70-EL-MEARIC SURESİ - Bilmen - 70. Sayfa
Kıyametin meydana geleceğini, azabın vukuunu bir alay maksadîle soran inkarcıları tehdîd.
Kıyametin müthiş hâllerini ve kâfirlerin pek korkunç bir vaziyette bulunacaklarını ihtar.
İnsanların yaradılışlarını tasvîr ve ehl-i îmanın vasıflarını, âlicenabâne hareketlerini medih ve sena.
İnkarcıların pek boş ümitlerde bulunduklarını ve onların nasıl bir sûi akıbete giriftar olacaklarını teşhîr.
Âhire t i inkâr edenlerin nasıl bir şekilde tekrar hayata erdirilerek, mahşere sevk edileceklerini teblîğ, uyanmak için dikkatleri çekme...
Bu mübarek âyetler, kıyameti inkâr eden müşrikleri reddediyor. Onların inkâr ettikleri kıyameti, nice muhtelif, çeşitli nîmet derecelerine sahip olan Allâh-ü Teâlâ'nın her hâlde meydana getireceğini teblîğ ve Resûl-i Ekrem'e sabıretmesini tavsiye buyuruyor. O kıyamet hâdisesi olacağı zaman göklerin ve yerin pek müthiş bir hâle geleceğini ve insanların birbirinden kaçınacaklarını ihtar etmektedir. Şöyle ki: (bir isteyen) Nazr Binil'hars veya, Ebû Cehl veya. Hars İbnünnuman gibi bir kâfir, sırf inkâr ve alay maksadîle (gelecek olan azabı istedi) Eğer böyle bir azap, hakikaten takdir edilmiş ise ne duruyor, hemen başıma gelsin, diye iddiaya kalkıştı, başımıza taşlar yağsın diye teklifte bulundu.
Kâfirler için onu savacak yoktur.
Halbuki, o gelecek azap, muhakkak ki: Gerçekleşecektir. (Kâfirler için onu) o azabı kendilerinden (savacak) onun gelmesine mâni olacak bir kimse (yoktur) artık ne cehalet ve ne cesaret ki, o azabın bir gün evvel başlarına gelmesini bir alay yoluyla istiyorlar?
-O azap- yüksek dereceler sahibi olan Allah tarafındandır.
O maddî ve ruhanî dereceleri bir düşünmeli ki: (Melekler ve ruh) Cibrîl-i Emîn (oraya) Allah'ın Arşına, Cenab-ı Hak'kın emirlerini ve yasaklarını alacakları bir yüce makama (bir günde çıkarlar ki:) oranın o çıktıkları makamın hadd-i zâtındaki (mesafesi elli bin yıldır) o kadar yüksektir. Yâni: Dünyadaki kimselerden bir fert, faraza o makama çıkmak arzusunda bulunsa o makama lâakal ellibin sene yükselmedikçe, yâni: Öyle pek fazla bir mesafe almakdıkça o makama kavuşamaz. Fakat melekler gibi Yüce ruh sahipleri kendilerine Cenab-ı Hak'kın verdiği bir kudret ile bir günde bile o makama yükselebilirler. Kısaca: Hak Teâlâ'nın yaratmış olduğu dereceler, makamlar pek çeşitli ve pek muazzamdır.
(Artık) Ey Yüce Peygamber!. Sen (güzelce bir sabır ile sabret) o inkarcıların alay eder bir tarzda vâki olan sorularına, taleplerine bakarak üzülme, onları o inkâr ettikleri azap, bir gün yakalayacaktır. Her gelecek şey, pek yakîn demektir.
Evet.. (Şüphe yok ki, onlar) O inkarcılar (onu) o azabın gelmesini veya kıyametin kopmasını (uzak görürler) onu imkânsız görecek derecede uzak sayarlar, hiç ilâhî kudret ile nice hârikaların vücuda gelebileceğini düşünmezler.
Halbuki, biz onu pek yakın görürüz.
(Halbuki, biz onu) O azabın gelmesini, kıyametin kopmasını, miktarı ellibin seneden ibaret olan herhangi bir mesafeyi (pek yakîn görürüz.) bütün bunlar, ilâhî kudrete göre asla uzak görülmez, imkânsız sayılamaz.
O gün ki, -o gelecek azap gelir- gök erimiş maden gibi olacak-tır.
(O gün ki,) O inkâr ettikleri azap, o kıyamet alâmetleri gerçekleşir, işte o günde (gök erimiş maden gibi olacaktır.) öyle garîb bir değişiklik vücuda gelecektir. "MühI" erimiş bakır, yağ tortusu demektir.
Dağlar da atılmış rengârenk yün gibi olacaktır.
O müthiş günde (Dağlar da atılmış rengârenk yün gibi olacaktır) bütün dağlar, parçalanarak renkli yün parçaları gibi havada uçuşmaya başlayacaktır. "I.h.n" türlü renkler ile boyanmış yün manasınadır.
Hiç bir dost da bir dostu sormaz.
şefkatli akrabalar bile birbirilerinin hâllerini soracak bir durumda bulunmazlar, pek müthiş bir hâdise karşısında kalmış olurlar. Artık o günü inkâr edenlerin o gündeki hâlleri ne kadar fecî olacaktır.
Bu mübarek âyetler de. Cehenneme atılacak olan kâfirlerin ne kadar boş temennilerde bulunacaklarını bildiriyor. Onların kendilerini azaptan kurtarabilmek için ne muhal fedakârlıklarda bulunmak isteyeceklerini haber veriyor. Artık dünyadalar iken hak'tan kaçınan, kulluk vazifesini İfa etmeyen öyle cimri kimselerin ilâhî azaptan kurtulamayacaklarını ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: (Onlar) O birbirlerinin dostları, yakınları olanlar âhirette (birbirlerine gösterilirler) birbirlerini görüp tanırlar, buna rağmen birbirine bir fâide veremez, bilakis yekdiğerinden kaçınırlar, (günahkâr olan) Kâfir veya herhangi bir günahkâr (temenni eder ki: O günün azabından dolayı oğullarını feda etsin.) kendisini öyle bir kurtuluş fidyesi sayesinde o azaptan kurtarmış bulunsun. Bu ne mümkün!.
(Ve) Öyle bir suçlu ister ki: (eşini ve kardeşini) de feda etsin, o sayede ilâhî azaptan kurtulsun, bu da ne mümkün..
(Ve) Öyle bir azaba uğrayan şahıs ister ki: (kendisini barındıran) Bir şiddet, bir musibet anında kendisini koruyacak olan (aşiretini) kavim ve kabilesini feda etsin, öyle bir fedakârlık sayesinde azaptan kurtulsun. Heyhat!. Bu da ne mümkün!.
(Ve) O suçlu, inkarcı şahıs, o gün temenni eder ki: (yer yüzünde kim var ise cümlesini) kurtuluş fidyesi olarak versin de (sonra) bu fedakârlığı, böyle pek muazzam bir fedakârlıkta bulunması (kendisini kurtarsın) Heyhat!. Ne imkânsız temenniler!.
Hayır.. Asla.. Şüphe yok ki: O bir mühim ateştir.
(Hayır: asla) Ondan kurtuluş fidyesi kabul edilmez, onun kurtuluşu için bir çare bulunmaz (şüphe yok ki: O) azap ateşi (bir mühim ateştir.) o gibi suçluları herhalde yakalayacaktır.
Evet.. O ateş (İnsanların derisi için bir soyup dağıtıcıdır.) o derileri soyup gideren ateş, pek öldürücü ve müessir bir hâlde bulunmaktadır. "Şeva" baş derisi demek olan "Şevat'in çoğuludur. Vücudun etrafı mânâsında da kullanılmıştır.
Çağırır, arkasını dönüp yüz çevireni.
O şiddetli ateş (Çağırır) kendisine cezbeder, Hak'tan (döneni ve) ibâdet ve itaatten (yüz çevireni* öyle inkarcı ve münafık şahısları kendisine has açık bir dil ile kendi ateşin sahasına davet eder, onları azaplandırır.
(Ve) Malı, sırf dünyaya ait olanları (toplayıp da) zekâtını vermeyeni, o malları (bir kap içinde saklayanı) yalnız onlar ile uğraşarak dinî vazifelerini îfa etmeyeni, hırslıca bir hâlde yaşayarak nail olduğu nimetlerin şükrünü îfa eylemeyeni de ateş azabı, yarın âhiret âleminde yakalayacaktır. İşte her mükellef kimse, bu dehşetli akıbeti düşünerek daha dünyada iken hayatını tanzime, vazifelerini İfaya çalışmalıdır.
Bu mübarek âyetler: insan cinsinin hayırları az, hırsları çok olduğunu bildiriyor. Ancak on güzide haslet ile vasıflanmış olanların müstesna bir vaziyette bulunduklarını beyan ve onları Cennetlere kavuşmakla müjdelemektedir. Şöyle ki: (Şüphe yok) Bilinen, muhakkak bir durumdur (ki, insan) Cinsi tab'an (haris olarak yaratılmıştır.) sabrı azdır, tamahkarlığı çoktur, kendisine bir musibet dokunursa fazla üzüntü gösterir; bir hayra, bir servete nail olursa cimrilikte bulunur. Halbuki: İnsana lâyık olan odur ki: İlâhi takdire razı olsun, sabır ve sükûnetten ayrılmasın, maddi bir varlığa güvenmeyerek âhiretini temin için hayırlara ve iyiliklere çalışsın, fakirlere zaiflere yardımda bulunsun.
(Ona) insana (şer dokunduğu zaman) isterse, pek küçük olsun (çok feryat edicidir.) pek ziyade üzüntü içinde kalarak sabırdan mahrum bulunur.
(Ve ona hayır dokunduğu zaman da) İnsan, sıhhate, bolca bir geçime nail olduğu vakitte (çok cimridir) malını çok tutar, yoksullara yardımda bulunmaz. Uhrevİ selâmetini temin için çalışmaz, kıskanç bir vaziyette bulunur, başkalarına karşı bir rakip kesilmiş olur.
Namaz kılanlar müstesna.
Fakat Allah-ü Teâlâ'nın yardımlarına, korumasına mazhar olup da (namaz kılanlar) o yüksek ibâdete devam edenler, (müstesna) onlar şu beyan olunacak yüksek vasıflara da sahip oldukları için öyle cimrilikten ve diğer kötü vaziyetlerden uzak bulunmaktadırlar. Bu namaz kılmaları onların birinci vasfıdır.
Onlar ki: Namazları üzerine devam edicidirler.
Evet.. (Onlar ki:) O güzide kullar ki: (Namazları üzerine devam edicilerdir) Onlar, namazları malûm vakitlerinde kılarlar, onları o kutsal vazifeyi İfa etmeden birşey meşgul kılmaz, bu da ikinci vasıflarıdır.
(Ve onlar ki:) O namaza devam eden mü'minler ki: Onların (Mallarında bir malûm hak vardır) fakire vesâireye verilmesi dînen bildirilini; olan bir miktar vardır ki: O da zekâttan, vacip nafakalardan ibarettir. Bunları da verirler, sadaka vermekten geri durmazlar. Bu da üçüncü vasıflarıdır.
Dilenen ve muhrum olan için.
O malûm Hak (Dilenen ve mahrum olan için) dir ki: Ona da riâyette bulunurlar, yâni dilencilikte bulunan fakirlere de, dilencilikten kaçınan yoksullara da zekâtlarını, sadakalarını verirler, bu da dördüncü vasıflarıdır.
(Ve onlar ki:) O mü'mîn kullar ki: (ceza gününü tasdik ederler.) Âhiret âlemine inanmış bulunurlar, o ebedî âlemde selâmet ve saadete kavuşmak için çaba ve gayretten geri durmazlar, bu da beşinci vasıflarıdır.
(Ve onlar ki:) O vazife şinas kullar ki: (Rab'lerinin azabından korkanlardır) Dünyada da, âhirette de bir azaba, bir cezaya uğramamaları için Cenab-ı Hak'ka sığınırlar, onun emirlerine, yasaklarına uymaya çalışırlar, gayr-i meşru şeyleri yapmaya asla meyil göstermezler, bu da altıncı vasıflarıdır.
(Şüphe yok ki, Rab'lerinin azabı) Pek şiddetlidir, o elem verici azap (gayr-i memundur.) ondan kimse emîn olamaz. Cenab-ı Hak'kın azabı dünyada da, âhirette de meydana gelebilir. Artık gerçekten mü'mîn, inanmış olan herhangi bir insan, o azabı düşünerek titremez mi?. Öyle bir azabı gerektirecek bir harekete cür'et gösterebilir mi?
(Ve onlar ki:) O mü'mîn, Cenab-ı Hak'tan korkan kimselerdir ki: Onlar (kendi cinsel organlarını koruyucudurlar.) gayr-i meşru ilişkilerden kaçınırlar, iffetlerini korurlar, güzel ahlâka aykırı hareketlerde bulunmazlar, bu da yedinci vasıflarıdır.
Eşlerine veya sahip bulundukları cariyelerine karşı müstesna çünkü onlar kınanmış değildirler.
(Artık her kim bunun ötesini) Cenab-ı Hak'kın böyle meşru kıldığı muamelenin aksini (araştırırsa) gayr-i meşru ilişkiler talebinde bulunursa (işte haddi aşmış olanlar) HakTeâlâ'nın meşru kıldığı hududun dışına çıkmış bulunanlar (onlardır) Evet.. Şüphe yok ki: (onlardır) işte pek büyük bir mes'uliyete tutulacak olanlar da o gibi kimselerden ibarettir.
(Ve onlar ki:) İlâhî hükme razı olan o mümin kullar ki: (emanetlerine ve antlarına riâyet edicilerdir.) Emanetlere hıyanette bulunmazlar, üstlendikleri vazifeleri yerine getirmeğe çalışırlar, işte böyle dosdoğru, itaatkâr kullarda müstesnadırlar. Bunların gelecekleri emindir. Bu da sekizinci vasıflarıdır.
(Ve onlar ki:) O mü'mînler ki: Gerektiğinde (şahitliklerini doğruca yaparlar.) bildiklerini saklamazlar, aksini yapmazlar, gerektiğinde mahkemeye gider, dosdoğru şahitlikte bulunurlar, bu sayede hukuka riâyet edilir, hakların ortaya çıkmasına hizmette bulunulmuş olur. Bu da dokuzuncu vasıflarıdır.
(Ve onlar ki:) O güzel vasıflar ile vasıflanmış olan mü'mînler ki, (Namazları üzerine muhafazada bulunurlar.) Farz, Vacip, Sünnet ve nafile kabilinden olan namazları ile pek fazla ilgilenirler, bunları kaçırmak istemezler, bunların vakitlerine, şartlarına hakkiyle riâyet ederler, bunları kalp huzuru ile İfaya çalışırlar, bu da onuncu vasıflarıdır.
İşte onlar Cennetlerde ikram olunmuş zatlardır.
(İşte onlar) Bu beyan olunan on mühim vasfa sahip bulunan mü'mînler (Cennetlerde ikram olunmuş zâtlardır.) onlar, muhakkak ilâhî lütuflara nail olacaklardır, nice maddî ve manevî nimetlere, lezzetlere, sevinçlere mazhar bulunacaklardır. İşte kulluk vazifelerini îfa etmenin pek muazzam mükâfatı böyledir.
O kâfirler (Dağınık fırkalar olarak sağdan ve soldan) Resûl-i Ekrem'in etrafını sararak alay ederce bir vaziyet alıyorlar. O Yüce Peygamberin telkinlerine ehemmiyet vermiyorlar. Haklarında selâmet vesilesi olacak nasihatlerini kabul etmiyorlar. Bu ne kadar câhilce ve haklarında felâket getirici bir hareket!.
Onlardan her şahıs Naîm Cennetine girdirileceğini mi ümit ediyor?.
Allâh-ü Teâlâ Hazretleri, o müşrikleri red için buyuruyor ki: (Onlardan her şahıs) öyle küfür üzere oldukları hâlde (naîm cennetine girdirileceğini mi ümit ediyor.) Bu ne kadar boş bir ümit!.
Hayır, asla, şüphe yok ki: Biz onları bilir oldukları şeyden yarattık.
(Hayır., asla) öyle kâfir kimseler, asla Cennete giremeyeceklerdir. (Şüphe yok ki: Biz onları bilir oldukları şeyden yarattık.) Onların yaradılışları birer döl suyundandır. Onlar haddizatında Cennete girmek şerefine, kabiliyetine sahip değildirler. Ancak ilâhî din ile nitelenmelidirler ki: Cennet nimetine kavuşturulsunlar.
(Artık öyle değil) O kâfirlerin iddiaları boşunadır. Onlar bir şeref ve meziyete sahip değildir, onlar Cennete girmeğe lâyık bulunmuyorlar. (Doğuların ve batıların Rab'bine yemîn ederim ki: Şüphe yok. biz elbette kaadiriz) Allah'ın kudreti, fazlasıyla yeterlidir.
Onlardan hayırlısını yerlerine getirmeğe ve biz önüne ge-çilmişler değiliz.
Ey Yüce Peygamber!. Sen (Şimdi onları bırak) Madem ki haklarındaki hayır diler tebligatını, öğütlerini kabul etmiyorlar, artık onların hâllerine bakıp üzülme, onlar, kendi bâtıl kanaatlarına (dalsınlar,) dünyaları ile, fânî varlıkları ile (oynasınlar,) geçici bir zaman için yaşasınlar, (vâ'd olundukları günlerine kavuşacaklarına değin) öyle gafilce bir hâlde vakit geçilsinler, sonunda kıyamet kopuncaya ne kadar kendi nefislerine sûikastte bulunmuş olduklarını anlayacaklardır, lâyık oldukları cezalara çarpılacaklardır.
Evet.. (O gün ki:) İkinci üfleme yapılarak (Kabirlerinden sür'atle çıkarlar) yeni bir hayata erip mahşere sevk edilirler. (Sanki: Onlar,) O müşrikler (dikili bir şeye) kendisine ibâdet etmeleri için konulmuş olan bir heykele (koşucudurlar.) öyle birbirine müsabaka edercesine sür'atle koşar, giderler.
Gözleri düşkün olduğu halde kendilerini bir zillet kaplayacaktır, işte o, onların tehdîd olunmuş oldukları gündür.
İslami Okul Okulların En Önemlisi