Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

76-EL-INSAN SURESİ - Bilmen - 76. Sayfa

 

sâlih mü'mînlerin âhirette ne kadar büyük nimetlere nail olacakları müjdelendiği için bu iki süre arasında mükemmel bir irtibat vardır.

  İnsanların ilk yaradılışına ve kâfirlerin uğrayacakları korkunç akıbetlere işaret etmek.

Sâlih kulların âhirette ne kadar muazzam nimetlere, mevkilere kavuşacaklarını müjdelemek.

    Kur'an-ı Kerim'in nüzulünü, bu sürenin ilâhi bir öğüt olduğunu ve Resül-i Ekrem'in teşbih ve takdis ile mükellef bulunduğunu ve kimlerin Allah'ın rahmetine erişeceklerini kimlerin elim azaplara uğrayacaklarını beyan etmek.

    Bu mübarek âyetler, Cenab-ı Hak'kın insanları hiç mevcut, ve belli değillerken bilâhare birer damla sudan işitir ve görür bir hâlde yaratmış ve onları imtihana tâbi tutmuş olduğunu bildiriyor. Sonra onlara hidâyet yolunu gösterdiğine, onların ise bir kısmının şükredici, diğer bir kısmının ise nimete karşı nankörlükte bulunucu olduğuna işaret buyurmaktadır. Şöyle ki: (Muhakkak insan üzerine) Adem oğluna ait (sınırsız zamandan) asırlardan sonra (bir mahdut zaman gelmiştir ki:) insan o zamanda bilinip (anılmış bir şey olmamıştı.) yâni: İnsan nevi, başlangıçta hiç mevcut değildir, sonra bir müddet içinde bir damla sudan bir topraktan ve çamurdan şekillenmiş bir ceset hâline gelmiştir. O insan, o zaman bilinir değildir, onun ne gibi bir isme sahip ve ne için yaratılmış olduğu gök ve yer hakkınca bilinmiyordu. Sonra kendisine ruh üflenmiş, hayata kavuşmuş, yaradılışındaki gaye anlaşılmış, kendisi de bilinip hatırlanmaya başlanılmıştır. "Dehr"; Sınırsız zaman, dünya, tabiat demektir.

 

Emşâc" karıştırılmış şeyler demektir. Tekili, "meşe" dir, bir çok lügatcilere göre de beyazdaki kırmızlığa ve kırmızılıkta ki bezaya "emşâc" denilmektedir.

hidâyet yolunu gösterdik, ister şükredici ve ister nankör olsun.

    Hak Teâlâ Hazretleri şöyle de buyuruyor: (Muhakkak ki: Biz) İlâhî zâtın, kudret ve azametimle (ona) insan nevine (hidâyet yolunu gösterdik.) selâmet ve saadet yolunu bildik, onun için iç ve diş âlemde bir nice deliller vücuda getirdik. Peygamberler vasıtasîle hayır ve şerri bildirmiş olduk, (ister şükredici ve ister nankör olsun.) Her hâlde insanlara hidâyet yolu bildirilmiştir. Artık onların bir mazeret ileri sürmelerine selâhiyetleri kalmamıştır. İsteyen o nimetlerin kadrini bilir, şükrünü yerine getirir, îman sahibi olarak ebedî saadete kavuşur, isteyen de nankörlükte bulunur, küfür ve isyan içinde yaşar, sonra da lâyık olduğu cezaya çarpılır. Binaenaleyh her insan, bu hakikati, güzelce düşünmelidir.

  Hakikaten biz kâfirler için zincirler ve demir halkalar ve alevlendirilmiş bir ateş hazırladık.

    Bu mübarek âyetler, iki kısma ayrılmış olan insanlardan küfre düşmüş olanların âhirette nasıl müthiş azaplara uğrayacaklarını ihtar ediyor. Şükür vazifesini yerine getiren mü'mînlerin de pek mükemmel nîmetlere kavuşacaklarını ve onları bu nimetlere erişmelerine vesîle olan pek şerefli özelliklerini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Hakikaten biz) Yâni: Kudret ve azamet sahibi olan Yaratıcı, (kâfirler için) ilâhî nîmetlere karşı nankörlükte bulunan, pek açık delilleri görmezlikten gelen inkarcılar için (zincirler ve demir halkalar ve alevlendirilmiş bir ateş hazırladık.) onlar, kıyamette elleri boyunlarına demir zincirler ile bağlanarak. Cehennem ateşine sevk edileceklerdir. Orada ebediyen azap görüp duracaklardır. İşte küfrün cezası, böyle pek müthiştir. Müminlerin mükâfatına gelince:

  Muhakkak ki, samimi ibadet sahipleri, bir kadehten içerler ki: Ona katılmış şey kâfur suyudur.

   (Muhakkak ki:) Kendilerine "Ebrâr" denilen (samimi ibâdet sahipleri) o mü'mîn kimseler ise, öyle doğruluk ve samimiyetle vasıflanmış, nimete şükretmeye devam eden takva sahibi zâtlar ise, cennetlerde (bir kadehten) lezzetli suları (içerler ki: Ona) o kadehe, ondaki suya (katılmış şey, kâfur suyudur.) o, fevkalâde şeffaf ve lezzetlidir.

  Bir çeşmedir ki: Ondan Allah'ın has kulları içer, onu akıtmakla akıtıverirler.

  O kâfur ise, (Bir çeşmedir ki:) Cennetlerin yüksek mevkilerinde bulunan bir su kaynağıdır ki: (Ondan Allah'ın has kulları içer) onu içmekle zevk almış olurlar.

Serendip dağı civarında bulunan bir ağaçtan sızan bir sudur ki, türlü türlü bulunurmuş ve bir nevi' faydalı ilaçtır. Fevkalâde şeffaf, lezzetli, fâideli bir suya da "Mai kâfur kafur suyu" denilmektedir, (onu akıtmakla akıtıverirler.) O güzel çeşmeyi ikâmetgâhlarından diledikleri yerlere

akıtmaya getirirler. Ondan istifâde ederler, bu hususta bir zahmete uğramazlar.

getirirler, ve bir günden korkarlar ki: Onun şerri -etrafa- yayılmıştır.

      Evet.. O takva sahibi zâtlar, bu gibi nimetlere nail olacaklardır. Çünkü onlar, (Adaklarını yerine getirirler) yaptıkları adaklara riâyet ederler, üzerlerine düşen vazifeleri yerine getirmeye çalışırlar ve o zâtlar (bir günden korkarlar ki: Onun şerri» azabı etrafa (dağılmış olmuştur.) yâni: Gayet açık ve etrafa dağılmış bir hâlde bulunacaktır. İşte takva sahibi zâtlar, böyle müthiş azapları düşünerek Allah'ın hükümlerine muhalefetten kendilerini korumaya çalışırlar.

 

    Ve o cömert zâtlar, öyle yardım ettikleri kimselere derler ki: (Şüphe yok: Biz, size Allah rızâsı için yediriyor) Size Allah rızâsı için yardımcı bulunuyoruz, yoksa biz (sizden ne bir mükâfat ve ne de bir teşekkür istemiyoruz.) O zâtlar lisânen böyle demeseler de kalben böyle düşünmektedirler. Onlar, böyle güzel niyetlerinden dolayıdır ki, Allah katında övgüye lâyık görülmüşlerdir.

  Muhakkak ki: Biz Rab'bimizden korkarız, bir katı yüzlü, şiddetli günden.

    Ve takva sahibi, zâtlar, şöyle de derler: (Muhakkak ki: Biz Rab'bimizden korkarız) Biz sırf onun rızâsı için harcamada bulunuruz, onun vücuda getireceği (bir katı yüzlü, şiddetli günden) dolayı korkar titreriz. Allah'ın rızâsına muhalefette bulunanlayız.

Kamtarîr" pek şiddetli, katı çehreli demektir.

        (Artık Allah) O kerîm, rahîm Mabudumuz (onları) o hayır ve iyiliğe çalışan ve Cenab-ı Hak'tan korkan kullarını (o günün şerrinden) kıyamet zamanının bütün sıkıntılarından, mahrumiyetlerinden (korumuştur,) muhafaza buyurmuştur, onları dünyadaki güzel amellerinin, fakir ve zayıflara yardımlarının mükâfatına kavuşturmuştur. (Ve onlara bir güzellik) Bir yüz güzelliği (ve bir sevinç) bir kalp ferahlığı (vermiştir.) onları ilâhî lütuflarına kavuşturmuştur.

 

     O sabırlı, muhterem takva sahibi zâtlar (Orada) o Cennette (tahtlar üzerine yaslanırlar.) tam bir huzur ile otururlar. (Orada ne bir güneş.) Görürler, öyle hararetli bir güneşin sıcağına uğrayarak rahatsız olmazlar (ve ne de şiddetli bir soğuk görürler.) onlar orada kendilerini üzecek sıcaktan da, soğuktan da korunmuşturlar, tam bir ferahlıkla yaşar dururlar.

Er.rai.k" Divan, taht mânâsına olan "Erike"nin çoğuludur.

        (Ve onların) O cennete kavuşacak olan takva sahibi zâtların (üzerlerine) Cennetteki ağaçların (gölgeleri yakındır) yâni: Onlar için o ağaçlar vasıtasîle de istirahatlerinin artması takdir edilmiştir. O bağların, bostanların, (meyveleri de) o zâtlara (tam bir itaatle istifâdelerine sunulmuştur) O Cennet ehli, o meyvelerden pek kolaylıkla istifâde ederler, onları elde ederek zevk alırlar.

Dâniye" yakın şey demektir. "Kutüf" da salkımlar, meyveleri düşürülecek şeyler manasınadır.

    (Ve onların üzerlerine) O cennetteki zâtlara karşı. Cennetteki hizmetçiler (gümüşten kaplar ile ve billurdan bardaklar ile) su destileri ile (dolaşırlar.) dâima o Cennetteki zâtların emirlerine verilmiş bulunurlar.

mânâsına olan "j.nâ" çoğuludur. "Ekvâb" da kulpsuz bardak mânâsına olan küb lâfzının cem'îdir. "Kavarîr" de sırçadan = ince camdan yapılmış olan kap mânâsında "Kâfüre" lâfzının çoğuludur. Billur mânâsında da kullanılmaktadır.

  Gümüşten billurlardır, onları muayyen miktarlarda takdîr etmişlerdir.

      Osu kapları (Gümüşten billurlardır.) öyle beyaz, parlak, ince camlardan müteşekkil, zevk verici bir mahiyette bulunmaktadır, (onları) O kapları, o güzel testileri Cennetteki hizmetçiler (belirli miktarlarda takdir etmişlerdir.) o cennet hizmetçileri, cennetteki zâtların yanlarında dolaşırlar, emirlerine verilmiş bulunurlar, onların arzuları miktarına göre, o kadehler ile o lezzetli suları takdim ederler.

zencebil'dir.

âyetler de o cennetlere erişecek zâtların orada içecekleri suların ne kadar lezzetli, fevkalâde olduğunu bildiriyor. Oradaki hizmetçilerin ne kadar güzel, temiz yüzlü olduğunu gösteriyor. Ve o cennetlerde daha nice muazzam nimetler, muhteşem yerler görüleceğini haber veriyor. Ve Cennet ehlinin teşekküre lâyık olan güzel amellerinin mükâfatı olmak üzere cennetlerde ne kadar mükemmel bir şekilde süslenmiş bir hâlde bulunacaklarını müjdelemektedir. Şöyle ki: (Ve) Cennete ulaşan zâtlara (orada) o cennette (bir kadeh de) bir bardakta içilecek pek lezzetli bir su, bir şerbette (içirirler ki: Ona katılmış olan zencebil'dir.) Yâni: Tatça zencebil'e benzeyen pek lezzetli bir içilecek şey de o kadehteki şurubu katılacaktır. "Zencebil" Hindistan'da ve Arabistan'da bulunan meşhur bir baharattır, bir güzel kokulu ot köküdür, bir nevî ilaçtır. Ve cennetteki bir ırmağın adıdır.

 18. Orada birleşmeden ki: Ona Selsebîl denilir.

   (Orada) O cennette (bir çeşmeden) bir pınardan, bir su kaynağından o suyu içerler (ki:) ona o su kaynağına (selsebil denilir.) onun kolaylıkla, lezzetle içilmesinden dolayı kendisine bu ad verilmiştir. O, Cennetteki bir güzel su kaynağıdır.

  Onların etrafında ebedî olan genç hizmetçiler dolaşır, onları göreceğin zaman onları birer saçılmış inci sanırsın.

   (Onların etrafında) Cennet ehlinin çevresinde onlara hizmet için gençlik, kuvvet ve güzellik itibarîle (ebedîler olan) dâima bir hâlde devam eden (genç hizmetçiler dolaşır.) onlar ihtiyar olup da, hizmet edemez bir hâle gelmezler. Aynî kuvvete sahip ve hizmete hazır bulunurlar, (onları göreceğin zaman) Renklerinin saflık, yüzlerinin parlak ve güzelliği itibariyle kendilerini (birer saçılmış inci sanırsın.) onlarda parlaklık ve temiz ışık, birbirlerinin yüzlerine akseder durur.

nîmet ve bir büyük mülk görmüş olursun.

         (Ve) sen (orada) o cennette (göreceğin zaman) her ne tarafa göz attığın vakit (bir nîmet ve bir büyük mülk görmüş olursun.) evet, cennet ehli, orada büyük nimetlere, büyük bağlara, bostanlara kavuşacaklardır. Ve o varlık, asla zail olmayacaktır.

mü'mîn, bin senelik mesafesi bulunan bir ikâmetgâha sahip bulunmuş olacaktır. Baktığı zaman onun en yakın yerini gördüğü gibi ne uzak mahallini de öylece görecektir.

     Onların üzerlerinde ince ve kalın ipekten yeşil elbiseler vardır, ve gümüşten bilezikler ile bez edilmişlerdir, ve onlara Rab'bileri de gayet temiz bir şurup içirmiştir.

    (Onların üzerlerinde) O cennetteki muhterem zâtların elbiseleri (ince ve kalın ipekten) dallı, çiçekli bir nevî ipek kumaştan (yeşil elbiseler vardır.) öyle güzel, çekici birer elbiseye bürünmüş olurlar, (ve) Kendileri (gümüşten bilezikler ile bezedilmişlerdir.) nitekim altın bilezikler ile süslendirilecekler! de Kur'an-ı Kerîm'de bildirilmiştir, (ve onlara) O cennet ehline (Rab'bileri de) Kerîm, Rahîm olan Yüce Yaratıcı da (gayet temiz bir şurup içirmiştir.) yâni: Bu pek büyük ilâhî lütuf da onların haklarında takdir edilmiştir. Bu da o cennete mahsus pek seçkin, müstesna elbiselerin süslerin üstünde Allah'ın bir lütfudur ki: Bunu içenler pek büyük zevklere nail olurlar, pek yüce bir ruhani nimete kavuşmuş bulunurlar, günahtan ayrılarak ilâhî tecellilere kavuşmuş oluverirler.

nevî ince ipekli kumaştır, "Istabrak" da kalın veya sırmalı ipek kumaştır. Kalın ipek de denilir ki: Dallı, çiçekli bir cins ipek kumaştan ibarettir.

Esâvir" de bilezik mânâsına olan "Sivâr" çoğuludur.

 

Kur'an-ı senin üzerine vakit vakit indirdik.

       Bu mübarek âyetler Kur'an-ı Kerim'in iniş şeklini haber veriyor, Resül-i Ekrem'in sabırîle ve isyankâr kimselere itaat etmemekle ve muayyen vakitlerde Cenab-ı Hakkı zikr ve tesbîh ile mükellef bulunduğunu bildiriyor. Müşriklerin de ihtiraslı arzularını kınamak ve kendilerini mahv etmek ve değiştirmekle tehdid ediyor. Bu süre-i celilenin bir öğüt olduğunu, bilen ve hikmet sahibi olan Allâh-ü Teâlâ'nın dilemediği bir şeyin meydana gelemeyeceğini ve dilediği kullarını rahmetine kavuşturacağını, zâlimlerin de azap göreceklerini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Son Peygamber!., (muhakkak ki, biz Kur'an-ı senin üzerine) Yirmi üç sene içinde (vakit vakit) âyet âyet, parça parça (indirdik) Tâ ki: Ezberlenmesi ve anlaşılması kolay olsun, ve durumun gereğine uygun olsun, ve bu ilâhî kitabı, büyük bir hikmet ve faydaya göre indirmiş, yâni: Cibrîl-i Emîn vasıtasîle göndermiş olan, Cenab-ı Allah'tır.

 

     (Artık) Ey Yüce Peygamber!. (Rab'binin hükmüne sabıret) ilâhî takdire razı ol, inkarcı dedikodularına karşı üzülme, ilâhî yardımın gelmesini bekle, sen nihayet muvaffakiyetlere kavuşacaksındır. (Ve onlardan) O inkarcılardan (bir günahkara) isyana devam edip durup (veya bir nanköre) nail olduğu nimetleri inkâr edip küfür sahasından ayrılmayana, her hangi öyle inkarcı şahıslara (itaat etme) onların sözlerine iltifatta bulunma.

Utbe Bini Rebiya" Resûlüllâh'a demişti ki: Sen namazı terket, bin kızımı sana mihirsiz olarak vereyim. Veya "Velid Binül'mugayre" demişti ki: "sen bu işinden vazgeçersen sana razı olacağın miktarda mal veririm." işte bu gibi teklifleri red için bu âyetler nazil olmuştur.

Resûl-i Ekrem Efendimiz; masumdur, o gibi dinsizlerin sözlerine tekliflerine iltifat buyurmayacağı açıktır, Binaenaleyh o masum Peygamberin bu gibi eğilimlerden yasaklanması, onun ümmeti hakkında ilâhî bir ihtardan ibaret bulunmaktadır. Tâ ki: Onlar, her hususta, Yüce Peygamberin izini takip etsinler, öyle din düşmanlarının sözlerine, tekliflerine iltifatta bulunmasınlar.

Rab'binin ismini sabahleyin ve akşamleyin zikret.

   (Ve) Ey Yüce Peygamber!. (Rab'binin ismini sabahleyin ve akşamleyin) Yâni: Sabah, öğle ve ikindi vakitlerinde veya bütün vakitlerde (zikret.) kalben ve lisânen zikr yap ve düşün, Allah'ın zikri ile kalbini aydınlatmaya devam et.

 

Bükre" Gündüzün evveli, asıl; de sonu demektir.

   (Şüphe yok ki, onlar) O müşrikler (peşin olanı) acele, geç i d bir zaman için ellerinde bulunan dünya varlığını (severler.) Ona düşkündürler. (Ve önlerindeki pek ağır bir günü bırakırlar.) Âhire t hayatını hiç düşünmezler onu temine çalışmazlar. Bu ne kadar gaflet!. Ne kadar yaratılış gayesini düşünmeden yoksun olmaktır?.

  Biz, onları yarattık ve mafsallarını biz sağlam bağladık ve dilediğimiz vakitte onları benzerleriyle değiştiririz.

       Onlar ne için bu kadar gaflet içinde yaşıyorlar. Bir kere düşünmeli değil midir ki: (Biz) yâni: Yüce Allah (onları yarattık.) onları yoktan meydana getirdik (ve) onların (mafsallarını biz sağlam bağladık) organların birbirlerine muntazam bir surette bağladık. (Ve dilediğiniz vakit de onları benzerleri ile değiştiririz.) Yâni: Onları helak eder, yerlerine başkalarını getiririz, kendilerini de kıyamette eşsiz bir şekilde tekrar meydana getirerek azaba sevk ederiz. Bütün bunlar Allah'ın kudretine göre pek kolay şeylerdir.

Rab'bine bir yol tutar.

    (Şüphe yok ki: İş bu) Süre-i Celîle veya evvelce bildirilen âyet-i kerîme, ihtiva ettiği güzel üslüb, teşvik ve korkutma, vâ'd ve tehdit itibarîle (bir öğüttür.) düşünmek kabiliyetine sahip kimseler için pek fâideli bir öğüttür. Bundan istifâdeye çalışmalı değil midir?. (Artık kim) Nefisi hakkında dünyevî ve uhrevî bir hayır (dilerse Rab'bine bir yol tutar.) İbâdet ve itaatte bulunur, Cenab-ı Hak'tan muvaffakiyetler diler, ilâhî sevaplara kavuşur.

meğer ki: Allah dileyecek olsun. Şüphe yok ki, hakkıyla bilen, hakîm olan, ancak Allah'tır.

  (Ve) Ey Allah'ın kulları!. (Siz dileyemezsiniz) Sizi kurtuluşa kavuşturacak bir yolu isteyemezsiniz, öyle bir yolu takip edemezsiniz (meğer ki: Allah dileyecek olsun.) o Kerem Sahibi Yaratıcı dilerse o takdirde kulları muvaffakiyetlere nail olurlar. Çünkü: Ondan başka Yaratıcı, yoktur. Kulun vazifesi, temiz yaratılışını muhafazaya çalışmaktır. Kendi kesb ve irâdesini kötüye kullanmamaktır. Sonra muvaffakiyeti de, o kerîm yaratıcıdan istirhamda bulunmaktadır. (Şüphe yok ki, hakkıyla bilen) Her şeyin, her şahsın mahiyetini, kabiliyetini, liyakatini tamamen bilmekte olan ve (hâkim olan) bütün ilâhî fiilleri, beyanları birer parlak hikmet ve menfaat gereği bulunan zât (ancak Allah'tır.) artık her türlü muvaffakiyeti onun tek olan zâtından niyaz etmelidir.

  Dilediğini rahmetine sokar, zâlimlere -gelince, onlar için elem verici bir azab hazırlamıştır.

irâde hürriyetini kötüye kullanmayan herhangi bir kabiliyetli kulunu (rahmetine sokar) onu ibâdet ve itaate muvaffak kılar, hidâyete nail ederek ahirette Cennete kavuşturur, (zâlimlere) Öyle kendi kabiliyetlerini kötüye kullanmış, küfür ve şirk içinde yaşamayı tercih eylemiş kimselere gelince Cenab-ı Hak (onlar için elem verici bir azap hazırlamıştır.) ki: O da Cehennemin pek şiddetli ve sonsuz olan azabından ibarettir. Bu takdir edilen olan azap, şüphe yok ki: Meydana gelecektir. Artık her akıl sahibi insan için lâzımdır ki: Kendi yaratılış kabiliyetini kötüye kullanmasın, üzerine düşen dinî vazifeleri yerine getirmeye çalışsın, kendisini uhrevî azaptan kurtarmaya vesîle olacak olan güzel amellerde bulunsun ve bu hususlarda muvaffakiyeti Hak Teâlâ Hazretlerinden niyaz eylesin. Allâh-ü Teâlâ Hazretleri cümlemizi iyiler zümresine katarak uhrevî mesuliyetten korusun âmin, Hz. Peygamber hürmetine.