Pazar, 7 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Tefsir Kulliyati - 1. Sayfa - Konevifatiha

 

Önsöz

 

Sadreddin Konevi ve İ'câzü'ı-Beyân Tevîıi'l-Ümmi'l-Kurân'ı

 

Sadreddin Konevî, 13. asırda yaşamış (doğum tarihi, yakla­şık 1210, ölüm tarihi, 1274), tasavvuf düşüncesine kazandırdığı boyutlar ve kendisinden sonraya etkileriyle "dönüm noktası" ol­muş bir sûfî-düşünürdür. Konevî'nin tasavvuf tarihindeki öne­mi iki noktada ortaya çıkar: Birincisi: Konevî, kendisine kadar gelen tasavvufi birikimi, belirli bir yöntem ve esasa göre şekil­lendirerek, bu birikime sistematik bir bütünlük ve yapı kazan­dırmıştır. İkincisi ise, yetiştirdiği talebeleri ve oluşturduğu "ekol"ü sayesinde, kendisinden sonraki tasavvufun gelişim sü­recini büyük ölçüde etkilemiştir.

Başta Osmanlı-Selçuklu tasavvuf anlayışı olmak üzere Konevî, tasavvufa sadece düşünceleriyle etki yapmakla kalmamış, bunun ötesinde belirli bir üslubun ve ifade biçiminin oluşmasına da ne­den olmuştur. Başka bir ifadeyle Saidüddin Ferganî, Müeyüddin el-Cendî, Hamza Fenarî, Davud el-Kayserî, Kutbuddin el-İznikî gibi kendisine yakın çağlarda yaşamış sûfîler; Abdullah ilahi, Ba-li Sofyavî, Ahmet İlahi, Abdullah Bosnavî gibi sûfîlerin eserleri incelendiğinde, gerek problemlerin ele almış tarzı ve gerekse bun­ların incelenişi, Konevî'nin üslubunu aksettirirler.

Abdurrahman Cami, şöyle demektedir: "Şeyh Sadreddin, Hz. Şeyh'in sohbet ve hizmetinde terbiye gördü. Vahdet-i vücüda dair görüş ve sözlerini akla ve şer'a uygun gelecek tarz­da Şeyh'in maksadını iyice anlamış olarak, güzelce yorumla­mıştır. Onun bu konudaki araştırmalarını ve yorumlarını gör-meksizin, meseleyi gereği gibi anlamak mümkün değildir."[1]

Cami'nin bu ifadeleri, Konevî'nin tasavvuf tarihindeki yeri hakkında bir fikir vermektedir. Buna göre, Konevî, Îbnü'1-Ara-bî'nin terbiye ve eğitiminde yetişmiştir; Konevî, hemen bütün eserlerinde İbnü'l-Arabi'den büyük bir saygı ve hürmet ile bahseder ve "kâmil şeyh", "en büyük^ımam", "muhakkiklerin imamı", "şeyh" vb. lakaplarla hocasını zikreder. Bununla bir­likte Konevî'yi, sadece bir İbnü'l-Arabî sarihi ve takipçisi diye görmek gerçekle bağdaşmaz. Çünkü Konevî, pek çok düşün­cesinin ana unsurlarını İbnü'l-Arabî'den ve onun eserlerinden almış olsa bile, onlara kazandırdığı üslup ve yorum ile İbnü'l-Arabî'yi iki şekilde ele almayı zorunlu kılmıştır. Birincisi, ken­di eserlerinde İbnü'l-Arabî ve ikincisi, ana fikrini vahdet-i vü­cûdun teşkil ettiği bir "ekol" içindeki Îbnü'l-Arabî. Bazı İbnü'l-Arabî eleştirmenlerinin özellikle Sadreddin Konevî'yi hedef almaları ve ona tepki göstermelerinin temelinde Konevî'nin İbnü'l-A rabî'nin düşüncelerine getirdiği bu yorumun etkisi vardır.

Konevî, İbnü'l-Arabî ile ilişkilerini çeşitli vesilelerle dile ge­tirmiştir. Bir ifadesinde Konevî, hocası ibnü'l-Arabî'nin bilgileri­nin kaynağına ortak olduğundan, onun mazhâr olduğu özel te­cellilere kendisinin de mazhâr olduğundan vb. söz eder. Şöyle demektedir: "Ben zikrettiğim şeyi, naklediyor veya bir başkası­nın hâlinden haber veriyor değilim. Ben bunları, sonradan mey­dana gelen şeyde benden öncekiler ile ortaklığım açısından ve önceden zikredilen tabakanın mensuplarının dalmaya çalıştığı her şeyden yüz çevirerek anlatıyorum."

Nefehat'ta yer alan uzun bir "varidaf'ında ise, İbnü'l-Arabî ile rüyasında görüştüğünü ve kendisinden çok özel bir talepte bulunduğunu belirtir. Konevî, şöyle demektedir: "653 senesinin Şevval ayının 17. cumartesi gecesinde şeyh (r.a)'i uzun bir vakıamda gördüm. Aramızda, pekçok konuşma geçti. Ben, bu ko­nuşma esnasında ona şöyle diyordum:

-İsimlerin eserleri, hükümlerdendir; hükümler, hallerdendir; haller, zattan istidada göre taayyün eder. İstidat, kendisinden başka hiç bir şey ile illetlenmeyen bir emirdir."

Bunun üzerine Şeyh (r.a) bu açıklama ile oldukça şaşırmış ve yüzünü hilallemiş, saçını karıştırmış ve bazı sözleri tekrar edip, şöyle demiştir: Güzel, güzel!

Bunun üzerine ona dedim ki: Efendim güzel olan sensin, çün­kü sen insanın bu gibi şeyleri idrâk edeceği yere ulaşmasını te­min ediyorsun. Yemin olsun ki: Senden başka kimseden hiç bir şey almadım."

Sonra geldim ve ona yaklaştım, elini öptüm ve dedim ki: n    -"Talep ettiğim bir tek hacetim kalmıştır." Dedi ki: -"Sor." Dedim ki:

-"Ben, ebedi ve daimi olan zatî tecellîyi nasıl müşahede etti­ğini görmek istiyorum."

Bununla kendisi için hasıl olan zatî tecellîyi müşahedeyi kas­tetmiştim. Bu tecellînin ötesinde hiçbir perde ve kâmiller için bir makam yoktur. Bunun üzerine, "evet" dedi ve şöyle cevap ver­di. Sonra bana dedi ki:

-"Bu, sana ikram edilmiştir. Bununla beraber, benim çocukla­rım, dostlarım özellikle de oğlum Sadettin'in olduğunu biliyor­sun, bu talep ettiğin şey, onlardan hiçbirisi için gerçekleşmemiş­tir."

Bu ifadeye göre Konevî, kendisini Ibnü'l-Arabî'nin gerçek vârisi olarak görmektedir.

Sadreddin Konevî'nin bu düşünceye getirdiği yenilik, Ca­mi'nin "vahdet-i vücûda dair görüş ve sözlerini akla ve şer'a uygun gelecek tarzda Şeyh'in maksadını iyice anlamış olarak, güzelce yorumlamıştır" ifadesinde zımnen yer almaktadır. Gerçekten de Konevî'nin başta Miftahü'1-gayb, î'cazü'l-beyan, en-Nefehat gibi eserlerini incelediğimizde, bir konu açık bir şekilde gözükür: Konevî, hangi meseleyi ele alırsa alsın, o meseleyi belirli kaideler ve esaslara bağlı olarak yorumlamaya ça­lışır. Bu anlamda Konevî, tasavvufi bilgilerin ve keşiflerin akıl ve nazar gücüyle elde edilmediğini kabul etse bile, bu bilgile­rin pek çok yönde "makul" ve "anlaşılır" olduklarını itiraf eder. Bu noktada Konevî'nin akla karşı tavrını, şu şekilde tes­pit edebiliriz: Akıl, sırf düşünce/fikr gücü ile anlama/kabil açısından farklı imkanlara sahiptir. Akıl, düşünme gücü açı­sından metafizik konularda sınırlı iken, ikinci yönden daha ge­niş imkanlara sahiptir.

Konevî'nin başlıca eserleri şunlardır:

1- Miftâhü'i-gayb: Sadreddin Konevî'nin en önemli eseri bu kitaptır. Bu eserde Konevî, konusunu "Tanrı'nm alemle ve ale­min Tanrı ile irtibat ve ilişkisi" diye belirlediği "ilm-i ilâhî"nin

bir "ilim" olarak İnşasını ele alır. Buna göre, "ilm-i ilâhî", bütün ilimler gibi, konusu, meselesi, mebadisi olan müstakil bir ilim­dir; bu ilim, diğer ilimlerle belirli ilişkileri ve ortak yönleri olsa bile, konusunun öneminden dolayı onlardan daha üstün ve önemlidir. Bu ilimde, doğruyu yanlıştan ayırt etmemizi sağla­yan ve bir anlamda felsefede mantığın veya dil bilimlerinde Na­hiv ilminin gördüğü vazifeyi gören, "miyar" mesabesindeki ka­ideler vardır. Bu kaideler, şeriat, akıl ve kesinleşmiş müşahede­ler ile teyit edilmiş ve doğrulukları tecrübe edilmiş kaidelerdir.

Konevî, bu kaideleri en kapsamlı olarak bu eserinde zikreder ve ardından da bu kaidelere göre "ilm-i ilâhf'nift temel mesele­lerini -sürekli kaidelere atıf yaparak- ortaya koyar.

2- en-Nefehâtü'1-ilâhîyye: Konevî'nin "varidaf'ı diye isim-lendirebileceğimiz bir eseridir. Bu eserde Konevî, bir yandan kendi ruhsal gelişimini ve manevi tecrübelerini açıklayan ifade­lere yer verirken, öte yandan "Miftahü'l-gayb"da ortaya konu­lan ana fikri ilham ve keşifleriyle destekleyen açıklamalarda bu­lunur. Ayrıca, bu eser Konevî'nin gerek kendi hayatı ve gerekse de İbnü'l-Arabî ile ilişkisi hakkında en fazla bilginin bulunduğu eseridir.

3- el-Fukûk fi-kelimât-ı müstenidât-i Fusûsi'l-hikem: İbnü'l-Arabi'nin Fusûsu'l-Hikem'i üzerinde yazılmış

kısa, fakat önemli bir şerhtir. Konevî, bu şerhi yazmasının nedenini şöy­le açıklar: "Bu insanlar (: muhakkik dostları), bana, bu Fusû-su'1-Hikem kitabının mühürlerini çözmemi, kaynağının sırrını açıklamamı, kapalı ifâdelerini açıklamayı temin edecek kilidi­ni açmamı önerdiler. Tahakkuk sahibi olduklarını bildiğim için ve onların irşatlarıyla yaratıcılarına yakınlaşmak için, bu önerilerini kabul ettim. Bununla beraber, bu kitabın girişinden başka bir bölümünü Îbnü'l-Arabî'nin neşvesine göre şerh et­mek istemedim. Fakat Allah bereketi ile beni nzıklandırdı. Bu nzık, Îbnü'l-Arabî'nin muttali olduğu şeyi bilmede ortaklık, ona açıklanan şey ile müşerref olmak ve sebep ve vâsıta ol­maksızın, ilâhî inayet ve zatî rabıta ile Allah'tan bilgi almak­tır."

4- el-Mürâselât: Sadreddin Konevî ve Nasireddin Tusi ara­sında çeşitli metafizik bahisleri üzerindeki mektuplaşmalardan oluşan bir eserdir. Bu eserde Konevî, özellikle îbn Sina felsefesi olmak üzere, filozofların çeşitli meselelerdekİ görüşlerine eleşti­riler yöneltir ve buradan hareketle felsefenin ve aklın imkanları­nı tartışır. Konevî, buradaki fikirlerini bütünüyle diğer eserlerin­de tekrarlamıştır ve bu yönüyle mektuplardaki ifadeleri, diğer eserlerinin bir devamı niteliğindedir.

5- en-Nusûs fi-tahkîk-i tavri'l-mahsûs: Konevî'nin hacim bakımından küçük olmakla birlikte, üzerinde yazılan şerlilerin de gösterdiği gibi, etkili kitaplarından birisidir. Bu eserde, "nas" diye isimlendirdiği her bir bahis altında "varlık" ile ilgili çeşitli konulan ele alır.

6- Kırk Hadis Şerhi: Konevî, bu kitabı yazmasının nedenini "Ümmetimden kırk hadis ezberleyen kimse fakih olarak has­redilir" hadisine göre, kırk hadis derleyen alimlerin adetine uy­mak olduğunu belirtir. Bununla birlikte, yirmi sekiz hadise kitabmda yer vermiştir ve -sadece bir nakil olmamak için de- bu ha­disleri tasavvufi açıdan yorumlamıştır.

7- Şerhu Esmâillâhi'l-Hüsnâ: İlahi isimler, Tanrı'yı bilmemi­zi sağlayan ve Tanrı-alem ilişkilerini mümkün kılan şeylerdir. Bu itibarla, Konevî'nin "ilm-i ilâhî" diye isimlendirdiği ilim, bir anlamda isimlerin bügisidir. Bu eserinde Konevî, doksan dokuz ilâhî ismi açıklar.

8- Tebsiratü'l-mübtedî ve tezkiretü'l-müntehî: Farsça bir ri­saledir. Risale'nin içeriği, girişte şöyle açıklanmıştır: "Bu risale, ' usûl-i maarif ve kavâid-i tavr-i velayet beyanında bir kaç keli­meden ibarettir ki, perde-i gaybdan cilve-nümâ ve hurûf ve el-faz kisvesiyle peyda olmuştur. Ta ki, arif kimselere "tezkire" olarak mütalaasından, taliplere istirşad tarikiyle zabt ve hıfzın­dan menfaat-bahş ola! Bu kelimâta "Tebşir•âtü'i-Mübtedi ve Tezki-retü'l-Müntehi" namını verdim. Hülasası, bir mukaddime, üç mis-bah ve bir hatimeyi müştemüdir. VaUahü'î-müsteân ve aleyhi't-tük-lanl" [2]

Fatiha Tefsiri, Sadreddin Konevî'nin en hacimli eseridir; bu yönüyle eser, Konevî'nin bütün eserlerinde ele almış olduğu bel­li başlı bütün konulara dair fikirlerini içermektedir.

Eser, iki ana bölümden meydana gelmektedir. "Giriş" diye ter­cüme ettiğimiz birinci kısımda Konevî, genel olarak eseri yazma­sının nedenini, eserinin içeriğinde buİunan konuları ve eserindeki üslubu hakkında bilgiler verirken, ardından bilgi görüşünü ortaya koyan çok önemli meseleleri ele alır. Bu bağlamda Konevî, hakika­te ulaşmada temelde iki yöntem bulunduğunu belirtir: Bunlardan birisi, nazarî deliller ve kıyaslardan hareket ederek, gerçeğe ulaş­ma çabasıdır ki, Konevî, bunu "burhan yolu" diye isimlendirir. İkinci yöntem ise, kalbin arındırılması, ruhun güçlendirilmesi ile Hakka sülük etmekten ibaret olan sûfîlerin kullandıkları yöntem­dir; Konevî, bunu da "müşahede" yöntemi diye isimlendirir Konevî, bu bölümde her iki yöntemi tahlil eder ve salt aklın mutlak gerçeğe ulaşmasının mümkün olmadığını ileri sürer ve bu­nun nedenlerini gösterir. Konevî, "ehl-i nazar"m kullandıkları yöntemlerden birisi olan "cedel"e ise, daha fazla tepki ve eleştiriy­le yaklaşır; Ona göre, "cedel" sadece nebevî bilgilere veya sûfîle­rin tecrübelerine değil, bunun yanı sıra gerçek felsefeye de aykırı bir yöntemdir. Şöyle demektedir: "Fikrî delillerde ve cedeici tak­rirlerde herhangi bir fayda ve çare bulunsaydı, nebiler, resuller ve Hakkın hüccetlerini ayakta/kaim tutan ve onların taşıyıcısı olan veliler, bu delillerden ve yöntemlerden yüz çevirmezlerdi; bu ve­liler, nebilerin ve resullerin vârisleridir."

Konevî, burhan yönteminin özellikle metafizik alanda başarı­sızlığını ortaya koyduktan sonra, müşahede yöntemini ve bu­nunla ilgili çeşitli meseleleri ele alır. Bu noktada Konevî'nin üze­rinde durulması gereken yönü, bir yandan -eksiklerine rağmen-burhan yöntemini hakikate ulaştıran temel yöntemlerden birisi olarak görürken, öte yandan, "müşahede" yöntemini burhan yönteminin karşısına koymuş olmasıdır.

Eserin ikinci kısmı ise, Fatiha Suresinin yorumlanmasıyla ilgi­lidir. Bu bölüm de, çeşitli kısımlara ayrılmıştır. İlk olarak, "Bes­mele" cümlesinin açıklandığı bir bölüm vardır. Bunun ardından Fatiha suresinin birinci kısmı gelmektedir. Konevî, Fatiha suresi­ni üç kısımda mütalaa eder ki, bu taksim -bazen atıf yaptığı gibi-bir kutsi hadise dayanmaktadır. Bu hadise göre, namaz suresi olan Fatiha suresi, Hakka ait bölüm, kula ait bölüm ve hem Hak­ka ve hem de kula ait bölümler olmak üzere, üç kısımdan oluş­maktadır. Hadis, şöyledir: "Ben namaz suresi olan Fatiha suresi­ni, benim ile kulum arasında taksim ettim. Yarısı bana aittir ve yansı kuluma aittir. Kuluma diledikleri verilecektir."

Buna göre, surenin birinci kısmı, "Hakka ait kısımdır." Bu kı­sımda, Konevî, başta hamd kavramı olmak üzere Tanrı ile ve O'nun mevcutlara varlık vermesi ve onları çeşitli varlık merte­belerine izhar etmesiyle ilgili konuları ele alır.

Fatiha suresinin ikinci kısmı ise, "Ancak sana ibadet eder ve senden yardım dileriz" âyetidir. Bu kısımda Konevî, ibadet ve Hak ile kullan arasındaki ilişkileri ele alır.

Son kısım ise, kulların Allah'tan talepleri ve duaları ele alınır. Bu kısımda ise, hidâyet kavramı, saadet, şakilik, gazap, gazap türleri vb. konular ele alınır. Son olarak bir bölümde ise, Konevî eserindeki ana fikirleri özetler.

Fatiha suresi, Konevî'ye göre, Tanrı-alem ilişkilerini özetle­yen en uygun metindir. Dolayısıyla bu eseri, klasik anlamda bir sure tefsiri olarak görmek yerine, Vücûd-ı Mutlak olan Hakkın, belirli varlık mertebelerinde eşyayı izhar etmesinin ana fikrini oluşturduğu Tanrı-alem arasındaki ilişkileri yorumlama imkanı veren bir metin olarak görmek gerekir.

Konevî, Fatiha suresini ilâhî ve kevnî bütün hakikatleri ve hakikatler arası ilişkileri özetleyen bir sure olarak görür. Şöyle demektedir: "Hak, sureti itibarıyla büyük olan ilk alemi, isimle­rinin ve Kalem-i esmâ'ya (Kalem-i a'lâ) tevdi edilmiş ilminin nis­petlerinin suretlerini taşıyan bir kitap yapmıştır; suretiyle küçük alem olan insân-ı kâmili ise, isim ve müsemma/isimlendirilen mertebelerini birleştiren "orta" bir kitap; aziz Kur'an'ı ise, mah­lukun Hakkın sureti üzerinde yaratıldığının açıklayıcısı yapmış­tır, böylelikle yaratılışmdaki gizem ve suret ve mertebesinin sır­rı kendisiyle ortaya çıkar. Aziz Kur'an, insan ile zuhur eden ke­mâlin özelliklerinin açıklayıcı nüshası olmuştur. Fatiha suresi ise, Kur'an'ın eksiksiz ve noksansız nüshasıdır. Bütün tali nüs­halar, ilkinin muhtasarı oldukları gibi, aynı şekilde Fatiha sure­si de, ulvi nüshaların sonuncusu olmuştur." Böylelikle, Fatiha suresi tevil edilirken, bu surede özetle işaret edilen bütün haki­katlerden söz etmek gerekir.

Bu bağlamda, Konevî'nin tevil ^ yorum metodu hakkında bir kaç şey söylemeliyiz.

Konevî, ilâhî kelâmın kaynağı oıan kelâm sıfatının Tanrı'ya nispet edilmesinin genel çerçevesini belirleyen, sıfat-mevsuf ilişkisi üzerinde durur. Buna göre, sıfatlar mevsuflanna tabi­dirler ve her sıfat nispet edildiği mahalle ve şahsa göre anlam kazanır. Tanrı'ya nispet edilen bütün sıfatlar, insanların tasav­vur ettiklerinden farklı bir şekilde O'na nispet edilebilirler. Çünkü O'na nispet edilen her sıfat ve hakkında verilen her hü­küm, kâmil anlamda kendisine izafe edilir. Konevî, şöyle demektedir: "Hakka nispeti sahih olan na't ve sıfatların O'na iza­fesi, bu sıfatların başkalarına nispet edilmeleri gibi değildir. Çünkü O'nun dışındaki şeyler, mümkündür ve her mümküne, imkân hükmü, ihtiyaç, kayıt, eksiklik vb. gibi imkanın levazı­mı sirayet etmiştir. Hak ise, hakikati açısından, bütün müm­künlerden farklıdır. O'na benzer olan, hiç bir şey yoktur. Şu halde na't ve sıfatların Hakka izafe edilmesi, mutlak, küllî, ku­şatıcı ve kâmil anlamda olabilir."

Konevî, iki sıfatın Tanrı'ya nispet edilmesini ele alır: Bunlar­dan birisi ilim, diğeri ise, kelâm sıfatıdır. Şöyle demektedir: "İl­min Hakka nispet ve izafe edilmesi, en eksiksiz, kâmil ve üstün tarzda olmalıdır: Hiç bir bilgi, Allah'ın ilminin dışında kalamaz, hiç kimsenin tevili ve anlayışı onun ilminin dışında değildir. Çünkü Hakkın ilmi, kendisisinin de haber verdiği ve bildirdiği gibi, her şeyi kuşatmaktadır." Ardından, şunu ekler: "Hakkın kelâmı da, O'nun bir sıfatı veya ilminin bir nispetidir." Dolayı­sıyla, kelâm da ilim gibi kuşatıcı olmalıdır.

Konevî'ye göre, bizzat Kur'an, bu özelliğine dikkat çekmiştir. Şöyle demektedir: "Kur'an, bu sıfatın sureti veya ilmi nispetidir, şu halde Kur'an da, ihata edicidir. Nitekim Allah, şu âyetle bu­na dikkat çekmiştir: "Kitapta hiç bir şeyi ihmal etmedik."

Konevî, bu görüşünü meşhur bir hadis ile de teyit eder. Bu hadis, Kur'an'm "zahrının, batnimn, haddinin ve matlamm" ol­duğunu belirtir. Konevî, bu hadisten hareket ederek, öncelikle nassm birden fazla anlam derecesine sahip olduğunu tespit eder. Konevî, bu hadiste geçen terimleri şu şekilde açıklamakta­dır: ".... İlâhî kelâmın, Hz. Peygamber'in de belirttiği gibi, bir "zahr"i vardır; ilâhî kelâmın "zahr"i, hissedilir/mahsûs suretler gibi, beyan ve zuhur mertebelerinin nihayetine ulaşan nas ve açıklığıdır. İlâhî kelâmın, bir de gizli "batn"ı vardır; bu da, pek çok idrâkten gizli olan, kutsî ruhlara benzer. İlâhî kelâmın, zah-ri ve bâtnını ayırt eden "had"di vardır; bunun ile, zahirden bâtı­na terakki edilir. Had, zâtıyla, ilâhî kelâmın zahirini ve bâtınını birleştiren bir berzah, aynı zamanda bâtın ile "matla"'ı ayırt eden bir ayraçtır/fasıl. Bunun bir benzeri, mutlak gayb ve şehâ-det mertebelerini birleştiren "alem-i misâl"dir. İlâhî kelâmın "matla'"ı vardır; ilâhî kelâmın matla'ı, zahirin, bâtının, bunları birleştiren ve ayırt eden şeyin kendisine dayandığı hakikati bil­diren şeydir. Böylelikle, bütün bunların ötesindeki şeyi insana gösterir. Matla, Hakka ait Zâtî-gayb mertebelerinin ilki, gayba ait mücerret hakikatlerin ve isimlerin mertebesinin kapısıdır. Keşif sahibi, bu kapıdan ahadiyet/birlik özelliğindeki gaybî ke-lâmm sırrına muttali olur." Böylelikle, Kur'an'm bütün anlam derecelerini dikkate alan bir kişi, nihayette kelâmın ilâhî gayb mertebesindeki "birliğine", başka bir ifadeyle kelâmın hakikati­ne ulaşır.

Konevî'nin yaptığı şey, bütün varlıklardaki bir özelliğin ilâhî kelamda da bulunduğunu göstermektir ve kendisinden önce de İbnü'l-Arabî aynı hususu vurgulamıştır: Her iki sûfî de, her var­lığın bir zahiri ve bir de bâtını olduğunu belirterek, ilâhî kelamın da bu özelliğe sahip olduğunu dile getirmişlerdir. Konevf ye gö­re, her varlık suret ve ruhtan veya maddi ve manevi yönden meydana geldiği gibi, ilâhî kelâm da mânâ ve suretten meydana gelmiştir.

Konevî'nin ilâhî kelâmın tabiatı ile ilgili başka bir görüşü ise, her kelimenin, hatta her bir harfin belirli bir hikmet ve gaye ta­şımasıyla ilgilidir. Buna göre, Kur'an'da ve ilâhî kelâmda tesa­düf veya anlamsız bir kullanım asla söz konusu değildir. Her şey, belirli bir hikmet ve gayeye göre zikredilmiştir. Konevî'nin bu görüşü, varlık tasavvurunun temel esaslarından birisini teş­kil eden alemde belirli bir nizâm ve hikmet bulunmasıyla ilgili görüşünün bir tezahürüdür. Konevî, abesi "herhangi bir gaye ve amaç taşımayan fiil" diye tanımlar. Tanrı'nm bütün fiilleri irâde­sine, irâdesi ise O'nun ilmine tabi olduğuna göre, alemde hiç bir şey Tanrı tarafından hikmetsiz olarak yaratılmaz. İnsanların bu hikmeti bihneyişleri, hikmetin var olmadığı anlamına gelmez. Bu hikmetin en sahih bir şekilde gözüktüğü alanların başında ise, ilâhî kelâm gelir. Buna göre, Kur'an'da zikredilen her bir ke­lime veya harf, belirli bir hikmet için zikredilmiştir ve insanların vazifesi bu hikmet ve mânâları idrake çalışmaktır.

Konevî, şöyle demektedir: "Hak, kendisine abesin izafe edil­mesinden münezzehtir; çünkü Hak, kendisinin de bildirdiği ve haber verdiği gibi, "Sizi abes olarak yaratmadık" (Müminun, 115); "Gökleri ve yerleri batıl olarak yaratmadık" (Sad, 27) bu­yurmaktadır. Aksine, her sakinleştirme/teskin ve hareketlendir­mede/tahrik Hakka ait acaib hikmetler ve garip sırlar vardır. Anlayışların çoğunluğu, bu sırlara ve hikmetlere ulaşamaz; Hakkın bildirmesi olmaksızın akıllar, bunların mâhiyetlerini id­râk edemezler, nefisler bunlara muttali olamazlar."

Konevî, bu durumu sadece Kur'an ve ilâhî kelâm için böyle dü­şünmez; ona göre Hz. peygamberin hadislerinde de her kelime be­lirli bir maslahat ve gaye için zikredilmiştir. Çünkü Hz. Peygam­ber, "cevamiu'l-kelim"dir ve onun sözlerinde de anlamsız ve abes bir kullanımın olması mümkün değildir. Bu bağlamda, Konevî'nin özellikle Kırk Hadis Şerhinde pek çok örnek zikredilmiştir.

Böylelikle Konevî'nin naslara yaklaşımında iki temel noktayı tespit etmiş olduk: Bunlardan birisi, her âyetin birden fazla mânâya sahip olması ve bunun bütün varlıkların yapılarındaki genel bir ilkenin tezahürü olması; ikincisi ise, varlıkta ve özel olarak da naslarda tam bir hikmet ve nizâmın bulunmasıdır. Bu da, Konevî'ye göre, alemdeki nizâm ve hikmetin ilâhî kelâmda­ki tezahürüdür.

İlahi kelâm, özü gereği zahirî ve bâtını anlamlara sahip ise, bu durumda doğru mânânın hangisi olduğunu nasıl anlayacağız? Konevî, bu noktada hocası Îbnü'l-Arabî gibi, bir çeşit "zâhiriliği" benimser: Buna göre metnin yorum çerçevesini belirleyen şey, dildir. Konevî, şöyle demektedir: "Kur'an'm nazil olduğu dii, mâ­nâların, şer'î emir ve haberlerin zarfıdır." Bir insan dilin sınırları­nı taşmadiğı sürece, dilediği her anlamı âyetlerde bulabilir: "Kur'an'da bulunan herhangi bir kelimenin dilde çeşitli mânâları var ise, bütün bu anlamlar Hak tarafından kast edilmiştir. Her­hangi bir kimse, Hakkın kelâmına dair Kur'an'm nazil olduğu dilin gerektirdiği bir şey söyleyip, kesin seri kurallar da bununla çelişmezse, bu yorum haktır ve Allah'ın irâde ettiği şeydir."

Şu halde Konevî, ilâhî kelâmın yorumunu, esasta iki şeye bağ­lamaktadır: Birincisi, dil hükümleri, ikincisi ise, "kesin serî" kurallar. Bunun ardından ise, "ikincil" kayıtlar gelir ki, bunlar âyete en "uygun" mânânın hangisi olduğunu belirtir. Şöyle demektedir: "Kelimelerin bazı anlamları, bazı âyet ve sûrelerdeki bağlamlarında daha uygun ve karinelerden açığa çıkan çeşitli nedenlerden dolayı daha münasip olabilir; bu karineler arasında, nüzul sebepleri, âyetin, kıssanın ve hükmün siyak ve sibakı/bağ­lamı, veya muhatapların ve onların öncülerinin daha yaygın ve meşhur olan anlamı dikkate almasını vb. zikredebiliriz."[3]

 

Eserin Tercümesi

 

Sadreddin Konevî'nin gerek Fatiha Suresi Tefsiri'nde ve gerekse diğer eserlerindeki üslubu ve dili, anlaşılması zor, ağır bir üsluptur. Bunun başlıca nedeni, müellifin gerçekleştirmek is­tediği gayesiyle ilgilidir. Bu gaye, sûfîlerin tecrübe ve müşahedeleriyle elde ettikleri bilgileri bir "bilim" olarak ortaya koymak ve bu bilimin nesnel kaide ve ölçülerini tespit etmektir; başka bir ifadeyle, varlığın bütün katmanlarında geçerli bu kaidelere göre bu tecrübe ve keşifleri tahlil etmektir. Bunu yapar­ken de Konevî, pek çok kavram üretmektedir; ikincisi, üretilmiş kavramları da biline-gelen anlamlarından farklı anlamlarda kul­lanmaktadır. Üstelik Konevî'nin kullandığı kavramlar, sadece sûfîlerin ürettikleri kavramlar değil, aynı zamanda Özellikle filozofların olmak üzere "ehl-i nazar"m ürettiği kavramlardır. Konevî, bazı ifadelerinde bir kavramı müşterek anlamıyla kul­lanırken, bazen de kavram ve dil düzeyinde sûfîler ile diğer ilim mensupları arasındaki benzerliğin tam bir yanılgı olduğundan söz eder. Dolayısıyla, bütün bu karışıklık içinde kullanılan kav­ramın gerçek karşılığını bulmak, son derece güçleşmektedir.

Konevi, eserlerinin muhataplarının "seçkinler", "seçkinlerin Seçkinleri" olduğunu belirtir. Bu nedenle kullandığı dilin herkes tarafından anlaşılmayacağının farkındadır ve bu konuda okuyucusunu da ikaz eder. Bir anlamda Konevi, manevi tec­rübelerini "ehil" olmayan insanlardan gizlemek için -Ibnü'l-Arabi'nin ifadesiyle- "işaret" ve "remiz" dilini seçen sûfîler gibi, nesriyle özel bilgilerini gizlemek istemiştir.

Bütün bu güçlüklere rağmen, imkan ölçüsünde metni anlaşılır kılmaya çalıştık, uzun cümleleri böldük, kavramları Konevi'nin bütün eserlerini de dikkate alarak doğru çevirmeye çalıştık.

Bu tercümede, Abdülkadir Ata'nm yayınlamış olduğu metili esas aldık. [4] Ata, tahkiki yaparken esas merinde bulunmayan bazı başlıklar ilave etmiş, biz de yararlı olacağı düşüncesiyle bunları tercümeye ekledik. Bu başlıkların Konevî'ye ait olmadığı özellikle dikkate alınmalıdır. Bunun yanı sıra, ilk bölümlerde daha sıkça olmak üzere, gerekli yerlerde bir takım açıklamalar ilave ettik. Bu açıklamaların da metni anlamada yararlı olabileceğini ümit etmekteyiz. Bu açık­lamaların bir kısmı, Fatiha Tefsiri'nin çeşitli bölümlerinden, bir kısmı ise Konevî'nin diğer eserlerinden alınmıştır.

Sadreddin Konevî üzerinde ilk ve önemli araştırma, Prof. Dr. Nihat Keklik Bey tarafından [5] yapılmıştır. Bununla bir­likte, Konevî'nin her hangi bir eseri Türkçe'ye çevrilmiş değil­dir. Fatiha Tefsiri, Konevî'nin Türkçe'ye kazandırılan ilk eseridir, niyetimiz, Konevî'nin yukarıda zikrettiğimiz; bütün eserlerini Türkçe'ye kazandırmaktır. Bu eserlerin, Tasavvuf-Fel-sefe-Kelâm alanındaki çalışmalara önemli katkılar sağlayacağını ümit ediyoruz.

Bu vesileyle,, doktora tez konusu olarak Konevî'yi öneren ve Konevf nin eserlerini tercüme etmem için teşvik eden hocam Prof. Dr. Mustafa Tahralı Bey'e; tercümeyi okuyan ve yararlı eleştirilerde bulunan Ömer Türker'e; dizgideki emeğinden dolayı Hüsniye Karaer hanım'a; tercümelerin yaymlanmasm-daki teşvik ve ilgilerinden dolayı hocam Doç. Dr. İlhan Kutluer Bey'e ve İz Yaymahk'm değerli yöneticilerine ve çalışanlarına teşekkürü bir borç bir bilirim.

Bu çalışmayla, büyük mutasavvıfın fikirlerinin anlaşılmasına bir nebze olsun katkıda bulunabinrsek, mutlu olacağız.

Ekrem Demirli

18-01-2002

Maltepe[6]


 

[1] Nefehatü'1-üns, s. 769; Haz. Prof. Süleyman Uludağ, Prof. Mustafa Kara.

[2] Ahmet Renizi Koryürek tercümesi.

[3] Sadreddin Konevi, Fâtiha Suresi Tefsiri, İz Yayıncılık: 9-20.

[4] 1970, Matbaa-i darü't-telif.

[5] Sadreddin Konevî'nin Felsefesinde Allah-Kainat ve İnsan/İstanbul, 1967.

[6] Sadreddin Konevi, Fâtiha Suresi Tefsiri, İz Yayıncılık: 20-21.