Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Külli Fatiha'ların Sonuncusu - Konevifatiha - 7. Sayfa

BÖLÜM V.. 1

KÜLLİ FATİHA'LARIN SONUNCUSU.. 1

Cevamiu'l-Hikem/ Bu Sureye Ait Bütün Hikmetler 1

Kur'an'a ve Furkan'a Ait İlâhi Sırlar 1

Bu Konuda Tamamlayıcı Açıklama. 5

"Cemü'l-cem" Diliyle. 5

Aslî-Şer’î ve Kur'anî Bazı Sırlar 11

 

BÖLÜM V

 

KÜLLİ FATİHA'LARIN SONUNCUSU

 

Cevamiu'l-Hikem/ Bu Sureye Ait Bütün Hikmetler

 

Bu kısım, kitabın son bölümüdür. Allah, nurunu tamamlayacaktır.[1]

 

Kur'an'a ve Furkan'a Ait İlâhi Sırlar

 

Bu kapsama giren başka bir bölüm de, bir hatimedir/sonuç. Bu, Hakkın sırlarından, isimlerinden ve Fatiha'nın sırlarının pek çoğunu açıklar ve izah eder.

Besmeleyle başlayarak, surenin sonuna kadar gideceğiz, şöy­le deriz:

Bilinmelidir ki: İsimler, farklı tarzlarına ve anlamlarına rağ­men, gerçekte hâllerin isimleridir. Hâl sahibi ise -hal sahibi olma­sı ve nefsini ve her halde nefsinde bulunan şeyleri o hâle göre id­râk etmesi yönünden-, çokluğun/cem' taayyününün mebdeidir; bu, ahadiyet-i cem makamıdır. Nitekim, daha öce defalarca bu makama dikkatini çekmiş ve bunun ötesinde hiç bir isim, resim, taayyün, sıfat ve hükmün bulunmadığını belirtmiştim.

Fakat isimlerin bu makamdan taayyün etmeleri, iki şekildedir:

Birinci tarz, bu makamın içermiş olduğu kesret/çokluk hü­kümlerine göre taayyün etmeleridir. Bunlar, kevne/oluş men­sup isimlerdir. Bu nedenle şunu belirtmiştik: Kesre t/çokluk, alem" ve "siva/başka" olması özelliğiyle alemin özelliğidir.

Kesretin ve hükümlerinin ortaya çıkması/tecellî meselesinde nazarî akıllar şaşırır, vahdet/birlik ve onda gizli bulunan iyiliği idrâk edemezler; böylelikle bunların hükümlerinden herhangi birisini onlarda taayyün etmiş Hakka izafe etmekten korkarlar, kesretin hükümlerini kendilerine nispet ederler ve gerçeği bil­mezler.

Bunun nedeni şudur: Bu akıllar, gerçek vahdeti göremezler; kesret, bu vahdetin mukabili ve zıddı değildir. Aksine, kesretin mukabili ve zıddı olduğu vahdet, kendilerine göre ve kendileri­nin dışında pek çok perdeliye ve ariflerin çoğunluğuna göre bi­linen "vahdet nispeti"dir. Kesret de, işaret edilen bu vahdete gö­re eşittir; çünkü bu vahdet, her ikisinin de, yani vahdet nispeti­nin ve kesretin ve de bunların hükümlerinin kaynağıdır; bunun­la birlikte memba olmalıkla ve benzeri şeylerle sınırlı değildir.

Sonra konumuza dönüp deriz ki: Kesretin hükümlerini vahdet­leri yönünden birleştiren nispetin makulluğu, alemin hakikatidir; Hakkın, bu nispet yönünden taayyünü ise, alemin vücûdudur.

Sonra bu vücûd, şe'nleriyle zuhur ettikten sonra, öncelikle ta­ayyün açısından üç kısrna bölünmüştür: Birincisi, kendisine bâ-tmlık ve vahdet yönünün baskın olduğu kısım: bu kısma örnek olarak derecelerine göre farklı mertebeleriyle ruhları verebiliriz; ikincisi, kesret hükümlerinin hâkim ve baskın olduğu kısım: bu­na Örnek olarak da, derecelerine göre farklı mertebeleriyle mü­rekkep cisimleri verebiliriz; üçüncüsü ise, bunların arasında ka­lan orta kısımdır.

Sonra: Bu orta kısım, mhânilik ve ilk zuhur mahallinin hük­münün baskm olduğu kısım ile nihayette tafsili zuhurun kemâ­le ulaşmasıyla "çokluk/cem"' nispetinin baskm olduğu kısma ayrılır. Birinci kısma örnek olarak Arş ve Kürsî'yi verebiliriz. İkinci kısma örnek olarak ise, aralarındaki farklılığa rağmen, müvelledat-ı selase/cemadat-nebatat-hayvanat verilebilir; bu­nunla birlikte hepsi de, "şehâdet alemi" diye isimlendirilen bir tek kısmın altına gerebilirler: çünkü şehâdet alemi, hazerat-ı hams'ten bahsederken kitabın başlangıcında zikretmiş olduğu­muz gibi, ruhlar alemi ve gayb aleminin mukabilidir.

Artık geride, orta kısım kalmıştır. Bu kısımdan, bir takım de­receleri kapsayan bazı şeyler ortaya çıkar. Bunlardan her birisi­nin bir ehli vardır ki, buna örnek olarak, yedi gök ve dört unsu­ru verebiliriz.

Son olarak insan, bütün bunların suretiyle birlik özelliğinde­ki çokluk/cem-i ahadî makamında zuhur etmiştir. Bu makam, kendisinden önce hiç bir evvelliği veya başka bir şeyin taavyün etmediği makamdır; bu makam, Amâ mertebesinin sahibidir.

Bu konuda, kitabın girişinde bilgi vermiştik, hatırlayınız!

Bu suret sayesinde insan, halife olmuştur; bu halifelik, insa­nın gerçek anlamda Hakkın mertebesine paralel olması/muha-zat, o mertebeye benzerliği/muhakat ve suretinden zuhur eden şeylerin hüküm ve birleştiricilik ve bunun dışındaki hususlarda bâtınında kalan özelliklere mutabık olması yönünden insana tahsis edilmiştir. İnsanda bâtm kalan halifelik ise, ilk sebeplilik yönünden sabittir; bu da, insanın suretinin zâtının içermiş oldu­ğu şeyleri birleştirmesi ve kemâle ulaştıktan/tahakkuk sonra hi­lafet mertebesine yücelmek, daha fazla iyilikle bu makamı aslı­na veya benzerine irca ederek, bu makamdan da çıkıp, nefsinin suretini ortaya çıkartmasında/ta'yîn sabittir. Nitekim, bu duru­mu daha önce gül suyunun aslına dönmesi meselesinde ve ben­zeri örneklerde misâllendirmiştik.

Bu bağlamda, "Kuşkusuz ki Allah, emanetleri ehline ver­menizi emreder" mealindeki âyeti hatırlayınız! Bu, ahadiyet-i cem makamının özelliğinden kaynaklanır; bu makam, hilafet ve niyabete ait herhangi belirli bir hal ve özellikle sınırlanmaktan münezzehtir: çünkü bu makam, bütün hal, makam ve Özellikle­ri içerir, bütün hüküm, isim, fiil ve harfleri kabul eder ve kapsar.

Dikkat ediniz, Allah'ın dışındaki her şey batıldır Allah'ın vechinin dışındaki her şey, helak olacaktır.

Sonra şöyle deriz: Şu halde "mevcudat" diye isimlendirilen Şeyler, daha önce de belirtildiği gibi, Hakkm şe'nlerinin taay­yünleridir. Bunlar, Haktan sadece -kendisi taayyün etmemesi yönünden- sırf taayyün etmeleri dolayısıyla farklı olmuşlardır. Onlara nispet edilen vücûd, Hakkın şe'nlerinin kendi vücûduna ürünmesinden/telebbüs ibarettir. Bunların çoğalması ve arkh-laşması ise, hüviyetinin gaybmda gizlenmiş özelliklerin-den/hususîyyat ibarettir. Bu özelliklerin hiç bir nedeni/mucib yoktur, çünkü bunlar, yaratılmamıştır/gayr-ı mecul. Bunların çoğalmaları, zuhurunun çeşitlenmesiyle zuhur eder. Çünkü Hakkın bütün bunlardaki zuhurlarının çeşitlenmesi, bunların varlıklarını/ayan izhâr eden şeydir. Böylelikle bunlar, farklılaş­tıkları açıdan birbirlerini bilirler. Ayrıca, hangi açıdan bir olup, birbirlerinden ayrı olmadıklarını ve hangi açıdan birbirlerinden farklı olup, "gayr", "siva" diye isimlendirildiklerini bilirler. Baş­ka bir ifâdeyle, bunun nedeni, Hakkın zâtının özelliklerini ken­di şe'nlerinin her birisinde müşahede etmesidir.

ilâhî şe'nlerdeki bu değişmeyi, şu şekilde örneklendirebiliriz: -En güzel misâllendirme 'Allah'a aittir.

Bir sayısı, sayı mertebelerinde değişir/takallub; böylece bir, di­ğer sayıların varlıklarını/a'yân ortaya çıkarttığı gibi, bunlar açı­sından da kendi varlığmı/ayn izhâr eder. Binaenaleyh bir, sayıyı icat etmiş, sayı ise, biri tafsîlleştirmiştir. Şu anlamda ki: Bir'in her­hangi bir mertebedeki zuhuru, diğer bir mertebedeki zuhurundan farklıdır; Hakla ilgili olduklarında bunları, Hakkın kendisinden haber verdiği üzere, "şc'n" diye isimlendiririz. Hakkın isim, sıfat, hâl ve hükümlerinin her bir şe'ni açısından olan zuhuru, bu şe'nin genişliğine ve diğer şe'nlerden önceliğine bağlıdır.

Herhangi bir idrâk vasıtasıyla görülen veya idrâk edilen her şey, herhangi bir şe'nine göre zuhur eden Haktır;.bu şe'n, Hakkın idrâk vasıtalarına göre zuhur ederek çeşitlenmesini ve çoğalması­nı gerektirmiştir. Bu idrâkler, bu şe'nlerin hükümleridir. Bununla birlikte Hak, nefsinde aha diyet /mutlak birlik sahibidir; bununla, bütün vahdet/birlik ve kesretlerin /çokluk, basitliğin ve terkibin, zuhurun ve bâtınlığm kaynağı olan ahadiyeti kast ediyorum.

Gözünün idrâk ettiği cismin suretinin birliğine/ahadiyet bak. Bu cismin suretinin çoğalan kısımlarının, güneş ve gölge, siyahlık ve beyazlık, yoğun ve latif, sert ve yumuşak arasındaki ayma mânâ/sebep gibi, idrâk edilmeyen gaybî şeyler olduklarını gör! İki şey arasında bulunup, onları ayırt eden ve kendisi gözükmedi­ği halde hükmü açıkça görülen her vasıta/berzah, gaybtır.

Dikkat ediniz! Berzaha ait bu kısımlar, ilâhî şe'nlerdir. Bun­lar, iki kısma ayrılır: tabi olanlar ve metbu olanlar:

Metbu şe'nler, iki kısımdan oluşur: İhatası tam metbular, tam olmayan metbular.

Buna göre tabi şe'nler, alemdeki varlıklardır. İhatası tam ol­mayan metbu şe'nler ise, alemin cinsleri, asılları ve rükünleridir; başka bir ifâdeyle bunlar, tafsili ve tâli isimlerdir.

İhatası ve hükmü tam olan metbu şe'nler, Hakkın isim ve sı­fatlarıdır. En açık Tahkik'e/tahkik-i evdah göre her şey, Hakkm şe'ni, şe'nlerinin isimleri ve şe'n veya şe'nler sahibi olması yö­nünden Hakkın isimleridir.

Nitekim, daha önce bunu belirtmiştik, artık sen de, karıştırma ve hatırla!

Şu halde Hakkın "vahid/bir" diye isimlendirilmesi, vücûdî hâl ile ilk taayyününün makulluğu itibarıyla d ir; bu taayyün, Hakka nispetle gerçekleşen taayyündür, yoksa herhangi bir şe'ninde veya o şe'ne göre zuhurunun taayyünü yönünden Hak­ka nispet edilen bir taayyün değildir.

Hakkın "zât" diye isimlendirilmesi, herhangi bir hâlinde zu­huru itibanyladır; bu hâl, diğer hâllerin kendisine tabi olmasını gerektirir. Hakkın hâlleri, daha önce belirttiğimiz gibi, birbirieri-ne tabi olup, bir kısmı hâkim ve bir kısmı ise mahkum olsa bile, bunlardan her birisi bir açıdan hepsine/kül sahiptir, hatta o hepsinin aynıdır.

Hakkın "Allah" diye isimlendirilmesi ise, bütün şe'nleri üze­rine hüküm sahibi olan bir şe'ninde taayyün etmesi itibanyladır; söz konusu şe'nler, bu şe'n sayesinde Hakkm hükümlerini ve eserlerini kabul ederler.

Hakkın "Rahman" diye isimlendirilmesi ise, mutlak Vü-cûd'unun kendi zuhûruyla zahir olan ş'enleri üzerine yayılma-sı/inbisat itibanyladır: çünkü rahmet, vücûdun ta kendisidir.

Rahman, kendisiyle zuhur eden her şeye yayılan "vücûd" olma­sı yönünden Haktır. Bunun yanı sıra O, vücûdu itibarıyla her va­kitte ve her mertebe ve hâllere göre, bütün hükümleri kemâliyle kabul etmesi itibarıyla Rahman'dır.

Hakkın "Rahim" diye isimlendirilmesi ise, tahsis ededen ve edilen/muhassis-muhassas olması itibanyladır: çünkü Hak, ge­nel rahmetini her varlığa tahsis etmiş, böylelikle tahsis ve zuhu­ru umûmî olmuştur.

Şe'nlerin birbirlerine ulaşan hükümlerine muttali olmasını gerektiren hali yönünden, "ilim" diye isimlendirilmiştir; bu hü­kümler, daha önce de belirttiğimiz gibi, tabilik-metbuluk, tesir-teessür, birleşme-aynşma, uyum-zıtlık, birlik-ortaklık yönünden birbirlerine ulaşırlar. Hak, bu yönden ve de nefsini ve her halde ve hâle göre nefsinin içermiş olduğu şeyleri idrâk edici olması itibarıyla, kendisini "alim" diye isimlendirmiştir.

Hak, gaiplik ve perdelerden münezzehliği ve hükmü diğer şe'nlere geçen idrâkinin sürekliliği itibarıyla şart mesabesindeki "zâti sirayeti" yönünden "hayât" diye isimlendirilmiştir; Hak, bu itibarla "el-Hay/Diri"dır.

Bazı şe'nlerden, arada sabit olan münâsebet dolayısıyla, baş­ka bir takım şe'nlere ulaşan meyil, "irâde" diye isimlendirilir: söz konusu münâsebet, bazı şe'nlerin diğerlerine üstün olmasını ve "ilim" diye isimlendirilen halde sabit tahsisin[2] izhârını orta­ya çıkartır; bunun nedeni ise, bazı şe'nlerin diğerlerinden önce gelmesidir.

Hak, irâde yönünden "mürid" diye isimlendirilir.

Hakkın eserinin bir tertip ile kendi hâllerinde zuhur etmesi­ne neden olan hâl, "kudret" diye isimlendirilir; bu tertibi, zikre­dilen tahsis ve her halden ortaya çıkan nispetler gerektirmiştir-Hak, kudret yönünden "kadir" diye isimlendirilmiştir.

Böylece, Vücûd'un emri/durum nizâma kavuşmuş ve birbi­rine bağlanmış, batıl ise, yok olup gitmiştir.

işte! Sana öyle bir kapı açtım ki, büyük inayete mazhâr olmuş nadir kimselerden başkası ona ulaşamaz. Şayet sen de, bu nime­te mazhâr olan kimselerden isen, o kapıdan gir! Bu veciz anah­tarla, konunun tafsillerini aç!

Bütünüyle Allah'a ait ol. Kim ki, Allah'a ait olur ise, Allah da ona ait olur.[3]

 

Bu Konuda Tamamlayıcı Açıklama

 

"Cemü'l-cem" Diliyle

 

Bilinmelidir ki: Bir şeyin başka bir şeye takdim edilmesi ve bazı şeylerin onunla başlatılması, önce gelene ve ardmdakinin kaynağı mesabesindeki şeye önem vermeyi gerektirir.

Buna göre Hakkın, kelâmının başında övgüsünü/senâ zikret­mesi, bazı hususlara delâlet eder:

Bu durum, öncelikle, senaya gösterilen öneme delildir ve onun meziyetini bildirir: çünkü sena, nihaî-küllî halden ibaret olan birincil maksada işaret eden bir anahtardır; nihai hal, her şeyin emrinin/iş sonunda yerleşeceği makamdır. Ayrıca bu senâ/övgü, onların Hakka ve "siva/başka" diye isimlendirilen her şey hakkındaki kâmil marifetleri ile Özeî-zâtî müşahedeleri arasında gerçekleşir; bu özel müşahede, özel hidâyetin feridir ve söz konusu hidâyeti aramaya sevk eder, bu hidâyeti arayanlara da ona ulaşmayı tekeffül eder.

Fakat ona ulaşmak, kıymetli zikir, güzel hamd, ibâdet ile Hakka teveccüh ederken tevhidi tecrit etmek/tecridü't-tevhid, acizliği ve eksikliği itiraf etmek ve kulak vermekle birlikte Hak­ka dayanmak gibi bazı vesileleri tam olarak yerine getirdikten sonra mümkündür. Bütün bunlar, vazifeyi ve rağbetin sebeple­rini bilmekle gerçekleşir; bu rağbete "Alemlerin rabbidir, rahim ve rahmandır" âyetinde dikkat çekilmiştir; bunun yanı sıra, "Din gününü sahibi" âyetinde mündemiç olan rağbetin neden­lerini de bilmek gerekir.

Ayrıca: Belirli hidâyet alâmetini taşımayan kimseler, gazabın hükmüyle boyanmış ve hayret denizlerine ve sahralara düşerler. Söz konusu hidâyetin alâmetinin hükmü, hidâyet sahibi-nin/mühtedi hallerine, fiillerine, dünya ve âhiretteki işlerine si­rayet eder. Bunun neticesinde ise kişi, kendisinden önceki kâ­millerin ya da kendisi gibi saitlerin Rablerinin katından nail ol­dukları nimetlerden nasiplenir.

Nihai gaye, kâmillerin haliyle ilgili olarak, işaret edilen du­rumdur: çünkü alemin yaratılışmdaki ilk sebep -Allah'ın bildir­diği gibi- Hakkın bilinmeyi, kendisine ibâdet edilmesini ve ke­mâlinin görülmesini istemesidir; kemâlinin görülmesi/müşahe­de, Hakkın zuhuru ve vücuduyla gerçekleşir.

Varlık ve ilim mertebeleri/vücûdî-ilmî, her zamanda bu gö­revi tamamlamak ve o devirde alemin nizâmını korumak için belirlenmiş ve atanmış kâmil ile kâim olur ve devam eder; bina­enaleyh, bilen kişiye göre, vakıanın böyle gerçekleştiğinde hiç bir kuşku yoktur.

Kuşkusuz semavî kitaplarda ve kâmillerin diliyle bu konuda pek çık ikâzlar tekrarlanmıştır.

Bunlardan birisi, Hakkın Tevrat'taki şu ifadesidir: "Ey Ade­moğlu! Eşyayı senin için yarattım, seni ise kendim için yarat­tım." Bunun bir benzeri, Hz. Musa'ya hitaben söylediği şu ifade­sidir: "Seni kendim için seçtim." Bütün kâmillere yönelik ola­rak da şöyle söylemiştir. "Göklerde ve yerde olan her şeyi, ken­disinden olmak üzere, size amade kılmıştır." (Casiye, 13); söz konusu nimetler, defalarca sayılmıştır.

Basiretli hiç bir kimse, bu konuda herhangi bir görüş ayrılığı­ma düşmemiştir.

Sena edenin edilene yaptığı Övgü, onu tarif ve övgünün ya­pıldığı yönden kendisini tanıdığına dair bir iddiayı taşıyıp, ke­sin delil/hüccet-i baliğa de Allah'a ait olduğu için,Hak, irâdesi­nin diğer şe'nlerinin kemâlini izhâra taalluku gibi, hüccetinin cemâlini izhâr etmek istemiştir; istenilen kâmil marifet, buna bağlıdır. Çünkü Hakkın, nefsindeki her şeyle birlikte, kendisine dair bilgisinin sübûtu, ilmin kemâli yönünden ve töhmetin orta­dan kalkması için bir hüccettir; fakat bu hüccet, her mertebede ve o mertebenin mensubu oîan veya bu mertebeyle ve içinde zu­hur eden herkeste, bizzat burhanı ortaya koyan Hakta zuhur et­tiği tarzda, tamamlanıncaya kadar "baliğ/kesinlik" özelliğine sahip değildir.

Allah Teâla'nm şu âyetini hatırlayınız: "Böylelikle insanla­rın Allah'a karşı resullerden sonra bir hüccetleri olmasın." (Nisa, 165)

Hz. Peygamber de şöyle buyurmuştur: "Allah, mazeret sahi­bi olduğu sürece hiç kimseyi kıyamet gününde cezalandır­maz." Yani, Allah'ın delili, o kimse üzerinde gerçekleşip, sabit oluncaya kadar Allah kimseyi cezalandırmaz. Bu bağlamdaki başka bir ifâde de, Hz. Peygamberin şu hadisidir: "Kendisine mazeret sunulmasını Allah kadar hiç kimse sevemez. Bundan dolayı da resulleri göndermiş, kitaplarını indirmiştir."

Kuşkusuz ki, bu son bölümde isimlerin aslı yönünden Bes-mele'nin ön önemli sırlarını açıkladım; ardından da "el-Hamdu lillahi/Hamd Allah'a mahsustur" ifâdesi ve Hakkın kelâmının bununla başlamasmdaki sırrı belirttim.

Hamdin "Allah"'a izafe edilmesinin sebebi, "Allah" isminin kuşatıcı ilk taayyün mertebesi olmasıdır; nitekim-biraz önce bu­na dikkat çekmiştik. Rubûbiyetin "Allah" ismine izafe edilmesi­nin nedeni ise, ulûhiyet mertebesinin gerektirdiği hükümlere, ayrıca bunların levazımı olan heybet ve azametin aşırılığına mu­hatapları ısındırmaktır; bu hükümler, birbirine zıt, zahirî ve bâ­tını hükümlerdir. Bu Özellikler, şefkat, gıdalandırmak, terbiye etmek, ıslah ve benzeri şeylerle kuîlarma/merbub karşı iyi mu­amele gerektiren rubûbiyet hükümlerinin aksinedir.

İzafetteki kapsamın sırrı ise/alemlerin rabbı, itaat ettiklerin­de bütün yaratıkların rızıklarmm bulunduğu kapının açılması, aynı zamanda bütün kulların itaatte eksik ve kusurlu olduklarmda "Din gününün meliki" âyetinde yer alan mânâya göre korkmalarıdır; bu âyetteki anlam, cezalandırmadan/mücazat ibarettir.

"İyyake/ancak sana" âyetinin sırı ise, daha önce de belirtil­diği üzere, şudur: Başlangıçta sahip olduğun ilimler, ikinci hal­de, işaretlerinin hedefi ve maksadıdır; amaçların bu ilimde orta­ya çıkarlar, bütün şe'nlerin ve irâdenin hükümlerinin tafsilleri onda belirirler. Böylelikle fer, aslın suretiyle zuhur etmiştir.

Bu ise, çok önemli bir sırdır, bunu bildiğinde, her şeyi öğren­miş olursun.

"îyyake nestain/ancak senden yardım dileriz" âyetinin sırrı ise, ilk vecihten farklı bir şekilde bir öncekine atıftır; nitekim da­ha önce bunu belirtmiştik. Ayrıca bu ifâde, Besmele'nin "Ba" harfinde mücmel haldeki fakr/ihtiyaç ve bağımlılığı açıklama, Hakka boyun eğmeyi ve yönelmeyi kabul, bütün önemli mese­lelerde Hakka tevekkülü içermektedir.

"îhdina/bizi ulaştır" âyetinden surenin sonuna kadar olan bö­lüm ise, bir taleptir; bu talebe, özellikle yaratılışın birinci gayesini teşkil eden varlık olmak üzere, ferin aslına benzerliği sırrı dere edilmiştir ki, bunun neticesi, "Bilinmek istedim" ifadesiyle işaret edilen farklılaştırma /temyiz ve tariftir. Çünkü yaratılış olmasay­dı, yaratılmışın/hadis mertebesi kadimin mertebesinden ayırt ay­rılamazdı; bunun yanı sıra, vahdet mertebesi de, pek çok kesret hükmünü içermesi itibarıyla mutlak vahdetten ayrılamazdı. Bu mutlak vahdeti sınırlayacak hiç bir hüküm, onu belirleyecek hiç bir vasıf, onu açıklayacak ve izah edecek hiç bir lisan yoktur.

Bütün bunları, kitabın girişinde belirtmiştik.

"Mağdubluk/gazaba uğramak" sırrı ise, surete ait zahirî sap­malar, ruhanî ve manevî bâtını sapmalar, yani itidal derecesin­den uzaklaşmaktan ibarettir; bu sapma, vücûdun başlangıcıyla sonu arasında ortaya çıkmaktadır ve bunun nedeni, isim ve var-lıklara/a'yân izafe edilen hüküm ve hâllerin birbirine girme­si/tedahül, bu hükümlerin bir kısmının diğerlerine baskın gel­mesidir. Bu galip gelme ise, bunların terkibini -ki hangi terkip olursa olsun fark etmez- kendisine mahsus itidalden çıkartır.

Bidayet/başlangıç ve nihayetlerin/son sırrını, Hakkın el-Ev-vel ve el-Âhir olduğunu; Hakkın şe'nlerinin de bidayetler ile ni­hayetler arasında ortaya çıktıklarını belirtmiştim, bunu unutma!

Fatiha, Ümmü'l-kitab, yani kitabın aslıdır; daha önce, kitabın başında Fatiha suresinin mertebesini ve onun son ve değerli ör­nek olduğunu belirtmiştim. Zât gaybı, la-taayyünü yönünden, hiç bir hükmü, sıfatı ve ismi olmayan; bütün zâhirî-bâtmî, ilmî-vücûdî mertebelerdeki taayyünlerden önce olan bir hâldir. Bü­tün işlerin varış ve bitiş yerleri, başlangıçta kendisinden taayyün ettiği şeydir, Hak ise, el-Evveldir. işte, böylelikle, gayb mertebe­sine ait kâmil adalet sırrı, Fatiha suresinin hayrete işaret eden bir lafızla bitmesini gerektirmiştir. Bu hayrete mazhâr olanlar açı­sından bu hayretin son mertebesi, Zât gaybıyla bitişik olmuştur; bu nedenle de bu son mertebe, Ekâbir'in nihai mertebesi olmuş­tur. Çünkü onların Allah hakkındaki hayretleri, diğer isim ve sı­fat mertebelerini aştıktan sonra, Hakkın zâtının kendi zâtından olan en ulvî özelliklerinde/husûsîyat gerçekleşir.

Zât gaybmdan taayyün eden varlık/vücûdî mertebelerin ilki, "teheyyüm" mertebesi olmuştur; bu mertebede "müheyyemûn" ortaya çıkmıştır/taayyün. Bunlar, içinde bulundukları halle, kendilerine, müşahede ettikleri ve çokça yaklaştıkları varlığa ve de Hakkın dışındaki şeylere dair şuurlarını kaybetmişlerdir. îşte aynı şekilde, işin sonu, daha önce de açıkladığımız gibi, başlan­gıcı gibi olmuştur; çünkü son, başlangıcın aynıdır. Bu nedenle Hak, kullarından seçkinlerin hâllerini, başladığı halle bitirmiştir. Bununla birlikte buradaki son hayret ile oradaki son hayret mensupları arasında çok önemli farklar vardır; bunları, sadece Ekâbir'den nadir kullar bilebilir.

Bu konuyu, misâllendirmiş ve ara açıklama şeklinde izah et­miştim, onu hatırlayınız!

Aynı şekilde Hak, yaratıklarıyla olan işlerini de, külli yönden hükmüyle kullarına muamele ettiği hal ile bitirmiştir; söz konu­su hal, rızâdır: çünkü rahmet -daha önce de açıkladığımız gibi vücûdun kendisi olduğu için, Hakkın zâtı vasfı rızâ olmuştur; bu nedenle bu vasfın mukabili de, gazap olmuştur. Böylece bu iki vasıf arasında, Hakkın da zikretmiş olduğu bir önemli yakm-lık/mücaret meydana gelmiştir. Sonra rahmet, gazabı geçmiş ve Hakkın zâtı vasfı olan rızâ ile ona baskın gelmiştir: çünkü Hak, kendisi için icad/yaratma; Öte yandan mümkünlerin a'yânı hak­kında ise, müsaade ettiği ve rızâ gösterdiği varlık ile vasıflanma­larından razı olmaydı, var olan şeyler mevcut olamazdı. Hak için rızânın pek çok mertebesinin olması, ifâde ettiğimiz gerçeği ortadan kaldırmaz.

Şu halde umûmî rızânın sureti, yaratılışın ta kendisi ve bütün mevcutlara varlığın/vücûd bahş edilmesidir/bezi; bunun ardın­dan ise vücûdun özellikleri, kendi hükümlerine göre ortaya çık­mıştır. Bunların sayısı ise, rahmetlerin sayısı gibi, yüz tanedir.

Hakkın said kulları hakkındaki nihai hükmü, kendisinin de belirttiği gibi,onlardan razı olmasıdır; bu nedenle onlara asla ga­zap etmez. Böylelikle küllî yönden onları tarifi, başlangıçta on­lar hakkında katından taayyün eden halle sona ermiştir; bu, ön­ceden taayyün eden şeydi.

Vesselam!

Saidlerin kendileri açısından son hâlleri ise, özü istemek olan "dua" ile bitmiştir; bu, aynı zamanda onların ilk hâlleri idi: çün­kü onların başlangıçta bezendikleri/insibağ ilk hal, Hakkın ken­disiyle kendisine sual etmesinin ve de bu talebinin, zuhur ve iz­hârın kemâline taalluk hükmüdür. Böylelikle bu sualin hükmü, onların hakikatlerinde sirayet etmiştir: çünkü onlar, bu esnada, Hakkın nefsinde resm edilmelerin den /irtisam ibaret olan "ay-nu'1-kurb" mertebesinde idiler. Böylece onlar, istidat lisanlarıyla hakikatleri yönünden yaratılışı talep etmişler, bunun neticesin­de Hakkın onlara olan icabeti ise, kendilerini yaratmak olmuş­tur; daha Önce yaratılışın başlangıcından bahsederken kitabın başında bu meseleyi açıklamıştık.

Böylelikle, onların nihai hâlleri de talep ile sona ermiştir. Bu talep, "Hamd alemlerin Rabbı olan Allah'a mahsustur" kalıbıyla yapılmıştır: nitekim Allah, "Onların son davaları, alemlerin Rabbı olan Allah'a hamd olsun demektir" (Yunus, 10) âyetiyle bunu bildirmiştir, çünkü zikredilen ilk sualin amacı, Hakkın ke­mâlinin zuhur etmesidir; bu durumda ise, kuşkusuz, hamd orta­ya çıkmıştır. Bunun bir Örneği, yemek yiyen veya bir şey içen kimseye haindin emredilmesidir; bunlar, başladıkları işi tamam­ladıktan sonra ham ederler.

Hak, nazil olan Kur'an-ı kerim'i "miras" âyetiyle bitirmiştir: çünkü, özellikle dünya hayâtında olmak üzere hüküm yönün­den son isim, el-Vâris ismidir. "Kuşkusuz ki biz, yeryüzüne ve üzerinde bulunanlara vâris oluruz. Sonra bize döneceksiniz." (Meryem, 40)

Sana, miras hakkında bir örnek vereceğim ki, o misâl üzerin­de düşünürsen, gerçekten çok mühim büyük bir ilme muttali olursun. Şöyle ki:

Güneş ve aydınlatıcı bütün cisimlerin ışınları, sadece kendi­lerine kesif bir cisim mukabele ettiğinde yayılırlar. En açık tah­kike göre: Ortada kesif Bir cisim bulunmasa, güneşten asla bir ışık zuhur etmezdi. Işınlar, güneş ve kesif suret arasında ortaya çıkmaktadırlar: bu kesafet arttığında, ışınlar yayılır ve ortaya çı­kar; bu kesafet azaldığında ise, söz konusu ışınlar kendisinden yayıldıkları cisimde dürüîüp kalırlar. Buna göre ışının, üzerine yayıldığı cisimlerden kazandığı vasıfla dürülmesi, mirasın dön­mesi gibidir: Böylelikle, başlangıçta kendisinden çıkan nuru, bi­tiştiği ve -gül suyu örneğinde belirtildiği gibi- yansıdığı şeyler­den kazandığı özelliklerle güzelliği artmış olarak tekrar geri dö­ner, bizzat sabit olmayan ve talep edilmeyen şey, izale olur; söz konusu şeyler, üzerlerine yayılan nûr ile ve kendilerine sirayet eden emir ile sonradan sabit olmuşlardır. Allah Teala, şöyle bu­yurmuştur: "Hakkın vechi müstesna her şey helak olacaktır. Hüküm O'rta aittir ve O'na döneceksiniz." (Rahman, 26-27).

Kitabın başlangıcında şunu belirtmiştik ki: Zatî kemâl, zail olmasa bile, onun kemâli isimlerin kemâliyle zuhur eder. İsimler ise, ilim ve vücûd olarak, a'yân ile zuhur ederler: şayet a'yân ol­masaydı, isimlere mahsus mertebenin kemâli ortaya çıkmazdı-Aynı şekilde Hak olmasaydı, a'yân hakkında varlık kemâli gerçekleşmezdi. Şu halde bunların hepsi, birbirlerine vâristir; bu iki hâl, sonuçta vâris olunan/mevrüs veya başlangıçta benzer/mü-temasil iki hâldir.[4]

Bütün işler, Allah'a varır.

İki yönden birisindeki durum, daha Önce belirttiğimiz husus­larla açıklanmıştır; diğer yöndekini ise, tam huzur halinden son­ra gerçekleşen halife atanma/istihlaf takip eder. Tasarruf, yarat­ma ve halifeliğe atanmada bâtmlık zorunludur. Varislik ve zik­rettiğimiz diğer hususlar, bâtmlık ve zâhirlik üzerinde odakla­şır. Son gaiplik ise -ki bu, Hak'ta tam anlamıyla fânî ve müsteh-lek olmakla gerçekleşen kemâlin gereklerinden birisidir- halife­nin Rabbını kendi yerine halife ve O'nu tam olarak vekil edin­mesini gerektirir.[5]

Nitekim, daha önce bütün bu konulardan bahsedilmişti, ha­tırlayınız!

Kâmillerin dışındaki hâlifelerin varislikteki hükümleri ise, hi­lafetteki paylan ve bu hilafetle ilişkilerine göre değişir; hilafetten nasibi olan herkesin -az olsa bile- bir payı vardır.

Artık, bu konudaki ifâdelerimi hatırla ve anla!

Anlatmak istediğimiz şeyleri tam olarak anlaman, gerçekten garip bir durumdur.

Vesselam!

Bilinmelidir ki: Deniz, nehirlere vâris olur; yer, bir şekilde kendisinden kopan şeylere vâris olur; ateş ve hava da, ilk ikisiyle birlikte /toprak ve su, kendilerinden meydana gelen şeylere vâris olurlar. Ulvî şeyler, kabiliyetlerde ortaya çıkan cüzî kuv­vetlerine vâris olurlar. Her şey, kendisinden çıkan şeylere nis­petle asalet ve küllî oluşuna göre, vâris olur. Allah, el-Cami ve Asıl olması itibarıyla, miraslara ve isimlerine ait mirasa nispetle, vârisçilerin en hayırlısıdır.

Sonra şöyle deriz:

Kuşkusuz ki Allah, sıfatı ibâdeti, secde ile bitirmiştir; bu sec­de, mahşer gününde şefaat kapısını açarken Hz. Peygamber, şe­faat izni verilenlerden Hakkın diledikleri ve -şeriatta belirtildiği gibi- secde etmelerine izin verilenlerce yapılacaktır. Bu secdenin ardında ise, herhangi bir emir ve teklifin bitişmediği sadece zâtı ibâdet vardır.

Hak, Zât'ma mahsus gaybınııı mertebesinden zahir olmak ve yönelmek/teveccüh özelliğiyle bütün yaratıklarına gelişini, iyi­lerin kötülerden ayırt edileceği ve amellerin değerlendirileceği kıyamet gününde bulutlar içinde gelmekle bitirmiştir: çünkü bu geliş, hüviyetinin gaybında Amâ mertebesine ilk gelişi gibidir. Hakkın sözü edilen ilk gelişi, zahir olmak, izhâr etmek ve Vü-cûd'u kabul eden a'yânı kuşatıcı rahmeti ile "sübût" mertebesin­de/hazret kalan diğer a'yândan ayırt etmek; bunun yanı sıra, her bir ayıı'm kendi istidatları ve Hakkın onlara dair ilminin ge­reğine göre hak ettikleri şekilde haklarında hüküm vermek için­dir. Allah şöyle buyurmuştur: "Bugün nefsin, hesapçı olarak sana kafidir." (İsra, 14).

Bunu anla, kuşkusuz sadece nadir insanların keşfen bilebildi­ği sırlar sana açıklanmıştır.

Hak, aziz Kur'an'ı "inzal" oluşu yönünden, makbul ve mer-dutları/reddedilen ayırt eden Berae süresiyle bitirmiştir; çünkü tenezzül eden son hüküm, temyizdir; bundan dolayı kıyamet günü, ayırt etme/fasıl günü olmuştur: çünkü Allah, o günde çir­kini temizden ayırt edecektir: "Ki Allah pisi temizden ayırsın ve pis olanı üst üste koyup, hepsini bir yığın haline getirsin ve topunu cehenneme koysun. İşte bunlar, hüsran içinde kalan-Iardır." (Enfal, 37)

Allah, peygamberliği bizim peygamberimiz (sav.) ile bitirdiği gibi, şeriatların hükümlerini de bizim şeriatımız ile bitirmiştir. Bizim şeriatımızın hükmünü ise, güneşin batıdan doğmasıyla bi­tirmiştir; bu, beden batısından/garp hayvanı ruhun doğup, ilâhî ruhun nurunun dürülmesine/takallus benzer. Çünkü güneşin genel kevnî varlıktaki konumu, hayvani ruhun bedenlerimizde* ki konumuna; însân-ı kâmil yönünden Kalem-i a'la'nm, bedeni­mizi/ n eş 'et yöneten ilâhî ruh ile olan ilişkisine benzer. Buna gö­re, güneş batıdan doğduktan sonra hiç kimsenin imânı ve ameli kabul edilmeyeceği gibi -nitekim Allah teala "Rabbmm mucize­lerinden bazısının geldiği gün, daha önce imân etmemiş yahut imânı halinde hayır kazanmamış olan kimseye imânı fayda vermez" (Enam, 158) buyurmuştur ve bu âyet, peygamberi tara­fından bu şekilde yorumlanmıştır-, aynı şekilde insanın ruhunun bedeni yönetmekten yüz çevirip, hayvani ruhunu terk etmesinin ardından da, hiç bir amel kabul edilmez. Nitekim Hz. Peygamber (sav.), "Kuşkusuz ki Allah, can boğaza gelmediği sürece kulun tövbesini kabul eder" buyurmuştur.

Allah, bu ümmetteki Hz. Peygamberin zahir halifeliğini, Hz. Mehdi ile bitirmiştir; genel anlamda Allah'ın halifeliğini ise, Hz. Meryem oğlu İsa (as.) ile bitirmiştir.

Allah, Muhammedi velayeti, zât ve ulûhiyet arasında sabit olan berzâhlık mertebesine ulaşan/tahakkuk kimse ile bitirmiş­tir: çünkü nübüvvetin bitmesi, ubudiyette/kulluk mertebesi yet­ki/efendilik sahibi olan ulûhiyet mertebesine mahsustur. Genel velayetin bitmesi ise, meliklik, terbiye, ıslah ve benzeri şeylerle alemlerin rablığmm bâtını sırrının sahibidir; bu sırrm genel var-hk sureti karşısındaki durumu, nefse benzer.

Binaenaleyh, bütün bu zikrettiklerimiz, ana mertebelerden ilâhî mertebenin suretidir.

Allah, ihtisasa mazhâr olmuş vâris kullarından kâmilleri ise, cem'ü'1-cem mertebesinin mazhârı olan kuluyla bitirmiştir; o kul gibi cami'/kuşatıcı bir kimse yoktur ve kendisinden sonra hiç kimse, onun vâris olduğu şeyleri elde edemeyecektir. Bütün hükümleri içeren "ahirlik/sonluk" kemâli ona aittir, bu nedenle de, Efendisinden/Mevla başkası onu bilemez.

Allah, bu kulunun dışındaki diğer kimseler için hasıl olan te­cellîlerini ise, zâtı tecellîsiyle bitirmiştir; bu tecellînin zuhur et­mesiyle, Allah'a sülük edenlerin seyri de sona ermiştir/inhitam.

Allah, bu sülüğün benzeri olan haccı da, makam etrafında ta­vaf ile bitirmiştir; bu makam, sülük edenlerin kıblesidir.

Allah, külli makamlardan her birisine bir bitiş; o makamın kendisiyle kemâle ulaştığı ve izhâr edip, ortaya çıkardığı bir sır tahsis etmiştir, şayet, konuyu uzatmış olmasaydım, ana makam­ları ve bunların kimle sona erdiğini veya ereceğini açıklardım. Fakat, hatırlatmak ve ikâz etmek için bu bağlamda bir örnek sundum; bu örnekte, bu zevke ortak olan Ekâbir'den akıl sahip-leri/lübab için yeterli bilgi vardır.

Allah Teala'nm gizlemek istediği bir şeyi, izhâr etmek müm­kün değildir. Nitekim Allah şöyle buyurmuştur: "Size ilimden çok az şey verilmiştir."' (îsra, 85).

Allah, doğru söyler ve doğru yola ulaştırır.[6]

 

Aslî-Şer’î ve Kur'anî Bazı Sırlar

 

Bilinmelidir ki: Hakkın başta bizim şeriatımız olmak üzere şeriatlar diliyle olan hitabı, öncelikle yedi küllî kısma ay­rılır ki, bunlardan her birisinin altmda başka bir takım kı­sımlar bulunur:

Buna göre bu yedi kısmın ilki, hakikatlerden haber verme-yi/inba içerir, açık-gizli zarar ve faydalan açıklar. Bu ilk kısım, iki kısma ayrılır: Birincisi, akılların kendilikleriyle hemen veya bir ikâz ve hatırlatmadan sonra idrâk edebildikleri kısımdır. İkincisi ise, akılların kendi başlarına idrâk edemedikleri kısım­dır; akıllar, bu kısımdaki bilgileri idrâk edebilmede açıklayı­cı/kaşif ilâhî bir nura muhtaçtırlar.

Bu Özellikteki bir hakikati zikretmedeki amaç, nefisleri ikâz etmek, himmetleri bu bilgilere ulaşmaya ve elde etmeye teşvik ve bu konuda onlara yardım etmektir; bu ikâzın gayesi ise, in­sanların kolaylıkla elde ettikleri şeylerle tatmin olup, bunları ni­hayet zannedip, bunların ötesinde başka bir bilginin bulunmadı­ğını düşünmemelerini temindir; böyle düşünürlerse nefisler, du­raklar ve daha fazlasını talepten geri kalırlar.

Bu kısmın içerdiği bazı bilgiler, bazen bunları daha anlaşıl­maz ve kapalı kılan lafızlarla bildirilebilir; bununla birlikte, ken­disinden haber verilen şey bazen görülen, hazır olan ve farkında °mnmayan ve de bu isimle isimlendirilen , bu vasıf ile nitelenen ?ey olduğu bilinmeyen bir şey olabilir. Bundaki sır ise, bilgileri-Ile ulaşmada rağbeti artırmak için sırların gizemini korumaktır.

Bunları talep ederken gereken ciddiyette rehavet göstermemek gerekir; bu talep, belki de -Allah'ın yardımı ile- bunlara ve diğer sırlara muttali olma imkânı verecek, hatta bunların bilgisine bağlı olan saadete ulaşmayı temin edecektir.

Çünkü insanlar şunu bilirler/fıkh ki:Nefis bu tür bir şeyi aslını bilmeden fer olarak öğrenirse/ bu sırrın ağırlığı nefiste ortadan kalkar ve bundan sonra onu öğrenir. Belki de nefis, Hakkın sıfatlarından tazim Özelliğiyle dinlediği diğer sırları ise, eğip büker, böylelikle bütünüyle o hakikate karşı soğur ve neticede helak olur; hatta belki de fetrette kalır ve belki de Al­lah'ın âyetlerini/şeair küçümseyerek ve yasaklarını hafife ala­rak geri döner. Bu kişinin durumu, Hak kendisini muttali kı-lıncaya kadar açık bir imân ile onları dinleyen ve hürmetle on­ları aklında tutan kişiden farklıdır; böylelikle imanlı kişi, bu sırları aslından öğrenir ve perdeli müminin onlara gösterdiği tazimle nispet edilemeyecek bir hürmeti bu sırlara gösterir: çünkü bu hürmet, hiç zail olmayan ilmin neticesidir, buna kar­şın ilk hürmet ise, yok olacak bir vehmin ürünü idi. Böylelikle Sari ve kendisine tabi olup, bilgisinin kaynağında O'na ortak olan kimse, bu gibi bir sırrı açıklamış olsaydı, bu bilgileri kü­çümseyen kimsenin bu açıklamalarla şakiliğe düşmesine sebe­bi olurlardı; "alemlere rahmet"[7] olarak gönderilen bir insan, böyle bir davranıştan münezzehtir.

Zikredilen afetin sahipleri, selimliğini yitirmiş fıtratların ve ilk parıltıların/levamih mensuplarıdır: onlar, sahîh imânın te­mizliği üzerinde kalamamışlar ve zâti müşahedenin hakikatini ve sarih keşfi elde edememişlerdir. Çünkü kesin müşahede ehli ve şuhud ehli, eşyaya hürmet eder/tazim ve onları Hakkın şeaıri[8], mazhârları ve isimlerinin suretleri diye görürler; zorlanan­lar ise, isimlerin isimlerinin/esmaü'1-esma mertebesinde dur-muşlardır. Onlar, isimlerin ve bu isimlerle isimlene-nin/müsemmâ hakikatini bilemezler; böylelikle onların hürmet­leri/tazim, vehimden kaynaklanan biçimsel bir hürmet olur ki, his ve nefsin idrâki bu hürmeti ortadan izale eder.

Bu nedenle Sari (sav.), insanların himmetlerini belirttiğimiz konulardaki bilgilere ulaşmaya teşvik için ve de akıl sahipleri­nin tebliğde onun yetkin gücünü öğrenmeleri için zikrettiğimiz hususu dikkate almıştır; bu yetkinlik sayesinde o, söz konusu hakikatleri ne gizlemiştir ve ne de ifşa etmiş, asine onları tam ibarelerle dile getirmiş, bunlar, akılli-zeka/lüb sahiplerine mak­sadı tam olarak aktarabiliri işlerdir. Ayrıca Hz. Peygamber, bu hakikatleri uygun isimlerle isimlendirmiştir; bu isimlendirme, bir yandan tam açıklık ve onun getireceği zararlardan korun­muşken, öte yandan, sıradan insanların anlamasını da engelle­mez. Böylelikle Hz. Peygamber, bu hakikatleri dile getirirken, nefsi zayıf kimse kutsiyet mertebesine arzu duyup, yükselsin, akıllı kişinin ise basireti artsın diye, açıklık ve gizliliği birleştir­miştir.

Allah, ona ve içimizden onun kardeşlerine ve de doğruya ir­şat eden kimselere en hayırlı şekilde mükafatlar versin!

Diğer kısım ise, başka bir mesele için verilmiş örnekler /darb-ı misâl kabilinden olan şeylerdir; bunu, Hakkın bildirme-siyle, günahlardan sakınmış kimseler bilirler.

Bu da iki kısma ayrılır: birincisi, bizzat verilen örneğin de, ör­neğin kendisi için verildiği iş gibi, Öncelikli amaç olduğu kısım­dır; bunun nedeni, verilen örneğin değeri ve içermiş olduğu mü­him yararlardır. İkinci kısım ise, öncelikli gayenin misâlin ken­disinden dolayı verildiği ve o şeye dikkat çekilen meselenin ol­duğu kısımdır; bu kısımdaki örneğin içermiş olduğu faydalar ise, birincil değil, ikincil olarak amaçlanmışlardır.

Zayıf akıllılar adına korkmasıydım ve Şari'nin riâyet ettiği ve bizim de dikkate almamız gereken hikmeti gözetmiş olmasıy-dım, her kısımla ilgili bir Seri mesele zikreder ve ilâhî katta o şe­yin aslına dikkat çekerdim; fakat bir örnek zikrediyoruz ve akıl-11 kişi için bu yeterlidir:

Birincil olarak amaçlanan/(kast-i evvel ile murad) şey, iki kısma ayrılır: mutlak ve mukayyet. Buna göre mutlak, ilim ve varlık mertebelerini kemâle erdirmekten meydana gelen kemâl­dir; buna, defalara işaret etmiştik. Mukayyet ise, her zaman ve dönemde o asrın kâmilidir; kâmilin dışındakiler ise, bu yönden, ancak ikincil olarak amaçlanmışlardır. Bununla birlikte onlar da, başka bir itibar ile birincil olarak amaçlanmışlardır, ki, bu­nun nedenine daha önce işaret etmiştik. Bunu, yani birincil amaçla kast edilen kimseleri, zikrettiğimiz konuda ilk muhatap­lar takip etmektedir: çünkü onlar, Seri hükümlerin oklarının ilk hedefleridir; bu bağlamda, özellikle de, Şari'nin başlangıçta or­taya koymadığı meşru bir hükmün inmesinin sebebi olanları zikredebiliriz.

Bunu anlayınız, Allah'ın izni ile doğruya ulaşırsınız.

Diğer kısım ise, alemin maslahatı için amaçlanan şeylerdir; bu maslahat, alemin ve ehlinin âhirette korunmasıdır. Bunlara örnek olarak, dünyada, âhirette, Allah katında ve Allah'ın dile­diği kimselerin katında faydalı ilim ve amelleri verebiliriz; bu fayda, kendisinden yararlananların bedenlerini ve ruhlarını kapsar. Ayrıca, alemin ve ehlinin korunmasıyla ilgili söz konu­su maslahat, dünya hayâtı için de geçerlidir; bu kısma örnek ola­rak "Sizin için kısasta hayât vardır" (Bakara, 179) hükmü, zen­ginlerden zekat alıp, bunları fakirlere dağıtmak, ruhbanlarla sa­vaşmamak verilebilir: çünkü, ruhbanlarla savaşmada herhangi bir maslahat veya cizye almak ve benzeri gibi, nübüvvetin sırrı, yollan ve ondan ortaya çıkan yararlar kapsamında zikredilmiş bir fayda yoktur.[9]

Yedinci kısım ise, bütünden ilk-mutlak anlamda amaçlanan şeylerdir ki, bunu biraz önce belirtmiştik; bu kısım, bütün kısım­lara sirayet eder.

Hz. Peygamber'in mirasıyla tahakkuk eden/miras-ı Mustafa ve Kur'an'm en büyük Ümmü'l-kitap'tan özel zevk ile tenezzül edişini bilen kimse, aziz kitabın sırlarını bilir ve onun külli kı­sımlarının zikrettiğimiz kısımlarda sınırlı oluşunu anlar. Ayrıca bu kişi, görür ki: bu taksimde tam hakikat vardır ve bunda mu­hatapların hali, anlayışları ve de aşina oldukları şeyler; mevtin, zaman, mekan ve ilk muhatapların halinin hikmeti, sidr-i mah-dûd[10], talh-i memdud[11], ma-i meskûb[12] ve zill-ı memdûd[13] gibi ilk mertebelerin saygınlığı için/hürmet gözetümiştir; söz konu­su mertebeler, Kur'an'da ve Sünnette defalarca zikredilmişler­dir. Ümmetin çoğunluğunun, teşvik ve benzeri konularda bu gi­bi ifâdelerin zahirinden bir nasipleri yoktur. Bu ifâdenin bir ben­zeri de, erkeklere ait olan "gümüş bileziklerle süslenmişler­dir"[14] ifadesidir; bunlar, mümin kişinin abdestin ulaştığı uzuv­larını süslerler.

Bunu anla ve düşün!

Şimdi de, küllî-şerî ana hükümleri zikredeceğiz. Şöyle deriz: Helâl iki kısma ayrılır: Mutlak ve mukayyet helâl. Buna göre mutlak helâl, varlıktır/Vücûd: çünkü varlık, kendisini kabul eden hiç bir şeyden asla men edilmemiştir. Bir açıdan mukay-yet-helâl ise, mükellef insanın işlediği veya fiü-hal-söz olarak içinde bulunduğu her türlü iştir; bu işler, dünya hayâtında ya­saklanmamış, gerek bu hayâtta ve gerekse âhirette de kendile­rinden dolayı herhangi bir mesuliyet yoktur.

Haram da iki kısma ayrılır: Mutlak ve mukayyet haram: Mutlak haram, Hakkın künhünü -Hakkın kendisiyle kendisini biknesi veya görmesi gibi- ihata etmektir. Bir açıdan mukayyet haram ise, mükellefin halinin değişmesiyle Hakkın hükmünün değişmediği her fiildir; bu fiilin gereği, cezalandırma ve yargı­lamadır. Bunlara örnek olarak, şirk, ana veya oğlu nikah etmek gibi fiilleri verebiliriz: çünkü bu tür fiiller, Ölü etinin haram kı­lınması gibi, mükellef zaruret halinde bulunduğunda helâle dönüşebilen haramlara benzemezler. Bu ikinci tarz hüküm, mükellefin halinin değişmesine göre değişir, dolayısıyla bu hü­küm, bir durumda tespit edilir, ikinci bir halde ise, başka bir hal ile iptal edilir.

Meşru hükümlerin çoğunun durumu böyledir. Bunların sa­yılmasına ve meselenin uzatılmasına gerek yoktur; zikrettiğim kısımların dışında kalanlar ise, bu kısımlara nispetle cüzî kısım­lardır.

Mubah da, mutlak ve mukayyet kısımlara ayrılır: Buna göre mutlak mubah, teneffüs etmek, mekana yerleşmek ve bütün açı­sından hareket etmek gibi fiillerdir. Mukayyet mubah ise, su iç­mek ve bedenin müstağni kalamayacağı şeylerle beslenmek ve­ya insanın zorunlu olaratk kendisini koruduğu barınmak ve yer­leşmek gibi fiillerdir.

Mekruh, hayır ve şerrin karışık bulunduğu her işteki baskın­lıktan ibarettir: her iki yöndeki/hayır ve şer kuşku, herhangi bir sarih nassa dayanmaksızın arzu, adet, aklen beğenmekle ortaya çıkar. Takvada gözetilen kesinlik ve ihtiyat, bundan sakınmayı gerektirir; bunun nedeni ise, çoğunluğa nispetle o fiilden umu­lan gizli bir zarardır ki, nadir kimseler ise, o şeyin zararından ilâ­hî inayet veya ilmî "iksir" sayesinde korunurlar. Bu özellik, güç­lü nefis ve mizaç sahibi kimselerin zehirli ve benzeri zararlı yi­yecekler karşısındaki durumlarında olduğu gibi, esas alınmaz. Ayrıca, bu bağlamda başka bir örnek de zararlı gıdaları ve ben­zeri şeyleri yiyen doktordur; doktor, bu zararlı gıdaların zararı­nı bir ilaç ile ve başka bir şey ile giderdikten sonra onlardan yer.

Açıkladığımız bu meselenin dili, "Muhakkak ki iyilikler kö­tülükleri giderir" (Hud, 114) âyetidir. Ayrıca Hz. Peygamberin. "Her kötülükten sonra onu yok eden bir iyilik yap" hadisi de bu kapsama girmektedir.

Bunu bilmelisin!

Mendup, zararsız ve genellikle faydası umulan ya da bazı durumlarda bazı kimseler için çok faydalı olduğu ümit edilen bir şeyle karışık olduğu için, gizli veya az belirli bir faydası ol­duğu zannedilen her iştir. Mendup, adeta, mekruhun zıddıdır.

Hz. Peygamber, iki durumu da birleştiren bir kaideye dikkat çekip, şöyle buyurmuştur: "Bir adam Allah'ı gazaplandıracak bir kelime söyler, bu kelimenin nereye ulaşacağını bilmez, böylece o kişi o kelimesinden dolayı Cehennemde yetmiş ku­yuya düşer. Bir adam da, Allah'ı razı eden bir kelime söyler, onun nereye varacağını bilemez, böylece bu kelimesinden do­layı 'illiyyîn' derecesine yazılır/'

Başka bir rivayette ise, "Allah bu kelimesinden dolayı o ki­şiye kendisiyle karşılaşacağı günde rızâsını farz kılar" buyrul-muştur.

Nasih/hükmü kaldıran ve mensuhun/hükmü kalkan sırrına gelince: Nasih, hükmü sabit olan ismin hükmüdür. Bu ismin sal­tanatı herhangi bir şeriatta taayyün ettiğinde, şeriat bu ismin hükmü devam ettiği sürece devam eder ve o şeriatın bu ismin dairesinin içermiş olduğu hakikatleri/a'yan ifâdesi, bu ismin hükmünün sürmesine bağlıdır.

Mensuh ise, Haktan belirli bir gurup adına şeriatın feleğin­den daha küçük feleği olan herhangi bir ismi yönünden beliren her hükmün ifadesidir; bu ismin hükmü şeriatta ortaya çıkar ve Hak, bu ismin hükmünün, kendisinin ortaya çıktığı şeriatın dev­rinin ve zamanın sona ermesinden önce bitmesini gerektirmiştir. Buna göre, önceki meselede hüküm sahibi olan isme mukabil bu ismin saltanatı ortaya çıktığı vakit -ki bununla birlikte bu şeri­atın kendisine dayandığı isme dahil olurlar- önceki ismin hük­mü sonradan gelen isme katılır; böylece, geç gelen ismin saltana­tı ortaya çıkar ve devri devam ettiği süre devam eder.

Nitekim Hak, bunun kaynağına peygamberin diliyle dikkat çekmiştir: "Benim rahmetim, gazabıma baskındır."

Muhkem ise, bizatihi açık olan şeydir; ayrıca o, Hakkın "ilah", alemin ise "meluh" olarak gerektirdiği şeylerdir.

Müteşabih, bir açıdan Hakka, bir açıdan ise aleme nispet edil­mesi mümkün olan şeylerdir; bu bağlamdaki hüküm, nispet ve izafetlere göre değişir.

Bunu anlayınız, kuşkusuz ki, ilâhî mertebelerde meşru hü­kümlerin asıllarına dikkatinizi çektim; Hakkın şeriatların diliy­le ve bütün şeriatlar üzerine ve bütün peygamberlerin zevkine hâkim olan bizim şeriatımızın diliyle kullarına olan hitabını si­ze bildirdim.

Artık sen de, dikkatini çektiğimin meselenin önemini ve müntesip olduğun peygamberin kadrini idrâk et, onun şeriatı­nın haklarını yerine getir: çünkü Muhammedi şeriatın haklarını tam olarak yerine getirip, Hakkın kendisini o şeriatın edeplerini layık oldukları tarzda gözetmeyi nasip ettiği kimseye Hak, bü­tün önceki şeriatlarda Hakkın gizlemiş olduğu sırları açıkça gösterir; bu kişi, bu sırlarla ve ayrıca bunlardaki Allah'ın emri­nin sırrıyla tahakkuk eder. Böylelikle bunlarla hüküm verir, bunların dilediği hal ve özellikleriyle zuhur eder.

Bununla birlikte, kuşatıcı ve ihata edici Muhammedi şeriatın hükümlerinden de dışarı çıkmaz. Şayet o şeriatın adabından yükselip, zahirî adabından bâtını adabına terakki ederse; bu adabın rûhânîliğine eklenirse ve Hakkm seçkin kullan ve kâmil mümin kardeşleri arasına katılırsa, onların tattığı hakikatleri ta­dar, eşya hakkında ve eşyada onların verdikleri hükümlerle hü­küm verir.

İşte bu, Allah'ın fazlıdır. Allah, onu dilediği kullarına verir. Allah, büyük ihsan sahibidir.[15]

 



[1] Sadreddin Konevi, Fâtiha Suresi Tefsiri, İz Yayıncılık: 467.

[2] İlahi ilimde yokluğu ve varlığı eşit olan mümkün hakikatlerin haricî var­lığa çıkmaları, ilâhî irâde tarafından "tercih" edilir. Bu tercih, irâde sıra" ile ortaya çıkar.

[3] Sadreddin Konevi, Fâtiha Suresi Tefsiri, İz Yayıncılık: 467-473.

[4] "Burada Konevî, isimlerin ve a'yânm ya da Allah ve kulun vâris olduk­larım belirtmektedir. Buna göre kul, önceki örnekte de belirtildiği gibi, nurun vârisidir. Hak ise, a'yân'm ortadan kalkmasının ardından nurun tekrar kendisine dönmesi yönünden vâristir." (Abdülkadir Ata.).

[5] Konevî'nin burada sözünü ettiği şey, kulun sülüğünü tamamlayıp, bütün tasarruf ve fiillerinden fânî olduktan sonra Hakkın onun fiil ve hallerinde onun adına yürütmesidir. Bu hal, kurb-i nevafil halidir.

[6] Sadreddin Konevi, Fâtiha Suresi Tefsiri, İz Yayıncılık: 474-484.

[7] "Biz seni ancak alemlere rahmet olarak gönderdik."

[8] "Kim ki, Allah'ın şeairine/alâmetler tazim ederse, bu kalblerin takvasındarıdır." (Hac, 32)

[9] Burada sadece üç kısım zikredip, ardından yedinci kısma geçmektedir.

[10] "Dalbastı kirazlar." (Vakıa, 28)

[11] "Salkım muzlar içinde." (Vakıa, 29)

[12] "Çağlayan bir su." (Vakıa, 31)

[13] "Uzamış bir gölge." (Vakıa, 30)

[14] "Üstlerinde ince ipekten ve kaim atlastan yem yeşil elbiseler vardır; gümüş bileziklerle süslenmişlerdir. Rableri onlara tertemiz bir içki sunmaktadır." (İnsan, 21)

[15] Sadreddin Konevi, Fâtiha Suresi Tefsiri, İz Yayıncılık: 485-492.