Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Tefsir Kulliyati - 8. Sayfa - Konevifatiha

Sonuç

 

Bu bolüm, bütün hikmetleri içermektedir ve kitabın sonu olmaya uygundur.

Bilinmelidir ki: Bazı şeyler vardır ki, onlar, hükümleri, mer­tebeleri ve sıfatları yönünden ilmen sayılamazlar, müşahe­de edilemezler ve görülemezler. Bazı şeyler de vardır ki, görülmeleri, herhangi bir şeye taallukları ve de kendi şe'nleriyle sınırlanmayı kabul etmeleri yönünden müşahede edilir ve görü­lürler; söz konusu şe'nler, bir itibarla "isimler" ve "mertebeler", başka bir itibarla ise "sıfatlar" diye isimlendirilirler.

Bununla birlikte onu ihata etmek ve hakkında sınırlayıcı hü­küm vermek mümkün değildir.

Haktan olan payımız, bu kısımdır. Bu hale tercüman olan bir şair şu mısrada ne güzel söylemiştir:

Gözler senin güzelliğini gerçek üzere görmüşlerdir Akıllar ise, onun künhüne sahih anlamda erişememişlerdir

Bilinmelidir ki: Farklı şe'nleri vb. itibarıyla çeşitli vecihleri °lan herhangi bir varlığı tam olarak bilmek, bu vecihlerin değe­ri ve ulvîliğine göre veya şerefin nedeni olan dereceden uzaklı­ğa veya vecihlerin, nispetlerin ve tafsili hükümlerin fazlalığına bağlıdır: Bu fazlalığı şöyle örneklendirebiliriz: Zeyd'in ilmi, beş yöne taalluk eder, buna karşın Bekir'in ilmi, o varlığın on vechi-ne ilişir.

Hakikati mâhiyeti açısından kendinde bulunduğu/fi-nefsü'l-emr hale göre bilmek ise, Hakkı bilmek hariç, bu bilmede bilen­ler arasında hiç bir üstünlük, farklılık ve çeşitlilik olmaz. Hakkı bilmek ise, böyle değildir, çünkü Haktan ilim veya müşahede olarak idrâk edilen, Haktan taayyün eden ve a'yana göre sınırla­nan şeydir; ya da, birbirleri için zahir olan şe'nlerine göre veya Hak bunlarla ve onlara göre zuhur etmiştir ya da bu şe'nlerin bir kısmı diğerlerini ve Hakkı da kendi açılarından idrâk etmiş­tir de diyebilirsin.

Bu miktar, lizâtihî taayyün etmeyen ve de lizâtihî hiç bir şe­yin de onda taayyün etmediği Gayb'tan taayyün eden şeydir.

Taayyün, taayyün dışı olan Gayb'ten sürekli devam eder. Çünkü, Hakkm tecellîsini kabul eden ve onu belirleyen/muay-yin mümkünlerin bir nihayeti yoktur. Şöyle de diyebiliriz: Hak­kın zuhurunun taayyün ettiği ve çeşitlendiği şe'nlerinin bir ni­hayeti yoktur. Hak, daha önce de belirttiğimiz gibi, tecellîgâha, onun sıfat ve hükmüne tabidir.

Bunu anlayınız; bu kelimelerde size bildirdiğim hakikatler üzerinde düşünürseniz, garip şeyleri idrâk edersiniz.

Bilinmelidir ki: Allah, bu kitabı tamamlamayı nasip edince, kulunun kulluk diliyle Rabbine şükretmesi gerekmiştir. Bu kita­ba, hikmetlerin özleri, latif hakikatler yazılmıştır; bunlardan maksadı ancak büyük muhakkiklerin yoluna katılanlar süzebi­lir. Bunun yanı sıra, bu bilgilerin kaynağına, membaına, hazine­sine ve kökenine de muttali olmak gerekir.

Şükür mertebelerinin en üstünü, O'nun hakikatini ve sadece Hakkm Efendi ve nimet veren olduğunu bilmektir. İşte ben, şu" kür ve şükrün gereklerine, hükmü bütün sıfatlara da şamil ola' cak ve kemâl zevkine işaret edecek şekilde dikkat çekeceği; son­ra da benimle izhâr ettiği, öğrettiği, bildirdiği ve açıkladığı şey ile Rabbime tazarru edeceğim:

Şükür, Hakkın sıfatlarından birisidir, çünkü Hak eş-Şekûr'dur; onunla, yani şükür ile tarif ve mukayyet övgü ortaya çıkar.

Şükrün iki sebebi vardır: Birincisi minnet kabilinden başlan­gıçta ulaşan nimet ve "Size ulaşan her nimet Allah'tandır" âyetinin sırrını düşünmekle yapılan şükür, ikincisi ise, sabır kar­şılığında gelen ihsandır. Ayrıca bu ihsan, kulu imtihan etmek, yaratılışının Özünü sürekli maruz kaldığı şe'nlerin tesirlerinden ayıklamak için kula ulaşır. Kulun'Hakka şükrünün neticesi olan bu ihsan, bu sayede kulun daha fazla ihsana mazhâr olmasını gerektirecek şekilde, onda başka bir şükür meydana getirir. Bi­naenaleyh, iş daima rablık mertebesi ile kulluk mertebesi arasın­da döner durur; böylece, şükrün hakikati bütün hükümlerinin kulun makamında zikredilen tarzda gerçekleşen ayıklama ve te­reddüt ile zuhûruyla tamamlanır. Bunun neticesinde ise, kulun ve özelliklerinin kemâl hali, ilâhî kemâl özelliğiyle zuhur eder.

İşte, Hakka ve halka nispet ve izafe edilen bütün hal ve vasıf­larda da durum böyledir. Bunlar Hakka ve halka, "cem"' ve "si-va" diye isimlendirilen makamda ortaklık ve perde makamında aleme nispetle "ortaklık" diye isimlendirilen tarzda nispet ve izafe edilirler. Çünkü sıfat, rabhk mertebesi ile kevnî mertebe arasında gider gelir; varlık olarak Hakkm mertebesinden başlar, taayyün olarak da kevn mertebesinde ortaya çıkar. Söz konusu sıfat, temizdir, mukaddestir ve mutlak anlamda kabul edicidir; başlangıçta alemde "ayn" hükmüyle taayyün etmiştir. Bu ise, sa­dece taayyünün kendisidir.

Bu sıfat, kevnî varlık alanına girdiğinde ise, aslî temizliği ile kevnî hükümlerin gerektirdiği boyanma arasında bir baskın gel­me mücadelesi başlar; kevnî hükümler, farklı hakikatleri yönün­den kabul-ret, tesir-teessür, smırlama-ıtlak, bâtmlık-zuhûr olarak ou boyanmayı gerektirirler. Buna göre bu ilâhî sıfatın eseri, amaç­lanan tecellîgâh olan beşerî tavır ve makamda zuhur etmekle ke­mâle erinceye kadar böyle devam eder. İnsan da bu sıfat yönün­den başka bir hal ve Özellik kemâli kazanır ve onunla birleşip, ilâ­hı tavra yükselir. Burası, ahadiyyü'1-cem mertebesidir.

Kemâlin sırrı bütün isim, sıfat, hal, mazhâr, mertebe, zaman,  açısından ilâhî ve kevnî her iki makamda da zuhur edince ve kul iki tavrm hükmüyle tahakkuk edince -ki bu iki tavır, Hakkın mertebesi yönünden ıtlak/mutlakhk ve kulluk mertebe­si yönünden ise sınırlanmadır/takyit- bunun ardından kul tak­yitte, Hak ise, mutlaklıkta sınırlanır.

İşte bu durumda, maksat olan birleştirici kemâl, övülen makam/makâm-i mahmûd ve de ihsan edilen nimetler zuhur etmiş olur.

Allah'ım! Sen şunu bildirdin ki: Her övgü sahibinin övüleni övmesi, övüleni tarif etmektir; bu tarif ya, zât veya sıfatları veya halleri veya hepsinin toplamı yönünden yapılmış bir tariftir. Bunların hepsinin veya bir kısmının senin celâline layık olduğu tarzda ortaya çıkması, ancak senin yardımın ile mümkün olabi­lir: çünkü sen, kendini bildiğin tarzda, kendinin dışındaki kim­selere malûm değilsin.

Biz, tarif veya başka.herhangi bir konuda isabet etsek, bu du­rumda, methinin suretini, övgünün hakikatlerini ve şe'nlerinin ve isimlerinin hükümlerini veya zâtının dilediğin hallerini veya bekâsının kisvelerini bizde izhâr ettiğin için isabet eden sensin. Şayet hata etmişsek veya eksik bıraktıysak, bundan dolayı da kı­nanmamamız gerekir. Çünkü bizler, kendi özelliğimize ve istidatlarımıza ve ilmimizin nihayetine göre şunu bildik ki: Se­nin için ispat ettiğimiz veya senden nefyettiğimiz her şey, sana layık bir kemâldir veya sana nispeti uygun bir şeydir.

Allah'ım! Bütün hamdleri içeren ve na'tlardan, hükümlerden ve tasavvurlardan münezzeh hamd, kendi adına razı olduğun ve bu hamdi yapmasını veya vasıtasıyla bunu kemâle erdirmek istediğin kullarından razı olduğun tarzda sana aittir; bunun ke­mâle erdirilmesi, bizim isabet ettiğimiz hükümler ve tariflere go-redir. Bu hüküm ve tarifler, bizim idrâk vasıtalarımızın zahirin­de ve bizden sana izafe edilmişlerdir.

Allah'ım! Senden gelenleri kabul makamında bizim adiiruza ikâmet etmen yönünden Senden kabul ettiğimiz şeyler yönün­den hamd, yine sana aittir.    İşin sonu sana aittir. Tam ede makamında ve o edebin diliyle, azametinin ve celâlinin gerek­tirdiği hakkı ihlal etmemiz ve de senin künhünü ihata etmekten aciz ve eksik olduğumuz ve senin sırrına muttali olmaktan, se­nin emrini öğrenmekten affını dileriz: çünkü ilim ve benzeri sı­fatların bize izafe edilişi yönünden bizler bilmeyiz ve tarif esna­sında hamd ve senaya gücümüz yetmez. Bu hamd, bizimle zu­hur eden en yetkin ifadesidir.

Şayet, daha istidatlı, ihatalı ve bilgili olsaydık, bu hal, bizim ile ve bizden zahir olurdu; çünkü, senin zuhurunu dilemediğin gizli hiç bir şey yoktur. İşin başı ve sonu, mücmel bâtmı ve zahi­ri sana aittir. Bundan sonra seni bir şeye hasredersek ve durak-sarsak, bu sonluluk bize aittir, sana değildir; ayrıca bu sonluluk, sadece bizim cihetimizdendir ve bunda şaşılacak bir durum yoktur. Çünkü bizim bildiğimiz şudur: Sureti senin ilminde tam olarak zuhur etmiş her malûmun hükmü, bizde ve senin merte­bende zuhur etmelidir. Bunlardan birisi de, nihayetin mânâsının ve bununla nitelenen herhangi bir şeyin sabitliğidir. Öyle ki, akıllar senin celâlinden dolayı bunu sana nispet etmeye cesaret edemezler. Halbuki biz, sonluluğa ehiliz, çünkü üçüncü bir kim­se yoktur. Bundan dolayı da kınama olmaz.

Bizden başkasına nispet edilmesi sahih olmayan bir şey ile zuhur edersek, bunda da mazuruz; bu bizim mazeretimiz ve ha-limizdir. Bununla birlikte, dilin ulaştığı her şey, zemmedilir, isim ve özellik yönünden eksiklik ile nitelenir. Bütün bunlarla birlikte, bizler mertebeler, haller ve sırların dilleriyle itiraf et­mekteyiz ve bize öğrettiğin kadarıyla şunu bilmekteyiz ki: Kesin hüccet, bütün mertebe ve makamlarda senden "başka" kıldığın kimseye karşı sana aittir. Çünkü hiç bir şey yoktur ki, irâde etti­ğin şeylerin taayyünleriyle tecellîlerinin nurlarını yaymak ve se­nin zuhurlarının mertebelerini tamamlamak için var olmuş ol­masın; yoksa senin dışında herhangi birimiz, bir şeyin gerçek anlamda cüzî veya küllî olarak kendisine nispet edilmesine hak sahibi olamaz.

Her şey sana ait iken, nasıl olur da böyle bir şey sahih olabi­lir? Üstelik sen, kendi hallerinin suretlerinde zuhur edensin. Bunlar, senin şe'ninin tafsilleri, zâtı ilminin genişliğinin ve senin gizli sırlarının ihata özelliğinin yayılmasıdır. Böylelikle senin celâlinin ve cemalinin üzerine hâkim olan kemâlin bütün hal ve isimlerin tahsisini; mutlak şe'ninden kendisini ayırt eden özelli­ğiyle beliren her şeyi izafe etmeyi, onu bir resim ile tavsif ve ta­rifi gerektirmiştir. Böylelikle, taaddüt ortaya çıkar ve zât gaybm-da gizli halde bulunan genişliğin zuhur eder. Bu, senin zuhuru­nun çeşitlenmesi ve yenilenmesine bağlıdır.

Buna göre, şe'ninin bir payının hükmü zâtının ahadiyetinin hükmüne galip gelirse -ki bunun nedeni o kişinin sapmış olma-sıdır-o kişi, alimlerden sayılsa bile idrâk ettiği şeyi şe'ne, hatta Özelliğe nispet eder, o şe'nin isminden ve resminden gerçeğin dışında bir tanım vehmeder. Bu tanımın hükmü, senin o kula yönelik razı olduğu ve olmadığı imtihanlarının kisvelerine dö­ner. Nitekim aziz kitabında şöyle buyurmuşsun: "Sizi iyi ve kö­tü ile imtihan edeceğiz, sonra bize döneceksiniz."

Senin zâtının hükmüyle kalıp, senin zuhurlarının renklerinin kendisini tesiri altına alamadığı ve ezemediği kimsenin ise, mü­şahede ve marifeti sahih olur. Bunlar, şe'nlerinin çeşitli hüküm­leriyle sana aittirler; şe'nlerin ise, senin isim ve sıfatlarındır. Bu kimse, ortadan herhangi bir tarafa sapmaz, böylece, varlık daire­sinin merkezine ve odağına yerleşen kimselerden olur.

Allah'ım! Senden ilmimizin yettiğince şunu dileriz: Bizi, bir sıraya koyma ve ehl-i sıdk ve iftiracılarla yan yana koyma; aksi­ne, bizim taayyün etmemizi istemişsen, bir emir ve memur kaçı­nılmazdır, bu durumda, senin bizim için taayyün etmen, kendi taayyününe, ayrıca kendinden kendin için seçtiğin tarza ve sana veya kendisine nispet itibarıyla onun taayyün etmesini dilediğin kimselere göre olsun.

Çünkü sen bizi bu işe ehil kıldın ve bu sırra muttali eyledin. Artık, bizi yerleştirdiğin her halde bize kefil ol; bu haller, bizim sabit olmamızı, herhangi bir şeyin bizim için sabit olmasmı veya bizden onu talep eder. Böylece her türlü sıkıntıdan selamet; her beladan azatlık ve kurtuluş elde ederiz.

Bizim elimizden tut, her şeye karşı bize vekil ol! Senin kendi adına bizim için razı olduğun işlerde bize yardım et. Ayrıca bi­zim de, muhabbetinin en kâmil mertebelerinde ve rızânın en

ulvî derecelerinde senden tam olarak razı olmamızı sağlayacak şeylerde bize yardım et.

Kitap tamamlanmıştır.

Allah hakkı söyler ve dilediklerini doğru yola ulaştırır.

Bütün iş, Allah'a aittir. O, el-Evvel, el-Ahir, ez-Zâhir ve el-Bâtmdır. [1]

 


 

[1] Sadreddin Konevi, Fâtiha Suresi Tefsiri, İz Yayıncılık: 493-499.