Tefsir Kulliyati - 8. Sayfa - Konevifatiha
Sonuç
Bu bolüm, bütün hikmetleri içermektedir ve kitabın sonu olmaya uygundur.
Bilinmelidir ki: Bazı şeyler vardır ki, onlar, hükümleri, mertebeleri ve sıfatları yönünden ilmen sayılamazlar, müşahede edilemezler ve görülemezler. Bazı şeyler de vardır ki, görülmeleri, herhangi bir şeye taallukları ve de kendi şe'nleriyle sınırlanmayı kabul etmeleri yönünden müşahede edilir ve görülürler; söz konusu şe'nler, bir itibarla "isimler" ve "mertebeler", başka bir itibarla ise "sıfatlar" diye isimlendirilirler.
Bununla birlikte onu ihata etmek ve hakkında sınırlayıcı hüküm vermek mümkün değildir.
Haktan olan payımız, bu kısımdır. Bu hale tercüman olan bir şair şu mısrada ne güzel söylemiştir:
Gözler senin güzelliğini gerçek üzere görmüşlerdir Akıllar ise, onun künhüne sahih anlamda erişememişlerdir
Bilinmelidir ki: Farklı şe'nleri vb. itibarıyla çeşitli vecihleri °lan herhangi bir varlığı tam olarak bilmek, bu vecihlerin değeri ve ulvîliğine göre veya şerefin nedeni olan dereceden uzaklığa veya vecihlerin, nispetlerin ve tafsili hükümlerin fazlalığına bağlıdır: Bu fazlalığı şöyle örneklendirebiliriz: Zeyd'in ilmi, beş yöne taalluk eder, buna karşın Bekir'in ilmi, o varlığın on vechi-ne ilişir.
Hakikati mâhiyeti açısından kendinde bulunduğu/fi-nefsü'l-emr hale göre bilmek ise, Hakkı bilmek hariç, bu bilmede bilenler arasında hiç bir üstünlük, farklılık ve çeşitlilik olmaz. Hakkı bilmek ise, böyle değildir, çünkü Haktan ilim veya müşahede olarak idrâk edilen, Haktan taayyün eden ve a'yana göre sınırlanan şeydir; ya da, birbirleri için zahir olan şe'nlerine göre veya Hak bunlarla ve onlara göre zuhur etmiştir ya da bu şe'nlerin bir kısmı diğerlerini ve Hakkı da kendi açılarından idrâk etmiştir de diyebilirsin.
Bu miktar, lizâtihî taayyün etmeyen ve de lizâtihî hiç bir şeyin de onda taayyün etmediği Gayb'tan taayyün eden şeydir.
Taayyün, taayyün dışı olan Gayb'ten sürekli devam eder. Çünkü, Hakkm tecellîsini kabul eden ve onu belirleyen/muay-yin mümkünlerin bir nihayeti yoktur. Şöyle de diyebiliriz: Hakkın zuhurunun taayyün ettiği ve çeşitlendiği şe'nlerinin bir nihayeti yoktur. Hak, daha önce de belirttiğimiz gibi, tecellîgâha, onun sıfat ve hükmüne tabidir.
Bunu anlayınız; bu kelimelerde size bildirdiğim hakikatler üzerinde düşünürseniz, garip şeyleri idrâk edersiniz.
Bilinmelidir ki: Allah, bu kitabı tamamlamayı nasip edince, kulunun kulluk diliyle Rabbine şükretmesi gerekmiştir. Bu kitaba, hikmetlerin özleri, latif hakikatler yazılmıştır; bunlardan maksadı ancak büyük muhakkiklerin yoluna katılanlar süzebilir. Bunun yanı sıra, bu bilgilerin kaynağına, membaına, hazinesine ve kökenine de muttali olmak gerekir.
Şükür mertebelerinin en üstünü, O'nun hakikatini ve sadece Hakkm Efendi ve nimet veren olduğunu bilmektir. İşte ben, şu" kür ve şükrün gereklerine, hükmü bütün sıfatlara da şamil ola' cak ve kemâl zevkine işaret edecek şekilde dikkat çekeceği; sonra da benimle izhâr ettiği, öğrettiği, bildirdiği ve açıkladığı şey ile Rabbime tazarru edeceğim:
Şükür, Hakkın sıfatlarından birisidir, çünkü Hak eş-Şekûr'dur; onunla, yani şükür ile tarif ve mukayyet övgü ortaya çıkar.
Şükrün iki sebebi vardır: Birincisi minnet kabilinden başlangıçta ulaşan nimet ve "Size ulaşan her nimet Allah'tandır" âyetinin sırrını düşünmekle yapılan şükür, ikincisi ise, sabır karşılığında gelen ihsandır. Ayrıca bu ihsan, kulu imtihan etmek, yaratılışının Özünü sürekli maruz kaldığı şe'nlerin tesirlerinden ayıklamak için kula ulaşır. Kulun'Hakka şükrünün neticesi olan bu ihsan, bu sayede kulun daha fazla ihsana mazhâr olmasını gerektirecek şekilde, onda başka bir şükür meydana getirir. Binaenaleyh, iş daima rablık mertebesi ile kulluk mertebesi arasında döner durur; böylece, şükrün hakikati bütün hükümlerinin kulun makamında zikredilen tarzda gerçekleşen ayıklama ve tereddüt ile zuhûruyla tamamlanır. Bunun neticesinde ise, kulun ve özelliklerinin kemâl hali, ilâhî kemâl özelliğiyle zuhur eder.
İşte, Hakka ve halka nispet ve izafe edilen bütün hal ve vasıflarda da durum böyledir. Bunlar Hakka ve halka, "cem"' ve "si-va" diye isimlendirilen makamda ortaklık ve perde makamında aleme nispetle "ortaklık" diye isimlendirilen tarzda nispet ve izafe edilirler. Çünkü sıfat, rabhk mertebesi ile kevnî mertebe arasında gider gelir; varlık olarak Hakkm mertebesinden başlar, taayyün olarak da kevn mertebesinde ortaya çıkar. Söz konusu sıfat, temizdir, mukaddestir ve mutlak anlamda kabul edicidir; başlangıçta alemde "ayn" hükmüyle taayyün etmiştir. Bu ise, sadece taayyünün kendisidir.
Bu sıfat, kevnî varlık alanına girdiğinde ise, aslî temizliği ile kevnî hükümlerin gerektirdiği boyanma arasında bir baskın gelme mücadelesi başlar; kevnî hükümler, farklı hakikatleri yönünden kabul-ret, tesir-teessür, smırlama-ıtlak, bâtmlık-zuhûr olarak ou boyanmayı gerektirirler. Buna göre bu ilâhî sıfatın eseri, amaçlanan tecellîgâh olan beşerî tavır ve makamda zuhur etmekle kemâle erinceye kadar böyle devam eder. İnsan da bu sıfat yönünden başka bir hal ve Özellik kemâli kazanır ve onunla birleşip, ilâhı tavra yükselir. Burası, ahadiyyü'1-cem mertebesidir.
Kemâlin sırrı bütün isim, sıfat, hal, mazhâr, mertebe, zaman, açısından ilâhî ve kevnî her iki makamda da zuhur edince ve kul iki tavrm hükmüyle tahakkuk edince -ki bu iki tavır, Hakkın mertebesi yönünden ıtlak/mutlakhk ve kulluk mertebesi yönünden ise sınırlanmadır/takyit- bunun ardından kul takyitte, Hak ise, mutlaklıkta sınırlanır.
İşte bu durumda, maksat olan birleştirici kemâl, övülen makam/makâm-i mahmûd ve de ihsan edilen nimetler zuhur etmiş olur.
Allah'ım! Sen şunu bildirdin ki: Her övgü sahibinin övüleni övmesi, övüleni tarif etmektir; bu tarif ya, zât veya sıfatları veya halleri veya hepsinin toplamı yönünden yapılmış bir tariftir. Bunların hepsinin veya bir kısmının senin celâline layık olduğu tarzda ortaya çıkması, ancak senin yardımın ile mümkün olabilir: çünkü sen, kendini bildiğin tarzda, kendinin dışındaki kimselere malûm değilsin.
Biz, tarif veya başka.herhangi bir konuda isabet etsek, bu durumda, methinin suretini, övgünün hakikatlerini ve şe'nlerinin ve isimlerinin hükümlerini veya zâtının dilediğin hallerini veya bekâsının kisvelerini bizde izhâr ettiğin için isabet eden sensin. Şayet hata etmişsek veya eksik bıraktıysak, bundan dolayı da kınanmamamız gerekir. Çünkü bizler, kendi özelliğimize ve istidatlarımıza ve ilmimizin nihayetine göre şunu bildik ki: Senin için ispat ettiğimiz veya senden nefyettiğimiz her şey, sana layık bir kemâldir veya sana nispeti uygun bir şeydir.
Allah'ım! Bütün hamdleri içeren ve na'tlardan, hükümlerden ve tasavvurlardan münezzeh hamd, kendi adına razı olduğun ve bu hamdi yapmasını veya vasıtasıyla bunu kemâle erdirmek istediğin kullarından razı olduğun tarzda sana aittir; bunun kemâle erdirilmesi, bizim isabet ettiğimiz hükümler ve tariflere go-redir. Bu hüküm ve tarifler, bizim idrâk vasıtalarımızın zahirinde ve bizden sana izafe edilmişlerdir.
Allah'ım! Senden gelenleri kabul makamında bizim adiiruza ikâmet etmen yönünden Senden kabul ettiğimiz şeyler yönünden hamd, yine sana aittir. İşin sonu sana aittir. Tam ede makamında ve o edebin diliyle, azametinin ve celâlinin gerektirdiği hakkı ihlal etmemiz ve de senin künhünü ihata etmekten aciz ve eksik olduğumuz ve senin sırrına muttali olmaktan, senin emrini öğrenmekten affını dileriz: çünkü ilim ve benzeri sıfatların bize izafe edilişi yönünden bizler bilmeyiz ve tarif esnasında hamd ve senaya gücümüz yetmez. Bu hamd, bizimle zuhur eden en yetkin ifadesidir.
Şayet, daha istidatlı, ihatalı ve bilgili olsaydık, bu hal, bizim ile ve bizden zahir olurdu; çünkü, senin zuhurunu dilemediğin gizli hiç bir şey yoktur. İşin başı ve sonu, mücmel bâtmı ve zahiri sana aittir. Bundan sonra seni bir şeye hasredersek ve durak-sarsak, bu sonluluk bize aittir, sana değildir; ayrıca bu sonluluk, sadece bizim cihetimizdendir ve bunda şaşılacak bir durum yoktur. Çünkü bizim bildiğimiz şudur: Sureti senin ilminde tam olarak zuhur etmiş her malûmun hükmü, bizde ve senin mertebende zuhur etmelidir. Bunlardan birisi de, nihayetin mânâsının ve bununla nitelenen herhangi bir şeyin sabitliğidir. Öyle ki, akıllar senin celâlinden dolayı bunu sana nispet etmeye cesaret edemezler. Halbuki biz, sonluluğa ehiliz, çünkü üçüncü bir kimse yoktur. Bundan dolayı da kınama olmaz.
Bizden başkasına nispet edilmesi sahih olmayan bir şey ile zuhur edersek, bunda da mazuruz; bu bizim mazeretimiz ve ha-limizdir. Bununla birlikte, dilin ulaştığı her şey, zemmedilir, isim ve özellik yönünden eksiklik ile nitelenir. Bütün bunlarla birlikte, bizler mertebeler, haller ve sırların dilleriyle itiraf etmekteyiz ve bize öğrettiğin kadarıyla şunu bilmekteyiz ki: Kesin hüccet, bütün mertebe ve makamlarda senden "başka" kıldığın kimseye karşı sana aittir. Çünkü hiç bir şey yoktur ki, irâde ettiğin şeylerin taayyünleriyle tecellîlerinin nurlarını yaymak ve senin zuhurlarının mertebelerini tamamlamak için var olmuş olmasın; yoksa senin dışında herhangi birimiz, bir şeyin gerçek anlamda cüzî veya küllî olarak kendisine nispet edilmesine hak sahibi olamaz.
Her şey sana ait iken, nasıl olur da böyle bir şey sahih olabilir? Üstelik sen, kendi hallerinin suretlerinde zuhur edensin. Bunlar, senin şe'ninin tafsilleri, zâtı ilminin genişliğinin ve senin gizli sırlarının ihata özelliğinin yayılmasıdır. Böylelikle senin celâlinin ve cemalinin üzerine hâkim olan kemâlin bütün hal ve isimlerin tahsisini; mutlak şe'ninden kendisini ayırt eden özelliğiyle beliren her şeyi izafe etmeyi, onu bir resim ile tavsif ve tarifi gerektirmiştir. Böylelikle, taaddüt ortaya çıkar ve zât gaybm-da gizli halde bulunan genişliğin zuhur eder. Bu, senin zuhurunun çeşitlenmesi ve yenilenmesine bağlıdır.
Buna göre, şe'ninin bir payının hükmü zâtının ahadiyetinin hükmüne galip gelirse -ki bunun nedeni o kişinin sapmış olma-sıdır-o kişi, alimlerden sayılsa bile idrâk ettiği şeyi şe'ne, hatta Özelliğe nispet eder, o şe'nin isminden ve resminden gerçeğin dışında bir tanım vehmeder. Bu tanımın hükmü, senin o kula yönelik razı olduğu ve olmadığı imtihanlarının kisvelerine döner. Nitekim aziz kitabında şöyle buyurmuşsun: "Sizi iyi ve kötü ile imtihan edeceğiz, sonra bize döneceksiniz."
Senin zâtının hükmüyle kalıp, senin zuhurlarının renklerinin kendisini tesiri altına alamadığı ve ezemediği kimsenin ise, müşahede ve marifeti sahih olur. Bunlar, şe'nlerinin çeşitli hükümleriyle sana aittirler; şe'nlerin ise, senin isim ve sıfatlarındır. Bu kimse, ortadan herhangi bir tarafa sapmaz, böylece, varlık dairesinin merkezine ve odağına yerleşen kimselerden olur.
Allah'ım! Senden ilmimizin yettiğince şunu dileriz: Bizi, bir sıraya koyma ve ehl-i sıdk ve iftiracılarla yan yana koyma; aksine, bizim taayyün etmemizi istemişsen, bir emir ve memur kaçınılmazdır, bu durumda, senin bizim için taayyün etmen, kendi taayyününe, ayrıca kendinden kendin için seçtiğin tarza ve sana veya kendisine nispet itibarıyla onun taayyün etmesini dilediğin kimselere göre olsun.
Çünkü sen bizi bu işe ehil kıldın ve bu sırra muttali eyledin. Artık, bizi yerleştirdiğin her halde bize kefil ol; bu haller, bizim sabit olmamızı, herhangi bir şeyin bizim için sabit olmasmı veya bizden onu talep eder. Böylece her türlü sıkıntıdan selamet; her beladan azatlık ve kurtuluş elde ederiz.
Bizim elimizden tut, her şeye karşı bize vekil ol! Senin kendi adına bizim için razı olduğun işlerde bize yardım et. Ayrıca bizim de, muhabbetinin en kâmil mertebelerinde ve rızânın en
ulvî derecelerinde senden tam olarak razı olmamızı sağlayacak şeylerde bize yardım et.
Kitap tamamlanmıştır.
Allah hakkı söyler ve dilediklerini doğru yola ulaştırır.
Bütün iş, Allah'a aittir. O, el-Evvel, el-Ahir, ez-Zâhir ve el-Bâtmdır. [1]
İslami Okul Okulların En Önemlisi