Bakara Suresi 3.Bölüm - 002Bakara - 002Yildirim03
Din Düşmanlığı Güdenler İş Başına Gelince
Atom Patlamasına Benzer Bir Tablo
Hep Birden Sulh Ve Selâmete Girin
Dünya Hayatı Yalnız İnkarcılara Mı Süslenmiştir?
Dünya Hayatını Süsleyen Kimdir?
Dünya Hayatında Başarılı Olmanın Nedenleri
Bu Konudaki Rivayetler Ve Yorumlar
İnsan Doğuştan Sosyal Yapıya Bağlıdır
«İnsanlar tek bir ümmet idi...»
İhtiras Ayrılığa, Başolma Bölünmeye Yolacar
Allah'ın Kulları Hakkında Sünneti Değişmez
Peygamber Ve Çevresinde Yer Alan Mü'minler Örnek Olma Doruğunda Bulunuyorlar
Hayırda Öncelikle Gözetilecekler
Zekât Dışında Toplumu Sağlam Ölçülerle Oluşturan Yardımlar
İslam'ın İnsan Kanına Gösterdiği Saygı Ve Sunduğu Değer
Fitne Adam Öldürmekten Daha Ağır Bir Suç Ve Daha Büyük Bir Günahtır
Hamr Kelimesiyle İlgili Açıklamalar Ve Çözümler
Müslümanların Kitap Ehli Olan Milletlerle İlgi Kurması
Kadın Daha Çok Erkeğin Etkisi Altındadır
Bu Konuda Kur'an İle Tevrat Arasında Mukayese
Aile Bireyleri Arasında Sevgi Ve Saygı Bağları
İla = Karısına Yaklaşmamaya Yemin Etmek
Dört Ay Tamamlanınca Kadın Boşanmış Olur Mu?
Rivayetler - Yorumlar - Hükümler
Rahimlerindekini Gizlemeleri Kendilerine Helal Olmaz
Bir Mecliste Bir Defada Üç Talâk Denilse
Kadına Tanınan Haklar Ve Kolaylıklar
Ana İle Çocuğu Arasındaki Sevgi Bağı
Kocası Ölen Kadinin Ağırbaşlı Davranması Ve Dikkatleri Üzerine Çekecek Biçimde Süslenmemesi
Kadına İkinci Kez Evlenme Konusunda Verilen Serbesti
Allah Huzurunda Saygı Ve Edeple Durmak
Boşanan Kadına Örfe Uygun Bir İntifa Sağlanması
Kur'ân İbret Alınacak Tarihî Bir Olayı Sergiliyor
Allah Yolunda Savaşın Temel İlkesi Allah'a Ödünç Vermektir
Faizsiz Ödünç Vermenin Çeşitleri Ve Yolları
Olayin Nedeniyle Birlikte Özeti
Bu Olayla Kur'an'ın Yansıttığı Ölçüler Ve Hikmetler
Olayın Nedeniyle Birlikte Özeti
Bu Olayla Kur'an'ın Yansıttığı Öğütler Ve Hikmetler
Peygamberler Arasında Derece Farkı
Peygamberler Arasındaki Farklı Dereceler
Kişisel Tasarrufun Olmadığı Gün
Allah'ın Varlığına Birliğine Dosdoğru İnanan Mü'min Sekiz Sırra Erişir
Ayet-İ Kürsî İle İlgili Yorumlar, Rivayetler
Mü'minin Yardımcısı Ancak Allah'tır
Dünya Kurulalıdan Beri Hak İle Bâtıl, İmân İle Küfür Mücadele Halindedir
İbrahim Peygamber Hakk'i, Nemrud Bâtılı Temsil Ediyor
Âyet Günümüzdeki Türedi Materyalistlere Dikkatimizi Çekiyor
Bu Olayı Yansıtmakta Da Kur'ân Tevrat'ı Düzeltip Doğrultuyor
Kuşların Ehlileştirilmesi Ve Dört Türden Bir Araya Getirilmesi
Allah Yolunda Harcama Orduyu Güçlendirme
İdealist, Güzel Ahlâklı Mü'min Yetiştirmek
İslâm Tezgâhında Şekillenen Mü'minin Harcaması Başka Olur
Üç Önemli Noktaya İşaret Edilmiştir :
Milletlerin Tarih Sahnesinde Yeri Ve Ömrü
Özellikle İki Meyveden Söz Edilmesi (Hurma Ve Üzüm)
Özel Mülkiyete Acık Tutulan Kapi
Özel Mülkiyete Açık Tutulan Kapi
İslâm Sınıf Kavgasına Kapı Açmaz
Doğru Yola Eriştirmek (Hidâyet)
Faizin Haram Kılınmasının Bazı Nedenleri
Alim-Satım İle Riba Arasındaki Fark
Âyetin Taşıdığı Çok Yönlü Hükümler
İmânın Zaferi - Müslümanların Başarisi
En Zor İş, Erdemli İnsan Yetiştirmektir
Meali:
204— İnsanlardan öylesi var ki, dünya hayatı hakkındaki sözü beğenmene yolaçar ve kalbinde olana Allah'ı şahit tutar. Halbuki o (din) düşmanlığı güdenlerîn en azılısıdır.
205— İş başına geçince de yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya, ekini ve nesli yok etmeye çalışır. Allah bozguncuları hiç sevmez.
206— Ona, Allah'tan kork, denilince onur ve gururu tutar da kendisini günaha iter. Artık ona Cehennem yeter; orası ne kötü yataktır.
207— İnsanlardan öylesi de var ki, Allah'ın hoşnutluğunu dileyerek canını feda eder. Allah ise kullarına çok şefkatli ve çok merhametlidir.
İniş Sebebi
Tefsîrcilerimiz bu konuda birkaç sebep tesbit etmişlerdir:
a) İçinde küfrü gizleyen ve dışında Müslüman gibi görünüp geçinen Ahnes bin Şerîk adında bir bozguncu münafık, Bedir savaşında kendi adamlarını geri çekerek İslâm ordusuna katılmamıştı. Savaştan sonra Peygamber (A-.S.) Efendimize geldi, yetmiş dereden su getirip kendini temize çıkarmaya çalıştı. Bu adam cidden tatlı dilli, güzel yüzlü idi. Müslümanlığını tekrar tekrar söyledi ve bu konuda çok doğru sözlü olduğunu açıkladı. Sonra huzurdan ayrılıp Medine'den kaçtı. Yolunun üzerindeki Müslümanlara ait ekinleri yaktı ve hayvanları boğazlayıp uzaklaştı, Bunun üzerine yukarıdaki âyet indi. [1]
b) El-Recî' yöresinde öldürülen Habîb ve arkadaşları hakkında münafıklar şöyle konuştular; «Şu öldürülen Müslümanlara yazıklar oldu! Ne evlerinde oturabildiler, ne de arkadaşları Muhammed'in risâletini yerine getirebildiler.»
Yukarıdaki âyet bu ve benzen münafıklar hakkında inmiştir. [2]
c) İçinde İnkâr ve bozgunculuk düşüncelerini gizleyen her yalancı, ikiyüzlü ve dönek ruhlu kişiler hakkında inmiştir. [3]
d) Ashabdan Süheyb er-Rûmî, Mekke'den Medine'ye hicret etmek isteyince Allah düşmanları ona engel oldular ve ancak bütün mal ve servetini terkedip bir başına ayrılmaya razı olduğu takdirde bu engeli kaldıracaklarını söylediler. O da canından çok sevdiği Resûlüllah'a bir an önce kavuşabilmek için onların bu önerisini kabul etti. O sebeple: «İnsanlardan öylesi de var ki, Allah'ın hoşnutluğunu dileyerek canını feda eder...» mealindeki âyet indi. [4]
İlgili Hadîsler
Semavî kitaplardan bazısında şu sözler geçmektedir:
«Allah'ın kullarından öyle topluluklar var ki, dilleri baldan tatlı, kalb-leri sebîr otundan acıdır. İnsanlara karşı yumuşak görünüp koyun postuna bürünürler; dünyayı dinleri karşılığında satın alırlar.»
Allah bu karakterde olanlara şöyle buyuracaktır:
«Benimle bir dayanak arayıp kendinizi mi aldatıyorsunuz, yoksa Bana karşı çok cesaretli mi davranıyorsunuz? Kendi adıma yemin ettim ki, onlara öyle bir fitne musallat edeceğim ki, o fitne onlardan yumuşak ağırbaşlıyı bile şaşkına çevirecektir.» [5]
«Allah katında erkeklerin en çok sevilmiyeni, (dine ve Müslümanlara karşı) düşmanlıkta en azılı olanlarıdır.» [6]
«Münafıkın belirtisi üçtür;
1. Konuştuğunda yalan söyler,
2. Söz verdiğinde vefasızlık ve haksızlık eder,
3. Haşımlaştığında Allah'ın koymuş olduğu sınırları aşar ve açıktan günaha girer,» [7]
Ahlâkî Ve Sosyal Yönü
«İnsanlardan öylesi var ki, dünya hayatı hakkındaki sözü beğenmene yolaçar....»
Bugün ekonomik ve teknik alanlarda kalkınan Batı dünyasının göz kamaştırıcı etkisi altında kolarak, İslâm Dininin İlerlemeye engel olduğunu dolaylı yoldan anlatan ve memleketin ancak ekonomik güçle kalkınabileceğini savunan ve manevî değerleri bir çırpıda geriye iten; bunun için de ekonomik yönde çok gelişmiş ülkeleri örnek veren ve fakat kalbinde dine karşı kin ve düşmanlık besleyen İslâm alemindeki yarı aydın bozguncuların ilk bakışta kalkınma ile ilgili sözleri çoğumuzun hoşuna gidebilir. Ama iyice düşünüp sadece ekonomik alanda kalkınan fakat derin bir ahlâksızlık ve maddecilik fırtınasına tutulan milletlerin sonunun nereye varacağına baktığımız ve geçmişteki örneklerini bulup çıkardığımız zaman dini ahlâk düşmanlığının fertleri, aile ve milletleri nasıl acımasızca madde çukuruna sürükleyip düşürdüğünü, manevî değerlerini tamamıyla öldürdüğünü, bu yüzden toplum bünyesinde huzur ve güven bırakmadığını görürüz.
Ne var ki her devirde dünya hayatı ve düzeni hakkında büyüleyici ölçüde güzel söz söyleyenler, bulunduğu devrin özelliğine göre değişik metotlar uygulamışlardır, ama hepsinin amacı bir olmuştur.
Günümüzde ise bunlar iki ayrı metot ve taktik ya da sloganla sahneye çıkmışlardır: Materyalistler, aşırı kapitalizmi hedef alarak; aşırı kapitalistler de komünizmi hedef alarak rollerini göstermektedirler. İslâm Dini bu ikisiyle de uyum halinde değildir ve olamaz da. Çünkü O, kendine has bir düzen ve ahlâk getirmiştir. O halde sahnedeki iki grup da içten içe İslâm düşünce ve ahlâkına karşıdırlar. Sırası gelince bu düşmanlıklarını sergilemekten, yani açığa vurmaktan çekinmezler.
Kur'ân'da yukarıdaki âyetin ilk cümlesiyle inanmışların dikkati bu iki bozguncu gruba çekilip gereken uyan yapılıyor.[8]
Din Düşmanlığı Güdenler İş Başına Gelince
ce de yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya, ekini ve nesli yoketmeğe çalışırlar.»
Hayatın g' esini servet ve bol nimet ile rahat yaşamakta arayanlar; mutluluğu yüksek bir makama erişmekte görenler elbetteki aldanmışlar-dır. Bunların çoğunda din düşmanlığı ruhî bir maraz halindedir. Bu durumda olanların düşünce yapısındaki karmaşıklığı tarif etmek oldukça zordur. Aslında onlar da çoğu kez yakalandıkları bu hastalığın menşeini, varacağı noktayı bilemezler. Bildikleri tek şey, dimağlarıyla mideleri arasındaki sürekli ilgidir. Gerçi birçok kişide bu hastalık vardır, ancak ortam ve şartlar onu küllemiştir. Şu iki şeyden biri bu hastalığın, diğer bir deyimle karakterin ortaya çıkmasını kolaylaştırır: Servet ve makam. Bunun için bir insanın karakterini ya da içindeki ruhî marazı anlamak bu İki ns-denin gerçekleşmesine bağlıdır. Bu yüzden insan öz kardeşini, ya da en yakın arkadaşını bile iyi tanıma şansına sahip değildir.
İslâm bu tiplere «münafık» ismini vermiş-ve onları,açıktan inkâr edenlerden daha zararlı ve tehlikeli saymıştır. Nitekim böyleleri iş başına ge-,linçe zehirlerini akıtmaya, din ve ahlâkı yıkmaya çalışır; din düşmanlığını çeşitli araçlarla genç kuşağa aşılar ve dini bir öcü gibi tanıtma gayreti içinde olurlar. Manevî değerleri küçümserler. İşte bozgunculuğun en kötüsü budur. Kur'ân bir nice âyetleriyie Müslümanları bu konuda uyarır, geçmişte bu yüzden büyük felâketlere uğrayan milletlerin hayatından ibret dolu parçalar sergiler.
«Eklnî ve nesli vok etmeğe çalışır.»
Bugünkü deyimle «ekin», ekonomiyi; «nesil» ise burjuvayı ve pro-leteryayı hatırlatır. Kafalarında madde ilâhı yatan ve bozgunculuğu amaca ulaşma vasıtası kabul eden komünistlerle materyalistler, bu iki sınıf arasında çetin bir mücadeleyi oluşturmak gayretindedirler. Kendilerine uygun iş bulup başa geçince bu arzu ve gayretlerini eyleme dönüştürürler. Onlara göre, burjuvalar sınırsız kâr peşinde, proleteryalar yüksek ücret arzusunda olurlar. Bu çekişme sürüp gider; hem ekonomiyi, hem nesli yok eder.
İşte yukarıdaki âyetle günümüzün bu önemli olayına dokunulmakta ve bozgunculuğun, yok olmanın asıl nedeni belirlenip ortaya konmaktadır
Denilebilir ki, Kur'ân yirminci asrın son yarısında sosyal yapıda meydana gelen önemli değişmelere parmak basar mı? Rahatlıkla deriz ki, Hazreti Muhammed (A.S.) Efendimiz cihan peygamberi olduğu gibi, kur'ân da insanlık âlemine indirilen en son mesaj ve süreklilik özelliğini taşıyan bir Kitap'tır. Sosyal yapılar ne kadar değişime uğrarsa uğrasın, ekonomik yapılarda ne kadar farklı durumlar ortaya çıkarsa çıksın, ilim ve teknikte ne kadar başarı sağlanırsa sağlansın, mutlaka Kur'ân âyetleri onların herbirine ışık tutar, teşhisini kor ve uyarısını yapar. Daha çok kurtulma yollarını gösterir; hastalığın teşhisiyle yetinmez, tedavi çaresini söyler, lüzumlu devayı takdim eder.
İşte «İş başına gelince de ekini ve nesli yok etmeye çalışır.» cümlesiyle yapılan uyarı bunun bir örneğidir.
Bozgunculuğu sanat edinip nesli yok etmeğe çalışanlara «Allah'tan kork» denilince de buna hiç ama hiç tahammülü olmaz; büsbütün inat ve küfründe ısrar eder ve en büyük günahlara kapı açmakta tereddüt etmez. Artık böylesine ancak Cehennem yeter,
Cenâb-ı Allah bu bozguncu tiplere karşı inanmışları uyarmakta ve kendini insanlıktan yana hizmete adamış ve sadece Allah'ı hoşnud-edebilmek için canını feda etmekten çekinmiyenlerin yetiştirilmesine önem verilmesini hatırlatıyor ve ancak bu yolda sağlanan ve fazilet doğrultusunda bulunan bir nesille fitne ve bozgunculuğun önlenebileceğine işaret ediyor.
Çünkü Kur'ân, her çağın sosyal ve ekonomik, ahlâkî ve kültürel yapısına adalet ve fazîlet ışığını sunma gücüne sahip bulunuyor.[9]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle insanların mü'min, kâfir, münafık olmak üzere üç gruba ayrıldığı; içte münafıkların, dışta Allah'ı inkâr eden maddecilerin ekini ve nesli yok etme, hiç olmazsa bozgunculuk ortamı yaratma plânları bulunduğu üzerinde duruldu. Bunların sosyal bünyede sınıf kavgasına yol* açma gayretlerinin her zaman mevcut olduğuna dikkatler çekildi ve sonra dünya ile âhiret arasında denge sağlayan, sınıf kavgası değil, sınıflar arasında hakiki kardeşliğin ölçü ve anlamını insanlığa sunan ve bu açıdan da bozguncuların karşısında sağlam bir güç olarak durup fitne ve fesadı önleyen mü'minlerin kendi bünyelerinde sulh ve .selâmete girmeleri üzerinde duruldu. Aşağıdaki âyetlerle, İnanmışların kişisel çıkarlarını bir tarafa bırakıp hep birden barış ve esenliğe girmeleri, kendi aralarında birliği kurmanın en güzel ve sağlam modelini oluşturmaları belirtiliyor. Buncabelgelere.denemelere rağmen, birlik kuramadıkları için çektikleri perişanlıklardan sonra kaymanın akılla bağdaşır bir yanı olmadığ-hatırlatılıyor.[10]
Meali;
208— Ey imân edenler! Hep birden (Allah'a itaat ve O'na kul olmanın derin anlam ve hikmetini anlayarak) sulh ve selâmete girin.. Şeytanın adımlarına uymayın. Şüphesiz ki o, sizin apaçık düşmariinızdır.
209— Size bunca belgeler geldikten sonra kayarsanız, biliniz ki, Allah çok üstün ve çok güçlüdür; yegâne hikmet sahibidir.
210— Onlar Allah'ın buluttan gölgelikler içinde meleklerle gelivermesini ve işin hemen bitiriverilmesini mi bekliyorlar? (Halbuki) işler (eninde sonunda) ancak Allah'a döndürülür.
İniş Sebebi
Yahudilerden İslâm Dinine giren birkaç kişi, Tevrat'ı daha önce okuyup araştırdıkları için zaman zaman Tevrat'tan sözedip dururlardı. Kötü niyetleri olmamasına rağmen pek hoş karşılanacak bir davranış ve anlayış sayılmazdı. Çünkü henüz Kur'ân'ın tamamı inmemiş, bütün hükümler sergilenmemişti.
Bunun üzerine uyarı anlamında yukarıdaki âyetler indi. [11]
Barış Ve Esenlik
Silm, ya da Selm:
a) Hakk'a teslimiyet göstermek, O'na itaat edip bağlanmak,
b) Hakikati kabullenip boyun eğmek.
c) Toplum bünyesinde barışı sağlamak,
d) İnsan haklarına saygılı olup korumak,
e) İslâm Dini etrafında toplanıp birleşmek gibi manalara gelir.
Hakk'a teslimiyet göstermek; Allah'a kui olmanın ölçüsüdür. İlâhî sınırları bilip O'nun buyruklarına uymak, önce insanın kendi içinde, sonra da dış âleminde gerçekleştirdiği ve gerçekleştireceği en güzel barış ve kazandığı en uygun esenliktir. Daha doğrusu ruhun maddeye, imânın inkâra, fazîletin aşağılığa sağladığı en anlamlı üstünlüktür.
Hakikati kabullenip boyun eğmek; vicdanen gelişmenin, ruhen arınmanın ve olgun insan olmanın belirtisidir. Hakikati kabul etmek ne kadar anlamlı ise, onu reddetmek de o kadar anlamsızdır. Ayni zamanda insanın sağduyu yönünden körpe kaldığına yeterli delil sayılır. Hak ve hakikate karşı ilgisiz kalıp susmak dilsiz şeytanla bir olmaya yol açar. Bu anlamda ümmetine ve dolayısıyla insanlık âlemine seslenen Peygamber (A.S.) Efendimizin bu kavramlara karşı nasıl düşündürücü bir mâna getirdiğini anlatmaya gerek var mıdır?
Toplum bünyesinde iç barışı sağlamak; imân, irfan, kültür ve ahlâk alanlarında kâfi derecede payını ve gıdasını alan kâmil insanların yol ve görevidir. Resûlüllah (A.S.) Efendimizin açmış olduğu İslâm Mektebi 22 yıl aralıksız bu ölçüde aydın Müslüman yetiştirmiş ve böylece içte sağladığı barıştan hareketle cihan peygamberi olduğunu bir kez daha kanıtlamıştır. Renkleri, ırkları ve dilleri ayrı olan, ayni zamanda ilim ve irfan vadisinin çok ötelerinde bir ömür tüketen insanları kısa zamanda Islâmın bu yüce okulunda birleştirip şekillendirdi. Habeşli köleyle Kureyşii asilzadeyi kardeş yaptı.
İnsan haklarına saygılı olmak; Hakk'a teslim olan, sadece Hakk'ın önünde eğilen, işlerini Allah için yapan bahtiyarların düşünüp geliştirdiği ve tatbikat alanına soktuğu evrensel anlam taşıyan bir kavramdır. Şüphesiz ki bunun harcını Hz. Muhammed (A.S.) karmış, temelini de O atmıştır. Bu temel üzerinde yükselen Müslümanlar insan haklarını en ölçülü biçimde ayakta tutmaya çalışmışlardır. Bunun için savaşı son çare kabul eden İslâm, haksız yere insan kanının akmasını hiçbir zaman hoş karşı-lamamıştır. Savaşlarda elde edilen esirlere insanca davranpn tek millet Müslümanlar olmuştur. Hiçbir esirin burnu kanamadan ülkelerine gönderildiği bir gerçektir. Herkesin malı, canı, namus ve şerefi muhteremdir; tecavüzden korunmuştur. Bunlara el ya da dil uzatmak kesinlikle haramdır.
Bunun için rahatlıkla diyoruz ki, kollektif hayatın başarılı ve huzurlu olması bu gerçeğe bağlı kalındığı takdirde süreklilik arzeder.
İslâm dini; mutlu yaşamanın, birbirini sevip sayan bir millet oluşturmanın ve güven içinde hayata adım atmanın kaynağı ve dayanağıdır. Gücünü, varlığını ve birliğini bu dinden alan Arapların, ona yıllarca ilgisiz kalmalarıyla nasıl bir çıkmaza düştüklerini görmekteyiz.
İşte Kur'ân bütün bu gerçeklere işaret edip özellikle İslâm ahlakıyla yücelen milletlere seslenerek diyor ki: «Ey imân edenler! Hep birden sulh ve selâmete girin,. Şeytanın adımlarına uymayın. Şüphesiz ki o, sizin apaçık düşmanınızdır.»[12]
Şeytanın Adımları
1— Doğru yoldan ayrılmak, İslâm ahlâk ve fazilet doğrultusundan çıkmak,
2— Hak'tan yüzçevirip sapmak,
3— Sapıkların ve maddecilerin söz ve davranışlarını taklîd etmek,
4— İnsanlara dünya cenneti va'deden materyalistlerin dünya ile ilgili büyüleyici sözlerinin etkisi altında kalmak,
5— Kişisel çıkarların peşine takılıp nefs ve şeytandan yana bir yol tutmak..
Müslüman bir milletin sadece ekonomik yönden güçlenmesini düşünmek, mutluluk kapısını açmaz. Çünkü maddeyle mâna prasında ciddi bir bağlantı ve dengeye de büyük ihtiyaç vardır. Bu husus hiçbir zaman hafife alınmamalıdır. Dinî duyguların zayıfladığı; maddeye karşı sınırsız tutkuduygusununkökleştiğitoplumlarda büyük sarsıntılar başgöster-miştir. Güvensizlik ülkeyi kaplamış, kısa yoldan servet edinme ihtirası ahlâk ve fazileti çiğnemiştir.
Artık bu ortama itilen bir toplum her an huzursuzdur; maddeyi temel kurtuluş kabul eden felsefenin tuzağına düşmüştür.
Tefsirler ve yorumlar bu kötü sonuca işaret ederek henüz imân düzeyinde bulunanlara sesleniyor ve Kur'ân uyarısını şu sözle noktalıyor:
«Şeytanın adımlarına uymayın.»
Çünkü insanı dinden, ahlâk ve erdemlikten uzaklaştıran her şey bir şey-
«Size bunca belgeler geldikten sonra kayarsanız, biliniz ki, Allah çok üstün ve çok güçlüdür, yegâne hikmet sahibidir.»
İlâhî Belgeler:
a) İslâmiyet gelmeden önce Arap Yarımadasındaki putperestlerin perişan ve sefil durumu,
b) Hak dinden uzak toplumların kendi aralarında bir birlik sağlayamadıklarının hazin tablosu,
c) Annelerinden hür doğan insanların köle diye satıldığı, fakirin, dul kadınların ve kız çocuklarının açıklı hali,
d) Hazreti Muhammed (A.S.) Efendimizin fakir ve kölelere kişilik ve itibar kazandırması,
e) Müslümanlar arasında, dünyada bir benzeri daha olmayan din kardeşliğinin kurulması, kader birliği yapıp büyük bir güç oluşturması,
f) Sunulan imân aşkıyla insanların -fakir de olsalar- son derece mutlu olması ve sınıf farkının kaldırılması,
g) Dünya milletleri bilgisizliğin derin uykusunda bir tarih tüketirken Müslümanların yarım asır içinde dünyaya ilmin ve medeniyetin ışığını ulaştırması gibi..
Bunca açık belgeler, saadet va'deden örnekler gözler önüne serilirken hâlâ da İslâmiyetin nurlu caddesinden kayıp çıkmak, derin bir gafletin, kötü bir anlayışsızlığın, olup bitenleri görmemenin eseri değil midir?
Bilinmeli ki Allah'ın kanunları değişmez. Allah her şeyi hikmetle yapar. Kur'ân'da salih kullara bu kanun çerçevesinde açılan saadet vadisi şu cümlelerle anlatılıyor: «And olsun ki, Zikir (=Levhimahfuz veya Tev-ratjden sonra Zebur'da da yeryüzüne iyi-yararlı kullarım vâris olacak diye yazmışızdır.» [13]
«Onlar Allah'ın buluttan gölgelikler İçinde meleklerle gelivermesini ve işin hemen bitirilivermesini mi bekliyorlar?
Muhammed (A.S.)ın hak peygamber olduğuna ve doğruluğun doruğunda bulunduğuna akıl erdirmeyip hâlâ bu konuda şüphe içinde kalanlar, bunca açık âyetlerden, akla malzeme sunan belgelerden sonra ne bekliyorlar? Yoksa Allah'ın, kıyametin kopmasıyla ilgili kesin buyruğunu, o müthiş saatin gelmesini mi arzuluyorlar?!
Cenâb-ı Hak yukarıdaki açıklamayla kıyamet saatinin kopmasının oluş biçimlerinden bir safhayı ön bilgi ölçüsünde bildirerek dikkatleri çekiyor; başka âyetlerle de buna ayrı açıklık getiriyor:
0 gün sök bevaz bu'utlar şeklinde (bir görünüm vererek) yarılıp dağılacak; melekler grup grup indirilecek.» [14]
«Yer sarsılıp parça parça bölündüğü (sonra da dümdüz duruma geldiği) zaman, Rabbın (emri) gelip melekler saf saf dizildiği zaman...» [15]
Atom Patlamasına Benzer Bir Tablo
«Kıyamet anında buluttan gölgelikler inecek ve gök beyaz bulutlar halinde yarılıp parçalanacak..»
Bir Uranyum Atomunun parçalanmasını düşünün: Herhangi bir yakıtın bir molekülünün verdiğinden 100.000.000 kere daha fazla enerji verdiğini biliyoruz. Bunun sonucu, bir nötronla bir uranyum kütlesini bombaladığımız zaman bir anda aklın alamıyacağı kadar yüksek bir enerji elde edilir. İşte bu olaya «Atom Patlaması» denir. Milyon kere milyar çekirdek, zincirleme bir biçimde parçalanarak müthiş bir hızla dağılan, ve milyonlarca derece ısı sağlayan milyarlarca taneciği salıverir.
Böylece «Atom Patlaması» sonucu milyonlarca tonluk yakıcı ve kavurucu hava önce bir toz bulutu halinde yükselir ve etrafa yayılmaya başlar. Sanki gökten gölgeliklere benzer bulutlar iniyormuş gibi olur. Bu, bizim anlayışımıza göre bir benzetmedir.
Çünkü yukarıdaki âyette atomdan değil kıyametin kopuşundan söz-edilmekte ve bunun bir görünümü tasvir edilmektedir. Biz de bu tasvirî görünüm ile Atom Patlaması arasında bir benzetmeye kapı açarak bağlantı kurmaktayız. Kur'ân'ın yirmiden fazla âyetinde buna yakın görünüm arzeden tasvirler yapılmıştır.-Atom hakkında kesin bilgilerle bu tasvirler arasında her zaman bir ilgi kurmak mümkündür. Ne var ki Kur'ân-ı Kerim ne bir kimya kitabıdır, ne de bir fizik kitabı... Onun en seçkin niteliği, Allah'la kul arasındaki engelleri kaldırmak, ilâhî rahmeti bütün geniş-Nğiyle Allah kullarına yansıtmak; zaman zaman dikkatleri varlık âlemine
çekerek Allah'ın varlığına ve birliğine delâlet eden sayısız belgeleri gözler önüne sergilemek ve bu arada bazı ana fikirler koymak suretiyle insan aklını harekete geçirmektir.
İşte biz Kur'ân'ı bir bakıma bu açıdan inceliyor ve içindeki bilimsel temel bilgiyi yine ölçülü biçimde ele alıyor ve bunların sırf beşer aklını ve zekâsını harekete geçirmeye matuf bulunduğunu belirliyoruz. Uyum ve uygunluk anlamını taşıyan bölümlerde ise, Kur'ân'ın asıl mümeyyiz vasfını belirtmeye've bu kutsal kitabı taşıdığı özelliğiyle tanıtmaya çalışıyoruz. Çünkü Kur'ân âyetlerini yerli-yersiz pozitif bilimler ve buluşlar karşısında zorlamanın rvçbir anlamı yoktur. Bu, yarardan fazla zarar getirir,[16]
Hep Birden Sulh Ve Selâmete Girin
(<Hep birden>> ile Çevrisini yaptığımız «kâffe» kelimesiyle İslâm'ın bir bütün olduğu ve bütünüyle
Tevhîd üzerine kurulduğu belirleniyor. Sonra da Müslümanların, Allah'ın kitabından ve Hazreti Muhammed (A.S.)in Sünnetinden kaynaklanan itikadî ve amelî konularda bir sürtüşmeye, bölünmeye gitmeden ietihad farklarına saygı gösterilerek bir bütün olmaları hatırlatılıyor. İslâm kavramının birleştirici, barıştırıcı, sınıf farkını kaldırıci, ilâhî rahmet kapısını devamlı açıcı olan potasında inananların bütünleşip sulh ve selâmete girmeleri emrediliyor. Bu emir o kadar önemlidir ki, ne bir ibâdetle emre, ne de bir hayrı yapmayı tavsiyeye benzer. İbâdet ve hayırların temeli bu emre dayandığı gibi,.hedef ve amacı da bu emirde noktalanır.
Kendine ya da mantığına göre İslâm'ı yorumlayan ve kendisine uymayan ya da yorumuyla bağdaşmayan diğer bütün yorum ve ictihadlara karşı çıkan ve sonunda yine kendine ve yorumuna uygun bir ekol oluşturup bölünmeye, sürtüşmeye yönelen Müslümanlar, bu tarz düşünee ve davranışlarıyla, Kur'ân'ın ruhuna, İslâm'ın Tevhîd ölçüsüne ters düştüklerinin farkında mıdırlar? Dinin sulh ve selâmet, birlik ve kardeşlik prensibinin sınırını aştıklarını biliyorlar mı? İslâm'ın lâhutî esas ve prensipleri bir yönüyle bölünmeyi, sürtüşmeyi kaldırmak, insanları yine Tevhîd düzeyinde kardeş yapmak için insanlıktan yana sunulmamış mıdır? Müslüman, bilgisizliği ya da şahsî çıkarı veya onuru uğruna dini asıl ölçüsünden kaydırdığı takdirde nasıl bir ihanete kapı açtığının farkında rm-dır?
İşte Kur'ân lâhutî kudretinin bütün görkemliğiyle inanmışlara şöyle sesleniyor:
«Ey imân edenler! Allah'tan gerektiği gibi korkup (fenalıklardan, inkâra sapmaktan) sakının ve siz ancak Müslüman olarak can verin. Hepiniz birden Allah'ın ipine sanlın, sakın ayrılıp bölünmeyin. Allah'ın üzerinizdeki nimetini anın..» [17]
«Kendilerine acık belgeler geldikten sonra bölünüp ayrılanlar, tartışıp ayrılığa düşenler gibi olmayın.» [18]
«(Ey Muhammedi) şüphesiz ki, hizipleşerek dinlerini parça parça edenler var ya, sen hiçbir şeyden onlarla bağımlı ve ilgili değilsin. Onların durumu Allah'a kalmıştır. İleride ne istediklerini onlara haber verecektir.» [19]
İdeolojik düşünce ve eylemlerin at oynattığı bir dünyada, Kur'ân ve Sünnetin birleştirici ve uzlaştırıcı doğrultusunda hareket etmeye ne kadar ihtiyaç duyulduğunu anlatmaya lüzum var mıdır? Zevkine ermeden, bilincine varmadan bir dindarlık sürdürmek, karanlıkta yürümeye benzer. Sevmeden seyretmek bulanık suya bakmaktan farksızdır.[20]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle mü'minlerin hepsinin birden, sulha, selâmete ve tek kelimeyle Tevhîd Dini'nin birleştirici, uzlaştırıcı, kaynaştırıcı lâhu-tî havasına girmeleri emredildi. Ayrılıp bölünmenin, sürtüşüp çözülmenin, gruplaşıp sosyal yapıyı sarsmanın; azılı din düşmanlarının işine yarayacağına işaret edildi. Kurtuluşun, güçlü ve şerefli bir millet olarak yaşamanın. Dinin sunduğu birlik potasında şekillenmekle mümkün olacağına dikkatler çekildi. Aşağıdaki âyetlerle bunca açık belgelere rağmen, Allah'ın lütfettiği imân ve irfan nimetini küfürle değiştiren ve bu yüzden dünyada da bir nice felâketlere uğrayan Yahudiler örnek veriliyor. Bu yüzden tarihin tekerrür edeceğine atıflar yapılıyor ve Müslümanlar bir kez daha uyarılıyor.[21]
Meali
211— Sor İsrail oğullarına, onlara nice nice açık belge verdik. Kendisine Allah'ın nimeti geldikten sonra kim onu değiştirirse, şüphesiz ki Allah'ın azabı pek şiddetlidir.
İsrail oğullarına indirilen açık belgeler:
1. İbrahim Peygamber tarafından Filistin'e getirilmeleri,
2. Yusuf Peygamber ma'rifetiyle Mısır'a yerleşmeleri,
3. Musa Peygamberin onlara sahip çıkması; sihirbazların gösterilerini, Fir'avn'ın hile ve düzenini boşa çıkarması,
4. Elindeki asanın zaman zaman ilâhî kudreti yansıtması,
5. Elini koltuklarına sokup Yed-i Beyza mu'cizesi göstermesi,
6. Kızıl Denizin ilâhî kudretle yarılıp geçit vermesi,
7. Fir'avn ve askerlerinin ayni geçitte boğulması,
8. Musa Peygamberin elindeki Asa'yı taşa vurup on iki pınar akıtması,
9. Şiddetli sıcakta bulutun onları gölgelendirmesi,
10. kendilerine kudret heivasıyla bıldırcın kuşunun sunulması,
11. İkinci kez Filistin {va'dedilen ülke) topraklarına gelip yerleşmeleri gibi..
Tarihî Yönü
İsrâiloğulları'nâ İbranîler de denir. Nitekim Tevrat da İbranice inmiştir. Onları ilk Filistin'e yerleştiren ve böylece toplu halde bir ülkede yaşama şansına eriştiren İbrahim Peygamberdir.
Sonra fsrâiloğulları'nın büyük bir kısmı Mısır'a yerleşme imkânı buldu. Yusuf Peygamberin Mısır'da büyük bir şöhret ve nüfuz kazanması üzerine İsrâiloğufları'nayo! açmış oldu. M.Ö. XVII. yüzyıla kadar orada yaşama şansına eriştiler. Yusuf Peygamber sayesinde birçok önemli mevkileri ele geçirdiler. Orada söz sahibi oldular. Mısır'ın asıl sahipleri ve sakinleri bu durumdan memnun kalmadılar, yavaş yavaş bir kuşkulanma ve tedirginlik başgösterdi. Bunun sonucu olarak da Mısır'da İsrâil-oğulları'na karşı derin bir nefret duygusu yaygınlaştı. Böylece bir baskı rejimine doğru gidildi. Fir'avn onların daha fazla çoğalmasını önlemeyi planladı ve yeni doğan ürkek çocuklarının öldürülmesini emretti. Musa adındaki bir çocuk da tam bu sırada dünyaya geldi. Kur'ân'da açıklandığı gibi, o, bu katliamdan kurtuldu. Büyüyünce kendisine peygamberlik verildi. Isrâiloğullan'nı bu baskı rejiminden kurtarmak için Mısır'dan ayırmaya karar verdi. Bütün hazırlıklar tamamlanınca bir gece Mısır'ı terketti-ler. Fir'avn onları imha etmek üzere askeriyle birlikte takibe koyuldu. Büyük bir mu'cize olarak Kızıl Deniz Musa Peygambere açılıp yol verdi. Fir'avn ve askerleri ise, ayni geçitte boğuldular.
Musa Peygamber onları Sina ve Paran bölgesine getirip yerleştirdi. Bir müddet sonra onları Filistin topraklarına doğru götürdü. Tûr-i Sina'ya çıkartıp kendilerine va'dolunan toprakları gösterdi. Böylece İsrâiloğullan ikinci defa Filistin'e yerleşme imkânını bulmuş oldular. Musa Peygamberin vefatından sonra hayli karışıklıklar oldu, bölünmeler başladı, derken Davud Peygamber duruma hâkim oldu; Calut'u öldürerek birliği sağladı. Davud (A.S.) hem peygamberlik, hem hükümdarlık gibi iki önemli görevi yüklenmiş bulunuyordu. Bu bakımdan da çok etkili olmuş, dünya saltanatına çok hevesli bulunan İsrâiloğullan'nı derleyip bütünlük sağlayabilmişti.
Bu nedenle İsrâiloğullan'na yeni bir devir başladı, Davud Peygamber devri (M.Ö. 1025). Kudüs başkent olarak seçildi. İmar hareketlerine girişildi. Yavaş yavaş dünyanın sayılı ve güçlü devletleri arasında yer alma şansma erişti.
Davud Peygamberden sonra oğlu Süleyman Peygamber devri başladı (M.Ö. 974-931). Diyebiliriz ki bu devir, Isrâiloğullan'nın en parlak devridir. Buna, onların «altın devri» de denilmiştir.
Nimetler böylece birbirini izliyor, İsrâiloğullan umulmadık bir refah ve yükseliş içinde tarihin akışını değiştiriyorlardı. Derken Süleyman Peygamber vefat etti. Dünya saltanatını tek amaç ve hedef olarak seçen İs-râiloğulları bu büyük peygamberin ayrılmasıyla asıf karakterlerini ortaya çıkardılar ve kisa zamanda birbirlerine düştüler. Artık Allah'ın bunca nimetlerini değiştirdikleri için felâketler birbirini izledi. AJtın devri son bulmuş, felâket ve musibet devri başlamıştı:
a) Asur'ların İsrail Devletini yıkıp ortadan kaldırması,
b) Filistin'in yıkılıp yerlebir edilmesi.
c) Babil kralı Nabukodonosor'un İsrâiloğullan'nı kılıçtan geçirmesi, geriye kalanlarını Babil'e sürüp esaret zinciri altında uzun yıllar köle olarak çalıştırması,
d) Açlık, sefalet, hastalıkların bir kâbus gibi üzerlerine çökmesi gibi..
İşte Kur'ân, İsrâiloğuilan'na İbrahim, Yusuf ve Musa Peygamberler zamanında verilen belgelerden ve sayısız nimetlerden söz ediyor. Sonra onların derin bir gaflet, kötü bir nankörlük içinde âhirete sırt çevirdiklerine ve sadece dünya saltanatı peşine düştüklerine işarette bulunuyor. O yüzden bir iç bölünme ve parçalanma bedbahtlığına uğradıkları anlatılıyor. İlâhî ni'metleri değiştirmelerinin cezasının çok ağır olduğu, kalb-lere ve dimağlaraperçinlenircesine işleniyor.Ayni hatayı işlememek ve aynı sonuca düşmemek için hiç olmazsa bu milletin tarihine bakmamız öneriliyor.
Doğrusu bu bir öğüttür; öğüt alan var mıdır? Şüphesiz bu bir ibrettir; ibret alan yok mudur?[22]
Yahudilerin İslâm'a Girmeyişi
Yahudilerden bu dine girenler pek az olmuştur. Bunun sebebi de açıktır: Yahudi muhafazakârdır ve ırkçıdır. Ayni zamanda dünya saltana-ttna en hırslı olan bir millettir. İslâmiyet evrenseldir. Irkçı değildir. Fizikte bileşik kaplar gibi hem dünya, hem âhiret mutluluğunu beraber dengede tutup yürüten bir dindir.
Bu bakımdan Kur'ân, Yahudilerin İslâm'a girmeyişinin pek yadırganacak bir tutum olmadığına özellikle dokunuyor. Çünkü bu millete birçok peygamberler, sayısız nimetler gönderildiği ve sonra da bir nice mihnet ve esaretler içinde başlan dertten derde girdiği halde bir türlü âhiret inancının huzur dolu, saadet va'deden havasına girmemişlerdir. Dünyaya karşı aşırı istekleri, onları, peygamberleri öldürmeğe kadar itmiştir. Ancak hem krallığı, hem peygamberliği bir arada yüklenenler onlarla uyum sağlayabilmiştir.
Millî ve sosyal yapısı, karakter ölçüsü böyle olan bir milletin son dine (İslâm) karşı çıkması normal sayılır. Yahudiler putperest Arapları sömürüp tefecilik ve ticaret yoluyla dizginlerini elinde tutuyorlarken İslâm Dini ortaya çıktı. Bu din dünya milletlerini ırkçılıktan uzak din kardeşliğine çağırıyor, insan haklarını koruyor, köle ve esirlerden yana ciddi adımlar atıyor, insanı asıl şere.f ve itibarına yükseltiyordu. Ayni zamanda dünya ile âhiret arasında en sağlam köprüyü kuruyor; mideden çok kalbe ve kafaya sesleniyordu. Yukarıda da belirttiğimiz gibi Yahudiler bu iki /ola karşı çıkıyor, kendilerini Allah'ın has kulları, diğer insanları bu has kulların hizmetine sunulmuş birer vasıta görüyorlardı.
Bu yüzden son olarak bir defa daha ilâhi nimetlerin en üstünü olan Hazreti Muhammed'in risâlet nimetini ittilerve küfrü ona tercîh ettiler, nankörlüğün en kötüsünü bir daha İşlemiş oldular; o yüzden cerimesini çok ağır ödediler.
Unutmayalım ki bu, Allah'ın dünya milletleri için koyduğu bir kanundur. Nîmeti küfre çeviren her millet er-geç bu kanunun hükmünden kendini kurtaramaz. O halde âyette Müslümanlar için büyük bir uyarı vardır; Isrâiloğulları'nın İslâm'a girmemesi size yanlış bir ölçü vermiş olmasın.. Maddeye tapan milletlerin bugünkü güçlü fakat dengesiz, maneviyattan uzak ekonomik yapısı sizi aldatmasın; bunların sonu mutlaka hüsran ve felâkettir. Onlara uyarsanız ayni sonuca siz de kendinizi itmiş olursunuz. Çünkü : «Bir millet (ilâhî nimetlere karşı) kendini değiştirmedikçe Allah onlara verdiği nimetini değiştirici değildir.»[23]
Âyetler Arasında Bağlantı
Allah (C.C.) inanmışlara bir takım emirler verdikten ve bazı şeylerden onları men'ettikten sonra açık olan İslâm caddesinden ayrılanları ne gibi bir azabın beklediğini haber verdi. İnsanlara akıl ve yetenekleri ölçüsünde sergilediği belgelerle hakikati dimağlara ve vicdanlara işleme hikmetini açıkladı ve sonra da İslâmdan önceki milletlerin ayrılıp sürtüşme ye tartışmaya girdiklerinden dolayı nasıl üzücü bir sonuca kendilerini ittiklerini örnek'vererek hatırlattı.
Aşağıdaki âyetle, ayrılıp bölünmenin, sürtüşüp tartışmanın nedenlerine dokunuluyor. Takva üzere olup geçmişten ders ve ibret alan inanmışların dünya hayatlarını İslâm'ın hidâyet doğrultusunda ve dünya ile âhiret arasındaki sağlam bağlantı ve dengesel düzeyinde sürdürmeleri öneriliyor ve kıyamet günü de başkalarından üstün tutulacakları müjdeleniyor.[24]
Meali
212— «İnkarcılara dünya hayatı pek süslendi; inananlarla alay ediyorlar. Oysa Allah'tan korkup günah ve kötülüklerden sakınanlar kıyamet günü onların üstündedir. Allah dilediğine (ni'metler kapısını açıp) hesapsız rızık verir.»
İniş Sebebi
a) Müslümanları yıllarca ekonomik ablukaya alan Mekkeli inkarcılar, İslâm'a hizmetten vakit bulup mal edinme imkânı bulamayan mü'minlerle alay ediyorlardı.
b) Münafık (iç yapısı itibariyle inkarcı, dış yapısı ve görünüşü itibariyle Müslümanlardan Abdullah b. Ubey ve benzeri maddecilerin dolaylı yoldan alay ederek mü'minlere sataşmaları sürüp gidiyordu.
c) Yahudilerin hem zengin, hem ileri gelenleri, Müslümanları inandıkları yüce davalarından vazgeçirmek için hem maddeyi çok çekici biçimde.gönüllere işlemeyi, hem de fakirlerle alay etmeyi caydırıcı bir taktik ya da metot olarak kullanıyorlardı.
Bu nedenlerle yukarıdaki âyet indi.[25]
İlgili Hadîsler
«İnanmış bir erkek ya da kadını fakirliğinden ve elindeki azığının azlığından dolayı aşağılayan kimseyi Allah kıyamet günü (günahlarını) teşhir cezasına çarpar; sonra da onu rezil ve rüsvay eder.»
«Kim de inanmış bir erkek ya da kadına yalan kondurur, ya da onda olmayan bir şeyi onun aleyhinde söylerse, Allah onu, -dünyada uydurup söyledikleri ken'disinden çıkıncaya kadar- kıyamet günü ateşten bir tepe üzerine bırakır.»
«Şüphesiz ki Allah katında bir mü'minin azizliği ve şerefi, Mukarrıb (Allah'a en yakın) bir melekten daha büyüktür. Hem Allah yanında tevbe eden inanmış bir erkek ya da kadından daha sevimli bir şey yoktur. Kişi çoluk-çocuğu arasında tanındığı gibi mü'min adam da göklerde öyle tanınır.» [26]
Dünya Hayatı Yalnız İnkarcılara Mı Süslenmiştir?
yatı ve onun nimetleri inkarcılara da, inananlara da süslenmiştir. Bütün insanlar kalbinde taşıdığı bu arzuyla yasak olmayanlarla, yasak olanlar arasındaki sınırın yanında bulunuyorlar. Akıl bu sınırın bazı hususlarını farkedebilir, ama yeterli değildir. Onu tam anlamıyla bize bildiren İlâhî dînlerdir. O halde bu konuda hürriyetimizi tamamen rasyonel biçimde değil, akıl ve dinin sunduğu malzemeyi birleştirip yolumuzu aydınlatır ölçüye getirerek kullanmamız gerekir. Ne var ki küfrün ve maddenin derin çukuruna yuvarlananlar bu konuda hep akılcı davranırlar. Ashnda akıllarını harekete geçiren nişleridir. Yani onlarda kumandayı his elinde bulunduruyor, demektir. Bu yüzden yollarını şaşırmış ve tek mutluluğun dünyada olduğuna gönül vererek onun çekici süsüne kendilerini kaptırmışlardır. İnanmışlara gelince, onlar bir yandan dünya ve onun süsüyle ve nîmetiyle meşgul olurken, diğer yandan âhireti unutmamışlardır. Bileşik kaplar misali ikisini de dengede tutup hedef ve gayelerine doğru gitmektedirler. Böylece dünya ile âhiret arasında ciddi bir bağ ve dengeli bir köprü kuranlar bunlardır.
«De ki: Allah'ın kullarına çıkardığı süs ve rızıklardan temiz-pak olanlarını kim haram kılmıştır? De ki: O dünya hayatında imân edenler içindir. Kıyâmet'te de yine onlara mahsustur.» [27]
«Şüphesiz ki, biz yeryüzünde bulunan şeyleri ona bir süs yaptık; tâ ki onlardan (insanlardan) hangisinin daha güzel ve daha iyi amel ettiğini deneyelim.n [28]
Görülüyor ki, dünyanın süs ve nimetleri daha çok inanmışlara sunuluyor. En büyük payın onlar tarafından alınması bir bakıma öneriliyor. Ne var ki inkarcıların bu hayata karşı olan ilgileri ve zaafları daha ileri bir sınıra varmıştır. İşte Kur'ân bu ilgi ve zaaftan söz etmektedir.[29]
Dünya Hayatını Süsleyen Kimdir?
Dünya hayatının süslenmesi; insanların hareket halinde bulunması, onlar için yaratılan nimetlerin ortaya çıkarılması, gelecek kuşaklara bol nîmetli güzel bir dünya bırakılması ile yakından ilgilidir. Allah bu hayatı süslemiş ve onu çekici bir biçimde yaratmıştır. Maden kömürüne ısı ve enerjiyi yerleştirip gizlediği gibi insanın içine de dünyaya karşı büyük bir ilgi ve köklü bir arzu yerleştirmiştir. Ne var ki bu süse ulaşmakta ölçülü davranmayı emretmiş ve hayatın sadece bundan ibaret olmadığını, ileride çok daha güzel bir hayatın insanı beklediğini haber vermiştir.[30]
Dünya Hayatında Başarılı Olmanın Nedenleri
a) Geniş ve verimli topraklar üzerinde yaşayanlarla savaşçı olanlar fazla çalışmaya ve didinmeye alışkın değiller; bu yüzden nüfus arttıkça ekonomik bünye zayıflar ve fakirlik belirgin hale gelir.
b) Dar topraklar üzerinde yaşayanlar ise geçimlerini sağlamak için çok çalışmak ihtiyacını duyarlar ve böylece hızlı bir gidişle bilimsel araştırma ve bilerek çalışma devresine girmiş olurlar. Her geçen gün ekonomik yapılarında bir gelişme hissedilir.
c) Ölçüsüz mistik bir hava içinde bulunan ve daha çok âhirete yönelik bulunanların da her geçen gün dünyaya karşı çalışma hevesleri kırılır; bu yüzden fakirlik üzücü bir düzeye ulaşmış olur. Orta çağda Hıristiyan Avrupa milletlerinin durumu buna yakın bir ölçüde bulunuyordu. Kilisenin aşırı baskısı ve İsâ Peygamberin getirdiği dinin daha çok âhirete yönelik bulunması; Hıristiyan din adamlarının, ilk özelliğini kaybetmiş ve birçok değişikliklere uğramakla ilâhi vasfını yitirmiş İncil'le bütün yeni buluşların, bilimsel çalışmaların karşısına çıkması, dar topraklar üzerinde yaşayanbu milletlerinhızmı kesmiş, ilerlemesini önlemişti. Avrupa bu bağı kopardıktan sonradır ki kendini toparlıyabilmîş ve ekonomik yönden güçlenme ortamını hazırlamıştır.
d) Sıcak iklimde, tropikal bölgelerde ruhî bir ataletin hâkim olması, çalışma gücünün zayıf ve verimsiz bir seviyede kalması, ekonomik yönden güçlenmeyi her zaman engellemiştir. Bunun aksine soğuk ya da mutedil iklimlerde yaşayanların daha hareketli ve çalışkan olduğu, ruhî ataletin doğurduğu bir gevşekliğin bulunmadığı bilinmektedir.
İslâm Dini dünya milletlerinin hepsine gönderilen en son din olma itibariyle, her bölgede yaşayan insanı harekete geçirmek için birçok esas ve prensipler koymuştur. Bunları özetliyecek olursak, şöyle maddeleşti-rebiliriz :
a) Hayat hareketten ibarettir. Hareketsiz bir hayat ölgün ve bitkindir. İslâm düşünürlerinden birinin bu konuda şu özlü sözleri çok anlamlıdır : «Hayat hakikaten karanlıktır, hızdan mahrum olursa. Her hız gayeye ulaştırıcı değil, ilimden ölçü ve ışığını almazsa.. Her ilim de mutluluğa
eriştirici değil, dinden, imândan gücünü almazsa..»
b) Her şeyin en güzelini ve en iyisini yapmaya çalışmak Kur'ân'ın koymuş olduğu prensiptir. Mülk sûresi 2. âyetinde bu husus şöyle açıklanmıştır : «Hanginizin daha güzel amelde bulunacağını deneyip ortaya çıkarmak için ölümü ve dirimi yaratan O'dur.»
c) İnsan için ancak çalışıp çabalaması var..
d) Bir işi bitirince durma kalk başka bir işe başla, emri, sağlığı ve aklî dengesi yerinde olan her Müslüman için geçerlidir.
e) Hiç ölmiyecekmiş gibi dünya için, yarın ölecekmiş gibi âhiret için çalışmakisejslâm'ıniki dünyahakkındaki görüş ve tutumunu en ölçülü biçimde yansıtır. Ölçüsüz mistisizm bu dengeyi bozar. Nitekim çok eski iki uygarlığı dikkate aldığımızda, Sümerlilerin Mısırlılardan daha köklü ve geniş bir uygarlık kurduklarını görüyoruz. Çünkü Sümerlilerin uygarlığında dünyaya karşı duyulan aşk ve heyecan, mutluluk ve kişisel hürriyet daha ileri bir safhada bulunuyordu. Mısırlıların uygarlığında ise mistisizm daha belirgin ve hâkim durumda idi. Tam denge sağlayamadıkları için Sümerliler kadar bu alanda başarılı olamadılar.
İslâm, yukarıda belirttiğimiz esas ve prensipleriyle en ölçülü dengeyi getirmekle, hem insan ruhunu, hem dünya ile olan ilişkisini kuvvetlendirip geliştirmeyi amaç edinmiştir. Tabii sosyal yapıda uygulanır da bu ölçüsü metod olarak gözönünde bulundurulursa...
Sırası ve yeri geldikçe tekrar tekrar bu önemli konuya dönülecek ve yeterli doküman sunulmaya çalışılacaktır. Çünkü Kur'ân'da bu konuyla ilgili birçok âyetler yer almaktadır. Ayni bahçenin bu çok çeşitli güllerinin her biri ayrı koku ve ayrı renktedir.[31]
Âyetler Arasında Bağlantı
Allah (C.C.), Peygamberi Muhammed'e (A.S.) inananların hep birden sulh ve selâmete, İslâm'ın birlik ve beraberlik havasına girmelerini, ayrılığa düşmemelerini emrettikten sonra, gerek toplum gerekse millet hayatında sadece insan aklıyla hareket etmenin yeterli olmayacağına, ilâhî dinin yol göstericiliğine herhalde gereksinme bulunduğuna işarette bulundu. Aşağıdaki ayetle de haktan yana olanların üstün geleceğini, hakikate erişip hak doğrultusunda yürüyeceğini; bunun aksine ayrılığa düşenleri büyük felâketlerin beklediğini hatırlatıyor ve böylece Sünnetullah'-ın değişmiyeceğine dikkatleri çekiyor.[32]
Meali :
213— İnsanlar tek bîr ümmet idi. (Düşünce ve inanç ayrılıklarına düştükleri için) Allah, peygamberleri müjdeciler ve uyarıcılar olarak gönderdi; insanların ayrılığa düştükleri konularda, aralarında hüküm vermek için beraberlerinde hak kitaplar indirdi. Ancak ne var ki kitap verilenler kendilerine açık belgeler geldikten sonra aralarındaki ihtiras yüzünden onda ayrılığa düştüler. Bu nedenle Allah kendi izniyle inananları (diğerlerinin) ayrılığa düştükleri hak ve hakikate eriştirdi. Allah dilediği kimseyi doğru yola ulaştırır,
İlgili Hadîsler
«Bizler son olarak geldik; kıyamet gününde ise önde bulunacağız. Diğer ümmetlere bizden önce Kitap verilmiştir; bize onlardan sonra verildi. Şu ayrılık gösterdikleri güne (cuma) Allah bizi eriştirdi. Yarın ise (cumartesi) Yahudilere, yarından sonrası (pazar) Hıristiyanlaradir.» [33]
Peygamber (A.S.) Efendimiz gece kalkıp namaz kıldıktan sonra şu duayı yaptı :
«Ey Cibril'in, Mikâîl'in ve İsrafil'in Rabbi! Göklerin, yerin yaradam!. Gizli acık her şeyi bilen!. Allah'ım! Şüphesiz ki, ayrılığa düştükleri konularda kulların arasında Sen hüküm verirsin. Ayrılığa düşülen hususta beni hakikate eriştir. Çünkü Sen dilediğini kendi izninle doğru yola kavuşturursun..» [34]
«Allah'ım! Hakkı hak olarak bize göster ve ona uymayı bize nasîb et. Bâtılı da bâtıl olarak bize göster ve ondan sakınmayı bize nasîb eyle; onu bize karmaşık yapma! Sonra sapmış oluruz. Bizi takva sahipleri (Allah'tan korkup her türlü haram ve kötülükten sakınan kullarıjna önder eyle!.» [35]
İnsanlar Tek Bir Ümmet İdi
Bu cümleyle ilgili yorumlar ve rivayetler:
a) Tek ümmet olanlar, Âdem Peygamberle çocukları idi.
b) Nûh Peygamberin gemisine binip kurtulanlar tek bir ümmet olarak yeniden hayata başladılar,
c) İnsanların hemen hepsinin cehalet ve küfür üzere bulundukları devirlerde, hepsi de inkâr üzere bulunduğundan tek ümmet sayılmışlardır.
d) Âdem Peygamberle Nuh Peygamber arasındaki devrede insanlar küfür üzere bir ümmet niteliğinde kaldılar.
e) İbrahim Peygamberin dünyaya geldiği devirde insanların ezici çoğunluğu bir ümmet ölçü ve anlamında küfür üzere bulunuyordu.
Bütün bu rivayetler ve yorumların daha çok ikisi tarihî gerçeklere uymaktadır: Âdem ve çocuklarının yaşadığı devir. Nûh Peygamberin gemisine binip kurtulanlar Asya'nın verimli toprakları üzerine yayılarak çoğalmaya ve yavaş yavaş kabileler oluşturmaya başladılar. Derken farklı görüşler, birbirini tutmayan inançlar ortaya çıktı. Bu yüzden insanlar birbirine düşman kesildiler; böylece karşıt görüşler, farklı inançlar arasında çetin mücadeleler başgösterdi. Allah, ayrılığa düşen, bu insanlara, hakikati bildirmek üzere rahmetinin müjdecisi, azabının şiddetini haber verici ve insanların düştükleri yanlış yolun felâkete uzandığını hatırlaücı peygamberler gönderdi.
Tabii o devirlerde insanların çoğu Asya ve sonra Afrika kıtası üzerinde yaşıyordu. Diğer kıta ve kesimlerde pek az insan bulunuyordu. Bu pek az insanlar arasında bir ulaşım ve haberleşme imkânları da yoktu. Ancak her kabileye yine kendilerinden birer uyarıcı görevlendiriliyordu. Asıl ayrılıp sürtüşme ve vuruşmaya kapı açanlar Asya kıtasının verimli topraklan üzerindeki kabile ve milletler idi. Dikkat edilecek olunursa, büyük peygamberlerin hemen hepsi bu kıta üzerinde görev yapmıştır. Öteki uzak bölgelerdeki küçük kabilelerle temas mümkün olmadığı İçin birer uyarıcı peygamber göndermekle yetini I m iştir.
Asya kıtasında peygamberlerin bütün uyarılarına rağmen insanlar ihtirasları yüzünden ayrılığa düşmekten kendilerini kurtaramamışîardır.[36]
Bu Konudaki Rivayetler Ve Yorumlar
1— Cuma gününde ayrılığa düştüler: Yahudiler cumartesini, Hıristiyanlar pazar'ı seçtiler. Allah dosdoğru inananları hakikate eriştirdi, cuma gününü onlara nasîb etti.
Mûsâ Peygamber'den sonra Yahudilerde bir bölünme başgöster-diyse de Davud ve Süleyman Peygamberler devrinde bu önlenmiş ve sonra tekrar ayrılma ve bölünmeler sürüp gitmiştir.
2— Kıble konusunda ayrılığa düştüler: Hıristiyanlar, Meryem'in doğu tarafına çekilip doğum yaptığını dikkate alarak bu yönü seçtiler. (Aslında bu bir ilâhî emre dayanmıyordu). Yahudiler, Kudüs'teki Süleyman Peygamberin Mabedi sayılan Beytülmakdis'i kıble olarak seçtiler. Ama Allah yeryüzünde ilk yapılan mabedi (Kâ'be'yi) Muhammed (A.S.) ümmetine kıble olarak belirledi. Böylece ayrılığa düşen ümmetleri bu ilk mabedin yansıttığı TEVHÎD İNANCI etrafında toplamayı uygun buldu. Ama Yahudilerle Hıristiyanlar ayrılıkta devam ettiler, Allah'ın son dinine ve belirlediği kıbleye uymadılar.
3— Namaz konusunda da ayrılığa düştüler: Kimi sadece rükû1 yapmayı, kimi sadece secde etmeyi, kimi namaz kılarken de konuşmayı, kimi de yürür halde de namaz kılmayı ibâdet biçimi olarak savundu. Allah bu konuda hak olan ve ruha yeterli gıdayı sunan biçimi belirleyerek Muhammed (A.S.) Efendimize ve O'nun ümmetine nasîb eyledi. Bu hidâyetin kapısını bizlere açtı..
4— Oruç konusunda da ayrılığa düştüler: Kimi günün yarısında oruç tutmayı, kimi bazı yiyecek maddelerinden perhiz edilmesini, kimi de gün sayısında farklı sayıları savundu. Allah en doğrusunu Muhammed (A.S.) Efendimize ve Onun ümmetine bildirdi. Diğer ümmetlerin ilâhî doğrultudan bu konuda da ayrıldığını bildirerek hakikati insanlara anlasınlar diye sergiledi.
5— İbrahim Peygamber hakkında da ayrılığa düştüler: Yahudiler bu peygamberin Yahudi olduğunu, Hıristiyanlar onun Nasranî bulunduğunu savundular. Allah bu farklı görüş ve iddiaları reddederek İbrahim Peygamberin ne Yahudî, ne de Hıristiyan olduğunu, onun sadece Hanîf -Müslim bir peygamber özelliğini taşıdığını açıkladı. Günkü İbrahim Peygamber, Musa Peygamber'den önce gelmiştir. Isâ Peygamber ise Is-râlloğullan'na, bozulan ilâhî dini düzeltmek üzere gönderilmiştir.
6. İsâ Peygamber hakkında da ayrılığa düştüler: Yahudiler onun anasına çirkin iftirada bulunmaktan çekinmediler. Hıristiyanlar ise onu Allah'ın oğlu olarak ilân ettiler. Allah gerçeği açıklayarak İsâ Peygamberin Meryem'den doğma bir insan olduğunu, ancak Cibrîl'in üflemesiyle ruhî yapısının daha belirgin öiçü ve anlamda bulunduğunu bildirdi. Allah'a oğul isnad etmenin küfür olduğunu da yer yer hatırlatarak Hıristiyan lan uyarmayı diledi.[37]
İnsanlar Tek Bir Ümmet İdi
Ümmet: Bir konu üzerinde toplanıp ideal ve inanç birliğini sağlayan ve birbirleriyle uyum halinde olan bir topluluk demektir. Ayrıca Kur'-ân'da buna muhtelif cümleler arasında değişik anlamlar verilmiştir:
a) Millet; Bu tabir inançlar (akaid) ve Şeriat temelleri (Usûl-i Şerâyi1)
anlamına da gelir.
b) Aralarında uyum sağlayınca bağlantı bulunan ve bu yüzden bir topluluk haline gelen insanların hepsi demektir.
c) Zaman anlamında da kullanılmıştır.
d) Kendisine uyulan lider ya da önder mânasına geldiği de olmuştur. [38]
Birinci tarif ölçüsü içinde dilleri, ırkları, renkleri ve etnik yapılan ne olursa olsun bir peygambere inanıp uyan ve kendi aralarında uyum sağlayan bir topluluğa (cemaate) ümmet denilmiştir.
Âyet'te «İnsanlar tek bir ümmet idi» denildiğine bakılınca bundan birkaç önemli mesele ortaya çıkıyor:
1— Yeryüzü henüz belli kit'alara ayrılmadan, bu konuda jeolojik bir değişime uğramadan az sayıda insan bir arada yaşıyordu. Allah'a kulluk etmelerini sağlamak için de onlara peygamberler gönderilmiştir.
2-— Tek bir ümmet halinde olan insanlar zamanla nüfusun çoğalıp kabileler haline geçmesiyle inanç ve görüş ayrılığına düştüler; böylece aralarında bölünmeler ve sürtüşmeler başladı. Bunu gidermek için ilâhî rahmetin müjdecileri, azabın da habercileri sayılan peygamberler gönderildi. Çünkü birlik ve beraberliği TEVHÎD akidesinde sağlamaya insan akiı kâfi gelmiyordu. Herhalde âhiretten söz edecek, hakikatlerin kapılarını açacak, beşer aklını harekete geçirecek elçilere ihtiyaç vardı,
3— Âdem Peygamberden sonra, insan sayısı arttıkça bölünmeler, farklı inançlar, birbirine uymayan düşünceler ortaya çıktı. İnsanlar arasında inanç birliğini ve sosyal uyumu sağlamak, onları kendi elleriyle yaptıkları putlara tapınma aşağılığından kurtarmak için peygamberler gönderildi.
Nûh Peygamber devrinde meydana gelen tufandan sonra insanlar Asya kıt'ası üzerinde tek ümmet halinde bulunuyordu. Sonra nüfus artıp çoğalma ve kabileleşmeler meydana gelince etrafa yayılmaya başladılar. Bu yüzden zamanla farklı inançlar ortaya çıktı ve toplumlar arasında uyumsuzluk başgösterdi. Allah onları bu tartışma, sürtüşme ve vuruşma felâketinden kurtarmak, aralarında sulh ve selâmeti sağlamak, hepsinin yüzünü bir olan Allah'a çevirmek için peygamberler gönderdi.
Birinci maddede dokunduğumuz gibi, önceleri yeryüzündeki kara parçaları bugünkü biçimde değildi. Kıtaların çoğu birbirine bitişik idi. Bu kara parçası üzerinde yaşayan insanların sayısı da pek fazla değildi. Peygamberlik ilk insanla başladığı için insanların her devirde uyum halinde yaşayabilmeleri peygamberlerle az-çok sağlanmıştır. Ama ani bir jeolojik değişme meydana gelince, bugünkü kıtalar oluştu. Böylece dünyanın her tarafına insanlar dağıtılmış oldu. Her kara parçası üzerinde kalan insanlar kendi başlarına yeniden hayat mücadelesi vererek yaşamaya koyuldular. Ara yere giren okyanuslar, insanların biraraya gelmesine engel oldu. Bu nedenle de Allah kıtalar üzerine yayılıp çoğalan insanlara birer peygamber gönderdi.
Bütün bu varsayımlardan sonra yerküre üzerinde insanlar varken böylesine bir bölünme ve kıt'alara dönüşme olmuş mudur? İkinci olarak Nuh Peygamber devrinde meydana gelen tufan genel anlamda mıdır, yoksa bölgesel midir? Bu iki sorunun cevabını bulmaya çalışalım; ilim bu konuda bize fazla birdoküman toplayamamıştır.
İnsanların, dördüncü jeolojik zamanda yaratıldığı sanılıyor. Bu da kesinlik kazanmamıştır. Yerkabuğunun kıvrım ve yatay durumuna gelmesiyle büyük bir değişiklik olduğu tahmin edilmektedir. Kıvrımlar, çökme-
ler ve yükselmeler yeryüzünün bugünkü görünüşünü meydana getirmiştir.
Ancak şunu diyebiliriz ki, Allah'ın yüce kudreti kâinatı yaratmakla kalmamış, gelecekteki düzenlemeleri, tarihî olayları, yeryüzünün insanlar yaratıldıktan sonraki şeklini de yaratma fiiliyle çizip, Sir James'in dediği gibi, değişmez kanunlara bağlamıştır,
Bizim, «dünya, üzerinde yaşayan insanlarla birlikte kıtalara ayrılmıştır» sözümüze gelince, bu da bir yorum ve varsayımdan öteye geçmez.
Nuh Tufanına gelince, bunun genel ölçüde bir tufan olmadığım biliyoruz. Çünkü Nûh Peygamber sadece Asya kıtasının bir böiümü üzerinde belli bir ümmete gönderilmiştir. Bütün insanlara gönderildiğini isbath-yan hiç bir belge mevcut değildir. Ancak bu tufanın insanların daha çok eyleştiği bir bölgede meydana geldiğini düşünürsek, tufandan sonra yaşayan insanların zamanla çoğalıp ayrılığa düştüğünü söyliyebiliriz. Nuh Peygamberin 950 yıl yaşadığına bakılırsa, uzun bir zaman mücadele vermiş ve tufandan sonra da bir rivayete göre 350 yıl daha yaşamış ve bu süre içinde yeni bir ümmet meydana getirmiştir.
İlende sırası geldikçe bu konuya tekrar dönülecek ve geniş bilgi verilmeye çalışılacaktır.[39]
İnsan Doğuştan Sosyal Yapıya Bağlıdır
«İnsanlar tek bir ümmet idi...»
Allah insanları tek bir ümmet biçiminde yarattı; hayat düzeyinde onları birbiriyle ilişikli ve bağlantılı kıldı. Bu nedenle insanda doğuştan bu gereksinme vardır. Aile ve çevre bunu geliştirip ya verimli ve yararlı, ya da zararlı bir düzeye getirir. Çoğu fertlerin sıcak dost, yakın komşu, yardım elini uzatan akrabaya su-ekmek kadar ihtiyaç duyduğu bir gerçektir. Hemen herkesin huzur veren bir aile yuvası kurmaya çalışması, çoluk-çocuğun kaynaşan ve neşe saçan havasına bir an önce erişmeyi arzulaması ve sonra sosyal bünyede itibarlı bir yer almaya gayret göstermesi, daha doğrusu toplumla kaynaşıp günlük hayatı değerlendirme özlemi duyması, hep Allah'ın doğuştan insan ruhuna yerleştirdiği «sosyal yapıya bağlı kalma sünneti»dir. O halde her insanın toplum bünyesinde yerini alıp yaşamım sürdürmesi, beşer hayatı için kaçınılmaz bir gereksinmedir.
Hem insanın ruhî ve bedenî ihtiyaçlarının yeteri kadar karşılanabilmesi toplum içinde yaşamasıyla mümkündür. Hiçbir fert yalnız başına bütün ihtiyaçlarını karşılama gücüne sahip değildir. «İnsan yaratılıştan uygardır ve sosyal yapıya bağlıdır,» sözü bu hakikati yansıtmaktadır.
Ne var ki insanlar çoğaldıkça, ümmet yapısında nüfus patlaması baş-gösterince, bir takım gruplaşmalar, farklı düşünceler ve sürtüşmeler meydana gelir. Çünkü insanların fizyonomisi değişik olduğu gibi karakter ve akılları da farklıdır. Milyonlarca insanın bir arada uyum içinde yaşaması çok zordur. Her fertten feragat beklenir; hürriyetinin tamamını kullanmaması istenilir. Bunun için de hayatı disipline edecek, ruh ve vicdanları geliştirecek, toplumu bir insan bedeni gibi kabul edeoek ve kendini bu bedenin bir organı sayacak eiddi bir dinî eğitime ihtiyaç vardır. Dinin ilâhî vasfını bütün özelliğiyle algılamaya beşer aklı yeterli olmadığından hem peygamberlere, hem de semavî kitaplara gerek duyulmuştur. «Allah, peygamberleri müjdeciler ve uyarıcılar olarak gönderdi; insanların ayrılığa düştükleri konularda, aralarında hüküm vermek için beraberlerinde hak kitaplar indirdi..» âyeti belirtilen hususu açıklamaktadır.[40]
İhtiras Ayrılığa, Başolma Bölünmeye Yolacar
«cAncak ne var ki kitap verilenler, kendilerine açık belgeler geldikten sonra aralarındaki ihtiras yüzünden onda ayrılığa düştüler.»
Yahudiler böylesine bir ihtiras ve onun tabii sonucu olan bölünme yüzünden tarih boyunca felâketten felâkete uğradığı gibi, Hıristiyan âlemi bir zamanlar böylesine bir ihtiras nedeniyle,, İsâ Peygamberin açık belgelerle gelecek olan peygamberden haber vermesine rağmen, dini ölçüsüz ve anlamsız bir baskı unsuru olarak kullandılar, aşırı taassuba kapılarak İncil'de zaman zaman değişiklikler yapıp İlâhî niteliğini bozdular. Böylece aralarında bölünmeler meydana geldi, ayrılığa düştüler. Katolik-lerle Protestanlar arasındo çetin mücadeleler oldu ve bu uygunsuz sürtüşme ve bölünme hem kiliseye, hem Batılı milletlere pek pahalıya mal-oldu.
Müslümanlar arasında da özellikle itikadı atanda mezhep ayrılıkları ve bunun sonucu ortaya çıkan sürtüşme, tartışma ve devletin üst kademesindeki kişilerin desteğini kazanma yarışı, asırlarca sürüp gitti. Ehl-i Sünnet ile diğer mezheplerin iddialı tartışmaları bir nice değerli ilim adamının öldürülmesine, zindanlarda çürüyüp gitmesine ve Müslüman cemaatının bölünüp hasımlaşmasına yolaçtı.
İlk asırlarda Hâşimî, Emevi üstün gelme yarışı, İslâm'ın gücünü, feyizli hamlesini durdurdu ve binlerce kişinin canına maloldu..
On ikinci asırda had safhaya varan mezhep kavgaları, Fatımîlerle di-
ğer mezheplerin Müslüman halkı ekollere ayırması ancak Selâhattin Ey-yubî gibi büyük bir kumandan ve cok değerli bir devlet adamının gayretiyle hızını kaybetmiştir. İslâm âleminin bu tür bölünmelerini de fırsat sayan Haçlı sürülerini Anadoluda I. Kılıcaslan, Suriye ve Kudüs'te Selahat-tin Eyyubî defedebildi,
Salahattin'den sonra yine bir takım bölünmeler başgöstermiş; çeşitli mezhepler sahneye çıkma fırsatı bulmuş, başolma sevdası ciddî sarsıntılar meydana getirmiş, bu yüzden farklı ekoller doğmuş ve Tevhîd akidesi ağır yaralar almıştı. Derken Moğol istilası, Cengiz Han belâsı başgöstermiş ve bu güçlü İmparator adeta Allah'ın bir te'dîb aracı olarak İslâm ülkeleri üzerinden bir silindir gibi geçmiştir. Diyebiliriz ki ilâhî bir uyarı anlamında Müslümanlara ağır bir tokat indirilmiştir.
Bugün yine gerek ülkemizde, gerekse diğer İslâm ülkelerinde sayısı belirsiz bölünmeler ortaya çıkmış ve her gecen gün hızını artırmaktadır. Müslüman cemaati parçalayan bu akımların iç ve dış odaklarca organize edildiği sanılmaktadır. Her mezhep ya da ekol kendisinin tek kurtarıcı ve hizmet verici olduğunu iddia etmekte, diğer hic bir ekolle anlaşma, birleşme yoluna girmemektedir. Tabii bu konuda daha çok dış odakların ve birtakım maksatlı ellerin olumsuz yöndeki etkileri küçümsenmemelidir.
Özetlemeye çalıştığımız bu tutum ve gidişin sonu çok üzücü olabilir. Kur'ân'da yukarıda konumuzu oluşturan âyetle daha önceki milletlerin bu yüzden nasıl bölünüp felâketlere uğradıkları örnek veriliyor. Gaflet içinde bulunan ve ilk insandan bü yana şaşmadan hükmünü yürüten Sünnetullah'ın geçmiş milletlere nasıl ibretli dersler verdiğini hesaba kat-mıyan bazı İslâm ülkeleri ve Müslüman cemaatleri Tevhîd Aki-desi'nin birleştirici ve barıştırıcı mânasına çağırılıyor. Bu çağrıya kulak vermiyenler unutmamalıdırlar ki, İlâhî kanunlar, mîlletlerin hayatlarıyla bağlantılı olan Sünnetler değişmez; hükmünü herhalde yerine getirir ve böylece tarih bir kez daha tekerrür eder.[41]
Âyetler Arasında Bağlantı
Allah (C.C.), insanlar arasında, bölünen cemaatler bünyesinde uyumun, ancak İslâm'ın katıksız esas ve kaynaklarıyla, onun tertemiz İlâhî havasında sağlanabileceğini; haktan yana olanların ayrılık, bölünme ve sürtüşme felâketinden kurtulabileceklerini müjdeledikten sonra, bu yolda her zaman bir takım sıkıntı ve üzücü olaylarla karşılanabileceğine işaret ederek gecen milletlerden İmânın mutluluk düzeyine erişenlerin ilâhî yardıma eriştiklerini haber veriyor. Sonsuzluk saadetine kapı açan büyük ni'metlerin ancak büyük sıkıntı ve ağır külfetlerle elde edinilebileceğine dikkatler çekiliyor.[42]
Meali"
214— Yoksa siz, kendinizden önce gelenlerin benzer durumu başınıza gelmeden Cennet'e gireceğinizi mi sandınız?! Onlara ezici-üzücü sıkıntı ve zorluklar gelip dokundu da sarsıldıkça sarsıldılar, o kadar ki Peygamber ve Onunla beraber olan inanmışlar: «Allah'ın yardımı ne zaman?!.» diyecek duruma gelmişlerdi. Haberiniz olsun ki, Allah'ın yardımı elbette yakındır,
İniş Sebebi
Abdurrazzak'in İbn Cerîr'den yaptığı rivayete göre, bu âyet Ahzab (Hendek Savaşı) günü inmiştir. O gün Peygamber (A.S.) ve arkadaşları hayli sıkıntı ve engelleme ile burunburuna gelmişler ve sarsıldıkça sarsılmışlardı. Âyet hem onları teselli etmek hem bu konudaki Sünnetullah'ı hatırlatmak üzere inmişti. Tabii bu uyarı daha cok İslâm mücahidlerine yönelik bulunuyordu. [43]
İbn Abbas (R.A.) diyor ki:
«Allah (C.C.) bu âyetle, mü'min kullarına, dünya denilen uğrağın ve insan karakterini ortaya çıkaran tezgahın sıkıntı, üzüntü, dert ve ıstırap yeri olduğunu ve inananların böyle bir uğrakta çetin sınavlardan geçirileceğini, ileride yüksek anlamdaki ni'metlere çetin mücadeleler verdikten sonra erişilebileceğini haber veriyor ve bu konuda geçmiş milletlerden ibret alınacak bir tablo sunuyor.» [44]
Nitekim Ahzab günü Haktanyana olanlar iyice sıkışıp üzüldükleri zaman münafıklar bunu fırsat bilerek : «Allah ve Peygamberin bize va'det-tığı zafer ve saadet aldatmacadan başka bir şey değildir!» demişlerdi. Bunun üzerine yukarıdaki âyet inmişti.
Geniş bilgi için..
Ayrıca bu âyetin Uhud savaşında indiğini söyleyenler de var. Diğer bir tesbite göre,âyetin rmıhacirler(Mekke'den Medine'ye Allah ve din için göç edenler)le ilgili bulunduğu, cnları teselli anlamında indiği rivayet edilmektedir.[45]
İlgili Hadîsler
Sahîh rivayette, Habbab bin Eret (R.A.) diyor ki: Cok sıkıntılı günlerde bulunuyorduk. Bir gün Resûlüllah (A.S.) Efendimize dedik ki:
— Ey Allah'ın Peygamberi! Bizim için yardım dilemez misin? Bizim İçin Allah'a el açıp duâ etmez misin?
Bunun üzerine şöyle buyurdu :
«Şüphesiz ki sizden önceki milletlerden inananlar arasından öyleleri gelip geçti ki, başlarının üstüne testere konuldu da tâ ayaklarına kadar biçip böldü, fakat bu (işkence) onları dinlerinden döndüremedi. Demir tarak vücutlarına batırıldı, etle kemik arasına saplanıp kaldı da yine bu (elim durum) onları dinlerinden çeviremedi.»
Resûlüllah (A.S.) Efendimiz devamla buyurdu ki:
«Vallahi! Allah bu dâvayı tamamlayacaktır; o kadar ki atlı kişi San'a'-dan kalkıp Hadremevt'e kadar gidecek de bu yolculuğunda ancak Allah'tan ve bir de davarlarına karşı kurttan korkacak. Ama (ne yapalım ki) siz acele eden bir milletsiniz!.»[46]
Allah'ın Kulları Hakkında Sünneti Değişmez
— Büyük dâvalar çok çetin mücadelelerle elde edilebilir.
— Yüksek ni'metler büyük külfetlerle sağlanır.
— Dünya ve âhiret saadetine kapı açan islâm; -seviyeli, ciddi ve bilinçli hizmetlerle; kendini Allah yoluna adayan kahramanlarla, insanlığın mutluluğuna gönül veren inanmış bahtiyarlarla, kesesinin ağzını tereddütsüz açan cömertlerle, kalemlerini çalıştıran düşünürlerle hedef ve amacına erişebilir.
— Hakikat doğrultusunda başarıya ulaşmak, ilâhî Sünnete dosdoğru uymakla gerçekleşir.
Saadetin sürekli ni'metine sıkıntılı yollardan geçilerek ulaşılabilir.
İşte bu saydıklarımız, İlâhî Sünnet (hayat kanunu) dizisinde yer alan, amacı ve ona erişilmesi belirlenmiş olan yollardır, Kur'ân'da yer yer bu sünnet değişik anlatım biçimieriyle hatırlatılır.
Yukarıdaki âyet, insanoğluna, yeryüzüne adım atmasıyla başlayan ve her peygamber ve ümmeti hakkında şaşmadan hükmünü yürüten; uyanlara, uyum sağlayanlara saadet; uymayanlara, uyumsuzluk içinde sürtüşenlere azâb yolunu açan ilâhi kanunun ölçü ve anlamını yansıtıyor. Ne dünyadaki ölçülü ve yararlı bir hürriyete, ne de âhiretteki sonsuzluk yurduna bunun dışında bir yoldan gidilebilir. Bugün hürriyet içinde varlığını sürdüren milletler varsa, herhalde Allah'ın insanlar için sergilediği hayat kanununa az da olsa, bilerek ya da bilmeyerek uyanlardır. Dünya hayatının mutluluk ve hürriyet içinde geçmesi için bu ne kadar şartsa, âhıret saadeti ve oradaki sonsuz hayat için de başka bir ölçü ve anlamda şarttır. O halde Allah'ın yardımı bu kanunlara uyanlaradır.[47]
Peygamber Ve Çevresinde Yer Alan Mü'minler Örnek Olma Doruğunda Bulunuyorlar
Peygamber (A.S.) Efendimiz, İlâhî Sünneti en iyi bilen ve ona kusursuz uyan ve uygulayan insandır. Çevresindeki inanmışları da aynı düzeyde bulundurmayı ihmal etmezdi. Bunun için durmadan, dinlenmeden bu sünnet doğrultusunda yürür, engellen kaldırmaya çalışır; çetin ve sıkıntılı da olsa sonucunun mutlaka saadet getireceğini kesinlikle bilirdi. Şüphesiz ki bu Sünneti benimseyenler, içgüdünün arzuladığı sınırsız hürriyeti sınırlar, hayatı disipline edip yaratılış gayesiyle uyum sağlar.
İşte Peygamber (A.S.) Efendimiz ile arkadaşları Sünnetullah'm gereğini yapmış, hürriyetin asıl ölçü ve anlamını belirleyip dengeli ve huzurlu bir hayat yaşamanın şartlarını kusursuz ölçü ve biçimde ortaya koymuş, kendilerinden sonraki inanmışlara en güzel örneği sunmuşlardır.[48]
Ayetin Bugünümüzle İlgisi
Ayette iki önemli deyim üzerinde duruluyor:
1— Be'sâ'
2— Darrâ'..
Birincisi : Fitne, kargaşalık, huzursuzluk, mal ve can güvensizliği; ikincisi : Çeşitli hastalıklar, sinir sistemini bozan nedenler, geçim sıkıntısı ve maddecilerin durmadan toplumu için için kemirmesi; parazit benzeri işsiz aylakların toplumu tedirgin etmesi ile yorumlanır.
Nitekim Râğıb el-Esfehânî kendi Müfredatında bu iki kelimenin kapsadığı mânaları şöyle özetlemiştir:
Be'sâ': Şiddet demektir. Aklın ve Şeriatın uygun görmediği şeylere de bu isim verilmiştir. Azâb ve sıkıntı anlamlarını da taşımaktadır.
Darrâ': Genellikle genişlik, ferahlık, bol ni'met, mutluluk karşıtı olarak yorumlanır.
Ama bütün bunlar neye? İnsanoğlu neden tuğyan eder? Hem Ya-radanına, hem Onun kusursuz hayat kanunlarına karşı gelir? Neden inanmışlar bir sürü sıkıntı, elem ve ıstırapla karşılaşır? Günümüzün insanı neden bu kadar sınırını aşmak, başkasının hak ve hürriyetini alt-üst etmek ister? Neden iyiye, doğruya, güzele, ahlâk ve fazilete, sağiam ve köklü dindarlığa karşı çıkar? Bunca hınç ve kin niye?..
Bütün bunların cevabını yine Kur'ân ve tarih tekrar, tekrar vermiş; şüpheye yer bırakmıyacak ölçüde geçmiş milletlerin hayatından örnekler getirmiştir: Tez ile antitezin karşılaşması ve tartışıp üstün gelmeye çalışmasıdır. Hak ile bâtılın çetin mücadelesi, doğru ile eğrinin boy ölçüşme-sidir. Tezin güç bulması ve kendini kabul ettirebilmesi için antitezle, hakk'ın .hak olduğunun bilinmesi, bâtıl ile karşıkarşıya gelmesiyle mümkündür. Aksi halde hem tezin, hem hakkın, hem doğrunun unutulmaya mahkûm olması mukadderdir.
Resûlüllah (A.S.) Efendimizin, çok hırçın, kaba, kan dökücü, hak ve adaleti çiğneyici bir milletin bünyesinden çıkması ve önce böylesine saldırgan, putlara hayran kabilelere gönderilmesi, yani ilk adımda onlarla yüzyüze gelmesi, bu yüzden tarihte bir eşi daha bulunmayan çetin bir müeadele vermesi, sadece tezin güç kazanması ve yaygınlaşıp etrafta duyulmasına kapı açılması içindir.
Bugün İslâm bütün haklılığına ve insanlıktan yana mutluluğun tek doğru habercisi olmasına rağmen yer yer ve zaman zaman zayıflaması ve bir nice hayat kademelerinden çıkarılıp kendi kaderine terkedilmesi bir talihsizliktir. Ama bu talihsizliğin altında büyük hikmetler yatmaktadır. Bu dine çatanlar, onu zayıflatmak hattâ ortadan kaldırmak isteyenler, inanmışlarla alay edenler, her geçen gün hızını artırmaktadır. Materyalizm bütün şiddetiyle onu boğmaya çalışmaktadır. İlk bakışta bu durum bir ümitsizlik havası estirmektedir. Ama hakikatte büyük bir ümide gebe bulunmaktadır. Bu, hak tezinin, bâtıl denilen antitez karşısında güçlenme, daha erken hedefe ulaşma fırtınasıdır. İnanmışların birleşip gönül birliği İçinde Sünnetullah'la uyum sağlayacakları günü beklemektedir.
Evet bütün bu çılgınlıklar, sınırsız istekler, kargaşalık ve anarşik olaylar İslâm'a, köklü tarihimize dönmemizi hazırlamaktadır. Şerrin altında büyük bir hayır gizlenmiştir, günü gelince sahneye çıkıp Sünnetul-lah'ı bir kez daha doğrulayacaktır.[49]
Âyetler Arasında Bağlanti
Yukarıdaki âyetlerle, insanların maddeye karşı olan tutkuları nedeniyle açgözlülüklerinin kabardığı, bu yüzden de farklı ekollere, sonu gel-miyen sürtüşme ve kavgalara kapı açtıkları; felâketten felakete uğradıkları örnekleriyle birlikte anlatıldı. İnanmışların ise dünyada aziz âhirette mutlu olabilmeleri için her türlü sıkıntıya göğüs germelerinin 'gerektiği önerildi. Aşağıdaki âyetle de, aile ve sosyal yapının ahenkli ve dengeli ayakta durabilmesi için bireyleri arasında karşılığı Allah'tan beklenerek ciddi bir dayanışma ve yardımlaşmanın lüzumuna işaret ediliyor ve daha çok fert ve ailenin yakın çevresine dikkatler çekiliyor.[50]
Meali
215— Sana neyi harcayacaklarını soruyorlar; de ki: Hayırdan sarfe-Şgınız, and baba, en yakınlar, yetimler, düşkünler ve yolda kalmışlar t. Hayırdan ne işlerseniz, şüphesiz ki Allah onu bilir.
İniş Sebebi
İbn Abbas (R.A.) diyor ki ;
sahip bulunan İbn Cemûh (R.A.J Re?ve kime sadaka vereyim?
Kurtubî ve îbn Cerîr tefsirleri..
Ebû Hüreyre (R.A.) diyor ki:
«Resûlüllah (A.S.) bir gün ashabına : «Sadaka verin!» buyurdu. Orada hazır bulunan bir adam sordu :
— Yanımda bir dinar (altın para) var..
Peygamber ona şu cevabı verdi ve aralarındaki konuşma şöyle devam etti:
— Onu kendine harca..
— Yanımda bir dirhem daha var?.
— Onu eşine harca..
— Bir dirhemim daha var?.
— Onu da çocuğuna harca..
— Yanımda bir dirhem daha var?
— Artık onu da daha iyi harcamayı bilirsin.. [51]
Hayırda Öncelikle Gözetilecekler
Kur'ân'da hayırda, harcanacak malda ve yardım eii uzatılacak konularda öncelikle gözetilecekler yukarıdaki âyetle en ölçülü ve anlamlı biçimde sıraya konulup belirtilmiştir:
1. Hayatlarını çocuklarının yetişmesine veren, kendi sağlıkları pahasına onların sağlığını koruyan ana, baba..
2. Istıraplı, üzüntülü ve felâketli günlerimizde koşup bize teselli olan, dertlerimizi paylaşan, her bakımdan yardımcı olmaya çalışan en yakınlarımız..
3. Kendilerini besleyip korumaktan âciz kalan; ana-baba sevgi ve şefkatından yoksun bulunan ve topluma yararlı insanlar olarak yetiştirilmeleri gereken; her bakımdan ilgiye muhtaç bulunan yetimler..
4. Her türlü maddî gelirden mahrum olan, hayatını sürdürme İmkânlarını yitiren düşkünler..
5. Memleketinden uzak, tanınmadık bir yerde yolculuğu için hazırlayıp beraberinde taşıdığı azığını ve parasını yitiren, ya da elde olmayan bir 80beple vaktinden önce tüketen ve Allah'tan başka yardımcısı kalmayan yolda kalmışlar..[52]
Zekât Dışında Toplumu Sağlam Ölçülerle Oluşturan Yardımlar
Aile toplumun temeli ve en küçük ünitesidir. Millî bütünlüğün değişmez elementi sayılır. Bu yapısı sağlam olan fertleri arasında yardımlaşma ve dayanışma bulunan toplum, o nisbette güçlü ve huzurludur. İslâm, millet yapısında önce fertlerin vicdanını geliştirmekle işe başlar; sonra aile bünyesini fazilet temeline oturtur ve bu doğrultuda sağlam karekter-li, temiz vicdanlı, merhamet dolu gönüllere sahip bir toplum meydana getirir.
Allah'ın sunduğu sayısız ni'metleri ve bir nice açık belgeleri gören, sonra da bu bilinç içinde Allah'a kul olmanın vecibelerini yerine getiren bir millet her şeyden önce birbirini seven, birbirine yardımcı olan olgun insanlarla ölçü ve anlamını, amaç ve hedefini bulmuş olur. Bölünmekten kurtulur.
Allah bunun için milletlerin hayatında çetin sınavların bulunduğunu belirtirken, milletlerin temel yapısını oluşturan aile ve toplum bünyesinde zekât dışındaki yardımlaşmanın önemine dikkatleri çekiyor.[53]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıda geçen âyetle mü'minler arasında en çok ilgi gösterilmesi ve yardım edilmesi öngörülen sınıflardan ve bu nedenle toplum bünyesinde sağlanacak birlik ve dayanışmadan bahsedildi. Ülkenin bir bütün olarak düşmana karşı sağlam bağlarla birbirine bağlı bulunmasının yol ve yöntemleri kısmen anlatıldı. Aşağıdaki âyetle, insanlara bir sürü dert ve ıstırap kapısı açan fakat yeryüzündeki azgınlığı, haklara tecavüzü, insan haklarının çiğnenmesin! önlemek için zorunlu olan savaştan söz ediliyor, bunun dosdoğru inanmışlara farz kılındığı hatırlatılıyor. Barış ve esenliğin her zaman savaşa hazır durumda bütün önlemler alınarak köklü bir güc oluşturulduğunda gerçekleşebileceğine işaret ediliyor. Ülkede fitne ve kargaşalık çıkarmanın adam öldürmekten daha beter olduğuna parmak basılarak din ve vatan düşmanlarının hiç durmadan soğuk ve sıcak savaş peşinde koştukları belirtiliyor. Soğuk savaşı kültür yoluyla sürdüreceklerine ve böylece inanmışları dinlerinden döndürmeye çalışacaklarına ve bilhassa düşmanın bu sinsi metodunun bilinmesinde büyük bir gereksinme bulunduğuna dokunuluyor.[54]
Meali
216— Savaş (insanî duygularınızın gelişmesinden ve ilâhî rahmeti yansıtan bir ümmet olmanızdan dolayı), hoşlanmadığınız halde, size farz kılındı. Umulur ki hoşlanmadığınız bir şey sizin için hayırlı olabilir; sevip hoşlandığınız bir şey de sizin için şerr olabilir. Allah bilir, siz bilmezsiniz.
217— Sana hürmetli ay (Receb)den, ondaki savaştan soruyorlar, de ki: Hürmetli ay'da savaş büyük bir günahtır. (Ama) Allah yolundan alıkoymak, onu inkâr etmek ve Mescid-i Harâm'a girmelerine engel olmak, halkını oradan çıkarmak, Allah katında daha büyük bir günahtır. Fitne
adam öldürmekten daha büyük (bir suç ve günah)tır. Onlar (Allah ve Peygamberini inkâr edenler, İslâm'ı din olarak kabul etmeyenler) güçleri yetse sizi dininizden döndürünceye kadar durmadan savaşırlar. Sizden kîm dininden döner de kâfir olduğu halde ölürse, artık böylelerinin amelleri Dünya'da da, Âhiret'te de boşa gitmiştir ve işte cehennemlikler ve orada devamlı kalıcılar bunlardır!
218— Şüphesiz ki, imân edenler, Allah yolunda yurdunu terkedip bütün güçleriyle Allah yolunda savaşanlar yok mu, işte onlar Allah'ın rahmetini umarlar. Allah ise çok bağışlayan ve çok merhamet edendir.
İniş Sebebi
İslâm tarihinde çok önemli yeri olan Bedir savaşından iki ay kadar önce Resûiüllah (A.S.) Efendimiz, Kureyş kabilesinin durumunu araştırıp öğrenmek için birkaç kişiyi bu konuda görevlendirmek istedi, Cahş oğlu Abdullah'ı yedi kişilik bir müfrezeye kumandan ta'yin ederek yola çıkardı. Bu arada iki gün geçtikten sonra açılıp okunmasını ve İçinde yazılı bulunana göre hareket edilmesini plânladığı kapalı bir mektubu Abdullah'a verdi. Mektup açıldıktan ve içindeki emir anlaşıldıktan sonra hiç kimseyi bu yazılı emrin yerine getirilmesinde zorlamamasını bilhassa hatırlattı.
Sekiz kişilik müfreze emredilen yönde iki gün yol alıp ilerledikten sonra Abdullah mektubu açtı. Resûlüllah (A.S.) Efendimiz ona şu emri veriyordu : «Bu yazılı kâğıda baktığın zaman durmadan yürü, Mekke ile Taif arasındaki Batninahle adlı kesime ulaştığında orada Kureyş m durumunu gözetler ve elde edeceğin bilgiyi bize ulaştırırsın.»
Cahş oğlu Abdullah bu mektubu okuyunca : «Resûlüllah'ın emrini duydum ve derhal ona uyuyorum» dedi. Sonra durumu arkadaşlarına anlattı, bu konuda hiç kimseyi zorlayarnayqcağına dair emir aldığını söyledi ve şunu ilâve etti:«Şehit olmak isteyen benimle gelsin. Dönmek isteyenin yolu açıktır. Ben herhalde Resûlüllah (A.S.)ın emrini yerine getirmeye çalışacağım», diyerek hareket etti. Onun çok ciddi olduğunu gören arkadaşlarından hiç biri geriye kalmadı. Necran'a vardıklarında Sa'd bin Ebî Vakkas ile Utbe bin Gazvan'ın peşpeşe develeri kayboldu. Onlar develerini ararken Abdullah diğer arkadaşlarıyla birlikte Nahle denilen yere vardılar. Bu sırada Kureyş'ten birkaç kişi ticaret kervanıyla oradan geçiyordu. Tarih ise, cemazilâhir'in son günü idi. Haram aylarından biri sayılan Recep girmeden çarpışmaya karar verdiler. Kervanı idare edenlerden Amr bin Hddremf'yi bir okla öldürdüler, Osman bin Abdullah ile Hakem bin Keysan'ı esir ettiler. Nevfel bin Abdullah adındaki şahıs İse ka-
çıp kurtulabilen. Abdullah bin Cahş (R.A.) elde ettiği ganimet malından beşte birini Allah ve Peygamberi için ayırdıktan sonra esirlerle birlikte Medine'ye döndü. Resûlüllah meydana gelen olayı öğrenince çok üzüldü ve getirilen ganimet malını almadı. Abdullah bin Cahş ve arkadaşları, Re-sûlüllah'ın üzüldüğünü görünce perişan oldular ve «artık biz mahvolduk!» diyerek ne yapacaklarını âdeta şaşırdılar. Müşrikler bu olayı fırsat sayıp Müslümanların Haram aylarından bîri olan Recep'te kan döktüklerini ve bu olayın Peygamber'in emriyle meydana geldiğini etrafa yaymaya, İslâmiyet aleyhine propagandaya başladılar. Resûlüllah gelen müfrezeye «Ben size savaşın diye emir vermedim, neden bu yola girdiniz?!» derken, Müslümanlar da onları yer yer kınadılar ve «Emredilmedİğinİz halde savaştınız, kan döktünüz» diyerek üzüntülerini belirttiler. Müşriklerin iddiası bu olayın Recep ayında meydana geldiği merkezinde idi.
Verilen emre milimetre şaşmadan uymanın gereği bir kez daha bu olayla anlaşılmış oluyor. Gözetleme işini bırakıp savaşa kapı açmaları pek uygun bir davranış sayılmadı. Yarar yerine zarar getirdi. Cenâb-ı Hak iyi niyetle yapılan ve kan dökülmesine sebep olan bu davranışın, müşriklerin daha önce Müslümanlara yaptıkları kötülükler karşısında çok hafif kaldığını açıklar anlamda yukarıdaki âyeti indirdi. [55]
Yorumlar-Rivâyetler
a) Haram aylarından biri olan Receb ayında savaşmak o zaman için haram sayılıyordu. İslâm, ilk yıllarında Arapların bu âdetini bir bakıma yararlı gördüğü için kaldırmamıştı. Bu nedenle Resûlüllah {A.S.) Efendimiz getirilen ganimeti almadı.
b) Haksız yere bir adarn,hem de Haram ayında öldürüldüğü için elde edilen ganimete Peygamber (A.S.) Efendimiz el sürmedi, getirilen malın tamamını kan pahası olarak öldürülenin kabilesine gönderdi.
c) Emir almadan böyle bir olaya sebep oldukları için müfrezenin kınanması gerekiyordu. Nitekim hem Resûlüllah (A.S.) Efendimiz, hem de Ashabın ileri gelenleri onları hayli kınadılar. Böylece meydana gelen olay bütün Müslümanları üzdü. Müfreze ise yanlış harekette bulunduğunun farkına vararak bu kez kendi kendilerini kınadılar.
d) Haram aylarında savaşmanın yasak hükmü,Tevbe suresinin 30. âyetiyle kaldırıldı. Böylece Arap Yarımadasında iyi bir âdet sayılan ve artık geçerliliğini kaybeden bir yasağın İslâmın parlak güneşi ve insanlık-
tan yana getirdiği geniş ilâhî rahmet karşısında ne gibi değeri olabilirdi?
e) Sekiz kişilik müfreze olayının meydana geldiği günü Recep değil Cemazilâhir'in son günü sanmışlardı. Bu nedenle müşriklerle savaşmakta bir sakınca görmemişlerdi. Yoksa henüz hükmü kaldırıimıyan bir âdete karşı çıkmaları düşünülemezdi. Ama ne var ki Medine'ye geldiklerinde Resûlüllah'ın «Ben size Haram ayında savaş ile emretmedim!.» buyurması üzerine, olayın Recep ayında meydana geldiğini anlamış ve fazlasıyla üzülmüşlerdi.
f) Ortada kötü niyet yoktu. Olan olmuştu, dönüşü mümkün olmayan bir yola girilmişti. Müşrikler bunu fazlasıyla Müslümanlar aleyhine İşlemiş ve böylece birçok kabilelerin Müslüman olmasını önlemeye çalışmışlardı. Allah bundan daha çok büyük bir günah sayılan müşriklerin Müslümanlara karşı davranışlarını hatırlatarak bu âyeti indirdi:
«Sana hürmetli aydan, ondaki savaştan soruyorlar, de ki: Hürmetli ay'da savaş büyük bir günahtır. (Ama) Allah yolundan alıkoymak, onu inkâr etmek ve Mescid-i Harâm'a girmelerine engel olmak, halkını oradan çıkarmak, Allah katında daha büyük bir günahtır. Fitne adam öldürmekten daha büyüktür..»[56]
Verilen Emrin Dişina Çıkmamak
idrâk ettiğimiz gerçekler sağlam bir nizamın görünümüdür. Meydana gelen olaylar belli bir kanunun sebepler zincirini sergilemesinin sonucudur. Sebepleri yanlış değerlendirmek, insan idrâkinin ürünüdür. Bu bakımdan elde edilen sebepleri önce akıl ve din ölçülerinde değerlendirmek, gerçeğe erişmeyi kolaylaştırır. Hele Allah'tan alıp öyle konuşan ve hareket eden bir Peygamber işe kumanda eder, emir ve tavsiyelerde bulunursa, buna çok dikkat etmek, her kelimesi ve cümlesi üzerinde titizlikle durmak gerekir. Yanlış bir yorum, yanlış sonuçlara götürür. Cahş oğlu Abdullah'a verilen yazılı emir, yazılı değil de şifahi olsaydı, biraz su götürürdü. Ama ileriyi gören Rahmet Peygamberi Hazreti Muhammed (A.S.) yanlış anlaşılmasın veya hafızada değişikliğe uğramasın diye emri yazr-lı duruma sokmuş, öylece vermişti. Burada iki önemli nokta var:
1. Önemli bir emrin ya da şifrenin önceden duyulmaması için, kapalı bir zarfa konulup iki gün sonra okunması buyuruluyor.
2. Hatalı bir yola girilmesin, yanlış bir yoruma neden olmasın diye emir yazılı olarak veriliyor.
Buna rağmen Cahş oğlu Abdullah gözetleme işinden fazla, kervanı durduruyor ve bir adamın kanına girerek ganimeti elde ediyor. Kendi anayışına göre iyi bir iş yapmış bulunuyordu. Ama işin astı ve hikmet! bu yönde değildi. Bu bakımdan kınandı ve getirdiği ganimet olduğu gibi kan pahası olarak ilgili kabileye gönderildi. İslâm'ın asıl gaye ve hedefinin kervan soymak, adam öldürmek olmadığını hem Ashab-ı kirama, hem de bütün kabilelere anlatmak ve duyurmak gerekiyordu. İşte Peygamber (A.S.) Efendimiz de onu yaptı..
Uhud Savaşında verilen emre uyulmadığı için savaşın kaderi değişti ve küçük bir itaatsizlik Islama pek pahalıya mal oldu.
O halde ilk bakışta aleyhte bir durum da meydana getirse, yine verilen emre aynen uymak gerekir.[57]
İslam'ın İnsan Kanına Gösterdiği Saygı Ve Sunduğu Değer
İslâm, insan aklını ve bilincini, algılama ve belleğini sadece görülebilen ve bilinebilen eşya ile yüzyüze bırakmaz, onu bu dar çerçeveden kurtarıp fizik ötesine doğru yönettir. Çemberi yavaş yavaş genişleterek sonsuzluğa doğru götürür. İlmin ve ilim adamının belli bir sınırda kaldığına dikkati çeker, bu sınırın ötesinden haber veren Peygamberlere ve Kitaplara dikkat etmesini telkin eder.
Bu bakımdan bir yerde ortam ve onunla bütünleşen akıl ve idrâk kan dökmeyi uygun görür; Peygamber ve Onun getirdiği Kitap bunu, uygun görmez. Çünkü birinin erişebildiği sınır ve sonuç, diğerine oranla çok gerilerde kalır. Peygamber onun çok ilerisini, hikmet ve esrarını görerek ve bilerek konuşur. «A İlah im! eşyanın hakikatini bana öğret..» diye duada bulunması, bu hususu insanlara hatırlatmak içindir. O halde biri eşyanın hakikatini, sebeplerin hangi hikmet ve esrar halkasıyla bağlantılı bulunduğunu görmeden, bilmeden konuşuyor, ya da emir veriyor; diğeri bunları görerek, bilerek konuşuyor, emir ve tavsiyelerde bulunuyor.
Bu bakımdan Cahş oğlu Abdullah ile arkadaşları, Kureyş kervanıyla karşılaşınca, kendi akıl ve İdrâklerine göre bir yargiya vardılar; işin ötesini, esrar ve hikmetini, diğer bir tabirle eşyanın hakikatini görmeden, bilmeden hareket ettiler. Sonuç hiç İyi olmadı. Allah ve Peygamberinin sevmediği bir olay meydana geldi. İnsan kanı döküldü. Peygamber (A.S.) meydana gelen sebeplerin hangi hikmet halkasına bağlı bulunduğunu ve hakikatin ne olduğunu bilip gördüğü için görünürde bir zafer sayılan bu olayı kınadı ve ganimeti kabul etmedi.
Öldürülen şahıs, İslâm düşmanlarının azılılarından olmasına rağmen Peygamber (A.S.) bu davranışı İslâm'ın cihan dini olma hikmetine aykırı bulmuştu. Amaç insan öldürmek değil, doğru yolu göstermek, hakikati öğretmektedir. Silah son çaredir. Burada ilk çare olarak kullanıldığı için Peygamberin {A.S.) tatlı bakışlarında, güler yüzünde bir değişiklik meydana gelmiş, üzüldüğü her halinden belli olmuştu.
İslâm'ın tertemiz rahmet havasına giren mü'minlerin savaştan hoşlanmadıkları belirtiliyor. Zira imân, insanda merhamet ve şefkat duygusunu geliştirir. Ayet'te mü'minlerin bu duygusuna işaret ediliyor. Ne var ki bu duygu karşı tarafın gönlünde ve dimağında gelişmediği sürece savaşların ardı arkası kesilmez. Bunun için İslâm, savaşı bir bakıma, hastaya sunulan ve fakat içinde şifâ taşıyan çok acı bir ilâca benzetir. Hasta hoşlanmadığı halde şifâ bulmak için onu kullanır.[58]
Fitne Adam Öldürmekten Daha Ağır Bir Suç Ve Daha Büyük Bir Günahtır
a) Allah yolunda yürümek isteyenlere karşı engeller koymak,
b) Allah'ı inkâr edip. inanmışlara saldırmak, onları üzmeye çalışmak,
c) İbâdet yerlerine gidilmesini, Allah'a secde edilmesini önlemek, o yerlerdeki halkı sınır dışı etmek..
Kur'ân yukarıdaki âyetle bu üç maddeyi, iniş sebebine göre önce Mekke ve oraya ibâdet için gitmek isteyen mü'minler ve onlara engel olmaya çalışan müşrikler hakkında noktalıyor. Sonra da bu ölçü ve anlamda davranan ve aynı engellerle karşılaşacak olan bütün inanmışlar hakkında hükmü genelleştiriyor.
Allah'a inanılan bir ülkede inanmışlara karşı bu anlam ve ölçüde bir politika uygulamanın ağır bir suç, büyük bir günah olduğu, savaşı başlatıp adam öldürmekten daha beter bir sonuç doğuracağı hatırlatılıyor. Çünkü :
1— Bir millet daha çok güzel âdetleriyle, sağlam inançlarıyla ve Allah'a olan kulluğun güzel anlamıyla varlığını sürdürür ve bütünlüğünü koruyabilir. Dinî inançlara saygı gösterilmiyen, millî geleneklerin yıkılmasına göz yumulan ve ibâdet yerlerine karşı iyi niyet beslenmiyen bir ülke-e maddecilik ön plâna alınmış olur. Madde amaç ve hedef olunca ortadaki ahlâk, fazilet çiğnenir. Çok geçmeden fakirle zengin arasında derin uçurumlar meydana gelir ve sınıf kavgasına kapı açılır. Bu da önüne geçilmesi güc, fitne ve kargaşalık doğurur.
2— Spvgi, saygı, yardımlaşma, dayanışma, insanlıktan yana hizmet ve insan haklan gibi yüce duygu ve değerler daha çok dindarlık havası
içinde gelişir. Âhiret kavramı silinip- sorumluluk duygusu kalblerde yer bulamayınca vicdanlar silik, gönüller katı, istekler sınırsız, haklar anlamsız kalır.
3— Böyle bir ortamda «Gemisini yürüten kaptandır.» düşüncesi yaygınlaşır; herkes geleceğini maddî yönden güvenceye almaya yönelir. Üstü örtülü bir soygunculuk, haklara el uzatmak, kısa yoldan zengin olmak mücadelesi gemi azıya alır.
Bunun için Kur'ân'ın konumuzu oluşturan âyetiyle, Allah'a ibâdeti engellemenin ve fitne çıkarmanın adam öldürmekten daha beter olduğu açıklanıyor.[59]
Fıkhî Yönü
Murted (dinden dönen) hakkında müctehit imamlar ve diğer ilim adamları farklı görüşler ve ictihadlar ortaya koymuşlardır: Bu konuda geniş bilgi için fıkıh kitaplarında Murted Ahkâmına başvurulması tavsiye olunur.[60]
Âyetler Arasinda Bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle önce «Haram ayı»nda savasın büyük bir günah olduğundan; ama inanmışları Allah yolundan alıkoymanın, onlara haksız ve caydırıcı bir politika uygulamanın ve böylece cemaat arasında, millî yapıda fitne ve kargaşalık çıkarmanın daha büyük bir günah olarak ilâhî hükümde yer aldığından söz edildi.
Aşağıdaki âyetlerle inanmışların sinsi ve caydırıcı bir politikanın kurbanı olmamaları için üç şeye daha çok dikkatli olmalarının gereğine; inkarcılardan esen ve insan ruhunu öldüren, beşer vicdanını silik hale getiren ve hiçbir zaman İslâmiyetle uyum sağlayamıyan bir kültüre işaret ediliyor. Birlik ve beraberlik ruhu ve anlayışı içinde böylesine zehirleyici ve beyin yıkayıcı bir fırtınadan kurtulabilmek için Kur'ân'ın diğer tavsiyelerine uymakla beraber daha çok insanı küfre ve ahlâksızlığa doğru çeken içkiden sakınılması, ihtiyaç fazlası malın -sosyal adaleti gerçekleştirmek, zayıf unsurları güçlendirmek, inanmışları bütünleştirip İslâm'ın hayat düzeni içinde kuvvetli ve örnek bir millet yapmak için- lüzumlu görülen yerlere verilmesi; fitnecilere, inkarcılara ve tek kelimeyle İslâm'ın karşısında olan inkarcılara yem olmaması, toplumu ve onun birliğini tehdid eden anarşizme ve komünizme alet edilmemesi için kimsesiz ve sahipsiz çocukların sokaklardan kurtarılması/ dinî ve millî kültürle beslenip yararlı birer insan durumuna getirilmesi emrediliyor.[61]
Meâli:
219— Sana h a m r (alkollü İçkî)den ve kumardan soruyorlar. De ki: İkisinde de hem büyük günah, hem insanJar için (bazı) faydalar vardır; ama günahları (ve zararları) yararlarından daha büyüktür.
Ve Sana (Allah için, O'nun yolunda) neyi harcayacaklarını soruyorlar; de ki: Artanı... Böylece Allah (Dünya ve Âhiret hakkında) düşünesi-niz diye size âyetlerini açıklıyor.
220— Hem sana yetimlerden soruyorlar, de ki: Onlardan yana işleri düzeltmek (onların yararına hayırlı teşebbüslerde bulunmak) daha hayırlıdır. Eğer onlarla bir arada yaşarsanız, artık onlar kard&şlerinfzdlr. Allah (işlerini düzenleyip yetimleri yetiştirmeyi, faydalı birer insan yapmayı) bozanı düzeltenden ayırt edip bilir. Allah dileseydi sizi (bu hususta daha ağır bir sorumluluk altına sokup) sıkıntıya uğratabilirdi. Şüphesiz ki, Allah yegane üstün ve sonsuz hikmet sahibidir.
İniş Sebebi
Başlarında Hattab oğlu Ömer ve Cebel oğlu Muaz (R.A.) bulunduğu halde Ansardan bir cemaat, Resûlüllah (A.S.) Efendimize gelerek dediler ki: «Ey Allah'ın Peygamberi! Bize içki ve kumarfm fenalığı) hakkında bir
fetva ver; çünkü her ikisi de aklı giderici, malı alıp götürücüdür.» Bunun üzerine yukarıdaki ayet indi. [62]
İlgili Hadîsler
«Her sarhoş eden şey hamr'dır ve her sarhoş eden şey haramdır.» [63]
«Dünyada içki içip ona devam ettiği halde tevbe etmeden ölen kimse, âhirette (cennetin hayat verici) içkisinden içemez. [64]
Yemen'in Ceysan bölgesinden gelen bir adam. Peygamber (A.S.) Efendimizden kendi memleketinde darıdan elde edilen içkiden sordu. Peygamber (A.S.) Efendimiz ona :
— Sözünü ettiğin içki sarhoş ediyor mu? Dîye sorunca, o da :
— Evet, diye cevap verdi. Bunun üzerine Efendimiz (A.S.):
— Sarhoş eden her şey haramdır, buyurdu. [65]
Resûlüllah (A.S.) Efendimizden baldan elde edilen içkiden sorulduğunda ise şöyle buyurdu : «Sarhoşluk veren her içki haramdır.» [66]
«Doğrusu üzümden bir içki, buğdaydan bir içki, arpadan bir içki, hurmadan bir içki elde edilir. (Başka bir rivayette : Darıdan da bir içki...) Ben sizi her sarhoş eden içkiden men'ediyorum.» [67]
İmam Tirmizî buna : «Baldan da bir içki...» cümlesini ekleyerek rivayeti tamamlamıştır.
«İçkinin aJım-satımı haram kılınmıştır.» [68]
Hamr Kelimesiyle İlgili Açıklamalar Ve Çözümler
a) Genellikle Türkçemizde keyif verici vp cjnrhno denilir. Arapcada buna ayni tarif içinde HAMR 2°?^C aZ limeye yer verilmiş ve birkaç yerde an.lm.ştir.
b) HAMR : Örtmek, mânasına gelen Hamare fiilinden türetilmiştir.Bu manayla kad.nın başörtüsüne HİMAR denilir.Örtücü özelliği olanTZlm'o'™T
TiT0 ° T tabir ku"amlır Nitekim H°<»«° S,û VT
TeteküiT k T tabir ku"amlır- Nitekim H°<»«° = S,
YETEKUM! = Kaptanın*, örtünüz! cümlesinde de ayn, fiilin emi «mistir. Icicl. ak., örttüğü, şuuru perdelediği için "ona HAMR
Diğer bir yorumla, kendi haline bırakılıp tahammür ettiâi
Lrsriçkiiere bu isi ™ £ M*
c) Aklı karıştırdığı, şuuru alt-üst ettiği için MUHAMERA'dan gelme ya da türetilme bir isim olduğu da söylenir ki bu üc mâna aynı nokta, ya da odakta toplanır
d) HAMR, iyice kaynatılan, ya da pişirilen üzüm suyudur. Aklı örten diğer içkiler -sarhoş etmeleri nedeniyle- bunun hükmündedir. Nitekim KIMAR (kumar)ın her çeşidi haram kılınmişsa da Kur'ân'da sadece MEY-SİR'den yeni isimleri ayrı, on okun bir araya getirilip her biri için ismine göre bir nasip belirlenmesi ve böylece kumar oynanmasından söz edilmiş, diğer kumar çeşitleri buna kıyas edilerek haram sayılmıştır.
e) Müctehit imamların cumhuruna göre, çoğu sarhoş eden her içkinin çoğu da, azı da haramdır, İçene had (dinî ceza) gerekir. Hamr'den maksad, üzüm şarabı da olsa diğer içkiler hem Sünnet, hem kıyas yoluyla hamr hükmündedir,
İmamlardan Ebû Hanîfe, İbn Ebî Leylâ, İbn Şübrüme ve Küfe âlimlerinden rey tarafdarı bir cemaatten, üzüm ve hurma şarabından' başka iç- ' kilerden çoğu sarhoş edenin azı helâldir, yani sarhoş olmayacak kadar içene had (şer'î ceza) gerekmez, anlam ve biçiminde bir rviâyet yapılmışsa da bu görüş çok zayıftır ve Sünnete ters düşmektedir. Çünkü sahîh hadîslerde böyle bir görüşe yer verilmeyip reddedilmiştir.
Mâide sûresinde bu konuya tekrar dönülecek ve dah-a geniş bilgi verilecektir.[69]
F1khî Yönü
1— İmam Şafiî ve arkadaşlarının içtihadına göre üzüm, hurma, bal, buğday, arpa, pirinç, darı ve benzeri maddelerden elde edilen içkilerin hepsi -sarhoş ettikleri nedeniyle- haramdır. Azı da çoğunun hükmüne ta-bi'dir.
Şafiî bu İçtihadında yukarıdaki âyete yani hamr kelimesinin bütün içkileri içine alan bir deyim olmasına ve bu konudaki sahih rivayetle bize kadar ulaşan: «Çoğu sarhoş edenin azı da haramdır,» mealindeki hadîse dayanmıştır, [70]
2— İmam Ebû Hanîfe'nin içtihadına göre -ki onun zamanında hadîslerin tamamı toplanamamıştır- hamr sadece üzüm ve hurmadan elde edi-
. lir. Diğer sarhoş edici içkiler buna -tahrîm hususunda- kıyas edilir.
İmam Şafiî'nin yukarıda belirttiğimiz içtihadına göre, sarhoş edici içkilerin içilmesi haram olduğu gibi, dokunduğu yeri de necis eder. Kita-bu'l-Fıkhi Alâ'l-Mezahibi'l-Arbaa .adlı kitabın birinci cildinde, Şafiî mezhebine bağlı fukahaca, kolonya ve ispirto gibi antiseptik olan maddeler ma'fuvattan sayılmış, böylece Şafiî mezhebinde de bu hususta kolaylaştırıcı bir kapı açık tutulmuştur.
Adı geçen kitaptaki yazının çevirisini nakletmekte yarar görüyorum: «Necis sayılan ve ilâçlarla güzel kokulara karıştırılan ispirto ve benzeri sıvılar, bunları ıslaha ve yararlı hale getirmeye matuf olduğu nisbet-te ma'fuvattan sayılırlar. Bu, peyniri yararlı hale sokmak için kullanılan {dana ya da buzağının kırkbayırından elde edilen) mayaya kıyas edilmiştir.» [71]
İmam Ebû Hanîfe'nin içtihadına göre, üzüm ve hurmadan elde edilen şaraptan başka diğer içkilerin içilmesi haramsa da necis sayılmazlar. Çünkü bu konuda bir nass vârid olmamıştır; âyet sadeee iki maddeden elde edilen şarabı « r i c s = murdar» -saymıştır. Hadîslerde ise bunların necis olduğuna dair açık bir kayıt mevcut değildir.
Yukarıda sözünü ettiğimiz eserde yine Hanefilerin bu hususla ilgiü görüşüne yer verilirken sarhoş edici her içkinin azının da çoğu gibi haram olduğu kaydediliyor ve müftabih olan hükmün bu doğrultuda bulunduğu belirtiliyor, [72]
Tarihi Yönü
Şarap, diğer bir deyimle alkollü içkiler çok eski çağlardan beri bilinir. Semavî dinlerin hemen hepsi bununla mücadele etmiş, ilâhî yasağı eğitim yoluyla işlerken diğer taraftan bir takım cezaî müeyyideler de getirmiştir.
Elimizdeki Tevrat'ta şaraptan söz edilirken şu cümleleri görmekteyiz:
«Ve Rab, Musa'ya söyleyip dedi : İsrâiloğulları'na söyle ve onlara de:Bir erkek yahut bir kadın adanan nezir adağını adamak için kendini RABBE ayırırsa, şaraptan ve içkiden çekinecek; şarap sirkesi ve içki sirkesi
içmiyecek..» [73]
İncil'de ise şu kayıtlara Taslamaktayız :
«Onlar yemek yerken İsâ ekmek aldı, şükran duası edip parçaladı ve şakirtlere verdi ve dedi: Alın, yiyin, bu benim bedenimdir. Ve bir kâse alıp şükretti ve onlara vererek dedi: Bundan hepiniz için. Çünkü bu üe-nim kanım, günahların bağışlanması için bir çokları uğrunda dökülen ahdin kanıdır. Fakat ben size derim: Babam (Rabbim)ın melekûtunda sizinle taze olarak onu içeceğim ogüne kadar, ben asmanın bu mahsulünden artık içmiyeceğim.» [74]
«Ve onlara dedi ki: Bu benim kanım, bir çokları için dökülen ahdin kanıdır. Doğrusu size derim: Allah'ın melekûtünde onu taze olarak içeceğim güne kadar asmanın mahsulünden artık içmiyeceğim.» [75]
«Çünkü Rabbin gözünde büyük olacak, şarap ve içki içmiyecek ve daha anasının karnında Ruhulkudüs'le dolu olacak..» [76]
Fazla bir değişikliğe uğratılmayan ve en eski İncil olarak kabul edilen BERNABA İncil'inde şarap ve alkollü içkilerin yasak olduğu daha açık biçimde anlatılmaktadır.
Islâmiyetten önce Arap Yarımadasında da alkollü içkiler çok yaygın halde idi. İnsan hayatına yepyeni bir dinamizm getiren, insana ancak uygun olanı, ruhunu, vicdanın' kirletmiyen şeyleri mubah sayan İslâm Dini, Arapların puta olan bağlılıkları kadar içkiye olan tutkularını bir çırpıda yasaklamadı, bu konuda ayrı ayrı zamanlarda dört âyet indi. Böylece
indilerinde konu tahrife uğratılmıştır. Luka încil'in-'"M belge, en doğrusudur.
kademeli bir biçimde yasağa doğru gidildi; dikkatler içkinin zararına doğru çekildi ve gönüller iyioe ilâhî emirlere yatıştıktan sonra haram hükmü indirildi:
1. Başta Hattab oğlu Ömer ve Cebel oğlu Muâz bulunduğu halde Peygamber (A.S.) Efendimize gelen mü'minler:
— Ey Allah'ın Peygamberi! Bize içki ve kumar(ın kötülüğü) hakkında bir fetva ver; çünkü ikisi de aklı giderip malı götürmektedir, diyorlardı. Bu devrede sadeee Nahl Sûresinin 67. âyeti: «Hurma ağaçlarının meyvelerinden ve üzümlerden sarhoşluk veren içki ve güzel rızık edinirsiniz.»
mealindeki âyet inmiş bulunuyordu. İçkinin güzel bir rızık olmadığına dikkatler çekiliyor, kafalarda biı soru oluşturuluyordu. İlâhî murada kalbi acık bulunan Hazreti Ömer (R,A.), içki ve kumarın aile ve topluma getirdiği fenalıkları düşünerek bir an önce yasaklanması için fetva istiyordu. Bunun üzerine yukarıdaki konumuzu biçimlendiren âyet indi.
2. Resûlüllah (A.S.) Efendimiz, Ömer'i (R.A.) çağırarak inen âyeti ona okudu. Bunun üzerine Ömer: «Allahım! İçki hakkında bize şifâ verici bir açıklamada bulun..» diye duâ etti. Bir süre sonra Nisa sûresinin 43. âyeti şu mealde indi: «Ey imân edenler! Sarhoş iken -ne dediğinizi bi-Mnceye kadar- namaza yaklaşmayın..»
Bunun üzerine namaza ikamet edilince Resûlüllah'ın görevlendirdiği bir adam Müslümanlara seslendi: «Sarhoş iken namaza yaklaşmayın!.»
Bu âyet, içkinin kötü bir şey olduğuna daha fazla dikkatleri çekiyor, fekat haram kılındığına ait kesin bir hüküm taşımıyordu. Ne var ki kafalardaki soruyu biraz daha büyütüyor, aklı eren kişileri düşünmeye sevke-diyordu.
Hz. Ömer (R.A.), yine tatmin olmadı ve : «Allahım! bize içki hakkında şifa verici bir açıklamada bulun..» diyerek niyazda bulundu.
3. Bir süre sonra Mâide süresindeki tahrîm ile ilgili kesinlik öl-cüsündeki âyet indi. Ömer (R.A.) artık tatmin olmuştu : «Vazgeçtik, vazgeçtik!.» diyerek heyecan dolu bir tonla ilâhî yasağa kayıtsız uyduklarını dile getirmişti.[77]
Tıbbî Yönü
«Alkolün zerresi bile zararlıdır. Kanın 1 santimetre küpünde yani bir gramında alkolün bir miligramı yani bir gramın binde biri kadar küçük miktarı bulunursa o insanda alkol zehirlenmesinin bütün belirtileri gözükür. Şayet bu miktar 4-5 miligram kadar yükselirse zehirlenme şiddetlenir. İçen komaya girer ve belki de bu halde kurtulamıyarak ölür.
Demek ki alko[ün bir zerresi bile zehirdir ve insan sağlığına büyük zararlar yapar. Alkol, diyebiliriz ki insan vücudunun her tarafına zararlıdır, fakat en çok beyin'e dokunur.
Alkollü içki, içilir içilmez, mide ve barsaktan kana karışır, vüeudun her tarafına dağılır. Fakat en çok ve çabuk gidip oturduğu ve zararını gösterdiği yer beyindir.» [78]
Sosyal Yönü
Kur'ân'da bu âyetle çok önemli üç konu üzerinde duruluyor:
1. Alkollü içkiler,
2. İhtiyaç fazlası artakalanı Allah yolunda gereken yerlere harcamak,
3. Yetimlerden yana işleri en uygun biçimde düzeltmek ve düzenlemek..
Sosyal yapımızla her zaman yakından ilgili bulunan bu üç konuyu Müslüman bir millet olarak çözüp amacına ulaştırmak zorundayız. Alkollü içkiler şişedeki gibi durmaz, yalnız içene değil yakın ve uzak bütün çevresine de zarar verir.
Vücudu zehirliyen, aile bütçesini sarsıp yuvayı tedirgin eden ve kişiyi sosyal bünyeye yararlı olmaktan uzaklaştıran içkiye verilen paranın ondabiri fakirlere, düşkünlere, yetiştirme yurtları ve çocuk esirgeme kurumlarına verilse, ülkemizde başıboş, kendi kaderine terkedilmiş tek çocuk kalmaz, millî bünyeyi için için tehdit eden yüzbinlerce aile yuvasının sıcak ilgisi dışında, eğitim nîmetinden yoksun gençler ortalıkta başıboş dolaşmaz ve bir takım ideolojilerin kurbanı olmazdı.
Nitekim ikinci ve üçüncü maddeler özellikle günümüzün sosyal meselelerine bu açıdan kapı açmakta ve aklı eren her vatandaşın vicdanına ve irfanına seslenmektedir. Bugün memleketimizde yüzbinlerin üstünde kimsesiz başıboş, eğitimden yoksun, dinî ahlâktan uzak çocuk ve gericin bulunduğunu biliyoruz. Bunlara yukarıdaki âyetin doğrultusunda kurtarıcı bir e! uzanmadığı takdirde gelecekte nasıl bir anarşinin doğacağının haber vermek herhalde keramet ya da kehânet sayılmasa gerek.[79]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle aile ve sosyal yapıyı zedeliyen, fertleri dünya ve âhiret konusunda yararlı olmayan davranışlar peşinde koşturan içkiden söz edildi. Cemaatleşme şuurunu geliştiren, zenginle fakir arasındaki mesafeyi kısaltan, sosyal bünyeye güç kazandıran ve birbakıma sosyal adalet kavramının geçerlik kazanmasına ortam hazırlayan yardıma dokunuldu; sonra da toplum için her geçen gün öaşlıbaşına bir problem olan, millî bünyeyi rahatsız eden kimsesiz çocukları korumanın önemine parmak basıldı. Aşağıdaki âyetlerle bu konuyu tamamlar anlam ve ölçüde gayr-i müslim kadınlarla evlenme konusu işleniyor; yuvayı dişi kuşun yapacağı doğrultusunda evlenilecek kadının önemine işaret ediliyor. Aynı din ve inanca sahip olan kişilerin daha iyi anlaşabileceğine kapı açılıyor, bu nedenle müşrike bir kadınla evlenmektense Allah ve Resulüne
dosdoğru inanmış bir cariye, ya da hizmetçi kadınla evlenmenin daha hayırlı sonuç vereceğine dikkatler çekiliyor.[80]
Meali:
221— Allah'a ortak koşup inkâr içinde bulunan kadınlarla -imân edinceye kadar- evlenmeyin. İnanan bir câriye, Allah'a ortak koşan bir kadından -bu sizi imrendirse bile- herhalde hayırlıdır. Allah'a ortak koşup inkâr içinde bulunan erkeklerle -imân edinceye kadar- Müslüman kadınları evlendirmeyin. Herhalde inanan bir köle Allah'a ortak koşan (hür) bira-damdan -sizin hoşunuza gitse bile- hayırlıdır. İşte onlar (sizi) ateşe çağırırlar. Allah ise kendi İzniyle Cennet'e ve mağfirete (günahları temizle-
yip bağışlanmaya) çağırır da âyetlerini, ibret ve öğüt alsınlar diye insanlara (böylece) açıklar.
İniş Sebebi
Müfessir Süddî bu konuda diyor ki:
Ashabdan Abdullah bin Ravaha (R.A.), siyah bir cariyesine kızdı ve kendine hâkim olamiyarak ona bir tokat vurdu. Sonra yaptığına pişman oldu. Peygamber'e (A.S.) gelerek durumu anlattı. Peygamber (A.S.) Efendimiz ona sordu :
— Sözünü ettiğin cariyenin inancı nedir?
— Oruç tutar, namaz kılar, güzel abdest alır ve Allah'tan başka ilâh olmadığına; Muhammed (A.S.)m da Allah'ın kulu ve peygamberi bulunduğuna tanıklık eder.
Diye cevap verdi. Peygamber (A.S.):
— Ya Ebâ Abdillah! bu câriye mü'minedir...
Diyerek onun dikkatini çekti. Abdillah! bin Ravaha, (R.A.) Peygam-ber'in (A.S.) ne demek istediğini anlamakta gecikmedi; biraz daha üzüldü ve hemen orada sözü' edilen cariyeyle evlenmeye karar verdi:
— Seni hak peygamber olarak gönderen Allah'a andolsun ki onu hürriyetine kavuşturup kendisiyle evleneceğim, dedi ve öyle yaptı. Ne var ki aklı ermiyen bazı adamlar onu câriyesiyle evlendiği için kınadılar. O nedenle yukarıdaki âyet indi.[81]
İlgili Hadîsler
«Kadın dört özelliğinden dolayı nikahlanır: Malı için, soyluluğu İçin, güzelliği için ve dindarlığı için.. Aman sen dindar olanına zafer bul (onunla evlen) ki ellerin bereketle dolsun!» [82].
«Dünya yararlanılacak şeylerin tâ kendisidir. Ama onun en hayırlı yararlanılacak şeyi, dindar iyi huylu kadındır.» [83]
«Kadınları sırf güzelliklerinden dolayı nikahlamayın; olur ki güzellikleri onları helak edebilir. Onları mallarından dolayı da nikahlamayın; olur ki malları onları itaatsizliğe sürükleyebilir. Kadınlar dindar oldukları için onlarla evlenin, Andolsun ki dindar olan siyah bir câriye daha iyi ve daha uygundur.» [84]
Müşrik
«Allah'a ortak koşan» şeklinde çevirisini yaptığımız bu kelime üzerinde bir takım yorumlar yapılmış ve bazı rivayetlere yer verilmiştir:
a) Puta tapanlar.
b) Puta tapanlarla «Üzeyir Allah'ın oğludur» ve «İsâ Mesîh Allah'ın oğludur» diyenler.
c) Puta tapanları ve Kitap ehlinden «Peygamber Allah'ın oğludur» diyenleri kapsamaktadır. Mâide süresindeki âyetle Kitap ehlinden olan kadınlarla evlenmeye cevaz verilince bu âyet genej ölçüde kalmayıp sadece puta, ateşe, güneşe ve yıldızlara tapanlarla özellenmiştir.
d) Mâide sûresinin hükmü bu âyetle kaldırılmış ve puta tapanlarla Yahudi ve Hıristiyanlar da hükmün kapsamına alınmıştır.
İmam Şâfiînin bir içtihadı da bu anlamdadır. İmam Ebû Hanîfe, Mâide Sûresinde: «......kendilerine kitap verilen (Yahudi ve HıristiyanJIerin
yiyeceği size helâldir; sizin de yiyeceğiniz onlara helâldir. İnanan iffetli kadınlarla, sizden önce kendilerine kitap verilenlerin iffetli kadınları, -iffetli olduğunuz, zina etmediğiniz, gizli dost tutmadığınız halde- (nikâh akdi yaparak) mehirlerini verdiğinizde (size helâldırlar).» mealindeki âyetin bunu açıklar anlamda olduğunu söylemiştir. [85]
İmam Mâlik, Evzaî ve Sevrî de aynı ietihad ve görüştedirler.
e) Abdullah bin Ömer'den, Allah'a ortak koşan kadınların mü'min erkeklere haram kılınması hakkında sorulduğunda, şu cevabı vermiştir «Rabbim İsa'dır, diyen bir kadının bu ölçüdeki sözünden daha büyük bir şirk bilmiyorum.»
f) Ashab ve Tabiînin çoğu ise Kitap ehli kadınlarla evlenmeyi câİ2 görmüşlerdir. Bu nedenle Abdullah bin Ömer'in (R.A.) yukarıdaki içtihadı hüccet olarak alınmamıştır, Nitekim Kitap ehlinden birer kadınla evlenen Talha bin Abdullah ile Hüzeyfe bin Yeman'ı ikinci halîfe Hz. Ömer (R.A.) çağırarak, evlendikleri o kadınlardan ayrılmalarını emretmiş; bunun üzerine aralarında şu konuşma geçmiştir:
— Bize kızma, mademki emrediyorsun, onları boşayalım.
— Boşamanız caiz olsa, nikahlamanız da caiz sayılırdı. Ama ben bo-şayın demiyorum, sadece sizinle o kadınları birbirinizden ayırmak İstiyorum.
Başka bir rivayette ise aralarında şu konuşma geçtiği tesbit edilmiştir :
Hüzeyfe: — Bu kadınlarla evlenmenin haram olduğunu mu iddia ediyorsun? Bu takdirde onları derhal salıverelim, gitsinler.
Ömer : — Hayır, haram olduğunu söylemiyorum; bunu âdet haline getirerek Müslüman kadınlarla evlenmeyip Kitap ehliyle evlenmeye rağbet edilmesinden endişe ediyorum!. [86]
g) Kitap ehli kadınlarla evlenmeyi haram sayan bir ashab bilmiyoruz.
h) Ebû Hanîfe ve arkadaşlarına göre, sadece Kitap ehli olan hür kadınlarla değil, onların câriyeleriyle de evlenmek caizdir.
i) «Allah'a ortak koşup inkâr içinde bulunan erkeklerle -imân edinceye kadar- Müslüman kadınları evlendirmeyin.» cümlesinden, müçtehit imamların bir kısmı nikâhın ancak veliyle sahîh olacağını istinbat ve is-tidiâl etmişlerdir.
Âyetin açık anlatımından çıkarabiliriz ki, belirtilen konuda Müslüman kadınların evlenmesini önlemek veliden ziyade devletin yetkili organlarına bırakılmıştır. Veliyle velayeti altındaki kişileri karşıkarşıya getirmek, aile bünyesinde birtakım huzursuzlukların doğmasına neden olur. Devletin yetkili organlarına bırakmak İse en önleyiei bir yoldur.
«Kadın kadını evlendirmesin; kadın kendi kendini evlendirmesin!» anlamındaki hadîs [87] ile «Hangi kadın velisinin izni olmaksızın nikâhla-nirsa, onun nikâhı hükümsüzdür, onun nikâhı hükümsüzdür, onun nikâhı hükümsüzdür.»[88] anlamındaki hadîsi, İmam Şafiî ve bir rivayette İmam Mâlik delil olarak almışlar, böylece velisiz nikâhın sahih olmayacağına hükmetmişlerdir. İmam Azam Ebû Hanîfe haber-i vahid sayılan bu hadîsleri dayanak olarak almamış, âyetin açık anlatımından velisiz nikâhın sahîh olduğunu söylemiş ve: «Kadın kendine denk biriyle iki şâhid huzurunda evlenirse, bu nikâh caiz olur» demiştir.[89]
Müslümanların Kitap Ehli Olan Milletlerle İlgi Kurması
İslâm bütün milletlere gönderilen son din olma özelliği ve her ırkla ilgi kurma metodu içinde varlığını sürdürür. Bilhassa Kitap ehli (Hıristiyan ve Yahudî) olan milletlerle daha çok ilgi kurmayı öngörür; barış atmosferi içinde siyasal çarkını bu ölçüye göre çevirir. Kendine has kültürünü rahmet havası İçinde yayarken başka milletlerin kültürüne kapı açmaz. Ama bunun yanında ilim ve tekniğe olan hayranlığını belirtir ve bunun için kapılarını sürekli olarak açık bulundurur.
İslâm'ın başka milletlerle olan ilgisini İki ölçüde belirtmek mümkündür: Kitap ehli olmayanlar. Kitap ehli olanlar.
Birincilerle olan ilgisi:
a) İlim ve teknik,
b) Ticarî anlaşmalar,
ç) Diplomatik görüşmeler. İkincilerle olan ilgisi:
a) İlim ve teknik,
b) Ticarî anlaşmalar,
c) Komünizm ve materyalizm akımlarına karşı ortak tavır alma, bir güç meydana getirerek en büyük fitneyi önlemeye çalışmak,
d) Ülke ve aile yaran söz konusu olduğunda onlardan kız almak,
e) Diplomatik görüşmeleri sürdürmek.
Resûiüllah (A.S.) Efendimiz'in Kitap ehliyle olan ilgisi hem çok ölçülü, hem çok yararlı bir düzeyde bulunuyordu. Onlar anlaşmaları bozmadıkça Müslümanlar tarafından yıkıcı bir faaliyet şöyle dursun birinin burnunun kanamasına bile cevaz verilmemiştir. İslâm ülkelerinde yaşıyan zimmîlere (gayr-i müslim vatandaşlar) her zaman sıcak ilgi gösterilmiş ve hakları korunmuştur.
Bedir savaşında esir edilen putperestler bile İmha edilmemiş, okuryazar olanları, kurtuluş akçesi yerine on tane Müslüman çocuğuna oku-ma-yazma öğretmesi Karşılığında serbest bırakılmıştır.
Tjcarî konuda hem Bizans'la, hem Yemen ve Afrika ülkeleriyle alışverişte bulunulmuştur. Müslümanlar vakit bulduklarında yazın Şam'a, kışın Yemen'e ticarî kervanlar göndermişlerdir. Kureyş sûresinde bilhassa bu konuya dokunulur ve dikkatleri çeker anlamda bir açıklama yapılır. Cahiliye devrinde olduğu gibi, Resûiüllah {A.S.) ve dört halîfe devrinde de bu ülkelerle ticarî münasebetler sürdürülmüştür.
Kitap ehli olan Yahudi ve Hıristiyanlarla yukarıda belirtilen konularda sürdürülen ilgiden başka bir de onların boğazladığı hayvanların Müslümanlara helâl olduğu, onların hazırladığı yemeğin (Haram bir maddeden yapılmadığı takdirde) Müslümanlara; Müslümanların da yemeğinin onlara helâl sayıldığı açık bir hüküm olarak Kur'ân'da yer almıştır. Çünkü onlar da Allah'a inanmaktadırlar. Değişikliğe uğramasına rağmen ellerindeki semavî kitaplarla kısmen olsun amel ettiklerinden dolayı hem dinsizlerden, hem putperestlerden daha yakın sayılmışlardır.
İslâmiyet derin hikmeti, geniş anlamı ve cihan dini olma özelliği ve ölçüleri içinde insanlıktan yana getirmiş bulunduğu rahmet ve mutlulukla gönülleri fetheden hoşgörüsü sayesinde çağlar boyunca dünya milletleri arasında denge unsuru olmuş ve birçok ülkelerin kendiliğinden Müslüman olmasına vasat ve imkân sağlamıştır. Arap Yarımadasi'ndaki Hıristiyanlar çok geçmeden îslâmiyete girmiş ve putperestlerden daha ölçülü bir anlayış içinde bu dine bağlanmışlardır. Mekke müşriklerinin azgınlık ve küstahlığına karşılık Habeşli Hıristiyanların görmedikleri halde başta kralları Necaşi olmak üzere son Peygambere ve getirdiği dine hayranlık duymaları bunun bir kanıtıdır. Buharî'nin, Rum lideri Hirekl'in son Peygamber hakkındaki bilgi ve ilgisinin yüksek bir düzeyde bulunmasıyla ilgili naklettiği rivayet ise bu konuda bir başka belge olarak kitaplarımızda yer almaktadır.
Musevîlik sadece İsrâiloğulları'na has bir din anlamında bulunduğu için başka dine bağlı bulunan milletlerle sadece diplomatik ilişkiler kurar, ticarî anlaşmalar yapar, ilim ve teknik alış-verişinde bulunur, fakat kız verip almaz, kendi dinini yayma politikası yoktur, buna ihtiyaç da duymaz. Tevrat'ta bu konuda şu kayıtlara Taslamaktayız:
«Onlarla (diğer milletlerle) ahdetm iveceksin ve onlara acimiyacaksın ve onlarla hısımlık etmiyeceksîn; kızını onun oğluna vermiyeceksfn ve onun kızını oğluna almıyacaksın.» [90]
Hıristiyanlığı kendi beşerî düşünce ve ihtiraslarına göre yeniden düzenleyen Paul'un da bu konuda aldığı bazı önlemler vardır.[91]
Kadın Daha Çok Erkeğin Etkisi Altındadır
Kitap ehliyle olan bunca ilgimize rağmen Müslüman kadınları onlarla evlendirmemize cevaz verilmemiştir. Kur'ân'da bu konuda hem aile reisine, hem devletin yetkili organına engel koyması için yetki verilmiştir. Çünkü Kur'ân yüksek hikmetleri terennüm eden ve Levh-i Mahfuz'dan kaynaklanıp indirilen en mükemmel kitaptır. Olayları, meseleleri sonuçlarına göre değerlendirip hükme bağlar. Her konuda ve olayda inanmışların yararını, insan haklarını, dinin selâmetini, milletin mutluluk ve huzurunu ön plâna alır. Bu nedenlerle Kur'ân diğer milletlerle olan bütün ilgi ve bağlantılarımızı beş önemli sünnetin korunmasına yöneltir:
1. Son dinin indiği gibi bütün sadeliğiyle korunması, insan müdahalesinden uzak tutulması, beşer aklına göre gelişigüzel birtakım yorumlarla hedefinden saptırılmaması,
2. Dinî ve millî ahlâkın en ölçülü ve tesirli biçimde korunması, yabancı kültürle karıştırılmaması,
3. Yaşamımızla ilgili ilâhî kanunun (hayat kanunu) amaç ve nedenselliğinin bilinmesi ve yeteri kadar korunması,
4. Ruhu, vicdanı, akıl ve zekâyı geliştirme yollarının ve metodlarimn araştırılması ve bu yüksek nî'metlerin bir takım keyif verici zehirli maddelerle yıpratılmaması,
5. Neslin dinî ve millî yapımıza göre biçimlendirilmesi ve sağlam bir eğitimle geliştirilip korunması...
Kur'ân ve Sünnetin öngördüğü bu beş prensibin işlerlik kazanmasında ve yaygın hale gelmesinde erkek ve kadının rolü çok büyüktür. Ne var ki bu konularda daha çok kadın erkeğin etkisi altında kalır. Kitap ehlinden olan namuslu kadınlarla evlenmeye oevâz verilmesinin sebep ve hikmetlerinden biri de budur. İlâhî kanun her zaman çocuğu annesine tercîh etmiştir. Bu nedenle anne çocuğuna bütün sevgisini sergilerken baba ise inançlarını ve düşüncelerini enjekte eder. Kısacası anne sevgi, baba fikir verir.
Görülüyor ki kadın ile erkek birçok konularda olduğu gibi yetiştirilmekte olan kuşağı eğitmede de farklıdırlar. Bununla beraber birbirlerini tamamlayıcı elementler gibidirler. Hayatla ilgili ilâhî sünnet doğrultusunda her biri kendine has görevi yapmak zorundadır. Aksi halde düzen bozulur.[92]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle milletin temel yapısını oluşturan aileden ve onun hangi ölçüler içinde kurulmasından söz edildi. Aynı dine bağlı bulunan çiftlerin daha çok mutlu olacaklarına işaretle inanmış bir kadın câriye bile olsa, inanmıyan hür kadından çok daha hayırlı olduğu anlatıldı. Aşağıdaki âyetlerle, kurulan aile yuvasında çiftler arasındaki cinsel yaklaşmadan, kadının aybaşı halinden kısaca bahsediliyor, hem dini, hem sağlığı korumanın yolları anlatılarak içten dışa vuran bir temizliğin önemine dikkatler çekiliyor.[93]
Meali
222— Sana kadınların ay hâlinden de soruyorlar, de ki: O bir ezâ (kadını sıkıcı, erkeği tiksindirici, fakat kadın için yararlı) bir şeydir. Bu sebeple ay hâlinde iken kadınlardan uzak durun; temizlenmelerine kadar onlara yaklaşmayın. İyice temizlendikleri zaman Allah'ın size emrettiği yerden (üreme organından) onlara yaklaşın. Şüphesiz ki Allah çokça tev-oe edenleri ve iyice temizlenenleri sever.
223— Kadınlarınız sizin (ürün veren, insan yetiştiren) tarlamzdir; arianıza nasıl (ve ne zaman) isterseniz geliniz. Bir de kendiniz için ön-eaen (güzel ve yararlı) amelleri sunun; Allah'tan korkun; O'na mutlaka susacağınızı bilin. Ve Sen, inananları müjdele!
İniş Sebebi
İmam Ahmed bin Hanbel'in tesbîtine göre: Yahudiler, kadınlarından kan gelmesi halinde bütün gün mundar kalacaklarına inanırlardı.Onlara göre kadının bu mundar hali yedi gün sürer, dokunduğu ve yattığı her şey de mundar olur. Yahudi şeriatındaki bu hükümleri bilen bazı Müslümanlar, kadınların ay halinden sordular. Bunun üzerine yukarıdaki âyet indi.
Bir de Hz. Ömer (R.A.) ve birkaç ashab cinsel yaklaşmada belli bir biçim ve kural uygulamıyorlardı. Halbuki Medine'deki Yahudiler bu konuda daha çok kadının sırtüstü yatması biçiminde bir kural uyguluyor, bunun dışında bir yaklaşmadan doğacak olan çocuğun şaşı olacağını söylüyorlardı. Durum Resûlüllah (A.S.) Efendimize nakledildiğinde Bakara sûresinin 223. âyeti indi. [94]
İlgili Hadîsler
«Aybaşı halinde kadına cinsel yaklaşmanın dışında her şey yapın (öpmek, okşamak gibi davranışlarda bulunun!)» [95]
«Şüphesiz ki Allah hakkı (söylemekten) utanmaz ; Kadınlara dübür-lerinden münasebette bulunmayın..» [96]
«Karısına dübüründen cinsi yaklaşmada bulunan bir kimseye Allah rahmet nazarıyla bakmaz.» [97]
Yorumlar - Rivayetler
«İyice temizlendikleri zaman onlara yaklaşın.»
a) Kan kesilip ongun, ya da onbeş günün bitiminde onlara yaklaşın.
b) Kan kesilip ongun, ya da onbeş gün tamamlanmadan yıkanma-dıkça (boy abdesti almadıkça) onlara yaklaşmayın.
c) Kan kesilip su ile iyice yıkandıklarında onlara yaklaşın.
d) Kan kesilip tenasül cihazlarını (üreme organlarını) iyice yıkadıklarında onlara yaklaşın.
Yukarıda anlamını sunduğumuz âyetin yorumunda ilim adamları üç mâna üzerinde durmuş, bazı tefsircilerimiz bunu dörde çıkarmıştır. Karı-koca arasında herhangi bir tiksinme ve iğrenmeye neden olmaması; gereken temizliğin sağlanması ve üreme organının mikroplardan gerektiği gibi korunması için son üç yorum, İslâmın genel prensiplerine daha uygundur. Özellikle (b) ve (c) maddesindeki yorumlar tavsiyeye daha elverişlidir.
Bu nedenle:
1. Aybaşı halinde bulunan kadınla cinsel yaklaşmada bulunmak haramdır, büyük günahlardan sayılmıştır. Bu konuda icmâ' vardır. Bunu helâl sayan kimse dinden çıkar.
Resûlüllah (A.S.) Efendimiz: «Kim ay halindeki kadına cinsel yaklaşmada bulunur veya onu dübüründen kullanırsa ve bir de kâhine (gaipten haber veren büyücüye) giderse, Muhammed'e indirilen hakikati inkâr etmiş olur.» [98]
2. Aybaşı halinde bulunan kadına cinsel yaklaşmada bulunan kimse hem büyük günah işlemiş olur; hem İmam Ahmed bin Hanbel'e ve İmam Şafiî'nin «Kavl-i kadîm»ine göre keffaret gerekir. [99]
İmam Ebû Hanîfe, İmam Mâlik ve İmam Şafiî'nin «Kavl-i cedid»ine göre keffaret gerekmez, sadece istiğfarla yetinir.
Tirmizî bu keffareti şöyle nakletmektedir: «Kadından gelen akıntı henüz kırmızı renkte ise bir dinar, sararmış vaziyette ise yarım dinar verilir.» İmamların çoğu bu rivayeti sened olarak almamışlardır.
3. Ay halindeki kadının göbekle diz arası dışında diğer yerlerini ok-şayıp yararlanmakta bir sakınca yoktur.
4. Ay halinde olan kadına namaz kılmak, oruç tutmak, câmi'lere girmek, Kur'ân okumak, Mushafa el sürmek, Mushaf'ı taşımak haramdır.
5. Allah iyice temizlenen, bu konuda da Peygamber (A.S.) Efendimi-
zin Sünnetine göre davranan inanmış kadınları ve erkekleri çok sever.
6. Karısını dübüründen kullanan ise hem büyük, günah işler, hem lanete uğrar. Çünkü ResûlüJlah (A.S.) Efendimiz: «Karısına dübüründen yaklaşan kimse mel'undür.» buyurmuştur. [100]
Sağlık Yönü
Dölyatağinda belli nedenlerle içzarı hücrelerinde bir büzülme ve gerilme olur. Bu büzülme özellikle büklümlü damarcıkların sıkışmasına neden olur; böylece bütünlüğünü yitiren ve parçalanan bu çok ince damarcıklardan bir kanama gerçekleşir. Bu kanamaya âdet kanaması adı verilir. İnce damarların başlarının açılması ve kanamaya devam etmesi döl-yatağının en duyarlı devresidir. Kadının bu devrede sinir sisteminde bir gerilme, bunun sonucu asap bozukluğu meydana gelir. Bazı kurallara dikkat edilmediği takdirde aşağıdaki bozukluk ve hastalıklara yolaçar, ya da açabilir:
a) Yumurtalığın mikrop kaparak iltihaplanmasına ve erken müdahale edilmediğinde rahmin fonksiyonunu kaybetmesine neden olur.
b) İfraz edilen kanın erkeğe bulaşması bir takfm arızalara sebep olur. İdrar yollarında anormal durum meydana gelebilir. Bunun sonucu spermanın azalması gibi kısırlığa yol açan arızalar zuhur edebilir.
c) Dıştan bazı tehlikeli mikropların tenasül aletiyle dölyatağına geçmesine ve birtakım hastalıkların ortaya çıkmasına sebep olur.[101]
Bu Konuda Kur'an İle Tevrat Arasında Mukayese
Elimizdeki mevcut Tevrat nüshalarında şu cümlelere Taslamaktayız:
«Kadınlardan kan gelmesinde, kadının yedi gün mundar sayılması lâzımdır. Bu sırada ona dokunanlar da bütün gün için mundar olurlar, Böyle bir kadının yattığı yatak, üzerinde oturduğu her şey mundardır. Bunlara dokunanlar da bütün gün için mundar olur, ancak yıkanarak ve elbiselerini yıkayarak temizlenebilirler. Böyle bir kadınla yatan erkek mundar olur ve onun da üzerinde yattığı her şey mundar sayılır. (Kanı kesilen kadın da İki kumru ya da güvercin palazını kurban olarak sunmak zorundadır. Ama bundan önce o da yıkanacak ve elbisesini yıkayacaktır.» [102]
«Âdet mundarlığında iken çıplaklığını açmak için bir kadına yaklaş-mıyacaksın.» [103]
1. TEVRAT : Aynalı olan kadını sadece yedi gün mundar sayar.
KUR'ÂN : Kadını bu durumda mundar saymaz, ancak namaz, oruç, Kur'ân okumak, Mushafa el sürmek, Kabe'yi tavaf etmek ve cami'lere girmek gibi birtakım ibadetleri yerine getirmesini bu süre içinde yasaklar.
2. TEVRAT : Kadının bu halde yattığı yatağı, üzerinde oturduğu her şeyi mundar sayar.
KUR'ÂN : Bunların hiçbirini mundar saymaz. Aslında bunun mundar sayılması için ciddi bir neden de yoktur.
3. TEVRAT : Ayhali olan kadının dokunduğu eşyaya dokunanların da mundar sayılacağını açıklar.
KUR'ÂN : Bunların hiçbirini mundar saymaz.
4. TEVRAT: Kanı kesilen kadının iki kumru, ya da güvercin palazını kurban etmesini emreder.
KUR'ÂN : Böyle bir vecibe getirmez, herhangi bir öneride bulunmaz.
5. TEVRAT: Erkeğin, âdet halindeki karısının vücudunu açmasını yasaklar.
KUR'ÂN : Sadece cinsel yaklaşmayı yasaklar.
Görülüyor ki Kur'ân-ı Kerîm'de geçen hüküm, çok duyarlı hale ge-ien kadını koruyucudur. Karı-koca arasındaki ilginin zayıflamasını veya erkeğin tiksinmesini önleyicidir. Dölyatağına mikrop geçmesini engeller; bunun dışında karı-koca arasındaki cinsel bağların bîr kısmına devam imkânı verir.
Tevrattaki hükümler çok sıkıcı ve külfetlidir. Kur'ân her esas ve prensibinde kolaylık getirir; bir yandan Tevhîd akidesinin esaslarını, toplum düzenini, aile huzurunu düşünürken, bir yandan da ferdin ve toplumun sağlığını korur. Böylece Tevrat'ın bu hükümleriyle de günün şartlarına uymadığını, sosyal yapıya hitaptan uzak bulunduğunu görmekteyiz. Kur an hem onu tashih eder; böylece hem insan sağlığına ve psikolojik yapısına, hem sosyal bünyesine uygun hükümler getirir.[104]
Âyetler Arasında Bağlanti
Yukarıdaki âyetle karı-koca ilişkileri, aile yuvasının devam ve huzuru için belli kurallara uyulmasına, koruyucu hekimliğin önemine dokunuldu. Aşağıdaki âyetlerle, iyilikte bulunmaya, kötülükten kaçınmaya ve insanlar arasını düzeltmemize Allah isminin engel olarak konulmaması, yani bu tür iyilikleri yapmamaya yemin edilmemesi, edildiği takdirde keffa-ret verilerek hayırlı olanına yönelinmesi belirtiliyor; rasgele yeminlerden sorumlu tutulmayacağı haber veriliyor. Böylece aile yuvasına ve sosyal yapıya iyilikte bulunmaya engel teşkil eden bir yemin varsa, bunu keffa-retle gidermenin İlâhî rızaya uygun düşeceği çok özlü bir anlatım biçimiyle yansıtılıyor.[105]
Meali:
224— İyilik etmeniz, Allah'tan korkup günah ve kötülükden sakınmanız ve insanların arasını düzeltmeniz için Allah'ı yeminlerinizle engel yapmayın. Allah işiten ve bilendir.
225— Allah sizi, bilmeyerek rasgele yaptığınız yeminlerinizden dola-yı sorumlu tutmaz. Ama kalblerinizin kasdettiği yeminlerden dolayı sorumlu tutar. Allah çok bağışlayan ve çok merhamet edendir.
İniş Sebebi
İkinci Halîfe Ebûbekir SIDDÎK {R.A.), Hazreti Ayşe (R.A.) hakkında ileri geri konuşan akrabası Mistah'a yardım etmiyeceğine yemin etmiş,
sonra da merhamet duygusu onu için için üzmeye başlamıştı; bunun üzerine yukarıdaki âyet açıklayıcı olarak indi.
Diğer bir rivayette ise, Ebûbekir Sıddîk (R.A.) evine getirdiği misafirlerle beraber yemek yemiyeceğine yemin etmişti. Cenâb-ı Hak onun sa-deoe iyilik düşünerek yapmış olduğu bu yemininin keffaretle bozulmasında yarar bulunduğunu belirtir anlamda yukarıdaki âyeti indirdi.
Başka bir rivayette, Abdullah bin Revaha (R.A.), eniştesi Beşir bin Nu'man ile konuşmayacağına yemin etmişti. Daha sonra bunun hatalı olduğunu anlayarak pişmanlık duymuştu. Ama ne çare ki yapılan bir yemin vardı, onu bozmak mümkün değildi. İslâm'a büyük hizmetlerde bulunan bu şerefli aileyi sıkıntıdan kurtarmak ve aynı zamanda ümmet için de bir rahmet olmak üzere yukarıdaki âyetler indirilmiştir. [106]
İlgili Hadîsler
«Andolsun ki, sizden birinizin ailesi hakkında (aleyhine olacak bir konuda) yemin edip, yemininde İnat ve ısrarda bulunması, (sonra da yeminini bozup) Allah'ın farz kıldığı keffareti vermesinden Allah katında çok daha günah sayılır.» [107]
«Bir şeye yemin eder de başkasını ondan daha hayırlı görürsen (yeminini bozup) keffaret ver ve daha hayırlı olan şeyi işle..» [108]
«Ailesi aleyhine yemin edip bunda inâd ve ısrar eden kimse daha büyük günah işlemiştir; (çok sonra vereceği) keffaret ona daha fazla yarar sağlamaz.» [109]
«Andolsun ki bir şey için, -Allah dilerse- başkasını ondan daha hayırlı gördüğümde yemin etmem; şayet yemin edecek olursam, herhalde yemini bozar, daha hayırlı olanını yaparım.»[110]
«Ya Abderrahmân bin Semure! Bir şey için yemin edersin de başkasını ondan daha hayırlı görürsen, hayırlı olanına gelirsin ve yeminini (bozduğundan dolayı) keffaret verirsin.» [111]
«Adem oğlunun sahip olmadığı bir şey için ne adak, ne de yemini olur; Allah'a isyan, O'na Karşı günah işlemekte ve yakınlarından ilgiyi kesmekte de yemin olmaz. Kim bir şey için yemin eder de başka şeyi ondan daha hayırlı görürse yeminini bozsun ve hayırlı olanını işlesin. Çünkü (sözü edilen konulardaki yeminin) keffareti, onu yapmayıp terketmektir.» [112]
«Bilmiyerek rasgele yemin, adamın kendi evinde; Hayır vallahi... evet vallahi., (gibi .alışageldiği ve dilinden düşürmediği) sözlerdir.» [113]
Yorumlar Rivayetler
«Allah sizi, bilmeyerek rasgele yaptığınız yeminlerinizden dolayı sorumlu tutmaz...»
Buna İslâm Fıkhında «Yemin-i Lağv» denir:
a) Hazreti Aişe (R.A.)dan yapılan sahih rivayette şöyle demiştir: «Kişinin kendi evinde ve çevresinde konuşurken sözgelimi bir alışkanlık olarak Hayır vallahi... Evet vallahi.. Değil vallahi., gibi sözleri, Yemin-i lağv'dır. Bu tür yeminlerde kalbferinin bir bağlantısı ve kasdı yoktur.» [114]
b) Resûlüllah (A.S.) Efendimiz ok atışı yarışması yapan bir topluluğun bulunduğu yerden geçiyordu. Atıcıların ağzından ; «İsabet ettin vallahi.. Hedeften saptı vallahi.. Hata ettin vallahi..» gibi sözler çıkıyor ve tekrarlanıyordu. Peygamber (A.S.)ın yanında bulunan bir adam dayanamadı ve: «Ey Allah'ın Peygamberi! bunlar yemin ediyorlar», diyerek bu konuda dinî hükmü öğrenmek istedi. Efendimiz ona şu cevabı verdi:
«— Hayır, hayır, atıcıların yemini boş ve rasgele anlamsız bir yemindir; bundan dolayı ne keffaret, ne de cezaî sorumluluk gerekir.» [115]
c) İbrahim Nahaî'ye göre, bir şey üzerine yemin ettikten sonra yapılan yemini unutmaktır.
d) Zeyd bin Eslem'e göre, adamın, Allah gözümü kör etsin şu İşi yapmazsam.. Allah beni evimden, malımdan çıkarsın, şu şu işleri yerine ge-tirmezsem.. gibi rasgele söylediği sözlerdir.
e) Tavus'un İbn Abbas (R.A.)dan yaptığı rivayete göre, öfkeli halde yapılan yemindir. Nitekim Resûlüllah (A.S.) Efendimiz birara Öfkelenip Eş'arilere binek vermiyeceğine dair yemin etmişti. Sonra bu yeminini bozdu, onlara binek verdi. [116]
f) Saîd bin Cübeyr'in İbn Abbas (R.A.Jdan yaptığı rivayete göre, bu, Allah'ın sana helâl kıldığı şeyi kendine haram kılınandır. Böyle bir yeminden dolayı keffaret gerekmez.
g) Saîd bin Müseyyeb'in tesbitine göre, Ansar'dan iki kardeş aralarında taksim edilmedik miras malı bulunuyordu. Onlardan biri diğerine dedi ki:
— Şu mirası artık paylaşalım, olmaz mı? Diğeri kızdı ve :
— Bir daha paylaşma sözünü edersen malımın tamamı Kâ'be'nin yüce kapısı.için olsun! diyerek yemin etti veya adadı.
Durum İkinci Halîfe Hazreti Ömer'e (R.A.) bildirildiğinde, onlara şu cevabı verdi: «Şüphesiz ki Kabe'nin senin malına ihtiyacı yoktur. Yeminine keffaret ver ve kardeşinle konuş. Resûlüllah (A.S.) Efendimizden işittim, buyurdu ki: «Allah'a günah ve isyan konusunda yaptığın yemin ya da adaktan dolayı sana bir şey gerekmez. Yakınlarından ilgini kesmekte ve bir de sahip olmadığın bir şey hakkında ne yemin ne de adak gerekli olur. (Yani bu konularda yapılan yeminden dolayı bir şey gerekmez).» [117]
h) Adamın bir şey üzerine -öyle olduğunu sandığı için- Allah ile yemin etmesidir. [118]
1) Günah işlemek üzere Allah ile yemin etmektir. [119]
Bütün bu rivayetlerden seçilen ve müetehid imamların çoğu tarafından hükme dayanak kabul edilen (a) maddesinde Hazreti Aişe Validemiz (R.A.)dan nakledilen tariftir.[120]
Aile Bireyleri Arasında Sevgi Ve Saygı Bağları
İslâm, toplumun en sağlam dayanağı olan aileye yepyeni bir anlam getirmiş; anneyi âdeta kutsallaştırmış, «Cennet anaların ayaklan altındadır » sözüyle, ona hiçbir toplumun gösteremediği saygıyı sunmuştur. Erkeği ise ailenin başı saymış ve erkeklerin kadınlardan farklı durumlarına ve bu nedenle bir üstünlük taşıdıklarına dikkatleri çekmiştir, «Erkeklerin onlardan bir üstün derecesi vardır,», «Erkekler kadınlar üzerine hakimdirler; bu nedenle Allah erkekleri kadınlardan üstün kılmıştır.» [121]
Evet, kan-kocayı birbirinden farklı kılan şey yalnız üreme aletleri değildir; hücreleri, psikolojik ve fizyonomik yapıları, yetenekleri, akıl ve irâdeleri de farklıdır. Hatta kanlan bile cinsiyetlerinin anatomik ve kimyasal özelliklerini taşımakla bir farklılık arzeder.
İşte İslâm, çekirdeğinde her zaman hayatlarını birleştiren karı-koca-dan herbirine -özelliğine göre- iş bölümü konusunda görev vermiş; birinin diğerine yeri ve zamanı gelince yardımcı olmasını önermiş, birbirlerine karşı saygılı olmalarını emrettiği gibi, işlerine de saygılı olmalarını belirtmiştir. Aile bünyesinde bazı sürtüşmeler, tartışmalar olabilir; bunu bir gurur ya da onur meselesi yapıp yemin ederek yanlış bir tutumda ısrar ve inat etmek saadetin havasını değiştireceği gibi, ahlâk ve saygınlığın da rengini ve Ölçüsünü değiştirir. Bu bakımdan karı-kocadan her birine düşen, fedakârlık ve feragattir. Yukarıdaki âyetle, öfkelenip sözgelimi rasgele yeminlere bağlı kalmanın gerekli olmadığı hatırlatılırken; aile ve yakınları arasındaki bağları koparacak, birliği, mutluluğu bozacak, ahlâkı değiştirecek kesinlik ölçü ve anlamındaki yeminlerin bozulması ve daha hayırlı olanının yapılması belirtiliyor.
Böylece İslâm, ailenin ve yakınların en medenî ölçüler ve anlayışlar içinde birarada yaşamasını öngörmekte; kırıcı, bölücü, üzücü ve küçük düşürücü söz ve davranışları önlemeyi dinî bir vecîbe olarak koymaktadır'[122]
Âyetler Arasinda Bağlantı
Yukarıdaki âyetle günah ve kötülüklerden sakınmakta ve insanların arasını düzeltmekte, Allah adıyla yapılan yemini engel yapmanın doğru bir düşünce ve davranış olmadığı belirtildi ve sonra sözgelimi rasgele yeminlerin bir hüküm ve anlam taşımadığı anlatılarak kaib ile kasdedilen ve anlam taşıyan, bağlantı yapılan yeminlerden sorumlu tutulacağı açıkfandı. Bununla beraber daha hayırlı başka bir şey varsa, yemini bozup o
şeyi yapmanın uygun olacağı hatırlatıldı.
Aşağıdaki âyetle, yine yeminin bir başka türüne dokunularak karılarına cinsel yaklaşmada bulunmayacaklarına dair yemin eden erkeklerin bu müddeti en çok dört ay ile sınırlıyabilecekleri anlatılıyor. Bu süre içinde karısına yaklaşmak isteyen erkeklerin keffaret vermek suretiyle bu arzularını yerine getirebilecekleri bildiriliyor. Ve kısaca boşama konusuna dokunularak, dört ayın geçmesine rağmen karı-koca arasında bir uyum ve anlaşma sağlanamıyorsa o takdirde ayrılabilecekleri hatırlatılıyor.[123]
Meali :
226— Kadınlarına cinsî yaklaşmada bulunmamaya yemin edenlere dört ay beklemek gerekir. Şayet erkekler (bu süre bitmeden keffaret verip karılarına) dönerlerse, şüphesiz ki, Allah çok bağışlayan ve çok merhamet edendir.
227— Yok eğer boşamaya azmederlerse, (o takdirde boşayabilirler.) Şüphesiz ki Allah her şeyi işiten ve bilendir.
İniş Sebebi
Cahiliyye devrinde erkeklerin çoğu karılarına öfkelendikleri zaman onıarı aileden ayrı bir fert durumuna düşürmek, onurunu ve annelik vas-nı zedelemek için bir, ya da iki yıl onlara yaklaşmamaya yemin eder ve u davranışlarıyla böbürlenip kanlarına eziyet ettiklerini utanmadan soy neraı .İslamiyet kadını birçok konularda ve hayatın çoğu alanlarında erge eşdeğer kabul ettiği, onun annelik vasfına en üstün saygıyı sunmakta arala" V°Ilan açık tuttu9u icin kadını bu durumdan da kurtardı, karıısyla müddet riŞ'ddetlİ gecimsizlik ve anlaşmazlık bulunduğu takdirde, bir ondan uzaklaşmayı düşündüğünde kocanın bunu encokdörtaybir
süre ile sınırlıyabileceğini hükme bağladı ve bir ay süreyle yaklaşmamaya yemin etmesinin daha uygun olacağına işarette bulundu. Bunun için yukarıdaki âyet indi. [124]
İla = Karısına Yaklaşmamaya Yemin Etmek
Bu, Kur'ân'ın yüce anlatımından anlaşıldığına göre, üç, ya da daha
fazla hüküm taşımaktadır:
1. Karısına yaklaşmamaya yemin edilen süre dört aydan az olursa, sürenin bitmesini bekier ve cinsel yaklaşmada bulunmamaya dikkat edip bu konuda sürenin bitimine kadar sabır gösterir.
Nitekim Resûlüllah (A.S.) Efendimiz bu konuda da ümmetine örnek vermek için bazı sebeplerden dolayı bir kısım hanımlarına ya da hepsine bir ay süreyle yaklaşmamaya yemin etti. 29 gün geçmesini bekledi, sonra onlara yaklaştı. Çünkü kamerî ayların çoğu 29 gündür. Kadının bu bir aylık süre içinde kocasına cinsel yaklaşmada bulunması için başvurması doğru olmaz. Erkeğin durumu da böyledir.
2. Yemin süresi dört aydan fazla bir zamanı kapsıyorsa, kadının dört ayın bitiminde kocasına başvurması câîz olur. Koca bu durumda ya cinsel yaklaşmada bulunur, ya da hâkim onu karısını boşamaya zorlar.
3. Dört ay bitmeden koca yeminini bozar, karısına yaklaşırsa keffa-ret öder. Çünkü bir şeyi yapmamaya yemin eden kimse bunun aksini yapmayı daha hayırlı görürse, yeminini bırakır, keffaret öder. [125]
İmam Şafiî'nin Kavl-i cedid'inde bu anlamda bir içtihatta bulunduğunu bilmekteyiz.[126]
Dört Ay Tamamlanınca Kadın Boşanmış Olur Mu?
Dört ayın bitiminde koca karısına cinsel konuda yaklaşmıyacak olursa kadın boşanmış sayılır mı? Bu konuda farklı içtihat ve yorumlar vardır :
a) Dört ayın bitiminde koca boşamadıkça talak (boşanma) vâki olmaz,
b) Bir talâk vâki olur.
c) Bir ric'î (rec'i) talâk vâki olur.
d) Bir bâin talâk vâki olur.
e) Dört ayın bitiminde koca karısıyla cinsel yaklaşmada bulunmazsa hâkim boşama karan verir.
Birinci maddedeki içtihat, hicrî 5. asırdan sonra gelen ilim adamlarının cumhuruna aittir. İkinci maddedeki içtihat, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali, Hz. İbn Mes'ud, Hz. İbn Ömer, ve Hz. Zeyd bin Sabit'ten rivayet edilmiştir. Ashabın diğer büyüklerinden buna uymayan rivayetler yapılmıştır. Üçüncü içtihat, Tabiînden Saîd bin Müseyyeb'e aittir. Dördüncü ictîhad, Mesruk'a aittir. El-Hasen ile İkrime de ayni görüştedirler. Beşinci içtihat, Buharînin naklettiği sahîh bir rivayettir. İmam Şafiî de aynı içtihat ve görüştedir. Şafiî'ye göre, dört ayın bitiminde en az onüc gün bekleme ve düşünme süresi vardır. [127]
Aile Yuvasının Saygınlığı
Aile yuvası her yönüyle saygı duyulmaya lâyıktır. Yukarıda belirtilen yeminler onun bu saygınlığını zedelediğinden Allah'ın hoşnudluğuna uygun bir davranış sayılmamıştır.
Bir adamın mutlu olabilmesi için bir can yoldaşına ve sıcak bir yuvaya ihtiyacı vardır. Bu can yoldaşı kadından başkası değildir. O bakımdan karı-koca küçük hesapları, bencilliği, bilgisizlere has gururu atmış ve aileye olan ihtiyacın yol ve yöntemlerini kavramışsa, arzulanan yuva sağlam ve temiz duygular üzerine kurulmuş demektir. Bir de karı-koca arasında inanç ve ideal birliğinin olması her zaman aranır. Çünkü inanç birliği sorumluluk duygusunu kökleştirir.
Aile reisi olan baba, lider sayılır. İdare ettiği kişilere doğruluk, merhamet ve şefkatla bağlılık gösterir, Allah'a olan derin inanç ve saygısını günlük davranışlarıyla yansıtırsa, aile yapısında en sağlam bağlar kurulmuş, karı-koca bütünleşip birbirinden kopmaz bir bünye durumunu almış olur. Allah kadına, yetişmekte olan kuşağın yararı için gereken duygu ve ilgiyi yeterince vermiştir. Böylece insanlıktan yana en asil düşünce ve davranışın çekirdeğini onun ruhunun derinliğine yerleştirmiştir. Bu bakımdan çoğu kez babanın en sıhhatli ve güçlü çocuğa, annenin ise en zayıf ve hastalıklı çocuğa daha fazla ilgi duyduğunu görürüz.
Bu kadar asil bir duygu ve sevgiye lâyık görülen kadını rasgele kırmak, üzmek ve onurunu zedelemek için olumsuz yönde bir takım yeminlerde bulunmak, Allah'ın hoşnudluğuna ters düşer. Cahiliyye devri insanlarının bu yollara başvurmasını Kur'ân kınamakta ve kadın haklarının çiğnenmesini önlemektedir. Peygamber (A.S,) Efendimiz kendi sünnet alanındaki davranışlarıyla bu tarz yeminin en çok bir ay süreye bağlanmasının örneğini vermiştir. Bu da, aralarına soğukluk, anlaşmazlık giren karı-kocanın bu tutumlarını daha ileri bîr düzeye götürmemeleri için bir müddet birbirinden cinsel konuda uzak durmaları -şayet koca böyle bir yeminde bulunmuşsa- ailenin geleceği bakımından belki daha iyi bir sonuç verir.
Bütün bunlarla beraber karı-koca için her yaşta sabır mutlaka güzel bir anlayış ve tutumdur.
Hizmetçi ve cariyelere karşı şefkatli ve insanca davranmayı emreden bir dinin evin öz hanımına karşı nasıl davranılmasını öğütlediğini anlatmaya gerek var mıdır?
İlâ' (Cinsel yaklaşmada bulunmamaya yemin) İslâm'ın koyduğu bir önlem değildir; Arap Yarımadası'nda çok yaygın olan bir âdeti en zararsız duruma getirmektir.[128]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıdaki âyetle, karısına cinsel yaklaşmada bulunmamak üzere yemin eden kimsenin yaklaşmama süresini dört ay belirlediği takdirde bu süre dolmadan karısına dönebileceği ve bu nedenle keffaret ödemesi gerektiği açıklandı. Belirlenen süre içinde dönmeyip boşamak istediği takdirde, geçinme şansları kalmadığı için boşayabileceği hatırlatıldı.
Aşağıdaki âyetle boşamanın kısmen hükümlerine dokunuluyor, boşandıktan sonra kadının üç ayhali ya da temizlenme gördükten sonra başka bir kocayla evlenebileceği belirtiliyor. Şayet iki talâkla bir ayrılma meydana gelmişse, üç ayhali süresi dolmadan kocanın rücû' edebileceği ve buna başkasından daha haklı bulunduğu özlü bir anlatımla işleniyor, sonra da kadınlar için erkekler üzerinde, erkekler için de kadınlar üzerinde örfe uygun denk haklar bulunduğuna dikkatler çekiliyor ve bununla İslâm'ın kadın haklarını yüksek bir düzeye çıkardığı anlatılıyor.[129]
Meali :
228— Boşanan kadınlar kendi kendilerine üç ay hali (ya da ayha-linden üç temizlenme) beklerler, Allah'ın onların dölyatağında yarattığını gizlemeleri kendilerine helâl olmaz; Allah'a ve Âhiret gününe inanıyorlarsa bunu gizlemezler. Kocaları barışmak; arayı düzeltmek istiyorlarsa, belirlenen bekleme süresi (iddet) içinde eşlerini geri almaya daha haklıdırlar. Kadınların erkekler üzerinde, erkeklerin de kadınlar üzerinde örfe uygun denk hakları vardır. Ne var ki erkeklerin onlar üzerinde bir üstün derecesi mevcuttur. Allah elbette çok üstündür, çok güçlüdür ve hikmet sahibidir.
İniş Sebebi
Ansardan Yezîd kızı Esma (R.A.) diyor ki:
«Resûlüllah (A.S.) Efendimiz devrinde boşanmıştım. O güne kadar sanan kadınlar için dinin belirlediği bir bekleme süresi yoktu. Benim boşanmam üzerine Allah iddet (şer'î bekleme süresi) hakkındaki âyeti indirdi.»[130]
İlgili Hadîsler
«Resûlüllah (A.S.) Efendimiz Ebû Ceyş kızı Fatıma'ya 'Ayhali günlerinde namazı bırak' buyurdu.»[131]
mak, üzmek ve onurunu zedelemek için olumsuz yönde bir takım yeminlerde bulunmak, Allah'ın hoşnudluğuna ters düşer. Cahiliyye devri insanlarının bu yollara başvurmasını Kur'ân kınamakta ve kadın haklarının çiğnenmesini önlemektedir. Peygamber (A.S.) Efendimiz kendi sünnet alanındaki davranışlarıyla bu tarz yeminin en çok bir ay süreye bağlanmasının örneğini vermiştir. Bu da,, aralarına soğukluk, anlaşmazlık giren karı-kocanın bu tutumlarını daha ileri bir düzeye götürmemeleri için bir müddet birbirinden cinsel konuda uzak durmaları -şayet koca böyle bir yeminde bulunmuşsa- ailenin geleceği bakımından belki daha iyi bir sonuç verir.
Bütün bunlarla beraber karı-koca için her yaşta sabır mutlaka güzel bir anlayış ve tutumdur.
Hizmetçi ve cariyelere karşı şefkatli ve insanca davranmayı emreden bir dinin evin öz hanımına karşı nasıl davranılmasmı öğütlediğini anlatmaya gerek var mıdır?
İlâ' {Cinsel yaklaşmada bulunmamaya yemin) İslâm'ın koyduğu bir önlem değildir; Arap Yarımadası'nda çok yaygın olan bir âdeti en zararsız duruma getirmektir.[132]
Rivayetler - Yorumlar - Hükümler
a) Kendisine cinsel yaklaşmada bulunulan kadının boşandığında -ayhafi görür yaşta ve durumda ise- kendi kendine üç ayhali beklemesi gerekir. Çünkü bu bir ilâhî emirdir. Ayhali olmayan, ya da kendisiyle cinsel yaklaşmada bulunulmayan kadınlar hakkındaki hükümler ayrıdır.
b) Kendisiyle cinsel yaklaşmada bulunulmadan nikâhlı kadın boşandığı takdirde böyle bir iddete (şer'î bekleme süresine) gerek yoktur. Nitekim Ahzâp sûresi 49. âyette : «Ey imân edenler! imân eden kadınları nikahladıktan sonra kendilerine henüz dokunmadan (cinsel yaklaşma ve ona itici bir davranışta bulunmadan) boşayacak olursanız, artık sizin için onlar hakkında sayacağınız iddet (şer'î bekleme süresi) yoktur.» buyuru-luyor,
c) Gebe olup doğum yapmadan boşanan kadın da bu hükmün dışındadır. Çünkü bu durumdaki kadınların şer'î bekleme süresi, doğum yapmasıdır. Nitekim Talâk sûresi 4. âyette: «Gebe kadınların ise, bekleme süresi, doğum yapmasıyla son bulur.» buyuruluyor.
d) Ay halinden kesilmiş kadınlar boşandığında onların da iddeti, bu hükmün dışında ayrı bir bekleme süresine bağlıdır. Talâk sûresi 4. âyette : «Kadınlarınızdan ayhalinden ümitleri kesilmiş olanların iddetleri hakkında şüphelenirseniz, onların iddeti üç aydır.» buyuruluyor.
Üç ayhali ile çevirisini yaptığımız «kuru1» kelimesinin anlamı ve bu anlamın sağladığı hükümler üzerinde ictihadlar ve yorumlar yapılmıştır :
1_ ıraklılar (rey ve kıyas tarafdan olan ilim adamlarm)a göre bundan maksad, üç ayhafi görmektir.
2— Hicazlilar (daha çok nakle bağlı olup rey ve kıyas yapmayan ilim adamların)a göre, kadının üç temizlenme görmesidir.
İki tarafın da dayandığı sahîh hadîsler vardır.
3_» İmam Ebû Hanîfe ile İmam Ahmed bin Hanbel'in içtihadı «üç ayhali» doğrultusundadır. İmam Şafiî ile İmam Mâlik'in içtihadı, «üç temizlenme» doğrultusundadır.
Bu ictihad ve yorumlara göre, boşanan kadın, kendisiyle cinsel yaklaşmada bulunulan ve ahyali görme durumu olan kadınsa, üç ayhali, ya da üç temizlenme görmedikçe başkasıyla evlenmesi caiz değildir. Bu durum, kadının hem gebe olmadığını kanıtlamak, hem onu daha çekici kılmak içindir.
Ayni zamanda kadının bu şer'î bekleme süresi, tam bir ayrılma değil, belirli bir vakit kocasından ayrı durmasıdır. Çiftlerin tekrar birbirine ısınıp geriye kalan bir, ya da iki talâk bağıyla birleşmeleri için uygun bir ortam anlamınadır; biraz da tamamen boşanmayı önlemek için bir önlemdir. Kocaları bu ortamda, onları geri almaya başî.asındandaha haklıdırlar.[133]
Rahimlerindekini Gizlemeleri Kendilerine Helal Olmaz
Kadının boşandıktan sonra başkasıyla evlenebilmesi için üç ayhali, ya da üç temizlenme beklemesinin gerekli kılınmasının bir takım yararları vardır:
a) Boşandığı kocadan gebe olup olmadığı daha çok bu süre içinde kesinlik kazanır. Böylece kadının döiyatağındaki çocuğun kime ait olduğu Şüpheden uzak kalır. Ayrıca kadın istese de bu bekleme süresinde gayri
3şruJ bir yola sapamaz. Şer'î bekleme müddeti bir bakıma kadını koruyucu bir anlam ve önlem ölçüsündedir.
b) Kadın boşandıktan sonra henüz ayhali olmadan ayhali oldum der-
se ve bekleme süresini cobuk doldurmayı plânlarsa, kocasının kendisine rücû' etme hakkını kaybettirir. Çünkü bir, ya da iki talâkla boşanan kadının şer'î bekleme,süresi bitmeden kocasının rücû' hakkı vardır. Kadın bu süre doldu diye iddia ederse, bu hak kalkmış olur/
c) Ayhali olduğu halde, henüz ayhali olmadım, derse, gerekmiyen bir nafakayı kendi lehine gerektirmiş olur. [134]
d) Gebe olduğu halde bunu inkâr etmesi, kocasının rücû' hakkının kalkmasına neden olur; ne var ki kadının bu tür iddiaları normal süreyle uyum halinde olursa, kabul edilir. Üc ayhali normal olarak ne kadar süreye ihtiyaç gösteriyorsa, o süre dikkate alınır. Müctehit imamlardan bir kısmı bunun en az müddetini birbuçuk ay, bir kısmı 60 47 gün olarak hesaplamıştır.
Tıbbî tesbite göre : Bu kanamalar normal olarak 28 günde bir tekerrür eder. 3-10 gün sürer. Normal seyri 3-6 gündür. Her ayhali ilkah edilmemiş bir yumurtanın ölümü demektir. Her ay kadının vücudunda bir tek ilkaha elverişli bir olgunlaşma meydana gelir. Bu yumurtayı bir ay sağ, öteki ay ise sol yumurtalık verir. Her kadının ayhali görme şekli kendisine göredir ve bir hastalık araya girmezse âdetten kesilme cağına kadar devam eder.[135]
İmam Ebû Hanîfe ile İmam Şafiî üc ayhalinin en erken ancak 60 günde tamamlanabileceğini söylemişlerdir. Bunu şöyle açıklayabiliriz : Kadın boşandıktan 4-5 gün sonra ayhali olursa, belirtilen süre içinde üç ayhali tamamlanmış olur ki bu her zaman mümkündür. Böylece kadının bu konudaki iddiaları bu süreye göre kabul ya da red edilir. Başka şahit istenmez. [136]
Kocaları barışmak, arayı düzeltmek istiyorlarsa, belirlenen bekleme süresi içinde eşlerini geri almaya daha haklıdırlar.»
Bu âyetle, genel anlamda bir özellendirme yapılmış; üç talâktan aşağı bir boşanma ile boşanmış ve henüz üç ayhali geçmemişse, bir talâk hakkı kaldığından koca karısını geri alabilir, hükmü konulmuştur. Üç ayhali bitiminde koca bu hakkını kaybetmiş olur; ancak kadın da yeniden birleşmek isterse yeni bir nikâh akdinin yapılması gerekir ve iki şahidle belgelenir. Bunda icmâ' vardır.
«Kadınların erkekler üzerinde, erkeklerin de kadınlar üzerinde örfe uygun denk hakları vardır.»
Kadri yüce ilim adamlarımız, karı-koca arasındaki örfe uygun denk haklan bu konuda şöyle tesbit etmişlerdir:
1. Kadın kocasını hergün güler yüzle, tatlı sözle karşılamalı ve ona gönül çekici bir süslenme fakat sadelik içinde bulunmalıdır. Erkek de karısına çekici, görünmek için erkekliğine yakışır ölçü ve biçimde süslen-meli, daha çok bu konuda yaşına ve başına uygun olan bir yol izlemelidir.
Nitekim büyük sahabi İbn Abbas (R.A.) diyor ki: «Doğrusu kanma çekici görünmem için süslenirim!»
Resûlüilah (A.S.) Efendimiz de mutlaka önemli bir konu, engelleyici bir neden olmadığı sürece günlük temizliğini yapar, saç ve sakalını dağınık tutmaz, dişlerini sık sık temizler ve elbisesinin kirlenmemesine, kir-lenmişse hemen değiştirilmesine ve yıkanmasına özen gösterirdi. Bu nedenle :
2. Kan koca günde en az bir iki defa dişlerini fircalamalıdırfar. Dişlerin temizliği ve beyazlığı insana ayrı bir güzellik verir.
3. Güzel koku sürünmek, her ikisi için de sünnettir. Bunu, kadın, sokağa çıkarken değil daha çok kendi evinde sırf kocasının ilgisini toplamak ve çocuklarına güzel örnek olmak için yapmalıdır. Resûlüilah (A.S.) Efendimiz yaratılışındaki üstünlükleri ve çevresindekiler tarafından duyulan o lâhutî güzel kokusuna rağmen gözlerine sürme çekmeyi ve güzel koku sürünmeyi ihmal etmezdi. Her türlü maddî ve manevî kirlerden temiz olan hanımları da bu sünnette O'na uyar, günlük temizlik konusunu bu ölçüde tutar ve tavsatmazlardı.
4. Elleri -mümkün olduğu nisbette- temiz tutmak, tırnaklan kesmek, ? ve sakal traşına özen göstermek de bu sünnetler arasında yer alır.
5. Cinsel yaklaşmayı da normal temizlik ölçülerine göre sürdürmenin; tiksindirici, nefret verici düzensizlik ve dağınıklıktan uzak bulunduranın psikolojik olarak birçok yararları vardır. Esasen Resûlüilah (A.S.)
tem ı'ü112'11 Sünneti de bu ölçüler içinde bulunuyordu. Kan ya da koçanın muri2llV°nünden dikkatsizlik ya da önemsemezliği cinsel arzunun duruğramasına neden olabilir. Bunun için ayhali olan kadına cinsel yaklaşmada bulunmak kesinlikle haram kılınmış ve bu hususta birçok önleyici tavsiyeler yapılmıştır. Ayrıca gece gec vakit seferden dönen kocanın mümkünse evine girmemesi, geceyi başka bir yerde geçirmesi öğüt-lenmiştir. Günkü kadın böyle bir vakitte dağınık bir durumda olabilir, kocası bulunmadığı için temizliğe yeterince dikkat gösîermiyebiiir. Bu da kocasının ona olan ilgisini zayıflatabilir.
Bu konuyu diğer haklar bakımından özetliyecek olursak, sonucu belirlemiş oluruz ;
Karı-kocanın birbiri üzerinde örfe uygun denk haklan vardır:
a) Evlenme konusunda Hanefî mezhebine göre, hiçbir kadın velisinin mutlak izni ya da baskısıyla evlendirilemez. Ancak ergen olmayan kız çocukları bu hükmün dışında bulunuyor. Ayrıca evlenmek isteyenler arasında örfe uygun bir denkleşme ve uyum yoksa, o takdirde veli böyle bir evlenmeye engel olabilir.
Bu iki konu dışında kadına evlenme konusunda serbesti tanınmış ve hür irâdesine saygı gösterilmiştir.
b) Nikâh akdi yapılırken kadın isterse bir TAHYÎR ve TEFVÎZ (istediği zaman boşanma yetkisi) alabilir. Yani İslâm Aile Hukuku kadına bu hakkı tanımıştır. Şöyle ki: Nikâh akdi yapılırken kadın: «İstediğim zaman hâkime başvurup boşanabilirim, ya da ayrılabilirim, yetkisini bana vermen şartıyla evlenirim, nikâh akdinde evet, diyebilirim» der, koca olacak adam da bunu kabul ederse, boşanma hakkı kadına da verilmiş olur.
Bu da İslâm Aile Hukukunda kadına, önemli konulardan biri olan boşanma hususunda verilmiş bir haktır. Bu hakkı istemek, istememek kadının hür irâdesine bırakılmıştır.
c) Kadın, kadınlarla ilgili davaları görmek üzere hâkime olabilir. Çünkü kadın, kadınlarla ilgili konuları daha iyi bilir ve mahkemede daha rahat konuşabilir; davalı ya da davacı kadınlar sıkılmadan müdafaalarını yapabilirler. Daha çok Hanefî imamları buna cevaz vermişlerdir.
d) İlim tahsilinde İslâm, kadın-erkek diye bir ayrım yapmamış, her iki cinse de bunun farz olduğunu açıklamıştır. Ne var ki kadın daha çok kendi ruhî ve fizyolojik yapısına uygun bir dalda tahsil yapmalıdır. Çocuklarına dünya ve âhiret ile alâkalı doyurucu bilgiyi verecek, bir düzeye gelmeli ve sağlam bir düşünce yapısına erişerek ne kocasının, ne de başkasının uygun olmayan düşüncelerinin etkisi altında kalmamalıdır.
Şunu da ilâve edelim ki, yalnız dünya ile ilgili bir öğretim ve eğitim kadını alçak gönüllü yapmaz, bilâkis çoğunu veya bir kısmını gurura ve şımarıklığa itebilir. Bunun için İslâm ilim tahsilini iki cinse de farz kılarken daha çok din ve dünya ilimlerini kasdetmişîir. Çünkü böyle bir bilgi insanı olgunlaştırır.
e) Kadın zengin olduğu takdirde, kocası izin vermezse bile hacca gidebilir Namaz, oruç ve zekât gibi şahsın kendisini ilgilendiren ibâdetleri de hic kimseden izin almaya lüzum duymadan yerine getirir; bu konuda da kocasının engel olmasına boyun eğmez.
İslâm böylece ibâdet konusunda da kadının hür irâdesine yeterince saygı duyulmasını emretmiş ve onu bu hususta erkekle ayni düzeyde tutmuştur.
f) Kadın kendi servetinden örfe uygun ölçü ve biçimde harcayabilir ve istediği hayrı yapabilir. Ancak bu konuda kocasıyla görüşüp ortaklaşa karar vermeleri, aile yuvasının huzuru ve devamlılığı bakımından tavsiye edilmiştir
g) Karı-koca çocuklarını terbiye edip yetiştirmede birbirine denk ölçülerle sorumlu tutulmuşlardır.
Bu konuyu daha geniş biçimde Nisa sûresinde açıklayacağımızdan
burada bir özetini vermeye çalıştık,
«Ne var ki erkeklerin kadınlar üzerinde bir üstün derecesi mevcuttur.»
Tefsircilerimiz ve diğer ilim adamlarımız bu üstünlüğü şöyle tesbit etmişlerdir; çünkü kadın ile erkeği birbirinden farklı kılan şey yalnız üreme organları değildir; psikolojik ve fizyolojik yapılan, yetenekleri, akıl ve irâdeleri de farklıdır. Hattâ kanlan bile cinsiyetlerinin anatomik ve kimyasal özelliklerini taşımakla bir farklılık arzeder. Aşağıdaki maddeleri de bunlara ilâve edecek olursak, Kur'ân'ın buyurduğu bir üstün derece kendiliğinden anlaşılmış olur:
1— Erkeklerin fizikî yapısı daha kuvvetli ve dayanıklıdır.
2— Olaylar karşısında erkekler daha soğukkanlı ve dayanabilme direncine daha çok sahiptirler
3 Önemli konuları etraflıca düşünüp sabırla sonuca bağlamakta daha itiyatlı ve temkinlidirler.
4 Kitleleri sevk ve idarede ve insan haklarını korumada daha başarılıdırlar.
Ailenin yükünü taşımakta, ihtiyaçlarını karşılamakta daha cok kendilerini sorumlu görmektedirler. Bu nedenlerle erkek ailenin reisi sayılmıştır.
Yukarıdaki âyetin az kelimeyle yüksek bir anlatım gücü taşıması, ka-dın-erkek arasındaki hem dengenin, hem farkın en güzel ölçü ve anlamını sergilemektedir. Diyebiliriz kir İslâm'dan önce ne bir sosyal yapı, ne de çıkarılan kanunnamede kadına bu derece örfe uygun eşit haklar getirilmemiştir. İslâm koyduğu bu ve benzeri eşsiz hükümleriyle kan-koca haklarını, onların fizikî ve ruhî yapılarına göre düzenlemiştir. Bu gerçeğin anlaşılabilmesi, Kur'ân'ın yüksek hikmetlerini, en anlamlı kelimelerle yansıtan âyetlerinin kuru bir çevirisini yapmakla mümkün değildir. Gelişen ilme ve sosyal yapıya paralel bir açıklamaya herhalde ihtiyaç vardır. İşte elinizdeki tefsir bu amaca yönelik olarak hazırlanmıştır.[137]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıdaki âyetle boşanan kadının şer'î bekleme süresinden ve eğer bu boşama üç talâkla değilse, koçanın karısını geri almaya daha haklı bulunduğundan söz edildi; sonra da karı-koca haklarına dokunularak örfe uygun denk yükümlülüğe dikkatler çekildi. Aşağıdaki âyetle boşamanın sayısal durumuna, sayı tamamlanmadan iddet içinde ya örfe uygun biçimde tutmak, anlaşma ümitleri kalmadığında yine örfe uygun ölçü ve anlamda güzellikle onu salıvermek hükmü getiriliyor. Bu arada kocasıyla herhalde geçinemiyen kadının mal (mehir) karşılığında boşanma isteğine dokunuluyor ve kadının ısrarlı isteği karşısında buna cevaz verilebileceğine işaret ediliyor. Bunun dışında kocanın boşadığı kadına, daha önce verdiği, vermekle yükümlü bulunduğu mehir ve diğer bağışları geri almasının helâl olmadığına dikkatle çekiliyor.[138]
Meali'
229— Boşama iki keredir. (Ondan sonra kadım) ya örfe uygun tutmak, ya da kendisine iyilikte bulunarak salıvermektir, Onlara (örf ve âdete uygun) verdiğinizden bir şey (geri) almanız size hela! olmaz. Ancak karı koca Allah'ın (evlilik hakkında) çizdiği sınırlan yerine getirip ayakta tutamıyacaklarından korkar ve siz de onların bu sınırları koruyup ayakta tutamıyacaklanndan endişe ederseniz, (bu durumda) kadının ayrılmak için (örfe uygun) hakkından vazgeçmesinde ikisi için de bir vebâi yoktur. İşte bunlar Allah'ın koyduğu sınırlar (yasalar)dır; onları haksızlık yaparak aşmayın. Kim artık Allah'ın sınırlarını aşarsa, onlar evet onlar zâlimlerin kendileridir.
İniş Sebebi
Câhiliyye devrinde daha çok Arap Yarımadası'nda yaşayanların kadınlara karşı çok haksızca ve hırçınca davranışları olur, onlara tam bir esir muamelesi yaparlardı. Adam karısını boşar, henüz iddeti (şer'î bekleme süresi) dolmadan ona döner; bin defa bile boşasa onu yine elinin altında tutar; istediği zaman yaklaşır; işkence etmek istediğinde hem yaklaşmaz, hem iddet içinde ona döner, tekrar boşar, tekrar döner ve böylece yıllarca onu bir oyuncak gibi kullanır dururdu. Ona ne örfe uygun bir hak tanınmıştı, ne de onun haklarını koruyan bir otorite mevcuttu. Kadının bu durumda başka bir erkekle evlenip yeniden bir yuva kurma şansı da hemen hemen yok gibiydi.
İslâm, gönülleri aydınlatan lâhutî güneşiyle insanlık âlemine yönelince, ayaklar altında çiğnenen kadın haklarını, onların ruhî, fizikî ve sosyal yapılarına göre korudu ve bu hususta gereken bütün hukukî müeyyideleri koydu. Yukarıdaki âyet de bu nedenle indi.
Diğer bir rivayete göre :
İ'slâm'ın ilk yıllarında adam yüz defa da karısını boşasa, şer'î beklesuresi içinde ona rec'at edebilirdi. Bu tutum kadınların birçok haknın çiğnenmesine ve insanlık onurunu kırmaya neden oluyordu. Allah' kadlr|lann nikâha ve örfe dayalı haklarını korumak ve erkekleri bu tarz keyfî davranışlardan vazgeçirmek üzere yukarıdaki âyeti indirdi. [139]
İlgili Hadîsler
Bir adam, Resûlüllah (A.S.) Efendimize geldi ve :
— Ey Allah'ın Peygamberi! dedi, Allah boşama iki keredir: Ya örfe uygun tutmak, ya da güzellikle onu bırakmaktır, buyuruyor. Bunun üçüncüsü nerede?
Efendimiz şu cevabı verdi:
— «Onu, iyilikte bulunarak salıvermek, üçüncü su dür.»
Yani iki talâkla boşadıktan sonra ya onu iddet içinde örfe uygun geri alır, ya da iddeti bitince üçüncü bir talâkla onu güzellikle salıverir ve kadın bu durumda tamamen boşanmış olur. [140]
«Herhangi bir kadın (zorlayıcı bir neden olmaksızın) kocasından boşanmasını isterse, cennet kokusu ona haram olur.» [141]
«(Zorlayıcı bir neden olmaksızın) kocasına mal ya da para gibi bir bedel verip boşanmasını isteyen kadınlar münafıkların tâ kendileridir.» [142]
«Sehi kızı Habibe, Kays oğlu Sabit ile evlenmişti. Sabit fizyonomi bakımından cok çirkin bir adamdı. Kadın Hazreti Peygambere başvurup boşanmak istediğini ve : «Andoisun ki Allah korkusu olmasaydı Sabit yanıma girince onun yüzüne tükürürdüm» diyerek tiksindiğini anlatmaya çalıştı. Bunun üzerine Resûlüllah (A.S.) Efendimiz ona : «Sâbit'in sana verdiği bahçeyi kendisine geri vermek ister misin?» diye sordu. Kadın da «Evet» deyince, Resûlüllah (A.S.) onları ayırdı.» [143]
Boşama İki Keredir
Şe^'İ boşama iki keredir; şer'î bekleme süresi içinde koca karısına rec'at edebilir. Çünkü onu ya bir, ya da iki talâkla bo-Şamışsa, nikâh bağını tutan bir bağ henüz duruyor, demektir. Üçüncü bir talâk buna eklenince kalan bağın biri de kopmuş ve dönüşü mümkün olmayan bir yola girilmiştir. Artık kocanın rec'at, ya da yeniden nikâh hakkı kalmaz ve bu durumda -ileride belirtileceği üzere- kadın başka bir kocayla evlenip tesadüfen ondan boşanmadıkca birinci kocasıyla evlene-mez.
O halde karısını iki talâkla boşayan kimsenin önünde iki yol vardır: Ya iddet bitmeden karısına dönmek, ya da iddetin bitmesiyle üç talâkla onu güzellikle salıvermektir. Tabii iddet bitmeden üçüncü bir talâk vermekle de kadın yine tamamen boşanmış olur.[144]
Bir Mecliste Bir Defada Üç Talâk Denilse
Müslim ve Ahmed bin Hanbel, Tavus'un jbn Abbas (R.A.)dan naklettiği hadîsi rivayet ederek bize bu konuda esneklik arzeden bir hüküm getirmişlerdir:
Rivayete göre : Resûlüllah (A.S.) Efendimiz devrinde, Ebûbekir Sıd-dîk (R.A.)m hilâfet yıllarında ve ikinci halife Hz. Ömer (R.A.)in hilâfetinin ilk iki yılında, bir mecliste bir defa söylenen üç talâk bir tek talâk olarak sayılmış ve buna göre hükümde uygulamaya gidilmiştir. Sonra Hazreti Ömer (R.A.) bu hükümde bir değişiklik yaparak şöyle bir ictihadda bulunmuştur :
«İnsanlar kendilerinden yana içinde şefkat ve kolaylık bulunan bir hususta pek acele ettiler. Bunu onlar hakkında üç talâk saysak ya...» Nitekim bunu bu sözüyle üç talâk saydı.
Müslim'in rivayetinde ise, Tavus'tan yapılan nakle göre, Ebû Sahbâ', İbn Abbas'a (R.A.) dedi ki: «Uygun olmayan görüşünü getir! Gerek Resûlüllah (A,S.) Efendimiz zamanında, gerekse Ebûbekir (R.A.) devrinde üç talâk bir talâk olarak sayılmıyor muydu?» Ebû Sahbâ'nın bu sert sorusu üzerine İbn Abbas (R.A.) ona şu cevabı verdi: «Evet cidden öyle idi. Ömer (R.A.) devrinde insanlar talâk konusunda hiç düşünmeden ve duraklamadan şerre düştüler. Bunun üzerine Ömer (R.A.) de bir defada söylenen üç talâkı bir talâk değil, üç talâk saydı (ve böyle bir ictihadda bulundu).» Bu konuda tam bir icmâ' meydana gelmiş midir? Diyebiliriz ki, ilim adamlarımızın farklı görüş ve tesbitleri olmuştur. Ayrıca talâk talâka tabi olur mu, olmaz mı? Bu hususta da ilim adamları farklı görüşler ortaya koymuşlardır: Tabiîn'in cumhuru ve birçok sahabe, dört mezhep imamları ve Hz- Ali (R.A.)den yapılan rivayet, talâkın talâkı takip edeceği anlamında-'["' Yanı bir mecliste üç talâk tabirini bir defada kullanan kimsenin üç Çlâkı da gitmiş (vaki olmuş) kabul edilir. Çünkü talâk talâka tabi' olur. 1 adaro'anndan bir cemaat de talâkın talâka tabi' olmayacağı görüşündedir. Bahr sahibi bunu Ebû Musa'dan ve bir rivayetle de Hz. Ali'den, fbn Abbas'dan (R.A.), Tavus'tan, Atâ'dan ve Cabir bin Zeyd'den nakietmiş-tir. Kurtuba fakihierinin de bu ikincilerin görüşünde olduğu rivayet yoluyla anlaşılmıştır. [145]
İkincilerin nakil ve tercihlerinde ümmet için kolaylık vardır.[146]
Kadına Tanınan Haklar Ve Kolaylıklar
Boşanma konusunda İslâm Fıkhı kadına birtakım haklar ve kolaylıklar getirmiştir; bunları şöyle özetliyebiliriz:
1. Boşanmada şer'î bekleme süresi,
2. Bu süre içinde bir anlaşma ve uzlaşmaya varılması, kocanın tekrar karısına rücû' etmesi,
3. Erkeğin ancak iki defa rec'at (dönme) hakkının olması, (buna ta-lâk-ı ric'î denir).
4. İkinci kez rec'î talâktan sonra kan-kocanin iyi düşünmeleri ve gelecekleri hakkında öylece bir karara varmaları,
5. Kocanın ayrılmaya karar verdiği takdirde kadını örfe uygun anlamda güzellikle, iyilikte bulunarak salıvermesi, kadından yana İslâm'ın getirdiği hükümlerdir.
İslâm, kocanın boşama konusunda rahat ve hislerinden sıyrılarak düşünebilmesi ve sağlıklı bir sonuca erişebilmesi için Sünnete uygun bir boşama düzeni getirmiştir. Cinsel yaklaşma yapılmadan bir temizlenme döneminde bir talâkla boşamasını ve buna eş bir süre beklemesini tavsiye etmiştir.
Şer'i bekleme süresinin konulması hem kadının boşandığı takdirde kendine yeniden bir hayat düzeni kurabilmesi hususunda iyice düşünebilmesini; hem erkeğin attığı bu adımla bir yuvayı yıkmaya yöneldiğini, bu nedenle sağduyu ölçüleri içinde düşünebilme imkânına erişebilmesini, hislerinden sıyrılarak konuyu dinî ahlâk ve millî örfe uygun incelemesini sağlamaktır.
Ayrılma kararı verildiğinde şartlara ve haklara saygı gösterilmesi, kadının güzellikle terkedilmesi, kırıcı, üzücü ve küçük düşürücü söz ye davranışlardan kaçınılması, kadına verilen mehir ve buna yakın anlamdaki
haklar ve bağışların geri alınmaması, kadına tanınan haklardan bir kısmıdır. Bu yolda hareket etmek, «İslâm Aile Hukukunda» yer almış hükümlerdendir.[147]
Boşanma Yetkisi
İnsan haklarını yüce hikmet ve sağlıklı metodiarla koruyan İslâm Dini tefviz ve tahyîr dışında boşama hakkını kocaya vermiştir. İlk bakışta bir ölçüsüzlük, haksızlık ve adaletsizlik gibi görünen ve kadın haklarını önemsemiyen bir hüküm görüntüsünde olan bu konuyu hikmetiyle, ileride doğuracağı yarar ve zararlarıyla incelediğimizde karşımıza şu haklı tablo çıkar;
1. Boşama yetkisi sadece kadının elinde olsaydı, geçim sıkıntısı ve benzeri hususlarda tatminsizliğe uğradığında kendini boşar ve bu yüzden erkeği kaldırılması güç malî zararlara sokabilirdi. Kendisi ise tatmin olabileceğini sandığı bir iş, bir yuva bulsun bulmasın fazla bîr zarara uğramazdı. Yeni bir eş bulduğu takdirde yeni bir mehir, yeni bîr takım haklara kavuşurdu.
Bu yüzden karı-koca haklarını korumada dengesizlik meydana gelir, daha çok erkeğin zararıyla neticelenirdi.
2. Boşanma yetkisi karı-kocanın ikisine eşit anlamda verilseydi, ikisinin bu konuda anlaşmaya varması, görüş birliği sağlaması çok zor, hattâ çoğu zaman imkânsız olurdu.
3. Aile yuvasında bir baş yerine iki baş ortaya çıkar, kocanın otoritesini te'sirsiz hale getirebilir, bu yüzden de huzurlu bir yuva sağlanamazdı. Bazı kadınlar bu yetkisini onur kırıcı bir taktik olarak kullanabilirdi.
4. Bir başka neden ise, kadının daha duygusal davranması, erkeğin karar vermede kadından daha sabırlı bulunmasıdır.
İslâm daha çok boşama yetkisini erkeğe verirken onu tamamen serbest bırakmamış, birtakım ağır sorumlulukları ona yüklemek suretiyle bağ-rayıcı müeyyideler koymuştur:
a) Üç talâkla boşadığı takdirde bir daha geri alması helâl olmaz.
b) Nikâh akdinde belirlenen mehri hemen ödemesi gerekir.
c) Ayrıca nafaka vermesi, çocuk varsa onların nafakasını düzenli sağlaması ona yükletilmiş bir haktır.[148]
Tasavvufi Yönü
İslâm Tasavvuf Tarihinde çok önemli yeri olan Şeyh Muhyiddin Ara-bî (K.S.) Fütuhat-i Mekkiye adlı paha biçilmez eserindebu konudan, yani kadın erkek arasındaki eşit haklardan ve erkeğin ondan bazı hususlarda üstün yaratılmasından söz ederken özetle şöyle diyor:
«Kadın erkekten bir parçadır. İnsan olmada birleşirler; sonradan bu iki cinse arız olan bir emirden dolayı birbirinden ayrılırlar. Bu farklılık arzeden emir, erkeklik ve dişiliktir. Kadın erkekten alınarak yaratılmıştır. Bu nedenle erkek kadına derin bir ilgi duyar; ona asıl olduğu için de aile reisi olma üstünlüğü belirgin bir anlam taşır. Erkek kadını bir de kendisindeki bu efendilik yani aile reisi olma derecesinin verdiği sevgiyle sever. Kadın da, eüz'ün külle (parçanın bütüne) olan bağlılık ve ilgisiyle erkeği sever. Aslında bu, vatana olan ilgi ve bağlılığın bir tezahürüdür. Çünkü erkek kadının asıl vatanı sayılır. Ayrıca onlardan herbiri şehvetin nedeni ve ondan lezzet duyma yeridir. O bakımdan da birbirine karşı hep ilgi duyarlar.
Bazen kadın olgunlukta erkeklerin derecesine ulaşır; bazan da erkek kadınların derecesinden aşağıya doğru iner. Bazan ibâdetlerin hükümlerinde birleşirler, bazan da ayrılırlar. Ne var ki, erkeğin aklının ka-dınınkine nisbetle bir üstünlüğü vardır. Çünkü erkek kadından önce yaratılmıştır, ondan önce Yaradanım akledip bilmiştir. Hem Allah aynı surette iki defa tecelli etmez. Âdem suretinde tecelli edince artık Havva suretinde tecelli etmemiştir. Böylece İlâhî emir de tekrar etmez. Bir şahsa da ,ki defa ayrı surette tecelli etmez. İki şahsa da tek surette tecelli etmez.
İşte erkeği kadından bir derece üstün tutan özellik budur.» [149]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıdaki âyetle karı-koca arasındaki anlaşmazlığa ve bunun giderilme yollarına dokunuldu. Evlenirken nasıl nezih davranılıyorsa, boşarken de aynı terbiye ve nezaketin gösterilmesi ve örfe uygun biçimde davranıl-ması hatırlatıldı.
Aşağıdaki âyetlerle, kadını boşamak isteyen kocanın çok hem çok düşünmesi, ilerisini görerek adım atması, aksi halde dönüşü mümkün olmayan bir yola girmiş olacağı belirtiliyor. Kadın haklarının korunmasına özen gösterilmesine bilhassa işaret ediliyor; aksine bir yol izleyenlerin kendilerine yazık ettikleri vurgulanıyor.[150]
Meali
230__ Eğer koca, karısını (iki kez boşadıktan sonra üçüncü kez) bo-şarsa, artık o kadın başka biriyle evlenmedikçe ona helâl olmaz. Bu ikin-koca da onu boşarsa, Allah'ın koymuş olduğu sınırları koruyup ayakta utabileceklerini umarlarsa eski karı-kocanın birbirine dönüp yeniden evlenmelerinde ikisine de bir günah yoktur.
İşte bu, bilen bir topluluk için Allah'ın açıkladığı sınırlardır.
231— Bir de kadınları boşadığınızda şer'î bekleme süresini bitirmek üzere iken onları ya örfe uygun iyilik ölçüleri içinde tutun, ya da örfe uygun iyilik ölçüleri içinde bırakın; haklarına tecavüz için zararlarına (sakın) tutmayın. Kim böyle yaparsa, kendine yazık etmiş olur. Allah'ın size olan nimetlerini ve size öğüt vermek için üzerinize indirdiği Kitap ve hikmeti düşünün. Allah'tan korkun, bilin ki Allah her şeyi yeterince bilir.
232— Kadınları boşadığınızda şer'î bekleme süresi sona erince aralarında örfe uygun iyilik ölçüleri içinde anlaştıkları takdirde, kocalarıyla evlenmelerine engel olmayın. Bununla sizden Allah'a ve âhiret gününe inananlara öğüt veriliyor. Bu sizin için daha uygun ve daha pâk ve nezihtir. Allah bilir, siz bilmezsiniz.
İniş Sebebi
Adam iki talâkla karısını boşadıktan sonra üçüncü bir talâkla da bo-şarsa artık boşadığı kadın ona haram olur ve bir başka adamla evlenme-dikçe, o da onu kendiliğinden boşamadtkça ilk kocasıyla bir daha birle-şemez. Cahil Araplar, talâk konusunda da kadını oyuncak gibi kullanır; birkaç defa boşar, yine tutar ve ona hiçbir hak tanımazlardı. Allah kadınların bu konudaki haklarını korumak üzere yukarıdaki âyeti indirdi.
Diğer bir rivayette ise şöyle deniliyor:
Ashabdan Ma'kıl bir Yesar, bu âyetin kendisi hakkında indiğini şöyle anlatıyor:
«Kızkardeşimi bir adamla evlendirdim. Bir süre sonra adam kızkar-deşimi (iki talâkla) boşadı. Kardeşimin şer'î bekleme süresi dolunca veya dolmak üzere iken adam bana geldi ve karısını geri almak istediğini söyledi. Ben de ona : «Kardeşimi seninle evlendirdim, onu sana ikram ettim, ama sen onun kıymetini bilmedin ve boşadın. Şimdi de tekrar almak istiyorsun. Hayır, vallahi bir daha o sana dönmiyecektir!» dedim. Aslında adam kötü niyet sahibi değildi, aynı zamanda iyi bir insandı da.. Kız-kardeşim de ona dönmek istiyordu: Bu nedenle yukarıdaki âyet indi. Re-sûlüllah (A.S.) Efendimiz gerekli uyarıda bulundu ve böylece kizkardeşi-mîn, kocasına dönmesine izin verdim. [151]
İlgili Hadîsler
Peygamber (A.S.) Efendimizden soruldu :
__ ya Resûlellah! bir adam evlendiği kadını üç talâkla boşamış, boşanan kadın başka bir adamla evlendikten sonra ikinci adam onu, kendisiyle cinsel yaklaşmada bulunmadan boşamış. Bu kadın ilk kocasıyla evlenebilir mi, ona helâl olur mu?
Peygamber (A.S.) Efendimiz şu cevabı vermiştir:
— Hayır, ikinci kocası onun baicağızından, o da onun balcağızından tadmadıkça ilk kocasına helâl olmaz. [152]
«Allah hülle yaptırana da, yapana da lanet etsin.[153]
«Kim ciddi ya da şaka yollu boşar veya köle azâd ederse; ya da nikâhlar veya başkasına nikahlarsa, bu onun üzerine bir hüküm olarak ge-çerli sayılır.»[154]
Yani nikâh, talâk ve azâd konularında ağızdan çıkan söz ister ciddi olsun, ister şaka yollu olsun farketmez.
«Üç şey var ki, ciddisi de ciddi, şakası da ciddi sayılır; Nikâh, talâk ve rec'at (bir iki talâkla boşadıktan sonra iddet içinde kadına dönmek)»[155]
«Üç şey var ki onlarda şaka olmaz: Nikâh, talâk ve köle azâd etmek.» [156]
— «Size eğreti verilen teke (erkek keçijden haber vereyim mi?»
Diye sorduğunda, Ashab-ı Kiram :
— Evet, ya Resûlellah! dedi. Buyurdu ki:
— «O, hülle yaptırandır. Allah hülle yaptırana da, yapana da lanet etsin.» [157]
Rivayetler - Yorumlar
Boşanma konusu.. İslâm Aile Hukukunda geniş bir yer kaplamaktadır. Gerek sosyal yapıyla olan ilgisi, gerek yetişmekte olan kuşakla bağlantısı, gerekse miliî yapıyı ayakta tutmada temel sayılısı itibariyle ailenin, diğer bir deyimle evliliğin önemi ve gereği meydandadır. Bu nedenle gerek Kur'ân'da, gerekse Peygamberin Sünnetinde bu konuya ağırlık verilmiş, her türlü şüpheleri giderecek ölçü ve anlamda açıklaması yapılmıştır.
Şimdi elimizdeki kaynak tefsirlere ve fıkıh kitaplarına dönüyor, konuyla ilgili rivayetleri, yorumları özetlemeye çalışıyoruz :
a) «Eğer koca karısını boşarsa.....»
Yani üçüncü bir talâkla boşarsa, artık o kadın başka biriyle evlenme-dikçe ona helâl olmaz. Bu tarz bir yorumda ilim adamlarının görüş birliği vardır.
Nitekim âyetin ilk bakışta anlatım biçiminden, şer'î bekleme süresinde iki talâkla boşamış, sonra üçüncü bir talâkla da boşayarak üçü tamamlamıştır, hükmü anlaşılmaktadır.
b) «Başka biriyle evlenmedikce» cümlesin-
den ilim adamları farklı üç hüküm çıkarmışlardır. Bu konuda ictihadlar arasında da farklı sonuçları görmekteyiz:
1. Medine'nin seçkin din âlimlerinden Saîd bin Müseyyeb'e ve ona uyanlara göre, diğer bir adamla evlenmekten maksad, mücerret akittir. Bunda cinse! yaklaşma şart değildir. Tabiînden büyük müfessir ve fakîh Saîd bin Cübeyr de aynı görüştedir.
2. El-Hasan bin Ebî Hasan'a göre, bu konuda yalnız cinsel yaklaşma yeterli değildir, inzâ! da şarttır. Yani nikâh akdiyle birlikte inzal meydana gelen bir cinsel yaklaşma şarttır; aksi halde bundan boşandığı takdirde ilk kocasıyla evlenmesi helâl olmaz,
3. İlim adamlarımızın cumhuruna göre, soyut bir cinsel yaklaşma yeterlidir; inzal şart değildir. Şöyle ki: İki üreme (cinsel)organınınsünnet kısımlarının birleşip kavuşması, başka biriyle nikahlanmış anlamını taşır. Zaten bu tür yaklaşma, cinsel yaklaşma sayıldığından orucu ve haccı bozar; zina konusunda had gerektirir ve tam mehir vermek için yeterlidir.
Birincilerin görüşünde, boşandıktan sonra kadın başka bir kocayla soyut bir akitle evlenmiş sayılacağından, bu ölçü ve anlamda ondan da boşanırsa ilk kocasıyla evlenebilir, sonucu çıkıyor. Bu görüşte rahatlık ve kolaylık vardır. Ne var ki sahih hadîslerin zahiriyle bağdaşmamaktadır.
İkincilerin görüşü, sahih hadîsle kısmen bağdaşır anlamdadır. Cumhurun görüşü ise, hadîsin asıl delâlet ettiği mânayı daha çok yansıtır ölçüdedir
Konuyu usûl ilmine göre inceliyecek olursak, deriz ki:
Hüküm, isimlerin başlangıcıyla mı, yoksa sonucuyla mı bağlantı yapar? Başlangıcıyla dersek, birincilerin görüşünü uygun kabul etmemiz gerekir. Sonucuyla dersek, hem üreme organlarının iyice kavuşmasını, hem inzal meydana gelmesini şart koşanların görüşünü uygun kabul etmemiz gerekir. Çünkü bu tarz nikâhta cinsel yaklaşmada baicağizın sonuna kadar tadılması aranır.[158]
Nitekim Hazreti Âişe (R.A.) Validemizden bu anlamda şu hadîs rivayet edilmiştir:
«Adam karısını üç talâkla boşarsa, o kadın başka biriyle nikahlanıp, nikâhlandığı erkekle birbirinin balcağızından tadmadıkça ilk kocasına helâl olmaz.» [159]
Mezhep imamları bu konuda yukarıdaki hadîse ve yakın mânadaki diğer sahih hadîslere dayanarak delil getirmişlerdir.
c) Boşadığı kadınla yeniden evlenebilmek için onu müt'a (muvakkat) nikâhla, yani belirli bir süreyle başkasına nikâh ettirip ona boşattıktan sonra evlenen kimseye peygamber diliyle lanet edilmiştir. O halde bu maksatla yapılan hülle kesinlikle haramdır; hem yaptıran, hem yapan ağır bir suç ve büyük bir günah işlemiş sayılır.
Mezhep imamlarının çoğu bu ictihad ve görüştedirler. Pek azı farklı bir görüş ortaya koymuşsa da müftabih değildir. İmam Sevrî bu konuda başka kocayla yapılan nikâh sahihtir, boşaması şartı ise hükümsüzdür, demiştir. Ünlü hukukçu İbn Ebî Leylâ da ayni görüştedir. Bu konuda İmam Azam ve arkadaşlarından birbirini tutmayan farklı rivayetler yapılmışsa da en doğru olanı, hülle şartıyla yapılan nikâhın kadını ilk kocasına helâl kılmayacağıdır.
Bütün bu görüş ve ictihadlara rağmen, hüllenin haram olduğuna dair 3hıh hadîsler bize konuyu bütün açıklığıyla sergilemektedir.
Nitekim İmam Şafiî'den yapılan bir rivayete göre, nikâh akdinde öne sürülen böyle bir şart, yapılan akdi hükümsüz kılar. Fasit bir nikâh ise, üç talâkla boşanan bir kadını ilk kocasına helâl kılmaz. İlim adamlarımızın cumhuru da aynı görüştedirler.
Yapılan sahih rivayete göre : Hazreti Ömer (R.A.) bu konuyu sert bir diNe tenkit etmiş ve : «Hülle yaptıranla, yapan tesbit edilip bana getirilirse, ikisini de recm ederim» demiştir. [160] Oğlu Abdullah bin Ömer, bunun nedenini sorduğunda halîfe şu cevabı vermiştir: «Çünkü ikisi de zina suçu işlemiştir.»
«Bir de kadınları boşadığınızda şer'î bekleme süresini bitirmek üzere iken onları ya örfe uygun iyilik ölçüleri içinde tutun, ya da örfe uygun iyilik ölçüleri içinde bırakın.»
Bu âyet üzerinde yorumlar:
a) İki talâkla boşanan kadınların iddeti (şer'î bekleme süresi) bitmek üzere iken onları örfe uygun iyilik ölçüleri içinde tutun, yani onlara bu ölçü içinde dönün. Süre sona erdikten sonra artık kocanın dönme hakkı kalmaz. Kadın isterse birleşebilirler, istemediği takdirde onu bu konuya kimse zorlayamaz.
b) «Örfe uygun tutun ve örfe uygun saiıverin»den maksat, kadının kocası üzerindeki haklarının yerine getirilmesidir. Barınak, elbise, günlük yiyecek gereksinmesi ve benzeri haklar, bunun kapsamına girer ki, bu daha çok günün örfüne ve şartlarına göre değer taşır. Koca örfe uygun olanı yerine getirmediği takdirde, kadını bırakması gerekir. Bunu yapmadığında hâkim, kadının daha fazla zarara uğramamasını dikkate alarak onu boşattırır.
Nitekim İmam Mâlik, İmam Şafiî ve İmam Ahmed bin Hanbel bu anlamda içtihatta bulunmuşlardır. Ashab-ı Kiramdan Hz. Ömer, Hz. Ali ve Hz. Ebû Hüreyre'nin (R.A.) aynı mânada içtihatta bulundukları sahih rivayetle sabit olmuştur.
Rey tarafdarları bu konuda bir esneklik getirmeye çalışmışlardır.
«Haklarına tecavüz için zararlarına (sakın) tutmayın!»
Anlamındaki âyet, birincilerin içtihadına dayanak olarak alınmıştır.
c) İki talâkla boşanıp şer'î bekleme süresi sona erince karı-koca birleşmek isterlerse, örfe uygun bir ortam da mevcutsa o takdirde onlara engel olmak doğru değildir. Kur'ân bunu açık bir anlatım biçimiyle yasaklamaktadır. Dolayısıyla velilerle hâkimler uyarılıyor.
Nitekim Ashab'dan Ma'kıl bin Yesar olayı, konumuzu aydınlatmaktadır. Resûlüllah (A.S.) Efendimizin ona : «Eğer mü'min isen kizkardeşinîn Ebû Beddah'la evlenmesine, birleşmesine engel olma!» buyurması yeterli delildir.[161]
İslâm Hukukunda Örfün Yeri
İslâm Hukukunu tamamlayıcı kaynaklardan biri de, gerek şeriat, gerekse akıl yönünden yararlı kabul edilen örf ve âdetlerdir. Müslüman halkın bu ölçü ve anlamda kendiliğinden uyup sürdürdüğü örf ve âdetler, müctehid imamlar, ünlü İslam hukukçuları tarafından daima dikkate alınmış ve ona göre ictihadda bulunularak uygun hükümler konulmuştur.
Bu nedenle son asır içinde yetişen büyük hukukçu Cevdet Paşa, Me-celle'de bu konuyu özetleyip genel ölçüde bir kural haline getirirken şu sözleri kullanmıştır:
«Beynettüccar (tacirler arasında) mâruf olan şey beyinlerinde şart gibidir.» (mec: 44}.
«Örfen mâruf olan şey şart kılınmış gibidir.» (mec: 43). «Örf ile ta'yîn nas ile ta'yîn gibidir.» (mec: 45) «Âdet muhakkemdir.» (mec: 36).
«Nasın (insanların) isti'mali bir hüccettir ki onunla amel vâcib olur.» (mec: 37).
O bakımdan İslâm Hukukunda kabul edilen örfler daima dinin genel ölçüleri ve bir de sağduyu ile uyum halinde olan iyi ve yararlı alışkanlıkta»" ve geleneklerdir. Müctehid imamların örfe ve âdete dayalı olan hükümlerini gözden geçirdiğimizde hemen hepsinin de o günkü Müslüman halkın hayrından yana olduğunu görürüz.
Selçukîler ve daha çok Osmanlılar devrinde birçok yeni olaylarla, meselelerle karşılaşıldığı için şer'î hukukun yanında örfe göre bir takım yasalar ve yönetmelikler meydana getirilmiştir. Özellikle Kanunînin Kanunnamesinde bunun çok açık örnekleri mevcuttur. Bunlara «Kanunna-e-ı Al-i Osman» (Osman oğulları Kanunnamesi) denir ki bu, Şer'i hu-Un Vonında, ama onun ışığı altında idarî, malî, cezaî alanlarda Os-
manii örfüne göre, padişahların sırf kendi otoritelerine dayanarak çıkardıkları kanun ve nizamların biraraya getirilmiş şeklidir.
Kur'ân-ı Kerîm'de gerek şahsî hukukta; gerek aile hukukunda ve gerekse diğer hukukî konularda «mâruf şekilde» emredilmesi, günün şeriata ve akla uygun örf ve âdetlerine kapıyı açık tutması anlamını taşır. Nitekim Aile Hukukunda yukarıda konumuzu oluşturan âyette özellikle boşama konusunda kadının örfe uygun iyilik ölçüleri içinde tutulması ya da örfe uygun iyilik ölçüleri içinde salıverilmesi emredümektedir.[162]
Tarihî Yönü
İslâm saadet güneşi henüz Mekke'nin ufkunda doğup yükselmeden Arap Yarımadası'nda sayılmıyaoak kadar kötü âdetler, çirkin gelenekler vardı. Kadının velisi sayılan kişiler, istemediği halde kızlarını, kizkardeş-lerini ve velisi bulundukları diğer kız ve kadınları zorla evlendirirlerdi. Kız kendine uygun bir erkekle evlenmek istese de veli izin vermedikçe bu mümkün olmazdı. O nedenle birtakım suçlar ve cinayetler işlenir, nice aile yuvalan yıkılırdı. İslâm bu kötü âdetleri 232. âyetle kaldırdı. Nitekim yukarıda çevirisini sunduğumuz Ma'kıl bin Yesar'ın kızkardeşinin tekrar kocasıyla birleşmesinde ortaya çıkan engeli kaldıran Peygamber (A.S.) Efendimizin sözü çok geniş ve o oranda kapsamlı bir anlam taşımaktadır.
Ayrıca yiae o devirlerde Araplar arasında hülle usulü çok yaygın idi. Zavallı kadınlar erkeklerin elinde perişan olur, onur kırıcı davranışlarla her zaman yüzyüze bırakılırlardı. İslâm Dini bu tarz ahlâk dışı ve annelik şerefini zedeleyici, kadınlık onurunu kırıcı âdeti de kaldırdı. Haz-reti Peygamber (A.S.) Efendimiz hülle yaptıranı da, yapanı da lanetledi. Kocasından tamamen boşanan bir kadın gerçek anlamda evlendikten ve yine gerçek anlamda boşandıktan ve bu hususta hülle amacı taşımadıktan sonra ilk kocasıyla aniaşabilirse, örfe uygun haklan koruyabilmeleri şartıyla evlenebilirler.
Tabii ikinci kocayla evlenme şartı, karısını boşamak istiyen adamı, işin nereye varacağı hakkında ciddi bir düşünceye sevketmektedir. Dönüşü çok zor, hattâ imkânsız bir yola adım atarken sonucu dikkate almasını uyarmaktadır.[163]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıdaki âyetle evlenme ve boşanma konularının önemli bölümleri açıklandı; kadınların haklarını daha çok örfe uygun korumafcr: hususunda gerekli uyarılar yapıldı. Aşağıdaki âyetle, ayrılan, ya da boşanan
çiftlerin çocukları varsa, onu emzirme ve besleme konusunda ana ve babanın nasıl hareket edeceği, sorumluluklarının ölçüleri neler olduğu belirtiliyor. Örfe uygun bir yol tutulmasına, ayrılan karı-kocanın birbirini zarara sokmamasına, ölçülü ve âdil davranmalarına, duygusal ve peşin hükümlerden sakınmalarına dikkatler çekiliyor. Ayrıca çocuğun hem anası* na, hem onun sütüne olan ihtiyacı üzerinde duruluyor. Ana sütü yetmediğinde, ya da emzirmesini engelliyecek zorunlu bir nedenin araya girmesinde bir sütanne tutulması hatırlatılıyor, babanın bu konuda sorumlu olduğu bilhassa belirtiliyor.[164]
Meali :
233__ Analar çocuklarını, baba, süt emzirme süresinin tamamlanmasını istiyorsa, iki tam yıl emzirirler. Anaların yiyecek ve giyecekleri örfe uygun biçimde, çocuk kendisine ait olan babaya gerekir. Herkese ancak Jcüne (malî yapısına) göre sorumluluk yüklenir. Ne anne çocuğundan olayı, ne de çocuk kendisine ait olan baba çocuğundan dolayı zarara uğratılsın. Vârise düşen de aynı şeydir. Ana i!e baba aralarında danışa-ve karşılıklı anlaşarak çocuğu (iki yıl tamamlanmadan) memeden kes-rak IStfr(erse' kendilerine bir günah yoktur. Çocuklarınızı sütanne tuta-nzırtmek isterseniz, emzirme ücretini örfe uygun ölçü ve miktarda verdiğiniz takdirde üzerinize yine bir vebal yoktur. Allah'tan (bu hususta da) korkun; bilin ki Allah herhalde yaptıklarınızı görüp bilendir.
İniş Sebebi
Arap Yanmadası'nda yaşayan halkın gerek nafaka konusunda, gerek çocuğu emzirme, ya da sütanasına verme konusunda sağlam ve güvenilir bir ölçüleri, yasaları yoktu, Kadını-boşaa'ığı halde ondan doğan çocuğunun beslenme sorumluluğunu bütün ağırlığıyla kadına yükleyenler olurdu. Ona nafaka ve ücret diye bir hak tanıyanları pek azdı. Kur'ân, insan haklarına her konuda olduğu gibi bu konuda da rahmet kapısını açtı, kadınların ve yavrularının haklarını korudu. Yukarıdaki âyet daha çok bu nedenle indirilmiştir.[165]
Rivayetler - Yorumlar
Aile Hukukuyla ilgili olan evlenme, boşanma, nafaka ve emzirme gibi konuları İslâm en âdil ölçülerle düzenlemiş, her hak sahibinin hakkının verilmesini, her sorumlu bulunanın sorumluluk ölçü ve oranını bilmesini emretmiştir.
lar çocuklarını, baba, süt emzirme süresinin tamamlanmasını istiyorsa, iki tam yıl emzirirler.»
Bu âyetle hem boşanan annelere, hem boşanmıyan annelere sesle-nilmektedir. Çocuğun beslenmesi önemli bir konu olduğundan Kur'ân'da buna geniş yer verilmiş ve bu konuda anne ile babanın sorumlulukları belirtilmiştir:
a) Müfessir Süddiy'e göre, çocuğunu emzirip beslemede anneler daha uygun ve daha haklıdırlar. Çünkü anne sevgisi hiç bir sevgi ve ilgiye benzemez. Küçük yavruyu anne kucağından ayırmak her ikisine de zarar verir.
Aneak boşanan anne başka biriyle evlenirse, o takdirde durum değişir, çoeuk için bir sütanne tutmak daha uygun olur. Bu da babaya düşer.
b) Baba, çocuğunu emziren annenin ücretini, yiyecek ve giyeceğine, yani asıl ihtiyaçlarına yetecek ölçüde ödemekle yükümlüdür. Bu yükümlülük için bir sınır konulmamıştır. Beldenin ve Müslüman halkın örfüne
göre hareket edilir.
Âyette bu husus şöyle belirtiliyor: «Anaların yiyecek ve giyecekleri örfe uygun biçimde, çocuk kendisine ait olan babaya gerekir.»
Anne boşanmamışsa, haliyle kocası onu yedirip giydirmekle yükümlüdür. Âyet burada daha çok boşanmış bulunan anaya işaret etmektedir.
Nitekjm Utbe kızı Hind, Peygamber (A.S.) Efendimize gelerek dedi ki:
— Ey Allah'ın Peygamberi! Kocam Ebû Süfyan oldukça cimri bir adamdır; bana ve çocuklarıma yeteoek kadar nafaka vermiyor. Ancak ben haberi olmaksızın onun malından alıp harcasam bir günah altına girmiş olur muyum?
Resûlüllah (A.S.) Efendimiz ona şu cevabı verdi:
— Sana ve çocuklarına örfe uygun biçimde yetecek kadar alabilirsin (veya al..). [166]
e) Çocuğu iki tam yıl, ya da belirli bir süre emzirmek anneye vâcib midir, yoksa onun için bir hak ve görev midir? Âyet bu iki mânayı birden içermektedir. İlim adamlarından bazısına göre, boşanmamış bir anne -örf ve âdetlerinde uygülanagelen bir yöntem yoksa- çocuğumu emzirmekle yükümlüdür. Örflerinde sütanneye verme, ya da mama ile besleme varsa, o takdirde anne yükümlü değildir.
d) İmam Mâiik'e göre, anne hiç bir durumda yükümlü değildir. Ancak babası ölür, çocuğa da bir mal bırakmazsa o takdirde anne onu emzirmekle yükümlü tutulur. Ama nafakasına yükümlü sayılmaz.
Diğer bazı ilim adamlarına göre, anne belirtilen durumda da yükümlü değildir. Çocuk Beytülmal'dan harcanan bir parayla emzirtilir.
e) Boşanan kadına çocuğu emzirip beslemek vâcib değildir. Bu hususta baba yükümlüdür. Meğerki anne kendi istek ve arzusuyla çocuğu emzirip besleye..
İmam Şafiî'ye göre, çocuğu emzirtmek ancak babasına, o ölmüşse, çocuğun dedesine vâcibdir. Yani baba ya da dede çocuğun beslenmesi ve emzirilmesi için anasına ücret vermekle mükelleftirler. Anasını bu konuda -bazı istisnalarla- zorlayamazlar.
f) Çocuğu iki tam yıl emzirmek şart değildir, buna gerek de yoktur. Ancak babası böyle bir istek içindeyse, herhangi bir anlaşmazlığa kapı açmamak için onun bu isteğine uyulur.
Âyette «Babası, süt emzirme süresinin tamamlanmasını istiyorsa..»
cümlesi belirtilen manâya delâlet etmektedir. İki tam yıl deyiminin getirilmesi, emzirme süresi üzerinde çocuğun anasıyla babası arasında çıkacak olan muhtemel bir anlaşmazlığı önlemek içindir.
g) İmam Mâlik, İmam Şafiî, İmam Ebû Yusuf, İmam Muhammed ve birçok mezhep imamları ile mezhepte ictihad yapan müctehidler bu âyete dayanarak, sütanneliğin ve süt kardeşliğin iki yaşına kadar meydana gelen emzirmeyle gerçekleşebileceğini söylemişlerdir. İki yaşından sonraki emme ve emzirmenin bu konuya te'siri yoktur. Hadîste de : «Süt kardeşlik ancak iki yıl içindeki emme ve emzirmeyledir.» [167]
h) «Çocuğun {ana rahminde) taşınması ve sütten kesilmesi otuz aydır,» [168] anlamındaki âyete dayananlar süt emme süresini ana rahmindeki süreye göre belirlemişlerdir. Ana rahminde, örneğin yedi ay kalan çocuğun süt emme süresi 23 aydır.
i) Ücret ve nafaka konusunda iki taraf da zarara uğratılmamalı; örfe ve bütçeye uygun bir oran belirlenmelidir.
Anne, babayı daha ağır yük altına sokmak için çocuğu emzirmekten kaçınmamalı, fazla bir ücret isteğinde bulunmamalıdır. Baba da, anne çocuğu emzirmek istiyor ve bu konuda ısrar ediyorsa, buna engel olmamalıdır. Yukarıda da belirttiğimiz gibi böylesine duygusal bir engel hem anneye, hem çocuğa zarar verir.
Çocuğun babası ölürse, aynı sorumluluğu onun vârisi yüklenir. Bu vâris ya babanın, ya da çocuğun vârisi olabilir. Babası ölen çocuk ona vâris oluyor ve kendisine yeterli bir mal kalıyorsa, çocuk bu mal ile beslenir. Böyle bir mal kalmamışsa, başka bir geliri de yoksa, babasının ölümünden sonra çocuğa vâris olabilecek yakınına onu beslemek, nafakasını vermek gerekli olur. [169]
Ana İle Çocuğu Arasındaki Sevgi Bağı
«Ana, yavrusunu «biberon»la beslese bile bağrına basmalı, göğsüne yaklaştırmalı, sevgi bağını koparmamalı.»
Çocuğu emzirmek hem anne için, hem yavru için yararlıdır. Önce anne sütünün bebek için en iyi gıda olduğunu biliyoruz. Çünkü anne sütünde gerekli maddeler tam bebe.ğe yeterli ölçüdedir. Ayrıca bebeği hastalıktan koruyucu özelliği de vardır. Diyebiliriz ki, anne sütü alan çocuk daha az hastalanır; nezle, astım, bronşit, alerji gibi illetlerden ve mikroplu hastalıklardan korunur.
Annenin çocuğunu emzirmesi, yukarıda belirttiğimiz gibi kendine de faydalıdır. Ana-yavru bağlan daha çok sağlamlaştığı gibi, süt veren kadın daha çabuk zayıflar. Emzirmek bedenden günde ortalama 1000 kalori eksiltir. Süt vermek rahmin (döl yatağının) çabucak toparlanıp doğum- dan önceki durumuna dönmesine yardımcı olur. Çocuklarını emziren kadınların orta yaşa gelince yüksek tansiyondan şikâyet etmedikleri de anlaşılmıştır. Bunun nedeni bilinmemekle beraber süt vermenin tansiyon dengesini sağladığı tesbit edilmiştir.
İdeal süt verme süresi 4-6 aydır. Bununla beraber birkaç hafta bile büyük fayda verir. Emzirmenin dokuz ay sürmesinde de büyük yararları olduğunu söyliyen uzmanlar vardır. Çünkü anne sütü hem mükemmel besleyici, hem temiz ve mikropsuzdur. Çocuğa hastalıklara karşı direnç sağladığı görülmüştür. Çocuğun ayrıca bedenî ve zihnî gelişmesinde anne sütünün rolü inkâr edilmiyecek bir düzeyde bulunuyor. A-nne ile çocuk arasındaki duygusal bağı kuvvetlendirmede ise sütün, yani ana memesinin etkisi çok büyüktür. Sun'i mama hiçbir zaman bu ölçü ve anlamda bir etki sağlayamaz.
Ne var ki, çocuk yedi sekiz aylık olunca, hatta altı aylık devresinde bile anne sütünün yanışım lüzumu kadar besleyici mama alması gerekir. Bu devreden sonra sadece anne sütüne bağlı bırakılmamalıdır. Bazı uzmanlara göre üç-dört aylık iken anne sütüyle birlikte mama verilme-üdir. Ama her şeye rağmen anne sütünün çok yarar-lı olduğu söz götürmez bir gerçektir.[170]
İlmî Yönü
(Anne Sütunun Onemı)
Bu konuda çok şeyler yazılmıştır. 74 Sayılı Bilim ve Teknik Dergisinde SCIENCE ET VIE adındaki bir yabancı dergide bununla ilgili çıkan yazıyı aynen nakletmeyi uygun buldum :
«Tarih gözüyle, meme vermek (emzirmek), bebeklerin beslenmesi bakımından her zaman tek doğal (tabii) yol olarak görülmüştür, Kur'ân'da «Anneler yavrularını iki yıl süre ile emzirirler.» diye emredilmektedir. Eski Mısır'da, bebekler üç, İncil'in.bir bölümünde ise iki yaşına kadar meme emiyorlardı; İsa'dan önce IV. yüzyılda İsparta'da bir kanun kadınları yavrularını meme ile beslemeye zorunlu kılıyordu. Hindistan'da bir çocuğun, annesi tarafından ne kadar uzun emzirilirse o kadar uzun yaşıyacağı sanılıyordu. Hatta çocukların sekiz ya da dokuz yaşına kadar meme emmesi de pek nadir değildir. Daha kırk sene öncesine kadar Çinli ve Japon anneler çocuklarına beş altı yaşına kadar meme veriyorlardı. Fakat Es-kimolar 15 yaşına kadar meme emen çocuklarıyla bu tür rekoru kırıyorlardı.
Beslenme bilimindeki gelişmelere paralel olarak meme ile süt vermenin, küçük bir yavrunun tam olarak beslenmesi bakımından tek yol olduğu anlaşılmaktadır. Bjr uzman şöyle diyor:
«Besleyici bir karışım tertibinde memeler, değme bilginin zekâsından usta çıktılar.»
Ana sütü gerçekten bebek bedeninin gelişmesi için zorunlu olan aylarda bütün temel metabolik gereksinmeleri tam olarak karşılamaktadır. Süt yaklaşık olarak altıncı aydan itibaren bebeğin bütün gereksinmelerini karşılamazsa, katı besinlerle birleştirilerek yine aylarca cok önemli bir rol oynayabilir.
Ana sütü sadece bir besin olmakla kalmıyor, aynı zamanda bünyenin bulaşıcı hastalık mikroplarına karşı direnme gücünün artmasına yardım ediyor. Meme ile beslenen çocukların birçok hastalıklara, özellikle çocuk felcine ve sıtmaya daha az yakalandığı görülmüştür. Bilhassa ağız sütünün, memeler tarafından hemen doğumdan sonra üretilen ilk sütten önceki bu sıvının rolü şimdi daha iyi bilinmektedir. Söz konusu sıvı çocuğun bünyesini enfeksiyonlara ve daha çok bağırsaktakilerle alerjilere karşı korumaktadır.
Ana sütünün bebekler tarafından hazmı kolay olduğu gibi anne tarafından herhangi bir hazırlığı da gerektirmemektedir.»[171]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle boşanma konusu, talâk sayısı, şer'î bekleme süresi belirtildikten ve kadın haklarının korunmasında gereken uyanlar ya5 pıldıktan sonra emzirme konusuna yer verildi; çocuğun ana sütüne olan gereksinmesine ve karı ile kocanın bu hususta örfe uygun meşru ölçüler içinde anlaşma yapmalarına dikkatler çekildi. Aşağıdaki âyetlerle aynı konuları tamamlayıcı anlam ve ölçüde kocası vefat eden kadınların şer'î bekleme süresi anlatılıyor, bu durumda olan kadınlara açıktan evlenme teklifinde bulunulmaması, süre bitmeden gizli bir sözleşmeye gidilmemesi emr ediliyor. Böylece yaslı ve üzüntülü bulunan bir aileye her bakımdan saygılı ve ince davranılması hatırlatılıyor. Ancak evlenmeye istekli olduğunu erkek kapalı bir anlatımla çıtlatırsa bunda bir vebal olmadığı bildiriliyor.[172]
Meali :
234__ Sizden ölenlerin geriye bıraktıkları eşleri, kendi kendilerine
dört ay on gün beklerler; bekleme süresini doldurunca artık kendi haklarında örfe uygun meşru biçimde yaptıkları şeylerden dolayı size günah ve sorumluluk yoktur. Allah ne yaparsanız bilir.
235— Bu durumda olan kadınlara evlenme isteğinizi kapalı bir şekilde çıtlatmanızda, ya da içinizde gizli tutmanızda size bir vebal yoktur. Allah bilir ki onları herhalde ammsıyacaksınız; ama meşru sözler dışında kendileriyle gizlice sözleşmeyin; gerekli şer'î bekleme süresi sona ermeyince nikâh akdine kalkışmayın. Bilin ki, Allah içinizde olanları (içinizden geçenleri) bilir. Artık Allah'tan korkup sakının ve yine bilin ki, Allah çok bağışlayan ve çok yumuşak ve geniş sabır sahibidir.
İniş Sebebi
İslâm'dan önce ve İslâm'ın ilk yıllarında erkek ölüp geriye karısını bıraktığında .kadın bir yıl evde bekler ve bu süre içinde ölen kocasının malıyla geçimini sağlar, gereksinmelerini karşılardı. Bir yıl geçmeden evle-nemez, şahsî hürriyetini kullanamazdı. Bu durum, hem kadın için, hem ölenin diğer vârisleri için yararlı bir sonuç vermiyor, birtakım huzursuzluklar doğuruyor ve kırıcı ölçüde sürtüşmelere yolaçıyordu. Yukarıdaki âyet her iki tarafın haklarını ve kişisel hürriyetlerini kullanmaları için bu, süreyi dört ay on güne indirmiş oldu. Nitekim Bakara sûresi 240. âyetin tefsirinde bu konuya tekrar dönüp iki âyet arasındaki bağlantıyı açıklamaya çalışacağız.[173]
İlgili Hadîsler
Resûlüllah (A.S.) Efendimiz, Mâlik kızı Furay'â'ya.:
— «Farz olan şer'ı bekleme süren sona erinceye kadar evinde oturup bekle!» buyurmuştur. [174]
«Allah'a ve âhiret gününe inanan hiçbir kadına ölü üzerine üç günden fazla (yas tutup) süslenmeyi terketmesi helâl olmaz. Ancak ölen kocası için dört ay on gün süslenmeyi terkeder. [175]
«Ümmu Seleme (R.A.) diyor ki: Bir kadın, Resûlüllah (A.S.) Efendimize gelerek dedi ki :
__ ya Resûiellah! Kızımın kocası öldü. Şimdi de gözü ağrıyor, ona sürme çekebilir miyiz?
Bunun üzerine Efendimiz (A.S.) şöyle buyurdu :
— Hayır, ancak dört ay on gün sonra. Cahiliyye devrinde sizden birinin kocası ölünce bir yıl beklerdi.» [176]
Sürme çekmek aslında süs sayıldığından men'edilmiştir. Ama ilâç olarak kullanmakta hiçbir sakınca görülmemiştir. Özellikle o devirde ArapYa-rımadası'nda sürme hem kadınlar, hem erkekler için gözlere sürülen ve rağbet edilen bir süs vasıtası olarak çok yaygın idi. Resûlüllah (A.S.) Efendimiz kocası ölen bir kadını yabancı erkeklerin nazarından korumak için buna engel olmuştur. Âyette de bu hüküm çok açık biçimde belirtilmiştir.
«Kocası ölen kadınlar kendi kendilerine dört ay on gün beklerler..»
Bu düzeyde olan kadınlar üç farklı durumdadırlar;
1. Ölen kocasıyla cinsel yaklaşmada bulunmuş olan,
2. Nikâh akdi yapılmış fakat cinsel yaklaşmada bulunmamış olan,
3. Gebe olan..
Konuyla ilgili âyetin açık anlatımından bu üç farklı durumda olan kadınların aynı hükmün kapsamına alındığı anlaşılıyor. Ama ne var ki Talâk sûresi dördüncü âyette: «Gebe kadınların İse bekleme süresi, doğum yapmasıyla son bulur.» cümlesiyle, gebe olan kadınlar bu hükmün dışında tutulmuştur. Diğer ikisinin bu hükmün kapsamında kaldığını ise, şu rivayet açıklığa kavuşturmuştur:
Büyük sahabi İbn Mes'ud (R.A.)den soruldu :
— Bir kadın evlendikten sonra koeası, henüz kendisiyle cinsel yaklaşmada bulunmadan ve mehir olarak bir nisbet belirlemeden ölürse, kadın ne kadar süre beklemelidir? Mehir hususunda tam bir mehir mi, yarı bir mehir mi verilmelidir?
İbn Mes'ud (R.A.) bu soruyu birkaç defa kendisine başvurulduğu halde cevaplandıramadı. Sonra ısrar edilince dedi ki :
— «Ben bu konuda sadece kendi görüş ve içtihadıma göre cevap veriyorum; eğer doğru verebilirsem bu Allah'tan ve Resûlündendir. Hatalı bir cevap verirsem, o benden ve şeytandandır. Allah 've Resulü benim hatalı cevabımdan beridirler: Bu durumda olan kadına tam mehir verilir ve onun için şer'î bekleme süresi de gerekir ve aynı zamanda kocasına vâris de olur.»
Aynı mecliste bulunan Ma'kıl bin Yesar (R.A.) ayağa kalkıp dedi ki:
Ben Resûlüllah (A.S.) Efendimizden işittim, Berva' binti Vâşık hakkında senin verdiğin hükmü verdi..»
Bunun üzerine İbn Mes'ud (R.A.) son derece sevindi ve Allah'a ham-detti. [177]
Kocası Ölen Kadinin Ağırbaşlı Davranması Ve Dikkatleri Üzerine Çekecek Biçimde Süslenmemesi
Kadın, ruhî ve fizikî yapısına uygun bir hayat düzenine kendini hazırladığı oranda saygınlık kazanır. Böyle bir kadının ruhundaki duyarlık ve incelik kelimelerle anlatılamıyacak özelliktedir. Aile yuvası onun bu duyarlık ve inceliğine daha anlamlı bir ağırbaşlılık ve saygınlık getirir. Az-çok kültürlü bir koca, böyle bir eşe ancak sevgi ve saygı duyar.
Kadının gerçek yapısı bu olunca, kocasını kaybettiğinde, arada gelişen bağın bir anda koptuğunu düşünmemeli; kocasına olan sevgi ve bağlılığını dış görünümüyle olsun belgelemen ve kendine bir anda yönelen istekli gözler, sabırla sonucu bekleme zorunda kalmalıdırlar.
İslâm dini cinsler arasındaki bu tür ilgiyi belli bir ölçüde tutmak, manevî çatısı çöken aile yuvasına şehvetle değil, saygıyla ve sadık bir dost gözüyle bakmayı sağlamak için kadının dört ay on gün beklemesini ve bu süre içinde süs eşyası takınmamasını, güzel koku sürünmemesini, göz alıcı, dikkat çekici giysilerden kendini uzak tutmasını, sürme ve benzeri tuvalet maddeleri kullanmamasını emreder.
Boşanma ve bir iki talâk nedeniyle bir süre ayrı yaşama durumunda ise, bu ölçü ve anlamda bir yasak konulmamıştır. Çünkü kooa yuvayı isteyerek dağıtmış, eşiyle arasındaki bağı acımasızca koparmış; böylece Alan katında sevilmiyen bir helâli işlemiştir. O halde boşanan kadın daha fazla tedirgin olmadan kendine uygun bir eş bulmak ve yine saygınlığını sağlayacak bir çatı altına girme hakkına sahiptir. Bunun için örfe uygun meşru1 bütün yollar açık tutulmuş ve başkasına engel olma hakkı verilmemiştir. Bu durumda olan kadının süslenmeyi bırakmasında bir yarar yoktur.
Fıkıhta (İslâm Hukukunda) derin bilgi sahibi olan ilim adamlarımız bu konuda şöyle ictihadda bulunmuşlardır:
a) Kocası ölen kadının şer'î bekleme süresince süslenmesi, güzel kokular sürünmesi ve benzeri çekici kıyafetler giyinmesi helâl değildir. Buna muhalefet eden olmamıştır.
b) Rec'î talâkla kocasından ayrı duran kadın her haliyle süslenebilir.
ç) Bâin talâkla ayrılan kadın hakkında iki görüş var: En doğrusu, onun da süslenmesinde bir sakınca olmadığıdır. [178]
«Bu durumda olan kadınlara evlenme isteğinizi kapalı bir şekilde çıtlatmanızda, ya da içinizde gizli tutmanızda size bir vebal yoktur.»
Bu âyet üzerindeki yorumlar - rivayetler:
a) Doğrusu ben evlenmek istiyorum,
b) Şöyle şöyle bir kadınla evlenmek arzusundayım,
c) Allah'tan karşıma iyi bir kadın çıkarmasını diliyorum,
d) Kadına çok ihtiyacım var,
e) En iyi bir kadınla evlenmek başlıca arzularım arasında bulunuyor.
Başta Buharı olmak üzere Mücâhid, Tavus, Ikrime, Saîd bin Cübeyr, İbrahim Nahaî, Şa'bî, e!-Hasen, Katade ve Zührî gibi değerli hadisoiler, tefsirciler ve fakihler; çıtlatmayı belirttiğimiz anlamlardaki sözlerle yorumlamışlardır.
«Kendileriyle gizlice sözleşmeyîn.»
Bu cümle üzerinde ise şu yorumlar yapılmıştır:
a) Zina etmeyiniz.
Hasan Basrî ve İbrahim Nahaî bu görüştedirler. Onlara uyanların sayısı hayli kabarıktır.
b} İbn Abbas ve Ali bin Ebî Talha'ya göre, «Ben sana aşığım ve senden başkasıyla evlenmiyeceğime yemin ettim» gibi sözler söylemeyin, demektir.
c) Mücâhid'e göre, «Kendini benim için hazırla, çünkü seninle evleneceğim» demeyin, anlamınadır.
«Şer'î bekleme süresi sona ermeyince nikâh akdine kalkışmayın.»
İddet (şer'î bekleme süresi) bitmeden nikâh akdinde bulunmak sahih değildir. Bu süre içinde akid yapıp evlenenleri hâkim ayırır. İddeti bitince yine aynı erkekle evlenmesi caiz ve sahih olur mu? Bu hususta iki farklı ictihad var:
1. Cumhura göre, şer'î bekleme süresi bitmeden nikâh akdi yapan ve hâkimin müdahalesiyle ayrılan çiftler, iddet bitince yeniden nikâh akdi yaparak evlenebilirler. Çünkü iddet içinde yapılan nikâh akdi hükümsüzdür.
2. İmam Mâlik'e göre, bir daha o erkekle evlenemez; kendisine ebediyen haram olur. İmam bu içtihadını, Hazreti Ömer (R.A.)den yapılan şu sahih rivayete dayamaktadır;
«Hangi kadın iddeti içinde nikâhlanırsa kendisini nikahlayan erkek cinsel yaklaşmada bulunmadan hâkim onları ayırır; sonra kadın yine ölen ilk kocasından dolayı gereken iddetin geriye kalan kısmını tamamlar; iddet içinde onunla nikâh akdi yapan erkek, onu isteyenlerden biri olur; ama cinsel yaklaşmada bulunduktan sonra hâkim onları ayırırsa, bu kez kadın ölen kocasından dolayı gereken iddeti tamamladıktan sonra ikinci erkekten dolayı da yeni bir iddet tamamlar ve bu erkekle artık evlenmesi haram olur.»
Nitekim İmam Şafiî de aynı içtihadı İmam Mâlik'ten naklen rivayet etmiştir.
Bunun nedeni ise, gerek kadın, gerekse erkek şer'î bekleme süresi bitmeden ilâhî sınıra- uymayıp evlenmeye kalkışmışlardır. Verilen hüküm ilâhî cezalardan biridir. Tıpkı mirasa bir an önce kavuşmak için murisini öldüren vârisin miras hakkından mahrum edilmesi gibi.
Ne var ki, İmam Şafiî, Kavl-i Cedid'inde «Bu erkekle o kadının iddeti bitince yeniden evlenmeleri helâl olur,» demiştir.[179]
Kadına İkinci Kez Evlenme Konusunda Verilen Serbesti
Şer'î bekleme süresini dolduran kadın örfe uygun meşru' biçimde kendine çizeceği yeni bir hayat plânından ancak kendisi sorumludur. İslâm dini burada da kadına, kocası ölüp dört ay on gün geçtikten sonra meşru ölçüler içinde serbesti tanımış; ne velisinin, ne de hâkimin karışmasına gerek olmadığını açıklamıştır.
«Örfe uygun meşru biçimde»
cümlesi de bu durumda olan bir kadının gayr-i meşru' bir yola sapmasına, hayatını alt-üst edecek hatalı bir yola girmesine izin verilmiyeceği-ne işarettir.
Görülüyor ki, bu hususta iki yönden kadın hakları korunmuş ve örfe uygun meşru' yolda hareket etmesinde tamamen serbest bırakıldığı gibi, gayr-i meşru' bir yola girmesine de müsaade edilmemesi bildirilmiştir, islâm'ın bu iki hükmü de hem kadından yana, hem de aile ve sosyal yapıdan yana bir rahmettir.[180]
Ayetler Arasında Bağlantı
Yukarıdaki âye.tlerle kocası ölen kadının dört ay on gün beklemesi gerektiğine dokunuldu ve bu süre bitince kadının meşru yoldan hareket ettiği takdirde tamamen kendi irâdesine bırakıldığına, yeni bir yuva kurmada kendisine serbesti verildiğine işaret edildi. Sonra bu durumda oian kadının şer'î bekleme süresi bitmeden kendini süsten, başka erkekle açıktan ya da gizli anlaşmaktan koruması gerektiği belirtildi. Böylece kadının bazı hakları açıklandı; diğer bazı önemli haklarına aşağıdaki âyetlerle dokunuluyor; daha çok erkeğin iyi niyetine ve samimi davranışına »reksinme duyan kadının boşandıktan sonra her türlü haktan mahrum Imesinin ilâhî adalete sığmıyacağına, iyilikten yana olan mü'minlerin ou haklan en güzel ölçü ve anlamda ödeyeceklerine dikkatler çekiliyor.[181]
Meali :
236— Kendileriyle cinsel yaklaşmada bulunmadığınız ya da bir me-hir takdir etmediğiniz kadınları boşarsamz, üzerinize bir günah ve sorumluluk yoktur. Eli geniş olan kendi ölçüsüne, eli dar olan da kendi ölçüsüne göre, örfe uygun bir fayda ile onlara yarar sağlayın. Bu (daha çok) iyilik sevenler, iyilikte bulunmak isteyenler üzerine bir haktır.
237— Eğer cinsel yaklaşmada bulunmadan önce onları boşar ve kendilerine bir mehir de belirlemişseniz, bunun yarısı onların hakkıdır; meğerki kadınlar bu hakkı bağışlamış olsunlar veya nikâh akdi elinde bulunan erkek affetsin. Ama (ey erkekler!) sizin bağışlamanız takvaya daha yakındır. Bir de aranızdaki üstünlük ve iyiliği, fazilet ölçüsünü unutmayın. Şüphesiz ki Allah yaptıklarınızı görüp bilendir. [182]
İniş Sebebi
Ansardan bir adam, Hanîfe oğullarından bir kadınla evlenmiş, fakat ona bir mehir takdir etmemişti. Evlendikten sonra ona el sürmeden, yani cinsel yaklaşmada bulunmadan boşuyor. Bu durumda kadına bir mehir verip vermiyeceğini ve bundan dolayı bir sorumluluk gerekip gerekme diğini bilemiyordu. Bunun üzerine yukarıdaki âyet indi.[183] Resûlüllal (A.S.) Efendimiz ona: «Boşadığın kadını bir baş örtüsüyle bile olsa yarar landır,» buyurdu.[184]
Rivayetler – Yorumlar
Bu konuda müfessır ve fakihlerin vermiş olduğu çok geniş bilgileri aşağıda özetliyorum :
1. Nikâh akdinde kadına mehir takdir edilmez ve kendisiyle cinsel yaklaşmada bulunmadan boşanırsa, adam, kadına yarar sağlayacak ölçüde bir hak verir: Bu hak İmam A'zam, İmam Şafiî ve İmam Ahmed bin Hanbel'e göre vâcibdir. İmam Mâlik'e göre, müstehabdır. Bu hak örfe göre takdir edilir.
2. Şayet nikâh akdinde kadına bir mehir takdir edilmiş, fakat cinsel yaklaşmada bulunulmadan boşanmışsa, kocanın ona takdir edilen bu mehrin yarısını ödemesi gerekir. Bunun dışında ayrıca kadına yararlanacağı bir hak vermek gerekmez,
3. Biri, kadına yararlanacağı bir hak verilmesi gerekir şeklindedir; diğeri gerekmez, şeklindedir. Çünkü kadın bu durumda mehrin tamamını alma hakkına sahiptir. Bu, İmam Azam'ın ve bir rivayete göre, İmam Ahmed'in içtihadıdır. Abdullah b. Ömer'den (R.A.) yapılan rivayete göre ise, boşanan her kadına yararlanacağı bir hak vermek gerekir; ancak nikâh akdinde kendisine mehir takdir edilip cinsel temasta bulunulmadan boşanan kadın müstesna; ona ancak yarım mehir verilir.
4. Kadının yararlanacağı hakkın oranı nedir? :
Ibn Abbas'a (R.A.) göre, bu hakkın en yükseği bir hizmetçi tutmaktır. Ortalaması, başörtüsü, entari ve üstlük olmak üzere üç giysidir. En azı bu orandan aşağı olanıdır. Sözü edilen üç giysi günün şartlarına ve örfüne göre ayarlanır.
İmam Şafiî de aynı görüştedir. Nitekim sahih rivayete göre, Düyük sahabi Abdurrahman bin Avf (R.A.), karısını boşaymca ona yararlanacasiyah bir cariye vermişti. Resûlüllah (A.S.) Efendimizin sevgili torunu
Hz. Hasan (R.A.) ise boşadığı kadına on bin dirhem vermiş ve: «Bu,onunla aramızda kurulan iyilik ölçüsü için azdır bile» demiştir.
İmam Ebû Hanîfe'ye göre, bu hak normal mehrin yarısını geçmez. İmam Ahmed bin Hanbel'den yapılan bir rivayette, giyildiğinde namaz caiz olacak ölçüde bir giysi olması yeterlidir. Diğer bir rivayette, hâkimin takdirine bırakılır, denilmiştir. Âyette ise, bu hak, zengin ve fakirin malî yapısına göre takdir edilir, ölçüsü getirilmiştir ki bu ölçü müctehid imamların içtihadıyla tesbit edilmiştir.
5. Nikâh akdinde mehir takdir edilmediği takdirde akid sahihtir; kadın bu hakkını gerektiğinde isteyebilir.
6. Evlendiği kadına el dokundurmadan boşarsa : İmam Şafiî'ye göre sadece halvette bulunmaları mehrin yarısını ödemeyi gerektirir. Kadına el dokundurduktan sonra boşarsa mehrin tamamını vermesi vâcibdir. Bu-el dokundurma ister hakiki mânada, ister mecazî anlamda olsun farketmez. Âyette bunun için «mess» tabiri kullanılmıştır ki Şafiî'ye göre, bu cinsel yaklaşma anlamına mecazen gelir. El dokundurma anlamında ise hakiki manası saydır.
İmam A'zam'a göre ancak sahih bir halvet, mehrin tamamının ödenmesini gerektirir. Bu, cinsel yaklaşma anlamında da olabilir, karı-koca-nın yalnız bir odada başbaşa kalmaları anlamına da gelebilir.[185]
Boşanan Kadına Tanınan Hak
Kadın ile erkek farklı yaratılmıştır. Birinin yaptığını diğeri yapamıyabilir. Örneğin, çocuk doğurmak, onu emzirmek kadına hastır. Erkeğin fizikî yapısındaki güç ve dayanıklılık ruhuna kadar sirayet eder. Böyle bir güç ve dayanıklık kadında pek az raslanır bir özelliktir. O halde hayatın birçok alanlarında birbirini tamamlayan erkek ile kadın, evlenirken nasıl içten dışa vuran bir sevgi ve saygıyla birleşiyor ve kaynaşıyorlarsa, ayrılırken de, boşandıkları zaman da aralarındaki fazîlet ölçüsündeki sevgi ve saygıyı unutmıyarak aynı doğrultu ve düzeyde aralarındaki konuyu sonuca bağlamalıdirlar.
Allah ve peygamberi, kendisiyle cinsel yaklaşmada bulunmadan boşanan kadının eliboş gönderilmesini hoş görmüyor, erkeğin malî yapısına göre, örfe uygun yararlanacağı bir hak belirleyip verilmesini emrediyor. Bu emir, sadece fizikî ve ruhîyapısıyla cok zarif olan kadına hak tanımak, ona karşı merhametli davranmak gibi anlamlar taşımaktadır.
Müctehid imamlar Kur'ân'ın kadından yana olan bu ilâhî emri, yine Kur'ân ve Hadîsin, örf ve âdetin ışığı altında tefsir edip rahmet saçan hükümler çıkarmışlardır.[186]
Âyetler Arasında Bağlantı
Bundan önceki âyetlerle aile hukukundan bir bölüme yer verildi; kadın haklan açıklandı; ona ne zaman ve nasıl davranılmasına dokunuldu. Kur'ân'ın yüce hikmet ve metodlarından biri de ahkâmla ilgili her bölümden sonra ibâdetten, Allah korkusundan, âhiretteki hesaptan; cennet ve cehennemden sözetmek ve bununla ilâhî hükmün amaç ve maksadını belirleyip hukukî meseleleri iyi ahlâk ve faziletle birleştirip bütünleştirmektir.
Bu nedenle aile hukukunun bir bölümü açıklandıktan sonra namaza, özellikle VUSTA NAMAZ'a devam ve Allah huzurunda gönül yatışkanlığı ve derin bir saygı duygusu içinde tam edeple durma konusuna geçiliyor ve aşağıdaki âyetler daha çok bu hikmeti yansıtıyor.[187]
Meali
238— Namazlara, özellikle orta namaza (ya da daha üstün olan namaza) devam edin, onu gerektiği gibi koruyun ve Allah'a saygı ve korku do!u bîr Gönül ile el bağlayıp durun.
239— Eğer (düşman ve benzeri bir tehlikeden) korkar da (belirlenen şekilde huzurda duramazsamz) yaya ya da süvari olarak (namazı kılın). Korkuyu atıp güvene kavuştuğunuzda, size bilmediğiniz şeyleri öğrettiği gibi Allah'ı anın, namazı yine (belirlenen şekilde) kılmaya devam edin.
İniş Sebebi
Resûiüliah (A.S.) Efendimiz öğle namazını ısının en çok arttığı bir vakitte kılardı. Ashaba bu namazdan daha ağın yoktu. Bunun üzerine öğle namazının daha faziletli olduğu bildirilerek yukarıdaki âyet indirildi. [188]
İlgili Hadîsler
Zeyd bin Erkam (R.A.) diyor ki,:
— «Önceleri biz namaz içinde konuşur, yanımızdaki arkadaşımızdan bir şey sorar veya ona bir şey hatırlatırdık. Sonra, «Allah'a saygı ve korku dolu bir gönül ile el bağlayıp durun!» âyeti indi. Biz de artık namazda konuşmayı terkettik.» [189]
«Bizimle sizin aranızdaki ahid (sözleşme, anlaşma ve sınır) namazdır. Onu (farziyetinl kabul etmeyip) terkeden kimse kâfir olur.» [190]
Peygamber (A.S.) Efendimize soruldu :
— Hangi amel daha üstündür ?
— Vaktinde kılınan namaz, diye cevap verdi. [191]
«Allah katında amellerin en sevimlisi, ilk vaktinde acele edip kılınan namazdır.» [192]
İbn Mes'ud (R.A.) diyor ki:
— Müşrikler, güneş kızarıncaya ya da sararıncaya kadar Peygamber (A.S,) Efendimizi ikindi namazını kılmaktan alıkoydular. Bunun üzerine Efendimiz : «Bizi orta ya da en faziletli namazdan (ikindi namazından) alıkoydular. Allah onların içlerini ve kalblerini ateş doldursun!» [193] buyurdu.
«Vusta (orta ya da en faziletli) namaz, ikindi namazıdır,» [194]
Hz. Âişe (R.A.)nin azadlı kölesi Ebû Yunus diyor ki:
— «Âişe Validemiz, kendisine bir mushaf yazmamı emretti ve «Namazlara özellikle orta namaza devam edin!» âyetine gelince bana haber ver, diye tenbihte bulundu. Ben de bu âyete geldiğimde kendisine haber verdim. Bana onu şöyte yazdırdı : «Namazlara özellikle orta namaza ikindi namazına devam edin!» Sonra da şöyle buyurdu: «Ben bunu (aynı ölçü ve anlamda) Resûiüliah (A.S.) Efendimizden işittim.» [195]
«Vusta (orta) namaz, ikindi namazıdır.» [196]
Vusta Namazı
Önce bu kelimeyi çözelim :
Vusta : Evsafın te'nisidir. Bir şeyin vasatı, en hayırlısı ve en âdil olanıdır. Bu anlamda Kur'ân'da, «Sizi vasat bir ümmet kıldık» buyurulmuş-tur. [197]
Konumuzu oluşturan âyette önce genel ölçüde namazlardan sözedil-di, sonra bu namazlara dahil olan «Vusta Namazı» ayrıca anıldı. Tamim-, den sonra tahsis (genel ölçüden sonra özetlendirme) o şeyin faziletine delâlet eder.
SALÂT-İ VUSTA'yı Iğrâ yollu (rağbetlendirme, sıkı biçimde he-esini artırma) mensup okuyanlar da olmuştur. Bunun kural olarak anlamı şöyledir: Vusta namazına rağbet edin, ona gerekli olun!,
VUSTA NAMAZI'nın hangi namaz olduğu kesinlikle bilinmemekle beraber sahih rivayetlerin ağırlık kazandırdığı yorum bize ipucu vermektedir, aerek Ashab-ı kiramdan, gerek Tabiînden, gerekse değerli ilim adamlarımızdan çok farklı rivayetler ve görüşler nakledilmiştir. Bunların çoğu sahihtir. Ağırlık, ikindi namazı olduğunu göstermektedir. Allah daha iyisini bilir. Bütün bu rivayetleri şöyle özetüyebiliriz :
1. Sabah namazıdır.
Bu, Ashabdan Hz. Ömer, İbn Ömer, İbn Abbas, Muâz ve Câbir (R.A.) den; Tabiînden Ata', İkrime, Mücâhid ve Rebi' b. Enes'den rivayet edilmiştir.
İmam Mâlik ile İmâm Şafiî'nin de ictihadlan bu anlamdadır. Muvat-ta' ve Tirmizî'de bu rivayete yer verilmiştir. Çünkü Sabah Namazı meş-hud'dür; gece ile gündüz melekleri bu namaza hazır olur.
2. Öğle namazıdır.
Bu, Ashab'dan Zeyd bin Sabit, Usame bin Zeyd, Ebû Saîd el-Hudrî ve Hz. Âişe (R.A.)dan rivayet edilmiştir. Abdullah bin Şeddad diyor ki: «Bu, aynı zamanda İmam Ebû Hanîfe'nin içtihadıdır.»
Salat-i Vusta'mn öğle namazı olduğuna dair Ebû Davud'da, Zeyd bin Sâbit'ten yapılan sahih bir rivayet de mevcuttur ki bunu iniş sebebinde nakletmiştik.
3. İkindi namazıdır.
Bu, Ashabdan Ali bin Ebî Tâiib, İbn Mes'ud, Ebû Eyyub, Ebû Hüreyre ve İbn Ömer (R.A.Jden; Tabiînden Hasan Basrt, İbrahim Nahaî, Katade, Dahhak ve Kelbî'den rivayet edilmiştir.
Bir başka rivayet ve tesbite göre, İmam Ebû Hanîfe ile İmam Ahmed bin Hanbel'in içtihadı bu anlamdadır. Tirmizî diyor ki: «Bu, ashabın çoğunun görüşüdür.»
Mâverdî'nin, «Bu, İmam Şafiî'nin de görüşüdür» dediği bilinmektedir. Müslim kendi sahihinde bu konuda iki sahih hadîs nakletmiştir ki onları, ilgili hadîs bölümüne yazdık.
4. Akşam namazıdır.
Bu görüşte olanların delili: Akşam namazının gündüzün aydınlığıyla gecenin karanlığı arasında kılınması ve öğle ile ikindi namazlarından bir rek'at az, sabah namazından bir rek'at fazla olması, bu nedenle de vasat bir anlam taşımasıdır.
5. Yatsı namazıdır.
Bu konuda seleften hiçbir sahih rivayet tesbit edilememiştir. Müteah-hirîn (daha çok hicrî beşinci asırdan sonra gelen ilim adamlan)ın bir kısmı bu görüştedir. Delilleri ise, bu namazın, kasır yapılmayan sabah ile akşam namazları arasında olması ve münafıklara en ağırgeîen namaz olarak bilinmesidir.
6. Beş vakit namazdan biridir.
Her gün beş vakit namaz korunup devam edilsin diye «vusta namazı» belirlenmemiştir. Bunun gibi Allah, Kadir Gecesi'ni Ramazan'da, İcabet saatini cuma gününde, İsm-i A'zam'ını diğer isimleri arasında gizlemiştir.
İbn Sirîn de aynı görüştedir. Rebi' bin Haysem'den sorulduğunda şu cevabı vermiştir: «Beş vakit namaza devam et, bu arada Orta Namaza da devam etmiş olursun.»
Bütün bu rivayetleri bir bir delilleriyle gözden geçirdiğimizde daha çok ikisine ağırlık verildiğini görürüz : Sabah ve ikindi namazı.. Bu ikisinden de ikindi namazını tercih edenler çoğunluktadır. Çünkü bu husustaki sahih hadîsler daha çoktur.
Cuma namazı olduğunu söyliyenler de olmuş, bu namazın İslâm'da cemaatleşme şuurunu daha çok geliştirdiğini deli! olarak göstermişlerdir. [198]
Tekrar söyliyelim ki, madde ile mâna arasında denge kurmamıza en çok yardımcı olan ve bizi günlük hayatın üzücü ve yorucu havasından sıyırıp huzura kavuşturan namaz'ın önemini belirtmek için Allah, VUSTA NAMAZ deyimini anmıştır,[199]
Korkulu Anlarda Kılınan Namaz
«Eğer (düşman ve benzeri bir tehlikeden) korkar da (belirlenen şekilde huzurda duramazsanız) yaya, ya da süvari olarak namaz kılın.»
Buna korkulu anlarda kılınan namaz denir; daha çok savaşta düşmanla karşılaşıldığında uygulanan kendine has bir namaz şeklidir. Korku namazı iki kısma ayrılır: Biri bu âyette belirtildiği gibi yaya ya da süvari olarak hareket halinde ve kıbleye yönelme şartı olmaksızın kılınan namazdır. Diğeri Nisa sûresinde 102. âyetle belirtilen namazdır.: «Ve sen içlerinde olup da onlara namaz kıldıracak olursan, onlardan bir kısmı seninle beraber namaza dursun, silahlarını da yanlarına alsınlar. Secde etlerinde n (hemen sonra) arkanızda yerlerini alsınlar. Bu defa henüz na-noz Almayan diğer kısım gelip seninle beraber namaz kılsınlar......»
En tehlikeli anlarda bile insanla Allah arasındaki her türlü engeli kaldırıp ruha üstün bir cesaret veren, kalbleri yatıştıran namaz gibi yüksek anlam taşıyan bir ibâdeti emreden İslâm'ın insanla yaradanı arasında nasıl bir ilgi kurduğunu bilmem anlatmaya gerek var mıdır? Böyle anlarda ölümü önemsiz göstermek kadar sağlam bir eğitim metodu daha gösterilebilir mi?
Bu konuda yorumlar ve ictihadlar:
a) Savaş sürüp giderken de namaz terkedilmez. Çünkü namazın bittiği ve terkedildiği yerde Allah'a uzanan yol kapanmış, insan ruhunu yücelten basamak kırılmıştır.
Şafiî mezhebine göre böyle anlarda vakit daralmışsa, mü'min hem savaşır, hem de at üzerinde namazını kılar. Yaya ise, o vaziyette kılar. Bu durumda kıbleye yönelik bulunmak şart değildir. Çünkü bir şartın ortadan kalkması diğer şartları beraberinde düşürmez. Rükû' ve secdeleri baş işaretiyle yaparken secde için biraz daha fazla başım eğer.
b) İmam Ebû Hanîfe'ye göre, yaya olan kimse o vaziyette namaz kılmaz, sonra imkân bulunca kaza eder. Çünkü Resûlüllah (A.S.) Efendimiz Hendek günü öğle ve ikindi namazlarını ancak güneş battıktan sonra kı-labilmişti. İmam Şafiî yukarıdaki içtihadını ilgtii âyete dayamaktadır. Hendek günü ise henüz korku namazı hakkındaki âyet inmemişti. Bu âyet o gün inmiş bulunsaydı herhalde Peygamber (A.S.) Efendimiz namazı kazaya bırakmazdı.
c) İbn Abbas (R.A.) diyor ki:
«Allah (C.C.) namazı Peygamberin diliyle memleketimizde eyleşik bulunduğumuzda dört rek'at, yolculuk halinde bulunduğumuzda iki rek'at ve korkulu anlarda bir rek'at olarak farz kılmıştır.» (1) Nitekim Tabiîn'in büyüklerinden Hasan el-Basrî ile diğer bazı ilim adamları bu rivayetle amel etmişlerdir.
d) İmam Mâlik, İmam Şafiî ve Cumhur-i ulemâya göre, korku namazı, rek'at sayısı bakımından diğer namazlardan farklı değildir. Hiç bir vakit yalnız bir rek'at namaz kılmaya ruhsat verilmemiştir.[200]
Allah Huzurunda Saygı Ve Edeple Durmak
«Allah'a saygı ve korku dolu bir gönül ile el bagaj Sahih-I Müslim. kıyıp durun.»
Allah saygı gösterilmeye ve sevilip korkulmaya daha çok lâyıktır. Fert ve toplum İçin yüksek gayelere yönelik bulunan NAMAZ ibâdetini-yerine getirirken saygı ve terbiyenin, gönül yatışkanhğı ve ruh sadeliğinin en üstün anlamını içimizde taşıyarak durmamız gerekir. Buna KUNÛT denilir. Konumuzu oluşturan âyette önce namaz konusuna dikkatler çekilmiş, korku namazından söz edilmiş, sonra da bu hususa yer verilmiştir. Böylece Alîah huzurunda kulluğumuzun gerçek ölçüsü ve içten dışa vuran samimiyetimizin renk ve mânası hatırlatılmak istenilmiştir.
Aslında KUNÛT , çok yönlü ve çok anlamlıdır, izah isteyen bir kelimedir. Ama biz bu konudaki yorum ve rivayetleri özetliyoruz :
1. İstîyerek, iç ve dış yapılarınızı birleştirip boynunuzu eğerek Allah huzurunda ibâdete durun!
2. İbâdeti farz, vâoib, sünnet ve adabına göre yerine getirin!
3. İbâdette dünya uğraşılarını unutup gönül yatışkanlığı ve kalb huzuruyla Allah'a kulluk edin!
4. Rükû1 ve secdeleri uzatarak ibâdeti (namazı) yerine getirin!
5. Gözünüzü ve diğer organlarınızı haram ve şüpheli .şeylerden uzak tutarak ilâhî huzurda durun!
6. Namazda kıyamı uzun tutarak huzurda kulluğun anlamını yerine getirmeye çalışın!
Buna işaretle Resûlüllah (A.S.) Efendimiz, «Namazın en üstünü, ku-nûtu uzun olanıdır (ayakta çok durulanıdır)» buyurmuştur. [201]
7. Konuşmadan, sağa sola iltifat etmeden namazı kılın!
Nitekim İbn Mes'ud (R.A.) diyor ki: «Önceleri Resûlüllah (A.S.) Efendimiz namaz kılarken biz kendisine selâm verirdik, O da selâmımızı ahrdı. Habeşistan'dan döndüğümüzde selâm verdik bu kez cevap vermedi. [202] Sebebini sorduğumuzda «Namazın kendine has bir meşguliyeti var!» buyurdu.[203]
Savaşırken De Namaz Kılmak
«Korkarsanız yaya, ya da süvari olarak kılın.»
İsîâm, insan ruhunu her yerde ve her alanda geliştirir, onunla Allah arasındaki engelleri kaldırır, mesafeyi kısaltıp yaratılan ile yaratanı bir-araya getirir. Allah ile beraber olmanın derin zevkine, ince mânasına erişen bir mü'min düşünün, böylesinin Allah yolunda feda etmiyeceği hiçbir varlığı yoktur.
Kendisi her şeyiyle birlikte Allah'ındır, emaneti her an teslim etmeye hazırdır. İşte insanı bu düzeye getiren en sağlam merdiven NAMAZDIR. Bunun için savaş meydanlarında bile düşman iie çarpışırken namazın kılınması emredilmiştir.
Evet, NAMAZ, yüce amaçlar uğruna can vermenin yüksek zevkini insan kalbine işler. Vakti gelince ruhu doyuran NAMAZ'ı kılmaktan daha faziletli bir ibâdet yoktur. Bu ibâdet hem ruhî, hem de bedenî yönden insanı güçlendirir, şahsiyetini kazandırır ve kalbleri silik halden kurtarır.
Diyebiliriz ki, bir milletin büyüklüğü, o milleti meydana getiren fertlerin sağlam bir inanca, gelişmiş bir vicdana, eğitilmiş bir kafa güoüne, hakka olan derin bağlılığına ve akıl ile zekâ ni'metlerini en yararlı konularda kullanmasına bağlıdır; hatta bununla orantılıdır. Bu bakımdan madde ile mâna, dünya ile âhiret, vicdan ile dış dünya, akıl ile imân, ilim ile ahlâk ve fazilet arasında denge sağlayamıyan milletlerin yaşama şansı pek azdır, yaşasa bile huzursuzdur, kararsızdır, karamsardır.[204]
Âyetler Arasında Bağlantı
Aile hukukunun bir bölümü açıklandıktan sonra, insanı ahlaken yükselten, olgunlaştıran, günlük hayatın düzenli bir ölçüde yürütülmesini kolaylaştıran, maddeyle mâna arasında tam ahenkli bir dengeyi sağlayan namazdan, özellikle orta namazdan bahsedildi.Aşağıdaki âyetlerle namazdan feyiz alan, ruh ve vicdanını arındıran mü'minlerden, kadınların haklarına saygılı olmaları isteniyor. İster kocası ölsün, ister kendisi boşanmış olsun, her iki halde de kadının birtakım şer'î hakları vardır. Onları boynu bükük, eli boş kapıdışarı etmenin İslâm'da yeri olmadığı hatırlatılıyor ve gerek aile hukuku, gerekse şahsî hukuk konusunda çok dikkatli olmamıza işaret ediliyor.[205]
Meali :
240— Sizden ölüp de kadınlarını geriye bırakanlar, kadınları için evlerinden çıkarılmaksızın yılına kadar geçimlerini karşılayacak bir intifa' vasiyyet etsinler. Bununla beraber evlerinden çıkarlarsa kendi haklarında örfe uygun meşru' biçimde yaptıklarından artık size hiçbir sorumluluk yoktur. Allah çok üstündün çok güçlüdür ve hikmet sahibidir.
241— Boşanan kadınlara da örfe uygun bir yarar sağlanması, Allah'tan korkup günah ve kötülüklerden sakınanlar üzerine bir haktır.
242— Allah böylece size âyetlerini açıklıyonolakiaklınızıkullamrsıniz.
İniş Sebebi
Sahih rivayete göre Tâifli bir adam (ki Hars oğlu Hakîm olduğu söylenir) ana ve babasını, bir de karısıyla çocuklarını yanına alıp Medine'ye gelip yerleştikten sonra ani bir rahatsızlık neticesi öldü. Durum derhal Resûlüllah (A,S.) Efendimize bildirildi. Bunun üzerine yukarıdaki âyet indi. Peygamber (A.S.) Efendimiz o adamın malını çocuklarına ve annesiyle babasına taksim etti; karısına ise, bir hisse ayırmadı. Sadece kadının bir yıla kadar evde oturmasını ve bu süre içinde nafakasının karşılanmasını emretti. Kadın kendi arzusuyla senesi dolmadan evden ayrılmak isterse bu takdirde nafakasının kesileceğini hatırlattı ve mirasçılara bu yüzden bir sorumluluk gerekmiyeceğini söyledi.
Yapılan ciddi araştırmalara göre, bu hüküm, henüz miras âyetiyle bundan evvel şer'î bekleme süresi olarak dört ay, on gün hakkındaki aYet inmeden önceki döneme aittir. Sonra sözü edilen bu iki âyet inince, bir rivayete göre bunun hükmü tamamen kaldırılmış, başka bir rivayete 9ore bu sadece bir tavsiye anlamında hükmü devam etmiştir. [206]
Âyetin Taşıdığı Hüküm
Bu konuda farklı yorumlar ve rivayetler yapılmıştır:
a) Müfessirlerden bir gruba göre, kocası ölen kadının kocasının evinde bir sene kalabileceği ve bu süre içinde kocasının malından nafakasının karşılanacağı bir hüküm olarak belirtilmiş;sonra bu.dörtayongün şer'î bekleme süresi hakkındaki âyetle; nafaka durumu da Nisa süresindeki mîras âyetiyle kaldırılmıştır, Nitekim Buharî'nin İbn Zübeyr'den yaptığı rivayete göre, İbn Zübeyir bir gün Hazreti Osman'a :
— Bakara süresindeki bu âyet, kendisinden önceki âyet ve bir de Nisa süresindeki miras âyetiyle hükmü kaldırılmıştır. Neden bunu tekrar Mushafa yazıyorsun? demiştir.
Hz. Osman bu soruya şu cevabı vermiştir:
— Yeğenim! Kur'ân'dan hiçbir âyeti yerinden alıp değiştiremem.,
b) İbn Cerîr Taberî'nin Mücâhid'den yaptığı sahîh rivayete göre, bu âyet mensûh değil (hükmü kaldırılmamıştır), muhkem (hükmü kıyamete kadar devam eden ahkâmdan)dır.
İddet (şer'î bekleme süresi) dört ay, on gündür. Sonra Allah bu durumda olan kadınlardan iddetten sonra yedi ay yirmi gün daha kocalarının evinde kalabileceklerini ve bu süre içinde -kendilerine isabet eden mirasdan başka- nafakalarının karşılanmasının uygun olacağını, bunun da vasiyyet yoluyla bir hükme bağlanmasını kocalar üzerine bir hak olarak koymuştur. Ama kadın kendi arzusuyla evden ayrılırsa, ölen kocası ve kalan mirasçıları bundan sorumlu değildirler. Çünkü kadın bu konuda tamamen serbest bırakılmıştır.
Kurtubiy'e göre, Taberî'nin bu tesbiti doğrudur ve rivayet yoluyla sabittir.
c) Tabiîn'den Atâ'dan da yapılan rivayette, âyet-i kerîme kocası ölen kadın için bir yıl iddet (şer'î bekleme süresin)i gerekli kılan bir hüküm taşımamaktadır. Bu bakımdan dört ay on gün iddetle ilgili âyetle nesh olmamış (hükmü kaldırılmamış)tır.
Âyette sadece kadının kocasının ölümünden sonra kendisine yeni bir hayat yolu seçinceye ve geleceği hakkında isabetli bir düşünce düzeyine erişinceye kadar hiç olmazsa bir yıl evde kalması hususunda bir tavsiye vardır. Kadın dilerse bu tavsiyeye uyup bir yıl kalabilir, dilerse istediği zaman ayrılabilir.
Nitekim İmam Mâlik'ln Muvatta' adlı kitabında naklettiği şu rivayet
yukarıdaki görüş ve içtihadı kuvvetlendirmektedir:
«Malik kızı Furay'a, kocası öldürüldüğü için dışarıda kalmıştı. Kendi kabilesine dönmek için gelip Resûlüllah (A.S.) Efendimizden fetva istedi ve şöyle dilekte bulundu :
— Ya Resûlallah! Kocam bana bir oturacak ev ve nafaka bırakmadan öldürüldü. Kendi kabileme dönmek istiyorum; ne buyurursunuz?
Peygamber (A.S.) Efendimiz ona önce:
— Evet, kendi kabilene dön, diye emir verdi; ama az sonra onu çağırtıp tekrar kendisini dinleme ihtiyacını duydu ve:
— Hayır, evinde otur: iddetin (şer'î bekleme süren) bitinceye kadar bekle.
Bunun üzerine kadın divor ki: «Kocamın evine döndüm, dört ay on gün oturdum.»
Yine sahîh rivayete göre, Hazreti Osman (R.A.) zamanında buna benzer bir olay meydana gelmişti. Doğru bir hüküm verebilmek için Resûlüllah (A.S.) devrinde geçen bir olayı tesbit etmek gerekiyordu. Bu nedenle yukarıda söz konusu olan kadını çağırdı. Şimdi Hz. Osman (R.A.) ile bu kadın arasında geçen konuşmayı nakledelim:
Hz. Osman — Kocan ölünce Resûlüllah (A.S.) Efendimize başvurup durumunu belirlemek istediğin doğru mudur?
Kadın — Evet
Hz. Osman — Anlatır mısın?
Kadın — Kocam herhangi bir vasiyette bulunmadan ve bana bir ev ve nafaka bırakmadan öldürüldü. Durumu Resûlüllah'a arzettim; kendi abileme dönmek istiyordum. Resûlüllah (A.S.) önce kabileme gitmemi "ygun gördü, az sonra beni çağırttı ve tekrar dinledikten sonra, kocamın evine dönmemi ve iddetimi orada tamamlamamı emretti; ben de öyle yaptım. (1) Bunun üzerine Hazreti Osman ferahladı ve meseleyi hükme bağ-
ResûIüllah (AS) Efendimizin önce kadına kabilene dön diye emret-hS°nra> k°Can eVİne dön' iddetini orada imamla buyurması şu iki se- Ali hme baglıdlr: Ya ° sırada Resûlüllah (AS.) Efendimiz ruhuyla bede-d huzurunda bulunuyor, mâna âleminin esrar ve hikmetine dalmıştı. Bu an kadını iyice dinliye memişti. Ya da Cebrail yeni bir hüküm indirmiştir.[207]
Boşanan Kadına Örfe Uygun Bir İntifa Sağlanması
Bu konuda da farklı rivayetler ve yorumlar vardır:
a) Tabiîn'den Said bin Müseyyeb'e göre, bu âyetin hükmü, Bakara süresindeki şu âyetle kaldırılmıştır: «Eğer cinsel yaklaşmada bulunmadan önce onları boşar ve kendilerine bir mehir de belirlemişseniz bunun yarısı onların hakkıdır.» [208]
b) Itab b. Hasîf'e göre, bu, miras âyeti inmeden önce câri bir hüküm idi. Sonra miras âyetiyle hükmü kaldırılmıştır.
c} Abdullah bin Ömer'e (R.A.) göre, kendisiyle cinsel yaklaşmada bulunulmadan boşanan kadın müstesna, diğer boşanan bütün kadınlara intifa1 (bir yarar) sağlamak vâcibdir.
İmam Mâlik, İmam Şafiî, Abdurrazzak ve Abd bin Hamîd de aynı görüş ve içtihatta bulunarak/ İbn Ömer'in içtihadını benimsemişlerdir.
d) îbn Münzir'in Hazreti Ali (R.A.)den yaptığı sahîh rivayette boşanan her kadına -câriye de olsa- bir intifa1 (yarar) sağlanır,
Bu son rivayeti kuvvetlendiren ikinci bir rivayeti Beyhakî, Câbir b. Abdullah (R.A.)dan naklen şöyle rivayet ediyor: «Muğîre oğlu Hafs, karısı Fatıma'yı boşamıştı. Resûlüllah (A.S.) Efendimiz Hafs'i çağırdı ve: (Kadına bir yarar sağla, ona bir hak ver!) diye emretti. Hafs de: {Ya Re-sûlellah! Ona verecek bir şey bulamıyorum.) Diye cevap verdi. Bunun üzerine Efendimiz (A.S.): (Hiç olmazsa yarım sâ' (yaklaşık 1.700 kg.) hurma olsun vermeye çalış!) buyurdu.»
Son iki rivayet kadın haklarını koruma, onlara boşandıklarında koruyucu bir hak tanıma bakımından İslâm'ın genel kaidesine daha uygundur.[209]
Ayetler Arasında Bağlantı
Gecen âyetlerle aile hukukundan, kadın haklarından, boşanma ve sonuçlarından söz edildi; gerekli açıklamalar yapıldı. Ayrıca konuya ağırlık verildi. Çünkü aile milletin temel taşını ve öz yapısını oluşturur. Bir ülkede hakları yeterince korunmayan ve sadece seks gözüyle bakıian ve sevilen, aynı zamanda ticarette bir vasıta haline getirilen kadınlar varsa, o ülkenin temeli bozulmuş, millî yapısı sarsıntı geçirmiş, sosya! Bünyesi rahatsızlanmıştır; artık o milletin yıkılması ya da tedavisi zor bir hastalığa yakalandığı için ölüm döşeğinde can çekiştirmesi pek yakın sayılır.
İşte Kur'ân yüce hikmetlerini akıl sahiplerine sergilerken, kadın haklarından hemen sonra hürriyet ve bağımsızlığını kaybeden ve yok olma tehlikesiyle burun buruna gelen geçmiş milletlerden söz açıyor; Allah'a imân odağında birleşmiyen, insan haklarını korumaktan âciz kalan bir milletin, anarşinin kurban? olacağına ve bu nedenle o milletin ölmüş sayılacağına dikkatleri çekiyor.
Aşağıdaki âyet bilhassa düşünen ve hakka ino.nan milletlere tarihten bir tablo sunuyor.[210]
Meali :
243— Sayıları binlerce olduğu halde ölüm korkusuyla ülkelerinden çıkanları görmedin mi? O sebeple Allah onlara «Ölün !» dedi. Sonra da onları diriltti. Şüphesiz ki Allah insanlara karşı merhamet, şefkat ve yar-aım edicidir. Ne var ki insanların çoğu şükretmezler.
Yorum
İbn Bfr milletin aüClü olması, insan sayısının çokluğuyla değil, faziletli, om, hakka inanmış nesillerin birbirini izlemesiyledir.
"r?hlikenin e" korkuncu, maddeyi amaç edinip tezelden zengin ol-1 hQdef seçen ve buna erişmek için ahlâk ve fazileti çiğneyen, sonra
da bu yüzden birbirini sevmiyen insanların millet bünyesinde çoğunluğu oluşturması ve böylece ruhla, kutsal değerlerle madde arasındaki dengenin bozulmasıdır.[211]
Milletlerin Yaşama Şansi
Daha önce de dokunduğumuz gibi, milletlerin de insan gibi, ömrü üç devreye ayrılır: Çocukluk, gençlik ve yaşlılık. Çocukluk devri, sağlam bir inanç ve köklü bir gelenek üzere birleşip, bütünleşmesidir. Bu devrede aile yapısına gereken değer ve önem verilir; yaratanını bilen, irisan olmanın derin anlamını ve hikmetini kavrayan, insanlıktan yana ne gibi hizmetlerle yükümlü bulunduğunu, milletine ve ailesine karşı nasıl bir sorumluluk taşıdığını idrâk eden nesil yetiştirilirse, o millet süratle gençlik devresine ayak basmış o!ur. Bu devre milletin geleceğini belgeler: Bir yandan ekonomik ve kültüre! yapı sağlamlaştırırken diğer yandan dinî ve millî hasletlere; güzel ahlâka ve feyizli bir eğitim ve öğretime kapı açık tutulur da ciddi hizmetler verilirse, gençlik devresi sürüp gider. Millet dimdik ayakta durabilme, varlığını koruma ve devam ettirme şansına erişmiş olur.
Bunun aksine, yabancı kültüre bütün kapılar açık tutulur, kutsal değerler, millî âdetler eğitim dışı bırakılır; neslin zekâsı geliştirildiği kadar ruhsal yapısı geliştirilmez, aklını kullanma yolları öğretildiği kadar vicdanını kullanma yolları gösterilmez; modern dünyanın ortaya çıkardığı ma-kınalar büyük bir gürültüyle ekonomik yapıyı geliştirirken, insanlar gayesiz, inançsız, insanlıktan yana sevimsiz yetiştirilirse, önüne geçilemiye-cek bir patlamaya ortam hazırlanmış demektir. Bu durumda fertler hem açgözlüdür, hem hırçındır; aile dengesiz ve düzensizdir. Sosyal yapı ise, dağınık ve perişandır. Artık milletin gençlik devresi hızla sona erer ve yaşlılık devresi belirgin hole gelir; dönüşü mümkün olmayan bir yola girilmiş sayılır. Meğer ki Allah, o milletin bu hızlı yok olma yolunda son nefesini verirken, yeni bir nesil vücuda getirmiş olsun.
İşte yukarıdaki âyetle daha çok bu gerçeğe parmak basılıyor ve özellikle inanan milletler uyarılıyor. Başka milletlere yem olmanın, onların kahır ve işkencesi altında yaşamanın ne büyük bir felâket ve ne acı talihsizlik olduğunu anlayamıyanlar, hür ve bağımsız yaşamanın ne yüce bir nîmet, ne üstün bir bahtiyarlık olduğunu çok zor anlayabilirler.
Bu bakımdan her millet sahip olduğu kuşaklan belirtilen ölçü ve anlamda, yani inançlı ve faziletli yetiştirmek zorundadır. Yoksa ülke düzensizlikten, kargaşalıktan, hakların çiğnenmesinden, fertleri birbirini sevmi-
yen bîr toplum olmaktan kendini kurtaramaz.[212]
Tarihî Yönü
«Ülkelerinden çıkanları görmedin mi?»
Kur'ân-ı Kerîm, Allah'a inanan milletlerin önüne ibret dolu tarihî bir tabloyu sergilerken millî bütünlüğünü kaybedip ölüm korkusuyla ülkesinden çıkan milletin kim olduğunu, sayısının ne kadar bulunduğunu açıklamamıştır. Çünkü Kur'ân'ın taşıdığı ilâhî hikmet, kesin tarihi ve sayıyı belirtmek değil, ibret alınacak oiayı en duyarlı noktasıyla yansıtmaktır. Nitekim âyetin ELEM TERE = Görmedin mi? sorusuyla başlaması, kalb ile görüp düşünmeyi hatırlatmak içindir. Bundan sonraki âyetle Allah yolunda savaşmanın emredilmesi ve sonra da İsrâiloğulları'nın savaş hakkındaki sakat tutumlarına ve ülkelerinden çıkarılmalarına dokunulması daha çok ölüm korkusuyla ülkelerini terkeden ve bu yüzden perişanlık içinde ölen milletin, İsrâiloğulları olduğu ihtimalini kuvvetlendirmektedir.
Bu konuda Tevrat'ta da bazı kayıtlar vardır. Bunu özetliyecek olursak tarihî bir olayı hatırlatmış oluruz :
Mısır'a Yusuf Peygâ'rnber'in gayretiyle yerleşme imkânı bulan İsrâii-oğulları, orada çoğalıp iş alanında başarılı olunca Mısır'ın asıl yerlileri kuşkulanmaya başlamışlar ve Fir'avn'ı onların aleyhine kışkırtmışlardı. İsrâiloğulları'nın maddeye karşı aşırı tutkusu birçok faziletlerin kaybolmasına, ya da unutulmasına neden olmuştu. Bu yüzden Mısır'da ekonomik ve sosyal dengeyi bozmuş, millî gelirin önemli bir bölümünü kendilerinden yana kullanılmasını becermişlerdi. Fir'avn onları imha etmeyi plânlamış ve ilk önlem olarak yeni doğan çocuklarını yok etmişti. Bununla da sonuca kısa zamanda erişemiyeceğini anlayınca toplu halde imhayı düşünmüş ve bunun için birtakım hazırlıklara girişmişti. İsrâiloğulları ölüm korkusuyla Mısır'ı terketmek zorunda kalmıştı. Tevrat'ın Sayılar bölümünde belirtildiği üzere bunlar 600.000 kişilik büyük bir topluluk halinde yola çıkmışlar ve Sina çölünde perişan olmuşlardı. Ruhla beden, maddeyle mâna, diğer bir deyimle dünya ile âhiret arasındaki dengeyi bozdukları ve yaşlılık devresine girdikleri için çölde kırk yıl dolaştılar, mevcut kuşak yok du. Tevrat'ın tabiri ile «Fakat size gelince, sizin leşleriniz bu çölde düşe-, k ve çocuklarınız kırk yıl çölde çoban olacaklar ve leşleriniz çölde telef °uncava kadar sizin sadakatsizliğinizi taşıyacaklar.» [213] Çöl bu millete mezar oldu. İlâhî kanun yerini buldu. Yeni bir kuşak meydana geldi, İs-râiloğulları yeniden dirilme şansına erişti ve va'dedilen topraklara ayak bastılar.
Elbetteki Kur'an-ı Kerrm'i tefsir ederken birçok bilgilerin yanında tarih ve tarih felsefesini de iyi bilmek gerekir. Aksi halde israiliyata yer verilerek olay hedefinden saptırılmış olur.[214]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıdaki âyetle, Allah'a olan inançlarını yitiren ve maddenin karanlık çukuruna yuvarlanarak Allah'ın kendilerine lütfetmiş olduğu niee nimetleri unutup nankörlüğün ezici ve azdırıcı havasına giren İsrâiloğulla-rı'nın uğradıkları vatansızlık ve hürriyetsizlik felâketinden söz edildi. Sün-netullah'a uymadıkları için ilâhî tokati hakettiklerine işarette bulunuldu.
Aşağıdaki âyetle, Müslüman milletlere seslenilerek, İsrâiloğullan'nın tarih boyunca uğradıkları felâkete uğramamaları için, Allah yolunda savaşmaları, bunun için günün şartlarına göre ölçülü bir stratejiye sahip bulunmaları hatırlatılıyor. Sonra da dayanışma şuuru içinde hareket edilmesi, Allah yolunda harcanması gereken her şeyin sakınılmadan harcanması gerektiğine parmak basılıyor. Özellikle faizsiz, karşılıksız yapılan yardımların, verilen ödünçlerin Allah'a veriîmişcesine yüce bir anlam taşıdığı açıklanıyor.[215]
Meali :
244— Allah yolunda savaşın, bilin ki Allah mutlaka işitir ve bilir.
245— Kimdir ki Allah'a (faizsiz, karşılıksız) güzel bir ödünç versin de, Allah onu kat kat artırıp çoğaltsın?! Allah (şaşmayan kanunu ve sünneti gereği) hem sıkıp daraltır, hem açıp genişletir ve ancak O'na döndürüleceksiniz.
Kur'ân İbret Alınacak Tarihî Bir Olayı Sergiliyor
«A"an yolunda savaşın.»
Ölüm korkusuyla ülkesini terkedip aşağılık çukuruna kendini iten milletlerin bağımsızlıklarını nasıl kaybettiklerine dikkatler çekiliyor. Savaş ruhunu taşımayan, ölümden korkan ve sadece yeme, içme, uyuma ve benzeri basit gereksinmeleri hayatın tek gayesi olarak gören toplumlar, ya da milletler kendilerini ölmüş bilmelidirler. Allah yolunda savaşmasını bilen inanmış bir millet her zaman diridir. Bunun için yeryüzündeki tuğyanı durdurmak, anarşinin önüne sed çekmek, faziletli nesiller yetiştirmek için savaş zorunludur. Kur'ân bu nedenle kesin emir veriyor: «Allah yolunda savaşın!» diyor.
Kur'ân'ın bu yüce emri ve seslenişi, özellikle Son Peygamber Hz. Mu-hammed (A.S.) tfendimize inanan bahtiyar Müslümanlara yönelik bulunuyor. Gerek İsrâiloğullan'nın, gerekse benzeri milletlerin geçmişte uğradıkları zillete uğramamaları için mü'minlerin hem ruhî, hem bedeni yapılarıyla her zaman savaşa hazır olmaları ve bunun için büyük fedakârlıklara katlanmaları gerekiyor. Çünkü ölmesini bilmeyen milletler yaşayamaz; Allah'ını tanımıyan milletler behîmî bir yaşayış sisteminden kurtulamaz; elde ettiği serveti yüce maksatlar uğruna harcamasını bilmiyen toplumlar da madde esaretinden kurtulamaz,[216]
Allah Yolunda Savaşın Anlami
a) Allah sözü (Kelimetullah) daha yüee olsun, Allah'a inanmıyanların azgınlık ve tuğyanı durdurulsun diye savaşmak,
b) Din yalnız Allah'a olsun, O'nun indirdiği hak din belirgin hale ge-> üstünlük sağlasın, vatan ve millet korunsun diye savaşmak, batl1 dinlerin insanlığı, yaratıldığı gayesinden uzaklaştırdığında e akk'a karş| ten|jkejj bjr durum arzettiğinde, vatanın bütünlüğüne göz-saldırıya geçmek için hazırlandığında bâtılla savaşmak.
c)İnsanları Allah'a ulaştıran hakikat yolu varken, mutlaka o yolu kesen, yolcularını engelleyen bir şer ortaya çıkınca onunla savaşmak,
d) Belirtilen anlam çerçevesinde yapılan savaşları sadece silâhla değil, aynı zamanda kalemle, düşünceyle, irşâd ile, dayanışma ve birleşip bütünleşme ile, eğitim ve öğretim ile, minber ve mihrab ile sürdürmek,
e) Bu yolda Allah için bir yardımda bulunurken ya da ödünç verirken, bunun karşılığında faiz düşünmemek, Ashab-ı Kiramın hayatını göz-önüne getirerek her şeyimiz Allah için, din için İslâm'ın ve Müslümanın azizliği için demek,
f) İslâm kültürünü milli kültürün uyum sağlayan kısmıyla bütünleştirerek yaygınlaştırmak, Kur'ân'ın çağa yönelik bulunan kapılarını ardına kadar açmak, Onun yüceliğini kalblere ve dimağlara ilmin ışığıyla enjek-te etmek,
g) Korkuya kapılmanın, serden endişe duyup bir kenara çekilmenin, nemelazımcıhğın uyuşturucu havasına girmenin hiçbir zaman esenlik ge-tirmiyeceğini ve hiçbir toplumu, ya da milleti esenlik kıyısına ulaştırmı-yacağını bilmek, korkunun eceli engelliyemiyeceğini anlamak, Allah yolunda savaşmanın yolları ve metotlarıdır.
[217]
Allah Yolunda Savaşın Temel İlkesi Allah'a Ödünç Vermektir
«Kimdir ki Allah'a güzel bir ödünç versin?»
İslâm buna karz ismini vermiştir. Çünkü bu kelimenin lügat mânası, kesip ayırmaktır. Allah sözü (Kelimetullah) daha yüce olsun, inanmışlar hür ve bağımsız yaşıyarak Allah'ın dinini gönüllere işlesin diye mal ve servet sahiplerinin mevcut imkânlarından bir bölümünü ayırması, Al-Jah'a sunulan en güzel ödünçtür. Bunun karşılığının kat kat verileceği va'-dediliyor: Dünyada hür, âhirette hür yaşamak, Allah'ın .yereceği yüzlerce karşılıktan sadece biridir. Ne yazık ki, Müslümanların çoğu bu inanç ve anlayıştan yoksun yetiştiği için İslâm ülkeleri jasırtardir istikrar bulamadı, arzuladığı huzura erişemedi.[218]
Faizsiz Ödünç Vermenin Çeşitleri Ve Yolları
Karz'in iki mânası var: Biri faizsiz ödünç vermek, diğeri Allah'ın dininin yücelmesi için gereken yardımı yine Allah için yapmaktır. Karz'ı bu iki mânayla ele alıp İslâmın getirdiği ödünç verme ve yardımda bulunma prensipleriyle değerlendirdiğimiz zaman şöyle bir sıralama yapabiliriz :
1. Zekâtı kuruşuna kadar vermek, sosyal bünyemizdeki zayıflan, sıkıntıda olanları güçlendirmek, zenginle fakir arasındaki mesafeyi daraltmak,
2. Devlete karşı olan vergi ve benzeri vecibeleri, yükümlülükleri yerine getirmek ve böylece güçlü, itibarlı bir millet olma bahtiyarlığına erişmek,
3. İnsanliğın saadet ve selâmeti için gönderilen İslâm dinini yüceltmekten yana her inanmış kişinin ekonomik güaü oranında harcamada bulunmak,
4. Din ve ülke düşmanlarınin saldırısından korunmak için orduyu ye-terinçe donatmak ve çağın şartlarına uygun biçimde hazırlamak; bu konuda gereken her türlü yardımı zamanında yapmak,
5. Sosyal yapıda ihtiyaç sahiplerini faizcilerin, tefecilerin pençesinden kurtarmak ve yardımlaşmayı birleştirici bir rahmete dönüştürmek için faizsiz ve karşılıksız ödünç vermek bu ölçü ve anlamda İslâm Bankası açmak,
6. Ticarî alanda istifçilikten, daha doğrusu spekülatif anlamdaki düşünee ve düzenden, fahiş kâr sağlamaktan, kısa yoldan, tezelden zengin olma ihtirasından kaçınmak, servete erişmenin gaye değii, asıl gayeye ulaşmanın vasıtası olduğunu bilmek ve bunu eğitim yoluyla kuşaktan kuşağa aktarmak.
Unutmayalım ki ülkemizin uğrayacağı ekonomik krizin ve devlet bünyesinde ortaya çıkacak olan güçsüzlüğün zararları hepimizi etkiler, Bunun için Kur'ân çok kısa fakat geniş anlam taşıyan bir cümleyle bu halatı hatırlatıyor: «Kimdir ki Allah'a güzel bir ödünç versin de, Allah onu kat kat ««irip çoğaltsın?!»
Konumuzu meydana getiren âyetin son bölümü ise, bu hakikati an-Vamıyanların sıkıntıya uğrayacağına dikkatleri çekiyor:
«Allah hem sıkıp daraltır, hem açıp genişletir ve ancak O'na döndürüleceksiniz.»[219]
Sıkıp Daraltma
A) Toplumun bütünleştirici birer parçası sayılan fertler ilâhî ka-nunları bilmez, ya da bildiği halde ihtiraslarından ve maddeye olan tutkularından ona uymazlarsa, ilk tokatı bu kanunlardan yerler. İnsanlar bir bakıma eşit yaratılmişlarsa da, birçok yönleriyle eşit yaratılmamışlardır: Kimi daha akıllı ve yetenekli, kimi daha güçlü ve cesaretli, kimi bön ve beceriksiz..
Tabii bu farklılığın bir takım nedenleri vardır; insanların hepsi aynı zekâ, güç ve yetenekle yaratılmış olsalardı ve hepsi de eşit imkânlara sahip bulunsalardı, hayat durur, mücadele sona ererdi. Dengesiz, bozuk bir düzen ortaya çıkar, birçok işler yüzüstü kalırdı. Böylece toplum sıkıldıkça sıkılır, daraldıkça daralırdı.
B) Aşırı hırs, açgözlülük, maddeye karşı ölçüsüz zaaf insanı yavaş yavaş yüce duygulardan uzaklaştırır, vicdanı köreltip erdemlik bağlarını koparır. Durum bu düzeye gelince din, ahlâk, millet, vatan ve insanlık gibi kutsal kavramlar kelimenin dar kalrbı içinde kalır ve işte o zaman gönüller daraldıkça daralır; aile ve sosyal yapılarda huzur havası esmez olur.
C) Bunaltıcı olan bu yollardan ayrılıp toparlanmak, önce Allah'a, sonra millete dönmektir. İşte bu da ilâhî kanun gereği ferahlatıcı bir genişlik, mutluluk va'deden bir düzene yönelmektir.
Unutmayalım ki, sözünü ettiğimiz her iki yolun bitiminde de dönüşümüz Allah'adır. Ama birinci yoi kararmış bir kalb, maddenin kiriyle kirlenmiş bir ruh ve vicdan ile; ikinci yol ilâhî kanuna uymanın verdiği huzur ve vicdan berraklığj içinde gerçekleşir.[220]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle hakkı savunmak, düşmanın azgınlık ve küfrünü durdurmak; Allah sözünün daha yüoe olmasını sağlamak, İslâm'ın insanlığa saadet getiren tek din olduğunu gönüllere işlemek ve İslâm ülkesinin bağımsızlığını ayakta tutmak için savaş ile emredildi ve sonra da hürriyet ve bağımsızlık havası içinde yaşamaya, sosyal yapıyı dengede tutmaya dikkatler çekildi; bunun için de Allah'a ödünç vermemiz hatırlatıldı.
Aşağıdaki âyetlerle bu şuura erişemiyen, ihtirasları yüzünden hakkı bırakıp maddeye kul olanların uğradıkları feci sonuçtan söz ediliyor ve ilâhî kanuna uymayanların hazîn tablosu sergileniyor.[221]
Meali :
246— Musa'dan sonra İsrâiioğulları'nın iteri gelenlerini görmedin mi? Hani peygamberlerinden birine : «Bize bir hükümdar gönder (ta'yîn et) de Allah yolunda savaşalım,» demişlerdi. O da: «Ya bir de savaş size farz kılınır da savaşmayacak olursanız?!» demişti. Onlar: «Bize ne olmuş da Allah yolunda savaşmıyalım; gerçekten yurtlarımızdan çıkarılıp ailemizden ayrı bırakıldık» diyerek (bu hususta kararlı olduklarını bildirmişlerdi). Bunun üzerine savaş onlara farz kılınınca, pek azından başkası (savaşmaktan) yüzçevirdiler. Allah ise zâlimleri çok iyi bilir.
247— Peygamberleri onlara : «İşte gerçekten Allah size Tâlût'u hükümdar gönderdi!» dedi. «Aa! ona bizim üzerimize hükümdar olma (yetki ve hakkı) neden? Hükümdarlığa biz ondan daha çok hak sahibiyiz (ve lâyıkız); hem ona mal (ve servetçe) bir bolluk da verilmiş değil» dediler. Peygamber (onların haksız tepkisine karşı) dedi ki: «Şüphesiz ki Allah onu sizin üzerinize seçmiş ve ona bilgide ve vücutta bir gelişme ve üstünlük vermiştir. Allah mülkü (saltanat ve hükümranlığı) dilediğine verir. Allah (mülk ve kudret cihetiyle) çok geniştir; O her şeyi bilendir.»
248— Hem peygamberleri onlara dedi ki: «Onun hükümdarlığının alâmeti, T a b u t 'un size gelmesidir ki onda Rabbinizden bir gönül ya-tışkanlığı, Musa ve Harun hanedanından kalma bazı (tarihî) eşya vardır; melekler onu taşıyıp getirecektir. Şüphesiz ki bunda sizin için -eğer inanmış kimselerseniz- açık belge ve öğüt vardır.»
Olayin Nedeniyle Birlikte Özeti
İsrâiloğulları yurtlan olan Filistin'den çıkarıldıktan sonra ülkesiz kalma bedbahtlığına uğradılar. Peygamberlerinden Aşmuil ya da Samuil'ef[222] başvurup Allah yolunda savaşmak istediklerini, bunun için de bir hükümdar tâyin edilmesini söylediler. Halbuki başlarına bu felâket gelmeden önce ne pegamberlere itibar ettiler, ne de Tevrat'ın gösterdiği yolda yürüdüler. Üstelik kendilerini Hakk'a davet eden bazı peygamberleri de öldürdüler. Böylece gizli ve acık bir putperestlik onlarda başgösterdi : Kimi altın ve gümüşe tapıyor, kimi altından yapılan bazı eşyanın önünde eğilip secde ediyordu. Hak dinin bağları yavaş yavaş kopmaya başlamıştı ki, Allah onları uslandırmak ve asıl değerlerine döndürmek için Filistinli'lerin tecâvüzüne ma'ruz bıraktı. Bu tecâvüz oldukça kanlı geçmiş ve İsrâil-oğullarından binlerce kişi öldürülmüş, malları yağma edilip yurtlarından kovulmalarına neden olmuştu.
Bu arada içinde ilâhî ahid (Tevrat Levhaları) bulunan ve Musa Peygamberle Harun Peygamber ailelerine ait bazı tarihî belgeleri taşıyan Tabut (Sandık) da ellerinden alınmıştı ki bu onların her şeyi sayılırdı.
İşte İsrâiloğulları uğradıkları bunca kaybın ve çektikleri türlü elem ve ıstırapların intikamını almak için çırpınıp duruyorlar, düne kadar öldürmek istedikleri peygambere bu kez başvurup yardım istiyorlardı. İleri gelenleri toplanıp hal çaresi düşündüler; halkın felâket günlerinde maneviyata daha çok sarıldıklarını düşünerek Samuil Peygamberden yardım dilemeğe karar verdiler. Ne var ki kendilerine pek güvenilrr.Jzdi; dönek insanlardı. Allah'tan fazla maddeye bağlı idiler; dünya saltanatı onların tek gayesi bulunuyordu. Bu nedenle Samuil Peygamber onlara seslenerek : «Ya savaş üzerinize farz kılınır da savaşmıyacak olursanız?!» demek gereğini duymuştu. Nitekim sonuç peygamberin düşündüğü gibi olmuştu. Onlar ancak, servet sahibi olup peygamber Harun soyundan gelen bir kimsenin hükümdar olabileceğini savunurlardı. Samuil, her yönüyle liderliğe lâyık olan Tâlût'u bu göreve atadı. Ama itirazla karşılaştı. İleri gelenlerin bu konudaki kıstası cok değişikti.[223]
Bu Olayla Kur'an'ın Yansıttığı Ölçüler Ve Hikmetler
Kur'ân-ı Kerîm'de önemli tarihî bir olaya kapı açılıp yaşayan insan-!ara Jbret do'u be|aeler sergilenirken, olayın detayı üzerinde durulmaz, tarihî anlatılmaz; sadece can noktalarına dokunulur ve inanmış kişilerin kafasını aydınlatacak, kalblerini harekete geçirecek bölümlere parmak basılır. İnsan aklının rahatça işleyebilmesine yardımcı olmak irin düşünme melekesine, ya da bununla ilgili beyin merkezine sinyal verir.
İşte Kur'ân-ı Mecîd'in yüce hikmeti ve ilâhî metodu bu ölçü ve anlamdadır.
İsrâiloğullan'nın, o zaman için de dünyanın en önemli ticarî merkezi sayılan, çevre ile ilgi ve bağlantı kurmada en uygun ülke durumunda bulunan, en verimli topraklar sayılan, aynı zamanda dünya nüfusunun ço-. ğunun yaşadığı Asya ile Afrika kıtalarında yer alan iki önemli bölge vardı : Kuzey ve kuzeydoğu Afrika ile Ortadoğu. Bu nedenle Kür'ân daha çok bu iki merkez, ya da bölgeyle ilgilenir ve en önemli olayların, büyük peygamberlerin ve gelişmiş medeniyetlerin bu iki kıta üzerinde meydana geldiğine, kurulup yıkıldığına özellikle dikkatleri çeker.
Konuyu ve gecen olayı, Kur'ân'ın sağlam süzgecinden geçtiği şekliyle ele aldığımızda sekiz önemli uyarı ve hikmetle karşılaşırız:
1. Hükümdar seçiminde ülkenin daha cok ileri gelenlerinin rolü ve önemi her devirde kendini geçerli bir güc olarak hissettirir. İslâm buna (Ehl-i hall-ü akd) der. Yani hükümdarı, ülkedeki ileri gelenlerden meseleleri çözebilen, konulara nüfuz eden ve aklı eren kimseler seçer.
Ülkenin ileri gelenlerinin Peygamberle görüşüp bir adamı hükümdar olarak atamasını istemeleri bize şu gerçeği yansıtmaktadır: İslâm'da hükümdarlığa aday gösterilecek kimse hakkında daha çok dini bütün ilim adamlarıyla istişare yapılır, onların bu konudaki görüşü alınır. Seçilecek liderin her yönüyle bir üstünlük arzetmesi ideal şeklidir. Ama dindar, cesur, akıllı, yetenekli ve dış görünüşüyle de göz ve gönül doldurucu olması gerekir.
2. Düşmanı altedebilmenin, yeryüzünde maddeyle mana, ruhla beden, dünya ile âhiret arasında sağlam denge kurabilmenin en uygun ölçüsü, manevî güçle maddî gücü birleştirip bütünleştirmektir. İsrâiloğul-ları'nda her yönüyle bozulan bu dengenin sağlanabilmesi için onlara gönderilen peygamberlerin bir kısmı iki önemli görevi birden yüklenmiştir: Hükümdarlık ile peygamberlik. Davud Peygamberle oğlu Süleyman Peygamber bunlardan ikisidir.
İslâm ülkelerinde ise bugünkü şartlara göre de, liderin aynı zamanda sağlam inançlı ve dindar bulunması şarttır.
3. Savaşmasını bilmiyen, sadece servet toplamakla uğraşan ve bu yüzden ölümden korkan topluluklarla bir ülkeyi korumak ve kurtarmak mümkün değildir. Hem düşmanın bir an önce kahredilmesini dilemek, hem ölümden korkup savaşmamak birbiriyle bağdaştınlamaz. İşte bu anlayış ve tutum teinde olan İsrâiloğulları asırlarca hürriyet ve bağımsızlık nîme-tinden yoksun kalmışlardır.
4. Allah yolunda, din, vatan ve ahlâk uğrunda gerektiği halde savaşmamak, toplumu ve ülkeyi daha çabuk ölüme götürür. Böyleleri hem kendilerine, hem de milletlerine büyük haksızlık etmiş olurlar.
5. Seçilecek olan hükümdar, dini, ahlâkı, fazileti ve ülkeyi ciddi bir tehlikeye düşürmedikçe makamından alınmaz.
6. Liderin değeri, soy ve servetle değil, bilgi, yetenek, cesaret ve ölçülü beden yapısı iledir. Yani bu hususlarda bir üstünlük taşıması gerekir. İlmin, yeteneğin ve akıllı olmanın üstünlüğü beden yapısının üstünlüğüyle ve güzel bir fizyonomik biçimle birleşince cok daha etkili olur.
7. Allah, insanlar ve milletler için koymuş olduğu değişmiyen kanunlarına göre hükümdarlığın kapısını şahıslara açık tutar. Her millet kendi maddî ve manevî yapısına, ölçüsüne göre lider seçer. İlâhî Sünnete uyanlar başarılı olur ve aynı zamanda milletine rahmet ve mutluluk havasını getirir.
8. Geçmiş milletlerden geriye kalan tarihî belgeleri hem korumak, hem dikkatle incelemek ve onlardan gereken "Sers ve ibreti almak için tarihin derinliklerine göz atmak şarttır. Tabut içindeki belgelerin İsrâil-oğulları'na bir kez daha getirilip verilmesi bir uyarıdır. Tarihini, tarihî değerlerini bilmiyen ve korumayan, geçmişiyle ilgilenmiyen, ona bir bakıma bağlı kalmayan bir millet hem ölçüsünü kaybeder, hem sağlam bir nesil yetiştiremez.[224]
Tarihi Yönü Ve Tevrat
AIIah size Tâlut'u hükümdar gönderdi.»
Tarihî yönü derken, aynı kaynaktan inen Tevrat ve İncil gibi semavî Kitapların bazı değişmelere rağmen, birleştikleri noktalar eksik değildir şuranda konumuzu oluşturan olay, Tevrat'ta da biraz değişik biçimde nıatılmışttr. Kur'an en son kitap olma özelliğiyle katıksız bir anlatım düzeyinde Tevrat'ta meydana gelen değişikliği doğrultur ve böylece aynı Kaynaktan kaynaklandıklarına birer örnek verir.
Asm?' Kur'ân'ın Nebiy (peygamber) diye sözünü ettiği zatın ;?muıi, ya da Samuel olduğu belirtilmiştir. Kur'ân'ın Tâlût diye bahset-xıgı nukumdardan Tevrat Saul diye söz eder.
Kav'm ise Samuel'in sözünü dinlemek istemedi; hayır, herhalde üzerine kümcf b'r hukümdar bulunmalı, biz de diğer gruplar gibi olarak bize hüarımız hükmetsin; önümüzde bulunup savaşlarımızı etsin, dediler.»
«Saul {Tâlût} kavminin ortasında durduğunda omuzundan yukarısı kavmin hepisinden uzun idi.»
«Ama bazı yaramaz kimseler Sauİ için «Bu adam bizi nasıl kurtaracaktır?» diyerek onu tahkir edip bir hediye götürmediler.»
«Samuel bütün kavme: Rabbın seçtiği kimseyi (Saul'u) gördünüz mü? Çünkü kavmin içinde onun benzeri yoktur dedi.» [225]
Tabut İsmi Hakkında Yorumlar
«Onun hükümdarlığının alâmeti, Tobut'un size gelmesidir...»
Müfessirlerimizin çoğu Tabut'un, içinde Tevrat Levhaları bulunan bir sandık olduğunu söylemişler. Rivayete göre, bu sandık, Musa Peygamberin vefatından sonra kıymeti bilinmediğinden ve İsrâiloğulları'nin, gönderilen peygamberlere karşı sert ve hırçın davranmalarından dolayı Allah'ın bir uyarı cezası olarak ortadan kaybolmuş, daha doğrusu düşmanlarının eline geçmişti. Şimdi Tabut hususundaki yorum ve rivayetleri sı-ralıyalım:
1. Sandık.
2. Kalb.
Daha çok tasavvufçulara ve bir de Râğıb el-Esbehanî'ye göre, gönül yatışkanlığının yeri sandık değil, kalbdir. Nitekim Tevrat'ta deniliyor ki î «Saul (Tâlût) Samuel'in yanına gitmek için döndüğü gibi Allah ona başka bir yürek verdi.» [226]
3. Altın tepsi.
4. Tevb maddesinden alınma bir kelimedir, mübalâğa ifade eden dönüp dolaşmak, demektir.
5. Adem Peygamber'den kalma bir Tabut.
Bu Tabut (sandık) içindeki tarihî belgeler şunlar olabilir:
a) Musa Peygamberin Asa'sı,
b) Harun Peygamberin Asâ'sı,
c) Her ikisinin Asâ'sı,
d). Tevrat'ın yazılı bulunduğu bazı levhaların kırık parçaları,
e) Tevrat'ın ilk orijinal nüshası,
f) Musa Peygamberle Harun Peygamberin elbisesi, ayrıca üzerinde Tevrat'ın bazı bölümleri yazılı iki levha,
g) Bir altın leğen, Musa Peygamberin Asâ'sı, Harun Peygamberin sarığı ve levha parçaları,
h) Asâ ile bir çift ayakkabı,
i) Âdem Peygamberden sonra gelecek olan bütün peygamberlerin resimleri ya da portreleri. [227]
Kur'ân-ı Kerîm'de bu sandıktan söz edilmesinin bir başka hikmet ve anlamı, tarihî eşyayı korumayı öğütlemektir. Çünkü tarihî değeri olan eserler tarihî olayların meydana gelişini daha doğru ölçü ve biçimde belgeler ve araştırıcılara daha sağlam bilgi verir. Bunun da yararı inkâr edil-miyecek kadar büyük ve o oranda çok yönlüdür.
«Melekler onu taşıyıp getirecektir.»
Meleklerin bu sandığı koruyup taşıması ve getirip teslim etmesi ise bir mu'oizedir. Diğer bir yorumla, kaybolan sandığı, içindeki tarihî eşya zayi olmasın diye melekler devamlı korumuşlardır, denilebilir.[228]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıda geçen âyetlerle, lider olmanın iki önemli niteliğinden söz edildi. Bu konuda üstünlük ve şerefi sadece mal ve servet sahibi olmakta gören İsrâiloğullan'nın ileri gelenlerinin nasıl yanlış ve anlamsız bir kıstas kullandıkları hatırlatıldı; bu arada maddeye yönelen, âhireti unutan bir milletin genel yapısında düzenin sağlanabilmesi için sürekli fakat günün bütün şartları dikkate alınarak dinî eğitime ve din ahlâkına yer verebilen ve kendisi de bu ölçüler içinde gelişen bilgili, kültürlü, cesaretli, ülke yararını koruyabilen, sosyal, kültürel ve ekonomik alanda dengeli ve fırsat eşitliği esasların) bilip uygulama yeteneğini taşıyan lidere gereksinme bulunduğuna işaret edildi. Bunun için Tâlût sadece bir örnek olarak verildi. Sonra da tarihte milletlerin bu ölçü ve kavramların içinde ve dışında geçen hayatlarını iyice anlayabilmek ve ona göre bir yöntem uygulayabilmek için tarihî eserleri de gözden uzak bulundurmamanın gereği belirtildi.
Aşağıdaki âyetlerle lider vasfını kendinde taşıyan hükümdara özellikle savaş günlerinde ve millî felâket dönemlerinde uymanın önemine dokunuluyor. Kararsız, itaatsiz, çıkarcı ve maddeci toplumların milletlerini çok tehlikeli uçurumlara itmekten başka bir işe yaramadıklarına dolaylı yoldan işaret ediliyor. Bu düzeyde olan bir milletin, düşmanlara yem olmaktan kendini kurtaramıyacağı hatırlatılıyor. Ayrıca, Allah'a inanan bir milletin teknik ve imân gücüyle, sayısı çok olan düşmanı yenebileceği açıklanıyor ve buna bir de örnek veriliyor.[229]
Meâli :
249— T â I û t orduyla beraber (işleri düzene koyup şehirden) ayrılıp çıkınca dedi ki: «Şüphesiz Allah bir ırmakla sizi deneyecektir; ondan su içen benden değildir; sadece ondan tatmayan bendendir, Ancak eliyle bir avuç alanlar müstesnadır (onlara izin vardır). Onlardan pek azının dışında diğerleri o sudan (doyasıya) içtiler. Ne vakit ki T â I û t ve beraberindeki mü'mînler ırmağı geçtiler, (sağlam bir imân ve irfan sahibi olmayanlar): «Bugün C â I û t 'a ve ordusuna karşı (durup savaşacak) gücümüz yoktur» dediler. Allah'a kavuşacaklarını kesinlikle bilenler ise, «Nice az topluluk, çok topluluğa -Allah'ın izniyle- üstün gelmiştir; Allah sabredenlerle beraberdir» diyerek (teslimiyet ve tevekkül gösterdiler).
250— Onlar ( o teslimiyet gösteren mü'minler) Câlût'a ve onun ordusuna karşı (savaşmak üzere) çıkınca (şöyle duada bulunup) dediler T(i: «Rabbimiz! Üzerimize sabır (güç ve kudretini) boşalt (tıpkı bolca yağan yağmur gibi). Ayaklarımızı (savaş alanında, düşman karşısında) sağlam ve sabit tut ve bize, inkâr ve haksızlık içinde bulunan millete karşı yardım et!»
251— Ve az sonra onları -Allah'ın izniyle- bozguna uğratıp dağıttılar. (İnanmışlar saffında yer aian) Dâvud ise Câlût'u öldürdü. Allah da ona mülk ve hikmeti (saltanat ve peygamberliği bir arada) verdi ve dilediğinden bazı şeyler ona öğretti. Eğer Allah insanların (azgınlık ve taşkınlığını) birbirleriyle savmasaydı, yeryüzünün düzeni herhalde bozulur,
kargaşalık ortalığı kaplardı. Ama Allah milletlere karşı fazl-u kerem sahibidir, i
252-— işte bunlar Allah'ın âyetleridir! Onları sana bütün gerçeğiyle okuyoruz. Şüphesiz ki sen gönderilen Resullerdensin.
Olayın Nedeniyle Birlikte Özeti
Allah'a dosdoğru inanan bir lider ya da kumandan ,bütün çarelere başvurup savaş düzenine kendini hazırlayınca artık büyük bir ümit ve güvenle, sarsılmayan bir inançla hedefine doğru ilerler. Kuvvet ve kudretin, başarı ve zaferin Allah'a ait olduğunu bilir. Bütün önlemleri aldıktan sonra el kaldırıp ordusuyla birlikte duâ eder, yardım ister.
Bu arada samimi olan, hakk'a gönülden inanan askerlerini iyice tanımak için onları günün şartlarına göre bazı denemelerden geçirir. Böylece asıl kuvvetini belirlemiş olur. Bu ölçü, ya da vasıfta olan bir sultan, peygamber vârisi sayılır. Tarihte bu metotla yola çıkan sultanlar vardır, hepsi de zaferden zafere koşmuş, hem İslâm'ın, hem milletinin yüzünü güldürmüştür. Tarık b. Ziyadlar, Alpaslanlar, Selahattinler, Fatihler, Yavuzlar ve Kanuniler bunlardan bir kaçıdır.
Allah, yeryüzünün düzeni bozulmasın ve bozgunculuk çıkarmak isteyenler başıboş bırakılmasın diye insanların şer ve fitnesini yine insanlarla savmaktadır. Bu, milletler hakkında sürüp giden ilâhî sünnetlerden biridir.[230]
Bu Olayla Kur'an'ın Yansıttığı Öğütler Ve Hikmetler
1. Lider ya da hükümdarın, milletlerin hayatında çok önemli rolü vardır. Milletini zillet çukurundan çekip kurtaran büyük liderler olduğu gibi, milletini yükseldiği şeref düzeyinden esaret zilletine sürükleyenler de eksik değildir.
Bu bakımdan her millet liderini seçerken son dereoe dikkatli olmalıdır. Özellikle Müslümanlar bu önemli hizmeti, Kur'ân doğrultusunda bulunan bilgili, kültürlü, yetenekli ve cesaretli kişilere vermesini bilmelidirler. Çünkü Tâlût gibi değerli bir lider ve kumandanı, devrin peygamberi seçip görevlendirmiştir. Kendisine inananlar az olmalarına rağmen umulmadık bir zafer sağlamışlardır.
2. Değerli bir hükümdar, önemli konularda milletinin nabzını yoklar, ona göre bir strateji hazırlar. Kendini milletine kabul ettiremiyen liderler yalnız kalmış sayılırlar. Bu durumda öylesinden hizmet ve başarı beklenemez.
3. Zaferi sayı çokluğunda değil, imân ve irfanda aramak gerekir. Nice gönülden inanmış az bir topluluk, inanmamış çok toplulukları -Allah'ın
izniyle- mağlub etmiştir. Tarihte bunun örnekleri çoktur. Bedir Savaşı, İstiklâl Mücâdelemiz bunun güzel örneklerinden ikisidir. Tâlût'un zaferinde simgelenen hikmet de sadece budur.
4. Sayı çokluğuna ve girişilen savaşta bir an için üstünlüğü sağlamaya aldanip Allah'ın yüce kuvvet ve kudretini unutmak ve böylece zaferin verdiği sarhoşluk havasına kapılıp kendini kaybetmek felâket ve aşağılanmanın ilk belirtisidir.
5. Savaş milletler için bir bakıma zorunludur ve aynı zamanda ilâhî kanun gereğidir. Yoksa yeryüzünün düzeni bozulur; milletler arasında anormal biçimde meydana gelen dengesizlik insanlığın sonu olabilir. Azıp sapıtanları, kendi milletinin ekonomik, sosyal yapısını sağlamlaştırmak için başka milletlere saldıranları durdurmanın yollarından biri de savaştır.[231]
Tarihî Yönü
Tâlût ordusuyla birlikte Filistinlilere ve onları sevk ve idare eden Câ-lût'a karşı çıkıp savaşmıştır. Sözü edilen ırmağın Şeriâ nehri olduğu söylenir. Tevrat'ta da aynı konu anlatılır; şu farkla ki, Tâlût'un Şeriâ ırmağından su içilmemesi konusunda emir verdiği anlatılmaz. Ced'un adında bir kumandanın böyle yaptığına, yani askerlerinin ırmaktan su içmemelerini tenbih ettiğine yerverir. Kanaatimce bu ayrı bir olaydır ki Tâlût olayı ile karıştırılmamalıdır.
Tevrat, Tâlût ile beraber 600 kişinin kaldığını, çoğunun ise savaşa katılmadığını kaydeder. [232]
Bu konuda klâsik tefsirlerimizde birçok aslı olmayan rivayetlere yer .verilmiştir. Ayrıca bir kaç tane de zayıf ve münker hadîs nakledenler de olmuştur.
Kur'ân, yukarıda da belirttiğimiz gibi yüksek hikmetleri, ibret alınacak noktalan sıralar; belli bir sayı üzerinde durmaz. Çünkü buna gerek de yok. Şevkanî de Fethulkadîr'de klasik tefsîrlerdeki rivayetleri kısmen naklettikten sonra çoğunun zayıf ve uydurma olduğuna dikkatleri çeker.[233]
Ayetler Arasında Bağlantı
.Bundan önce Allah'ın, milletlerin hayatıyla ilgili şaşmaz sünnetinden edildi; Hakk'a İnanan bir milletin maddî ve manevî güçleri bir araya getirip bütünleştirdiğinde, hem inkâr içinde bocalayan milletlere karşı üstünlük sağhyacağı, hem de uzun ömürlü olacağı belirtildi. Bir peygamber tarafından hükümdarlığa atanan ve liderlik vasfını kendinde toplayan Tâ-lût buna örnek verildi.
Savaştan maksat, başka ülkeleri emperyalist bir düşünceyle istilâ etmek, kaynaklarını ele geçirmek değil, yeryüzünde düzeni bozan, insanlığı tehdid ve tedirgin eden, azgınlık ve tuğyan içinde bulunan milletleri, toplumları doğru yola getirmek, fitneyi durdurmaktır. Allah ismini en yüce kılmak, gönülleri Allah sevgisiyle doldurmak, insanlığa rahmet, mutluluk ve erdemlik kapılarım açan hak dinin yayılmasını engelleyenleri tesirsiz hale getirmektir.
Aşağıdaki âyetle, milletlere ve kabilelere yön veren, yok olmak üzere bulunan toplumların elinden tutup kurtaran peygamberlerin bir kısmının diğerinden derece bakımından üstün kılındığı anlatılıyor ve buna açık misaller veriliyor, böylece ümmetler arasında bütün peygamberlere karşı sevgi ve saygıda denge sağlanması isteniliyor.[234]
Meali
253— İşte bu peygamberlerin kimini kiminden üstün kıldık; onlardan, Allah'ın kendileriyle söyleştiği kimseler vardır ve bir kısmının da derecelerini yükseltmiştir. Meryem oğlu İsa'ya açık belgeler verdik ve onu Rû-
hulkuds (Melek Cibril) ile destekledik. Eğer Allah dileseydi bunların arkasından gelen (ümmet)ler kendilerine açık belgeler geldikten sonra artık birbirlerini öldürmezlerdi. Ama (her şeye rağmen) ayrılıp sürtüştüler: Kimi imân etti, kimi küfre saptı; fakat Allah dileseydi birbirlerini öldürmezlerdi. Ne var ki Allah dilediğini işler.
İlgili Hadisler
«Hiç bir peygamber yoktur ki ona verilenin benzerine insanlar (daha önce) inanmış olmasın. Bana da verilen, Allah'ın vahyettiğidir (ki bu en büyük mu'cizem Kur'ân'dır). Kıyamet gününde bana uyanların daha çok olacağını ummaktayım.» [235]
«Bana beş şey verildi ki, onlar benden önceki hiç bir peygambere verilmemiştir:
1. Bir aylık mesafeden (düşmanlara) korku salmakla yardım gördüm,
2. Yeryüzünün her tarafı benim için namazgah (namaz kılınan yer) ve temizlik nedeni kılındı. Ümmetimden herhangi bir adam (temiz olmak şartıyla, nerede olursa olsun) namaz vaktine erişirse namazını kılsın,
3. Ganimetler bana helâl kılındı, benden önoe kimseye helâl kılınmadı,
4. Şefaat (makam ve yetkisi) bana verildi,
5. Peygamber(ler) sadece kendi kavimlerine gönderildi; ben ise bütün insanlara gönderildim.» [236]
«Peygamberler üzerine altı şey ile üstün tutuldum:
1. Sözlerin (hüküm ve hikmetleri) toplayıcı ve çok anlamlı olanları bana verildi.
2. (Düşmanın kalbine) korku salmakla yardım gördüm.
3. Ganimetler bana heiâl kılındı.
4. Yeryüzünün her yanı bana namazgah ve temizlik nedeni kılındı.
5. Ben bütün milletlere (ya da insanlara) gönderildim.
6. Peygamberler (peygamberlik) benimle son bulup mühürlendi.» [237]
«Peygamberler arasında tahyir yapmayın (filân falandan daha hayırlıdır demeyin).» [238]
«Peygamberler arasında tafdîl yapmayın (filân falandan daha faziletlidir, demeyin)» [239]
«Rabbim katında ben âdem oğullarının en azizi ve en saygıdeğeriyim.» [240]
«Beni Musa'dan daha faziletli tutmayın!» [241] «Beni Musa'dan daha hayırlı tutmayın!» [242]
Peygamberler Arasında Derece Farkı
«İşte bu peygamberlerin kimini kiminden üstün kıldık.»
Peygamberlerin hepsi de faziletli ve hayırlıdırlar. Hepsi de ayni pınardan içmiş, aynı kaynaktan kaynaklanmıştır. Hepsi de günahlardan korunmuştur; son derece zekidirler. Allah'tan aldıkları buyrukları eksiksiz yerine getirirler; tek bir kelime eklemeden olduğu gibi korurlar. Nitekim yukarıdaki hadîslerde Resûlüllah (A,S.) bu hususu şüphe götürmeyecek anlamda açıklamıştır.
Bizler mü'min olarak, bütün peygamberlere inanır, hepsini de sever sayarız: İsimlerini açıklayarak : «Filân peygamber falan peygamberden daha üstündür, ya da daha hayırlıdır» demeyiz. Peygamberler arasından hiçbirini ayırtetmeyiz. «Allah'ın peygamberlerinden hiç birini diğerinden ayırtetmeyin.» [243] âyetinde belirtildiği ölçü ve anlamda onlara inanır, şanlarını yüceltiriz.
Ne var ki, peygamberlerin gönderildikleri kavim ve milletlerin nüfus sayısına, sosyal yapısına ve uygarlık ölçüsüne göre ve bir de kendilerine indirilen kitab'a, sahifelere ve kendilerinden önceki kitaplara ve insanları uyarma ve irşadlarına göre dereceleri farklıdır. Allah kimini resul olarak görevlendirmiş ve kendisiyle söyleşmişîir. Kimine kitap indirmiş, kimine birkaç sahife Vermiştir. Kimini sadece bir kavme, kimini bir millete
göndermiştir. Kimini birçok mu'cizelerle desteklemiş, kimini Rûhulkuds ile kuvvetlendirmiş, kimini babasız yaratmıştır. Hz. Muhammed'i de (A.S.) bütün milletlere son peygamber olarak göndermiştir.
Derece farkı, ne de olsa aldığı görevin ağırlığı ve tebliğ ettiği esas ve prensiplerin ölçüsü, seslendiği kavmin çeşitli durumlarına göre basamaklar biçiminde birbirini izler. Bununla beraber bazı hadîslerde «daha hayırlıdır», «daha üstündür» şeklinde bir ayrım yapmayın diye tenbihte bulunulmuştur. Bunun birçok nedenleri vardır; önce şunu belirtelim ki, Resûlüllah (A.S.) Efendimiz, dinî kültürü gelişmemiş veya aşın derecede taassuba bağlı kalmış kişiler arasında -ayrı d'me bağlı bulunuyorlarsa-gereksiz bir tartışma, sürtüşme, iddialaşmaya meydan vermemek için bunu hatırlatma gereksinmesini duymuştur: «Beni Musa'ya tafdîl etmeyin (Ondan üstündür, demeyin)» buyurmuştur. Aynı zamanda bu, derin ve köklü olgunluktan gelen tevazuun bir başka anlatımıdır.
Buharî'nin sahih rivayetle Ebû Hüreyre (R.A.)den şu hadîsi nakletmesi konuyu daha güze) açıklamaktadır:
«Biri Müslümanlardan, diğeri Yahudîerden iki adam birbirine sövüp hakarette bulundular. Müslüman olan : «Muhammed'i (A.S.) âlemler üzerine seçip beğenen Allah'a andolsun...» diyor. Yahudi de : «Musa'yı âlemler üzerine seçip beğenen Allah'a hamdolsun,» diyerek karşılık veriyor. Bunun üzerine Müsiürnan öfkeleniyor ve Yahudinin yüzüne bir tokat vuruyor. Yahudi durumu gelip Resûlüllah (A.S.) Efendimize anlatıyor. Efendimiz, o müslümanı çağırıp durumu soruyor, o da olayı aynen anlatınca, buyuruyor ki: «Beni Mûsâ üzerine tahyîr etmeyin (ondan daha hayırlıdır, demeyin). Çünkü insanlar kıyamet gününün dehşetinden yıldırım çarpmış (gibi) o gün bayılıp düşecekler. Ben. de onlarla birlikte yıldırım çarpmış (gibi) olacağım. Ne var ki ilk aydan ben olacağım, ayıklığımda ne göreyim, Musa Arş'ın bir kenarına sıkıca tutunmuş duruyor; artık bilemiyorum, Musa da bayılanların içinde miydi, benden önce mi ayıldı, yoksa baygınlık geçirenlerden ayrı tutulanlardan mıydı?..»
Bu ve benzeri hadîslerle, üstünlüğü, hayırlılığı anlatan hadîsler arasında bir uyumsuzluk, çelişki var mıdır? Hakikatte böyle bir çelişki ve uyumsuzluk yoktur ve düşünülemez de. Çünkü âlemlere rahmet olarak gönderilen Resûlüllah (A.S.) Efendimiz, daha çok şu hususları dikkate alarak böyle bir tavsiyede bulunmuştur:
a) Bu anlamda olan hadîsler.bir ihtimalyhenüz konuyla ilgili âyet inme-aen söylenmiştir. [244]
b) Resûlüllah (A.S.) Efendimiz peygamberlerin en üstünü olduğunu bildiği halde sırf tevazu göstererek böyle buyurmuştur.
c) Peygamberler arasında, dinlerine ifrat derecede bağlı olup iddia-laşan farklı dinlere bağlı kişilerin bir ayrım yapmalarını ve bu yüzden bağlı bulunmadığı peygamberi küçük düşürücü anlamda söz sarfetmelerini önlemek amacıyla söylenmiştir. Müslümanlar da böyle bir havaya girmesinler diye yumuşatıcı bir anlatım yolu seçilmiştir.
d) Peygamberlik yönünden, gelip geçen bütün peygamberler arasında bir fark olmadığını, farkın sadece yüklendiği görevin ağırlığı nisbetin-de bir takım dereceler anlamında olduğunu anlatmak istemiştir. Nitekim Kur'ân'da bu gerçeğe dokunularak : «(Allah'ın) peygamberlerinden hiç birini (diğerinden) ayırd etmeyiz» buyurulmuştur. [245]
e) Allah katında biri diğerinden üstün olabilir, çoğunun dereceleri oldukça farklıdır. Ama insanların çoğu bu üstünlüğün iç yüzünü bilmediğinden Peygamber (A.S.) onların böyle bir ayrıma gitmelerini uygun görmemiştir. Çünkü Kitap ehlinin kendine göre bir taassubu vardır, ona dokunulduğu gün sürtüşmeye kapı açar ve düşmanlık havasını estirmeye başlar. Bu da İslâm'ın cihan dini olma özelliği ve niteliğiyle bağdaşmaz.
Bütün bu yorum ve rivayetlerden, âyeti açıklar anlamda tefsir eden, kanaatımca (b) maddesidir. Nitekim Rahmet Peygamberi (A.S.) Efendimiz buyuruyor ki:
«Ben âdem oğullarının ulusu ve eföhdisiylm, ama bununla övünmüyorum.» [246]
«Rabbim katında ben âdem oğullarının en azizi ve en saygıdeğeriyim, (ama bununla övünmüyorum).» [247]
Peygamberler Arasındaki Farklı Dereceler
Bu konuda "10'un üstünde âyet-i kerîme vardır. Onları özetliyeoek olursak, konumuzu oluşturan âyet ile Bakara süresindeki diğer bir âyet buna yetecektir:
1. Muhammed (A.S.) Efendimiz hakkında:
«Biz seni bütün İnsanlara gönderdik.» [248]
«Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.» [249]
2. Mûsa hakkında (Salât-u selâm ona oisun) : «Onlardan Allah'ın kendileriyle söyleştiği kimseler vardır.»
«Allah Musa'ya seslenip konuştu (ğu gibi sana da vahiy indirdik).» [250]
Âdem Peygamber (A.S.) hakkında Peygamberimiz (A.S,) den soruldu: — Âdem mursel bir peygamber midir?
__ Evet, o kendisiyle söyleşilen bir peygamberdir,
Diye cevap vermiştir. [251]
3. İsâ (A.S.) hakkında
«(Biz) onu Ruhülkuds (CibriP ile destekledik.» [252]
Görüldüğü gibi, sözünü ettiğimiz dört peygamber arasındaki derece farkı Resülüliah (A.S.) Efendimizin risâ!et-i umumiye, diğerlerinin ise ri-sâlet-i hususiye ile gönderilmesidir. Âdem'e birkaç sahife; diğerlerine ise kitap indirilmiştir.[253]
Sünnetullah
Allah'ın Yeryüzünde Milletler Arasında Denge Sağlayan Kanunu)
«Eğer Allah İsteseydi bunların ardından gelen (Ümmet)ler birbirlerini öldürmezlerdi.»
«Fakat Allah dileseydi birbirlerini öldürmezlerdi.»
Yukarıda mealini yazdığımız Kur'ân'dan iki cümle bize Sünnetullah hakkında bilgi vermektedir. Şüphesiz ki Allah isteseydi bunca âyet ve mu cizelerden sonra ümmetler arasında bir tartışma, vuruşma ve öldürüşme olmaz, hepsi de uyum içinde barış havasına girerlerdi. Evet, Allah'ın kudreti böyle bir hava oluşturmaya elbetteki yeterlidir. Ama niçin dilemedi? Bunca vuruşmalar, öidürüşmeler, düşmanlıklar, kanlı savaşlar meydana geldi. Sekiz defa üstüste Haçlı Seferleri düzenlendi, başta papa olmak üzere Hıristiyan din adamları bunun öncülüğünü yaptı; yüzbin-lerce insan kanı döküldü ve sonuç olarak iki tarafa da yarar sağlamadı. Ancak kutuplaşan ayrı din saliklerinin birbirlerini yakından görme imkânı doğdu ve Batı âlemi, İslâm medeniyetinden görebildiği ne varsa, onun modelini kopya edip götürdü.
Daha önceleri ise, nice peygamberler öldürüldü. İsâ Peygamber zor canını kurtardı. Bugün hâlâ ümmetler arasındaki boy ölçüşme, kendi dinini daha haklı ve üstün gösterme gayretleri sürüp gitmektedir. Evet bütün bunlar neden?
Sulh ve selâmet dini olan İslâm, bütün peygamberlere inanmayı, onlara son derece saygılı olmayı telkîne özen gösterirken; diğer ümmetlerle tartışmaya, iddialaşmaya gidilmemesini hem emretmiş, hem öğütlemiş-tir.. Kitap ehliyle barış içinde kalmayı, bazı yönlerden ilgi kurmayı tavsiyede bulunmuştur. Örneğin, onların kestiği hayvan etini helâl sayması, yemeklerinin de Müslümanlar için helâl olduğunu açıklaması, kendilerinden kız alınabileceğine cevaz vermesi bu cümledendir.
Hazreti Muhammed (A.S!) Efendimiz imkânlar ve şartlar elverdiği oranda onlara karşı cok yumuşak davranmış ve her fırsatta rahmet peygamberi olduğunu isbat etmiştir. Buna rağmen Haçlılar öldürücü bir güç halinde İslâm âlemi üzerine yürümekte bir sakınca görmemiştir. Sonra Misyon örgütünü kurmuş, daha çok İslâm ülkelerini hedef seçerek sistemli ve sürekli dinî propagandaya girişmiştir. Yahudilerin gerek Hıristi-yanlara, gerekse Müslümanlara karşı sönmek bilmeyen kinlerini, düşmanlıklarım günümüze kadar hiçbir, evet hiçbir barış suyu söndürememiştir.
İşte Sünnetullahla ilgili meselenin düğüm noktası, ya da neden ve ni-çinlerin odağı bu! Bütün bu soruları, neden ve niçinleri çözmek ve cevaplandırmak için SÜNNETULLAH'ı çok iyi bilmek gerekir.[254]
Sünnetullah Nedir?
a) Her olayın bir sebebe dayanması, varlık âleminde illiyet (kozalite) kanununun her zaman aralıksız işler halde bulunduğunu gösterir.
b) Milletlerin ve ümmetlerin dine karşı ilgisiz kalmamaları için yaratılıştan insan ruhuna, tabiatına yerleştirilen din ve Allah duygusu ve son-
ra da bağlı bulunduğu her konuda üstün gelme arzusu, ister istemez onu bir tartışmaya, inkâra, sürtüşmeye ve hatta vuruşmaya götürmekte, ya da itmektedir. İnsan ruhundaki bu aşırılığı ancak peygamberler, velîler, azizler ve büyük âlimler normale cevirebilmiştir.
Evet insan ruhunda, ya da tabiatında bu bağlılık ve ihtiras duygusu olmasaydı dinler üzerinde ne bu kadar araştırma yapılır, ne milyonlarca kitap yazıHr, ne de tarihî belgeler toplanırdı. Aksine ise, dinlerin esası unutulur, ya da tamamen silinmeye yüztutar, kuru bir İnanç havası gönüllerde son çıkış anını beklerdi. Oysa insanlık için çok lüzumlu olan HAK DİN, her zaman araştırma, inceleme isteyen bir konudur. İnananların bile kalbinde ve kafasında bir dizi neden ve niçin gibi birtakım sorular oluşturur. Dinsiz kalmayı tercih edenler bile kendilerini bu duygudan ve doğurduğu sorulardan kurtaramazlar.
İslâm tarihinde Ehl-i Sünnet ile Mu'tezile arasındaki birkaç asırlık tartışma, sürtüşme, iddialaşma geniş bir ilmin doğmasına neden olmuş, yüzlerce Kelâm ve Felsefeyle ilgili eserlerin, yazılmasını sağlamış ve hızlandırmıştır. Böylesine bir tartışma ve üstünlük sağlama duygusu olmasaydı, bu konuda İslâm ilim adamları kalem oynatmaz, araştırma yapmaz ve belki âtıl durumda kalırlardı.
Amelî mezhepler arasındaki yarışa çıkma, mezhebe aşırı derecede bağlılık binlerce hukukî ve amelî konularda eser yazılmasına, müctehid imamların dayandıkları delillerin toplanıp değerlendirilmesine ve birtakım mukayeselere gidilmesine kapı açmış da İslâm Hukukunda akıllara durgunluk verecek ölçüde bir çalışma yapılmıştır.
İnsan tabiatında bağlandığı konuda böylesine üstünlük sağlama duygusu ve ihtirası olmasaydı bugün mezhepler unutulmuş olur; onları bize tanıtacak belki kitap bile bulunmazdı.
c) Savaşlar, vuruşmalar, düzenlerin bozulması, ülkelerin yıkılması hem bilimsel araşt\rmayı hızlandırmış, hem milletleri uyuşukluktan kurtarmıştır. Birinci ve İkinci Cihan Savaşları bir yandan ülkeleri yıkıp yerle bir ederken ve insan kanını sel gibi akıtırken diğer yandan savaş ateşinden kurtulup yaşayanlara daha etraflı ve daha derin ve geniş düşünme imkânı hazırlamıştır. Bugünkü teknik alandaki ilerleme ve başarının bir nedenini de buna bağlayabiliriz-.
İşte SÜNNETULLAH'ın bir bakıma anlamı budur! [255]
d) Allah insanlara kendilerini idare edecek, yaratanını bilecek, hayatın anlamını idrâk edecek ve insanın ruhunun gereksinmesini anlayacak kadar akıl, zekâ, irâde ve yetenek vermiştir. Beşer ihtirasını frenliyecek ve üstün gelme gayretini faydalı alanda kanalize edecek, âhiretin gereğini için için ona duyuracak kitap ve peygamber gönderilmiştir. Ayrıca Allah her canlı tür için ayrı bir hayat kanunu koymuştur. Her tür kendi hakkındaki kanuna uymakla devamlılığını ve huzur içinde yaşamayı sağlayabilir. Uymayanlar ilk cezayı bu kanundan alır.
İşte buna SÜNNETULLAH denir. İnsan kendi hakkındaki kanuna ya uyar, ya da uymaz. Uyması için kendinde yeterince akıl vardır; aklını bu konuda ya kullanır, ya da kullanmaz. Kullanırsa mutlu, kullanmazsa mutsuz olur.
İşte bu da SÜNNETULLAH'in bir diğer anlamı ve kavramıdır.
Allah varlık âleminden yana kendi sünnetini koyup sergilerken ilâhî müdahalede pek bulunmaz, sebepler zincirini koparmaz. Ancak mu'cize-ler ve kerametler bu ölçünün dışındadır.
Evet, işte, «Ama Allah dileseydi (yani sünnetini kaldırıp ilâhî müdahalesini koysaydı) onlar birbirlerini öldürmezlerdi,» mealindeki âyetinden anlayabildiklerimiz!.
Allah daha iyisini bilir ve Allah dilediğini işler.[256]
Peygamberlik Vehbîdir
(Allah Vergisidir)
Bilindiği gibi Peygamberlik okumakla, çalışıp çabalamakla elde edilen bir meslek değildir. Allah'ın kullan arasından seçip beğendiği, kendi risâletine lâyık gördüğü kimselere verilen büyük ve o nisbette şerefli bir hizmettir.
Bir uyarı;
Ayrıca âyette, Hıristiyanların sadece İsâ Peygambere bağlılık gösterip diğer bazı peygamberleri kabul etmemekte ya da küçük görmekteki ölçüsüzlüklerine işaret edilerek bu yüzden çok yanlış bir inanç seçtikleri hatırlatılıyor ve Muhammed (A.S.) ümmetine de bu nedenle peygamberler hakkında ölçüyü kaçırmamaları; ilahî beyan sınırını aşmamaları ten-bîh ediliyor. Bu nedenle de İsâ Peygamberden söz edilirken «Meryem oğlu İsâ» deniliyor, bununla onun da insan olduğu ve analar tarafından doğurulduğu belirtiliyor. Diğer peygamberler gibi kendisine peygamberlik verilmiş ve Rûhulkuds ile desteklenmiştir.[257]
Ayetler Arasında Bağlantı
Yukarıda geçen âyetlerle. Kitap ehli olan İsrâiloğulları'nın Musa Peygamberden sonra, kendilerine verilen bunca nimetler ve sayısız belgelere rağmen nasıl yozduklarından, maddenin peşine takılarak dünya hayatını âhiret hayatından üstün tuttuklarından söz edildi; bu yüzden yurtlarından çıkarıldıklarına, hürriyetlerini kaybettiklerine dîkkatler çekildi. Düzen ve dengesini kaybeden bir milletin, bünyesinde yeralan birkaç neslin ıstırap içinde kıvrana kıvrana yok olduğu, yerlerine yeni bir kuşağın geçtiği, ölen bir milletin böylece tekrar dirildiği gerçeği hatırlatıldı.
Sonra onları dengeli, düzenli ve şerefli bir hayata eriştirmeye çalışan peygamberlerden bahsedildi; her peygamberin, karşısına alıp uyarmak istediği kabile ve milletin sosyal, ekonomik ve kültürel yapılarına ve dertlerine, gereksinmelerine göre bir hizmet yüklendiğine işaret edildi ve bu nedenle hangi peygamberin dereoe bakımından üstün olduğuna daha çok hizmetin niteliği kıstas gösterildi.
Aşağıdaki âyetle, inanmış bir milletin bünyesindeki birleştirici ve bütünleyici bağlardan biri olan Allah yolunda malî fedakârlıkta bulunup harcamaya geçiliyor. Sosyal adaletin ayakta durmasını sağlayan nedenlerden birine parmak basılarak âhirette de bu tür davranışların açacağı saadet kapıları hatırlatılıyor. İnsanlıktan yana böylesine yararlı sosyal dayanışmadan ancak inkâr ve haksızlık içinde bir ömür tüketen sapıkların zevk duymayacağına işaret edilerek bu konuda bilgisiz ve ilgisiz kalanların hem kendilerine, hem milletlerine yazık ettikleri vurgulanıyor.[258]
Meali :
254— Ey imân edenler! İçinde hiçbir alım-satım, içten dostluk ve şefaatin olmadığı gün gelmeden önce sizi rızıkiandırdığımızdan (Allah için, Allah yolunda) harcayın. İnkarcılar İse hep o haksızlıkta bulunanlardır.
Kişisel Tasarrufun Olmadığı Gün
Dünya ile âhiret bir bakıma ikiz kardeşlerdir; biri diğerini tamamlayan iki birim gibidir. Dünya asıl hayata erişmenin yolu ve uğrağıdır. Ruhlarımız yaratıldığı andan itibaren hep yolculuk halinde bulunuyor, birçok kademeler aşmış, tedricen hayat süzgecinden geçerek dünyaya kadar yolculuğunu sürdürmüştür. Burası işaret edildiği gibi sadece bir uğraktır; ruh elbise değiştirmek, yeni bir hazırlık yapmak zorundadır. Aksi halde gideceği âleme intibak sağlaması mümkün değildir.
Evet, dünya uğrağına ayak basan insanoğluna tasarruf imkânı verilmiş ve sayısız vasıtalar emrine sunulmuştur. Yanlış bir tutum ve düşünceyle hedeflerinden sapmamaları, dosdoğru yoldan ayrılmamaları için de yol gösterici, tehlikeye karşı uyarıcı, rahmet ile müjdeleyici ve hakikati çekinmeden Allah adına söyleyici evsafta kendilerine peygamber ve kitap gönderilmiştir,
İşte bu ortam içinde bulunan her insanın kişisel tasarruf hakkı sınırlı biçimde vardır: Ahm-satımda bulunabilir, kazanç sağlayabilir, dost edinebilir, kendisine yardımcı ve aracı bulabilir; sıkıntıya, ya da felâkete uğradığında mal ve servetiyle, şahsî nüfuzuyla bir çıkış yolu bulabilir.
Ne var ki, bu tasarruf sağlam imân, güzel amel ile birleşirse hayatı, Allah'ın dilediği anlamda değerlendirme düzeyine getirmiş olur. O sayede ruh, âhiret hayatına en uygun elbisenin malzemesine erişmiş sayılır.
Yukarıdaki âyet bu hakikatin anlatım düzeyinde, söze: «Ey imân edenler!» ünlemiyie başlıyor; hayatın umut dolu yolunu Allah'a doğru uzatıp, bir umuttan ziyade katıksız bir inanç ölçüsüne kavuşturuyor. Sonra da dünya hayatında sosyal, ekonomik ve kültürel dengenin sağlanmasına kapı açıyor; kişisel gayretin, fedakârlık ve feragatin bunda önemli payı bulunduğunu hatırlatıyor. Âhirette ise -Allah'ın izni olmaksızın- ne kişisel, ne de toplumsal bir tasarrufa imkân bulunmadığına işaret ediliyor.
Bu konuda âyet bize Allah'a inanan her kişiye .hem dünyada, hem âhirette dengeli, ölçülü, huzurlu ve düzenli bir hayatın üç önemli unsurunu sergiliyor:
1. Zekât, vergi, sadaka ve faizsiz ödünç,
2. Ahm-satımda tüketiciyi de korumak, fahiş kâr sağlama hevesine kapılmamak,
3. Allah için gönül dostu edinmek, beşerî münasebetleri geliştirmek, sosyal yapıyı bu yönden de kuvvetlendirmek.
Böylece dünyayı birbirini seven insanların ülkesi haline getirmek...
Âyetin son bölümünde ise bu unsurları verimsiz kılacak, kişisel çıkarları ön plâna alıp her türlü fazîlet ve kutsal değerlerin üstüne çıkaracak iki tehlikeli anlayış ve tutumu, gönülleri harekete geçirecek ve insanı derinden derine düşünmeye iteeek bir anlatım biçimiyle bağlıyor:
1. Hakk'ı, gerçeği görmemek ve katı bir inkâr içinde olmak,
2. Bunun sonucu bütün bir ömrü haksızlığın boğucu, üzücü ve öldürücü havasına sokup zararlı hale getirmek.
Kur'ân burada çok anlamlı İki tabir getirmiş ve bunları mübteda-haber ölçüsünde koyarken birinci mübtedanın haberini isim cümlesi şeklinde belirleyerek kâfirlerin ancak zâlimler olduğunu, ilâhî bir teşhis olarak ortaya koymuştur.
Küfür: Hakk'ı inkâr etmek, hakikati gizlemek ve böylece hem ruhî, hem sosyal yapıda dengeyi bozmaktır.
Zulüm: Allah'tan başkasına kulluk etmek, hakkın sınırlarını aşıp insan haklarına el uzatmaktır. Aynı zamanda hiçbir şeyi lâyık olduğu yere koymamak, işi ehil olana vermemektir. Diğer bir tarifle, ilâhî hududu çiğnemek, eşyanın tabiatını değiştirmeye çalışmaktır.[259]
Yorumlar – Rivayetler
Âyette (Allah için, Allah yolunda) harcayın!» diye çevirisini yaptığımız «Enfiku» emri üzerinde Nim adamlarının farklı, fakat temelde birleşen yorum ve görüşleri olmuştur:
a) El-Hasan'a göre zekât günü gelince kuruşuna kadar vermek, fakirin hakkını geciktirmemektir.
b) Saîd bin Cübeyr'e göre, hem fakirin hakkı olan zekâtı vermek, hem de millet yapısını sağlam temeller üzerinde tutmak için diğer bağışları vermeyi âdet haline getirmektir.
c) Ibn Atiyye'ye göre, zekât ve sadaka vermekle beraber, bir de savaş için Allah yolunda orduyu donatmak konusunda gereken harcamayı yapmaktır.
d) Savaşarak küfür ve tuğyanı altetmektir; malî yardımda bulunarak haksızlığı, düzensizliği önlemektir.[260]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle kişisel çıkarların bir tarafa itilmesi, imân gücüyle ekonomik gücün bir araya getirilmesi; Allah için Allah yolunda bilerek harcamada bulunulması, böylece hem dünya hayatında dengeli, seviyeli ve düzenli bir devreye girilmesinin gerçekleştirilmesi, hem dünya ile âhi-ret arasında sağlam bir ilginin kurulmasının sağlanması emir ve tavsiye edilmektedir.
Aşağıdaki âyetle, her zaman diri olan, yarattığını, kusursuz önlemleriyle ayakta tutan ve her canlı üzerinde kudretiyle durup kimin ne kazandığını bilen; hiç uyumayan, uyuklamıyan ve şefaat iznini ancak kendi katında bulunduran Allah'ın yüceliğini,,sonsuzluğunu, kudret ve kuvvetini düşünerek günlük hayatımızı plânlamamız öğütlenmektedir.[261]
Meali :
255— Allah ki, O'ndan başka hiçbir ilâh yoktur, ancak O vardır; hep diridir O; yarattıklarını kudretiyle tedbiriyle tutup duran O; ne uyuklama tutar O'nu, ne de uyku... Göktekİler ve yerdekiler O'nun. İzni olmaksızın O'nun katında şefaat edecek olan kim? Yarattıklarının önünde ne var, ar-
kalarında ne var biiir. Onlar ise O'nun dilediğinden başka, ilminden hiçbir şey kavrayamazlar, Kürsü'sü (yüce kudret ve saltanatı) gökleri ve yeri kuşatıp kaplamıştır. Her ikisini görüp gözetmek O'na ağır gelmez, O, çok yüce ve çok büyüktür.
İlgili Hadîsler
«Her şeyin bir üst noktası (doruğu) var, Kur'ân'ın üst noktası Bakara süresidir. Bu surede bir âyet vardır ki o Kur'ân âyetlerinin önde gelenidir; o, Ayet-i Kürsî'dir.» [262]
Ebü Munzir (R.A.) diyor ki:
Resûlüllah (A,S.) Efendimiz bana sordu :
— Ey Ebâ Münzir! bilir misin Allah kitabından hangi âyet sana göre daha büyük ve kadri daha yücedir?
— Allah ve Peygamberi daha iyi bilir, dedim. Tekrar sordu :
— Ya Ebâ Münzir! bilir misin Allah kitabında hangi âyet sana göre daha büyük ve kadri dqha yücedir?
Cevap verdim:
— ALLAHU LÂ İLAHE İLLÂ HUVE'L-HAYYU'L-KAYYUM âyetidir, dedim. Bunun üzerine Resûlüllah (A.S.) Efendimiz eliyle göğsüme dokunarak şöyle buyurdu :
— İlim senin için kolay, yararlı ve yüceltici olsun! [263]
«Kim sabahlarken Âyet-i Kürsiy'i ve HÂ-MÎM TENZİLÜ'L-KİTAB sûresinin ilk iki âyetin» okursa, o gün akşama kadar korunmuş olur. Kim de akşamlarken bunları okursa o gece sabaha kadar korunmuş olur.» [264]
«Ya Ebâ Zer! yedi gök Kürsü'yle birlikte çöle atılmış bir halka gibidir. Arş'ın Kürsî'ye üstünlüğü, çölün halkaya nisbetle olan üstünlüğü gibidir.» [265]
Allah'ın Varlığına Birliğine Dosdoğru İnanan Mü'min Sekiz Sırra Erişir
Allah’tan başka hiçbir ilah yoktur.
1. HAYY sıfatına mazhar olarak ruhunun sonsuzluk sırrı içinde aslına tertemiz dönmesini sağlar.
2. Yaratıldığı özelliği doğrultusunda İlâhî kudretle varlığını korur ve ebediyyen O sonsuz kudretin rahmetiyle mutlu olur.
3. Nefs, şeytan, madde ve şehvetin, ilâhî nurun kalbe yansımasını engelliyen bulanık perdelerini yırtar; ruhunu gaflete sürükleyen bu güçlerin etkisini imânındaki zevk ve kuvvet oranında hafifletir.
4. Mülkün Allah'a ait olduğunu algılar; göklerde ve yerde hakiki anlamda tek tasarruf sahibinin Allah olduğunu için için düşünerek O'nun yüce huzurunda, O'nun mülkünde ve O'nun lütfettiği nimete el uzatarak helâl ve haram sınırlarını bilme şuuru içinde tam bir edeple ve imân kuvvetinden gelen titizlikle teslimiyet gösterir.
5. O'nun katında O'nun izni olmaksızın kimsenin şefaat etme yetkisi bulunmadığını anlar; bunun için günlük işlerinde ve hayatı boyunca Allah için verir, Allah için alır, Allah ile konuşur, Allah ile düşünür ve Allah için dost edinir.
6. Allah'ın, yarattıklarının önlerindekini de arkalarındakini de, geçmiş ve geleceklerini de noksansız bildiğini anlar; günlük hayatım bu ölçü ve anlam sınırı içinde düzene sokma erdemliğine erişir.
7. Mahlûkatm ise Allah'ın dilediği kadarından başka, O'nun bildiğinden hiçbir şey kavrayamadıklarını düşünerek sınırsız olan ilâhî kudret karşısında aczini, bilgisizliğini, çaresizliğini anlar ve tam. bir teslimiyet içinde Hakk'a bağlanır.
8. Varlık âleminin büyüklüğü, genişliği ve bir bakıma bizlere göre sınırsızlığı karşısında insan aklının ve bilgisinin ne kadar az bir mesafe aldığını, ne kadar az şey bildiğini gözlerinin önüne getirerek ilâhî azamet ve kudretin, saltanat ve ilmin sınırsızlığını ve görkemliğini astronomik rakamlarla olsun belirlemenin imkân kapsamına girmediğine inancı bir kat daha artar ve bu durumda Allah'a yönelmekten başka çare olmadığını duyar. Böylece O çok yüce Allah'a kul olma bahtiyarlığına erişmenin zevkini İçin için kalbinde duymaya başlar.[266]
Allah'ın Varlığı
«Allah ki, O'ndan başka ilâh yoktur.»
Ayet-i Kürsî'de Allah'ın varlığı ve birliği söz konusu edilerek giriş yapılıyor, sonra da O'nun yüce kudreti çok anlamlı bir anlatım dizisiyle özetleniyor.
Hemen söyleyelim ki Allah, hiçbir zaman matematiksel bir denklem gibi çözülmez. Bu konuda önce kendi yaratılışımizdaki akıllara durgunluk veren plân ve düzene, sonra da dışımızdaki varlık âleminin şaşmaz kanunlarla fakat insan aklının çok zor anlayabileceği ince hesaplar ve plânlarla idare edildiğine bakacak olursak, eserden müessire, sanattan sanatkâra bir geçiş ve idrâk sağlayabiliriz, şöyle ki:
a) Varlık âleminde matematiğe dayalı ölçülerle mutlak anlamda bir düzen varsa, mutlaka bir düzenleyici vardır.
b) Mükemmel bir plân ve program varsa, mutlaka bir programlayan vardır.
c) Dengeli bir hareket, ölçülü bir düzen varsa; mutlaka bir denge sağlayan ve düzen kuran vardır.
d) Yaratılıştan mevcut olup, ruhumuzun derinliğinden sökülüp atıla-mıyan .Allah fikri ve duygusu varsa, bu fikir ve duygunun çekirdeğini, ya da mayasını mutlaka.oluşturan bir kudret vardır.
e) Varlık âleminde güneş sistemi gibi birçok sistemler varsa ve bu sistemler belli kanunlara bağlı kalıyorsa, mutlaka bir sistemleştiren ve belli kanunlarına göre idare eden vardır.
İşte Ayet-i Kürsî'nin ilk cümlesiyle Allah'ın varlığını, birliğini ve. O'ndan başka ilâh olmadığını Kur'ân açıklarken insan kaibini ve kafasını şu hakikatlere çevirmektedir:
1. Allah, yaratıklarını sonsuz kudretiyle, erişilmez önlemleriyle ayakta tutmaktadır. Bu kudret (a) ve (b) maddelerinde anlatımını bulmuştur.
2. O'nu ne uyuklama, ne de uyku tutar. Bu, (c) maddesinde belirtildiği gibi, ezelden ebede aralıksız ve arızasız sürüp giden kudretin varlık âlemini şaşmadan belli ve belirli kanunlarıyla gayesine uygun yönettiğini sembolize eder,
3. İnsan önce, ruhunun derinliğine yerleştirilen Allah fikri ve duygusu oranında yaradanım bilebilir. Sonra çevre, aile, akıl ve duygu,eğitim ala-
nında bu düşünceyi belli ölçüde geliştirir. Onun ilminden kavrayabildiğimiz her zaman sınırlıdır. Sadece O'nun bize sağladığı imkân nisbetinde bir şeyler biliyoruz. Ne var ki yaratan hakkındaki duygu ve düşüncemiz geçmiş zamankinden çok daha anlamlı ve kuvvetlidir. Çünkü bugün kâinat hakkında ilim bize çok şeyler kazandırmıştır. Ama yine de çok az ve sınırlıdır ve hep sınırlı kalacaktır.
«İzni olmaksızın O'nun katında şefaat edecek olan kim?»
Ayet-i Kürsî'de geçen bu cümle, âhirette bile Allah'ın izni olmadan hiç kimsenin şefaatte bulunma yetkisi taşımadığını hatırlatmakta ve özellikle şu dünyada bazı fânilerin, günahkârların günah çıkarmasına kendini yetkili görmesinin ilâhî hakka bir tecavüz olduğundan habersiz bulunmalarına dolayısıyla işaret edilmektedir. Hıristiyanlıkta Baba, Oğul ve Kutsal Ruh adına yapılan vaftiz, bir çeşit günah çıkarma ve günahları bağışlatma işlemidir. Protestanlar da bunu tanrı mağfiretinin bir sembolü olarak benimsemişlerdir. Vaftiz'in alanı genişletilerek, her yaştaki İnsanın papaz huzurunda günahlarını dile getirmesinden, kutsal su ile yıkanıp günahlardan kurtulmuş sayılmasına kadar uzatılmıştır. Aslında böyle bir işlem, Tevhîd diniyle çelişkilidir. Günahları bağışlama hakkı sadece Allah'a ve O'nun kıyamet günü yetkili kılacağı kişilerin şefaatine ait bir konudur. Günahkâr bile olmasa bir insanın, günahkâr başka bir insanın günahlarını affettirmesi, o sayede ilâhî mağfirete eriştiği hakkında ona kesin konuşması, ilâhî hakka saygısızlıktır. İslâm dini bu tür inanç ve işlemleri kökünden kaldırmış, beşerin kendine ait sınırı aşmamasını emretmiş, ilâhî hak ve sınırlara tecâvüzü büyük günahlardan saymıştır.
İşte yukarıda mealini verdiğimiz âyet, İslâm'ın bu konudaki inanç esas ve anlamını, kapsam ve maksadını en açık bir anlatımla yansıtmaktadır. Günahları ikiye ayıran İslâm, yaratılanla yaratan arasındaki günahların tevbe, istiğfar, duâ ve ibâdetlerle bağışlanacağına ümit kapısını açık tutmuş; insan haklarıyla ilgili bulunan günahların ancak ödenmek suretiyle bağışlanabileceğin! açıklamıştır. Böylece İslâm hem ilâhî adaletin hedefinden şaşmıyacağını belirtmiş, hem de hakların korunmasına ağırlık ve Kesinlik kazandırmıştır. En son ve en mükemmel din olmasının özelliklerinden biri de budur!.[267]
Ayet-İ Kürsî İle İlgili Yorumlar, Rivayetler
El-Kayyum
a) Yarattığını ilâhî tedbiriyle belli bir düzen içinde yürüten ve kendi kudretiyle hep var olan,
b) Her can üzerinde kudretiyle, ilmiyle hükümran olan, kimin ne gibi işte ve eylemde bulunduğunu noksansız bilip ona göre her iş ve eylemin karşılığını takdir eden,
c) Hiç değişmiyen ve hiç yok olmayan, kudretinin üstün hükümran-lığıyla varlığına bir başlangıç ve son bulunmayan, [268]
d) Hiç uyumayan, [269]
e) Eşi, dengi ve benzeri olmayan, [270]
Kürsî
a) O bizim bilmediğimiz anlam ve özellikte sade incidendir. Kalem de incidendir. Kalemin uzunluğu yediyüz yıllık mesafededir. Kürsî'nin uzunluğunu Allah'tan başkası bilmez. [271]
b) Allah'ın ilmidir. [272] Bu manayla, büyük ilim adamlarına «Kürsî» denilmiştir
c) O'nun varlık âlemini kuşatan sonsuz, sınırsız ve benzersiz kudretidir.
d) Arş ile birlikte anılan Kürsî'nin niteliğini, büyüklüğünü ancak Allah bilir.
e) Arş'ın önünde ilâhî hükümranlığın tecelli ettiği iki kadem misali bir yerdir.
f) Rahmân'ın Arş'ına oranla sadece iki ayak konulacak kadar bir basamaktır.
Bütün bu rivayet ve yorumlardan şu sonucu çıkarabiliriz:
Varlık âlemi tasavvur edemiyeceğimiz kadar büyük ve geniştir. Devamlı genişlemekte oian kâinattaki cisimlerin birbirinden ne kadar uzak olduğu ancak ışık yılıyla kısmen olsun aniatılabilmektedir. Yapılan tesbitlere göre, teleskoplarla görülebilen yıldızlara oranla dünya boşluğa fırlatılmış bir parmak ucu büyüklüğünde çamur parçasından farksızdır. Arş ve Kürsî denilen ve ilâhî saltanatın görkemliğini yansıtan varlıkların cidden büyüklüğünü anlamak çok zordur. Dünyadan milyar defa büyüklükte yıldızlar mevcuttur. Bu rakamın çok üstünde büyüklükte olan yıldızlar da vardır. İlim bize bu konuda çok az bilgi sunabilmiştir.
Son yıllarda Wilson Rasathanesinde çekilen bir fotoğraf bize binlerce ışık yılı uzaklığındaki yıldız grubunu göstermektedir.
Fezanın ve kâinatın gerçek büyüklüğünü bilmek çok zordur. Bu konuda belli olmayan bir fikir ne kadar doyurucudur? Astronomi bilginleri iki bin seneden beri uğraşıp didinmişler, ama kesin rakama dayalı bir sonuç elde edememişlerdir. Bunun nedeni, göğe çıplak gözle bakıldığı zaman yıldızların, ay'ın ve güneşin bize olan uzaklığını tahmini bir şekilde olsa bile anlamanın imkânsız oluşudur. Kâinatın büyüklüğünü anlamak için yıldızlar arası uzaklığı hesaplamak gerektir.
Işığın hızını düşünürsek dört saatte vardığı uzaklığın ne kadar uzun olduğu hemen anlaşılır. Hakikaten de öyledir: Plüton bize beş milyar kilometreden daha uzaktır. Peki Plüton'dan sonra ne vardır? Hiçbir şey yoktur. Yüzlerce, binlerce, milyarlarca kilometre boyunca hiçbir şey mevcut değildir. Ancak ondan sonra bize hemen hemen dört ışık yılı uzaklıkta olup, bir bakıma bize en yakın iki yıldız vardır: Alfa ve Proksi-ma yıldızlan.
Bize 15 ışık yılı kadar uzakta on kadar güneş vardır. Bütün diğer yıldızlar ondan da uzaktadır. Bizim içinde bulunduğumuz Samanyolu'nu meydana getiren yıldızlar fırıl fırıl dönen bir yuvarlak küme oluştururlar. Saniyede 300 bin kilometre hızla gelen ışık Samanyolu'nu bir başından öbür ucuna ancak 200 bin yılda gidebilir.
Bunları anlatmamızdan maksat, kâinatın büyüklüğü hakkında az da olsa bir bilgi vermek ve henüz bize ışığı ulaşamıyan yıldızlardan da ötede bulunan Arş ve Kürsî'nin hem büyüklüğünü, hem uzaklığını anlatmaktır. Artfk kâinatın büyüklüğünü tahmin edebilirsiniz.. İşte yukarıdaki rivayetler bu hakikati bize yansıtmakta, ilâhî hükümranlığın ne kadar muhteşem olduğuna dikkatlerimizi çekmektedir.,
«O'nun Kürsüsü gökleri ve yeri kuşatıp kaplamıştır.» cümlesi, Kürsî'nin uzaklık ve büyüklüğü hakkında bir fikir vermekte ve insanoğlunun dikkatini fezaya çekmektedir. Çünkü biz kâinatın nasıl bir düzen içinde bulunduğunu, ilâhî saltanatın şaşmayan kanunlarla nasıl bir önlem içinde varlık âlemini ayakta tuttuğunu anladığımız oranda Allah'a daha çok yaklaşmış, yani O'nu daha iyi anlamış oluruz.[273]
Âyetler Arasında Bağlantı
Bundan önceki âyetle dinin aslı sayılan TEVHÎD AKİDESİ açıklandı; Allah'ın sıfatlarından bir kısmı getirilerek Tevhîd'in mana ve maksadına dokunuldu. Varlık alemindeki her şeyin Allah'a ait olduğu ve her varlığı ilmiy!e,kudretiyle kapsayıp kuşattığı açıklandı. Sonra ilâhî saltanatın gör-kemliği ve genişliği bizim anlayabileceğimiz, ya da kavrayabileceğimiz kelimelerle anlatıldı. Bu yüce kudretin karşısında kendi hiçliğimizi anlayabilmemize işaret edildi. Kâinatın büyüklüğüne dokunularak Kürsî'nin gökleri ve yeri içine alır büyüklükte bulunduğu hatırlatıldı.
Aşağıdaki âyetlerle, sergilenen bunea belge, akla ışık tutan bunca öyet karşısında aklını, zekâsını kullanabilen kişilerin TEVHÎD DİNİ olan İslâm'ı anlayarak kabul etmeleri gerektiği; bu nedenle dinde zorlamaya gerek kalmadığı açıklanıyor ve bu konudaki belgelerin tümü şu cümle ile belirtiliyor: «Doğru yol, her türlü hayır; eğri yoldan ve her çeşit sapıklıktan kesinlikle ayrılmış ve apaçık meydana çıkmıştır.»[274]
Meali
256 Dinde hiçbir zorlama yoktur. Şüphesiz doğru eğriden, hak bâtıldan, hidâyet dalâletten, hayır serden, imân küfürden (ayrılıp) açıkça ortaya çıkmıştır. Artık kim Hakk'a yönelir de ilâhî sınırları aşan sapıklık »ilgisizliği, azgınlık ve aşırılığı tammıyarak Allah'a inanırsa, gerçekten
o kopmak nedir bilmeyen en sağlam kulpa tutunup yapışmıştır, Allah her şeyi işitir ve bilir.
İniş Sebebi
Bu âyet daha çok Ansar hakkında inmiştir. İsiâm'dan önce, çocuğu doğduktan sonra ölünce, kadınlar şöyle adarlardı: «Bir çocuğumuz olurda yaşarsa, onu Yahudî dinine sokacağız..» İslâmiyet güneşi Medine'yi aydınlatınca, Müslüman olan Medineiiler daha önce adamak suretiyle Yahudi dinine soktukları çocuklarını İslâm'a sokmak istediler; girmek iste-miyenler hakkında zor kullanmayı planladılar. Bunun üzerine yukarıdaki âyet indi. [275]
Diğer Bir Rivayet:
Selîm oğullarından Husayn adında Ansar'dan bir zatın iki oğlu, Şam tüccarlarının telkiniyle Hıristiyan olmuşlardı. Resûiüllah (A.S.) Efendimiz, Medine'ye gelip İslâmiyet yayılınca Husayn da Müslüman olmuş ve bu iki oğlunu Müslüman olmaya zorlamıştı. Kabul etmeyince durum Resû-lüllah'a arzedildi. Bu nedenle yukarıdaki âyet indi. [276]
Konuyla İlgili Tarihî Olaylar
1. Muhammed b. Kays b. Ubâde diyor ki:
Mescid-i Saadette bulunuyordum. Yüzünde Allah sevgi ve korkusunun izleri bulunan, bir adam içeri girdi. Uzatmaksızın iki rek'at namaz kıldı. Mescid'de bulunan cemaatten bir kısmı o adamı göstererek: «Bu adam cennet ehlindendir!» dediler. Bunun üzerine adam dışarı çıkınca kendisini izledim, evine kadar gittim ve dedim ki:
— Efendim, Mescid'e girdiğinizde hakkınızda şöyle şöyle söylediler, bu hususta ne dersiniz?
Cevap verdi:
— Subhanellah, hiç kimseye bilmediği şeyi söylemek yakışmaz. Ama bunun nedenini sana anlatayım: Resûiüllah (A.S.) Efendimiz zamanında şöyle bir rü'ya görmüştüm; sanki oldukça güzel, yeşilliği bol genişçe bir bahçedeyim. Ortasında demirden bir sütun var, tabanı yerin altında, üst noktası göklere kadar yükselmişti. Bana, «Bu sütuna çık!» denildi. Ben de, «Buna çıkmaya güç getiremem» dedim. Bunun üzerine biri gelip arkamdan elbisemi topladı ve «çık!» dedi. Ben de çıktım, üstündeki kulpa yapıştım, «iyice tutun» denildi ve bu sırada uyandım. Bu rü'yamı Resûlüllah (A.S.) Efendimize anlattığımda buyurdu ki : «Gördüğün bahçe İslâm Dinidir. Çıkıp yükseldiğin sütun bu dinin yüc 'iğini remz eder. Tutunduğun kulp en sağlam kulptur. Ölünceye kadar islâmiyet üzere bulunacaksın.» [277]
2. Zeyd bin Eşlem (R.A.) anlatıyor:
İkinci Halîfe Ömer (R.A.) bir gün yaşlı bir Hıristiyan kadınla karşılaştı ve ona şöyle seslendi : «Ey kadın! Müslüman ol.» Bunun üzerine kadın ona şu cevabı verdi :«Ben çok yaşlı bir kadınım, ölüm bana iyice yaklaşmış durumda. (Beni kendi halime bıraksan ya!)» Kadın bu sözleriyle İslâmiyete girmek istemediğini anlatmış ofdu. Hazreti Ömer (R.A.) : «Al-lahım! Sen şâhid ol,» dedi ve : «Dinde zorlama yoktur» mealindeki âyeti okudu. [278]
Âyetin Hükmü Kaldırılmamıştır
Konumuzla ilgili âyetin sadece Kitap ehliyle bağlantılı bulunduğunu, diğer müşrikler hakkında İslâm'a girmeleri için zor kullanılacağını söyleyenler olmuşsa da Resûlüllah (A.S.) Efendimiz ile dört halîfe devrindeki tatbikat (uygulama) bu görüşü reddetmektedir. Nitekim Medineli Ansar'ın daha önce Yahudileştirilen çocukları hakkındaki düşünceleri ve Resûlüllah (A.S.) Efendimizin bu düşünceye karşı çıkması ve verdiği cevap; Hazreti Ömer'in (R.A.) yaşlı Hıristiyan kadın hakkındaki sözü, âyetin hükmünün kaldırılmadığını ve bunun Kitap ehline de has olmadığını açıkça göstermektedir. Hem burada itibar lâfzın genel anlamınadır, sebebin özelliğine değildir. Tarihî uygulamalar da bu doğrultuda sürüp gelmiştir. İslâm devletlerinin de tutumu hep bu anlam ve ölçüde cereyan etmiş; fethedilen ülkelerin halkının, İslâm'a girmesi için hiçbir zaman zorlama yoluna başvurularak ele alınmamış, herkes bu konuda serbest bırakılmış, isteyen Müslüman olmuş, isteyen gayr-i müsfim vatandaş olarak güven içinde kalmıştır. Ne Emevîler ve Abbasîler devrinde, ne Büyük Selçukîler ve Osmanlılar devrinde zorlama olmamıştır. Resûlüllah (A.S.) Efendimiz devrinde putperestlerle c-lan mücadele ve meydana gelen savaşlar her haliy->e ayrı bir özellik taşımaktadır. Nitekim Kelbî'nin yaptığı tesbite göre de Arap müşrikleri hakkında «Fitne kalmayıncaya ve din yalnız Allah'a ait oluncaya kadar onlarla savaşın.» [279] mealindeki âyet inmiştir. Burada bir zorlamadan ziyade fitnenin kaldırılması, tuğyanın durdurulması ve son dinin rayına oturtulup dinin yalnız Allah'a ait olması hikmeti yer almaktadır. Arap Yarımadası Müslüman olduktan ve İslâm Dini arzulanan biçimde kök saldıktan sonra dinde zorlama yoktur, hükmü indirilmiştir,
O halde «Dinde hiçbir zorlama yoktur» âyeti, fitne kalmayıncaya kadar, anlamındaki âyetten sonra İnmiş ve genel anlam ve ahkâmı ü^ere kalmıştır.[280]
Dinde Zorlama Yoktur
«Dinde hiçbir zorlama yoktur.»
İslâm, ilme kapısını açık tutan, insan aklına yer veren, beşer ruhuna gereksinme duyduğu gıdayı sunan dindir. Fert, aile ve toplumun günlük hayatıyla en ölçülü ve anlamlı biçimde ilgilenir ve bu konuda yeterince malzeme verir. İnsan haklarını bütün hakların üstünde tutar; ruhla beden, dünya ile âhiret, ibâdet ile günlük iş arasında denge sağlar. Ölçülerini, kural ve yöntemlerini Allah ve Resulünden alır; hayat yolunu ilâhî Sünnete göre aydınlatır. Ferdin vicdanını âhiretteki hesap verme duygusu ile sorumluluk düzeyine getirir; kalbini de ilâhî rahmet ve adaletin solmayan rengiyle boyar. Aile yuvasına, kan-koca haklarına, imânla uyum halinde olan akıl ve mantık doğrultusunda seslenir. Öyle ki, bu iki cinsin her davranışıyla içiçedir ve aydınlatıcıdır.
Toplum yapısını gerçek kardeşliğin serinletici havasında tutmaya çalışır; bunun için cemaatin rahmet, ayrılığın, bölünüp dağılmanın azap olduğunu hatırlatır. Bu konuda çok geniş fakat duyarlı bir sorumluluk ölçüsü getirir: «Sizden biriniz kendisi için arzu ettiği şeyi din kardeşi için de arzu etmedikçe hakiki mü'min olamaz,» hadîsini her gün okunup hatırda tutulacak bir öğüt biçiminde sergiler. [281]
Bütün bu ve benzeri özelliklerinden dolayı İslâm, «Dinde hiçbir zorlama yoktur» derken bunu şu açık delil ile belgeler: «Şüphesiz doğru eğriden, hak bâtıldan, hidâyet dalâletten, hayır serden, imân küfürden (ayrılıp) açıkça ortaya çıkmıştır.» Bu durumda artık güneşin varlığına delil günesin kendisidir. Sağduyu, kâmil akıl bunu anlayacak ve birbirinden ayırt edecek güçtedir.
İşte İslâm güneşi insanlık ufkundan yükselip kalbleri, dimağları ve vicdanları aydınlatırken, bu güneşi göremiyecek kadar gözlerini kaybetmiş, sıcaklığını duyamıyacak kadar hissizleşmiş olanları zorlamaya gerek var mıdır? İslâm bunların sadece dumura uğrayan duygularını, akıl ve vicdanlarını harekete geçirmeğe çalışır. Çünkü din bir kalb ve vicdan işidir; yani önce bu açıdan insanın içini doldurur. Sevmiyene zorla sevdirmeye, inanmıyanı zorla inandırmaya kalkışmak abes ile iştigal olur. Evet imân bir anlayış, bir kavrayış ve bir gönül yatışkanlığı işidir. Kur'ân-ı Kerîmin ayrı bir bölümünde Peygambere şöyle seslenilir:
«(Ey Muhammedi) Rabbin dileseydi yeryüzünde kim varsa hepsi de imân ederdi. Hal böyle iken mü'min olsunlar diye sen mi insanları zorlayacaksın?!» [282]
Müfessir İbn Kesîr bu konuda özetle diyor ki:
«Hiçbir kimseyi İslâm'a girmesi hususunda zorlamayın. Çünkü İslâm çok açık, çok berraktır; delilleri çok belirgindir, o kadar ki bir kimsenin zorlanarak ona girdirilmesine ihtiyaç duyulmaz. Allah kimi İslâm'ın doğru yoluna eriştirir, kalbini açar, gönül gözünü aydınlatırsa, o açık belge ve deliller karşısında kendiliğinden gelip bu dine girer. Allah kimin de kalbini köreltmiş, kulağını tıkamış, gözlerini kapamışsa, artık öylesinin zorlanarak dine sokulmasında bir yarar yoktur.»
Mekke Devri bunun açık örnekleriyle doludur. Resûlüllah (A.S.) Efendimiz önce İslâm'ın yüceliğini, gönül alıcı renk ve anlamını, vicdanlara serinlik veren lâhutî havasını getirip kalblere işledi. Yaratılan ile Yaratan arasındaki engelleri kaldırdı; Allah sevgisini, din aşkını en köklü ve duyarlı şekilde ruhlara işledi. Sonra yavaş yavaş ahkâmla ilgili âyetler inmeye başladı. Kişinin aklına göre kendisine seslenildi, kavrayabileceği biçimde sözler söylendi. Böylece İslâm'a girdikten sonra hemen hemen ayrılan olmadı. Çünkü din, sevgi ve aşk yoluyla kalbleri fethetmiş bulunuyordu.[283]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıdaki âyetle, İslâm dininin insanlıktan yana taşıdığı hakikatlerle. Yaratan ile yaratılan arasındaki engelleri kaldırmakla güneş kadar açıklık arzettiği belirtilerek dinde zorlamaya gerek olmadığı anlatıldı ve bunca açık belgeler karşısında insan aklına, onun anlayış ve kavrayışına seslenilerek yetinilmesi önerildi. Çünkü güneşin varlığına delil yine güneşin kendisidir.
Aşağıdaki âyetle insanın karşıt kuvvetler arasında ciddi bir mücadele verdiğine işaret ediliyor. Karanlığa sürüklemek isteyen güçlerin çok yaygın ve çeşitli bulunduğu anlatılıyor; Allah'a imânın mutlak aydınlığa götüreceği; başkasına kul olup Allah'ı inkâr etmenin sonu gelmiyen karanlıklara sürükiiyeceği hatırlatılıyor.[284]
Meali :
257— Allah, imân edenlerin dost ve yardımcısıdır; onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. İnkâr edenlerin dost ve yardımcıları sapık azgınlardır, bâtılı temsil edenlerdir. Onları aydınlık (hak dinin nûrun)dan karanlıklara çıkarırlar. İşte onlar Cehennem yaranlarıdır ve onlar orada ebedî kalıcılardır.
İniş Sebebi
Tabiînin ileri gelen ilim adamlarından Mücâhid'e göre, en son peygamber gelmeden önce, Yahudî ilim adamları ve bir de İsâ Peygambere inanan bir nice topluluklar, gelecek olan peygamberi sabırsızlıkla bekliyorlardı. Cenâb-ı Hak, Kureyş Kabilesinin Hâşim oğullarından Hz. Mu-hammed (A.S.) Efendimizi peygamber olarak gönderince, kendi soylarından olmadığı için hem Yahudiler, hem de sözü edilen Hıristiyanlar Ona inanmadılar. Böylece inkârın boğucu ve saptırıcı havası içinde azgın nefislerine, şeytan ve putlarına yuları tamamen kaptırdılar da bunları onları aydınlıktan karanlıklara çıkardılar. Yukarıdaki âyet onların bu vadide akıl almaz bir inat ve inkâr içinde sonu karanlık olan bir yola girdiklerini açıklar ve bâtıldan yana olanların hayatiarinın her bölümünün ayrı bir karanlık içinde yok yere eriyip gittiğine işaret eder.[285]
Mü'minin Yardımcısı Ancak Allah'tır
«Allah, imân edenlerin dost ve yardımcısıdır.»Mü'minin gerçek anlamda dost ve yardımcısı ancak Allah, O'nun peygamberi ve inanmış din kardeşleridir. İnîân aşkıyla tutuşan, Allah sevgisinin derin zevki içinde ruhunu her an cilâlıyan mü'minin gönül tahtı üzerinde Allah'tan başkasının ne bir hükümranlığı, ne de sıcak dostluğu vardır. Mü'min bu durumda ancak Allah'ın dostluğunu korumaya çalışır, Allah'a dost olanları dost ve kardeş edinerek cemaatleşme bilinciyle hayatını düzene sokar. Ne var ki bu vadide yolu tehlikelerden arınmış değildir: Hakk'ın karşısında bâtıl, doğrunun yanında eğri, aydınlık ile ka-raniık, imân ile küfür, bu vadinin yol kavşaklarında çoğu kez beraber bulunurlar. Gönülde taht kuran imân saltanatı bunları ayırt edecek güçtedir. Kendini bâtılın cazibesine kaptırmadan Allah'a dost olmanın şuuru içinde saadet burcuna doğru emin adımlarla yürürse, Allah'ın yardımına fazlasıyla lâyık görülür.
İnsanda içgüdünün fazla rolü olmadığı için akıl yol gösterici ve saadete uzanan yolu belirleyicidir. Ne var ki yalnız akıl kâfi değildir. Onu imân ve irfanın emrine verdiğimiz gün, engelleri aşar ve Allah'a uzanan yolu aydınlatmış oluruz. İşte Kur'ân bu hususa parmak basarak: «Allah, imân edenlerin dost ve yardımcısıdır; onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır», âyetiyle Hakk'ın gönüllere şifa veren sesini yansıtmaktadır. Bu ses önce mü'minin içini bir defa daha aydınlatırken, sonra onun dış âlemini aydınlatır. Akla yol gösteren bu beyânın nasıl yol gösterici bir kanun, bir metot olduğuna başka bir âyetle şöyle dokunulur: «Doğrusu (Allah'tan korkup fenalıklardan) sakınanlara şeytandan vesvese (azıcık bir hayâl sinyali) dokunduğunda Allah'ı anarlar ve hemen (doğruyu ve gerçeği) görürler.» [286]
işte Allah'ın karanlıklardan aydınlığa çıkardığı kulları bunlardır.[287]
Dünya Kurulalıdan Beri Hak İle Bâtıl, İmân İle Küfür Mücadele Halindedir
Bu mücadelenin ilki Âdem (A.S.) ile İblis ve imân ile nefs arasında vuku bulmuş ve bir zikzak çizerek günümüze kadar süregelmiştir. Böylece insanların her devirde : Hakk'a inanan ve Hakk'ı inkâr eden olmak üzere ikiye ayrıldığını görüyoruz. Karşıt görüşte olan bu iki grubun uyum halinde bir arada yaşaması ve huzur sağlayıp bütünleşmesi pek mümkün olmamıştır, Mevlânâ'nın dediği gibi, leyleklerle kargaların uyum sağlayıp arkadaşlık ve dostluk kurdukları pek görülmemiştir. Az bir süre bir arada bulunsalar bile sonu kavga ve ayrılmadır. O halde Hakk'a inanıp gönlünü O'na verenlerin inanmıyanlardan dostluk ve yardım beklemesi sadece saflık olur. Bir asırdan fazla bir zamandır ki İslâm ülkelerinden bazısı Avrupa milletleriyle dostluk kurmaya, bazısı Amerika ile yakınlık içinde bulunmaya, bazısı da materyalizmi esas kabul edip dinsizliği temsil eden komünist ülkelerle diyalog kurmaya çalışmıştır. Ama sonucuna bakacak olursak bu dostlardan (!) hiç biri vefa yüzü göstermemiş, kendi çıkarı söz konusu olduğu sürece yaklaşmış, madalyonun ters yüzünü göstererek sömürmeye çalışmıştır. Menfaat bağları kesilip, meydana getirdikleri kanal kuruyunca renklerini belli etmişlerdir. Bunun için Kur'ân'da inanmıyan bir milletin mü'minlere dost olamıyacağına en az otuz yerde dokunulmakta ve ayrı ayrı anlatım biçiminde gereken uyanlar yapılmaktadır. Günümüzde İslâm ülkelerinden bir çoğunun içine düştüğü bataklığın tek nedeni budur, Hakk'a inanmışlar Allah dostluğunun gölgesi altında kendi aralarında dostluk ve yardımlaşmanın gerçek ölçüsünü sağlayarak bir bütün oldukları gün, ıstırapları sona erecek, sıkıntıları kalkacak, düşmanlarının beli kırılacak, Allah'ın sonsuz merhamet ve inayetinden aralıksız yardım ve rahmet onlara inecektir.
«Sizin dostlarınız ancak Allah'tır, O'nun Peygamberidir ve namazı dosdoğru kılıp rükû'u yerine getirerek zekât veren mü'minlerdir.» [288] mealindeki âyet-i Kerime, yakalandığımız hastalığın reçetesini sunmaktadır.[289]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıdaki âyetle imân ehlinin Allah ile olan bağlantısına dokunuldu, Hakk'ı inkâr edip yalanlıyanların hiçbir zaman mü'minlerin dost ve yardimcısı olmadığı, onların gerçek yardımcısının Allah ve dolayısıyla Peygamber ve inanmışlar olduğu açıklandı. İnkarcıların ise dost ve yardımcısının saadet va'deden caddeden sapan azgınlar, hakikate karşı gelip tuğyan edenler ve hiçbir sınır tanımıyanlar olduğu belirtildi. Birincilerin böylece nice karanlıklardan kurtulup aydınlığa kavuştukları, ikincilerin ise bunun aksine aydınlıktan karanlıklara çıktıkları özellikle anlatıldı.
Aşağıdaki âyetle Hak'tan yana olanların er-geç başarıya erişeceğine, yollarının saadete uzandığına ve hakkı savunmada her zaman üstünlük sağlıyacaklarına temas ediliyor; bu arada inkarcıların nasıi başarısız ve şaşkınlık içinde kalıp mefluç bir duruma düşeceklerine dikkatler çekiliyor ve tarihten ibret dolu bir tablo sergileniyor.[290]
Meali :
258— Kendisine Allah (kendi hikmet ve sünneti gereği) mülk verdi diye (ölçüsüzlük ve aşırılık göstererek) İbrahim ile Rabbi hakkında hüccet getirme yarışına kalkışıp tartışanı görmedin mi? İbrahim ona: «Benim Rabbim hem diriltir, hem öldürür» deyince, o : «Ben de diriltir ve öldürürüm» demişti. İbrahim bu defa : «Allah şüphesiz ki güneşi doğudan getiriyor, haydi sen onu batıdan getir» deyince, o küfreden sapık şaşırıp kalmış (cevap veremez olmuştu). Öyle ya, Allah haksızlık eden milleti, doğru yoiu bulmada başarılı kılmaz.
İlgili Hadîsler
Resûlüllah (A.S.) Efendimize soruldu :
— Ya Resûlellah! hangi kutsal savaş daha üstün ve faziletlidir? Cevap verdi:
— Zâlim bir hükümdarın yanında hak olan sözü söylemektir. [291] «Şehitlerin efendisi ve büyüğü Abdulmuttalip oğlu Hamza'dır ve bir
de zalim bir emîrin karşısına dikilip ona doğru yolu göstererek iyilikle emreden, kötülükten onu men'eden ve bu yüzden öldürülen kimsedir.» [292]
«Benden önce Allah'ın gönderdiği hiçbir peygamber yoktur ki, onun ümmetinden (samimi) yardımcıları bulunmasın ve onun sünnetine tutunup emrine uyanlar olmasın, O yardımcılardan sonra yerlerini öyle kimseler alır ki, yapmadıklarını söyler, emredilmediklerini işlerler. İşte kim onlarla eliyle savaşırsa, o mü'mindir; kim diliyle savaşırsa o da mü'min-dir; kim de kalbiyle savaşırsa o da mü'mindir. Bunun ötesinde bir hardal tanesi kadar imân yoktur.» [293]
«Canımı elinde tutan Allah'a yemin ederim ki, ya iyilikle emreder, kötülükten men'edersiniz, ya da çok sürmez Allah kendi tarafından üzerinize bir azâb gönderir de artık duâ edersinlz,Allah duanızı kabul buyurmaz.» [294]
«Hiçbiriniz kendini küçümsemesin!»
Bunun üzerine Ashab-ı kiram dedi ki:
— Ya Resûlellah! bizden biri nasıl kendini küçümser? Buyurdu ki:
— «Kendisine söz söylemek düştüğünü görür de o konuda konuşmaz, Cenâb-ı Hak kıyamet günü ona sorar: Şu ve şu konularda konuşmaktan seni engelliyen neydi? O da : İnsanlardan korktum, der. Bunun üzerine Allah ona : Korkulmaya ben daha haklı ve lâyık değilmiydim? diyerek (hatasını hatırlatır).» [295]
«Din nasihattir, din nasihattir, din nasihattir (dinin ayakta durması Allah için, Resûlüllah için ve bütün mü'minler için nasihatçı olmaktır).»
Bunun üzerine Ashab sordu :
— Kime nasihatçı olmaktır? Cevap verdi:
— Allah'a, Resulüne ve İslâm liderleriyle bütün mü'minlere. [296]
Tarihte Önemli Bir Olay
(Hak ile bâtılın tartışması)
M.Ö. 2000 yıllarında yaşadığı kabul edilen ve Tevrat'ta, soyu Nuh Peygambere kadar uzanan İbrahim Peygamberin, ünlü Babil Kralı Nem-rud ile tartışması söz konusu ediliyor. Nemrud'un güneşe taptığı sanılmaktadır. Dicle'nin sol kıyısında Musul Kentinin 30 km, güneyinde 1845 ve 1949 yıllarında yapılan kazılarda NEMRUD kenti meydana çıkarılmıştır. Kuvvetli bir ihtimalle bu kent kral Nemrud'un ismini almıştır.
Nîmeti kötüye kullanmak :
Kur'ân'da bu âyetle çok önemli bir olaya dikkatler çekiliyor; insanların inançlarının ve iç yapılarındaki renklerinin daha çok önemli makamlara geçtikleri vakit bütün açıklığıyla ortaya çıkacağına işaret ediliyor ve bu hususta daha çok insanın psikolojik yapısı hakkında bilgi verilmek isteniliyor ve İbrahim Peygamberle tartışan, koyu bir inat ve inkâr karanlığı içinde bulunan Babil kralı örnek olarak gösteriliyor.
Kendini, varlık âleminin bir parçası sayıp, hakkında câri olan ve şaşmadan hedef ve maksadına yönelen ilâhî kanunun gereğine uyduran ve bu yolda ruhunu geldiği gibi tertemiz koruyan asil insanlar, ne kddar servete ve yüksek makamlara erişirlerse erişsinler sadece Allah'a olan imânları artar, gönül yatışkanlığı içinde tevazu ve ağırbaşlılığın, adalet ve doğruluğun en güzel örneklerini vermeye çalışırlar. Bir Ebûbekir.Sıddîk, bir Ömer Faruk ve bir Ebû Ubeyde bin Cerrah (Allah hepsinden razı olsun) bu vadide belirtilen ölçüleri muhafaza ederek yürüyen bahtiyarların ba-Şinda gelir.
Bu bakımdan insanı insanlık şeref düzeyinde tutan veya insanı olgunluğun doruğuna yükselten, erdemli bir kişi yapan ne servet, ne de krallıktır. Bütün kuvvet ve kudretin Allah'a ait olduğunu ve kendisinin bu mülk üzerinde eğreti bulunduğunu anlayıp düşünebilen bir insan hem kendisiyle Allah arasındaki yolu açmış, hem de kendisiyle bağlı bulunduğu toplum ya da millet arasındaki engelleri kaldırmıştır. Böylesi insanlık için bir rahmet ve lûtuftur.
Bu anlayış, inanç ve ölçülerin dışında kalıp servetin ve makamın verdiği sarhoşluk içinde sınırını aşan, Allah'a ve hakka başkaldıran, kendini Hakk'ın emrine değil, en büyük düşmanı sayılan nefsin ve şeytanın emrine veren kimse karekter bozukluğunun bütün belirtilerini ortaya- koymuştur, Böyiesi için hem dünyada, hem âhirette perişanlık ve rüsvayhk vardır. İşte âyet bunu belgeliyor ve Allah'a kul olanlara en sağlam öiçü-yü sunuyor.[297]
İbrahim Peygamber Hakk'i, Nemrud Bâtılı Temsil Ediyor
«Kendisine Allah mülk verdi diye İbrahim ile Rabbi hakkında tartışanı görmedin mi?»
İlâhî inayet ve lütuf potasında şekillenen İbrahim Peygamberin şüphesiz ki, birtakım özellikleri vardır. Konumuzu oluşturan âyette onun, her inanmış kimsenin örnek alacağı ölçü ve anlamda önemli vasıflan belirtiliyor :
a) Hakkı savunurken üstün bir eesaret örneği ortaya koymuş ve bu rahatlık içinde konuşmuştur.
b) Bu cesareti kaba kuvvetine güvenerek değil, Allah'a olan imân ve yakınlığına, Allah'ın kendisine vermiş olduğu üstün akıl ve zekâsına güvenip dayanarak göstermiştir.
c) Babil kiralının makamını veya güoünü düşünerek değil, Allah'ın sonsuz kuvvet ve kudretini dikkate alarak delil getirmiş, karşıt görüşte olan inkarcının iddialarını çürütmüştür.
d) Her akil sahibinin anlayıp kavrayabileceği kısa fakat çok anlamlı sözlerle hakikati uzatmadan ortaya koymuş, susturucu kanıt getirerek karşısındakini şaşkınlık içinde bırakmıştır.
İbrahim Peygamberin ilk kanıtı hem yeterli, hem de susturucu özellikte bulunuyor. Ne var ki karşıt görüşte olan kral meseleyi ve İlgili delilini asıl doğrultusundan saptırıp bunu basit ve âdi yönüyle ele alıyor, kendisinin de öldürme ve diriltme kudretine sahip bulunduğunu söylüyor. Bu bir bakıma minderden kaçmanın, acze düşmenin belirtisidir, Hikmetle konuşan ve karşısındaki inkarcının derin bir çıkmazda bulunduğunu bilen Peygamber, bu kez ona bütün kaçamak yollarını kapatıp hazır olanlardan herkesin anlayıp kavrayabileceği ölçüde soru şeklinde bir delil getiriyor. İnkarcı şaşırıp kalıyor, ben de batıdan getirebilirim, diyemiyor. Çünkü bâtılı savunmanın sonu hep şaşkınlıktır, mat olmaktır ve perişanlığa düşmektir.[298]
Âyet Günümüzdeki Türedi Materyalistlere Dikkatimizi Çekiyor
«Allah haksızlık eden milleti, doğru yolu bul-mada başarılı kılmaz.»
İslâm'ın fazîlet tezgâhında şekillenen toplum ve milletlere yaşadıktan çağın özelliklerine göre malzeme veren bu âyet bize şu hakikatleri sergiliyor:
1. Hakkt savunmak ne pahasına olursa olsun, her mü'mine vâcibdir. Bu vecibeyi yerine getirmiyenler ağır bir vebal altına girmişlerdir.
2. İslâm'ın yayılmasını, İslâm ahlâk ve kültürünün kaiblere ve dimağlara işlenmesini bilgisiz ve ilgisiz ellere terketmenin Müslümanları hiçbir zaman başarıya götüremiyeceğini bilmek gerektir.
3. Çünkü ilim, İslâm'ın hayatıdır. Onsuz yola çıkmanın doğru olmayacağını unutmamalıyız. Müslüman milletler bugüne kadar ne çekmişler-se cehaletten tve ilgisizlikten çekmişlerdir. Hem güçlü din âlimi yetiştirmek, hem de aydın-kültürlü bir kadro oluşturmak en sağlam ve kestirme yoldur.
4. Dinin ve dindarlığın feyiz ve kudretini, Allah yolunda insanlığın mutluluğundan yana olan âlimlerin etrafında toplanıp birleşerek ortaya koymak şarttır. Bunun için çok sistemli ve. bilinçli hareket etmek gerekir.
5. Kemmiystten çok keyfiyete, şekilden çok manaya önem vermek de-ğişmiyen ölçü olmalıdır. Şekil kurtarıcı ve mutluluk va'dedici değildir. Hazreti Peygamber (A.S.) Efendimiz kerpiçten yapılmış tavanı basık binalar içinde dünyanın en büyük kahramanlarını, devlet adamlarını, ilim ve irfanla donatılmış kişilerini yetiştirdi. Orada şekil .yok, mâna ve. ruh hâkimdi, kemmiyyet yok, keyfiyet mevcuttu.
Bunun gibi keyfiyeti yüksek anlam taşıyan bir kişi (örneğin İbrahim
Peygamber) binlerce kişinin yapamadığı önemli bir hizmeti en anlamlı ve yararlı biçimde yerine getirmiştir.
6. Hak her zaman üstündür; incelebilir fakat kopmaz. İlk bakışta acı olabilir, ama sonucu tatlıdır ve huzur vericidir. Yeter ki onun bu kudret ve özelliğini anlayıp savunan bahtiyarlar ilimle imânı, akılla vicdanı, maddeyle mânayı, dünya ile âhireti paralel yürütmesini bilsinler.
7. Maddecileri te'sirsiz hale getirmenin en uygun yol ve metodunu İslâm getirmiştir. O zehiri etkisiz kılan panzehir, İslâmdadır. Kur'ân 258. âyetle bizi bu konuda yeterince uyarmaktadır.[299]
Âyetler Arasında Bağlantı
Geçen âyetle, belli kanunlarla canlıları diriltmeye ve öldürmeye Allah'ın kadir olduğu, bütün tasarrufun O'nun elinde bulunduğu belirtildi. Hakk'a karşı gelen inkarcının bu konuda nasıl yanlış bir yol tuttuğu ve sonunda şaşkınlık içinde kalıp cevap veremez hale gelip susmak zorunda kaldığı örnek verildi.
Aşağıdaki âyetle Allah'ın bu kudretine canlı misaller getiriliyor ve böylece imânı zayıf olanların nasıl bir tavır takınacaklarına, itâhî mu'cize karşısında teslimiyet gösterip göstermiyeceklerine işaret ediliyor.[300]
Meali :
259— Veya çatıları çöküp alti-üstüne gelmiş bir şehre uğrayan kimseyi görmedin mi? «Allah burayı ölümünden sonra nasıl diriltecek?» demişti. Bunun üzerine Allah o kimseyi yüz yıl ölü bıraktıktan sonra dirilt-misti ve : «Ne kadar (ölü vaziyette) kaldın?» diye sormuştu. O da : «Ya bir gün, ya da bir günden az bir zaman kaldım» diye cevap vermişti. Allah ona: «Hayır, yüz yıl kaldın; öyle iken yiyeceğine ve içeceğine bak, henüz bozulmamıştır; bir de merkebine dikkat et! Ve hem bunlar seni insanlara (canlı bir) ibret ve öğüt belgesi kılmamız içindir. Bir de o kemiklere bak, nasıl biraraya getirip yerli yerince düzene koyuyoruz, sonra da onlara et giydiriyoruz. Ne vakit ki (Hakk) ona (bu suretle) apaçık (bir defa daha) belli oldu, dedi ki: «Artık biliyorum ki, Allah'ın gerçekten gücü her şeye yeter (kalbim iyice buna inanıp yatıştı).»
İlgili Hadîsler
«Sizden kim bir kötülük görürse onu eliyle değiştirsin. Buna gücü yetmezse diliyle değiştirsin. Buna da gücü yetmezse kalbiyle değiştirsin ki bu, imânın en zayıfıdır.» [301]
Âişe (R.A.) Validemiz diyor ki: Resûlüllah (A.S.) Efendimize sordum: Ya Resûlellah! dedim. Şüphesiz ki Allah şiddet ve kahrını yeryüzüne indirmiştir; aralarında salih kişiler de var, (azgınların ve tuğyan edip hakkı inkâr edenlerin) helâkları sebebiyle onlar da helak olup gidiyorlar?! Resû-îüllah (A.S.) bana şöyle cevap verdi:
— «Ya Âişe! muhakkak ki Aziz ve Celil olan Allah şiddet ve kahrını, cezasına hak kazanmışlara indirdiğinde aralarında salih kişiler varsa, onlar da o kötülerle beraber helak olurlar, sonra herkes niyetine göre kabrinden kaldırılıp (haşrolur, hesaba tabi tutulur).» [302]
«İsrailoğulları günahlara dalınca, âlimleri onları günah ve kötülüklerden men'etmeye çalıştılarsa da onlar vazgeçmediler. (Sonunda) o âlimler de onlarla beraber oturdular, yediler ve içtiler, derken Allah onların bir kısmının kalbini bir kısmına vurdu, (kötülük ve günahlarda birleşip aynı seviyeye geldiler), bu sebeple Allah onları Davud'un ve Meryem oğlu İsa'nın diliyle lanetledi, isyanlarına karşılık onlara lanet indirdi, çünkü onlar haddi aşıp haksızlıkta bulunan kimseler idi.»
Âişe Validemiz (R.A.) bu hadîsi naklettikten sonra devamla şunu anlattı: Resûlüllah (A.S.) Efendimiz sözü buraya getirdikten sonra oturduğu yere dayalı olarak şunu söyledi: «Hayn-, canımı elinde tutan Allah'a andolsun ki, siz (inkâr, günah ve kötülüklere) dalanları kahretmediğiniz, Hakka uyma konusunda onları susturup cevap veremez hale sokmadığınız takdirde (onlarla birlikte helak olmaktan kurtulamazsınız).» [303]
Tarihî Yönü
«Veya çatıları çöküp altt-üs-tüne gelmiş bir şehre uğrayan kimseyi görmedin mi?»
Yüce Yaradan tarihî bir olayın ibret alınacak bölümünü kudret fırçasıyla tasvir ederek gözlerimizin önüne sermekte, Hak'tan yüzçeviren bir milletin doğruyu bulmakta başarılı olması şöyle dursun, büyük felâketlerin onları beklediğini hatırlatmaktadır.
İsrâiloğullarına Kur'ân'da sık sık temas edilmesi ve geçirdikleri uzun bir tarihin zikzaklı devrelerinin bazı bölümleri sözkonusu edilerek sunulması, Allah'a inandıktan sonra madde çukuruna düşüp yolunu kaybeden milletleri uyarmak içindir. Mısır'dan Filistin'e gelip yerleşen, bu arada verdiği sözü tutmayan, Cenâb-ı Hakk'a karşı kulluk görevini yerine getirmekte büyük kusur işleyen ve bu yüzden uzun yıllar vatansız bir halde perişan dolaşan İsrailoğulları, Musa Peygamberin vefatından sonra yine eski anlayış ve yaşayış vadisine döndüler, dünya saltanatından başka bir şey düşünemez duruma geldiler. İlâhî kanun üçüncü kez onlara ağır bir şamar indirdi. Babil Hükümdarı Nabukodonosor (M.Ö. 587) Filistin üzerine yürüdü. Kudüs'ün altını üstüne getirdi. Halkın bir kısmını kılıçtan geçirirken, bir kısmını da esir etti. Kaçıp kurtulabilen az sayıdakiler ise Şam dolaylarına yerleşmek için sığınakaradılar. Böylece Tevrat'ın tabiriyle kutsal şehir İliya, Urişalim, görenleri ağlatacak bir felâkete uğradı. Yahudi kralı Hezekiel'in yaptırmış olduğu kanallar ve önemli eserler yerlebir edilmişti.
İşte yukarıdaki âyetle özellikle bu olayın nedenleri özetleniyor ve asıl ibret alınacak can noktası tasvir edilerek tuğyan eden bir milletin kendi kendini nasıl bir bataklığa sürükleyip soktuğu gözler önüne seriliyor. Bu arada bir yolunu bulup esaret kaydından kendini kurtarıp Kudüs'e dönen bir zattan söz ediliyor. Kur'ân bu zatın ismini anmıyor. Çünkü önemli olan o değil, Allah'ın ona gösterdiği ve bize açıkladığı mu'cize ve eşsiz kudretinin tezahürüdür. Ancak müfessirlerimiz bu zattan bahsederken Üze-yir, Ermiya, Şa'ya, Hizkıyal ya da Hezekiel gibi isimler üzerinde durmuşlardır. Allah daha iyisini bilir. Tevrat bu zatın Hezekiel olduğunu kaydeder.
Merkebiyle şehrin üzücü ve ağlatıcı görünümüne bakınca, çatıların çöktüğünü, binaların enkaz haline geldiğini göz yaşları içinde seyretti ve: «Allah nerede, nasıi ve ne zaman bu şehri yeniden diriltecek? Acaba bir daha bu ülke bayındır hale gelir mi?» diye kendi kendine söylendi. Çünkü ölenler geri gelmiyecek, tarihî mabedler eski haline dönmiyecekti. Umut ile umutsuzluk birbirini izliyor, âdeta yarış yapıyorlardı. Tabii buna şâ-hid olan zat, ya bir peygamber, ya da sâlih erdemli bir kul idi. Herşeye rağmen umudu önde gidiyor, ama bir ilâhî belgeyle gönüi yatışkanlığına kavuşmak İstiyordu. Derken Allah o zatı yüz yıl ölü bıraktı, belki de bitkisel bir hayata soktu. Zaten zaman kavramı nisbî ve izafîdir. O ölü bir vaziyette dursun, beraberinde taşıdığı yiyecek ve içecekler ilâhî emirle korundu. Merkebinden ise sadece geriye bir yığın kemik kaldı. Kendisine yeniden hayat verilince, aradan yüzyıl geçtiğinin farkında değildi. Uyuyup uyanmlş gibi kendini hissediyordu. Nitekim : «Ne kadar (öiü bir vaziyette) kaldın? sorusuna, «ya bir gün, ya da bir günden az...» diye cevap vermiştir. Âyette de belirtildiği gibi, bu olay bir ibret belgesi olarak insanların nazarına sunulmuştur.
Bırak yıkılan bir ülkeyi yeniden diriltmeyi, ölüp sadece bir yığın halinde kemikleri kalan bir hayvanı «ol!» emriyle nasii dirilttiğini Allah o zata göstererek, onu gönül yatışkanlığına kavuşturdu. O da : «Artık bir kez daha biliyorum ki Allah hakikaten her şeye kadirdir (gücü yeter),» diyerek tekrar umut dolu bir teslimiyet gösterdi. (1)
Şüphesiz ki, Kur'ân'da anlatılan bu olay ilâhî mu'cizelerden biridir. İnsan aklının sınırını aşar, fizik ötesine dayanır, Mu'cize demek, bir şey hakkındaki kanunu ibtal etmek suretiyle olağanüstü bir durum meydana getirmektir. Bu yetki de ancak Allah'a aittir.
Âyeti ikinci bir yoruma göre biraz değişik tercüme ettik.[304]
Bu Olayı Yansıtmakta Da Kur'ân Tevrat'ı Düzeltip Doğrultuyor
TEVRAT Hezekiel bölümü bap 36'da Kudüs'ün tahribe uğramasından sözedilirken deniliyor ki:
«Mademki sizi virane ettiler ve milletlerin bakiyesine mülk olasınız diye her yandan sizi yuttular ve dile düştünüz ve kavmin dedikodusu oldunuz, bundan dolayı ey İsrâiloğuHarı, Rab Yehova'nın sözünü dinleyin....»
«Ve harap oimuş yerler yapılacak ve üzerinde insanı ve hayvanı çoğaltacağım.»
Hezekiel bölümü bap 37'de ise yığın haline gelen kemiklerden söz-edilerek deniliyor ki:
«Rabbimin eli üzerimde idi ve Rabbim Ruhunda beni dışarı çıkardı ve beni vadinin ortasına koydu ve vadi kemiklerle dolu idi. Onların üzerinden her yandan beni geçirdi ve işte ovanın yüzünde kemikler pek çoktu ve işte çok kurumuşlardı ve bana dedi: Âdemoğlu,, bu kemikler diri-lebiiir mi? Ben de : «Ya Rab Yehova, sen bilirsin, dedim. Ve bana dedi: Bu kemikler üzerine peygamberlik et ve onlara de : Kuru kemikler, Rab-bin sözünü dinleyin, Rab Yehova bu kemiklere şöyle diyor: İşte sizin içinize soluk koyacağım ve dirileceksiniz ve üzerinizde et bitireceğim ve sizi deri ile kaplıyacağım ve bileceksiniz ki ben Rabbim.»
Hezekiel devamla aynı bölümde diyor ki:
«Ve bana emrolunduğu gibi peygamberlik ettim ve ben peygamberlik ederken bir gürültü oldu ve işte bir sarsıntı ve kemiği kemiğine olmak üzere kemikler birbirine yaklaştılar ve işte üzerinde adaleler vardı ve et bitti ve üstten onların üzerine deri kapladı.»
Bütün bu cümleler öldürüldükten sonra sadece kuru kemikleri kalan İsrailoğullan'nın yeniden diriltildiğini anlatmaktadır. Bu her yönüyle ilâhî kanuna ters düşmektedir. Çünkü ölen veya öldürülen bir millet kıyamete kadar bir daha diriltilip yeryüzüne getirilmez. Böylesine câri bir Sünne-tullah yoktur.
Kur'ân bu olayın hakikatini özetliyerek bir peygamberin ilâhî mu'cize sınırları içinde yüz yıl bitkisel denilecek anlamda bir ölüm devresine sokulduğunu, bu süre içinde merkebinin ölüp geriye sadece kemiklerinin kaldığını ve fakat yiyecek ve içeceklerin bozulmadığını haber vermekte ve bununla, yıkılan, mahvolan bir milletjn Hakk'a dönüş yaptığı takdirde ilâhî inayet ve rahmetle yeniden yurtlarına dönebileceklerini, esaret ve aşağılanmaktan kurtulacaklarını "müjdelemektedir.[305]
Âyetler Arasında Bağlantı
İbrahim Peygamber, Hakkı inkâr edip mülk ve saltanatın verdiği gurur ve şımarıklık havası içinde tuğyan edip kendini ilâh sanacak kodar küstahlaşan Nemrud'u susturup mat edince, bu kez ilme'l-yakin'den ay-na'1-yakine yükselmek, ilâhî kudret ve hikmeti gözleriyle görmek istedi. Böylece ilmî yöndeki inanç ve bilgisini, duygusuyla görme ölçü ve anlamıyla bir araya getirip imân, akıl ve duygusunu bu konuda birleştirmek suretiyle gönül yatışkanlığına kavuşmayı arzuladı.[306]
Meali:
260— Bir vakit de İbrahim : «Rabbim! ölüleri nasıl diriltirsin, bana göster?» demişti. Allah ona : «İnanmadın mı?» buyurmuştu. O da : «Hayır, inandım (ve inanıyorum) fakat kalbim yatışsın diye (arzuluyorum)» demişti. Allah : (Öyle ise) kuşlardan dört tane tut da onları kendine alıştırıp çevir ve parçalayıp her parçasını bir dağın üzerine koy, sonra da onları çağır, koşarak sana gelirler. Bil ki Allah çok üstündür, çok güçlüdür ve yegâne hikmet sahibidir.» buyurmuştu.
İlgili Hadîs
«Biz (gönül yatışkanlığı vadisinde) şekki (atıp hakikati gözlerimizle görmekte) İbrahim'den daha haklıyızdır; hani o: Rabbim! ölüleri nasıl diriltirsin bana göster? demişti. Allah ona: İnanmadın mı? buyurmuştu. O da, hayır inandım ve inanıyorum, fakat kalbim yatışsın diye arzuluyorum, demişti.» [307].
İtikadı Yönü
«Allah ona : İnanmadın mı? buyurmuştu, o da, hayır inandım ve inanıyorum... demişti.»
Peygamberler ilâhî hidayet ve inayete herkesten daha çok mazhar-dırlar. Amentu'da özetini bulan imân esaslarına sıkı sıkıya bağlıdırlar. Allah'ın buyurduğu hiçbir hususta şüphe ve tereddüde düşmezler. Çünkü imânla inkâr, yakin ile şekk bir gönülde birleşemez. Kaldı ki peygamberler Allah'ın indirdiği bütün esas ve prensiplere kayıtsız şartsız bağlıdırlar ve tam bir teslimiyet içindedirler. Gönül vadilerinde zan ve şüphenin yeri yoktur. İkinci kez yaratmanın birinci yaratmadan daha zor olmadığını bilirler, Canlılar hiç yokken, model ve örnekleri mevcut değilken onları sonsuz kudret ve hikmetiyle yokluk karanlığından variık alanına çıkaran Allah'ın onları öldürdükten sonra âhiret hayatı şartlarına uygun yeni bir beden kılıfıyla yaratması cok daha kolay değil midir? Aslında bu gibi deyimler bizim anlayışımıza göredir. Çünkü Allah hakkında şu kolay, bu zordur, diye düşünülemez. Kudsî hadîslerdeki bu tür anlatımlar bizim kavramamızı sağlamak içindir.
İbrahim Peygamber, Nemrut ile yaptığı tartışmada üstün gelmiştir, Çünkü hak her zaman ve her yerde üstündür. Hakkı inkâr edenlerin bile çoğu kez -bu üstünlüğün burukluğu vicdanlarında yatar. İbrahim Peygamber böylece azılı bir kâfir olan, aynı zamanda güneşe tapan Nemrud'u susturup mat ettikten sonra Allah'ın kendisine lütfettiği bu başarının verdiği derin zevk içinde bir de ölülerin nasıl diriltileceğim gözleriyle görmek ve bununla tam bir gönül yatışkanlığı içinde Allah'a olan kulluğunun rengini ve mânasını daha belirgin hale getirmek ve bağlılığını daha çok artırmak arzusundaydı, Allah'a olan sarsılmaz güveniyle bu isteğini dile getirdi.
Diyebiliriz ki İbrahim Peygamber, bedeniyle dünyada, fakat kalbiyle ruhuyla Cennette bulunuyordu. Kıyamet günü Cennete girenler nasıl Allah'ın cemalini, Resûlüllah {A.S.) Efendimizin tatlı yüzünü görmek isterlerse ve bunda bir şüphe ve tereddüdü giderme düşüncesi yoksa, bunun gibi bir peygamberin olağanüstü bir şeyin meydana gelmesini istemesinde de bir şüphe ve tereddüdü giderme düşüncesi mevcut değildir. Sadece bunun zevkini almak, kalbi yatıştırmak, heyecanı teskin etmek ve neticede Allah'a olan bağlılığının daha çok kuvvetlenmesini sağlamaktır.[308]
Kuşların Ehlileştirilmesi Ve Dört Türden Bir Araya Getirilmesi
Âyette geçen = FESURHÜNNE - FESIRHÜNNE İLEYKE cümlesi üzerinde ilim adamlarımız ve büyük tefsircilerimiz durmuş, daha çok gramatik olarak çözümünü yaparak şu mânalara delâlet ettiğini ortaya koymuşlardır:
1. Sad harfinin esresiyle okunduğunda, «Onları tutup parçala birbirine karıştır,» mânası anlaşılır.
2. Sad harfinin ötresiyle okunduğunda, «Onları kendine çevirip alıştır, evcilleştir,» mânası çıkar.
3. Onları toplayıp bir araya getir, birbirine karıştır. [309]
4. Onları tutup bağla, sonra da boğazla. [310]
5. Onları parçala, Bu mânanın daha çok SÂRE YESÛRU'dan geldiği anlaşılır. Nitekim ünlü gramerci Ebû Esved ed-Düelî, bu fiilin Süryanice-den alınma bir kelime olduğunu ve kesip parçalamak anlamına delâlet ettiğini söylemiştir. «SAVR» kesmek ve parçalamak, demektir. Ayrıca bunun Nabticede [311] parçalamak mânasına geldiği İbn Abbas (R.A.)dan rivayet edilmiştir. [312]
6. Onları kendine çevirip alıştır; bir araya getir. Nitekim boynu bir yana meyleden kimseye ESVER denir.
7. SARRA- YUSARRİ'den hapsetmek anlamına geldiğini İmam Kur-tubî, İkrime'den rivayet etmiştir.
Âyeti hadîslerle tefsir ettiğimizde de cümlenin asıl mâna ve hükmü ortaya çıkmaktadır. Daha çok mevkuf olarak bize kadar gelen rivayetlerle yukarıda belirttiğimiz mânalar açıkça anlaşılmaktadır. Kur'ön'ın ilk indiği devirdeki Arapçayı çok iyi bilen büyük müfessirlerimizin hemen hepsi bu mânalar üzerinde durmuş ve İbrahim vasıtasıyla tecelli eden büyük bir mu'cizeyi başka yoruma ihtiyaç duymadan nakletmişlerdir. O halde FESURHÜNNE'den sadece «evcilleştir» mânasını çıkarıp âyetin asıl delâlet ettiği önemli bir mu'cizeye kapıyı kapamak, mu'cize hakkında şüpheci olmaktan ileri bir maksad taşımaz.
Öyleyse ayrı türden dört kuşun bir araya getirilip boğazlanması, sonra parçalanıp birbirine karıştırılması, sonra da her parçanın bir dağ üzerine konulduktan sonra ilâhî irâdeyle bunların İbrahim Peygamberin diliyle çağrıldığında dirilip gelmesi, yaratmadaki kudretin yüceliğini, ölüleri yeniden diriltmekteki kolaylığın esrar perdesini aralayıp Hakkı yansıtmaktadır.[313]
Tarihî Yönü
Olayın tarihî yönüne ışık tutan ve konuyu biraz daha açıklayan İbn Ebû Hatim, el-Azame'de Ebû Şeyh'ten, onun da..İbn Abbas (R.A.)dan yaptığı rivayette deniliyor ki:
«Bir gün İbrahim Peygamber deniz kenarına uğramıştı, Habeşlİ olduğu sanılan bir adamın ölüsüyle karşılaştı. Bir yandan deniz, bir yandan kara hayvanları onun etini parçalayıp yerken kuşlar da boş durmuyordu. Bu olay İbrahim Peygamberi derin bir düşünceye itti ve : «Ya Rabbî! Bu ölüyü deniz ve kara hayvanları yiyip bitirmek üzere. Tabii bu hayvanlar da bir gün ölecek. Ölüleri nasıl dirilteceğini bana bir göstergen» diyerek niyazda bulunmuştur. Bunun üzerine sözü edilen büyük mu'cize meydana gelmiştir.[314]
Mu'cizeye Dikkat
«B'f kî- Allah C°k üstündür ve yegâne hikmet sahibidir.»
Aslında varlık âleminde her gün karşılaştığımız sayısız olayların her biri birer mu'cize niteliğindedir: Karıncaların kollektif çalışmasından tutun da, arıların ölçülü ve disiplinli bir aile düzeni ve görev bölümü içinde bal depolamasına kadar; çiçekler arasındaki tozlaşmadan, dışı-erkek çiftleşmesinden ana rahminde oluşan cenine kadar,.dünyanın şaşmadan hem kendi ekseni etrafında, hemgüneş etrafında dönmesinden 23 derece meyilli olmasına kadar, atmosfer tabakasının belli ölçüdeki kalınlığından dünyanın güneşe olan uzaklığına kadar her olay bir mu'cize değil de nedir? Bunların hepsi de insanı acze düşüren yüce bir kudretin eşsiz sanatını sergilemiyor mu? Ünlü ihtilâlci Şeyh Bedrettin Simevenî'ye: «Bize bir keramet gösterseniz ya?» denildiğinde, «Şu kâinat kerametlerle doludur, hâlâ keramet mi arıyorsunuz!?» diye cevap vermesi çok anlamlıdır.
Ne var ki saydığımız bütün bu olaylar belli kanunlara bağlıdır. Ortada bir illiyet (kozalite) [315] kanunu var. Nedeni bilinen, hangi kanuna göre oluştuğu anlaşılan, ya da hangi Sünnete göre hareketini devam ettirdiği kesinlik kazanan olayları tabii kabul ediyoruz. Alışageldiğimiz ve sebebini bildiğimiz olayların ölçü ve anlamının dışında kalan olağanüstü vakaları çoğu kez gayr-i tabii sayıyoruz. Hakikatte ise her iki olayı meydana getiren kudret aynıdır; tabir caizse, aynı sanatkârın elinden çıkmadır. Dünyanın belli kanunlarla hareketini sağlayan kudret karşısında bir ölünün dirilmesi daha mı zor, ya da imkânsızdır? Dünya batıdan doğuya hareketini sürdürmektedir. Bunu tabii kabul ediyoruz. Çünkü belli bir kanuna göredir. Ama doğudan batıya doğru hareketini sağlayacak bir kanun konulmamıştır. Şayet böyle bir hareket meydana gelecek olursa bunu yadırgar ve olağanüstü sayarız. Ama aslında bu iki ayrı yöne hareket İlâhî kudrete nisbetle aynı ölçü ve anlamdadır. İkisi de birer mu'cize niteliğindedir. Fakat biz birisini tabii bulduğumuz ve nedenselliğini az-çok anladığımız için mu'cize saymıyoruz.
İnsanın belli kanunlarla doğup büyümesi ve sonra ölmesi alışılmış ve anlaşılmış bir sünnettir. Bu bakımdan yadırganmaz. Öldükten sonra dirilmesi alışılmış ve anlaşılmış olmadığından, ya yadırganmakta, ya da ret ve inkâr edilmektedir. Aslında her iki olay da aynı ölçü ve değerdedir. Biri ne ise öteki de odur. Aynı eli onları hazırlamakta, birinin üzerindeki esrar ve hikmet perdesini aralamakta, diğerini kapalı tutmaktadır.
Tabii bütün bu konularda insanoğlu büyük bir sınavdan geçirilmektedir.
Demek oluyor ki bütün bu kanunlar, sünnetler, nedensellik ve sebep-lilikler bize göredir, bunların hepsi nisbî ve izafîdir. Varlık âleminde başıboş bir şey, sebepsiz bir olay yoktur. Bunları belli kanunlara bağlayan kudret, her birini bizim aklımızın alabileceği biçim ve ölçüde sergilemektedir. O kudrete göre ise olağanla, olağanüstü iki vaka arasında bir fark yoktur, ikisi de aynı tezgâhın imalatıdır. Dilediği zaman sebep ve illetleri ortadan kaldırır veya bilmediğimiz illetleri oluşturur da olağanüstü vaka meydana gelir. Çünkü o hem Aziz'dir, hem Hakîm'dir.[316]
Âyetler Arasında Bağlantı
Allah'ın sonsuz ve her şeye üstün kudreti anlatıldıktan sonra bâtıldan yana olanların gerçek anlamda bir üstünlük ve başarı elde edemiyecek-lerine, görünürde bir basan sağlasalar bile sonunun yine başarısızlığa dönüşeceğine, Allah'a imândan uzak bir ilim ve tekniğin korkunç bir silah olup geri tepeceğine açık ve kapalı biçimde dikkatler çekildi ve sonra ölümün bir bakıma herkesi aynı seviyeye getirdiğine, ama kıyamet günü herkesin dirilip ameline göre değer bulacağına işaret edildi. Bu konuda sergilenen mu'cizeler ilâhî kudreti yansıtır ölçü ve mânada insan aklını ve vicdanını harekete geçirdi.
Aşağıdaki âyetlerle imân ve İslâm nimetinin pek ucuza elde edilemi-yeçeğine, her nimetin değerine orantılı bir külfetin bulunduğuna kapı açılıyor. Allah yolunda büyük gayret ve himmetler gerektiği anlatılıyor; atılan tohumlardan feyizli bir ürün, yetiştirilen nesilden imân ve irfanla bezenmiş bir hizmet bekleniyorsa, birçok fedakârlıklara katlanmanın gerekli olduğu hatırlatılıyor.[317]
Meali :
261— Mallarını Allah yolunda harcayanların misâli, yedi başak bitiren, her başağında yüz tane bulunan bir tohuma benzer. Allah dilediği kimseye (feyiz ve bereketini) kat kat artırır. Allah bol bol cömertçe ve-rendir; her şeyi bilir.
262— Onlar ki mallarını Allah yolunda harcar» sonra da harcadıklarının arkasından başa kakmaz, gönül incitmezler, onlar için Rabları katında ecir vardır; onlara bir korku da yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.
263— Güzel tatlı bir söz ve bağışlama (kusur görmeme), peşine eziyet takılan bir sadakadan hayırlıdır. Allah (her şeyden) ganî (doygun)dur ve halîm (lütuf ile muamele edip incitmeyen, aceleci olmayan)dır.
İniş Sebebi
Resûlüllah (A.S.) Efendimiz, İslâm çatısı altında toplanıp gönül birliğine erişen bahtiyarlara, Tebuk savaşına hazırlandığı bir sırada muhtaçlara, teçhizat bulamıyanlara sadaka^ vermelerini hatırlattı ve bu konuda özendirici anlatımlarda bulundu. İslâm'a hizmeti ön plânda tutan ve her şeyini Allah ve Resûlüllah yolunda harcamayı üstün bir ibâdet ve eşsiz bir erdemlik sayanlardan Avf oğlu Abdurrahman (R.A.) 400 dinar alıp geldi ve : «Ey Allah'ın Resulü! 800 dinarım vardır; bunun yarısını Rabbime ödünç veriyorum (yani karşılığını sadece O'ndan bekleyerek harcamak istiyorum) dedi. [318] Resûlüllah (A.S.) Efendimiz: «Ey Abdarrahman! kendine ayırdığını da, Rabbin için verdiğini de Allah mübarek etsin!» diyerek memnuniyetini belirtti. Sonra Hz. Osman (R.A.) söze başlayarak dedi ki: «Ey Allah'ın-Peygamberi! savaşa katılanlardan teçhizat ve azığı olmayanların ihtiyacını ben karşılamak istiyorum».
Bunun üzerine yukarıdaki âyet indi.
Bu konuda ikinci bir rivayet Abdurrahman bin Semure'den yapılmıştır ki, buraya aktarmamızda yarar görüyorum
Sıkıntıda kalan askeri donatmak için Hz. Osman (R.A.) bin dinar getirip Resûlüllah (A.S.) Efendimizin önüne koydu. Efendimiz elini bu altın paraya dokundurarak şöyle duada bulundu:
«Bundan böyle Osman ne gibi amelde bulunursa (Allah'ın izniyle) ona zarar vermez; Allahim, bugünü Osman'a unutturma! Ey Osman'ın Rabbi! doğrusu ben Osman'dan razı oldum, ,Sen de ondan razı ol.»
Resûlüllah (A.S.) Efendimiz kıymetbilir büyük bir peygamberdi. Hele kendini Allah yoluna vakfeden mü'minleri canı kadar sever ve korurdu. Fakirlerle oturmaktan derin bir zevk alır, herkese bilgisine, görgü ve aklına göre ilgi gösterir, hiç bir kimseyi kırmamaya çalışırdı. Bu nedenle Hz. Osman'ın yukarıda belirtilen o asil davranışı O'nu fazlasıyla duygulandırmış, Allah dinine yardım elini uzatan bu seçkin kişiler için duâ ellerini kaldırdıktan sonra fecir doğuncaya kadar indirmemişti. [319]
İlgili Hadîsler
İbn Mes'ud (R.A.) diyor ki:
— Bir adam devesini, başındaki yuları (üstündeki semeri)le birlikte Allah yolunda sadaka verdi. Bunun üzerine Resûlüllah (A.S.) Efendimiz şöyle buyurdu :
«Andolsun kî kıyamet günü yularlı (ve semerli) yedi yüz deve ile geleceksin» [320]» Yani sana o gün yediyüz deve sadaka etmişçesine sevap verilecektir.
«Şüphesiz ki Allah, âdemoğlunun bir iyiliğini, güzel bir amelini on ilâ yediyüz misline çıkarır; ancak oruç müstesna, çünkü (Allah): Oruç benim içindir ve onun karşılığını ancak ben takdir ederim, (buyurmuştur).» [321]
«Kim Alîah yolunda bir harcamada bulunursa, yediyüz katına yükselir onun harcaması.» [322]
«Kim evinde oturduğu halde Allah yolunda bir harcamada bulunur, bir nafaka gönderirse, her dirhemine karşılık kıyamet günü yediyüz dirhem (sevabı) vardır. Kim de hem Allah yolunda savaşa katılır, hem de bu yolda (askere) harcamada bulunursa, ona her dirhem karşılığı yediyüz bin dirhem (sevabı) vardır. Çünkü Allah dilediğine kat kat artırır.» [323]
İbn Murdeveyh diyor ki:
«Mallarını Allah yolunda harcayanların misâli......» mealindeki âyet
inince Peygamber (A.S.) Efendimiz: «Rabbim, ümmetim için artır», diye duâ etti. Bunun üzerine : «Kimdir ki Allah'a (faizsiz, karşılıksız) ödünç versin de, Allah onu kat kat artırıp çoğaltsın?» [324] âyeti indi. Peygamber (A.S.) yine : «Ya Rab, ümmetim için artır» diye dilekte bulundu. Bunun üzerine, «Sabredenlere mükâfatları herhalde eksiksiz ve sürekli olarak ödenecektir» âyeti indi [325]
«Üç kimse var ki Allah kıyamet günü onlarla konuşmayacak ve on-Jara rahmet nazarıyla bakmayacak, onları tezkiye de et m iye çektir; onlar için elem verici azâb vardır:
1. Verdiğini (yaptığı iyiliği) başa kakan, (gönül inciten),
2. Eteğini yerde sürüyen (kibir ve gururla gezip dolaşan),
3. Yalan yemin ederek malını satan...» [326]
«Güzel ve iyi söz de (birer) sadakadır.» [327]
«Ana babasına karşı gelen yaptığı iyiliği başa kakan, içkiye devam eden ve kaderi yalanlıyan kimseler Cennet'e girmez.» [328]
Allah Yolunda Harcama Orduyu Güçlendirme
«Onlar ki, mallarını Allah yolunda harcarlar»
Âyet-i kerîmede Allah yolunda harcamanın iki önemli amacı üzerinde durulmuş, ilâhî anlatımın en özlü biçimiyle Müslüman milletlerin dikkatleri çekilmiştir:
1. Sosyal dayanışmayı geliştirmek, dengeli ve âdil bir toplum oluşturmak,
2. Hür ve bağımsız yaşayabilmek, iç ve dış tehlikelerden ülkeyi koruyup savunmayı gerçekleştirmek..
261. Âyet orduyu güçlendirmenin feyizli sonuçlarını nefis bir örnekle gözler önüne seriyor; bire yediyüz, diğer bir yönüyle bire yediyüz bin gibi yüksek bir karşılık va'dediyor. Hem yardım edenin, hem yardım olunanın dünya ve âhirette şerefli, itibarlı olacağını, üstünlük sağlayabileceğini simgeliyor. Böylece orduyu güçlendirmenin bereketli bir hayata, nîmet dolu bir ülkeye kapıyı açık tutacağına ve bundan her ferdin yararlanacağına işarette bulunuluyor; yani güçlü bir anlatımla ilâhî müjdenin perdesi aralanıyor, O'nun kullarına olan va'dinin serinletici havası estiriliyor.
Hazret-i Osman'ın (R.A.) orduya yaptığı bağışı övmekle ve duada bulunmakla bitiremeyen Resûlüllah (A.S.) Efendimizin bu konuya ne kadar önem verdiğini anlatmaya gerek var mıdır?
Kur'ân bu vadide elde edilecek maddî ve manevî kazancı birleştirip mutluluk dolu bir hayat iksiri olarak takdim ediyor. İnanmış bir milletin her zaman bu iksire muhtaç bulunduğunu vurguluyor. Savaşta orduya fiilen katılamıyan kimse bununla beraber maddî olarak yardımda bulunabiliyor-sa, harcayacağı her kuruş karşılığı yediyüz kuruş sevabına; hem katılıyor, hem de yardımda bulunuyorsa, harcayacağı her kuruş karşılığında yediyüz bin kuruş sevabına erişeceğini müjdeleyen Rahmet Peygamberi Hazreti Muhammed (A.S.), İslâm ülkelerinin başarı dolu yollarını açıyor, saadet dolu bir geleceği va'dediyor. Böylece milletle devleti, inanmış ce-
maatle orduyu kaynaştırıyor; kişileri ferdî çıkar düşüncesinden kurtarıp insanlıktan yana hizmetin feyizli, bereketli düzeyine kavuşturuyor.
O halde milletlerin hayatında bu ölçü ve anlamda nesil yetiştirmenin rolünü hiç bir zaman dikkatten uzak bulundurmamak gerekir. İslâm ülkelerinin asırlardır uğradığı felâketin altında bu ihmal ve anlayışsızlığın payı büyüktür.[329]
Yapılan İyiliği Başa Kakmak
«Sonra da harcadıklarının arkasından başa kakmaz, gönül incitmezler...»
262. Âyetle sosyal yapıyı, aradaki boşluklar doldurularak sapasağlam ayakta tutmanın önemli sebeplerinden birine dokunuluyor. Bunu özet-liyecek olursak, yapılan iyiliği başa kakmanın iki ayrı zararı olduğunu görürüz :
1. Yapılan iyiliği asıl amacından saptırır, karşılık olarak verilecek sevap ve mükâfatı yokeder.
2. Beşerî münasebetlerde sosyal bünyenin yardımlaşma harcıyla pekişmesinde zedeleyici nedenler oluşturur. Haysiyet ve onur kırıcılığı sebebiyle kaynaşma yerine ayrışmayı, bütünleşme yerine dağılmayı, sevgi yerine kin ve nefreti getirir. Bunun elim sonucu olarak da kişisel çıkarların ön plâna alınmasını hızlandırır.
Kur'ân-ı Kerîm'de, ilâhî terbiye ve ahlâk potasında şekillenen Peygamberin insanlıktan yana hizmetleri anlatılırken her peygamberin gönül incitmemeye, yapılan hizmeti başa kakmamgya özen gösterdiği şu sözlerle anlatılıyor:
«Hani Şuâyb onlara: «Artrk {putlara tapmaktan, haksızlık etmekten, Hakk'a karşı gelmekten) sakınmaz mısınız? Şüpheniz olmasın ki ben, size (gönderilen) güvenilir bir peygamberim. Artık Allah'tan korkun ve bana uyun. Bu (hizmetime) karşılık sizden bir ücret istemiyorum. Benîm (hizmetimin) karşılığı ancak âlemlerin Rabbına aittir.,» dedi.» [330]
Ayrıca İnsan sûresinde de bu konuya dokunularak şöyle deniliyor:
«Size ancak Allah rızası için yediriyoruz. Sizden ne bir karşılık, ne de bir teşekkür bekliyoruz.» [331]
Peygamber (A.S.) Efendimizin feyiz ve mutluluk saçan rahlesinde yetişen Ömer (R.A.), halîfe bulunduğu yıllarda bir bedevinin ona gelerek aralarında şu konuşma geçtiğini sahih kaynaklardan okuyup öğrenmekteyiz :
Bedevî —Ey hayırlı Ömer! Cennet ile mükâfatlandın. Çocuklarım ile' analarına bir şeyler giydir; şu günlerde bize bir sütre, bir örtü ol. Allah'a yemin ederim ki, bu dediğimi yapmalısın! .
Ömer — Ya yapmazsam ne olur?,
Bedevî — Kıyamet günü benim bugünkü perişan, halimden elbetteki sorulursun. Sorumluluk durağında ya Cennete, ya da Cehenneme gidilir, başka üçüncü bir yol yoktur.
Bunun üzerine Hz. Ömer (R.A.) ağladı ve kendisine hizmet edene seslenerek : «Benim şu entarimi getir de bedeviye ver» dedi. Sonra da şu cümleyi ilâve etti : «Bunu, bedevî'nin hakkımda övgü dolu şiiri için değil, sorumluluk makam ve durağmdaki durumumu, Allah huzurundaki hesabı düşünerek veriyorum.»
Evet, Peygamber terbiyesiyle yetişen olgun bir mü'minden ancak böylesine asil bir davranış ve sorumluluk duygusundan yükselen fazilet dolu bir söz beklenebilir. İşte onlar böyle idiler!.[332]
Kur'ân'da Ziraat
«Yedi başak bitiren, her ba-sağında yüz tane bulunan bir tohuma benzer.»
Bir taneden yedi başak bitmesine ve her başakta yüz tanenin oluşmasına dikkatler çekiliyor. Burada daha cok veya bir bakıma, bilimsel çalışmanın mutlu sonucu hatırlatılıyor. Bu âyetin ışığı altında Rahmet Peygamberi Hazreti Muhammed (A.S.) Efendimizin Hadîslerini ve büyük ilim adamlarımızın açıklama ve yorumlarını kısmen de olsa nakletmeyi yararlı görüyoruz :
İmam Kurtubî bu âyette, ziraatın en verimli düzeye getirilmesi için, onu, ekonomik yapıyı ayakta tutabilmenin en ileri sanatı ve insanların uğ-raşageldikleri işlerin en yararlı mesleği haline sokmaya işaret vardır, diyor.
Nitekim Sahih-i Müslim'de meyvacıhğı geliştirme, boş araziyi ağaçlandırma konusunda Resûlüllah (A.S,) Efendimizin şöyle buyurduğu tesbit edilmiştir:
«Herhangi bir Müslüman bir ağaç diker veya ziraî bir ürün eker de ondan bir kuş, ya da insan veya hayvan yerse mutlaka yenilen şey onun için bir sadaka (vermiş) sayılır.»
Hazreti Âişe (R.A.) Validemiz diyor ki:
Resûlüllah (A.S.) Efendimiz dikkatlerimizi yerin derinliklerine, toprak altına çekerek şöyle buyurdu :
«Rızkınızı toprağın altında (onun derinliklerinde) arayın.» [333]
Görülüyor ki hadîste, HÂBA-YAHBİ fiilinden türetilen HÂBAYA kelimesiyle iki önemli husus vurgulanmıştır: Toprak altı ve toprak altında örtülü ve gizli kalan şeyler. Birincisi ziraatle, diğeri yeraltı madenlerine inmekle gerçekleşir.
Meyve ağacına bir kez daha dikkatleri çeken Peygamber (A.S.) Efendimiz hurma ağacını örnek vererek buyuruyor ki:
«Hurma ıstak ve bataklık bir arazide kök salıp yükselir, kıtlık ve darlıkta yedirip doyurur.» [334]
Bu emir ve tavsiyeleri gözönünde bulunduran ilim adamları, ziraatçi-liğin farz-ı kifâye olduğunu söylemişlerdir. Bir belde, kasaba ya da köy halkı ziraati terkettikleri takdirde devletin yetkili organları onları zi-raate dönmeye zorlar.
Emevî Halîfelerinden Abdülmelik oğlu Abdullah, devrin ünlü ilim adamlarından İbn Şihab Zührî'yle karşılaştığında ona dedi ki:
— Ey ulu kişi! beni her yönden destekleyip tedavi edeaek bir işten haber ver?
İbn Şihab ona şu cevabı verdi:
— Toprağın altını araştır; onun hakiki sahibine el aç; umulur ki geniş fakat helâl bir rızka erişirsin. Hele bir de yeraltı suları fışkırıp akacak olursa...
Abbasî halîfelerinden Mu'tedid, bir gece rü'yastnda Hz. Ali (R.A.) Efendimizi görmüş. Ondan bir işaret beklemiş, derken Hz. Ali (R.A.) ona birkürek uzatmış ve: «Bunu al, çünkü yerin hazinelerinin anahtarıdır,» demiş. [335][336]
İdealist, Güzel Ahlâklı Mü'min Yetiştirmek
Buna «dâva adamı» da diyebiliriz. İnandığı dâva uğrunda geniş bir feragat anlayışı içinde bulunan ve gerektiğinde her şeyini bu yolda feda etme inancını taşıyan kimse, büyük adamdır.
İslâm'ın muhteşem sarayı ve taşıdığı büyük dâva, küçük himmetler, korkak yüreklerle vücut bulmamıştır. Evet dâvanın büyüklüğü, vasıtanın küçüklüğü ve şartların elverişsizliği dikkate alındığında görülecek ki, Cihan Peygamberi Hazreti Muhammed (A.S.) ile etrafında toplanan bir avuç mü'min nasıl bir feragat ve fedakârlığa katlanarak İslâm davasının feyizli tohumunu ekip göz ve gönül doldurur ölçü ve anlamda bir ürün elde etmişlerdir? Evet bunu anlamak mümkün. Çünkü insanlığın hayrı ve mutluluğu için haraanan bu yüce himmetler, akıtılan geniş servetler gözleri aydınlatan bir ekin tarlası meydana getirmiştir. İslâm davasını bu düzeye getirmek ne kadar gayret, himmet ve fedakârlık istiyorsa, bu tarlayı verimli bir ölçü ve biçimde tutmak, ekiien ahlak ve iman tohumlarının ürününü en verimli ve yararlı şekilde almak da o oranda himmet ve gayret istemektedir. Tarla hazırlandı, ekildi, ürün verdi, artık yapılacak başka bir şey yok, demek, bu feyizli düzeyden kopup zillet çukuruna yuvarlanmak demektir. Bu tarla her geçen gün biraz daha geliştirilecek, daha verimli ve olumlu sonuç alabilmenin yol ve yöntemleri yine Resûlül-lah'ın {A.S.) saadet va'deden işaretlerinden öğrenilerek sistemli bir çalışma devresine girilecektir.
Günümüzde diken yetiştirip mevcut düzeni değiştirmek, daha doğrusu bâtılı getirip hakkı yok etmek için milyarlar harcanıp büyük çabalar sarfedilirken; beyni yıkanmış bir sürü genç sokağa dökülürken, diğer bir deyimle bu vadide korkunç bir ürün elde edilirken, mutlak saadet ve rahmet olan hak için, onu bütün anlamıyla ayakta tutan İslâm için neler yaptık? Yetiştirdiğimiz ve yetiştirmekte olduğumuz neslin kalitesini davanın yücelik ve büyüklüğüne, va'dettiği esenlik nimetinin değerine göre hazırlayabildik mi? Yoksa hep şekil ve sayı üzerinde kalıp keyfiyet ve kaliteyi unuttuk mu? Muhteşem binalar hazırladık, ama içinde neyi nasıl yetiştireceğimize dikkat ettik mi? Kanaatimce İslâm ülkelerinin bütün sıkıntı ve geri kalmışlığının bir ucu, belki de en önemlisi buna dayanmaktadır.
Evet Kur'ân bu âyetle, kendini imân ve ahlâk dâvasına adamış feyizli ve bereketli tanelerin hem çok, hem kaliteli yetiştirilmesin' emretmektedir. Buna buğday başağını örnek vermekte, eğitim ve öğretime bu doğrultuda ağırlık verilmesini istemektedir.[337]
Âyetler Arasında Bağlantı
İman ve İslânu haysiyetli yaşamayı ve şerefli bir millet düzeyinde bulunmayı korumak ve sağlamlaştırmak için en verimli hizmetin Allah yolunda harcamada bulunarak göz ve gönül dolduracak ölçüde bir dayanışma; iç ve dış düşmanları korkutup sindirecek bir ordu, insanlıktan yana kendini İslâm ahlâkına vakfedecek sağlam karekterli bir nesil meydana getirmek olduğu anlatıldı.
Aşağıdaki âyetlerle, mü'minlerbu doğrultuda oldukları takdirde İslâm'a karşı girişilecek her düşünce ve hareketin, sarfedilecek mal ve gayretin olumlu bir sonuç vermiyeceğine dikkatler çekiliyor, sonra yine kendilerini imân ve irfan vadisinde sağlamlaştırmak, Allah'ın sevgili kulları olarak birlik ve beraberlik içinde yaşayabilmek için mallarını Allah yolunda harcayanlar bereketli ve göz alıcı bir bahçeye benzetiliyor; ürünün iki kat sağlanacağı müjdelenerek, mü'minlerin elde edeceği sonucun daima umduklarının üstünde olacağı hatırlatılıyor.[338]
Meali :
264— Ey îmân edenler! Allah'a ve âhiret gününe inanmayıp malını insanlara gösteriş için harcayan kimse gibi, sadakalarınızı başa kakmak ve gönül incitmekle boşa çıkarmayın. Çünkü onun misâli, kaygan bir kayaya benzer ki, üzerinde azıcık toprak vardır, derken ona şiddetli bir yağmur dokunur da dazlak bırakır; işleyegeldiklerî hiç bir şeye karşılık (bir sevap ve mükâfat) kazanmaya güç getiremezler. Allah inkarcıları doğru yola eriştirmez. [339]
265— Allah'ın hoşnutluğunu isteyerek ve kendilerini (imân ve İslâm, hürriyet ve bağımsızlık vadisinde) kökleştirip sağlam bir düzeye eriştirmek için mallarını harcayanların misâli, yüksekçe bir arazideki güzel bahçeye benzer ki, ona bol bol yağmur dokunmuş .da yemişlerini iki kat vermiştir. Ona bol bol yağmur dokunmasa bile bir çisenti (dokunmak yeter). Allah işleyegeldiklerinizi görüp bilendir.
İlgili Hadîsler
«Size karşı korktuğumun en korkuncu, küçük şirktir.»
Bunun üzerine Ashab sordu :
— Ey Allah'ın Resulü! küçük şirk nedir?
Buyurdu ki:
— «Riya (gösteriş)dır. Kullar amelleri karşılığında ceza ve mükâfatlan-dırılacakları gün gösterişçilere : Dünyada kime gösteriş yaptınızsa onlara gidin, yanlarında bir karşılık buiabilecekmisiniz bir bakın?! denilecektir.» [340]
«Ortaklıkta ben ortakların en doygunuyum, hiçbir ihtiyacım yoktur. Kim bir amel işler de ona benimle birlikte başkasını ortak eder (ibâdeti yaparken başkası görsün diye bir niyet taşır)sa, onunla o ortağını baş-başa bırakırım.» [341]
«Kim Allah yolunda bir harcamada bulunursa, kendisine yediyüz katı yazılır.»[342]
«Kim Allah yolunda bir savaşçıyı donatırsa, gerçekten o da savaşmış sayılır. Kim bir savaşçının çoluk-çoouğuna hayır ile muamele edip onun yerine velilik yaparsa, doğrusu o da savaşmış kabul edilir.» [343]
«Kim bir savaşçının başına gölge sağlar (ona iyi bir yer hazırlar, sıkıntısını giderir de yardımcı olur)sa Allah da kıyamet günü onu gölgelendirir. Kim de bir savaşçıyı Allah yolunda donatırsa, ona o savaşçının sevabının bir misli verilir. Kim de içinde Allah ismi anılan bir mescid yaparsa, Allah onun için Cennette bir ev yapar.» [344]
Gösteriş İçin Harcanan Mal
«Malını insanlara gösteriş için harcayan kimse gibi...»
264. âyetin son bölümünden mallarını gösteriş için harcayanların daha çok küfre sapmış inkarcılar olduğunu anlıyoruz. Kur'ân böylesine bir düşünce ve davranışın köklü bir imân, mutluluk va'deden güzel bir ahlâkla bağdaşmıyacağına dikkatleri çekiyor ve bu kadar önünü göremiyen, yarınını düşünemiyen zavallılar gibi olmayın, diye uyarısını yapıyor ve konunun önemini gönüllere daha etkin biçimde işlemek için de en uygun örneği sergiliyor.
Allah'a ve âhiret gününe inanmadığı halde dünya ile ilgili bir takım gaye ve amaçlarını, ideal ve ihtiraslarını tatmin edip gerçekleştirmek için mal harcayanların doğru yolu bulup ona erişmede başarılı olamıya-cakları hatırlatılıyor.
265. âyette Allah rızasını dileyerek ve imânlarını sağlamlaştırarak, hürriyet ve bağımsızlık içinde yaşamayı amaç edinen ve bu inanç ve dü-şünoe atmosferi içinde mallarını Allah yolunda harcayanlardan söz ediliyor. Bunlara kat kat ecir verileceği ve bol rahmet ve berekete erişecekleri açıklanıyor.
Kur'ân bu açık,fakat çok zarif ve veciz üslubuyla önemli iki hususa parmak basıyor:
1. Küfür bataklığında azgınlık ve tuğyan içinde bulunan milletler ve toplumlar sapık ideolojilerini yaymak, bu konuda halkın dikkatini toplayıp onları kendi saflarına çekmek için iki türlü harcamada bulunurlar: Biri inançları yıkmaya, diğeri beyinleri yıkamaya yöneliktir. Gösteriş ve gözboyama onların sanatıdır,
2. Buna karşılık inanmışlar hakkın sesini duyurmak, küfür ve tuğyanı durdurmak, ya da te'sirsiz hale getirmek; Allah mülkünde Allah'a kul olanları üstün kılmak için her türlü gösterişten, basit bir takım beşerî zaaflardan uzak bir harcamada bulunurlarsa, inkarcıların ektikleri tohum kaygan kaya üzerindeki azıcık toprağa atılmış gibi olur ki, imânın feyizli hamlelerinden meydana gelen rahmet o toprağı bir anda silip süpürür de kayayı cascavlak bırakır. Böylece küfrün bütün çaba ve gayreti boşa gider. Başarısızlık onlaradır. İnanmışlar bu feyizli hamleyi yapmadıkları, ya da yapamadıkları takdirde, inkâr tohumlan o azıcık toprakta yeşerme imkânı bulabilir. Bu da küfür ve tuğyanın daha çok tırmanmasına yardımcı olur.
Mü'minler bu ortamda fazla sayıda olmasa bile onların şahlanan imânlarından gelen himmet, Allah yolundaki harcamaları yine de gelişen İslâm bahçesini korur, göz ve gönül doldurucu ürün sağlamaya bir çisenti sayılır.
İşte Kur'ân bu hakikati gönüllere işliyor ve bir ara hareketsiz kalan mü'minlere seslenerek, «ne duruyorsunuz, az da olsa bu bahçeyi sağlıklı sürdürebilmek için bir katkınız görülsün!» diyor.
Ayrıca dış görünüşüyle inanmış sayılanlardan mallarını gösteriş için harcayanların durumu, inkarcıların tutumuna benzetiliyor. Bunların da küçük şirke (bir bakıma Allah'a ortak koşmak).düştükleri, bu nedenle islâm'a kayda değer bir hizmetleri olmadığı çok anlamlı ve duyarlı biçimde noktalanıyor.[345]
İslâm Tezgâhında Şekillenen Mü'minin Harcaması Başka Olur
<<Yüksekçe bir arazideki güzel bahçeye benzer.,»
İslâm, ruha enginlik, vicdana açıklık, kafaya berraklık, gönüllere serinlik verir. Terbiyede kemâl, edepte zerafet, öğretimde aşk ve heyecan, ibâdette sadelik ve gösterişsizlik ister.
Günlük işlerimizde doğruluğu, kazançta helâl lokmayı, aile ve toplum hayatımızda düzenli olmayı, hayırhah davranmayı, insanlıktan yana yararlı olanı düşünmeyi, Allah için cömert olmayı emreder.
İmânda tahkiki, Allah yolunda sınırsız fedakârlığı, Rahmet Peygamberi Hazreti Muhammed'in (A.S.) güzel ahlâkını yaymada vakf-ı can etmeyi hizmetlerin en güzeli sayar. Gerçek cihadın, Allah'a uzanan saadet caddesini bu gibi sâlih amellerle aydınlatmak olduğunu bildirir.
Bu ölçü ve anlamda yetişen ve yetiştirilen bir nesli, gönül çekici bir tepe üstünde özenle ve bilinerek yetiştirilen bir bahçeye benzetir. Böyle bir bahçe uzman ustalarla ve çok tecrübeli ve bilgili, aynı zamanda imân-İı ve kültürlü ellerle geliştirildiğinden, bol yağmur yağınca ürününü kat kat verir. Bol yağmur yağmasa bile bir çisenti kâfi gelir. Ama ilgisizlik, nemelazımcılık ve kayıtsızlık asla istemez. Yoksa başkasının yağmasına uğrama tehlikesiyle karşılaşır. Çünkü toprağı, gübresi ve bakımı arzulanan düzeyde bulunuyor. Onun peyzaj mimarı Hazreti Muhammed (A.S.) dır. P!âr« ise, Cibrîl-i Emîne hazırlatılmıştır.
İşte Hazreti Muhammed'in (A.S.) imân ve irfan mektebinde sağlam bir eğitim ve öğretim görerek biçimlenen nesil de böyledir. Onların her hareketi feyiz, her düşüncesi berekettir. Bol yağmur gibi bir harcama ve hizmetleri -bir zaman için olmasa bile- kendi durumlarına göre bilerek attıkları kısa adım, harcadıkları az bir mal tıpkı bahçeye yarar sağlayan bir çisenti gibidir. Çünkü böylesinin hayrı sürekli, iyiliği kesintisiz, harcaması gösterişsizdir.
O halde bilerek ve gayesi belirlenerek atılan her adım, verilen her kuruş kat kat ürün verir. Bunun aksine İslâm'ı yıkmak, manevî değerleri silmek, nesli bozup yozlaştırmak, tarihî bağları koparmak ve böylece Allah ve Resulüne inananları asıl değerlerinden uzaklaştırmak için inkarcılar, maddeciler ve fitneciler ne kadar harcamada bulunurlarsa bulunsun-
lar, karşılarında Allah için,O'nun emaneti olan dini için harcayan, hizmet eden bir nesil bulunduğundan olumlu bir sonuç alamazlar; gayret ve himmetleri boşa gider. Çünkü Allah inkarcıları böyle bir ortamda doğru yola eriştirmez, başarılı kılmaz. Gösteriş için mallarını harcayanların iç yapıları bunlara yakındır. İslâm'ın yüce dâvası böylesine basit ve zavallı kişilerle güç kazanmaz.[346]
Yorumlar - Rivayetler
«Tesbîten min enfüsihim.»
«Ve kendilerini kökleştirip sağlam bir düzeye eriştirmek için» şeklinde çevirisini yaptığımız bu cümle üzerinde farkiı açıklama ve yorumda bulunulmuştur :
a) Mallarını harcamak, diğer ibâdetlerini yerine getirmek suretiyle kendilerini kökleştirip sağlam tutmaya çalışmak için.
b) Kendilerinden bir fedakârlık gösterip İslâm'ı bir kez daha doğrulamak için..
c) İslâm'ı tasdik, imânı tahkik derecesinde tutmak için.
d) Hayır ve iyilikte bulunmayı kendilerine değişmiyen köklü bir görev saymak için..
e) Ektikleri fazîiet ve hayırhahlık tohumlarını tutturmak ve yeşertmek için..
f) Karşılığının sırf Allah'tan beklendiğini tesbit edip ortaya koymak için..
Nitekim Tabiînin ileri gelenlerinden Hasan Basrî Hazretleri diyor ki:
«Peygamber terbiyesi alan mü'minler, Allah yolunda bir harcama yapmak istediğinde niyetlerini iyice tesbîte çalışırlardı. Niyetinde Allah rızası katıksız bir ölçüye gelince harcamada bulunur, şüphe başlayınca beklerlerdi.»[347]
Âyetler Arasında Bağlantı
Nefs terbiyesinden uzak, ruhunu ihmâl etmiş ve kendini çevresine beğendirme hevesine kapılmış, bu yüzden gösteriş hastalığına tutulmuş kişilerden söz edildi. Bu gibilerde sağlam bir imân, kâmil bir irfan kökleş-
mediği için hayatları boyunca iki büyük günah ve gizli şirkin havasında dönüp dolaştıklarına dikkatler çekildi. Onlar yaptığı iyiliği başa kakar, gönül incitir; ortaya koyduğu harcama ile halkın övgüsünü kazanmağa çalışırlar.
Kur'ân bu yolda olanları yerdi ve Allah'ın hoşnutluğunu kazanmanın gerçek yolunu gösterdi; bol yağmur alan ve kat kat ürün veren güzel bir bahçeyi misal olarak sundu.
Aşağıdaki âyetle, Allah rızasını kazanmayı amaç edinmiyen ve her geçen gün hırsı artan, başö kakmayı, gösteriş yapmayı sanat haline getiren kişilerin bu zavallıca durumları, ateşli kasırgayla yanan bir bahçeye benzetiliyor. Bu karakterde olan insanların toplumu ve daha çok kendi çocuklarını nasıl bir felâkete sürükledikleri anlatılıyor.[348]
Meali :
266— Sizden biriniz ister mi ki, hurmalık ve üzümlükten güzel bir bahçesi olsun, içinden ırmaklar aksın; orada kendisinin her çeşit mey-vasi bulunsun da yaşlılık gelip çatsın ve (iş göremez âciz) zayıf çocukları olsun, derken o bahçeye ateşli bir kasırga dokunuversin de bahçe olduğu gibi yansın? İşte Allah iyice düşünesiniz diye size âyetlerini böylece açıklar.
İniş Sebebi
İkinci Halîfe Ömer (RA) bir gün Resûlüllah (A.S.) Efendimizin yakın arkadaşlarına sordu :
— Aranızdan kim bu âyetin ne hakkında indiğini bilir? Ashab-ı Kiram :
— Allah daha iyisini bilir, diye cevap verince, Ömer (R.A.) biraz kızdı ve :
— Evet, ama siz biliyoruz, ya da bilmiyoruz şeklinde bir cevap verin, dedi. Bunun üzerine İbn Abbas (R.A.) cevap vererek dedi ki:
— Bu konuda bir şey biliyorum.
Ömer (R.A.) :
— O halde kardeşim oğlu! kendini küçük görme, bildiğini söyle, diyerek uyardı. İbn Abbas (R.A.) şöyle dedi:
— Yapılan bir işe örnek verilmiştir.
— Ne gibi bir iş?
— Allah'a itaat üzere bulunan zengin bir adamın ameli. Sonra da kendisine şeytan gelip musallat olunca bu kez günah işlemeye başlıyor,
o kadar ki bu günah ve kötülükleri ateşli bir kasırga gibi onun önceki güzel amellerini en çok muhtaç bulunduğu bir sırada yakıp kül ediyor. [349]
Diğer bir rivayette ise Hazreti Ömer'in (R.A.) bu âyetin inişindeki hikmeti şöyle yorumladığı bildiriliyor:
«Bu, güzel amelde bulunan ve ömrünün son demlerine gelince bu kez kötü amellere dalan bir adamin haline, sakat tutumuna örnek veriliyor.» [350]
İlgili Hadîsler
«Allahım! rızkımın en geniş tarafını yaşım ilerleyip ömrüm tükenmek üzere iken bana ihsan eyle,»[351]
Üç Önemli Noktaya İşaret Edilmiştir :
1. Malını gösteriş için harcayanların, yaptıkları iyilikleri başa kakarak insan onurunu kırıcıların acıklı sonucuna bir örnek veriliyor.
2, Ömrün son yıllarının, değerlendirilip değerlendirilmemesi bakımından, insanın ebediyen mutlu olup olmaması konularında cok önemli bir yer tuttuğu hatırlatılıyor, Bunun için Resûlüllah (A.S.) Efendimiz sık sık dualarında : «Allahım! ömrün en rezil (bunama, sapıtıp Hakk'ı unutma) devresinde sana sığınırım» derdi.
3. Milletlerin tarih sahnesindeki hayatına atıf yapılıyor. Bir milletin yok olma bedbahtlığına uğramasının nedeni üzerinde duruluyor, işaretler ve sinyaller veriliyor
Allah'ın bir insana lütfettiği en büyük nimetlerden biri, onu İslâm ülkesinde inanan bir ana-babadan ve Hakk'ı bilen bir toplum bünyesinde dünyaya getirmesidir. Gerçi bu bir hidâyet meselesidir, ama hidâyete giden yolda sebepleri kolaylaştırma hikmetini unutmamak gerekir. Bu nî-metle gelişip hayatını ve irfanını elde ettikten sonra servetin ve kültürün verdiği sahte gurura kapılıp bağlı bulunduğu toplum arasında yine geçici bir şöhrete, övgüye sahip olmak için Allah'ı unutup gösterişe önem veren, zaman zaman yaptığı iyilikleri başa kakan ve yavaş yavaş büyük günahlara, küçük şirke dalıp küfre yaklaşan kimsenin kendini nasıl yakıcı ve yıkıcı bir fırtınaya mâruz bıraktığını bundan daha güzel bir misalle anlatmak mümkün mü?
Özellikle ömrünün son yıllarında ahlâk dışı yollara sapan, Allah'a daha çok yaklaşacağı ve imân nimetinin saadet va'deden kapısına daha çok muhtaç bulunduğu bir dönemde dizgini nefs ve şeytanın eline teslim eden yaşlı bir adamın, çoluk çocuğuna imân, irfan, güzei ahlâk, iyi hasletler dolu bir hayat modeli bırakacağı yerde; yaşına başına, yetişip geliştiği ülke ve toplumun özelliklerine, bağlı bulunduğu yüce dine yakışmayan kötü örnekler bırakması ne kadar acıklıdır? Ateşli kasırgayla yanan güzel bir bahçenin hazin durumu ne ise, bu da öyle... Evet o, herşeyini mahvetmiş bir bedbaht olarak hayata veda eder.[352]
Milletlerin Tarih Sahnesinde Yeri Ve Ömrü
Önceki konularda da değinildiği gibi, milletlerin de tıpkı insanlar gibi hayatı ve bu hayatın üç devresi vardır: Çocukluk, gençlik ve yaşlılık. Yukarıdaki âyetle bir bakıma milletlerin bu üç devresine işaret ediliyor ve içinde çeşitli meyva bulunan bahçe buna misâl olarak veriliyor.
Bir millet, gençlik devresinde ekonomik yönden güçlendiği yani sos-yo-ekonomik dengesini oluşturduğu kadar, ilim, din, ahlâk ye eğitim konularında da aynı ölçüde güçlenir, bu iki yapı arasında muvazene sağlar; lükse, israfa, sekse ve inançsızlığa kapıyı açık tutmaz, ciddi önlemler alır, devlet otoritesini ülkenin her yerinde bütün ağırlığı ve görkemliğiyie hissettirir; iş ehline verilir ve erdemli bir nesil yetiştirmede kararlılık gösterirse o milletin gençlik devresi çok uzun sürer. Aksi halde sür'atle yaşlılık devresine girer ve bütün bir nesil nimetleriyle birlikte esen bu ateşli kasırgayla yanıp kül haline gelir.[353]
Özellikle İki Meyveden Söz Edilmesi (Hurma Ve Üzüm)
«Hurmalık ve üzümlükten güzel bir bahçe...»
Gerçi Kur'ân'daki ilâhî metot gereği her sahifede ortalama beş altı konuya dokunulur ve böylece her sınıf insana, ayrı ayrı milletlere hitab edilir. Eş anlamlı kelimeler ve birkaç mâna taşıyan sözcükler, esneklik arzeden cümleler, daha çok değişen toplumlara ve milletlere ışık tutacak özelliktedir. Bu nedenle diyebiliriz ki, aklı eren her insan, her toplum ve millet -çağın şartları ne olursa olsun- Kur'ân'dan nasibini alabilir.
Konuyu bu açıdan değerlendirince sonuç olarak şunu belirtelim ki, Kur'ân bir yandan Araplara seslenirken onların daha çok geçim kaynağı olan hurma ve üzümden söz eder. Bir yandan da «her çeşit meyve» diyerek diğer milletlere seslenir, ve bu arada bahçenin, meyvenin ve tek kelimeyle ağacın önemine atıfta bulunur.
Ancak konumuzu oluşturan âyette hurma ve Ü2üm diye iki önemli meyvenin anılmasında belirttiğimiz hikmetle beraber şu özelliklerine dikkatler çekilmek istenmiştir:
a) Hurma çok yararlı bir meyvadır. Yüzde 72 karbonhidrat taşıdığı için besleyici niteliği yüksektir. Ekmeğin yerini rahatlıkla tutar. Kurutularak övütülen hurmadan un yapılır ve uzun müddet dayanır. Tellerinden ip, yapraklarından sepet yapılır. Tomurcukları da sebze olarak yenir, İçinde çeşitli vitaminler vardır. Çekirdeği kurutularak kahve yerine kullanılır. Küspesi de hayvanlar için yararlıdır.
Hurmanın ikiyüzden fazla çeşidi tesbit edilmiştir, Bu özellikleriyle hurma ailenin geçim kaynağı sayılır.
b) Üzüm de besleyici bir meyvadır. Birçok yararlı tarafları vardır. Madenî tuzlar, azotlu maddeler bakımından zengin sayılır. Yüzde 70-80't su, yüzde 12-30'u katı madde (şeker, madenî tuzlar, azotlu maddeler, organik asitler, tanen ve vitaminler) bulunur. B ve C vitamini bakımından zengindir.
Ayrıoa üzümün kurusu uzun müddet dayanır ve açlığı giderecek bir takım özellikler taşır.
Bunun için Kur'ân'da meyvalar arasında hurma ile üzüme ayrı bir yer verilerek dikkatler çekilmiştir.[354]
Ayetler Arasında Bağlantı
Yukarıdaki âyetle, ömrünün son günlerini mutluluk caddesinden sl-parak berbat eden, kötü yaşayışıyla çocuklarına kötü örnek olan, daha önce yaptığı bir takım iyilikleri başa kakıp gönül inciten kişilerin bu acık-. lı ve ibret alınacak durumundan bahsedildi. İnançsızlık ve ahlâksızlık kasırgasının fert ve aileleri darmadağın ettiği gibi, milletleri de perişan ettiğinden ve yıkılmanın, yok olup silinmenin nedenlerinin başında geldiğinden söz edilerek Allah'a dosdoğru inananlar uyarıldı.
Aşağıdaki âyetlerle, toplum hayatında dengeyi sağlayan, âdi! ölçülerle cemiyeti birbirine bağlayan yardımlaşmadan, zekât ve sadakadan bahsediliyor. Onur kırıcı söz ve davranışlardan, malın kötüsünü zekât ve sadaka vermek suretiyle fakirlerin gönlünde yara açmaktan sakınılması emrediliyor. Nefs ve şeytanın devamlı beşer ihtirasını kamçıladıkları, cimrilik duygusunu kuvvetlendirdikleri hatırlatılıyor. Toplum ve milleti ayakta tutan unsurlardan birinin yardımlaşma olduğuna parmak basılırken Allah'ın bu ölçü ve anlamda düşünüp hareket eden kişileri mağfiret ve lûtfuna davet ettiği bildiriliyor.[355]
Meali
267— Ey imân edenler! Kazandıklarınızın iyi-temiz olanından ve yerden size çıkardıklarımızdan (Allah için muhtaçlara) harcayın. Kendinizin göz yummadan alıcısı olmadığınız bayağı-kötü şeyleri vermeye kalkmayın. Allah'ın (her şeyden) müstağni ve hep övülmeye lâyık olduğunu bilin.
268— Şeytan sizi fakirlikle tehdîd edip korkutur, cimrilik ve hayâsızlığa teşvik eder. Allah ise kendi katından bir mağfiret ve fazla (bir kâr) va'deder. Allah'ın lûtfu ihsanı boldur, O her şeyi bilir.
İniş Sebebi
Câbir (R.A.)den yapılan rivayete göre, Resûlüllah (A.S.) Efendimiz, Sadaka-i fitr'ın hurmadan bir sâ' (3334 gr.) verilmesini emretti. Bunun üzerine bir adam fıtrasını, kötü, işe yaramaz hurmadan ayırıp getirdi. Yukarıdaki âyet bu nedenle indi. [356]
Diğer sahîh bir rivayete göre, sadaka ile ilgili emir indiği günlerde Ansardan bir kısmı, hurma salkımlarını Mescid-i Saadete getirip iki sütun arasına astılar. Muhacirlerden fakir olanlar yesin diye bu imkânı hazırlamayı uygun buldular.
Mü'minlerden bir kısmı ise caiz sanarak çürük, dökük ve işe yaramaz şeyleri sadaka niyetiyle getirmeye başladılar. Bunun üzerine yukarıdaki âyet indi.[357]
İlgili Hadîsler
«Şüphesiz ki Allah rızalarınızı aranızda taksim ettiği gibi, ahlâkınızı da taksim etmiştir. Hem doğrusu Allah dünyayı sevdiğine de, sevmediğine de verir. Ama dini (dindarlığı) ancak sevdiğine verir. O halde Allah kime din (ve dindarlık) vermişse gerçekten onu sevmiştir,
Canımı elinde bulunduran Allah'a andotsun ki, bir kulun kalbi ve dili müslüman olmadıkça kendisi müslüman olmuş sayılmaz. Komşuları onun b e v â i k 'İnden güven içinde olmadıkça dosdoğru imân etmiş sayılmaz.»
Bunun üzerine soruldu:
— Ey Allah'ın Peygamberi! bevâik nedir? Buyurdu ki:
— «Kişinin aldatması, kin tutması, haksızlıkta bulunup kötülük etmesidir.»
Sonra Resûlüllah (A.S.) Efendimiz devamla buyurdu kî:
«Kul haramdan bir mal kazanıp da onu harcamıya görsün, herhalde o mal onun için hiç de mübarek olmaz. Onu sadaka vermiye dursun, herhalde kendisinden kabul olunmaz. Onu arkasında bırakmıya dursun, herhalde -onun için ateşten yana azık olur.
Şüphesiz ki Allah, kötülüğü ve günahı kötülük ve günahla silmez; ama kötülüğü iyilikle siler. Çünkü kötülük kötülüğü silmez.» [358]
«İnsanlar üzerine Öyle bir zaman gelecek ki, kişi aldığına, ele geçirdiğine -helâl mıdır, haram mıdır?- hiç de aldırış etmiyecek.« [359]
«Hiç kimse elinin emeğinden yediğinden daha hayırlısını yememiştir.» [360]
«Doğrusu şeytanın âdemoğluna doğru bir adımı (sinyali) vardır; meleğin de bir adımı (sinyalı-ilhamı) vardır. [361]Şeytanın adımına gelince, o şer ile korkutur, hakkı yalanlar. Meleğin adımına gelince, o hayır va'de-der ve hakkı doğrular. Artık kim kendinde (meleğin) bu sinyalini duyarsa bilsin ki, o Allah'tandır. Allah'a hamdetsin. Bundan başkasını duyarsa, şeytandan Allah'a sığınsın.»
Ve sonra Resûlüllah (A.S.) Efendimiz ilgili âyeti okudu. [362]
«Hiç bir gün yok ki kullar sabahlayınca iki melek inmiş olmasın. Birisi şöyle der: Allahım! malını (Senin için muhtaçlara) harcayana, sarfet-tiğinin yerini dolduracak (ölçünün üstünde) ver. Diğeri ise şöyle der: Allahım! malını (Senin için muhtaçlara) harcamıyarak elinde tutana telef ver (o malın feyiz ve bereketini gider.» [363]
Kudsî hadîs İle Allah buyuruyor:
«Malını (Allah için muhtaçlara) harca ki sana da (rahmet ve bereket, feyiz ve ihsan) harcansın.» [364]
Fıkhî Yönü
«Kazandıklarınızın iyi-temiz olanından harcayın.»
a) Ayetin açık anlatımı, kazanılan her maldan zekât vermenin förz olduğuna delâlet etmektedir.
b) Yine bu anlatımdan yerden elde edilen her türlü üründen zekât vermenin gerekliliği anlaşılıyor.
Ne ^or ki bu âyetleri ilgili hadîsler ve diğer âyetlerle tefsir eden müc-tehit imamlar, genel ölçüdeki anlamı özelleştirmişler, böylece yerden çıkan ürünlerden hurma, üzüm ve kut (yaşamak için yenen ve besleyici özelliği olan şey) niteliğindeki tahıl ve benzeri şeylerden zekât vermenin farz olduğunu istinbat etmişlerdir.
İmam Ebû Hanîfe ise, âyeti daha çok genelliği üzere tutarak yerden (topraktan) çıkan tahıl, meyva ve sebzelerden zekât vermenin farz olduğu içtihadında bulunmuştur.
Böylece İmam Ebû Hanîfe ile Cumhur-i ulemâ arasında bu konuda farklı bir ictihad meydana gelmiştir. Bu konuda Cumhurun delili şudur: Hz. Muâz (R.A.), Resûlüllah (A.S.) Efendimize mektup yazarak meyve ve sebzelerden zekât alınıp almmıyacağını sormuş; Resûlüllah (A.S.) Efendimiz de : «Onlarda bir şey yoktur (zekât farz değildir)» diye cevap vermiştir. (1)
İmam Mâlik ve İmam Evzâî'ye göre, zeytinden de, olgunlaşmaya yüz-tutan meyvalardan da zekât vermek gerekir. Ancak toplanıp kurutulduktan sonra zekât nisbeti çıkarılıp verilir. Tahıldan ise, harman yapıldığında verilmesi gerekir.[365]
Yorumlar - Rivayetler
Ayette geçen harcamadan maksad nedir? Ne, niçin harcanacaktır?:
a) Hz. Ali bin Ebî Tâlib'e (R.A.) ve İbn Sirîn'e göre farz olan zekâttır.
b) İbn Atiyye, Berâ' bin Âzib, Hasan ve Katede'den yapılan açık rivayete göre, nafile anlamında olan sadakadır.
c) Kurtubî'ye göre, âyet hem farz olan zekâtı, hem nafile anlamındaki sadakayı içermektedir. Çünkü bozuk, işe yaramaz malın zekât olarak verilmesi men'edilmiştir. Sadaka konusunda ise böyle bir yasak soz-konusu değildir.
Nitekim çoğu müfessirlerimize göre de bu âyet hem farz zekâtı, hem nafile sadakayı kapsamaktadır, yani her iki konuda da malın iyisinden vermek gerekir, demişlerdir. Bozuk, çürük ve âdi hurma salkımını sadaka olsun diye Mescid'e getirip sütuna asan oldu. Bunu gören Resûlüllah (A.S.) Efendimiz: «Ne kötüdür bu asılan şey?!» buyurarak, murad-i ilâhiyi açıklamıştır. Hadîsin tamamı Tîrmizî'de geçer.
d) «Yerden size çıkardıklarımız»a gelince, bunlar üç kısımda topla-
e) Tirmizî bu hadîs için, «Sahih değildir» demiştir.
nır: Bitkiler, ziraatçilikle elde edilen şeyler, madenler ve raslanan defineler..
Bunlardan hangisi zekât kapsamına girer ve nisab miktarı nedir, ne zaman ve ne nisbette verilir? Mezheplerin farklı ictihad ve görüşleri olmuş mudur? Bütün bu konular kaynak fıkıh kitaplarımızda işlenmiştir. Buraya nakletmemiz, tefsirimizin hacmini büyültür. Biz sadece fıkhî konulardan bir kısmının özetini vermekle yetiniyoruz.[366]
Özel Mülkiyete Acık Tutulan Kapi
<<Ve Yerden size çıkardıklarımızdan harcayın.
Konumuzu oluşturan âyet bir bakıma dikkatleri yeraltı kaynaklarına çekmektedir. Burada esnek ve çok anlamlı cümleler kullanılmıştır. Çünkü Altah'ın yeraltında insanların hizmet yararına hazırlayıp sunduğu ni'met-ler o kadar çoktur ki, bunları saymakla bitiremeyiz. Kur'ân her çağa ve her millete, gelişen ve değişen her topluma seslenen Allah'ın en son ve en mükemmel kitabıdır. Hiç bir değişikliğe uğramadığı için de her kelime ve cümlesi Allah'tan geldiği gibi korunmaktadır. Bu bakımdan onun her kelime ve cümlesi üzerinde titizlikle durmamız ve ilâhî muradı çağın gelişen şartlarına göre araştırıp bulmamız gerekmektedir. Aksi halde Kur'ân'ın içinde yaşadığımız çağa olan kapısı kapalı tutulmuş olur.
«Yerden size çıkardıklarımız..» sözü, çok anlamlıdır. Sınırlama yoktur. Ni'metin çokluğuna işaret vardır.
Düne kadar tahıl, hurma, üzüm, altın, gümüş, bakır, demir ve benzeri madenler İle tefsir ediliyordu. Günümüzde ise bunlarla birlikte diğer hammaddeler, başta petrol ve kömür olmak üzere yeni yeni bulunan madenlerle yorumlanabilir.
Böyleoe İslâm ülkelerinin çoğunda demir ve kömür çağı yerini siyah altına terk etti. Petrol uzmanlarının ifadesine göre Orta-Doğu'da petrol yataklarının aynı tempoyla işletilmesine devam edilirse, daha yaklaşık 150 yıllık ihtiyat vardır. Günümüzde ise petrolün nasıl güçlü bir silah olduğunu anlatmaya gerek yoktur. Müslümanların toprağa ve yeraltına yeniden dönmesi güçlenmesinin işaretidir. Dinde bunu yasaklıyan bir hüküm şöyle dursun, tahrik ve teşvik eden emir ve tavsiyeler sayılmıyacak kadar çoktur. Hem bu emir ve tavsiyeler incelendiğinde göz ve gönül dolduracak ana fikirleri© doludur.
Diyebiliriz ki, zengin kaynakların bulunması ve yeniden Kur'ân'a dönülmesi, İslâm'ın «Büyük Uyanışı» nın ilk adımıdır. Kendi aralarında bu iki güç ve kaynaktan kaynaklanarak birleşirlerse, gökten inen som beyaz nuranî altın (Kur'ân), yerden çıkan siyah altın (petrol ve kömür), mutlak anlamda üstünlük sağlamaya yetecek en güçlü silahlardır.
Böylece İslâm'ın Jeopolitiği, hareket serbestisi içinde ekonomik yönde de sür'atle gelişmeye uyum sağlar; maddî güç ile manevî gücü birleştirip dengeli, sağlam ve uzun ömürlü bir sosyo-ekonomik güç meydana çıkar. Zekât, sadaka, faizsiz kredi gibi müesseselerle sosyal adaleti kurar.
Yukarıdaki âyet özellikle bu iki noktaya parmak basmıyor mu? Mallarınızın iyisinden sadaka verin, yerden size çıkardıklarımızla zayıf unsurları güçlendirin, uyarısı parlak bir güneş ışınları gibi çevremizi aydınlatmıyor mu?[367]
Özel Mülkiyete Açık Tutulan Kapi
«Kazandıklarınızın iyi-temiz olanından ve yerden size çıkardıklarımızdan harcayın,.»
islâm kendine has başlıbaşına bir sistem olup apayrı bir dünya görüşü getirmiştir. Ne kapitalizme, ne sosyalizme, ne de komünizme uyar. Çünkü ferdî çıkarı daha çok ön plâna alan, zengini çok daha zengin yapan, fakirden yana olmıyan ve altta kalanın canı çıksın diyenkapitalizm, «İnsanların hayırlısı, insanlara yararlı olandır,» ve «Kendin için sevip hoş gördüğün şeyi din kardeşin için de hoş görmedikçe mü'min olamazsın», prensiplerine ve yukarıda mealini verdiğimiz âyete ters düşmektedir.
Üretim araçlarını kontrol altına alıp, kişisel hürriyete imkân vermi-yen, bütün malların ortaklaşa kullanılmasını savunan ve özel mülkiyeti kökünden yıkıp kaldıran toplum rejimi diye nitelendirilen komünizm; konumuzu teşkil eden âyetlerin kişisel hürriyete ve özel mülkiyete tanıdığı geniş fakat fakirden yana haklara ters düşmektedir, Çünkü zekât ve sadakayı ancak zengin fertler verir, bu da özel mülkiyete dayanır. Yerden çıkan ürünlerin zekâtını keza toprak sahipleri muhtaçlara dağıtır. Böylece özel ve kişisel mülkiyet ve hürriyetin en verimli ve muhtaçtan yana acık kapısını getiren İslâmiyeîin bu ve benzeri izmlerle bağdaşmasına imkân yoktur.
Özel mülkiyeti kısmen veya tamamen kaldıran, mübadele ve dağıtım araçlarının bir kısmını ya da tamamını topluma ait sayan siyasî bir doktrin ve hareket anlamını taşıyan sosyalizm; özel mülkiyete yer veren, saygı duyan, üretim ve dağıtım vasıtalarını topluma ait kılmayan, her hak-ki-sahibine teslim eden, herkesin meşru kazancına kapıyı açık tutan, sosyal dengeyi âdil biçimde ayakta tutmak için zekât, sadaka, fitre, keffa-ret, faizsiz kredi ve çeşitli yardımlaşmayı öngören İslâm'a ters düşmektedir.
Yukarıdaki, âyet, taşıdığı çok geniş anlamıyla, bütün bu izmleri reddeder. Özel mülkiyeti belli ölçülerle ayakta tutmayı emreder. Fert ve toplum yararına -haklar ölçülü biçimde korunarak- sosyal adaleti en etkin şekilde gerçekleştirmeyi amaç edinir.[368]
Âyetler Arasında Bağlanti
Geçen âyetle, Rahmân'ın ilhamını. Şeytanın vesvesesinden ayırmanın; birincisine gönül kulağını çevirip ruhun asıl gıdasına kapıyı açık bulundurmanın; ikincisinden tiksinip uzaklaşmanın ve bu ses ve sinyale hemen meyleden ,nefsi terbiye etmenin aneak sağlam imân, selim akıl ve yararlı ilimle olabileceği hatırlatıldı.
Aşağıdaki âyetle, bu üç unsuru içeren hikmetin nasıl bir iyilik ve hayır olduğuna dikkatler çekiliyor ve akıl sahiplerinin bu konuda iyice düşünüp akıl ve hikmet aracıyla hakkı bâtıldan, iyiyi kötüden, doğruyu yanlıştan, saadeti bedbahtlıktan ayırdetmelerinin mümkün olduğuna işaret ediliyor.[369]
Meali :
269— Allah hikmeti dilediğine verir. Kime hikmet verilmişse, gerçekten ona çokça hayır verilmiştir. Bunu da ancak akıl sahipleri düşünüp anlar.
İlgili Hadîsler
«Hikmetin başı Allah korkusudur.» [370]
«Ancak iki şey hakkında (gıptaya dönüşür anlamda) hased edilir: Bİrİ, Allah'ın kendisine mal verip onu Hak yolunda harcamaya görevlendirdiği kimse; diğeri Allah'ın kendisine hikmet verip onunla hükmeden ve başkasına öğreten kimse..» [371]
«Hikmet mü'minin yitiğidir; onu nerede bulursa toplayıp kendine alsın.» [372]
«Hikmet, soylu kişinin şerefini artırır, köle olan kulu yükseltir de onu hükümdarlar meclisinde oturtur.» [373]
«Hikmet on bölümdür. Dokuz bölümü (ömrü boşa harcamıyarak kendi işiyle meşgul olup, ayartan kimselerden uzaklaşarak) kendi başına tenha kalmaktadır. Bir bölümü de (gereksiz yere konuşmayıp) susmaktadır.» [374]
Hikmet Nedir?
Cok yönlü ve çok anlamlı olan bu kelime üzerinde birbirine yakın farklı tanımlamalar ve yorumlar yapılmıştır. Bunlardan birkaçını şöyle sıralıyabiliriz :
1. Kur'ân'm nâsih ve mensûhunu, muhkem ve müteşabihini, önce inen âyetlerle sonra inen âyetlerin kronolojik sırasını, heiâl ve haram kıldığı şeyleri, örnek ve benzetmelerini bilmektir.
Bu tarif ve açıklama üzerinde daha çok İbn Abbas (R.A.) durmuştur.
2. Tabiînden Mücâhid'e göre, sözün doğrusunu ve isabetli olanını söylemektir.
3. Leys bin Ebî Sâüm'e göre, ilim, fıkıh ve Kur'ân'dır.
4. Ebû Ali'ye göre, saygı dolu Allah korkusudur. Çünkü Allah korkusu hikmetin başıdır.
5. İyi anlayış ve güze! kavrayıştır. Bu tarif üzerinde daha çok ünlü müctehit İbrahim Nahaî (R.A.) durmuştur.
6. Ebû Mâlik'e göre, Resûiüliah (A.S.) Efendimizin insan hayatına yön veren sünnetidir.
7. Zeyd bin Eslem'e göre, akıldır.
8. İmam Mâlik'e göre, Allah'ın dininde anlayış ve bilgili olmaktır. Bu da ancak Allah'ın insan kalbine yerleştirdiği bir lütuf ve inayetle gerçekleşir.
9. Müfessir Süddî'ye göre, peygamberliktir.
Cumhura göre hikmet, peygamberliğe has değildir, daha başka şeyleri, mertebe ve dereceleri de kapsar.
10. İbn Kasım'a göre, Allah'ın modelsiz ve örneksiz yaratıp meydana getirdiği yüce eseri üzerinde düşünmektir.
11. EI-Hasan'a göre, haram ve şüpheli şeylerden titizlikle kaçınmaktır.
Büyük müfessir Kurtubî (R.A.) bütün bu tanımlamaların ve yorumların mâna ve maksad yönünden birbirine yakın olduğunu söyler ve kelimeyi gramatik olarak şöyle belirler:
Hikmet, ihkâm 'dan masdardır. Bu ise, söz ve davranışla i t kan {sağlamlaşma, bir şeyi iyice bilme) demektir. Allah'ın Kitabı bir hikmettir; Peygamber (A.S.)ın sünneti de bir hikmettir. Fazîletten yana anlatılan her şey de hikmettir. Çünkü hikmetin aslı, insanı ölçüsüzlük ve dengesizlikten alıkoyan şeydir. Bu nedenle ilim, insanı bu durumlara düşmekten koruduğu için hikmet sayılmıştır. Kur'ân, akıl ve anlayış da böyledir.
12. İrâdeye yön veren yararlı ilimlerdir. Çünkü hikmetin aracı aklidir.
Büyük müfessir Fahrüddin Râzî (R.A.), Mefatihüigayb'de bu kelimenin yorumunu yaparken bazı rivayetlere de yer vermiştir. Özetle diyor ki;
«Hikmet, Kur'ân'da dört biçimde yorumlanmıştır:
1. Kur'ân öğütleri,
2. Anlayış ve ilim.
3. Kur'ân,
4. Peygamberlik.. [375]
Bütün bu yorumlar gerçekleştiğinde bir ucu gelip ilme dayanır. İnsanlara ise az bilgi verilmiştir.
Hikmeti, doğru olanı yapmak ve isabetli hareket etmekle yorumlamanın sınırı, beşerî gücümüze göre Allah'ın ahlakıyla ahlâklanmamız-dır. Bu mânanın dayandığı temel ise, Resûiüllah (A.S.) Efendimizin : «Allah'ın ahlakıyla ahlâklanın..» hadîsidir.
İşte hikmeti bu iki anlamın dışına çıkarmak mümkün değildir. Çünkü insanın asıl olgunluk ve erdemliği iki şeyde kendini gösterir, diğer bir deyimle açığa vurur: Hakk'ı hak olduğu için bilip tanımak, iyilik ve insanlıktan yana düşünmeyi mutlak hayır olduğu için işlemek.. Birincisinin ilme ve ona uygun idrâke, ikincisinin isabetli ve doğru olanı yapmaya dayandığını Kur'ân'dan öğreniyoruz. Nitekim :
İbrahim Peygamber (A.S.) ; «Rabbim! Bana hüküm lütfet» demiştir. Bu nazarî hikmettir. Hemen sonra : «Ve beni iyi kulların arasına kat..» diyerek amelî hikmeti arzulamıştır.
Musa Peygambere (A.S.) Allah şöyle seslenmişti : «Şüphesiz ki Ben Allah'ım, Benden başka ilâh yoktur.,» Bu nazarî hikmettir. Bundan hemen sonra şu emir eklenmiştir: «Bana kulluk edin..» Bu da amelî hikmettir.
İsâ Peygamber {A.S.) : «Ben Allah'ın kuluyum.,» demişti. Bu nazarî hikmettir. Sonra da : «Rabbim bana namaz ve zekât ile emretti..» diyerek amelî hikmete kapı açmıştır.
Cenâb-i Hak, Muhammed'e (A.S.) hitapla; «Bil ki, Allah'tan başka ilâh yoktur..» buyurmuştur. Bu nazarî hikmettir. Sonra da ; «Kusurlarından dolayı istiğfar et.» buyurarak amelî hikmetten söz etmiştir.
Allah, diğer bütün peygamberleri kasdederek (salât u selâm hepsine olsun) : «Allah kendi buyruğundan (haberli kılmak için) kullarından dilediğine melekleri ruh ile indirir de : Benden başka hiçbir ilâh olmadığını»
buyurarak kullarını yürümekte oldukları yolun tehlikesine karşı uyarmalarını ister. Bu, nazarî hikmettir. Bundan hemen sonra, «O halde bana kar-Ş» gelmekten sakının!» buyurması ise amelî hikmeti yansıtır. [376]
İşte Kur'ân bu ilâhî metotla insanî kemâlin (olgunluk) ancak bu iki kuvvetle gerçekleşebileceğini anlatır. [377]
İlim, Akıl Ve İmân
Bu üçü, insan hayatının iki kanadını, beden ve ruh yapısının birleşme sentezini, dünya ile âhiret bağlantısının asıl mâna ve maksadını formüle edip meydana getiren sehpadır. Kur'ân'da yukarıdaki âyetle bilhassa hikmetin mayasını oluşturan bu üç kavrama işaret edilmiştir. Çünkü hakkın sesini duyup ona kulak vermek; şeytanın, nefs anteniyle kalbe ve dimağa yolladığı sinyali anlamak önce bir imân ve akıl işidir. Birinin saadet va'dettiğini, diğerinin felâkete sürüklemek istediğini farketmek, imân ve akıldan güç alan ilim işidir.
Kur'ân bu üçlü sentezin çokça iyiliğe götüreceğini, daha doğrusu dünya ve âhiret hayrına ancak bununla erişilebileceğini noktalıyor.
Onun için Resûlüllah (A.S.) Efendimiz, «Hikmet mü'minin yitiğidir.»[378] «İlim İslâmın hayatı, imânın direğidir.» [379] «Kişinin aklı tamamlanmadıkça dini tamamlanmaz..» [380] buyurarak bu hakikati en ölçülü biçimde yansıt-m»şt.r.[381]
Âyetler Arasında Bağlantı
Geçen âyetlerle, gösteriş için harcanan ve bir de harcandıktan sonra başa kakılan, gönül incitilen maldan ve onun sahibinden söz edildi. Allah yolunda harcanan malın ve tertemiz duygularla İslâm cemaatine yardım elini uzatanın değer taşıdığı ve Allah katında mükâfata lâyık bulunduğu hatırlatıldı ve sonra bu doğrultuda düşünüp imândan gelen sese kulak vererek hareket etmenin bir hikmet konusu bulunduğuna dikkatler çekildi.
Aşağıdaki âyetler, hangi düşünce ve inanca dayanırsa dayansın yapılan iyiliklerin ve ortaya konan harcamaların herhalde Allah tarafından bilindiği belirtiliyor ve böylece gizli maksat taşımanın hiç kimseye yarar sağlamıyacağı hatırlatılarak sosyal yapıda zengin-fakir ilişkilerinin gerçek ölçüsü veriliyor; iki tarafın da onur kırıcı, yüzsüzlüğe yolaçıcı davranışlardan kaçınmaları isteniliyor. Allah'ın mülkünde O'nun ni'metini O'nun kullarına verirken çok dikkatli davranılmasının gerektiğine, zenginle fakir, işverenle işçi arasında dengeli, ölçülü bir kardeşliğin kurulmasına büyük bir gereksinme olduğuna İşaret ediliyor[382]
Meali:
270— Nafakadan ne harcadınız veya adaktan ne adadınızsa herhalde Allah onu bilir. Zâlimlerin yardımcıları yoktur.
271— Sadakaları açıkça verirseniz o ne güzel! Eğer onu gizler de öylece fakirlere verirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır ve (Allah bu sebeple) günahlarınızdan bir kısmını örter (de bağışlar). Allah yaptıklarınızdan elbette haberlidir, (onları yeterince bilir).
272— Onları doğru yola iletip eriştirmek sana gerekmez, (senin görev sınırına girmez). Ama Allah dilediği kimseyi doğru yola eriştirir. Hayır (ve iylik)den ne harcarsanız bunun yararı kendinizedir. Zaten siz ancak Allah rızasını gözeterek harcarsınız. Hayırdan ne harcarsanız karşılığı tastamam verilir ve siz haksızlığa uğramış olmazsınız.
273— (Sadakalarınızı), kendilerini Allah yoluna adayıp yeryüzünde dolaşmayan (kapı kapı gezmiyen) fakirlere (verin) ki, onlar yüzsuyu dökmediklerinden, durumlarını bilmeyen, onları zengin sanır. Onları (sîz Allah yolunda olanlar) çehrelerinden tanırsınız; insanlardan yüzsüzlük ederek istemezler. (Evet) hayırdan ne harcarsanız şüphesiz ki Allah onu bilir.
274— Onlar ki, mallarını gece, gündüz; gizli ve açık (hayır işleyerek) harcarlar, işte onların ecir (karşılık verilecek mükâfatları Rabları kalındadır. Onlar üzerine bir korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir de..
İniş Sebebi
Ashab-ı Kirâm'dan birkaç zat Resûlüllah (A.S.) Efendimize, açık ve gizli verilen sadakadan hangisinin daha iyi olduğunu sordu. Bunun üzerine yukarıdaki âyetler indi.
Diğer bir rivayete göre:
Hazreti Ali (R.A.)nin dört dirhemi vardı; birini gece, birini gündüz, birini gizli, birini de açık olarak fakirlere harcadı. Bu sebeple yukarıdaki Ugili âyet indi. [383]
Ayrıca Kurtubî'nin tesbitine göre, 272. âyet şu sebebe bağlı olarak inmiştir:
Önceleri Müslümanlar, inanırlar da İslâm'a girerler umuduyla gayr-i müslimlere de sadaka verirlerdi. Sonra «Onları doğru yola iletip eriştirmek sana gerekmez» uyarısı indi. Yani verdiğiniz sadaka ile böyle bir sonuç beklemenize gerek yoktur. Çünkü Allah dilediğini doğru yoia eriştirir. Size düşen görev, doğru yola irşad etmektir.
Nitekim Ebûbekir Sıddîk (R.A.)ın kızı Esma (R.A.) bir ara kâfir olan dedesi Ebû Kuhafe'ye sadaka vermek istedi, fakat küfür üzere olduğunu düşünerek vazgeçti. Bunun üzerine yukarıdaki ilgili âyet indi. Böylece gayr-i müslimlere de -muhtaç durumda bulunuyorlarsa- sadaka verilebileceği anlaşılıyor. Tabii zekât, Müslüman fakirlerin hakkıdır, başkasına verilmez.
İbn Ebî Hâtim'in rivayetine göre, İbn Abbas (R.A.) in şöyle dediği tes-bit edilmiştir;
«Peygamber (A.S.) Efendimiz bize ancak Müslüman halka sadaka vermemizi emretti. Sonra bu (ilgili) âyet inince gayr-i müslimlere de sadaka vermemize cevaz kapısı açılmış oldu.»
İbn Ebî Şeybe'nin tesbitine göre ise, Resûlüllah (A.S.) Efendimiz Ashabına : «Ancak sizin dininizden olanlara sadaka verin!» diye emretmiştir. Bunun üzerine 272. âyet inmiştir.
Bütün bu rivayetlerden şu sonucu çıkarabiliriz:
Zekât sadece Müslüman fakirlerine ve Kur'ân'ın belirttiği Müslümanlardan sekiz sınıfa verilebilir. Sadaka ise hem Müslüman fakirlere, hem de gayr-i müslim fakirlere verilebilir.[384]
İlgili Hadisler
Sadaka ile ilgili âyetler ardarda inmeye başlayınca Hz. Ömer (R.A.} servetinin yarısını, Hz. Ebûbekir Sıddîk (R.A.) ise tamamını alıp Resûlüllah (A.S.) Efendimize getirdiler ve fakirlerle Allah yolunda savaşan muhtaçlara dağıtılmasını dilediler. Bunun üzerine Resûlüllah (A.S.) Efendimiz Ömer'e sordu:
— Ya Ömer! geriye çocukların için ne bıraktın?
Ömer (R.A.) şu cevabı verdi:
— Yarısını onlara bıraktım..
Sonra Resûlüllah (A.S.) Efendimiz Ebûbekir Sıddîk'a sordu:
— Ya Ebâbekir! geriye çocukların için ne bıraktın?
— Allah ve Resulünün (müjdeleyici anlamda) verdikleri sözü bıraktım, diye cevap verdi. Bu sınırsız cömertlik karşısında Hz. Ömer fazlasıyla duygulandı ve nemli gözlerini Ebûbekir'e çevirerek şöyle demekten kendini alamadı: «Evet, ya Ebâbekir! ne kadar bir hayır kapısını açmada yola çıkildiysa, mutlaka sen daha erken oraya vardın.» [385]
«Yedi kimse vardır ki, Allah onları kendi gölgesinden başka bîr gölgenin bulunmayacağı günde gölgelendirecektir:
1. Âdil hükümdar,
2. Allah'a İbâdet ve kulluğun (derin mânası) içinde gelişen genç,
3. Allah için sevişen, bu sevgi üzere biraraya gelip bu sevgiyle ayrılan iki adam,
4. Câmi'den çıktıktan sonra tekrar oraya dönünceye kadar kalbi camiye bağlı kalan kimse,
5. Yalnız başına bulunduğunda Allah'ı anıp gözleri yaşaran kimse,
6. Soylu güzel bir kadın kendine çağırdığında, «Ben, âlemlerin Rab-binden korkarım» diyen adam,
7. Bir sadaka verirken onu sağ elinin verdiğini sol eli bilmîyecek biçimde gizli tutan kimse.. [386]
«Yanında kendini doygun kılacak kadar malı bulunan kimse, buna rağmen dilenirse, o ancak Cehennemden bir kor {ateş parçası) istemiş olur.» [387]
«Kur'ân'ı açıktan okuyan, açıktan sadaka veren gibidir. Kur'ân'ı gizli (içinden) okuyan, gizli sadaka veren gibidir.» [388]
«Zengine ve bir de güçlü, azası sağlam sıhhatli olana sadaka helâl olmaz.» [389]
«Yoksul, kapı kapı dolaşıp bir iki hurma, bir iki lokmayla, bir iki yemekle (ilgi gösterip) çevirdiğin kimse değildir. Ama yoksul, kendini doygun kılacak bir şey bulamıyan ve farkedilîp tanınmadığı için de kendisine sadaka verilmiyen, (aynı zamanda bu durumuna rağmen) insanlardan bir şey istemiyen kimsedir.» [390]
«Kimin kırk dirhemi olduğu holde dilenirse yüzsüzlük etmiş olur.» [391]
İslâm Sınıf Kavgasına Kapı Açmaz
«Hayır ve iyilikten ne harcarsanız bunun yararı kendinizedir.»
İslâm, kapitalist ülkelerde olduğu gibi emek-sermaye çatışmasına neden olan grev ve lokavta yer vermemiştir. İşçinin hakkının korunmasını, işverenin, malına haksız tecavüzün önlenmesini devletin yetki ve otoritesine bırakmıştır. Bunun yanisıra sermayenin mahdut ellerde birikmesini, vergi, zekât ve benzeri sosyal yardımlaşma kurumlarını harekete geçirerek önler. Üretici, tüketici ve işçiyi olumsuz yönde etkiliyen grev ve lokavta kapı açmadan, meseleyi iki tarafın haklan zedelenmeden çözer. Bunun aksine günümüzde kapitalist ülkelerde emek-sermaye çatışması devlet otoritesinin dışına çıktığı ve böylece grev ve lokavt sonucu üretici ve tüketicinin çıkarları zedelendiği için çözümü çok zor sosyo-ekonomik tepkilere yol açmıştır. Kısacası emekle sermaye arasında uzun vadeli bir uzlaşma sağlamak başlıbaşma bir ütke meselesi haline gelmiştir.
İslâm sınıf kavgasına, hiç olmazsa sürtüşmesine kapı açan bu tür yollan kapamış, zenginle fakir, işverenle işçiyi makul şartlarla kardeş yapmıştır. «Yanınızda çalışanlar sizin kardeşlerinizde, Allah onları sizin elinizin altında bulunduruyor: Yediğinizden onlara yedirin, giydiğinizden onlara giydirin. Güç getiremiyecekleri yükü onlara yüklemeye kalkışmayın, böyle bir durum meydana gelirse onlara yardımcı olun..» [392] mealindeki hadîs-i şerîf, bu iki sınıf arasındaki kardeşlik bağının en güzel ve anlamlı ölçüsünü sunmaktadır.
Konumuzu oluşturan âyetlerle de yapılan iyiliklerin, onur kırıcı biçimde olması önlenmekte, böylece fakirle zengin arasındaki mesafe bir bakıma kaldırılmaktadır.
Sınıflar arasındaki sürtüşmeye kapı açmayı önleyen bu âyetlerin yorumunu yaparken önemli noktaları sıralamakta yarar vardır:
1. Yapılan her iyiliğin, adanan her adağın ne için ve ne amaçla yapıldığını Allah bilir ve ancak Allah rızası gözetilerek ve fakirden, muhtaçtan bir karşılık beklenmiyerek yapılan hayrı, iyiliği ve adağı kabul eder ve bunun karşılığını hem dünyada, hem âhirette noksansız verir. Dünyadaki karşılığı, üretimin durmaması ve tarafların olumsuz yönde etkilenmemesi, fiatların artıp tüketiciyi zor duruma düşürmemesi ile yorumlanabilir. Ahiretteki karşılığı mutlak saadettir.
Gösteriş için, halkın övgüsünü kazanmayı amaç edinilerek yapılan iyilik ve hayrı kabui etmez. Çünkü bu tür davranış ve düşüncede hem gizli bir şîrk yatmakta, hem de fakir ve muhtacın onuru zedelenmektedir.
2. Elindeki mal ve servetini Allah yolunda harcamıyarak, toplum yapısında sosyal adaletin sağlanmasına bu açıdan darbe indirenleri, Allah, ilâhî sünnete uymadıkları için hem dünyada, hem âhirette cezalandırır; O'nun kanunları değişmez. Servet biriktirmeyi tek amaç olarak seçen maddeciler böylece hem kendilerine, hem bağlı bulundukları topluluk ve millete büyük bir haksızlık etmiş sayılırlar. Bu yüzden sosyal yapıda bir dengesizlik meydana gelir; sınıflar arasında çetin bir sürtüşme başlar, üretici ve tüketici büyük kayıplara uğrarsa, artık Allah o haksızlara yardım etmez. Çünkü : «Zalimlerin yardımcıları yoktur..»
3. Onur kırıcı, haysiyet zedeleyici olmaması, muhtaçların gönül rahatlığıyla yapılan yardımı yiyebilmeleri için sadakaları (zekât ve benzeri yardımları) gizlilik ölçüleri içinde fakirlere vermek çok daha hayırlıdır. Hem güzel ahiâkın iyi örneklerinden biridir. Başkası da yardımda bulunsun diye bir teşvik anlam ve niyeti taşıyorsa, açıkça verilmesi de iyi olur.
4. Hidâyet genellikle iki kısma ayrılır: Biri, hayır ve saadet yoluna ulaşmada başarılı kılmaktır ki bu, Allah'a aittir. Diğeri, hayır ve saadet yolunu göstermektir ki bu. Peygamber (A.S.) Efendimiz ile ümmetinden irşat etme yetkisinde olanların görevidir.
Bundan çıkarılan sonuç şudur:
Peygamberin ve O'nun yolunda bulunan mürşitlerin asıl görevi, toplumun kültürel, sosyo-ekonomik, psikolojik ve aile yapılarını, millî duygularını dikkate alarak onlara iyilik ve saadet yolunu göstermek, kul ile Allah arasındaki caddeyi onlara gösterip belirlemektir.
İşte hidayete ulaştırmada insana tanınan sınır buraya kadardır. Şöy-leki: Allah için, O'nun rızasını elde etmek niyetiyle hizmete atılan mürşitler, beşerî bütün güç ve yeteneklerini ortaya koyarak insanları hakka ir-şâd ederler. Ama doğru yola, hakka ve saadete ulaştırmak (hidâyet) Allah'a aittir. Çünkü Kur'ân : «Onları doğru yola iletip eriştirmek sana gerekmez, (senin görev sınırına girmez). Ama Allah dilediği kimseyi doğru yola eriştirir.» buyuruyor. Başka bir âyetle de şöyle hatırlatılıyor: «Rabbın dileseydi yeryüzünde kim varsa hepsi de imân ederdi. Hal böyle iken mü'min olsunlar diye sen mi insanları zorlayacaksın?! Allah'ın İzni olmadıkça hiçbir kimse imân etmez.» [393]
5. Bu sınırı ve anlamını bilen, inceliğini imân ve akıl ölçüleri içinde kavrayan mü'minler Allah rızasını gözeterek harcarlar da içlerinde bir sıkıntı duymazlar; gerekirse gayr-i müsiimlerden fakir ve muhtaç vatandaşlara sadaka verir, fakat bununla onları hidâyete (hak dine) eriştireceğini düşünmez, sadece doğru yoiu gösterme niyetiyle hareket ederler. Çünkü hayır ve iyilikten ne harcarlarsa bunun yararını hem dünyada, hem âhirette göreceklerine inanırlar.
6. Toplum yapısında insan olmanın anlamını kavramış, imân terbiyesiyle ruhunu geliştirmiş nice fakirler var ki, bu niteliklerinden dolayı hiç kimseye durumlarından söz etmezler, yüzsüzlük yapmazlar. Onların çehresinde îmân, irfan, kanaat, sabır ve Allah'a kul olmanın belirtileri her zaman belirgindir. Böylelerini, daha çok oluşturulan hayır kurumlarıyla tesbit edip yardımda bulunmak, yine topluma verilen bir görevdir. Ayrıca Resûlüllah (A.S.) devrinde bu husus bir yandan da devletin görevleri arasında bulunuyordu. Toplanılan zekâtı ayrı bir fon meydana getirerek fakirlere zamanında ulaştırırdı.
«(Sadakalarınızı) kendilerini Allah yoluna adayıp yeryüzünde dolaşa-miyan fakirlere (verin)..»
Mealindeki âyette sözü edilen bu fakirler kimlerdir?
a) Kendilerini savaş için Allah yoluna vakfeden ve bu yüzden ticaret ve sanatla uğraşmaya vakit bulamıyan kahraman gazilerdir. Onları her bakımdan, özellikle maddî yönden desteklemek Müslüman zenginlerin görevidir.
b) Allah yolunda savaştan savaşa koşup yaralanan ve bu yüzden iş göremiyecek duruma gelen malûl gazilerdir. Müslüman zenginler ya doğrudan, ya da devlet eliyle açılan bir fon aracılığıyla bunlara yardım elini uzatmalıdırlar.
ç) İslâm uğrunda yurdunu, malını ve yakınlarını terkedip Medine'ye gelerek yerleşen ve fakat ev bulamayıp Mescid-i Saadetin bitişiğindeki hurma dallarından yapılan gölgeliğin altında toplanan ve asıl görevleri, Peygamber (A.S.) Efendimizin Sünnetini, emir ve yasaklarını tesbit edip öğrenmek olan Ashab-ı Suffadır. [394]
7. Mallarını gece ve gündüz, gizli ve açık harcayanların, mükâfatları Rableri katındadır. Kur'ân bu mükâfatı iki biçimde noktalıyor:
a) «Onlar üzerinde bir korku yoktur,
b) Ve onlar üzülmeyeceklerdir..»
Sözü edilen korku, biri dünyada, diğeri âhirette olmak üzere iki kısımdır: Dünyadaki korku, fakirle zengin arasındaki mesafeyi açmak, sınıf kavgasına ortam hazırlamak ve böylece materyalizm belâsı ve komünizm fırtınası ile yüzyüze gelmektir. O halde kendi ülkesinde sağlam ölçüler içinde dinî ve millî bir eğitim süzgecinden geçtikten sonra sınıflar arasındaki açıklığı bir uçurum haline gelmeden kapatan inanmış zenginlere ve orta hallilere korku yoktur. Çünkü sosyal adaletin gerçek ve vazgeçilmez elementleri harekete geçirilmiştir.
Âhiretteki korku, dünyada iken görevini yerine getirmemenin, kişisel çıkarını her şeyin üstünde tutmanın doğurduğu eiim sonuçların hazırladığı, ilâhî adalete uygun bir azâbdır.
Bunun gibi sözü edilen üzüntü de, biri dünyada, diğeri âhirette olmak üzere iki kısımdır: Dünyadaki üzüntü, mevcut nîmetin elden gitmesi, insanların birbirine düşman kesilip saldırması ve huzurlu bir hayatı va'de-den kapıların kapanmasıdir. Çünkü dünyadaki ıstırapların en kötülerinden biri, mevcut nîmetin elden gitmesinden doğan üzüntüdür. Hele bir de, kişide sağlam bir imân ve arınmış bir ruh yoksa, neticesi ya kalp krizi, ya da intihar olur.
Âhiretteki üzüntü, Allah'ın verdiği araçları yerinde, amacında kullanmamanın ve bu yüzden İnsanlara yararlı bir kişi olamamanın sürüklediği bataklığın bütün açıklığıyla ortaya çıkmasıdır.[395]
Fıkhî Yönü
«Eğer onu gizler de öylece fakirlere verirseniz o ne güzel!»
Yukarıdaki âyette geçen sadakadan maksad, tetavvu' olanıdır. Çünkü zekât gayr-ı müslimlere verilmez. İlim adamlarımız bu konuda görüş birliği halindedir. Dayanak ve dilleri ise, şu hadîstir: Resûlüilah (A.S.) Efendimiz Müslüman cemaate hitap ederek :
«Zekâtı zenginlerinizden alıp fakirlerinize vermekle emrolundum.»
buyurmuştur. [396]
O halde gayr-i müsiimlere sadece yardım olarak sadaka verilir. Müslüman fakirlerin hakkı olan zekât ve fitre veriimez.
Nitekim Resûlüilah {A.S.) Efendimiz, Muâz'ı (R.A.} Yemen'e gönderdiğinde ona : «Zekâtı onların (Müslümanların) zenginlerinden al, fakirlerine dağıt.» buyurmuştu. [397]
İtikadı Yönü
1. Dilencilik:
Ahmed bin Hanbel'den, «Ne zaman dilenmek mubahtır?» diye sorulduğunda, şu cevabı vermiştir: «Kişinin yanında gıdasını ve yaşamasını karşılayacak bir şey bulunmadığı zaman...»
İlim adamlarından Ebû Abdullah'a soruldu :
— Bir kimse sıkıntıya düşer, muztar durumda kalırsa dilenebilir mi?
— Evet, diye cevap vermiştir. Soran devam etmiş:
— Peki ama yüzsuyu dökmek, onurunu kırmak istemezse?.,
— Bu onun için daha hayırlıdır. Çünkü Müslüman bir üikede bir kişinin açlıktan öldüğünü sanmıyorum. Allah onun rızkına herhalde bir sebep yaratır. Çünkü Peygamber (A.S,) : «Kim iffetli olur, yüzsüzlük etmezse Allah onun iffet ve onurunu korur.» buyurmuştur. [398]
Ebubekir (R.A.) diyor ki:
Peygamber (A.S.) Efendimizden soruldu:
— Yiyecek bir şey bulamıyan kimse dilenir mi, yoksa ölmüş hayvan etini mi yer?
Buyurdu ki:
— Birisinden bir şey isteme imkânı varken ölü hayvan etinden hiç yenilir mi?
Yüzsuyu dökemiyen fakirleri tesbit edip onların halini Müslüman zenginlere duyurmak sünnettir. Nitekim yalınayak, yarı çıplak bir vaziyetteki bir topluluk Resûlüilah (A.S.) Efendimize gelmişti. Onların bu acıklı halini gören Peygamber, Ashabına: «Bunlara zekât ve sadaka verin» diye emretmişti.
Ebû Ömer (R.A.) bu konuda Resûlüllah (A.S.)ın şöyle buyurduğunu da kaydediyor: «Fakirler için şefaatçi olun ki sevap kazanasınız.»
Ahmed bin Hanbel de buna cevaz vermiş ve rivayetleri doğrulamıştır. Ebû Dâvud ve Nesâî'nin yaptıkları rivayete göre: Firâs oğullarından bir adam. Peygamber (A.S.) Efendimize geldi ve:
— Dilenebilir miyim?
Diye sordu. Resûlüllah (A.S.) Efendimiz ona : — Hayır, rasgele değil, ancak sâlih kişilerden iste, buyurdu.
Muhtaç durumda olup dilenmiyen bir fakire yardım gönderilince reddetmesi doğru olur mu? Hayır, kabui etmesi Sünnete uygundur. Nitekim Resûlüllah (A.S.) Efendimiz, Hazreti Ömer'e bir şeyler göndermişti. Ömer (R.A.) onu kabul etmiyerek geri çevirmişti. Resûlüllah (A.S.) ona :
— Ya Ömer! neden geri çevirdin? Diye sorunca, o şu cevabı vermişti:
— Siz bize, bir şey almamanız daha hayırlıdır, buyurmadmiz mı? Bunun üzerine Resûiüllah (A.S.) Efendimiz:
— Evet, ama benim dediğim dilencilik yoluyla ilgilidir. Dilenmeksizin birisinin gönderdiği yardımı kabui edersin. Çünkü bu Allah'ın sana ayırdığı bir rızıktır.
Hz. Ömer (R.A.) bu açıklamayı dinledikten sonra şöyle yemin etti:
— Vallahi, bundan böyle kimseden bir şey dilenmiyeceğim ve bana gönderilen hiçbir yardımı da geri çevirmiyeceğim. [399]
Yine bu konuda diğer sahih bir rivayete göre, Hz. Ömer (R.A.) diyor ki: Peygamber (A.S.) bana bazen bağışta bulunurdu. Ben de: «Bunu daha fakire verseniz ya?, derdim. Bir gün yine bana bir mal bağışladı. Ben de: «Benden daha fakire verseniz ya?» dediğimde şöyle buyurdu : «İstemeye kalkışmadığın halde sana şu maldan bir şeyler gelirse, onu al; gel-miyenin peşine nefsini takma!» [400]
Durumu iyi olduğu halde yüzsüzlük edip ısrarla istemek haramdır. Ama kişi sıkıntıda olursa, ısrar etmek iyi olmamakla beraber dilenebilir.[401]
Doğru Yola Eriştirmek (Hidâyet)
«Ama Allah dilediği kimseyi doğru yola eriştirir.»
Doğru yola eriştirmekle çevirisini yaptığımız «hidâyet» iki anlam taşır: Biri, hayır ve saadet yoluna iletip başarıya eriştirmektir ki Ebû Suud Efendinin deyimiyle, «Arzulanan şeye ulaştırıcı olan özel hidâyet»tir. Bu anlamdaki hidâyet Allah'a aittir; beşer yetkisinin sınırı dışında kalır. Çünkü mürşit ancak hayır ve saadet yoluna irşat etmekle yükümlü ve görevlidir ki, hidâyetin ikinci anlamı budur.
Hayır ve saadet yoluna eriştiren ve eriştirici olan ancak Allah olduğuna göre, mürşidin bu konudaki irşadının yeri ve anlamı ne olabilir? Buna daha çok pratikten bir örnek verelim : Büyük bir kentin istasyonuna gelen yabancı, kentin hiçbir semtini bilmiyor, yol gösteren bir kimse arıyor. Hayırhahlardan ya da görevlilerden biri ona kenti tarif ediyor ve aynı zamanda eline o kentin haritasını da veriyor. Böylece yol göstericinin görevi bitmiş oluyor. Kentte arzuladığı yeri bulup gitmesi için bu kez aklını, zekâsını ve yeteneğini kullanması gerekiyor. O takdirde Allah da ona yardımcı olur.
İşte Peygamber ve O'nun yolundaki mürşitlerin görevi, insan aklını, zekâ ve yeteneğini harekete geçirmek, saadet caddesini göstermek ve yoldaki engellerden, tehlikelerden, konaklama yerlerinden haber vermektir. Artık yolu bulup yürümek, engel ve tehlikeleri bir bir düşünüp tedbir almak, yolcuya düşer. Bu da ancak ilâhî kanuna uyarak akli, zekâyı ve bütün yetenekleri kullanmaya bağlıdır. Çünkü bunları kullanmak ilâhî sünnete uymak demektir. O'nun sünnetine uyulunca da hidâyet bulmaya namzet olmaktır. Böylece Allah'ın has inayet ve hidâyeti tecelli eder de o kulu doğru yola eriştirir. Tabii dilediği kimse için bu böyledir.[402]
Âyetler Arasinda Bağlantı
Geçen âyetlerle Allah rızası için harcanan sadakadan ve onun faziletinden, topluma sağlayacağı yararlardan sözedildi. Aşağıdaki âyetlerle, fakiri çok fakir, zengini çok zengin eden, alın teri döküp kazananın kazan-cmın,hic çalışmayıp sadece parasını kullanan tefeciye ulaşmasını sağlayan ribâ (faiz)in zararlarından, fert ve toplumu nasıl kemirdiğinden, den-9eyi bozucu, her şeyi maddeye bağlayıcı bir nitelik taşıdığından, sömürü-
cü bir sistemin tuzağı ve kapitalizmin sosyal adaleti yıkan bir oyunu bulunduğundan önemli fakat uyarıcı biçimde bahsedilmektedir.[403]
Meali :
275— Riba (= faiz) yiyenler, (kabirlerinden) ancak Şeytan çarpmış kimse gibi kalkarlar. Bu, onların «Ahm-satım da faiz gibidir», demelerin-dendir. Halbuki Allah ahm-satımı helâi, faizi haram kılmıştır. Artık bundan böyle kime Rabbinden bir öğüt gelir de faizden vazgeçerse, geçmişi kendisine, işi hakkındaki hüküm ise Allah'a aittir. Kim de faize döner, önce olduğu gibi faizcilik yapmaya tekrar başlarsa, işte onlar Cehennemliktir, orada hep kalıcılardır.
276— Allah faizi, bereketini gidererek hep azaltır; sadakaları ise bereketlendirip arttırır. Hem Allah çok inkarcı hiçbir günahkârı sevmez.
277— Şüphesiz ki imân edip yararlı işlerde bulunan, namazı kılıp zekâtı verenlerin mükâfat ve sevapları Rabları kalındadır. Hem onlara hiçbir korku da yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir de.
278— Ey imân edenler! Allah'tan korkun, faizden arta kalanı bırakın, eğer gerçekten inanmışsanız (Rabbinizin emrine uyun).
279— Yok eğer böyle yapmazsanız, artık Allah'a ve Peygamberine karşı savaş açtığınızı bilin. Eğer tevbe edip (faizcilikten vazgeçerseniz) ana sermayeniz sizindir. Artık ne haksızlık eder, ne de haksızlığa uğramış olursunuz.
280— Eğer borçlu sıkıntıda ise, onu, bir kolaylık bulununcaya kadar beklemek (uygun olur). (Alacağınızı) sadaka olarak bağışlarsanız sizin için -eğer bilirseniz- daha hayırlıdır.
281— Allah'a döndürüleceğiniz ve sonra da herkese kazandığının (karşılığı) eksiksiz verileceği günden (o gündeki hesaptan) korkun. Onlara haksızlık da edilmiyecektir.
Bu âyetlerinAbbas bin Abdüimuttalib ile Osman bin Afvan (Allah ikisinden de razı olsun) hakkında indiği söylenir. Faizini hurma almak üzere bir adama ödünç para vermişlerdi. Hurma zamanı gelince borçlu, onlara başvurarak tahakkuk eden faizi ödediği takdirde çoluk-çocuğuna yetecek hurma kalmayacağım, bunun için biriken faizin yarısını ertelemelerini, buna karşılık ayrıca belli nisbette faiz ödeyeceğini teklîf etti. Onlar da kabul ettiler. Süre dolunca faizlerini istediler, borçlu büsbütün zor durumda kaldı. Bunun üzerine, ilim adamlarından Atâ' ve İkrime'ye göre, ribâ ile ilgili âyet indi.
Peygamber (A.S.) Efendimiz Abbas ile Osman'ı çağırıp ilâhî emri teb-lîğ ettiğinde her ikisi de faizden vazgeçip sadece verdikleri borcu aldılar.[404]
Bu konuda birkaç rivayet daha vardır, asıl tema anlaşıldığından nakletmeye gerek görmedik. Ancak Zeyd bin Eslem'den yapılan şu rivayeti belirtmemizde yarar vardır:
Mekke'de Sakafîlerden Amr oğulları ile Mahzûmîlerden Muğîre oğulları arasında câhiliyye günlerinden, kalma ribâ (faiz) borcu bulunuyordu. Bunlar İslâm'a girince Sakiflîler bu borcun ödenmesini talep ettiler. Mah-zumîler ise, «Biz İslâm'a girdik, İslâmî bir kazancımızdan faiz veremeyiz» dediler. Bunun üzerine mesele Mekke valisi, ya da naibi İtab bin ÜSEYD'e intikal ettirildi. O da bir mektup yazarak konuyu Resûlüllah (A.S.) Efendimizden sordu. O sebeple «Ey imân edenler! Allah'tan korkun, faizden orta kalanı bırakın, eğer gerçekten inanmışsanız..» mealindeki âyet indi. [405][406]
İlgili Hadîsler
«Mi'rac gecesi bir ırmak kenarına geldik (kan gibi kırmızı olduğunu sanıyorum). Irmak'ta bir adamın yüzdüğünü ve kenarında çokça taş toplamış bir adamın durduğunu, yüzen adam kıyıya doğru yaklaştıkça ağzına o adamın birer taş attığını, onun da atılan bu taşları yuttuğunu gördüm. Gördüğüm bu temsilin neyi ifade ettiğini sorduğumda, Cibril: «Dünyada iken ribâ (faiz) yiyeni temsil ediyor, diye cevap verdi.» [407]
«Ribâ yetmiş bölümdür; en kolay (hafif) kısmı, adamın kendi anasıyla evlenmesi (gibi)dir.»[408]
«İnsanlar üzerine bir zaman gelecek (hepsi de) ribâ (faiz) yiyecek,» Bunun üzerine soruldu :
— Ey Allah'ın Peygamberi! İnsanların hepsi de mi yiyeceK?
— Verniyenin de tozu dumanı burnuna ulaşacaktır. Diye cevap verdi.: [409]
«Doğrusu Allah ribâ yiyene, yedirene, şahidterine ve kâtibine lanet etmiştir.» [410]
«Şüphesiz ki Allah sadakayı kabul eder, onu sağ eli (rahmeti)yle alır; sizden biriniz nasıl tay'ıni besleyip büyütürse, öylece Allah sadakayı artırıp, çoğaltır; o kadar ki bir lokması UHUD dağı gibi olur.» [411]
«Kim sıkıntıda bulunan borçluya mühlet verirse, ona her geçen gün İçin o alacağı kadar sadaka sevabı vardır.» [412]
Resûlüllah (A.S.) Efendimizin VEDA' HUTBESİNDE faizle ilgili sözlerinin çevirisi:
«Yanında bir emanet bulunan kimse, bu emaneti kime aitse ona vermelidir.
«Her türlü ribâ (faiz) yasaktır. Ana sermayeniz sizindir, ne haksızlık ediniz, ne de haksızlığa uğrayınız, (Veya ne zulmeder, ne de zulme uğrarsınız).
«Allah ribâ (faiz) yoktur, diyor. Abdulmuttalib oğlu Abbas'in bütün faiz (muamelesi) yasaktır.»[413]
Faizin Haram Kılınmasının Bazı Nedenleri
Bu konuda önce müfessîrlerimizin yorum ve görüşlerini aktarmayı, sonra da iktisatçılarımızın görüş ve tesbitlerine yer vermeyi uygun bulduk :
Müfessir Alâuddin, Lübabutte'vîİ' de diyor ki:
«Ribâ'nın haram kılınmasının bir takım nedenleri vardır; bunları dört madde halinde özetliyebiliriz:
1. Ribâ (faiz) başkasına ait bir mah karşılıksız (ivazsız olarak) almaktır.
2. Ticaretle uğraşmayı engellemek, hiç yorulmadan başkasının kazancıyla oturup geçinmeye kapı açmaktır.
3. Toplum arasında faizsiz ödünç vermek gibi güzel bir yardımlaşma, ma'kul bir örf ve âdetin, (kâmil bir Sünnetin) kalkmasına sebep olmaktır ve her şeyin maddi karşılıkla değerlendirilmesini yaygınlaştırmaktır.
4. Hiç bir neden dikkate alınmasa bile, değil mi ki Allah faizi haram kılmıştır, ona kayıtsız ve şartsız uymamız gerekmektedir. Çünkü ilâhî tekliflerin hepsinin neden ve hikmetini bilmiyebiliriz. Ama bize gereken, sadece o emre uymak, inanmak, sonra da gerekirse hikmetini araştırmaktır. Fahruddin Râzî, Mefatihülgayb adlı tefsirinde özetle diyor ki :
«Faiz iie sadaka arasında tezat yönünden ilgi bulunduğu için bir-arada anılmışlardır. Çünkü sadaka, Allah yolunda isteyerek malı harcamak, dış görünüşüyle malı azaltma fedakârlığını göstermektir. Faiz ise, iiâhî yasağa rağmen başkasının emeğine el uzatıp karşılıksız bir fazlalık sağlamakla malı artırmaktın Bunun için Allah faizin bereketini giderir; sadaka olarak verilen malın feyiz ve bereketini çoğaltır.»
Diğer nedenler:
a) Faiz ve faizcilik toplum yapısında belli bir zümreyi ciddi kazanç yollarından çekip almaya, emek sarfetmeden hazıra konmaya, daha doğrusu başkasının emeğiyle geçinmeye iter. Böylece her geçen gün gelir sağlamanın bu en kolay ve kârlı yolunu işlek hale getirip hızlandırır.
b) Toplum yapısında dayanışma ve merhamet duygusunu ve bunun taşıdığı yüce anlamı öldürür. Faizsiz ödünç vermenin bütün kapılarını kapatır. Fertler arasındaki ilgi ve yakınlığın tek değer ölçüsünün madde olduğu inancını kökleştirir.
c) Gönüllerden merhameti, vicdanlardan şefkati ve acıma duygusunu siler; yavaş yavaş tefeci ve faizciyle sömürülenler arasında düşmanlığa ortam hazırlar. Fakirle zengin arasındaki uçurumu biraz daha derin-leştirir.
d) Allah insanlar arasındaki ilgi ve muameleyi karşılıklı hak ve vazife şuuruna, sevgi ve saygı temeline, merhamet ve şefkat duygularına bağlamıştır. Faiz bunların tümünü yıkıp insanî duyguları yok etmektedir.[414]
Faiz Yasağında Dört Kademe
Ayeti âyetle; âyeti hadîslerle ve bunları iniş ve söyleniş sebepleriyle tefsîr etmesini, bu yoldan hüküm çıkarmasını bilmiyenler bu konuda da fahiş hata yaparlar ve kendi bilgisizliklerini İslâm'a malederek Müslümanların sağlam inancını bozmaya, saadete uzanan yollarını tıkamaya Çalışırlar. Allah kendi Kitabında faizi dört kademede açıklamış, bir önceki beyânını bir sonraki beyanıyla açıklığa kavuşturarak pedagojik bir yöntem uygulamıştır. Bunun sebebi açıktır: Çok yaygın bir haramı bir anda yasaklamak, kademeli olarak tahrim nedenlerini getirmeden bir çırpıda önüne sed çekmek, başarıya götürmez, insanın psikolojik yapısı, nefsin harama olan ilgisi tek kademeli bir yasağa karşı daima tepki gösterir. Bunun için Allah içki hakkındaki yasakta olduğu gibi, faiz hakkındaki yasağı da tedricen kademeli bir yöntem uygulayarak indirmiş ve böylece ilâhî yasağın hedef ve gayesine ulaşmasını sağlamıştır.
O haide Kur'ân'dan herhangi bir konu hakkındaki âyetlerden sadece birini ele alıp hüküm çıkarmak hiçbir zaman sıhhatli ve isabetli değildir. Müctehit imamlar, ünlü hukukçular, bir mesele hakkında dinin hükmünü belirlemek için, o mesele hakkındaki bütün âyetleri, hadîsleri, tarihî olayları ve iniş ile söyleniş sebeplerini bir araya getirdikten, hangi âyetin daha önce indiğini, hangi hadîsin daha önce söylendiğini, hangisinin mücmel, hangsinin müfesser olduğunu tesbit ettikten sonra gerekli sonuca varabiimişlerdir. Yoksa rasgele bir âyet, ya da hadîs ele alınarak hüküm çıkarılmamıştır.
Hemen ifade edelim ki, belirttiğimiz yöntemde bir uygulamaya geçebilmek veya belirlenen ölçü ve anlamda bir hüküm çıkarabilmek köklü bir tahsil, geniş bir araştırma, kuvvetli bir hafıza ve çok sabırlı tarama ister. Günümüzde bu özellikleri olmayan, fakat bilgili geçinen, dinde kendini yetkili sayan türediler: «Ey imân edenler! faizi kat kat artırarak yemeyin..» âyetine dayanarak -başka hiçbir araştırmaya, delilleri toplamaya, diğer âyet ve hadîsleri tesbite lüzum görmeden mal bulmuş mağribî gibi-ribâ'nın sadece kat kat yani katmerli olanı yasaklanmıştır, deme cesaretini kendilerinde buluyorlar. Şüphesiz ki, bilgisiz cesur olur. Fer konuyu o konuda ilim yapmış yetkili uzmanına bırakmak en insaflıca ve en akıllıca bir yoldur. Aksi halde meseleler içinden çıkılmaz bir hal, çözümü yapılamaz bir düğüm olup kalır.
O halde ribâ yasağıyla ilgili dört kademeyi açıklamamızda büyük yarar vardır. Dört kademeyle ilgili âyetlerden biri Mekke'de, üçü İse Medine'de inmiştir.
1. Mekke'de bu konuda ilk inen âyetle şöyle buyurulmuştur:
«İnsanların mallarında artış olsun diye verdiğiniz faiz Allah yanında artmaz. Allah'ın hoşnudluğunu dileyerek verdiğiniz zekât (böyle değildir). İşte bunlar (zekât verenler onun) karşılığını kat kat artıranlardır.» [415]
Bu âyetle ribânin haram olduğu açıklanmıyor; inanmışların dikkati çekiliyor ve bu konuda onların kafasında bir soru, vicdanlarında bir istifham meydana getiriliyor. «Ribâ'nın Allah katında hiçbir sevabı yoktur ve o hiçbir zaman bereketli bir ortam doğurmaz» denilerek akıl erenlerin bu konuda İyiee düşünmelerini ve bir vicdan muhasebesi yapmalarını istiyor.
2. Medine'de.ikinci kadeemde inen âyetle şöyle buyuruluyor:
«Yahudilerden (çoğunun) zulümleri, birçoklarını Allah yolundanalıkoy-maları, rnen'ediidikleri halde faiz almaları ve haksız sebeplerle insanların mallarını yemeleri sebebiyle (daha önce) kendilerine helâl kılınan İyi ve temiz şeyleri onlara haram kıldık ve yine onlardan küfür üzere kalanlara elem verici bir azâb hazırladık.» [416]
Bu âyetle, ribânın yani faizciliğin Yahudi milletini ne hale düşürdüğü, nasıl da sömürücü bir millet durumuna getirdiği ve bundan dolayı onlara elem verici bir azabın (hem dünyada, hem âhirette) hazırlandığı haber verilerek, Müslüman milletler uyarılıyor ve birinci âyetle kafalarında oluşturulan soru biraz daha büyütülüyor.
İlâhî yasaklara uymayan inkarcıları acıklı bir azabın beklediğine bilhassa dikkatler çekiliyor. Âdil ölçülere bağlı dengeli bir ekonomik yapının sapasağlam ayakta durmasına ters düşen sebeplerden birine işaret edilerek, faizciliğin ön plana alınıp rağbet gördüğü bir toplumda hem ekonomik yapının ağır darbe alacağı, hem gelir dağılımında çok sakat bir yol izleneceği vicdanlara işleniyor.
Burada yine ribâ'nın Müslümanlara haram kılındığı açıklanmıyor, ama ona doğru açılmak istenen kapı biraz daha aralanıyor.
3. Medine'de üçüncü kademede inen âyetle, Arap tefecilerinin aşırı denecek ölçü ve anlamda kat kat faiz almaları yasaklanıyor; böylece ri-ba'nın haram olduğu az kapalı bir anlatımla bildiriliyor:
«Ey imân edenler! Fâiz'i kat kat artırarak yemeyin. Allah'a (karşı gelmekten ve O'nun buyruklarına karşı durmak)dan sakının ki korktuğunuzdan kurtulup umduğunuza erişesiniz.» [417]
Böylece Müslümanlara ilk faiz yasağı konulmuş oldu. Kafalarda büyüyen ve zaman zaman tertemiz vicdanları sızlatan soru cevabını bulup çözüme kavuşturuldu. Fakat ne var ki bu konuda bir kapı açık tutuldu; ribâ'nın tamamının haram kılındığı kesinlikle anlaşılmıyordu. Bu nedenle riba hakkında şüpheler çoğaldı, fakat kalbler ve kafalar da yavaş yavaş bu yasağa yatıştı. Farklı görüş ve yorumlar birbirini izledi: Kimi kat kat riba almak haramdır, azına cevaz vardır, dedi. Kimi, içki gibi, çoğu haram kılınan bir şeyin azı da haramdır, sonucunu çıkardı; derken dördüncü kademede ribanın tamamının haram kılındığı şüphe götürmeyecek bir anlatımla açıklandı. Zaten gönüller buna hazır duruma getirilmiş bulunuyordu:
a) «— Riba (faiz) yiyenler, (kabirlerinden) ancak şeytan çarpmış kimse gibi kalkarlar..»
b>— Kim de faize döner, önce olduğu gibi faizcilik yapmaya tekrar başlarsa...»
c) «— Allah faizi, bereketini gidererek hep azaltır...»
d) «— Ey imân edenler! Allah'tan korkun, faizden arta kalanı bırakın, eğer gerçekten inanmışsamz..»
Mealindeki konumuzu oluşturan âyetler indi. Böylece hem basit, hem mürekkep faiz yasaklandı.
Sahih rivayet ve tesbitlere göre, Kur'ân'dan en son inen âyetlerden biri de konumuzu oluşturan faiz hakkındaki âyetlerdir. Hatta Hazreti Ömer (R.A.) diyor ki:
«Ribâ (faiz) âyeti, Kur'ân'ın en son inen âyetlerindendir. Resûlüllah (A.S.) Efendimiz bunu bize daha geniş biçimde açıklama zamanı bulmadan aramızdan ayrıldı. O halde artık hem riba'yı. hem ribâ şüphesi taşıyan muameleleri bırakın!.»[418]
Riba'nın Tanimi
İslâmî kaynaklara göre riba kelime olarak «mutlak fazlalık, ar-tıklık» demektir. Bir şeyde fazlalık ve artış meydana geldiğinde «reba'ş-şey'u yerbu» denilir.
Serî ıstılah (terim) olarak daha çok şu iki anlamda kullanılmıştır:
a) Ana sermaye, yerinde kalmak şartıyla borçludan vadenin her uzatılmasına karşılık artık bir paranın alınması,
Buna «Nesi' Ribası» denir. Bugünkü kapitalist sistemde va'de farkı denildiği gibi.
b) Bir şeyin kendi cinsiyle bir fazlalık karşılığında alınıp satılması.
Buna «FazI Riba'sı» denir. Örneğin : Bir kilo Polatlı buğdayını, bir-buçuk kilo Konya buğdayı karşılığında satmak..
İşte Riba'yı kesin olarak yasaklıyan âyet indiğinde Arap Yarımadasında faizin bu İki şekli vardı ve çok yaygın bulunuyordu.
Ibn Cerîr diyor ki:
«Bir adamın diğeri üzerinde belli bir süreyle va'deli olarak ödünç
verdiği malı veya parası bulunuyordu. Va'de dolunca ana sermayeyi ister, borçlu bunu verecek durumda değilse, sürenin yani va'denin uzatılması karşılığında faiz belirlenirdi. Bazen bu birkaç kat oluncaya kadar sürüp gider ve borçlu, ana sermaye bir tarafa biriken ve mürekkeb faiz denilen riba'yı ödemekıen âciz kalırdı.»
Kur'ân-ı Kerîm'in kesinlikle haram kılıp yasakladığı ribâ işte bu iki şekliyle Araplarda uygulananı idi. Zaten kelimenin «el» tanımlama edatıy-la kullanılması, «Er-Ribâ» denilmesi, daha çok bu iki şekli yansıtmaktadır. Hiç bir müfessir ve araştırıcı buna muhalefet etmemiş, aksi bir yorum ya da görüş ortaya koymamıştır. Müctehit İmamların da bu konuda görüş ve ictihad birliği, ilim adamlarının da icmâ'ı vardır.[419]
Riba Faiz
islâm'a göre tanımlamasını yaptığımız fazlalığa RİBA denilirken, kapitalist topluluklarda buna FAİZ denilmektedir. Anlam ve hüküm bakımından bu ikisi arasında bir fark yoktur, Nitekim Prof. M.A. MENNAN bu konuda diyor ki:
«Kur'ân'daki riba deyimiyle kapitalist toplumlarda uygulanan faiz arasında bir fark varsa, bu yalnızca oranlar arasında bir derece farkıdır. Çünkü riba da, faiz de ana para üzerinden alınan bir fazlalıktır.»
Gerçi klasik iktisatçılardan bir kısmı faiz'i toprak rantına (yıllık gelir) benzetmiş ve paranın faize verilmesini, toprağını kendisi işletmeyen mülk sahibinin onu kiralaması ile aynı ölçüde görmüşse de bu çok farklı bir kıyastır; ikisinin aynı menatta birleşmesi mümkün değildir.
Faiz'i iktisadî gelişme için gerekli görenler ve ister istemez bunu İslâm'a sokmaya çalışanlar her bakımdan aldanmışlardır. Çünkü İslâm'ın iktisadî gelişmesi ancak tekâmülcü bir mânada yöneltilebilir ve bu muhteşem canlı kudret Kur'ân'ın özünde mevcuttur. «Başka bir sisteme yönelmesine gerek yoktur. O başlı başına yepyeni ve çok kudretli bir sistemdir.»[420]
Alim-Satım İle Riba Arasındaki Fark
Konumuzu oluşturan ayetle : «Alım-satım da faiz gibidir» diyenlere karşı, «Allah alım-satımı helâl, faizi haram kılmıştır» buyuruimaktadır.
Böylece bu iki kavram arasında mâna, muhteva, kapsam, değer ve
sonuç bakımından çok yönlü fark bulunduğu belirtilmiştir. Son asrın değerli müfessirlerinden Elmalıh Hamdi YAZ1R, HAK DİNİ KUR'AN DİLİ adlı tefsirinde bu iki kavram arasındaki farkları detaylı ele alıp incelemiş, neden ve niçinleri üzerinde yeterince durmuştur. Meraklılara tavsiye ederiz. Diğer yandan Prof. M,A. MENNAN'in İslâm Ekonomisi Teori ve Pratik adlı eserinde Kâr ve Faiz üzerinde durularak deniliyor ki :
«İslâm'ın kâr anlayışı farklıdır ve kâr sınırlıdır.[421] Kapitalistlerin sağladığı sınırsız ve anormal kârlar açıkça toplumun sömürülmesini hedef almıştır. Bu tür kârlar kapitalist ekonominin ana özelliklerinden olan tekel ve kartellerin bir sonucudur. Ama İslâm, tekeli, malın biriktirilmesini, fiatların yükselmesini beklemek amacıyla üretimi piyasaya sürmeyip stokta bekletmeyi tamamen yasaklamıştır. Çünkü kapitalist ekonomide çok yaygın olan bu tür davranışlar iyilikle, bağışla, yardımlaşma duygusuyla ve toplum yararıyla taban tabana zıttır. İslâm normal bir kâra izin vermektedir. Normal kârı şöylece tanımltyabiliriz: Yeni kuruluşun belirli bir üretim veya hizmete başlamak, eski bir kuruluşun da sıyrılmak eğilimini göstermediği gelir düzeyi. Bu eğilim de yeterli değildir. Unutulmaması gerekli temel ilke, toplumda hiçbir kişinin üretim projesindeki hak ettiği payından yoksun bırakılmamasıdır.
İslâm, normal kârı, alım-satım ölçülen içinde kabul ederken faizi yasaklamıştır. Dikkatle gözden geçirilirse görülür ki, kâr ve faizde kazanç ve muamele yapı bakımından birbirinden farklıdır. Faizde, ödünç veren, ana para ve faizi sağlama bağladıktan sonra paranın kullanımına karışmamaktadır. Kârda ise firma sahibi, paranın kullanma yeri ve şekli ile doğrudan doğruya ilgilidir.
Buradan şu sonuç çıkmaktadır: Faiz üretken bir uğraşın sonucu değildir; oysa kâr üretken bir uğraş sonunda sağlanmaktadır. Faizde ödünç verenin üretken bir uğraşı olmadığından girişimci tesiri eksiktir. Oysa kârda bu tesir tüm üretim ve pazarlama boyunca canlılığını korumaktadır. Şöyle ki, faiz durumunda sermaye sahibi üretim işlemiyle ilgili değildir. Halbuki kârda sermaye sahibi sermayesinin ekonomik olarak kullanma yeri ve tarzım kendisi tesbit etmektedir. Burada girişimci kârını arttırmak amacıyla yeni buluşlara gidebilir ve gereksinmeleri karşılamak için yeni ürünlerin ortaya çıkmasını sağlayabilir.
Böylece kâr gelişmeye yol açmakta ve bir bakıma geliştirme çabalarının da bir karşılığı olmaktadır. Nihayet faiz durumunda zarar etkeni yoktur. Çünkü faiz belirlidir, sabittir. Oysa kâr girişimcinin yüklendiği riskin bir karşılığıdır. Girişimcinin geliri kesin ve belirli değildir. Kâr belirsizdir. Çünkü fizikî ve zihnî yetenekleri yönünden üstün olanlar daha yüksek kâr sağlayabilirler. Bu, çok yönlü farklardan ötürü İslâm faizi yasaklamış ve kâra izin vermiştir.»
Şüphesiz Allah alım-satımı helâl, faizi haram kıldı.
Ayrıca bu konuda Mefatihülgayb Tefsirinin C. 2, S. 530-531 bölümüne müracaat edilmesi tavsiye olunur.[422]
Diğer Semavî Dinlerde Faiz
Faizin tarihi çok gerilere gitmektedir. Yapılan ciddiaraştirmalaragöre. Eflatun, YASALAR adlı kitabında faizi kötülemektedir. Romalılar ilk dönemlerinde faizi yasaklamış, sonraları faiz oranını başıboş bırakmayıp yasaya bağlamışlardır.
Tevrat'ın elimizdeki nüshalarında da faizin yasak kılındığını açıklayan bir takım belgeler mevcuttur:
«Eğer kavmime, yanında olan bir fakire ödünç para verirsen, ona murabahacı olmıyacaksın; onun üzerine faiz komıyacaksın.» [423]
Musa Şeriatında Yasaklar
«Garibe haksızlık etmiyeceksin ve ona gadretmiyeceksin; çünkü siz Mısır diyarında gariptiniz. Hiç bir dul kadını ve öksüzü incitmiyeceksin!.. Eğer kavmime, yanında olan bir yoksula ödünç para verirsen, ona karşı tefeci gibi olmıyacaksın, onun üzerine faiz komıyacaksın.» [424]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle, Allah yolunda harcamanın, sadaka vermenin önem ve yararı, toplum yapısında meydana getireceği dayanışma ve yaklaşmaya dikkatler çekilerek belirtildikten sonra, cemiyet bünyesindeki manevî değer ölçülerini tahrîb eden ve her şeyi maddî karşılıkla değerlendiren; alın teriyle çalışma, insanlıktan yana yardım elini uzatma, İslâm kardeşliğinin derin anlamı gibi sosyal bağları koparan faizciliğin zararı anlatıldı.
Aşağıdaki âyetle, helâl sayılan alım-satımın en doğru yolda ve an-tamda yürütülmesinin bazı ölçüleri veriliyor, Kâtib-i Adi = Noter'in önemine ve yerine değiniliyor. Böylece insan haklarının Korunması, sürtüşme, tartışma, yalan ve inkâra neden olacak kapıların ticarî alanda da kapatılması emrediliyor.[425]
Meali ;
282— Ey imân edenler! Birbirinize belirli bir süreye kadar borçlandığınızda, onu yazın; aranızdan doğrulukla tanınmış bir kâtip de kendisine Allah'ın öğrettiği gibi yazmaktan çekinmesin, yazsın. Bir de üzerinde hak bulunan (borçlu) da yazdırsın ve Rabbı olan Allah'tan korksun, (borcundan ve vâdesinden) bir şey eksiltmesin. Eğer borçlu {malını düşünmeden ya da bilmeden harcayan) bir bön veya zayıf, ya da yazdıramıyacak kadar âcizse, velisi doğruluk ölçüleri içinde yazdırsın ve erkeklerinizden iki de şâhid tutun; eğer ikisi de erkek olarak bulunamıyorsa, o takdirde şahitlerden razı olacağınız bir erkek, biri unutunca diğerinin ona hatırlatması için iki kadın (tutun). Şahitler çağrıldıklarında kaçınmasınlar. Borç az olsun, çok olsun onu vâdesine kadar yazmaktan üşenmeyin. Bu, Allah katında adalet ölçü ve anlamına daha uygundur; şahitlik için en sağlam ve şüpheye düşmemeniz için de en yakın olanıdır.
Ancak aranızda hemen devredeceğiniz peşin bir ticaret (alım-satım) ise, o takdirde bunu yazmamanızda size bir vebal yoktur. (Yazmalarında ise bir sakınca sözkonusu değildir). Alım satımda bulunduğunuzda da şahit tutun, yazana da, şahitlik edene de zarar verilmesin, (gerekirse ikisinin de mesâisi değerlendirilsin). Eğer zarar verirseniz, herhalde bu sizin doğru yoldan çıkmanız olur. Allah'tan korkun; Allah size (en doğrusunu) öğretiyor. Allah her şeyi bilendir.
İniş Sebebi
İbn Abbas (R.A.)dan yapılan rivayete göre: Faizcilik yasaklandıktan sonra Selem'e {para peşin, mal veresiye yapılan satış)a cevaz vermek üzere bu âyet indi. Çünkü Medine halkının selem ile alım-satımda bulundukları yaygın idi.
Bununla beraber âyet alım-satımla ilgili bütün borç ve vâdeleri kapsamaktadır.[426]
Diğer bir rivayette ise deniliyor ki :
Resûlüllah (A.S.) Efendimiz Medine'ye hicret ettiklerinde, ora halkı hurma alım-satımında bir-iki yıl i s lâf yapar (alacağı malın karşılığını nakit olarak peşin verir)lerdi. Bu bir bakıma Selem işlemiydi. Bunun üzerine Resûlüllah (A.S.) Efendimiz onlara şöyle buyurdu :
— «Sizden kim hurma alır da i s I â f eder (bedelini peşin verir)se onu belli ve belirli ölçek ve tartıyla ve süreyi belirlemek suretiyle uygu-lasın.» [427]
Bu hüküm yukarıdaki âyete dayandırılıyordu.[428]
İlgili Hadîsler
«Size büyük günahların en büyüğünden haber vereyim mi?»
Resûlüllah (A.S.} Efendimiz bu cümleyi üç defa tekrarladıktan sonra buyurdu ki:
«Allah'a ortak koşmak, ana-babaya karşı gelmek ve yalan yere şahitlikte bulunmaktır.» [429]
«Kim ehil olmadığı halde bir Müslüman aleyhine şahitlikte bulunursa, ateşteki yerine hazırlansın.» [430]
«Üç kimse var ki, Allah'a dua ederler, duaları kabul olunmaz:
1. Fena huylu, kötü ahlâklı olan karısını boşamayan erkek,
2. Yetime, malını henüz ergenlik çağına girmeden veren adam,
3. Bir adama faizsiz ödünç verip buna şahit tutmayan kimse...» [431]
İnsan Haklarını Korumak
«Birbirinize belirli bir süreye kadar borçlandığınizdaronu yazın...»
İslâm, yukarıda mealini verdiğimiz âyetle de insan, haklarını 1400 yıl önce en ölçülü biçim ve anlamda korumuş, toplum yapısında güven ve doğruluğun temelini atmıştır. «Kâtib-i Adi», bugünkü tabirle Noter ve Noterlik nedir henüz bilinmezken, hakları korumak, haksızlığı önlemek babında açtığı birçok kapılar, koyduğu bir nice esaslardan biri de bu olmuştur.
Kur'ân'da toplumla ilgili emirler, yasaklar ve cezaların uygulama yetkisi daha çok devletin salahiyetli merci'lerine verilmiştir. Örneğin kısas ve hadler bu cümledendir. Ahm-satım işlemlerinde, borçlanma ve benzeri konularda senet hazırlamakla ilgili emir ise hem resmî, hem özel anlamda bir hüküm taşımaktadır. Âyetin cümleleri arasındaki bağlantı bu iki hususu yansıtmakta ve böylece devletin küçük bir köy ya da kasabaya ta'yin edemediği bir Kötib-i Adl'i, o yerin söz sahibi ve aklı eren kişilerinin bununla yükümlü bulunduğu söz konusudur. Ancak her iki durumda da güvenilir olduğu kabul edilen bir kâtibin atanması şarttır. Aynı zamanda kâtibin bilgi, tahsil ve tecrübesinin de bu konuya müsait olması gerekir.
Kur'ân'da bu önemli konuda kullanılan «Kâtİbün bi'l-adl» terkibi sonraları «Kâtib-i adi» olarak senet ve bir takım günlük işlemlere resmiyet ve güvenirlik kazandıran özel, ya da resmî kâtipler için kullanılmıştır. 1908'-den önce Osmanlı İmparatorluğunda bu görevi büyük şehir merkezlerinde «Aidatlı Mukavelat Muharrirleri», kaza ve nahiye gibi küçük merkezlerde ise mahkeme başkâtipleri yürütürdü. Sonra özel bir kanunla «Kâtib-İ adl»e daha başka bir resmiyet ve yetki tanınmıştır.
Daha gerilere gidilecek olursa, bu işin kadı ve nâibleri tarafından yürütüldüğünü görmekteyiz. 1877'de Mecelle'nin «Beyyinat = Şahidlendir-meler ve belgelendirmelerde ilgili bölümü kabul edilip yürürlüğe konunca, belge, senet ve benzeri şeyleri düzenleme ve tasdîk işlerinin yetkili bir organ tarafından yürütülmesi lüzumu hissedildi. Bu nedenle Fransız Noter Kanunundan çevrilen «Mukavelat Muharrirleri Nizamnamesi» kabul edildi.
Aslında böyle bir aktarmaya ve çeviriye gerek yoktu. Çünkü Kur'ân ve Sünnet bunun esaslarını koymuş, ana tema olarak lüzumlu dokümanı vermiştir. Hukukçulara düşen, bu ana temanın ışığı altında konuyu değerlendirmek ve millî yapımıza, sosyal ve aile düzenimize, ayrıca örf ve âdetlerimize göre bir düzenleme ve açıklamaya gitmekti. Öyle yapılmadı da, yorulmaya, araştırmaya gerek duymadan yabancı milletlerin kendi sosyal yapılarına göre hazırladıkları kanunları, yönetmelik ve tüzükleri çevirmekle yetinildi.
Roma Hukukunda da bugünkü şekil ve anlamda bir noter ve noterlik kurumu yoktu. Fakat buna ihtiyaç duyulmuş ve özel anlamda yetkili kâtipler tutularak bu iş yürütülmüştü.
Diyebiliriz ki. Hukuk Tarihinde bunun ilk esasını, ana temasını biçimlendiren, hem resmiyet, hem Özellik kazandıran İslâm Dini olmuştur, Konumuzun özünü oluşturan âyet tamamen bununla İlgilidir.
İnsan haklarını, topium yapısındaki fertlerin karşılıklı güven içinde iş görebilmelerini koruyup sağlamakla içice bulunan «Kâtib-i Adi» kurumu, tarih boyunca nice haksızlıkları, sürtüşme ve tartışmaları, hileli alım-satım-da bulunmaları önlemiş; zayıflardan yana ağırlık getirmiş olması bakımından da büyük bir önem arzetmiştir ve etmektedir.[432]
Âyetin Taşıdığı Çok Yönlü Hükümler
1_ Borç verip almak ticarî konularda caizdir. Çünkü bunda kolaylık vardır. Kur'ân bunu genel anlamda belirtmiştir: «Birbirinize belirli bir süreye kadar borçlandığınızda, onu yazın..»
2— Borç süresinin belirlenmesi gerekir. Bu, daha çok anlaşmazlığı, haksızlık ve doğrudan sapmayı önlemek içindir. Aynı zamanda unutkanlık insanın tabiatında vardır. Yapılan anlaşma ve sözleşmeyi, borçlanma ve diğer hususları yazmakla bu gibi yanlışlıklar giderilmiş olur.
3__ Borcun miktarını, süresini, kimin kime borçlu olduğunu belirtmek
de vaciptir. Bu, hafızalarda meydana gelen değişiklik ve unutkanlığı, borçlunun inkâra sapmasını, alacaklının fazla bir nisbet istemesini önlemek içindir.
4—Borcu, Devletin ta'yin ettiği veya toplumun güvenip belirlediği, doğruluğu kabul edilen bir kâtibin yazması gerekir. Bu, hem taraflara, hem topiuma güven vermek içindir. Ortaya çıkacak gereksiz iddialara ve ihtilâflara engel olur.
Böylece rasgele kişilerin kâtip olarak görevlendirilmemesi; adalet ölçülerini ve bu konudaki mevzuatı bilen, aynı zamanda Allah'a inanan, çevresine güven telkin eden adamlardan seçilmesi öneriliyor.
5—Doğruluğu kabul edilen kâtibin, dinin ve örfün öngördüğü bilgi ve ihtisasa sahip bulunması lâzımdır. Sadece okur-yazar olması yeterli değildir. «Kâtibün bi'l-adli» terkibi bütün bu özellikleri içerip yansıtmaktadır.
Bu, daha çok her işin ehline verilmesini hatırlatan bir ilâhî buyruktur. Çünkü İslâm'da «adâlet»in bir bakıma tarifi şöyledir: «Her şeyi uygun bulunduğu yere koymak, her işi ehline vermektir.» Bunun aksi zulüm ve haksızlıktır.
6—Borçlu, borcunun miktarını, ödeme süresini ve şartlarını açık bîr anlatımla kâtib-i adl'e yazdırma I id ir. Bu, daha çok yazılacak senette borçlunun bizzat ifadesinin yer alması, herhangi bir yanlışlığa meydan vermemesi içindir.
Borçlu senedi yazdırırken, önce Allah'tan korkmalı, sonra da üzerindeki haktan bir şey eksiltmeksizîn olduğu gibi dikte etmelidir. Bazı esnek
cümleler kullanarak ileride bir haksızlığa neden olmamaya özen göstermelidir. Kâtibin de bu hususlara yeterince dikkat etmesi gerekir.
7. Borçlu bön ya da yaşlılıktan veya, bir hastalıktan dolayı âciz ise, ya da yazdırmasını beceremiyorsa, kâtip onun ifâdesini yazmamalı, doğFuluâu bilinen velisini istemelidir.
Bu, geri zekâlıları, bunakları, söz söyleme yeteneğini1 kaybetmişleri, hasta ve âcizleri, açıkgözlerin hileli yollarından korumaya .matuf bir önlemdir ve emir niteliğindedir.
8. Müslüman erkeklerden iki kişi, bu mümkün olmadığında, bir erkek, iki kadın şahit tutmak, senedin sıhhatli biçimde hazırlanması için şarttır.
Bu, hem ileride ortaya çıkacak muhtemel ihtilafları, hem bir tarafın haksızlığa sapmasını önlemek içindir. Ancak şahitlerin, iki tarafın razı olacağı kişilerden olması gerekir.
9. Şahitlerin, zorunlu bir sebep olmadıkça, şahitlikten kaçınmaları doğru değildir. Çünkü toplum yapısında fertler her zaman birbirine muhtaç durumdadırlar. Sosyal yapının selâmeti, düzenin devamı için her fert kendine düşeni yapmakla yükümlüdür. Bu bir farz-i kifâyedir.
O nedenle Kur'ân'ın açık anlatımından anlaşılan şudur: Hiç kimse şahitliğe yanaşmazsa, hepsi günahkâr olur.
10. Kur'ân «Kâtib-i Adl»in gereğini belirttikten sonra bunun gerekçesini şu üç cümleyle özetliyor:
a) Böyle yazıp belgelendirmeniz Allah katında -bu konuda- en âdil yol ve yöntemdir.
b) Şahit tutmanızda en kuvvetli dayanaktır. Çünkü hazırlanan senette alacaklının, borçlunun ve şahitlerin imzası vardır.
c) Şüphe ve kuşkuya düşmemeniz için en yakın nedendir.
11. Ancak aranızda hemen devredeceğiniz, elden ele vereceğiniz peşin bir alım-satım ise, Kâtib-i adl'e yazdırmanıza gerek yoktur. Ne var ki, bu tür alış-verişinizi de gizli yapmayın; gözönünde açık biçimde yapmanızda yarar vardır.
12. Kâtib-i adi ile ilgili emirler vücubu mu, nedbi mi gerektirir?
a) Atâ', İbn Cüreyc ve Nahaî'ye göre, vücubu gerektirir. İbn Cerîr Ta-berî de bu görüşü benimsemiştir.
b) Cumhur-i fukahaya göre emir nedb içindir. [433]
Kadinin Şahitliği
«O takdirde şahitlerden razı olacağınız bir
erkek, biri unutunca diğerinin ona hatırlatması İçin iki kadın (tutun).»
İslâm Hukukunda şahitlikte genellikle iki kadın bir erkek yerini tutmaktadır. Bu belki ilk bakışta ferdin mantığına ters düşer ya da onunla uyum sağlayamaz gibi görünür. Fakat kadının psikolojik yapısı incelendiğinde getirilen hukukî ölçünün ne kadar yerinde olduğu kendiliğinden anlaşılır:
a) Kadın erkeğe nisbetle daha duyguludur. Duygusallık ve duyarlık normalin üstünde olunca aklın ve zekânın normal çalışmasını ve olayları bütün incelikleriyle kavrayabilmelerini engeller. Hafızaya da sağlam bir kayıt iletmez.
b) Kadının erkekler arasına girip durum alması, bir anda zihninde tasarladığı hayale kapılıp olayı ona göre değerlendirebilir. Böylece şahit olarak tutulduğu olayı objektif olarak görüp kavraması zorlaşır.
c) Az heyecan kadının zihnini karıştırabilir ve bu nedenle olayı bir blok halinde bütünüyle görür, fakat nüanslarını ayırt edemez veya etmi-yebilir.
d) Hele bir de kadın, kocasıyla bir tartışmada bulunmuş, komşusuyla biraz tartışmış, yada küçük yavrusunu evde tek veya hasta bırakmişsa, onun şahit tutulduğu konuya ne kadar ilgi duyacağını anlatmaya gerek yoktur. Kadının bu durumda bütünüyle hisleri faal haldedir; kalbi ve kafası konudan çok hissiyle bağlı kaldığı olaylarla meşguldür. Yani birinci konuya karşı daha çok duyarlıdır. İkinci konuya ya tamamen ilgisiz ya da kısmen ilgisizdir.
e) Kitleler Psikolojisi adlı eserde GUSTAVE LE BON, kadın psikolojisi hakkında diyor ki:
«Kitle hislerinin aşırılığı ve sadeliği, onları şüpheden ve kararsızlıktan uzak bulundurur. Kadınlar gibi, kitleler de hemen büyük ifratlara (aşırılıklara) giderler. Ortaya atılan herhangi bir şüphe derhal münakaşa kabul etmez bir gerçeğe çevrilir.»[434]
Bir başka yerde de şöyle yazıyor:
«Şu noktaya dikkat edilmelidir ki, bu gibi yanlış teşhisler genellikle kadınlar ve çocuklar gibi daha çok te'sir altında kalanlar tarafından yapılmaktadır.» [435]
İşte bu ve başka nedenlerle İslâm Dini ve onun kendine has hukukî sistemi, şahitlik konusunda iki kadını bir erkek yerine koymuştur.[436]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıdaki âyetle Noter ve Noterliğin ana teması açıklandı ve böylece insan haklarının korunma yollarından biri daha sergilenerek İslâm'ın insanlık dini olduğu bir kez daha hatırlatıldı.
Aşağıdaki âyetle, yolculuk halinde Kâtib-i Adi (Noter) bulunmadığında bir rehin karşılığında birbirine borçlanabileceklerine ruhsat veriliyor; diğer bir deyimle, zarurî hallerde bu konuda bazı önlemlere işaret ediliyor. Sonra da birbirine güveniyorlarsa, o takdirde rehine gerek olmadığı belirtiliyor ve böylece yolculuk halinde rehin bulup vermenin de birtakım zorlukları dikkate alınarak -karşılıklı güven beslendiği takdirde- rehinsiz borçlanmanın cevaz kapısı açık tutuluyor.[437]
Meâli :
283— Eğer yolculuk halinde iseniz ve bir kâtip de bulamıyorsanız, o takdirde alınan bir rehin yeter. Ama eğer birbirinize karşı güven besliyorsanız, güvenilen kimse üzerindeki emâneti (ve borcu) ödesin; Rabbi olan Allah'tan korksun. Bir de şahitliği gizlemeyin. Onu kim gizlerse, herhalde kalbi günahkârdır. Allah işlediklerinizi bilir.
284— Göklerde ne var, yerde ne varsa hepsi Allah'ındır. İçinizdekini açıklasanız da, gizleseniz de Allah onunla sizi hesaba çeker, sonra da dilediğini bağışlar, dilediğine azâb eder. Allah'ın kudreti her şeye yeter.
İlgili Hadîsler
«Resulüllah (A.S.) Efendimiz vefat ettiğinde kalkanı otuz vask arpa karşılığında bir Yahudide rehin bulunuyordu.» [438]
«El'in rehin olarak aldığına, onu ödeyinceye kadar sahibi kefil (ve borçlu)dur.» [439]
Hukukî Yönü (Hükümler..)
Âyette Kâtib-i Adl'in bulunmadığı zaman birbirine belirli bir süreye kadar borçlanan mü'minlerin nasıl ve ne yolda hareket etmeleri gerektiği üzerinde duruluyor. Bu nedenle âyette bir kaç hükmün ana teması veriliyor:
1— Yolculuk halinde kâtip, ya da kalem-kâğıt te'min edilemediği takdirde verdiği borca karşılık rehin alması, en doğru ve en sıhhatli bir işlemdir.
2— Rehin işlemi yolculuk halinde Kitabullah ile, eyleşik-yerleşik halde Sünnet-i Resûlüllah ile sabit olmuş ve her iki halde de cevazına kapı açılmıştır.
3— Yolculuk halinin dışında hazerî (eyleşik) olanlar için kâtip, ya da kalem-kâğıt temin etme zorluğu söz konusu değildir. Çünkü her kasaba ve köyde az-çok bazı imkânlar vardır. Ancak sapa ve dağlık köylerde böyle bir imkânsızlık ortaya çıkarsa, o takdirde rehin işlemine gidilmelidir.
4— Kasaba ve köylerde eyleşik olanlardan daha çok ticaretle uğraşanların her zaman yanlarında kalem-kâğıt bulundurmaları sünnettir.
5—Müslüman olan her ferdin günlük işlerini sıhhatli ve düzenli biçimde yürütebilmesi ve insan haklarını gereği gibi koruyabilmesi için en azından okur-yazar olması gerekir. Çünkü buna hem âyette, hem hadîste işaret vardır. «İlim tahsil etmek her müslümana farzdır» [440] mealindeki sahih hadîsle bilhassa belirtilen husus açıklanmıştır.
6— Yolculuk ve benzeri hallerde kâtip, ya da kalem-kâğıt bulunamadığında, borçlanmak için gösterilen birinci yol rehin idi. İkinci yol ise, ödüne veren ile ödünç alan birbirine güveniyorlarsa, o takdirde bir kolaylık olmak üzere rehinsiz ödünç vermenin caiz olduğudur.
Bu durumda borçtu Allah'tan korksun, güveni kötüye kullanmasın ve emaneti (borcu) alacaklıya vakti gelince noksansız ödesin ve bilsin ki: Kul hakkı affolunmaz, onu ödemekten başka yol yoktur. (Denizde şehid düşenler müstesna).
O halde borçlanma konusunda sözü edilen üç belge (= Yazmak, şâ-hid tutmak ve rehin işlemine gitmek) mümkün olmuyorsa, o zaman karşılıklı güven esas tutulur.
7— Alimler cumhuruna göre, konumuzu oluşturan müdayene âyeti nâsih değildir. Şöyleki: Bu âyet bir önceki 282. âyeti nesheder (hükümsüz bırakır) anlamda değildir. Çünkü bu âyetin ondan sonra indiğini ve neshettiğini belgeliyen hiçbir sahih rivayet ve tesbit yoktur.
8— Şahitler çağrıldıkları zaman gördüklerini, bildiklerini söylemekle yükümlüdürler. Gizlemeleri ise büyük bir günah ve cezayı gerektiren bir suçtur. İbn Abbas (R.A.) da bunu büyük günahlardan saymıştır. Sahih olan da budur. Çünkü Kur'ân, imânın odak ve merkezi-sayılan kalbin günahkâr olduğunu söylerken, şahitliği gizlemenin imânı zedeleyip yıkacağına işaret ediyor.
9— Âyette din, örf ve aklın kötü gördüğü şeyi yapmak nasıl bir ceza ve azaba yol açıyorsa, bunların iyi ve yararlı kabul ettiği şeyi yapmaktan kaçınmanın, insan haklarını koruma hususunda mü'mine düşen görevi yerine getirmemenin de öylece azaba kapı açacağı dolaylı şekilde anlatılıyor. Ancak bu genel bir kaide halinde câri değildir, istisnaları vardır.
Karşılıklı güveni kötüye kullanmamak, Müslümanlar adına çok önemli bir husustur. Resûlüllah (A.S.) Efendimizin 23 senelik risâlet ve irşad devresinin bir ucu bu güveni sağlamaya yöneliktir. Güvenin sarsıldığı bir toplulukta İslâm'ın tertemiz havası kalmamış sayılır.
Bunun için konumuzla İlgili âyeti izleyen ikinci âyette:
«Göklerde ne var, yerde ne varsa hepsi Allah'ındır. İçinizdekini açık-lasanız da, gizleseniz de Allah onunla sizi hesaba çeker...» buyurulmuş-tur.[441]
İç Terbiye
Kur'ân «İçinizdekini açıklasanız da, gizleseniz de Allah onunla sizi hesaba çeker..» âyetiyle daha çok iç terbiyeye, vicdan berraklığına dikkatleri çekmektedir. Çünkü olgun ve erdemli insan olmanın yolu önce iç terbiyeden geçer. Düşünceleri iyiye, güzele ve doğruya çevirmek ve imân doğrultusunda berraklaştırmak iç terbiyenin ideal anlam ve ölçüsüdür. Bu düzeye gelebilmek çok ciddi bir mücadele ve sabırla yuğrulmuş sağlam bir irâde ve hepsinden önce de zevkine erişilmiş bir imân ister. Kur'ân ic terbiyeyi, Allah ile kul arasındaki engelleri kaldırmak ve mesafeyi kisaltmak anlamında değerlendirirken içimizden geçenlerin Allah tarafından mutlak surette bilindiğini ve bundan dolayı sorumluluk taşıdığımızı vurgular. Sorumluluğun amacına uygun bir ölçüde iç âlemimizde etkin duruma gelebilmesini de -yukarıda belirttiğimiz gibi- ciddi bir mücadele, sabırla yuğrulmuş bir irâde ve zevkine erişilmiş bir imâna bağlar.
Ve artık bu makam erdemlik makamıdır, olgunluk ve hayırhahhk makamıdır. İdeal mü'min olmanın içten dışa, dıştan içe vuran rengi ve aydınlığıdır. Nitekim Resülûllah (A.S.) Efendimize imân eden Ashabın ölçü ve derecesi böyle İdi.[442]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıdaki âyette, «İçinizdekini açıklasamz da, gizleseniz de Allah onunla sizi hesaba çeker, sonra da dilediğini bağışlar, dilediğine azâb eder..» buyurularak gönülden geçen iyi ya da kötü düşüncelerin de karşılık göreceği hatırlatılırken bir yandan düşünce selâmeti ve vicdan berraklığının önemine dokunuldu; bir yandan da insanların gözüne ve kulağına kapalı fakat Allah'a her an açık bulunan insan kalbinin ve dimağının düşünüp tasarladığı hususların insanlığımıza ve Müslümanlığımıza yakışır ve yaraşır anlam ve ölçüde olmasına dikkatler çekildi.
Aşağıdaki âyette ise, iç yapımızla ilgili bu hususun açıklaması yapılıyor; içimizden geçen iyi ve kötü şeylerin tatbikattaki yerine dokunuluyor: İyi düşüncelerimiz tatbikatta yer bulunca, iki yönden bir sevap getireceğine, yer bulmadığı takdirde sırf iyi düşündüğümüz için me'cur olacağımıza; kötü düşüncelerimiz tatbikatta yer bulmadığı takdirde günahı gerektirmi-yeceğine, yer bulduğu takdirde buna neden olacağına işaret ediliyor ve esasen insanın bu tür düşüncelerden içini arındırmasının çok zor olduğuna, bu yüzden de Allah'ın güç getiremiyeceğimiz bir teklifle kullarını sorumlu tutmayacağına dokunuluyor.[443]
Meali :
285— Peygamber, Rabbinden indirilene imân etti; mü'minler de, hepsi de Allah'a, O'nun meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine inandılar ve: «Peygamberlerinden hiç birini (diğerinden) ayırt etmeyiz» dediler ve: «İşittik, itaat ettik ey Rabbimiz! mağfiretini dileriz, varışımız anoak Sanadır» derler.
286— Allah her kişiyi ancak gücünün yeteceğiyle mükellef tutar; herkesin kazandığı (iyilik ve güzellik) kendi yararınadır; yüklendiği(kötülük ve vebal) kendi zararınadır. Ey Rabbimiz! Unutacak ya da yanılacak olursak bizi sorumlu tutma. Rabbimiz, bize, bizden öncekilere yüklediğin ağır bir yükü yükleme. Ey Rabbimiz! Güç getiremiyeceğimiz şeyi bize taşıtma. Bizi affet, bizi bağışla, bize merhamet et.. Sensin Mevtamız (yegâne sahibimiz, koruyucumuz ve yakın dostumuz).. Artık kâfir milletlere karşı bize yardım et.
İniş Sebebi
«İçİnizdekini açıklasanız da, gizleseniz de Allah onunla sizi hesaba çeker...» âyeti inince, Ashab-ı Kiramın gönlüne, başka hiç bir şeyden gir-miyen bir endişe ve korku girdi. Bunun üzerine Resulüllah (A.S.) Efendimiz onlara : «İşittik, itaat ettik ve teslim olduk, deyin» diye buyurdu. Böylece Allah onların kalbine imân gücünü (bir kez daha) atıp yerleştirdi. Bu nedenle de yukarıdaki âyet indi. [444]
İlgili Hadîsler
Cibril (A.S.), Resulüllah (A.S.) Efendimize şöyle demişti:
— «Ya Muhammedi Allah şüphesiz ki seni ve ümmetini övdü; bu nedenle Allah'tan (dileğin ne ise) iste, sana verir.»
Bunun üzerine Resulüllah (A.S.) Efendimiz, Cenâb-ı Hakk'ın kendisine yapmış olduğu telkinle şöyle dilekte bulundu:
— «Rabbimiz! bağışlamam diliyorum, varış Sanadır.» [445]
«Ümmetimden yanılma, unutma ve bir de zorlanmak (suretiyle meydana gelen günah ve kusurlar) kaldırılmıştır. (Bunlar amel defterine yazılmaz),» [446]
«Kulum bir kötülük yapmayı ipinden geçirirse, onu yazmayın. Ancak onu işlerse bir kötülük olarak yazın. Ama bir İyilik yapmayı düşünürse, onu işlemese bile yine de onun için bir İyilik yazın; işlerse on İyilik olarak yazın..» [447]
«Kim Bakara suresinin sonundaki iki âyeti gece okursa, ona yeter.» [448]
«Arş'ın altındaki hazinelerden bana Bakara sûresinin son kısmı verildi; bu, benden önce hiç bir peygambere verilmemiştir.» [449]
İbn Kesîr'in Müslim tarikiyle tesbit ettiği sahih hadîste ise şöyle buyurulmuştur:
«Mi'rac gecesi Resûlüllah (A.S.) Efendimize üç şey verilmiştir: Beş vakit namaz, Bakara sûresinin son kısmı ve Ümmetinden, sür'atle (küfür) tehlikesine düşüren şeylerden biriyle Allah'a ortak koşmayanları bağışlamak...»[450]
Rivayetler - Yorumlar
1. El-Hasan, Mücahid ve Dahhak'e göre bu âyet Mi'rac olayıyla bağlantılıdır. Sahih kaynaklarda Mi'rac gecesi Resûlüllah (A.S.) Efendimize verilen üç şeyden biri de Bakara sûresinin son iki âyeti olduğu belirtilmiştir.
2. Kur'ân-ı Kerîm'deki bütün âyetlerin Cibrîl (A.S.) tarafından Peygamber (A.S.) Efendimize .getirilip ilka edildiği halde, ancak konumuzu oluşturan iki âyeti, Resûlüllah (A.S.) Efendimiz arada vasıta bulunmaksızın telakki etmiştir.
3. Resûlüllah (A.S.) Mi'rac gecesi varacağı makama ulaşınca Cibril'in işareti üzerine, Rabbine şu sözlerle saygısını sunmuştur: ET-TE-HİYYÂTÜ LİLLAHİ VE'S-SALÂVATÜ VET-TAYYİBATÜ.. Bunun üzerine Cenâb-ı Allah onun bu ta'zimatına karşılık : ES-SELÂMU ALEYKE EYYU-HENNEBİYYÜ VE RAHMETULLAHİ VE BEREKÂTUHU buyurmuştu. Bu kez Peygamber (A.S.) Efendimiz.ümmetinin de bu feyiz ve inayetten payını ve nasibini almasını dileyerek : «ES-SELÂMU ALEYNÂ VE ALÂ İBADİL-LAHİ'S-SÂLİHÎN diye duada bulunmuştu. Cebrail de gökteki meleklerle birlikte hepsi birden bu havaya girerek : EŞHEDÜ ELLÂ İLAHE İLLALLAH VE EŞHEDÜ ENNE MUHAMMEDEN ABDUHÜ VE RESÛLÜHÜ sözüyle şe-hadette bulunmuşlar, Allah'ın varlığını ve birliğini, son peygamber Hz. Muhammed'in Allah'ın kulu ve Resulü olduğunu bir defa daha tasdîk etmişlerdi.
Bunun üzerine Cenâb'ı Allah, Bakara sûresinin son iki âyetini kendinden bir rahmet, inayet ve iltifat olmak üzere Kulu Muhammed'e ve O'nun ümmetine hediye etti:
«Peygamber (Muhammed), Rabbinden indirilene imân etti; Mü'min-ler de...»
Evet bu âyeti onların şükrüne karşılık olarak sunmuştur.
4. İmân etti, cümlesiyle çevirisini yaptığımız «ÂMENE» burada daha tasdîk anlammadır.
5. «İşittik ve itaat ettik.» Yani kabul edip uyduk, demektir.
6. «Teklif» burada insana zor gelen, sıkıntı ve meşakkat veren emir ve sorumluluktur. «Vüs'» ise, güç ve imkân demektir.
Nitekim Kur'ân'da buna iki ayrı yerde dokunularak buyuruluyor ki:
«Allah size kolaylık ister, zorluk istemez.» [451]
«(Allah) dinde size hiçbir zorluk meydana getirmedi.» [452]
7. Güç getirilmiyecek teklif aklen caizse de İslâm şeriatında buna yer verilmemiştir. Şeriatte güç getirilmiyecek bir emir yoktur, [453]
İmânın Zaferi - Müslümanların Başarisi
İnsanları yine insan olma doğrultusunda eğiten, içlerini {kafa ve gönüllerini Jnefs, şeytan, madde ve şehvet fırtınalarından koruyup Allah'a kul olmanın derin anlamını ve zevkini gönüllere -titiz ve duyarlı bir ressam gibi- elindeki kudret fırçasıyla işleyip nakşeden Peygamber (A.S.) Efendimiz, uyguladığı ilâhî metotla İslâm davasında başarılı olmuş ve çeyrek asırda bir benzeri görülmemiş büyük bir inkılâp yapmış; iç rahatlığına, imân saadetine ve vicdan berraklığına erişen sağlam iradeli bir cemaat oluşturmuştur. Kur'ân bu başarıyı «ÂMENE'R-RESÛL..» sözüyle övmekte ve İslâm'ın bu ölçü ve imân cevherini bütün sadeliğiyle içinde taşıyan mü'minlerle zafere ulaştığını, bundan böyle de aynı cevhere sâ-hip çıkanların zaferden zafere koşacağını müjdeliyor.
Çünkü Mi'rac başlıbaşına İslâm medeniyetinin yüceliğini ve onun gün geçtikçe yüceleceğini anlatmaktadır. Bu mübarek gecede konumuzu oluşturan iki âyetin, arada Cibril olmaksızın doğrudan doğruya Resûlüllah {A.S.) Efendimize sunulması, İslâm ve İmânın mutlak zaferini İçermektedir.
O halde ümmetin dağılıp fesada uğratıldığı yirminci asrın son yarısında bu cevheri bütün incelik ve sadeliğiyle içinde taşıyan bir nesle ve onları Hazreti Muhammed'in (A.S.) bir benzeri olmayan metoduyla eğitip irşâd eden güçlü mürşitlere daha çok ihtiyaç duyulmaktadır.
Konumuzun ana temasını meydana getiren âyetin, hergün yatsı namazından sonra birçok cami'lerde okunmasının sır ve hikmetlerinden biri de budur.[454]
En Zor İş, Erdemli İnsan Yetiştirmektir
«Rabbımız! unutacak, ya da yanılacak olursak bizi sorumlu tutma..»
Eğitilmesi, yetiştirilmesi ve olgunlaştınlması en zor canlı varlık, insandır. Ondaki akıl, zekâ, irâde, hafıza ve yetenekleri, yine onun ruhuna gıda verir, vicdanını geliştirir, imân ve irfanını kuvvetlendirir anlamda ka-nalize etmek kolay bir iş değildir. Büyük himmetler, geniş masraflar, dinamik kafalar, yüksek irâdeler, sabırlı çalışmalar ister.
İşte İnsan maddesini bu açıdan ele alıp, onun madde ve mana yapılarını paralel biçimde eğiten en büyük müessese, İslâmiyettir.
Konuyu bu açıdan değerlendirdiğimizde diyebiliriz ki:
İnsan ne kadar olgunlaşırsa olgunlaşsın, ne kadar iç âlemini güzel-leştirirse güzelleşirsin, Allah'ın ona verdiği sayısız ni'metler, açtığı rahmet ve mağfiret kapılarının genişliği ve yüceliği karşısında yine de kusurludur ve günahkârdır. Peygamberler müstesna.
Her şeyi bir tarafa bırakıp sadece akıl, düşünce, hafıza ve zekâ ni'-metlerini ele alalım; bunlarla ihsana sunulan has ilgiyi gözönüne getirelim : Hangi ibâdet, duâ ve iyi davranışımız bunlara karşılık şükür olabilir? Verilen nîmet, kıymet ve ölçüsü takdir edilemiyecek kadar üstün, ortaya konulan şükür ise bir takım vesvese ve şüphelerle dolu..
İşte Kur'ân bu hakikati yansıtırken insana hep kusurlu bulunduğunu, her an Allah'ına muhtaç olduğunu hatırlatarak duanın en güzelini, kulluğun en anlamlı yanını telkin yolu ile öğretiyor. Unutma ve yanılmanın insana has hallerden bulunduğuna dikkatleri çekiyor. Bunun için de Allah'tan her dem af, rahmet ve bağışlanma istememizi hatırlatıyor.
Şüphesiz ki bu telkîn ve hatırlatma, insan eğitmenin en verimli tezgâhıdır. Bu tezgâhı işler duruma getirmek ise, mü'minlerin görevidir. Bu görev farzdır. İnkârı nankörlük, terki büyük günahtır.[455]
Barıştan Yana
«Hepsi de Allah'a, O'nun meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine inandılar ve: «Peygamberlerinden hiç birini (diğerinden) ayırt etmeyiz,»
dediler..»
Kur'ân'da bu âyetle de semavî dinler arasında olumlu yönde bir diyalog kurulması öngörülmüştür. Gerçi bütün hak dinlerde barışa yer verilmiş ve bir sonraki dinin bir öncekini tamamladığı açıklanmışsa da beşerî zaaf ve taassub zamanla bu hakikati anlaşılmaz hale getirmiş, ilâhî kitaplara kendi görüşlerini, zaaf ve temayüllerini sokarak onları aslından uzaklaştırmalardır. Kur'ân bu kayıt ve tahriften her zaman uzak tutulmuş ve indiği gibi korunmuştur.
Kur'ân'ın insanlığa sunduğu barışın nedeni açıktır:
a) İlâhî dinlerin hepsi aynı kaynaktan kaynaklanmış ve aynı esasta birleşmiştir. Bu açıdan ilâhî dinlerin hepsi bir bütünlük arzeder.
b) Dinlerin amaç ve hedefi birdir: İnsanlarla Allah arasındaki'engelleri kaldırmak, maddeyle mâna, dünya ile âhiret arasında denge sağlayıp insan unsurunu Allah'ın dilediği biçim ve anlamda terbiye etmektir.
c) Âyet ve mu'cizeyle desteklenen, hak peygamber olduğu Allah tarafından bildirilen bütün peygamberlere -derece bakımından farklı durumları olsa bile- inanmak, bu yönden aralarında fark gözetmeksizin hepsini Allah elçileri olarak kabul etmek, dinlerin esas ve amacının gereğidir. Her peygamberi sevip saymak, dindarlığın icâbıdır. Reddetmek, inkâr etmek, küçümsemek ise, dinin esasından çıkmak, akideyi bozmak, anla-mınadır. Diğer bir deyimle dinler arasındaki ortaklaşa bağı koparmaktır.
Yahudi ve Hıristiyanlar böyle bir inkâra saptıkları ve dinler arasındaki bağı kopardıkları için insanlığa büyük zararlar vermiş, beşer kanının dökülmesine yol açmışlardır.
Dinler arasındaki ortaklaşa bağı biraz daha açıklayacak olursak, onları bir zincirin halkalarına benzetebiliriz, her halka bir öncekiyle bağlantı kurar ve tamamlanır. Ne var ki ilim, teknik ve sosyal alanda milletlerin ilerlemesi ve yeniden birçok buluşların ortaya konulması sürekli bir te* kâmüle kapı açmıştır. Dinler de bu tekâmül doğrultusunda tekâmül ede ede son halkasına gelip dayanmıştır. Her gelen dîn, bir öneekini tamamlamış, onu doğrulamış ve beşerin gelişen sosyal .kültürel ve teknik yapısına cevap verecek esas ve prensiplerle ortaya konulmuştur. Değişen sosyal yapıya uyum soğlayamıyan bir kanunu, uyum sağlayabilen yeni bir kanunla yürürlükten kaldırmak ne ise, dinler arasındaki durum da odur. O halde son çıkarılan kanunu kabul etmemek, ya da yürürlükten kaldırılan kanunun mevcudiyetini, vâznnı inkâr etmek ne kadar gülünç ve mantıksızsa, dinler arasında da böyle bir yargıya varmak o ölçüde gülünç ve mantıksızdır.
Böylece Kur'ân, dinî taassubu akıl ve mantık ölçüleri üstünde tutan Yahudi ve Hıristiyanların, din adına dinin esas ve amacından ayrıldıklarına işaret ederek son din olan İslâm'ın, koparılan bu bağları, kesilen diyalogu yeniden kurmaya yöneldiğini ve Allah'a, O'nun meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine imân etme istikametinde ilâhî dinlerin barış içinde TEVHÎD esasında birleşmelerini önermekte ve barıştan yana geniş bir kapı açık tutmaktadır.[456]
Bakara Sûresi Biterken:
Bakara sûresine, Allah tarafından indirildiğinde hiçbir şüphe bulunmayan Kur'ân'ın, Allah'tan korkup kötülüklerden sakınanlar için doğru yolun kendisi olduğu, doğru yola ileten ilâhî rehber bulunduğu anlatılarak başlanmış; Kur'ân'ın bu özelliği sûrenin her âyetiyle belgelenip isbat edildikten sonra, ilâhî dinleri, dinlerin en son ve en mükemmel halkası olan İslâmiyetle barışa, birleşmeye, Tevhîd potasında bütünleşmeye davet etmekle sona ermiş ve bu yolda mü'minlerin Allah ile olan bağlarının hikmet ve anlamı, insanlıktan yana barış ve kardeşlik havası estirilerek sergilenmiştir.
Bu sûrenin tefsirini tamamlamayı bize kolaylaştırıp nasip eden Allah'a, çöldeki kumlar, denizlerdeki katreler, ağaçlardaki yapraklar sayısınca hamd-u senalar olsun.. Salât-u selâm da Efendimiz Muhammed Mustafa'ya (SAV.) ve O'na dosdoğru uyanlara olsun..[457]
[1] Süddi - Kurtubî - îbn Kesir - îbn Cerîr - Lübabu't-Te'vîl tefsirleri
[2] Kurtubî - Îbn Kesir - îbn Cerîr : Îbn Abbas (R.A.)dan..
[3] Katade . Mücâhid..
[4] îbn Kesir - Fehülkadir : Îbn Abbas ve Enes (R.A.)dan..
Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/557-558.
[5] Tirmizî - Kurtubî - Îbn Kesîr..
[6] Buharî / tefsir: 2, 37, mezalim: 15, ahkâm: 34. Müslim / ilim- 5 Tİrral zî / tefsir: 2, 22. Nesâî / kaza: 34. Ahmed: 6/55, 63, 205.
[7] Buhari / imân: 24, şahadat: 28, edeb: 69. Müslim / İmân: 107, 109. Tir. mizî / imân: 14. Nesâî / imân: 20.
Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/558-559.
[8] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/559.
[9] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/560-561.
[10] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/561.
[11] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/562.
[12] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/562-564.
[13] Enbiyâ sûresi âyet: 105.
[14] Furkan sûresi: 25
[15] Fecr sûresi: 21-22
Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/564-566.
[16] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/566-567.
[17] Al-i îmrân sûresi âyet: 102-103.
[18] i " » » » : 105.
[19] En'am sûresi âyet: 159.
[20] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/567-568.
[21] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/568.
[22] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/569-571.
[23] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/571-572.
[24] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/572.
[25] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/573.
[26] Kurtubî, Hz. Ali'den (R.A.), kaynağını göstermeden rivayet etmiştir: 3/29.
Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/573.
[27] A'ral sûresi âyet: 32
[28] Kehf sûresi âyet: 7
[29] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/574.
[30] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/574-575.
[31] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/575-576.
[32] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/576.
[33] Buhari - Müslim..
[34] Buharî - Müslim : Âişe (RJUdan..
[35] îbn Kesîr / Duâ-i me'sûre..
Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/577-578.
[36] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/578-579.
[37] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/579-580.
[38] Bak: Knbiya: 92, A'raf: 181, Hûd: 8, Nahi: 120.
[39] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/580-582.
[40] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/582-583.
[41] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/583-584.
[42] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/584.
[43] Aynı rivayeti îbn Münzir de Katade'den naklen yapmıştır.
[44] Geniş bilgi için bak: Kurtubî, İbn Cerîr, îbn Kesir, Lübabu't-Te'vîl ve fethuikadîr tefsirlerine
[45] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/585-586.
[46] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/586.
[47] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/586-587.
[48] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/587.
[49] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/587-589.
[50] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/589.
[51] Ahmed bin Hanbel - Nesâi..
Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/589-590.
[52] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/590.
[53] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/591.
[54] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/591.
[55] Fazla bilgi için bak: Kurtubî, İbn Cerîr, İbn Kesir, Lübabutte'vîl ve Fet-hulkadîr tefsirlerine..
Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/593-594.
[56] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/594-595.
[57] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/595-596.
[58] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/596-597.
[59] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/597-598.
[60] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/598.
[61] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/598.
[62] Lübabu't-Te'viî - Alûsi tefsirleri..
Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/599-600.
[63] Müslim / eşribe: 73. Ebu Davud / eşribe: 5. Tirmizi / eşribe: 1. İbn Mâce / eşribe: 9. Ahmed: 2 / 16, 29, 31, 105, 134, 137.
[64] Buharı / eşribe; 1. Müslim / eşribe: 77. Tirmizî / eşribe; 1. İbn Mâce 1 eçribe: 2. Daremi / eşribe: 2. Taberanî / eşribe: 11. Ahmed: 2 / 19,22, 28 -5/98, 106, 123, 142.
[65] Müslim : Câbir (R.A.)den..
[66] Ebû Dâvud / eşribe; 5- Müslim / eşribe: 73. Tirmizi / eşribe: 1. îbn Mâce / eşribe: 9.
[67] Buharı - Müslim : Hz. Âişe (R.A.)dan. Ebu Davud / eşribe: 4.
[68] Ahmed bin Hanbel: 1/25, 230, 244. Tirmizi / büyü': 37, 58. Nesâi / büyü : 9, 93. İbn Mâce / eşribe: 7, ticaret: 11.
Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/600.
[69] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/601.
[70] Ebu Davud / eşribe: 5. Tirmizî / eşribe: 3. Nesâî / eşribe: 25. îbn Mâ-ce / eşribe: 10. Daremî / eşribe: 8. Ahmed: 2/91, 167, 179, 3/343.
[71] Kitabu'l-Fıkhi Alâ'l-Mezahibî'l-Arbaa : C. 1, S. 19 '/ Mısır baskı: 1939
[72] Kitabu'l-Fıkhi Alâ'l-Mezahibi'l-Arbaa : C. 2, S. 16 / Mısır üçüncü baskı; ?
Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/602.
[73] Tevrat-Sayılar : Bap 6.
[74] Matta: 26-27-28-29.
[75] Markos: 22-25.
[76] Luka: 15.
[77] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/603-604.
[78] Fazla bilgi için bak: uyuşturucu ve Keyif Verici Zehirler - Korunma ve Faruk Bayülkem - Ankara:' 1968.
Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/604-605.
[79] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/605.
[80] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/605-606.
[81] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/607.
[82] Buharî / mîkat: 15. Ebû Dâvud / nikâh: 2. Müslim / reda': 53. Tirmizt/ nikah: 4. Nesâî / nikâh: 10, 13. Ibn Mâce / nikâh: 6. Daremî / nikâh: 4. Ta-°eranî / nikâh: 21. Ahmed: 3/302. 4/428.
[83] Müslim / redâ': 59. Nesâİ / nikâh: 15. Ahmed: 2/168.
[84] îbn Mâce - Müslim / tefsir: 7.
Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/607-608.
[85] Mâide sûresi âyet: 5.
[86] Geniş bilgi için bak: Kurtubî, Alûsî ve tbn Cerîr tefsirlerine..
[87] Dârekutnî.
[88] Ebû Dâvud / nikâh: 19. Tirmizî / nikâh: 14. Dâremî 7 nikâh: 11. Ah-: 6/47, 66, 166.
[89] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/608-609.
[90] Tevrat / Tesniye: 7/2-4.
[91] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/610-611.
[92] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/612.
[93] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/613.
[94] Resûlüllah (A.S.) Efendimizden birinci konuda soru soranların Sabit bin Dahdah, Useyd bin Hudayr ve Ubbad bin Bişir (R.A.) olduğunu Kurtubî ve İbn Cerîr nakletmişlerdir.
Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/614.
[95] Müslim : Enes (R.AJden.
[96] Ahmed bin Hanbel - Nesâi - İbn Mâce - Beyhakî: Huzeyme'den..
[97] Tirmizî - Nesâî - İbn Mâce / nikâh : 20. Ahmed : 2/344.
Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/614.
[98] Tirmizî / taharet: 102, redâ': 12. tbn Mâce / nikâh: 29. Dâremî / vudü1: 114. Ahmed: 1/86 - 6/305.
[99] Keffaret, kan henüz kırmızı renkte ise bir dinar, sarı renkte ise yarım dinardır. Bir dinar 10 dirhem saf gümüş değerinde altın paradır.
[100] Ebû Dâvud / nifcâh: 45. Ahmed: 2/444, 479.
Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/614-616.
[101] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/616.
[102] LeviUler: 15/19-24.
[103] » : 18/19.
[104] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/616-617.
[105] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/618.
[106] Geniş bilgi için bak: Kurtubî, tbn Cerir, Mefatihülgayb, Alûsl ve Fet-hulkadîr tefsirlerine.
Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/618-619.
[107] Buharî : Ebû Hüreyre (R.A.)den.
[108] Buharî : Abdurrahman bin Semure'de
[109] Bunari : Ebû Hüreyre'den (r.A.).
[110] Buharî " Müslim : Ebû Musâ el-Aş'arl <R.A.)den.
[111] Buharî . Müslim : Abdurrahman bin Semure (R.A.)den.
[112] Ahmed bin Hanbel.
[113] Ebû Dâvud / eyman: 6/45.
Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/619-620.
[114] Tefsîr-i tbn Kesîr: 1/267.
[115] Fethulkadîr ve Kurtubİ tefsirleri / İlgili âyet.
[116] Kurtubî / ilgili âyet..
[117] İbn Kesî: 1/267.
[118] İbn Cerir : Ebû Hüreyre (R.A.)den
[119] Ibn Eb! Hatim : Saîd bin Cübeyr'den.
[120] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/620-621.
[121] Bakara Sûresi : 228, Nisa âüresi: 34
[122] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/622.
[123] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/622-623.
[124] Kurtubî, İtin Cerîr tefsirleri ve Esbab-i Nüzul / Nisaburî.
Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/623-624.
[125] Ahmed bin Hanbel - Ebû Dâvud - Tirmizî.
[126] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/624.
[127] Fazla bilgi için bak: Kurtubî, tbn Cerîr, îbn Kesir ve Fethulkadîr tefsirlerine ve kaynak fıkıh kitaplarına..
Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/624-625.
[128] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/625-626.
[129] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/626.
[130] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/627.
[131] Ebû Dâvud - Nesâi : Urve bin Zübeyr (R.A.)dan.
[132] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/627-628.
[133] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/628-629.
[134] Fazla bilgi için bak: Kurtubî ve Fethulkadîr tefsirlerine. Ayrıca bu konuyla ilgili kaynak fıkıh kitaplarına.
[135] Fazla bilgi için bak : Sağlık Ansiklopedisi «Âdet görme» maddesine ve Sağlık Kılavuzu : 1970 baskı aynı maddeye..
[136] Fazla bilgi için bak : Kurtubî ve Alusî tefsirlerine.
[137] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/629-634.
[138] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/634.
[139] Fazla bilgi için bak: Kurtubî, îbn Cerîr, İbn Kesir, AIüsî, Fethulkadîr tefsirlerine ve Nisaburî'nin Esbab-i Nüzul'üne.
Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/635-636.
[140] Ahmed bin Hanbel - Ebû Rezîn.
[141] Tirmizî - bû Dâvud - îbn Mâce - Ahmed bin Hanbel : Sevbân (R.A.)den.
[142] Tirmizi . İbn Cerîr : Sevbân (R.A.)den.
[143] İbn Mâce,
Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/636.
[144] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/636-637.
[145] Fazla bilgi için bak: Tefsîr-i Menar: C. 2, S. 386. Ve kaynak fıkıh kitaplarına. Ayrıca Kur'ân Ahkâmı / C. Yıldırım..
[146] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/637-638.
[147] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/638-639.
[148] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/639.
[149] Fütuhat-i MeHüye : I/679
Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/640.
[150] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/640.
[151] Esbab-ı Nüzul / Nisaburi - îbn Cerîr - Mefatihü'1-Gayb tefsirleri..
Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/642.
[152] Buharî: Talâk konusunda - Ahmed bin Hanbel - Ebû Dâvud - Nesâİ -îbn Mâce : Talâk konusunda. Taberânî: Nikâh konusunda.
[153] Ahmed bin Hanbel - Ebû Dâvud ve Tirmizî: Nikâh. Nesâî : Talâk,.
[154] Ahmed bin Hanbel - Tirmizî : Talâk konusu / îbn Mes'ud'dan.
[155] Ebû Dâvud : Talâk konusunda.
[156] Taberânî: Nikah konusunda.
[157] Ahmed bin Hanbel - Nesâî - tbn Mâce : Nikâh konusu / Îbn Mes'ud'dan.
Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/643.
[158] Geniş bilgi için bak: Kurtubî - îbn Cerîr - Alûsî tefsirleri
[159] Dârekutnî : Hz. Âişe (R.A.)dan.
[160] Kurtubî - tbn Cerîr tefsirleri.
[161] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/644-647.
[162] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/947-948.
[163] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/648.
[164] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/648-649.
[165] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/650.
[166] Darekutnî, Kurtubî ve Ibn Cerîr.
[167] Darekutnî.
[168] Ahkâf sûresi âyet: 15.
[169] Bu konuda fazla bilgi için bak: Kurtubî, Alûsî, İbn Cerîr, İbn Kesir, Mefatihülgayb ve Fethulkadîr tefsirlerine. Ayrıca kaynak fıkıh kitaplarına..
Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/650-652.
[170] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/653.
[171] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/654-655.
[172] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/655.
[173] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/656.
[174] Ebû Dâvud - Tirmizî - Nesâî - Taberânî - Darekutnî : Talâk konusu
[175] Buharı - Müslim : Ümmu Habibe ve Zeyneb (R.A.)dan.
[176] Buharî - Müslim: Ümmu Seleme (R.A.)dan.
[177] İmam Ahmed bin Hanbel - Tirmizî ve Eshabı Sünen : İbn Mes'ud (r.aJ dan. Tirmizî bu hadîsi sahih görmüştür.
Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/656-658.
[178] Rec'i talâk, yeniden nikâhı gerektirmiyen boşanma. Bain talâk, yeniden nikâhı gerektiren boşanma.
[179] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/658-661.
[180] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/661.
[181] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/661.
[182] Mehr mihir : Nikâh akdi yapılırken erkek tarafından verilen para (Mehr-1 muaccel). Aynı para boşanırken verilmeye geciktirilirse ona (Mehr-i müeccel denir .Yada ölüm halinde verilmesi kararlaştırılan para.
[183] Lübabu't-Te'vîl Tefsiri.
[184] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/662-663.
[185] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/663-664.
[186] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/664-665.
[187] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/665.
[188] Fazla bilgi için bak: Kurtubî - îbn Cerîr - îbn Kesir - Lübabu't-Te'vîl -Fethulkadir - Alûsî ve Mefâtihül gayb tefsirlerine..
Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/666.
[189] Eshab-ı .Sünen.
[190] » p
[191] Buharî - Müslim.
[192] Ahmed bin Hanbel, Tirmizl, Ebû Dâvud.
[193] Müslim : îbn Mes'ud (R.A)den.
[194] Tirmizi Semure bin Cündeb (R.A.)den.
[195] Müslim : Ebû Yunus'tan
[196] Müslim . Tirmizî
Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/666-667.
[197] Bakara sûresi âyet: 143.
[198] Fazla bilgi için bak: Alûsi, îbn Cerîr, Mefatihülgayb, tbn Kesîr, Fethul-"kadir Nisaburî ve Meragî tefsirlerine..
[199] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/667-669.
[200] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/669-670.
[201] Sahih-i Müslim / müsafirîn: 164, 165. Tirmizî / salât: 168.
[202] Sahih-i Müslim / müsafirîn: 164, 165. Tirmizî / salât: 168.
[203] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/670-671.
[204] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/671-672.
[205] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/672.
[206] Lübabü't-te'vîl.
Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/673.
[207] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/674-675.
[208] Bakara sûresVâyet: 237.
[209] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/676.
[210] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/676-677.
[211] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/677-678.
[212] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/678-679.
[213] Tevrat, Sayılar: 14/32, 33.
[214] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/679-680.
[215] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/680.
[216] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/681.
[217] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/681-682.
[218] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/682.
[219] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/683-684.
[220] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/684.
[221] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/684-685.
[222] Bu isimler Tevrat'ta geçmekte ve peygamber oldukları belirtilmektedir. Konumuzu oluşturan olaya Tevrat'ta da dokunulmuş ve aynı isimlere yer verilmiştir. Kur'ân'da ise, sadece «peygamberlerine..» denilerek o peygamberin ismi anılmamıştır.
[223] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/686-687.
[224] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/687-689.
[225] Fazla bilgi için bak: Tevrat: I. Samuel / Bap: 12 ve Birinci Krallar : 18-24-27 bablanna.
Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/689-690.
[226] I. KIRALLAR : 10/10.
[227] Fazla bilgi için bak: Kurtubî " ibn Kesir " ibn Cerîr "alusi Fethul kadir Mefatihul gayb ve Nisaburi tefsirlerine.
[228] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/690-691.
[229] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/691-692.
[230] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/694.
[231] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/694-695.
[232] Bak : Tevrat / İ. KIRALLAR : 13/75.
[233] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/695.
[234] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/695-696.
[235] Buharî - Müslim : Ebû Hüreyre (R.A.)den.
[236] * > : Câbir bin Abdullah (R.A.)dan.
[237] Müslim : Ebû Hüreyre (R.AJden.
[238] Buharî - Müslim : Ebû Hüreyre (R.A.)den
[239] Buhar! - Müslim : Ebû Hüreyre (R.A.)den.
[240] Kurtubî : Kendi tefsirinde.
[241] Buharî;
[242] >
Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/697-698.
[243] Bakara sûresi : 285.
[244] Sevkanî / Pethulkadîr.
[245] Bakara sûresi âyet : 285.
[246] Müslim / Fezaii bahsinde..
[247] Taberânî / Sened-i sahihle.
Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/698-700.
[248] Sebe' sûresi âyet : 28
[249] Enbiyâ sûresi âyet : 107
[250] Nisa sûresi âyet : 164
[251] Kurtubi Tefsiri : 3/284 Mısır baskı ?
[252] Bakara sûresi: 253
[253] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/700-701.
[254] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/701-702.
[255] Sünnetullah'ı bu anlamda açıklarken, kan dökülmesini, savaşların sti-rüP gitmesini arzu ettiğimiz sanılmasın. Milletlerin mantığı budur. Sünnetullah ne uyum halinde olup olmama bu mantığa bağlıdır.
[256] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/702-704.
[257] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/704.
[258] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/705.
[259] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/706-707.
[260] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/707.
[261] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/708.
[262] Buharı - Tirmizİ : Ebû Hüreyre (R.A.)den.
[263] Müslim - Ebû Munzir (K.A.)den.
[264] Tirmizî : Ebû Hüreyre (R.A.)den.
[265] Beyhakî / Sahih senecüe rivayet etmiştir.
Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/709.
[266] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/710.
[267] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/711-712.
[268] Bu, tbn Abbas'a (R.A.) göredir.
[269] Beyhakî Uyunuttefsir'den..
[270] Bu, Kelbiy'e göredir.
[271] İbn Asâkir kendi tarihinde Hz. Ali (R.A.)den rivayet etmiştir.
[272] Taberânî : îbn Abbas'dan rivayet etmiştir.
[273] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/713-715.
[274] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/715.
[275] Ebû Dâvud - Nesâî - îbn Cerir - îbn Münzir - Beyhakî.
Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/716.
[276] Kurtubî - îbn Kesir - tbn Cerîr - Fethulkadîr - Alûsî tefsirleri.
Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/716.
[277] Buharî . Müslim : Ahmed btn Hanbel.
[278] Kurtubi : 3/280
Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/716-717.
[279] Bakara sûresi âyet : 193.
[280] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/717-718.
[281] Müslim / iman: 71, 72. Buharî / iman: 7. Tirmizî / kıyamet: 59. Ne-sâî / iman: 10, 33. îbn Mâce / mukaddeme: 9, cenâiz: 1. Dâremî / isti'zan: 5, rikak: 29. Ahmed: 1/89 - 3/171, 206, 251, 272, 278.
[282] Yûnus sûresi âyet : 99.
[283] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/718-719.
[284] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/719-720.
[285] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/720-721.
[286] A'raf sûresi âyet : 201.
[287] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/721.
[288] Mâide süresi âyet : 55.
[289] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/722.
[290] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/722-723.
[291] Nesâî : Ebû Abdillah'tan sahih bir senedle..
[292] Tirmizî : Câbir (R.A.)den, sahih isnadla rivayet etmiştir
[293] Müslim : îbn Mes'ud (R.A.)den.
[294] Tirmizî : Huzeyfe (R.A.)den, (Hadîstin hasenün garlbün).
[295] îbn Mâce : Ebû Said el-Hudrî (R.A.)den.
[296] Buharı - Müslim : Temim ed-Dârî (R.A.)den.
Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/724-725.
[297] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/725-726.
[298] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/726-727.
[299] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/727-728.
[300] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/728.
[301] Müslim - Tirmizî - îbn Mâce - Nesâî Ebû Saîd el-Hudriy'den.
[302] îbn Hibbân kendi Sahîh'inde rivayet etmiştir. Hadîs sahihtir.
[303] İbn Mâce : Ebû Ubeyd (R.A.)den mursel olarak rivayet etmiştir.
Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/729-730.
[304] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/730-731.
[305] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/732-733.
[306] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/733.
[307] Buhari - Müslim : Ebû Hureyre (R.A.)den.
Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/734.
[308] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/734-735.
[309] Lübabu't-Te'vîl: 1955 / Kurtubi: 5/302 / Fethulkadîr.
[310] İbn Kesîr : Mısır ?
[311] Kurtubî Tefsiri: 3/300-301.
[312] Nabt-Nebt: Süryanilerden bir takım olup Arap Yarımadasının kuzeyinde otururdu.
[313] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/735-736.
[314] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/736.
[315] Kozalite : Fel. Nedensellik. Sebeplilik. Nedeni sonuca bağlayan bağ.
[316] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/736-738.
[317] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/738.
[318] Abdurrahman (R.A.)ın Allah'ın hoşnudluğuna erişmek için yapmış olduğu yardımın 400 değil, 4000 dinar olduğunu rivayet edenler de vardır. Allah daha iyisini bilir.
[319] Geniş bilgi için bak: Kurtubî - tbn Cerîr - Alûsî - Fethulkadîr tefsirlerine
Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/740.
[320] Müslim - Nesâi.
[321] Ahmed bin Hanbel : tbn Mes'ud (R.A.)den.
[322] » : Hüseyn bin Ali (R.A.)den.
[323] İbn Ebî Hatim : İmran bin Hüseyn bin Ali (R.A.)den
[324] Bakara sûresi âyet : 245.
[325] İbn Hibban - îbn Ebî Hatim.
[326] Müslim : Ebû Zfsc (R.A.)den.
[327] Müslim Ebu Zer (R.A) den.
[328] İbn Kesir : İbn Murdeveyh'den.
Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/740-742.
[329] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/742-743.
[330] Şuâra sûresi âyet : 177-180.
[331] însan sûresi âyet : 9.
[332] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/743-744.
[333] Darekutni - Beyhakî - Taberânî : Hz. Ayşe (R.A.) dan. Hadisin senedi zayıftır.
[334] Kurtubî : 3/306 - Taberânî / nida: 75.
[335] > : »/ >
[336] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/744-745.
[337] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/746.
[338] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/747.
[339] Fazla bilgi için bak: İbrahim sûresi âyet: 18'in tefsirine.
[340] Ahmed bin Hanbel - Beyhakî.
[341] Müslim : Ebû Hüreyre (R.A.)den.
[342] Nesâî . Tirmizî : Huraym bin Fâtik (R.A.)den.
[343] Buharı - Müslim - Ebû Dâvud - Tirmizî - Nesâî : Zeyd b. Halid'den.
[344] îbn Hibban kendi Sahîh'inde - Beyhakî : Ömer b. Hattab (R.A.)den.
Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/748-749.
[345] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/749-751.
[346] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/751-752.
[347] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/752.
[348] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/752-753.
[349] Buharı ve diğer Sünen sahipleri..
[350] İbn Cerîr Taberî Tefsiri.
Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/754-755.
[351] Hâkim, Müstedrek'inde rivayet etmiştir, sahihtir.
Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/755.
[352] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/755-756.
[353] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/756.
[354] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/756-757.
[355] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/757-758.
[356] Esbab-ı Nüzul / Nisaburî.
[357] îbn Cerîr - İbn Mâce.
Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/759.
[358] Ahıned bin Hanbel : Abdullah bin Mes'ud (R.A.)den.
[359] Buharî : Ebû Hüreyre (R-A.)den.
[360] Buharî : Mikdam (R.A.)den.
[361] Şeytanın adımı (sinyali) vesvesedir. Meleğin adımı (sinyali) ilhamdır.
[362] Tirmizî : Hadisün hasenün garibim.
[363] Buharî - Müslim : Ebû Hüreyre (R.A.)den.
[364] » > > »
Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/759-760.
[365] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/760-761.
[366] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/761-762.
[367] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/762-763.
[368] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/763-764.
[369] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/764.
[370] El-HaJtîm - İbn Lâl : ibn Mes'ud (R.A.)deu. Sahihtir.
[371] Buharî-MtisIim-Nesâî-lbn Mâce : ibn Mes'ud (R.A.)den.
[372] Kudaî kendi Müsnedinde Zeyd bin Eslem'den mursel olarak rivayet etmigtir. Tirmizî ve EI-Askerî : Ebû Hüreyre'den.. Senedinde zayıf sayılan İbrahim b. Fazıl vardır. (KegfÜ'l-Hafa)
[373] ibn Adly El-Kâmil'de - EbûjNuaym Hülye"de rivayet etmigtir. Irakiy'e göre, bunun senedi zayıftır. Al-Askerî bunun mevkuf olduğumu tesbit etmigtir.
[374] İbn Adiy _ İbn Lâl: Ebû Hüreyre <R.A.)den. Zehebiy'e güre isnadında şüphe vardır. Bak: Mîzanü'l-İ'tidal: 4/594
Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/765.
[375] En'am: 89 - Lokman: 54 _ Nisa: 20 - Bakara: 251-231 - Meryem: 12 _ Lokman: 12. âyetler.. Ayrıca Nahl: 125 Bakara: 269'a.
[376] Nahl sûresi: 2
[377] Mefatihul gayb / Fahrüddin Bâzî: C. 2/515. Matbaa-i Âmire.
Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/765-768.
[378] Tirmizi: Hadistin garibün
[379] Ebu Şeyh: îbn Abbas (R.A.)dan. Camiüssagir
[380] İbn. Hibban: Enes (R.A.)den - Hâkim ve Ebu Nuaym (Bu hadisi zayıf sayanlar olmuştur.)
[381] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/768.
[382] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/768.
[383] Esbabü'n-Nüzul/Nisaburî - Kurtubî ve îbn Cerir tefsirleri.
[384] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/770-771.
[385] Ibn Kesir tefsiri: 1/323 Mısır baskı?
[386] Buharî - Müslim: E tu Hareyre (R.A)den.
[387] Ebu Davud - Ahmed b. Hanbel.
[388] Tirmizi - Nesâl - Ahmed b. Hambel
[389] Ebu Davud - Tirmizi
[390] Ahmed b. Hanbel
[391] Ahmed b. Hambel.
Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/771-773.
[392] Buhar* / iman: 22, ıtık: 15. - Müslim / Eyman: 40.
[393] Yunus sûresi: 99, 100,
[394] Fazla bilgi için bak: FethÜlkadir / Şevkant - Mefatihülgayb / Fahruddin Râzî tefsirlerine
[395] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/773-776.
[396] Buharl / zekat: 1, 63, Magazi: 60, Müslim / imân: 29 - Ebü Davud: 5 - Tir-mizi / zekat: 6 - Nesa'i / zekat: 1, 46 - İbn Mâce / zekat: 1 - Dâremi / zekat:l Ahmed: 1/223
[397] Buhari / zekat: 6 - Nesa'i / zekat: 1, 46 _ îbn Mâce / zekat 1 . Dâremî / zekat: 1 . Ahmed: 1/233
Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/776-777.
[398] Müsned-i Ahmed: 3/3, 9, 12, 44 - Buhari' / zekat: 18 - Müslim / zekat: 124
[399] Malik: Zeyd b, Eslem'den. Sahihtir.
[400] Müslim . Nesâi: Ibn Ömer (R.A.)den.
[401] Fazla bilgi için bak: Kurtubî _ Ibn Cerir ve Ibn Kesir, tefsirleri.
Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/777-778.
[402] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/779.
[403] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/779-780.
[404] Esbabün Nüzul / Nisaburt
[405] Genig bilgi için bak: Kurtubî - tbn Kesir - îbn Cerlr ve Lübabutte'vil tefsirleri.
[406] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/782-783.
[407] Buharî - Eshabi Sünen: Semure b. Cündüp (R.A.)den.
[408] Ibn Mâce . Ebu Hureyre (R.A.)den.
[409] Ebu Davud - Nesa'l - îbn Mâce: Bbu Hureyre (R.A.)dan.
[410] Eahab-ı Sünen
[411] Ibn Eb! Hatim - BeyhaM
[412] Ahmed b. Hanbel.
[413] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/783-784.
[414] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/784-785.
[415] Rum sûresi âyet : 39
[416] Nisa sûresi âyet: 160-161
[417] Âl-i Imrân sûresi âyet: 130.
[418] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/785-788.
[419] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/788-789.
[420] İslâm Ekonomisi Teori ve Pratik.
Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/789.
[421] Bu sınırı örf ve vicdan belirler.
[422] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/789-791.
[423] TEVRAT/Ki tabı Mukaddes Şirketi: 958. Çıkış Kısmı: s. 76, bab: 22/25
[424] Musa ve Yahudilik/Hayrullîih ÖRS _ Remzi Kitabevi: 1966.
Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/791.
[425] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/791-792.
[426] Kurtubî-îbn Cerîr Tefsirleri.
[427] Buharı - Müslim - Lübubutte'vîl Tefsiri.
[428] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/794-795.
[429] Buharî - Müslim - Ebû Hüreyre (R.A.)den.
[430] Ahmed b. Hanbel: Ebû Hüreyre (R.A.)den.
[431] El-Hûkim: îsnâd-i sahihle..
Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/795.
[432] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/795-797.
[433] Geniş, bilgi için bak: Mefatihülgaybe ve Kurtubîrile tbn Cerir Tefsirlerine..
Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/797-799.
[434] Kitleler Psikolojisi: 55/1969
[435] Kitleler Psikolojisi: 51/1969
[436] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/799-800.
[437] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/800.
[438] Buharî - Müslim: Enes bin Mâlik (R.A.)den.Vask: Şeı"î : 218,400 kg. Örfî : 199,680 kg.dır.
[439] Ahmed bin Hanbel - İbn Asâkir: Sened-i sahihle.
Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/801-802.
[440] ibn Mâce/Mukaddeme: 17
[441] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/802-803.
[442] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/803-804.
[443] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/804.
[444] Sahlh-i Müslim: Ibn Abbas (R.A.)dan. Kurtubl - tbn Cerîr Taberl.. / Nisabû-rl'nin Esbab-ı Nüzul'ünde ise, buna geniş yer verilmigtir.
Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/806.
[445] Bagavî: Hâkim bin Câbir (R.A.)den.
[446] TaberânI:Sevbân (R.A.)den. Sahihtir.
Not: Bunların hükmü değil de günahı kaldırılmıştır. Nitekim hata yollu adam öldürene diyet gerekmektedir. Zorlanarak zina etmek ya da adam öldürmek mubah sayılmamaktadır. (Münâvî: Feybülkadîr).
[447] Buharî-Müslim: Ebû Hüreyre (R.A.)den.
[448] Buharî - Müslim: Ahmed bin Hanbel.
[449] îbn Murdeveyh: El-Egcaî hadîsinden rivayet etmiştir.
[450] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/806-807.
[451] Bakara sûresi âyet: 185.
[452] Hac sûresi âyet: 78.
[453] Fazla bilgi için bak: Kurtubt ve îbn Cerîr Tefsirlerine..
Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/807-808.
[454] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/808.
[455] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/809.
[456] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/809-811.
[457] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 2/811.
İslami Okul Okulların En Önemlisi