Bakara Süresi - Kuran - 002Bakara - 19. Sayfa
Takva Sahibi Kimseler ve Mükafatları
Münafıklarla İlgîli Darbı Meseller
İlah'ın Bîrliği, Kur'an'ın İ'cazı, Peygamberin Doğruluğu
"Lealle" Kelimesi Üzerine Kısa Bir Açıklama:
Kur'an'a İman Edenler Ve Mükafatları
Kurandan Meseller Ve İnsanların Bunlara Karşı Tutumları
İnsanın Yaratılışı, Hilafetle Şereflen Dirilmesi Ve Meleklerin Ona Secde Edişi
İnsanin Tabiatı Ve Şeytanın Buna Karşı Tutumu
İsratloğulları Ve Kendilerinden İstenilenler
Allah'ın Yahudiler Üzerindeki Nimetleri
Yahudilerin Suçlarından Örnekler
Yahudilerin Kalb Katılığı Ve İmandan Uzaklaşmaları
Yahudilerin Yalancılığı Ve Allah'a İftiraları
Yahudîlertn Vaadlerine Aykırı Davranmaları
Yahudilerin Peygamberler Ve Kitaplara Karşı Tutumları
Tevrat'a İnanma İddialarının Yalan Oluşu
Yahudiler Ve Hayata Karşı Aşırı Tutkunlukları
Tertemiz Meleklere Karşı Tutumları
Yahudilerin Müminlere Karşı Tutumları
Yahudilerle Hıristiyanların Birbirlerine Karşı Tutumları
Kitap Ehlinin Ve Müşriklerin İftiraları
Peygamber (S.A.V.)'in Yahudî Ve Hristîyanlara Uymaktan Sakındırılması
İbrahim (A.S.)'İn Dinine Karşı Çıkanlar Ve Ona Uyanlar
Peygamberler Arasında Ayırım Yapmak
Yahudilerin Atalarıyla Öğünmeleri
Kıblenin Değiştirîlmksinden Önceki Durum
Kıblenin Değiştirilmesine Dair
Sabredenler Ve Allah Yolunda Savaşanlar
Haccın Bazı İşaretleri Ve Allah'in Ayetlerini Gizleyenlerin Cezası
Allah'ın Birliği, Rahmeti Ve Ortağı Olmaması
Ehl-İ Kitap, Kuran Ve Peygamber
Allah Yolunda Savaşmak Ve Savaş Adabı
Bu Ayetlerden Çıkarılacak Hükümler:
Dinin Bütün Hükümlerine Tabi Olmayan Kimse Ve Cezası
Peygamber, Müminler Ve Davetleri
Nafakada Kimler Hak Sahibidir?
Yetim Malı Üzerinde Velilik Yapmak
Müslüman Erkeğin Gayrı Müslim Kadınla Evlenmesi
Boşanmada Rahmin Temizlenmesi Ve Buna İlişkin Bazı Hükümler
Kadınlar Ve Evlilikteki Hakları
Boşama Adabı Ve Boşanan Kadına Uygulanacak Muamele Tarzı
Süt Emzirmeyle İlgili Bazı Hükümler
Kocası Ölen Kadını İstemek Ve Bunun Usulü
Gerdeğe Girmeden Boşanan Kadın Ve Hakları
Peygamberlerin Dereceleri Ve İnsanların Onlara Uymadaki Tabiatları
İnfaka (Allah Yolunda Harcamaya) Teşvik
Din Hürriyeti Ve İnsanlar Üzerinde Velayet
Allah'ın Ölümden Sonra Canlıları Dirilteceğine Delalet Eden Âyetler
Allah Yolunda Mal Harcamak Ve Bunun Adabı
Malını Allah İçin Sarfeden Kimseyle, Şeytan İçin Sarfeden Kimsenin Durumu
Sarfedilecek Mal Ve Bu Malın Vasfı
Allah Yolunda Mal Sarfetmekle İlgili Bazı Hükümler
Sadakanın Kime Verileceğine Dair Bazı Hükümler
Faiz Ve Toplum Açısından Tehlikeleri
Müdayene Ayeti... Uzun Ve Detaylı Oluşunun Sırrı
Allah'ın İlminin Her Tarafı Kuşatmış Olması, Mülk Ve Kudretinin Tamam Oluşu
BAKARA SÜRESİ
Bu sûrenin 281. ayete kadar olan bölümü Medine'de, kalan-bölümü ise Veda Haca sırasında Minâ'da nazil olmuştur. Mushaf-ı Şerifin lertibinde ilk sırayı alan, Kur'an'daki sûrelerin en uzunu olan sûre, Bakara süresidir. Çünkü ayet sayısı 286'dır. Ayrıca Kur'an'daki en uzun ayet (Müdayene ayeti) bu sûrede yer almaktadır.
Bu sûre iki önemli üslûbu kapsamaktadır. Birincisi, sûrenin başından 142. ayetine kadar o!an kısmı kapsar. Bu üsîûbun özelliği şudur: Bu kısımdaki âyetler bütün insanlara hitap etmektedir. Sûre, Kur'an ve etkisi üzerine konuşmakla başlıyor. Sonra, İnsanların Kur'an karşısındaki tutumları anlatılıyor. Onlardan bazıları Kur'an'a inanan barış yanlısı müminler, bazısı alenen inkâr eden kafirler, bazısı da düzenbaz münafıklardır. Bundan sonra ümmet-i Davet'e (bütün insanlığa) hitap edilmektedir. Cenab-ı Allah onları sağlıklı bir imana çağırmakta, onlara Kur'an'm i'cazını açıklamakta ve Resulullah'm doğru konuştuğunu bildirmektedir. Sonra da insanın yaratılış kıssasını, üstünlüğünü ve şeytanın ona karşı tutumu anlatılmaktadır. Bunun arkasından, Medine toplumunun bilinçli tabakasını oluşturan İsrailoğullanna yönelmiş; onları kendi yararlarına olan bir işe davet etmiş; Allah'ın üzerlerindeki nimetlerini onlara hatırlatmış; İlâhi cezaya çarptırılmaktan onları sakındırmış; kendi suçlarını ve babalarının yanlışlarım açıklamış, bu bağlamda sözü uzun tutmuştur. Peygamberlerin atası İbrahim (A.S.)'den, onun araplarla olan ilişkisinden ve arapların o'na karşı takındıkları tavırlarından söz etmiştir. Bütün bunları Peygamber ancak vahiy yoluyla bilebilirdi.
ikinci üslûba gelince, bunun özelliği şudur: Bu kısımdaki ayetler, Ümmet-İcabet'e (müslümanlara) hitap etmektedir. Bu bölüm, Bakara sûresinin sonunda yer almak'îHir, Bu bölüm, müslümanlan ve Ehl-i Kitabı ilgilendiren dini bir olayın (kıbienin değiştirilmesi olayının) anlatılmasıyla başlamaktadır. Daha sonra İslam toplumunun problemleri ele almıyor; birçok yasalarla kanunlar, ideal İslâm toplumunun uyması gereken hükümlerden söz ediliyor.
İlk ilke, katıksız bir tevhide çağndır. Bundan sonra sûrede, kısas, vasiyet, din uğruna savaş ve Allah yolunda infakta bulunmaktan söz ediliyor. Daha sonra oruç ve hac gibi ibadetlerin hükümleri açıklanıyor. İçki içmek, müşrike kadınlarla evlenmek, İddet, ilâ, boşama, süt emisme, faiz, borçlanma, muamelat, özellikle rehin, bu arada kıssa ve hikmetlerden bahsediliyor. Sûre, mükemmel bir îslâmi dûa ile sona erdiriliyor.
Rahman ve Rahim olan ALLAH'ın adıyla.
1- Elif, Lâm, Mîm.
2- Bu, kendisinde şüphe olmayan müttakîler için, içinde hidayet bulunan bir Kitab'tır.[1]
Bazı Kelimeler:
Bu Kitab'ın Allah katından gelişi hususunda şüphe yoktur.Hidayet ve irşaddır. Kendi nefislerini ateşten koru-mak için gerekli tedbirleri alanlar için... [2]
Açıklama:
Kur'an-ı Kerim'in ilk sûresi için acaip bir sonuç çıkarma... Kavrama mekanizmasını şaşırtan, basit hece harflerinden oluşmasına rağmen, akıllan sarsan bir başlangıç...Bir grup tefsirci, uzun uzadıya düşünüp araştırdıktan sonra şöyle demişlerdir; Bu harfler; Allah'ın bilgisini kendisine sakladığı müteşâbihattandır. Bunun Allah katından gönderilmiş olduğuna iman ederiz. Anlamını en iyi bilen Allah'tır. Bunun ifade ettiği anlamı Peygamber (s.a.v.) de biliyordu... Çünkü muhatap kendisi idi. Bu, Allah'la Rasulü arasında şifre gibi bir şeydir. Müfessirlerden bir bölümü de şöyle der: Bu harflerin zikredilmelerinin bir anlamı olmalıdır. Görünen o ki, bu harfler, kendi misil ve benzerini getirmeleri için Kur'an-i Kerirn'in araplara meydan okumasından sonra onlara karşı ileri sürülen hüccete bir işarettir. Sanki Cenab-ı Allah onlara şöyle diyor: Okur yazar olsun olmasın, herkesin okuyabildiği arapça bir kelime olduğu halde bunun benzerini getirmekten nasıl aciz kalıyorsunuz? Ama aciz kaldınız işte.
Muhammed'e indirilen bu Kur'an, kendisiyle İlgili olan şerefli anlamlar, asil amaçlar, ibretli kıssalar, mev'izalar, her zaman ve mekâna elverişli yasalar bakımından mükemmel bir Kitab'tir. Hiçbir akıl sahibi, bu kitabın Allah katından gönderilmiş olduğu konusunda şüpheye düşemez. Bu Kitab, hiçbir akıl sahibinin bu konuda şüpheye düşmeyeceği bir niteliktedir. Çünkü Cenab-ı Allah, arap dili ve edebiyatına tam vakıf olan araplara bu kitap gibi bir kitap getirmeleri konusunda, tahrik edici bir dille meydan okumuştur: "Eğer kulumuza indirdiğimiz (Kur'an) dan şüphedeyseniz, bu durumda siz de bunun benzen olan bir sûre getirin. Ve (bunun için) Allah'tan başka şahitlerinizi (Kendilerine dayanıp güvendiğiniz yardımcılarınızı) da çağırın. Eğer doğru sözlü iseniz. Eğer yapamazsanız.. "[3] Hakka dönün ve hakka inanın.
Cenab-ı Allah, Kur'an-ı Kerim'i bu iki vasfından sonra üçüncü bir vasıfla nitelendirmiştir: Bu Kitab, kendi nefsini Rabbinin azabından korumak için önlem almak isteyen kimselere hidayet ve irşâd kaynağıdır. Hidayet sırf bu gibi kimselere mahsus kılınmıştır. Çünkü kalbi ve aklı maddi engelleri aşarak fizik ötesine inanan, hayır işleyen, Allah'la yaratıkları arasındaki elçiliğe inanan ve ahiret hayatına iman edenden başkası hidayete eremez.[4]
Takva Sahibi Kimseler ve Mükafatları
3- O (Takva sahibi) kimseler ki, gaybe inanırlar.ve namazı kılarlar, kendilerine verdiğimiz nzıklardan (Allah yolunda) harcarlar.
4- O kimseler ki, sana gönderilene (Kur'an'a) ve senden önceki (Peygamber) lere gönderilene (Tevrat, Zebur, încil ve diğer sahifelere) iman ederler; ahirete de (şüphe götürmez) kesin bîr inanışla inanırlar.
5- İşte bunlar, Rabblerinden olan hidâyet üzeredirler. (Gerçek) kurtuluşa erenler de bunlardır.[5]
Bazı Kelimeler:
İman, kalbin kabulüyle birlikte olan kesin bir tastiktir. İmanın selâmeti, amel iledir.
Gayb: İnsanlara bu dünyada görünme yen hesap, ceza, Cennet, Cehennem ve benzeri şeylerdir.
Namazı kılarlar: Namaz kılmaktan kasıt; kâmil, aşırılıklardan urak ve dosdoğru şekilde, şart ve rükünlerini yerine getirerek kılmaktır.Kesin bir inanışla, şüphe götürmez bir itikatla inanırlar.[6]
Açıklama:
Noksanlıklardan münezzeh olan yüce Allah, Kur'an ve onun hidâyetinden yararlanan takva sahibi kimselerin niteliklerini açıklamakta ve şöyle buyurmaktadır: Onlar, delil bulunduğunda ğaybî şeylere inanırlar, maddî ve hissedilir şeylere takılıp kalmazlar. Madde ötesine de inanırlar. Bunlar için Kur'an'ı anlamak ve ondan yararlanmak kolaydır. Çünkü iman nuru kalblerini aydınlatmış; kalbleri taat ve rahmetle dolmuştur. Bu nedenle namazı dosdoğru kılmak, onların niteliklerinden biri olmuştur. Çünkü namaz kılmak, kişinin taat ehli olduğunu gösterir. Namazı ikâme etmekten kasıt, şartlarına ve adabına uyarak dosdoğru kılmaktır. Namaz, sadece bedenî değil, aynı zamanda ruhî bir ibadettir. Onu ikâme, bedenen ve ruhen kılmak demektir.
Zekât ve sadaka vererek Allah yolunda mal harcamak, kişinin insana aadığmm bir göstergesidir. Tıpkı dinin direği" olan namaz gibi, tslâmın en önemli unsurlarından biridir. Namaz birey (fert) binasının temeli oiduğu gibi, zekât da toplum binasının temelidir.
Onlar ki, Allah'a, sana indirilene, senden önceki Peygamberlere indirilenlere İman ederler. Aynı şekilde ahirete de en küçük bir kuşku duymaksızın, kesin bir inanışla inanırlar. Bu gibi kimseler Allah katında parmakla gösterilir. Üstün makamlarının olması tuhaf karşılanmamahdır. O'nun hidayetinden nasiplerini almışlardır. Kemâl mertebesinde mesafeler kaîetmiş olan bu kimseler, her iki dünyada da kurtuluşa ermişlerdir.[7]
Kafirler Ve Cezaları
6- Şüphesiz, küfre varanları uyarıp korkutsan da, uyarmayıp korkutmasan da onlar için farketmez; iman etmezler.
7- Allah, onların kalblerini ve kulaklarını damgalamiştır; gözlerinin üzerinde de perdeler bulunur. Ve onlar için büyük bir azâb vardır.[8]
Bazı Kelimeler:
İnzar, korkutarak uyarmaktır.İçeriye girilmesini önlemek için kapılar üzerine nasıl mühür ve damga vurulursa Allah da onların kalplerini öylece damgalamıştır. Kalblerin damgalanmasından maksat da,imanm kalblerine girmemesi ve kalblerinin sağlığa kavuşmamasıdir.
Perdeler.Yani bunların gözleri üzerine, Allah'ın ayetlerini görmeyecek şekilde perde çekilmiştir. [9]
Önceki Ayetlerle İlişki:
Cenâb-ı Allah bu sûrenin baş tarafında Kur'an'dan, insanların Kur'an'a karşı tutumlarından sözetmiş ve onların Kur'an'a karşı tutumları bakımından üç türe ayrıldıklarını anlatmıştır: Bazısı Kur'an'a iman edip salih amel işlemişlerdir. İşle bunlar kurtuluşa erenlerdir. Bazısı da küfre varıp hakkı kabullenmeyi kendilerine yedirememişlerdir. Bu tutumlarını sözleriyle ve eylemleriyle sergilemişlerdir. İşte bunlar, içinde sonsuza değin kalacakları cehennem ehlidirler.[10]
Açıklama:
Sırf inatları yüzünden Allah'ı inkâr eden ve Kur*an-ı açıkça yalanlayan kimseleri uyarıp korkutsan da, uyarmayıp korkutmasan da onlar için farketmez. Çünkü onlar Kur'an'dan yararlanmazlar; ona yönelmezler. Onlar için üzülüp kederlenme. Onların kalbleri kilitlidir; ayetlerde temessül eden ilâhi nur, onların kalblerine ulaşmaz. Kulakları hakkın sesini tammaz; çünkü haktan uzaktır. Gözleri hakkı görmez; çünkü gözlerinin üzerinde kaim bir perde vardır. Bu, Allah'ın âyetlerine karşı kör olma perdesidir. Onlar için hiç alışık olma-dıklari. Özel türden bir azap, çok büyük bir azap vardır.
Noksanlıklardan münezzeh olan Yüce Allah bu ayetlerle açıklamış oluyor ki, insanlar arasında Kur'an'a inanmayan birisi bulunursa, bilinmelidir ki, bu Kur'an'm hidayete erdirmedeki eksikliğinden veya Kur'an-ı Kerîm'İn kendisindeki bir kusurdan dolayı değildir. Ayıp ve kusur onlardadır; Kitab-ta değildir. Kalblerinin ve kulaklarının damgalanması ise, kafirlikleri sebebiyledir. "Allah küfürleri dolayısıyla ona (kalblerine) damga vurmuştur. Onların azı dışında, inanmazlar"'[11]
Cenab-ı Allah gerçekten doğru söylüyor: "Göklerde ve yerde nice ayetler vardır ki, üzerinden geçerler de, onlar ona sırt çevirip giderler"[12]
Münafıklar Ve Nitelikleri
8- İnsanlardan öyleleri vardır kî: "Biz Allah'a ve ahiret gününe iman ettik" derler. Oysa onlar inanmış değildirler.
9- (Güya) Allah'ı ve iman eden kimseleri aldatıyorlar. Halbuki onlar, sadece kendilerini aldatmaktadırlar da, farkında değillerdir.
10 - Kalblerinde hastalık vardır. Allah da hastalıklarını arttırmıştır, yalan söylemekte olduklarından dolayı, onlar için acıklı bîr azap vardır.
11- Kendilerine, "yeryüzünde fesat çıkarmayın" denildiğinde, "biz sadece ıslah edicileriz" derler.
12 - Bilesiniz ki, asıl fesatçılar onların tâ kendileridir. Ama farkında değillerdir.
13 - Ve kendilerine; "İnsanların iman ettikleri gibi siz de iman edin" denildiğinde, "beyinsizlerin iman ettiği gibi mi iman edelim?" derler. Haberiniz olsun, gerçekten asıl beyinsizler kendileridir; ama bilmezler.
14 - İman ederlerle karşılaştıklarında, "îman ettik" derler. Şeytanla-nyla başbaşa kaldıklarmdaysa, ' 'şüphesiz sizinle beraberiz. Biz (onlarla) yalnızca alay edicileriz" derler.
15 - Allah da onlarla alay eder ve azgınca taşkınlıkları İçinde şaşkın şaşkın dolaşmalarına süre tanır.
16 - İşte bunlar, hidayet karşılığında sapıklığı satın alan kimselerdir. Ama bu ticaretleri kazançlı olmamış ve hidayet yoluna da bulmamışlardır.[13]
Bazı Kelimeler:
Allah'ı aldatıyorlar: Aldatmak, hile yaparak kişiyi amacından saptırmaktır. Buradaki aldatmaktan kasıt, münafıkların, müslüman olduklarını söyleyerek kâfirliklerini gizlemeleridir.Maraz, hastalıktır. Buradaki marazdan kasıt, şüphe ve münafıklıktır.Süfeha, zayıf akıllılar demektir. Buradaki süfeha'dan kasıt, cahiller ve zayıf kişilikli kimselerdir.Şeytanları. Bu kelimeyle, o münafık ve kâfir kimselerin küfürdeki yoldaşları kastedilmektedir.İstihzâ, hafife alıp başkasını maskara yerine koymaktır. Yahudilerin istihzası bu anlama gelmektedir. Cenab-ı Allah'ın istihzası ise, onların hakaret ve idrâk kıtlıklarına aldırış etmemesi ya da bu alaya almaları dolayısıyla onları cezalandırmasıdır. Sürelerini arttırır.
Tuğyan; haddi aşıp taşkınlık yapmaktır.Ameh, görüşün sapması, yani hayret ve şaşkınlık içinde dolaşmaktır.Satın aldılar, yani değiştirdiler.[14]
Açıklama:
Kur'an'a karşı tutumları anlatılan üç grup insanların üçüncü türü,mü-nafıklardır. Bunlar İslâmiyet için, apaçık kafirlerden çok daha fazla tehlikelidirler, Bu sebeple onüç ayette bunlardan sözedilmİştir. Bunlarla, sadece Peygamber (s.a.v.)'in çağdaşı olan münafıklar kastedilmemiştir. Hangi çağda yaşarsa yaşasın, bu tanıma uyan ve bu nitelikleri taşıyan bütün münafıklar aynı grup içine girmektedir.
İnsanların bir bölümü Allah'a ve ahiret gününe sadece dille iman ederler. Oysa kalbleri küfür ve sapıklıkla dopdoludur. Cenab-ı Allah onların iddialarım reddetmiştir. Onlar görünürde mümin olduklanm söyleseler de, as-lında rnü'min değildirler. Şüphesiz, onlar Allah'ı aldatan kimseler görünümünde olarak zahiren mümin olduklarım söylemekte, fakat kafirliklerini gizlemektedirler. Noksanlıklardan münezzeh Yüce Allah onların bu durumlarım bildiği, mümin olmadıklarını farkettîği, hatta kafirlerden çok da-; ha zararlı olduklarından haberdar oîduğu halde, güya onların hilelerine karışıklık veriyormuşçasına islam'ın zahirî hükümlerini onların üzerine uygulamayı emretmiştir. Aynı şekilde müslümanîar da; Allah'ın emrine uyarak bu kâfirlerin hilelerine karşılık vermişlerdir. Bunlar, teşbih ve temsil kabilinden ifadelerdir. Yoksa Cenab-ı Allah onların durumlarını bilmektedir; onlara hileyle karşılık vermesi caiz olmaz. Çünkü O'nun gücü, tuzağa düşmesinler diye müs-lümanları kendi halleri üzerinde durdurmaya yeter. Onların hileleri ve sonları, sadece üzerlerine vebal olur. Ama bunu hissetmezler. Çünkü onların kalbleri kin, hased, nifak ve şüpheyle doludur, öyle ki, bu yüzden en basit şeyleri bile idrâk edemezler. Allah onların bu hastalıklarını daha da arttırmıştır. Dünya. ve ahirette onlar için şiddetli ve acıklı bir azap vardır.
Gerçek şu ki, münafıklar her zaman ve her devlette milletlerinin üzerine çekilmiş birer kara tehlike bulutudurlar. Vatanlarının sırtına saplanmış birer okturlar. Peygamber (s.a.v.) çok defa nifakla ve münafıklarla karşılaşmıştır.
Münafıklık ve Yahudilik, birbirinden ayrılmayan iki şeydir. Çünkü bunlar gerçek bir korkaklıktan ve doğal bir alçaklıktan doğarlar. Münafık, sözlerinde ve fiillerinde, tıpkı bir bukalemun gibi insanlara uyar. Münafıklığın toplumlarda yıkıcı hile ve tuzaktan, sayılamayacak derecede zararları vardır.
Her insan kendini olduğu gibi gösterir; başkalarım aldatıp tongaya dü-şürmeksizin görevini yaparsa, sağlam ve dürüst bîr toplum oluşur; yapısı sağlam bîr devlet ortaya çıkar.
Münafıkların niteliklerinden biri de şudur: Kendilerine, "fitne ateşini alevlendirmeniz, kafirler hesabına casusluk yapmanız, kabileleri müslümanlâra karşı bir araya getirmeniz fesattır. Savaştan ve savaşın getirdiği sonuçlardan daha kötü bir fesat düşünülebilir mi? Şu halde fesatçılığa son verin" denil-. diğinde şu karşılığı verirler: "Durum hiç de sizin söyledikleriniz gibi değildir. Biz sadece ıslah edicileriz. Islahattan başka hiçbir şey yapmıyoruz.'' Cenab-ı Allah onlara daha beliğ bir ifadeyle cevap vermiş, fesatçılığı onlara isnat etmiş, fesatçıların sadece kendileri olduğunu, ıslahatçılık iddialarının yalan olduğunu bildirmiştir: "Bilesiniz ki onlar, fesatçıların ta kendileridirler?' Ama münafıklar hissedileni duyamaz ve algılayamazlar. Kendi durumlarım farket-mezler. Müslümanlar onları protesto etmekle yetinmemekte, aksine çeşitli vesilelerle onları imana çağırmaktadırlar. Kendilerine: "Sizden başka İnsanların imana girdikleri gibi siz de imana girin" denildiğinde protesto ederek, hor görürcesine şöyle dediler: "Köle, fakir ve ümmîlerle cahillerden oluşan zayıf akıllı kimselerden oluşan zayıf kişilikli insanlar gibi mi Kur'an'a ve Peygamber'e iman edeceğiz?" Ama böyle konuşurken zayıf akıllı kimsenin, hayır ve nûr yolunu gördüğü halde, bu yoldan uzaklaşan kimse olduğunu bilmiyorlardı. Akıl bakımından olgun kimse, Önünde hayır ve nûr yolunu görüp o yola koyulandan başka bîr kimse olabilir mi? Hangi çeşidinden olursanız olun, bakın ey münafıklar, bilesiniz ki, sizler beyinsizlerin tâ kendilerisiniz, îman için sağlıklı bir algılama gücünüz yoktur ki, imanın kadrini bilesiniz.
Rivayet olunduğuna göre —Allah kendilerinden razı olsun— Ebubekir, Ömer ve Ah", yahudîlerden Übeyy'e doğru yürüdüler. Übeyy onları gördüğünde, yanındaki arkadaşlarına şöyle dedi: "Bakın, şu beyinsizleri tatlı sözlerle nasıl da geri çevireceğim?" O büyük sahabiler Übeyy'in yanma vardıklarında onîan dindarlıkları ve imandaki öncelikleri hususunda sırayla, pe-şpeşe Övmeye başladı. Bu sahabiler onun yanından ayrılıp gittiklerinde arkadaşlarına: "Yaptıklarımı nasıl buldunuz?" diye sordu. Onlar da kendisini takdir edip Övdüler. Bunun üzerine anılan âyet-İ kerime nazil oldu. Bu âyet, Önceki âyetin tekrarı mahiyetinde değildir, önceki ayet, münafıkların gidişatını ve onların tümünün gönüllerinde gizlemiş oldukları nifakı açıklıyordu. Bu âyetteyse Peygamber (s.a.v.)'in çağdaşı olan bazı münafık kimselerin müminlere yahudilikte ve fesatçılıktaki liderlerine karşı tutumları anlatılmaktadır. Onların bu liderleri şeytanlar gibidirler, hatta daha da kötüdürler. Bu liderlerinin bazılarıyla başbaşa kaldıklarında, "biz, sizlerle beraberiz; müminlerle sadece dalga geçiyor ve dinlerini alaya alıyoruz" derler. Cenab-ı Allah onların bu batıl inançlarını reddetmiştir. Noksanlıklardan münezzeh Yüce Allah, onların bu hallerine önem vermemektedir ve bu yaptıklarına karşı onları şiddetle cezalandıracaktır. Taşkınlık ve sapıklıkta daha ileri gitmelerine göz yumacaktır ki, şaşkınlık ve hayretin doruk noktasına ulaşsınlar.
Cenâb-ı Allah onları önce bu şekilde niteledikten sonra, uzaklık ifade eden işaret zamiriyle onlara işarette bulunarak şöyle buyurmuştur: Doğru yolu, bu dinin gerçekliğini gösteren açık ve berrak delilleri sırf taşkınlık ve çeke-memezlikîeri nedeniyle terkettikleri için, onlar sanki hidayeti vererek dünya ve ahirette hüsranı ve sapıklığı satın almışlardır. Bu ticaretlerinden hiç de kazançlı çıkmamışlardır. Onlar, bu alışverişlerinde ne kadar da zarar etmişlerdir.. İşte onlar, hep bu durumdadırlar. [15]
Münafıklarla İlgîli Darbı Meseller
17- BunSann örneği, ateş yakan adamın Örneğine benzer. (Ki onun ateşi) fevresini aydmlathğmda, Allah ayâmhğım giderir ve onları, göremez bîr şekilde karanlıklar içinde bırakıverir.
18- (Onlar) Sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler, bundan dolayı dönmezler.
19- Yada (Bunların örneği) karanlıklar, gök gürültüsü ve şîmşek(ler)le yüklü gökten yağan şiddetli bir yağmura tutulmuş (bir adamın örneği) gibidir ki, yıldırımların saldıkları dehşetle, ölüm korkusundan parmaklarını kulaklarına tıkarlar. Ve Allah, kâfirleri çepeçevre kuşatıcıdır.
20- Şimşeğin çakması, neredeyse gözlerini kapıverecek; (ortalık) her aydınlandığında, bunda (azıcık) yürürler. Üzerlerine karanlık çöküverince de (oldukları yerde) kalırlar. Allah diteseydi, kulaklarını ve gözlerini giderirdi. Kuşkusuz, Cenâb-i Allah her şeye güç yetirendin"[16]
Bazı Kelimeler:
Sıfat ve garip hikâyelerdir. Yani münafıkların durumları o derece belirginleşmiştir ki, İnkâr edilmez bir mesel gibi açıklığa kavuşmuştur. Şiddetli sağanak yağmurudur.Hava kütlelerinin birbirlerine sürtünmelerinden doğan sestir.Yani şimşek, gökteki elektriksel kıvılcımlardan doğan ani ve süratle gelip geçen bir aydınlıktır.
Sâİka'nm çoğulu olup şiddetli gök gürültüsü (yıldırım) demekiir. Atmosferdeki elektriklenmenin bir sonucudur. Bazı cisimlerin yanmasına neden olur.[17]
Açıklama;
Birinci darb-i mesel, münafıklardır. Bunlar, kısa bir süre dışardan müslüman görünmüşler, kendi canlarım ve çoluk çocuklarını güvenliğe kavuşturmuş, kafirlik ve müfsîdüklerini bunun arkasına gizlemişlerdir. Ama onlann bu durumları uzun sürmemiş, Cenab-ı Allah gerçeği açığa çıkarmış, gözleri görenler bu durumu sabah aydınlığı gibi görmeye başlamışlardır. Güvenlikten sonra korkmaya başlamışlar; münafıklığın karanlığında, rüsvayhkta, dünya ve ahıretteki acıtıcı büyük bir azap içinde rastgele kürek sallamaya başlamışlardır. Onların bu halleri, kendisinden yararlanmak için ateş yakan bir kavmin haline benzer. Onlann bu ateşleri yakılıp da az bir süre etraflarım görebildiklerinde Cenab-ı Allah o ateşi söndürür; aydınlıklarını temelden gideri-verir; Onlan gecenin, yığılmış bulut kütlelerinin ve sönen ateşin karanlığı içinde biraktverir. Artık etraflarını göremezler.
Şüphesiz münafıklar, hakka karşı sağırdırlar; hakkı duymazlar. Dilsizdirler; hakkı söyleyemezler. Kördürler; hakkı göremezler. Şu halde onlar, münafıklık halinden asla geri dönemezler.. Onlar için üzülüp hüzünlenme.
Cenab-ı Allah birinci örneğin ardından ikinci bir örnek vermiştir. Müstakil ve net olan bu örnekle münafıkların durumlarım açığa çıkarmıştır, insanların anlayış ve idrâk bakımından en basitleri bile bu hususu açıkça far-keder.
İkinci Örneğe gelince Cenab-ı Allah, Kur'an-ı Kerim'İ indirmiş, münafıklar şüphe hastalığına yakalanmış, bu alanda çeşitli şüpheler savurmuşlar-dır. Kur'an-ı Kerİm'de müminler için vaad, kâfirler için tehdit vardır. Onda açıklayıcı deliller bulunmaktadır. Münafıkların üzer ferin deki perdeyi aralayarak onlan rüsvay edici ayetler vardır. Bu ayetler yıldırım inişi gibi, hatta daha da şiddetli olarak onların üzerlerine inmiştir. Onların Kur'an-ı Kerim karşısındaki tutumları şöyleydi: Ganimet edinmeye dair bir ayet nazil olduğunda sevinir ve müslümanlarla beraber yürürlerdi. Cihada gitmelerini emreden veya iç yüzlerini açığa çıkaran bir ayet nazil olduğunda, afallayıp duraklarlardı.
Onların bu halleri, kulakları sağır edercesine kuvvetli yıldırımlar eşliğinde her taraftan sağanak halinde yağan yağmura tutulan bîr kavmin haline benzer. Bu kavim, ölüm korkusundan dolayı parmaklanyla kulaklarını tıkarlar. Şimşek ve aydınlığın ufukta her görünüşünde sevinir ve emin olarak yürürler. Buna karşı da pek hırslıdırlar. Ufuk kararıp şimşeğin aydınlığı gidince şaşkın vaziyette kalakalırlar. Allah onları çepeçevre kuşatıcıdır. Onların üzerinde iktidar sahibidir. Dilerse yıldırımın gücüyle onlann kulaklarını; şimşeğin panltîsıyla gözlerini giderir. O, mutfak irâde ve ikiidaT sahibidir.
Teşbih sanatının şaheserleri: Bu muazzam misalde belagat pınarları bulunmaktadır. Her belagat ve edebiyatçının susacağı ifade kuvveii vardır. Bu örnekte Kur'an-ı Kerim, yağmura benzetilmektedir. Nasıl ki yağmur ölü toprakları diriltirse, Kur'an da ölü kalbleri diriltmektedir. Yağmurla beraber gelen geçici karanîıklai gibi**5assız bazı korkunç şüpheler, Kur'an'la beraber zikredilmiştir. Kur'an'da, kuvvet ve şiddet bakımından yıldırım gibi olan bazı vaadlerle tehdidler; şimşek gibi parlak hüccetlerle ayetler vardır. Kur'an-da saikalar gibi, hatta tehlike bakımından daha şiddetli olan nifakı açığa çikancı ve rüsvay kılıcı ayetler vardır. Allah bilir, ama doğrusu şudur ki, birinci örnek, katıksız münafıklara, ikinci Örnekse, bazen kendilerine iman nuru görünen, bazan da gizlenen ikircikli kimselere özgüdür. Bu örneklerin ikisinin de aym sınıf insanlar için verildiğini söyleyenler de olmuştur.[18]
İlah'ın Bîrliği, Kur'an'ın İ'cazı, Peygamberin Doğruluğu
21- Ey insanlar, sîzi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize ibadet edin ki, takva sahibi olasınız.
22- O AJJah ki, yeryüzünü sizler için bir döşek ve semayı da bina yaptı. Gökten su indirdi. Onunla size nzık olarak çeşitli ürünler çıkardı. Öyleyse siz de, bile bile Allah'a eş koşmayın.
23- Kulumuza (Muhammed (s.a.v.)'e) indirdiğimiz (Kur'an) den şüp-hedeyseniz, haydi onun gibi bir sûre getirin. Eğer doğru söyleyenlerdenseniz, Allah'tan başka bütün yardımcılarınızı da (yardıma) çağırın.
24- Bunu yapamazsanız —ki hiçbir zaman yapamayacaksınız— artık yakıtı insanlar ve taşlar olan, inkarcılar için hazırlanmış ateşten sakının.[19]
Bazı Kelimeler:
Ey: Bir çağrı edalı. Uzaktaki birine, ya da dalgın veya gafil bir kimseye bu edatla seslenilir. Bu edattan sonra gelen emrin çok önemli olduğunu gösterir. Görüldüğü gibi edat burada, "Rabbinize İbadet edin", yani ona itaaf edin emri için kullanılmıştır.
Döşek: İnsanın yere serdiği şey. Buradaki "firâş" kelimesi Cenab-ı Allah'ın üzerinde insanların ikamet etmesi için sermiş olduğu şeye işaret etmektedir. O da yeryüzüdür.
Bina; Sağlam yapı demektir.
Endad: Nidd'in çoğulu olup eş ve benzer anlamındadır.Şühedâ, şehid'in çoğuludur. Sizinle beraber hazır bulunan reisler, ya da kıyamet gününde sizlere tanıklık yapacak kimseler demektir.[20]
Önceki Âyetlerle İlişki:
Noksanlıklardan münezzeh Yüce Allah, Kur'an-ı Kerim'i ve onun niteliklerini anlatmış, insanların Kur'an karşısındaki tutumları bakımından mümin, münafık ve kafir olmak üzere üç gruba ayrıldıklarını açıklamıştı. Burada tüm insanlara, aralarında ünsiyet kurularak genel bir vasıfla hitapta bulunulmuş, böylece Allah için vahdaniyyet (bir teklik) ispat olunmuştur. İkinci olarak da Kur'an'm i'cazı açıklanmıştır ki, bu da Aİlah Resulünün (Mu-hammed Aleyhisselam'm) sadakat ve doğruluğu için bir kanıttır.[21]
Açıklama:
Cenab-ı Allah, insanlara, kendisine ibadet etmelerini; Rabiığını ve birliğini ikrar etmelerini emretmiş; putları ve tapmakta oldukları diğer şeyleri bir kenara atmıştır. Çünkü onların tapmakta oldukları şeyler de Allahü Teâlâ tarafından yaratılmıştır. Daha önce babalarım ve atalarını yaratan da bizzat Allah'tır. Şu halde ona karşı eşler ileri sürmek yakışık alır bir davranış değildir.
Allah'ın kendileri için beğenmiş olduğu takvaları, ancak Allah'a kulluk etmekle gerçekleşir. Çünkü dönüp hareket etmesine rağmen yeryüzünü, üzerinde ikamet etmeleri için bir döşek gibi seren, semâyı da hayır ve bereketle üzerlerine gölge salan bir kubbe yapan mimar, ancak ve ancak Allah'tır.
İçinde çeşitli feleki âlemleri ve gök cisimlerini bulunduran semâ, sarsılmaz bir yapı gibidir. Onun hiçbir parçası yere düşmez; düzeni bozulmaz. Cenab-ı Allah, bizler için otlar ve ekinler yeşertmek için semâdan hoş ve mübarek bir su indirmiştir.
Ey okuyucu, benimle birlikte sen de, Cenab-ı Allah'ın kendisini, yalnız başına Rabb olduğuna işaret eden niteliklerle nitelediğini görüyorsun. Yaratma, Tekvin ve Rezzâk sıfatlan, sırf ona özgü sıfatlardandır. Rabbimizin durumu bu olduğuna göre, ona ibadet edin. İbadette ona eş ve ortak koşmayın. O'nun eşi ve benzeri olmadığını siz de biliyorsunuz. Çünkü O, tapınmak için hiçbir şey yaratmamıştır. İşte onun kudret görüntüleri ve birlik delilleri ona işaret eden birer kanıt olarak ortadadır.
Kur'an'dan ve onu, Kulu ve elçisi Abdullah oğlu Muhammed (s.a.v.) e İndirdiğinden şüphe ediyorsanız, işte size Kur'an... Çalışın, gayret edin. Azimlerinizi bileyin, adamlarınızı toplayın. Reislerinizden ve ilâhlarınızdan yardım dileyin. Belagatta ona benzeyen, bütün zamanlar ve mekânlar için geçerli olabilecek güçte sapasağlam yasalar beyan ve aynı zamanda gaybî haberleri de içinde taşıyan bir sûre getirin. Tabii eğer: "Kur'an Allah tarafından değil, Muhammed tarafından hazırlanmış bir kitaptır" sözünüzde doğru iseniz... Böyle bir söz akılla nasıl bağdaşır? Muhammed de sizler gibi okur yazar olmayan ümmî bir insandır. Sizler Kur'an'a ve Muhammed'e karşı birleşik bir cephe oluşturmuşsunuz. Aranızda şair, hatip, beliğ ve edip kimseler vardır. Kur'an, şiir ve hitabelerinizde hatta normal konuşmalarınızda kullanmakta olduğunuz türden arapça bir kelâmdır, işte bu Kitab'Ia Cenab-ı Allah sizlere ve birlikte olduğunuz söz ustalarına, belagatın sembollerine ve edebiyat otoritelerine meydan okumuştur, okumaktadır. Eğer aciz kalırsanız —ki mutlaka aciz kalacaksınız— hakka dönün; Muhammed'e ve ona indirilen Kur'an'a İman edin. Böyle yaparsanız, yakıtı (kâfir) insanlarla taşlardan ibaret olan ve Allah tarafından kâfirler için hazırlanmış bulunan ateşten kendinizi korumuş olursunuz.
Beyan ve üslûp gücü, ifade inceliği ve araplarm diğer edebî sanatları bakımından Kur'an'a denk bir sûre getirmeleri konusunda Cenab-ı Allah, arap-lara meydan okumuştur. Siyasî, iktisadî, ilmî, toplumsal ve kanunla ilgili yönlerine gelince, Kur'an, bu yönleri açısından da üstün özelliklere sahiptir. Onun bütün âlem için mucizeler içerdiğini zaman ispatlamıştır.[22]
"Lealle" Kelimesi Üzerine Kısa Bir Açıklama:
Bu kelimenin asıl anlamı ummaktır, örneğin arkadaşına dediğinde bu, "beni ziyaret etmeni umuyorum" anlamına gelir. Fakat bu sûrenin 21. ayetinde geçen kelimesinin ümit etme anlamında kullanılması uygun olmaz. Çünkü herşeyi hakkıyla bilen, herşeyden haberdar olan ve herşeyi kendi kabzasında tutan kadir Allah; kullarından takvah olmalarını rica edip ümitle beklemez. Ama Yüce Allah, bütün varlıkları kendisine ibadet etmeleri için yaratmıştır: "Ben cinleri ve insanları ancak bana İbadet etsinler diye yarattım”[23].Onlara iki yol göstermiş ve kendilerinden doğru yola girmelerini defalarca istemiştir. Burada AHahü Teâlâ'nın, insanlardan takva sahibi olmalarını umuyor gibi bîr anlam vardır. Kullarının takvâlı olmaları, noksanlıklardan münezzeh olan Yüce Allah'ı elbette ki memnun edecektir. İşte burada geçen kelimesi sebebiyet anlamını da ifade etmektedir.[24]
Kur'an'a İman Edenler Ve Mükafatları
25- (Ey Muhammed) îman edip salih ameller işleyenlere müjdele. Gerçekten onlar için altlarından ırmaklar akan cennetler vardır. Kendilerine n-zik olarak bu ürünlerden her yedirildiklerinde, "Bu, daha önce (dünyada) nzıklandığımız şeydir?' derler. Bu, birbirinin benzeri olara}; onlara sunulmuştur. Onlar için orada tertemiz zevceler de vardır. Ve onlar orada (Cennette) ebedi kabadırlar.[25]
Bazı Kelimeler:
Müteşabih: Birbirine benzer olanlar.
Cennet: Bahçe. Ayette bununla kastedilen, müminler için hazırlanmış olan ebedi ahiret yurdudur.[26]
Önceki Âyetlerle İlişkisi:
Kur'an-i Kerim, kendi üslubunun gereği, kafirlerle âsilerden söz ettiğinde, hemen ardısıra müminlerden ve takva sahibi kimselerden bahis açar ki, iki gurup arasındaki fark açıkça meydana çıksın. Bu da insanları daha çok ilahi emirlere İtaat ettirir.[27]
Açıklama:
Ya Muhammed!veya kendisinden müjde beklenebilen ey alimlerle ey vaizler! iman edip salih ameller işleyen kimselere müjdele: Gerçekten onlar İçin cennetler vardır. O cennetlerde gönüllerin istek duyduğu, gözlerin bakarak lezzetlendiği, şeyler vardır. Orada gözlerin görmediği, kulakların işitmediği, insan hatırından geçmedik şeyler vardır. Orada ağaçlar altından akan nehir-Jer, arzulanan meyvalar vardır. Bu meyveler, cennet ehline her takdim edildiğinde, beğeniyle şöyle derler: "Bunlar dünyada gördüklerimiz gibidir?' Ama tadıp yediklerinde bunların, görülmedik şeyler olduklarını kavrar ve bunların sadece cins ve şekil bakımından dünyadakilerine benzediklerini, fakat tad, hacim ve nefaset bakımından benzerlerini asla görmedikleri şeyler olduklarını idrâk ederler. Bunlar kendilerine, dünyadakilerine benzer meyveler şeklinde sunulur kî, yabancılık çekmesinler ve hemen yemeye koyulsunlar. Çünkü gönül, ahşik olduğu şeye çok daha eğimli olur. Cennette (kocaları için) korunmuş huri-kadmiar vardır. Bunlardan (kocalarından) önce kendilerine ne bir insan, ne de bir cinn dokunmamıştir. Hayız ve nifas gibi pisliklerden, nefis ve bevâ kötülüklerinden temizlenmişlerdir. Onlar, cennette sonsuza kadar kalıcıdırlar. Allah'ın nimet ve fazlında sıkıntı yoktur. Kerem ve kudret sahibi Allah, cenneti salih kullan için hazırlamıştır. Yaratıcıların en güzeli olan Allah'ın sânı ne yücedir.
Şunu bil ki ey kardeş, cennet nimetlerinin sayı ve sının yoktur. Orada müminler için hazırlanan şeyler, kelimelerle anlatılamaz. Ancak Cenab-ı Allah bu ve buna benzer ayetlerle cennette müminler için hazırlanan şeyleri akıllarımıza ve hayallerimize yaklaştırmak istemiştir. Maddî hakikati ifade etmek istediğinde, onu şu kavliyle ifade eîmiştir.
' 'Canlann isteyeceği ve gözlerin hoşlanacağı her şey oradadır. Ve siz, orada (Cennette) ebedî katacak smız![28]
Kurandan Meseller Ve İnsanların Bunlara Karşı Tutumları
26- Şüphesiz Allah, bîr sivrisineği, hatta onun da üstünde olanı (ondan daha zayıf bir varlığı örnek vermekten çekinmez, inananlar onun, Rabblerînden gelen bir gerçek olduğuna bilirler, inkâr edenler ise: "Allah bu Örnekle ne söylemek istedi?" derler. (Allah) onunla birçoğunu saptırır ve yine onunla birçoğunu yola getirir. Onunla yalnızca fası klan saptırır.
27- Onlar kî, söz verip bağlandıktan sonra Allah 'a verdikleri sözü bozarlar. Allah'ın birleştirilmesini emrettiği şeyi (iman ile akrabalık bağlarını) keserler ve yeryüzünde bozgunculuk yaparlar; işte ziyana uğrayanlar onlardır.[29]
Bazı Kelimeler:
Çekinmez. Haya etmek, çekinmek. Kişinin, ayıplanacağı korkusuyla medenî cesaretinin kırılması, değişikliğe uğraması ve dolayısıyla, yapacağı işi yapmaktan geri durmasıdır. Burada kastedilen anlam şudur: Noksanlıklardan münezzehi olan Yüce Allah, darb-ı meselden (örnek vermekten) çekinmez. Misil anlamına da kullanılır. "Timsal"in çoğulu olan "temâsil" de bu kökten gelir. Diğer bir görüşe göre ise, yaygın olarak kullanılan ve örnek haline gelmiş olan sıfatlar anlamına da gelir.
Sivrisinek. Feshetmek ve bileşimi çözmek demektir. Aslında bu kelime, ipi çözmek anlamında kullanılır. Sonraları anlaşmayı bozmak anlamında kullanılır olmuştur.
Sözleşme, anlaşma, üzerinde kesin anlaşmaya varılmış onay demektir. Bu ahîd, hristiyan ve Yahudilere önceki kitaplarda tavsiye edilen ahiddir. Bu sözleşmeyle, ortaya çıktığı zaman Muhammed (s.a.v.) e İman etmeleri tavsiye edilmiştir.[30]
Nüzul Sebebi:
Rivayet olunduğuna göre, Cenab-ı Allah karasinek ve örümcek gibi şeylerle Örnek verdiğinde, kâfirler ve müşrikler gülmüşler ve: "Bu, Allah kelâmına benzemiyor" demişlerdi. Başka bir rivayete göre ise, "Muhammed'in Rabbi karasinek ve örümcekle Örnek vermekten çekinmiyor mu?" demişlerdi. Bunun üzerine Allahû Teâlâ, onların sözlerine ayni ifadeyle cevap vererek "Allah çekinmez..." ayet-i kerîmesini indirdi.[31]
Açıklama:
Noksanlıklardan münezzeh Yüce Allah, sivrisineği veya ondan daha değersiz bir şeyi Örnek vermekten çekinmez. Örnek, bir konuyu daha açık hale getirmek İçin, onu bilinen ve görülen bir şeye benzeterek kapalı bir yönünü bırakmamak için verilir. Kendisi için örnek verilecek şey, Hak ve tslam gibi muazzam şeylerdcnse, ona nûr ve ziya ile örnek verilir. Kendisi için örnek verilecek şey, putlar gibi değersiz şeylerdense, ona benzer olan karasinek, sivrisinek ve Örümcekle ömek verilir. Allah katında, yaratma ve takdir bakımından bir sivrisinekle deve arasında fark yoktur.
Müminlere gelince onların kalblerînde nûr vardır. Bu nûr onları Kur-an-j Kerim'in Allah kelâmı olduğunu doğrulamaya'götürür, inkarcı kafirler-se, yaptıkları işlerde şaşkınlık içindedirler. Hayret ve şaşkınlık İçinde şöyle derler: "Allah bu örnekle neyi göstermek istiyor?" Bunlar, ne söylediklerini bilmeyen ve kör gibi yürüyen kimselerdir:
"Kendilerine Kitap verilenler Kur'an'ın hak olduğuna inansınlar. Müminlerin de imanları artsın. Kendilerine Kitab verilenlerle müminler şüpheye düşmesinler. Kalblerinde bir hastalık (nifak) bulunanlarla kâfirler de şöyle desinler: "Allah bu örnekle neyi kasdetmişür?"[32]
Görüyoruz kî, Allah tarafından verilen bir örnekle insanların çoğu yolunu sapıtmış, aynı zamanda birçokları da hidayet yolunu bulmuşlardır. Bu örnekle, ancak Allah'ın taatinden çıkmış olanlar sapıtırlar. Onlar ki, Muham-med'e iman edip onu tasdik etme hususunda Allah'a vermiş oldukları sözü bozarlar, özellikle bu anlaşmalarını Muhammed'in doğruluğuna ilişkin delilin ortaya çıkmasından ve Tevrat'ta onun bir Peygamber olduğuna ilişkin kayıtlar bulunuşundan sonra bozarlar. Onlar, Peygamberler arasında ayırım yaparlar, bazısına iman, bazısını da inkâr ederler. Cenab-ı Allah insanlara, bütün Peygamberlere iman etmelerini emretmiştir. Ama bunların amaçlan insanlar arasında fesad. çıkarmak, onları inançlarından saptırmaktır. Böyle yaparak aldatıcı siyasette kalmayı ve geçici zinetlere sahib olmayı amaçlarlar. Şüphesiz rüsvay oldukları ve kör yürüyüşü gibi yürüdükleri için dünyada hüsrana, Cenab-ı Allah'ın gazabına uğradıkları için, ahirette de hüsrana uğramışlardır. Bundan daha büyük bir zarar ve hüsran var mıdır?...[33]
İlahi Kudretin Görünümleri
28- Allah'ı nasıl inkâr edersiniz ki, siz ölüler idiniz. O sizi diriltti; yine öldürecek, yine diriltecek; sonra O'na döndürüleceksiniz.
29- 0 ki, yeryüzünde ne varsa hepsini sizin için yarattı; sonra göğe yöneldi, onlan yedi gök olarak düzenledi. O, her şeyi bilir.[34]
Bazı Kelimeler:
Keyfiyet ve temsil olmaksızın, mâhiyetini sadece kendisinin bileceği ve kendi zâtına İâyık bir tarzda semâya istiva etti. Semaya mahsus bir şekilde semaya yöneldi diyenler de olmuştur.Kendilerinde yarılma ve eğrilme olmaksızın, göklerin yaratılışlarım tamamladı.[35]
Açıklama:
Cenab-ı Allah kafirlerden, onların Kur'an ve benzeri şeyler karşısındaki tutumlarından söz etmiş, onların hayret edilecek durumlarını söz konusu ederek özetle şöyle demiştir: Allah'ın rabhğını neye dayanarak inkâr ediyorsunuz? Bu konudaki gerekçeniz nedir? Yaratılışmızdaki güzelliği bozmaksızın kendi haline bıraksaydmız, içten içe varlık sebebinizin Allah'ın yaratması olduğunu öğrenirdiniz. Yine onun size varlık nimetini bağışladığını, akı! verdiğini, üstünlüklerle donattığını, başıboş bırakmadığını; aksine ecelleriniz için bir sınır koyduğunu bilirdiniz. Sonra dünyada yaptığınız İşlerden dolayı her biriniz amellerinizin karşılığını görmek üzere O'na döndürüleceksiniz. Orada, size verilen nimetleri nasıl kullandığınız konusunda hesaba çekileceksiniz.
Ibn Abbas (R.A.)'ın şöyle dediği rivayet edilir: "Sizler yaratılmadan Önce topraktınız. Bu, bir ölümdür. Sonra Allah canyerip sizi yarattı. Bu, bir hayattır. Sonra sizi öldürüyor ve kabirlere döndürülüyorsunuz. Bu, ikinci bir ölümdür. Sonra kıyamet gününde sin diriîtecektir. Bu da ikinci bir hayattır "Rabbimİz, bizi iki defa, öldürdün, iki defa dirilttin"[36]
İşte size, içindeki şeylerle birlikte yeryüzü... Onu yaratan Allah'tır. Sizi oraya yerleştiren O'dur. Yerin sırrını ve inceliklerini kavradınız. Öyle ki, atomu ve havayı kendi yararınız doğrultusunda kullandınız. Bu da Allah'ı inkâr etmemeniz için yeterli bir nedendir. Bu arada ilâhi kudret ve azameî görünümlerinden daha niceleri vardır ki, onun sırrını ve inceliklerini yalnızca Al-. lah bilir. İşte kudretiyle yükselttiği yedi kat gök. Her katın gizlilik ve anlamını ancak Allah bilir. Yaratılan bir şeyi, ancak onu yaratan bilir. Bizim için hayırlı olan; göğü ve onun yaratılışını düşünmektir. Allah'ın göğe nasıl yöneldiği hakkında dinin esprisini kaybettirecek şekilde düşünmek değildir. Bizim için hayırlı olan, semayı üstümüzde tutan ve yeri altımıza seren yaratıcının üstünlük ve yticeiiğini duyup hissetmektir.[37]
İnsanın Yaratılışı, Hilafetle Şereflen Dirilmesi Ve Meleklerin Ona Secde Edişi
30- Bir zamanlar Rabbin, meleklere: "Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım" demişti. Melekler; "Orada bozgunculuk yapacak, kan dökecek birisini mi yaratacaksın? Oysa biz seni överek teşbih ediyor ve seni takdis ediyoruz!" dediler. Rabbin: "Ben sizin bitmediklerinizi bilirim" dedi.
31- Adem'e isimlerin tümünü öğretti. Sonra onları meleklere sunup; "Haydi doğru iteniz onların isimlerini bana söyleyin" dedi.
32- Dediler ki: "Sen yücesin; bizim, senin bize öğrettiğinden başka bir bilgimiz yoktur. Şüphesiz Sen bilensin, hakimsin"
33- Allah dedi ki; "Ey Adem! Bunlara onların kimlerini haber verf' (Adem), bunlara onların isimlerini haber verince (Allah): "Ben size, ben göklerin ve yerin gayblannı bilirim, sizin açıkladığınızı ve içinizde gözlediğinizi bilirim, dememiş miydim?" dedi.
34- Meleklere: "Adem'e secde edin" demiştik. Hemen secde ettiler. Yalnız îblis diretti, böbürlendi, inkarcılardan oldu.[38]
Bazı Kelimeler:
Melekler, Allah'ın bîr takım yara tıklandır. Onların mahiyetlerini en iyi Allah bilir. Bazıları, onların yemeyen-içmeyen ve gece gündüz ibadet halinde bulunan nûranî cisimler olduklarını söylemişlerdir.Halife, Bir kimsenin yerine geçen ve makamında bulunan kimsedir.Yesfikü: Kan akıtır manasınadır.Hamd-ü Senada bulunarak seni noksanlıklardan tenzih ederiz,Seni Ulu-lani.Bana haber verin.Boyun büküp itaat etmek.İmtina etti.iblis, cinlerden biridir. Bazıları onun, cinlerin atası olduğunu söylemişlerdir.
"(İblis) Cinden idi de Rabbinin emrinden çıktı"[39] Ayetin zahirine bakarak, iblisin meleklerden biri olduğunu söyleyenler de olmuştur. En güzel görüş, "Bu hususları en iyi Allah bilir?' görüşüdür.[40]
Önceki Ayetlerle İlişkisi:
Kıssa, edebiyatın yüksek bir anlatım türüdür. Yüce amaçları dile getirmek için Kur'an-ı Kerim'de bir takım kıssalara yer verilmiştir. "Onların kıssalarında akıl sahipleri için ibret vardır.(Bu Kur'an)uydurulmuş bir söz de-ğildir"[41] Bu kıssada, Cenab-ı Allah'ın Adem'e ve ademoğullarına, onu halife seçmekle, meleklere öğretmediğini ona Öğretmekle ne derece ikramda bulunduğu anlatılmaktadır. Ademoğullannın Allah ve onun elçileri karşısında küfredip inkarcılıkta dayatmaları uygun olur mu? Böylelikle ayetler arasındaki münasebetin sırrını idrâk etmiş oluyoruz. Bu ayetlerle, Peygamber Efendimize teselli verildiğini de unutmamak gerekir. Çünkü o, tertemiz meleklerin Yüce .Allah'a karşı tutumlarını görüyor.[42]
Açıklama:
Ey Muhammedi Milletine, babaları Adem'in yaratılış kıssasını anlat. Al-lah'm meleklerine söylediği şu sözü hatırla ve hatırlat: Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım. Bu halife yeryüzünü imâr edip iskâna hazır hale getirecektir. Dünyanın bayındırlığı İçin bazıları yöneticilik yapacak, diğer insanlara direktifler verecek, hükümleri infaz edecektir. Melekler dediler ki: Ey Rab-bimiz! Bu halife(Adem) ile çocuklarının fiilleri, kendi irâde ve isteklerinden kaynaklanır. Oysa bilgileri sınırlı olduğu için onlar yararlarına olacak gerçeği bilemezler. Onlar çamurdan yaratılmıştırlar. Madde, onların bir parçasıdır. Durumu bu olan kimseler, hata işlemeye çok yakındırlar. Bunlar yeryüzünü fesada vereceklerdir. Ya Rab, sen yeryüzünün bayındırlığını İstiyorsun; Öyleyse orayı fesada verecek kimseleri nasıl yaratırsın? (Bu, karşı çıkma değil,Öğrenme türünden bir somdur.Biz (melek)ler onlardan (insanlardan) daha iyiyiz. Çünkü bizim işimiz, seni yüceltip takdis etmekten ibarettir. "Allah kendilerine ne emrettiyse ona isyan etmezler ve emredildikleri işleri yaparlar"[43]
Meleklerin bu itirazlarına cevaben Cenab-ı Allah şöyle buyurdu: "Şüphesiz, ben sizin bilmediklerinizi bilirim." Yeryüzünün nasıl ıslah ve imar edileceğini, onu kimin daha iyi imar edeceğini ben bilirim, içinde hayır ve şer sebepleri bulunmakla birlikte insan yaratıldı. Hayır ve şerle dünya düzeni kurulur; yeryüzü bayındır hale getirilir. Böylece de Peygamberlerin gönderiliş hikmeti anlaşılmış olur. Sırrın yerini anlamak istersiniz bilin ki, Allah, sonsuza dek dünyanın kendisiyle ıslah ve imar edileceği maddî şeylerin isimlerini Adem'e öğretti. Sonra da bu şeyleri meleklere yöneltti ve onlara, "Halifelik konusunda başkalarına nispetle daha liyakatli olduğunuza ilişkin iddianızda doğruysanız, haydi bu eşyaların isimlerini bana haber verin" dedi. Melekler buna güç yetiremediler ve: "Ya Rab, bizim senin öğrettiklerinin dışında bir bilgimiz yoktur. Şüphesiz sen her şeyi bilensin ve her yaptığını hikmetle yapansın." Şanı yüce Aîîah şöyle buyurdu: "Ey Adem, onlara o eşyanın isimlerini bildir!' Adem kendilerine isimleri söyledi. O zaman Adem ve ço-çuklannınhahfe oluşlarının inceliğini kavradılar.Çünkü dünya maddî bir kuramda, kendileri ise nurdan yaratılmışlardı. Adem (A.S.) İse topraktan yaratıldığı için, madde onun bir parçasıdır. Bu yüzden melekler maddî olan şeyleri ıslah etmeye yetenekleri olmadığım anladılar. Çünkü onlar nurdan yaratılmışlardır. Bunun Üzerine Cenab-ı Allah şöyle diyor: "Size, yerde ve göklerde açık ve gizli olarak- her ne varsa bilirim demedim mi?"
İkinci bîr kıssa, Cenab-ı Allah'ın insana ne denli ikramda bulunduğunu açıklıyor. Burada Allah, meleklere, Adem'e secde etmelerini emrediyor ki, bununla insan yüceltilmiş oluyor. Hem de nasıl yüceltme!..
Ey Muhammed! tertemiz meleklere: "Adem'e secde edin" dediğimiz zamanı kavmine hatırlat. Tabiî kâfirlerin puta secde edişleri gibi ibadet ve ilah-faştırma secdesi değil, fakat ta'zim ve saygı secdesi etmelerini emretmiştik. Meleklerin hepsi ona secde edip Allah'ın emrine uydular. Yalnız lânetli İblis secdeye yanaşmadı ve büyüklük taslayarak şöyle dedi: "Ondan daha hayırlı ve üstün olduğum halde ona secde mi edeceğim? Beni ateşten.onu ise çamurdan yarattın." Çekememezliği, gurur ve büyüklenmesi onu, Rabbinin emrine uymaktan alıkoydu. Ondaki bu dayatma, büyüklerime, gurur ve üstünlük taslama, belki de kendisinin mayasını oluşturan ateşin birer niteliğiydi. İşte böylece Rabbinin emrinden çıkmış, lânetlenmeyi hak etmiş ve kâfirler topluluğuna katılmış oldu. Ey Ademoğlu! İşte Allah seni böyle şereflendirmiş ve sana budenli ikramda bulunmuştur: "Gerçekten biz Ademoğullannı üstün kıldı".[44]
Seni Yeryüzünde halife kılarak ve bilmediklerini öğreterek seni üstün kıldı. "Adem'e isimlerin tümünü öğretti." Meleklere, baban Ademe secde etmelerini emretti, öyleyse Rabbinin hoşnut olmayacağı bir davranış içinde bulunman sana yaraşır mı? Hayır... Aksine Rabbinin emrine uyman, düşmanın olan şeytana isyan etmen, O'nu görüyormuşçasına Allah'a ibadet etmen gerekir. Çünkü sen O'nu görmesen bile, O seni görmektedir.[45]
İnsanin Tabiatı Ve Şeytanın Buna Karşı Tutumu
35- Dedik ki:' 'Ey Adem, sen ve eşin Cennette oturun, ondan dilediğiniz yerde bol bol yeyinh ama şu ağaca yaklaşmaym.Yoksa zalimlerden olursunuz.
36- Derken şeytan onlan(ın ayağını) oradan haydardı, içinde bulundukları (nimet yurdu)ndan çıkardı. (Biz de) dedik ki: "Birbirinize düşman olarak inin. Sizin yeryüzünde kahp bir süre yaşamana lâzımdır".
37- Adem, Rabbinden birtakım kelimeler aldı (onlarla amel edip Rabbine yalvardı, O da) bunun üzerine onun tevbesini kabul etti. Şüphesiz O, tevbeyi çok kabul edendir, çok esirgeyendir.
38- "Hepiniz oradan inin" dedik, "Yalnız (iyi bitin kî) size benden bir hidayet geldiği zaman, kimler benim hidayetime uyarsa artık onlara bir korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir".
39- "İnkâr edip ayetlerimizi yalanlayanlar ise ateş halkıdır. Onlar orada sonsuza kadar kalacaklardır".[46]
Bazı Kelimeler
Helal ve hoş olarak, bol bol afiyetle.Ağaç. Buradaki anlamının buğday olduğu söylenir.Onları kaydırdı. Onlara, emre muhalefet suçunu İşletti. Zelle kökünden türemiş olan bu fiil, düşme anlamını da taşır.İnin.YerIeşim yeri. Hiç çıkmamacasına, devamlı olarak cehennemde kalacak olan kimselerdir.[47]
Açıklama:
Bu da, Allah tarafından yeryüzünde halife kılman babamız Adem'le ilgili diğer bîr kıssadır. Bl1 kıssanın sonunda allah, Adem'i ve eşini, zürriyetini, aynı zamanda hempalarıyla birlikte İblisi yeryüzüne indirdiğini açıklamaktadır. Şanı Yüce Allah, Adem'e şöyle dedi: Sen ve eşin cennette bannın, ondaki nimetlerden yararlanın. Meyvelerinden, ekinlerinden, ağaçlarından iş-lahinîzın çektiğini afiyetle yeyin. Ama şu ağaca kesinlikle yanaşmayın. Aksi takdirde kendilerine yazık edenlerden olursunuz. Fakat lânetli İblisin onları kendi hallerine bırakması mümkün müdür? Hayır. Nitekim, şöyle diyerek onlara vesvese verdi: "Rabbiniz size bu ağacı, İki melek olacağınız, yahut sonsuza kadar Cennette yaşayacağınız için yasak etti"[48]. Ayrıca yemin ederek onlara şöyle dedi: "Muhakkak kî, ben sizin iyiliğinizi isteyenlerdenim."
tşfe burada insanın, aldatıcı şeyler karşısındaki huy ve zaafı ortaya çıkıyor. Burada şeytanın aldatması karşısında insan zayıf kalıyor. Şeytan, Âdem ile eşinin ayaklarım kaydırıyor ve onlara emre karşı çıkma suçunu işletiyor. İşin gerçeği şu: "Adem Rabbi(nin buyruğu)na karşı geldi de (yolunu) şaşırdı. Sonra Rabbi onu seçti, tevbesini kabul buyurdu ve ona doğru yolu gösterdi "[49]
Allah'ın hikmeti işte böyle cereyan etti. Onun dünyayı imâr emri, sadece kendisinin vakıf plduğu bazı sırlardan kaynaklanmıştı. Yeryüzünde Allah'ın hilafeti gerçekleşti. Bu sırdan dolayı Allah, Âdem ile Havva'nın cennetten çıkmalarına hükmetti. Bazısı bazısına düşman olarak yeryüzüne inmelerine karar verdi. Allah yeryüzünü ve üzerinde bulunanları devralıncaya (kıyamet kopuncaya)kadar, yeryüzüne yerleşip oradaki nimetlerden yararlanmalarını
emretti. Artık size nebi ve resullerimin diliyle benden bîr hidayet gelir de, "kim benim hidayetime uyarsa, sapmaz ve ahirette zahmet çekmez. Onun için ebe-diyyen korku yoktur Her kim benim zikrimden (Kur'an'ımdan) yüz çevirir de emrime karşı çıkarsa; dünyada onun için yorgunluk ve zahmet, ahirette de büyük bir azap vardır?"
insanlığın babası Adem, cennetteki buğday ağacından yedikten, huy ve tabiatı açığa çıktıktan, avret yerlerini örten elbiselerinden soyunarak çırılçıplak kaldıktan ve buralarım örtmeye çalıştıktan, içine düştüğü hatanın korkunçluğunu idrâk ettikten sonra Rabbinden bîr takım kelimeler aldı; "Rab-bimiz, biz nefislerimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz ve esirgemezsen, gerçekten kayba uğrayanlardan olacağız"[50] diye yalvardı. Bunun üzerine Cenab-ı Allah tevbesini kabul buyurdu, onu hidayete kavuşturdu. Şüphesiz O, tevbeleri kabul eden ve esirgeyendir.[51]
İsratloğulları Ve Kendilerinden İstenilenler
40- Ey İsrailoğullan! Size verdiğim nimetimi hatırlayın, bana verdiğiniz sözü tutun ki, ben de size verdiğim sözü tutayım ve yalnızca benden korkun.
41-Sizin yanınızda bulunanı doğrulayıcı olarak indirmiş bulunduğum (Kur'an) a inanın ve onu inkâr edenlerin ilki olmayın; benim ayetlerimi birkaç paraya satmayın ve benden sakının.
42- Bile bile gerçeği batılla bulayıp hakkı gizlemeyin.
43- Namazı kılın, zekâtı verin, rükû edenlerle birlikte (Allah'ın huzurunda eğilenlerle beraber) eğilin.[52]
Bazı Kelimeler:
İsrail, Yakub (A.S.)'ın adıdır. Hz. Yakııb, Hz. ibrahim'in oğlu İshak Peygamberin oğludur. Yahudiler de onun çocuklarıdır,Benim ahdim. Allah'a, Peygamberlerine özellikie Hz.İsmail'in çocuklarının soyundan geîen son Peygamber Hz. Muhammed (s.a.v.)'e iman etmeleri için Tevrat'ta AJlah'm İsrailoğuJianna karşı İleri sürmüş olduğu ahdidir.Ahdiniz. îmanlarına karşılık îsrailoğullanna sevap vereceğine, dünyada müreffeh bir hayat sağlayacağına, Beyt-i Makdİsi onlara vatan yapacağına dair Allah'ın verdiği sözdür.Ayetlerimi az bir paha karşılığında satmayın. "İşferâ" fiiîi satın alma anlamında kullanılan bir fiilse de, satma anlamındaki fiiliyle satın alma anlamındaki fiili bazen yer değiştirebilmektedirler.Karıştırmayın demektir.[53]
Önceki Âyetlerle İlişkisi:
Sûrenin başından buraya kadar söz, Kur'an'in etrafında dönüp dolaştı. İnsanların Kur'an hakkındaki ihtilafları anlatıldı. Münafıklara örnek verildi. AHah'a kulluk gibi emirler yer aîdı. Kur'an'ın Allah katından gönderilen bir kitab olduğu konusunda deliller ileri sürüldü. Münafıklar korkutulup uyarıldı; mü'minler müjdelendi. Kâfirlerin aleyhine hüccetler ortaya konuldu. Allah'ın kudretini aksettiren deliller anlatıldı. Sonra insanın yaratılışından ve üstün kılınışından söz edildi. Arkasından Medine'de oturan Ehl-i Kitab kimselere, özellikle Yahudilere hitap edilmeye başlandı. Çünkü onların sayısı diğer gayri müsümlerden daha fazlaydı. Yahudilerin Medine toplumunda bir ağırlıkları vardı. Peygamber (s.a.v.) e karşı da kendilerine özgü bir tutum teinde bulunuyorlardı. Buraya kadar söz, hep Kur'an etrafında dolaşıp durmuş, "Beyinsizler diyecek ki..." şeklinde başlayan 142. âyete kadar, bazan yumuşak bir dille, bazan da sen bir şekilde; bazan kendilerine bahşedilen nimetler, baan da suç ve kabahatleri hatırlatılarak yahudilere hitap edilmiştir.[54]
Açıklama:
Ey benim salih kulum olan Yakub'un evlatjan! Hakka uyma konusun-, da sizter de babanız gibi olun. Allah'ın, üzerinizdeki nimetim hatırlayın. Hani sizi Firavun ailesinden kurtarmış ve bulutlan üzerinize gölge yapmış ve daha nice nimetler vermişti.Cenab-ı Allah, bunları şükrünü yerine getirmeleri ve emrine uymaları için onlara hatırlatıyor. Allah'a iman edeceğinize, aralarında ayınm yapmaksızın Peygamberlere, özellikle Abdullah oğlu Muhammed'e iman edeceğinize dair ahdinizi yerine getirin ki çünkü onlano, davalarında sadık olduklarına ilişkin açık deliller vardır ben de size verdiğim sözü yerine getireyim. Dünya ve ahiretteki karşılığım vereyim. Hiçbir şey, sîzi, ahde vefadan alıkoymasın. Benden başkasından korkmayın. Kendisinden çekinilmesi ve korkulması gereken bîri varsa, o da benim. Dürüstçe, kalbî bir inançla, Kur'an'ın Allah katından gönderilmiş bir kitap olduğuna iman edin. Çünkü Kur'an, dînin temel ilkelerinde yanınızda bulunan Tevrat'ı doğrulamaktadır. Tevratt ta da Muhammed (s.a.v.) in nitelikleri anlatılmıştır.Ey Ehl-i Kitabı Onu İlk inkâr edenler olmayın. Siz, onun doğruluğuna delil olan Tevrat'a sahip olduğunuz için, ona inanmaya daha lâyıksınız. Muhammed (s.a.v.)in, ileri sürdüğü davada doğru olduğuna işaret eden açık ayetleri, başkanlık, servet ve eski âdetler gibi basit ve az olan dünyevî karşılıklarla satmayın. Bunlar değersiz ve ucuz bedellerdir. Bu, pek kazançlı olmayan bir ticarettir. Allah'tan başkasından korkmayın. Tevrat'ta da teslim edilmiş gerçeği, uydurduğunuz yanlışlarla değiştirmeyin. Peygamberin niteliklerini ve gerçek olduğu sizce de bilinen geliş müjdesini gizlemeyin. Kıyamet gününde âlimin cezasıyla cahi-linki aynı olmayacaktır.
Buradan anlıyoruz ki, Mûsâ (A.S.)'ya indirilen Tevrat, haktır. Peygamberimiz devrinde bulunan Tevrat'taysa hakla batıl birbirine karıştırılmıştır. Yani yabudiler, kitaplarım kendi işlekleri doğrultusunda değiştirmişlerdir. Bunu da bilerek yapmışlardır. Yüce Alllah'ın söylediği doğrudur: "Kitab'tan kendilerine bir pay verilmiş olanlardır”[55]
Daha sonra .Allah onlara, dinden dine değişmeyen önemli rükünleri em-reimiştir. Bunlar namaz kılmak, zekât vermek ve teslim olup boyun eğenlerle birlikte Allah'a boyun eğmek.[56]
Yahudi Bilginlerin Durumları
44- Siz Kitabı okuduğunuz halde, İnsanlara İyiliği emredip kendinizi unutuyor musunuz? Aklınızı kullanmıyor musunuz?
45- Sabırla, namazla yardım dileyin. Şüphesiz bu (.Allah 'a) saygı gösterenlerden başkasına ağır gelir.
46- Onlar ki, Rablerine kavuşacaklarını (gözetir) ve gerçekten O'na döneceklerini bilirler.
47- Ey krailoğuiları, size verdiğim nimetimi ve sizi âlemlere üstün kıldığımı hatırlayın.
48- Ve öyle bir günden korkun ki, o gün hiç kimse kimsenin yerine bir şey ödeyemez, kimseden şefaat de kabul edilmez, kimseden fidye de alınmaz ve onlara hiçbir yardım yapılmaz.[57]
Bazı Kelimeler:
İyilik, taat, doğruluk ve çokça hayır yapıp iyilikte bulunmaktır.Sabır. Nefsi, hoşlanmadığı şeye karşı tutmak, nefse hâkim olmaktır. Sabnn, oruç tutmak demek olduğunu söyleyenler de vardır. Zannederler, Burada kesin olarak inanmak anlamındadır. Karşılık ve bedel.[58]
Nuzûl Sebebi:
Yukarıdaki ayet-i kerimeler, yahudi bilginleri hakkında nazil olmuştur. Bunlar yahudilere, sadaka vermelerini ve İslam üzere sebat etmelerini emreder, ama kendi nefislerini unuturlardı.[59]
Açıklama:
Ne tuhaf değil mi? Yahudi bilginleri, başkalarına iyilik yapmalarını emrediyor; ama kendi nefislerini unutuyorlardı. Tıpkı, çevreyi aydınlatırken kendi kendilerini yakan kandiller gibi. Ey Kitab Ehlil başkalarına her hayrın başı olan iyiliği emrederken bu emri kendinize uygulamamanız size yakışır mı? Oysa siz, Kitab'ı okuyorsunuz; o Kitab'ta Allah'ın emirlerini yerine getİrmekic kusur edenlerin başına gelecek cezalar anlatılmaktadır. Şüphesiz bu nitelikte olan kimseler, akılsızlara çok benzerler. Şu halde iman edin. köiüiüğii emreden nefsinize ve şeytanlarınıza karşı sabır ve namazla Allah'tan yardım dileyin. Zira sabır ve namaz, kalbîerin ve ruhlann cîlâsıdır. Yahudiler sabretmekle emrolundular. Çünkü sabır, belâ ve sorumluluklara hoşnutluk ve teslimiyetle tahammül etmektir. Şüphesiz onların durumunda olan kimselerin sabra büyük ihtiyaçları vardır. Namaz, onlann beklentilerinin gerçekleşmesini kolaylaştırır. Çünkü onun ruhlar üzerinde önemli etkisi vardır. Fakal kötülüğü emreden Nefs-i Emmâre'ye çok ağır gelir. "Namaz, saygılı kimseler müstesna, insanın nefsine ağır gelir" O saygılı kimselerin gönlü imanla dopdoludur. Organları namaz kılma hususunda pek hafif ve dinçtir. Gönülleri dinginlik içindedir. Böylelikle, "Gözüm namazda aydınlandı" hadisinin ifade ettiği anlamı daha iyi kavrıyoruz.
Saygıyla ürperenler, (huşu sahibi olanlar) ileride Rablerine kavuşacakları ve yaptıklarının hesabını verecekleri güne kesin olarak inanırlar. Bir olan Allah'a döneceklerini, yaptıklarının karşılığım göreceklerini bilirler. Hayır iş-lemişlerse hayır, kötülük yapmışlarsa kötülükle karşılaşacaklardır.
Yahudilerin emrolunduklan namaz, İslâm'ın emrettiği namazın aynısı mıdır? Yoksa kendi dinlerine Özgü bir namaz mıdır? Doğru olan, emrolun-dukları namazın îslamî namaz olduğudur. Çünkü onlar, şeriatın bütününe muhatap ve onunla yükümlüdürler. İşte anlatılan bu nitelikler onlara ağır gelmektedir. Allah'a saygı gösterenler ise böyle bir yuksünme duymazlar. Ayetler de bu anlamı desteklemektedir.
Sonra Cenab-ı Allah, İsrailoğullarına çağırışını tekrarlayarak ataları ve kendileri üzerindeki nimetlerini, onları diğer insanlara üstün kılmış olduğunu hatırlatıyor. Çünkü Yüce Allah, onların arasından Peygamberler göndermiş, onları hükümdarlar yapmış, zamanlarında onları alemlere üstün kılmıştır. Ey îsrailoğullan, "Öyle bîr azap gününden sakının ve korkun ki, o günde (Kıyamette) hiçbir kimse, başkası adına bir şey Ödeyemez" ı:Orada (kıyamette) şefaatçiler var, bize şefaat ederler" diyorsunuz, ama mesele sizin bildiğiniz gibi değildir. Orada hiçbir şefaatçinin şefaati kabul edilmez. Kimseden bedel de alınmaz ve kâfirlere yardım edilmez. Hal böyle olunca, neye dayanarak kendi nefsinizi unutuyor ve ahiret için hazırlık yapmıyorsunuz? Sizin kitabınızda kıyamet günü bulunmakta ve o günün tasviri yapılmaktadır.[60]
Allah'ın Yahudiler Üzerindeki Nimetleri
49- Sizi Fir'avn ailesinden de kurtarmıştık ki (onlar), sîze azabın en
reva görüyor, oğultermızi boğazlayıp, kadınlarınızı bırakıyorlardı ve bunda sîzin için Rabbinizden büyük bir imtihan vardı.
50- Sizin için denizi yarmıştık, sizi kurtarmış ve Fir'avn ailesini boğmuştuk; siz de bunu görüyorsunuz.
51- Musa ih kırk gece için sözle$miştik, sonra siz onun ardından buzağıyı (tanrı) edinmiştiniz, (kendinize böylece) zulmediyorsunuz.
52- Bundan sonra da yine belki şükredersiniz diye sizi affetmiştik.
53- Yola gelirsiniz diye Musa'ya Kitap ve Furkan (gerçekle yanlışı birbirinden ayıran ölçü) vermiştik.
54- Musa kavmine demişti ki: "Ey kavmimi Sîzler buzağıyı (taun) edinmekle kendinize zulmettiniz. Celin yaratıcımza tevbe edin de nefisleriniz(in kötü duyguların) i öldürün. Bu, yaratıcınız katında sizin için daha iyidir (Bu suretle O), sizin tevbenizi kabul buyurmuş olur. Çünkü O, öyle bağışlayıcı, Öyle merhametlidir".
55- Bir zaman da: "Ey Musa, biz Allah'ı açıkça görmedikçe sana inanmayız" demiştiniz de derhal sizi yıldırım çarpmıştı; siz de bunu görüyordunuz.
56- Soma belki şükredersiniz diye sizi ölümünüzün ardından tekrar diriltmiştik.
57- Bulutu üstünüze gölgelik çektik, size kudret helvası ve bıldırcın indirdik: ''Size verdiğimiz güzel azıklardan yiyin" dedik. Ama onlar bize değil, kendi kendilerine zulmediyorlardı.
58- Dedik kî: "Şu şehre girin, oradan dilediğiniz yerde bol bol yeyin; secde ederek kapıdan girin ve "Yarabbi bizi affet" deyin ki, biz de sizin hatalarınızı bağışlayalım. Biz güzel davrananlara daha fazlasını veririz.
59- Derken o zalimler, onu, kendilerine söylenenden başka bir sözle değiştirdiler. Biz de yaptıkları kötülüklerden dolayı o zulmedenlerin üzerine gökten bir azap indirdik.
60- Bir zaman da Musa, kavmi için su (yağmur) istemişti; "Asanla taşa vur", demiştik. Bunun üzerine taştan on iki göze fışkırmıştı. Her bölük, kendi içecekleri pınarı bilmişti; "Allah'ın rızkından yeyin, İçin ve yeryüzünde bozgunculuk yaparak (şuna buna) saldırmayın", (demiştik).[61]
Bazı Kelimeler:
Size taddırırlar.Azabın kötüsü ve şiddetlisi.Kadınlarınızı hayatta bırakır, öldürmezler.Bela, İmtihan etmek, sınamak,İkiye ayırıp böldük. Yani denizin üzerine köprü kurduk ve o köprünün üzerinden geçtiniz.Furkan, doğru ile yanlışı birbirinden ayıran Tevrat.Nefsinizi öldürün. Yani suçsuz olanlarınız, suçlu olanlarınızı öldürsünler. Cehreien: ajan beyan, apaçık şekilde.Saika, çığlık veya gökten düşen ateş, yıldırım.Sizi dirilttik.Sizi, şemsiye gibi Örten bulutlarla gölgelendirdik.İnce bulut Kudret helvası. Bıldırcın.
Bu kasaba: Beyt-i Makdis, ya da oraya yakın beldedir.Eğilip secde ederek yani tevazu İçinde Allah'a boyun eğerek dileğimiz, günahlarımızı bağış.Samandır.Gökten bir azap. Taş. Bu taşın Musa'ya nereden geldiğini ancak Allah bilir.Taş yarıldı ve ondan su aktı.İnsanlar. Yahudilerden bir topluluk.[62]
Önceki Âyetlerle İlişkisi:
Cenab-ı Allah, "Size verdiğim, üzerinizdeki nimetlerimi hatırlayın" diyerek yahudiler üzerindeki nimetlerini hatırlattıktan sonra, sayısı onu bulan bu nimetleri ayrıntılı biçimde anlatmaya başlamıştır.[63]
Açıklama:
Ey bugünün yahudileri! Allah'ın, atalarınıza bahşetmiş olduğu nimetleri —dolaylı olarak size de ulaşan o nimetleri— hatırlayın. Şükretmek ve o nimetlerin yaratıcısına sığınmak için bunları hatırlamanız gerekir. Aşağıda maddeler halinde sıralanmış olan bu nimetler on tanedir
1- Yüce Allah, kendilerine büyük İşkenceler yapan atalarıma Firavundan ve onun adamlarından kurtarmıştı. Firavun sizin erkek çocuklarınızı boğazlıyor ve sadece kız çocuklarınızı bırakıyordu. Anlatıldığına göre Firavun rüyasında, Mescid-i Aksa "dan bir ateşin yükseldiğini ve Mısır'ı çepeçevre kuşattığım görür ve dehşete kapılır. Rüya yorumcularının yorumuna göre bu rüya "Urailoğulîanndan bir çocuğun çıkacağına ve hükümranlığım elinden alacağına işaret etmektedir.Bunun üzerine Firavun, yalnızca ki2 çocukları bırakarak erkek çocukları öldürmeye başladı. Buna rağmen Cenab-ı Allah, Israîîoğullarmı bu küçük düşürücü azaptan kurtardı. Bu yok olmaktan kur-îuluş, kurtulanların şükretmesi ve helake sabır bakımından bir imtihandır.
2- Hatırlayın ki, bir zamanlar sizin için denizde kuru bîr yol açmıştık ve siz o yola girerek sağ salim karşı kıyıya geçmiştiniz. Oysa Firavun ve askerleri, geçmek için o yola girdiklerinde, gözlerinizin önünde boğuldular.
Rivayete göre onlar, davalarını çözerken esas alacakları bir kitaptan yoksundular. Cenab-ı Allah, Hz. Musa'ya, kırk gün sonra (Zi)kade ayınm tamamı ve Zilhiccenin ilk on günü) Tevrat'ı indireceğini vadetti ve Musa'ya,Tur dağına giderek orada kırk gün oruç tutmasını emretti. Musa (A.S.) Tur dağına gitti. Yerine de. onları yönetmek üzere kardeşi Harun (A.S.) ı vekil bıraktı. Burada kendisine levhalar halinde Tevrat nazil oldu. Ama bu kırk günlük süre içinde yahudiîer Samirî'nin yapmış olduğu buzağıya taptılar. Evet sîz buzağıyı tanrı edindiniz. Ona ibadet ettiniz, yakışık almayan, bu amelinizle kendinize zulmettiniz.
3- Sonra Cenab-ı Allah sizi bağışladı. Ey şimdiki Yahudiler! Bunun için de Allah'a şükretmeğisiniz. O'na şükre;mek ise, gönderdiği peygambere ve onun getirdiği Kiiab'a iman etmekle mümkün olur. Özellikle, doğruluğu konusunda apaçık deliller bulunan Hz. Muhammed'e inanmanız gerekir.
4- Doğru yolu görmeniz ve o yolda yürümeniz için, Musa (A.S.)ya gerçek iie yanlışı, haram ile heîâîi birbirinden ayırıcı Tevrat'ı verdiğimiz zamanı hatırlayın.
5- Kendilerinden kırk gün süreyle uzak kalıp oruçlu bulunduğu zamanda buzağıya tapan kavmine şu sözleri söylediği zamanı hatırlayın: Ey kavmim! Buzağıyı tanrı edinmekle kendi kendinize zulmettiniz. Allah'a ortak koşmaktan daha beter bir suç var mıdır? Şu halde Allah'a ievbe edin, ona yönelin. Rabbinizin yanında hayırlı olan da, sizin için güzel olan da budur.
Yahudilerin Şeriaılerine göre tevbe, suçsuzun suçluyu öldürmesi şeklinde yapılırdı. Tüm eksikliklerin Üzerinde oian Yüce Allah, öldürürken biribirlerini görüp de dehşete kapılmasınlar diye üzerlerine kara bir bulut gönderdi. Böylece onlardan yetmişbin kişi öldürüldü.Bundan sonra Musa ile Harun, Allah'a yalvarıp yakardılar. Allah da onların tevbelerini kabul etti. Öldürülenlerin de Öldürülmeyen!erin de tevbelerini kabul etli. Bunda şaşılacak bir durum yoktur. Çünkü Yüce Allah, tevbeleri kabuJ eden ve kullarını esirgeyendir.
Ey îsrailoğuUan! Atalarınızın Musa'ya: "Arada hiçbir perde olmadan Allah'ı ayan beyan görmedikçe, O'nun varlığına ve senin de O'nun elçisi olduğuna iman etmeyiz" dedikleri zamanı hatırlayın. Böyle dedikleri İçin Allah onları azabıyla yakaladı ve hepsi de öldüler. Sağ kalanlar, ölülerin cesedleri-ne bakıyorlardı.
6- Sonra onları, belirlediğimiz ecellerini tamamlamak üzere yeniden dirilttik. Ey bugünkü Yahudiler! Bütün bunları, Allah'ın verdiği nimetlere şük-redesİniz, O'nun herşeye güç yetirdiğine inanasmiz diye yaptık. Sizden istenilen şükür; Allah'a, kitaplarına ve bütün bunları haber veren Muhammed (s.a.v.) e iman etmenizdir.
7- Rivayete göre Cenab-ı Allah, Musa Peygambere, zalim bir kavimle savaşmaları için îsrailoğullarını sefere çıkarmasını emretmiş, o da israiloğul-larıyla birlikte yola çıkmıştı. Şam ile Mısır arasında bulunan Tih vadisine vardıklarında, orada şaşkınca dolaşır durumda kırk yıl kaldılar. Bu sırada Cenab-J Allah onları, ince bir bulut tabakasıyla güneşin yakıcı sıcağından korudu.
8- Tih vadisinde .Allah onlara, açlık sıkıntısından korunmaları için kudret helvası ve pişmiş kuş eti gönderiyordu. Bu yemeklerin hangi tür ve şekilde olduğunu araştırmamıza gerek yoktur. Sonra onlara "Bu temiz ve hoş şeylerden yetin, onun saklayıp depolamasın. Allah’a da şükredin" denildi. Ama onlar, emrolunduklan şeyleri yapmadılar. Halbuki, isyanlarının ve bu nimetlere karş! nankörlüklerinin Allah'a bir zaran dokunmaz. Onlar yalnızca kendi nefislerine zarar vermiş ve zulmetmiş oldular. Çünkü böyle yaptıkları için Aİ-îah, üzerlerindeki nimetlerini kesiverdi; isyanları dolayısıyla onları cezalandırdı. Onlar kendi kendilerine zulmettiler.
9- Babalarınıza şöyle demiştik! "Şu gördüğünüz şehre girin ve yerleşin. Hiçbir zorluk ve sıkıntı çekmeden orada bol bol yeyin ve için. Kapıdan girerken bir olan Allah'a yalvarıp yakarın ve: "Ey Rabbimiz, senden bağışlanmak diliyoruz" deyin. Aranızda iyilik yapan kimselere hak eniklerinin daha üstünde iyiliklerde bulunacağız" dediğimiz zamanı hatırlayın.
Buna karşılık emirlerimizi tutmayanlara ve onları değiştirenlere gelince; onlar, "Hittatün" diyeceklerine, "Hintatün" diyerek ve tevazu göstermeksizin kıçları üstünde sürünerek kapıdan içeri girdiler. Allah da onları, gökten çok şiddetli bir azap indirerek cezalandırdı. Çünkü onlar bozgunculuk yaparak, Allah'a iîaaf sınırlarının dışına çıkmış, bunun cezası olarak da içleriden yeîmİsbin kişi helak olmuştu.
10- Ey îsrailoğulları Atalarınız Tih çölünde susuz kaldıklarında, Musa Aleyhisselâmın onlar için su istediği zamanı da hatırlayın. Cenab-i Allah o zaman Musa'ya şöyle demişti; "Değneğinle şu taşa vur'' O da vurmuş ve Allah'ın emriyle orada bulunan her grup İçin taştan su pınarları fışkırmaya başlamıştı. O su pınarlarından içtiklerinde kendilerine şöyle denilmişti: "Allah'ın verdiği nimetlerden yeyin ve için. Düzeldikten sonra yeryüzünde bozgunculuk yapmayın. Eğer inanıyorsanız bu sizin için daha hayırlıdır.[64]
Yahudilerin Bazı Kabahatleri
61- Hani siz demiştiniz ki: "Ey Musa' Biz bir çeşit yemeğe dayanamayacağız, bizim için Rabbine dua et de bize yerin bitirdiği sebzesinden, hıyarından, sarımsağından, mercimeğinden, soğanından çıkarsın". (Musa): "îyiolam, daha aşağı olanla mı değiştirmek istiyorsunuz? Bİr şehre inin, orada size istediğimiz var" demişti. Üzerlerine alçaklık ve yoksulluk damgası vuruldu; Allah'ın gazabına uğradılar, öyle oldu, çünkü onlar, Allah'ın ayetlerini İnkâr ediyorlar ve haksız yere peygamberleri öldürüyorlardı. İsyana daldıkları sinin astıkları için bunu hak ettiler.
62- Şüphesiz iman edenler; Yahudiler, Hristiyanlar ve Sabitler, bunlardan kim ki Allah'a ve ahiret gününe inanır, iyi bir iş yaparsa elbette onlara, Rableri katında mükâfat vardır; onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.[65]
Bazı Kelimeler:
Yerden biten baklagiller ve sebzeler.Acur.Buğday veya sarımsak;
Ednâ: Mertebesi düşük olan.Mısr, büyük beîde. Ayetteki anlamı ziraat ülkesidir.Zillet, aşağılık horîuk.
Meskenet. Yoksuiiuk, muhtaçtık.Yahudi olanlar, yahudileşenler.Nasara. İsa Peygamberin dinine girenler, hristiyanlar.Sahiller. Mutlak olarak kendi dîninden çıkanlar. Bunların meleklere tapan bîr topluluk oldukları da söylenmiştir.[66]
Önceki Ayetlerle İlişkisi:
Cenab-ı Allah, suçu ataları işlediği halde çağdaş yahudilere seslenmektedir. Gerçi sözü edilen suçlar onların ataları tarafından işlenmiştir; ama sonuçta bunlar da o atalarının çocuklarıdır, üstelik, atalarıyla da övünüyorlar ve onların yaptıkları şeyler karşısında oiumsuz bir tutum içinde de değiller. Burada şunu bir kez daha hatırlayalım ki, karakteri belli olan bir milletin çocukları da aynı şeyleri yaparlar. Bunlar irsî olarak âdeta kuşaktan kuşağa geçerler.[67]
Açıklama:
Ey bugünkü yahudiler! Atalarınızın Musa'ya: "Kudret helvası ve bıldırcın gibi tek çeşit yemekle hayatımızı sürdürmemiz mümkün değildir" dedikleri zamanı hatırlayın. Onlar Musa (A.S.) dan şöyle istekte bulunmuşlardı: "Rabbinden bizim için toprağın verdiği sebzelerden, buğday ve mercimek gibi baklagillerden, soğan, sanmsak ve acur gibi şeylerden vermesini iste," Musa, hayrette kalarak ve adeta protesto edercesine şöyle dedi: "Siz, kudret helvası ve bıldırcın eti gibi güze! yiyecekleri başka şeylerle mi değiştirmek istiyorsunuz? Oysa bunlar daha iyi ve daha hoşa giden yiyeceklerdir. Sizin için hayırlı olanlara karşılık, daha az yararlı ve daha az hayırlı olan yiyecekleri istiyorsanız, herhangi bir tarım beldesine inin. Orada sizin istediklerinizin hepsi var?'
Nankörlük edip kâfir oldukları, Hz. Zekeriya, Yahya ve diğer Pe\gam-be'rleri haksız yere öldürdükleri için, zorluk ve yoksullukla kusatildılar. Tıpkı bir çadırın yıkılmasıyla altındaki kimselerin perişan bir halde yığılıp kalmaları gibi, hüsran içinde Allah'ın rahmetinden uzaklaştırıldılar. Bu da, Rablerinin enirine defalarca karşı gelmelerinden, aralarında Peygamberlerin de bulunduğu insanlara zulüm ve zorbalık etmelerinden dolayı idi. Onları haksız yere ve sınırı aşarak öldürdüler. Bu nedenle: "Üzerlerine alçaklık ve yoksulluk damgası vuruldu." Evet, onlar zillet, yoksulluk ve ihtiyaç içindedirler. Her ne kadar servet sahibi olsalar da, gerçekte zillet ve alçaklığı atalarından kalıtım yoluyla devralmışlardır. Dahası, onlar mal için şereflerini de satarlar. Maddeye kul oldukları ve malı tanrıl aştırdı klan sürece de bu böyle sürüp gidecektir. Gönül zenginliğine her zaman ihtiyaç vardır. Ruh yoksulluğu, mutsuzluğa çare olamaz. Bazı âlimler bu ayeti, yahudilerin kalıcı bir devlet kuramayacakları şeklinde yorumlamışlardır. Bu görüşlerinde bi? de onlara katılıyoruz. Aslında bugünkü İsrail Devleti gibi kısa süreli devletler bu görüşü çürütmez. Çünkü çok eski zamanlarda Haçlılar Kudüs'ü işgal etmişler; uzun zaman Mescid-i Aksa'yi ellerinde bulundurmuşlardır. Ama Allah'ın kelimesiyle yükselen İslam bayrağı burada yeniden dalgalanmiştır. Allah'ın izniyle yakın zamanda müsiümanlar orayı yine ellerine geçireceklerdir.
Bugün Yahudiler tarafından kurulan böyle bir devletin var olması, biz-.ere Allah tarafından yapılan şiddetli bir uyan niteliğindedir, İnşallah bundan gerekli dersi alıp yeniden gereken olgunluğa ulaşır ve dinimize yöneliriz.
"Gerçekten Allah, kendi özlerinden olanı değiştirip bozmadıkça, bir' milletin durumunu değiştirmez!'[68]
Şu halde dîninize dönün. Tevbe edip doğru yolu bulun. Böyle yaparsanız, uzak ve yakın anlamıyla sizi horîuk ve yoksulluğa götüren her şeyden uzaklaşmış olursunuz.
Cenab-ı Allah, yahudiîerin eskiden yaptıklarım hatırlattıktan, bugün yaşayanların ibrel alacakları bir biçimde açık olarak sonlarını açıkladıktan sonra, hiç kimseye ayrıcalık tanımayan genel kapsamlı bir kanun koymuştur:
Allah'a ve ahiret gününe kalbten iman edip sah'h amel işleyen kimseler Allah'ın sevap ve mükâfatına kavuşacaklardır. Onlar için ebediyyen korku yoktur; dünya ve ahirette üzülmeyeceklerdir. Bunlar ister iman edenlerden, ister yahudi veya hristi yani ardan ve isterse eski inançlarını bırakarak mutlak olarak İslâm'a dönen kimselerden olsun, hiç farkı yoktur: "(Ey Resulüm), o küfredenlere söyle: Eğer vazgeçerlerse, geçmişteki günahları bağışlanır!"[69]
Bu İslâm'da eşitlik ilkesinin en parlak örneğidir.[70]
Yahudilerin Suçlarından Örnekler
63- Bir zamanlar da sizden kesin söz almış, üzerinize dağı kaldırmıştık: "Size verdiğimizi kuvvetle tutun, içinde olanı hatırlayın ki (azabımızdan) korunasmız", demiştik.
64- Arkasından yine dönmüştünüz; eğer Allah'ın size İyiliği ve merhameti olmasaydı, elbette ziyana uğrayanlardan olurdunuz.
65- Cumartesi günü, içinizden azgınlık eden kimseleri, elbette bilmiş-sînizdir; İşte onlara: "Aşağılık maymunlar olun!" dedik.
66- Ve bu cezayı, Önündekilere ve ardından geleceklere bîf ibret, (Allah'ın azabından) korunanlara da bir Öğüt yaptık.[71]
Bazı Kelimeler:
Misak. Kesin söz.Tur. Tur-u Sina diye bilinen dağ.Kuvvetle. Ciddi bir gayret ve istekle.Yüz çevirdiniz. Cumartesi günü.Allah'ın rahmetinden uzak kalanlar.Kendisinden ders alan kimseleri olumsuz davranışlarda bulunmaktan alıkoyan ibretli şey.[72]
Açıklama:
Tevrat'a iman etmelerini istediğimiz halde bunu kabul etmeyen babalanmadan, yeniden pekiştirici Özellikte söz aldığımız zamanı hatırlayın. Kendilerini ikaz etmek ve onları korkutmak İçin Tur dağını üstlerine kaldırmış; verdiğimiz Tevrat'ı kabul etmelerini, ondaki hükümlere ciddiyet ve istekle tutunmalarını emretmiştik. Çünkü Tevrat'ta kendi yararlarına olan şeyler vardı. Takva sahibi kimselerden olsunlar diye Tevrat'taki hükümleri düşünüp onlarla amel etmelerini ferman buyurduk. Onu bir zamana kadar kabul ettiler. Sonra da yüz çevirdiler. Allah kendilerine acıyıp tevbelerini kabul etmeseydi, haddi aşan rahmet yoksunu kimselerden olacaklardı.
Allah'a andolsun, sizler, cumartesi günü balık avlayarak haddi aşan atalarınızın durumlarım biliyorsunuz. Cumartesi sırf ibadete mahsus olduğu için o günde balık avlamak haram kılınmıştı. Cenab-ı Allah onları sınamak için, cumartesi günü balıklan akın akın kıyıya getiriyordu. Oysa diğer günler kıyıda hiç balık bulunmuyordu. îşte Allah, bunu sınamak için yaptı ve onlar da gidip yasağa rağmen Cumartesi günü balık avladılar. Buna karşılık da Ai-lah, ceza olarak hem kendi rahmetinden ve hem de insanlardan uzaklaştırmak amacıyla onları maymun haline getirdi. Çünkü onlar artık hayvanlar seviyesine düşmüşlerdi, işte Allah'a boyun eğmekten kaçınan her fasığın lâyığı budur. Denildiğine göre, Cenab-ı Allah'ın bunları maymun haline getirmesi, hem o zaman onları görenlerin ve hem de daha sonra gelenlerin ibret almaları İçindir. Çünkü bu, onların işlediği suça uygun bir cezaydı. Bu şekilde cezalandırılmaları takva sahibi kimselere büyük bir derstir, çünkü takva sahibîeri Allah'ın koyduğu sının çiğnemezler. Ey bugünkü yahudiler! Kendi atalarınızın başına gelen bu olaylardan, herkesten Önce sizin ibret ve ders almanız gerekir.[73]
Înek Kesme Olayı
67- Musa, kavmine: "Allah size bir inek kesmenizi emrediyor", demişti. "Bizimle alay mı ediyorsun?" diye karşılık verdiler. "Cahillerden olmaktan Allah'a sığınırım" dedi.
68- ''Bizim için Rabbine dua et, onun ne olduğunu bize açıklasın", dediler. Dedi ki: ' 'O diyor ki: O (inek) ne yaşlı, ne de körpe, İkisinin ortasın-da bir inektir! Haydi size emredileni yapın".
69- Dediler ki: "Bizim için Rabbine dua et, renginin nasıl olduğunu açıklasın". Dedi: "O diyor ki: "Rengi parlak, san bir inektir, bakanlara sevinç verir".
70- "Bizim için Rabbine dua et, onun nasıl bir şey olduğunu bize açıklasın. Zira o inek bize (başka ineklere) benzer geldi. Ama Allah dilerse mutlaka (emredilene yapmağa) yol buluruz" dediler.
71- Dedi: "O şöyle diyor: O henüz boyunduruk altına alınmamış bir inektir. Yeri sürmez, ekin sulamaz, Sahna (çifte koşulmamış), hiç alacası yok". "İşte şimdi gerçeği getirdin" deyip ineği boğazladılar; az daha yapmayacaklardı.
72- Hani siz bir adam öldürmüştünüz de onun (katili) hakkında bir-birinizle alışmıştınız; oysa Allah, gizlediğinizi ortaya çıkaracaktı.
73- Onun için "(ineğin) bir parça siyle o (öldürülene) vurun" demiştik, îşte Allah böylece ölüleri diriltir, size ayetlerini gösterir ki düşünesiniz.[74]
Bazı Kelimeler:
Alaya almak.Bilgisizler. Ayette bu kelimeyle, ciddî olunrnas! gereken yerde İşi alaya alanlar kastedilmiştir. Geçkin ve yaşlı değil. Körpe ve genç değil.Büyükle küçük arası, orta yaşta olan.San rengin en güçlü tonu, sapsan,İş İçin boyunduruk altına alınmayan.Toz savurur, yani toprağı sürer.Sapasağlam olmak, herhangi bir ayıbı bulunmamak. Alacası yok. Birbirinizle atıştınız, çekiştiniz.[75]
Nuzûl Sebebi:
İsrailoğullan arasında yaşlı bir zengin ve onun da biricik oğlu .vardı. Kardeşinin çocukları bu oğlunu öldürdüler. Amaçlan amcalarına mirasçı olmaktı. Sonra da diyetini başkasından istediler. Bu konuda birbirlerine düştüler. Bunun üzerine Cenab-ı Allah, bir sığır kesmelerini ve bu sığırın bazı parçalarını ölünün cesedine vurmalarını emretti. Böyle yaparlarsa Ölü dirilecek ve kendini kimlerin öldürdüğünü haber verecekti. Nihayet sığır kesildi ve bir parçasıyla Ölünün cesedine vuruldu, Allah ölüyü diriltti ve ölü kendisini öldürenlerin kimler olduklarım söyledi. Böylece katillerin amcasının oğulları olduğu ortaya çıkmış oldu. Görüldüğü üzere dünkü yahudilerle bugünkü yahudi-ler arasında hiçbir fark yoktur.[76]
Açıklama:
Ey Yahudiler! Hz. Musa'nın sizden öncekilere: "Allah size bir inek kesmenizi emrediyor. Keseceğiniz sığır nasıl olursa olsun, farketmez" dediği zamanı hatırlayın. Ne ki onlar, bu emri hemence yerine getirmediler; tersine, işi yokuşa sürdüler. Allah da bu nedenle onları zora koştu. "Ey Musa, sen bizi alaya mı alıyorsun?" dediler. O da: "Ciddiyet gerektiren konularda işi alaya alanlardan olmaktan Allah'a sığınırım" dedi. Musa'nın işj ciddiye aldığını görünce de ona.' 'Rabbine bizim için yalvar da, kesmemiz gereken sığırın yaşını bize bildirsin" dediler. Allahü Tealâ: "O, ne çok yaşlı, ne de pek genç olmayan, ikisi arasında, orta dinçlikte bîr sığırdır. Emroîunduğunuz şeyi hemen yerine getirin, işi zorlaştırmayın. Aksi takdirde Allah size daha ağır şartlar koşar" dedi.
Ama onlar yahudi idiler. Bu kez de şöyle dediler: "Bizim adımıza Rabbine yalvar da onun rengini bize açıklasın!1 Musa onlara dedi ki: "O, bakanların içini ferahlatacak tonda sarı bir renktedir." Fakat onlar bununla da yetinmeyerek, sığırın diğerlerinden farklı özelliklerinin bulunup bulunmadığını sordular. Ama bunu islerken de normal sının aştıklarım ve işi zorlaştırdıklarını hissettiler. Özür dileyerek şöyle dediler: "Sığırlar çok oldukları için birbirlerine benzerler, önce anlatılan nitelikler, sığırların çoğunda mevcuttur. Cenab-ı Allah dilerse, bizden istenilen doğruya varınz:' Bunun üzerine Cenab-ı Allah şu cevabı verdi: Kesilmesi istenen sığır, daha önce boyunduruk altına alınmamış; tarla sürmemiş, ekin ekmemiştir. Ayıplardan salim ve alacasız bir sığırdır?' Yahudiler bunun üzerine Musa'ya, "İşte şimdi yeterli açıklamayla geldin" dediler ve İstenilen sığın aramaya koyuldular. Bu niteliklere sahip bir ineği, anasına itaatkâr olan küçük bir yetimin yanında bulabildiler. Onunla pazarlık ettiler. Yetim, pazarlıkta çok yüksek fiyat istedi. Ama başka çare olmayınca, sığırı, derisi doluşunca altın karşılığında o yetimden satın aldılar.[77] Sığır kesme emrini neredeyse yerine getirmeyeceklerdi.
Bu öldürme olayının hatırlatılmasında muhatap çağdaş yahu dilerdir. Çünkü bunlar, önceki dönemlerde yaşayan yabudilerin torunudurlar ve onlann soyundan gelmekle gurur duymakta, onların yaptıktan fiillerden memnun olmaktadırlar.
Evet ey yahudiler! Atalarınızın, Öldürülmesi Allah tarafından haram kılınmış olan bir kişiyi öldürdükleri zamanı hatırlayın. Sonra da o konuda birbirlerine düşmüşler, yaptıklarını Allah'a karşı inkâr etmişlerdi. Nitekim bugün siz de Tevrat'ta sözü edilen ve nitelikleri belirtilen Hz. Muhammed'i inkâra kalkışıyorsunuz. Onlarla sizin aramzda hiç fark yoktur. Allah, gizlediğiniz şeyi açığa çıkarmaktadır.
Biz dedik ki: Kestiğiniz o sığırın bazı parçalarını, öldürmüş olduğunuz o adamın cesedine vuran. Bunu yaptılar ve Allah da onu diriltti, kendisini öldürenlerin kim olduklarını haber verdi. İşte kıyamet gününde de, "Allah, Ölüleri böylece diriltir." Herkes, yaptığının karşılığını görür. Aynı zamanda Cenab-ı Allah, Kur'an'ın ve Hz. Muhammed'in doğruluklarına işaret eden apaçık ayetlerini sîzlere böylece gösterir. Allah, aklınızı kullanıp kendisine iman edesiniz diye, size bilinmeyenleri bildiriyor.
Cenab-ı Allah, yahudiler üzerine iki suçu tescil etmek ister:
a) Bugünkü yahudilerin de, alaycı, inatçı, işi zorlaştıran ve haksız yere kavga eden, ortadaki apaçık gerçeği örtmeye çalışan atalarından farkları yoktur. Bundan ders alınması için onların bu tutumları ortaya konulmuştur.
b) Suçsuz bir kimseyi öldürmeleri ve öldürdüklerini de inkâr etmeleridir. Bu ikinci suç da birincisiyle birlikte belirtilmiştir. Demek ki yahudilerin karakteri budur ve bu yapılarını değiştirmeleri mümkün değildir.
Bu kıssada, işi yokuşa sürüp zorlaştıranlar için bir ibret; Peygamber (s.a.v.) efendimiz için bir teselli vardır. Aynca yahudilerin, Özellikle gerçekleri tersyüz etmemeleri için, işleyegeldikleri birçok suçların tescili vardır.[78]
Yahudilerin Kalb Katılığı Ve İmandan Uzaklaşmaları
74- Sonra bunun ardından yine kalbltrinu natıiaşU; şimdi onlar, iaş gibi, hatta daha da kandır. Çünkü Öyle taş var ki, içinden ırmaklar fışkırır; Öylesi var ki, çatlar da bağrından su kaynar, Öylesi de var ki, Allah korkusundan yuk-ândan yere düşer. Allah, yaptıklarınızı bilmez değildir.
75- Şimdi siz (ey mü'minler), bunların size İnanmalarını mı umuyorsunuz? Oysa bunlardan bir grup var ki, Allah'ın sözünü işhirlerdî de düşünüp akıl erdirdikten sonra, bile bile onu değiştirirlerdi.
76- İnananlara rastladıkları zaman ''İnandık" derler; birbirleriyle yalnız kaldıkları zaman: "Rabbiniz katında aleyhinize delil göstersinler diye mi Aî-lah'ın size açıkladığını onlara anlatıyorsunuz? Aklinin kullanmıyor musunuz?" derler.
77- Bilmiyorlar mı ki, Allah onların gizlediklerini ve açığa vurduklarını biliyor?
78- Onların içinde bir de ümmîler (okur yazar olmayanlar) var ki, Kitab'ı bilmezler, bütün bildikleri bir takım kuruntulardır; onlar sadece zan İçinde bulunurlar.[79]
Bazı Kelimeler:
Fazlaca çıkar, fışkırır.Uzunlamasına ve enlemesine yarıklara ayrılır.Sadece Allah'ın emrine uyarak onu değiştirirler.Onu anlayıp bilirler.Sizinle mücadele edip davalaşmak için ümmîler. Okuma yazma bilmezler, Aklî veya naklî bir dayanağı olmayan uydurma şeyler.[80]
Açıklama:
Rabbîmiz, donmuş kalbleri yumuşatacak olan Öğüt ve ayetleri, apaçık delilleri sıraladıktan sonra, yeniden yahu dilerin nasıl bir tavır içinde olduklarına dönüyor; Kalbleriniz yeniden Öylesine karardı ve katıiaştt ki, adeta tasa döndü ve hatta onu bile geçti. Çünkü kalbleriniz bu ayetlerden etkilenmedi. Sanki canlılığını yitirip cansız katı maddelere dönüştü. Oysa taşlar bile sudan etkileniyorlar. İçlerinden sular fışkırmakta, nehirier, doğmaktadır, öyle taşlar da vardır ki, bazan dış etkenlerin tesiriyle Allah'a itaat ederek ve onun birliği önünde eğilmek için yükseklerden yuvarlanıyorlar. Sizin kalbleriniz ise ne âyetlerden, ne de öğütlerden etkileniyor. Taşlardan bile katıdır. Allah ise yaptıklarınızdan hiçbir zahıan habersiz değildir. Amellerinizin karşılığını tastamam verecektir.
Cenab-ı Allah'ın: "Sonra katılaştı" sözüne dikkat edin.Kelimesi, Arap dilinde öncesi ile sonrası arasında bir sıralanmanın bulunduğunu ifade etmekle birlikte, bazan ikisi arasında uzunca bir aralığın bulunduğunu da gösterir. Bunların kalbleri de derece bakımından öyle bir yere gelmiştir ki, tekrar sağlığa kavuşmasına âdeta imkân kalmamıştır. Bunlar sağlıklı bir durumdan iyice uzaklaşmışlardır.
Şu aşağıda yer alan hitap, yahudilere yapılan hitabın tam orta yerinde, Hz. Peygamber'e ve ashabına yöneltilen bir hitaptır. Burada söylenenlerin tümü yahudilerin kötülüklerini açıklamaya ib'şkin olmakla birlikte Hz. Peygamber ve ashabına yapman hitapta şöyle deniliyor: Onların fiillerini ve işledikleri amelleri unuttunuz mu ki, bu yahudüerin size inanmalarını bekliyorsunuz? Onlardan bir grup vardır ki, Allah kelâmını işitir; sonra da bu ilâhi kelâmı kendi arzu ve isteklerine göre değiştirirler. Onlar, yaptıkları bu İşin gerçeklere aykın olduğunu da bilirler. Şu halde sapıklık ve dalalet sabıkası olan kimselerin iman etmelerini nasıl umarsınız?
Onların bir diğer suçları da şudur: Yahudi münafıklar müminlerle karşılaştıklarında: "Biz de Allah'a ve Peygamber (Muhammed)'e inanıyoruz. Çünkü Tevrat'ta Muhammed (s.a.v.) in Peygamber olarak geleceği müjdelenmiştir. Bu konuda biz de sizinle beraberiz" derler. Ama bîribirleriyle başbaşa kaldıklarında şöyle konuşurlar: "Allah'ın Tevrat'ta size bildirdiklerini, Muhammed'e tabi olanlara nasıl anlatırsınız? Niye böyle yapıyorsunuz? Bu sözlerinizi onlar kıyamet gününde Rabbinizin huzurunda size karşı delil olarak kullanacak ve sizinle hesapîaşac2klar. Sizin için zararlı olacak sırlarınızı yayıyorsunuz: bunun hata ve zarar olduğunu düşünmüyor musunuz?"
Cenab-ı Allah onların bu sözlerine karşı şöyle der: Onlar bunu, hiç kimsenin farkedemiyeceği bir sır mı sanıyorlar? Oysa bilirler ki Allah, gizliyi de, gizlinin gizlisini de bilir. Apaçık görüneni de, görünmeyeni de, söylediklerinizi de, söylemeyip içinizde sakladıklarınız da,gizlediklerinizi de, açığa vurduklarınızı da bilir. Ve bütün bu yaptıklarınızın cezasını verecektir.
Bu, yahudilerin alimlerinin ve derin bilgi sahibi olanlarının durumudur. Okur-yazar olmayan ümmilerine gelince, onların din konusunda bildikleri yalnızca kulaktan duyup akıl erdiremedikleri bir takım safsatalardan ibaretti» örneğin, kendilerinin Allah'ın seçkin bir milleti olduklarını, Peygamberlerin yalnızca kendi aralarından çıkacağım ve ancak kendilerine şefaat edeceklerini, Cehennem ateşinin sayılı birkaç gün dışında tenlerine dokunmayacağını sanıyorlardı. Oysa bütün bunlar birer kuruntudan ibaret şeylerdir. Yani, Ya Muhammed! Onların inanacakları umuduna kapılma. Oniar gibi kimseler için üzülme. Böylelerinden hayır gelmez.[81]
Yahudilerin Yalancılığı Ve Allah'a İftiraları
79- Vay haline o kimselerin ki, Kitab'ı elleriyle yazıp, az bir paraya satmak için, "Bu Allah katındandır" derler. Ellerinin yazdığından ötürü onların vay haline! Kazandıklarından Ötürü vay haline onların!
80- Bir de dcdiiei kî; "Sayılı birkaç gün dışında bize asta ateş dokunmayacaktır". De ki: "Allah'tan (bu hususta) bîr söz mü aldınız. Eğer öyle ise Allah verdiği sözden dönmez. Yoksa Allah hakkında bilmediğiniz bir şey mi söylüyorsunuz?"
81- Evet, kim bir günâh kazanır da suçu kendisini kuşatmış olursa işte onlar, ateş (cehennem) halkıdır, orada ebedî kalacaklardır.
82- İnamp yararb işler yapanlara gelince, onlar da cennet halkıdır, orada ebedî kalacaklardır.[82]
Bazı Kelimeler:
Şiddetli azap, helak.Küfür, şirk ve nifak.Günahı kendisini kuşatır... Bu cümlede geçen günah kelimesiyle büyük günah kaydedilmiştir.
Kuşatma (ihata) ise, vücudun hiçbir organı, kalb, dil ve öteki bütün organları, dışarda kalmaksızın hepsinin günaha bulaşmış olmasını ifade eder.[83]
Açıklama:
Tevrat'ı bozup değiştiren, istek ve arzulan doğrultusunda diledikleri gibi üzerinde oynayanlara şiddetli bir azap vardır.. Rivayet olunduğuna göre, Peygamber (s.a.v.) efendimizin bütün nitelikleri, yahudilerin elinde bulunan Tevrat'ta yazılıydı. O vasıflan anlatan kısmı değiştirerek yerine başka şeyler yaddılar. Halk: "Tevrat'ta böyle bir şey var mı? Muhammed'in nitelikleri orada anlatılıyor mu?" diye sorduklarında, kendi yazdıklarım oradan okuyuverirler, böylece halkın da Resulullah'ı yalanlamalarına neden olurlardı. Hatta bununla da kalmayarak iftiralarını Allah'a mal ediyorlardı. Çünkü dünyalıklarını ellerinde tutmaları ve yüksek mevkilerini korumaları buna bağlıydı.
işledikleri rezaletlerden biri de, Cehennem ateşinin sayılı birkaç gün dışında kendilerine değmiyeceğini iddia etmeleridir. Bu sayıb günler de, buzağıya taptıkları kırk günlük süredir. Bu delilsiz bir iftiradır. Hani bunun delili? İşlediğiniz hangi günahlardan dolayı ateş size dokunmayacak? Yoksa bunun için Allah'tan söz mü aldınız? Eğer verilmiş bir sözü varsa, Allah, sözüne muhalefet etmez. Hayır.. Siz böyle bîr söz almış değilsiniz. Aksine, bilmediğiniz şeyler konusunda Allah'a iftira ediyorsunuz. Sizleri buna sevkeden gururunuz ve katmerli noksan hamızdır.
Aksine ey yahudiler! İşlediğiniz kâfirlik, haksız yere Peygamberleri öldürmek, Allah'a isyan, onun emirlerine uymamak gibi suçlara uygun olarak cehennemde sonsuza kadar kalacaksınız. Hem neden böyle olmasın ki? Çünkü Cenab-ı Allah, Adem (A.S.)'ın yaratılmasından, ta kıyamet kopuncaya kadar geçerli ve bütün yaratıkları kapsayıcı genel bir kanun koymuştur: Hatalı davranan veya büyük bir günah işleyen kimsenin kalbi, dili ve diğer tüm organları bu suça katılır. Öyle ki, bu günah onun hei tarafım kuşatır. İşte böyleleri sapıklıkta ileri gitmiş cehennem halkıdırlar. Cehennemin ayrılmaz bir parçası olup orada sonsuza kadar kalıcıdırlar. Siz de onlardansınız. Hatta azaba, başkalarına oranla daha lâyıksınız. Hangi ırktan ve renkten olursa olsun, iman edip salih amel işleyen kimseler yok mu? Bunlar cennetliktirler. Cennette ebedi kalıcıdırlar. Bu müminler için yapılan bir vaad; kâfirler için de bir tehdittir. Müminlerle kâfirler, arasındaki fark tam açığa çıksın diye bu ayet indi.[84]
Yahudîlertn Vaadlerine Aykırı Davranmaları
83- Biz îsrailoğullanndan şöyle söz almıştık: "Allah'tan başkasına kulluk etmeyeceksiniz. Anaya, babaya, yakınlara, yetimlere, yoksullara iyilik edeceksiniz, insanlara güzel söz söyleyin, namazı kılın, zekâtı verin!" Sonra siz, pek azınız hariç, döndünüz; halâ da yüz çevirip duruyorsunuz.
84- "Birbirinizin kanmı dökmeyeceksiniz,birbirİnizi yurtlarınızdan çıkarmayacaksınız", diye sizden kesin söz almıştık; göre göre bunu ikrar etmiştiniz.
85- Ama siz yine birbirinizi öldürüyorsunuz, sizden bir gurubu yurtlarından çıkarıyorsunuz; onlara karşı günah ve düşmanlık yapmakta birleşi-yorsunuz. Onları çıkarmak size yasaklanmışken (çıkarıyorsunuz, sonra da) esir olarak geldiklerinde fidyelerini veriyor (kurîarıyor)sunuz. Yoksa siz Kitab'ın bir kısmına inanıp bir kısmım inkâr mı ediyorsunuz? Sizden bunu yapanın cezası, dünya hayatında rezil olmaktan başka bir şey değildir. Kıyamet gününde de onlar azabın en şiddetlisine itilirler. Allak yaptıklarınızı bilmez değildir.
86- İşte onlar, ahireti verip dünya hayatını satın alan kimselerdir. Onlardan azap hiç hafifletilmez ve kendilerine hiç yardım edilmez.[85]
Bazı Kelimeler:
Misak .Tevrat'ta 'fehudilerden alınmış olan kesin söz.Ana-babamza iyilik edersiniz.Ana ve baba tarafından akrabalar.Yüz çevirdiniz. Haksiz yere kanlarınızı dökersiniz. Birbirinize destek oîup yardimlaşırsınız.
Günah. Tecavüz, düşmanlık.Esirler,Zillet ve aşağılık. Satın aldılar, yani değiştirdiler.[86]
Açıklama:
Noksanlıklardan münezzeh Yüce Allah, yahudilerin Tevrat'a aykırı davranışlarının ne denli ileri aşamada olduğunu, ona iman ettikleri konusundaki iddialarının apaçık bir yalandan ibaret olduğunu açıklamaktadır, Cenab-ı Allah, yahudilerden, kendisinden başkasına kulluk etmeyeceklerine, ana-babalarına, kelimenin tam anlamıyla iyilik edeceklerine ilişkin kesin söz almıştı. Yakınlara, yetimlere ve düşkünlere elden geldiğince yardımcı olmak, onları zora ve sıkıntıya düşürmemek, günah ve kötülüğü içermeyen güzel söz söylemekle emrolunimışlardı. Namazlarını eksiksiz ve sağlam olarak kılacaklar, zekâtlarını tam olarak ödeyeceklerdi. Gerçekten de bunlar, toplumun mutluluğu için temel kurallardır. Ama onlar, toplumun mutluluğunu ve huzurlu bir yaşam sürmesini garantileyen bu emirlerden yüz çevirdiler. Ancak unutmamak gerekir ki, yahudilerdir söz konusu olan. Bunlar alabildiğine maddecidirler ve kötülük üzere yetişmişlerdir. Onlardan iyilik ve şefkat beklemek mümkün değildir. Ancak Abdullah bin Selam ve benzerleri gibi çok az bir bölümü bunun dışındadır. Öyleyse Ey Muhammedi Yahudilerin kendi kitaplarına bile tutumları bu olunca, sen onlar için üzülüp hüzünlenme.
Başka, insanların, özellikle akraba ve yurttaşlarının hukukuna ilişkin diğer bir sözleri de vardır. Buna rağmen halleri budur. Onlar için rezil ve rüsvay olmaktan başka bir sonuç varmıdır? Onlar için asla umut yoktur.
Ey Muhammed! Birbirlerini öldürmemek, serî bir hak olmadan başkalarının kanım dökmemek ve bazıları diğer bazılarını yurtlarından sürüp çıkarmamak üzere yahudilerden Tevrat'ta kesin söz aldığımız zamanı da hatırla.
Kur'an-ı Kerim'deki: "Kanlarınızı akıtmayınız" deyimi, millet bireylerinden her birinin kanının, bir diğerinin kanı gibi olduğunu göstermektedir.
Başkasının kanını akıtan, tıpkı kendisini öldürmüş, ya da kendi eliyle intihara kalkışmış gibidir: "Bu nedenle İsrailoğulIanna şöyle yazdık: "Kim bir nefsi, bir başka nefse ya da yeryüzündeki bir fesada karşılık olmaksızın (haksız yere) öldürürse, bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de onu (öldürülmesine engel olarak) diriltirse, bütün insanları diriltmiş gibi olun"[87]
Sonra siz ey bugünkü yahudiler! Atalarınızdan almış olduğunuz sözü onayladınız; onu itiraf eltiniz ve kalben ona inandınız. Dilinizle inkâr da etmediniz. Şu haîde aleyhinizde delil vardır,
Cenab-ı Allah, böylece ataları tarafından verilen sözü yüzlerine vurup tescil etti. Buna rağmen içlerinden kimisi onlara karşı gelmekten geri durmadı. Bazısı bazısını öldürüyor, kimi kimini ülkeden çıkarıyordu. Oysa Öldürülenler, çıkarılanlar dil, din ve soy bakımından kendilerinden olanlardı. Bunlar günah, suç ve düşmanlıkta başkalarıyla yardımlaştiklan gibi, Hz. Peygambere karşı gelmekte de aynı şekilde davranıyorlardı. Başkalarına esir düşmeleri halinde fidyeleşeceklerine dair söz de vermişlerdi. Biribirinizi öldürmek ve yurtlarından sürtip çıkarmak, Tevrat'ta yasaklanmıştı, öyleyse, yasaklanan bu işleri nasıl yaparsınız? Hangi hakla kitabın bazısına iman ediyorsunuz? Esirler için fidyeleşmeyi öngören ayetin gereklerini yerine getiriyorsunuz da, adam öldürmenin, biribirinizi yurtlarından sürüp çıkarmanın, günah ve düşmanlık üzerine yardımlaşmanın haram olduğunu bildiren ayeti kabul etmiyorsunuz?
Madem ki Tevrat'ın bîr bölümüne İman edip diğer bölümünü inkâr ettiniz... Şu halde bu kötü fiilinizin cezası, dünyada aşağılık ve zillet; ahiretteyse devamlı ve şiddetli bir azap olacaktır, Cenab-j Allah, yaptıklarınızdan hiçbir zaman habersiz değildir. Aksine, bu yaptıklarınızın cezasını mutlaka verecektir.
Bu işleri yapan yahudiler, dünya hayatının geçici mevki ve servetini dünya hayatına tercih eden, bu nedenle de ahireti ve müminler için orada hatırlanmış kıymetli nimetleri ikinci plâna iten, dünya karşılığında ahiretlerini satan kimselerdir. Onlar ve alışverişleri ne kötüdür!.. Onların azapları hafifletilmez. Dünya ve ahirette onlara yardım edilmez.
Dinlerinin namaz, oruç, hac gibi bazı hükümlerini yerine getiren, ama diğer hükümlerini yerine getirmeyen, meselâ faiz, zina, rüşvet, hırsızlık gibi şeyleri yapan, hayır üzere yardımlaşmayan, zekâtı ödemeyen, zenginleri cimrilik ederek yoksullarına destek olmayan her millet de bu yahudilere benzer. Korkarım ki bu ilahi tehdit bizim için de geçerli olur.
Medine yahudiieri, Kureyza Oğulları ve Nadir oğullan olmak üzere iki guruptu. Kureyza oğullan Evs kabilesiyle; Nadir oğullan da Hazreç kabilesiyle aniaşma yapmışlardı. Bu guruplardan her biri, anlaşma yaptığı kabileyle birlikte diğer guruba karşı savaşır, onları yurtlanndan sürüp çıkanrdı. Esir düşerlerse, fidyelerini verirlerdi. Bu konu kendilerine sorulduğunda: "Biz, Tevrat'ta düşmanlıkla emrolunduk" derlerdi. "Bu ayete iman edin. Niçin onlarla savaşıyorsunuz; bu size haram değil mi?" denildiğinde şöyle derlerdi: "Evet ama, anlaşma yaptığımız kabilenin bizi küçük düşürmelerinden utanıyoruz"[88]
Yahudilerin Peygamberler Ve Kitaplara Karşı Tutumları
87- Andolsun, Musa'ya Kkab'ı verdik, arkasından peygamberler gönderdik. Meryem oğlu İsa'ya da açık deliller verdik ve onu Rûh'ül-Kudüs (Cebrail) ile destekledik. Ne zaman ki, bir peygamber, size canınızın istemediği bir şey getirdiyse büyüklük taslamadınız mı ? Kimini yalanlıyor, kimini de Öldürüyordunuz.
88- "Kalblerimiz perdelidir" dediler. Hayır, ama inkârlarından dolayı Allah onları lânetlemiştir, artık çok az inanırlar.
89- Ne zaman ki, onlara Allah katından, yanlarında bulunan (Tevrat)'ı doğrulayıcı bir Kitap (Kur'an) geldi, daha önce inkâr edenlere karşı yardım isteyip dururlarken o bildikleri (Kur'an) kendilerine gelince onu inkâr ettiler; artık Allah'ın laneti inkarcıların üzerine olsun!
90- Allah 'm, kullarından dilediğine lüıfuyla (vahiy) indirmesini çeke-meyerek, Allah'ın indirdiğini inkâr etmek için kendilerini ne alçak şeye sattılar da gazab üstüne gazaba uğradılar. İnkâr edenler için alçaltıcı bir azab vardır.
91- Onlara: 'Allah'ın indirdiğine inanın" denilse, "Bize indirilene inanırız" derler, ötesini kabul etmezler. Hâlbuki o, kendi yanlarında bulunanı doğrulayıcı bir gerçektir. Deki: "Gerçekten inanıyor idiyseniz neden daha önce peygamberleri öldürüyordunuz?"[89]
Bazı Kelimeler:
Peşpeşe gönderdik.Beyyinenin çoğulu olup, ölüleri diriltmek ve anadan doğma körün gözlerini açmak gibi apaçık mucizeler.Runu'l-Kudüs, Cebrail (A.S.)'dır.Allah onlara lanet etti, rahmetinden uzaklaştırıp kovdu. Fetih ister ve ondan yardim beklerler.Nefislerini sattılar. Birşeyi verip başka bir şeyi alan, onu satm almış olur.Döndüler.
Gazap: Lanetten daha şiddetli bir ceza.[90]
Açıklama:
Bu ayette anlatılanlar da Yahudilerin başka suçlandır. Çok önemli olduğu için, bunu anlatırken Cenab-ı Allah söze yeminle başlamıştır; Andolsun ki, Musa'ya Tevrat'ı verdik. Onun ardısıra, peşpeşe peygamberler gönderdik. "Sonra arka arkava peygamberlerimizi gönderdik![91], Bu Peygamberler de şunlardı: Yûşa, Davud, Süleyman, Uzeyr, îlyas, Elyesâ, Yunus, Zekeriyya ve Yahya —Allah'ın selâmı üzerlerine olsun—. Doğruluğunu destekleyen deliller olarak İffetli Meryem'in oğlu İsa'ya da apaçık mucizeler verdik. Onu Cebrail ile —ya da incil ile— güçlendirdik. Hz. îsa, Allah katındaki büyük değerinden dolayı özel olarak Ruhu'l-Kudüs üe desteklenmiştir. Ey israiloğulları, peygamberlerinize neler verdik neler?. Size her ne zaman, nefislerinizin eğilimli olmadığı şeyleri getiren —ki sizin nefisleriniz hayra asla eğilimli olmaz— bir Peygamber geldiğinde inkâr edip büyüklük tasladınız.
Yukarıdaki hitap bütün yahu dileredir. Çünkü ta eskiden beri onlar bu çirkin fiilleri işlemişler, arkadan gelen çocukları da onların bu fiillerini beğeniyle karşılamışlardır. Şu halde bu kötü fullerin cezasında hepsi ortaktırlar. Onlar ban Peygamberleri yalanladılar; bazılarını da haksız yere öldürdüler.
Hz. Muhammed'e: "Kalblerimiz perdelidir; —senin söylediklerini duymuyor; sözlerinin anlamım kavramıyor!' demeleri de onların çirkin suçlarının bir başka Örneğini oluşturmaktadır. Cenab-ı Allah, onların bu sözlerini reddederek şöyle buyurdu: "Hayır, öyle değil, Allah sizi lanetlemiş, rahmetinden uzak kılmıştır. Küfür ve isyanınız dolayısıyla sia iyilikte başansız yapmıştır. Sizin imanınız gerçekten azdır. Hatta iman bile etmezsiniz".
Yahudilerin yanındaki Tevrat'ta Hz. Munammed (s.a.v.)'İn nitelikleri ve ne zaman geleceğine ilişkin açıklamalar bulunuyordu. Bununla müşriklere karşı üstün gelecekleri günü bekliyor ve dua ediyorlardı: "Allahım! Tevrat'ta niteliklerini okumakta olduğumuz ahir zaman peygamberini göndererek bizi zafere ulaştır!"
Fakat Hz. Muhammed (s.a.v.), kendinden önce gelen kitapları ve bilinen yönleriyle Tevrat'ı da destekler mahiyetteki Kur'an'la gelince, inkâr ettiler ve böbürlendiler. Dünya hayatım ahiret hayatına tercih ettiler. Onların hepsine Alîah lanet etsin.
Peygamber efendimiz zamanında yaşayan yahudiler, onun Tevrat'ta müjdelenen Peygamber olduğunu gerçekten biliyorlardı. "Kendilerine kitap verdiklerimiz, Hazreti Peygamberi, öz oğullarım tanır gibi tanırlar?[92] Ama onlar taşkınlıklarından ve çekememe2İiklerinden dolayı ona iman etmediler. Böylece Allah ve Resulü'ne iman etmekten dolayı kazanacakları gerçek nasiplerini satarak, karşılığında inkârı satın aldılar. Onları böyle bir küfre iten etken; taşkınlık, çekememezük ve siyasetle serveti ellerinden kaçırma korkusundan başka bir şey değildi. Bu nedenle onlar, yeniden Allah'ın gazabına uğradılar. Zira onlar, Muhammed (s.a.v.)'i inkâr ettiler. Cenab-ı Allah, Hz. Muhammed'e Kur'an-ı kendi fazlıyla indirmişti. Cahilliklerinden dolayı onlar, Peygamberliğe daha lâyık olduklarını iddia ediyorlardı. Bu nedenle ga-zab üstüne gazaba uğradılar, önceki Peygamberleri de inkâr ettikleri için, önceki devirlerde de ilahi gazaba uğramışlardı. Onlar için, alçaltıcı bir azap vardır. Kendilerine, "Kur'an'a iman edin" denildiğinde; "Biz ona iman etmeyiz; ancak Tevrat'ta bize indirilen hükümlere inanır, diğerlerini reddederiz" dediler- Yüce Allah onlara şu karşılığı verdi: "Şüphesiz Kur'an, gerçeğin ta kendisidir. Allah katından gönderilmiştir, banınızda duran Tevrat’da doğrulayıcıdır.. Çünkü her ikisi de Allah tarafından gönderilmiştir. Nasıl olur da Kitab'ın bazı kısımlarına inanıp bazı kısımlarını inkâr edersiniz? Oysa onların hepsi Allah katından gelmiştir. Kaldı ki siz Tevrat'a da iman etmiş sayılmazsınız: Tevratta, adam öldürmenin haram olduğu bildiriliyor. Sizlerse peygamberleri haksız yere öldürdünüz. Eğer Tevrat'a inanıyorsanız, onJan niçin öldürdünüz? Gerçek şu ki, siz, Allah tarafından indirilen hiçbir kitaba iman etmiş değilsiniz. Bu nedenle Kur'an'a inanmanız da beklenemez sizden.[93]
Tevrat'a İnanma İddialarının Yalan Oluşu
92- Andoîsun, Musa size apaçık belgelerle gelmişti, sonra onun ardından tuttunuz buzağıya taptınız. İşte siz (böyle) zalimlersiniz.
93- Bir zamanlar üzerinize Tür (dağını) kaldırıp sizden kesin söz almıştık: "Size verdiğimiz (Tevrat)ı kuvvetle tutun ve dinleyin" (demiştik). "Dinledik ve İsyan ettik" dediler. Kafirlikleri nedeniyle buzağı (se\!gisi) kalplerine sindirildi. De ki: ' 'İnanıyorsanız, İnancınız size ne kötü bir şey emrediyor!'[94]
Bazı kelimeler
Beyyinat, "Beyyine" kelimesinin çoğulu olup Musa'nın asası ve denizin ikiye yarılması gibi mucizelerdir. Kalblerine buzağı sevgisi sindirildi.
Boyama kumaşa, şarabın cesede sindirilmesi gibi, buzağı sevgisi de onların kalblerine dökülüp sindirildi.[95]
Açıklama:
Yahudilerin, "Tevrat'a iman ettik de diğerlerini inkâr ettik" şeklindeki sözleri çürütülüp altedilmekte ve kınanmaktadır. Onlara denildi ki: Siz Tevrat'a da inanmıyorsunuz. Çünkü adam öldürmek Tevrat'ta haram k'ıhndığı halde, siz peygamberleri öldürdünüz. Musa'ya Tevrat indirildiği, o da size mucizeler getirdiği halde, siz yine de buzağıyı tanrı edindiniz ve ona taptınız. Evet, Musa'nın mucizeler göstermesinden sonra siz, bu helak edici kötü fiilleri işlediniz.
Ey Muhammedi Tevrat'taki hükümlere amel edeceklerine dair kendilerinden kesin söz aldığımız ve Tür'u üzerlerine yükselttiğimiz zamanı hatırla. Çünkü bu, onları ürkütmek içindi. Allah onlara şöyle demişti: Size verdiğimiz Tevrat'ı kuvvetle tutun ve ondaki hükümleri kabul kulağıyla dinleyin. Sizin babalarınızsa: "Biz dinledik ve isyan ettik" demekten başka birşey yapmadılar. Buzağıya taptılar. Elektriğin cisimlere girişi gibi, buzağı sevgisi ve tutkusu da onların kalblerine sindi. Ey Muhammedi Onlara de ki: Eğer Tevrat'a inanışınız sizi bu kötülüklere itiyorsa, inancınızın sîze emredip önerdiği şey ne kadar kötüdür.
Aslında burada yahudilerle ilgili kıssa tekrarlanmış değildir. Yalnız daha Önce buzağıya tapma suçundan tevbe ettiklerinde, kendi zatının bir nimeti olarak, Allah onları affedip tevbelerini kabul buyurmuştu. Buradaysa onların hıyanetleri ve kötülüklerinin tescil edilişi anlatılmaktadır.[96]
Yahudiler Ve Hayata Karşı Aşırı Tutkunlukları
94- De ki: "Eğer (dediğiniz gibi) gerçekten Allah katında ahiret evi kimsenin değil, yalnız sizin ise, sözünüzde doğruysanız, haydi ölümü temenni edin".
95- Fakat ellerinin yapıp öne sürdüğü işlerden dolayı Ölümü asla istemezler. Allah zalimleri bilir.
96- Onlan, insanların hayata en düşkünü, putatapanlardan daha tutkunu bulacaksın; her biri bin yıl yaşatılmasını ister. Oysa yaşatılması onu azab-tan uzaklaştıracak değil Allah ne yaptıklarım görüyor.[97]
Bazı kelimeler:
Halis, has. İnsanlar içinde hayata en düşkün olanlar.Onu uzaklaştırıcı olan şey.[98]
Açıklama:
Yahudilerin saçma İnanç ve saplantılarından biri de cennetin sırf kendilerine ait olduğuna ve yahudilerden başkalarının cennete giremeyeceklerine inanmalarıdır: "Cennete yahudi olandan başkası giremez dediler”[99]
Peygamber (s.a.v.), onlara şöyle demekle emrolundu: Cennetin diğer insanlara değil de sırf size özgü olduğuna ilişkin sözleriniz doğruysa, o zaman ölümü isteyin. Çünkü ölüm, sizin İçin sevimli bir olaydır. Zira ahiret hayatının varlığına ve orada kendisi için bir pay bulunduğuna kesin olarak inanan kimsenin, oraya ulaşmayı temenni edeceği şüphesizdir. Ne var ki onlar, önceden işlemiş oldukları küfür, bozgunculuk, isyan suçsuzları; Özellikle Peygamberleri öldürmek gibi kötü fiilleri dolayısıyla ölüp ahirete göçmeyi temenni etmezler. Allah onların bu yaptıklarını biliyor, önceleri yaptıkları ve halen yapmakta oldukları fiilleri dolayısıyla onları cezalandıracaktır.
Allah'a andolsun ki, sen yahudileri diğer insanlara oranla uzun ömür sürmeye daha tutkun göreceksin. Allah'a eş koşan ve ahirete inanmayan müşriklerden de daha tutkundurlar. Bu konuda onlar, ahirete inanmayan müşriklerden daha ileridirler. Oysa normal olarak her şeyin bu dünyadan ibaret olduğuna inanan müşriklerin hayata daha fazla düşkün olmaları gerekirken —çünkü dünya hayatı onlar için ilk ve sondur— kitap ve peygamber sahib" yahudilerin onlardan daha fazla düşkün olmaları son derece şaşırtıcı değil midir? Böyledir ama, bunlar dünyaya aşın derecede tutkun olan maddeci yahudilerdir. Onlann her biri bin yıl ömür sürmek ister ki, böylece dünyanın tüm altınlarını elinde toplasmlar- Her ne kadar uzun da olsa dünyadaki yaşantısı onu Allah'ın incitici azap hükmünden kurtaramaz. Nasıl kurtarsın ki? Allah, onlann tüm yaptıklarını görmektedir. Bunun cezası da ona göre . olacaktır.
Ey müslüman gençler ve yetişkinler! îşte bu anlatılanlar, yahudüerin nitelikleridir. Bu nitelikleri, onları yaratan ve ne olduklarım en iyi biien Allah anlatıyor. O halde kıpırdayın ve silkinin ki, Filistin savaşında onlann hayata olan düşkünlüklerini, sizin de ölüme karşı ne kadar istekli olduğunuzu görelim: "Ölümü aşın bir şekilde İste ki, sana hayat verilsin''[100]
Tertemiz Meleklere Karşı Tutumları
97- De ki: "Cibril'e düşman Olan kimse (bilsin ki) gerçekten o Kitab'ı Allah'm izniyle, kendinden öncekileri doğrulayıcı ve inananlara yol gösterici ve müjdeci olarak senin kalbine İndirmiştir.
98- Her kim Allah'a, meleklerine. Peygamberlerine, Cibril'e ve Mikail'e düşman ise, artık şüphesiz Allah da kafirlerin düşmanıdır."[101]
Nüzul Sebebi:
Rivayete göre, Fedekli yahudi bilginlerinden Abdullah bin Suriya, Resu-lullah (s.a.v.) ile tartışmaya girerek, ona kendisine vahyin kimin getirdiğini sordu. Resulullah, vahyî kendisine Cebrail'in getirdiğini söyleyince şöyle dedi: "Cebrail bizim düşmammizdır. Vahyi başka bir melek gelirmiş olsaydı, ona iman ederdik. Cebrail bize defalarca düşmanlık etmiştir. Onun düşmanlıklarından biri de şudur: Cenab-ı Alları ona, Peygamberliği bize vermesini emrettiği halde, o, Peygamberliği başkalarına vermiştir. Milletleri yere batıran ve azaplandıran odur. Mikail'e gelince o, bolluk ve selâmet getirir. Başka bîr rivayete göre. Hz. Ömer (R.A.) kendisine buna benzer sözler söyleyenlere şöyle demişti: "Cebrail'e düşman olan, Mikaiî'e de düşman olur. Bunların ikisine düşman olan, Allah'a düşman olur" Bu ayet-i kerime işte bu olay üzerine nazil oldu.[102]
Açıklama:
Ey Muhammedi Onlara de ki: Cebrail'e düşman olan kimse,'Allah'ın düşmanıdır. Çünkü Cebrail, Allah'ın izniyle vahyi ve Kur'an senin kalbine indirendir. Şu halde ey Muhammedi Cebrail, Allah'ın sana gönderdiği bir elçidir. Elçiye düşmanlık eden, onu gönderene düşmanlık etmiş olur. Gönderen-se, noksanlıklardan münezzeh yüce Allah'tır. Cebrail'e düşmanlık etmenin hiçbir yolu yoktur Çünkü Allah'm emriyle O, sana Kur'an'ı İndirmiştir. Kur'an, daha önce indirilmiş olan Tevrat ve İncil gibi kitapları da doğrulamaktadır. Bununla birlikte Kur'an mü'minler için bir hidâyet ve müjdedir. Sevgi nedeni, olan bir şey, nasıl düşmanlık ve kin nedeni olabilir? Allah sizi Hakka ve hidayete kavuştursun.
Allah'a, Meleklerine, Kitaplarına ve Peygamberlerine, özellikle Cebrail ve Mikaiî'e düşmanlık eden kimsenin düşmanı Allah'tır. Bu yaptığına karşı ona ceza verecek olan da Allah'tır. Çünkü bu düşmanlık küfürlerin en büyüğüdür.[103]
Yahudilerin Diğer Suçları
99- Andolsun, sana apaçık ayetler indirdik, onları yoldan çıkmışlardan başkası İnkâr etmez.
100- Ne zaman bir ahit (antlaşma) yaptıîarsa, onlardan bir grup o ahdi bozup atmadı mı? Zaten onlann çoğu inanmaz.
101- Allah tarafından kendilerine, yanlarında bulunanı doğrulayıcı bir elçi gelince, Kitab verilenlerden bir grup, Allah'ın Kitabını sanki bilmiyorlarmış gibi, sırtlarının arkasına attılar.
102- Süleyman'ın hükümranlığı hakkında onlar, şeytanların uydurdukları sözlere uydular. Oysa Süleyman küfre gitmemişti. Fakat o şeytanlar, küfre gittiler: İnsanlara büyü ve Babil'de Hârut ve Mârut adlı melekler (den ilham alan iki kişiy)e indirileni Öğretiyorlar. Halbuki onlar: "Biz bir fitneyiz, küfre gitmeyin" demedikçe kimseye bir şey öğretmiyorlardı. Fakat bunlar, onlardan, erkekle karısının arasım açacak şeyler öğreniyorlardı. Ama onlar, Allah'ın İzni olmadan büyü île hiç kimseye zarar veremezler. Onlar kendilerine yarar vereni değil, zarar vereni öğreniyorlardı. Andolsun, onu sat(ıp onunla çıkar sağlay)anın, ahirette bir nasibi olmadığını gayet İyi biliyorlardı. Vicdanlarını sattıkları şey ne kötüdür, keşke bilselerdi!,
103- Eğer onlar inanıp (Allah'ın azabından) korunmuş olsalardı, elbette Allah katından (verilecek) sevap, (Kendileri için) daha hayırh olurdu. Keşke bilselerdi![104]
Bazı Kelimeler:
Süleyman'ın hakimiyeti döneminde.
Fitne. Sınamak, denemek.(Şeytanlann uydurduklannı) satın aldı.
Hisse, nasip, pay.Sevap, ödül.[105]
Nüzul Sebebi:
Abdullah İbn Abbas (R.A.) dan rivayet olunduğuna göre, Abdullah bin Suriya, Resulullah (s.a.v.)'e: "Bize bildiğimiz bir şeyi getirmedin; sana bir ayet de inmedi ki, onun için sana tabi olalım" dedi. Bunun üzerine, yukarıdaki ayetler nazil oldu.[106]
Açıklama:
Andolsun ki ey Muhammed!Sana,peygamberliğinin gerçekliğine işaret eden apaçık ayetler indirdik. Bunları ancak Allah'a kulluğun dışına çıkan, O'nun ayet ve hükümlerine karşı direnen kimseler İnkâr ederler. Bunlar cehennem halkı olup orada sonsuza değin kalacaklardır. Onlar .Allah'la ve Re-sûlüyle yaptıkları tüm sözleşmeleri inkâr ettiler. "Onlar, kendileriyle antlaşma yaptığın halde, her defasında hiç çekinmeden yaptıkları andlaşmalan bozarlar”[107] Onların büyük bir bölümü sözlerini bırakırlar ve gereğim yerine getirmezler. Yahudiler, sözlerinden dönmek ve and!aş.malarmı yerine getirmemekle damgalanmalardır. Cenab-ı Allah onlardan ve atalarından nice nice sözler aîmış, ama onlar bu sözlerimin hiçbirini yerine getirmemişlerdir. Yahudilerin çoğu Tevrat'a da iman etmezler. Çünkü onun İçinde andlaşmayı bozmanın ve verilen sözde durmamanın bağışlanmaz bir günah olduğu yer almaktadır.
Allah katından bir elçi —Hazreti Muhammed (A.S.)—, onlara yanlarındaki Kitab'ı doğrulayıcı bir Kitab'la geldiğinde, —gerçekten de Kur'an Allah'ı birlemek, ölüm sonrası dirilişi, ahiret hayatını ispatlamak, Peygamberlerin doğrulukları gibi Tevrat'taki genel dini kurallara uygun hükümler taşıyordu— yabudilerin bir bölümü Tevrat'a sırt döndüler. Çünkü onlar Tevrat'taki bazı hükümleri uygulamamalar ve ona iman etmemişlerdir. Onlar Tevrat'a uygun düşen Kur'an'ı inkâr etmekle Tevrat'ı da inkâr ettiklerini bilmiyor gibiydiler.
Yahudilerin bir başka suçları da; Allah'ın Kitab'ını bir kenara atıp, Süleyman Feygamber zamanında şeytanların sihir ve elçabukluğu gibi uydurmalarına inanıp bağlanmalarıydı. Şeytanlar hırsızlama olarak gökte konuşulanları dinliyorlar, sonra da bunlara birçok yalanlar ekliyerek kâhinlere telkin ediyorlardı. Kâhinler ise bunu insanlara öğretiyorlar ve: "İşte Süleyman'ın bilgisi budur. Bu mülkü de böylece elde etti" diyorlardı.
Cenab-ı Allah, onların bu iddialarını şöylece feddediyor: Süleyman, hiç de böyle birşey yapmamıştır. Sihre İnanarak ve sihir yaparak kâfir olmadı. Ancak sinire uyarak ve onunla amel ederek kâfir olanlar şeytanlardır.
ÎŞte bu yahudiler, insanları saptırıp yoldan çıkarmak amacıyla onlara sihir öğretiyorlardı. Babil'deki Harut ve Marut adındaki iki meleğe indirilenleri insanlara öğretiyorlardı. Harut ile Marut, aslında kendilerim Allah yoluna vakfeden ve salih amel işleyen iki insandı. Halk onları benzetme kabilinden melek diye adlandırdı. "Melekeyn" (iki melek) diye okunan bu kelime, başka bir okuyuşta "Meükeyn" (iki kral) şeklinde yei almaktadır. Buna göre; tavırları ve anlatılanları dinlemeleri yönünden meliklere benzetilerek "Melikeyn" şeklinde okunmuştur.
Ancak bu iki melek, insanlara öğretirken: "Bu, Allah tarafından yapılan bir deneme ve sınamadır. Sakın bu sihri öğrenip de onunla amel etme ve etkisinde kalma, yoksa kâfir olursun. Ama onu, zararlı birşey yapmamak koşuluyla ye bilmediğin bir şeyi Öğrenmek amacıyla Öğrenmende sakınca yoktur" demeden hiç kimseye sihir öğretmezlerdi. İnsanlar bu iki melekten, karı kocanın arasını açacağına inandıkları şeyleri, veya hileli ve yaldızlı düzenleri, düğümler üzerine üflemeyi veya başkasını etkilemeyi öğrendiler.
Gerçek şu ki, Özü itibariyle sihirin bir etkisi yoktur. Allah'ın emir ve iradesi olmadan, onunla kimseye zarar verilemez. Bütün bunlar sadece birer zahiri sebeptir. Sihiri öğrenip onunla amel eden kimseye gelince; o, kendisine zarar veren ama fayda vermeyen şeyi öğrenmiştir. O bununla insanları ifsad edip onlara zarar verdiği İçin Allah'ın gazabını üzerine çekmiştir. Allah'a yemin olsun ki yahudiler, Allah'ın Kitab'im bırakarak sihir kitaplarını alan kimsenin ahirette azaptan başka bir payı olmayacağını kesinlikle biliyorlardı. İyilik adına hiçbir nasiplerinin olmayacağını da biliyorlardı.
Eğer satın aldıkları şeyin ne kadar kötü olduğunu anlasalar ve inanıp korumalardı, mutlaka kendileri için daha hayırlı olurdu. Keşke Hz. Muham-med'e ve Kur'an'a iman edip sihri bıraksalardı. O zaman sevaba hak kazanırlardı.[108]
Bazı Notlar:
1- Sihir, sözlükte, etkisi gizli olan şey demektir. Nitekim "sihirli söz", denmesi bu yüzdendir. Hadisi şerifte de buyurulduğu gibi "öyle etkili sözler var ki, sihirdir."
2- Kur'an'da da belirtildiği gibi sihir, gözleri aldatan ve İnsanı hayal dünyasına götürerek olmaya şeyleri varmış gibi gösteren hayalî şeydir: "Musa bir de ne görsün: büyülerinden ötürü onlann ipleri ve sopalan, gerçekten koşuyormuş gibi görünüyor?[109]
3- Sihir, bir hile ve eîçabukluğu veya bazı insanlann bildikleri gizli bilimsel bir sanattır. Hipnotizmada olduğu gibi, onunla ruhları etkilemek mümkündür.
4- Kur'an'da nakledilen: "Bununla kan ile kocasının arasını ayırırlardı." ayet:i kerimesi, sihrin böyîe bir şeyi gerçekleştirdiğine delil teşkil etmez. Ancak o zamanlar insanlar arasında yaygı oIan böyle bir inanışın hikâyesidir.
5- Kendi tabiatı bakımından sihrin bir etkisi yoktur. O, ayetin de belirttiği gibi, yalnızca olayları bir nedene bağlamak türünden bir şeydir ki, bundan da bazı zararlar meydana çıkar.[110]
Eğitim Ve Yönlendirme
104- Ey İman edenler! (îbrânkede sövme anlamına geldiği gibi, bize bak ve bizi güt anlamına da gelen) "Rainâ" demeyin. "Unzurna - bizi gözet" deyin ve dinleyin. Kâfirler için acıklı bir.azap vardır.
105- Kitap ehlinden olan kâfirler ve müşrikler, size Rabbinizden bir iyilik indirilmesini arzulamazlar. Allah ise, rahmetini dilediğine tahsis eder. Allah büyük lütuf sahibidir.[111]
Bazı Kelimeler
Raina: Bizi kontrol et ve bize bak.Unzurna: Bizi gözet demektir.[112]
Açıklama:
Müslümanlar, kendilerine bilgi konusunda bir şey verildiğinde Resulul-lah (S.AV.) e: "Râinâ (bizi gözet) ve tane tane anlat ki, onu anlayalvm ve ezberleyelim" derlerdi. "Râinâ" kelimesini bu anlamda söylerlerdi. Ancak bu kelime yahudiler tarafından, Ibranice bir küfür ve hakaret kelimesine benzetilerek alaya alınıyordu. Bunun üzerine müminler, bu kelimeyi kullanmaktan men edildiler. P'inun yerine, yine aynı anlama gelen, farklı bir kelimeyi, "unzumâ" kelimesini kullanmaları istendi: "Ey Mü'minler! Kur'an'ı kabul kulağıyla dinleyin. Kâfirler ve yahudiler için çok şiddetli bir azap vardır?'
Bu sözler müminler için bir eğitimdir. Yahudilerin kullandığı bir kelimenin kaldırılması, onlan kötülemek anlamı taşır. Kitap ehlinden de olsalar, müşriklerden de olsalar tüm kâfirler aynıdır ve hiçbir zaman size bir iyiliğin dokunmasını istemezler. Söz gelimi Kur'an'ın ve risâletin gelmesinden hoşlanmazlar. Allahû Teâlâ ise, her şeyi bilen ve her şeye egemen olandır. Kullan arasından dilediğini peygamberlikle ve iyilikle ödüllendirir. Rahmetini dilediğine tahsis eder: "Allah elçilik görevini (peygamberliği) kime vereceğini çok iyi bilendir!'[113] Elçiliğini, hakkıyla ve en hayırlı bir şekilde yerine getirecek olan kimseyi ancak Allah bilir.[114]
Nesh Ayetleri
106- Biz daha iyisini veya benzerini göndermedikçe, bir ayetin hükmünü yürürlükten kaldırmaz veya ertelemeyiz. Allah'ın her şeye gücü yeter olduğunu bilmedin mi?
107- Bilmedin mi ki, göklerin ve yerin mülkü (hükümranlığı, yönetimi) yalnız Allah 'ındir. Sizin için Allah 'tan başka ne bir dost, ne de bir yar^dımci vardır,
108- Yoksa siz de Peygamberinizi, daha önce Musa'ya sorulduğu gibi, sorguya çekmek mi istiyorsunuz? Kim imanı küfürle değiştirirse, şüphesiz (o) dümdüz yolu sapılmıştır.[115]
Bazı Kelimeler:
Nesh. Bir şeyin şeklini kaldırıp yerine başkasını; koymak.Onu kişinin kalbinden sitip-götürürüz, ya da erteleriz.'[116]
Nüzul Sebebi:
Rivayet olunduğuna göre yahudiler, nesh olayını dillerine dolayarak Peygamber (s.a.v.)'e dil uzatıyor ve şöyle diyorlardı: "Muhammed'i görmüyor musunuz? Ashabına bir emir veriyor. Sonra da onlara bu emrin gereğini yapmamalarını emrediyor. Yann vazgeçeceği bir şeyi bugün onlara emrediyor. Şimdi söylediklerinden de yarın geri dönecek." îşte ayet-i kerîmeler bunun üzerine nazil oldu.[117]
Açıklama:
Kur'an-i Kerim, her şeyi bilen ve her şeye egemen olan Allahû Tealâ tarafından olaylara ve ortama göre parça parça indirüdi. Dolayısıyla, ümmet için gerekli olan ve yararlanılan hükümler neyse, inen âyetler onlara uygun oluyordu. Bir hükümde ümmetin yaran varsa o hüküm varlığını devam ettiriyor, eğer daha iyisi ve benzeri getirilmişse o zaman eskisi yürürlükten kaldırılıyordu. Bazan bir âyetin hem lâfzı, hem anlamı, bazan da lâfız veya anlamından biri kaldırılıyor, ya da belli bir zamana kadar hükmü erteleniyor veya tümüyle kaîblerden silinip unutturuluyordu. Bütün bunlar, toplumun genel çıkarları uğruna yapılıyordu. Hükümlerde nesh mekanizmasının İslemesi, özellikle hızla kabuk değiştiren ve henüz kuruluş aşamasında bulunan bîr topîum için zorunluydu. Çünkü bugün çare olan birşey, yann çare olmaktan çıkabilir. Yüce Allah'ın bu mekanizmayı kurması, tıpkı İşinin ehli bir doktor veya hastabakıcıyla hastasının durumunu andırmaktadır.
Nesh, hiçbir zaman şeriat koyucunun son hükmü bilmeyişi nedeniyle uygulanan bir şey değildir. Ancak yeni kurulan bir toplumda, birtakım şeyler aşamalı olarak yerleşir. Alışık olunmayan bazı hükümler aniden kaldırılmaz.
Bunun için, İçkinin nasıl yasak edildiğine bir bakmak gerekir. Savaşla ilgili hükümde de durum aynıdır. Görüyorsun ki nesih, yaratıklarının durumlarını çok iyi bilen, hikmet sahibi ve herşeyden haberdar olan Zat-ı Kibriya'nın üstün hikmetinin bir eseridir. îslâm toplumunun durumu istikrara kavuşup, toplum dimdik ayakta durur hale gelince, nesih, sona ermiştir.
Neshetmek, hükümlerin yeni karşılaşılan şartlara ve ortama göre değiş-meyip oldukları gibi kalmalarından ve ister istemez kabul edilmeyip terkedil-mekrinden daha iyi değil midir? Cenab-ı Allah kulları için daha hayırlı veya en azından onun benzeri bir ayeti getirinceye kadar hiçbir ayeti neshetmemiş veya ertelememiştir. Allah'ın gücü herşeye yetmez mi? Göklerin ve yerin mülkü ona ait değil midir? Hem sonra insan için, iki dünyada da huzur ve rahatı sağlayacak olan Allah değil midir? Ondan başka dost ve yardımcı vai mıdır? Burada işe, herşeyi istek ve arzusuna göre değiştirmek isteyen insan eli karışmamaktadır. Allah her şeyin üzerinde olarak, elbette yaratıkları için en uygun hükmün ne olacağını bilir. Üstelik anık îslâm dini tamamlanmış, her-şey yerli yerine oturmuştur. Bundan sonra oriun hiçbir hükmünde değişiklik olmayacaktır.
Nesih konusunda bazı bilginlerin görüşleri bu anlattığımız doğrultudadır. Diğer bazı bilginlerse neshin olmadığı görüşündedirler. Onlar, hakkında nesh bulunduğu söylenen ayetlerin değişik konulan anlattığını belirtmek suretiyle, bu ayetlerden her birini uygun bir şekilde tevîl etmişlerdir. Bu nedenle, ayetlerden hiçbiri diğerinin hükmünü ortadan kaldırmaz. Bunun için "İddet" ve "kıtal" (savaş) ayetlerine bakmak yeterlidir. Allah izin verirse, yeri geldiğinde bu ayetlerle ilgili açıklamalarda bulunacağız.
Siz ey yahudiler! Atalarınızın Musa "(A.S.)dan, Allah'ı apaçık bir şekilde kendilerine göstermesini istemeleri ve onu sorguya çekmeleri gibi, siz de Mu-hammed (s.a.v.) den bu gibi şeyler mi istiyorsunuz? Kur'an'a güvenmeyen, Kur'an hükümlerinde şüpheye düşen ve ondan başkasını isteyen kimse, dosdoğru yolu yitirmiş olur.[118]
Yahudilerin Müminlere Karşı Tutumları
109- Kitap ehlinden Çoğu,gerçek kendilerine açıkça belli olduktan sonra, nefislerini (kuşatan) çekememezlikleri yüzünden,imanınızdan sonra sizi küfre döndürmek arzusunu duydular. Fakat, Allah'ın emri gelinceye kadar onları bağışlayın ve hoş görün. Şüphesiz Allah, herşeye güç yetirendir.
110- Namazı dosdoğru kıhn ve zekâtı verin. Kendiniz için önceden (dünyadayken) takdim etmiş olduğunuz hayırları Allah katında bulacaksınız. Şüphesiz Allah, yapmakta olduklarınızı kemâliyle görendir.[119]
Bazı Kelimeler:
Hased. Başkalanndaki nimetin yok olmasını istemek.
Affetmek. Suç işleyeni cezalandırmamak,Suç işleyen kimseden yüz çevirmek. Bu kelime, suçluyu cezalandırmama ve kınamama anlamlarını da kapsar.[120]
Açıklama:
Yahudilerin bir çoğu liz. Muhammed (s.a.v.)'in peygamberliğini inkâr edip, ona karşı komplolar kurduktan, onu ve kavmini kıskandıkları için anlaşmalarını bozduktan sonra; Peygambere iman etmiş müslümanların, imanlarından sonra yeniden küfre dönmelerini iemenni ederler. Bu temenni ve arzu, hakka meyletmek ve ona rağbet etmekten değil, kişiliklerinde gizli olan çekememezlik hastalığından kaynaklanıyordu. Onları bu yola iten neden, İslâm dininin doğru bir din olarak ortaya çıkmasıdır. Siz ise, ey miislümanlar, Allah'ın savaş izni gelinceye ve onlarla ilgili İlâhi emir verilinceye kadar, yaptıklarından dolayı onları bağışlayın. Allah'ın yahudilere ilişkin emri, Kuray-za oğullarının öldürülmeleri, Nadir oğullarmırisa horlanıp sürgün edilmeleri emridir. Allah'ın gücü herşeye yeter.
Ey müslümanlar! Namazınızı tam ve dosdoğru kılın. Zekâtınızı Ödeyin. Ö, malınızı koruyan bir kaledir. Namaz ve zekât dünya iyiliğini ve mutluluğunu İçinde topladığı gibi, ahiretteki mutluluğunuzu da sağlar. Çünkü iyilik olarak Önden ne gönderirseniz, Allah katında ödülünü eksiksiz olarak, hatta fazlasıyla görürsünüz. O, sizin yapmakla olduğunuz işleri hakkıyla görendir.[121]
Yahudilerle Hıristiyanların Birbirlerine Karşı Tutumları
111- "Yahudi veya hıristiyan olandan başkası cennete girmeyecek" dediler. Bu, onların küruntusudür. De ki: "Doğru İseniz delilinizi getirin".
112- Hayır, kim işini güzel yaparak özünü Allah'a teslim ederse, onun' mükâfatı, Rabbinin yanındadır. Onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.
113- Yahudiler: "Hıristiyanlar, bir temel üzerinde değiller", dediler. Hıristiyanlar da: "Yahudiler bir temel üzerinde değiller", dediler. Oysa hepsi de Kitab'ı okuyorlar. Bilmeyenler de tıpkı onların dedikleri gibi demişlerdi. Artık Allah, ayrılığa düştükleri şeyde, kıyamet günü aralarında hüküm verecektir.[122]
Bazı Kelimeler:
Hûd. "Hâid" kelimesinin çoğulu olup yahudiler demektir.Nasarl Hz. İsa'ya tabi olanlar, hristiyanlar. Kendini sırf Allah'a teslim etti ve ona uydu.[123]
Açıklama:
Bu âyetler; Kitab Ehli'nin, dinlerîndeki gururlarından dolayı işledikleri suçları açıklamaktadır.Yahudiler, kendilerinden başka hiç kimsenin cennete giremeyeceğini söylüyorlar. Onlara göre yahudiler, Allah'ın seçkin kavmidir; diğer mifletlerse sapıklık içindedir. Hıristiyanlar da ancak kendilerinin cennete gireceklerini savunurlar.
Bu, onların nakfi1 veya aklî hiçbir temele dayanmayan safsatalarıdır. Eğer durum savunduğunuz gibiyse ey hristiyanlar ve yahudiler, o zaman doğrulumunuzu kanıtlayan belgelerinizi getirin de görelim. Mesele, kuru bir İddiadan İbaret değildir,
Allah, onların bu iddialarına şöyle karşılık veriyor: Cennete, ancak kendini Allah'a teslim eden, ona itaat eden, yaian ve iftirayla uğraşmayan; amel, ibadet ve inancında iyilik üzere bulunan kimseler girerler. İşte Rabblerinin katında bunlar için ödüller vardır. Bunlar horlanmayacak ve üzüîineyecek-! erdir.
İddiaları burada da noktalanmıyor. Dahası, yahudi alimleri defalarca açıklamada bulunarak, Hıristiyanların tutunacakları bir dallarının olmadığını ve kesin delillerinin bulunmadığını söylüyorlar. Buna karşı Hıristiyanlar da, aynı şeyi yahudiler konusunda tekrarlıyorlar. Oysa her iki milletin de inanmakla ve okumakta olduklarım iddia ettikleri kitapları yardı. Eğer yahudiler Tevrat'a, hıristiyanlar da İncil'e inansalardı böyle konuşmayacaklardı. Çünkü Allah katından gelen her kitap, bir öncekini doğrular ve bir sonrakinin geleceğini de müjdeler niteliktedir. Şu halde bunlar hiçbir şeye inanmıyorlar. Nitekim onların söylediklerinin aynısını hiçbirşey bilmeyen ve kendilerine Ailah tarafından hiçbir şey İndirilmemiş olan müşrikler de söylemektedir. Artık, anlaşmazlığa düştükleri şey konusunda, aralarındaki hükmü kıyamet günü Allah verecektir. Hem de, cezalan çok şiddetli olacaktır. Cennete gelince, ancak iyilik yaparak kendini Allah'a feslim eden kimse oraya girecektir.[124]
Mescidleri Tahrip Etmek
114- Allah’m mescidlerinde, Allah'ın adının anılmasına engel olan ve onların haraboîmasma çalışandan daha zalim kim vardır? Bunların, oralara korka korka girmeleri gerekir (başka türlü girmeğe haklan yoktur). Bunlar için dünyada rezillik, ahirette de büyük azab vardır.
115- Doğu da, batı da Allah'ındır. Nereye dönerseniz Allah'ın yüzü (zâtı) oradadır. Şüphesiz Allah (ın rahmeti ve nimeti) geniştir. O, (her şeyi) bilendir.[125]
Bazı Kelimeler:
Mescidleri tahrip etmek, yıkmak ve kullanılmaz hale getirmek.
Alçalmak, zillet ve rüsvaylık.Allah'ın beğendiği yön oradadır,[126]
Nüzül Sebebi:
Bu ayetler, neshten sonra Beyt-i Makdis'le ve onun yıkılmasıyla ilgili olaylara işaret etmek üzere indirilmiştir. Bazı müfessirler, bu ayetlerin arap müşrikleri hakkında nazil olduklarını söylemişlerdir. Çünkü onlar, Peygamber ve Ashabını, Mekke'ye girmekten engellemişlerdi. Bu ayetlerin İleride meydana gelecek olan Beyt-i Makdis ve diğer îslam beldelerinin Haçlılar tarafından saJdınya uğramasını, Mescid-i Aksâ'yı ve diğer birçok mescidi yakmalarını önceden haber verdiğini söylemişlerdir. Genel olarak bu ifadeler Kitab Ehli ve onların durumunda olan kimselerle ilgilidir.[127]
Açıklama:
Burada, mescidleri yıkmak ve insanları orada namaz kılmaktan alıkoymanın en büyük zulüm olduğu bildirilmektedir. Her ne yolla olursa olsun, mescidlerde Allah'ın anılmasını engelleyenden, onları, fonksiyonlarını yapmaktan alıkoyanlardan daha zalim kimse olabilir mi? Böyle yapanlar, gerçekten Allah'tan ve O'nun yardımından uzaktırlar. Aslında onlar, mescidlere korkarak girmelidirler. Müslümanların gücünden çekinmelidirler. İslamiyet üstün olduğu ve müslümanlar Kur'an'a ve onun hükümlerine sımsıkı sarıldıkları sürece kimse onlara dokunamaz. Evet, onların bu kararlı halleri devam ettiği sürece, yabancılar mescidiere korka korka girmelidirler.
Ama müslümanîar dînî alanda geriler, varlıklarını yitirecek şekilde, di-nın bazı hükümlerini uygulayıp bazı hükümlerini ihmal ederlerse; kâfirlerle müşrikler mescidlere girerler, mesçidleri yakıp yıkarlar ve günümüzde olduğu gibi mescid ehline karşı egemenlik kurarlar.
Mescidlerde Allah'ın anılmasına engel olan kimse dünyada aşağılanır; ahiretteyse azabla karşılaşır.
Yerde ne varsa hepsi Allah'a aittir. Doğu da, batı da Allah'ındır. Neresinde namaz kılar ve O'na yönelirseniz, Allah sizinle birliktedir, Allah her şeyi kuşatmıştır ve O, hiçbir mekânla sınırlandırılamaz.. Her nerede olursanız olun, O'na yönelebilirsiniz, Her nerede olurlarsa olsunlar, tüm mekânları ve orada kendisine yönelenleri Allah bilir.[128]
Kitap Ehlinin Ve Müşriklerin İftiraları
116- "Allah çocuk edindi" dediler. Hâşâ, O, yücedir. Göklerde veyer-de olanların hepsi O'nundur, hepsi O'na boyun eğmiştir.
117- Göklerin ve yerin yaratıcısıdır. Bir şeyi yaratmak istedi mi, ona sadece "ol" der, o da hemen oluverir.
118- Bilmeyenler dediler kî: "Allah bizimle konuşmalı, ya da bize bir ayet (mucize) gelmeli değil miydi?" Onlardan öncekiler de onların dedikleri gibi demişlerdi. Kalbleri birbirine benzedi. Gerçekleri İyice bilmek İsteyenlere ayetleri apaçık gösterdik.[129]
Bazı Kelimeler:
Cenab-ı Allah, onların niteledikleri şeylerden uzaktır,Bir örneğe bakmaksızın yaratan.Boyun eğenler.[130]
Açıklama:
"Yahudi ve Hrisîiyanlardan Kitap Ehli olanlarla, müşrikler; Hz. îsa ve Uzeyr (A.S.) in Allah'ın oğlu,meleklerin ise Allah'ın kızları olduklarını söylemişlerdir. Cenab-ı Allah onların iddia ettikleri şeylerden yüce ve münezzehtir. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nun mülküdür. Bu iddiaları ileri sürenler de Allah'ın mülküdür. Hepsini Allah yaratmıştır. Gönüllü, gönülsüz hepsi O'na boyun eğerler. Gökleri, yeri ve bu ikisinin içindeki herşeyi, herhangi bir örneğe bakmaksızın yaratan O'dur. O birşeyin olmasını isterse, verdiği karan değiştirecek herhangi bir kimse yoktur. O'nun yapmak istediği şey, hiçbir engelle karşılaşmaksızın gerçekleşir.
Göklerde ve yerdeki şeyleri yaratarak onlara sahip olan, evrende var olan her şeyin kendisine boyun eğdiği, yer ile göğü ve bütün varlıkları hiçbir örneğe bakmaksızın icâd eden, yapmak istediği herşeyin engelle karşılaşmaksızm gerçekleştiği; evet bütün bu vasıflara sahib olan Allah'ın çocuk edinmeye veya babaya ihtiyacı olur mu? Bu niteliklere sahib olan Allah İçin cinsiyet düşünülebilir mi? Hayır! O, eşsiz ve bir olan, hiçbir şeye muhtaç olmayan, her şeyin kendisine muhtaç olduğu, doğurmayan, doğunılmayan ve hiçbir dengi bulunmayan Allah'tır. Bilgisizler azgınlık yapıp büyüklük taslayarak dediler ki: "Allah, meleklerle ve Musa'yla konuştuğu gibi bizimle de konuşsaydı veya bize bir âyet gelseydi ya!" Böyle derken, söz konusu ayet-i kerimeleri hafife alıyorlardı. Aynı şekilde kendilerinden öncekiler de buna benzer sözler söylemişlerdi. Onların kalbleri ve ruhları gerçekten birbirine benzemiştir. Allah onların isteklerinden münezzehtir. Ayetleri en güzel biçimde açıklamış ve tamamlamıştır. Ama bunu ancak yakinen inanmış, insaf sahibi kimseler anlayabilirler.[131]
Peygamber (S.A.V.)'in Yahudî Ve Hristîyanlara Uymaktan Sakındırılması
119- Doğrusu biz seni, gerçekle müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik. Cehennem halkından sen sorumlu değilsin.
120- Sen onların kendi dinlerine uymadıkça ne Yahudiler, ne de Hıristiyanlar senden razı olmazlar. "Asıl doğru yol, Allah'ın yoludur" de. Sana gelen ilimden sonra eğer onların arzularına uyacak olsan, andolsun ki, Allah'tan sana ne bir dost, ne de bir yardımcı olmaz.
121- Kendilerine verdİ0miz Kİîah'ı, gereğince okuyanlar var ya, işte onlar, ona İnanırlar. Onu inkâr edenler ise ziyana uğrarlar.
122- Ey lsrâiloğullan! Size verdiğim nimeti ve sizi bir zamanlar âlemlere üstün tuttuğumu hatırlayın.[132]
Bazı Kelimeler:
Cahîm: Tutuşup alevlenen ateş, cehennem.Millet, din. Helak olanlar.[133]
Açıklama:
Cenab-ı Allah, peygamberi Hz. Muhammed (s.a.v.) i: "Seni insanlara elçi olarak gönderdik, müminlere müjde verir, kâfirleri uyarırsın, Senin görevin yalnızca elçiliktir." buyurarak onurlandırıyor ve teselli ediyor: "Onların hesabından sana bir sorumluluk yok."[134]. Sen cehennem ehlinin halinden dolayı sorguya çekilmezsin. Bu bakımdan üzülmene gerek yok. Onlar, daha önce sana durumlarını anlattığımız yahudiier ve hıristiyanlardır. Bu anlatılanlardan dolayı kendilerine ne kadar İyilik yapsan da, dinlerine girmedikçe senden razı olmayacaklarını bilirsin.
Rivayet olunduğuna göre onlar şöyle dediler: "Ey Muhammedi Bizi memnun etmek İçin ne yaparsan yap; dinimize girmediğin sürece senden memnun olmayız." Evet, kendilerini hidayete erdirmekten umudunu kessin diye, Peygamber Efendimiz (s.a.v.) e böyle demişlerdi. Cenab-ı Allah da onların bu sözlerine şu cevabı veriyor: "Tek kelimeyle îslamiyetten ibaret olan Allah'ın hidayeti, uyulması gereken yegane hidayettir. Diğer yollara gelince onlar nef-sanî tutkular ve şehvetler üzerine kurulmuştur!' Bu nedenle Cenab-ı Allah, Peygamberini ve onun tüm ümmetini: "Onlarm dinine uyacak olursan, artık Allah'tan sana ne bir dost ne de bir yardıma bulabilirsin" diyerek sak indirmiştir.
Ancak Allahü Teâlâ, Resulünün tüm Kitab Ehli'nden umut kesmemesini istiyor. Onlar içinde Kitab'ı okuyup anlayanların da bulunduğunu, kör bîr bağnazlığa kapılmadan ahiretini dünya karşılığında satmayanların olduğunu bildiriyor. İşte bunlar Kitab'a İnananlardır. Kim gerçek anlamda Kitab'a inan-mışsa, o aynı zamanda Kur'an'a ve Peygambere de İman etmiştir. Kendi kitabına inanmayan, sana da inanmaz. îşte onlar zarara ve hüsrana uğrayanların ta kendileridir.
Üzerlerindeki nimetleri, işledikleri çirkin fiilleri ve bu fiillerden dolayı gördükleri karşılıkları, cezalan anlattıktan sonra Cenab-ı Allah, onların güven ve gayretlerini yenilemek istemiştir. Onlara bu şekilde çağrıda bulunmuştur ki, geçmişte olanlardan ürküp nefret etmesinler. Şu aşağıdaki sözüne zemin hazırlamak için Cenab-i Allah, onlara (yahudilere) ve atalarına bahşetmiş olduğu nimetleri hatırlatmıştır; "Ve hiç kimsenin hiç kimse adına bir şey ödeyemeyeceği, hiç kimseden kurtuluş fidyesinin kabul edilmeyeceği, hiç kimse-ye şefaatin fayda vermeyeceği ve onların yardım görmeyeceği günden korundu.[135]
Hazreti İbrahim Ve Beytullah
124- Rabbi, bir zaman İbrahim'i birtakım kelimelerle sınamış, o da onlar) tamamlayınca: "Ben seni insanlara önder yapacağım" demişti. "Soyumdan da (“Önderler yap yâ Rabbi” dedi. (Rabbi): "Zalimlere ahdim ermez (onlar için söz vermedim)" buyurdu.
125- Biz Beyt'i (Kabe'yi) insanlara toplantı ve güven yeri yaptık. Siz de İbrahim'in makamından bir namaz yeri edinin. İbrahim ve İsmail'e: "Tavaf edenler, ibadete kapananlar, rüku ve secde edenler için Ev'İmi temizleyin" diye emretmiştik.
126- İbrahim demişti ki: "Rabb'im, bu şehri güvenli bir şehir yap, halkından Allah'a ve ahîret gününe inananları çeşitli ürünlerle besle!". (Rabbi) buyurdu ki; "İnkâr edenidahi az bir süre geçindirir, sonra onu cehennem azabına (girmeyt) zorlarım, ne kötü varılacak yerdir orası!".
127- İbrahim, ismail'le beraber Ev'in temellerini yükseltiyor: "Rabbi-miz! Bizden kabul buyur, şüphesiz seni İşitensin, bilensin".
128- "Rabbimiz! Bizi sana teslim olanlar yap, neslimizden de sana teslim olan bir ümmet çıkar; bize ibadet yerlerimizi göster, tevbemizi kabul et; zira, tevbeleri kabul eden, çok merhametli olan ancak Sensin, Sen!"
129- "Rabbimiz} Onlara kendi içlerinden, Senin ayetlerini kendilerine okuyacak, onlara Kîtab ve Hikmet'i Öğretecek, onları temizleyecek bir elçi gönder. Her zaman üstün gelen, her şeyi yerli yerince yapan yalnız Sensin, Sen![136]
Bazı Kelimeler:
İbrahim'i denedi, sınadı. Yani ona kendisine gereken karşılığı vermek amacıyla bazı sorumluluklar yükledi. Sınavı kazananlara böyle ödüller verilir.
Kelimeler. Bunlardan amaç emir ve yasaklardır.Onları tamamladı, gereği gibi yerine getirdi.Toplanacakları merkez, dönüş yeri.Namaz kılınacak yer.
Oradan ayrılmayanlar."Kâide"nin çoğulu olup "temel" anlamınsdır."Nüsûk" kelimesinin çoğulu olan bu kelime, ibadetin zirvesi anlamındadır. Yaygın olarak Hac ibadeti için kullanılır. Çünkü Hac'da zorluk ve alışılagelen şeylerden uzak durma vardır.
Hikmet. Yerine getirilmesi gereken şer'î hükümleri yapmakla İnsanı olgunluğa erdiren şey demektir.Onlan aklayıp temizler.[137]
Önceki Ayetlerle İlişkisi:
Gerçekten, Allah'ın şeriatı; Mustafa (s.a.v.)'in üzerinde durduğu Tev-hid ve îslâm yoludur. İbrahim (A.S.) in dini de budur. Evet Cenab-ı Allah bu anlatılanların gerçek olduğunu; Kitab Ehli'nin Hz. ibrahim'in dinine uydukları yolundaki iddialarının asılsızlığını ve Hz. Muhammed'in peygamberliğinin gerçek olduğunu açıklamak içki söze başlamıştır. Hz. Muhammed'in peygamberliği gerçektir. Çünkü Ö'nun çağrısı, Hz. İbrahim'in çağrısının !a kendisidir. Burada anlatılanların hepsi kitab Ehliyle ilgilidir.[138]
Açıklama:
Ey Muhammed! insanlara, Allah'ın İbrahim'i sınadığı zamanı hatırlat. O’na,yerine getirmesi için bazı sorumluluklar yüklemişti, İbrahim (A.S.) bunları en güzel bir biçimde yerine getirmişti. Bu nedenle ödül olarak Ailah şöyle buyurmuştu: "Seni İnsanlara imam kılacağım. Onlara dîni önderlik yapacak; dünya işleriyle ilgili anlaşmazlıklarını çözümleyecek ve hükme bağlayacaksın." îbrahim: "Rabbîm, benim soyumdan olan kimselerin bir kısmını da diğerlerine imam yap" dedi. Cenab-ı Allah, ona cevap olarak söyle buyurdu: "Önderlik konusunda, kendi kendine zulmeden kişilere ahitte bulunmam. Çünkü onlar bu görevi yerine getiremezler. Önderlik, sorumluluk gerektiren bîr İştir. Önder olan kimsenin, dini ve dine uyanları koruması, üzerine farzdır. O, yönettiği kimselere ilişkin hizmetleri yerine getirecek, zulmü ortadan kaldıracaktır. Kendi kendine zulmeden bir önderin, başkası üzerindeki zulmü ortadan kaldıracağı düşünülebilir mi? İşte Kur'an'ın önderlik için gerekli gördüğü ilkeler bunlardır.
Ey Muhammedi Yine onlara hamlat ki, biz Beytü'l-Haram (Kabe) yi güvenli bîr yer yaptık. Oraya giren, güvenlik içinde olur. "Halbuki çevresindeki insanlar kapılip öldürülüyor veya esir ediliyor.”[139]
Ey Müslümanlar t İbrahim'in durduğu yerde namaz kihn. İbrahim'in namaz İçin durmasından dolayı şereflenen o yeri, namaz kılmak için diğer yerlere tercih edin. Buradaki emir, vaciblik değilde, mendupiuk hükmü taşır.
îbrahim ve ismail'e tavaf edip yanında duran, orada rükû ve secde edenler için Kâbeyi putlardan ve her türlü pisliklerden temizlemelerini emrettik.
Ey Muhammedi Ataları ibrahim'in bu belde ve burada yaşayan kimseler için yaptığı; "Rabbim bu yöreyi sükûn ve güvenlik içinde kıl. Orada oturanları ürünlerin en temizi ve yeryüzünün tüm güzellikleriyle rızıklandır" şeklindeki duayı hatırlat.
Burada mü'mînlere verilen üstünlüğe ve iman şerefine dikkat et. Bu sözlerde, Hz. Muhammed (s.a.v.) in kavmini imana teşvik ve küfürden uzaklaştırma vardır, Kur'an'ın bu anlatımında Kureyşlileri ve Kitab Ehli diğeı Kabileleri hem teşvik edip imrendirici, hem de korkutup uyana ifadeler yer almaktadır. Sen de görüyorsun ki, Hz. îbrahim, sırf müminler için nzık isteğinde bulunmuştur. Noksanlıklardan münezzeh Yüce Allah, şöyle demiştir: "Kafiri az bir süre rızıklandmp dünya hayatından yararlandırır; sonra da onu ateşin azabına uğratırım. Cehennem, ne kötü dönüş yeridir?'
Ey Muhammed! ibrahim'in —ve kendisine yardım eden ismail'in— Kâbenin temellerini yükseltirken şöyle dedikleri zamanı onlara (Yahudilere) hatırlat: "Rabbimiz, bu yaptığımızı bizden kabul buyur. Şüphesiz sen, her duayı işiten ve her niyeti bilensin. Rabbİmiz, bizi sırf sana boyun eğenlerden eyle." Sonra çocuklarına olan şefkat duygulan harekete geçiyor ve soylarından Allah'a içtenlikle boyun eğen bir topluluğun çıkması için dua ediyorlar. Bu dua ancak kendi soylarından gelen bazı kimseler içindir. Çünkü ikisi de, ilâhi hikmet gereği olarak, iki sınıf insanın olacağını biliyorlar. Diyorlar ki: "Rabbımizl Ne şekilde ibadet edeceğimizi, ibadetin sırlanın, özellikle Hac menâsifcini bize göster, levbemizi kabul buyur. Şüphesiz sen, tevbeleri kabul buyuran ve esirgeyensin."
Rabbintjz! Çocuklarımıza, içlerinden doğruluk ve emaneti tanıtacak bir elçi gönder. Bu Peygamber, onlara senin dininin ayetlerini okusun. Kur'an'i ve nefislerini olgunlaştıran ilim ve kültürü onlara öğretsin. Onları putperestliğin ve diğer günahların kirlerinden temizlesin. Doğrusu sen ey Rabbimiz, yenilmez ve üstünsün. Her işini hikmetle yaparsın.
Rivayet olunduğuna göre Peygamber (s.a.v.) efendimiz söyle buyurmuştur: "Ben atam ibrahim'in duası, kardeşim İsa'nın müjdesi ve annemin rü-yasıyım." İşte bu İbrahim Aleyhisselâm'ın duasının gerçekleşmesidir. Bu dua, Peygamber (s.a.v.) ile gerçekleşmiştir. Bu gerçeği Kifab Ehli de biliyordu. Ne var ki onlar, çekemem edikleri, taşkınlık ve zulümleri dolayısıyla bu gerçekten yüz çevirdiler.[140]
İbrahim (A.S.)'İn Dinine Karşı Çıkanlar Ve Ona Uyanlar
130- Nefsini aşağılık yapan beyinsizden başka, kim İbrahim dininden yüz çevirir? Andolsun ki, biz onu dünyada beğenip seçmiştik, ahirette de o iyilerdendir.
131- Rabbi ona: "İslâm ol!" demişti, "Âlemlerin Rabbine teslim oldum' dedi.
132- İbrahim de bunu kendi oğullarına vası'yyet etti. Yakub da: "Oğullarım, Allah, sizin için o dîni seçti, bundan dolayı sadece müslümanlai olarak ölünüz" (dedi).[141]
Bazı Kelimeler:
Nefsini zelil kıldı, aşağıladı.Onu alıp seçtik.[142]
Açıklama:
Nefsini aşağılık duruma getiren ve onu küçük düşürenden başka hiç kimse ibrahim'in dininden yüz çevirmez. Akıllı kimselerin rağbet etmediği şeye itibar eden kimse, kendini hakir ve zelil kılıp aşağılık etmede fazla ileri gitmiş olur. Nasıl olmasın ki? Biz İbrahim'i dünyada beğenip seçtik ve onu Peygamberlerin atası yaptık. Ahiretle de onların iyilikleri ve yönlerinin doğruluğu hakkında tanıklık yapacaktır. Zira Rabbi kendisine: "Aliah'a teslim ol ve noksanlıklardan münezzeh Rabbine boyun eğ" dediğinde, çarçabuk Allah'a boyun eğip O'nun emrine girmiş; seçkin insanlar gibi: "Alemlerin Rabbi Allah'a teslim oldum" demişti.
İbrahim, eğriliklerden ve sapıklıklardan arınmış olan hanif dîni ile yetkinliğe ulaşmış ve çocuklarının da bu dine girmelerini dilemişti. Oğullarına bu dini tavsiye etmişti. Nitekim Ya'kup (A.S.) da oğullarına buna benzer tavsiyede bulunarak şöyle demişti: "Oğullarım! Allah sizler için bu dini seçti. (Bu din genel esaslar bakımından Muhammed'in dini gibidir) islamiyet üzerine sebat edin. Ondan ayrılmayın."
İşte size ey yahudiler, İbrahim'in oğullarına, Ya'kub'un da torunlarına yapmış olduğu vasiyet. Öyleyse ey yahudiler! Atalarınız olan ibrahim ve Ya-kub'a uyup uymadığınıza bir bakın![143]
Peygamberler Arasında Ayırım Yapmak
133- Yoksa siz, Yakub'a ölüm geldiği zaman orada mıydınız? O zaman (Yakub) oğullarına: "Benden sonra neye kulluk edeceksiniz?" demişti. "Senin tanrın ve ataların İbrahim, İsmail ve İshak 'm tanrısı olan tek tanrıya kulluk edeceğiz, biz O'na teslim olanlarız", dediler.
134- Onlar bir ümmetti, gelip geçti. Onların kazandıkları kendilerinin, sizin kazandıklarım? sizindir. Siz onların yaptıklarından sorulmazsınız.
135- "Yahudi veya Hristiyan olun ki, doğru yolu bulaşınız" dediler. De ki: "Hayır, biz dosdoğru İbrahim dinîne (uyarız). O (Allah'a) ortak koşanlardan değildi."
136- "Allah'a, bize indirilene, İbrahim'e, İsmail'e, Uhak'a, Yakub'a ve torunlarına indirilene, Musa ve İsa'ya verilene ve diğer peygamberlere Rabbleri tarafından verilene inanırız; onlar arasında bir ayrım yapmayız, biz Allah'a teslim olanlarız" deyin.
137- Eğer sizin inandığınız gibi inanırlarsa doğru yolu bulmuş olurlar; dönerlerse mutlaka anlaşmazlık İçine düşerler. Onlara karşı Allah sana yeter. O işitendir, bilendir.[144]
Bazı Kelimeler:
"Yoksa Orada mı bulunuyordunuz?" ştUindeki bu soru, aslında olumsuzluk anlamı takmakta ve "Siz, orada hazır değildiniz" anlamına gelmektedir.
Geçti. "Hâid" kelimesinin çoğulu olup yahüdüer demektir. Aslında, nâib anlamındadır.
Hanif. Bâtıldan yüz çevirip Hakka yönelen.Torunlar, çocuklar. Burada zürri-yetinden gelenler demektir.[145]
Nüzul Sebebi:
Rivayet olunduğuna göre bu âyetler yahudilerin, Resûlullah (s.a.v.)'a: "Yakub'un, ölüm günü yahudiliği tavsiye ettiğini bilmiyor musun?" diye sormaları üzerine nazil olmuştur.[146]
Açıklama:
Ey yahudiler! Yakub'un Ölüm gününde oğullanna: "Benden sonra kime ibadet edeceksiniz?" diye sorup onların da: "Bir ve tek olan,kendisi hiçbir şeye muhtaç olmadığı halde herşeyin kendisine muhtaç olduğu,senin ilahın Allah'a ibadet ederiz. O, ataların İbrahim, İsmail ve Ishak'ın ortaksız günahıdır. Biz O'na teslim olmuş, O'nun hükmüne boyun eğmişiz" diyerek cevap verdikleri zaman siz orada hazır bulunmuyordunuz.
Yahudiler, peygamber nesh'ndengeldiklerioîvepeygamberlerin torunları olduklarını, dolayısızla cehennem ateşinin sayılı birkaç gün dışında kendilerine dokunmayacağını iddia ettiklerinde, Cenab-ı Allah şu sözüyle onların bu iddialarını reddetmişti: "Onlar bir ümmetti, tehînde ve aleyhinde olan şeylerle gelip geçti. Onların amellerinden kimse ne zarar görür, ne de fayda: "Kendi yükünü taşıyan hiç kimse,başkasının (günah) yükünü taşımaz"[147].Geçmişte kalan bu kavme, kendi amelleri dışında yarar sağlayacak bir şey yoktur. Aynı şekilde size de, amelleriniz dışında hiçbir şey yarar vermez.
Kitab Ehlı'nden bir ktsmı (Yahudiler) şöyle der: "Yahudilerle dindaş olun ki doğru yolu bulaşınız." Kimisi (Hıristiyanlar) da:"Hıristiyanlarla dindaş olun ki, doğru yolu bulaşınız," derler Ey Muhammed! Bu söylediklerine cevap olarak onlara de ki: "Hayır! Dininde olduğunuzu iddia ettiğiniz atanız İbrahim'in dinine gelin. Onun dini, batıldan uzak olup Hakka yöneliktir. O, dosdoğru yoldadır. Sapmasız ve eğrili ksizdir. fbrahim, Allah'a ortak koşanlardan değildi. Ama işte sizler İbrahim'in dininden uzaksınız."
Ey mü'minler! Şöyle deyin: "Biz Allah'a, bize indirilenlere, İbrahim, H-maİl, İshak, Yakup ve torunlarına indirilen Kur'an ve sahifelere iman ettik. Sizin iddianız sadece size özgü bir şey değildir. Aksine sizler, hiçbir tartışma ve anlaşmazlığı taşımayan dinin aslına ve ruhuna bağlandığınızı söyleyin. Bu asıl ve ruh, Allah'a teslim olmanın yamsıra bütün nebi ve resullerin peygamberliklerini kabul etmektir. Bizler sadece Allah'a ibadet eder, peygamberlerinden birini diğerlerlerinden ayırmayız. Musa'ya verilen Tevrat'la İsa'ya verilen İncil ve diğer mucizeler arasında ayırım yapmayız. Hazreti Peygambere verilen şeyi aynı gözle görürüz. Yahudi ve Hıristiyanların yaptıkları gibi ayırım yapmayız. Gerçek mü'min, bütün kitaplara ve peygamberlere iman eden kimsedir. Bunların bir bölümüne iman edip de diğer bölümünü inkar etmez. Kitap Ehli de sizin inandığınız gibi İman ederlerse, doğru yolu bulurlar. Yüz çevirip iman etmez, peygamberler arasında ayırım yaparak bazısına inanıp bazısını inkâr ederlerse, onlar ancak ayrılık ve düşmanlık içinde olurlar. Hal böyle olunca ey müslümanlar, şuna kesinlikle inanın ki, onların kötülüklerine karşı Allah size yeterli olacak, onların ittifaklarım ve düzenlerini bozacaktır. Bu da Kurayza oğullarının öldürülmesi ve Nadir oğullarının sürgün edilmeleriyle gerçekleşmiştir. Allah fter sözü işiten, bütün yapılanları görendir.[148]
Yahudilerin Atalarıyla Öğünmeleri
138- Allah'ın boyası (ile boyan). Allah'ın boyasından daha güzel boyası olan kimdir? Biz ancak O'na kulluk ederiz.
139- (Onlara) söyle: "Allah bizim ve sizin Rabbiniz iken, O'nun hakkında bizimle tartışıyor musunuz? Bizim yaptıklarımız bize, sizin yarlıklarınız da size aittir. Biz O'na gönülden bağlananlardanız".
140- "Yoksa siz İbrahim, İsmail, îshak, Yakub ve torunlarının, yahudi, yahut hıristiyan olduklarını mı söylüyorsunuz?" De ki: "Siz mi daha iyi bilirsiniz, yoksa Allah mı?" Allah tarafından bildiği bir şahitliği gizleyenden daha zalim kim olabilir? Allah yaptıklarınızdan gafil değildir.
141- Onlar bîr ümmetti, gelip geçti. Onların kazandıkları kendilerine, sizin kazandıklarınız si?e aittir. Siz onların yaptıklarından sorulmazsınız.[149]
Bazı Kelimeler:
Allah'ın boyası .kelimeyle Allah'a iman kastedilmektedir.
Çünkü iman. müminleri şiikin pisliklerinden temizler. O, mü'mînleri kendi güzel eserleriyle zinetlendiren bir süstür. Boyarım cisme nüfuz edişi gibi, mu'minlerin kalplerine girip nüfuz eder. Kalbi temizleyip süslemek ve nüfuz eîmekîe iman, boyaya benzer.Bizimle tartışıyor musunuz? Amellerimizle, Allah'ın rızasından bajka bir şey istemeyiz.[150]
Açıklama:
Ey müminler! "Biz Allah'a, kitaplarına, peygamberlerine iman ettik. Onun peygamberlerinden ve kitaplarından birini diğerinden ayırmayız" dedikten sonra deyin ki: Allah bizi iman boyasıyla boyadı. Kalbîerimizdeki pislikleri imanla temizledi. Boyanmak İsteyenler için îslâm boyasından daha güzel bir boya var mıdır? Hikmet >ahibi ve her peyden haberdar olan Allah'ın boyasından daha güzel bir boya var mıdır? Aralarında îstâm ve hidâyet nimeti de bulunan bu güzel nimetleri veren Ailah'a ibadet eder, sırf onun rızasını amaç edinerek boyun eğip teslim oluruz.
Bundan sonra Cenab-ı Allah, Peygamberine öze! bîr emir vermiştir: Ey Muhammed onlara şunu söyle; Allah'ın dini konusunda bizimle tartışıp, Onun gerdek dininin yahudilik veya Hıristiyanlık olduğunu, cennete girmenin ve cennet yolunu balmamn yahudilik veya hristiyanlığa girmekle mümkün olacağım mı savunuyorsunuz? Bazan: "Yahudi veya Hıristiyan olandan başkası kesinlikle cennete girmeyecektir", baıan da: "Yahudi veya Hıristiyan olun ki, doğru yolu bulmamız" diyorsunuz. O hem bizim, hem de sizin Rabbİniz olduğu halde Allah'ın dini konusunda bizimle tartışmalara mı giriyorsunuz? . Allah'a kul olma bakımından sizinle bizim aramızda fark yoktur. O hem bize, hem de sîze sahiptir. Bizleri ve sizleri idare eden O'dur. İyisiyie kötüsüyle bizim amellerimiz bizim, sizin amelleriniz sizindir. Bu amellerimizi sırf Allah için işlemişiz. Bunlarla sadece O'nun rızasını elde etmeyi ama; edinmişiz. Bif kötülüğümüz olmuşsa bite bu kasıtlı olmamıştır. Doğru yolun, hidâ-yet ve cennetin, başkalarına değil, sırf size ait olduğunu nasıl savunursunuz?
Muhammedi Onlara de ki: Siz hangi yoldan gidiyor sun uz? Gittiğiniz yol hakkında deliliniz nedir? Yoksa siz elinizde bir deliliniz bulunmadığı halde taklit yoluna mı girdiniz? Allah'a ve Peygamberlere karşı yalan söylüyorsunuz ve diyorsunuz kî: "İbrahim, îsmail, ishak, Yakub ve torunları yahudi idiler," Hıristiyanlarca, bunların hıristiyan olduklarını söylüyorlar. Sizler ve hristiyanlar, "Biz sadece onların izinde gidiyoruz" demektesiniz.
Amaç, yahudi ve Hıristiyanların yollarını inkar etmek, her ikisinde de onları kınamaktır. Ey Muhammed, onlara de ki: "Siz mi daha iyi biliyorsunuz, yoksa Allah mı?"
Allah ta:afindan bilinen kesin tanıklığı gi/.îeycn kimseden, daha zalim bir kimse yoktur. Bu da Allah Teâlâ'mn İbrahim ve Yakub'un'harcif dini üzere olduklarına; yahudilik ve hıristiyanlıkîa ilgilerinin bulunmadığına ilijkin tanıklığıdır. Biz bu tanıklığı gizlersek, insanların en zalimleri okıruz. Nitekim üz. Allah tarafından Hazret i Muhammed'in bir peygamber oklusuna İHşfcin tanıViığı ve hem de yanınızda sabi! olan tanıklığı, giz!;yorçuntiz. Allah, yaptıklarımızdan habersiz değildir. Onları kayda almaktadır, karalıklarını da size verecektir.
Onlar, Peygamberlerden oluşan bir topluluktu; gelip geçti. İyîsiyle kötüsüyle amelleri kendilerinindir. Biz, onların yaptıklarından sorumlu tutulmazlar. Onlar da bizim yaptıklarımızdan sorumlu tutulmazlar. Bu söz., cn'an atalanyla övünüp, geçmişe dayanmaktan kuvvetle engellemek için burada tekrarlanmıştır.Bu, geçmişe bakip geleceğe yönelmeyen aciz ve zayıf kişilerin özelliğidir.
Baban veli ve sâlihlerden biri olsa da, sen övünülecek bir iş yapmazdan, babanırı veli ve salih olmasının sana bir yararı dokunur mu? Hayır. "Ve doğrusu İnsana dz kendi gayret ve çabasından başkası yoktur. Şüphesiz kendi gayret ve çabası (nın semeresi) de görülecek(tir)[151]
Kıblenin Değiştirîlmksinden Önceki Durum
142- İnsanlardan bîr takım beyinsizler: "Onları daha önce üzerinde bulundukları kıblelerinden çeviren nedir?" diyecekler. De ki: "Doğu da Allah'ındır, batı da. Dilediğini dosdoğru yola iletir!'
143- Böylece biz sizi insanlara şahid olmanız için vasat (orta) bir ümmet kıldık; Peygamber de üzerinizde bir şahid olsun. Senin yöneldiğin yönü (Kâbeyi) kıble yapmamız, Peygamber'e uyanları, iki topuğu üzerinde gerisin geri dönenlerden (cayanlardan) ayırdetmek içindir. Şüphe yokki bu, Allah 'm kendisini hidayete erdirdiği kimseler dışında kalanlar İçin büyük (bir yük)tür. Allah, imanınızı boşa çıkaracak değildir. Doğrusu Allah, insanlara şefkat ve merhamet edendir.[152]
Bazı Kelimeler:
Sefihler, Sefahet, görüş, düşünce ve yaratılışta istikrarsız olmaktır. Sefih, zayıf akılı kimse demektir. Ayelte geçen sefihlerden kasıt, kıblenin değiştirilmesini protesto eden yahudi, müşrik ve münafıklardır.Aslında yön demektir. Ayelte geçen kıbleden kasıt, müslürnanlann namaza durduklarında yöneldikleri kâbe İstikametidir. Orta. Dairenin merkezi gibi, bütün tarafların kendisine eşit uzaklıkta oldukları noktadır. Sonra bu kelime, istiare olarak güzel huylar için kullanılmıştır. Çünkü bütün güze] sıfatlar, (örneğin kahramanlık sıfatı gibi) ifrat ve tefrit arasında orta yerdç bulunurlar. Şu halde vasat ümmet derken, seçkin, adil, ilim ve amel sahibi bir ümmet kastedilmiştir îmanınız, burada geçen iman kelimesiyle kastedilen, namazdır. Çünkü namaz, iman sebebiyle kılınır Topuk demektir. 'Gerisin geri dönmek'ten kasıt, İslâm'dan irtidad etmektir.[153]
Önceki Ayetlerle İlişki:
Kur'an-ı Kerim bu ayetlerde hala yahudilere tenkitte bulunmaktadır. Diğer müşriklerle birlikte yahudiIer kıblenin değiştirilmesi olayım, nesih olayını ve diğer dini hükümleri inkâr ediyor, hazmedemiyorlardı. Peygamber (SA.V.) Mekke'deyken namazını Kabe'ye yönelerek kılardı. Medine'ye hicret ettiğinde, yahudüerin İslama ısınmaları için, namazım Mescid-i Aksa'daki bir kayaya yönelerek kılmakla emrolundu. Nitekim yahudiler de bu değişiklikten ötürü çok sevindiler. Peygamber (s.a.v.) on aydan fazla bir zaman boyunca namazım hep Mescid-i Aksa'ya yönelerek kıldı. Çoğu kez gözlerini gökyüzüne diker ve Allah'tan, kendisini atası ibrahim'in kıblesine (Kabe'ye) yöneltmesini dilerdi. Nihayet bu dileği kabul edildi; Kâbe-i Muazzamaya yönelmekle emrolundu. Kâbeye yönelerek kıldığı ilk namaz, ikindi namazıdır, Buhari ve Müslim'in sahihlerinde de bu şekilde bahsedilmektedir.[154]
Açıklama:
Eksikliklerden münezzeh Yüce Allah, kıblenin değiştirilmesi esnasında bazı insanların imanlarını sarsacak derecede bir kargaşanın meydana geleceğini ve bazı beyinsizlerin söyleyecekleri sözleri önceden bildiğinden dolayı, insanlar kıblenin değiştirilmesini sürpriz olarak görmesinler, bu hususta kargaşa meydana gelmesin ve bu değişikliği protesto etmesinler diye bu iş İçin dikkatlice ve gayet incelikle bir zemin hazırlamıştır. Bu sebeple onlara delil gösterdi. Yolu onlara açıkladı. Bundan sonra da kıbleyi değiştirmelerini onlara emretti.
Aklı ve imam zayıf yahudiler nünafik ve müşrikler diyecekler ki: Müslümanları, eskiden beri yöneldikleri kıblelerinden başka yöne çeviren nedir? Yahudiler, kıblenin Mescid-i Aksa'dan Kabe'ye çevirilmesini yadırgamışlar-dı. Müşriklerin amaçlan ise İslama dil uzatmak ve her iki defasında da kıblenin sebepsiz yere değiştirilmiş olduğunu açıklamaktı. Münafıkların bu olayı protesto etmeleri, onların İslama karşı olumsuz tutumlanndan ve bozuk karakterlerinden kaynaklanıyordu. Cenab-ı Allah bu beyinsizlerin protestolarım reddediyor ve diyor ki; Ya Muhammed! Onlara söyle: "Doğu da, batı da Allah'ındır. Yönlerin hepsi O'nun mülküdür. Herhangi bir yönün diğerlerine karşı bir özellik ve üstünlüğü yoktur. Yetki ve emir, Allah’ın elindedir. O, dilediği gibi tasarrufta bulunur. Hangi tarafa yönelirseniz, orası Allah'ın yönüdür”[155].Yüzlerinizi (namazda) doğu ve batı tarafına çevirmeniz, iyi olmak değildir. Fakat İyi olan, Allah'a ve ahiret gününe... iman edenin... ibadetidir?”[156]."(Âllah) dilediğini doğru yola iletir”[157].
Cenab-ı Allah, gerçekten de müminleri doğru yola iletmiştir. Çünkü onlara önce Mescid-i Aksâ'ya yönelmelerini emretmiş, sonra da onlan Kabe'ye yöneltmiştir. Onlar da Allah'ın emrine itaat etmişlerdir. Zira, maslahatın, em-rolunan şeyde, haynn da, kendisine vönelinen şeyde olduğunu biliyorlardı.
Bu hidayet ve dosdoğru yola kavuşmadaki başardı oluşunuz gibi ey Mu-hammed ümmeti, sizi vasat, adaletli, dinî ve dünyevî işlerinizde İfratsiz ve tefritsîz bir ümmet kıldık. islam ümmeti, genel inançlarında vasat ve ılımlıdır. Maddeye de, manâya da önem verir. Her iki yönünü de geliştirir. Ferd ve toplumla olan muamelesinde orta yolu tutar. Ferdi diktatör kılarak topluma tecavüz etmesine izin vermez. Onu loplum içinde eritir. İnsanın ırkım ve memleketini vasat bir düşünceyle ele alır.
"(Ey Muhammed ümmeti) Siz insanlık için çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz''[158]
Evet..! sız bu niteliklere sahip olarak yaratıldınız. Ki, İnsanlar üzerine dünyada şahitler elanınız. Ya da kıyamet gününde ümmetler üzerine şahitler olasınız. Resulullah da-sizin üzerinize şahit olacaktır. Rivayete göre kıyamet gününde ümmetler, Peygamberlerin kendilerine tebliğde bulunduklarım inkâr edecekler; Cenab-î Allah da, herşeyi biidiği haide inkarcılara karşı bir deli! cisim diye onlardan kesin belgeler isteyecektir. Peygamberler; "Bizim bunlara tebliğde bulunduğumuza Muhammed ümmeti şahitlik eder." diyecekler. Muhammed ümmeti oraya (Hesap yerine) getirilecek ve Peygamberlerin lehinde şahitlik yapacaktır. Ümmetler,- onlara: "Bütün bunları nereden biliyorsunuz?"'diye soracaklar, onlar da; "Hiçbir zaman yalan söylememiş c:an dosdoğru Resulürt vas-ıasıyla bize gelen kitap (Kur'an-ı Kerim) de Allah bize bunları haber vermektedir." diyecekler; bu arade Peygamber (s.a.v.) oraya getirilecek, kendisine ümmetinin hali sorulacak, o da onları aklayacak ve lehlerinde şehaderte bulunacaktır. "Peygamber de sizin üzerinize sahid ol-sım." ayetiyle kastedilen aniam işîe budur.
Sevmekte olduğun ve Mekke'deyken hep yöneldiğin kıblene seni tekrar yöneltmemiz, sadece bir sınama ve deneme İçindi. Bu denemeyi, bildiklerimizi açığa çıkarmak ivin yaptık. Bu deneme;! sadakatle îsiâmda sebat edenleri, İslama sadece bir ucundan tutunmuş olup topukları üzerinde geri dönen mü necilerden ayırmak ve herkese amelinin karşılığını vermek için yaptık. Müminlerle müîiafşkîann halleri açığa çıksın diye, önce Mesrid-i Aksa-ya yönelmeni, sonra tekrar Kâbe'i muazzamaya yönelmeni emrettik. Bu iş, Allah tarafından hidayete erdirüen ve doğru yolda gitmeye muvaffak olanlar dışındaki kimselere pek ağır gelir. "îman edenlere gelince; onların imanını (Allah) artırmıştır. Ve onlar birbirlerine bunu müjdelemek isterler. Kalble-rinde hastalık olanların ise, pisliklerine pislik katmıştır; onlar kâfirler olarak ölmüşlerdir”[159].
Rivayet olunduğuna göre kibîe değiştirildiğinde, kargaşa çtkarmak isteyen bazi kişiler şöyle dediler: ''Kîbfcnin değişiıriîmesinden Önce ölen müslümanların durumu ne olacaktır? Onların namazları ve imanları hakkındaki hükmümüz ne olacaktır?" Bunun üzerine bazı müslümanlar, kıblenin değiştirilmesinden önce ölen akrabalarının durumunu sormaya başladılar. Onlara cevaben ayet-i kerime şöyle diyordu: Cenab-ı Allah imanınızı ve îsîam üzere sebatınızı boşa çıkaracak değildir. Buna bağlı olarak namazınızı ve ibadetlerinizi de zayi edecek değildir. "Şüphe yok ki Allah, insanlara şefkat edendir, esirgeyendir”[160]
Kıblenin Değiştirilmesi
144- Biz senin, yüzünü göğe doğru çevirip durduğunu görüyoruz. Sunun için seni elbette hcşnud olacağın bir kıbleye çevireceğiz. Artık yüzünü Mescid-i Haram yönüne çevir. Her nerede bulunursanız, yüzünüzü o yöne çevirin. Kendilerine kitap verilenler, bunun Rabblerinden bir gerçek olduğunu elbette bilirler. Allah onların yapmakta olduklarından gafil değildir.
145- Andolsun, sen kendilerine kitap verilenlere her ayeti (delil) getirsen de onlar senin kıblene tabi olmaz; sen de onların kıblelerine uyacak değilsin. Onların bazısı da bazısının kıblesine uymaz. Andolsun, şayet sana gelen bu kadar ilimden sonra onlarm hevâ ve isteklerine uyacak olursan, şüphesiz, o zaman zalimlerden olursun.
146- Kendilerine kitap verdiklerimiz, onu (Peygamberi) çocuklarını tanır gibi tanırlar. Buna rağmen onlardan bir grup, bildikleri halde bakkı gizlerler.
147- Gerçek, Rabbindendir. Şu halde sakın şüpheye kapılanlardan olma.[161]
Bazı Kelimeler:
Vahiy arayışı içinde Allah'a yönelerek yüzünü sağa sola çevirip durman.Seni yönelteceğiz.Yüzünü yönelt Mescid-i Haram yönüne.Şüpheye kapılanlar.[162]
Açıklama:
Peygamber (s.a.v.) kıblenin Mescid-i Aksa'dan Kabe'ye çevrilmesini umud edip bekliyordu. Çünkü Kabe, atası îbrahim (a.s.)'in kıblesiydi. İslâm ümmeti ancak îbrahim ve ismail'in mirasçısı olmalıydı. Allah'ın ahdi bu iki Peygamberle beraberdi. Müslümanların Mekke'deki Beytullahı miras edinmeleri ve onu kendilerine kıble edinmeleri tabiiydi. Çünkü Kabe, Allah'ın evi ve İbrahim'in mirası idi. İbrahim onu îsmaif ile birlikte inşa etmişti. Kabe, Peygamberin tebliğine muhatab olan Arapların iman etmelerini fazlasıyla gerekli kılmaktaydı. Resulullah {S.A.V.)'in, kıblenin Mescid-i Aksa'dan Kabe'ye çevrilmesini arzulaması, Rabbinin emrine ters düşmüyordu. Çünkü onun ruhunun saflığı, kesin imânının kuvveti, ona hayırlı olacağını zannettiği bir şeyi arzu ettirmişti. Kıblenin değiştirilmesi İsteğini Allah'ın da hoşnutlukla karşılayacağına inanıyordu. Bu nedenle Cenab-ı Allah onun bu İsteğine olumlu cevap verdi ve "Seni razı olup seveceğin bir kıbleye mutlaka yönelteceğiz." dedi. Zira Peygamber (s.a.v.), hayırdan başka bir şey sevmezdi. Cenab-ı Allah kıbleyi Mescid-i Aksa'dan Kabe'ye çevireceğini va'd edişinin ardından hemen Mescid-i Aksa'dan Kabe'ye yönelmesini emrederek: "Yüzünü Mescid-i Haram (Kabe) tarafına çevir." emrini verdi. Böylece de Peygamberin arzusunun ilâhi hikmet gereği olduğuna işaret etmiş oluyordu. Vacib olan, yahni mesafeden tam olarak uzak mesafelerden ise tahmini olarak Kabe taraflı» yönelmektir. Bundan sonra Cenab-ı Allah, müslümanlann tümünü ilgilendiren emrini vermişti: "Her nerede olursanız, yüzünüzü Kabe tarafına çevirin." Aslında bundan önce Peygambere "Kabe'ye yönel." emrinin verilmiş olması yeterliydi. Yalnızca ona özgü olduğu belirtilmedikçe Peygambere verilen emir, aynı zamanda ümmetine de verilmiş sayılırdı. Ama kıble olayında durumun icabı olarak işi sağlama almak İçin Cenab-ı Allah ayrıca müminlere de bu emri verdi. Kıblenin değiştirilmesi, peşisıra büyük bir imtihan getiren ve büyük bîr etki bırakan önemli bîr olaydı. Bu emir müminlere kalbleri güçlensin, gönülleri tatmin olsun ve inkarcıların sözlerini çürütsünler diye Cenab-ı Allah tarafından ayrıca verildi.
Sonra Kur'an-ı Kerim, bu imtihan ve fitneye katılan Ehl-i Kitabın durumunu yeniden münakaşa etmeye başlıyor. Ve diyor ki: Kendilerine Tevrat verilen Yahudilerlcjncil verilen Hıristiyanlar, bu kıble değiştirme olayının hak ve sabit olduğunu biliyorlar. Çünkü bu, onlann kitaplarında da kayıtlıdır. Ne kionlar.hakkı inkâr edip batıb geçerli kılmayı huy haline getirmişlerdir. Allah, anlatın yapageldiklerinden habersiz değildir. Bilâkis, bu amellerinden dolayı onları cezalandıracaktır.
Şurası bir gerçek ki, Peygamber (s.a.v.), kitab ehl-i kimselerin iman etmelerini fazlasıyla arzuluyordu. Çünkü onların sözleri halk tarafından tasvip edilmekteydi. İman etmeleri için kafalarındaki her şüphenin silinmesini arzuJuyordu. Bu sebepte Cenab-ı Allah, onun gönlünü sükûna kavuşturmak ve onu teselli etmek İçin şöyle diyordu: "Onlar inatçı ve inkarcı bir kavimdirler; ayetler onlara fayda vermez. Apaçık debiler bile onların şüphelerini gideremez. Allah'a andolsun ki, kıblene tabi olmaları için onları ikna etmek uğruna bütün ayetleri onlara getirsen, yine de onları ikna edemezsin; Onlar sana uymayacaklardır. Sen de onların kıblesine tabi olacak değilsin. Böylece de onların, 'Peygamber tekrar Mescid-i Aksa'ya yönelecektir? umudu kesilmiş olacaktır. Onlar, senin tekrar Mescid-i Aksa'ya yöneleceğini içten içe ümid ediyorlarken, senin kıblene tabi olmalarını nasıl bekleyebilirsin? Onların bir tek kıbleleri de yoktur. İsa'nın kıblesi Musa'mnkiyle aynıydı. Ama onun vefatından ve incil'in tahrif edilmesinden sonra Hıristiyanlar yeni bir kıble edindiler.
Sonra Cenab-ı Allah, değerli Peygamberini ve emin elçisini yukarıdaki ifadelerle tehdid ediyor ki, ümmeti de Allah kelamına muhalefet etmenin, İnsanların isteklerine ve tutkularına tabi olmanın, İslama karşı,müslüman olmayanlarla birlik olmanın ne derece tehlikeli olduğunu anlasın.
Evet Cenab-i Allah dedi ki: "Ya Muhammed, hakkı ve gerçeği apaçık gördükten, hayır ve şerri öğrendikten sonra ehl-i -kitabın isteklerine uyarsan, şüphesiz ki kendine yazık edenlerden, dünya ve ahirette azabı hakedenler-den olursun. Sen onlara nasıl uyarsın? Onlar, (aslında) kendi çocuklarını tanır gibi, hatta daha fazlasıyla hakkı tanırlar. Onlardan bir kısım kimseler vardır ki, hakkı gizlerler. Hak, senin Rabbİndendir. Senin üzerinde durduğun şey, hakkın tâ kendisidir. Sakın şüpheye kapılanlardan olma"[163]
Kıblenin Değiştirilmesine Dair
148- Her ümmetin, kendisine doğru yöneldiği bir yön (Kıble) vardır. Hayırlı işlerde bühirinizîe yarışınız. Her nerede olursanız, Allah sizleri (Hesap gününde) bu araya getirecektir. Doğrusu Allah, her şeye gücü yetendir.
149- Her nereden (sefere) çıkarsan, yüzünü Mescid-i Haran) yönüne çevir. Şüphesiz bu, Rabbinden olun. bir haktir, Allah, yapmakta olduklarınızdan gafil değildir.
150- Her nereden (yola) çıkarsan, vüzünü Mescid-i Haram yönüne çevir.İnsanlarınm zulmedenlerinden başkalarının sîze karşı (kullanabilecekten) delilleri olmaması için her nerede olursanız, yüzünüzü o tarafa çevirin. Onlardan korkmayın, benden korkun da; üzerinizdeki nimetlerimi tamamlayayım. Umulurki hiyadete erersiniz.
151- Nitekim aranızdan size ayetlerimizi okuyacak, sizi arındıracak, size kitap ve hikmeti öğretecek ve bilmediklerinizi bildirecek bir Peygamber gönderdik.
152- Şu halde (yalnızca) beni anın ki, ben de sizi anayım. Bana şükredin ve (sakın bana) nankörlük etmeyin.[164]
Bazı Kelimeler:
Yarışın.Hikmet: Amelle beraber olan yararlı ilim. [165]
Önceki Ayetlerle İlişkisi:
Bütün bunlar konuyu feyid edip münkirlerin söyledikleri sözleri geçersiz kılmaktadırlar.[166]
Açıklama:
Her ümmetin yöneleceği bir kıble vardır. Yahudilerin bir kıblesi ve Hıristiyanların bir kıblesi olduğu gibi, Müslümanların da bir kıblesi vardır. Yönlerden biri bütün ümmetler İçin müşterek bir kıble olmamıştır. Kıble, dînin rükünlerinden biri değildir. Bu derecede önemli bîr şey değildir. Önemli olan, bir yarışı kazanıyormuş gibi hayırlar konusunda birbirinizle yanjmanızdır. Yoksa birbirinizte mücadele etmeniz veya kıblenin değiştirilmesi meselesine itiraz etmeniz, pek üzerinde durulacak bir mesele değildir Eksikliklerden münezzeh olan Allah'a göre her yer aynı değere sahiptir. Her nerede olursanız, Allah sizi kıyamet gününde bir araya getirecek ve yaptıklarınızın hesabını sizlere soracaktır. Allah'ın gücü her şeye yeter. Bu sözler, inkarcılar için bir tehdittir.
Sonra Cenab-ı Allah, Mescid-İ Haram'a yönelmesi için Peygamber (S.AV.) e emrini tekrarlamış, ardından da aynı emri üçüncü kez tekrar etmiştir. As-hnda bu tekrar sayılmaz. Tersine, çeşitli şekillerde kıblenin değiştirilmesine dair emrin vurgulan maşıdır. Emir burada üç defa vurgulanmıştır ki, Kabe'ye yönelmenin seferde (yolda) olsun veya olmasın, belli bir zamana ve mekâna mahsus olmadığı bilinsin. Kur'an-ı Kerim her emri için uygun bir zemin hazırlamıştır. Burada birinci emirle ehl-i kitabîn, kıble değişikliği olayınm hak ve gerçek olduğunu bildiklerini ispatlamıştır. İkinci emirle kıble değişikliği olayının Allah tarafından sabit bir gerçek olduğunu ispatlamıştır. Üçüncü emirle ise, kıble değişikliği olayında üç hikmet bulunduğunu ortaya koymuştur.
Birinci Hikmet: İnsanların Allah'a karşı delilleri olmasın diye kıble değiştirilmiştir. Ehi-i kitap, ellerindeki kitapta, geleceği müjdelenen Peygamber (Hazreti Muharnmed)'in kıblesinin Kabe olduğunu biliyorlardı. Mescid-i Aksa'nın onun için devamlı bir kıble olması, onun Peygamberliğine vurulmuş bir darbe olurdu. Arapların müşrik olanları şu görüşteydi: İbrahim'in neslinden bir Peygamber, onun dinîni canlandırmak için gelmiştir. Bu Peygamberin kıblesinin, atası İbrahim'in inşa etmiş olduğu Kâbe-i Muazzanadan başka bir yer olması münasip değildir. Kıbîe, onların görüşlerine uygun olarak ilâhi emirle değiştirildi. Böyle olunca da her iki tarafın delilleri boşa çıkarılmış oldu. Ancak kendilerine yazık edenler, hiçbir kitaba İman etmez, hiç bir delile inanmaz ve hiç bir kanıta dayanmazlar. Çünkü onlar beyinsizdirler. Onlardan korkma, benden kork. Bu ayeti kerime, kendisinden korkulması gerekenin Hakk'm sahibi olduğuna; digerlerininse nazar-ı itibara alınmaması gerektiğine işaret etmektedir.
Sonra Yüce Allah, İkinci Hikmeti anlatmış ve şöyle demiştir: "Üzerinizdeki1 nimetini tamamlayayım.'' Çünkü Abdullah oğlu Hz. Muhammed'in, Peygamber İbrahim'in soyundan gelen Arap bir Peygamber olduğu hususunda şüphe yoktur. Ona indirilen kitap (Kur'an) da Arapçadir. Hazreti Muhammed (s.a.v.), kendi aile ve kabilesi olan Araplar arasında Peygamberliğini ilân etmiştir. Araplar iman ettiklerinde kıblelerinin Kabe olmasını, Kabe'nin kutsanması hususunda Hazreti îbrahim'in sünnetini canlandırmayı İsteyip arzuladılar. Çünkü Kabe, onların tapınağıydı; onların Övünç ve onur makamıydı. Şu halde kıblenin değiştirilerek Kabe'ye yönelinmesi, Allah tarafından bahşedilmiş tam bir nimettir. Üzerinizdeki nimetini tamamlayacak ve sîzi dosdoğru bir yola kavuşturacaktır. Bununla beraber Allah bununla müminleri tertemiz bir şekilde seçip ayıracak; imanda sebat edenlerle münafıkların kimler olduklarını açığa çıkarıp belirleyecektir.
Üçüncü Hikmet: "Böylece hidayete kavuşmuş olursunuz," Yani Cenab-ı Allah, kıbleyi değiştirmekle sizleri hidayete, hakta sebat etmeye, hakka itiraz etmemeye hazırlayacaktır.
Sizler için kıble yaptığı Beyti (Kabe'yi) size vermekle üzerinizdeki nimetini tamamlamıştır. Nitekim sizden olan ve Kur'an-ı apaçık Arap diliyle size okuyan bir şahsı sîze Peygamber olarak göndermekle de üzerinizdeki nimetini tamamlamıştır. Bu Peygamber sizi pisliklerden, manevi kirlerden, puta ta-pıcılıktan temizlemekte; nefislerinizi arındırıp yüceltecek olan en şerefli ve üstün ilimleri size öğretmekte; gaypla ilgili hususları bildirmekte, ibretlerle nasihatleri İhtiva eden ve daha önce bilmediğiniz bilgileri size vermektedir. Emre itaat edip salih amel işleyen, Peygamberlerin izinde giden ey İslâm ümmeti! Beni amn ki, bu yaptıklarınızın karşılığını size vereyim ve sizleri kendi katımda sevap ve mükâfatla anayım; meleklere karşı sizlerle övüneyim. Sizlere verdiğim nimetler İçin şükredin. Nimetlerime karşı nankörlük etmeyin." Amellerinizi Allah, Resulü ve müminler görecekler ve amellerinizin karşılığı size verilecektir. Hayır işlediyseniz hayır, kötülük yaptıysanız kötülük göreceksiniz.[167]
Sabredenler Ve Allah Yolunda Savaşanlar
153- Ey iman edenler! Sabır ve namazla yardım dİleyin.ŞiiphesizAl-lah, sabredenlerle beraberdir.
154- Ve sakın Allah yolunda öldürülenlere "Ölüler" demeyin; zira onlar dindirler. Fakat siz bunu anlayamazsınız.
155- Andolsun biz sizi birazcık korku, açlık ve biraz da mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle İmtihan ederiz. Sabredenlere müjdele.
156- Onlara bi musibet isabet ettiğinde, derler ki: "Biz Allah'a ait (kullar)iz ve şüphesiz ona dönücüleriz."
157- Rablerinin bağışlaması ve rahmeti bunların Üzerinedir. Ve hidayete erenler işte bunlardır.[168]
Bazı Kelimeler:
Sözlükte dua demektir. Aynı zamanda meleklerin af dilemesi ve Allah'ın rahmet etmesi manasına da gelir.Kişinin hoşlanmadığı şeye karşı kendi nefsini tutması ve tahammül etmesi demektir.Sizi imtihan ederiz. Yani durumunuzu denemeden geçiririz ve size hoşlanmadığınız şeyleri isabet ettiririz.
Canların eksiltilmesi, öldürülmesi demektir.Ürünlerin eksiîtiimesi azalması. Bazı kimseler bunun, kişinin evladının ölmesi anlamına geldiğini söylemişlerdir.[169]
Açıklama:
Cenab-ı Allah, müminlerin islâm davetini yaparken karşılaşacakları zorluklan, dinleri hususunda bejin sizi erin kendilerine söyleyecekleri sözleri, ehl-i kitabın ortaya atacakları iftiraları biliyordu. Nitekim kıblenin değiştirilmesi sırasında bu gibi haller görülmüştü. Bu gibi haller mutlaka savaşa ve vuruşmaya yol açardı. Bütün bunlar içinde sabır ve namaz ile yardım dilemekten; Allah yolunda zorluklara katlanma hususunda nefisleri terbiye etmekten, sabah-akşam o yüce varlığın huzuruna dikilip onunla konuşmaktan başka çare yoktur. Namaz ile yardım dilemeyi açıklamaya, bunun için bazı gerekçeler ileri sürmeye ihtiyaç yoktur. Çünkü namaz, ibadetlerin anasıdır. Namaza duran mümin, Rabbiyle konuşur. Böylece ruhu kuvvetlenir, gücüne güç katılır. Bu nedenledir ki Peygamber (s.a.v.) Efendimiz, durumları sıkıştığında, müminlere, namaz kılmalarım emrederdi. Namaz, müminler nazarında en yüksek mertebeyi oluşturur. "Gözlerim namazla aydınlandı. Namaz, benim göz bebeğimdir."
Sabır ile yardım dilemeye gelince, eksikliklerden münezzeh Yüce Allah, kendisinin sabredenlerle beraber olacağını kesin bir ifadeyle bildirmiştir. Allah'ın beraberliği konusunda seni uyarıyorum. Çünkü O'nun sizinle beraberliğinden kasıt, onun yardım ve himayesinin sizlerle beraber olmasıdır, duanıza icabet etmesidir[170].
Ey iman edenler? Karşılaştığınız bütün zorluklara karşı sabır ile yardım dileyin. Sabrın sonunun hayır olacağına tam bir güvenle inanın. Çünkü sabrın doruk noktası, Allah yolunda şehid düşmektir. îşte şehıdler, diğer Ölüler gibi değildirler. Bilâkis onlar, kabirlerinde diridirler[171].Keyfiyetini ancak Allah'ın bileceği bir şekilde nzıklandınhrlar. Ama biz onların bu hayaılarını anlayamayız. Çünkü onların bu hayatları, duyularla hissedilemez. Yalnız şe-hidlerin bu yaşantılarının bir hayat olduğunu Allah bize haber vermektedir. Artık bizim de buna İnanmamız gerekir.
Ey mü'minler! Birazcık korku, açlık, mallarınızı zayi edip eksilterek, ürünlerinizi azaltarak ya da çocuklarınızı öldürerek sizin başınıza musibetler getireceğiz. Cenab-ı Allah kendilerini bu şekilde denemeden geçirecektir ki, müminlerin kalbleri sükûn bulsun. Kendilerine dünyada bir musibet dokunduğunda "Şüphesiz, biz Allah'ın mülküyüz ve ona dönücüleriz." diyerek karşılığını Allah'tan bekleyerek O'nun kaza ve kederine razı olarak O'na teslim olsunlar.
Müjdeler olsun bu sınıftaki insanlara. Bunlar kurtuluşa ermişlerdir. Doğrusu, gerçek anlamda sabredenler işte bunlardır" Ancak (Allah yolunda) sabredenlere mükâfatları hesapsız verilecektir!"[172] İşte bunların üzerine Allah'ın bağıtlama ve esirgeme yağmuru yağacaktır. Allah'ın nimetiy-le sevindirip işlerini İdare ettiği kimseler, işte bunlardır. Yararlı işleri yaparak doğru yola erenler de bunlardır. Bela amnda sabredip Allah'a yönelmenin faziletine ilişkin hadis-i şeriflerin sayssi çoktur. Bunlardan birisi de Ümmii Seieme'nin rivayet ettiği şu hadistir: "Müslümanlardan birisinin başına bir musibet gelirde o Allah'a yönelir, sonra da: "Alîah'ım bu musibeiden Ötürü mükâfatımı ver ve kaybettiğim şeyin yerine daha hayırlısını bana ver." derse, Cenab-ı Altah mutlaka onun bu isteğini yerine getirir."
Başka bir rivayete göre Peygamber (s.a.v.) efendimiz şöyle buyurmuştur: "Cenab-ı Allah der ki: "Ey Ölüm meleği! Kulumun canı, ciğer paresi durumundaki çocuğunun canını aldın övle mi? Ölüm meleği, "Evet?1 der. "Sen böyle yaparken o ne dedi?" sorusuna cevaben Ölüm meleği der ki: "Sana hamdetti. Sana ait olduğunu, eninde sonunda zaten sarfa dönecek olduğunu ifade etti." Bunun üzerine Cenab-ı Allah şöyle der: "Onun için Cennette bir ev yapın ve ona "Hamd Evi" adını verin!' Oğlu îbrahim vefat eniğinde Haz-ret-i Peygamberin şöyle dediği rivayel edilir: "Doğrusu gö£, mutlaka yaşarın Kalp le çaresi yok.,' muhal:kak hüzünîenir. Biz, Rabbimizİn razı olacağından başka bir söz söylemeyiz. Ve senin ayrılışmdan ötürü ey İbrahim, biz kalpten hüzünlenmekteyiz."
Dinin esası'işîe budur: Müslüman, başına bir musibet geldiğinde, Rab-binin yargısına teslim olacak, O'nun hükmüne razı oîacaknr. Musibet anında Allah'a yönelecektir. Genel olarak, Rabbinin razı olduğundan başka bir söz söylemeyecektir.[173]
Haccın Bazı İşaretleri Ve Allah'in Ayetlerini Gizleyenlerin Cezası
158- Doğrusu Safa ile Merve, Allah'ın İşaretlerine/endir. Böylece kim evi (Kâbeyi) hacceder veya umre yaparsa, artık bu ikisini tava f etmesinde kendisi için bir sakınca yoktur. Kim de gönüllü olarak bir hayır yaparsa (karşılığını alır). Şüphesiz Allah, şükrün karşılığını verendir, (her şeyi) bilendir.
159- indirdiğimiz apaçık hükümleri ve doğru yolu, insanlara bir kitapta açıkladıktan sonra gizleyen kimseler var ya, şüphesiz onlara hem Allah lanet eder, hem bütün lânetçiler lanet eder.
160- Ancak tevbe edip ıslâh olanlar ve gerçeği ortaya koyanlar müstesna;-işte onların tevbelerinİ kabul ederim. Ve ben tevbeleri daima kabul edenim, esirgeyenim.
161- Şüphesiz küfredenler ve kâfir olarak ölenler, Allah'ın, meleklerin ve bütün insanların laneti bunların üzerinedir.
162- Onlar daima lanet üzere kalanlardır. Onlardan azab hafifletilmez ve azapları geciktirilmez.[174]
Bazı Kelimeler
Mekke'de iki tepe Şiar kelimesinin çoğulu olup, İşaret anlamına gelir. Ayette geçen yani, Allah'ın şiarlarından maksat hac menâsikidir.Lugatta kasdetmek ve yönelmek; anlamındadır. Fıkıh istilahmdaysa, ibadet için Mekke'ye yönelmektir. Ziyaret etmek demektir. Fıkıh i stil ahin d avsa, umre hac gibidir. Ancak umrede arefe vakfesi yoktur. Belirli bîr zamanı da yoktur. Günah yoktur. Farz veya nafile taatte bulunmaktır. Kendilerine mühlet de verilmez, anlamındadır.[175]
Önceki Ayetlerle İlişkisi:
Kur'an-i Kerim, kıblenin değiştirilmesi konusunda müşriklerin ve ehl-i kitabın inad edip direnmelerinden ve ardından gelen savaştan, sabırdan ve bunun mükâfatından sözetmiştir. Kur'an, kıblenin değiştirilerek müslüman-lann nazarlarının Arap yarımadasının merkezi olan Mekke'ye çevrilmesinde bir hikmet bulunduğunu anlatmıştır. Dolayısıyla burada haccin bazı şartlarını anlatmak münasip düşmektedir. Bu şartlardan biri de Safa ile Merve arasında sa'y etmektir. Evet bütün bunlardan söz edilmiştir ki, müslümanlar hacca teşvik edilsin ve Mekke'nin hatırası yüceltilsin.[176]
Nüzul Sebebi:
Buharı, Asım bin Süleyman'ın şöyle dediğini rivayet eder: Enes (R.A.)e Safa ile Merve hakkında sordum. Bana şu cevabı verdi: "Biz bu iki tepeyi ziyaret etmeyi, cahiliye dönemiyle ilgili işlerden sayıyorduk. Çünkü cahİIiye döneminde bu iki tepe üzerinde isaf ve Naile adında iki put vardı. O zamanın insanları bu ikisini ziyaret edip buralara ellerini ve yüzlerini sürerlerdi. İslamiyet geldiğinde biz bu tepelerden geri durduk. Nihayet Cenab-ı Allah ayet-i kerimesini inzal buyurdu.[177]
Açıklama:
Safa ile Merve arasında sa'y etmek, hac ve umre menasikinden ve bu iki ibadetle ilgili işlerdendir. Hac ya da umre maksadıyla Kabe'yi ziyaret eden kimsenin bu iki tepe arasında sa'y yapmasında bir sakınca ve günah yoktur. "Bir sakınca ve günah yoktur." sözü hem vacibi hem de mendubu kapsar.
Kendisine vacib olmadiğı halde tavaf veya diğer hayırlı bir ameli gönüllü oîarak nafile şeklinde ifa eden kimseye Cenab-ı Allah, yaptığının sevap ve mükâfatını vererek tefekkür eder. Çünkü o, kulunun işlediği bütün fiillerden haberdardır.
Bundan sonra da "îndirdîgimiz apaçık belgeleri gizleyenler..." diyerek yahudilerden sözeımeye başlamıştır. Bu ayet-i kerime, yahudilerin alimleri hakkında nazil olmuştur:
İnsanların şiddetle ihtiyaç duymalarına rağmen Allah'ın indirmiş olduğu mücevherleri gizleyenler veya bu gibi hükümlerin yerine kendi -yanlarından umdurdukları şeyleri insanlara empoze edenlerin cezası, Allah'ın rahmetinden kovulmak ve onun gazabına uğramaktır. Yahudiler, Hazreti Muhammed'in geçek Peygamber olduğuna delâlet eden apaçık belgeleri; onun davetinin hak, ona uymanın vacib, ona İman etmenin zorunlu olduğunu kanıtlayan ayetleri gizlediler. Tevrat'ta şanı yüce Mevla tarafından açıklanmış olan bu belgeleri ve ayetleri gizlenenlerin cezalı ne olmahdir? Allah'ın rahmetinden kovulmaları, bütün melekler ve insanlar tarafından kendilerine lanet edilmesi gerekmez mi? Ancak tevbe edip Allah kelamını gizlemekten vazgeçen, bozduğunu düzelten, yani kendi yanından uydurduğu şeyleri yok eden, asıl hükümleri yazıp değiştirmeden ve saptırmadan tebliğ eden kimseler bu cezadan kurtulurlar. Bunlar, levbeedip iman ettikleri için fazilet ve olgunluğun doruk noktasına yükselirler. Cenab-ı Allah da tevbelerini kabul buyurur; onları kendilerine dünyadayken tanıtmış olduğu Cennetine koyar. Zira O, lezbeleri kabul eden ve esirgeyendir. Tevbe edip Allah'a yöneleni eri a durumu işie budur. Direterek, ölünceye dek gerçeği saptırıp değis.drenlere gelince, bunlar Allah'ı ve Resulünü inkâr etmiş, küfür üzere ölmüşlerdir. Allah'ın laneti İşte bunların üzerinedir. Bunlar Allah'ın azabmı haketmişlerdir. Büîün meleklerin ve İnsanların laneti bunların üzerinedir. Bunlar, keyfiyetini Allah’ın bileceği bir şekilde ebedî olarak cehennemde kalıcıdırlar. Cehennemdeki azapları hafifletilmeyecek ve ertelenmeyecektir.
Ayet-kerimenin ibaret ettiği. Safa ile Merve arasında sa'y etmenin, hac ve umre ile ilgili amellerden biri olduğu hususunda icma' vardır. Ancak sa'ym hükmü kcnusıinda ihtilaf edilmiştir. Ahmed bin Hanbel'egöre sünnet'tir. Ebu Flaaife've göre vadbîîr. Yapıİmamaı-i durumunda Kurban kesmek gerekir. İmam Mâlik ile Şafii'ye göre ise rükündür. Yani Hac ve Umre'nin rükünlerinden biridir: Zira Peygamber{S.A.V.) efendimiz şöyle buyurmuşlardır; "Sa'y edin. Çünkü Ailah, Sa'y yapmayı üzerinize 'yazdi (farz kıldı)."
Aliah'm indirdiğini gizle-yenlerin cezasını bildiren ayet, yahudiJer hakkında nazi! olmuştur. Ama bu ayetteki ifade herkes için geçerlidir. Şer'i bir hükmü veya faydalı bir iîmi veya Allah rızasın] ya da vatanı ilgilendiren bir fikrî gizlenen kimse, bu azap çemberinin İçine girer.[178]
Allah'ın Birliği, Rahmeti Ve Ortağı Olmaması
163- Sizin ilâhınız tek bir ilâhtır. O'ndan başka hiç bir ilâh yokıur. O, esirgeyendir, bağışlayandır.
164- Göklerin ve yerin yaratılmasında, geceyle gündüzün ard arda gelişinde, insanlara yararlı şeylerle denizde yüzen gemilerde, Allah'ın gökten indirip ölümünden sonra yeryüzünü dirilttiği suda, debeknen her canlıyı orada üretip - yaymasında, rüzgarları estirmesinde, gökle yer arasında emre amade bulunan (dilediği yöne) çevirmesinde düşünen bir topluluk için gerçekten deliller vardır.
165- İnsanların bazüan Allah 'tan başkasını eş ve ortak tutarlar ki, onlan (bu eşlerle ortaklan) Allah'ı sever gibi severler. İman edenlerse Allah'ı çok daha fazla severler. O zulmedenler, azaba uğrayacakları zaman, bütün kuvvetin tümüyle Allah'ın olduğunu ve Allah'ın vereceği azabın gerçekten şiddetli olduğunu bir buselerdi!
166- Nitekim kendilerine uyulanlar, azabı görünce kendilerine uyanlardan uzaklaşıp kaçacaklar ve aralarındaki bütün bağlar parçalanıp kopacaktır.
167- (O zaman) uyanlar derler ki: "Eğer bize bir kere (daha dünyaya dönme) fırsatı verilse şüphe yok ki, onların bizden uzaklaştıkları gibi biz de onlardan uzaklaşırdık." işte böylece Allah, onlara bütün yaptıklarını hasret ve pişmanlıklar halinde gösterecektir; ve onlar ateşten de çıkacak değillerdir.[179]
Kelimeler:
Dağıtıp yaydı."Hayrı yayıp neşretti." demektir.Yeryüzünde debelenen canîı demektir. Ancak bu kelime, çoğunlukla binek ve yük hayvanı anlamında kullanılır.Rüzgarları istenilen tarafa yöneltmektir. Boyun eğdirilmiş. Nid kelimesinin çoğulu olup bir şeyin muhalif olan karşılığıdır.
Onları severler. Bağlar ve ilişkiler demektir. Bir dönüş demektir.[180]
Açıklama:
Kur'an-ı Kerim kâfirlerin küfürlerini ve ayetleri gizleyenlerin gizlemelerini teşhir ettikten, onların Allah ve İnsanlar tarafından lanetlenmiş olduklarını bildirdikten sonra Allah'ın birliğini, esirgeyici ve bağışlayıcı olduğunu delillerle İspatlayarak onları sürekli küfre iten hastalığı tedavi etmek istemiş; sadece Allah'a sığınmanın kendileri için hayırlı olacağını bildirmiş ve şöyle demiştir:
Sadece kendisine İbadet etmeniz ve kendisine hiçbir şeyi ortak koşmamanız gereken ilâhınız bir tek ilâhtır. Ö'ndan başka hakkıyla mevcut olan bir mabud yoktur. Yaratıklarım esirgeyip bağışlar; "O (Allah) onların söylediklerinden çok üstün ve münezzehtir?' Nasıl üstün ve münezzeh, olmasın ki? Gökleri ve felekleri yaratan O'dur. Bu feleklerin (Gök cisimlerinin) herbîri kendi yörüngesinde belli bir zamana kadar döner. Bunun yamsıra, evreni kendi güç ve büyüklüğüyle dakik ve düzenli bir şekilde düzenlemiştir. "Gece de onlar içîn bir delildir. Gündüzü ondan sıyırırız da onlar artık karanlıkta kalıverirler. Güneş de kendisi için (tesbit edilmiş) olan bir yörüngesinde, akıp gitmektedir. Bu, güçlü ve bilgili olan, Allah'ın kanunudur?[181].Bİr de yeryüzüne, ondaki canlılar alemine, bitki, maden ve nehirlere ba-km. Yerküre, kendisi için tesbit edilmiş olan bir yörüngede akıp gitmektedir ki, bu da her işi hikmetli olan ye her şeye galip ve üstün oîan (Allah)ın bir takdiri (kanunu)dir. Bütün bunlar, tek başına sanat icrasında bulunan sanatkârın birliğine delâlet etmiyor mu? Şayet ortaklan olsaydı düzen bozulacak, durum değişecek, yaşamak mümkün olmayacaktı. Bu alemlerin O'nun esir-geyidliğine delâlet etmesi, apaçık bilinen bir husustur. Geceyle gündüzün peş-peşe gelmeleri, uzayıp kısalmaları, sıcak olmaları, soğuk olmaları, yerkürenin enlem ve boylam çizgileri nedeniyle mevsimlerin değişmesi, bu saydıklarımızın her biri, yegane yaratıcı olan esirgeyici ve bağışlayıcı Allah'a delâlet eder. Suları yararak akıp giden şu yelkenli ve buharlı gemilere bak! Sulara hakim olmuşlar. Suyun tabiatım, cisimlerdeki ağırlık kanununu, hava ile buhar ve elektriğin tabiatını öğrenerek gemilerin Allah'ın birüğine delâlet ettiğini anlamak ve kavramak gerekir. Bütün bunlar, hiç değişikliğe uğramayan ilahî kanuna uygun olarak cereyan etmektedirler ki bu da, anılan kanunların tek bir güçten çıktığına delâlet etmektedir. Bu güç de esirgeyen ve bağışlayan tek Allah'ın gücüdür.
Gelelim yağmura... Onun ne olduğunu bilir misin? Ölümünden sonra toprağı ve bütün yeryüzünü dirilten yağmurdur. Denizlerden ve nehirlerden yükselen buharların nasıl yoğunlaşıp bir araya geldiklerine, azar azar ağırlaşan bulutlar haline geldiklerine, sonra rüzgarlar tarafından Allah'ın dilediği taraflara sevkediîdiklerine, bunun ardısıra su damlacıkları halinde yeryüzüne indiklerine bir bak. Bu, hiçbir şeye muhtaç olmayan, tersine her şeyin kendisine muhtaç olduğu, esirgeyen ve bağışlayan bir Allah'ın varlığına delâlet etmiyor mu... Gökten yağmur olarak inen suyun bir eseri olarak bütün canlılar yeryüzüne dağılıp yayılmaktadır: "Ve her canlıyı sudan yarattık![182]
Rüzgarları kendi iradesine uygun oiarak estirip yönlendiren ve çekip çeviren, bütün bu işleri tek başına yürüten Allah'ın kudret ve vahdaniyetine bak.. Rüzgarı bazen kuzeyden, bazan da güneyden estirir. Bazan sıcak, ba-zan da serin olarak estirir. Eksikliklerden münezzeh, bir ve tek, esirgeyen ve bağışlayan Allah'tan başka ilâh yoktur. Yerle gök arasında Allah'ın emrine boyun eğdirilmiş olan bulutlara bakta, nasıl oluşup biriktiklerini, sonra da yağmur damlacıkları halinde yeryüzüne inerek dağıldıklarını ve kendilerini yaratanın dilediği yönlere doğru saçıldıklarını ibretle gör.
Onu yaratan ve bütün bu sırları ona emanet eden kimdir? Bunda Allah'ın birliğine, kullarına karşı merhametli olduğuna delâlet eden ayetler (deliller) vardır. Ama bu ayetler, akh eren kimselere hitab eder. Sonra Cenab-ı Allah, müşriklerin dünyadaki hallerini ve ahiretteki akıbetlerini anlatmıştır. Çünkü müşrikler Allah'a karşı emsal ye denkler ileri sürer, bunlara da Allah'ın yanısıra ibadet eder ve Allah'ı sever gibi bunları da severler. Oysa Allah'tan başka tanrı yoktur, benzer ve orfâgı yoktur. Allah'a ve Peygamberlerine inanmış olanlar, bunlara nisbeîle Allah'ı çok daha fazla severler. Müminler Allah'ı lam bildikleri, tam sevip ta'zîm ettikleri için O'na ortak koşmazlar. Dahası sadece O'na ibadet ederler. Her işlerinde O'na başvururlar. "Yalnız sana ibadet eder ve yalnız senden yardım dileriz." Allah'a inananlar dışındaki diğer kimselere gelince, onlar gemiye bindiklerinde eksikliklerden münezzeh Yüce Allah'a gönülden bağlı olarak yalvarıp yakanrlar. Ama karaya indiklerinde tanrılarına yönelirler ve "Biz onlara, bizleri sadece Allah'a derece bakımından yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz." derler. Sıkımı anında Allah'la beraberdirler. Rahatlığa kavuştuklarında diğer tann'ları Allah'a denk sayarlar. O tanrılarını, Allah'ı sever gibi severler. Mü'minlerse, yalnızca Allah'ı severler. Onlar, bankalarına oranla Allah'ı çok daha fazla severler.
Bazı varlıkları Allah'a ortak koşarak ve Allah'a denk olduklarını İddia ederek kendilerini: yazık eden!er,azaba uğratıldıkları zaman,kuvvetin sadece Allah'a ait olduğunu, mutlak hüküm sahibinin yalnızca O olduğunu, O'nun ortaksız olduğunu, aralarında putlar ve benzerlerinin de bulunduğu her şeyin O'nun elinin allında bulunduğunu, O'nun şiddetli azab sahibi olduğunu bir bilseler... "Artık o gün hiç kimse, (Allah'ın) vereceği azap gibi azaplandiramaz. O'nun vuracağı baği da hiç kimse vuramaz."[183] Evet bütün hunlan bilseler bu hallerine son verirler.
Kendi nefislerine yazık edenler, melek ve cinler gibi kendilerine uyulan kimselerin, kendilerine uyan ve Allah'tan başkasına tapan kimselerden kaçıp uzaklaştıklarında, bütün kuvvetin sadece Allah'a ait olduğunu bir görseler. Tapınılan her şey, (o gün) kendilerine tapanlardan kaçıp uzaklaşacaktır. O durumda münkirler azap görecekler; aralarındaki bağlar ve ilişkiler kopacaktır. Allah'tan başkasına bağlanmış olanlar "Keşke dünyaya bir dönüşümüz olsaydı da kendilerine uymuş olduğumuz kimseîerin bizden kaçıp uzaklaştıkları ve bizi sıkıntıda bıraktıkları gibi,biz de onlardan kaçıp uzaklaşsay-dik." diyeceklerdir. Gözleriyle ayan beyan gördükleri bu azap gibi,Cenab-ı Allah onlara, amellerinin cezasını, pişmanlık ve kahırla Ödetecektir. Onlar Cehennem ateşinden asla çıkacak değildirler.[184]
Faydali İlaç
168- Ey insanlar! Yeryüzünde olan şeyleri hela! ve temiz olarak yiyin ve şeytana uymayın. Doğrusu O, sizin İçin apaçık bir düşmandır.
169- O, size ancak kötülüğü, hayasızlığı ve Allah'a karşı bilmediğiniz şeyi söylemenizi emreder.
170- Onlara: "Allah'ın indirdiğine tabi olun!' denildiğinde: "Hayır biz, atalarımızı yapar bulduğumuz şeye (geleneğe) iabİ oluruz!" derler. (Peki) ya ataları,aklı bir şeye ermeyen ve doğru yolda olmayan kimseler İdiyseler?
171- Kâfir olanların durumu, çağırma ve bağırmadan başkasını duymayıp haykıran (kişi) gibidir. Onlar sağırdırlar, dilsizdirler, kördürlür; bundan dolayı da akledemezfer.
172- Ey iman edenler! Size nzık olarak verdiklerimizin temiz olanlarından yiyin. Şayet sadece O'na kulluk ediyorsanız (yine sadece) Allah'a şükredin.
173- O, size ölü hayvan etini, kam, domuz etini ve Allah'tan başkası adına kesilmiş olan (hayvan)ı kesin olarak haram kıldı. Fakat darda (bunlardan yemek mecburiyetinde) kalana, başkasının payına el uzatmamak ve zaruret miktarım aşmamak kaydıyla bir günah yoktur. Şüpheyok ki Allah çok bağışlayandır, esirgeyendir.[185]
Bazı Kelimeler:
Bütün şüphelerden arınmış olarak.Şeytanın adımları. Bİr kimse şeytanın yolundan gidip onun kurallarına uyduğunda, ona; "Şeytanın adımlarına uydu." Derler.
Kötü ve çirkin. Allah’ın reddettiği, Şeriatın hoşlanmadığı, aşın derecedeki çirkin şey.
Bulduğumuz.Koyunlara seslenip onları çağırıyor.Şer'i kesimle kesilmek sizin ölen hayvan; bu vurulmuş veya yüksek bir yerden düşerek ölmüş olabileceği gibi, boynuzlanarak öldürülmüş ve canavarlar tarafından yenilmiş de olabilir,Üzerine, Allah'tan başkasının adı anılarak kesilen hayvan demektir.Haddi aşmaksızm bizzat haram olan şeyi talep etmeksizin. Bazı kimseler, bağı kelimesinin müsfümanla-ra karşı isyan edip onlardan ayrılan kimse anlamına geldiğini söylemişlerdir.Zaruret miktarından fazlasını yemeksizin. Bazı kimseler bunun, yol keserek müslümanlara saldıran kimse anlamına geldiğini söylemişlerdir.[186]
Açıklama:
Cenab-ı Allah, onların bazı varlıkları, kendisine benzer ve ortak koştuklarım belirledikten ve Allah'tan başka kendilerine uyulanlann, kendilerine uyan kimselerden kaçıp uzaklaştıklarını bildirdikten sonra, onlara şöyle seslenmiştir: "Ey İnsanlar! Yerdeki şeyleri helâl ve temiz olarak yiyin." Helâllik ve temizliğinde şüphe olmayacak şekilde Allah onları size helal kıldı. Bu helâl kılınan şeyleri yemenizde günah yoktur. Hiç bîr şekilde bu mallara başkalarının haklan da ilişmez. Din alet edilerek size gelen, ve bu yolla ve dindarlardan aldığınız mallara bakmayın. Bu mallar, yenilmesi helal olmayan murdar ve haram mallardır.
Bunda, kitap ehlinden bir çok din adamının geçici olan dünya ve dünyalıkları, örneğin aldatıcı makam ve mevkileri, geçici ve değersiz servetleri elden kaçırmaktan korktukları için Allah'a iman etmemiş olduklarına işaret vardır. Yine bu ayetlerde Allah'ın helâl kıldığını haram saymada şeytanın etkisini açıklamanın yanında haram mal yemenin nefsi yönlendirme ve şeytana uymadaki etkisinede değinilmektedir.
Size vesvese veren, kötülükleri süsleyen şeytandan sakının. Babanız Adem'e olduğu gibi size de apaçık bir düşmandır. Ona uymayın, ona karşı koyun. O, asla iyilik emretmez. Şeriatın hoş karşılamadığı pis şeylerden, selim tabiatın ve üstün aklın kabullenmediği şeylerden başka bir şeyi emretmez, işte size şeytanın yaptığı şeyler anlatıldı ve işaretleri gösterildi. Artık ondan sakının ve ona uymayın.
Nefse ve şeytana uyma, Onlara karşı koy, Sana sırf nasihat etseler dahi Hep suçla bu İkisini.
Şeytan dini konularda Allah'a karşı hep bilmediğiniz şeyleri söylemenizi size emreder. Kur'an-î Kerim müşriklerle bazı yahudiierin durumlarını naklederken onlara: ' 'Allah'ın, Peygamberi Muhammed (s.a.v.) e, özellikle yiyeceklerin haram olanlarıyla helâl kılınanları konusunda indirdiği hükümlere tabi olun, bu sizin için daha hayırlı ve yapmanız gereken uygun bir davranış-tırf' denildiğinde onları: "Hayır... Biz ancak atalarımıza uyanz. Çünkü onlar, dinî hükümleri çok daha iyi anlarlardı." dediklerini bildirmektedir. Tuhaf şey... Ataları dîni konulardan hiç birisini anlamasalar dahi atalarına uyacaklar mı? Dahası, ataları dini konularda etrafım göremeyen körler gibi olup doğru yo!u bulamamış kimseler de olsalar, atalarına uyacaklar mı?
Kafirleri İslama davet edenin hali, sürüsüne bağıran çobana benzer. Kâfirler ve sürüler, kendilerine yapılan çağrının anlamım anlamazlar. Sadece sesi ve sesten çıkan tınıyı duyarlar. Çünkü Cenab-ı Allah kâfirlerin kalblerini ve kulaklarım mühürlemİş, gözlerini üzerine de perde çekmiştir. Onların hayır işlemeye güçleri asla yetmez. Sürüde de akıl ve idrâk yoktur.[187]
Ayetten Çıkarılan Hükümler:
1- Bir müslümanm başkasının hakkım ilgilendiren bir şeyi alması veya şer'i olmayan yönden alması helâl olmaz.
2- Müslümanm şeytana karşı koyması zorunludur. Çünkü o, inşam şerre, kötülük ve fuhşiyata çağırır.
3- Müslümanm, başkalarını körü körüne taklid etmesi doğru olmaz. Tam tersine kendi güç ve kuvveti miktannca dini konulan Öğrenmeli ve değerlendirmelidir. Surenin başında, Kur'an'dan, Onu destekleyenlerden ve ona karşı cephe alanlardan söz edilmişti. Buradan da ikinci cüz'ün son kısımlarına kadar, müslüman ferdîn ve İslam toplumunun oluşmasından bahseden fer'i hükümler ele alınacaktır. Söze önce, aktif tesirinden dolayı, haram ve helal olanlarım açıklayarak yiyecekler ve kazançtan başlanmıştır.
Ey imanla sıfatlanan mü'minler! Size rızık olarak verdiklerimizi, her hantü bir kimsenin hukukuna tecavüz etmediğiniz sürece helâl ve temiz bir yiyecek olarak yiyin. Her şey size helâldir. Bu nimetleri yaratıp sîzler için helâl kılan, eksikliklerden münezzeh olan Allah'a şükredin.
İşte size tslam Nizamı. Bizleri orta (İfrat ve tefritten uzak) bir ümmet kıldı. Bedenimizle ilgileniriz. Dilediğimiz şeyleri ne israf ne de cimrilik etmeksizin helâl ve temiz olarak yeriz. "Allah'ın sizin için helâl kıldığı güzel şeyleri naram kılmayın.”[188].Ruhumuzla da ilgileniriz: Bu nimetlerin sahibi Allah'a şükrederek ruhumuzu besleriz. Cenab-ı Allah yerde bitenleri ve helâl ve temiz olan şeyleri size mubah kıldı. Ancak haram kılınan bazı şeyler bundan müstesnadır, islam dini sadece Ölü hayvan etini haram kılmıştır. Çünkü leşin kanı içinde kalmıştır. Leş, çoğunlukla olduğu gibi hastalıklı da olabilir. Akan kan da haram kılınmıştır. Mikroplara bulaşmış olmasının yanısıra, tiksindirici bir şeydir de. Domuz eti de aynı şekilde haram kılınmıştır. O, pis bir hayvandır. Pisliklerden ve necasetten başka bir şey yemez. Domuz etinin sağlığa zararlı olduğu gerçeğini tıp bilimi de doğrulamaktadır. Üzerine Allah'tan başkasının adı anılarak kesilen hayvanların etleri de haram kılınmıştır. Zira cahiliye devrinde insanlar putlar için kurban keser ve keserken de "Lat ve Uzza adıyla..." derlerdi. Sonra Maide Suresinde haram kılınanlar da bu haram yiyeceklere eklendi. Bu sayılanların hepsi bizim yararımıza uygun olarak şer'an, tıbben ve zevk bakımından haramdırlar. Ancak açlıktan ölmek üzere olup ta hayatını sürdürmek için yiyecek başka bir şey bulamayıp çaresiz kalan bir kimsenin bu haram yiyeceklerden yemesi günah olmaz. Yalnız haram şeyi kendisi için taleb etmiş olmaması, fazla yiyerek haddi aşmaması ve kendini Ölümden kurtaracak kadar yemesi şarttır. Bazı tefsirciler, bu kimsenin müslümanlara karşı isyan etmiş ve yo! kesicilik yapmış olmamasını şart koşmuşlardır. Çünkü bu durum, zorba ve mütecaviz olmayanlar için verilmiş bir ruhsattır. Ama mahrumiyet nedeniyle ölmek üzere olduğunu görürsek, bu şarttan vazgeçeriz. Allah hataları bağışlayan, kullarını esirgeyendir. Ayet-i kerimeden çıkarılacak hüküm şudur: Karada, havada ve denizde bulunan bitkiler, hayvanlar, balıklar ve kuşlar bizler için helâldirler. Ancak haramlar arasında sayılanlar müstesnadır. Haram olanların bir kısmı burada, bir kısmı Maide Suresinde, bir kısmı da îsîam Fıkhıyla ilgili kitaplarda anlatılmıştır. Evet, hadiste anılan genel kuralların kapsamına girenler de haramdırlar. Zorunluluk halinde bulunan kimse, haram yiyeceklerden zaruret miktarınca yiyebilir.[189]
Ehl-İ Kitap, Kuran Ve Peygamber
174- Allah'ın indirdiği kitapları birşeyi sakhyanlar ve onu az bir kar-şıhğa değişenler var ya, onların karınlarına {ıkındıkları, ateşten başkası değildir. Allah kıyamet gününde onlarla konuşmaz ve onUn aklamaz. Onlar için acıklı bîr azap da vardır.
175- Onlar, hidayete karşılık sapıklığı, bağışlanmaya karşılık ta azabı satın almışlardır. Ateşe karşı ne kadar da dayanıklıdırlar.
176- Bu, Allah'ın, kitabı şüphesiz hak olarak indirmesİndendir. Kitap konusunda anlaşmazlığa düşcnhrse derin bir ayrılık içindedirler.[190]
Bazı Kelimeler:
Onu az bir paha karşılığında satarlar.Onları temizler. Muhalefet demektir.[191]
Önceki Ayetlerle İlişkisi:
Bu da ehli kitabîn ve bilginlerinin Kur'an, Peygamber (s.a.v.) ve ondan önce gelmiş geçmiş diğer Peygamberlere karşı taksndıkian bir başka m-tümlandır. Ayet-i kerime onlardan ve müşriklerden bahsetmektedir. Çünkü onlar bazı helâlleri haram saymış ve dinde bulunmayan bazı şeyler uydurmuş, bid'atler çıkarmışlardı.[192]
Açıklama:
Allah tarafından kendilerine indirilmiş kitapta (Tevrat'ta) yer alan Peygamber efendimize ait vasıflan, Peygamber olarak görevlendirileceği zamanı, nübüvvetinin doğruluğuna, Resuîlüğünün mükemmelliğine şehadet eden diğer delilleri gözardı edip gizleyenler, bu işi aldatıcı başkanlık, liderlik ve geçici dünya metama olan (utkuları dolayısıyla yaptılar. Onların hayır ve hidayeti, fayda vermeyen az ve ucuz bir değer karşılığında sattıklarını görürsün. Onlar, uzak bir sapıklık içerisindedirler. Yeyip karınlarına koydukları şey, onların sadece Cehenneme girmelerine yarar.
Allah onlara şiddetle gazap ettiği için kıyamet günü onlarla konuşmaz. Cennet ehlini hayırla övdüğü gibi bunları hayırla övmez. Kâfirler için dünya ve ahİrette acıklı ve şiddetli bir azap vardır.
Sonra Cenab-ı Allah, sapıklığa tamamıyla battıklarına delil olsun diye ikinci kez onlara işaret etmiştir. Onlar hidayete karşılık sapıklığı satın almışlardır. Bağışlanma yerine azabı haketmişlerdir. Onlara şaşıyorum. Cehenneme girmelerine sebeb olacak İşleri, hiç aldırış etmeden yapmaları ne kadar tuhaftır! Bu şiddetli azap onlara, Allah'ın hak olarak indirdiği kitap karşısında olumsuz tavırlar takınmakta diretmeleri ve kitabı yalanlamaları nedeniyle ulaşmıştır. "Bazısı gerçektir, bazısı uydurmadır?' diyerek Allah'ın kitapları hakkında anlaşmazlığa düşenler, haktan uzak ve aykırılık içindedirler.[193]
Gerçek İyilik
177- İyilik yüzlerinizi doğu ve batı tarafına çevirmeniz değildir. Ama iyilik, Allah'a, ahiret gününe, meleklere, kitaplara ve peygamberlere iman eden; O'nun sevgisiyle mab yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolculara, düşkünlere ve kölelere (hürriyete kavuşmaları için) veren; namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren ve ahidleştiklerinde ahidlerine vefa gösterenler ile zorda, hastalıkta ve savaşın kızıştığı zamanlarda sabredenJer(in tutum ve davranışıdır.) işte bunlar doğru olanlardu- ve Allah'a karşı gelmekten sakınanlar da bunlardır.[194]
Bazı Kelimeler:
(iyilik, iyi olma.) Her hayrın ve hoşlanılan her fiilin genel adıdır.Yelimin çoğuludur. Muhtaç halde olan babasız kimseler. Az mala razı olarak nefislerini körelten muhtaç ve fakir bir zümredir.
Miskin, kendisine yetmeyecek miktarda malı bulunan kimsedir. Fakir ise, malı hiç bulunmayan kimsedir.
Zekât, fakire haydi haydi verilir.
Yol oğlu. Muhtaç durumdaki yolcudur.Köleleri, kölelik bağından kurtarıp hürriyetlerine kavuşturmak için mal harcamak.Şiddetli derecedeki fakirliktir.
Sevgiliyi yitirme, hastalanma gibi insana zarar veren şeydir. Savaşın kızıştığı anda.[195]
Açıklama:
Kıblenin değiştirilmesiyle ilgili olarak çeşitli dinlere mensup insanlar gereğinden fazla konuşup tartıştılar. Müslümanlar bile bu konuyla meşgul oldular. Her grup, kendi kıblesine yönelme konusunda bir takım aşın saplantılara düştü. Cenab-ı Allah, amaçlanan şeyin yalnızca belirli bir kıbleye yönelmek olmadığını, iyiliğin bambaşka birşey olduğu ve doğu ya da batı tarafa yönelmek olmadığını, bütün insanlığa açıklamak istedi. İyilik, ancak Allah ve Resulüne kalpten, olgun, sadık ve davranışlarla doğrulanan bir imanla inanmaktır... Kalbi tatmin eden ve nefsi kendisine tabi kılan bir imanla inanmaktır. Nefisle, kötülüğün sebepleri ve şeytanın kandırmacalan arasına perde gibi gerilen bir imanla inanmaktır. Böyle bir imana sahib olan kimse, şayet haram bir İş yaparsa, hemen ve de İçten gelen dürüst bir tevbeyîe tevbe eder.
Burhan, Allah'a tam iman etmek, ahiretin de ceza ve sevap yeri oiduğu-na inanmaktır. —Bu, insanın Allah'a yaklaşmasına, şeytandan uzaklaşmasına vesile olur.— Meleklerin Allah'ın yaratıkları olduklarına, O'nunîa peygamberleri arasında elçilik yaptıklarına, Vahiy taşıdıklarına, arşa çıkıp indiklerine, devamlı ibadet üzere bulunduklarına, kendilerine verdiği emirlerde Allah'a isyan etmediklerine, emrolundukları işleri yaptıklarına inanmaktır.
Zebur olsun, Tevrat otsun, incil veya Kur'an olsun, Allah tarafından gönderilen kitaplara inanmaktır. Ehl-i kitabın yaptığı gibi bazısına inanıp bazısını inkâr etmek şeklinde değil de, içindeki hükümleriyle beraber kitapların hepsine inanmaktır.
Aralarında hiç bir fark gözetmeksizin Pergamberlerin hepsine İnanmaktır.
Sağlam inancın ve olgun imanın esasları işte bunlardır. Ancak nefsi terbiye eden, ruhu güçlendiren, toplumdaki bireyleri yardımlaşma, sevgi, dostluk ve birlik bağıyla birbirine bağlayan bir takım amellerin de yapılması zorunludur. Bu amellere, aşağıdaki satırlarda işaret edilmiştir:
Onu sevmesine rağmen kişinin, malını hakeden kimseye vermesi. İbn Mesud (R.A.) un da dediği gibi, canın-sağken, yaşama ümidi ve fakirlik korkusuyla için doluyken, mala karşı tutkun varken malını hakedenîere vermelisin. Malını Allah yolunda harcama işini, can boğaza gelinceye dek erteleme. Evet. Onu sevmesine rağmen kişinin, malını ana veya baba tarafından olan yakınlarına vermesi gerekir. Çünkü onlar muhtaç oldukları sürece, bu yardıma başkalarından daha fazla lâyıktırlar. "Önce kendi nefsinden başla. Sonra da bakmakla yüVümlü olduğun kimselere (bak)" Babaların; kaybeden, başkaca bakacak kimseleri bulunmayan yetimlere yardım el. Miskinlere, öncelikle de fakirlere yardım et. Yolda kalmış kimselere mali yardımda bulun. Mala ihtiyaçları olduğu halde, çekinerek insanlardan isteyen dilencilere yardım et. "Diknmektcn çekindikleri için, tanımayanlar, onları zengin zanneder"[196]. Dilenciliği meslek edinip bu sayede mal biriktirenlere gelince, onîa-ra bir şey verilmez. Bilâkis kadın da olsa erkek te olsa, yaşı küçük te olsa veya çalışabilir durumda da olsa, devletin ona İş bulması gerekir. Bir kaç kuruş vererek onu fakir halde bırakmak yerine, kendisi için bir iş bularak ona yardıma olmalıdır.
Fiili iyiliklerden biri de kölelik ve savaş nedeniyle efendilerin boyunduruğu akına girmiş kimseleri hürriyetlerine kavuşturmak için mali yardımda bulunmaktadır. Yani esaretten kurtulup hürriyete kavuşmak İsteyen, kimselere mal veya toplumdaki saygınlığıyla destek olmaktır. îsiâm dini her ferdi ve her milleti tam hürriyete kavuşturmayı gerçeklen arzulamaktadır.
Fiili iyiliklerden biri de, tekbirle başlayıp selâmla sona eren.kalbî istihzar ile (kalbi namaz ibadetine bağlayarak), rükün ve şartlarını tam olarak yerine getirerek, dosdoğru bir şekilde namaz kılmaktır.
Fiili İyiîİkk-rden bir başkası da, farz kılınmış olan zekâtı "Sadakalar (Zekâtlar), Allah israfından bir farz olarak ancak şunlar içindir: Fakirler, mis-kinler?'[197] . ayetinde sayılan hak sahiplerine vermektedir.
Fiili iyilikttn biri de ahde vefadır. Bu, imanın alamet Serindendir. Terk! de münafıUık alametlerin dendir. Nitekim Hadis-i Şerifte buyurulmuş ki: "Münafığı n alameti üçtür: Konuştuğunda yalan söyler, söz verdiğinde sözünü yerine getirmez, kendisine güveniîdiğinde (güvenene) ihanet eder?' îman, iyilik ve takvanın en yüksek denscesi; sıkıntı, hastalık ve savaşın kızıştığı anlarda sabredip katlanmaktır. Saba; insanın yansıdır. Dahası, İnsanın şiddetli yoksulluk, ağır hastalık, yerle göğü birbirine katan savaş anında sabretmesi, sabrının sevabını da Allah'tan beklemesi, onun olgun mümin olduğunu gösterir. Şüphesiz olgun iman hu gibi zorlu durumlarda belli olur. îşte bu sayılan niteliklere sahip olan kimseler, gerçek mü'minlerdir. Olgunluk ve yetişkinlikte başkalarım geçmişlerdir. Bunlar, Allah'ın azabından sakınan ve O'nun mükafatım elde eden kimselerdir.
Yüce Allah bu ayet-i kerimede malın iki türlü harcanmasından söz etmiştir. Birinci türlüsünde mahn belli ölçüde ve belli şekilde harcanmasından söz edilmektedir. Buna mukayyed zekât denmektedir. "Namazı dosdoğru ki-. lan, zekatı veren.." Diğer türlüsünde hiçbir kayıt ve sınırlama getirmeyip, tersine ümmetin durumuna uygun olarak kayıtsız ve sınırsız bir §ekiîde malın harcanmasından söz edilmektedir. "Onu sevmesine rağman malı akrabalara veren..." Buna da mutlak zekât denmektedir ki, bu da malda belli bir hak bulunmasının yaraşıra, durumun gereğine ve ortama göre ölçüsü değişen bir başka hak daha vardır.
Bu zenginlerle yoksullar arasındaki çekememezlik için bir ilaç değil midir? Bu, zenginlerin malı sıkı sıkıya ellerinde tutup cimrilik etmelerini önleyecek etkin bir Önlem değil midir? Bu, hâkim'İn zenginleri fakirlere yardım ellerini uzatmaya zorlaması ve böylelikle de yoksulların zenginlere karşı kin ve nefretlerini giderip gönüllerini sükûna kavuşturma hususunda yetkili olduğu anlamını ifade etmez mi? İslam dini on üç asır önce Kapitalizm ile komünizm arasındaki problemi bu yolia halletmiş değil midir?
Ey İnsanlar! Allah'a andolsun ki tslâmdan başka size hayır verecek hiç bir şey yoktur. İslâmiyet, her işini hikmetle yapan ve her şeyi ilmiyle kuşatan Yüce Allah tarafından insanlar için gönderilen devadır. Kapitalizmin sayılmayacak kadar çok ayıpları ve kusurları vardır. Komünizmin de gizlenemeyecek kadar çok ayıp ve kusurları vardır. Ama ifrat ve tefrite kaçmaksızın iki uç arasındaki orta çözüm ve ılımlı görüş, îslâmın görüşüdür. "Siz, insanlık için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz.”[198].
Kısas Ve Eseri
178- Ey iman edenler! (Kasden) Öldürülenler hakkında sizin üzerinize kısas yazıldı (farz kılındı). Hür hür ile, köle köle ile, kadın kadın ile (kısas olunur), öldüren, öldürülenin kardeşi (varisi veya velisi) tarafından bağışlanırsa, artık örfe uymak (ve) bağışlayana güzellikle (diyet) ödemek vardır. Bu, Rabbİnizden (size) bîr hafifletme ve bir vehmettir. Artık kim de bundan sonra haddi aşarsa, onun için elem verici bir azap vardır..
179- Ve kısasta sizin için hayat vardır ey temiz akıl sahipleri! Umulur ki Allah'a karşı gelmekten sakınırsınız.[199]
Bazı Kelimeler:
Kısas ve kaved, eş anlamlı kelimeler olup suçluya, mağdura yaptığı fiilin aynıyla karşılık vermek demektir. Öldürülmüş olanlar hakkında.Kimin lehinde kardeşi (maktulün velisi) tarafından bağışlamada bulunulmuşsa. Suçlu, haksızlık etmeksizin örfe uymalıdır.Zahmet çektirmeden, geciktirmeden maktulün velisine diyeti güzelce ödemelidir.[200]
Nüzul Sebebi:
İki arap kabilesi arasında çekişme ve savaş vardı. Taraflardan biri diğerine tecavüz edip büyüklenerek, kendilerinden bir köleye karşılık olarak karşı taraftan hür bir kimseyi, kendilerinden bir kadına karşılık olarakta karşı taraftan bir erkeği Öldüreceğine yemin etti.İki taraf ta Hazret-i Peygamberin hakemliğine başvurdular. Bunun üzerine yukarıdaki ayetler nazil oldu.[201]
Açıklama:
Ey iman edenler! Kasden öldürülmüş olanlar nedeniyle üzerinize kısas yazıldı. Nitelikleri göz Önüne alınarak katile, işlediği fiilin misliyle karşılık verilir Hür hür ile , köle köle ile, kadın kadın ile kısas olunur. Kadını öldüren erkeğin de kısasa tabi tutulacağı sünnette açıklanmıştır. Köleyi öldüren hür kimseye kısas uygulanıp uygulanmayacağı hususunda ihtilaf vardır. Şafiî İie îmam Malik'e göre hür, öldürdüğü köle sebebiyle öldürülmez. Bunlar bu görüşü ileri sürerken yukarıdaki ayeti delil edinmiş ve bu ayetin Maide süresinde ge-çen, "Cana can, göze göz" mealindeki 45. ayette bulunan kapalılığı açıklığa kavuşturduğunu söylemişlerdir. Ebu Hanife'ye göre bu ayet, Maide Süresinin anılan ayetiyle neshedilmiştir. "Müslümanların kanlan birbirine denktir.” hadisi şerifinin delaletiyle köleyle hür ve kadınla erkek arasında kısas hükmü uygulanır. Bir kişiyi öldürenler, her ne kadar birden fazla sayıda iseler de, kısasa tabi tutulurlar. Bu hükümde ittifak vardır.
Kısasta aynı dinden olmak şarttır. Yani kâfir birini öldüren müslümana kısas uygulanmaz, Kısas hükmü; tarafların kadı önünde mahkemeleşmeleri durumunda söz konusu olan bir hükümdür. Yoksa maktulün velisi kısası affedip diyet alabilir veya velinin katil için kanın bir kısmım affetmesi karşılığında her ikisini de affedebilir. Yahut bazı mirasçıların kısası affetmeleri durumunda kısas düşer, diyet vermek vacip olur.'Bu durumda veli, zor ve şid' det göstermeksizin uygun bir dille katil ve akilesinden (erkek akrabalarından) diyet talebinde bulunur. Katilin ve taraflarımnm da geciktirmeksizin bu diyeti ödemeleri gerekir.
Kısas veya diyetin yahutta ikisinin birden affedilebilir olması, Allah tarafından bizler İçin bir hafifletme ve rahmettir. Affettikten sonra bir kimse haddi aşarak kısas ya da diyet talebinde bulunursa veya ödemekle yükümlü kılınan katil, diyet ödemeyi geciktirirse, işte böyleleri için gayet acı ve elem verici bir azap vardır.
kûnet sağlanır. Başkasım öidürdüğü takdirde kendisinin de öldürüleceğini bilen herkes, adam öldürmekten uzak durur. Bu sayede katil de maktul da hayatta kalır. İşte bu kısastır ki, anarşiyi ve adam Öldürerek zulüm yapmanın yayılmasını önler. Suçları ve Öfkeyi yok eder, kötülükleri engeller, kinleri gönüllerden çekip çıkarır. Bu ifade, Arapların "Öldürmek, öldürülmeyi önler" sözünden çok daha beliğdir. Bu konudaki maksadı çok daha iyi açıklar. Her kısasta yüce ve şerefli bir hayat vardır. Öldürmekte (mesela hâkim tarafından infaz edilen ölüm cezasında olduğu gibi) adalet varsa, peşisıra meydana gelmesi muhtemel olan öldürme olaylarını engeller. Ama (baksiz yere yapılan Öldürmelerde olduğu gibi) öldürmede zulüm varsa, bu daha çok öldürme olaylarının vukubulmasına neden olur.[202]
Vasiyet
180- Birinize ölüm geldiği zaman, eğer mal bırakıyorsa, ana babaya, yakınlara, uygun bir tarzda vasiyet etmesi —Allah'a karşı gelmekten sakınanlara bir borç olarak— size farz kılındı.
181- Vasiyeti işittikten sonra değiştiren olursa, bunun günahı değiştirenlerin üzerinedir. Allah şüphesiz işitir ve bilir.
182- Vasiyet edenin yanılacağından veya günaha gireceğinden endişe duyan kimse, ilgililerin arasını düzeltirse ona günah yoktur. Allah şüphesiz bağışlar ve merhamet eder.[203]
Bazı Kelimeler:
Ölmek üzere olan bir kimsenin mahnm bir kısmının yakınla-nna verilmesini tavsiye etmesidir.Onu değiştirirse.Hak ve adeletten saparak.Hazreti Aişe (R. Anha) nin de açıkladığı gibi bu kelime, çok mal anlamına gelir.[204]
Açıklama:
Cenab-i Allah'ın sizlere farz kıldığı hususlardan biri de şudur: Sizlerden 'biri ölmek üzere olduğunda fazla miktarda mal bırakmaktaysa, ana babası ve yakınları için adilce vasiyette bulunsun. Vasiyet ettiği miktar, malının üçte birinden fazla olmasın. Zengini, zenginliği dolayısıyla tercih etmesin. Vasiyette adaleti elden bırakmasın. Çalışıp kazanamama veya İlimle meşgul olma gibi bir zorunluluk olmadan, yakınlar arasında asla ayınm yapmasın. Çünkü adaletsizlik yapmak, mirasçılar arasında kin ve çekişmenin meydana gelmesine neden olur. Kim de işittikten sonra vasiyeti değiştirir ve aleyhinde tanıklık ederse, bu değiştirmenin günahı sadece onun Üzerine olur. Allah söylediğiniz her sözü duyar, yaptığınız her işi bilir. Onun azabından sakının, sevabım da bekleyin. Vasiyet edenin bilerek veya bilmeyerek haktan saptığını gören kimse, vasiyet edenle kendileri için vasiyet edilen kimselerin, ya da mirasçılarla kendileri için vasiyet edilen kimselerin arasını düzeltebilir. Bu düzeltmeyi de vasiyeti, içinde zulüm olmaksızın adilane bir şekilde şer'i hale getirerek yapmalıdır. Bu nedenle vasiyeti değiştirmesinde onun için bir günah yoktur. Allah çok bağışlayın ve çok esirgeyicidir. Not: Bu ayet, miras ayetleriyle ve Peygamber (S.A.V) Efendimizin şu hadisiyle neshedilmiştir. "Allah, her hak sahibine hakkını vermiştir. Artık mirasçı için vasiyette bulunmak yoktur?'
Geriye mirasçı olmayan akrabalar kaldı/Miras bırakacak olan kimsenin bu ayete uygun davranmak için bu gibi kimseler hesabına malının üçte birinden fazla olmayacak miktarda vasiyette bulunması müstehab olur. Zaten onlar cîa bu ayetin kapsamına girmekte ve bu ayet, onlar için vasiyette bulunmanın gerekliliğini vurgulamaktadır. Ayrıca bir hadis-i şeriflerinde Peygamber (S.A.V) Efendimiz şöyle buyurmuşlardır: "Bir Müslümanın, vasiyet edeceği bir şeyi olup ta, vasiyetini yanı başında yazılı olarak bulundurmadan iki gece yatmaya hakkı yoktur?'[205]
Oruç Ve Farz Kılınışı
183-184- Ey iman edenler! Oruç sizden öncekilere farz kılındığı gibi, Allah'a karşı gelmekten sakınasımz diyejize de sayılı günlerde farz kılındı. îçinîzden hasta olan veya yolculukta bulunan, tutamadığı günlerin sayısınca diğer günlerde tutar. Oruca dayanamayanlar, bir düşkünü doyuracak kadar fidye verir. Kim gönülden iyilik yaparsa o iyilik kendisinedir. Oruç tutmanız —eğer bilirseniz— sizin için hayırlıdır.
185- Ramazan ayı ki onda Kur'an, insanlara yol gösterecek —yol gösterici ve doğruyu yanlıştan ayırıcı belgeler olarak indirildi. Sizden bu ayı idrâk eden, onda oruç tutsun; hasta ve yolculukta olan, tutamadığı günlerin sayısınca diğer günlerde tutsun. Allah sîze kolaylık İster, zorluk istemez. Bu kolaylıktan, sayıyı tamamlamanız ve size yol göstermesi karşılığında onu ululamanız için meşru kılmıştır; ola ki şükredersiniz.[206]
Bazı Kelimeler:
Oruç. Sözîük anlamı tutmaktır. Fıkıh ıstılahı olarak, kişinin fecrin doğuşundan itibaren gün batınıma kadar yeme, içme ve cinsel münasebetten sırf Allah rızası için kendini tutup alıkoyması demektir.Ona güç yetirirler demektir. Sıkıntı ve güçlükle bir şeyi taşıyan adana için: "O, bir çekirdeği veya tüyü taşıyabilir?' demezler de "X iki kantar demiri bile taşıyabilir." derler.
Oruç tutabilenler, orucun getirdiği sıkıntıyı ve güçlü-gö yüklenirler.şeklînde kıraat ta bu anlamı doğrulamaktadır. Tabii fazla yaşlı kimseler, hamile ve emzikli kadınlar, ekmek parasını kazanmak
için ağır İşlerde çalışan işçiler oruç zamanında sıkıntı vt zahmet çekerler.Allah'ı ululayıp ona şükredesîniz.[207]
Açıklama:
Oruç, ruhi bir egzersizdir. Nefsin hoşuna gitmeyen bir ameldir. Gizli ve açık kontrolle takvaya hazırlanmaktır. Bir irâde terbiyesidir. Sabır idmanıdır. İnsana zorluklara katlanma alışkanlığını kazandırır. Bu nedenle "Oruç sabnn yarısıdır" denilmiştir. O, gerçekten nefse ağır gelir. Elinde bulunan şeyden yoksun olmak, nefsin çok zoruna gider. Bu sebeple Kur'an-ı Kerim, orucu emrederken tatlı ve yumuşak bir ifade kullanmıştır. Müslümanlara iman niteliğiyle çağrı yaparken imanın gereğine uymalarım ve bu emri derhal yerine getirmelerini işlemiştir. Sonra demiştir ki: "Oruç, sizden önceki ümmetler üzerine farz kılındığı gibi sizin üzerinize de farz kılındı. Onlar bunu kabul etlikleri gibi siz de kabul edin. Sonra oruç, senede bir ay gibi sayılı birkaç gündür. "Ümmetim Ramazanda neler olduğunu bilseydi bütün yılın Ramazan olmasını İslerdi."
Oruç tutmak, ancak tutabilen sağlıklı kimselere farzdır. Seferilerle, hastalara gelince, bunların oruç tutmamalarında bir sakınca yoktur. Çünkü seferilik ve hastalık, güçlük demektir. Güçlük ise kolaylığı gerektirir. Ancak bu durumdaki müslümanların tutamadıkları oruçlarını bilahare kaza etmeleri gerekir. Kur'an-ı Kerim sefer ve hastalık için belli bir ölçü koymuş değildir. Çünkü bunlar, duruma göre değişirler. Cenab-ı Allah, belli bir Ölçü koymada yarar görseydi, mutlaka öyle yapardı. Ancak bu husus, müsîümamn vicdanına ve dini duygusuna bırakılmıştır.
Oruç tutmama ve namazı kısaltmayı gerektiren seferin, 80 Km. civarında bir mesafeyle belirleneceğini söyleyenler de olmuştur.
Fazla yaşlı ve kronik hasta gibi, ancak şiddetli zoriukîara katlandıktan sonra oruç tutabilen kimselere gelince, bunlar oruç tutmayabilirler. Tutmayınca da fidye vermekle yükümlü olurlar. Fidye, beldede yaygın olarak kullanılan gıda maddesinden,bir yoksulun bir günlük yiyecek miktarını vermektir. Hamile kadınla çocuk emzirmekte olan kadınlar, çocuklarına zarar geleceğinden korkarlarsa oruç tutmayabilirler. Tutmadıkları takdirde oruçlarını daha sonra kaza eder ve ayrıca fidye öderler. Çocuklarıyla beraber de oisa kendi canlarına zarar geleceğinden korkarlarsa yine oruç tutmayabilirler. Ancak tutmadıkları takdirde fidye vermeleri veya daha sonra oruçlarını kaza etmeleri gerekir. Kim de gönüllü olarak bir günlük tutulmamış oruca karşıhk birden fazla yoksulu doyurursa, bu onun için daha hayırlı ve daha güzel olur.
Binbir güçlükle oruç tutmaya katlanan ey tahammül ve sabır örneği müs-iümanlar! Eğer orucun daha hayırlı ve yerine getirilmeye daha layık olduğunu biliyorsanız, tuttuğunuz oruçlar sizler için hayırlıdır.
Sonra Kur'an-ı Kerim, orucu bize daha çok sevdirmek isteyerek şöyle demiştir: Bu az miktardaki sayılı günlür, Ramazan ayıdır. Bu mübarek ve hayırlarla dolu bir aydır. Bu ayda Cenab-ı Allah Kur'an'ı indirmeye başlamıştır. Kur'an, insanlar için bir hidayet rehberidir. Onda apaçık ayetler vardır. Allah'ın hidayet cümleleri olan bu ayetlerde kapalılık yoktur. Bu ayetlerle Cenab-ı Allah, hak İle batılı birbirinden ayırmıştır.
Kur'an-ı Kerim'in Ramazan ayında, bin aydan daha hayırlı olan Kadir gecesinde inmiş olmasını bazı kimseler, Kur'an-ı Kerim'in Kadir gecesinde levh-i mahfuz'dan dünya semasına inmiş olduğu şeklinde tefsir etmişlerdir. Bilindiği gibi Kadir gecesi de Ramazan ayının içindedir.
Özetle oruç, İnsanı eğiten bir okul gibidir. Ve orucun da insanlar İçin hidayet olan, doğru yolu ve hak ile batılı birbirinden ayıran apaçık belgeleri (taşıyan) Kur'an'ın indirilmiş olduğu Ramazan ayında tutulması yerinde bir davranıştır.
Oruç, ruhu maddeden kurtarıp yüceltir. Oruç, ruhu, kendisine bulaşan kirlerden temizler. Şu halde orucun Kur'an ayında (Ramazan'da) da tutulması yerindedir. Kur'an, en büyük meselelerde insanlar için bir düsturdur. Oruç, insanın ruhunu korur. Kalkandır, sığınaktır. Terbiyedir. Hidayettir. Bir kimse oruç tutarsa, oruç ta o kimsenin elinden tutup onu üstün ahlaka ve şerefli niteliklere götürür. İşte.bu sayede Resulüllah'm oruçla ilgili sözlerinin sırrını kavramış oluyoruz. O, insanların en cömerdiydi. Ramazanda daha bir cömert olurdu. Çünkü o ayda Cebrail (a.s.) ile konuşur, Kur'an-ı Cebrail (a.s.) ona ders gibi okuturdu. Orucun başta gelen âdabından biri; adamın biri sana söverse, senin ona: "Ben oruçluyum" demendir. Bu nedenle oruçlunun sevap ve mükâfatı ölçüsüzdür!' "Ancak sabredenlere ecirleri hesapsızca ödenir”[208].
Orucun, Allah'ın nimetlerinden biri ve kulların çıkarına olan bir yükümlülük olduğu apaçık anlaşıldığına göre, sizlerden biri sağlık ve afiyet içinde, seferilik ve hastalık gibi bir mazareti olmaksıan Ramazan ayını idrak ederse, oruç tutması farz olur. Çünkü oruç, dinin şartlarından biridir. Sonra Cenab-ı Allah, "Oruç tutsun" şeklindeki bu açık ve seçik gereklilik belirten İfadenin ardından, insanların özellikle bu kadar çok oruca rağbet ettirici şeylerden sonra mazeret nedeniyle de olsa, orucu terketmenİn caiz olmayacağı şeklindeki bir düşünceye sahip olacaklarından endişe ederek oruç açma iznini ikinci kez tekrarlamıştır. Şer'i mazaretinizin bulunması durumunda ey müslümanlar!, Cenab-ı Allah oruç tutmamanıza İzin vermiştir. Çünkü o, sizin için kolaylık ister. Zorluk istemez. "Ve dîn işinde sizin üzerinize bir güçlük de yüklemedi”[209]. Orucunuzu daha sonra kaza etmenizi veya fidye vermenizi emretti. Çünkü O, Ramazan ayındaki gün sayısını tamamlamanızı ister. Fidye vererek veya kaza ederek oruç tutmamanızı mubah kıldı. Emri yerine getirmekle beraber O'nu ululamak, verdiği bu nimetlere karşılık şükretmek için sorumluluktan nasıl kurtulacağımızı da bize öğretti. Allah, hepimizi hayır işlemeye muvaffak eylesin.[210]
Oruçla İlgili Bazı Hükümler
186- Ey Muhammedi Kullarım beni sana soracak olursa, bilsinler ki, ben (onlara) pek yakınım. Bana dua ettiği zaman, dua edenin duasını kabul ederim. Öyleyse onlar da davetimi kabul edip bana iman etsinler. Umulur ki doğru yolda yürüyenlerden olurlar.
187- Oruç tuttuğunuz günlerin gecesinde kadmlanmza yaklaşmanız size helal kılındı. Onlar, sizin örtüleriniz siz de onlara örtülerisiniz. Allah gerçekten sizin, nefislerinize güven enleyeceğinizi biliyordu. Bu nedenJe tevbenî-zi kabul buyurdu. Ve sizi affetti. Artık şimdi onlara yaklaşın. Ve Allah'ın, sizin için takdir ettiklerini dileyin. Fecir vakti, beyaz iplik siyah iplikten ayırd edilinceye kadar yiyin, için. Sonra geceye kadar orucu tamamlayın. Mescid-lerde iükâfta olduğunuz zamanlarda onlara (kadınlarınıza) yaklaşmayın. Bunlar Allah 'ın sınırlarıdır. Onlara yanaşmayın. İşte Allah, insanlara ayetlerini böylece açıklar; umulur ki, yasaklardan sakınırlar.[211]
Bazı Kelimeler:
Kendilerine yaptığım İman davetimi kabul etsinler. Doğru yolu bulurlar.Kötü ve ayıp şey söylemek. Ya da söylenmemesi gerekeni söylemek. Bu kelime, cinsel temas anlamında kullanılmıştır.Kadınlar sizin İçin önüdür. Kan kocadan her biri diğerini, tıpkı elbisenin insanı örtüşü gibi örter. Ve kötü olmaktan, günah işlemekten korur. Kendinize ihanet edersiniz.[212]
Açıklama:
Rivayet olunur ki bedevinin biri Peygamber (S.A.V) e sormuş: "Rabbimiz uzakta mıdır ki kendisine yüksek sesle seslenelim? Yoksa yakında midir ki kendisine fısıldayalım?" Bedevinin bu sorusu üzerine yukarıdaki ayet-i kerime nazil oîdu. Bu ayetin, oruçla ilgili ayetlerden sonraya konulmasında,akılda tutulması gereken bir hikmet vardır. Ya Muhammedi kullarım sana beni soracak olurlarsa, işte ben onlara yakınım. Onların yaptık/arından haberdarım. Hallerini kontrolümde tutarım. "Bu ona şah damarından daha yakınız."[213].
Sadece bana yönelerek dua eden ve sırf benim rızamı kazanmak İçin duasının yamsıra salih amel de işleyen kulamun duasına cevap veririm. Hal böyle olunca, bana iman etmeleri için kendilerine yaptığım davetimi k'ibui etsinler ki, ben de onların duasını kabul edeyim ve bu salih amelleri için kendilerine en güzel ödülü verevim. Umulur ki böylece kendileri için hayjrh olan doğru yolu bulurlar.
Rivayet olunur ki, îslâmiyetin ilk zamanlarında müslümanlara akşamlan, yemek, içmek ve cinsel temasta bulunmak bela! kılınmıştı. Bu helallik süresi, yatsı namazını kılmalarına veya yatağa girip uzanmalarına kadar devam ederdi. Yatsı namazını kıldıklarında veya yatağa girip uzandıklannda artık yemek, içmek ve cinsel terr.asîa bulunmak kendilerine haram olurdu. Sonra Hazreti Ömer (R.A.) yatsıdan sonra hammıyîa cinsel temasta bulundu ve ar-dtsım da çok pişman oldu. îaptığı işi Hazret-i Peygamber'e (S.A.V) haber verdi ve suçunu itiraf etti. Bunun üzerine, "Oruç gecesinde kadınlarınızla cinsel temasta bulunmanız size helal kılındı." mealindeki ayet-i kerime nazil oldu. Sabahında oruçlu olacağınız gecelerde kanlarınızla cinsel ilişkide bulunmanızı Yüce Allah sizlere helal kıldı. Bu ayet-i kerimenin nüzulünden önce, çirkin sonuçlar doğurdukları için cinsel teması fuhuş ve hıyanet olarak adlandırmıştır.
Bu ruhsatın verilişindeki hikmete gelince, tadanlar; elbisenin bedene yapışık oluşu gibi, hatta daha fazla bir şekilde kocalarına yakındırlar ve onîar-la beraberdirler. Karı kocadan her biri diğerine örtü olup onu kötülüklerden korur. Onların bir elbise gibi vücudunuza yakın olmalarına rağmen onlarla cinsel temasta bulunmaktan kendinizi alıkoymanız gerçekten çok zor ve dayanılmaz bir durumdur. Onİarİa cinsel temasta bulunmakla kendi nefsinize hiyanet ediyordunuz. Artık Cenab-ı Allah tevbenizi kabul buyurdu ve sizi bağışladı. Artık geceleri onlarla cinse! temasta bulunabilirsiniz. Fecir aydınla-nana kadar yiyip içebilirsiniz. Sonra da akşam gün batmeaya kadar orucu tamamlayın.
Siz mescidîere itikâftayken cinsel temas veya şehvetle dokunarak kadınlarınıza yanaşmayın; bu, itikâfı bozar. Çünkü itikâftayken geceyle gündüz arasında fark yoktur. .-
Bunlar Allah'ın sınırlan ve yasaklandır. Bunları çiğneyip haram kıldıklarını ayaklar altına aîmak bir tarafa, bunlara yaklaşmanız bile. doğru olmaz. Resulullah (S.A.V) buyurmuştur ki: "Dikkat edin. Her hükümdarın bir koruluğu vardır. Ailah'ın koruluğu da onun haramlarıdır. Koruluğun etrafında dolaman kimsenin, onun içine düşmesi (girmesi) pek yakındır."
İşte böylesine açıklayıcı ifadelerle Cenab-ı Allah, ayetlerini insanlara açıklamaktadır. Belki bu sayede hayır ve doğruluk yolunu bulurlar.[214]
Haksız Yere Mal Yemek
188- Mallarınız; aranızda haksızlıkla yemeyin. Ve bildiğiniz halde günaha girerek imanların mallarının bir kısmım yemek için onları hakimlere aktırmayın.[215]
Bazı Kelimeler:
Malları hakimlere verirsiniz.
Yalanci şahitlik, yere yemin etmek veya bundan daha genel olan günahlardır.[216]
Açıklama:
Cenab-ı Aflâh, birbirimizin mallarını haksız yere batıl nedenlerle yememizi yasakladı. Haksız olduğumuz halde bizi savunmaları İçin mallarımıza hakimlere vermemizi yasakladı. Zalimleri amaçlarına ulaştırsınlar diye bozuk karakterli ve adaletsiz hakimlere rüşvet verilmesini haram kıldı.
Şüphesiz, batıl yollarla ödeşmenin çoğalması ve rüşvetin toplumda yaygınlaşmasıyla insanlar kendi mezarlarını kazmaktadırlar. Hatta toplum için bundan daha şiddetli bir tehlike yoktur, diyebiliriz.
Bir müslümanın,haram olduğunu ve bu yolla yediği malın kamında kor ateşten başka bir şey olmadığını bildiği halde, müslüman kardeşinin malını yalan, dolan, rüşvet, bühtan ve diğer günah yollarıyla yemesi nasıl caiz olabilir?
Ey hakimler, ey kadılar, ey düşman insanlar! Resulüllah (S.A.V) in, birbirini dava eden iki düşmana söylediği şu sözlerden ibret alın: "Ben ancak sizler gibi bir beşerim. Siz davanızın görülmesi için bana başvuruyorsunuz. Olabilir ki sizden biri delilini diğerinden daha İyi anlatır da, duyduklarıma göre ben onun lehinde hüküm veririm. Kardeşinin hakkından (alarak) bir kimsenin lehinde hüküm verirsem, ondan kesinlikle birşey almasın. (Çünkü bu durumda) ben ancak onun için bir ateş parçasıyla hükmetmiş olurum." Peygamber (S.A.V) Efendimiz böyle deyince, birbirini dava etmek üzere yanına gelmiş olan iki sahabi ağlamaya başladılar ve her ikisi de: "Arkadaşım lehine hakkımdan feragat ediyorum." dediler.[217]
Ayın Şekillerinin Değişmesi
189- Ey Muhammedi Sana hilal halindeki aylan sorarlar. De ki: "Onlar, insanların ve hacc için belirlenmiş vakitlerin ölçüsüdür?' İyilik (Cahitiye döneminde yapıldığı gibi) evlere arkalarından gelmeniz değildir. Ama iyilik, Allah'a karşı gelmekten sakınan(ın tutumudur). Evlere kapılarından girin. Umulur ki kurtuluşa erersiniz.[218]
Bazı Kelimeler:
Hilâl'in çoğulu olan bu kelime, çeşitli halleriyle gökteki ay demektir.Mikat ve vakit kelimelerinin çoğuludur. Namaz vakti ve oruç vakti gibi herhangi bir iş için belirlenmiş olan zamanlar demektir.[219]
Açıklama:
Rivayet olunduğuna göre, Hazret-i Peygamber'e, ayın gökte önce bir ip gibi ince bîr şekilde belirmesinin, sonra yavaş yavaş büyüyerek dolunay haline gelmesinin, sonra da tamamen kayboluncaya dek yavaş yavaş küçülmesinin sebebini sormuşlar. Bu soru, bazı sahabiler tarafından Hazret-İ Peygamber'e yöneltilmişti. Aslında bunun ona sorulması yersizdi. Çünkü Hazret-i Muhammed (S.A.V), Allah tarafından matematik ve astronomi öğretmeni olarak görevlendirilmemişti. Hilalin değişik şekil ve aşamalardan geçmesinin nedenleri astronomi biliminin alanına girer. Kaldı ki o zamamn bilim seviyesi, bu tür konularda konuşmayı bir tür delilik sayardı. Bu nedenle soru sahibine, kendisini aydınlatıp uyarmak amacıyla bu konuda sorulması normal sayılan bir sorunun cevabıyla cevap verilmiştir. Bu demek değildir ki İslâm dini, bilim ve araştırmayı sevmez. Bu nasıl olabilir? îslamiyetin başlangıcını, teşkil eden ilk ayette-şöyle denmektedir:
"Yaratan Rabbİnin adıyla oku.
O, inşanı bir kan pıhtısından yarattı.
Oku, senin Rabbin en büyük kerem sahibidir.
O, kalemle (yazmayı) Öğretendir!"[220].
Kur'an-ı Kerim'in ikinci olarak nazil olan süresinde de şöyle denilmektedir: "Nün. Kaleme ve onunla yazılanlara andolsun."[221]. Yüce Allah, şu emri veriyor: "De ki: "Göklerde ve yerde ne var? Bir bakın."[222].
Tabiata bakıp düşünmeyi ve ilim öğrenmeyi zorunlu kılan daha birçok ayetler vardır. Kur'an-i Kerim sadece bir iek görevle gelmiştir. O da, müslfl-man ferdin kişiliğini, duygularını, gidişatını ve diğer fertlerle olan ilişkilerini oluşturmaktır. Onun kişilik ve vicdanını oluşturmak, odu sağlıklı İslâmİ esaslar üzerine oturtmak, güçlü temeller üzerinde bir İslam toplumu kurmaktır. Müslüman ferd ve müslüman toplum oluşunca da müslümandan düşünmesi, itim Öğrenmesi ve derin araştırmalarda bulunması istenir. Şu halde ilmi meselelerden bahsetmek Kur'an'ın asli görevi değildir. O her ne kadar bazı ilmi teoriler getirmişse de bu arızidir. O, hiç bir konuda bilimsel gerçeklerle çatışmaz. Evet... Hilalin değişik şekillere girmesini soran adam, evlere arkalarından gelen adam gibidir. Bu nedenle ona, hikmetli bir üslûpla cevap verilmiştir: Ya Muhammed onlara de ki: Hilaller, zamanı belirleyen işaretlerdir. İnsanlar işlerini, ticaretlerini, ziraatlerini; oruç, hacc, iddet gibi ibadetlerini onunla ayarlarlar.
Kameri aylarla zamanlama yapmak, hesapta kolaylık getirir. Bu hesap, araplar için elverişlidir. Ensardan bazı kimseler hac için ihrama girdiklerinde, evlere kapılarından girmezlerdi. Eğer kerpiç evlerde oturanîardansa, evin arka tarafından gedik açarak oradan içeri girerlerdi. Çadırlarda oturanlar-dansa, çadırın arka tarafından içeri girerlerdi. Kendilerine denildi ki: İyilik, sizin bu yaptığınız değildir. Ama iyilik, Allah'a karşı gelmekten sakınan ve onun azabından korkan kimsenin tutumudur. Sonra Yüce Allah onlara, evlere kapılarından girmelerini, kurtuluşa ermeleri umuduyla da takva sahibi kimseler olmalarını emretti.[223]
Allah Yolunda Savaşmak Ve Savaş Adabı
190- Sizinle savaşanlarla Allah yolunda şavaşın.(Ancak)aşırı gitmeyin.Elbette Allah,aşırı gidenleri sevmez.
191- Onları,bulduğunuz yerde öldürün ve sizi çıkardıkları yerden sizde onları çıkarın.Fitne ,öldürmeden beterdir.Onlar,size karşı savaşmadıkça sizde Mescid-i Haram’ın yanında orada onlarla savaşmayın.Eğer onlar sizinle savaşırlarsa,siz deonlarla savaşın.Kafirlerin cezası işte böyledir.
192- (Savaşmaya)son verirlerse(siz de son verin)Muhakkak Allah bağışlayandır,esirgeyendir.
193- (Yeryüzünde)fitne kalmayıncaya ve dinin(yalnızca)Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın.Eğer bu yaptıklarınason verilirse,artık zalimlerden başkasına karşı düşmanlık yoktur.
194- Haram (hürmetli)ay,haram aya karşılıktır.Hürmetler(de) karşılıklıdır.Öyleyse kim size saldırırsa,size saldırdığı gibi sizde ona saldırın.Allah’tan korkup sakının.Ve bilin ki muhakkak Allah, korkup sakınanlarla beraberdir.
195- Allah yolunda infak edin ve kendinizi kendi ellerinizle tehlikeye atmayın.İyilik edin.Şüphesiz Allah iyilik edenleri sever.[224]
Bazı Kelimeler:
Allah’ın kelimesini yüceltmek ve O’nun dinine yardım etmek amacıyla savaşmaktır.
Onları buldunuz.
Denemek manasınadır.Kuyumcunun iyisini ayıklamak amcıyla altın ve gümüşü ateşte eritmesi denilir.Sonra fitne kelimesi-, her çeşit deneme anlamında kullanılmıştır.Tabii ki en şiddetli de dini fitnedir.Bundan kasıt, kafirlerin haremde Müslümanlara eziyet etmeleri , onları azaplandırmaları ve yurtlarından çıkartmalarıdır.
Ölüm demektir.[225]
Nüzul Sebebi:
Bu ayetler, Hâdeybiye banşı hakkında nazil olmuşlardır. O vakitler müşrikler, Hazreti Peygamber'i Kabe’i muazzamaya yaklaştırmayıp geri çevirmişler; ertesi sene gelip Kabe’yi tavaf edebileceğini, tavaf ve umreyle ilgili diğer görevleri yerine getirebilmesi amacıyla da Mekke'yi üç günlüğüne kendisi ve taraftarları için boşaltabileceklerini söyleyerek onunla barış anlaşması yapmışlardı. Ertesi sene kararlaştırılan zaman gelince Hazret-i Peygamber ve Ashabı kaza umresi için hazırlandılar. Geçen yıl yaptıkları gibi bu yıl da da müşriklerin anlaşmaya uymayıp onlan zor kullanarak Kâbeye yaklaştırmadan geri çevireceklerinden ve kendileriyle savaşacaklarından endişe ettiler. Sahabiler Haram aylarda ve Harem-i Şerif bölgesinde onlarla savaşmak istemiyorlardı. Bunun üzerine Cenab-ı Allah, yukarıdaki ayetleri inzal buyurdu.[226]
Açıklama:
Ey müminler! Allah yolunda savaşın. Müşriklerle savaşmanız için sîze izin verdim: "Kendilerine zulmedilmesi dolayısıyla, onlara karşı savaş açılma (mü'minlere savaşma) İzni verildi”[227] Onlar sizi dininiz konusunda fitneye düşürdüler. Sizi yurdunuzdan kovdular. Sizinle savaştılar. Sîzinle yaptıkları anlaşmayı bozdular. Evinde Allah'a ibadet edebilesiniz ve bu aldatılmışlarla fitneye düşürülmüşleri terbiye edesiniz diye Allah yolunda savunma amacıyla onlarla savaşın. Savaşı önce siz başlatarak aşın gitmeyin. Çocukları ve yaşlıları veya size selam verenleri öldürerek te aşırılığa kaçmayın. Allah, aşın gidenler İçin hayır dilemez. Haremde ve haram aylarda savaşarak aşırılığa kaçanlar İçin nasıl olur da Allah hayır ister?
Aranızda savaş patlak verince, yakında ayet'i kerimede anlatılacağı gibi onları her nerede ve her ne halde bulursanız öldürün, onlar sizi Mekke'den çıkardıkları ve çıkarmak için el birliği ettikleri gibi, siz de onlan oradan çıkarın. Onların Harem'de size eziyet vererek, size azap çektirerek, mallannıza el koyarak, sizi yurdunuzdan çıkarıp sürerek dininiz konusunda sizi fitneye düşürmeleri, Harem'de savaşmaktan çok daha çirkin değil midir?!. Çünkü hür kimseye, kalbine yerleşen, aklını kuşatan ve iki cihan saadetini garantileyeceğine İnandığı bir inanç dolayısıyla eziyet ve zulmetmekten daha şiddetli bir belâ yoktur. Gerçekten de "Fitne, öldürmeden beterdir?' Sonra Kur’an-ı Kerim bu kimselerle her zaman ve her yerde savaşma emrinden, Mescid-i Haramda savaşmayı istisna etmiştir. Çünkü oraya giren kimse, saldından emin olur. Şayet onlar sizinle savaşırlarsa, siz de onlarla savaşın. Onlara kesinlikle teslim olmayın. Kötülüğe karşı kötülük... Ama önce kötülük eden, elbette ki daha zalimdir. Kâfirlerin cezası İşte böyledir. Savaştan vazgeçer veya Allah'ın dinine girerlerse, şüphesiz Allah, onları bağışlayandır, esirgeyendir. Kulunun önce işlediği günahlarını, tövbe edip kendisine yönelmesi halinde affeder.
Savası önce onlar başlatır, size tecavüz ederler ve savaşı sürdürürlerde, onları öldürün ki, sizi dininizde fitneye düşürmek veya sizden başkalarım fitneye düşürmek İmkânını anlamasınlar ve de kuvvetlen tamamıyla yok olsun. Onlarla savaşmaya devam edin ki, dîn sadece Allah'ın olsun ve Şeytan da müdahale edemesin. Ve bu sayede müslüman, Harem'de güvenlik İçinde olsun. Dinini serbestçe açığa vursun ve din sadece Allah'ın olsun.
Kâfirler Mekke'de huzur ve güvenlik İçindeydiler. Bâtılı ayakta tutuyor, putlara tapıyorlardı. Müslümanlarsa, Mekke'den koyulmuşlardı. Orada kalan müslümanlar varsa da, korktukları için dinlerini açığa vuramıyorlardı. Eğer bundan sonra zulme ve savaşa son verirlerse, sizler saldırmayın. Yalnız onlardan zulmedenleri terbiye ve ıslah etmek için gerekeni yapın. Bu da onlara Allah'ın hükümlerini uygulamakla olur.
Cenab-i Allah, haram aylarda savaşmaları için müslümanlara emir verişinin hikmetini bu ayetle açıklamış bulunmaktadır. Hudeybiye barışının yapıldığı yılın Zilka'de ayında müşrikler müslümanlarla savaştılar. Kaza umresi için yola çıktıklarında ve haram aylarda savaşmaktan çekindiklerinde kendilerine şöyle denildi: "Haram ay haram aya karşılıktır;' Haram ayının hürmeti (haramlığı) çiğnenirse, siz de (savaşarak) çiğneyin. O aylarda savaşmak, önceki aylarda savaşmak gibidir. Korunması gereken hürmetlerde karşılıklılık vaciptir. Misilleme yapmak gerekir. Bu aylarda yasaklanan, hücum savaşıdır. Savaşı önce başlatmaktır. Savunma ve intikam almaya gelince, onu yapmak, bu aylarda yasak değildir.
Savaşarak veya başka yolla size tecavüzde bulunan olursa, siz de ona, yaptığının misliyle karşılık verin. Allah'tan sakının ve zulmetmeyin, aşın gitmeyin. Ve bilin ki Allah, sevap yazarak ve zafer ihsan ederek takva sihibi kimselerle beraberdir- "Hiç şüphe yok ki Allah (müşriklerin saldırılarını) iman edenlerden savmaktadır?"[228]
Allah yolunda savaşmak, diğer şeyler gibi mala dayanmaktadır. Bu nedenle yüce Allah, müslümanlara, kendi yolunda mallarını harcamalarını emir buyurmuştur. Çünkü savaş için mal harcamak, zafer vesilesi ve kurtuluş yoludur. Malınızı o yolda sarfetmem ekten sakının. Çünkü bu yolda cimrilik, ümmeti helak eder, toplumu zayi eder. Cimrilik yaparak ve malınızı elinizde sıkı sıkıya tutarak kendinizi ölüme atmayın. Keza hazırlıksız olarak basiretsizce savaşa girmekle de kendinizi ölüme atmayın. Bilâkis malınızı harcayın ve savaşçı yetiştirin. Ruhunuzu ilim ve ahlâkla güçlendirip koruma altına alın. Rüşvet kabul eden, geçici bir mal ve eşya karşılığında milleti de, orduyu da satan zayıf kişilikli kimseleri aranızdan uzaklaştırın. Böyleleri, düşmandan daha tehlikelidir. Savaşla ilgili herşeyi güzel ve iyi yapın. Ve biîînki Allah, İyilik edenleri sever. Onlara mükâfatların en iyisini verir.[229]
Bu Ayetlerden Çıkarılacak Hükümler:
1- Allah yolunda savaşmak, saldırıyı geri püskürtmek, islâm davetini ve din hürriyetini korumak için yapılır.
2- Karşı tarafın savaşçıları dışındaki kimselere saldırmamak koşuluyla, hücum savaşı değil de, savunma savaşı meşru kılınmıştır.
3- Geçen ayetlerin ve diğer ayetlerin zahirinden de anlaşıldığı gibi savaş, insanları İslama girmeye zorlamak için yapılmaz: "Dinde zorlama yoktur.”[230]. "Onlar mümin oluncaya kadar insanları sen mi zorlayacaksın''[231].
Hacc Ve Bazi Hükümleri
Başladığınız Hacc ve umreyi Allah için tamamlayın. Eğer (bazı engellerle) ahkonursanız, size kolay gelen kurban(ı gönderin). Kurban yerine ulaşıncaya dek başlarınızı traş etmeyin. Kim sizden hasta ise ya da başından rahatsız ise, onun ya oruç, ya sadaka veya kurban olarak fidye (vermesi gerekir.) Güvenliğe kavuşursanız, hacca kadar umre ile yararlanmak İsteyene, kolayına gelen bir kurban (ı kesmesi gerekir.) Bulamayana da, hacda üç gün, döndüğünüzde yedi (gün) olmak üzere, bunlar, tam tamına on (gündür) oruç vardır. Bu, ailesi Mescid-i Haram 'da olmayan (Mekke ve civarında ikamet etmeyen) içindir. Allah'a karşı gelmekten sakının ve bilin ki Allah, muhakkak cezası pek çetin olandır.
197- Hacc, bilinen aylardır. Böylelikle kim onlarda haca farzeder (yerine getirir)se, (bilsin ki) haceda kadına yaklaşmak, Allah'ın itaatinden çıkmak ve kavgaya girişmek yoktur. Siz ne iyilik işlerseniz Allah onu bilir. Kendinize azık edinin. Şüphesiz azığın en hayırlısı takvadır. Ey temiz akıl sahihleri benden korkup sakının.[232]
Bazı Kelimeler:
Cinsel ilişkide bulunmak.Allah'a isyan edip onun itaatinden çıkmak.
Mücadele etmek, kavga etmek, borcu ödemeyip alacaklıyı oyalamaktır.[233]
Açıklama:
Hacc, her sene müslü m anların yöneldiği ve kıble edindikleri Mekke'de belirli aylarda düzenlenen genel bir kongredir. İnsanlar dünyadan ve dünyevi şeylerden soyutlanarak yaya veya bir binekle çok uzak yollardan oraya giderler. Öyle ki bu kongrede komutanla asker birbirinden ayırd edilemez. İnsanlar orada ahireti hatırlar ve ahiretteki haşir durumunu hatırlayıp düşünürler. Bu kongre, îsiâmın gerçek övünç vesilelerinden biridir.
Hacc ibadeti, hicrelin altıncı senesinde farz kılınmıştır.
Haccla ilgili bu ayetlerde, belirteceğimiz bazı hükümler vardır. Diğer hükümler ise fıkıh ve hadis kitaplarında mevcut bulunmaktadır.
Cenab-ı Allah hacc ve umreyi, şarî ve adabına riayet ederek, karşılaşılan engellerin iîstt., :kn gelerek, bu amellerimize riya ve dünyevi çıkarları bulaştırın ayıp Allah ile Resulünün rızasını kazanmayı amaçlayarak tam bir şekilde yerine getirmemizi emretmiştir. Bu İbadetlerin vacib olduğunun delili şu ayet-i kerimedir:
"Oraya yol bulabilen insana, Allah İçin Kabe'yi haccetmesi gereklidir?”[234]. Hacc ve umreyle ilgili olarak bu ayet-i kerimelerden çıkarılan bazı hükümler, maddeler halinde aşağıda sıralanmıştır:
1- Hac adayı, hacc ve umreyi edâ etmekten engellenir de ihramdan çıkmak isterse, kusurlu olmayan deve, sığır veya koyundan kolayına giden birisini kurban etmesi gerekir. Kesecek hayvan bulamazsa, hayvana değer takdir eder; O değer karşılığında, yiyecek satın alarak yoksullara sadaka olarak dağıtır. Onu da bulamazsa, her bir ölçek (müd) yiyeceğe karşılık bir gün oruç tutar.
2- Hacc veya umreye girmek, ihramla olur. Yani dikişsiz giysi giymekle olur. Hacc ve umreden çıkmak ise —ki buna ihlâl denir— başı tıraş etmek veya saçları kısaltmakla oiur. Cenab-ı Allah'ın "Başlarınızı tıraş etmeyin" ifadesi, hacc veya umreye niyetlenip te bu ibadetleri eda etmekten alıkonan ve bu nedenle ihramdan çıkmak İsteyen kimselere hitap etmektedir. Bunlar, ihlaî amacıyla gönderdikleri kurbanları kesim yerine ulaşmadan önce tıraş olmaktan yasaklandılar. Bu kurbanların kesim yeri Şafîilere göre, onları çevreleyen yerdir. Hanefılere göre ise haremdir.
3- Hacc'da tıraş olmak veya saçları kısaltmak, haşereleri öldürmek doğru olmaz. Hacı, tıraş olmaktan fayda görecek bir hastalığa yakalanmışsa veya başında bit gibi eziyet verici bir şeyden şikayetçiyse, tıraş olabilir. Bu takdirde üç gün oruç tutmak veya altmış yoksulu doyurmak veya bir küçükbaş hayvan kurban etmek şeklinde fidye vermesi gerekir.
4- Düşmandan ve kuşatmadan kurtulup ibadet engeliniz ortadan kalktığında, her kim zaman bulup umre amellerinden yararlanır, yani umreyi tamamlayıp ihramdan çıkar ve mutemetti halde (temettü, yaparak) Mekke'de ihrama girmek için hacc zamanına kadar beklerse, kolayına giden bîr kurban kesmesi gerekir. Çünkü o, mikatsız olarak hacc ihramına girmiş olacaktır. Dolayısıyla kurban kesecektir. Bunun en azı, da kuşum olmayan, sağlıklı bir küçük baş hayvandır. Buna imkân bulamayan; üçü haceda, yedisi de memleketine döndükten sonra olmak üzere, toplam on gün oruç tutar. Dönmek üzere yola koyulduğunda da yedi günlük orucu tutması sahih olur.
Umre amellerini tamamlayıp sonra da hacc için ihrama girerek bu şekilde temettü yapmak, uzaklardan gelen ve Harem ehli olmayan kimseler için bir hafifletme ve ruhsattır. Zira yabancı kimse, sadece hacc etmek, sonra da ayrıca umre yapmak için yolculuğa çıkma durumunda çok zahmetlere katlanmak mecburiyetinde kalır. Emirlerine riayet ederek, Allah'a karşı gelmekten sakının ve bilin ki, Allah'ın azabı pek çetindir. Ey kardeşim, hacc ve umreyi eda hususunda senin için üç şekil vardır:
a- Temettü': Umre menasiki tamamlanıp ihramdan çıktıktan sonra hacc için Mekke'de ihrama girmek.
b- İfrad: Sadece hacc için ihrama girmek. Hacc menasiki tamamlanıp İhramdan çıktıktan sonra umre İçin ihrama girmek.
c- Kıran: Hem hacc hem de umre niyetiyle İhrama girmek veya umre için İhrama girmek, sonra da haccı buna katmak, yahut bunun tersini yapmak. Bu öç çeşitten hangisinin daha faziletli olduğunu Allah bilir, önemli olan ihlastır.
5- Hacc farizası için Şevval ve Zilka'de aylarının tamanüyla Zilhicce ayının ilk on günü olmak üzere belirli günler vardır. Hacca niyet, ancak bu günlerde sahih olur. Hacc amelleri, Teşrik günlerinin Üçüncüsünde sona erer.
6- Hacca niyet edip ihrama giren kimsenin cinsel ilişkiden, bu ilişkiyi başlatacak davranışlardan, bu konuda konuşmaktan —çünkü bu hayasızlıktır—, fasıklıktan; avlanmak, koku sürünmek, süslenmek, dikişli elbise giymek, başkalarına lakap takmak, kavga etmek, cedelleşip davalaşmak gibi Allah'ın itaatinden çıkarıcı davranışlarda bulunmaktan kaçınmalıdır. Bütün bu fiiller,hacı olacak kimseye yasaklanmıştır. Çünkü İslâmiyet, onun dünyadan ve dünyevi görünümlerden soyutlanmasını, özellikle o kutsal topraklarda olgun bir insan olmasını istemektedir. Cinsel ilişki ve onunla ilgili davranıslar hacı adayına yakışmaz. Çünkü o, ibadet halindedir. Bu nedenledir ki, Arafat'da vakfe yapmazdan önce cinsel ilişkide bulunan kimsenin haccı faid olur. Fakat diğer yasaklar işlenirse, bunlar kurban keserek telafi edilebilirler.
Sizler hayır adına ne işlerseniz, muhakkak ki Allah onu bilir ve karşılığını da size verir. Size yaran dokunacak salih ameller işleyerek, ahiret için azık edinin. Azığın en hayırlısı, Allah'a karşı gelmekten sakınmaktır. Ey temiz akıl sahipleri! Allah'a karşı gelmekten sakının.[235]
Haccla İlgili Bazı Hükümler
198- Rabbİnizden refah İstemenizde bir engel yoktur. Arafat 'dan indiğinizde, Allah'ı, meş'ar-ı Haram olan MüzdeUfe'de anın; O'nu, size gösterdiği şekilde zikredin. Nitekim sîz önceleri hiç şüphesiz sapıklardandınız.
199- Sonra, İnsanların toplu olarak akın ettiği yerden, sîz de akın edin. Allah'tan mağfiret dileyin. Allah bağışlayandır, esirgeyendir.
200- Hacc ibadetinizi bitirdiğinizde, babalarınızı andığınız gibi, hatta ondan daha kuvvetli bir anışla Allah'ı anın. "Rabbimiz! Bize dünyada ver!' diyen insanlar vardır, öylesine, ahirette bir pay yoktur.
201- "Rabbimiz! Bize dünyada iyiyi, ahiretie de iyiyi ver, bizi ateşin azabından koru!' diyenler vardır.
202- İşte onlara, kazançlarından ötürü karşılık vardır. Allah hesabı çabuk görür.
203- Allah'ı .sayılı günlerde anın. Günahtan sakınan kimseye, acele edip, Mina 'daki ibadeti iki günde bitirirse günah yoktur, geri kalsa da günah yoktur. Allah'tan sakının. Ve O'nun katında toplanacağınız! bilin.[236]
Bazı Kelimeler:
Suyun oluk oluk boşalması. Bu kelime, insanların bir yerden bir yere toplu halde akın etmeleri anlamında da kullanılmıştır. Aslında bu, "Nefislerinizi boşaltınız." demektir.Müzdelife'deki bir dağ. îmam. Kurban Bayramının birinci günü sabah namazında bu dağın üzerinde durur, Buraya Kuzeh ve Meş'ar da denir. Çünkü burası ibadet için işaretlenmiş bir yerdir. Hürmete layık olduğu İçin buraya Haram (saygın) sıfatı verilmiştir.Menâsikinizi edâ ettiniz. Menâsik, hacc amelleridir.Pay Basan, sağlık ve yeter miktarda rızik.Teşrik günleri.Hesap için kıyamet gününde toplanacaksınız.[237]
Açıklama:
Eksikliklerden münezzeh Yüce Allah, en hayırlı aztğtn takva olduğunu, akıl sahibi kimselerin hesap günü için gerekli olan azığı hazırladıklarını ve Allah'tan korktuklarını açıkladıktan sonra, bazı insanların anladıkları gibi —ki bu yanlış bir anlayıştır.— hacc ibadetini eda ederken nzk aramanın ve ticaret yapmanın yasaklanmış olmadığına işaret etmiştir. Hacc ibadetini edâ ederken alış veriş ve kira muamelesi yaparak helal rızık aramanızda günah ve sorumluluk yoktur. îbn Ömer'e sormuşlar: "Biz hacılar için binek kiralıyoruz, Bu nedenle hacca giderken haccetmiş oluyor muyuz?" İbn Ömer cevaben demiş ki: Resulullah (s.a.v.)a bunun gibi bir soru sormuşlardı da o, bu ayet nazil oluncaya kadar cevap vermedi. Bu ayet nazil olduğunda Resulullah (s.a.v.), soru sahibini çağırmış ve ona: "Siz hacısınız." demişti. Hacc İbadetini edâ ederken alış veriş yapmanın hacca bir zararı dokunmaz. Ancak sırf ticaret ve kâr temini için haccetmek sakıncalıdır. Fakat Allah rızası İçin haccedilir de ticaret, dolaylı olarak yapılırsa bunun bir sakıncası olmaz.
Arafat'da vakfe yapmak. Peygamber (s.a.v.)İn: "Hacc, arefedir” sözünden dolayı haccm en önemli rüknüdür. Zira o, Veda Haccında Öğlen namazından gün batmcaya dek Arafat dağında durmuştur. Ve "Hacc menâsikinizi benden alıp öğrenin." anlamında sözler söylemiştir.
Arafat'ta vakfeden sonra akın akın geri döndükten ve Müzdelife'de geceledikten sonra teibiye ve tehlil ile Allah'ı anm; Meş'ar-i Haram denen ve imamın üzerinde durduğu dağda dua edin.Rivayet olunduğuna göre Peygamber (s.a.v.) Müzdelife'de sabah namazım kıldıktan sonra devesine binip Meş'ar-i Harama gelmiş; orada dua edip tekbir ve tehlil getirmiş, ortalık iyice aydın-lanıncaya kadar orada kalmış.
Sizi güzelce hidayete erdirdiği ve kendisini nasıl anacağınızı size öğrettiği gibi, siz de Allah'ı güzelce anm. Nitekim siz hidayete kavuşturulmazdan önce hiç şüphesiz O'nu nasıl anacağınızı bilemeyen cahil ve sapık kimselerdendiniz.
Cahiliye döneminde Kureyşliler ve diğer bazı kabileler, diğer insanlarla beraber Arafat'ta vakfe yapmaya tenezzül etmeyip Müzdelife'de vakfe yaparlardı. Cenab-ı Allah, Kureyşlilerin bu adetini kaldırmak İçin müslümanlann hep birlikte Arafat'a gelerek orada vakfe yapmaları, sonra oradan akın akın Müzdelife'ye gitmeleri, orada gecelemeleri, oradan da hiçbir kabilenin diğerinden ayrıcalık ve farkı olmaksızın akın akın Mina'ya gitmeleri için Resulüne gerekli emri verdi. Allah'tan bağışlanma dileyin. Şüphesiz o, bağışlayandır, esirgeyendir.
Hacc menasikini edâ edip gerekeni yaptıktan sonra cajîiliye döneminde babalarınızı andığınız gjbi veya daha kuvvetli olarak Allah'ı anın.
İnsanlardan bazıları vardır ki bunlar, Allah'a sırf dünyevi bir iş için duâ ederler. Boylelerinin ahirette payı yoktur. Yine onlardan bazıları vardır ki bunlar, Allah'a, dünyada kendilerine basan, helâl nzık ve güzel şeyler (vermesi), ahiretteyse sevap vermesi ve cehenneme götürecek olan amellerden kendilerini, sakındırması için duâ ederler. Bunlar, Allah'ın taraftarlarıdır. Kazançlarından Ötüfii kendileri için büyük pay vardır. Allah, hesabı çabuk görendir.
Allah'ı üç teşrik gününde anın; namazlardan sonra ve şeytan taşlarken tekbir ile tehlil getirin. Hazreti Ömer (R.A.) Mina'da kendi çadınndayken tekbir getirirdi. Etrafındakiler ve hatta yoldan geçmekte olan insanlar da tekbir getirirlerdi.
Kim acele edip Teşrik günlerinin ilk ikisinde Cemre'îere taş atarsa günahkâr olmaz. Gecikip, her üç günde de taş atan —bu daha faziletliyse de— günahkâr olmaz.
Bu hafifletme ve günahtan koruma, Allah'a karşı gelmekten sakınan kimseler içindir. Allah'tan sakının ve bilin ki, kıyamet gününde O'nun huzurunda toplanıp hesaba çekileceksiniz.[238]
Münafıklığın Alametleri
204- Bazı insanlar vardır ki, onıın dünya hayatına ilişkin sözleri senin hoşuna gider. Ve sözü, kalbinde olana uygundur diye (yemin ederek) Allah'ı şahid tutar. Oysa o azılı bir düşmandır.
205- Dönüp gittiğinde yeryüzünde fesad çıkarmaya, ekini ve nesli yok etmeye çabalar. Allah ise bozgunculuğu sevmez.
206- Ona: "Allah'tan kork" denildiğinde, onu büyüklük gururu günaha sürükler. Ona cehennem yeter. Ne kötü bir yataktır o.
207- İnsanlardan öylesi de vardır ki, Allah'ın rızasını kazanmak amacıyla canını verir. Allah, kullarına karşı şefkatli olandır.[239]
Bazı Kelimeler:
Hoşuna gider ve gönlünde büyük yer tutar.
Düşmanhk ve husumet.Gitti.Ekin.Canlılardan üreyenler. Yalancı gurur onu günaha itti. Allah'ın rızasını kazanmak amacıyla canını verir.[240]
Önceki Ayetlerle İlişkisi:
Cenab-ı Allah haccı anlattı ve hacc ibadetini edâ ederken bazı kimselerin dünya, bazı kimselerin de ahiret İçin Allah'a duâ ettiklerini açıkladı. Bunlar iki sınıftır. Bu arada mü'min ve münafık olmak üzere iki sınıf İnsan daha vardır. Bunlardan birinin kalbi imanla aydınlanmış, diğerinin kalbiyse münafıklık nedeniyle kapkaranlıktır.[241]
Açıklama:
Bazı insanların sözü senin hoşuna gider. İfadesinin akıcılığı ve dilinin kuvveti, dünya hayatıyla ilgili şeyleri anlatırken senin beğenini kazanır. Oysa o, sadece geçici dünyadan ve onun geçici metaından pay almak için konuşmaktadır, O, sözünün, kalbindekine uygun olduğuna Allah'ı şahit getiriyor. Sanki her konuştuğunda şöyle der: "Bunu Allah'ta bilir ki...", "Benim doğru söylediğime Allah şahittir?' Oysa Cenab-ı Allah, onun en azılı düşman olduğunu, çok mücadeleci ve düşmanlık besleyen birisi olduğunu bilir.
Yukarıdaki ayet-i kerimeler, Ahnes bin Şureyk hakkında nazil olmuştur. O, Peygamber (s.a.v.) İle karşılaştığında onu över, mü'min olduğunu söylerdi. Bazı dünyevî faydalar sağlamak amacıyla böyle konuşurdu, Konuştuklarının doğru olduğuna yemin ederdi. Oysa onun yalan söylediğine Allah şehadet etmektedir. O, müslümanlann en azılı düşmanlarından biriydi. Onda üç özellik te vardı.
Sana sırtını dönüp gittiğinde nefsi, gerçeği açığa vurur. Yeryüzünde bozgunculuk yapmaya çabalar. Çabasının sonucu olarak ekinler ve nesiller yok olur. Bu ayetin, o kimselerden birinin bir yöneticilik üstlenmesi durumunda bozgunculuk yapmak için çaba harcayacağı anlamına gelebileceğini söyleyenler de olmuştur. Böylesi imamlara ve bunları imam olarak seçen ümmetlere Allah, azabın en şiddetlisini yağdırsın. Çünkü bunlar, ekinleri, nesilleri ve hayvanları yok ederek iyiliği engellerler. Allah fesadı ve fesatçıları asla sevmez.
trşad ve nasihat gayesiyle kendisine "Allah'tan kork" denildiğinde ca-hiliye duygusu ve benliği ile şeytani gururu onu, şer'an ve aklen yasaklanmış olan günahı işlemeye şevkedir. Onun bu davranışının cezası, lanettir. Ona cehennem yeter. Orası ne kötü bir yataktır.
İkinci sınıfa gelince bunlar cihatta, emr-i bi'1-ma'ruf ve nehy-İ ani'l-münker'de (iyiliği emredip kötülükten sakındırmada) Allah'ın rızasını elde etmek amacıyla kendi nefislerini satarlar. Canlarını feda ederler.
Bu ayet, Suheyb bin Sinan ve onun gibileri hakkında nazil olmuştur. Müşrikler, ondan kâfir olmasını istemişler, kabul etmeyince de malını elinden almışlardı. O da dini ile yetinerek Medine'ye kaçmıştı. Allah, kullarına karşı çok şefkatli olandır. Çünkü kendi yolunda cihad etmekle onları yükümlü kılmış, böylelikle de onları şehid sevabına nail eylemiştir.[242]
Dinin Bütün Hükümlerine Tabi Olmayan Kimse Ve Cezası
208- Ey iman edenler! Topluca barışa girin. Ve şeytanın peşinden gitmeyin. Şüphesiz o, sizin için apaçık bir düşmandır.
209- Apaçık belgeler (ayetler) size geldikten sonra, eğer yine ayağınız kayarsa, bilin ki Allah, gerçekten üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir.
210- Onlar, bulut gölgeleri içinde Allah 'm azabının meleklerle onların üzerine gelmesini ve işin bitmesini mi bekliyorlar? Bütün işler AUah 'a dönecektir.
211- İsrailoğullanna sor: Onlara nice açık ayet(ler) verdik. Kendisine geldikten sonra kim Allah'ın nimetini değiştirirse (bilsin ki) şüphesiz Allah, cezası pek şiddetli olandır.
212- Küfredenlere dünya hayatı çekici kıhndı. Onlar, iman edenlerden bazılarıyla alay ederler. Oysa Allah'a karşı gehnekten sakınanlar, kıyamet gününde onların üstünde olacaklardır. Allah, dilediğine hesapsız rızık verir.[243]
Bazı Kelimeler
Teslim olmak, emre itaat etmek, müslüman olmak.Topluca.Şeytanın adımları, yani onun süslemeleri ve vesveseleri.Diğer tarafa kayıp îslâm'a girmediniz.Zuüet kelimesinin çoğulu olup insanı gölgelendiren şey demektir. Alay ederi er.[244]
Açıklama:
Ehl-i kitaptan o!up ta iman edenler! Allah'a teslim olun. Dıştan ve içten O'na İtaat edin. İslâm'a girin ve İslâm'ın tüm kurallarına uyun. Başka şeyleri ona katmayın. Rivayet olunduğuna göre Abdullah bin Selam, cumartesi günü hafta tatili yapmak ve geceleyin kıldığı namazlarda Tevrat okumak için Resulullah (s.a.v.) dan İzin istemişti. Yukarıdaki ayet bu sebeple nazil olmuştur.
Bu ayerin manası şöyle de olabilir: Ey iman edenler! İslâm'ın bahçesine tümüyle girin. Mü'minler, İslâm'ın bütün ahkâm ve fürüvatını yerine getirmekle emrolunmuşlardUr. Ama İslâm'ın, sözgelimi namaz ve oruç gibi ahkft-mına iman edip bunları yerine getirir; zekât, sadaka, Kur'an ve Allah'ın yasaklan ile hükmetme; içki, faiz ve zinayı yasaklama gibi İslâm ahkâmına iman etmezse, zalimlerden olur. Bu ayetler, müslümanlara gayptan haber veren ayetler kategorisindedir. Bu halde devam edersek; şeytanın adımlarını izleyen, onu taklîd eden, ona kuîak veren zalimlerden oluruz. En azılı, aşikâr düşmanımız olmasına rağmen ona tabi olan zalimlerden oluruz. Oysa Cenab-ı Allah bize diyor ki: "Şeytana ayak uydurmayın. O sizin apaçık düşmanınızdır?'[245].Apaçık ayetler ve açıklayıcı deliller sîze geldikten sonra haktan sapar ve İslam'dan uzaklaşırsanız biliniz ki, Allah kendi emrinde gatibdir. Sizden intikam almaktan aciz değildir. Suçluyu hesaba çekmek gibi hikmet gereği işleri yapmaktan geri durmaz. Birçok müfessir, bu ayetlerin ehl-i kitaptan olup kitabın bir kısmına inanıp diğer kısmına inanmayan, hakk apaçık ortaya çıktıktan sonra ondan sapan kimseler hakkında nazil olduğunu söylemişlerdir. Bu ayetleri kendi nefislerimize tatbik etme konusunda onlardan daha öncelikli değil miyiz? Sömürgeyi andıran içinde bulunduğumuz zayıflığımızın, islam cemaatini oluşturma ve cemaatin temelleriyle duvarlarını sağlam inşa etme konusunda dinin önemli bazı hükümlerini gözardı edişimizin cezası olduğuna inanıyoruz.
Allah'ın emri dışına çıkan bu asîler, sadece şunu beklesinler: Hayır geleceğini beklerken kendilerine ceza ve şiddet olsun diye Allah'ın emri ve azabı meleklerle gelir. Allah'ın dileyip takdir ettiği cezaya çarptırılırlar. Hüküm verilmiştir. Kıyamet gününde başkasına değil, sadece Allah'a döndürüleceksiniz.
Ya Muhammed! Senin gerçek Peygamber olduğuna delâlet eden mucizeler ile senden önceki peygamberler, özellikle Musa (a.s.) ve İsa (a.s.) aracılığıyla gönderilen ayetleri, susmalan ve ilzam olmaları için Israiloğullanna sor. Hayır ve hidayete ulaştıncı ilahi nimetleri değiştirip onlan kendisine geldikten ve açıklandıktan sonra küfür ve isyan yolunda kullanan kimsenin cezası, keskin bir azaptan başka bir şey olamaz. Şüphesiz Allah, azabı şiddetli olandır.
Dünya, kâfirlerin gözüne imş göründü. Uğrunda ölecek gibi kalpleri dünyayı sevdi, dünyaya tutkun ola ilar. Bu nedenle fitneye düştüler, hem de ne fitne. Mü'minleri maskara yerii;- %oyup onlarla alay ettiler. Oysa iman edip Allah'a karşı gelmekten sakmad,.- kıyamet gününde onlardan çok üstündürler. Mü'minler, cennetin üst mevkilerinde, kâfirlerse cehennemin dibinde olacaklardır. Bu, amellerinin ahîretteki .orşıhğıdır. Dünyaya gelince, burası ceza yeri değildir. Tersine, amel ve imtihan yeridir. "Dünya, Allah katında bir sinek kanadı kadar (değer taşımış) olsa idi, kâfir'e orada bir yudum su; içirmezdi" (Hadis) Bu sebeple Cenab-ı Allah, kâfir ve fasık ta olsa İnsanlardan dilediğinin rızkını genişletir. İtaatkâr bir mü'min de olsa, insanlardan dilediğinin rızkını daraltır. O, dinine bakmaksızın dilediğine hesapsızca rızık verir.[246]
Peygambere Olan İhtiyaç
213- İnsanlar bir tek ümmetti. Aiîah, Peygamberlerimüjdeleyici ve uyana olarak gönderdi. İnsanların ayrılığa düşecekleri hususlarda aralarında hüküm vermek için onlarla birlikte hak kitapları indirdi. Kitap verilenler, kendilerine belgeler (ayetler) geldikten sonra., aralarındaki ihtiras yüzünden onda ayrılığa düştüler. Allah, inananları, ayrılığa düştükleri gerçeğe kendi izni ile eriştirdi. Allah dilediğini doğru yola eriştirir.[247]
Bazı kelimeler:
İnsan topluluğu. Millet anlamında da kullanılır.İhtiras ve çekememezlik yüzünden.[248]
Açıklama:
Kasdettiği manayı elbette ki kendisi daha iyi bilirse de, Yüce Allah mealen şöyle buyuruyor: İnsanlar bu dünyada fıtratlanyla yaşıyorlardı. Beşeri istek ve dürtüleri onlan, bu dünyayı mekan tutup şenlendirmeye şevketti. Bu hal çekişmeyi, ihtilafı, hakikat yolundan sapmayı, itişip kakışmayı doğurdu. Durumları bozuldu. Cenab-ı Allah kendilerine nimet olarak Peygamberleri birer müjdeleyici ve uyarıcı sıfatıyla gönderdi. Peygamberler, onları küfrün karanlığından imanın aydınlığına ulaştırıyorlardı ki, Peygamberler gönderildikten sonra insanların, Allah'a karşı ileri sürecekleri bir delilleri kalmasın. Peygamberlerin hepsiyle değil de kitab sahibi olanlarıyla birlikte birer de kitap indirdi. Bundan da anlıyoruz ki, iyiliği anlamına ve doğru yolu bulmada akıl, tek basma yeterli olamamaktadır. İşte bu nedenle Cenab-ı Allah, Peygamberleri insanlara göndermiştir.
Cenab-ı Allah, hak kitapları peygamberlere İndirmiştir ki, ihtilafa düştükleri dini ve dünyevî konularda aralarında hüküm versinler. Ancak İhtilaf ve ayrılığı gidermek amacıyla kendilerine kitap verilenler, hakta veya kitapta ihtilafa düştüler. Bu ihtilaflarını oldukça ileri noktalara götürdüler. Kendilerine apaçık belgeler geldikten sonra yine de ihtilafa düştüler. Tabii bunu, ha-sed ve ihtirasları yüzünden yapıyorlardı. Kendiliklerinden iman edip salih amel işleyenlere gelince, bunları, ihtilaf ettikleri hak ve hakikatte Rableri kendi izin ve iradesiyle doğru yola ve gerçeğe eriştirecektir. Allah, dilediğini dosdoğru yola kavuşturur.[249]
Peygamber, Müminler Ve Davetleri
214- Sizden önce gelenlerin durumu sizin başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi zannettiniz? Peygamber ve onunla beraber mü'mînler: "Allah'ın yardımı ne zaman?" diyecek kadar darlığa ve zorluğa uğramışlar ve sarsılmışlardı; iyi bilin ki Allah'ın yardımı şüphesiz yakındır.[250]
Bazı Kelimeler:
Yeni bîr konuya başlandığını ifade eden bir sözdür.Yoksulluk ve bedeni arızalar dışında insana gelen musibetler. insanın bedenine isabet eden musibetler, hastalıklar.Çeşitli belâlarla sıkıntıya düşürürdüler.[251]
Açıklama:
Ümmetlerin, peygamberlere karşı gelişleri beyan edildikten sonra, kafirlere karşı sabır ve sebat göstermeye, çilelere katlanmaya teşvik için Allah: peygamber ve beraberindeki mü'minlere şöyle hitab etmiştir:
Sizden önce gelmiş geçmiş ümmetlerin ve Peygamberlerle beraberlerindeki müminlerin başlarına gelen sıkıntı ve zorluklar sizin başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi zannettiniz? Sizler, henüz onlar kadar belâya uğratılmadınız. Onlar şiddet, korku, hastalık, elem ve yoksulluğa uğratıldılar Şiddetli sıkıntılara maruz bırakıldılar, öyle ki başlarına gelen can yakıcı elemlerden dolayı Peygamber —ki o, insanların Allah'ı en fazla bileniydi— Allah'ın yardımının geleceğine kuvvetle inanmaktaydı. Beraberinde olup izinden giden müminler de onun bu inancına ortaktılar. "Allah'ın zaferi ne zaman gelecek?" diye sordular. Çünkü karşılaştıkları korkunç musibetten ötürü sabırları tükenmişti. Dikkat edin! Allah'ın zaferi pek yakında gelecektir. Davet ve irşad sahibi her kavmin mutlaka bu şekilde deneme ve imtihandan geçirilmeleri gerekir. Bu imtihanlarda onlar için hayır vardır. Hem de ne hayır. Onlar bu denemeden geçirilirler ki, Allah, kendisine karşı gelenlerle gelmeyenleri birbirinden ayırsın.[252]
Nafakada Kimler Hak Sahibidir?
215- Ey Muhammedi Sana, ne sarfedeceklerini sorarlar, de ki: "Sarfedeceğinız mal, ana baba, yakınlar, yetimler, düşkünler, yolcular içindir, yaptığımız her iyiliği Allah şüphesiz bilir,'[253]
Bazı Kelimeler:
Hayırdan .helâl olan çok maldan.[254]
Açıklama:
Müslümanlar, Peygamber (s.a.v.)'e, ne miktarda mal sarfedeceklerini ve hangi yerlere, kimlere vereceklerini sordular. Tabii farz olan zekât malını değil de, sadaka olarak verecekleri malı ne miktarda, nereye ve kimlere vereceklerini soruyorlardı. Ne miktarda verecekleri sorusunun cevabı şudur: Az olsun çok olsun, ne kadar sarfederseniz, o kadar sevap kazanırsınız. Sevabı size mahsustur. Kimlere verileceği sorusunun cevabı da şudur: Ana babaya, evlada verilir. Çünkü onlar, en yakın akrabalardır. Diğer akrabalara da verilir. Tabii verilirken de yakınlık sıralan göz önünde bulundurulur. Daha yakında bulunanlar, iyiliğe daha layıktırlar. Yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışlara da bu maldan verilir.
Hayır malından her ne verirseniz, Cenab-ı Allah onun karşılığını size verecektir. Çünkü O, her şeyi bilir ve her şeyden haberdardır.[255]
İslamda Savaş Konusu
216- Savaş —hoşunuza gitmediği halde— size farz kılındı. Hoşlanmadığınız şey sizin iyiliğinize ve sevdiğiniz bir şey sizin kötülüğünüze olabilir. Siz bilmezsiniz, Allah bilir.
211- Ey Muhammedi Sana hürmet edilen ayı ve o aydaki savaşı sorarlar. De ki: "O ayda savaşmak büyük suçtur. Allah yolundan alıkoymak, onu ve Mescîd-i Harâm'ı inkâr etmek ve halkını oradan çıkarmak Allah katında daha büyük suçtur. Fitne çıkarmak ise öldürmekten daha büyüktür.." Güçleri yeterse, dininizden döndürülünceye kadar sizinle savaşa devam ederler. İçinizden dîninden dönüp kâfir olarak ölen olursa, bunların işleri dünya ve ahi-rette boşa gitmiş olur. İşte cehennemlikler onlardır, onlar orada temelli kalıcıdırlar,
218- İnananlar, hicret edenler ve Allah yolunda cihad edenler Allah'ın rahmetini umarlar. Allah bağışlayandır, esirgeyendir.[256]
Önceki Ayetlerle İlişkisi:
Allah yolunda mal sarfetmekten söz ettikten sonra savaştan söz etmenin yerinde olacağı pek açık bilinmektedir. Zira savaşabilmek için, insan gücüne olduğu kadar, kıymetli mallara da ihtiyaç vardır. Her müslüman, can ve mal vergisi vermekle "yükümlüdür.[257]
Açıklama:
Size saldıran müşriklerle savaşmak, —hoşunuza gitmediği halde— üzerinize farz kılındı. Savaştan hoşlanmazsınız. Çünkü aranızda cereyan edecek savaştari ötürü ölümün sizi yok edeceğinden korkuyorsunuz. Ve sizler, bu Arap yarımadasında hak ve adalet bayrağını taşıyan azınlık bir topluluksunuz. Bazıları, müslümanların savaştan hoşlanmayişlarım şu sebebe bağlamışlardır: İslâmiyet, savaştan, adam öldürmekten nefret eden bir gönül yumuşaklığını, merhamet ve ruhaniyeti onların kalblerine yerleştirmişti. Onlar, kâfirlerin kendiliklerinden doğru yola ermelerini, İslam nurunun delil ve burhanla onların kalplerine ulaşmasını umud ediyorlardı.
Ey mü'minler! Şu veya bu nedenden dolayı savaşmaktan hoşlanmamak sizler için doğru olmaz. Belki hoşlanmadığınız bir şeyde sizin İçin hayır vardır. Çünkü savaşmakla İslam'ın kelimesi yücelir, zulüm bertaraf edilir, hak ve adaletin aydınlık saçan meşalesi yükselir. Belki de sevdiğiniz bir şey sizin için, önü alınmaz bir kötülüktür. Savaşmanızı farz kılan Allah, gönüllerde olanı bilir. Bazı kimseler vardır ki Allah onların kalblerİni ve kulaklarını müT hürlemiş, gözlerinin üzerine perde çekmiştir. Böylesini ancak ölüm temizler. Bedenindeki bozuk kam ancak ölüm temizler. Bu, mü'minleri dinlerinde fitneye düşüren, onlarla savaşan, onları yurtlarından çıkaran ve mallarından uzaklaştıran müşriklerle savaşmaya özgü bir hükümdür. Yoksa her kâfir olanla savaşma emri verilmiş değildir. Siz bilmezsiniz, sadece Allah bilir.
Resulullah (s.a.v.), Abdullah bin Cahş kumandasında bir seriyye gönderdi. Abdullah'a bir de mektup vermişti. Ona: "Batn-ı Nahle denen yere varmadıkça bu mektubu açma. Orada Kureyş'ten alacağın haberi bize getir." dedi. Bu olay Cemaziyelâhir ayında vuku bulmuştu. Yolda Kureyş'in ticaret kervanıyla beraber Amr bin Hadremi, Hakem bin Keysan ve diğerleriyle karşılaştılar. Abdullah bin Cahş ile beraberindekiler kervana tuzak kurarak Hadremi ile Hakem'i öldürdüler. İki kişiyi esir aldılar. Kervana da el koydular. Aslında Abdullah bin Cahş ve arkadaşları Receb ayının başında olduklarım değil de, Cemaziyelâhir ayının son günlerinde olduklarını zannederek kerr vanla savaşmışlardı. Resulullah (s.a.v.) m yanına dönüp geldiklerinde onlara: "Allah'a andolsun ki, Haram aylarda savaşmanızı emretmedim." demiş, ganimetin paylaştırılmasını durdurmuştu. Ortalık karışmış, yukarıdaki ayet-i kerime nazil oluncaya kadar müşrikler bu meseleyi Peygamber (s.a.v.) aleyhinde propaganda aracı olarak dillerine dolamışlardı. Nihayet yukarıdaki ayet-i kerime nazil olmuştu.
"Haram aylarda savaşmak, helal midir? haram mıdır?" diye sana sorarlarsa, onlara de ki: "Evet o aylarda savaşmak büyük günahtır, büyük suçtur. Ama şunu da bilin ki: Kâfirlerin müslümanları dinlerinde fitneye düşürerek, öldürerek, kendilerini ve mallarını yurtlarından çıkararak Allah'ın yolundan ve insanları İslâm'a ulaştıran yoldan çevirmeleri daha büyük ve daha şiddetli bir günahtır. Evet, müslümanları Allah'ın yolundan geri çevirmeleri, Allah'ı inkâr etmeieri, müslümanları Mescid-i Haram'dan alıkoymaları, Hacc ve Umre'den engellemeleri, orada ikamet edenleri (Hazret-i Peygamber İle ashabım) oradan çıkarıp kovmaları Allah katında daha büyük ve daha şiddetli bir suçtur. Müşriklerin işledikleri bu suçların her biri, —Allah ve insanlar katında— Haram aylarda savaşmaktan daha büyük günah ve daha şiddetli cezayı gerektiren bir suçtur. Hele bütün bu fiilleri işledikten sonra onların halini varın siz düşünün. Onların başlarına neler geleceğini artık siz tahmin edin. Bilmez misiniz ki fitne, adam öldürmekten daha şiddetlidir. Ammar bin Yasin’e, babasına, kardeşine, anasına ve diğerlerine reva gördükleri işkence, fitne ve cezalandırma olayları hatıralardan silinmiş değildir! Bu anlattıklarımız, müşriklerin hicretten önce ve sonra yaptıkları din düşmanlığı ile İslam’ın nurunu söndürmek için giriştikleri silahlı saldırıların bîr bölümüydü. Şayet güçleri yeterse onlar, sizleri dininizden döndürünceye kadar sizlerle savaşmaya devam ederler. Onlar sizi îslâmda fitneye düşürmek ve dininizden döndürmek isterler. Ama şunu bilin ki, îslâma giren, sonra da mürted olarak Istâmdan çıkan ve ölen kimse Allah'a küfretmiştir, dolayısıyla müşrikten de beterdir. Mürtedlikle nitelenenler, sapıklıkta fazlaca İleri gitmişlerdir. Amelleri boşa gitmiştir. Onlar cehennem ateşinde temelli kalıcıdırlar. Dinden dönen kâfirlerin cezası işte budur.
Abdullah bin Cahş ve emsali mücahidlerin amellerinin karşılığı ise şudur: Allah'a ve Peygamberlerine iman edip, Allah'ın kelimesini yüceltmek ve dinine yardımcı olmak amacıyla ailelerinden, yurtlarından koparak Rasulul-lah (S. A.V.) a katılanlar, bununla beraber Allah yolunda hakkıyla cihad edenler var ya, işte bunlar dini olgunlukta ilerlemişlerdir. Onlar, Allah'ın rahmetini umarak bu amelleri işlemişlerdir. Allah onlara en güzel mükâfatlan verecektir. Onların bazı hatalarını bağışlayacak, kendi fazlı ve insanıyla onlan esir-geyecektir. O, bağışlayandır, esirgeyendir.[258]
İçki, Kumar Ve Bunların Hükmü
219- Sana içkiyi ve kuman sorarlar. De ki: "Onlarda hem büyük günah, hem de insanlar için bazı faydalar vardır. Ama günahları faydalarından daha büyüktür!' Ve neyi (Allah yolunda) harcayacaklarım sana sorarlar. De ki: "Arta kalanı". Böylece Allah,(dünya ve ahiret konusunda)düşünesiniz di-ye size âyetlerini açıklar.[259]
Bazı Kelimeler:
Bu kelime Ham-ma-rc fiilînin maşları olup bir şeyi Örtüp perdelemek, cariyenin hımar giymesi anlamına gelir. Himar, baş Örtüsü demektir. Hamr kelimesinin, bilinen şaraba ad olmasının sebebine gelince, şarap aklı örtüp perdelediği için kendisine bu ad verilmiştir. Arapçada, mayalandığı ve kokusu değiştiği için şaraba hamr adı verildiğini söyleyenler de olmuştur.
Hamr kelimesi üzüm, hurma, dan ve bu içkiyi üreten her türlü bitkinin şırasına verilen addır.
Cahiliye döneminde Arapların fal okları vardı. Bunlar on taneydi. Yedisinin üzerinde belli bir pay vardı. Üçünde ise yoktu. Bu on taneyi bir torbaya koyarlar. İçlerinden âdil birisi bu okları birbirine karıştırır. Sonra da elini torbaya sokup okları çıkarırdı. Kendisine paylı ok çıkan kişi payım alır, paysız ok çıkan kişi ise hiçbir şey alamaz ve üstelik devenin tüm parasını öderdi.
Kazananlar, aldıkları bu payları yemeyip fakirlere dağıtırlar, bununla da övünürlerdi. Kendieriyle beraber bu oyuna katılmayanları da yererlerdi. Araplarda meysir denedi kumar işte budur. Kişinin kendisinin ve doğru olan söze göre, bakmakla yükümlü olduğu kimselerin bir yıllık ihtiyaçlarından arta kalan fazlalıktır.[260]
Açıklama:
Eksikliklerden münezzeh olan Yüce Allah, sahabilerin Hazret-i Peygam-ber'e peşpeşe sordukları sorulara, vakti gelince uygun zamanlarda cevap veriyor.
İçki hakkında tedrici bir surette dört ayet nazil oldu. Sonunda da içkiyi haram kılan ayet nazil oldu. Hikmet sahibi Yüce Allah bu ayetlerde, tedavisi zor bir hastalığı, hem de Kur'an'ın i'cazına hakkıyla şehadet eden bir yöntemle tedavi etmiştir. Kur'an üzerinde inceleme yapan bir kimse, alışkanlıkla ilgisi olmayan şirk ve zina gibi itikadi veya ameli bir hastalığı tedavi ederken Kur'an-ı Kerim'in, işi bîr defada kesin olarak hallediverdiğini; ama içki gibi alışkanlıkla ilgisi olan bir hastalığı tedavi ederken işi tedrici bir surette ele aldığım görecektir. İçki hakkında nazil olan birinci âyette şöyle buyurulu-yor: "Hurma ağaçlarının meyvalarmdan ve üzümlerden bir müskir (sarhoş edici bir şey) ve güzel bir rızık elde edersiniz.”[261]. Adamın biri içkinin haram kılınması konusunda bu âyetin nazil oluşunun sırrım bana sordu. Bu sorusuna verilecek Ceva'p şudur: Cenab-ı Allah bu ayette rızkı "güzel" sıfatıyla nitelemiştir. Müskiri ise sıfatsız bırakmıştır. Bu da, sekr'de (sarhoşlukta) hayır bulunmadığını göstermektedir ki bu.insanlara uzaktan yapılan bir uyarıdır. İçki hakkında nazil olan ikinci âyetteyse şöyle buyurulmaktadir: "îkisinde (içki ve kumunla) de hem büyük günah ve hem de insanlara bazı Faydalar vardır."[262].
Bu âyetin nüzulünden sonra bazı kimseler içki İçmeye devam ettiler; ba-zılanysa içmeyi bıraktılar. İçki hakkında nazil olan üçüncü âyetteyse şöyle buyurulmaktadır: ''Sarhoşken namaza yaklaşmayın!'[263]Bu ayet-i kerimenin nüzulü üzerine sahabiler, namaz vakitlerinde içki içmekten uzak durdular. Beş vakit namaz, gündüzün çoğunu ve gecenin bir kısmım kapsamaktadır. Ama yine de, kötülüklerin anası olan içkiyi içme nedeniyle bazı olaylar meydana geldi. Bu olaylar nedeniyle Hazret-i Ömer (R.A.) şöyle duâ etti: "Alla-hım! İçki hakkında bize doyurucu bir açıklama gönder!' Onun bu duası üzerine şu dördüncü ayet-i kerime nazil oldu: "Ey inananlar! İçki, kumar, putlar ve fal okları şüphesiz şeytan işi pisliklerdir, bunlardan kaçının ki saadete eresiniz. Şeytan şüphesiz içki ve kumar yüzünden aranıza düşmanlık ve kin sokmak ve sizi Allah'ı anmaktan, namazdan alıkoymak ister. Artık bunlardan vazgeçersiniz değil mi?"[264].
Lügatçilerin hamr (içki) dedikleri şey, aklı perdeleyip örten nesnedir. Kuran ve lügati herkesten çok daha iyi anlayan sahabiler hamri, üzüm, kuru üzüm, hurma, dan, arpa gibi ürünlerden elde edilen sarhoş edice şey anlamında anlamışlardır. Nitekim Hazret-i Ömer (R.A.) de bu hususu, Resulullah (s.a.v.) m minberinde verdiği hutbelerinden birinde açıklamıştır. Resulullah (s.a.v.) da bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuştur: "Her sarhoş edibi şey haramdir ve her hamr haramdır!' "Çoğu sarhoş eden şeyin azı da çoğu da haramdır!1 Bu iki hadis az da olsa çok ta olsa içki içmenin mutlak surette haram olduğunu savunanların görüşüne bizi katılmak zorunda bırakmaktadır. Ama hamrin, iyice kaynatılıp sertleştikten sonra köpük atan üzüm şırası anlamına geldiğini söyleyen bazı Hanefiler bu görüşe muhaliftirler. Üçte biri gidinceye kadar kaynatılan şırayı, zevk ve eğlence kastı aranmaksızın sarhoş etmeyecek kadar az miktarda içmek bazı Hanefilere göre helaldir. Şunu da belirtelim ki, hamrin haram kılınması Medine'de olmuştur. O zamanlar buğday ve hurma nebizi içilmekteydi. Meysirle ilgili açıklama yukarıda yapılmıştı.
Hamirde (içkide) büyük günah vardır. Malı telef eder. Aklı giderir. Sağlığa zarar verir. Büyük günahların anasıdır. insanı, saldırgan bir hayvan durumuna sokar. Zararlı olduğu tıbben kabul edilmiştir. Hristiyan ülkelerin bir kısmı da hamri (içkiyi) yasaklamıştır.
Kumarda da büyük günah vardır. Zahmetli bir borç, sebepsiz bir düşmanlık, kin ve hoşnutsuzluk doğurur. Vakti, zararlı yerlerde boşa harcamaktır. Aklı, düşünmekten alıkoyan Aynı zamanda insanı tembellik ve pısırıklığa çağırır.
Kumar ve içkide insanlar için bir takım faydalarda vardır. İçkide, ticaretini yapanlar için kâr ve kazanç vardır. Her ne kadar bereketsiz de olsa kumarda, zahmet ve yorgunluk çekmeksizin birdenbire zengin oluvermek vardır. Haram kılındıklarına göre, içki ve kumarın günahları, faydalarından çok fazladır.
Sahabiierin neyi infak edeceklerine dair sordukları soruya cevaben âyet-i kerimede denilmiştir ki: Aşırı derecede savurganlığa veya kısıntıya gitmeksizin insanın kendi şahsına ve bakmakla yükümlü olduğu kimselere gerekli masrafı yaptıktan sonra ihtiyaçlarından fazlasını fakirlere verecektir. Bu hüküm, nıendup olan nafaka ile, âdil müslüman yöneticinin zorunlu durumlarda yoksul müslümanlara vermek üzere zenginleri yükümlü kılması caiz olan nafaka hakkındadır.
İçki ve kumarı haram kılan, ihtiyaç fazlası malı yoksullara vermeyi vacip kılan bu beyan gibi.Kur'an üslubunda yer alan ve müslümanlann dünya ve ahiret mutluluğunu garantileyen apaçık âyetleri Yüce Allah beyan buyurmaktadır. İnsanlar basiret gözüyle bakar ve sağlıklı bir akılla düşünecek olurlarsa, bu âyetlerin toplum için dünya ve ahiret mutluluğunu garantilediklerini bilirler.[265]
Âyetten Çıkarılacak Hükümler:
1- Sarhoş edip aklı zaafa uğratan, sağlık ve malı zayi eden, kişiliği yok eden her madde, hamr gibi haramdır. Örneğin; afyon, esrar, eroin ve günden güne icad edilmekte olup bu özellikleri taşımakta olan diğer maddeler gibi.
2- Emek sarfetmesizin ve bîr karşılık ödemeksizin mal kazandıran, haksız yere insanların mallarına el koyduran oyunlar da kumar gibi haramdır. Şu halde kumar, masada oynanan her çeşit oyun, (kumara dayalı) yarışlar, piyango biletlerini alıp satmak, cahiliye döneminde Arapların oynadıkları mey-sir gibi oyunlar haramdır. Çünkü bu oyunlarda şer'i bir yol olmaksızın mal zayi edilmekte veya kazanılmaktadır. Kaldı ki, bunlarda şer'an yasak olan zarar da vardır.[266]
Yetim Malı Üzerinde Velilik Yapmak
220- Ve sana yetimleri sorarlar. De ki: "Onların İşlerini düzeltmek, kendileri için daha hayırlıdır. Şayet onların mallarım, mallarınıza katacakolursanız, artık onlar sizin knrdcşlcrinizdir. Allah bozgunculuk yapanları ıslah edicilerden e,ayırd etmesini bilir.Eğer Allah dileseydi size güçlük çıkarırdı. Şüphesiz Allah bütün emirlerinde gaîib ve yaptıklarında hikmet sahibidir.[267]
Bazı Kelimeler:
Babasını yitiren çocuk.Mallarınızı mallarına katacak olursanız... Zorluk ve sıkıntı demektir.[268]
Açıklama:
Araplar, mallarını yetimlerin mallarına katarlardı. "Gerçek şu ki, yetimlerin mallarım haksızlık yaparak yiyenler, karınlarına ancak ateş doldurmuş olurlar"[269]. ayet-i kerimesi nazil olunca sahabiler, mallarını yetimlerin mallarına katmaktan kaçındılar ve onu kendi başına yalnızlığa ittiler. Bu da bazı durumlarda yetimin malı için zararlı oluyordu. Bu nedenle Resulullah (S.AV.)a sordular: "Mallarımızı yetimlerinkine katalım mı? Yoksa mallarını mallarımızdan ayırıp bir tarafa mı bırakalım?" Bu sorularına Resulullah (s.a.v.) şu cevabı verdi: Mallarını mallarınızdan ayırıp bir tarafa bırakmak onların çıkarlarına uygunsa, böyle yapmak hayırlıdır. Mallarını mallarınıza katmak onlar için daha hayırlıysa, böyle yapmak onlar için daha uygundur. Çünkü yetimler sizin din ve soy kardeşlerinizdirler. Onların mallarını iyilikle gözetmeniz gerekmektedir. Eksikliklerden münezzeh Yüce Allah, iyilik yapanla kötülük yapanı bilir. Herkese, yaptığı işe göre karşılık verir.
Cenab-i Allah yetimlerin mallarını mallarınızdan ayırıp bir tarafa bırakmanızı veya muhafaza etmenizi vacip kılarak size zorluk çıkarmak ve sıkıntı verme dileseydi, bunu muhakkak yapardı. Ama O, yetimin çıkarına bakmakta ve sizi zora koşmamaktadır. O, emirlerinde galibtir Yenilmez. Hüküm ve tasarruflarında hikmet sahibidir. Şanı yücedir.[270]
Müslüman Erkeğin Gayrı Müslim Kadınla Evlenmesi
221- Müşrik kadınları, iman etmedikçe nikahlamayın. İman eden bir cariye —hoşunuza gitse de— müşrik bir kadından daha hayırlıdır. Müşrik erkekleri de, iman etmedikçe nikahlamayın. îman eden bir köle —hoşunuza gitse de— müşrik bir erkekden daha hayirlıdır. Onlar ateşe çağırırlar. Allah sizi kendi izniyle cennete ve mağfirete çağırır ve insanlara ayetlerini açıklar. Umulur ki öğüt alıp düşünürler.[271]
Bazı Kelimeler:
Kitabı olmayan (müşrik) kadın.[272]
Önceki Ayetlerle İlişkisi:
Rivayete göre Resulullah (s.a.v.) Önemli bir iş görmek için Mersed bin Mersed'i Mekke'ye gönderdi. Mekke'ye vardığını haber alan Anâk adındaki sevgilisi olan kadın, yanına gelip ona: "Başbaşa kalmayacak mıyız?" diye teklifte bulundu. Mersed, ona: "Yazıklar olsun sana, İslâmiyet bizi birbirimizden ayırdı." dedi. Bunun üzerine kadın ona: "Evlenemez miyiz?" diye sordu. O da Resulullah (s.a.v.) dan izin aldıktan sonra "evet" diye cevap verdi ve yukarıdaki ayet-İ kerime nazil oldu.
Allame Suyûtî şöyle der: Sahabiler bir ayetin anlamını, "Âyet şu konuda nazil olmuştur" diyerek açıklamak isterler. Yani, o ayetin anlamının benzer durumları da kapsadığını açıklamak isterler. Ama eğer nüzul sebebini zikrediyorlarsa, âyetin o sebeplerden sonra indiğini belirtmek istemektedirler. Bu nedenle, yukarıdaki âyetin nüzul sebebiyle ilgili olarak başka bir olayı da zikrederler. Anlatılan olayların hepsi de âyetin anlamıyla ilgilidir.[273]
Açıklama:
Eksikliklerden münezzeh Yüce Allah, müslüman erkeğin, Allah ve Resulüne iman etmedikçe.kitapsız müşrike kadınla evlenmesini yasaklamıştır. Kölelik lekesini ve kişilik zaaflarını taşımakla birlikte mü'mine bir cariye; malı, güzelliği, soyu sopu ile hoşunuza gitse de müşrike bir kadından daha hayırlıdır. Bu müşrike kadın beğeninizi kazanmazsa, onunla evlenmeniz daha da haram olur. Hür olsunlar, cariye olsunlar mü'mine kadınları, iman etmedikçe ve üzerinde durdukları müşrikliği terketmedîkçe müşrik erkeklerle evlendirmeyin. Hür olsun köle olsun mü'min bir erkek, hoşunuza gitse de gitmese de, zenginlik ve itibar sahibi de olsa müşrik bir erkekten daha hayırlıdır. Müşrik ve müşriklerle evlenmenin haram kılınmasının sırrı şudur: Müşrikler, insanı küfre ve sonu cehennem olan her türlü kötülüğe çağırırlar. Çünkü onları kötülükten engelleyecek bir dinleri ve doğru yola erdirecek bir kitapları yoktur. Ayrıca müminlerle müşriklerin tabiatları arasında zıtlık ta vardır. Birinin kalbinde nûr, diğerİninkinde karanlık ve sapıklık vardır. Cenab-i Allah kendilerini kötülüklerden yasaklayıp doğru yolu gösterdiği mümin kullan aracılığıyla insanları cennete ve cennet nimetlerine davet etmekte,, kendi izin ve iradesiyle mağfirete çağırmaktadır. Eksikliklerden münezzeh olan o yüce yaratıcı, dünya ve ahiretlerinde müslümanlar için yararlı olan ayet ve hükümlerini açıklamaktadır. Bunlardan biri de, anlamını açıklamaya çalıştığımız yukarıdaki ayettir. Bunları İnsanlara açıklıyor ki, belki düşünüp te ibret alırlar, emrine asla aykın davranmaz ve şeytanın peşine takılmazlar.[274]
Ayetten Çıkarılacak Hükümler:
1- Müşrike kadınla evlenmek, hiç bir şekilde doğru olmaz. Yahudi ve Hıristiyan gibi ehl-i kitap kadınlarla evlenmeye, îslam hukuku izin vermiştir.
2- Yüce İslam hukuku, müslüman erkeğin ehl-İ kitap kadınla evlen-mesiyle,ehl-İ kitap erkeğin müslüman kadınla evlenmesini aynı gözle görmemiştir. Müslüman kadının müşrik erkekle evlenmesini yasaklamıştır. Bunun sırrı da herhalde şudur: Erkekler, kadınlara hâkim durumdadırlar. Onları etkileri altına alırlar. Kadın, duygusaldır. Ehl-i kitap bir erkek, müslüman kadınla evlenirse onu etkisi altına alabilir. Hatta bazı durumlarda bu kadın dinini de değiştirebilir. Çoğu kez kocasından zarar ve eziyet de görebilir. Çünkü kocası onun kitabına ve Peygamberine iman etmiş değildir. Müslümanlarsa İsa ve Musa'nın peygamber olduklarına, kitap sahibi olduklarına, kitaplarının hak olduğuna, asıllarının Allah katından gelmiş olduklarına iman ederler. Bunun tersine müslüman bir erkek,ehl-i kitap bir kadınla evlenirse, bu kadın İslam'ın öngördüğü iyi muamele ve dinî hoşgörüyle karşılaşır, Islamla yakından içli dışlı olursa, bu durum onun İslamı gerçek haliyle kavramasına vesile olur. Müslümanlar, aile yaşantısında kadınlarına iyi davranmakla cinmhıııııııışlnrıhr. Dinde zorluma yokltır. .Şu hakle uluslumun erkekle evlenen elıl-i kitap kadına,dokunacak bir zarar yoktur. Unutmamalıyız ki üstünlük, Allah ve Resulüne aittir. Onur ve üstünlük, müslüman kadının her ne durumda olursa olsun gayr-ı rnüslim erkeğin nikâhı altına girmesine engeldir.
Müşrike kadınla ehl-i kitap kadın arasındaki fark bellidir. Çünkü ehl-i kitap ta bizlerle birlikte Allah'a, ahiret hayatına, hayır işlemenin gerekliliğine kötü işlerden uzak durmanın zorunluluğuna inanmaktadırlar. Müşriklerle dinsizler böyle olmayıp, Allah'ın varlığına, Peygamberlere ahiret hayatına inanmazlar.
Gören kimseyle görmeyen kimse, temiz kimseyle pis kimse, müminle imansız bir olur mu? Şu halde müslüman kadının gayr-i müslim erkekle evlenmesinin haram kılınması, adalet gereğidir.[275]
Hayız Ve Hükmü
222- Ey Muhammedi Sana kadınların ay (adet) hallerini soruyorlar. De ki: "O, bir rahatsızlık (ezâ) dır. Aybaşı halinde kadınlardan uzak durun, temizleninceye kadar onlara yaklaşmayın. Temizlendiklerinde, Allah'ın size emrettiği yerden onlara gidin. Şüphesiz Allah, tevbe edenleri sever, temizlenenleri de sever."
223- Kadınlarınız sizin tarlanızdır; tarlanıza dilediğiniz gibi gelin. Kendiniz için ileriye hazırlık yapın. Allah'a karşı gelmekten sakının. Ve bilin ki;kuşkusuz ona kavuşacaksınız; bunu mü'minlere müjdele. [276]
Bazı Kelimeler:
Her ay kadının rahminden çıkan pis bir kandır. En az süresi, bir gün bir gecedir. Çoğunlukla akış süresi altı ve yedi gündür. En uzun süresiyle onbeş gündür. Fıkıh kitaplarında hayızla ilgili hükümler çoktur.Kadınlardan uzak durun. Bu söz, 'kadınlarla cinsel temasla bulunmayın.' emrinin üstü kapalı bir ifadesidir.Allah'ın size emrettiği yerden... Bu yer de makat, (anus) değil, ferc(yajina)dır. Sizin tarlanızdır. Tohum ekeceğiniz yerdir.[277]
Açıklama:
Yahudiler, aybaşı halindeki kadınlarla ilişkilerinde titizlenirlerdi. Yerken, içerken ve yatarken onlardan uzak dururlardı. Onlara birisi elini sürerse, eli pis ve kirli sayılırdı. Hıristiyanlar, hayız kanıyla diğer kanlar arasında fark görmezlerdi. Bu da müslümanların ılımlı görüşü ve doğru çözümü sormalarına sebep oldu. Bu sorularına Allah tarafından şöyle cevap verildi: Hayız, erkeğe de kadına da eşit ölçüde zarar verir. Tıp ta bunu doğrulamaktadır. Hayız halindeki kadınlarınızla cinsel ilişkide bulunmayın. Cinsel ilişkide bulunmaksızın kanlarınızla oynaşmanızın sakıncası yoktur. Peygamber (s.a.v.) buyurmuşlardır kî: "(Hayız halindeki karılarınıza) cinsel temas dışında her şeyi yapabilirsiniz." Adamın biri Peygamber (s.a.v.) e sormuş: "Karım hayızlıyken ,ona yapmam helal olan nedir?" Peygamber (s.a.v.) cevaben dedi ki: "Belden yukansı senin içindir?'
Hayızdan temizleninceye kadar onlara yaklaşmayın. Guslederek temizlendiklerinde, Allah'ın size emrettiği yerden (fereden) onlarla cinsel temasta bulunun. Çünkü neslin ürediği ve çocuğun doğduğu yer orasıdır. Ama makat (anüs) öyle değildir. Şeriata aykın işlerinden tevbe eden tevbekârlan Cenab-ı Allah sever. Çünkü kadınlara makatlarından yaklaşmak veya fereden de olsa hayızlıyken onlarla cinsel temasta bulunmak bazı kimseler tarafından adet haline getirilmiştir. Fuhuşun pisliklerinden, günah işlemenin kirlerinden, hayız ve nifas gibi her türlü maddi kirden temizlenen kimseleri Allah sever.
Hayızdan temizlenen kadınlarınız sizin tarlanızdır. Rahime atılan sperm hücreleri, tarlaya atılan tohuma benzer. Hikmet sahibi şeriat koyucusu, veciz ve beliğ olan "tarla" kelimesini kullanmakla, evlenmekten maksadın hayva-nî haz değil, nesli çoğaltmak ve sürdürmek olduğuna işaret etmektedir. Allah'ın inayeti de bu yolla elde edilir. "Allah'ın size emrettiği yerden onlara gidin", îlâhi emrinin anlamı da böylece açıklanmış olmaktadır. Çünkü fere dışındaki bir yerden nesli üretmek mümkün değildir. Cenab-ı Allah'ın: "tarlanıza dilediğiniz gibi gelin." mealindeki buyruğunun anlamı şudur: Tohum ekme yeri fere (vagina) olduktan sonra dilediğiniz şekilde kadınlarınızla cinsel temasta bulunun. Dünya ve ahirehnizde size fayda verecek hazırlıklarınızı önecden tamamlayın. Allah'a karşı gelmekten sakının ve bilin ki şüphesiz onunla karşılaşacaksınız. Ey Muhammedi Allah ve Resulüne itaat eden müminleri cennet ile müjdele.[278]
Allah Adıyla And İçmek
224- İyilik yapmanız, günahtan sakınmanız ve insanların arasım düzeltmeniz için Allah'ı yeminlerinize siper kılmayın. Allah işitendir, bilendir.
225- Allah sizi, rastgele yeminlerinizden dolayı değil; fakat kalplerinizin kastettiklerinden dolayı sorumlu tutar. Allah bağışlayandır, yumuşak davranandır.[279]
Bazı Kelimeler:
Siper.Yeminleriniz için.Sözü kuvvetlendirmek için kasıtsız olarak edilen 'Hayır vallahi...', Evet vallahi..! gibi yeminler.
Ebu Hanife'ye göre, lağv yemini şöyle tanımlanır: Kişinin bir şeyin vuku bulduğuna inanarak yemin etmesi, ama sonra da yeminin tersi bir durumun ortaya çıkması. Buna lağv yemini denir.[280]
Açıklama:
İnsan bazen acele ederek iyilik, sadaka ve insanların arasını düzeltme gibi bazı güzel işleri yapmayacağına yemin eder. Ya da kendisi için kötü olan bazı işleri yapacağına yemin eder. Eksikliklerden münezzeh Yüce Allah, bizler için hayırlı olan işler hususunda bizleri aydınlatmakta; yüce adını, iyiliği yasaklayan veya kötülüğe davet eden bir araç kılmaktan bizleri sakındırmak-tadır. Aksine, hayır işlemeyeceğine veya kötü bir iş yapmayacağına yemin eden bir kimse, yeminini bozsun ve yemin kcffıircti Ödesin.
Resulullah (s.a.v.) buyurmuştur ki: "Bir kimse bir iş için yemin eder de başka bir işi daha hayırlı görürse, hayırlı olan işi yapsın ve yemininden dolayı keffaret ödesin." Yüce Allah ta şöyle buyurmuştur: "Sizden faziletli ve varlıklı olanlar, yakınlara, yoksullara ve Allah yolunda hicret edenlere vermeyi azaltmasınlar, affetsinler ve hoş görsünler?”[281]. Ayetin asıl anlamın şöyle . olduğunu söyleyenler de olmuştur: Allah'ı yeminlerinize siper yapmayın. Âyette geçen "eyman" kelimesi, yeminin çoğuludur. Fazlaca yemin ediyorsunuz. Fazlaca yemin eden kimse Allah'a karşı cüretkârca davranmış olur. Onu ulula-maz. "Bir de her yemin eden değersize İtaat etme”[282].Bu kınama ancak maksatlı ve kalben niyetli olarak edilen kesin yeminler içindir. îşte bu tür yeminlerin bozulması haramdır, sahibinin keffaret vermesi gerekir. Keffaretse on yoksula yemek vermek veya onları giydirmek veya bir köle azad etmektir. Fakirlik nedeniyle bunları yapamayan kimsenin üç gün oruç tutması gerekir.
"Evet vallahi", "hayır vallahi" gibi kalpten değil de amaçsız olarak ağızdan çıkan Iağv yeminine gelince, bu tür yeminlerin bozulması ve keffaret ödenmesi söz konusu değildir. Keza bir şeyin vuku bulduğunu zannederek ona göre yemin eden, sonra da yemininin tersi ortaya çıkan kimsenin yemini de böyledir. Tabii bu, Hanefilerin görüşüdür.[283]
Îlâ Ve Hükmü
226- Kadınlarına yaklaşmamaya yemin eden kimseler dört ay bekleyebilirler. Eğer (bu süre zarfında yeminlerinden) dönerlerse, şüphesiz, Allah bağışlar ve esirger.
221- Şayet boşamaya karar verirlerse, kuşku yok ki, Allah işitendir, bilendir.[284]
Bazı Kelimeler:
Yemin ederler.
İla: Kişinin clörf ay veya daha fazla süreyle kendi karısına cinsel temasta bulunmamaya yemin etmesidir. Beklemek.Döndüler.[285]
Açıklama:
Çoğu kez karı koca arasında tartışma meydana geldiğinde koca, bir süre karısına yaklaşmamaya yemin eder. Böyle yapmakla kadına hakaret edilmiş, hakkı çiğnenmiş ve kendisine zulmedilmiş olur. Kadına karşı bu şekilde edilen yeminden ne Allah, nede Resulü hoşlanır. Çünkü bu yeminde kadına dokunacak zararlar vardır. Bu sebeple karı koca arasındaki merhamet bağı da kopmuş olur.
Bu şekilde yemin eden kimse için en çok dört ay süre beklemek vardır. Çünkü bu, iffetli kadının kocasızlığa dayanabileceği en uzun süredir.[286]
Ayetlerden Çıkarılacak Hüküm:
Koca dört ay bekledikten sonra ya karısına dönüp yeminini bozar ve kef-faret Öder.' 'Allah (kulunun işlediği günahı) bağışlayandır. Yaratıklarına karşı da merhametlidir", sözünün anlamı işte budur. Ya da koca bu süre sonunda karısına dönmezse karısını boşar. Boşamaya yanaşmazsa, ona rağmen hâkim boşar. "Boşamaya kesin karar verirlerse kuşku yok ki, Allah, işitendir, bilendir", sözünün anlamı da budur.[287]
Boşanmada Rahmin Temizlenmesi Ve Buna İlişkin Bazı Hükümler
228- Boşanmış kadınlar kendi kendilerine üç aybaşı müddeti beklerler. Şayet Allah'a ve ahîret gününe iman ediyorlarsa Allah'ın rahimlerinde yarattığı saklamaları onlara helal olmaz. Kocaları bu süre zarfında barışmak isterse, kanlarını geri almada (başkalarına oranla) daha çok hak sahibidirler.[288]
Bazı Kelimeler:
Bekleyip sabrederler.Kur1 kelimesinin çoğulu olup Şafii'ye göre aybaşı halinden temizlenmektir. Hanefi'ye göre ise aybaşı halinin ta kendisidir. Ba'l kelimesinin çoğulu olup kocalar manasına gelir.[289]
Açıklama:
Boşanan kadın hayız görenlerden, yani yaşı ne fazla küçük ne de mena-poz dönemine girmiş kadar fazla yaşlı değilse ve de hamile olmayan hür bir kadınsa iddeti, üç adet hali görmesidir. Ama hayız görmeyenlerdense İddeti üç aydır. Hamile kadın, doğurmakla iddetini tamamlar. Bu hüküm Kur'an nassı ile de anlatılacaktır. Cariyenin iddeti, iki adet hali görmesidir. Kur'an-ı Kerim'in "Kendi kendilerine beklerler", ifadesine dikkat et. îddetlerinî tamamlayıncaya kadar sabırla beklerler. Doğrusu kadınların gönlü, iddetin çabucak bitivermesini fazlasıyla ister.
Allah'a ve ahiret gününe sadık ve olgun bir imanla inanıyorlarsa, rahim-lerindeki cenini veya hayız kanını gizlemeleri kendileri için helâl olmaz. Kadın, rahmi üzerinde emindir. Bu hususta o, güvenilirdir. Olgun bir mü'mine değilse, başkalarını şaşırtıp şaşkına çevirir.
Ric'i talakla boşanmış olmaları durumunda kocaları, onları geri alıp evlilik yuvasına geri getirmede başkalarına oranla daha fazla hak sahibidirler. Hikmet sahibi şeriat koyucusu, evlilik bağının kopmaksızın devam etmesini herkesten çok İster. Her ne kadar koca için helâl bir hak ise de, boşama fiili kadar Allah'ın buğz ettiği bir şey yoktur. "Kocaları onları geri almada daha fazla hak sahibidirler", demekle kadının da ric'i talakla boşanmalarda kocasına geri dönebileceğine işaret edilmektedir. Ancak esas alman, kocanın sözüdür. Kadın da kocasının talebine olumlu cevap vermekle yükümlüdür. Yalnız kocanın evine dönüşten maksat, aranın düzeltilmesi olması ve bu dönüşün kan-kocanm yararına olması şarttır. Ama dönüşten maksat intikam almak ve başkasıyla evlenmesini engellemekse, kocanın boşadığı karısını muattal hale getirip zarara uğratması İslâm diniyle bağdaştınlamaz.[290]
Kadınlar Ve Evlilikteki Hakları
228- Kadınların haklan, örfe uygun bir şekilde görevlerine denktir, nız erkekler kadınlardan daha üstün bir dereceye sahihtirler. Allah aziz olandır, Hakîm'dir.[291]
Açıklama:
Veciz olmasının yanısıra, insanlar için genel bir yasa ve yararlı bir ilaçtır bu ayet. Her zaman, mekân ve toplum için uygun olan esnek bir ifade vardır bu ayette. Tıpkı erkekler gibi kadınların da hak ve yükümlülükleri vardır. Çünkü kadın ve erkekten.her biri aklı, kişiliği, düşünce ve yönelimleri olan bir yaratıktır.[292]
Önceki Ayetlerle İlişkisi:
Bu ayetin önceki ayetlerle ilişkisi, hak ve yükümlülüklerin evlilik halinin devamına ve iyi geçinmeye tahsis edilmesini gerekli kılmaktadır. "Yalnız, erkekler, kadınlar üzerine daha üstün bir dereceye sahiptirler", sözüne gelince, burada geçen 'derece' kelimesi, Cenab-ı Allah'ın "Erkekler kadınlar üzerinde yönetici ve hakimdirler."[293] ayetiyIe açıklanmış olmaktadır. Evet bu derece, erkeklerini kadınlar üzerindeki hakimiyetleri, onları yönetmeleri ve onlara nafaka Vermeleridir. Şu halde erkeklerin yükümlülükleri kadınlannkin-den daha fazladır. Hak ve yükümlülüklerin belirlenmesine gelince, helali haram veya haramı helal kılmadıkça bu, genel örfe bırakılmıştır. Bu hakların Kur'an-ı Kerim'de iyi ve güzel kelimeleriyle kayıtlanmış olmasına dikkat etmek gerekir. Amaç, erkekle kadının hak ve yükümlülüklerde tam tamına eşit kılınması değildir. Ama kadının, tabiatının gerektirdiği bazı yükümlülükleri vardır. Aym şekilde tabiatının gerektirdiği bazı haklan da vardır. Yaratılış ve tabiatta kadınla erkeğin eşit olduğunu söylemek akılla bağdaşmaz. Aksine kadın ev ve evle ilgili işler için yaratılmıştır. Erkekse çalışıp hayat mücadelesi vermek için yaratılmıştır. Bu, Resulullah (S. A.V.)'m Hazret-i Fatıma ile Hazret-i AH arasında vermiş olduğu hükümdür. Zira Resulullah (s.a.v.), Hazret-i Fatıma'yı ev işlerini yürütmek ve evin iç işlerini çekip çevirmekle görevlendirmiş; Hazret-i Ali'yi de evin dışarıyla olan işlerini çekip çevirmek, cihad yapmak, hayat mücadelesi vermek ve rızkın peşine düşmekle görevlendirmişti. Bununla kadının durumu ihmal edilmemiş veya yeterliliği, aklı ve bilgisi eksik görülmemiştir. Böyle bir şey asla söz konusu değildir. Böyle yapmakla bilâkis kadın şereflendirilmiş ve kendisine ikramda bulunulmuştur. Çünkü böylelikle o. koruma allına-alınmış olmaktadır. Evdeki bir süs eşyası olarak kabul edildiği için değil de, evdeki görevi ağır, işi çok ve zahmetli olduğu için c\ı\c kalması gerekti KttrülnıttştUr kadının. Çocukları ycfiylirİp lerbiye elmek, yuvayı kurmak ve ümmeti meydana getirmekle görevli değil midir? Vatan,, büyük bir ailedir. Kadın, evinin hanımı olduktan sonra geriye bir şey kalır mı? Şair ne doğru demiş: "Ana öğretmendir, onu hazırlayıp yetiştirirsen, tertemiz bir millet yetiştirmiş olursun!'
Geçim sıkıntılarının zorlamasıyla kadının bazı işlerde çalışması; dini kurallara uyması, ahlaki ilkeleri göz önünde bulundurması ve gençleri fitneye düşürmemesi şartıyla caizdir. "Artık edalı konuşmayın, sonra kalbinde hastalık bulunan kimse kötü şeyler ümit eder. Daima ciddi ve ağırbaşlı biçimde söz söyleyin."[294].
Talakla İlgili Bazı Hükümler
229- Boşanma iki defadır. Ya iyilikle tutmak ya da güzellikle bırakmaktır. Onlara (kadınlarınıza) verdiğiniz bir şeyi geri almanız sizin için helal olmaz. Ancak ikisinin Allah'ın yasalarına uyamayacaklarından korkmuş olmaları (durumu başka). Eğer ikisinin de Allah'ın yasalarına uyamayacaklarından korkarsınız, bu durumda (kadının) fidye vermesinde İkisi için degii-nah yoktur, İşle bunlar Allah'ın yasalarıdır. Onlara tecavüz etmeyin. Kim Allah’ın yasalarına tccüvüz ederse, onlar zalimlerin ta kendileridir.
230- Bundan sonra kadını (üçüncü defa) boşarsa, (kadın) başka bir kocayla nikâhlanmadıkça ona helâl olamaz. Eğer (bu koca da) onu boşarsa, onlar (ilk koca ile karısı) Allah'ın yasalarına uyacaklarına inanıyorlarsa, tekrar birbirlerine dönmelerinde İkisi için de günah yoktur. îşte bunlar Allah 'ın yasalarıdır; (Allah) bilen bir kavim için bunları açıklar.[295]
Bazı Kelimeler:
Dönüşsüz olarak onları güzellikle bırakmak.
Allah'ın hüküm ve yasaları. Onları Tecavüz ediyorsunuz.[296]
Açıklama:
Bu âyetin nüzulünden önce erkek karısını boşar, iddet süresinin sonu yaklaştığında ona geri dönerdi. Böylece onu ne güzellikle nikâhında tutar, ne de uygun tarzda boşardı. Bu başıboşluğa son vermek, boşama ve geri dönme özgürlüğüne bir sınır getirmek için bu ayet nazil oldu. Bu ayetin "Kocaları onları geri almada (başkalarına oranla daha fazla hak sahibidirler", ayeti kerimesini anlam bakımından özelleştirmektedir. Kendisinden geri dönüşün sahih olduğu talâk sayısı ikidir. Bundan sonra kadın ya uygun bir tarzda nikâhta tutulacak ve onunla iyi geçinilecek, ya da güzellikle salıverilecektir. Yani ikinci talaktan ötürü iddeti tamamlanıncaya kadar terkedip ona geri dönmeyeceksin. Salıvermekten kastın, üçüncü talakla boşamak olduğunu söyleyenler de olmuştur. Resulallah (S-A.V) a, ayet-i kerimede boşanmanın iki defa olduğunun zikredildiğî söylenmiş ve "Hani üçüncü talak nerede?" diye sorulmuş, o da cevaben şöyle demiştir: "Veya güzellikle salıvermek vardır." "Teşrih', yani salıverme talak lafızlanndandır. Ayette geçen "Güzellikle" kelimesinden maksat, boşayan kocanın, karısına, gönlünü almak için bir miktar mal vermesidir. Verilen bu mala fikıhçıların bazısı muta' (kendisinden yararlanılan şey) adını verirler. "Güzellikle" kelimesinden maksadın, kadına hiçbir zarar dokundurmaksizın hakkını tam olarak vermek olduğunu söyleyenler de olmuştur.
Kadının çıkarını korumak ve erkeğin taşkınlığım frenlemek için, boşama adabından biri de erkeğin karısını hayız halinde iken değil, temizken bo-şamasıdir. Dahası, bir defada değil de, peşpeşe birer talakla boşamasıdir. Ayet-i kerimede boşama ikidir denmeyip, iki defadır dengesinin sırrı da bu olması gerektir. Olabilir ki kızgın nefisler sakinleşir, sular durulup eski mecralarına döner ve koca, birinci ya da ikinci boşamadan sonra (pişman olup) karısına geri döner. "Sen bilmezsin; olabilir ki Allah, bunun arkasından (gönlünüzde sevgi gibi) bir hal meydana getirebilir![297]
Bîr uğızda talakla boşama durumunda üç talak mı, yoksa bir tuluk mı vaki olur? Kur'an-ı Kerim'de de "Boşama iki defadır", buyurulması gibi, geçerli görüşe göre, bir ağızda üç talakla boşama durumunda bir talak vaki olur. Ayrıca bu doğrultuda İbn Abbas (R.A.) m da bir hadisi vardır: "Resu-lullah (s.a.v.) ile Ebu Bekir zamanında ve Ömer'in halifeliğinin ilk zamanlarında bir ağızda Üç talakla boşama durumunda bir tek talak vaki olurdu. Hazreti Ömer (R.A.) dedi ki: "İnsanlar, ağır davranmaları gereken bir işte (boşamada) acelecilik yaptılar. Bundan böyle bir ağızda üç talakla boşamaları durumunda üç talakın vaki olduğuna hükmedeceğiz" dedi ve öylece de hükmetti!'
Alimlerin çoğunluğu bir ağızda üç talakla boşama durumunda üç talakın vaki olacağı görüşündedirler. Nitekim Hazret-i Ömer, tbn Abbas ve diğerleri de bu görüştedirler. Bir grup alim, bir ağızda üç talakla boşama durumunda sadece bir talakın vaki olacağını söylemişlerdir.
Hazreti Ömer ve ondan sonraki alimlerin çoğunluğu bir ağızda üç talakla boşamayı mubah saydıkları için insanlara karşı bu hususta sert davranmışlardır. Bazı âlimler âyet-i kerimenin zahirine bakarak, boşama meselesinde insanlara kolaylık getirmek, hullecüerden kaçınmak ve sakıncalı hallerden uzak durmak için Hazret-i Ömer'in görüşünden Önceki birinci görüşe dönmüş ve îbn Abbas'ın hadisini tevil etmişlerdir.
Mehir olarak kadına verdiğinizin bir kısmını boşamaya karşılık olarak geri almanız hiç bir halde size helal olmaz. Ancak evlilik hayatında Allah'ın kanununa uyamayacağınızdan korkmanız hali bundan müstesnadır. Allah in kanun ve hükümlerine uyamayacağınızdan korkarsanız, bunun nedeni, koca ise ve koca, karısından hoşlanmayıp, suç ve günah İstemeksizin karısından kurtulmak İsterse, karısına îslamın ruhuyla bağdaşmayacak muamelede bulunmaktan ve aralarında Allah'ın hükümlerinin yerine getirilemeyeceğinden korkarsa, onu güzellikle salıverebilir. Boşayıp salıvermesine karşılık, karısından birşey alma hakkına sahib olmaz. Tersine, ona nafaka vermekle yükümlü olur. Ayrıca, boşamakla günah işlemiş olduğunu bilmesi de gerekir. Çünkü Allah'ın en çok buğzettiği helal şey, boşamadır. Boşama, ancak büyük zorunluluk halinde caiz olur.
Ayrılma sebebi kadından kaynaklanıyor İse; mesela kadın, kendisiyle beraber yaşamaya katlanamayacak derecede kocasından nefret ediyor, kocasıyla geçimsizlik edeceğinden ve Allah'ın emrine muhalefet edeceğinden korkuyor ise, kendisini boşamasına karşılık olarak mehrinİn bir kısmını kocasına geri vermesinin bir sakıncası olmaz. Kocanın da bu durumda ondan bir bedel almasının sakıncası olmaz. Zira ayrılma nedeni kadından kaynaklanmaktadır, îslâm fıkhı kitaplarında 'Hul' adı verilen sey işte budur.
Buhari’nin Ibn Abbas (R.A.)dan rivayet ettiğine göre Abdullah bin Sc-lul'un kızı ve Kays bin Şemmas oğlu Sabit'İn karısı Cemile, Hazret-i Peygam-ber'in huzuruna gelerek dedi ki: "Kendisinden hoşlanmadığımdan ötürü kocama katlanamıyorum, islâm'dan sonra küfre dönmekten (aile nimetine karşı nankörlük etmekten) ve yatağı konusunda (başkasıyla yatarak) ona ihanet etmekten korkuyorum," Hazret-i Peygamber ona sordu: "Bahçesini (kocana) geri verir misin?" (Çünkü mehir olarak kocası ona bir bahçe vermişti.) Cemile, "Evet" deyince, bu defa Hazret-i Peygamber, Cemile'nin kocası Sa-bit'e şöyle dedi: "Bahçeyi kabul et ve onu boşa."
"İşte bunlar, Allah'ın sınırlandır; onlara tecavüz etmeyin. Kim Allah'ın sınırlatma tecavüz ederse, onlar zalimlerin ta kendileridir! [298].Hul' yaptıktan sonra, zevcenin emri olmadan kocanın zevcesine geri dönmesinin sahih olmayacağı hul' hükürnlerindendir. Ama ric'İ talakla, zevcenin emri olmadan da koca zevcesine geri dönebilir.
Ayet-i kerimede "Karısını (önceki İki talaktan sonra) boşar (ve onu salıvermeyi tercih eder) ise..." sözüyle işaret edilen, 'beynûnet-i kübrâ ile vuku bulan 'bain talak'a gelince; bu durumda boşanmış olan kadın başka bir erkekle evlenmedikçe ilk kocasına helâl olmaz. Başka erkekle evlenmesinin şer'i ve sahih bir evlilik olması, zamanla sınırlandırılmış olmaması, nikâh akdine zarar verici bir şartın koşulmaması, bu ikinci kocanın onun balçığım tadma-sı, kadının da onun balçığını tatması şarttır. İkinci koca bu kadını boşar, kadın da iddetini bekleyip tamamlarsa; her İkisi de Allah'ın sınırlarına uyacaklarım ve güzelce geçinebileceklerini zannederlerse, kadının ilk kocasına dönmesine engel bir durum ortada kalmaz. Allah'ın sınırlarım, kötülük ve serkeşlikten uzak, güzel geçim anlamında kullanılması dikkat çekicidir.
Allah, bu kanun hükümlerini en güzel ve en açık bir şekilde açıklamaktadır, bunları bilgi sahibi kimselerden başkaları anlayamazlar. Bunların sırlarını ancak akıllı ve anlayışlı kimseler kavrarlar. Evlenme ve boşanma konusundaki dini hükümlerin, sertçe eleştirildiklerini öteden beri duymaktayız. Şu batılılara da ne oluyor? Günümüzde onlar da boşamayı meşru saymışlar, aile yuvası ve toplumun selameti için bir zorunluluk olarak görmüşlerdir.
Gidiş tarzını doğru ve hareketlerini normal bulmadığın ve aleyhinde ileri sürecek bir delil elde edemediğin bir kadının halâ senin nikâhında kalması, söyler misiniz; dine mi uyar, akla mı uyar? Onu boşamayı meşru saymazsan ne yaparsın? Ey millet! Kendinize gelin ve aklınızı başınıza toplayın. Bunlar Allah'ın sınırlandır. Allah bunları, aklı eren bir kavme açıklıyor. Boşamada bu hakkı kullanmamız İslâm dînine hiç bir zarar ve kötülük dokundurmaz![299]
Boşama Adabı Ve Boşanan Kadına Uygulanacak Muamele Tarzı
231- Kadınları boyadığınızda İddetlerİ sona ererken onları ya iyilikle tutun ya da iyilikle salıverin. Yoksa haklarına tecavüz etmeniz için zararlarına olacak şekilde onları tatmayın. Kim böyle yaparsa artık o, kendisine yazık etmiş olur. Allah'ın ayetlerini de alay (konusu) etmeyin. Allah'ın üzerinizdeki nimetini, size öğüt olsun diye size indirdiği Kİtab'ı ve hikmeti anın. Allah'a karşı gelmekten sakının. Ve bilin ki, Allah her şeyi bilendir.
232- Kadınları boşadığmızda iddetîerini tamamlamışiarsa, —aralarında bilinen (meşru) biçimde anlaşmışlarsa—, kendilerini kocalarına nikahlamalarına engel çıkarmayın. İçinizde Allah'a ve ahiret gününe iman edenler bundan öğüt alır. Bu, sizin için daha.hayırh ve daha temizdir. Allah bilir, siz bilmezsiniz,[300]
Bazı Kelimeler:
İddetlerini tamamlamaya yaklaştılar. Yani onlara zarar vermek amacıyla... Sünnet-i seniye veya söz ve davranışlarda isabetlilik.Hapsetmek, baskı altında tutmak, yasaklamak anlamına gelir.[301]
Açıklama:
Sânı yüce Mevlâmız mealen şöyle buyurmaktadır: Kadınları boşadığı-nızda, iddetlirinİ tamamlamak üzere oldukları zaman üzerinize vacib olan, iki şeyden birisidir: Onları ya güzellikle nikâhınızda tutun, yani eziyet etmeksizin onları kendi nikâhınıza ve ismetinize alın. Ya da kendilerine zarar vermeden güzelce onlardan ayrılın. Boşanmak amacıyla size mal ve fidye vermek mecburiyetinde kalsınlar diye kendilerine geri dönmeyin. Kuşkusuz bu, sizin onlara karşı bir tecavüzünüz olur. Her ne şekil ve suretle olursa olsun, bu yasak fiili işleyen kimse kendi nefsine zulmetmiş, nefsini Allah'ın azap ve gazabına maruz bırakmış olur.
Eksikliklerden münezzeh yüce Allah'ın emirlerine uymakta tembellik etmeyin. Allah'ın ayetleriyle amel etme hususunda gayret gösterin. Sizler tembellik edip Allah'ın emrine uymazsanız, Allah'ı ve emirlerini alaya alan kimseler gibi olursunuz. Allah'ın sizin üzerinizdeki nimetlerini anın. Sayılamayacak kadar çok olan bu nimetlerin en önemlisi İslâm ve İslâm'ın muhkem ayetli Kitab'idır. Peygamberler zincirinin son halkası olan Resulünün, insanlığa tutmuş olduğu hidayet nurudur. Çünkü Allah'ın kitabıyla Resulünün sünneti, sizler için aile binasını en güzel ve en mükemmel şekilde kuracak olan iki düsturdur. Bunlar, her hastalığa karşı faydalı birer ilaçtır. Allah'a karşı gelmekten sakının ve bilin ki, sizin yapmakta olduğunuz veya yapmaya niyetlendiğiniz işlerin hepsini bilir. Ve ona göre size mükâfat ya da ceza verir.
Ey velîler, ey kocalar ve ey yetkisi olanlar! Aralarında anlaşma ve uyuşma hasıl olduğunda, önceki kocasıyla veya başka bir erkekle evlenmesi hususunda, iddetini tamamlamış olan boşanmış kadına evlenme engeli çıkarmak size yakışmaz. "Aralarında..." kelimesini kullanmakla, erkeğin kadını kendisine isteyebileceğine işaret edilmektedir. Mehr-i misil verilip kan koca arasında küfüvv (denklik) sağlanır, haramhk ve şer'i bir sakınca söz konusu olmaz ve şeriat ve Örfe uygun bir tarzda anlaşırlarsa, kadının evlenmesini engellemek sahih olmaz. Bana göre mehir ve mehirde fazla miktarda mal istemek, kadının evlenmesini engellemek için yeterli bir sebep sayılmaz. Güzel ahlâklı ve asalet sahibi, soylu nice fakirler vardır ki, kötü ahlâklı ve servet sahibi zenginlerden daha iyidirler. İşte önceki sayfalarda geçen kanun ve hükümler bunlardır. Allah'a ve âhîret gününe iman edenler, bunlara da inanırlar. İste bunlar, bu hükümleri güzelce kabul eder ve bunlara harfiyen uyarlar.
Bu sizin için daha temizdir. Size bulaşmış olan haramın kirlerini daha iyi arındırır. Irz ve namusunuz ile evleriniz için en temiz ve en pâk düzen budur. Budüzen, şeref ve olgunluğu daha da arttırır. Allah bütün bunları bilir,siz bilemezsiniz. Şu halde onun emrine uyun. Boşama öncesi meydana gelen tartışma ve çekişme, çoğunlukla nefiste kötülüğü harekete geçirir. Şu halde buradavermişolduğumuz öğütler yerinde olmuştur.Ta ki nefsimiza ve hevaya teslim olmayalım.[302]
Süt Emzirmeyle İlgili Bazı Hükümler
233- Anneler çocuklarını tam iki yıl emzirİder. Bu hüküm, süt emzirmeyi tamamlamak isteyen babalar içindir. Onların (annelerin) yiyeceği ve giyeceğini uygun bir şekilde sağlamak, çocuk kendisinin olan babanın üzerine borçtur. Kimseye, güç yetireceğinin dışında (yük ve sorumluluk) teklif edilmez. Anne, çocuğu, çocuk kendisinin olan baba da, çocuğu dolayısıyla zarara uğratılmasın. Mirasçıya da aynı şeyi yapmak bir borçtur. (Anne ve baba) aralarında rıza ile ve danışarak (çocuğu iki yü tamamlanmadan) sütten ayırmak isterlerse, ikisi için de bir güçlük yoktur. Eğer çocuklarınızı (bir süt anneye) emzirtmek isterseniz, örfe uygun olarak vereceğinizi verdikten sonra size bir sorumluluk yoktur. Allah'tan korkup sakının ve bilin ki, Allah yapmakta olduklarınızı görendir.[303]
Bazı Kelimeler:
İki sene demektir.İnsanın güç ve takati.Sütten kesmek demektir. Zira bu durumda çocuk, anasından ayrılır.
Danışma.Cenab-i Allah, boşanma hükümlerini, anlattıktan sonra bu âyetle çocuk emzirme ile İlgili hükümleri anlatmaya başladı. Bunların her ikisi de ev ve aileyi ilgilendiren konulardın[304]
Açıklama:
Boşanmış anneler (boşanmış diyoruz, çünkü burada onlardan söz edilmektedir) çocuklarım mendup olarak emzirirler veya çocuğu başka kadının memesini tutmaz ya da çocuğun babası yoksul olduğu için veya başka bir sebepten dolayı emzirecek bir kadın bulamaz ise o zaman vacip olarak emzirirler. Bu halde anaların bu ilâhi emre uymaları daha da gerekli olur. Çocuklarını tam iki yıl süreyle emzirirler. Bu hüküm, süt emzirmeyi tamamlamak isteyenler içindir. Kalbinde evlat sevgisi bulunan babanın, çocuğunu emziren kadına, emzirmenin bedeli olarak yiyecek ve giyecek vermesi gerekir. Nikâhta veya iddette bulunduğu sürece anaların çocuğu emzirmek için kiralanmaları caiz değildir. Ama İmam Şafii'ye göre bu, mutlak surette caizdir. Emzirme ücreti, ana ve babanın mali durumlarına göre takdir edilir. "Allah kimseye gücünün yeteceğinden fazla bir sorumluluk yüklemez."
Ana çocuğu sebebiyle yiyecek ve giyecekten mahrum bırakılarak veya çocuğu zorla elinden alınarak veya çocuğu emzirmeye zorlanarak zarara uğratılmasın. Babası da çocuğu sebebiyle, gücünden fazla kendisinden yiyecek veya giyecek istenilerek veya ana, onun babalık duygusunu sömürerek çocuk hakkında aşırıya gitmekle ve diğer aksilikleri yaparak zarara uğratılmasın. Amaç, her iki tarafın da çocukları sebebiyle zarara uğratılmamalarıdir.
Babanın malına konan mirasçı da, çocuğun anasına aynı şekilde nafaka ve giyecek vermekle yükümlüdür. Ananın nafakasının, çocuğun malından alınacağını söyleyenler de olmuştur. Çünkü babasının malına mirasçı olan, o çocuğun kendisidir. Şayet malı yoksa, bu nafaka, öldüğü takdirde çocuğa mirasçı olan kimseden alınır. Her halü kârda lafız bu anlamı taşımaktadır.
Tam emzirme süresi iki senedir. Çocuğun yararına olarak babayla,emzi-ren kadın,aralarında anlaşarak çocuğu iki yıl dolmadan sütten kesmeyi isterlerse, genel maslahat bunu gerekli kıldığı için sorumlu olmazlar. Hamilelik, hastalık veya nafaka vermeme gibi sebeplerden dolayı çocuklarınızı yabancı kadınlara emzirtmek isterseniz, emziren kadına Örfe göre uygun olarak ücretini ödemeniz koşuluyla, sîze bîr sorumluluk ve günah yoktur.
Şüphesiz bu, çocuğun daha iyi korunmasına vesile olur. Bu, erkeklik sığasının dişilik sigasma galip kılınarak hem babalara, hem de analara yapılan bir hitaptır. Bununla da işaret edildiği gibi kadının, emzirme konusunda babayla ortak ve kendisine danışılan bir şahsiyet kabul edilmesi zevk ve edep gereğidir. Çünkü emziriiecek olan onun da çocuğudur. Her hususta, özellikle anılan hükümlerde Allah'a karşı gelmekten sakının. Ve bilin ki, Allah yapmakta olduklarınızdan haberdardır herşeyi görendir. Amellerinize göre size karşılık verecektir.[305]
Kocası Ölen Kadının İddeti
234- İçinizden ölenlerin (geride) bıraktığı eşler, kendi kendilerine dört ay on (gün) beklerler. Bu bekleme süresini doldurduklarında, artık onların meşru bir şekilde yaptıklarından ötürü size sorumluluk yoktur. Allah, yapmakta olduklarınızdan haberdardır.[306]
Bazı kelimeler:
Terkederler,îddetlerini, bekleme sürelerini doldurdular.[307]
Açıklama:
İslâm hukukunda iddet, rahmin temizlenmesi veya Ölen koca için, karısının gerekli yası tutması için meşru kılınmıştır. Boşanan kadının iddeti bu nedenle üç aybaşı halini görmek şeklinde takdir edilmiştir. Kocası ölen kadına gelince, eğer hamile değilse iddeti, dört ay on gündür. Şayet hamileyse, iddeti, kocasının ölümünden bir saat sonra bile olsa, doğum yapmasıyla tamamlanmış olur. Hanefilere göre boşanmış olup iddet beklerken kocası ölen hamile kadının iddeti, kocası için yas tutmuş olması amacıyla iki süreden en fazla olanıdır. (Yani kocasının vefatından sonra, doğurması dört ay on günden sonra vuku bulacaksa iddeti doğum yapmasına kadar devam eder. Doğum yapması dört ay on günden önce vuku bulursa, iddeti, doğum olayı nazar-ı itibara alınmaksızın dört ay on gün süre beklemekle tamamlanır.) İslâm hukuku koca dışında kalan kimseler İçin, mesela kardeş veya diğer bir akraba için üç günden fazla yas tutulmasını meşru kılmamıştır.
Kocası ölen kadın küçük te olsa büyük te olsa, kocası kendisiyle gerdeğe girmiş olsa da olmasa da hep aynı iddeti bekler. Çünkü İddet, kadının ölen kocaya yas tutması ve buna bağlı olarak rahminin temizlenmesi için tutulur.
liy veliler ve kadınları kontrolünde tutan kimseler! İddet sona erip günleri tamamlanınca, kadınların kendi kendilerine yaptıkları süslenme, evden dışarı vıknıa ve şeriate uygun biçimde evlenmek için kendilerini erkeklere arzet-nıe gibi işlerinden dolayı sorumlu olmazsınız. Allah, yapmakta olduklarınızı görür ve haber alır. Kadınların şeriate uygun olarak yaptıkları işlerden ötürü velilerin sorumlu tutulmayacakları bildirildiğine göre bu ayetten çıkarılacak hüküm şudur: Hâkimler, veliler ve yetkisi olan herkes, evden dışan çıkıp şeriate uygun olmayan işleri yapmaları durumunda, kadınları sorguya çekip cezalandırabilirler. Çünkü kadınların yapacakları gayr-ı meşru işler toplumu bozar ve yok eder. Bakınız Cenab-ı Allah ne buyuruyor: "Ey Peygamber! Hanımlarına ve kızlarına söyle!' Bakınız burada kadınlara değil de Peygamber (s.a.v.) e emir verilmektedir. Bu da biz erkeklerin, kadınlarımızın yaptıkları işlerden sorumlu tutulacağımızı göstermektedir.[308]
Kocası Ölen Kadını İstemek Ve Bunun Usulü
235- (Kocası ölen ve iddet bekleyen) kadınları nikahlamak isteğinizi (kendilerine) sezdirmenizde yahut böyle bir isteği gönlünüzde saklamanızda sizin için bir sorumluluk yoktur. Allah, sizin muhakkak onları anacağınızı bilmektedir. Yalnız meşru sözler dışında onlarla gizlice anlaşıp vaadleşme-yin. Bekleme süresi tamamlanıncaya kadar nikâh akdi yapmaya kesin karar vermeyin. Ve bilin ki Allah, kalbinizden geçeni bilmektedir. Artık ondan sakının. Ve bilin ki, şüphesiz Allah bağışlayandır. (Kullara) yumuşak davranandır.[309]
Bazı Kelimeler:
Ta’riz: Muhataba, maksadı o İş için kullanılan kelimelerden başka kelimeler telaffuz ederek anlatmaktır. Tabii bu başka kelimeler de, kast edilen anlamı karine vasıtasıyla uzaktan uzağa da olsa taşırlar. Hit-be kelimesi 'hitab' veya 'hatb' kökünden alınmış olup, Önemli bir durum ve olay anlamını ifade eder.
Hitbe ise, bilinen ve Örfe uygun vesilelerle, erkeğin bir kadınla evlenmek istemesidir.Kalpte saklamak.
Gizlice.Kesin karar vermeyin. Ayetten kastedilen anlam şudur: Hemen nikâhı akdetmeye, nikâh düğümünü bağlamaya yaklaşmayın.[310]
Açıklama:
Ric'i talakla boşanan kadına, başka bir erkeğin, talipli olduğunu sezdirmesi doğru olmaz. Çünkü o, iddet beklemekteyken kocasının nikâhı altındadır. Kocası Ölen kadına gelince —bain talakla boşanan kadın da buna kıyaslanır—, başka bir erkeğin açıkça ifade etmeksizin evlenme İsteğini ona sezdirmesini veya bu isteğini gönlünde saklamasını islâm Hukuku caiz görmüştür. Çünkü bu, gönülden geçen tabii bir haldir. Bu nedenle Cenab-ı Allah bunu, ruhsat yönünü açıklayan bir ifadeyle birleştirmiştir: "Aliah, sizin muhakkak onları (kadınları kalplerinizden geçirip gönüllerinizde) anacağınızı bilmektedir?' Bu gibi bir hali gizlemeniz size zor gelir. Öyleyse onları anabilirsiniz. Yalnız belirgin ifadeler kullanarak onlarla nikâh hususunda vaadleşmeyin. Çünkü bu zararlı bir şeydir. Böyle yapmanız hiçbir halde ne zevk, ne de edep bakımından size yaraşır. Ancak şer'an çirkin sayılmayan örfe göre, uygun sözlerle, evlenmek istediğinizi onlara sezdirmenizin bir sakıncası yoktur. Bu da edepli insanların iffetli sözleri ve gizli işaretleriyle olur. Nitekim Peygamber (s.a.v.) Efendimiz de, kocasının Ölümünden sonra Ümmü Seleme'ye, Allah katındaki derecesini anlatarak böyle yapmıştı.
Yazılan iddet süresi sona erinceye kadar nikâh akdini yapmaya kesin karar vermeyin. Kocası ölen kadının dört ay on gün süreyle iddet beklemesini Allah farz kılmıştır. Bilin ki, Allah gönüllerinizde sakladıklarınızı ve daha da gizli olan şeyleri bilir. Şu halde O'ndan sakının. Ve bilin ki, Allah yaptığınız taşkınlıkları bağışlayıcıdır.. Günahlarınızı affedicidir. Yumuşak davranan ve çabucak cezalandırmayandir.[311]
Ayetten Çıkarılacak Hükümler:
1- İddet beklemekte olan kadına açıkça evlenme teklifinde bulunmak doğru değildir.
2- Evlilik hukuku ve rahmin temizlenmesi göz önüne alınarak, iddet süresi tamamlanmadan önce. kadını nikahlamak, kesinlikle haramdır.[312]
Gerdeğe Girmeden Boşanan Kadın Ve Hakları
236- Kendilerine el sürmediğiniz (cinsel ilişkide bulunmadığınız), menilerini de takdir etmediğiniz kadmlan(nızı) boşamanızda sizin için bir sorumluluk yoktur. Bu durumda, zengin olan kendi gücü oranında, fakir de kendi gücü oranında örfe uygun bir şekilde onları yararlandırmali. (Böyle yapmak) iyilik edenler üzerine bir borçtur.
237- Eğer onlar için mehir takdir eder de, el sürmeden (kendileriyle cinsel ilişkide bulunmadan) onları boşarsanız, bu durumda —kendileri ya da nikâh bağı elinde olanın bağışlaması hariç- takdir ettiğiniz (mehr)in yansı onlanndırt Sizin bağışlamanız, takvaya daha yakındır. Aranızdaki fazileti (ve iyiliği) unutmayın. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızı en iyi görendir.[313]
Bazı Kelimeler:
Günah. Yani sizin için bir sakınca yoktur. Onlarla cinsel temasta bulunursuriuz. Onlar için bir farz (mehir) takdir edersiniz.
Zengin. Fakir.Miktarı.[314]
Nüzul Sebebi:
Rivayet olunduğunu göre ensardan birisi, kendisi İçin mehir (takdir etmediği bir kadınla evlenmiş, sonra da kendisiyle cinsel temasla bulunmadan onu boşamiş, bunun üzerine yukarıdaki ayet nazil olmuştu. Peygamber (s.a.v.), adama şöyle demişti: "Takkenle de olsa onu (kadını) yararlandır"[315]
Açıklama:
Ey kocalar! Kendileriyle gerdeğe girmeden ve kendileri için bir mehir belirlemeden kadınlarınızı boşarsaniz, mehir veya mehr-i misil vermeniz gerekmez. Ama kadınlara müt'a vermeniz gerekir. Mut'a boşamış olduğu kadının gönlünü almak için kocanın ona verdiği şeydir. Bu müt'anm miktarı, kocanın mali durumuna göre değişir. Bazı fıkıhçilara göre müt'a, kendisine me-hirden bir miktar verilmesi gereken kadın için vacip olan bir haktır. Diğer boşanmış kadınlar için, şeriat ve mürüvvete göre güzel bir tarzda verilmesi müstahap olur. Bu, güzel muamelede bulunanlar üzerine bir haktır.
Bir mehir belirlenen kadın, gerdeğe girilmeden boşanırsa, kendisinin veya velisinin bağışlaması hali dışında her hal-ü kârda belirlenen mehrin yansını alır. Sizin bağışlamamzsa takvaya daha yakındır. "Elinde nikâh düğümü bulunan kişiden kastedilen, kocadır" diyenler de olmuştur. Kocanın bağışlamasından maksat, kocanın nikâh akdi esnasında gerdeğe girmeden önce karısına vermiş olduğu mehrin yansından feregat etmesidir, iyilik ve güzel muamele yolunda biribirimize üstünlük sağlamaya çalışmayı unutmayın. Bağışlamak hepiniz için hayırlıdır. Allah, yapmakta olduklarınızı görendir. O, herkesi, iyi niyet ve ameline göre Ödüllendirir.[316]
Namaza Devam Etmek
238- Namazlara ve (özellikle) orta(ikindi) namaza devam edin.Allah’a gönülden boyun eğerek namaza durun.
239- Eğer korkarsanız yaya veya binekte iken kılın.Güvenliğe eriştiğinizde ise, Allah’ı, size bilmedikleinizi nasıl öğrettiyse öyle anın.[317]
Bazı Kelimeler:
Muhafaza edin, sağlam kiîarak namazlara devam edin. Orta veya daha faziletli olan. Kuvvetli görüşe göre, bununla ikindi namazı kastedilmiştir.Kıyam halindeyken Allah'ı ananlar. Boyun büküp gönülden ibadete devam edenler.[318]
Açıklama:
Namaz dinin direğidir. Günde beş kez tekrarlanan ilk amelî rükündür. Nefsi temizlemede namazın önemli rolü vardır. O bir akarsu gibidir. Namaz kılan kimse bir günde orada beş defa yıkanır. Artık kendisinde kirden eser kalır mı? Bütün bunlardan ötürü namaz korumakla (devamlı kılmakla) emr olunmuşuz. Namazın ev ve aileyle ilgili hükümler arasına konularak ele alınması, evlerimizin, evlerimizdeki şeylerin ve de nefislerimizin bizi namazdan alıkoymaması gerektiğine işaret etmektedir. Yine namazın bu konumda ele alınması, namaz kılmanın ve Allah'la beraber olmanın, ruhu temizleyen, çoğunlukla ailede vukubulan bunalımlara neden olan ruhtaki sıkıntılın gideren bir etken olduğuna İşaret etmektedir. "Sabır ve namaz ile yardım dileyin." Her hal-ü kârda namazı koruyun. Namaz sizi her türlü keder ve üzüntüden ve kötülükten korur. Bu namaz, özellikle İkindi namazıdır. Zira Hendek Savaşı gününde Peygamber (s.a.v.) efendimiz şöyle buyurmuştu: "Bizi orta namazdan, ikindi namazından alıkoydular."
Dedikleri gibi ikindi namazının vakti, öğlenle akşam namazları arasında orta bir yerdedir. İkindi namazı işte bu anlamda orta namazdır. Başkalarını değil de sadece Allah'ı, korkup sakınarak anın. Namazın önemine ve bir mazeret nedeniyle de olsa müslüman bir kimsenin onu terketmesinin sahih olmayacağına işaret için, mealen şöyle denilmiştir: Can veya mal veya namus korkusu da söz konusu olsa namazı terketmenin mazereti yoktur. Aksine her ne halde olursanız olun, piyade veya süvari, yürürken veya dururken, her ne konumda olursanız olun, her ne şekilde olursa olsun namazı kılın. Güvenliğe girdiğinizde, Allah nasıl size korku ve güvenilk hallerinde namazın niteliğiyle ilgili ve bilmediklerinizi öğrettiyse, siz de aynı şekilde Allah'ı anın.[319]
Kocası Ölen Kadının Hakkı
240- Sîzden zevcelerini geride bırakarak öienler, (evlerinden) çıkarıl-maksızm, senesine kadar yararlanmaları için eşlerinin geçimini sağlayacak şeyi vasiyet etsinler. Ama onlar, (kendiliklerinden) çıkarlarsa, artık onların meşru olarak yaptıklarından ötürü size sorumluluk yoktur. Allah güçlüdür, Hâkim 'dir.
241- Boşanmış (kadm)ları, haksızlıktan sakınanlara bir borç olmak üzere uygun bir surette faydalandırma vardır. Bu, takva sahibi kimseler üzerinde bir borçtur.
242- İşte Allah, size ayetlerini böyle açıklar; umulur kî, düşünürsünüz.[320]
Açıklama:
Sizden Ölmek üzere olup geride eşler bırakacak olanların, senesinin sonuna kadar devam edecek yararlanma ve geçim paylarının eşlerine verilmesini vasiyet etmeleri gerekir. Yani anlayış ve edep gereği olarak mirasçıların, kocası ölen kadını bir yıl geçinceye kadar evden çıkarmamaları ve nafakasını kesmemeleri gerekir. Şu haide geride kalan kadın, bir yıl süreyle kocasının malından nafakasını alabilecektir. Kendi dört ay on günlük iddetini tamamladıktan sonra evden dışarı çıkıp süslenmek, gibi işleri şeriate aykırı olmamak kaydıyla yapması halinde, mirasçılar için bir sorumluluk yoktur. Allah üstünlük sahibidir.. Her işini hikmetlice yapar.
Boşanan kadınlara mutlak surette müt'a verilir. Mut'a miktarı mali durumlarına uygun olarak eşler tarafından belirlenir. Miktarın belirlenmesi hususunda anlaşamazlarsa, miktarı kadı belirler. Bu hüküm genel olup, kendileriyle gerdeğe girilmeden önce veya girildikten sonra boşanan kadınları kapsar. Her ne kadar vaciplik ve mendupluk bakımından bu müt'a'nın hükmü fark-iı olsa da durum böyledir. Bu, takva sahibi kimseler üzerine bir haktır.[321]
Milletler Nasıl Diriltilir?
243- Binlerce kişinin ölüm korkusuyla yurtlarından çıktıklarım görmedinmi? Allah onlara: "Ölün"dedi. Sonrada onları diriltti. Şüphesiz Allah, insanlara bol nimet verir. Fakat insanların çoğu şükretmezler.
244- Allah yolunda savaşın ve bilin ki, şüphesiz Allah işitendir, bilen dir.
245- Allah'a, karşılığını kat kat arttıracağı güzel bir borcu verecek olan kimdir? Allah daraltır ve genişletir. Ve siz O'na döndürüleceksiniz.[322]
Bazı Kelimeler:
Görmedin mi? Şaşkınlık uyarma ve teşvik etme anlamında bir soru kalıbıdır. Çünkü hakiki anlamda soru sormak, Allah'a nisbet edilemez ölüm korkusu.Allah'a borç verir. Allah rızası için sadaka verir.Üzerİne bir mislini ve bir mislini daha ekler.[323]
Açıklama:
Düşmanları, üzerlerine gelince onlarla savaşan ve ölüm korkusundan dolayı can havliyle yurtlarım terkeden binlerce kişilik topluluktan oluşan kavmin haberini duymadın mı? Onların bu hale düşmeleri sadece korkak ve gevşek olmaları,, Allah'a ve Peygamberlerine inanmamalarından ötürü olmuştur,'Düşmandan kaçarak yurtlarım terk ettiklerinde Cenab-ı Allah onlara: "ölün" dedi. Çünkü düşmanı onlara yalip kıldı. Düşman onları zİllolc düşürdü. D(\ş-uranın onları aketmesi, sadece korkaklıklanndan ötürü olmuştur. Düşman onlara hezimet ve yenilgi acısını tattırdı. Fahiş hatalarının farkına vardılar. Bu da onların bîr araya gelip ittifak kurmalarına; yardımlaşarak, candan ve değerli şeylerinden vaz geçerek fedakarca düşmana karşı savaşma yoluna girmelerine neden oldu. Onlar bir süre Ölmüşler, sonra Allah onları dirütmişti. Allah'ın milletlere uyguladığı kanunu, sünneti buydu. Allah'ın sünnetinde asia değişiklik göremezsin.
İyilerini kötülerinden ayıran, musibetlere uğratarak ve düşmanla karşılaştırarak insanları sınava çeken Allah, şüphesiz insanlara karşı fazilet sahibidir. ' 'Olaylar yiğit kimseleri doğurur!1 sözü, çok doğru söylenmektedir. Olaylar, milletleri de doğurur. Fakat insanların çoğu, bu nimetine karşı Allah'a şükretmemekte, tersine bunu bir musibet olarak düşünmektedirler.
Ayet-i kerime, milletlerin ölümünün çoğunlukla İki nedene dayandığına işaret etmektedir: 1- Korkaklık ve.sebatsızlık, 2- Cimrilik ve Allah yolunda mal harcamamak. Bu nedenle Cenab-ı Allah önceki âyetten sonra "Allah'a güzel bir borç verecek olan kimdir?" ayet-i kerimesini zikretmiştir. Allah, insanların, kendi rızası için mallarım harcamalarını teşvik etmiştir. Çünkü Allah yoluna mal harcamak, karz (borç) kelimesiyle ifade edilmiştir. Göklerin ve yerin hazinelerine sahib olan, dilediğine rızkı bol bol veren, dilediğine de ölçülü veren Allah'a güzel bir borç verecek olan kimdir? O'na borç verene, verdiğine karşılık kat kat fazlasıyla sevap verecektir. Bu sevabının miktarını Allah'tan başka kimse bilemez. "Allah'tan daha doğru sözlü kim vardır?"
Eksikliklerden münezzeh Yüce Allah, her ne kadar kendisinin yoluna sadaka vererek malını harcayıp dağıtsa da, dilediği kişiye bol bol rızık verir. Dilediğine de —bu kimse her ne kadar cimrilik edip malını elinde tutsa da— rızkı dar ve ölçülü verir. Mal ve dünya işi Allah'ın kudretindedir. Dönüş ve yöneliş O'nadır. Ey mü'minler! Dilediğinizi yapın. "Çalışın. Çünkü yaptıklarınızı Allah da, Resulü de, mü'minler de görecektir. Hepiniz mutlaka ğaybı ve hazin bilen Allah'a döndürüleceksiniz."[324]
Talut Ve Culut’un Kıssası
246- (Ey Resulüm!) Musa'dan sonra tsrailoğulîarının önde gelenlerini görmedin mi? Hani Peygamberlerinden birine: "Bize bir hükümdar gönder de, "Allah yolunda savaşalım!' demişlerdi. O: "Ya size savaş farz kılındığı halde savaşmayacak olursanız?" demişti. Onlar: "Niçin Allah yolunda savaşmayalım? Yurtlarımızdan çıkarıldık, çocuklarımızdan uzak bırakıldık!' dediler. Ama onlara savaş farz kılındığında, az bir kısmı dışında (çoğunluğu)
yüz çevirdiler. Allah zalimleri bilir.
247- Peygamberleri onlara şöyle dedi: "Allah, Talvt'u sîze hükümdar ohıruk gönderdi." Onlar: " ken ve ona mal bolluğu verilmemişken, hükümdarlık nasıl onun olur?" demişlerdi. O şu cevabı verdi: "Doğrusu Allah size onu seçti. Bilgi ve vücutça gücünü arttırdı." Allah, hükümdarlığı dilediğine verir. Allah her şeyi kaplar ve bilir.
248- Peygamberleri onlara şunu da söyledi: "Onun hükümdarlığının alameti, size sandığın gelmesidir, onda Rabbinizden gelen bir güven duygusu ile Musa ailesinin ve Harun ailesinin geriye bıraktıkları (Tevrat levhalarından bir şeyler vardır. Onu melekler taşırlar. Eğer inanmışsanız bunda şüphesiz sizin için bir delil vardır''
249- Talut, orduyla birlikte (Kudüs '(en) ayrıldıktan sonra dedi ki: ' 'Doğrusu Allah sizi bir nehirle sulayacaktır; Kim bundan İçerse, artık o benden değildir. Ve kim de —eliyle bir avuç avuçlayanlar hariç— onu tadmazsa, o bendendir!' Az bir kısmı dışında sudan içtiler. O ve kendisiyle birlikte iman edenler nehri geçince onlar: "Bu gün Calut'a ve ordusuna karşı (direnecek) gücümüz yok.'' dediler. Kuşkusuz Allah 'a kavuşacaklarını bilenler ise (şöyle) dediler: "Nice az bir topluluk, daha kalabalık bir topluluğu Allah'ın İzniyle yenmiştir; Allah sabredenlerle beraberdir."
250- Onlar, Calut ve askerlerine karşı (savaş meydanına) çıktıklarında dediler ki: "Rabbimiz bize sabır ver, sebatımın artır ve kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et."
251- Böylece onları, Allah'ın İzniyle bozguna uğrattılar. Davut da Calut'u öldürdü. Allah o'na hükümdarlık ve hikmet verdi; Ona dilediğinden öğretti. Eğer Allah'ın, insanları birbiriyle savması olmasaydı, yeryüzü mutlaka fesada uğrardı. Ancak Allah, alemlere karşı lütuf sahibidir.
252- Ey Muhammedi İşte bunlar, Allah'ın âyetleridir. Onları sana hak olarak okuyoruz. Sen şüphesiz peygamberlerden birisin.[325]
Bazı Kelimeler:
Soru ve olumsuzluk manasını taşıyan bir terkibtir. İsrailöğul-larınm önde gelenlerinden haberdar olman gerekirdi.Kavim ve Raht gibi insan topluluğu demektir. Bunlara mele' (göz doyuran) denildi. Çünkü bir araya geldiklerinde heybet ve ürküntü verme bakımından göz doyururlar.Onu seçti.Gelişip genişleme.İçinde Tevrat'ın muhafaza edildiği sandık. Rivayete göre tahtadan yapılmış olan bu sandık, altınla kaplanmıştı.İçinde, kalplerinizi huzur ve güvene kavuşturacak şeyler vardır.Yaygın görüşe göre bu bakîyye (kalıntı), Tevrat levhalanyla Musa'nın asası ve Harun'un sarığıdır. Ordusuyla birlikle şehirden ayrıldığında... Sizi imtihan edicidir.O'nu tadar.[326]
Açıklama:
Ya Muhammedi İsraüoğullanmn önde gelen topluluğu hakkında bilgi sahibi olmadın mı? Bunlar Hazret-i Musa'dan sonra yaşamışlar, o zamanlar —adı Kur'an'da belirtilmeyen, ama Samoel olduğu söylenen— Peygamberlerine şöyle demişlerdi: "Yönetimimizi üstlenecek ve bize komuta edecek bir hükümdar bize seç!' Düşmanın ülkeden kovulması, şüphesiz Allah yolunda yapılan bir savaştır. Nitekim Kur'an-i Kerim de bunu ifade etmektedir: "Allah yolunda savaşalım" Ama Peygamberleri, hikmet ve tecrübe sahibi bir bilge kişi gibi durumu açıklayarak onlara şöyle dedi; "Ey millet! Sözlerinize uymayan davranışlar sergileyeceğinizden korkarım. Görüşümün yanlış veya doğru olduğunu, zaman gösterecekir." Peygambere cevaben dediler ki: "Bize ne olmuş ki, Allah yolunda savaşmayacağız? Bize ne belâ geldi ki, Allah yolunda cihad etmeyelim? İşte, savaş sebebi de çıktı: Yurtlarımızdan çıkarıldık. Mallarımızdan ve evladımızdan olduk."
Kendi istekleri üzerine savaşmak onlara farz kılındığında ise; olaylar onları oîgunlaştirmadiğı, nefisleri temiz ve doğru olmadığı, Peygamberleri aralarında olduğu haide, ruhları nur ve imanla dolu olmadığı için pek azı dışında onların çoğu yüz çevirdiler; kendi nefisleri İçin mazeretler ileri sürdüler. Ölü milletler İşte böyledirler. Gaspedilen haklarını geri almak, yurtlarım savunmak için Allah yolunda cihadı terketme nedeniyle nefislerine zulmedenleri Allah elbette bilir.
Kendisinden, başlarına geçecek bir Hükümdar istedikleri zaman, Peygamber Samoel ile kavmi arasında geçen kıssanın ayrıntıları şöyledir: Peygamberleri onlara dedi ki: "Doğrusu Allah, Talut'u hükümdar olarak size seçti." Düşünce yönünden henüz çocukluk devresini geçememiş şu zayıf milletlere bak. İşin aslıyla değil, ayrıntılarıyla uğraşıyor; Hakikati bırakıp şekle yöneliyorlar. Bunlar nerede, Allah kendilerinden hoşnud olsun o şerefli Sahabiler nerede? Sahabilerin başına henüz yeni yetişme genç bir delikanlı olan Zeyd oğlu Üsame komutan olarak tayin ediliyor. Askerler arasında Ebu Bekir, Ömer, Ali ve diğerleri gibi erkek ve yiğit kimseler vardır. Allah onları gönüllerimizde yaşatsın!
Akıllarının kıtlığına rağmen kendilerini pek beğenen Israiloğullannm, kendi Peygamberlerine verdikleri cevaba bakın: "O bize nasıl hükümdar olur? Hü-kürndarhk ve reislik konusunda biz ondan daha fazla hak sahibiyiz. Çünkü hükümdarlık öteden beri bizdedir. Talut fakirdir, zengin değildir!' Onlar hükümdarlığın sanki miras yoluyla gelen bir hak olduğunu, hükümdar olabilmek için zenginliğin temel bir şart olduğunu zannetmişlerdi. Peygamberleri onlara dedi ki: "Allah onu beğenip seçti. Size düşen, sadece itaat etmektir. Allah, ancak
sizin için hayırlı ve yararlı olanı seçer. İdrâki geniş, görüşü isabetli olsun diye Allah onu ilim bakımından güçlü kıldı. Komutanlık ve savaş işleri için güç sahibi olsun, göz doyuracak derecede heybetli görünsün diye onu vücut bakımından da güçlendirdi. Eksikliklerden münezzeh yüce Allah, mülkü (hükümdarlık ve yöneticiliği) dilediğine verir. O'na itiraz edilemez. Kullarından bu işi kimin hakedeceğini, kimin haketmeyeceğini en iyi bilen O'dur.
israiloğulları, Talut'un üzerlerine hükümdar olarak seçilmesinin hikmete , uygun olduğuna dair Peygamberlerinin kendilerine yaptığı telkinlerle ikna olmadılar; tam tersine inatçılıklarında devam ettiler. Cenab-i Allah, Talut'un hükümdarlık ve komutanlığının doğruluğuna ilişkin maddi delili İsrailoğul-Iarma göstermesi için Peygamber Samoel'e vahyetti. Onun hükümdarlığının delili, size bir tabut'un (sandığın) gelmesidir. —Tabut'un İsrailoğulları nez-dinde büyük bir önemi vardı. Aşırılığa gittiklerinde bu tabut bir süre için ellerinden alınmıştı. Sonra Peygamberleri, onu Talut'un evine dönüşünü, Talut'un hükümdarlığının doğruluğuna İlişkin bir delil olarak ileri sürmüştü. —Özellikle savaş esnasında onu taşıdığınızda tabutta kalplerinizi huzura kavuşturacak, gönüllerinizi rahatlatacak bir dinginlik ve güven vardır. Onda Musa ve Harun'dan kalma şeyler vardır. Şerefli ve kerametli olduğu için, melekler tarafından taşınarak size getirilecektir.
Bütün bunlar, Allah'ın Talut'u sizin için bir kumandan olarak seçtiğine delâlet etmiyor mu? Ama onlar nihayet Yahudi idiler. Zaten onlar hep böyle yaparlar. Bu kıssada alınması gereken ibret ve öğütler vardır. Hem de uzun uzun düşünülmesi gereken İbret ve öğütlerler...
Peygamber Muhammed (s.a.v.) in zamanında yaşamakta olanlar için de bu kıssada ibret ve Öğütler vardır. O, okur yazarlığı olmayan, ümmi bir Arap Peygamber olduğu halde bu kıssayı size anlatıyor. Bunu nereden öğrenmiştir, dersiniz?
Talut, ordusuyla beraber Kudüs'ten ayrıldığında askerlerinin, gerçekten savaşa niyetleri olup olmadığını öğrenmek için bir şeyle sınamak istedi. Hikmetten anlayan bir kumandan, ordusu hakkında bir zanna kapıldığında, durumlarına vakıf olmak için onları işte böyle imtihan eder.
Talut, askerlerine şöyle dedi; "Allah —O sizin iç yüzünüzü herkesten çok daha iyi bilir., yolda karşımıza çıkacak bir nehirle sizi sulayacaktır. O nehirden içen benim askerim ve taraftarım değildir. Onu tadmayan benim askerim ve yandaşımdir. Ancak bir avuç avuçlayan kimse kınanmaz. Deneme neticesinde pek azı dışında askerlerin çoğu, o nehirden içtiler. İyi insanların sayısı gerçekten azdır. Aklı nefsine hâkim olup Allah'a iman edenler, sayısı az ama imanı çok ve önemli ağırlığı olan az miktardaki insanlardır. Görüyorsun ki, bu denemede üç smıf insan ortaya çıkmıştır. Kimi o nehirden ağzım doldura doldura, doyasıya İçmiş; kimi asla tadmamış, kimi de eliyle bir avuç alıp, içmiştir. Talut ve beraberindeki gerçekten doğru olan müminler, nehri geçtikten sonra —diğerleri tatlı sudan mest olarak, içip coştular, sonra da bilinen akibete uğradılar—, sudan içen askerlerin bazısı, düşman askerlerini ve bu askerlerin sayıca çokluk ve üstünlüklerini görünce şöyle dediler: "Bu gün onları yenmeyi bırak ta, düşmanla savaşacak ve onlara karşı koyacak gücümüz yoktur!'
Âhirette Allah'ın huzuruna çıkacaklarına ve amellerinde karşı ceza veya mükâfat göreceklerine inanan müminler, iki güzel şeyden birini umarlar: Ya Allah yolunda şehid olurlar. Ya da kâfirlere karşı galip gelirler. Yaşarlarsa, güvenlik içinde yaşarlar. Ölürlerse, şerefli şehİdler olarak ölürler. Evet, bu niteliği taşıyan mü'minler şöyle dediler: "Ey millet! Düşmanların sayıca çokluğu sizi aldatmasın. Sayıca az nice topluluklar, sayıca kendilerinden fazla olan toplulukları yenmişlerdir. Onları imanlarının kuvvetiyle, Rablerinin izin ve iradesiyle bozguna uğratmışlardır. Kesin olarak biliyoruz ki, Allah sabredenlerle beraberdir. "Allah sizinle beraberdir. Ve asla sizin amellerinizin mükâfatlarını eksiltmez."[327] "Muhakkak ki; Allah, müşriklerin saldırılarını mü'minlerden savacaktır?[328]
Talut ve beraberindeki mü'minler, Calut ve askerlerine karşı meydana çıktıklarında, önlerinde büyük sayıda bir asker kitlesi gördüler. Allah'a sığınmanın zamanı gelmişti. Çünkü onlara karşı duracak beşeri güçleri darmadağın olmuştu. Allah'a şöyle yakardılar: Rabbimiz, üzerimize sabır yağdır. Adımlarımızı sabit kıl ve kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et!' İşte bu sırada, İnsanlar ibret ve öğüt alsınlar diye Allah'ın azamet ve kudreti en belirgin bir şekilde tecelli etti. Sayıca az olan topluluk, sayıca üstün olan topluluğu Allah'ın izin ve iradesiyle yenip bozguna uğrattı. Askerler arasında bulunan, güçlü ve kuvvetli bir genç olan Davut, Calut'u öldürdü. Allah Davud'a Peygamberlik ve hükümdarlık verdi.
Hazreti Âdem'in oğullarının biribirleriyle savaştıkları günden beri savaş, doğal bir âdet haline gelmiştir. Taşıdığı zarar ve tehlikelere rağmen, mutlaka hayır ve faydalar da taşımaktadır. Çünkü Allah, insanların bir kısmım bir kısmıyla savmasaydı ve bir topluluğu bir başka topluluğa musallat etmeseydi yeryüzü fesada uğrar, anarşi yayılır, zulüm genelleşir, içlerinde Allah adının anıldığı ibadethaneler yıkılırdı. Ama Allah, insanların tümüne karşı fazilet ve lütuf sahibidir. Çünkü zalime, onu yok edip helake uğratacak birini musallat eder. Bir başka zalim ortaya çıkınca, bu defa da onu yok edecek birini ona gönderir. Allah, Resullerine gaibden işte böyle yardım eder.
Bunlar Allah'ın âyetleridir. Ya Muhammedi Bunları senin Peygamberliğinin gerçek olduğunun delilleri olarak sana okuyoruz. Şüphesiz sen AllahL m elçisi, peygamber ve resullerin son halkasısm. Her şeyi en İyi Allah bilir.[329]
Peygamberlerin Dereceleri Ve İnsanların Onlara Uymadaki Tabiatları
253- İşte bu Peygamlerlerden bir kısmım diğerlerinden üstün kıldık. Onlardan, Allah'ın kendileriyle konuştuğu ve derecelerle yükselttiği vardır, Meryem oğlu İsa'ya apaçık belgeler verdik. Ve o'nu Ruhu'l-Kudüs ile destekledik. Eğer Allah dileseydi, kendilerine apaçık belgeler geldikten sonra, peygamberlerin ardından birbirlerini öldürmezlerdi. Ama onlar ayrılığa düştüler. Onların bir kısmı iman etti; bir kısmı da İnkâr etti. Şayet Allah dileseydi onlar birbirlerini öldürmezlerdi. Ama Allah, dilediğini yapar.[330]
Bazı Kelimeler:
Peygamberliğine delalet eden apaçık belgeler.Onu güçlendirdik.Cebrail, Bazıları bunun, İsa'nın ruhu olduğunu söylemişlerdi. O zaman mana şöyle olur: "Biz onu mukaddes (temiz) bir ruhla güçlendirdik."[331]
Önceki Ayetlerle İlişkisi:
Cenab-ı Allah bazı misaller verdi ve bir takım kıssalar anlattı. Bütün bunları, "İşte bunlar, Allah'ın ayetleridir; onları sana hak olarak okuyoruz. Sen de kuşkusuz resullerdensin" mealindeki ayetle noktaladı. Sonra yeni bir konuya başladı. Bu konuda Resulullah (s.a.v.) ın diğer Peygamberlere üstün olduğu açıklanıyor; geçmiş insanların ve o zaman yaşamakta olanların Peygamberlere karşı tutumları anlatılarak Resulullah (s.a.v.) teselli edilmektedir.[332]
Açıklama:
Kur'an-ı Kerim, sözleri geçen Yüce Peygamberlerin makamlarının ve derecelerinin üstünlüğüne uzaktan işarette bulunmaktadır. Peygamberlerin bazısına, diğerlerinde bulunmayan övünç vesilesi sıfatlar vermiş, böylece onlara üstünlük kazandırmıştır. Kimiyle, örneğin Musa (a.s.) ile şifahen konuşmuştur.: "Ve Allah Musa'ya vasıtasız hitap ettİ."[333]. "Musa tayin edilen sürede gelince ve Rabbi de onunla konuşunca..."[334].Cenab-ı Allah bazı Peygamberleri fazilet ve şeref bakımından diğerlerine oranla üstün derecelere sahip kıldı. Bu derecelerin miktarım ancak Allah bilir. Meryem oğlu İsa'ya apaçık belgeler verdi. Örneğin o, beşikteyken konuştu. Ölüleri diriltti. Anadan doğma körü ve abraşı iyileştirdi. Onu Ruhu'I Kudüs, yani Cebrail veya kendi temiz ruhu, saf ve an nefsiyle güçlendirdi.
Yahudilerle Hıristiyanlar onun hakkında anlaşmazlığa düştükleri için îsa {a.s.) bu vasıflarla nitelendirildi ve bu vasıflar sadece ona özgü kılındı. Zira Yahudiler onun itibarını düşürmeye çalışmış, onu ve annesini itham etmişlerdi. Hıristiyanlarsa onu Tanrı derecesine yükseltmişlerdi. Onların bu düşüncelerini reddetmek ve bu konuda aşırı gittiklerini açıklamak maksadıyla denildi ki: Meryem oğlu İsa, ceninlik ve çocukluk devresi ile diğer hayat devrelerini yaşamıştır. Yeyip içer. Şu halde onun ilâh olması uygun olur mu? Ama o, Allah katından gönderilen apaçık belgelerle ve Ruhu'l-Kudüs ile güçlendirilmiştir. Bu nedenle henüz beşikteyken konuşmuştur. "Ben seniRuhu'J-Kudüs ile destekledim. Beşikteyken de, yetişkin iken de insanlarla konuşuyordun!"[335]. O, kitap sahibi bir Peygamberdir. Allah katında çok değeri vardır. Ey Yahudiler! O'na dil uzatıp İtibarım düşürmeye çalışmanız yakışık almaz.
Allah tarafından erdemlilik derecesine yükseltilen Peygambere gelince, şüphesiz kî o, Muhammed (S.AY.) dir. Çünkü onun resullüğü geneldir. Ö, alemlere rahmet olarak gönderilmiştir. O, son Peygamberdir. O'nun mucizesi Kur'an'dır. Zira o buyurmuştur ki: "Ben rengi ister kızıl olsun, ister siyah olsun, bütün insanlığa gönderildim. Yeryüzü bana mescid kılındı. Yeryüzünün toprağı da temiz oldu. Bir aylık mesafeden (düşmanlarıma verilen) korku ile desteklendim. Ganimetler bana helal kılındı. Şefaat (te bulunma izni) bana verildi." Şu da bunu kuvvetle doğrulamaktadır ki: Kur'an-i Kerim, Peygamberlerin ümmetlerine hitap etmiştir ve burada da Yahudi, Hıristiyan ve Müslüman ümmetinden başkası yoktur. İşte Musa, Yahudilerin Peygamberi; İsa da Hıristiyanların Peygamberidir, Geride belirlenmesine ihtiyaç olmayan bir tek Peygamber kaldı. O da son Peygamberdir ki, Allah kendisini kat kat, derece derece yükseltmiştir. Allah, dilediğine bolca bağışlar.
Peygamberlerden sonra gelen kimselerin, kendilerine apaçık belgeler ve mucizeler gönderildikten sonra savaşmamalarını Allah dilemiş olsaydı, onlar savaşmayacaktı. Ama onların savaşmamalarını Allah dilemedi. (Çünkü insanı yaratmış, onu akıl ve idrâk ile üstün kılmıştı. İnsanların hiç biri diğerine benzemez. Dinin ve dini prensiplerin kabulü, düşünce mekanizmasını çalıştırmadan sadece tabiat ve fıtrat ile olmamıştır, öyle olsaydı, insanların hepsi tek bir ümmet, yani ya mü'min, ya da kâfir olacaktı. Bu nedenledir ki, dinin kabulü konusunda açıkça ayrılığa düşmüşler, kimi iman etmiş, kimi de inkâr etmiştir.
îlahi hikmet onların savaşmalarını gerekli gördü. İçlerine yerleştirilmiş olan ayrılık ve ihtilaf güdüsüyle savaştılar. Şayet Allah, eğilim ve dürtülerinin ihtilafından sonra savaşmamalarını dileseydi, savaşmazlardı. Ama Allah, dilediğini yapar. İstediği gibi hükmeder. Onun hükmünü engelleyecek, yargısını reddedecek bir varlık yoktur. O, her şeye gücü yetendir. O, üstünlük ve hikmet sahibidir.
Yahudiler ihtilafa düştüler; savaştılar. Hıristiyanlar da öyle ... İşte müs-lümanlar da hep bir el olduktan sonra biribiriyle çekişen, biribiriyle vuruşan gruplar haline geldiler. "Ey îman edenler, Allah'a, Peygambere ve sizden olan emir sahihlerine itaat edin. Eğer bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz, onu artık Allah'a ve Resul(ün)e götürün. Allah'a ve ahiret gününe iman ediyorsanız, bu, hayırlı ve sonuç bakımından daha güzeldir![336]
İnfaka (Allah Yolunda Harcamaya) Teşvik
254- Ey iman edenler! Ne bir alışverişin, ne bir dostluğun, ne de bir şefaatin bulunmadığı gün gelmeden önce, size rızık olarak verdiklerimizden infak edin. Kâfirler, işte onlar zuîm edenlerdir.[337]
Bazı Kelimeler:
Alışveriş, bundan maksat, değiş-tokuş ve takas türünden, herhangi bir kazanç türüdür.
Dostluk ve muhabbet. Bundan maksat, aradaki bağlan güçlendirme, hediye ve vasiyet gibi dostluk gereği olan kazançtır.
Şefaat, bundan maksat ta şefaat ve aracılığın gereği olan kazançtır.[338]
Açıklama:
Yukarıda geçen âyette Kur'an-ı Kerim, kendilerine bu gibi sözlerin etki edeceği bir topluluğu, içinde büyük bir incelik ve belagat taşıyan bir üslûpla, Allah yolunda mal harcamaları için teşvik etmektedir.: "Allah'a güzel bir borç verecek olan kimdir?". Allah'ın azabından korkarak, sevaba talip olarak hayır işleyen bazı kimseler vardır, îşte bunlara bu ve benzeri âyetlerle hitap edilmektedir.
Ey iman edenler ve bu üstün vasıfla (imanla) donanmış olanlar! Allah-m hoşnutluk ve rızasını elde etmek amacıyla, elinizdeki mallarınızı Allah yolunda harcayın. Bu gün sizler, istediğinizi rahatça yapabilirsiniz. Yarın öyle bir gün gelecektir ki, isteseniz bile infakta bulunamayacak, malınızı Allah yolunda harcayamayacaksınız. Çünkü o günde ahm-satım ve değiş-tokuş.hiç bir türüyle kazanç olmayacaktır. O günde, insanın elde edebileceği dostluk, şefaat ve sadakat yoktur. O gün ceza, sevap ve yargılanma günüdür. "O gün ki, ne mal fayda verir, ne de oğullar... Ancak Allah'a halis ve pâk bir kalb ile varan müstesna''[339].O günde insanların bir ve kahredici güce sahib Allah'a muhtaç oldukları açığa çıkar. Allah'ın nimetlerine karşı nankörlük edip, malın meşru haklarını inkâr edenler yok mu? Onlar, sadece kendi nefislerine yazık etmişlerdir. Müslümanların yenik düşmesi için zehirli fikirlere ve yıkıcı doktrinlere onlar zemin hazırlamışlardır. Resulullah (s.a.v.), "Mallarınızı zekât ile koruma altına alın'' dememiş midir? Fakir'in, zenginin malında belli bir miktarda hakkının bulunduğunu bilmesi kadar, zenginin malını koruyacak bir şey var mıdır?
Âyette kastedilen infak, vacib olan infaktır. Âyetteki şiddetli uyarı da buna delalet etmektedir, islâm dini; Allah'ın, geçici olarak tasarrufunuza bıraktığı az miktardaki malı Allah yolunda harcamanızı istemektedir. Bu mallar, ancak başkasının elinden çıktıktan sonra sizin elinize geçmiştir. Belki onlar kötü bir şekilde kullanarak bu mallarını koruyamamış, nefislerine yazık ederek Allah'ın nimetlerine karşı nönkürlük etmişlerdir.
Zenginlerin; müslüman Ümmetin fakirlik, cehalet ve hastalık gibi üç düşmanın saldırısına uğradığını gördükten sonra, mallarını ve paralarını, kumar masalarında, kırmızı neon lambalanyla aydınlatılan gecelerde avuç dolusu saçıp savurmaları adaletle bağdaşır mı? Bunu herkes biliyor. Sonra da insanlar, Komünizm ve diğer yıkıcı fikirlere karşı savaş açtıklarını söylüyorlar. Hayır, ey millet! Bu düşmanlara karşı kullanılacak silahlar;îslâmî hükümler ve şer'i sınırlar ile Allah yolunda inal harcamaktır. Bunlar en etkili silahlardır. "Malınızdan, hayır adına her ne harcarsanız hep kendi yarannızadır."[340]
Ayet'el Kürsi
255- Allah ki, O'ndan başka ilah yoktur. Daima birdir ve yaratıklarını koruyup gözetendir. O'nu uyku ve uyuklama tutmaz. Gökte ve yerde ne varsa hepsi O'nundur. İzni olmaksızın O'nun katında şefaatte bulunacak kimdir? O, Önlerindekini ve arkalarındakini de bilir. Dilediği kadarının dışında, O'nun ilminden hiç bir şeyi kavrayamazlar. O'nun kürsüsü, bütün gökleri ve yeri kaplamıştır. Onların korunması O'na güç gelmez. O, pek yücedir, pek büyüktür.[341]
Bazı Kelimeler:
Varlık sahasında O'ndan başka gerçek bir ilah yoktur.Hayat sahibidir.
Hayat; şuur, İdrâk gelişme ve hareketin başlangıcıdır.Sürekli olarak yaratıklarının idaresi, koruması ve gözetimiyle meşguldür.Uyuklama.Canlıyı his ve şuurdan alıkoyan uyku hali.Kûrsisi üzerine oturulan nesne. Üzerine oturandan büyük olmaz.Ona zor ve ağır gelir.[342]
Açıklama:
Allah'tan başka, varlık alanında kendisine hakkıyle ibadet edilecek bir tanrı yoktur. Zira gerçek Usun, kendisine hakkıyla ibadet edilendir.O birdir. Hakkı olmadığı haide kendisine tapınılan tanrılar çoktur. Allah, tanrılıkta tektir. Ebedidir. Varlığı zorunlu olan (vacibül vücut) dır. Ölmez diridir. Yaratıklarını kendi başına koruyup gözetir. Bütün niteliklerinde yaratıklarına ve sonradan var olan şeylerin sıfatlarına muhaliftir. Uyku ve uyuklama O'nu mağlup edemez. Mülk ve melekûtun sahibidir. Kahredici gücün ve arş/m sahibidir. Göklerde ve yerde ne varsa, hepsi O'nundur. Şiddetle yakalayan ve dilediğini yapandır. "(Kıyametin) geleceği günde, O'nun izni olmadan hiç kimse söz söyleyemez!'[343]. O'nun emri olmaksızın katında şefaat edecek kim vardır? Hiç kimse O'nun ilmindekini şefaat ve yakarışla değiştiremez. O'nun iimindekini zor ve kuvvetle değiştirmek isteyen birisi fçİn ne demeli? Gizlilikleri yalnız O bilir. Bütünü (küll) de, parçayı (cüz) da bilir... O dilemedikten sonra, ilminde olanı hiç kimse bilemez. O dilemedikten sonra hiç kimse O'nun ilmini edinemez. Hızır (A.S.) ne doğru söylemiş. Rivayete göre Hızır (A.S.), serçenin deniz üzerinde durduğu bir anda Musa (A.S.) a şöyle demiş; "Benim ilmimle senin İlmin, şu serçenin denizin suyundan eksilttiği kadar ancak Allah'ın ilminden eksiltme yapabilir."
Mülk ve kudreti geniştir. Yerin her tarafı O'nun eli altındadır. Gökler, O'nun sağ elinde durulurdu.Haki katta sağ elde, kürsü de kabza da,yoktur. Bunlar sadece birer anlatımdan ibaret olup O'nun büyük kudretini, mülkünün bütününü ve ilminin genişliğini temsil etmektedirler. O, eksikliklerden münezzeh ve yücedir. Hiç bir durum O'nu uğraştırmaz. Hiç bir iş O'na zor gelmez. Vehim ve zanların üstündedir. Kahredici güce sahiptir; mağlup edilemez. Uludur; akıl ve idrâkler onu kuşatamaz. Şanı yücedir; O'nun aslını yine ancak kendisi bilir.
Bu "âyet el kürsi"nin fazileti hakkında bir çok hadis-i şerif varid olmuştur. Hazreti Ali (R.A.)den rivayet edildiğine göre o şöyle haber vermiştir: Peygamberimiz (s.a.v.)'in, minberde iken şöyle söylediğini işittim: "Her farz namazın sonunda "ayet el kürsî" okuyan kimseyi, cennete girmekten ancak ölüm engeller. Ancak Allah dostu ve ibadet ehli olan kimse bu ayeti okumaya devam eder. Ayet el-kürsi, yatağa girerken onu okuyan kimseyi, o kimsenin komşusunu, komşusunun komşusunu ve çevresindeki evleri (kötülüklerden) emin kılar!'[344]
Din Hürriyeti Ve İnsanlar Üzerinde Velayet
256- Dinde zorlama yoktur. Doğruluk sapıklıktan apaçık ayrılmıştır. Artık kim tağut (şeytan)ı tanımayıp Allah'a inanırsa, o, sapa sağlam bir kulpa tutunmuştur. O kopmayan bir kulptur. Allah, işitendir, bilendir.
257- Allah, iman edenlerin veiisi (dostu ve yardımcısı) dır. Onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. Kâfirlerin velileri ise tağuttur. (Allah da) onları aydınlıktan karanlıklara sürükler. îşte onlar, ateş halkıdırlar, orada ebedî kalacaklardır.[345]
Bazı Kelimeler:
Dine girmesi için kimseyi zorlamak ve baskı altında tutmak yoktur. "Reşede-yerşüdü-rüşden"kökünden gelen rüşd mastarı, bir şeyin beğenilen ve istenilen seviyeye gelmesi demektir. Rüşd, hidayet ve doğru yola ermektir. Bunun gibi "er-Reşad" kelimesi de hayır anlamında kullanılmaktadır. Bunun tersi, sapıklık anlamındaki "el ğayy" dır. Görüş veya inananda sapıtan kimseye "gava Fülanün", yani falan sapıttı derler. "Tuğyan" kökünden gilir. Bir şeyde haddi aşmak demektir. Şeytan anlamında ve Allah'tan başka ibadet edilen şeyler anlamında kullanılır. Çünkü bunlar, azma ve haddi aşmanın esasıdırlar.Kova ve testinin ur-vesi dendiğinde, bu şeylerin elle tutulan yerleri yani kalıpları, sapları anlaşılır. Ağuç için kullanıldığında, dul-budak salınış ağaç âkla gelir. Vüska, "evsak" kelimesinin müennesi olup, insanların kendisine dayandıklar! şey demektir. Akhı en y.ıkın ol.ın İhlinuıl "UrvetüI-Vüska" Uımlanuısmdnn kastedilen şey, ılu/'tnıdak salmış ağaçtır. Çünkü kuraklık ve kıtlık anında bu ağaç sürekli olarak, insanların imdadına koşar.Kopması ve kesintisi olmayan.İman edenlerin velisi Allah... îman edenlerin işlerini titizlikle gözetir ve yönetir.[346]
Nüzul Sebebi:
Rivayet olunduğuna göre Salim bin Avf'm oğullarından Ebu Huseyn'in iki oğlu vardı. Bu iki oğul, Hazreti Muhammed (s.a.v.) in Peygamber olarak görevlendirilmesinden önce Hıristiyan oldular. Sonra Medine'ye geldiler. Babaları, yakalarına yapıştı ve "Siz müslüman oluncaya kadar sizi bırakmam." dedi. Peygamber (s.a.v.) in huzuruna gelerek orada Resulullah'a birbirlerini dava ettiler. Babaları: "Gözüm göre göre bedenimin bir kısmı (ciğerparelerim) ateşe mî girecek?" dedi. Bunun üzerine yukarıdaki âyet nazil oldu. Âyet nazil olunca da babalan onları serbest bıraktı.[347]
Açıklama:
Sadece bir ve tek olan Allah için söz konusu ve yalnızca O'na iman etmeyi gerektiren bu üstün sıfatların anlatılmasından sonra burada, insanı İslama girmeye zorlamak, bu amaçla baskı altına almak doğru olmaz. "İnsanları, inanmaya sen mi zorlayacaksın?"[348].Şimdi artık hakikat meydana çıkmış, doğru ile yanlış birbirinden belirgin şekilde ayrılmıştır. İnsanları, Islârnı kabul etmeye zorlamanın ve bu yolda onlara baskı yapmanın anlamı yoktur. Çünkü iman kalbde olan bir şeydir. Hİç kimsenin insanların kalbine girip içine bakması mümkün değildir. Muhammed (s.a.v.) in Rabbi katından getirdiği mesajın doğruluğunun kanıtı olan âyetler bu konuyu açıkça ortaya koymaktadırlar: "Dileyen inansın, dileyen inkâr etsin."[349]. "İslam kılıçla hakim olmuştur." sözü, uydurmadan başka bir şey değildir. Çünkü hicretten önce müslümanlar namazlarını gizlice kılar, kâfirlere karşı açıkça karşı koyamazlardı. Bu âyet, hicretten yaklaşık olarak üç sene sonra nazil oldu ve dinde zorlama olmadığım söylüyor. Hani zorlama ne zaman olmuş?
Savaşlar olmuşsa da bunlar, müşriklerin muslümanlan fitneye düşürmekten vazgeçmeleri, insanları serbest bırakmaları için, inanç savunması uğruna yapılan savaşlardır. Bu sebeple müslümanlar, savaş açtıkları gayr-i müslimle-rin, müslüman olduklarını açıklamaları veya cizye vermeleri durumunda savaşı kesmişlerdir. Mısır ve diğer bazı ülkeler, İslâm'ın üstünlüğünün, müslüman olmayan halka zorlama olmaksızın ulaştırılması amacıyla kılıçla fethedilmişlir. Buna da, o ülke hısımlarının ıııüsHiınanhğa girmeleri veya cizye vermeyi kabul etmiş olmaları delildir.
Putları ve Allah'tan başka tapınılan şeyleri inkâr edip, varlığı, zatının gereği olan Allah'a iman eden kimse, kopmaz ve sağlam bir kulpa sıkı sıkıya tutunmuş olur. Âyet-i kerimede sanki şöyle denmektedir: Bu hak ve doğru yola sıkı sıkıya tutunan kimse, hiç yaşlanmayan bir ağaca tutunmuş gibidir.İman dille söylenen ve kalben inanılan, amellerle de tamamlanan bir şey olduğuna göre Cenab-i Allah, inananların sözlerini ve inançlarını işitir. Yaptıkları fiilleri de bilir.
Allah, iman edenlerin dostu ve destekçisidir. Onların işlerini çekip çevirir; onları hidayet yoluna, doğru yola erdirir; onları şüphe karanlığından ilim, marifet ve yakın aydınlığına çıkarir.
Allah ve Resulünü inkâr edenlerin dostu ve yardımcısı tağut, yani şeytandır. Bu gibi kimselerin kalbine yakîn ve Allah'ın yardımı dokunacak olursa şeytan; şayet canlı varlık iseler; tapmakta oldukları varlıklar; tapmakta oldukları şey putise;bu putun hizmetçileri derhal o kimsenin kalbine ulaşan doğru bilgiyi ve Allah'ın yardımını, hakkı ve aydınlığı gidermeye koşarlar. Kâfirleri hakikat ve aydınlıktan, küfrün, münafıklığın, şüphe ve sapıklığın karanlığına çıkarır. Onlar cehennem halkıdırlar, orada ebedi kalacaklardır.[350]
Nemrud Ve Gururu
258- Allah kendisine hükümranlık verdi diye (şımararak) İbrahim ile Rabbi hakkında tartışanı görmedin mi? İbrahim: "Rabbim, yaşatır ve öldürür." demişti. "Ben de yaşatır ve öldürürüm." dedi. İbrahim: "Şüphesiz Allah güneşi doğudan getiriyor, sen de batıdan getirsene." dedi. inkâr eden şaşırıp kaldı. Allah zulmeden kimseleri doğru yola eriştirmez.[351]
Bazı Kelimeler:
İçinde hem soru, hem olumsuzluk bulunan bir terkip ohıp hayret ifade eder.
Bu durumda anlam şöyle olur: "îbrahim ile tartışan kimseyi bilemedin mi?!" Bu emir zahir olup muhataplardan hiç gizli kalmaz,Hayret edip korkuya kapıldı.[352]
Açıklama:
"Allah inananların dostudur. Onları karanlıktan aydınlığa çıkarır. İnkâr edenlerin ise dostları azgın putlardır. Onları aydınlıktan karanlıklara sürükler."[353]. İşte size bunu ispatlayan kıssanın bir bölümünü sunuyorum: Ey muhatap! Allah kendisine hükümranlık verdi diye şükrünü güzelce yerine getirmeyen, tersine, nimetlerin kendisini şımarttığı ve haddini aştırarak, "Rızkımızı yalanlamakla mı çıkarıyorsunuz."[354]. dedirten kimseyi bilemedin mi? Normalde insanı Allah'a İtaat ettiren nedenler, onu Allah'a isyan ettiren sebepler oldular. Bu azgın kişi Nemrut'tu. Azgın şeytanı kendine dost edindi. Rabbi hakkında İbrahim (A.S.) ile tartıştı. Ona: "Kendisine iman için insanları davet ettiğin Rabbin kimdir?"-dedi. İbrahim: "Rabbim, hayat ve Ölüm nimetini, yaratıkların üzerine saçandır. Canlıları dirilten de, öldüren de odur!' dedi. İbrahim'in bu sözüne karşı Nemrud ancak şöyle diyebildi: "Ben de kendilerini bağışlayarak bazı kimseleri diriltir, bazılarım da öldürerek bu dünyadan göçürürüm." Böyle dedikten sonra da iki adam getirtip bunlardan birini bağışladı; diğerini öldürdü. O'nun bu söylediği, ciddiye alınacak bir söz değildir. Çünkü asıl istenilen, hayatı var etmektir, yaratmaktır. Yoksa hayatın sürmesine neden olmak değildir. Bu nedenle ona en açık ve en belirgin bir örnek verilmiştir. İbrahim ona şöyle demişti; "Benim Rabbim, eşi ve benzeri olmayan bir evreni yarattı. Onu düzene soktu. Güneşi doğudan doğan, batıdan batan bir varlık kıldı. Ey iddiacı ve gururlu kişi! Eğer gücün yeterse, sen de güneşi batıdan doğdur." Böyle demekle İbrahim onu yenilgiye uğratmış, hayrette bırakıp susturmuştu. Kendi nefislerine yazık eden kimseleri Allah, asla hayır ve hidayet yoluna erdirmez. Çünkü onlar Allah'ı kendilerine dost edinmemişlerdir.
Allah'ın varlığını kanıtlayan delillerden biri daha:[355]
Üzeyir Ve İman Edişi
259- Yahut şu kimse gibisini (görmedin mi) ki, duvarları, çatılan alt üst olmuş ıssız bir kasabaya uğramıştı? "Allah bunu böyle öldükten sonra nasıl diriltecek?" dedi. Bunun üzerine Allah onu yüz yıl öldürüp sonra diriltti. "Ne kadar kaldın?" dedi. "Bir gün veya bir günden az kaldım." dedi. "Hayır yüz yıl kaldın, yiyeceğine içeceğine bak, bozulmamış; eşeğine bak; ve hem seni insanlar için (kudretimize) bir işaret kılacağız; kemiklere bak, onları nasıl birleştirip, sonra onlara et giydiriyoruz." dedi. Bu işler ona apaçık belli olunca, "Artık Allah'ın her şeye kadir olduğuna İnanmış bulunuyorum." dedi.[356]
Bazı Kelimeler:
Köy. Bu kelimede, toplanıp bir araya gelmek anlamı da vardır.Boş ve tavanı çökmüş.Nasıl? Manasına gelen bir soru edatıdır. 'Olmayacak şey. Harabeye dönüştükten sonra Allah burayı nasıl bir daha imar edecek? Değişmemiş, şekil değiştirmemiş.Üst üste getirerek bedendeki yerlerine yerleştireceğiz.[357]
Açıklama:
Allah Tealanın bazı yaratıklara sahip çıkarak onlara yardımcı olclugu-nıı. onlun dosdoğru yola ikiliğini ispatlayan bir başka kıssa:
Issız, harap, duvar ve çatıları yıkık, içinde hayattan iz kalmamış bir köye uğrayan adamı görmedin mi? O, harap hale geldikten sonra onanm ve imarını hemen hemen imkânsız gördüğü o köyle ilgili olarak Allah'ın büyüklük ve kudretinin sonsuzluğunun bilincinde olarak ve harabenin onarımını arzulayarak: "Allah bunu böyle öldükten sonra nasıl diriltecek?" dedi.
Issız iken köye girdiğinde bu sözleri söyledi. Köydeki ağaçlar, meyve, üzüm ve incir vermişlerdi. Eşeğini bağladı, meyvelerden biraz yedi ve yatıp uyudu. Uyuyunca Allah onu yüzyıl ölü bıraktı. Sonra ona hayatını geri verdi. Sanki uyumuş ta uykudan uyanmış gibi, çarçabuk onu canlandırdı. Ona: "Ne kadar bekledin?" diye soruldu. Allah'ın işlerine akıl erdirmekten âciz olduğu açığa çıksın diye kendisine bu soru soruldu. O bu süreyi az zannederek yaklaşık bir hesapla "Bir gün veya bir günden az bekledim." dedi. Kendisine şöyle denildi: "Bu kadar değil, tam yüz sene bekledin. Etrafına bak ta, kudretimizin delillerini gör. Benzerleri çabucak bozuluverdiği halde, yüz sene beklemiş olmasına rağmen değişikliğe uğramamış ve bozulmamış olan yiyeceğine içeceğine bak. Eşeğine bak ta kemikleri nasıl çürümüş, eklem bağlan nasıl kopmuş, sen uyurken üzerinden ne kadar uzun bir zaman geçmiş, gör? Olamayacak şeymiş gibi gördüğün diriltmeyi açık seçik görmen ve kıyamet gününde varkıkları diriltme konusunda nasıl bir güce sahib olduğumuza seni ikna edici bir delil kılmak için bütün bunları yaptık. "Ey insanlar! Sizin yaratılmanız ve tekrar diriltilmeniz tek bir nefsin yaratılması ve tekrar diriltilmesi gibidir.[358]
Eşeğin kemiklerine bak ki, senden başkalarım nasıl dirilttiğimizi gözle-leyebilesin. İşte bunlar, eşeğin dağılmış kemikleri. Onları üst Üste getirip, bedendeki eski yerlerine yerleştiriyoruz. Sağlam bir bağla onları birbirine bağlıyoruz. Sonra da tıpkı elbisenin bedeni örtmesi gibi bu kemiklere taze et giydiriyoruz. Bütün bunlar ona apaçık belli olunca şöyle dedi: "Artık Allah'ın her şeye kadir olduğuna inanmış bulunuyorum."[359]
Allah'ın Ölümden Sonra Canlıları Dirilteceğine Delalet Eden Âyetler
260- İbrahim: "Rabbim! Ölüleri nasıl diriltirsin" dediğinde, (Allah) "İnanmadın mı?" deyince de, "Hayır (inandım) fakat kalbim iyice kuvvetlensin diye (görmek istiyorum) demişti. "Öyleyse dört çeşit kuş al, onları kendine çek (iyice incele) sonra onlardan (kesip) her dağın üzerine bir parça koy, sonra onları çağır; koşarak sana geleceklerdir; o halde Allah'ın güçlü ve hâkim olduğunu bil." Demişti [360]
Bazı Kelimeler:
Evet, kendisiyle.cevap verilen bir edat,Onları kendine alıştır (çek).[361]
Açıklama:
Allah'ın mü'minlere dost olup onları dosdoğru yola, hidayet yoluna erdirdiğine dair ikinci bir örnek: Bu, ölümden sonra dirilişe delalet eden âyetlerdendir. Ölümden sonra dirilişle ilgili olarak Kur'an-i Kerim'de iki örneğin Allah'ın varlığı ile ilgili olarak İse sadece bir örneğin anlatılmasının nedeni şundan ibarettir: Ölümden sonra dirilmeyi inkâr edenlerin sayısı, Allah'ın varlığını inkâr edenlerin sayısından fazladır.
İbrahim'in şöyle dediği vakti an: "Rabbim! Ölüleri nasıl dirilttiğini bana göster." Kendisine yaraşır bir tarzda Rabbİne karşı gerekli terbiyeyi takınmıştı. Sorusuna, yaratıklarına yakışan terbiyeli bir ifadeyle Rabbİne "Rabbim!" kelimesiyle başlamıştı. Cenab-ı Allah kendisine şöyle cevap verdi. (Şüphesiz Rabbi onu en iyi bilendi): "Sana bu yolda vahyedilmedi mi? Sen buna iman etmedin mi?" İbrahim cevaben şöyle dedi: "Ey Rabbim! Sen bana vah--yettin ve ben de buna İman ettim. Ama nefsim, senin ölüleri nasıl dirilttiğini acık seçik görmek ve anlamak istedi. Bunun aslını öğrenmeyi arzuladı. Bununla biriikte, sana olan imanım kuvvetli ve sağlamdır. Bunda bir tuhaflık yoktur. Çoğumu gökteki esîr ııuuİılesİniıı varlığına, bu maddenin ses ve şekilleri aktarmada bir rol oynadıklarına inanırız. Ama bunun niteliğini bilemeyiz. Nefsimiz ise bilmeyi ister.
Cenab-ı Allah'ın, "inanmıyor musun?" cevabında şuna işaret vardır: İnsan Allah'ın zatı, sıfatlan, kıyamet günü ve buna benzer O'nun-bize bildirdiği ğaybla iigili haberlerden fazlasına inanmakla yükümlü değildir. Cenab-ı Allah o'na şöyle dedi: "Ey îbrahim! Kuşlardan dört tane al ve onları kendine alıştır, sonra da onları keserek, her parçasını bir dağın üstüne bırak, sojıra onları kendine çağır; koşarak sana geleceklerdir. Allah, Ölüleri işte böyle diriltir. O halde Allah'ın güçlü ve hakim olduğunu bil."
Cumhurun bu âyet hakkındaki görüşü budur. Bazı âlimler de Menar tefsirinin tercih ettiği bir görüşü İleri sürmüşlerdir. Zahir olan görüş, öncekidir. Allah bilir ya, İbrahim'in isteğine uygun olan da odur.
Kuşlardan dört çeşit al. Onları kendine alıştır. Kuşlar insanlardan şiddetle kaçarlar. Onları kendine alıştır ki, seni dost bilsinler, emrine uysunlar. Sonra onların her parçasını bir dağın üzerine koy. Sonra onları kendine çağır; emrine itaat edecek ve koşarak sana geleceklerdir. Allah, ölüleri işte böyle diriltir. Onlara "dirilin" der. Onlar da dirilirler.
"Ona (göğe) ve yeryüzüne: "İsteyerek veya istemeyerek buyruğuma gelin." dedi. İkisi de: "İsteyerek geldik." dediler?'[362]. "O'nun işi, bir şeyin olmasını istedi mi ona sadece "ol" demektir. Hemen olu verir.”[363]
Allah Yolunda Mal Harcamak Ve Bunun Adabı
261- Mallarını Allah yolunda sarfeÖenlerin durumu, her başağında yüz tane olmak üzere yedi başak veren tanenin durumu gibidir. Allah dilediğine kat kat verir, Allah'ın lutfu geniştir. O, her şeyi bilendir,
262- Mallarını Allah yolunda sarfedip, sonra sarfettikleri şeyin ardından başa kakmayan ve eza etmeyenlerin ecirleri Rabblerinin kalındadır. Onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.
263- Güzel bir söz ve iyilik, peşinden eza gelen bir sadakadan daha iyidir. Allah müstağnidir, Halîm'dir.
264- Ey iman edenler! Allah 'a ve ahiret gününe inanmayip, İnsanlara gösteriş için malını sarf eden kimse gibi, sadakalarınızı başa kakma ve eza etmekle boşa çıkarmayın. Onun durumu, üzerinde toprak bulunan kayanın durumu gibidir, üzerine bol yağmur yağdığında onu cascavlak btrakır. Kazandıklarından hiç bir şey elde edemezler'Allah, inkâr eden kimseleri doğru yola eriştirmez.[364]
Bazı Kelimeler:
Kişinin, iyilikte bulunduğu kimseye karşı hor davranması, yaptığı iyilikten dolayı onun üzerinde bir hak sahibi olduğunu göstermesidir.Kişinin, vermiş olduğu nimet dolayısıyla karşısındakine üstünlük göstererek kaba davranması.Gönüllerin kabul edip reddetmeyeceği güzel cevap, Görsünler ve kendisini övsünler diye kişinin insanlara gösteriş yaparak iyi işler yapması.Kaygan ve pürüzsüz taş.Sağanak yağmur. Üzerinde toprak bulunmayan kaygan taş.[365]
Açıklama:
Allah yolunda mal sarfetmek, dinin esaslarındandır. Devleti ayakta tu-liııı sülmılardan biridir. Cimrilik yapan hiç bir mille! yoktur ki, Allah onların başına aşağılanma ve sömürüime belasını İndirmiş; her taraftan düşmanları onların üzerine salmış olmasın. Aç kurtların avın üzerine üşüşmeleri gibi, düşmanları da bu cimri milletlerin üzerine üşüşürler.
Vacib olsun mendup olsun, Allah yolunda mal sarfetrrîekte madem ki hayır vardır, madem ki bu yolla cehalet, fakirlik ve hastalıklarla savaşılmak-ta, din ve ilim yayılmaktadır: öyleyse bu, dinin istediği ve İslam'ın teşvik ettiği bir şeydir. Bu nedenle Kur'an-ı Kerim'in bir kaç yerde bundan söz ettiğini, çeşitli üslûplarla ve kıssalarla insanları buna teşvik ettiğini, korkuttuğunu, özendirdiğini ve açıklığa kavuşturduğunu görmekteyiz.
Allah yolunda, Allah'ın kelimesi uğruna, vatanı ve milleti mutlu etmek amacıyla mallarım sarfedenlerin durumu, her birisinde yüz tane olmak Üzere, yedi başak veren tanenin durumu gibidir. Bu en verimli arazide, en güzel toprakta ve en iyi tohumda olur. Bunda hiç bir tuhaflık yoktur. İşte buğday ve pirinç, her bir tanesi bu kadar ürün veriyor.
Bu; sevabın,, vermek suretiyle kat kat artacağını ifade eden bir temsildir. Cenab-ı Allah, dilediğine bu kadar veya daha fazla sevap ve ödül artırımında bulunur. Çünkü onun lütfü geniştir. Sonsuz zenginlik ve kerem sahibidir, her şeyi bilir.
Allah yolunda mallarını sarfedenlerin dünya ve âhiretteki Ödülleri İşte budur. Yalnız yaptıkları iyilikten dolayı fakire karşı üstünlük taslayarak hor davranmamaları, onlara zarar ve eziyet vermemeleri, kaba davranmamaları şartıyla bu ödülleri hakkederler. Malını sadaka olarak veren ey yardım sever kişi! Sadakayı verirken de, verdikten sonra da fakire eziyet verip iyiliğini başa kakmaman gerekir. Sadakayı verdikten sonra böyle yapman haram kılındığına göre, verirken böyle yapman, haydi haydi haram kılınmıştır. Âyette "Sümme" (sonra) tabirinin kullanılmasındaki sır işte buradadır.
Mallarını Allah yolunda harcayıp ta hiç kimseye eziyet etmeyen ve iyiliklerini başa kakmayan iyilik severler, Rableri katında tam bir ödülü hak-etmişlerdir. Cimrinin hüzünlendiğİ, malım tutup ta sarfetmediğinden ötürü pişman olduğu ve "Rabbim! Beni yakın bir süreye erteiesen de, sadaka versem ve iyilerden olsam."[366] dediği zamanda bunlar hüzünlenmeyecek ve pişman olmayacaklardır.
İyi bir söz, makul bir söz, ardısıra zarar ve eziyet gelecek olan bir sadakadan daha hayırlı ve daha iyidir. Zira sadaka, insanların bir kısmını birbirine yaklaştırmak, sınıflar arası kin ve kıskançlığın şiddetini hafifletmek için meşru kılınmıştır. Başa kakmak ve fakire eziyet vermekse, sadakayı asli amacından saptırır. Allah, bağışlaması çok olandır. Zengindir, zenginlerin yardımına muhtaç değildir. Aksine, insanlar arasındaki bağlan kuvvetlendirmek, sevgi ve şefkati sağlamak için sadaka vermeyi zenginler üzerine vacib kılmıştır. Yüce Allah, kullarına yumuşak davranandır. Cezayı hakedenleri çarçabuk cezalandırmaz.
Başa kakıp ezâ vermek, insanın karakterinde bulunan bir huy ve tabiattır. Bu nedenle Cenab-ı Allah, başa kakma ve ezâ vermeyi yasaklamıştır. Şer-i nafakaları verirken, veren kimsenin verdiği şahsa ezâ etmemesini, başa kakmamasını şart koşmuştur. Ardısıra ezâ ve cefanın geleceği sadakayı vermektense, iyi ve güzel bir söz söylemenin öylesi bir sadakadan daha iyi ve hayırlı olduğunu açıklamıştın
Bütün bunlardan sonra, kabul ve itaate daha kuvvetli bir sebeb teşkil etsin diye mti'minlere "iman edenler" diye hitab etmiş; başa kakma ve gösterişte bulunmalarını açıkça haram kılmış ve şöyle buyurmuştur: "Ey iman edenler! Sadakalarınızı başa kakma ve ezâ etmekle boşa çıkarmayın."
Başa kaktığın için, iyiliği heba ettin.
İyiliği başa kakan, kerem sahibi değildir.
Siz böyle yaparsanız, malını başkalarına duyurmak ve gösteriş yapmak için harcamış olanlardan olursunuz. İki yüzlü kimse, insanlara karşı Allandın hoşnutluğunu elde etmek İstediğini açıklar. Aslında o, insanların hoşnud-luğunu, kendisine: "O kerem sahibidir, cömerttir" desinler diyeeldeetmek ister. Dİğer dünyevi amaçlar uğruna da malını harcar. Bu nedenle Cenab-ı Allah, bu gibi kimseleri, 'Allah'a ve âhiret gününe iman etmezler', şeklinde nitelemiştir. Başa kakıp eziyet veren ve ikiyüzlülük yapan kimsenin durumu, üzerinde toprak bulunan kaygan ve çıplak bir kayanın durumu gibidir ki, üzerine şiddetli yağmur yağdığında, toprak gider ve kaya ortada cascavlak kah-verir. İşte başa kakan veya İkiyüzlülük yapan kimse de, kendisine ait olmayan bîr elbise giymiş gibidir. Aradan çok zaman geçmeden durumu açığa çıkar. Perde düşer; giydiği elbise, kaya üzerindeki toprağın şiddetli sağanak yağmurla akıp gidişi gibi gider ve yerinde hiç bir iz kalmaz.
Riya giysisi saydamdır, Altında ne varsa gösterir.
Onu giysen bile, Giyinik değil gibi görünürsün. Başa kakan veya ikiyüzlülük yapan kimse, dünyada bütün insanlar tarafından kınanır. Âhirette ise sevap; sırf Allah rızası için mallarını sarfeden, sonra da başa kakmayan ve insanlara karşı gösteriş yapmayan ihlash kimseler içindir. Allah, inkâr eden kimseleri doğru yola kavuşturmaz.[367]
Malını Allah İçin Sarfeden Kimseyle, Şeytan İçin Sarfeden Kimsenin Durumu
265- Allah 'm rızasını kazanmak ve kalblerini sağlamlaştırmak için mallarını sarfedenlerin durumu, yüksek bir tepede bulunan, bol yağmur aldığında yemişlerini iki kat veren, (üzerine) bol yağmur yağmasa bile çiseleyen bir bahçenin durumu gibidir. Allah işlediklerinizi görür.
266- Hangi biriniz, kendisi ihtiyarlamış ve çocukları da güçsüzken, altlarından ırmaklar akan hurmalığının ve üzüm bağının ve her çeşit meyvalar-dan bulunan bahçesinin, ateşli bir kasırganın kopmasıyla yanmasını ister? Düşünesiniz diye Allah sîze âyetlerini böylece açıklar.[368]
Bazı Kelimeler:
Kalblerini tesbit edip sağlamlaştırmak, tasdik etmek için...
Bahçe. Her tarafı ağaçlıkla kaplı olan yer.
Sağanak yağmur.Hafif yağmur, çisenti.Buradaki hemze inkâr içindir. Se-vermi? Temenni eder mi? anlamına gelir.
Üzümler.Yeryüzünde şiddetle dönen, sonra da tozları kaldırarak göğe yükselen kasırga.
Ateş. Bununla kastedilen, içinde ağaçlan yakacak olan şiddetli soğuğu ve zehirleri taşıyan kasırgadır.[369]
Açıklama:
Önceki âyetlerde mallarını başa kakarak, ezâ vererek, başkalarına işittirerek ve ikiyüzlülük yaparak sarfedenlerin durumlarına ilişkin örnekler verildi. Burada da mallarını Allah yolunda veya şeytan yolunda sarfedenlerin' durumlarına dair örnekler verilmektedir,
Allah'ın hoşnutluğunu ve bağışlamasını elde etmek, kalblerini sağlam-laştınp hayır yapmak üzere pekiştirmek için bazı kimseler mallarım sarfe-derler. Mal, canın yongasıdır. Onu sarfetmek nefse zor gelir. Malının bir bölümünü Allah için sar'fettiğinde, nefsini hayır işlemeye alıştırmış olursun. Böylece bîr kısmı sağlamlaşmış olur. Nefsin diğer kısmı ise, "Hucurat" suresinde buyurulduğu gibi, Allah yolunda cihad yapmakla sağlamlasın "İnananlar, ancak Allah 'a ve Peygamberine İnanmış, sonra şüpheye düşmemiş; Allah uğrunda mallarıyla, canlarıyla cihad etmiş olanlardır. İşte onlar doğru sözlü olanlardır?'[370]
İşte bu kimselerin durumu, yüksek yerde bulunup güneş ve havadan doyasıya yararlanan, bol yağmur alıp benzerlerine oranla iki kat ürün veren, toprağı iyi olduğu ve tabanı temiz olduğu için az bir yağmur olsa bile yine de ürün veren, sık ve biribirine sanlı ağaçlan olan bir bahçenin durumu gibidir.
Bu temsilin anlamı şudur: Malını Allah için, Allah yolunda sarfeden ve böyle yapmakla da nefsini hayır işleme konusunda eğitip sağlamlaştırmayı amaçlayan kimse, toprağı verimli büyük bir arazi gibidir, O kendi kapasitesi ve elindeki imkânları oranında iyilik eder; cömertlikte bulunur. Kendisine çok mal gelirse, Allah yolunda o kadar çok mal sarfeder. Kendisine az mal gelirse, mali gücü oranında malını Allah için sarfeder. Onun hayır ve iyiliği, az yağmur da olsa, çok yağmur da olsa mutlaka ürün veren bahçe gibi, kesintiye uğramaz, devam eder.
Kendi nefsini hoşnud etmek, kaprislerini tatmin etmek için şeytan yolunda malını sarfeden kimseye gelelim. Ey malını Allah'tan başkasının rızasını kazanmak için sarfeden ahmak! Önce, içinde hurmalar, üzümler, her sınıf ve çeşitten ürünler bulunan, ağaçlarının altlarından nehirler akan, canının çektiği her türlü meyveyi sana veren bir bahçenin sahibi olmayı; sonra da yaşlanmış, elden, ayaktan düşmüş olmayı ve geçimini temin etmeye ve işlerini çekip çevirmeye gücü yetmeyen küçücük zayıf çocuklarının bulunmasını; senin ve onların bu bahçeden başka bir şeyinizin olmamasını; Allah'ın emriyle şiddetli ve zehirli, tıpkı ateş gibi, hatta daha da şiddetli bir kasırganın bu bahçeye isabet ederek ağaçlan yakmasını; sen de gençliğindeki çalışmanın sonucunu elde etmeye şiddetle muhtaçken, bu kasırganın bahçedeki ürünleri telef etmesini is-ut inisin?!. Riyakârlık ivin mal saıTeden veya yaptığı mali yardımın imlisini la kire eziyet verip onu minnet altına almak isteyen kimselerden hiç biri bu akibete razı olur mu? Şeytan yolunda malım sarfeden kimse, bu mal sarfet-menin kendisine yarar getireceğini sanar. Asla boşuna umutlanmasın. O, ayet-i kerimede sözü edilen bahçe sahibi gibidir. Kıyamet gününde hesap yerine gelecek; yaptığı amellerin karşılığı olarak hasret ve pişmanlıktan başka bir şey göremeyecektir. İşte böylesine açık bir ifadeyle Cenab-ı Allah size, bu tür kıssa ve örneklerden öğüt alıp düşünesiniz diye açıklamada bulunmaktadır.[371]
Sarfedilecek Mal Ve Bu Malın Vasfı
261- Ey iman edenler! Kazandıklarınızın temizlerinden ve size yerden yetiştirdiklerimizden sarfedin. İğrenmeden aİamıyacağınızpis şeyleri vermeye kalkmayın. Allah'ın, müstağni ve övülmeye lâyık olduğunu bilin.[372]
Bazı Kelimeler:
İyi ve güzel şeyler.(Vermeyi) kastetmeyin.Pis ve murdar.
Görmezlikten gelmek.[373]
Açıklama:
Eksikliklerden münezzeh yüce Allah, kendi yolunda sarfedilecek olan malın tür ve niteliğini açıklamıştır. Söze, kalpleri titreten ve dikkatleri kendisinde toplayan şu çağrıyla başlamıştır: Ey iman sahibi kimseler! Kazandıklarınızdan iyi ve güzel olanı benim yolumda sarfedin. Kötü ve pis olanı vermeye kalkmayın. Çünkü Allah temizdir; temiz olandan başkasını kabul etmez.
Hoşlanmadığınız şeyleri Allah için vermeye kalkmayasmız.
Bu âyetin nüzü! sebebi hakkında bu anlamı doğrulayan rivayetler söz-konusu edilmiştir. Rivayet olunduğuna göre bazı kimseler, hurmanın kötüsünü seçerek sadaka olarak verirlerdi. Bu âyet-i kerime İşte bu sebepten dolayı nazil oldu. Âyetin manası şudur: Mallarınızın iyisini Allah yolunda sarfedin. Kötü ve pis olanlarını vermeye kalkmayın. Sadakalarınızı özellikle kötü olanlardan seçerek vermeyin. Bu âyet iyiyi bırakıp ta Özellikle kötü malı seçip sadaka olarak vermeyi yasaklamaktadır. "Sevdiğiniz şeylerden sarfetme-dikçe iyiliğe erişemezsiniz:"[374]
Sarfedüecek malın türüne gelince bu; ticaret, zanaat, hangi türden olursa olsun hela! kazanç gibi, kişinin kendi emek ve gayretiyle elde ettiği mallarla, tahıl, ekin, maden ve defineler gibi, yerden çıkarılan mallardır. Burada infakın (mal sarfetmenin) genel olarak ele alındığı ve zekat ve sadakayı da kapsadığı açıkça görülmektedir.[375]
Şeytan Ve Mal Sarfetmek
268- Şeytan sizi fakirlikle korkutarak cimriliği ve hayâsızlığı emreder; Allah ise kendisinden mağfiret ve bol nimet vâd eder. Allah 'm lüîfu boldur, o her şeyi bilir.
269- Hikmeti dilediğine verir. Kime hikmet verilmişse şüphesiz ona büyük iyilik edilmiştir. Bundan ancak akıl sahipleri ibret alır.[376]
Bazı Kelimeler:
Cimrilik. Araplar, cimriye fahiş derler.Dünyada rı-zık ve şeref demektir.
Doğru ve yararlı ilim. İyi düşünen ve keskin akıllar.[377]
Açıklama:
Eskiden beri şeytan bizim düşmanımızdır.Babamız. Adem'i cennetten çıkardı. Ve şöyle yemin etli: "Onurdun, suna içten bağlı olan kulların bir yuna, hepsini azdıracağım."[378] Şeytan insanlara vesvese vererek ve malı onların gözüne hoş göstererek: sadaka vermenin, Allah yolunda mal sarfetmenin, yoksulluk ve muhtaçlığa yol açacağını vehmettirir. Cömert kişinin, yoksul olacağı kuruntusunu verir. Bizi fakirlikle korkutur ve cimriliği emreder.
Eksikliklerin her türlüsünden münezzeh olan Yüce Allah; bazı nefislere yerleştirmiş olduğu olgun ahlâkla ahlaklanma, insanlara mali yardımda bulunma eğilimiyle ve de İnfakta bulunmamız için ilahi kitaplarda vermiş olduğu emirle, yapmış olduğumuz nafakalar nedeniyle kendi katından bir bağışlamayı bize va'dediyor. Vermiş olduğumuz nafakaları bizim bir çok günahlarımıza keffaret kılıyor. Bu nafakalar sebebiyle bize geniş îütuf va'd ediyor. Çünkü infakta bulunan kimse, başkasına lütfetmiş, onun gönlünü esir almış, sevgisini satın almıştır. Şu da var ki, lütuf; mal ve iyiliktir. Şüphe yok ki, in-fak edilen, Allah yolunda sarfedilen malın yeri, Allah tarafından doldurulur: "Sarfettiğiniz her hangi bir şeyi O yerine koyar. Çünkü O, nzık verenlerin en hayirhsıdır?'[379] Buharı ve Müslim'in Sahih'lerinde de şöyle bir hadis-i şerif yer almaktadır: "Kulların sabahladıkları her günde iki melek (gökten) yere İnerler. Onlardan biri şöyle der: "Allah'ım! Senin yolunda mal sarfedenin malının yerini doldur!' Diğeri de şöyle der: "Allahım! Cimrilik yapan (ın malını) telef et."
Bunda bir tuhaflık yoktur. Allah, lütfü geniş olandır. Hatta O'nun iki eli de açıktır. Dilediği gibi (mal ve nzık) dağıtır. Abdullah bin Mesud (R.A.), Peygamber (s.a.v.) in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: "Şüphesiz, şeytanın da meleğin de insan kalbine birer yaklaşımları vardır: Şeytanın yaklaşımı, kötülüğü va'd etmek ve hakkı yalanlamak içindir. Meleğin yaklaşımı, iyiliği va'detmek ve hakkı doğrulamak içindir. Bunu bulan (kalbinde duyan) kimse, bilsin ki bu, Allah'tandır. Diğerini bulan kimse, şeytandan (Allah'a) sığınsın." Peygamber (s.a.v.), böyle dedikten sonra şu ayeti okudu: "Şeytan sizi fakirlikle korkutarak cimriliği emreder."
Cenab-ı Allah; kullarından sevip te kendi denetim ve korumasıyla desteklediği kimselere Hikmeti, yararlı ve doğru iimi, özellikle Kur'an ve dine ilişkin bir anlayış verir. Bu anlamda kendisine hikmet verilene, bir çok iyilikler verilmiş demektir, İşleri olduğu gibi, bütün gerçeğiyle anlamak ve eşyayı gerçek konumuyla algılamak hususunda dünya ve âhirette Allah'ın yardım ve hidâyetinden daha büyük bîr iyilik düşünülebilir mi?[380]
Allah Yolunda Mal Sarfetmekle İlgili Bazı Hükümler
270- Sarfettiğiniz harcı ve adadığınız adağı, şüphesiz Allah bilir. Zulmedenlerin hiç yardımcıları yoktur.
271- Sadakaları açıkça verirseniz iyi olur. Eğer onları yoksullara gizlice verirseniz sizin için daha iyidir. Allah, onları kötülüklerinizden bir kısmına karşı tutar. Allah işlediklerinizden haberdârdır.[381]
Bazı Kelimeler:
Nezr, Kişinin Allah rızası için bir ibadette bulunmayı üstlenmesidir.
(Adak).Bunun aslı, şeklindedir. Yani sadakaları açıkça vermek güzeldir.[382]
Açıklama:
İster Allah için, ister ikiyüzlülük ve başkalarına duyurmak için olsun; verdikten sonra yoksulun başına kaksanız da, kakmasamz da, ona eziyet etseniz de, etmeseniz de; Allah rızası için de olsa, öfkeye yenilerek te olsa adadığınız adakları, evet bütün bunları (niçin yaptığınızı) Allah bilir. İyilik için yapılmışlarsa,karşılık olarak Allah size iyilik verir. Kötü bir amaçla yapılmış-larsa,karşılık olarak Allah size kötülük ve şer verir. Kıyamet gününde zalimlere destek olacak yardımcılar yoktur. Burada zalimlerden kasıt, cimrilik edip sadaka vermeyenlerdir.
Allah rızası için adakta bulunmak, şartlı veya şartsız olarakkişinin:"oruç tutmak..." veya "sadaka vermek, Allah için üzerime borç olsun", demesiyle olur. Bu adağın yerine getirilmesi vaciptir. Öfkeye yenilerek adakta bulun-
maksa —ki buna "nezr-i licac" derler.— kişinin; “Şayet falan kişiyle konusursam, şöyle şöyle yapmak üzerime vacîb olsun", demesiyle olur. Bu adak hakkında ihtilaf vaki olmuştur. Bazıları,bu adağın yerine getirilmesi gerekmez,ama bunun için yemin kefareti kadar bir kefaret vermek gerekir demişlerdir. Diğer bazılanysa, bu adağın mutlaka yerine getirilmesi gerekir demişlerdir:
Sadakaları açıkça verirseniz ve insanlar da bunun farkına varırlarsa, bu yaptığınız güzel bir şey olur. Ama gizleyip tefakire,kimsenin görmeyeceği şekilde verirseniz, bu sizin için daha hayırlı olur. Ve günahlarınıza keffaret olur.
Özetle deriz ki: Vacib olan sadakayı açıkça vermek, gizlice vermekten şüphesiz ki daha hayırlıdır. Özellikle bu zamanda bunun iyiliği daha da çok olur. Çünkü insanlar, önder pozisyonuna girerek hayır işleyen mürşidlere daha fazla ihtiyaç duymaktadırlar. Mendup sadakaya gelince, onu gizlemek ve fakirlere bu şekilde vermek daha hayırlıdır. Çünkü böylece ikiyüzlülükten daha çok kaçınılmış ve fakirin onuru daha fazla korunmuş olur. Verilen mendup sadaka genel bir iş veya bir hayır işi İçinse, açıkça verilmesinin bir sakıncası yoktur. Bu, insanların hayır işlemekte yarışmalarını teşvik eder. Sizin yapmakta olduklarınızdan Allah haberdardır. Bunları görmektedir. O gizliyi, gizlinin de gizlisini bilir. O'ndan sakının. O'nun cezasından korkun. Zira ikiyüzlülük ve Allah'tan başkası İçin mal sarfetmek, kalpte olan işlerdir. Allah'tan başkası bunları bilemez.[383]
Sadakanın Kime Verileceğine Dair Bazı Hükümler
272- Ey Muhammedi Onların doğru yola iletilmeleri sana düşmez. Fakat Allah dilediğini doğru yola eriştirir. Sarfettiğiniz iyi şey kendinizedîr. Zaten ancak Allah'ın rızasını kazanmak için sarf edersiniz. Sarfettiğiniz iyi bir şeyin karşılığı —haksızlığa uğratılmaksızm size verilir.
273- Sadakalarınızı, kendilerini Allah yoluna adayıp yeryüzünde do-laşamayanlara, hayalarından dolayı, kendilerini tanımayanların zengin say-. dıkları yoksullara verin. Onları yüzlerinden tanırsın. İnsanlardan —yüzsüzlük ederek— bir şey istemezler. Sarfettiğiniz iyi bir şeyi Allah şüphesiz bilir.
274- Gece gündüz, açık gizli, mallarını sarf edenlerin mükâfatlarım Rab'leri verecektir. Onlara korku yoktur. Ve onlar üzülmeyeceklerdir.[384]
Bazı Kelimeler:
Onların tslâm yoluna erişmeleri.Allah yolunda cihada kendilerini adayanlar.Yeryüzünde gezip dolaşmak.
iffet ve haya. Belirtileri. Israr ve yüzsüzlük.[385]
Açıklama:
Bundan önce Cenab-ı Allah, her hangi bir kayıtlamaya gitmeksizin sadakanın, müslüman olsun olmasın,fakirlere verilmesini bildirmiştir. Bu ayet-teyse, İslama girmemişler diye Müslüman olmayanlara sadaka vermenin, insana bir sorumluluk yüklemeyeceği açıklanmaktadır. Zira, doğru yola ulaşmak, Allah'tandır. Şefkat, din aynını gözetmeksizin muhtaç insana sadaka vermeyi gerektirmektedir. Bu ayetin nüzul sebebiyle ilgili olarak bir çok rivayetler zikredilmiştir. Bunların hepsi de şu nokta etrafında dönmektedir. İbn Abbas (R.A.) dan rivayet: Bu ayet nazil oluncaya kadar Peygamber (s.a.v.) efendimiz, müslümanlardan başkasına sadaka vermememizi emrederdi: Cenab-ı Allah, Peygamberine, 'Onların doğru yola iletilmeleri sana düşmez. Fakat Allah dilediğini dinine erdirir: diyerek hitapta bulunduğunagöre.müsIümanlar bu konuda öncelik luıkkınu sahiptirler,
Allah yolunda mal sarfetmenin nedeni, sadece insanların İslama girmelerini islemek değil, aynı zamanda kendi nefislerimiz olmalıdır. "Sarfettiğiniz iyi şey kendinizedir: Evet sarfettiğimiz iyi şey, dünyada bizim içindir. Çünkü Allah yolunda mal sarfetmenin gönülleri kazanmak, kin ve öfkeleri kalplerden çekip atmak, güvenlik ve huzuru yaymak, hırsızlığı Önlemek, zehirli fikirleri ve yıkıcı ideolojileri ortadan kaldırmak konusunda açıkça görülen bir etkisi bulunduğunu kimse inkâr edemez. Allah yolunda mal sarfetmenin ahiretteki ödülüne gelince, bu tam bir ödül olacaktır. Mal sarfetmenin hayır için olması gerekir. Ailah rızasını kazanmak için sarfedİlmelidir. Dünya için, şeytan için sarfedilmemelidir. Şu halde, yapılan malî yardımı fakirin başına kakmamah, fakire eziyet vermemelidir. Zira sen bir kimseye başkalarının görüp duymadan bir iyilik yaparsan, aslında ileride sana fayda verecek bir yatırımda bulunmuş olursun. Çünkü sen, bununla Allah'ın rızasını kazanmayı amaç edinmişsindir.
Az olsun çok olsun, Allah yolunda sarfettiginiz malın sevap ve karşılığı ahirette size tam olarak verilecektir. Siz, asla haksızlığa uğratılmayacaksınız. "Hiç kimse hiç bîr haksızlığa uğratılmaz. Hardal tanesi kadar olsa bile, yapılanı ortaya koyarız. Hesap gören olarak biz yeteriz."[386].
Önceki anlatılanlardan öğrenildiğine göre infakta bulunmak, genel olarak fakirler içindir. Gayr-ı müsüme infakta bulunan kimse, sorumluluk altına girmez. Sonra Cenab-ı Allah bu ayette, sadakaları en çok hakedenlerin, şu. nitelikleriyle fakirler olduklarını açıklamıştır. Bu vasıflar şunlardır:
1- Kendilerini Allah yoluna adayanlar, yani kazanç elde etmekten vazgeçerek kendilerini, Allah yolunda cihada vakfedenler. Bu ayet, ashab-ı Suf-fe hakkında nazil olmuştur. Onlar, Resulullah (s.a.v.) ile beraber hicret eden muhacirlerin yoksulları olup,mallannı Mekke'de terketmişlerdir. Sayıları dört yüz kadardı ve erkeklerdi. Hiçbir barınakları yoktu. Yemeklerini Peygamber (s.a.v.) in ve başkalarının yanında yer, sonra da Mescid-i Nebevi'nin suffe denilen üstü örtülü bir bölümünde gecelerlerdi. Bunların işleri cihad etmek, Kur'an-ı Kerim'i ezberlemek ve Peygamber (s.a.v.) in gönderdiği Seriyye'ler-le beraber cihada gitmekti. Kendilerini sırf Allah yolunda cihad etmeye adamış olan bunlara benzer diğer yoksullar da bunlar gibidirler. Kazanç temin etme imkânına sahib olmayan askerlerle ilim talebeleri de bunlar gibidirler.
2- Acizlik, yaşlılık veya zaruret dolayısıyla kazanç ve ticaret için yeryüzünde dolaşıp sefer yapma imkanına sahib olamayanlar.
3- Kendilerini tanımayanların; iffet, haya, sabır ve kanaatlerinden dolayı dilenmedikleri için zengin zannettiği kimseler. Oysa ki onlarda, mümin onuru ve Allah'a tevekkül etmiş kimselerin hali vardır.
4- Onları simalarından ve belirtilerinden tanırsın. Belirtileri, zayıflık, saflık ve yırtık pırtık elbiselerdir. Aslında bunları tanımak, mümin kişinin fenı.seliııe bırakılmıştır. Nice lakir vardır ki, zengin göl üııüınündcdiı. Nice zengin de vardır ki, yırtık pırtık elbiseler içinde olup, yüzsüzlük ederek dilenir.
5- İnsanlardan asla dilenmezler. Veya isteseler de yüzsüzlük ederek ısrarla istemezler.
Peygamber (s.a.v.) Efendimiz buyurmuşlardır ki: "Kendisine bir iki lokma gelen kimse miskin değildir. Miskin odur ki, iffetli davranır!' İsterseniz Cenab-ı Allah'ın şu sözünü okuyun: "İnsanlardan yüzsüzlük ederek istemezler!' Zaruret olmaksızın dilenmek, İslâmiyet tarafından yasaklanmıştır. İnsanı bayağıtaştıran bir yoksulluğa veya perişan eden bir borca düşmeden veya aç kalmadan dilenmek helal olmaz.
Az olsun çok olsun, yaptığınız hayırları Allah muhakkak bilir ve karşılığını verir. Allah yolunda mal sarfetmekle ilgili son ayette Kur'an-ı Kerim, sadaka hususunda hallerin ve zamanların genelliğine işaret etmektedir. Gece gündüz, gizli açık mallarıyla sadaka verenler İçin, kendilerini, analarının rahmindeyken gözeten ve doğduktan sonra da besleyip büyüten Rabblerinin katında tam bir sevap ve mükâfat vardır. Dünya ve ahirette onlar için korku yoktur. Onlar asla hüzünlenmeyeceklerdir.
Kur'an yolunda yürüyen ve Kur'an hidayetiyle aydınlanan herkes işte böyle olacaktır. Gerçek kurtuluşa erenler de bunlardır.[387]
Faiz Ve Toplum Açısından Tehlikeleri
275- Faiz yiyenler mahşerde ancak şeytanın çarptığı kimsenin kalktığı gibi kalkarlar. Bu onların, "Zaten alışveriş faiz gibidir?' demelerindendir. Oysa Allah alışverişi helal faizi haram kıldı. Kime Rabbinden bir öğüt gelir de faizcilikten geri durursa, geçmişi kendisinedir. Onun işi Allah'a aittir. Kim faizciliğe dönerse, işte onlar cehennemliktir. Onlar orada temelli kalacaklardır.
276- Allah faizi eksiltir, sadakaları bereketlendirir. Allah pek nankör olan günahkârı sevmez.
277- İnanıp yararlı işler İşleyenlerin, namaz kılıp, zekât verenlerin, Rabb-leri katında ecirleri vardır. Onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.
278- Ey inananlar! Allah'tan sakının, inatimışsanız, faizden arta kalmış hesaptan vazgeçin.
279- Böyle yapmazsanız, bunun Allah'a ve Peygamberine karşı açılmış bir savaş olduğunu bilin. Eğer tevbe ederseniz, sermâyeniz sizindir. Böylece haksızlık etmemiş ve haksızlığa uğramamış olursunuz.
280- Borçlu darda ise, eligenişleyinceye kadar beklenmelidir.Biîmiş olsanız, borcu bağışlamanız sizin için daha hayırlıdır.
281- Allah'a döneceğiniz ve sonra haksızlığa uğramadan herkesin kazancının kendisine verileceği günden korkunuz. [388]
Bazı Kelimeler:
Yerler, yanı alırlar. Ayette almak fiili, yemek fiiliyle ifade edilmiştir. Zira faiz almanın esas gayesi, gelirini yemektir, giymektir, ondan yararlanmaktır, çoluk çocuğa sarfetmektir. Bütün bunlar, yeme fiilinin anlamı içine girerler. Ayrıca yerine fiilinin kullanılmasıyla da, alınan faizin asla geri gitmeyeceğine işaret edilmiştir.
Habt, körü körüne gitmek demektir.Delilik ve Sara hastalığına yakalanmak.
Va'z.Allah, bereketini gidererek faizi eksiltir.. Mübarek kılar, bereketlendirir. Günah işlemekte ısrar edip mübalağa yapan. Terkedin. Bilin.Bolluk ve genişliğe kadar beklemek.
(Faiz): Sözlük anlamı, fazlalıktır. Istilahtaysa, karşılıksız ve şer'i bir yönü olmaksızın alman maldır.[389]
Önceki Ayetlerle İlişkisi:
Önceki sayfalarda anlatılanlar, gece gündüz, gizli açık olarak Allah yolunda mal sarf edenler hakkındaydı. Bunlar Allah'ın rızasını elde etmek ve kalblerini iman üzere sağlamlaştırmak için mallarını sarfederîer. Dünyevi bir çıkar ve karşılık almadan mallarını harcarlar. Bu ayetlerde ise haksız yere ve hiç bir karşılık ödemeden başkalarının mallarını kendilerine he!â! edinen faizcilerden söz edilmektedir. Öncekiyle bu ayet arasındaki ilişki, zıtlık ilişkisidir. Bunda bir tuhaflık yoktur. Zira zıt olan şey, daha çabuk hatırlanır.[390]
Açıklama:
Faiz alıp, şer'i bir esasa dayanmadığı halde onu helal sayanlarla, haksız yere insanların mallarını yiyenleri dünya alçaltmış; mal sevgisi onları boyunduruk altına almış, şeytan ve kaprisleri onları denetime almıştır. Hareketlerinde, tavırlarında, oturup kalkışlarında, saralılar gibi,bilincinde olmadan yapılan hareketler görürsün. Ayet-i Kerimede sadece kalkışlarından söz edilmiştir. Çünkü kalkmak, hareketler içinde canlılığın ve zindeliğin en belirgin görüntüsüdür. Kur'an, onlar için şöyle bir ifade kullanıyor: "Şeytanın çarptığı kimsenin kalkışı gibi kalkarlar!' Bu ifade, onların inançlarına da uygundur. Çünkü onlar, cinierin varlıklarına ve insanı etkilediklerine İnanırlar.
Öteden beri Araplar, anlaşılması zor olan şeyleri cinlere atfederek, "bu cin işidir" deyip geçmişlerdir. Kur'an'm, onların anlayışlarına uygun bir ifade kullanmasında bir gariplik yoktur. Zira amaç, faiz yiyen kimseyi en çirkin . bir şekil ve en kötü bir görünümle tasvir etmektir.
'Tefsircilerin çoğunluğu, faiz ,alıp veren kimsenin, kıyamet gününde kalkma biçimi hakkında (söylenen birçok rivayetlere dayanarak dediler ki: Faiz yiyen kimsenin, kıyamet günümle cin çarpmış ve kör gibi el yordamıyla hareket eden kimse gibi kalkması, onun mahşer gününde, dünyadaki haliyle di-rilip mezarından kalkış halidir. Müfessirlerin böyle demesiyle, iki görüş arasında birlik sağlanmış oldu.
Cahiîiyet döneminde müşrikler, helal saydıkları ve tıpkı alış veriş gibi kabul ettikleri için faiz yerlerdi. Değeri bir kuruş olan malı iki kuruşa satmak nasıl caiz ise, sıkıntı ve darlık anında bir dirhem alıp sonradan elin genişlediğinde, sahibine iki dirhem vermen niye caiz olmasın? diye düşünürlerdi.
Cenab-ı Allah alış verişi helal kılmıştır. Çünkü burada bedel ödeme ve eşya vardır. Bü eşyanın ileride fiyatı yükselebilir. Fiyattaki artış ta, yararlandığımız yeme, giyme veya diğer şeylere karşılıktır. Cenab-ı Allah faizi yasaklamıştır. Çünkü onda bedel ödeme yoktur, ödenen fazlalık ise bir şeye karşılık değildir. Tam tersine cahiliye dönemi insanları, borç ödeme vadesi gelip te borçlu borcunu ödemediği takdirde alacaklı, borcu arttırma karşılığında vadeyi uzatırdı. Bu fazlalığı almak çok büyük bir zulümdür! Bunu helal saymak ise küfürdür.
Millet ve toplum yararına olarak faizin haramlığını içeren bir öğüdü Rab-binden alıp ta, yapmakta olduğu faizciliğe son veren kimsenin durumu Allah'a aittir. Cahiliye döneminde yaptığı faizli işler kendisinedir. Haram kılındıktan sonra aldığı faizden dolayı Allah onu hesaba çeker. Ama daha önce aldıkları, Allah tarafından bağışlanır.
Haram kılındıktan ve zararlı olduğunu öğrendikten sonra faiz yemeye dönenler yok mu? Onlar sapıklık ve zulümde pek ileri gitmiş, cehennem halkıdırlar. Oradan ayrılamayacak ve miktarını ancak Allah'ın bildiği bir süre boyunca cehennemde kalacaklardır.
Nasıl olur da faizcilik yapar, faizin tuzağına düşer, sadakadan ve sadakanın iyiliğinden uzaklaşırsınız? Faizi Allah eksiltir. Onda bereket ve artış yoktur. Mal, faiz nedeniyle her ne kadar artar ve çoğalır gibi görünse de, eninde sonunda azalıp tükenir. Yaşamakta olduğumuz gerçek, buna tanıktır. Faizci, Allah'ın ve bütün İnsanların gazabına uğramamış mıdır? Hiç kimse ona yardımcı olmaz. Hiç bir insan ona acımaz. Tam tersine hepsi onu kıskanır, onun belaya uğramasından hoşlanır, felâkete maruz kalmasını bekler. Bütün bunlar da, onun malının eksilip eriyip gitmesine katkıda bulunurlar.
Sadakaya gelince, Allah onu çoğaltır ve bereketlendirir. Verilen zekât, malı asla eksiltmez. Sadaka vereni Allah'ta sever, İnsanlar da ... Herkesin, yükümlü olduğu zekât ve sadakayı verdiği bir ortamda cekememezlik, kin, hırsızlık, baskı, zorlama ve eziyet görülmez. Bütün bunlarda,malın artıp çoğalmasına katkıda bulunurlar. "Allah faizi eksiltir ve sadakaları bereketlendirir." Cenab-ı Allah, faizi helal sayan, günah işlemekte aşırı giden kimselerden razı olmaz.
Kur'ani Kerim'in bir özelliğidir: Kâfirlerin fiilerini işleyen zalim ve günahkârlardan söz elliğinde, peşi sıra salilı amel sahibi müminlerden de .söz eder ki, aralarındaki fark açığa çıksın. Bu, insanların Allah'ın hükümlerine daha çok uymalarını ve emirlerine daha fazla itaat etmelerini sağlar. Bu nedenle, anlam olarak Cenab-ı Allah şöyle buyurmaktadır: Allah'a ve Resulüne iman edip salih amel işleyenleri, Rabbferi cehennem azabından koruyacaktır. Salih ameller, özellikle namaz kılmak ve zekât vermek nefsi temizler, Rabbı hoşnud eder, dünyada kulların sevgisini kendisin çeker. İşte bu insanlar için, kendilerini yoktan var edip gözeten ve besleyip büyüten Rabbleri katında tam bir ödül vardır. Onlar İçin korku yoktur. Sonsuza değin hüzünlenmeyeceklerdir.
Faiz yiyeni, bu çirkin surette ortaya koyup, dünya ve ahiretteki cezasını bildirdikten, bunun"ardisıra salih müminlerden bahsedip, ödüllerini anlattıktan, bu sağlam girişi yaptıktan sonra Cenab-ı Allah'ın, faizi terketmeyi açık bir dille emretmesi yerinde bir davranıştır. Buyurmuştur ki; Ey faizle ve faizli işlere uğraşan iman sahibi kimseler! İman ve İslam rahmettir, merhamettir, insanlar arasındaki bağların kuvvetlendirilmesidir. Faize gelince o, hırstır, yorgunluktur, hiledir, alçakça bir iştir. İslâm kardeşliğiyle çelişir. Dahası, insanlıkla taban tabana zıttır.
Ey iman edenler! Kendinizi Allah'ın azabından korumak için gerekli önlemleri alın. Faizden arta kalanı derhal terkedin. Yani eğer Allah'a inanıyorsanız, yeni faizli işler yapmak bir tarafa, eski faizli işlerinizi de hemen kesin. Bunu yapmadığınız takdirde olgun mümin değilsiniz, demektir. Çünkü iman günâhla, özellikle de faizle bir arada olmaz. Emrolunduklarınızi yapmazsanız, kesinlikle bilin ki; bu yaptığınız Allah ve Resulüne karşı bir savaştır. Allah'ın savaşı, O'nun gazab ve intikamı değil midir? Bu zamanda karşılaştığımız belalar ve tarımda yaşanan afetler hep faiz yemekten ve faizi helal saymaktan dolayı başımıza gelmektedir. Allah'a, Resulüne ve mü'minlere karşı savaş, onlara düşmanca karşı koymaktır. Böylelerİ şeriat ve hükümlerinin dışına çıkmış sayılırlar.
Rivayet olunur ki bu âyet, Sakif Kabilesi hakkında nazil oldu. Sakif'in Kureyşlüerden bazı kimseler üzerinde faiz alacağı vardı. Borçlular borçlarını ödemeye yanaşmadılar. Alacaklılar da onları Mekke Valisi Attâb b. Esîd'e dava ettiler. Sonra bu âyet nazil oldu. Resulullah (s.a.v.) onlara mektup yazdı. Alacaklı olan Sakifliler bunu öğrenince, "Bizim Allah ve Reşulüyle savaşacak gücümüz yoktur" dediler.
Faiz alıp vermekten vazgeçip Allah'a dönerseniz, sermayeniz sizindir. Böylece ne kadar olursa olsun, faiz alarak hiç kimseye zulmetmiş olmazsınız. Mallarınızın eksilmesiyle zulme de uğratılmış olmazsınız. Mali sıkıntı içindeki bir fakire borç verirseniz, eli genişleyinceye dek ona mühlet tanıyın. Umulur ki Allah hepinizi genişliğe kavuşturur. Bir hadiste şöyle denilmektedir: "Bir kimse bir müminin sıkıntısını giderirse, Allah ta onun kıyamet günündeki sıkıntılarından birini giderir." Hadis-i şerif, vadeyi uzatarak veya borcun tümünden y;ı d;ı bir bölümünden vazgeçerek onu sadaka vermeniz, sizin için J;ıh;ı iyi ve daha güzeldir, diye devanı etmekledir.
Gelip çattığında dünyayı, dünyanın süslü püslü şeylerini ve işlerini bırakıp gideceğiniz ve Allah'a döneceğiniz günden korkun. O zorlu günü, sürekli düşünün. O günde herkese, kazancının karşılığı tam olarak verilecektir. İyilik kazanmışsa iyilik, kötülük kazanmışsa kötülük görecektir. O günde terazi kurulacak, hiç bir kimseye kesinlikle haksızlık, edilmeyecektir.
Ribâ (Faiz) iki çeşittir:
1- Nesie Ribâsı: Ödeme vadesini uzatarak borcun miktarını arttırma şeklinde yapılan faiz işlemidir. Nitekim cahiliye döneminde de borcun ödenme zamanı geldiğinde alacaklı borçluya şöyle derdi: Ya ödersin, ya da vadeyi uzatıp borcu arttırırsın.
2- Ribay-ı Fazl: Bu hiç bir karşılığı olmaksızın ödenmesi, borçluya şart koşulan fazlalıktır. Örneğin Mehmed'in gelecek sene kendisine yüz yirmi lira Ödemek üzere Ali'ye yüz Hra borç vermesi gibi. Buğday, arpa, darı, hurma, tuz gibi gıda maddeleri de bu bakımdan, altın ve gümüş nakidler hükmündedir.
Ebu Said el-Hudri'den rivayet: Peygamber (s.a.v.) buyurdular ki: "Altın altına, gümüş gümüşe, buğday buğdaya, arpa arpaya, hurma hurmaya, tuz tuza, misli misline ve elden ele (değiştirilmeli) dir. Kim artırır veya arttırmak isterse Ribâ yapmış olur. Bunda alan da veren de eşittir." Ubade bin Sa-mit'in rivayet ettiği hadisteyse şöyle bir ifade yer almaktadır: "Bu sınıflar değişik olduklarında, elden ele olma şartıyla dilediğiniz gibi satın."
İslam dini karşılıklı merhamet, şefkat, iyilik, yardım, dayanışma ve Allah rızası İçin sadakat temelleri üzerine kurulan kardeşlik dinidir. İnsanlar arasındaki iyi ilişkilerin korunmasını öngörür. Bağış ve zorbalığın kanun yerini almasına karşı çıkar. Bu nedenle sadaka vermeyi, güçlünün zayıfa şefkat göstermesini, zenginin yoksula acımasını, güzel davranmayı vacip kılmıştır. Faizi ve her türüyle eziyeti haram kılmıştır. Nitekim fırsat kollama ve ihtiyaç . sömürüsü yapmayı da haram kılmıştır. .
Cenab-ı Allah altın ve gümüşü veya bunların yerine geçen banknot paraları, eşyaları değerlendirme aracı kılmıştır, ihtiyaçları sömürme aracı değil. Bu, faiz nedeniyle servetlerin, toplumun sadece bir bölümünün elinde yığılmasına yol açar ki, bu da milletin ve toplumun hüsranı demektir. Yukarıda saydığımız temel gıda maddeleri de bu bakımdan altın ve gümüş hükmünde-dirlcr. Faiz alıp vermek, insanlar arasındaki bağları koparır; kin ve haset doğurur. Gönüllerde buğzu ve diğer şeyleri meydana getirir ki, bu gibi şeyler de insanların, biribirlerine karşı fırsat kollayan ve başına türlü belalar gelmesini bekleyen aç kurtlar gibi birbirlerine saldırmalarına yol açar. Bununla da hiç şüphesiz, millet yok olur. Şer'i bir hakkın olmadan başkasının malına el koymayı kendin için nasıl caiz görürsün? Bu, kendine zulmetmenden başka hir îjcy olama/.. İtiı millette faiz yaygın hale geldi ini, mutlaka o milletle fakirlik yaygınlaşır. Başlarına belâlar iner, memleketi gelişmekten alıkoymuş, iyiliği engellemiş olurlar. Allah bizi faizin kötülüğünden korusun. Faizcilik Yahudilerin sıfatıdır, onların işidir. Şu da var ki, onlar, faizi kendi aralarında yasaklarlar, ama başkalarından faiz almayı helal kılarlar.
Faiz yiyenlerin serveti kaybolup gitmez mi? O, borcunu kapatmaktan âciz iken nasıl olur da hem ana parayı hem de faizi öder? Bazı müslüman olmayan devletler faizi yasaklamaktayken müslüman bir millet olarak onu mubah kılmak bize yakışır mı?[391]
Müdayene Ayeti... Uzun Ve Detaylı Oluşunun Sırrı
282- Ey iman edenler! Birbirinize belirli bir süre için borçlandığınız zaman onu yazınız. İçinizden bir kâtip doğru olarak yazsın; Kâtip onu Allah'ın kendisine öğrettiği gibi yazmaktan çekinmesin, yazsın. Borçlu olan da yazdırsın, Rabbi olan Allah'tan sakınsın, ondan hiç bir şey eksiltmesin. Eğer borçlu aptal veya aciz veya yazdiramayacak durumdaysa, velisi, doğru olarak yazdırsın. Erkeklerinizden iki şahid tutun: Eğer iki erkek bulunmazsa, şâhidlerden razı olacağınız bir erkek, —biri unuttuğunda diğeri ona hatırlatacak— iki kadın olabilir. Şâhidler çağırıldıklarında çekinmesinler. Borç büyük veya küçük olsun, onu süresiyle beraber yazmaya üşenmeyin. Bu, Allah katında en doğru, şâhidler için en sağlam ve şüphelenmenizden en uzak olandır. Ancak aranızda peşin alış veriş olursa, onu yazmanızda size bir sorumluluk yoktur. Alış veriş yaptığınızda şahid tutun. Kâtibe de şahide de zarar verilmesin, eğer zarar-verecek olursanız, o zaman doğru yoldan çıkmış olursunuz. Allah'tan sakının, Allah size öğretiyor; Allah her şeyi bilir.[392]
Bazı Kelimeler:
Bazınız bazınıza vadeli olarak borçlandınız. Zimmette olan mal
(Borç).Bir şeyin sona ermesi İçin belirtilen vakit. Günler, aylar ve senelerle bilmen. Eşyanın vadeli olarak satılması, "karz" ve "selem" de vadeli borç kapsamına girer.Doğru olarak yazmak. Mal ve vadeyi artırıp eksiltmeyerek.Çekinmesin.Yazdırsın. "İmlal" ile "İmlâ" aynı anlama gelir. Yazdırmak manasınadır. Eksiltmesin.Aklı kıt, savurgan. Çocuk veya yaşlı İhtiyar. Üşenmeyin. Sıkılmayın.En doğru olan.Şahitlik için daha sağlam. Borç ve ödeme zamanı konusunda şüphenizi gidermeye daha yakındır. Taatten çıkmış olmanız. [393]
Önceki Ayetlerle İlişkisi:
Allah yolunda mal sarfetmekten, bu salih amelin sevabından; faizden ve faizin tehlikesinden söz edildikten sonra vadeli borç işleminden, bu işlemi yazı ve tanıklarla koruma ahına almaktan sözetmek, uygun ve yerinde olmuştur. Sadakada, Allah yolunda mal harcamakta sonsuz rahmet vardır. Faizdeyse tam bir katılık ve acımasızlık vardır. Borç ve ticaret hükümlerinde de sonsuz adalet ve hikmet vardır.[394]
Açıklama:
İslâmiyet, gerektiğinde ve gereken yere mal sarfetmemizi emretmiştir. İçinde faiz varsa, maldaki fazlalığı terketmemizî emretmiştir. Sonra da alışverişte, borç ve ticarette malı koruyup güvence altına almamızı emretmiştir. Bundan da anlaşılıyor ki, İslâm'ın hem dîn ve hem de devlet yönü vardır. İslâmiyet, hem otorite, hem hikmettir. Bir ara bize, Allah yolunda mal harcamamızı önerir ve faîzi haram kılar; sonra da alış verişlerde bizi aydınlatır ki, malımız boşa gitmesin, insanlar arasında çekişme ve anlaşmazlıklar başgös-termesin. İslâmm böyle yapmasında bir gariplik yoktur. O, üstün ve hikmet sahibi Allah'ın bizlere bağışladığı dosdoğru yoldur.
Dinimiz; ruhbanlık, yoksulluk, miskinlik ve düşkünlük dini değildir. Aksİne o ilim, amel, gayret, çalışkanlık, zenginlik ve üstünlük dinidir. Ancak böyle olursa Cenab-ı Allah'ın şu sözü gerçekleşir: "Böylece sizi vasat bir ümmet. kıldık."[395]
İslama göre mal, biriktirilip çoğaltılmalıdır. Ama bu helal yolla yapılmalıdır. Mal korunmalı, kâtip ve şahidlerle güvence altına alınmalıdır. Mü-dayene ayetinin uzun ve detaylı olmasının sırrı belki de budur. Halktan ve aydınlardan herkesin anılan ayeti iyi anlayabilmesi için hükümleri tekrarlanmıştır. Bu hükümler şunlardır:
1- Ey iman sahibi olup İslâm'a girenler! Alış veriş, selem veya karz, hangi türden olursa olsun, zimmete giren vadeli bir borç işlemi yaptığınızda onu yazın. Bu sizin için daha iyidir. Bu size daha çok yaraşır. (Buradaki emir, îrşâd ve eğitim içindir.)
2- İçinizden bîri borçlan yazsın. Yazarken de doğru yazsın, haktan sapmasın. O, alacaklıyla borçlu arasında yargıç konumundadır. Adalet ve doğruluğunun gerçekleşmesi için, katipliğin usul ve şartlarım bilmesi gerekir,
3- Yazma imkânına sahip olduğu takdirde kâtibin yazmaya yanaşmaması doğru olmaz. Allah kendisine nasıl öğrettiyse Öyle yazsın. Ne arttıran, ne de eksiltsin, hiç kimseye zarar vermesin. Yazı bilmek, Allah'ın ona bahşetmiş olduğu bir nimettir.Bu nimetin şükürü olarak ta, ücretini alması durumunda, rahmet ve adaletle yazmaktan çekinmemesi gerekir.
4- Kâtibe yazdıran da, borçlunun kendisi olmalıdır ki, kâtibin yazdığı ona karşı bir delil olsun. Yazdırırken de haktan sapmasın; Rabbi olan Allah'tan sakınsın. Burada güzel bir sıfat olan Rab kelimesiyle, üstün ve yüce bir ad olan Allah kelimesi birlikte zikredilmiştir ki, kâtiplik yapan ve yazdıran, haksızlıktan şiddetle kaçınsın.Yanına anımla, üzerindeki haklan eksiltme yapmasın. Görüyorsun ki kâtip, adaletli olmakla emrolunmuştur. Ne artırsın, ne de eksiltsin. Borçluysa, sadece eksik yazdırması yasaklanmıştır. Çünkü ondan beklenen, sadece eksik yazdırmaktır. Zimmetindeki borcu fazla yazdıracak hali yoktur.
5- Borçlu, aklı kıt veya savurgan veya küçük bir çocuk veya yaşlı veya cahillik nedeniyle yazmaktan aciz veya dilinde tutukluk bulunan biri olduğundan dolayı malını güzelce kullanamayacak biri ise, yazıyı kâtibe yazdıracak olan kayyum, o işin vekili olup doğru ve dürüst olarak yazan kâtip gibi, işleri yürütenlerin velisidir.
6- Muamelenizi yaparken, hazır bulunanlardan iki kişiyi şâhid tutun. Yalnız bu şâhîdlerin müslüman, hür, akıllı ve yetişkin olmaları şarttır.
7- Şahit olmaları için iki erkek bulamazsanız, şahidlerinizden dindarlık ve adaletlerinden razı olacağınız bir erkekle iki kadını şâhid tutun. İslâm hukuku iki kadını bir erkek yerine saymıştır. Kadınlardan birinin unutmasından korkulduğundan, diğerinin ona hatırlatmada bulunacağı hesaplanmıştır. Zira kadınların mali konularda hafızaları pek sağlam olmaz. Bu gibi işlerle pek ilgilenmezler. Kadın evle, ev işiyle ve çocuk eğitimiyle uğraşacak bir yaratılıştadır. Mali ahidleri hatırlaması pek ender görülür. Bu, çoğunluk durumuna göre verilmiş bir hükümdür. İslâm hukuku da çoğunluğu göz önünde bulundurur.
8- Şâhidler, çağırıldıklarında şahitlik yapmaktan çekinmesinler. Şahidliği gizlemek günahtır. "Onu (şehadeti) kim gizlerse şüphesiz kalbi günahın acısından sızlar!'[396] Zira doğru şahitlikle hak ortaya çıkar; zulüm ve haksızlık önlenmiş olur.
9- Borç küçük te olsa, büyük te olsa onu yazmaya üşenmeyin ki, anlaşmazlıkların ve çekişmelerin sonu gelsin.
10- Yukarıda geçen ve konuyla ilgili hükümlerin tamamını kapsayan açıklama, hüküm bakımından en adil bir açıklama olup, borç alıp verenler arasında adaleti layıkıyle ayakta tutar, şehadeti de gereği gibi yerine oturtur, bu konuda gerekli desteği sağlar, şüphenin yok edilmesini yakın yoldan temin eder.
11- Buraya kadar anlatılanlar vadeli satışlar, borçlar ve selem işlemi hakkındaydı. Müşterinin alacağı malı peşin olarak aldığı, satıcının da verdiği malın bedelini peşin olarak aldığı hazır ticarete gelince, bu ticari işlemleri yazmanız zorunlu değildir. Yazmadığınız takdirde sorumlu da olmazsınız. Çünkü bunda, korkulacak bir şüphe ve unutma yoktur. 'Sorumlu olmazsınız1, demekle de, İnsanın kendi malının miktarını, gelir gider dökümünü kağıt üzerine geçirerek bilmesinin müstehap olduğuna işaret edilmekledir.Kur’an’ın ondört asır önce gelirmiş olduğu yüksek ticaret sistemini görün!..
12- Peşin alış veriş yaptığınızda şahit bulundurun. Bu gibi muamelelerde şâhît bulundurmak yeterlidir.
13- Kâtibin veya şahidin, artırma ya da eksiltme yaparak taraflardan birine zarar vermesi doğru olmaz. Ey âhid yapanlar! Sizin de kâtibe veya şahide hangi türden olursa olsun zarar vermeniz yakışık olmaz. Zira İslâm dini barış, güvenlik, rahmet ve adalet dinidir. Yasaklandığınız işleri yaparsanız bu, Allah'a itaatten ve imandan çıkmak anlamına gelir.
14- Size emrettiği ve yasakladığı her şeyde Allah'tan sakının. Allah, kendinizi ve malınızı korumanızı, aranızdaki bağlan güçlendirmenizi sağlayacak şeyleri size öğretiyor. Onun koyduğu şer'i hukuk; hikmet sahibi, her şeyden haberdar, hakkıyla bilen ve gören bir Allah'ın düzenidir.[397]
Rehin Bırakmanın Caizliği
283- Eğer yolculukta olup katip bulamazsanız,alınan rehin yeter.Şayet birbirinize güvenirseniz ,güvenilen kimse borcunu ödesin.Rabbi olan Allah’tan sakınsın.Şahidliği gizlemeyin ,onu kim gizlerse şüphesiz kalbi günahın acısıyla sızlar.Allah işlediklerinizi bilir.[398]
Bazı Kelimeler:
“Rehn” kelimesinin çoğulu olup,alacaklıdan tahsil etmek mümkün olmadığında, satıp parasından elde etmek amacıyla bir hakkı(alacağı) güvenceye bağlamak için bir malı alıkoymaya denir.Bu, önce geçen “işlemi yazma”emrini sınırlamaktadır.[399]
Açıklama:
Siz yolculukta olup yazacak katip veya yazı malzemesi bulamazsanız alacağınız rehinler yeter. Alacaklı, hakkını elde edinceye kadar bu rehineyi, hakkı İçin bir güvence olarak saklar. Bu rehin, işlemi yazma yerine geçer.
Yolculukta rehin, Kur'an nassıyla, mukim haldeyse, sünnetle sabittir Peygamber (s.a.v.) zırhını bir Yahudinin yanına rehin bırakmıştı. Yahudi de ölmüştü. Ayette geçen kâtibin bulunmaması ve akit sahiplerinin yolculukta olmaları gibi sınırlamalar, akti yazıya geçirmemenin caiz olabileceğini göstermektedir.
Olur ya, sizden biri diğerine güvenirse, güvenilenin, emaneti zamanında tam olarak sahibine vermesi gerekir. Allah'tan sakınsın ve emanete hiyanet etmesin. Onun üzerinde gözetleyici ve denetleyici, Allah'tır. Şahid olarak Allah yeter.
Şahidliği gizlemeyin. "Onu gizleyenin kalbi günahın acısıyla sızlar'' Burada özellikle kalbden söz edildi. Çünkü, kalb, bedenin merkezidir. O iyi olursa, bedenin tümü iyi olur.
Buraya kadar anlatılan emanete ihanet etmeme ve sözünde durma gibi olumlu davranışlarla; şahidliği gizleme gibi olumsuz davranışları Alîah bilmekte ve görmektedir. Bu davranışların karşılığını da muhakkak verecektir.[400]
Allah'ın İlminin Her Tarafı Kuşatmış Olması, Mülk Ve Kudretinin Tamam Oluşu
284- Göklerde ve yerde olanlar Allah'ındır. îçinizdekini açsklasanız da gizleseniz de Allah sizi onunla hesaba çeker. Ve dilediğini bağışlar, dilediğine azab eder.[401]
Önceki Ayetlerle İlişkisi:
Önceki sayfalarda birçok hükümler, özellikle borç ve şahîdlikle yakından ilgili hükümler anlatıldı. Bundan Önceki ayette, "Allah işlediklerinizi bilir." cümlesiyle son bulmuştu. Şu halde burada da o yüce varlığın ilminin şahit ve delillerim anlatmak pek yerinde olacaktır. Zİra bir şeyin mâlik ve yaratıcısının, o şeyi en iyi bilmesi gerekir. "Yaratan bilmez mi?"[402]
Açıklama:
Yerde ve göklerdeki her şey-,mülkünde tutma, yaratma, kullanma ve bilme bakımından Allah'a aittir. O her şeyi bilir. Kalbinizde sabit olup yerleşmiş bulunan gizli huylan ve hastalıkları, açığa vursaniz da, saklayıp gizlese-niz de Allah bilir ve karşılıklarım verir. îyüikse iyilik, kötüîükse kötülük görürsünüz, karşılık olarak.
O dilediği kulunu, günahları silen tevbe ve salih amele yönelterek günahlarını affeder. Dilediğine de azab eder. Çünkü bu kişi, günahlarını örtecek bir iyilik yapmamış ve Allah'a tevbe etmemiştir. O, yapmak istediği her şeye kadirdir.
Rivayet olunduğuna göre bu ayet-i kerime nazil olduğunda, sahabi İcrin çok ağırına gitmiş ve Peygamber (s.a.v.) in huzuruna gelerek: "Ya Re-' sululiah! Namaz, oruç, cihad ve sadakagibi, gücümüzün yetebileceği ameller bize yüklendi. Sonra Cenab-ı Allah bu ayeti indirdi. Artık biz bunun altından kalkamayız." dediler. Peygamber (s.a.v.) onlara şöyle dedi: "İşittik ve itaat ettik demek istiyor musunuz? Dahası, "İşittik itaat ettik, Rabbimiz! Bağışlamanı dileriz, dönüş sanadır!' deyin." Bu rivayete dayanarak bazı müfessirler yukarıdaki ayetin, "Allah kişiye ancak gücünün yeteceği kadar yük yükler." ayetiyle neshedilmiş olduğunu anladılar. Çünkü Resulullah (s.a.v.), kal-binizdekilerin, İnsanın kurtulamayacağı vesvese ve düşüncelerden başka bir şey olmadığını anlamıştır.
Kur'an'm üstün ve şerefli ifadesinden anlaşılan şudur: Kalbinizde yerleşip sabitleşmiş olan sevgi, nefret, şahit olduğun şeyi gizlemek, iyilik ve kötür lüğe niyet etmek gibi huylardan Ötürü hesaba çekilirsiniz. Ama gönülden geçen kuruntu ve vesveselere gelince, eğer bunlara uygun davranışlarda bulunursanız, bunlardan dolayı hesaba çekilirsiniz. Yok bunları kalbinizden çıkarıp atar ve başka şeylerle uğraşırsanız, bunlardan dolayı hesaba çekilmezsiniz. Bunlar, birden bire kalpten çıkarılıp atılması mümkün olmayan şeylerdir. "Allah kişiye ancak gücünün yeteceği kadar yük yükler!' ayeti bunu nes-hetmemiş, aksine açıklığa kavuşturmuştur.
Sahabilerin Peygamber (s.a.v.) e söylediklerine gelince bunun te'vili şudur: O temiz ve pâk insanlar günahtan, günaha götüren şeylerden, hatta günahla ilgili her şeyden arınmak istiyorlardı. Bu nedenle demişler ki: "İyi kim-' selerin iyilikleri, büyüklerin hataları mesabesindedir. Allah, hepsinden razı olsun.[403]
Müminler Ve Duaları
287- Peygamber ve inananlar, ona Rabbinden indirilene inandı. Hepsi Allah'a, meleklerine, kitaplarına, Peygamberlerine inandı. "Peygamberleri arasından hiç birini ayırdetmeyiz, İşittik, itaat ettik, Rabbimiz! Bağışlamanı dileriz, dönüş sanadır." dediler.
286- Allah, kişiye ancak gücünün,yeteceği kadar yük yükler; kazandığı iyilik lehine, ettiği kötülük te aleyhinedir. Rabbimiz! Eğer unutacak veya yanılacak olursak bizi sorumla tutma. Rabbimiz! Bizden öncekilere yüklediğin gibi, bize de ağır yük yükleme, Rabbimiz! Bize gücümüzün yetmeyeceği şeyi taşıtma, bizi affet, bizi bağışla, bize acı. Sen Mevîâmızsm, kâfirlere karşı bize yardım et.[404]
Bazı Kelimeler:
İnsanın zorlanmak sızın gücünün yetebileceği iş, kapasite.İnsana zor gelen ağır yük.insanın yapabileceği iş. Zorla da olsa becerebileceği iş.[405]
Önceki Ayetlerle İlişkisi:
Ccnab-ı Allah, bu sürenin başında, Kur'an ve mü'minler üzerine konuşarak söze başladı. Burada da onlardan bahsederek, hallerini ve dualarım açıklayarak sözü tamamlamak istedi..[406]
Açıklama:
Peygamber ve beraberindeki mü'minler, Rabblerinden kendilerine indirilen, özellikle bu sürede indirilen ayet ve hükümleri, değerli Peygamberlerle ilgili olarak anlatılanları doğruladılar.
Hepsi de bir ve tek olan, her şey kendisine muhtaç olduğu halde kendisi hiç bir şeye muhtaç olmayan Allah'ın varlığına, değerli meleklerin, Allah'la Peygamberler arasında elçiler olduğuna İnanmışlar. Onlar yüce Allah'ın Peygamberlere indirdiği kitapları tebliğ etmişlerdir. Şerefli Peygamberlere iman etmişler ve demişlerdir ki: Biz mü'minler, Peygamberlerin birini diğerinden ayırmayız. Çünkü rİsalet konusunda bütün peygamber ve resuller eşittirler. Zaman bakımından önce veya sonra gelmiş olmaları, bağlılarının az veya çok olması farketmez. Onlar tevhide davet etme, bütün insanlara ölümden sonra dirilmeyi ispatlama konusunda da eşittirler. Fakat Ccnab-ı Allah'ın, onların bazısını bazısına üstün kıldığına da inanırız. Nitekim bu husus daha önce, "İşte bu Peygamberlerden bir kısmını diğerlerine üstün kıldık “ayet-i kerimesinde de anlatıldı.
Evet.. Peygamberler arasında ayırım yapmamak, Muhammed (s.a.v.) e bağlı olanların bir üstünlüğüdür. Bunlar, aralarında hiç ayırım yapmaksızın bütün Peygamberlere inanırlar. Bunun tersine Yahudilerle Hıristiyanlar, Peygamberlerin bazısına inanır, bazısına inanmazlar. Peygamberler arasında ayrım yaparlar.
Müminler, anılan şeylere iman ettiler ve "İşittik, itaat ettik, yani tebliğ bize ulaştı, can kulağıyla dinleyip kabul ettik. Her emir ve yasağın dünya ve ahiret için yararlı şeyler olduğuna inanarak, bize verilen emirlere teslim olduk ve itaat ettik." dediler. Mü'minler, içine düşüp te kendilerini olgunluk ve iman bakımından yükselmekten engelleyecek olan hatalarından dolayı Allah'tan bağışlanma taleb eder ve derler ki: "Rabbimiz! Bağışlamanı dileriz, dönüş sanadır."
Rivayete göre bu ayet-i kerîme nazil olduğunda Cebraü, Peygamber efendimize şöyle demişti: "Allah seni ve ümmetini güzelce övdü. Ne İstersen sana verilecek." Peygamber (s.a.v.) de Bakara suresinin sonundaki dileklerde bulundu. Allah hiç kimseye gücünün üstünde yük yüklemez. Tam tersine gücünün altında olan yükleri yükler. Bu da Allah'ın yaratıklarına olan lütuf, merhamet ve bağışıdır, Bu ayet, sahabİlerin korkularını ortadan kaldırmış ve şu ayeti açıklamıştır: "İçinizdekini açıklasanız da gîzleseniz de Allah sizi onun hesabına çeker." Yani her ııc kadar hesaha çekerse de, kişiyi ancak gücü ve imkanları dahilinde bulunan, yapmamaya gücü yettiği halde nefsine esir olup işlediği günahlardan başka bir şeyden ötürü azaplandırmaz. Her kişinin kazandığı iyilikler yine kendisinin lehinedir. Ettiği kötülükler de yine kendisinin aleyhinedir, bu günahlar kendisinedir. Cenab-ı Allah'ın,hayır ve iyilikten bahsederken fiilini; şer ve kötülükten bahsederken de filini kullanmasmdaki sır şu olsa gerek: İyilik yapmak için fazla gayret ve çabaya gerek yoktur. Ama kötülük böyle değildir. Onu yapmak için tabiata aykırı bir davranışta bulunmaya gerek vardır. Cenab-ı Allah, bundan sonra, kendisine yalvarıp yakarmamız için bize şu duayı öğretti:
Rabbimiz! Unutur veya yanılır da yapmamız gerekeni yapmaz, yapmamamız gerekeni yaparsak bizi sorguya çekme. Unutma, bir şeye önem vermemek ve titizlik göstermemekten kaynaklanır. Yamlmaysa dalgınlık ve tedbirsizlikten kaynaklanır.
Cenab-ı Allah, unutup yanılmamızdan ötürü bizi hesaba çekmesin diye kendisine dua etmemizi bize bildirmiştir. Bu da titiz, ihtiyatlı ve tedbirli olmamız gerektiğini bize hatırlatmaktadır ki, unutma ve yanılmadan kendimizi korumuş olalım. Ama bu kadar önlemleri aldıktan sonra yine de unutup yanılma durumuna düşersek, Cenab-ı Allah bizleri bağışlar. Peygamber (s.a.v.) buyurmuşlardır ki: "Yanılma, unutma ve yapmaya zorlandıkları şeylerden ötürü ümmetimin üzerinden sorumluluk kalkmıştır!'
Bizden önceki ümmetler, azgın ve inatçı oldukları için yükümlülükleri de pek ağırdı. Örneğin onların tövbeleri, günah işleyeni Öldürmek, pislik bulaşan yeri kesip .atmak şeklindeydi. Önceki milletlere yaptığı gibi zor işleri ve ağır yükümlülükleri, —üstesinden gelebilecek olsak bile— bize yükleme-mesi için kendisine yalvarıp yakarmamızı Allah bize bildirmiştir. Peygamberimiz rahmet peygamberidir. Onun şeriatı kolay ve hoşgörülüdür. "Din işinde üzerinize bir güçlük de yüklemedi."[407].
Rabbimiz! Dayanamıyacağımız ceza ve fitneleri bize yükleme. Bizimle Senin aranda olan ve Sence bilinmekte olan kusurlarımızı bağışla. Kullarınla aramızdakilerini de bağışla; Onları, çirkin fiil ve ayıplarımızdan haberdar eyleme. Başka günahlar işlememe konusunda bizleri başarılı kıl, bizlere acı. Müslim, Ebu Hüreyre (R.A.) den rivayet ediyor: Peygamber (s.a.v.) efendimiz şöyle buyurdu: "Cenab-ı Allah, Rabbimiz, unutur veya yamhrsak bizi sorguya çekme" duasına karşı— "evet" dedi." İbn Abbas, Peygamber (s.a.v.) İn şöyle buyurduğunu söyledi: "Allah, muhakkak (Öyle) yaptım dedi."
Ey Rabbimiz! İşlerimizi yürüten, dostumuz ve yardımcımız sensin. Sana icvekkül edik. Suna yöneldik. Güç ve kuvvet ancak senindir. Kafirler topluluğuna karşı bize yardım et, ey alemlerin Rabbi! Amin.[408]
[1] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/19-20.
[2] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/20.
[3] Bakara; 23-24.
[4] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/20-21.
[5] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/21.
[6] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/21-22.
[7] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/22.
[8] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/22.
[9] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/23.
[10] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/23.
[11] Nisa: 155.
[12] Yusuf: 105.
Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/23.
[13] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/24-25.
[14] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/25.
[15] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/25-27.
[16] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/27-28.
[17] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/28.
[18] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/28-30.
[19] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/30.
[20] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/31.
[21] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/31.
[22] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/31-32.
[23] Zâriyai: 56
[24] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/32.
[25] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/33.
[26] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/33.
[27] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/33.
[28] Zuhruf: 71
Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/33-34.
[29] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/34-35.
[30] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/35.
[31] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/35.
[32] Müddessir: 31
[33] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/35-36.
[34] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/36-37.
[35] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/37.
[36] Mü’min: 11
[37] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/37.
[38] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/38-39.
[39] Kehf: 18/50
[40] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/39.
[41] Yusuf: İli
[42] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/39.
[43] Tahnm: 6
[44] İsrâ: 70
[45] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/39-41.
[46] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/41-42.
[47] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/42.
[48] A'raf: 20
[49] Ta-hâ: 121-122
[50] A'raf: 21
[51] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/42-43.
[52] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/43-44.
[53] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/44.
[54] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/44.
[55] Bkz.Al-i İmren: 123, Nisa: 44, 51
[56] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/44-45.
[57] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/45-46.
[58] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/46.
[59] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/46.
[60] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/46-47.
[61] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/48-50.
[62] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/50.
[63] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/50.
[65] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/53-54.
[66] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/54.
[67] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/54.
[68] Ra'd: 11
[69] Enfal: 38
[70] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/54-55.
[71] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/56.
[72] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/56.
[73] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/56-57.
[74] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/57-58.
[75] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/59.
[76] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/59.
[77] Sözkomısu sığın bu değere aldıklarına dair rivayetin dayanağı Israiloğulları olduğundan sıhhati su götürür bir meseledir. (Bkz. İbn Kesir, Tefsîru'l-Kur'ani'l-Azîm, Kahire,- tarihsiz- 160). Danışman.
[78] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/59-60.
[79] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/61-62.
[80] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/62.
[81] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/62-63.
[82] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/63-64.
[83] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/64.
[84] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/64-65.
[85] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/65-67.
[86] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/67.
[87] Mâide: 32
[88] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/67-69.
[89] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/69-70.
[90] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/70.
[91] Müminun: 44.
[92] Bakara: 146.
[93] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/70-72.
[94] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/72.
[95] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/72-73.
[96] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/73.
[97] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/73-74.
[98] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/74.
[99] Bakara: 111.
[100] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/74-75.
[101] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/75.
[102] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/75-76.
[103] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/76.
[104] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/76-78.
[105] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/78.
[106] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/78.
[107] Enfal: 56.
[108] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/78-79.
[109] Ta-hâ: 66.
[110] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/79-80.
[111] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/80.
[112] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/81.
[113] En'am: 124.
[114] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/81.
[115] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/81-82.
[116] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/82.
[117] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/82.
[118] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/82-83.
[119] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/83-84.
[120] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/84.
[121] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/84.
[122] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/85.
[123] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/85.
[124] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/86.
[125] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/86-87.
[126] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/87.
[127] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/87.
[128] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/87-88.
[129] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/88.
[130] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/89.
[131] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/89.
[132] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/89-90.
[133] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/90.
[134] En'am: 52
[135] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/90-91.
[136] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/91-93.
[137] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/93.
[138] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/93.
[139] Enkebût: 67.
[140] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/93-95.
[141] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/95.
[142] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/96.
[143] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/96.
[144] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/96-97.
[145] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/97-98.
[146] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/98.
[147] En'am: 164.
[148] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/98-99.
[149] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/99-100.
[150] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/100.
[151] Necm: 39-40.
Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/100-101.
[152] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/101-102.
[153] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/102.
[154] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/102-103.
[155] Bakara, 2/115.
[156] Bakara, 2/177.
[157] Bakara, 2/142.
[158] Al-i İmran, 3/110.
[159] Tevbe 9/124-125.
[160] Bakara, 2/143.
Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/103-105.
[161] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/105-106.
[162] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/106.
[163] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/106-107.
[164] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/108-109.
[165] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/109.
[166] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/.109.
[167] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/109-110.
[168] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/111.
[169] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/111-112.
[170] Müellif. "Allah'ın beraberliğinin" zatıyla beraberliği anlamına alınmaması gerekliğine dikkat çekiyor Çünkü İtikadı konular işlenirken genellikle "Allah her yerde hazırdır" gibi ifadeler kullanılır. Muhatap bu kapalı ifadeden Allah'ın zatıyla da her yerde olduğunu anlayabilir Nitekim Yunan Panteizminin etkisinde katan kimi çevreler, Allah'ın zatıyla her yerde hazır olduğunu söyler ve Allah'ın beraberliğinden bunu anlarlar. Oysa Allah zaiıyla yaratıklarından ayrı ve onların diîindadrr. Fakat ilim ve kudreti her yere uzanır. Danışman
[171] Müellif "kabirleri" kelimesi yerine "berzah âlemi" tabirin: kullanmış olsaydı daha isa-belli olurdu. Çünkü Ölülerin kabirlerinde diri olduklarına dair sahih bir rivayet mevcut değildir. Bilakis ruhlarının cennette olduğuna ve kıyamet koptuğunda cesedlerine geri döndüklerine dair rivayetler vardır. "Berzah âlemi", ölüm ile kıyametin kopmasına ka-dftrl.) dfvnem İçin kullsmSaoağmdün böylt bir ifade daha uygun oturdu. Ayrıca berzah âleminde böyle bir hayat ve nzıklanma sadece şehidler için değil, bütün müminler için de geçerlidir. Şehidlerin özellikle zikredilmesi, şanlarını yücehmek içindir. (Bk. ibr. Kesir, Tersînı'1-Kur'ann-Azim. Kahire, tarihsiz, I. 284)..
Burada 'Allah yolunda öldürülenlere 'ülüler' demek yasaklanmıştır. Çünkü 'ölüm' kelimesi ve düşüncesi cesaret kırıcıdır ve Allah yolunda kendini fada cime ve O'nun yolunda savaşma istek ve cesaretini yok eder" (Bk. Mevdödî, Tefhîmu'l-Kur'an, - Çev. Kurul -, İslanbul-1986, I. 113). Danışman.
[172] Zümer, 39/10.
[173] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/112-114.
[174] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/114-115.
[175] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/115.
[176] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/115.
[177] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/.115.
[178] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/115-116.
[179] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/117-118.
[180] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/118.
[181] Yasin, 36/37-38.
[182] Enbiya, 17/30.
[183] Fecr, 89'25-26.
[184] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/118-120.
[185] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/121-122.
[186] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/122.
[187] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/122-123.
[188] Maide, 5787.
[189] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/123-124.
[190] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/125.
[191] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/125.
[192] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/125.
[193] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/126.
[194] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/126-127.
[195] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/127.
[196] Bakara, 2/273.
[197] Tevbe, 9''60.
[198] AI-i İmran, 3/110.
Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/127-129.
[199] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/130.
[200] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/130.
[201] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/130-131.
[202] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/131-132.
[203] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/132.
[204] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/132.
[205] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/132-133.
[206] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/133-134.
[207] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/134-135.
[208] Zümcr. 39/10.
[209] Hacc P/78.
[210] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/135-137.
[211] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/137-138.
[212] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/138.
[213] Kil, 50/16.
[214] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/138-139.
[215] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/139.
[216] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/140.
[217] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/140.
[218] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/140-141.
[219] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/141.
[220] Alak, 96/1-3.
[221] Kalem, 68/1.
[222] Yunus, 10/101.
[223] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/141-142.
[224] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/142-143.
[225] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/143.
[226] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/144.
[227] Hacc, 22/39.
[228] Hacc, 22/38.
[229] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/144-146.
[230] Bakara, 2/256.
[231] Yunus, 10/99.
Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/146.
[232] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/146-147.
[233] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/147.
[234] AJ-i Imran, 3/97.
[235] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/147-149.
[236] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/149-150.
[237] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/151.
[238] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/151-152.
[239] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/152-153.
[240] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/153.
[241] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/153.
[242] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/153-154.
[243] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/154-155.
[244] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/155.
[245] Bakara, 2/208.
[246] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/155-157.
[247] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/157.
[248] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/157.
[249] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/157-158.
[250] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/158.
[251] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/158-159.
[252] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/159.
[253] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/159.
[254] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/160.
[255] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/160.
[256] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/160-161.
[257] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/161.
[258] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/161-163.
[259] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/163.
[260] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/164.
[261] Nahl, 16/67.
[262] Bakara, 2/218.
[263] Nisa, 4/43.
[264] Maide, 5/90-91.
[265] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/164-166.
[266] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/166.
[267] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/166-167.
[268] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/167.
[269] Nisa, 4/10.
[270] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/167.
[271] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/168.
[272] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/168.
[273] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/168-169.
[274] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/169.
[275] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/169-170.
[276] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/170-171.
[277] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/171.
[278] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/171-172.
[279] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/172.
[280] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/172.
[281] Nur, 24/22.
[282] Kaiem, 68/10.
[283] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/172-173.
[284] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/173.
[285] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/174.
[286] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/174.
[287] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/174.
[288] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/174-175.
[289] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/175.
[290] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/175.
[291] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/176.
[292] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/176.
[293] Nisa, 4/34.
[294] Ahzab, 33/32.
Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/176-177.
[295] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/177-178.
[296] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/178.
[297] Talâk, 65/1.
[298] Bakara, 2/229.
[299] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/178-180.
[300] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/181.
[301] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/181-182.
[302] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/182-183.
[303] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/183.
[304] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/183-184.
[305] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/184-185.
[306] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/185.
[307] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/185.
[308] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/185-186.
[309] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/186.
[310] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/187.
[311] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/187.
[312] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/187-188.
[313] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/188.
[314] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/188.
[315] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/189.
[316] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/189.
[317] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/189.
[318] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/190.
[319] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/190.
[320] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/.190-191.
[321] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/191.
[322] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/192.
[323] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/192.
[324] Tevbe, 9/105
Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/192-193.
[325] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/194-196.
[326] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/196-197.
[327] Muhammed, 47/35.
[328] Hacc, 22/38.
[329] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/197-199.
[330] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/200.
[331] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/200.
[332] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/200.
[333] Nisa, 4/164.
[334] AVar, 7/143.
[335] Maide, 5/110.
[336] Nisa, 4/59.
Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/201-202.
[337] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/202.
[338] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/202-203.
[339] Şuarâ, 26/88-89.
[340] Bakara, 2/272.
Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/203-204.
[341] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/204.
[342] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/204.
[343] Hud, 11/105.
[344] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/205.
[345] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/206.
[346] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/206-207.
[347] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/207.
[348] Yunus, 10/99.
[349] Kehl, 18/29.
[350] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/207-208.
[351] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/208-209.
[352] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/209.
[353] Bakara, 2/257.
[354] Vakıa, 56/82.
[355] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/209.
[356] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/210.
[357] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/210.
[358] Lokman, 31/28.
[359] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/211.
[360] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/.212.
[361] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/212.
[362] Fussilet, 41/11.
[363] Yasin, 36/82.
Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/212-213.
[364] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/213-214.
[365] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/214.
[366] Münafikun, 63/10.
[367] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/215-216.
[368] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/217.
[369] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/217-218.
[370] Hucurat, 49/15.
[371] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/218-219.
[372] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/219.
[373] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/219.
[374] Al-i İmran, 3/92.
[375] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/219-220.
[376] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/220.
[377] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/220.
[378] Sa'd, 38/83.
[379] Sebe', 34/39.
[380] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/221.
[381] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/222.
[382] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/222.
[383] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/222-223.
[384] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/223-224.
[385] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/224.
[386] Enbiyâ, 21/47.
[387] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/224-226.
[388] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/226-228.
[389] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/228.
[390] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/228.
[391] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/228-232.
[392] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/232-233.
[393] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/233.
[394] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/234.
[395] Bakara, 2/143.
[396] Bakara, 2/283.
[397] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/234-236.
[398] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/236.
[399] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/236.
[400] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/237.
[401] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/237.
[402] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/237-238.
[403] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/238.
[404] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/239.
[405] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/239.
[406] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/240.
[407] Hacc, 22/78.
[408] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/240-242.
İslami Okul Okulların En Önemlisi