Bakara, - Kuran - Bakara03 - 8. Sayfa
BAKARA SURES
İ 6 - 20. AYETLER
(KÂFİR VE MÜNAFIKLARIN VASIFLARI)
"Gerçek şu ki kâfir olanları inzar etsen de inzar etmesen de/(azap ile) korkutsan da korkutmasan da onlar için birdir; iman etmezler.” (2/Bakara, 6)
“Allah, onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir. Onların gözlerine de bir çeşit perde gerilmiştir ve onlar için (dünya ve ahirette) büyük bir azap vardır.” (7)
“İnsanlardan bazıları da vardır ki, inanmadıkları halde 'Allah'a ve ahiret gününe iman ettik' derler.” (8)
“Onlar (kendi akıllarınca) güya Allah'ı ve mü'minleri aldatırlar. Halbuki onlar ancak kendilerini aldatırlar ve bunun farkında değillerdir.” (9)
“Onların kalplerinde bir hastalık vardır. Allah da onların hastalığını çoğaltmıştır. Söylemekte oldukları yalanlar sebebiyle de onlar için acıklı bir azap vardır.” (10)
“Onlara: 'Yeryüzünde fesat çıkarmayın' denildiği zaman, 'biz ancak ıslah edicileriz' derler.” (11)
Şunu bilin ki, onlar
fesatçıların/bozguncuların ta kendileridir, lâkin anlamazlar. (12)“Onlara: 'İnsanların iman ettiği gibi siz de iman edin’ denildiği vakit 'biz hiç, sefihlerin (akılsız ve ahmak kişilerin) iman ettikleri gibi iman eder miyiz!' derler. Biliniz ki, sefihler ancak kendileridir, fakat bunu bilmezler (veya bilmezlikten gelirler).” (13)
“(Bu münafıklar) mü'minlerle karşılaştıkları vakit '(biz de) iman ettik' derler. (Kendilerini saptıran) şeytanları ile başbaşa kaldıklarında ise: 'biz sizinle beraberiz, biz onlarla (mü'minlerle) alay ediyoruz' derler.” (14)
“Gerçekte, Allah onlarla istihza (alay) eder de tuğyanlarında (azgınlıklarında) onlara fırsat verir, bu yüzden onlar bir müddet başıboş dolaşırlar.” (15)
“İşte onlar, hidayete karşılık dalâleti satın alanlardır. Ancak, onların bu ticareti kazançlı olmamış ve kendileri de doğru yola girememişlerdir.” (16)
“Onların (münafıkların) durumu, (karanlık gecede) bir ateş yakan kimse misalidir. O ateş yanıp da etrafını aydınlattığı anda Allah, hemen onların nurunu (aydınlığını) giderir ve onları zulumât (karanlıklar) içinde bırakır; (artık hiçbir şeyi) görmezler.” (17)
“Onlar sağır, dilsiz ve körlerdir. Bu sebeple onlar geri dönmezler.” (18)
“Yahut (onların durumu), gökten sağanak halinde boşanan, içinde yoğun karanlıklar, gürültü ve yıldırımlar bulunan yağmur(a tutulmuş kimselerin durumu) gibidir. O münafıklar yıldırımlardan gelecek ölüm korkusuyla parmaklarını kulaklarına tıkarlar. Halbuki Allah, kâfirleri çepeçevre kuşatmıştır.” (19)
“(O esnada) şimşek sanki gözlerini çıkaracakmış gibi çakar, onlar için etrafı aydınlatınca orada birazcık yürürler, karanlık üzerlerine çökünce de oldukları yerde kalırlar. Allah dileseydi elbette onların kulaklarını sağır, gözlerini kör ederdi. Allah şüphesiz her şeye kaadirdir.”(20)
Cenab-ı Allah, bu surenin başında, 1-5. ayetlerde yüce kitabı Kur'an'dan, onun müttakîler için bir yol gösterici ve hidayet kaynağı oluşundan, sonra da imandan ve İslam'ın temelini oluşturan ana vazifelerden söz etmişti. Bu ilk ayetlerde ve 20. ayete kadar, insanları inanç yönünden üç gruba ayırmıştır. Birincisi mü'minlerdir; onların vasıfları ilk beş ayette özetlenmiştir. İkincisi kâfirlerdir; onların durumu da altıncı ve yedinci ayetlerde özetlenmiştir. Üçüncüsü, münafıklardır; bunların durumları da geniş bir şekilde ele alınarak 8. ayetten 20. ayete kadar geçen ayetlerde açıklanmıştır.
Kur'an, insanlığa doğru yolu göstermek için gönderilmiş bir kitaptır. Bu itibarla ilk önce kendisine muhatap olan insanlığın doğru veya yanlış inanç durumunu, bunların getirdiği sorumlulukları, doğruya veya eğriye inanan insanın dünyada ve ahirette karşılaşacağı neticeleri izah etmiştir.
"Gerçek şu ki kâfir olanları inzar etsen de inzar etmesen de/(azap ile) korkutsan da korkutmasan da onlar için birdir; iman etmezler. (2/Bakara, 6) Allah, onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir. Onların gözlerine de bir çeşit perde gerilmiştir ve onlar için (dünya ve ahirette) büyük bir azap vardır." (2/Bakara, 7)
İnanç konusunda mü’minlerden sonra, ikinci insan tipi, kâfirlerdir. Kâfirler, bu ayetlerde tüm kapsamlı özellikleriyle ele alınmamaktadır. İslam davetini başından beri karşısına alan, kalplerini; düşünüp değerlendirmek için, muhakeme ve münakaşa edip bir kanaat belirtmek için doğruyu bulmaya (İslam’a) açmayan, reddetmek bile olsa, bilinçli olarak reddetmeye yanaşmayan kimseler konu edilmektedir. Bunlar tutumunda ısrar eden, inatçı bir tavır takınanlardır. Ne kendisinin, ne de başkasının takınılan tavrın doğruluğu veya yanlışlığı konusunda herhangi bir düşünce deneyimine veya pra
tik bir diyaloga girmesine müsaade etmeyen bir kesimdir.
İşte teşvik ve inzarın/uyarının, korkutmanın fayda vermediği kesim bunlardır. Bu kâfirler için uyarmak ve uyarmamak aynıdır. Çünkü bunlar, Allah’ın ayetlerini dinlemeye ve çağrıldıkları şeyi düşünmeye hazır değillerdir. Basiretlerini kullanmaya, Allah’ın yüceliğini takdir etmelerini aşılamaya çalışan etrafını kuşatmış koca kâinatı ibretle incelemeye müsait değillerdir. Bu yüzden, düşünme, araştırma ve imanın vasıtalarına ulaşmaları ve uyarının fayda vermesi beklenemezdi.
Dünyaya bir amaç için geldiğini kabullenen, hak veya bâtıl bir dâvâ adamı olanların, sorumluluğunun bilincinde olan insanların iman ve küfür konusunda daha olumlu tavır takınmaları, en azından bir arayış içinde olmaları gerekir. Bunların yanında, bu ayetlerde belirtilen tipler vardır ki, bunlar; gözleriyle evrendeki realiteleri görmek istemeyen, iman ve düşünce konularına kulak verip değerlendirmeye gitmeyen, kalplerinin düşünüp tartışmasına, doğruyu aramasına fırsat vermeyen kimselerdir.
Peygamberimiz’in bu grubun da hidayete gelmesi için birçok defa ve değişik araç ve yöntemler kullanarak çalıştığını, karşılaştığı nankörlük, inkâr, psikolojik komplekslere rağmen bu çabasından geri durmadığını biliyoruz. Fakat Hz. Peygamber’in bu çabası dünyevî açıdan somut bir sonuç getirmiyordu. Çünkü karşısındaki toplum, tavır ve tutumlarını fıtrata, düşünceye ve doğruyu aramaya değil; inada ve büyüklük taslamaya dayandırmıştı. Onun için, bu ayet-i kerimeler, Peygamber’in onlara karşı konumunu belirlemeye gelmiştir. Artık Peygamber, sonuçsuz kalacağını kesin bildiği bu tip insanlara tebliğle zamanını boşa harcamamalı, bu alandaki enerji ve çabasını başka tarafa aktarmalıdır. Dâvâsını, gönlünü bu mesaja açacak başka insanlara yönelmelidir.
Yedinci ayette bu tiplere uyarının fayda etmeme sebebi ifade edilir. Onlar, hakkı kabullenmek istemedikleri için alıcılarını kapatmış insanlardır. Niyet ve davranışlarıyla hidayete lâyık olmadıkları için kendi tavırları sonucu Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir. Gözlerinin önünde de görülmesi gerekeni görmeyi engelleyen bir perde vardır. Onlar, bu halleriyle dünyada azap içinde yaşadıkları gibi, ahirette de gerçek azaba müstahak olmuşlardır.
Küfrün genel karakteri, kâfir toplulukların ana özellikleri değişmemiştir. Müslüman davetçi, yaşadığı dönemde çevresindeki kâfirlerden bu özellikteki insanlarla fazla uğraşmayıp; hakkı kabul etmeye müsait, arayış içinde olan, düşünen, bazı meseleleri görebilen/görmek isteyen insanlara mesajı iletmeli, bu tipteki insanlarla uğraşmalıdır.
"İnsanlardan bazıları da vardır ki, inanmadıkları halde 'Allah'a ve ahiret gününe iman ettik' derler." (2/Bakara, 8)
Sözleriyle inançları bir olmayan insanlar, Kur’an’ın inanç, düşünce ve eylem planında insanları gruplandırdığı üçüncü tiptir; bunlara Kur’an’ın verdiği ad, “münafık”tır. Bunlar, ümmetin en tehlikeli düşmanlarıdır. İslam, ilk asrında, hicretten hemen sonra bunlarla yüz yüze gelmiş ve pek çok hile ve saptırmalarına, oyun ve kurnazlıklarına tanık olmuştur. İslam toplumunun gerçekleştirdiği İslamî hayatı, salah ortamını karıştırıp ifsad etmek için başvurdukları içe ve dışa yönelik oyunlarına şahit olmuştur.
Bunların müslümanlar için en tehlikeli tip olmalarının sebebi, müslüman gibi giyinip müslüman gibi görünmeleridir. Kur'an'ı okumaz ama okuyandan fazla öper. Cemaatlere, toplantılara katılır, fikir beyan eder; ama iman edilmesi gerekenlere iman etmez, kendi çıkarlarını ve kâfir yandaşlarının çıkarlarını gözetir. Mü’minlere karşı içlerindekini ortaya koyup inkâr ettiklerini apaçık söylemeğe cesaret edemezler. Allah, her çağda görülen münafıkların temel özelliklerini ayetlerde açıklamaktadır.
Münafıklardan söz eden bu ayetleri incelediğimizde, onların kişiliğini ortaya koyan ayetlerin kâfirlerden söz eden ayetlerden daha çok ve daha geniş kapsamlı olduğunu görürüz. Bunun sebebi şu olmalıdır: Küfür meselesi de iman meselesi gibidir. Bunların her ikisi de kesin birer çizgiyi ifade eder. Bunlar, insanın hayatında akide ve hayat konusundaki tavrını net ve açık olarak ortaya koymaktadır. Burada herhangi bir kompleks olmadığı gibi onu dile getirmede de bir çarpıtma yoktur. Dolayısıyla mü'minleri ve kâfirleri hayattaki hareketlerinden tanımak kolaydır. Yeter ki iman ve küfrün karakterini bilmiş olalım.
Münafıklara gelince; Onlar içlerinde gizledikleri tutum ile, insanların önünde açığa vurdukları arasında bir sentez yapmaya çalışan kimselerdir. Yani bunlar çifte standartlı bir hayata sahiptirler. Dolayısıyla onları tanımak ve ortaya çıkarmak da karmaşık bir problemdir. Onları tespit edebilmek için sözlerine ve eylemlerine dikkat etmek, onların hayatlarında ortaya çıkan korku etkenlerini tespit etmek, genel ve özel hayatlarını kontrol altında tutmakla ancak mümkün olabilir.
Belki de bu nedenle Kur'an, bu kompleks sahibi insan tipini ortaya koyarken daha fazla ayette onlara yer vermiştir. Böylece onların insanlara yönelttikleri sözlerindeki iki yüzlülük, kullandıkları sloganlar, toplum hayatında takındıkları pratik tavırlar, ayetlerde yer almıştır. Bundaki amaç, mü’minlerin onları tanımalarını sağlamak, hem şimdi ve hem de ileride onların zararlarından İslam toplumunu korumaktır.
Münâfıklar, insanlara karşı iman ettiklerini ilan eder ve bunun gereklerinden bazılarını yerine getirirler. Böylece insanlar onların sözlerine kanar, yaptıkları hareketlerle İslam'a bağlı olduklarını zanneder. Onlar da böylece insanların güvenlerini elde ederler. Mü’minlerin kendilerine güvendiklerini hissetmeleri de onların daha rahat hareket etmelerini, oyun ve saptırmalarını daha geniş alanlara yaymalarını, tam bir serbestlik içinde davranmalarını sağlar.
Bu tür tavırlar, küfre dayalı ilkeleri kabul eden bazı insanlar tarafından da ortaya konabilir. Bunlar, bazı iman ve İslam şiarlarını konuşmaları arasında zaman zaman birer slogan olarak kullanırlar. Fakat ana ilkelerini küfür ve inkâr temeline dayandırırlar. Artık bu dayanakların doğrudan veya dolaylı küfür olması arasında ciddi bir fark yoktur. Onlar imanlı toplumun kendilerine güvenini sağlamak için bu tür sloganlar kullanır ve onların hayatlarına egemen olmaya çalışırlar.
"Onlar (kendi akıllarınca) güya Allah'ı ve mü'minleri aldatırlar. Halbuki onlar ancak kendilerini aldatırlar ve bunun farkında değillerdir." (2/Bakara, 9)
Münafıklar, aldatmak isteyen biri gibi hareket ederler, gizli yollar deneyerek hedeflerine varmaya çalışırlar, aldatılan kimseye meseleyi çaktırmamak isterler. Kendilerini, olmadıkları bir halde gösterirler ki güven ve huzura kavuşsunlar. Bu nedenle iman ettiklerini, amaçlarının iyi olduğunu söylerler. Fakat onların çabaları boşa gider. Çünkü onlar ancak kendilerini aldatırlar. Bu tür yanlış yöntemlerle başarıya ulaşabileceklerini sanmalarıyla aldanmış olurlar. Allah'ın zâhiri bildiği gibi, kalplerden geçenleri de bildiğine dikkat etmemekle aldanmış olurlar. Allah'ın onların içyüzünü mü'minlere bildirip sakınmalarını telkin edeceğini hesaba katmamakla aldanmış olurlar. Arkadaşlarıyla birlikte izledikleri yolun neden olduğu kötülüklerin sonuçlarını düşünmeden, yöneldikleri taraftan başarıya ulaşacaklarını sanarak yola koyulurlar. Ama zifiri karanlıkta aldıkları bu yolun sonu çıkmaz sokaktır. Bu nifak yolu, yürüyene zahmet ve acılardan başka bir kâr sağlamaz, ulaşılması gereken menzile de ulaştırmaz.
İşte kendilerinin mü'minler tarafından deşifre olunacağını bilmeyen münafıkların durumu da budur. Onlar kendi tavırlarının, perde arkasında gizli kalacağını zannederler. Fakat iman güneşi onların hem iç ve hem de dış durumlarını apaçık ortaya koyar, farkında olmadan tüm oyunları deşifre olur. Kendilerince zekidirler, dâhîdirler ve saf mü’minleri aldatabilmektedirler. Fakat onların ne yapabildiklerini Kur’an haber veriyor; onlar ancak kendilerini kandırmaktadırlar. Allah, onların hilelerini bilir. Mü’minleri de himayesine alarak münafıkların bu kötü oyunlarından korur. Peki, münafıkları bu hale getiren, onları bu hileli yollarda çıkmaza sokan nedir? Cevap, devam eden ayette verilmektedir.
"Onların kalplerinde bir hastalık vardır. Allah da onların hastalığını çoğaltmıştır. Söylemekte oldukları yalanlar sebebiyle de onlar için acıklı bir azap vardır." (2/Bakara, 10)
Tabiatlarında bir tehlike, kalplerinde bir illet var. Onları doğru yoldan sapıtan da budur. Hastalık, hastalığı doğurur. Yoldan sapmak, basit bir muhalefetle başlar ve her adımda açı genişler ve sapıklık ivme kazanarak büyür. Bu, Allah’ın bir kanunudur.
Nifak, insanın içini kemiren psikolojik ve manevî bir hastalıktır. Çünkü insan bir şeye ya iman eder, ya da etmez. Her iki durumda da durum nettir. İnsan, bu tercihinin gereğini yaşayıp sonucuna razı olur. Fakat, insanın hem imanı reddetmesi, hem de mü’min gibi amel işlemesi, normal bir tavır değildir. Sağlıklı bir insanın eylemi, inancından ve düşüncesinden kaynaklanır.
Münâfığın inancı ve tavrı arasındaki uyumsuzluk, bir hastalıktır; psikolojik bir komplekstir. Anormal bir karakterin içten dışa doğru yansıması ve çifte standartlı bir hayatın tutarsızlıkları söz konusudur. Nifak hastalığının sebepleri çeşitli olabilir. Bu hastalık, düşünce ve tutumlarıyla içinde yaşadığı toplumla çelişmenin doğurduğu bir korku ve endişeden kaynaklanabilir. İnsanın özel hesaplarından ve arzularından kaynaklanabilir. Kişi, inancı doğrultusunda tavır koyduğu zaman, çıkarının zedeleneceğini hesaplayarak farklı bir tavır içine girebilir. Hayatın herhangi bir alanında insanın geçirdiği bir tereddütten kaynaklanmış olabilir.
“Allah da onların hastalığını çoğaltmıştır.” Burada, fiilin Allah'a izafe edilmesi, eşyanın tabiatı gereği olarak Allah’ın belirlediği doğal yasalar açısındandır. Münafıkların çelişkili ve hastalıklı tavırları, onların iradesi ve seçimlerinin sonucudur. Onlar kendi iradelerini bu yönde kullanmış, yaptıkları eylemleriyle o hastalıkların içte ve dışta daha da müzmin hale gelmesine neden olmuşlardır. Bu da hastalığın daha da artmasını ve alanını genişletmesini sonuçlandırmıştır. Onların durumu, hastalığını ihmal edip zamanında tedavi ettirmeyen, buna rağmen hastalığının sebeplerini arttırmaya çalışan adamın durumu gibidir. Ayetteki bu ifadeden anlaşılmaktadır ki, bu durum, Yüce Allah’ın evrende geçerli kıldığı sünnetullahın/doğal yasaların gereğidir.
“Söylemekte oldukları yalanlar sebebiyle de onlar için acıklı bir azap vardır." Onlar, yaşadıkları bu hayatın tüm sorumluluklarını yükleneceklerdir. Sözde, tavırda ve eylemde
işledikleri günahın, söyledikleri yalanın cezasını çekeceklerdir. Olay ne kadar hastalık haline de gelmiş olsa, herhangi bir eylemi meşru kılacak nitelikte değildir. Çünkü bu hastalık, baştan tercihe dayalıdır. Onlar, isteselerdi, fıtratları istikametinde tercihlerini hidayet üzere yapabilir, sırat-ı müstakim üzere dosdoğru yaşayabilir, sağlıklı, normal bir hayat sürebilirlerdi. Şu anda da bu problemden vazgeçme imkânlarını yitirmiş değillerdir. İstedikleri anda kurtulabilirler. İstemiyorlarsa, sonucuna katlanacak, bedelini dünya ve ahiret azabı olarak ödeyeceklerdir.
“Onlara: 'Yeryüzünde fesat çıkarmayın' denildiği zaman, 'biz ancak ıslah edicileriz' derler.” (11) “Şunu bilin ki, onlar fesatçıların/bozguncuların ta kendileridir, lâkin anlamazlar.” (2/Bakara, 12)
Bunlar, yalan ve aldatmayla da yetinmeyen insanlardır. Bozgunculuk çıkarırlar, hem de bu yaptıkları suçu görmezden gelirler, suç olarak kabul etmezler. Kendilerine sorarsanız, bozguncu değildirler. Hatta bu eylemlerinin yapıcı ve masum olduğunu söylemekten de çekinmezler. Ellerindeki ölçü bozuk olduğu için, “biz ıslahatçıyız, hareketlerimiz yapıcıdır” diyebilirler. İhlasın, samimiyetin salah ve fesadın ölçüsü bozulunca bütün değer ve ölçüler hassasiyetini kaybeder. Çünkü onlarda, hayır-şer, iyilik-kötülük, ifsad-ıslah ölçüleri, Rabbânî bir temele oturmamıştır. “ Kötü işi kendisine güzel gösterilip de onu güzel gören kimse, (kötülüğü hiç istemeyen kimseye benzer) mi? Allah, dilediğini dalalete/sapıklığa yöneltir, dilediğini hidayete/doğru yola iletir.” (35/Fâtır, 8)
Münâfıkların faaliyetleri, ilk etapta yapıcı nitelik arzetse bile, hedefleri, etkileri ve yöntemleri açısından sonu bozgunculuğa çıkan çalışmalardır. Biz, onların bozgunculuk yaptıklarını gözlerimizle gördüğümüz halde, onlar, bunun felsefesini yapmaya çalışıyorlar, demogojilerle halkı aldatmaya, yaptıklarını şirin göstermeye çalışıyorlar. Bozgunculuklarının farkına varmayışlarına gelince; onlar değerlere ilişkin temiz bir atmosferi yaşamıyorlar.
Terazisi bozuk olanın tarttığı her şey, yanlış olacağı gibi, bunlar da sağlam ölçüye uymazlar. O yüzden işledikleri eylemlerin kötü sonuçlarını bilemezler. Onlar, ilahî adaleti, Rabbânî ölçüyü kabullenmediklerinden, kendi arzularına ve süfli duygularına bağlandıklarından kötüyü iyi görüyor ve başkalarını buna inandırmaya çalışıyorlar.
“Onlara: 'İnsanların iman ettiği gibi siz de iman edin’ denildiği vakit 'biz hiç, sefihlerin (akılsız ve ahmak kişilerin) iman ettikleri gibi iman eder miyiz!' derler. Biliniz ki, sefihler ancak kendileridir, fakat bunu bilmezler (veya bilmezlikten gelirler).” (2/Bakara, 13)
Münafıklar, mü’min olmayı; fakirlere, düşkünlere, zayıflara mahsus kabul ediyorlar ve şan, şöhret, makam sahibi kimselerin iman etmelerini düşüklük addediyorlardı. Mü’minlere beyinsiz diyenlerin, asıl kendileri beyinsizdir, fakat bunu bilmezler ki!... Beyinsizler, beyinsizliklerini ne zaman bildiler ki? Doğru yoldan sapanlar, sapıklıklarını ne zaman anladılar ki?
Özellikle tartışmalarını sağlayan bir kültüre sahip oldukları zaman bu iddiayı daha rahat bir şekilde ileri sürerler. Tartışmaya girerler, olayları çözümlemeye, yorumlamaya ve değerlendirmeye çalışmak için bilimsel terminolojiye dayanarak ahkâm keserler. Böylece sözleri bilimsellik(!) kazanmış olur. Yine bu tip insanlar, sosyal nitelikli problemleri normal şartları içinde değil; kendi anlayışları çerçevesinde ele alır ve bunların düşünce ile, inançla hiçbir ilgisi olmadığını ileri sürerler. Bu problemleri, insanları Allah'a bağlayan ve iman etmeye sevkeden dinî ve evrensel gerçeklerle izah etmeye kalktığımız zaman, onlar, "bu yaklaşım, bilimsel değildir" deyip işin içinden çıkmakta, kolaylıkla reddetmektedirler. Bizim yaklaşımlarımızı halk kitlelerinin yaklaşımı olarak nitelemekte, onun basit bir düşünce, inanç olduğunu ileri sürmekte ve bu yaklaşımların bilim ve felsefenin uzmanları tarafından ileri sürülen düşünceler olmadığını söylemektedirler.
"Biliniz ki, asıl sefihler/beyinsizler ancak kendileridir." Çünkü beyinsiz; zayıf iradeli, cahil, yararını ve zararını iyi bilemeyen kimsedir. İşte onların, cehalet ve düşünce zayıflığını somutlaştıran, içlerindeki küfre bağlılıklarıyla imanın sağlam ilkeleri arasında kesin bir tercih yapamamaları, onların beyinsiz olduğunu pekiştirmektedir. Çünkü onların bu eylemleri, kendilerini hem dünyada hem de ahirette felakete götüreceği halde onlar bunu kestirememekte-dir. Özellikle böyle çifte standartlı bir hayata yönelmeleri, içlerindeki küfürlerin deşifre edilmesinden duydukları endişenin kalplerinde sürekli bir rahatsızlığa sebep olması ve nifak eylemleriyle bunu gizlemeye çalışmaları da beyinsizliklerini ortaya koymaktadır. Onlar, düşüncelerinde ve hareketlerinde gerçekten beyinsizlik yapmaktadırlar. Ama bunu bilmiyorlar. Çünkü onlar, ilmin, marifetin geniş ufuklarına açılmıyorlar. İşlerin gerçek sonuçlarına varmak istemiyorlar. İlmin değerinin, gerçeği yansıtmasında olduğunu idrak edemiyorlar. İşin sonunda bu bilimsel verilerin sağlıklı fıtrat ve vicdanın sağduyusu ile bağdaşması gerektiğini düşünemiyorlar.
“(Bu münafıklar) mü'minlerle karşılaştıkları vakit '(biz de) iman ettik' derler. (Kendilerini saptıran) şeytanları ile başbaşa kaldıklarında ise: 'biz sizinle beraberiz, biz onlarla (mü'minlerle) alay ediyoruz' derler.” (2/Bakara, 14)
Onların şeytanları, çoğunlukla yahudilerdir. Siyonistleri kendilerine destek ve sığınak yaparlar. Yahudiler ve yahudileşenler de, İslam saflarını parçalamak ve dağıtmak yolunda münafıkları istedikleri gibi kullanırlar. Kur'an, çizdiği bu portre ile, toplum içinde sürekli olarak münafık tipine karşı uyanık hareket etmemiz gerektiğini hatırlatmaktadır. Bu duruma göre, biz insanlara karşı ilme dayanmadan zanlarla hüküm vermeyecek, fakat onları tam güven ve gönül huzuru ile tanımadan işlerimizi teslim etmeyeceğiz. Bu konuda, özellikle lider adayı ve önderlik ilişkilerinde daha titiz olacağız. Toplumun gözüne girmek için yapılan çalışmaları bu ilkeye göre değerlendirmek gerekir. İlişkilerde ve önderlik makamında sosyal hayatımıza girme çalışmalarında önemli bir konumu bulunan, ciddi bir görevi bulunan şahısların arkasındaki güçleri de gözönünde bulundurmak zorundayız. Onları harekete geçiren politika ve düşüncenin ana ilkelerini kavramak zorundayız. Liderliğimizi ve eğer varsa sırlarımızı ancak pratik olarak denemeden geçirdiğimiz, içe yönelik yapısını araştırdığımız ve iyi sonuçlara vardığımız şahsiyetlere verebiliriz. Ta ki, böylece kurumlarımız sağlıklı bir temele otursun, sarsıntıya uğramasın, tahrif edilmesin, başkası tarafından sömürülmesin ve ihanete uğramasın.
“Gerçekte, Allah onlarla istihza (alay) eder de tuğyanlarında (azgınlıklarında) onlara fırsat verir, bu yüzden onlar bir müddet başıboş dolaşırlar.” (2/Bakara, 15)
Onlara, bu hilelerinin mü'minler tarafından yutulduğunu ve bu çifte standartlı kişiliklerinin deşifre edilmeyeceğini düşünmelerini sağlayan Allah'tır. Azgınlıklarında debelenmeye bırakan Allah'tır. Onları ânında cezalandırmayan, güvenle yollarına devam ettiklerini hissettiren, plan ve hilelerinde, içleriyle dışları arasındaki uyumsuzlukla debelenip durmalarına izin veren Allah'tır. Halbuki onların bu tutumları gerçekten gülünçtür, eğlencelidir. Hangi tutum, toplum içinde ürkek tavşan gibi hareket eden, herhangi bir hareketinden dolayı cezalandırılmaktan korkan, tespit edilecek bir suçundan dolayı endişe eden münafıkların tutumundan daha alaya müsait olabilir? Alay kelimesi, horlamayı ve aldırmamayı ifade eder. Burada sanki Allah, onların azgınlıklarını arttırmak suretiyle onlarla alay etmiş olmaktadır. Mü'minleri aldattıklarını zannederlerken kendileri maskara olurlar.
“İşte onlar, hidayete karşılık dalâleti satın alanlardır. Ancak, onların bu ticareti kazançlı olmamış ve kendileri de doğru yola girememişlerdir.” (2/Bakara, 16)
Münafıklar, hidayeti verdiler, karşılığında dalaleti satın aldılar. Cenneti verdiler; cehennemi satın aldılar. İzzeti verip zilleti satın aldılar. Sonunda her iki dünyada zararlı çıktılar. Kur'an'ın bu ayette ve başka bazı ayetlerde kullandığı "satın alma" kavramı üzerinde biraz durmak gerekir. Ayetlerden anlaşıldığına göre satın alma, insanın işlediği iyilik ve kötülük sonuçlarına dayanan her türlü eylemini kapsamaktadır. Yani insanın tüm yaptığı işler, bir ticaret niteliğinde; özel ve genel yapısında kâr ve zarara elverişli birer eylemdir. İnsanın ortaya koyduğu her harekette, her sözde kâr-zarar söz konusudur. İnsan bazı eylemleriyle kendisini, hayatını, cenneti satın alabilir. İnsanın, canını ve malını feda ettiği durumlar da bu ticaret alanına girer. Çünkü bu durumlarda eylemler karşılıksız kalmaz. Karşılık, mü'minler için esas olarak ahirette verilecektir, ama bu veresiye satış da mü'mini psikolojik olarak daha dünyadayken bile rahatlatmaktadır.
"Allah, mü'minlerden mallarını ve canlarını cennet karşılığında satın almıştır. Onlar, Allah yolunda savaşırlar, öldürürler ve öldürülürler. Bu, Tevrat'ta, İncil'de ve Kur'an'da Allah üzerine hak bir vaaddir. Allah'tan daha çok sözünü yerine getiren kim vardır? O halde, O'nunla yapmış olduğunuz bu alışverişinizden dolayı sevinin. İşte bu, (gerçekten) büyük kazançtır." (9/Tevbe, 111) "Ey iman edenler! Sizi acı bir azaptan kurtaracak ticareti size göstereyim mi? Allah'a ve Rasülü'ne inanır, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda cihad edersiniz. Eğer bilirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır. İşte bu takdirde O, sizin günahlarınızı bağışlar, sizi zemininden ırmaklar akan cennetlere, Adn cennetlerindeki güzel meskenlere koyar. İşte en büyük kurtuluş budur." (61/Saf, 10-12)
Böylece hayatın tamamı, tüm alanlarında ve tüm mücadelelerinde ya Allah'la; ya da şeytanla bir alışveriş eylemine dönüşür. İnsan ne yaparsa, ne verirse mutlaka onun bir karşılığı vardır. Eğer sonuçlar iyi, yararlı ise, alışveriş kâr; değilse zarar getir. Münafıkların ne tür bir ticaret yaptıklarını bu konular ışığında anlayabiliriz. Onlar, hem dünyada hem de âhirette kendilerini zarara sokacak bir şeyi satın almışlardır. Yaptıkları ticaret, kendilerine umdukları kârı sağlamayacaktır.
Allah'a davet yolunda çaba sarfeden mü'minlerin, Kur'an'ın kullandığı bu yöntemi kavramaları ve uygulamaları gerekmektedir. Dünya hayatını kâr ve zarar açısından yaptıkları hesaplara göre değerlendiren tüccar zihniyetli insanlarla karşılaşacaklardır. Bu durumda, onların bu arzularını ayetlerde gösterilen kârlı ticaret mantığıyla kanalize etmeleri gerekir. Davetçiler, sapıklığın olumsuzluklarını, hidayetin de dünya hayatındaki fonksiyonunu ciddi bir şekilde değerlendirebilmelidir. Ondan sonra insanları ahiret yurdunun problemlerine yöneltmeli ve bu alanın da diğer alanlar gibi kâr ve zarar hesaplarına dayanan bir hayat olduğunu kavratmaya çalışmalıdır.
“Onların (münafıkların) durumu, (karanlık gecede) bir ateş yakan kimse misalidir. O ateş yanıp da etrafını aydınlattığı anda Allah, hemen onların nurunu (aydınlığını) giderir ve onları zulumât (karanlıklar) içinde bırakır; (artık hiçbir şeyi) görmezler. (2/Bakara, 17) Onlar sağır, dilsiz ve körlerdir. Bu sebeple onlar geri dönmezler.” (2/Bakara, 18)
Bunlar kâfirlerin yaptığı gibi başlangıçta hidayetten yüz çevirmiş; kulakları duymaktan, gözleri görmekten, kalpleri idrakten mahrum kalmış kimseler değildirler. Aslında bunlar, gerçeğe ulaşmak için gayret göstermişler ve önlerinde hak apaçık tecelli ettikten sonra gözlerini kapayıp, ondan sonra yüz çevirmişlerdir. Bir ateş yakıyorlar, ateşin nuru kendilerine aydınlık temin ediyor ve önceden arzuladıkları bu aydınlıktan faydalanmıyorlar, faydalanmak istemiyorlar. Aydınlanmak için ateş yaktığı halde, sonra gözlerini kapayan kişinin budalalığı nasılsa, aydınlanmak için iman edip sonra kâfirlerin yanında İslam'a göz kapayanlar da aynıdır.
Kulaklar, diller, gözler; nur ve hidayeti bulmak yolunda vazife görmek için yaratılmıştır. Bunlar ise, kulaklarını hakkı duymaz hale getirdikleri için sağır, dillerini hakkı söylemez hale getirdikleri için dilsiz ve gözlerini hakkı görmez hale getirdiklerinden kördürler. Hakka dönemezler, hidayete ve nura giden yollar kapanmıştır bunlara. Allah, bu zümrenin halini tasvir için bir misal daha veriyor. Bu örnek, onların içinde bulundukları korku, endişe, ıstırap ve dehşeti canlandırmaktadır:
“Yahut (onların durumu), gökten sağanak halinde boşanan, içinde yoğun karanlıklar, gürültü ve yıldırımlar bulunan yağmur(a tutulmuş kimselerin durumu) gibidir. O münafıklar yıldırımlardan gelecek ölüm korkusuyla parmaklarını kulaklarına tıkarlar. Halbuki Allah, kâfirleri çepeçevre kuşatmıştır.” (2/Bakara, 19) “(O esnada) şimşek sanki gözlerini çıkaracak-mış gibi çakar, onlar için etrafı aydınlatınca orada birazcık yürürler, karanlık üzerlerine çökünce de oldukları yerde kalırlar. Allah dileseydi elbette onların kulaklarını sağır, gözlerini kör ederdi. Allah şüphesiz her şeye kaadirdir.” (2/Bakara, 20)
Müthiş bir tablo bu. Hareket ve ıstırapla dolu. Sapıklık ve şaşkınlık. Korku ve heyecan. Dehşet ve endişe. Ses ve ışık bu tabloda billûrlaşıyor. Bulutlardan boşanıp gökleri yırtarcasına inen yağmur. Bu yüzden meydana gelen korkunç karanlık. Gök gürültüsü ve şimşek. Şimşeğin ışığı altında yürümeğe çalışmaları ve dünya tekrar zindana dönünce dikilip kalıvermeleri. Hayrette kalmışlar. Nereye gittiklerini bilmiyorlar. Korku ve dehşet içinde şaşkına dönmüşler.
Münafığın nifak içindeki hali, karanlık bir gecede gök gürültüsü, yağmur ve yıldırımların altında yürümesine benzer. Her yer karanlık, arada bir şimşek çakıyor ve etrafını görüyor, bir iki adım attıktan sonra yine karanlığın içinde kalıveriyor. İşte münafığın bu müslümanlar arasında söylediği İslamî sözler ve davranışlar ona yıldırım ışığı gibi geçici menfaatler sağlayabilir. Ama sonu yine karanlık, yine de hüsran.
Bu tablodaki şiddetli yağmurlardan karanlıklara, gök gürültülerinden yıldırımlara, dehşet içinde kalanların titrek adımlarından mıhlanıp kalmalarına kadar her hareket, münafıkların acı ve mustarip hayatını canlandırmaktadır. Onların mü'minlerle buluşmaları, sonra şeytanlarına dönmeleri. Bir an için söyledikleri sözler ve bundan derhal dönüş yapmaları, bir taraftan hidayet ve nuru arzularken, diğer taraftan kendilerini dalalet ve karanlığın kucağına atışları. Bu, bir zümrenin hâlet-i rûhiyesini ve karakterini aksettiren canlı bir tablodur.
Müslümanlara şirin görünerek köşeyi dönen bazı politikacı ve liderler, sonra imansızlara hizmet edenler, bilsinler ki bu aydınlık geçicidir. Cami ile puthane arasında kalmış bu şaşkınlar, kâfirler tarafından değilse bile, mü'minler tarafından hesaba çekilecektir. *
* Bu konu, Ço
ğunlukla, Fi Zılali'l-Kur'an ve Min Vahyi'l-Kur'an adlı tefsirlerden yararlanılarak hazırlanmıştır.
Geni
Fi Z
Tefhimu'l Kur'an, Mevdudi,
İnsan Y. c. 1, s. 45-46Hak Dini Kur'an Dili, Elmal
ılı Hamdi Yazır, Azim Y. c. 1, s. 145-198, 230Kur'an-
ı Kerim Şifa Tefsiri, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. c. 1, s. 90-106Hadislerle Kur'an-
ı Kerim Tefsiri, İbn Kesir, Çağrı Y. c. 2, s. 141-142, 185Hulâsatü'l-Beyan Fî Tefsîri'l-Kur'an, Mehmed Vehbi, Üçdal Ne
şriyat, c. 1, s. 47-71Mefatihu'l-Gayb (Tefsir-i Kebir), Fahreddin Razi, Akça
ğ Y. c. 2, s. 5-73El-Mîzan Fî Tefsîri'l-Kur'an, Muhammed Hüseyin Tabatabai, Kevser Y. c. 1, s. 81-88
Furkan Tefsiri, Hicazi, Vahdet Y. c. 1, s. 22-30
Kur'an Mesaj
ı, Muhammed Esed, İşaret Y. c. 1, s. 5-7Safvetü't Tefâsir, Muhammed Ali es-Sâbûnî,
İz Y. c. 1, s. 52-66Kur'an-ı Kerim'in Türkçe Meâl-i Âlisi ve Tefsiri, Ö. Nasuhi Bilmen, Bilmen Y. c. 1, s. 16-24
Et-Tefsîru'l-Hadis,
İzzet Derveze, Ekin Y. c. 5, s. 41-52El-Esas fi't-Tefsir, Said Havva,
Şamil Y. c. 1, s. 76-101Muhtasar Taberî Tefsiri,
İmam Taberi, Ümit Y. c. 1, s. 18-27
Yüce Kur'an'
ın Çağdaş Tefsiri, Süleyman Ateş, Yeni Ufuklar Neşriyat, c. 1, s. 103-11115Ruhu'l-Furkan Tefsiri, Mahmud Ustaosmano
ğlu, Siraç Kitabevi Y. c. 1, s. 168-207El-Câmiu li-Ahkâmi'l Kur'an,
İmam Kurtubi, Buruc Y. c. 1Min Vahyi'l Kur'an, Muhammed Hüseyin Fadlullah, Akademi Y. c. 1, s. 88 - 98
81-149Dâvetçinin Tefsiri, Seyfuddin el-Muvahhid, Hak Y. c. 1, s. 42-58
Bakara Suresi Yorumu, Halûk Nurbaki, Damla Y. s.
Bakara Sûresi Tefsiri, Ramazano
ğlu Mahmud Sâmi, Erkam Y. s. 37-74
İslami Okul Okulların En Önemlisi