Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Bakara, - Kuran - Bakara05 - 9. Sayfa

 

Bakara, 30-39; kavram, 40-47

 

 

 

B A K A R A S U R E S İ 30-39. Â Y E T L E R

 

İNSANLIĞIN TARİHİ, YAPISI VE SINANMASI

 

Bakara, 30-39. Âyetlerin Meal ve Tefsiri

Kur'an'da Kıssalar ve Hz. Âdem Kıssası

Kur'an-ı Kerim'e Göre İlk İnsan Hz. Âdem'in Serüveni

Hz. Âdem Kıssasından Çıkarılabilecek Dersler ve İbretler

 

 

Bakara, 30-39. Âyetlerin Mealleri

 

"Hatırla ki Rabbin meleklere: 'Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım,' dedi. Onlar 'Biz hamdinle Seni tesbih ve Seni takdis edip dururken, yeryüzünde fesat çıkaracak, orada kan dökecek insanı mı halife kılıyorsun?' dediler. Allah da onlara: 'Sizin bilemeyeceğinizi ben bilirim' dedi." (2/Bakara, 30)

 

"Allah Âdem'e bütün isimleri öğretti. Sonra onları meleklere arzedip, 'Eğer siz sözünüzde sâdık iseniz, şunların isimlerini bana bildirin' dedi." (2/Bakara, 31)

 

"Melekler: 'Yâ Rab! Seni noksan sıfatlardan tenzih ederiz, Senin bize öğrettiklerinden başka bizim ilmimiz yoktur. Şüphesiz alîm olan/her şeyi bilen ve hakîm olan/her yaptığında hikmet olan Sensin' dediler." (2/Bakara, 32)

 

"(Bunun üzerine:) 'Ey Âdem! Eşyanın isimlerini meleklere anlat' dedi. Âdem eşyanın isimlerini onlara anlatınca: 'Ben size, muhakkak semâvât ve arzda gaybı/görülmeyenleri (oralardaki sırları) bilirim. Gizli ve açık yapmakta olduklarınızı da bilirim, dememiş miydim?' dedi." (2/Bakara, 33)

 

"Hani Biz meleklere (ve cinlere): Âdem'e secde edin, demiştik. İblis hâriç hepsi secde ettiler. O, yüz çevirdi ve istikbâr etti/büyüklük tasladı, böylece kâfirlerden oldu." (2/Bakara, 34)

 

"Biz: 'Ey Âdem! Sen ve eşin (Havvâ) beraberce cennete yerleşin; orada kolaylıkla istediğiniz zaman her yerde cennet nimetlerinden yiyin; sadece şu ağaca yaklaşmayın. Eğer bu ağaçtan yerseniz, her ikiniz de kendine kötülük eden zâlimlerden olursunuz' dedik." (2/Bakara, 35)

 

"Şeytan onların ayaklarını kaydırıp haddi tecavüz ettirdi ve içinde bulundukları yerden (cennetten) onları çıkardı. Bunun üzerine: 'Bir kısmınız diğerine düşman olarak inin, sizin için yeryüzünde barınmak ve belli bir zamana kadar yaşamak vardır' dedik." (2/Bakara, 36)

 

"Âdem, Rabbinden birtakım kelimeler/ilhamlar aldı ve derhal tevbe etti. Allah tevbeleri kabul eden ve merhameti bol olandır." (2/Bakara, 37)

 

"Dedik ki: 'Hepiniz cennetten inin!' Eğer Benden size bir hidâyet gelir de her kim hidayetime tâbi olursa onlar için herhangi bir korku yoktur ve onlar üzüntü çekmezler." (2/Bakara, 38)

 

"Küfür/inkâr edip âyetlerimizi yalanlayanlara gelince, onlar cehennemliktir, onlar orada ebedî kalırlar." (2/Bakara, 39)

 

Bakara, 30-39. Âyetlerin Tefsiri

 

"Hatırla ki Rabbin meleklere: 'Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım,' dedi. Onlar:'Bizler hamdinle Seni tesbih ve Seni takdis edip dururken, yeryüzünde fesat çıkaracak, orada kan dökecek insanı mı halife kılıyorsun?' dediler. Allah da onlara: 'Sizin bilemeyeceğinizi ben bilirim' dedi." (2/Bakara, 30)

 

Buraya kadar geçen âyetlerde insandan Allah'a itaat etmesi isteniyordu; çünkü O yaratıcıdır, Hakîmdir, ölüm ve hayatı belirleyendir. O, insanın yaşadığı evrenin sahibidir. Bu âyetlerde ise insan, halife olarak yaratıldığı yeryüzünde Allah'a itaat etmeye dâvet ediliyor. Bu nedenle insan, Allah'a itaati, O'nun hidâyetine tâbi olması ve sürekli kendisine düşman olan, kendini saptırmak için fırsat kollayan şeytana uymaması konularında uyarılıyor. Eğer şeytanın aldatmalarına uyarsa en büyük suç olan Allah'a isyana kalkışmış olacak, korkunç bir sonla karşılaşacaktır.

 

Kur'an, burada insanlık tarihinin başlangıcına, başka türlü olduğu ispatlanması mümkün olmayan insanın yaratılışına ışık tutuyor. Şüphesiz bu daha güvenilir bilgi, sadece tahmine ve yerin altından çıkarılan çanak çömleğe ve kemiklere dayanan bilgiden çok daha önemlidir, sağlam ve doğrudur. Her şeyin ötesinde bu bilgi, insanı, zavallı bir evrim yaratığı seviyesinden, Allah'ın en şerefli yaratığı, melekler ve her şeyin secde ettiği yaratıkların efendisi seviyesine çıkarmaktadır.

 

"...Melekler: 'yeryüzünde fesat çıkaracak, orada kan dökecek insanı mı halife kılıyorsun?' dediler..." Bu soru, itiraz amacıyla değil; mesele hakkında daha fazla bilgi sahibi olmak amacıyla sorulmuştur. Melekler, Allah'ın hiçbir işine itiraz edemezler. Onlar, "halife" denince, yaratılacak varlığa bazı güçler verileceğini anladılar; fakat böyle irâde sahibi/muhtâr bir varlığın, evrenin zorunlu kanunlarla yönetilen düzenine nasıl uyum sağlayacağını anlayamadılar. Kendisine serbest irâde verilen birinin yaşadığı evrende, düzenin nasıl devam edebileceğini de anlayamadılar. Allah'ın kâinat kanunlarını onun eliyle yürütmesindeki, böylece hayatı çeşitlendirip geliştirmesindeki, dünyayı inşâ ettirip mâmur kılışındaki ulvî iradenin hikmetini bilemiyorlardı. Bu kapı onlara kapalıydı. İnsanların bir kısmının haksız yere kan akıtması, bütün insanlığın kötü olmasını gerektirmez. Âdem'in neslinden nice peygamberler, şehidler, sâlih insanlar gelmiş ve dünyaya halifeliğin, İslâm'ın, adâletin, insanlığın ne demek olduğunu isbat etmişlerdir.

 

Bu yeni yaratılan varlık, bazan fesat çıkaracak, bazan da kan dökecek. Ama, hepsinin ötesinde, dıştan görünen bu cüz'î şerrin gerisinde büyük ve geniş bir hayır vardı. Devamlı gelişen hayır.

 

Melekler, fıtratlarındaki melekliğin nezâhati ve temizliği icabı olarak mutlak hayır ve mutlak selâmetten başka bir şeyi düşünmedikleri için, Allah'a hamd ve tesbihi, varlığın tek gayesi olarak kabul ediyorlar. Yaratılışın tek gayesi budur. Meleklerin varlığı bunu için tahakkuk etmiştir. Melekler Allah'a hamd ve senâ ile tesbih etmekte, yalnız O'na kulluk ederek ibadetten geri durmamaktadırlar.

 

"Allah Âdem'e bütün isimleri öğretti. Sonra onları meleklere arzedip, 'Eğer siz sözünüzde sâdık iseniz, şunların isimlerini bana bildirin' dedi." (2/Bakara, 31)

 

Istılahlar, kavramlar insanoğlunun eşyayı algılamasına yarayan araçlardır. Gerçekte insanoğlunun eşya ile ilgili tüm bilgisi, onlara isimler vermesine dayanır. Bu nedenle Hz. Âdem’e her şeyin isimlerinin öğretilmesi, onlarla ilgili bilginin de öğretilmesi anlamına gelir. Allah'ın hilâfet anahtarlarını teslim ettiği bu yeni vücut bulan varlığa verdiği büyük sırrın bazı önemli kısımları ifade ediliyor. Bu sır, şahıslara ve hissedilen eşyaya işaretler vererek dille telâffuz edilen isimlendirme kudretidir. Bu kudretin insan hayatında büyük önemi vardır. İnsana eşyayı isimlerle rumuz haline getirme kudreti verilmeseydi bir insanın diğerinden bir şey isterken veya o şey hakkında mâlûmat edinmek arzularken karşılaşacağı güçlükleri tasavvur edin. Bu kudretin kıymeti ancak o zaman anlaşılabilir. Meselâ, bir hurma ağacını anlatmak isteyen kişinin ağacı omuzlayıp getirmek mecburiyetinde kalacağını düşünün. Meleklerin bu kabiliyete ihtiyaçları yoktur. Zira vazifeleri böyle bir ihtiyacı icab ettirmez. İşte bu yüzden onlara bu kabiliyet verilmemiştir.

 

"Melekler: 'Yâ Rab! Seni noksan sıfatlardan tenzih ederiz, Senin bize öğrettiklerinden başka bizim ilmimiz yoktur. Şüphesiz alîm olan/her şeyi bilen ve hakîm olan/her yaptığında hikmet olan Sensin' dediler." (2/Bakara, 32)

 

Göründüğü kadarıyla bir meleğin bilgisi, kendi bölgesi –hava, su, bulut vs.- ile sınırlıdır. Meleğin aksine insanın bilgisi çok geniş ve kapsamlıdır. Eşyanın özel bir bölümünden sorumlu olan melek kadar bilgiye sahip olmasa da insan, eşyanın geneli hakkında belli bir bilgiye sahiptir. Bunun aksine bir melek kendi görev alanı dışındaki şeylerle ilgili hiçbir bilgiye sahip değildir.

 

İnsanın tüm bilgileri de, atası Hz. Âdem’e Allah tarafından verilen bilgiye dayandığı ve kalp, akıl, fikir, zekâ, anlayış, hâfıza/bellek gibi Allah’ın kendisine ihsânı olan ilim için potansiyel güçlere yüklendiği ve gerçek bilginin vahy olması yönüyle Allah’a aittir. O yüzden insan da aynen melekler gibi 'Yâ Rab! Senin bize öğrettiklerinden başka bizim ilmimiz yoktur. Şüphesiz alîm olan/her şeyi bilen ve hakîm olan/her yaptığında hikmet olan Sensin” demek zorundadır.

 

"(Bunun üzerine:) 'Ey Âdem! Eşyanın isimlerini meleklere anlat' dedi. Âdem eşyanın isimlerini onlara anlatınca: 'Ben size, muhakkak semâvât ve arzda gaybı/görülmeyenleri (oralardaki sırları) bilirim. Gizli ve açık yapmakta olduklarınızı da bilirim, dememiş miydim?' dedi." (2/Bakara, 33)

 

“Âdem eşyanın isimlerini onlara anlattı.” Bu açıklama, meleklerin “yeryüzünde fesat çıkaracak insan mı var edeceksin?” soru ve endişelerine verilen karşılıktır. Bu şekilde Allah, meleklere şöyle demek istiyor: “Ben Âdem’e sadece yetki değil; bilgi de veriyorum. Bu nedenle onun halife tayin edilmesinin iki yönü var: Karanlık yönü, onun yetkisini kötüye kullanarak fesat çıkarması, aydınlık yönü ise, bilgisinin yardımıyla kötülüğe değil; iyiliğe yönelmesidir. O halde akıllı bir kimse, iyi özelliklere sahip olan bir şeyden, sadece kötülük potansiyeline sahip bulunduğu için vazgeçmez.

 

Allah, Âdem'in üstünlüğünü ortaya koyarken ona öğrettiği ilmi ileri sürmüştür. Üstünlük ölçüsü Allah'tan gelen ilim olduğundan, insanlar; malları, orduları, zulüm ve saltanatlarıyla değil; Allah'ın rızasına uygun ilimleriyle yarış yapmalıdırlar.

 

Bu âyet-i kerimeler, ilk insanın topraktan yaratıldığını; vahşî bir hayat yaşayıp kendi kendine tekâmül ederek bu hale gelmediğini Allah'ın öğrettiği eşyanın isimlerini bildiğini haber veriyor.

 

"Hani Biz meleklere (ve cinlere): Âdem'e secde edin, demiştik. İblis hâriç hepsi secde ettiler. O, yüz çevirdi ve istikbâr etti/büyüklük tasladı, böylece kâfirlerden oldu." (2/Bakara, 34)

Bu, insana yüksek bir ikramdır. Allah, bu yeni varlığa, onu meleklerden üstün kılacak sırlar verdi. Doğru yolu seçebileceği hür irâde sırrını verdiği gibi, mârifet esrarını da bildirdi. İnsan tabiatının iki yönlülüğü, yolunu ayırmak için iradesini kullanma kudreti ve kendi çabasıyla Allah'ı bulma emânetini üzerine alması, bütün bunlar ilâhî ikramın birtakım sırlarıdır.

 

Bu, yeryüzünü ve tüm evrenin yeryüzüyle ilgili bölümünü yöneten meleklerin, insana baş eğip itaat etmesinin sembolik bir ifadesi olmalıdır. İnsan, Allah’ın emriyle yeryüzüne halife tayin edildiği için, evrenin bu bölümünde görevli olan meleklere, Allah dilediği müddetçe, kendi felekleri dahilinde, yetkileri kötüye de iyiye de kullansa insana yardımcı olmaları emredilmiştir. Meleklerin secdesinin, itaat ve boyun eğmenin sembolik bir ifadesi olması muhtemeldir. Boyun eğdiklerini belirtmek için böyle bir hareketi fiziksel olarak yapmış olmaları da mümkündür.

 

Melekler, secdeyi Allah emrettikten sonra yaptılar. Dolayısıyla Âdem'e yapılan secde, aslında Allah'a yapılmıştır. Çünkü O'nun emriyle olmuştur. Âdem, kıble ve mihrab durumundadır. Âdem'e secde ifadesi, ona itaat sözü vermek, yani bey'at etmenin sembolü olarak da görülmüştür.

 

Ayetin akışı; İblis'in meleklerin arasında olmasına rağmen, onlardan biri olmadığını gösteriyor. Onlardan olmuş olsaydı, isyan etmezdi. Meleklerin belli başlı özellikleri "emrolundukları şeyde Allah'a isyan etmez, emredileni yapar" olmalarıdır. Buradaki istisnâ, şeytanın meleklerden olduğuna delâlet etmez. Hatta onlarla beraber olması, istisnânın cevazını gösterir. Meselâ; "Ahmed müstesnâ, falancanın oğulları geldi" dediğimizde Ahmed, bu oğullardan birisi değil; sadece onların arkadaşıdır. Kur'an'ın ifadesine göre İblis cinlerdendir (Kehf, 50). Allah cinleri ateşten yaratmıştır. Bu da İblis'in meleklerden olmadığını ifade eder. İblis'in kendi üstünlüğünü belirterek secde etmeyişi, bitmeyen savaşın meydanını gösteriyor. Bu mücadele, İblis tarafından temsil edilen şer ve yaratıklarla yeryüzü halifesi arasındaki mücadeledir. İnsan vicdanındaki ebedî mücadele. Bu mücadelede insan, iradesine ve Rabbi ile yaptığı ahde sarıldığı nispette hayır; hevâsına teslim olduğu, Allah'ından uzaklaştığı nispette şer galip gelir.

 

 

"Biz: 'Ey Âdem! Sen ve eşin (Havvâ) beraberce cennete yerleşin; orada kolaylıkla istediğiniz zaman her yerde cennet nimetlerinden yiyin; sadece şu ağaca yaklaşmayın. Eğer bu ağaçtan yerseniz, her ikiniz de kendine kötülük eden zâlimlerden olursunuz' dedik." (2/Bakara, 35)

 

Bu, Âdem ve Havvâ’nın, halife olarak tayin edildikleri yeryüzüne gönderilmelerin-den önce eğilimlerinin denenmesi için cennette tutulduklarını gösterir. Denenmeleri için bir ağaç seçilmiş ve ona yaklaşmaları bile yasaklanmıştı. Bu yasağı çiğnediklerinde, Allah katında zâlimlerden sayılacakları konusunda da uyarılmışlardı. Bu imtihan için cennet en uygun yerdi. Çünkü bu şekilde insana, esas uygun yerin cennet olduğu, fakat şeytanın aldatıcı sözlerine inanırsa cennetten mahrum olacağı gösterilmiş olacaktı. Cenneti tekrar kazanmanın tek yolu ise, insanı her an saptırmak için fırsat kollayan düşmana karşı başarı kazanmaktı.

 

Allah ile Havvâ'ya cennetin bütün meyveleri mubah kılınmıştı. Bir ağaç müstesnâ. Bir tek ağaç. Bu ağaç, yeryüzünde insan için zarûrî olan yasaklardan bir numune de olabilir. Zira, yasaksız irâde yeşermez. İrâdeli insanla irâdesiz hayvan arasındaki fark bilinemez. İnsanın Allah'la yaptığı ahde vefa edip etmediği, şartlara uyup uymadığı tecrübe edilemez. İrâde, yolların ayrılış noktasıdır. İrâdesiz olarak yaşayanlar, insan şeklinde görünseler de hayvanlar âlemine dahildirler.

 

Ağacın adı ve özelliği Kur’an’da belirtilmemiştir; çünkü ağacın özünde kötü bir bir özellik yoktu. O sadece imtihan amacıyla seçilmişti. “Eğer bu ağaçtan yerseniz, her ikiniz de kendine kötülük eden zâlimlerden olursunuz” Zâlim kelimesi, çok geniş kapsamlı bir kelimedir. Zulüm: Bir hak veya görevi ihlâl etmektir. Zulüm, hak edene hak ettiğini hak ettiği şekilde vermemektir. Zâlim ise, bir hak veya görevi ihlâl eden kişidir. Allah’a isyan eden bir kişi üç temel hakka tecavüz etmiş demektir. İlk olarak, itaate lâyık olan Allah’ın haklarına, daha sonra isyanına âlet ettiği tüm eşya ve varlıkların, örnek olarak kendi organ ve yetilerinin, diğer insanların, işlerine yardım eden meleklerin ve zulmü sırasında kullandığı bütün her şeyin haklarına tecavüz etmiş olur. Çünkü bütün bunların, Allah’ın dilediği doğrultuda kullanılmaya hakkı vardır. Son olarak kendi haklarına tecavüz etmiş olur; çünkü, kendi nefsinin de kendisi üzerinde, kendisini ziyana uğratmaktan korumak gibi bir hakkı vardır. Kendisi isyan etmek suretiyle Allah’ın azabına uğradığında da, kendi kendisine zulmetmiş olur. Bu nedenle Kur’an, günahı, birçok yerde “zulüm” olarak niteler.

 

"Şeytan onların ayaklarını kaydırıp haddi tecavüz ettirdi ve içinde bulundukları yerden (cennetten) onları çıkardı. Bunun üzerine: 'Bir kısmınız diğerine düşman olarak inin, sizin için yeryüzünde barınmak ve belli bir zamana kadar yaşamak vardır' dedik." (2/Bakara, 36)

 

"Şeytan onların ayaklarını kaydırıp haddi tecavüz ettirdi ve içinde bulundukları yerden (cennetten) onları çıkardı." Şeytan, onları zelle'ye düşürdü; onların ayaklarını kaydırdı. Bu tâbir, onların halini ifade eden hareket suretini ne güzel canlandırıyor! Şeytanın onları cennetten kaydırdığını, ayaklarını iterek cennetten yere yuvarladığını âdeta görür gibi oluyoruz. İşte bunun üzerine tecrübe tamamlandı. Âdem, Allah'a verdiği ahdi unuttu; böylece Allah'ın hükmü kesinleşti:

 

“Bir kısmınız diğerine düşman olarak inin.” Yani, “Şeytan insanın düşmanı, insan da şeytanın düşmanı olacaktır.” Bu, insanla şeytan arasında, ezelde mukadder olan mücadelenin başlangıcının ilânı oldu. Bu mücadele, kıyamete kadar devam edip gidecektir. Şeytanın, insanı Allah’ın yolundan saptırıp felâkete sürüklemek istemesi, onun, insan için en büyük düşman olduğunu gösterir. Diğer taraftan insanın insanlığı, ona, şeytanla savaşmasını söyler. Fakat ne yazık ki insan şeytanın yalanlarına o denli kapılır ki, onu dost edinmeye başlar. Fakat bu, onların karşılıklı düşmanlığının dostluğa dönüştüğü anlamına gelmez. Bu sadece insanın düşmanı tarafından kandırıldığı ve kendi önüne atılan tuzağa yakalandığı anlamına gelir.

 

 

"Âdem, Rabbinden birtakım kelimeler/ilhamlar aldı ve derhal tevbe etti. Allah tevbeleri kabul eden ve merhameti bol olandır." (2/Bakara, 37)

 

Hz. Âdem, bu günahına pişman olup Allah'a yönelerek tevbe etmek istediğinde, Allah'tan bağışlanma dilemek için uygun kelimeler bulamadı. Allah da, pişman olduğu için ona acıdı ve gerekli sözleri öğretti. Hz. Âdem, Rabbinden öğrendiği kelimelerle pişmanlı-ğını itiraf etti. Rabbine Rabbinin kelimeleriyle ikisi birlikte dua ettiler. Dua ve tevbe olarak söyledikleri bu kelimelerin şu ifadeler olduğu Kur'an'dan anlaşılmaktadır: "Rabbimiz, biz kendimize zulmettik. Eğer Sen bizi affetmez ve merhamet etmezsen biz hüsrâna/ziyana uğrayanlardan oluruz." (7/A'râf, 23) Rabbimiz rahmetinden affetmek için kendisine nasıl yalvaracağımızı da öğretiyor.

 

"Allah tevbeleri kabul eden ve merhameti bol olandır." Kur'an burada günahın sonuçlarının kaçınılmaz olduğu ve her insanın işlediği günahın cezasını öyle veya böyle çekeceği teorisini reddeder. Bu, insanların uydurduğu ve insanlığa zarar veren yanlış teorilerden biridir. Bu teori, doğru varsayıldığında, insan bir günah işlese artık düzelme ümidini tamamen yitirir, demeye gelir. Geçmişte işlediği bir günahtan pişman olsa ve onu düzeltmenin yollarını arasa ve hayatında birçok iyi değişiklik yapsa da, bu teori onu ümitsizliğe boğar: "Senin için hiçbir ümit yok, sonsuza dek suçlusun, geçmişte yaptıklarının cezasını çekeceksin." Bunun aksine Kur'an şöyle der: "Bir günahı cezalandırmak veya fazileti mükâfatlandırmak tamamen Allah'ın elindedir." Eğer iyi bir işten ötürü mükâfatlandırılmışsanız, bu, sizin iyi davranışınızın doğal bir sonucu değil, aksine Allah'ın lütfudur. O mükâfatlandırıp mükâfatlandırmama konusunda son söze sahiptir. Aynı şekilde bir günahtan ötürü cezalandırılmışsanız, bu, günahınızın kaçınılmaz bir sonucu değildir. Çünkü Allah, cezalandırmaya ve affetmeye kaadirdir.

 

Elbette hüküm ve hikmet sahibi olan Allah, bu kudretini gelişigüzel kullanmaz; bilâkis, kişinin niyetini göz önünde bulundurur. Eğer iyi bir davranışı mükâfatlandırırsa, ancak kulunun iyi amelleri, kendi rızasını kazanmak için işlediğini gördüğünde mükâfatlandırır. Ve eğer görünürde iyi olan bir davranışı reddederse, onun samimi olmadığını bildiği için reddeder. Aynı şekilde, bir suçu isyan amacıyla işledikten sonra, pişmanlık yerine daha çok suç işleme isteği doğuran bir suçu cezalandırır. Bunun yanı sıra kullarının içtenlikle pişman olduğu ve artık daha iyi ameller işlemeye karar verdikleri günahlarını affeder ve rahmetini gösterir. O halde günahların sonucunun kaçınılmaz olduğunu savunan görüşü reddetmek, günahkârların düzelmesi için yeni ümit kapılarını açmaktadır. Günahlarını (bir râhip önünde değil; Rableri önünde) itiraf edip isyanlarından utanç duydukları, isyankâr tutumlarını bırakıp itaatkâr bir tavır takındıkları sürece en büyük günahkârlar ve en azılı kâfirler bile Allah'ın bağışlamasından ümit kesmemelidirler. Tevbe kapıları her zaman açıktır. İnsan, kolayca tevbe edip kurtulabilir. Bu, insanı rahatlatan apaçık bir yoldur. Herkes kendi günahını yüklenir. Yeis ve ümitsizliğe düşmeden çalışıp didinme yolu herkese açıktır.

 

İslâm'a göre hata, ferdî/kişiseldir; tevbe de ferdîdir. Bu düşüncenin kapalı ve zor hiçbir tarafı yoktur. Buradaki ifadeye göre, hıristiyan kilisesinin kabul ettiği gibi insan, doğmadan önce günahkâr değildir; insan günah kamburuyla dünyaya gözlerini açmaz. Kilise inancına göre, insanları babaları olan Âdem'in işlediği hatadan kurtarmak için -hâşâ- Allah'ın oğlu (!) İsa, kendisini çarmıhta feda etmiştir. Hayır! Âdem'in hatası, sadece şahsına aittir. Ve bu hatadan tevbe ederek kolaylıkla kurtulmuştur. Ademoğlunun hatası da yalnız kendi şahsına aittir. "Onlar bir ümmetti, gelip geçti. Onların kazandıkları kendilerinin; sizin kazandıklarınız sizindir. Siz onların yaptıklarından sorguya çekilmezsi-niz." (2/Bakara, 134 ve 141)

 

"Dedik ki: 'Hepiniz cennetten inin!' Eğer Benden size bir hidâyet gelir de her kim hidayetime tâbi olursa onlar için herhangi bir korku yoktur ve onlar üzüntü çekmezler." (2/Bakara, 38)

 

"Dedik ki: Hepiniz cennetten inin!" Bağışlama olayından sonra bu emrin tekrarlanması çok önemlidir. Bir önceki âyette Hz. Âdem'in tevbe ettiği ve Allah'ın da onun tevbesini kabul ettiği bildirilmişti. Bu şekilde sadece Hz. Âdem itaatsizlik günahın-dan arınmış olmakla kalmıyor; daha sonra onun neslinden gelecek olanlar da bu günahın etkilerinden korunmuş oluyordu. O halde Hz. Âdem'in ve onun soyundan gelenlerin günahlarına keffâret olmak üzere hıristiyanların iddia ettiği gibi Allah'ın -hâşâ- "biricik oğlu"nu(!) çarmıha germesi gerekmi-yordu. Aksine Allah sadece onun tevbesini kabul etmekle kalmamış, aynı zamanda onu çocuklarına doğru yolu göstermesi için peygamber tayin etmişti.

 

"Hepiniz cennetten inin!" emrinin tekrarlanması, Hz. Âdem'in yaratılış gayesinin onun yeryüzünde halife tayin edilmesi olduğunu gösterir. Zaten, kıssanın başında 30. âyette Allah meleklere: "Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım" demişti. Buna göre, Âdem, ilk andan itibaren yeryüzünde yaşamak için yaratılmış bir varlıktı. O, sadece denenmek ve imtihan edilmek amacıyla cennette tutulmuştu. Bu tecrübe, yeryüzünde halife olacak insanı yetiştirmek için yapılmıştır. Varlığında gizlenmiş olan kuvvetleri uyarmak, onu sapıklıkla savaşa hazırlamak, acıları tattırmak, pişmanlığı yudumlatmak, düşmanını tanıtmak; bütün bunlardan sonra da emin olan sığınağa (tevbeleri kabul eden Allah'a) iltica ettirmek için yapılmıştı. Bu nedenle tevbesinin kabul edilmesinden sonra cennette kalmasına izin verilmemiştir. Hz. Âdem, dünyaya bir ceza olarak gönderilmemiş, yaratılış amacı nedeniyle gönderilmiştir.

 

Yasaklanan ağacın hikâyesi, şeytanın lezzetle vesvese vermesi, günah işlememek hususunda verilen sözü unutmak, sarhoşluktan sonra ayılmak, nedâmet ve af dileyiş. Değişik bir tecrübe şekliydi bu. Allah'ın rahmeti, bu yaratığın hilâfet makamına, ileride benzerleri ile çok kere karşılaşacağı şeylere ve şeytanla olan mücadelesine hazırlıklı olarak inmesini icab ettirdi. Bu, bitmeyen savaşa bir hazırlıktı. Bu hal, insana bir dersti.

 

 

"Benden size bir hidâyet gelir de her kim hidayetime tâbi olursa onlar için herhangi bir korku yoktur ve onlar üzüntü çekmezler." Yeryüzüne indikten sonra Allah, insanı başıboş bırakıvermemiş, Âdem'i kendine peygamber olarak seçmiş (20/Tâhâ, 122) ve ona hidayet rehberi olarak on sahifelik Kitap indirmiştir.

 

Allah'ın dinine uyanların iki dünyada da korkuları olmaz ve onlar üzülmezler de. Niye korksunlar ki? Allah en büyüktür, her korkulacak şeyin de yaratıcısıdır, O'na sığınırlar, Allah bu istiâzeye cevap verir, korkulardan emin kılar. Allah'a, O'nun takdirine ve imtihanlarına inanan mü'min, kaybettiklerine ve erişemediklerine de üzülmez; o sınavda olduğunun bilincindedir; esas nimetlerin öteki dünyada olduğunu bilir; üzüntü ve strese doğru giden kapıları Allah'a teslim olup O'na güvenerek kapatır.

"Küfür/inkâr edip âyetlerimizi yalanlayanlara gelince, onlar cehennemliktir, onlar orada ebedî kalırlar." (2/Bakara, 39)

 

"Âyetlerimizi yalanlayanlar" ifadesinde geçen ve burada "vahiy" anlamında kulla-nılan "âyet" kelimesi, sözlükte "işaret" veya bir şeyi belirten "sembol" anlamlarına gelir. Kur'an, bu kelimeyi dört farklı anlamda kullanmıştır. Bazı yerlerde, sadece işaret veya sembol anlamına gelir. Bazı yerlerde tabiat hâdiseleri, Allah'ın âyetleri olarak nitelenmiştir; çünkü her hâdise, bu perdenin altında gizlenen Hakk'a işaret eder. Peygamberlere verilen mûcizelere de âyet denir; çünkü bu âyetler, onların âlemlerin Rabbinin elçileri olduklarını gösterir. Bazı yerlerde Kitab'ın bölümleri de âyet olarak nitelenir; çünkü bunlar, sadece Hakk'a ve gerçeğe değil; kelimeleri, ifade tarzı ve üslûbu da O'nun sahibine işaret eder. Belli bir yerde kullanılan âyet kelimesinin hangi anlamı kasdettiği, konunun gelişine göre açığa çıkar.

 

Hidâyet ve dalâletle ilgili 38 ve 39. âyetlerde yer alan Allah'ın kanunu, insanın yaratılışından beri yürürlüktedir ve kıyamete kadar sürecektir. Bakara, 27. âyette ise bu olay "ahid" diye nitelenir. Bundan amaç, insanı kendi kendine yeni bir hayat tarzı icat etmemesi ve Rabbin-den gelen hidayete uyması için uyarmaktır; çünkü o, Allah'ın kuludur. Bunu bilmenin ise iki yolu vardır: Ya kişi doğrudan Allah'tan vahiy alır, ya da vahyi kendisine vahyolunan bir başka kişiden öğrenir. Bu nedenle, bundan başka her yol yanlış olduğu kadar isyan anlamına da gelir ve kişiyi ebedî azaba sürükler.

 

Bu âyetler, insanla şeytan arasında cereyan eden savaşın hikâyesine, bu savaşın başlangıç ve mâhiyetiyle ilgili ikazlara yer veriyor. Bu savaş; Allah'a verilen ahidle şeytanın sapıklığı, iman ile küfür, hak ile bâtıl, hidâyetle dalâlet arasında devam eden bir savaştır. Bu savaş meydanı, bizzat insanın kendisidir. Kazanan veya kaybeden bizzat insandır. Bu ise, daima uyanıklığı icabettirir. Kur'an; daima insana harp meydanında bir nefer olduğunu, bu meydanda kaybedecek yahut kazanıp ganimet alacak kimsenin bizzat kendisi olduğunu hatırlatıyor. (1)

 

 

Kur'an'da Kıssalar ve Hz. Âdem Kıssası

 

Kur'an-ı Kerim, iniş süreci içinde Mekke dönemi boyunca, anlatım yöntemi olarak kıssayı sürekli kullanmıştır. Kıssaları kullanmaya gerekçe olarak da peygamberin kalbinin sağlamlaştırılması ve akıl sahibi olan mü'minlere öğüt ve ibret olması gösterilmiştir (11/Hûd, 120; 12/Yûsuf, 111; 7/A'râf, 176). Bu anlatılan kıssalar içinde Hz. Âdem ve yaratılış kıssasının önemli bir yeri vardır. Bu kıssa, 2/Bakara 30-39. âyetler başta olmak üzere, 7/A'râf, 15/Hıcr, 17/İsrâ, 20/Tâhâ ve 38/Sâd surelerinde değişik açılardan anlatılmıştır. (Âdem kıssasının anlatıldığı âyetler: 2/Bakara, 30-39; 7/A'râf, 11-25; 15/Hıcr, 20-48; 17/İsrâ, 60-65; 18/Kehf, 50; 20/Tâhâ, 115-126; 38/Sâd, 71-85). Yine bu kıssanın ana şahsiyetlerini oluşturan insan, melek ve İblis hakkında Kur'ân-ı Kerim'in birçok suresinde bilgi bulmak mümkündür. Hz. Âdem ve yaratılış kıssasıyla insanoğlunun yeryüzüne geliş serüveni anlatılır. Bu kıssa vasıtasıyla, bizlere sayısız müjde, uyarı ve haber iletilir.

 

Kur'an-ı Kerim'e Göre İlk İnsan Hz. Âdem'in Serüveni

 

Allah Teâlâ, topraktan bir insan yaratıp ona ruhundan üfleyeceğini meleklerine haber verir. Ve yaratılışı tamamlanınca da meleklerden ona secde etmelerini isteyecektir. Meleklere: "Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım" deyince melekler: "Orada bozgunculuk yapacak kan dökecek birini mi yaratacaksın? Oysa biz Seni hamd ile tesbih ediyor ve takdis ediyoruz" dediler. Allah da: "Ben sizin bilmediğinizi bilirim" dedi ve Âdem'e isimlerin tümünü öğretti.

 

Sonra onları meleklere arzedip: "Haydi gerçekten sâdıklardansanız şunların isimlerini bana söyleyin" dedi. Melekler buna karşılık olarak: "Sen yücesin! Bizim senin bize öğrettiğinden başka bir bilgimiz yoktur. Yüce ve hakîm olan, her şeyi bilen sensin" dediler. Allah, Âdem'e isimleri meleklerin yanında haber vermesini istedi. Âdem isimleri haber verince Allah: "Demedim mi ben göklerin ve yerlerin gaybını bilirim. Sizin açıkladığınızı da, gizlediğinizi de bilirim" dedi. (2/Bakara, 29-33)

 

Bundan sonra Allah meleklere ve cinlere Âdem'e secde etmelerini emretti. Meleklerin hepsi secde ettiler. Ancak İblis secde etmedi, büyüklendi, yüz çevirdi ve kâfirlerden oldu. Allah: "Ey İblis, sana ne oluyor da secde etmiyorsun, nedir bu hal?" deyince, İblis: "Ben ondan daha üstünüm. Beni ateşten onu ise topraktan yarattın. Ben hiç o topraktan yarattığına secde eder miyim" dedi. (2/Bakara, 34; 38/Sâd, 73-76; 15/Hıcr, 32-33). Bunun üzerine Allah "çık oradan. Artık sen lânetlendin. Ceza gününe kadar lânetim üzerindedir. Orada büyüklenip durmak sana düşmez, defol artık sen aşağılıklardansın" buyurdu. İblis Allah'tan insanların yeniden diriltilecekleri güne kadar süre istedi. Allah da ona kıyamete kadar süre verdiğini söyledi. (15/Hıcr, 34; 38/Sâd, 77; 7/A'râf, 13).

 

Bu aşamadan sonra İblis, kendisine verilen sürede neler yapacağını anlatmaya başladı: "Beni azdırdığın için ben de onları saptırmak için senin doğru yolunun üzerine pusu kuracağım. Sonra da onların önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından onlara sokulacağım. İhlâslı kulların hariç onların hepsini senin yolundan ayıracağım. Onun soyunu buyruğum altına alacağım" dedi. Allah, İblis'in bu sözlerinin doğru olduğunu ve kendisinin de ancak doğruyu söylediğini belirterek, ihlâslı kullara karşı onun hiçbir gücü olmadığını ve bu yolun korunmasını kendi üzerine aldığını söyler ve İblis'e ancak azgın kimselerin uyacağını ve sonunda şeytanla ve ona uyanlarla cehennemi dolduracağını söyler (17/İsrâ, 62; 7/A'râf, 16-17; 15/Hıcr, 39-43; 38/Sâd, 82-85). İblis'e şöyle hitap eder: "Onlardan gücünün yettiğini sesinle (çığlığınla) yerinden oynat, atlıların ve yayalarınla haykırarak yürü, yaygara kopart, mallarında ve evlâtlarında onlara ortak ol, onlara vaadlerde bulun -ancak, şeytan aldatmaktan başka bir şey vaad etmez-. Gerçekten benim mü'min kullarım üzerinde senin bir hâkimiyetin olamaz. Rabbin vekil olarak yeter (17/İsrâ, 64-65).

 

Allah ile İblis arasındaki bu konuşmadan sonra Allah Âdem'e İblis'in kendisi ve eşi için düşman olduğunu ve kendilerini cennetten çıkarmaya çalışacağını ve eğer cennetten çıkarsa yorulacağını söyler. Allah Âdem'e şöyle der: "Sen ve eşin cennette yerleşin, orada dilediğiniz gibi bol bol yiyin için. Burada acıkmak ve açıkta kalmak yoktur. Susamak ve güneşten etkilenmek yoktur. Yalnız şu ağaca yaklaşmayın. Eğer bu ağaca yaklaşırsanız zâlimlerden olursunuz." (2/Bakara, 35; 20/Tâhâ, 117-119)

 

İblis lânetlenip de Adem ve eşi de cennete yerleştirildikten sonra İblis, Adem ve eşini cennetten çıkarmak için fırsatlar kollamaya başlar. Çirkin yerlerini kendilerine göstermek için Âdem ve eşine fısıldayarak: "Rabbinizin sizi bu ağaçtan men' etmesinin sebebi, sadece sizin melek olmanız/yok olmayacak bir hâkimiyete sahip olmanız ve ebedî olarak yaşamanıza engel olmak içindir. Yemin ediyorum, tek amacım size öğüt vermek (iyiliğinizi istemek)tir" dedi. Bunun üzerine Âdem ve eşi yasak ağaçtan yediler ve ağaçtan yiyince de çirkin yerleri kendilerine gözüktü. Üstlerini cennet yapraklarıyla örtmeye başladılar. (7/A'râf, 20-22; 20/Tâhâ, 120) Böylece İblis onları aldatarak aşağı sarkıttı (onları önceki mevkilerinden indirdi), ayaklarını kaydırdı ve içinde bulundukları cennetten çıkardı. Âdem Rabbinin buyruğuna karşı geldi, yolunu şaşırdı, unuttu; Allah onu azimli bulmadı. (2/Bakara, 36; 7/A'râf, 22; 20/Tâhâ, 115, 121)

 

Allah: "Ben sizi o ağaçtan men' etmedim mi? Şeytan sizin için apaçık bir düşmandır demedim mi?" buyurdu. Âdem ve eşi: "Rabbimiz, biz kendimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz, bize merhamet etmezsen gerçekten ziyana uğrayanlardan oluruz" dediler. Allah onların hepsine birden seslenerek: "Birbirinize düşman olarak inin, sizin için yeryüzünde bir süreye kadar kalıp geçinme vardır. Orada yaşayacak, orada ölecek ve yine oradan (diriltilip) çıkarılacaksınız" buyurdu. (2/Bakara, 36; 7/A'râf, 22-25) Âdem Rabbinden birtakım kelimeler aldı. Allah'a tevbe etti. Allah da onun tevbesini kabul etti. Şüphesiz O tevbeyi çok kabul edendir ve çok bağışlayandır. (2/Bakara, 37).

 

Allah Teâlâ, bu kıssanın anlatımını şu ifadelerle bitirir: "Artık Benden bir hidâyet geldiği zaman, kim Benim hidâyetime tâbi olursa, o sapmaz ve sıkıntıya düşmez. Ancak, kim de Beni anmaktan yüz çevirirse, onun için sıkıntılı bir geçim vardır. Kıyamet günü onu kör olarak haşrederiz. O 'Allah'ım, ben daha önce gören biriyken şimdi niçin beni kör olarak haşrettin?' deyince Allah: 'Sana da bizim âyetlerimiz geldiğinde sen onları unutmuş ve görmezlikten gelmiştin. Bu böyledir; bu gün de sen böyle unutulursun' buyurur. (20/Tâhâ, 123-126) (2)

 

Hz. Âdem Kıssasından Çıkarılabilecek Dersler ve İbretler

 

1- Bu kıssada üç yaratıktan söz edilmektedir. Bunlar: Teslimiyet örneği melekler; kibir, öfke, isyan ve günahta ısrar eden nankörlük örneği İblis ve iyiliğe de kötülüğe deyönelme hissini içinde barındıran, her iki yöne de gidebilme gücüne sahip olan insan (76/İnsan, 2-3; 91/Şems, 8). İnsan bu haliyle hem meleklerle hem de İblis'le aynı yerde bulunabilecek ve yarışabilecek durumdadır. Yani hem meleklerden de yüce, hem de İblis'ten de aşağılık olabilir (95/Tîn, 4-5).

 

2- Hz. Âdem kıssası, bütünüyle yaratılışın ve insanlığın hikâyesidir. Onun var edilmesiyle yeryüzündeki hayat olgunluğa ulaşmıştır. Bu kıssa, insanın yeryüzü sınav alanına inmesinden Allah'a dönüşüne kadar geçen zamanın açık bir sahnesidir.

 

3- İnsanın dünyadaki hayatı tesadüfen başlamamıştır. Onu Allah yaratmış ve yaratılışını da belli ölçüler içinde ve kâinatın işleyişiyle uyumlu bir şekilde yapmıştır.

 

4- Allah, yüce gücü bilinsin diye varlıkları ve insanı yarattı. O kendisine ibadet edilmesini sevdiği için, ibadet edici kullar var etti. O aynı zamanda az bir amele çok karşılık vermeyi, suç işleyeni affetmeyi sever. Bu da insanın yaratılışı ile gerçekleşti. Allah'ın bir adı da Muhsin'dir. O kullarına ihsan etmeyi sever. Âdemoğullarını yarattı ve onlara bol bol ihsan etti.

 

5- Kur'an'da Hz. Âdem'in topraktan yaratılışının yedi yerde tekrar edilmesi, aynı zamanda ölümden sonra diriliş olacağına bir işarettir. İnsanı topraktan yaratan, çürümüş ve toprağa karışmış kemiklere de can verebilir (36/Yâsin, 78-81).

 

6- Yüce Allah, yoktan varlık, zayıftan güçlü, sâkinden hareket, cansızdan canlı yaratır. Onun izniyle su ve toprak hareket eder, konuşur hale gelir (30/Rûm, 20). İnsan, kendisini böyle yaratan zâta karşı sorumlu değil midir?

 

7- İnsanın topraktan yaratılması, bir yönüyle Allah'ın yüce kudretine delil olurken; bir yönden de insana bir hatırlatmadır: "İşte senin aslın, hakir/âdi bir çamurdur. Büyüklenmeye hakkın yoktur." O Yüce Kudret sayesinde çamur insan haline geldi. O çamura üflenen ilâhî ruh onu canlandırıyor, hareketli hale getiriyor. Bu insanın iki boyutlu olduğunu da göstermektedir.

 

8- İnsan, kâinatta üstün, eşsiz bir varlık olarak yaratılmış, bu eşsiz ve üstün konumuyla uyumlu bir vazifeyle görevlendirilmiştir. Onun bu dünyadaki sıfatı "halife"dir. Halife, başkasının yerine geçmek anlamına gelmektedir. İnsan ya yeryüzüne ya da başka toplulukların yerine vâris kılınmıştır (6/En'âm, 165; 7/A'râf, 69). İnsan dünyada kendi başına buyruk olarak yaratılmamıştır. İnsan, Allah'ın ölçülerini unutmamalı, halife olduğunu hatırından çıkarıp kendini hâkim zannetmemelidir. Eğer haddini aşıp böyle bir iddiada bulunursa kâfir, zâlim ve fâsıklardan olacaktır (5/Mâide, 44, 45, 47).

 

9- Adem'e isimlerin öğretilmesi, hem insanın değerinin yüce olduğuna bir işarettir; hem de kullar için muazzam bir nimettir. Öğretilen isimler sayesinde bilgiye, bilince, adlandırmaya, bilmeye, idrak ve ifade etmeye kavuşmuş bulunuyoruz. Bunlarsız hayat nasıl olurdu?

 

10- Meleklerin Allah'ın öğrettiğinden başkasını bilmemeleri; gaybın Allah'a ait bir sır olduğunu ortaya koyar. Rabbimiz, meleklerin ve bizim bilmemizin faydalı olmadığı 'gayb'ı kendine saklamıştır. Bu anlamda gaybı bildiği zannedilenler, falcılar, medyumlar, kâhinler yalancıdırlar.

 

11- Meleklerin "yeryüzünde fesat çıkaracak ve kan dökecek halife mi yaratacaksın?" diye sormaları ve Allah'ın cevap olarak "sizin bilmediğinizi Ben bilirim," demesi göstermektedir ki, bilmeden hüküm vermek yanlıştır, hele dinî konularda rastgele fetvâ vermek kötüdür.

 

12- Allah, Âdem'e isimleri öğreterek eşya hakkında temel bilgiyi vermiştir. İnsana bilgi ve yetki (irâde) birlikte verilmiş ve ondan bazı isteklerde bulunulmuştur. O hilâfetini bu verilen bilgi ve yetkiyle sürdürecektir. Hilâfeti adâlet sınırları içinde olmalı; hevâsına uymamalı ve Allah'a teslim olması gerektiğini unutmamalıdır (2/Bakara, 30; 38/Sâd, 20). "Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım." sözü aynı zamanda insanların tümüne verilen nimetlerin hatırlatılmasıdır.

 

13- Yeryüzünde halife kılınan insan, ancak "emanet" yükünü taşırsa bu görevini hakkıyla yerine getirebilir. Dağların, yerin ve göklerin taşıyamamaktan korktukları (33/Ahzâb, 72) "emanet" nedir? Gerçek mü'min olmak, insanlar arasında emîn/güvenilir sıfatı kazanmak, Allah'tan gelen ilâhî vahiyden emin olarak, ilâhî hükümleri tereddütsüz kabul etmek, kulluk emaneti, Kur'an ve Kur'an'la bildirilen ilâhî yasalar, insana yeryüzünde yön veren serbest irâde... Bütün bunlar, emanetin değişik açılardan görünüşüdür. İrâdesini Allah'ın hükmüne tâbi kılanlar, halifelik görevini yaparlar; irâdelerini İblis'e ve nefislerine teslim edenler ise emanete ihanet ederler.

 

14- Meleklerin Hz. Âdem'e secdesi, insana verilen değerin göstergesidir. Başta melekler olmak üzere yeryüzündeki hemen her şey, insanın hizmetine verilmiştir. "O yerde ne varsa hepsini sizin için yarattı." (2/Bakara, 29) Her şey, insanın önünde melekler gibi âdeta secde (bey'at/hizmetinde olma yemini) etmektedir. Bu hizmetten ise yalnızca İblis kaçınmaktadır. O, evrensel değerleri ve düzeni inkâr ederek bu âhengin dışında kalmıştır.

 

15- İblis'in üstünlük ölçüsü geçersizdir. Kişiye değerini kendi hammaddesi veya soyu değil; Allah'ın koyduğu ölçü verir. Irkçılık ve soy üstünlüğü iddiası, şeytanî mantıktır. Kur'an'a göre üstünlük takvâda (49/Hucurât, 13), ilimde (39/Zümer, 9) ve cihaddadır (4/Nisâ, 95). Kim, kendi aslını, soyunu, ırkını başkalarına karşı bir üstünlük sebebi sayarsa, onda iblis anlayışı var demektir. İblis, bu yanlış çıkarım sonucu Rabbine istikbar edip isyan ettiği gibi, her çeşit ırkçılık da istikbâra ve isyana yol açan tehlikedir.

 

16- Allah, Âdem'e kendi ruhundan üflemiş, tüm eşyanın isimlerini öğretmiş, onu yeryüzüne halife tayin etmişti. İblis bunu görünce kıskandı ve secde etmedi. İblis, Allah'ın Âdem'e verdiği bu halifelik emanetini anlamadı, kibri ve bilgisizliği yüzünden secde etmedi. İblis, Allah'ın gelecek zamanlara ait planlarını ve hikmetlerini göremeyip kör nefsinin arzusuna uydu ve isyan etti. Kim nefsinin arzularına hiçbir sınır tanımadan uyarsa, onda İblis ahlâkı var demektir. İblis'i isyana sevk eden haset/kıskançlık, kibir ve cehalet, şeytanî özelliklerdir. Kimde bu özellikler varsa, o şeytanî karaktere sahiptir.

17- İblis, Adem'in varlığının dış görünüşüne bakıp kendini üstün görmüştür ve yaratılışın iç yüzünü, sırrını, hikmetini anlamamıştır. Halbuki Allah'ın bütün işlerinin hikmetleri vardır, her birinin kendine ait sırları vardır. Adem'i sırf toprak zanneden İblis mantığı, kendi maddesini ondan üstün sanmıştır. Materyalizm/maddecilik şeytanî bir felsefedir. Ona göre ateşten yaratılmak, bir üstünlük sebebiydi (38/Sâd, 71-85). Böylece o, ateşin topraktan üstünlüğü gibi iki madde arasında, aslında olmayan bir fark görmüştü. Her iki maddenin yaratıcısının da Allah olduğunu itiraf etmesine rağmen, Adem'in halifelik ve ilâhî ruh taşıması, eşyanın isimlerini bilmesi gibi üstünlüklerini bilmezden gelmişti.

 

Adem'de toprak, kendisinde ateşten başka bir mâhiyet görmemiş; ölüden diri, diriden ölü yaratan ve bütün meziyetleri bahşeden Allah'ı maddeye mahkûm saymıştı. Bu, ilâhî hükümleri, kendi nefsine ve aklına göre değerlendirip mantığına ters gelen bir hükmü reddeden bir akılcılık olduğu gibi; ırkçılığın da temeli idi. Yaratıkları, ruhî yapısıyla değerlendirmeyip, sadece maddî özellikleriyle, asâletiyle değerlendiren ırkçı anlayışın temeli de İblis tarafından böyle atılıyordu. Maddeyi tek ve gerçek ölçü sanmakla şeytanca bir yanılgıya düşmüştü. His ve duygularıyla hareketi sonucu kendi nefsinden kaynaklanan yanılgısını Allah'ın emrine tercih etmekle insanın üstünlüğü gerçeğini kabul etmemişti.

 

18- İblis'in belki en önemli hatası, yanlış şekilde kıyas etmesi, Allah'ın hükmüne rağmen akıl yürütmesidir. Bu akıllılık değil; akılcılıktır. Bu şeytanî anlayışa göre ölçü, Allah'ın hükmü değil; akıldır. Böylece akıl putlaştırılmıştır. Aklın Allah'ın hükmüne teslim olması, kulun yaratıcısına itaat etmesi gerektiği halde (33/Ahzâb, 36), kendi görüşünü/hevâsını ilâhlaştırmasıdır. Yani kendi aklınca ateş topraktan üstündür; dolayısıyla kendisi de Adem'den üstündür. Halbuki o durumda Allah'ın kesin secde emri vardı. İtaat eden bir kula yakışan, mutlak Yaratıcı karşısında emri dinlemekti. Aklına çok güvenip Âdem'i kıskanan İblis isyan etti ve lânetlendi. O, ölçüleri tersyüz etti, Allah'ın yarattığı akılla Allah'ın hükmünü tartmaya çalıştı. Allah'a teslim olması, hükmüne itaat etmesi gerekirken alternatif üretmeye kalktı. "Allah ve Rasülü bir işe hüküm verdiği zaman, iman etmiş bir erkek ve kadına o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah ve Rasülü'ne karşı gelirse, apaçık bir dalâlete/sapıklığa düşmüş olur." (33/Ahzâb, 36)

 

19- Şeytanın ateşin topraktan üstün olduğuna dair hükmü de yanlıştır. Toprak, nimetleri, bereketi, üremeyi temsil eder. Toprağın bu üreticiliğine, besleyiciliğine karşılık, ateş; yakıcı, yıkıcı, mahvedicidir. Bu, toprağın ateşe mânevî üstünlüğüdür. Maddî üstünlük ve galibiyete gelince, ateş toprağı yakamaz; ama toprak ateşi söndürür. Ateş geçicidir, yanan ateş, bir müddet sonra sönüp kaybolur gider. Toprak ise çağlar boyu, nesilden nesile hem de çeşit çeşit verir de verir. Ateşin, yani yakıcı ve yıkıcı şeylerin, meselâ ateşli silâhların, atom bombası vb. araçların güç kaynağı, büyüklük ve üstünlük vasıtaları olduğunu iddia etmek şeytânî bir değerlendirmedir. Şeytan, bu tür yakıcı ve yıkıcı şeyleri, dostlarının gözünde büyüterek, bu sahte güçleri elinde bulunduranlardan insanları korkutur. Ayrıca toprak tevâzunun, secdenin timsalidir; ateş ise isyanın.

 

20- Kibir/büyüklük taslamak, insanı alçaltan şeytanî bir huydur. Bu huy, insanı Allah'ın hükümleri karşısında istikbâr etmeye ve istiğnâ duygusuna götürür. Kibir, istikbâr, istiğnâ (kendini Allah'a karşı muhtaç hissetmeme) duyguları, şeytanın önemli araçlarındandır. Tarih boyunca gelmiş geçmiş bütün azılı inkârcıların tavrı istikbârdı. Bu çirkin huy yüzünden insanlar Rablerine secde etmekten, O'nun emirlerini dinlemekten yüz çevirirler.

 

İnsanın topraktan yaratılmasının bir hikmeti de, toprağın tevâzu (alçak gönüllülük) ve haddini bilme halini hatırlatmasıdır. Böylece insan, Allah karşısında haddini bilmeye çağrılıyor. Peygamberimiz şöyle buyurur: "Kim Allah için tevâzu gösterirse, Allah onu yüceltir; kim de kibirlenirse Allah onu alçaltır." (İbn Mâce, Zühd 16; hadis no: 4176).

 

21- Allah, meleklere "bir halife yaratma" iradesinden söz etti. Bu ayetten, bir şey yapmadan önce akıllı ve işin ehli insanlara danışma (istişâre etme) ahlâkına işaret çıkarılabilir.

 

22- Hz. Âdem'in cennet hayatının, Allah'ın nimetlerinin büyüklüğünü görme, O'nun koyduğu sınırları tanıyıp onlara uyma, insana kötülük yapabilecek düşmanlarına karşı dikkatli olma bilincine sahip olma amacı taşıdığı söylenebilir. Bu cennet, insanlar için bir örnektir. Dünyayı nasıl cennet gibi yapabileceklerinin metodunu gösterir. Kişi kendi hayatını cennet gibi ve ölümden sonrasını dilerse cennet yapar; dilerse hayatı kendisi ve çevresi için cehenneme çevirir. Hz. Âdem'in cennet hayatı bu espriyi hatırlatıyor.

 

Allah'ın başlangıçta insan için uygun gördüğü yer cennettir. İnsan, Allah'ın hidâyetine uyar ve hatalarında ısrar etmeyip tevbe yolunu seçerse yine cennete kavuşacaktır. Ancak bu defa kazanarak, yani dünyada iken şeytanın yolunu reddedip Allah'ın emri istikametinde yol almanın mükâfatı olarak cennete girecektir (7/A'râf, 43; 24/Nûr, 38; 31/Lokman, 8; 32/Secde, 19; 16/Nahl, 32).

 

23- Allah, Âdem'in hayatının bir bölümünde fiilen gösterdiği, sayısız nimetlerle donattığı, gözlerin görmediği huld cennetini, müttakiler için, Allah'tan hakkıyla korkup sakınanlar için hazırlamıştır (3/Âl-i İmran, 133; 15/Hıcr, 45; 26/Şuarâ, 90 vd.). Kaybedilen cenneti yeniden bulmanın yolu, Kur'an'ın tanımını yaptığı takva elbisesini kuşanıp müttakilerden olmaktır. Bu ahlâk, yeryüzünü de insan için cennet haline getirir. Müttakilerden kurulu bir toplum, saâdet/mutluluk toplumudur. Günümüzde de insan "asr-ı saâdet"i yaşayabilir; "saâdet"i "asr"a taşıyabilir. Nasıl mı? Cevabı "Asr" suresinde.

 

24- Hz. Âdem'i şekavete (bedbahtlığa/mutsuzluğa) düşüren şey, İblis'e aldanıp Rabbinin tenbihini/uyarısını unutmaktır. Onun ve soyunun şekavetten kurtulması da Allah'tan gelen "hidayet"e uymasıdır (2/Bakara, 38; 20/Tâhâ, 123). İlâhî hidayette yaratılışın cevabı, saadetin formülü, kurtuluşun reçetesi vardır. Bu hidayette fıtratın ihtiyaç duyduğu ilkeler ve ölçüler, fazilet, en olgun düzen ve dosdoğru bir yol vardır. İnsan, sapmamak ve sıkıntıya uğramamak için Allah'ın hidayetine tâbi olmalıdır. O daima bu hidayete muhtaçtır. Bu hidayetten ve Allah'ın zikrinden yüz çevirenler, kendi bedbahtlığını kendileri kazanırlar, gündüzleri geceye ve nurları zulumâta (karanlıklara) çevirirler (20/Tâhâ, 124).

 

25- Müttakîler için hazırlanmış olan ebedîlik cenneti, geçici olan dünya cennetinde kazanılır. Dünyayı kendisi ve çevresi için cennet gibi yapanlar, âhiret cennetine adaydırlar. Huld (ebedîlik) cenneti, ancak bir bedel karşılığı kazanılır. Bu bedeli, mü'minler, nefisleriyle, şeytanla, şeytanlaşanlarla her şartta ve imkânda mücadele ederek, hiç kimsenin kınamasına aldırmadan Allah'ın emrini yerine getirerek öderler. Cennet, kul için üstün bir makam olduğundan, orayı hak etmenin bedeli de ona göredir. Orayı arzu edenler, gereken bedeli ödemek zorundadır.

 

26- Hz. Âdem, cennette olmasına rağmen "yasak ağaca yaklaşmama" emri ile denendi. İnsan orada bile başıboş, kuralsız ve sorumsuz değildi. İnsan, yeryüzünde, şeytanın serbestçe faaliyet yapabildiği, nefislerin hoşuna gidecek sayısız çekici zevklerin olduğu, devlet eliyle haramların kolaylaştırılıp Allah'a itaatin önüne sayısız engeller konulduğu, saptırıcıların kol gezdiği bir ortamda başıboş olabilir mi? Kuralsız ya da şeriatsiz kalabilir mi? Bunca şeytânî yollar içinde kılavuzsuz sırât-ı müstakimi bulabilir mi?

 

27- Sorumluluk, hayatın anlamıdır ve devamını sağlayan en önemli ilkedir. Sorumsuzluk kişi için "yok"luktur. İnsanın yokluktan kurtulup "var" olmasını isteyen Yaratıcı, onu yaptıklarından ve emaneti taşıma görevinden sorumlu tutmuştur. Bu, ona değer vermedir, bir başka deyişle "adam yerine koyma"dır. Yasak ağaç, ihtimal ki yeryüzündeki haramları sembolize etmektedir. Rabbimiz bununla insanları kendi haram sınırları konusunda duyarlı olmaya davet ediyor.

 

28- Yasak ağaçtan yemek, Hz. Âdem'in şekavetine (bedbahtlığına) sebep oldu (20/Tâhâ, 117). İnsan, tıpkı atası Âdem gibi, ister bile bile, ister unutarak Rabbinin yasak ağaçlarından yerse, O'nun sınırlarını çiğnerse veya hükmüne uymazsa, şekavete düşer, mutsuz olur, hüsrâna uğrayıp çok şey kaybeder.

 

Günümüzde tâğûtî düzenlerin ve düzenbazların egemenliği sayesinde şeytanın yandaşları yeryüzünün her tarafını işledikleri şerler, sebep oldukları fesatlar, yapageldikleri günahlar yüzünden "yasak ağaçlar"la doldurdular. Onlar sürekli "yasak ağaç" üretmekte ve şeytânî vesvese ve kandırmaca ile insanları o ağaçlara yaklaştırmaktadırlar. Müslümana yakışan, yasak olmayan ağaçlar bulup onların meyvesinden yemek, ya da cennetin helâl ağaçlarını yeryüzünde yetiştirmektir.

 

29- Adem ve eşi cennetteyken Allah tarafından denenmiş ve eğilimleri ortaya çıkmıştır. Dünyada da benzer bir imtihan vardır. Her iki imtihanda da Allah'ın sınırsız mubah alanı ve çok az haram alanı vardır. Mubah alan, insanın tüm ihtiyaçlarını sonuna kadar karşılamaya yeterlidir. Helâl/mubah nimetler, keyfe kâfidir. Bundan dolayı haram sınırını aşan kimselerin kendilerini savunabilecekleri hiçbir gerekçeleri olmaz. Savunma çabaları, temelsiz görüşlerden (hakkı göremeyişlerden) başka bir şey değildir; tıpkı şeytanın demagojileri gibi.

 

30- İnsan, diğer varlıklardan üstün kılınmasına rağmen (17/İsrâ, 70), hem unutkan ve zayıftır, hem de ilâhî ruha yatkınlığı yanında, yaratılışında olan çamura/çamurluğa da meyillidir (4/Nisâ, 28).

 

31- Hz. Âdem, cennette olmasına ve Rabbinin uyarılarına rağmen yasağa uymayı unuttu (20/Tâhâ, 115). İnsan unutarak veya aldanarak hata yapabilir. İman eden insana yakışan, hatasını İblis gibi savunmak değil; Adem ve eşi gibi yanlışını anlayıp Allah'tan bağışlanma dilemektir. Çünkü Allah, şirkin dışında bütün günahları affeder (4/Nisâ, 116; 5/Mâide, 40; 39/Zümer, 53; 61/Saff, 12 vd.). Hz. Âdem ve Hz. Havvâ'nın, hatalarını anladıktan sonra yaptıkları dua; tevbe edilmeyen küçük günahların bile karşılık göreceğinin delilidir. Öyleyse, bütün günahlara tevbe etmeli, sürekli Allah'a istiğfarda (bağışlanma dileğinde) bulunmalıdır.

 

32- Çıplaklık şeytandandır. O, Hz. Âdem'i ve eşini cennette kandırarak onları elbiselerinden soydu, ayıp yerlerini ortaya döküp onları utandırdı. İnsan, fıtrî olarak hayâ duygusuna, çıplaklıktan utanma hissine sahiptir. Hayâsız insanlar, fıtratları bozulmuş, insanlıktan uzaklaşmış kimselerdir. Bu olay, aynı zamanda hem günah işlemenin insanı sıkıntıya sokacağına ve hem de şeytanın insanı elbiselerinden soyarak ona daha rahat hâkim olabileceğine işaret etmektedir. Bu nedenle Kur'an insanları; "Ey Âdemoğulları, şeytan, anne-babanızın ayıp yerlerini kendilerine göstermek için elbiselerini sıyırarak onları cennetten çıkardığı gibi, sakın sizi de bir belâya uğratmasın." (7/A'râf, 27) diyerek uyarıyor.

 

Şeytan, çıplaklığı insanları avlamak için bir tuzak olarak kullanıyor. Ağına düşürdüğü kurbanlarının da takvâ elbisesinden sıyrılıp ayıplarının ortaya dökülmesine sebep oluyor. Onları Rablerinin huzurunda, insanların içerisinde rezil ediyor. Mü'min, takvâ elbisesi ile ruhunu, hayatını ve edebini koruma altına alır. Takvâ imanıyla da Allah'ın istediği gibi bedenini örtüp, haysiyetini, iffetini, şerefini ve fıtrattaki yüceliğini korur (A'râf, 26). Şeytan ve yandaşları İslâm'ın getirdiği tesettür/örtünme ölçüleriyle savaşırlar. Çünkü örtüsüzlük, insanları, toplumları ve nesilleri bozmaya götüren önemli yollardan biridir. Bilinmeli ki, avret yerlerini örtmek ve korumak ölçüsü, insana verilmiş önemli nimetlerden ve yüceliklerden biridir.

 

33- Fıtratı bozulmamış insanlar, kötülüğü kolay kolay kabul etmezler. İblis, insanın bu özelliğini bildiği için ona öğüt veriyormuş edasıyla sokulur, doğrulardan olduğuna inandırmak için yemin eder, yasakları çiğnetmek için bunu yapınca elde edeceği çok güzel sonuçlardan bahseder ve böylece onu kandırabilir. Şeytan ve onun yardımcıları, insanı kandırmak için daima hoşa gidecek şekilde yaldızlı ve süslü sözler söylerler. İddialarını ispatlamak için inandırıcı ve kandırıcı -kendilerine göre- deliller getirirler, ikna odaları kurarlar, her türlü ikna yöntemlerini kullanırlar. Allah tarafından yasaklanan şeyleri, çeşitli yorumlarla güzel/normal göstermeye çalışırlar. Bütün bu nefse hoş gelen söz ve tavırlar, aslında saptırıcı, istikameti şaşırtıcı ve çarpık içeriklidir. Bu câzip yöntemler, avlarını tuzağa düşürmeye yarayan hilelerdir (6/En'âm, 112-113).

 

34- İnsanda mevcut hali yeterli görmeme, bulunduğu mevkiden daha üstün konuma geçme arzusu vardır. Bazan insan bunun için haramları da çiğneyebilir. Şeytan, Âdem ve eşini üstün bir mevki göstererek ve buna inandırarak kandırmış, yasağı çiğnemelerini sağlamıştır.

 

35- Şeytan, Âdemoğluna duyduğu haset yüzünden iğvâsını, her zaman ve her şartta sürdürecektir. Ne şeytan, ne de onun yardımcıları tatil yapmayacaklardır (36/Yâsin, 60; 7/A'râf, 16-17; 17/İsrâ, 64; 2/Bakara, 268 vd.). Şeytan ve dostları en çok müslümanlarla uğraşırlar. Onları Allah'tan, O'na ibadetten, O'nun yolunda harcama yapmaktan, cihaddan, her türlü hayırlı işlerden alıkoymaya çalışırlar.

 

36- "Kahrolsun İblis!" demenin, "şeytana uydum", "şeytanın vesvesesi, kandırması olmasaydı..." demenin faydası yoktur. Kişi kendi arzusuyla ve nefsinin isteğiyle şeytanın aldatmalarına kanar, onun adımlarını izler. Çünkü şeytanın ve yandaşlarının sâlih mü'minler üzerinde bir gücü yoktur. O yalnızca vesvese verir, davet eder, günahları ve dünya tutkularını çekici gösterir, yanlış yapmaya özendirir (17/İsrâ, 65). O, hiç kimseyi kendi emrine uymaya zorlayamaz. Üstelik, şeytanın hilesi, oldukça zayıftır (4/Nisâ, 67). Ama ne yazık ki insanların çoğu bu zayıf hilelere aldanır. Şeytanın davet ettiği veya söz verdiği şey de aldanmadan, yanılmadan, yani seraptan ve ümniyyeden (boş hayalden) başka bir şey değildir (14/İbrahim, 22; 4/Nisâ, 120; 15/Hicr, 42; 17/İsrâ, 64 vd.).

 

37- İblis'in lânete uğrama meselesi, sadece Allah'ın bir emrini yerine getirmemekle oluşan bir isyan değildi; Mü'min insan da yanılarak, unutarak isyan edebiliyor, ama lânetlenmiyor, şeytanlaşmıyor-du. Çünkü tevbe çeşmesi ile tekrar arınabiliyor, hatasından dönebiliyordu. İşte şeytanî isyanın farkı burada düğümleniyordu: İblis, günahını itiraf ve tevbe etme, özür dileme yerine itirazı ve rezil bir hayatı tercih etti. İnsanın kendi hatasını savunması, te'vil etmesi, suçunu Allah'a karşı itiraf edip kabullenmemesi şeytanî özelliktir.

 

Allah, Âdem'i ve eşini affetti. Çünkü onlar, günahlarını Allah'a itiraf ettiler, hatalarının bağışlanmasını istediler. Yaptıkları yanlışı savunmadılar, Allah'ın emrini beğenmezlik etmediler, ona karşı kibirlenmediler. İblis ise af dilemediği gibi hatasını da kabul etmedi. Allah'ın emrine karşı istikbar etti. İnsanın önünde iki yol vardır. Birisi, İblis'in itaatten çıkma ve Allah'a isyan yolunda ısrar yolu; diğeri, Âdem'in hatasından dönüp tevbe etme yolu. Allah'ın İslâm'la gönderdiği hükümlere (ölçülere) teslim olduğu ve onları kabul ettiği halde hata edenler, sonra da günahlarına tevbe edenler, tıpkı Hz. Âdem gibi affedilirler. İmanda, farz ve haramlarda (Allah'ın hükümleri konusunda) pazarlık yapanlar, sonra kendi görüşlerini daha doğru ve üstün görenler, şeytanın arkadaşıdırlar.

 

38- Hataya düşmenin, günah işlemenin sebebi, üçüncü şahısların teşviki olsa bile, esas suçlu, insanın bizzat kendi arzusu, kendi hevâ ve hevesidir. Kimse kimsenin günahından sorumlu olmadığı gibi, kimse bir başkasının yerine kulluk da yapamaz. Herkesin yaptığı kendisine aittir.

 

39- Allah, yasak sınırını aşan Âdem ve eşini affetmiş, dünya imtihanını günahsız olarak başlatmıştır. Tüm insanlar da dünyaya günahsız olarak gelecekler, dünya hayatları boyunca sayısız imtihanlar geçireceklerdir.

 

40- Kadın, tüm insanların asırlar boyu çektiği çilenin sebebi değil; onun yaratılışta kardeşi, insan olmada eşidir. Üstünlük, cinsiyette veya rütbelerde aranmamalıdır. Bu kıssaya göre, şeytanın ilk saptırdığı kadındır veya erkektir denilemez. Kadının, şeytanın görevini üstlenip kocasını saptırdığı da iddia edilemez. Kadın ve erkek (Âdem ve eşi), yasağı birlikte çiğnemişler; yine birlikte tevbe etmişlerdir.

 

Yine bu kıssaya göre, insanoğlunun hangi şeyden yaratıldığı gayet açıktır. Kadının erkeğin kaburga kemiğinden yaratıldığı gibi iddialar, Kur'an'dan dayanak alamaz. Kadın ve erkeğin ortak adı insandır ve insan topraktan yaratılmıştır (55/Rahmân, 14; 6/En'âm, 2; 23/Mü'minûn, 12; 32/Secde, 7; 37/Saffat, 11).

 

41- Allah, hâlis (ihlâs sahibi) kullarını meleklerle de destekleyecektir. Melekler, muhâfızlık yaparak, haber (vahy) getirerek, mü'minleri müjdeleyerek, cihadda mü'minlerle birlikte yer alarak ve onlar için Allah'a dua ederek mü'minleri destekleyeceklerdir. (35/Fâtır, 37; 3/Âl-i İmran, 39, 42, 45 124, 125; 8/Enfâl, 9, 12; 16/Nahl, 32 vd.).

 

Şeytan melek değil; cinlerdendir (18/Kehf, 50). Dolayısıyla melekler, Allah'a isyan etmezler. Melekler, bazı müşriklerin iddia ettikleri gibi Allah'ın kızları da değildir. Allah'a tamamen teslim olmuş, Allah'ı hamd ile tesbih eden kullardır.

 

42- İblis, Allah'a inanmakta, O'nun sıfatlarını bilmektedir. Ancak Allah'a itaat etmeyip büyüklenen ve yüz çeviren biridir. Bu yüz çevirmesi ve büyüklenmesinden dolayı lânetlenmiştir. İnsanlardan da kim büyüklük taslar, Allah'ın emirlerinden yüz çevirirse Allah'ı tanısa ve O'na inandığını söylese de İblis gibi nankörlerden sayılacak ve lâneti hak edecektir. İsyan eden, büyüklenen ve Allah'ın yolundan alıkoymaya çalışanlar, İblis ile birlikte cehennem halkı olarak orayı dolduracaklardır.

 

43- İnsan, şeytanın kendisine düşman olduğunu ve daima kendisinin felâketini istediğini unutmamalıdır. Şeytanın ve dostlarının tuzağına düşerek günah işlemesi, onun şeytan tarafından zavallı duruma düşürülmesi demektir. Günaha devam ettikçe hareket yönü, alçalmaya doğru olacaktır. Tevbe etmemek ve şeytanın süslediği hayallere dalmak, zaafın ve alçaklığın en derinine doğru yol almak demektir. İnsanın şerefli olabilmesi için el-Aziz olan Allah'a dayanıp teslim olması, isyandan ve şeytandan uzak durması gerekir.

 

44- Kur'an, şeytanın velî (dost-yardımcı) tutulmamasını ihtar ediyor (18/Kehf, 50-51). Şeytanla dost olmak, yılanla yatağa girmekten çok daha tehlikelidir. Akıllı insan, kendine zararlı dost tutmaz. İnsan, ya Allah'ın hizbi, ya şeytanın hizbidir (yandaşı, taraftarıdır) (Mücâdele, 19, 22). İnsan savaşçıdır; ya Allah yolunda ya da tâğut uğrunda (4/Nisâ, 76). İnsanın her davranışı bir ibadettir; Allah'a veya şeytana ibadet! (51/Zâriyât, 56; 36/Yâsin, 60). Yolların ayrılış noktası; insanın ya Allah'ın emirlerine kulak verip hakka itaat etmesi, yahut da şeytana uyup onun emirlerine itaat etmesidir. Üçüncü bir yol yoktur. Ya Allah, yahut şeytan. Ya hidâyet, yahut dalâlet. Ya hak, ya bâtıl. Ya kurtuluş, ya hüsran. Kur'an'ın bütünüyle anlattığı hakikat işte budur. Diğer bütün düşünceleri ve insanları ilgilendiren halleri Kur'an, bu hakikat üzerine bina eder.

 

Şeytan ve yandaşlarına karşı mücadele ciddî ve sürekli bir iştir. İnsan güçlü bir iman ve şeytanın istekleri yerine Allah'a şartsız itaat ile mücadeleyi başarı ile bitirebilecek ve şeytanın alçaltmasından kurtulmuş olacaktır. İnsan, sürekli olarak şeytanî hilelere karşı uyanık olmalı, onlarla savaşmalı, tuzakları sezmeye ve açığa çıkarmaya çalışmalıdır. Ancak herşeye rağmen tuzağa düşebilir. Tuzağa düşünce de tevbe ederek toparlanmalıdır. İnsan fıtratına uygun davranış, hatalarda ısrar değil; tevbedir. (3)

 

Âdem kıssası, tüm insanlığın tarihidir. Bu kıssa, insanı Allah'ın emrine uymaya, yasaklarından kaçınmaya alıştırıyor, İblis'in düşmanlığını hatırlatıyor.

 

 

 

Bu özet tefsir, daha çok Tefhimu'l Kur'an ve Fi Zılâli'l Kur'an tefsirlerinden yararlanıp iktibas edilmiştir.

Adnan Adıgüzel, Adem Kıssası ve Düşündürdükleri, Haksöz/44, s. 43-44

A.g.y. s. 44-45 ve H. K. Ece, Hz. Âdem, s. 243-254

 

Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar

 

Fi Zılâli'l-Kur'an, Seyyid Kutub, Hikmet Y. c. 1, s. 111-124

Tefhimu'l Kur'an, Mevdudi, İnsan Y. c. 1, s. 60-69

Hak Dini Kur'an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Azim Y. c. 1, s. 256-283

Kur'an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. c. 1, s. 117-127

Hadislerle Kur'an-ı Kerim Tefsiri, İbn Kesir, Çağrı Y. c. 2, s. 255-318

Hulâsatü'l-Beyan Fî Tefsîri'l-Kur'an, Mehmed Vehbi, Üçdal Neşriyat, c. 1, s. 90-108

Mefatihu'l-Gayb (Tefsir-i Kebir), Fahreddin Razi, Akçağ Y. c. 2, s. 230-442

El-Mîzan Fî Tefsîri'l-Kur'an, Muhammed Hüseyin Tabatabai, Kevser Y. c. 1, s. 163-211

Furkan Tefsiri, Hicazi, Vahdet Y. c. 1, s. 38-43

Kur'an Mesajı, Muhammed Esed, İşaret Y. c. 1

Safvetü't Tefâsir, Muhammed Ali es-Sâbûnî, İz Y. c. 1, s. 80-89

Kur'an-ı Kerim'in Türkçe Meâl-i Âlisi ve Tefsiri, Ö. Nasuhi Bilmen, Bilmen Y. c. 1, s. 35-43

 Et-Tefsîru'l-Hadis, İzzet Derveze, Ekin Y. c. 5, s. 60-66

El-Esas fi't-Tefsir, Said Havva, Şamil Y. c. 1, s. 124-147

Muhtasar Taberî Tefsiri, İmam Taberi, Ümit Y. c. 1, s. 35-42

Yüce Kur'an'ın Çağdaş Tefsiri, Süleyman Ateş, Yeni Ufuklar Neşriyat, c. 1, s. 128-150

Ruhu'l-Furkan Tefsiri, Mahmud Ustaosmanoğlu, Siraç Kitabevi Y. c. 1, s. 254-294

Kur'an Mesajı, Muhammed Esed, İşaret Y. c. 1, s. 11-13

Min Vahyi'l Kur'an, Muhammed Hüseyin Fadlullah, Akademi Y. c. 1, s. 151-206

Dâvetçinin Tefsiri, Seyfuddin el-Muvahhid, Hak Y. c. 1, s. 73-116

Bakara Suresi Yorumu, Halûk Nurbaki, Damla Y. s. 173-194

Bakara Sûresi Tefsiri, Ramazanoğlu Mahmud Sâmi, Erkam Y. s. 96-116

Şâmil İslâm Ansiklopedisi, Şâmil Y. c. 1, s. 196-197

İslâm Ansiklopedisi, T. Diyanet Vakfı Y. c. 4, s. 526-529

Hz. Âdem, Hüseyin K. Ece, Denge Y. s. 243-254