Bakara suresi 5.Bölüm - 002Bakara - Bayrakli05
Zıll Kelimesinin Kur'an'daki Kullanımı:
Nimeti Değiştirmenin Cezası:
Seele Fiilinin Kur'an'daki Kullanımı:
Seele Kelimesinin Kur'an'daki Manaları:
İman Edenlerle Alay Etmek:
Hak Kitapların İniş Sebebi:
Ayette Geçen Konular:
Beşer Kavramının Kur'an'daki Manaları:
İnzâr Kelimesinin Kur'an'daki Anlamları:
Allah'ın Yardımı Yakındır:
Ayetten Çıkarılan Neticeler:
Be's Kelimesinin Kur'an'daki Kullanımı:
Be's Kelimesinin Kur'an'daki Manaları:
Zelzele Kelimesinin Kur'an'daki Manaları:
Infak Kimlere Yapılır?
İnsan Yanlış Değerlendirebilir:
Adam Öldürme İle Fitnenin Karşılaştırılması:
Haram Aylarda Savaş Ve Bu Aylarda Savaşın Hangi Şartlarda Caiz Olduğu:
Allah'ın Rahmetini Kimler Umabilir?
Hecr Kelimesinin Kur'an'daki Manaları:
Cehede Kelimesinin Kur'an'daki Kullanımı:
Cehede Kelimesinin Kur'an'daki Manaları:
Recâ Kelimesinin Anlamları:
Recâ Kelimesinin Kur'an'daki Manaları:
İçki Ve Kumar:
Hamr Kelimesinin Kur'an'daki Manaları:
İçki Ve Kumarın Zararları:
İsm Kavramının Kapsamına Giren Durumlar:
Yetimlere Karşı Muamele:
Kur'an Yetim Meslesini Nasıl Çözümlemektedir?
Muhalata Kavramının Kur'an'daki Kullanımı:
Muhalata Kelimesinin Kur'an'daki Manaları
Evlenilmesi Yasak Olanlar:
Ayetten Çıkarılan Sonuçlar:
Müslüman Kadının Gayr-i Müslim Erkekle Evlenememesinin Sebepleri:
Kadınların Aybaşı Halleri:
Ezâ Kelimesinin Kur'an'daki Manaları:
Kadın Ayhalinde Neler Yapamaz?
Kadın Kültürdür:
İyilik, İttika Ve Islah Hususunda Allah'ı Engel Yapmamak:
Allah'ın Sorumlu Tutmadığı Yeminler:
Ehaze Kelimesinin Kur'an'daki Manaları:
İttihaze Kalıbından Ehaze Fiilinin Manaları:
Lağv Kelimesinin Kur'an'daki Manaları:
Hanımına Yaklaşmama Yemini:
Boşama:
Talak Kavramının Kur'an'daki Manaları:
Kur'an'ın Boşama Konusunda Gerçekleştirdiği Radikal Değişimler:
Kur'an'ın, Erkeğin Boşamasına Getirdiği Engeller:
Boşanmada Haklar Karşılıklıdır:
Boşanan Kadının Uyması Gereken Kanunlar:
Allah'ın Hududunu Aşan Zalimdir:
Talak Hukukunda Yapılan Düzenlemeler:
Geri Dönüşü Olmayan Boşama:
Boşanan Kadının Eski Kocasına Dönebilmesînin Şartları:
Kadına Zulüm Kendine Zulümdür:
Eski Kocaya Dönmek:
Engel Olmayın Emrinin Muhatabı:
Süt Emme Çağında Çocuğu Bulunan Kadının Boşanması ve Nafakası:
Fisâl Kelimesinin Kur'an'daki Anlamları:
Kocası Ölen Kadının Durumu:
İddet Bekleyen Kadına Evlenme Teklif Etmek:
Arada Fiilinin Kur'an'daki Anlamları:
Hatabe Fiilinin Kur'an'daki Kullanımı:
Hatabe Kelimesinin Kur'an'daki Manaları:
Mehri Tesbit Edilen Ve Edilmeyen Kadının Boşanması:
Messe Fiilinin Kur'an'daki Kullanımı:
Messe Kelimesinin Kur'an'daki Manaları :
Ferada Fiilinin Kur'an'daki Kullanımı:
Ferada Kelimesinin Kur'an'daki Manaları:
Mehir Kesilmekle Birlikte, Cinsî Münasebette Bulunulmadan Boşanan Kadının Durumu:
Orta Namaz:
Hafeza Fiilinin Kur'an'daki Kullanımı:
Hafeza kelimesinin Kur'an'daki manaları:
Kanete Fiilinin Kur'an'daki Kullanımı:
Kanete Kelimesinin Kur’an’daki Manaları:
Tehlike Anında Bile Namaz Kılınmalıdır:
Yaya Yahut Binekli Olarak... Hükmünden Çıkarılacak Esaslar:
Geride Eşler Bırakarak Ölecek Olanlar Ne Yapmalı?
Ayetlerin Açıklanması İfadesinin Anlamı:
Ölüm Korkusu Sebebiyle Görevden Kaçmak:
Elf Kelimesinin Kur'ân'daki Anlamları:
Allah Uğrunda Savaşmak:
İnfak Allah'a Verilen Borçtur:
Kareda Fiilinin Kur'an'daki Kullanımı:
Kareda Kelimesinin Kur'an'daki Anlamları:
Kabd Kelimesinin Anlamları:
Bast Kelimesinin Kur'andaki Manaları:
Vatan Sevgisinin En İyi Göstergesi Savaştır:
Mele' Kavramının Kur'an'daki Manaları:
Mele Kelimesinin Kur'an'daki manaları:
Hükümranlığın Ölçüsü:
Be'ase Kelimesinin Kur'an'daki Kullanımı:
Be'ase Kelimesinin Kur'an'daki Manaları:
Ayette Üzerinde Durulan Üç Önemli Mesele:
Liyâkata Dayanan Ehliyetin Özellikleri::
Talut'un Melikliğinîn Delili Tabut:
Sekine Kavramının Manası:
Zafer Askerlerin Çokluğuna Değil Dayanma Gücü İle Allah'ın Yardımına Bağlıdır:
Nefse Karşı Kazanılan Zaferin Kaynağı
Savaşta Allah'a Dua
Ferağ Kelimesinin Kur’andaki Manaları:
İyiler Kötüleri Engellemezse Dünya Fesada Gider
Ayetten Çıkarılan Genellemeler
Son Altı Ayetin Değerlendirilmesi
Peygamberlerin Birbirine Olan Üstünlükleri Ve Savaşa Varan İhtilaflar
Üstün Olan Peygamberlerin Vasıflarından Bazıları
Peygamberlerin Derece Farkı
Hüküm
Allah'ındır:
210. Onlar, illede buluttan gölgeler içinde Allah'ın ve meleklerin gelmesini mi bekliyorlar? Ama o zaman her şeye karar verilmiş ve her şey Allah'a döndürülmüş olurdu.
Ayette geçen (yenzurûn) kelimesinin kökü (na-za-ra)dır. Anlamak, idrak etmek, farkına varmak, görmek, bakmak, beklemek manalarına gelen bu kavram, Bakara/l 04'te açıklanmıştır.
Yukardaki ayette yenzurûn kelimesi 'beklemek' manasını ifade etmektedir. "Onlar bekliyorlar mı?" sualinin muhatapları, kendilerine açık deliller gelmesine rağmen "barıştan sapan"lardır. Bakara/208-209, ayetlerde Yüce Allah onları doğrudan muhatap aldığı halde, 210. ayette onlara üçüncü şahıs olarak hitapta bulunmaktadır. "Topluca barışa girin" ve "Barıştan saparsanız..." ifadeleriyle ise Yüce Allah müslümanlara doğrudan hitap etmektedir. Ama 210. ayette "Bekliyorlar mı?" ifadesiyle, barıştan ayrılanlara doğrudan değil, üçüncü şahıs olarak hitap etmektedir.
Aslında bu hitap, Bakara/204-206, ayetlerde bahsi geçen hasım insan ile barışı terkedip şeytana tâbi olanları da kapsamaktadır: Hasımlığı/düşmanlığı ile siyaseti, toplum ve kültürü helak eden insanlara barışla dur diyemeyen veya demeyen kimseler, kötülüklerde onlarla ortaktırlar. Sosyal, siyasal, kültürel problemlere, çözülme ve çürümelere çare bulamayanlara Yüce Allah "Onlar bekliyorlar mı?" sorusunu yöneltmektedir. Bu meseleleri onların halletmesini isteyen Yüce Allah "Yoksa sizin çözmeniz gereken problemleri Allah'ın çözmesini mi istiyorsunuz?" diye sormaktadır.
Ayetin bu kısmından sonra, onların beklentilerinin ne olduğu ve çözümün nasıl olacağı açıklanmaktadır: "Buluttan gölgeler içinde Allah'ın ve meleklerin gelmesini mi bekliyorlar?"
Buradaki soru iki şekilde anlaşılabilir: a) Bozulan siyasî, sosyal ve kültürel dengelerin yeniden tesis edilmesi için Allah'ın ve meleklerin gelmesini mi bekliyorlar? b) Barışı ortadan kaldırıp, siyasî, sosyal ve kültürel dengeleri bozarak insanlığı toz-duman içinde bıraktılar da, o dumanın ortadan kaldırılması için Allah ve meleklerini mi bekliyorlar? Bilgiye, kültür ve barışa sırtlarını dönmekle insanlığı cehalet bulutu ve karanlığı içinde bıraktılar da, o bulutun ve karanlığın giderilmesini Allah ve meleklerinden mi bekliyorlar?
'Bulut' kavramı Kur'an'da azabı da ifade etmektedir. Bu anlamdan hareket edersek, ibareyi "Allah'ın azabını mı bekliyorlar?" şeklinde yorumlamamız mümkündür.
Ayette geçen (zulel) kelimesi (zaile) fiilinden türemiştir. Zaile olmak, dönüşmek, yapmaya devam etmek, sebat etmek, ayrılmamak, kalmak, daim olmak, ısrar etmek, bir şeyin gölgeli olması, yaklaşmak manalarına gelir.
(zili) kalıbından alınınca; gölge, karanlık, sığınak, muhafaza, himaye, renkli, işaret, zayıf, suret, şekil, hafif parlamak anlamlarını ifade eder. Kur'an'ın muhtelif ayetlerinde farklı manalarda geçmektedir; şöyle ki: [1]
Zıll Kelimesinin Kur'an'daki Kullanımı:
1. Gölge
Ra'd/15'te bu manaya gelmektedir:
Göklerde ve yerde bulunanlar da, onların gölgeleri de sabah akşam ister istemez Allah'a boyun eğerler.
Ayette geçen ve onların gölgeleri) ifadesi, fizikî cisimlerin gölgesini ifade etmektedir.
2. Karanlık
Şuara/189'da 'karanlık' manasına gelen 'gölge'yi ifade etmektedir:
(Onu yalanladılar da kendilerini karanlık günün azabı yakalayıverdi).
"Karanlık, yani gölge gününün azabı" ile "sıkıntılı günün azabı" aynı anlama gelmektedir. Buradaki -fa (karanlık) kelimesi psikolojik manada insanın içini kaplayan 'sıkıntı' anlamını ifade ettiği gibi, yanardağın fışkırttığı karanlık bulutlan da ifade edebilir. Böylece ifade, bir oluşumun insana yüklediği psikolojik sıkıntı anlamına da gelmektedir.
3. Dağ
Hâzin ve onu takip eden müfessirler (Dağlar gibi dalgalar onları kapladığı zaman) [Lokman/32] ayetindeki zulel kelimesinin, 'dağlar' manasına geldiğini söylemektedirler. Dalgaların yüksekliğini ifade etmek için gölgeye bu mana verilmektedir. Kelimeye 'ölümün gölgesi' şeklinde mana vermemiz de mümkündür.
4. Tabaka, kat
Zümer/16'da şu ifade yer almaktadır:
Onların üstlerinde ateşten tabakalar, altlarında da ateşten tabakalar vardır.
Yani, insanların amelleri, onların üzerlerinde ve altlarında ateşten meydana gelen tabakalar, yani katlar oluşturacaktır. Beynini doğru kullanmayan insanlarla, iffetini koruyamayanların duçar olacakları ateş azabının katmanlarını ifade etmektedir.
5. İzzet ve nimet
İsfehanî Mürselat/41'de yer alan fö (zılal) kelimesine, izzet ve nimet manası vermiştir:
Şüphesiz takva sahipleri gölgeliklerde ve pınar başlarındadırlar.
Bu ayetteki gölgelik, şeref ve nimet içinde olmayı ifade etmektedir. Serin bir bulutun içinde olmak da nimet içinde olmak demektir.
Demek ki 210. ayetteki (zulel) kelimesi tabakalar, katmanlar, gölgeler manasını ifade etmektedir. Onlar Allah ve meleklerin bulut katmanları arasından çıkıp gelmesini bekliyorlardı.
Peki, Allah'ın ve meleklerin onların bekledikleri şekilde gelmeleri mümkün müdür? Gelip gitme işi yaratıklara ait değil midir? Gelen varlık, geldiği yerde var, terk ettiği yerde yok; giden varlık da gittiği yerde var, ayrıldığı yerde yok olduğuna göre, Allah'a böyle şeyler isnad olunabilir mi?
Bunların cevabı, herhangi bir varlık gibi Allah'ın gelmesi değil, iradesinin tecelli etmesi, iyi veya kötü manada iradesini uygulamaya koymasıdır. Kur'an'ın bazı ayetlerinde Allah'ın gelmesinden bahsedilmektedir. Bunun mecazî manada olduğu akıldan çıkarılmadığı takdirde anlaşılmasında zorluk çekilmeyecektir. Fecr/22 ayetindeki ifade şöyledir:
(Rabbin geldi)
Bakara/210'daki ifade şöyledir:
(Allah onlara gelir).
Fecr/22'deki ifade ise şu şekildedir:
(Rabbin geldi).
Bu ifadeler aynı anlama gelmektedir. Böyle olduğu, Nahl/33 ayetinden anlaşılmaktadır:
Onlar ancak kendilerine meleklerin gelmesini veya Rabbinin emrinin gelmesini bekliyorlar.
Buradaki (yahut Rabbinin emrinin gelmesindeki emr kelimesi, Allah'ın kendi zatının değil de hükmünün, yani emrinin geleceğini beyan etmektedir. Böylece Bakara/210 ile Fecr/22'deki Allah'ın gelişinin ne anlam ifade ettiği ortaya çıkmaktadır. Aslında Bakara/210 ayetinin devamında emr kavramı gelmektedir. Belki de Yüce Allah emr kelimesini iki kere kullanmamak için, uygun olan yerde, yani başta kullanmıştır.
Haşr/2'de de 'Allah'ın gelmesi'nden bahsedilmektedir: Ama Allah onlara hiç beklemedikleri bir şekilde geldi). Burada 'Allah'ın gelmesi' ile 'kalplerine korku salması' kasdedilmiştir. Ayetin devamı 'korku salmak'la ilgilidir.
(Allah da onların binalarını temellerinden söktü). [Nahl/26]
Burada 'Allah'ın gelmesi' onların binalarını temellerinden söküp tavanlarını tepelerine indirmesi anlamına gelmektedir.
'Allah'ın gelmesi' demek, emrini ve azabını göndermesi demektir. Ayette, meleklerin gelmesi de yer almaktadır. Melekler de çeşitli görevlerle; vahiy getirmek, kadir gecesinde işleri planlamak, Allah'ın azabını getirmek gibi görevlerle yeryüzüne inmektedirler:
O gün gök, bulutlarıyla parçalanacak, melekler de indirildikçe indirilecekler. [Furkan/25]
Kadir/4'te, meleklerin kadir gecesinde her iş için indiği olgusu yer almaktadır. Kıyamet günü de ineceklerdir.
B akara/210'da Allah'ın ve meleklerin bulut katmanları arasından çıkıp gelmelerini beklemeleri, onların bu konuda bilgileri olduğunu veya bu bilgiler onlara anlatılırken bu beklentiye girdiklerini göstermektedir. Onların bu beklentisi, ilahî azapla alay etmeleri manasına da gelebilir. Onların, bulut katmanları arasından Allah'ı ve melekleri beklemeleri, rahmet istemelerine de işaret olabilir. Çünkü bulut çoğunlukla rahmeti ifade etmektedir. Ama rahmet bulutundan azabm inmesi de muhtemeldir.
Ahkaf/24 ayeti şöyledir:
Nihayet onu, vadilerine doğru yayılan bir bulut şeklinde görünce, "Bu bize yağmur yağdıracak bir buluttur" dediler. Hayır! O, sizin acele gelmesini istediğiniz şeydir. İçinde acı azap bulunan bir rüzgardır.
Ahkaf halkının rahmet getirdiğini zannettikleri bulutun azap taşıdığını söyleyen Yüce Allah, aynı şeyin iki amaçlı olarak kullanıldığına dikkat çekmektedir.
(İş bitirilir).
Allah ve meleklerin bulut katmanları arasından gelmelerini bekleyenlerin beklentisi gerçekleşseydi, kıyamet kopardı, yani iş biterdi. Bu ibare, beklentilerinin yanlış ve çok büyük bir şey olduğunu ifade etmektedir. Allah'ın kudretinin tecelli etmesi, dünyanın yok olması anlamına gelmektedir. A'raf/143 ayetine göre, Hz. Musa da Allah'ı görmek istemişti. Yüce Allah bunun mümkün olmadığını/olamayacağını ve bu isteğin yanlış olduğunu bir tecrübeyle göstermişti:
Rabbi o dağa tecelli edince, onu paramparça etti.
"İşin bitirilmesi" bu anlama geldiği gibi, kıyametin kopması manasına da gelebilir. Sosyal çatışmaların barışla neticelenmemesi, toplum veya toplumlar için birer kıyameti andırmaktadır. Barıştan uzak yaşayan toplumların işi bitmiş demektir.
(Bütün işler Allah'a döndürülür).
Bütün işler Allah'ın takdir ve yaratmasıyla gerçekleştiği gibi, neticeleri de O'na dönecek ve değerlendirilecektir. İşlerin çıkış yeri de varış yeri de Allah'tır. İlahî irade ve yaratmadan mükemmel olarak çıkan işlerin bazısına insanlar kötü manada müdahalede bulunmaktadır. Bu müdahale toplumsal düzeni bozmaktan yana gerçekleşince Yüce Allah barışı, yani o işi insanın düzeltmesini emretmektedir. O işlerin kendisine bozuk olarak dönmemesini temin etmek üzere emir vermektedir. Bu durumu biz de yaşamaktayız; bir amir, yapılmasını emrettiği işin kendisine mükemmel olarak dönmesini ister. Bunu beceremeyenleri cezalandırma yoluna girer. [2]
Nimeti Değiştirmenin Cezası:
211. İsrailoğullan'na sor: Onlara nice açık ayetler verdik. Kim kendisine geldikten sonra Allah'ın nimetini değiştirirse, bilsin ki Allah'ın cezası şiddetlidir.
Ayette yer alan kavramlardan başlayarak, ayetin analizini ve sentezini yapmaya çalışacağız. [3]
Seele Fiilinin Kur'an'daki Kullanımı:
1. Ayetteki ilk kavram 'sor' manasına gelen (sel)dir. Bu kavram sormak, araştırmak, ricada bulunmak, istemek, hakkını talep etmek, yalvarmak, niyaz etmek, rica etmek manalarına gelir.
Mesele kalıbından alınınca soru, mesele, problem, iş, hâdise, durum, rica, kaziye, teorem anlamlarını ifade eder.
Musaele kalıbından getirilince; sorgulama anlamına gelir.
Tese'ül kalıbından dilek, dilencilik, (mesul) kalıbından sorumlu manasını ifade eder. [4]
Seele Kelimesinin Kur'an'daki Manaları:
1. Sormak
"Eğer" dedi Musa, "bundan sonra sana bir şey sorarsam artık benimle arkadaşlık etme". [Kehf/76]
Yorumunu yapmakta olduğumuz Bakara/211 'deki 'sor' kelimesi de bu manayı ifade etmektedir.
2. İstemek
(Hem bunun için sizden bir karşılık da istemiyorum). [Şu-ara/109]
Seele kelimesi Kur'an'da isteğin pek çok çeşidi için kullanılmaktadır. Mesela, burada yapılan bir iş için, yani peygamberin tebliğ faaliyeti için dünyevî bir karşılık istememesini ifade etmektedir.
3. Sorgulamak
(Elbette kendilerine peygamber gönderilenleri de, gönderilen peygamberleri de sorguya çekeceğiz). [A'raf/6]
4. Dilenmek
(Dileneni asla geri çevirme). [Duha/10]
Sail kalıbından olduğunda dilenmek manasım ifade etmektedir. Bakara/273'te (onlar yüzsüzlük yaparak dilenmezler) buyurulmaktadır.
5. Sorumluluk
(se-e-le) kelimesini (mes'ûlâ) kalıbından aldığımızda, sorumluluğu ifade etmektedir. (çünkü verilen söz, sorumluluğu gerektirir). [İsra/34]
Soru sormak öğretim faaliyetinin en önemli metodlanndan biridir. İleri safhada, öğrenmek için sorulan sorular; sorgulama şekline dönüşür. Öğrenmek için soru sorulur, yanlışı ortadan kaldırmak için sorgulama yapılır. Bir bilginin doğru veya yanlışlığını tesbit etmek için düşünceyi harekete geçirmenin ilk basamağı sorgulamaktır. İşte Yüce Allah, Bakara/211 ayetinde Hz. Peygamber'e İsrailoğullan'na sormasını, yani onların Allah'ın ayetlerini değiştirmeleri sebebiyle başlarına gelenleri sorup öğrenmesini tavsiye etmektedir.
2. (Onlara nice açık ayetler verdik).
Ayetin bu kısmında yer alan ayet kavramına 'mesaj, mucize, delil ve nimet' manaları verilebilir. Ayetin ileriki kısmına dikkat edip mana verecek olursak, farklı bir mana yüklememiz doğru olacaktır. Buradaki 'ayet1 e, 'nimet' manası da verebiliriz. Çünkü ayet (Allah'ın nimetini kim değiştirirse) şeklinde devam etmektedir. Buradaki 'nimet' kavramı, bir önceki 'ayet' kelimesini izah etmektedir. Nimetin değiştirilmesi demek, 'ayetin' değiştirilmesi demektir. "İsrailoğullan hangi nimeti, yani ayeti değiştirdiler?" sorusunu Razi, "Kitaplarında bulunan Hz. Muhammed'e ilişkin vasıflan ve ona gönderilen dinin doğruluğunu isbat eden delilleri" cevabını vermektedir,[5]
Ayeti nimet, nimeti de mucize manasına alırsak, Hz. Musa ve kavmi için denizin yarılması, çölde bulutlarla gölgelendirilmeleri, kudret helvası ve bıldırcınla beslenmeleri, Tur/Sina dağı ile şereflendirilmeleri, hidayetin dalaletten ayrılması, Allah'ın Hz. Musa ile konuşması, onları kölelikten kurtarıp hürriyetlerine kavuşturması gibi mucizeleri sayabiliriz. Yeryüzünde fesat çıkarmanın, kültürü ve nesli helak etmenin, büyüklük taslayıp hakikati kulak ardı etmenin daha önce İsrailoğullan'na nelere mal olduğunu bilmeleri gerekirdi. Firavun'un atalanna neler yaptığını bilmeli ve ona göre davranmalı idiler. Buna göre İsra-iloğulları'ndan kasıt, Hz. Peygamber zamanında yaşayanlardır. Firavun, toplumu gruplara ayınyor, bir kısmını eziyor, sömürüyor, köleleştiriyor, İsrailoğullan'nın erkeklerini kesiyor, kızlannı sağ bırakıyordu. Yüce Allah onu bozgunculuk çıkarmakla suçluyor.[6]
Şimdi aynı bozgunculuğu, kültür ve nesli helak etmekle barışı zedeleyenler yapmaktadır. Banş, Allah'ın insanlara olan nimetlerinin en önemlilerin-dendir. Banşı bozmak, Allah'ın nimetini değiştirmektir.
Demek ki 'nimetin değiştirilmesi' olgusunu geçmişe yönlendirirsek Hz. Peygamber'in vasıflannın Tevrat'tan çıkartılmasının; İslâm dininin kabul edilmemesinin; Hz. Peygamber dönemine ait olduğu söylenirse, barışı bozup
fesat ile kültür ve neslin helak edilmesi olarak değerlendirilebilir. Nimet insana geldikten sonra onu değiştirmek, yani Yüce Allah'ın insana öğrettiği bilgileri, gönderdiği mesajı değiştirmek çok ağır bir netice ile sonuçlanır. (Elbette Allah'ın azabı şiddetlidir).
Yüce Allah bu ayetiyle insanlara, özellikle müslümanlara ve İsrailoğulla-n'na şiddetli azaba götüren sebepleri öğretmektedir. Allah'ın öğrettiği delilleri ve verdiği nimetleri değiştirmek azabın sebeplerindendir. Ayet sebep-sonuç ilişkisini kurmakta ve değiştirmenin çok hassas bir konuda yapıldığını beyan etmektedir. Allah'ın nimetini değiştirmenin, çıplak elle elektrik yüklü kabloya dokunmaktan farkı yoktur.
Allah'ın nimetini -ekonomik manada- değiştirmenin ne olduğu sorusunu İbrahim/28 ayetiyle cevaplandırmamız mümkündür:
Allah'ın nimetlerini küfür ile değiştiren kimseyi görmedin mi?
Nimete karşı nankörlük etmek, nimeti değiştirmek demektir. Ayetteki nimet Allah'ın gönderdiği 'apaçık ayetler' yani 'deliller' olarak kabul edilirse, o nimetin karşılığı inkar olur; bu durumda değiştirme, inkarla imanı değiştirmek manasına gelir.
Fetih/15 ayetine göre, onların değiştirmek istedikleri, Allah'ın kelamı olabilir: (Onlar, Allah'ın sözünü değiştirmek isterler).
Hz. Peygamber ile sırf ganimet için savaşa çıkmak isteyenlerin, Allah'ın kelamını değiştirmek istediklerini bu ayetten anlıyoruz. İsrailoğullan'nın kendilerine gelen nimeti değiştirme eylemi ile bunların Allah'ın sözünü değiştirmek istemeleri arasında yakın bir benzerlik vardır.
Bakara/108 ayetine göre, iman ile küfrün değiştirilmesi söz konusudur: (Kim iman ile küfrü değiştirirse...)
İman bir nimettir, iman yerine küfrü tercih etmek ise bir azaptır. Onun içindir ki, Bakara/211 ayeti "Allah'ın azabı şiddetlidir" diye sona ermektedir. Nimeti inkar, nimete nankörlük, küfürle imanı değiştirmek eş anlamlı ve aynı değerde eylemlerdir. Ebu Müslim ayette geçen (yubeddil) kelimesini (yekfur) kelimesiyle tefsir etmektedir.[7] Buna göre, değiştirmek, inkar etmek demektir. Öyleyse bunu, Bakara/108 ayetiyle tefsir etmek gerekir.
Razi, (Kendisine geldikten sonra) ifadesini, (İyice anladıktan sonra onu bile bile tahrif ederlerdi) [Bakara/75] ayetiyle tefsir etmektedir. Bu da Allah'ın gönderdiği nimeti, yani ayetleri, kavradıktan sonra bilerek tahrif etmek demektir.
Netice itibariyle bu ayet şunu ifade etmektedir: Yüce Allah'ın gönderdiği ayetler, mesajlar, nimet ve kelam asla değiştirilemez; ama çağa göre yorumlanabilir.
Onlar akan bir su gibidirler. Herkes ondan istifade edebilir, ama asla kirletip tabiatını değiştirme hakkına sahip değildir.
Ayet, İsrailoğullan'nın düştükleri hatalara düşmemeleri için müslümanlan uyarmaktadır. [8]
İman Edenlerle Alay Etmek:
212. İnkar edenlere bu dünya hayatı güzel görünür. Bu nedenle, iman edenlerle alay ederler. Ama, kıyamet günü Allah'a karşı sakınma duygusu taşıyanlar, onlardan daha üstün olacaklardır. Allah dilediği kimselere hesapsız rızık verir.
Muhammed Esed ayetteki 'güzel kılınmıştır' ifadesine 'güzel görünür'; A. Yusuf Ali 'cezbedici gelir' anlamını verirken; Zemahşeri "başkasını istemeyecek kadar dünya hayatını severler" manasını vermektedir.
Ayetin analizini yapacak olursak şu bölümlere ayırabiliriz: (Kafirlere dünya hayatı süslendi).
Ayetin bu kısmını açıklamaya bir soru ile başlamak yerinde olur: Kafirlere, dünya hayatım kim süsledi? Yüce Allah, süsleme fiilini meçhul, yani öznesi belli olmayan bir kalıpta kullanmaktadır. Kur'an'ın diğer ayetlerine bakacak olursak, cevap olarak 'şeytan' diyebiliriz. (Ve şeytan da onlara yaptıklarım süsledi).[9] İnkar psikolojisi, sadece cazibesizi cazibeli; çirkini güzel; geçiciyi ebedî; çürüğü sağlam göstermekle kalmamakta, başka alanlara da tesir etmektedir. Yüce Allah onun ikinci tahribatım şöyle anlatmaktadır:
(Onlar, iman edenlerle eğleniyorlar). Dünya hayatının süsüne aldanıp, onu kutsallaştıranlar, iman edenlerle alay ederler. Bu onların ayrılmaz vasfı olduğu için, çeşitli ayetlerde yer almaktadır.
Dünya hayatımn cazibesine kapılan inkarcının başka bir eylemi de, inanan insanlarla alay etmektir. Yüce Allah burada, iki farklı inanç grubuna mensub olanların ilişkisini anlatırken, inananların inanmayanlarla alay etmesine ihtimal vermiyor, inanmayanların inananlarla alay edeceğine dikkat çekiyor, inkâr psikolojisine sahip olan insanların, inananlara tahammül edemediklerinin bir delili de bu ayettir.
Maddî imkânsızlıklarından dolayı az miktarda sadaka veren müslüman-larla alay edenlerin bulunduğuna Tevbe/79 ayeti işaret etmektedir. Hz. Nuh, Allah'ın emrettiği gemiyi yaparken, kavminin ileri gelenleri ona uğrar ve onunla alay ederlerdi (bkz. Hud/38). Kavminin Hz. Nuh ile alay etmelerinin iki sebebi olabilir: Biri imanını ilan edip peygamberlik görevini sürdürmesi, diğeri de yeni bir teknoloji kullanması.
Yüce Allah, inkarcıların nelerle alay ettiklerine şu ayetlerde ışık tutmaktadır:
Sen (Allah'ın kudretine ve onların inkârlarına) şaşarken, onlar alay ediyorlar. Kendilerine öğüt verildiğinde, öğüt almıyorlar. Bir mucize (ayet) görseler alay ediyorlar. [Saffat/12-14]
Kâfirler, Allah'a iman edip O'ndan af dileyen müslümanlara öyle gülüyorlardı ki... [Mü'minun/109-110]
Bu ayetlerden şu sonucu çıkarabiliriz: Allah'a, ahirete, vahye ve peygambere inanmak, insan ilişkilerini ahlâksız boyutlara taşıyan 'alayı' ortadan kaldırmakta; onun yokluğu da 'alayı' toplumun hayatına taşımaktadır. Böylece imanın başka bir görevi de ahlâkî alanda ortaya çıkmaktadır. Dünya hayatının geçici ve sahte değerlerini yüceltenlerin; ebedî değerlere, yani imana ve hakka sahip olanlara karşı alaycı bakışlarının her zaman olacağını bir gerçeklik olarak ortaya koymaktadır. Kâfirlerin mü'minleri alaya alması ve onları küçümsemesi, tarihin başlangıcından beri devam etmekte, şeytanın başlattığı kirli ırmağın suyundan gıdalanmakta, insanların sosyal ilişkilerini ve manevî çevrelerini kirletmektedir.
Yorumunu yapmakta olduğumuz Bakara/212 ayeti, bu alayın nereye kadar devam edeceğine de ışık tutmakta, üstünlüğün nerede olduğunu belirlemektedir:
(Halbuki, inkârdan sakınanlar kıyamet gününde onların üstündedir).
İnkâr psikolojisinin bataklığından uzak duranların ahirette, bu dünyada kendileriyle alay edenlerden üstün olacağını bildiren ayetin bu kısmı, üstünlüğün ne ile sağlanacağının öğretimini de yapmaktadır.
Yüce Allah bu dünyada üstünlüğün ne ile olacağını şu ayette beyan etmektedir:
Şüphesiz, Allah katında en üstün olanınız, O'ndan en çok sakınanınızdır. [Hucurat/13]
Bu iki ayeti bir araya getirirsek şu neticeye ulaşmamız mümkündür: Dünya ve ahirette Yüce Allah 'takva' denen ruh olgunluğuna ulaşanları üstün tutmakta ve onlara farklı bir değer atfetmektedir. İmanı benliğine sindirip takvaya dönüştüren insanlarla, dünyaya tapan ve onun süsüne alda-nan, ırkçılık yaparak kendini üstün gören insanlar arasında derin bir farkın olduğunu ifade eden bu ayetler, ilahî değerlendirmenin hangi alanda olduğunun öğretimini de yapmaktadır. Diğer taraftan Hucurat/11 ayetinde, dünyanın geçici değerlerine bakarak erkek ve kadınların birbirleriyle alay etmelerinin yanlış olduğuna, kendisiyle alay edilenlerin alay edenlerden Allah katında daha üstün olabileceğine dikkat çekilmektedir. Bir grubun başka bir grubu aşağı görüp onunla alay etmesi, yaralayıcı, incitici ve onur kinci lakapla çağırmaya kadar gidebilir. Yüce Allah buna 'zulüm' demektedir.
Şimdi şu suali sorabiliriz: İnkâr psikolojisine sahip olanlar, iman edenlerle nasıl alay ediyorlardı? Bu sorunun cevabını Yüce Allah Mutaffifin suresinde vermektedir:
Muhakkak ki mücrimler, iman edenlere gülerler; onlara rastladıkları zaman, birbirlerine kaş-göz işaretleri yaparlar; kendileriyle aynı görüşü paylaşanlara keyf ve neşe içinde dönerler; inananları gördüklerinde, "Yazık bu insanlar doğru yoldan sapmış" derler; halbuki onlar mü'minlerin üzerine bekçi olarak gönderilmedi; hesap gününde ise, iman edenler kafirlere güleceklerdir. [Mutaffifin/29-34]
Yüce Allah, kâfirlerin gülerek, kaş-göz işareti yaparak, sapık olduklarını söyleyerek mü'minlerle alay etmelerini konu edinmektedir. Çağımızda bu alay etme şekli farklı metodlarla yapılmaya başlamış ve daha geniş alanlara yayılmıştır.
Artık 'alay' kitap, makale, televizyon gibi değişik vasıtalarla gerçekleşmektedir. Farklı inanç gruplarına mensup olanlar, bu kitle haberleşme vasıtalarıyla alay edip birbirlerini aşağılamaktadırlar. Bir grup, diğerini tekfir etmeye kadar giderken, diğeri de onu aşağılamaktadır. Farklı dinlere mensup olanlar da birbirleriyle alay edip aşağılamakta ve hatta işi düşmanlığa kadar götürmektedirler.
Bakara/13 ayetine göre münafıklar, inananlara 'sefih' yani 'beyinsiz/dar kafalı' diyerek alay etmektedirler. Yüce Allah Kur'an'ın değişik yerlerinde bu alay konusunu gündeme getirerek insanlığın bu derin yarasının sarılmasını temin etmek için insanları eğitmektedir. Fakat ayetin son bölümüne baktığımızda alay etmenin daha çok 'ekonomik' açıdan yapıldığı anlaşılır:
(Ve Allah dilediğine hesapsız rızık verir). Dünya hayatını sonsuz görüp onun cazibesine kapılanlar, durmadan mal yığarlar ve bu ekonomik değere sahip olmayanlarla alay ederler.
Yüce Allah sahip olduğu ekonomik imkânlarla başkalarını alaya alanların durumunu, Kehf suresinde iki kişinin ilişkisi bağlamında tasvir ederek bu konuda önemli bir eğitim faaliyeti yapmaktadır. Allah Teala iki üzüm bağı, hurmalık ve tahıl tarlası olan bir kimseyle bu imkâna sahip olmayan bir kişinin kıssasını anlatmaktadır. Kıssanın tamamını nakletme yerine, zengin olanın
fakire söylediği şu sözü ele almak istiyoruz:
(Arkadaşı ona muhavere ederek dedi ki: "Benim malım mülküm senden çok; nüfusça da senden daha güçlüyüm"). [Kehf/34] Fakir olan imanlı kişi de ona şöyle karşılık verdi:
(Rabbim bana senin bağından/bahçenden pekala daha hayırlısını verebilir). [Kehf/40]
Bu konuşma çok tehlikeli boyutlara uzayıp gitti. Kendini üstün görenin bağı-bahçesinin- yerin dibine geçmesinin ardından Yüce Allah şu değerlendirmeyi yapmaktadır:
Mal-mülk ve çocuklar dünya hayatının süsleridir; ama ürünü kalıcı olan dürüst ve erdemli davranışlar ise, karşılık bakımından, Rabbinin katında daha değerli ve bir ümit kaynağı olarak daha verimlidir.
Böylece Yüce Allah, dünya hayatının süsü olan mal-mülk ve evlatların başkalarına karşı kibirlenmeye, büyüklük taslamaya götürmemesi gerektiğini beyan ederek, kalıcı olanın erdemli davranışlar olduğunu bildirmiştir. Zira gerçekten de önemli olan ekonomik değer değil, insanı felaha erdirecek olan erdemli davranışlardır. Çünkü dünya hayatı, bir oyun, bir eğlence, mal ve evlat açısından bir iftihar vesilesi, ve kendini kandırmanın zevkini tatmaktan başka bir şey değildir. [Bkz. Hadid/20]
İşte bütün bu alay konusu olan şeylerden kurtulmanın yolu şu gerçeği kabullenmekten geçmektedir: "Allah dilediğine hesapsız rızık verir" [Bakara/212]. Rızkın Allah'tan geldiğini bilen insan onu, başkalarına karşı büyüklük taslama sebebi olarak görmez. Sahip olunan ekonomik değerin kaynağının unutulması, insanlar arası ilişkilere yansıyarak sosyal hayatı çürütmekte, gurur ve alayı besleyen bir bataklık haline gelmektedir. Bu durum, insanların erdemini alıp götürmekte, dünyaya bakışı alt-üst edip onu tanrılaştırmaya kadar uzanmaktadır. [10]
Hak Kitapların İniş Sebebi:
213. İnsanlar bir tek ümmetti, Allah onlara müjdeci ve uyarıcı olarak peygamberler gönderdi. Ve peygamberler aracılığı ile insanların anlaşmazlığa düştükleri konular hakkında aralarında hüküm vermek için hak kitap da indirdi. Halbuki, o konularda anlaşmazlığa düşenler, kendilerine apaçık ayetler geldikten sonra, aralarındaki haset yüzünden ihtilafa düşen kitap ehlinden başkası değildi. Bunun üzerine Allah, kendi iradesiyle, inananları ihtilafa düştükleri hakikate eriştirdi. Çünkü Allah, isteyeni doğru yola ulaştırır.
Yüce Allah bu ayette, insanların ihtilafa düşme sebeplerini, peygamber ve onlarla beraber vahy göndermesinin nedenini ve bu vahyin görevinin ne olduğunu açıklamaktadır. Şimdi ayette geçen konulan birer birer ele alarak inceleyebiliriz. [11]
Ayette Geçen Konular:
1. İnsanlar tek ümmetti
Yüce Allah, ayetin bu kısmıyla, sosyolojik bir gerçeği dile getirmekte ve insanlığın bir tek gruptan, yani aile grubundan türediğine işaret etmektedir. 'Ümmet'in ne olduğumu birinci ciltte açıklamıştık. Grup ve millet manalarına gelen bu kavram, insanlığın ilk grubunu, yani hücre topluluğunu ifade etmektedir.
Ayette geçen {kâne) kelimesi, insanlığın başlangıcının sosyal grup olduğunu söylememize imkân tanımaktadır. Bu bilgiden hareket ederek, insanlığın tek bir gruptan çoğalıp yayıldığını söyleyebiliriz. Demek ki, insanlar dünyanın ayrı ayrı kıtalarında yaratılmış değil, bir gruptan türeyip her tarafa dağılmışlardır.
Ümmet kelimesinin uymak manasına gelen (i'timam) kelimesinden geldiğini Razi'den öğreniyoruz.[12]
Bu manadan hareket edersek ümmetin, aynı şey üzerine ittifak eden, parçalan birbirine uyan, hayat tarzı, dünya görüşü ve ideal bakımından uyum içinde olan topluluk olduğunu söyleyebiliriz. (İnsanlar tek bir ümmetti) ifadesinde ümmet kavramı, yapı itibarıyla doğurgan olan kadına benzetilmiştir, ki bu, ümmet denen grubun, durmadan artan ve gittikçe fark-lılaşan bir yapıya sahip olduğu anlamına gelir. Umm yani ana kelimesinden geldiği için de, kardeş gibi birbirine yakın, uyum içinde, çatışma olmayan bir yapıyı da ifade etmektedir. İttifakın, uyumun, birlik ve beraberliğin bozulduğu bir sosyal yapıya ümmet denemez. Ümmet kelimesi, grubun işleme tarzını ve sosyal yapısını ifade etmektedir.
Ayetteki ümmet kelimesini 'din, inanç' manasına da alabiliriz. Vaktiyle insanlar tek bir inancı paylaşıyorlardı, o inançta ittifak etmişlerdi ve uyum içindeydiler. Dinî inanç insanları bir araya getirdiği, aralarında ittifak sağladığı, birlik ve beraberliği temin ettiği için 'ümmet' adını almaktadır. İnsanların tek bir ümmet olduğunu söylemek; onların tek bir inanca, yani tek dine mensup olduklarım ifade etmektir. Böylece, dinin görevi de ortaya çıkmaktadır. Sosyal ve kültürel bütünlüğü temin eden kurallar topluluğuna din denmektedir. Zuhruf/22 ayetindeki 'ümmet' kelimesi dini ifade etmektedir. (Doğrusu biz, babalarımızı bir ümmet (din) üzerine bulduk).
Tek bir din üzerinde olan insanların tek bir sosyal grup, yani millet oluşturacakları da bir gerçektir. Aynı dine mensup oldukları halde milletlerinin farklı olduğunu iddia edenler de vardır; ve bu da sosyal bir gerçekliktir. İnsanlığın ilk dönemindeki kapalı toplumu dikkate alırsak, aynı dine mensup tek bir sosyal grup oldukları anlaşılacaktır. Yorumunu yapmakta olduğumuz ayetin devamına bakarsak, buradaki 'ümmet' kelimesine 'din' manası vermemiz uygun olacaktır.
2. Allah onlara müjdeleyici ve uyarıcı peygamberler gönderdi.
Aynı dinin etrafında toplanmış bir topluluğa Allah niçin uyarıcı ve müjde-leyici peygamberler göndersin? Bu sorunun cevabını, ayetin devamında kısmen bulmaktayız, ama esas cevabı Yunus/19 ayetindedir:
İnsanlar bir tek ümmetti, sonradan ayrılığa düştüler. Eğer Rabbinden bir söz geçmemiş olsaydı, ayrılığa düştükleri konuda hemen aralarında hüküm verilirdi.
Ayetten anlaşıldığına göre, peygamberlerin gönderilmesinin sebebi, insanların arasında ihtilaf çıkmasıdır. Sosyal bütünlüğü bozan, birlik ve beraberliği ortadan kaldıran çatışmalar insanlık için bir bataklık oluşturur. Bu bataklığı kurutmak için Yüce Allah peygamberler göndermiştir. Çatışmalar ister dinî, isterse sosyal içerikli olsun, toplumda tedavisi mümkün olmayan sosyal yaralar açmadan müdahale edilmesi gerektiği için Yüce Allah hemen uyarıcı ve müjdeleyici olarak peygamberler göndermiştir.
Yunus/9 ayetinden hareket edersek, ihtilafın ilk konusunun din olduğunu söyleyebiliriz. Dinde ihtilafın çıkması demek, insanları şirk ve inkâra götürecek tartışmaların başlaması ve ileri safhaya ulaşması demektir. İlk dinin İslâm olduğu, yani tevhid inancı olduğu gerçeğinden hareket edersek, şirk ve inkârın sonradan ortaya çıktığını rahatlıkla söyleyebiliriz.
Yunus/19 ayetinde geçen ümmet kelimesine -'sosyal grup' manası verirsek- topluluk diyebiliriz. O zaman, toplumda çıkan, ama din içerikli olmayan ihtilafları, çatışmaları gündeme getirdiğini söyleyebiliriz. Yüce Allah ister dinî, isterse sosyal içerikli olsun, insanların ihtilafa düşmelerinin, peygamberlerin ve vahyin gelmesine neden olduğu gerçeğine dikkat çekmektedir. Çünkü Yunus/l 9'da Yüce Allah, ihtilafların toplumu yıkıma götürebileceği gerçeğine işaret etmiştir.
3. İhtilaflara müdahale şekli
Peygamberler, toplumda çıkan ihtilaflara, çatışmalara, bölünmelere mü-
decek olanlara verilecek mükâfaatlara dikkat çekerler; zira sosyal çatışmalar üzerine karamsarlık ve tehditle gitmek onların daha da derinleşmesine sebep olur. Müjdelemek kavramı ayette (beşşere) kelimesiyle ifade edilmektedir. Bu kavram; sevindirmek, memnun etmek, bahtiyar olmak, iyi haberleri ilan etmek, iyi haberler getirmek, yaymak, neşretmek, telkin etmek, nasihat etmek manalarına gelmektedir. (bişr) kalıbından alındığında sevinç, haz, neşe anlamına gelir. "(beşir) kalıbından getirilince, güzel haberler getiren, haberci, müjdeci, geleceği haber veren, kutsal kitabı vaazeden manalarını ifade etmektedir. 'Beşere' kelimesinin başka anlamlan da vardır: Kabuğunu soymak, derisini yüzmek, kazıyarak temizlemek, soymak, tırmalamak, rendelemek, el sürmek, dolaylı temas etmek, cinsel ilişki kurmak, kulak vermek, yaklaştırmak, tutmak, takip etmek bunlardan bazılarıdır.
Bu kavram 'çekirge' ile birlikte kullanılınca çekirgenin, yerde olan bitkiyi yeyip araziyi çıplak hale getirmesini ifade eder.
(beşer) kalıbından alındığında, insan/insanlık anlamına gelmektedir. [13]
Beşer Kavramının Kur'an'daki Manaları:
1. Sevinmek
Fussilet/30 ayetinde bu manaya gelmektedir: (Size vaadolunan cennetle sevinin).
2. Karısıyla cinsî münasebette bulunmak
(Mescidlerde itikafa çekildiğinizde, hanımlarınızla cinsî münasebette bulunmayın!)
Bu fiilin müjde kavramından türetilmesi, cinsî münasebetin insana verdiği nazdan kaynaklanmaktadır. Belki de müjdelemeyi en iyi anlatan 'tabii' bir davranıştır.
3. Müjdelemek
Bakara/25 ayetinde dünyada iyi amel yapanlara, ahirette alacakları ödülü haber verip müjdelemek anlamında kullanılmaktadır:
(İman edip iyi davranışlarda bulunanlara, içinden ırmaklar akan cennetler olduğunu müjdele!..)
4. Beşer, insanoğlu, insanlık
Yüce Allah insanoğluna da (beşer) demektedir. Müjde ve sevinç ile insanı birleştirmektedir. İnsanın genel ismi olan 'beşer' kavramı sevinçten, müjdeden türemiştir, veya müjde insanoğlu denen 'beşer'den gelmektedir.
Hangisinin hangisinden türediği o kadar önemli değildir, önemli olan ikisinin aynı kavramda buluşmuş olmalarıdır. Demek ki müjde, sevinç ve mutluluk ile insanlık aynı kavramdan gelmekte ve aynı manadan beslenmektedir. Böylece insanlığın sevince doğru yol alması, onu amaç edinmesi ve ona sevdalanması en doğal hakkı ve belki de vazifesidir.
(İçimizden bir beşere mi uyacağız? O takdirde, biz apaçık bir sapıklık ve çılgınlık etmiş oluruz). [Kamer/24]
Kur'an'da 'insanoğlu' manasına gelen 'beşer' kelimesi 'eşitliği' ifade etmektedir:
(De ki: "Ben de sizin gibi ölümlü bir insanım"). [Kehf/110]
İnsanlar yaratılış itibariyle birbirlerine eşittirler. Bu yönleriyle 'beşer' adını alırlar. Sonradan kazandıklanyla birbirinden ayrılırlar; mesela: Peygamberlerin vahy alması, bazılarının derin bilgiye sahip olması gibi. Sonradan alman vahyi ve kazanılan bilgiyi bir tarafa bırakırsak insanlar eşittirler. Bunu ifade etmek için 'beşer' kavramı kullanılmaktadır.
Diğer taraftan 'beşer' kavramının özünde, ölümlülük manası da vardır. Yaratılmış olmak, ölümlülük özelliğine sahip olmak, müşterek yönümüz olduğu için 'beşer' gibi genel bir kavramla ifade edilmekteyiz. Demek ki, sonradan kazandıklarımızdan sıyrıldıkça, yaratılış kanununa inildikçe insanlar eşitlenmekte, müşterek özellikleri ortaya çıkmakta ve bir kavramın içine ko-nabilmektedir.
İşte hukuk, insanın 'beşer' olan yönünü ele almakta, sonradan kazandıklarına bakmadığı için eşitliği sağlamaktadır. "Hukuk karşısında herkes eşittir" ilkesi bundan kaynaklanmaktadır. Bu manaları bir araya getirip bir genelleme yapacak olursak, kabuğunu soymak anlamıyla 'beşere' kelimesini ele aldığımızda, insanın ruhundaki kederi gidermek, onu soyup atmak ve insanın özünü ortaya çıkarıp sevince boğmak manasını ifade eder. Peygamberler müjdelerken, verdikleri iyi haberlerle insanlığın üzerine çöken korku ve keder bulutunu soyup atarlar.
Rendelemek manasıyla 'tebşir' insanın kabalıklarını ortadan kaldırmak, ona bir şekil verip inceltmektir. Müjde insanın ruhunu incelttiği için, rendelemek manasını kazanmıştır. Peygamberler müjdeleyicidir, çünkü onların getirdiği vahiy ve vahiy doğrultusundaki faaliyetleri insanların ruhlarını inceltmekte, şahsiyetlerini kibarlaştırmaktadır.
Cinsî münasebet manasıyla tebşir, iki kişiyi birbirine yaklaştırmak, kavgaları kaldırmak anlamını ifade eder. Cinsî münasebette bir anlaşma, bir kaynaşma ve bir beraberlik vardır. Toplumda veya insanlıkta kavgaların ortadan kalkması, anlaşma ve kaynaşma sağlanması da peygamberlerin bu müjdeleme görevinden gelmektedir. Diğer taraftan (beşer) yani insan olma ile müjdenin/sevincin aynı kelimeden gelmesi, sevincin insanın en doğal hakkı olduğunu göstermektedir. İnsan için aslolan sevinçtir, keder ve üzüntü ârizî şeylerdir. Onun içindir ki, peygamberlerin en önde gelen vazifeleri; müjdelemek, insanları sevince gargetmek, özlerindeki duyguyu ortaya çıkarmaktır.
Allah'ın emrini ve Peygamber'in sünnetini hayata geçirmek isteyen din adamları, insanlara daima müjde vermeli ve onları sevince boğmalıdırlar. İçlerindeki sevinç duygusunu ortaya çıkarıp yüzlerinde panldamasını sağlamak, din adamının en önemli ve en önde gelen görevlerinden biridir.
Ümitsiz ve kötümser olan insanlara ümit ve müjde vermek, onları sevince garketmek dinin temel gayesidir. Ümidin kesildiği yerde ve anda müjdenin çıkagelmesi o insanlara yeni bir hayat vermekte ve o yolu açan Allah'a yeni bir duygu ve iman doğurmaktadır. Toplumu bölen, tefrika yaratan sosyal ve dinî ihtilafları ortadan kaldırmak, ancak ümit ve müjde vermekle mümkün olabilir. Tefrika denen sosyal kirlenmeyi temizlemek manasına gelen 'tebşir', bu anlamıyla sosyolojik bir mana kazanmaktadır. Bu temizlik aslında, insana insan olduğunu hatırlatmak ve hissettirmektir. [14]
İnzâr Kelimesinin Kur'an'daki Anlamları:
Sosyal hayat ve dindeki bütünlüğü idame ettirmenin yolu, tefrikaya kadar giden ihtilafları ortadan kaldırmaktan geçer. İhtilafların ortadan kaldırılmasının diğer bir yolu da 'inzar'dır. Peygamberlerin ikinci görevi olan ve uyan manasına gelen inzann diğer anlamlan şunlardır:
(nezere) kendini vakfetmek, takdis etmek, adamak, and içmek, yemin etmek, uyarmak, ikaz etmek, ihtar etmek, nasihat, öğüt, tenbih, haber vermek, ilan etmek, tebliğ etmek demektir.
Bu kelime (nezir) kalıbından alınınca, kendini Allah'a vermek, adamak, ciddi bir şekilde yemin etmek, uyancı, haber veren, müjdeleyici, tehlikeyi haber veren manalarına gelmektedir. Bu kavramın Kur'an'daki manalarına gelince:
1. Adamak
Bir vakit İmran'ın karısı şöyle demişti: "Ey benim Rabbim! Karnımdakini sana adadım". [Âl-i İmran/35]
Burada 'nezr/adama' karnındaki çocuğun hem erkek olması ve hem de güzel bir şekilde terbiye edilip büyütülmesi için bir annenin yalvarışını ifade etmektedir.
Diğer taraftan "oruç adamak" manasına da gelmektedir:
("Ben, çok merhametli olan Allah'a susma orucu adadım" de!) [Meryem/26]
Fiil anlamında 'adamak', isim olarak da 'adak' anlamına gelmektedir:
Yaptığınız her harcamayı ve adadığınız her adağı kesinlikle Allah bilir. [Bakara/270]
Bu ayette, hem fiil ve hem de isim olarak kullanılmıştır.
2. Uyarmak
Yüce Allah Hz. Hud'un tebliğini anlatırken kavramı fiil olarak kullanmaktadır: Ve hatırla Ad'ın kardeşini, Ahkaf ta kavmini uyardığı vakit... [Ahkaf/21]
Peygamberlerin nelerle ve hangi konularda uyardıklarını şu ayetlerden öğrenebiliriz:
Yıldırımla [bkz. Fussilet/13]; alev alev yanan bir ateşle [bkz. Leyl/14]; yakın bir azapla [bkz. Nebe/40] yakalanıp çarpılmakla [bkz. Kamer/36]; vahy ile [bkz. Enbiya/45]; kitapla [bkz. En'am/92]; Kur'an'la [bkz. Yasin/6]; buluşma günüyle [bkz. Mü'min/15]; ahiret/kıyamet ile [bkz. Zümer/71]; hasret günü ile [bkz. Meryem/39] Allah'ın tek olduğu ile [bkz. Nahl/2].
Genelde uyanlar bu konularda yapılmaktadır. Peygamberler, insanları Allah'ın vahyi ile uyarmaya çalışırken, insanları kötü davranışlardan caydırmayı hedef almaktadırlar. Dünyada yapılan davranışların ahirette değerlendirileceğini, kötü amellerin cezalandırılacağını bildirerek uyarma, caydırıcı olma özelliğini taşımalıdır. Dinî açıdan yapılan uyarılar ilahî vahye dayanmalı ve ondan kaynaklanmalıdır.
Yüce Allah uyandan kimlerin istifade edeceğini de bildirmektedir. Bu, dolaylı olarak uyandan istifade etmeyeceklerin/edemeyeceklerin bulunabileceğine de işaret etmektedir:
(Sen ancak Kur'an'a uyan ve görmeden Rah-man'dan korkan kimseyi uyarabilirsin). [Yasin/11]
Kur'an, Hz. Peygamber'e ataları uyanlmamış bir toplumu uyarmak için gönderilmiştir [bkz. Yasin/6]. İman etmeyip, gaflet uykusuna devam edenler, aslında kendi beyinlerine zincir vurmakta; önlerine bir set, arkalarına da bir set konmasına sebep olmaktadırlar [bkz. Yasin/7-9].
Yüce Allah, iman etmemekte direnen, gaflet uykusundan uyanmayan, beynine zincir vuran, etrafını duvarla çeviren insanların, uyanlardan etkilenmeyeceklerini ifade etmektedir [bkz. Yasin/10].
Geçmişten gelen yanlış bilgilerin zincirinden beynini kurtaramayan, bâtılın etrafında ördüğü duvarı yıkamayan, gönlünde iman tohumunu yeşerteme-yen ve uyanma ihtimali olmayan, gafletin karanlığını aydınlatma isteği taşımayan insanların uyanlardan etkilenmeyeceklerini; uyarmakla uyarmamanın onlar açısından eşit olduğunu söylemek suretiyle Yüce Allah, eğitilemeyecek insanların bulunduğuna işaret etmekte ve böylece din eğitiminde emeğin boşa gitmesini engellemektedir.
3. Aydınlatmak
Tevbe/22 ayetinde geçen inzar kelimesi, 'nasihat etmek, aydınlatmak ve öğretmek' manalarına gelmektedir. Ayet mealen şöyledir:
Bütün bunlarla birlikte, (savaş zamanı) mü'minlerin hepsinin toptan yola çıkması doğru olmaz; onların arasında her gruptan bazılarının seferden geri kalmaları, din hakkında derin ve sağlam bir bilgi elde etmek için çaba göstermeleri ve seferden dönen kardeşlerini aydınlatmaya çalışmaları daha yerinde olacaktır. Böylece belki, onlar kötülüğe karşı kendilerini korurlar.
Din ve ilim adamlan önce derinlemesine dini incelemeli, sonra elde ettikleri Vilgîleri, \otuluk"lerden "korunabîlmelefı için "insanlara ogretmeiıöır. Allah bu ayetteki 'inzar' kelimesini peygamberlerin dışındaki ilim adamlan için kullanmakta ve böylece onlann da bu faaliyeti sürdürebileceklerine işaret etmektedir. Onun için ayetteki bu kelimeye öğretmek, aydınlatmak ve nasihat etmek manasını vermekteyiz.[15]
Bu manadan hareket ederek diyebiliriz ki: İnzar, 'korkutmak'tan daha çok 'aydınlatmak, öğretmek, nasihat etmek, irşad etmek' faaliyeti ile alakalı bir eyleme yakın düşmektedir. Peygamberler uyarır, alimler ise öğretip aydınlatırlar. Bütün peygamberlerin ortak görevleri arasında yer alan müjdelemek ve uyarmak, eğitim faaliyetinin hem metodu ve hem de amacı olmalıdır. Bir bakıma müjdelemek, öğretim faaliyeti için insan gönlünü ve beynini hazırlamak; inzar da öğretimi yani bilgilendirmeyi gerçekleştirmektir. Başka bir ifadeyle, müjdelemek insanlarda alaka uyandırma safhasını; uyan da öğretim safhasını teşkil etmektedir. Alaka uyandırmadan öğretim faaliyetinin verimli olması mümkün olmadığı gibi, müjdelemeden de dinî öğretimin verimli olması imkânsızdır. Onun içindir ki Kur'an'da müjde, uyarıdan önce gelmektedir.
İnsanların tek ümmet olmaları ile onlara müjdeliyici ve uyarıcı peygamberlerin gönderilmesi arasındaki bağlantıyı nasıl kurmalıyız? Peygamberlerin görevi insanları gruplara ayırmak değil, onları bir millet olarak görerek görevlerini icra etmektir.
(İnsanlar arasında, anlaşmazlığa düştükleri hususlarda hüküm vermeleri için, onlarla beraber hak yolu gösteren kitaplar da gönderdi).
Ayetin bu kısmı, Yüce Allah'ın kutsal kitapları niçin gönderdiğini açıklamakta; kitapların gönderiliş amacını bildirmektedir. İlahî vahyin, yani peygamberlerin getirdikleri mesajın amaçlarından biri ve en önemlisi, insanların çözemedikleri, ihtilafa düştükleri konulan çözüme kavuşturmaktır. Eğer insanlar, aralarındaki meseleleri çözümleyebilselerdi, bazı konularda ihtilafa düşmeselerdi vahyin gelme nedenlerinden biri eksik kalacaktı.
İnsan aklının çözmek için gayret sarfettiği alanlarda ve anlarda devreye nefis girdiği için, akıl, etraflı düşünüp meseleye çok yönlü yaklaşamamakta, nefsin muhalefetini kıramamaktadır. İşte bu ihtilaflan gidermek, hakikati ortaya çıkarmak ve çözümsüz görünen meseleleri çözümlemek için Yüce Allah peygamberleriyle beraber kitap göndermiştir. Ayetin bu kısmında yer alan (bi'1-hakkı) kavramı ile kitap arasındaki bağlantı, kitaplann hakikati ortaya koyma özelliği olduğunu göstermekte; peygamberlerle gönderilen ilahî mesajların, hakikati bütün çıplaklığı ile ortaya koyduklannı, çözümlemelerinde taraf olmadıklarını, evrensel ve objektif olduklarını ifade etmektedir. Aslında (bi'l-hak) ifadesi hak ile demektir; yani Yüce Allah, gönderdiği kitaplara 'hak' yüklemiştir; onlar hakkı taşımakta; gerçek çözümü içlerinde barındırmakta; tarafsız, adil, hatasız ve sağlam çözümü getirmektedirler.
Ayetin bu kısmından şöyle bir çıkarımda bulunabiliriz: İnsanların ihtilaf etmeleri; çatışmaları ve münakaşa etmeleri tabiidir. Tabii olmayan şey, o ihtilaf ve çözümsüzlükleri ortadan kaldırmamaktır. İşte Yüce Allah bu ihtilafları derinleşmeden, kavga ve tefrika haline gelmeden, insanları bölmeden ve yaralamadan çözümlemek için kitaplarım göndermiştir. İnsanın olduğu yerde ihtilafın olması tabiidir; ancak onların insanlığa zarar verecek hale gelmesini önlemek zorunludur.
(Ancak kendilerine kitap verilenler, apaçık deliller geldikten sonra, aralarındaki kıskançlıktan dolayı dinde anlaşmazlığa düştüler).
Ayetin bu kısmında Yüce Allah delil ve bilgi geldikten, yani kendilerine hakikat öğretildikten sonra insanların ihtilafa düşmelerinin nedenini bildirmekte; sebep sonuç ilişkisini tesbit etmektedir. Buna göre sebep (bağy), yani 'haset'tir, sonuç ise bilgiye sahip olanların ihtilaf etmeleridir. Yüce Allah inanan ve bilen insanların sosyolojik manada ihtilafa düşüp bölünmelerine, psikolojik bir oluşum olan 'hasedin' sebep olduğunu ifade etmektedir. Demek ki hasedin tahribatı, sosyal bölünmeleri derinleştirme ve insanlar arası ilişkilerde kapanmayacak tefrika ve yaralar açma şeklinde kendini göstermektedir.
Hasedin derin sosyal yarası, bilgili insanların o kötü duyguya kapılmalarından kaynaklanmaktadır. Bilmeyen insanların hasedi ile bilen insanların hasedi arasında fark olacağı için Yüce Allah, "Apaçık deliller geldikten sonra" ifadesini kullanmaktadır. "Apaçık deliller geldikten sonra" ifadesi, onlara eğitim-öğretimin yapılıp hakikatin öğretildiğini, buna rağmen onların ihtilaf ettiklerini göstermektedir.
'Hased' karşılığını verdiğimiz (bağy) kelimesine Zemahşeri, 'Dünyaya olan hırsın meydana getirdiği zulüm ve insafın azlığı' manasını vermektedir. Bu manadan hareket edersek, hasedin toleransı yok ettiğini söyleyebiliriz. Bilgili insanların toleranslı olmaları gerekir. Toleranssızlık hasedin ateşini artınp genişletmekte, insanlar arasındaki birlik ve beraberliği yakıp kül etmektedir. Ormanda farklı ağaç ve bitki örtüsünün bulunması, nasıl tabii ise, insanların farklı düşüncelere sahip olmaları da tabiidir. Nasıl ki "Neden bu ormanda farklı cins ve yapıda ağaçlar vardır?" diyerek orman yakılamıyorsa, "Neden insanlar farklı düşünüyor?" diyerek insanlar da haset ateşiyle yakılamaz-lar. Hasedin girdiği yerde, bilginin besleyip büyüttüğü o güzelim yeşilliklerin yanıp kül olacağım öğretmek için Yüce Allah bu ayeti indirmiştir. Kendilerine gelen apaçık delillere rağmen insanlar hangi konuda ihtilaf ettiler? İlahî vahyin anlamı -Zemahşeri'nin dediği gibi- o kitabın hükümleri hakkında ihtilafa düştüler. Burada tehlikeli olan nokta, dini öğrendikten sonra, din hakkında ihtilafa düşüp mezhepleşme olgusudur; çünkü mezhepleşme, dini beşeri-leştirmektedir. Yorumlar dine sokulmamalıdırlar. İşte Yüce Allah, İslâm'dan önceki din mensuplarının düştüğü bu hatayı bildirerek, Hz. Muhammed'e inananların aym hataya düşmelerini önlemeyi murad etmektedir.
İnsanın duygularının bilgi karşısında en zor eriyeni, en zor etkileneni ve en inatçı olanı hasettir. Bilginin etkisini devre dışı bırakan, hasetten başka bir duygu yoktur. Hasedin karanlığını bilginin ışığı bile dağıtamadığından, insanlık haset denen psikolojik tanrıya kulluk etmektedir. Haset denen tanrıyı en çok memnun eden kurban, insanların birlik ve beraberliğinin bozulmasıdır. İnsanlar derin ihtilaflarla tefrikaya düştükçe, haset tanrısı gıdalan-makta, zevklenmekte ve kullarından memnun olmaktadır. Ayetin başında yer alan "İnsanlar tek bir ümmetti" ifadesi, birliği darmadağın eden şeyin, bilen insanların haset saikiyle ihtilafa düşmeleri olduğunu beyan etmektedir. Hasedin olduğu yerde bütünlük, birlik, kardeşlik yoktur; derinlemesine ihtilaf, parçalanma, tefrika ve kavga vardır. Onun içindir ki Yüce Allah, insanların kendi iradeleri ile hasetten kurtulmalarının mümkün olmadığını beyan sadedinde şöyle buyurmaktadır:
Haset ettiği zaman haset edenin şerrinden (şafağın/aydınlığın rabbine sığınırım). [Felak/5]
Yorumunu yapmakta olduğumuz ayette, "deliller geldikten sonra" buyu-rulurken, başka ayetlerde "ilim geldikten sonra" ifadesi yer almaktadır.[16]
Zemahşeri'nin (bağy) kavramına 'zulüm' anlamını vermesi çok manidardır; çünkü bilgiyi yerli yerinde kullanmamak, ihtilafların devam etmesi demektir. Zaten 'zulüm' de bir şeyi yerli yerinde kullanmamak demektir. Peygamberlerin müjde ve uyarıları, Yüce Allah'ın mesajı hedeflerine ulaşmadıkça, yanlış alanlarda kullanıldıkça zulüm devam ediyor demektir. Bilindiği gibi, bir "sosyal bütünleşme" bir de "kültürel bütünleşme" vardır. Kültürel bütünleşmenin temel taşlan veya üzerinde oturduğu temel değerler akıl, bilgi, iman ve ortak hayattır. Kültürel bütünleşmeyi yıkan şeyler de aklını kullanmamak, bilgiyi yerli yerinde istihdam etmemek, imanda zayıflık ve ortak hayatın doğurduğu örf ve adetleri küçümsemektir. Yüce Allah, Bakara/213'te 'ümmet' kavramı ile hem sosyal bütünleşmeyi ve hem de kültürel bütünleşmeyi ele almaktadır. Ayetteki 'insan' kavramı ile 'ümmet' kavramının bütünleşmesine, yani milletler arası evrensel bütünleşmeye dikkat çekmekte; peygamber kavramıyla da kültürel bütünleşmeye ışık tutmaktadır. Hangi coğrafyada yaşarsak yaşayalım, hangi kültür ve etnik gruptan olursak olalım insan olma özelliğimizle bir bütünüz. Peygamberlerin getirdiği ilahî mesajlarla da bu bütünleşmenin kültürel boyutu veya türü ortaya çıkmaktadır.
Hucurat/13 ayetinde, sosyal bütünleşmenin dayandığı temel değerlerden olan kaynaşma, tanışma ve birbirini sevme 4/ (arefe) kavramıyla karşılanmıştır.
(Allah, inananları, -izniyle- üzerinde ihtilafa düştükleri hakikate şevketti).
Ayetin bu kısmından çıkartılacak neticelere gelince:
1. Allah'ın rehberlik faaliyeti (hidayeti) iman edenleri kapsamına almaktadır. Bu noktadan hareket edersek diyebiliriz ki iman, ihtilafların çözümüne Allah'ın müdahalesini getiren alt yapıyı oluşturmaktadır. İnsanlar kendi iradeleriyle, derin ihtilaftan ortadan kaldıramayabilirler; o zaman ilahî irade devreye girer. İlahî irade de imanı şart koşmaktadır.
2. Zeccac, ayette geçen (bi-iznihi) ibaresine "ilmi ile"[17] manasını vermektedir. Zeccac'a hak vermek gerekiyor; çünkü, ihtilaflar ancak bilgi ile çözümlenebilir. Allah insanların hak üzerindeki ihtilaflannı ilmi ile gidermektedir. Bu da, rehberliğin bilgi ile yapılacağını göstermektedir. Aynca -Razi'nin naklettiğine göre- (bi-iznihî=izniyle) kavramını 'iradesiyle' şeklindede tefsir edenler de vardır. 'İzn' kelimesini 'irade' ile karşılamak doğrudur, çünkü her iznin içinde izni verenin iradesi vardır. İstenmeyen şeye izin verilmez.
Yine Razi, -AV (O'nun izniyle) ifadesinin "O'nun emri ile" manasına geldiğini söyleyenlerin bulunduğunu nakletmektedir.
Demek ki, ayetin bu kısmında yer alan hidayet, yani doğruya iletmek, çözmek, rehberlik etmek eylemi ile 'izin' yani 'ilim, irade ve emr' kelimeleri bir araya gelmektedir. Bu birliktelikten şu noktaya varmamız mümkündür: İnsanların ihtilaf edip de çözemedikleri meseleleri Yüce Allah hadi sıfatı ile çözümlemektedir. Hidayet, ihtilafları çözmek manasına gelmektedir. Bu manadaki çözümlemenin özünde izin, emir, bilgi ve irade yer almaktadır. Emir, bilgi ve irade bu ayette 'izin' kavramı ile ifade edilmiştir.
(Allah isteyeni doğru yola ulaştırır).[18] Aslında ayetin bu kısmına "Allah dilediğini doğru yola ulaştırır" manasını vermek daha doğru olabilir.
'Dilediğini' ifadesiyle, "iman eden kimse" kasdedilmektedir. Allah'ın iman edenleri hidayete erdirmeyi dilediği, bundan önceki bölümden anlaşılmaktadır. İman edenlerin ihtilafını gidereceğini daha önce beyan ettiğini dikkate alırsak -ki izni ile bunu yapacağım belirtmişti- bir önceki (bi-izni-/îf=izniyle) ifadesini, bu kısımdaki 'dileme' kelimesi ile tefsir edebiliriz. "Allah kimi hidayete erdirmeyi diler?" sorusuna, "İman edenleri" şeklinde cevap vermemiz en doğrusudur.
Burada soracağımız ikinci soru şudur: Buradaki sırât-ı müstakim (dosdoğru yol) kavramı neyi ifade etmektedir? Cevap: İhtilafların ortadan kaldırılmasını. Öyleyse, haset saikiyle insanların düştükleri derin, yıkıcı ve bölücü ihtilafların giderilmesi, sosyal ve kültürel bütünleşmenin sağlanması "doğru yolu" oluşturmaktadır. Demek ki hasedin meydana getirdiği derin ihtilaflar, doğru yoldan sapmak manasına gelmektedir. Dolayısıyla antlaşma, bütünleşme, birlik-beraberlik, kaynaşma, birbirlerine karşı toleranslı olma, birbirinin fikrine saygı gösterme doğru yolun temel taşlarını oluşturan değerlerdir.
Şimdi Bakara/213 ayetini bir bütün olarak yorumlarsak, şu genellemeleri yapabiliriz:
1. Sosyolojik manada, insanlar başlangıçta bir çekirdek gruptan oluşmuştu. Ayette buna "bir ümmet" denmektedir. Başlangıçta bir grup olan insanlar, daha sonra çeşitli grup, kavim ve milletlere ayrılmışlardır.
2. Kendilerine açık deliller geldikten sonra insanlar haset sebebiyle ihtilafa düştüler. Yüce Allah bu ihtilafları gidermek, taraflardan haklı ve haksız olanı belirlemek için müjdeleyen, uyaran ve beraberinde ilahî mesaj bulunan peygamberler gönderdi. Yüce Allah ihtilaflara müjde, uyan ve ilahî vahy ile müdahale edilmesi halinde ihtilafın ortadan kaldırılma şansının yüksek olacağını bu ayetiyle beyan etmektedir.
3. Hasedin meydana getirdiği ihtilafların yarası çok derin olduğu, ilahî müdahale gerektirdiği için Yüce Allah peygamberler göndermiştir. Ancak peygamberlerin müdahalesi de yetersiz kalabilir. O zaman Yüce Allah kendi iradesini, takdirini, iznini ve ilmini devreye sokarak iman edenlerin ihtilaflarını gidermektedir. Böylece Yüce Allah, imanın ilahî çözümü bir lütuf olarak getireceğine işaret etmiş olmaktadır.
4. İhtilafların ortadan kalkması, barış, birlik ve beraberlik içinde bir sosyal hayata ulaşmak, doğru yolda olmak demektir. Kısaca Yüce Allah, bölünmelerin altında yatan psikolojik nedeni açıklamakta, peygamberlerin gönderiliş nedenini bildirmekte ve kendi takdirini kimlerden yana kullandığını ve kullanacağını beyan etmektedir. [19]
Allah'ın Yardımı Yakındır:
214. Yoksa siz, sizden önce gelip geçenlerin başına gelenler sizin de başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Yoksulluk ve sıkıntı onlara öylesine dokunmuş ve öyle sarsılmışlardı ki, nihayet peygamber ve beraberindeki müminler "Allah'ın yardımı ne zaman?" dediler. Bilesiniz ki Allah'ın yardımı yakındır. [20]
Ayetten Çıkarılan Neticeler:
Bu ayetten şu neticeleri çıkartabiliriz:
1. Yüce Allah, farklı inanca mensup gruplar arasında çatışma olacağı gerçeğini vurgulamakta; 213. ayetteki ihtilafların zamanla kavgaya, kavganın da savaşa dönüşebileceği olgusunu gözler önüne sermektedir.
Ayetin nüzul sebebi olarak kimileri Hendek savaşım, kimileri Uhud savaşını, kimileri de hicrete sebep olan sıkıntıları göstermektedir. Ayetin "Yoksa siz, sizden önce gelip geçenlerin başına gelenlerin sizin de başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız?" bölümü, yeni bir din ve peygamberin gönderildiği toplumlarda benzer olguların meydana geldiğini ve bunun bir süreç olduğunu anlatmaktadır.
Her peygamber ve onun mü'minleri memleketlerini bırakıp hicret etmiş, bazen de çetin mücadelelere girmişlerdir. Hemen hemen her peygamberin hayatında bir çeşit hicret vardır. Hz. Adem'in cennetten çıkarılması ile, Hz. Musa'nın Mısır'dan çıkışı, Hz. Muhammed'in Mekke'den Medine'ye hicret etmesi buna örnek gösterilebilir.
"Mum dibine ışık vermez" deyiminden hareket ederek diyebiliriz ki peygamberler, doğdukları toplumda etkili olamadıkları için, yabancıları aydınlatmak için hicret etmişlerdir.
2. Cennetin yolu sıkıntı ve ızdıraplarla doludur. Bu sıkıntı ve ızdıraplara katlanmadan, cennetin önündeki engelleri aşmadan cennet denen ödüle kavuşmak, onu elde etmek mümkün değildir. Sosyal hayatta çekilen sıkıntı ve ızdıraplar insanları eğitmekte ve sabırlarını tecrübe etmektedir. Ankebut/1-2 ayetleri bu sıkıntı ve çilelerin imtihan olduğunu bildirmektedir:
İnsanlar (sadece) 'inandık' demeleriyle bırakılacaklarını ve imtihana çekilmeyeceklerini mi sanıyorlar? Andolsun ki, Biz kendilerinden öncekileri de denedik, o halde (bugün yaşayanlar da sınanacak ve) elbette Allah, doğru davrananları ortaya çıkaracak ve yalancıların da kimler olduğunu gösterecektir.
Sadakat gösterenlerle, yalandan iman edenleri belirlemek için imtihan şarttır. İmtihan bu farkı ortaya çıkaracaktır. İmtihanın sorulan, sıkıntı, ızdı-rap ve çile olacaktır. Bu tarz imtihan, ilahî bir uygulamadır. Hz. Muham-med'in ümmeti de ondan öncekiler gibi bu imtihanı yaşamış ve yaşayacaktır.
İmanın cennete götürebilmesi için sosyalleşmesi, zorluklar karşısında sabır ve sadakate dönüşmesi gereklidir. İhtilafların doğurduğu mücadele, kavga, savaş ve onların getirdiği çilelere göğüs germek, onları çözmek çok ciddi bir sınavı basan ile geçmektir. Bu başannın ödülü de cennet olmaktadır. Âl-i İmran/142 ayeti de benzer bir mesaj içermektedir:
Allah (kendi yolunda) üstün çaba gösterdiğinizi ve zorluklara karşı sabırlı olduğunuzu görmedikçe cennete girebileceğinizi mi sanıyorsunuz?
Cihad denen üstün gayret ve çaba ile sabır ilahî imtihanın sorulan olarak takdim edilmekte, bunların bilinmesi ile de cennetin kime verileceği ortaya çıkacaktır. Demek ki cennete giden yol, Allah uğrunda cihad ve sabırdan geçmektedir. Dünyadaki üstün gayret ve sabnn karşılığı ahirette cennettir.
Buharî'nin Kitâbu İkrahının 1. hadisinde bu sıkıntılann neler olduğunu, geçmiş toplumlann hangi belalarla karşılaştıklannı anlatan ve ilahî davanın mutlaka bir gün zafere ulaşacağını bildiren Hz. Peygamber, çilesiz zaferin olamayacağına işaret etmektedir.
3. Yoksulluk, sıkıntı ve korku geçmiş toplumlardaki iman edenlerin çilesini oluşturmuş ve imtihanlann sorulannı teşkil etmiştir. [21]
Be's Kelimesinin Kur'an'daki Kullanımı:
Ayetteki ibü1 (el-be'sâu) kavramı, yoksulluk manasına gelmektedir. Be'sâu, buus kelimesinden türemiştir. Razi bu kelimenin fakirlik ve yoksulluk manasına geldiğini söylemektedir. Kelime lügatte kuvvetli, güçlü, cesur, korkusuz, yiğit anlamına geldiği gibi, sefil, pek fakir, kötü halde, perişan manasını da ifade etmektedir. Aynca yalandan yapmak, taklit etmek, felaketin perişanlığı, üzüntülü olmak, sıkıntı çekmek, kederli olmak anlamını da ifade etmektedir. [22]
Be's Kelimesinin Kur'an'daki Manaları:
l.Güç
îsra/5'te (be's) kalıbıyla yer almakta, canlı bir varlığın gücünü ifade etmektedir: (Üzerinize güçlü kuvvetli kullarımızı gönderdik). Yüce Allah yeryüzünde fesat çıkaran insanları disipline etmek, zararlarını önlemek ve kontrol altına alabilmek için, güçlü insanları görevlendirmektedir. Onların bu gücünü ifade ederken (be's) kelimesini kullanmaktadır.
Farklı inanca mensup olan bir grubun diğerine; mesela kafirlerin müslü-manlara karşı sahip oldukları gücü ifade etmektedir. Nisa/84'te bu anlama gelmektedir: (Umulur ki Allah, kafirlerin gücünü kırar). Burada inançsız grubun sahip olduğu gücü ifade etmektedir.
Bu kavram, aynı zamanda 'Allah'ın gücü" manasına da gelmektedir. Nisa/84'te bu anlamda kullanılmıştır:
(Allah'ın gücü daha çetindir).
Bir madenin gücünü ifade etmek için kullanılmaktadır:
(Biz demiri indirdik (lütf u ihsan ettik), ki onda büyük bir güç vardır). [Hadid/25]
Bir canlının, sosyal grubun, Allah'ın ve madenin gücünü ifade etmek için kullanılan bu kavram, aslında yoksulluğun ağırlığını, güç ve kuvvetini beyan etmektedir.
2. Azap
(be's) kavramı Kehf/2'de azap manasına kullanılmıştır: Kendi tarafından çetin bir azap ile ikaz etmek için.
Bu anlam ile yoksulluk arasında bir bağlantı kuracak olursak, yoksulluğun ferdî ve sosyal manada azaptan bir farkı olmadığı sonucuna varırız.
3. Şiddet
Nahl/81'de toplumların birbirlerine karşı şiddet kullanmaları ve tehlikeli olmaları anlamına gelmektedir:
(Sizi tehlikelerden korumak için).
Bu ayette, korunulması gereken her tehlikeyi ifade etmektedir.
4. Öfke, ceza
En'am/147'de 'öfke' anlamında 'cezayı' ifade etmektedir: (Onun öfkesi (cezası) suçlulardan uzaklaştınlamaz).
be's) kavramı Allah'a atfedilince hem güç, hem de ceza manasına gelir.
5. Savaş
Haşr/14'te 'savaş' anlamını ifade etmektedir: (Kendi aralarındaki savaşları ise çetindir).
Yoksulluk, hem fert ve hem de toplum için savaşılması gereken bir olgu olduğundan, esas manası yoksulluk olan bu kavram 'savaş' manasında da kullanılmaktadır.
6. Kötü
İnsanı hayrete düşürecek kadar kötü olanı ifade etmekte; o zaman (bi'se) kalıbından alınmaktadır. Yapılan bir davranışın veya ahirette varılacak yerin kötülüğünü hayretle ifade etmek için kullanılmaktadır:
(Karşılığında kendilerini sattıkları şey ne kötüdür). [Bakara/102]'
7. Elem verici
Bu kavram jr£f. (beis) kalıbından alınınca 'elem verici' manasını ifade etmekte ve 'azabın' sıfatı olmaktadır:
(Zulümleri ve yapmakta oldukları kötülükleri nedeniyle onları elem verici bir azapla yakaladık). [A'raf/165]
Yoksulluk, fert ve topluma elem getirmekte, psikolojik ve toplumsal acıyı ifade etmektedir.
8. Yoksul
Hac/28'de 'yoksul' yani 'fakir' manasına gelmekte; hacda kurban etlerinin verilmesi gereken insanları ifade etmek için kullanılmaktadır.
İşaret edilen ayette (bais) kalıbında kullanılmaktadır: (Yoksulu, fakiri doyurun).
Görüldüğü gibi, ayette hem 'bais', hem de 'fakir' kavramları yer almaktadır.
Bakara/214'te 'be'sa' kalıbında 'yoksulluk' anlamına gelmektedir.
Yukarıda verdiğimiz manaları bir potada eritip senteze gidecek olursak, şu sonuçlara varabiliriz: Yoksulluk, öylesine ağır bir oluşumdur ki, demir gibi güçlüdür. Demirin, vurulan darbelere karşı gösterdiği tepki ne denli güçlü ise, yoksulluğun ortadan kaldırılması da o denli güçtür. Tabii olarak yoksulluk bir toplum için savaş ve azaptır. Toplumun kemiklerini çatırdatan yoksulluk, toplumu düşmanının ayağına düşürür. Yoksulluk toplumda öfke uyandırır, idarelerin devrilmesine kadar giden bir savaş ve öfke alanı oluşturur. Yoksulluk, öylesine kötü bir sosyal alan meydana getirir ki, orada ahlâkî değerler boy atamaz, solar ve kaybolup giderler. Yoksulluk ortamı, savaş alanından farksızdır. Böyle ortamlarda tüm değerler teker teker katledilir; toplumun hayatı, katledilen değerlerin kanları ile sel gibi akınca, ahlâk denen müessesenin ölüm ağıtları her tarafı çınlatır.
İşte bu nedenle Yüce Allah, yoksulluğu, yaptığı imtihanın sorusu haline getirmiş, getirmekte ve istikbalde de getirecektir. Müslümanlardan önceki toplumların imanını denemek için Yüce Allah onları yoksullukla imtihan etmiştir. Fakat ayette geçen bu kavramın fail (özne) olması ilginçtir. Yüce Allah, yoksulluğu kendisinin verdiğini söylemiyor; tam tersine onlara yoksulluğun dokunduğunu/isabet ettiğini söylüyor, yani yoksulluğu cümlede 'özne' makamında kullanıyor.
(Onlara öylesine yoksulluk dokunmuş...)
Dikkat edilirse Yüce Allah, yoksulluğu dokundurduğunu değil, yoksulluğun dokunduğunu söylüyor. Demek ki bir Allah'ın verdiği yoksulluk; bir de insanın kendi yaptıklarıyla gelen yoksulluk vardır. Yoksulluk, fertten topluma sirayet eden sosyolojik bir kavramdır. Kitle haberleşme vasıtaları yoksulluğun boyutlarını bilinir hale getirince; toplumlarda bir yoksullar sınıfı olduğu gün yüzüne çıkmıştır. Yoksulluk ile fakirlik arasında fark vardır. Fakirlik, başa çıkılabilen, üstesinden gelinebilen ve çözümlenmesi kolay olan bir olgudur. Ama yoksulluk müzminleşmiş, demir gibi katılaşmış ve elem verici bir hale gelmiş, çözümü çok zor olan bir yapıyı temsil etmektedir. Onun içindir ki Yüce Allah, Hac/28'de bu kavramları ayrı ayrı kullanmaktadır.
Fakirlik, tedavisi kolay bir hastalığı; yoksulluk ise müzminleşmiş ve bulaşıcı bir hastalığı andırır. Süratle yayılıp toplumun bütün maddî ve manevî müesseselerinin direncini kırar, gelişmelerini durdurup gerilemelerine sebep olur. Fakirlik maddî değerlerin, yoksulluk ise manevî değerlerin elden çıkartılmasına vesile olur ve toplumların bağımsızlığını yok ederek başkalarının hakimiyetini kabul ettirmeye kadar götürür. Vücudun her tarafını saran bir kanser gibi ameliyat edilmesi imkânsız bir hale gelir. İşte yoksulluğun bu özelliği sebebiyledir ki Yüce Allah ayette (messethum=onlstra dokundu) ifadesini kullanmaktadır. Mes yani 'dokunma' kelimesi, teyet geçmek demektir. Çünkü yoksulluk, bir topluma yerleşmeye görsün, artık onun ortadan kaldırılması imkânsız denecek derecede zorlaşır. Ama 'dokunması' imtihan için yeterlidir. Yoksulluğun dokunması bile çok ağır bir imtihandır. Zira yoksulluğun bir toplumun yanından geçmesi bile, bütün sosyal dengeleri alt-üst etmeye yeter. Onun içindir ki ayetteki (messe=dokunma) fiili çok manidardır.
Geçmiş toplumlara dokunan sadece yoksulluk değildir; aynı zamanda sıkıntı da dokunmuştur. Ayette geçen (darra) kelimesi, felaket, musibet manalarına da gelir. Razi buna, 'korku' manasını vermiştir. [23]
Zelzele Kelimesinin Kur'an'daki Manaları:
Sıkıntı ve korku psikolojik kaynaklıdır; ama felaket ile musibet dış sebeplerden kaynaklanan sosyal boyutlu kavramlardır. Felaket ve musibetler toplumda sıkıntı ve korku uyandırırlar. Bu yakınlıkları nedeniyle Yüce Allah onları tek bir kelime ile; darra kelimesiyle ifade etmiştir. Yoksulluk ve sıkıntı toplumlara dokununca, onları giderme/ortadan kaldırma yerine Allah'a isyan edercesine feryad etmeleri, imtihanı kaybetmelerine neden olacaktır. Yoksulluk ve sıkıntının topluma neler yaptığını anlatırken Yüce Allah zelzele kelimesini kullanmakta; (zulzilu) 'sarsıldılar' buyurmaktadır. Aslında zil-zal, kıyametin kopması, şiddetli deprem manasına geldiği halde, yoksulluk ve sıkıntının meydana getirdiği 'sosyal depremi' de ifade etmektedir. Bu kelime Kur'an'da farklı manalarda kullanılmıştır:
1. Kıyametin kopuşu
Yerküre kendine özgü bir sarsılmayla sarsıldığı zaman. [Zilzal/1]
Yeryüzünün içindekileri dışarıya çıkaracağı, insanın "Buna ne oluyor?" diyeceği, yerin bütün haberlerini anlatacağı bir sarsılmayı ifade etmektedir.
2. Savaştaki sarsılma
Hendek savaşında düşman ordularının müslümanlan aşağıdan ve yukarıdan kuşatmalarını; müslümanlann derinden sarsılmalarım ifade eden Ah-zab/10-11 ayetlerinde bu manada kullanılmaktadır.
3. Sosyal sarsıntı
Yorumunu yapmakta olduğumuz Bakara/214'te yoksulluk ve sıkıntının meydana getirdiği psikolojik korku ve sosyolojik sarsılma manasına gelmektedir.
Bütün bu manalardan hareketle diyebiliriz ki; çeşitli nedenlerden ötürü insanın içinde sıkıntı ve korkunun öne geçip bütün güven ve ümit duygularını devre dışı bırakmasını, daha sonra topluma sıçrayıp içtimaî dengeleri alt-üst etmesini, ahlâkî yapmm temellerinin çatırdamasını ve nihayet kötülükle savaşırken dehşet içinde kalmayı anlatan bir kavramla karşı karşıyayız.
Psikolojik ve sosyolojik manasıyla bu depremin din olgusu ve eğitimini de sarstığını, yorumunu yapmakta olduğumuz ayetten öğrenmekteyiz. Ayetin son kısmında bu sarsıntının bir peygamberde nasıl bir etki uyandırdığından bahsedilmektedir:
(Nihayet peygamber ve beraberindeki mü'minler, "Allah'ın yardımı ne zaman!" dediler).
Savaşın, yoksulluk ve sıkıntının doğurduğu sosyal sarsıntının dehşeti karşısında bir peygamber ve beraberindekilerin, Allah'ın yardımını dilemekten öte bir şeye güçleri yetmiyordu. Bize göre bu ayet, Ahzab/10-11 ayetlerine gönderme yapmaktadır. Hendek savaşı bir taraftan yoksulluğu, diğer taraftan korku ve sıkıntıyı beraberinde getirmişti..Böylece Yüce Allah, savaşın hem ekonomik, hem sosyal, hem de psikolojik dengeleri bozacağına; dolayısıyla insanlığın hayatında savaşm en aza indirilmesi gerektiğine işaret etmektedir.
Biraz önce bahsettiğimiz yoksulluk ve sıkıntıyı ortadan kaldıramadıklarında peygamber ve mü'minler Allah'ın yardımını dilemişlerdir. Demek ki çözümü insan iradesini aşan konularda dua çözüm getirebilir. Onun için Yüce Allah, bir peygamber ve beraberindekilerin (Allah'ın yardımı ne zaman) dediklerini bize bildirerek, bu gibi durumlarda bizim de aynı şekilde davranmamız için bizi eğitmektedir.
(Bilin ki Allah'ın yardımı yakındır).
"Bilin ki, Allah'ın yardımı yakındır" sözünü kimin-kimlerin söylediğine gelince: "Allah'ın yardımı ne zamandır?" sorusu da, "Bilin ki Allah'ın yardımı yakındır" cevabı da, peygamber ve onunla beraber olanlara ait olabilir.
Yahut o peygamber ve beraberindekiler "Allah'ın yardımı ne zamandır?" diye sorduklarında, Yüce Allah da "Bilin ki, Allah'ın yardımı yakındır" cevabını vermiş olabilir.
Ayette Hendek savaşından bahsedildiği varsayıldığında Allah'ın yardımının nasıl gerçekleştiği sorulabilir. Bunun cevabını Ahzab/9'da bulabiliriz:
Ey iman edenler! Allah'ın size olan nimetini hatırlayın; hani size ordular saldırmıştı da, biz onlara karşı bir rüzgar ve sizin görmediğiniz ordular göndermiştik. Allah ne yaptığınızı çok iyi görmekteydi.
Yüce Allah iki türlü yardım göndermişti: a) Rüzgar ve fırtına ile düşmanların saldırılarını engelledi; b) Meleklerden oluşan bir ordu ile onların dağılıp gitmelerini temin etti.
Bu olgunun Hendek savaşında gerçekleştiğini şu ayetlerden anlayabiliriz:
Onlar hem yukarı tarafınızdan, hem aşağı tarafınızdan üzerinize yürüdükleri;
gözler yıldığı, yürekler gırtlağa dayandığı ve siz Allah hakkında türlü türlü
şeyler düşündüğünüz zaman; işte orada iman sahipleri imtihandan geçirilmiş
ve şiddetli bir sarsıntıya uğramışlardı. [Ahzab/10-11]
Bakara ve Ahzab suresinde geçen zilzal (sarsıntı) kelimeleri bu bağlantıyı kurmamıza imkân tanımaktadır.
Eğer Bakara/214'deki yoksulluk ve sıkıntı hicrete işaret ediyorsa Allah'ın yardımını, Medine dönemindeki -Mekke'nin fethiyle doruk noktasına ulaşan-zaferler olarak anlamamız mümkündür. Bedir savaşında gönderdiği sekiz bin melek O'nun yardımını göstermektedir [bkz. Âl-i İmran/122-125]. Ayetin son kısmındaki "Allah'ın yardımı yakındır" ifadesi bize, insanların başına gelen ve kulun gücünü aşan sıkıntı ve belalara karşı Allah'ın yardımını dilemenin gerekliliğini ve bu hususta dua etmenin çok önemli bir çıkış kapısı olduğunu öğretmektedir. Allah'ın yardım edeceğine dair inanç, çaresizliği çareye, çözümsüzlüğü çözüme, kötümserliği iyimserliğe ve ümitsizliği ümide çevirmekte; kemikleri çatırdatan sıkıntılara karşı sabrı temin etmektedir.
Allah'ın yardımının yakın olduğunu bilmek, sönen ümit ışığını yeniden yakar, bela ve sıkıntıların ağırlığını hafifletir, hacmini küçültür ve insanın manevî yapısmı canlı ve dinç tutar. Allah insana yakın olduğu için, yardımı da yakındır. [24]
Infak Kimlere Yapılır?
215. Sana, kimlere infak edeceklerini soruyorlar. De ki: "İyilik umarak yapacağınız harcama anne-babanıza, yakın akrabanıza, yetime, muhtaca ve yolcuya aittir, her ne iyilik yaparsanız mutlaka Allah onu bilir".
İnfak kavramını Bakara/3'te açıkladığımız için burada sadece kimlere infak yapılacağını kısaca izah etmeyi uygun buluyoruz. Ayetin analizinden şu ilkeleri çıkarmamız mümkündür:
1. İnfak iyilik uğruna yapılır
Harcama manasına gelen infak'm, ibadet olabilmesi için niyetin Allah rızası için olması gerekir. Allah adına yapılmayan bir harcama ibadet olamaz. Bazı ayetlerde (fî-sebîlillâh=A\\ah yolunda) [bkz. Bakara/261], bazı ayetlerde de, (ibtigâe merdâtillâh=Allatim rızasını arayarak) [bkz. Bakara/265] ifadeleriyle niyetin Allah rızası için olması gerektiği vurgulanmaktadır. Onun için, Allah rızası için olmadıkça hiç bir iyilik, hiç bir yardım, hiçbir ibadet insanı hayra/erdemliliğe eriştirmez. Bakara/177'de, hayra erişmenin/erdemliliğin şartlan sayılmaktadır: İman, infak, namaz, zekat, ahde vefa ve sabır.
İmandan sonra, yoksulluğun ortadan kaldırılması için mücadele edilmesini öngören bu ayet, infaka çok büyük önem vermektedir. Bakara/177 ayeti de hayra ermenin altı şartından birinin infak olduğunu belirtmekte ve kimlere infak yapılacağını da açıklamaktadır. Bu ayette îf (el-birru=hayr ve erdem) kavramı yer alırken, tefsirini yapmakta olduğumuz Bakara/215'te (hayr) kavramı yer almaktadır. Her iki kavram da 'iyilik/erdem' manasında buluşmaktadır.
İnfak, iyiye kavuşmak/hayra ermek, iyiliğin insanlığa yayılması, kötülüklerin kaynağında yer alan fakirliğin ortadan kalkması için yapılmalıdır. O nedenle ayette (İyiliği umarak yapacağınız infak) ifadesi yer almaktadır.
2. İnfak kimlere yapılır?
Ayetin ikinci bölümü, iyiliği umarak yapılacak harcamanın kimlere yapılacağını belirlemektedir. Bunlar, Bakara/l 77'de akraba, yetim, yoksul, yolda kalmış, dilenci ve köle olarak sıralanırken, Bakara/215'te ana-baba, akraba, yetim, muhtaç, yolda kalan şeklinde sıralanmıştır. Her iki ayeti birleştirdiğimizde infakın kimlere yapılacağı tam olarak netleşmektedir: Ana-baba, akraba, yetim, muhtaç, yolda kalan, dilenci ve köle.
Ayetlerde sayılan fakir gruplar, önemli olandan önemsize doğru sıralanmaktadır. Ana-baba ilk sırayı almaktadır. Ana-babasına harcama yapmayan insan, uzaktakilere harcama yaparak birr'e (hayra) eremez. Bir gölete atılan taşın oluşturduğu dalgaların yakından uzağa doğru yayılması gibi, infak da ana-babadan başlayarak çevreye yayılmalıdır.
3. Allah yapılan iyiliği bilir
Bu ifade, toplumda-insanlıkta mevcut olan fakirlikle mücadele için yapılan infakın Allah tarafından bilindiğinin şuurunda olarak infak etmeyi öngörmektedir. Hayra ermek ve Allah rızasını kazanmak niyetiyle yapılan infakın Allah tarafından değerlendirmeye tâbi tutulacağının şuurunda olarak infakta bulunmanın neticeleri sadece bu dünyada görülmekle kalmayıp ahirette de görülür. "Allah yaptığınız iyiliği bilir" ibaresi insanları, hem iyilik yapmaya, hem de bunun devamlı olmasına teşvik etmekte; gözardı edilen amellerin, başarıların ve faaliyetlerin zamanla ortadan kalkacağına işaret etmektedir. Ayetin bu kısmını insanlığın hayatına uyarlarsak şöyle bir neticeye varabiliriz: İyi adına insanların ürettikleri her şey bilinmeli, kayda geçmeli, değerlendirilip ödüllendirilmelidir. Eğitim-öğretim faaliyetinin daha ileri ve daha verimli olabilmesi için bu ilkenin uygulanması bir mecburiyettir. Başarıları ödüllendirmeyen bir siyaset ve bir eğitim faaliyeti aslında kendi hayat damarlarım kesmektedir. Yapılan iyilik ve ulaşılan basan gelişmenin can damarı mesabesinde olup toplumun hayatta kalması için gerekli olan ruhu sağlar. O iyilik ve başarının yaşaması ve kalıcı olması da bilinip değerlendirilmelerine ve ödüllendirilmelerine bağlıdır. [25]
İnsan Yanlış Değerlendirebilir:
216. Hoşunuza gitmese de savaşmak size farz kılındı, mümkündür ki hazan hoşunuza gitmeyen bir şey sizin için iyi olabilir ve hoşunuza giden bir şey de hakkınızda kötü olabilir. Allah bilir, siz bilmezsiniz.
Üç gruba ayırarak ayetin analizini yapabiliriz:
1. Savaş insanlığın sosyal bir gerçeğidir
Savaş korkunç ve zararlı bir oluşumun adıdır. İnsanın insanı öldürmesi kadar vahşi bir hareket olabilir mi? Ama dünyadaki bazı oluşumlar, savaşı zorunlu hale getirmektedir. Maide/32'de bir insanı öldürmeyi bütün insanlığı öldürmeye denk sayan Yüce Allah'ın, bu ayette savaşı mü'minlere farz kılması ne ile açıklanabilir? Bu iki ayet arasında bir tezat yok mu?
Yüce Allah kötülerin tahribatını engellemek ve iyiyi muhafaza edebilmek için savaşı farz kılmıştır. Bakara/251 'de "Eğer Allah insanlardan bir kısmının kötülüğünü diğer insanlarla savmasaydı, elbette yeryüzü alt-üst olurdu" buyurulmaktadır.
İşte Yüce Allah bu ayetiyle savaşı neden farz kıldığını beyan etmektedir. Kötülük üreten, iyiyi tahrib etmeye çalışan ve böylece yeryüzünü fesada verecek olanlara dur demek için savaşmak zorunlu hale gelebilir; o zaman savaşmak farz olur.
Diğer taraftan haksız yere, inançlarından dolayı insanları yurtlarından çıkarmak da savaş için bir neden teşkil etmektedir:
Onlar, başka değil, sırf 'Rabbimiz Allah'tır' dedikleri için haksız yere yurtlarından çıkarılmışlardır. Eğer Allah, bir kısım insanları, diğer bir kısmı ile de-Jfedip önlemeseydi, mutlak surette içlerinde Allah'ın ismi çokça anılan manastırlar, kiliseler, havralar ve mescidler yıkılır giderdi. Allah kendisine yardım edenlere kesinlikle yardım eder. Hiç şüphesiz Allah güçlüdür, galiptir. [Hac/40]
Yüce Allah, ibadethanelerin yıkılıp yok olmasını istememekte ve onların korunması için savaşa müsaade etmektedir. İnsanları, inançlarından ötürü yurtlarından çıkarmak, Bakara/84-85 ayetine göre Tevrat'ta da yasaklanmıştır. Bu yasağı hafife almak bir savaş nedeni olabilir. Canın, vatanın, bayrak ve bağımsızlığın korunması için de savaşa ihtiyaç duyulabilir. Danvin'in canlılar arasında gördüğü 'tabii ayıklama' nazariyesi; toplumlar arasında kötüleri ortadan kaldırmak için 'sosyal ayıklama' olarak Kur'an tarafından belirlenmiştir. Kötülük işleyenler hukukî bakımdan cezalandırılarak eğitilebilirler. Ama kötülükler uluslararası bir boyut kazanır ve hukukî yollarla çö-zümlenemezse, istenmeyen ve insanlığı geriye götüren savaşlar kaçınılmaz olabilir.
Aklın, toleransın, sevginin ve haklara saygının bulunmadığı ortamlar savaşa hazır hale gelmiş demektir. Hukukun çiğnendiği ve insana saygının yi-tirüdiği yerlerde savaş denen ejderhanın beslenip büyümesi doğaldır. İşte o zaman Yüce Allah son çare olarak savaşmayı emretmektedir. Savaş kavramı, ilk planda caydırıcılık özelliği, ikinci planda da eğiticilik yönü ile ele alınmalıdır. Hukukla önlenemeyen kötülüklerin savaşla ortadan kaldırılması, tıpkı ilaçla tedavi edilemeyen vücuttaki ur'un ameliyatla alınması gibidir.
Yangında içeride kalan çocuğu kurtarmak için kapıyı kırmak, vücudu kurtarmak için kangren olmuş bir organı kesmek zorunlu olduğu gibi, dünyada çıkan bozgunculuğu önlemek, fitneyi ortadan kaldırmak, haksızlığa uğrayanlan kurtarmak için savaşmak da zorunlu olabilir.
Yüce Allah yorumunu yapmakta olduğumuz ayette psikolojik bir gerçeği; insanın savaşmaktan hoşlanmadığı gerçeğini dile gekirmektedir. İnsan, doğal olarak savaşmaktan hoşlanmaz. İnsanın savaşmak konusundaki isteksizliğini hoş gören Yüce Allah, bu olguyu başka bir ortama çekerek psikolojik alandan delil getirmektedir.
2. İnsan değerlendirmesinde hata edebilir
Sizin için daha hayırlı olmasına rağmen bir şeyi sevmemeniz mümkün olduğu gibi, sizin için daha kötü olmasına rağmen bir şeyi sevmeniz de mümkündür.
Yüce Allah istek veya sevgi alanının izafi olduğunu dile getirdiği ayetin bu kısmında, insanın zararlı ve kötü olan bir şeyi sevip isteyebileceği, buna karşılık faydalı ve iyi olan bir şeyi de sevmeyip istemeyebileceği olasılığına dikkat çekmektedir.
Sevgi ve nefret, insanı duygusal aleme götürüp yanıltabilir. Kötüden hoşlanması, iyiden hoşlanmaması ile insanın değerlendirmelerinde ne kadar ya-nılabileceğine işaret eden Yüce Allah, savaşma hususundaki hoşnutsuzluğun psikolojik delilini beyan etmektedir. Hoş karşılanmayan savaşın neticesinde ortaya iyilikler çıkabilir. Onun için meselelere geniş açıdan bakmakta yarar vardır. Sevgi daima iyiyi getirir; nefret daima kötüden korur şeklindeki bir iddia doğru olmayabilir. Onun içindir ki Yüce Allah, bu ayette (asâ=ih-timal) kavramına iki defa yer vermiştir.
Allah Teala İsra/ll'de bu yanılgıyı başka bir boyutuyla ele almaktadır: (İnsan, iyilik için dua eder gibi şerre dua eder. Çünkü insan tez canlıdır).
İnsan, aceleci olduğu için, değerlendirmelerinde hata yapar ve neticede iyi için dua ederken kötüyü çağırmış olur. Savaş denen gerçeğe duygu ile yaklaşmanın yanıltıcı olduğuna işaret eden Yüce Allah, ayetin son kısmında meseleye nasıl yaklaşılması gerektiğine ışık tutmuştur.
3. Konuya bilgi ile yaklaşılmalıdır
Allah bilir, ama siz bilmezsiniz. Neticesinin ne olacağı bilinmeyen bir eylem hakkında yapılan değerlendirmede insanın yanılma ihtimali her zaman vardır. Onun içindir ki ayetin sonunda, insanın ne netice doğuracağını bilmediği bir konuda hoşnutsuzluk göstermesinin doğru olmayacağı vurgulanmakta, değerlendirme ile bilgi arasındaki bağ gösterilmektedir. Yüce Allah her şeyi bildiği için, eylemlerin neticesinin ne olacağının değerlendirmesini de yapabilmektedir.
İnsanın, bilmediği bir şeyi sevmesi veya istemesi; bilmediği bir şeye karşı hoşnutsuzluk göstermesi doğru değil; bu, Allah'ın farz kıldığı bir şeyden hoşlanmamak gibi ciddi bir hataya sebep olabilir.
Kısaca diyebiliriz ki, Hac/39 ayetine göre zulme uğrayanlara savaşma izni verilmiş ve bunu, duygu ile değil, bilgi ile değerlendirme salık verilmiştir. [26]
Adam Öldürme İle Fitnenin Karşılaştırılması:
217. Sana haram ayı (yani onda savaşmayı) soruyorlar. De ki: "O ayda savaşmak büyük bir günahtır. İnsanları Allah'ın yolundan çevirmek, Allah'ı inkar etmek, Mescid-i Haramın ziyaretine engel olmak ve halkını oradan çıkarmak ise Allah katında daha büyük günahtır. Fitne de, adam öldürmekten daha büyük bir günahtır". Eğer onların güçleri yeterse, sizi dininizden döndürünceye kadar size karşı savaşa devam ederler. Sizden de kim dininden döner ve kafir olarak ölürse, onların yaptıkları işler dünyada da ahirette de boşa gider. Onlar cehennemliktirler ve oraa)a devamlı kalırlar.
Ayette bahsi geçen kimselerin, yani sual soranların kimler olduğu hakkında ihtilaf bulunduğunu Razi nakletmektedir.[27]
Yapılan izahlar, ayetin iniş sebebini de belirlemektedir. Soruyu- müslü-manlann sorduğu fikrim öne sürenlerin görüşünü benimseyerek açıklamamızı yapabiliriz.
Daha önce açıklamasını yaptığımız Bakara/214 ve 216 ayetlerini birlikte ele alırsak, sual soranların Hz. Peygamber'in arkadaşları olduğu anlaşılır. 214. ayet şöyledir:
Yoksa siz, sizden önce gelip geçenlerin başına gelenler sizin de başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Onlar öyle yoksulluk ve sıkıntıya düşmüş ve öyle sarsılmışlardı ki, nihayet peygamber ve beraberindeki mü'minler,' Allah'm yardımı ne zaman?' dediler. Bilin ki Allah'ın yardımı yakındır.
Bu ayetin ardından 216. ayette, savaşın mü'minlere farz kılındığı söylenmiştir. Bu iki ayet, 217. ayetteki sualin sorulmasına neden olmuş ve bu soru da 217. ayetin inişinin sebebini teşkil etmiştir. Savaşın farz kılındığını bildiren 216. ayet, haram aylarda nazil olduğu için bu soru sorulmuş olabilir. Zaten 217. ayette yer alan olgular buna ışık tutmaktadır:
(haram ay) kavramı Bakara/194'te ele alınmıştı. Fakat konu gereği burada da bir açıklama yapmakta yarar vardır. İslâm'dan önce Arap kültüründe bir 'saldırmazlık örfü' vardı. Biz buna 'saldırmazlık paktı' da diyebiliriz. O devirde 'saldırmazlık örfü' Kamerî ayların birinci, yedinci, on birinci ve on ikinci aylarında devreye giriyordu, yani bu aylar savaşın yasak olduğu aylardı.
Kur'an bu örfü kabul etmiş ve insanlığa, saldırmazlık antlaşması kavramini getirmiştir. Bakara/194 ayeti de 'saldırmazlık örfüne' hürmet edilmesini, yani haram aylarda savaşılmamasını gerekli kılmaktadır.
İşte müslümanlar, savaşın yasak olduğu bu haram aylarda savaşmanın hükmünü sordular, cevap olarak da bu ayet nazil oldu. Çünkü savaş emri, saldırmazlık örfünün bulunduğu aylarda gelmişti. Onun için Allah Teala soruyu yerinde bulmuş ve cevaplandırılmasını gerekli görmüştür. Yüce Allah ayetin devamında, haram aylarda savaşmanın hükmünü zikrettikten sonra, bu hükmün istisnası olabileceğine de dikkat çekmiştir. [28]
Haram Aylarda Savaş Ve Bu Aylarda Savaşın Hangi Şartlarda Caiz Olduğu:
(O aylarda savaşmak büyük bir günahtır) ifadesinden iki şey anlıyoruz: Kur'an savaşın yasak olduğu ay örfünü kabul etmiş ve onu hukuka bağlamıştır. Artık 'saldırmazlık örfü', örf olmaktan çıkmış, ilahî hüküm halini almıştır. Diğer taraftan 'saldırmazlık örfü' hukuka dönüştükten sonra, günah kavramı ile de dinî bir özelliğe bürünmüştür. Böylece Kur'an, 'saldırmazlık paktı' kavramını insanlığın hayatına evrensel boyutu ile sokmuş; savaş yapmamak için yapılan antlaşmayı kutsamış; o antlaşmayı çiğnemeyi de büyük günah olarak kabul etmiştir. Genelde ilmihallerde, büyük günahlara yer verilmemektedir; bu önemli bir eksikliktir. Halbuki, saldırmazlık antlaşmasını bozarak savaşmanın nasıl bir günah olduğunu belirtirken Yüce Allah, (kebîr=büyük) sıfatını kullanmaktadır. Demek ki büyük günahlar ilmihallerde sayılanlardan ibaret değildir.
Hangi şartlarda, haram aylarda savaşın caiz olabileceğini Yüce Allah ayetin devamında saymaktadır:
1. (Allah yolundan menetmek).
İnsanları Allah yolundan menetmek, yani onların o yolda yürümelerine engel olmak; ya şeytanın [bkz. Neml/24], ya da kafirlerin işidir [bkz. Mu-hammed/1]. Zira Allah'ın yolu, aklın yoludur; peygamberlerin getirdikleri ilahî mesajın yoludur; hakikat bilgisinin yoludur; yaratılış kanununun yoludur. Aklın önünü tıkamak, ona zincir vurmak; ilahî mesajın hayata geçirilmesini engellemek; hakikatin sesini susturmak; yaratılış kanununa ters düşen işler yapmak, insanları Allah yolundan çevirmektir.
İşte bu işleri yapanlarla haram aylarda, yani saldırmazlık örfünün geçerli olduğu dört ayda da savaşmak caizdir. Çünkü bu faaliyetleri yapanlar Allah'ın yolunu tıkamışlardır. Bu manada savaş, Allah'a giden yolu açmak; yolu tıkayan fiilleri, etki ve yanlışları ortadan kaldırmak; -tıpkı kolesterolün tıkadığı damarı açıp insanı hayata kavuşturmak gibi- Allah'a giden yolu tıkayan kötü davranışları ortadan kaldırıp insanlığa hayat vermektir.
2. (O'nu inkar etmek).
Buradaki O'nu ifadesiyle Allah kasdedilmektedir. Allah'ı inkar etmek ve bunu eyleme dönüştürmek, saldırmazlık örfünü bozmak için yeterli bir sebeptir.
'Allah'ın yolundan menetmek' ifadesinden önce 'Allah'ı inkar etmek' ibaresi gelmeli değil miydi? Bize göre, "Allah'ı inkar etmek" ifadesi, 'Allah yolundan menetme' ibaresini tefsir etmektedir. Menetme fiilinin inkar fiilinden önce gelmesinin sebebi, inkarın sadece inançta kalmayıp eyleme dönüştüğünü de göstermek içindir. Bunun anlamı şudur: Eyleme dönüşmeyen bir inanç sebebiyle savaş yapılamaz. Herkes inancında serbesttir; ama bir inancı zorla karşısındakine kabul ettirmeye kalkışmak bir savaş nedenidir.
Demek ki, Allah'a giden yolu tıkayan eylem, küfrün zorbalıkla kabul ettirilmesidir. Bu durumda Allah'ın yolunun, iman yolu olduğu açıkça belli olmaktadır. O halde kafirlerin, insanları iman yolundan alıkoyması bir savaş nedenidir.
3. (Mescid-i Haram'ın ziyaretine mani olmak).
İnsanların kutsal mescidi ziyaret etmelerine; hac ve umre yapmalarına
mani olmak da başka bir savaş nedeni; savaşın yasak olduğu aylarda dahi savaşı caiz kılan sebeplerden biridir.
(Allah yolundan ve Mescid-i Haram'dan menediyorlar) [Hac/25]) ve (Allah yolundan engelleme ve Mescid-i Haram'dan menetmek) [Bakara/217] buyurarak, Allah yolundan menetme ile Mescid-i Haram'ın ziyaretine mani olmayı peş peşe sıralamaktadır.
(Onlar ki inkar ettiler, Allah yolundan ve Mescid-i Haram'dan menediyorlar; oysa biz onu bütün insanlar -hem orada ikamet edenler, hem de misafir olarak gelenler- için eşit yaptık. Her kim orada zulüm ile haktan saparsa ona muhakkak acı bir azap tattırırız). [Hac/25]
Yüce Allah, insanların kendi yolundan engellenmesini ve ibadete mani olunmasını bir zulüm ve bir haktan sapış olarak nitelendirmekte ve cezaya layık görmektedir.
Bakara/217'de yer alan 'Mescid-i Haram' kavramı hem ibadet edilen yer, hem de öğretim yapılan bir okul olarak görülmelidir. Böylece Mescid-i Ha-ram'dan engelleyenler; bir taraftan ibadeti, diğer taraftan eğitimi engellemiş oluyorlar. Çünkü Yüce Allah Bakara/125'te Beytullah'ı iyinin, güzelin, doğrunun ve hakikatin öğretildiği bir yer olarak tesbit ettiğini ifade etmektedir. Öyleyse insanlığın ilk ibadethanesi ve ilk eğitim kurumu olan bu yerin faaliyetini engellemek, insanların ibadet veya öğretim için oraya gitmelerine mani olmak; savaşın yasak olduğu aylarda savaşa neden teşkil edecek bir zulümdür.
Allah'a imanı engellemek inanç hürriyetini; Mescid-i Haram'dan menetmek de ibadet hürriyetini ve eğitim hakkını yok etmektir. İnanç, ibadet ve eğitim özgürlüğünü ortadan kaldıranlara karşı savaşmak meşru bir gerekçedir. Görüldüğü gibi ayetteki Mescid-i Haram kavramı ibadet-eğitim hak ve özgürlüğünü ifade eden bir motiftir.
4. (Ve halkını oradan çıkarmak).
İnsanları haksız yere yurtlarından çıkarmak da karşı çıkılması gereken bir zulümdür. Yüce Allah bu fiili işleyenlere Tevrat ve Kur'an'da; dünya hayatında rüsvaylık, ahirette de şiddetli bir azap vereceğini beyan etmektedir [Bakara/85]. Hac/39'da ise böyle bir zulme karşı savaşmaya izin vermektedir.
İnsanları Allah yolundan engellemek, Allah'ı inkar etmek, Mescid-i Haram'dan menetmek, yani ibadet ve öğretim hakkına mani olmak, insanları haksız yere vatanlarından çıkarmak; savaşm yasak olduğu aylarda savaşma günahından daha büyük günahtır.
5. (Fitne, adam öldürmekten daha büyük bir günahtır).
Toplumun düzenini bozmak için insanların arasına fitne sokmak, tefrika yaratmak; toplumun bütünlüğünü, birlik ve beraberliğini zayıflatacak şekilde ayrılıklara düşürmek, ferdî manada öldürmekten daha tehlikelidir; çünkü tüm toplumu ölüme götürmektedir.
Onun içindir ki Yüce Allah ayetin bu kısmında, fitnenin ölümden daha tehlikeli olduğunu beyan etmiş ve fitnenin ortadan kaldırılması için haram aylarda savaşa izin vermiştir.
Böylece Yüce Allah sosyolojik bir analiz yapmakta; toplumsal hayat için tehlikeli oluşumlara dikkat çekmektedir. Fitne bir toplum için sosyal bir depremi andırmakta; bütün sosyal ilişkileri çürütmekte; geri dönüşü olmayan manevî yoksulluğa götürmektedir.
6. (Güçleri yetse, dininizden döndürünce-ye kadar sizinle savaşmaktan vazgeçmeyeceklerdir).
Yüce Allah, saldırmazlık örfünü bozan düşmanların amaçlarına ve bu uğurdaki çalışmalarına dikkat çekmektedir. Ateistlerin en büyük amacı, mü'minleri inançlanndan/dinlerinden döndürmektir. Bu amaç onlar için bir tutku halini aldığı için Yüce Allah ayette (devam ederler, vazgeçmezler) ifadesini kullanmaktadır.
Onların bu tutkusu öncelikle kalplerinde mayalanıp oluşmaya başlar, sonra da silaha sarılarak savaşa girişirler. Demek ki, onların kalplerinde kök salan bu tutku, meyvelerini savaşla-öldürmekle vermektedir. Allah Teala, bu düşmanlığın boyutunu şöyle beyan etmektedir:
Onlar sizi yoldan çıkartmak için ellerinden gelen hiçbir çabayı esirgemezler ve sizi sıkıntıda görmekten hoşlanırlar. Kin ve öfkeleri ağızlarından taşmakta, kalplerinde sakladıkları kin ve öfke ise daha da büyüktür. Aklınızı kullanası-mz diye işaretleri size açıkça bildirdik. [Âl-i Imran/118]
Kendi başlarına kalınca size karşı öfkelerinden parmaklarını ısırırlar. [Âl-i İmran/119]
Eğer bir iyilikle karşılaşırsanız bu onları üzer, başmıza bir kötülük gelince de
memnun olurlar. [Âl-i İmran/120]
Görüldüğü gibi önce yoldan çıkarma niyeti ve gayreti, sonra ağızlardan dökülen kin-öfke ve kalplerinde besledikleri daha büyük kin-öfke, -öyle bir öfke ki parmaklan ısırmaya kadar uzanmakta- inananlara gelen iyilikten ötürü üzülmek ve kötülükten dolayı da sevinmek gibi korkunç bir düşmanlığa dönüşmektedir. Allah Teala bu tip insanların -güçleri yettiği takdirde-müslümanları dinlerinden döndürecek kadar ileri gideceklerini bildirmektedir.
Bu altı neden, saldırmazlık örfünü ihlal etmekte, savaşmanm yasak ve büyük günah olduğu aylarda savaşı meşru hale getirmektedir. Aslında inançsız insanların yaptıkları bu eylemler savaşın kendisidir. Allah yolundan menetmek, Allah'ı inkar etmek; Allah'a açılan bir savaş cephesi; ibadeti engellemek, halkı vatanından çıkarmak, toplumda bozgunculuk yapmak, dinlerinden döndürmek için baskı yapmak da mü'minlere açılan bir savaş cephesidir. Ateistlerin bu iki cephede savaş vermeleri ve zafere ulaşmaları mümkün değildir. Yüce Allah onların zafere ulaşmalarını engelleyecek önemli silahlan da göstermektedir.
Âl-i İmran/118 ayeti, aklı kullanmaya dikkat çekerek sona ermektedir. Düşmana karşı en büyük silah aklı kullanmakta Akıl düşmanın niyetini, gayretini, amacını ve içinde sakladığı kini anlamak için etkili bir silahtır. Bir diğer önemli silah da Allah'ın dinine arka çıkmaktır. Allah'ın dinine arka çıkmanın önemli bir silah olduğuna işaret eden ayet şöyledir:
Muhakkak ki Allah, O'nun davasına arka çıkanlara yardım edecektir. [Hac/40]
Allah'ın yardımını alacak kadar Allah'ın davasına sahip çıkmak, en büyük silaha sahip olmak demektir. Yüce Allah'ın verdiği bu bilgilere rağmen müs-lümanlar kafirlerin etkisi altına kalır da dinlerini değiştirirlerse, ne duruma düşeceklerini Yüce Allah ayetin devamında beyan etmektedir:
Sizden kim, dininden döner ve kafir olarak ölürse, onların yaptıkları işler dün. Onlar cehstmemer ve orada devamlı kalırlar.
Önceki bölümleriyle bu bölüm arasında bir bağlantı kurduğumuzda şu neticeye ulaşmamız mümkün olur: Ateistlerin açtıkları savaş bir din ve iman savaşı, bir kültür savaşıdır. Kur'an'ın indiği dönemde de böyle idi; bugün de böyledir.
Kültür mücadelesi, kitle haberleşme vasıtalarıyla belli bir kültürün ezici üstünlüğü ile devam ederken; dinî nedenlerle yapılan savaşlar da -galip ile mağlup belli olmadan- devam etmektedir. Yüce Allah, ateistlerin etkisi altında kalıp dinini değiştirenlerin amellerinin boşa gideceğini bildirmiştir. Amellerin boşa gitmesi, Allah tarafından değerlendirilmeye tâbi tutulmamasıdır. Mücadeleden yılarak küfre döneni çok acı bir netice beklemekte: ebediyyen cehennemde kalmak.
İşte Yüce Allah böyle acı bir akıbete maruz kalmamaları için müslümanlan uyarmakta ve bilgilendirmekte; cehennem yaranı olmamaları için almaları gereken tedbirleri, savaşın nedenlerini ve düşmanın niyetini net bir şekilde ortaya koymaktadır. Bu durum eğitimin evrensel kanununu hayata geçirmekten başka bir şey değildir. Bir eğitim sistemi, toplumun fertlerine dost ve düşmanını tanıtmalıdır. Bu yapılmadıkça eğitim, amacına ulaşmış sayılamaz. Allah Teala dost ve düşmanlarını tanıtmak, onların tesiri altında kalmanın kötü akıbetini haber vermek suretiyle caydırma metodunu kullanarak müslü-manları eğitmektedir.
îrtidat eden kimseler, dünya ve ahiretlerini cehenneme çevirmektedirler. İman-küfür mücadelesinden mağlup çıkanların amellerinin değerlendirmeye tâbi tutulmayacağı için, dünya ve ahirette hiçbir fayda temin edemeyeceklerdir. [29]
Allah'ın Rahmetini Kimler Umabilir?
218. Şüphe yok ki, iman etmiş olanlar, zulüm ve kötülük diyarından uzaklaşanlar ve Allah yolunda üstün bir gayretle mücadele verenler, işte ancak onlar Allah'ın rahmetini umabilirler. Allah çok affedici ve merhamet sahibidir.
Bu ayetin eksen kavramı, Allah'ın rahmetini ummaktır. Allah'ın rahmetini ummanın hangi şartlara bağlı olduğunu da açıklayan ayet, bu şartlan önem sırasına göre sıralamaktadır. Birinci şart, diğerlerinin olmazsa olmazını teşkil etmektedir. Şimdi bu şartlan kısaca açıklayarak, onların Allah'ın rahmetine vesile oluşlarını izah edebiliriz.
1. (Şüphesiz iman edenler).
İman, gönülde meydana gelen radikal değişimin adıdır. İman olmadan hiçbir amelin değeri olmadığı için, Allah katında değerlendirmeye tâbi tutulmayacaktır. İman, inanç duygusunun objesini bulup ona doğru akmasıdır. Yaratıcısının bilgisine ulaşan insanın O'na gönülden bağlanmasıdır.
Ayetin bu kısmında iman kelimesinden önce (ellezine) lafzı yer almaktadır. Umumilik ifade eden bu lafız, kıyamete kadar gelecek olan iman sahiplerini kapsamına almaktadır. Diğer taraftan ayetin başında yer alan ve pekiştirmek için kullanılan il (inne) de, rahmet umudunun kesinliğini ifade etmektedir.
Demek ki, Allah'ın rahmetini ummaya götüren basamakların ilkini iman teşkil etmektedir. İman basamağını tırmanamayanlar, umuda varamazlar.
2. (Allah yolunda hicret edenler).
Ha-ce-re kelimesi başka bir memlekete yerleşmek niyetiyle vatanını ter-ketmek; birbirinden ayırmak, tefrik etmek, bir cismi meydana getiren unsurları birbirinden ayırmak, ayrı yaşamak, dünyadan ayrılmak, bir teşkilattan ayrılmak, uzak kalmak, alakasını kesmek, ümidini kesmek, vazgeçmek, sakınmak, hukukundan vazgeçmek, feragat etmek, hizmetinden ayrılmak, feshetmek, teşvik etmek, saçma laf konuşmak, kaçmak; oruç halindeyken cinsî münasebetten uzak durmak, dostluğu kesmek anlamlarına gelmektedir.
(hacire) kalıbından alındığında öğle sıcağı, öğle vakti manalarına gelir.
(hicâr) kalıbından alındığında kiriş, taç, devenin bileğine bağlanan ip anlamını ifade eder. [30]
Hecr Kelimesinin Kur'an'daki Manaları:
(hecr) kötü söz demektir. Bu kelime Kur'an'da şu manalarda kullanılmaktadır:
1. Saçma laf konuşmak
(Büyüklük taslayarak, gecelerinizi saçma laflar konuşarak geçiliyordunuz). [Mü'minun/67]
İnsanı insandan ayırdığı için kötü söze hecr denmiştir. Allah'ın ayetlerine sırt dönen, kibirlenen ve geceleri saçma laflar konuşan kimselerin hali Mü'minun/66'da bu kavramla ifade edilmiştir; zira bu laflar, onları hem Allah'tan, hem de Kur'an'dan uzaklaştırmıştır.
Kötü laf ve saçma söz itici, kinci, uzaklaştırıcı olması hasebiyle birlik ve beraberliği parçalayıcıdır. İşte bu nedenlerden dolayı hicret denmiştir.
Furkan/30'da da aynı manaya gelmektedir:
(Kavmim bu Kur'an'ı hezeyan saydı). Yani saçma, aslı olmayan, hakikatle ilişkisi bulunmayan bir söz olarak nitelendirdiler. Aslında mehcur kelimesi 'terketmek' anlamına da gelir. Beğenilmeyen, değer verilmeyen, kötü ve boş olarak kabul edilen bir söz terkedilir. Burada boş söz ile terketmek, bu anlamda bir araya gelmektedir. Hz. Peygamber bir hadisinde şöyle buyurmuştur:
(vela tekûlû hucren=kötü söz söylemeyin).[31]
2. Kötü şeyleri terketmek
Müddessir/5'te, kötü alışkanlıkları terketmek, kötülüklerden uzak durmak manasına geldiğini görüyoruz:
(Bütün pisliklerden kaçın).
Bunun diğer bir anlamı da, "kötü şeyleri tamamen terket" demektir.
Ayetin muhatabının Hz. Peygamber olduğunu varsayarsak ibareye, "kötü alışkanlıkları terket" manasını veremeyiz; ama ayetin muhatabının Rasulul-lah dışındaki insanlar olduğunu kabul ettiğimizde, kötü alışkanlıklarınızı ter-kedip o pisliklerden kurtulun anlamını ifade ettiğini söyleyebiliriz. Bu aynı zamanda, kendinde olmayan ve fakat dışarıda olan pisliklere bulaşmaktan kaçınma manasına da gelmektedir.
3. Uzak durmak
Doğru yola davet edince, babasının Hz. İbrahim'e söylediği bir cümle içinde de bu kelime kullanılmaktadır:
(Haydi bir süre benden uzak dur). [Meryem/46]
4. Ayrılmak
Müşriklerin Hz. Peygamber'e gösterdiği olumsuz ve ağır tepkiye karşı, ne yapması gerektiğini Yüce Allah ona bildirirken bu kavramı kullanmıştır:
(Onların söylediklerine katlan ve onlardan güzellikle ayni). [Müzzemmil/10]
Olumsuz tepkinin meydana getirdiği ayrılığı ifade etmektedir. Bu ayrılık, eğitimin çok önemli bir metodunu oluşturmaktadır.
5. Yalnız bırakmak
Yine bu kavram, kocanın, serkeşlik eden karısını terbiye maksadıyla yatağını ayırması, onu yalnız bırakması manasında da kullanılmaktadır:
Bunun, nasihatin fayda vermediği serkeşlik eden kadına karşı -eğitim amaçlı- bir uygulama olduğu açıktır.
6. Gelmek
Hicret edilen yere ulaşmayı ifade etmek için de kullanılmaktadır: l&O&Stâk (Kendilerine gelenlerin hepsini severler). [Haşr/9] j\ (ila) cer harfi ile kullanılınca 'gelmek' anlamını ifade eder.
7. Dönmek
Yine (ila) cer harfi ile kullanıldığında 'dönmek' manasına da gelmektedir:
("Ben Rabbime döneceğim" dedi). [Ankebut/26] h. Terketmek
Uğranan zulüm nedeniyle vatanım terkedip başka yere yerleşmeyi ifade etmek için de kullanılmaktadır. [Bakara/218]
Allah uğruna, O'nun yolunda ve O'nun için yapıldığında manevî bir anlam kazanarak "hicret etmek" anlamına gelmektedir. İnançlarından dolayı baskıya maruz kalan insanların Allah için vatanlarını terketmelerini Yüce Allah, -yorumunu yapmakta olduğumuz ayette- imandan sonra ikincil bir ibadet olarak kabul etmektedir. Allah'ın rahmetini ummanın ikinci basamağını teşkil eden bu fedakarlık aynı zamanda Allah'a olan imanın çok önemli bir göstergesidir.
Tefsirini yapmakta olduğumuz ayetteki hicret kavramını, sadece bir yerden başka bir yere 'göçetmek' manasına almamalıyız. Hicrete psikolojik bir mana da yüklememiz mümkündür: İman etmeden önce nefis ülkesini vatan edinen insan veya insanların, nefis ülkesinden gönül ve akıl ülkesine hicret etmesidir. Zaten bu hicret gerçekleşmeden öteki hicretin gerçekleşmesi mümkün değildir. Nefis ülkesini yurt tutan şeytan, insana ağır baskılar uygulamakta, entrikalarla yaklaşmaktadır. İman insanı o diyardan kurtarıp güven, sevgi, düşünce ve bilinç ülkeleri olan beyin ve gönül ülkesine hicret ettirmektedir. Bu tür hicret, hicretin en önemli basamağını teşkil etmektedir. Din eğitiminin ana hedefi insanları akıl ve gönül ülkesine hicret ettirmek olmalı ve ancak bunu gerçekleştirdiğinde kendini başarılı saymalıdır.
Hicretin, sosyal ahlâk açısından ihtiva ettiği bir manası daha vardır ki o da, kötü alışkanlıklardan, kötü ortamdan iyi alışkanlıklara, iyi ortama hicret etmektir. Ahlâksızlık diyarını terkedip iyiler diyarına göçmek de bir büyük hicrettir. Onun içindir ki Yüce Allah (Pislikleri terket) buyurmuştur.
İnsanı, nefis ülkesinden hicret ettiren imandır; ahlâksızlık diyarından hicret ettiren ise iradedir. İman ile irade buluşunca, ikinci hicret de tamamlanmış olmaktadır.
Diğer bir hicret de, bilginin meydana getirdiği hicrettir. Cehalet ülkesinden aydınlık ülkesine gitmek de bir hicrettir, belki de hicretlerin en büyüğüdür. Aydınlık ülkesine yapılan hicret hem çok zor, hem de çok yavaş seyreden bir yapıya sahiptir. Cehaletin insanları boğan kara bulutlarından kurtulup, aydınlık ülkesine hicret etmek, ancak bilgi gibi çok büyük bir değerin işidir. Bilginin elde edilmesi çok zaman almakta ve çok ağır işlemektedir. Akıl güneşinin doğduğu bu aydınlık ülkesine hicret etmek, çok büyük bir kurtuluş ve çok büyük bir saadettir.
Demek ki Kur'an, akıl, düşünce, iman, irade ve bilgi ile insanı nefis, cehalet ve ahlâksızlık ülkesinden alıp aydınlık ülkesine hicret ettirerek insanlığın hayatında kökten bir değişim meydana getirmektedir. İşte Peygamberimizin Mekke'den Medine'ye olan hicreti bunlar vasıtasıyla gerçekleşmiştir. Bu hicrete, sadece bir göç olarak bakmak doğru değildir; zira o, cehalet ülkesinden Kur'an'm, aklın, bilginin, iman ve iradenin oluşturduğu aydınlık ülkesine yapılan bir hicrettir.
Keza İsrailoğullan'nın Mısır'dan çıkışı da kölelik ve zulüm ülkesinden hürriyet ve aydınlık ülkesine hicreti ifade etmektedir. Artık insanine bir daha kölelik, baskı, zulüm, hukuksuzluk ve cehalet ülkesinden göç etmek durumunda kalmamak için akıl, bilgi, iman ve hukuk ile yaşamayı öğrenmeli ve o aydınlık ülkenin vatandaşı olma onurunu tatmalıdır. İşte ilahî bilgi denen Kur'an'ın amacı dünyayı akıl, hukuk ve bilgi ülkesi haline getirmektir. İnsanlık cehaletin, bağnazlığın, zulmün, azgınlığın, sömürü ve hürriyetsizliğin hakim olmaması için olanca gücünü sarfetmelidir. Tüm eğitimciler bu erdemlere sevdalı olmalı ve bu erdemleri aşılamak için hırsla çalışmalı ve insanlığı Allah'a yaraşır bir topluluk haline getirmelidir.
Bu sevda, bu tutku ve bu gayret içinde olan insanlar Allah'ın rahmetini ummanın ikinci basamağına yükselmiş demektir.
3. (Allah yolunda üstün gayret gösterenler). [32]
Cehede Kelimesinin Kur'an'daki Kullanımı:
Ayetin bu kısmında yer alan ve "üstün gayret" manası verdiğimiz (cehede) kelimesi, ce-he-de fiil kalıbından alındığında gayret etmek, çalışmak, üstün gayret göstermek, uğraşmak, zahmet çekmek, gücünün üstünde bir çalışma yapmak, tahammülünden fazla iş görmek, yorgunluk vermek, kuvvetini tüketmek, savaşmak, yorulmak, bir şeyin üzerine konsantre olmak, beynini bir şeyin üzerine yoğunlaştırmak, içtihat etmek manalarına gelmektedir.
Cehd şeklinde okununca 'meşakkat'; cuhd şeklinde okununca 'güç' manalarına gelmektedir. [33]
Cehede Kelimesinin Kur'an'daki Manaları:
1. Zorlamak
Bir kimseyi, olumsuz bir iş yapmaya zorlamak anlamında kullanılmasına örnek:
(Eğer onlar seni, hakkında bilgin olmayan bir şeyi bana ortak koşman için zorlarlarsa...) [Ankebut/8; Lokman/15]
2. Üstün gayret göstermek
(Ama davamız uğruna üstün gayret gösterenleri, Bize varan yollara mutlaka yöneltiriz. Kuşkusuz Allah, iyilik yapanlarla beraberdir). [Ankebut/69]
Buradaki cihad kavramı, fiil halinde gelmiş olmakla birlikte savaşmayı değil, Allah uğrunda gösterilen üstün gayreti ifade etmektedir. Ayetin devamındaki (sübül=yollai) kelimesinden hareketle buradaki cihad kavraminin, Allah'a giden yollan bulmak için gösterilen üstün gayreti ifade ettiğini söyleyebiliriz. Bütün ırmakların, nehir ve derelerin hep denize aktığı gibi; bütün olumlu gayretler, ibadetler, düşünceler ve aklî faaliyetler de hep Allah'a doğru gider ve Allah'ın yollarını oluştururlar. Aklını, düşüncesini, bilgisini, sevgisini, iman ve ibadetlerini Allah'a doğru akıtmaya Yüce Allah "Üstün gayret sarfetmek" demektedir. Bu gayret (cihad) bir eğitim faaliyetine işaret etmektedir.
3. Savaşmak
Allah'a ve Peygamberine inanır ve Allah yolunda malınız ve canınızla savaşırsanız, bu sizin kendi iyiliğinizedir, keşke bilseydiniz. [Saf/11]
Malı ve canıyla Allah yolunda savaşmak, O'nun insanlığa sunduğu evrensel değerleri korumak için mücadele etmek çok büyük bir erdemdir. Kavram, yorumunu yapmakta olduğumuz Bakara/218'de de bu anlamda kullanılmaktadır:
(Allah'a bütün güçleriyle yemin ettiler). [Maide/53]
Allah'a yemin ederken, yeminin önemli bir özelliğini ifade etmekte, insanın yeminindeki kararlılığını göstermektedir.
4. Direnç göstermek
Yüce Allah, Kur'an'a ve Peygamber'e aşın tepki gösteren kafirlere karşı nasıl bir tavır takınacağını Peygamber'e anlatırken, cihad kelimesini kullanmaktadır:
(Kafirlere boyun eğme ve Kur'an ile onlara karşı bütün gücünü ortaya koyarak büyük bir direnç ve çaba göster). [Fur-kan/52]
Allah Teala -hem emir, hem de isim kalıbında geçen- bu ayetteki cihadın, Kur'an ile yapılmasını istemektedir. Kur'an ile savaş yapılamayacağına göre, buradaki cihad kavramı, Kur'an ile onlan yola getirmek için sarfedilen gayreti, harcanan çabayı ve onlann tecavüzlerine karşı gösterilen direnci ifade etmektedir.
Demek ki, Yüce Allah cihadın Kur'an ile yapılmasını istemektedir. Kur'an doğru anlaşılır ve doğru anlatılırsa, en büyük cihad yapılıyor demektir. Yukanda zikrettiğimiz ayette onun için 'büyük cihad' kavramı kullanılmıştır. İctihad ile 'savaşmak' manasına gelen cihad arasında mana yakınlığı vardır. İctihad, bütün gücünü sarfederek düşünmek, cehaletle savaşmaktır. Harp meydanında düşmana karşı kıtal ne ise, ilim meydanında cehalete karşı ictihad da odur. Her ikisi de insanlığın yararınadır.
Zahirî düşmanla savaşmak, şeytanla savaşmak, nefisle savaşmak ve nihayet cehaletle savaşmak cihadın çeşitli boyutlarım göstermektedir. Bu savaşlardan en zoru nefisle olan savaştır. Çünkü nefis, insanın kendi safında yer almaktadır. Kendi safında yer alan nefisle cihad etmek, Peygamberimizin ifadesiyle 'büyük cihad'tır. Bundan sonra cehalet, şeytan ve dış düşmanlar gelmektedir.
Hz. Peygamber mücahidi şöyle tanımlamaktadır:
Asıl mücahid, Allah'a itaat etme hususunda nefsi ile cihad edendir.[34]
Allah'a itaat etmekle, nefsin istekleri ters yönde çalışır. Nefse baskı yaparak, Allah'ın emirlerini öne almak, gerçekten üstün bir gayret gerektirir.
Hac/78'deki cihad kavramı; düşman, şeytan, nefis ve cehalet ile savaşmayı kapsamaktadır.
(Allah uğrunda hakkıyla cihad edin).
Bu ayette hem emir, hem de isim olarak yer alan cihad kavramının yanında hak kavramı da bulunmakta ve Allah yolunda gösterilecek en zorlu, en üstün ve en yorucu çabayı ifade etmektedir.
İyinin düşmanları olan şeytan, nefis ve cehalet Allah'a giden yolu tıkamakta, insanlığın ufkunu karartarak yücelmesini önlemektedir. İşte bu yolu tıkayan engelleri kaldırmak, Allah yolunda sarfedilen üstün bir gayrettir. Bu cihadın silahı Kur'an, bilgi, sevgi, merhamet ve eğitimdir. Allah'a inanan insanlar bu silahlan kullanarak, Allah yolunda en zorlu ve en meşakkatli faaliyetlere girişirler ve girişmelidirler.
Zorlamak, üstün gayret göstermek, savaşmak ve direnç göstermek mana-lanyla cihad, bir eğitim sistemidir. Yorumunu yapmakta olduğumuz ayetin birinci bölümünde üç eylem yer almaktadır: iman, hicret ve cihad. İman gönlün eylemi, cihad beynin eylemi, hicret de nefis ülkesinden göçün eylemidir. İctihad eden beyin, bilgi üreteceği için cehaletle mücadeleyi kolaylaştıracaktır. İman da inkar psikolojisi ile mücadeleyi kolaylaştırır. Beynin cihadı, aklın faaliyeti ile olduğuna göre, gönlün cihadı da imanla olacaktır. Hicret ise nefis ülkesinden ayrılan insanın, beyin ve gönül ülkesine sığınması; onlardan yardım dilemesidir.
Bu üç eylemi gerçekleştiren insanlara önemli bir ödül vardır. İşte ayetin ikinci kısmı bunu beyan etmektedir: [35]
Recâ Kelimesinin Anlamları:
4. (İşte bunlar Allah'ın rahmetini umarlar).
Ayetin bu kısmında yer alan ve bizim 'umarlar' anlamını verdiğimiz (yercûne) kelimesi sözlükte şu manalara gelmektedir: Ümit etmek, beklemek, ummak, arzu etmek, istemek, rica etmek, istirham etmek, yalvarmak, hoş görüsüne sığınmak, hürmetten dolayı korkmak. [36]
Recâ Kelimesinin Kur'an'daki Manaları:
a. Beklemek
Sen, bu kitabın sana vahyolunacağını beklemiyordun. [Kasas/86]
Burada 'beklemek' manasını verdiğimiz (tercû) kelimesine 'ümit etmezdin' anlamını vermek de mümkündür; ama biz 'beklenti' manasını uygun bulduk.
b. Ümit etmek
Kur'an'ın pek çok ayetinde bu anlama gelmektedir. Bunlardan biri de Nisa/104 ayetidir:
(Ama siz, Allah'tan onların ümit etmediklerini ümit ediyorsunuz).
Cenab-ı Hak savaşta kafirlerin de müslümanlar kadar sıkıntı çektiklerini, buna karşın müslümanlann Allah'tan, kafirlerin ümit etmediklerini ümit ettiklerini ifade etmektedir. Çünkü Allah'tan bir şey ümit etmek iman işidir. Demek ki, ümitle iman arasında sıkı bir bağ vardır.
c. Kabul etmek
Allah'ın bir sıfatı ile ilgili olarak kullanılınca, 'kabul etmek/etmemek' anlamına gelir:
(Size ne oluyor ki, Allah'ın büyüklüğünü kabul etmiyorsunuz!) [Nuh/13]
Kabullenme, olumsuz olarak alınırsa, reddetmek manası da verilebilir. Ayetteki 1£şA (la tercûne) ibaresine 'korkmuyorsunuz' anlamını vermek de mümkündür. O zaman ayetin manası şöyle olur: "Size ne oluyor ki, Allah'ın büyüklüğünden korkmuyorsunuz!" Bu manalardan birini öne çıkarmak gerekirse, 'kabullenmek' anlamını tercih etmek bize daha doğru gelmektedir. Çünkü ümitten önce kabullenmek vardır. Kabul edilmeyen bir şeyde ümit olmaz.
d. İhtiyaç duymak
İsra/28'de 'ümit etmek' manasına gelen (tercu) kelimesi, 'ihtiyaç duymak' anlamına da gelir:
(Ve eğer sen de Rabbinin katından ihtiyaç duyduğun bir rahmeti arama çabası içinde olduğundan dolayı ihtiyaç sahiplerine ilgisiz kalmak zorunda isen, o zaman hiç değilse, onlara yumuşak söz söyle). [İsra/28]
Bu kelimeye yukarıdaki gibi 'beklemek' ve 'ümit etmek' manalarını verebileceğimiz gibi 'ihtiyaç duymak' anlamını da verebiliriz. İhtiyacın olmadığı yerde, beklenti doğmaz ve ümit de ortaya çıkmaz. Manaların arka basamağına gidip ayetteki (ibtiğâ) kelimesiyle bağlantı kurunca 'ihtiyaç duyma' manasını verdik. Çünkü AZ^l (ibtiğâ), ihtiyaç duyulan şeyi arayıp bulmak veya ihtiyacı gidermek için yapılan bir eylemdir.
e. Alıkoymak
A 'raf/111 'de emir kalıbında yer alan bu kavram, bir insanı bekletmek ma-, nasında 'alıkoymak' anlamına gelmektedir:
(Dediler ki: "Onu ve kardeşini alıkoy"). Şuara/36'da da aynı manaya gelmektedir.
f. Umut
Bu kavram, kendisi hakkında umut beslenen kişi için de kullanılmaktadır:
(Dediler ki: "Ey Salih! Sen bundan önce aramızda büyük umut beslenen biri idin). [Hud/62]
Bu ayette (recâ) fiili (mercuvven) kalıbında alınmıştır. g. Bırakmak
(recâ) kelimesi, çoğul halinde (mürcevne) kalıbından alınınca 'bırakılmak' anlamına gelir:
Diğer bir grup da Allah'ın emrine bırakılmışlardı. [Tevbe/106] h. Taraf
(recâ) kelimesi, çoğul olarak .(ercâ') kalıbından alınınca 'etraf anlamına gelir:
(Ve melekler onun etrafında olacaklardır). [Hâkka/17] i. Korkmak
İsfehanî Nuh/l3'te geçen (mâ-lekum lâ tercûne lillâhi vekâran) ibaresine, "Size ne oluyor ki, Allah'ın azametinden korkmuyorsunuz?" şeklinde mana vermek suretiyle, kavrama 'korku' anlamını yüklemiştir.
Kısaca diyebiliriz ki: Beklemek, ümit etmek, kabullenmek, ihtiyaç duymak, alıkoymak, umut vaadetmek ve korkmak manalanyla reca kavramı, insanın bütün psikolojisini her yönü ile kapsadığı için 'taraf manasında yoğunlaşmaktadır. İman edip Allah için hicret ve cihad eden insanın umudu, tüm psikolojisini kaplamıştır.
İnsanların umutlarını hayal olmaktan çıkarıp gerçeklik alemine getirecek olan amelleri bu ayette sıralayan Yüce Allah, umudun gerçeği nasıl takip edeceğine işaret etmektedir. Allah'ın rahmetini ümit etmek de, bu ümidin gerçekleşmesi de insanın eylemlerine bağlıdır. Nefis ülkesinden, akıl ve gönül ülkesine hicret edince, boşalan yeri Allah'ın rahmetine olan ümit dolduracaktır.
Cehalet, şeytan, düşman ve nefisle mücadele etmenin en önemli sonucu, Allah'ın rahmetine olan umuttur. Cehaletin bulunduğu yerde, şeytanın etkisini hissettirdiği bir psikolojik yapıda, sosyal değerlerin müdafaa edilmediği toplumda ve nefisle mücadeleyi sürdüremeyen bir şahsiyette umut ışıklan sönmüş demektir. Yüce Allah Bakara/218'de, Allah'ın rahmetinden ümitvar olmanın hangi şartlara bağlı olduğunu beyan etmektedir. 'Umut', hayalde değil insanın eylemlerinde yer almaktadır.
5. (Allah affedicidir ve merhamet sahibidir).
Allah Teala ayetin sonunda gafur-rahim sıfatlarını zikretmekle, çok önemli bir gerçeğe işaret etmektedir: İman ettikten sonra, hicret ve cihad gibi önemli ve ağır görevleri yerine getirme hususunda insanlar ihmal gösterebilecekleri gibi, hata da yapabilirler. İşte o anda Yüce Allah, gafur-rahim sıfatlarını devreye sokmaktadır.
İnsanlar da başkalarının eksiklik ve hatalarına karşı af ve merhametle muamele etmeyi ahlâk edinmeli ve böylece dünyayı af ve merhamet denizine çevirmelidirler. Yüce Allah, rahmetinin hangi ameller için olduğunu beyan ederken, bu amelleri layıkıyla yerine getiremeyecek olanların çıkacağını da elbette ki biliyordu. Bu amellerde kusur ve eksiklik yapıldığında, çare af ve merhamet kapısında aranacaktaktır. [37]
İçki Ve Kumar:
219. Sana alkol ve kumar hakkında soruyorlar. De ki: "Her ikisinde de büyük bir günah ve insanlar için bir takım faydalar vardır. Ancak her ikisinin de günahı faydasından büyüktür". Yine sana iyilik yolunda ne harcayacaklarını soruyorlar. "'ihtiyaç fazlasını" de. Düşünesiniz diye Allah size ayetlerini böyle açıklıyor.
Bakara/217'de haram aylarda, yani saldırmazlık örfünün geçerli olduğu dört ayda savaşmanın hükmünü sormuşlardı. Burada ise alkol ve kumarın hükmünü soruyorlar. Artık insanlar, işledikleri fiilleri ve sahip oldukları sosyal müesseseleri sorgulayarak öğrenme yolunu tutmuşlardı. 219. ayetin, içki ve kumar konusunda sorulan sualleri cevaplandırmak için geldiği açıkça görülmektedir. Şimdi ayette yer alan kavramların açıklamalarını yaparak tefsire devam edebiliriz:
Lügatte (hamr) kapamak, örtmek, kaplamak, gizlemek, saklamak; mayalandırmak, maya ile kabartmak, ifsad etmek, bozmak, tahrik etmek, heyecanlandırmak, içine geçip yayılmak, istila etmek, karıştırmak, şaşkınlık hali, imtizaç etmek, işgal etmek, ele geçirmek, yakalamak, galip gelmek, hakkından gelmek, iltica etmek, eğlendirmek, avutmak, kin taşımak, bir kimseye kızmak, başı örtmek, fesat maksadı ile gizli ittifak yapmak, hileli tedbir, tuzak kurmak, dolap çevirmek, hilekarlık etmek, -isim kalıbından alınınca-alkollü içecek manalarına gelmektedir. [38]
Hamr Kelimesinin Kur'an'daki Manaları:
(hımar) kalıbından alınınca, kadının başını ve yüzünü örten örtü anlamını ifade eder.
Kelimenin Kur'an'daki manalarına gelince:
1. Yüce Allah, Muhammed/15 ayetinde muttakilere vaadettiği cennetteki ırmakları sayarken, bunlardan birinin (hamr) ırmağı olduğunu ifade etmektedir:
(İçene lezzet veren şaraptan ırmaklar).
Cennetteki bu 'şarap ırmağına' aslında 'şerbet ırmağı' demek gerekiyor. İçtiği zaman insana lezzet veren 'tatlı su' ırmağını ifade etmektedir. Dünyada içildiğinde insanı sarhoş eden alkol anlamına gelmemektedir. Kısaca, içene lezzet veren maddeye hamr denir.
2. İçki
İnsana sarhoşluk veren ve insanın şuurunu örten 'alkol' anlamını ifade etmektedir. İşte haram kılınan da budur.
(Biriniz efendisine içki sofrasında şakilik yapacak). [Yusuf/41]
Yorumunu yapmakta olduğumuz Bakara/219'da da bu anlamı ifade etmektedir.
3. Başörtüsü
Nur/31 ayetinde 'başörtüsü' anlamına gelmektedir:
(Başörtülerini yakalarının üstüne salsınlar).[39]
Hımar (başörtüsü) ile hamr (alkollü içki) 'örtmek' manasında birleşmektedir. Alkollü içki bilinci, başörtüsü de başı örttüğü için (hamr) adını almaktadır.
4. Şeytanın pisliği
Yüce Allah Maide/90 ayetinde alkollü içkiyi, kuman, dikili taşlan, fal ve şans oklannı şeytanın pisliği olarak nitelendirmektedir.
'Kanştırmak' manası ile hamr (alkollü içki), insanların ilişkilerini kanş-tırmadan önce, insanın bilincini kanştınp alt-üst etmektedir. Psikolojik yapısı alt-üst olan bir insanın bütün sosyal ilişkileri de alt-üst olmaktadır.
'İşgal etmek' anlamı ile hamr (alkollü içki), insanın bilincini işgal etmekte, iradesini elinden almakta, erdemli davranışlan üreten ne varsa hepsinin yerine geçmektedir.
Bunun yanısıra 'ele geçirmek' manasına da gelen hamr, insanın beyin güçlerini işgal edip ele geçirmekte, akıl alanını şuur altının işgal edip ele geçirmesi eylemini ifade etmektedir.
'Birine kızmak' manası ile (hamr), insanlar arasına kin ve düşmanlık sokmaktadır. Maide/91'de bu manada kullanılmaktadır:
Şeytan içki ve kumar yoluyla ancak aranıza düşmanlık ve kin sokar.
Hamr'm diğer bir anlamı da 'avutmak'tır. Avutmak, insanı gerçekleri görmekten alıkoyarak olumlu iş yapmasını engeller. 'Kabartmak' manası ile bir araya getirilince insanın benliğini, gururunu kabartarak Allah'a ibadet yapmasını engelleme eylemini ifade eder. Nitekim Allah Teala hamr'm (alkolün), insanın iyi amel işlemesini engellediğini ifade etmektedir:
(Sizi Allah'ı anmaktan ve namazdan alıkor). [Maide/91] İçki insanın bütün kabiliyetlerini, iyi duygulannı devre dışı bıraktırarak iyi eylemler üretmesini engeller ve insan ilişkilerini bozar.
(ha-me-ra) kalıbından alındığında 'entrika çevirmek' manasına gelir. İnsanın bütün erdemlerini yok ettiği, sağlığını bozduğu için alkol, entrika manasını kazanmaktadır. Hamr'da, insanın biyolojik ve psikolojik yapısını bozmak manası da vardır. Önceleri hamr kelimesi 'şarap' olarak tercüme edilirdi. Eski çağlarda, şaraptan başka içki çeşidi olmadığı için bu manayı verenler mazur görülebilir, ama günümüzde içki çeşitleri çoğalmıştır. Halbuki hamr kelimesine 'alkol' manası verilseydi, şarabın dışındaki içkilerin haram olup olmadığı tartışmasına girilmemiş olurdu.
Artık hamr kelimesinin anlamı gittikçe genişlemekte, kokain, eroin ve esrar gibi insana zarar veren uyuşturucu maddeleri de içine almaktadır. İnsanlar, vücudun ihtiyaç duyduğu alkol miktarını, meyveleri yerken tabii yolla elde etmektedirler. Kısaca diyebiliriz ki, Kur'an'da geçen hamr kelimesi tüm alkollü içkilerle birlikte uyuşturucu maddelerin hepsini de kapsamaktadır.
'Kumar' manasına gelen (meysir) kelimesi,(yesura) fiilinden türemiştir. 'İşi kolay olmak' anlamım ifade eden bu kelimenin kalıplan zengin olmak, hamile kadının kolay doğum yapması, hazırlamak, bolluk manalarına gelmektedir. Bu kelimenin (teyâsera) kalıbı, kumara konan devenin etini paylaşmayı ifade etmek için kullanılır. (yesura) kalıbı ise kumarbaz anlamına gelir.
Peki asıl manası 'kolay olmak' olan (yesura) kelimesinden (meysir=k\ımar) manası nasıl çıkmaktadır? Emek safredilmeden para kazandırması, parayı kolayca elden çıkartması hasebiyle kumara meysir denmektedir. Her iki kavramın ortak manası 'kolaylık'tır. Kolayca para kazandırması ve kaybettirmesi sebebiyle meysir kelimesinden türetilmiştir. Meysir (kumar) kavramı ile Yüce Allah emeksiz elde edilen kazancı yasaklamaktadır. [40]
İçki Ve Kumarın Zararları:
Alkol ile kumarın neden aynı ayet içinde bir arada değerlendirilmeye tâbi tutulduğu sorusuna da şu şekilde cevap verebiliriz: Her ikisi de insanda kötü alışkanlık meydana getirmektedir.
Alkollü içkiler insanın psikolojisini, bedenini tahrib ettiği gibi, parasmı da yok yere elinden çıkarmaktadır. Hiçbir değer elde etmeden parayı elden çıkartmaları, haram kılınmaları için yeterli bir sebeptir. Diğer taraftan alkol insanın maneviyatını ve bedenini tahrib etmekte; hayatın, bilinçsizce yaşanmasına neden olmaktadır.
Kumar da hemen hemen aynı zararlara sebep olmaktadır. İnsanın sinir sistemini alt-üst etmekte, boş yere parayı elden çıkartmakta ve zamanı öldürmektedir.
İçki ve kumar, kin ve düşmanlığı körüklemekte müşterek iş gördükleri için bir arada zikredilmektedirler.
Bir alışkanlık haline gelmesi halinde kumar, insanın mal ve ailesini rehin olarak vermesine sebep olabilir. Malını, ailesini sinir sistemini ve zamanını rehin alan kumar gibi; alkollü içkiler de insanın parasını, sıhhatini, bilinç ve zamanını rehin almaktadır.
(meysir) kelimesinden gelen ,1u (teyâsera) kelimesinin, kumara konan devenin kesilip etinin parçalanması ve dağıtılması anlamına geldiğini söylemiştik. Demek ki meysir (kumar), bir şeyi bölüştürmektir. Alkollü içkiler de insanın parasını, sıhhat ve zamanını bölüştürmektedirler. Bu anlamda da alkol ile kumar bir araya gelmektedirler. İnsanlar kumar ve içki nedeniyle nelerini bölüşmüyorlar ki! Demek ki kumarın asıl manası haksız bölüşüm-dür. Alkollü içkiler de bu manada kumar ile ortaktır. Kumara konan devenin kesilip etinin paylaşılması gibi, insan da kendi erdemlerini boğazlamakta, zamanım öldürmekte, sıhhatini katletmekte ve onları şeytana ve kötülük yuvalarına dağıtmaktadır. Kendi iradesini katleden, insanlarla ilişkilerini boğazlayan kumarcı ve içkiciler hem kendilerine ve hem de topluma ihanet etmektedirler.
Allah Teala içki ile kumarın insanları benzer yönde etkilediklerini beyan etmektedir:
Şeytan içki ve kumar yoluyla aranıza düşmanlık ve kin sokmak; sizi Allah'ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Artık vazgeçtiniz değil mi? [Ma-ide/91]
İçki ve kumar kin ve düşmanlıklara sebep olmakta; kin ve düşmanlık da ilişkileri bozup sosyal hayatı çürütmektedir. Ayrıca Allah'ı anmak, düşünmek ve hatırlamak, namazı kılmak gibi Allah ile olan ilişkileri de akamete uğratarak insanı kulluğun gereklerinden uzaklaştırmaktadır. Dikkat edilirse Ma-ide/91'de Yüce'Allah, önce içki ile kumarın insanlar arasında meydana getirdiği tahribata, sonra kendisi ile kullan arasında meydana getirdiği kopukluğa dikkat çekmektedir. Öyleyse içki ile kumar önce insanda kin ve düşmanlık duygusunu uyandırmakta, sonra da bu duyguların sosyal yapıya yayılmasını gerçekleştirmektedirler.
Onların bu etkinliği sadece psikolojik ve toplumsal boyutta kalmıyor; kulun Allah'a olan ibadetine de yansıyor. Yüce Allah içki ile kumarın zararlarını birkaç boyutlu olarak ele alıp açıklamaktadır. Bir taraftan zararlarını açıklıyor; diğer taraftan tiksindirmek metodunu kullanarak onların şeytanın pisliği olduğunu ifade ediyor. Maide/91 ayetinin sonunda da (Artık vazgeçtiniz değil mi?) buyuruyor.
Yüce Allah bu ayetleriyle eğitime evrensel bir metod kazandırmaktadır: İnsanları kötü bir alışkanlıktan vazgeçirmek için, o alışkanlığın zararlarını açıklamak gerekir. Bakara/219'da şu ifade yer alıyor:
(De ki: "Her ikisinde de büyük bir günah ve insanlar için bir takım faydalar vardır")[41]
İsm Kavramının Kapsamına Giren Durumlar:
Ayette geçen 2i (ism) kavramı, fiil kalıbında, yani (esime) olarak alındığında günah işlemek, hata etmek, yanılmak, ayağı kaymak; (esem) kalıbından alınınca günah, suç, kötü hareket, davranış bozukluğu, kabahat manalarını ifade etmektedir. Kur'an'da farklı kalıplarda yer alan ism (günah) kelimesinin kapsamına giren durumları ele alabiliriz:
1. Allah'a şirk koşmak ism'dir
Yüce Allah şirk koşmanın iftira olduğunu, iftiranın da ism yani günah olduğunu söylemektedir:
(Allah'a ortak koşan kimse büyük bir günah ile iftira etmiş olur). [Nisa/48]
Lokman/l3'te geçen (Doğrusu şirk, büyük bir zulümdür) ifade -sindeki zulm, Nisa/48'de ism (günah) olarak geçmektedir. Böylece şirkin, hem büyük bir zulüm, hem de büyük bir günah olduğu anlaşılmaktadır. Demek ki ism, aynı zamanda . Nisa/50'de de uydurulan yalanın Allah'a isnad edilmesinin, açık bir ism (günah) olduğu belirtilmektedir.
2. İhaneti huy edinmek
Yüce Allah, insanın kendisine ihanet etmesini ism (günah) olarak nitelendirmektedir:
Kendilerine ihanet edenleri savunma; çünkü Allah ihaneti huy edinmiş kimseleri sevmez. [Nisa/107]
İsm kelimesi, bu ayette esim kalıbında gelmiştir.
Kendine ihanet etmenin ne anlama geldiği, Nisa/l 08'de açıklanmaktadır: Allah'ı yanında hissetmeyip, geceleri entrikalar kurup, insanlardan çekinip Allah'tan çekinmeyen insanların işlediği günahtır. Sosyolojik açıdan açıklayacak olursak bu, sosyal kontrolü dikkate aldığı halde, ilahî kontrolü gözar-dı etmektir. Bu durumu Yüce Allah, insanın kendine ihaneti olarak görmektedir.
3. Kendi suçunu başkasına yüklemek
İşlediği suçu, başkasının üzerine yıkmak ism'dİT. Yüce Allah bu durumu ifade ederken, Nisa/l 12'de CLİ& (apaçık bir günah) tabirini kullanmaktadır.
4. Vasiyet hususunda yalan beyanda bulunmak
Vasiyet hususunda yalan beyanda bulunan kimse ism (günah) işlemiş olur. Maide/107'de bu konu ele alınmakta ve bunun zulüm olduğu söylenmektedir:
(Bu şahitlerin sonradan yalan söyleyerek bir günah kazandıkları anlaşılırsa, haklarına tecavüz ettikleri ölüye daha yakın olan iki kişi onların yerini alır).
5. İnananlara eziyet etmek
Yüce Allah Ahzab/58'de yapmadıkları bir şeyden dolayı inanan erkek ve kadınlara eziyet edenlerin, bir iftira ve apaçık bir günah yüklendiklerini ifade ederken ism terimini kullanmaktadır.
6. Vasiyeti değiştirmek
Bakara/l 81 'de de açıkladığımız üzere, yapılan vasiyeti değiştiren insan ism (günah) işlemiştir.
7. Şahitliği gizlemek
Yüce Allah, şahitliği gizleyeni günahkar kabul ettiği için, işlediği fiili de günah kabul etmektedir. Bu konuda şöyle buyurmaktadır:
Şahitliği gizlemeyin. Kim onu gizlerse, onun kalbi günahkardır. [Bakara/283]
Yüce Allah burada (âsim) kalıbından getirerek, kalple ilişkisini kurmaktadır. Kalbin günahkarlığından bahsederek, günaha yeni bir boyut getirmekte ve psikolojik bir açılımı gündeme taşımaktadır. Maide/106'da da şahitliği gizleyenlerin, günahkarlardan olacağı ifade edilmektedir.
8. Haksız yere cana kıymak, zina etmek
Allah Teala Furkan/68'de müslümanlan şirk, adam öldürme ve zinadan nehyetmektedir. Şirk konusunu -daha önce ele aldığımız için- burada incelemedik. Haksız yere cana kıymayı ve zina etmeyi ism (günah) kapsamına dahil etmektedir.
9. Faiz yemek
Cenab-ı Hak Bakara/276'da faiz yiyeni ve yemekte ısrar edeni iki vasıfla nitelendirmektedir: Nankörlükte ve günahta ısrar etmek. İşte bu ayette (esim) kavramı, günahta ısrar eden, tehlikeli, kötü ve habis kişiyi ifade etmektedir.
10. İyiliğe mani olmak
Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
(İyiliğe mani olan günahkar zorbaya). [Kalem/12] Allah Teala burada iyiliği engellemeyi günahkarlık ve zorbalık olarak nitelendirmektedir. (esîm) kavramını, günaha dadanmış, günahta ısrar eden ve aşmya kaçan, boğazına kadar günaha batan kişi olarak anlamak gerekir.
11. Ahireti inkar etmek
Mutaffifîn/11-12 ayetlerinde ceza gününü ancak günaha dalan kimselerin inkar edeceği söylenirken, yine *,Ş\ (esîm) kalıbından getirilmektedir, tşte bu ameller ism denen günahın kapsamına girmektedir. Bu eylemlerin her biri ism'dii (günahtır). Cenab-ı Allah neyin ism (günah) olduğunu açıklayarak insanları uyarmakta ve eğitimini bu şekilde gerçekleştirmektedir. Bu konuda Yüce Allah'ın insanlara sunduğu en önemli amaç, günahsız ya da günahı en az olan bir dünya oluşturarak, ahirette böyle bir ortam hazırlamaktır.
Dünya hayatında insanı cezbeden içki alemleri boş konuşmaya, saçmalıklara, yanlış hareket ve kararlara sebebiyet verir. İçkinin fazla kaçırılması ile çeşitli günahlar işlenir. Öteki dünyada cennete gitme hakkını kazananlar, bu dünyada içki alemlerine katılmadıkları için, orada karşılıklı cennet şarabından içecekler, ama asla sarhoş olmayacak ve günah işlemeyeceklerdir:
(Orada karşılıklı kadeh tokuştururlar, ama onda ne saçmalatma vardır, ne de günaha sokma). [Tur/23]
Cenab-ı Hak bu ayette (te'sîm) kelimesini kullanarak ahirette günaha sokacak içkinin olmadığını ifade etmiş, böylece içki ile günahın arasındaki ilişkiye dikkat çekmiştir.
İsm (günah) sadece eylemlerle değil, sözlerle de kazamlabilir. Vakıa/25'te yine Z& (te'sîm) kalıbından getirilmek suretiyle, günah ile duyma organı arasında bir irtibat kurulmaktadır:
(Orada boş bir söz ve günaha sokan bir laf işitmezler).
Demek ki içki ve kumar insanın bilinç ve iradesini ortadan kaldırınca, hem eylem, hem de söz ile insanın günah işlemesine vesile olabilmektedir. Onun içindir ki, Yüce Allah Bakara/219'da (De ki: "İçki ve kumarda büyük bir günah vardır") buyurmuştur.
Yüce Allah bu ayette günahın büyüklüğüne dikkat çekmektedir. Günahın çokluğu mu önemlidir, yoksa büyüklüğü mü? Maddî cisimler için kullanılan 'büyüklük' kavramı, burada niçin 'günah' hakkında kullanılmıştır? Fahred-din Razi, Hamza ve Kisai'nin bu ayetteki (kebir) kelimesini (kesir) olarak okuduklarını nakletmektedir. Kebir okunursa 'büyük', kesir okunursa 'çok' anlamına gelmektedir. Kelimenin kebir (büyük) olduğunu kabul edersek bu büyüklüğün, çeşitli günahların biraraya gelmesinden kaynaklandığını söyleyebiliriz.
Çünkü içki ve kumar sadece tek bir günahı değil, pek çok günahı bir araya getirerek gittikçe büyüyen ve sonra çığ haline gelen kartopuna benzemektedir. Ayetteki 'büyük bir günah' ifadesi 'pek çok günah' anlamına gelir. Bir kez daha hatırlatmakta yarar vardır: İnsanlar arasına kin ve düşmanlık sokması; Allah'ı hatırlamayı ve O'na ibadet etmeyi engellemesi, haksız kazanç sağlaması veya paranın boş yere elden çıkmasına sebep olması gibi olumsuz işleri ürettiği için içki ve kumar büyük günahlardan sayılmıştır.
Yüce Allah Kur'an'da başka günahlar için de kebir (büyük) sıfatını kullanmaktadır: Günahların büyüğü olduğu gibi, daha büyüğü de vardır. Bakara/217'de ifade edildiği üzere, saldırmazlık örfünün bulunduğu haram aylarda savaşmak büyük günahtır. Ama, Allah'ın yolundan menetmek, Allah'ı inkar etmek, Mescid-i Haram'ı ziyaret etmekten engellemek, halkını oradan çıkarmak daha büyük günahtır. Günahların büyüklüğü ve daha büyüklüğü, Allah'a olan isyan ile insanlara verdiği zararlara nisbetledir.
Allah Teala (lemem) kelimesiyle de 'küçük günah' kavramını gündeme getirmektedir. Kur'an'da sadece Necm/32'de yer alan (lemem) kelimesi, ufak-tefek kusuru, yani küçük günahı ifade etmektedir.
Bu izahtan sonra şu genellemeyi yapabiliriz: Yüce Allah Kur'an'da günahları şöyle sınıflandırmaktadır: Küçük, büyük ve en büyük. Bu ayrım, dünyevî hukukta suçların bu şekilde aynıma tâbi tutulmasına işaret ederek bir hukuk öğretimi gerçekleştirmektedir. Ortaçağ dönemini yaşayan ve aşiret hayatı sürdüren insanlara, suç ve günahların küçükten büyüğe doğru sınıflamaya tâbi tutulmasının öğretilmesi büyük bir devrimdir. İçkinin, kumarın ve saldırmazlık örfünün ihlal edilmesi büyük günahlar sınıfına konulduğu halde, insan haklarının en büyük günahlar arasına konulması çok büyük bir devrimdir. Allah'ı inkar etmek, insanların Rablerine ibadet etmelerine mani olmak, insanları yurtlarından çıkarmak ve toplumda fitneye sebep olmak en büyük günahlar arasında yer almaktadır.
İşte Yüce Allah içki ile kumarın fayda ve günahı hakkında şöyle buyuruyor:
De ki: "İçki ve kumarda büyük bir günah ve insanlar için bazı faydalar vardır". [Bakara/219]
İsm'in (günahın) karşıtı olarak 'fayda' kelimesi kullanıldığına göre, buradaki ism kavramına mecazi anlamda 'zarar' manası verilebilir. Çünkü içki ve kumarın günah olması, verdikleri zarardan ötürüdür.
(Ve insanlar için birtakım faydalar vardır).
İçki ve kumarda insanlar için fayda var mıdır? Bizce (linnâs) kelimesinin başındaki (lam) harfine göre mana verilmelidir. O zaman ayetin bu kısmına şu anlamı vermek gerekir: "Ve insanlara göre içki ve kumarda bazı faydalar vardır."
Şimdi her iki manaya göre ayetin bu kısmını açıklayabiliriz: İçkinin faydalan, özellikle ilaç yapımında ve anestezide kullanılmasıdır. Kumarhane açıp, kumardan para kazananlar vardır. Ama bu faydalar içki ve kumarın meşruluğu için yeterli değildir. O zaman alkolün, insanın faydasına kullanılacak yerlerde kullanılmasında bir sakınca yoktur. Bazı kimseler "Ve insanlar için bazı faydalar vardır" ifadesinden hareketle aklîleştirme yoluna giderek, yani bazı mazeretler göstererek içki ve kumarda bazı faydalar olduğunu iddia ederler. Bu, onların içki içmek ve kumar oynamak için bahane olarak ileri sürdükleri bir fikirdir. Kendilerince onlarda bazı faydalar gördüklerinden bunu yapmaktadırlar. Onların bu sözüne karşılık Yüce Allah şu karşılaştırmayı yapmaktadır:
(Ancak günahları faydalarından daha büyüktür).
Birinci manaya göre Yüce Allah içki ile kumarın fayda ve zararını mukayese etmektedir. Bizim tercih ettiğimiz 'insanlara göre' manasında ise, fayda ve zararlarının oranına dikkat çekilmektedir. Ayetin bu kısmına kadar yapılan açıklamalardan şu genellemeyi yapmamız mümkündür:
Allah Teala, içki ve kumar hakkındaki soruyu cevaplandırma yetkisini Hz. Peygamber'e vermeyip bizzat kendisi cevaplandırmaktadır. Öyleyse içki ve kumarın dinî açıdan değerlendirilip onlara günah sıfatını verme yetkisi beşere değil, Allah'a aittir.
Cenab-ı Hak böylece bir şeyin günah olup olmadığına dair fetva vermek için, fayda ve zararını dikkate alma metodunu öğretmektedir. Günah ve suçlar verdikleri zararlara göre tasnif edilmelidir.
Burada şu ilke konmaktadır: Tıp ve eczacılıkta kullanılması, alkolün insanlar tarafından içilmesini meşru kılmaz. Zehirinden panzehir yapılıyor diye insanların kendilerini yılana ısırtmalarının doğru olmadığı gibi, bazı faydalan vardır diye insanların alkol içmeleri; hem kendilerine ve hem de topluma zarar vermeleri doğru değildir.
(Neyi harcayacaklarını sana soruyorlar. "İhtiyaç fazlasını" de!)
Allah yolunda neyin infak edileceği sorusu, içki ve kumar hakkındaki soru ile aynı ayette yer aldığına göre, içki ve kumarla ilgili suali de müslüman-lann sorduğu anlaşılmaktadır. Çünkü kafirlerin içki ve kumarla ilgili sual sormaları normal olsa bile, infak hakkında sual sormaları normal değildir. Böylece, Bakara/219'daki her iki sualin de müslümanlar tarafından sorulduğu ortaya çıkmaktadır.
İnfakın ne olduğunu ve ne şekilde yapılacağını birinci ciltte izah etmiştik. Burada açıklanması gereken kelime (afv)dır. Afv kelimesine, artakalan, ihtiyaç fazlası, ayınlabilecek her şey manası verilebilir.
Allah, infak konusundaki soruyu da bizzat cevaplandırmaktadır. Allah uğruna yapılacak harcamanın, insanın kendi ihtiyacından fazlasından olacağını söylemekle Yüce Allah, ihtiyacın ölçü olduğunu belirtmektedir.
Allah mesajlarını açıklamaktaki gayesinin insanları düşündürmek olduğunu söylemektedir. İnsan, yaptığı eylemleri ve Allah'ın bu eylemler hakkındaki hükümlerini düşünmek durumundadır. Herkesin bunu yapması mümkün olmadığından 'tefekkür' kelimesinin başına 'ihtimal' kelimesi getirilmiştir. 'Umulur ki düşünürsünüz' veya 'düşünesiniz diye' mana verilebilecek olan bu ibare, yapılan açıklamaların insanı düşünceye sevkedici olması gerektiği ilkesini de eğitime kazandırmaktadır.
Ayetin bu kısmından çıkartacağımız diğer bir netice de şudur: Yüce Allah, emir ve nehiylerine riayet edebilmeleri için insanların düşüncelerini harekete geçirmeleri gerektiğine işaret etmektedir. İnsanın düşüncesinde yer bulmayan bir mesaj, bir hüküm, davranış haline gelse bile ahlâkî olamaz. Ancak, düşünceden gönüle, oradan iradeye uzanan serüvenden sonra yapılacak olan davranış, hem tapınımsal, hem de ahlâkî bir davranış olur.
(Böylece Allah ayetlerini size açıklıyor ki düşünesiniz).
İçki, kumar ve infak gibi iki kötü, bir iyi amelin aynı ayet içinde ele alınması, gerçekten üzerinde düşünülmesi gereken bir konudur. İnfakın, 'artakalan' ya da 'ihtiyaç fazlası' olan maldan yapılması hükmü ile, içki ve kumarın ne alakasının olduğu sorulabilir. Kumar ve içkiye müptela olanların çoğu, 'artakalan' mallarından dolayı bunu yaptıklarım söylemektedirler. İhtiyaç fazlası malını nerede harcayacağını bilemeyenler, kumar ve içkiye düşmektedirler. Onun için Yüce Allah, aynı ayette ihtiyaç fazlası malm Allah yolunda infak edilmesini tavsiye etmektedir. İnfak etmenin tadını alan insanların, içki ve kumar alışkanlığından kurtulma şansları olduğunu hatırlatmak için, aynı ayette onları bir araya getirmektedir.
Öğretim ve eğitimdeki açıklamalar insanın düşüncesini hedef almalıdır. Yüce Allah bu kanunu ayetin son kısmına koymakta ve bizlere öğretmektedir.
Bakara/219'daki açıklamalar üzerinde düşünmemizi öngörmüş olabileceği gibi, 220. ayetteki dünya ve ahiret üzerinde düşünmemizi de öngörmüş olabilir. [42]
Yetimlere Karşı Muamele:
220. Dünya ve ahiret hakkında düşünün. Sana yetimler hakkında soruyorlar. De ki: "Onların durumlarını düzeltmek en hayırlı olanıdır". Eğer onlarla birlikte yaşarsanız, onlar sizin kardeşlerinizdir. Allah işleri bozanla düzelteni bilir. Eğer Allah dileseydi sizi meşakkate sokardı. Çünkü Allah güçlüdür, hakimdir.
Ayetin analizini yapacak olursak şu bölümlere ayırmamız mümkündür:
1. (Dünya ve ahiret hakkında).
Ayetin bu kısmım 219. ayetin sonuna bağlayarak şöyle mana verebiliriz: Dünya ve ahiret hakkında düşünesiniz diye Allah ayetlerini size açıklıyor.
Bu manadan hareket edersek, 219. ayetin sonundaki 'düşünme' eyleminin, geriye ve öne doğru iki boyutlu olarak işlemesi gerektiğini söyleyebiliriz. Geriye doğru düşünme faaliyeti; içki, kumar ve infak konularına yöneliktir. İçki ve kumar gibi kötü alışkanlıkları tedavi etmenin en önemli metodu, iradeyi düşünce ile beslemektir. İnfak gibi önemli bir amelin Allah katındaki sevabını ve toplumsal faydalarını düşünmenin gerekliliğini vurgulamaktadır. Öne doğru olan boyutu ise, 220. ayette yer alan "dünya ve ahiret hakkında" düşünmektir. Bu şekilde mana verilmesi halinde iki ayet bir araya getirilmekte ve düşüncenin çok boyutlu işlevi ortaya konulmaktadır.
Ayette 'dünyanın' önce, 'ahiretin' sonra gelmesi çok ilginçtir. Dünya üzerinde düşünüp onun sorunları halledilmedikçe ahiretin kazanılamayacağı gerçeğine bir işaret olsa gerek. Ahiretin bu dünyada kazanılacağı veya kaybedileceği bilinci, her iki alemin dengede tutulması anlayışını getirecektir. Onun içindir ki Kur'an, dünya ve ahireti bir araya getirip, her ikisinin sorunlarıyla da ilgilenilmesini ve dünyanın ahiret mutluluğunu kazanacak şekilde planlanmasını öngörmektedir.
Diğer taraftan ayetin bu kısmında, ahiretin gözardı edilerek dünya sorunları üzerinde düşünmenin çözüm getirmeyeceği gibi, dünyayı bir yana atarak sırf ahiret hakkında düşünmenin de saadet getirmeyeceği vurgulanmaktadır. Dünyasız ahiret; ahiretsiz dünya yaşanmayan zaman gibidir. Böylece Yüce Allah, düşüncenin konularını, dünya ve ahiret olarak belirlemiş ve programını tesbit etmiştir. Kötü alışkanlıkların hem dünyevî, hem de uhrevî sorunlar yarattığının bilinmesi ve bunun üzerinde düşünülmesini isterken Yüce Allah, onların hem bu dünyadaki, hem de ahiretteki getirişi ile götürüşünün bilinmesini amaçlamaktadır.
2. (Sana yetimler hakkında sorarlar).
Ayetin bu kısmı, yetimlerin insanlık için bir sorun oluşturduğuna işaret etmektedir. Toplumların en önemli sorunlarından biri yetimlerin korunması, beslenmesi ve yetiştirilmesidir. Yetimin milleti, dini önemli değildir. Çünkü yetimlik evrensel bir kavramdır. Yetimin sorunları ele alınırken kültür, din ve ırk farklılıkları dikkate alınmamalıdır. Anası veya babası, yahut her ikisi de olmayan yetim çocuk, insanlık için bir sorun yumağı olmuştur. Bu sorun yumağının çözülüp mesele olmaktan çıkarılması Allah'ın emridir. Cenab-ı Hak, insanlığın bu nazik meselesine Kur'an'da çok önemli bir yer ayırmış ve çözüm yollarını da göstermiştir.
Yetimlerle ilgili sorunun cevabım Yüce Allah vermektedir. Dünya ve ahiret hakkında düşünme tavsiyesinin ardından bu sorunun cevaplandırılması ne anlama gelmektedir?
Bu soruyu şu şekilde cevaplandırabiliriz:
Dünya ve ahiretin en önemli konularından biri 'yetim' meselesidir. Bu meselenin bu dünyada çözümlenmesi, hem dünya ve hem de ahiret mutluluğuna katkıda bulunacaktır. Bakara/215'teki infakla ilgili sorunun; 217'deki saldırmazlık örfünü çiğnemenin cezasının; 219'daki kötü alışkanlıkların fayda ve zararlarına işaret edilmesinin ardından yetim konusunun ele alınması, dünya sorunlarının halledilmesini amaçlamakta; böylece buradaki yanlışların anketteki saadeti etkileyeceği gerçeği ortaya konulmaktadır.
Demek ki fakirin elinden tutmak, saldırmazlık örfüne riayet etmek, kötü alışkanlıkları terketmek, yetim meselesini çözümlemek için insanların düşünmeleri, dünyanın en önemli işleri arasında yer almaktadır. Düşüncenin önünde dağ gibi dünya-ahiret ilişkisi durmakta ve bunların çözümünün nereden başlayacağı ve nasıl devam edeceği hususu belli bir düzeyde bu ayetlerde cevap bulmaktadır. [43]
Kur'an Yetim Meslesini Nasıl Çözümlemektedir?
Şimdi Kur'an'ın yetim meselesini nasıl çözümlediğini ele alabiliriz:
a. Yetimin durumunu düzeltmek
Fahreddin Razi'nin Kadi'den naklettiği bir yorumda ayetin önemli kavramlarından biri olan (ıslah) kelimesi, "bilgi, terbiye ve fazilet üzere yetişmesi için yetimin işlerini yoluna koymak ve benzeri şeyleri yapmak"[44]
şeklinde yorumlanmıştır.
Bu yorumu aynen kabul ederek diyoruz ki: Yetimin durumunu/işlerini düzeltmek çok boyutludur. Bunlardan biri, onların erdemli ve insanlığa faydalı olmaları için eğitilmelerinin gerekliliğidir. Eğitimin olduğu yerde düzen vardır, barış vardır, ıslah vardır. Yetimlere yetimliklerini unutturacak en büyük değer bilgidir. Onlar bilgi ile tanıştırıldıkça, bilgi ile arkadaş oldukça ve bilginin gücü yanlarında bulundukça yetim olduklarını unutacaklardır. Onlara değer vermek, onları itip kakmamak onların eğitimi için çok önemlidir.
(De ki: "Onların durumlarını düzeltmek en hayırlı olanıdır").
Durumlarını düzeltme eylemi, eğitilmeleri olarak alınınca, ''(hayr) kelimesine 'iyi iş' karşılığını vermek daha uygun olur. Eğitim çok önemli bir faaliyet olduğu için Yüce Allah yetimlerin eğitilmesini en önemli değer olarak görmektedir. Demek ki, yetim sorununun çözümünde ilk adım eğitimdir.
b. Kardeş edinmek
(Eğer onlarla bir arada yaşarsanız, onlar sizin kardeşlerinizdir). [45]
Muhalata Kavramının Kur'an'daki Kullanımı:
Burada geçen muhalata kavramı, birbirine karıştırmak, karışmak, meczet-mek, uymak, zihnini karıştırıp yanıltmak, anlaşmazlık, terkip, bir karışımın unsurları anlamlarına gelmektedir. İnsan vücudunun kan, balgam, siyah ve beyaz safralardan oluşan dört unsuru için de kullanılmaktadır.
Konuşmada anlaşılmayan laflar etmek, cinsel ilişkide bulunmak, şuurun bozulması, karışık insan topluluğu, ortaklık, insanlara çok kansan, entrikacı, bu kelimenin çeşitli kalıplarının manalarıdır. Bu kavramın Kur'an'da çeşitli ayetlerde kullanıldığına şahit oluyoruz: [46]
Muhalata Kelimesinin Kur'an'daki Manaları
1. Karıştırmak
Tevbe/102'de bu anlama gelmektedir:
(Bir de iyi davranışlarını kötü olanlarla karıştırdıktan sonra, günahlarının farkında olan...)
Tevbe eden herkesin durumu, bu ayetin kapsamına girmektedir.
Bu ayetteki karışma, yani ihtilat düşüncenin amelleri ayırd edememesini, onların iyi ile kötü olanını farkedememesini ifade etmektedir. Bilinçli olmadığı dönemlerde iyi davranışlar ile kötü davranışları farkedemeyip yanlış yapanlar, baskılar ortadan kalkıp kendilerini muhasebe ettiklerinde bu karıştırmanın farkına varırlar. Bu sebeple ayette geçen haleta kelimesi, tamamen ahlâkî bir ihtilata işaret etmektedir.
2. Bir arada yaşamak
Yorumunu yapmakta olduğumuz Bakara/220'de bu anlama gelmektedir. "Yetimlerle bir arada yaşarsanız'', yani aynı mekanı ve aynı sorunları paylaşırsanız demektir.
3. İlik
En'am/146'da (kemiğe kansan yağlar) ifadesi yer almaktadır. Kemiğe kansan yağ, kemiğin içindeki iliğe işarettir. Bununla birlikte 'kemik yağı' manasına da gelebilir. Muhammed Esed'in bu ayete verdiği manayı yerinde buluyoruz.
4. Emmek
Yunus/24'te bitkilerin yağan yağmur suyunu emmesi anlamına gelmektedir: (Onu yeryüzü bitkileri emer).
Su emilince bitki ile karışık hale geldiği için bu kelime kullanılmıştır.
5. Ortak, yakın
Sad/24'te (huletâ) çoğul kalıbında gelmiştir. Ortak, ya da yakın kimseler manasını ifade etmektedir. İki kişi Hz. Davud'a gelir ve mahkeme olurlar. Birinin diğerine haksızlık ettiğini söyleyen Hz. Davud, çoğu ortakların böyle haksızlık ettiğini söylerken bu kavramı kullanmaktadır:
Davud dedi ki: "Bu adam senin koyununu kendisininkilere katmayı istemekle sana haksızlık yapmıştır. Zaten yakınların çoğu birbirlerine aynı şeyi yaparlar".
Cenab-ı Allah 'yetim' kavramı ile beraber 'kardeşlik' ve 'bir arada yaşama'yi da zikretmektedir. Yetim kavramının evrensel bir kavram olduğunu daha önce söylemiştik. Yetimin milleti, dinlisi, dinsizi olmaz. Dünyanın her yerinde yetim yetimdir. Ancak, yakında olan yetim vardır, uzakta olan yetim vardır. Doğrudan doğruya işleriyle ilgilenilen yetimlerle olan birliktelik, aynı mekanı paylaşma durumuna gelirse 'kardeşlik' statüsü kazanmış olur.
Buradaki 'kardeşlik', muhtaçlığın, yoksulluğun ve sahipsizliğin giderilmesi ile ortaya çıkan kardeşliktir. Aynı karında büyüyen ve aynı annenin sancılan ile dünyaya gelenler biyolojik kardeş; aynı sosyal problemleri paylaşan, aynı iniltileri duyan ve olumsuzlukların meydana getirdiği sosyal karında yaşayanlar ise 'sosyal kardeş'tir.
Böylece Yüce Allah, sahipsiz yetimleri sosyal kardeş ilan etmiş, böylesi bir kardeşliği dinî ve içtimaî erdem olarak görmüştür. Asıl kardeşlik, yetimin göz yaşını silen, iniltisini dindiren, çaresiz bakışlarına mutluluk getiren ve elinden tutup kaldıran insanların kardeşliğidir.
c. Yetime ikram etmek
Buradaki ikram'ın bir anlamı da onlara infak etmek, ekonomik ihtiyaçlarını gidermektir. Yetime infak etmek, hayra erişmenin önemli bir şartıdır [bkz. Bakara/177]. İyilerin cennette, kafur karışmış bir kadehten içebilmele-rinin şartlarından biridir. [Bkz. İnsan/5-8]
Yetime ikram etmemenin kötü sonuçlarından biri de, malın elden çıkmasıdır. [Bkz. Fecr/16-17]
d. Yetimi ezmemek
Yüce Allah Duha/9'da önce Hz. Peygamber'e, sonra tüm insanlara şunu emretmektedir:
(Öyleyse yetime haksızlık etme!)
Buradaki haksızlık etmek, yetimi wezmemek, itip kakmamak, dışlamamak anlamına gelmektedir.
e. Yetimin malına yaklaşmamak
Allah Teala, yetimin malının muhafaza edilmesini, kötü niyetle o mala yaklaşılmamasını emretmektedir:
Rüşd çağına erişmeden önce yetimin malına -onun iyiliği için olmadıkça-yaklaşmayın. [En'am/152]
Aynı emri İsra/34'te de tekrarlayan Yüce Allah, yetimin malına dokunmak şöyle dursun, yaklaşılmasını bile istememektedir.
Yetimin küçüklüğünden, güçsüzlüğünden istifade ederek malını yemek veya kendi menfaatine kullanmak, iki kat günahtır: kul hakkı ve yetim hakkı yemek. Ebeveyninden miras düşen yetimin malını buluğ çağına kadar korumak, buluğ çağına ulaşmca ona teslim etmek bir görevdir:
Yetimlere mallarını verin, temizi pis olanla değişmeyin, onların mallarını kendi mallarınıza katarak yemeyin. Çünkü bu büyük bir günahtır. [Nisa/2]
Kul hakkına, bir de yetim hakkı ilave edilince günah, daha da büyümektedir. Onun için Nisa/2'de yetim hakkı yemek, büyük günah olarak takdim edilmektedir. Allah Teala, yetim malı yiyenlerin durumunu tasvir etmek ve bundan caydırmak için dehşet verici ifadeler kullanmaktadır:
Yetimlerin mallarını haksız yere yiyenler, sadece karınlarını ateşle doldurmuş olurlar. Onlar ahirette yakıcı ateşe mahkum olacaklardır. [Nisa/10]
Allah Teala, yetim malını haksız yere yemeyi zulüm olarak isimlendirmekte ve onu ateş saymaktadır. Yetim malını zulmederek yiyen insan, aslında bütün erdemlerini yakıp kül eden ateş yemektedir. Karnında kendi cehenneminin ateşini yakmakta ve o ateşin verdiği ızdırabı tatmaktadır. Bu sadece dünyadaki cezasıdır, ahirette de alevli ateşe yaşlanacaktır.
Yetim malı yiyenlerin bu dünyada başlattıkları cehennemleri öteki dünyaya intikal edip devam edecektir. Yüce Allah'ın bu izah ve cezası, insanları bu davranıştan caydırmaya yöneliktir.
f. Yetime adil davranmak
Yetim kızlarla evlenenler, onlara zulüm derecesine varacak kötülükler yapabilirler. Bu ihtimali ortadan kaldırmak için Yüce Allah konuya şöyle yaklaşmaktadır:
Onlar, kadınlar ile ilgili düzenlemeler konusunda kendilerini aydınlatmanı istiyorlar. De ki: "Allah onlarla ilgili hükümler konusunda sizi aydınlatmaktadır. Onlarla evlenmek istediğinizden onlar için emredileni kendilerine vermediğiniz yetim kızlar ile kimsesiz çocuklar ve sizin yetimlere karşı adaletli davranma yükümlülüğünüz hakkında size tebliğ edilen bu ilahî kelamda Allah'ın iradesi tecelli etmiştir. Ve ne iyilik yaparsanız Allah onu tamamıyla bilir". [Nisa/l 27]
Yetim kızlarla evlenip malını aldıktan sonra, boşamak gibi büyük bir haksızlığı yukarıdaki ayet ile Nisa/3 ayeti yasaklamaktadır. Yetim kızların onuru ve namusu ile oynamanın, mallarını yemenin çok kötü bir davranış olduğuna dikkat çeken bu ayetler, yetimlere güzel bir sosyal çevre oluşturmayı emretmektedir. Yetim haklarının korunmasına yönelik öğretinin, Allah katından kendisine rahmet verilip ilim öğretilmiş kişi tarafından Hz. Musa'ya verildiğine şahit oluyoruz. Allah katından kendisine bir rahmet verilip ilim öğretilen kişi ile yola çıkan Hz. Musa üç olay ile karşılaşır:
a. Hz. Musa'nın arkadaşı, bindikleri gemide bir delik açar;
b. Suçsuz bir çocuğu öldürür;
c. Kendilerini misafir etmeyen, yemek vermeyen bir kasabada -karşılıksız olarak- yıkılmakta olan bir duvarı düzeltir. [Bkz. Kehf/65-77]
Allah katından kendisine rahmet verilip ilim öğretilen kişi, diğerlerini yapma sebebini izah ettikten sonra; yetim çocuklara ait duvarı düzeltmesinin sebebini de şöyle izah eder:
Duvara gelince: O, kasabada yaşayan iki yetim oğlan çocuğuna aitti ve duvarın altında onlar için saklanmış bir hazine vardı. Onların babası dürüst ve erdemli biriydi; bunun için Rabbin irade etti ki: İkisi de ergenlik çağına erişsinler ve hazinelerini -Rabbinden bir rahmet olarak- çıkarsınlar. [Kehf/82]
Allah katından kendisine bir rahmet verilip ilim öğretilen kişinin bu izahından anlıyoruz ki: Yetimin malını ve haklarını korumak, ilahî bir sünnettir. Yetim malını koruyanlar Allah'ın ahlâkı ile ahlâklanmışlardır. Allah katından kendisine bir rahmet verilip ilim öğretilen kişi, Hz. Musa'ya yetim malının korunması gerektiğini öğretmiş, Allah'ın muradının bu olduğunu ve böylece de sosyal meselelerin en önemlilerinden birinin yetim hakkını korumak olduğunu öğretmiştir.
Malı olan yetimin malım korumayı emreden Yüce Allah, malı olmayan yetimlere de yardım etmeyi -diğer kutsal kitaplarda da- emrettiğini ifade etmektedir.
Kısaca diyebiliriz ki, yetimin hakkını korumak, onlarla ilgilenmek, maddî ve manevî ihtiyaçlarım karşılamak, eğitimleri için uğraş vermek, insanın bu dünyadaki imtihanının önemli aşamalarından biridir. Yakınında olmayan yetim ile de ilgilenmek gerekir. Toplumun ortak malını yemek, yetim malını da yemektir. Çocukların borçlu doğduğu bir toplumda haksız kazanç elde etmek, yetim malı yemekten başka bir şey değildir.
Yetimi itip kakmak, dini yalanlayan kimsenin özelliği olarak takdim edilmektedir:
Dini yalanlayanı gördün mü? İşte o yetimi itip kakar. [Maun/1-2]
Bu ayetteki din kavramına, Muhammed Esed 'ahlâk kanunu', A. Yusuf Ali 'ahiret/mahkeme günü', Zemahşeri 'ceza', Razi 'ceza veya İslâm', Hazin 'ceza ve hesap günü' manasını vermektedir.
Bütün bu manalardan anlıyoruz ki, yetimi itip kakanlann ahirette hesap vereceklerine dair inançlarında proplem vardır. Bu insanlar ahiret hakkındaki inançlarını bir kere daha sorgulamalıdırlar. Bu ay etiyle Yüce Allah 'yetim' meselesini 'iman'ın bir parçası haline getirmektedir. Temizliğin imandan olması gibi, -Maun/1-2 ayetlerinden hareketle- "yetimi itip kakmamak imandandır" demekte hiçbir sakınca yoktur. Onun için yetimi itip kakanlar, imanlarını bir daha gözden geçirmelidirler.
Muhammed Esed'in, yetimi itip kakmayı, ahlâk kanununu inkar etmek şeklinde yorumlaması da manidardır. Çünkü sosyal ve dinî ahlâkın temel direklerinden biri yetim haklarını yerine getirmektir. Muhammed Esed'in Maun/l ayetindeki din kavramına verdiği 'ahlâk kanunu' manasını, yorumunu yapmakta olduğumuz Bakara/220 ayeti de destekler mahiyettedir. Çünkü bu ayetin devamı şöyledir: (Allah, işleri bozanla düzelteni bilir).
Bu ifadeyle Yüce Allah, yetimlerle ilgili sual soranlara, onların yetiştirilmesini, büyütülmesini, terbiye edilmesini ve kardeş olarak kabul edilmesini tavsiye ettikten sonra, fesat çıkaranlarla ıslah edenleri bildiğini beyan etmektedir. Yani, yetimlerle ilgilenmemek, onları itip kakmak, ezmek, onlara adaletsiz davranmak, mallarını yemek, eğitimleriyle ilgilenmemek, kardeş gibi görmemek, toplumda fesat çıkarmaktır. Yüce Allah'ın "Fesat çıkaranı bilirim" demesi, bir tehdit mahiyetinde olup onun amellerini değerlendirdiğini ve cezasını vereceğini beyan etmektir. Böylece, yetime karşı güzel davranıl-masını teşvik etmektedir. Yine, "Islah edeni bilirim" buyurması da, yetimlerin durumunu düzeltmeye gayret edenlerin amellerini de değerlendireceğine ve mükâfaatını vereceğine işarettir. Böylece yetim meselesinin, ilahî bilgi dahilinde olduğu ve onların sorunlarını diğer insanlar için bir imtihan vesilesi kıldığını bildirmektedir.
Yetim sorunu bulunan bir toplumda fesat ateşi yanıyor demektir. Sosyal ateş dediğimiz bu fesadın, zamanla bütün toplumu saracağı unutulmamalıdır. Yetim sorunu, samanlığa ateş verme gibi tehlikeli hale geldiğinde, toplumun bütün erdemlerini yakıp kül eder.
(Eğer Allah dileseydi, sizi zahmet ve meşakkatlere sokardı). Elmalılı Hamdi Yazır ayetin bu kısmını şöyle açıklamaktadır:
Allah dileseydi sizi zorluklara koşar, ağır tekliflerle zahmetlere giriftar ederdi, aciz bırakır, yetimlere hiç müdahale ettirmezdi, kendi derdinize düşer, onlara ne ıslah, ne ifsad hiçbir şey yapmaya muktedir olamazdınız; bunun için Allah'ın verdiği kuvvet ve kudrete şükrane olmak üzere yetimlere ve güçsüzlere ifsad ile değil, ıslah ile muamele ediniz.[47]
Bize göre bunu başka bir açıdan yorumlama imkanı da vardır: Yetimlerin karşılaştıkları zorluk ve meşakkati, -sizi de yetim yapmak suretiyle- size de yükleyebilirdim. Onlara, sizin de aynı durumda olabileceğinizi düşünerek muamele edin. Aynı zorluklarla sizler karşılaşsaydınız durumunuz nice olurdu bir düşünün de ona göre davranın.
Böyle düşünen insanlar yetimlerle ilgilenir; onların problemlerini çözmek için olanca gücünü sarfeder; ifsad yerine ıslah yolunu tercih eder.
Toplumsal ıslahat, yetim sorunundan başlamalıdır. Buradaki yetim kavramı, yoksulluğu ifade etmektedir. Yoksulluğun kol gezdiği bir toplumda, kalıcı anlamda ıslahat yapılamaz. Çünkü yoksulluk, yapılan her ıslahatın duvarını delecek, barajın biriken suyunu boşaltacakta Yoksulluk, ıslahatların amansız depremidir; öyle fay hattı üzerine ıslahat bina edilemez, edilse bile yıkılmaya mahkumdur. Kurtubî, yetimin ağlaması nedeniyle arşın titrediğini[48] söylemektedir.
Hz. Peygamber yetimin elinden tutan, onun sorunlarıyla ilgilenip bakımını üstlenen kişiyle ilgili olarak şöyle buyuruyor:
Ben ve yetimin bakımını üstlenen kişi, cennette (iki parmağını göstererek) şu iki parmak gibiyiz.[49]
Cennette Hz. Peygamberle beraber olma onur ve payesine kavuşacak kadar önemli bir ibadet olan, yetimin sorunlarıyla ilgilenmek, topluma ve insanlığa asalet getirir.
(Şüphesiz Allah, mülkünde galip ve hikmet sahibidir).
Allah dileseydi sizi de onlar gibi yetim ve yoksul bırakabilirdi. Bir hikmete mebni sizleri yetim ve yoksul yapmadı. Yine, sizleri yetimlerle sınamasında da bir hikmet vardır.
İşte 219. ayetin sonundaki düşünce faaliyeti, bu konular üzerinde yoğun-laşmalı ve onlara çözüm üretmelidir. [50]
Evlenilmesi Yasak Olanlar:
221. İman etmedikçe müşrik kadınlarla evlenmeyin. Beğendiğiniz müşrik bir kadından, iman eden bir cariye kesinlikle daha iyidir, iman etmedikçe müşrik erkekleri de kızlarınızla evlendirmeyin. Beğenseniz bile, müşrik bir kişiden, inanmış bir köle kesinlikle daha iyidir. Müşrikler cehenneme çağırır. Allah ise, izniyle cennete ve affa çağırır. Allah düşünüp anlasınlar diye ayetlerini insanlara açıklar.
Bu ayetin nüzulü konusunda iki rivayet nakledilmektedir:
a. Müslümanlardan Mersed ibn Mersed'in, müşrik bir kadınla evlenmek için Hz. Peygamber'den izin istemesi üzerine bu ayet inmiştir.
b. Zenci cariyesini döven Abdullah ibn Revaha yaptığına pişman olup durumu Hz. Peygamber'e arzetmiş, Hz. Peygamber cariyenin halini sorduğunda Abdullah, onun namaz kıldığını, oruç tuttuğunu, Rasûlullah'a iman ettiğini söylemiş, Hz. Peygamber de o cariyenin mü'min olduğunu ifade etmiş. Abdullah da yaptığı hatayı telafi için onu azad edip evlenmeye yemin etmiş ve öyle de yapmış. Bazı kimselerin, onun cariyesiyle evlenmesini kınaması üzerine de bu ayet inmiş.[51]
Ayetten Çıkarılan Sonuçlar:
Ayetten şu sonuçlan çıkarabiliriz:
1. Bu ve benzer ayetleriyle Kur'an, kiminle evlenilip evlenilemeyeceğini gündeme getirmekte; evlenilemeyecek kadın ve erkeklerin kimler olduğunu hükme bağlamaktadır.
Yüce Allah evlenilecek ve evlenilmeyecek kişileri, sahip oldukları inanca göre belirlemektedir. Evlenme çağına gelen insanların iman durumu, evlilikleri hususunda sınır koymaktadır. İşte bu sınır, Yüce Allah'ın yasak koyma hükmünün alt yapışım oluşturmaktadır.
2. Nikahın helal ve haramlığınm, kulun gönlündeki imana göre belirlenmesi, hukukun temellerinden birinin psikolojik oluşumlar olduğunu göstermektedir. (İman edinceye kadar müşrik kadınlarla evlenmeyin); (Ortak koşan erkeklere de kızlarınızı vermeyin) şeklindeki yasaklar, imanı eksen almaktadır.
Müşrik olan kadın veya erkek; tevhid inancına sahip olan biri ile evlene-mez. Evlilik hukukî bir işlem olduğuna göre, kişinin inancı ona niçin engel olmaktadır?
Nikah denen olgu, aile hayatmın temellerini atmakta ve bu ailede sosyal kültürün tohumlan yeşermektedir. Kültürlerin farklılığım belirleyen değerlerin en önemlisi imandır. Tevhid inancı ile şirk inancının doğurduğu veya mayaladığı kültürlerin farklılığına dikkat çekmek istediği için Yüce Allah bu yasağı koymaktadır.
Temelde birbirine zıt inanca sahip erkek ve kadının, cinsel tatminden başka paylaşacakları ortak değer yoktur. Oysa cinsel tatmin insan hayatında çok kısa bir ânı işgal etmektedir. Zıt inançlara sahip erkek ve kadın kültürel faaliyetlerde daima zıt düşeceklerinden, anlaşmaları, evlilik hayatını huzur içinde sürdürmeleri çok zordur. Alîm olan Allah, eşler arasında çatışma çıkacağını ve neticede ailenin yıkılacağını bildiği için bu yasağı koymaktadır.
Eşler arasındaki kültürel faaliyetin eksen değerini inanç oluşturacağından Yüce Allah, hukukî olan bu işlemi, dinî ve kültürel alana taşıyıp hükme bağlamaktadır. Böylece dinî inanç ve kültürden soyutlanarak kanun yapılamayacağına da işaret etmektedir. Kanunlar, toplumların kültürel yapısından ve dinî tecrübelerinden soyutlanarak yapılamaz. Evrensel hukuk bile, insanlığın yücelttiği evrensel değerlere göre yapılmalı ve yapılmaktadır. Allah da bu konudaki hükmünü, kullarının gönüllerindeki değerlerin boyutuna, rengine ve yapışma göre vermektedir. İnsanın ihtiyaçlarını gözardı eden, değerlerini tanımayan ve kültürünü dikkate almayan hukuk, zulümden başka bir sonuç doğurmaz.
3. Diğer taraftan aile hayatının en önemli ürünü olan çocuğun, hangi inanca göre yetiştirileceği meselesi, doğal olarak ailede çatışmaya sebep olacaktır. Biri mü'min, diğeri müşrik olan kan-kocadan hangisi çocuğun yetişmesi hususunda etkin rol oynayacak? O çocuğun gönlüne hangi inancın tohumu ekilip büyütülecek? İşte bu tartışma ve çatışma, çocuğun eğitiminde büyük depremler meydana getireceği için Yüce Allah hukukî bir faaliyeti, kültürel nedenlerle yasaklamakta ve gelecekteki depremleri haber vermektedir.
Dünyada en nazik, en ciddi ve en önemli faaliyetlerden biri çocuk eğitimidir. Çocuğun eğitimi, ebeveynin inanç kavgasına kurban edilemez. Ebeveynin inançlarının, çocuğun eğitiminde yaralayıcı bir hançer olmasına müsaade edilemez. Kendi inanç sorunlarını halledemeyen kan-kocanın kucağına çocuk vermek, eğitimin katledilmesinden başka bir işe yaramayacaktır. Ebeveynin sorunları çocuğa intikal edecek; kendi aralarındaki savaşı çocuk üzerine kanalize edecekler; birbirine karşı zafer kazanamadıklarından çocuğun eğitimindeki etkinlikleri ile zafere ulaşma yolunu seçeceklerdir.
Tertemiz bir duygu ile dünyaya gelen çocuğun din eğitimi bir kavga alanı olacağından, belki de bir daha düzelemeyecek yönlere doğru akıp gidecektir. İşte bunun için yüce Allah hukukî olan bir faaliyeti, eğitim alanına çekerek yasaklamıştır.
4. Yüce Allah nikah hususunda bu yasağı koyarken, insanlarla ilgili değer yargısını sosyal statüden alarak imana vermektedir. Tevhid inancına sahip bir köle ve cariyenin, hür olan müşrik bir kadın ve erkekten daha değerli olduğunu söyleyerek, koyduğu hükmün sebebini açıklamaktadır. Ayette bu iki grubu mukayese ederken, "l£ (hayr) kelimesi kullanılmaktadır. "Daha iyi, daha üstün, daha faydalı ve daha değerli" manalarına gelen bu kelime; evlilik müessesesinin "daha iyi" olanın üzerine kurulması gerektiğine işaret etmektedir. Böylece Yüce Allah kullarına eş seçiminde rehberlik ederek, daha iyi olanı tercih etmelerini tavsiye etmektedir.
İyi ile iyinin, kötü ile kötünün eşleşmesi Nur/26'da ilahî bir kanun olarak ortaya konulmaktadır:
Kötü kadınlar kötü erkeklere, kötü erkekler de kötü kadınlara; temiz kadınlar temiz erkeklere, temiz erkekler de temiz kadınlara yaraşır.
Yüce Allah iyiyi iyiye, kötüyü kötüye verme kanununu koyduğu halde insanların yanlış beğeni ve tercihi bu ilahî kaderi bozma yoluna gitmektedir. Eş seçiminde mantık yerine nefis rol oynayınca, iyinin kötüye gitmesi sözkonu-su olmaktadır. Aile müessesesinin 'iyi' denen evrensel değerler üzerine kurulmasını kader haline getiren Yüce Allah, insanın gönlünü bu iyinin kaynağı olarak görmektedir. 'İyi' üzerinde uyuşan gönülleri birbirine bağlamakta ve böylece derin çatışmaların yaşanmadığı bir aile hayatının temelini atmaktadır.
Nur/26'da zikri geçen 'iyi kadın' hangi vasıflara sahiptir? Bu sorunun cevabını şu ayetlerde bulmaktayız: Tevhid inancına sahip olan [bkz. Bakara/221]; zina etmeyen ve şirk koşmayan kadın [bkz. Nur/3]. Tevhid inancına sahip, iffetli kadın iyi kadındır. 'Kötü kadın' ise müşrik ve zina eden kadındır [bkz. Nur/3]. Bu durum aynı zamanda erkek için de söz konusudur.
Demek ki, Yüce Allah namuslu bir erkekle zinakar bir kadının; zani bir erkekle iffetli bir kadının evliliğini uygun görmemektedir. Aynı şekilde, müşrik bir kadınla mü'min bir erkeğin; mü'min bir kadınla müşrik bir erkeğin evliliğini de tasvip etmeyerek yasaklamaktadır.
5. Yüce Allah müşrik ile kendisinin amacının ve bu amaca yönelik etkinliklerinin farklılığını belirterek bu yasağı koyma sebebini gözler önüne sermektedir:
(Müşrikler cehenneme çağırır, Allah ise izni ile cennete ve mağfirete çağırır). [Bakara/221]
Müşriklerin eğitim ve kültürlerinin cehenneme sürüklediğini, ilahî eğitimin çağırışının ise cennete ve mağfirete olduğunu ifade etmek suretiyle Allah, kültür ve eğitimin ayrılığına işaret etmektedir. Cehenneme çağıranla cennete çağıran bir eğitim faaliyetinin aile kurması ve yaşatması mümkün değildir. Cehenneme çağıran ile cennete çağıran nasıl bir arada yaşar ve doğacak çocuk nasıl eğitilir? Ayetin bu kısmını derin bir tahlile tâbi tutarsak şu gerçeğe ulaşırız: Yüce Allah kullarını düşündüğü için müşrikle mü'minin evlenmesini yasaklamıştır.
(Allah, düşünüp anlasınlar diye ayetlerini insanlara açıklar).
Yüce Allah'ın bu konudaki mesajını detaylı bir şekilde açıklamakla güttüğü hedef, insanların düşüncelerini harekete geçirmek ve evlilik konusunda emin adımlar atmalarını temin etmektir. Düşünen insanlar, aile hayatının hangi temeller üzerine bina edileceğini ve Allah'ın hangi hikmetle böyle hüküm verdiğini anlayacaklardır.
Şimdi nikah konusunda Kur'an'ın diğer hükümlerini ele alabiliriz: Müslüman bir erkek yahudi veya hristiyan bir kızla evlenebilir mi? Kapalı toplumlarda, yahudi veya hristiyan bir kadınla müslüman bir erkeğin evlenmesi çok nadir görülürdü. Günümüzde artık kapalı toplum nerede ise kalmadığından, farklı din ve inanca mensub insanların evlenmelerinde bir çoğalma görülmektedir. Maide/5'te bu konuya açıklık getirilerek yahudi, hristiyan veya sabii bir kadınla, namuslu olmak, dost tutmamak ve mehrini vermek şartıyla evlenilebileceği ifade edilmektedir:
Kitap ehlinden iffetli kadınlar, mehirlerini vermeniz şartıyla, namuslu olmak, zina etmemek ve gizli dost tutmamak üzere size helaldir. [Maide/5]
Demek ki müslüman bir erkek; hristiyan, yahudi veya sabii bir kadınla evlenebilir. Bu evliliğin şartlan; tek tanrı inancına sahip olmak, namuslu olmak, mehrini vermek ve gizli dost tutmamaktır.
Yüce Allah teslis akidesine, yani üçlü bir ilah anlayışına sahip olan hris-tiyanlann [Maide/73] ve Üzeyir'i Allah'ın oğlu kabul eden yahudilerin kafir olduğunu ifade etmektedir [Tevbe/30]. Bunlar kendilerini kitap ve tevhid ehli kabul etseler bile Allah bunların kafir olduklarını ilan etmektedir. Öyleyse bunların kızlarıyla evlenmek mümkün değildir. Ancak bu hüküm hakkında bir çekince vardır. Çünkü Maide/21 ve Nur/3'te kafir değil, müşrik kavramı kullanılmaktadır. Bu durumda "Ehl-i kitabın kafir kanadının kızlarıyla evle-nilebilir mi?" sorusu ile karşılaşmamız mukadderdir. Kafir olana ehl-i kitap denemez hükmü verilirse, evlenilmesi yasak olan kadınların kapsamı, ehl-i kitabm kafir olanlarına da teşmil edilebilir.
Peki mü'min bir kadm, ehl-i kitap bir erkekle evlenebilir mi? Bu soruya Kur'an'da cevap bulmamız mümkün değildir. Süleyman Ateş'in İbn Kesir, Fahreddin Razi ve Taberi'den naklettiği bir rivayete göre Cabir "Biz ehl-i kitabın kadınlarıyla evlenebiliriz, ama onlar bizim kadınlarımızla evlenemez-ler" demiştir.[52]
Müslüman Kadının Gayr-i Müslim Erkekle Evlenememesinin Sebepleri:
Kur'an mü'min bir erkeğin ehl-i kitap bir kadınla evlenebileceğini açıkça ifade ettiği halde, mü'min bir kadının ehl-i kitap bir erkekle evlenip evlene-meyeceği hususunda herhangi bir beyanda bulunmamaktadır. Dolayısıyla bu meselede karar müslümanlara bırakılmış olmaktadır. Ümmetin alimleri, müs-lüman bir kadının gayr-i müslim bir erkekle evlenmesine izin vermemektedir, ama bu, töre ve kültürün neticesidir. Bununla beraber müslüman kadının müslüman olmayan erkekle niçin evlenemeyeceğini irdelemekte yarar vardır:
a. Bazı kimseler, çocuğun babaya tâbi olduğunu öne sürerek, bu evliliği uygun görmemektedirler.
b. Muhammed Esed, müslüman kadınların müslüman olmayan erkeklerle evlenemeyeceğini ifade etmiş ve bu hükme sebep olarak da; iman ve saygıyı emretmesine karşılık, diğer din mensuplarının bir kısım peygamberleri -mesela hristiyanlann Hz. İslâm'ın bütün peygamberlere Muhammed'i, yahu-dilerin hem Hz. Muhammed'i hem de Hz. İsa'yı- inkâr etmelerini göstermekte, ardından da şöyle demektedir:
Böylece bir müslüman ile evlenen ehl-i kitap bir kadın, -bütün itikat farklılıklarına rağmen- inandığı peygamberlerin İslâmî çevrede tam bir saygı ile anılacaklarına emin olduğu halde, ehl-i kitap bir erkekle evlenen müslüman bir kadın, her an Allah'ın elçisi olduğuna inandığı zatm hakarete uğramasıyla her zaman karşılaşabilir.[53]
Muhammed Esed, ehl-i kitap bir erkekle evlenen müslüman kadının inancının rencide olma ihtimalini dikkate alarak, müslüman kadının ehl-i kitap olan erkekle evlenemeyeceğine hükmetmektedir. Bu hususta Esed'e hak vermemek mümkün değil, ama "Müslüman bir kadın ehl-i kitap bir erkekle ev-lenemez" demek için bu neden yeterli midir? Başka nedenler de olabilir mi?
c. Yukardaki nedenlerin yanısıra, meseleye, çocuğun eğitimi açısından da yaklaşılmalıdır. Müslüman bir aileye gelin gelen ehl-i kitap bir kadının doğacak çocuğu İslâmî bir terbiye ile yetişecektir. Ama, ehl-i kitap bir aileye gelin giden müslüman bir kadının çocuğu gayr-i İslâmî bir terbiye ve inançla yetişecektir. Çocuğun eğitiminde böyle bir çatışmaya mahal vermemek için müs-lüman kadının ehl-i kitap erkekle evlenmesini yasaklamak uygun olabilir.
Ama şu da unutulmamalıdır ki, yahudi veya hristiyan kültürünün hakim olduğu bir çevrede müslüman bir erkek, çocuğunu müslüman olarak yetiştirme hususunda zorluklarla karşı karşıya kalabilir. Diğer taraftan, İslâm kültürünün hakim olduğu bir çevrede, ehl-i kitap bir erkekle evlenen müslüman bir kadın, çocuğunu müslüman olarak yetiştirebilir. Bu durumda öne sürdüğümüz üçüncü şart geçerliliğini yitirir.
Bize göre bu üç maddeyi, yasağın nedeni olarak almakta yarar vardır. Aidiyet, inancın hakarete uğraması ve çocuğun eğitimi bu yasağı koymak için yeterli sebep olsa gerek. Ama Kur'an'ın müslüman kadının, ehl-i kitap bir erkekle evlenip evlenemeyeceği hususunda suskun kalması manidardır. Öyle şartlar oluşur ki müslüman kadın ehl-i kitap bir erkekle evlenmek zorunda kalabilir. O zaman; Kur'an'ın bu konudaki suskunluğu ruhsat olarak alınabilir.
Nikah bir akit olduğuna göre, nikahın dinîsi, lâ-dinîsi olur mu? Bu konuda Kur'an'da bazı açıklamalar getirilmiştir.
Kur'an'a göre nikah evrensel bir olgu ve akittir. Tevhid ehli olmayan toplumlarda da nikah vardı ve hâlâ da vardır. Müşrikle müşriğin; kafirle kafirin nikahı caizdir.
Bunun caiz olduğu Nur/3 ayetiyle de teyit edilebilir:
Zina eden erkek, zina eden veya müşrik olan bir kadından başkası ile evlene-mez; zina eden kadınla da ancak zina eden veya müşrik olan bir erkek evlenir. Bu, mü'minlere haram kılınmıştır.
Ayetten anlaşılıyor ki, zinakar erkekle zinakar kadının ve müşrik erkekle müşrik kadının evlenmesi caizdir. Kur'an'da böyle bir evliliğin örneği var mıdır? Tebbet suresinde Yüce Allah, müşrik olan Ebu Leheb'in karısından bahsetmektedir:
Odun taşıyıcı olarak ve boynunda hurma lifinden bükülmüş bir ip olduğu halde karısı da (ateşe girecek). [Tebbet/4-5]
Dördüncü ayette geçen (ve'mraetuhû=omın karısı) ifadesinden anlıyoruz ki, Ebu Leheb gibi bir müşriğin, müşrik bir kadınla olan nikahını Allah geçerli kabul etmiş; onu onun karısı olarak vasıflandırmıştır. Bu olgu, önemli ve somut bir delildir.
Peygamberler tarihinden de bir delil gösterebiliriz: Meryem/42-46 ve En'am/74 ayetlerine bakıldığında anlaşılır ki; Hz. İbrahim'in babası müşrikti. Eğer müşrik bir insanın nikahı geçerli kabul edilmemiş olsaydı, Hz. İbrahim'in nesebinin durumu ne olurdu?
Bir delil de Rasûlullah döneminden gösterebiliriz: İslâm gelmeden önce Arap toplumunun çoğu müşrikti. Bunların bir kısmı ve çocukları müslüman oldu. Şimdi bu çocukların gayr-i meşru oldukları söylenebilir mi? Mesela: Müşrik olarak yaşayıp ölen Hz. Ali'nin babasının, annesi ile olan nikahı, nasıl bir nikahtı? Müslüman olan pek çok sahabînin ana-babası -Hz. Ali örneğindeki gibi- müşrikti. Nikahta 'dinî' ve 'lâ-dinî' ayırımına gidersek, o çocukların gayr-i meşru olmaları gerekir.
Demek ki, Bakara/221 ayeti müşrik ile mü'minin evlenmesini yasaklarken, özellikle ailenin selameti ve çocuğun din eğitimi açısından yetiştirilmesini temel neden olarak almıştır. Ama aynı inanca mensup olan kişilerin evliliğinde bir sakınca görmemektedir. Dolayısıyla kafir erkek kafir kadın ile, müşrik erkek müşrik kadın ile, zina eden erkek zina eden kadın ile evlenebilir. Önemli olan nihakın hukukî şartlarının yerine gelmesidir.
Bu hususta başka bir delil de şudur: Hz. Peygamber, İslâm gelmeden on beş sene önce evlendi. Peki hangi nikahla evlenmişti? Elbette ki o günkü toplumda mevcut olan geleneksel nikahla evlenmişti. Tarihte inananlarla inanmayanların evlilikleri devam etmiş midir? Etmiş ise bu evliliklerin hükmü nedir?
Bu soruların cevabı Kur'an'da mevcuttur. Müşrik bir erkekle, mü'min bir kadının evliliğine örnek olarak Firavun ile hanımını vermektedir:
İman etmiş olanlara da Allah, Firavun'un karısını örnek getirmiştir. [Tahrim/11]
Firavun müşrik, karısı mü'min olduğu halde Yüce Allah onların nikahını geçerli kabul etmiş ve ayette 'Firavun'un karısı' ifadesini kullanmıştır. Peki bu durum nasıl değerlendirilmelidir?
Bize göre Firavun'un hanımı, Firavunla mü'min olmadan önce evlenmişti. Tevhid inancını benimsediğinde ise Firavun'la evli bulunmaktaydı.
Bu durumdan şu hükmü çıkarmamız mümkündür: Tevhid inancına sahip olmayan erkek ile kadın evlenebilirler; onların nikahı Allah katında geçerli kabul edilmektedir; ama eşlerden biri -mesela kadın- tevhid inancını benimserse nikahlan bozulmamaktadır. Demek ki, eşlerden biri inancını değiştirdiğinde nikahın bozulacağına dair bir hüküm yoktur.
Yine Tahrim suresinde Hz. Nuh ile Hz. Lut'un hanımları örnek verilmektedir:
Hakikati inkara şartlanmış olanlara Allah Nuh'un karısı ile Lut'un karısını örnek getirmektedir: O hanımlar iki dürüst ve erdemli kulumuzun nikahı altında idiler, ama kocalarına ihanet etmişlerdi. [Tahrim/10]
Bu ihanetin ne tür bir ihanet olduğunu açıklamanın yeri burası değildir. Ancak, bu iki hanım kocaları gibi tevhid inancına sahip değillerdi. Kocaları tevhid ehli ve peygamber oldukları halde, kendileri tevhid inancını kabul etmemiş ve kafir olarak kalmışlardı. Buna rağmen, Yüce Allah 'Nuh ile Lut'un karısı' ifadesini kullanmaktadır. Demek ki, bu iki hanım kocaları peygamber olmadan önce onlarla evlenmiş, daha sonra kocaları peygamber olunca da küfürlerinden vazgeçmemişlerdir. Bu olgulardan şu neticeyi çıkartabiliriz: Peygamber olan bir erkek, eşine İslâm'ı teklif etmiş, fakat bunu reddeden karısını boşamamıştır. Bunu günümüze uyarladığımız zaman şu sonuca ulaşırız: Dünyanın herhangi bir yerinde tevhid inancına mensub olmayan iki kişi evlenir de, eşlerden biri daha sonra tevhid inancını seçerse, nikahlan bozulmaz. Eşlerden birinin tevhid inancını benimsemiş olması, evliliklerinin son bulmasını gerektirmez.
Şimdi bu örneklerle beraber Bakara/221 ayetine bir daha dönebiliriz: Kur'an'ın bu ayeti ile Nur/3 ayeti, yeni evlenen çiftler arasında şirk ile tevhid inancı gibi bir uçurumun olmamasını öngörüp hükme bağlamakta; müşrik ile muvahhidin evliliğini yasaklamaktadır. Ama, farklı inançlara mensup olmadıkları dönemde evlenirler de, sonra eşlerden biri tevhid inancını benimserse, nikahlan bozulmaz. Bu hükümden sonra akla şu soru gelir: Tevhid inancını benimsemiş eşlerden biri irtidat ederse nikahlan ne olur? Bu konuda Kur'an'da örnek bulmamız mümkün değildir. Ancak, kötüye dönüş olmasından dolayı bu durum -büyük bir olasılıkla- aile ilişkilerini çıkmaza sokacaktır. Bu durum, boşama için önemli bir sebep kabul edilebilir.
Bütün bu izahlardan anlıyoruz ki, evliliğin başlangıcında şirk ile iman arasındaki uçurum önemli rol oynamakta ve Allah bu evliliği tasvip etmeyip yasaklamaktadır. Ancak, evli olan çiftlerden birinin daha sonra müslüman obuası, nikahın feshedilmesini gerektirmez; bu inanç farklılığına rağmen aile ilişkileri devam edebiliyorsa, evlilik devam edebilir.
Nikah meselesinde, ahlâkın da büyük rolü vardır. Nur/3 ayeti, zani ile ancak bir zâniyenin ve müşrikenin evlenebileceğini ifade etmekte ve böylece ahlâkın nikahtaki ağırlığına dikkat çekmektedir. Aynı şekilde Hz. Peygamber, eş seçiminde inanç farklılığını konu edinmeden; müslümanla müslümanın evliliğinde neyin ölçü alınacağını açıklamaktadır:
Kadın dört şeyinden dolayı alınır: Malından, soyundan, güzelliğinden ve dindarlığından. Sen dindarını seç, mutlu olursun.[54]
Kadınların Aybaşı Halleri:
222. Sana kadınların ay halleri hakkında soruyorlar. De ki: "O bir eziyettir. Adet halinde kadınlardan uzak durun ve temizleninceye kadar onlara yaklaşmayın; temizlendiklerinde ise Allah'ın emrettiği şekilde onlara yaklaşın. Doğrusu, Allah tevbe edenleri ve temizlenenleri sever".
Kadınların ay başı halleriyle ilgili olarak Hz. Peygamber'e sorulan suali de Yüce Allah cevaplandırmaktadır. Hayz kelimesi, akmak, taşmak, suyu biriktirmek, bir şeyin etrafını dolaşmak, havuz yapmak manalarına gelmektedir. Akmak ve taşmak manalarından hareketle, kadının aybaşı olması anlamını kazanmaktadır.
İradesi dışmda kadında yaratılan bir tabiat kanunu olduğu içindir ki Yüce Allah, koyduğu bu doğa kanunu hakkında yine kendisi hüküm vermektedir. Aybaşı halini bir başka açıdan değerlendiren Allah, onun bir hastalık olduğunu söylemektedir.
(De ki: "O bir eziyettir").[55]
Ezâ Kelimesinin Kur'an'daki Manaları:
1. Üzmek; fena muamelede bulunmak
Bir grup insanın, bir peygambere gösterdiği olumsuz tepkinin ona fena muamele yapmak anlamına geldiğini ve bunun ona verdiği üzüntüyü ifade etmektedir:
(Ey iman edenler! Siz de Musa'ya fena muamelede bulunanlar gibi olmayın). [Ahzab/69]
(Benim, Allah'ın size gönderdiği elçisi olduğumu bildiğiniz halde niçin beni üzüyorsunuz?) (Saff/5)
Bir bakıma, toplumun ferde verdiği üzüntüyü ifade etmektedir.
2. Acı ve eziyet
Bir grup insanın, müminlere yaptıkları baskıyı ifade etmek için kullanılmaktadır:
(Sizin bize verdiğiniz eziyete/acıya elbette katlanacağız). [İbrahim/12]
Burada kavram, inanç çatışmasından dolayı, sosyal baskının meydana getirdiği acıyı ifade etmektedir.
Kadının aybaşı halinin, bir yara ve bir kirlenme olması gibi, toplumda grupların birbirine fena muamele yapması da sosyal bir yara ve kirlenmedir.
3. Canını sıkmak
Yanlış davranıştan dolayı bir gruba karşı birinin ifade edemediği can sıkıntısını ifade etmek için kullanılır:
(Sizin, Allah'ın Resulü'nün canını sıkmanız...) [Ahzab/53]
4. İncitmek
Bir insanın yapmadığı bir işi, yapmış gibi davranmasının o insanı incitmesi anlamında kullanılır:
("O, bir kulaktır" diyerek Peygamber'i incitenler de vardır). [Tevbe/61]
Söylenen lafların insanın gönlünde meydana getirdiği incitici hali ifade eder. İncitme de, bir nevi aybaşı hali gibi, psikolojik bir kirlenmedir.
5. Cezalandırmak
İşlenen suç veya günahtan dolayı insana verilen hukukî ceza için kullanılır: İçinizden fuhuş yapan her iki tarafa ceza verin. [Nisa/16]
Ayette geçen CiJit (fe-âzûhumâ=on\an cezalandırın) emri, ahlakî kirlenmenin giderilmesi için gerekli olan cezalandırma manasına gelmektedir.
Zina, ahlâkî bakımdan toplumun kirlenmesidir. Bu kirlenmenin getirdiği cezalandırma da bir eziyettir; hem zina eden, hem de toplum için. O nedenledir ki Yüce Allah cezalandırmayla ilgili emrini bu kavramla ifade etmektedir.
6. Zarar görmek
Âl-i İmran/195'teki Şrîû&fo (Benim yolumda zarar görenler) ifadesine, -Allah yolundaki eziyetin zarar görme şeklinde olduğunu göstermek için-'zarar görme' manasını verdik.
7. Rahatsızlık, hastalık
(Yahut başından rahatsızlığı olan kimse). [Bakara/196]
Bu ayette kavram, biyolojik bir rahatsızlığı, ya da hastalığı ifade etmek için kullanılmaktadır. Ama bu kelime Kur'an'da, daha ziyade baş ağrısı için kullanılır.
8. Zahmet
Bu kavram, yağmurun insanlara verdiği sıkıntı ve zahmeti ifade etmek üzere de kullanılmıştır:
(Fakat yağmurdan dolayı zahmet çekerseniz...). [Nisa/102]
9. Yara, kirlenme
Bakara/222'de kadının aybaşı halini ifade etmek için kullanılan bu kavram, yara ve kirlenme anlamına gelmektedir.
Ayhali, kirlenmenin yanısıra, bir hastalıktır da. Bu da biyolojik manada bir kirlilik ve bir rahatsızlığı ifade etmektedir. Genelde bu hastalık, cünüplüğe eş tutulmuştur. Oysa böyle bir kirlenmeye 'cünüplük' denemez.[56]
Kadın Ayhalinde Neler Yapamaz?
Şimdi şu soruyu sorabiliriz: Kadm ayhali denen kirlilik durumunda neler yapamaz? Bu sorunun cevabını Yüce Allah Bakara/222 ayetinin devamında vermektedir:
a. (Öyleyse, hayızlıyken kadınlardan uzak durun).
İ'tizal kavramı ayrılmak, uzak durmak anlamına gelmektedir. Ayetin bu kısmındaki emir erkeklere verilmektedir. 'Uzak durma' emrinin, cinsel ilişki ile ilgili bir emir olduğu ayetin sonundan anlaşılmaktadır.
b. (Temizleninceye kadar onlara yaklaşmayın).
'Uzak durma' ile 'yaklaşmama' aynı anlama gelmektedir. Ayhalinin getirdiği en önemli yasak, kadınlarla cinsel ilişkide bulunulmamasıdır.
"Hayız halinde kadından uzak durun ve temizleninceye kadar ona yaklaşmayın" emri, kadının iradesi dışında Yüce Allah'ın onun tabiatma koyduğu bir eziyet veya hastalıktan dolayı ona saygı duyulması gerektiğine işarettir. Kur'an'ın getirdiği saygınlığın bir uzantısı da burada görülmektedir. Ay halinde kadma cinsel ilişki teklif etmek, onun hastalığına saygı duymamak olacağından Yüce Allah bu yasağı koymaktadır.
Dikkat edilirse, 'ayrı durma' ve 'yaklaşmama' emri, kadına değil erkeğe verilmekte, böylece erkeğin kadınla olan ilişkisi düzenlenmektedir. Kadının hayızlı iken cinsel ilişkiye istekli ve elverişli olmaması sebebiyle, bu husustaki emir erkeğe verilmektedir.
c. Koca, hayızlı olan karısıyla sevişebilir
Hz. Peygamber, -göbekle diz kapaklan arası örtülü olmak şartıyla- hayızlı eşleriyle mübaşeret ederdi.[57]
Deri manasına gelen beşere kökünden türeyen mübaşeret kelimesi, karşılıklı derilerin birbirine değmesi anlamını ifade etmektedir. Hz. Peygamber döneminde, kadınların hayız kanının elbiseye bulaşmasını önleyecek şekilde özel bez-pet yoktu. O zaman giyilen elbiseler arasında iç çamaşırın bulunduğunu da tahmin etmiyoruz. Onun için bu kavram, hayızlı iken kan-ko-canın öpüşüp sevişmesinde herhangi bir sakınca olmadığına işaret etmektedir. Kısaca mübaşeret, cinsel ilişki hariç, öpüşüp sevişmeye müsaade etmektedir.
"Ben hayızlı iken Hz. Peygamber'in başını yıkardım"[58] diyen Hz. Ai-şe'den gelen hadisin doğru kabul edilmesi halinde, aybaşı halinde kadından uzak durmanın ve yaklaşmamanın ne ifade ettiği açıklık kazanmaktadır. Yüce Allah 'cinsî münasebette bulunmayın' yerine, daha dolaylı/örtülü ve nezih bir ifade olan 'yaklaşmayın' ifadesini kullanmaktadır.
d. Hayızlı kadın mescide girebilir mi?
Bu soruya Hz. Peygamber'in uygulamasından cevap bulabiliriz.
Hz. Aişe ve Meymune'den rivayet edilen hadislere göre, Hz. Peygamber onlardan seccadesini mescide getirmelerini isterdi. Onlar da getirip mescide yayarlardı. Bir defasmda Hz. Aişe hayızlı olduğunu söyleyince, Hz. Peygamber "Senin hayızın elinde değil ki" cevabını vermiştir.[59]
Hz. Peygamber'in "Senin hayzın elinde değil ki" demesi, mescide girme konusunda endişe etmemesini ifade etmektedir. Kendi iradesinde olmayan bir kirlenme neticesinde, kadım mescitten uzak tutmanın doğru olmayacağı Hz. Peygamber'in bu ifadesinden anlaşılmaktadır. Öyleyse, zaruret halinde hayızlı kadın mescide girebilir.
e. Kadın hayızlıken oruç tutabilir, namaz kılabilir mi?
Hz. Aişe'den rivayet edilen bir hadise göre, aybaşı halinde Hz. Peygamber hanımların oruç tutmamalarını ve namaz kılmamalarını emrederdi. Ancak, oruçlarını kaza etmelerini emrettiği halde namazlarını kaza etmelerini emretmezdi.[60]
Oruç ve namazı bırakma hususunda bir mazeret olarak kabul edilen hayız-dan sonra orucun kaza edilmesine rağmen, namazın kaza edilmemesi, normal zamanlarda kılınmayan namazın kaza edilip edilemeyeceği konusunda çok önemli bir ipucu vermektedir.
Hz. Aişe'den gelen başka bir rivayette, "Hayızlı kadın namazı bırakır"[61] ifadesi yer almaktadır.
f. Kadın hayızlıyken Kur'an okuyabilir mi?
Tirmizi'nin, Taharet, 98'de İbn Ömer'den rivayet ettiği bir hadise göre, hayızlı kadın ve cünüp olan kişi Kur'an'dan hiç birşey okuyamaz. Fakat bu, Hz. Peygamber'e ulaşmayan bir haberdir. Bu konuda hüküm verme yetkisi Hz. Peygamber'e aittir. Namaz kılmayın, oruç tutmayın diyen Peygamber, Kur'an okumayın diyemez miydi? Ayrıca İbn Abbas ve İbrahim Nehai, cü-nübün Kur'an okumasında[62] bir beis görmemişlerdir. Fakat Kur'an'ı eline alarak mı, yoksa ezberden okumayı mı kasdettikleri anlaşılamamaktadır.
Bize göre hayızlı kadm cünüp değil hastadır. Çünkü Kur'an hayız halini, hastalık olarak nitelendirmektedir. Herhangi bir hastalığa yakalanan kişiye, Kur'an okumak yasaklanamayacağına göre, bir hastalık olan hayıza yakalanan kadına Kur'an okuyamazsın denebilir mi? Bu soruya verilecek cevap dinin ruhuna uygun olmalıdır.
Hz. Peygamber Kur'an'a dayanarak, hasta olan kadının orucunu kazaya bırakabileceğini söylemiştir, çünkü Bakara/l 84-185'te, hasta olanın oruç tutmamasına ruhsat verilmiş; iyileştikten sonra kaza etmesi emredilmiştir. Diğer taraftan, aybaşı olan kadının kanaması nedeniyle namaz abdesti alması mümkün olmadığından, abdestsiz namaz da kılınamayacağından ötürü Hz. Peygamber, hayızlı kadının namaz kılmamasını emretmiştir. Bu açılardan bakınca, Hz. Peygamber'in -Kur'an'da bulunmayan- bu fetvalarının, aslında Kur'an'a dayandığı anlaşılır.
Böylece Hz. Peygamber Bakara/l 84-185'te geçen ve orucu kazaya bırakmaya ruhsat veren hastalık kavramına hem bir yorum getirmiş, hem o kavramın içini doldurmuş ve hem de kadının aybaşı halinin bir hastalık olduğunu belirtmiştir.
Diğer taraftan Hz. Peygamber'in bu fetvası, eğitim açısından ve dinde zorlama olmadığını gösterme bakımından önemli hikmetler içermektedir. Hasta olan bir kişiyi ibadetleri yapmaya zorlamak, insanları dinden soğutabilir. Kadının hem biyolojik hem de psikolojik yapısını sarsan aybaşı halini dikkate alarak, ibadetlerden muaf tutmak, dinin zorlayıcı bir yapıya sahip olmadığının delilidir. Enes'ten gelen bir habere göre, başka dine mensup olanlar, ha-yızlı kadmla beraber yiyip içmezler, aynı evde oturup kalkmazlardı. Ashabın bu durumu Hz. Peygamber'e sormaları üzerine inen Bakara/222 ayeti, geçmişteki örf-adeti ortadan kaldırmış, cinsel ilişki dışında hanımlarla her türlü ilişkinin caiz olduğunu hükme bağlamıştır.
Kur'an öncesi kültürün kadını küçümsemesinin en önemli işaretlerinden biri olan hayızlı kadını tamamen terk etme davranışı, Kur'an tarafından değiştirilmiştir. Kur'an'ın kadına verdiği önemin bir işareti de bu ayettir. Kadının, bir hastalık durumu olan aybaşı haline saygı duymak, doğası gereği olan bu durumu nedeniyle onu aşağılamamak, İslâm'ın, kadın haklan hususundaki önemli inkılaplarının bir parçasını teşkil eder.
Hz. Peygamber'in, Hz. Aişe'ye "Senin hayızın elinde değil ki"[63] buyurması, dinin insan tabiatına ne denli dikkat ettiğinin ve hükümlerini ona göre koyduğunun en önemli delilidir.
Aybaşı halinde kadınla cinsî münasebette bulunulmayacak, peki temizlenince ne yapılacak? Bakara/222'nin devamı bu soruyu cevaplandırmaktadır:
(İyice temizlendikleri zaman, Allah'ın size emrettiği yerden onlara varın).
Kadının hayızdan temizlenmesi, kanının kesilip yıkanmasıdır. Ayetin bu kısmında yer alan (min haysu) kavramını mekan anlamında alırsak, taraf, yön, yer manasına gelir ve kadına ferci dışında başka bir mahalden yak-laşılamayacağım ifade eder.
"Erkeğin hanımına başka bir mahalden yaklaşma imkanı var mı?" şeklinde bir sorunun cevabı sadedinde pek çok lüzumsuz fetvaları tartışan Süleyman Ateş'in lüzumsuz izahlarını buraya almayı terbiye dışı buluyoruz.[64]
Ayetteki (min haysu) ibaresini 'zaman' manasa alırsak, ayetin bu kısmına şöyle mana verebiliriz:
Temizlendiklerinde, Allah'ın size emrettiği zamanda onlara yaklaşın.
Bu mana ayetin birinci bölümüne de uygun düşmektedir. Aybaşı zamanında kadına yaklaşmanın yasaklanmasından, aybaşı hali geçince yaklaşılacağı anlamı çıkmaktadır. Cinsî münasebetin vaktini tesbit eden Yüce Allah olduğuna göre, min haysu ibaresiyle zamanın kasdedildiği ve bu zamanın da iki aybaşı arasındaki zaman olduğu anlaşılmaktadır.
(min haysu) ibaresinin -yukarıda zikrettiğimiz- birinci manada kullanıldığına delil olarak Bakara/96 ayeti gösterilebilir.
Bakara/222'nin sonu ise şöyledir:
(Elbette Allah, tevbe edenleri ve iyice temizlenenleri sever).
Ayette geçen tevbe, daha önce bu konuda yapılan hatalardan dönüşü; mütetahhir ise iyice temizlenmeyi ifade etmektedir?
Kavminin cevabı sadece "Lut ailesini memleketinizden çıkarın; çünkü onlar temizliği seven insanlardır" demek oldu. [Neml/56]
Ayetteki 'temizliği sevmek' ifadesi, 'homoseksüellikten nefret etmek' anlamına gelmektedir. Lut kavmi, homoseksüel olmayan kimseleri mütetahhir, yani 'temizliği sevenler' olarak nitelendirdiklerine göre, bu manayı Bakara/222 ile karşılaştırabiliriz. Orada da bu kavram, Allah dönenleri ve hanımına arkadan yaklaşmayanları sever anlamına gelmektedir. Öyleyse hanımına fercinden değil de, dübüründen yaklaşmak bir ahlâksızlık olup Allah'ın nefretine mucip olur.
Min haysu ibaresini 'zaman' anlamında kabul edersek, o zaman tevbe, o zamana kadar aybaşı halindeyken de yapılmakta olan cinsel ilişkiden dönmeyi ve pişmanlığı; mütetahhir (temizliği sevmek) de, kadına temizlik döneminde yanaşmayı ahlâk edinenleri ifade etmiş olur. Bazı şartlarda bazı gençler, ay halinde hanımlarına yaklaşmış olabilirler, bu durum istisna da olabilir, ama derhal tevbe edip kendilerini disipline etmelidirler.
Yüce Allah eşlerin cinsel ilişkilerini düzenlerken, hem onların faydalarını, hem de tabiat kanunlarını dikkate almaktadır. Öncelikle biyolojik bir kanun olarak kadının tabiatına koyduğu hayız haline göre kurallar getirmekte,
yasaklar koymakta ve emirler vermektedir. Böylece ilahî emirlerin hem insanın faydasına olduğunu, hem de yaratılış kanunlarına uymayı hedef aldığını öğrenmiş oluyoruz. Yüce Allah, insanların bu emirlere uymaları için sevgisini ödül olarak koymaktadır. Karısının aybaşı haline saygı duyup cinsel ilişki teklif etmeyen ve bu fiili işlemeyen; hanımına dübüründen değil fercinden yaklaşan temiz insanlara sevgisini ilan etmektedir.
Çünkü Allah, bu emir ve yasaklan, sevgisi ile kabul etmeye ve uygulamaya insanları teşvik etmektedir. Böylece, aile içindeki ahlâkî kuralların uygulanmasının, ancak sevgi bağlarının güçlü tutulmasıyla mümkün olacağı şeklindeki eğitim ilkesini de koymaktadır. [65]
Kadın Kültürdür:
223. Eşleriniz sizin için ürün veren topraktır. Öyleyse, toprağınızı dilediğiniz gibi işleyin. Kendiniz için önceden hazırlık yapın. Allah'tan sakının, bilin ki siz Allah'a kavuşacaksınız. Müzminleri müjdele.
Yüce Allah evli kadınları (hars)a benzetmiş, insanlık için kadmm işlevini bu kavram ile ifade etmiştir. (hars) kavramını Bakara/205'de ele aldık. Ancak kadının hars olarak takdim edilmesi burada özel bir mana taşımaktadır. Şimdi bu kavram ile kadın arasındaki bağlantıyı inceleyebiliriz. [66]
Hars Kavramı İle Kadın Arasındaki Bağlantı:
1. Tohum
Cinsel ilişkide erkeğin tohumu kadının rahmine ekildiği için hars kelimesi, tohum manasına da kullanılmaktadır. Demek ki, kadma, tohum ekilen mahalle sahip olması dolayısıyla hars denilmektedir.
2. Ateşi tahrik etmek, tutuşturmak
Hars kavramını fiil kalıbında ateşle bir araya getirince ateşi tutuşturmak manasım kazanmakta; kadın da tahrik edici yönüyle hars özelliği ile anılmaktadır.
3. Malı biriktirip toplamak
Yumurta ile spermi bir araya getirip döllenme yatağına sahip olduğu için bu ismi almaktadır. Hars'm toplamak manası, kadının karnında döllenmek manasına dönüşmektedir.
4. Yeri sürmek
Hars kelimesi, ihterese kalıbından alınınca, 'yeri sürmek' manasına gelir. Yeri sürmek ile cinsel ilişki arasında bir benzerlik vardır.
5. Ekin
Hars, ekin anlamını ifade eder. Ziraate hazırlanmış tarla demektir. Kadın, sperm ile yumurtayı rahminde bir araya getirince, önemli bir kültür faaliyeti yaparak çocuk doğmaktadır. Böylece kadın, insanlığın kültürünü üretmekte ve devam ettirmektedir. İlk kültür safhası, spermin yumurtaya ekilme anıdır. Bu ekilme anından itibaren kültür faaliyeti başlar, çeşitli aşamalardan geçer ve nihayet bir insan olarak dünyaya gelir. İşte böylece kadın, insanı üreten tarla anlamında hars unvanını kazanır. İnsan denen ürünü veren kadın, başlı başına bir kültür abidesidir. Kadının bu anlamından hareket ederek Bakara/222'ye dönmemizde yarar vardır. "...Temizlendiklerinde, Allah'ın emrettiği şekilde onlara yaklaşın" ifadesinden hareketle bazıları, kadına 'arkadan' yaklaşılabileceğini söylemişlerdir. Şimdi kadının fercinden rahmine akan tohum bir kültür varlığı olan insanı meydana getirdiğine göre, kadına ancak fercinden yaklaşılması gerektiği fikri ortaya çıkmıyor mu? Kadına arkadan yaklaşınca bir kültür doğar mı? Bakara/223'te kadının hars olarak takdim edilmesi, onunla cinsel ilişkinin, ancak ürün verecek yerinden olacağına en büyük delil teşkil eder.
(Eşleriniz sizin için ürün veren bir topraktır) ifadesiyle Yüce Allah, karı-koca arasındaki ilişkiye yeni bir boyut ve tanım getirmiştir. Koca hanımını bir kültür âbidesi olarak görmeli, bütün peygamberleri ve insanlığa yön veren büyük kişileri onun türünün doğurduğunu bilmeli ve ona göre muamele yapmalıdır. Böylece Yüce Allah erkeğe karısını nasıl göreceğine dair bir bakış açısı kazandırma eğitimi yapmaktadır. Bir milletin kültür müesseseleri, ürün veren sanatkâr ve mütefekkirleri, o milletin en önemli varlıklarıdır. Onlar korunmalı, üzerlerine titrenmeli ve kaybedilmemesi için ne gerekiyorsa yapılmalıdır. Kadınlar da insanlık için bir mütefekkir, bir sanatkâr ve bir kültür müessesesi mesabesinde olup ihtimama, korunmaya ve hizmet edilmeye layıktırlar.
Bu açıklamadan sonra diyebiliriz ki Allah Teala kadma hars demekle ona bir değer atfetmiş ve onun işlevini, kültür üretimi sayılan insan doğurup büyütme olarak belirlemiştir.
(Toprağınızı dilediğiniz gibi işleyin) ifadesi, kadının sakıncalı anlarının dışında onunla cinsel ilişki kurabileceğini ifade etmektedir. Ayetteki (ennâ) kelimesine mekan manası verilebilir. O zaman cinsel ilişkideki pozisyona; ayaktayken, otururken, yatarken, yan üstü ve çömelerek ilişkinin olabileceğine işaret etmiş olur.
(ennâ) kelimesini zaman manasına aldığımızda, hanımların özel halleri dışında istenildiği zaman onlarla ilişki kurulabileceği sonucunu çıkarabiliriz. Kişinin hanımı ile cinsel ilişki kurmasının muayyen bir zamanı yoktur; istediği zamanı seçebilir. Yüce Allah, kocaların hanımları ile istedikleri zaman ve istedikleri şekilde cinsel ilişkide bulunabileceklerini ifade etmek suretiyle cinsel eğitim yapmaktadır.
Razi tefsirinde bu ayetin, yanlış bir anlayışı düzeltmek için indiğini söylemektedir. Bazıları, kadına fercinden olmakla birlikte arkasından yaklaşıldığı takdirde doğacak çocuğun şaşı olağacağına inanıyorlardı. Yüce Allah istenildiği pozisyonda cinsel ilişkide bulunulabileceğini ifade etmekle bu hurafeyi ortadan kaldırmıştır.
(Kendiniz için hazırlık yapın) buyruğunun manalarından biri de, nesil üretmektir. İnsanı bu dünyada ebedileştiren şeylerden biri de sulbünden gelen nesildir. Ebeveynler ölür ama nesilleri devam eder.
Onun için ayet, nesil yetiştirilmesini tavsiye etmektedir.
"Kendiniz için hazırlık yapın" buyruğunun diğer bir manası da "Ruhlarınız için doğru harekette bulunun, hazırlık yapın"dır. Allah cinsel eğitime dikkat çekerek, kan-koca ilişkisinde, insanın ruhunu ferahlatacak hareketlerde bulunmanın önemini vurgulamaktadır. İlahî emirlere göre hareket etmek, ruhlara manevî gönderimler yapmak, ruhları beslemek ve onları olgunlaştırmaktır.
"Kendiniz için hazırlık yapın" buyruğunun bir diğer anlamı ise, cinsel ilişki kurmadan önce ruhsal hazırlık yapılmasıdır. İnsanın cinsel ilişkisini hayvanın cinsel ilişkisinden ayıran bir fark da, cinsel ilişkinin ruhsal ilişkideki etkinliğidir. Cinsel ilişkiden önceki ruhsal hazırlık ile, cinsel ilişkiden sonraki sükunet, yani tatmin; kan koca arasındaki ilişkilerde meydana gelen manevî ürünlerdir. İşte bu manevî ürünün olgunluğu, doğacak çocuk için çok önemli psikolojik bir çevre oluşturur.
'itıj^î (Allah'tan sakının) ifadesi, -Muhammed Esed'in de ifade ettiği üzere- "Allah'a karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun" demektir. Doğal olarak takvada akıl ve bilinç vardır. Buradaki akıl ve bilinç, kadına karşı takınılacak tavn ve onunla cinsel ilişkideki akıllı ve bilinçli davranışı ifade etmektedir. Kadını bir kültür âbidesi olarak görmek, cinsel ilişkide onun özel hallerini dikkate alıp saygı duymak takvalı davranışın kendisidir. Bu davranışların Allah'tan sakınarak, O'na karşı sorumluluğun bilincinde olarak yapılması, onları birer ibadet haline getirir.
Demek ki, sorumluluk bilinci denen takva duygusunun mayaladığı her davranış ibadete dönüşmektedir.
(Ve bilin ki, mutlaka O'na kavuşacaksınız).
Yüce Allah burada, Allah'a kavuşulacağını bildirerek, takva ile Allah'a kavuşulacağı bilgisini bir araya getirmekte ve yukarda verdiği emirleri bu eğitim üzerine oturtmaktadır.
Sorumluluk duygusu ile bilgi bir araya gelince, ahlâkî davranışların temeli atılmaktadır. Kan-koca arasındaki ilişkiler ve bu ilişkilerin olmazsa olmazını teşkil eden cinsel ilişkinin düzenli yürümesi ve ailede mutluluğun boy atması için Allah'ı devreye sokmanın önemi vurgulanmaktadır. Bu ilişkilerde Allah'tan sakınmak, bir gün O'na kavuşacağını bilerek hareket etmek mutluluğun temelini teşkil eder.
(Mü'minleri müjdele).
Allah Teala burada ise imanı devreye sokmakta ve aile ilişkilerinin temelindeki üçüncü temel taşı koymaktadır. Takva, bilgi ve iman aile eğitiminin, ahlâkının ve mutluluğunun üç temel taşmı teşkil etmektedirler.
Yüce Allah inanıp da kan-koca ilişkileri hakkındaki emir ve yasaklarını yerine getirenleri müjdeleme görevini Hz. Peygamber'e vermektedir. Böylece Yüce Allah, aile ilişkilerinin düzenli yürümesinden müjdenin doğacağına, cennetin orada kazanılacağına işaret etmektedir.
Hanımını bir cinsel alet olarak gören, ona bir kültür âbidesi olarak bakmayan ve saygı duymayan insan, hem takvasını, hem bilincini ve hem de ilahî müjdeyi kaybetmiş demektir. Bilgi, takva ve iman aile eğitiminin, ahlâkının ve mutluluğunun üç temel taşını teşkil etmektedir. Yorumunu yapmakta olduğumuz son iki ayetin neticesi olarak şunu söyleyebiliriz: Cennete giden yol, bu dünyadaki aile mutluluğundan geçmektedir.
Şimdi 223. ayette şu sentezlere varabiliriz:
(Kendiniz için önceden takdim edin) emri, Allah'a karşı yapılması gereken bütün amelleri yerine getirmeyi ve bütün ahlâkî davranışları kapsar. Bütün bu ibadet ve davranışların etkisi insanın kendi ruhunda meydana gelecek olgunlukta kendini gösterir.
'iııjiıj (Allah'tan sakının) emri de yapılmaması gereken davranışlardan kaçınmayı, başka bir deyişle haram işlememeyi; yani kulun değerini Allah katında düşürecek olan davranışlardan uzak durmayı ifade eder.
(Bilin ki elbette O'na kavuşacaksınız). Bu ifade ahirete imam öngörmektedir. (Müminleri müjdele).
Bu ifade ise dindeki farzları yerine getiren, haramlardan sakınan ve ahiret inancına göre hareket eden kimselere verilecek mükâfaata dikkat çekmektedir. [67]
İyilik, İttika Ve Islah Hususunda Allah'ı Engel Yapmamak:
224. Allah adına yaptığınız yeminler, iyilik yapmanıza, takvaya ve insanlar arasında barısı gerçekleştirmenize engel olmasın. Zira Allah, her şeyi duyan, her şeyi bilendir.
Bazı kimselerin sıla-ı rahim, iki kişinin arasını bulmak veya evlatlıklarından birine ikram ve ihsanda bulunmak gibi iyi işleri yapmamaya yemin etmesi, sonra da "Yeminimi bozma hususunda Allah'tan korkarım" diyerek -yeminine sâdık kalma bahanesiyle- iyi ve güzel olan şeyleri yapmaması[68] üzerine bu ayet nazil olmuştur.
Demek ki bir insan, iyi bir işi yapmamaya yemin etmemeli ve yemin ettiği için de iyi işi yapmaktan geri durmamalıdır. Mesela: Kızı kocaya kaçmış bir ebeveyn, kızları ile görüşmemeye yemin edebilir, daha sonra barışmak isteyebilirler. Fakat yemin ettikleri için "Onunla barışmamak üzere yemin ettik, onun için yeminimizi bozamayız" diyerek barıştan uzak durabilirler. İşte Yüce Allah bu gibi yeminlerin bozularak banşılması gerektiğine işaret etmektedir.
Aslında bu ayet 'talak' konusuna bir giriş mahiyetinde olup aile ilişkilerinde olması gereken bir iyilik için, "Ben bunu yapamam çünkü Allah'a yemin etmiştim" diyerek, Allah'ı iyiliğe engel yapmanın yanlışlığını ifade etmektedir.
(Yeminlerinizden dolayı Allah'ı engel kılmayın) buyruğu, durmadan yemin ederek, Allah'ın ismini istismar etmeyi de yasaklamaktadır. İyilik yapmamak için, yeminini bahane ederek iyiliğe Allah'ı engel kılmak, Allah'ın adını istismar etmekten başka bir şey değildir.
Bu ayeti tefsir edercesine Hz. Peygamber şöyle demektedir:
Bir kişi bir şeye yemin eder de onun aksini yapmayı daha hayırlı görürse, daha hayırlı olanı yapsın, yemini için de kefaret versin.[69]
Yüce Allah burada evrensel bir kanun koyarak; iyiliğe hiçbir şeyin engel olamayacağını hükme bağlamaktadır. İyilik engellenemez ve engellenmemelidir.
(en-teberrû=iyilik yapmanız) buradaki teberru kelimesi (birr)-den türemiştir. Bakara/177'de birr'in (iyinin/iyiliğin) ne olduğunu ve hangi amellerden oluştuğunu beyan etmiştik. Kısaca insanı olgunlaştıran, Allah'a yaklaştıran ve kendi faydasına olan her şey, her amel, her düşünce ve her inanç birr (iyi) kavramının kapsamına girmektedir.
(sakınmanıza) Buradaki sakınma, yanlış davranışlardan, Allah'ın günah olduğunu belirttiği şeylerden uzak durma hususunda yapılan yemini ifade etmektedir. Bir insan başka birine bir kötülük yapacağına yemin eder ve sonra bu kötülüğü yapma fırsatı doğarsa, "Ben bu adama bu kötülüğü yapmaya yemin ettim; onun için yeminimden dönemem" diyemez ve dememelidir. Kötülük yapmak üzere edilen yemin, insanın kötülükten sakınmasını engellememelidir.
(İnsanların arasını bulmanıza...)
Barışı tesis etme hususunda olumsuz anlamda yapılan yemin bozulmalı, bansın tesisi için gereken yapılmalıdır. Yüce Allah, kendisinin adının barışa engel kılınmasının yanlış olduğunu ifade etmiştir; çünkü O, dünyada barışı tesis etmek için, 'barış' anlamına gelen 'İslâm'ı göndermiştir.
İnsanların arasını düzeltmek ve banş ağacına su vermek, her yemine değer bir hareket olduğundan, Allah Teala bu emri vermektedir. İyilik, sakınmak ve banş; uğruna yeminlerin bozulacağı değerleri teşkil etmektedir.
(Allah işiten ve bilendir).
Ayetin sonuna işiten ve bilen sıfatlannm getirilmesi, insanın niçin yemin ettiğini ve yeminini niçin bozduğunu Yüce Allah'ın işittiğine ve bildiğine işaret etmektedir. Bu bilince eren; yani Allah'ın söylenenleri işittiğine, yapılanları bildiğine inanan kişi, hem yanlış yapmamaya özen gösterecek, hem de yanlıştan vazgeçerek doğruyu yapmaya gayret edecektir. [70]
Allah'ın Sorumlu Tutmadığı Yeminler:
225. Allah, düşünmeden yapmış olduğunuz yeminlerden dolayı sizi sorumlu tutmaz, ama kalplerinizin kazandıklarından sorumlu tutar. Allah, çok affedicidir, çok tahammül (hilm) sahibidir.
Kısımlara ayırmak suretiyle ayetin tefsirini yapabiliriz:
(Allah, düşünmeden yapmış olduğunuz yeminlerden dolayı sizi sorumlu tutmaz).
Ayetin bu kısmında açıklanması gereken kavramlar:
(sorumlu tutar) kelimesinin kökü, (ehaze)dir. Bu kelime; almak, beraber götürmek, elde etmek, kabul etmek, ele geçirmek, zapt etmek, tutmak, kapmak, zorla almak, anlamak, farkına varmak, bir araya getirmek, netice çıkarmak, gönül çelmek, tesir etmek, sıkı tutmak, heyecanlandırmak, büyülemek, saklamak, yapışmak, kabul etmek, nasihat vermek, uyarmak, önüne katıp sürmek, emretmek, zorla yüklemek, sitem etmek, ayıplamak, icbar etmek, öğrenmek, bilgi elde etmek, araştırmak, başlamak, bir şeyi hazırlamak, aynı çizgiyi benimsemek, cezalandırmak, arkadaş olmak, görüşünü sormak, kucaklamak, benimsemek, ilgilenmek, engel olmak, mesuliyetini yüklenmek, sorumluluk altına sokmak, yardım etmek, nefes almak, büyünün etkisinde kalmak, edinmek, gücenmek, yardım etmek, şöhret olmak, ahlakıyla ahlâklanmak, taklit etmek manalarına gelmektedir. Bu kelimenin Kur'an'daki manaları ise şunlardır: [71]
Ehaze Kelimesinin Kur'an'daki Manaları:
1. Söz almak
Bakara/83'te misak kelimesi ile beraber kullanılan bu kelime, Allah'ın İsrailoğullan'ndan söz aldığını/antlaşma yaptığım ifade etmektedir:
(İsrailoğullan'ndan aldığımız sözü hatırlayın).
2. Sıkıca tutmak
Elleriyle bir şeyi kavrayarak sıkıca tutmak anlamına gelmektedir:
(Tevrat levhalarını yere attı ve kardeşinin başını tutup kendine doğru çekmeye başladı). [A'raf/150]
Fizikî manada eli ile bir şeyi tutup kavramak manasına gelen bu kelime, öfkeli bir halde bulunan Hz. Musa'nın, kardeşi Hz. Harun'un başını sıkıca tutmasını ifade etmek için kullanılmıştır.
3. Kabul etmek
Bu kavram, 'tasdik etmek, yüklenmek, almak ve kabul etmek' manasıyla Âl-i İmran/8rde yer almaktadır:
("Bu şarta dayalı ahdimi tasdik ve kabul eder misiniz?" dedi).
"Ahdimi yüklendiniz mi" veya "Ahdimi üzerinize aldınız mı" manalarını da verebiliriz. Buradaki 'almak' fizikî manada bir 'alma' olmayıp benimsemek, kabullenmek manasında bir almadır. Böylece 'alma'nın psikolojik manası ortaya çıkmaktadır.
4. Cezalandırmak
(İşte senin Rabbin, tepelediği zaman böyle tepeler; halkı zalim olan kasabaları). [Hud/102]
Aslında 'yakalamak' manasına gelen bu kavram, bu ayette, halkı zalim olan kasabaları şiddetli bir şekilde cezalandırmak manasında kullanılmaktadır.
5. Alıkoymak
Yusuf/78'de, hırsızlıktan zanlı olan kişiyi alıkoymak anlamını ifade etmektedir:
"Ey soylu kişi!" dediler, "Onun çok yaşlı bir babası var, bu yüzden onun yerine bizden birini alıkoy".
Aynı zamanda bir cezanın uygulamasında insanlarda oluşan acıma duygusunun, o cezayı, uygulamaktan o insanları alıkoymasını da ifade etmektedir. Demek ki, bir eylemi yapmayı acıma duygusunun engellemesini ifade ederken Yüce Allah Nur/2'de psikolojik bir analiz yapmaktadır.
6. Alıp götürmek
(De ki: "Ne sanıyorsunuz? Eğer Allah işitme ve görme duyularınızı alıp götürürse...")
İnsanın duyu organlarının işlevine son vermek, o melekelerini almak manasını ifade etmektedir. Bir bakıma işitme ve görme duyularını silmektedir.
7. Alıp çıkarmak
Türetmek, çocuklarını ebeveynlerinin bellerinden alıp çıkarmak manasına gelmektedir:
Rabbin, Ademoğullan'nın sulblerinden onların soylarını alıp da. [A'raf/172]
Allah Teala'nın -koyduğu yasa gereği- çocuğu anne karnından almasını/çıkartmasını ifade etmektedir.
8. Giyinmek, takınmak
Yunus/24'te (ehaze) fiilinin faili 'yeryüzü' olduğu için kavram, yeryüzünün yeşilliklerle donanıp gözalıcı görkemine kavuşması anlamında kullanılmaktadır:
(Nihayet yeryüzü zinetini takınıp süslendiğinde).
Bahar mevsimiyle birlikte bitkilerin canlanıp yeryüzünün süslerle bezenmesini ifade etmek için kullanılmaktadır. Sanki yeryüzü o süsü alıp giyinmiştir. A'raf/31'de de aynı anlama, yani giyinip süslenmek manasına gelmektedir.
9. Sevketmek
Allah Teala Bakara/206'da gururun insanı nasıl etkilediğini beyan ederken bu kelimeyi fiil kalıbında kullanmakta; gururun insanı günaha sevketmesi veya celbetmesi manasını ifade etmektedir:
Kendine ne zaman "Allah'a karşı sorumluluğunun bilincinde ol!" dense, yersiz gururu onu günaha sevkeder.
Gururun insanı günaha sevketmesi, günah işletmesi demektir. Böylece (ehaze) bir psikolojik etkinin fiili olmaktadır.
10. Yakalamak
Yanlış bir iş yapan kimseyi cezalandırmadan önceki yakalamayı ifade etmektedir:
Eğer Peygamber, sözlerinden bir kısmını bize isnad etseydi, onu sağ elinden yakalar ve şah damarını keserdik. [Hakka/44-46]
Şah damarını kesme cezasından önceki 'yakalama' eylemi için Yüce Allah bu kelimeyi kullanmaktadır.
11. Gasbetmek
Zorla, rızası olmadan birinin elinden malını almak; korsanların gemileri gasbetmlerini ifade etmek üzere Kehf/79'da geçmektedir:
(Çünkü arkalarında her tekneye zorla el koyan bir hükümdar vardı).
12. Sarılmak
(Bu değersiz dünyanın geçici zevklerine sarılırlar). [A'raf/ 169]
Değersiz dünya malını almak, ona sarılmak demektir. Bir daha ondan ay-rılmayacakmış gibi ona sarılmayı, yani onu kutsallaştırmayı ifade etmektedir.
13. Bir yol tutmak
A'raf/199'da (ehaze) fiili emir halinde gelmektedir: (Sen af yolunu tut).
Demek ki 'yolunu tutmak' manası ile bu kelime 'seçmek' anlamını ifade etmektedir. Ahlâkî bakımdan insanın önünde var olan birkaç yoldan birini tutması demek, o yollardan birini seçmesi demektir. Yüce Allah burada af yolunu tutmasını, yani o yolu seçmesini istemektedir.
Aslında bu kelimenin asıl manası olan 'almak', yukarda verilen bu mananın özünü oluşturmaktadır. İnsanların yaptıkları yanlış davranışlara karşı gösterilecek çeşitli tepki şekilleri vardır. Bunlardan birini almak, onlardan birini seçmek demektir. Seçilen bu tepki şekli, insanın takip edeceği bir yol, bir usûl ve metodtur. Onun için Razi ve Muhammed Esed'in verdiği bu mana gayet uygundur.
14. Almak
Bakara/48'de 'almak' manası maddî bir şeyi almak manasına değil, ahiret-te günahkârlardan fidye al(ma)mak anlamına gelmektedir:
(Kimseden fidye alınmayacağı günün...) Yapılmayan bir amel veya yapılan yanlış bir davranışa karşı mahşerde
kimseden fidye alınmayacağı bildirilirken 2f (ehaze) fiilinin şimdiki hali meçhul kalıbında kullanılmaktadır.
15. Sorgulamak veya sorumlu tutmak
Yorumunu yaptığımız Bakara/225'te 'sorumlu tutmak' manasında kullanılmaktadır:
(Allah sizi sorumlu tutmuyor).
İşlenen bir davranıştan dolayı sorgulamayı veya sorumlu tutmayı ifade etmektedir.
16. Azarlamak
Kehf/73'te Hz. Musa, Allah'ın kendisine rahmet bahşettiği ve tarafından bir ilim öğrettiği kula, yaptığı yanlıştan dolayı kendisini paylamamasını söyler:
(Unuttuğumdan dolayı beni azarlama).
Paylama, sorgulama manasına azarlamak anlamını ifade etmektedir.
17. Edinmek
(ehaze) fiili, (ittehaze) kalıbından alındığında 'edinmek' anlamına gelir. [72]
İttihaze Kalıbından Ehaze Fiilinin Manaları:
a. Dost edinmek
Allah'tan başkasını dost edinmek manasıyla, müslümanm müslümandan başkasını dost edinmesi [bkz. Âl-i İmran/118]; müslümanm yahudi ve hristi-yanları dost edinmesi [bkz. Maide/51]; müslümanm dinini alay ve eğlence konusu edineni dost edinmesi [bkz. Maide/57]; ve ayrıca "Çünkü onlar Allah'ı bırakıp, şeytanları kendilerine dost edindiler" [A'raf/30] ayetinin belirttiği gibi şeytanı dost edinmek.
b. Çocuk edinmek
(Ve Allah çocuk edindi diyenleri de uyarmak için). [Kehf/4] Buradaki edinmenin anlamı, 'doğurmak'tır.
c. İlah edinmek
(Kendi arzusunu ilah edineni gördün mü?) [Casiye/23]
İlah olmaya layık olmayan bir şeyi ilah kabul etmeyi Yüce Allah bu ayette, 'ilah edinmek' olarak nitelendirmektedir.
d. Yol edinmek
İnsan öğrendikleriyle kendisine bir yol edinir. Öğrenilen bu şey Kur'an ise, o zaman Allah'a giden bir yol edinmiş olur:
Şüphesiz ki bu bir öğüttür. Artık dileyen Rabbine bir yol edinir. [İnsan/29]
İnsan Kur'an'ın daveti karşısında hürdür; isterse Allah'a giden bir yol tutabilir.
e. Vekil edinmek
(Benden başka bir vekil edinmeyin). [İsra/2] Dayanılacak yer, sahip manalarına gelen vekilliğe sadece Allah layıktır.
f. Namazgah edinmek
Yüce Allah Kabe'nin işlevini beyan ederken, orada bulunan Hz. İbrahim'in makamının namazgah edinilmesini ifade için jg. (ittehaze) kelimesini kullanmaktadır:
(Siz de İbrahim'in makamından bir namazgah edinin). [Bakara/125]
g. Düşman edinmek
Mü'minlerin, şeytanı düşman olarak bilmesini isterken Yüce Allah 'edinmek' kelimesini kullanmaktadır:
Şeytan sizin açık düşmanınızdır; siz de onu düşman edinin. [Fatır/6]
h. Yardımcı edinmek
(Doğru yoldan saptıranları da yardımcı edinmiş değilim). [Kehf/51]
Burada kavram, (ittehaze) kalıbından £' (muttahıze) şeklinde gelmiştir. 'Yardımcı' kelimesiyle bir araya gelince 'yardımcı edinmek' anlamını ifade eder.
i. Oyun ve eğlence edinmek
(Dinlerini oyun ve eğlence edinenleri kendi hallerine bırak). [En'am/70]
Buradaki "oyun ve eğlence edinmek", küçümsemek, hafife almak, geçici zevklerini dinleri haline getirmek manalarını ifade etmektedir. Ama Yüce Allah 'oyun' ve 'eğlence' kelimelerini ^ (ittehaze) kelimesiyle bir araya getirip din alanında kullanmaktadır. Doğru olan bir şeyi başka bir şekilde nitelendirip, sahip olduğu özelliğinin dışında bir muamelede bulunmaktır. Burada kelimeye 'almak' manası da verilebilir.
18. İnşa etmek
Hatırlayın Allah'ın sizi Ad kavminin yerine getirdiğini, ovalarında köşkler inşa edip dağlarında evler yaptığınız bu topraklara yerleştirdiğini. [A'raf/74]
"Mutlaka yanlarında bir mescit inşa edeceğiz" dediler. [Kehf/21]
Her iki ayette de 'ev' ve 'mescit' kelimeleriyle beraber 'A (ittehaze) kelimesi kullanılmaktadır. Ev ve mescit edinmek; ev ve mescit inşa etmek anlamına gelmektedir.
19. Çıkarmak
Bir maddeden bir şeyi imal edip çıkarmak anlamına da gelmektedir. Mesela: Meyveden şarap imal etmek gibi:
Hurma ağaçlarının meyvelerinden ve üzümlerden hem içki hem de güzel güzel yiyecek ve içecekler elde edersiniz. [Nahl/67]
Görüldüğü gibi kavram bu ayette imal etmek, çıkarmak, üretmek ve elde etmek manalarını ifade etmektedir.
20. İstihdam etmek
Biz onlardan kimini kimine derecelerle üstün kıldık ki, bir kısmı diğerlerini istihdam etsin). [Zuhruf/32]
(suhriyya) kelimesiyle bir araya gelince iş gördürmek, yani istihdam etmek anlamını kazanmaktadır.
Açıklamasını yaptığımız bu kelimenin aslı £jf (ehaze=almak)tır. Yüce Allah, bu kelimeyi çeşitli kelimelerle bir araya getirerek, çeşitli olguları açıklamış ve ona farklı manalar vermiştir. Bakara/225'te sorumlu tutmak/sorgulamak manasında kullanmıştır. Bu kelime, izahını yapmakta olduğumuz ayette (lağv) kelimesiyle bir araya gelmiştir:
(Allah, düşünmeden yapmış olduğunuz yeminleriniz sebebiyle sizi sorumlu tutmaz). [73]
Lağv Kelimesinin Kur'an'daki Manaları:
Lağv, anlamsız konuşmak, konuşurken hata yapmak, faydasız bir şey yapmak; muteber olmayan, manasız, hükümsüz, bozulmuş, ilga edilmiş bir şeyi deklere etmek; bir projeyi iptal etmek; bir sözü veya teklifi geri çekmek manalarına gelmektedir.
Bu kelimenin Kur'an'daki manalarına gelince:
1. Anlamsız söz söylemek
Bu kelime Fussilet/26'da fiil kalıbında kullanılmaktadır:
(Bu Kur'an'ı dinlemeyin ve onun hakkında anlamsız şeyler uydurun ki onu bastırasınız).
Kur'an okunurken dinlememelerini yeterli görmemekte, saçma ve anlamsız sözler söyleyerek onun mesajını boğmaya çalışmaktadırlar.
2. Manasız söz
Yüce Allah mü'minlerin felaha ulaşabilmeleri için Mü'minun suresi'nin ilk ayetlerinde bir takım ilkeler sunmaktadır. Bunlardan biri:
(Onlar ki, manasız şeylerden yüz çevirirler). [Mü'minun/3] Manasız şeylerden kasıt, bir söz, bir davranış olabilir. Bize göre her ikisi de bu kelimenin kapsamına girmektedir.
3. Abes şey
(Abes şeylerle uğraşan kimselere rastladıklarında, yanlarından vakarla geçip giderler). [Furkan/72]
Rahman'ın kulu olmaya layık olanların özelliklerinden biri de budur. Abes, saçma, boş ve batıl bir uğraşı içinde olanların yanından geçerken etkilenmeden geçip giderler.
4. Hafif meşreplik
(Karşılıklı kadeh tokuştururlar, ama orada ne hafif meşreplik vardır, ne de günaha girme). [Tur/23]
Dünyada insanlar alkol alınca, bilinç perdesi kalkar ve bilinç altı harekete geçip içeni hafif meşrep davranışlara ve günaha sevkeder. Bu ayetteki lağv kelimesi, içki içen insanın yaptığı hafif meşrepliği ifade etmektedir. Hafif meşreplik ise, hem sözde, hem de fiilde olur.
5. Düşünmeden söylenen söz
Kelime, Maide/89 ayeti ile yorumunu yapmakta olduğumuz Baka-ra/225'te bu anlama gelmektedir.
"Düşünmeden yapılan yemin" anlamında bu ayette yer almakta; düşünmeden yapılan yeminin sorumluluğuna ilişkin de, düşünmeden yapılan yeminler sebebiyle sorumluğun bulunmadığı hükmü verilmektedir.
Ayet, Allah'ın nelerden sorumlu tutacağını öğretmesinin yanısıra, düşüncesizce yemin etmenin sakıncasını da bildirmektedir. Allah'ın, düşüncesizce yapılan yeminden sorumlu tutmayacağını bildirmesi, devamlı bu şekilde yemin etmeye ruhsat verdiği anlamına gelmez.
Burada, düşüncesizce yapılan yeminin, nasıl bir yemin olduğu sorulabilir, bunun cevabı, 224. ayette iyi bir işi yapmamak üzere yapılan yemin şeklinde verilmişti. 'İyi iş' yapılması gerekli olan iştir. Yapılması gerekli olan işi yapmamak için yemin etmek, düşüncesizce yapılmış bir yemindir.
Mesela: Kızı kocaya kaçmış bir baba, hanımına, "Şart olsun bir daha o kızla konuşmayacaksın" diyerek yemin etmemelidir. Çünkü annesinin kızıyla konuşması iyi, konuşmaması ise kötüdür. Böyle bir durumda yapılan yemin, düşünmeden yapılan bir yemindir; o yeminin bozulması sebebiyle Allah kişiyi sorumlu tutmaz.
Ayetin bu kısmını Bakara/226'ya da bağlayabiliriz. Hanımına yaklaşmamaya yemin etmek de düşüncesizce bir yemindir. Kişinin bu yemini bozup hanımıyla bir araya gelmesi, lağv olan, yani düşüncesizce yapılan yemini bozma olacağından, sorumlu tutulmaz.
Hz. Peygamber bir örnekle düşüncesizce yapılan yemine açıklık getirmektedir:
Cuma namazında imam hutbe okurken, arkadaşına 'sus' diyen, boş söz söylemiş olur.[74]
Hz. Peygamber burada, yemindeki lağv'ı değil, konuşmadaki lağv'ı izah etmektedir. Boşa yemin etmek ile boşa konuşmak arasındaki ortak özellik, düşüncesizliktir. Aslında konuşan insana 'sus' demek, düşüncesizce bir konuşma değildir, ama Cuma hutbesi okunurken bunu söylemek, konuşan kişileri ikiye çıkartacağından boş olmaktadır.
Hz. Aişe düşüncesizce yapılan yemini şu şekilde tanımlamaktadır:
Kişinin kullandığı 'vallahi hayır', 'billahi evet' gibi sözlerinden dolayı şu ayet nazil olmuştur: Allah düşüncesizce yaptığınız yeminler sebebiyle sizi sorumlu tutmaz; fakat kasıtlı yaptığınız yeminlerinizden dolayı sizi sorumlu tutar. Allah gafurdur, rahimdir.[75]
Hz. Aişe hem ayetin nüzul sebebini bildirmiş, hem de yemin sözcüklerinin ağızdan gelişi güzel çıkmasını, düşüncesizce yapılan yemin olarak tanımlamıştır.
Lağv'ı, Bakara/225 ayetiyle açıklamamız da mümkündür. Ayetin ikinci bölümünün yorumunu yaptığımızda bu ortaya çıkacaktır.
(Ancak, şuurlu irade ile yaptığınız yeminlerden sorumlu tutar).
Başka bir mana verirsek "Ancak, kalplerinizin kazandığı ile sizi sorumlu tutar".
Yüce Allah kalb kavramını, sorumluluğun merkezi olarak görmektedir. Kalpten gelen, niyetli, kasıtlı, bilinçli ve iradî olan yemin insanı sorumluluk altına sokarken; sadece ağızdan çıkan yemin lağv yemin olduğu için insanı sorumluluk altına sokmaz. Böylece, hangi yeminin lağv, yani düşüncesizce yapılan yemin olduğunun tanımı bizzat ayet tarafından yapılmış ve aralarındaki fark gösterilmiştir. Kalpten gelen yemin insanı Allah'a karşı sorumlu kılarken, kalpten gelmeyen yemin sorumlu kılmamaktadır» İşte buradaki 'kalbin kazancı', bilinci, niyeti, kasdı ve iradeyi ifade etmektedir. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:
Bir şeye yemin eden kişi, aksinin daha iyi olduğunu görürse, o daha iyi olanı yapsın, sonra da yemininden dolayı keffaret versin.[76]
Bu hadis, 225. ayeti, 224. ayete bağlamakta ve ikisine birden bir yorum getirmektedir. Daha iyi olanı görünce yapılan yeminin bozulması gerektiğine dair hüküm Bakara/224'te verilmişti. Böyle etraflı bir şekilde düşünülmeden yapılan yeminler bozulunca, keffaret verilmesi gerektiğini söyleyen Hz. Peygamber, aslında Maide/89'a işarette bulunmuştur. Maide/89'da, bozulan yeminin keffareti olarak yapılması gerekenler şöyle sıralanmaktadır: On fakiri doyurmak veya giydirmek; yahut bir köle azat etmek; bunları yapamayan için üç gün oruç tutmak.
Dikkat edilirse Yüce Allah yemini bozmanın keffareti olarak ibadet emretmektedir. Yapılan bir hatayı bir ibadetle telafi etmek veya ettirmek, modern ceza hukukuna önemli bir ilke getirmiştir: Bazı suçluların cezasını, kamu hizmeti yapan gönüllü kuruluşlarda çalıştırmak suretiyle vermek. Hakimin bazı suçluları, kamuya hizmet veren müesseselerde çalıştırmakla cezalandırması, aslında Maide suresi'nin bu ayetinden çıkartılabilecek bir ceza şeklidir. Fakiri doyurmak, onları giydirmek, köle azat etmek kamuya yönelik hem ibadet hem de keffaret olmaktadır. Oruç ibadetiyle keffaret ödemek ise ferdî ibadetle cezayı yerine getirmektir.
Kur'an, yeminini bozma gibi sorumluluk getiren bir günahı cezalandırırken bile, ibadete alıştırma metodunu kullanarak eğitim yapmaktadır. Yüce Allah kullarını sorumlu tutarken, onlara ibadet yapmalarını önermektedir. Cezalandırırken insanlara ibadet yaptırmak, din eğitiminin insanlara öğreteceği çok önemli bir terbiye metodudur. Mesela: Okulda çok yaramaz olan, yerinde duramayıp herkesle kavga eden bir öğrenciyi okulun eğitsel kollarındaki önemli işlerde istihdam etmek, güzel bir yöntemdir. Bu tip öğrenciler, kooperatif kolunda, edebiyat veya spor kolunda görevlendirilip kendisine bu kollardan birinin liderliği verilir. Böylece o öğrencinin enerjisi olumlu yolda kullanılmış olur. Bunun tersine, o öğrenciye başka cezalar vermek; okuldan sürmek eğitici bir yol değildir. Yeminini bozan kişi de yaramaz bir öğrenci gibidir. Yüce Allah o kişiyi kamu işlerinde istihdam ederek veya kişisel ibadet teklif ederek cezasını ödetmektedir.
(Allah gafurdur, halimdir).
Allah Teala bu gibi yeminleri bozanlara, 'günahları örtme' manasına gelen gafur sıfatıyla muamele edeceğini beyan etmek için bu sıfatı ayetin sonuna getirmiştir. Böylece Yüce Allah, günahı ortaya çıkarmanın değil örtmenin önemli olduğunu insanlara öğretmektedir.
Diğer taraftan 'teenni ile hareket etmek', 'vakar' ve 'ağır başlılık' manalarına gelen hilm sıfatını da devreye sokmak suretiyle insanlara, sorumlu tutup ceza verirken teenni ile hareket etmelerini beyan eden Yüce Allah, cezalandırmada teenni ile hareket etmenin önemini vurgulamaktadır. 'Günahları örtme' ile 'teenni ile hareket etme', suçlulara karşı belirlenecek tavnn temelini teşkil etmektedir. Yeminini bozanlara veya düşüncesizce yemin edenlere bu sıfatlarla müdahale etmek ilahî bir metodtur. [77]
Hanımına Yaklaşmama Yemini:
226. Hanımlarına yaklaşmamaya yemin edenler (azamî) dört ay bekleyebilirler. Eğer bu müddet zarfında hanımlarına dönerlerse, şüphesiz Allah af ve merhamet sahibidir.
Razi'nin naklettiğine göre cahiliyye döneminde hanımını istemeyen, onun başkası ile evlenmesine de nza göstermeyen erkek, onunla cinsel ilişkide bulunmamaya yemin eder, hanımını ne kocalı ne de kocasız bir durumda bırakırdı; gayesi, o kadına zarar vermekti.[78]
Kadın haklarında bir inkılab yapan Kur'an, kadmın bu şekilde zarar görmesini önlemek üzere Arapların bu adetini değiştirdi. Böyle bir yeminin varlığını kabul etmekle beraber, kadının zarar görmesini önlemek için 'azamî dört ay süre' koydu. Bu ayet ile Yüce Allah, aile ilişkilerinde yeminin etkinliğini ele alarak, yeminden dönüşün hükmüne örnek vermektedir. O devrin Arap toplumunda zulüm haline gelen aile hayatının problemlerini çözme gayreti Kur'an'ın getirdiği en önemli değişimin müjdesini teşkil etmektedir. Aile hayatında erkeğin ağır egemenlik hakları, kullanıldığında aileyi cehenneme çevirmekteydi.
Diğer taraftan bu ayet, İslâm öncesi Arap toplumunda bir yemin kültürünün varlığına delildir. Aslında ilk yemini Sad/82'ye göre şeytan yapmıştır: (Senin mutlak kudretine yemin ederim ki, hepsini mutlaka azdıracağım).
İşte bu yemin, varlıklar aleminde yemin kültürünün temellerini atmıştır. (Hanımlarına yaklaşmamaya yemin edenler...)
Yüce Allah, aile hayatının bir gerçeğini ele almaktadır. Kan-koca arasındaki ilişkilerde, durum bu safhaya ulaşabilir. Çeşitli nedenlerle çıkan tartışmalar veya takınılan tavırlar kocanın bu şekilde yemin etmesine neden olabilir. Hatta bu, erkeğin egemenliğinden değil, kadının kocasını küçük görmesinden de kaynaklanabilir. Hangi nedenle olursa olsun, ayet böyle olayların olabileceğini reddetmiyor.
(Azamî dört ay bekleyebilirler).
Ayetin bu kısmı, cinsel ilişkide bulunmama yeminini hukuka bağlamaktadır. Kur'an bizzat bu durumu çözümleyen yazılı hukuk olma özelliğini taşımaktadır. Azamî dört ay beklenebileceği hükmünü vermek suretiyle Yüce Allah, cinsel ilişki konusunda gelişi güzel yemin yapılmaması gerektiğini vurgulamaktadır.
Diğer taraftan koca 'dört ay' zarfında hanımına ihtiyaç duyabilir, yaptığının yanlış olduğunu anlayabilir. Bu süre, aynı zamanda hanımına dönecek olan erkek için bir bakıma ceza da olabilir. Gösterdiğimiz bu üç hikmet, aile ilişkilerinin ciddiyetini, hassasiyet ve önemini vurgulamaktadır.
Hangi nedenle olursa olsun, devamlı bir şekilde hanımının başında duran bir sopa gibi ila denen yemini yapmanın doğru olmadığının da altı çizilmektedir. Dört ay sonunda iki seçeneğin bulunduğunu bildiren Yüce Allah, ilk seçeneğin hanımına geri dönmek olduğunu ifade etmektedir. Onun için yemin ile hanımına dönmeyi aynı ayette zikrettiği halde, boşama seçeneğini bir sonraki ayette zikretmiştir:
(Eğer dönerlerse, kesinlikle Allah af ve merhamet sahibidir).
Hanımının ağır bir suçu olmadan, onunla cinsel ilişkide bulunmamak üzere yemin etmenin Allah katmda bir günahı olmasaydı, ayetin sonunda gafur ve rahim sıfatları yer almazdı. Bu durumdaki kişi, yemininden geri dönerse, Allah'ın af ve merhametine muhatap olacağını bilmelidir. Yaptığı yanlıştan geri dönmenin bir erdem olduğunu bildiren bu ayet, hukukta af kavramının önemini de vurgulamaktadır.
Eşine yaklaşmamaya yemin eden kocanın karısına geri dönüşü, aslında 'dönme' manasına gelen 'tevbe'yi ifade ettiği için, 'af'ı harekete geçirmektedir. Şimdi bu ayetin muhtevasından hareketle şu genellemeyi yapabiliriz: Allah'ın affı ve merhameti, düzelen aile ilişkileri sebebiyledir. Hatasını anlayıp eşine dönen koca, ailesini af ve merhamet deryasına sokmaktadır. Allah'ın af ve merhametinin anahtarı, düzelen aile ilişkilerinin elindedir. [79]
Boşama:
227. Eğer boşamaya karar verirlerse, şüphesiz Allah işitendir, bilendir.
Yüce Allah boşama konusunu da hukuka bağlamış ve Kur'an'ı bu konu için yazılı hukuk kaynağı olarak belirlemiştir. İslâm öncesi Arap toplumunda, cemiyetin yapısı aşiret olduğu için, hukukî meseleler örf-adetlere göre düzenleniyordu. Kur'an boşama veya boşanma konusunu örf ve adetin elinden alarak yazılı ve evrensel kurallara bağladı.
Türkçe'de 'boşama' denen talak -ki sosyoloji dilinde buna ailenin yıkılışı denir- insanlığın önemli meselelerinden biri olması hasebiyle medenî hukukun da önemli konulan arasında yer almaktadır. Cemiyetin en küçük hücresi olan aile müessesesinin sorunu olması nedeniyle de, sosyoloji bilimini yakından ilgilendirmektedir. Diğer taraftan çocuğu ilgilendirdiği için, eğitimin ilgi alanına da girmektedir.
Talak sözlükte neşeli, keyifli ve mutlu olmak, ayrılmak, doğumda ağrı çekmek, salıvermek, serbest bırakmak, başı boş bırakmak, koyvermek, kendi haline bırakmak, terketmek, vazgeçmek, boşamak manalarına gelmektedir.
'Talk' kalıbından alınınca doğum sancıları, zahmet çekmek, hür, açık, serbest, zapdedilmemiş, engel koyulmamış, yasaklanmamış anlamlarına gelir.
'Tılk' şeklinde alınırsa, müsaade edilir, kabule şayan manasını ifade eder. Talak çabuk yürümek, yarış etmek, koşu yarışması anlamına gelmektedir.
'Mutlak' kalıbından getirilince, serbest, sınırsız, mutlak, tamamen, kat'î surette, istisnasız, hürmete layık anlamlarına gelir. [80]
Talak Kavramının Kur'an'daki Manaları:
Şimdi talak kavramının Kur'an'daki manalarını ele alabiliriz:
1. Boşamak
(Kadınlarınızı boşadığınızda). [Bakara/231]
Bu ayette talak kelimesi, hukukî manada nikah bağının çözülmesi anlamına gelmektedir.
2. Öne atılmak
(İleri gelenleri öne atıldı). [Sad/6]
Bu ayette kelime, bir tartışmada, belli bir fikrin veya inancın lideri durumunda olanların, fikir ve inançlarının tehlikede olduğunu gördüklerinde insanları inançlarında tutabilmek için öne atılıp konuşma yapmalarını ifade etmek üzere kullanılmaktadır.
3. Yola koyulmak
(Bunun üzerine yola koyuldular). [Kehf/71]
Kelime, bu ayette ise, belli bir şeyi birine öğretmek amacıyla, sefere çıkmak, yani eğitim amaçlı gezi anlamına gelmektedir. Hz. Musa ile Allah'ın kendisine rahmet bahşedip tarafından ilim öğrettiği kulun öğretim amaçlı geziye çıkmalarını ifade etmektedir.
4. Gitmek
(Siz, ganimet vaad eden bir savaşa katılmak için gittiğiniz zaman...) [Fetih/15]
Aslında burada kelimenin anlamı 'yola çıkmak'tır; yani yapılacak büyük bir işe katılmak ve o işi yapmak için evden ayrılıp yola çıkmayı ifade etmektedir.
5. Kekemeleşmek
(Ve göğsümün daralacağından ve dilimin dolaşacağından). [Şuara/13]
Kekeme insan, meramını yeterince anlatamaz. Burada dilin dolaşması, talak kavramının ıntılak kalıbından getirilerek ifade edilmektedir.
Bütün bu manaları 'ta/a£=boşama' konusuna bağlayarak şöyle izah edebiliriz:
Eşlerden biri, özellikle erkek 'öne atılarak' nikah bağını çözmeye çalışmakta ve bu uğurda yapılacakları yapmak için 'yola çıkmakta' ve böylece 'aile bağım' hukuka 'dolamaktadır'. 'Dilin dolaşması' gibi kan-koca arasındaki iletişimin de dolaşması, yani kopması sözkonusu olduğu için boşama yoluna gidilmektedir. Dili kekemeleşn Hz. Musa'nm göğsünün daralması gibi, kan-koca arasında da iletişimin bozulması, göğüslerinin daralmasına sebep olmakta ve buna bir çıkış yolu bulmaya çalışmaktadırlar. Onun için yapılacak bu işe talak adı verilmiştir.
Demek ki talak kavramı, psikolojik manada kekemelik, sosyolojik manada iletişim kopukluğu, hukukî manada da bunlardan kurtulmanın çıkış yolu olmaktadır.
Talak konusunda açıklanması gerekli olan en önemli konulardan biri de şudur: Koca hanımını "Benden boşsun" diyerek boşayabilir mi, yoksa mahkemeye müracaat etme zorunluluğu var mıdır? Halen İslâm aleminde, bir erkek hanımına üç kere benden boşsun derse, hanımının boş olacağı hükmü caridir. Nice hanımlar, erkeğin iki dudağı arasından çıkacak ve üç defa tekrarlanacak olan 'boşsun' kelimesiyle haksızlığa uğramış ve uğramaktadır.
"Üçten dokuza şart olsun benden boşsun" sözünü üç kere tekrar edince, kadının hiçbir savunma hakkı kalmamakta, hukukî bir korumadan yoksun bulunmakta, insanlık ve hukuk dışı bir muameleye maruz kalmaktadır. Kadının bir hata yapıp yapmaması önemli değildir. Mesela erkek "Karım boş olsun ki bundan sonra sigara içmeyeceğim" dese ve sonra içse karısı boş olur. Pişman olup geri dönmek istediğinde ise hülle yaparak karısına dönebileceğine dair fetva verilmiştir. Göstermelik nikah olan hülle, kadınm başka bir erkekle nikahlanıp sonra onun tarafından boşanması ve eski kocasıyla tekrar nikahlanmasıdır.
Allah'ın hoşlanmadığı talakı,[81] daha da sevimsiz hale getiren bu uygulamalar, kadın için zulme dönüşmüştür. [82]
Kur'an'ın Boşama Konusunda Gerçekleştirdiği Radikal Değişimler:
Boşanma problemini içinden çıkılmaz bir düğüm haline getiren hülle anlayışını ve uygulamasını ortadan kaldırmak için, boşama konusunu Kur'an'ın ışığı altında incelememiz gerekiyor. Bunun için Kur'an'm boşama konusunda gerçekleştirdiği köklü değişimlere dikkat edilmesi gerekir; şöyle ki:
1. Talak kavramı mahkemenin celselerini ifade etmektedir.
Kur'an, kocayı, boşama hadisesinde hem taraf, hem de yargıç olmaktan çıkararak ona sadece mahkemeye müracaat etme hakkı tanımıştır. Eşler arasındaki nikah bağını çözme yetkisini kocadan alıp hukuka teslim etmiştir. Koca boşama davası açabilir, kadın da ayrılma davası açabilir. Bunun en güzel uygulaması Ahzab/37'de görülmektedir: Hz. Peygamber'in evlatlığı Zeyd ile Zeyneb'in evliliğinde, eşler ayrılmak istemelerine rağmen, Hz. Pey-gamber'e müracaat etmeden boşanamadılar. Hz. Peygamber, dönemin hakimi, yani kadısı olduğu için Zeyd ona başvurmuştur. Rasûlullah Zeyd'i birkaç kere geri çevirdi, neticede ayrılık kararını Yüce Allah verdi. Eğer Zeyd "Üçten dokuza şart olsun benden boşsun" deme yetkisine sahip olsaydı, bunu yapardı.
Zeyd'in Hz. Peygamber'e birkaç kere gelmesi, mahkemenin değişik zamanlarda yapılan celselerini hatırlatmaktadır. Öyleyse üç talakla boşama, üç mahkeme celsesiyle boşanabileceğini ifade etmektedir. Birinci ve ikinci celseden geri dönülebilir. Bakara/229 ayeti buna işaret etmektedir. Esas boşanma üçüncü celseden sonra gerçekleşir.
Nisa/35 ayeti geçimsizlik sebebiyle boşanma meselesini ele almakta ve mahkemenin seyrini göstermektedir.
2. Heyet müessesesini koymuştur Nisa/35 ayeti şöyledir:
Eğer kan ile kocanın aralarının açılmasından endişeye düşerseniz, bir hakem erkeğin ailesinden, bir hakem de kadının ailesinden gönderin. Eğer iki taraf da aralarını düzeltmek isterse, Allah onları uzlaştınr.
Ayette geçen (hakemen min-ehlihî) ifadesine "erkeğin ailesinden bir heyet", (hakemen min-ehlihâ) ifadesine ise "kadının ailesinden bir heyet" anlamını vermek de mümkündür.
Ayette yer alan (eğer endişe ederseniz) ifadesinin muhataplarının, ifadenin çoğul olması nedeniyle üçüncü şahıslarlar olduğu anlaşılmaktadır. Bu üçüncü şahıslar ise ilkel toplumlarda toplumun hakim rolündeki kişileri, modern toplumlarda da hakimlerdir.
Yüce Allah, hakimlerin mahkemeyi nasıl devam ettireceklerine bile ışık tutarak, heyet kurmalarını emretmektedir.
Bize göre Yüce Allah bu ayetle hem jüri, hem de heyet müesseselerine işaret etmekte ve modern mahkemenin yürüyüş sisteminin temelini atmaktadır.
Ahzab/299 ve Nisa/35 ayetlerini bir araya getirdiğimizde, boşama yetkisinin erkekten; erkeğin iki dudağı arasından çıkacak sözcüklerden alınıp, objektif hukuka verildiği anlaşılır. Özellikle Nisa/35 ayeti boşanma hukukunda 'heyet' kavramına işaret etmekte, modern hukukun objektif temellerini atmış olmaktadır.
3. Şahitlik ve yemin müessesesini getirmiştir
İslâm, nikahın geçerliliği için şahidi şart koşmaktadır. Şahitlik müessesesiyle hukuklaşan bir evlilik, şahitsiz çözülebilir mi? Talak/2'de geçen (içinizden de iki şahit getirin) ifadesi, boşanma hukukunun bu müessesesini de kurmaktadır. Şahitlik müessesesi mahkemeyi kendiliğinden gündeme getirmektedir.
Boşanma davasının mahkemede olacağının diğer bir delili de, şahidi olmayana yemin düşeceği hükmüdür:
Kendi hanımlarını zina ile suçlayan, fakat kendilerinden başka şahitleri olmayan kimselere gelince; bu suçlamayı yapanların her biri, doğru söylediğine dair, dört kere Allah'ı şahit tutması, beşincisinde ise, eğer yalancılardansa Allah'ın lanetinin kendi üzerine olmasını istemesidir. Kadının, dört kere Allah'a yemin edip, kocasının iddiasında yalancı olduğuna Allah'ı şahit tutması, beşincisinde ise, kocasısının iddiasmda doğru olması halinde, Allah'ın gazabının kendisi üzerine olmasını istemesi, üzerinden cezayı kaldırır.
Bu ayetlerden çıkarılacak önemli hükümler vardır: Hanımına zina isnad eden kişi, şahitleri kime götürecek? Şahitleri bulunmayan kişiye teklif edilen beş yemin kimin huzurunda yapılacak? Elbette ki mahkemede ve hakimin huzurunda.
Biri çıkıp "Nur suresi'nin bu ayetleri zinanın cezasıyla alakalıdır; boşanmayla alakası yoktur" diyebilir. O zaman, Nur/8'e bakılmasının gerektiği kanaatindeyiz. O ayette dört kere yemin eden kadından zina cezasının kalkacağı ifade edildiği halde; beşinci yemin niçin 9. ayette zikredilmektedir. Çünkü ceza, dördüncü yeminde düşmekte, beşinci yemin ise talak için teklif edilmektedir. 7. ayette erkek Han yapmakta, yani Allah'ın lanetinin üzerine olmasını dileyerek yeminini tamamlamaktadır. Kadm ise beşinci yemininde Allah'ın gazabının üzerine olmasını dilemektedir. İşte bu beşinci yeminler, boşanma davasına yöneliktir, bunun neticesinde hakim onların evliliğine son verir.
Hanımına zina isnad eden kişi "Üçten dokuza şart olsun sen benden boşsun" deme yetkisine sahip olsaydı, bu ifadeyi kullanıp karısını boşayabilirdi. Şahit bulunmadığında yeminle cezanın düşeceğini bildiği halde mahkemeye gitmesi neyi ifade etmektedir? Nur/4'e göre, isnad ettiği zinayı isbat edemediğinde, -yemin de etmediğinde- seksen deynek cezasına çarptırılır.
Allah'ın lanetini üzerine alan eşlerin boşanmaları konusu, Hz. Peygamber'in huzurunda da cereyan etmiştir. Abdullah ibni Ömer'den gelen bir rivayete göre, birbirine lanet ile yemin eden karı kocaya Rasûlullah şöyle demiştir:
Hesabınız Allah'a aittir. İkinizden biri yalancıdır. (Kocaya dönerek) Allah'ın lanetini üzerine almakla, hanımının üzerindeki alâka ve kocalık hakkını kaybettin.[83]
Bu hadis Nur/6-9 ayetlerinde işaret edilen mahkemenin bir tatbikatı olmaktadır. Ayetler hükmü bildirirken, hadis pratiği ifade etmektedir. Hz. Pey-gamber'e, hanımının zina ettiğini söylemesi ve bu hususta lian yapması, mahkeme ve hakim huzuruna çıktığını göstermektedir. Rivayetten, iki tarafın da Allah'ın lanetini üzerine almaları üzerine Hz.Peygamber'in, ayrılmalarına karar verdiği anlaşılmaktadır. Zina gibi ağır bir suç/günaha rağmen erkek, hanımını üç talakla boşayabilseydi, Hz. Peygamber'e niçin müracaat etsin? Bu durumda bile, hakime baş vurmak zorunluluğu vardır ve bu medenî hukukta Kur'an ve hadisin yaptığı bir devrimdir.
IV. Boşama hakkı
Boşamak için mahkemeye müracaat etme hakkı kocaya, ayrılmak için mahkemeye müracaat hakkı da kadına aittir. Bazı alimler, Bakara/23l'de yer alan "kadınları boyadığınızda" ifadesinden, boşama hakkının mahkemeye gitmeden kocaya ait olduğu hükmünü çıkarmaktadırlar. Bu ayeti, "Ey Peygamber! Kadınları boşayacağınız vakit" [Talak/l] ifadesiyle bir araya getirerek düşünmekte yarar vardır. Bu ayetin, talak hukukunun mahkemede ve mahkemeden sonra nasıl cereyan edeceğini bildirmek üzere nazil olduğu anlaşılmaktadır. Yoksa Hz. Peygamber, hanımlarından hiç birini boşamamıştır. O zaman bu hükmün Peygamberle ne alakası olduğu sorulabilir. Cevaben deriz ki: Yüce Allah boşama hukukunu nasıl tatbik edeceğini -hakim olması hasebiyle- Hz. Peygamber'e öğretmektedir. Hz. Aişe'den şöyle rivayet edilmiştir:
Rifaa'nın karısı Hz. Peygamber'e geldi ve "Ya Rasulallah! Rifaa beni boşa-mıştı, ben de Abdurrahman b. Zübeyr ile evlendim. Fakat Abdurrahman'ın erkeklik organı şu elbise saçağı gibidir" dedi. Hz. Peygamber de "Sanırım sen eski kocana dönmek istiyorsun. Fakat Abdurrahman senin balcağızından, sen de onun balcağızından tatmadıkça bu olamaz" cevabım verdi.[84]
Bu hadisten konumuzla ilgili şu sonuçlan çıkarabiliriz:
a. Boşanmanın en önemli sebeplerinden biri cinsel gücün olmamasıdır.
b. Bir kadm o zamanın hakimi olan Hz. Peygamber'e gelebiliyor, kocasının durumunu anlatarak ayrılma talebinde bulunabiliyordu. Bu da bizim için, kadınm eşinden ayrılma davası açabileceğine delildir.
c. Bir kocadan ayrılıp ikinci koca ile evlenen kadın, ikinci kocasıyla cinsel ilişkide bulunmadan boşanıp birinci kocasına dönemez.
îbn Abbas'tan şöyle rivayet edilmiştir:
Sabit b. Kays'ın hanımı Hz. Peygamber'e gelerek kocasından ayrılmak istediğini söyledi. Hz. Peygamber, kocasının ona verdiği bahçeyi geri verip veremeyeceğini sordu, kadın verebileceğini söyleyince Hz. Peygamber, Sabit b. Kays'a, bahçeyi almasını ve bir talak ile kadım boşamasını söyledi.[85]
Keza Hz. Peygamber şu sözüyle de kadının kocasından ayrılma talebinde bulunabileceğini, yani mahkemeye müracaat edebileceğini gündeme getirmiş ve hükme bağlamıştır:
Hangi kadın çok ciddi bir sebep yokken kocasından boşanma talebinde bulunursa, bilsin ki cennetin kokusu kendisine haramdır.[86]
Bu hadisten de şu sonuçlan çıkarabiliriz:
a. Kadının ayrılma davası açma hakkı olmasaydı, Hz. Peygamber böyle söyler miydi? Hadis hem kadma bu hakkı tanıyor ve hem de engelini de tes-bit ediyor.
b. Kocasının yanında kadın, Hz. Peygamber'e kocasından ayrılma davası açıyor. Hz. Peygamber, yani kadı/hakim, mehri geri verip veremeyeceğini soruyor, olumlu cevap alınca kocasına boşamasını emrediyor.
Demek ki, kadın ayrılma davası açtığında ayrılık bir celsede gerçekleşmektedir. Koca boşama davası açınca üç celse, kadın ayrılma davası açınca tek celse yapılabiliyor, hatta kocanın boşamasında üç celse şarttır. Boşanma davasında esas neden sevginin yokluğudur. Bu hadis, bir kadın mahkemeye müracaat edip hakime, "Kocamı sevmiyorum" derse, hakimin boşama kararı vereceğine de delil teşkil etmektedir. Ama kadın, evlenirken aldığı mehri geri vermelidir.
Bu iki hadis bir araya getirilince ortaya şu netice çıkmaktadır: Cinsel zayıflık ve sevgisizlik, kadının kocasına ayrılma davası açması için önemli nedenlerdir. Bu hükümden bir adım daha ileri gidersek, kadının kocasına ayrılma davası açabileceği gerçeğini yakalarız. İşte bu, İslâm'ın kadın haklarında, boşanma hukukunda yaptığı en önemli devrimlerden biridir. [87]
Kur'an'ın, Erkeğin Boşamasına Getirdiği Engeller:
Kadın haklarının en çok çiğnendiği alanlardan birinin boşanma hukuku olması nedeniyle Kur'an, koyduğu bütün kuralları ile erkeğin boşamasına bazı engeller getirmektedir.
1. Allah Teala Bakara/226'da hanımına yaklaşmamaya yemin eden kimsenin, azamî dört ay bekleyebileceğini, sonra ya geri dönmesi, ya da ayrılması gerektiğini ifade esnasında 'af-merhamet' sıfatlarını, geri dönmeyip ayrılması durumunda da, 'işitme-bilme' sıfatlarım zikretmektedir. Böylece, haksız yere hanımını boşayanın ne dediğini işittiğini, ne yaptığını bildiğini, karşılığını da ona göre vereceğini ifade etmiş olmaktadır. Ayetlerin sonunda zikredilen Allah'ın sıfatlan, Cenab-ı Hakk'ın lian'a (karısına yaklaşmama yeminine), boşanma ve geri dönüşe karşı tavrını net bir şekilde ortaya koymaktadır. Buna göre Allah'ın merhamet ve affı, lian yapan kocanın hanımına dönmesi ortamıyla; işitme ve bilmesi ise dönmeyip ayrılmaya karar verdiği ortamla alakalı olarak zikredilmektedir.
Hz. Peygamber ciddi bir sebep olmadan kocasından ayrılma davası açan kadına, cennet kokusunun haram olacağını belirtmekle, boşanmanın önüne büyük bir engel koymuştur. Bu engeller de, boşanmanın hukukî boyutları arasında yer almaktadır. [88]
Boşanmada Haklar Karşılıklıdır:
228. Boşanmış kadınlar, evlenmeksizin, üç ay hali boyunca bekleyeceklerdir. Allah'a ve ahiret gününe inanıyorlarsa, rahimlerinde Allah'ın yarattığını gizlemeleri onlara helal olmaz. Ve bu süre zarfında barışmak isterlerse, kocalarının onları almaya öncelikle haklan vardır. Erkeklerin, adalet ölçülerine göre kadınlar üzerindeki hakları gibi, kadınların da erkekler üzerinde hakları vardır. Yalnız erkekler kadınlar üzerinde bir üstün dereceye sahiptirler. Allah kudret ve hikmet sahibidir.
Boşanma davasının sonuçlanmasından sonra kadını ilgilendiren bazı kurallar koyan bu ayet, boşanma hususunda ne derece ince noktalara kadar inil-diğini göstermektedir. [89]
Boşanan Kadının Uyması Gereken Kanunlar:
1. Boşanan kadının itauT (el-mutallakat) uyması gereken birinci kanun, (üç ay hali beklemek)tir. Boşanan kadın hayız görecek yaşta ise, üç hayız gördükten sonra başka biri ile evlenme hakkına sahip olur. Ayetin devamında da, boşanan kadının hayızdan kesilmiş biri olması halinde id-det müddetinin ne kadar olduğu ifade edilmiştir.
2. Boşanan kadının uyması gereken diğer bir kanun da, ayetin şu kısmı ile belirlenmektedir:
(Allah'a ve ahiret gününe inanıyorlarsa, Allah'ın onların rahimlerinde yarattığını gizlemeleri onlara helal olmaz).
Birinci hükmün hikmeti buradan anlaşılmaktadır: Genç kadınların gebe kalma ihtimali olduğu için, üç hayız müddetinde gebe olup olmadıkları anlaşılmış olacaktır. Karnındaki çocuğun boşandığı kocasına.ait olduğu ortaya çıkacak ve böylece çocuğun nesebi belirlenmiş olacaktır. Bu hükümden hareketle, hayızdan kesilmiş bir kadının boşanması halinde üç hayız müddeti beklemesi gerekmediğini söyleyebiliriz.
Yüce Allah, boşanan kadının gebeliğini gizlemesinin helal olmadığını, Allah ve ahirete iman edenin bunu yapmayacağını/yapmaması gerektiğini ifade etmektedir. Ayetteki 'gizleme' kavramı, gebelik nedeniyle talibinin çıkmayacağını düşünerek, çocuğu aldırmayı veya düşürmeyi de kapsamına ala-labilir. Tabii ki bu gizliliğin esası, çocuğun önceki kocasından olduğunu gizleyip, sonraki kocasına ait olduğunu söylemesidir. Bu entrikalar, sonraki evliliğinin şüpheler üzerine kurulmasına sebep olacağı için, Allah Teala konuyu kadının menfaatine önemsemekte, kadının bu hatayı yapmaması için iman ile kontrol etmektedir. Böylece imanın sosyal hayattaki önemli görevlerinden biri ortaya çıkmaktadır. Cenab-ı Hak, kadının karnında yarattığı varlığı, iman ile koruma altına almakta; böylece iman, var olma ve varlığını sürdürmek için çocuğu korumakla hayatın temeli olmaktadır.
3. Bansın getirileri vardır
(Bu iddet bekleme süresi içinde barışırlarsa, kocaları onları geri almaya herkesten daha layıktır).
Ayetin bu kısmından elde edilecek genellemeler vardır: Boşanma davasında kadının her temizlik devresinde, hakim bir celse yapacak; üç temizlik döneminde üç celse yapılıp boşanma gerçekleştirilecektir. Böylece Yüce Allah üçüncü celseye kadar eşlerin barışma yollarını açık tutmaktadır.
4. Hakların durumu
(Erkeklerin meşru surette kadınlar üzerindeki haklan gibi, kadınların da onlar üzerinde haklan vardır. Erkeklerin, kadınlar üzerindeki haklan bir derece fazladır).
Yüce Allah bu ayetle kadın haklannı insanlık tarihinde gündeme getirmiştir, îlkel bir toplumda, kadmın horlandığı, itilip-kakıldığı, sosyal konumunun olmadığı bir ortamda hakkının öne çıktığını görüyoruz. Kız çocuklarının diri diri gömüldüğü bir toplumda kadının erkek üzerinde hakkı olduğunu Allah'tan başkası söyleyemezdi.
İlahî vahiy erkeğin kadın, kadının da erkek üzerinde hakkı olduğunu bütün insanlığa ilan ettiğinde kadınlar alemine bir güneş doğmuştu. Yüce Allah'ın 'hak' kavramını, talak ile alakalı hükümlerini koyarken ilan etmiş olması da dikkat çekici bir husustur.
Yüce Allah ayetin bu kısmında başka bir konuya dikkat çekerek, (Erkeklerin kadınlar üzerinde bir derece farklan vardır) buyurmaktadır. Bu derece farkının nereden kaynaklandığını müfessirler ayetlere dayanarak beyan etmişlerdir. Bize göre bu derece farkı, bu ayetin muhtevası içinde aranmalıdır.
Boşanan kadının üç iddet dönemi beklemesinin emredilmesinin esas sebebi, gebe olup olmadığının tesbit edilmesine yöneliktir. Kadın gebe ise, erkekle müşterek olan bir varlığı taşımaktadır. Kadına ait bir varlığı taşımadığı için erkek, kadın üzerinde bir derece fazla hakka sahip olmaktadır. Kadımn, karnındaki çocuğun boşandığı erkeğe ait olduğunu gizlememesi ve onu dünyaya getirmesi, erkeğin kadın üzerindeki ilave bir hakkıdır.
Erkeklerin kadınları, yani namuslarını korumaları uğruna canlarını vermeleri de bir hak doğurmaktadır. İşte bunun da, ilave hakkın içine konması gerekir.
Bakara/228'de talak hukukunda, iddet bekleme, gebeliği inkar etmeme, barış yapıp geri dönme, kadın ve erkeğin birbirlerinin üzerindeki haklan ve erkeğin bir derece hakda ileri olması konulan düzenlemektedir. Allah Teala ayetin sonunda (mülkünde galip) diye tercüme ettiğimiz aziz ve (her şeyi yerli yerinde yapan) diye çevirdiğimiz hakîm sıfatlarını zikretmiş; böylece, bu konudaki devrimi yapacak güçte olduğunu ve koyduğu hükümlerin yerli yerinde olduğunu vurgulamıştır. [90]
Allah'ın Hududunu Aşan Zalimdir:
229. Boşama iki defadır. Ondan sonra ya iyilikle tutmak veya güzellikle ayrılmak gerekir. Kadınlara mehir olarak verdiğiniz bir şeyi geri almanız helal değildir. Meğer ki eşler, eşlik haklarını yerine getirememekten korkmuş olsunlar. Yalnız erkek ve kadının, Allah'ın sınırlarında durmayacaklarından korkarsanız, o zaman kadının (ayrılmak için) verdiği fidyede (hakkından vaz geçmesinde) ikisine de bir günah yoktur. İşte bunlar, Allah'ın sınırlarıdır. Sakın bunları aşmayın. Kim Allah'ın sınırlarını aşarsa, onlar zalimlerdir.
Bu ayet talak hukukunda bazı düzenlemeler yapmaktadır. Bunlar, mahkeme safhasından başlayarak, boşanacak ve boşanmış eşler arasında uyulması gerekli olan ana kuralları açıklamaktadır. Yüce Allah bu kanunların çiğnen-memesini emretmekte ve bu emri gözardı edeni zalim olarak nitelendirmektedir. Peki bu kanunlar hangileridir? [91]
Talak Hukukunda Yapılan Düzenlemeler:
1- (Boşanma iki defadır. Ondan sonra ya iyilikle tutmak veya güzellikle salmak gerekir).
Cenab-ı Hak daha önce, boşanma davasının üç mahkeme celsesinden sonra gerçekleşeceğini ifade buyurmuş, bu ayette ise üçüncü celseden evvel geri dönülebileceğini hükme bağlamıştır. "Boşama iki defadır" ifadesini, "Geri dönüşü olan boşanma davasının celseleri ikidir" şeklinde anlamamız mümkündür. Buna göre boşama davasmı açan koca, mahkemenin birinci celsesinden sonra da, ikinci celsenin sonunda da davasından vazgeçebilir.
âvrüfi (iyilikle tutmak) ibaresi, bunu ifade etmektedir. Allah Teala ayetin bu kısmında ilginç bir ibare kullanmakta; 'maruf ile tutmak' buyurmaktadır. Maruf ile tutmak ise, boşama davasından vazgeçildikten sonra hanıma kötülük yapılmaması; iyiliğin aile hayatına geri dönmesi anlamına gelmektedir.
(yahut iyilikle salmak) ifadesi, üçüncü celse yapıldığında, artık geri dönmenin mümkün olmadığını ifade etmektedir. Burada da Yüce Allah ihsan (iyilik) kavramını kullanmaktadır. Aslında maruf ile ihsan hemen hemen aynı anlamı ifade etmektedir.
Müslümanın karısını boşamasında da, tutmasında da eksen değer iyilik olmalıdır. Kader birliği ile kader ayrılığı bu değeri yerinden oynatmamalıdır. Ayrılışında ve yeniden birleşmesinde maruf ve ihsan üzere davranan kimse, imanını isbat etmiş olur.
Yüce Allah ayetin devamında ayrılan eşlerin biribirine karşı nasıl davranacaklarını hükme bağlamakta ve böylece, "iyilikle salma" ifadesinin tefsirini yapmaktadır.
2. (Ve kadınlarınıza verdiklerinizden her hangi bir şeyi geri almanız size helal değildir).
Allah Teala, erkeğin hanımına evlenirken verdiği mehir ve elbise gibi eşyaları geri almaması hükmünü koymakla 'ihsan' kavramının manasına kısmen açıklık getirmektedir.
Nisa/19'da aynı mana başka kelimelerle ifade edilmektedir:
Kendilerine verdiğiniz şeylerin bir kısmını almak için kadınları zorlamayın.
'Size helal değildir' ifadesiyle 'zorlamayın' ifadesi, hemen hemen aynı derecede bir hükmü beyan etmektedirler. 'Zorlamayın' veya 'Size helal değildir' emirleri birbirini açıklamaktadır. Kocanın boşama esnasındaki ihsanı, ona verdiği şeyleri geri almamasıdır. Yüce Allah bir istisna hüküm getirmekte ve bu istisnayı çok önemli bir şartın üzerine oturtmaktadır:
(Allah'ın koyduğu sınırlan koruyamamaktan korkmaları hali dışında...)
Cenab-ı Hak eşlerin, Allah'ın sınırlarını koruyamamaktan korkmasını, kocanın hanımına verdiği şeyleri almaması hükmünün istisnası olarak zikretmektedir. Allah'ın hududunu korumanın ne anlama geldiğini Nisa/l 9'dan öğreniyoruz:
(Arayı açacak bir fuhuş işlemiş olmaları müstesnadır).
Aynı durumu, Talak/l 'de de müşahede ediyoruz. Demek ki 'Allah'ın hududu', 'fuhuştan sakınma' anlamındadır. Fuhuş yapan, Allah'ın hududunu koruyamamış demektir. 'Allah'ın hududu' kavramına yönelik bir diğer izahı da Talak/2'de buluyoruz:
(İçinizden adalet sahibi iki kişiyi de şahit tutun. Şahitliği Allah için yapın).
Şahitlikte adalet ve şahitliği Allah için yapmak da, Allah'ın koyduğu sınırlardandır. Böylece bu ayetler "Allah'ın hududunu koruma"nın ne manaya geldiğini açıklayarak; fuhuştan sakınma, Allah için adil şahitlik yapmak olduğunu tesbit etmiştir. Kan-koca arasında bu endişeler devam ederken Yüce Allah, üçüncü şahıslan devreye sokmakta ve onlara da şöyle buyurmaktadır:
3. (O halde, kan ile kocanın Allah'ın koyduğu sınırlan koruyamayacaklanndan korkuyorsanız, kadının kocasına fidye vermesinde her iki taraf için de günah yoktur).
Ayetin bu kısmından çıkartılacak sonuçlan şöyle sıralayabiliriz:
a. Allah Teala'nın (korkarsanız) ifadesinin muhatabı -hitap çoğul olduğu için- kan-koca dışındaki üçüncü şahıslardır. Bu üçüncü şahıslar ise hakim, mahkemenin bulunmadığı dönemlerde de toplumun ileri gelenleri olabilir, ama modern toplumlarda bunların hakimler olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Yüce Allah modern hukuk müesseselerinden olan mahkemeyi, ayetin bu kısmındaki hitabıyla kurmuş olmaktadır. Böylece boşanma hukukunda mahkemeyi devreye sokmuş, hakimlerin endişesini de değerlendirme alanına almıştır.
Bunun en güzel örneği, -yukarda kadının boşanma davası açabileceğini açıklarken zikrettiğimiz- Sabit b. Kays'ın hanımının Hz. Peygamber nezdin-de açtığı ayrılma davasıdır.
b. Kadın kocasına ayrılma davası açabilir; kadın boşanmak için kocasına bazı şeyler verebilir. Bakara/229, ayette buna fidye adı verilmiştir.
Hz. Peygamber, Sabit b. Kays'ın karısının -kocasının verdiği bahçeyi iade ederek- ayrılmasına hükmetmiştir.[92]
Sabit'in hanımının, imam bırakıp küfre dönmekten ne kadar nefret ediyorsa, Sabit'ten de o derece nefret ettiğini söylemesi üzerine Hz. Peygamber, Sabit'in verdiği bahçeyi iade etmesini emretmiş. Kadın da bu emri yerine getirince boşanmalarına karar vermiştir.
4. (Bu verilen hükümler Allah'ın sınırlarıdır. Sakın o sınırları aşmayın).
Yüce Allah boşanma davasıyla ilgili bazı hükümler koymuş ve bunları 'Allah'ın sınırlan' olarak vasıflandırmıştır. Boşanmanın ilk iki celsesinde geri dönülebileceği, dönülmesi halinde ise iyilikle tutulacağı; üçüncü celseden sonra geri dönüşün olamayacağı; ve artık iyilikle bırakılacağı, hanıma verilenlerin -fuhuş yapmaları hali müstesna- geri alınamayacağı; kan-kocanın Allah'ın sınırlarını korumada gerekeni yapmayacakları hususunda toplumun ileri gelenleri veya hakimlerinde bir endişe varsa kadının aldığı şeyleri kocasına iaede etmek suretiyle serbest kalabileceği hükümleri Allah'ın sınırlarını teşkil etmektedir.
Bu sınırlar/hükümler, kan ve kocanın haklannı koruma hususunda hukukî değerleri oluşturduğu için, Yüce Allah onlara dokunulmamasını istemektedir. Bu hükümler, bağımsız bir devletin sınırlarını andırmaktadır. Bağımsız bir devletin sınırlarına tecavüz savaş ilamdır. İşte bağımsız bir devlet gibi sınırlara sahip olan bu hükümlere tecavüz etmek de, hukuka savaş açmak demek olduğundan, Allah tarafından zalim damgasının vurulmasına sebebiyet vermektedir. Cenab-ı Allah, kadın ile erkeğin bağımsız haklara sahip olduklarını ilan etmek suretiyle, örf ve adetle idare edilen aşiret toplumundan modern topluma geçişin kapısmı aralamış ve kadın haklarını hukukî alana taşıyarak erkeğin elinden çektiği ızdıraplara ayrılma hakkı vermek suretiyle son vermiştir.
5. (Kim Allah'ın sınırlarını aşarsa, işte onlar zalimlerdir).
Allah'ın koyduğu hududu aşanlar; ayette belirtilen hükümlere aldırış etmeden hanımını boşamaya kalkan koca, boşama hukukuna riayet etmeyen kadın ve bunların boşanmasında hata yapan hakimlerdir. [93]
Geri Dönüşü Olmayan Boşama:
230. Eğer erkek kadını üçüncü defa boşarsa, ondan sonra kadın bir başkası ile evlenmedikçe, onu alması kendisine helal olmaz. İkinci kocası da onu boşarsa, Allah'ın sınırlarını koruyacaklarına inandıkları takdirde, eski karı-ko-canın yeniden evlenmelerinde bir sakınca yoktur. Bunlar Allah'ın sınırlarıdır. Allah bunları, öğrenmek isteyenler için açıklıyor.
Ayetteki (eğer hanımını boşarsa) ibaresi, bir önceki ayette yer alan (yahut onu iyilikle bırakmalı) ibaresiyle eş-anlamlıdır. Her iki ibare de, mahkemede gerçekleşecek olan üçüncü celseden sonraki durumu hükme bağlamaktadır. 'Üçüncü defa boşamak', mahkemede üçüncü celseyi yapmayı ifade etmektedir. Birinci talak (boşama), ikinci talak ve üçüncü talak, kavramları mahkemenin birinci, ikinci ve üçüncü celselerini ifade etmektedir. Kadının üç temizlik devresinde boşanmasının manası budur. Ayrılma davası açan kadının, bir celsede boşanma ihtimali var, ancak boşama davası açan erkeğin bir celsede boşama ihtimali yoktur. Bir önceki ayetin tefsirinde bu husustaki delilleri ortaya koymuştuk.
(Kadın, başka bir erkekle evlenmedikçe, bir daha kocasına helal olmaz).
Asırlardır insanların tatbik edemediği hüküm budur. Boşamanın yanlış anlaşılması ve yanlış tatbik edilmesi, hülle adetine kapı açmıştır. Boşamayı, erkeğin iki dudağı arasından çıkacak üç kelimeye bağlamanın hatası çok vahim olmuştur.
İslâm aleminde, hanımlarına kızan erkekler "Üçten dokuza şart olsun sen benden boşsun" derler ve sonra pişman olup hocalara koşarlar; neticede 'hülle' yani hileli nikah ile hanımlarını geri alırlar. Hülle, üç talakla boşanan kadının, bir erkekle zahiren nikahlanması, sonra da ayrılarak kocasına dönmesidir. Bu, Yüce Allah'ın hududuna tecavüz etmektir. Cenab-ı Hak, üç talakla boşanan bir kadının, -bir başkasıyla gerçekten evlenip onun tarafından da boşanmadıkça- eski kocasına dönmesinin mümkün olmadığını açıkça bildirmiştir. 'Hülle' ile, Allah'ın koyduğu hükmü çiğnemek ve kendi arzularına uydurmak bir zulümdür.
Eğer boşanma mahkemede üç celsede gerçekleşseydi; hakim her temizlik döneminde bir celse yaparak üç ayda veya üç ayda bir celse yaparak dokuz ayda boşasaydı, birinci veya ikinci celseden sonra pişman olan erkek hülle gibi iğrenç bir yola başvurmak zorunda kalmadan karısına dönebilirdi. Boşanma ile ilgili hükümler doğru bir şekilde uygulanmadığından, kadm, erkeğin ağzından çıkan bir kelimeyle boş olduğundan, hülle yoluna müracaat edildi. Asırlardır kadınlar, hulle'nin ızdırabım çekmiş ve hâlâ da çekmektedirler.
(İkinci kocası da onu boşarsa, eski kan-kocanın Allah'ın koyduğu sınırları koruyabileceklerine inanmaları şartıyla, birbirlerine dönmelerinde ikisi için de bir günah yoktur). [94]
Boşanan Kadının Eski Kocasına Dönebilmesînin Şartları:
Demek ki, Yüce Allah, boşanan kadının eski kocasına dönebilmesini birtakım şartlara bağlamıştır. Şöyle ki:
a. Hileli yollarla değil normal bir şekilde başka bir erkekle evlenip, ondan da normal şartlar altında boşanmış olması,
b. Allah'ın koyduğu sınırlan/hükümleri muhafaza edebileceklerine dair düşünce ve iradelerinin bulunması.
Birinci şart yerine gelmemişse, ikinci şartın olması, onları birbirine helal kılmaz. Onun için birinci şart, meselenin olmazsa olmazını teşkil etmektedir.
(Bunlar, bilenlere Allah'ın açıkladığı sınırlardır).
Yukarıda maddeler haline sıraladığımız hükümler, Allah'ın koyduğu sınırlardır. Allah bilen bir topluma bunları açıklamaktadır. Aslında sadece bu hükümler değil, 225. ayetten itibaren Allah'ın koyduğu hükümlerin tümü Allah'ın sınırlarını oluşturmaktadır. Ayetin sonundaki "bilen bir toplum" ifadesi, anlayan ve anlama gayretinde olan manasına gelir. Demek ki, Cenab-ı Allah'ın koyduğu ve hikmetini beyan ettiği bu hükümlerin muhatabı anlama ve kavrama yeteneğine sahip olanlardır. Hukuk eğitiminin seçkin öğrencilere yapılması, bu bilgilerin anlama ve kavrama yeteneği iyi olanlara verilmesi en doğrusudur. Zira aile hayatıyla ilgili nazik hükümleri ve hikmetlerini, anlama yeteneği zayıf olan kimselere açıklamanın bir faydası olmaz. [95]
Kadına Zulüm Kendine Zulümdür:
231. Böylece kadınları boyadığınızda ve onlar bekleme sürelerini bitirdiklerinde, artık onları ya iyilikle tutun veya iyilikle bırakın. Ama arzuları hilafına, eziyet etmek için alıkoymayın. Kim böyle yaparsa kendine zulmetmiş olur. Allah'ın ayetlerini oyuncak yerine koymayın. Allah'ın size olan nimetini ve size öğüt vermek için indirdiği kitap ve hikmeti hatırlayın. Allah'tan sakının ve Allah'ın her şeyi hakkıyla bildiğini bilin.
Boşanma hukukunun başka bir boyutunun ele alındığı bu ayette, kadına zulüm olmaması için nelerin yerine getirilmesi gerektiği açıklanmaktadır.
1. Bekleme süresini bitiren kadının durumu
Mahkemede üçüncü celsenin sonunda boşanan bir kadın, Bakara/228'de geçen şu ifadeye göre üç temizlik dönemi geçirmelidir:
(Boşanmış kadınlar, evlenmeksizin üç ay hali boyunca bekleyeceklerdir).
İşte 231. ayette yer alan "Bekleme sürelerini bitirdiklerinde" ifadesi, bunu açıklamaktadır. Bekleme süreleri, 228. ayette 'üç hayız dönemi' olarak belirlenmişti. Demek ki 231. ayet, boşanmış ve üç hayız dönemini tamamlamış kadının durumunu ele alıp incelemektedir.
2. (Artık onlan, ya iyilikle tutun veya iyilikle bırakın). 231. ayetin bu kısmı ile 229. ayetin ' (Ondan sonrası ya
iyilikle tutmak, ya iyilikle salmaktır) ifadesi arasında fark olup olmadığı, aynı konunun tekrar edilip edilmediği hususunda alimlerin farklı görüşleri bulunmaktadır. Bu görüşlerin ayrıntılarına girmeden konuyu ele almayı uygun buluyoruz. 229. ayetteki talak (boşanmanın celseleri) ikidir. Ondan sonra iyilikle tutulması veya iyilikle bırakılmasına dair hüküm, geri dönüşü mümkün olan ikinci celseden sonraki seçenekleri göstermektedir. Koca, birinci ve İkinci celseden sonra boşama davasından vazgeçip aile hayatını devam ettirme seçeneğine sahip olduğu gibi, davasından vazgeçmeyip üçüncü celsenin yapılmasını isteyebilir. 229. ayette yer alan 'iyilikle bırakmak' ifadesi, üçüncü celseyi, yani talakla boşamayı ifade etmektedir.
Ama 231. ayette geçen 'tutma' ile 'bırakma' farklı döneme işaret ettiği için farklı manalara gelmektedir: Bu ayette üçüncü celseden sonra kesin olarak boşanmış olan kadının durumu ele alınmakta ve bekleme süresi olan üç ayı bitirdikten sonra nasıl davranacağı açıklanmaktadır. Buradaki 'tutmak', evliliğini sürdürmek anlamına gelmemektedir. Boşanmış kadınm, akrabası ve döneceği bir baba evi olmayabilir. Dolayısıyla 'tutmak', kolundan tutup kadını sokağa atmamayı, kalma zorunluluğu olması durumunda iyilikle tutmayı hükme bağlamaktadır.
Diğer taraftan da iddeti bitince kadının serbest kalmasını, geçimini temin edecek imkanlara sahipse, iyilikle bırakılabileceğini hükme bağlamaktadır. Ayetin bu kısmında, ayrılmış eşlerin -özellikle kocanın- birbirlerine karşı medenî bir şekilde davranmaları, iki düşman gibi davranmamadan, geçmişte yaşadıkları güzel günlere saygı gereği iyilikle muamele etmeleri öğütlen-mektedir.
Kur'an, boşanma gibi sevilmeyen bir olayda bile eşlerin birbirlerine karşı nasıl davranmaları gerektiği konusunda da bir devrim yapmıştır. Tutmanın da, bırakmanın da iyilikle olmasını emreden Kur'an eşlerin, boşanma esnasında da, boşanma sonrasında da iyilikten ayrılmamalarını tavsiye etmektedir. Boşanma olgusunda beşerî arzular rol oynayınca, taraflar birbirine düşman kesilir, ama ilahî irade rol oynayınca, değil düşmanlığın kalkması, iyiliğin hakim olması zorunlu hale gelir.
3. (Ama, arzulan hilafına eziyet etmek için alıkoymayın).
Yüce Allah'ın buradaki hükmü 229. ayette geçen j£iii^> (iyilikle tutmak) ifadesine denk düşmektedir. 'Arzulan hilafına, eziyet etmek için alıkoymayın' demek, 'iyilikle tutun' demektir. Böylece Yüce Allah, konuyu hem olumlu yönüyle gündeme getirmiş, hem de olumsuz emriyle kuvvetlendirmiştir.
Allah Teala 231. ayetin bu kısmı ile, boşanan kadının arzusu hilafına bir muamele yapılmasının doğru olmayacağını hükme bağlamıştır. Bu durum da, kadın haklarının iyileştirilmesi konusunda büyük bir değişimi ifade etmektedir. Arzusu hilafına kadını tutma hususunda ise, ayetin devamında şöyle denilmektedir:
4. (Çünkü böyle bir davranışta bulunan kendine zulmetmiş olur).
'Kendisine zulmetmiş olur' ifadesi, 'kendisine yakışmayan harekette bulunmuş, kendisine haksızlık etmiş olur' anlamına gelmektedir. Arzusu hilafına kadını tutan kişi, aslında kendisine zulmetmekte, Allah'ın hükmüne karşı gelmekte ve medenî ilişkileri bozmaktadır.
Boşanma hukukunda taraflardan biri olan erkeğin, kadının tercihini çiğneyerek yapacağı bir uygulama, geri teperek kendine zulüm halini almaktadır. Böyle bir davranış sadece kendine zulmetmek değil, ayrıca Allah'ın ayetlerini eğlence yerine koymaktır:
5. (Allah'ın ayetlerini eğlenceye almayın).
Arzusu hilafına kadını tutan kimse, hem kendine zulmetmiş, hem de Allah'ın ayetlerini önemsememiş, alaya almış olur. Cenab-ı Hak, 'böyle yaparsanız, Allah'ın ayetlerini eğlenceye alırsınız' demiyor da; 'Allah'ın ayetlerini eğlenceye almayın' diyerek, olumsuz emir cümlesiyle kesin hale getiriyor.
Boşanan kadının iyilikle tutulması veya iyilikle bırakılması, Allah'ın ayetlerinin eğlence yerine konulmaması gibi hükümlerin yerine getirilebilmesi için de şöyle buyuruluyor:
6. (Allah'ın size olan nimetini hatırlayın).
Buradaki 'hatırlamaya', 'düşünme' manasını verebiliriz. Kocanın, boşadı-ğı kadına bir haksızlık yapmaması için, Allah'ın ona olan nimetini hatırlaması, yani düşünmesi gerekir. Bu hatırlama veya düşünme onu yanlış hareketten alıkoyacaktır. Yüce Allah, ayetin ilk bölümlerinde vermiş olduğu hükümlerin yerine getirilmesi için düşünceyi harekete geçirmektedir. Allah'ın insana olan ve üzerinde düşünülmesi, yani hatırlanması gereken nimetler ise, tüm dünyevî ve uhrevî nimetleridir. Fakat 'nimet' kavramını burada biraz daha özelleştirerek, boşadığı hanımı ile daha önce yaşamış olduğu 'mutlu hayat' olarak anlamak mümkündür. Allah Teala ayetin ilk kısmında verdiği hükümlerle, kadının hakkını, koza gibi koruma altma almıştır. Koca, daha önceki hayatını hatırlayarak, bu kozayı mahvetmemelidir. Böylece Yüce Allah, bosanma hukukuna 'düşünme' gibi zihin ve gönül eylemini de katmaktadır. Bunun anlamı şudur: Boşanma gibi, sevilmeyen bir hadisede bile, müslüman zihin ve gönül dengesini bozmamalı ve Allah'ın hükümlerine muhalefet etmemelidir. Diğer taraftan ilahî hükümlerin ev sahipliğini, düşüncenin yaptığı; ilahî hükümlere ters düşmenin, onları eğlenceye almak olup bunun da düşüncesizliğin eseri olduğu vurgulanmaktadır. İşte bu düşünce, boşadığı hanımına karşı adil davranmayı, haklarına riayet etmeyi ve düşmanca davranmamayı temin etmekte ve Allah'ın hükümlerini koruma altına almaktadır. Peki Allah'ın nimetlerini, hatırlamak veya düşünmek yeterli midir? Bu sorunun cevabı da ayetin devamında verilmektedir:
7. (Size öğüt için indirdiği kitap ve hikmeti düşünün).
Cenab-ı Hak insanlara öğüt vermek için kitap ve hikmeti indirmiştir. Başka bir ifadeyle Allah, vahy ve hikmetle kullarına öğüt vermektedir. Öyleyse Yüce Allah'ın öğüdü olan kitap ve hikmet üzerinde düşünmek gerekir. Bir taraftan Allah'ın nimetleri üzerinde düşünürken, diğer taraftan da insanlara öğüdü olan vahy ve hikmet üzerinde düşünmek gerekir.
Allah'ın hükümlerini tatbik etmek, onlara karşı çıkmamak, onları eğlenceye almamak için atılması lüzumlu olan ilk adım, düşünme/hatırlamadır. Demek ki, ilk adımımızı Allah'ın insanlara olan nimetini, öğüt vermek üzere indirdiği vahy ve hikmeti düşünmekle atmış olacağız. Bu, düşünmenin olmadığı yerde doğru adım atılamayacağı anlamına gelir.
8. (Allah'tan sakının).
'Allah'tan sakınmak', kendi arzu ve isteklerini O'nun hükümlerinin önüne geçirmemektir. Bu durum, Allah'a karşı olan edebi ifade eder. Takva denen bu edebe sahip olmayanlar, Allah'ın ayetlerini, yani hükümlerini eğlenceye alabilirler.
Bu edeb ve ahlakın en önemli kuralını, Hucurat/1'de bulmaktayız:
(Ey iman edenler! Allah ve Peygamberinin önüne geçmeyin. Allah'tan sakının).
Buradaki 'öne geçmek', kendi arzularını, istek ve fikirlerini Allah'ın hükümleri ile Peygamberinin sünnetinin önüne geçirmek ve önde tutmaktır.
Allah'ın hükümlerine karşı sorumluluğunu bilmek ve bu bilgiyi tatbikata geçirmek takva denen büyük edebi doğuracaktır.
9. (Ve bilin ki, Allah her şeyin aslını bilir).
Allah'ın hükümlerini korumanın, tatbik etmenin, öne çıkarmanın, eğlenceye almamanın ve o hükümlerin öngördüğü kadın haklarına saygı göstermenin üçüncü merhalesi, 'Allah'ın her şeyi bildiğinin bilgisine sahip olmaktır'. Üçüncü merhalede Yüce Allah, meseleyi bilgi temeli üzerine bina etmektedir. Boşama esnasında hanımına yaptığı bütün muamelelerin, Allah tarafından bilindiğini bilen insan, asla haksızlık yap(a)maz. Yalnız buradaki bilginin, imanla mayalandığını bilmek gerekir.
Kısaca diyebiliriz ki, Yüce Allah hükümlerinin yerine getirilebilmesi için, düşünce, takva ve bilgiyi harekete geçirmekte; böylece hukuk eğitiminde, düşünce, takva ve bilginin önemini ve yerini tesbit etmektedir. İnsanların, Allah'ın kadın haklan konusunda koyduğu hükümleri çiğnememeleri, onlara saygı duymaları, onları eğlenceye almamalarının yolu, düşünce, takva ve bilgiden geçmektedir. Verilen nimetler, vahy ve hikmet üzerine düşünmek, Allah'a karşı sorumluluğunun bilicinde olup O'nun her şeyi bildiğinin bilgisine sahip olmaktan geçmektedir. [96]
Eski Kocaya Dönmek:
232. Kadınları boyadığınız ve onlar da bekleme müddetlerini bitirdikleri vakit, aralarında iyilikle anlaştıkları takdirde, eski kocalarıyla evlenmelerine engel olmayın. İşte bununla içinizden Allah'a ve ahiret gününe inanan kimselere öğüt verilmektedir. Bu öğüdü tutmanız, kendiniz için en iyisi ve en temizidir. Allah bilir, siz bilmezsiniz.
Bu ayetin nüzulü ile ilgili olarak Razi iki olay nakletmektedir:
Ma'kil ibn Yesar kızkardeşini, Cemil ibn Abdullah'a verdi. Daha sonra Cemil hanımını boşadı. Kadının iddeti bitinceye kadar ondan ayrı yaşadı. Daha sonra yaptığına pişman oldu ve hanımına dönmek istedi. Hanımı, Cemil'in isteğini kabul etti. Ma'kil ise bunu istemedi. Kızkardeşini, kocasına geri döndüğü takdirde görüşmemekle tehdit etti. Hz. Peygamber, Ma'kil'i yanına çağırarak bu ayeti okudu. Bunun üzerine Ma'kil düşüncesinden vazgeçti.[97]
Bu ve benzeri olayları, -kadının velisini muhatap aldığı için- ayetin nüzul sebebi olarak doğrulamamız zordur. Acaba burada ayetin muhatap aldığı veli midir, yoksa boşayan koca mıdır?
Bize göre, (kadınları boşadığınızda) ifadesi, kocayı muhatap aldığından, (onlara mani olmayın) emrinin muhatabı da kocadır. 'Mani olmayın' enirinin muhatabı olarak velilerin kabul edilmesi, birtakım sakıncalar doğurur. Daha sonra bu sakıncalara dönmek üzere ayeti kısımlara ayırarak analizini yapabiliriz:
1. (Kadınları boşadıktan sonra bekleme sürelerinin sonuna gelmişlerse...)
Allah Teala, boşanıp da iddetini bitiren bir kadının durumunu başka bir boyutu ile ele alacağı için, aynı ibareyi tekrar etmektedir. Bağımsız ayetlerle, boşama hukukunun çeşitli yönlerini ele alan Yüce Allah, eski kocasına dönme meselesini hükme bağlamaktadır. Bakara/230'da boşanmış olan bir kadının başka bir erkekle evlenmedikçe eski kocasma dönemeyeceği hükmü yer almıştı. Bu ayette ise, ikinci kocanın boşamasından sonraki durumu hükme bağlanmaktadır.
2. (Aralarında uygun bir şekilde anlaştıkları takdirde eski kocasına varmalarına engel olmayın).
Ayette geçen (adale) kelimesi, 'darlık' anlamına gelir. Çocuğun annesinin karnında büyüyüp yeri daraldığı zaman bu kelime kullanılmaktadır. Hastanın doktorları aciz bırakmasını ifade ederken de bu kelime kullanılır. Ayrıca bu kelime, men etmek, engel olmak anlamına da gelmektedir. Özellikle kızının kocaya gitmesine engel olan veliyi ifade için bu kelime kullanılir. Hareket veren kuvvetin kaynağı olan pazulara da 'adale' denilmektedir.[98]
Engel Olmayın Emrinin Muhatabı:
Şimdi Yüce Allah'ın 'engel olmayın' emrinin muhatabının kimler olduğu meselesini ele alabiliriz:
a. Nüzul sebebi olarak gösterilen -yukarda naklettiğimiz- olaya bakılırsa, 'engel olmayın' emrinin muhatabı velilerdir.
Bir kadının veli veya velileri, yani onun evliliği ile ilgilenecek olan birinci derecedeki yakınları, eski kocasına dönmesini istemeyebilirler. İşte bu kişilerin, bu ayete göre hareket edip, boşanmış kadını eski kocasına dönmemesi konusunda zorlamamalan gerekir.
Bu yoruma, ancak kısmen katılabiliriz. Çünkü kapalı toplumlarda bile, bazı kadınların velisi bulunmayabilir veya ölmüş olabilir. Günümüz toplumlarında ise kişi, velisinden çok uzak bir yerde yaşıyor olabilir. Bu hallerde velinin karalını beklemek, doğru olmasa gerek. Diğer taraftan, kız çocuğunun evlendirilmesinde velinin etkinliği fazla iken, dul kadının evliliğinde o kadar fazla değildir.
b. Ayetin muhatabı, kocalardır.
Razi'nin dediği gibi, ayetin gramer bakımından kurgusu, kocalara yönelik olduğunu göstermektedir. Dul bir kadının eski kocasına varması veliden çok, yeni boşandığı kocasının onuruna dokunabilir. Yeni boşandığı kocası, eski kocasına dönmesini onur meselesi yapabilir. Bu nedenle boşadığı karısına baskı yaparak, eski kocasına dönmesini engelleme girişiminde bulunabilir.
'Kadınları boşadığınız zaman' ifadesinin muhatabı kim ise, 'Onları engellemeyin' ifadesinin muhatabı da odur.
'Onların eski kocalarına dönmelerini engellemeyin' emrini, Bakara/230'a bağladığımız zaman, mesele daha net anlaşılacaktır. Boşanan bir kadının, başka bir erkekle evlenmedikçe eski kocasına dönemeyeceği hükmü, ikinci kocasından boşanan kadının eski kocasına dönebileceğine izin verdiğine göre, veli veya kocanın buna karışması mümkün değildir. Kadının eski kocasına dönmesi, ilahî hukuka uygundur. Dolayısıyla ikinci kocasının kadına koyacağı engel, Allah'ın hukukunu çiğnemek olur.
Yüce Allah, ikinci kocasından boşanan kadının, birinci kocasına dönebil-mesinin şartı olarak 'Aralarında meşru bir şekilde anlaştıkları takdirde...' buyuruyor. Yani, karşılıklı anlaşma şartı ile Yüce Allah kadının birinci kocasına dönmesine müsaade edip bunu hükme bağlıyor.
Bize göre buradaki 'rızanın/anlaşmanın' iki boyutlu bir temeli vardır. 'Rıza' kavramı, evliliğin psikolojik, yani sevgi boyutunu, 'örf' de hukukî boyutunu gündeme taşımaktadır. İkinci kocasından boşanan kadının, birinci kocasına nikahlanabilmesi için aralarında sevgi bağı oluşmalıdır.
Diğer taraftan nikahın hukukî boyutu da gerçekleşmeli; mehir, şahitler ve velinin yer aldığı bir akitle evlilik bağı kurulmalıdır. Böylece Yüce Allah, ikinci kocasından dul kalan kadın ile birinci kocası arasındaki karşılıklı rızaya dayanan meşru bir anlaşmayı öne çıkarmakta ve bu anlaşmaya başkasının müdahalede bulunmasını yasaklamaktadır. Bu hükme ters yönden bakılınca, dul kadın ile birinci kocası arasında meşru bir anlaşma olmadığında, başkalarının müdahale edebilecekleri sonucu çıkar. Bunun anlamı şudur: Birinci koca, ikinci kocadan dul kalan eski karısına zorla sahip çıkarak nikahına alamaz, çünkü Yüce Allah kadının rızasını önemsemekte ve hükmünü ona göre vermektedir.
ikinci kocasından boşanan kadının, birinci kocası ile anlaşarak evlenmesinde, kadmın aleyhinde olan, ama kadının farkında olmadığı bir unsur varsa, velinin müdahale hakkı doğabilir. Çünkü veli, birinci kocanın bu kadını tekrar alma niyetinin arka planındaki etkenleri bilebilir, kadın ise bunun farkında olmayabilir. Kadın bu anlaşmada samimi davranırken, erkek kadına karşı samiyetsiz davranabilir. Bu durum için Yüce Allah 'meşruluğu' gündeme getirerek hukukî boyut ile psikolojik boyutun bir araya gelmesi gerektiğine dikkat çekmektedir.
3. (İşte sizden Allah'a ve ahiret gününe iman edenlere bununla öğüt veriliyor).
Yüce Allah, bu ayette koyduğu hükmün tatbik edilmesinin, muhataplarda imanî bir alt yapının oluşmasına bağlı olduğunu vurgulamaktadır. Allah'a ve ahiret gününe inanan erkek, boşadığı kadmm birinci kocasına dönmesini engellemez ve engellememelidir. Bu hususta engeller koyanlann imanlarında problem vardır.
Ayette geçen 'öğüt vermeyi' çift yönlü düşünmek gerekir: Hukuka uygun bir şekilde davranmayı teşvik ve bunun önemine dikkat çekmektedir. Diğer taraftan hukuka ters düşmenin kötülüğünü vurgulayarak uyarıda bulunmaktadır.
Demek ki va'z kavramınında hem teşvik, hem de sakındırmak için uyan manası vardır. Aksi takdirde, va'z kavramını hafife alma gibi bir hataya düşülebilir. Allah'a ve ahirete imanı şart koşan bu ayet, kafirleri hükmün dışında mı tutmaktadır? Dikkat edilirse Yüce Allah, imanın diğer şartlarını burada saymayarak, imanın iki şartını öne çıkarmaktadır. Bunu açıklamak için Bakara/62'ye dönmemiz gerekir. Orada, müslüman, yahudi, hristiyan ve sabiilerin müşterek iman esasları ikiye indirilmiştir: Allah'a ve ahirete iman. Buna göre, Allah'a ve ahirete inanan herkes bu ayetin kapsamına girmektedir. Böylece Allah'ın öğüdü, aynı toplumda yaşayan ve birbiriyle evlenmelerine müsaade edilen farklı dine mensup kişilerin Allah ve ahiret inancını esas almaktadır.
4. (Bu sizin için, en erdemli ve en temiz olanıdır.)
Cenab-ı Hakk'ın, Allah'a ve ahirete inananlara, boşadıklan hanımlarının iddetleri bitince eski kocalarına dönmelerini engellememeleri konusunda verdiği öğüt, insanlar için bir erdem ve bir temizlik yolu oluşturmaktadır. jgr (ezka) aslında daha temiz, daha bereketli ve daha erdemli manalarına gelmektedir. Yüce Allah'ın olumlu emirlerini yerine getiren kişinin ahiretteki sonsuz ödülü hak edeceğini; kadın haklarına riayet eden kişinin, Allah katında derecesinin yükseleceğini ifade etmektedir. Çünkü (zekâ) artmak, gelişmek ve ruh olgunluğu kazanmak anlamına da gelmektedir.
Diğer taraftan (ather) kavramı da günahlardan temizlenmeyi ifade etmektedir. (ezkâ) ibadetlerin meydana getirdiği ruh olgunluğunu, jzfi (ather) ise iyiliklerin günahları temizlemesini ifade etmektedir. Talak konusunda, Allah'ın öğüdünü dinleyip hükümlerini tatbik etmek, bir taraftan insana erdem kazandırırken, diğer taraftan da günahlarını temizlemektedir.
Bu kelimelere başka bir yorum getirmemiz de mümkündür: Ezkâ, insanın psikolojik manada ruh safiyetine, ether ise sosyal ilişkilerin temizliğine işaret etmektedir. Birisi ferdî, diğeri de içtimaî temizliği kapsamaktadır. Demek ki, kadın haklarına riayet etmenin bir ferdî, bir de içtimaî boyutu ve bu alanlarda kazanımlan vardır. Çünkü boşanma meselesi, ferdî olduğu kadar da içtimaî içerikli bir oluşumdur. Ferdî temizlikten içtimaî temizliğe giden bir süreci meydana getirmektedir.
5. (Allah herşeyi hakkıyla bilir, ama siz bilmezsiniz).
Bu ayetin sonunda da Cenab-ı Hak konuyu bilgi üzerine temellendirmek-tedir. ikinci kocasından boşanan kadınm iddeti bitince, birinci kocasına dönebileceği hükmünü koyan Yüce Allah, bu hükmü bilerek koyduğunu, insanların bu konuda bilgileri olmadığından o hükmü tartışmaya açma, çiğneme yetkilerinin olmadığına işaret etmektedir.
Kadın haklarının boşanma hukukunu ilgilendiren bu hükümler ilahî bilgiye dayandığı için, tersine bir tartışma açılamaz. Tartışmaya açılan konular hakkında bilgi yetersizliği var demektir. 'Ben bilirim siz bilmezsiniz' ifadesi buna işaret etmekte ve böylece hukukî eğitimin bilgiyi eksen değer olarak almasını da öğütlemektedir. Hukuk bilgisinin, sosyoloji ve psikoloji bilgisine büyük ihtiyacı vardır. Bu bilgiler hukukun, insanın doğasına ve toplumun yapısına uygunluğunu temin edecektir.
İşte (ezkâ) insanın doğasına yani psikolojisine, (ether) de toplumun yapısına, yani doğasına uygunluğu ifade etmektedir. Bu kelimelerin taf-til isim kalıbından getirilmesinin anlamı da 'uygunluğu' ifade etmektedir. Boşanma hukukunda kadın haklan konusunda Allah'ın öğüdünü dinlemek, ferdin ve toplumun temizliği için yapılacak en uygun harekettir.
Demek ki, bu konuda Yüce Allah'ın koyduğu hükümlerin amacı, fert ve toplumların olgunluğunu ve mutluluğunu temin etmektir. Yüce Allah'ın, kendi menfaati için bir hüküm koymadığı, kullarının daha temiz bir hayat sürmelerini, daha temiz bir psikolojik ve sosyal bir çevre oluşturmalarını amaç edindiğini de bu ayetten anlıyoruz. [99]
Süt Emme Çağında Çocuğu Bulunan Kadının Boşanması ve Nafakası:
233. Ve (boşanmış) anneler, eğer emzirme müddetini tamamlamak istiyorlarsa, çocuklarını iki tam yıl emzirebilirler; onların yeme-içme ve giyimlerini uygun bir şekilde temin etmek, çocuğun babasına düşer. Hiç kimse, taşıyabileceğinden daha fazlasıyla yükümlü tutulamaz: Ne çocuğundan dolayı anneye eziyet edilsin, ne de çocuğundan dolayı babaya. Ve (babanın) mirasçısına da aynı görev düşer. Ve eğer ana-baba, çocuğun sütten kesilmesine karşılıklı rıza ve danışma ile karar verirlerse, onlara bir günah yoktur; ve eğer çocuğunuzu süt annelere emanet etmeye karar verirseniz, teslim edeceğiniz çocuğun emniyetini uygun bir şekilde sağladığınız takdirde size bir günah yüklenmez. Allah'tan sakının ve bilin ki Allah bütün yaptıklarınızı görür.
Ayetteki 'anneler' kavramının bütün anneleri mi, yoksa boşanan anneleri mi kapsadığı meselesini Râzî derinlemesine incelemiş, kendisinden önceki müfessirlerin görüşünü özetlemiştir. Râzî'nin açıklamasını dikkate alarak şu izahı yapmamız mümkündür:
I. Ayette 'anneler' kelimesi boşanmış veya boşanmamış bütün anneleri kapsamına almaktadır.
Bu görüşten hareket ettiğimiz zaman, emzirme müddetinin iki yıl olduğu ortaya çıkmaktadır:
Anneler, çocuklarını iki tam yıl emzirirler.
Bu ifade, emzirme zamanını belirlemekte ve hangi yaşta emzirmenin süt anneliğe sebep olacağı meselesini de hükme bağlamaktadır. Buna göre, iki yaşından sonraki emzirmelerde süt annelik gerçekleşmez. Mesela: Üç yaşında bir çocuk yabancı bir kadını emse, o kadın çocuğun süt annesi olmaz. Bir koca, hanımının memesini emse, hanımı kendisinin süt annesi olmaz. Ayetteki 'anneler' kavramını evrensel manada aldığımız zaman bu hükümleri çıkarma imkanına sahip olmaktayız.
Ayetten başka sonuçlar da çıkarmamız mümkündür: Anne sütünün, besle-yiciliği ve mikroptan koruyuculuğu iki yıl sürer. Yüce Allah'ın tesbit ettiği 'iki yıl' aynı zamanda tıbbî bakımdan, anne sütünün gıdasına ve çocuğun karakterine olan etkisine de işaret etmektedir. Anne sütü, doğumundan itibaren 'iki yıl' içinde çocuğun karakterine şekil verdiği için, bu süre zarfında çocuğu emziren yabancı bir kadın onun süt annesi olmaktadır. 'Süt anne'lik, sütün çocuğun karakterine olan etkisinden kaynaklanmaktadır. Eğer bu etki olmasaydı, çocuğu emziren yabancı bir kadına 'anne' sıfatını vermek yersiz olurdu.
II. Ayetteki 'anneler' kelimesinden maksat, boşanmış annelerdir.
Boşanma ile ilgili ayetlerin ardından gelen bu ayet, Bakara/231 'deki (Haksızlık ederek zarar vermek için onları tutmayın) hükmü ile Bakara/232'deki (Aralarında meşru şekilde anlaştıkları vakit, eski kocalarına dönmelerine engel olmayın) hükmüne açıklık getirmektedir. Süt emme çağında çocuğu olan bir kadın kocasından ayrılmış ise, çocuğun emzirilme meselesi dikkate alınmalıdır.
Boşandığı kocası, çocuğu emzirmesi için iki yıl kadını evinde tutabilir mi?
Emzirme zamanında eski kocasına dönmesini engelleyebilir mi?
İkinci koca, kadının eski kocasıyla veya başka bir erkekle evlenmesini engelleyemez hükmünü netleştirmekte midir?
Ayetin devamı, bu sorulara cevap vermektedir: (Bu, emmeyi tam yaptırmak isteyen içindir).
'Emmeyi tam yaptırmak isteyen' ifadesiyle kasdedilen kimdir? (erâ-de) fiiline bakınca, bunun 'baba' olduğu anlaşılmaktadır. Boşanan kadının kocası, çocuğun iki yıl emzirilmesini isterse, bu istek dikkate alınmalıdır. Koca, böyle bir külfeti boşadığı karısına yüklediği takdirde, kendisinin de bazı görevleri yerine getirme zorunluluğu doğmaktadır:
(Anne ile çocuğun örfe uygun olarak beslenmesi ve giyimi babaya aittir).
Demek ki, boşadığı karısından çocuğunun emzirilmesini isteyen koca, günün ekonomik standartlarına göre anne ve çocuğunun beslenme ve giyimini üstlenmek zorundadır. Bu ifadelerden anlaşılıyor ki ayet, boşanmış,boşanma-mış tüm anneleri kapsamına almaktadır.
Ayette yer alan (bi'l-ma'rûfi='6rfe göre), eşlerin yaşadığı çağ ve yerdeki beslenme ve giyim standartlarını ifade etmektedir. Bu ifadeyle de ayet evrensel boyut kazanmaktadır. Köyde yaşayan eşlerin beslenme ve giyim masrafları ile şehirde yaşayan eşlerin beslenme ve giyim masrafları aynı değildir. Asırlarca önce yaşayan insanların beslenme ve giyim masrafları ile bugünkü ve gelecekteki insanların beslenme ve giyim masrafları aynı olmayacağı için, Yüce Allah 'örfe göre' kavramını kullanmıştır.
'Örfe göre' kavramının ne ifade ettiği ayetin devamından anlaşılmaktadır: (Bir insan ancak gücünün yettiğinden sorumlu tutulur. Hiçbir anne çocuğu sebebiyle zarara uğratılmamalı, hiçbir baba da çocuğu yüzünden zarara uğratılmamalıdır. Onun benzeri, varis üzerine de gerekir).
Kadmın, çocuğunu emzirmek için kocasından isteyeceği beslenme ve giyim parası, kocasının ekonomik gücünü aşmamalıdır. Bu konuda karar verecek olan hakim, kocanın ekonomik gücünü iyi araştırmalı ve kocanın gücünü aşan bir karar vermemelidir.
Diğer taraftan, çocuğu konusunda anne de takatinin üstünde bir fedakarlığa zorlanarak zarara uğratılmamalıdır. Bu, az nafaka verilerek çocuğunun bakımından dolayı annenin fakirliğe terkedilmesi manasına gelebileceği gibi; çıkan talibiyle evlenmesini engelleyip, çocuğunu büyütmeye zorlanmaması manasına da gelebilir. Dul bir kadın için evlenmek zordur. Evlenme fırsatı doğan bir kadına, 'Çocuğun emzirmesini iki yıla tamamla!' diyerek evliliğine mani olmak, o kadından takatinin üstünde bir şey istemek ve zararına olan bir şeyi teklif etmektir.
Kocanın gücü, çocuğunu emzirmekte olan boşanmış hanımının beslenme ve giyimini temin etmeye yetmiyorsa, nafakayı temin etmek varise düşer. Yine evlenme fırsatı çıkan kadının engellenmemesi için varis çocuğun bakımını üstlenebilir. Yüce Allah hakim için; ekonomik güç, zarara uğratmama ve kadının evlenmesinin engellenmemesi ve varislerin devreye sokulması gibi ölçüler koymaktadır.
Ayetin devamında Yüce Allah, anne-babanın zarara uğramasını ortadan kaldırmak için başka bir yol daha göstermektedir:
(Eğer ana ile baba birbirleriyle görüşerek ve karşılıklı anlaşarak çocuğu memeden kesmek isterlerse kendilerine günah yoktur).
Ayetin, genel anlamda eşlerin çocuklarını sütten kesmeleri ile alakalı olduğunu kabul edersek: Yüce Allah, ana-babanın istişare ile çocuğu -iki yıl dolmadan- memeden kesebileceklerine ruhsat vermektedir. Öyleyse, iki yıl emzirme hükmü mutlak değil, ana-babanın antlaşması ile bu süre kısaltılabilir.
Ama ayetin boşanmış eşlerin çocuklarının sütten kesilmesi ile ilgili olduğunu düşünürsek: Boşanmış eşler anlaşarak çocuğu sütten keser ve böylece kadın serbest kalmış olur. Anlaşarak sütten kesmeleri, hem ekonomik gücü yetersiz olan babayı zarara uğramaktan kurtarır, hem de anaya doğan evlilik fırsatının değerlendirilmesi yolu açılmış olur. Böylece ne ana ve ne de baba çocuğu yüzünden zarara uğramış olur. [100]
Fisâl Kelimesinin Kur'an'daki Anlamları:
Ayetteki (fisâl) kelimesine, 'sütten kesme' manası verilmektedir.' Ayrılmak' manasına gelen bu kelimenin Kur'an'daki manaları şunlardır:
1. Yola koyulmak
Bir yerden ayrılıp yola çıkmaktır. Bakara/249'da bu anlama gelmektedir: (Ve Talut askerleriyle yola koyulduğunda...)
Maddî anlamda bir yere gidebilmek için bir yerden ayrılmayı ifade etmektedir.
Yusuf/94'te de aynı manaya gelmektedir:
(Yakub'un oğullarına ait) kervan yola koyulduğu sırada...
2. Hüküm vermek
Çözülemeyen bir mesele çözülüp dava sona erdirilince kişilerin arası ayrılmış olur. 'Ayırmak' manasında 'hüküm vermek' anlamıyla Hac/17'de yer almaktadır:
Gerçek şu ki, inananlar, yahudi inancına bağlı olanlar, sabiiler, hristiyanlar ve mecusiler ve bir de Allah'tan başka varlıklara tanrısal nitelikler yakıştıranlar arasındaki hükmü kıyamet günü Allah verecektir. Çünkü Allah her şeye tanıktır. [Hac/17]
Bu ayette geçen (Allah onlar arasında hüküm verecek) ifadesi, 'onların arasını ayıracak' anlamında 'hüküm vercek' demektir.
3. Açıklamak
Mesajı bir yerden ayırıp birinin o konudaki cehaletini ortadan kaldırmak için yapılan faaliyete 54- (fessale) denmektedir. Bu anlamda pek çok ayette geçen bu kavramın kullanılışına bir örnek veriyoruz:
İşte bu, Rabbinin şaşmaz yoludur. Gerçekten ayetlerimizi, düşünen insanlar için açık bir şekilde anlatıyoruz. [En'am/126]
Açıklayan bilgiyi yola çıkarıyor, bulunduğu yerden ayırıyor; öğrettiği kişinin cehaletini de ondan ayırıp ortadan kaldırıyor.
Derinlemesine bir şeyi açıklamak manasıyla bu kelime, öğretim faaliyetinin bir bölümünü oluşturmaktadır. Sütten kesilen bir çocuk gibi, kişi de bu açıklama ile cehaletten kesilip ayrılmaktadır. Cehaletten beslenen kimseyi, bebeğin sütten kesilmesi gibi cehaletten kesip ayırmak için yapılan açıklamayı ifade etmektedir.
4. Ayrılık
Yüce Allah kıyamet gününün özelliklerinden bahsederken (fasl) kelimesini kullanmaktadır.
Yüce Allah kıyamet gününde günahkar ile günahsızı; inananla inanmayanı; cehennemlikle cennetliği birbirinden ayıracaktır. Böylece haklı ile haksız ortaya çıkmış olacaktır. Onun için o güne (yevmu'l-fasl=aynm günü) [bkz. Mürselat/14] adını vermiştir.
Bu dünyada haklı ile haksız, doğru ile yanlış birbirine karışmış olduğundan, o gün bu karışıklık ortadan kalkacak şekilde ayıracak olan hüküm verilecektir. Onun için (yevmu'1-fasl) terimine 'hüküm günü' şeklinde de mana verilebilir, ki bu, her şeyi birbirinden ayıracak nitelikteki hükmü ifade etmektedir.
5. Güzel
Bir konuda belirsizlik, karmaşıklık ve noksanlıklar kalkınca o konu güzelleşir. Hz. Davud'un konuşmasındaki güzelliği anlatmak için bu kavram kullanılmaktadır:
(Ve güzel konuşma yeteneği verdi). [Sad/20]
Hitap ile fasi bir araya gelince 'sağlam hüküm verme' manasını da ifade etmektedir. Ama asıl mana, 'güzel konuşma'dır. Bütün noksanlıklardan uzaklaşıp ayrıldığı için ona güzel diyoruz. Bu güzellikle ilgili olarak Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
(O, boş bir lakırdı değil). [Tank/14]
Boş olmayan konuşma güzeldir. Çünkü Tarık/13'te ££$$. (Bakın bu ilahî kelam doğruyu yanlıştan ayıran bir sözdür) buyurulmaktadır. Demek ki, boş olmayan, hak ile batılı ayıran konuşma 'güzel' sıfatını almaktadır. Hz. Davud'un konuşmasındaki güzellik de bu manadadır.
6. Akraba
Fasl kelimesini (fasîle) kalıbından alınca 'yakın akrabalar' anlamını ifade etmektedir:
(Ve kendini himaye etmiş bütün akrabalarını). [Mearic/13]
Koruduğu için akrabaya fasile denmektedir. Korumak, insanı tehlikeden ayrı ve uzak tutma anlamını içerdiği için bu manayı almıştır. Bebeği, sütten kesilmesi gibi tehlikelerden uzaklaştırıp korumak da fasl kavramıyla ifade edilir.
Kavga eden iki kişinin arasını ayırmak, onları korumaktır. Bu koruma işini de en iyi yapanlar akrabalar olduğundan Yüce Allah akrabalar için bu kavramı kullanmaktadır.
Yola koyulmak, hüküm vermek, açıklamak, ayrılık, güzel ve akraba manasıyla, fasl kelimesi, yorumunu yaptığımız ayette şu anlama gelmektedir:
7. Çocuğu sütten kesmek
Anne ile çocuk sözkonusu olduğunda fasl kelimesi, çocuğun 'sütten kesilmesi' anlamını ifade etmektedir:
(Gebeliği ve sütten kesilmesi otuz aydır). [Ahkaf/15]
Annenin, sütten kesilen çocuğundan ayrılmasını ifade için bu kavram kullanılmaktadır:
(Sütten kesilmesi de iki yıl içinde olur). [Lokman/14]
Kısaca diyebiliriz ki, asıl manası 'ayrılık' olan fasl kelimesi, -bu anlamını muhafaza ederek- çeşitli manalarda kullanılmıştır.
İki sene dolduktan sonra çocuğun sütten kesilmesi için, ana-babanın istişare ile karar vermeleri şartı aranmaz. Ama iki seneden önce kesilecekse, bu şartlar yerine gelmelidir.
Bu hüküm, boşanmamış eşler için geçerli olduğu gibi, boşanmış eşler için de geçerlidir. Kan-koca ve çocuk arasındaki ilişkilerde, boşanma anında haksızlık olmamasına Kur'an büyük önem vermektedir. Boşanan kadın, boşandığı kocası ile anlaşarak başka biriyle evlenebilir, bu durumda babanın, çocuğun emzirilmesini nasıl temin edeceği hususunda da Kur'an yol göstermektedir:
(Ve eğer çocuğunuzu süt annelere emanet etmeye karar verirseniz, teslim edeceğiniz çocuğun emniyetini uygun bir şekilde sağlamanız şartıyla size bir günah yüklenmez).
Ayetin bu kısmında Yüce Allah 'süt annelik' müessesesini gündeme geti-rererek, biyolojik anne ile süt anne kavramlarını insan hayatına sokup düzenlemektedir. Gerçi Kur'an'dan önce Arap Kültüründe 'süt annelik' müessesesi vardı. Hz. Peygamber de süt anneye (Halime'ye) verilmişti. Süt annelik müessesesinin, eski semavî dinlerden kalan bir uygulama olabileceği fikrini taşımaktayız. Arap toplumunda dinî dayanağı olmayan bir örf-adet olarak vardı.
"Teslim edeceğiniz çocuğun emniyetini uygun bir şekilde sağladığınız takdirde" şeklinde mana verdiğimiz ayetin bu bölümüne "Ücretini iyilikle vermek şartıyla" anlamı verenler de vardır.
Muhammed Esed birinci manayı tercih etmektedir, (selleme) fiilinin 'güven' manası olduğu kadar, teslim olmak, teslim etmek manası da vardır. Muhammed Esed, çocuğun güven ve huzurunu birinci plana aldığı için bu manayı tercih etmiştir. Onun fikrinden hareket ederek diyebiliriz ki: Süt anneye verilen çocuk için en önemli şey, onun güvenliğidir. Çocuğunu süt anneye teslim eden baba, onunla alakasını tamamen kesmemelidir. Çocuğun güvende olması şartıyla, süt anneye vermekten dolayı babaya günah yüklen-memektedir.
ikinci manaya göre; çocuğun süt anneye verilmesine, emzirme bedelinin örfe göre ödenmesi şartıyla müsade edilmektedir.
Bize göre her iki manayı beraber düşünmek daha doğru olur: Hem çocuğun emniyeti sağlanmalı, hem de süt annenin ücreti ödenmelidir.
III. Yüce Allah ayetin son kısmında insanların bu hükümleri yerine getirebilmeleri için iki önemli şeye dikkat çekmektedir:
a. Allah'tan sakınma.
Allah'tan sakınmayan, O'na karşı sorumluluğunun bilincinde olmayan insanlar, bu hükümlere riayet edip tatbik edemezler. Bu tatbikat, takva, yani samimiyet ve sakınma duygusu ister, Allah'dan haya ister. Onun için Yüce Allah bu hükümleri takva üzerine temellendirmekte ve ancak bu hükümlere riayet edenlerin muttaki olduğunu ifade etmektedir.
b. Allah'ın yapılanları görüp bilmesi.
Yaptıklarını Allah'ın görüp bildiğini bilen kimsenin, haksızlık yapması mümkün değildir. Yüce Allah'ın, her şeyi gördüğü bilinci insanı yanlıştan alıkoyan en önemli güçtür.
Netice olarak diyebiliriz ki, boşanmış anneler, çocuklarını iki yıl emzirebilir, bu süre zarfında anne ve çocuğun nafakasını (yiyecek ve giyeceğini) babanın temin etmesi gerekir. Emzirme müddeti, karşılıklı anlaşmak suretiyle kısaltılabilir. Bu konularda ana veya baba çocuğu yüzünden zarara uğratılmamalıdır. Anneye, yeniden evlenme fırsatı doğarsa, çocuğunu emzirmeye zorlanıp evlenmesine mani olunamaz. Babanın ekonomik gücü yetersiz ise, devreye varisler girer.
Anne yeniden evlenirse, baba çocuğu için süt anne tutabilir. Süt annenin ücreti örfe göre ödenir ve çocuğun güvenliği garanti altına alınır. Bu şartlar ancak, takva denen samimiyet duygusu ve Allah'ın yapılanları gördüğü bilinciyle yerine getirilebilir.
Yüce Allah takva ve bilgiye, kendisinin yapılanları gördüğüne dikkat çekmekle, hukukun temellerine insan psikolojisini koyarak, hukukun zorlanmamasını ve çiğnenmemesini temin etmektedir. Bu yapıya sahip olmayanların, hukuku çiğneme olasılıkları büyüktür. Hukukî kurallara saygının, takva ve Allah'ın gözlemlediği bilinciyle sıkı bir alakası vardır. Önce eğitim vasıtasıyla bu manevî alt yapı oluşturulmalı, sonra hukukî kurallar devreye sokulmalıdır. [101]
Kocası Ölen Kadının Durumu:
234. İçinizden ölenlerin geride bıraktıkları kadınların yeniden evlenmeleri için dört ay on günlük bir bekleme süresi geçirmeleri gerekir, bekleme süresinin sonuna vardıklarında kendileri ile ilgili olarak meşru şekilde ne yaparlarsa yapsınlar bir günah yoktur. Ve Allah tüm yaptıklarınızdan haberdardır.
Ayetin medenî hukuk açısından önemi, ölen erkeğin geride bıraktığı hanımının, nasıl davranacağına kadar inmesi, aile hukukunun en ince damarlarına kadar ulaşacak çözümler getirmiş olmasıdır.
Allah Teala, kocası ölen kadm için dört ay on gün bekleme süresi koymuştur. Boşanan kadın üç hayız dönemi beklediği halde, kocası ölen kadın dört ay on gün beklemek mecburiyetindedir. Bu bekleme süresinin üç ayı, ölen kocasından gebe olup olmadığının tesbiti, bir ay on gün de yas içindir. Talak/4'te konuya başka bir açıdan bakılarak hüküm tamamlanmaktadır:
Kadınlarınız içinden hayızdan kesilmiş olanlarla, hayız görmeyenlerin iddeti hususunda tereddüt ederseniz, onların bekleme süresi üç aydır. Gebe olanların bekleme süresi ise doğum yapmalanyla sona erer. [Talak)4]
Kocası ölen kadm, gebe ise bekleme süresi doğum yapması ile son bulmaktadır. Hadislerde, kocası ölen kadının üç gün yas tutması uygun görülmüştür. Mute harbinde ölen Cafer Tayyar'ın hanımına üç gün sonra Hz. Peygamber "Artık bu günden sonra yas tutma" demiştir.[102]
Kur'an, bekleme süresini bitiren kadının -meşru sınırlar dahilinde- istediğini yapmakta serbest olduğunu bildirmektedir. Ayette geçen bi'l-ma'ruf ifadesi, 'meşru sınırlar dahilinde kalmak şartıyla' şeklinde anlaşılmalıdır. Dört ay on gün bekleyen bir kadın, artık meşru sınırlar dahilinde kalarak, yani dinî ve ahlâkî sınırlan çiğnemeden evlenebileceği gibi, -Bakara/240'da Yüce Allah'ın beyan ettiği üzere- bir yıl kocasının evinde kalma imkanına da sahiptir. İlgili ayet -mealen- şöyledir:
İçinizden ölüp de geriye eşler bırakan kimseler, eşlerinin, evden çıkanlmaksı-zın, bir yıla kadar geçimlerinin sağlanmasını vasiyet etsinler. Şayet kendileri çıkarlarsa, kendileri hakkında uygun olanı yapmalarında sizin için bir günah yoktur.
Görüldüğü gibi Kur'an, kocası ölen kadına iki tercih hakkı tanımaktadır: İsterse dört ay on gün sonra, gebe ise doğum yaptıktan sonra yeniden evlenir; isterse de ölen kocasının vasiyeti ile bir yıl daha kocasının evinde kaldıktan sonra evlenebilir.
Hukukî hükümlerin çiğnenmemesi için verilecek eğitimin, metafizik boyutlu olması gerekir. Çoğu zaman insanlar, hukuku tatbik edenlerin müdahale edemediği durumlarda haksızlık yaparlar ve bu durum da toplumları yozlaştırarak yıkıma götürür.
Bunu önlemenin yolu, dinî eğitimi devreye sokarak insanların imanlarını harekete geçirmek suretiyle, Allah'ın her şeyden haberdar olduğunu aşılamaktan geçer. İşte Yüce Allah, bu eğitimi vermek için ayetin sonunda, insanların yaptıklarından haberdar olduğunu ifade etmektedir. [103]
İddet Bekleyen Kadına Evlenme Teklif Etmek:
255. İddet bekleyen kadınlarla evlenme hususundaki düşüncelerinizi üstü kapalı bir biçimde anlatmanızda veya onu içinizde gizli tutmanızda size günah yoktur. Allah bilir ki siz onları anacaksınız. Fakat, meşru sözler söylemeniz müstesna, sakın onlarla gizlice buluşma sözü vermeyin. Farz olan bekleme müddeti dolmadan, nikah kıymaya kalkışmayın. Bilin ki, Allah gönlünüzdekileri bilir. Bu sebeple Allah'tan sakının. Şunu iyi bilin ki Allah affedicidir, merhametlidir.
Ayette, kocası ölmüş iddet beklemekte olan kadına yapılacak evlenme teklifiyle veya kalpteki evlenme niyetiyle alakalı beyanlar bulunmaktadır ki buna göre, iddet beklemekte olan kadına üstü kapalı biçimde -iddet sonrası için- evlenme teklifi yapılabilir veya evlenme niyeti taşınabilir. [104]
Arada Fiilinin Kur'an'daki Anlamları:
Ayette yer alan ve arada fiilinden türeyen (arîd) kavramı; geniş olmak, genişlemek, bollaşmak, görünür olmak, yola girmek, vuku bulmak, gerçekleşmek, olmak, hatırlamak, ilgilenmek, dikkat etmek, birinin zihnine koymak, içeri girmek, göstermek, arzetmek, takdim etmek, huzura çıkarmak, ileri sürmek, beyan etmek, zikretmek, izhar etmek, açmak, teklif etmek, plan yapmak, evlenme teklifinde bulunmak manalarına gelmektedir.
(ırd) kalıbında alındığında, şeref, itibar, şan, kıymet, değer, vakar anlamlarını ifade etmektedir.
(urd) kalıbında, taraf, etraf, orta anlamına gelmektedir.
(arad) şeklinde ise, esası olmayan araz, cevherin zıttı olan araz, mümkün manasına gelmektedir.
(urda) kalıbında ise hedef, niyet, plan yapmak demek olur.
Ayetteki manası ile yukarıda vermiş olduğumuz manalar arasında irtibat kurarsak, kadına yaklaşıp, evliliği hedef edinerek evlilik teklifinde bulunmak anlamına gelmektedir. İddeti biten kadmla evlenme maksadının etrafında dolaşmak manasını ifade etmektedir.
A-ra-da kelimesinin Kur'an'daki manaları şunlardır:
1. Karşısına çıkarmak
Yüce Allah, bu dünyada inkar psikolojisi ile yaşayıp ölenlere, ahirette ne yapacağını bildirirken bu kelimeyi kullanmaktadır. Yüz yüze getirmek manası da verebileceğimiz bu kelime Kehf/100'de geçmektedir:
Ve o gün hakkı inkar edenlerin karşısına cehennemi çıkarırız.
Kavram, inanmadığı ve beklemediği bir olgu ile yüz yüze kalmayı ifade etmektedir. Ama ayette Yüce Allah'ın fiili olarak yer almaktadır.
2. Sunmak
Bir varlığı denemek ve sorumlu tutabilmek için ona psikolojik yetenekler vermek, tabiatında yaratmak ve sunmak manalarına gelmektedir:
Gerçek şu ki, biz (akıl ve irade) emanetini, 'göklere, yere ve dağlara sunmuştuk... [Ahzab/72]
Fakat gök, yer ve dağlar bunu kabul etmeyi reddeti, ama insan onu üstlendi. Zaten insan, haksızlık yapar ve akılsız davranma temayülündedir.
3. Önüne koymak
Melekler, insanın yaratılışına, yeryüzünde kan akıtacak ve fesat çıkaracakları düşüncesiye karşı çıktılar. Bu düşüncelerinin yanlışlığını göstermek için Yüce Allah Adem'e öğretimde bulundu. Adem ile melekleri denemeye tabi tuttu. İşte bu imtihan anında, Hz. Adem'e öğrettiklerini meleklerin önüne koyup ne olduklarını söylemelerini istedi. İşte bu 'önüne koyma'yı arada kelimesiyle ifade edilmiştir:
Ve Allah, Adem'e her şeyin ismini öğretti, sonra onları meleklerin önüne koydu ve "Dedikleriniz doğru ise, bu şeylerin isimlerim bana söyleyin bakalım" dedi. [Bakara/31]
İmtihan sorularını, imtihan olanların önüne koymak manasına gelen bu kelime, Bakara/3 l'de tamamen eğitim ağırlıklı bir mana yüklenmektedir. Anlatılmış bir dersin -ki bu ders hem siyaset, hem de tabiat kanunları olabilir-anlaşılıp anlaşılmadığım veya kimin anlayıp anlamadığını tesbit için soruları öğrencilerin önüne koymayı ifade etmektedir.
4. Önüne getirmek
İmtihan için sorulan öğrencilerin önüne koymakla, bir idarecinin önüne ihtiyaç olan şeyleri getirmek aynı şey olmadığı için farklı manalar olarak kabul ediyoruz:
Akşama doğru soylu koşu atlan önüne getirildiğinde... [Sad/31] Hz. Süleyman hem peygamber, hem de devlet başkanı idi. O dönemde devlet başkanının en önemli vasıtası attı. Ayette böyle soylu atların akşam üstü Hz. Süleyman'ın önüne getiriliş sahnesi anlatılmaktadır.
5. Huzura çıkmak
Kıyamet koptuktan sonra insanlar, Allah'ın huzuruna çıkarılacaklardır: Ve dizi dizi Rablerinin huzuruna çıkarıldıklarında... [Kehf/48]
Ayet, yer ve göklerin kanunları tamamen değişip, ebedî hayat için ahiret-teki sorgulama için meleklerin insanları Allah'ın huzuruna çıkarmaları arı kelimesiyle ifade edilmektedir.
6. Mahkemeye çıkarmak
Hesaba çekilmek manasını vermemiz de mümkün olan bu kavram Hakka/18'de de geçmektedir:
O gün arzolunursunuz (hesaba çekilirsiniz); öyle ki gizli bir haliniz kalmaz.
7. Yüz çevirmek
Kur'an'da 'dönmek, yüz çevirmek' manalarında pek çok ayette geçmektedir: Allah'ın ayetlerinden yüz çevirmek [Kehf/57]; Kur'an'dan yüz çevirmek [Taha/124]; öğütten yüz çevirmek [Taha/100]; müjde ve uyandan yüz çevirmek [Fussilet/4]; gerçekten yüz çevirmek [Fussilet/13]; Peygamberden yüz çevirmek [Şura/48]. Buradaki yüz çevirmeler manevî konulan içermektedir. Onun için biz bunlara, olumsuz yüz çevirme eylemi diyebiliriz.
Bir de olumlu yüz çevirme vardır: Boş laftan yüz çevirmek [Kasas/55]; şirk koşanlardan yüz çevirmek [En'am, 106]; cahillerden yüz çevirmek [A'raf/199].
Olumlu ve olumsuz tepkiyi ifade eden bu ayetlerde ard kavramı kullanılmaktadır.
8. Bahsetmemek
Kavram, işlenen yanlış bir davranışı ifşa etmemek, onu gizlemek ve ondan hiç kimseye bahsetmemek manasına da gelmektedir:
Yusuf! Sen bu olaydan kimseye bahsetme! Ve (kadın) sen de işlediğin günahtan ötürü bağışlanma dile, çünkü sen gerçekten hatası (büyük) olan birisin. [Yusuf/28-29]
Ayetteki (bu olaya sırt çevir, bu olayın üzerinde durma) ifadesi, bundan kimseye bahsetme demektir.
Hani, Peygamber eşlerinden birine gizli bir şey söylemişti; eşi bunu ifşa edip Allah da Peygambere bildirince, Peygamber bir kısmını anlatmış, bir kısmına da hiç değinmemişti. [Tahrim/3]
(Bir kısmına da değinmemişti) ifadesi, 'Bir kısmından da bahsetmemişti' anlamına gelir.
Bir haberi gizleyip onu anlatmaktan yüz çevirmek manasını ifade eden bu kelime, insanın kişiliğini zedeleyecek ve toplumda kötülüğün yayılmasını önleyecek davranış için de kullanılmaktadır.
9. İlgisiz kalmak
Yine bu kelime, bir şeyle meşgul olan birinin, başka şeye ilgisiz kalması anlamına gelmektedir:
Eğer Rabbinden umduğun bir rahmet için, onlara ilgisiz kalıyorsan, hiç olmazsa kendilerine gönül alıcı bir söz söyle. [İsra/28]
Hz. Peygamber'in sadakaları ile geçinen sahabiler (ashab-ı suffa) vardı. Peygamberimizin yanında verecek bir şeyi olmadığında onlara karşı ister-istemez ilgisiz kalırdı. İşte bu durum üzerine inen bu ayet, güzel bir sözün de sadaka olduğunu; dolayısıyla, ilgisiz kalmak yerine gönül alıcı sözler söylenmesi gerektiğini ifade etmektedir.
10. Sapmak
Şahitlikte adaletten ayrılmayı ifade için ard kelimesi kullanılmakta, böylece kelimeye hukukî bir mana yüklenmektedir:
Hislerinize uyup adaletten sapmayın. [Nisa/135]
Burada, psikolojik bir duygunun insanı etkileyerek adaletten saptırmasını ifade etmektedir.
11. Uzak durmak
Doğruyu savunan kişinin, etkinliğini kaybetmesi durumunda, savunduğu değerin rencide olmaması için, yanlışı savunanlardan uzak durması, kalkıp oradan gitmesi anlamını ifade etmektedir. En'âm/68'de a-ra-da kelimesi bu manada kullanılmaktadır:
Şimdi ayetlerimiz hakkında ileri geri konuşan kimselere rastladığın zaman, bu kimseler başka konulara geçinceye kadar onlardan uzak dur.
Ayetin devamında, (felâtak'ud=oturma) emri yer aldığına göre, (fa 'rid=uzak dur, kalk oradan git, onlardan yüz çevir) anlamına gelir.
İçinde bulunulan ortamda, sahip olunan değerlere karşı ileri-geri konuşuluyorsa, oradan uzaklaşmak en doğru yoldur.
12. Vazgeçmek
Olmayacak bir istekten vazgeçme manasında kullanılmaktadır: "Ey İbrahim! Bu yakarışından vazgeç" dediler. [Hud/76]
13. Peşini bırakmak
Onlara döndüğünüzde kendilerini rahat bırakasınız diye, sizi temin etmek için Allah'a yemin edecekler. O halde bırakın peşlerini. [Tevbe/95]
Eğer her ikisi de tevbe eder ve gidişatlarını düzeltirlerse, onları kendi hallerine bırakın. [Nisa/16]
Gerek savaştan kaçanlara ve gerekse çirkin bir fiil işleyenler karşı takınılacak tavır belirlenirken ı-ra-da kelimesi kullanılmaktadır ki, yemin eden, ahlaken düzelen insanların üzerine gitmeyip kendi hallerine bırakmak, peşlerine düşmemek anlamlarını ifade etmektedir.
14. Büyüklük
Yüce Allah, iyi kullarına bahşedeceği cenneti tasvir ederken, onun büyüklüğünü ifade etmek için ard kelimesini kullanmaktadır:
Rabbinizin bağışlayıcılığına nail olmak, Allah'a ve Elçisine iman edenler için hazırlanmış bulunan ve genişliği göklerle yer kadar olan cenneti elde etmek için yarışın. [Hadid/21]
Ayette yer alan (arduhâ ke-'ardı's-semâi ve'l-ardı=omın genişliği gökler ve yer genişliği kadardır) ifadesi, manevî bir büyüklüğü ifade etmektedir.
15. Terketmek
Kocanın karısını ihmal etmesini, ondan yüz çevirmesini ve onu sevmemesini ifade için de bu kelime kullanılmaktadır:
Eğer bir kadın, kocasının kötü muamelesinden veya yüz çevirmesinden kor-karsa... [Nisa/128]
Ayetteki Cfttf (ev ı'râden) ibaresi 'terketmek' anlamına gelmekte ve aile ilişkilerinde kocanın karısına karşı -ıslahı gerekli olan- olumsuz tavrını ifade etmek için kullanılmaktadır. Kelime, bu manası ile hem medenî hukuku, hem de aile ahlâkını ilgilendirmektedir.
16. Nefretle reddetmek
En'am/35'te 'nefretle reddetmenin' neticesi olan yüz çevirmeyi ifade etmektedir:
Eğer hakikati inkar edenlerin nefretle reddetmeleri sana ağır geliyorsa...
Ayetteki (ı'râd) kelimesi, inkar psikolojisinin meydana getirdiği ve Hz. Peygamber'e çok ağır gelen nefretle reddetme tepkisini ifade etmektedir. Böylece kavram, farklı inanç ve düşüncede olanların tepkisini ifade ederken kültürel bir mana kazanmaktadır.
17. Umursamazlık
Bu kelime 'gaflet' kelimesiyle beraber kullanılınca umursamazlık manasına gelir:
İnsanlar için hesap görme vakti yaklaşıyor, ama onlar hâlâ inatla umarsamaz-lık gösteriyorlar. [Enbiya/l]
'Gaflet içinde yüz çevirmek' manasına da gelen bu kelime, akibete (ki burada kıyamet ve hesaptır) karşı umursamazlığı ifade etmek için kullanılmıştır.
20. Menfaat
Kelime, Nisa/94'te dünya hayatının gelip geçici kazancını veya menfaatini ifade etmektedir:
Ey iman edenler! Allah yolunda (savaşa) çıktığınız zaman, karşılaştığınız durumu açıkça kavramaya çalışın ve size barış teklif edene, bu dünya hayatının menfaatine duyduğunuz istekle, sen mü'min değilsin demeyin. Çünkü asıl kazanç Allah'ın katındadır. Siz de bir zamanlar aynı durumdaydınız, ama Allah size karşı lütufkar davranmıştı. Öyleyse muhakemenizi kullanın. Şüphesiz Allah yaptığınızdan her zaman haberdardır. [Nisa/94]
A'raf/169'da da değersiz dünyanın geçici tadı, değeri ve menfaati manasına gelmektedir. Yüce Allah, dünya hayatının değeri ile kendi katındaki değeri anlatırken bazen 'ard' kelimesine yer vermektedir. Sadece bu dünya menfaati uğruna, insanlara saldınlamayacağını söylerken Yüce Allah, bir savaş kültürü, anlayışı için bu kelimeyi kullanmaktadır. Barış teklif eden kişiye veya topluma, samimi değilsin diyerek, dünya menfaati için saldırmak doğru değildir. Böylece bu kavram, barış kültürünün temellerinde yer alan bir kavram olmaktadır.
21. Uzun
(arîd) kalıbında kullanıldığında 'derin' veya 'uzun' manasına gelmektedir:
Ne zaman insana nimetlerimizi bağışlarsak yan çizer ve uzaklaşır; başına bir kötülük gelince de uzun dualar yapmaya başlar. [Fussilet/51]
'Geniş, kapsamlı' manasına da gelen bu ayetteki arid kelimesine, dua ile bir araya geldiği için 'uzun' manasını vermeyi uygun bulduk. Durmadan, devamlı ve her zaman dua etme sürecini ifade etmektedir. Tamamen psikolojik bir mana yüklenmektedir.
22. Bulut
Ahkaf/24'te (ârid) kalıbında gelen bu kelime, ceza olarak Allah'ın gönderdiği, içinde fırtına olan buluta denmektedir:
Sonuçta yoğun bir bulutun vadilerine doğru yaklaştığını fark ettiklerinde, "Bu bize yağmur getirecek olan buluttur" diye haykırdılar.
Bu ayette arid kelimesi iki kere geçmektedir. Yüce Allah insanları, tabiat olaylarını kullanarak da cezalandırmaktadır.
23. Engel
Bakara/224'te (urda) kalıbında 'engel' manasına gelmektedir:
Yeminlerinizden dolayı Allah'ı iyilik etmenize, O'ndan sakınmanıza ve insanlann arasını düzeltmenize engel kılmayın. Allah işitir ve bilir. [Bakara/224] Buradaki 'engel'i, 'mazeret' olarak almak da mümkündür.
24. Evlenme teklifinde bulunmak
Yorumunu yapmakta olduğumuz Bakara/235'te evlenme teklifinde bulunmak anlamına gelmektedir. Fakat bundan önce 'karşısına çıkarmak', 'sunmak', 'önüne koymak', 'önüne getirmek', 'huzura çıkmak' manaları ile yakından alakası vardır. Erkeğin, boşanmış ve iddeti bitmiş bir kadının önüne kalbinden geçenleri koyması ve sunması demektir.
Diğer manalarla da alakası vardır. Bir düşünceye, bir inanca gösterilen olumsuz tavır manasıyla bu kavram, aslında düşüncelerini onun önüne koyup engel olmaktadır. Bütün bu manalar iç içe olmakla beraber, ayırmayı ve nüanslarını açıklamayı uygun bulduk. [105]
Hatabe Fiilinin Kur'an'daki Kullanımı:
Ayette geçen diğer bir kavram da (hıtbe)dir. Ha-ta-be fiilinden türeyen bu kelime, bir kıza evlilik teklifinde bulunmak, evlilik teklifini kabul etmek, nişanlanmak, hitap etmek, konuşmak manalarına gelmektedir.
(hatb) kalıbından alındığında, mesele, hadise, iş, hal, dert, durum, şart, talihsizlik, felaket anlamlarını ifade etmektedir. [106]
Hatabe Kelimesinin Kur'an'daki Manaları:
1. Laf atmak
Farklı düşünce, fikir ve inançta olan insanların birbirlerine karşı olan tutumlarını anlatırken Yüce Allah, cahil insanların müslümanlara karşı tavrının birini bu kelimeyle ifade etmektedir:
Rahmanın has kulları, yeryüzünde tevazu ve vakar içinde yürürler; ne zaman cahil kimseler kendilerine laf atacak olsa, sadece 'selam' derler. [Furkan/63]
2. Baş vurmak
Yüce Allah bu kelimeyi Hud/37'de fiil kalıbında ve olumsuz emir şeklinde getirmiştir:
Bizim gözetimimizde ve vahyettiğimiz biçimde tekneyi inşa et ve haksızlığa sapanlar için bana baş vurma, çünkü onlar boğulacaklar. [Hud/37]
Aynı ifade Mü'minun/27'de de geçmektedir. Her iki ayetteki emir (bana muhatab olma) yani, bana dua ile başvuruda bulunma anlamına gelmektedir.
3. Amaç
İnsan, bir işi bir amaçla yapar. Hz. Musa İsrailoğulları'ndan bir müddet ayrılınca, Samiri bir buzağı heykeli yaparak halkı ona taptırmaya başladı. Hz. Musa dönünce Samiri'ye şöyle dedi:
(Peki, ya senin amacın neydi ey Samiri?) [Taha/95] Yapılan yanlış bir işin amacını sorarak, Hz. Musa durumu çözmeye çalıştı.
4. Maslahat
Hz. Musa, Medyen'in su kuyularına vardığında, hayvanlarını sulayan bir grup insanla karşılaştı. Kendi hayvanlarını uzakta tutmaya çalışan iki de kadın gördü ve onlara yaklaşıp 'Amacınız nedir?' [Kasas/23] diye sordu. Burada da -Samiri'yi sorguladığı sıradaki gibi- hatb kelimesini kulanarak 'Niye bekliyorsunuz, niçin hayvanlarınızı uzak tutuyor da sulamıyorsunuz?' demek istedi.
5. Umut
Hatb kavramı Yusuf/51 'de 'umut' anlamına gelmektedir:
Bunun üzerine kral, kadınlara, "Yusuf un gönlünü çelmek isterken ne sağlayacağınızı umuyordunuz?" diye sordu. [Yusuf/51]
Aslında Hz. Musa'nın Samiri'ye sorduğu sorudan pek farkı yoktur, ama biz ona 'amaç', buna da 'umut' demeyi uygun bulduk.
6. Konuşmak
Bu kelime, hitab etmek, konferans vermek, halka konuşmak, söylev ve demeç vermek, hutbe ve vaaz vermek manalarına da gelmektedir.
Davud'un hükümranlığını kuvvetlendirmiş, ona hikmet ve güzel konuşma kabiliyeti vermiştik. [Sad/20]
Ayette geçen (fasl) güzel; (hitâb) da konuşma anlamına gelmekte ve ikisi birlikte 'güzel konuşma sanatı' manasını ifade etmektedir.
7. Tartışmak
Allah ile kul sözkonusu olduğunda farklı bir mana kazanarak, kimsenin Allah ile tartışamayacağı anlamını kazanmaktadır:
Allah, göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların Rabbidir. O rahmandır. O gün insanlar O'nunla tartışamazlar. [Nebe/37]
'Tartışamazlar' demek 'konuşamazlar' demektir. Oradaki konuşmanın tartışma şeklinde olacağı fikrinden hareketle bu manayı yükledik.
Laf atmak, baş vurmak, amaç, maslahat, umut, konuşmak ve tartışmak manaları ile (hıtbe) kavramı, evlilik teklifinin içinde yer almaktadır. Çünkü evlilik teklifinde, amaç, ümit, güzel konuşma ve durumu arzetme vardır. Kelime yer aldığı ayetin içeriğine göre mana kazanır.
(a-ra-da) kelimesi ile (hıtbe) kelimesi bir araya gelince, evlenme hususunda düşüncesini üstü kapalı biçimde anlatmak, evlenme niyetini hissettirmek, evlilik teklifini çıtlatmak manalarını ifade eder. Kocasından ayrılan ve iddet bekleyen kadına evlilik teklifi yapmanın günah olmadığını ifade eden bu ayetin, medenî hukukun en ince konularına girmekte olduğu görülmektedir.
Diğer taraftan a-ra-da kelimesinin 'hıtbe'ye bir nezaket, kibarlık ve hassasiyet kattığını da söylemeliyiz. Namuslu bir kadına, namuslu bir erkeğin evlilik teklifindeki edaya, tavra ve kibarlığa kadar inen bu ayet, evlilik teklifinin nezaket boyutunu da ele almaktadır. Böylece Kur'an'ın, kadm haklarında yaptığı devrimi, iletişim alanına kadar uzattığı anlaşılmaktadır.
(Ya da böyle bir arzuyu içinizde saklamanızda size günah yoktur).
Ayetin birinci bölümü, evlenme isteğini açıkça söylemeyi ele alırken, bu bölümü niyet veya arzu olarak içinde tutmayı konu edinmektedir. Ayetin bu kısmı ile Yüce Allah, konunun psikolojik boyutu ile ilgilenmekte, dışa vurulmayan niyet ve arzuların günah olup olmadığını hükme bağlamaktadır. Buradan, içte gizlenen arzu ve niyetin, ya da fantazilerin bazılarının sakıncalı olduğu manası da çıkmaktadır. Nitekim Bakara/225'de 'kalplerin kazandığından sorumlu tutulacağı' ifade edilmişti. Ayetin devamında, gizlenen niyetten dolayı niçin bir günah olmadığına cevap verilmektedir:
(Allah bilir ki siz onları anacaksınız).
İddet bekleyen bir kadınla evlenme niyetinin saklanması, bunun Allah tarafından bilinmediği anlamına gelmez. Zira -ayette de ifade buyurulduğu üzere- Allah onu bilmektedir. İstikbalde bu niyetin açıklanacağını bildiği için Yüce Allah onu günah saymamaktadır. Psikolojik bir olgunun sosyolojik bir olguya dönüşmesi, psikolojik olguyu sakıncalı olmaktan çıkarmaktadır.
Yüce Allah bu niyetin, yani psikolojik olgunun sosyolojik olguya nasıl dönüşmesi gerektiğini de bildirmektedir. İddet bekleyen kadına karşı içte beslenen niyetin, nasıl açığa vurulacağının da kuralları olmalıdır. Ayetin devamı bunları tesbit etmektedir:
(Fakat salan onlarla gizlice buluşmak için sözleşmeyin).
İddet beklemekte olan bir kadmla gizlice buluşarak evlilik teklifinde bulunmanın yanlış olduğunu bildiren bu kısım, evlilik teklifinin birinci kuralını koymaktadır: Gizlice buluşma yok. Bu kural, olmaması gerekeni belirtmektedir.
Ayetin, (meşru sözler söylemeniz müstesna) kısmı ise, olması gerekeni belirtmektedir. İyi niyetli bir erkeğin, bir kadına evlenme niyetini açığa vurması, meşruiyyet dairesi içinde olmalıdır. İnsanlık tarihi meşru bir evlilik teklifinin nasıl yapılacağını belirlemiştir:
(Bekleme süresi sona ermeden önce evlilik bağını kurmaya kalkışmayın).
Farz olan iddet (bekleme) süresi içinde evlenme teklifi yapılabilir; evlilik niyeti kalpte tutulabilir ama, asla nikah akdi yapılamaz.
Ayetin bu kısmına kadarki bölümünden anlıyoruz ki: Evlilik konusundaki kuralların temelini kadınm tabiatı oluşturmaktadır. İddet, ayetin eksen konusunu teşkil etmektedir. Evlilik teklifinin meşru olması, niyetin içte gizlenmesi ve gizlice buluşmama hükmünün temelinde de kadının durumu yer almaktadır.
Ayetin amacı, iddet bekleyen kadının rencide olmamasını, yoldan çıkarılmamasını, duygularına saygı duyulmasını, istismar edilmemesini, kötü niyetlere alet edilmemesini temin etmek ve nikah akünden önce geçecek olan safhanın hukukî ve ahlâkî alt yapısını hazırlamaktır. Bütün bu kuralların, ahlâkî ve hukukî boyutunun oturduğu bilinç de ayetin sonunda ifade edilmektedir. Bu kuralların yerine getirilebilmesi, iki şeyin bilinmesine bağlıdır:
1. (Bilin ki Allah, gönlünüzden geçirdiklerinizi bilir. Bu sebeple Allah'tan sakının).
Bir kadına yapılan evlilik teklifinin samimi olup olmadığını Allah bilir. Gönüldeki kötü niyete rağmen, ağızdan dökülen güzel sözler kadını aldatabilir, ama Allah'ı aldatamaz. Öyleyse kişi, Allah'ın, niyetini bildiğini aklından çıkarmamalı, niyetinin zıddını söylemekten sakınmalıdır. Allah'tan sakınmayan ve yukarıda bahsettiğimiz bilinçte olmayan insanın bu kurallara uyması zordur. Yüce Allah bilinç ile sakınma duygusunu medenî hukukun bu boyutunun temeline koymaktadır.
2. (Ve şunu da bilin ki, Allah affedicidir; merhamet sahibidir).
Kötü niyetle kadına yaklaşan, ona gizli buluşma teklifinde bulunan, niyeti ile söyledikleri birbirini tutmayan insan, af dileyip hatasından döndüğünde Allah'ı gafur ve halîm bulacaktır. [107]
Mehri Tesbit Edilen Ve Edilmeyen Kadının Boşanması:
236. Eğer kadınları, kendilerine dokunmadan ve mehir kesmeden boşarsanız, bunda size bir günah yoktur. Ancak böyle durumlarda onları marufa uygun olarak faydalandırın; imkanı geniş olan kendi gücüne, dar olan da kendi gücüne göre... ve bu, güzel davrananlar üzerine bir yükümlülüktür.
237. Ve eğer onları, kendilerine el sürmeden boşar da, me-hir tayin etmiş bulunursanız, o vakit üzerinize düsen yükümlülük: tayin ettiğiniz mehrin yarısını vermektir. Ancak kadınların vazgeçmesi veya nikah bağı elinde bulunanın vazgeçmesi hali müstesna! Mehirden vazgeçmeniz takvaya daha uygundur. Aranızda iyilik ve ihsanı unutmayın. Şüphesiz Allah yapmakta olduklarınızı hakkıyla görür.
Yüce Allah boşama hukukunda üç konuyu gündeme getirmektedir.
1. Nikah yapılıp mehri belirlenen ve cinsel ilişkide bulunulan kadının durumu 228 ve 229. ayetlerde ele alınmıştı. Bu kadınlara, Nisa/24 ayetine göre mehirin tamamı verilir ve verilen mehirden hiçbir şey geri alınmaz. O kadınlar da üç ay hali beklerler.
2. Bakara/236, ayette ise nikahlanıp cinsel ilişkide bulunulmayan ve mehri tesbit edilmeyen kadının durumu ele alınmaktadır. Bu kadınlara -tayin edilmiş bir mehir olmadığı için- mehir verme zorunluluğu yoktur, ama, erkeğin gücü oranında ona yardım etmesi, yani kadının ihtiyacını karşılaması gerekir.
3. Nikahlanmış, mehri belirlenmiş, fakat cinsel ilişkide bulunulmamış olan kadının durumu da 237. ayette ele alınmaktadır. Bu durumdaki kadını boşayan erkek, kesilen mehrin yansını ödemek zorundadır. Ancak kadın, hakkından, yani mehrin yansından vazgeçebilir. Fakat kocanın vazgeçmesi takvaya en yakın davranıştır.
4. Ahzab/49'a göre yukandaki son iki maddede bahsi geçen kadının iddet bekleme zorunluluğu yoktur:
Mü'min kadınları nikahlayıp, cinsel ilişkide bulunmadan onları boşadığınız zaman, onlar hakkında sayacağınız bir iddet yoktur. O halde bir şeyler vererek onları güzel bir şekilde serbest bırakın. [Ahzab/49]
Yüce Allah, aşiret toplumunda medenî hukukun boşanma kanunlannı en ince detayına kadar belirlemekte ve bütün bu kanunlar, kadın haklan üzerinde cereyan etmektedir. Cinsel münasebette bulunulan kadına ayn bir hak tanınarak verilen mehrin geri alınamayacağı söylenmekte; cinsel ilişkide bulunulmayan kadına ise başka haklar verilmektedir. Nikahlanan ve cinsel ilişkide bulunulan kadın ile cinsel ilişkide bulunulmayan kadmın durumu büyük farklılık arzetmektedir. Böylece cinsel ilişkinin belirleyiciliği ortaya çıkmaktadır. Şimdi ayetlerin analizine geçebiliriz: [108]
Messe Fiilinin Kur'an'daki Kullanımı:
Ayetin bu kısmında geçen ve 'dokunmak' manasına gelen (temessû-hunne) kelimesinin kökü ,p (messe)dir. Asıl manası 'dokunmak' olmasına rağmen, bununla cinsel ilişki kasdedilmektedir. Demek ki nikahlanıp cinsel ilişkide bulunulmadan boşanan bir kadma mehir verme zorunluluğu yoktur.
Dokunmak, el sürmek, temas etmek, bitişik olmak, tecavüz etmek, mu-kaddesliğini bozmak, aynı yerde oturmak, vurmak, vaki olmak, başa gelmek, zarar vermek, yaralamak, ilişki içinde olmak manalarına gelmektedir.
İsim kalıbında alınınca dokunuş, temas, bela musibet, bedbahtlık, felaket, hücum, hastalık nöbeti, delilik, cinnet; temas kalıbından alınınca, cinsel ilişki manasına gelmektedir. [109]
Messe Kelimesinin Kur'an'daki Manaları :
1. Dokunmak
'Dokunmak', genelde sıkıntının, zarar ve belanın fert veya toplumun başına gelmesini ifade etmektedir. Mesela Yunus/l 2'de (İnsana bir zarar dokunduğu zaman) ifadesindeki 'dokunmak', 'gelmek' manasınadır. Kur'an'ın pek çok ayetinde de bu manada yer almaktadır.
2. Düşmek
Atalarımız da darlık ve sıkıntıya düştüler. [A'raf/95]
Aslında ibarenin mota-mot karşılığı; 'Darlık ve sıkıntı atalarımıza da dokundu' şeklindedir. Bolluk, ferah ve mutluluktan sonra darlık ve sıkıntı geldiği için, iyi halden kötü hale düştü manasını vermeyi uygun bulduk.
3. Ulaşmak
Allah tarafından önceden buyurulmuş böyle bir ilke olmasaydı, aldığınız bütün bu (tutsaklar) yüzünden size mutlaka büyük bir azap ulaşırdı. [Enfal/68]
İbareye "Başınıza büyük bir azap çökerdi, size büyük bir azap dokunurdu" şeklinde mana vermek de mümkündür.
Azabın insana dokunması, ona ulaşması demek olduğundan 'ulaşmak' manasını uygun bulduk.
4. Yakalamak
Hz. Yusuf un kardeşlerinin düştükleri darlık ve sıkıntıyı ifade için messe kelimesi kullanılmıştır:
Bizi ve ailemizi darlık ve sıkıntı yakaladı. [Yusuf/88]
Buradaki darlık ve sıkıntı, fakirliktir. Dolayısıyla 'dokunmaktan' ziyade 'sımsıkı yakaladı' anlamına gelmektedir. İbareye 'Bizim ve ailemizin başına sıkıntı ve darlık çöktü' şeklinde de karşılık verilebilir.
5. Yaklaşmak
Eğer bela ve sıkıntılar, insanın etrafında dolaştığı halde dokunmuyorsa, yaklaşma merhalesinde kalıyor demektir. Ama insanın sosyal ve psikolojik çevresini rahatsız ediyorsa dokunmasa bile yaklaştı demekte yarar vardır. Bunu A'raf/188'de geçen messe kelimesinden anlayabiliyoruz:
De ki: "Allah dilemedikçe, kendime bir yarar sağlamak ya da kendimden bir zararı uzaklaştırmak benim gücümde değil. Eğer gaybı bilseydim, mutlaka iyilik adına ne varsa çoğaltırdım ve kötülük asla bana yaklaşamazdı".
Hz. Peygamber doğrudan Allah'ın kontrolü altında olduğu için, kötülük ona dokunmamış, onu sıkıntı ve zarara uğratmamıştır. Onun için bu kelimeye 'yaklaşma' manasını uygun gördük.
6. Çökmek
Messe kelimesi Kur'an'da, yaşlılığın dokunması (gelip çatması) manasında da kullanılmaktadır. Yaşlılık insana dokunmaz, bir daha geri dönmemek şartıyla üzerine çöker:
"Üzerime yaşlılık çökmüş olduğu halde bana böyle bir müjde veriyorsunuz öyle mi?" diye sordu İbrahim, "Peki hangi şeyle müjdeliyorsunuz beni?" [Hicr/54]
Biyolojik bir olgunun insanın üzerine çökmesi)insana gelip çatması manasıyla bu kavram, telafisi mümkün olmayan bir durumu anlatmaktadır.
7. Bulmak
Enbiya/83'te Hz. Eyyub'un Allah'a yakarışında da bu kelime kullanılmaktadır:
(Hastalık beni buldu).
'Dokunmak' manası burada hafif kalmaktadır. Hastalığı meydana getiren mikrop insanı buluyor ve gerekeni yapıyor. İhtiyarlık insanın üzerine çökmekte; hastalık ise insanı bulmaktadır.
8. Bulaşmak
Mutlu ve bahtiyar olup düzenli bir sosyal hayat yaşayan topluma dışardan gelen çatışma, gerginlik ve bıkkınlık, o topluma sosyal ve psikolojik hastalıkları bulaştırır. Sosyal ve psikolojik hastalıklar, toplumdan topluma, tıpkı bulaşıcı hastalıkların bulaşması gibi bulaşır. Onun için Fatır/35'teki messe kelimesine 'bulaşmak' anlamını vermeyi uygun buluyoruz:
Allah, lütfuyla bu konak yerine bizi yerleştirdi: Orada bize ne bir çatışma ve gerginlik; ne de yorgunluk ya da bıkkınlık bulaşır. [Fatır/35]
9. Anlamak
Bir şeye -burada kitaba- dokunmak demek, ona ulaşmak, onu kavramak, onu anlamak demektir. Vakıa/79'da geçen (messe) kelimesi 'anlamak' manasına alınmalıdır. Ayetin öncesine ve sonrasına bakıldığında böyle olduğu anlaşılmaktadır:
(O korunmuş bir kitaptadır. Onu ancak (kalben) temiz olanlar doğru anlayabilirler). [Vakıa/78-79]
Beyni ve gönlü yanlıştan, batıldan ve sahte fikirlerden temizlenmiş olan insanlar Kur'an'ı anlayabilir ve ondan istifade edebilir. Beyni ve gönlü kirli olanlar ona dokunamaz, yani onu anlayamazlar. Temiz kalpli insanlar onun manalarına ulaşır ve ondan istifade edebilir.
Bu ayetteki messe kelimesini, mushafa el ile dokunmak şeklinde almak yanlış olur. Zaten Vakıa/81 ayeti verdiğimiz manayı desteklemektedir: Şimdi böyle bir habere leke sürmeye mi çalışıyorsunuz?
Kalbi kirli olanlar Kur'an'a leke sürmeye çalışırken; kalbi temiz olanlar onu iyice anlar ve istifade eder.
10. Cinsel ilişkide bulunmak
Yorumunu yapmakta olduğumuz Bakara/236'daki 'dokunma' cinsel ilişkide bulunmaktan kinayedir. Bu anlamda pek çok ayette yer almaktadır:
(Hanımlanyla cinsel ilişkide bulunmadan önce). [Mücadele/3]
Hanımına zıhar yapan, yani hanımının sırtını annesinin sırtını benzeterek kendisine haram kılan kişinin, hanımıyla cinsel ilişkide bulunmadan önce yapması gereken şeyler vardır. Bunları yapmadan hanımıyla cinsel ilişkide bulunamaz.
(Bana hiçbir beşer dokunmadı). [Meryem/20]
Bu ifade 'Benimle hiçbir erkek cinsel ilişkide bulunmadı' anlamında nezih bir ifadedir. Cebrail Hz. Meryem'e bir çocuk müjdeleyince, "Bana bir insan eli değmedi, iffetsiz olmadığım halde benim nasıl çocuğum olabilir?" dedi.
Görüldüğü gibi, (messe) kelimesinin esas manası belanın, sıkıntı ve fakirliğin bir toplumun üzerine çökmesi ve onu kıskıvrak yakalamasıdır. İkincil manası, cinsel ilişkidir. Peygamberle ilgili olarak geçtiğinde 'yaklaşmak' manası verebiliriz. Kur'an'la ilgili geçtiğinde ise, 'anlamak' manasını tercih ettik. [110]
Ferada Fiilinin Kur'an'daki Kullanımı:
(Veya mehrini tesbit etmediğiniz kadınları boşarsanız...)
Ayetin bu kısmında geçen (ferada) kelimesi karar vermek, hüküm vermek, belirlemek, tayin etmek, emretmek, takdir etmek kararlaştırmak tahsis etmek, taksim etmek, yerini tayin etmek, zorla yüklemek, yasaklamak, tembih etmek, vazifelendirmek, kendi üzerine almak manalarına gelmektedir.
(fard) kalıbında alındığında, yarma, deşme, dar dağ geçidi, görev, emir, hüküm, ahlâkî kaide, dinî görev, kanuna uygun miktar, meşru pay, faraziye, önceden farzetmek, kaziye, postula, hipotez anlamlarına gelir. [111]
Ferada Kelimesinin Kur'an'daki Manaları:
1. İfa etmek
Deruhte etmek, yerine getirmek manalarına gelen bu kavram Baka-ra/197'de geçmektedir:
Hac, bilinen aylardadır. Kim o aylarda haccı ifa ederse...
Buradaki 'ifa etme'yi, niyet etmek manasına da alabiliriz. Ama ayetteki '& (ferada) kelimesi niyet etmenin ötesinde, niyetini tatbikata geçirmeyi ifade etmektedir. Bu kelime, insanın öznesi olduğu bir fiil olunca, bir eylemi yerine getirmek, tatbikata koymak, deruhte etmek anlamına gelir.
2. Vermek
Kelimeye, Nur/l ve Kasas/85 ayetlerinde takdir etmek, vaz'etmek manaları verilebilir:
Yücelerden indirdiğimiz ve kesin hükümlerle vaz'ettiğimiz bir suredir bu... [Nur/l]
Apaçık bir üslupla bu Kur'an'ı sana veren Allah... [Kasas/85]
Nur/l'de geçen (feradnâhâ) kelimesine 'vaz'etmek', Kasas/85'tekine ise 'vermek' manası daha münasip düşmektedir. Aslında her ikisinde de 'farz kılmak' anlamına gelmektedir; ancak farz kelimesi Arapça olduğu için Türkçe karşılık bulmak gerekiyor.
3. Takdir etmek
Allah'ın Peygamber için taktir ettiği şeyi yapmasından dolayı ona hiçbir suç isnad edilemez. [Ahzab/38]
Burada evrensel bir görevi, yükümlülük ve kanunu ifade etmektedir. Bir kişiye mahsus olarak geçtiğinde 'takdir etmek' manasım vermek daha uygun olur.
4. Emretmek
Allah (doğru ve haklı bir gerekçesi olmayan) yeminlerinizi bozmayı ve kefaretini vermeyi emretmiştir. [Tahrim/2]
Ayetteki 'üjo (feradallâhu=Allah farz kıldı) ifadesindeki fe-ra-da fiili, 'emretti' manasına gelir.
5. Tesbit etmek
Yorumunu yapmakta olduğumuz Bakara/236'daki fiil hali, tesbit etmek, belirlemek anlamına gelir. Evlenecek olan taraflardan erkeğin, kadına vereceği mehrin belirlenmesini fiil olarak ifade esnasında farz kelimesi kullanılmaktadır. Erkek, kadına ödeyeceği mehrin yükümlülüğünü yüklenmekte ve o mehri belirlemektedir. Aslında mehir karşılıklı olarak belirlenmektedir ama, kadın tarafı daha ağır basmaktadır. Bu kelime, Bakara/237'de de geçmektedir.
6. Mehir
(ferada) kelimesi '£ (ferida) kalıbında alınınca mehir anlamına gelmektedir. Bakara/236-237 ve Nisa/24'te bu anlamı ifade etmektedir.
7. Kararlaştırmak
(Kuşkusuz biz mü'minlere, hanımlan ve sahip oldukları cariyeleri hakkında ne kararlaştırdığımızı biliyoruz). [Ah-zab/50]
Ayetteki ferada kelimesi 'farz kılmak' anlamına geliyor, ama Türkçe'de buna, tayin etmek, kararlaştırmak, emretmek manalarını vermek daha uygun olur; bunlardan birini seçmek gerekirse, 'karara bağlamak' daha uygun görünmektedir.
8. Emir
Nisa/l l'de (ferida) kalıbında geçen bu kelimeye 'Allah'ın emirleri' veya 'Allah tarafından konmuş farzlar' manası verilebilir. Buradaki farzı 'emir' olarak almak gerekir.
9. Yaşlı
Bakara/60'da (fârıd) kalıbında yer almakta ve 'yaşlı' anlamına gelmektedir. Konumuz olan Bakara/236'da takdir etmek, belirlemek manasına gelmektedir. Ayetin birinci bölümüyle bu kısmını bir araya getirdiğimiz zaman Yüce Allah'ın, nikahtan sonra cinsel ilişkide bulunulmadan ve belli bir mehir tayin edilmeden gerçekleşen boşamayı gündeme getirdiği anlaşılır. Müfessirler, ayette cinsel ilişki ile tayin edilmiş mehir arasında yer alan Jf (ev=yahut) edatının, (ve) manasında kullanıldığını ifade etmişlerdir. Yüce Allah burada iki şeyi ele almaktadır: Cinsel ilişkide bulunulmamış ve mehri belirlenmemiş kadınm boşanması.
Ayetin bu kısmından çıkarılacak önemli hükümler vardır: Mehir, nikahın esaslarından biridir. Mehir belirlenmeden önce de nikah kıyılabilmektedir. Yüce Allah, mehri belirlenmemiş kadının boşanmasından bahsettiğine göre, mehir belirlenmeden nikah kıyılabilir. Böylece mehirin, nikahın olmazsa olmazını değil, esasını teşkil ettiği anlaşılır. Ayetin üçüncü bölümünde ise "Bu durumda onları marufa uygun olarak faydalandırın: İmkanları çok olan kendi gücüne, dar olan da kendi gücüne göre. Bu, güzel davrananlar üzerinde bir yükümlülüktür" hükmü yer almaktadır.
Yüce Allah mehri tesbit edilmemiş ve cinsel ilişkide bulunulmamış bir kadını boşarken, marufa göre onları faydalandırmayı emretmektedir. Faydalandırma, süs eşyası verilerek olacağı gibi geçimlik verilerek de olabilir.
a. Herkesin kendi ekonomik imkanlarına göre faydalandırması esastır. Ekonomik imkanları geniş olan erkeğin böyle bir boşamada vereceği miktar ile, ekonomik imkanları dar olanın vereceği miktar aynı olmamalıdır. Böylece Yüce Allah'ın hükmünü, boşayan erkeğin mali imkanına göre koyduğu ortaya çıkmaktadır.
b. Bu ekonomik açıdan faydalandırma 'örfe göre' olmalıdır, yani makul bir miktarda olmalıdır. Allah Teala, faydalandırmanın ölçüsü olarak boşayan erkeğin ekonomik imkanlarını göstermekle beraber, verilecek miktarın makul bir ölçüde olmasını da hükme bağlamaktadır.
c. Peki, cinsel ilişkide bulunulmamış ve mehri belirlenmemiş bir kadını boşarken onu faydalandırmak, boşayan erkeğin isteğine mi bağlıdır, yoksa bu ilahî bir zorunluluk mudur? Bu soruya, ayetin üçüncü bölümünde yer alan (ve onları faydalandırın) emriyle cevap verilerek bu faydalandırma farz kılınmış, ardından da (güzel davranışta bulunanlar üzerine bir yükümlülüktür) buyurularak bu bir 'hak/yükümlülük' olarak belirlemiştir. Aslında ayetin sonundaki 'hak' kavramı farzın nasıl bir farz olduğunu tayin etmekte ve açıklamaktadır. Yukarıda belirtilen şekilde boşanan kadının bir hakkı olmaktadır. Hakkın buradaki anlamı, yükümlülüktür.
Yüce Allah bu sorumluluğu, Allah'ın iradesine uygun davranan muhsinle-re yüklemektedir. Bu hakkı yerine getiren, yani boşadığı kadma mali imkanına göre makul bir şeyler veren kimse muhsindir.
Mehrin belirlenmemiş olmasını bir fırsat olarak görmeyip Allah'ın bu husustaki enirini yerine getiren erkek, muhsin sıfatını alacak ruh olgunluğuna sahip demektir.
Boşamada, kadını ekonomik olarak faydalandırmanın zorunluluğu, başka ayetlerden de anlaşılabilir. Allah Teala, Hz. Peygamber'i dünya geçimliği ve süsü için sıkıştıran zevcelerine şöyle demesini emretmektedir:
Eşlerine söyle: "Eğer siz bu dünya hayatını ve onun süsünü istiyorsanız, gelin sizi faydalandırayım ve sonra sizi uygun bir şekilde salayım". [Ahzab/28]
Peygamber bile olsa boşayan erkeğin, hanımını ekonomik olarak faydalandırmak mecburiyetinde olduğu bu ayetten anlaşılmaktadır. Nitekim Bakara/241 'de ise "Boşanan kadınların da, örfe göre faydalandırılmaları haklarıdır" hükmü yer almaktadır. [112]
Mehir Kesilmekle Birlikte, Cinsî Münasebette Bulunulmadan Boşanan Kadının Durumu:
237. ayette ise Yüce Allah, mehir kesilmiş olmakla birlikte, cinsî münasebette bulunulmadan boşanan kadının durumunu ele alıp hükme bağlamaktadır.
1. Bu durumda, belirlenmiş olan mehilin yansı verilmelidir.
2. Boşanan kadının halandan vazgeçmesi halinde mehir ödenmeyebilir.
3. Nikahın düğümünü elinde tutan kimsenin bağışlaması müstesna' ifadesiyle kasdedilen kimse ise -Hz. Ali, Said b. Müseyyeb ve İmam-ı Azam'a göre- kocadır.[113]
Nikah düğümünü elinde tutan kimse ile velinin kasdedildiğini söyleyenler de vardır. Ancak bizim anladığımız kadarıyla bununla kasdedilen kimse, kocadır. Dolayısıyla koca, belirlenen mehrin tamamını verebilir. Öyleyse kadın, hakkı olan mehrin yarısını bağışlayabilceği gibi, koca da belirlenen mehrin tümünü ödeyebilir, tümünü ödemesi daha güzeldir.
4. (Ey erkekler!) Size düşenden vazgeçmeniz (yani belirlenen mehrin tümünü vermeniz) takvaya daha uygundur.
Yüce Allah, hukukî bir davanın eksiksiz işlemesi, tarafların kırılmadan birbirinin hakkına riayet etmesi için, davanın temeline 'takva' denen, sakınma duygusunu koymaktadır. Takva/Allah'a karşı sorumluluk duygusu, samimiyet, ihlas ve sakınma gibi psikolojik bir ruh olgunluğunun nerelere kadar etkili olduğu da böylece ortaya çıkmaktadır. Takva, psikolojik bir duygu olmaktan çıkarak, sosyal ve hukukî yapının oluşumunda itici bir güç haline gelmektedir.
Kadının alacağı mehrin yansını bağışlaması veya boşayan kocanın karar-laştınlan mehrin tamamını ödeyerek fedakarlıkta bulunması takvaya en uygun bir davranış olduğunu söylemekle Yüce Allah, takvayı eksen bir değer olarak kabul ettiğini vurgulamaktadır.
Demek ki davranış, psikolojik ve sosyolojik takvaya yakınlığı, yani ona uygunluğu nisbetinde meşruluk kazanır.
Takva ile hukukun ilişkisini biraz daha ötelere taşırsak şöyle diyebiliriz: Hukuk yanıltılabilir ama 'takva' denen sorumluluk duygusu, ihlas ve manevî korunma sistemi yanıltılamaz. Onun yanılmazlığı hukukun teminatıdır.
5. Birbirinize lütufkar davranmanız gerektiğini unutmayın.
Koca, cinsel ilişkide bulunmadan boşadığı kadına belirlenen mehrin yansını vermek suretiyle 'hak' çerçevesinde kalabilir; ama takva denen basamağa çıkamaz. Takva basamağına çıkabilmesi için, mehrin öteki yansını da ödemelidir. Koca, mehirin ikinci yansını da ödeyerek lütufta bulunduğu takdirde hukukun emrettiğini yerine getirmenin ötesinde erdemli bir davranış sergileyerek, takva denen değeri de elde etmiş olur. Aslında bu şekilde davranma da 'unutmayın' emri ile hukuka dahildir.
6. Doğrusu Allah bütün yaptıklarınızı görür.
Yorumunu yapmakta olduğumuz ayette Yüce Allah iki boyutlu bir hüküm ortaya koymaktadır:
a. Cinsel ilişkide bulunmadan boşanan kadına, belirlenen mehrin yansını vermek, meselenin hukukî boyutudur.
b. Kadın veya koca fedakarlık ederek; kocanın mehrin tamamını vererek lütufta bulunması, ya da kadının hakkı olan yanyı bağışlaması da meselenin takva boyutudur. Cenab-ı Allah her iki davranışı da gözlediğini ifade etmektedir. Yüce Allah'ın gözlemesi, takvanın ötesinde, hukuka bir sağlamlık getirmektedir. İnsanın içinden çıkan takva duygusu ile Allah'ın gözlemesi bir araya gelince, hukukun etrafında kınlması mümkün olmayan bir zırh örülmüş olmaktadır. Bu iki değer, hukukun yerine getirilmesini kolaylaştırmaktadır.
Bakara/227 ila 237 arasındaki ayetlerde, boşanma hukukunun çeşitli bo-yutlan ele alınmıştır. Sosyolojik anlamda ailenin yıkılışı diyebileceğimiz boşanma konusunu Yüce Allah en ince aynntılanna varıncaya kadar ele alıp aydınlatmakta ve hükme bağlamaktadır. Bu hükümlerin temeline de iyiliği, takvayı, Allah'ın gözlemesini, haberdar olmasını, af ve merhametini koymaktadır. Hukukla manevî değerleri ilişkilendirmek, hukukun temeline psikolojik oluşumlan koyduğunu göstermekte; hukukun, manevî olgunluğa sahip olan insanların elinde rencide olmayacağını vurgulamaktadır.
Boşanma hukukuyla ilgili olarak Allah'ın koyduğu ilkelerden çıkaracağımız başka sonuçlar da vardır, şöyle ki: Örfün egemen olduğu aşiret toplumundaki boşamada koca, hem hakim hem davacı durumundaydı. Şartlan kendisi koyar ve boşamayı kendisi yapardı. Günümüzde de hâlâ 'üçten dokuza şartım olsun sen benden boşsun' ifadesini kullanan koca, hanımını bo-şamış olmaktadır. Hammıyla ilgili olmayan başka bir iş için şart etse ve o işin tersini yapsa, yine karısı boş olur. Mesela 'Üçten dokuza şartım olsun, bundan sonra kumar oynamayacağım, oynarsam karım boş olsun' dese ve sonra kumar oynasa, karısı boş olur. Nice kadınlar bu yanlış anlayışın kurbanı olarak ya tamamen boşanmış veya hülle ile kocasına dönebilmiştir.
Hülle, kocası tarafından üç talakla geri dönüşü mümkün olmayacak bir şekilde boşanan kadmın, kocasına tekrar dönebilmek için başka bir erkekle -nikahtan hemen sonra boşanmak üzere- nikahlanması ve boşanmasıdır. Hülleye fetva veren din adamları büyük günah işlemekte, din adına Allah'a iftirada bulunmaktadırlar.
Kur'an aşiret toplumunun boşanma anlayışını yıkarak konuyu hukuka bağladı. Kadının bu konudaki hakkını, erkeğin iki dudağının arasından alarak, hukuka ve onun sosyal müesesesesi olan mahkemeye havale etti. Kur'an, hakimi devreye soktu, kadma ayrılma davası açma hakkı tanıdı, mahkemenin cereyan usûlünü belirledi, şahitlik müessesesini devreye soktu, boşanan kadına iddet bekleme zorunluluğu getirdi, mehir konusunu ele aldı, mahkemenin birinci ve ikinci celselerinden sonra boşamadan vaz geçme hakkı tanıdı, eşlerin birbirlerine güzel davranmasını tavsiye etti. Getirdiği bu müesseselerle Kur'an modern hukukun temellerini atarken kadınların haklarını da öne çıkarıp korudu. [114]
Orta Namaz:
238. Namazları ve orta namazı koruyun, gönülden bağlılık ve saygı ile ayakta durun. [115]
Hafeza Fiilinin Kur'an'daki Kullanımı:
Ayetin izah edilmesi gereken kavramlarının başında (hâfızû) kelimesi gelmektedir ki korumak, muhafaza etmek, himaye etmek, müdafaa etmek, dikkatle bakmak, zihinde tutmak, unutmamak, dikkatli olmak, devam ettirmek, tutmak, besleyip kuvvet vermek, elinden tutmak, yapışmak, dikkat etmek, ezberlemek, manalarına gelmektedir.[116]
Hafeza kelimesinin Kur'an'daki manaları:
1. İffet
Kur'an'da (hafeza) kelimesi birlikte kullanıldığı kelimelere göre (terkip olarak) mana kazanır. Cinsel organlarla beraber kullanılınca namus, iffet manasını ifade eder:
Irzlarını koruyan erkekler ve ırzlarını koruyan kadınlar. [Ahzab/35]
'Irzlarını koruyan erkekler' ifadesi, namuslu erkekler; 'ırzlarını koruyan kadınlar' da iffetli kadınlar anlamına gelmektedir. Koruma kavramı, burada iffetten kinayedir.
Ve onlar iffetlerini korurlar. [Mü'minun/9]
Nur/30-31 ve Nisa/34'te de aynı anlama gelmektedir.
2. Korumak
Bu manada Kur'an'da pek çok şey hakkında kullanılır:
Allah'ın gökteki burçları şeytanların etkisinden koruması [Hicr/16-17]; insanın insanı koruması [Yusuf/64]; namazı korumak [Mü'minun/9]; Allah'ın kainatı koruması [Bakara/255]; meleklerin insanı koruması [Tank/4]; Allah'ın Kur'an'ı koruması [Hicr/9]; emri korumak [Yusuf/55]; levhanın korunması [Buruc/22].
3. Sadık olmak
Öyleyse yeminlerinize sadık olun. [Maide/89]
Yeminin korunması, yani yapmadan önce iyice düşünülmesi, gelişi güzel yemin yapılmaması manasına geldiği gibi, yapılan yemine sahip çıkmak, sadık davranmak anlamına da gelir.
4. Devam etmek
Namazlarına devam ederler. [Mü'minun/9]
Yorumunu yapmakta olduğumuz Bakara/238'de kelime, 'devam etmek' manasına gelmektedir. Bir ibadet nasıl korunur, sorusuna, 'Onu devamlı yapmak suretiyle' diye cevap verilebilir. Devamlı ve sistemli bir şekilde yapılan ibadet korunmuş olmaktadır.
5. Himaye etmek
Himaye etmekle korumak aynı manaya gelmektedir. Korumak genel, himaye ise özel anlam taşımaktadır. Maide/44'te 'Allah'ın kelamının bir kısmı din adamları ve hahamların himayesine emanet edilmişti' Duyurulmaktadır. Burada hafeza kalıbı, istahfeza kalıbına dönüştürüldüğü için, himayesine emanet edildi manasını verdik.
6. Dikkat etmek
Yusuf/64'te Allah'ın (hafiz) sıfatını ifade etmektedir:
Daha önce kardeşinizi size nasıl emanet ettiysem onu da aynı şekilde size emanet edeyim öyle mi? Allah en hayırlı koruyucudur. O, acıyanların en mer-hametlisidir. [Yusuf/64]
Bu ayetteki 'koruyucu' kavramı, dikkat eden manasına alınmalıdır. Dikkat edilmezse korumak mümkün olmaz; onun için dikkat etmek, korumanın olmazsa olmazını teşkil etmektedir.
7. Gözetmek
Tevbe/112'de (Allah'ın sınırlarını gözetenlerdir) buyuruluyor. Aslmda ibarenin mota-mot karşılığı 'Allah'ın sınırlarını koruyanlardır' şeklindedir. Buradaki korumak, bizzat kişinin hayata tatbik ederek koruması anlamına gelir ki, bu da gözetmektir. Allah'ın sınırlarını gözeten adam, onların dışına çıkmaz, onları ölçü edinir.
'Bu işleri gözetim altında tutan bizdik' [Enbiya/82] ayetinde geçen {^L (hâfızîn) kelimesi, gözetim altında tutmak anlamına gelmektedir.
'Halbuki üzerlerinde gözetleyici güçler vardır' [İnfitar/10] ifadesindeki iŞtoC- (hâfızîn) kelimesi de aynı anlama gelmektedir. İnfitar/33; En'am/61 ve Hud/57'de de aynı anlamı ifade etmektedir.
8. Bekçi
'Biz seni onlara bekçilik yapman için göndermedik' [Nisa/80]; ayetinde ve En'am/104'te de aynı manayı ifade etmektedir. Bu ayetlerde hafeza kalıbı, ahfız kalıbına dönüşmektedir.
9. Şaşmaz
Biz toprağın onların bedenlerini nasıl çürütüp yok ettiğini iyi biliriz, çünkü katımızda şaşmaz bir sicil vardır. [Kaf/4]
Ayetteki (Katımızda muhafaza eden bir kitap vardır) ifadesinde-ki, kitaba 'sicil', koruyana da 'şaşmaz' manasını vermek uygun olur.
10. Akılda tutmak
Bu anlamdan hareketle, Kur'an'ı ezberleyene 'hafız' denmektedir. Çünkü o, Kur'an'ı hafızasında tutmaktadır. Yine, Allah'ı daima aklında tutan kimse için de bu ifade kullanılmaktadır.
'Size vaadedilen cennet budur. Allah'a yönelen ve O'nu her zaman aklında tutanlara' [Kaf/32] ayetindeki hafız kelimesine, Allah'ı daima aklında tutan manasını vermek gerekir.
Bu manaları Bakara/238'deki hafızun emriyle birleştirirsek; namazlarınızı koruyun, namazlarınıza karşı sadık davranın, namazlarınıza devam edin, namazlarınızı himaye edin, namazlarınıza dikkat edin, namazlarınızı gözetin, namazlarınızın bekçiliğini yapın, namazlarınızda şaşmayın, namazlarınızı aklınızdan çıkarmayın manalarına gelir.
Yorumunu yapmakta olduğumuz Bakara/238'deki hafızu kelimesine; Hazin devam etmek; Nesefi vakit, rükün ve şartlan ile devam etmek; Razi ve İbn Abbas ise korumak anlamını vermişlerdir.
Yüce Allah, bu emriyle namaz ibadetinin kesintiye uğramayan bir süreç olduğunu insanlara hatırlatmakta ve bunun yerine getirilmesini emretmektedir. Salat'm ne olduğunu Bakara/3'te anlatmıştık. Burada salavat şeklinde çoğul olarak gelmesi, namazların ikiden fazla olduğunu gösterir.
(Orta namaza devam edin).
Müfessirler 'orta namaz'm ne olduğunu tartışmışlar ve bu konudaki bütün rivayetleri nakletmişlerdir. Kimi, orta namazın ikindi, kimi sabah, kimi de öğle namazı olduğunu söylemiştir.
Bu tartışmalara girmeden hadislerden hareket etmeyi uygun buluyoruz:
Hz. Ali ve Hz. Aişe'den rivayet edilen hadislere göre 'orta namaz' ikindi namazıdır.
Hz. Ali, Hendek savaşının bir safhasını şöyle nakletmektedir:
Hendek savaşında Allah'ın Rasulü "Bizi orta namazdan alıkoydular. Allah evlerini ve kabirlerini ateşle doldursun" dedi ve ikindi namazını, akşamla yatsı arasında kıldı.[117]
Abdullah ibn Mesud'dan gelen rivayete göre 'orta namaz', ikindi namazıdır.[118] Sabah ve öğle namazı, ikindiden önceki iki namazı, akşam ve yatsı da ikindiden sonraki iki namazı teşkil etmektedir. Buna göre orta namaz, ikindi namazıdır.
Ama günün, gün batımından itibaren başladığını düşünürsek, akşam ile yatsı sabah namazından önce, öğle ile ikindi de sabah namazından sonra olur. O zaman da orta namaz, sabah namazı olur.
Yüce Allah'ın 'orta namaz'ı özellikle vurgulamasının sebebi, ikindi namazının çalışma saatine, sabah namazının da uykunun yoğun olduğu âna rastlaması olabilir.
Bize göre orta namaz ikindi namazıdır. Çünkü Hz. Ali'den gelen rivayeti sahih kabul edersek -ki ediyoruz- savaş nedeniyle geciktirilen namazın ikindi namazı olması gerekir. Böylece 238. ayette geçen salavaî kelimesi, dört vakit namazı, salatı'l-vusta da orta namazı ifade etmekte ve böylece beş vakit namaza işaret olunmaktadır.
(Saygı ile Allah'ın huzurunda durun).
Böylece ayetin bu kısmı, namazın rükunlanndan biri olan 'kıyam'ın yani ayakta durmanın delili olmakta; salat'm sadece dua'dan ibaret olduğunu iddia edenlerin yanıldığı da ortaya çıkmaktadır.
Allah için ayağa kalkılmasından bahsedilmesinden anlıyoruz ki Allah'tan başkası için de ayağı kalkılıyordu. 'Allah için' ifadesi, Allah'tan başkası için ayağa kalkılmasını yasaklamakta ve müslümanın niyeti hususunda bir rehberlik ve eğitim yapmaktadır. Bazen insanlar, gösteriş için de namaza kalkabilirler:
Yazıklar olsun o namaz kılanlara ki, onlar namazlarını ciddiye almazlar, onlar gösteriş yaparlar. [Maun/4-6]
Onlar namaza üşenerek kalkarlar ve insanlara gösteriş yaparlar. [Nisa/142]
Başka bir şey için ayağa kalkma ihtimalinden ötürü Yüce Allah, 'Allah için ayağa kalkın' buyurmuştur. [119]
Kanete Fiilinin Kur'an'daki Kullanımı:
Buradaki zâ (ka-ne-te) kelimesine, Razi 'zikrederek, huşu ile'; Hazin 'dua ederek, zikrederek'; Nesefi 'itaat ederek, huşu ile ve zikrederek'; Ze-mahşeri 'zikrederek'; Muhammed Esed 'içten bağlılıkla', A. Yusuf Ali 'bütün samimiyetiyle' manalarını vermişlerdir.
(ka-ne-te) kelimesi lügatte itaat etmek, tevazu göstermek, alçak gönüllülük, kendini Allah'a vakfetmek manalarına gelir.
Kur'an'da birbirine çok yakın manalarda kullanılmaktadır: [120]
Kanete Kelimesinin Kur’an’daki Manaları:
1. Samimiyetle itaat etmek
Yüce Allah'ın, bütün kadınlara örnek olmaları gereken Hz. Peygamber'in hanımlarından istediği en önemli özelliklerden biri de samimiyetle Allah'a ibadet etmektir:
Öte yandan hanginiz Allah'a ve Elçisi'ne samimiyetle itaat eder ve yararlı işler yaparsa, onu iki kat ödüllendiririz; onun için ahirette en muhteşem nzıkla-n hazırlayacağız. [Ahzab/31]
Bu ayetteki kunut kelimesi, iyi amelden önceki imanı, samimiyet ve itaati kapsayan psikolojik alt yapıyı ifade etmektedir.
2. Huşu ile bağlanmak
Âl-i İmran/43'te Hz. Meryem'i konu alan bir emir olarak yer almaktadır:
Ey Meryem! Rabbine huşu ile bağlan, secdeye kapan ve (Allah'ın önünde) eğilenlerle birlikte eğil.
Bu ayet ile yorumunu yapmakta olduğumuz Bakara/238 ayeti arasında bir benzerlik vardır. 'Namaza devam edin' emrinin içinde secde ve rüku da vardır. Orada kıyamın, 'kunut' ile yani samimiyetle olmasını, burada ise namazın farzlarından olan kıyamın manevî alt yapısını ifade etmektedir.
Hz. Meryem'e önce huşu ile bağlılığı, sonra da namazın diğer farzları olan secde ve rükuyu emrediyor. 'Allah'a huşu ile bağlılık' namazın olmazsa olmazım teşkil etmektedir. Bu manada diyebiliriz ki, bütün farzları yerine getiren insanın namazının bereketini, etkisini görememesinin altında, huşu ile bağlanmaması vardır.
3. Kendini Allah'a adamak
Zümer/9'da da kunut, secde ve kıyam ile, yani namazla alakalı olarak kullanılmaktadır:
Yoksa geceleyin secde ederek ve kıyamda durarak kendini Allah'a adayan, ahiretten çekinen ve Rabbinin rahmetini dileyen kimse (ile kendinizi) bir mi tutuyorsunuz? De ki: "Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?" [Zümer/9]
'Kendini Allah'a adamak' diye çevirdiğimiz, kanit kelimesine 'ibadet etmek' manasını da verebiliriz. İbadet, zaten kendini Allah'a vermek anlamına gelmektedir.
4. Yürekten bağlanıp boyun eğmek
Nahl/120'de Cenab-ı Hak Hz. İbrahim'i, yürekten Allah'a bağlanıp boyun eğen bir model olarak takdim etmektedir.
Kelime, dinî açıdan insanlara örnek olan kişinin önemli bir özelliğini ifade etmektedir:
Gerçek şu ki İbrahim, insana yakışan bütün erdemleri kendinde toplamasını bilen, yalan ve sahtelik taşıyan her şeyden yüz çevirerek Allah'ın iradesine yürekten bağlanıp boyun eğen biriydi. [Nahl/120]
5. Sadık ve itaatkar
Bu kelime, kan-koca ilişkileri için kullanılınca, kocasına sadık ve ona itaat eden manasına gelmekte; kadının önemli bir erdemini ifade etmektedir:
Sadık ve itaatkar kadınlardır. [Nisa/35]
6. İradesine tâbi olmak
İnsanın dışındaki varlıklar için kunut, Allah'ın iradesine tâbi olmayı ifade etmektedir:
Göklerde ve yerde olan her şey O'na aittir; hepsi O'nun iradesine tâbidir. [Rum/26]
Bakara/l 16'da da aynı manaya gelmektedir.
Kunut'un bütün bu manalarını Bakara/238'e götürürsek, namazda, özellik-)e kıyamda naşı} bir ruh hah içinde olmamız gerektiği ortaya çıkar ki bu, sa-mimiyet, huşu, kendini adamak, yürekten bağlanmak ve kendini Allah'ın iradesine bırakmak şeklinde ifade edeceğimiz bir manevî alt yapıdır. 238. ayetin başında yer alan "Koruyun veya devam edin" emri ile sonundaki "Huşu ile Allah için ayakta durun" emri birbirini tamamlamaktadır. Huşu duyan, yani kendini Allah'a vererek samimi bir şekilde namaz kılan insan, namazı korumuş ve onun devamım temin etmiş demektir. Namazdaki hamd, şükür, zikir, teşbih ve kıraat ondaki 'kunut'un yapısını oluşturmakta ve bereketini temin etmektedir.
Ayetin sonunda yer alan kanitin kelimesini, Mü'minun/2'deki haşiun kelimesiyle tefsir edebiliriz:
Gerçekten mü'minler kurtuluşa ermiştir; onlar ki namazlarında huşuyu yakalamışlardır. [Mü'minun/1-2]
Kunut ve huşu, yürekten samimi olarak bağlanıp boyun eğme anlamında birleşmektedir, tşte namazı korumak, bu duygunun meydana gelmesiyle mümkündür. Namazın gerçek bir ibadet olması, 'kunut' veya 'huşu' dediğimiz ruh halinin oluşmasına bağlıdır. Bu anlamda, korunmuş veya devam edilmiş olan namaz, başlı başına bir eğiticidir. [121]
Tehlike Anında Bile Namaz Kılınmalıdır:
239. Ama eğer tehlikede iseniz, yaya veya binekli olarak kılın; güvene kavuşunca Allah'ı anın, çünkü bilmediklerinizi size öğreten O'dur.
Ayet, namaz konusunda önemli bir fıkıh meselesini gündeme getirmekte ve namazın hangi şartlarda nasıl kılınacağına ışık tutmaktadır.
(Eğer korkarsanız...)
Buradaki korkmaya, tehlike içinde olma manası verilebilir. İnsan düşmanları sebebiyle tehlikede olacağı gibi, yırtıcı hayvanlar nedeniyle de tehlikede olabilir. Kısaca Yüce Allah, namazın yürürken veya binekli olarak kılınabilmesi için tehlike bulunmasını şart koşmuştur.
Korkunun alanı genişletilerek; ameliyat yapan doktorları, uzun toplantılara katılan devlet adamlarını, çok önemli teknolojik işlerin başında bulunan mühendisleri ve benzeri durumlardaki kişileri de bu ruhsatın kapsamına dahil etmek mümkündür.
(Yaya, yahut binekli olarak...) [122]
Yaya Yahut Binekli Olarak... Hükmünden Çıkarılacak Esaslar:
İnsan, tehlikeli anlarda, yürürken veya binek üzerinde giderken namazım kılabilir. Yüce Allah'ın bu hükmünden çıkaracağımız esaslara gelince:
1. Tehlike altında yaya veya binekli olarak kılınan namazda kıbleye yönelmek şart değildir. Demek ki şartlar, kıbleye yönelme farzını ortadan kaldırabilmektedir.
2. Yaya veya binek üstünde namaz kılarken, rüku ve secde zarureti de ortadan kalkmaktadır. Rüku ve secde için başı sallamak, bu da mümkün değilse gönülden yapmak yeterlidir.
3. Namazın yerine getirilmesinde güvenlikte olmak, çok önemli bir rol oynamaktadır. Güvenlik ortamı Nisa/l 01 'de ele alınmaktadır:
Yeryüzünde sefere çıktığınız zaman, inkar edenlerin size bir kötülük yapmasından korkarsanız, namazı kısaltmanızda size bir günah yoktur.
Bu ayet, dört rekatlı namazları iki rekat kılmaya müsaade etmektedir.
4. Günümüzde binek şekli değişmiştir. Artık insanlar uzayda seyahat etmektedirler. Savaş arımda uçak kullanan insanlar, 'binekli olarak' ifadesinin kapsamına girmektedir. Savaşta motorize birlikler ile piyadenin namazına da ışık tutulmaktadır.
(Güvene kavuştuğunuzda Allah'ı anın).
Buradaki 'anın' emri, 'namaz kılın' manasını ifade etmektedir. Çünkü namazın bir adı da ' zikir 'dir.
"Beni anmak için namaz [Taha/14] emri gereği, güvende olan kişi, namazını normal bir şekilde kılmak durumundadır.
(Çünkü bilmediklerinizi size öğreten O'dur).
Allah Teala, namaz konusunda kolaylıklar getirmek ve yol göstermek suretiyle, insanlara, bilmediklerini öğretmektedir. Din görevlileri de, şartlara göre farklı uygulama getiren ilahî eğitimi örnek alarak toleranslı davranmalı, şartlara göre insanlara farklı uygulama yapılabileceğini öğretmelidirler.
Mesela: Bir memur, normal namaz kıldığı takdirde memuriyet hayatının tehlikeye girmesi korkusunu taşıyorsa, kıbleye dönmeksizin göz işaretiyle namazını kılabilir. Önemli olan, Fatiha'yı okumasıdır. Tuvalete gidip abdest alabiliyorsa alır; alamıyorsa olduğu yerde gizlice teyemmüm yapabilir.
Bu şartlar altında önemli olan insanın; beyninin, gönlünün ve nefsinin secde etmesidir. O duygu halini onlara yaşatmaktır.
Bu namaza 'korku namazı' denmektedir. Korku namazında, kıble, rüku ve secde aranmaz.
İşte bu ayet, İslâm'ın kolaylık dini olduğunu da isbat etmektedir. Kur'an'ın koyduğu din, şartlara göre uygulama getiren bir dindir. Sosyal şartların meydana getirdiği psikolojik şartlar, ibadette farklı uygulamanın temelini teşkil etmektedir. Ayetteki korku ifadesi psikolojiktir; korkuyu da dış şartlar meydana getirdiği için sosyaldir. [123]
Geride Eşler Bırakarak Ölecek Olanlar Ne Yapmalı?
240. İçinizden ölüp geride eşler bırakanlar, eşlerinin evlerinden çıkarılmadan bir yıla kadar geçimlerinin sağlanmasını vasiyet etsinler. Şayet kendileri çıkarlarsa, onların kendileri hakkında uygun olanı yapmalarında sizin için bir günah yoktur. Allah daima üstündür, hikmet sahibidir.
241. Boşanmış olan kadınların marufa uygun olarak geçimlerini sağlamak, takva sahipleri üzerine bir yükümlülüktür.
242. Düşünesiniz diye Allah, size ayetlerini böyle açıklıyor.
Ölüp geride eşler bırakan erkeklerin, hanımlarının bir yıl dolana kadar geçimliklerinin temin edilmesi için vasiyet etmelerini Allah hükme bağlamaktadır.
Buradaki vasiyet hükmünün, "Çocuğunuz yoksa, sizin de yapacağınız vasiyetten ve borçtan sonra bıraktığınızın dörtte biri hanımlarınızındır. Çocuğunuz varsa, bıraktığınızın sekizde biri onlarındır" [Nisa/12] ayeti ile neshe-dildiğini iddia edenler vardır. Fakat bize göre bu ayetler farklı şartlarla alakalı olup birbirlerine aykırı değildir.
Onun için ayetlerin bazılarının bazılarını neshettiğini söyleyerek ayetleri nasih ve mensuh diye ayırmak, ayetlerin illet ve hikmetlerini tayin edememekten ileri gelmektedir.
Aslında ayette, miras değil, nafaka ele alınmakta; boşanan kadının nafakası ile, kocası ölen kadının nafakası belirlenmektedir. Dolayısıyla, nafaka ile mirası karıştırmamakta yarar vardır. Nisa/12'de geçen miras kanunu ile Bakara/240-241 'de yer alan (meta') kavramı ibare ve anlam bakımından çok farklıdırlar. Bu ayetler, aynı konuyu işlememektedir; onun için aralarında neshin cereyan ettiğini iddia etmek doğru olmaz.
Komünizm gibi, miras hukukunun olmadığı bir sistemde, Bakara/240-241 ayetlerini devreye sokmak gerekir. Ayrıca vasiyetten miras hukukuna giden bir çizgi izleyen Kur'an'ın hükümlerini mensuh (kaldırılmış) kabul etmek doğru değildir. Kadının miras hakkı olmadığı bir toplumda, vasiyetle onun geçimini temin etmek, oradan miras hukukuna geçmek bir süreçtir. Bu sürecin bir merhalesini, veya bir halkasını yok kabul etmek, hükmü temelsiz kılacakta Oturulan daire hariç, binayı yok kabul etmek akıl işi değildir. O bina her şeyi ile bir bütün olarak düşünülmelidir.
(Eğer o kadınlar çıkıp giderlerse, kendileri hakkında yaptıkları meşru şeylerden dolayı size bir günah yoktur. Allah azizdir, hakimdir).
Kocası ölen kadın iddetini bitirdikten, yani dört ay on gün geçtikten sonra, meşru sınırlar dahilinde hareket etmek şartıyla evden çıkıp gidebilir; yani evlenebilir veya babasının evine dönebilir.
Kur'an burada iki önemli hususa dikkat çekmektedir:
1. Kadın tercih hakkına sahiptir.
Ölen kocasının evinde kalmayı tercih edebileceği gibi, evden çıkıp babasının evine gidebilir veya evlenebilir.
2. Maruf kavramı ile kadınm tercihine bir kayıt koymaktadır.
Yani kadın, meşru sınırlar dahilinde tercihini kullanma hakkına sahiptir.
Kur'an'ın getirdiği bu hukukî kurallar, hukuksuz aşiret toplumunda bir hukuk kültürü oluşturma amacına yöneliktir.
Cenab-ı Hak, ayetin sonunda (Allah azizdir, hakimdir) buyurarak, vermiş olduğu hükmün altına imzasmı atmakta; "Bu, aziz ve hakim olan Allah'ın hükmüdür" dercesine hükmün kime ait olduğunu bildirmektedir. Böyle bir hükmü koymak, kudret ve hikmet (yerli yerinde hüküm vermek) vasıflarım gerekli kılmaktadır.
(Ve boşanmış kadınların güzel bir şekilde geçimlerinin sağlanması gerekir).
Yüce Allah burada nafaka konusunu ele almakta; boşanan kadınların nafakasının temin edilmesini emretmektedir, ki bu, aşiret toplumunda gerçekten bir devrimdir. Kur'an bu konuda da modern hukukun temellerini atmıştır.
(Bu, muttakiler üzerine bir yükümlülüktür).
Yüce Allah, boşanmış bir kadının nafakasını hak haline getirmekte; bu hakka riayet eden kimsenin takva sahibi olduğuna işaret etmektedir. Yüce Allah, şartlara göre kadına karşı erkeğin üzerine yükümlülük yüklemekte ve kadın haklarını en ince ayrıntılarına kadar işlemektedir.
(Aklınızı kullanmanız için, Allah size hükümlerini böyle açıklıyor). [124]
Ayetlerin Açıklanması İfadesinin Anlamı:
Ayetteki 'ayetlerin açıklanması' ifadesi şu manalara gelmektedir?
1. Buradaki 'ayet' ile, 240 ve 241. ayetlerdeki kocası ölen kadınla, boşanan kadın hakkındaki 'hükümler' kasdedilmektedir. Çünkü her ayet bir hüküm, her hüküm de bir ayettir.
2. Ayetlerin açıklanması, kocası ölen ve boşanan kadın ile ilgili hükümler konması ve bu hükümlerin açıklanması manasına da gelir. Ailevî veya içtimaî meseleleri çözümlemek, onları açıklamak demektir. Yüce Allah'ın bir şeyi açıklaması, onu hükme bağlaması, çözümlemesi, bilinmezliğini ortadan kaldırması anlamını ifade eder.
3. Yüce Allah, buradaki açıklaması ile bir hukuk öğretimi yapmaktadır. Kocası ölen ve boşanan kadının durumu 'merkeze' alınarak olayın nasıl değerlendirilip hükme bağlanacağının öğretimi yapılmakta, onun bir 'hak/yükümlülük' olduğu, bu yükümlülüğün kime ait bulunduğu meselelerinde eğitici açıklamalar yapılmaktadır.
4. Yukarıda bahsi geçen kadınlar hakkında konan hükümlerin ve o konudaki açıklamaların eğitimsel amacı, insanlara akıllarını kullanmayı, yani doğru düşünmeyi öğretmektir. Ayetteki (Aklınızı kullanasınız diye) ifadesi, buna işaret etmektedir.
Böylece Yüce Allah, aklın hukukî meselelerde yerini almasını, hukukun temelinde aklın bulunmasını amaçlamış ve bu konudaki eğitimin akla hitap etmesi gerektiğini bildirmiştir. Aklın hukukî meselelerde yer almasını istemekle Yüce Allah, kadın haklarına duygusal yaklaşımı değil, akla dayanan yaklaşımı öngörmüştür. Çünkü Yüce Allah ayetin bu kısmı ile, hukukun duygu işi değil, akıl işi olduğunu vurgulamaktadır.
Genel manada haklar, özel manada kadın haklan, duygu alemine bırakılamaz, takvanın özünü teşkil eden akla, yani düşünce alemine bırakılması gerekir ve bu Allah'ın hukuk eğitiminin biricik amacıdır. [125]
Ölüm Korkusu Sebebiyle Görevden Kaçmak:
243. Sen ölüm korkusuyla yurtlarını terk eden binlerce kişiyi görmedin mi? Ki bu durumda Allah onlara 'ölün' demişti ve sonra da onları hayata döndürmüştü. Unutmayın ki Allah, insanoğluna karşı lütufta sınırsızdır, ancak insanların çoğu nankördür.
Ayette geçen (ve hum ulûfun) ifadesine Razi, "Kalpleri birbirlerine karşı sevgi ve muhabbet dolu olduğu halde"[126] manasını vermektedir.
Buna göre ayete şöyle mana verebiliriz:
Sen, ölüm korkusuyla yurtlarını terkeden gönülden birbirini seven insanları görmedin mi? [127]
Elf Kelimesinin Kur'ân'daki Anlamları:
Müfessirlerin neredeyse tümü ve hum ulufun ibaresine 'sayılan binlere varan' manasını vermektedirler. Biz burada ulûf kavramının kökünü ve Kur'an'daki manasını araştırmakla meseleye açıklık getirmeye çalışacağız.
Ulûf kelimesi, 'bin' manasına gelen elf kelimesinden türemiş olup onun çoğuludur ve 'binlerce' manasına gelmektedir.
Elif şeklinde alınırsa, Arap alfabesindeki ilk harfin adı olur.
Elife kalıbında alındığında; aşina olmak, tanımak, yakından bilmek, candan arkadaş olmak, yumuşak olmak, ehlileşmek, komite veya hükümet kurmak, bir araya getirmek, birleştirmek, kompoze etmek, telif etmek, ahenkli kılmak manalarına gelir.
İlf kalıbında, candan dost, yakın arkadaş, sırdaş, aşık manalarına gelir.
Bu kelimenin Kur'an'daki manaları şunlardır:
1. Birleştirmek:
Kur'an'da psikolojik ve maddî anlamda iki türlü birleşme yer almaktadır:
a. Düşmanlığın ortadan kalkıp insanların gönüllerinin birleşmesidir ki, Âl-i İmran/103'te bu anlama gelmektedir:
Hep birlikte Allah'ın ipine sımsıkı sanlın, birbirinizden ayrılmayın. Ve Allah'ın size verdiği nimetleri hatırlayın. Siz birbirinize düşman iken kalplerinizi birleştirdi.
Manevî anlamda, insanların gönlünden düşmanlık duygusunu çıkartıp, onların kaynaşmasını, birleşmesini, birbirine bağlanmasını ifade etmektedir.
b. Nur/43'te fizikî anlamda bulutların bir araya gelip birleşmelerini ifade etmektedir:
Görmüyor musun, bulutlan sürükleyen, sonra onlan birleştiren...
Buradaki birleştirmek, üstüste yığmak, iç içe koymak anlamına gelmektedir.
Rahmet taşıyan bulutların birleşmeleri gibi, merhamet taşıyan gönüllerin birleşmelerini ifade etmektedir.
2. Sevgi koymak
Enfal/63'te aynı inanca mensup olanların gönülleri arasına sevgi koyarak kaynaştırma anlamına gelmektedir:
Ve Allah onlann kalplerinin arasına sevgi koyarak birleştirmiştir. Sen yeryüzünde bulunan her şeyi verseydin, yine onlann gönüllerini birleştiremezdin.
3. Kazanmak
Gönülleri ısındırmak, elde etmek ve kazanmak manasına da gelmektedir:
Kalpleri kazanılacak olan kimseler içindir... [Tevbe/60]
Bu ayette (el-muellefe) kalıbından gelmekte; kalpleri hakikate, İslâm'a ısındırılmak için kazanılması gereken insanları ifade etmektedir. Gönlün, bir inanca, bir fikre ve hakikate intibak etmesi, onunla kaynaşması ve onu benimsemesidir. Onun için zekat, gönüllerini İslâm'a ısındırmak için kafirlere de verilebilir. Buradaki kazanım, eğitimin amacını tayin etmekte; maddeyi manaya çeviren faaliyete işaret etmektedir.
4. Emniyet
Kureyş/l-2'de 'güven', fiil olarak da 'güvenliği temin etmek' anlamına gelmektedir:
Kureyş'in emniyeti sağlanabilsin diye, kış ve yaz seferlerindeki emniyeti... Bu mana, ele aldığımız kavramın £&; (îlâf) kalıbından doğmaktadır.
5. Bin
Onların her biri bin yıl yaşamak ister. [Bakara/96]
'Bin' rakamı ile kaynaşma, emniyet, birleşme manaları arasında bir bağlantı vardır. Rakamlar birleşince bine ulaşmaktadırlar. Rakamların birleşmesi ile gönüllerin birleşmesi arasında derin bir ilişki vardır. Rakamlar toplandığında bine ulaşılır; gönüller de toplandığında bir topluluk meydana gelir. Böylece Kur'an rakamların, bulutların ve gönüllerin birleşip kaynaşmalarını aynı kelimeden türetmiş ve ifade etmiştir.
Bin tane rakamın, bin sayısının içinde bir araya gelmesi gibi, binlerce gönül de sevgi ve imanın çatısı altında bir araya gelebilir.
Yorumunu yapmakta olduğumuz Bakara/243'te ki (ulûf) ibaresine, 'binlerce kişi' manasını verebileceğimiz gibi, 'gönülden birbirine bağlı kişiler' anlamını da verebiliriz. Birinci mana ile, bir toplumun nüfus bakımından büyüklüğünü ifade ederken; ikinci manada bir toplumun psikolojik ve sosyal açıdan yapısını ifade eder.
Hangi anlamını alırsak alalım bu ifadeyle Yüce Allah'ın, psikolojik bir duygunun, bir toplumu nasıl sarsıp ülkelerinden aynlmaya mecbur bıraktığını açıklama amacını güttüğünü anlarız. Bu psikolojik duygu ise, -ayette ifade edildiği üzre-'ölüm korkusu'dur. 'Ölüm korkusu' burada eksen kavramdır ve göç olgusunun da sebebidir. Yüce Allah sebep sonuç ilişkisi kurarak, psikolojik duygunun hangi neticelere müncer olduğuna işaret etmekte; 'yurdu terket-me' eylemini sonuç olarak tesbit etmektedir. Ölüm korkusu ise sebeptir.
Binlerce kişinin veya kalpleri birbirine bağlı olan insanların bu korku ile memleketlerini terketmelerinin yanlışlığını Yüce Allah, sebep sonuç ilişkisi kurarak açıklamakta ve yermektedir. Cenab-ı Hak bunların kimliğini, bildir-memektedir. Bize göre bildirmemesinin sebebi, böyle toplulukların her zaman olabileceği fikrini genelleştirmek içindir. Bu olgu sadece geçmiş toplumlarla ilgili değil, gelecek toplumlarla da ilgilidir. Başka toplumlarla savaşma cesaretini kaybeden, bir savaş kültürü oluşturamayan toplumlarda, düşmanlarının saldırısına karşı duramayacakları endişesi 'ölüm korkusunu' doğurur. İşte Allah Teala burada, nüfus çokluğunun, bu korku karşısında hiçbir şey ifade etmeyeceğini vurgulamaktadır.
Tefsirlerde, Talmut'tan nakillere rastlıyoruz. İsrailiyat ile tefsir yapmayı doğru bulmadığımız için o hikayeleri nakletmiyoruz. Bizim için önemli olan, 'ölüm korkusunun' binlerce nüfusa sahip toplumları, geçmişte yurtlarından ettiği gibi, gelecekte de edeceği meselesidir. Psikolojik olgu ile sosyolojik olgular arasındaki bağlantının kurulmasıdır.
Diğer taraftan ayette geçen 'yurdunu terketmek' ifadesi, hem siyasî hem de içtimaî bir mesaj vermektedir. Yurdunu terketmek bağımsızlık ve hürriyetini terketmek demektir. Yerleşiklikten, göçebeliğe dönmek; yerleşik bağımsız toplumun sahip olduğu bütün kültürel değerleri terketmek demektir. Bağımsız devlet kurmanın olmazsa olmazını teşkil eden yurt denen toprağı terketmek, sürü haline gelmektir.
Bağımsızlığım, hürriyetini, yurdunu, kültürünü savunamayan topluma Allah, 'ölün' dedi; çünkü, ölüm korkusu ile yurdunu terkedene ölüm yakışır.
(Sonra onları hayata döndürdü).
Meseleyi maddî anlamda alırsak, 'onları tekrar diriltti' manasını vermemiz gerekir.
Ayetteki ölüm ve dirilme olaymı sosyolojik manada alamaz mıyız? Düşmanlarıyla ölüm korkusundan dolayı mücadele veremeyecek hale gelen toplumlar, düşmanlarına karşı manevî değerlerinden fedakarlıkta bulunarak hayatta kalma yolunu seçerler. Manevî değerlerinden durmadan fedakarlıkta bulunanlar, zamanla ölü bir toplum haline gelirler.
Ruhun bedenden çekilip gitmesi ile maddî ölümün meydana geldiği gibi, toplumu toplum yapan manevî değerlerin kaybolmasıyla da manevî ölüm gerçekleşir.
Müddessir/19'da 'Ölesice, ne biçim ölçtü biçti' buyurulduğu gibi, ölüm korkusu ile yurtlarını terkedenlere de 'ölesice' denmiş olamaz mı?
(Sonra onları hayata döndürdü) ibaresi de, yurtlarını terkeden bu insanlardan sonra gelen nesillerin, kültürlerini ihya edip ayağa kalkmalarını, kültürel, siyasî ve sosyolojik manada canlanmalarını ifade etmiş olamaz mı?
Bu yorumdan hareket edersek Yüce Allah'ın, toplumsal çürüme ve canlanmayı anlatıp, siyasî ve sosyolojik eğitim yaptığım anlamış oluruz.
(Unutulmamalıdır ki Allah, insanlara olan lütfunda sınırsızdır).
Buradaki lütuf, -maddî anlamda alırsak- ölüm korkusu ile yurtlarını ter-kedenlerin ölümlerinin ardından diriltilmeleridir. Diğer mana ile alırsak, ölüm korkusu ile yurtlarını terkeden, yani hürriyetlerini, bağımsızlıklarını ve ürettikleri değerleri bir tarafa atıp müdafaa edemeyen sosyal manada ölmüş insanların, tekrar ayağa kalkıp medenî seviyede hayat bulmaları Allah'ın lüt-fudur. Kısaca ifade edecek olursak, çeşitli nedenlerle çöken bir toplumun tekrar ayağa kalkması Allah'ın lütfü sayesinde olacaktır. Buradaki lütuf, çöken toplumun tekrar ayağa kalkıp siyasî, sosyal ve kültürel zenginliğine kavuşmasıdır.
Ayetin bu kısmı şu gerçeğe de işaret ediyor: İyiden yana toplumların geçirdiği değişim ve gelişimin arka planında Allah'ın lütfü vardır. Ayrıca ^jJjVİ^ (Allah lütfunda sınırsızdır) ifadesiyle, ilahî lütfün bütün insanları kapsadığı da vurgulanmaktadır. Çöken toplum karamsarlığa kapılmadan çalıştığı takdirde ilahî lütfa mazhar olup gelişeceği inancını beslemelidir:
(Fakat insanların çoğu nankördür).
Aslında ayetin bu kısmının mota-mot karşılığı 'Fakat insanların çoğu şükretmez' şeklindedir. Şükretmemek ile, nankörlüğün aynı manaya gelmesi sebebiyle bu şekilde çeviriyi uygun bulduk.
Çöken bir toplumun, Allah'ın lütfü sayesinde yeniden dirilmesi; siyasî, sosyal, kültürel ve ekonomik manada ayağa kalkması büyük bir dünyevî nimettir. O toplumun bu ilahî nimete şükretmesi başta gelen ibadetlerden biridir. Şükürle karşılanmayan lütuf zamanla kaybedilebilir. Buradaki şükrün manası ne olabilir? Bu sorunun cevabını şu şekilde verebiliriz:
1. Bir toplumun kötüden iyiye doğru olan değişiminin getirdiği gelişmişlik seviyesinin -çalışarak- korunması gerekir:
Ve dedik ki: "Ey Davud kavmi! Allah'a şükretmek için çalışın". [Sebe/13]
Bu ayetten çıkan sonuç: çalışmak eşittir şükür. Bir topluma Yüce Allah'ın nasip ettiği gelişmişliğe şükretmek demek, gelişmişliği daha ileri götürmek için durmadan çalışmak demektir.
2. Sahip olunan nimetin kaynağında ilahî iradenin bulunduğu bilinciyle Allah'a dua edip O'nu anmak, O'nun emirlerinin dışına çıkmamak ve o nimet ile gururlanmamak demektir.
Sahip olduğu nimetten dolayı daima Allah'ı anmak, hatırdan çıkarmamak ve asla o nimetin kaynağında Allah'ın bulunduğunu unutmamak, bir şükürdür/ibadettir. Yüce Allah, ayetin son kısmında insanların çoğunun şükretme erdemini gösteremediklerini belirtmektedir. Demek ki, toplumlar belli bir seviyeye gelince, bir daha gerilemeyeceklerini zannederek çalışmayı elden bırakmakta; gelişmişliğin verdiği rehavet onları tembelliğe sevketmekte ve gelişmişliğin ruhu olan Allah'a şükretmek için çalışmayı kaybederek ölü bir sosyal beden haline gelmektedirler. Diğer taraftan, gelişimi kendi güçleriyle kazandıklarını zannedip ilahî lütfü unutarak Allah'ı anmayı terketmektedirler. İşte bu iki durum toplumları sosyal çürümeye götürmektedir. [128]
Allah Uğrunda Savaşmak:
244. Öyleyse Allah yolunda savaşın ve bilin ki Allah her şeyi işiten, her şeyi bilendir.
Bu ayeti, daha önce yorumunu yapmış olduğumuz Bakara/190 ayetiyle beraber düşünmemiz gerekiyor. Müslüman kendisine saldırmayan insan veya toplumlarla savaşmaz. Müslüman için savaş, bir nefis müdafaasından başka bir şey değildir. Onun için Bakara/l 90'da tisûtij (salon aşın gitmeyin) yasağı yer almakta ve ayetin sonunda da Allah'ın aşın gidçnleri sevmediği ifade edilmektedir. Demek ki, müslümanın Allah uğruna yapacağı savaşın da belli bir ölçüsü vardır ve olmalıdır.
Peki Bakara/244'teki "Savaşın" emrinin muhatabı kimdir? Tabii olarak müslümanlardır. O zaman 243. ayetteki muhtevanın müslümanlarla alakalı olduğu söylenebilir mi? Diyebiliriz ki: 243. ayette Yüce Allah ölüm korkusu ile kaçmanın yersiz olduğunu genel manada bir model olarak anlatmakta ve aynı duruma düşmemeleri için müslümanlara Allah için savaşmalarını emretmektedir. Öyleyse burdan çıkan sonuç, 243. ayetin muhtevasının, 244. ayetin alt yapısını oluşturduğudur. Yüce Allah müslümanlara savaş emrini vermeden önce savaşmamanın, ölüm korkusu ile yurdu terk etmenin nelere mal olacağını bir olgu olarak anlatıp onların ruhunu hazırlamaktadır.
243. ayetin muhatabının müslümanlar olduğunu söylersek, o zaman Ü^j ifadesini "kalpleri içten kaynaşmış olanlar" şeklinde tercüme etmemiz uygun olur. Çünkü müslümanlar yurtlan olan Mekke'yi terkedip hicret ederken, sayılan binlere ulaşmamıştı; ölüm korkusu ile yurtlarım terketmele-ri onlar için bir kusur sayılmaz. Onlar Allah yolunda öldüler, ama sonra dirildiler. Her ölüm onlara bir hayat getirdi ve Allah'ın lütfuna mazhar oldular. Ama Medine'yi yurt edinip de güçlenince Allah onlara savaşma emrini verdi. Bu şekildeki yorum, 243. ayete yeni bir bakış açısı getirmektedir.
(Bilin ki Allah her şeyi işiten ve her şeyi bilendir). Yüce Allah 244. ayetteki savaşma eyleminin bir bilgiyi gözardı etmeden yerine getirilmesini emretmekte; savaşa çıkarken yapılan bütün konuşmalan Allah'ın işittiğinin ve bildiğinin bilincinde olunmasını istemektedir. Savaşa hangi niyetlerle çıktıklarını, bu savaş için olumlu veya olumsuz tepkilerin meydana getirdiği bütün konuşmalan duyduğunu söylemekle Allah Teala, bir savaş disiplini oluşturmak için eğitim yapmaktadır. Savaşla ilgili bütün konuşmala-nn ve kalpteki bütün niyetlerin Allah tarafından işitilip bilindiğini bilen ve O'na inanan insanlann savaşta aşın gitmeleri imkansız olduğu gibi, Allah'ın yardımının onlara geleceği de bir gerçektir.
İşte savaşın üzerine oturacağı manevî bilgi budur. Demek ki, müslüman için fizikî anlamda bir savaş bilgisi olduğu gibi, manevî anlamda da bu bilgi olmalıdır. [129]
İnfak Allah'a Verilen Borçtur:
245. Allah'ın kat kat fazlasıyla geriye ödeyeceği bir güzel borcu O'na verecek kimdir? Allah alır ve kat kat fazlasıyla geri verir ve hepiniz sonunda O'na döndürüleceksiniz. [130]
Kareda Fiilinin Kur'an'daki Kullanımı:
Ayetin açıklamasını yaparken bazı kavramların manasını ortaya koymak gerekiyor: Ka-re-da kelimesi kesmek, ayırmak, koparmak, bölmek, yolunu kesmek, kemirmek, ölmek, ödünç vermek, yardım etmek manalarına gelmektedir. Kur'an'daki anlamlan ise şunlardır: [131]
Kareda Kelimesinin Kur'an'daki Anlamları:
1. Dokunmak
Güneşin Ashab-ı Kehf in mağarasına karşı durumunu anlatırken Yüce Allah Kehf/17'de isabet, yani dokunma manasında bu kelimeyi kullanmaktadır:
(Batarken de onlara dokunmadan sol yandan geçip gittiğini....)
2. Karşılığı alınmak üzere verilen her şeydir.
Bu manada Kur'an'ın pek çok ayetinde yer almaktadır. Fakire yardım etmeyi Yüce Allah, kendisine borç vermek olarak nitelendirmektedir. "Allah'a borç verme" ameli Tevrat ve İncil'de de olan çok eski bir ibadet şeklidir. Ma-ide/12'de Yüce Allah İsrailoğullanyla yaptığı antlaşmanın maddelerinden de birini teşkil etmektedir:
(Allah onlara şöyle demişti: "Ben sizinle beraberim; eğer namazı kılar, zekatı verir, peygamberlerime inanır, onları desteklerseniz ve Allah'a güzel borç verirseniz, andolsun ki sizin günahlarınızı örterim ve sizi zemininden ırmaklar akan cennetlere koyarım).
Razi tefsirinde karz-ı heseriin (güzel borç vermenin) hükmünü çeşitli rivayetlerle açıklamıştır. Biz o rivayetlere girmeden, bu ayetten onun ne olduğunu çıkarmaya gayret edelim. Yukarıdaki ayette, namazı kılmak, zekatı vermek, peygamberlere iman, onları desteklemek ve Allah'a güzel bir borç vermek şeklinde sıralanan maddelerden birine farz, diğerine nafile deme imkanımız var mıdır? Farzla içice, ya da yanyana olan şeyin farz olduğu kaidesi doğru değil midir? Demek ki, Allah'a borç vermeyi nafile ibadetler arasında zikretme imkanına sahip değiliz. Ama herkesin bu borcu, sahip olduğu imkana göre vereceği de bir gerçektir. Müzzemmil/20'de de "Allah'a verilen güzel bir borç" namaz ve zekat ibadetinden sonra gelmektedir: "...Namazı kılın, zekatı verin ve Allah'a güzel bir borç verin". Bu üçlü ibadetin, ilk ikisi farz, sonuncusu nafile sayılabilir mi?
"Allah'a güzel bir borç vermek", Hadid/18'de hakikati tasdik etmekten sonra gelen bir ibadet olduğu gibi, o tasdikin de işareti, delili olmaktadır:
Hakikati tasdik eden erkek ve kadınlara ve Allah'a güzel bir borç verenlere gelince; onlara kat kat fazlası geri ödenecek ve ahirette değerli bir mükafat kazanacaklar.
'Karz-ı hasen' kavramı pek çok ayette geçmektedir. Şimdi yorumunu yapmakta olduğumuz Bakara/245'e dönersek, karz-ı hasen'in (güzel bir borç vermenin) başka bir manasım arayabiliriz: 245. ayeti 244. ayetle irtibatlandırır-sak, karz-ı hasen'e, Allah yolunda canını feda etmek manasını verebiliriz. Bu manadan hareket ettiğimizde, karz-ı hasen'in malla olduğu gibi canla da olabileceği gerçeğine ulaşırız. Bütün bu açıklamalardan sonra, karz-ı hasen'i şu şekilde tanımlamamız mümkündür: Allah uğrunda savaşmak için orduya yardım etmek, fakirlerin elinden tutmak için infakta bulunmak Allah'a güzel bir borç vermek (karz-ı hasen)dir. Allah Teala, kendisine güzel bir borç verene ne yapacağım da ayetin sonraki bölümünde açıklamaktadır:
(Verdiğinin kat kat fazlasını ona ödeyecektir).
Yüce Allah, -Bakara/3'te geniş bir şekilde anlattığımız gibi- infak edenin niyetine ve yardım yaptığı yere göre sevabını yediyüz kat verdiği [Bakara/261] gibi, dilerse bundan daha fazlasını da verir [Bakara/261]. Ne kadar vereceği belli değildir; çünkü onun karşılığı Allah katodadır [Bakara/262]; o insan için mahşerde korku ve üzüntü olmayacaktır [Bakara/262]; onun durumu yağmur yağdığında iki kat ürün veren, yağmur yağmadığında da normal ürün veren bir bostan gibidir [Bakara/265]; Allah onun günahlarını örtecek [Bakara/271]; ona yaptığının on katını verecek [En'am/160]; daha değerlisini verecek [Kasas/84].
Kısaca bire birden sonsuza kadar uzanan bir karşılık takdir etmektedir. Bütün bu bilgilerden sonra ayete dönersek, şu neticeye ulaşabiliriz: "Verdiğinin fazlasını kat kat ona ödeyecektir" ifadesi, sevabın sonsuzluğunu ifade etmektedir. Bu ifadenin karşılığı yedi yüz kattan sonra zikredilen '&$Z*£iia\j (Allah dilediğine kat kat verir) [Bakara/261] ayetinde bulunmaktadır.
Allah'ın istediği güzel borcu O'na verenin ödülünü bu dünya ölçülerine göre değerlendirip hesaplamak mümkün değildir. Onun için Yüce Allah, diğer ayetlerdeki gibi belli ölçüler koymamış, ödülün çeşidini de belirlememiştir. Allah uğruna gerektiğinde canını ve malını veren insanın alacağı karşılığı ancak Allah hesaplayabilir.
Eğer, "Allah'a güzel bir borç vermekten" maksat, hayatını Allah yolunda feda etmek ise, onun ödülü şehitlik mertebesini kazanmaktır. Bakara/l 54'te, şehit olana "ölü" denemeyeceği hükme bağlanmıştır. Dünya durdukça şehit de yaşayacağına göre, şehit olmasaydı, yaşayacağı ömrün kaç katını Allah'ın ona verdiğini hesaplamak mümkün müdür? Feda edilen sayılı seneler karşılığında sonsuz bir ömür kazanmaktadır.
"Allah'a verilen güzel bir borç" ifadesiyle, savaşanlara ve fakirlere maddî yardım kasdediliyorsa, harcanan miktarın fazlası ile ödeneceği vaad edilmektedir. [132]
Kabd Kelimesinin Anlamları:
(Allah kısar da, genişletir de).
Ayetin bu kısmmda iki kavram vardır; bunlar (kabd) ve (bast) kelimeleridir. Birincisi daraltmak, ikincisi de yaymak anlamına gelmektedirler. Şimdi bu kelimelerin lügat ve Kur'an'daki manalarını ele alabiliriz: Ka-be-da tutmak, yakalamak, iyice anlamak, almak, kapmak, tutmak için elini kapamak, sıkı tutmak, yapışmak, durdurmak, parayı almak, sıkmak, büzmek, mukavele yapmak, bağırsaklardaki peklik, canını sıkmak, kederlendirmek, ümidini kırmak, şevkini kırmak, eksiltmek, ruhunu almak, öldürmek, kapamak, beynini bir şeye kapamak manalarına gelmektedir.
1. Almak
Hz. Musa İsrailoğullan'ndan ayrılıp yerine Hz. Harun'u bırakınca, Samiri denen kişi elçinin izinden bir tutam alıp attı. İşte bu durumu, kendisini sorguya çeken Hz. Musa'ya ifade ederken (fe-kabedtu kabdaten=bk tutam aldım) kelimelerini kullandı. Bu alınan şeyin ne olduğu konusunda ihtilaf vardır. Bazıları rasulün ayağmın izinden alman bir avuç toprak, bazıları da elçinin öğretisinden alınan bir miktar bilgi olduğunu söylemektedir. Birinci manada maddî bir alma, ikinci manada manevî bir alma sözkonusudur. İkisi arasında ise çok büyük fark vardır. Ama her iki mana da "almak" eyleminde buluşmaktadır.
2. Tutam
Taha/96. ayetinde (kabda) şeklinde geçmekte ve bir tutam anlamına gelmektedir ki insanın avucuna almış olduğu şeyi ifade etmektedir.
3. Çekmek
Görmez misin, Rabbin gölgeyi nasıl uzatıyor, eğer dileseydi, hiç şüphesiz onu olduğu gibi bırakırdı, fakat sonra gölgeye güneşi yol gösterici kılmışızdır. [Furkan/45] Yüce Allah, 46. ayette gölgeyle ilgili olarak şöyle buyurmaktadır:
(Ve sonra da onu yavaş yavaş kendimize çekmekteyiz). [Furkan/46]
Bu ayette (kabeda) tutup çekmek anlamına gelmektedir.
4. Kapamak
Kuş kanatlarını açıp kapayarak uçar. Yüce Allah onun bu durumunu anlatırken Mülk/l 9'da (kabeda) kelimesini kullanmaktadır:
Üstlerinde kanatlarını açıp kapayarak uçan kuşları görmediler mi? Ayette kanatlarını kapamayı (yakbidne) kalıbından getirmektedir.
5. Cimrilik etmek
Yüce Allah münafıkların cimriliklerini bu kelimeyle ifade etmektedir: (ellerini sıkarlar) [Tevbe/67], yani "cimrilik ederler".
6. Avuç içi
Zümer/67'de yeryüzünün kıyamet gününde Allah'ın tasarrufunda olduğunu ifade etmek için "avucunun içindedir" ibaresi kullanılmaktadır: Nir (Kıyamet günü bütün yeryüzü O'nun avucunun içindedir), yani onun tasarrufundadır.
Bütün bu manaların ışığında yorumunu yapmakta olduğumuz Bakara/245'e dönersek (Allah daraltır) ibaresi, Allah'ın verdiği şeyi geri alması, geri çekmesi, nzık kapılarını kapaması gibi işlerde tasarrufta bulunmasını ifade etmektedir.
Kuşun uçmasından ekonomiye ve kıyamette yeryüzünün Allah'ın tasarrufunda oluşuna kadar geniş bir yelpazede kullanılan bu kavramın, özünde ekonomik nimetlerin daralması vardır.
Bu kavramın eş anlamlısı (yakdiru) kelimesidir. Yüce Allah insanı denemek için nimetlerini daraltır:
(Ama rızkını daraltarak onu denediğinde ise...) [Fecr/16]
Rızkım daraltmak, onu geri almak, geri çekmek manasına geldiği için (kabeda) kelimesiyle aynı manayı ifade etmektedir. [133]
Bast Kelimesinin Kur'andaki Manaları:
(Bolluk veren de O'dur).
(bast) kelimesi, (kabz) kelimesinin zıttıdır. Bast kelimesinin manaları şunlardır: Yaymak, düzeltmek, genişletmek, sermek, açmak, ihsan etmek, bağışlamak, memnun etmek.
(basît) kalıbından alındığında basit, karmaşık olmayan, hafif, küçük, sade, mütevazi, itibara layık olmayan, ehemmiyetsiz manalarına gelmektedir.
Kur'an'da ise şu manalara gelmektedir:
1. Bol vermek
Bu anlam, ilahî nzıkla alakalıdır: Eğer Allah kullarına bol nzık vermiş olsaydı... [Şura/27] ayetinde, nimeti bol bol verme anlamına gelmektedir.
2. Uzatmak
Bir insanın, diğerini dövmek veya öldürmek için ellerini ona uzatmasını ifade etmektedir:
Beni öldürmek için el uzatsan bile, ben öldürmek için sana el uzatmayacağım. [Maide/28]
Maide/ll'de de aynı anlama gelmektedir.
3. İsraf etmek
Cimriliğin karşıtı olan savurganlık anlamında kullanılmaktadır:
Eli sıkı olma, büsbütün sonuna kadar açıp varını yoğunu saçıp savurma; sonra kınanır ve yoksul biri olup çıkarsın. [îsra/29]
4. Yaymak
Rum/48'de bu anlamda kullanılmaktadır:
Bulutlan yükseğe kaldırsın diye rüzgarları estiren O'dur. O, bulutlan göklerin üzerine dilediği gibi yayar.
Yüce Allah, bu ayette "yayma" fiilini (bast) kavramı ile ifade etmektedir.
5. Açmak
Su içmek için ellerini açan kimsenin bu hareketini ifade etmek için Yüce Allah bu kelimeyi kullanmaktadır. Allah'tan başka sahte tanrılara dua edenlerin durumunu anlatırken şu benzetmeyi yapmaktadır:
El açıp yalvarmaya layık olan Allah'tır. O'nun dışında el açıp dua ettikleri an-lann isteklerini hiçbir şeyle karşılayamazlar. Onlar ancak ağızına gelsin diye iki avucunu suya doğru açan kimse gibidirler. Halbuki (suyu ağızına götürmedikçe) su onun ağızına girecek değildir. Kuşkusuz kafirlerin duası hedefini şaşırmıştır. [Ra'd/14]
6. Boğmak
Allah üzerine yalan uyduran, kendisine vahiy indirilmediği halde indirildi diyen, Allah'ın indirdiğinin benzerini indireceğini iddia eden adamın canını melekler alırken, elleriyle onu boğarken yaptıkları hareketi ifade etmek için Yüce Allah bu kelimeyi kullanmaktadır: (Melekler de pençelerini uzatmış onlara haydi canlarınızı kurtarın...) [En'âm/93]
Aslında buradaki bast'rn manası ikinci maddedekine yakın düşmesine rağmen; oradaki, insanın insanı öldürmek için elini uzatması; buradaki ise meleğin insanın canını almak için boğması anlamına geldiği için ayrı ayrı mana verdik.
7. Sergi
Yüce Allah bazı ayetlerde yeryüzünü insanlar için döşek yaptığını [Bakara/22] söylemektedir. Nuh/l 9'da da yeryüzünü bir sergi, bir halı gibi yaptığını beyan ederken ^ (bisât) kelimesini kullanmaktadır.
8. Üstünlük
Bakara/247'te ilim ve beden bakımından üstünlüğü ifade etmektedir. İlimde derinliği, bedenî bakımdan gücü ve yetenek bakımından üstün kabiliyetlerle donatılmışlığı ifade etmektedir.
(Allah onu sizden daha üstün kılmış ve ona derin bir bilgi ve mükemmel bir beden bahsetmiştir).
Bütün bu manaları bir araya getirince, yorumunu yapmakta olduğumuz Bakara/245'te, Allah'ın rızkını veya nimetini kullarına bol bol ihsan etmesi manasına geldiğini görürüz. Çünkü ayetin başındaki, "Allah'a güzel bir borç verme" ifadesi infakın bizzat kendisidir. Bazı insanların rızkını daraltıp diğerlerine bolca verdiğini söyleyerek, kendilerine bol nzık verilenlerin dar n-zık verilenlere infak etmesini teşvik etmektedir. Böylece, ekonomik bolluk ve darlığın kaynağmda ilahî iradenin olduğu eğitimini yaparak, fakir olanlara karşı zenginlerin "Çalışıp kazansaydı; ona ben mi fakir ol dedim" diyerek ilahî kadere karşı çıkmasını önlemektedir. Yorumunu yapmakta olduğumuz ayete psikolojik, yani manevî bir yorum getirmemiz de mümkündür: Allah'a güzel bir borç vermek, yani fert veya toplumun ihtiyaçları için infakta bulunmak, bir gönül işidir. Fakirin iniltisini duymak, açlıktan kıvranmasını görmek, vatanın müdafaası için Allah yolunda harcama erdemliliğini göstermek bir gönül işidir. (Allah daraltır) ifadesi, yardım etmeyen insanın gönlünü daraltır manasına alınabilir. (Allah genişletir) ifadesi de, Allah'a güzel bir borç verenin gönlünü açar, ona mutluluktan derin bir pay verir anlamına alınabilir. Böylece kabı ve bast kelimelerine psikolojik mana yüklenmiş olur. Dar gönüllü insanlar yardım edemezler; erdemli bir eylem ve yardımı gönlü açık insanlar yapabilirler.
Bize göre, her iki mananın da alınması gerekir. Psikolojik yorum ekonomik yorumun sebebini, kaynağım teşkil etmekte; psikolojik oluşumdan ekonomik oluşumlara giden yolu ifade etmektedirler. (Ve sonunda hepiniz O'na döndürüleceksiniz).
Allah uğrunda, vatanını, namusunu, hürriyetini ve manevî değerlerini müdafaa için ölenler; bu müdafaa için orduya yardımda bulunanlar; 'Allah'a güzel bir borç veriyorum' diye ihtiyaç sahiplerine yardım edenler de bunları yapmayanlar da neticede Allah'a dönecekler, hepsi Allah'ın huzurunda toplanacaklardır.
Yüce Allah bu inancı insanların gönlüne yerleştirmek suretiyle, maddî ve manevî fedakarlıkta bulunmayı teşvik etmektedir. Her şeyin bu dünyada kalacağına inanan; Allah'a dönüşün ne olduğunu bilmeyen bir insanın fedakarlık yapıp Allah'a güzel bir borç vermesi mümkün değildir. Bakara/243 ile 245. ayetlerde bu eğitim yapılarak insanın gönlünü açma faaliyeti yapılmaktadır. 242. ayette ise akıl ele alınmış, daha sonra da ölüm korkusuyla fedakarlığı işlenmiştir. [134]
Vatan Sevgisinin En İyi Göstergesi Savaştır:
246. Musa'dan sonra İsrailoğulları'nın önde gelenlerinin, peygamberlerinden birine: "Bize bir kral tayin et ki Allah yolunda savaşalım" dediklerini bilmez misin? O: "Ya savaşmamz emredilir de savaşmaktan kaçınırsanız?" dede-ğinde, onlar: "Biz ve çocuklarımız yurtlarımızdan sürülmüşken, Allah yolunda neden savaşmayalım?" diye cevap verdiler. Halbuki savaşmak onlara emredilince, bir kaçı dışında, uzak durdular; ama Allah zalimleri iyi bilmektedir.
Hz. Musa'dan sonra Mısır ile Filistin arasında yerleşmiş bulunan Amalika kabilesinin başında imlik oğullarından Calut adında zorba bir hükümdar bulunuyordu. Calut'un komutasındaki Amalikalılar İsrailoğullan'yla yaptıkları savaşta galip gelmişler, vatanlarını zaptederek, şehzade ve çocuklarının pek çoğunu alıp götürmüş, kalanlarını ise vergiye bağlamış ve kutsal kitapları Tevrat'a bile el koymuşlardı. O sırada, İsrailoğullan'nın bir peygamberi yoktu ve peygamber göndermesi için Allah'a yalvarmışlardı. Yüce Allah peygamber sülalesinden kalan tek bir kadından bir çocuk vermiş ve ona peygamberlik ihsan etmişti. Bir taraftan onun peygamber olup olmadığını denemek, diğer taraftan da çıkarıldıkları yurtlarına dönebilmek için zafer arzularını yerine getirmek maksadıyla, -ayette belirtildiği gibi- peygamberlerinden komutan tayin etmesini ve savaş emri vermesini istediler. Savaş emri gelince verdikleri sözden caydılar.[135]
İşte bu ayet, Hz. Musa'dan sonra İsrailoğulları'nın başından geçen bu olguyu anlatmakta, olgunun cereyanında rol alan sebepler zincirini anlatarak o devir toplumunun şahsiyet analizini yapmakta; bir taraftan psikolojik, diğer taraftan da sosyolojik analizlere girmektedir.
Burada maksat, o dönemin olgularının, hikaye şeklinde analizini yapmak değildir; bize göre maksat, Hz. Muhammed'in dönemi ve ondan sonraki zaman içinde benzer olguların olacağma ışık tutmak, böyle ikili oynayan insanların bulunacağını önceden haber vermektir. Yaşanan zaman içinde, intikam duygusuyla savaş çıkmasını isteyenler, kendileri savaştan kaçarak alevlenen savaşı uzaktan seyrederler. Yüce Allah bu şahsiyet tipini anlatarak zamanlara ışık tutmaktadır.
Ayeti kısımlara ayırarak açıklamasını şöyle yapabiliriz:
I. (Musa'dan sonra İsrailoğullan'nın önde gelenlerinin, peygamberlerinden birine "Bize bir kral tayin et ki Allah yolunda savaşalım" dediklerini bilmez misin?)
Ayetin bu kısmından çıkartacağımız önemli hükümler vardır. Bu hükümlere geçmeden önce, bu kısımdaki kavramları açıklamakta fayda vardır: [136]
Mele' Kavramının Kur'an'daki Manaları:
(el-mele) (melee) kelimesinden türemiş olup doldurmak, dolup kabarmak, boşluğu kaplamak, işgal etmek, zamanı doldurmak, yardım etmek, desteklemek, arka çıkmak, duygu ile dolu olmak manalarına gelmektedir.
(mele) kalıbında alındığında kalabalık, toplantı, cemaat, meclis, içtima, dinleyenler topluluğu, yaşlılar konsülü anlamlarına gelmektedir. (alâ mele'i'n-nâs) denince, alenen, aleme karşı; (el-mele'ü'1-a'lâ) ibaresi de göksel varlıklar, yani melekler anlamlarını ifade etmektedir. [137]
Mele Kelimesinin Kur'an'daki manaları:
1. Doldurmak:
Kur'an'da doldurmak manasıyla bu kelime çeşitli ayetlerde çeşitli konular için kullanılmaktadır:
a. Cehennemi doldurmak
Allah buyurdu: "Haydi yerilmiş ve kovulmuş olarak oradan çık! Andolsun ki onlardan kim sana uyarsa, sizin hepinizi cehenneme dolduracağım". [A'raf/18]
b. Korkunun gönüle dolması
Bu manasıyla melee psikolojik bir durumu ifade etmektedir:
Onlara rastlamış olsaydın, arkanı dönüp kaçardın; onlardan dolayı için korkuyla dolardı. [Kehf/8]
c. Göğün muhafız ve alevlerle dolu olması
Ve biz göğe uzandık, ama onu güçlü muhafız ve alevlerle dolu bulduk. [Cin/8]
Cinlerin ağzından ifade edilen bu durum, gökte uzay yaratıklarının muhafız olarak bulunduğunu ve alevli yıldızlarla dolu olduğunu göstermektedir. Cinlerin konuşmasını ifade için mele kelimesi kullanılmaktadır.
d. Yer dolusu
Mahşerde kafirlerin "yer dolusu altın verseler bile kendilerinden kabul edilmeyeceği" [Âl-i İmran/91] ifade edilirken mele' kelimesi kullanılmaktadır.
e. Karnı doldurmak
Kafirler cehennemde ölümcül meyve ağaçlarının meyveleriyle karınlarını dolduracaklardır. [Saffat/66]
Görüldüğü gibi 'doldurmak' manasıyla mele kavramı, cehennem, gönül, gök, yer ve insan karnı ile alakalı olarak kullanılmaktadır.
2. Lider
Mele kavramı, bir toplumun lideri, çoğulu da liderleri manasına gelir. Buradaki liderler, önde gelenler anlamını da ifade etmektedir. Ancak bazı ayetlerde, Firavun gibilerin yanında olan önde gelen kimseler olduğu halde, bazı ayetlerde en öndeki insanlar, yani liderler anlamında kullanılmaktadır. Mesela yorumunu yapmakta olduğumuz Bakara/246'da 'ileri gelenler' manasını ifade ettiği halde, A'raf/60'ta 'lider' anlamına gelmektedir.
3. Yüce topluluk
(Onlar orada tartışırken benim mele-i a'la (yüce topluluk) hakkında hiçbir bilgim yoktu). [Sad/69]
Görüldüğü gibi mele kavramında doldurmak, lider, ileri gelenler, yüce topluluk manaları vardır.
Bakara/246'da kraldan sonraki önde gelenler topluluğunu ifade etmektedir. Ayetin ilk bölümünde, Hz. Musa'dan sonra lidersiz kalan topluluğun peygamberlerinden istedikleri meselenin ele alındığını görüyoruz. Ayetin bu bölümündeki melik kelimesine 'kral' manası verilebileceği gibi, 'komutan' manası da verilebilir.
İsrailoğullan, Allah yolunda savaşmak için peygamberlerinden kral tayin etmesini istemektedirler. Bunun siyasî açıdan çok önemli bir hükme sahip olduğunu görüyoruz. Hz. Musa hem devlet başkanı, hem de peygamber olmasına rağmen, ondan sonra gelen nebi, devlet başkanlığı vasfını kaybetmiş olduğu içindir ki, ondan kral istemişlerdi. Din işlerini yürüten nebinin yanısı-ra, devlet işlerini yürütecek krala da ihtiyaç duymuşlardı. Savaş için nebilerine sorumluluk yüklemek istemediler.
Diğer taraftan, önde gelenlerin de bir önde gelen aradıkları ve bir devlet başkanı olmadan devlet işlerinin yürümeyeceği gerçeğine de işaret edilmektedir. Bir toplumun önde geleni olmak başka şey, başkanı olmak ise başka bir şeydir.
Ayrıca ayetin bu kısmından günümüze taşıyacağımız önemli bir ilke vardır. Devlet başkanlığına tavın edilecek olan kişinin ve aralarından seçilecek adayların tesbitinde, derin bilgi sahiplerinin rolü olması gerekir. Osmanlı Devletinin kuruluşunda Şeyh Edebali'nin oynadığı rol buna en güzel örneği teşkil etmektedir. O dönemdeki İsrailoğulları'ndaki nebinin yerini, günümüzde, derin bilgiye sahip siyaset bilimcileri almalıdır.
II. (O "Ya savaşmanız emredilir de savaşmaktan kaçınırsanız?" dediğinde...)
Nebi'nin, kraldan çok savaştan kaçınma üzerine durması ilginçtir, sorumluluk yüklenenlerin bundan kaçmasının doğru olmadığına işaret etmekteydi. Aslında nebi, onlarda var olan bu cesaretsizliği sezmiş ve onlara güveneme-diği için bu soruyu sormuştu. Onların isteğinden çok cesaretlerini önemsedi ve sorusunu onun üzerine yoğunlaştırdı. Bu durumu günümüz siyasetine şöyle uyarlayabiliriz: Bir toplumu savaşa sokacak olan ileri gelenler; toplumun savaşmak için psikolojik durumunu iyi bilmelidirler. Çünkü en büyük silah, savaşacak olanların cesaretidir. Ölüm korkusu ile savaştan kaçacak olanların elinde en modern silahlar olsa bile, zafer mukadder değildir. Toplumun psikolojisini savaş için hazırlamanın, onların moral ve maneviyatını yüksek tutmanın en büyük silah olduğunu vurgulamak gerekiyor. Çünkü savaş ateşi, zamanla o ateşi yakanları yakabilir. Anlık tereddüt ve korkular, mağlubiyeti beraberinde getirebilir. Morali yüksek olan ve gözünü budaktan sakınmayan için mağlubiyet yoktur; ya zafer, ya da ölüm vardır. İşte onların nebisi, onlarda böyle bir moralin olup olmadığını anlamak için bu soruyu sormuştur.
III. (Onlar, "Biz ve çocuklarımız yurtlarımızdan sürülmüşken, Allah yolunda neden savaşmayalım" diye cevap verdiler).
Ayetin bu bölümünde "yurtlarından çıkarılma" ve "Allah yolunda savaşma" meseleleri ele alınmaktadır. "Yurtlarından çıkarılma" konusu, Bakara/84'te ele alınmıştı. "Birbirlerini yurtlarından çıkarmayacaklarına dair Yüce Allah İsrailoğulları'yla antlaşma yapmıştı" bu antlaşmaya rağmen onlar, birbirlerini yurdundan çıkarmak için yardımlaştılar ve Allah'a verdikleri sözü unuttular, ya da gözardı ettiler.
Bu yanlışlarından dolayı da kendilerinin yurtlarından çıkarıldığına bu ayette şahit oluyoruz. Ayrıca, Bakara/243'te "ölüm korkusuyla yurtlarını ter-keden binlerce kişinin olduğunu" gördük, ki bunlar da İsrailoğullan olabilir.
Hz. Peygamber ve arkadaşlarının da Mekke'den çıkarılmaları Hac/40'ta ifade edilmektedir:
Onlar, başka değil, sırf "Rabbimiz Allah'tır" dedikleri için haksız yere yurtlarından çıkarılmışlardır. Şeytan da Hz. Adem ile hanımını cennetten çıkarmıştır:
Şeytan onların ayaklarını kaydırıp haddi tecavüz ettirdi ve içinde bulundukları cennetten onları çıkarttı.
Aynı durumla Hz. Şuayb da karşı karşıya kalmıştır:
Kavminden ileri gelen kibirliler dediler ki: "Ey Şuayb! Seni ve seninle beraber inananları memleketimizden kesinlikle çıkartacağız veya dinimize döneceksiniz". Şuayb, "İstemesek de mi?" dedi.
"Yurttan çıkarma" eylemi şeytanla ilk insan arasında başlamış ve bir süreç olarak insanlık tarihinde devam etmiştir/etmektedir. Bu durum tarihî, sosyolojik ve dinî bir olgu olarak insanlığın hayatından çıkmayan bir gerçeklik olarak yaşamaktadır. Hemen hemen bütün peygamberler yurtlarını terketmiş veya terke zorlanmışlardır. Ama bu olgunun kirli ırmağının başında şeytanın Hz. Adem ve hanımı ile olan mücadelesi vardır. Bu öyle güçlü bir ırmaktır ki, akan pisliği hiç tükenmemekte, ilerleyen insanlığın sosyal ve manevî yapısını her asırda kirletmekte, gelecek nesillere kirli bir dünya tarihi bırakmaktadır.
İşte İsrailoğullan da yurdundan zorla çıkarılma olgusundan nasiplerini aldıkları için, bir kralın başkanlığında savaşıp yurtlarını geri almak istemektedirler. Onların çıkarıldıkları ülkelerine hasret çektikleri gerçeği de ayetten anlaşılmaktadır. Böylece Yüce Allah, onların psikolojik yapısını yansıtarak, savaş isteklerinin altındaki nedene inmekte ve bunu vatan hasretine bağlamaktadır. Sosyal, kültürel ve dinî hatıralarını yaşayıp kendisiyle bütünleştirdiği vatanından ayrı kalmak, insanı yıpratan, aşağılayan ve derinden sarsan bir duygu olduğu için, canını ve malmı vererek onu geri almak uğruna savaşı göze almaktadırlar. İşte Yüce Allah, ayetin bu kısmında insanları yurtlarından çıkarmanın en büyük zulüm olduğunu insanlığa öğretmek için bu ayeti örnek olarak vermekte ve onun kötülüğünü insanların bilincine yerleştirmektedir.
IV. (Halbuki savaşmak onlara emredilince, bir kaçı dışında, uzak durdular).
Peygamberlerinden istedikleri savaş emri çıkınca, İsrailoğullan yüz çevirdiler. Ayetin bu kısmında (onlara yazıldı) ifadesi yer almaktadır. Savaşın yazılması, farz kılınması, emredilmesi anlamına; (tevellev) de yüz çevirmeleri, arkalarını dönmeleri, uzak durmaları manasına gelmektedir. Yüce Allah, İsrailoğulları'mn savaştan kaçmalarını anlatmakla onların psikolojik yapılarını açıklamakta; gelecek nesillere vatanı, milleti, namusu, bayrağı/bağımsızlığı için savaştan kaçmanın kötülüğünü öğretmektedir.
V. (Ama Allah zalimleri iyi bilir).
Yüce Allah, peygamberlerinden savaş emri isteyip Allah'tan savaş emri geldikten sonra, savaştan kaçmayı zulüm, bunu yapanları da zalim olarak ilan etmektedir. Çünkü onlar, hem Allah'ın emrine karşı çıktılar, hem de peygamberlerini aldattılar. Böylece Yüce Allah, zulmün ne olduğuna ve zalimin kim olduğuna bu ayetin sonunda bir açıklık getirmiştir.
Verdiği sözde durmamak, kendisini olduğundan farklı göstermek, karşısındaki insanı aldatmak ve Allah'ın enirini yerine getirmemek gibi davranışlar, bu ayette zulüm kavramının kapsamına girmekte ve tanımını vermektedir. Diğer taraftan onlar, "Allah uğruna savaşma" fikrini de istismar etmektedirler.
İsrailoğulları -ayetten anlaşıldığı üzere- bir çok istek ve vaatte bulunuyorlar: Kral istiyorlar, peygamberlerini deniyorlar ve kral tayin edilen kişiyi kabul etmek istemiyorlar; savaş istiyorlar, kahramanlık göstereceklerini söylüyorlar. Bu kadar isteğin neticesinin kaçış olacağına da işaret eden Yüce Allah, isteklerin sınırlı tutulması gerektiğine de işaret etmektedir. Yüce Allah, zalimleri bildiğini söylemekle onların bu davranışlarını değerlendireceğini vurgulamaktadır.
Böylece bu ayette Yüce Allah, devlet başkanının toplum için önemini anlatmış, peygamber ile devlet adamının ayrı olabileceğine işaret etmiş ve bu açıklamalarıyla siyaset bilimine önemli ilkeler getirmiştir.
Yurtlarından çıkarma olgusuna ve bunun savaşa neden olacağına dikkat çekmekle sosyoloji bilimine ve bunun arkasındaki psikolojik nedenleri anlatmakla da sebep sonuç ilişkisinin sosyal olgu ve olaylardaki rolünü vurgulayarak sosyal psikolojiye katkıda bulunmaktadır. [138]
Hükümranlığın Ölçüsü:
247. Ve onların peygamberleri, toplumunun önde gelenlerine, "Bakın" dedi, "Allah Talut'u size kral olarak tayin etti! Onlar: "Biz hükümdarlığa ondan daha layık iken ve ona fazla bir servet de verilmemişken nasıl bizim üzerimize hüküm sahibi olabilir?" dediler. (Peygamber) "Bakın" dedi, "Allah onu sizden daha üstün kılmış, ona derin bilgi ve mükemmel bir beden bahsetmiştir. Ve Allah hükümranlığı istediğine verir: Zira Allah her şeyi kuşatan ve her şeyi bilendir".
Bu ayeti birkaç bölüme ayırarak açıklamaya çalışacağız:
I. Talut'un kral olarak atanması
(Ve onların peygamberi, toplumun önde gelenlerine, "Bakın" dedi, "Allah Talut'u size kral olarak tayin etti").
Ayetin bu kısmında (Talut)ve (be'ase) kelimelerini ele alacağız. Zemahşeri, Talut kelimesinin Calut ve Davud gibi Arabça olmayan kelimelerden olduğunu söylemektedir. Mükemmel bir'bedene sahip olmasından ve uzunluğundan dolayı, kelimenin (tul) yani uzunluktan geldiğini zannedenler olmuştur. Kelime İbranice kaynaklıdır.[139] Talut'un ismi Süryanice Sa-yil ve îbranice Savil b. Kays imiş. Demek ki Talut lakaptır.[140]
Be'ase Kelimesinin Kur'an'daki Kullanımı:
(be'ase) kelimesi göndermek, neşretmek, kurye ile göndermek, sev-ketmek, delegeye selahiyet vermek, çıkarmak, fışkırmak, davet etmek, daha yüksek mahkemeye çıkarmak, uyandırmak, canlandırmak, harekete geçirmek, dirilmek, canlanmak, teşvik etmek, meydana getirmek, yeniden canlanmak, kışkırtmak, sebep olmak, vücuda gelmek ölünün kıyam etmesi, neşet etmek, tekamül etmek manalarına gelmektedir. [141]
Be'ase Kelimesinin Kur'an'daki Manaları:
a. Göndermek
Bütün insanlık bir zamanlar bir tek topluluktu. (Sonra ihtilafa düşmeye başladılar), bunun üzerine Allah, müjdeci ve uyarıcı olarak peygamberler gönderdi. [Bakara/213]
b. Çıkarmak
Allah, mesajlarım onlara iletmek, onları arındırmak ve onlara ilahî kelamı ve hikmeti öğretmek için içlerinden bir elçi çıkararak mü'minlere lütufta bulunmuştur. [Âl-i İmran/164]
Kelimeye, bu ayette "yetiştirmek" manası verilmelidir. Bir kişinin; bir halkın içinden çıkması, onun yetişmesi anlamına gelir. Eğitmek, öğretmek, terbiye edip yetiştirmek demektir. Alimler 'çıkarmak' manasım tercih ettikleri için, biz de onlardan aynlmayarak mealde 'çıkarmak' kelimesini kullandık.
c. Kaldırmak
Geçişli olursa kaldırmak, geçişsiz olursa kalkmak manalarına gelmektedir. Yasin/52'de "kaldırmak" anlamını ifade etmektedir:
"Eyvah!" diyecekler, "Kim bizi kabrimizden kaldırdı?" Tevbe/46'da da "kalkmak" manasına gelmektedir: Zaten Allah onların kalkış tarzlarını beğenmedi...
Bu anlamı verirken, kelimenin (inbias) kalıbından getirildiğini bilmekte yarar vardır.
d. Diriltmek
Sonra ölümünüzün ardından sizi diriltti ki şükredesiniz.
Hac/5 ayetinde isim olarak gelmiş ve "öldükten sonra dirilme" manasında kullanılmıştır. "Yeniden dirilme" aynı zamanda kıyamet günü gibi diriliş günü anlamında Kur'an'da geçmektedir. Bize göre kelimenin ana manası budur.
e. Yükseltmek
Ve gecenin bir vaktinde kalkıp, kendi isteğinle nafile namaz kıl ki, böylece Rabbin seni belki övgüye değer bir konuma yükseltir. [İsra/79]
İbadetlerin insanı yücelteceğinin en önemli delillerinden biri de bu ayettir.
f. Tayin etmek
Yorumunu yapmakta olduğumuz Bakara/247'de bu anlama gelmektedir. Ama bu tayin tamamen siyasî amaçla yapılan bir atamayı ifade ederken; Nisa/3 5'teki tayin ise tamamen hukukî anlamda bir atamayı ifade etmektedir:
Şayet kan-kocanın aralarının açılmasından korkarsanız, erkeğin ve kadının ailelerinden birer hakem tayin edin. [Nisa/35]
g. İleri atılmak
İçlerinden en şaki olanı ileri atılırken... [Şems/12]
Bir yasağa karşı isyan eden ve bunu eyleme döken kişinin yaptığı hareketi Yüce Allah bu kavramla ifade etmektedir.
h. Alt-üst olmak
Kıyametin kopuşu esnasmda, kabirlerin durumunu Yüce Allah bu kelimeyle anlatmaktadır:
Ve kabirler alt-üst olduğunda... [İnfitar/4]
Yorumunu yapmakta olduğumuz 247. ayetin birinci bölümüne dönersek, peygamberleri onlara, Yüce Allah'ın Talut'u onlara kral olarak atadığını haber vermişti. Demek ki Yüce Allah, peygamber gönderdiği gibi, kral da atamıştır. Kendi aralarından bir kral çıkartamayan topluma Yüce Allah siyasî müdahalede bulunarak kral atamıştır.
Bu olayı günümüze indirgersek, nasıl bir yorum yapabiliriz? Güçlü toplumlar, yani derin bir siyasî geleneği olan, devlet tecrübesi bulunan toplumlar kendi aralarından ehil olanı bulup çıkartırlar ve kendilerini idare etmek üzere siyasî erki ona verirler. Siyasî kültürü ve devlet tecrübesi olmayan köle ruhlu insanlar bunu yapamazlar. Talut zamanında, toplumda peygamber bulunduğundan onların isteklerini Allah'a bildirdi ve atamanın Allah tarafından yapılmasını sağladı. Ama günümüzde bunu nasıl gerçekleştireceğiz?
Allah'ın "Emaneti ehline verin!" hükmü elimizdedir. Bu hükümle aklımızı ve siyasî tecrübemizi bir araya getirince bunu çözebiliriz. Ama hasedimiz, ehil insanların başa geçmesine karşı olan isteksizliğimiz öne geçerse, başkaları o toplumu idare eder.
Onlar, "Biz hükümdarlığa ondan daha layık iken ve ona fazla bir servet de verilmemişken nasıl bizim üzerimize hüküm sahibi olabilir?" dediler. [142]
Ayette Üzerinde Durulan Üç Önemli Mesele:
Ayetin bu bölümünde üç önemli mesele üzerine durulmaktadır:
a. Daha layık olmak
İsrailoğullan "daha layık olma" kavramını bildikleri halde "daha ehil olma" özelliğini bilmiyorlar ve o özelliği gözardı ediyorlardı. "Daha layık olmanın", "daha ehil olmaya" bağlı olduğu anlayışına veya bilgisine sahip değillerdi. Ehliyetsiz liyakat, sadece bir tutkudan ibaret olduğu için, duygu aleminin kaypak zeminine temel atacağından toplumu da kaygan bir zemine taşır ve toplum çürümeye ve kaymaya başlar. Ehliyetsiz liyakat aramak, -ağaçlan kesip toprağı erozyona açık hale getirmek gibi- siyaseti ve dolayısıyla toplumu erozyona uğratır. Onun içindir ki Yüce Allah Nisa/5 8'de emanetin ehline verilmesini emretmektedir ki bu, siyasî erki ele almanın, emaneti ele almak olduğunu göstermektedir. Bu emaneti halk vereceği için, Yüce Allah"emaneti ehline verin" diyor. Demek ki kimse, siyasî hükümranlığı -halka rağmen- eline geçirmemelidir. Yüce Allah bin dört yüz küsur sene önce siyasî erki halkın ehil olana vermesi gerektiğini söylemekle demokrasinin, yani halk idaresinin temellerini atmıştır.
Yorumunu yapmakta olduğumuz ayette Talut'un, hükümdar olarak atanmasının, ondaki ehliyet ve liyakatten kaynaklandığına işaret edilmiş ve bunlar Yüce Allah tarafından belirlenmiştir.
b. (Ve ona fazla bir servet verilmemişken...)
O dönemdeki İsrailoğullan, iktidarı eline alacak olan kişinin zengin olmasının gerekli olduğuna inanıyorlardı. Zenginlikle devlet başkanı olmak arasında bir ilişki kuruyorlar; fakir olanın devlet başkanı olamayacağını düşünüyorlardı.
c. ("Nasıl bizim üzerimize melik olabilir?" dediler).
Demek ki, İsrailoğullan kendilerini iktidara layık görüyorlardı ama içlerinden birini seçemiyorlardı. Bu ayet bize; kendilerini iktidara layık görüp de, içlerinden birini seçemeyen insanları başkalarının idare edeceği hakikatini öğretmektedir. Kendi aralarından birini krallığa seçemeyip, peygamberlerine müracaat edip kral seçmesini, ya da tayin etmesini isteyenlerin kral olmaya layık olmadıklarını gören Yüce Allah, başka birini tayin etmiştir.
Yüce Allah'ın bu tayini, insanlığın siyasî geleneğine değişmeyen evrensel bir kural getirmiş ve böylece insanlığa siyasî bir öğreti bırakmıştır. Kendilerini iktidara layık görüp de içlerinden birini seçemeyenler devleti yönetemez ve mutlaka dışardan birinin iktidara getirilmesi gerekir. Diğer taraftan kendini layık görmek yetmez; ehil olmak ve ehil olanın başa geçmesi için fedakarlık yapma kültürüne de sahip olmak gerekir. Aynı inancı, aynı düşünceyi, aynı değerleri ve aynı siyasî geleneği paylaşanlar arasında "ben olayım o olmasın" anlayışı, onları doğal olarak iktidardan uzaklaştıracaktır. Bu ayet, o zaman da, başka birinin hükümranlığı ele geçirmesine hayıflanmanın yersiz olduğunu göstermektedir. [143]
Liyâkata Dayanan Ehliyetin Özellikleri::
III. (Peygamber "Bakın" dedi, "Allah onu sizden daha üstün kılmış ve ona derin bilgi ve mükemmel bir beden bahsetmiştir").
îşte ayetin bu bölümü, liyakatin dayandığı ehliyetin hangi özelliklerden kaynaklandığını bildirmektedir:
a. Talut'un, Yüce Allah'ın seçimine, yani tercihine layık olması.
Ayetteki (ıstafâ) kelimesi seçti manasına gelmektedir. Ayetin birinci bölümünde yer alan, (sizin için atadı) ifadesi, bu bölümdeki "seçme" eylemine dayanmaktadır. Bu ilahî atamanın gelişi güzel olmayıp bir seçime dayandığını vurgulamaktadır.
b. (İlimde ve bedende ona üstünlük verdi). Hükümranlığı, yani siyasî erki eline alacak olan kişinin ehliyeti, bilgiye
dayanmalıdır. Bilgide derinlik ve genişlik, iktidar için eksen özelliği oluşturmaktadır.
Talut'un bilgide ileri gitmesinin altında ilahî kudretin olduğu Sü (zade) fiilinin muhatabı olmasından anlaşılmaktadır. Demek ki, Allah ona derin bir bilgi vermişti.
c. Mükemmel bir bedene sahip olması.
Bedenin mükemmelliği, gücünü ifade etmektedir. Ondaki heybet, güç ve görünüm devlet başkanlığına layık olmasını temin ediyordu. Derin bilgiye sahip olması manevî üstünlüğe, güçlü bir bedene sahip olması da sahip olduğu biyolojik değere işaret etmektedir.
Bedenen güçlü ve sıhhatli, fizyolojik olarak güzel olmak, kral olarak atanmanın diğer bir şartıdır. Allah, önce bu özellikleri ona verdi ve sonra onu seçti.
Ayetin bu muhtevasını günümüze taşırsak, iktidar sahipleri seçtikleri insanların özelliklerini öne çıkarmalıdırlar; zenginliklerini değil. Bilgiye sahip olmak en önemli özellik olduğundan, onu birinci sıraya koymalıdırlar.
Bilgi sahibi olmayan devlet başkanı, devlet idaresini, yani siyaseti bilginin üzerine temellendiremeyeceğinden, topluma zarar verir ve onu duygu denen kaypak aleme çekmeye çalışır. Siyasetin kaypak alana çekilmesi, erozyona uğraması demektir. Siyasetteki erozyon, toprak erozyonundan daha tehlikelidir; çünkü toprak erozyonu toprağı kaydırır; siyasetteki erozyon ise toplumu kaydırır.
IV. (Ve Allah hükümranlığı, istediğine verir). Ayetin bu kısmı çok önemli mesajlar vermektedir:
a. Bazı konular vardır ki orada beşerî güç ilahî takdire müdahale edemez. Orada Allah'ın dilemesi ve takdiri cereyan eder. Bunlardan biri de iktidar konusudur.
b. Allah iktidarı kime vereceğini tayin ederken, özelliklere bakar. Demek ki takdir, özelliklere göre olmaktadır. Yeryüzündeki insanların sahip oldukları özellikler; takdir ve tecelliyi yönlendirmektedir. Çünkü Allah'ın takdirinin, kaliteli ve bilgili olandan yana tecelli edeceği bir kanundur.
İnsanların, ehil olanın tesbitinde hata yapmaları mümkündür. Allah ehil olanı tesbit etmede yanılmayacağı için, bu konudaki tasarruf O'nun kudretin-dedir.
V. (Allah her şeyi kuşatan, her şeyi bilendir).
Her şeyi kuşatan ve her şeyi bilen Allah, takdir etme hakkına sahiptir. Yüce Allah "kuşatıcılık" ve "bilme" sıfatlarını gündeme getirerek, iktidarı belirleme, iktidarı kime vereceğini tesbit etme ve bu konuda seçme yetkisinin kendisine ait olduğuna işaret etmektedir. Görüldüğü gibi Yüce Allah, hem kendi bilgisini, hem de Talut'un bilgisini gündeme getirerek problemin çözümünü gerçekleştirmektedir.
Kısaca diyebiliriz ki: Yüce Allah bu ayette Talut'u kral olarak atarken hangi ölçüleri dikkate alıp seçimini yaptığmı anlatmış; insanların hükümranlık için tesbit ettikleri değerlerin geçersiz ve yanıltıcı olduğunu vurgulamış; ilahî takdire kimsenin karışamayacağını ve o takdirin iktidarı eline alacak olan insanın özelliklerine göre gerçekleşeceğini kanuna bağlamıştır:
De ki: "Ey mutlak egemenlik sahibi Allahım! Sen hükümranlığı dilediğine verirsin, dilediğinden alırsın; dilediğini yüceltirsin dilediğini alçaltırsın. Bütün iyilikler senin kudretindedir. Doğrusu, sen istediğini yapmaya kadirsin". [Âl-i İmran/26]
Bu ayette, siyasetin en ince meseleleri açıklandığı gibi, olmazsa olmazları da tesbit edilmiştir. [144]
Talut'un Melikliğinîn Delili Tabut:
248. Peygamberleri onlara: "Onun hükümranlığının delili; tabut'un size gelmesidir. Meleklerin taşıdığı o tabut'un içinde Rabbinizden size bir sekine; Musa ve Harun ailelerinin bıraktıklarından bir kalıntı vardır. Eğer inanmış kimseler iseniz sizin için bunda şüphesiz bir alamet vardır" dedi.
Talut'u küçümsemeleri neticesinde -bir önceki ayette- onun bilgi ve beden bakımından üstün olduğunu söyleyen peygamberleri, bu ayette de onun hükümranlığının delilini zikretmektedir. Ayeti kısımlara ayırarak açıklamasını yapabiliriz:
I. (Peygamberleri onlara, "Onun hükümranlığının alameti; tabutun size gelmesidir..." dedi).
Ayetin bu kısmında iki önemli kavram yer almaktadır: Birincisi "delil" ya da "alamet" şeklinde mana verebileceğimiz (ayet) kavramıdır. Kur'an'ın bir cümlesine ayet dendiği gibi, hükmüne de ayet denir. Mucize, işaret alamet ve delil manalarına da gelmektedir. Burada ayet kavramı, işaret, alamet, delil anlamını ifade etmektedir.
Diğeri ise, (tabut) kavramıdır. Tabut'un ne olduğunu Razi geniş bir şekilde açıklamaktadır. Tabut içine önemli eşyaların konup saklandığı san-dık'tır. Razi'ye göre, İsrailoğullan bu sandığı biliyorlardı. Yüce Allah, Hz. Musa'nın ölümünden sonra, İsrailoğullan'na kızdığı için bu sandığı göğe çıkarmış, Talut'un hükümranlığında tekrar göndermiştir. Tabut'u melekler korumuş ve İsrailoğulları inişini seyretmiştir. Razi'nin açıklaması, ayetin zahirine uygun görünmektedir.
Ama Zemahşeri'nin başka bir açıklaması vardır: Tabut kavramı (üb-tü=tevbe ettim) sözcüğünden türemiştir.
(et-tevbu=geri dönme) manasına gelmektedir. Tevbe ve tabut kelimeleri, geri dönme manasında buluşmaktadır. Sandığın içine eşya koymak için ona dönülür. Eşya çıkartmak için yine ona dönülür.[145]
Bu manadan hareket edersek, tabut kavramının, değişim manasına gelen tevbe anlamına geldiğini söyleyebiliriz.
Allah'a dönüş manasıyla, tevbe, insanın hayatında çok büyük bir değişimin meydana gelmesine sebep olmaktadır. Tabut'un İsrailoğullan'na gelmesi, tevbe etmelerine fırsat verilip değişimi gerçekleştirmeleri anlamındadır.
Muhammed Esed'in verdiği manadan hareket edersek tabut kelimesi, insanın kalbidir diyebiliriz. Kalb de bir sandık gibi içinde pek çok şeyi taşımaktadır. Sevgimiz, imanımız, korkumuz, irademiz ve bütün sırlarımız kalb denen sandıkta bulunmaktadır. Bir sonraki bölümü açıklarken, bu ayetteki tabut konusunda tercihimizi ortaya koyacağız.
II. (Tabut'un içinde Rabbinizden size bir sekine, Musa ve Harun hanedanının bıraktıklarından bir kalıntı vardır).
Ayette, İsrailoğullan'na gelen bu sandıkta iki önemli şeyin bulunduğu ifade edilmektedir: Sekine ve Hz. Musa ile Harun'un hanedanından gelen kalıntı. Şimdi bunların ne anlama geldiğini açıklayabiliriz: Bakara/83'te (mesakin) kavramını açıklarken sekine'nin ne olduğu hakkında geniş açıklamalarda bulunmuştuk. Burada bu kavramın esas manalarına değineceğiz. Sekine kavramı, hareketin zıttı olan "sükun" kelimesinden gelmektedir. Razi, bu kelimeye alimlerin verdiği manaları özetlemektedir: Tabut geldiği zaman sizler sükunete erer, Talut'un hükümdarlığını kabul edersiniz ve Talut'a karşı olan nefretiniz sona erer. Bu görüş Ebu Bekir el-Esamm'ın görüşüdür.
Ebu Müslim, "Tabut'un içinde Allah Teala'nın Hz. Musa ile Hz. Harun'a ve onlardan sonra gelen peygamberlere indirdiği kitaplar ile bu kitaplarda Allah'ın Talut ve ordusuna yardım edip onlardan düşman korkusunu kaldıracağı vaadi vardı" diyor. [146]
Sekine Kavramının Manası:
Razi, sekine kavramını sebat ve emniyet ile tefsir ediyor.
Kur'an'da sekine kavramı muhtelif ayetlerde yer almakta ve çoğunlukla kalp ile alakalı bir kavram olduğu görülmektedir. Sekine'nin sosyolojik manası da vardır.
a. Hz. Peygamber Mekke'den Medine'ye hicret ederken yolda bir mağaraya Hz. Ebubekir'le beraber sığındılar. Mağaranın içinde düşman geliyor diye Hz. Ebubekir korku içindeydi. Onun korktuğunu gören Hz. Peygamber ("Üzülme Allah bizimle beraberdir" dedi). (Ve derken Allah ona katından bir sükunet (güven duygusu) indirdi). [Tevbe/40]
Bu ayetteki sekine kavramı, "güven duygusu" anlamına gelmektedir. Güven duygusunun yeri de kalptir. Şimdi bu manadan hareket edip, yorumunu yapmakta olduğumuz Bakara/248'e dönersek tabut'a. kalb, içindeki sekine'ye de "güven duygusu" anlamım verebiliriz. İsrailoğullan'mn kalplerinde, hem Talut'a güven; hem de düşmanlarına karşı korkunun yerine güven gibi oluşumlar meydana geldi.
Fetih/26 ayetinden de sekine'nin kalble alakalı bir kavram olduğu anlaşılmaktadır:
Hakikati inkara şartlanmış olanlar kalplerinde küstahça bir büyüklük duygusu taşırken, Allah peygamberine ve mü'minlere iç huzuru (sekine) ihsan etmişti.
Fetih/4 ayeti de şöyledir:
Mü'minlerin kalplerine sükunet bağışlayan O'dur, ki göklerin ve yerin bütün güçlerinin Allah'a ait olduğunu ve Allah'ın herşeyi bilen ve gerçek hikmet sahibi olduğunu görerek, imanlarını daha da artırabilsinler.
Bu ayette, sekine'nin kalbe indiğine şahit oluyoruz. Bu durumda sekine kalp huzuru anlamına gelmektedir. Bu iç huzurla, insan kainatın sırlarını daha iyi anlayabilir ve Allah'ın kudretini daha iyi takdir edebilir ve bunlar sayesinde imanını artırabilir. Buradaki iç huzuru (sekine), anlayışı ve imanı kat kat artıran kalpteki oluşumun adıdır. Sekine bulunmayan kalpte, anlayış ve iman artıp pekişmez. Bu manadan hareketle Bakara/248'e gidersek, 'tabut'a, anlayış ve imanı pekiştiren iç huzuru manasını verebiliriz.
b. Yorumunu yapmakta olduğumuz ayetteki sekine kavramına düşman karşısında elde edilen zafer manasını vermemiz mümkündür. Çünkü zaferi kazanan toplum hem psikolojik açıdan güvenlik duygusunu elde ediyor, hem de yerleşik düzene geçiyor. İşte tabut'ta olan sekine, zafer ve onun getirdiği yerleşik düzendir. Çünkü sekene bir yere yerleşmek manasına da gelir.
Sekine kavramının fetih (zafer) anlamına geldiğini, Enfal/19 ayetiyle is-batlayabiliriz.:
Zafer mi istiyordunuz, işte size zafer geldi. [Enfal/19]
(İşte zafer geldi) ifadesi ile (İçinde sekîne-nin/zaferin bulunduğu tabut'un gelmesidir) ifadesi arasında büyük bir benzerlik vardır.
İsrailoğullan'nm Bakara/246'da söyledikleri: "Biz ve çocuklarımız yurtlarımızdan sürülmüşken, Allah yolunda neden savaşmayalım?" ifadesi, sürgün hayatından kurtulup, bir yere, yani yurtlarına yerleşmeyi ifade edebilir. Yurt-suzluktan, göçebe hayatından kurtulmak için, önce kendilerini yurtlarından çıkaranlara karşı bir zafer ve ardından yurtlarına yerleşmek manasına gelebilir. O zaman tabut, zaferi İsrailoğullan'na bildiren "mesaj" manasına da alınabilir. Sandığa, ihtiyaç için gidilir, gerekli eşyalar alınır ve kullanılır. Allah'ın mesajına da ihtiyaç vardır, oraya müracaat edilir ve hayat için gerekli şeyler alınır.
Onlardan sonra sizi mutlaka o yerde yerleştireceğiz... [îbrahim/14]
Buna göre sekine'nvn sosyolojik ve siyasî manası, bir yere yerleşip devlet kurmaktır.
Yerleşmek ve devlet kurmak manası ile sekine'nin tabufla olan ilişkisini şu şekilde yorumlayabiliriz: Bir toplum bir toprağa yerleşip vatana sahip olup devletini kurunca, o devletin sınırlan ile beraber bir tabut'u andırır. Sekine de, devlet kurmanın huzurunu, yani toplumsal huzuru ifade etmiş olur. Devlet kuramamış, vatan edinememiş toplumların iç huzuru olmadığı gibi dış huzuru da yoktur. Birinci ve ikinci manalanyla, gelen iç huzurunun Allah'tan gelen bir lütuf olduğu ayette, (Rabbinizden) ifadesiyle açıklanmaktadır.
Diğer taraftan "O tabut'un içinde Hz. Musa ve Harun hanedanının terekesi vardır" ifadesindeki tereke kavramını; Tevrat, Hz. Musa'nın asası, elbiseleri ve kudret helvasının parçalan diye yorumlayanlar vardır.
Tabut maddî anlamda sandık olarak alındığında, içinde Hz. Musa ve Harun'dan kalan eşyalar olarak yorumlanabilir.
Yukarıda belirttiğimiz gibi, tabut'u kalb olarak alırsak, Hz. Musa ve Harun'un geriye bıraktıkları manevî kültür olduğunu söyleyebiliriz. O manevî kültürün, özünü oluşturan iman, yani tevhid inancıdır. Onun da yeri kalptir. Hz. Musa ve Harun'un geriye bıraktıkları ve kıyamete kadar devam edecek olan menevî mirasın varlığını ifade etmektedir.
Hz. Musa ve Harun'un geriye bıraktığı manevî mirasın diğer bir boyutu da, esaretten kurtulmaktır. Peygamberleri İsrailoğullan'na "Sizin sürgün hayatından kurtulup yurdunuza dönmeniz, Talut'un hükümranlığına delil olacaktır" dedi. Köle nesilden, bağımsız bir devlet kuracak kadar şahsiyetli bir nesil yetiştirmek Hz. Musa ve Harun'un geriye bıraktığı sosyal, siyasî, eğitimsel mirası ifade etmektedir. İşte bu miras, Allah'ın gönderdiği mesaj olan o tabuttadır.
III. (Onu melekler taşıyor).
Ayetin bu kısmının maddî anlamda yorumlanması halinde denilebilir ki; maddî anlamdaki sandığı melekler Talut'un ordusunun önünde taşıyorlardı. O tabuta sahip olan ordunun yenilmesi mümkün değildi.
Manevî manada alırsak, "melekler taşıyor" yerine "melekler koruyor" anlamını vermek daha doğru olur. Aslında taşımakla korumak çok yakın manadadırlar. Tabutu, ilahî mesaj olarak aldığımızda, tabii ki o mesajı melekler taşıyacaklardır.
Allah Bedir, Hendek ve diğer savaşlarda melekleri gönderip müslümanla-ra zafer bahşettiği gibi, daha önce de İsrailoğullan'na melekler vasıtasıyla yardım etmiş olabilir.
IV. (Eğer inanıyorsanız, bunda sizin için bir işaret vardır" dedi).
İnanan insanlar için o tabut'un, Talut'un hükümranlığına bir işaret olduğunu söylemekle, işaretten/delilden anlamanın alt yapısını imanın teşkil ettiğine dikkat çekmiştir. Delili anlamak için, iman etmek şarttır.
Genel olarak ayetten çıkartacağımız netice şudur: Sosyal bakımdan ezilmış, psûcdiojikbsikiTnûan aşağı siz anlamaları ve meselelerin derinliklerine inmeleri mümkün değildir. Bu tip insanları eğitmek ve bilgi açısından tatmin etmek için delile ihtiyaç vardır. [147]
Zafer Askerlerin Çokluğuna Değil Dayanma Gücü İle Allah'ın Yardımına Bağlıdır:
249. Ve Talut, kuvvetleriyle yola koyulduğunda: "Bakın" dedi, "Allah sizi bir nehirle imtihan edecek: Ondan içen benden olmayacak, onu tatmaktan sakınan ise benden olacaktır; ondan sadece bir avuç dolusu içen ise affa mazhar olacaktır". Ancak bir kaçı dışında hepsi ondan içtiler. O ve ona inananlar nehri geçer geçmez ötekiler: "Calut ve askerlerine karşı bugün hiç gücümüz yok" dediler. Kesin olarak Allah'a kavuşacaklarını bilenler ise "Nice küçük topluluklar, Allah'ın izniyle büyük kalabalıklara üstün gelmiştir; zira Allah güçlüklere karşı sabırlı olanlarla beraberdir" diye cevap verdiler.
İsrailoğulları tabut'u gördükten veya tabutun içindekilere inanıp tatmin olduktan sonra Talut'un hükümranlığını kabul ettiler ve bunun üzerine Talut askerleriyle yola koyuldu. Ölüm korkusundan dolayı savaşmaktan uzak duranlar, sekine ile iç huzura kavuşup Talut'un etrafında toplandılar.
Demek ki, komutan olmadıkça, sürü halinde olan bir topluluk savaş yapamaz. Talut, ihtiyaç duyulan hükümdarın boşluğunu doldurmuştu. Bu ayetin eksen konusunu "imtihan" teşkil etmektedir. Şimdi kısımlara ayırarak ayeti açıklayabiliriz:
I. (Allah sizi bir nehirle imtihan edecek: ondan içen benden olmayacak, onu tatmaktan sakınan ise benden olacaktır).
a. Yüce Allah insanları çeşitli tabiat değerleriyle imtihan etmiştir. Hz. Adem'i ağaçla; Semud kavmini deveyle; Hz. Musa'dan sonraki İsrailoğulları'nı, yani Talut'un ordusunu nehirle; müslümanlan alkolle imtihan etmiş ve etmektedir. Bunu Bakara/35'in tefsirinde anlatmıştık. Toplumların gelişmişlik seviyesine göre, kendisiyle imtihan edilen tabiat motifi değişmektedir. Allah insanları, tabiattan geçinildiği dönemde, ağaçla; hayvancılığın başladığı dönemde deveyle; suyun önemli olduğu çöllerde su ile; sanai döneminde alkolle imtihan etmiş ve etmektedir.
Peki Yüce Allah İsrailoğullan'nı nehir, yani su ile niçin imtihan etmektedir? Tabiatta bulunan bir madde ile imtihan etme Hz. Adem'den başlayan bir süreçtir. Müslümanlan da domuz eti, alkol gibi yasaklarla imtihan etmektedir. Bize göre bunun cevabı, tabiat ve çevre bilincini uyandırmaktır. Tabiatın ekolojik dengesinin korunmasına; çevrenin kirletilmemesine, tabiatın korunmasına işaret edilmektedir. Bakara/22 ayetine göre Yüce Allah yeryüzünü bizim için bir döşek yapmıştır. İnsanoğlunun döşeğini -çocuklar gibi kirletmesini- engellemek, çevre bilincini geliştirmek için bu yasaklarla imtihan etmektedir.
Rum/41 'de kara ile suyu kirletmekle insanların fesat çıkardığını söyleyen Yüce Allah, bu fesadı, yani kirlenmeyi önlemeyi bu imtihanlarla temin etmektedir.
b. Yorumunu yapmakta olduğumuz Bakara/249'da geçen "nehir" kelimesi, aslında suyu ifade etmektedir. Suyu insanın nefsine benzetirsek, yani insanın arzularının, nevasının nehirde akan su gibi olduğunu düşünürsek, nefsin arzularıyla Yüce Allah insanı imtihan etmiş olmaktadır. "Nefsin arzularından kana kana tadanlar benden değil; ondan bir avuç alan ise affedilmeye müsaittir, içmemek için sabredenler ise bendendir" denmiş olur.
Nefsin nehir gibi akan arzularından tatmamak için sabreden insan, düşmanlarla savaşacak güçte olduğunu manen isbat etmiş ve imtihanı geçmiş olacaktır. O nefis denen nehirden tatmadan karşıya geçenler, kahramanlardır. İşte Yüce Allah bu kahramanlarla beraber olacağını bildirmektedir.
Bu imtihanı bir örnekle anlatabiliriz: Güreş antrenmanı yapanlar, kendi kilolarından daha ağır güreşçilerle antrenman yaparlarsa, resmî müsabakalarda rakibi kendisine hafif geleceği için, onu rahatlıkla yenebilir. Yüce Allah insanları önce -en büyük cihad olan- nefisle cihad ile imtihan etmektedir, çünkü o imtihanı geçenlerin, düşmanı hafif görüp mağlup edeceğini biliyor.
Onun için önce nefisle imtihan etti, yani nefisle cihadı, sonra düşmanlarla cihadı emretti.
c. Nehirden akan su, umumun malıdır. Ondan içmeyi yasaklamak, umumun malım kişisel menfaatler uğruna kullanmama ahlâkını öğretmeye yöneliktir. Umumun menfaatine açık bir değerin kişisel menfaatler uğruna kirle-tilmemesi gerektiğine işaret edilmektedir.
Böylece Yüce Allah, tabiatın korumaya açık olan yönü ile ferdî menfaate açık olan boyutunu bildirmektedir.
Bize göre, ayetteki nehir, bir motiftir. Bu motif asırların getirdiği kamu alanı bilincinin her yönüne uygulanabilir. Buradaki içmek de motif olan bir davranışı ifade etmektedir. Toplumların veya tüm insanlığın müşterek menfaatine ait olan değerlerin, tahrip edilmemesinden, kişisel menfaat uğruna kullanılmamasına kadar uzanan bir ahlâk ve hukuk öğretisi vermektedir. Doğal olarak, bunun temelinde de nefis imtihanı vardır. İnsan arzusu ile kamunun menfaatinin çatıştığı çizgiyi Yüce Allah su denen değer ile deneyerek tüm insanlığa öğretim yapmaktadır.
II. (Ondan sadece bir avuç dolusu içen ise, affa mazhar olacaktır. Ancak, bir kaçı dışında hepsi ondan içtiler).
Yüce Allah "Ondan sadece bir avuç içen" ifadesiyle, insanoğlunun bir anlık gafletle nefsin arzusuna kapılabileceği gerçeğine dikkat çekmektedir. Bu durum insanın beşer olma hasebiyle şaşabileceğine işaret etmektedir. Bir anlık gafletin getirdiği şaşmadan hemen sonra durmak gerekir. Nasıl olsa bir avuç içtim, kana kana içebilirim demek, nefse karşı savaşı kaybetmektir. Bir avuç içmek, nefisle olan cihatta hafif bir yaralanma sayılır. Hafif yaralanmadan dolayı, cepheden kaçmak gerekmez, aksine iman ve aklın bayrağını ayakta tutmak için mücadele vermek gerekir; bu da hemen içmeyi bırakmakla mümkün olur.
Onun için Allah Teala bir avuç içip kendini frenleyeni affedeceğini söylemektedir. Bunu günümüze taşırsak, diyebiliriz ki işlenen küçük günahlar, büyüklerini getirmeden önce tevbe edip vazgeçmek gerekiyor. Hemen vazgeçilen küçük günahın affedileceği müjdesi verilmektedir. Ayetin bu kısmını Necm/32 ayeti tefsir etmektedir:
Büyük günahlardan ve çirkin fiillerden kaçınanlara gelince, onlar arada bir hataya düşseler de (bilsinler ki) Rabbin bağışlamada cömerttir.
Hak Teala "Bir avuç içmek" ile küçük günah; "kana kana içmek" ile de büyük günah kavramlarına dikkat çekmektedir. Bilgi ve muhayyilesi gelişmiş insanlara, "avuç" kavramını kullanmadan, küçük ve büyük günahı anlatmak mümkün iken; diğerleri için maddî ölçü kullanmak zorunluluğu bulunduğundan ötürü böyle söylenebilir.
"Bir kaçı dışında hepsi ondan içti" ifadesi, insanların çoğunun nefsin arzularına mağlup olduğuna, çok az insanın bu konuda sabredip zafere ulaştığına işaret etmektedir. Psikolojik açıdan dahi insanlar toplumda ne kadar az ise, kamil müslümanlar da öyle azdır. Üstün zekalı insanlar, toplumun yüzde-onbirini teşkil ederler. Kamil müslümanlar da, bu orandaki gibi çok azdır. Onun için, o imtihanı çok azı geçmişti.
Yüce Allah bu olguyu anlatmakla hem Hz. Peygamber'e eğitim açısından önemli bir ilke öğretmekte; hem de kıyamete kadar gelecek din adamlarının bu kanunun bilincinde olmalarım tavsiye etmektedir. Nedir o kanun? Bütün insanları eğitecekmiş gibi yola çıkan, ama, pek çok insanın eğitilemez olduğunu gören din adamlarının ümitsizliğe kapılmamalarıdır. Çünkü eğitim açısından, dinî ve sosyal bakımdan insanların çok azı yola gelecek, hakikati görecek ve eğitimcilerin beklediği seviyeye ulaşacaktır.
Diğer taraftan ayetin birinci bölümüyle ikinci bölümünü bir araya getirince, Yüce Allah'ın, insanların dinî yasaklara uyma bakımından üç gruba ayrıldığına işaret ettiği anlaşılır: Hükümlere hiç aldırış etmeyenler, arasıra hata yapanlar ve yasaklara iyice riayet edenler. Bunu anlatmakla Yüce Allah, hem hukuka, hem de ahlâka çok önemli bir kural getirmektedir. Bu demektir ki, hukukun ve ahlâkın karşısında tüm insanlar bu üç gruptan birine dahildir.
III. (O ve ona inananlar nehri
geçer geçmez, ötekiler:
"Calut ve ordusuna karşı bugün hiç gücümüz yok!"
dediler).
Nehrin suyundan içip nefsine mağlup düşenler, düşmana karşı güçsüz kaldıklarını söyleyerek savaştan kaçma teşebbüsünde bulundular. Nefisle yaptıkları cihatta mağlub düştükleri için, düşmana karşı cesaretleri kırıldı.
Böylece Yüce Allah, savaşta düşmandan yılan ve kendinde cesaret bulamayan insanların aslında mağlubiyetlerinin kendi içlerinden geldiğine işaret etmiş, psikolojik bir analiz ve sebep sonuç ilişkisi ile konuyu açıklamıştır.
IV. (Kesin olarak Allah'a kavuşacaklarını bilenler: "Nice küçük topluluklar, Allah'ın izniyle büyük kalabalıklara üstün gelmiştir! Zira Allah sabırlı olanlarla beraberdir" diye cevap verdiler).[148]
Nefse Karşı Kazanılan Zaferin Kaynağı
Yüce Allah, nehrin suyundan içmeyip nefsine mağlub olmayanların özelliklerini sıralamakta ve nefislerine karşı kazandıkları zaferin kaynağına açıklık getirmektedir.
a. (Onlar Allah'a kavuşacaklarını biliyorlar).
Bunun anlamı, savaştıklarında şehit düşerlerse Allah'a kavuşacaklarına dair kendilerinde bir bilgi ve inancın bulunduğudur. Bu inanç, aynı zamanda onların suyu içmelerini de engellemiştir. Onlar, Allah'ın yasakladığı bir şeyi çiğnemenin karşılığını, mahşerde görecekleri inanandaydılar. Bir gün onun hesabının kendilerine sorulacağını biliyorlardı.
Allah'a kavuşacağını bilen adam, bu kavuşmanın tadını, içilmesi yasak olan suyu içrek ortadan kaldırma teşebbüsünde bulunmaz. Böylece Yüce Allah, ahirete iman ve bilincin dünyevî davranışlara olan olumlu etkisine dikkat çekmektedir.
b. Onlar, savaşların Allah'ın izniyle kazanıldığının bilincindedirler.
Çoğu insan, savaşı kendisinin kazandığını, ordunun kazandığını söyleyerek tarih yazarlar. Allah'ın zafere olan katkısını unuturlar ki bu nankörlükten başka bir şey değildir. O insanlarda böyle bir nankörlük olmadığı gibi savaşın Allah'ın izniyle kazanılacağına inanıyorlardı. İşte bu inanç, gayret ile bir araya gelince zafer gelir.
c. Savaş bir kahramanlık, güç ve sabır işidir.
Allah'ın sabredenlerle beraber olduğunu söylemekle, imanlarını doruk noktasına çıkardılar. Sabreden insan, Allah'ın desteğini kazanmaktadır.
Bedir, Hendek ve Peygamberimizin diğer savaşlarında da ilahî yardımlar gelmiş, melekler müslümanlarla beraber savaşmışlardır. Yeri geldiğinde o ayetler açıklanacaktır. Öyleyse tarihi yazarken, kazanılan savaşlar için, 'Allah'ın yardımıyla zafere ulaştılar' demek bir zorunluluktur. Ayetin son kısmı bu gerçeği vurgulamaktadır. [149]
Savaşta Allah'a Dua
250. Onlar Calut ve kuvvetleriyle karşı karşıya geldiklerinde: "Ey Rabbimiz! Bize zorluklara tahammül gücü bağışla, adımlarımızı sağlam kıl ve hakikati inkar eden bu topluma karşı bize yardım et!" diye dua ettiler.
Talut'un ordusunda nehrin suyundan içmeyerek nefislerine karşı cihadı kazananlar, Calut'un ordusuyla karşılaşınca Allah'a dua etmiş ve üç şey istemişlerdir:
1. ("Ey Rabbimiz üzerimize sabır yağdır" dediler).
Ayetin bu kısmında geçen ve ferağa'dan türeyen (ifrığ) emri; boşalmak, boşaltmak, kullanıp bitirmek, boş. tüketmek, bitirmek, defetmek, başından defedip kurtulmak, nihayete gelmek, doldurmak, işini tasviye edip bitirmek, sona getirmek, tahsis etmek, vermek, dökmek, işten serbest kalmak, kusmak manalarına gelmektedir. [150]
Ferağ Kelimesinin Kur’andaki Manaları:
a. Kurtulmak
İnşirah/7'de "sıkıntıdan kurtulmak" manasına gelmektedir. Bu manasıyla kelime, tamamen sosyal sorumlulukların insanda meydana getirdiği psikolojik sıkıntıyı ifade etmektedir.
b. Karara bağlamak
Rahman/31'de sorgulamak, hesabını ele almak manalarına gelmektedir:
(Ey insan ve cin! Sizden hesap soracağız). Bu, sizin işlerinizi, durumunuzu karara bağlayacağız demektir. Bu anlamıyla, kelime, uhrevî ve hukukî bir mana ifade etmektedir.
c. Dökmek
Zülkarneyn, gittiği yörenin halkından demir külçeleri getirip, körükle kızdırmalarını söyler. Demir, iyice kor haline gelince erimiş bakır ister ve (Bunun üzerine dökeyim) [Kehf/96] der. Bu ayette (ferağa) sıvı bir maddeyi bir yere dökmek anlamına gelmektedir. Dökmek, yerine boşaltmak tabiri de kullanılabilir.
A'raf/126 ve yorumunu yapmakta olduğumuz Bakara/250'de sabrı, savaşan müslüman ordunun üzerine, yani gönüllerine boşaltmak anlamına gelmektedir.
d. Dolup taşmak
(Bu arada, Musa'nın annesi yüreği acıyla dolup taşarak sabahı etti). [Kasas/10]
Çocuğundan ayrılan annenin, gönlündeki acının çokluğunu ifade ederken bu kelimeyi kullanmaktadır. Bu anlamıyla da, tamamen psikolojik bir oluşumu ifadede kullanıldığına şahit oluyoruz.
Yorumunu yapmakta olduğumuz 250. ayete dönersek, oradaki (ifriğ) kelimesinin ikili bir mana taşıdığını söyleyebiliriz. Düşman ordusuna karşı gönüllerine dolan korku ve endişeyi boşaltıp, yerine sabn doldurmayı ifade etmektedir. "Üzerimize sabrı boşalt" duasını yapma haklan olduğunu 249. ayetin sonundan anlıyoruz. Çünkü orada "Allah sabredenlerle beraberdir" inancını ilan etmişlerdir. Bu inanç ve bilinçte olan insanlar, gönüllerine sabrın Allah tarafından boşaltılması için dua etme hakkına sahiptirler. Allah da onlarla olan beraberliğini, gönüllerine sabır boşaltarak göstermiştir.
2. (Adımlarımızı sağlam kıl).
Önce sabır gibi psikolojik sağlamlık ve dayanıklılık istediler; sonra da bu manevî oluşumun adımlarına, harekete yansımasını istediler. Çünkü sabır olmadan, adımların sağlam olması mümkün değildir. İçi çürük olan insanın, adımlarının sağlam olmasını beklemek hayaldir.
O devrin meydan muharebelerinde, adımların sağlam kalması çok önemliydi. Ayetin başındaki (beraze) kelimesinin ismi olan (el-beraz) hiç engeli olmayan düz arazi demektir. (el-buruz) da böyle bir meydanda karşı karşıya gelmektir. Böyle bir meydan savaşında ayaklan sabit kılmak bazen insanın takatini aşar, işte o zaman Allah'ın yardımını dilemek kaçınılmaz hale gelir.
Günümüzün savaşları farklı boyutlarda yapılmaktadır. Gerçi hangi boyutta olursa olsun, piyade göğüs gögüse gelip kazanmadıkça zafere ulaşılamaz. Artık ayaklann sabit kılınması yerine, savaş teknolojisi için dua edilmelidir.
Çünkü günümüzde oklann yerini bombardıman uçaklan almıştır. Ok yerine füze atılmaktadır. Askerlerin bir kısmı, düşman ile yüz yüze gelmemekte, ama savaş olgusuyla yüz yüze gelmektedir. O zaman da aynı duayı yapmakta yarar vardır.
3. (Hakikati inkar edenlere karşı bize yardım et!)
"Gönüllerine sabır boşaltması, ayaklarının sabit kılınması yardım değil midir de aynca yardım dilemektedirler?" sorusunun cevabı, bizce şudur: İlk iki yardım bizzat müslümanlara olan yardımı ifade ederken; kafirlere karşı yardım, onlann kalplerine korku salmak, paniklemelerini temin etmektir. Böylece ilahî yardımın iki boyutlu olduğu ortaya çıkmaktadır.
Kısaca diyebiliriz ki, bu şekilde dua etmek, müslümanların ve özellikle peygamberlerin savaşırken uyguladıklan bir sünnet olmuştur. [151]
İyiler Kötüleri Engellemezse Dünya Fesada Gider
251. Bunun üzerine, onları Allah'ın izniyle bozguna uğrattılar. Davud de Çalut'u Öldürdü; Allah ona hükümranlık ve hikmet verdi ve istediği her şeyin bilgisini öğretti. Eğer Allah, insanlara kendilerini başkalarına karşı savunma gücü vermeseydi, yeryüzü çürüme ve yozlaşmaya maruz kalırdı: Ama Allah bütün alemlere (insanlara) karşı sınırsız lütuf sahibidir"
Ayeti kısımlara ayırarak açıklamaya çalışacağız:
I. (Bunun üzerine, onları Allah'ın izniyle bozguna uğrattılar. Davud da Calut'u öldürdü).
Bakara/248'de meleklerin taşıdığı tabut'un içindeki sekine nin ve Hz. Musa ile Hz. Harun'un terekesinin bu savaştaki etkisini kestirmememiz mümkün değildir. Ancak meleklerin, Talut'un askerlerinin gönlüne sekine'yi ve Tevrat'ın hükümlerine itaati taşımak anlamında aldığımızda etkisinin olduğunu söyleyebiliriz.
Talut'un askerleri Calut'un askerlerini kırıp geçirirken, Talut'un ordusunda yer alan Davud da -ki sonradan peygamber olmuştur- Calut'u öldürdü. Böylece küfür ordusunun hem komutanı öldürüldü, hem de askerleri hezimete uğradı.
Kısaca diyebiliriz ki, meydan muharebesi başlamadan, askerler göğüs gögüse çarpışmaya girmeden önce savaş, müslüman ordusunun gönlünde manen kazanılmıştı. İnanç, bilgi, samimiyet, sabır, komutana itaat ve Allah'ın yardımını dilemek için yapılan dualar; zaferin alt yapısını oluşturmuştu. İşte bütün bu olumlu oluşumların her biri etkili bir silah halini aldı; onların gönlündeki zaferi meydan savaşındaki zaferle tescil etmiş oldu. Yüce Allah'ın bize bu hadiseyi anlatma sebebi şudur: Hakikati inkar eden bir ordunun baskınına uğrayan müslüman ordusunun gerekli olan manevî silahlarının ne olduğunu öğretmektedir. Az bir ordunun hangi yollarla ve yardımlarla kalabalık bir orduyu yeneceğinin taktiğini vermektedir. Zaferin manevî, yani psikolojik boyutu ile maddî boyutunun analizini yapmaktadır.
II. (Allah Davud'a hükümranlık ve hikmet verdi, dilediği ilimlerden ona öğretti).
Tefsirlerde, Hz. Davud'un Calut'u öldürmesinin ardından mı peygamberliğe nail olduğu tartışılmaktadır. Yaptğı iş nedeniyle bir insana peygamberliğin verilmeyeceğini söyleyerek, tartışmalara girmek istemiyoruz. Ayetten anlıyoruz ki, Talut'un Calut'la olan savaşından sonra Hz. Davud'a peygamberlik verilmiştir. Tefsirlerde anlatılan Hz. Davud'un Talut ile olan olumsuz ilişkisi hakkındaki hikayelere de itibar etmiyoruz. Yüce Allah Hz. Davud'a, ayetin bu kısmında ifade edildiği gibi önemli üç değer vermiştir:
a. (Allah Davud'a hükümranlık verdi).
Hz. Davud'un öne çıkan vasıflarından biri, devlet başkanı olmasıydı. Bu yetkinin ona Allah tarafından verildiğini bu ayetten öğreniyoruz. Peygamberlikle devlet başkanlığını bir arada yürütmekteydi.
Ayetin bu kısmındaki (mülk) kavramının Sad/26'daki (halîfe) kavramı ile aynı anlama geldiğini, bu kelimelerin birbirini tefsir ettiğini söyleyebiliriz. Sad/26 ayetinin ilk bölümü şöyledir:
(Ey Davud! Seni yeryüzünde halife kıldık).
"Halife tayin ettik" ifadesiyle "Allah Davud'a hükümranlık verdi" ifadesi aynı manaya gelmektedir. Yüce Allah hükümranlığın birinci şartına Sad/26'da işaret etmektedir:
Öyleyse insanlar arasında adaletle hükmet!
İnsanlar arasında adil hüküm vermek, siyasî iktidarın olmazsa olmazını teşkil etmektedir.
b. (O'na hikmet verdi).
Hikmet akıl, akıllı olma, ilim, irfan, basiret, felsefe, düstur, evrensel kural, söz ve fiilde doğruyu tutturma manalarına gelir. Bu kelimeyle ilgili açıklamalar Bakara/269'da yapılacaktır.
Bu manalardan hareket ederek, Hz. Davud'a verilen hikmeti, hüküm vermede isabet etme yeteneği veya varlıkların özündeki manaları anlama ve ortaya çıkarma yeteneği bahsedilmesi olarak anlayabiliriz. Hikmet'i, anlamak manasına alırsak, Hz. Davud hem Allah'ın emirlerini anlıyordu, hem de insanların sorunlarını iyi kavrayarak çözebiliyordu diyebiliriz.
Hükümranlığın yanısıra ona, insanların sorunlarını çözme hususunda aklını en üstün seviyede kullanma kabiliyeti de verilmişti. Hükümranlığını sürdürürken basiretli davranması, onun hikmet sahibi olduğunu göstermektedir.
c. (Ve ona dilediği şeylerden öğretti).
Yüce Allah, Hz. Davud'a neler öğrettiğini de açıklamaktadır: Zırh sanatını öğretti [Enbiya/80]; demirin keşfini ona nasib etti [Sebe/10]; kuşlarla konuşmayı öğretti [Neml/16].
Böylece Hz. Davud hem peygamber, hem hükümdar, hem bilim adamı, hem kaşif ve hem de teknoloji üreten bir sanatkardı.
III. (Ve eğer Allah insanların bir kısmını bir kısmıyla defetmeseydi, dünya elbette fesada uğrardı».
Muhammed Esed ayetin bu kısmına, "Ve eğer Allah, insanlara kendilerini başkalarına karşı savunma gücü vermeseydi yeryüzü çürüme ve yozlaşmaya maruz kalırdı" şeklinde daha güzel bir mana vermiştir. Burada hem iki mana arasındaki farkın ortaya çıkması, hem de Muhammed Esed'in meali ile metnin arasındaki uzaklığın tenkit konusu yapılmaması için her iki meali de vermeyi uygun bulduk. Ayetin bu kısmından şu genellemeleri çıkarmak mümkündür: [152]
Ayetten Çıkarılan Genellemeler
a. Talut ile Calut'un arasındaki savaşa Yüce Allah'ın müsaade etmesinin ana amacı, o dönemde Calut'un halkının dünyada meydana getirdikleri fesadı ve sosyal hayattaki çürümeyi engellemek ve ortadan kaldırmaktı. Çünkü sosyal hayattaki dengelerin bozulması, ahlâkın ve ekonomik hayatın süflileşmesi, savaştan daha tehlikelidir. Buradan, fesat ve çürümenin ortadan kalkmasını hedef alan bir savaşın meşru olduğu hükmü çıkmaktadır.
b. "Nefis
müdafaası" şeklinde de ifade edilebilecek olan savaş, insanların kendilerini savunma mekanizması olabilir.
Saldırganlara dur diyecek birilerinin
çıkması gerekiyor. İsrailoğullan'nı yurtlarından çıkarma zulmüne dur diyecek kişiyi
seçerek ortamı bizzat Allah oluşturmuştur. Böyle büyük bir zulmün bertaraf edilmesi de savaşa meşruluk
kazandırmaktadır. Bu anlamda savaş, vücuda giren mikroplarla vücudun
bağışıklık sisteminin mücadele
vermesiyle meydana gelen ateş gibidir.
Vücutta ateşin varlığı, vücudun kendini savunduğuna işarettir.
İnsanları öldürme veya yurtlarından çıkarma da ağır sosyal hastalık getiren zulüm mikrobudur. İyi insanların buna
karşı koyması nedeniyle aluşan sosyal ateşe de savaş diyoruz.
c. İnsanlığın geliştirdiği ve Yüce Allah'ın koyduğu manevî müessese ve değerlerin korunması da, iyi insanların kötüleri engellemesiyle mümkün olabilir:
Onlar ki, sadece "Rabbimiz Allah'tır" dedikleri için haksız yere yurtlarından çıkarıldılar. Eğer Allah, bir kısım insanları diğer bir kısmıyla defedip önleme-seydi, mutlaka, içlerinde Allah'ın ismi bol bol anılan manastırlar, kiliseler, havralar ve mescitler yıkılıp giderdi. Allah kendisine yardım edenlere muhakkak yardım eder. Hiç şüphesiz Allah, güçlüdür, galiptir. [Hac/40]
Manevî değerlerin ve Allah'a ibadet edilen yerlerin müdafaası da savaşı meşru hale getirmektedir. "Rabbimiz Allah'tır" dedikleri için insanları yurtlarından çıkarmayı Yüce Allah Hac/39'da zulüm olarak nitelendirmekte ve onlara kendilerini korumak için savaş izni vermektedir. Bu değerleri müdafaa etmeyi Yüce Allah, kendisine yardım olarak nitelendirmekte ve onlara yardım edeceğini bildirmektedir.
Yorumunu yapmakta olduğumuz Bakara/251 ile Hac/40 ayetleri şu gerçeğe dikkat çekmektedir: Kötü insanlann tahribatını Yüce Allah iyi insanlarla engellemekte; iyi insanları istihdam ederek, kötü insanlann fesadını ortadan kaldırma yolunu izlemektedir.
Bu, Allah'ın sosyal kaderini belirlemektedir. İyi insanlar, kötüleri engelle medikleri takdirde, Enfal/25 ayetine göre, hem iyi, hem de kötüleri kapsayan cezayı tatbikata koymaktadır.
'İyi insanlar kötüleri engellemeseydi dünya fesada giderdi' ifadesine, iki yönlü bakmak gerekiyor. Birincisi, kötüler toplumun düzenine, mutluluğuna son verirler. İkincisi de iyiler görevlerini yapmadıkları takdirde ceza umumi olur.
IV. (Ama Allah bütün alemlere karşı lütuf sahibidir).
Alemler kelimesinin ne anlama geldiğini Fatiha suresinin tefsirinde beyan etmiştik. Bu ayetteki alemler kelimesi, 'insanlar' manasına gelmektedir. Yüce Allah tüm insanlara lütufkar davranmaktadır. Fakat bazı insanlar bunu takdir edemediklerinden, nankörlük ederler. Ayetin bütün parçalarım bir araya getirdiğimiz zaman şöyle bir neticeye varabiliriz: Talut'un Calut'u mağlup etmesi Allah'ın izni ile olmuştur.
Hz. Davud peygamber olmadan önce Talut'un ordusunda görev aldı ve Calut'u öldürdü. Dolayısıyla, kötülüğün babası olan Calut ortadan kalkınca, kötülerin tehlikesi de ortadan kalktı. Bu zaferin ardından Yüce Allah, Hz. Davud'a hükümranlık ve peygamberlik verdi ve onu eğitime tabi tutarak pek çok şey öğretti.
Savaşın amacı, kötülerin tahribatını önlemek olmalıdır. İyilerin yetişmesi için de Allah Hz. Davud'a peygamberlik görevi vererek, o günkü topluma lüt-funu bahsetmiştir.
Bu ve bundan önceki beş ayeti günümüze aktarırsak: bir savaş politikası geliştirebiliriz: Kimlere savaş açılabilir? Savaşın amacı ne olmalıdır? Savaşla neleri koruyacağız? Toplumları yozlaşma ve çürümeye karşı korumanın yolları nelerdir? Kötüleri engellemenin neticesi nerelere kadar gidecektir?
Savaşın gaye ve hedefi iyi tesbit edilmek zorundadır. Seçilen komutan ehil biri olmalıdır. Tabiatta tabii ayıklama olmasaydı, yani hayvanlar ve bitkiler arasında eleme olmasaydı, bazı hayvan ve bitki türleri dünyayı istila ederdi. Aynı şekilde, insanlar arasında sosyal ayıklama olmasaydı, kötü insanlar dünyayı istila ederdi. Tabiattaki ekolojik dengeyi; sosyal hayatta bazen savaşlar temin etmektedir. Savaşın dışında, bu sosyal dengeyi koruyacak bir kültür geliştirmedikçe insanlar savaşı ortadan kaldıramayacaklardır. [153]
Son Altı Ayetin Değerlendirilmesi
252. Bunlar Allah'ın ayetleridir (mesajlarıdır). Biz onları sana doğru olarak anlatıyoruz. Şüphesiz sen, Allah tarafından gönderilmiş peygamberlerdensin.
Yüce Allah son altı ayette yer alan bilgilerin ayet, yani açıklayıcı mesaj olduklarını söyleyerek değerlendirmesini yapmaktadır. Hz. Peygamber'e verilen bu mesajların doğru ve onun peygamberliğinin de bir işareti olduğunu söylemektedir. Çünkü bu ayetlerde, Hz. Peygamber'in bilmesi mümkün olmayan geçmişteki bir savaşın analizi en ince noktalarına kadar yapılmaktadır. Ayetteki üç kavramı bir araya getirdiğimizde, önemli bir formül ortaya çıkmaktadır: Ayet, doğru öğretim ve peygamberlik müessesesi. Talut ile Ca-lut arasındaki savaşta dinî, psikolojik, sosyolojik olgular vardır. Bunlar Allah tarafından anlatılınca. Hz. Peygamber'in hak peygamber olduğu ortaya çıkmaktadır. Bu savaşla ilgili anlatılanların tümü; mesajların nihai amacı Mu-hammed'in peygamberliğini isbat etmektir. [154]
Peygamberlerin Birbirine Olan Üstünlükleri Ve Savaşa Varan İhtilaflar
253. O peygamberlerin bir kısmını bir kısmına üstün kıldık. Allah onlardan bir kısmıyla konuşmuş, bazılarını derece derece yükseltmiştir. Meryem oğlu İsa'ya da mucizeler verdik ve onu Ruhu'l-Kudüs ile güçlendirdik. Allah di-leseydi o peygamberlerden sonra gelen milletler, kendilerine açık deliller geldikten sonra birbirleriyle savaşmaz-lardı. Fakat onlar ihtilafa düştüler de bazıları iman etti, bazıları da inkar etti. Allah dileseydi onlar savaşmazlar-dı; lakin Allah dilediğini yapar.
Ayette, peygamberlerin birbirinden farklılığı, ümmetlerin ihtilafları ve bunun neticeleri ve Allah'ın savaşa etkisi gibi üç önemli konu işlenmektedir:
I. Peygamberlerin farklılığı
(O peygamberlerin bir kısmını diğerlerinden üstün kıldık. Allah onlardan bir kısmı ile konuşmuş, bazılarım da derece derece yükseltmiştir. Meryem oğlu İsa'ya açık mucizeler verdik ve onu Ruhu'l-Kudüs ile güçlendirdik). [155]
Üstün Olan Peygamberlerin Vasıflarından Bazıları
Yüce Allah üstün olan peygamberlerin vasıflardan bazılarını burada zikretmektedir:
a. Allah'ın bizzat konuştuklan
Araya Cebrail'i koymadan, doğrudan hitap ettiği peygamberler vardır: Mesela: İlk insan ve ilk peygamber olan Hz. Adem'e aracısız şöyle konuşmuştur:
("Ey Adem! Sen ve eşin beraberce cennete yerleşin ve orada dilediğinizden serbestçe yiyin; ancak birtek şu ağaca yaklaşmayın ki zalimlerden olmayasınız" dedik). [Bakara/35]
Hz. Nuh oğlu için Allah'a dua ettiğinde, Yüce Allah onunla doğrudan konuşmuştur:
Allah buyurdu: "Ey Nuh! O asla senin ehlinden değildir. Çünkü onun yaptığı kötü bir iştir. O halde hakkında bilgin olmayan bir şeyi benden isteme! Ben sana cahillerden olmamanı tavsiye ederim". [Hud/46]
Hz. İbrahim oğlunu kurban ederken Yüce Allah doğrudan Hz. İbrahim'le konuştu:
"Ey İbrahim! Rüyayı gerçekleştirdin. Biz iyileri böyle mükafatlandırırız. Bu, gerçekten çok açık bir imtihandır" diye seslendik. [Saffat/104-106]
Yüce Allah Hz. Musa'ya Tur dağının yakınına geldiğinde bir ışık gösterdi. Hz. Musa o ışığa doğru gidince, kendisine şöyle seslenildi:
Ey Musa! Muhakkak ki ben evet ben senin rabbinim! Hemen papuçlannı çıkar! Çünkü sen kutsal bir vadidesin. [Taha/11-12]
Allah Teala, pek çok hükmünü Hz. Musa'ya doğrudan konuşarak verdiği için şöyle buyurmaktadır:
Ve Allah Musa ile gerçekten konuştu. [Nisa/164] Yüce Allah Hz. Davud ile de doğrudan konuşmuştur:
Ey Davud! Biz seni yeryüzüne halife tayin ettik. O halde insanlar arasına adaletle hükmet. Heva ve hevese uyma, sonra bu seni Allah'ın yolundan saptınr. Doğrusu Allah'ın yolundan sapanlara, hesap gününü unutmalarına karşılık çetin bir azap vardır. [Sad/26]
Hak Teala Hz. Peygamberle de bir çok defa doğrudan konuşmuştur:
Ey Peygamber! Rabbinden sana indirilenleri tebliğ et: Eğer bunu yapmazsan O'nun elçiliğini yapmamış olursun. Allah seni insanlardan koruyacaktır. Doğrusu Allah, kafirler topluluğuna rehberlik etmez. [Maide/67]
Bu ayetteki "Ey Peygamber!" hitabı doğrudan Hz. Peygamber'edir. Ahzab ve Tahrim suresinin ilk ayetlerindeki hitaplar da doğrudan konuşmaya delildirler.
Diğer taraftan Necm/10'da ifade edilen vahyetme olgusu da, -arada Cebrail olmadan- doğrudan doğruya yapılmıştır:
Böylece Allah vahyedilmesini uygun gördüğü her şeyi kuluna vahyetrruş oldu. Miraç olgusunda. Hz. Peygambere Yüce Allah vahyettiği için, miracın dinimizdeki yeri çok farklıdır. Yukarda zikri geçen Hz. Adem, Hz. Nuh, Hz. İbrahim, Hz. Musa, Hz. Davud ve Hz. Muhammed gibi peygamberler, bu ayete göre diğerlerinden farklı bir üstünlüğe sahiptirler. Ayrıca Hz. İsa'nın durumunda da bir farklılık vardır. Yüce Allah yorumunu yapmakta olduğumuz ayette Hz. İsa için şöyle buyurmaktadır:
Biz Meryem oğlu İsa'ya hakikatin kanıtlarını bahşettik ve onu Kutsal Ruh ile güçlendirdik.
Ayetin bu kısmından şu neticeyi çıkarabiliriz: Yüce Allah Hz. İsa'yı doğrudan konuştuğu peygamberler arasında saymamış, ama onun üstünlüğünü farklı olgularla anlatmıştır: Hz. İsa'ya beyyineler vermiştir. Beyyine, hakikati isbat eden bütün mucizevî deliller anlamına gelmektedir. Hz. İsa'yı Kutsal Ruh ile güçlendirmiştir. Kutsal Ruh, öncelikle Hz. İsa'nın yaratılış olayında rol almıştır:
Bu durumdayken kendisine Ruhumuzu gönderdik. [Meryem/17]
Irzını korumuş olan Meryem'e ruhumuzdan üfledik. Onu ve oğlunu cümle
alem için ibret kıldık. [Enbiya/91]
İffetini korumuş olan, İmran kızı Meryem'e de ruhumuzdan üfledik. [Tah-rim/12]
Melekler demişlerdi ki: "Ey Meryem! Allah sana kendisinden bir kelimeyi müjdeliyor..." [Âl-i İmran/45]
Bu durum, Hz. İsa'nın yaratılışındaki farklılığı göstermektedir. Ruh'un üf-lemesiyle yaratılan Hz. İsa'yı daha sonra Yüce Allah Kutsal Ruh ile destekleme sürecini devam ettirmiştir:
Allah o zaman şöyle diyecek: "Ey Meryem oğlu İsa! Sana ve annene nimetimi hatırla. Hani seni Kutsal Ruh ile desteklemiştim; sen beşikteyken insanlara konuşuyordun..." [Maide/110]
Yaratılırken, doğduktan hemen sonra ve hayat boyunca Kutsal Ruh'un desteğinin Hz. İsa'yı takip etmesi, onun üstünlüğü için delildir.
Bütün bu söylediklerimiz, ayetteki (bir kısmını bir kısmından üstün kıldık) ifadesinin kısa bir açıklamasından öteye gidemez. Yüce Allah'ın peygamberlerin kimini kiminden üstün kılması, doğrudan/aracısız konuşması, kutsal ruh ile desteklemesi ve beyyineler vermesi yoluyla gerçekleşmiştir.
Peygamberlerin derece farkına gelince: [156]
Peygamberlerin Derece Farkı
a. Kur'an'da zikredilip zikredilmemek Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
Bir kısım peygamberleri sana daha önce anlattık, bir kısmını ise sana anlatmadık. [Nisa/164]
Kur'an'da anlatılan peygamberlerin derece farkı olduğu bir gerçektir. De-recelenmeyi bu açıdan ele almamız mümkündür.
b. Ulu'1-azm sahibi olmak
O halde, peygamberlerden azim sahibi olanların sabrettiği gibi sen de sabret... [Ahkaf/35]
Azim sahibi olmak da bize göre bir derce farkıdır. Bazı peygamberler Allah'ın mesajını insanlara ulaştırırken çok büyük engellerle karşılaşmışlardır. Bu engellerin üstesinden gelmeleri, onların farklı meziyetlerinden kaynaklanmaktadır ki bunlardan biri. büyük sabır sahibi olmalarıdır. Yılmadan büyük bir dayanma gücü ile engelleri aşmak kolay iş değildir. Şeytanla Adem'in mücadelesi; Hz. Nuh'un halkının beyinsizleriyle mücadelesi; Hz. İbrahim'in ateşe atılması; Hz. Musa'nın nehre atılması ve kurtuluş serüveni için Fira-vun'la mücadelesi; Hz. İsa'nın öldürülme teşebbüsleri; Hz. Muhammed'in hicrete ve savaşa zorlanması, azm için verilecek önemli örneklerdir.
II. İhtilaf savaşa götürür
(Allah dileseydi o peygamberlerden sonra gelen milletler, kendilerine açık deliller geldikten sonra birbirleriyle savaşmazlardı. Fakat onlar ihtalafa düştüler de içlerinden kimi iman etti, kimi inkar etti. Allah dileseydi onlar savaşmazlardı; lakin Allah dilediğini yapar).
Ayetin bu kısmında ihtilafın sebep olduğu iki neticeden bahsedilmektedir: savaş ve inkar. Peygamberlerin insanlara getirdikleri beyyineler, yani açık delillerden sonra ihtilafa düşmeleri savaş ateşini yakmalarına sebep olmuştur. Dinde ihtilaf çıkarmak, savaş ateşini yakmaktan başka bir şey değildir. Din alanında ihtilaf, düşmanlık duygusunu kabartır. Bakara/213'te belirtildiği gibi aralarındaki kıskançlık duygusu onları ihtilafa götürmüştür. Bu ayette de, ihtilafın savaşa kadar uzandığı beyan edilmektedir. Yüce Allah bunu bize anlatmakla, din alanında kıskançlık, düşmanlık ve ihtilafın savaşa sebep olacağını öğreterek bizi eğitmekte; müsülmanlann da aynı hataya düşmemesini amaç edinmektedir. Öyle ise, din eğitimcileri ihtilaf değil, ihtilaf ateşini söndürme gayreti ve amacı içinde olmalıdır. Din adına bugün birbirini kıskanan, hased eden insanlar; yarının düşmanlık ateşini yakan itilafı körüklemiş olacaklardır. İşte Yüce Allah bu beyanıyla bu büyük probleme dikkat çekmektedir.
İhtilaf sadece savaşın çıkmasına sebep olmuyor; aynı zamanda insanların küfre gitmesine de sebep oluyor: (Kimi iman etti; kimi de kafir oldu) ifadesi buna işaret etmektedir. Bize göre, ihtilaf eden insanlar, önce kafir ve mü'min diye gruplara ayrılıyorlardı. Bu grupların arasındaki düşmanlık giderek artıyordu. Artan bu düşmanlık da zamanla savaşı doğuruyordu. Aslında bu ayet, sanki günümüzde dini kullanarak savaş çıkaranları anlatmaktadır.
Demek ki, ihtilafın derinleşmesi, sıklaşması ve yayılması bazı insanların inkara sapmasına neden olacaktır. Biz buna sosyolojik oluşumların, insan psikolojisini etkilemesi açısından bakabiliriz. Çünkü Yüce Allah'ın burada anlattığı konunun çok boyutlu olduğunu görüyoruz:
"Hakikatin kanıtları geldikten sonra" ifadesi, bu insanların bilgiye sahip olduklarını göstermektedir. Demek ki ihtilaf edenler, cahil değildirler; çünkü hakikatin bilgisi peygamberler tarafından onlara bildirilmişti. Buna rağmen ihtilafa sapmaları, meselenin sosyolojik olduğunu göstermektedir. Çünkü ihtilaflar toplumu gruplara ayırdığı için sosyolojik olgu haline dönüşmektedir. Gruplar ihtilafı derinleştirdikçe. bazıları inkar, bazıları da iman ediyor. Böylece sosyolojik gruplaşmanın alanı ve çeşidi değiştirerek, iman ve inkar grupları gibi inanç gruplarının doğmasına kadar uzanıyor. Zamanla ihtilaf derinleşince, gruplar arasındaki iletişim ve tolerans kanalları kopuyor. Kopan iletişim ve tolerans kanalları yerini savaş ateşine bırakıyor. Çünkü haset, kin ve düşmanlık duygusu tanrı haline gelince kurban istemektedir: Selim akıl, tolerans ve iletişim onun sevdiği kurbanlardır. Bunları kurban eden insanlar, Allah'ın savaş istememesine rağmen savaşa müsaade etmesi konusundaki takdirine sebep olmaktadırlar. Çünkü aklı, toleransı ve iletişimi kurban eden- ler, savaş ateşiyle onları pişireceklerdir. İşte bu hareket arş-ı a'layı titretme tedir. Çünkü insanların nefsinden çıkan ve adına düşmanlık fay hattı di} bileceğimiz bu hattın meydana getirdiği deprem toplum hayatında bu değ leri kökünden sallamakta ve onun uzantısı arş-ı a'laya kadar uzanmaktadı
İnsanların ihtilafları ve ihtilafların doğurduğu düşmanlıklar ilahî aleı yükselmekte ve oradan savaşı alıp gelmektedir. "Nush ile uslanmayanı etm tekdir, tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir" ata-sözünden hareketle di} biliriz ki; Allah'ın gönderdiği delillerle aklını başına devşirmeyenlerin sa\ gibi bir dayağı yemeleri zorunlu olmaktadır. Çünkü savaş birileri için zaf diğerleri için ise kötek olmaktadır. (Allah dileseydi onlar savı mazlardı) ifadesi, onların yanlışlarının, ilahî dileğin savaştan yana tavır kc masına sebep olduklarına işaret etmektedir.
(Ama Allah dilediğini yapar). Bir kere Allah bir şeyi ye mak istediği zaman, O'nu kimse durduramaz ve onu mutlaka yapar. Böyle Yüce Allah, ayetin sonunda "Benim dileğimin savaştan yana olmasına seb olmayın; sonra onu kimse değiştiremez" tehdidinde bulunmaktadır.
Peygamberlerin farklılığından, deliller geldikten sonra ihtilafların seb olduğu savaşa ve bu konudaki Allah'ın takdirine kadar uzanan bir yığın konuyu anlatan bu ayet. insanlık için çok önemli mesajlar taşımaktadır. Özellikle, dinî alanı düşmanlık alanı haline getirenlere ne kadar büyük günah lediklerini haykırmaktadır. [157]
[1] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 3/25-26.
[2] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 3/26-30.
[3] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 3/30.
[4] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 3/30-31.
[5] Razi, age, V/46.
[6] Bkz. Kasas/4.
[7] Razi, age, V/46.
[8] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 3/31-34.
[9] Nahl/63; Ankebut/38; Enfal/48; Neml/24 ayetlerinde de aynı şekilde amellerin şeytan tarafından süslendiği söylenmektedir.
[10] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 3/34-38.
[11] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 3/38-39.
[12] Razi, age, V/59 (Keffal'den naklen).
[13] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 3/39-42.
[14] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 3/42-44.
[15] Zemahşeri.
[16] Âl-i İmran/19; Şura/14; Casiye/17.
[17] Razi, age, V/69.
[18] Muhammed Esed isteyeni şeklinde mana verirken, diğer meallerde Allah dilediğini anlamı verilmiştir.
[19] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 3/44-52.
[20] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 3/52-53.
[21] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 3/53-54.
[22] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 3/54.
[23] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 3/55-58.
[24] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 3/58-61.
[25] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 3/61-63.
[26] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 3/63-66.
[27] Fahruddin Razi, sual soranların müslümanlar veya kafirler olduğunu tartışmıştır. Bkz. V/89-91.
[28] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 3/66-68.
[29] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 3/68-73.
[30] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 3/73-74.
[31] Malik, Muvatta, Kurban etlerinin taksimi babı. Ayrıca Zurkanî'nin şerhine bakılabilir: 3/76.
[32] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 3/74-78.
[33] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 3/78.
[34] Tirmizî, Zühd, 165.
[35] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 3/78-81.
[36] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 3/81.
[37] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 3/81-84.
[38] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 3/84-85.
[39] Ayette geçen hamr kelimesine, bütün müfessirler ve Kur'an mealcileri başörtüsü manası vermektedir.
[40] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 3/85-87.
[41] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 3/87-89.
[42] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 3/89-96.
[43] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 3/96-98.
[44] Razi, age, c. 5, s. 126.
[45] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 3/98.
[46] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 3/99.
[47] Age; c. 2, s. 93.
[48] Kurtubî, el-Camiu li-Ahkami'l-Kur'an'dan naklen Elmalılı Hamdi Yazır, age, c. 2, s. 93.
[49] Buharî, Talak, 25.
[50] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 3/99-105.
[51] Süleyman Ateş, age, c. 1, s. 380-381.
Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 3/105-106.
[52] Age, c. 1, s. 383.
Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 3/106-110.
[53] Age, s. 185; not: 15.
[54] Buharî, Nikah, 15.
Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 3/111-115.
[55] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 3/115-116.
[56] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 3/116-118.
[57] Ebû Dâvud, Taharet, 107; Nesaî, Hayz, 12, 13.
[58] Buhârî, Hayz, 2.
[59] Müslim, Hayız, 11; Nesaî, Hayız, 19. Bazı alimler bu haliyle kadının mescide giremeyeceğini, bazıları da oraya girme konusunda Hz. Aişe'nin endişesini Hz. Peygamber'in yersiz gördüğünü söyleyerek olumsuz tepki göstermediğini ifade etmektedir.
[60] Buhârî, Hayz, 20; Müslim, Hayz, 67; Ebû Dâvud, Taharet 121'de de aynı konu işlenmekte ve namazın kaza edilmeyeceğine işaret edilmektedir.
[61] Muvatta, Taharet, 100 (Bu hadis senetsiz olarak rivayet edilmiştir).
[62] İbrahim Canan, Hadis Ansiklopedisi (Kütüb-i Sitte, İstanbul, ts, c. X, s. 362).
[63] Müslim, Hayz, 11.
[64] Age, c. 1, s. 385-389.
[65] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 3/118-123.
[66] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 3/123.
[67] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 3/123-127.
[68] Râzî, age, c. V, s. 170.
[69] Müslim, Eymân, 4.
[70] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 3/127-129.
[71] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 3/129-130.
[72] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 3/130-134.
[73] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 3/134-136.
[74] Nesaî, Cuma, 22.
[75] Buhârî, Eymân, 14.
[76] Buhârî, Eymân, 1.
[77] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 3/137-141.
[78] Râzî, age, c. V, s. 177.
[79] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 3/141-143.
[80] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 3/143-144.
[81] Ebû Dâvud, Talâk, 3.
[82] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 3/144-145.
[83] Zebidî, Sahîh-i Buhârî Muhtasarı Tecrîd-i Sarih Tercümesi (ter. Kâmil Miras), c. 11, s. 367 (1840. hadis).
[84] Buhârî, Talâk, 7; Ebû Dâvud, Talâk, 49; Nesaî, Talâk, 9; İbn Mâce, Nikah, 32.
[85] Buhârî, Talâk, 12.
[86] Ebû Dâvud, Talâk, 18; Tirmizî, Talâk, 11; İbn Mâce, Talâk, 21.
[87] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 3/146-150.
[88] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 3/150-151.
[89] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 3/151-152.
[90] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 3/152-154.
[91] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 3/154-155.
[92] Buhârî, Talâk, 12.
[93] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 3/155-158.
[94] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 3/158-160.
[95] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 3/160.
[96] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 3/160-165.
[97] Razi, age, c. V, s. 231.
[98] Bkz. Razi, a.g.e., c. V,s. 231.
Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 3/165-167.
[99] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 3/167-170.
[100] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 3/170-174.
[101] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 3/174-179.
[102] İbn Hanbel, c. VI, 369.
[103] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 3/179-180.
[104] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 3/180-181.
[105] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 3/181-188.
[106] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 3/188.
[107] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 3/188-192.
[108] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 3/192-194.
[109] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 3/194.
[110] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 3/194-197.
[111] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 3/197.
[112] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 3/197-201.
[113] Razi, age, c. V, s. 285.
[114] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 3/201-203.
[115] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 3/203-204.
[116] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 3/204.
[117] Buharî, Cihad, 98; Müslim, Mesacid, 202.
[118] Tirmizî, Salat, 133.
[119] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 3/204-208.
[120] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 3/208.
[121] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 3/208-210.
[122] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 3/210-211.
[123] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 3/211-212.
[124] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 3/212-215.
[125] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 3/215-216.
[126] Razi, age, c. V, s. 322.
[127] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 3/216.
[128] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 3/216-221.
[129] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 3/221-222.
[130] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 3/223.
[131] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 3/223.
[132] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 3/223-225.
[133] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 3/225-227.
[134] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 3/227-230.
[135] Elmahh Hamdi Yazır, age, 11, 139.
[136] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 3/230-232.
[137] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 3/232.
[138] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 3/232-237.
[139] Zemahşeri, age, 1/379.
[140] Elmalık Hamdi Yazır, age, D/141.
Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 3/237-238.
[141] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 3/238.
[142] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 3/238-240.
[143] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 3/240-241.
[144] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 3/241-243.
[145] Zemahşeri, age, 1/379; Razi, age, V/346.
[146] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 3/244-245.
[147] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 3/246-249.
[148] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 3/250-253.
[149] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 3/253-254.
[150] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 3/254-2545.
[151] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 3/255-256.
[152] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 3/257-259.
[153] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 3/259-261.
[154] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 3/262.
[155] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 3/263.
[156] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 3/263-266.
[157] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 3/266-268.
İslami Okul Okulların En Önemlisi