Tefsir Kulliyati - Diyanet01 - 002Bakara
BAKARA SURESİ
İndiği Yer:
Medine
İniş Sırası:
87
Âyet sayısı :
286
Nüzulü
Mushafta ikinci, nüzul sıralamasında 87. sûredir, Medine'de nazil olmuştur. Kur'an'in en uzun süresidir. Tamamının bir nüzul sebebi olmamakla birlikte bİr-çok âyeti için Özel iniş sebepleri vardır, O âyetler açıklanırken nüzul sebepleri hakkında da bilgi verilecektir.[1]
Adı
Adını, 67-71. âyetlerdeki kıssadan almıştır. Buna göre Allah Teâlâ, Hz. Mû-sâ aracılığı ile İsrâiloğulları'na bir inek (bakara) kesmelerini emretmiş, onlar ise çeşitli bahaneler ileri sürerek bu emri sürüncemede bırakmışlardı.[2]
Konusu
Kur'ân-ı Kerîm'in kendine mahsus tertip ve üslûbu içinde şu ana konulan ihtiva etmektedir: İslâm'ın getirdiği inanç, ibadet ve hayat düzeniyle ilgili temel bilgiler; münafıkJar, Allah'ın varlığını ve birliğini gösteren deliller, insanın yaratılışı, kabiliyetleri, imtihanı; İsrâiloğullan tarihinin önemli kesitleri, kâmil bir din olan İslâm'ın, daha önceki dinlerin evrensel kısmını ihtiva ettiği, buna karşılık onların -değişmesi, ıslah edilmesi, düzeltilmesi gereken- hükümlerini de ıslah ettiği; Hz. İbrahim kıssası, Kabe'nin yapılışı ve bble oluşu; yiyecekler, kısas, vasiyet, oruç, savaş, hac, nikâh, boşama, dulluk, yetimlik, şarap, kumar, faiz, akidlerin yazılması, din ve vicdan hürriyeti, Allah-kul ilişkisi, örnek dualar vb. hususlarla ilgili hükümler ve irşadlar.
Bakara sûresi daha ziyade Fâtiha'ntn, ''doğru yolu bulanlarla ondan sapanlara işaret eden kısmının, örnekler ve tarihî vakıalarla açıklanması gibidir. [3]
Fazileti ve Özellikleri
Bakara sûresinin değerini ve özelliklerini anlatan sahih hadisler vardır: "Evlerinizi (içinde Kur'an okumayarak) kabirlere çevirmeyiniz. Şeytan, içinde Bakara sûresi okunan evden ürker ve uzaklaşır" [4] "Kur'an'ı okuyunuz; çünkü o, kıyamet gününde kendisini okuyanlara şefaat edecektir. İki nur yumağını, yani Bakara ve Âl-i İmrân sürelerini okuyunuz; çünkü onlar, kıyamet gününde iki büyük bulut veya gölgelik ya da kuş sürüsü gibi gelerek kendilerini okuyanları savunacak ve koruyacaklardır. Bakara sûresini okuyunuz; çünkü ona sahip olmak bereket, terketmek ise hasret ve pişmanlık sebebidir; ona sihirbazların güçleri yetmez" [5] "Bakara sûresinin sonundaki iki âyeti her kim gece vakti okursa bu iki âyet -o gece- ona yeter" [6]
Sahabeden Üseyd b. Hudayr bir gece hurma yığınının yanında Kur'an (Bakara sûresi) okurken atı birkaç kere ürküp heyecanlanmıştı. Üseyd atın, çocuğu Yahya'yı çiğnemesinden kaygılanarak kalktığında başının hizasında (gökte), ışıklarla donatılmış bir tavan gördü. Tavan gözünün atabildiğine, semanın derinliklerine doğru uzayıp gidiyordu. Üseyd, Resûlullah'a gelerek durumu anlattı. Resûlul-lah ondan Bakara sûresini okumaya devam etmesini istedi. Fakat çocuğuna bir şey olmasın diye okumaya ara verdi. Sabahleyin durumu Hz. Peygamber'e söyleyince şöyle buyurdular: "Onlar seni dinlemeye gelmiş meleklerdi. Eğer okumaya devam etseydin sabah olunca onları herkes görecekti, kendilerini halktan gizlemeyecek-lerdi" [7]
Meali
Rahman ve rahim olan Allah'ın adıyla...
1. Elif-lâm-mîm.
2. Bu kitap, hiç şüphe yok, sakınanlar için bir rehberdir.
3. (Onlar) gayba iman ederler, namazı kılarlar, kendilerine verdiklerimizden hayra harcarlar;
4. Sana indirilene ve senden önce indirilene iman ederler ve âhirete kesin olarak inanırlar,
5. Rablerinden gejen doğru yol üzerinde olanlar ancak onlardır ve kurtuluşa erenler de yalnızca onlardır.[8]
Tefsiri
1. Çoğu Mekke'de nazil olan yirmi dokuz sûrenin başında ya bir âyet ya da bir âyetin başlangıcı olarak, kelime oluşturmayan bazı harfler yer almakta olup bunlara hurûf-ı mukattaa (ayrı ayrı harfler) denir. Bunlar Arap alfabesinin on dört harfidir ve bazı sûrelerin başında tek harf olarak, bazılarının başında ise birden fazla harfin yan yana dizilişi şeklinde yer almışlardır. Bu harflerin Kur'ân-ı Kerîm'den bir âyet veya âyet parçası olduğunda şüphe yoktur. Mânaları ve hikmetleri üzerinde ise farklı görüşler ve yorumlar ileri sürülmüştür. Sıradan insanların bilgi vasıtalarıyla mânalarını ve kullanılış maksatlarını (hikmet) bilmek ve anlamak mümkün olmayan bu harflere, keza lügat mânalarında kullanılmamış olup ne mânaya geldikleri de açıklanmamış bulunan bazı kelimelere müteşâbihat adı verilmektedir. Selef denilen ilk devir din bilginleriyle onların yolundan giden sonraki bazı âlimler müteşâbihatı yorumlamazlar, oldukları gibi benimseyip iman ederler. "Kur'an'da bulunmasının elbette bir hikmeti vardır, Allah ve Resulü bunları açıklamadığına göre aklımıza dayanarak açıklamaya kalkışmak bizim işimiz değildir, yetki sınırımızı aşar" derler. Kelâm, felsefe ve tasavvuf ehli bazı âlimler ise tefekkür veya ilham yoluyla müteşâbihatın mânalarının anlaşılabileceğini ileri sürmüş ve her biri İçin çeşitli yorumlar yapmışlardır.
Bakara sûresinin ilk âyetini teşkil eden "elif-lâm-mîm"in manasıyla ilgili olarak yirmiden fazla yorum vardır. Bunlardan şu üçü nispeten daha tutarlı görünmektedir:
a) Bunlar, mânaları olmayan alfabe harfleridir, Kur'ân-ı Kerîm'in vahiy yoluyla Allah'tan geldiğine inanmayanlara meydan okumak ve âciz olduklarını ortaya çıkartmak için bazı sûrelerin başına konmuştur ve "Bu Kur'an, şu gördüğünüz harflerden yapılan kelime ve cümlelerden oluşmaktadır. Siz harfleri de biliyorsunuz. O halde haydi yapabiliyorsanız siz de böyle kelime ve cümlelerden oluşan ve Kur'an'a benzeyen bir kitap yazın!” denilmek istenmiştir,
b) Başında bulundukları sûrelerin muhtevalarına dikkat çekmek için yemin olarak gelmiştir,
c) Başlarında bulunan sûrelerin isimleri olarak indirilmiştir.[9]
İmâm-ı Rabbani önce Selef âlimleri gibi düşünürken bilâhare Allah Te-âlâ'nın kendine, bu harflerin mâna ve sırlarından bir kısmını açtığını; böylece "müteşâbihatın mânalarının, Allah'ın bildirmesiyle bilinebileceğini ve bunların, açık manalı âyetlerin (muhkemât) özü ve amacı olduğunu" anladığını ifade etmiştir. [10]
Şah Veliyyullah, "Arap dilinde tek başına veya kelimelerin başlarına gelen harflerin özellikleriyle kelimelerin mânaları arasında bir ilişkinin bulunduğu" tes-bitinden yola çıkarak sûrelerin başlarında bulunan harflerin de muhtevalarına delâlet ve onların özünü ihtiva ettiğini ileri sürmüştür. Buna göre "elif-lânwnîm"İn mânası, "Yaratılmışların çeşitli oluşlar ve ilişkilerle belirlenmiş hayatlarının gerekli kıldığı, ihtiyaç duyduğu irşadlar gayb âleminden gelerek onların hayatlarına girmekte ve yollarına ışık tutmaktadır" demektir.[11]
2. Bakara süresi Medine'de nazil olduğuna göre daha önce birçok sûrenin gelmiş olması gerekir. Bu sûrelerle önemli bir kısmı tamamlanmış bulunan metne "kitap" demek uygun görülmüştür.
"Şüphe yok" ifadesi, hem kitabın Allah'tan geldiği, anlatmak istediğini açıkça anlatabildiği hem de onun bir kılavuz, rehber, ışık olmasıyla ilgilidir; her iki konuda da şüpheye yer yoktur.
"Rehber" diye çevirdiğimiz hiidâ hidâyetle aynı kökten olup Allah'ın razı olduğu hayat tarzında, iman. ibadet ve ahlâk yolunda İlâhî rehberliği ifade etmektedir. Bu rehberlikten yararlanabilmek için kişide yukarıdaki âyetlerde nitelikleri açıklanan bilincin bulunması gerekir.[12]
Muttaki (takva sahibi) ve takva dilimizde de kullanılan Arapça asıllı kelimelerdendir. Müttakilcr kelimesinin lügat mânası, "sakınılması gereken şeylerden sakınanlar" demektir. Kur'an'da ve özellikle bu âyette geçen takvanın mânası onu takip eden âyetlerde açıklanmıştır. Buna göre takva sahibi kimselerde şu beş vasıf vardır: Gayba iman etmek, namazı doğru ve devamlı kılmak, Allah'ın verdiklerinden bir kısmını O'nun rızâsı için harcamak, Kur'an'a olduğu gibi diğer peygamberlere gönderilen kitaplara da inanmak ve âhiret konusunda kesin inanç sahibi olmak. Bu vasıflan kendinde gerçekleştirmiş olan mümin takva sahibidir, müttaki-dir. Böylece takva sahibi olan müminlerde hâsıl olan şuur, duygu ve davranışlarla ilgili başka açıklamalar da yapılmıştır. Konuyla ilgili birkaç hadisin anlamı şöyledir: "Kul, sakıncalı olana düşmemek için sakıncasız olandan da çekinmedikçe takva sahibi olamaz"[13] "Kul, vicdanını rahatsız eden şeyi terketmedİkçe takva derecesini elde edemez. [14] Ebû Hüreyre'ye nispet edilen bir benzetme, "Yolda yürürken dikenler görürsen ya yolu değiştirirsin ya da dikene dokunmadan geçmenin bir yolunu arar ve bulursun; işte takva da budur; hayatı Allah Teâlâ'nın yasakladığı kötülüklere bulaşmadan yaşamaya çalışmaktır" [15]
3. Gayba iman etmek, namaz kılmak ve Allah rızâsına uygun harcama yapmak; İslâm'ın fert ve topluluk olarak insana getirdiklerinin ve ondan istediklerinin güzel bir özetidir. Gayba iman, iman esaslarına; namaz kılmak, özel duygu ve davranışlarla Allah'a ibadet etmeye; Allah rızâsına uygun harcamada bulunmak (in-fak) ise dayanışmaya, düzen ve adalete, yani muamelâtın ruhuna ve amacına işaret etmektedir.
İman akıl ve vicdanın doğrulaması (tasdik), dilin bunu itiraf edip söylemesi (ikrar) ve davranışların da bunlara uygun olmasıyla gerçekleşip tamamlanmaktadır. Yalnızca tasdik bulunur, fakat söz ve davranış buna aykırı ve tutarsız olursa iman zayıf demektir. Böyle bir imanla gerçek manasıyla İslâm yaşanmış ve temsil edilmiş olmayacağı gibi, İslâm'ın insanlara vaad ettiği mutluluğa da erişilemez. Söz ve uygun davranış bulunur da kalbin tasdiki bulunmazsa ya şuursuz, rastgele bir dış uygunluk yada ikiyüzlülük (münafıklık), durumu gizleme (takıyye) söz konusudur. Her ne kadar âhirette zerre kadar İmanın bile insana fayda vereceği ve sonunda onu cehennemden çıkararak cennete sokacağı sahih hadislerde bildirilmişse de[16] dinin vaad ettiği dünya ve âhiret saadeti ancak "tasdik, ikrar ve tutarlı amel" unsurlarının birlikte var oluşu halinde gerçekleşir.
Gayb "gözle görülmeyen; akıl, duyular vb. beşerî bilgi vasıtalarıyla bilinemeyen varlıklar, ilişkiler ve oluşlar"dır. Allah, vahiy, kader, yaratılış, ruh, kıyametin zamanı, kabirde olacaklar, yeniden dirilme, toplanma, sırat, terazi, cennet, cehennem,., hep gayb âlemine dahildir. Bunlar hakkında bilgi alınabilecek iki kaynak vardır: Vahiy ve ilham. Akıl, ancak bu iki kaynaktan alınacak bilgiler üzerine tefekkür yoluyla açıklamalar getirebilir. Keşif, kalp gözünün açılması, Allah tarafından haber verilmek (tahdîs) gibi çeşitleri veya isimleri bulunan ilham, ancak İslâm'a sağlam iman ve onun esaslarını samimiyetle (İhlâs) yaşama sonucu elde edilmiş bulunursa muteber olur. Yine de ilham objektif ve herkes için geçerli, üzerine genel hüküm bina edilebilecek bir bilgi kaynağı değildir, kime gelmişse onu ilgilendirir, umumi ve kesin delillere (vahiy) aykırı olmamak şartıyla onu bağlar.
"Namaz kılarlar" (yüsallûne) yerine "namazı ikame ederler" (yukîmûne's-sa-lâte) ifadesinin kullanılmış olması, namaza önem verilmesi, onun devamlı ve şartlarına uyularak eda edilmesi gerektiğini anlatmak içindir. Namaz dinin direği, ibadetlerin özü ve özetidir, Allah'ın Resulü, mutluluğu namazda bulduğunu, onunla yaşama sevinci kazandığım ifade buyurmuştur.[17]
"Kendilerine verdiklerimizden harcayanlar" nitelemesi iki önemli konuya ışık tutmaktadır:
1. Allah Teâlâ'nın bütün verdikleri harcanmayacak, yeteri ve gereği kadarı harcanacak, geri kalanı yine iyi maksatlarla tasarruf edilecektir.
2. Harcama Allah'ın rızâsına uygun olacaktır. Bu da kişinin kendisi, ailesi, yakınları ve diğer ihtiyaç sahipleri için yapacağı harcamaları, vakıf, tesis, hayrat vb. yatırımları kapsamaktadır. Dünya nimetleri, yer altı ve yer üstü servetleri mülk olarak yaratıcısına aittir. İnsanlar meşru yollardan onlara sahip olduklarında bu sahiplik mecazidir ve sınırlanmıştır; asıl sahibinin izin verdiği kadar ve O'nun gösterdiği yerlere, belirlediği şekillerde sarfedilebilir. Bir zerresi yersiz, faydasız ve gereksiz sarfedildiğinde Allah'ın mülküne, O'nun halen yaşayan ve gelecekte yaratacağı kullarının haklarına tecavüz edilmiş olur. Bu tecavüzlerin yaptırımı dünyada sosyal ve ekonomik krizlerdir, tabiatın tahrip edilmesi, çevrenin içinde yaşanamaz hale gelmesidir; âhirette ise mutlak âdil olan hâkimin vereceği cezalardır.[18]
4. Allah bir olduğuna, din de Allah'ın gönderdiği,kendisiyle kulları arasında bir bağ, kullan için bir irşad, bir hayat düzeni olduğuna göre gerçek bir peygamberin aracılığı ile Allah'ı tanıyan ve O'na iman edenlerin diğer peygamberlere ve hak dinlere de iman etmesi kaçınılmazdır. Ancak böyle bir imanla tevhide ulaşılır: Allah birdir ve bütün insanlar bir tek, eşi ve ortağı olmayan Allah'ın kullandır, bütün peygamberler bir Allah'ın elçileridir, bütün hak dinler bir Allah'tan gelmiş ve aynı esaslan getirmiştir. Kültür ve medeniyet geliştikçe insanlar bu bakımdan değiştikçe Allah Teâlâ yeni peygamberler ve dinler göndererek nihaî dini tamamlamış, eskiyen kısımlan (önceki ümmetlerin ihtiyaçlannı karşılamaya yönelik amelî hükümleri, öğretileri) yenilemiştir. Hak dinin adı İslâm'dır, bütün semavî dinler ardarda gelerek İslâm binasını tamamlamıştır. Son peygamber Hz. Muham-med'den sonra yeni bir peygamber ve din gelmeyeceği bildirilmiştir. Son kitabın ışığı altında işletilecek olan insan aklı, yeni ihtiyaçları karşılamak için yeterli hale gelmiştir. Müslümanlar tarihe ve dünyaya bu iman, düşünce ve duyguyla bakıp böyle değerlendirirler. İnsanlan tek Allah'ın ve tek dinin sevgi, rahmet ve kardeşlik bayrağı altında toplayabilecek başka bir iman ve düşünce de mevcut değildir.
Bütün hak dinlerde âhirete seksiz ve şüphesiz inanma esası vardır. Âhirete iman unsuru bulunmadan ne din olur ne de sağlıklı bir dünya düzeni kurulabilir. Dünya gelip geçicidir, âhiret ise ezelî ve ebedîdir. Dünyada kesintisiz mutluluk ve ölümsüzlük arayanlar hüsrana uğramış, asıl mutluluk ve sonsuzluğu da kaybetmişlerdir. Bütün dinlerin âhiret inancı üzerinde ısrar etmesinin hikmeti bu ziyanı ve hüsranı önlemektir.[19]
5. Allah Teâlâ'dan vahiy yoluyla geldiğinde ve takva sahipleri için doğru yolun kılavuzu olduğunda şüphe bulunmayan Kur'ân-ı Kerîm'i kendilerine rehber edinen müttakilerin (âyet ve hadislerde açıklanan iman, ibadet ve ahlâk yolunu benimseyenlerin, yaşayanların) doğru yolda olmaları mantık gereği ve tabiidir. "Rablerinden gelen doğru yol üzerinde olanlar ancak onlardır" cümlesi bu tabii ve mantıkî sonucu açıklamakta ve teyit etmektedir. Her yolun ulaştığı bir son, bir menzil, bir hedef vardır; burası yolu takip edenlerin ulaşmak istedikleri yerdir, yolu seçenler buraya ulaşmak için seçmişlerdir. Dünyada her bir yolun, oradan gideni nereye götüreceği bellidir, bilenlerden sorulur, öğrenilir ve yol takip edilerek istenilen yere ulaşılır. Fert ve topluluklar olarak davranışlarımızın, yapıp ettiklerimizin ne sonuç vereceği, bizi nereye götüreceği, hem geçici hem de ebedî âlemde bize neleri kazandırıp neleri de kaybettireceği konusunu bilmek için yalnızca insanî bilgi kaynaklan yeterli değildir. Bu sebepledir ki, girilen yollar çok kere çıkmaz olmuş, iyi sanılıp umulan sonuçlar elde edilememiş, elde edilenlerin iyi olmadığı anlaşılmış, fertler ve gruplar mutsuz olmuş; sıkıntılar, krizler, olumsuzluklar birbirini kovalamıştır. İnsanın Allah, kâinat ve diğer insanlarla ilişkisinde tutacağı doğru yol -dinin rehberliğinin dışlandığı durumların çoğunda- bulunamamıştır, bulunamayacaktır. Yalnız takva sahiplerinin bu yolda olduklarını bildiren âyet işte bu gerçeği dile getirmektedir. Yol doğru seçilmişse ve insanlar o yolda usulünce yürüyorlarsa hedefe ulaşılacaklardır, bu hususta şüpheye yer yoktur. Dünya hayatı bir yolculuk olarak düşünülürse yolcunun amacı mutluluktur; korktuklarından kurtulup umduklarına nail olmaktır. İşte kurtuluş budur, zafer ve felah buna denir. İslâm, her gün beş kere ezanda "haydin felaha!" diyerek insanları kurtuluşa, iki cihan saadetine çağırmaktadır. Kur'ân-ı Kerîm'i rehber edinenlerin buna erişecekleri müjdesini ise birçok benzeri gibi konumuz olan âyet de en güçlü üslûpla açıklamaktadır: "Kurtuluşa erenler ancak onlardır."
Bakara sûresinin bu ilk beş âyetinin hüküm ve mâna bakımından büyük önemi yanında, hadislerde manevî özellik ve şifa hususiyetlerinin bulunduğu da bildirilmiştir.[20]
Meali
6. İnkâr edenleri uyarsan da uyarmasan da onlar için birdir, asla iman etmezler. 7. Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir, gözlerinde de kalın bir perde bulunmaktadır ve onlar için büyük bir azap vardır.[21]
Tefsiri
6. Küfür (küfr) kelimesinin lügat mânası "örtme"dir, kâfir de "örten" demektir. Ektiği tohumun üzerini toprakla örttüğünden dolayı çiftçi için de kâfir kelimesi kullanılmıştır. Dİn dilinde küfür, "hak dinin getirdiği gerçekleri kabul etmemek, onların üstünü örtmek, yok saymak"tır. Dilimizdeki "inkâr etmek" tabiri bu mânaya, diğer kelimelerden daha uygun düşmektedir. Ayrıca Türkçe'de küfür kelimesi terim anlamı yanında "sövme, hakaret etme" mânasına da geldiği için gerek burada gerekse meal ve tefsirin diğer yerlerinde çoğunlukla "küfür" yerine "inkâr", "kâfir" yerine de "İnkarcı" veya "inkâr eden" kelimeleri tercih edildi.
Fatiha sûresinde doğru yolda olanlar, doğru yoldan sapanlar ve Allah'ın gazabına uğrayanlardan söz edilmişti. Bakara sûresinin ilk âyetlerinde doğru yolda olanların (muttaki müminler) en önemli özellikleri dile getirildi. Bu âyetlerden İtibaren de doğru yoldan sapanların, Allah'ın gazabına uğrayanların ahlâk ve tutumlarıyla akıbetleri anlatılıyor.
Âyetin niteliklerini verdiği "inkâr edenler", hak din karşısındaki olumsuz düşüncelerini ve tutumlarını gizlemeyen, tercihlerim açıkça inançsızlık ve red yönünde kullanan, zaman geçtikçe inkarcılıkla şartlanan, başka düşüncelere ve inançlara (bu arada hak dine) kulaklarını, göz ve gönüllerini kapayan kimselerdir. Kulakları, dikkat ve idrakleri ilâhî irşada kapalı olan inkarcılara nasihat ve uyarının fayda vermeyeceği, uyarıların ancak gerçeği arayan ve Allah kelâmını dinleyenler üzerinde etkili olacağı açıktır. Hz. Peygamber inkarcılarla çok meşgul olmuş, onların İman ehline katılmalarım istemiş, gayretlerinin fayda vermediğini gördükçe de üzülmüştür. Bu sebeple Allah Teâlâ zaman zaman peygamberine iman-küfür gerçeğini anlatarak onu teselli ve teskin edip âdeta şöyle demiştir: "Habîbim! Bütün gayretlerine rağmen onların inkârdan vazgeçip imana gelmemelerinin kusuru sende ve tebliğ ettiğin dinde değildir, kusur kendi irade ve tercihleriyle inkârlarında ısrar eden, kulaklarını hak söze kapalı tutanlardadır. Sen ne kadar uğraşırsan uğraş böyle kâfirler iman etmeyeceklerdir."[22]
7. Kur'ân-ı Kerîm'de insanların doğru yoldan sapmaları (dalâlet) veya doğru yolu bulmaları (hidayet), iyilik veya kötülük yapmaları, bunlardan birini tercih etmeleri (irade, meşîet); hakikate his, düşünce ve idrak kapılarını kapamaları (mühürleme, perdeleme) sonucunu doğuran fiiller birçok âyette Allah'a nispet edilmekte, Allah'ın onlara böyle yaptığı, yaptırdığı ifade edilmektedir. Allah Teâlâ ilim, hikmet ve adalet sahibi olduğuna göre hem kullarına, onların irade ve etkileri olmadan günah isletmesi, onları doğru yoldan saptırması, kalplerini mühürlemesi hem de bunlardan dolayı kullarını ayıplaması, cezalandırması düşünülemez. Aynca pek çok âyet ve hadiste kulların iradelerinden, belli alanlarda hürriyete sahip olduklarından ve serbest tercihleriyle yapıp ettiklerinin İyİ veya kötü sonucunu elde edeceklerinden söz edilmektedir. Aklın hükmünü ve naklin (vahiy) rehberliğini birlikte değerlendiren Ehli sünnet âlimleri şöyle bir sonuç çıkarmışlardır: Kader Allah'ın ezeldeki bilgisi ve hükmü, kaza ise yaratılmışlar âleminde kaderin icrasıdır, yerini bulması ve uygulanmasıdır. Kulların hür ve serbest bulundukları alanda ne yapacaklarını, neyi tercih edeceklerini ezelde bilen Allah Teâlâ, o alanda kader ve kazâsıiu bu hür tercihe uygun kılmıştır. Bu düzeni kuran güç ve irade, varlıklara mahiyet ve özelliklerini veren yaratıcıdır. Bu noktadan bakıldığında kulun serbest iradesiyle yaptığı fiiller de dahil olmak üzere her şey O'nun ilim ve iradesine uygun olarak oluşmakta ve gerçekleşmektedir. O istemeseydi kul irade ve tercih sahibi olamazdı; hayrı veya şerri, doğruyu veya yanlışı, küfrü veya İmanı tercih edemezdi; kulağını hak davetine açamaz veya tıkayamazdı. Bu anlamda "hidayete erdiren, saptıran, mühürleyen, hayrı veya şerri işleten Allah'tır." Bu makro düzeyden mikro düzeye inilerek kulun hayatı, idrak ve şuuru içinde olup biten davranışlara bakıldığında, kula ait hürriyet, irade ve tercih ortaya çıkmakta, etkili olmaktadır. Davranışları değerlendirmeye, aidiyeti tespite böyle yaklaşıldığında, doğru veya yanlış yola giren, hayır veya şer işleyen, mümin veya kâfir olan, idrakini sınırlayıp karartanın... kulun kendisi olduğu anlaşılmaktadır. Ayet ve hadisler farklı üslûplarla bu iki bakış açısını da dile getirmekte, gerçeğin her iki yönden de görünüşünü vermektedir. Nitekim Nisa sûresinin 155. âyetinde kâfirlerin kalplerinin kılıflanması veya mühürlenmesi, onların irade ve tercihlerini bu yönde kullanmış olmalarına bağlanmıştır. Yûsuf sûresinin 105. âyetinde de kâfirlerin yer ve göklerde mevcut olup Allah'ın varlık ve birliğini gösteren nice delili (âyet) görmemek için yüzlerini çevirip geçtikleri ifade edilmiş, böylece "kalplerin kılıflanması ve mühürlenmesi"nin mânasına, sebebine ve bu oluşta kulun tesirine ışık tutulmuştur. Şu hadîs-İ şerif de konuya bir başka yönden açıklık getirmektedir: "Mümin bir günah İşlediğinde onun kalbinde bir nokta oluşturur. Kul tövbe eder, günahı terkeder ve pişmanlık duyarsa kalbinden o lekeyi siler; aksine günaha devam eder ve arttınrsa leke de artar, sonunda bütün kalbini kaplar ve kilitler. Allah'ın "Hayır! Doğrusu şudur ki, yapıp ettikleri kalplerini kaplayıp karartmışür"[23] buyruğundaki "karartma"dan maksat budur.[24]
Sonuç olarak insanlara ceza ve azap görmelerini gerektiren günahları işleten, onları buna mecbur barakan Allah değildir. Onlara irade, tercih, güç gibi imkânları ve kabiliyetleri veren Allah'tır. Bunları O'nun rızâsı veya gazabı yönünde kullanan, sarfeden -ki, bu sarfa "kesb" denilmiştir- insandır. Dünyadan göçüp giderken insanın elinde ya cennetin anahtarı ya da cehennemin ateşi vardır. Bunları o kesbetmiştir. Dünya hayatı, sermayesi ömür olan bir ticarettir, bunlar da kulun elde ettiği kazanç veya uğradığı zarardır.[25]
Meali
8. İnsanlardan bazıları da vardır kî inanmadıkları halde "Allah'a ve âhi-ret gününe inandık" derler,
9. Akıllarınca Allah'ı ve iman edenleri aldatmaya kalkışıyorlar; halbuki onlar farkında obuadan yalnızca kendilerini aldatmış oluyorlar.
10. Kalplerinde bir bozukluk vardır, Allah da onlardaki bozukluğu arttırmıştır. Yalan söylemeleri yüzünden kendilerine acı veren bîr azap da vardır.
11. Onlara "Yeryüzünde düzeni bozmayınız" denildiğinde, "Hayır, biz yalnızca düzelticileriz" derler.
12. Biline ki, gerçekten bozanlar onların ta kendileridir, ama farkında olmuyorlar,
13. Onlara "Diğer insanlar gibi siz de iman ediniz" denildiğinde, "Akılsızların inandıkları gibi biz de inanalım mı?" derler. Biline ki, asıl akılsızlar onlardır, fakat bilmezler.
14. İman edenlerle karşılaşınca 'inandık" derler, şeytanlanyla baş başa kaldıklarında ise "Biz sizinleyiz, bjz yalnızca alay etmekteyiz" derler.
15. Asıl onlarla alay eden ve azıp saparak dolaşmalarına izin veren Allah'tır.
16. Doğruya karşılık sapıklığı satın alanlar işte onlardır. Bu sebeple ticaretleri kâr etmemiş ve doğru yolu da bulamamışlardır.[26]
Tefsiri
8. Hak dine inananlarla bunu açıkça inkâr edenlerden sonra üçüncü bir İnanç ve davranış grubu olarak münafıklara geçilmiştir. Münafık "gönülden inanmadığı halde Allah'ı, Peygamber'i ve onun bildirdiği diğer iman ilkelerini benimsediğini söyleyen, müslümanmış gibi görünen kimse" demektir. Bu grubun en belirgin özelliği ikiyüzlü oluşlarıdır; inanmadıkları halde inanır görünmeleri ve akıllarınca müminleri kandırmalarıdır. Açık inkarcılardan ve bilinen İslâm düşmanlarından, gizli olanlar daha tehlikeli oldukları ve bunların doğru yolu bulma ihtimalleri daha zayıf bulunduğu için kâfirlerin en aşağı tabakada olanları bunlardır. Münafıkların ebedî âlemdeki cezalan da diğer inkarcılardan daha ağır olacaktır.[27]
Her ümmet, cemaat ve topluluk içinde, inancı farklı olduğu halde bunu açığa vurmayan, inanmış görünerek durumu İdare eden ve amacına ulaşmayı hedefleyen insanlar vardır. Nifak denilen bu davranış biçiminin sebebi ya kişinin ve grubun zayıf olması veya bir taktik ve yöntem olarak bunu tercih etmesidir. Hz. Peygamber ve müslümanlar Mekke döneminde müşriklerle mücadele etmişlerdi. Medine'ye göç edince müşriklere iki sınıf inkarcı daha katıldı: Yahudiler ve münafıklar. Müslümanlar Medine'ye gelmeden Önce oradaki ahaliye üstünlük sağlamış bulunan ve onları sömüren yahudiler, Hz. Peygamber ve ashabının oraya intikalinden sonra üstünlüklerini kaybedip giderek tâbi bir azınlık haline gelmişlerdir. Bu statüyü kendileri veya menfaatleri için uygun bulmayan bir kısım yahudiler, sözle müslüman olduklarını ifade etmiş, İslâm cemaatinin içine girmiş, cemaate zarar vermek ve onu içeriden çökertmek için ellerinden geleni de geri koymamışlardır. Resûlullah'ın Medine'ye geldiği sıralarda buranın yöneticiliğine hazırlanan Abdullah b. Übey de bu beklentisi gerçekleşmeyince Hz. Peygamber'e ve müslüman-lara kin beslemiş fakat inkarcı olarak kalması halinde onlara fazla zarar veremeyeceğini anlayıp Bedir Savaşı'nı takiben müslüman olduğunu açıklamıştır. Ölünceye kadar (h. 9. yıl) nifak hareketinin başını çeken Abdullah b. Übey müslümanlar aleyhine türlü entrikalar çevirmiştir. [28] Allah Teâlâ Hz. Peygamber'e münafıkları bildirdiği halde, bunlar görünürde müslüman oldukları, çevre onları müslüman bildiği için Hz. Peygamber, "Muhammed arkadaşlarını da öldürüyor" [29] şeklinde bir propagandanın yayılmasını önlemek için müjıafıkları teşhir etmemiş ve -belli suçlan sabit olmadıkça- cezalandırmamıştır.
İman yönünden münafıklık yanında bir de ahlâk bakımından münafıklık vardır ve Hz. Peygamber müminlerin bundan da sakınmalarını istemiştir. "Münafığın üç belirtisi vardır: Haber ve bilgi verdiğinde yalan söyler, söz verdiğinde yerine getirmez ve kendisine bir şey emanet edildiğinde hıyanet eder" [30] mealindeki hadis bu konuda yapılmış önemli bir uyarıdır.[31]
9. İnkârlarını gizleyen, müminlerin yanında inanmış gözüken münafıklar bu davranışlarıyla hem müminleri hem de Allah'ı aldattıklarını zannederler; halbuki asıl aldananlar kendileridir. Çünkü Allah onların durumunu bilmekte, fakat imtihan için fırsat vermektedir. Müminlerin birçoğu onları teşhis etmekle birlikte, göründükleri gibi kabul edip ona göre davranmaktadırlar. İkiyüzlüler bütün bunlardan habersiz oldukları, kendilerini gülünç duruma düşürdükleri, irşad ve davetin kendilerine yönelmesinden de mahrum kaldıkları için asıl aldananlar kendileri olmaktadır.[32]
10. Kalbi bozuk olan münafıklar, Allah Teâlâ'nm Hz. Peygamber'e ve müminlere çeşitli lutuflarını gördükçe, İslâm'ın adım adım tamamlanarak yerleştiğini müşahede ettikçe haset ve kinleri artmakta, bu da bozuk kalplerini daha bozuk hale getirmektedir. Ruh ve beden sağlığı bakımından kalp çok önemli bir organdır; o sağlıklı olunca bütün vücut sağlıklı olur. Kur'an dilinde kalp daha ziyade vicdan, iman ve ahlâkın merkezî mânasında kullanılmaktadır. Münafıklık, ikiyüzlülük bir ahlâksızlıktır; vicdanda, ahlâk merkezinde mevcut bir bozukluğun acı meyvesidir, nifak devam ettikçe bozukluk da nicelik ve nitelik yönünden artarak devam eder.[33]
11. Her insan kendi aklını beğenir ve tuttuğu yolun doğru olduğunu iddia eder. Sıra iddianın deliline gelince müminle kâfirin farkı ortaya çıkar. Müminin delili, aklının yanında, hatta önünde bulunan ve doğru bilginin kaynağı olan vahiydir, Kur'ân-ı Kerîm ve hadislerde yer alan bilgiler ve açıklamalardır. Hz. Peygamber'e İnanmayanlar ise yalnızca beşerî bilgi kaynaklarıyla yetinmek durumundadırlar. Beşerî bilgi kaynaklan birçok konuda, tek başına doğruyu bulmaya, bilmeye yeterli olmadığından bununla yetinenler hataya düşerler, yanlış yollara saparlar; ancak gerçeği bilmedikleri için kendi bildikleri ve yaptıklarının doğru olduğunu savunmakta ısrar ederler. Hak dine inanmayanlar, akıl üstü konularda yanıldıklarını ancak çıkmaza saplandıkları, sistemleri tıkandığı, bunalımlar baş gösterdiği zaman kısmen anlarlar, çoğu defa yine anlamaz, yanlış yorumlara girişirler, gerçeğin bilgisi âhirete kalır ki bunun da artık dünyada onlara faydası olmaz.[34]
13. İman ve inkâr yalnızca akıl ve bilgi işi olsaydı bütün akıl ve bilgi sahipleri inanır veya inanmazlardı. Halbuki tarih boyunca ileri düzeyde akü ve ilim sahibi kişiler arasında hem iman edenler hem de inkâr edenler bulunmuştur. Bu sebeple iman edenler akıllanyla övünmezler; hidayeti, imana kavuşmayı, kendi irade ve tercihleri yanında Allah'ın hidayet ve yardımına da bağlarlar, O'na şükrederler. İnkarcılar ise yalnız ahllarma güvenir, akıl üstü varlıklara inanmaktan kurtulduklarını düşünür, iman ehlini akılsızlıkla, saflıkla, ekonomik ve kültürel yönlerden geri kalmışlıkla vasıflandırırlar, imanı bu etkenlere bağlarlar. 13. ve yuka-rısındaki âyetler işte bu tavır ve psikolojiyi açığa çıkarmakta; asıl akılsızların, aklını doğru kullanmayanlar, tercihlerini iman ve İslâm yönünde yapmayanlar olduklarını ilân etmektedir.[35]
14-16. "Alay etmek, aldatmak, tuzaklara karşılık vermek" gibi fiillerin Allah'a nispet edilmesi, bunları yapanları, fiillerine uygun bir şekilde cezalandırması, kazdıkları kuyuya kendilerini düşürmesi sebebiyledir; nispet bu mânaya yöneliktir. Münafıklar durumlarını gizlediklerini ve müminleri aldattıklarını zannederek işlerini yürütürken ve bunda başarılı olduklarını düşünerek kendi aralarında müminleri alay konusu edinirken, Allah her şeyi bildiği ve Hz. Peygamber'e durumu bildirdiği için -yaptıkları, gizli kameradan ekrana aktarılan kimseler gibi-kendilerini alay konusu haline getirmektedirler. İkiyüzlülüğün dünyadaki cezası bununla da kalmamakta; kendilerini akıllı, iman edenleri de akılsız ve ahmak sananlar, kendilerine emanet edilen hayat, akıl ve irade sermayesiyle hidayet yerine sapkınlığı aldıkları için hayat ticaretini de iflasla kapatmaktadırlar. İnsanoğlunun hayat çizgisini belirleyen âmiller yalnızca onun kendi akıl ve iradesi, kendi çabasıyla elde ettiği bilgiler değildir; bunların ve daha başka âmillerin yanında eğitim çevresinin, rahman veya şeytandan gelen yönlendirici etkilerin önemli tesirleri vardır. Şeytanın cin türünden yardımcıları olduğu gibi insanlar arasından edindiği iş birlikçileri de vardır. 14. âyet "şeytanlarıyla baş başa kaldıklarında..." diyerek bu saptırıcı etkiye işaret etmekte ve insanları, kimlerle beraber olduklarına, kimlerin tesiri altında kaldıklarına dikkat etmeleri konusunda uyarmaktadır.[36]
Meali
17. Onların misali, bir ateş yakan insan gibidir. Ateş tam etrafını aydınlattığında Allah ışıklarını yok eder de onları karanlık içinde, hiçbir şeyi görmez bir halde bırakıverir,
18. Artık onlar sağırlardır, dilsizlerdir ve körlerdir; bu yüzden geri de dönemezler.
19. Yahut onlar, karanlıklar içinde gökten boşanan gök gürültülü, şimşekli bir yağmura tutulmuş kimseler gibidirler. Yıldırımlar yüzünden ölümden korkarak parmaklarıyla kulaklarını tıkarlar. Halbuki Allah inkarcıları çepeçevre kuşatmıştır,
20. Şimşek gözlerini kör edercesine çakar, onlara ışık verdikçe yürürler, ışığı karartınca da kalakalırlar. Allah dileseydi onların işitme ve görmelerini büsbütün giderirdi. Şüphesiz Allah her şeye kadirdir.[37]
Tefsiri
17-20. Benzetmeler yaparak, misaller vererek, ilgili hikâyeler ve geçmiş vakalardan istifade ederek anlatma usulü çok eski zamanlardan beri bütün milletlerde olduğu gibi İslâm'ın ilk muhatabı olan Araplar'da da kullanılmıştır. Kur'ân-ı Kerîm de bu usul ve üslûba sık sık başvurmuş, eğitim öğretimde sesli ve görüntülü yayınlardan istifade edercesine bunlardan yararlanmıştır. Münafıkların durumunu misallerle tasvir eden bu âyetleri tefsir edenler çeşitli yorumlar yapmışlar; ışığı İslâm'ın nuru, karanlığı imansızlık, yağmuru rahmet, ganimet vb., gök gürültüsünü ve şimşeği inkarcıları tehdit eden âyetler olarak açıklamışlardır. Biz bu iki âyetteki ışığı ve aydınlığı "güdüler, duyu organları, akıl" gibi beşerî bilgi kaynaklan ve araçları; karanlık, yağmur, gök gürültüsü, yıldırım, şimşek ve bunlar arasında ilerlemeye, yol almaya çalışan inşam da "bütün iniş ve çıkışlarıyla, maddî ve manevî meseleleriyle insanın dünya hayatı" olarak anlıyoruz. İnsanoğlu dünyada problemleriyle başa çıkmaya çalışırken ya sadece beşerî güç ve imkânlarıyla yetinir veya bunlara ilâhî yardım ve irşadı da ekler, Kur'an'in ve Sünnet'in rehberliğinden faydalanır. İnkarcılar dini hayatlarının dışına attıkları için akıl, duyular ve tecrübelerle -daha çok ve kısmen- maddî problemlerini çözüyorlar, bu alanda hayatlarını düzene koyabiliyorlar. Beşerî bilgilerin yeterli olmadığı ilişkiler, varlıklar, olaylar ve oluşlar alanına gelince karanlıklar içinde kalıyor, meçhuller arasında bocalıyorlar. Bu alana karşı idrak kanallarını kapatmak, görmezlikten gelmek, düşünmemeye çalışmak, yok saymak fayda vermiyor. Şuur altının derinliklerinde fırtınalar kopuyor, şuurda huzursuzluklar su yüzüne çıkar gibi oluyor, bunları bastırmak, madde ötesini ve beşerî gücün çözümden âciz kaldığı problemleri unutmak için başvurulan tedbirler (zevku safa âlemleri, iş, sanat, spor vb. alanlardaki faaliyetler, İçki, uyuşturucu...) fayda vermiyor, faydası şimşek hızıyla gelip geçiyor. Bunlar insanı bir müddet oyalasa bile kaçınılmaz sonla karşı karşıya gelindiğinde gerçek anlaşılıyor, fakat artık çok geç oluyor, iş işten geçmiş bulunuyor. Allah Teâlâ'nın kullarına verdiği beşerî bilgi araçları, hem geçerli ve yeterli oldukları alanlarda kullanılmaları hem de insanın içindeki ve dışındaki işaretleri (âyetler) okuyarak rabbini bulması, O'nun irşadına kulak vermesi içindir. Bunları yerli yerinde ve amacına uygun olarak kullanmayan insan, bunlardan mahrum bulunan yaratıkların seviyesine inmiş olur. Ancak her nimetin bir hesabı olacağı için, o yaratıklardan farklı olarak insan sorumlu bulunuyor, emanetten hesaba çekiliyor. Münafıklar da bir yandan akıllan, diğer yandan zahiren uyum gösterdikleri müs-lümanların dinden gelen bilgileri sayesinde dünya hayatlarını kısmen düzgün gö-türebiliyorlar. Fakat sıra iç dünyalarına, madde ve ölüm ötesi âleme ve ilişkilere gelince karanlıklar ve ıstıraplar içinde kalıyor, bocalıyor ve çıkmaza saplanıyorlar. Kesintisiz ilâhî irşad ve ışıkla desteklenmediğinde bir yakındık ateşin, bir kibritin, bir şimşeğin ışığı kadar kısa ve yetersiz olan akıl ve beşerî bilgiler onları bu çıkmazdan kurtaramıyor.[38]
Meali
21. Ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan rabbinize kulluk edin ki, sakınabilesiniz. 22. Rabbiniz ki, sizin için yeri döşek, göğü bina kılmıştır; gökten su indirmiş, bununla sizin için nzık olarak çeşitli ürünler çıkarmıştır; artık siz de bile bile O'na eş ve ortaklar koşmayın.[39]
Tefsiri
21. Bundan önceki âyetlerde iman bakımından İnsanlar "mümin, kâfir, münafık" olarak çeşitlendirilmiş, her bir grubun özellikleri açıklanmıştı. Bu âyette inanç durumları ne olursa olsun bütün insanlara hitap edilerek hepsi birden Allah'a kul olmaya davet edilmekte ve bu çağrı İslâm'ın şu özelliklerini ortaya koymaktadır:
a) Bu ilâhî çağrı (İslâm) din, dil, ırk, bölge, sınıf... farkı gözetmeksizin bütün İnsanlığa yöneltilmiştir,
b) Bu çağrıya muhatap olmak ve Allah kulluğuna kabul edilmek İçin bir ön şart yoktur. Daha önce neler yapmış, ne kadar büyük suç ve günah işlemiş olursa olsun bir kimse gönülden benimseyerek "Allah'tan başka ilâh yoktur ve Muhammed O'nun elçisidir" dediği anda müslüman olmuş, Allah'a kulluğa ilk adımı atmış, geçmiş günahlarını silmiş olur.
c) Kulluk edilecek varlığın yaratılmamış (varlığı zorunlu, kendinden, ebedî ve ezelî), yaratıcı ve eşyaya özelliklerini verici olması gerekir. Bu vasıfları taşıyan tek varlık kâinatın yaratıcısı ve rabbi olan Allah Teâlâ'dır. Bu sebeple O'ndan başkasına kulluk edilemez,
d) Yukarıda verilen meale göre "Allah'a kul olma" emri ile takva (sakınma) arasında bir sebep-somıç ilişkisi kurulmuştur. Allah'a kulluk etmenin (İslâm'a özgü iman, ibadet ahlâk ve diğer amellerin) hâsıl edeceği sonuç takvadır. Sakınma kavramı, sakınılacak alan ve varlık İle sakınma İradesini gerektirir; bu da İslâm'ın tasarladığı insanın resmini çizer: Müslüman insan her istediğini yapmayan, önce durup düşünen, belli değer ölçüleri ve sınırlara göre ölçüp biçen, bu ölçülere uygun düşmediği takdirde nefsinin isteklerim ve arzularını frenleyen; akıllı, imanlı, iradeli varlıktır. Allah'a kulluk olmadan sakınma (takva) gerçekleşemez, sakınma olmadan da kâmil insan olunamaz.
Âyeti, "Sizi ve sizden öncekileri sakınsınlar diye yaratan Allah'a kulluk edin" şeklinde çevirmek de mümkündür. Buna göre de takva ile kulluk birbirini tamamlayan, biri bulunmadan diğeri bulunmayan, her ikisi bir bütün olarak yaratılışın amacını teşkil eden iki kavram olarak ortaya çıkmış olur; yani insanlar Allah'a kulluk edince yaratılış amaçlarım teşkil eden takvayı gerçekleştirmiş, bunu ger-çekleştirince de kulluğu yerine getirmiş olurlar.[40]
22. Allah Teâlâ kullarını yaratıp kendi hallerine bırakmamış; onların yaratılış amaçlarına doğru ilerleyebilmeleri için maddî ve manevî ihtiyaçlarını karşılamış; yani bunları karşılayacak bir kâinat düzeni kurmuş, "kayyûm" isminin tecellisi olarak da bir an bile ihmal etmeksizin bu düzeni korumuş, yürütmüş ve gözetmiştir. Yeryüzünü insanların burada oturmalarına, istirahat etmelerine, huzur bulmalarına ve üretim yapmalarına uygun kılmıştır.
Yerkürenin her noktasından yukarıya doğru bakıldığında görülen ve görülemeyen bütün uzaklıkların ve yaratılmış varlıkların bir kısmı "sema"dır. Bu da uzay dahil olmak üzere maddî (şehâdet, mülk) ve kısmen manevî (gayb ve melekût) âlemleri demektir. Uzaydan ve manevî semalardan sonra her biri diğerinden büyük olup onu kuşatmak üzere kürsî, arş ve melekût âleminin diğer katmanları gelmektedir.[41] Uzayda sağlam, ince, dengeli ve hikmetli bir düzen ve yapı oluşturulmuştur. Bu yapı hem dengeyi hem de dünyadakilerin gök cisimlerinden, gökte olup bitenlerden zarar görmemelerini sağlamaktadır. İnsanlara verilen bilgi edinme ve bilgiden yeni bilgilere ulaşma kabiliyeti doğru kullanıldığı takdirde yaratıcı Allah'ın varlık ve birliğine kolayca ulaşmak mümkündür. Kuvve halinde (potansiyel olarak) insanda mevcut olan bu bilgiye rağmen onun, Allah'a ortak koşması, O'nu bırakıp başka varlıklara tapınması veya itaat etmesi veya her şeyin kendiliğinden ve bir tesadüf sonucu oluştuğuna inanması "bile bile şirk koşmak ve inkâr etmek" sayılmaktadır. Çünkü bu inanç ve anlayış (inkâr ve şirk) insanın fıtrat ve tabiatına (potansiyel bilgisine) ters düşmektedir.[42]
Meali
23. Kulumuza indirdiğimiz kitaptan dolayı bir şüphe içinde iseniz onun benzeri bir sûre de siz getirin, Allah'tan başka taptıklarınızı da yardıma çağırın; eğer iddianızda samimi iseniz!
24. Bunu yapamazsanız -ki asla yapamayacaksınız- yakıtı insanlar ve taş olan ateşten sakınm; o inkarcılar için hazırlanmıştır.[43]
Tefsiri
23. Önceki âyetlerde insanlar tevhide (bir tek Allah'a kul olmaya) çağırılmışlar, buna tefekkür yoluyla varabilmeleri için teşvik edilmişler, ayrıca deliller getirilerek onlara ışık tutulmuştu. İnsan kendi düşünce ve İradesiyle inanmaya karar verince Allah, yaratılış, yaratılmışlar, gayb âlemi, dünya hayatının sonu; Allah, İnsanlar ve eşya ile ilişkilerde takip edilecek yol ve usul gibi konularda bilgilenmeye ihtiyaç duymaktadır. İnsanın kendi bilgilenme kapasitesi bu meçhulleri aydınlatmaya yeterli olmayınca, beşer üstü bir biigi kaynağına başvurma ihtiyacı ortaya çıkmaktadır. Bu kaynak vahiydir; özel bir dil veya iletişim aracı ile Allah'ın kullarına bilgi vermesidir. Bu bilginin peygamber dışındaki insanlar için elde edileceği kaynak Kur'an'dır ve vahye dayanan sünnettir. Bu sebepledir ki kitaba iman inanç esaslarından biri olmuş, kitabın şüpheden uzak bulunduğunu ispat için âyetler gönderilmiş, deliller getirilmiştir. Sürenin başında "Onda şüphe yoktur" ifadesiyle gerçek ortaya konmuş, burada ve daha başka yerlerde ileri sürülen delillerle de ispat edilmiştir. Kur'ân-ı Kerîm'in kaynak ve muhteva yönlerinden "şüphesiz-lik, gerçeklik ve tutarlılık" şeklindeki nitelik ve Özelliklerinin ispatı, aynı zamanda onu alıp tebliğ eden Hz. Peygamber'in ve içinde geçen gayb bilgilerinin gerçekliğinin ispatı dernektir. Böylece İslâm'a özgü iman esasları ve bunların ispat delilleri verilmiş olmaktadır.
Kur'ân-ı Kerîm'in daha önce Mekke'de inen sûrelerinde de İnkarcılara meydan okunmuş; bu kitabın Allah'tan geldiğinde şüphesi olanların, onu Hz. Peygamber'in uydurduğu iddialarında samimi iseler benzerini yapıp getirmeleri istenmiştir. Bu cümleden olarak Kur'an'a benzer bir kitap [44] onun sûrelerine benzer on sûre[45] sûrelerine benzer bir sûre[46] onda bulunanlara benzer bir söz[47] yapıp getirerek iddialarını ispat etmeleri istenmiştir. İnkarcı Araplar bütün arzularına ve teşebbüslerine rağmen bunu yapamamışlar, bir âyete benzer söz dahi söyleyememişler; böylece âciz oldukları, yapamayacakları ortaya çıkmış, "asla yapamayacaksınız" sözü gerçekleşmiştir.
Kur'ân-ı Kerîm'in bir sûresinin, hatta bir âyetinin bile benzerinin yapılamaması özelliğine i'câz denir. Kelimenin sözlük mânası "âciz, çaresiz bırakmak"tır. Mu'ciz "çaresiz bırakan", mucize ise "sıradan insanların yapamadığı, ancak peygamberlere Allah'ın lütfettiği, olağan üstü fiiller, etkiler ve haller" demektir. Kur'an mu'cizdir; çünkü meydan okuduğu halde kimse benzerini yapamamıştır. Kur'an mucizedir; çünkü bu eşsiz kitap, son Peygamber'in risâletinin hak ve gerçek olduğunu ispat eden en kalıcı delil olmuştur. Bu aziz kitabın mu'ciz ve mucize oluşu hangi özelliklerinden gelmektedir? Hangi bakımlardan o bir mucizedir? Bu sorunun cevabım vermek üzere i'câzü'l-Kur'ân konulu irili ufaklı çok sayıda kitap yazılmıştır. Burada bir fikir vermek üzere Kur'an'ıu i'câzını ortaya koyan üç özelliğinden söz etmek mümkündür:
1. Söz Sanatı. Seçilen kelimeler ve dizilişi, grameri, uygulanan edebî sanatlar, kelimelere -dilin imkânları sonuna kadar kullanılarak- yüklenen mânalar.
2. Üslûp ve Şekil Özelliği. Kur'ân-ı Kerîm'den önce Araplar'da, sözlü edebiyatın İki şekli vardı: Şiir ve nesir. Nesir de hitabet ile kâhinlerin kafiyeli sözlerinden ibaretti. Kur'ân-ı Kerîm şiir olmadığı gibi Araplar'm bildiği nesirden de farklıdır. O, öğüt ve talimattan ibaret bulunan iki amacım gerçekleştirmek üzere şeklin ve üslûbun en uygununu seçmiş, yerine göre uygun geçişler yaparak; misaller, kıssalar ve tarihî olaylardan yararlanarak vermek istediğini en güzel ve etkili bir şekilde vermiştir,
3. Muhteva Özelliği. Kur'ân-ı Kerîm'in muhtevası iman (inanmak), inanılacak esaslar, ibadet ve çeşitleri, hükümler ve talimat, ahlâk bilgisi ve eğitimi, yaratılış ve oluş, gayb âlemi ve buradaki varlıklar, kısmen peygamberler ve kavimler tarihi, insan ve kâinatın yapısı, gelecekle ilgili bazı haber ve bilgilerden oluşmaktadır. Hz. Peygamber'in çevresi ve yetişme şartları bellidir. O'nun ve çevresindekilerin bu bilgilere sahip olmadıkları, bu bilgilerin bir kısmına o çağda yaşayan başkalarının da sahip bulunmadıkları bilinmektedir. Peygamberliğinden önce okuma yazma bilmeyen (ümmî) bir zatın ağzından çıkan, hepsinin de doğru olduğu ya o anda yahut zamanı gelince anlaşılan ve bundan sonra da anlaşılacak olan, yakın çevredeki dinlerin ve bu dinlere ait kitapların yanlışlarını düzelten, tahrifleri açıklığa kavuşturan bu muhteva (Kur'ân-ı Kerîm'in içeriği) olağan üstüdür, mucizedir, ancak doğru bilginin kaynağı olan Allah'tan gelmiş olabilir, başka bir ihtimal yoktur veya mâkul değildir.[48]
24. Âyette zikredilen "ateş" cehennem ateşidir. Bu ateşin yakıtının taşlar ve insanlar oluşu düşündürücüdür. İnsanlar bu âyetin gelmesinden yüzyıllar sonra kömürü bulup yaktıklarında, taş gibi nesnelerin de yandığım anlamışlardır. Cehennemin yakıtı olanlar ise kim bilir nasıl taşlardır? Bazı müfessİrler bu taştan maksadın tapınılan taş heykeller, tanrı timsalleri olduğunu düşünmüşlerdir. "Şüphe yok ki siz ve Allah'tan başka taptığınız tanrılar cehennem yakıtısınız" mealindeki âyet de bu anlayışı destekler gibidir. Ancak heykel ve putun ham maddesi bile olsa eşyanın cezalandırılması âdil ve mâkul görülmediğinden ceza olarak yakılanları "şuurlu ve iradeli yaratıklar" olarak anlamak, taş yakıtı ise "gayb âlemine ait, mahiyeti dünyalılar tarafından bilinemeyen bir nesne" olarak yorumlamak daha uygundur. Hadislere göre cehennem ateşi, yakıcılık bakımından dünya ateşinden yetmiş misli daha şiddetlidir.[49] Bugün lazerle elmas kesiliyor. Mahiyet ve şiddetini bilmediğimiz ateşlerle taşların da ayrışıp yanması mümkündür. İnsan vücudu gibi narin bir cismin böyle bir ateşte ölmeden ve tükenmeden azap görmesinin tasavvuru bile dehşet vericidir. Kur'ân-ı Kerîm insanları işte bu ateşten korumak için gönderilmiştir ve onları rahmete, cennete, ebedî saadete çağırmaktadır.[50]
Meali
25. İman eden ve iyi işler yapanlara, kendileri için zemininden ırmaklar akan cennetler bulunduğu müjdesini ver. Onlara cennetteki meyvelerden biri rızik olarak her sunulduğunda, "Bu daha önce de bize rızık olarak verilendir" derler. O kendilerine benzer şekilde verilmiştir. Ayrıca orada kendileri için tertemiz eşler de vardır ve orada onlar sonsuza kadar kalıcıdırlar.[51]
Tefsiri
25. "İyi işler" diye çevirdiğimiz amel-i sâlih, mümin için dünyada ve âhiret-te yararlı bütün işleri, tutum ve davranışları kapsayan geniş bir içeriğe sahiptir. Allah'ı tanıyan, bildirdiği kadar bilen kullar, başkaca bir teşvike İhtiyaç kalmaksızın O'na kulluk eder, huzur ve mutluluğu kullukta (ibadet) bulurlar. Bu irfan ve şuur zayıf veya yetersiz olduğu müddetçe de teşvike ihtiyaç vardır. Teşvik, itaat etmeyene verilecek cezayı bildirmek suretiyle yapılabileceği gibi itaat edenlere verilecek ödülü açıklayarak da yapılabilir. Daha önceki âyetlerde kullar ibadete davet edilmiş, inkarcıların karşılaşacakları korkunç akıbet bildirilmiş; burada ise itaat ve ibadet edenlerin atacakları ödül açıklanmıştır. Kur'an'da ve hadislerde açıklanan teşvik ödülleri cennet ve nimetleri, ilâhî cemalin görülmesi ve "rıdvân"dır, yani Allah'ın kullarına hitap ederek kendilerinden razı olduğunu, imtihanın sona erdiğini ve başardıklarını bildirmesidir. Bu âyette sözü edilen ödül ise cennettir, oradaki çeşitli nimetlerdir, eşlerdir ve orada kalmanın sonsuza kadar süreceği müjdesidir.
Gerek cennet gerekse içinde bulunan şeyler öz ve yapı itibariyle dünyada bilinen nesnelerden farklıdır. Ancak insanların görmediği, bilmediği, tatmadığı, hayal bile edemediği şeyleri onlara anlatmanın tek yolu, bildikleri nesnelerin isimlerini kullanmaktır. Allah Teâlâ da cenneti ve nimetlerini bildiğimiz isim ve kelimelerle, kavram ve tasavvurlarla İfade etmiştir. Arada bir benzerlik vardır, ancak asla biri diğerinin aynı ve misli değildir. İbn Abbas "Cennette olan şeylerin dünyada yalnızca isimleri vardır" [52] diyerek bu gerçeği anlatmıştır. Cennetin ve nimetlerinin dünyada bildiklerimizden, hatta hayal ettiklerimizden farklı, bütün bunların ötesinde olduğunu açıklayan başka âyet ve hadisler de vardır. Hz. Peygamber bir sohbetinde cenneti anlatırken, "Orada hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir kimsenin hayalinden geçmeyen şeyler vardır" buyurmuş, ardından da "Korku ve ümit İçinde rabbine ibadet ve dua etmek üzere vücutları yatak görmez, kendilerine verdiğimiz nzıktan da Allah için harcarlar. Yaptıklarına karşılık olarak onlar İçİn saklanan mutlulukları hiç kimse bilemez" [53] mealindeki âyetleri okumuştur.[54]
Kur'an'da cennetliklere her istediklerinin verileceği vaad edildiği için insanlar dünyadaki düşüncelerinin, arzu ve ihtiyaçlarının sonucu ve gereği olarak Hz. Peygamber'e "Orada şu kadar kadın var mı, at var mı?... Bize şunlar, şunlar verilecek mi?" diye sormuşlar, O da Kur'an'daki vaade dayanarak bu sorulan, "Her istediğiniz verilecek" diyerek cevaplamıştır [55] Bazı kimseler buradan yola çıkarak "Cennette bir erkeğe şu kadar kadın verileceğine göre erkek cinsel açıdan bunlara nasıl yetecek, dünyadaki kadınları ne olacak?" gibi sorular sormuşlar ve bunlara yine dünya şartlan ve düzeni çerçevesinde cevaplar oluşturmuşlardır. Bizce doğru olanı, açıklanmakta olan âyet ve benzerlerini genel bir kural olarak kabul etmek ve âhirette olup bitecek, verilecek, yaşanacak şeyleri dünyadakilere kıyas etmemek, olumlu ve olumsuz yanlarıyla dünyayı âhirete taşımamaktır.[56]
Meali
26. Şüphe yok ki, Allah herhangi bir şeyi, bir sivrisineği, hatta onun da ötesindekini misal vermekten utanıp çekinmez. Bunun karşısında iman edenler onun, Allah'tan gelen gerçek olduğunu bilirler, inkâr edenler ise "Allah misal olarak bununla neyi kastediyor?" derler. Allah birçok kimseyi onunla saptırır, birçok kimseyi de onunla doğru yola iletir; onunla başkalarını değil, ancak emrine karşı gelenleri saptırır.
27. Onlar ki, iyice pekiştirdikten sonra da Allah'a verdikleri sözden dönerler, Allah'ın birleştirilmesini emrettiğini ayırırlar, yeryüzünde fesat çıkarırlar; işte sonunda zararlı çıkacak olanlar da yalnız bunlardır.[57]
Tefsiri
26. Temsil, teşbih, örnekleme edebî sanatlardan olup hem sözün güzelleşmesini hem de anlamanın kolaylaşmasını sağlar. Sonsuz merhamet ve lütuf sahibi olan Allah, kitabını kullarının zevkle okumaları ve kolay anlamaları için gerektiğinde bu sanatları da kullanmıştır. İnkarcıların yağmur, bulut, örümcek gibi örnekleri ileri sürerek "Allah böyle şeyleri örnek vermez" demeleri üzerine, "Gerektiğinde sivrisineği, hat,ta daha küçük ve önemsiz şeyleri bile örnek verir" denilerek bu düşünce reddedilmiştir.
Allah Teâlâ'nın kullanna, gerçekleri görmeleri ve bilmeleri için verdiği alet ve araçlara, gönderdiği kitaplara ve peygamberlere rağmen inkarcılar, düşünme ve irade denilen yeteneklerini inkâr yönünde işletmiş, onu tercih etmişler, ilâhî İrşad ve yardımdan yararlanmamışlardır. Aynı irşadlar ve bilgi araçları bir kıstın insanların imanı tercih etmelerine yardımcı olurken bir kısım insanların da sapmalarına vesile olmuştur. İman veya inkâr, hidayet veya sapma, hayır veya serden birini seçen insandır, insanın seçtiğini yaratan ise tek yaratıcı olan Allah'tır. Doğru yolu bulma veya sapma, seçim ve tercih yönünden kula (insana), yaratma yönünden ise Allah'a aittir. Fiil faile (özne) böyle bağlanır ve "... saptı, saptırdı, hidayete erdi, hidayete erdirdi" denir. Allah'ın hidayet ve yardımının, fıtratı bozulmamış insanı doğru yola ileteceği, hidayete erdireceği; sapanların ise kendi iradeleriyle Allah emrine karşı geldikleri, irşadına sırt çevirdikleri, nefislerine uydukları İçin saptıkları âyette açıkça anlatılmıştır: "... onunla ancak emrine karşı gelenleri saptırır."
Mealde "emrine karşı gelen" şeklinde çevrilen fasık sözlükte belirli bir sınırı aşan, onun dışına çıkan" anlamına gelir. Dinî bir terim olarak "haktan sapan, Allah'ın emirlerine karşı gelen kişi" demektir.[58]
27. Allah'ın emrine karşı gelen ve isyan yolunu seçenlerin kötü ahlâk ve davranışlarının üç önemli örneği zikredilmiştir:
1. Allah'a verdikleri sözden dönmeleri. Bu söz ya ezelde "elestü birabbiküm" (Ben sizin rabbİniz değil miyim?) şeklindeki ilâhî suale insanların özlerinin, kutsal mecliste "evet!" diyerek verdikleri Allah'ı rab olarak tanımayı ve O'na kulluk etmeyi içeren sözdür veya dünya hayatındaki çeşitli ilişkilerde Allah'ı şahit tutarak, O'nun adını anarak verdikleri sözlerdir. Münafıkların ve onların özelliklerini paylaşan diğerlerinin âdetlerinden biri de verdikleri sözde durmamalarıdır.
2. "Allah'ın birleştirilmesini emrettiği şeyler"i kesip ayırmaları. Bazı tefsir-ciler tarafından bu ifadenin "birleştirilmesi emredilen" kısmı, akraba ile ilgilenmek (sıla-i rahim), karı kocanın arasını bulmak gibi özel ilişkilere tahsis edilmiştir. Doğrusu bunu daha geniş bir çerçevede almak ve anlamaktır. Allah Teâlâ bütün dinlerin, peygamberlerin, kitapların, insanlığın tevhid anlayış ve inancı çerçevesinde birleştirilmesini; bir ve beraber olmaları gerektiği halde ayrı düşmüş, parçalanmış olanların bir araya getirilip kaynaştınlmalanm istemiş; her nesnenin ve her kişinin olması gereken yerde olmasını, lâyık olduğunu bulmasını murat etmiştir. Düzen bozucular (fesatçılar) ve günahkârlar (fâsıklar, zalimler) ise bunları parçalamak ve ayırmakla meşguldürler.
3. "Yeryüzünde fesat çıkarmaları", bozgunculuk yapmaları. Tarih boyunca yeryüzünde, maddî ve manevî olarak düzeni bozan, çevreyi kirleten, huzursuzluk, acı ve felâketlere sebep olanlar genellikle inkarcılar, ahlâksızlar, zalimler ve günahkârlar olmuştur. Her günah (Allah'ın yapılmasını yasakladığı, yapanları cezalandıracağını bildirdiği her şey) aynı zamanda yeryüzünde bir kötülüktür, fesattır, dengeyi ve düzeni bozmaktır. Amaçları ne olursa olsun sonunda günahkârların, Allah'ı bırakıp nefis ve şeytana kul olanların zararlı çıkacaklarında şüphe yoktur; çünkü bunlar, ömür sermayesiyle fâni dünyayı satın almışlar, ebedî saadetten mahrum kalmışlardır.[59]
Meali
28. Cansız nesneler iken size O hayat verdiği halde Allah'ı nasıl inkâr edebiliyorsunuz? Sonra sizi öldürecek, sonra diriltecek, sonra O'na götürüleceksiniz. 29. Yeryüzünde ne varsa tamamını sizin için yaratan, sonra göğe yönelerek onlan,yedi gök olarak tamamlayıp düzene koyan O'dur ve O, her şeyi hakkıyla bilmektedir.[60]
Tefsiri
28. İnsanın kendi vücudunda, yakın ve uzak çevresinde (kâinatta) Allah'ın varlığını ve birliğini gösteren sayısız işaret ve delil vardır. Bunlardan biri de insanoğlunun yaratılıp hayata getirilmesi, sonra ecel gelince öldürülmesidir. İlk insanın, yok iken toprak ve çamurdan var edilmesi, sonra babada, boşa atılınca ölmeye mahkûm bir sperm; anada da, aybaşında kanama ile atılınca Ölmeye mahkûm bir yumurta halinde iken ilâhî takdirle bu unsurların birleşmesiyle insan denen canlının meydana gelmesi kendi başına olabilecek bir şey değildir. Bir taş yerinden oynasa, bir yerde bir ot bitse, insanoğlu taşı yerinden oynatanı, otu oraya ekip bitireni düşünür. İnsanın hayatı ve yapısı, bir taşın hareketi ve bir otun bitmesiyle kıyas edilemeyecek kadar karmaşık, büyük, ince, sanatlı, düzenli, hesaplı ve esrarlıdır. İnsanı ve hayatı düşünüp de Allah'a ulaşmamak İçin insanın kalbinin mühürlenmiş, aklının nefis^şeytan, yanlış eğitim yüzünden perdelenmiş ve şartlanmış olması gerekir. Doğum ve ölüm gözler önünde olmaktadır, bunları inkâr mümkün değildir. Allah'ın peygamberleri, insanın öldükten sonra tekrar dirileceğini, dünyada yapıp ettiklerinin hesabını vereceğini, hesabın sonucuna göre muamele göreceğini haber vermişlerdir. Bu haberi kabul edip inanmaya fıtrî (tabii, bozulmamış, şartlanmamış) akıl engel değildir. Tam aksine akıl, yok İken yaratıp hayat verenin öldürdükten sonra yeniden hayat vermesinin daha kolay olacağını kıyas metodu ile kolayca çıkarır ve kabullenir.
Burada insanlara "cansız nesneler" İken (lafzî anlamıyla "ölüler" iken) hayat verildiği, sonra yine öldürülüp tekrar diriltilecekler! bildirilmiştir. Baştaki "ölüler iken diriltilme" ifadesi bazı kimselerin aklına, ilk ölü olma halinden önce de bir hayatın bulunması gerektiği düşüncesini getirmiştir. Buradan da insanların defalarca ölüp başka bir bedende yeniden dünyaya geldikleri (reenkarnasyon, tenasüh) inancı ortaya çıkmıştır. Bu inancı, Kur!ân-ı Kerîm ve hadislerden çıkartmak ve delillendirmek mümkün değildir. Çünkü bir başka âyette inkarcıların, "Ey rab-bimiz! Bizi iki defa öldürdün, iki defa dirilttin. Şimdi günahımızı itiraf etmiş bulunuyoruz, bir çıkış yolu yok mu?" diyecekleri bildirilmiştir (Mü'min 40/11). "Kur'an âyetleri birbirini açıklar" kaidesinden hareket ederek 28. âyeti ele alırsak bunu, "peş peşe defalarca ölüp her defasında bir başka bedende dünyaya gelme, dirilme" şeklinde anlamak tutarlı olmaz. Mü'min süresindeki meali verilen âyete göre "Ölmek de iki keredir, dirilmek de iki keredir," Bu âyetle konumuz olan âyeti aynı olayın iki ayrı yönden açıklanması olarak aldığımızda şu mâna ortaya çıkar: İnsanlar yaratılmadan, doğmadan Önce yokturlar ve bu bakımdan ölü gibidirler. Önce bu ölülere, yani yok olanlara varlık ve hayat verilmiştir. Bu "birinci di-riltme"dir. Sonra dünya hayatını tamamlayanlar birinci Ölümü tatmışlardır, bütün dünya insanlarının ve dünyanın ömürleri sona erip kıyamet kopunca yeryüzünde canlı kalmamıştır. Arkadan sûra üflenmiş ve bütün insanlar yeniden diriltilmişler, âhiret hayatına başlamışlardır. Bu da "ikinci diriltme"dir. Özetleyecek olursak insanlar yok iken var edilmişler, sonra dünyada bir kere ölmüşler, kıyametten sonra da ikinci defa hayata gelmişlerdir; İki ölüm ve iki dirilme bundan ibarettir. Bu âyetin lafzından, "Yaşayan insan iki kere ölmekte ve her iki ölümden sonra da birer kere diriltilmektedir" şeklinde de bir anlam çıkarılabilir. Buna göre yaşayan insan eceli gelince ölür, sonra kabirde diriltilir; ilk sorgudan sonra tekrar ölür ve kıyametten sonra tekrar diriltilir (Ebü'1-Muîn en-Nesefî, Tebsıratü'l-edille, II, 764). Yok iken yaratılma ve can vermeye "ölü İken diriltme" demek mecazi olduğu için gerçek mânada iki kere ölme ve dirilme olayı da Mü'min süresindeki âyette açıklanmış olmaktadır. Ölmek ve dirilmekle İlgili âyetler nasıl yorumlanırsa yorumlansın, ölmenin iki ve dirilmenin de iki kereden ibaret olması sonucu değişmez. Bu vakıa da reenkarnasyon İnancına ters düşer, onun aslı olmadığını ortaya koyar. Ayrıca birçok âyet ve hadisin açıkladığı insanın yaratılma amacı, dünya hayatının sebebi ve hikmeti, ölümden sonra dirilerek dünyada hak edilene göre mükâfat veya ceza görmesi gerçeği, insan nefsinin terbiye edilerek kâmil insanın olgun nefsi haline gelebilmesi için gösterilen yollar ve çareler vb. konulardaki bilgiler, yeniden bedenlenme inancının İslâm'a aykırı olduğunun kesin kanıtlandır. Yeniden bedenlenmenin aklî ve ilmî bakımdan da hiçbir delili yoktur. Dünyada yaşayan 6 milyar insanın, daha önce gelip bir başka bedende yaşadıklarına dair bilgileri ve şuurları mevcut değildir. Bu gerçekler karşısında bazı insanların hipnoz veya telkin altında, geçmişlerine aitmiş gibi bazı bilgiler vermelerinin başka açıklamaları olmalıdır. Nitekim kollektif şuur, rüya benzeri görüntüler, cinlerle temas, hafızanın oyunları gibi nazariyelerle bu tür açıklamalar yapılmaktadır.[61]
29. Yerin ve göklerin bir başlangıcının bulunduğu, bundan önce yer ve göklerin mevcut olmadığı matematik, astronomi, güneş fiziği gibi ilgili bilim dallann-ca da tespit edilmiştir. "Yapılan araştırma, gözlem ve hesaplar, ilk evren maddesinin çıplak atomlardan oluşan kocaman bir küre halinde olduğunu, bu çıplak atomlar arasındaki karşılıklı şiddetli itme ile bu ilk evren maddesinin açılarak patlayan bir bomba gibi evrene yayıldığını göstermektedir. Ancak bu ftk evren maddesinin nasıl meydana geldiği bugün, araştırmalara rağmen tam olarak bilinmemektedir. Başlangıçta uzay ve zaman yoktu. Bir teoriye göre maddenin ve mekânın olmadığı, ışık ve enerji mefhumlarından söz edilmediği, boşluğun bile mevcut olmadığı bir devirde her şey, dehşetli bir patlama ile ortaya çıktı. Korkunç bir sıcaklıkta atomlar yaratıldı. Fizik ve kimya kanunları hükümlerini yerine getirdiler. Proton, nötron ve elektronlardan ağır elementler husule geldi. Yıldızlar doğdu, güneşler ortaya çıktı, galaksiler meydana geldi" [62] Bilim adamları bu büyük patlamanın tarihini milyarlarca yıl geriye götürmektedirler. Şu halde dünyanın ve güneşin İçinde bulunduğu Samanyolu galaksisi gibi sayısız galaksi, milyarlarca yıl öncesinden yaratılmaya başlanmıştır, daha öncesinde ise bunlar mevcut değildi.
İlk evren maddesinin nasıl var olduğu bilimin meçhulüdür. Bütün semavî dinler bunun bir yaratıcısının olduğu, sonraki gelişmeleri de ilmi sonsuz, hikmeti, kudreti ve sanatı essiz olan yaratıcının sağladığı konusunda ittifak etmişlerdir. Bu ve başka âyetlerde yerküreyi Allah yarattığı gibi âyette "yedi sema" diye anılan gökleri de yedi gök olarak yaratıp düzenleyenin Allah olduğu bildirilmektedir. Bu yedi göğü dünyanın gökleri veya uzayın gökleri olarak kabul eden tefsirciler, eski Aristo ve Batlamyus nazariyesine göre Ortaçağ'dan sonra da Kopernik, Galile, Kepler, Newton, Einstein, S. Hawkiag çizgisinde gelişen güneş ve kâinat sistemleriyle ilgili bilgilere göre açıklamalar yapmışlardır. Ancak bu yedi gökten maksadın ne olduğu konusunda kesin bir bilgi yoktur. Arap dilindeki kullanıma göre bunun çokluktan kinaye olarak düşünülüp birçok gök şeklinde anlaşılması da mümkündür.
Öte yandan, keşif ve ilham kaynağı ile zenginleştirilmiş bulunan tasavvuf ve irfan kolunda, "yedi gök"le ilgili farklı ve ilgi çekici açıklamalar vardır. Bunlardan biri şöyledir: Allah Teâlâ'nın yarattıkları (mâsivallah, mâ-halakallah), "halk ve emir âlemleri" olarak İkiye ayrılır. Halk âlemi maddîdir, cisimlidir; emir âlemi cisimsİ2dir, latiftir. Bu iki âlemi birbirinden "arş" ayırır. Halk alemindeki maddîlik, aşağıdan yukarıya doğru azalıp incelerek maddesizliğe dönüşür. Halk âleminin en alt katında, bütün büyüklük ve sonsuzluk görüntüsü içinde, bir yukarısına göre çok küçük olan evren vardır. Bu evren maddîdir. Kur'an'da geçen yedi semaya dahil değildir. Bundan sonra birinci sema başlar, bu semanın -bütün galaksileriyle birlikte- evrenden büyüklüğü, damlaya nispetle deniz gibidir. Bu oran yukarıya doğru aynı ölçülerde büyüyerek devam eder. Yedinci semadan sonra kürsî, ondan sonra da arş vardır. Arşın üstünden itibaren emir âlemi başlar. Burada insanın hakikatini ve manevî mahiyetini teşkil eden ve "latifeler" diye bilinen, bir yukarıdakinin -kendisine nispetle çok küçük kalan- bir aşağıdakinİ kuşattığı "kalp, ruh, sır, hafî ve ahfâ" vardır. Bazı hadislerde geçen ve çok geniş olduğundan söz edilen "mümin kalbi" işte bu latîfe olan kalptir. Bu anlayışa göre yedi kat sema, bilinen ve henüz keşfedilmemiş bulunan evrenin ötesindedir, madde-yoğun değildir. Bu semalarda ruhlar, melekler, cennetler vb. varlıkların yer aldığı, mi'rac hadisi vb. hadislerde geçmektedir. Bütün bunlar, her şeyi hakkıyla bilen ve her şeye kadir olan Allah Teâlâ tarafından yaratılmıştır, O'nun izni ve iradesi dahilinde hareket ederler.[63]
Meali
30. Hani rabbin meleklere, "Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım" demişti. Onlar, "(Biz seni eksiksiz bilirken ve durmadan övgü ile tenzih ederken orada fesat çıkaracak ve kan dökecek birini mi yaratacaksın?" dediler. Allah "Şüphe yok ki, ben sizin bilmediklerinizi bilirim" buyurdu.
31. Ve Âdem'e bütün isimleri öğretti. Sonra bunları meleklere gösterip "Sözünüzde doğru iseniz şunların isimlerini bana söyleyin" dedi.
32. "Seni tenzih ederiz! Bize öğrettiğinden başka hiçbir bilgimiz yoktur. En kâmil ilim ve hikmet sahibi şüphesiz sensin" cevabını verdiler.
33. "Ey Âdem! Bunların isimlerini onlara bildir" dedi. Onlara bunların isimlerini bildirince de "Size ben göklerin ve yerin gizlisini kesinlikle bilirim; yine sizin açıkladığınızı da gizlediğinizi de bilirim" demedim mi!" buyurdu.
34. Meleklere, "Âdem'e secde edin" dediğimizde İblîs dışındakiler derhal secde ettiler; o direndi, büyüklendi ve kâfirlerden oldu.[64]
Tefsiri
30, Sûrenin 28. âyetinden itibaren hem Allah'ı inkâr mânasındaki küfrü hem de ilâhî nimetlerin kıymetini bilmemek ve şükran vazifesini yerine getirmemek mânasındaki küfrü engelleyen deliller, işaretler ve nimetler sıralanmaya başlanmıştı. İnsana hayat verme, öldükten sonra tekrar diriltme, yeryüzünde ne varsa hepsini insan için yaratma nimetlerinden sonra 30-35. âyetlerde hilâfet, ilim, meleklerin secdesi ve cennet nimetleri sıralanmaktadır.
İleride gelecek birçok âyette[65]ilk insan olan Âdem'in nasıl yaratıldığı ve diğer insanların nasıl üreyip çoğaldıkları anlatılacaktır. Burada anlatılan insanın yaratılması değil, Allah tarafından ona verilen özellikler, sorumluluklar, yetki ve nimetlerdir. Bunlardan biri ve belki de en önemlisi hilâfet özelliğidir. Sözlükte hilâfet, "bir kimsenin diğerinin yerini alması, onu temsil etmesi, onun salâhiyetlerini kullanması" mânasına gelir. Allah'ın yeryüzünde yaratacağı halife ya Allah'ın halifesidir ya da daha önce yeryüzünde yaşamış şuurlu varlıkların halifesidir; onların yerine gelmiş, onların yerini almıştır. Meleklerin, ileride insan soyunun neler yapacağına dair bildiklerini ortaya koyarak buna rağmen Âdem'in halife olarak yaratılmasının hikmetini sormaları, Allah Teâlâ'mn da Âdem'in buna lâyık olduğunu onlara anlatmak üzere yaptığı imtihan, Âdem'e verdiği bilgi ve kabiliyet buradaki hilâfetin Allah ile ilgili olduğunu, Âdem'in ve insanoğlunun yeryüzünde Allah'ın halifesi olacaklarını göstermektedir. Bir ümmeti yeryüzünde halife kılmak, onlara "hilâfet yetkisi vermek" mânasındaki "istihlâf" vaadinin iman ve amel-i sâlih (Allah rızâsına uygun hareket, amel, davranış) şartına bağlanmış bulunması da bu yorumu desteklemektedir (Nûr 24/55). Ancak insanoğlunun bu mânadaki halifeliği, kendi mahiyeti ve sıfatlarına uygun olarak kısıtlı ve sınırlıdır. İnsan dahil hiçbir varlığın Allah Teâlâ'yı temsil etmesi, O'nun yerini alarak tasarrufta bulunması mümkün değildir. Âdem'in ve neslinin halifeliği, Allah'ın mülkü bulunan yeryüzünde O'nun iradesine uygun yaşamak ve talimatı doğrultusunda tasarrufta bulunmaktan ibarettir. İnsanların Allah'a kul olsunlar diye yaratıldıklaruıı ifade eden âyetle [66] halifeler olarak yaratıldıklarını ifade eden âyetler aynı gerçeği anlatmaktadır: İnsanoğlu Allah'a kul olsun diye yaratılmış, yeryüzündeki çeşitli nimetler de bu maksadı gerçekleştirsin diye ona tahsis edilmiştir. İnsanoğlu kendisine verilen imkân ve nimetlerin Allah'ın mülkü olduğunu, bir amaca ve şarta bağlı olarak kendisine emanet edildiğini, bunlar üzerinde sahibinin irade ve rızâsına uygun bir şekilde tasarruf etmekle (hilâfet) yükümlü bulunduğunu bilecek ve bu şuur içinde davranacaktır. Meleklerden farklı olarak İnsanoğlu bu hilâfeti gerçekleştirecek fıtratta ve kabiliyette yaratılmış olup fıtratını bozmadığı takdirde bu vazifesini başarabilecektir. Allah Teâlâ meleklerin şahsında bunu insanoğluna da bildirip şuuruna yerleştirmiştir. Yukarıda işaret edildiği üzere buradaki hilâfet (genel hilâfet), yalnızca Âdem'e mahsus değildir; birçok âyet [67] bu kabiliyet ve salâhiyetin bütün insanlar için söz konusu olduğunu açıkça ifade etmektedir. Özel (siyasî) hilâfet, Kur'ân-ı Kerîm'de bu isimle bulunmayan, Hz. Peygamber'den sonra ihtiyacın ortaya çıkardığı bir kavram ve kurumdur. Siyasî anlamda hilâfet fonksiyonunu üslenenler için Kur'an'da kullanılan tabir "ülü'l-emr"dir (Nisa 4/59). "Hilâfet benden sonra otuz yıldır, daha sonra ısırıcı saltanat yönetimi olacaktır" mealindeki hadiste [68] zikredilen halifelik özel ve siyasî olanıdır. Hadisin sahih olması halinde, İslâmî kaynaklarda bu mânada hilâfet -bir görev ve makam adı olarak- ilk defa burada zikredilmiş olmaktadır. [69] Hz. Ebû Bekir, devlet başkanlığı bakımından Resûlullah'ın yerini aldığı için (bu sebeple) kendisine "Resûlullah'ın halifesi" denilmiş, Hz. Ömer'den "Resûlullah'ın halifesinin halifesi" diye söz edilmiş, bu zincir uzayıp gideceği için daha sonra yalnızca halife kelimesiyle yerinilmiş, bu arada siyasî halife "emîrü'l-mü'minîn, imam" gibi unvanlarla da anılmıştır. Allah'ın kullarından, fert olarak değil de toplu olarak istediği, onları topluluk olarak yükümlü kıldığı vazifeleri yerine getirebilmek, ferdin halifeliği yanında ümmetin halifeliğini de hayata geçirebilmek için siyasî teşkilâtlanmaya ihtiyaç hâsıl olmuş; bunun zaruri sonucu olarak da fertler, yetkilerinin ve sorumluluklarının bireyi aşan tarafını -şartlı olarak- içlerinden lâyık olan birine devretmişlerdir. Halifeye verilen itaat sözü (biat), onun Allah'ın emir ve yasaklarına (hukuka, göreviyle ilgili dinî hükümlere) uygun davranması şartına bağlıdır.
Asıl vatanları olan metekût âleminde daha önce yaratılmış ve insandan farklı özelliklerle donatılmış bulunan melekler, mülk âlemine dahil bulunan dünya (arz) yaratılmca burada, Allah adına hâkim olacak, her mümin için eşit derecede bağlayıcı (kanun) olan kitapta apaçık bildirilen ilâhî iradeyi temsil edecek ve gerçekleştirecek şuurlu varlıkların (halife, halâif), kendileri olacağını beklemişler, topraktan yaratılacak insanın bu kaynağa bağlı özellikleri dolayısıyla eksikleri olacağı, fesad çıkarmaya müsait bulunacağı için hilâfete lâyık olmadığını zannetmişlerdi. Yüce yaratıcı bu beklentiye uymayan iradesini, bu nimetin insan türünden olan kullarına tahsis buyurulduğunu ve bunun gerekçesini meleklere açıklamıştır.
Melekler "emir, gayb, melekût" gibi isimlerle anılan âlemlere ait oldukları ve insanların, kendi bilgi vasıtalarıyla bu âlemlere ait bulunan varlıklar hakkında bilgi sahibi olmaları mümkün bulunmadığı için bu konudaki bilgiler daha ziyade vahye dayanmaktadır. Beşerî yorum ve kıyaslarla elde edilen bilgiler üzerinde ise görüş ayrılıkları vardır. Meleklerin varlıkları ve özellikleriyle ilgili bilgiler büyük ölçüde vahye dayanmakla beraber akıl, keşif ve tecrübe yoluyla da meleklerin varlıklarının ve bazı özelliklerinin bilinebileceği ileri sürülmüştür. "Akıl ve şuur sahibi (nâtık) ölümlü varlıklar yaratılmış bulunduğuna göre bunların, dünya durdukça ölümsüz olanlarının da yaratılmış olması, keza daha aşağı bir seviyede bulunan dünyada akıllı ve şuurlu varlıklar yaratıldığına göre daha üstün ve şerefli olan se-mâvât âleminde de bu özellikleri taşıyan varlıkların yaratılmış olmaları evleviyet-le (aklın öncelik hükmü) sabittir" şeklindeki açıklamalar iknaya yönelik akıl delillerine örnektir. Özel ruhî temrinler yapan ve eğitim gören kimselerin, sıkıntı ve hastalıktan çaresiz kalıp meleklerin yardımlarından istifade edenlerin ve melekleri rüyada görenlerin nakilleri kendileri için sübjektif anlamda kesin delildir, bunları duyanlar için ise bağlayıcı değildir.
Müslüman âlimlerin çoğuna göre melekler, latîf (madde yoğunluğu olmayan, görüşü engellemeyen), çeşitli şekillere girebilen ve asıl yerleri -madde ötesi- semalar olan, üreme yoluyla değil de devamlı yaratılma yoluyla çoğalan varlıklardır. Allah nezdinde yüce değerleri ve yakınlıkları, O'nun bahşettiği büyük güçleri vardır, ilâhî emir ve iradeye göre davranmak ve asla bunun dışına çıkmamak üzere programlanmışlardır. Bazı filozoflara göre ise melekler insandaki akıl türünden varlıklardır.[70]
Kur'an'daki açıklamalara göre melekleri, özellik ve vazifeleri bakımından şu sınıflara ayırmak mümkündür:
1. Arşı taşıyanlar .[71]
2. Arşı kuşatıp Allah'ı teşbih edenler.[72]
3. Büyük melekler:
a) Cebrail. Cibril ve Rû-hulkudüs isimleriyle de anılan bu melek peygamberlere vahiy getirmekle görevlendirilmiştir. Tekvîr sûresinin 20. âyetinde onun belli başlı sıfatlan şöyle sıralanmıştır: "Gerçekten değerli, güçlü ve Arş'ın sahibi katında itibarlı, orada saygın ve güvenilir bir elçi",
b) Mîkâil. Cebrail'le birlikte adı Kur'an'da anılmış ve bunlara düşman olana Allah'ın düşman olacağı bildirilmiştir.[73]
c) İsrafil. Kıyamet ve yeniden diriliş başlarken üflenecek olan sûr, Kur'ân-ı Kerîm'de zikredilmiştir.[74]Bu sûra üflemekle görevlendirilmiş meleğin İsrafil olduğu da hadislerde bildirilmiştir.[75]
d) Azrail. Kur'ân-ı Kerîm'de hem ölüm meleğinden[76] hem de vefat ettirme görevini yüklenmiş meleklerden[77] söz edilmiştir. Sahih hadislerde bu isim geçmemekle beraber diğer İslâmî literatürde Ölüm meleği Azrail olarak anılır. [78] Bu işle görevlendirilen melek sayısı çok olduğuna göre Azrail'in bunların reisi olması ihtimali vardır.
4. Cennet melekleri. Cennette çok sayıda meleğin bulunduğu ve buraya girme mutluluğuna erişmiş müminlere hizmet edecekleri ifade buyurulmuştur.[79]
5. Cehennem melekleri. Burada da azap çekenlerle ilgili vazifelerini yerine getiren melekler vardır.[80] Bunların cins ismi "zebânf'dir.[81] başkanları da "mâlik" isimli bir melektir.[82]
6. Gözeten, koruyan melekler (hafaza melekleri). Bunlar insanların yanlarında bulunmakta, onları gözetme, koruma, iyiliklerini isteme, onlara iyi şeyleri ilham etme gibi vazifeler yapmaktadırlar.[83]
7. Yazıcı melekler. Bunlar da insanların yakınlarında bulunmakta ve yapıp ettikleri her şeyi yazmaktadırlar (İnfitâr 82/10-11). 8. Madde âleminde görevli melekler. Bunlar maddî kâinatta olup biten her şeyin İçinde bulunmakta ve Allah'ın kanunlarının yerine gelmesini sağlamaktadırlar. [84]
Meleklerin, yaratılan bu yeni varlığı yani Âdem'i nereden tanıdıkları, onun yeryüzünde fesat çıkarıp kan dökeceğini nasıl bildikleri konusunda çeşitli yorumlar yapılmış; bunu, olacakların yazıldığı levh-i mahfuzdan öğrendikleri; daha önce yaratılıp yeryüzüne gönderilmiş benzer varlıklar olabileceği ve bunlara bakarak bilgi sahibi oldukları; cinlere veya yırtıcı hayvanlara kıyas ettikleri vb. görüşler ileri sürülmüştür. Biz şu iki ihtimali ve yorumu akla ve vakıaya daha yakın ve hadisenin anlatılış üslûbuna daha yatkın buluyoruz:
1. Allah Teâlâ'nın yaratacağı insanı onlara önce tanıtması, sonra da onu yeryüzüne halife yapacağını bildirmesi üzerine -bu bilgiye dayanarak- kanaatlerini açıklamışlardır.
2. Âdem'in yaratılışını müşahede etmişler, onun maddî ve manevî özelliklerini görüp bilmişler ve bu özellikleri taşıyan bîr varlığın hem iyi hem kötü işler yapabileceğini, onun yapısından ve tabiatından çıkarmışlar, buna dayanarak sorularını sormuşlardır.[85]
31-33. Allah, kendinin bildiği ve meleklerin bilmediği hikmetler, gerekçeler sebebiyle Âdem'i yarattığını haber verince bu üstü kapalı ve doğrulanması inanca dayalı olan açıklama melekleri ikna için yeterli idi. Fakat yüce Allah bilginin ve imanın yalnızca kendisine güvenilen kimselerin haber ve bilgi vermesi yoluyla elde edilmesini (taklid) yeterli bulmadığı, meleklerinin şahsında insanları gözlem, deney ve düşünceye yönlendirmeyi murat ettiği için bir deneme düzenledi. Âdem'e bütün isimleri, yani maddî ve manevî varlıkların, kavramların isimleriyle bunların özelliklerini veya isim verme, dil icat etme kabiliyetini öğretti; sonra her şeyin aslı gayb âleminde, ilâhî planda mevcut olduğu için bunları meleklerine gösterdi. Meleklerden, Âdem'in müsbet vasıflarının ve kabiliyetlerinin fazlasıyla kendilerinde mevcut bulunduğu kanaatlerinde haklı ve isabetli iseler bunların isimlerini bilip söylemelerini istedi. Melekler bu deneme sonucunda kendilerine verilen bilme ve bilgi üretme kabiliyetinin Âdem'e verilenden farklı olduğunu ve bu sebeple halife olmaya onun ehil bulunduğunu anlayıp itiraf ettiler; Allah Teâlâ'nın ilim ve hikmetini, eserini görerek (ayne'l-yakîn olarak) daha üst dereceden tasdik ettiler.[86]
34. Terim olarak secde ayaklar, dizler, eller ve alın yere konarak yapılan özel bir ibadet şekli olup namazın en önemli kısmıdır ve ibadetin ruhuna en uygun davranış biçimidir. Bu şekildeki bir hareketin, ibadet maksadıyla Allah'tan başkasına yapılması, hak dinlerin hiçbirinde caiz görülmemiştir. İbadet maksadı taşımaksızın insanların birbirine, saygı göstermek üzere secde etmeleri, İslâm'dan önceki bazı dinlerde ve kültürlerde caiz görülmüş ve uygulanmıştır. Nitekim Hz. Yûsuf'un babası ve annesiyle diğer aile fertleri ona kavuştuklarında secde etmişlerdi [87]Meleklerin Âdem'e secde etmeleri Allah'ın emriyle olmuş, bu bir tek hareketle melekler üci şey yapmışlardır:
a) Allah Teâlâ'ya ibadet,
b) yeryüzünde O'nun halifesi olmak üzere yaratılmış ve birçok üstün vasıflarla donatılmış Âdem'e saygı ve onun hilâfete liyakatini tasdik. Âdem için yapılan secde şeklindeki saygı hareketi, Allah'ın emriyle olduğu ve Adem'e ibadet maksadı taşımadığı için şirk şaibesinden de uzak bulunmuştur.
Meleklerin arasında bulunan ve onlar Allah'ın emri üzerine Âdem'e secde ettikleri halde bu emre karşı koyan İblîs'in "melek mi, cin mi" olduğu konusu tartışılmıştır. Bazı rivayetler yanında özellikle bu âyette geçen "... İblîs hariç melekler secde ettiler" ifadesine dayanan bazı tefsİrcİler onun önde gelen bir melek olduğunu, bu isyandan sonra meleklik sıfatını kaybettiğini ve kendisine Allah tarafından farklı özellikler verildiğini ileri sürmüşlerdir. Yine bazı rivayetler yanında özellikle "O, cinlerdendi; rabbinin emrinden dışarı çıktı" (Kehf 18/50) mealindeki âyeti delil olarak kullanan tefsirciler de İblîs'in melek değil, cin türünden olduğunu, hatta nasıl Âdem insanlığın babası ise onun da cinlerin babası olarak yaratıldığını savunmuşlardır. Her ne kadar "İblîs hariç" şeklindeki istisna, İblîs'in meleklerden olduğu kanaatini veriyorsa da, bir toplulukla beraber bulunan, fakat onların cinsinden, türünden olmayan varlıklar için de istisna ifadesi kullanıldığı (is-tisnâ-i munkatı'), meselâ "Koyun sürüsü geldi ancak çoban gelmedi" denilebildi-ği, ayrıca meleklerin yaratılış özellikleri arasında "Allah'ın emrine karşı çıkmamak ve buyurulara yerine getirmek" vasfının da bulunduğu göz önüne alındığında İblîs'in melek türünden olmadığı tespiti ve yorumu ağır basmaktadır.[88]
Meali
35. "Ey Âdem! Sen ve eşin cennette oturun, istediğiniz yerinden rahatça yiyip için ve şu ağaca yaklaşmayın; yoksa zalimlerden olursunuz" dedik.
36. Şeytan oradan onların ayağını kaydırdı da bulundukları yerden onları çıkardi. Biz de "Birbirinize düşman olmak üzere inin! Bir zamana kadar sizin için orada yerleşecek bir yer ve ihtiyaç maddeleri vardır" dedik.
37. Bunun üzerine Âdem rabbinden bazı kelimeler aldı (bunlarla tövbe etti); rabbi de onun tövbesini kabul buyurdu. Şüphesiz O, tövbeleri kabul buyuran ve rahmeti sınırsız olandır.
38. Onlara şöyle dedik: "Oradan hepiniz inin! Benden size muhakkak bir yol gösterici gelecektir." Kim benim gönderdiğim rehbere uyarsa artık onlara ne korku vardır ne de üzüleceklerdir.
39. İnkâr eden ve âyetlerimizi yalanlayanlara gelince onlar cehennemliklerdir ve orada devamlı kalıcıdırlar.[89]
Tefsiri
35. İnsanın atasının cennete konması ve oradan yere indirilmesi hadisesi Kur'ân-ı Kerîm'de üç yerde anlatılmıştır:
1. Yukarıda meâli verilen âyetlerde.
3. Tâhâ sûresinde Burada daha öncekilere nispetle farklı olan ve bazı karanlık noktalan aydınlatan ilâve açıklamalar vardır. Bu cümleden olarak Allah Teâlâ Âdem'le eşini, şeytanın kendilerine düşman olduğunu, onları cennetten çıkarmasına fırsat vermemelerini bildirerek ikaz etmiş, cennette kalmaları halinde acıkmayacaklarını, çıplak kalmayacaklarını, susamayacaklannı ve sıcaktan bunalmayacaklarını ifade buyurmuştur.
İlk insanın nerede ve nasıl yaratıldığını anlatan âyetlerle cennete konması ve oradan çıkarılmasını açıklayan âyetler birlikte göz önüne alınıp yorumlandığında şu sonuçlar çıkmaktadır: İlk insanı Allah Teâlâ özel bir topraktan yeryüzünde yaratmış, ondan eşini de var etmiş, sonra bunları cennete koymuştur. Bu cennetin ve içindeki hayatın yeryüzünde mevcut herhangi bir bölgede olabilecek insan hayatından farklı olduğu açıkça İfade edilmiştir. Şu halde bu cennet kulların ödüllendirileceği, içinde ebedî olarak mutlu yaşayacakları cennettir. Cennetin çeşitli bölgeleri ve dereceleri vardır. "İçinde devamlı kalınan" cennete (huld) giren bir daha çıkmazsa da diğer bölgelerine girenlerin çıkmayacağı konusunda bir açıklama yoktur. Ayrıca ölümden sonra devamlı kalmak üzere cennete girmek ile insanoğlunun dünya hayatı başlamadan bir imtihan için cennete konulması arasında fark vardır; imtihan cennetinden de imtihan dünyasından da çıkmak mümkündür.
İnsanların atasının önce cennete konması, sonra oradan yeryüzüne indirilmesinin birçok hikmeti düşünülebilir, Bunlardan bîri de kullara, ebedî ve ana yurdun cennet olduğu düşünce ve duygusunun verilmesi, bu düşünce ve duygunun ilâhî irşada uyma konusunda bir teşvik unsuru olmasıdır, Ebedî mutluluk yurduna dönmek ve orada eşi bulunmaz nimetlere mazhar olmak İsteyenler, atalarının düştüğü gaflete düşmemeli, Allah'ın uyanlarını ve O'na ezelde verdikleri sözü unutmamalı, şeytana ve nefse uymamalıdırlar.
Âdem'in ve eşinin ürününü yedikleri ağacın ne ağacı olduğu konusunda çeşitli rivayetler vardır; ancak hiçbiri sağlam bir bilgi kaynağına dayanmamaktadır. Burada önemli olan yenilen ağacın ürününden ziyade Allah'ın yasağının çiğnenmiş olmasıdır. Cennette yasağın çiğnenmesi, emre uyulmaması nasıl insanlığın atasını oradan çıkardı, nimetlerle külfetlerin, acı ile tatlının, mutlulukla mutsuzluğun yan yana bulunduğu imtihan dünyasına indirdiyse bu dünyada ilâhî emirlerin ve yasakların çiğnenmesi de insana imtihanı kaybettirecek ve onun ebedî mutluluk yurduna geri dönmesine engel olacaktır.[91]
36-39. Yeryüzünde insan tek başına değil toplu olarak yaşayacaktır; rabbi onu sosyal bir varlık olarak yaratmıştır. Topluluk halinde yaşayan insanların arzu ve ihtiyaçlarının çatışmaması mümkün değildir. Çatışan arzular ve ihtiyaçlar anlaşmazlıklar ve düşmanlıkları beraberinde getirecek, insanlar birbirinin kurdu olacaklardır. Onları ıslah edecek, uygarlaştıracak, ihtiyaç ve arzuların kültür ve medeniyete kaynaklık etmesini sağlayacak bir nizama ihtiyaç vardır. İşte hak dinler bu nizamı koymak üzere gönderilmiştir. Ona uyanlar dünyada korkudan kurtulacak, hür ve güvenlik içinde yaşayacak; dileyen mümin, dileyen kâfir, isteyen sâ-lih, isteyen fâsık olabilecek; âhiret hayatında da sâlihler hüzün ve kederden kurtulup mutluluğa kavuşacak, kâfirler ise dünyada ettiklerinin cezasını çekeceklerdir.
Kur'an'ın açık ifadesine ve buna dayalı İslâm inancına göre Hz. Adem'in İşlediği, bağışlanmamış, dünyaya taşınmış, nesline miras kalmış ve Hz. îsâ'nın kurban edilmesine sebep teşkil etmiş bir "aslî günah" yoktur. Hz. Âdem'in davranışı ya günah değildir ya da Allah tarafından kendisine öğretilen ve onun da yerine getirdiği tövbe sayesinde temizlenmiştir. Ayrıca bütün hak dinlerin de adı olan İslâm'a göre kimse kimsenin günahım yüklenmez suç ve günah şahsîdir.
Yine yahudi ve hıristiyan kaynaklarından İslâmî geleneğe geçmiş bulunan kadın hakkındaki olumsuz telakki, yani "kadının şeytanlığı, fettanlığı, Âdem'in şeytana kanmasına ve cennetten çıkarılmasına sebep oluşu, bu yüzden 'aslî günahın' asıl sebebinin kadın olduğu, dünyada ondan uzak kalınması gerektiği..." inanç ve anlayışı da Kur'an'ın lafız ve ruhuna aykırıdır. Kur'ân-ı Kerîm bu macerada Hz. Âdem'le eşini birlikte (tekil değil, ikil olarak) anmakta, gerek Allah'ın uyarısına ve gerekse şeytanın saptırmasına birlikte muhatap olduklarını; ayak kaydıra-nın da kadın değil şeytan olduğunu açıklamaktadır. Bir insan ve Allah'ın bir kulu olarak kadının erkekten farkının bulunmadığı, kemal yolculuğu ve yansında erkek ile eşit fırsata sahip bulunduğu ise pek çok âyette açık ve kesin olarak ortaya konmuştur. [92]
Meâli
40. Ey îsrâiloğulları! Size verdiğim nimetimi hatırlayın, bana verdiğiniz sözü yerine getirin ki ben de size vaad ettiklerimi vereyim. Asıl bana itaatsizlikten sakının.
41. Elinizdekini (Tevrat'ı) tasdik edici olarak indirdiğime (Kur'an'a) iman edin; sakın onu inkâr edenlerin ilki olmayın! Âyetlerimi az bir karşılık ile satmayın. Yalnız benden korkun.
42. Bilerek hakkı bâtıl ile karıştırmayın, hakkı gizlemeyin.
43. Namazı kdın, zekâtı verin, rükû edenlerle beraber rükû edin.
44. Sizler kitabı okuduğunuz halde insanlara iyiliği emredip kendinizi unutuyor musunuz? Aklınızı kullanmıyor musunuz?
45. Sabır ve namazla Allah'tan yardım isteyin. Şüphesiz bunlar, Allah'a huşu ile boyun eğenlerden başkasına ağır gelir.
46. Onlar kesinlikle rablerine kavuşacaklarını ve O'na döneceklerini bilen kimselerdir.
47. Ey İsrâiloğuüarı! Size verdiğim nimetimi ve sizi cümle âleme üstün kıldığımı hatırlayın.
48. Öyle bir günden korkun ki, o gün kimse başkası için bir şey ödeyemez; hiç kimseden şefaat kabul olunmaz, fidye alınmaz; onlara asla yaramı da yapılmaz.[93]
Tefsiri
40. Sûrenin buraya kadar olan bölümünde müşrikler ve münafıklar hakkında açıklamalar yapılıp uyanlarda bulunulduktan sonra buradan itibaren 123. âyete kadar devam eden bölümünde, yer yer başka konulara da değinilmekle birlikte, ağırlıklı olarak İsrâiloğullan'nın eski durumlarıyla dinî ve ahlâkî bakımdan bozulmaları, İslâm'a karşı tutumları hakkında buyruklar, bilgi ve eleştiriler yer almaktadır. Arap yarımadasındaki yahudilerin önemli bir kısmı Medine ve civarında yaşadığı için Medine'de inen uzun sûrelerin ilki olan Bakara sûresinde Allah onlan İslâm'a davet etmekte, İslâm'ın hak din olduğunu kanıtlayan deliller göstermekte; bu arada onların dinlerinin mahiyeti ve atalarının tarihi hakkında bilgi vermektedir.
Yahudilik, İslâm'dan önceki semavî dinler arasında -tahrife uğramış da olsa-şeriatı ve kutsal kitabı halen yaşamakta olan en eski dindir. Hıristiyanlık'tan farklı olarak bir şeriat dini olması da Kur'ân-ı Kerîm bakımından bu dinin önemini arttırmaktadır. Ayrıca Medine ve çevresinde, Romalılar'ın baskısı sebebiyle milâdî I. yüzyıldan itibaren Filistin'den buralara göç etmiş olan geniş bir yahudi topluluğu yaşamakta ve doğal olarak bunlarla müslümanlar arasında ilişkiler bulunmaktaydı. Bu sebeplerle Kur'an'da Hz. Musa'nın ismi otuz dört sûrede 136 defa anılmış; birçok sûrede Yahudilik ve Tevrat hakkında bilgiler verilmiş; özellikle Bakara sûresinin bu bölümüyle A'râf (7/103-176), Yûnus (10/75-93), Tâhâ (20/9-97), Şuarâ (26/10-66), Kasas (28/3-44) ve Mü'min (40/23-54) sûrelerinde Hz. Mûsâ'nın öğretileri, tebliğ faaliyetleri, İsrâiloğulları'nın ve başta Firavun olmak üzere Karun ve Hâmân'ın bu faaliyet karşısındaki olumsuz tutumları gibi konulara ilişkin olarak ayrıntılı açıklamalar ve değerlendirmeler yapılmıştır.
Kur'ân-ı Kerîm'de İsrail kelimesi iki âyette [94] Hz. İbrahim'in Hz. İshak'tan torunu olan Hz. Ya'kub'un ismi olarak geçmekte; kırk âyette ise yahudiler "Benî İsrail" {İsrâiloğulları) diye anılmaktadır.[95] Tevrat'ta, Ya'kub peygamberin Tanrı ile güreşip O'nu yendiği, bu sebeple Tann'mn ona İsrail adını verdiği bildirilir. [96] Ancak kelimenin etimolojisinin ve asıl anlamının belirsiz olduğu da ileri sürülmüştür.[97] İslâmî kaynaklarda da İsrail kelimesinin Hz. Ya'kub için kullanıldığı ifade edilmekle birlikte, yahudi kaynaklarında bu kelimenin anlamı konusunda verilen bilgiler İslâm'ın ulûhîyyet ve peygamberlik inancıyla bağdaşmadığı için müslüman bilginler bu hususta farklı açıklamalar getirmişlerdir. Meselâ Taberî'nin Tarîhu'l-ümem ve'l- mülûk'ünde[98], İsrail kelimesinin "gece vakti Allah'a giden" anlamına geldiği ifade ediljr. Aynı ismin İbrânîce'de "Allah'ın kılıcı", "Allah yolunda cihad eden", "Allah'ın seçkin kıldığı insan" veya "Allah'ın kulu" anlamına geldiği de bildirilmektedir.[99]
On iki yahudi kabilesi de İsrail adıyla anılır. Hz. Süleyman'dan sonra yahudi ülkesinin ikiye ayrılması üzerine İsrail kelimesi, kuzeyde kalan bölümü oluşturan kabilelerin krallığını nitelemek üzere kullanılmıştır. Bununla birlikte sonraları İsrail tabiri, yahudilerin tamamını ifade eden etnik bir kavram haline gelmiştir. Yahudi inancına göre Hz. Ya'kub'a İsrail ismi Tanrı tarafından verilmiştir; Yahudilik millî bir din, Yahova da millî bir tanrı kabul edilmiştir. Aynı telakkiye göre İsrâiloğullan da seçkin bir kavimdir. Söz konusu kavim, Filistin'e yerleşmeden önce İbranî, Filistin'de İsrâİlî, sürgünden sonra ise İsrâiloğullan diye anılmaktaydı. Bununla birlikte bu kavim için İbranî ve Yahudî terimlerinin kullanımı da yaygındır.[100]
Kur'ân-ı Kerîm'de Benî İsrail isminin ilk defa geçtiği konumuz olan âyette özellikle, başta din bilginleri olmak üzere, Hz. Peygamber dönemindeki yahudilere hitap edilmekte ve Allah'ın kendilerine verdiği nimet hatırlatılmakla beraber bu nimetin ne olduğu o zamanki yahudilerce bilindiği için bu hususta açıklama getirilmemektedir. Taberî bu nimeti, Allah Teâlâ'nın geçmişte İsrâiloğullan arasından peygamberler göndermesi, onlara kitaplar indirmesi, onları Firavun ve onun zalim halkından çektikleri pek çok sıkıntı ve belâlardan kurtararak mukaddes topraklara yerleştirmesi vb. şeklinde sıralamıştır. [101] Bunlara daha başka nimetleri ekleyenler de vardır. [102] B u nimetleri anmaktan maksat, onlara şükretme görevlerini hatırlatmaktır.
"Bir şeyin yerine getirilmesini emretmek, söz vermek" veya "ittifak, anlaşma, sözleşme" gibi mânalara gelen ahid kelimesi Kur'an'da yerine göre, hem insanların birbirine söz vermesi hem de Allah ile kullan arasındaki bir tür sözleşme için kullanılmaktadır. Ahid kelimesinde "söz verme"nin yanında "yemin" anlamı da vardır. Kur'an'da yer yer aynı anlamda mîsâk, vaad gibi başka kelimelerin kullanıldığı da görülür. Tanrı ile İsrâiloğullan arasındaki anlaşmanın hükümlerini, Allah tarafından belirlenen yükümlülükleri ihtiva ettiği için yahudi ve hıristiyan kutsal kitaplarına Eski Ahid ve Yeni Ahid denilmiştir. Bu iki kutsal kitapta Allah'm muhtelif peygamberler ve ümmetlerle ahidleştiğine, bu arada İsrâiloğulla-rı'ndan da söz aldığına dair bilgiler bulunmaktadır. [103] Kur'ân-ı Kerîm'üı çeşitli âyetlerinde de Allah'ın İsrâiloğullan'ndan değişik konularda, meselâ Tevrat'a sımsıkı sarılacaklarına[104] namazı kılacaklarına, zekâtı vereceklerine, peygamberlere inanacaklarına, muhtaçlara Allah nzası için borç vereceklerine[105] kendilerine indirilen kitabı gizlemeyip insanlara okuyacaklarına[106]dair söz aldığı bildirilmektedir. Müfessirlerin çoğu konumuz olan âyetteki ahdi genel anlamda yorumlamışlardır. Taberî ise buradaki ahdi, özellikle Allah'ın yahudİlere, onların kutsal kitaplarında kendisi hakkında bilgi verilmiş bulunan Hz. Muhammed'in peygamberliğini tanıyıp ona inanmalarını, bu gerçeği İnsanlara da açıklamalarını emretmesi ve bu hususta onlardan söz almış olması şeklinde yorumlamaktadır.[107] Ancak bu ahid hakkında el-Menâr'da [108] verilen bilgiler daha mâkul görünmektedir. Buna göre Allah İsrâiloğullan'ndan "Allah'a kulluk edip O'na ortak koşmayacaklarına, doğru olduklarına ilişkin kanıtlar getiren peygamberlere iman edeceklerine, Allah'ın hükümlerine ve kanunlarına boyun eğeceklerine", özellikle kendi milletlerinden olan Hz. İsmail'in soyundan gelen Hz. Mu-hammed'e inanacaklarına ilişkin söz almıştır. Ayrıca buradaki ahdin İçine, fıtratın gereği olarak bütün beşerden alınmış olan "aklın ölçülerine göre düşünme ve hareket etme sorumluluğunu yerine getirme vaadi" de girer. Âyetin, "Ben de size va-ad ettiklerimi vereyim" kısmındaki vaad ise tefsirlerin çoğunda [109] Allah'ın onlara yardım edeceği, iyiliklerine karşı sevap verip cennetine kabul edeceği yönünde vaadde bulunması şeklinde açıklanmıştır.[110]
41. "Elinizdeki" ifadesinden maksat Tevrat, onu "tasdik edici" olan da Kur'ân-ı Kerîm'dir. Kur'an'in Tevrat'ı tasdik etmesinin anlamı, tevhid inancı, geçmiş peygamberlere iman, iyiliklerin yapılması, kötülüklerin terkedilmesi gibi Tevrat'ta yer alan temel öğretilerin Kur'an tarafından da tanınmasıdır. Bunun mantıkî sonucu, Kur'an'ın da Tevrat gibi Allah'tan geldiğini kabul edip ona inanmak olduğu için yahudiler ve özellikle kutsal kitabın muhtevası hakkında geniş bilgisi olan yahudi din bilginleri Kur'an'a inanmaya, böylece inüslüman olmaya davet edilmekte; Kur'an'ı herkesten önce alelacele inkâr etmek yerine, öğretilerinin kendi kutsal kitaplarıyla ne kadar uyuştuğunu iyi düşünmeleri gerektiğine işaret edilmektedir. Bunu yaptıklarında, müşrikler gibi hemen onu inkâr etmeyip, tam tersine, ellerindeki kutsal kitabı tasdik ettiği için vakit kaybetmeden ona inanıp müslüman olmaları gerektiğim anlayacaklardır.
İbn Abbas'a nispet edilen bir rivayete göre Medineli bazı yahudi bilginlerine fakır halktan hediyeler geliyor, onlar bu hediyelerden mahrum kalacaktan korkusuyla İslâm'ı kabul etmekten kaçmıyorlardı. [111] Ancak tefsirlerin çoğunda yer alan daha genel bir açıklamaya göre âyette yahudİlerden, nimetlerin en büyüğü olan hak dini reddedip âhiret kurtuluşundan mahrum kalma pahasına, bunlarla mukayese edildiğinde hiçbir değer ve anlam ifade etmeyen dünya malı, dünyevî mevki ve itibar peşinde koşmamaları istenmektedir, Ayrıca "Ayetlerimi az bir karşılık ile satmayın" mealindeki ifade, Allah'ın yüce ve kutsal kitabını ve dinini kişisel ve maddî çıkarlar için kullanıp yanlış yorumlayanlara, harandan helâl, helâlleri haram göstermeye kalkışanlara karşı kesin bir uyandır.
Bazı bilginler, âyetin söz konusu bölümüne dayanarak, Kur'an öğretme karşılığında para almanın caiz olmadığını ileri sürnıüşlerse de bu para, Kur'an'in değil, harcanan emek ve zamanın bedeli olduğu için, İslâm bilginlerinin çoğu bu görüşe itibar etmemişlerdir. [112] İbadet olan fiillere karşılık ücret almak caiz olmamakla beraber bu hüküm konumuz olan âyetten çıkarılmış değildir.[113]
42-43. Yukarıda yahudiler Kur'ân-ı Kerîm'e iman etmeye çağınldıkları için burada da, bu imanın gereklerinden olmak üzere, onlara Kur'an'in önem verdiği prensiplerden söz edilmekte; özellikle hakkı tanımaları ve korumaları, namaz kılıp zekât vermeleri emredilmektedir. Böylece Kur'an yahudilere ve dolaylı olarak müslümanlara, hatta bütün insanlığa, maddî ve dünyevî menfaatlerin, egoist arzu ve eğilimlerin etkisine kapılarak doğru ve gerçek olan ile eğri, yanlış ve asılsız olanı kasıtlı olarak birbirine kanştırmamaları, hakkı örtüp saklamaktan kaçınmaları gerektiği yönünde son derece Önemli bir uyanda bulunmuştur. Yahudiler de dahil olmak üzere o dönem insanları bakımından temel gerçek Kur'an'ın hak kitap ve Hz, Muhammed'in hak peygamber olduğudur. Bu sebeple âyette öncelikle bu husus kastedilmiş; inkârcılann hak ile bâtılı birbirine karıştmp hakkı gizlemekten vazgeçmeleri, müslümanlarla birlikte namazı kılıp zekâtı vermeleri, Allah'ın hükmüne boyun eğmeleri istenmiştir. Burada, pek çok dinî hükümler içinden özellikle namaz ve zekâtın emredilmesi, bunlardan ilkinin bedenî ibadetlerin, ikincisinin de malî ibadetlerin en önemlisi olmasından ileri gelmektedir. [114] 42. âyette yahudilerin gerçek Tevrat'a onda bulunmayan ilâveler yapmalarına [115] veya Hz. Muhammed'in geleceğinin Tevrat'ta haber verildiği gerçeğini saklamalarına [116] işaret edildiği de söylenmiştir.[117]
44. Sözlükte "iyilik, doğruluk" anlamına gelen birr kelimesinin, dinî ve ahlâkî bir terim olarak, iman ve ibadetten başlamak üzere her türlü iyilik, ihsan, itaat, doğruluk, günahsızlık gibi mânalarda kullanıldığı görülür.[118]
Bu âyetten, asıl muhatapların yahudi din bilginleri olduğu anlaşılmaktadır. Başka benzerleri gibi yahudi din bilginleri de halka kutsal kitaba inanıp onunla amel etmelerini, gerek sözleri gerekse davranışlarıyla Allah'ın rızâsına uygun şekilde yaşamalarını emrederlerdi. Ancak âyet bize, başkalarına iyiliği emrederken kendilerini unuttuklarını yani onların kendi yaşayışlarının bilgileri ve sözleriyle çeliştiğini, sonuç olarak samimi dindarlık hislerini kaybettiklerini göstermekte; "Aklınızı kullanmıyor musunuz?" ifadesiyle bu çelişkili tutumlarının, yalnızca dinin hükümlerine değil, akla da aykın olduğuna işaret etmektedir.
Kur'an'ın geçmiş ümmetlerin tarihine ilişkin verdiği bilgilerde de sonraki nesiller İçin mesajlar ve dersler vardır. Bu bakımdan, söz-davranış uyumu şeklinde özetlenebilecek evrensel ahlâk kurallarından birini ihlâl etmeleri sebebiyle yahu-dileri eleştiren söz konusu âyet, bir yandan yahudi din bilginlerinin bu çelişkili tutumları ve samimiyetsizlikleri hakkında bilgi verirken, bir yandan da genel olarak İslâm ümmeti, özellikle müslüman din önderleri ve bilginleri için de bir uyan anlamı taşımaktadır. Şu halde kendilerini din bilgini, din adamı ya da din önderi konumunda görenlerin veya öyle tanımlananların bu uyarıyı hiçbir zaman hatırdan çıkarmamaları gerektiği açıktır. Zira başkalarına iyiliği öğütleyenlerin kendi yaşayışlarında bunun aksine davranmaları Kur'an'ın kesinlikle reddettiği bir tutumdur. Nitekim Saf sûresinde "Ey iman edenler! Yapmayacağınız şeyleri niye söylersiniz? Yapmayacağınız şeyleri söylemeniz Allah katında çok sevimsiz bir davranıştır!" (61/2-3) buyurulmaktadır.[119]
45-46. Ahlâk ve tasavvufun temel kavranılanndan olan sabır, "acıya katlanma, sıkıntıya göğüs germe; Allah'a tevekkül ederek O'ndan gelen sıkıntılara katlanma; insanın kendisini, aklın ve dinin yapılmasını gerekli gördüğü işleri yapmaya veya yapılmasını yasakladığı, uygun bulmadığı davranışlardan uzak durmaya zorlaması; kişinin hayırlı amacına ulaşma yönündeki direnci" gibi anlamlarda kullanılır. [120] Gazzâlî, sabrı "inanç gücünün bencil istek ve tutkulara karşı koyması" şeklinde oldukça kapsamlı bir ifadeyle tanımlar. İnkarcılık da bir tür inançtan kaynaklandığı için inkarcılarda görülen sabrı da bu anlamda değerlendirmek mümkündür. Buna göre sabrın değeri arkasındaki İnancın keyfiyetine göre değişir. Gazzâlî bu erdemin, bütün yaratılmışlar içinde sadece insana verilmiş bir ayrıcalık olduğunu belirtir. Çünkü hayvanlar akıl gücüne sahip olmayıp sadece içgüdüleriyle davrandıkları; melekler de -zaten yetkin varlıklar olmaları sebebiyle- sabrı gerektiren bir durumla karşılaşmadıkları için, sabır gösterme imkânları ve buna ihtiyaçtan yoktur.[121]
Kur'ân-ı Kerîm'de, rahatlık ve bolluk kadar sıkıntı ve darlık da bir hayat gerçeği olarak gösterilmiş[122] Hz. Peygamber'e hitaben, "Azim sahiplerinin sabrettiği gibi sen de sabret" buyurulmuş.[123] Allah yolunda cihad eden müminlerin yiğit, sebatkâr ve kararlı tutumlarından verilen örnekle[124] sabrın, zorluklar karşısında acizlik gösterip sıkıntılara teslim olmak anlamına gelmediğine; aksine, Allah'ın inayetine güvenerek güçlükleri aşma iradesini göstermek olduğuna işaret edilmiştir.
Yukarıdaki âyetlerde yahudiler ve özellikle onların din önderleri, eski anlayış ve yanlışlarını terkederek Allah'a verdikleri sözü tutmaya, Hz. Muhammed'in risâletini tanımaya, Kur'an'a inanmaya, dolayısıyla İslâmiyet'i kabul etmeye davet edilmiş; hakka saygı duyup onu bâtılla karıştırmamaları, namazı kılıp zekâtı vermeleri, başkalarına buyurdukları iyilikleri kendilerinin de yapmaları istenmiştir. Fahreddin er-Râzî'ye göre yahudilerin, gerektiğinde mallarını ve itibarlarım tehlikeye atma pahasına, eski inanç ve alışkanlıklarından sıyrılarak bu yeni inanç ve hayat düzenini yani İslâmiyet'i kabul edip uygulamaları onlara güç ve meşakkatli geldiği için âyette bu güçlüğü sabredip namaz kılarak yenmeleri öğütlenmiştir. [125] Kuşkusuz bu isabetli tespit, her zaman için ve aynı konumda bulunan her kişi veya zümre hakkında geçerlidir. Zira insanların din değiştirmek gibi çok önemli kararlarında sadece aklî olarak bu dinin doğruluğunu kavramaları yeterli değildir. Bunun yanında pek çok psikolojik ve haricî baskılar insanların eski yanlış İnanç ve tutumlarını sürdürmelerinde etkili olmaktadır. Kur'an bu güçlüğün aşılmasında belirtilen baskılara sabır denilen psikolojik ve ahlâkî irade İle direnmeyi, ayrıca bu iradeyi namazla da fiilî olarak destekleyip güçlendirmeyi Öğütlemektedir. Namaz, Allah ile kul arasındaki İlişkiyi bir ömür boyu amelî olarak sürdüren en canlı ve sürekli bir ibadet olduğu için âyette bu ibadetin, insanın inancını ve inancı doğrultusunda oluşturacağı kararlarını güçlendirip eylemlerini dinî ve ahlâkî hükümler çerçevesinde geliştirmesine yardımcı olacağına işaret edilmektedir. Nitekim "Kuşkusuz namaz hayasızlık ve kötülükten meneder" mealindeki âyette de[126] namazın bu tesiri açıkça ifade edilmiştir.
Terim olarak huşu "Allah'a gönülden saygı duyup bağlanmak, boyun eğip itaat etmek" demektir. Sabrın ve özellikle namazın yukarıdaki olumlu tesirinden nasibini alacak olanlar, ancak Allah'a huşu ile bağlanan, boyun eğenlerdir. 46. âyete göre onların Allah'a olan bu içten bağlılık ve saygılarının en başta gelen sebebi ise rablerine kavuşacaklarına, sonunda mutlaka O'na döneceklerine olan kesin inançlarıdır. Ancak bu inanç sayesindedir ki insan, rabbine kavuşmayı ve dolayısıyla âhiret kurtuluşunu dünyanın bütün nimetlerinden daha önemli görür ve bu uğurda her. türlü meşakkate rıza gösterir. Esasen İslâm akaidinde, âhiret inancının, -Allah'a iman ve peygamberlere imanla birlikte- "usûl-i selâse" (üç ilke) denilen en önemli itikad esasları arasında yer alması da bu inancın belirtilen dinî ve ahlâkî fonksiyonundan ileri gelmektedir.[127]
47. İsrâiloğullan'nın "cümle âleme üstün kılınnıası"ndan maksat, onların kendi dönemlerinde küfür ve dalâlet içinde yaşayan milletlere karşı ilâhî dini benimsemeleri sebebiyle kazandıkları üstünlükleridir; buna karşılık, yine Kur'an'ın açıklamasına göre müslümanlar "en hayırlı ümmet"tir.[128] Başka bîr görüşe göre Benî İsrail'in bu üstünlüğü, peygamberler atası olan Hz. İbrahim'in soyundan gelmeleri ve içlerinden birçok peygamber çıkmasından ileri geliyordu. [129] Âyette dolaylı olarak onların bu üstünlüklerinin, tevhid geleneğine sahip olmalarından kaynaklandığına ve bununla kayıtlı olduğuna da bir işaret vardır. Nitekim onların, tevhid dininin ilke ve kurallarından sapmaları sebebiyle bu üstünlüklerini kaybettiklerini, Hz. Musa'nın onları "fâsık" olarak nitelediğini, sonuçta türlü şekillerde cezalandırıldıklarını bildiren âyetler de vardır. [130] Tevrat'ta da yer yer İsrâiloğulları'mn basit arzulan veya çıkarları sebebiyle ahdi bozdukları, yoldan çıktıkları, başka tanrı veya tanrılar edindikleri, şeriatın hükümlerini ihlâl ettikleri belirtilerek onlara lanetler yağdırıldığı görülmektedir. [131] Buradan, dolaylı olarak, müslümanlann "en hayırlı ümmet" niteliğini korumalarının da "Allah'a itaat edip emirlerine uymalarına, yasaklarından sakınmalarına" bağlı olduğu anlaşılmaktadır.[132]
48. Şefaat "bir kimsenin bağışlanması için onun adına af dileme, maddî veya manevî bir İmkânı elde etmesi için yetkilisi nezdİnde aracılık yapma", özellikle dinî bir terim olarak "günahkâr bir müminin affedilmesi veya yüksek derecelere ulaşması için Allah nezdinde mertebesi yüksek olan birinin O'na dua etmesi, dilekte bulunması" anlamına gelmekte ve daha çok bu yüksek mertebeli kulların, âhirette günahkârların bağışlanması yönünde vuku bulacak dileklerini ifade etmektedir. Mu'tezile bilginleri bu âyete dayanarak âhirette günahkârlara şefaat edilmesinin söz konusu olmayacağını, ancak sadece sevaba müstahak olanlara mükâfatlarının arttırılması yönünde şefaat edilebileceğini ileri sürmüşlerdir. Ehl-İ sünnet bilginleri ise her iki durumda da şefaatin mümkün olduğunu, günahkâr kullara peygamberler ve Allah nezdinde itibarı yüksek olan diğer seçkin insanlar tarafından şefaat edilebileceğini savunurlar. [133]
Ancak Allah'ın izin vermediği hiçbir kimse şefaat edemeyecektir.[134]
Kur'an'm ilgili âyetlerinin üslûbundan, âhirette şefaat mümkün olmakla birlikte bunun son derece sınırlı tutulacağı ve İnsanların şefaate bel bağlamadan, kendi kurtuluşları için yine kendilerinin çaba göstermesi gerektiği anlaşılmaktadır. Bu durum karşısında insan için gerekli olan şey, zaman kaybetmeden tevhid inancına sarılarak, Allah'a karşı kulluk görevlerini yerine getirmek ve ahlâkını düzeltmek, geçmişteki günahlarından dolayı da tövbe etmektir. Çünkü gerek Kur'ân-ı Kerîm'de gerekse hadislerde içtenlikle yapılacak tövbelerin geri çevrilmeyeceğine dair çok açık ve kesin açıklamalar vardır. Kur'an*in şefaat konusundaki ümit kinci üslûbu, şefaat beklentisinin insanları dinî ve ahlâkî hayatlarında gevşekliğe sürüklemesinden; yine Kur'an'm tövbelerin kabul buyurulacağına dair çok net ve ümit verici ifadeleri ise, tövbenin kişiye hatalı inanç ve davranışlarını terkettirme-sinden, böylece düzeltici ve ıslah edici bir fonksiyon icra etmesinden ileri gelmektedir. İşte, peygamberlerinin kendilerine şefaat edeceklerine güvenerek İslâm'ı kabul etmemekte ve Hz. Muhammed'e inanmamakta direnen yahudileri uyarmakta olan bu âyet, aynı zamanda bütün insanlar ve müslümanlar için de bir ikaz anlamı taşımakta; insanın asıl kurtuluşunun, yanlışlardan dönmesine başta imanı olmak üzere, dünya hayatında kendisinin yaptığı hayırlı işlere bağlı olduğunu vurgulamaktadır.[135]
Meali
49. Hatırlayın ki sizi Firavun'un adamlarından kurtardık. Onlar size işkencenin en kötüsünü reva görüyorlar, erkek çocuklarınızı boğazlıyorlar, kızlarınızı sağ bırakıyorlardı. Bu size reva görülenlerde rabbinizden büyük bir imtihan vardı.
50. Bir zamanlar biz sizin için denizi yardık, sizi kurtardık; Firavun'un adamlarını da siz bakıp dururken denizde boğduk.
51. Musa'ya kırk gece için söz vermiştik. Sonra siz, haksızlık ederek buzağıyı (tanrı) edindiniz.
52. Bundan sonra, (akıllanıp) şükredersiniz diye sizi affettik.
53. Doğru yolu bulaşınız diye Musa'ya kitabı ve hak ile bâtılı ayıran hükümleri verdik.
54. Mûsâ kavmine demişti ki: "Ey kavmim! Şüphesiz siz buzağıyı (tanrı) edinmekle kendinize zulmettiniz. Onun için yaratanınıza tövbe edin de nefislerinizi öldürün. Öyle yapmamz yaratıcınızın katında sizin için daha iyidir; böylece Allah tövbenizi kabul etmiş olur. Çünkü acıyıp tövbeleri kabul eden ancak O'dur".
55. Bir zamanlar, "Ey Mûsâ! Allah'ı açıkça görmedikçe sana asla inanmayız" demiştiniz de bakıp durur olduğunuz halde hemen sizi yıldırım çarpmıştı.
56. Sonra ölümünüzün ardından sizi dirilttik ki şükredesiniz.
57. Ve sizi bulutlarla gölgeledik; size kudret helvası ve bıldırcın gönderdik; ''Verdiğimiz güzel nimetlerden yiyiniz" (dedik). Gerçekte onlar bize değil, kendilerine kötülük ediyorlardı.
58. Dedik ki: "Şu şehre girin, orada bulunanlardan dilediğiniz şekilde bol bol yiyip için, kapıdan eğilerek girin ve af dileyin ki hatalarınızı bağışlayalım. Biz iyi davrananlara fazlasıyla vereceğiz."
59, Fakat zalimler kendilerine söylenenleri başka sözlerle değiştirdiler. Bunun üzerine, yapmakta oldukları kötülükler sebebiyle zalimlerin üzerine gökten acı bir azap indirdik.[136]
Tefsiri
49-59. Hz. Mûsâ, gerek Kitâb-ı Mukaddes'te gerekse Kur'ân-ı Kerîm'de kendisine en geniş yer ayrılmış bulunan peygamberdir, Kur'an'da 136 defa adı geçer. Tevrat'ın beş kitabından dördü [137] onu ve başından geçenleri anlatır. Tevrat'a göre Hz. Mûsâ, Ya'kub'un oğullarından Levi'nin soyundandır. Babası Amran (îmrân), annesi Yokebed'dir.[138] Kur'ân-ı Kerîm'de yer alan ve ana hatlarıyla Kitâb-ı Mukaddes'in verdikleriyle uyuşan bilgilere göre Hz. Musa'nın doğduğu yıl Mısır Firavunu, yüzyıllardır bu ülkede yaşayan ve sosyoekonomik durumları gittikçe kötüleşen İsrâİloğulları arasından çıkacak birinin kendi saltanatını elinden alacağına işaret eden bir rüya görmüş; bunun üzerine onların erkek çocukları hakkında ölüm fermanı çıkarmıştı. Sıkı bir şekilde uygulanan bu katliamdan Musa'yı kurtarmak isteyen annesi, Allah'ın emri uyarınca onu [139] Nil nehrine bırakmış, ablasına da gelişmeleri uzaktan takip etmesini söylemişti. Nihayet Firavun'un ailesi bebeği bularak Firavun'un eşi Âsiye'ye getirirler. Çocuğun hayatına kıyılmaması ve kendisinde kalması hususunda kocasını da razı eden Âsiye, onun için bir süt annesi arar; fakat çocuk hiçbir kadının memesini emmez. Durumu öğrenen ablası onlara annesini tavsiye eder. [140] Böylece evinde annesi tarafından emzirilen Mûsâ tekrar Firavun ailesine teslim edilir; okuma yazma da dahil olmak üzere çok iyi bir eğitim görür. Olgunluk çağına ulaşınca Allah tarafından kendisine "hüküm ve İlim" verilir. [141]
İsrâiloğullan'ından birinin Mısırlı biriyle dövüştüğünü gören Mûsâ, İsrailli'nin yardım istemesi üzerine Mısırlı'ya bir yumruk vurup ölümüne sebep oldu. Beklemediği bu durum karşısında Allah'tan af diledi; Allah da onu bağışladı.[142]Ertesi gün olayın duyulması üzerine yetkililer Musa'nın öldürülmesine karar verdiler. Durumu öğrenen Mûsâ Medyen'e kaçtı. Burada tanıştığı bir kızla evlendi ve sekiz (veya on) yıl boyunca kayınpederinin koyun sürüsünü güttü. Daha sonra Mısır'a dönmek üzere ailesiyle birlikte yola çıktı. Yolda, Tûr dağının yanında gördüğü bir ateşe yaklaştığında yakındaki bir ağaçtan "Ey Mûsâ! Muhakkak âlemlerin rabbi olan Allah benîm!" şeklinde bir ses geldi ve bu sözle başlayan ilk vahye muhatap oldu (bu ve daha başka vesilelerle Allah kendisine aracısız hitap ettiği için Hz. Mûsâ "kelîmullah" diye anılır). Bu arada Allah tarafından kendisine, asasının yılana dönüşebilmesi ve elinin kar gibi beyazlaşması şeklinde iki mucize verildi ve Firavun'a gidip kavmini onun zulmünden kurtarmakla görevlendirildi; İsteği üzerine kendisinden daha güzel konuşan büyük kardeşi Harun'u da yanına alması uygun görüldü. Mûsâ, ailesini Medyen'e geri göndererek Mısır'a gitti ve Harun'u da yanına alıp Firavun'un huzuruna çıktı. Ona Allah'ın elçisi olduğunu bildirdi ve İsrâiloğullan'mn kendisiyle birlikte Mısır'dan ayrılmalarına izin vermesini istedi. Ancak, mucizeler göstermesine rağmen Firavun'u ikna edemedi; bu arada Firavun ve Mısır halkının başına gelen şiddetli felâketler de Firavun'un ikna olmasına yetmedi. Her felâket gelmesinde Musa'ya, eğer Allah'a dua edip kendilerini musibetten kurtarırsa isteğini yerine getireceğine dair söz veriyor, fakat sıkıntı geçince sözünden dönüyordu [143] Nihayet Allah'ın buyruğu uyarınca Mûsâ, bir gece İsrâiloğullan'nı yanına alarak, Sina'ya geçmek üzere gizlice Kızıldeniz'e doğru yola çıktı; sabahleyin durumu öğrenen Firavun da kuvvet toplayarak peşlerine düştü. Bir mucize sonucu denizin yol vermesiyle Mûsâ ve kavmi karşıya geçerken, aynı yoldan geçmeye kalkışan Firavun ve beraberindekiler boğulup gittiler.
Kavmiyle birlikte Sînâ'ya ulaşan Mûsâ, onların başına Harun'u bırakarak ilâhî vahyi almak üzere Tûr dağına gitti ve kırk gece orada kaldı. Bu arada kavmi, Harun'un ikazlarına rağmen, Sâmirî isimli bir kuyumcunun yaptığı altın buzağı heykeline tapmaya başladı. Döndüğünde durumu öğrenince son derece üzülen ve öfkelenen Mûsâ, kavminden seçtiği yetmiş kişiyle birlikte, işledikleri günahlardan dolayı tövbe etmek üzere tekrar Tûrisînâ'ya gitti.
Hz. Mûsâ İsrâiloğullan'nı, Allah'ın kendileri için takdir ettiği kutsal topraklara götürmek istedi. Fakat kavmi onun bu isteğini reddettiği için arz-ı mev'ûd kendilerine kırk yıl haram kılındı ve bu süre içinde, Hz. Mûsâ da yanlarında olmak üzere, çölde dolaşıp durdular.[144] Tevrat'taki bilgilere göre kırk yıllık çöl hayatının sonuna doğru Hz. Hârûn 123 yaşında Hor dağında öldü; daha sonra arz-ı mev'ûda yaklaştıklarında da Hz. Mûsâ 120 yaşında vefat etti; Moab diyarında Beyt-peor karşısındaki dereye defnedildi.[145]
Bakara sûresinin yukarıda meali verilen kısmı, Hz. Musa'nın hayatından, Kızıldeniz'i geçmesiyle başlayan bir kesit içermekte olup İsrâiloğullan'mn tarihine dair aynntılı bilgilerin yer aldığı A'râf süresindeki yirmi iki âyetin [146] tam bir özetidir. Ancak A'râf sûresindekilere ilâveten burada bazı bilgiler daha bulunmaktadır. Şöyle ki: 52. âyette, İsrâiloğullan'mn, altın buzağıyı tann edinmelerinden sonra Allah tarafından affedildikleri, 55. âyette tekrar yoldan çıkarak, Allah'ı açıkça görmedikçe Musa'ya inanmayacaklannı açıkladıklan, bu yüzden bir zelzele felâketine uğratılarak yerlere serildikleri, 56. âyette de ölülerin dirilmesini andı-nr bir şekilde ayılıp kendilerine geldikleri bildirilmektedir. [147]
Yukanda da özetle belirtildiği üzere, Hz. Mûsâ Mısır'a giderek burada Firavunlar yönetiminde yüzyıllar boyu esir ve parya muamelesi gören İsrâiloğullan'nı kurtarmak istemiş; ancak uzun tartışmalara ve mücadelelere rağmen Firavun'u ikna edemeyince kavmini yanına alarak Mısır'dan kaçmış; İsrâiloğullan, bir mucize eseri olarak yarılıp kendilerine yol açan Kızıldeniz'den geçerken, onları takip eden Firavun ve onun güçleri, denizin tekrar eski halini almasıyla boğulup gitmişlerdir. Bu suretle İsrâiloğullan'nı Sînâ'ya geçiren Hz. Mûsâ, Allah'ın buyruğuna uyarak, şeriat hükümlerini öğrenmek ve Tevrat levhalarını almak üzere Tûr'a gitmiş, kırk gün burada kalmıştır. Bu sırada Musa'ya vekâlet eden Hz. Harun'un muhalefetine rağmen İsrâiloğullan Sâmirî denilen bir kuyumcunun icat ettiği altın buzağı heykeline tapmaya başladılar. 54. âyette bu buzağıya tapma olayı İsrâiloğullan'nın nefislerine zulmetmesi şeklinde değerlendirilmiştir.
Sözlükte zulüm kelimesi "bir şeyi olması gerekenin dışına saptırma, adaletsizlik, zorbalık, haksızlık, kötülük" gibi anlamlar ifade etmekte olup, terim olarak genellikle "dinî ve ahlâkî kanunlarda belirlenmiş sınırları aşan; adalet, hakkaniyet ve eşitlik ilkelerine ters düşen davranışlar" için kullanılır. Aynca hukuk ve ahlâk dilinde, çok genel bir ifade ile "haktan bâtıla sapmak, rızâsına aykırı olarak birinin mülkü üzerinde tasarrufta bulunmaya kalkışmak, haddi aşmak" gibi tanımların yapıldığı da görülür. Kur'ân-ı Kerîm'de çeşitli isim ve fiil kalıplarıyla pek çok âyette geçen zulüm kelimesi, biri itikad, diğeri ahlâk alanıyla ilgili olmak üzere iki ayrı bağlamda kullanılır. İlk kullanıma göre zulüm kelimesi genellikle şirk, inkâr, günahkârlık (fısk, fücur), itikadî ve amelî bakımdan Allah'ın koyduğu kuralları, sınırları çiğneme, aşma (taaddî, israf) gibi kavramlarla yakın bir anlam ifade eder. Buna göre "Şirk büyük bir zulümdür"[148]"Kâfirler zalimlerin ta kendileridir.[149] "Her kim Allah'ın koyduğu kuralları çiğnerse işte onlar zalimlerin ta kendileridir"[150]
Kur'an'da ahlâkî bağlamdaki kullanımına göre zulüm kelimesi hak, hürriyet, eşitlik gibi konulara ilişkin olarak "haddi aşmak ve başkasının hakkını ihlâl etmek, başkasına zarar vermek" anlamını ifade eder. Bu tanıma göre zulüm, "haksızlık ve adaletsizlik" demek olup her şeyden önce Allah için düşünülmesi imkânsız olan bir durumdur. Zira "Allah kullarına asla zulmedici değildir[151] Hiçbir kimse O'ndan "kıl payı kadar bile haksızlık görmez" (Nisa 4/49). Şu halde bu anlamıyla zulüm dinî sorumluluğu olan, akıl sahibi varlıklara özgü bir tutum olup, Allah tarafından kesinlikle haram kılınmıştır. Aynca kişi, kime karşı ve ne tür bir kötülük işlemiş olursa olsun, aslında Kur'ân-ı Kerîm'e göre bu kötülüğü öncelikle kendi nefsine karşı işlemiştir. [152] Nitekim konumuz olan kısmın 54. âyetinde de İsrâiloğulla-rı'nın, altın buzağıya taparak şirke sapmak suretiyle inanç ve amel konusunda Allah'ın koyduğu sının aşmaları, böylece bir kuralı çiğnemeleri sebebiyle onlara "Şüphesiz siz buzağıyı (tann) edinmekle kendinize zulmettiniz" Duyurulmuştur.
A'râf süresindeki bilgilere göre, Sînâ dağından dönen Musa'nın, bu ağır suçtan dolayı gösterdiği çok sert tepkinin ardından yüce Allah, şükretmelerine (ıslah olup kendilerine gelmelerine) bir fırsat vermek üzere onları bağışlamış; bu arada Hz. Mûsâ, onlardan, altın buzağıyı tanrı edinerek Allah'a şirk koşmuş olmalarından dolayı tövbe edip yaratanlarından af dilemelerini istemiş ve "Nefislerinizi öldürün" demiştir. Bu son ifadeden neyin kastedildiği hususunda kesin bilgi yoktur. Müfesstrlerin çoğunluğu bu ifadeyi "Birbirinizi Öldürün" şeklinde anlamışlardır. Fakat Kur'an'da ve sahih hadislerde bunu destekleyen bir kanıta rastlanmamaktadır. Buna karşılık Tevrat'ın "Çıkış" bölümünde[153], Tann'nın buzağıya tapanlara, cezalarını çekmek üzere, ellerine kılıçlarını alarak birbirini öldürmelerini emrettiği, böylece baba-oğul demeden insanların birbiriyle çarpıştığı ve neticede 3000 kişinin öldürüldüğü bildirilmektedir. Bu ifade, genellikle peygamberlerini dinlememeyi alışkanlık haline getiren İsrâiloğullan'nın, bu yüzden iç savaşa kadar varan toplumsal bir ihtilâfa düşüp kan döktüklerine ve ancak Hz. Musa'nın gayretleriyle iç barışı sağladıklarına işaret eder. M. Reşid Rızâ, makbul (nasûh) bir tövbenin, kötülükten vazgeçerek pişman olup özür dilemekle, ibadet ve hayırlı amellere yönelmekle gerçekleşebileceğini, bunun ise genellikle insan nefsine çok ağır geldiğini ifade ederek, âyetteki nefsi öldürmekten böyle bir tövbenin kastedilmiş olabileceğini düşünür. [154] Mutasavvıflar ise "Nefislerinizi öldürün" buyruğunu, "Kötü duygularınızı, bencil isteklerinizi yok ediniz" şeklinde ahlakî arınma mânasında yorumlamışlardır.[155]
Meali
60. Mûsâ kavmi için su istemiş, biz de ona, "Asanı taşa vur!" demiştik. Bunun üzerine taştan on iki göze fışkırdı. Her topluluk kendi içeceği yeri bildi. "Allah'ın rızkından yiyin için; yeryüzünde fitne fesat çıkarmayın" (dedik). 61. Hani siz, "Ey Mûsâ! Biz bir tek yiyecekle dayanamayacağız. Bizim için rabbine dua et de bize toprağın mahsullerinden; sebzelerinden, kabakgillerinden, sarımsağından, mercimeğinden, soğanından bitirsin" demiştiniz. Mûsâ ise, "Daha iyiyi daha kötü ile değişmek mi istiyorsunuz? Şehre inin; istedikleriniz orada var" dedi. Zillete, fakru zarurete mahkûm oldular; Allah'ın gazabına uğradılar. Bu durum, Allah'ın âyetlerini inkâr etmeleri ve haksız yere peygamberleri öldürmelerinin, bu yaptıkları da isyan etmeleri ve haddi aşmalarının sonucuydu.[156]
Tefsiri
60. Hz. Mûsâ çölün kavurucu sıcaklığında susuzluk çeken kavmini suya kavuşturması için Allah'a niyazda bulunmuş veya su aramaya başlamış yahut yağmur duası yapmıştı. [157] Allah'ın buyruğuna uyarak Kızıldeniz'i ikiye bölen ve kendilerine yol açan mucizeli asasını bir kayaya vurunca kayanın on iki ayrı yerinden on iki kaynak halinde sular fışkırmaya başladı. İsrâiloğullan, Hz. Ya'kub'un on iki oğlundan gelen on iki oymağa (sıbt) ayrılmışa. Muhtemelen, su yüzünden aralarında bir çatışma çıkmasın diye yüce Allah her oymak için ayrı busu kaynağı halketmiş olup, âyete göre, ihtilâf ve karışıklığa mahai kalmayacak şekilde her oymağa kendi pınarının hangisi olduğu bildirilmişti.[158]
61. İsrailoğullan, aslında Hz. İbrahim'in torunları olup yüksek bir dinî-ahlâkî kültür ve geleneğe sahip oldukları halde, yüzyıllar boyunca Mısır'da kaldıkları için oranın putperest kültürüyle dejenere olmuş; orada ikinci sınıf insanlar olarak muamele görmeleri sebebiyle günlük rahatlarından öte bir gaye tanımayacak; iman, özgürlük, bağımsızlık gibi yüksek değerler uğruna sıkıntılara katlanmayı göze alamayacak kadar bayağılaşmış, hatta korkak bir toplum haline gelmişlerdi. Nitekim Hz. Mûsâ, "Allah içinizden peygamberler çıkardı, sizi hükümdarlar yaptı, âlemlerde hiç kimseye vermediğini size verdi" şeklindeki sözleriyle onlara millî değerlerini hatırlatıp kendilerine vatan kılınan mukaddes topraklara doğru arkalannı dönmeden ilerlemelerini emrettiği halde, onlar, o ülkede güçlü bir kavim bulunduğunu ifade ediyor ve "Ey Mûsâ! Onlar orada bulundukları sürece biz oraya asla giremeyeceğiz. Sen ve rabbin gidin savaşın; biz burada oturacağız" diyorlardı. [159] Halbuki eski yurtlan olan kutsal topraklara dönüp bağımsız ve onurlu bir toplum olarak yaşamaları, böyle bir onura lâyık olmaları için de her şeyden önce Allah'a ve O'nun elçisi, kendilerinin de rehberi ve kurtarıcısı olan Hz. Musa'ya tam bir sadâkatle inanıp bağlanmaları, onun öğretisini benimseyip hazmetmeleri, amaçlarını gerçekleştirme yolunda maddî sıkıntılara katlanmaları gerekiyordu. Fakat onlar, hâlâ Mısır'da iken yaşadıkları sıradan hayatı özlüyor, bir tek yemekle yetinemeyeceklerini söylüyor ve Musa'dan çeşitli sebzeler İstiyorlardı. Oysa Musa'nın önlerine koyduğu İdeale göre bunlar son derece bayağı isteklerdi; ayrıca çölde çok çeşitli yiyeceğe sahip olmasalar da, yedikleri kudret helvası ve bıldırcın eti, kayadan fışkıran on iki çeşme de sıradan yiyecek ve içecekler olmayıp Allah tarafından özel olarak lutfedildiği için ayrı bir önem -ve belki de yüksek bir besin değeri- taşımaktaydı. Bu sebeple Mûsâ onları, "Daha iyiyi daha kötü ile değişmek mi istiyorsunuz" diyerek suçlamıştır.
Âyette İsrâiloğullan'nın alçaklık ve acizlikle damgalanmalarına ve Allah'ın gazabına uğramalarına sebep olarak gösterilen suçlardan bir kısmını onlar, Hz. Mûsâ'nm döneminden birkaç kuşak sonra işlemişlerdir. Ancak, çöldeki yiyeceklere katlanmak istememeleri olayı gibi Allah'ın âyetlerini İnkâr etmeleri, geçmişte, haksız olduklarını bile bile peygamberlere karşı hasmane duygular besleyip İçlerinden bazılarını öldürmeleri, isyankârlık yapmaları ve Allah'ın koyduğu sınm aşmaları da konumuz olan âyetin inzalinden önceki dönemlerde olup bittiği için, burada yeri gelmişken, çölde bayağı isteklerde bulunmaları yanında, daha sonra işledikleri suçlara da işaret edilerek, hem müslümanlara hem de Hz. Peygamber dönemindeki yahudilere bir hatırlatmada bulunulmakta; bir bakıma onların, atalarının işlediği bu eski suçlan tekrar etmemeleri, basit dünya menfaatleri uğruna Hz. Muhammed'e karşı düşmanlık duygulan besleyip ona gönderilen âyetleri İnkâr etmekten sakmmalan istenmektedir.
Nebî (çoğulu enbiyâ) Allah ile kullan arasında elçilik görevi yapan, O'nun buyruk ve yasaklannı kullarına haber veren seçkin kullar için kullanılan dinî bir terimdir. Türkçe'de nebî ve resul kelimeleri genellikle, "haber alan, haber getiren ve götüren" anlamına gelen Farsça peygamber kelimesiyle ifade edilir. İslâm bilginleri nebî kelimesinin kökü ve anlamı konusunda iki farklı görüş ortaya koymuşlardır,
a) Bir görüşe göre nebî, Arapça'da "yüce, ulu, şerefli" anlamına gelen nebve veya nebâve kelimesinden türetilmiş olup, peygamberin mazhar olduğu nübüvvet makamı, kaynağı ve sonuçlan itibariyle yücelik ve aşkınlık ifade ettiği için; aynı şekilde peygamberliğin temelini oluşturan vahiy ve onun sonuçlan olan bilgi ve haberler diğer bilgilere göre özel bir değer ve üstünlüğe sahip olduğu için bu bilgileri getiren olağan üstü kabiliyetlerle donatılmış insana nebî denilmiştir,
b) İkinci görüşe göre nebî, Arapça'da "haber" anlamına gelen nebe' kelimesinden türetilmiş olup peygamber Allah'tan gelen bilgi ve haberleri insanlara duyurduğu için kendisine bu isim verilmiştir.
Bu görüş farkı sadece kelimenin köküyle ilgili olup nebinin terim olarak tanımı konusunda ciddi bir ihtilâf olduğu anlamına gelmez. Nitekim hemen bütün İslâm bilginleri nebinin, "Allah'ın insanlar arasından seçtiği ve sıradan insanlardan farklı bazı üstün kabiliyetlerle donattığı, ilâhî mesajları bir kavme, bir millete veya bütün insanlara tebliğ etmek üzere görevlendirdiği kişi" anlamına geldiğini belirtirler. Ayrıca nebî ile resul kelimelerinin aynı veya farklı anlamlara geldiği hususunda da değişik görüşler ileri sürülmüştür.[160]
Bütün İslâm bilginleri nübüvvetin, çalışmakla elde edilemeyen Allah vergisi (vehbî) bir mertebe olduğunu kabul ederler. Bazı bilginler "Allah hikmeti dilediğine verir"[161] mealindeki âyette gecen "hikmet" kelimesini vahiy olarak açıklamış ve bu âyeti, nübüvvetin vehbî (Allah vergisi) olduğuna deül olarak göstermişlerdir. İbrahim sûresinin 11. âyeti de bu anlamda yorumlanmıştır. Ayrıca pek çok âyette peygamberlerin gönderilmesinden "Biz,[162]elçi olarak gönderdik" şeklinde söz edilmesi de peygamberliğin vehbî olduğunu gösterir.
İslâm'da "İman esasları" veya "imanın şartlan" denilen altı inanç ilkesinden biri de peygamberlere İmandır. Bazı âlimler bu altı esası "usûl-i selâse" (üç temel inanç esası) başlığıyla üçe indirerek bunları ilahiyat, nübüvvet ve âhiret şeklinde sıralamışlar; bunun sonucu olarak, Allah'a iman etse bile, peygamberliği inkâr eden bir kimsenin dinden çıkmış olacağı görüşünde birleşmişlerdir.
İslâm bilginleri peygamberlerin, onları diğer insanlardan farklı ve seçkin kılan başlıca beş temel niteliklerinin bulunduğunu belirtirler. Bunlar sıdk (doğruluk ve dürüstlük), emanet (güvenilirlik), ismet (günahsızlık), fetânet (zeki ve güçlü bir muhakeme yeteneğine sahip olma), tebliğ (İlâhî mesajı eksiksiz bildirme, duyurma) şeklinde tespit edilmiştir. Buna göre peygamberler, genel davranışlarında olduğu gibi Allah'tan aldıkları bilgileri insanlara iletirken de daima doğruyu, gerçeği bildirmişlerdir; güvenilir kişilerdir. Günah işlememişler; nadiren işledikleri ve "zelle" denilen küçük yanılgıları vahiy yoluyla Allah tarafından düzeltilmiştir.
Zeki oldukları ve muhakeme yetenekleri güçlü olduğu için ilâhî öğretiyi en iyi ve doğru bir şekilde kavramışlar ve ümmetlerine açıklamışlardır. Temel işlevleri ise tebliğdir; yani onlar, Allah'tan vahiy yoluyla aldıkları bilgileri belirtilen Ölçüler İçinde eksiksiz olarak ümmetlerine duyurmuşlardır. Ancak her konuda olduğu gibi peygamberler konusunda da orta ve mâkul yolu gözeten İslâm dinî onları, Hıristiyanlık'ta Hz. îsâ için yapılanın aksine, tanrılık mertebesine çıkarmamış, Allah'ın seçkin elçileri ve kullan kabul etmiştir. [163] Kur'ân-ı Kerîm'in çeşitli âyetlerinde ifade Duyurulduğu üzere peygamberler, tebliğ ettikleri ilâhî gerçeklere öncelikle kendileri inanmışlar; dînî, ahlâkî, hukukî hükümleri en titiz bir şekilde kendi hayatlarına uygulamışlardır. Onlar, tebliğ görevleri ve peygamberlik özellikleriyle ilgili olmayan yeme-içme, evlenme, mal-mülk edinme, hastalanma, ölme gibi beşerî durumlar bakımından diğer insanlardan farksız olup olağan üstü bir özellik taşımazlar, onlara bu tür nitelikler atfetmek caiz değildir.[164] Kur'ân-ı Kerîm'de pek çok âyette işaret buyurulduğu üzere insanlar, peygamberlerin öğretilerinden ve irşadlanndan uzaklaştıkları dönemlerde bâtıl inançlara sapmışlar; çeşitli ahlâkî bozukluklara müptelâ olmuşlar; mal-mülk, makam-mevki, şehvet, şöhret gibi ihtiraslarını tatmin etmek için haksızlık, zulüm ve şiddete yönelerek fitne ve fesat çıkarmışlar; birbirlerine en ağır kötülükleri reva görmüşler; güçlüler zayıflan ezmiş; yine de Allah, engin merhametinin eseri olarak, çeşitli devirlerde peygamberler göndermek suretiyle insanlığı bu tür buhranlardan kurtarmış, onlara dünya ve âhirette mutlu olmalarının yollarını göstermiş; son olarak bu şerefli görevi Hz. Muhammed'e yüklemiştir.
Çağımızda özellikle Batı dünyasmda -Hıristiyanlığın boşluklannm da etkisiyle- önce peygambersiz bir tanrı inancıyla (deizm) başlayan peygamberlik yolundan sapış, pozitivizm ve Marksizm'le giderek tam bir dinsizlik ve tannsızhk inancına dönüşmüş; bunun sonucunda yukanda belirtilen olumsuz gelişmeler yeniden ortaya çıkmış; çağın teknik, ekonomik, iletişim vb. imkânlarından da güç alan bu olumsuz gelişme insanlığın temel değerlerini, dünya ve âhiret mutluluğunu, hatta doğrudan doğruya insanlığın varlığını ortadan kaldırma noktasına varan bir tehlike halini almıştır. Bütün bunlar, peygamberlik kurumunun İnsanlık için ne kadar önemli ve vazgeçilmez olduğunu göstermektedir. Ancak, eski devirlerde ilâhî kitaplar kaybolduğu veya tahrif edildiği için yeni bir kutsal kitaba ve dolayısıyla yeni bir peygambere ihtiyaç duyulurken, Hz. Muhammed'den sonra böyle bir durum söz konusu olmadığı ve Kur'ân-ı Kerîm Allah tarafından geldiği şekliyle ortada olduğu için yeni bir peygamber gelmesine de İhtiyaç kalmamıştır. Bu sebeple Kur'ân ı Kerîm son kitap, Hz. Muhammed de son peygamberdir. Nitekim Kur'an'da o, "hâtemü'n-nebıyyîn" (peygamberlerin sonuncusu) olarak tanıtılmış-tu.[165]
Kur'ân-i Kerîm'e göre ilk insan (Hz. Âdem) aynı zamanda ilk peygamberdir. Ondan sonra ne kadar peygamber gelip geçtiğine dair bilgi yoktur. Kur'an'da adı anılan ve haklarında bilgi verilen yirmi sekiz peygamber şunlardır: Âdem, İdrîs, Nuh, Hûd, Salih, İbrahim, İsmail, İshak, Lût, Ya'kub, Yûsuf, Eyyûb, Zülkifl, Şu-ayb, Mûsâ, Hârûn, İlyas, Elyesa', Yûnus, Dâvûd, Süleyman, Lokman, Üzeyir, Zülkarneyn, Zekeriyyâ, Yahya, îsâ, Muhammed (ancak bunlardan Lokman, Zülkar-neyn ve Üzeyir'in peygamber veya velî oldukları hususunda İhtilâf vardır).[166]
Meali
62. Şüphesiz, iman edenler; yahudilerden, hıristiyanlardan ve Sabi-îler'den de Allah'a ve âhiret gününe inanıp sâlih amel işleyenler için rahlen katında mükâfatlar vardır. Onlar için herhangi bir korku yoktur; onlar üzüntü de çekmeyecekler.[167]
Tefsiri
62. Bundan önceki âyetlerde yahudilerin tarihte Allah'ın hükümlerini çiğneyip pek çok kötülük işlediklerine işaret edildikten sonra bu âyette de müslüman-larla birlikte Ehl-i kitabın imanları doğru, işleri düzgün olanlarından söz edilmekte, onlara müjdeler verilmektedir. Burada dört dinî topluluktan söz edildiği görülmektedir:
1. Müslümanlar. "İman edenler"den maksat müslümanlardır. Haricîler ve Mu'tezile dışındaki bütün İslâm mezhepleri, amelî bakımdan kusurları, günahları ne kadar çok olursa olsun, iman esaslarına içtenlikle inanan bütün müslümanların, amelî durumlarına göre, doğrudan veya bir süre cehennemde kaldıktan sonra mutlaka cennete gireceklerini kabul ederler. Haricîlerle Mu'tezile âlimleri ise büyük günahlardan birini veya birkaçını işleyip de tövbe etmeden ölenlerin cehennemde ebedî olarak kalacaklarını savunmuşlardır.
2. Yahudiler. Hz. Musa'nın tebliğ ettiği ilâhî dinin mensupları bu isimle anılırlar. Yahudi kelimesi, Hz. Ya'kub'un on iki oğlundan dördüncüsü olan Yahu-da'dan gelmektedir. Önceleri bir şahıs ismi olan bu kelime, daha sonra Yahuda sıptına (soy) mensup olanlar İçin kullanılmış; bu kabilenin yerleştiği bölgeye de ad olmuştur. Bâbil esareti[168] sonrasında ise İsrail (Ya'kub) nesli yahudi-ler diye anılmaya, Hz, Musa'nın tebliğ ettiği ilâhî dine de Yahudilik denmeye başlanmıştır. Yahudilik millî bir din olduğu için yahudiler ismi, bu dinin mensuplarının millî isimleri olan İbrânîler ve İsrâiloğullan isimleriyle aynı topluluğu ifade eder. Günümüzde, dünyanın çeşitli bölgelerinde 15-20 milyon civarında yahudi nüfusu bulunmaktadır.
3. Hıristiyanlar. Hz. îsâ'nm tebliğ ettiği ilâhî dinin mensuplarına verilen isimdir. İslâmî kaynaklara göre îsâ'nm doğduğu köyün ismi olan Nâsira'dan dolayı nasrânî (çoğulu nasârâ) olarak adlandırılmışlardır.[169]Hıristiyan (Christian) kelimesi, Hz. îsâ'nın kutsal ve kurtarıcı niteliğini ifade eden Me-sîh kelimesinin Batı dillerindeki karşılığı olan clırist (Grekçe aslı: christos) kelimesinden gelmekte olup İbrânîce'de genellikle "Mesîh'e saygı gösteren" anlamında kullanılır. Kelime ilk defa 44 yılında bu dini kabul eden Antakyalılar için kullanılmış, daha sonra giderek bu dinin her mezhepten bağlılarını ifade etmiştir. Hz. isa'nın tebliğ ettiği dine ise Hıristiyanlık (Christianisme) denilmiştir. Bugün yeryüzünde, birbirinden derin çizgilerle ayrılmış olan çeşitli mezheplere bağlı 1,5 milyarın üstünde hıristiyan yaşamaktadır.
4, Sâbiîler. Sâbiî kelimesinin aslı, Arâmîce'nin Mandence lehçesindeki "sb"1 kökü olup bu kök, "vaftiz olmak, suya dalmak, yıkanmak" anlamına gelmektedir. Bu kelime aynı zamanda Sâbiîler'in en belirgin özelliği olan akarsuya dalıp çıkmak suretiyle vaftiz olmayı ifade etmektedir. Kur'ân-ı Kerîm'de üç yerde müs-lümanlar, yahudiler ve hıristiyanlarla birlikte Sâbiîler de anılmakta[170]; bu âyetlerden, yahudiler ve hıristiyanlar gibi Sâbiîler'in de aslı itibariyle bir hak dine mensup oldukları anlaşılmaktadır. Bununla birlikte onların tarihleri ve inançları hakkında yeterli bilgi bulunmamaktadır. İlk dönem İslâm kaynaklarındaki malûmata göre Sâbiîler monoteist bir inanç taşıyorlardı; Sâbiîlik de Yahudilik, Hıristiyanlık ve Mecusîlik arası bir yapıya sahipti. Mensupları Irak'ta yaşıyorlardı. Halife Me'mun sonrası kaynaklarda ise Kıtr'an'da sözü edilen, Güney Mezopotamya'da yaşayan bu Sâbiîler'le Harran'da yaşayan ve yıl-dızperest olan Sâbiîler birbirine kanştınlmıştrr. Kur'an'da anılan Sâbiîler, günümüzde Bağdat ve Basra'da yaşayan, Ginzia isimli bir kutsal kitapları bulunan ve kendilerini Mandenler (bilenler) veya Nasuralar (dinî yükümlülükleri gözetenler) olarak adlandırılan toplulukla tamamen uyuşmaktadır. Bu topluluk yıldızlara tapmadığı gibi tapanları da lânetlemekte, putperestliği de yasaklamaktadırlar. Günümüzde, üçte ikisi Irak ve İran sınırlan içinde olmak üzere dünyada 60-70 bin civarında Sâbiî bulunduğu tahmin edilmektedir. [171]
Önceki âyetlerde İsrâiloğullan çeşitli yanlış inanç ve tutumlarından dolayı eleştirilip kınanmış; fakat âdeta "İsrail milletinden oldukları için mi böyle kınanıyorlar?" gibi bir kuşkuyu bertaraf etmek için de sadece "isyan edip haddi aşmaları" sebebiyle böyle bir eleştiriye mâruz kaldıkları özellikle belirtilmiş; 62. âyette ise hiçbir ayınm gözetmeden yahudiler diğer Ehl-İ kitap gruplarıyla birlikte zikredilerek, bunlar arasında Allah'a ve âhiret gününe inanıp hayırlı İşler yapanların kurtuluşa erecekleri ifade buyurulmuştur. [172]
Klasik tefsirlere göre bu âyette zikredilen İslâmiyet dışındaki dinlerin mensupları, Hz. Muhammed'e ve Kur'an'a inanıp "İslâm milleti"ne girmedikçe iman etmiş sayılmayacaklar, bu sebeple de âyette ifade buyurulan âhiret ecrine ve güvenliğine nail olamayacaklar, yani ebedî olarak cehennemde kalacaklardır. [173] Ancak bazı çağdaş müfessirler, yahudiler ve hıristiyanlarla Sâbiîler'in, kurtuluşa erebilmeleri için İslâm ümmetine dahil olmaları gerektiği şeklinde bir şartın âyetin metninde yer almadığını; sadece,
a) şirkten uzak olarak Allah'a iman etmek,
b) âhket gününe inanmak,
c) sâlih amel işlemek şeklinde üç temel şart ortaya konduğunu dikkate alarak bu üç şartı yerine getiren diğer din mensuplarının da cennete girebileceklerini savunmuşlardır. [174] Nisa sûresinin 123-124. âyetleri de bu görüşü destekler mahiyettedir. İfadeleri net olmamakla beraber Mevdûdî'nin de bu görüşü paylaştığı anlaşılmaktadır. [175]
Gazzâlî dinde hoşgörünün önemi üzerine yazdığı Faysala't-îefrika beyne'l-İslâm ve'z-zendeka isimli eserinde [176] bu husustaki görüşünü şöyle özetlemiştir: "Derim ki, Allah'ın rahmeti eski ümmetlerden birçoğunu da kapsar... Hatta ben, zamanımızdaki Rum ve Türk asıllı hıristi-yanlann çoğunun yani Rum ve Türk ülkelerinin uzak bölgelerinde bulunup kendilerine davet ulaşmamış olanların da inşallah rahmetten nasiplerini alacaklarını söylüyorum. Bunlar (Ehl-i kitap) genellikle üç sınıftır: İlk sınıfa Muhammed ismi hiç ulaşmamıştır; bunlar mazurdurlar. İkinci kesim, onun ismi, nitelikleri ve mucizelerinin ulaştığı, İslâm ülkelerine komşu yörelerde veya müslümanlarla iç içe yaşayan zümrelerdir. Bunlar kâfir ve mülhiddirler. Üçüncü kesim İse bu ikisi arasında bir durumda bulunanlar yani Muhammed ismini duymuş olmakla birlikte özellikleri hakkında doğru bilgi edinememiş; aksine çocukluğundan itibaren, 'Muhammed isimli yalancı ve sahtekâr birinin, peygamber olduğunu iddia ettiği..,' şeklinde yanlış bilgilere sahip olarak yetişmiş kimselerdir. Bana göre bunların durumları da ilk sınıfa girenlerin durumu gibidir," Gazzâlî'ye göre yalnızca Hz. Mu-hammed ve daveti hakkında doğru bilgilere sahip oldukları halde inkârda ısrar edenler kâfir olup ebedî olarak cehennemde kalacaklardır ki, bunlar azınlığı oluşturur. Bir dine (millet) mensup olup da Allah'a ve âhirete inanan, kendisini dünya ihtiraslarına kaptırmayan kimse, kulağına böyle bir bilgi geldiğinde onun aslını araştırması gerekir. Böyle bir araştırmaya girişmekle birlikte ölüm gibi bir engelden dolayı sonuçlandıramayanlar da affedilecek ve Allah'ın geniş rahmetine nail olacaklardır. Gazzâlî bize şu öğüdü de verir: "Yüce Allah'ın rahmetim geniş tut; ilâhî işleri dar ve resmî ölçülere göre ölçme!" [177]
Uhrevî kurtuluş konusunda Kur'ân-ı Kerîm'in ısrarla üzerinde durup vazgeçilmez gördüğü şartlar, Allah'ın varlık ve birliği ile âhirete inanmak, Hz. Muham-med'in peygamberliğini ve öğretisini tanımak, Allah'ın razı olduğu güzel işler yapmaktır. [178] Geçmişteki peygamberlerin tebliğ ettiği bütün ilâhî dinler gibi İslâmiyet'in de özü budur. Son Peygamber'e, kabul edilebilir bir mazeret sebebiyle iman edememiş olanların, Gazzâlî'nin önerdiği geniş bakışla mümin sayılıp cennete gireceği ümit edilebilir. 1960'lı yıllarda gerçekleştirilen II. Vatikan Konsİli belgelerinde İslâmiyet'le ilgili resmî Katolik tavrının -yeterli olmamakla birlikte- önemli ölçüde yumuşadığı, müslümanlarrn Allah ve âhiret inancıyla ibadet ve ahlâka dair anlayış ve uygulamalarından övgüyle söz edildiği görülmektedir. Bu durum, hıristiyaıı dünyasının İslâmiyet hakkında daha samimi ve sağlıklı bir yaklaşım geliştirmeye yöneldiği şeklinde değerlendirilebilir. Bu noktada konumuz olan âyetin çok açık ve net ifadelerle uhrevî kurtuluşun kapsamına getirdiği genişliği bir defa daha hatırlamakta yarar vardır:
"Şüphesiz, iman edenler; yahudİlerden, hıristiyanlardan ve Sâbiîler'den de Allah'a ve âhiret gününe İnanıp sâlih amel işleyenler için rableri katında mükâfatlar vardır. Onlar için herhangi bir korku yoktur; onlar üzüntü de çekmeyecekler."[179]
Meali
63. Hatırlayın ki, sizden sağlam bir söz almış, üzerinize de dağı kaldırmıştık. "Size verdiğimizi kuvvetle tutun, onda bulunanları daima hatırlayın; umulur ki korunursunuz" (demiştik).
64, Bundan sonra yine döndünüz. Eğer Allah'ın keremi ve rahmeti üzerinizde olmasaydı muhakkak zarara uğrayanlardan olurdunuz. [180]
Tefsiri
63-64. Hz. Peygamber dönemindeki yahudiler, Allah'ın İsrâiloğullan'ndan hangi konuda ne tür bir söz aldığını bildikleri için âyette bu hususta bilgi vermeye gerek görülmemiştir.[181]
Âyette îsrâiloğulları'mn üstüne kaldırıldığı bildirilen Tûr'dan maksat Sînâ'da Musa'ya vahyin geldiği dağ veya herhangi bir başka dağ olabilir. [182] Hz. Mûsâ Tûr'dan Tevrat levhalarını alarak halkına döndüğünde, onlara, kurtuluşa erebilmeleri için Tevrat'ı alıp ona sarılmalarını emretmiştir. Bu konuyla ilgili olarak tefsirlerde yer alan rivayetlerden birine göre İsrâiloğullan Musa'nın bu talebine karşılık, "Allah, sana konuştuğu gibi bize de konuşmadıkça bu dediğini yapmayız!" cevabını verince aniden bayılıp yere yığılmışlar; fakat ayıldıklannda yine direnmişler; nihayet Allah'ın emriyle melekler Filistin'deki bir dağı yerinden kopararak, Musa'nın buyruğunu tutmaları için bir tehdit unsuru olarak, büyük bir bulut gibi yahudilerin üstünde askıda tutmuşlar; daha başka tehditlerle de sıkıştırılan yahudiler ancak bu zorlamalarla inatlarından vazgeçip gerekeni yapmışlardır. İsrâiloğullan'nı ıslah amacı taşıyan bu olayın bir mucize olduğu anlaşılmakla birlikte mahiyeti hakkında tefsirlerde yer alan bilgilerin hangi kaynağa dayandırıldığı bilinmemektedir. Mevcut Tevrat nüshalarında ise bu konuda net bir bilgi yoktur. Sadece Çıkış kitabında [183] Sînâ dağının tüttüğünden, dağın dumanından ve titrediğinden söz edilmektedir. Kur'an Hz. Peygamber dönemindeki yahudilere böyle bir olayı hatırlattığına göre, gerçek Tevrat nüshalarında bulunan bilgilerin sonradan Tevrat nüshasından düştüğü veya belirtilen şekle sokulduğu, sözlü kültürde ise Kur'an'da anlatılan şekliyle devam ettiği düşünülebilir. Nitekim Talmud'da [184] "O kutsal varlık, dağı büyük bir tekne gibi onların üstüne kaldırdı ve Tevrat'ı kabul ederseniz iyi otur, yoksa burası mezarınız olacaktır' dedi" şeklinde bir ibare yer almaktadır.
Reşîd Rızâ'nın kaydettiğine göre Muhammed Abduh, bu hadisenin İsrâilo-ğııllan'nı tehdit amacı taşımadığını, çünkü tehdit ve baskıyla inandırmanın, yükümlülük ilkelerine aykırı olduğunu İfade etmiş; A'râf sûresinin 71. âyetİndeki İfade şeklini de hatırlatarak hadisenin bir tür deprem olabileceğine dikkat çekmiş; her halükârda olayın tehdit ve zorlamadan ziyade, insanların imanlarını güçlendirip şuur ve vicdanlarını harekete geçiren bir mucize karakteri taşıdığına işaret etmiştir. [185] Esasen âyetteki "... Sizden sağlam bir söz almış, üzerinize de dağı kaldırmıştık" şeklinde geçen söz dizilişinden, önce söz alındığı, sonra dağın kaldırıldığı, dolayısıyla dağı kaldırmanın söz almada bir tehdit unsuru olarak kullanılmadığı anlaşılmaktadır.
İsrâiloğullan bu gelişmeler karşısında bir süre Tevrat'ın hükümlerine uymuş-larsa da, 64. âyetin ifade ettiğine göre tekrar İtaat etmekten vazgeçerek ağır bir cezayı hak etmişler; ancak Allah'ın lütuf ve merhameti sayesinde bir felâkete uğramaktan kurtulmuşlardır.[186]
Meali
65. İçinizden cumartesi günü hakkındaki hükmü çiğneyenleri elbette bilirsiniz. Bu yüzden onlara, "Aşağılık maymunlar olun!" demiştik.
66. Biz bunu, hem çağdaşlarına hem de sonradan gelenlere ibret veren bir ceza, mütta-kiler için de bir öğüt kıldık.[187]
Tefsiri
65-66. Cumartesi anlamındaki "sebt" kelimesi, İbrânîce'deki "şabbat" kelimesinin Arapçalaşmış şeklidir. Bu son kelime ise "ara vermek, dinlenmek" anlamındaki "şabaf'tan gelmektedir. Yahudi inancına göre Tann altı günde yaratılışı tamamlamış, yedinci gün olan cumartesi ise istirahata çekilmiştir. [188] Tesniye'de ise (5/15), cumartesi günü dinlenmenin sebebi olarak Mısır'dan çıkış gösterilir. Hz. Mûsâ Tur dağında iken Allah ona, kendisiyle İsrâiloğullan arasında "nesiller boyu sürecek bir alâmet" olmak üzere, cumartesi (sebt) gününü kutsal tatil günü olarak ayırdığını bildirmiş, bu günde çalışmalarını kesin olarak yasaklamış ve bu yasağın ebedî olarak uygulanmasına hükmetmiştir. Hatta "on emir"den biri de cumartesi günü çalışma yasağıdır.[189]
Ahd-i Atîk'te İsrâiloğullan'na cumartesi günü yapmaları yasaklanan işler şunlardır: Yemek pişirmek, besin toplamak, ekip biçmek, ateş yakmak, odun toplamak ve yük taşımak [190] Talmud'da bunlara daha başka yasaklar da eklenmiştir. Fakat Kitâb-ı Mukaddes'te bazı yahudilerin bu yasaklara uymadıkları belirtilmektedir. [191]
İşte 65. âyette bildirildiğine göre bu yasaklan ihlâl eden yahudilere Allah Teâlâ, "Aşağılık maymunlar olun!" demiştir. Kur'ân-ı Kerîm'de bu son ifadenin fiziksel bir dönüşmeye mi, yoksa ahlâkî ve manevî bir değişim ve bozulmaya mı işaret ettiği hususunda açıklama yoktur. Müfessirlerin çoğunluğu, bu buyruk üzerine cumartesi yasağını çiğneyenlerin bedenlerinin maymunlar haline dönüştüğünü (mesh) savunurken, tabiîn miifessirlerinden Mücâhid, "Onların kalpleri değişti; (yoksa bedenî olarak) maymunlara dönüşmediler" demiş ve Cum'a süresindeki gibi (62/5) buradaki "Aşağılık maymunlar olun!" ifadesinin de temsilî bir ifade olduğunu belirtmiş olup[192], bazı çağdaş tefsirlerde de bu görüşe meyledildiği görülmektedir. [193] Böylece ilâhî hükümleri çiğneyen İsrâiloğullan, Allah tarafından fiziksel veya ruhsal olarak, ahlâkî tutum ve davranışları itibariyle maymun haline getirilerek, çağdaşları için Allah'ın hükümlerine baş kaldıranların ne hallere düştüğünü gösteren korkunç bir örnek, takva sahipleri için de ders alınması gereken bir İbret olmuşlardır.[194]
Meâli
67. Bir zaman Mûsâ kavmine, "Allah size bir inek kesmenizi emrediyor" demiş; onlar da '*Bizimle alay mı ediyorsun!" demişlerdi. Mûsâ, "Cahillerden olmaktan Allah'a sığınırım!" dedi.
68. "Bizim adımıza rabbine dua et de onun ne olduğunu bize açıklasın" dediler. Mûsâ dedi ki: "Allah şöyle buyuruyor: 'O, yaşlı da değil düve de değil; ikisinin arası bir inek olacak.' Haydi size emredileni yapın."
69. "Bizim için rabbine dua et de renginin nasıl olacağını bize açıklasın" dediler. Mûsâ, "O buyuruyor ki: Rengi parlak sarı, bakanların içini açan bir inek olacak" dedi.
70. Yine, "Bizim için rabbine dua et de onun nasıl bir şey olduğunu bize iyice açıklasın; çünkü bu sığır bize ayırt edilemez geldi; inşallah doğrusunu buluruz" dediler.
71. Mûsâ, "Rabbim şöyle buyuruyor, dedi: O, henüz boyunduruk altına alınıp yer sürmemiş, ekin su-lamamış, serbest dolaşan ve alacası bulunmayan bir inektir." "İşte şimdi doğrusunu anlattın" dediler ve ineği (bulup) kestiler, ama az daha (bunu) yapmayacaklardı.
72. Hani siz bir adam öldürmüştünüz de bu hususta birbirinize düşmüştünüz. Halbuki Allah sakladığınızı ortaya çıkaracaktı.
73. Sonra "(kesilen ineğin) bir parçasıyla ölüye vurun" dedik. Böylece Allah ölüleri diriltir ve belki akıllanırsınız diye size âyetlerini gösterir.
74. Bundan sonra kalpleriniz yine katılaştı; artık kalpleriniz taş gibi, hatta daha da katıdır. Taşın öylesi vardır ki ondan ırmaklar kaynar; öylesi de vardır ki, çatlayıp bağrından su fışkırır; bazı taşlar da vardır ki, Allah korkusuyla yerinden düşer. Allah, yapmakta olduklarınızdan habersiz değildir.[195]
Tefsiri
67-73. Bu âyetlerde İsrail tarihine ilişkin olaylardan bir sahne anlatılmaktadır. Burada, Hz. Peygamber dönemindeki yahudilerce bilindiği için, söz konusu ineğin kesilmesini gerektiren olayın ayrıntısı hakkında bilgi verilmemiş, sadece 72. âyette bir adam öldürme olayından söz edilmiştir. Muhtemelen Hz. Peygamber dönemindeki yahudiler ya ellerinde Tevrat'ın sıhhatli bir nüshası bulunduğu için veya sözlü kültür olarak kendilerine ulaşan bilgiler sayesinde bu olayın detayı hakkında malumata sahiplerdi. Bazı sahâbîler de onlardan edindikleri bilgilerle olayın teferruatı hakkında açıklamalar yapmışlardır. Abdullah b. Abbas, Ubeyde b. Sâmit, Ebü'l-Âliye gibi sahâbîler ve diğer bazı ilk dönem müfessirlerinin verdiği birbirine yakın bilgilere göre hayli zengin ve yaşlı bir yahudi, mirasına ve kan bedeline göz diken yeğeni tarafından Öldürülüp bir yere atılmış, cinayet bir masumun üstüne yıkılmak istenmişti. Katilin bulunamaması yüzünden toplumda neredeyse silâhlı mücadeleye kadar varacak bir gerginlik doğdu ve olay Musa'ya bildirilerek kendisinden bir çözüm bulması istendi. O da Allah'tan aldığı vahye uygun olarak bir inek kesmelerini ve bunun bir parçasıyla maktulün cesedine vurmalarını emretti. Denilenin yapılması üzerine maktul dirildi ve kendisini öldürenin kimliğini açıkladı. [196] Böylece bir mucize olarak ölünün dirilmesiyle bir yandan adalet yerini bulup ihtilâf ortadan kalkarken bir yandan da yüce Allah'ın ölüleri diriltmeye muktedir olduğu gösterilmişti.
67. Ayette kendilerine bir inek kesmeleri emiedildiğinde İsrâiloğullan'nın, "Bizimle alay mı ediyorsun?" diyerek hayret ettikleri bildiriliyor. Muhtemelen bu, onların sığıra bir kutsallık atfetmelerinden ve onu kesmek istememelerinden ileri geliyordu [197] Bilindiği gibi İsrâiloğullan uzun yıllar Mısır'da kalmışlardı. Mısır kültüründe sığıra kutsallık atfedilmekteydi. Öyle anlaşılıyor ki onlar dâ Mısır'daki bu bâül inançtan etkilenmişlerdi. Nitekim Hz. Mûsâ Sînâ dağında bulunduğu sırada da kavmi Sânıirî'nin yaptığı altın buzağı heykeline tapmaya kalkışmışlardı. [198] Konumuz olan âyetlerde, İsrâiloğullan'nın, kesmeleri gereken sığır hakkında bir sürü sorular sormaları onu kesmek istememelerinden kaynaklanıyordu. Nitekim 71. âyetin sonunda "Az daha yapmayacaklardı" şeklindeki açıklama da istemeye istemeye kestiklerini göstermektedir. Tevhid dininde Allah'tan başka hiçbir şeye tapmak mümkün değildir. Bu sebeple Allah onlardan bir inek kesmelerini istemekle dolaylı olarak onun kutsal olduğu inancını da yıkmak istemiştir.[199]
Yüce Allah İsrâiloğullan'na başlangıçta herhangi bir nitelik belirtmeden mutlak olarak bir inek kesmelerini emretmiştir. Allah'ın emrine sorgusuz sualsiz itaat etmek gerektiği halde onlar, bu buyruğu önce garip karşılamışlar, sonra da kesilecek hayvanın nitelikleri hakkında ardarda sorular sorarak işlerini güçleştirmişlerdir. Burada, insanlann din konusunda fazla soru sormalannın kendileri için yararlı ve uygun olmadığına, soruların teferruatı arttıracağına ve işleri güçleştireceğine de bir işaret vardır. Nitekim Mâide sûresinin 101. âyetinde "Ey iman edenler! Açıklandığı takdirde sizi sıkıntıya sokacak hususlarda soru sormayın" buyu-mlmuştur. Hz. Peygamber de din konusunda çok soru sormanın doğru olmadığını ifade buyurmuşlardır.[200]
74. Yukarıda anılan mucizenin gerçekleşip katilin bulunmasıyla sulh ve sükûnun geri gelmesinden sonra İsrâiloğullan'nın kalplerinin yine katılaştığı bildirilmektedir. Onların çölde geçirdikleri kırk yıl boyunca pek çok defa bu şekilde ters tutum ve davranışlar sergiledikleri, Musa'ya karşı gelip onunla çekiştikleri ve bu yüzden türlü şekillerde cezalandırıldıkları hakkında Kur'ân-ı Kerîm'de olduğu gibi Kitâb-i Mukaddes'te de pek çok açıklama ve tenkitler bulunmaktadır: "Ve Rab Musa'ya dedi: Ne vakte kadar bu kavim beni hor görecek!"[201]; "Ve Mûsâ ve Hârûn kavmi kayanın önünde topladılar. Ve (Mûsâ) onlara dedi: Ey Âsiler! Şimdi dinleyin..." [202]
Kur'ân-ı Kerîm'de kalp kelimesi, bilinen anlamı yanında, İnsanın düşünüp taşınarak bilgi üretme, varlığın hakikatini kavrama, iyi ve kötüyü, doğru ve yanlışı birbirinden ayırma gibi zihinsel faaliyetler gösteren melekesini yani aklı da ifade eder.[203] Konumuz olan âyette İsrâiloğullan'nm nice ibretli olayların ardından ısrarla yine düşüncesiz, anlayışsız, bencil ve hoyrat kişiler haline geldikleri; taşlar bile genel planda Allah'ın kanunlarına uyup bereketli ve yararlı olabilirken, onların ilâhî buyruklar karşısında duyarsız kalıp isyan ettikleri, böylece hayırsız ve bereketsiz bîr hayata saptıkları anlatılmaktadır.[204]
Meali
75. Şimdi (ey müminler!) onların size inanacaklarını mı umuyorsunuz? Oysa onlardan bir zümre, Allah'ın kelâmını işitirler; sonra o kelâmı iyice anlamış olmalarına rağmen yine de bile bile onu tahrif ederlerdi.
76. Onlar inananlarla karşılaştıklarında "İman ettik" derler. Birbirleriyle baş başa kaldıklarında ise, "Allah'ın size açtıklarım (Tevrat'taki bilgileri) rabbiniz katında sizin aleyhinizde delil getirsinler diye mi onlara anlatıyorsunuz; bunları düşünemiyor musunuz!" derler.
77. Onlar bilmezler mi ki, gizlediklerini de açığa vurduklarını da Allah bilmektedir!
78. İçlerinde birtakım ümmîler vardır ki, kitabı bilmezler; bütün bildikleri kulaktan dolma şeylerdir. Onlar sadece zan ve tahminde bulunuyorlar.[205]
Tefsiri
75. Bundan önceki âyetlerde eski yahudiler hakkında bilgi verilmişti. Burada ise Hz. Peygamber'in dönemindeki yahudilerin İslâm ve müslümanlar karşısındaki tutumları anlatılmaktadır.
Özellikle Medineli müslümanlar, uzun zaman yahudilerle iç içe yaşadıkları için onların dinleri ve kutsal kitapları hakkında geniş bilgi sahibi olmuşlardı. Buna göre yahudiler, inançları ve şeriatları İslâm'a hayli yakın olan bir ümmetti; Allah'ın birliği, peygamberlik ve âhiret günü gibi iman esaslarına inanıyorlardı; ye-nİ bir peygamberin geleceğinden de söz ediyorlardı. Kur'ân-ı Kerîm de temel dinî konularda Tevrat'la çelişmek şöyle dursun, -çeşitli âyetlerdeki kendi ifadesiyle- "onların elindeki kutsal kitabı tasdik edici olarak" gelmişti. [206] Bu durumda onlardan, Hz. Muhammed'in nübüvvetini kabul etmeleri beklenirdi ve müslümanlarm böyle bir beklenti içinde olmaları normaldi. Ancak yahudiler, dinî olmaktan ziyade dünyevî ve siyasî sebeplerle bu beklentileri boşa çıkardılar. Esasen daha önceki âyetlerde eski yahudilerin, dinleri ve peygamberleri karşısındaki olumsuz tutumlarına ilişkin bilgiler de gösteriyor ki onlar, ilâhî gerçeklere ve bu gerçekler ışığında hidayete ulaşma düşüncesinden çok, ırkçı bir gurur anlayışına ve dünyevî menfaatlere Önem verecek, dini de bu ırkçılık ve çıkarcılığın aracı olarak kullanacak kadar yozlaşmış bir toplum haline gelmişlerdi.
Âyette bilhassa yahudilerden bir grubun (din bilginlerinin) "kelâmullâh"ı yani kutsal kitabın sözlerini işitip iyice kavradıktan sonra onu bile bile, kasıtlı olarak tahrif ettikleri belirtilmektedir. Sözlükte tahrif "bir sözün veya metnin lafzını ya da mânasını değiştirip bozma" anlamına gelir. Burada lafzın mı, mânanın mı kastedildiği konusunda farklı açıklamalar vardır. Tefsirlerde çoğunlukla buradaki tahriften yahudilerin asıl Tevrat nüshasının metnini ve lafzını değiştirip bozmalarının kastedildiği ifade edilmektedir. [207] Ancak Abdullah b. Abbas'ın buradaki tahrifi, "Tevrat'ın lafzı aynen kaldığı halde yorumunun saptırılması" şeklinde açıkladığı rivayet edilir. [208] Taberî de tahrifi bu anlamda açıklamıştır. [209] Tefsirlerde yahudilerin bilhassa, Tevrat'ta Hz. Muhammed'in peygamberliği ile ilgili haberler ile recim gibi bazı hukukî hükümlere ilişkin âyetleri tahrif ettikleri belirtilmektedir. Bu suretle kendi kutsal kitaplarını bile tahrif edecek kadar yoldan çıkmış olan yahudilerin, dinlerini terkederek İslâm Peygamberi'ni tanımalarını ve onun getirdiklerine inanmalarını beklemek aşın iyimserlik olurdu.
Âyette dolaylı olarak Allah'ın kelâmım asıl maksadının dışına çıkarılacak şekilde yanlış yorumlayıp tahrif etmenin büyük bir suç olduğuna işaret eden genel bir uyarı anlamı da vardır.[210]
76-77. Hz. Peygamber dönemindeki yahudilerin ikiyüzlü tutumlarının anlatıldığı âyetlerde bu karakterdeki bir topluluktan, içtenlikle iman edip müslümanla-ra katılmalarının beklenemeyeceğine işaret edilmektedir. Tefsirlerdeki çeşitli rivayetlere göre bazı yahudiler müslümanlarla karşılaştıklarında kendilerinin de iman ettiklerini söyler ve Hz. Muhammed'in peygamberliği, atalarının isyanları sebebiyle çektikleri cezalar ve hakaretle anılmaları gibi konulara ilişkin olarak Tevrat'ta yer alan açıklamalar hususunda miislümanlara bilgi verirlerdi. Daha sonra bunlar, bir araya geldikleri diğer yahudiler, özellikle de din adanılan tarafından bu tutumları sebebiyle eleştirilirler; bu yaptıklarının akıllıca bir iş olmadığı, çünkü miislümanlara verdikleri bu tür bilgilerin yeri geldiğinde (veya âhirette) kendilerinin aleyhinde kullanılabileceği hatırlatılarak uyarılırlardı. Halbuki Allah onların sakladıklarını da açıkladıklarını da biliyordu ve İsrâiloğullan'nın tarihine ilişkin olarak Kur'an'da muhtelif sûrelerinde yer alan geniş pasajlardaki bilgilerle miislümanlara da bildiriyordu.[211]
78. Burada bazı yahudilerin kendi dinleri ve kutsal kitapları konusunda son derece bilgisiz olduklarına, din adına bildiklerinin kuruntu ve zandan ibaret bulunduğuna işaret edilmektedir.[212]
Meali
79. Elleriyle kitap yazıp sonra onu az bir bedel karşılığında satmak için "Bu Allah'ın katandandır" diyenlere yazıklar olsun! Elleriyle yazdıkları yüzünden vay haline onların! Ve yapıp ettikleri yüzünden vay haline onların! 80. "Sayılı birkaç gün dışında bize ateş dokunmayacak" dediler. De ki: "{Bu hususta) Allah'tan söz mü aldınız; -öyleyse Allah sözünden dönmeyecektir-yoksa Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?
81. Hayır! Kim bir kötülük işler de kötülüğü kendisini çepeçevre kuşatırsa işte bu kimseler cehennemliktirler; onlar orada ebedî olarak kalırlar. 82. İman edip hayırlı işler yapanlara gelince, onlar da cennetliktirler; onlar orada ebedî kalacaklardır.[213]
Tefsiri
79. Burada yahudi bilginlerinin, çeşitli dinî konularda birtakım kitaplar yazarak bunların Allah katından gelmiş dinî gerçekleri içerdiğini ileri sürdükleri ve yukarıda sözü edilen cahil halka önemsiz bir bedelle sattıkları bildirilmektedir. Yahudi bilginleri bu tutumlarıyla, halkı din konusunda bilgilendirme amacı taşımadıklarım ortaya koydukları, aksine kendi sözlerini ve yorumlarını Allah kelâmı gibi gösterip böylece kişisel görüşlerini kutsallaştırmaya, dinin aslı gibi göstermeye kalkıştıkları, üstelik bu yolla dini bir istismar ve kazanç aracı haline getirdikleri için âyette ağır bir dille kınandıkları görülmektedir. Kuşkusuz burada müslümanlara da dolaylı bir uyan vardır.[214]
80-82. Tefsirlerde yer alan bazı rivayetlerde, yahudilerin cehennemde kalacaklarını İddia ettikleri "sayılı birkaç gün" hakkında farklı bilgiler verilmiştir. Bir rivayete göre Hz. Peygamber yahudilere "Cehennem ehli kimdir?" diye sormuş; onlar da "Biziz; fakat bizden sonra yerimize siz gireceksiniz" demişler; Hz. Peygamber de "Yalan söylüyorsunuz! Çok iyi biliyorsunuz ki biz sizin yerinizi almayacağız" buyurmuş; daha sonra konumuz olan âyet inmiştir. Başka bir rivayete göre, Hz. Musa'nın Sînâ dağında bulunduğu kırk gün zarfında yahudiler buzağıya taptıkları için, bunun cezası olmak üzere cehennemde sadece kırk gün kalacaklarına inanıyorlardı. Diğer bir rivayette yahudilerin, dünyanın ömrünün yedi binyıl olduğuna ve kendilerinin, her bin yıl için bir gün olmak üzere, toplam olarak sadece yedi gün azap göreceklerine inandıktan belirtilir. Gerçekte bu tür iddialar, onların Allah'tan aldıkları bir vaade dayanmayıp sadece kendi kuruntularından, Allah'ın âhiretteki hüküm ve takdiri hakkında bilgisizce söylenmiş boş sözlerden ibarettir. Allah'ın bildirdiği ve adaletin gereği olan gerçek şudur ki, herkesin âhiretteki cezası günahlarının büyüklüğü ve çokluğu nispetinde olacak; dolayısıyla inkâra sapıp kötülüklerle kuşatılmış, günahlara boğulmuş olanlar ebedî olarak cehennemde kalırken iman edip din ve dünyayı alâkadar eden her alanda "sâlih ameller" (hayırlı, faydalı işler) yapanlar da ebedî cennette kalacaklardır. İşte Allah'ın insanlara verdiği ahid budur.[215]
Meali
83. Bir zamanlar biz İsrâiloğulları'ndan, "Yalnız Allah'a kulluk edeceksiniz; ana-babaya, yakın akrabaya, yetimlere, yoksullara iyilik edeceksiniz. İnsanlara güzel söz söyleyin, namazı kılın, zekâtı verin" diyerek söz almıştık. Sonra, içinizden küçük bir kesim dışında, sözünüzden döndünüz; hâlâ da sırt çevirmektesiniz.
84. Vaktiyle sizden, birbirinizin kanlanın dökmeyeceğinize, birbirinizi yurtlarınızdan çıkarmayacağınıza dair de söz almıştık. Siz de ka-bullenegeldiniz. Hâlâ da (buna) şahitlik ediyorsunuz.
85. Sonra işte şimdi sizler birbirinizi öldürüyorsunuz; içinizden bir kesimi yurtlarından sürüyor, anlara karşı kötülük ve düşmanlıkta birbirinize arka çıkıyorsunuz. Esirler olarak size geldiklerinde de fidye verip kendilerini kurtarıyorsunuz. Halbuki onları sürgün etmek size haram kılınmıştı. Yoksa siz kitabın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? İçinizden bu şekilde davranan birinin dünya hayatındaki cezası ancak rezil rüsvâ olmaktır; kıyamet gününde ise onlar azabın en şiddetlisine itilirler. Allah sizin yapmakta olduğunuzdan habersiz değildir.
86. İşte onlar, âhirete karşılık dünya hayatını satın alan kimselerdir. Bu yüzden ne azapları hafifletilecek ne de kendilerine yardım edilecektir.[216]
Tefsiri
83-84. Bu âyetlerde İsrâiloğullan'nın yükümlü kılındıkları ve yahudi-hıristi-yan literatüründe "on emir" diye bilinen [217] dinî ve ahlâkî vecîbelerden bazıları hatırlatılmakta; Allah'ın onlardan bu vecîbeleri ifa edecekleri yönünde söz aldığı ifade buyurulmaktadır. Kitâb-ı Mukaddes'te, Tanrı'nın "kendi parmaklarıyla" taş levhalar üzerine yazarak Hz. Mûsâ aracılığıyla İsrâiloğullarına bildirdiği ifade edilen [218] bu emirler [219] şöyle sıralanır:
1. Allah'tan başka ilâhların olmayacak.
2. Kendin için oyma put yapmayacaksın.
3. Allah'ın ismini boş yere anmayacaksın.
4. Cumartesi günü hiçbir iş yapmayacaksın.
5. Babana ve anana hürmet edeceksin.
6. Katletmeyeceksin.
7. Zina etmeyeceksin.
8. Çalmayacaksın.
9. Yalan şahitliği yapmayacaksın.
10. Komşunun hiçbir şeyine göz dikmeyeceksin.
Kur'ân-ı Kerîm'in İsrâ sûresinin 101. âyetinde, "Andolsun biz Musa'ya açık seçik dokuz âyet verdik. Haydi İsrâiloğullan'na sor" şeklinde işaret ettiği dokuz âyetin, Tevrat'taki on emrin cumartesi yasağı dışında kalanlarını kapsadığı anlaşılmaktadır. Cumartesi gününe saygı ise sadece yuhudileri bağlayan bir hüküm idi.[220]
Konumuz olan âyette Allah'tan başka tanrı tanımamak, ana-babaya, akrabaya, yetimlere ve yoksullara iyilik etmek, insanlara güzel söz söylemek, namaz kılıp zekât vermek, birbirinin kanını dökmemek, kendi yurttaşlarını vatanlarından kovmamak şeklinde sıralanan yükümlülükler arasında On Emir1 den bazı hükümlerin de yer aldığı görülmektedir. On emrin cumartesi yasağı dışında kalanları, bütün peygamberlere gönderilen kutsal kitapların ortak öğretileri olup Kur'ân-ı Kerîm'de müslümanlar da bu tür vecîbelerle yükümlü kılınmıştır.[221]
83. âyette İsrâiloğullan'ndan çoğunun zamanla Allah'a verdikleri sözden döndükleri yani belirtilen hükümlere uymadıkları, Hz. Peygamber dönemindeki yahudilerin de bu hükümlere sırt çevirdikleri bildirilmektedir.[222]
85-86. Vaktiyle İsrâiloğullan'ndan birbirinin kanını dökmemek, kendi yurttaşlarını vatanlarından ülkelerinden kovmamak hususunda da söz alınmış olmasına rağmen Hz. Peygamber dönemindeki yahudilerin bu sözlerinden de döndükleri bildirilmektedir. Nitekim Yesrib (Medine) yahudİlerinden Nadîr ve Kureyza-oğullan, aynı şekilde birbirine düşman olan iki büyük Arap kabilesinden Evs İle, Kaynukaoğullan da diğer büyük Arap kabilesi Hazrec ile ittifak kurmuşlardı. Daha sonra Evs ve Hazrec kabileleri arasındaki sürekli İhtilâf ve çatışmalara bu ya-hudi kabileleri de katılmak zorunda kaldılar. Bu çatışmalarda yahudiler, kutsal kitaplannın yasaklamasına rağmen, kendi dindaşları ve irkdaşlanm öldürüyor veya esir alıyor; savaş bitince de kitaplarının hükmü uyarınca aralarında yardım toplayarak esir yahudileri fidye karşılığında kurtarıyorlardı. [223] İşte âyetlerde onların bu çelişkili tutumları "kitabın bir kısınma inanıp bir kısmını inkâr etmek" şeklinde değerlendirilmekte; söz konusu Arap kabileleriyle çeşitli dünya menfaatlerine dayalı İlişkiler kurup kendi aralarında bölünerek birbiriyle savaşmaları, kardeşlerini esir alıp fidye karşılığında serbest bırakmaları kınanmakta ve bu tutumları yüzünden dünyada perişan olacakları, âhirette de azap görecekleri haber verilmektedir.
85. âyette geçen ve "rezil rüsvâ olmak" diye çevrilen "hizy"den maksat insanlara zulmeden, özellikle onların din ve inanç özgürlüğünü kısıtlayan fert ve grupların kamu vicdanı tarafından mahkûm edilmeleri, nefretle karşılanmaları, kötü amaçlarında uzun vadede başarılı olamamalarıdır.[224]
Meali
87. Andolsun biz Musa'ya kitabı verdik. Ondan sonra da ardarda peygamberler gönderdik. Meryem Oğlu îsâ'ya da deliller verdik ve onu Rûhul-kudüs ile destekledik. Ama ne zaman sim bir peygamber nefislerinizin hoşlanmadığı bir şey getirdiyse büyüklük taslayarak kimini yalanladığınız, kimini de öldürdüğünüz, doğru değil mi?
88. Yahudiler "Kalplerimiz perdelidir!" dediler. Aksine, inkârları sebebiyle Allah onlara lanet etmiştir; o yüzden çok az inanırlar.
89. Onlara Allah katından ellerindekini (Tevrat) doğrulayan bir kitap gelince, daha önce kâfirlere karşı zafer isterlerken işte şimdi bilip tanıdıkları (Kur'an) kendilerine ulaşınca onu inkâr ettiler. Allah'ın laneti böyle inkarcılaradır.
90. Allah'ın, kullarından dilediğine peygamberlik ihsan etmesini kıskandıkları için Allah'ın indirdiğini (Kur'an'ı da) inkâr karşılığında kendilerini harcamaları ne kötü şeydir! Böylece onlar gazap üstüne gazaba uğradılar. Kâfirler için alçaltıcı bir azap vardır.
91. Kendilerine, "Allah'ın indirdiğine iman edin" denilince, "Biz sadece bize indirilene inanırız" derler ve ondan başkasını inkâr ederler. Halbuki o Kur'an, kendi ellerinde bulunan Tevrat'ı doğrulayıcı olarak gelmiş hak kitaptır. (Resulüm!) Onlara, "Şayet siz gerçekten inanıyor idiyseniz daha önce Allah'ın peygamberlerini neden öldürüyordunuz?" deyiver.[225]
Tefsiri
87. Musa'ya verilen kitap Tevrat'tır. Allah, Isrâiloğullan'ndan. Musa'dan sonra onun şeriatını yaşatan ve bir kısmı Kur'an'da da zikredilen birçok peygamber göndermiştir.
Sözlükte beyyine "gerçeği kanıtlayan kesin delil" demektir. Benî İsrail arasından gönderilmiş son peygamber olan Hz. îsâ'ya verilen beyyinât (deliller) ise, başta onun olağan üstü doğum olayı olmak üzere, peygamberliğini kanıtlayan mucizelerdir. Muhammed Abduh, bunu, "Hz. îsâ'nın ümmetini uymaya çağırdığı Tevrat hükümleri" şeklinde yorumlar. [226] "Temiz ruh" veya "kutsal ruh" anlamına gelen Rûhulkudüs çoğunlukla Cebrail olarak açıklanmıştır. Her ne kadar bunu Hz. îsâ'nın ruhu, Allah'ın ism-i a'zamı veya İncil diye açıklayanlar olmuşsa da, Nahl sûresinin 102. âyetinde Rûhulkudüs'ün vahiy meleği yani Cebrail olduğu açıkça bildirilmektedir. [227] Âyette Hz. îsâ'nın Rûhulkudüs'le desteklendiği belirtilmektedir. Esasen bütün peygamberler için böyle bir destek söz konusu olmakla birlikte, Meryem sûresinin 16-22. âyetlerinde ifade buyurulduğu üzere, îsâ'nın doğumu, Hz. Meryem'e "tertemiz bir erkek çocuğu bağışlaması için" Allah tarafından beşer suretinde bir elçi olarak gönderilmiş Ruh (Cebrail) vasıtasıyla vuku bulduğundan, Hz. îsâ açısından Cebrail'in, vahiy meleği olmanın da ötesinde bir anlamı vardır. [228]
İsrâiloğullan'nın, bütün bu ilâhî lütuflan kendileri için birer meziyet olarak kabul edip peygamberleri tanımaları, onlara saygı göstermeleri ve Allah'a şükretmeleri gerekirken, tam bir küstahlıkla, işlerine gelmeyen, keyiflerine uymayan durumlarda peygamberlere karşı çıkmışlar; bir kısmını yalancılıkla itham etmişler, Zekeriyyâ ve Yahya gibi bazılarını da öldürmüşler; Hz. îsâ'yı asmaya kalkışan Romalılar'a da yardımcı olmuşlardır. Medine yahudileri de, daha önceki peygamberler gibi Cebrail vasıtasıyla vahye mazhar olan ve kesin delillerle nübüvvetim kanıtlayan Hz. Muhammed karşısında aynı olumsuz tavrı sürdürmüşlerdir. Âyette onların bu tutumunun tarihî hastalıkları olduğu vurgulanmaktadır.[229]
88. Medine yahudileri, Hz. Peygamber'in davetine karşı, "Kalplerimiz perdelidir" yani "Senin söylediklerinden bir şey anlamıyoruz, söylediklerin aklımıza yatmıyor" veya "Kendi dinimize o kadar bağlıyız ki, bizi inancımızdan uzaklaştıracak hiçbir sözü, üzerinde düşünmeye değer bile görmeyiz, hemen reddederiz" diyerek olumsuz karşılık veriyorlardı. Yüce Allah ise, onların bu duyarsızlığının asıl sebebinin, tabiatlarında böyle bir kavrama ve anlama kıtlığı bulunması veya dinlerine bağlılıkları olmadığını; tam tersine, öteden beri peygamberleri ve onlara indirilen ilâhî hakikatleri inkâr etmeleri, böylece inkarcılığın kendilerinde âdeta bir alışkanlık ve huy halini alması yüzünden Allah'ın rahmetinden mahrum kaldıkları için bu şekilde Hz. Muhammed' in tebliğ ettiği ilâhî hakikatlere karşı kapalı hale geldiklerini belirtmektedir.[230]
89. Medine'deki yahudiler yakında yeni bir peygamber geleceğini, Tevrat'ı tasdik eden yani tevhid ve diğer temel itikad konularıyla dinin aslî hedeflerinde Tevrat'la uyuşan, ayrıca Tevrat'ın son peygamberle ilgili müjdesini doğrulayan [231] yeni bir kitap indirileceğini biliyor; bu peygamberin ve getirdiği kitabın tevhidi yeniden hâkim kılarak, Yahudiliğin de düşmanı olan putperestliği ortadan kaldıracağına, böylece Musa'nın dinini yeniden güçlendireceğine ve bu suretle kendilerinin de Medine müşrikleri karşısında üstün duruma geçeceklerine inanıyorlardı. Yahudiler, Evs ve Hazrec adlı Medineli Arap kabileleriyle savaşıp yenildiklerinde onlara," Sizinle asıl beklediğimiz peygamber gelince hesaplaşacağız ve o zaman sizi yeneceğiz" derlerdi. [232] İşte bekledikleri peygamber ve kitap geldiğine göre onu Araplar'dan önce kendilerinin kabul etmeleri gerekirdi. Fakat onlar İnkâr ettiler. Çünkü bu peygamber, umduklarının aksine, İsrâiloğulları'ndan değil Araplar arasından gönderilmişti.[233]
90. Hz. Muhammed'in hak peygamber, Kur'an'ın hak kitap olduğunu bile bile, Allah'ın dilediği kavimden, dilediği kuluna kitap indirip peygamberlik ihsan etmesini gönül rızasıyla kabullenip iman etmek gerekirken inkâr yolunu seçmek bü-tün kötülüklerin en fenasıdır ve yahudiler, ırkçılık ve benlik gururuna kapılarak bu kötülüğü işlemekle gerçekte benliklerini kaybetmişler, kendilerini boşa harcamışlar, mümin olmanın şerefinden yoksun kalmışlardır. Böylece onlar, esasen Mû-sâ'nın dinini canlarının istediği gibi yorumlayıp sapmaları yüzünden uğradıkları ilâhî gazaba, bu kez de Hz. Muhammed ve Kur'an karşısındaki olumsuz tutumlarıyla mâruz kalmışlar; alçaltıcı bir cezaya müstahak olmuşlardır.[234]
91. Vahyin kime indirildiği değil kimin taralından indirildiği önemlidir. Nitekim âyette "Muhammed'e indirilene inanın" yerine "Allah'ın indirdiğine İnanın" buyurularak bu gerçeğe işaret buyurulmuştur. Oysa yahudiler "Biz sadece bize indirilene inanırız" demekie, gerçeğin peşinde olmadıklarını, İsrail ırkçılığını ilâhî vahyin de üstünde tuttuklarını ortaya koymuşlar; Tevrat'tan sonra indirilen Kur'an da hak kitap olduğu ve esasen asıl Tevrat'taki ezelî ebedî değişmez gerçekleri de onayladığı halde, sözde kendi dinlerinde kararlı olduklarını ileri sürerek onu inkâr etmişlerdir. Gerçekte daha önce atalarının kendi içlerinden gönderilmiş bazı peygamberleri öldürmeleri, bu toplumun kendi dinlerine bağlılıklarında da samimi olmadıklarını göstermektedir.[235]
Meali
92. Ândolsun Mûsâ size apaçık mucizeler getirmişti. Sonra onun ardından haksızlıkla buzağı putunu edindiniz. 93. Hatırlayın ki sizden sağlam bir söz almış, dağı da üzerinize kaldırmıştık. "Size verdiklerimizi kuvvetle tutun, söylenenlere kulak verin" demiştik. Onlar, "İşittik ve isyan ettik!" dediler. İnkârları sebebiyle kalplerine buzağı sevgisi dolduruldu. De ki: "Eğer inanıyorsanız, imanınız size ne kötü şeyler emrediyor!"
94. Onlara, "Şayet Allah katında âhiret yurdu, diğer insanlara değil de yalnız size ait ise ve bu iddianızda doğruysanız haydi ölümü isteyin bakalım!" de.
95. Kendi elleriyle yapıp ettikleri işler sebebiyle hiçbir zaman ölümü temenni etmeyeceklerdir. Allah zalimleri iyi bilir.
96. Yemin olsun ki, onları insanların yaşamaya en düşkünü olarak bulursun. Müşriklerden her biri de ister ki bin sene yaşasın. Oysa yaşatılması hiç kimseyi azaptan kurtaramaz. Allah onların yapmakta olduklarını eksiksiz görür. [236]
Tefsiri
92. Yahudilerin, Kur'an'a ve Hz. Peygamber'e inanmayıp eski dinlerinde sebat edecekleri şeklindeki iddialarına karşılık, burada onların kendi dinlerine bağlılıklarının da asılsız olduğu ortaya konmaktadır, Zira onlar daha önce kendilerine Tevrat'ı getiren ve çeşitli mucizelerle peygamberliğini kanıtlayan Musa'ya karşı da sıkıntılar çıkarmışlar; onun yokluğunu fırsat bilerek uydurma bir tanrı bile edinmişlerdi. [237]
93. Allah İsrail oğulları'ndan "Allah'a kulluk edip O'na ortak koşmayacaklarına, doğru olduklarına ilişkin kanıtlar getiren peygamberlere İman edeceklerine, Allah'ın hükümlerine ve kanunlarına boyun eğeceklerine," özellikle kendi milletlerinden olan Hz. İsmail'in soyundan gelen Hz. Muhammed'e inanacaklarına ve daha başka konulara İlişkin olarak söz almış[238]; bu arada üzerlerine dağı kaldırmıştır. İsrâiloğulları'na Allah'ın kudretini göstererek tehdit yoluyla söz vermelerini veya sözlerinde durmalarını sağlama ya da genel olarak ıslah etme amacı taşıdığı rivayet edilen bu dağı kaldırma olayının bir mucize olduğu anlaşılmakla birlikte mahiyeti hakkında tefsirlerde yer alan bilgilerin hangi kaynağa dayandırıldığı bilinmemektedir.[239] Buna rağmen onlar, Hz. Musa'nın ikazlarına, "İşittik ve İsyan ettik" şeklinde karşılık vermek veya bu anlama gelebilecek eylemlerde bulunmak suretiyle inat ve isyanlarını sürdürmüşlerdir. "İnkârları sebebiyle kalplerine buzağı sevgisi dolduruldu" anlamındaki ifadeden, İsrâiloğullan'nm, asırlarca Mısır'da kalmalarının bir sonucu olarak, Mısırlılar gibi sığıra kutsallık atfetmelerinin kastedildiği düşünülebilir.[240] Her ne sebeple olursa olsun bu durum inkâr etmelerinin bir sonucuydu. Medine yahudileri, "Bİz sadece bize indirilene İnanırız" diyorlardı. Oysa onların inanç tarihleri, belirtildiği gibi bir sürü sapmalarla doluydu; onun için de onların yanlış inançları kendilerine böyle çok kötü şeyler emrediyordu; Hz. Peygamber'i ve Kur'an'ı reddetmeleri de bu kötülüklerden biriydi.[241]
94-95. Yahudilerin, âhİret yurdunun yalnızca kendilerine ait olacağı, sadece kendilerinin cennete girecekleri yolundaki iddialarına cevap verilmekte, eğer bu iddialarında samimi iseler, asıl yurtlarından bile uzaklaşmış olarak çeşitli zahmet, elem ve kederler içinde yaşadıkları şu dünyadan ayrılarak, eksiksiz bir mutluluk yeri olan cennete kavuşabilmek için bir an önce ölmeyi istemeleri gerektiği ifade edilmektedir. Onlar böyle bir temennide bulunamazlar, çünkü kendi iddialarından kendileri de emin değillerdir. Bunun sebebi de bizzat kendilerinin işledikleri cürüm ve cinayetlerdir. Her ne kadar sözde kendilerine İndirilen kitaba inandıklarını, doğru yolda olduklarını ve bütün insanlar içinde âhiret mutluluğuna sadece kendilerinin lâyık olduğunu İddia ediyorlarsa da, işledikleri kötülükler yüzünden vicdanları bu iddialarını doğrulamamaktadır. Bunun için asla ölümü temenni edemezler.[242]
96. Yahudiler, âhiret yurdunda sadece kendilerinin mutlu olacaklarım ileri sürmelerine rağmen hakikatte insanlar İçinde, âhireti düşünmeden dünya hırsına en fazla kapılanların da onlar olduğu ifade edilmektedir. Bu durum tecrübeyle de sabittir. Onun için âyette, "Onlar, insanların yaşamaya en düşkün olanlarıdır" de-nîlmeyİp, "Onları, insanların yaşamaya en düşkünü olarak bulursun" buyurulmuştur. İşte iddialanndaki bu samimiyetsizlik nedeniyle 95. âyette yüce Allah onları "zalimler" diye nitelemiştir.
Yahudilerin dünya hırsına bu derece kapılmalarının temelinde, iddia ettiklerinin aksine, âhirete imanlarının zayıflığı bulunmaktadır. Esasen Yahudiliğin Hz. Musa'ya nispet edilen ve Tevrat'ı oluşturan beş kitabında âhiret fikri son derece zayıf ve müphemdir. Nitekim Yahudiliğin buyruklarının Tevrat'ta yer alan bütün yaptırımları dünyevîdir; teşvik ve sakındırmalar dünya hayatıyla ilgilidir. İyilik yapanlar için sıhhat, afiyet, bolluk, evlât çokluğu, düşmanlara karşı galibiyet ve hâkimiyet; isyan edenler için hastalık, kıtlık, mağlûbiyet, esaret Tevrat'ta sık sık tekrarlanan yaptırımlardır. Ancak daha sonraki dönemlerde, özellikle Hz. Mûsâ'dan yedi asır sonra vuku bulan Bâbil esareti sırasında ve İran kültürünün etkisiyle Yahudilik'te âhiret inancı daha net bir şekilde oluşmaya başlamış; zamanla Hıristiyanlık ve İslâmiyet'in de etkisiyle bu inanç, Yahudiliğin belli başlı itikad esaslarından biri haline gelebilmiştir. Bunda, ikisi de İslâm kültürü içinde yetişmiş olan Mısırlı Saadîa Gaon İle (Saîd b, Yûsuf el-Feyyûmî) Endülüslü Moşe ben Maimun (Mûsâ İbn Meymûn) isimli ilâhiyatçıların büyük payları olmuştur.[243]
Aynı âyette dünyaya aşın bağlılık konusunda yahudüerle müşrik Araplar arasında bir paralellik kurulması ilgi çekicidir. [244] Gerçekten yahudiler gibi Câhilİye Arapları da putperestliğe özgü dinî faaliyetleriyle uhrevî bir amaç gözetmeyip sağlık, afiyet, servet kazanmak, savaşlarda zaferler elde etmek, erkek evlât sahibi olmak gibi dünyevî amaçlar güderlerdi. Bu da onların âhİrete inanmamalarının bir sonucuydu. Kur!ân-ı Kerîm'de de müşriklerin ba's, haşir, cennet ve cehennem gibi âhiret hallerine inandıklarına dair hiçbir bilgi bulunmamaktadır. Aksine birçok âyette onların âhi-reti İnkâr ettikleri bildirilmektedir. [245] Onlar yeniden dirilmeyi "eskilerin masalları" sayarlardı [246] Câhiliye şiirinde de âhireti İnkâr eden ifadelere rastlanır. Meselâ Şeddâd b. Esved'e isnat edilen bir kıtada, "İbn Kebeşe (yani Hz. Muhammed), beni yeniden diriltileceğimi söyleyerek mi korkutuyor?" denildikten sonra, insan ruhu bir kuşa dönüşerek bedenden ayrıldıktan sonra yeniden canlanmanın imkânsız olacağı savunulmakta; Tarafe'nin ünlü Muallaka'sında da ebedîlikten söz edilemeyeceğine göre insan için yapılacak en iyi şeyin elden geldiğince dünya zevklerinden yararlanmak olduğu belirtilmektedir.[247]
Meali
97. Söyle (yahudilere): Cebrail'e kim düşmansa bilsin ki, Allah'ın izniyle önce gelen kitapları doğrulayıcı, müminler için bir hidayet rehberi ve müjdeci olarak Kur'an'ı senin kalbine indiren odur.
98. Her kim Allah'a, meleklerine, peygamberlerine, Cebrail'e ve Mîkâil'e düşman ise bilsin ki Allah da inkarcıların düşmanıdır.[248]
Tefsiri
97-98. Cebrail kelimesi İbrânîce veya Keldânîce'de "Tanrı'mn güçlü adamı" anlamına gelen Gabriel (Gavriel) isminin Arapçalaştırılmış şekli olup İslâm inançlarına göre ilâhî emirleri peygamber ve meleklere ulaştıran vahiy meleğinin adıdır. Kur'ân-ı Kerîm'de Cibril, Rûhulkudüs, Rûhulemîn, Ruh ve Resul şeklinde beş değişik isimle anılır. Necm sûresinde (53/5-6) işaret edildiğine göre Cebrail, karşı konulamayan müthiş bir güce ve kesin bilgilere sahiptir. Hz. Peygamber onu bir kere "açık ufuk"ta, bir kere de "sidretü'l-müntehâ"da aslî hüviyetiyle görmüştür. Cebrail hadislerde de Hz. Peygamber'e vahiy getiren, Kur'an'ı öğreten ve değişik konularda hükümler bildiren, Resûl-i Ekrem'e, hatta bazan sahabîlere insan şeklinde görünen bir melek olarak sık sık anılır. Medine'de Hz. Peygamber'in huzurunda oturduğu yer, daha sonra "makam-ı Cibril" diye anılmıştır. Özellikle ramazan aylarında her gece Resûlullah'a gelerek daha önce nazil olmuş âyetleri baştan sona kadar onun ağzından dinlerdi.[249] İslâmî kaynaklara göre Cebrail, arşı taşıyan ve "mukarrebîn" diye anılan meleklerden olup nurdan yaratılmıştır. Makamı yedinci kat gökteki sidretü'l-müntehâdır. En son ölecek ve âhirerte ilk diriltilecek varlıklardandır. Hz. Muhammed'den önceki peygamberlere de vahiy getirmiş ve başka bilgiler öğretmiş; yine onlara birçok konuda yardımcı ve destek olmuştur.
Mîkâil de İbrânîce'deki Mikhaeî'in Arap telaffuzundaki şekli olup büyük meleklerden birinin ismidir. Bu isim Kur'an'da sadece konumuz olan 98. âyette geçer. Bazı hadislerle diğer İslâmî kaynaklarda Mîkâil'in yağmur yağdırmak, bitki bitirmek gibi tabiat olaylarını düzenlemekle ve yaratıkların rızıklarını yönetmekle görevli olduğu belirtilir. Bir hadiste Hz. Peygamber'in, cehennemin bekçisi Malik ile Cebrail ve Mîkâil'i rüyasında gördüğü[250], başka bir hadiste de Mîkâil'in Hz. Peygamber'e Kur'an'ı yedi harfe göre okuttuğu ifade edilir.[251]
Cebrail'in Hz. Peygamber'e vahiy getirdiğini bildiren ve Medine yahudileri-nin bu melek hakkındaki yanlış kanaatlerine işaret eden yukarıdaki âyetlerin iniş sebebiyle ilgili olarak müfessirlerin verdiği bilgilere göre Fedek yahudilerinden bir grup Hz. Peygamber'e gelerek, dört konuda sorulan olduğunu, bunlara doğru cevaplar verirse müslüman olacaklarını ifade etmişlerdi. Üç sorunun cevabını bekledikleri gibi aldılar. Dördüncü sorulan Hz. Peygamber'e vahiy getiren meleğin isminin ne olduğu idi. "Cebrail" cevabını alınca yahudiler, "Cebrail bİzİm düşmanı-mızdır; çünkü o savaş, kıtlık ve kuraklık meleğidir. Eğer sana vahiy getiren melek Mîkâil olsaydı iman ederdik; çünkü Mîkâil rahmet, bolluk ve yağmur meleğidir" dediler. Diğer bir rivayete göre Hz. Ömer yahudilere, Hz. Muhammed'i yalanlamak için böylesine çaba göstermelerinin sebebini sorduğunda, "Çünkü ona vahiy getiren Cebrail bizim düşmanımızdır" demişlerdi. Bazı tefsirlerde, yahudilerin, Bâbil Kralı Buhtunnasr'm (Nebukadnezzar) Kudüs'ü işgal edip[252] yahudi krallığına son vermesi sırasında Cebrail'den yardım gördüğünü ileri sürerek bu yüzden onu kendilerine düşman bildikleri de kaydedilmektedir.[253] İşte yukarıdaki İki âyette, yahudilerin bu düşmanlıklarının yersiz ve haksız olduğuna İşaret edilmektedir. Çünkü Cebrail, daha önceki kitapları ve bu arada Tevrat'ı doğrulayan, inananlar için bir rehber ve mutluluk vesilesi olmak gibi yüce değerler taşıyan Kur'an'ı Hz. Peygamber'e getiren, âyetteki ifadesiyle onun kalbine indiren bir melektir; bu görevini de Allah'ın izniyle yapmıştır; yani sadece Allah'ın kendisine verdiği bir görevi ifa etmiş, Allah ile peygamberleri arasında bir elçilik yapmıştır. Şu halde bundan dolayı ona düşmanlık duygusu beslemek, gerçekte onun getirdiği vahye ve vahyi gönderene karşı düşmanlıktır. Bu sebeple 98. âyette, Cebrail'e düşman olmanın bir bakıma Allah'a, peygamberlere ve diğer meleklere, bu arada yahudilerin çok sevdiklerini söyledikleri Mîkâü'e düşman olmak anlamına geleceğine işaret edilmekte; bu yüzden Allah'ın da bu kâfirlerin düşmanı olduğu belirtilmektedir.[254]
Meali
99. Andolsun ki sana apaçık âyetler indirdik. Onları ancak fâsıklar inkâr eder.
100. Ne zaman onlar bir ahidde bulundularsa yine kendilerinden bir grup onu bozmadı mı? Zaten onların çoğu iman etmezler.
101. Allah tarafından kendilerine, yanlarında bulunanı tasdik edici bir elçi gelince Ehl-i kitabın bir kısmı, Allah'ın kitabını sanki bilmiyorlarmış gibi arkalarına atıp terkettiler.[255]
Tefsiri
99. Yüce Allah'ın Hz. Peygamber'e açık seçik âyetler indirdiği kesin bir dille ifade edilerek fâsıklardan başkasının bu âyetleri inkâr etmelerinin mümkün olmadığı belirtilmekte ve bu suretle yahudiler fâsiklıkla suçlanmaktadır. Fâsik "dinın emir ve yasaklarına aykırı davranma" anlamına gelen "fısk" kelimesinden türetilmiş bir isim olup "Allah'ın buyruklarına itaat etmeyip âsi olan mümin, münafîk veya kâfir" mânalarında kullanılan bir terimdir. Genellikle büyük günahlar işleyen kimselere fâsık denmiştir. Bu günahlar içinde dinin itikad ilkelerinden biri veya birkaçı bulunursa fâsıkın aynı zamanda kâfir olduğu hususunda görüş birliği vardır; fakat haksız yere ve kasten adam öldürmek, zina etmek, hırsızlık yapmak gibi dinin büyük günah saydığı fiilleri işlemenin de insanı dinden çıkarıp çıkarmayacağı hususunda mezhepler arasında görüş ayrılığı bulunmaktadır. Ehl-i sünnet dışı bazı mezhepler bu tür günahlar işleyen fâsıkların mümin olma niteliğini kaybettiklerini ve ebedî olarak cehennemde kalacaklarını ileri sürerken bu görüşü çok sert ve aşın bulan Ehl-i sünnet bilginleri müminlerin de büyük günah işleyebileceklerini, bu sebeple iman esaslarını kabul eden fâsıkı kâfir saymanın yanlış olduğunu, bunların -eğer affedilmezlerse- günahlarının büyüklüğüne göre bir süre cehennemde azap çektikten sonra cennete kabul buyurulacaklarrnı hem Kur'an ve hadislerden getirdikleri delillerle hem de aktı gerekçelerle kanıtlamaya çalışmışlardır. [256] Konumuz olan âyette "fâsiklar" kelimesi, İslâm'ı, Kur'an'ı ve Hz. Muhammed'in peygamberliğini inkâr eden yahudileri veya Allah'ın âyetlerini inkâr eden herkesi kapsadığı için "kâfirler" anlamında kullanılmıştır.[257]
100-101. İsrâiloğutları'nın, Mısır'dan ayrıldıktan sonra çölde kaldıkları kırk yıl boyunca sık sık Musa'nın peşine takıldıklarına pişman oldukları, ona isyan ettikleri, bu yüzden Tann'nın öfkesine maruz kaldıkları ve "sert enseli kavim" şeklinde kınandıkları, zaman zaman da cezalandırıldıkları bildirilmektedir. [258] Bu âyetlerde ise kınayıcı bir üslûpla, kendi dinlerine ve peygamberlerine karşı bu sadakatsizliği gösterenlerin, Hz. Muhammed'in peygamberliğini reddetmelerinde şaşılacak bir durum bulunmadığı bildirilmektedir. Hz. Peygamber, onların eski dinlerini ve kitaplarını tasdik ettiği, ayrıca yahudilerin kendi kitapları da bu son peygambere inanmalarını gerektirdiği halde, şimdi Medine yahudileri bunu bilmezlikten gelip, bir bakıma kendi kitaplarını da hiçe sayarak Hz. Muhammed'in peygamberliğini tanımamaktadırlar. Âyette yahudilerin bu tutumlarının, yukarıda belirtilen tarihî karakterleriyle uyuşmakta olduğuna işaret edilmekte ve böylece Hz. Muhammed'den, yahudilerce sergilenen olumsuz tavırlara şaşmaması, bu yüzden huzursuz olmaması istenmektedir.[259]
Meali
102. Onlar, Süleyman'ın hükümranlığı hakkında şeytanların uydurup söylediklerine uydular. Gerçek şu ki Süleyman kâfir olmadı, fakat şeytanlar kâfir oldular; çünkü insanlara sihri, Bâbil'de iki meleğe, Hârût'ia Mârufa indirileni öğretiyorlardı. Halbuki bu iki melek, "Biz ancak imtihan vasıtası-yız; sakın küfre sapma!" demedikçe hiç kimseye bilgi vermezlerdi. Fakat onlar bu iki melekten, kan ile koca arasını açacak şeyleri öğreniyorlardı. Oysa Allah'ın izni olmadıkça onunla hiç kimseye zarar veremezlerdi. Yine de kendilerine fayda sağlayanı değil zarar vereni öğreniyorlardı. Andolsun onlar, bunu (sihri) satın alan kimsenin âhiretten nasibi olmadığım çok iyi biliyorlardı. Karşılığında kendilerini sattıkları şey ne kötüdür, bir bilselerdi!
103. Eğer onlar iman edip kendilerini kötülükten korusalardı şüphesiz Allah tarafından verilecek sevap daha hayırlı olacaktı. Keşke bunu bilselerdi![260]
Tefsiri
102-103. Hz. Süleyman Kitâb-ı Mukaddes'te ve Kur'ân-ı Kerîm'de kişiliğinden ve faaliyetlerinden genişçe söz edilen bir peygamberdir. Yahudi literatüründe kendisinden, peygamberden çok kral olarak bahsedilir. Kitâb-ı Mukaddes'te ismi, "barış, selâmet" anlamında Şelomo olarak geçer. Babası Hz. Dâvûd, annesi Batşeba'dır.[261] Hz. Davud'un yaşlılığında onun yerine, yaklaşık milâttan önce 970'te İsrail tahtına geçmiş; dönemin Mısır firavununun kızıyla evlenmiş; kırk yıl hükümdarlıkta kalmış; bu sırada Irmak'tan (Fırat) Filistîler diyarına ve Mısır sınırına kadar uzanan geniş bir ülkede hüküm sürmüştür. [262] Oldukça zengin ve aynı zamanda hikmet sahibi bir hükümdardı. Sadece bir defa savaş yapmış ve galip gelmiştir. Kendi adıyla anılan ve yahudilerce en kutsal mekân olarak bilinen Kudüs'teki ünlü mabedi inşa etmiştir. [263] Kitâb-ı Mukaddes'te bir bölüm, "Süleyman'ın Meselleri" başlığıyla ona nispet edilir, ayrıca 72 ve 127. Mezmurlar'ın da ona ait olduğu kabul edilir.
Kur'ân-ı Kerîm'in on altı yerinde Hz. Süleyman'ın adı anılmakta; keskin zekâsı, engin bilgisi ve hikmetinden söz edilmekte; bu meziyeti sayesinde girift hukukî ve sosyal meseleleri hallettiği, kuşların ve diğer hayvanların dillerini bile öğrendiği; bitkilere, rüzgâra, hayvanlara ve cinlere hükmettiği; erimiş bakırı kullanarak çeşitli araçlar ve gereçler yaptığı bildirilmektedir. Kitâb-ı Mukaddes'te Hz. Süleyman'ın âhir ömründe putlara taptığı, bu yüzden Allah'ın gözünden düştüğü ve O'nun öfkesine uğrayarak hükümdarlığının elinden alınmasıyla tehdit edildiği ileri sürülürken, Kur’ân-ı Kerîm'de bütün peygamberlerin masumiyeti yönündeki yaklaşım Hz. Süleyman için de sergilenerek bu iddia kesinlikle reddedilmiş[264] ve onun sadece bir defa, çok sevdiği cins atlarıyla meşgul olmak yüzünden Allah'ı anmayı ihmal ettiği (dua veya ibadetinin vaktini geçirdiği), fakat çok geçmeden bu hatasından dolayı tövbe edip af dilediği ve bağışlandığı bildirilmiştir.[265]
Âyetteki "şeyâtîn" (şeytanlar) kelimesi klasik tefsirlerde geleneksel anlamda şeytanlar şeklinde anlaşılmış; ancak M. Reşîd Rızâ, En'âm sûresinin 116. âyetine dayanarak buradaki şeytanları "birtakım kıssalar ve masallar anlatan insanlar veya vesvese veren cinler veya her iki cinsten varlıklar"[266], Süleyman Ateş de "şeytan ruhlu kişiler" şeklinde yorumlamıştır. [267] Anılan kelimenin, bu söylenenlerin hepsini kapsadığı da düşünülebilir.
Sözlükte sihir "sebebi ve kaynağı gizli durum, büyü, gözbağcılık" gibi anlamlara gelen Arapça bir kelime olup, terim olarak tabiat üstü güçlerle ilişki kurmak veya kendilerinde gizli güçler bulunduğuna inanılan bazı tabii nesneleri kullanmak suretiyle faydalı, koruma gayeli ya da zararlı bazı sonuçlar elde etmek için yapılan işleri ifade eder. Sihir veya büyünün başlıca gayesi, bitkileri, hayvanları, insanları, doğal olayları, güçleri veya nesneleri kullanarak veya kontrol ederek birine iyilik ya da kötülük etmek suretiyle maddî veya manevî bir menfaat ve başarı sağlamaktır. Bu anlamda büyü, tarihin çok eski dönemlerinden beri her toplumda yapılmış ve yapılmakta olup antropoloji, sosyoloji, fenomenoloji, dinler tarihi, etnoloji, mitoloji gibi bilim dallarıyla uğraşanlar büyünün nitelik ve özellikleri, tarif ve tasnifi, dinle büyünün ilişkisi, benzer ve farklı yönleri vb. konular üzerinde durmuşlar, sonuçta bu alanda çok geniş bir literatür oluşmuştur.
Câhiliye döneminde de sihir yaygındı. Cincilik, kehanet, fal okları atmak, yıldızlara bakmak, küçük kareler çizip içlerine harf veya sayı yazmak, düğüm atmak ve üflemek gibi sihir çeşitleri uygulanmaktaydı ve bütün bu işler putperestlikle birlikte yürütülüyordu. Araplar sihirbazlardan çekinir ve onlara saygı duyarlardı. Özellikle eski dönemlerde Firavun gibi hak dine karşı mücadele verip onu başarısız kılmaya kalkışanların sihir ve sihirbazlardan yararlanma yoluna gitmesi; aynca müşriklerin, Hz. Peygamber'in ve İslâm'ın başarısını sihir diye niteleyerek gölgelemeye çalışmaları sebebiyle Kur'ân-ı Kerîm ve hadislerde de sihir konusuna yer verilmiştir,
Fahreddin er-Râzî[268], sihrin mümkün olup olmadığı sorusuna cevap vermeden önce sihir kavramı içine giren bütün uygulamaları sekiz madde altında toplamıştır:
1. Keldânîler'in sihri. Yıldızperestliğin hâkim olduğu, dünyanın yıldızlar tarafından yönetildiğine inanılan bu kültürde, tılsım da denilen bu sihir çeşidinin gök cisimlerinin yardımıyla yapıldığına inanılırdı.
2. Güçlü ruh (nefis) sahiplerinin sihri. Bazıları, insanın ruhu uygun biçimde eğitilirse gizli şeyleri görecek düzeyde duyu, algı ve irade gücünün geliştirilebileceğini, bu sayede başkalarınca imkânsız gibi düşünülen birçok bilgi edinebileceğini, işler başarabileceğini söylerler.
3. Yerdeki ruhlardan yardım alınarak gerçekleştirilen sihir. İnsan ruhunun bu ruhlarla veya cinlerle bağlantı kurması suretiyle yapıldığına inanılan sihirdir.
4. El çabukluğu ve algı yanıltmaları şeklindeki sihir. Hokkabazlık, gözbağcılık gibi uygulamalar bunun örneğidir.
5. Bazı teknik cihazlarla sergilenen sihir. Maharetli bir aleti kullanarak bununla ilk defa sergilenen görüntüler (ses çıkaran heykeller, ışık gösterileri gibi), işin mahiyetini bilmeyen insanlarca olağan üstü sanılır.
6. İlâçlar yardımıyla yapılan sihir (sporcunun doping yapmak suretiyle normal gücünün üstünde performans göstermesi gibi).
7. Kalbi bağlayarak yapılan sihir. Sihirbazın, şarlatanlık yaparak, ism-i a'zamı bildiğine, bununla istediğini yapabileceğine muhatabım İnandırmak suretiyle onu etki altına alıp dilediğini yaptır-masıdır.
8. Kovculuk yapmak, insanları birbirine düşürmek suretiyle yapılan sihir. Râzî, bunun insanlar arasında yaygın olduğunu da belirtir.
Râzî'nin tespitine göre Mu'tezile âlimleri, sihir adı altında ileri sürülen, fakat gerçekte doğal sebeplere dayalı doğal olaylardan ibaret olan gösterilerin sihir olmadığını belirtmişler; bunun dışında kalan ve olağan üstü güçler yardımıyla gerçekleştirildiği öne sürülen bütün sihir çeşitlerini asılsız, imkânsız olan sahte gösterilerden ibaret saymışlardır.[269] Ehl-i sünnet âlimlerinin önemli bir kısmı, sihir diye ortaya konan işlemlerin büyük bölümünün gerçekte hünerli bazı kimselerin sergilediği el çabukluğu, algı yanıltması, halkın bilgisizliğinden yararlanarak bazı fizik kanunlarını istismar etme; esrar, morfin vb. uyuşturucu veya sarhoş edici maddeler veya ilâçlar İçirerek bir kısım insanları etkileme, umulmadık yöntemlere başvurarak insanları birbirine düşürme gibi gerçekte normal olan bir olayın olağan üstü bir yanı varmış gibi gösterilmesinden ibaret olduğunu belirtmişlerdir. Bunlar mümkündür, fakat gerçek anlamda sihir değildir. İbn Haldun, Mukaddime'sinin [270] "Sihir ve Tılsım İlimleri" başlıklı bölümünde bazı insanların, ruhun (nefis) kuvveti veya şeytanî güçlerin yardımıyla varlıkları etkileyerek, yıldızların ruhaniyetinİ celbederek, bu sayede varlıklar üzerinde tasarrufta bulunabileceklerini, nitekim kâhinlerin "şeytânı güçler yardımıyla gayb konularını bilme özelliğine sahip olduklarım" düşünmektedir. Ehl-i sünnet çizgisindeki müfessirler de, özellikle konumuz olan âyet ile Felâk sûresinin 4. âyetine, bazı hadis veya haberlere dayanarak genellikle sihirde kısmî bir gerçeklik payı bulunduğu kanaaün-dedirler.
Bununla birlikte
a) hakiki olanının hayalî olanından ayırt edilememesi,
b) böyle bir ayırıma imkân veren objektif Ölçüler bulunmaması,
c) Dolayısıyla kontrol edilemez olması,
d) Allah'ın kurduğu tabii düzeni değiştirmeyi amaçlaması,
e) insanların -dinde "sünnetullah" diye ifade edilecek kadar önemli kabul edilen- bilimsel gerçeklere (meselâ bilimsel tedavi yöntemlerine) güvensizlik duymalarına yol açması,
f) insanların zaaflarını, dertlerini, korkularım veya ümitlerini sömürmeye ve onları aldatmaya elverişli olması gibi sakıncaları sebebiyle büyücülerin veya sihirbazların birçok gizli şeyi bilebildiği, tabiat üstü işler başarabildiği şeklindeki yaygın inançlar, birkaç istisna dışında bütün kaynaklarda İslâm'a aykırı görülmüş; sihri mubah saymanın, haramı helâl saymak anlamına geleceği, bu sebeple de müslümanın dinden çıkmasına sebep olacağı kanaatine varılmıştır. Ayrıca en yetkili ve güvenilir müslüman bilginler, bir kimsenin, sihrin haram olduğuna inanmakla birlikte, sihir yapmasının veya yaptırmasının ya da sihre ve sihirbaza inanmasının da büyük günah olduğu konusunda ittifak etmişlerdir.[271] Aslında sihir menfaat amaçlı bir uygulama olduğundan Allah, Peygamber ve din gibi kutsal gerçekleri tanımaz; bununla birlikte ihtiyaç duyduğunda söz konusu değerleri menfaat ve basan aracı olarak kullanmaktan da çekinmez. Bütün bu anlayış ve uygulamalar, Allah'ın irade ve kudretinin üstünde işler başarabileceği iddiasında olan veya öyle sanılan ya da eyleminin içeriğinde böyle bir İddia saklı bulunan sihirbaza Peygamber'den, hatta Allah'tan daha büyük değer vermek anlamım ortaya çıkarmakta olup sihir yapmayı ve yaptırmayı yasaklayan hükmün temelinde öncelikle bu gerekçeler bulunmaktadır.[272]
Bâbil Eski Mezopotamya'nın en büyük ve en ünlü şehridir. Bağdat'ın 88 km. güneyinde, Fırat'ın doğu kıyısındaki yedi tepe üzerinde kalıntıları bulunan ve 2000 seneden fazla tarih sahnesinde kaldığı bilinen şehrin adına ilk defa milâttan önce EL binyılın sonlarına ait Akkad vesikalarında rastlanırsa da kuruluşunun çok daha eski olduğu tahmin edilmektedir. Şehir, içinde çeşitli medeniyetleri barındırmış olup bunların en önemlileri, kanunlarıyla ünlü hükümdar Hammurabi'nin yetiştiği Amumılar dönemiyle, Bâbil'e en parlak çağını yaşatan Keldânîier döne-mindekilerdir. Bâbîl'e dünyanın yedi hârikasından biri sayılan ünlü asma bahçeleriyle, Büyük İskender'in de içinde öldüğü muhteşem sarayı kazandıran Buhtunnasr da (II. Nebukadnezzar) bir Keldânî hükümdarıydı. Milâttan önce 598'de Kudüs'ü işgal eden Buhtunnasr, kral olarak görevlendirdiği Tsedekiya'nm Bâbil'e vergi Ödemeyi reddetmesi üzerine şehri 586!da ikinci defa işgal ve tahrip etmiş; yahudilerin tamamını Bâbil'e görürmüş ve yahudi tarihine "Bâbil esareti" diye geçen bu olay kırk yedi yıl sürmüştür. Bâbil, ne zaman yapıldığı bilinmeyen, bugün harabesi bulunan, yaklaşık 85 m. genişliğinde bir plan üzerine oturtulan 75 m. yüksekliğindeki ünlü kulesİyle de şöhret bulmuştur.
Bâbil'in diğer bir özelliği ise, tarihi boyunca Mezopotamya'nın astronomi, astroloji, kehanet ve sihir merkezi olmasıdır. Nitekim konumuz olan âyette de şehrin bu özelliği zımnen dile getirilmektedir.[273]
Konumuz olan âyette iki melek ismi olarak geçen Hârût ve Mârut kelimelerinin aslıyla ilgili çeşitli görüşler vardır. Bir görüşe göre bu kelimelerin aslı Ha-urvatat ve Ameretât'tır. [274] Bu takdirde dinî varlıklar olarak Hârût ve Mârût'a ilk defa Zerdüştfliğin dinî metinlerinde rastlanmaktadır.[275]
İslâmî literatürde Hârût ve Mârût hakkında nakledilen rivayetlerin çoğu az farkla, bir geç dönem yahudi eseri olan Midraş Avkir''de bulunur. Buradaki rivayete göre tufandan sonra putperestlik ibadetinin hâlâ sürmesi Elohim'i (Tanrı) kızdırır. Şemhazai ve Azael adında iki melek Tann'ya, insanı yaratmasının kötü olduğunu söylerler; çünkü insanlar yeryüzünde bozgunculuk yapmışlardır. Bu iki meleğin, dünyaya indiklerinde insanlar arasında Tann'nın hükmünü yayacaklarını vaad etmeleri üzerine Tanrı onları yeryüzüne gönderir. Hikâyenin geri kalan kısmına bakılırsa bu melekler insanlara sihir öğretirler. Kökeni çok daha eski rivayetlere uzanan bu hikâye şüphesiz Tekvin'deki (6/2-4) "Tanrı oğullarının insan kızlarıyla" olan evliliklerini açıklamaya yöneliktir.
"Tobit Kitabı" (3/8) ve "Süleyman'ın Ahdi" adlı apokrifal (uydurma) yahudi metinlerinde Tann'nm denemek için gönderdiği melek, Asmodaios (Asmode-us) adını alır. Zerdüşölik'te insanlara kötülüğü telkin eden bu cin, "Süleyman'ın Ahdi"nde Kur'ânî ifadeyi çağrıştıracak şekilde kan ve kocanın arasını açmak için insanlara büyü öğreten kötü bir varlık pozisyonundadır. [276]
Yeni Ahİd külliyatında Petrus'un II. Mektubu (2-4) ve Yehuda'nın Mektubu'nda (6) "düşmüş (yeryüzüne gönderilmiş) melekler"e atıf varsa da, bunların or-yantalistlerce ileri sürüldüğü üzere Hârût ve Mârût'u ima etmesi zayıf bir ihtimaldir.
Kur'ân-ı Kerîm'de Hârût ve Mârût'un zikredildiği konumuz olan âyet, Süleyman'a atılan iftiralarla Hârût ve Mârût'un sihir öğretişi hakkında iki ana konuya dair bilgi verir. Müfessirler bu âyetin sihir Öğretme ve öğrenmenin sakıncalarını vurguladığı konusunda hemfikirdirler.
Bu âyette Hârût ve Mârût hakkında aynntıya girilmediği, ayrıca Hârût ve Mârût'la ilgili senedi güvenilir hiçbir hadis bulunmadığı halde tarih ve tefsir kitaplarında, özellikle "İsrâiliyat" denilen ve hadis literatürüne de giren yahudi kaynaklı rivayetlerde bazı ayrıntılı bilgiler verilmektedir. Ancak Taberî, Kadî İyâz, tbn Hazm, Ebû Bekir İbnü'l-Arabî, Kurtubî, İbn Kesîr, Îbnü'l-Cevzî, Fahreddin er-Râzî, Tabersî gibi müfessir ve bilginler bu rivayetleri tenkit etmişler, uydurma veya zayıf olduğunu ifade etmişlerdir. Meselâ İbn Kesîr bu rivayetlerin hepsinin uydurma olduğunu ve gerçekte yahudi asıllı Kâ'b el-Ahbâr'dan kaynaklandığını belirtir.[277]
Öte yandan âyetteki ilgili kelimenin mütevâtir olan okunuşu "melekeyn" (iki melek) şeklinde olmakla birlikte tbn Abbas, Hasan-ı Basrî, Ebü'l-Esved ve Dah-hâk gibi bazı âlimler bu kelimeyi "melikeyn" (iki melik, iki kral) şeklinde okuyarak Hârût ve Mârût'u insan isimleri olarak kabul etmişlerdir. İbn Hazm ise bunların melek değil iki şeytan veya iki cin kabilesi olduğunu ileri sürmüştür. Buradaki "melekeyn" (iki melek) kelimesinin, "iki kudretli kişi" veya "iki ruhanî kişi" anlamında mecaz olduğunu ileri sürenler de vardır.[278]
Sözlükte fitne kelimesi "sınama, deneme, maddî ve manevî sıkıntı, üzüntü, belâ ve felâketle imtihan etme" şeklinde açıklanır. Kelime Kur'ân-ı Kerîm'de daima kişinin inanç ve ahlâk bakımından denenip sınanmasını ifade edecek biçimde kullanılmıştır. Hadislerde ve diğer İslâmî literatürde ise Kur'an'daki anlamı yanında, "dinî, sosyal ve siyasî kargaşa" anlamında da yaygın olarak kullanılmaktadır. İnanç uğruna mâruz kalınan ağır işkence İçin de fitne kelimesi kullanılmıştır. [279] Konumuz olan âyette de fitne kelimesi "insanların imanlarında ne kadar sebatkâr olduklarının sınanıp denenmesi, onların bu bakımdan imtihandan geçirilmesi" anlamında kullanılmıştır. İlgili melekler ise böyle bir imtihan aracı olarak gönderilmişlerdir.[280]
Hz. Peygamber dönemindeki yahudiler, Kur'an'nın verdiği bilgileri kabul ederek, diğer bütün peygamberler gibi Hz. Süleyman'ın da masum, faziletli ve hikmet sahibi bir peygamber olduğuna inanmak yerine, yahudi literatüründe geçen ve onu, işlerini sihirle yürüten, işretçi, âsi ve günahkâr, hatta putperestliğe sapmış bir kral olarak gösteren düzmece bilgilere, isnat ve iftiralara inanırlardı. Yersiz yurtsuz dolaşmaları ve uzun zamanlar esir hayatı yaşamaları sebebiyle cahilleşen, yoksullaşan ve İbrâhimî kültürden uzaklaşıp yozlaşan yahudiler, kendi tarihlerinde gelip geçmiş birçok peygamber gibi Hz. Süleyman'ın hükümdarlığı hakkında da şeytanların, cinlerin veya şeytan karakterli insanların telkinlerine, kâhinlerin derlediği sihir kitaplarına uyarak gerçek dışı kanaatlere sapmışlardı. Keza onlar, cinlerin insanlara gaybı öğrettiği, Süleyman'ın ilminin bu kaynaktan geldiği, saltanatını da bu bilgilerle gerçekleştirdiği, bu bilgiler sayesinde insanları, cinleri, rüzgârı emri altına aldığı yolunda inançlara kapılmışlardır.[281]
Asıl kâfir olan Süleyman değil şeytanlardır; "Çünkü insanlara sihri ve Bâ-bü'de iki meleğe, Hârût'la Mâruf a indirileni öğretiyorlardı." Müfessirlerin çoğu Hârût ve Mârufa indirilenin de sihir olduğunu belirtirler. Buna göre şeytanların öğrettiği şey, Allah tarafından bu iki meleğe indirilen sihirdir. Fakat bazı eski ve yeni müfessİrler, "ve mâ ünzile ale'l-melekeyni" cümlesindeki "mâ" kelimesini olumsuzluk edatı kabul ederek bu cümleyi, "tki meleğe (Cebrail ve Mîkâil) böyle bir şey indirilmedi" şeklinde anlamışlardır.[282] İbn Abbas ve Rebî' b. Enes'e isnat edilen bu yorumu dikkate alan Taberî âyeti şöyle anlamlandırıyor: "Onlar (yahudiler), Süleyman'ın hükümranlığı hakkında şeytanın düzüp koştuğu şeylere uydular. Halbuki iki meleğe böyle bir şey indirilmedi. Fakat inkarcı şeytanlar Bâbil'de, yani insanlara Hârût ve Mârût'a sihir öğretiyorlardı. Buna göre âyetteki iki melekten maksat Cebrail ve Mîkâü'dir. Çünkü yahudi sihirbazları, Allah'ın Süleyman'a sihri Cebrail ve Mîkâil'İn diliyle indirdiğine inanırlardı. Âyette Allah bunu yalanlamış ve elçisi Hz. Muhammed'e, Cebrail ve Mîkâil'in asla sihir indirmediğini haber vermiş; ayrıca Süleyman'ı, yahudilerin isnat ettikleri sihirden tenzih etmiş; sihrin bir şeytan işi olduğunu, şeytanların Bâbil'de insanlara sihir öğrettiklerini; aslında insanlara bunu öğretenin, Hârût ve Mârût isimli iki kişi olduğunu bildirmiştir. Bu anlayışa göre Hârût ve Mârût insan isimleridir ve böylece yahudilerin iddiaları reddedilmiş olmaktadır. [283]
Seyyid Kutub da âyeti bu yönde açıkladıktan sonra şöyle diyor: "Anlaşılan ortada bu iki melekle ilgili bir hikâye vardı. Yahudiler ya da şeytan, bu iki meleğin büyücülüğü bildiklerini, onu halka öğrettiklerini iddia ediyor ve bu sanatla İlgili bilginin onlara Allah tarafından verildiğini yayıyorlardı. Kur'ân-ı Kerîm bu iftirayı, yani büyücülüğün bu iki meleğe indirildiği iftirasını da yalanlıyor"[284]. Ancak Elmalılı, âyetin devamının böyle bir yorumu kabule elverişli olmadığı kanaatindedir.[285]
Ayette sihrin bir fitne, yani ona inanıp inanmayacakları, bu işle meşgul olup olmayacakları hususunda insanlar için bir imtihan vasıtası olduğu; sihirbazların, Allah'ın izni olmadıkça hiç kimseye zarar veremeyecekleri bildirilmiş; bu arada yahudilerin, kendisini sihre kaptıran bir kimsenin âhiret hayatını büsbütün kaybedeceğini bile bile, yarar sağlayacak bilgiler yerine zarar getirecek bilgiler peşinde koştukları ifade edilmek suretiyle sihre İnanmanın, yapmanın ve yaptırmanın dînî bakımdan ne kadar sakıncalı olduğu bir defa daha ortaya konmuştur.
Sonuç olarak bu âyet, Hz. Peygamber dönemindeki Medine yahudilerinin ve onlardan etkilenen Araplar'm bîr peygamber olan Hz. Süleyman'ın putperestliğe saptığı yolundaki iftiralarını reddetmektedir. Nitekim Kitâb-ı Mukaddes'te de bu iftira yer almaktadır. "I. Kırallar"da [286], "Ve vâki oldu ki Süleyman'ın ihtiyarlığı zamanında kanları onun yüreğini başka ilâhların ardınca saptırdılar. Ve babası Davud'un yüreği Allah'ı Rab ile bütün olduğu gibi onun yüreği bütün değildi" denildikten sonra Süleyman'ın (hâşâ!) sapkınlığından örnekler sıralanmakta, daha sonra cezalandırıldığı anlatılmaktadır. İslâm dinî bütün peygamberleri masum (Allah tarafından günah işlemekten korunmuş) olduklarını bildirir; onları iman, hidayet ve fazilet önderleri olarak kabul eder. Konumuz olan âyete göre Hz. Süleyman ne sihir yapmış ne de kâfir olmuştur. Bu, yahudilerin iftirasından başka bir şey değildir. Sihir denilen sahtekârlık veya fitne-fesat işlerini ancak şeytanlar türetip insanlara öğretirler. Bunlar müslüman işi değildir. Melekler insanlara, kötiilük yapsınlar diye bilgi vermezler. Çünkü bu büyük bir günahtır, melekler ise günah işlemeyecek yapıda yaratılmışlardır. Onların öğrettiği hususlar birer deneme vesilesidir; dolayısıyla insanlar onları iyi maksatlar veya -eşlerin arasını bozmak gibi- kötü maksatlar için kullanabilirler ve Allah katında bu tutumlarına göre yargılanırlar. Şunu da bilmek gerekir ki, Allah'ın izni olmadıkça kötü niyetliler zarar veremezler; onlar sadece âhirette kendilerine zarar verecek şeyleri satın almış ve böylece çok kötü bir iş yapmış olurlar.
Şu halde âyetin asıl maksadı Hz. Süleyman'ı yahudilerin iftiralarından tenzih etmek, kötülüğün kaynağının peygamberler veya melekler değil, şeytanlar veya şeytan tabiatlı cinler veya insanlar olduğunu, meleklerin insanlara telkin edeceği bilgileri birer imkân ve dolayısıyla imtihan sebebi bilip bunları hayırlı konularda değerlendirmek gerektiğini anlatmak, böylece müminleri yanlış İnanç ve uygulamalardan korumaktır.[287]
Meali
104. Ey iman edenler! "Râinâ!" demeyin; "unzurnâ" deyin ve iyi dinleyin. Kâfirler için elem verici bir azap vardır.
105. Ehl-i kitaptan kâfirler ve putperestler Rabbinizden size bir hayır indirilmesini istemezler. Halbuki Allah rahmetini ancak dilediğine tahsis eder. Allah büyük lütuf sahibidir.
106. Biz bir âyetin hükmünü yürürlükten kaldırır veya onu unutturursak, mutlaka daha iyisini veya benzerini getiririz. Bilmez misin ki Allah her şeye kadirdir.
107. Yine bilmez misin ki göklerin ve yerin mülkiyet ve hükümranlığı yalnız Allah'ındır. Sizin için Allah'tan başka ne bir dost ne de yardımcı vardır.
108. Yoksa daha önce Musa'ya sorulduğu gibi siz de Peygamberinize sorular sormak mı istiyorsunuz? Kim imam küfre değişirse şüphesiz dosdoğru yoldan sapmış olur.[288]
Tefsiri
104. "Râinâ" kelimesi için tefsirlerde değişik mânalar verilmiş ve açıklamalar getirilmiştir.[289] Bir yoruma göre "râi" (emir kipi) şeklindeki türetilmiş fiil kalıbı (müfâale babı) genellikle iki kişi veya iki zümre arasındaki karşılıklı ilişkileri, tutum ve davranışları ifade ettiğinden, "râinâ" sözü "Bizi kolla, gözet; sen bizi gözetmezsen biz de seni gözetmeyiz" veya "Bizi can kulağıyla dinle; sen bizi dinlemezsen biz de seni dinlemeyiz!" şeklinde bir anlam içerir. Bu ise Peygamber'e karşı bir saygısızlığı çağrıştırmaktadır. Oysa Kur'ân-ı Kerîm müslümanları Peygamber hakkında her zaman edepli ve nazik olmaya davet etmekteydi. Bu âyette de Resûl-i Ekrem'le konuşurken ona, belirtilen anlama gelebilecek bir kelimeyle ve kaba bir tavırla hitap etmelerini yakışıksız bulmuş; bunun yerine "unzurnâ", yani "Bize bak, bize ilgi göster" veya "Bize tebliğde bulunurken mühlet ver, durumumuzu gözet ki sözünü daha iyi kavrayıp anlattıklarını öğrenebilelim" demelerini; ayrıca Resulullah'ı dikkatle dinleyip söylediklerini zihinlerine yerleştirmelerini emretmiştir. Başka bir yoruma göre "râinâ" kelimesi Arapça'da hakaret anlamı taşımamakla birlikte, İbranî dilinde "râinâ" gibi telaffuz edilen bir hakaret kelimesi bulunmaktaydı. Medine yahudileri hakaret maksadıyla bu kelimeyi kullandıkları. Hatta Hz. Peygamberle tartışırken aynı kelimeyi telaffuz ettikleri[290] için âyette müslümanlara, bunun yerine aynı anlama gelen "unzurnâ" kelimesini kullanmaları öğütlerimiştir.[291]
105. Ehl-i kitap (ehlü'l-kitâb) tamlaması, "ilâhî bir kitaba inananlar" anlamına gelmekle birlikte, terim olarak müslümanlar dışındaki kutsal kitap sahipleri için kullanılır. Kur'ân-ı Kerîm'de Hz. Muhammed dışındaki peygamberlere indirilmiş bazı kitaplardan, Zebur ve sahîfelerden bahsedilmekle birlikte[292], Allah katından indirilmiş ve hükümleriyle amel edilmesi gereken Kur'an'ın dışında İki kitap (Tevrat ve İncil) bulunmaktadır. Kur'an'da otuz bir defa tekrar edilen "ehl-i kitap" tabiriyle de özellikle bu iki kitabın muhatabı olan yahudİlerle hıristiyanlann kastedildiği anlaşılmaktadır. [293] Kur'an ve hadislerle diğer İslâmî kaynaklarda ehl-i kitap tabiri yanında, Yehûd ve Benî İsrail tabirleriyle yahudîlerden, nasârâ kelimesiyle de hıristiyanlardan geniş olarak söz edilmiştir. Kur'ân-ı Kerîm'de diğer bazı dinlere de işaret edilmekle birlikte, özellikle bu iki din üzerinde geniş olarak durulmasının çeşitli sebepleri vardır. Öncelikle Kur'an'm o dönemdeki muhatapları bu iki dini biliyorlardı; bu dinlerin mensupları Hicaz bölgesinde önemli bir etkinliğe sahip olup müslümanlarla iç içe yaşıyorlardı; bunun sonucu olarak ilk temaslar da onlarla kuruluyordu. Ayrıca, bu iki dinin mensuplarının, bazı eksikliklerinin ve yanlışlıklarının yanında Allah, Peygamber, âniret ve kutsal kitap inançlarının bulunması, bu suretle ilâhî kaynağa dayanmaları da Kur'ân-ı Kerîm'in bu iki dine ve mensuplarına daha çok yer vermesine yol açmıştır. Özellikle bu son durumları sebebiyle İslâm dini Ehl-i kitap hakkında müşrikler, ateistler ve diğer bâtıl din mensuplarına göre daha ayrıcalıklı hükümler getirmiştir. Meselâ Ehl-i kitap kadınlarla evlenilebilir, kestikleri hayvanların etleri yenilebilir. İslâm toplumunda onlar tam bii din ve ibadet hürriyetine sahiptirler; İslâm devletinin vatandaşları olarak, temel insan haklarının yanında, vatandaşlık (zimmîlik) haklarından da yararlanırlar.[294]
Sözlükte müşrik kelimesi, "ortak kabul etmek, ortak saymak" anlamına gelen şirk kökünden türetilmiş olup akaid terimi olarak "Allah'ın dışında herhangi bir varlığa Allah'a özgü fiil ve sıfatlar isnat etmek suretiyle o varlığı veya varlıkları Allah'a ortak koşan" anlamına gelir. Müşrik İle Allah'a inanmayan arasındaki en önemli fark, ikincisinin Tanrı tanımaz (ateist) olmasına karşılık müşrikin, bir yaratıcının varlığını kabul etmesi, fakat başka varlık veya varlıklara da tanrısal nitelikler yükleyerek onları gerçek Tanrı'ya ortak koşmasıdır. Fakat sonuçta şirk de. Allah'ın her yönden birliğini ve eşsizliğini inkâr anlamı taşıdığı için küfrün bir çeşidi sayılır. Meselâ iki tanrı inancına sahip olan Mecûsîler İslâm'a göre hem müşrik kem de kâfirdirler. Kur'an'da ise müşrik kelimesiyle çoğunlukla Hz. Peygamber'in ilk muhatapları olan putperest Araplar kastedilmiş ve eleştiriler onlara yöneltilmiştir. Ancak öteki peygamberlerin mücadele ettiği inkarcı kavimlerden müşrikler diye söz eden veya onların inançlarını şirk olarak niteleyen âyetler de bulunmaktadır. [295]
Konumuz olan âyette müsliimanlar hakkında düşmanlık duyguları besleyen Ehl-İ kitap ve özellikle yahudilerle müşriklerin ortak bir özelliğine işaret edilmektedir. Buna göre her iki kesim de Allah tarafından müslümanlara iyilik gelmesini, onların maddî ve manevî nimetlere mazhar olmalarını istemiyor; bilhassa müslü-manların İslâm ve Kur'an'la müşerref olup itibar kazanmaları onların kıskançlık duygularını kabartıyor ve huzurlarını kaçmyordu. Çünkü yahudiler kutsal kitaba sahip olmayı ve peygamberler gönderilmesini kendi kavimlerinin tekelinde gördükleri için son peygamberin Araplar içinden seçilmesini hazmedemiyor; müşrik Araplar ise İslâm'ın hızla gelişmesini ve müslümanların çoğalıp güçlenmelerini kendi gelecekleri için tehlikeli görüyorlardı. Bakara sûresinin, müslümanların açık bir şekilde güç kazanıp bağımsız bir dinî ve siyasî toplum haline geldikleri Medine döneminde indiği dikkate alınırsa, müslümanların başlıca düşmanları olan ya-hudilerle müşriklerin, hem dinî hem de siyasî açıdan kendi gelecekleri için tehlikeli gördükleri bu gelişmeler karşısında kaygı ve telâşa kapılmalarının, bu yüzden müslümanlara kıskançlık, duyguları besleyip onların İlâhî hayır ve lutuflara maz-har olmalarından rahatsızlık duymalarının sebebi daha iyi anlaşılır.
Âyette "Halbuki Allah rahmetini dilediğine tahsis eder. Allah büyük lütuf sahibidir" buyurularak onların kıskançlıkları, kötü niyetleri ve müslümanlar aleyhindeki temennilerinin sonuçsuz kalacağına işaret edilmiştir. Ehl-i kitap ve müşrikler, müslümanların iyiliğini istemezken, bu tutumlarıyla iyiliklerin sahibi olan Allah'ın takdirinden hoşnut olmadıklarını ortaya koyuyorlardı.[296]
106. Sözlükte "iptal etmek, gidermek, yok etmek, nakletmek" gibi anlamlara gelen nesh (nesih), İslâmî bir terim olarak "dinî bir hükmün yürürlükten kaldırılması veya daha sonra gelen bir hükümle değiştirilmesi" anlamında kullanılır. Sadece buyruk ve yasaklarda nesih söz konusu olabilir. Ortadan kaldırılan hükme mensuh, onu ortadan kaldırana da nâsih denir.
Prensip olarak neshin aklen mümkün olduğu, ayrıca diğer dinlerde de fiilen meydana geldiği hususunda görüş birliği vardır. Nitekim Tevrat'ın bazı hükümleri İncil ile yürürlükten kaldırılmıştır. Aynı şekilde Tevrat ve İncil'deki hükümlerin bir kısmı da Kur'ân-ı Kerîm tarafından değiştirilmiş veya kaldırılmıştır. Ayrıca Hz. Peygamber'in kabir ziyaretiyle İlgili hadislerinde olduğu gibi İslâm'ın gelişme sürecine bağlı olarak önceki bazı hükümler sonradan değiştirilmiştir. Ancak Kur'ân-ı Kerîm'de neshedilmiş âyetler bulunup bulunmadığı konusu tartışmalıdır, İslâm bilginlerinin çoğunluğu bâzı âyetlerin sonradan gelen başka âyetler veya hadislerle neshedildiğini savunurken bazı âlimler de bu görüşü reddetmişlerdir. Bu arada Kur'an'da neshi mümkün görenler de mensuh âyetlerin sayısıyla ilgili olarak 5 ile 200 arasında değişen farklı rakamlar ileri sürmüşlerdir.
Daha çok son dönem İslâm bilginlerinin tercih ettiği ve bizce de isabetli olan anlayışa göre bir konuda iki farklı hüküm içeren iki âyetten, sonra gelenin -nihâî bir düzenleme getirme amacının açıkça anlaşıldığı durumlar dışında- öncekinin hükmünü tamamen ortadan kaldırdığını kabul etmek yerine, her iki âyetin de kendi şartlarında geçerli ve yürürlükte olduğunu, hangisinin indiği şartlar mevcutsa onun hükmünün uygulanması gerektiğini, böylece duruma göre birinin veya ötekinin uygulanabileceğini, eğer birinin şartlan artık sonsuz olarak tekrar doğmazsa pratikte o hükmü uygulamaya da imkân bulunmayacağını düşünmek daha isabetli görülmektedir.[297]
"Unutturursak" diye çevirdiğimiz "nünsİ(hâ)" fiiliyle ne kastedildiği konusunda farklı yorumlar yapılmıştır. Şevkânî'nin Özetlediği bilgilere göre söz konusu fiili "nense(hâ)" şeklinde okuyanlara göre âyette bu fiil, "(neshedilmesini) ertelersek" anlamında kullanılmıştır. Bizim de tercih ettiğimiz "nünsi(hâ)" şeklindeki okunuşa göre bu ifade,"... o âyeti (değiştirmeden, neshetmeden) olduğu gibi bırakırsak" veya "o âyetin yürürlükten kadınlmasına izin verirsek" şeklinde açıklanmıştır. Şevkânî, son yorumun, "lügat ve nazar ehlinin çoğunluğunun üzerinde birleştiği yorum" olduğunu söyler. [298] Buradaki "unutturma" ifadesiyle, geçmiş dinlere ait kitaplarda bulunan İlâhî mesajların unutturulmasi, yani sonraki kitaplara ve rivayetlere hiç intikal etmemesi de kastedilmiş olabilir.[299]
107. "Göklerin ve yerin hükümranlığı"ndan maksat, evrendeki canlı ve cansız bütün varlıklarla olayların yaratılıp yönetilmesidir. Kur'an öğretisine göre Allah kadir-i mutlaktır; evrende olup biten her şey O'nun İlim, irade ve kudret sıfatlarının eserleridir. O, bütün sebeplerin sebebi, hâkimler hâkimidir. Evrenin yasalarını koyan, sebep ve illetleri belirleyen ve her şeyin bu yasalara ve sebeplere sö-re işleyişini sağlayan O'dur. Aynı şekilde bir öğretinin veya hükmün konulmasını veya yürürlükten kaldırılmasını sağlayan da O'dur. Bu çerçevede farklı zamanlarda İhtiyaç ve şartlara göre yeni peygamberler gönderip yeni dinler vazeden ve böylece eski yasaları yürürlükten kaldırarak (nesih) yeni yasalar koyan da O'dur. Evrenin genel düzeni ve yasaları yanında çeşitli devirlerdeki insanlık yasalarının gelişimi de genel planda Allah'ın belirtilen hükümranlığı çerçevesinde gelişmektedir. Böyle olunca, bütün varlıklar gibi bireylerin hayatı da O'nun bu sınırsız hâkimiyetine bağlı olup bu durumda insanların O'ndan başka hiçbir dostu, sahibi ve yardımcısı yoktur. "Lâ ilahe illallah" şeklindeki kelinıe-i tevhid cümlesi, Kur'an'ın her vesileyle vurgulayarak gönüllere işlemek istediği böyle bir tann inancını dile getirmekte olup İslâm'da bu inanç, dinin temeli ve müslüman olmanın da birinci şartıdır.
Allah'ın yer ve gökler üzerindeki hükümranlığının âyette soru şeklinde ortaya konması, bunun kesinliğine işaret eden Kur'an üslûbunun bir örneğidir. Buna göre "bilmez misin" sorusu, "Bunu açık seçik biliyorsun. Şu halde yer ve göklerin hükümranlığı kendisine ait olan Allah'ın bir hükmü neshedip veya unutturup, onun yerine daha hayırlısını veya benzerini getirmesinin de O'nun yetkisinde olduğunu bilmen gerekir" anlamına işaret eder. Hz. Peygamber'in bunda hiçbir kuşkusu yoktu. Şu halele âyetin lafzına göre ResûMlah'a sorulan bu soru onun şahsında, başta müslümanlar olmak üzere bütün insanlığa yöneltilmiştir. Nitekim âyetin sonunda çoğal ifadenin yer
alması da bunu gösteriyor.[300]
108. Tefsirlerde nakledilen rivayetlere göre yahudilerin Hz. Musa'ya, "Allah'ı bize açıkça göster"[301]demeleri gibi, müşrik Araplar da Resûlullah'tan buna benzer isteklerde bulunmuşlardı. İçlerinden, "Bizim için Safa tepesini altın haline getir" şeklinde dünyevî isteklerde bulunanlar da vardı. [302] Bütün bunlar İslâm'ı içlerine sindiremeyenlerin, inkârlarına sözde gerekçe hazırlama gayretlerinden İbaret olup asıl niyetleri Allah tarafından bilindiği için, âyette onların olur olmaz isteklerle Peygamber'i güç durumda bırakmaya kalkışmaları "imanı küfre değişmek" yani iman etmek yerine inkarcılıkta direnmek şeklinde değerlendirilmiş ve bu suretle gizli niyetleri ifşa edilmiştir.[303]
Meali
109, EbJ-i kitap'tan çoğu, hakikat kendilerine apaçık belli olduktan sonra, sırf içlerindeki haset duygusundan ötürü, sizi imanınızdan vazgeçirip küfre döndürmek istediler. Yine de siz, Allah hükmünü ortaya koyuncaya kadar affedin ve hoşgörün. Şüphesiz Allah her şeye kadirdir.
110. Namazı kıhn, zekâtı verin. Önceden kendiniz için ne hayır yaparsanız onu Allah katında bulursunuz. Şüphesiz Allah yaptıklarınızı eksiksiz görür.
111. Onlar, "Yahudi veya hıristiyan olanlar hariç, hiç kimse cennete giremeyecek" dediler. Bu onların kuruntusudur. De ki: "Eğer sözünüzde doğru iseniz kesin kanıtınızı getirin!"
112. Bilâkis, kim güzel niyet ve davranış sahibi olarak kendini Allah'a teslim ederse rabbinin katında onun mükâfatı vardır. Öylelerine korku yoktur, onlar üzülmeyecekler de.
113. Hepsi de kitabı okumakta oldukları halde yahudiler, "Hıristiyanlar hiçbir gerçeğe dayanmıyor" dediler; hıristiyanlar da "Yahudiler hiçbir gerçeğe dayanmıyor" dediler. Bilmeyenler de onların dediklerine benzer şeyler söylediler. Allah, ayrılığa düştükleri konularda kıyamet günü aralarında hükmünü verecektir.[304]
Tefsiri
109. Müslümanların İslâm'la şereflenmelerini ve Hz, Muhammed'in önderliğinde güçlenip seçkin bir konuma yükselmelerini kıskanan yahudilerin çoğu, onların İslâm'dan koparak tekrar inkarcılığa dönmelerini arzuluyorlardı. Onların bu arzusu âyette "içlerindeki haset" duygusuna bağlanmıştır.
"Kıskançlık ve çekemezlik duygusu, bu duygunun etkisiyle birinin sahip olduğu nimetin zevalini arzulama" anlamına gelen hased, İslâm ahlâkı kaynaklarında başlıca kötülükler arasında gösterilmiştir. [305] Konumuz olan âyette yahudilerin müslümanlan inkarcılığa döndürme yönündeki niyet ve istekleri "onların nefıslerindeki hasetTe bağlanmak suretiyle hasedin temelde bir duygu ve irade problemi olduğuna işaret edilmiştir. Aynı zümrenin Allah tarafından müslümanlara nasip edilen başarılan kıskanıp çekememeleri de haset kavramıyla ifade edilmiştir[306] "Haset ettiği vakit hasetçinin şerrinden" Allah'a sığınılmasını emreden [307] âyetteki "hâsid" kelimesinden, hasedin insanda tabiatından gelen bir duygu olarak bulunduğu, "hasede" fiilinden de bu duygunun bazı kimseleri masum insanların zarara uğraması yönünde bîr niyet ve temenniye sevkettiği anlamı çıkarılmıştır.[308]
Hadislerde haset kelimesi, yukarıda belirtifen olumsuz anlamı yanında, "İmrenme" ve "hayırda rekabet" anlamlarında da kullanılmış[309]; daha sonra İslâmî literatürde bunların İlkine gıpta, ikincisine de münâfese denilmiştir. Öte yandan hadislerde "bir hakkı sahibinden kıskanmak, onu çekememek" anlamındaki haset hakkında oldukça sert ifadeler de vardır. Buna göre "Bir kulun kalbinde imanla haset bir arada bulunmaz"[310]; "Ateşin odunu yemesi gibi haset de iyilikleri yer" [311]. Bütün hadis kaynaklarında yaklaşık ifadelerle sık sık tekrar edilen konuyla ilgili hadislerin birinde din kardeşliği ve sosyal barış için gerekli görülen şu ahlâkî buyruklar yer alır: "Dedikoduların peşine düşmeyin, kusur araştırmayın, birbirinize haset etmeyin, birbirinize sırt çevirmeyin, kin gütmeyin! Ey Allah'ın kullan, kardeş olun!" [312]
Haset problemini Muhâsibî'den itibaren sistematik olarak İnceleyen İslâm ahlâkçıları hasedin genellikle aralarında meslekî, iktisadî, ilmî, siyasî, sosyal, medenî İlişkiler bulunan insanlarda baş gösterdiğini belirtirler.[313] Âlimler ilgili âyet ve hadislere dayanarak, ayrıca psikolojik ve sosyal zararlarını göz Önüne alarak, belirtilen olumsuz anlamıyla hasedi haram kabul etmişlerdir. Kaynaklarda sık sık İblîs'in Âdem'i kıskanmasına da atıfta bulunularak hasedin şeytanî bir huy olduğu ifade edilir. İblîs'in Âdem'i kıskanması "gökte işlenen ilk günah", Kabil'in Hâbil'i kıskanması "yerde işlenen ilk günah" olarak değerlendirilir.[314] Gıpta ve miinâfese ise yine şer'î ve aklî gerekçeler ışığında meşru kabul edilmekle birlikte, insanların bir rekabet anlayışı içinde yaptıkları işlerin hükmüne göre münâfesenin de vacip (farz), müstehap, mubah veya haram olabileceği belirtilir.[315]
Gazzâlî, İhya'da yer alan ve sonraki bazı âlimlerce aynen iktibas edilen [316] hasetle ilgili tahlillerinde -muhtemelen Ebû Bekir Râzî'nin et-Tibbü'r-râhânî'deki [317] psikolojik-ahlâkî tahlillerinden de yararlanarak- hasedi bir tür ruh hastalığı saymıştır. Gazzâlî'ye göre duygusal düzeydeki hasedi yok etmek herkes için mümkün değildir. Fakat insanlar, aklın ve dinin buyruğuna uyarak bu duyguyu baskı altında tutar, bu yönde çaba gösterirlerse dinî ve ahlâkî sorumluluktan da kurtulurlar. [318]
İslâm ahlâkçıları haset duygusunu yok etmenin veya etkisinden korunmanın bazı yollarına işaret ederler. Ancak bunun için tjtıcelikle hasedi doğuran sebepleri bİhnek gerekir. Ebû Bekir Râzî hasedi cimrilik ve aşın ihtirasın birleşmesinden doğan psikolojik bir hastalık olarak görür ve ahlâk eğitimcilerinin kötü insanı (şerir) "insanların zarara uğramasından zevk duyan kişi" diye tanımladıklarını hatırlatarak bu tanımda hasedin esas alındığına işaret eder. [319] Gazzâlî ise, Muhâsibî'nin er-Ri'âye'sinden de istifadeyle hasedin sebeplerini daha ayrıntılı olarak şöyle sıralar: Düşmanlık ve kin gütme, üstünlük duygusu (teazzüz), kibir, böbürlenme (ucub), ulaşılmak istenen şeylerden mahrum kalma korkusu, makam ve mevki tutkusu, ruhun kirlenmesi[320]
İlgili kaynaklarda "haset hastalığının tedavisi ilim ve amel şeklinde iki esasa dayandırılır. İlimle kişinin bu duygunun mahiyeti, sebepleri, maddî ve manevî, dünyevî ve uhrevî zararları hakkında bilgi edinmesi, amelle de kendisini haset duygusuna yol açan sebeplerin tersine olan davranışlara zorlaması, kıskançlık ve çeke-memezlik eğilimlerini ortadan kaldıracak veya hafifletecek ya da hiç olmazsa bu eğilimlerin baskısından kurtulma İmkânı sağlayacak iyi işler yapması kastedilir.
Yukarıdaki bilgilerden de anlaşıldığı üzere hasetçİnin temel özelliği, bir kimsenin, kendinden daha üstün durumda olan başka birini çekememesi; onun sahip olduğu nimet ve imkânlardan yoksun kalmasını istemesi, böyle bir mahrumiyetten sevinç duymasıdır. Konumuz olan âyette de gösterildiği gibi böyle bir durum, bireyler arasında olduğu gibi gruplar ve ümmetler arasında da görülebilir. Medine yadudilerinin çoğu müslümanlar hakkında böyle bir kıskançlık duygusu taşıyorlardı. Müslümanların yanlış bir din üzerinde bulunmalarından dolayı yahudilerin onları kıskanmaları anlamsız olacağına göre âyetten, dolaylı olarak yahudilerin, -ikrar etmemelerine rağmen- İslâm'ın hak din olduğu kanaatine vardıkları anlamı da çıkmaktadır. Nitekim âyetin, "hakikat kendilerine apaçık belli olduktan sonra..." mealindeki kısmı da bunu göstermektedir. Fakat ırkçı duyguları onların İslâm'ı tanımalarına, en azından müslümanların kendilerine gösterdiği barışçı ve hoşgörülü tutuma aynı şekilde karşılık vermelerine engel oluyor; müslumanların giderek daha güçlü ve başarılı olduklarını gördükçe huzursuzluk duyuyor, onların tekrar putperestlik dinine dönmelerini arzuluyorlardı. Taberî'nin de belirttiği gibi [321] bu âyet dolaylı olarak, müslümanların kendi dinlerine ait meselelerde yahudilerin ve diğer bâtıl dinlerin mensuplarının görüş ve önerilerine itibar etmemeleri, Hz. Peygamber ve İslâm'ın kutsal değerleri üzerinde konuşurken onların ifade ve üslûbunu kullanmaktan kaçınmaları gerektiği yönünde bir uyarı anlamı da taşımaktadır.
Âyette "Yine de siz Allah hükmünü gerçekleştİrinceye kadar affedin ve hoşgörün" buyurulmak suretiyle, en sinsi düşmanları karşısında bile müslümanlann kendi temel ahlâk ölçülerinden sapmamaları, hoşgörülü olmaları emredilmiştir. İslâmî literatürde bu şekildeki uygarca davranışlar genellikle hilim kelimesiyle ifade edilir ve bu kelime İslâm ahlâkının anahtar terimlerinden biri olarak görülür.
Af (afv), "kasıttı veya kasıtsız olarak kötülük ve haksızlık eden, suç veya günah işleyen birini bağışlama, cezalandırmaktan vazgeçme" anlamına gelen bir ahlâk terimi olup İslâm'ın müminlerde bulunmasını istediği Önemli erdemlerden birini İfade eder. Terim ayrıca fıkıh ve kelâm bilimlerinde de kullanılır.
"Hoşgörün" şeklinde tercüme edilen fiilin masdarı safh olup bu, "bir kimsenin kendisine kötülük edene aldırmaması, ondan yüz çevirmesi, onu hoş görüp bağışlaması" anlamına gelir; âyet ve hadislerle diğer îslâmî kaynaklarda sık sık af kelimesiyle birlikte kullanılır.
Câhiliye toplumunda kötülüğü kötülükle karşılamak genel bir anlayış ve uygulama idi. Bunun aksine davranış, çoğunlukla zayıflık ve acizlik işareti sayıldığından insanlar affetmekten ziyade cezalandırma yolunu seçerlerdi. Buna karşılık Kur'ân-ı Kerîm'de Allah'ın affediciliği çeşitli vesilelerle dile getirilerek affın ilâhî bîr sıfat ve yüksek bir meziyet olduğu ortaya konmuştur. Kur'ân-ı Kerîm'e göre bir kötülüğün karşılığı ona denk bir cezadır ve bu adaletin gereğidir. Hiçbir suçlu daha fazlasıyla cezalandmlamaz, çünkü bu zulümdür. Buna karşılık haksızlığa uğrayan affederse "Onu ödüllendirmek Allah'a aittir"[322]Bu sebeple müslümanlar bu erdemi benimseyip uygulamaya çağırılırken "Onlar bağışlasınlar, hoş görsünler; Allah'ın sizi bağışlamasını arzu etmez misiniz!" buyurulmuştur.[323]
Hz. Peygamber'in affediciliğine dair de pek çok hadis bulunmaktadır. Ayrıca bütün ahlâk kitaplarında dinî, ahlâkî ve sosyal hayat bakımından affın önemi üzerinde durulmuş; birey ve topluma sağlayacağı yararlar gösterilmiştir. Kur'ân-ı Kerîm'de affın teşekkür ve minnet duygularını harekete geçireceğine işaret edilmiş; Hz. Peygamber de "Allah kötülüğü affeden kişiyi mutlaka aziz kılar" buyurmuştur. [324] Arapça'da aziz kelimesinin hem "şerefli" hem de "güçlü" anlamına geldiği göz önüne alınırsa bu hadiste affın faydasının oldukça geniş tutulduğu görülür. Râgıb el-tsfahânî affın sağladığı mutluluğa cezalandırma ile ulaşılamayacağını, bu erdemin insana toplum içinde itibar kazandıracağını belirterek, özellikle cezalandırma gücü ve imkânı bulunanların buna rağmen affı tercih etmelerini saygıdeğer bir davranış olarak nitelemektedir (ez-Zen'a ilâ mekâri-mi'ş-şerî'a, 344). Bu bakımdan affın tebliğ ve eğitim metodu olarak da önemi büyüktür. Kur'ân-ı Kerîm'de affın ıslah edici yönüne de işaret edilmiş[325]Resûl-i Ekrem'in tebliğindeki başarısı, onun davranışlanndaki inceliğe, yumuşak kalpli olmasına bağlanmış ve kendisine bağışlayıcı olması öğütlenmiştir.[326]Bu sebeple İslâm eğitimcileri af ve hoşgörüyü eğitimin vazgeçilmez ilkeleri arasında göstermişler ve eğitim metotlarını bu İlkeler ışığında geliştirmişlerdir.
Bazı tefsirlerde konumuz olan âyetin, müslümanlar hakkında kötü duygular besleyenlere karşı bağışlayıcı ve hoşgörülü olmayı emreden kısmının daha sonra gelen ve Ehl-i kitap'la savaşmayı emreden Tevbe sûresinin 29. âyetiyle neshedildiği (hükmünün değiştirildiği) ileri sürülmüşse de[327], her İki âyetin hükmünün de geçerli olduğunu düşünmek daha İsabetlidir. Buna göre bağışlama ve hoşgörü genel bir ilkedir; fakat bu, şartlar mecbur bıraktığında savaşmaya da engel değildir. Esasen Muhammed Abduh'un ifade ettiği gibi[328], ancak aksini de yapabilecek kadar güçlü olanlardan af ve hoşgörü istenir; ilgili bütün kaynaklarda hilinı erdemi de bu şekilde açıklanır. [329] Şu halde burada müslümanlann düşmanları karşısında güçlü bir toplum konumuna yükselmeleri de istenmiş olmaktadır. Ayrıca âyette Hz. Peygamber'in Medine yahudileriy-le yapmış olduğu ve onların canlarını, mallarını, dinî özgürlüklerini teminat altına alan anlaşmaya sadakat gösterilmesine de bir işaret sezilmektedir. Nitekim daha sonra yahudiler bu anlaşmayı ihlâl edip müsl umanlara karşı düşmanca davranışlara giriştiklerinde kendileriyle savaşılmıştır. İşte âyetin son kısmındaki "Allah'ın hükmünü gerçekleştirmesi"nden maksat da bu savaşlar sonucunda yahudi probleminin tabii akışı içinde çözüme kavuşturulması ve böylece Kur'an'ın daha önce verdiği bir haber de gerçekleşmiştir.[330]
110. Bir önceki âyette verilen mesajdan sonra burada müslümanlara, kendilerine düşmanlık duyguları besleyenlerle verimsiz ve anlamsız bir mücadeleye girişerek gerilimi daha da arttırması kaçınılmaz olan bir ortam oluşturmak yerine, müslüman olmanın gerekleri olan namazlarım kılıp zekâtlarını vermeleri ve genel olarak Allah nezdinde mükâfatını görecekleri, yararlı sonuçlar alacakları hayırlı işler yapmaları emredilmekte; her şeyi gören ve bilen Allah'ın, yaptıkları bu güzel işleri de göreceğine ve hak ettikleri karşılığı vereceğine işaret buyurulmaktadır. [331]
111. Yahudiler sadece yahudilerin, hıristiyanlar da sadece hıristiyanların cennete gireceklerini ileri sürdüler. Fakat Kur'an, "Eğer sözünüzde doğru iseniz kesin kanıtınızı getirin" şeklindeki çağrısıyla bu iddiaların delilsiz ve temelsiz olduğuna işaret etmektedir.
"Kesin kanıt" diye tercüme edilen burhan kelimesi, bilimsel ve felsefî bir terim olarak "doğruluğunda asla kuşku bulunmayan ve kesin bilgi sağlayan delil" anlamında kullanılmaktadır. Bu açıdan bazı alimler Kur'an'm bir adının da burhan olduğunu belirtirler.[332] Bazı hadislerde de burhan "kesin bilgi ve kanıt" mânasında kullanılmıştır.[333]
İslâm dünyasında burhanın felsefe, kelâm ve fıkıh usulünde bir kanıtlama yöntemi ve kıyas türü olarak kullanılması, Grek felsefesinin Arapça'ya tercüme edilmesiyle başlamış ve bu yöntem, "beş sanat" denilen kanıtlama yöntemlerinin (burhan, cedel, hatâbe [hitabet], şiir, safsata) en güçlüsü sayılmıştır.[334]
Konumuz olan âyette burhanın, bütün şüpheleri ortadan kaldıracak açıklıkta ve itirazlara yer bırakmayacak kesinlikte bir delil olduğuna işaret edilmiş; dolayısıyla bir iddianın kabulü veya reddi, kuruntulara değil, bu şekildeki bir kanıtlamaya bağlanmıştır. Buna göre yahudilerle hıristiyanların, kendi dinlerinden olmayanların cennete giremeyecekleri yolundaki iddiaları böyle bir kanıttan yoksun olup sadece onların bir kuruntusudur. Çünkü onlar akıllanyla değil duygularıyla hareket ediyorlar; müslümanlan kıskanıyor, onların küfre dönerek ilâhî lutuflardan mahrum karmalarını arzuluyorlardt. İşte onların cennete sadece kendilerinin gireceklerini İleri sürmeleri de bir hakikat olmayıp, kıskançlık duygularının ürünü olan bir temennidir. Kur'an ise boş temennilere değil, gerçeklere Önem verdiği için "Kanıtınızı getirin" buyuruyor. Çünkü Kur'an kendi tabiriyle, burhana veya basirete önem verir.[335]Aslında bir iddianın doğruluğunu burhanla kanıtlamak şeklindeki ilke, görüldüğü gibi Kur'an'ın da vazgeçilmez saydığı evrensel bir ilke olup bu âyette dolaylı olarak müslümanlann da dinî, fikrî ve bilimsel görüşlerini savunurken, duygusal hükümlerden, taklitten sıyrılmaları; görüşlerini ve inançlarım gerçekliği kuşkulu delillere değil, kesin kanıtlar üzerine temellendir-meleri, dindarlıklarını bu düzeye yükseltmeleri gerektiğine işaret edilmekte olup bu, Kur'an'm her vesileyle üzerinde durduğu bir öğreti ve mesajdır.[336]
112. Yahudilerin veya hıristiyanların, sadece kendi dinlerine mensup olanların cennete girecekleri yolundaki İddiaları bir delilden yoksun olup kuruntudan ibarettir. Gerçekte ise kim "ihsan sahibi" olarak kendini Allah'a teslim ederse işte o ecrini Allah'tan alacaktır; dolayısıyla cennete girecek olan da bunlardır.
Arapça'da "vech" (yüz) kelimesi "bir şeyin veya bir kimsenin kendisi, zatı, benliği" anlamlarında kullanılmakta olup [337] Kur'an'da da sık sık bu anlamda hem Allah hem de insan için geçmektedir.[338]
Âyetteki "muhsin" kelimenin masdarı olan ihsan ise "bir işi samimiyetle, iyi niyet ve ihlâsla yapmak" anlamına gelir. Ayrıca "başkalarına haklarını veya haklarından daha fazlasını verme" anlamında da kullanılmaktadır. Hz. Peygamber, Cebrail'le aralarındaki bir konuşmayı içeren, bu sebeple "Cibril hadisi" dîye bilinen bir hadisinde bu kavramı, "İhsan, Allah'ı göriiyormuşsun gibi ibadet etmendir; çünkü her ne kadar sen O'nu görmüyorsan da O seni görmektedir" şeklinde açıklamıştır. [339] Bu açıklamada ihsan kavramı, "ibadeti en iyi şekilde yapma" anlamında özel bir terim olarak kullanılmıştır. Ancak ihsan daha genel olarak, "İyi niyet ve ihlâsla, bütün işlerin en hayırlısını ve en güzelini en iyi şekilde yapma" anlamında bir ahlâk terimi olarak kullanılır. Kur'ân-ı Kerîm'de bu şekilde iyi işler yapanlar, sık sık "muhsin" ve "muhsinler" şeklinde anılarak övülmektedir.
Ahlâk bilginleri, "Allah size adalet ve İhsanı emreder"[340] mealindeki âyeti de dikkate alarak, adaleti başkalarının haklarını ihlâl etmemeyi gerektiren, ihsanı da -buna ek olarak- başkalarının yaran için kendi haklarından fedakârlık etmeyi, onlara iyilik etmeyi sağlayan bir erdem olarak açıklamışlardır.
Konumuz olan âyetteki muhsin kelimesinin, yukarıdaki hadiste işaret edilen "Allah'ı görüyormuş gibi ibadet etme, ibadeti en iyi ve en güzel şekilde yapma" mânasına uygun bir anlam taşıdığı anlaşılmaktadır. Sonuç olarak cennete girebilmek için inançların ve düşüncelerin kesin kanıtlara dayandırılması, ayrıca insanın Allah'a iman edip yüzünü O'na çevirmesi, bütün benliği ve varlığı ile, tam bir içtenlikle O'na teslim olması, hem bedeni hem de kalbiyle O'na kulluk etmesi, kısaca samimi bir dindar olarak Allah'ın hükümlerine teslim olması gerekir. Bu teslimiyeti sağlayan dine İslâm, bu şekilde teslim olan kişiye de "müslim" (müslüman) denir.[341]
113. Yahudiler ve hıristİyanlar sadece müslümanlara karşı olumsuz tavır takınmamışlar, tarih boyunca kendi aralarında da kavgalı olmuşlardır, İşte âyette aslı itibariyle ikisi de hak olan bu iki dinin mensupları arasındaki tarihî çekişmeye temas edilmekte ve bunların karşılıklı olarak birbirini tanımadıkları, karşı tarafın dinini bâtıl ve hükümsüz olarak niteledikleri bildirilmektedir. İlginçtir ki âyette bu iki dine, "Oysa bunların ikisi de bâtıldır" gibi bir itham yöneltilmemiştir. Çünkü Kur'an gerek Yahudiliğin gerekse Hıristiyanlığın özü İtibariyle hak din olduklarını; ancak doğal olarak Hıristiyanlığın ortaya çıkmasıyla Yahudiliğin, İslâmiyet'in gelmesiyle de Hıristiyanlığın yürürlükten kaldırıldığını kabul etmektedir. Esasen bu üç din arasında sonra gelenleri, öncekilerin -ulûhiyyet, nübüvvet ve âhiret gibi itikadı konularla ilgili inançlar başta olmak üzere- zaman, mekân, toplum gibi değişken şartlara bağlı olmayan mutlak doğrularını devam ettirmiş; daha çok amelî konulara ilişkin hükümler arasında şartlara bağlı olarak önemini yitirmiş olanların yerine ise hayatın icaplarına uygun yeni hükümler koymuştur. Ayrıca kutsal kitapları koruma imkânlarının son derece kısıtlı olduğu geçmiş dönemlerde sonradan yahudi ve hıristiyan kutsal kitaplarına katılmış, onlardan çıkarılmış veya değiştirilmiş (tahrif) hükümlerle ilgili olarak da gerekli düzeltmeleri yapmıştır. Esasen birçok müfessire göre nesihle ilgili 106. âyetin ele aldığı temel konu da budur.
Aklın ve ilmin icabı olan yukarıdaki gerçeklere rağmen yahudİler Hıristiyanlık ve Müslümanlığı, hıristiyanlar da Yahudilik ve Müslümanlığı tanımamışlardır. Ayete göre onların bu tutumları kendi kitaplarındaki bilgilere de aykırıdır. Nitekim Tevrat Hz. îsâ'nın geleceğini müjdelemiş; İncil ise Yahudiliği tanımakla kalmayıp Hz. îsâ'nın Mûsâ şeriatını tamamlamak üzere geldiğini haber vermiştir. [342]
Ayetteki "Bilmeyenler de onların dediklerine benzer şeyler söylediler" mealindeki ifade câhil ve bağnaz toplulukların asılsız inançlara körü körüne bağlılıklarına ve doğru olup olmadığını araştırmaksızm diğer bütün inançlara, fikirlere karşı çıkmalarına işaret etmektedir. Buradaki "bilmeyenler" ifadesiyle kimlerin kastedildiği hususunda farklı görüşler varsa da Taberî'nin de işaret ettiği gibi, başta Kur'an'ın ilk muhatapları durumundaki müşrik Araplar olmak üzere, doğru bir bilgi ve inanca sahip olmayan her topluluk bu ifadenin kapsamına girer. Yine Taberî'nin yorumuna göre "Allah Teâlâ bu âyetiyle müminlere şunu bildiriyor: Allah'ın kendilerine peygamber göndermediği, kitap indirmediği cehalet ehlinin Allah, kutsal kitaplar ve peygamberler hakkında söylediklerinin benzerlerini yahudi-ler ve hıristiyanlar da söylüyor, bâtıl sözler sarfediyor, Allah'a yalan isnadında bulunuyor, peygamberleri inkâr ediyorlar. Halbuki (söz konusu cehalet ehlinden farklı olarak) onlar Ehl-i kitap'tır; söylediklerinin yanlış olduğunu, inkârlanyla kendi dinlerinden saptıklarını ve Allah'a iftira ettiklerini bilirler (bilmeleri gerekir)." Bu âyete göre Allah Teâlâ'nın yasakladığını bilmesine rağmen O'na karşı isyankâr davranışlarda bulunan birinin din hususundaki suçu, bu günahları bilgisizlikten dolayı işleyeninkinden daha büyüktür. [343]
Meali
114. Allah'ın mescidlerinde O'nun adının anılmasına engel olan ve onların harap olması için çalışandan daha zalim kim olabilir? Aslında bunların oralara ancak korka korka girmeleri gerekir. Böyleleri için dünyada rezillik var, âhirette de onlar için büyük azap vardır.
115. Doğu da Allah'ındır batı da. Nereye dönerseniz Allah'ın zâtı oradadır. Şüphesiz Allah (zât ve sıfatlarında) sınırsızdır, çok bilgilidir.[344]
Tefsiri
114. Sözlükte "secde edilen yer" anlamına gelen mcscid (çoğulu mesâcid) terim olarak, müslümanlann namaz kılmalarına ayrılmış mekânı ifade eder. Secde, bir hadise göre müminin Allah'a en yakın bulunduğu an olduğu, [345] bu sebeple namazın en önemli rüknünü oluşturduğu ve âdeta namaz ibadetini sembolize ettiği için hem Kur'ân-ı Kerîm'de hem hadislerde hem de diğer İslâmî kaynaklarda özel olarak namaz ibadetine tahsis edilmiş yerler secde fiiline nispetle mescid diye anılmıştır. Sözlükte "toplayan, bir araya getiren" anlamına gelen cami ismi ise başlangıçta sadece cuma namazlarının kılındığı büyük mescidleri ifade ederken daha sonra bilhassa Türkler'de mescid kelimesi sadece çoğu mahalle aralarında inşa edilen küçük mâbedler İçin kullanılmış, vakit namazlarının da kılındığı bütün büyük mescidlere de cami denilmiştir. Ayrıca bayram ve cenaze namazlarının kılındığı açık alanlara musalla, yol boylarında üstü açık olarak İnşa edilen mescidlere de namazgah denilir.
Taberî, âyette mescidlerin harap olması İçin çalıştıkları bildirilen zümrenin hıristiyanlar olduğunu, zira onların Kudüs'teki Beytülmakdis'i (Süleyman Mabedi) tahrip ettiklerini, bu hususta Buhtunnasr'a yardımcı olduklarını, Buhtunnasr Kudüs'ten ayrıldıktan sonra da Benî İsrail'in bu mâbedde ibadet etmelerini engellediklerini ileri süren görüşü tercih etmişse de[346], Fahreddin er-Râzî'nin de Ebû Bekir er-Râzî'nİn Ahkâmü'l-Kur'ân'ıada yer alan açıklamalarını dikkate alarak belirttiği gibi [347] Buhtunnasr'ın Kudüs'ü işgal ederek Beytülmakdis'i yıktırması Hz. îsâ'dan ve dolayısıyla hıristiyanlardan çok önce (m. Ö. 586) vuku bulduğu, ayrıca yahudiler gibi hıristiyanlar da bu mabede saygı duydukları için bu açıklamayı kabul etmek mümkün değildir. Ancak Romalilar'ın, yahudi ayaklanmasını bastırmak üzere 70 yılında Kudüs'ü kuşatmaları sırasında Beytülmakdis de yanmıştı.
Ayette, müşriklerin Hudeybiye Gazvesi sırasında Hz. Peygamber'in ve yanındaki müslümanlann Mescid-i Harâm'a girmelerini engellemelerinin kastedildiği yolunda bir görüş daha varsa da [348] bu yorum isabetli görülmemiştir. Zira bu âyette, bahsedilen kimselerin mescidleri harap etmeye çalışmalarnıdanTla söz edilmektedir. Halbuki Araplar Mescid-i Harâm'a daima saygı göstermişlerdir. Bununla birlikte, bu bölümdeki âyetlerin temel konusu dikkate alınarak "mescidlerin harap olması İçin çalışan" İfadesiyle, Süleyman Mâbedi'ni yakan Romalı putperestlerin, "Allah'ın mescidlerinde O'nun adının aml-masma engel olan" ifadesiyle de müslümanlann Mescid-i Haram'a girip ibadet etmelerini engelleyen Mekkeli putperestlerin kastedildiği düşünülebilir. [349] Fahreddin er-Râzî, bu hususta dört yorum zikrettikten sonra beşinci bir yoruma yer vermekte ve bunu daha güçlü bulmaktadır. Buna göre yahudiler, Kabe'ye yönelerek namaz kılınmasını hazmedemiyorlar, müşrikleri Kabe'yi tahribe teşvik ettikleri gibi kendileri de Medine'deki Mescid-i Nebevî'yi tahrip için çalışıyorlardı. [350]
Bu tür yorumlar, âyette mutlak mânada ibadet ve mâbed düşmanlığının hedef alındığını düşünmemize de engel değildir. Buna göre, geçmişte veya gelecekte mâbedlerde Allah'a ibadet edilmesini engelleyen, oraların maddî veya manevî anlamda yıkılıp harap olması veya her ne suretle olursa olsun işlevsiz bir duruma düşmesi için çabalayan her türlü olumsuz hareketler Kur'ân-ı Kerîm tarafından kesin bir surette kınanmıştır. Zira ibadet, insanın yaratıcısıyla ilişkisini sağlamada ve bu suretle onda kulluk bilincini canh ve sürekli kılmada en önemli işleve sahip düzenli davranış biçimleri; mâbedler de sadece bu işlevin yerine getirilmesi için tesis edilmiş kutsal mekânlardır. Şu halde âyette verilen asıl mesaj, mâbedlerin dokunulmazlığı ve ibadet özgürlüğüdür. Nitekim bu temel yaklaşım dolayısıyla Kur'an, "içinde Allah'ın isminin anıldığı" (ibadetlerin yapıldığı) mescidlerle birlikte kiliselere ve havralara da saygı gösterilmesi gerektiğine işaret etmiştir.[351] Bazı yanlışları da bulunsa, Allah inancını ana eksen olarak alan Ehl-i Ki-tabm ibadet özgürlükleri ve tapınaklarının saygınlığı Hz. Peygamber'den itibaren müslüman yöneticilerin titizlikle uydukları bir ilke olarak yaşattlmıştır. Hatta Hz. Peygamber, Necranlı bir hıristiyan heyetinin Medine Mescidi'ne girerek burada kendi dinlerine göre âyin yapmalarına bile izin vermiştir. [352] İşte diğer kitabî dinlerin ibadet ve mâbedleri için bile böylesine sayılı bir bakış getiren İslâm dini,kendi mâbedleri olan mescidlerde ibadet edilmesine engel olan ve bu mukaddes mekânların tahribine çalışanları zalimlerin en zalimi saymış (zulüm teriminin Kur'ânî anlamı için bk. Bakara 2/54); bu sebeple konumuz olan âyette onların mescidlere, ancak müminlerin gücünden, onlar tarafından yakalanmaktan korkup çekinerek girebileceklerine[353], bunun için de müminlerin güçlü olmaları gerektiğine; aynca mâbedlerin, kötü niyetlilerin oraları tahribe ve ibadet edilmesini engellemeye cesaret edemeyecekleri şekilde güvence altında tutulması gerektiğine işaret edilmiştir.[354]
115. "Doğu" ve "batı" kelimelerinden maksat, yeryüzünün tamamı, hatta yeryüzüyle birlikte orada bulunan bütün varlıklardır. [355] Dolayısıyla yeryüzü Allah'ın eseri ve mülkü olduğundan şu veya bu yönün diğerine göre herhangi bir üstünlüğü yoktur; yeryüzü bütünüyle bir mâbed gibi olup aslolan ibadetin Allah için yapılmasıdır. İbadet esnasında zorunlu olarak bir tarafa yönelmekse ancak sembolik bir anlam taşır. Nitekim müslümanlar, başlangıçta kutsal bir mekân olarak Kudüs'teki Beytülmakdis'e yönelerek ibadet etmişler, daha sonra bu sûrenin kıbleyi belirleyen 144. âyetinin inmesi üzerine Kabe'ye yönelmeye başlamışlardır. Her ne kadar 115. âyetin 144. âyetle neshedildiğini savunanlar olmuşsa da[356], bu iki âyet arasında nesihle izahı gerektiren bir uyumsuzluk söz konusu değildir. 115. âyet, her yerde ve her yöne yönelerek Allah'a ibadet ve dua edilebileceğine, yani konunun özüne işaret etmekte, 144. âyet ise namazla ilgili özel uygulamayı belirlemektedir. [357] Bazı rivayetlerde[358] bu âyetin, kıblenin hangi tarafta olduğunun bilinmemesi veya bilinse bile hastalık, yolculuk, savaş gibi özel durumlar sebebiyle o yöne dönmenin güç, tehlikeli ya da imkânsız olması gibi hallere ilişkin özel bir hüküm belirlediği ifade edilmiştir. Buna göre normal durumlarda namazı kıbleye yönelerek kılmak farzdır; 144, âyet bu hükmü koymuştur. Ancak yukarıda değinilen mazeretlerin baş göstermesi durumunda mümkün ve elverişli olan her yöne doğru yönelerek namaz kilınabilir; konumuz olan 115. âyet de işte bu ruhsatı vermektedir.
Yaratılmışların tamamı mutlaka birçok yönden sınırlıdır. Allah Teâlâ ise hem zâtı hem de sıfatlan itibariyle eşsiz, benzersiz ve sınırsızdır. Âyette geçen "vâsi"' işte bu sınırsızlığı ifade eder.[359]
Meali
116. "Allah çocuk edindi" dediler. Hâşâ! O bundan münezzehtir. Bilâkis, göklerde ve yerde ne varsa yalnız O'nundur. Hepsi de O'na boyun eğmişlerdir.
117. O, göklerin ve yerin eşsiz-örneksiz yaratıcısıdır; bir şeyin olmasını dilediğinde ona "O1!" der, hemen oluverir.[360]
Tefsiri
116. Burada Ehl-i kitap'la müşrik Araplar arasında ortak olan yanlış bir inanç söz konusu edilmektedir. Buna göre bazı yahudİler Üzeyir'İn, hıristiyanlar da Isâ'mn Allah'ın oğlu olduğunu ileri sürmüşler; müşrik Araplar ise melekleri Allah'ın kızları olarak kabul etmişlerdi.[361] Kitâb-ı Mukaddes'te de çeşitli vesilelerle "Allah'ın oğlu" ve "Allah'ın oğulları" şeklinde ifadeler geçmektedir. Meselâ Tekvîn, 6/2,4; Tesniye 14/1; Eyub, 1/6; Matta, 5/9'da insanlar için "Allah'ın oğullan'1, Matta, 26/63'te Hz. îsâ için "Allah'ın oğlu Mesîh", Mezmûrlar, 2/7'de Hz. Dâvûd için "Tanrı!nın oğla"; Matta, 5/45 ve Luka 6/36'da da Tann için "babanız" denilmektedir. Konumuz olan âyette ise yüce Allah, kendisinin bu tür yakıştırmalardan münezzeh olduğunu ifade buyurmakta; kendisiyle diğer varlıklar arasında, babalık-evlâtlık gibi biyolojik bir ilişki değil, hâlik-mahlûk ilişkisi, diğer bir ifadeyle yaratma-itaat etme ilişkisi bulunduğuna işaret etmektedir. Buna göre İhlâs sûresinde özetlendiği gibi, Allah her yönden bir ve tektir; bir varlık türüne mensup olmadığından doğurması da, doğurulması da söz konusu değildir, bir denginin bulunması da düşünülemez. İnsanlar da dahil olmak üzere göklerde ve yerde bulunan her şey Allah tarafından yaratılmış olup hepsi O'na aittir, O'nun mülküdür; küllî ve evrensel planda hepsi de O'na boyun eğmişlerdir. Her varlık, sürekli bir biçimde O'nun kanunlarına itaat etmekte, kendi lisân-ı hâli ile O'na kulluk etmektedir.[362]
117. Bazı eski dinler ve felsefî akımlarca, evrenin Allah'tan doğup taştığı veya O'ndan bir kopma olduğu şeklinde inançlar ve görüşler ileri sürülmüş olup, âyette bu tür inançlar reddedilmekte; Allah'ın semâvât ve arzı yani bütün evreni ve evrendekileri -bir asıldan, bir kaynaktan veya kendi zâtından, zâtının bir parçası olmak üzere ortaya çıkarmayıp- yoktan var ettiği; her yaratmanın da sadece bîr "ol!" buyruğuyla gerçekleştiği ifade edilmektedir. Bu şekilde her şeyi yaratan ve her şeyin sahibi olan, bütün varlıkları kendi kanunlarına boyun eğdiren Allah'ın evlât edinmeye neden ihtiyacı olsun? Bu, bilgisiz inkarcıların yakıştırmalarından başka bir şey değildir.[363]
Meali
118. Bilgiden yoksun olanlar, "Allah bizimle konuşmalı veya bize bir mucizeli işaret gelmeli değil miydi?" dediler. Bunun gibi onlardan öncekiler de onların dediklerinin benzerini demişlerdi. Kalpleri hep birbirine benziyor! Biz, gerçeği kabul edenlere âyetleri açıkladık.
119. Doğrusu (ey Peygamber), biz seni hak ile desteklenmiş bir müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik. Yakıcı azaba mahkûm olanlardan sen sorumlu değilsin. [364]
Tefsiri
118. Miifessirlerin çoğunluğu, "bilgiden yoksun olanlar"ı müşrik Araplar diye açıklamışlardır. Ancak Ehl-i Kitap mensuplarının da Hz. Peygamber'den bu tür istekte bulundukları bilinmektedir. [365] Bu iki zümre de, Hz. Peygamber1 e iman etmeleri için Kur'ân-ı Kerîm'in getirdiği bilgi ve delilleri yeterli görmüyor; Allah'ın doğrudan kendileriyle konuşması gibi güya daha kesin ve ikna edici kanıtlar istiyorlardı. Ancak âyette bunların, eski peygamberlerin dönemlerinde de inkarcılıkta ısrar edenlerce ileri sürülmüş olan samimiyetten uzak bahaneler olduğu [366], bu bakımdan eski inkarcılarla yenilerin niyetleri arasında tam bir benzerlik bulunduğu bildirilmektedir. Oysa yüce Allah, gerçekten doğrulan arayan, doğru İnanç ve yaşayış konusunda samimi bir arayış içinde olanların yeterli bulacağı âyetleri, başta Kur'ân-ı Kerîm olmak üzere çeşitli kanıtları açık seçik bildirmiş, onlar da bu sayede îman etmişlerdir. Diğerlerinin inkârları ise, bu kanıtların yetersiz oluşundan değil, İslâmiyet'i kabul etmemekte ön yargılı davranmalarından ve inatlarından kaynaklanmaktadır. [367] Bu sebeple, Enfâl sûresinde de bildirildiği gibi (8/23), Allah onların taleplerini yerine getirseydi yine de gerçeğe sırt çevireceklerdi.[368]
119. Resûlullah't teselli amacı taşıyan âyette onun, insanları doğru inanç ve güzel yaşayışa çağırarak onlara cenneti müjdelemek, inkarcılık ve kötü davranışlar konusunda uyararak, aksine davrananların âhirette uğrayacakları kötü akıbeti haber vermek üzere gönderildiği, bu görevi yerine getirirken kendisinin hak ile yani Kur'ân-i Kerîm'in içerdiği sağlam bilgiler, doğru itikad esasları ve kesin delillerle desteklendiği; bunun ötesinde onun İnkarcıları cehennemin yakıcı ateşinden kurtarmak gibi bir sorumluluğunun bulunmadığı bildirilmektedir.[369]
Meali
120. Sen onların dinlerine uymadıkça yahudiler de Hıristiyanlar da senden asla memnun kalmayacaklardır. De ki: "Asıl doğru yol ancak Allah'ın yoludur." Eğer sana gelen ilimden sonra onların arzularına uyarsan, bilesin ki artık Allah sana ne dost ne de yardımcı olacaktır. 121. Kendilerine kitap verdiğimiz, onu hakkını vererek okumakta olanlar var ya, işte kitaba iman edenler onlardır; ama her kim onu inkâr ederse işte ası) kaybedenler onlardır.[370]
Tefsiri
120. "Din" diye çevrilen millet kelimesi, "Allah'ın, peygamberleri aracılığıyla insanlara bildirdiği, onları Allah'a yakınlaştıran yol; dinî ilkelerin ve kuralların bir toplum tarafından benimsenip geleneklegtirilmiş şekli" anlamına gelir. Başka bir tanıma göre millet, Allah'ın koyduğu kuralları ve İlkeleri, din de kişinin uyguladığı kuralları ve ilkeleri ifade eder. Buna karşılık dinin aslî biçimine olduğu gibi, az çok yozlaştırılmış şekline de millet denilebilir. Nitekim âyette millet kelimesinin, ikisi de tahrife uğramış olan Yahudilik ve Hıristiyanlık İçin kullanılmış olduğunu görüyoruz. Milletin dinden bir başka farkı da, sadece bir peygambere veya bir topluluğa nispet edilebilir olmasıdır. Meselâ "İbrahim'in milleti, hıristiyan milleti, İslâm milleti" denilebildigi halde "Ahmed'İn milleti, Ali'nin milleti" denilmez; buna karşılık din kelimesi her durumda kullanılır. Ayrıca Allah'ın dini (dînullah) denilir, fakat Allah'ın milleti (milletullâh) denilemez. [371]
Bir önceki âyette buyurulduğu gibi Hz. Muhammed, gerçek bir elçi sıfatıyla bütün insanlar İçin bir rehber, bir müjdeci ve uyarıcı olarak gönderilmiş olmasına rağmen, Medine'deki yahudiler tam bir taassup ve tutuculukla Hz. Peygamber'e ve İslâm'a karşı tavır almışlar; ona ve onun getirdiği yeni dine uymaları ve bu dinin gerçekleştirdiği yenilikleri benimsemeleri gerekirken, tam tersine Peygamber kendi dinlerini benimsemedikçe ondan asla hoşnut olmayacaklarını ortaya koyan bir tutum sergilemişlerdir. Fakat Allah nezdinde önemli olan, şu veya bu kişi ya da zümrenin hoşnutluğunu kazanmak değil, hidayet üzere olmak, doğru ve kurtuluşa götüren yolu izlemektir. Bu yol ise Allah'ın yoludur; O'nun bildirdiği iman esaslarını, ibadet ve hayat tarzını benimseyip yaşamaktır. Bunlara dair bilgi geldikten sonra, yani Allah Teâlâ resulüne vahiy yoluyla hak dini ve onun esaslarını bildirdikten sonra artık yahudilerin veya hıristiyanlann arzularına uymak, İslâm'la bağdaşmayan inanç, ibadet ve hayat tarzlarını benimsemek mümkün değildir; bunu yapan bir kimse Allah'ın dostluğunu ve yardımını da kaybetmiş olur. Âyette bu uyarıyı ifade eden bölümde Hz. Peygamber'e hitap edilmekteyse de, onun böyle bir sapma göstermesi mümkün olmadığından asıl muhatap müslüman bireyler ve topluluklardır.
Yuhudilerle hıristiyanların, kendi dinlerine uymadıkça müslümanlardan memnun ve hoşnut olmayacakları yönündeki Kur'ân-ı Kerîm'in bu tespiti, tarihî olarak da ispatlanmış bir gerçektir. Nitekim müslümanlar kendi topraklarındaki Ehl-i kitaba karşı son derece adaletli ve insanî bir tavır sergiledikleri, hatta zaman zaman İslâm beldeleri onlar için bir sığınak olduğu halde, müslüman İspanya'nın (Endülüs) İşgalinden başlamak üzere istilâ ettikleri bütün İslâm ülkelerinde yahu-di ve hıristiyan yönetimler müslümanlara karşı çok zaman vahşete kadar varan baskı, sindirme ve sömürü politikaları izlemişlerdir. Ayrıca hıristiyan Batı dünyası, Macarlar gibi hıristiyanlaşmış Türkler'i benimsediği halde Müslümanlığını korumuş Türkler'i hiçbir zaman dost olarak görmemiş; özellikle Tanzimat'tan bu yana Türkler'in göstermiş olduğu Batı dünyasıyla yakınlaşma çabaları, onların bu olumsuz tavırları yüzünden daima sonuçsuz kalmış ve Türkler'in aleyhine işlemiştir, Hıristiyan dünyanın diğer müslüman milletler, hatta hıristiyan olmayan bütün toplumlar karşısındaki tutumu da bundan farklı değildir. Hıristiyan Batılılar'ın Müslümanlığı Hıristiyanlığa karşı, müslümanlan da htristiyanlara karşı tehlikeli bir güç olarak algılamaları, İslâm'a ve miislümanlara karşı daha zalim ve haksız tavırlar sergilemeleri sonucunu doğurmakta; bu yüzden bir kısmı iyi niyete dayalı dinler arası diyalog ve benzeri teşebbüsler de ya sonuçsuz kalmakta veya müslümanlar aleyhine bir komplo şüphesini haklı çıkaran işaretler taşımaktadır.
Bütün bu tespitler yahudilere ve hıristiyanlara karşı, körü körüne dostluk duygusu besleyip kişiliksiz ve teslimiyetçi bir davranış tarzını benimsemenin de, onların hatasını tekrarlayarak, kör bir düşmanlık duygusuna kapılıp haksız davranışlara kalkışmanın da yanlış olduğunu göstermektedir. Her iki aşırılık da en başta Kur'ân-ı Kerîm'in öğretisine aykırıdır. Zira Kur'an müslümanlara bir taraftan "Herhangi bir topluluğa duyduğunuz kin, sizi adaletsiz davranmaya itmesin. Adaletli olun; bu, takvaya daha uygundur"[372]derken, diğer taraftan da üzerinde durduğumuz âyette görüldüğü gibi, "Eğer sana gelen ilimden (vahyin ortaya koyduğu gerçeklerden) sonra onların arzularına uyarsan, bilesin ki artık Allah sana ne dost ne de yardımcı olacaktır" der. Şu halde müslümaniar için yapılacak iş, dostluk ve düşmanlık gibi duyguların etkisiyle zulüm veya zillet tavırları sergilemekten sakınmak; İslâm'ın genel öğretisine uyarak iman, akıl, ilim, irfan, dürüstlük ve adalet gibi zihnî ve ahlâkî erdemlerle donanmak, bu erdemlerle desteklenen bîr kültürel, siyasî ve ekonomik rekabet ve gelişme İradesini en verimli biçimde harekete geçirerek onurlu ve kişilikli bir ilişki zeminini oluşturmaktır.[373]
121. "Yetlûne" fiilinin masdarı olan tilâvet kelimesi sözlükte "birine, bir şeye uymak, onu yakından takip etmek"; terim olarak ise "hem okumak hem de emir ve yasaklarım, teşvik ve uyarılarını hayata geçirmek suretiyle Allah'ın kitabına uymak" anlamına gelir ve bu anlamıyla "kıraat" kelimesinden daha özel bir mâna ifade eder. Buna göre her tilâvet bir kıraattir, fakat her kıraat tilâvet değildir. Bu sebeple tilâvet genellikle yalnızca ilâhî kitabın okunması için kullanılır; çünkü ilâhî kitaplar sadece okunmak için değil, aynı zamanda hükümlerinin uygulaması için gönderilmiş olup ancak bu uygulamanın yerine getirilmesi şartıyla tilâvet gerçekleştirilmiş olur (Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, "telâ" md.). Bu sebeple âyetin "yetlûnehû hakka tilâvetin" kısmı mealinde "onu hakkını vererek okuyanlar" şeklinde tercüme edilmiştir.
"Kendilerine kitap verilenlerde kimlerin, kitapla da hangi kitabın kastedildiği hakkında tefsirlerde iki farklı görüş ileri sürülmüştür. Bir görüşe göre buradaki kitaptan maksat Kur'ân-ı Kerîm, kitap verilenler de Hz. Muhammed'e uyan müs-lümanl ardır. Ancak daha güçlü olan bir başka yoruma göre kitapla Tevrat, kendilerine kitap verilenlerle de Tevrat'ı hakkıyla okuyarak onunla amel eden, özellikle Hz. Muhammed'in geleceğine dair Tevrat'ta geçen bilgileri dikkate alarak onun peygamberliğini tasdik eden yahudiler kastedilmiştir.[374]
120. âyette Ehl-i kitabın müslümanlar karşısındaki genel tavrının olumsuz olduğu bildirilmişti. Bu âyette ise yahudiler arasında hâlâ kendi kitaplarını hakkıyla okuyan, geleneksel yahudi taassubundan ve ön yargıdan uzak kalabilen bazı kimselerin bulunduğu, bunların Hz. Peygamber ve müslümanlar hakkında İnsaflı ve adaletli hükümler verebildikleri belirtilmektedir. İşte kitaba (Tevrat) asıl inananlar ve hükümlerine uygun yaşayışlarıyla onu tasdik edenler bunlardır. Tevrat'ın tahrif edilmesi ve zamanla Yahudilik adına uydurulan birçok yanlış inancın yahudi kültürüne yerleşmesi yüzünden yoldan çıkmış ve bu suretle bir bakıma gerçek Tevrat'ı inkâr etme konumuna düşmüş olanlara gelince, asıl hüsrana uğrayanlar, âhi-ret saadetinden mahrum kalanlar onlardır.[375]
Meali
122. Ey İsrâiloğulları! Geçmişte sîze verdiğim nimetimi ve sizi cümte âleme üstün kıldığımı hatırlayın.
123. Öyle bir günden korkun ki, o gün kimse başkası için bir şey ödeyemez; hiç kimseden fidye kabul edilmez, kimseye şe-faat fayda vermez, onlara asla yardım da yapılmaz.[376]
Tefsiri
122-123. Bu âyetlerden ilki, aynı sûrenin 47. âyetinin, ikincisi ise birkaç kelime farkıyla 48. âyetinin -farklı münasebet ve sebeplerle- tekrarı olup gerekli açıklamalar, özellikle şefaat kavramıyla ilgili ayrıntılı bilgi orada verilmiştir. Söz konusu nimetlerle âhirete dair uyanların bu bağlamda yahudilere bir defa daha ha-tırlatılmasmın sebebi, onların -bundan sonraki bölümde kendisinden söz edilecek olan- Hz. İbrahim'in soyundan gelmeleriyle övünmeleri ve bu özellikleri sayesinde âhİrette kurtuluşa erecekleri ümidine kapılmalarıdır. Bu iki âyette onlara bir bakıma şöyle denilmektedir: Allah sizlere, peygamberler atası olan İbrahim'in soyundan gelmeniz dahil olmak üzere, zaman zaman dünyanın en üstün milleti olmanızı sağlayan pek çok lutuftarda bulunmuştur. Fakat imtihan için ve şartlı olarak mazhar olduğunuz bu lutuflar, size boş bir şefaat ümidi verip gevşekliğe kapılmanıza yol açmamalı, aksine sizin için bir sorumluluk sebebi olmalıdır. Zira âhi-ret gününde hiç kimseye soyuna göre muamele edilip iltimas geçilmeyecek, şefaat edilmeyecektir.[377]
Meali
124. Vaktiyle rabbî İbrahim'i bazı sözlerle sınayıp da İbrahim onları eksiksiz yerine getirince, "Ben seni insanlara önder yapacağım" buyurmuştu. İbrahim, "soyumdan da" deyince rabbi, "Vaadim zalimleri kapsamaz" buyurdu.
125. O zaman biz beyti insanların gidip gelip ziyaret edecekleri bir makam ve bir güvenlik yeri yaptık. Siz de İbrahim'in makamından kendinize namaz kılacak bîr yer edinin, İbrahim ve İsmail'e de, "Tavaf edecekler için ibadete kapanacaklar, rükû ve secde edecekler için evimi temiz tutun" diye talimat verdik.
126. İbrahim, "Rabbim! Burayı güvenli bir şehir yap, halkından Allah'a ve âhiret gününe inananları da çeşitli ürünlerle rıziklandır" diye dua etmişti. Allah buyurdu ki: "İnkâr edene de az bir süre dünya nimetleri veririm, ama sonunda onu cehennemin azabına sürerim. O ne kötü bir sondur!"
127. İbrahim İsmail'le birlikte beytin temellerini yükseltiyordu: "Ey rabbimiz! Bizden bunu kabul buyur; şüphesiz sen işitensin, bilensin.
128. Ey rabbimiz! Bizi sana teslim olanlardan eyle, soyumuzdan da sana teslim olacak bir ümmet çıkar. Bize ibadet usullerimizi göster, tövbemizi kabul et. Şüphesiz tevbeleri kabul eden, merhameti bol olan yalnız sensin.
129. Soyumuz içinden, onlara senin âyetlerini okuyacak, kitabı ve hikmeti öğretecek, onları temizleyecek bir elçi çıkar rabbimiz! Çünkü yalnız sensin kudret ve hikmet sahibi."[378]
Tefsiri
124. İbrahim aleyhisselâm Kur'ân-ı Kerîm'de hayatı ve tebliğ faaliyetleri hakkında bilgi verilen büyük peygamberlerden biridir. Hakkındaki en eski bilgiler Tevrat'ın Tekvîn kitabına dayanmaktadır. Burada verilen bilgilere göre onun ismi önceleri "yüce baba" anlamında Abram idi. Fakat daha sonra bunun yerine Tanrı ona "milletlerin babası" anlamına gelen Abraham (İbrahim) ismini vermiştir. [379] Soy kütüğü, babadan oğula doğru Nûh, Sam, Arpagşad, Şelah, Eber, Peleg, Reu, Serve, Nahor, Terah, Abram (İbrahim) şeklinde gösterilir.[380]
Hz. İbrahim Mezopotamya'da, Keldânîler'in Ur şehrinde doğmuş; eşi Saray t Sâre), babası Terah ve diğer akrabalarıyla birlikte buradan Harran'a gitmiş; baba-sı burada ölmüş, kendisi de Tanrı'dan aldığı buyruk üzerine eşi Sâre ve kardeşinin oğlu Lût ile birlikte Filistin'deki Ken'an diyarına göçmüştür. Tann'dan, bu ülkenin kendi soyuna verileceği müjdesini alan îbrâhim, ülkede baş gösteren kıtlık yüzünden eşiyle birlikte Mısır'a gitmiş, orada Hâcer kendisine câriye olarak verilmiş, daha sonra tekrar Ken'an diyarına dönmüştür, Yine Tevrat'ın verdiği bilgilere göre İbrahim'in Sâre'den çocuğu olmayınca onun İsteğiyle Hâcer'le evlenir ve seksen altı yaşındayken ondan oğlu İsmail[381], 100 yaşına geldiğinde de Sâre'den İshak dünyaya gelir.[382] Sâre'nin kıskançlığı yüzünden Hâcer oğlu İsmail'i alarak Paran çölüne gidip orada yaşamak zorunda kalır. [383] Öte yandan İbrahim, ilâhî İradeye boyun eğerek İshak'ı kurban etmek istemesiyle Tanrı' nın takdirini kazanır [384] ve kendisine soyunun göklerdeki yıldızlar, denizdeki kumlar kadar çoğalacağı va-ad edilir. Daha sonra evlendiği Ketura isimli eşinden de çocukları olur. 175 yaşında ölen İbrahim, eşi Sâre'nin yanma defnedilir. [385] Kitâb-ı Mukaddes'e göre rab, İbrahim'e görünmüş ona zürriyetini çoğaltıp bereketlendireceğini bildirmiş ve kendisiyle nesiller boyu devam edecek bir ahid yapmıştır.
Kur'ân-ı Kerîm'de on dördüncü sûreye İbrahim ismi verilmiştir. Hz. İbrahim Kur'an'da altmış sekiz defa anılmakta; çeşitli âyetler yanında özellikle Bakara sûresinin konumuz olan bu âyetleriyle (124-135). 258 ,260. âyetlerinde ve Âl-i İmrân (3/67-68 ,95-97), En'âm (6/74-86), Hûd (11/69-76), İbrahim (14/35-39). Meryem (19/41-50), Enbiyâ 21/51-73), Sâffât (37/83-113) sûrelerinde bu büyük peygamber hakkında geniş açıklamalar yer almaktadır.
Kur'ân-ı Kerîm'de Hz. İbrahim'in babası Âzer ismiyle anılır.[386] Daha ergenlik çağma germeden kendisine fikrî olgunluk (rüşd) verilmiş olan [387] Hz. İbrahim ayrıca vahye mazhar olmuş[388] ve kendine "suhuf' indirilmiştir.[389] Ne yahudi ne de hıristiyandır; tek Tanrı inancını esas alan Hanîf dininin temsilcisidir. Bu yüzden, kendinden sonra tevhid inancını sürdüren hak dinin bütün dönemlerdeki müntesiplerine "İbrahim milleti" denir.[390] Kur'ân-ı Kerîm, Hz. Mu-hammed'le birlikte Hz. İbrahim'i de "üsve-i hasene" (güzel örnek) olarak gösterir (Mümtehİne 60/4). Bütün bu özellikleriyle o, hem fikrî hem de fiilî olarak putperestlikle ve -başta babası olmak üzere- putperestlerle mücadele etmiş[391] bu sebeple inkarcılar tarafından ateşe atılmış fakat Allah'ın, "Ey ateş! İbrahim İçin serinlik ve esenlik ol!" buyruğu üzerine ateş onu yakmamıştır.[392] Bu olaydan sonra Hz. İbrahim, "âlemlere bereketli kılman bir yer"e (Filistin) getirilmiştir.[393] Kendisine İsmail ve İshak isimli iki oğul verildiğini Kur'ân-ı Kerîm de bildirir. [394] Hz. İshak dünyaya geldikten sonra annesi Sâre, Hâcer'i ve oğlu İsmail'i istemez; bunun üzerine Hz. İbrahim Allah'ın emrine uyarak Hâcer'le İsmail'i Mekke'nin bulunduğu bölgeye getirir. Kur'an'da bu husus Hz. İbrahim'in ağzından, "Rabbimiz, neslimden bîr kısmını senin Beytülharânı'mın yanında, ekinsiz (kuru) bir vadiye yerleştirdim"[395]şeklinde ifade edilir. Daha sonra Hz. İbrahim, 127. âyette bildirildiği üzere oğlu İsmail'le birlikte Kabe'yi inşa eder.
Kur'ân-ı Kerîm'de Hz. İbrahim'in vefatıyla ilgili bilgi yoktur. Kısas-ı enbiyâ kitaplarında onun 195 veya 200 yaşında öldüğü, eşi Sâre'nin yanma defnedildiği ifade edilir.[396]
Yüce Allah bu sûrenin başında mümin ve kâfirlerin, ardından da münafıkların temel niteliklerinden söz etmiş; daha sonra 40. âyetten itibaren uzun bir şekilde yahudilerin ve hıristİyanların yanlış inançlarını, tutum ve davranışlarım anlatıp tenkit etmiştir. Burada ise söz, Hanîflik diye ifade edilen tek Tanrı inancının en önde gelen temsilcilerinden olan ve bütün bu belirtilen inanç gruplarının kendine büyük bir saygı duyduğu Hz. İbrahim'e getirilerek, eğer gerçekten ona saygı duyuyorlarsa onu iyi tanımaları gerektiği hatırlatılırcasına, onun Allah tarafından kendine yöneltilen buyrukları nasıl eksiksiz yerine getirdiği ve böylece büyük sınavı nasıl kazandığı anlatılmakta; Allah yolundaki faaliyetleri hakkında bilgi verilmektedir.
Allah'ın İbrahim'i sınamak, imtihan etmek maksadıyla kendisine yönelttiği bildirilen "sözler"le (kelimât) ne kastedildiği hususunda tefsirlerde, sünnet olma konusu da dahil olmak üzere, çeşitli görüşler yer almaktadır. Bunlarla ilgili rivayetleri aktaran Taberî görüşlerini şöyle özetler: "Allah Teâlâ'nın İbrahim'i denemesinin anlamı, bir imtihan olmak üzere ona, kendine farz kıldığı görevleri ve buyruklarını bildirmesidir. Allah'ın İbrahim'e vahyettiği bir imtihan ve deneme olarak kendini, gereğini yerine getirmekle yükümlü kıldığı kelimeler bu görevler ve buyruklardır." Dolayısıyla âyeti bu görev ve buyrukların sadece biri veya bir kısmıyla ilgili saymak isabetli olmaz. Çünkü ne burada ne de başka bir âyet veya hadiste buna imkân veren bir açıklama yer almaktadır. [397]
Hz. İbrahim bu kelimeleri yani kendisine yöneltilen buyrukları eksiksiz yerine getirince Allah ona, "Ben seni insanlara önder yapacağım" buyurdu; İbrahim'in kendi soyundan gelenler içinden de önderler yetişmesi yönünde dilekte bulunması üzerine ise "Vaadim zalimleri kapsamaz" buyurarak, üstünlüğün biyolojik sebeplere, kan bağına değil, dinî ve ahlâkî liyakate bağlı olduğunu bildirdi. Bu açıklama diğer yahudiler gibi Hz. Peygamber dönemindeki yahudilerin de kendilerini "Allah'ın seçilmiş halkı" saymalarına bir cevap teşkil etmektedir. Buna göre zalimler İbrahim'in soyundan da olsalar, Allah'ın vaad ettiği önderlik, liderlik, üstünlük gibi ayrıcalıklara, -lâyık olmadıkları sürece- sahip de olamazlar; Allah'ın bu husustaki şarta bağlı vaadi onları kapsamaz. Böylece âyet öncelikle Medine ya-hudilerine Hz. Peygamber ve müslümanlar karşısında üstünlük, seçkinlik taslamalarının boş bir kuruntudan ibaret olduğunu; zalimlerin, yani dinî ve ahlâkî konularda Allah'ın belirlemiş olduğu sınırları aşan; özellikle şirk, veya inkâra sapan; adalet, hakkaniyet ve eşitlik ilkelerine aykırı davranan; kör bir inatçılıkla gerçeğe karşı direnip savaşan kişi veya toplumların önder olmaya hakları bulunmadığını hatırlatmakta[398]fakat ilke olarak bütün insanlara, yalnız inanç ve yaşayış olarak değerli ve üstün olmaya lâyık olanların bunu hak edeceklerini bildirmektedir.[399]
125. "Beyt"ten maksat Kabe'dir. Kur'an'rn başka yerlerinde de bu mukaddes mekândan yine "beyt" kelimesi[400] ve Kabe ismiyle birlikte[401]"Bey-tülharâm"[402]"Beytüla-tîk"[403]"Beytülma'mûr"[404] şeklinde de söz edilmiştir.[405]
Âyette Kabe'nin, dünyanın muhtelif yerlerinden insanların bıkmadan, tekrar tekrar gelip ziyaret edecekleri, ibadet sevabı kazanacakları bir hac mahalli olarak yapıldığı, bu sebeple oranın güvenli bir yer kılındığı, başlangıçtan itibaren yüce Allah'ın muradının bu olduğu bildirilmekte, bunun Araplar için şükredilmesi gereken bir nimet ve bir onur vesilesi olduğuna işaret edilmektedir. Nitekim Kabe Hz. İbrahim'den itibaren bilinen bütün tarihi boyunca bir hac ve ziyaret mahallî olarak işlev görmüş, bu durum başta Mekkcliler olmak üzere Araplar için maddî ve manevî faydalar sağlamış; bu yüzden orada bulunan insanların, hatta bütün canlıların güvenliğine de özel bir Önem verilmiş; bu iki hususa, yani Kabe'nin hem bir hac mahalli olarak ziyaret edilmesine hem de güvenliğinin korunmasına putperest Araplar'ca bile önemle riayet edilmiştir.
"Siz de İbrahim'in makamından kendinize namaz kılacak bir yer edinin" şeklindeki bölümün muhatabının kimler olduğu hususunda iki farklı görüş vardır. Bir görüşe göre bu buyruğun muhatabı Hz. Muhammed'in ümmeti, daha güçlü olan diğer görüşe göre ise Hz. İbrahim'in kavmidir. Bu son görüş tercih edildiğinde âyeti, "Biz onlara, siz de İbrahim'in makamından kendinize namaz kılacak bir yer edinin, diye emrettik" şeklinde anlamak gerekir. Bununla birlikte, muhatap belirtilmeksizin sadece buyruk cümlesiyle yetinilmiş olması dikkate alınırsa, Muham-med ümmetinin de bu kapsamda düşünülmesine engel yoktur. [406]
İbrahim'in makamı (Makam-ı İbrahim), Hz. İbrahim'in Kabe'yi inşa ederken üstüne bastığına, üzerine ayak İzlerinin çıktığına inanılan taş veya bu taşm bulunduğu yerdir.[407] Bugün bu taş Kabe'nin kuzeydoğu kenarının karşısında, Kabe'ye yaklaşık 15 m. mesafededir. Konumuz olan âyetteki "İbrahim'in makamından kendinize namaz kılacağınız bir yer edinin" buyruğu uyarınca müs-lümanlann namazgah saydıkları, tavaf namazının kılındığı bu makamın korunması için halifeler ve diğer hükümdarlar özel tedbirler almışlar, taşın çevresine kıymetli madenlerden çemberler geçirmişlerdir. Sonraki dönemlerde makam-ı İbrahim İçin özel bir oda İnşa edildi. Hicrî 900 yılında bu yapı yenilendi. Osmanlı Sultam Abdülaziz aynı yapının kubbesini 1 m. kadar yükselttirdi. Ancak Suudi Prensi Suûd b. Abdülazîz bu kubbeyi kaldırtarak taşı ve üzerindeki ayak izini rahatlıkla görülebilecek bir hale getirdi. Zamanla hacıların sayısı artınca Kabe'nin çevresindeki "metâf" denilen alandaki küçük yapıların tavafı güçleştirmesi üzerine Kral Faysal'ın emriyle bu yapılarla birlikte makam-ı İbrahim için yapılan oda da yıkıldı; asıl makam-ı İbrahim sayılan taş ise camlı bir kafes içine alındı.
Hz. İbrahim ve oğlu İsmail mabedi inşa ettikten sonra Allah Teâlâ onlara, "Tavaf edecekler için ibadete kapanacaklar, rükû ve secde edecekler için evimi temiz tutun" diye emretmiştir. Yüce Allah'ın "beytiye" (evim) diye andığı yer de Kabe'dir. Bu ifadeden dolayı bütün müslümanlar Kabe'yi Beytullah diye de adlandırırlar. Tavaf edenlerden (tâiftn) maksat, hac ve umre niyetiyle Kabe'yi ziyarete gelip Beytullah'ın çevresini usulüne göre dolaşanlar; "ibadete kapananlar" seklinde çevirdiğimiz "âkifîn"den maksat, ibadet etmek gayesiyle Harem-i şerifte bulunanlar, "rükû ve secde edenler"den (er-rukkei's-sücûd) maksat da orada özellikle namaz kılanlardır. [408] Yüce Allah, Hz. İbrahim ve İsmail'e, belirtilen maksatlarla Beytullah'ı ziyarete gelenler için orayı temiz tutmalarını emretmiştir. Hz. İbrahim ve İsmail'in şahsında Beytullah'tn bakım ve gözetiminden sorumlu bulunan daha sonraki bütün müminlere hitap eden bu buyruktaki "temiz-lik'le hem maddî hem de manevî temizlik kastedilmiştir. Buna göre Harem-i şerif bir namazgah olduğu için bu kutsal mekânın namazın sıhhatine engel olan maddî pisliklerden; insanın imanını, ihlâsını ve kulluğunu Allah'a arzettiği yer olduğu için putperestliği çağrıştıran her türlü tutum ve davranışlardan; bütün milletlerden müslümanlann bir araya gelerek tanışıp kaynaşmaları, sevgi ve şefkatin en güzel örneklerini vermeleri gereken yer olduğu için de insanları incitici söz ve hareketlerden, hatta hayvanlarla bitkilere zarar veren, mekânın kutsiyetiyle bağdaşmayan her türlü ahlâk dışı tutum ve davranışlardan arındırılması istenmektedir. [409] Nitekim hac ibadetinin esas ve âdâ-bma dair İstâmî kaynaklarda da bütün bu konularla ilgili olarak ayrıntılı hükümler tespit edilmiş ve düzenlemeler yapılmış olup bunlar titizlikle uygulanmaktadır.[410]
126. Hz. İbrahim Kabe'nin inşasına başlarken burada bir şehir oluşacağını düşünerek Allah'tan bu şehri, zorbaların saldırılarına karşı güvenlikli bir şehir kılmasını, orada ikamet edecek müminleri de her türlü düşman saldırısı veya doğal âfetlere karşı korumasını niyaz etti. Buna karşılık Allah Teâlâ sadece müminlere değil, inkarcılara da dünya hayatında bir geçimlik vereceğini, ama sonunda inkarcıları cehennemin azabına süreceğim bildirdi. Âyette Allah'ın inkarcıları cehenneme sürme işi "edtarru" fiiliyle ifade edilmektedir. Bu fiilin masdan olan ıdtırâr (tz-tırar), zorunluluk anlamı ifade etmekte olup "İhtiyar"ın, yani özgür olarak seçmenin zıddıdır. Buna göre insanların imam veya inkârı seçip ona göre bir hayat yaşamaları onların kendi iradelerine bağlı olmakla birlikte, bu seçimlerinin sonucunda hak ettikleri akıbeti kabul edip etmemek hususunda özgür olmayıp zorunluluğa tabidirler. Şu halde her kim Allah'ı ve âhîret gününü inkâr ederse, inkarcılığının kaçınılmaz sonucu olarak Allah onu cehenneme sürecektir. Bu, Allah için değil (çünkü O'nun fiilleri hakkında zorunluluktan söz edilemez), fakat kul için kaçınılmaz bir sonuç olacaktır. Çünkü bir insan, "Ben imanı veya inkârı tercih ediyorum" diyebilir; fakat kâfir olmayı seçmiş biri artık, "Ben cehenneme gitmeyi tercih etmiyorum" diyemez. İşte bu husus âyette "ıztırar" kelimesiyle ifade edilmiştir. Burada görüldüğü gibi, tarihî bir olayı anlatırken bile araya muhatabını uyarıcı bir mesaj koymak ve böylece olayın asıl dikkat edilmesi gereken yönüne işaret etmek, Kur'ân-ı Kerîm'in yeri geldikçe uyguladığı etkili bir eğitim yöntemi olarak dikkat çekmektedir.[411]
127-129. Müfessirler genellikle 127. âyetteki "... temellerini yükseltiyordu" İfadesine dayanarak, Kabe'nin yerinde daha önce bir yapı bulunduğunu, bunun zamanla (Nûh tufanında) harap olup üstünü kum örtüsünün kapattığını, Hz. İbrahim'in bu eski temelleri açığa çıkararak bunların üzerine Kabe'nin binasını yükselttiği belirtirler. Ayrıca Kabe'nin ilk defa melekler veya Hz, Âdem tarafından yapıldığına dair bazı rivayetleri aktarırlar. [412] Ancak Taberî bu hususta kesin bir bilgimizin bulunmadığını belirtirken çağdaş müfessirlerden M. Reşîd Rızâ, söz konusu rivayetleri kıssacıların uydurması saymakta, özellikle bir kısım yahudilerin yaydıkları İsrâiliyat türünden rivayetler olarak nitelemekte ve Kabe'nin ilk defa Hz. İbrahim tarafından inşa edildiğini ifade etmektedir. [413]
Genel anlamıyla ümmet, çoğu aynı kökten gelen, önceki kuşaklardan devralınan özelliklerin veya ortak menfaat ve ideallerin ya da din, zaman, vatan gibi faktörlerin bir araya getirdiği insan topluluğunu ifade eder. Çoğulu ümemdir. Dinî anlamda bir peygambere inanıp onun yolundan giden cemaate, ilâhî dinlere mensup kavimler topluluğuna ümmet denir. [414]
Aynı âyette geçen müslim kelimesinin masdan olan İslâm kelimesi "li" edatıyla kullanıldığında "teslim olma" anlamına gelir. Hz. Muhammed'in tebliğ ettiği son dine İslâm isminin verilmesinin bir sebebi de İslâm kelimesinin "teslim olma", yani "Allah'ın varlığım ve birliğini tanıyarak O'nun peygamberi vasıtasıyla insanlığa bildirdiği itikadı ve amelî hükümleri benimseyip uygulama" anlamına gelmesidir. Esasen bütün ilâhî dinler insanlardan böyle bir teslimiyet istediği için, bu dinlerin hepsi geniş anlamda İslâm sayılmış, bu cümleden olmak üzere tefsirlerde Hz. İbrahim'in söz konusu duasında geçen "müslimeyni" ve "müslimeten" kelimeleri İslâm ismiyle bağlantılı olarak açıklanmıştır. Buna göre Hz. İbrahim, Kabe'yi inşa etmekle işlemiş oldukları hayrın kabul edilmesini niyaz ettikten sonra, kendisi ve oğlu İsmail'le soylarından gelecek ümmetin Allah'a teslim olup itaat eden hâlis kullar olmaları, yüce Allah'ın takdirinin bu yönde tecelli ettirmesi dileğinde bulunmuştur. Çünkü Allah isteyip takdir etmedikçe insanın O'na teslim olup itaat eden gerçek bir mümin ve müslim olması mümkün değildir. Bir kimsenin, "Mümin olmak da kâfir olmak da sadece benim elimdedir" diyerek ilâhî iradeyi dışlaması, her şeyin yapıp yaratıcısı olan Allah'a karşı bir edepsizlik ve saygısızlıktır. Ayrıca İnsan yalnız itaatkâr bir kul olmasında değil, Allah'a ne suretle itaat ve ibadet edeceği, yani ibadetlerin şekillerini ve esaslarını bilme hususunda da O'na muhtaç olduğu için Hz. İbrahim duasının devamında, "Bize ibadet usullerimizi göster" diye yakarmış; bu arada kendisinin ve oğlunun, peygamber de olsalar yanılgıları bulunabileceği düşüncesiyle Allah'tan tövbelerini kabul etmesini dilemiştir.
Menâsik (tekili mensek) kelimesinin kökü olan nüsük "ibadet" anlamına gelir. Buradan türetilen mensek ise "ibadet yeri" veya "ibadetin uygulanış biçimi, usulü" demek olup [415] âyetin bağlamından, bu kelimenin özellikle haccın erkân ve âdâbıyla bunların uygulandığı mahallere işaret ettiği anlaşılmaktadır.
Hz. İbrahim'in son duası, yüce Allah'ın kendi soyundan bir elçi göndermesini dilemesi olmuş ve bütün müfessİrlerin görüşüne göre bununla da özellikle Hz. Muhammed'in risâleti kastedilmiştir. Nitekim daha sonra İsmail aleyhisselâm Mekke'ye yerleşerek Yemen'den gelen ve Arab-ı âribe'den olan Cürhümlüler arasında yaşamış, onlardan Arapça öğrenmiş, iki defa evlenerek on iki çocuk babası olmuş; Mekke'de İkamet eden çocuklarından her biri bir kabilenin reisi olmuştu. Böylece Hz. İsmail'in soyu Cürhümlüler'le karışarak Araplaştığı için bunlara Arab-ı müsta'ribe denilmiştir. Hz. Peygamber'in yirmi birinci göbekten atası olan Adnan da Hz. İsmail'in soyundan ve dolayısıyla Arab-ı müsta'ribe'dendir. [416] Bu suretle Hz. İbrahim'in duası kabul edilmiş ve son peygamber Hz. Muhammed onun soyundan gelmiştir. Nitekim hemen bütün müfessİrlerin kaydettiği bir hadiste Hz. Peygamber, "Ben atam İbrahim'in duası, îsâ'nın müjdesiyim" buyurmuşlardır.[417] İbrahim'in duasından maksat konumuz olan 129. âyet, îsâ'nın müjdesinden maksat da Hz. îsâ'nın İsrâiloğulları'na hitaben, "Ey İs-râiloğullan! Bilin ki benden sonra gelecek Ahmed isimli elçiyi müjdelemek üzere size Allah tarafmelan gönderilmiş elçiyim" mealindeki ifadesini nakleden Saf sûresinin 6. âyetidir. Bu sebeple müslümanlar, "Allâhümme salli" ve "Allâhümme bârik" dualarında, Hz. Peygamberle birlikte Hz. İbrahim'i de saygıyla anmayı dinî bir gelenek haline getirmişler, hadislerde ve diğer İslâmî kaynaklarda İbrahim aleyhisselâm Halîlullah (Allah'ın dostu) olarak isimlendirilmiştir.[418]
Hz, İbrahim duasında, kendi soyundan seçilip gönderilmesini dilediği elçinin ifa edeceği başlıca işlevleri şöyle sıralamıştır: Halkına Allah'ın âyetlerini okuyup bildirmesi, onlara kitabı, hikmeti öğretmesi ve onları temizlemesi. Kuşkusuz bir peygamberin daha birçok görevi varsa da burada anılanlar, elçilik ve rehberlikle ilgili temel işlevler olması bakımından özellikle kayda değer görülmüştür. Müfessirler buradaki "âyetler"i kısaca "vahiy, Allah'ın varlığını, birliğini ve peygamberlerin doğruluğunu kanıtlayan deliller; "kitab"ı "Kur'ân-ı Kerîm", "hikmefi "Peygamber'in sünneti, din ve dinî hükümlerle ilgili bilgiler, söz ve yaşayışta doğruluk"; "tezkiye"yi de "temizleme yani inkâr ve sirkle kötü huylardan ve günah kirlerinden arındırma" şeklînde açıklamışlardır.[419]
Meali
130. Kendine câhilce kötülük edenden başka kim İbrahim'in inanç sistemini reddeder? Oysa biz, gerçekten onu dünyada seçkin kıldık; şüphesiz ki o, âhirette de iyiler arasında yer alacaktır.
131. Çünkü rabbi ona, "Bana teslim ol" buyurmuş; o da, "Âlemlerin rabbine teslim oldum" demişti.
132. İbrahim de bu dini oğullarına vasiyet etti, Ya'kub da. "Oğullarını! Allah sizin için bu dini seçti; öyleyse yalnız O'na teslim olmuş müminler olarak can verin!" (dediler).
133. Yoksa Ya'kub son nefesini verirken siz orada mıydınız? O sırada Ya'kub oğullarına, "Benden sonra kime kulluk edeceksiniz?" demiş; onlar da "Senin, ataların İbrahim, İsmail ve İshak'm ilâhı olan tek Tann'ya kulluk edeceğiz; biz sadece O'na teslim olduk" demişlerdi.
134. Onlar bir ümmetti gelip geçti. Onların kazandıkları kendilerinin, sizin kazandıklarınız sizindir. Siz onların yaptıklarından sorguya çekilecek değilsiniz.[420]
Tefsiri
130-132. İlk âyette yahudilerle ve hıristiyanlarla putperest Araplar'a yönelik bir eleştiri bulunmaktadır. Zira 124 ve onu takip eden âyetlerden anlaşılacağı üzere, "İbrahim'in İnanç sistemi" (mİllet-i İbrahim) kısaca, Allah'ın birliğini tanımak, kalben O'na teslim olmak, yalnız O'na kulluk etmek, Beytullah'ı kutsiyetine yakışmayan her türlü maddî ve manevî kirden temiz tutmak ve orada gerekli ibadet kurallarını uygulamak gibi hükümleri içermektedir. Hz. İbrahim'in dünyada seçkin kılınması, âhirette iyiler arasında yer alması da böyle bir dinin kendi dönemindeki en büyük temsilcisi olmasından dolayıdır, 132. âyette ifade buyurulduğu üzere o, söz konusu dini kendi çocuklarına ve dolayısıyla sonraki nesillere de vasiyet etmiştir. 132-133. âyetlerde onun torunu ve Hanîf dininin diğer bir temsilcisi olan Hz. Ya'kub'un da kendi oğullarına aynı vasiyeti tekrar ettiği, tevhid inancından, sapmamaları oı emrettiği; onların da tevhid geleneğini yaşatacaklarına dair söz verdikleri bildirilmektedir. Bu durum karşısında Hz. Peygamber döneminden itibaren gerek yahudiler ve hıristiyanlar gerekse müşrik Araplar, kendilerini İbrahim'in suyuyla bağlantılı görmelerine rağmen, İslâm dinini ve Hz, Muhammed'in peygamberliğini kabul etmemekle, temelde İbrâhimî geleneği, diğer bir deyişle Hanîf dinini de reddetmiş oluyorlardı. Çünkü hem konumuz olan âyetlerde hem de Kıır'ân-t Kerîm'İn başka birçok yerinde Hz. Muhammed'in getirdiği dinle İbrâhim ve diğer hak peygamberlerin getirdikleri dinlerin aynı ilâhî hakikatleri içerdiği bildirilmekte, hatta bu sûrenin 135. âyetinde müsIiİmanlara,"Biz, Hanîf olan İbrahim'in dinine uyarız" demeleri emredilmektedir. Öte yandan 132. âyetin son cümlesinden de anlaşılacağı üzene İbrahim'le Ya'kub'un, oğullarına vasiyet ettikleri din de genel anlamda İslâm'dan başkası değildi.
Kur'ân-ı Kerîm'de de Hz. Ya'kub'un, İshak'ın oğlu olduğuna işaret edilir.[421]ayrıca Yûsuf sûresinde (12/4) Yûsuf'un babası olduğu belirtilerek oğlunun kuyuya atılmasından duyduğu derin üzüntüden ve bu olay üzerine gözlerini kaybetmesinden, engin sabrından, kırlık üzerine oğullarını Mısır'a göndermesinden, Yûsuf a kavuştuktan sonra gözlerinin açılmasından bahsedilir. Kur'an'da ayrıca onun sâiih kullardan olduğu[422] Allah'ın kendisine vahiy indirdiği.[423]Allah'ın güçlü ve basiretli kulları arasında yer aldığı [424] bildirilir.
Tevrat'ta, Ya'kub peygamberin asıl isminin İsrail olduğu, Tanrı ile güreşip O'nu yendiği için Tann'nın ona İsrail adını verdiği bildirilir.[425] İslâmî kaynaklarda da İsrail kelimesinin Hz. Ya'kub için kullanıldığı İfade edilmekle birlikte, yahudi kaynaklarında bu kelimenin anlamı konusunda verilen bilgiler İslâm'ın ulûhiyyet ve peygamberlik inancıyla bağdaşmadığı için müslüman bilginler bu hususta farklı açıklamalar getirmişlerdir.[426]
133. Müfessirlerin çoğu bu âyetin başındaki "em" kelimesinin soru edatı olduğunu ve red anlamı taşıdığını ifade ederler. Buna göre âyeti şöyle yorumlamak gerekir: Ey yahudiler! Ya'kub ölüm döşeğinde iken siz orada değildiniz; o halde onun benimsediği ve oğullarına vasiyet ettiği ve onlardan, uyacaklarına dair söz aldığı dinin, şimdi sizin benimsediğiniz din olduğunu nasıl söylersiniz? Oysa o, ölüm döşeğinde soyuna, atası İbrahim'in vasiyetini tekrar etmiş; onlardan tevhid dinine bağlı kalacakları sözünü almıştı. Fahreddin er-Râzî, "em" edatının bağlaç olarak da alınabileceğini belirtir ve buna göre âyeti şöyle yorumlar: "Yani sizin Benî İsrail'den olan atalarınız, Ya'kub'un, oğullarını İslâm dinine ve tevhide davet ettiğine şahit olmuşlardı; siz de bunu biliyorsunuz. O halde nasıl olur da peygamberler hakkında onlara yakışmayan şeyler ileri sürersiniz!"[427]
134. Yahudiler, kendi milletlerinin İbrahim, İsmail, İshak, Ya'kub gibi peygamberlerin soyundan geldiğini, bu sebeple kendilerinin seçilmiş ve imtiyazlı bir ümmet olduklarını, bundan dolayı Allah karşısında da özel bir muameleye tâbi tutulup mükâfat göreceklerini savunuyorlardı. Âyette söz konusu peygamberlerle onların neslinin artık gelip geçtiği, onların amellerinin ve bunlardan doğan sonuçların sadece kendilerini ilgilendirdiği, herkesin yalnızca kendi yapıp ettiklerinden sorumlu olacağı; bu sebeple atalarıyla övünen yahudilerin, boş bir kuruntu içinde oldukları, bu kuruntuları bırakarak kurtuluşun yolunu kendi amelleriyle aramaları gerektiği ifade buyurulmakta; bu suretle sorumluluğun şahsîliği ilkesi de ortaya konmuş bulunmaktadır. "Üstün ırk", "imtiyazlı ümmet" gibi görüşlerin ve iddiaların reddedildiği bu âyette, dolaylı olarak Hz. Âdem ve eşinin işlediği hata yüzünden bütün İnsanların günahkâr olduğu ve bu "aslî günah"ın sorumluluğunu bütün insanlığın paylaştığı yönündeki Hıristiyanlık doktrini de çürütülmüştür.[428]
Meâli
135. Onlar, "Yahudi veya hıristiyan olun ki doğru yolu bulaşınız" dediler. Sen de de ki: "Hayır! Biz, Hanîf olan İbrahim'in dinine uyarız. O, müşriklerden değildi."
136. "Biz Allah'a ve bize indirilene; keza İbrahim, İsmail, İshak, Ya'kub ve torunlarına indirilenlere; yine Mûsâ ve İsa'ya verilenlere ve bütün peygamberlere rableri tarafından gönderilenlere inandık. Onlar arasında ayırım yapmayız; biz O'na teslim olanlarız" deyin,
137, Eğer onlar da sizin inandığınız gibi inanırlarsa kesinlikle doğru yolu bulmuş olurlar; fakat eğer yüz çevirirlerse bilesin ki bir ayrılıkçılığın içindedirler. O takdirde artık onlara karşı Allah sana yeter; O, işitendir, bilendir.
138. "Allah'ın boyasıyla boyandık. Boyaca O'ndan daha güzel olan kim vardır? Biz yalnız O'na kulluk ederiz" (deyin).
139. De ki: "Allah bizim de rabbimiz, sizin de rabbiniz olduğu halde O'nun hakkında bizimle tartışmaya mı kalkışıyorsunuz? Bizim yaptıklarımız bize, sizin yaptıklarınız da size aittir. Biz O'na gönülden bağlananlarız.
140. Yoksa siz İbrahim, İsmail, İshak, Ya'kub ve sıbtların yahudi yahut hıristiyan olduklarını mı söylüyorsunuz?" De ki: Siz mi daha iyi bilirsiniz, yoksa Allah mı?" Allah tarafından kendisine verilmiş bir kanıtı saklayandan daha zalim kim vardır? Allah yaptıklarınızdan habersiz değildir. 141. Onlar bir ümmetti gelip geçti. Onların kazandıkları kendilerinin, sizin kazandıklarınız sizindir. Siz onların yaptıklarından sorguya çekilecek değilsiniz.[429]
Tefsiri
135. Yahudiler müslümanlara, "Yahudi olun ki kurtuluşa eresiniz"; turisti -yanlar da "Hıristiyan olun ki kurtuluşa eresiniz" diyorlardı. Yüce Allah, resulüne bu teklif ve telkinlere karşı şu cevabı vermelerini emretti: "Ne Yahudiliğe ne Hı-ristilânkğa uyarız; ne de başka bir dini kabul ederiz. Biz, yalnızca Hanîf olan İbrahim'in dinine, onun dininden olanlara uymuşuzdur" [430] Müşrik Araplar, kendilerinin Hz. İbrahim'in yolundan gittiklerini, kendi bâtıl itikadlannın da İbrahim'in dininin bir devamı olduğunu ileri sürdükleri için âyetin bu kısmını istismar ederek, "Muhammed İbrahim'in dinine uyduklarını söylüyor, biz de onun yekûnda düşünebilirlerdi. İste âyette yakandaki ifadenin hemen ardından, "O müşriklerden değildi" buyurulmak ve zımnen "Halbuki siz müşriksiniz" hatırlatması yapılmak suretiyle özellikle müşrik Araplar'in ileri süreceği böyle bir iddianın önü kesilmiş bulunmaktadır. [431]
Hanîf kelimesinin anlamı ve menşei konusunda gerek eski müslüman âlimler gerekse yerli ve yabancı çağdaş yazarlarca birbirinden farklı görüşler ileri sürülmüştür. [432] Müslüman âlimlerin çoğu kelimenin, "meyletmek, yönelmek" anlamına gelen Arapça "hnf' kökünden türetildiğini savunarak, "sapkınlıktan doğru yola, başka bir dinden îslâm'a yönelen" anlamına geldiğini belirtirler. [433] Taberî hanîf kelimesini çok genel bir ifadeyle, "her şeyin doğru olanı" şeklinde açıkladıktan sonra terimin çeşitli âlinılerce yapılmış değişik tanımlarını şuralar ve sonunda, "İbrahim'in dinine uyarak doğru yoldan giden, din konusunda onu kendine rehber edinen" anlamına geldiğini ifade eder. [434] Câhiliye devrinde sünnet olduktan sonra Kabe'yi tavaf edene hanîf denmekteydi. Çünkü onlar, Hz. İbrahim'in dininden sadece sünnet olmayı ve Kabe'yi tavaf etmeyi yaşatıyorlardı.
Kur'ân-ı Kerîm'de hanîf kelimesi on yerde tekil, iki yerde de çoğul (hunefâ) şekliyle geçmekte; bunların dokuzunda Hanîfliğin müşriki iğin karşıtı olduğu belirtilmekte; bu arada sekiz yerde Hz. İbrahim'in imanını tanımlamakta; bunların beşinde "din" anlamına gelen "millet" kelimesiyle kullanılmaktadır. Konumuz olan âyette de hanîf kelimesi açık bir şekilde "müşrik" kelimesinin karşıtı olarak müslüman anlamında kullanılmıştır. Şu halde bu kelime Kur'an dilinde, her şeyden önce tevhid anlamını içerir ve "Şirk kuşkusu taşıyan her türlü sapdt görüşten uzaklaşarak, Allah'ın birliği İnancına yönelen ve İhlâslı bir şekilde yalnız O'na kulluk eden" anlamına gelir. Âyete göre Hanîflİk, putperestlik olmadığı gibi Yahudilik ve Hıristiyanlık da değildir; Allah'ın başlangıçtan itibaren insanlara bildirdiği, insanın tabiatına en uygun olan tevhid dinidir. Nitekim Rûm sûresinin 30. âyeti de bu anlamı desteklemektedir. Böylece Hz. İbrahim'den önceki peygamberlerin dinleri de Hanîflik kapsamına girmekle birlikte, özellikle Hz. İbrahim'in dininin bu isimle anılmasının sebebi, Hz. Muhammed'den önceki bütün peygamberler içinde sadece bu yüce peygamberin, kendisinden sonra gelip geçecek bütün insanlara önder kılınmış olmasıdır. [435]
136. Sözlükte "torun" anlamına gelen sıbt (çoğulu esbât), âyette Özellikle Hz. Ya'kub'ım on iki oğlundan torunları olan peygamberleri ifade eder.
Müslümanları kendi dinlerine davet eden yahudilerle hıristiyanlara cevap veren önceki âyetin, "Hayır! Biz, hanîf olan İbrahim'in dinine uyarız" mealindeki cümlesinin açıklaması mahiyetinde olan bu âyette, Öncelikle Allah'a iman emri yer almıştır. Çünkü bu, bütün hak dinlerin ortak inanç ilkesidir. Âyette daha sonra müslümanlara indirilen Kur'ân-ı Kerîm ile Hz. İbrahim ve onun soyundan gelen peygamberlere, hâsılı genel olarak bütün peygamberlere bildirilen ilâhî hakikatlere, bir kısmına doğrudan doğruya vahyediîmiş, bir kısmına da önceki peygamberden intikal etmiş olan kutsal kitaplara inanılması emred ilmektedir.
Buna göre müslümanların, peygamberler arasında, bazısına inanıp bazısına inanmamak gibi bir ayırım yapmadan, hepsinin de Allah'ın elçileri olduğuna iman etmeleri gerekir. Her ne kadar Kur'ân-ı Kerîm'de yüce Allah'ın peygamberlerden bir bölümünü diğerlerine üstün kıldığı ifade buyurulursa da[436], bu üstünlük -bazısının resul, bazısının nebî olması veya ilim ve manevî mevkileri bakımından farklı derecelerde bulunmaları gibi- peygamberler arasında ortak olmayan durumlarla ilgili olup, peygamber olmaları ve peygamberler arasındaki ortak niteliklere sahip bulunmaları itibariyle aralarında fark yoktur. Bu yüzden, konumuz olan âyetle daha başka âyetlerin [437] hükmü gereğince müslümanlar, geçmiş bütün peygamberlerin Allah'ın seçkin kulları olduklarına, onların bizzat kendilerine indirilen veya daha önceki bir peygamberden intikal eden kutsal kitabın hükümleri uyarınca elçilik görevlerini gerektiği şekilde yerine getirdiklerine, haramlara asla bulaşmadıklarına, fazilet ve dindarlık bakımından örnek bir hayat yaşadıklarına inanır, bu bakımdan peygamberler arasında bir ayırım yapmadan hepsini saygıyla anar; âyetin sonunda da ifade buyurulduğu üzere, müslümanlar bunu Allah'a teslimiyet ve bağlılıklarının bir gereği sayarlar. Çünkü bütün peygamberleri seçen ve seçkin kılan Allah'tır.[438]
137. "Ayrılıkçılık" şeklinde çevrilen "şikak" kelimesi için tefsirlerde "düşmanlık duygularıyla ayrılıkçılık yapmak, doğru yolda olanlarla ihtilâfa düşmek, inatlaşmak, tartışma ve çekişmeye girişmek, haktan sapmak" gibi anlamlar verilmiştir. [439] Bir önceki âyette müslümanlara, Allah'a inandıklarını; Kur'an'a, diğer peygamberlere ve onlara indirilenlere aynım gözetmeksizin iman ettiklerini dile getirmeleri emredilmişti. Bu âyette ise yahudilerle hırisüyan-lardan da aynı şekilde davranmaları, bu cümleden olmak üzere, İslâm'ın peygamberine ve kutsal kitabına da iman etmeleri istenmekte; böyle yaptıkları takdirde doğru yolu bulmuş sayılacakları, aksi halde hak yoldan uzaklaşarak sapıklığa düşmüş, ayrılıkçılığa ve düşmanlık duygularına kapılmış olacakları bildirilmektedir. Âyette daha sonra, yahudilerle hıristiyanlann olumsuz düşünce ve davranışları karşısında Hz. Peygamber'in kaygılanmasına gerek olmadığı, zira yüce Allah'ın vardım ve desteğinin onun için yeterli olduğu ifade buyurularak Hz. Peygamber teselli edilmektedir.
"Allah'ın boyası" (sıbgatullah) deyimine tefsirlerde "İslâm, İslâm boyası, Hanîflik, Allah'ın ezelî-ebedî değişmez dini (ed-dînü'1-kayyim), Hz. Nûh ve ondan sonraki bütün peygamberlerin bildirdikleri din, Allah'ın insan tabiatına lütfetmiş olduğu temiz fıtrat, Allah'ın kanunu (sünnetullah), hücceti, Allah'ın arındırıp temizlemesi, sünnet olma" gibi anlamlar verilmiştir. [440]
Bir önceki âyette anılan peygamberlere indirildiği veya verildiği bildirilen ilâhî gerçeklerin aslı ve özü hak dindir; yani Allah'ın varlığına ve birliğine inanmak, O'nu rab tanıyıp -biçimi devirden devire değişse de- O'na kulluk etmek, adalet, doğruluk vb. evrensel ahlâk ilkelerine riayet etmek, âhiret gününe, o günde herkesin inançlarından ve yaptıklarından hesaba çekileceğine İnanmak gibi öğreti leriyle, İlk peygamberden sonuncusuna kadar değişmeyen dindir. "Allah'ın boyası" da bu hak dinden veya bu dine uyma ve onu yaşama sayesinde kazanılan ru-hî-ahlâkî kemalden ibarettir.
Müfessirlere göre âyette dolaylı olarak hıristiyanların vaftiz uygulamalarının yanlışlığına da işaret edilmiştir. Zira onlar, yeni doğan çocukları sarım tırak boyalı bir suya batırarak gerçek Hıristiyanlığa soktuklarına, onunla boyadıklarına inanırlar, Kur'an'a göre ise böyle sunî yollarla, sembolik uygulamalarla gerçek dindarlığa ulaşılamaz; gerçek iman öyle boyalı suya girip çıkmakla kazanılamaz. Gerçek iman, Allah'ın boyasıyla boyanarak, Allah'ın, yaratılışta insanın temiz fıtratına aşıladığı hak dinle bezenerek kazanılır. Allah'ın insanlığa verdiği böyle bir din ile boyanıp bezenmekten, böyle bir fıtratla donanmış olmaktan daha güzel bir şey de yoktur; hele vaftiz gibi sunî bir uygulama böyle bir dinin ve inancın yerini asla tutamaz. Ayetin ifadesine göre müslümana yakışan da kendisine ve genel olarak insanlığa bu güzellikleri bahşetmiş olan Allah'a, lâyık olduğu şekilde kulluk etmektir; bu kulluğunu bir şükran ifadesi olarak dile getirmektir. Bu şekilde inanıp kulluk eden insan Allah'ın hak dini ile veya tevhid inancına yatkın olan fıtrat boyasıyla boyanmış olup bundan güzel bir armma ve bezenme de yoktur.[441]
139. Ehl-i kitap, Allah Teâlâ'nın, İsrâiloğullan dışındaki bir milletten peygamber göndermesinin mümkün olmadığım ileri sürerek Hz. Muhammed'in peygamberliğini reddediyor; kendilerinin "Allah'ın çocukları ve sevgilileri" olduklarını[442] şu halde yeni bir peygamber gelecekse, bunun Araplar'dan değil, eskiden olduğu gibi yine kendi kavimleri arasından çıkması gerektiğini savunuyor; yalnız yahudilerin veya yalnız hıristiyanların cennete gireceklerini iddia ediyor ve müslümanlara, doğru yolu bulabilmeleri için yahudi ya da hıristiyan olmaları gerektiğini söylüyorlardı. [443] Halbuki Allah, ne yalnız müs-lümanlann ne de yalnız Ehl-i kitabın rabbidir; 0, bütün insanlığın, bütün yaratılmışların rabbidir. Böyle olduğu halde Ehl-i kitabın, yukarıdaki gibi haksız ve mesnetsiz birtakım iddialar ileri sürerek, temel inançları az önce özetlenen müslüman-larla hâlâ Allah konusunda tartışmaya girişmeleri son derece anlamsızdır. İsrâiloğullan Allah'ın, iyi yolda oldukları sürece kendilerine verdiği üstünlüğü mutlak ve şartsız bir üstünlük saymışlardır. Oysa onların, doğru yoldan sapsalar bile yine de Allah nezdinde üstün bir millet olmaya devam edecekleri şeklindeki inançları, Allah'a karşı bir haksızlık isnadı ve iftira anlamına getir. [444] Buna karşılık müslümanlar herhangi bir ayrılıkçılığa sapmadan ihtilâf ve düşmanlık duygularına kapılmadan Hz. Muhammed ve ona indirilenle birlikte İbrahim, Mûsâ, îsâ gibi geçmiş peygamberleri ve onların kutsal kitaplarını da tanımış; bütün bu kitapların ortak öğretisi olan hak dini benimsemiş; Allah'ın varlığına ve birliğine her türlü ortaklık şaibesinden arınmış bir şekilde seksiz şüphesiz iman etmişler, böylece "Allah'ın boyası"yla boyanmışlardır. İşte âyet, bu içeriği ile Ehl-i kitaba, belirtilen ilkeler doğrultusunda Allah'ı hep birlikte rab olarak tanıma yolunda bir çağrı anlamı taşımakta; hâlâ yanlış anlayış ve tutumlarında ısrar etmelerine karşılık da, herkesin tutum ve davranışlarından doğacak sorumluluğun kendine ait olacağı uyarısında bulunmakta ve müslümanlara Allah'a olan içten bağlılıklarını sürdürdüklerini açıkça ifade etmeleri talimatını vermektedir. Sonuç olarak şu veya bu kavimden, ırktan gelmenin insanlık değeri bakımından önemi yoktur. Allah bir zamanlar İsrail kavmini üstün kılmışsa bu onların doğru inançta ve iyi yolda olmalarındandı. Her bireyin ve her toplumun değeri ameline, benimsediği inancın doğruluğuna ve bu inancının ürünü olan İyi hal ve hareketlerine göredir.[445]
140. Ehl-i kitap, kendilerinin müslümanlardan daha üstün ve seçkin oldukları şeklindeki kuruntularını kanıtlamak veya güçlendirmek için İbrahim, İsmail, İshak, Ya'kub ile onun soyundan (esbât) gelenlerin de kendileri gibi yahudi ya da hıristiyan olduklarını söylüyorlardı. Oysa Âl-i İnırân sûresinin 65. âyetinde de ifade edildiği üzere, Tevrat ve İncil Hz. İbrahim'den sonra indirilmiş; bu kitaplarda bildirilen dinlerle ilgili Yahudilik ve Hıristiyanlık isimleri de yine bu peygamberden asırlarca sonra ortaya çıkmıştır. Nitekim yahudi kelimesi, Hz. Ya'kub'un on iki oğlundan dördüncüsü olan Yahuda'nın ismine nispetle türetilmişti ve başlangıçta bir dinin adı olmayıp Yahuda sıbtına mensup olanları ifade eden bir kabile veya boy ismi idi. Ancak Hz. Musa'dan en az yedi yüzyıl sonradır ki, İsrail soyuna aynı zamanda yahudi, bunlann dini inançlarına da Yahudilik denilmiştir. Bu sebeple âyette anılan peygamberlere ne dinî ne de ırkî anlamda yahudi demek mümkündür. Aynı şekilde bu peygamberler hıristiyan da sayılamazlardı, çünkü bunların hepsi de Hz. îsâ'dan asırlarca önce yaşamışlardır. Hatta îsâ'nın dini için bile başlangıçta Hıristiyanlık kelimesi kullanılmıyor, o dönemde Hz. îsâ'ya tâbi olan topluluğa "Nâsırahlar" deniliyordu; "hıristiyan" kelimesi ise ilk defa Hz. îsâ'dan sonra Antakya'daki îsâ'ya inananları için, sadece onlarla sınırlı olarak kullanılmıştır. Şu halde "yahudilik" ve "hıristiyanlık" kelimeleri Hz. İbrahim ve âyette anılan diğer peygamberlerin dinlerini ifade etmek şöyle dursun, Mûsâ ve îsâ'nın dinlerini bile tam olarak ifade etmez. Çünkü bu isimler, söz konusu peygamberler tarafından tebliğ edilen dinlerin tahrife uğradığı ve dolayısıyla Özünde bulunmayan inanç ve ibadet unsurlarının katılmasıyla bu dinlerin yapı değişikliği sürecine girdiği dönemlerde ortaya çıkmıştır.
Sonuç olarak Âl-i İmrân sûresinin 67. âyetinde de ifade edildiği gibi İbrahim ne yahudi ne de hıristiyandı, bilâkis o, Hanîf bir müslüman idi." Her türlü şirk ve benzeri kusurlardan da arınmıştı; soyundan gelen diğer peygamberler de onun yolunu izlemişlerdi. Hz. İbrâhİm'inki gibi onların dinleri de Hanîflik idi. Hanîflik ise putperestlik olmadığı gibi Yahudilik ve Hıristiyanlık da değildir; Allah'ın, başlangıçtan itibaren insanlara bildirdiği, insanın tabiatına en uygun olan tevhid dinidir. Bu sebeple onların yahudi ya da hıristiyan olduklarını iddia etmek büsbütün gerçeğe aykırıdır. Gerçekleri yahudiler ve hıristiyanlar mı daha iyi biliyor yoksa Allah mı? Bu konularda az çok bilgisi olan yahudi ve hıristiyan din bilginleri de bunları kendi toplumlarından gizliyorlardı. Halbuki ilâhî hakikatlere ilişkin bu tür bilgileri ve kanıtlan saklamak en büyük haksızlıktı. Bu sebeple âyette onlar, "Allah yaptıklarınızdan habersiz değildir" şeklinde ikaz edilerek işledikleri suçun ağırlığına dikkat çekilmiştir,[446]
141. Ehl-i Kitabın, Hz. İbrahim ve onun soyundan gelen diğer peygamberlerin de yahudi veya hıristiyan olduğunu, dolayısıyla onlarla aynı dîni paylaştıklarını ısrarla savunmalarına ve bununla övünmelerine karşılık, onlara 134. âyetteki aynı ifade ile cevap verilmiş, böylece asıl sorumlulukları bir defa daha hatırlatılmıştır.[447]
Meali
142. İnsanlardan bir kısım sefihler, "Onları şimdiye kadar yöneldikleri kıbleden vazgeçiren sebep nedir?" diyeceklerdir. De ki: "Doğu da batı da Allah'ındır. O, dilediğini dosdoğru yola iletir."
143. İşte böylece, siz insanlara şahit olasınız, Peygamber de size şahit olsun diye sizi vasat (örnek) bir ümmet yaptık. Biz bu yöneldiğin kıbleyi özellikle resule uyanlarla sırt çevirenleri açıkça ayırt edelim diye belirledik. Bu, Allah'ın hidayet verdiği kimselerden başkasına elbette ağır gelecektir. Allah imanınızı asla zayi edecek değildir. Çünkü Allah insanlara karşı çok şefkatli, çok merhametlidir.
144, Biz senin, yüzünü göğe doğru çevirdiğini elbette görüyoruz. İşte şimdi kesin olarak seni memnun olacağın kıbleye döndürüyoruz. Artık yüzünü Mescid-i Haranı tarafına çevir; nerede olursanız olun yüzünüzü o yöne çevirin. Kuşku yok ki kendilerine kitap verilenler onun rablerinden gelmiş bir gerçek olduğunu elbette bilirler. Allah onların yaptıklarından habersiz değildir.
145. Ehl-i kitaba her türlü mucizeyi getirsen onlar yine de senin kıblene asla dönmezler. Sen de onların kıblesine uymayacaksın. Onlar birbirinin kıblesine de uymazlar. Eğer sana gelen ilimden sonra onların arzusuna uyarsan, işte o vakit sen kesinlikle hakkı çiğneyenlerden olursun.
146. Kendilerine kitap verdiklerimiz onu kendi oğullarını tanıdıktan gibi tanırlar. Yine de içlerinden bir grup bile bile gerçeği saklıyorlar.
147. Gerçek, rabbinden gelendir; o halde sakın şüpheye düşenlerden olma![448]
Tefsiri
142. Sözlükte sefîh (çoğulu süfehâ'), halimin zıddı olup "hem cahil ve ahmak hem de kaba ve saldırgan" anlamına gelir; Türkçe'ye, yerine göre, "aklı ve bilgisi tat, beyinsiz, dar kafalı, barbar" diye çevrilmektedir. Âyetteki süfehâ' kelimesi tefsirlerde "cahiller, ahmaklar, kıt akıllılar" şeklinde açıklanmış ve bununla da yahudilerin, putperest Araplar'in veya münafıkların ya da her üç zümrenin kastedildiği hususunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Râzî'nİn açıklamalarına göre Hz. Peygamber, Medine'ye hicret ettikten sonra -yahudîlerle ilişkilerin nispeten iyi olduğu sıralarda- bir süre Kudüs'teki Beytülmakdis'e yönelerek namaz kılmıştı; yahudiler de bundan memnundu. Fakat -yahudilerle ilişkilerin bozulmasının ardından- Kabe'nin kıble olması üzerine bu değişiklik onları rahatsız etti. Müşrik Araplar ise Resülullah'm Kudüs'e yönelmesinden hoşnutsuzluk duyuyorlardı. Bu yüzden Medine'de Kabe'nin kıble yapıldığı haberinin Mekke'ye ulaşması üzerine bundan memnun oldular; fakat bu gelişmeyi, Resûlullah'm eski tutumunu değiştirerek kendileriyle uzlaşmak istediği şeklinde yorumladılar. Münafıklar da yönlerin birbirinden farkı bulunmadığını, dolayısıyla kıble değiştirmenin mâkul bir gerekçesi olamayacağını, Hz. Peygamber'in, böyle bir değişiklik yapmakla keyfi davrandığım ileri sürerek bunu bir eleştiri ve alay konusu yaptılar. Âyette, cahillik ve kıskançlıktan kaynaklanan bu tür görüş ve iddiaların sahipleri "sefihler" diye nitelenmiştir. Bazı müfessirler bu sûrenin 13. âyetinde "süfehâ"' kelimesinin özellikle münafıklar İçin kullanıldığını dikkate alarak, büyük bir ihtimalle burada da aynı kelimeyle onların kastedildiğini düşünmüşlerdir. [449] Ancak tarihî bağlama göre yahudilerin kastedilmesi ihtimali daha büyüktür.
Âyette, bu dar görüşlü insanların, "Onları şimdiye kadar yöneldikleri kıbleden vazgeçiren sebep nedir" şeklindeki sorularına karşı, "Doğu da batı da Allah'ındır" buyurularak, hiçbir mekânın kendiliğinden kıble olamayacağına, bunu oranın gerçek sahibi ve mâliki olan Allah'ın tayin edeceğine ve işte Kudüs'teki Beytülmakdis yerine Mekke'deki Mescid-i Harâm'm kıble olmasını murat edenin de O olduğuna işaret edilmiştir. İnsanlardan dilediğini dosdoğru yola, kendi yoluna iletmek gibi, dilediği yönü kıble tayin etmek de mutlak güç ve irade sahibi olan Allah'ın yetkisindedir ve aklıselim sahipleri için bunda yadırganacak bir durum yoktur.
Sırât-ı müstakim "her türlü eğrilik, aşırılık ve sapıklıktan uzak, dosdoğru, adaletli, ölçülü, ılımlı ve dengeli bir yol, bir inanç ve yaşama biçimi" demektir. Âyette, kıble değişikliğinin "dosdoğru yol" ile ve dolayısıyla İslâm'la irtibatlandı-rılması, kıblenin İslâmî bir şiar olduğuna, bu sebeple söz konusu değişikliğin, "be-yinsizlefin anlayamayacağı kadar ince bir anlam taşıdığına işaret etmektedir.
Sözlükte "yön" anlamına gelen kıble İslâmî bir terim olarak "namaz sırasında kendisine doğru dönülen özel mekân"ı, yani Kabe'yi İfade eder. Namazda Kabe'ye dönmeye "istikbâl-i kıble" denilir. İstikbâl-i kıble namazın sahih olmasının şartlanndandır. İslâm bilginlerine göre, Kabe'yi görebilen birinin tam olarak Kabe'ye dönmesi gerekir. Uzakta bulunanların ise fakihlerin çoğunluğuna göre Kabe tarafına yönelmeleri yeterlidir. Nitekim Hz. Peygamber, "Doğu ile batı arası kıbledir" buyurmuşlardır. [450] Buna göre kıbleden sağa ve sola doğru 45'er derecelik sapmalar istİk-bâl-i kıbleye aykırı değildir yani bu şekilde kılınan namaz geçerlidir. Kıblenin hangi tarafta bulunduğunda tereddüt eden biri, bilgi alacağı bir kimse veya kıbleyi gösteren bir işaret bulamazsa güneş, ay veya yıldızların konumuna yahut rüzgârın yönüne bakarak kıbleyi belirlemeye çalışır ve kıble olduğuna kanaat getirdiği tarafa yönelir. Namazın tamamlanmasından sonra yanlış tarafa döndüğü anlaşılsa bile kılınan namaz geçerlidir. Ancak namaz içindeyken durumun farkedtlmesi halinde, namazı bozmadan, kalan bölümünü kıbleye dönerek tamamlamak gerekir. Araştırmasına rağmen kıblenin yönü konusunda hiçbir kanaate varamayan; aynı şekilde hastalık, sakatlık, düşman korkusu gibi zaruretler dolayısıyla kıbleye dönmesi imkânsız veya tehlikeli olan kimse ise kolayına gelen bir tarafa yönelerek namazını kılar. Hayvan üzerinde veya ulaşım araçlarında yolculuk edenler, -her vakitte araçtan inmelerine engel varsa ve namazları cem ederek kılmak da mümkün değilse- namaza başlarken imkân ölçüsünde kıbleye dönerek araç üzerinde farz ve vacip namazlarını kılarlar.[451]
143. Dilediğini dosdoğru yola ileten Allah, bu cümleden olmak üzere müslü-manlan da "vasat bir ümmet" yapmıştır. "Sırât-ı müstakîm"in, "her türlü eğrilik, aşırılık ve sapıklıktan uzak, dosdoğru, adaletli, ölçülü, ılımlı ve dengeli bir yol, bir inanç ve yaşama biçimi" anlamına geldiği ifade edilmişti. Vasat ümmet de aynı şekilde "ifrat ve tefritlerden korunarak inancında, ahlâkında, her türlü tutum ve davranışlarında doğruluk, dürüstlük ve adalet çizgisinde kalmayı başaran dengeli, sağduyulu, ölçülü, insaflı ve uyumlu nesil, toplum" anlamına gelir. Buradaki "vasat" kelimesi, "hem maddî ve bedensel tutkulara kapılmaktan, zevk ve sefahate dalmaktan hem de bedensel ve dünyevî İhtiyaçları büsbütün reddederek bir tür ruhbanlık hayatına kendini kaptırmaktan korunan" şeklînde de açıklanmıştır. İslâm'dan önceki dönemlerde genellikle yahudiler ve müşrik Araplar gibi bazı toplumlar maneviyattan büsbütün uzaklaşarak dünyevîleşmişler, materyalist bir hayat anlayışına sapmışlardı. Hıristiyanlar, Mecûsîler ve çeşitli Hint tarikatlarına mensup olanlar gibi bazı topluluklar da dünyevî ve bedensel lezzetlere büsbütün sırt çevirerek kendilerini koyu bir ruhaniyete kaptırmışlardı. İşte İslâm dini bütün bu aşırılıkları reddederek ılımlı ve dengeli bir din ve dünya anlayışı getirdi; bu anlayışa uygun bir toplum yapısı gerçekleştirdi. [452] Böyle bir topluma "vasat ümmet", onun izlediği yola da "sırât-ı müstakim" dedi. İbn Atıyye'nin naklettiğine göre bazı eski âlimler de, Muhammed ümmetinin -İsrâiloğullan'nın aksine- din konusunda itidalden sapıp aşırılığa kapılmamalan sebebiyle vasat ümmet diye nitelendirildiğini belirtmişlerdir. [453]
Âyete göre yüce Allah müslümanlara, bu seçkin nitelikleri dolayısıyla bütün insanlara şahit olma yetkisi veya özelliği vermiştir. Tefsirlerde bu "şahitlik"le ilgili farklı açıklamalar yapılmakta olup en yaygın yoruma göre âhirette bazı ümmetler, peygamberlerinin kendilerine ilâhî hakikatleri bildirdiğini inkâr edecekler. Muhammed ümmeti ise, Hz. Peygamber'in geçmiş peygamberler hakkında kendilerine verdiği bilgilere dayanarak bu iddiayı yalanlayacak ve böylece o ümmetlere karşı peygamberler lehinde şahitlik yaparak hakikati ortaya koyacaklardır.[454] Ancak âyetin üslûbundan, bu şahitlik konusunun "vasat ümmet" nitelemesiyle ilgisi olduğu anlaşılmaktadır. İslâmî literatürde şâhid kelimesinin "örnek" ve "delil" anlamında da kullanıldığını dikkate alarak bu kelimeyi "örnek ümmet" veya gerçek insanlığın nasıl olması gerektiğine dair bir "delil değeri taşıyan toplum" şeklinde anlamak ve böylece âyetin söz konusu bölümünü şöyle yorumlamak daha uygun gözükmektedir: Allah Muhammed ümmetini, din ve dünya konusunda her türlü aşırılıklardan uzak, akıllı, itidalli, adaletli ve dengeli bir ümmet kılmış; bu ölçülere göre oluşmuş görüş ve inançlarıyla, fıtratı bozulmamış her insanın kolaylıkla takip edebileceği sadelikteki güzel ahlâk ve yaşayışlanyla onları bütün insanlara örnek bir nesil, bütün bu güzel nitelikleri sebebiyle üstün insanlığın ne olduğunu gösteren, kanıtlayan bir delil kılmıştır. Bu özellikleriyle onlar iyi toplumlar için lehte, kötüler için aleyhte bir delil ve şahit olacaklardır. Böylece âyet dolaylı olarak müslümanlara, din ve dünya işleri konusunda başkalarım örnek alıp taklit etmek yerine, başkalarına Örnek olmaları; dünya milletleri karşısında pasif ve alıcı değil, aktif ve verici olan bir konıuna yükselmeleri; maddî ve manevî alandaki bu konumlanyla özenilen ve izlenen bir toplum düzeyine ulaşmaları sorumluluğunu da getirmektedir. Kuşkusuz idealde bütün insanlar ve realitede bütün müslümanlar için -din ve dünya işleri hususunda doğru, adaletli ve en üstün örnek, ölçü ve önder Hz. Muhammed olduğu için- âyetin devamında Peygamber'in de müslümanlar hakkında bir şahit, yani en iyinin ölçüsü, örneği ve kanıtı olduğu ifade buyurulmuştur.
Hz. Peygamber, kıble değişikliği ile ilgili bu âyetler gelinceye kadar [455] Kudüs'teki Bey-tülmakdis'e yönelerek namaz kılmışsa da, Kabe'nin kıble olması hususunda derin bir istek duyuyordu. Muhtemelen yahudilerle siyasî ilişkilerin bozulması üzerine bu arzusu daha da kuvvetlenmiş olmalıdır. Nitekim bir sonraki âyette de onun bu özlemi dile getirilmektedir. Hz. Peygamber'in bu arzusu yönünde kıblenin değiştirilmesiyle kimlerin gerçekten Allah'ın resulüne gönülden bağlı samimi müminler olduğu, kimlerin müslüman görünmelerine rağmen münafık oldukları da ortaya çıkacaktı. Nitekim âyetin üslûbundan anlaşıldığına ve tefsirlerde yer alan bazı rivayetlere göre, hicretin 2. yılında Receb veya Şaban aymda gerçekleşen kıble değişikliği, neredeyse bir fitne sebebi olmuş; Hz. Peygamber ve müslümantar bu değişikliği memnunlukla karşılarken yahudilerle birlikte münafıklar da bunu bir dedikodu vesilesi yapıp Hz. Peygamber'e dil uzatmaya kalkışmışlardır. [456] Kıblenin değiştirilmesi, "Allah'ın hidayet verdiği kimselerdin dışında kalanlara yani yahudiler ve münafıklarla henüz İslâm'ı içlerine sindirememiş kesimlere ağır gelmiş; önemli bir mesele olarak tartışma konusu yapılmış; hatta -yahudilerin de telkiniyle- müslümanlar arasında daha önce Kudüs'e yönelerek kılman namazların boşa gitmiş olacağı kaygısına kapılanlar bile olmuştur. [457] İşte âyette "Allah imanınızı asla zayi edecek değildir. Çünkü Allah insanlara karşı çok şefkatli, çok merhametlidir" buyurula-rak O'nun, kendisine iman ve itaatin gereği olarak yapılan amelleri kabul edeceğine, dolayısıyla bu hususta bir kaygıya kapılmanın yersiz olduğuna dikkat çekilmiştir,[458]
144. Kabe üç büyük dinin temsilcisi olan peygamberlerin atası ve tevhid inancının öncüsü durumundaki Hz. İbrahim tarafından bir mâbed olarak inşa edilmişti; dolayısıyla kıble olmaya en lâyık mekân da burasıydı. Kabe kıble olarak benimsenmekle, bütün müslümanlann bir olan Allah'a karşı ifa ettikleri en yüce ibadet sayılan namazda yönelecekleri bir tevhid odağı haline gelecekti. Bundan sonra sıra, -o dönemde henüz müşriklerin put evi olarak kullandıkları- bu kutsal mekânın putlardan arındırılmasına, böylece -ilk kuruluşunda olduğu gibi- her yönüyle tevhidin merkezi ve sembolü hüviyetine yeniden kavuşmasına gelecekti. Ayrıca müsliimanlann Kudüs'e doğru namaz kılmaları muhtemelen yahudileri de şımartıyordu. [459] Halbuki İslâm, eski kitabî dinlerdeki evrensel doğruları devam ettirmekle birlikte, hiçbir eski geleneğin taklidi olmayan, yepyeni ve insanlık onuruna en uygun değerler getiren bir sistemdi. Yozlaştırılmış bir dinin mensupları olan yahudileri taklit ediyor gibi görünmek her halde Hz. Peygamber'i rahatsız ediyordu. Kısaca Kabe'nin kıble yapılması hem dinî hem de siyasî bakımdan büyük Önem taşıyordu. Bütün bu sebeplerden dolayı Resûlullah Allah'a yalvarıyor, içinde doğup büyüdüğü, fakat zorla terketmek durumunda bırakıldığı kutsal Mekke'deki Kabe'nin kıble olmasını diliyordu. Nihayet yüce Allah, "İşte şimdi kesin olarak seni memnun olacağın kıbleye döndürüyoruz. Artık yüzünü Mes-cid-i Haram tarafına çevir; nerede olursanız olun yüzünüzü o yöne çevirin" buyruğu ile resulünün bu özlemini gerçekleştirdi ve artık bu âyetin indiği andan itibaren müslümanların, Kabe'nin de içinde bulunduğu Mescid-i Harâm'a yönelerek namaz kılmaları farz oldu.
Ağırlıklı görüşe göre Ehl-i kitabın, bazı müfessİrlere göre onların din adamları ve âlimlerinin de bildiği ifade edilen "gerçek"ten maksat, kıblenin değiştirilmesiyle ilgili hükümdür. Onların Kabe'nin kıble yapılmasının isabetli olduğunu nereden bildikleri hususunda değişik görüşler ileri sürülmüştür. [460] İbn Atıyye bu hususta şöyle demektedir: "Yahudiler ve hıristiyanlar Kabe'nin, ümmetlerin imamı İbrahim'in kıblesi olduğunu, dolayısıyla -kendi kitaplarından da hakkında bilgi edindikleri- Hz. Muhammed'e uyarak Kabe'ye yönelmenin herkes için görev olduğunu biliyorlardı" [461] Buna rağmen kıble değişikliğini tepkiyle karşılayarak yanlış bir iş yapmışlardır. Âyetin sonundaki "Allah onların yaptıklarından habersiz değildir" cümlesi, Ehl-i kitabın bu yanlış tutumlarıyla ilgili bir uyarı ve tehdit anlamı taşımaktadır.[462]
145. Kıblenin değiştirilmesiyle ilgili kesin hükmün Allah'tan gelmiş olmasına rağmen Ehl-i kitap bu değişikliği kabul etmemekte direndiler. Bir önceki âyetten de anlaşılacağı üzere, onların bu direnişlerinin sebebi, değişiklik hükmünün yüce Allah'tan geldiğini bilmemeleri değil bencillik, ırkçılık, taassup, ayrılıkçılık gibi olumsuz düşüncelerinin ve duygularının esiri olmalarıdır. Ancak değişiklik hükmü Allah'tan gelmiştir; bu sebeple Hz. Peygamber ve ümmeti bu hükme uyacak ve artık asla yahudilerin kıblesine yönelmeyeceklerdir. Esasen Ehl-i kitabın iki kesimi olan yahudilerle hıristiyanlann bu konudaki uygulamaları da farklıydı; ya-hudiler Kudüs tarafına, hıristiyanlar ise doğuya yönelerek âyin yapıyorlardı. Hz. Muhammed daha önce Kudüs'e yönelmişti; ancak değişiklik hükmünün gelmesin-
den sonra sırf yahudilerin hatırı için bu hükmü ihmal etmesi de mümkün değildi.[463]
146-147. "Tanıma, bilme" ifadesinden anlaşıldığına göre kitap verilenlerden maksat, özellikle yahudi ve hıristİyan din bilginleridir. Onların tanıdıklarının ne veya kim olduğu hususunda tefsirlerde farklı açıklamalar vardır. Taberî'nin naklettiği rivayetlerin tamamına göre tanıyıp bildikleri şey, Mescid-i Harâm'ın kıble olduğu gerçeğidir. [464] Ancak Râzî bu yorumu zayıf görmekte ve burada Hz. Muhammed'in peygamberliğinin kastedildiği yönündeki görüşü benimsemektedir. Çünkü:
a) Bu ifadenin hemen öncesinde Hz. Peygamber'e bilgi geldiğinden söz edilmektedir ki, bu bilgi en genel ifadesiyle nübüvvettir,
b) Kur'ân-ı Kerîm yahudi ve hıristiyan kutsal kitaplarında Hz. Peygember'in geleceğine ilişkin bilgi bulunduğunu haber vermekte, fakat Kabe'nin kıble olacağına ilişkin böyle bir bilginin geçtiğinden söz etmemektedir. Şu halde kitap ehlinin bilgi sahibi olduğu husus Hz. Muhammed'in peygamberliğidir,
c) Ehf-i kitabın bir konuda vaktinden önce bilgi sahibi kılınmaları olayı bir mucizedir; bu husustaki mucize ise Hz. Muhammed'in gerçekten peygamber olduğuna dair kendi kutsal kitaplarında yer alan bilgidir. Kıble değişikliği ise vahiy yoluyla bildirilmiştir; vahye inanmak için öncelikle Peygamber'i kabul etmek gerekir. Âyette Ehl-i kitabın o Peygamber'i kendi kitaplarında verilen bilgilerle pekâlâ tanıdıkları, bundan dolayı da peygamberliğini kabul etmeleri gerektiği ifade edilmektedir.
Sonuç olarak yüce Allah, Tevrat ve İncil'de Hz. Muhammed'in geleceği ile ilgili bilgi vermişti [465] yahudiler ve hıristiyanlar da bir peygamber bekliyor, ancak ırkçı ve bağnaz bir zihniyete sahip oldukları için, onun kendi kavimleri arasından çıkması gerektiğini düşünüyorlardı. Bu sebeple Araplar arasından mütevazi bir aileden yetim bir çocuğun büyüyüp Allah tarafından peygamber seçilmiş olmasını hazmedemediler; onun peygamberliğini, diğer tebliğlerini, bu arada kıble ile ilgili yeni hükmü reddettiler; böylece aslında kendi kutsal kitapları vasıtasıyla bilgi sahibi oldukları bir gerçeği de gizlemiş oldular. 147. âyette Ehl-i kitap ne derse desin asıl gerçeğin, Allah katından ortaya konan bilgi ve hükümler olduğu belirtilerek Hz. Peygamber'in şahsında müs-lümanlar, gerek kıble değişikliği gerekse diğer dinî ve sosyal konularda yahudiler-le hıristiyanlann yanlış telkinlerine kapılarak kuşkuya düşmemeleri yönünde uyarılmaktadırlar. Böyle bir uyarı 145. âyetin sonunda da yapılmıştı. Diğer birçok âyette de benzer uyarılar yer almakta olup bütün bunlar, müslümanlann yabancı kültürlerin etkisine kapılmadan öz değerlerini ve inançlarını korumaları gerektiği, ancak bu sayede ayakta kalabilecekleri gerçeğini kafalara ve kalplere işlemeyi amaçlamaktadır. Özellikle müslüman aydınların son yüzyıl boyunca yahudi-hıris-tiyan Fikir dünyasının etki alanına girerek, dinî ve kültürel alanlarda kuşkucu, taklitçi ve giderek inkarcı anlayışlara kapılmaları ve bu yozlaşmanın doğurduğu kimlik bunalımları, bu bunalımların zamanla ahlâkî, sosyal, siyasî ve ekonomik çalkantılara ve kilizlere dönüşmesi, Kur'an'm bu uy ansının İslâm toplumları için ne kadar hayatî bir öneme sahip olduğunu göstermektedir.[466]
Meali
148. Herkesin yüzünü ona doğru çevirdiği bir yönü vardır. Öyleyse hayırlarda yarışın. Nerede olursanız olun, Allah sizin hepinizi bir araya getirecektir. Şüphesiz Allah her şeye kadirdir.
149. Her nereden (yola) çikarsan yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir. Bu, elbette rabbinden gelen bir gerçektir. Allah yaptıklarınızdan habersiz değildir.
150, Her nereden çikarsan, yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir. Nerede bulunursanız yüzünüzü yine o tarafa döndürün ki, -haksızlığa saplanmış olanları dışında- insanların aleyhinize kullanacakları bir delil bulunmasın. Onlardan korkmayın, benden korkun. Ve bir de size nimetimi tamamlayayım, siz de hidayete eresiniz.
151. Nitekim aranızdan size bir peygamber gönderdik: O size âyetlerimizi okuyor, sizi arıtıp temizliyor, size kitabı ve hikmeti öğretiyor; yine sîze daha önce bilmediklerinizi öğretiyor.
152. Artık siz beni anın ki ben de sizi anayım. Bana şükredin, bana nankörlük etmeyin![467]
Tefsiri
148. Her toplum, ibadet ve âyinlerinde farklı yönlere dönmeyi âdet edinmiştir. Geçmişteki peygamberler de farklı yönleri kıble edinmişlerdi. Şu halde daha önce yahudiler Beytülmakdis'e yöneliyorlardı diye mutlaka o tarafın kıble olarak devam ettirilmesi gerekmez. Allah insanlara kıbleyi bildirmiştir; artık bunda tartışmaya gerek yoktur. Bundan sonra asıl yapılacak şey iyilikte yatışmaktır. Allah, âhirette insanları bir araya toplayacak ve yapıp ettiklerinden sorguya çekecektir.[468]
149-150. Mekke dışında bulunanların kıbleye yönelmelerinin gerekmeyeceği gibi bir kanaati önlemek üzere yolculuk sırasında kılınacak namazlarda da Mescid-i Harâm'a dönülmesi emredilmiş, bu emrin Allah tarafından gelen bir gerçek olduğu ifade edilmiş; ayrıca bunun sadece Hz. Peygamber için değil diğer müslü-manîar için de geçerli olduğuna işaret buyurulmuştur.
İnsanların kıble ile ilgili olarak müslümanlar aleyhinde nasıl bir delil ileri sürecekleri hususunda tefsirlerde farklı açıklamalar yer alırsa da kanaatimize göre, 144-150. âyetler arasında hem Hz. Peygamber'e hem de müslüman topluma hitaben Mescid-i Harâm'a dönmeleri hususundaki emrin birkaç defa tekrar edilmesinden şöyle bir anlam çıkmaktadır: Eğer bütün bu buyruklara rağmen yine de Mes-cİd-İ Harâm'a dönmez de eskisi gibi Kudüs tarafına yönelirseniz, o zaman insanlar (yani müşrikler, Ehl-i kitap ve hatta münafıklar), "Muhammed gerçekten peygamber, ümmeti de vasat ümmet olsaydı hem kıblenin değiştirildiğini ilân edip hem de hâlâ eskisi gibi Kudüs'e yönelmezlerdİ" diyerek bu tutarsızlığınızı aleyhinize delil olarak kullanırlar. Fakat kıble emrini titizlikle uygularsanız artık söyleyecekleri söz kalmaz. Yalnız, siz ne kadar dikkatli ve ihtiyatlı olursanız olun, mutlaka hakkınızda ileri geri konuşmaya devam eden "zalimler" (haksızlığa saplanmış olanlar) bulunacaktır. Ama artık bunlara da aldırmamak gerekir. Müslümanlar yalnız Allah'ı düşünüp O'na saygı göstermeli, O'ndan korkmalıdırlar. Bu şekilde müslümanlar Allah'a ve O'nun buyruğuna saygı duyarak ibadetlerinde daima Mescid-i Harâm'a dönerlerse Allah onlara nimetini de tamamlayacak ve onları hidayete erdirecektir; onları "ehl-i kıble" diye de anılan bir büyük İslâm milleti haline getirecektir. Nitekim öyle de olmuş; müslümanlar şunun bunun dedikodusuna bakmadan, zalimlerden korkup çekinmeden, yalnız Allah'ı düşünüp O'nun hükmünü Önemsedikleri sürece Allah onlara her türlü maddî ve manevî nimetlerini bol bol ihsan etmiştir. Yüzyıllar boyunca Arabistan çölüne sıkışıp kalmış, durmadan birbirleriyle savaşan, birbirini yiyip tüketen Câhiliye dönemi kabileleri, Allah'ın birliği, Hz. Muhammed'in peygamberliği, müslümanların kardeşliği, Kabe'nin kıble oluşu gibi birleştirici ilkeler etrafında toplanmışlar, bunun ardından diğer bazı milletlerin de İslâmiyet'e girmesiyle çok kısa zamanda müslümanlar üç kıtaya hâkim olan bir dünya toplumu haline gelmişler; dünyanın en büyük devletlerini geride bırakan bir sosyal, siyasî, askerî, idarî, bilimsel ve kültürel yapı oluşturmuşlardır.[469]
151. Bu âyet, yukarıda özetle belirtilen gelişmenin temelinde bilgi ve ahlâkî arınmanın bulunduğuna işaret etmesi bakımından oldukça önemlidir. Kuşkusuz Hz. Muhammed'i peygamber olarak göndermesi, Allah'ın insanlara verdiği nimetlerin başta gelenlerindendir. Bu âyette, Allah'ın rahmet ve inayetini hak etmenin yollan da gösterilmiş bulunmaktadır. Buna göre Hz. Peygamber'in risâletini tanıdıktan sonra, onun tebliğ ettiği âyetlerden ilham alarak ruhumuzu arındırıp ahlâkımızı güzelleştirirsek, Hz. Peygamber'in öğrettiği şekilde kitabı yani Kur'an'ı ve hikmeti özümseyip kavrar, bilmeyip de öğrenmemiz gereken daha başka şeyleri de öğrenerek ilim ve irfanda gelişirsek Allah'ın nimetlerine liyakat kazanmış oluruz. İslâm'dan önceki döneme Câhiliye denmesinin sebebi, bu dönem insanlarının hem zihnen hem de ahlâkî bakımdan geri olmalarıydı. Onları bu gerilikten kurtaran da Hz. Peygamber olmuştur. Zira o, insanlara bir yandan kitabı, bir yandan da "hik-met"i yani dini ve dinî konularla ilgili en doğru bilgileri ve genellikle sünnet diye ifade edilen en güzel davranış biçimlerini öğrettiği gibi, bilmedikleri daha başka konularda da insanları aydınlattı ya da aydınlanmanın yollarım açtı. Böylece müslümanlar, bilgi ve erdemlerle donanmış olarak basandan başarıya koştular. Hz. Peygamber'in açtığı bu aydınlık yolda ilerleyerek sonraki yüzyıllarda dinî ve dünyevî ilimlerde ve bunların uygulamaya geçirilmesinde İnsanlığa örnek ve önder olacak bir konuma yükseldiler. Müslümanların gerileyişi de "kitap ve hikmet'i ihmal etmeleriyle başladı.[470]
152. Allah'ı anmak (zikir) hem kalple hem dille hem de eylemle olur. Kalple zikir, insanın her türlü tutum ve davranışında Allah'ı hatırlamasıyla; dille zikir, Allah'ın İsimlerini ve sıfatlarım, teşbih ve dua cümlelerini dilde tekrar etmekle; eylemle zikir İse Allah'ın iradesine uygun yaşamakla olur. Özellikle tasavvufta zikrin her üç çeşidine de önem verilmiş, bilhassa dille zikir için çeşitli usuller geliştirilmiştir. Ancak insanın işini gücünü yaparken, normal hayatını yaşarken kalple zikir halinde olması yani Allah'ı düşünüp O'nun hoşnutluğunu gözetmesi, keza amelleriyle zikir halinde olması yani Allah'ın buyruk ve yasaklanna titizlikle uyması en önemli, değerli ve yararlı zikirdir.
"Müslümanın, verdiği her türlü nimetlerden ve imkânlardan dolayı Allah'a minnettarlık duyması, bunu sözleri ve amelleriyle göstermesi" anlamına gelen şükür de genel olarak İslâm ahlâkında, özellikle de tasavvufta kulun Allah'a karşı edep ve saygısını dile getiren önemli kavramlardandır. Zikir gibi şükür görevi de hem dille hem de eylemlerle yerine getirilir. Yaygın tanıma göre her nimetin şükrü, o nimetten insanlara ihsan ve ikramda bulunmak, daha genel olarak o nimeti Allah'ın uygun bulup hoşnut olduğu şekilde kazanıp harcamak ve kullanmakla eda edilmiş olur.
Bunca nimetleri veren Allah olduğuna göre, insanın görevi de daima diliyle, gönül ve eylemleriyle O'nu anıp nimetlerine şükretmek, nankörlükten sakınmaktır. İnsan, her türlü eyleminde Allah'ı hatırlar, işlerini O'nun koyduğu hükümlere ve genel olarak O'nun rızâsına uygun düşüp düşmeyeceği ölçüsüne göre yaparsa Allah da insanı anacak, yani dünyada hak ettiği şekilde ona yardım edecek, âhİrette de derecesini yükseltecektir.[471]
Meali
153. Ey iman edenler! Sabır ve namazla yardım dileyin. Şüphesiz Allah sabredenlerin yanındadır. 154. Allah yolunda öldürülenler için "ölüler" demeyin. Hayır, onlar diridirler, fakat siz bilemezsiniz. 155. Andolsun ki sizi biraz korku ve açlıkla; mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle sınayacağız. Sabredenleri müjdele! 156. Onlar, başlarına bir musibet geldiğinde, "Doğrusu biz Allah'a aidiz ve kuşkusuz O'na döneceğiz" derler. 157. İşte rab-lerinin lütuflan ve rahmeti bunlar içindir ve işte doğru yola ulaşmış olanlar da bunlardır.[472]
Tefsiri
153. Sabır teriminin anlamı ve önemiyle sabır ve namazın İnsanı dirençli kılmadaki etkileri üzerinde daha önce durulmuştu[473] Orada bu buyruğun muhatabı îsrâiloğullan İdi; bu yüzden de "Şüphesiz bunlar (sabır ve namaz), Allah'a huşu ile boyun eğenlerden başkasına ağır gelir" buyuruluyordu. Halbuki burada muhatap müslümanlar olduğu için böyle bir ağırlıktan söz edilmediği gibi âyetin sonunda müslümanların sabırlı ve metanetli olduğuna işaret edilmektedir.
Âyette hangi konuda sabırlı olmak gerektiği belirtilmemiştir. Bu sebeple ibadetleri yerine getirmek, haramlardan kaçınmak, her türlü düşmanca hareketlere karşı direnmek, musibet ve acılara katlanmak gibi dayanıklılığı gerektiren her durumda sabretmek bu buyruğun kapsamına girer. Bunun yanında, kıble değişikliğinden sonra vuku bulan olaylar dikkate alındığında, burada özellikle İslâm'ın varlığına son verme kararında olan düşmanlara karşı verilecek mücadelelerde sabır ve metanet göstermenin kastedildiği de anlaşılmaktadır. Nitekim kıble değişikliğinden yaklaşık iki ay sonra Bedir Gazvesi vuku bulmuş, sonraki dönemlerde de müşriklere ve diğer gayri müslim unsurlara karşı silâhlı mücadeleler devam etmiştir. 153 ve devamındaki âyetler bir bakıma, müslümanlan böyle bir sıkıntılı döneme hazırlıyor; bu dönemlerde sabır ve sebat göstererek, Allah'ın divanına durup namaz kılarak O'ndan yardım dilemelerini istiyor; Allah'ın sabredenlerin yanında olduğu müjdesini veriyor. Sabır, insanın bir amaç için ortaya koyduğu özverinin, kararlılığın, güçlü azim ve iradenin ürünüdür; dolayısıyla sabtr, insanın kendi benliğiyle ilgili tavrıdır. Namaz ise onun bedeni, dili ve kalbiyle kısaca bütün varlığıyla Allah'a yönelmesi halidir; şu halde namaz da müminin AUah ile ilgili tutumudur. Böylece sabırla benliğini güçlendiren, namazla da Allah ile birliktelik kuran insan, başarının psikolojik şartlarını tamamlamış olur.[474]
154. Allah yolunda ölmek yani şehîd olmak sıradan bir ölüm gibi değildir. Bu sebeple şehidlere "Ölüler" demek, yani onların ölüp yok olduklarını düşünmek yanlıştır; aksine onlar diridirler; fakat insanlar bunu farkedemez, onların canlı olduğunu hissedemezler. Taberî âyeti şöyle yorumluyor: "Çünkü ölü, hayatı bitmiş, duyulan yok olmuş İnsandır; bu sebeple de hiçbir şekilde hiçbir şeyden lezzet alamaz, hiçbir nimeti algılayamaz. Halbuki sizden veya diğer kullarımdan biri benim yolumda katledilmişse böyleleri benim nezdimde diridirler; onlar, bol nimetler, geniş rızıklar içinde mutlu bir hayat yaşamaktadırlar..." [475] Fahreddin er-Râzî'nin tefsiri de şöyledir: "Sabır gösterip namaz kılarak dinimi yaşatma konusunda benden yardım isteyin. Bu hususta düşmanlarıma karşı mallarınızla, bedenlerinizle savaşmanız gerekir de bunu yaparken canlarınız telef olursa zannetmeyin ki kendinizi zayi ettiniz! Aksine iyi bilin ki ölenleriniz benim nezdimde diridirler" [476]
Bazı Mu'tezile bilginleri buradaki ölüm kelimesini "yoldan sapma", diriliği de "doğru yolda olma" anlamında yorumlayarak âyeti, "Allah yolunda can verenlerin yoldan sapmış, yanlış yolda ölmüş kimseler olduğunu düşünmeyin; onlar doğru yolda ölmüşlerdir" şeklinde açıklamışlardır. Aynı şekilde âyetin şehidler hakkında "ölüler" diyerek uluorta konuşmanın doğru olmadığını, onlardan saygıyla söz edilmesi gerektiğini belirten mecazi bir anlam taşıdığı da ileri sürülmüştür. Fakat gerek Râzî gerekse -onun da işaret ettiği gibi- müfessirlerin çoğu bu âyeti, ruhun ölümsüzlüğü inancıyla açıklamışlardır. Buna göre esasen ölüm olayı, ruhun bedenden ayrılmasından ibaret olup ölen ruh değil bedendir. Ölümle ruh bedeni terkeder, beden canlılık fonksiyonunu tamamen kaybeder ve zamanla çürür gider[477]; ruh ise varlığını sürdürür. Ölümden sonra iyilerin ruhları âhiretteki güzel makamlarını görerek onunla mutlu olurlar; kötülerin ruhları da cehennemdeki yerlerini görerek bundan elem duyarlar. Şehidler ise, yalnız yüksek makamlarını görmekle kalmayıp cennet nimetlerinden de faydalandırılırlar.[478]
155-157. Müslümanlar Mekke'den Medine'ye göç ederek müşriklerin saldırılarından kısmen kurtulmuşlardı. Bununla birlikte hicretin ilk yıllarında hâlâ kaygı ve korkulan vardı; yeni vatanları olan Medine de putperestlerin tehdidi altındaydı. Nitekim kısa zaman sonra çatışmalar başladı. Bu arada müslümanlar ağır maddî sıkıntı çekiyorlardı; hicret edenler mallarını geride bırakmışlardı; çatışmalarda da ma] ve can kaybına uğruyorlardı. İmkânlarını kardeşçe paylaşmalarına rağmen -Peygamber ailesi de dahil olmak üzere- çok zaman günlerce karınlarını doyuramıyorlardı. Âyette özellikle Medine döneminin ilk yıllarındaki bu sıkıntılara işaret edilmekle beraber, genel anlamda Allah'ın insanları bu tür sıkıntılarla imtihan etmesi her zaman mümkün olduğundan, âyetin anlamı ve amacı da mutlak ve geneldir. Buna göre Allah müslümanlan o zaman denemiştir, dilediği her zaman da dener. Allah'a dayanıp sıkıntıları altında ezilmeyenler hem dinî hem de dünyevî bakımdan hep kazanmışlardır; bu Allah'ın yasasıdır. Onun için 155. âyetin sonunda "Sabredenleri müjdele" buyurularak yeniden sabra vurgu yapılmış; 156. âyette bu sabrın imanla ve teslimiyetle bütünleşmiş bir sabır olduğu özellikle belirtilmiştir. Bu âyetler bir yandan Hz. Peygamber'le ona inanan ilk müsJ limanların sahip oldukları kesin imanla yüksek ahlâkı ve üstün moral gücünü yansıtmakta; bir yandan da örnek müslümanın karakteristik yapısını tanımlamaktadır. Bu yapının temel taşı Allah'a sarsılmaz iman, güven ve teslimiyettir; sadece Allah'a ait olduğumuzun ve en sonunda O'na döneceğimizin bilinci içinde, başarı ve kurtuluşu da yalnız Allah'tan beklemek, bu imanın bir ürünü olarak Allah karşısında her zaman ümitli ve iyimser olmak, düşmanlar karşısında da onurlu ve kişilikli olmaktır.
Mealinde "lütuflar" şeklinde çevirdiğimiz 157. âyetteki salavât kelimesi sa-lâtın çoğuludur. Tefsirlerde salât çoğunlukla "mağfiret" (bağış) kelimesiyle açıklanmıştır. Fahreddin er-Râzî ise bu âyetteki salât ve rahmet kelimelerini şöyle açıklar: "Salât Allah'tan olunca sena, medih (övgü) ve tazim (yüceltme) anlamına gelir; rahmet ise Allah'ın verdiği ve vereceği nimetlerdir" [479] Buna göre âyet, Hz. Peygamber müsliimanlarm yaptığı gibi hayatın türlü zorluklarına karşı koyan; özellikle inançlarını, vatanlarını ve diğer yüksek değerlerini koruma uğruna karşılaştıkları sıkıntılara sabır ve metanetle direnen; Allah'a olan inançlarını, güven ve teslimiyetlerini, iyimserliklerini, sabır ve metanetlerini her zaman koruyan yüksek karakterli müminler için, daha yücesi düşünülemeyecek güzellikte bir iltifattır. Çünkü burada müminlere övgülerde bulunup onların hidayette olduklarını bildiren bizzat Allah'tır. Bîr mümin için bundan daha büyük bir lütuf ve şeref lemez.[480]
Meali
158. Safa ile Merve Allah'ın nişanlamadandır; dolayısıyla hac veya umre yaparak Beytullah'ı ziyaret eden bir kimsenin bu yerleri tavaf etmesinde kendisi için bir günah yoktur. Kim gönüllü bir iyilik yaparsa bilsin ki Allah iyiliği mükâfatiyla karşılayan ve çok iyi bilendir.[481]
Tefsiri
158. Safa ve Merve Kabe yakınındaki iki küçük tepenin adıdır. Hz. İbrahim, eşi Sâre'nin kaprisleri yüzünden diğer eşi Hâcer'le henüz bebek yaştaki oğlu İsmail'i ıssız bir araziden ibaret olan Mekke'ye bırakıp Ken'an diyarına dönmek zorunda kalmıştı. Bu arada Hâcer su bulmak ümidiyle iki tepe arasında koşup duruyor, kendisini ve çocuğunu susuzluktan ve ölmekten kurtarması için Allah'a yaka-nyordu. Nihayet Allah, sonraları Zemzem Kuyusu diye anılan yerden su çıkararak annenin dileğini kabul buyurdu. İşte görünürde hiçbir ümit ışığının bulunmamasına rağmen, büyük bir sabır ve metanetle Allah'a güvenini devam ettirip bir sabır ve tevekkül sınavını başarıyla veren Hâcer'in anısını yaşatmak üzere bu iki tepe arasında yedi defa gidip gelmek haccın uygulamaları arasında yer aldı ve bu uygulamaya "sa'y" denildi. [482] Esasen hac ve umre ile ilgili bir konuyu içeren ve yıllar sonra inmiş olan bu âyetin, sabrın öneminden, sabır ve sebatla Allah'a sığınıp güvenenleri öven âyetlerin devamında yer alması son derece anlamlıdır. Burada bir bakıma şöyle denmek istenmiştir: Hâcer, su bulmanın imkânsız gibi göründüğü bu ıssız çöl ortamında bile Allah'tan ümidini kesmemiş; yerinde oturup kendisinin ve çocuğunun ölümünü beklemeye razı olmamış; aksine inanıp güvendiği Allah için hiçbir şeyin imkânsız olmadığını düşünerek sabırla su aramaya devam etmiş, sonunda da aradığını Allah ona lütfetmiştir. Allah insanları her zaman bu şekilde sınamalardan geçirebilir; Hâcer'in gösterdiği İnanç, ümit, sabır, tevekkül ve kararlılığı gösterenler de bir şekilde Allah'ın keremine nail olurlar. Nitekim biraz önce geçen 143. âyette de "Allah imanınızı asla zayi edecek değildir. Çünkü Allah insanlara karşı çok şefkatli, çok merhametlidir" buyurulmuştu.
Câhİliye döneminde Sara tepesinde îsâf, Merve tepesinde Naile isimli iki put bulunuyordu. Putperest Araplar da bu iki tepe arasında gidip gelirler (sa'y) ve adı geçen putların yanında kurban keserlerdi. İşte bu putperest geleneğinden dolayı müslümanlar bu iki tepe arasında sa'y etmekten çekinİnce, bunda bir günah ve sakınca bulunmadığını bildiren âyet nazil oldu. Âyetteki tavaf kelimesi, bu "iki tepe arasında gidip gelme" anlamında olup hac ve umre ibadetiyle ilgili terminolojide bu fiilden, sözlükte "koşma" anlamına gelen sa'y diye söz edilir.[483]
Meali
159. İndirdiğimiz açık delillerle hidayet bilgisini -kitapta onu insanlara apaçık göstermemizden sonra- gizleyip saklayanlar yok mu, işte onlara hem Allah lanet eder hem de lanet okuyanlar lanet eder.
160. Ancak tövbe edenler, kendilerini düzeltenler Ye gerçeği açıkça ifade edenler bunun dışındadır. İşte bunların tövbesini kabul edeceğim. Doğrusu ben tövbeleri kabul eden, rahmeti bol olanım.
161. Gerçekleri inkâr eden ve inkarcılığa saplanmış olarak ölenlere gelince, Allah'ın, meleklerin ve tüm insanların laneti onların üzerinedir!
162. Onlar hep lanette kalacaklar; azapları hafifletilmeyecek ve yüzlerine bakılmayacak![484]
Tefsiri
159. Dinî terminolojide lanet "Allah'ın, bir kimseyi, işlediği kötülüğün büyüklüğü sebebiyle rahmetinden uzaklaştırması" anlamına gelir. Bu uzaklaştırmanın sonucu, âhirette cennetten mahrum kalmak ve cehennem azabına çarptırılmaktır. Bir insanın başka birine lanet okuması ise, kötülük ve zararları sebebiyle o kişi hakkında beddua etmesi demektir[485]
Müfessirlerin çoğu burada eleştirilenlerin, Tevrat'ın hükümlerini insanlardan saklayan veya Tevrat üzerine sahte te'vil ve yorumlarıyla gerçekleri örtbas eden, bilhassa Hz. Muhammed'in peygamberliğini müjdeleyen Tevrat haberlerini saklayan veya haksız te'villerle çarpıtan yahudi bilginleri olduğunu belirtmişlerdir. Fahreddin er-Râzî, âyetin ifadesinin genel olduğunu belirterek bu görüşe katılma-mışsa da, Muhammed Abduh'un da belirttiği gibi[486], bazan araya başka konular da girmekle birlikte, sûrenin 40. âyetinden itibaren devam eden asıl konu Ehl-i kitap ve özellikle yahudiler olup, konumuz olan âyette tekrar onlarla İlgili açıklamalara ve eleştirilere dönülmüştür. Nitekim Tevrat'ta da yer yer inatçılık ve isyankârlıkları nedeniyle "sert enseli kavim" diye anılan[487] İsrâiloğulları'nın basit arzulan veya çıkarları yüzünden ahdi bozmaları, yoldan çıkmaları, başka tanrı veya tanrılar edinmeleri, şeriatın hükümlerini ihlâl etmeleri halinde başlarına büyük belaların geleceği ve lanete uğrayacakları yönünde ciddi uyanlar yapılmış; ileride insanlar tarafından nefret edilip öfke duyulan bîr kavim haline gelecekleri çok açık ve ağır eleştirilerle bildirilmiştir (meselâ: "... şehirde lânetli olacaksın, kırda lânetli olacaksın... dünyanın bütün ülkelerinde serseri olacaksın... seni kurtaran olmayacak... daima sıkıştırılacaksın ve ezileceksin... ve o milletler arasında rahat bulamayacaksın..."[488]
Kuşkusuz Kur'ân-ı Kerîm bir ümmeti, bir kavmi yanlış inanç veya tutumları sebebiyle eleştirirken o milletin kendisini değil, kötülük ve sapkınlıklarını hedef almakta, aynca bu hususta müslümanlara da mutlaka bir mesaj vermektedir. Bu mesaj "Aynı yanlışları yapanların aynı akıbete uğramalan kaçınılmazdır; bu ilâhî bir yasadır" şeklinde özetlenebilir. Nitekim bu âyetin, yahudiler hakkında inmiş olmasına rağmen hükmünün genel olduğu hemen bütün müfessirlerce vurgulanmıştır. Buna göre yahudiler menfaatleri ve nefsânî arzulan sebebiyle bazı ilâhî gerçekleri örtbas ettikleri veya uygunsuz te'vil ve yorumlarla saptırdıkları için belirtilen sıkıntılara düşmüşlerdir. Eğer aynı yanlışı müslümanlar yaparlarsa onlar da aynı kötü durumlara düşerler. Nitekim Abdullah b. Abbas'a atfedilen bir rivayette, Allah'ın Kur'an'da Ehl-i kitaba yönelttiği her tenkidin, müslümanlar için de bir uyan olduğu belirtilmiştir. Hemen bütün tefsirlerde verilen bir bilgiye göre, çok fazla hadis rivayet ettiği için eleştirilen Ebû Hüreyre, "Eğer Allah'ın bu husustaki âyeti olmasaydı artık bu eleştiriden sonra hiçbir hadisten söz etmezdim" demiş ve konumuz olan âyeti okumuştur. İslâm alimleri hiçbir yararlı bilgiyi insanlardan saklamanın caiz olmadığını ifade ederken ileri sürdükleri delillerden biri de bu âyet olmuştur.[489]
160-162. Allah'ın bildirdiği hükümleri, ilâhî gerçekleri insanlardan saklamak yahut onları maksatlı olarak yanlış yorumlayıp asıl maksadından saptırmak hem Allah'ın hem meleklerin hem de başka insanların ve özellikle bu saklamadan zarar görenlerin lanetini hak edecek kadar büyük bir suç ve günahtır.[490] Bununla birlikte tövbe edip aklını başına toplayan, ilâhî gerçekleri, bilip de insanlara açıklaması gereken diğer bilgileri eğip bükmeden ifade edenleri de Allah bağışlayacak; fakat inkâr edip küfrüyle ölenler ebedî lanetlenmiş olarak azabı boylayacaklardır. [491]
Meali
163. Tanrınız bir tek Tanrı'dır; O'ndan başka tanrı yoktur; O rahmandır, rahimdir.
164. Kuşkusuz, göklerin ve yerin yaratılışında, gece ve gündüzün değişmesinde, insanlara faydalı yüklerle denizde seyreden gemilerde, Allah'ın gökten indirerek onunla ölü haldeki toprağa can verdiği ve orada her çeşit canlının yetişmesini sağladığı yağmurda, rüzgârlan ve gökle yer arasında emre hazır bekleyen bulutları evirip çevirip yönlendirmesinde aklını işleten bir topluluk için elbette nice deliller vardır.
165. İnsanlardan kimi vardır ki, Allah'tan başka bazı varlıkları Allah'a denk tanrılar sayar da bunlan Allah'ı sever gibi severler, İman edenler ise en çok Allah'ı severler. Keşke zalimler -azapla yüz yüze geldiklerinde anlayacakları gibi- şimdi de bütün kuvvetin Allah'a ait olduğunu ve Allah'ın azabının çok şiddetli olduğunu anlasalardı!
166. İşte o zaman, izlenenler, kendilerini izleyenlerden hızla uzaklaşmışlardır; artık azabı görmüşler, aralarındaki bağlar kopmuştur.
167. izleyenler şöyle derler: “Ne olurdu, bize ikinci bir fırsat verilseydi de, şimdi onlar bizden uzaklaştıktan gibi biz de onlardan uzaklaşsaydık!" Böylece Allah onlara yapıp ettiklerini kendileri için pişmanlık sebepleri olarak gösterir. Onlar artık ateşten çıkacak değillerdir.[492]
Tefsiri
163. Âyette geçen ilâh kelimesi Türkçe'deki Tanrı kelimesinin karşılığı olup Arapça'da "kulluk etmek" anlamındaki elehe-ye'lehü veya "hayret ve şaşkınlık içinde kalmak, gönülden bağlanıp sığınmak" anlamındaki "elihe-ye'lehü" ya da "velihe-yevlehü" kökünden masdar-isimdir ve "tapınılan, yüceliğinin karşısında hayrete düşülen, gönülden bağlanılıp sığınılan" mânalarım ifade eder. Vâhid kelimesi ise "eşi, dengi ve benzeri olmayan, her yönden bir ve eşsiz olan" anlamına gelir. Âyette müşrik Araplar ve türlü şekillerde tevhid inancını zedelemiş olan Ehl-İ kitap da dahil olmak üzere bütün insanlık, Allah'tan başka varlıkları tanrı tanımaktan, uydurma tanrılar edinerek onlara tapmaktan vazgeçip bir tek Tanrı'ya inanmaya, tevhid İnancına çağınlmakta, bütün insanların tanrısının ve mabudunun eşsiz, benzersiz tek Tanrı olduğu, O'ndan başka bir tann bulunmadığı vurgulanmaktadır. Şu halde yalnız O'nu Tanrı tanıyıp O'na kulluk etmek gerekir. O, sadece bir toplumun tanrısı değil bütün insanlığın tannsıdır; çünkü "O'ndan başka tanrı yoktur."
Âyetteki "lâ ilahe illâ hû" cümlesi, kelime-i tevhidle aynı anlama gelir. Rahman ve rahîm ise esmâ-i hüsnâ (Allah'ın güzel isimleri) arasında gösterilmiş olup bunlar, Allah'ın yarattıklarına karşı merhamet ve şefkatinin genişliğini, nimetlerinin bolluğunu dile getiren isimlerdir.[493]
164. Allah'ın birliğini, eşsiz, benzersiz ve bir tek Tanrı olduğunu, O'ndan başka bir tanrı bulunmadığını, O'nun rahman ve rahîm olduğunu bildiren âyetin ardından bütün bu bildirilenlerin kanıtlan olmak üzere 164. âyette sekiz ayrı kozmolojik delil sıralanmaktadır:
1. Göklerin yaratılışı.
2. Yerin yaratılışı.
3. Gece ve gündüzün değişmesi.
4. Gemilerin denizlerde seyretmesi.
5. Yağmurun yağması ve onunla ölü haldeki toprağın canlanıp yeşermesi.
6. Yeryüzünde her çeşit canlının gelişip yayılması.
7. Rüzgârların çeşitli yönlere doğru hareket etmesi.
8. Bulutların yer değiştirmesi.
Bütün bu kanıtların insanı kuşatan, onun her gün görüp durduğu, içinde yaşadığı alelade tabiat olaylarından seçilmiş olması ilgi çekicidir. Buna göre insanoğlu her an Allah'ın varlığım, birliğini, kudretinin yüceliğini yansıtan kanıtların ortasında yaşamaktadır. Tabiat bizatihi mucizedir; fakat insan tabiat olaylarını her gün görüp durduğu için bu olaylardaki tecellilerin farkında değildir. Meselâ gökler yani gök cisimleri ve bunların sistemi başka türlü kurulsaydı, yer başka türlü yaratılsaydı orada, bildiğimiz hayat düzeni ve canlılar olmazdı. Gece ve gündüzün aynı düzen içinde durmadan değişmesi, yalnız insanlar için değil bütün canlılar ve özellikle bitkiler için pek çok yararlar sağlamaktadır. Gemilerin denizlerde seyretmesi esasen nakil araçlarının ve bu araçları kullanıp yararlanmamızı sağlayan ilâhî yasaların varlığımızı devam ettirip hayatımızı rahatlatmadaki önemine örnek teşkil eder. Yağmur, dünyayı yaşanır kılan en önemli tabiat olaylarındandır. Rüzgârın çeşitli yönlere doğru esmesi, keza bulutların çeşitli yönlere hareket etmesi de meteorolojik olayların düzeninden bitkilerdeki döllenmeye ve yağışların dağılımına kadar sayılamayacak derecede geniş yararlar sağlamaktadır. Allah var olduğu içindir ki tabiat vardır ve tabiattaki düzen sürmektedir. Tabiatın düzenli işleyişi Allah'ın sadece varlığını değil, onun birliğini, ortaksızhğmı; bilgisinin, iradesinin ve kudretinin mükemmelliğini, sürekliliğini, eşya üzerindeki tasarruf ve tesirini de kanıtlamaktadır. Çünkü O'nun evrene yönelik ilgisi bir an duracak, kesilecek olsa evren o anda yok olur veya ortada sadece bir kaos kalırdı.
Bu kısa açıklamalar da gösteriyor ki, vahiy kitabının yanında kâinat kitabı da bize Allah'ı kanıtlayan âyetlerle doludur; fakat bu âyetleri ancak aklım kullananlar görüp anlarlar. Bu sebeple âyetin sonunda bütün bu sıralanan varlık ve olaylarda "aklını işleten bir topluluk için elbette nice deliller vardır" buyurulmuştur. Zira akıl Allah'ın insana bahşettiği en büyük nimetlerden biri olup insanın, başka konularda olduğu gibi yüce yaratıcının varlığım, birliğini ve kudretini kanıtlayan olayları sağlıklı olarak inceleyip doğru sonuçlara ulaşabilmesi için de akü yeteneğini doğru işletmesi gerekir. Fahreddin er-Râzî'ye göre bu âyet, yaratıcının varlığını kanıtlama hususunda sadece geleneksel bilgilerle yetinmeyip aklî delillerden de yararlanmanın gerekliliğini göstermektedir.[494] Tabiattaki varlıkların ve olayların doğru incelenmesi, gözlenmesi, bu alanda bilimsel hakikatlere ulaşılması ve bu suretle tabiattaki ilâhî düzen ve kanunların keşfedilmesi, nihayet tabiatta bizi Allah'a götüren "âyetler"in görülebilmesi için de inceleme, görme ve keşfetme yöntemleri demek olan tabiat bilimlerini öğrenmek gerekir. Tabiatı inceleyecek aklî ve bilimsel yetişmişliğe sahip olmayan bir kimsenin oradaki kanunları ve âyetleri görmesi, yakalaması da mümkün değildir. Bu da gösteriyor ki Kur'an bizi bilgi ve bilim dünyasından geçirerek imana ve hidayete götürmektedir.[495]
165-167. Yukarıdaki iki âyette Allah'ın birliği, kesin bir dille vurgulanıp bunun İlk bakışta göze çarpan bazı kanıtlan sıralandıktan sonra, 165. âyette hâlâ Allah'a ortak koşmakta ısrar edenler kınanmakta, bunlar "zalimler" diye nitelenmektedir. Çünkü zulmün asıl anlamı "yanlış fikre ve inanca saplanmak, yapılmaması gereken şeyler yapmak"tır. Bu sebeple Kur'an Allah'a ortak koşmayı "çok büyük bir zulüm" sayar.[496] Kur'ân-ı Kerîm'in İnsanlığı ulaştırmak istediği birinci hedef, Allah'ın birliği inancını ve Allah'ı her şeyden daha çok sevmeyi bütün ödevlerin en başında görmektir. Âyette "İman edenler ise en çok Allah'ı severler" buyurularak bu hususa işaret edilmiştir. Görüldüğü gibi âyetin bu bölümünde, inananların yalnız Allah'ı sevdikleri değil en çok Allah'ı sevdikleri ifade edilmektedir. Şu halde insan elbette sevilmesi meşru, mâkul ve yerinde olan Allah'tan başka varlıkları da sevecektir. Bu, Allah'ın insan fıtratına verdiği doğal ve aynı zamanda gerekli bir durumdur. Yeter ki başka sevgiler Allah sevgisini unutturmasın ya da onun önüne geçmesin. Çünkü o zaman insan -düşünce, duygu ve inançlarını, hayatını ve davranışlarını, Allah'ın iradesine göre düzenlemek yerine-Allah'ın dışında sevip bağlandığı, Allah'ı sever gibi sevdiği şeyleri ölçü alacaktır. Kur'an Allah'ın iradesine göre yaşamaya hidayet, o iradeyi dikkate almadan yaşamaya da dalâlet adını verir. Allah'ın iradesini dikkate almayan insan, mutlaka bunun yerine başka bir iradenin buyruğuna girer. Bu ya tanrı gibi bağlanıp boyun eğdiği nefsinin, tutkularının buyruğudur veya aynı ölçüde mahkûmu olduğu başka bir varlığın ya da varlıkların buyruğudur. Allah sevgisini başka hiçbir sevgiye ka-nşürmayan ve hiçbir şeyle değişmeyen insan, diğer varlıklara sevgisinin Allah sevgisiyle çatışması durumunda bütün ilişkilerini Allah sevgisine ve dolayısıyla Allah'ın iradesine göre düzenleyeceğinden, onun bütün ilişkileri bilinçli ve İradeli olacaktır. Bu sebeple güçlü bir iman gerçek bir özgürlüktür. Çünkü hakiki mümin ve müslüman, Allah'ın onaylamayacağı bir buyruğa uymamaya özen gösterir. Allah yalnız iyi ve doğru olan şeyleri onayladığına göre hakiki müslüman her zaman doğruluğun ve doğruların yanındadır. Gerçek özgürlük de budur. Asıl kölelik ise, gerçek ve iyi olanı görüp seçemeyecek kadar kalbi ve iradesi körelmiş olan insanların köleliğidir. Bu açıdan küfür ve şirk, yani kalbinde Allah sevgisi taşımamak ya da başka şeylerin sevgisini Allah sevgisine üstün tutmak, bütün kötülüklerin başıdır. Bu sebeple âyette başka varlıkları Allah'a eş ve ortak tutanlar "zalimler" diye anılmıştır. Aslında onlar, bu tutumlarıyla önce kendilerine zulmetmişlerdir. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm birçok yerde inkarcıları "kendilerine zulmedenler" diye tanıtır. [497] Buna göre Allah'ı tanıyıp Allah sevgisini başka her şeyin üstünde tutanlar ve böylece hidayet yolunu seçenler de önce kendilerine karşı âdil davranmış, kendilerine iyilik etmiş olurlar. [498]
Allah'ı sevmenin birinci şartı O'nu tanımak ve bilmektir. İnsan bilmediği şeyi sevemez. Bu sebeple Önce 163-164. âyetlerde Allah'ın yüce zâtı tanıtılıp kanıtlar sergilenmiş, ardından Allah'ı her şeyden çok sevmenin gerekliliğinden söz edilmiştir. İnsan Allah'ın zâtı, sıfatlan ve fiilleri hakkında bilgi sahibi oldukça; O'nun ilim, irade ve gücünün eserleri olan harikaları daha yakından ve derinden kavradıkça kuşkusuz Allah'a olan sevgi, saygı ve bağlılığı da güçlenecektir. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de insanlar ısrarla, karıncasından gök cisimlerine kadar, bütün evren hakkında bilgi edinip bunlar üzerinde düşünmeye, böylece yüce Allah'ın "âyetler"ini daha İyi kavramaya çağırılmaktadır. İnsanın bu zihinsel çabası sadece onun inancını ve Allah'a olan sevgisini güçlendirmekle kalmayacak, amellerini yani dünya ve âhiret hayatını İlgilendiren her türlü tutum ve davranışlarını da güzelleştirecek, zenginleştirecektir.
Bazı müfessirler, 165, âyette kimi insanların Allah'a denk yani ortak tuttuğu bildirilen varlıklardan putların; bazıları da önder ve liderlerin kastedildiğini belirtmişlerdir. 166. âyet bu son anlamı desteklemektedir. Fahreddin er-Râzî'nin de belirttiği gibi [499] sûfîlerin görüşüne göre insanın kalbini, zihnini Allah'ı unutturacak derecede meşgul eden her şey âyette belirtilen varlıklar kapsamına girer. Şu halde Allah'tan başka bîr şeye, -bu şey ister put, İster lider veya önder, isterse para-pul, mal-mülk, makam-mevki olsun- taparcasına bağlananlar, böyle bir şeyi Allah'ı sever gibi sevenler ve bu suretle, Kur'an'ın bütün uyarılarına rağmen şirke sapanlar için artık kurtuluş ümidi yoktur. Onlar, sonunda âhirette inkâr ve İsyanları yüzünden hak ettikleri azabı gördüklerinde bütün güç ve kudretin Allah'a ait olduğunu, dünyada iken bu güce inanmamakla kendilerine ne büyük bir kötülük ettiklerini, Allah'ın azabının ne kadar şiddetli olduğunu anlayacaklardır. Fakat bunu dünyadayken anlamaları ve ona göre inanıp yaşamaları gerekirdi. Bu sebeple iş işten geçmiş olacak, büyük ve önder bilip tanrılık mertebesinde yücelttikleri, peşlerinden gittikleri, güvendikleri kişilerin de kendi dertlerine düşüp onların yüzlerine bile bakmadıklarını, bütün kurtuluş imkânlarının yok olduğunu, ümitlerin kesildiğini görünce pişmanlık ve kederleri bir kat daha artacaktır. Sonuçta dünyada yaşadıktan sürece yaptıkları bütün işler âhirette kendilerine sadece pişmanlıklar, acı ve üzüntüler getirecek, bir daha kurtulamayacakları bir azaba atılacaklardır.[500]
Meali
168. Ey insanlar! Yeryüzünde bulunan maddelerin helâl ve temiz olanlarından yeyin; şeytanın peşinden gitmeyin, çünkü o apaçık diişmanımzdır.
169. O size ancak kötülüğü, çirkinliği, Allah hakkında bilmediğiniz şeyler söylemenizi buyurur.
170. Onlara, "Allah'ın indirdiğine uyun" denildiğinde, "Hayır, atalarımızdan gördüğümüze uyanz" dediler. Ya atalarının aklı bir şeye ermemiş, doğru yolu bulamamişlarsa!
171. inkarcıların durumu, bağırıp çağırmadan başka bir şey işitmeyen hayvana haykıran çobanın durumuna benzer. Onlar sağır, dilsiz ve kördürler; çünkü onlar düşünmezler.[501]
Tefsiri
168-169. Dinî bir terim olarak helâl şer'an İzin verilmiş olan, hakkında yasaklama veya kısıtlama bulunmayan davranışı ve onun dinî-hukukî hükmünü ifade eder. Mubah ve caiz gibi terimlerle de ifade edilir; mükellefin yapıp yapmamakta muhayyer bırakıldığı davranışları belirtmek üzere kullanılır. Tayyib ise akliselim sahibi, dengeli, erdemli, temiz tabiatlı her insanın beğendiği, hoşlandığı, temiz, güzel, iyi ve yararlı bulduğu şeyler için kullanılır.
Genel bir kural olarak eşyada aslolan mubahlık ve helâlliktir. Bu sebeple bir davranışın helâl olduğunu anlamak için bu yönde bir açıklamanın bulunması gerekli değildir; yasaklayıcı veya kısıtlayıcı bir hükmün bulunmaması yeterlidir. Kur'ân-ı Kerîm Allah'ın kullan İçin serbest bıraktığı, helâl kıldığı nimetlerin, güzelliklerin din adına, herhangi bir haklı gerekçeye dayanmadan haram sayılmasını yasaklamış[502]; ayrıca bizzat Hz. Peygamber'e hitap ederek, Allah'ın helâl kıldığı şeyleri kendisine haram kılmaması istenmiştir.[503]
Âhirette bütün inançlarının, eylemlerinin, ümitlerinin yıkılıp gittiğini gören inkarcı müşriklerin pişmanlıklarını, çaresizliklerini, kaygı ve korkularını kısa fakat son derece çarpıcı ve ibret verici bir üslûpla yansıtan; böylece Allah'ın yardım ve desteğini kaybedenlerin âhiretteki yalnızlığını ve yıkılışını gönlü hakikate açık insanlara etkili bir biçimde hissettirmek suretiyle Kur'an'ı doğru okuyabilenlere son derece değerli bir ders veren âyetlerin ardından burada da insanlar, bu dersten yararlanarak helâl ve temiz olan şeylerden yiyip-içmeye, şeytanın izinden gidip haramlara bulaşmamaya çağırtmaktadır. Çünkü şeytan insanların düşmanı olup onlar için daima ve yalnızca kötü şeyler ister; onları haramlara, edep dışı davranışlara, Allah hakkında O'nun her bakımdan yetkinliği ve yüceliği ile bağdaşmayan sözler söylemeye kışkırtır. Kuşkusuz bu uyanlar öncelikle Kur'an'ın ilk muhatabı olan müşriklere yöneliktir. Bununla birlikte söz konusu uyanlar, bütün insanlar için hayatî değer taşıyıp müminlerin de helâle harama riayet etmeleri, şeytanın kışkırtmalarına karşı daima dikkatli ve ihtiyatlı davranmalan gerektiğini ima etmektedir.
"Şeytanın izinden gitmek" onun kışkırtmalanna, dürtülerine açık ve zayıf bir ruha sahip olmak demektir. Bundan kurtulmak ise en başta güçlü bir imana; her türlü dinî ve dünyevî konularda doğru ve yeterli bilgiler yanında, kısaca takva kavramıyla ifade edilen yüksek bir dinî ve ahlâkî duyarlılık geliştirmeye bağlıdır. Bu şekilde ruhsal donanıma sahip olan insanlar, kendilerini şeytanın kışkırtmalarından koruyacak kudret ve imkânı, şeytanî baskılara karşı direnecek irade gücünü de kazanmış olurlar. Nitekim başka âyetlerde bildirildiğine göre şeytan son derece kurnazca hileli, aldatıcı yollara başvurarak insanları yoldan çıkaracağına and içmiş; sadece Allah'ın "ihlâslı kullannı" yani Allah'a yürekten bağlı olup bütün içtenliğiyle ve tam bir kararlılıkla O'nun yolundan giden, Allah nzâsını bütün ölçülerin üstünde tutan gerçek dindarları yoldan çıkaramayacağını ifade etmiştir.[504] Kuşkusuz şeytanın musallat olmadığı, yoldan çıkarıcı duygu, düşünce ve davranış telkin etmediği hiçbir insan yoktur. Bu suretle şeytan insanın içine bir kötülük işleme arzusu da sokabilir. Fakat Hz. Peygamber'in bir ifadesine göre "Kim bir kötülük yapmayı içinden geçirir de bunu yapmazsa Allah ona bir tam iyilik (hasene) yazar" [505] İşte bu iyilik, ihlâslı, temiz yürekli, takva sahibi müminin, şeytanın isteğine karşı koymasının bir ödülüdür.[506]
170. İnkarcılara iman etmeleri için, bir kısmına yukarıda işaret edilen pek çok bilgi verilip uyanlar yapılarak sonuçta, "Allah'ın indirdiğine uyun" denildiğinde -sanki kendilerine bu bilgiler hiç verilmemiş, bu uyanlar hiç yapılmamış gibi- hâlâ "Biz atalanmızdan gördüğümüze uyarız, onların yolundan gideriz" dediler. Kur'an, tam bir taklitçilik, bilinçsizlik ve körlük ömeğî olan bu cevap karşısında, "Ya atalannın aklı bir şeye ermemiş (lâ ya'kılûne şey'en), doğru yolu bula-mamışlarsa (lâ yehtedûn)!" buyurarak bilgide ve yaşayışta doğruya ulaşmanın iki temel aracını göstermektedir. Bunlardan biri akıl diğeri de hidayettir. Aklı kullanmak kuldan hidayet vermek Allah'tandır. Bu sebeple kul, aklını kullanıp her konuda doğruya ulaşabilmek için kendisi bakımından mümkün olan bütün sebeplere başvurmanın yanında, Allah'ın "müsebbibü'l-esbâb" (sebeplerin yaratıcısı) olduğunu da asla unutmamalı ve başarıyı daima O'ndan beklemelidir. Kötü niyetli insan ne aklını doğru kullanıp akim buyruğuna uyabilir ne de hidayete lâyık olabilir. Esasen âyette anılan inkarcıların taklitçiliğe saplanarak akıl ve hidayet yolundan mahrum kalmalarının temel sebebi de Kur'an'ın ve Hz. Peygamber'in uyarılarından rahatsız olmaları ve bu kurtarıcı çağnya kötü niyetle yaklaşmalarıdır. Bu tutum sadece o dönem taklitçilerine özgü de değildir. Basiretsizlik, bilinçsizlik, kötü niyet, çıkarcılık gibi çeşitli psikolojik zaaflar, kompleksler yüzünden ruhlan kötürümleşmiş, şeytanın kışkırtmalarına açık ve dirençsiz hale gelmiş insanlar her devirde "atalarımızın yolu" dedikleri yanlışlara taassupla bağlanarak akıllannı sağlıklı ve gerektiği gibi kullanma, hidayetten nasiplenme imkânlarını kendi elleriyle ortadan kaldırmakta; Allah'ın, kitabı ve peygamberi aracılığıyla bildirdiği hakikatlere karşı direnmek suretiyle dalâlette kalmayı sürdürmektedirler.[507]
171. Taberî [508] ve İbn Atıyye[509] gibi önde gelen müfessir-ler bu âyetle ilgili başlıca iki yorum aktarmışlardır:
a) Hayvanın, kendisine seslenen çobanın sesini duyduğu halde ne söylendiğini anlamadığı gibi, kâfir de kendisine açıklanan âyetleri, tebliğ ve davetleri duyar da bunlann içerdiği hakikatleri bir türlü anlamaz, bu sebeple de inkârından vazgeçmez,
b) Kâfirlerin söylenenden hiçbir şey anlamayan putlanna yakarışları, çobanın ne söylediğini anlamayan ko-yunlanna seslenip durmasına benzer.
Birinci yoruma göre âyet, kâfirlerin İslâmî tebliğ ve davet karşısındaki anlayış kıtlığını ve duyarsızlıklarını dile getirmekte; ikinci yoruma göre ise kâfirlerin, yakarışlarını duymaktan bile âciz olan putlara değer verip tapmalarını kınamaktadır. Taberî, âyetin yahudilerle ilgili olduğunu ileri sürerek birinci yorumu tercih eder. İkinci yorum ise âyetin müşriklerle ilgili olduğu ihtimaline dayanmaktadır. Ancak bu ihtimale birinci yorum da uygun düşmektedir. Kâfirlerin atalarının yolunu körü körüne taklit ettiklerini anlatan bir önceki âyetle 171. âyetin, "Onlar sağır, dilsiz ve kördürler; çünkü onlar düşünmezler" mealindeki son cümlesi dikkate alındığında ilk yorum daha isabetli görünmektedir.
Son iki âyette genel olarak insanların körü körüne eskiye bağlı kalmalarının doğru olmadığı, yeni fikirlere kulak verip insaflı ve ön yargısız bir şekilde bunları akıl ve vahiy ölçülerine vurarak değerlendirmek gerektiği bildirilmektedir. Bu, Kur'an'ın her vesileyle üzerinde durup önemini vurguladığı objektiflik ilkesidir.[510]
Meali
172. Ey iman edenler! Size verdiğimiz rızıkların teiniz olanlarından yiyin ve Allah'a şükredin; eğer kendisine kulluk ediyorsanız.
173. Allah size yalnızca murdar eti, kanı, domuz etini ve Allah'tan başkasının adına kesilmiş olanı haram kıldı. Ama biri zorda kalırsa, haksızlığa sapmadıkça, smırı aşmadıkça kendisine günah yoktur. Biliniz ki Allah bağışlayıcıdır, merhametlidir.[511]
Tefsiri
172.168. âyette, başta müşrikler olmak üzere bütün insanlara yalnızca temiî ve helâl nzıklardan yemeleri emredilmişti. Burada ise aynı buyruk müslümanlara yöneltilerek onların da Allah'ın kendileri İçin yarattığı nzıklardan meşruiyet çerçevesi içinde yararlanmaları, Allah helâl kıldığı halde bir zorunluluk olmadıkça nimetlerden kendilerini mahrum bırakmamaları istenmiştir. Kuşkusuz rızkın sahibi Allah olduğu ve bunlardan yararlanmaya da izin verdiği için O'na minnet duyup şükretmek de kulun görevidir. Allah'a kul olduğunu söyleyen insanın, temel kulluk görevlerinden olan bu şükür borcunu da asla unutmaması gerekir. Ayette "...eğer kendisine kulluk ediyorsanız..." kaydıyla şükrü terkeden insanın kulluk bilincinden de uzaklaşmış olacağı, O'nu unutmuş sayılacağı anlatılmaktadır.[512]
173. Câhilİye Arapları bazı hay vanlan ve ziraî ürünleri üç kısma ayırırlardı: Bunlardan tanrıları için adadıklarından sahipleri yiyemez; ancak put bakıcıları, kutsal mekânların hizmetçileri veya buraları ziyarete gelenler gibi mal sahiplerinin uygun gördüğü kimseler yiyebilirdi. Bahîre, sâibe, vesîle ve nâm isimleriyle andıkları bir kısım hayvanlara binmeyi yasaklar[513], bir kısmını keserken de Allah'ın adını özellikle anmazlar, bir rivayete göre bunları putlarının adını anarak keserlerdi.[514] Ayrıca bahîre ve sâibe diye adlandırdıkları adak hayvanlarının sağ olarak doğan yavrularını sadece erkekler yiyebilir, ölü doğan veya doğum esnasında ölen yavruyu ise hem erkekler hem de kadınlar yiyebilirdi.
En'âm sûresinin 138. âyetinde, dolaylı olarak bu tür uygulamalar şirk dininin kalıntıları sayılmaktadır. Burada ise nzıklardan yararlanmaya İzin veren 172. âyetin ardından, Araplar'ın eski helâl-haram telakkileri zımnen ilga edilmekte; yiyecek olarak başlıca nelerin yasaklandığı bildirilmektedir. 138. âyette temiz nzıklardan yenilmesi istenmişti. Temiz nzık içine giren maddelerin sayısı çok fazla olduğundan, âyette bunları sayıp dökmek yerine sınırlı sayıdaki haramları sıralama yolu tercih edilmiştir. Buna göre:
1. Kendiliğinden ölmüş ya da usulüne uygun kesilmeden öldürülmüş hayvanın eti haramdır. Hayvanın etinin yenilebilnıesi için kesim esnasında canlı olması, bu kesim sonucunda Ölmüş olması gerekir. Fakihlerin çoğunluğu bu canlılığın, kesim sırasında hayvanın hareket etmesi ve/veya kanının akmasıyla belli olacağını belirtirler. Bayılmış veya bayıltılmış hayvan ölü olmadığından, onun kesilmesi de şer'î kesilme sayılır; bu durumda hayvan, kesme sonucu ölmüş olur. Aynca hayvanı kesen kimsenin, Allah adına kestiğini bilecek düzeyde aklî melekeye sahip, müslüman veya Ehl-i kitap'tan olması[515] gerekir. Anılan şartlan taşıyan kadın veya çocuğun kestiği de bu kapsamdadır.
2. Eti yenen hayvan bile olsa, canlı veya ölü hayvanın vücudundan akıp ayrılmış olan kan haramdır. En'âm sûresinin 145. âyetindeki "akıtılmış kan" ifadesinden anlaşıldığına göre kan mutlak olarak haram olmayıp, sadece hayvanın bedeninden akıp ayrılan haramdır. Bedende et içinde kalan kan ise et hükmündedir.
3. Domuz eti haramdır. Bir rivayete göre İslâm'dan önce Araplar evcil domuzu yemezler, fakat yaban domuzunu yerlerdi. Yahudilik'te domuz eti haram, Hıristiyanlık'ta ise helâldir. İslâm'da ise domuzun eti kesin olarak haram kılınmıştır. Domuzun iç yağımn haram olmadığını ileri süren bir görüş varsa da itibar görmemiştir. Domuzun tabaklanmış derisini kullanmanın ve kılından yararlanmanın haram olup olmadığı konusunda farklı görüşler vardır.[516]
İbn Âşûr haklı olarak konumuz olan âyetten hareketle su domuzunun haram sayılamayacağını, zira aslında yunusgillerden bir balık olan bu hayvana Arapça'da su domuzu denilmesinin sadece bir isim meselesi olduğunu ifade eder ve fıkıhçı-larla müfessirlerin bu hayvanı domuz türü olarak düşünmelerini yadırgar.[517]
4. Allah'tan başkasının adına kesilmiş hayvanın eti haramdır. Âyetin bu kısmıyla her şeyden önce, putlar adına kesilen, onlara kurban edilen hayvanlar kastedilmekte; dolaylı olarak Allah'tan başka varlıklara ve güçlere kutsallık tanınması reddedilmektedir. Bu sebeple -her ne kadar İmam Mâlik ister kasten olsun ister unutkanlık veya bilgisizlik neticesinde olsun, Allah'ın adı anılmadan kesilen hayvanın etini yemek haramdır, demişse de- Hanefîler'e göre sadece kasıtlı olarak Allah'ı anmadan kesilen hayvanın eti haramdır. İmam Şâfıî ise âyetin asıl maksadının Allah'tan başkası adına kesilen hayvanın etini haram kılmak olduğunu düşünerek, böyle bir niyet bulunmadığı sürece, bilerek de olsa bilmeden de olsa müslümanın Allah'ın ismini zikretmeden kestiği hay vanın etinin yenilebileceğine hükmetmiştir.
Eti yenen ve yenmeyen hayvanlar konusunda ve genel olarak yiyeceklerle ilgili helâller ve haramlar hakkında ayrıntılı bilgi edinmek için fıkıh ve ilmihal kitaplarıyla İslâmî konularda hazırlanmış ansiklopedik eserlerin ilgili maddelerinde ayrıntılı bilgiler bulmak mümkündür. Nelerin haram olduğu hususunda kaynaklarda yer alan görüş ve tercihlerde, Kur'ân-ı Kerîm ve hadislerde ortaya konan ilkelerin ve amaçlann yanında, fakihlerin kendi bilgi ve deneyimlerinin, ayrıca her bölgenin yiyeceklerle ilgili örf ve âdetlerinin, telakkilerinin, beğenilerinin de etkisi olmuştur. Bu sebeple fakihler arasında yiyeceklerin hükmüyle ilgili görüş farkları bulunduğu görülmektedir.
İslâm dininde bazı yiyeceklerin haram kılınması çeşitli hikmet ve amaçlarla açıklanabilir. Ancak bu açıklamaların her zaman kesinlik ifade ettiği söylenemez. Gerçek hikmet ve sebepleri bilen Allah olup, helâl veya haramın temel gerekçesi O'nun izin vermiş veya yasaklamış olması, amacı da insanın Allah'ın iradesine boyun eğme sınavından geçirilmesidir. Bununla birlikte haramların bazı amaçlan ve hikmetleri bulunduğunu düşünerek bunları araştırmakta hiçbir sakınca bulunmadığı gibi, bunları mâkul bir zeminde kavrama imkânı verdiği İçin yararlı da olabilmektedir. İslâmî kaynaklarda diğer dinî hükümler gibi haramların hikmetleri ve amaçlan da çoğunlukla "makasıdü'ş-şerîa" ve "hikmetti't-teşrî"' başlığı altında önemli bir konu olarak incelenmiştir.[518]
Meali
174. Allah'ın indirdiği kitabın bir bölümünü gizleyenler ve onu az bir karşılık için satanlar yok mu, onlar karınlarına ateşten başka bir şey doldur-muyorlar. Allah kıyamet gününde onlarla konuşmayacak, onları arındırmayacak! Onlar için elem verici bir azap vardır. 175. Onlar, doğru yol karşılığında sapıklığı, mağfiret karşılığında azabı satm almış kimselerdir. Ateşe ne kadar da dayanıklılarmış! 176. Bu azabın sebebi, Allah'ın, kitabı hak olarak indirmiş olması ve kitap hakkında aykırı görüşlere sapanların derin bir ayrılıkçılık içine düşmüş bulunmalarıdır.[519]
Tefsiri
174-175. Menfaat kaynaklarının kuruyacağı kaygısıyla, kendi kutsal kitaplarında Hz. Muhammed hakkındaki bilgileri kendi insanlarından saklayan, bu konuyla ilgili dinî metinleri gerçek anlamından ve amacından saptıracak şekilde te'vil eden yahudi din bilginlerini eleştiren bu âyetlerde, dolaylı olarak, dinî metinleri çıkartan doğrultusunda açıklamak, yorumlamak suretiyle gerçekleri insanlardan saklayan, böylece din konusunu kazanç aracı gibi gören, bir nevi din ticareti yapan her kişi ve topluluğa karşı bir eleştiri söz konusudur.[520]
Allah, âyetlerini yalnızca insanlar inançlarını, amellerini, din ve dünya hayatlarını doğru bilgilere dayandırsınlar; istikamet üzerinde olsunlar; kendilerini her türlü yanlış inançtan, kötü davranışlardan korusunlar; kısaca dalâletten korunup hidayeti bulsunlar diye indirmiştir. Bu durumda Allah'ın bildirdiği hakikatleri gizlemek, onları birer çıkar aracı olarak kullanmak Allah'ın indirdiklerini belirtilen yüce hedeflerinden saptırmak çok ağır bir günahtır, Bu günah karşılığında elde edilen menfaat maddî olarak ne kadar fazla olursa olsun, işlenen suçun ağırlığına nispetle son derece önemsiz kalacağından, âyette bu menfaat için "az bir karşılık" tabiri kullanılmıştır. Bu suretle kutsal değerleri kullanarak çıkar sağlayanların bu sayede yiyip içtikleri şeyler gerçekte cehennem ateşidir. Allah onları kendisine muhatap almaya değer bulmayacak, onları arındırmayacak ve sonuçta acı bir azaba çarptırarak cezalandıracaktır. Çünkü onlar, Allah'ın âyetlerini çıkarlarına araç edinerek asıl anlamlarını gizleyecek biçimde yorumlayıp gerçek anlamlarından saptırmak suretiyle dünyevî bakımdan dalâleti hidayete, uhrevî bakımdan da azabı bağışlanma ve kurtuluşa tercih etmiş bulunmaktadırlar. 175. âyetin sonunda "Onlar cehennem ateşine bu kadar mı dayanıklıdırlar ki böylesine ağır günahları işlemeye cesaret edebilmişlerdir!" anlamında bir ifade kullanılarak son derece etkili bir uyarıda bulunulmaktadır.[521]
176. "Kitap"tan maksat Tevrat, İncil veya Kur'ân-ı Kerîm'dir. Allah'ın kitabındaki yüce gerçekleri tespit etmek üzere yapılan bilimsel çalışmalar sırasında iyi niyete dayalı görüş ayrılıklarının, ietihad farklarının doğması kaçınılmazdır ve doğaldır. Bu sebeple burada Allah'ın âyetlerinin içerdiği hakikatleri keşfetme yolunda yapılan iyi niyetli çalışmalar sırasında ortaya çıkan görüş ayrılıkları değil; çıkarcılık, taassup, inatçılık, itibar ve şöhret arayışı gibi ahlâka aykırı sebeplerle âyetler üzerinde gerçeğe aylan yorumlar yapıp onları kasıtlı olarak gerçek anlam ve amacından saptırmaya yönelik davranışlar eleştirilmekte; bunu yapanların derin bir "ayrılıkçılık" İçine düştükleri bildirilmektedir. "Ayrılıkçılık" diye çevirdiğimiz şikak kelimesi için tefsirlerde "düşmanlık duygularıyla ayrılıkçılık yapmak, doğru yolda olanlarla ihtilâfa düşmek, inatlaşmak, tartışma ve çekişmeye girişmek, haktan sapmak" gibi anlamlar verilmiştir. [522] Şu halde Allah'ın âyetlerini yorumlarken hedef ayrılık çıkarmak olmamalıdır. Geçmişte ve günümüzde müslümanlar arasında baş gösteren ve onlara her alanda güç kaybettiren ihtilâf ve çatışmaların sebepleri arasında, bu tür kötü niyetli gelişmelerin önemli ölçüde etkisi olmuştur ve olmaktadır.[523]
Meali
177. Yüzlerinizi doğuya ve batıya çevirmeniz erdemlilik değildir. Asıl erdemli kişi Allah'a, âhiret gününe, meleklere, kitaba ve peygamberlere iman eden; sevdiği maldan yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, yardım isteyenlere ve özgürlüğünü kaybetmiş olanlara harcayan; namazı kılıp zekâtı verendir. Böyleleri anlaşma yaptıklarında sözlerini tutarlar; darlıkta, hastalıkta ve savaş zamanında sabrederler. İşte doğru olanlar bunlardır ve işte takva sahipleri bunlardır.[524]
Tefsiri
177. "Birr, ahlâk güzelliğidir" hadisindeki [525] kullanımı da dikkate alarak "erdemlilik" diye tercüme ettiğimiz birr (el-birru) kelimesi, bu âyetteki kullanımından da anlaşılacağı üzere, Kur'ân-ı Kerîm'İn er kapsamlı kavramlarından biridir. Nitekim bu kelimenin geçtiği âyetler bütün olarak değerlendirildiğinde bunun Kur'an'da, iman ve ibadetten başlamak üzere her türlü İyilik, ihsan, itaat, doğruluk, günahsızlık gibi mânalarda kullanıldığı görülür. Burada "birr" kelimesinin kapsamına giren; imana, ibadete, sosyal ahlâka ve bireysel ahlâka ilişkin olmak üzere dört bölümde sıralandığı görülen meziyetler de "birr" kelimesinin kapsadığı erdemlerin en önemlileri olup âyette kavramın muhtevası bunlarla sınırlanmamış, sadece örnekleme yoluna gidilmiştir. Nitekim Fahreddin er-Râzî de âyeti tefsir ederken birr kelimesini, "bütün saygı ifade eden davranışları, itaatleri ve insanı Allah'a yaklaştıran hayırlı işleri içine alan bir kelime" şeklinde değerlendirmiştir. [526]
144-150. âyetler açıklanırken işaret edildiği üzere, kıble değişikliği gerçekleştirildiğinde İslâm karşıtı gruplar bu olayı bir fitne ve karışıklık vesilesi olarak değerlendirmeye kalkışmışlardı. Konumuz olan âyette İslâmiyet açısından asıl iyiliğin ve Allah'a saygının ibadet esnasında sırf şeklî olarak yüzünü doğuya veya batıya çevirmek olmadığı ifade edilmekte; böylece içinde iman, ibadet ve ahlâk erdemlerinin yer almadığı bir biçimselliğin din açısından temelde bir önem taşımadığı tespit edilerek, bir yandan kıble konusundaki tartışmaya son nokta konulmakta, bir yandan da özden yoksun bir biçimsellikle dindarlığa ulaşılamayacağı şeklindeki çok önemli bir ilkeye vurgu yapılmaktadır.
Söz konusu âyetin devamında gerçekten dürüst (sâdık) insanların ve takva sahibi sayılması gerekenlerin, zikredilen hasletleri kazanmış kimseler olduğu ifade edilmiştir. Burada birr kelimesiyle sıdk (doğruluk-dürüstlük) ve takva kelimeleri arasında, neredeyse eşanlamlı kabul edilebilecek kadar yakın bir ilişki kurulması Kur'an terminolojisi bakımından oldukça önemlidir. Bu husustaki dikkat çekici başka bir âyetin meâlİ de şöyledir: "İyilik (el-birr) ve takva üzerinde yardımlasın; kötülük (el-ism) ve düşmanlık yolunda yardımlaşmaym. Allah'tan sakının (ittika). Çünkü Allah'ın vereceği ceza çok çetindir" [527] Görüldüğü gibi burada "birr" kelimesi "İsnTin, yani kötülük ve günah kavramının zıddı olarak kullanılmış ve takva ile birlikte zikredilmiştir. Böylece Kur'ânî anlamda "birr", sıdk ve takvanın,birbirini tamamlayan ahlâkî erdemler olduğu anlaşılmaktadır. Bu üç terim arasında hadislerde de aynı İlişkinin kurulduğu görülür. Meselâ bir hadiste Hz. Peygamber "... Ben sizin aranızda Allah karşısında en çok takva sahibi (et-kâ), en doğru (esdak) ve en iyi (eberr) olanınızım" buyururken [528] kendisini bu üç üstün nitelikle tanıtmıştır. Başka bir rivayete göre Hz, Peygamber "Size doğruluğu (stdk) tavsiye ederim. Doğrulukla iyilik (birr) bir bütündür ve bu ikisine sahip olanlar cennettedir" buyurmuşlar. [529] Ticaret ehlini uyaran bir hadislerinde de kıyamet gününde "füccâr" (günahkârlar) damgası yemekten, ancak muttaki davranan, iyilik eden ve dürüst iş yapan ticaret erbabının kurtulabileceklerini bildirmiştir.[530]
Meâli
178. Ey iman edenler! Öldürülenler hakkında kısas size gerekli kılındı. Hüre hür, köleye köle, kadına kadın. Ancak her kime, kardeşi tarafından bir şey bağışlanırsa artık ona hakkaniyetle uymalı ve kalan diyeti ona güzellikle ödemelidir. Bu, rabbinizden bir hafifletme, bir rahmettir. Bundan sonra kim haddi aşarsa ona elem verici bir azap vardır.
179. Kısasta sizin için hayat vardır, ey akıl sahipleri, umulur ki sakınırsınız.[531]
Tefsiri
178. Önceki âyette "birr"den söz edilmiş, onun iman, ibadet, ferdî ve sosyal ahlâk bütünlüğü içinde nasıl gerçekleşeceği açıklanmış; kişiler zarara uğradıklarında sabretmez, hukuk ve ahlâkın sınırlarını aşarlarsa "iyi insan" olamayacakları anlatılmıştı. Buradan itibaren iki âyette, dinin korumayı hedeflediği temel değerlerden biri olan hayatın korunmasıyla ilgili bir tedbir olarak kısas ele alınmaktadır. Gerek kısasın diyete (kan bedeli) çevrilmesi ve bunun güzellikle ödenmesi ve gerekse kısasın uygulanması konularının -önceki âyette geçen- birr ahlakıyla ilgisi vardır.
İslâm'dan önce Araplar'da kabileler arası savaş, baskın, yağma, Öç alma âdetleri çok yaygın bulunuyor, kabile fertleri dışında kalan insanların hayatlarına değer verilmiyor, bu sebeple güçlü olanlar zayıf olanları eziyor, hunharca katlediyorlardı. Araplar da "Hayatı korumanın çaresi öldürmektir" diyor, öldüreni öldürmek suretiyle hem tedbir hem de İntikam alıyorlardı; fakat bunu yaparken intikam duygusuyla hareket ettikleri ve adalete riayet etmedikleri için yaşama hakkını korumak yerine onu ortadan kaldırmış oluyorlardı. Rivayetlere göre bu âyetin nazil olmasına da Araplar'm bu âdet ve tutumları sebep olmuştur. İslâm'dan önce aralarında ihtilâf bulunan, karşılıklı olarak birçok insanın katledildiği ve yaralandığı iki kabileden biri, kendini diğerinden üstün görüyor, bir erkeğe karşı İki erkek, bir kadına karşı bir erkek, bir köleye karşı bir hür erkek Öldürmek istiyorlardı. Her İki kabile de müslüman olduktan sonra bu istek ve uygulamayı sürdürmeye kalkışınca, şahsî İntikamı hukukî kısas cezasına çeviren, cezayı şahsîleştiren (katilden başkasının öldürülmesini yasaklayan) canlar arasında değerli değersiz farkının bulunmadığını, dokunulmazlık ve değer bakımından bütün canların birbirine eşit olduğunu bildiren âyetler geldi.[532]
Kısas kelimesinin kökünde "izlemek, izini takip etmek ve kesmek" mânaları vardır. Kısas öldürme suçunu ve suçlusunu takip ve sürüp gidecek ihtilâfı kesme, bitirme mâna ve maksadını ihtiva ettiği için bu ismi almıştır. Kasten ve haksız olarak birini öldüren kimsenin ceza olarak Öldürülmesine, aynı şekilde birini yaralayan kimsenin misilleme yoluyla yaralamak suretiyle cezalandırılmasına "kısas" denilmiştir.
Kısasla ilgili olarak " Tevrat'ta onlara, cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş ve yaralar kısas yapılacaktır diye yazdık"[533]mealinde bir âyet ve "Kâfire karşılık müslüman öldürülmez"[534], "Köle karşılığında hür öldürülmez" [535] mealinde hadisler bulunduğu için, âyetlerle hadisleri birlikte değerlendirerek hükmü tespit konusunda farklı yaklaşım ve ictihadlar ortaya çıkmıştır:
a) Mâide süresindeki âyet Tevrat ehline ait olmakla beraber Kur'ân-ı Ke-rîm'de zikredildiğinden ve onu yürürlükten kaldıran bir nas bulunmadığından müslümanlar için de geçerlidir. Hatta İbn Abbas'a göre bu âyet, tefsir etmekte olduğumuz âyeti neshetmiş ve yalnızca cinsler arasında değil, karşı ve farklı cinsler ve statüler arasında da kısasın uygulanması hükmünü getirmiştir. Bu yorumu Nehaî, Sevrî, Ebû Hanîfe gibi müctehidler de benimsemişlerdir. Bu yorum, iki âyet arasında -getirdikleri hüküm bakımından- çelişki bulunduğu anlayışına dayanmaktadır. Halbuki âyetin geliş sebebi göz önüne alındığında getirdiği hükmün, "Köleye karşı hür, kadına karşı erkek kısas edilmez" şeklinde değil, "Kısas bakımından -kabileleri ve sosyal statüleri ne olursa olsun- hürler, köleler, kadınlar arasında fark yoktur" şeklinde anlaşılması gerekir. Konumuz olan âyet bunu açıklamış, Mâide âyeti de cinsler arasında -can farkı gözetilmeksizin- kısas uygulanacağını açıklığa kavuşturmuştur; âyetler arasında zıtlık yoktur, bir bütünün kısımlar halinde açıklanması söz konusudur. Ebû Yûsuf cinsler arasında kısas yapılacağı hükmüne varırken âyetleri böyle yorumlamış, neshi kabul etmemiştir.[536] Âyetin başında yer alan "Öldürülenler hakkında bsas size gerekli kılındı" mealindeki cümle tek başına mâna ve hüküm ifade eden ve hükmü umumi olan (hem hüre hür, hem köleye hür; hem kadına kadın, hem kadına erkek... kısas edilir diyen) bir cümle olduğu için Mâide âyetine başvurmadan da bu âyetten, kısasta eşitlik ve genellik hükmüne ulaşmak mümkündür.
b) Müctehidlerin çoğunluğu farklı düşünmekle birlikte Ebû Hanîfe gibi nesihten hareket ederek Mâide âyetini, Ebû Yûsuf gibi bütünlükten hareket ederek her iki âyeti genel (hem aynı cinsin fertleri hem farklı cinslerin ve statülerin fertleri arasında bsas hükmü getiren) âyetler olarak anlayan müctehidlere göre bir köleyi öldüren kimse ceza olarak kısas edilir. "Kölesini öldüreni öldürürüz..." mealindeki hadis de [537] bu hükmü desteklemektedir. Aynı anlayışın tabii bir sonucu olarak haksız yere gayri müslimi öldüren müslüman da kısas edilir. Aksini ifade eden hadis, müslümanlarla savaş halinde olan (harbî) gayri müslimlerle ilgilidir.
Müctehidlerin çoğuna göre bir kimseyi haksız yere ve kasten öldürenler birden fazla olursa, sayılan ne kadar olursa olsun tamamı kısas cezasına çarptırılır.
Mâliki fıkıhçı Ebû Bekir İbnü'l-Arabî, 487 (1094) yılında Kudüs'te Mescid-i Aksâ'mn yanında, orayı ziyarete gelen Zevzenî isimli meşhur bir Hanefî fıkıhçısı ile Atâ el-Makdisî isimli yerli bir Şafiî fıkıhçısı arasında -o zamanın âdetine uygun olarak- cereyan eden, bizzat dinlediği ve konumuzla ilgili olup İslâm'da insan haklan anlayışına da ışık tutan bir tartışmayı şöyle nakletmektedir:[538]
(Kudüslü fıkıhçılar Zevzenî'ye, "Kâfiri öldüren müslümanın kısas edilip edilmeyeceğini" soruyorlar, o da "Kısas edilir" cevabını veriyor, delilini sorunca da konumuz olan âyeti okuyor ve bunun "bütün öldürülenleri İçine aldığını" söylüyor, bu noktada Atâ delile itiraz ederek tartışmayı başlatıyor).
Atâ, "Hocanın ileri sürdüğü delil (âyet) üç noktadan ona delil olmaz" diyerek şu delilleri sıralar:
1. Allah Teâlâ "Sîze kısas farz kılındı" buyurarak birbirine eşit olan müslümanlar arasında kısas hükmünü getiriyor, kâfir müslümana eşit değildir; çünkü hak dini inkâr etmesi onun derecesini aşağıya düşürmüştür.
2. Âyetin başı İle sonu arasında mâna İlişkisi, bütünlüğü vardır; aslı kâfir olduğu için köle hüre eşit olmayınca, halen kâfir olan kimsenin müslümana eşit olmayacağı aşikârdır.
3. Âyetin devamında "Her kime kardeşi tarafından bir şey bağışlanırsa..." buyuruluyor. Kâfirle müslüman arasında kardeşlik olamaz; şu halde kâfir âyetin hükmüne dahil değildir.
Zevzenî ise ileri sürdüğü delilin sağlam olduğunu, Atâ'nın itirazlarının bunu çürütemediğini şu gerekçelerle savunur:
a) Allah Teâlâ'nın cezalandırmada eşitliği şart koştuğu yönündeki görüşünüze katılıyorum; ancak "kısas bakımından müs-lümanla kâfir arasında eşitliğin bulunmadığı" şeklindeki tespitinizi doğru bulmuyorum. Müslüman gibi, İslâm ülkesinde yaşayan veya oraya izinli olarak girmiş bulunan gayri müslimlerin de hayatları ebedî olarak dokunulmazdır, bu bakımdan eşitlik vardır. Müslüman gayri müslimin malını çalsa cezalandırılır. Bu hüküm onun canının da dokunulmaz olduğunu gösterir, sahibi dokunulmaz olmasaydı malının da dokunulmazlığı bulunmazdı,
b) Âyetin başının mâna bakımından devamına bağlı olduğu görüşünüze katılmıyorum, Âyetin başı genel devamı özeldir, her biri kendi çerçevesinde geçerlidir,
c) "Köleyi öldüren hür kısas edilmez" hükmünüzü kabul etmiyorum. Tam aksine o da kısas edilir, bu hükmünüz size delil olmaz,
d) Müslümanlarla kâfirler arasında din kardeşliğinin bulunmadığı doğrudur; ancak buna dayalı hüküm af ve diyetle ilgili olup kısasla ilgili değildir, birisi diğerini ortadan kaldırmaz.
İslâm öncesinde Araplar intikam ve kısasta ısrar ederler, diyet (kan bedeli) karşılığında sulhu ayıp sayarlar, bunu yapanları para karşılığında maktulün kanını satmakla suçlarlardı. İslâm kısası tâdil edip adalet ve hakkaniyete uygun hale getirdikten sonra, meşru görmekle beraber, maktulün yakınlarına kısastan vazgeçme ve bunun yerine diyet kabul etme seçeneğini de getirmiş; bununla da kalmayıp "kardeşi tarafından bir şey bağışlanırsa" diyerek iki tarafın birbirlerine din kardeşligi esasına göre bakmaları gerektiğini hatırlatmış, kısas yerine diyeti teşvik etmiştir. Maktulün yakınlarının kısastan vazgeçip diyete razı olmaları halinde katilin üzerine düşeni ödemesini, güçlük çıkarmamasını, gönlü yaralanmış din kardeşlerine elinden geldiğince iyi davranmasını istemiştir.
Kısas cezası haksız ve kasıtlı olarak öldürme ve yaralama suçlarına mahsustur. Bu suçun cezasının diyet olarak verilmesi, maktulün yakınlarının veya mağdurun rızâsına bağlıdır. Kasıt bulunmadan, kaza sonucu birini öldürme veya yaralama durumunda ise kısas cezası söz konusu olmayıp tek karşılık olarak diyet ve kefaret vardır. [539]
Kısas cezası yanında, maktul tarafının rızâsına bağlı bile olsa diyet seçeneğinin de meşru kılınması hem -yukarıda değinilen- Câhiliye devri telakkisine hem İslâm'dan önceki dinlerin bir kısmındaki hükümlere nispetle cezanın hafifletilmesi ve yüce Allah'ın bir lütfü mahiyetindedir.
Tevrat'a göre kasten adam öldürmenin ve yaralamanın cezası başka seçeneği olmamak üzere kısastır.[540]
Matta İncili'ne göre Hz. îsâ, Tevrat'ta geçen "göz yerine göz, diş yerine diş. hükmünü hatırlattıktan sonra "Fakat ben size derim: Kötüye karşı koma ve senin sağ yanağına kim vurursa ona ötekini de çevir" demiştir (5/38). Burada Hz. îsâ, kısas hükmüne atıf yaptıktan sonra onu kaldırdığını söylememiş, yalnızca kısas yerine bağışlamayı tavsiye etmiştir. Ayrıca Matta İncili'nde (5/17-18), Hz. îsâ'nın açıkça "Sanmayın ki ben şeriatı yahut peygamberleri yıkmaya geldim; yıkmaya değil fakat tamam etmeye geldim... Şeriatten en küçük bir harf veya bir nokta bile yok olmayacaktır" dediği nakledilir. Sonuç olarak denebilir ki, Tevrat'a göre kasten öldürmenin ve yaralamanın cezası tekdir ve kısastır; Matta'ya göre kısasın yanında bağışlama seçeneği getirilmiştir. İslâm'da İse kısas istemek maktulün yakınlarıyla yaralanan mağdurun hakkıdır, bağışlamaları halinde diyet devreye gİ-rer; ayrıca kamu otoritesinin -kısastan hafif olmak üzere- ta'zîr yoluyla cezalandırma hakkı vardır.
Kısas bağışlanıp diyetin tamamı veya bir kısmı alındıktan sonra maktul tarafı tekrar intikam peşine düşerse veya katil ıslah olmaz yine cana kıyarsa haddi aşmış, sınırı çiğnemiş olurlar. Bu durumda her iki taraf için de âhirette azap vardır. Kısas cezası bağışlanmış bîr caninin tekrar aynı suçu işlemesi durumunda, dünyadaki cezasının doğrudan kısas olacağı veya diyet yahut kısasa karar verme yetkisinin devlete bırakılması gerektiği şeklinde iki farklı görüş vardır. [541]
179. Allah Teâlâ "Kısasta sizin için hayat vardır" derken "Ey akıl sahipleri!" nidasıyla insanları bu konuda düşünmeye; "Kısas da öldürme demek olduğuna göre, hem öldürmek hem de hayat nasıl bir arada olacak?" sorusuna, akıllan doğru işleterek cevap bulmaya teşvik etmektedir. İlâhî nidanın yerli yerinde olduğunun bir delili de günümüze kadar, akıllı olduklarım düşünen insanların idam cezasını tartışma konusu edinmelerine rağmen kaldırmamış olmalarıdır.
Ya genel ya da Özellikle öldürme suçuna mahsus olarak kısasa ve idam cezasına karşı çıkanlar şu delillere dayanmışlardır:
1. İnsanlığın faydasına olduğu gerekçesiyle bile olsa insanın tabiatı kısas ve idamdan nefret etmekte, vicdanı onu reddetmektedir.
2. Öldürme olayı bir insan kaybı olduğu gibi idam da ikinci bir cana kıymadır, insan kaybıdır.
3. Kısas yoluyla adam öldürmek kalpteki merhametsizlik ve intikam duygusundan kaynaklanır. Bu duygular kötüdür, eğitim yoluyla kalpten çıkarılmalıdır. Cana kıymak da kötüdür, ancak bunu engellemek için ikinci bir cana kıymak yerine katili hapsetmek, güç işlerde kullanmak yoluyla eğitmek, suçu bu tedbirlerle engellemek uygundur. Katili hasta olarak kabul etmek de mümkündür. Çünkü insan akıl hastası olmadan cana kıyamaz; nasıl diğer akıl hastalan hastahanelerde tedavi görüyorsa katillerin de buralarda ıslah ve tedavi edilmeleri gerekir.
4. Kanunlar yapıldıktan zaman mevcut olan topluma, onun içinde bulunduğu şartlara ve ihtiyaca uyar, buna uygun olarak yapılır. Bu sebeple herhangi bir kanunun devamlı yürürlükte bulunması işin tabiatına aykırıdır. Kısas kanunu da böyledir. Bugün toplumlar fertlerine muhtaçtırlar. Maktulün yakınları da katilin cezalandırılmasını istemektedirler. Bu iki istek ve ihtiyacı bir arada tatmin edecek çare, katili öldürmeyip Ömür boyu hapis vb. şekillerde cezalandırmaktır.
Kur'ân-ı Kerîm'in konunun temeline ışık tutan şu ifadesi ise bu İtirazlara toplu bir cevap niteliğindedir: "Yeryüzünde fesat çıkarıp bozgunculuk yapmaya veya bir cana karşılık olmaksızın birisini öldüren kimse bütün insanları öldürmüş gibidir, bir canı yaşatan ise bütün insanlara hayat vermiş gibidir"[542]
Hiçbir fark gözetmeksizin yaşama hakkını tanıyan ve önemini vurgulayan bu âyete göre cana kıymayı, iki kişi arasında veya bir ferde yönelik bir mesele, bir suç, bir eylem olarak düşünmek yanlıştır. Ya cana kıyma önlenir, bütün İnsanlığın hayat hakkı garanti altına alınır yahut da yaşama hakkı devamlı olarak tehlikeye mâruz kalır. Toplum denilen yapı fertlerden oluşur, asıl ve hakikat olan fertlerdir. Ferdin hayatını korumak mümkün olmazsa fertlerden oluşan toplumun hayatını korumak da mümkün olmaz.
Yukarıda sıralanan itirazlan tek tek cevaplamak üzere de şunlan söylemek mümkündür:
a) Hemen her insan kendini öldürmek isteyen, buna teşebbüs eden insam, onu öldürme pahasına da olsa engeller. Nitekim bütün hukuk sistemleri nefsi müdafaayı hukuka uygunluk hallerinden saymışlardır. Toplumlar da ülkelerine, hayatlarına, hayatî menfaatlerine göz diken, saldıran toplumlara karşı savaş ilân edip fiilen savaşırlar. Bu iki vakıa, hayatı ve gereklerini korumak söz konusu olduğunda insanların öldürülmesinin, insan tabiat ve vicdanına aykırı bulunmadığını göstermektedir,
b) Bir toplumda eğitim başarılı olur, insanlar ağır cezalar söz konusu olmadan da adam öldürme suçunu işlemez hale gelirler, bu durum bilimsel verilere dayalı olarak tespit edilirse nâdir hale gelen öldürme suçu için farklı cezalar ve tedbirler düşünülebilir, İslâm, maktulün yakınlarına kısas talebinden vazgeçme ve diyet isteme hakkı vererek bu kapıyı açmıştır. Yine eğitimin etkisiyle toplumda, intikam duygu ve talebinin yerini "affm şerefli ve büyüklüğe yakışan davranış olduğu" şuuru ve anlayışı alırsa veliler kısas yerine affı tercih edeceklerdir. Bilimsel olarak kısas dışındaki önlem ve yaptırımların adanı Öldürme suçunu önlediği veya çok nâdir hale getirdiği belirleninceye kadar ise kısas cezası seçe-neksiz olma özelliğini koruyacaktır,
c) Merhamet ve şefkat güzel duygular olmakla beraber yerinde kullanılmaz; zulme, hakların çiğnenmesine, insanların can güvenliğinin ortadan kalkmasına sebep olur, maktulü unutturur, hep katil lehine işletilirse makbul olmaktan çıkar, zaaf olarak değerlendirilir,
d) Suçun kendi cinsinden bir fiille cezalandırılması eğilimi şahsî ve nefsânî bir duygu olmaktan çıkar, adalet ve hakkaniyetin gerçekleşmesine yönelirse, bir eğitim ve suçu önleme aracı olarak değerlendirilirse, ona kötü gözle bakılamaz,
e) Cinayeti akıl ve ruh hastalığına bağlamak ve canileri hapishanelere ve idam sehpalarına değil, hastanelere göndermeyi önermek aslında cinayeti teşvik etmenin ötesinde bir sonuç getirmez. Nitekim bugün uzmanların çoğunluğu bu kanaate katılmamış, cinayeti bir hastalık değil, ceza gerektiren suç saymışlardır,
f) Günümüzde pek çok ülkenin kanunlarında idam cezası vardır. Bu kanunları koyanlar önemli gördükleri cinayetlerde -suçluyu hapishanede çalıştırarak ondan istifade etmek yerine- idam etmeyi uygun bulmuş, yaşama hakkını korumak için zaruri bulmuşlardır. Katilin ekonomik katkısı, insan hayatını korumaktan (dolayısıyla kısas sayesinde korunacak olan insan hayatından) daha önemli ve faydalı olamaz.[543]
Meali
180. Birinize ölüm yaklaştığında, eğer geriye mal bırakıyorsa anasına, babasma ve akrabasına uygun bir vasiyette bulunması, sakınanlara bir borç olmak üzere yazıldı.
181. Onu işittikten sonra kim değiştirirse günahı, yalnızca onu değiştirene ait olur. Allah her şeyi işitir, her şeyi bilir.
182. Her kim bir vasiyette bulunacak birinin hakkı çiğnemesinden veya günaha girmesinden korkar da aralarım düzeltirse ona bir günah yoktur. Allah elbette bağışlayıcıdır, sonsuz rahmet sahibidir.[544]
Tefsiri
180. İslâm'dan önce Araplar'da miras taksimi şöyle yapılırdı: Ölenin erkek çocukları varsa bütün mirası onlar alırlardı. Erkek çocuğu olmayanın malı yakından uzağa doğru diğer erkek akrabasına kalırdı. Bazan vasiyet yoluyla çocuklara, akrabaya ve arkadaşlara da mal bırakıldığı olurdu. Bu âyet başta ana ve baba olmak üzere, kadın-erkek ayırımı yapmadan bütün akrabaya vasiyet etmenin gerekli bulunduğunu ifade ederek müminleri, daha sonra gelecek olan miras hükümlerine hazırladı. Nısâ süresindeki miras âyeti [545] zaten mirastan pay almakta olan bu erkekleri doğrudan zikretmeksizin kadm akrabayı da mirasa dahil etti. Anılan miras âyeti ve onu tamamlayan diğer âyetlerle hadisler değiştirilemez hak ve paylar şeklinde mirasın nasıl paylaştırılacağını belirlemiştir. Hz. Peygamber'in Veda haccmda, "Allah her hak sahibine hakkını vermiştir, artık vâris olana vasiyetle mal bırakmak yoktur" [546]. buyurmasıyla mirastan belli hakkı olan akrabaya vasiyetle mal bırakılamayacağı anlaşılmıştır. Sa'd b. Ebû Vakkas'ın hastalanması üzerine onu ziyarete giden Hz. Peygamber'e, bütün malını Allah rızâsı için vasiyet edeceğini bildirmesi üzerine üçte biriyle yetinmesini söylemesi ve "Yakınlarını zengin olarak bırakman, onları halka el avuç açan yoksullar olarak bırakmandan daha İyidir" buyurmasıyla da [547] vârisleri olan bir kimsenin bütün malını vasiyet etmesinin uygun olmadığı ortaya çıkmıştır. Tefsir etmekte olduğumuz âyeti, aynı konuyla ilgili diğer açıklamalar içinde bir bütün olarak ele almaya çalışan tefsirciler ve fı-kıhçılar farklı sonuçlara varmışlardır:
a) "Üzerinize yazıldı" ifadesi bağlayıcı hüküm (farz, vacip) getirdiği için Önce farz kılınan vasiyet, miras âyeti gelince kısmen değiştirildi ve artık farz olmaktan çıktı, teşvik ve tavsiye edilmiş (mendup) bir davranış haline geldi. Dört mezhep imamının da dahil bulunduğu müctehidler çoğunluğu bu hükmü benimsemişlerdir,
b) Dahhâk, Tâvûs, Taberî gibi müctehid-lere göre vasiyet âyeti ne kısmen ne de tamamen neshedilmiştir. Baştan itibaren bu âyet, miras âyetinin dışında kalan yani bir sebeple (dini farklı olan ana ve baba, köle olan akraba vb.) mirastan pay alamayan akrabanın vasiyet yoluyla terikeden pay almasını hedeflemiştir. Kime ne kadar vasiyet edileceği ise örfe, âdete ve hakkaniyet kurallarına (mâruf ölçüsüne) bırakılmıştır. "Yakının aynı gruptaki daha uzak akrabayı mirastan mahrum etmesi" (hacb) kaidesi gereği vâris olamayan torunlar (dede yetimi) meselesi, çağımızda bazı İslâm ülkelerinde, bu ictihaddan yararlanmak suretiyle çözülmüş, yetim torunlar mirastan paya kavuşturulmuştur. Meselâ babası, dedesinden önce vefat eden bir çocuk dedesinin himayesine kalmış bir yetimdir. Gün gelip dedesi de vefat edince, çocuğun amcası dedesine (yani ölen dedenin hayattaki oğlu, babasına) ondan daha yakın olduğu için mirası almakta torun mirastan mahrum kalmaktadır. Çocuğun ölen babasının yerine konarak (ona halef olarak) vâris olması hükmü İslâm hukukunda yoktur. Bu ve benzeri durumlarda karşımıza "vâris olamayan yakın akraba" meselesi çıkmaktadır. Bunlar için gerekli (farz) olan vasiyet hükmü de bu meselenin çözümünde kullanılmaktadır,
c) Mirastan payı olan akrabaya (vâris) vasiyet yoluyla da mal bırakılmış olursa bazı müctehidlere göre bu tasarruf geçerli değildir. Hanefîler, Hanbelî-ler ve daha başka bazı müctehidlere göre ise diğer vârisler razı oldukları takdirde bu vasiyet de geçerlidir,
d) İlgili hadisi delil gösteren bazı müctehidler üçte biri geçen vasiyeti hükümsüz sayarken, Hanefîler'in de dahil bulunduğu çoğunluk, vârislerin razı olmaları halinde bunun da geçerli olduğu hükmünü benimsemişlerdir,
e) Vasiyet Fiilen gerçekleştirilmesi ölüm sonrasına bırakılan bir hukukî tasarruftur. Bir kimsenin üzerinde bir hak, bir borç varsa ölümünden sonra bunun terikesinden ödenmesini, yerine getirilmesini vasiyet etmesi farzdır. Böyle bir borcun veya sahibine teslim edilmesi gereken bir hakkın bulunmaması halinde vasiyet farz değil menduptur; durum müsait olduğunda yapılması teşvik edilmiş bîr hukukî tasarruftur, bir dinî hizmet ve ibadettir. Vasiyeti teşvik eden hadisler böyle yorumlanmıştır. [548]
181-182. Vasiyet usulüne uygun olur, bir yanlışlık ve haksızlık bulunmazsa bunun hayatta kalan ilgililerce yerine getirilmesi gerekir. Yerine getirmeyen, ölünün iradesi dışında değişiklik yapan kimse sorumlu ve günahkâr olur.
Ya meşru ve helâl olmayan bir mal, menfaat ve fiil vasiyet edilmiş ya da vasiyetin dinî ve hukukî kuralları çiğnenmiş, kasten veya bilmeyerek yanlışlar yapılmış, olursa vârislerle lehlerinde vasiyet yapılan kimselerin arasına girerek durumu düzeltmek, sakıncalı olmak bir yana müminlerin vazifeleri cümlesindendir; 181. âyette "günah" olarak nitelenen "değiştirme" fiili bu nevi düzeltmeleri, iyileştirmeleri kapsamaz.[549]
Meali
183-184. Ey iman edenler! Sizden öncekilerin üzerine yazıldığı gibi sakınasınız diye sizin üzerinize de sayılı günlerde oruç yazıldı. İçinizden hasta veya yolcu olan, başka günlerden sayısınca tutar. Orucu tutmakta zorlananlar için bir yoksulun (günlük) yiyeceği kadar fidye yeterlidir. Bir iyiliği mecbur olmadan yapan için bu (yaptığı) iyidir. Orucu tutmanız -bilirseniz- sizin için hayırlıdır[550]
Tefsiri
183-184. Oruç Allah'ın buyruğunu yerine getirmek için veya farz yahut vacip olmamakla birlikte O'nun hoşnutluğunu kazanmak için nafile ibadet niyetiyle müminin, belirli bir süre zarfında her türlü yemeyi, içmeyi ve cinsî ilişkiyi terket-mesidir. İslâm'ın getirdiği oruç, zamanı, süresi, şartları, hangi fiillerle ve davranışlarla bozulduğu, tanınan kolaylıklar bakımından daha önceki dinlerde ve milletlerde görülen oruçtan farklıdır.
Oruç ibadeti İslâm'dan önce de bilinen ve İslâm'dakinden farklı da olsa uygulanan bir ibadet idi. Hz. Peygamber'in mensup bulunduğu Kureyş kabilesinden olanlar da âşûrâ günü oruç tutarlardı. Mekke'den Medine'ye hicret edilince burada yahudilerin de aynı günde oruç tuttukları görüldü. Hz. Peygamber bunun sebebini sordu; "Bugün Allah Teâlâ'nın Musa'yı kurtardığı gündür" dediler. "Bizim Mûsâ İle hak ilişkimiz sizinkinden daha fazla" buyurdu ve o gün kendisi oruç tuttuğu gibi müminlerin de tutmalarım emretti. Bir yıl sonra ramazan orucu farz kılınınca Hz. Peygamber, âşûrâ orucu için " Dileyen tutsun, dileyen tutmasın" buyurdu. Böylece sözü edilen oruç farz olmaktan çıktı, mendup bir ibadet hükmünü aldı.[551]
Kur'an'da geçen "üzerinize yazıldı" ifadesi -aksine bir karîne bulunmadığında- "farz kılındı" mânasına gelmektedir. Bu âyet hicretin 1. yılında Hz. Peygamber tarafından tutulması emredilen aşûrâ orucunun farz olma hükmünü kaldırmış, onun yerine 2. yılın başmda ramazan orucunu farz kılmıştır.
"Sizden öncekilere..."den maksat birinci derecede yahuditer ve hıristiyanlar-dır; çünkü müslümanlann tanıdığı Ehl-i kitap'tan olan gayri müslimler bunlardır. Yahudiler, ekim ayma rastlayan yılbaşılanndan on gün sonra, gün batınımdan ertesi günün gün batımına kadar bir oruç tutarlar, günahların bağışlandığı gün olarak kabul ettikleri bu farz kılınmış oruç gününe "kipur" adını verirler. Ayrıca yı-lm farklı günlerinde tuttukları başka farz oruç ve nafile oruçlar da vardır. Hıristiyan şeriatında -Tevrat'ta olandan başka- bir oruç yoktur. Hz. îsâ kendisine peygamberlik gelmeden önce kırk gün oruç tuttuğu için hıristİyan din adamları bunu da ibadet olarak telakki etmişlerdir [552]
Hz. Peygamber, "Allah'ın en çok sevdiği oruç Dâvûd peygamberin orucudur. O, bir gün açar (yer), bir gün oruç tutardı" buyurmuştur. [553] Bu hadis daha başka peygamberlerin getirdikleri İlâhî dinlerde de oruç İbadetinin bulunduğunu göstermektedir.
"Sakınmanız için, sakınasınız diye" ifadesi oruç ibadetinin hikmetine ışık tutmaktadır. Dinde sakınmak (takva, ittika) günahlarla ilgili bir sakınmadır, günahlardan uzak durmak, günaha girmemek için çaba göstermektir. Kurtulmanın, uzak durmanın yollan ve çareleri bakımından günahlar İkiye ayrılır: İçki, kumar, hırsızlık, gasp gibi günahlardan kurtulmanın yolu ve çaresi -bunların getirdikleri sonuçlar üzerinde- düşünmektir. Yasaklama, ceza tehdidi, başkalarının başlarına gelenler, verilen öğütler üzerinde düşünen insanlar bunlardan uzaklaşabilirler. Bİr kısım yasaklar ve günahlar da vardır ki, bunların sâikleri (İticileri) öfke ve şehvet gibi tabii duygular ve içgüdülerdir. Bunlardan uzaklaşabilmek için yalnızca üzerinde düşünmek yetmez; itici duygular ve içgüdülerin baskısını azaltacak veya bu baskıya karşı iradenin gücünü arttıracak uygun araçlarla eğitime ihtiyaç vardır. Oruç bu eğitim İçin ideal bir yoldur. Oruç ibadetinin ferdin iradesini güçlendirmesi ve onu günahlardan uzaklaştırması yanında, maddî imkânları yerinde olanları yoksulların, mahrumların halleriyle hallendirmek gibi bir işlevi daha vardır. Yeme, içme ve cinsel ilişki arzularını İstedikleri gibi tatmin edebilenler, bundan mahrum olanların durumlarını ancak, aynı şartlan yaşayarak anlayabilirler ve ancak bu yoldan onlara yardımcı olma konusunda daha duyarlı ve aktif hale gelebilirler. İslâm eğitimcileri bedenin arzularım frenlemenin, isteklerini doyurma konusunda kısıntıya gitmenin, insana mahsus olup ruh, nefis, kalp gibi kavramlarla ifade edilen diğer unsurun gelişmesi üzerindeki müspet tesiri üzerinde de ısrarla durmuşlardır.
"Sayılı günler" den maksat, 185. âyette gelecek olan ramazan ayıdır, Araplar daha önce belli şekilde bir ay oruç tutmaya alışık olmadıkları için "Ramazana ulaşan onda oruç tutsun" emri verilmeden önce müminler, psikolojik olarak bu ibadete alıştırılmak istenmiş; bu amaçla mazereti olanların ne yapacakları, genel olarak oruç tutmanın insana ne sağlayacağı üzerinde durulmuştur.
Âyet üç mazeretten söz etmektedir: Hastalık, yolculuk ve oruca zor dayanır olmak.
a) Ağır hastalığın oruç tutmamak için bir mazeret teşkil ettiği konusunda görüş ayrılığı yoktur, Hafif hastalıkların mazeret olma sının hakkında çeşitli ölçülerden söz edilmiştir. Birçok müctehîdin katıldığı mâkul sınırlama, "sağlam bir kimsenin orucuna ek acı, ağrı, bitkinlik, açlık, susuzluk getiren, oruç tutulduğu takdirde artan veya tedavisi geciken hastalık" şeklinde olanıdır.
b) Yolculuktan maksat, namazların kısaltılmasını [554] ve -üç mezhebe göre- cemedilmesinİ caiz kılan mesafede yapılan yolculuktur. Böyle bii yolculuğa çıkan kimse o günün sabahında -yolculuğa başlamadan- oruca niyet etmiş olursa bazı müctehidlere göre orucuna devam edecek, ertesi günden itibaren ruhsattan yararlanacaktır. Bu durumda orucunu bozması halinde ise kefaret değil gününe gün kaza gerekli olmaktadır. Hz. Peygamber'in ramazan ayında Medine'den Mekke'ye yolculuk ettiğini, yolda su isteyerek halkın gözü önünde orucunu bozduğunu İfade eden sahih hadise [555] dayanan Ahmed b. Hanbel gibi müctehİdier ise belirtilen durumda orucun açılmasının sünnet olduğunu ileri sürmüşlerdir.
Hasta iyileşince, yolcu da vatanına ve oturduğu yere dönünce tutamadıkları günlerin oruçlarını uygun zamanda kaza ederler. Kaza oruçlarının aralıksız tutulması şart değildir.
c) "Orucu tutmakta zorlananlar" şeklinde tercüme ettiğimiz kısımda geçen "yutîkûne" fiili gerek dil bilimi gerekse kıraat şekilleri bakımından farklı mânalara müsait olduğu için bu kısmı, "orucu tutabilecek durumda olanlar" şeklinde anlayanlar da olmuştur. Bu ikinci anlayışa göre başlangıçta, müminler oruca alışın-caya kadar böyle bir seçenek getirilmiş, oruç tutabilecek durumda olanların da isterlerse fidye vererek bu ibadeti yerine getirmelerine izin verilmiş, sonra bu izin kaldırılmış ve gücü yetenlerin orucu tutmaları gerekli kılınmıştır.
Bizim tercüme ettiğimiz şekil ve katıldığımız mânaya göre ya bünyesi veya içinde bulunduğu durum ve şartlar sebebiyle orucu zor tutan, oruç tutmakta zorlanan, devam ettiği takdirde hasta olmaktan veya mecbur olduğu işini yapamamaktan korkan kimseler oruç tutmak yerine her gün için bir fidye verebileceklerdir. Eski zamanlarda yaşlılık yüzünden zayıf düşmüş kimselerle emzikli ve hâmile kadınlar "orucu tutmakta zorlananlar"a örnek olarak zikredilmiştir. Bunlardan yaşlıların oruç yerine fidye vereceklerinde ittifak vardır. Diğer İkisine gelince meselâ Şafiî ve Mâlik'e göre bunlar da fidye verirler, sonra da mazeretleri ortadan kalkınca kaza ederler. Hanefîler'e göre bu ikisi fidye vermezler, sonradan tutamadıkları oruçlarını kaza ederler.
Günümüzde dökümcü, maden, beton ve yol işçisi, tellâk, hamal gibi ağır işlerde çalışan kimselerin de "orucu tutmakta zorlananlar" sınıfına dahil edileceği hükmü birçok fıkıhçı tarafından benimsenmiştir. Bunlar da zarar gördükleri takdirde oruç tutmak yerine fidye verebileceklerdir. [556]
Fidye bir yoksulun bir günlük yiyeceğidir. Fıkıhçılar bunu buğday, arpa ve hurmadan bir müd (dört koşam) miktarı olarak belirlemişlerdir. Bu yiyecekler Hz. Peygamber döneminde bölgenin temel gıdaları idi. Başka zaman ve mekânlarda da fidye "temel yiyeceklerin orta kalitede olanından bir günlük ihtiyaç karşılığı" olarak tespit edilmelidir. Bu miktar fidyenin alt sınırıdır. Âyete göre daha fazlasını vermek, veren için dünya ve âhirette hayırlara vesile olacaktır. [557]
Hasta ve yolcu olanlara oruç tutmama ve başka zamanda sayısınca kaza etme İzin ve imkânı verilmiş olmakla beraber, önemli bir güçlüğün ve engelin bulunmaması halinde bu durumlarda da orucun tutulması, "Tutmanız sizin için daha hayırlıdır" buyurularak tavsiye edilmiştir. Bu cümleyi "genel olarak oruç ibadetinin insanlar için İyilikler getireceği" şeklinde anlayan, hastalık ve yolculukta oruç tutmakla ilgili olmadığını ileri süren fıkıhçılar da vardır.[558]
Meali
185. O (sayılı günler), doğruyu eğriden ayırma, gidilecek yolu bulma konusunda açıklamalar re insanlara rehber olarak Kur'an'ın indirildiği ramazan ayıdır. Artık kim bu aya yetişirse onu oruçlu geçirsin. Kim de hasta veya yolcu olursa, başka günlerden sayısınca tutar. Allah sizin için kolaylık istiyor güçlük çekmenizi istemiyor. Sayıyı tamamlamanız, sizi doğru yola iletmesine karşı Allah'ın ululuğunu dile getirmeniz ve umulur ki şükredersiniz diye (uygun hükümler gönderiyor).
186. Kullarım sana beni sorduklarında bilsinler ki şüphesiz ben yakınım, bana dua ettiğinde duacının dileğine karşılık veririm. Şu halde benim davetime gelsinler ve bana iman etsinler ki doğru yolu bulalar.
187. Oruç gecesinde kadınlarınızla birleşmek size helâl kılındı. Onlar sizin için elbisedir, siz de onlar için elbisesiniz. Sizin kendinize hıyanet etmekte olduğunuzu Allah bilmiş, tövbenizi kabul etmiş ve sizi bağışlamıştır. Şimdi artık onlarla birleşin ve Allah'ın sizin için yazdığını isteyin. Fecirden siyah ip beyaz ipten sizin için ayırt edilir hale gelinceye kadar yiyin ve için, sonra orucu geceye kadar tamamlayın. Mescidlerde ibadete çekilmişken kadınlarla cinsel ilişkide bulunmayın. Bunlar Allah'ın koyduğu sınırlardır; sakın bu sınırlara yaklaşmayın. Allah âyetlerini insanlar için işte böyle açıklar. Umulur ki sakınırlar.[559]
Tefsiri
185. Önceki âyetlerde orucun farz kılındığı bildirilmiş, bunun sayılı günlerde tutulacağı açıklanmış; yükümlüler, süre ve şekil bakımlarından yeni olan bu ibadete psikolojik olarak alıştırılmış, güçlük söz konusu olduğunda ruhsatların bulunduğu haber verilmişti. Bu hazırlık mahiyetindeki açıklamalardan sonra farz kılınan oruç ibadetinin ayrıntılarının bildirilmesine geçilmiştir; birbirini tamamlayan âyetler arasında bir nesih (birinin diğerini hükümsüz kılması) ilişkisi yoktur,
Kur'ân-ı Kerîm'in Hz. Peyganıber'e indirilmesi Mekke'de Hira mağarasında, milâdî 610 yılı Ramazan ayının 17. gününde başlamış ve Allah Teâlâ'nın uygun gördüğü aralıklar ve münasebetlerle yaklaşık yirmi üç yılda tamamlanmıştır. Âyette geçen "ramazan aynıda Kur'an'ın indirilmesi"nden maksat onun tamamının değil ilk âyetlerinin İndirilmesidir; Bakara sûresinin başında olduğu gibi birçok âyette, Kur'an'ın bir parçasına da kitap ve Kur'an denilmiştir. Yüce mevlâ müslümanlara oruç ibadetini farz kılmayı murat edince bunun zamanının da ona uygun ve lâyık bir zaman olmasını istemiş, bütün insanlığa son rehber ve irşad aracı kıldığı kitabını vahyetmeye başladığı ayı oruç zamanı olarak seçmiştir.
Burada "şehide" fiili "görmek" değil "erişmek, hazır bulunmak" mânasmda-dır. Bu sebeple âyetin, "Ramazan hilâlini gören oruç tutsun" şeklinde bir mânası yoktur. Kamerî aylardan biri olan ramazanın giriş hilâlini görünce omca başlanması, çıkış hilâlini görünce de oruca son verilip bayram yapılması, ayın bir engel yüzünden görülememesi durumunda bir önceki ayın otuza tamamlanması ve ertesi günün, yeni ayın biri olarak kabul edilmesi hükümleri âyetle değil hadisle sabit olmuştur.[560]
1978 yılında İstanbul'da İslâm ülkeleri temsilcilerinin katılımıyla yapılan ilmî bir toplantıda ramazan ve bayram hilâllerinin, dünyanın herhangi bir yerinde görülebilir hale gelmesine dayalı hesaplar ve buna uygun takvim yapılmasına, ayrıca özel rasathanelerden gözetleme yapılarak hesabın kontrol edilmesine karar verilmiştir. O günden itibaren bu kararlara uyan ülkeler arasında birlik hâsıl olmuştur. Kararlara ve bunların dinî-ilmî gerekçelerine katılmakla beraber bu kararlara uymayan ülkelerde ise bazı yıllarda -hesaba göre- dünyanın hiçbir yerinden hilâlin görülmesinin mümkün olmadığı zamanda görme iddialarına dayalı ilânlar yapılmaktadır. Türkiye'de yaşayanlara, alınan kararlara titizlikle uyan Diyanet İşleri Başkanlığının takvimine uymalarını, etrafı dinleyerek kafalarını karıştırmamalarını tavsiye ediyoruz.
Hasta ve yolcu olanların orucu başka günlerde kaza edebilecekleri yukarıda geçtiği halde burada tekrarlanmasının bazı tefsircilere göre sebebi, "oruç tutmakla fidye vermek arasında muhayyer bırakma" hükmünün bu âyetle kaldırılmış olmasından dolayı diğer ruhsatların da kaldırıldığı zannını engellemektir. Onlara göre "Artık ramazana erişen oruç yerine fidye veremez, oruç tutacaktır, ancak hasta ve yolcu olanlar başka günlerde kaza edebilirler" denilmek istenmiştir.
Bize göre âyetler arasında nesih ilişkisi yoktur. Oruç tutmakta zorlananların fidye verme imkânları devam etmektedir. Burada iki geçici mazeretin tekrar zikredilmesinin sebebi, onların da neshedilmediğini, hükmün devam ettiğini anlatmaktır. Esasen bu mazeretlerin yukarıda zikredilmesi bir hazırlık içindir, hüküm ise burada verilmiştir.
Allah'ın ululuğunu gönülden benimseyip dile getirmeye tekbir denir. "Allahü ekber" cümlesiyle ifade edilen tekbirin mânası "Allah en uludur, en büyüktür" demektir. Bu cümle aynı zamanda Allah'ın birlik, teklik ve eşsizliğinin itirafıdır. Çünkü en büyük ve en uludan başkasında bir eksiklik, bir küçüklük vardır ve böyle olan bir varlık Tanrı olamaz. Namaza başlarken, rükûya ve secdeye giderken, kurban keserken tekbir getiren müminler, bununla ibadetin ancak Allah'a yapılacağını, ondan başkasının buna lâyık olmadığını dile getirmektedirler. Ramazan ayını oruçlu geçiren, kurban bayramında kurban ibadetini yerine getiren müslü-manların bayram namazına giderken ve bayram namazını kılarken tekbir getirmeleri, bayram hutbelerinde hatibin tekbir getirmesi hep aynı mâna ve hikmete yöneliktir. Aynca kurban bayramlarına mahsus olmak üzere "teşrik günlerinde" farz namazlardan sonra tekbir getirilmektedir.[561]
186. Oruç İbadeti anlatılırken Allah-kul ilişkisini çok canlı ve sıcak bir üslûpla ele alan bu âyete yer verilmesinin bize göre birden fazla sebebi vardır:
a) Bir önceki âyetin sonlarında Allah'ın eşsiz ve benzersiz büyüklüğü, ululuğu hatırlatılıp kulların da bunu dile getirmeleri istenmiştir. Tekbir akla şu soruyu getirmektedir: Bu kadar büyük bu kadar yüce bir varlıkla küçük, âciz, başı ve sonu belli, fâni, varlığına kendisi hâkim bulunmayan zavallı bir insanın nasıl bir ilişkisi olabilir? Onun kulluğu, şükrü ve duası bu büyüklüğe nasıl ulaşır? Âyet, o keyfıyetsiz ve akıl almaz büyüklüğün sahibi bulunan rabbin kullarına yakın olduğunu, her an ve her yerde hazır ve nazır bulunduğunu, fizik ve matematik ötesi büyüklüğün mesafe olarak uzaklığı gerektirmediğini ifade ederek kullara, şuurlu ve canlı bir ibadetin yollarını açmaktadır. Bu yakınlık başka âyetlerde "Biz ona (ölüm halindeki insana) sizden daha yakınız" [562] "Biz ona (insan) şah damarından daha yakınız"[563] "Allah kişi ile kalbinin arasına girer"[564]şekillerinde de ifade edilmiştir,
b) Kulun Allah'a yakınlığını şuur halinde yaşaması ve hissetmesine mani olan şeyler arasında yeme, İçme, cinsel ilişki gibi beden zevkleri de vardır. İnsanlar bu zevklerle haşir-neşir oldukları sürece fizik ötesi âlemlere ve varlıklara açılan pencerelerinin farkında olamazlar ve buradan başka âlemleri seyredemez, onları düşünemez, onlarla İçli-dışlı olamaz ve bütün bunların insana vereceği emsalsiz zevki yaşayamaz, İlhamı alamazlar. Belli bir süre bedenî zevklere açılan pencereleri kapatan oruç, diğerlerinin açılması için insana önemli bir fırsat sunmaktadır. Kul bu fırsattan hakkıyla yararlandığı takdirde Allah'ın yakınlığını ve beraberliğini (huzuru), yiyip içtiği günlerdekinden daha şuurlu ve canlı yaşama imkânını bulacaktır. Âyet oruçluya bunu hatırlatmakta, onu bu fırsatı değerlendirmeye çağırmaktadır.
Hem insanlarla ve dünya ile hem de Allah ile ilişkide doğru yolu bulmak, doğru hareket edebilmek için (rüşd için) bağlantıları doğru kurmaya ihtiyaç vardır. Kâmil insanlığın şartı Allah'ı tanımak, O'nunla ibadet yoluyla ve ibadet şuuruyla ilişki kurmaktır. Âyet bunu "Allah'ın çağrısına katılmak, davetini kabul etmek" şeklinde ifade ediyor. İbadetin bir şekli ve çeşidi de duadır. Kulun rabbi ile en yakın ve sıcak ilişkisi namazda secde halinde ve içten gelerek yapılan dua ve niyaz halinde kurulan ilişkidir. Allah'ın çağasına kulak veren, O'nun dinine giren bir kimse bundan üç önemli kazanç elde etmektedir:
1. O'nun yakınlığını bilmek ve yaşamak.
2. Doğru düşünme, doğru yerde ve konumda olma imkânını elde etmek.
3. O'ndan İstediğini almak (duasının kabul edilmesi). Şu iki hadis, her dua edenin nasıl mutlaka sonuç aldığını anlamamıza yardımcı olmaktadır: "Acele etmedikçe her birinizin duası kabul edilir. Bu sebeple (acelecilik yüzünden) insan, dua ettim de kabul olunmadı der"; "Hiçbir dua eden yoktur ki, şu üç sonuç arasında olmasın: "Ya istediği hemen verilir ya lehine ertelenip saklanır yahut da dua bir günahına kefaret olur" [565]
Kader inancına göre olacak ve olmayacak her şey bellidir, kulun istedikleri de kaderinde yoksa kendisine verilmeyecektir. Şu halde duanın faydası nedir?
Allah Teâlâ madde âleminde olup bitenleri kanunlara ve sebeplere bağlamıştır. İnsanı bir ana ve babadan (onları aracı kılarak) yaratmaktadır, yağmuru bulut aracılığı ile vermektedir, ölümü bir sebebe bağlı olarak gerçekleştirmektedir. Duymaya kulağı ve beyni, görmeye gözü ve beyni vasıta kılmıştır. Sebepleri ve vasıtaları ortadan kaldırarak Allah'tan istemek "ana-baba olmadan doğmayı, göz olmadan görmeyi" istemek gibidir. Allah'ı unutup yalnızca sebeplere ve aracılara yönelmek ise insansız kulağa, göze yönelmek, işitmeyi ve görmeyi böyle sağlamaya çalışmak gibidir. İslâm'ın gösterdiği yol hem sebepleri ve aracıları kullanmak, ihmal etmemek hem de sebep ve sonuç elinde olan, bunlara hâkim bulunan Allah'a yönelmektir.
Allah'ın vermesi ve vermemesi kadere bağlı olduğu gibi dua da kadere bağlıdır. Kul ister Allah verir. İstemek kadere aykırı değildir, kader çerçevesi içindedir. Biz kullar kaderimizi "şöyle şöyle olsun" şeklinde değil, "şöyle şöyle olacak" şeklinde anlamalıyız. Kul âdabına uygun şekilde dua ederse Allah da kabul edecektir.[566]
187. Muhtemelen yahudilerin ve hıristiyanlarm âdetlerinden etkilenen bazı sahâbîler ramazan gecelerinde cinsel ilişkinin caiz olmadığını zannediyorladı. Ayrıca sahurun da uykudan önce yeneceğini, yatsı kılınıp uykuya yatuktan sonra uyanıp sahurluk diye bir şey yenilemeyeceğini sananlar vardı. Bu yüzden bazıları sıkıntıya düşüyor, sahura kalkmadıkları için gündüz açlıktan bayılıyorlar; gece cİn-sel ilişkiyi yasak sananlar dayanamayıp eşleriyle birleşiyorlar ve bunu gizliyorlardı (Kur'an'ın ifadesiyle böylece "kendilerine hıyanet ediyorlar", yani başkalarına da ifade ettikleri zanlanna ve kanaatlerine gizlice aykırı davranıyorlardı). Hadis kitaplarında ve tefsirlerde bu olaylarla ilgili birçok örnek vardır. [567] İslâm'a mahsus oruç ibadetinin farz kılınmasını takip eden günlerde bu gibi olaylar ve yanlış anlamalar ortaya çıkınca sınırları belirleme ihtiyacı doğdu ve bu âyet gönderildi. Âyete göre oruç gece bitince başlayacak ve ertesi gecenin başlamasına kadar sürecektir; yani oruç ibadeti gündüze mahsustur, gece bu ibadetin vakti değildir. Güneşin batma-sıyla başlayan gece boyunca yemek, içmek, cinsi temas vb. bütün mubah (günah olmayan) şeyler serbesttir.
"Allah tövbenizi kabul etti, sizi bağışladı" cümlesi daha önce böyle bir yasağın bulunduğuna işaret ederse de bu konuda âyet ve hadis olarak bir delil yoktur. "Hıyanet", tövbenin kabulü ve bağışlama, kendi zanlanna ve anlayışlarına göre yaptıklarını günah sayanların bu kabulleri ve kanaatleriyle ilgilidir. "Siz kendiliğinizden sınırlar koydunuz, sonra bunları çiğnediniz, günah işlediğinizi düşünerek tövbe de ettiniz. Allah tövbenizi kabul etti, sizi bağışladı, zaten böyle bir yasak da yoktur" denilmek istenmiş, durum böylece açıklığa kavuşturulmuştur.
İsteyenin ramazan gecesinde eşiyle cinsî temasta bulunabileceği bildirildikten sonra "Allah'ın sizin için yazdığım isteyin" buyurulmaktadır. İstenecek şeyin ne olduğu konusunda çeşitli açıklamalar yapılmıştır. Bize göre en uygun olanı bu serbestlikten yararlanmaktır, temasın tabii meyvesi olan çocuktur; Allah'ın hayırlı evlât vermesini istemektir.
Oruç ibadetinin güneşin batmasıyla sona ereceği konusunda ihtilâf yoktur. Ne zaman başlayacağı ve güneşin normal sürelerde doğup batmadığı yerlerde nasıl oruç tutulacağı konusunda ise farklı anlayışlar ve yorumlar vardır:
a) Orucun başlama zamanını da belirlemek üzere gönderilmiş bulunan bu âyette mesele -bize göre- açıklığa kavuşmuştur. Şöyle ki âyette gece (leyi) kelimesi iki defa geçmektedir. Baştaki gece -daha sonra gelen açıklamalarla birlikte- orucun başlangıcını göstermekte, sondaki yani "Sonra orucu geceye kadar tamamlayın" cümlesinde geçen gece ise ibadetin bitiş vaktini işaretlemektedir. Başta "Oruç gecesinde kadınlarınızla cinsel ilişkide bulunmak size helâl kılındı" denirken bu iznin geceye mahsus olduğu, gündüze sarkmayacağı açıkça bildirilmiş olmaktadır. Arapça'da gece tanımlanırken başlangıcının güneşin batması olduğunda ihtilâf edilmemiştir. Sonu ise iki türlü belirlenmiştir:
1. Tan yerinin ağarması (fecr-i sâdık).
2. Güneşin doğması, yani Arapça'da güneşin batımından tan yerinin ağarmaya başlamasına kadar geçen süreye de, güneşin doğmasına kadar devam eden süreye de gece denilmektedir. Buradaki gece yani oruç gecesi ile hangisi kastedilmiştir? Şüphesiz birincisi. Çünkü âyette oruç yasaklarının başlamasıyla ilgili sınır belirlenirken "fecir" kavramı esas alınmıştır. "Fecirden siyah ip beyaz ipten sizin için ayırt edilir hale gelinceye kadar" ifadesi, "tan yerinin beyazlığı gecenin siyahlığından ayrılıncaya kadar" yani "fecir söküp tan yeri ağarmaya başlayıncaya kadar" anlamına gelmektedir. Bu konuda rivayet edilen hadisler içinde [568] geceyi güneşin doğmasına kadar götüreni yoktur. Hadislere göre gecenin sonu tan yerinin ağarmaya başlamasıdır. Bu sebeplerden dolayı imsakin (orucun başlangıcı) güneşin doğmasıyla başlayacağını söyleyen hiçbir müctehid ve müfessir yoktur. Bazı zaman, mekân ve durumlarda ağarmanın tespiti güç olduğundan, emin oluncaya kadar yeme-içme serbestliğinden faydalanılmasına izin verilmiştir. Günümüzde olduğu gibi tan yerinin ağarmaya başladığı -birçok araçla ve kolaylıkla- tespit edilince oruç başlar ve artık orucu bozan fiiller yasak hale gelir,
b) Ekvatordan kuzeye ve güneye doğru ilerledikçe güneşin doğma ve batma vakitleri değişir, uzar ve kısalır, nihayet günlerce ve aylarca doğmadığı veya batmadığı enlem derecelerine ulaşılır. Bu bölgelerde yaşayan müslümanlar namaz ve oruç vakitlerini nasıl ayarlayacaklardır?
Bazı fıkıhçılann İleri sürdüğü "Normal vaktin olmadığı yerlerde, normal mıntıkalara mahsus oruç ve namaz ibadeti de olmaz" düşüncesi isabetli değildir. Allah Teâlâ Mekke ve Medine gibi yerlerde yaşayan müslümanlara hitap ederek yirmi dört saatlik bir zaman dilimi İçinde beş kere namaz kılmalarını ve yılda bir ay da oruç tutmalarını istemiştir. İbadetin sebep ve hikmeti bir yandan İnsanın ibadetle eğitilmesi, Allah'a yakınlık elde etmesi, diğer yandan âhirette geçer akçe olan ecir ve sevabın elde edilmesidir. Güneşin aylarca doğmadığı veya batmadığı yerlerde yaşayan müminler de -çalışma, dinlenme, yeme ve içme gibi hususlarda-hayatlannı yirmi dört saate göre düzenlemekte yani normal mıntıkalarda yaşayan insanlar gibi yaşamaktadırlar. Bu müminlerin de dinî eğitime ve sevaba ihtiyaçları vardır. Bu sebeple ibadetlerini de aya ve güneşe göre değil, farazi ve itibari (sanal) olarak ayarladıkları günlerine göre yapacaklardır.
Bu şartlarda yaşayan müminlerin uygulayacakları vakit cetveli bakımından âiimlerce iki yol gösterilmiştir:
1. Mekke takvimini uygulamak.
2. Kendilerine en yakın normal bölgenin takvimini uygulamak. Kıyamet yaklaştığında ve deceâl çıktığında günün çok uzun olacağını bildirmesi üzerine Hz. Peygamber'e, bu "bir yıl kadar uzun günde" namazları nasıl kılacaklarım soran sahâbîler, "Daha önceki normal günlere göre kılarsınız" cevabını almışlardı. Bu hadis de yukarıdaki çözüme ışık tutmaktadır.[569]
"Mescidlerde ibadete çekilmişken kadınlarla cinsî ilişkide bulunmayın" cümlesinde geçen ibadetin İslâm geleneğinde adı itikâftır. İtikâf "cemaat, köy, mahalle vb. halkından en az bir müminin, mescide çekilerek bir müddet kendini ibadete vermesi, evinden, işinden ayrı kalması, halkla günlük ilişkilerini askıya alması" şeklinde yapılır. İbadet niyetiyle kısa bîr müddet bile mescidde kalmak itikâf sayılmıştır. Hz. Peygamber ramazanın son on gününde mescidde itikâf ibadeti yapmış, son yılında bunu iki katına çıkarmıştır. [570] Bazı eşleri ve sahâbîler de bu konuda ona uyup aynı ibadeti ifa etmişlerdir. İtikâf ibadeti yapan kimseye yasak olan şey, tabii ve zaruri ihtiyaçları dışında mescidden çıkmak ve eşiyle cinsel ilişkide bulunmaktır.[571]
Meali
188. Mallarınızı aranızda haksızlıkla yemeyin. Bile bile, günaha saparak, insanların mallarından bir kısmını yemeniz için onun bir parçasını yetkililere aktarmayın.[572]
Tefsiri
188. "Haksızlık" diye çevirdiğimiz bâtıl kelimesi "hakk"ın zıddı olup "asılsız, gerçek bir şeyin karşılığı olmayan, kalıcı olmayan" şeklinde tanımlanmıştır. [573] Âyette İslâmiyet'in temel bir ilkesi ortaya konmaktadır. Buna göre -aksini mümkün kılan özel bir hüküm bulunmadıkça- hiçbir müslüman kişi veya kurum, başka hiçbir kimsenin malını, rızâsı olmadan veya tam ve gerçek bir karşılığını vermeden alamaz, yiyemez; hâkimin karan da bu hükmü değiştiremez, haramı helâl yapamaz. Bu genel bîr hüküm olup aslında bu hükmün kapsamına giren rüşvet yasağı, önemi ve yaygınlık kazanmaya elverişli olması sebebiyle özellikle zikredilmiştir.
Âyetten hem kazanç hem de harcama faaliyetlerinin meşru zeminde yürütülmesi şeklinde genel bir ilke çıkmakta; haksız menfaat sağlamak, maddî veya manevî bir karşılık elde etmek için iş başındakilere mal (veya para) vermek yasaklanmaktadır. Bu şekilde çıkar elde etmek için yetkili kişilere menfaat sağlamaya rüşvet denir. Helâl ve meşru yollardan kazanıp harcamayı emreden genel hükümlü başka birçok âyet ve hadis rüşvet yasağını da kapsamakla birlikte, bu âyette ve bazı hadislerde rüşvet özellikle söz konusu edilerek yasaklanmış, hatta hadislerde buna tevessül edenler lanetlenmiştir. [574] Rüşvet vermek ve almak haram olduğu gibi, rüşvet vererek temin edilen menfaat da haramdır. Rüşvet zaman zaman bazı toplumlarda son derece ciddi, yaygın ve yıkıcı bir hastalık halini alabilmektedir. Bu hastalıktan korunmayı veya tedavi etmeyi başaran toplumların uygulamasından anlaşıldığına göre bunun için başta eğitim olmak üzere din, ahlâk, hukuk, iktisat, siyaset gibi sosyal disiplinlerin birlikte işletilmesi gerekmekte; bu illete karşı verilen mücadelenin başarılı olmasında, bir yandan toplumda sosyal adaletin geliştirilmesi bir yandan da hukuk düzeninin kurulması ve adalet mekanizmasının etkin biçimde çalıştırılması özel bir önem taşımaktadır.
Âyetten, "Gerçekte size ait olmayan bir mah elde etmek için haksız olduğunuzu bile bile onun kendi malınız olduğunu iddia etmeyiniz, bu şekilde haksız kazanma yollarına tevessül etmeyiniz, bunu dava konusu yapmayınız" anlamı da çıkmaktadır. Buna göre bir mal başka birinin hakkı olduğu halde bir kimsenin bunu bile bile kalkıp onun kendi malı olduğunu iddia etmesi, meseleyi mahkemeye taşıması, haksız olduğunu bildiği halde haklı çıkmak İçin hâkim önünde dil dökmesi, avukat tutması, hele rüşvet vermesi kesinlikle haramdır. Hz. Peygamber bir hadisinde bazı insanların hitabet ve ikna kabiliyetlerinin başkalarına göre daha güçlü olduğunu, birinin bu kabiliyetini iyi kullanarak mahkemede başkasına ait bir malı kendisine hükmettirirse bu malın kıyamet gününde o kişi İçin bir ateş parçası olacağını ifade buyurmuştur. [575]
Fahreddin er-Râzî âyetin son cümlesinden beş farklı anlam çıkarıldığını belirterek bunları sıralandıktan sonra en uygun anlamın rüşvet yasağı olduğunu ifade etmektedir. [576]
Meali
189. Sana hilâlleri soruyorlar. De ki: "Onlar insanlar ve hac için vakit ölçüleridir. Erdemlilik asla evlere arkalarından gelip girmeniz değildir; fakat erdemlilik kişinin Allah'a saygılı olmasıdır. Evlere kapılarından gelin; Allah'a saygılı olun ki kurtuluşa eresiniz.[577]
Tefsiri
189. Ayın ilk göründüğü birinci ve ikinci gecedeki (bir görüşe göre ilk üç gecedeki) durumuna hilâl denir. Bir tane hilâl olduğu halde âyette bu kelimenin çoğul (ehille) kullanılması ayın evrelerine işaret eder. [578] Buna göre âyetin İlk cümlesini "Sana hilâlin evreleri hakkında soru soruyorlar" şeklinde anlamak uygun olur.
Tefsirlerde aktarılan bir rivayete göre bazı miislumanlar Hz. Peygamber'e ayın kimi zaman ip gibi ince, kimi zaman da güneş gibi dolgun görünecek kadar çok değişik evreler geçirmesinin "faydasını ve hikmetini" [579] sormaları üzerine inen bu âyette, İncecik hilâlin bir ay boyunca bu şekilde sürekli değişmesinin insanlara vakit tayiniyle ilgili türlü yararlar sağladığı belirtilmiş, bu yararlardan yalnız hacla alâkalı olanına işaret edilmiştir. Hicrî takvime göre ay ve yılların hesaplanması gibi takvim konulan yanında İslâm'ın öngördüğü ramazan orucu, zekât, kurban, fitre gibi dinî vecîbelerin ifa edileceği zamanların ayın evrelerine yani ay takvimine göre hesaplanması âyette açıklamaya gerek görülmeyen yararların belli başlılarıdır.
Câhil iye dönemindeki bir geleneğe göre Araplar ihramlı iken veya daha başka bazı dinî gerekçelerle evlerine girmezler; mutlaka girmeleri gerektiğinde de -kapıyı kullanmanın doğru olmadığına inandıkları için- evlerin arkasındaki bir pencereden veya açtıkları bir delikten girerler, iyi ve erdemli davranışın bu olduğuna inanırlardı. Halbuki bu anlamsız bir meşakkatten, şekilcilikten başka bîr şey değildir. Ayrıca evdekileri rahatsız edeceği için edebe de aykırıdır. Asıl iyi ve erdemli olan davranış, anlamsız geleneklerin tekrarı değil, insanın her işini takvaya göre yapması yani tutum ve davranışlarını Allah'a saygı, O'nun buyruklarını yerine getirip yasaklarından sakınma birinci içinde yerine getirmesidir.
"Evlere arkalarından girme" ve "kapılarından girme"nin mecazi ifadeler olduğu; "evlere arkalarından girme"nin, bir görüşü savunurken doğru yöntemden sapmak; "evlere kapılarından ginne"nin İse doğru yöntem kullanmak anlamına geldiği belirtilir. Buna göre âyet şu şekilde te'vil edilmiştir: Herhangi bir inancı savunurken konuyla ilgisi bulunmayan veya kesin olmayan gerekçeler, kanıtlar kullanmayınız. Gerçeğe ulaşmanın bir kapısı vardır, o da açık seçik bilinen bilgi, kesin delildir. Şu halde görüşlerinizi ve iddialarınızı bu tür bilgi ve delillere dayandırınız. [580] Böylece âyette, bilime ve gerçeğe ulaşabilmek için en uygun metodun kullanılması gerektiğine de işaret vardır.
Takva kavramının Kur'an'ın iniş süresince kazandığı anlam genişlemesini dikkate alarak, Medine'de inmiş olan bu âyetteki takva kökünden fiilleri "Allah'tan korkmak" yerine ."Allah'a, O'nun buyruklarına, hükümlerine saygı göstermek ve bu yönde çaba harcamak" şeklinde kapsamlı olarak yorumlamak daha isabetlidir. [581] Râzî'nin, bu âyet münasebetiyle yapmış olduğu "Takva haramları terketmek, vacipleri (buyrukları) yerine getirmektir" şeklindeki tanım, bütün buyruk ve yasakları içine alması bakımından takvanın oldukça kapsamlı tanımı sayılabilir. Râzî'ye göre takvanın kapsamına giren görevler arasında en ağırı savaş olduğu için bu âyetin hemen devamında savaş buyruğu yer almıştır.[582]
Meali
190, Sizinle savaşanlarla siz de Allah yolunda savaşın, Fakat aşırdığa sapmayın; Allah aşırılığa sapanları sevmez.
191. Onlan yakaladığınız yerde öldürün; sizi çıkardıkları yerden siz de onları çıkarın. Fitne öldürmekten daha kötüdür. Mescid-i Haranı civarında onlar sizinle savaşmadıkça siz de orada onlarla savaşmayın. Şayet sizinle savaşmaya kalkışırlarsa o zaman onları öldürün. İşte kâfirlerin cezası böyledir!
192. Eğer onlar vazgeçerlerse, artık Allah bağışlayıcıdır, merhametlidir.
193. Fitne ortadan kalkıncaya ve din yalnız Allah'ın oluncaya kadar onlarla savaşın; fakat vazgeçerlerse, artık zalimlerden başkasına saldırmak yoktur.
194. Haram ayın karşılığı haram aydır; saldırmazlık kurallarına riayet karşılıklıdır. Şu halde kim size saldırırsa, onun saldırısının dengiyle siz de ona saldırın, Allah'ın hükmüne saygılı olun ve bilin ki Allah kendisine saygılı olanların yanındadır.
195. Allah yolunda harcama yapın; kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın. İyilik edin, kuşkusuz Allah iyilik edenleri sever.[583]
Tefsiri
190. Zemahşerî'nin açıklamasına göre [584] "Allah yolunda savaşmak" deyimi, "Allah'ın ismini yüceltmek ve O'nun dinini güçlendirmek için cihad etmek" anlamına gelir. Hicretten önce, şartlar ne olursa olsun, müslümanlann müşriklerle savaşmaları yasaklanmış, onlarla ilişkilerde barışçı yöntemlerin izlenmesi emredilmişti. Hicretten sonra müslümanlar kendi devletlerini kurup siyasal bağımsızlıklarına kavuşunca, zamanla ayrıntıları belirlenen bazı şartlara ve kurallara riayet etmeleri kaydıyla, savaşmalarına izin verilmiş ve gerektiğinde emredilmiştir. Bu iznin İlk kez Hac sûresinin 39. âyetiyle verildiği anlaşılmaktadır; ancak konumuz olan âyeti de bu çerçevede düşünmek mümkündür. Âyette özellikle savunma amaçlı savaşın emredildiği görülmektedir ve İbn Atıyye'ye göre [585] bu, savaşı emreden ilk âyettir.
Müfessirlerin çoğunun görüşüne göre âyetin "Aşırılığa sapmayın; Allah aşırılığa sapanları sevmez" mealindeki bölümü hem haksız saldırıyı hem de başlanmış bir savaşta aşın gitmeyi, gereksiz kan dökmeyi ve çevreye zarar vermeyi [586] yasaklamaktadır. Nitekim Zemahşerî, âyetin, savaşı başlatmayı yani savaş çıkarmayı yasakladığı gibi, başlamış bir savaşta kadınların, yaşlıların, çocukların ve benzerlerinin öldürülmesini, anlaşmalı bir topluluğa saldırılmasın!, baskın saldırılar düzenlenmesini de yasakladığını ifade etmiştir. Taberî'nin aktardığı bazı rivayetlerde [587] din adamları ve tek taraflı olarak ateş kesip banş teklifinde bulunanlar da öldürülmesi yasaklananlar İçinde gösterilmiştir. Esasen âyetin "Sizinle savaşanlarla siz de Allah yolunda savaşın" şeklindeki ifadesinden, sadece fiilen savaşa katılanların ve savaşmayı sürdürenlerin öldürülebileceği açıkça anlaşılmaktadır.[588]
191-192. "Onları yakaladığınız yerde öldürün" ifadesindeki "onlar"dan maksat bir önceki âyette geçen müslümanlara karşı savaş açan düşman tarafıdır. Kuşkusuz barış zamanlarında barışın kural!an savaş zamanlarında da savaşın kuralları geçerlidir. Önceki âyetin ikinci bölümünde müslümanlara haksız saldırılara ve her türlü aşırılığa sapmaları yasaklanarak savaşın temel ahlâk ilkesi açıkça belirtildikten sonra, burada da düşmana hücum ederek askerlerinin yakalanıp öldürülmesi savaşı kazanmanın gereği olarak ortaya konmaktadır. Zira savaşa kazanmak için girişilir. İnsan gücünün birinci derecede önem taşıdığı bir savaşı kazanmanın ilk şartı da -özellikle klasik savaş şartlarında- düşmanın insan gücünü kırmaktır. Hayatın gerçeklerinin, kötülükleri önlemede savaşmayı gerekli kıldığı durumlarda "barışçılıktan söz etmek anlamsızdır. Kur'ân-ı Kerîm olması gerektiği kadar barışçıdır. Bununla birlikte miislümanın sebep olmadığı bir savaşta teslimiyetçi davranmayı veya girişilen bir savaşı kazanmanın gereklerini, hümanist olduğu İleri sürülen ütopik fikirlere feda etmeyi de onaylamaz. "Haksızlık etmeme ve haksızlığa uğramama"yı emreden âyet [589] Kur'an'm bu husustaki temel kuralı olarak alınmalıdır.
İslâm kültüründe geniş bir kullanım ve etki alanı kazanmış olan âyetteki fitne kelimesi, genellikle "sınama, deneme, maddî ve manevî sıkıntı, üzüntü, belâ ve felâketle imtihan etme"; özellikle hadislerle diğer İslâmî literatürde "dînî, sosyal ve siyasî kargaşa" anlamında yaygın olarak kullanılan bir terimdir. İnanç uğruna mâruz kalınan ağır işkence için de fitne kelimesi kullanılmıştır. [590] Fitne her zaman İnsan İçin bir sıkıntı veya risk anlamı taşır. Ancak fitne olarak değerlendirilen bir durumla karşılaşan insanın bunun bir imtihan olduğu bilincini koruyarak bu tehlikeli sınavı başarıyla sonuçlandırması mümkündür. Bu açıdan bakıldığında fitne, inanma iradesini daha da güçlendirme, ahlâkî bakımdan arınma, insanın imanındaki kararlılığını ve erdemli yaşayışını kanıtlama fırsatı vermesi itibariyle ferdin veya toplumun dinî ve ahlâkî gelişmesine katkısı olan bir imtihan ve deneme yolu olarak da değerlendirilmektedir. Nitekim Cürcânî [591] ve Tehânevî [592] gibi bazı bilginlerin fitne hakkındaki tariflerinde bu hususun dikkate alındığı far-kedilmektedir.
Kur'ân-ı Kerîm'de otuz dört âyette fitne kelimesi, yirmi altı âyette de türevleri geçmektedir. Fitnenin Kur'an'daki kullanımına göre anlamlarını tespit etme hususunda en önemli kaynak olarak bilinen ve bu bakımdan bazı özel araştırmalara konu olan Taberî'nin Câmi'u'l-beyân'ı da dikkate alındığında fitne ve türevlerinin Kur'an'da başlıca şu mânalarda kullanıldığı görülür: Sınama (ibtilâ), deneme (ihtibâr) ve imtihan [593] şirk, inkâr, müşriklerin müslümanlara uyguladıkları, inkâr ve şirke döndürmeyi amaçlayan baskılar,[594] dalâlet, sapma, saptırma[595] azap, işkence, ateşe atma[596] düşman saldırısı [597] Allah'ın, kullarına farklı imkânlar vererek birbirlerine karşı niyet ve tutumlarını ortaya çıkarması[598] günah [599] şeytanın hile ve tuzağı[600] şeytanın zayıf ruhlu kişilere aşıladığı bâtıl inanç ve kuruntu[601] nifak [602] delilik[603]
Taberî sık sık Arap dilinde fitnenin asıl anlamının "deneme ve sınama", bilhassa "ateşe atarak deneme" olduğunu belirtir ve öteki kullanımların da temelde bu mâna ile ilişkili bulunduğuna İşaret eder. Deneme ve sınama bazan insanlar için daima bir risk taşıyan mal-mülk, evlât, sağlık gibi nimet sayılan değerlerin verilmesiyle olduğu gibi, çok zaman yokluk hastalık, musibet, şeytan veya düşman tasallutu gibi üzüntü ve sıkıntılara mâruz bırakılmakla da olmaktadır.[604]
Kur’ân-ı Kerîm'de fitne kavramının ifade ettiği deneme ve sınamanın çeşitli şekillerine işaret edilmiştir. Fitne Allah tarafından kullarına yöneltilmiş bir deneme ve sınama olabilir. Allah insanların iman ve ahlâktaki samimiyetlerini kanıtlamaları için bir fitne (imtihan) olmak üzere onları hayırla da şerle de (hem nimet hem de sıkıntılarla) sınar [605] İnsanlar "dünya hayatının geçici güzellikleriyle" imtihan edilirler [606] Mal ve evlât birer fitne (imtihan) vasıtasıdır [607] Bol rızık veya genel olarak herhangi bir nimet de fitnedir.[608] Buna karşılık insanlar bir kederle[609] çeşitli belâlarla da[610] imtihan edilirler. Fitne insanlar arası ilişkilerde de söz konusu olabilir. İnkarcıların müstümanlara karşı olumsuz tavırları müslümanlar için bir fitnedir; zira böylece onların sabır ve sebatları denemeden geçirilmiş olur.[611] Öte yandan müslümanlann mâruz kalacakları herhangi bir sıkıntılı durum da kâfirlerin bundan yanlış sonuçlar çıkarmalarına yol açan bîr fitne olabilir. Nitekim müfessirler "Rabbimiz! Bizi inkâr edenler için bir sınama (fitne) konusu yapma"[612] mealindeki âyeti, "Bizi onların eliyle veya başka bir şekilde eza ve cefaya uğratma; aksi halde inkarcılar, bizim hakkımızda 'Eğer bunlar doğru yolda olsalardı böyle sıkıntılara mâruz kalmazlardı' şeklinde yanlış düşüncelere kapılırlar" tarzında açıklamışlardır. [613] Kur'an'a göre insan inkarcılık, münafıklık gibi yanlış inançları veya kötü davranışları sebebiyle kendi kendisinin de fitnesi olabilir. [614] "Kalplerinde eğrilik olanlar"ın Kur'an'dakİ müteşâbih âyetleri dillerine dolamalarının hedefi "fitne çıkarmak" [615] yani inananların zihninde şüphe ve tereddütler meydana getirmektir. [616] Kur'an'da ashâbü'I-uhdûd diye anılan inançlı insanlar da inkarcılar tarafından ateşe atılmak suretiyle işkenceye tâbi tutulmuş ve böylece fitneye mâruz bırakılmışlardır. [617] Bazı âyetlerde müşriklerin müslümanlan dinlerinden vazgeçirmek, tekrar inkarcılık ve putperestliğe döndürmek maksadıyla giriştikleri yıkıcı faaliyetler, keza münafıkların, farklı metotlarla da olsa aynı yöndeki girişimleri [618] fitne kavramıyla ifade edilmiştir.
Fitne kavramı Kur'an'dakİ anlamlarıyla hadislerde de geniş ölçüde geçmektedir. [619] Hadislerde ayrıca "deceâl fitnesi", "mesih fitnesi" şeklindeki deyimlerle kıyamet alâmetleri diye bilinen gelişmelere de fitne denildiği görülür. Hadislerde fitne "dinî ve siyasî sebeplerle ortaya çıkan sosyal kargaşa, anarşi, iç savaş" anlamında da yaygın olarak geçmekte; İslâm'ın ilk asırlarından itibaren vuku bulan dinî ve siyasî çalkantıları, sosyal huzursuzlukları haber veren bir konumda da kullanılmaktadır. Bu hadislerde fitne genellikle İslâm ümmetinin birlik ve bütünlüğünü tahrip eden bir komployu veya her türlü yıkıcı faaliyetleri ifade eder. Bunların birinde Hz. Peygamber "Birtakım fitnelerin yağmur selleri gibi evlerinizin arasından aktığını görüyorum" buyurmuştur. [620] Hadis bilginleri burada özellikle Hz. Osman'ın şehid edilmesiyle başlayıp sonraki dönemlerde devam eden kargaşa ve iç savaşlara işaret edildiğini belirtirler. [621] Ebû Hüreyre'nin rivayet ettiği bir hadiste "Zaman yaklaşacak, ameller azalacak, aç gözlülük yayılacak, fitneler açığa çıkacak ve adam öldürme olayları artacak" denilmiştir. [622] Aynca Buhârî, zamanla insanlar arasında bilgi ve dindarlık farkları kalkıp herkesin cehalette ve dinî konulardaki gevşeklikte birbirine benzemeleri, amellerin azalması, fitnenin çoğalması, öldürme olaylarının artması, can güvenliğinin ortadan kalkması gibi olumsuz gelişmelerin vuku bulacağını haber veren hadisleri "Fitnelerin Zuhuru" başlığını taşıyan babda toplamak suretiyle fitne kavramının kapsamını dinî, ahlâkî, İlmî ve sosyal çöküş anlamlarını kapsayacak şekilde geniş tutmuştur [623] "Yakında fitneler meydana gelecektir. O sıralarda oturan ayakta durandan, ayaktaki yürüyenden, yürüyen de koşandan hayırlıdır" [624] anlamındaki ifadelerle başlayan hadiste de genellikle İlk iki asırdaki kargaşa ve iç savaşlara işaret edildiği düşünülür.
İslâm âlimleri genellikle Hz. Osman'ın öldürülmesiyle (35/656) doruk noktasına ulaşan kanlı siyasî buhranı ilk fitne sayarlar [625] ve bu olayı ayrıca "büyük fitne" diye de adlandırırlar.
Fitne kavramının tarih boyunca müslümanlann ruhunda ürkütücü tesirler uyandırmasında ilk dönem müslümanlan arasında ortaya çıkan üzücü olayların özellikle İlk iki asırda yaşanan siyasî çalkantıların bıraktığı derin izlerin payı büyüktür. Onlar, fitnenin Kur'an'daki ağırlıklı mânasını da dikkate alarak, bu çalkantıların vuku bulduğu zamanlan dine, İslâm cemaatine ve meşru idareye bağlılıkları konusunda denendikleri ve bu bağlılıklarım ispat etmek durumuyla karşı karşıya bulundukları dönemler olarak düşünmüşlerdir. Hz. Osman'ın öldürülmesiyle başlayıp Cemel Vak'ası (36/656), Sıffîn Savaşı (37/657), bu savaştan sonra başlayıp uzun yıllar devam eden Haricî ayaklanmaları, Emevî iktidarına karşı ayaklanan Abdullah b. Zübeyr'in Hicaz'daki hâkimiyetine son vermek üzere Yezîd b. Muâviye'nin gönderdiği ordunun Medine yakınındaki Harre'de Medineliler'le savaşarak şehri yağmalaması (63/683), aynı maksatla Abdülmelik b. Mervan tarafından gönderilen Haccâc b. Yûsuf kumandasındaki ordunun altı ay kadar süren Mekke muhasarası ve İşgali ile Abdullah b. Zübeyr'in öldürülmesi (73/692) gibi kanlı olaylar ve iç savaşlar İslâm toplumunun karşılaştığı ilk fitne hareketleri olarak tarihe geçmiştir. Özellikle Hz. Osman'ın şehid edilmesi olayı müslümanlann dinî ve siyasî kamplara bölünmesine yol açan daha sonra Sünnî-Şiî ihtilâfının kökleşmesiyle gelecek kuşaklan derinden etkileyecek olan fitnelerin başlangıcı sayılır.
Konumuz olan âyetin "Fitne, öldürmekten daha kötüdür" cümlesinde geçen fitne kelimesinin, hadislerde geçen "siyasî ve sosyal kanşıklıklar" anlamıyla ilgisi olmayıp, tefsirlerde kısaca "Allah'a ortak koşma; müşriklerin müslumanlara uyguladıkları, inkâr ve şirke döndürmeyi amaçlayan, daha genel olarak onlann iman-lannı tehlikeye sokan maddî ve manevî baskılar, İslâm ve müslümanlar aleyhindeki tertipler ve propagandalar" şeklinde açıklanmıştır. [626] Âyete göre bir müslümanın böyle bir tehlike sonucu imanım kaybetmesi, masum birini Öldürmesinden daha büyük bir suçtur (veya kendisinin müslüman olarak öldürülmesinden daha kötüdür). Mekke döneminde müşrikler tarafından yoğun baskılarla, zulüm ve hakaretlerle uygulanan bu fitne faaliyetleri hicretten sonra da bilhassa Medine dışındaki müslüman kabilelere yönelik olarak sürdürülmüş; henüz müslümanlığı yeterince benliklerine sin-dirememiş olan bu kesimlerden bir kısmının putperestliğe dönmeleri bile sağlanmıştır.[627] Ayrıca bu şekildeki bir inkâr tehlikesi yalnız ük dönemlerde olmuş bitmiş bir durum olmayıp sonraki zamanlarda benzer durumlar yaşandığı gibi, günümüz dünyasında da müslümanlar dinleri, inanç ve ahlâkları konusunda zaman zaman son derece ağır imtihanlar yaşamakta, çok yönlü ve çok çeşitli yıkıcı faaliyetlerle karşı karşıya kalabilmektedirler. Bu sebeple Kur'ân-ı Kerîm'in, söz konusu fitneler karşısında mutlaka tedbirli olmayı ve olabildiğince bu tür gelişmelerle mücadele etmeyi amaçlayan uyarısının Önemi devam etmektedir.
191. âyet Hz. İbrahim'den beri kutsaf mekân olma özelliğini sürdüren Mes-cid-i Haram dahilinde kan dökmeyi yasaklayan geleneği devam ettirmekte; ancak 192. âyette bir saldın vuku bulursa buna karşı konulması emredil mekte; saldırıdan vazgeçilmesi halinde Allah'ın gafur ve rahim olduğu bildirilerek, müslümanlann da, artık savaşmayı durduranlara karşı şiddet kullanmamaları gerektiği ima edilmektedir.
Bu ve bundan sonraki âyetlerin iniş sebebiyle ilgili bir rivayete göre Hz. Peygamber, hicretten sonra ilk defa Mekke'yi ziyaret etmek üzere kalabalık bir müslüman grupla yola çıkmış; fakat Hudeybiye denilen yerde Mekkeli müşriklerin engellemesiyle karşılaşmış; meselenin savaşmadan halledilmesi yolunu seçmişse de, bir müşrik birliğinin saldırıya kalkışmaları üzerine savaşa izin veren bu âyetler inmiştir.[628]
193. Burada savaşılması emredilenler de 190. âyetteki topluluk, yani müslümanlara karşı savaş açanlardır. Ayetteki fitne kelimesi eski müfessirlerin çoğu tarafından "Allah'a ortak koşma, inkâr etme (küfür)" şeklinde açıklanmıştır.[629] Fahreddin er-Râzî ise buradaki fitne kelimesiyle ilgili iki farklı açıklama getirmektedir:
1. Müslümanları dinlerinden döndürme tehlikesi ve riski, bu yöndeki baskılar, tertipler.
2. Düşman tarafından gelebilecek toplu saldırı riski.
Râzî'nin naklettiği iki yoruma göre de âyetteki savaş buyruğunun asıl hedefi, küfür ve şirki büsbütün ortadan kaldırmak ve herkesi müslüman yapmak değildir. Esasen insanları savaşarak müslüman yapmak pratik bakımdan da imkânsızdır. Çünkü iman bir ikna ve gönüllü kabul işi olup Kur'ân-ı Kerîm de bunu açıkça ifade etmiştir. [630] Öyle görünüyor ki âyetteki fitne kelimesi Râzî'nin işaret ettiği her iki anlamı da içermektedir.
Şu halde âyete göre savaşın ana hedefini, "müslümanları dinlerinden döndürme tehlikesini ve düşman tarafından gelebilecek toplu saldın riskini ortadan kaldırmak, herkes için geçerli bir din ve inanma özgürlüğü ortamı sağlamak" şeklinde Özetlemek mümkündür. Çünkü "dinin Allah için olması" yalnız İslâm dinine değil, diğer dinlere inanan ve dinlerinin gereklerini yaşayanların da baskıya mâruz kalmamaları, kendilerine din seçme hürriyetinin verilmesi hükmünü İçermektedir. Çünkü zorlama sebebiyle dile getirilen imanın da ibadetin de hükmü ve değeri yoktur.
Âyetin sonunda "Fakat (müşrikler) vazgeçerlerse, artık zalimlerden başkasına saldırmak yoktur" buyurulmakla birlikte, hangi şeyden vazgeçecekleri belirtilmemiştir. Bu ya küfür ve şirkten veya savaşmaktan vazgeçmek olabilir. [631] Taberî bu kısmı her ikisinden de vazgeçmek şeklinde yorumlamış ve şöyle açıklamıştır: "Size savaş açan inkarcılar, savaşmayı bırakır da sizin dininize girer, Allah'ın size yüklediği vecîbeleri kabul eder, putlara tapma âdetlerinden vazgeçerlerse artık onlara saldırmayın, onlarla savaşıp cihad etmeyi bırakın. Çünkü yalnız zalimlere yani Allah'a şirk koşup O'na kulluk etmeyi reddedenlere, yaratıcılarından başkasına ibadet edenlere saldrnlabilir" [632] Ancak yine Taberî'nin aktardığı bilgilere göre [633] âyetin, "...zalimlerden başkasına saldırmak yoktur" anlamındaki son cümlesi, "Size savaş açandan başkasıyla savaşmayın" şeklinde de açıklanmış olup kanaatimize göre bu yaklaşım, konumuz olan âyetlerin akışına, Kur'an'ın genel tavrına ve Hz. Peygamber'in Hudeybiye'de müşriklerle antlaşma yapması gibi tatbikatına [634] daha uygun düşmektedir. [635]
194. Haram "yapılması yasaklanmış olan, dokunulmaz, kutsal" anlamına gelir. "Haram ay" tabiri ise, savaş yapmanın yasak ve haram olduğu, diğer bir deyişle barış dönemi olan ayları ifade eder. Bunlar kameri takvime göre birinci, yedinci on birinci ve on ikinci aylardır (muharrem, receb, zilkade, zilhicce).
Hz. Peygamber hicretin 6. yılında, töre gereği savaşılması yasak olan aylardan zilkade ayında umre yapmak, muhacirlerin sıla özlemini gidermek, ashabın Kabe'yi putlardan arındırma idealini canlı tutmak ve belki de diğer sorunların çözümüne daha çok zaman ve fırsat ayrılabilmesi için Mekkeliler'le bir barış antlaşması yapmak gibi düşüncelerle 1400 müslumanla birlikte Mekke'ye doğru yola çıktı. Yolda Mekke'ye 17 km. mesafedeki Hudeybiye denilen yerde konakladılar.
Mekkeliler'in müslümanlar üzerine gönderdiği elli kişilik silâhlı birlik esir alındı; bununla birlikte Resûlullah barışçı niyetlerle geldiklerini göstermek için esirleri serbest bıraktı. Kabe'yi ziyaret maksadıyla geldiklerini bildirmek üzere Huzâa kabilesinden bir müslümam Mekkeliler'e elçi gönderdi; bundan sonuç alamayınca, Mekke'de büyük itibar sahibi olan Hz. Osman'ı gönderdi. Hz. Osman'ın dönmesi gecikince, durumdan kaygılanan Hz. Peygamber Mekkeliler'le mücadele edeceklerine dair müslümanlardan biat aldı. Onların kararlılığını öğrenen Mekkeliler, müslümanlarla barış anlaşması yapmak üzere bir heyet gönderdiler. Yapılan anlaşmanın ük maddesine göre müslümanlar o yıl geri dönecekler, ancak ertesi yıl üç gün süreyle Mekke'yi ziyaret edebileceklerdi. İlk bakışta müslümanlann aleyhi-neymiş gibi görünen bu anlaşma ile elde edilen barış ve güvenlik ortamı zamanla müslümanlar için büyük faydalar sağladı. İlk madde uyarınca müslümanlar ertesi yılın aynı haram ayında Mekke'yi ve Kabe'yi ziyaret ettiler. Böylece âyetteki ifadesiyle "haram aym karşılığı haram ay" oldu; yani 6. yılın haram aymda gerçekleşmeyen ziyaret 7. yılın haram aymda gerçekleşti. Aynı âyetin hükmüne göre haram aylarda savaş yasağına uyup uymamak da karşı tarafın tutumuna bağlıydı. Onların bu yasağı ihlâl edip müslümanlara karşı saldırıya geçmeleri, dengiyle karşılık verme hakkını doğuracaktı. Görüldüğü gibi bu âyette de "dengiyle" kaydı konularak, müslümanlar aşırıya sapmama konusunda uyarılmıştır. "Allah'ın hükmüne saygılı olun ve bilin ki Allah kendisine saygılı olanların yanındadır" şeklindeki ifadeler de aynı uyarıyı pekiştirmektedir.[636]
195. Konumuz olan âyetlerin içeriği dikkate alındığında, "Allah yolunda harcama yapmak", öncelikle savaş masraflarını karşılamayı, ülkenin savunulması için gerekli olan maddî fedakârlıklarda bulunmayı ifade eder. Ancak nüzul sebebinin belirli olması âyetin hükmünü o sebeple sınırlamayı gerektirmez. Buna göre âyet, insanın sahip olduğu maddî İmkânlardan kendine Allah'ın hoşnutluğunu ve âhiret mutluluğunu kazandıracak hayır yollarına harcamada bulunmasını, Kur'ânî kavramla infakta bulunmasını emretmektedir. Müslüman âlimlerce ve İslâm medeniyeti tarihinde, böyle bir niyete dayanması şartıyla ülkenin savunulması, hac hizmetleri, yoksulların desteklenmesi; okul, cami, yol, köprü, çeşme, bakımevleri gibi toplumsal hizmet ve hayır müesseselerinin kurulması ve güçlendirilmesi, hatta tabiatın korunup geliştirilmesine kadar çok çeşitli hizmetler için yapılan her türlü harcama Allah yolunda harcama sayılmıştır. [637] Savunma ve diğer hizmetler için yapılan harcamalar hem harcama yapanın dinî hayatı hem de ülkenin ve toplumun güvenliği, geliştirilmesi ve güçlendirmesi için son derece gerekli olduğundan âyetin devamında "Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın" buyurulmak suretiyle bir bakıma, cimrilik yaparak bu tür harcamalardan kaçınmanın miislüman toplumlar ve bireyler için tehlike teşkil ettiği haber verilmiş; âyetin sonunda bir defa daha müsliimanlar iyilik etmeye çağrılarak Allah'ın iyilik edenleri sevdiği müjdesi verilmiştir.[638]
Meali
196. "Haccı re umreyi Allah için eksiksiz yerine getirin; engellenirseniz kolayınıza gelen bir kurban gönderin. Kurban, mahalline ulaşıncaya kadar başlarınızı tıraş etmeyin. Fakat içinizden biri hasta ise veya başından bir rahatsızlığı varsa (tıraşını olup) oruç, sadaka veya kurban olarak bir fidye ödesin. Güvenlikte olduğunuzda hacdan önce umre yapan kişi, gücünün elverdiği türden bir kurban kessin. Bulamayan ise hac sırasında üç gün, döndüğünüzden sonra da yedi gün yani tam on gün oruç tutmalıdır. Bu, ailesi Mescid-i Haram civarında oturmayanlar içindir. Allah'ın buyruğuna saygılı olun ve bilin ki Allah'ın cezalandırması çok şiddetlidir.[639]
Tefsiri
196. Sözlükte hac "amaçlamak, yönelmek" demektir. Dinî bir terim olarak "belirli vakitte Arafat'ta bulunmak (vakfe) ve usulüne uygun olarak Kabe'nin çevresinde dönmek (tavaf) suretiyle yerine getirilen ibadet"i ifade eder.
Hac ismini taşıyan sûrede (22/27,29) Hz. İbrahim'e hitap eden ve "İnsanlar arasında haccı ilân et..." buyruğu İle başlayan âyetlerden anlaşıldığına göre hac, Kabe'nin de banisi olan Hz. İbrahim'den kalma bir ibadettir. Bazı rivayetlerde bu ibadetin tarihi daha da gerilere, hatta Hz. Âdem'e kadar götürülmektedir. [640] Câhiliye döneminde de -bazı putperest uygulamalar karıştırılmış olmakla birlikte- Kabe'yi tavaf, Arafat ve Müzdelife'de vakfe,sa'y, kurban kesme gibi uygulamalarla hac ve umre devam ettirilmekte; hacılara yönelik beslenme, barınma, güvenlik gibi hizmetler de düzenli biçimde yürütülmekteydi. İslâmiyet'in doğuşu sırasında da aynı uygulamalar mevcuttu.
Tercih edilen görüşe göre (bk. a.gm., s. 388-389) hicretin 9. yılında farz kılınan hac İslâm'ın beş şartından biridir. Kur'ân-ı Kerîm'de haccın farz olduğunu bildiren en kesin ifade Âl-İ İmrân sûresinin 97. âyetidir. Aynca Hz. Peygamber'in sünneti, müslüman bilginlerin ortak görüşleri ve bütün müslümanlann uygulama birliği de haccm farz olduğunu göstermektedir. Hayatında bir defa hac yapan müslüman bu görevi yerine getirmiş olur. Buna göre yoksul iken hacca gitmiş olan bir müslüman daha sonra zenginleşse artık bir defa daha hac yapması gerekmez.
Hanefîler'e göre hacla ilgili başlıca hükümleri şu şekilde özetlemek mümkündür: Haccın Rükünleri. Haccın asıl farzları demek olan rükünleri, Arafat'ta vakfe yapmaktan ve ziyaret tavafından ibarettir. Ancak fıkıh bilginlerinin çoğu, hac niyetiyle ihrama girmeyi, Safa ile Merve arasında koşmayı da (sa'y) bu iki rükne eklemişlerdir.
Haccın Farz Olmasının Şartları, Bir kimseye haccın farz olması için,
a) Müslüman,
b) Akil (temyiz gücüne sahip),
c) Baliğ (ergin),
d) Özgür,
e) Hac yapacak güce ve imkâna sahip,
f) Vaktinin elverişli olması gerekir.
Haccı Yerine Getirmenin (Edasının) Şartlan,
a) Vücutça sağlıklı olmak,
b) Yol güvenliğinin bulunması,
c) Hac mevsimi sırasında seyahat özgürlüğünün bulunması,
d) Mekke'ye
en az
e) Boşanmış veya eşi ölmüş olan kadının evlenmesini engelleyen bekleme süresini (iddet) tamamlamış bulunması gerekir.
Mâlikîler'e göre güvenli yolculuk imkânı varsa kadınların grup oluşturmaları veya kadınlı -erkekli grup içinde olmaları da yeterlidir. Böyle durumlarda yukarıda "Haccı Yerine Getirmenin Şartlan" bölümündeki (d) şıkkında gösterilen şart aranmaz. Günümüz imkân ve şartlarını dikkate alarak, diğer mezhep mensuplarının da Mâlikîler'in bu görüşüyle amel edebilecekleri kanaatindeyiz.
Haccm Geçerli (Sahih) Olmasının Şartları. Başlanan bir haccın geçerli ve makbul olması için,
a) Müslüman olmak,
b) Akil (temyiz gücüne sahip) olmak,
c) Hac niyetiyle ihrama girmek,
d) Haccın rükünlerini özel zamanlarda yerine getirmek,
e) Yine bunları Özel mekânlarda yerine getirmek.
Bunlardan başka fıkıh kitaplarında haccın vacipleri, sünnetleri, hac sırasında yapılması sakıncalı tutum ve davranışlarla hacca hazırlık, gidiş yolculuğu, uygulanması ve dönüş yolculuğunun âdabı gibi çeşitli konularda ayrıntılı bilgiler yer alır. Ayrıca hac hayli ayrıntılı ve karmaşık bir ibadet olduğu, bazı yanlışların yapılması halinde bedeller ödenmesi gerektiği için, hac yolculuğunun başlangıcından bitimine kadar süren uygulamasıyla ilgili geniş bilgiler verilir; değişik uygulama aşamalarının her birinde okunması uygun olan duaların metinleri aktarılır.
Hem malî hem de bedenî ibadetler olan hac ve umre, gerek birey gerekse ümmet çapında çok geniş etkiler bırakan çok yönlü yararlan bulunan ibadetlerdir. Hac her şeyden önce, Allah'ın buyruğu olması itibariyle önem taşır ve müslüman, bu buyruğa uymak düşüncesiyle pek çok zorluk ve fedakârlıklara katlanarak bu ibadeti yerine getirmekte inancının derinliğini dışa vurmuş olur. Bu sebeple Gaz-zâlî haccı, "dinin kemale ermesi ve teslimiyetin tamamlanması" diye tanımlamıştır.[641] Hac bir anlamda inanan insanların Allah'ın buyruğuna uyarak yurtlarını, ailelerini, dostlarını, servetlerini terketmeye, arzularını sınırlayıp sıkıntılara göğüs germeye hazır olduklarının bir ifadesi, bunu yansıtan bir uygulamadır. Bu sebeple bilhassa tasavvuf geleneğinde hacca hazırlık aşaması, bir yönüyle ölüme hazırlığa, ihram da kefene benzetilmiştir. Çünkü hac ibadeti süresince, özellikle ihramlı iken kul âdeta dünyayı ve dünya işlerini terketmiş; kendisini Allah'a kulluğa vermiş, O'nun iradesine teslim olmuştur. Böylece bir bakıma hac "ölmeden önce ölmek"tir; Allah'ın huzurunda hesaba çekilmeden önce kulun kendisiyle hesaplaşmasıdır. Hac esnasında insanlara ve bitkilere zarar vermenin yasaklanması, müslümariın hemcinslerine ve tabiata daha çok saygı duymasını telkin eden anlamlı bir görevdir; şeytan taşlama ise âdeta bütün hacılarca günahlara ve günahkârlığa karşı duyulan nefretin eyleme dönüşmesidir. Bu sebeple namazdaki hareketler ve özellikle secde nasıl sembol diye hafife alınamazsa şeytan taşlama ve diğer hac sembolleri de küçümsenemez, terkedilemez.
Dünyanın hemen bütün milletlerinden, farklı dilleri konuşan, sayısı milyonları bulan müslümalann, İslâm'ın en kutsal beldesinde en kutsal zamanda ruhları aynı inanç, duygu ve heyecanla dolmuş, bedenleri aynı örtüye bürünmüş olarak bir araya gelmeleri, hep birlikte aynı kuralları uygulamaları, aynı tekbir ve tehlîli terennüm etmeleri muhteşem bîr tevhid manzarası oluşturur. Çok uzak ülkelerin müslümanlan, -birbirlerinin dillerini anlamasalar da- aynı duygu, düşünce ve inancı paylaştıklarını hisseder ve yaşarlar; birbirlerini tanıma ve kendi ülkelerindeki dindaşlarına tanıtma fırsatını bulurlar. Hac insanın bedensel ve malî birçok fedakârlığa katlanarak kulluğunu rabbine arzettiği, inancındaki sadakati gösterdiği dinî bir vecîbe olduğu kadar, dünya müslümanlarının her yıl gerçekleştirdikleri, ortak sorunlarını en üst düzeyde ve en geniş katılımla görüşüp tartışma imkânını buldukları bir zirvedir. Bizzat Hz. Peygamber, hayatının ilk ve tek haccını bu anlayış içinde icra etmiş; hac pratiklerinin (menâsik) icra edildiği çeşitli mekanlardaki konuşmaları yanında, özellikle "Veda hutbesi" diye tarihe geçen ve müslümanların ortak meselelerine ilişkin görüşlerini ve çözümlerini içeren[642] konuşmasıyla haccın, yalnız uhrevî yararı olan ruhanî bir ibadet olmadığını, aynı zamanda dünyevî meselelerin gündeme getirildiği müslüman milletler arası bir zirve işlevi görmesi gerektiğini ortaya koymuştur.
Bütün güzellikleriyle hac müslüman için bir özlemdir ve müslüman -başka amaçlar için para kazanması yanında- kendine peygamber yurdunu görüp, zaman sınırlarını aşarak ashap ile bütünleşme duygularını yaşatacak, manevî arınmaya ulaştıracak, dünyadaki kardeşleriyle buluşturacak ve nihayet bağışlanmış olarak dönmek gibi nice erişilmez güzellikleri yaşatacak olan hacca gidebilmek için de para kazanmaya çalışır.
Sözlükte "ziyaret" anlamına gelen umre, dinî bir terim olarak "yerinde giyilmiş ihramla Kabe'nin çevresinde dönmek (tavaf) ve Safa ile Merve arasında koşmak (sa'y) suretiyle yerine getirilen ibadet'ı ifade eder. Haccın aksine, umrenin belirli bir vakti bulunmamakla birlikte, ramazan ayında yapılmasının daha sevap olduğunu bildiren rivayetler vardır. Yerine getirilmesi Hanefîler'le Mâlikîler'e göre sünnet-i müekkede, Şâfiîler'le Hanbelîler'e göre İse vaciptir.
Ayetin hükmünün genel olduğu dikkate alınarak metindeki "etimmû..." kelimesi "Eksiksiz yerine getirin" şeklinde çevrilmiştir. Ancak bu âyetin, Hz. Peygamber ve diğer müslümanların Kabe'yi ziyaretlerine izin verilmemesi üzerine imzalanan Hudeybiye Anlaşması'ndan sonra indiği dikkate alınarak, sözleşme uyarınca bir sonraki yılda yarım kalan bu ziyaretin tamamlanmasını emrettiği, bu sebeple ilgili kelimenin "tamamlayın" diye de çevrilebileceği belirtilmektedir[643] Âyetteki "Allah için" kaydı, "Haccı ve umreyi yalnız Allah'a ibadet maksadıyla yapm; başka amaçlar gütmeyin, hacca riya katmayın" anlamına gelir,
Müslümanların hicretin 7. yılı Zilkade ayında[644]gerçekleştirdikleri umre ziyaretine İslâm tarihinde "umretü'1-kazâ" denilmiştir. Bu umre yolculuğuna 2000 civarında müslüman katıldı; bunlar tekbirler getirerek Mekke'ye girdiler. Mekkeliler, şehri boşaltarak etraftaki tepelerden müslümanları izlediler. Üç gün süren bu umre süresince bir yandan da muhacirler eski yurtlarını görüp Mekke'de kalan yakınları hakkında bilgi topladılar.
Âyette, "Engellenirseniz kolayınıza gelen bir kurban gönderin" buyurulmak-tadır. Buradaki engelden maksat ağırlıklı görüşe göre, hac yapma imkânım ortadan kaldıran veya tehlikeye düşüren hastalık, yol emniyetinin olmayışı, düşman tehlikesi gibi iç ve dış olumsuzluklardır. Nitekim âyetin devamındaki "güvenlikte olduğunuzda" ifadesi de bunu desteklemektedir. Mealinde "kurban" diye çevirdiğimiz hedy kelimesi, sözlükte "gönderilen, hediye edilen" demektir veya hediye kelimesinin çoğuludur.[645]Dinî bir terim olarak, "Kabe'ye hediye olarak kesilen kurban" anlamına gelir. Konumuz olan âyette de işaret buyuruldu-ğu üzere, aynı hac döneminde hem hac hem de umre yapanların (kıran ve temettü' haccı) kurban kesmesi vaciptir; sadece hac (ifrad haccı) yapanlar ise isterlerse kurban kesmeyebilirler.
Âyette bir engel yüzünden Kabe'ye varamayanların uygun bir kurbanlık göndermeleri, bir özrü bulunmayanların kurbanlık hayvan, mahalline ulaşıncaya kadar tıraş olmamaları istenmektedir. Buradaki "mahal" (mahil) kelimesinin anlamından dolayı âyetin uygulamasıyla ilgili iki farklı görüş ortaya çıkmıştır: Kelimeyi "mekân" anlamında alan Ebû Hanîfe gibi âlimlerin görüşüne göre âyette söz konusu edilen kurbanın kesim yeri Harem bölgesi olup hacca gitmesine engel çıkanlar, birer kurban alıp Harem'e gönderirler ve kurbanları kesilinceye kadar ihramdan çıkmazlar. "Mahil" kelimesini zaman ismi olarak alan İmam Şafiî ve ona uyanlara göre kurban kesme yeri engellenenlerin bulundukları yerdir, dolayısıyla kurbanlarını Harem'e göndermelerine gerek yoktur; bulunduktan yerde keser, ihramdan çıkarlar.
Hacıların ihramlı oldukları süre içinde tıraş olmaları yasaktır. Ancak âyet sağlık problemi bulunanlara, bir fidye ödemeleri koşuluyla tıraş olma ruhsatı vermektedir. Fidye, mazereti sebebiyle belirli bazı dinî görevleri yerine getiremeyen kimseden, buna karşılık olarak ödemesi istenen bedeli ifade eder. Hac görevleriyle ilgili bu bedel oruç tutmak, sadaka vermek veya kurban kesmekle ödenir. Bir hadise göre orucun süresi üç gündür; sadaka vermek isteyen kişi ise altı yoksulu akşamlı sabahlı doyurur.[646]
Âyette "yoksulu doyurma" anlamında geçen sadaka kelimesinin İslâmî literatürde oldukça geniş bir anlamı vardır. Bu geniş anlamı, "muhtaç durumda bulunanlara, karşılık beklemeden, Allah rızâsı İçin yapılan maddî yardım, bağış" şeklinde özetlemek mümkündür. Sadaka kavramı "infak"la da yakından ilgili olmakla birlikte infak daha geniş kapsamlı olup, sadaka vermenin yanında başka türlü harcamaları da kapsar.[647]Kur'ân-ı Kerîm'de servetlerin gerçek sahibinin Allah olduğu, Allah'ın dünya malım insanlara emanet olarak verdiği vurgulanarak, sadaka vermek vb. hayırlar yapmak suretiyle Allah'ın hoşnutluğunu kazanmak gerektiği bildirilerek bunun dinî, ahlâkî ve toplumsal bakımdan kazandıracağı yararlar üzerinde önemle durulur.[648] Allah Teâlâ'mn sadaka verenleri ödüllendireceği belirtilir.[649] Ahzâb sûresinde (33/35), iman, ibadet, sabır gibi başlıca görevlere düşkün olmaları sebebiyle Allah'ın bağışına, mükâfatına kavuşacaklar arasında "sadaka veren erkekler ve sadaka veren kadınlar" da sayılmıştır. Müslümanlar arasında güçlü bir kardeşlik bağı kuran ve maddî dayanışmayı İslâm ümmetinin başlıca özelliklerinden biri haline getiren Hz. Peygamber'le bazı sahâbî-ler arasında geçen bir konuşma hem İslâmiyet'in çalışmaya verdiği önemi hem de sadaka vermenin gerekliliğini göstermesi bakımından ilgi çekicidir: Ebû Mûsâ el-Eş'arî'nin anlattığına göre Hz. Peygamber "Sadaka vermek her müslümanın görevidir" buyurdu. Yanındakiler "Ey Allah'ın elçisi, elinde olmayan kişi ne yapsın" diye sorunca Hz. Peygamberimiz "Etinin emeğiyle çalışıp kazanır, böylece hem kendisine yararlı olur hem de sadaka verebilir" buyurdular.[650] Kur'ân-ı Kerîm'de ve hadislerde bir yandan sadaka vermenin önemi üzerinde durulurken bir yandan da yüzsüzlük ederek insanlardan dİlenmeyenler övülmekte; el emeğiyle geçinmenin gerekliliği üzerinde durulmaktadır.[651]Bazı mutasavvıflar insanın elinde avucunda ne varsa hepsini sadaka olarak vermesini büyük bir erdem saymışlarsa da, islâm bilginlerinin çoğunluğu bunu onaylamamıştır. Hz. Peygamber de "Sadakanın en hayırlısı, ihtiyaçtan artakalan maldan verilenidir" buyurmuştur.[652]
İslâm dininin getirdiği sadaka anlayışının kurumsal yapı kazanan şekline sa-daka-i câriye denir. Sadaka-i câriye deyimi cami, okul, köprü, yol, han. hamam, aşevleri, bakımevleri ve yurtlar gibi sosyal hizmetler verilmesi amacıyla gerçekleştirilmiş hayır kurumlarını ifade eder. Bu şekildeki sürekli hayır kurumlanılın, özellikle vakıfların doğmasında Hz. Peygamber'in şu hadisinin büyük etkisi olmuştur: "İnsan öldükten sonra ameli (defteri) kapanır; yalnız şu Üç şeyin sevabı devam eder: Sadaka-i câriye, yararı sürekli olan İlim ve ölenin ardından dua eden hayırlı evlât"[653]
İslâmiyet'te en başta gelen hayır olmasının ve İslâm'ın başlıca ibadetleri arasında yer almasının yanında vergi niteliği de taşıyan zekât, Kur'ân-ı Kerîm'de ve hadislerde -bu isminin yanında- sadaka diye de anılır. Fitrenin dinî literatürdeki adı da sadaka-i fıtırdır. İslâm dini, özel olarak belirlenmiş bu tür sadakalar ve gönüllü sadakalar yanında, bazı yasakların ihlâlinin cezası (kefaret) veya bir mazeret sebbiyle yerine getirilemeyen görevlerin bedeli (fidye) olmak üzere çeşitli malî dayanışma yükümlülükleri koymak suretiyle de yoksullara yardım edilmesine vesileler hazırlamıştır. Konumuz olan âyetteki sadaka bu son kategoriye girmektedir.[654]
Meali
197. Hac bilinen aylardadır. Kim o aylarda hacca karar verip niyet ederse, bilsin ki hac sırasında kadına yaklaşmak, günaha sapmak ve tartışıp çekişmek yoktur. Ne hayır isteseniz Allah onu bilir. Azak edinin; kuşkusuz azığın en hayırlısı takvadır. Öyleyse bana saygı duyun, ey akıl sahipleri! 198. Rabbinizden bîr lütuf beklemenizde sizin için bir günah yoktur. Arafat'tan dalga dalga indiğinizde Meş'ar-i Haram'da Allah'ı zikredin; O'nu, size gösterdiği şekilde zikredin; kuşkusuz siz bundan önce yolunu şaşırmışlardan idiniz. 199. Sonra insanların dalga dalga ilerlediği yerden siz de ilerleyin. Allah'tan bağışlanmanızı dileyin. Kuşkusuz Allah çok bağışlayandır, çok merhametlidir. 200. Hacca mahsus ibadetlerinizi bitirdiğinizde de, atalarınızı andığınız gibi, hatta daha canlı bir şekilde Allah'ı anın. Ama insanlardan öyleleri vardır ki, "Ey rabbimiz! Bize bu dünyada ver" diye dua ederler. Böyle bir kimsenin âhiretten hiç nasibi yoktur. 201. İnsanlardan öyleleri de vardır ki, "Ey rabbimiz! Bize bu dünyada da iyilik ver, öteki dünyada da iyilik ver; bizi cehennem azabından koru" derler. 202. İşte kazandıklarından bir payı olanlar bunlardır. Allah, hesabı çok çabuk görür! 203. Belirlenmiş günlerde Allah'ı zikredin. Allah'a saygılı olan için iki günde (dönmekte) acele edene günah yoktur; daha uzun kalana da günah yoktur. Allah'a saygılı olun. Bilin ki sizler O'nun huzurunda toplanacaksınız! [655]
Tefsiri
197. Yaygın yoruma göre "bilinen aylar"dan maksat, şevval ve zilkade aylarıyla zilhiccenin ilk on günüdür (ramazandan sonraki iki ay on gün). Bu döneme "hac mevsimi" denir. Görüldüğü gibi âyetin hükmü geneldir (âm); yani hac ibadetini meydana getiren fiillerin bu süre içinde ne zaman yapılacağına ilişkin bir belirleme yoluna gidilmemiştir. Bu belirlemeyi Hz. Peygamber yapmış, İslâm ümmeti de asırlar boyu bu uygulamayı devam ettirmiştir. Resûlullah "Veda haca" denilen hayatının ilk ve son haccmdan bir yıl Önce, hicretin 9. yılı Zilhicce ayında [656] Hz. Ebû Bekir'i hac emîri tayin ederek 300 müslümanla birlikte Mekke'ye gönderdi. Hz. Ebû Bekir, o yılın hac günlerinde müslümanlara haccın esaslarını öğretti. Ertesi yılın 25 Zilkadesi'nde (22 Şubat 632) büyük bir müslüman kitlesiyle hac yolculuğuna çıkan Resûlullah, Zilhicce'nin 4. günü Mekke'ye ulaştı. Bu sırada muhtelif bölgelerden gelen müslüman hacı adaylarının sayısı 100.000'i aşmıştı. Hz. Peygamber, yanındaki müslüman kitleyle birlikte 5, 6 ve 7 Zilhicce günleri Mekke'de kaldı. Bu esnada kudüm (Mekke'ye ilk geliş) tavafı yaptılar, makam-ı İbrahim'de iki rek'at namaz kıldılar, Safa ile Merve arasında sa'y yaptılar. 8 Zilhİcce'de Mİna'ya gidildi; 9 Zilhicce sabahı Müzdelife üzerinden Arafat'a geçildi ve vakfe yapıldı (bu, haccın riikünlerindendir). Hz. Peygamber burada ünlü Veda hutbesini irat etti. Hutbe aynı anda ağızdan ağıza Arafat'taki bütün müslümanlara aktarıldı. Daha sonra Müzdelife'ye inildi ve âyette de anılan Meş'ar-i Haram'da istirahat edildi. 10 Zilhicce sabahı Cemretü'l-Akabe'ye varıldı, yedişer taş atıldı (şeytan taşlandı). Resûlullah'ın Mina'da da bir hutbe okumasından sonra kurban kesimi yerine gidilip kurbanlar kesildi. Bütün müslümanlar tıraş olup ihramdan çıktılar; Kabe'ye gidip tavaf-1 ifâda yaptılar (buna ziyaret tavafı da denir; haccın rüknü olan tavaf budur). Sonraki teşrik günlerinde Mina'ya gidilerek cemreler tamamlandı. Beşinci günü sabah namazından önce veda tavafının yapılmasıyla hac ibadeti tamamlanmış oldu.
İşte âyette "Hac, bilinen aylardadır" buyurularak genel bir ifade ile anılan hac ibadetinin yerine getirilme vakti, bizzat Hz. Peygamber'in bu uygulamasıyla tam olarak tayin ve tespit edilmiş oldu, bugüne kadarki bütün uygulamalar da bu şekilde sürdürüldü. Bu sebeple âyette geçen "Hac, bilinen aylardadır" şeklindeki mutlak İfadeye bakarak, bu ibadetin belirtilen iki ay on günlük müddet içinde başka günlerde de İfa edilebileceğini veya bazı güçlükleri azaltmak ya da ortadan kaldırmak için bu süre içinde farklı zamanlara yayılabileceğini düşünmek, bizzat Hz. Peygamberle Hulefâ-yi Râşidîn'in ve bugüne kadar gelmiş geçmiş bütün müslü-man bilginlerin görüşlerine ve 1400 seneyi aşkın bir süredir yürütülen uygulamaya aykırıdır. Doğabilecek güçlükleri ortadan kaldırmak için yeterli imkânların mevcut olduğu bugünkü şartlarda böyle bir değişiklik gereksizdir, yanlıştır. Ayrıca yapılacak değişikliğin, bu ibadetin -yukarıda önemi ve değeri bir ölçüde ifade edilen- dinî, ahlâkî, sosyal, siyasî işlevini de zayıflatacağında kuşku yoktur.
Hac, insanı âdeta madde âleminden ruhanî âleme taşıyan bir ibadet olduğu için, "Kim o aylarda hacca karar verip niyet ederse, bilsin ki hac sırasında kadına yaklaşmak, günaha sapmak ve tartışıp çekişmek yoktur" buyurularak, insanın bu ibadete niyet edip başladığı andan itibaren sözlerinde, tutum ve davranışlarında, İnsanlarla ilişkilerinde son derece dikkatli olması gerektiğinin attı çizilmiştir.
Tefsirlerde verilen bilgilere göre özellikle Yemenli hacılar, güya Allah'a tevekkül ettiklerini söyleyerek hazırlık yapmadan, azık almadan hac yolculuğuna çıkar, sonra da dilenmek zorunda kalırlardı.[657] Bu sebeple âyette "Azık edinin" buyurulmakta; ardında da "Kuşkusuz azığın en hayırlısı takvadır" buyurularak hac yolculuğuna hazırlıksız çıkıp sonra da insanlardan yiyecek-içecek istemenin iyi bir davranış olmadığına, takvaya da aykırı olduğuna, hac sırasında bu tür yanlışlardan kaçınmak suretiyle Allah'a karşı saygılı davranışlar sergilemek gerektiğine işaret edilmektedir.[658]
"Azık edinin" ifadesi, "Hayırlı ameller işleyerek âhiret hazırlığı yapın" anlamında da yorumlanmış; İbn Atıyye, Râzî gibi birçok müfessir bu yorumu tercih etmişlerdir Ancak bize göre bu ifadeyi maddî hazırlığı da kapsayacak şekilde yorumlamak takva şartını gerçekleştirme bakımından daha isabetli olacaktır.
Takva kelimesi, "koruma, esirgeme" anlamına gelen "vikaye" kökünden türetilmiştir. Seyyid Şerif Cürcânî, et-Ta'rîfât isimli terimler sözlüğünde takvanın sözlüklerde "İnsanın, ibadet ve güzel işler yaparak kendisine acı verecek durumlardan korunması" şeklinde tarif edildiğini; itaatler konusunda takva denildi mi bundan "ihlâs", mâsiyetler konusunda ise "terk ve sakınma"nın kastedildiğini belirtir. Takva sahibi kişiye "muttaki", bazan da "takt" denir.
Kur'ân-ı Kerîm'de takva kelimesi on yedi âyette geçer. Ayrıca kırk dokuz âyette çoğul şekliyle "muttaki", 160 kadar âyette de aynı kökten gelen isim ve fiiller bulunmaktadır. İslâm öncesinde bu kelimeler hemen hemen daima "bir tehlikeyi önlemek üzere konulmuş engel ve siper"! ifade ediyordu. İslâm'ın ilk dönemlerinden itibaren takvanın eski profan anlamından giderek dinî anlama kaydığı görülmektedir. İlk zamanlarda, âhiret inancının yoğun olarak işlendiği âyetlerde takva ve aynı kökten gelen diğer kelimeler, Allah'ın şiddetli azabına karşı siper vazifesi görecek olan korku ve kaygı şuurunu ifade eder. Ancak zamanla, İslâm cemaatinin hem sayı hem de keyfiyet bakımından, yani dinî ve ahlâkî şuur açısından gelişmesine paralel olarak, takva kavramının içeriğinin de geliştiği ve zenginleştiği görülür.
Konumuz olan âyette:
a) Önce bazı kötülükler, ahlâkî olmayan davranışlar sıralanıyor,
b) Sonra mutlak olarak iyiliğin önemi vurgulanıyor,
c) Sonra da genel olarak kötülükleri terkedip iyilikler yapmaya şâmil bir kavram olarak takvanın önemi ifade ediliyor. Burada takvanın "en hayırlı azık" şeklinde nitelendirilmesi onun vazgeçilmezliğine işaret eder. Aynı âyette kötü söz, fısku fücur, çatışma ve sürtüşme gibi ahlâka ve özellikle haccın yüksek ahlâkî ve manevî atmosferine yakışmayan tutumlardan sakınmak, dolaylı olarak "hayır" ve "takva" diye isimlendirilmiştir ki, buradan takvanın, haccm belirtilen atmosferine saygı ve ahlâkî olgunluk taşıdığı sonucu çıkmaktadır. Yine bu sûrenin 237. âyetinde takvanın, bağışlama ve feragati de içine alan geniş ahlâkî içeriği İma edilmiştir. Benzer bir ifade Mâide sûresinin, şahitlik ve adaletle ilgili 8. âyetinde geçer. Bu âyette takva, adaleti de içine alan bir fazilet olarak gösterilmiştir. Takvanın bu sosyal fonksiyonu, Hucurât sûresinin 13. âyetinde evrensel boyutta ele alınmıştır. Orada Altah'm bütün insanları bir erkekle bir kadından (Âdem ve Havva) yarattığı; birbirleriyle (üstünlük ve soyluluk yarışma girişmek, sürtüşmek ve çatışmak İçin değil), tanışıp bilişmek için onları halkiara ve kabilelere ayırdığı ifade edildikten sonra "Allah nezdinde sizin en şerefliniz, takvada en ileri olanını zdır" buyurulmuştur. Kanaatimizce insanlığın eşitliği ve evrensel barışçılık ilkelerini vurgulayan ifadelerin ardından, en büyük değer ölçüsü olarak takvanın zikredilmesi, bu erdemin, söz konusu ilkelere saygı anlamını içerdiğine de işaret eder.
Kur'ân-ı Kerîm'de takvanın ahlâkî ve insancıl içeriğini ifade eden daha başka örnekler de vardır. Meselâ Fetih sûresinin 26. âyetinde müşrik Araplar'la Hz, Peygamber ve ashabı arasında bir mukayese yer alır. Buna göre müşrik Araplar'in kalbinde "Câhiliye hamiyeti" vardır; Hz. Peygamber ve arkadaşlarının hasleti ise "sekînet ve takvâ"dır. Câhiliye hamiyeti, tamı tamına "hilim" kavramının zıddı olarak öfke, gurur, kibir, saldırganlık, barbarlık ve saygısızlık ruhunu ifade eder. Bu durumda Hz. Peygamber ve müminlerin hasleti olan sekînet ve takva kavranılan da "ağırbaşlılık, soğukkanlılık, tevazu, insanların şeref ve haysiyetlerine saygı" anlamını taşır. Takvanın aynı zamanda bir kibarlık erdemi olduğunu gösteren âyetler de vardır.[659]
Takvanın anlamı konusundaki ilginç örneklerden biri de onun "haya" ile ilişkisini gösteren A'râf sûresinin 26. âyetidir: "Ey Âdemoğullan! Size mahrem yerlerinizi örtecek giysi, süslenecek elbise yarattık. Takva elbisesi, işte o daha hayırlıdır..." Bu ifadede takva, dolaylı bir üslûpla, günah duygularını örtüp kapatan, bastıran bir koruyucu, ruhu bezeyen bir erdem şeklinde takdim edilmiştir. Yani elbise bedeni, kapattığı, koruduğu ve süslediği gibi takva da hem ruhumuzun kötü duygularını örter hem de ruhumuzu süsler. Böyle olunca takva sahibi kişinin kaba, haşin, haksız, isyankâr, şehvet düşkünü, aç gözlü, edepsiz ve hayâsız olması düşünülemez.
Önemle vurgulanması gereken husus, takvanın tazim, hürmet, saygı, utanma gibi kelimelerle ifade ettiğimiz yüksek ahlâkî faziletler İçin kullanıldığıdır. Hangi konumda geçerse geçsin, Kur'an'da kullanılan takvada bu anlam mutlaka vardır. Fakat takva, her şeyden önce Allah'a saygı ve O'nun koyduğu kuralları ihlâl etmekten sakınmaktır. Bu sebepledir ki, kanaatimizce, Kur'an'da sık sık tekrar edilen "ittekû" ve benzeri ifadeleri "Allah'tan korkunuz" şeklinde tercüme etmek tam olarak Kur'an'm maksadını yansıtmamaktadır. Zira Kur'an dilinde takva, patolojik bir duygu anlamındaki korku değil, -tabir yerindeyse- çok sevdiğimiz, saydığımız ve aynı zamanda azabına uğramaktan kaygı duyduğumuz Allah'ı gücendirmekten korkmak, yani O'na ve O'nun koyduğu dinî ve ahlâkî kanunlara saygı duymaktır. Takvanın bu şekilde tazimi, ifade ettiğini gösteren güzel örneklerden biri olan Hac sûresinin 30-33. âyetlerinde: a) Allah'ın koyduğu kanunlara, ödevlere tazim göstermek, b) Putlara tapmaktan kaçınmak, c) Yalancı şahitlikten kaçınmak, d) Tevhide bağlı kalmak ve Allah'ın belirlediği şiarlara, yani İslâm'ın alâmetleri olan temel değerlere tazim göstermekten söz edildikten sonra "Bunlar kalplerin takvâsındandır" buyuruluyor. "Kalplerin takvâsı"ndan maksat, samimi ve riyasız saygı duygusudur. Benzer bir yaklaşım aynı sûrenin 37. âyetinde geçen "Kurbanlarınızın etleri de kanlan da Allah'a ulaşmaz; fakat O'na sizin takvanız ulaşır" mealindeki âyette görülüyor. Bu âyet açıkça, bütün dinî ve ahlâkî faaliyetlerimizi Allah'a saygı ve O'nun nzâsını kazanma niyetiyle yapmamız gerektiğini gösteriyor.
Bazı âyetlerde takva, bütün kötülükleri ifade eden "fücur" kelimesinin zıddı olarak kullanılmıştır. Bununla ilgili birkaç âyetin nıeâlİ şöyledir: "(Yemin olsun) nefse ve onu (insan olarak) şekillendirip düzenleyene; ona kötü ve iyi olma kabiliyetlerini (fücur-takva) verene! Nefsini arındıran elbette kurtuluşa ermiştir. Onu arzularıyla başbaşa bırakan da ziyan etmiştir"[660] Bu âyetlerde takvanın anlamı iyice belirginleşmiş bulunmaktadır. Çünkü burada nefsin yanı insan ruhunun bütün yetenekleri ve işlevleri arasında İyi olanlarına "takva", kötü olanlarına da "fücur" denilmiştir. Hemen ardından "Nefsini arındıran kurtuluşa ermiştir" buyurularak açıkça takva bir ruhî annma ve gelişme olarak gösterilmiştir. Bunun zıddı olan Fücur ise ruhu kirleten, günahlara batırıp alçaltan duygu, düşünce ve davranışları ifade etmektedir.
Sâd sûresinin 26-28. âyetlerinde takva siyasî ahlâkı da içine alacak şekilde kullanılmıştır. Burada verilen ölçülere göre muttaki (takva sahibi) bir yönetici, yönetimini adalet ve hakkaniyet ölçülerine göre sürdürür; hüküm ve kararlarında keyfi arzularına uyup Allah'ın tayin ettiği ölçülerden sapmaz. Takva sahibi yönetici İnançlı kişidir ve kendisi için olduğu gibi halkı için de en iyi, en yararlı olan işleri yapar. Fâcir (kendini günahlarla kirletmiş) yönetici ise kötü arzularına uyup Allah yolundan sapmıştır; o, yönetimiyle ülkeyi bozup tahrip eder.
Kur'ân-ı Kerîm'de takvanın karşıtı olarak gösterilen kavramlardan biri de "zulüm"dür. Câsiye sûresinin 19. âyetinde bildirildiğine göre "Kuşkusuz haktan sapanlar (zâlimler) birbirlerinin dostları ve koruyucularıdır, Allah da kendisini sayanların (müttakîler) koruyucu dostudur." Bu âyette zulüm, daha ziyade inkarcıların Allah'a ve İslâmî ilkelere karşı inatçı ve anlamsız direnişlerini, müslümanla-ra reva gördükleri haksızlıkları ifade eder.
Açıkça görüldüğü üzere, Kur'ân-ı Kerîm'in büyük Önem verdiği takva kavramı, bütün bu bilgilerden çıkan sonuca göre başlıca şu iki temel anlamı içermektedir:
a) Takva, itikadı konularda yanlış ve bâtıl inançlara kapılmaktan, ahlâkî ve amelî konularda ruhu kirleten kütü duygulardan, fena huylardan; eksik, kusurlu, zararlı ve haksız davranışlardan, İslâm dininde esasları belirlenmiş olan hayat tarzına uymayan bir yaşayıştan sakınmak, uzak durmaktır,
b) Takva, bütün faaliyetlerde, ödevlerin yerine getirilmesinde, her türlü kötülüklerin terkedilmesinde öncelikle Allah'tan ittikadır; yani Allah korkusunu, O'na karşı saygılı olmayı ön plana çıkararak bu saygıyı, davranışların ve hayatın temeli, âyetteki deyimiyle hayatın azığı yani gıdası yapmaktır. İşte takva bütün bu erdemleri kapsayan en geniş kapsamlı fazilettir. Bu sebeple de maddî gıdaların bedenimizi beslemesi gibi -konumuz olan âyetin ifadesiyle- "azığın en hayırlısı" olan takva da ruhumuzu besler.[661]
198-199. Câhİliye devrinde, barış dönemi sayıldığı için "haram aylar" diye anılan hac mevsimi (zilkade, zilhicce, muharrem ayları) aynı zamanda bir ticaret mevsimiydi; fakat müslümanlar günah olacağı kaygısıyla ihrama girdikten sonra alışverişle meşgul olmuyorlardı. İşte "Rabbinizden bir lütuf beklemenizde sizin için bir günah yoktur" buyurularak miislümanların böyle bir endişeye kapılmalarının gereksiz olduğu, meşruiyet çerçevesinde ihramlı iken de ticaret yapıp Allah'ın lütfundan yararlanabilecekleri bildirilmektedir.
Arafat Mekke'nin
Meş'ar-i Haram Müzdelİfe bölgesinde bulunan Kuzah dağındaki bir tepenin adıdır; bu tepe dolayısıyla Müzdelife'nin tamamına da Meş'ar-i Haram denir. Hacılar Arafat'tan sonra buraya gelir ve arefeyi bayrama bağlayan geceyi burada geçirir, ikinci bir vakfe daha yaparlar. 198. âyette bu hususa işaret edildikten sonra, 199. âyette -buyruk sözcüğü içermekle beraber- esasen müslümanlarrn, bir mahşer topluluğu görünümünde, Allah'tan af ve mağfiretler dileyerek, kitleler halinde Mina'ya doğru yola çıkışlarının canlı bir tasvirîne yer verilmektedir.[662]
200-202. Müfessirlerin kaydettiği rivayetlere göre İslâm'dan önceki Araplar, haccı tamamladıktan sonra (bazı rivayetlerde Mina'da halkalar halinde oturup) atalarının büyüklüğü konusunda nutuklar çeker, onlarla övünme yarışına girerlerdi. Müslümanlar, dolaylı bir biçimde bu yanlış uygulamayı reddetmeye, bunun yerine müşriklerin atalarını anmalarından daha güçlü bir biçimde Allah'a hamd ve şükredip O'nu anmaya çağrılmaktadır.[663]
îbn Abbas ve Ata gibi âlimlere isnat edilen başka bir yoruma göre âyetin anlamı genel olup, "Küçük çocuklar babalarını nasıl sevgiyle anar, onlardan yardım, ilgi ve destek beklerse siz de Allah'ı o şekilde, hatta daha güçlü ve canlı olarak zikredin, O'na sığınıp yardımını dileyin" anlamına gelmektedir.[664]
"Ama insanlardan öyleleri vardır ki, Allah'ı anıp dua ederken, 'Ey rabbimîz! Bize bu dünyada ver' derler" mealindeki İfadede, bu şekilde dua edenlerin, iyi-kö-tü ayınım yapmadan sadece "Bize dünyada ver" dedikleri bildirilmiş, fakat ne istedikleri belirtilmemiştir. Çünkü sırf dünyayı isteyen kimse dünyanın kulu kölesi olmuş demektir; bu sebeple de o kişi için dünyaya ait her şey iyi demektir. Böyle-leri yalnız dünyayı istedikleri İçin âhiretle ilgili amelleri ihmal ederler, bu yüzden de "Böyle bir kimsenin âhiretten hiç nasibi yoktur." Fakat 201-202. âyetlere göre Allah'tan doğru dilekte bulunanlar ve dolayısıyla O'nun rızâsına liyakat kazananlar, hem bu dünyanın iyiliklerini hem de öteki dünyanın İyiliklerini İsterler; İnanan insan için en çok korkulan şeylerden biri olan cehennem azabından korkarlar. Dünyada yaptıkları iyiliklerin karşılığını âhirette görecek olanlar bunlardır.
Zemahşerî 201. âyetin metnindeki haseııe kelimesini, "iyi kulların Allah'tan diledikleri sağlık, geçim rahatlığı, iyi işlerde basan gibi dünyevî yararlar ile âhİret sevabı" şeklinde özetlemiştir (I, 125). Bunlara erdemli eş, hayırlı evlât, güzel amel, ilim, İbadet gibi başka anlamlar da eklenmişti.[665] Buna göre insanın dünyası ve âhireti için yararlı olan her şey hasenedir.[666] Enes b. Mâlik, Hz. Peygamber'in dua ederken en çok bu âyetin "Rabbena âtinâ..." bölümü okuduğunu [667] ve okunmasını tavsiye ettiğini [668] belirtir. Müslim'in el-Câmi'u's-sahîh'imn "Zikir ve Dua" bölümünde, bu âyeti okuyarak dua etmenin fazileti hakkında özel bir bab açılmıştır {9. bab). Fatiha sûresinin yanında bu ayet de bütün müslümanlarm namazda ve namaz dışında. her vesileyle okudukları dualar içinde veya sonunda tekrar etmeyi âdet haline getirdikleri, bütün duaların ihmal edilemez bölümüdür.[669]
203. "Belirlenmiş günler"den maksat, "eyyâmü't-tcşrîk" denilen tekbir günleri; "Allah'ı zikretmek"ten maksat da bu günlerde, beş vakit namazın farzlarından sonra okunması vacip olan tekbir sözleridir. Hanbelîler'e ve Hanefîler'in uygulamaya esas olan görüşlerine göre bu tekbirlerin ilki, kurban bayramının arefe günü sabah namazının farzından sonra, sonuncusu da bayramın 4. günü ikindi namazından sonra okunur. Diğer mezheplerdeki yaygın uygulamada teşrik tekbirlerinin başlangıç vakti bayramın birinci günü öğle namazı, bitiş vakti de dördüncü günü sabah namazıdır.
Ayetteki "iki gün"den maksat, bayramın iki ve üçüncü günleridir, Müfessir-lerin yorumuna göre âyette acelesi olan hacıların isterlerse kalan cemreleri bu iki güne sığdırarak üçüncü günün sonunda Mina'dan Mekke'ye dönmelerine izin verilmektedir. Kalanlar İse dördüncü günde de şeytan taşlarlar. Her durumda önemli olan, Allah'a saygı duyup O'nun hoşnutluğunu gözetmek, ve en sonunda O'nun huzurunda toplanıp niyetlerimizin ve eylemlerimizin hesabını vereceğimizi unutmamaktır.[670]
Meali
204. İnsanlardan öylesi vardır ki dünya hayatı konusundaki sözleri senin hoşuna gider; o, hasımların en yamanı olduğu halde kalbinde olana Allah'ı şahit de tutar. 205. Hâkimiyeti aldığında ise ülkede bozgunculuk çıkarıp ürünleri ve nesilleri yok etmeye çalışır, Allah bozgunculuğu sevmez. 206. Ona, "Allah'tan kork!" dense gururu kendisini günaha sürükler. Ona cehennem yeter! Orası ne kötü bir yataktır! 207. İnsanlardan öylesi de vardır ki, kendisini Allah'ın hoşnutluğunu kazanmaya adamıştır. Allah, kullarına çok şefkatlidir.[671]
Tefsiri
204-207. Yukarıda biri yalnız dünyayı isteyen, diğeri de hem dünyanın hem de âhiretin iyiliklerini isteyen iki insan tipinden söz edilmişti. Bu âyetlerde yine İki tip insan başka açılardan tanıtılmaktadır. Bunlardan biri güzel sözlü fakat kötü niyetli, bozguncu ve yıkıcıdır; diğeri de "kendisini Allah'ın hoşnutluğuna adamış" olup -âyette zikredilmemekle birlikte- sözün gelişinden açıkça anlaşılmaktadır ki, ötekinin taşıdığı kötü niteliklerden arınmıştır.
Bazı münafıkların Hz. Peygamber'in yanında dost gibi gözüküp arkasından yıkıcı hareketlerde bulunmaları üzerine bu âyetlerin indiği yolunda rivayetler varsa da müfessirlerin çoğunun görüşü, âyetlerin anılan nitelikleri taşıyan herkesi kapsadığı yönündedir.[672] Râzî'nin de belirttiği gibi Allah Teâlâ bir topluluğu, bazı kötü niteliklerini göstererek yerdiğinde, bundan o kişilerin zatım değil niteliklerini yerdiği anlamı çıkar. Şu halde kim bu kötü nitelikleri taşıyorsa yergiyi de hak ediyor demektir.[673], Böylece bu âyetler Hz. Peygamber dönemindeki belli bir veya birkaç münafık hakkında inmiş olsa bile münafıklık, riyakârlık, bozgunculuk, tahripçilik gibi kötü huy ve davranışlar konusunda bütün insanlar için bir uyan ve caydırıcılık değeri taşımaktadır,
"Hâkimiyeti ete aldığında..." diye tercüme ettiğimiz 205. âyetteki İfade, "senin yanından ayrılıp gittiğinde..." şeklinde de anlaşılmıştır. Riyakâr veya münafık tabiatlı kişiler genellikle insanın yanında hoşa gidecek sözler söyler, sözlerinin doğruluğuna Allah'ı şahit büe koşarlar. Ayrılıp gittiklerinde veya herhangi bir yöneticilik elde ettiklerinde ise kötü ruhlu olmaları, düşmanlık duygulan taşımaları sebebiyle önceki konuşmalarının aksine, insanların geçimlerine ve nesillerine zarar vermek gibi yıkıcı ve düşmanca davranışlarda bulunurlar. Muhammed Ab-duh'un yorumuna göre buradaki "ürünleri ve nesilleri yok etme" ifadesi bir deyim olup bununla kötülerin, bencil isteklerini ve tutkularını tatmin etmek uğruna insanları her türlü ağır sıkıntılar içine sokmaları kastedilmiştir.[674]
Aynı bölümü "hâkimiyeti ele alma" mânasında yorumladığımızda söz konusu âyetler İkiyüzlü ve aldatıcı siyasetçilere karşı uyan anlamı da taşımaktadır. Gerçekten kendilerini banşçı, insancıl, haksever gibi yaldızlı niteliklerle takdim eden bazı münafıklara, iş başına geldiklerinde ilk iş olarak insanlann "ürünlerini" yani gelir kaynaklanın kurutmaya, "nesillerini" bozmaya kalkıştıkları sıkça görülmektedir.
Hucurât sûresinde de bildirildiği üzere[675]müslümanlarm genellikle insanlar hakkında hüsnüzan beslemeleri esas olmakla birlikte konumuz olan âyetler, hüsnüzannın olur-olmaz insanlann her söylediklerine aldanıp kapılma, her yüze gülene ahmakça inanma anlamına gelmediğini göstermekte ve böylece önemli bir uyan değeri taşımaktadır.
"Allah'tan kork!" şeklinde çevirdiğimiz 206. âyette geçen ifadedeki takva kökünden kelime aslında, "müminin Allah'a duyduğu derin saygıdan dolayı bu tür münafıkça tutum ve davranışlardan uzak durması" anlamına gelmektedir. Bu da gösteriyor ki insanı münafıklık, riyakârlık, fitne ve fesatçılık gibi ahlâksızca davranışlardan alıkoyacak en güvenilir erdem takvadır. Zira Allah'a saygısı olan bu anlamda O'ndan korkan insanın doğru olan her kurala da saygılı olacağı açıktır. Aynı âyet insanların takva erdemine ulaşabilmeleri ve her durumda dürüstçe davranabilmeleri için gurur, kibir gibi egoist ve yıkıcı duygulan aşmalan gerektiğini göstermektedir. Zira bu tür duygular, yapılan uyanlann haklılığı üzerinde düşünüp taşınmayı engellemekte, hatta giderek daha kötü ve yanlış davranışlara sürüklemektedir. Bu yüzden âyette "Artık onun, cehennemi boylamaktan başka yolu kalmamıştır" anlamında, "Ona cehennem yeter" buyurulmuştur.
Buna göre insanın, "İyi ve doğru olan nedir" gibi bir soruyu içtenlikle sorması, böyle bir arayışa yönelebilmesi, bu husustaki uyarılan sağlıklı değerlendirebilmesi için önce gurur, kibir vb. saptırıcı duyguların tutsaklığından kurtulup Allah'ın buyruğunu kendisine ölçü alması, rehber edinmesi gerekir. İşte 207. âyette "İnsanlardan öylesi de vardır ki, kendisini Allah'ın hoşnutluğunu kazanmaya adamıştır. Allah, kullarına çok şefkatlidir" buyurularak bu şekilde bir içtenliğe, temiz ve dürüst dindarlığa işaret edilmiştir. Şu halde insan kendini ya nefsânî tutkularını tatmine adar ya da Allah'ın hoşnutluğunu kazanmaya adar. Bu da insanın bütün davranışları hususunda İki farklı ölçü verir: İlk ölçüyü esas alan insan kişisel çıkar sağlayan davranışlara, ikincisini esas alan ise Allah'ın hoşnut olacağı davranışlara yönelir. 200-201. âyetleri dikkate alarak bunlardan ilkinin yalnız dünyayı isteyen, ikincisinin ise hem dünyanın hem de âhiretİn İyiliğini isteyen insan olduğunu düşünebiliriz. Allah daima mutlak olarak iyi ve doğru olan davranışlardan hoşnut olacağına göre, "kendini Allah'ın hoşnutluğunu kazanmaya adayan" insan inancında, amelinde ve ahlâkında en doğruyu bulmaya, kısaca bütün davranışlarında elinden geldiğince iyi olmaya çalışacaktır. Böylece konumuz olan âyetlerle 200 ve 201. âyetleri birlikte değerlendirerek, yöneticilik mevkiine seçilecek kişilerde -meslekî yetişmişlik yanında- kendisini dünya tutkularından, gurur, kibir gibi olumsuz duyguların etkisinden koruyan; bu suretle zulüm, baskı, riyakârlık, İkiyüzlülük, düşmanlık, bozgunculuk, yıkıcılık gibi toplumsal zararlara ve huzursuzluklara yol açan kötülüklerden alıkoyan; Allah'ın hoşnutluğuna uygun davranmak öyle gerektiriyorsa bütün şahsî menfaatlerini bile terkettiren bir ruhsal gelişmişliğin, bu anlamda bir dindarlık duyarlığının bulunup bulunmadığına da bakmamız gerektiğini düşünebiliriz.
Yüce Allah'ın söz konusu âyetlerin sonunda, "Allah, kullarına çok şefkatlidir" buyurması son derece anlamlıdır. Zira O'nun bu çok yararlı bilgileri vermesi, gerçek insanlığın ölçüleri konusunda açıklamalar yapması, kullarına şefkatinin bir ifadesidir. Allah, tarih boyunca insanlara peygamberler gönderip kitaplar indirerek onları vahyin ışığı ile aydınlatmasaydı insanların hayvanlardan ne farkı olacaktı? Şu halde Allah'ın insanlara verdiği bütün bu bilgiler, koyduğu bütün kurallar yine insanların kendi iyilikleri için olup bundan dolayı O'nun kendisi için bir yarar gözetmesi düşünülemeyeceğine, buna asla İhtiyacı olmadığına göre bütün bu hükümleri yalnız kullarına olan sevgi ve şefkatinden dolayı koymuş ve bildirmiş olmalıdır, başka bir ihtimal mevcut değildir.[676]
Meali
208. Ey iman edenler! Hep birden barışa girin. Sakın şeytanın peşinden gitmeyin; çünkü o, apaçık düşmanmızdır. 209, Size açık seçik kanıtlar geldikten sonra yine de yalpalarsanız bilin ki Allah güçlüdür, hakimdir. 210. Onlar, ille de Allah'ın ve meleklerin, bulutların gölgeleri arasından çıkıp gelmesini mi bekliyorlar! İş bitirilmiştir. Bütün işler Allah'a dönecektir![677]
Tefsiri
208. Metindeki silm kelimesi, "uzlaşma, barış, teslimiyet, itaat" demektir.[678] Râgıb el-İsfahânî'nin tanımına göre silm, "bir insanın diğerinden zarar görmemesi, iki tarafın birbirine güvenmesi" anlamına gelir (el-Müf-redât, "sim" md.). Silmin bu son anlamım en iyi ifade eden Türkçe karşılığı ise "barış" kelimesidir. Aynı kökten gelen İslâm kelimesinde hem "teslimiyet ve itaat" hem de "barışa katılma" anlamı olduğu için[679] tefsirlerde silm kelimesi "İslâm" diye de açıklanmıştır.[680] Her ne kadar âyetin "ey iman edenler" diye başlamasına bakarak silmin İslâm anlamına geldiği şeklindeki açıklamanın isabetli olmayacağı düşünülebilirse de, mümin ve müslüman oldukları halde dinin buyruklarına tam olarak uymayan, hatta yaşayışlarına bakıldığında gayri müslimler-den farklı oldukları bile anlaşılamayan insanların her dönemde bulunabildiği dikkate alınarak âyeti, "Ey iman edenler! Hepiniz İslâm'a tam olarak girin; onun gereklerini eksiksiz yerine getirin ve bu suretle doğru-düriist müslüman olun. Müslümanlığın gereklerinden biri olmak üzere dostluk ve barışa yönelin, Allah'a itaat edin; apaçık düşmanınız olan şeytanın kışkırtmalarına uyarak yukarıda anılanlar gibi dışı başka içi başka olmayın. Sözünüzle yaşayışınız uyumlu olsun; ikiyüzlülük yapmayın, birbirinize karşı düşmanca duygular besleyip fitne ve fesat çıkarmayın" şeklinde anlamak uygun görünmektedir. Taberî ve diğer müfessirlerin kaydettiği bir yoruma göre âyetin muhatabı yahudilerdir. Buna göre âyette "Ey Tevrat'a inananlar! Hep birlikte barış ve teslimiyet dini olan İslâm'a girin..." bu-yunılmuştur.[681]
209. Kuşkusuz buraya kadarki âyetlerde başlıca örneklerine işaret edilen konularda sırf bilgisizlik yüzünden yanlış yapanlar mazur görülürse de, o konularda Allah'ın "açık seçik kamtlar"ı, âyetleri indikten sonra hâlâ yalpalamaya, kötülükler yapmaya devam edenlerin artık mazeretleri yoktur. Güçlü ve hakîm olan Allah, onları cezalandırmaya muktedirdir ve -eğer bir sebeple affetmezse- cezalandıracaktır. Çünkü Allah hangi yolun silm yolu (İslâm, barış, güven, itaat ve teslimiyet), hangi yolun şeytanın ve şeytanca düşünceler taşıyanların yolu olduğunu bildirmiş; bu konularda kullarını aydınlatıp uyarmıştır; buna rağmen yoldan sapanları cezalandıracağını da açıklamıştır. Bu şekilde günah işlemekte ısrar edenlere âyette Allah'ın kudretinin hatırlatılması onları tehdit anlamı taşımaktadır. Ayrıca O'nun hakîm olarak anılması hem vereceği cezanın her bakımdan adaletli ve yerinde olacağına hem de kötülük edenleri cezalandırması yanında, iyilik yapanları da ödüllendireceğine işaret etmektedir.[682]
210. "Allah'ın gelmesi" anlamındaki ifade çeşitli kelâmî doktrinlere göre değişik şeklinde açıklanmıştır. Müşebbİhe veya Mücessime diye anılanlar dışındaki bütün İslâm âlimleri, "gelme" fiilinin yaratılmışlara ait bir eylem olduğunu, Allah'ın bu tür eylemlerle nttelendirilemeyeceğini kabul etmişler; bunlardan Selefî-ler "müteşâbih" denilen bu tür âyetlerin gerçek anlamını Allah'tan başkasının bilemeyeceğini, dolayısıyla bunları te'vil ve tefsir etmenin caiz olmadığını, Kur'an'da geçtiği gibi kabul edip mânasını Allah'a havale etmek gerektiğini savunurken, kelâm bilginlerinin çoğunluğu bu tür ifadeleri Arap dilinin kurallarına ve İslâm dîninin genel ilkelerine uygun biçimde yorumlama (te'vil) gereğini duymuşlar; bu cümleden olmak üzere konumuz olan âyetteki "Allah'ın gelmesi" ifadesini, "Allah'ın âyetlerinin, hükmünün, buyruğunun veya azabının gelmesi" gibi değişik şekillerde açıklamışlardır.[683] Râ-zî'nin yer verdiği bir yoruma göre âyetin amacı, bütün günahkârların yargılanmak üzere hükümdarların en güçlüsü olan yüce hakîmin huzuruna çıkarılacakları kıyamet gününün azametini, dehşet ve şiddetini tasvir etmektir.
Bulut genellikle rahmet kaynağı olarak kabul edilirken Allah'ın hükmünün veya azabının, "bulutların gölgeleri arasından" gelmesi, âhirette günahkârlar için beklenmedik bir durumu ifade eder. Buna göre onlar rahmetin gelmesini umdukları bulutlardan azabın gelmesi karşısında şaşkınlık ve dehşete kapılacaklardır. Başka bir yoruma göre âyetteki bulutlardan maksat, kul ile ilâhî hakikat arasındaki perdelerdir. Âhirette bu perdeler kalkacak dolayısıyla Allah ve meleklerle ilgili metafizik gerçekler, "bulutların gölgeleri arasından" doğar gibi açığa çıkacak; böylece Allah ve melekler hakkındaki bilgisizlik silinip gidecek; Allah'ın varlığının hakikati inanan ve inanmayan herkes için âhirette apaçık ortaya çıkacaktır.[684] İşte o zaman "iş bitirilmiş" olacak, yani artık tövbe edip hayırlı işler yapma ve bağışlanma imkânı kalmayacak, herkes hak ettiğinin karşılığını bulacaktır. Sonuç olarak "Bütün işler Allah'a döner" yani en sonunda her şey daima O'nun iradesi yönünde olup biter. O'nun sarsılmaz kanunları hükmünü daima sürdürür ve bu kanunlar uyarınca vahyin uyanlarından nasibini alıp gerçeğe ve iyiliğe yönelenler ebedî kurtuluşa erer; bu uyanlara rağmen yanlışlarda ve kötülüklerde ısrar edenler hak ettikleri cezayı çekerler. Allah'ın âyetleri her şeyi apaçık haber verdiği halde hâlâ kötülük işlemeye devam edenler, başlarına böyle bir geri dönülemez durumun gelmesini mi bekliyorlar? Böylece âyet inanmayan veya inandığı halde günah işlemekten çekinmeyen bütün insanlar için bir uyan amacı taşımaktadır.
Âyet, "Resulüm! Yoksa o inkarcılar, 'Allah ve melekler bulutların karanlığından çıkıp gelmedikçe, yani bizler Allah'ı ve melekleri apaçık görmedikçe sana inanmayacağız' mı diyorlar?" şeklinde de açıklanmıştır. Nitekim yahudilerin Hz. Musa'dan, putperest Araplar'ın da Hz. Muhammed'den bu tür isteklerde bulun-duklannı bildiren âyetler vardır.[685] Bu yorum dikkate alındığında "Allah'ın gelmesi"rti yukanda özetlendiği biçimiyle belli bir kelamı doktrine göre te'vil etmeye gerek kalmaz.[686]
Meali
211. İsrâiloğulan'na sor: Onlara nice apaçık âyet verdik! Kim Allah'ın nimetini kendisine geldikten sonra değiştirirse bilsin ki Allah cezalandırmada çok şiddetlidir.[687]
Tefsiri
211. İsrâiloğullan'ndan maksat Hz. Peygamber dönemindeki Medine yahu-dileri, sorunun konusu ise geçmişte yahudilerin yaptıklanyla ilgilidir. Burada Hz. Peygamber'e hitaben, "İsrâiloğulan'na sor" buyurulmasmdan, yahudi din tarihinin müslümanlar için bir ibret ve ders kaynağı olarak değerlendirildiği anlaşılmaktadır. Bir önceki âyette inanmayan veya inandıklan halde günah işlemekten çekinmeyenler ya da Allah'ı ve melekleri apaçık görmedikçe inanmayacaklarını söyleyenler hakkında uyanlar yer almıştı. 211, âyette ise geçmişte bu tür uyanlara birçok defa muhatap olmuş bulunan İsrâiloğullan'nın tutumları ve başlarına gelenler örnek ve ibret olarak gösterilmekte; Allah tarafından onlara aydınlatıcı ve uyarıcı mahiyette nice âyetlerin verildiği veya peygamberlerinin doğruluğunu kanıtlayan mucizelerin, belgelerin sergilendiği belirtilmekte, buna rağmen Allah'ın nimetini değiştirdiklerine işaret edilmektedir. "Allah'ın nimetlerTnden maksat O'nun âyetleridir; çünkü o âyetler insanların hidayet bulmalarını sağlamak üzere gönderilmiştir. Bir kimse Allah'ın âyetlerini inkâr eder, onlardan yüz çevirir ve bu yüzden hidayetten mahrum kalırsa onların değerini ve önemini takdir etmemiş olur. Ayette bu tutum "nimeti değiştirmek" diye ifade edilmektedir.[688] Çünkü nimetin asıl işlevi hidayet sağlamak iken, onu reddeden ya da önemini takdir edemeyip nankörlük gösteren kimse, bu tutumuyla imam küfre, hidayeti dalâlete ve sonuçta mutluluğu azaba çevirmiş olur.[689]Nitekim âyette bu şekilde davrananların Allah'ın şiddetli cezasına müstahak olduktan bildirilmektedir.[690]
Meali
212. İnananlarla alay ederek inkâra sapanlara dünya hayatı çekici kılındı; ama Allah'tan korkanlar onlardan üstün olacaklardır. Allah dilediğine hesapsız rızık verir.[691]
Tefsiri
212. Burada da iki insan tipi yer almaktadır: Biri dünya hayatının yani dünyanın geçici zevk ve menfaatlerinin, şan ve şöhretinin, makam ve mevkiinin çekiciliğine kapılıp kalıcı iyiliklerden uzaklaşan, geçici ve aldatıcı şeyleri değer ölçüsü sayarak, bunlara sahip olmayan veya kalıcı değerler olarak görüp önemsemeyen müminlerle alay etme ilkelliğini gösteren inkarcılar; diğeri de onların alay ettikleri, fakat herkesin gerçek değerinin ölçüldüğü kıyamet gününde onlardan üstün tutulacak ve sonuçta Allah'ın hesapsız lütuflarını kazanacak olan takva sahipleri yani dinî duyarlığı ve sorumluluk bilinci yüksek müminlerdir.[692]
[1] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/15.
[2] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/15.
[3] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/15.
[4] Müslim, "Müsâfirîn", 212.
[5] Müslim, "Müsâfirîn", 252.
[6] Buharı, "Fezâil", 10.
[7] Müslim, "Müsâfirîn", 242.
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/15-16.
[8] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/16.
[9] İbn Aşûr, 1,216.
[10] Mektûbât, 1,296.
[11] el-Fevzii'l-kebîr, s. 64; hurûf-ı mukattaa konusunda geniş bilgi için bk. M. Zeki Duman-Mustafa Altundağ, "Hurûf-ı Mukattaa", DİA, XVIII, 401-408; "müteşâbihat konusunda bk. Âl-i İrarân 3/7.
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/17-18.
[12] geniş bilgi için bk. Yusuf Şevki Yavuz, "Hidâyet", DİA, XVII, 473-477.
[13] Tirmizî, "Kıyâme", 19; İbn Mâce, "Zühd", 24.
[14] Buhârî,"Imân", I.
[15] takva hakkında ayrıca bk. Bakara 2/197.
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/18.
[16] Buhârî, "îmân", 15; Müslim, "îmân", 320,325.
[17] Nesâî, "Nisa", 1; namaz hakkında ayrıca bk. Bakara 2/238-239; Mâide 5/6.
[18] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/18-20.
[19] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/20.
[20] meselâ bk. Dârimî, "Fezâilü'l-Kurân", 13-15.
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/20-21.
[21] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/21.
[22] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/22.
[23] Mutaffîfîn 83/14
[24] Tirmizî, "Tefsir", 5; İbn Mace, "Zühd", 29.
[25] ayrıca bk. Bakara 2/286
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/22-24.
[26] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/24-25.
[27] Nisa 4/145
[28] aynca bk. Münâfıkûn 63/1-8.
[29] Buharı, Tefsir, 63/5,7.
[30] Buhari, "Şehâdât", 28; Müslim, "îmân", 25.
[31] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/25-26.
[32] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/26.
[33] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/26.
[34] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/26.
[35] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/26-27.
[36] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/27.
[37] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/28.
[38] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/28-29.
[39] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/29.
[40] ayrıca bk. Bakara 2/197.
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/2930.
[41] 29. âyetin tefsirine bk
[42] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/30-31.
[43] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/31.
[44] el-Kasas 28/49
[45] Hûd 11/13
[46] Yûnus 10/38
[47] Tûr 52/34
[48] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/31-33.
[49] Buhârî, "Bed'ü'1-halk", 10; Timıizî, "Cehennem", 7.
[50] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/33.
[51] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/33.
[52] Beyhakî'den naklen Âlûsî, 1,204.
[53]Secde 32/16-17
[54] Müslim, "Cennet", 5.
[55] Buharı, "Bed'ü'1-halk", 8 vd.; Müslim, "Cennet", 2-5.
[56] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/34-35.
[57] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/35.
[58] Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, "fsk" md.
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/35-36.
[59] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/36-37.
[60] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/37.
[61] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/37-39.
[62] Taşkın Tuna, Uzay ve Dünya, s. 22,27.
[63] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/39-40.
[64] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/41.
[65] meselâ bk. Nisa 4/1; Zümer 39/6
[66] Zâriyât 51/56
[67] A'râf 7/69; Yûnus 10/14; Nemi 27/62.
[68] Müsned, V, 220-221; Ebû Dâvûd, "Sünnet", 9; Tirmizî, "Fi-ten", 48.
[69] hadîsin sıhhatiyk ilgili tereddütler ve kaynaklar için bk. Casim Avcı, "Hilâfet", Dİ A, XVII, 539.
[70] Râzî, II, 160-161.
[71] Hakka 69/17
[72] Zümer 39/75
[73] Bakara 2/98
[74] Neml 27/87; Yâsîn 36/51
[75] Lütfullah Cebeci, "İsrafil", Dİ A, XXIII, 180-181.
[76] Secde 32/11
[77] Nisa 4/97; Enfâl 8/50; Nahl 16/32
[78] Ahmet Saim Kılavuz, "Azrail", Dİ A, IV, 350-351.
[79] Ra'd 13/23
[80] Müddessir 74/31
[81] Alak 96/18
[82] Zuhruf 43/77
[83] Kaf 50/17; En'âm 6/61
[84] 37,51,79. sûrelerin ilk âyetlerinde bunlara işaret edilmiştir; geniş bilgi için bk. Râzî, II, 159 vd.
[85] İbn Âşûr, 1,402-403; Tabatabâî, 1,116.
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/41-45.
[86] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/45.
[87] Yûsuf 12/100
[88] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/45-46.
[89] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/46-47.
[90] A'râf 7/23
[91] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/47-48.
[92] Meselâ bk. Bakara 2/228; Ahzâb 33/35; Hucurât 49/13.
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/48-49.
[93] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/49-50.
[94] Âl-i İmrân 3/93; Meryem 19/58.
[95] bk. M. F. Abdülbâki, Mu 'cem, "İsrail" md.
[96] Tekvîn, 32/24-28.
[97] bk. A. Haldar, "Israel, Names and Associations of, The Interprete's Dictionary ofthe Bible, II, s. 765-766.
[98] I, 192.
[99] bk. Taberî, 1,248; Zemahşerî, 1,64-65; Elmalılı, 1,334; Reşîd Rızâ 1,289.
[100] bk. Günay Tümer-Abdurrahman Küçük, Dinler Tarihi, s. 178-179.
[101] 1,249.
[102] bk. Zemahşerî, 1,65; İbn Âşûr, 1,451 -45 2.
[103] Geniş bilgi için bk. Metin Yurdagür, "Ahid", DM, 1,532-533.
[104] Bakara 2/63
[105] Mâide 5/12
[106] Âl-i İnırân 3/187
[107] I, 250.
[108] Reşîd Rızâ 1,290.
[109] Meselâ bk. Taberî, I, 250; İbn Âşûr, I, 453.
[110] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/50-52.
[111] Râzî, III, 42.
[112] Geniş bilgi için bk. Ateş, I, 155-156; İbn Âşûr, 1,467-469.
[113] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/52-53.
[114] Râzî, III, 44.
[115] bk. Taberî, 1,255.
[116] Reşîd Rızâ, 1,292.
[117] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/53.
[118] Ayrıntılı bilgi için bk. Bakara 2/177; Âl-i İmrân 3/92.
[119] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/53-54.
[120] Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, "sbr" md.
[121] İhya, IV, 56.
[122] Bakara 2/155
[123] Ahkaf 46/35
[124] Bakara 2/249-250
[125] III, 48-49.
[126] Ankebût 29/45
[127] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/54-56.
[128] Âl-i İmrân 3/110
[129] İbn Atıyye, 1,138-139; II, 448; Râzî, XIV, 225; İbn Âşûr, IX, 84.
[130] Meselâ bk. Mâide 5/20-26, 77-82; İsrâ 17/4-7.
[131] Meselâ bk. Tesniye, 28,29,30,31. bablar; daha ayrıntılı bilgi için bk. Bakara 2/159 ve tefsiri.
[132] Taberî, 1,265.
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/56.
[133] Geniş bilgi için bk. Râzî, III, 55-66.
[134] meselâ bk. Bakara 2/255; Meryem 19/87; Tâhâ 20/109
[135] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/56-57.
[136] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/58.
[137] Çıkış, Levililer, Sayılar, Tesniye.
[138] Çıkış, 6/18-20.
[139] Üç aylıkken, harç ve ziftle sıvadığı bir sepete koyarak; Çıkış, 2/2-3.
[140] Tevrat'a göre Musa'yı nehirde bulan ve onu emzirmesi için annesine veren, Firavun'un kızıdır; bk. Çıkış, 2/5.
[141] Geniş bilgi için bk. Kasas 28/7 vd.; krş. Çıkış, 2/2-10.
[142] Kasas 28/15-16
[143] Ayrıntılı bilgi için bk. A'râf 7/103-138.
[144] Mâide 5/21-26
[145] Tesniye, 32/50; 34/6-7.
[146] 141-162.
[147] Bu olay hakkında geniş açıklama için aynca bk. A'râf 7/141-162.
[148] Lokman 31/13
[149] Bakara 2/254
[150] Bakara 2/229; A'râf 7/19; Talâk 65/1
[151] Âl-i İmrân 3/182; Enfâl 8/51; Hac 22/10
[152] Bununla ilgili âyetler için bk. M. F. Abdülbâkî, Mu 'cem, "zlm" md.; hadisler için bk., Wensinck, Mu'cem, "zlm" rad..
[153] 33/27-28.
[154] 1,320.
[155] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/58-62.
[156] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/63.
[157] Elmalılı, 1,364.
[158] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/63.
[159] bk. Mâide 5/20-24.
[160] Bu konuda bilgi için bk. A'râf 7/157.
[161] Bakara 2/269
[162] Nuh'u, İbrahim'i, Mûsâ'yı, seni
[163] Meselâ bk. Mâide 5/72-73,75; Tev-be 9/30.
[164] Meselâ bk. Âl-i İmrân 3/144; Ra'd 13/38; Furkan 25/20.
[165] Ahzâb 33/40
[166] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/63-67.
[167] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/67.
[168] Ahzâb 33/40
[169] Taberî, I, 318
[170] m.ö. 586-538
[171] Sâbiîler hakkında bilgi için bk. Şınasi Gündüz, Sabitler Son Gnostikkr, Ankara 1996.
[172] Reşîd Rızâ, I, 334.
[173] Meselâ bk. Zemahşerî, 1,73; Şevkânî, 1,102..
[174] Reşîd Rızâ, I, 334-336; Ateş, I, 174-175; a. mlf., "Cennet Kimsenin Tekelinde Değildir", İslâmî Araştırmalar, FIl/l, s. 7-24.
[175] I, 83-84.
[176] Mecmu'atü resâ'il içinde, s. 144-145.
[177] a.g.e.t s. 146.
[178] Özellikle bk. Bakara 2/136-137; Nisa 4/47, 136, 150-152, 171-173.
[179] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/67-70.
[180] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/70-71.
[181] Geniş bilgi için bk. 40. âyetin tefsiri.
[182] İbn Atıyye, 1,158-159.
[183] 19/18; 20/18-19.
[184] Shabbath, 88a
[185] I, 340-341.
[186] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/71-72.
[187] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/72.
[188] Tekvin, 2/2-3.
[189] Çıkış, 20/8-17.
[190] Çıkış, 16/23; 34/21; Yeremya, 17/21.
[191] Çıkış, 16/13-30; Sayılar, 15/32-36.
[192] bk. Taberî, I, 332.
[193] Meselâ bk. Reşîd Rızâ, 1,343-345; Seyyid Kutub, I, 65-66; Ateş, 1,179.
[194] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/72-73.
[195] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/74.
[196] Taberî, Is 337-340; Râzî, III, 114.
[197] Ateş, 1, 181; Mevdûdî, I, 85.
[198] bk. Bakara 2/51,54; A'râf 7/152; Tâhâ 20/85-96.
[199] İsrâiloğullan'nın, Hz. Musa'ya "Bizimle alay mı ediyorsun?" demelerinin ve ardarda sorular sormalarının başka sebepleri hakkında aynntılı açıklamalar için bk. Râzî, m, 115-1 İS.
[200] Buhârî, "Rikak", 22; Müslim, "Akzıye", 10,11,12.
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/74-75.
[201] Sayılar 14/11.
[202] Sayılar, 20/10, daha geniş bilgi için bk., Çıkış, 32/1-17; Levililer, 26/40-45; Sayılar, 11/1-15,14/1-12; 20/1-13.
[203] bk. A'râf 7/179.
[204] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/75-76.
[205] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/76.
[206] Meselâ bk. Bakara 2/91,97; Âl-i İmrân 3/3; Nisa 4/47.
[207] Meselâ bk. İbn Atıyye, 1,167-168; Râzî, III, 134-135.
[208] İbn Atıyye, I, 168.
[209] I, 368.
[210] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/77-78.
[211] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/78.
[212] ürnmî kelimesinin anlamı için bk. A'râf 7/157-158.
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/78.
[213] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/78-79.
[214] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/79.
[215] Âyette geçen seyyie kavramı hakkında bk. En'âm 6/160.
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/79.
[216] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/80.
[217] Çıkış, 20.
[218] Çıkış, 32/15.
[219] Çıkış, 20/1-17.
[220] bk.Nahl l6/124.
[221] Ayrıntılı bilgi için bk, En'âm 6/151-153; İsrâ 17/23-39.
[222] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/81.
[223] İbn Atıyye, I, 177.
[224] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/81-82.
[225] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/82-83.
[226] Reşîd Rızâ, 1,376.
[227] ruh kelimesinin anlamı hakkında geniş bilgi için bk. İsrâ 17/85.
[228] (Hz. îsâ hakkında geniş bilgi için bk. Âl-i İmrân 3/42-60.
[229] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/83-84.
[230] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/84.
[231] Râzî, III, 180.
[232] İbn Atıyye, 1,178.
[233] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/84.
[234] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/84-85.
[235] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/85.
[236] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/85-86.
[237] bk. A'râf 7/148; Tâhâ 20/88.
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/86.
[238] bilgi için bk. Bakara 2/40.
[239] bilgi için bk. Bakara 2/63.
[240] Bk. Bakara 2/51, 54, 67; A'râf 7/152; Tâhâ 20/85-96.
[241] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/86-87.
[242] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/87.
[243] Geniş bilgi İçin bk. Yaşar Kutluay, İslâm ve Yahudi Mezhepleri, s. 123-131; ayrıca bk. Cum'a 62/5-8.
[244] Şirk ve müşrik terimleri hakkında bilgi için bk. Bakara 2/105.
[245] Meselâ bk. En'ânı 6/29; Nahl 16/38; İsrâ 17/49.
[246] Neml 27/67-68
[247] bk. Zevzenî, Şerhu'l-Mu'allakât, Beyrut ts. [Mektebetü Dâireti'l-Beyân], s. 82.
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/87-88.
[248] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/88.
[249] Buhârî, "Savm", 7; Müsned, I, 288
[250] Buhârî, "Bed'ü'1-halk", 7.
[251] Müsned, III, 224.
[252] m. ö. 598
[253] bk. İbn Atıyye, I, 183.
[254] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/88-90.
[255] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/90.
[256] Geniş bilgi için bk. Yusuf Şevki Yavuz, "Fâsık" DİA, XII, 202-205; Ali Şafak, "Fısk", DİA, XIII, 37-38.
[257] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/90-91.
[258] Meselâ bk. Çıkış, 33/3, 5; Sayılar, 16/12-50, 17.
[259] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/91.
[260] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/92
[261] II. Samuel, 12/24.
[262] I. Krallar, 4/21.
[263] Süleyman Mabedi hakkında bk. İsrâ 17/1.
[264] aş. bk
[265] Sâd 38/30-35
[266] 1,397.
[267] 1,203.
[268] III, 206-213.
[269] III, 213.
[270] s. 497.
[271] Bu husustaki hadisler için meselâ bk. Buhârî, "Vesâyâ", 23; Müslim, "îmân", 144; Ebû Dâvûd, "Vesâyâ", 10.
[272] Daha geniş bilgi için bk., Ateş, 1,206-211; Günay Tümer, "Büyü", DİA, VI, 501-506.
[273] Daha geniş bilgi için bk. Ömer Faruk Harman, "Buhtunnasr", DİA, VI, 380-381; Sargon Erdem, "Bâbil", DİA, IV, 392-395.
[274] Lagarde, Gesaınmelte Abhandlungen, s. 15, 169.
[275] bk. M. Boyce, "Amurdad", Endclopeaia Iranica, I, 998.
[276] E. Davis, "Asmodeus", Encydopeadia Judaica, III, 754,755.
[277] Rivayetlerin tenkidiyle ilgili geniş bilgi için bk. İyâde b. Eyyûb el-Kübeysî, "Kıssatü Hârût ve Mârût fî mîzâni'l-menkûl ve'1-ma'kûl", ed-Dirâsâtü'l-İslâmiyye,XXVII/3,s.5-72.
[278] Reşîd Rızâ, 1,402.
[279] Meselâ bk. Câhiz, el-Osmâniyye, s. 29,30,32,40.
[280] Fitne teriminin Kur'ân-ı Kerîm, hadisler ve diğer İslâmî literatürdeki anlamı hakkında geniş bilgi için bk. Bakara 2/191.
[281] Zemahşerî, 1,85.
[282] bk. Taberî, 1,452; Şevkânî, 1,131; Reşîd Rızâ, I, 403.
[283] Taberî, 1,452.
[284] 1,146.
[285] 1,95-96.
[286] 11/4-13.
[287] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/92-100.
[288] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/100-101.
[289] bk. Taberî, 1,469-471; Râzî, m, 224; Şevkânî, 1,136.
[290] Nisa 4/46
[291] Taberî, 1,473-474; Şevkânî, 1,136.
[292] Geniş bilgi için bk. Remzi Kaya, "Ehl-i Kitap", Dİ A, X, 516-519.
[293] Bk., Taberî, VIII, 69.
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/101.
[294] Geniş bilgi İçin bk. Ahmet Özel, İslâm Hukukunda Ülke Kavramı, s. 311-319.
[295] Meselâ bk. En'âm 6/81.
[296] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/101-103.
[297] Nesih hakkında ek bilgi için ayrıca bk. "Tefsire Giriş" bölümü, "I. Kur'ân-ı Kerîm F) Nesih" başlığı.
[298] Başka yorumlar İçin bk.Şevkânî,!, 138-139.
[299] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/103-104.
[300] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/104-105.
[301] Nisa 4/153
[302] Taberî, I, 483-484.
[303] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/105.
[304] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/105-106.
[305] Özellikle bk. Gazzâlî, İhya. III. 189-201
[306] Nisa 4/54
[307] Felâk 113/5
[308] Meselâ bk. İbn Kayyim, Zemmü'l-hased ve ehlih, s. 25; Elmalık, VIII, 6402-6403.
[309] Buhârî, "İlim", 15; "Zekât", 5; "Ahkâm", 3; Mümed, II, 9,36.
[310] Nesâî, "Cihâd", 8.
[311] İbn Mâce, "Zühd", 22; Ebû Dâvûd, "Edeb", 44.
[312] Buhârî, "Edeb", 57, 58; Müslim, "Bin", 24,28, 30,32.
[313] Meselâ bk. Muhâsibî, er-Riâye, s. 475-477; Mâverdî, Edebü'd-dünyâ ve'd-dîn, s. 382-383; Râgıb el-İsfahânî, ez-Zerî'a ilâ mekârimi'ş-şerî'a, s. 348-349; Gazzâlî, İhya, III, 236, 239.
[314] Meselâ bk. Mâverdî, a.g.e., s. 381; Kurtubî, V, 251.
[315] Muhâsibî, a .g.e., s. 477-479,490; Gazzâlî, a.g.e., III, 236,237-238.
[316] Meselâ bk. Râzî, IH, 238-244.
[317] s. 50-52.
[318] İhya, El, 238-239.
[319] et-Tıbbü'r-rûhânî, s. 48.
[320] İhya, III, 242-243.
[321] 1,487.
[322] Şûra 42/40
[323] Nûr 24/22
[324] Müsned, II, 235, 438.
[325] Şûra 42/40
[326] Âl-i İmrân 3/159
[327] Meselâ bk. Taberî, I, 489-490; Reşîd Rızâ, 1,421-422.
[328] Reşîd Rızâ, I, 421.
[329] Bk. Mustafa Çağrıcı, "Hilm", Dİ A, XVIII, 33-36.
[330] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/106-110.
[331] Hayır kavramı hakkında geniş bilgi için bk. Bakara 2/215.
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/110.
[332] Meselâ bk. İbnü'l-Cevzî, Zâdü'l-mesîr, II, 264.
[333] bk. İbnü'1-Esîr, en-Nihâye, "Burhan" md.
[334] Geniş bilgi için bk. M. Naci Bolay, "Beş Sanat", Dİ A, V, 546-547; Yusuf Şevki Yavuz, "Burhan", DM, V, 429-430.
[335] Yûsuf 12/108.
[336] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/110-111.
[337] Taberî, 1,494.
[338] Meselâ bk. Bakara 2/115,272: Nisa 4/125; Ra'd 13/22.
[339] Buhârî, "îmân", 37.
[340] Nahl 16/90
[341] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/111-112.
[342] bk. Matta, 5/17-20.
[343] 1,497.
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/112-113.
[344] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/113-114.
[345] Müslim, "Salât", 215; Nesâî, "Mevâkît", 35.
[346] I, 499.
[347] IV, 9,10.
[348] bk. Taberî, 1,499; Râzî, IV, 9,10.
[349] Reşîd Rızâ, 1,431.
[350] IV, 9-10..
[351] Hac 22/40
[352] İbn Sa'd, Tabakat, Beyrut ts., Dâru Sâdır, I, 357.
[353] Râzî, IV, 11.
[354] "dünyada rezillik" ifadesinin açıklaması için bk. Bakara 2/85.
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/114-115.
[355] Taberî, 1,503.
[356] Bk. Taberî, I, 502; Râzî, IV, 18-19.
[357] Kıble konusunda geniş bilgi için bk. Bakara 2/142 vd.
[358] bk. Şevkânî, I, 144-145
[359] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/115-116.
[360] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/116.
[361] bk. Tevbe 9/30; Nahl 16/57; Zuhruf 43/16; Tûr 52/39.
[362] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/116-117.
[363] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/117.
[364] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/117-118.
[365] bk. Nisa 4/153.
[366] Meselâ bk. Bakara 2/55,108.
[367] Râzî, IV, 29.
[368] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/118.
[369] Hak kelimesinin anlamı konusunda geniş bilgi için bk. Yunus 10/35; îsrâ 17/81.
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/118.
[370] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/119.
[371] Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, "mil" md..
[372] Mâide 5/8
[373] "doğru yol" diye çevirdiğimiz "hüdâ" kelimesinin anlamı için bk. Bakara 2/2.
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/119-121.
[374] Taberî, I, 520-522; Râzî, IV, 32.
[375] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/121.
[376] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/122.
[377] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/122.
[378] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/123.
[379] Tekvîn, 17/5.
[380] Tekvîn, 11/10-26.
[381] Tekvin, 16/16.
[382] Tekvin, 21/6.
[383] Tekvîn, 21/8-21; İsmail, İbrânîce'de "Allah işitir" anlamına gelen Yişmael isminin Arapça'da telaffuz edilen şeklidir.
[384] Tekvîn, 22/1-13.
[385] Tekvîn, 25/1-10.
[386] geniş bilgi için bk. En'âm 6/74
[387] Enbiyâ 21/51
[388] Nisa 4/163
[389] A'lâ 87/19
[390] Bakara 2/!35; Nisa 4/125; Nahl 16/123
[391] bu mücadeleleri için bk. En'âm 6/74-81; Meryem 19/42-46; Enbiyâ 21/51-71
[392] Enbiyâ 21/69
[393] Enbiyâ 21/71
[394] Bu oğullarından hangisini kurban etmek istediği konusunda bk. Sâffât 37/101-103.
[395] İbrahim 14/37
[396] bk. Saİebî, Arâisü'l-mecâlis, s. 75.
[397] 1,523-528.
[398] zulüm kelimesinin Kur'ânî anlamı için bk. Bakara 2/54
[399] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/123-126.
[400] Bakara 2/127,158; Âl-i İmrân 3/96,97; Enfâl 8/35; Hac 22/26; Kureyş 106/3
[401] Mâide 5/95, 97
[402] el-beytü'1-harâm: Kutsal, dokunulmaz mâbed; Mâide 5/97
[403] el-beytü'1-atîk: Eski mâbed; el-Hac 22/2933
[404] el-beytü'l-ma'mûr: Bakımlı mâbed; Tur 52/4
[405] Kabe hakkında ayrıca bk. Âl-i İmrân 3/96-97.
[406] Reşîd Rızâ, 1,461.
[407] Râzî, IV, 48.
[408] Râzî, IV, 52.
[409] Taberî, I, 538-539; Zemahşerî, 1,93; Râzî, IV, 51-52.
[410] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/126-128.
[411] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/128.
[412] Bk. Taberî, 1,546-549.
[413] I, 466-468.
[414] Muhammed ümmeti, İslâm ümmeti, hıristiyan ümmeti gibi. Kur'an bütünlüğü içinde ümmet kavramı hakkında daha geniş bilgi için bk. T. Izutsu, Kur'an'da Allah ve İnsan, s. 71-75.
[415] Râgıb el-İsfahânî. el-Müfredât, "nsk" md.
[416] Bk. Hakkı Dursun Yıldız, "Arap", Dİ A, III, 273.
[417] Müsned, IV, 127,128, V, 262; Hâkim, el-Müstedrek, II, 656.
[418] Daha geniş bilgi İçin bk. Râzî, IV, 65-66; İslâm âlimlerinin, Yuhanna İncili'nde Hz. îsâ'dan sonra geleceği bildirilen Periklytos'la [Paraklis] Hz. Muhammed'in kastedildiğine dair görüşleri ve genel olarak eski kitaplarda İslâm peygamberini müjdeleyen haberler konusunda bk. A'râf 7/157; Saf 61/6.
[419] Taberî, 1,556-558; Zemahşerî, 1,94; Râzî, IV,66.
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/128-131.
[420] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/131.
[421] Hûd 11/71
[422] Enbiyâ 21/72
[423] Bakara 2/136; Âl-i İmrân 3/84
[424] Sâd 38/45
[425] Tekvin, 32/24-28.
[426] geniş bilgi için bk. Bakara 2/40
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/131-132.
[427] IV, 74-75.
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/132-133.
[428] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/133.
[429] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/134.
[430] Taberî, I, 564.
[431] İbn Âşûr.1,737.
[432] bk. Şaban Kuzgun, "Hanif", DİA, XVI, 33 vd.
[433] Râgıb el-İsfahânî, eî-Müfredât, "hnf md.
[434] I, 564-566.
[435] Taberî, I, 566.
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/134-135.
[436] bk. Bakara 2/ 253; İsrâ 17/55.
[437] Meselâ bk. Bakara 2/285; En'âm 6/83-90; Meryem 19/58.
[438] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/135-136.
[439] bk. Râzî, IV, 84-85.
[440] bk. Taberî, I, 570-. 572; Zemahşerî, 1,97; Râzî, IV, 86-87.
[441] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/136-137.
[442] Mâide 5/18
[443] bk. Râzî, IV, 87.
[444] bk. Bakara 2/47,122; A'râf 7/140.
[445] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/137-138.
[446] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/138-139.
[447] bk. Bakara 2/134
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/139
[448] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/140-141.
[449] bk. Râzî, IV, 93; Elmalılı, I, 522.
[450] Tirmizî, "Salât", 256; Nesâî, "Sıyârn", 43; İbn Mâce, "İkame", 56.
[451] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/141-142.
[452] Reşid Rıza, II, 4-5.
[453] 1,219..
[454] Taberî JL 8; İbn Atıyye 1,219; Râzî, IV, 100-101.
[455] Ağırlıklı görüşe göre on altı veya on yedi ay, bk. Tirmizî, "Tefsir", 3.
[456] Ayrıntılı bilgi için bk. Taberî, II, 11-12.
[457] İbn Atıyye, I, 220-221.
[458] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/142-144.
[459] bk. Râzî, IV, 109.
[460] bk. Râzî, IV, 123.
[461] I, 222.
[462] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/144-145.
[463] Râzî, IV, 128-130.
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/145-146.
[464] II, 25-26.
[465] tslâmî literatürde eski kutsal kitaplarda yer alan bu bilgiye "beşaret" [müjde] denir; geniş bilgi için bk. A'râf 7/157; Saf 61/6
[466] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/146-147.
[467] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/147.
[468] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/148.
[469] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/148-149.
[470] hikmet hakkında bilgi için bk. Bakara 2/269
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/149.
[471] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/149-150.
[472] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/150.
[473] bk. Bakara 2/45
[474] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/150-151.
[475] II, 38.
[476] IV, 145.
[477] her canlının ölümü tadacağı ve bunun ne anlama geldiği hususunda bk, Âl-i İmrân 3/185.
[478] Taberî, II, 39-40; İbn Atıyye, 1,227; Râzî, IV, 145-146; geniş bilgi için bk. Ateş, 1,264-269.
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/151-152.
[479] IV, 155.
[480] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/152-153.
[481] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/153.
[482] bk, Bakara 2/197 vd..
[483] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/153-154.
[484] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/154-155.
[485] İbn Âşûr, II, 68.
[486] Reşîd Rızâ, I, 48 vd.
[487] Çıkış, 33/3, 5.
[488] bk. Tesniye, 28, 29, 30. bablar; özellikle Tesniye, 28/15 vd., 31/20-21.
[489] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/155-156.
[490] ayrıca bk. Âl-i İmrân 3/87
[491] bk. Âl-i İmrân 3/89-90
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/156.
[492] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/157.
[493] Bu isimlerin anlamlan için bk. Fatiha 1/1.
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/157-158.
[494] IV, 179
[495] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/158-159.
[496] Lokman 31/13
[497] Meselâ bk. Bakara 2/54, 57; A'râf 7/177; Hûd 11/101; Fâtır 35/32.
[498] Meselâ bk. Yûnus 10/108; Nemi 27/40,92; Rûm 30/44; Fâtır 35/18.
[499] IV, 204.
[500] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/159-161.
[501] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/161.
[502] bk. A'râf 7/32.
[503] Tahrîm 66/1.
[504] Hicr 15/40; Sâd 38/83.
[505] Buhârt, "Rikak", 31; Müslim, "îmân", 206, 207, 259; Dârimî, "Rikak", 70.
[506] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/161-163.
[507] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/163.
[508] II, 79 vd.
[509] 1,238-239
[510] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/163-164.
[511] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/164.
[512] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/164-165.
[513] bk. Mâide 5/103.
[514] Râzî, XIII, 207.
[515] Mâide 5/5
[516] Geniş bilgi İçin bk. Asaf Ataseven-Mehmet Şener, "Domuz", Dİ A, IX, 507-509.
[517] II, 119.
[518] Geniş bilgi için bk. Mehmet Şener, "Hayvan [Fıkıh]", DİA, XVII, 92-98; İbrahim Kâfi Dönmez, "Eti Yenen ve Yenmeyen Hayvanlar", İFAVAns., 1,502-509.
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/165-167.
[519] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/167.
[520] Râzî, V, 28,
[521] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/167-168.
[522] bk. Râzî, IV, 84-85.
[523] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/168.
[524] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/169.
[525] Müslim, "Biir", 14,15; Tirmizî, "Zühd", 52.
[526] V, 37.
[527] Mâide 5/2
[528] Buhârî, "İ'tisâm", 27; Müslim, "Hac", 141.
[529] İbn Mâce, "Dua", 5; Müsned, I, 3, 5, 8.
[530] Tirmizî, "Büyü"', 4.
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/169-170.
[531] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/170.
[532] İbn Kesîr, 1,299-301.
[533] Mâide 5/45
[534] Buhârî, "Diyât", 24,31
[535] Dârimî, "Diyât", 7.
[536] Cessâs, Ah-kâmü'l-Kur'ân, 1, 135.
[537] Dârimî, "Diyât", 7; Tirmizî, "Diyât", 18.
[538] 1,61-62.
[539] bk. Nisa 4/92.
[540] bk, Levililer, 24/20; Tesniye, 19; Sayılar, 35/16.
[541] İbn Âşûr, I, 144.
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/171-174.
[542] Mâide 5/32
[543] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/175-176.
[544] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/177.
[545] 4/11 vd
[546] Tirmizî, "Vesâyâ", 5; Müsned, IV, 186-187, V, 267.
[547] Buhârî, "Vesâyâ", 2.
[548] Buhârî, "Vesâyâ", 1; Müslim, "Vasıyye", 1,4.
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/177-178.
[549] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/178-179.
[550] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/179.
[551] Buharı, "Savm", 69, "Tefsir", 2/24; Müslim, "Sıyâm", 132-137.
[552] İbn Âşûr, 1,157; Matta, 6/16.
[553] Buharı, "Savm", 56; Müslim, "Sıyâm", 181-202.
[554] bk. Nisa 4/101.
[555] Buhân, "Savm", 34; Müslim, "Siyam", 88-89.
[556] İbn Âşûr, 1,167.
[557] Ayrıca bk. Mâide 5/89.
[558] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/179-182.
[559] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/183.
[560] Buhârî, "Savm", 5,11; Müslim, "Siyam", 4,7,8,17-20.
[561] bk. Bakara 2/203
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/183-185.
[562] Vakıa 56/85
[563] Kaf 50/16
[564] Enfâl 8/24
[565] el-Muvatta', "Kur'ân", 29, 36.
[566] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/185-186.
[567] Meselâ bk. Buhârî, "Tefsir", 2/27; Taberî, II, 163-167; Kurtubî, II, 314-315.
[568] Buhâri, "Savm",16, 17; Müslim, "Sıyâm", 33, 39 vd.; Ebû Dâvûd, "Sıyâm", 17.
[569] Müslim, "Fiten", 110; geniş bilgi için bk. Hayrettin Karaman, İslâm'ın Işığında Günün Meseleleri, 1,113 vd.
[570] Buharı, "İtikâf, 1-6; Müslim, "İtikâf', 1-6.
[571] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/187-189.
[572] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/189.
[573] Reşîd Rızâ, 1,195.
[574] bk. Tirmizî, "Ahkâm", 9; Ebû Dâvûd "Akdıye", 4.
[575] Müsned, VI, 203, 290-291,307.
[576] V, 118.
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/189-190.
[577] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/191.
[578] İbn Atıyye, 1,261.
[579] Râzî, V, 120.
[580] bk. Râzî, V, 126.
[581] takva hakkında bk. Bakara 2/197.
[582] V, 127.
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/191-192.
[583] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/193.
[584] I, 118.
[585] 1,262.
[586] Reşîd Rızâ, II, 208.
[587] II, 190.
[588] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/193-194.
[589] Bakara 2/279
[590] Meselâ bk. Câhiz, el-Osmâniyye, s. 29, 30, 32, 40.
[591] et-Ta'rifât, "Fitne" md.
[592] Keşşaf, M, 1156.
[593] Bakara 2/102; Tâhâ 20/40, 85,90, 131
[594] Bakara 2/191, 193, 217; Nisa 4/91
[595] Mâide 5/41, 49; Sâffât 37/162
[596] Ankebût 29/10; Zâriyât 51/13, 14; Burûc 85/10
[597] Nisa 4/101
[598] En'âm 6/53; Furkan 25/20; bk. Taberî, VII, 206-207; XVIII, 193-194
[599] Tevbe 9/49
[600] A'râf 7/27
[601] Hac 22/53
[602] Hadîd 57/14; bk. Taberî, XXVII, 226
[603] Kalem 68/6
[604] I, 461-462; XVI, 162,196-197,200,235.
[605] Enbiyâ 21/35
[606] Tâhâ 20/131
[607] Enfâl 8/28
[608] Zümer 39/49; Duhân 44/17; Cin 72/17
[609] Tâhâ 20/40
[610] Tevbe 9/126; Hac 22/11
[611] Furkan 25/20
[612] Mümtehine 60/5
[613] bk. Şevkânî, V, 246.
[614] Hadtd 57/14; bk. Şevkânî, V, 198.
[615] Âli İmrân 3/7
[616] Taberî, III, 180.
[617] Burûc 85/10.
[618] Tevbe 9/47-48; bk. Taberî, X, 145-147.
[619] bk. Wensinck, Mu'cem, "ftn" md; a.mlf., Miftâhu künûzi's-sünne, "fiten" md.
[620] Buhârî, "Fiten", 4.
[621] bk. Aynî, 'Umdetü'l-Kâ-rî, XX, 64.
[622] Buhârî, "İlim", 24, "Fiten", 5; İbn Mâce, "Fiten", 25.
[623] bk. Buhârî, "Fiten", 5.
[624] Buhârî, "Fiten", 9, "Menâkıb" 25; Müslim, "Fiten", 10, 12-13; Müsned, V, 39,48, 110.
[625] Meselâ bk. Câhiz. el-Osmâniyye, s. 173; Müsned, III, 422.
[626] Meselâ bk. Taberî, II, 191; İbn Atıyye, 1,262-263; Râzî, V, 130.
[627] bk. Nisa 4/91; Taberî, V, 201-202.
[628] bk. 194. âyetin tefsiri.
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/194-198.
[629] bk. Taberî, II, 194; Zemahşerî, I, 118; Şevkânî, 1,210.
[630] Meselâ bk. Kehf 18/29; Hucurât 49/14.
[631] Reşîd Rızâ, II, 211.
[632] II, 195.
[633] II, 195-196.
[634] Meselâ bk. Nisa 4/90; Tevbe 9/1-6, 7.
[635] Geniş bilgi ve bu istikametteki görüşler için bk. Ateş, 1,332-338.
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/198-199.
[636] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/199-200.
[637] Ayrıca bk. âyet 254.
[638] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/200-201.
[639] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/201.
[640] bk. Salim Öğüt, "Hac", DÎA, XIV, 386.
[641] İhya, I, 314
[642] bk. Buhârî, "Hac", 132; Ebû Dâvûd, "Hac", 57
[643] bk. Ateş, 1,340
[644] Mart 629
[645] İbn Âşûr, II, 224
[646] Müslim, "Hac", 80-86
[647] geniş bilgi için bk. Bakara 2/254 vd
[648] meselâ bk. Al-i Imrân 3/26; Nûr 24/33; Hadîd 57/7
[649] Yûsuf 12/88
[650] Buhârî, "Zekât", 30; "Edeb", 33
[651] meselâ bk. Bakara 2/273; Buhârî, İLBüyû"\ 15; "Hars", 12,15
[652] Müslim, "Zekât", 95,97,106
[653] Müslim, "Vasiyet", 14; Tirmizî, "Ahkâm", 36
[654] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/201-206.
[655] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/207-208.
[656] Nisan 631
[657] Taberî, E, 279-281; İbn Atıyye, 1,273-274; Râzî, V, 169
[658] Taberî, II, 281
[659] meselâ bk. Bakara 2/189; Hucurât 49/1-3
[660] Şems 91/7-10
[661] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/208-212.
[662] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/212-213.
[663] Taberî, n, 295-297
[664] Taberî, II, 297; İbnAtıyye,I,276
[665] Reşîd Rızâ, I, 237
[666] hasene ve sey-yie terimlerinin anlamları hakkında geniş bilgi için bk. En'âm 6/160
[667] Buharı, "Daavât", 55
[668] Müslim, "Zikir", 23
[669] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/213-214.
[670] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/214-215.
[671] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/215.
[672] Râzî, V, 187
[673] V, 197-198
[674] Reşîd Rızâ, II, 248
[675] bk. 49/12
[676] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/215-217.
[677] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/218.
[678] Reşîd Rızâ, II, 256
[679] bk. Râgıb, gös. yer
[680] İslâm kelimesinin anlamı konusunda bilgi için ayrıca bk. Âl-i İmrân 3/19
[681] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/218-219.
[682] Râzî, V, 211
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/219.
[683] bk. İbn Atıyye, I, 283; Râzî, V, 213-214
[684] Re-şîd Rızâ, II, 266
[685] Bakara 2/55; Nisa 4/153
[686] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/219-220.
[687] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/220.
[688] başka bir âyette de "Allah'ın lütfettiği nimete nankörlükle kargılık verme" ifadesi yer almaktadır; bk. İbrahim 14/28
[689] İbn Aşûr, E, 291
[690] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/220-221.
[691] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/221.
[692] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/221.
İslami Okul Okulların En Önemlisi