Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Bakara Suresi 1.Bölüm - 002Bakara - Diyanet02

Meali

 

213. İnsanlar bir tek ümmet idi. Sonra Allah, müjdeciler ve uyarıcılar olarak peygamberleri gönderdi; onlar aracılığı ile anlaşmazlığa düştükleri konularda insanlar arasında hüküm vermek için gerçeği içeren kitabı indir­di. Ancak kendilerine apaçık gerçekler geldikten sonra aralarındaki kıskanç­lık yüzünden, o kitap hakkında, sadece onun verildiği kimseler anlaşmazlığa düştüler. Sonra Allah kendi iradesiyle, onların, hakkında ayrılığa düştükleri gerçeği müminlere gösterdi. Allah dilediğini doğru yola iletir. 214. Yoksa siz­den öncekilerin çektikleriyle karşılaşmadan cennete girebileceğinizi mi sandı­nız? Onlar öylesine yoksulluk ve sıkıntı çekmişler, öyle sarsılmışlardı ki pey­gamber ve yanındakiler, "Allah'ın yardımı ne zaman gelecek?" diye niyaz et­tiler. Bilesiniz ki Allah'ın yardımı yakındır.[1]

 

Tefsiri

 

213. Ümmet "bir din üzerinde birleşen topluluk" demektir.[2] Ayetteki ümmet kelimesinin aralarında ortak inanç ve değerlerin bulunduğu, birlik ve beraberlik içinde yaşayan bireylerden oluşan top­luluğu ifade ettiği anlaşılmaktadır. Burada İki konu kapalı bulunmaktadır: a) Bu ilk ümmetle hangi dönemdeki hangi topluluk kastedilmiştir? b) Bu ilk topluluğun ortak inanç ve yaşayışları hak mı yoksa bâtıl mı idi? Bazı miifessirler âyetin laf­zından yola çıkarak ilk insan topluluğunun hak üzerinde değil, bâtıl üzerinde ol­duğunu ileri sürmüşlerse de, tefsirlerde bu ilk topluluğun hak üzerinde olduğu gö­rüşü ağırlık kazanmıştır. Bu çerçevede yukarıdaki sorularla ilgili olarak ileri sürü­len görüşlerin başlıcaları şöyledir: 1. Bu ümmet Hz. Âdem'le Hz. Nuh arasında ya­şamış olan on nesildir. Bunların inanç ve yaşayışları düzgündü; sonradan sapmalar ve farklı inançlar ortaya çıkınca Allah peygamberler gönderdi. 2. İnsanlardan maksat Hz. Âdem ve onun çocukları, ümmetten maksat da onların inandığı hak dindir. Âdem aleyhisselâm doğru din üzerindeydi. Sonradan nesillerinde çekişme­ler, kıskançlık ve sapmalar baş gösterince Allah Teâlâ peygamberler gönderdi. 3. Âyette somut bir insan topluluğundan değil insanların fıtratlarında, yaratılışla nnm özünde bulunan hak dîne, doğru inanç ve yaşayışa yatkınlıktan bahsedilmek­tedir. Buna göre insanlar yaratılıştan iyidirler; bir tek ümmet oluşturacak fıtrat ve tabiata sahiptirler. Sapmalar ise dış sebeplerin etkisiyle sonradan ortaya çıkmakta olup bu sapmaları önlemek veya düzeltmek için peygamberler gönderilmiştir. Ni­tekim "Her doğan fıtrat üzere doğar; daha sonra ana babası onu yahudi, hıristiyan veya mecûsî yapar"[3]anlamın­daki hadiste de bu gerçek ifade edilmiştir[4]  4, Âyet genel insanlık tarihiyle değil, özel olarak Hz. Musa'dan sonraki ya-hudilerle ilgilidir. Buna göre yahudiler başlangıçta bir tek ümmet olarak Musa'ya inanıp onun izinden gidiyorlardı. Fakat sonradan kıskançlık ve isyankârlık duygu­larına kapılarak ihtilâfa düştüler; Allah da tekrar durumlarını düzeltmelerini sağ­lamak üzere peygamberler gönderdi. 5. Mu'tezile'nin önde gelen âlimlerinden Ka­dı Abdülcebbâr ise âyeti şu şekilde anlamıştır: İnsanlar temelde tek bir ümmet ola­rak, Allah'ın varlığını ve sıfatlarını kabul etmek, Allah'a kulluk ve şükretmek; zu­lüm, yalancılık, cahillik vb. kötülüklerden kaçınmak gibi aklî gerçekleri ve doğru­ları kavrayıp benimsiyorlardı. Konumuz olan âyetin üslûbundan da peygamberler gönderilmesinden önceki insanların "akıldan istifade ile düzenlenmiş bir şeriat içinde bulundukları" anlaşılmaktadır. Daha sonra ortaya çıkan çeşitli sebepler yü­zünden insanlar arasında ihtilâflar doğmuş; bunun üzerine Allah Teâlâ onların bil­gilerini ve inançlarım desteklemek üzere peygamberler göndermiştir.[5]  6. M">6. M. Reşîd Rızâ ise âyetteki ümmet kelimesini dinî bir terim olarak anlama­ma eğilimindedir. Ona göre AllahTeâlâ ilk İnsanları, biyolojik varlıklarını tek baş­lan na sürdüremeyecek derecede birbirine bağımlı olarak yarattı. Bu durumda on­lar, bedensel ve ruhsal ihtiyaçlarını ancak toplu olarak yaşayıp güçlerini birleştire­rek karşılayabilirlerdi. Bu sebeple insanlar başlangıçta bir tek topluluk olarak ya­şıyorlardı. Öte yandan insanların farklı görüşlere sahip olmaları ve farklı çıkarlar gözetmeleri, aralarında ihtilâflar doğmasına da yol açtı. Bu ihtilâfların ümmet ara­sındaki birliği bozmasını Önlemek, ilişkileri hak ve adalet ölçülerine göre düzen­lemek üzere peygamberler gönderildi. Peygamberler insanlara, belirlenmiş görev­lere uy malan, haklarına razı olmaları halinde elde edecekleri dünya-âhiret hayır ve mutluluğunu müjdeliyor; akıbetlerini göz önüne almadan kısa zevklerine aldanmalan halinde ümitlerinin boşa çıkacağını, işlerinin sonuçsuz kalacağını ve nihayet âhiret azabına çarptırılacaklarını bildirerek onları uyanyorlardı.[6]

Sonuç olarak âyetten anlaşıldığına göre insanlar, temelde temiz bir yaratılışa (fıtrat), hakkı kabul edip uygulamaya yatkın bir tabiata sahip olarak yaratılmışlar­dır ve -belki- başlangıçta, basit de olsa uyumlu ve düzenli bir topluluk olarak da yaşamışlardı. Fakat iptidai hayat şartlan karşısında dayanışma ve paylaşmanın ha­yatî önem taşıdığı itk devirlerden sonra zamanla insanlann zihinsel yetenekleri ve ihtiyaçları geliştikçe, belki sayılan çoğaldıkça, insanlar kavim ve kabilelere bölün­dükçe, tabiatın zorluklan karşısında basanlar kazandıkça aralarında çatışma eği­limleri de gelişmeye başladı; sürtüşmeler arttı. iumİ İnsanlar yanlış düşünmeye, kişisel çıkarlannı hak ve adalet Ölçülerinin üstünde tutmaya başladılar; böylece doğru olmayan görüş, inanç ve davranışlara saptılar. Nihayet insanlar arasında ge­niş çaplı çözülmeler, toplumsal ihtilâflar ve çekişmeler ortaya çıktı. Bunun üzeri­ne yüce Allah tarafından peygamberler gönderildi, kitaplar indirildi. Bu peygam­berler iyi yolda olan insanlara dünya ve âhirette kazanacaklan güzellikleri müjde­lediler; kötü yoldan gidenleri uğrayacaklan sıkıntılar ve cezalar konusunda uyar­dılar. Allah Teâlâ, bu peygamberler silsilesinin son halkası olmak üzere insanlığa Hz. Muhammed'i ve onunla birlikte son kutsal kitap olmak üzere Kur'an'ı gönder­di. Hz. Muhammed pek çok bakımdan ihtilâfa düşmüş ve çözülmüş olan insanlığı yeniden toparlamak, aslî fıtratına döndürmek, onları hidayete yöneltmek, doğru inanç ve davranış ilkelerinde birleşmiş "bir tek ümmet" haline getirmek için çalış­mıştır. Az önce geçen "Ey iman edenler! Hep birden banşa (barış, itaat, teslimiyet ve kurtuluş dini olan İslâm'a) girin. Sakın şeytanın peşinden gitmeyin; çünkü o, apaçık düşmanımzdır" mealindeki âyet de Kur'an'ın insan oğluna aslî fıtratını, özündeki iyiliği koruma, kötülüğe başkaldırma yolundaki çağnsıdır. Müslüman âlimlerin İslâm'ı insanlığın fıtrî dini ve dolayısıyla Hz. Âdem'den Hz. Muham-med'e kadar bütün peygamberlerin tebliğ ettiği dinlerin özü ve esası olarak kabul etmeleri de aynı düşünceye dayanmaktadır. Kur'ân-ı Kerîm'de buna işaret eden pek çok âyet vardır.[7]

Allah Teâlâ geçmişte, insan oğlunun cehaleti yüzünden ortaya çıkan yanlış inanç ve yaşayış tarzlannı ortadan kaldırmak için peygamberler göndermiş, kitap­lar indirmiş, bu suretle İnsanlar yeniden hidayete kavuşmuşlar; fakat zamanla ki­tap indirilen kavimler arasında da ihtilâflar çıkmıştır. Bu ihtilâflar iyi niyete daya­lı mâkul ve meşru anlayış farklanndan kaynaklanacağı gibi kötü niyetle de çıka-nlmış olabilir. Âyette "aralarındaki kıskançlık yüzünden" ifadesinden anlaşıldığı üzere, ikinci türden İhtilâfların kınandığı görülmektedir. Burada "kıskançlık" keli­mesiyle açıklanan "bağy", zulüm ve haksızlık gibi daha başka olumsuzlukları da İçerir. Buna göre insanlar ilâhî kitabın anlamını daha iyi kavrayıp gereğini yerine getirmek için zihinsel çaba gösterirken farklı anlayışlar geliştirip bazı fikrî ve amelî konularda ihtilâfa düşebilirler ve buradan, mezhep denilen çeşitli anlayış farkları ortaya çıkabilir. Bu, geçmiş dönemlerde olmuştur, müslümanlar arasında da görülmüş ve görülmektedir. Fakat tartışmaların asıl sebebi gerçeği bulmak ve gereğince amel etmek gibi samimi bir arayış olmayıp da kıskançlık, haksızlık, düş­manlık, öfke ve kin gibi ahlâk dışı etkenler olursa, bunların ortaya çıkardığı ihti­lâf dinin temel ilkelerini sarsacak, yozlaştıracak ve onu zararlı bir kurum haline getirecek boyutlara kadar varabilir. Bu da hem dinî hem de toplumsal bakımdan fitneler doğuracağı için -ki tarihte bunun örneklerine çokça rastlanmaktadır- âyet­te özellikle bu şekildeki ihtilâflara dikkat çekilmiş; ardından da müslümanlar kas­tedilerek, "Sonra Allah, izniyle, o geçmişteki kavimlerin hakkında ayrılığa düştük­leri gerçeği müminlere gösterdi" buyurulmuştur. Şu halde insanlar kıskançlık, haksızlık, kin ve öfke gibi olumsuz duyguların esiri olarak ihtilâfa düşüp haktan sapmışlar; sonunda yüce Allah, onları yeniden hakka döndürmek üzere İslâm di­nini göndermiş, Kur'an'ı indirmiş; izni ve iradesiyle bu dine İnananları bütün din­lerin özü olan hakka ulaştırmış, strât-ı müstakime kavuşturmuştur.[8]

 

214. İslâm'ın başlangıç yıllarında inkarcıların baskılarından bunalan mümin­leri hem teselli etmek hem de uyarmak maksadıyla indiği rivayet edilen [9] bu âyette müminle­re, nihaî başarının, iyilikler uğrunda gösterilecek özverilere bağlı olduğu şeklinde­ki ilâhî yasa hatırlatılmaktadır. Bir önceki âyette Allah Teâlâ'nın müminlere hak­kı gösterdiği, bildirdiği, onları sırat-ı müstakime yönelttiği belirtilmişti. Fakat bu, işin başlangıcıdır. Geçmişteki ümmetlerden bazıları, nefislerinin kıskançlık, kin vb, olumsuz duygularına kapılarak kutsal kitapları ve dolayısıyla dinleri konusun­da derin ihtilâflara düşüp dalâlete saptıkları gibi bazıları da yoksulluk ve sıkıntı­larla denenmişler, sonuna kadar imanlarında sebat edenler, Allah'ın yardımının geleceği konusunda ümitlerini yitirmeyenler, gösterdikleri sabır ve dayanıklılıkla hem O'nun yardım ve desteğini hem de cennetini kazanmışlardır. Bu Allah'ın bir kanunudur. Şu halde İslâm ümmeti de gerektiğinde bu tür sıkıntılardan geçecek­lerdir. Nitekim eski peygamberler ve onların ümmetleri gibi Hz. Muhammed ve onun ashabı da imanlarını ve kutsal değerlerini rahatlarının üstünde görmüşler; bu değerleri koruma ve güçlendirme uğruna maddî ve bedensel yararlarını sonuna ka­dar feda etmeyi göze almışlar; büyük aa ve sıkıntılara katlanmışlardır. Allah'ın rahmetinden asla ümitlerini kesmemişler, aksine "Allah'ın yardımı ne zaman ge­lecek!" diye sarsılmaz bir imanla onu bekleyerek, şartların gerekli kıldığı yöntem­lerle mücadelelerini sürdürmüşlerdir. Bir yoruma göre onlar, "Allah'ın yardımı ne zaman gelecek!" diye yakarırken, Allah'ın kendilerini düşmanları karşısında ye­nilgiye uğratmayacağına inandıkları için, "Muhakkak ki Allah'ın yardımı yakın­dır" diyerek, sorduktan soruyu yine kendileri cevaplandırmışlar; "Ya rabbi! Va­adine güvendik dayanıyoruz" demişlerdir.[10] Nihayet ormanlık ara­zinin yağmur bulutlarını çekmesi gibi onların bu büyük imanları, sabır, sebat ve fedakârlıkları da Allah'ın yardım ve desteğini üzerlerine çekmiştir. Böylece hem dünyada zafere ulaşıp müslümanlıklannı yaşatmışlar, İslâm'ı güçlendirmişler hem de cennete girmeye hak kazanmışlar; hatta içlerinden bazıları daha hayatta iken cennetle müjdelenmişlerdir.[11]

 

Meali

 

215. Sana ne harcayacaklarını soruyorlar. De kî: "Harcayacağınız mal, ana-baba, yakınlar, öksüzler, yoksullar ve yolcular için olmalıdır. Hayır ola­rak ne yaparsanız muhakkak ki Allah onu bilir."[12]

 

Tefsiri

 

215. Sûrenin bu ve bundan sonraki âyetleri -geçmiş dönemlere ait ibret veri­ci iki anekdot dışında[13] ibadet, ahlâk ve muamelâta ilişkin düzenlemeler getirmekte, hükümler koymaktadır. İlk hüküm malî yardımlarda kim­lere öncelik verileceğine ilişkindir.

Sözlükte "malı harcama, tüketme" anlamına gelen infak ahlâkî bir terim ola­rak genellikle "Allah rızâsı için çeşitli hayır yollarında harcamada bulunma, muh­taçların nafakasını sağlama" anlamını ifade eder ve bu anlamıyla zekât, fıtır sada­kası gibi zorunlu malî ibadetler yanında sadaka türünden gönüllü hayırları da içi­ne alır. Ayette infak kelimesi özellikle bu son anlamda kullanılmış; bağlayıcı ol­mamakla birlikte bu tür gönüllü harcamalar için -ihtiyaç sahibi olmaları şartıyla-en yakın akraba olan ana-babadan başlamak üzere bir düzenleme getirilmiştir.

Sözlükte hayır kelimesi genellikle "iyi, iyilik" veya "en iyisi, daha iyisi" mâ­nasında ve şerrin zıddı olarak kullanılır.[14]

Eski sözlüklerde hayır, "akıl, adalet, fazilet, yararlı nesne gibi herkesin arzuladığı şey" diye tanımlanır.[15]

Hayır kelimesi Kur'ân-ı Kerîm'de 176 defa tekrar edilmekte; bunlardan ism-i tafdîl olmayanlar, içinde geçtikleri âyetlerin konularına göre az çok farklı anlam­larda kullanılmakta olup bütün bu anlamları "iyi, güzel, değerli, faydalı, ve arzu­lanır şeyler" şeklinde oldukça kapsamlı bir tanımda toplamak mümkündür. Bu kapsam genişliği hayrın birçok âyette çeşitli menfî içerikli kavramların zıddı ola­rak kullanılmasından da anlaşılmaktadır. Bu zıtların en yaygın kullanılanı şer ke­limesidir.[16]Ayncaednâ[17] sû' [18]seyyie[19]ism [20]  durr[21] fitne[22]kelimele­ri de hayırla birlikte ve onun zıddı olarak geçer.

Bütün bu kullanımları iki ana bölüme ayırmak mümkündür. Konumuz olan âyetin de içinde bulunduğu ilk bölüme giren âyetlerde hayır kavramı daha çok mal, servet, bolluk gibi maddî imkânlar veya daha genel olarak her türlü maddî ve manevî nimetler için kullanılmıştır.[23] Taberî son âyeti açıklarken "Araplar malı hayır diye isinılendirirlerdi" der.[24] Hayır yine maddî anlamlarda fakat "refah, bolluk, zenginlik" gibi daha geniş kavramları ifade edecek şekilde de geçer.[25]

Kur'an'da nimet kabilinden olan daha soyut şeylerin de hayır kelimesiyle ifa­de edildiği görülür. Bu cümleden olmak üzere hayır, Allah'ın kullarına özel nime­ti olan vahiy veya Kur'an yerine de kullanılmıştır.[26]"Takva sahiplerine, 'Rabbiniz size ne indirdi' diye sorulur, onlar da 'Ha­yır İndirdi' derler" mealindeki âyette[27] hayrın vahiy yerine kullanıldı­ğı daha belirgin olarak görülmektedir.

İkinci bölüme giren âyetlerde hayır kelimesi "sâlih amel" gibi kavramlara ya­kın anlamlarda olmak üzere her türlü iyi tutum ve davranışların ahlâkî değerini be­lirtmek üzere kullanılır. Kur'an genellikle İnsanın aslında âhİrette kendisi için fay­dalı olacak bütün iyilikleri hayır diye İsimlendirir.[28]

Hayır ve şer kelimeleriyle aynı kökten diğer kelimeler Kur'ân-ı Kerîm'deki anlamlarıyla pek çok hadiste de geçmektedir.[29]

İslâm düşüncesinde hayır ve bunun zıddı olan şer hem ontolojİk hem de ahlâkî kavramlar olarak kullanılmış; her İki yönüyle de daha çok kelâincılar ve filo­zoflar tarafından işlenmiştir. Ancak kelâmcılar konuyu genellikle hüsün ve ku-buh terimleriyle ve ahlâkî boyutuna ağırlık vererek ele alırken filozoflar hayır-şer terimlerini tercih etmişler ve konunun metafizik yönüne ağırlık vermişlerdir. Yine İslâm düşüncesinde şerrin varlığının inkâr edilmediği; aksine, Ehl-i sünnet inan­cında olduğu gibi, hayırla birlikte şerrin de kader ve kaza planı içinde değerlendi­rildiği görülür. Yaygın düşünceye göre de aslında hayır gibi şer de evrensel plan­da Allah'ın takdir ve kazasına bağlıdır; ancak mutlak hayrın aksine mutlak şer mevcut değildir; yani şer bir tür eksikliktir. Varlıklarda şer diye bilinen durumlar­dan her biri, bir şeyin yokluğuna sebep olan serden ibarettir.

İslâm düşüncesinde hayır ve şer problemi geniş ölçüde iyimser bir yaklaşım­la ele alınmıştır. Konuya felsefi yöntemle ilk yaklaşan âlimlerden biri olan Câhiz, başlangıcından itibaren dünya düzenini hayırla şerrin,faydalıyla zararlının... iç içe bulunuşuna bağlar. Câhiz'e göre eğer dünyada yalnız şer bulunsaydı bütün varlık­lar helak olurdu. Aksine eğer sırf hayır bulunsaydı o zaman da bir yükümlülük (imtihan, külfet) düzeninden söz edilemezdi; ayrıca (serden kurtulup hayrı gerçek­leştirmek İçin) düşünmenin sebepleri de ortadan kalkardı; düşünmenin kalkmasıy­la da hikmet yok olurdu.[30]

İslâm filozoflarının hayır ve şer problemine hem ontolojik hem de ahlâkı yaklaşımları; daha sonra hemen bütün İslâm bilgin ve düşünürleri tarafından geniş bir kabul görmüştür. İslâm felsefesinin en sistemci temsilcisi olarak bilinen İbn Sî-nâ'ya göre "Allah, İmkân alemindeki en yüksek derecesiyle hayır düzenini düşü­nür ve bu sayede düşündüğü şey, düşündüğü en yetkin şekliyle bir nizam ve hayır olarak kendisinden taşar" ve "İşte buna inayet denir"[31]  Evrende hayır düzeninin hâkim olduğu şeklindeki iyimser felsefe, Gazzâlî'ye nispet edilen [32]ve zamanla bir vecize halini almış olan "Leyse fı'1-imkân ebdea mimmâ kân" (İmkân âleminde olandan daha güzeli yoktur) şeklinde özetlenmiş­tir. Benzer açıklamaların Ebü'l-Berek'at el-Bağdâdî, İbnü'l-Arabî ve İbn Teymİy-ye'nin eserlerinde bile yer alması ilgi çekicidir.[33]

Hayır ve şer terimleri yukarıdaki ontolojik kullanımları yanında, yer yer in­sanın eylemlerinin değeri, çoğunlukla da insanın eylemleriyle ulaşmak istediği amaçlan n veya eylemlerinin kendini götürdüğü sonuçların değeri olarak da kulla­nılır Nitekim Fârâbı mutluluğu "en yüksek hayır" diye nitelemiştir.[34] Gazzâlî ise aynı zamanda bir kelâma ve fakih olması se­bebiyle, insan eylemlerinin ahlâkî değerleri anlamındaki hayır ve şer konusunu ge­nellikle hasen ve kabîh (hüsün ve kubuh) terimleriyle ve ayrıntılı olarak inceler­ken, insan eylemlerinin ve genel olarak hayatın amacını niteleyen hayır ve şer ko­nusunu da -esasta felsefî gelenekten ayrılmamakla birlikte- dinî ve tasavvufî bir üslûpla ve oldukça kapsamlı bir şekilde ele almıştır.[35]

Kur'ân-ı Kerîm ve hadislerle diğer İslânıî kaynaklarda hayır kelimesinin, başta malî fedakârlıklar olmak üzere her türlü yardım severi iği ifade eden bir an­lamda kullanılması ve müslümanların bu tür faaliyetlere ısrarla teşvik edilmesi ne­ticesinde erken dönemlerden itibaren müslüman fertler arasında güçlü bir hayır se verlik ve dayanışma ruhu geliştirdiği gibi sivil ve resmî kişi veya kuruluşlarca da, başta vakıf müessesesi olmak üzere dârüşşifâ, dârüleytam, darülaceze, dârüşşafa-ka, imaret, sebil, köprü, cami, mektep ve medrese gibi kamuya hizmet veren bir­çok hayır kurumu ve eseri meydana getirilmiştir. İslâm dünyasının ekonomik, sos­yal, kültürel ve siyasî krizlere mânız bulunduğu XX. yüzyılın İlk yansında bu tür hayır faaliyetlerinde bir gerileme süreci yaşanmışsa da söz konusu krizlerin gide­rek hafiflemesine paralel olarak günümüzde ferdî ve kurumsal hayır faaliyetlerin­de de hızlı bir gelişme gözlenmektedir.[36]

Konumuz olan âyette geçen iki hayır kelimesinden ilki "mal varlığı", ikinci­si de mutlak olarak Allah rızâsı için yapılan "iyilik" anlamını taşır. Burada ve di­ğer ilgili âyetlerde görüldüğü gibi Kur'ân-ı Kerîm maddî ve manevî ilgide ana-ba-bayı en başta göstermiş; insanın görevlerini sıralarken Allah'a kulluk görevinin ar­dından ana-babaya iyiliği zikretmiştir. Bundan anlaşıldığına göre bütün hayırların en faziletlisi ve Allah nezdinde en değerli olanı, ana-baba için yapılan harcamalar­dır.[37] 

 

Meali

 

216. Size zor geldiği halde savaş üzerinize farz kılındı. Hakkınızda hayır­lı olduğu halde bir şeyden hoşlanmamış olabilirsiniz. Sizin için kötü olduğu halde bir şeyden hoşlanmış da olabilirsiniz. Yalnız Allah bilir, siz ise bilemez­siniz. 217. Sana haram ayı; onda savaşmayı soruyorlar. De ki: Onda savaş­mak büyük günahtır. Allah'ın yolundan menetmek ve O'nu inkâr etmek, Mescid-i Harânı'dan engellemek, halkını oradan çıkarıp sürmek ise Allah ka­tında daha büyük günahtır. Fitne de öldürmekten daha ağırdır. Güçleri ye­terse sizi dininizden çevirinceye kadar durmadan sizinle savaşırlar. İçinizden kim dininden döner de kâfir olarak ölürse, dünyada ve âhirette amelleri bo­şa gidenler işte bunlardır. Cehennemin dostları da bunlardır ve orada onlar devamlı kalıcıdırlar, 218. İman edenler, hicret eden ve Allah yolunda sava­şanlar; şüphesiz işte bunlar Allah'ın rahmetini umarlar. Allah çok yarlığayı-cıdır, sonsuz rahmet sahibidir.[38]

 

Tefsiri

 

216. İslâm'da savaşın hükmü, milletlerarası ilişkiler batanımdan tabii halin savaş mı, barış mı olduğu, savaşın sebepleri; farklı çıkarlara, din ve kültürlere sa­hip insan topluluklarının dünyada barışık olarak yan yana veya iç içe yaşamaları­nın mümkün ve caiz olup olmadığı gibi konulara ilgili âyetlerin açıklamalarında yer verilmiştir  [39]Bu âyet İslâm'da savaşa izin verildiği ve gerektiğinde farz kılındığı hükmünü getirmekten ziyade, daha önce gelmiş bulunan bu hükmün gerekçesini vermeyi ve savaşla ilgi­li bazı meselelere açıklık getirmeyi hedeflemektedir.

Savaş insanlara zor ve ağır gelir; çünkü savaşan insanlar hayatlarını tehlike­ye atmakta, yurt ve yuvalarından uzak düşmekte, birtakım eziyetlere katlanmakta, dünyanın zevklerinden mahrum kalmaktadır. Savaşan toplumlarda istikrar bozul­makta, ekonomiden eğitime kadar birçok kurum krize girmekte, tabiat tahrip edilmekte, çevre kirlenmekte, Allah Teâlâ'nın yaratıp İnsanların istifadesine sunduğu nimetler boş yere -hatta insanlara zarar vererek- israf edilmektedir. Bütün bunla­rın savaşı istenmeyen, korkulan, nefse ağır gelen, nefret edilen bir ilişki biçimine sokması tabiidir. Ancak savaşıldığı takdirde kaybedilecekler ve kazanılacaklarla savaşıl madığında ortaya çıkacak kazanç ve kayıplar mukayese edildiğinde birinci­si ağır basınca, hatta zorunlu hale gelince savaş da kaçınılmaz olmaktadır. Şu hal­de İslâmî hükümler insanlann arzularına, tabii meyillerine değil yükümlülükten hâsıl olacak sonucun iyi veya kötü, hayırlı veya hayırsız, faydalı veya zararlı ol­masına dayanmaktadır. Tecrübelerden anlaşılmıştır ki insan var oluş amacı itiba­riyle faydalı olan bazı şeyleri arzıılayabilmekte, bunlara karşı dİrenebilmekte, za­rarlı olanları da -bazan şiddetle, ısrarla ve iptilâ halinde- isteyebil mekte, engellen­meye karşı direnebilmektedir. Hikmetten yeterince nasip almamış ve olgunlaşma­mış nefis, bu durumda iken kendine ağır gelen yükümlülüklerle eğitilmeli, aklın, hikmetin ve ahlâkın eksenine çekilmelidir.[40]

 

217. Araplar gelenek icabı haram aylarda (receb, zilkade, zilhicce ve muhar­rem) ateşkes ilân edip fiilî savaşa son verirlerdi. Hz. Peygamber hicretin 2. yılının Cemâziyelâhir ayının son günlerinde. Abdullah b. Cahş kumandasında sekiz kişi­lik bir askerî birliği, Mekkeli müşriklere ait bîr kervan üzerine sevketmişti. Ker­vanın başında Amr b. Hadramî bulunuyordu, birlik kervana hücum edip kervan-başını öldürdü, iki kişiyi esir aldı ve ganimetlerle beraber Medine'ye döndü. Bir­liğin hareketi haram aylardan olan recebin birinci gününe tesadüf ettiği halde on­lar henüz, önceki ayın son gününde olduklarını zannediyorlardı. Durum Kureyş'e intikal edince, "Haram aylarında savaş olur mu?" diyerek Hz. Peygamber ve müs-1 umanlar aleyhinde propaganda yapmaya başladılar. Bazı tefsirciler âyetin geliş sebebi olarak bu vak'ayı göstermişlerdir. Bu yorumun kabul edilmesi halinde âye­tin, bir önceki âyetten çok önce gelmiş, fakat sıralamada sona konmuş olduğunu da kabul etmek gerekecektir. Daha mâkul bir yorum ve nüzul gerekçesi Hudeybi-ye hareketi ve onu takip eden yılda Mekke'nin fethidir. Bu iki olay da haram ay­larda vuku bulmuş ve zihinlere takılıp dile getirilen "Haram aylarda savaş olur mu?" sorusuna cevap verilmiştir. Çünkü âyetin ifadesiyle "Allah'ın yolundan me­netmek ve O'nu inkâr etmek, Mescid-i Harâm'dan engellemek, halkını oradan çı­karıp sürmek Allah katında daha büyük günahtır."

Önce müslüman olup sonra İslâm'ı inkâr ederek başka bir dine geçen veya dinsizliği seçen kimselere mürted denilmektedir. Hak dine aykırı olan inancının belirgin özelliği şirk; yani "Allah'a ortak koşmak, O'na mahsus olan sıfat ve fiil­lere başkalarım da ortak etmek" olan kimselere müşrik denir. İçi kâfir dışı müslüman olanlar münafıklardır. Kâfir terimi İse bu üç terimden daha geniş bir anlam ihtiva etmekte olup hak dine aykın olan ve kişiyi hak dinin dışına çıkaran bütün inançların sahiplerini İfade etmektedir.

Birçok âyete göre kâfirlerin (müşrik, münafık, mürted) bu inançları, dünya­da yaptıkları iyi işlerin dinî sonuçlarını iptal etmekte, onlardan -sevap, ecir, âhiret azığı ve sermayesi olarak- fayda görmelerini engellemektedir.[41]Kâfirler dünya hayatında "kardeşlik, velayet (birbirinin ve­lileri olmak), vâristik, ganimet payı, evlenmenin caiz olması" gibi müslümanlara mahsus bulunan haklardan ve ilişkilerden mahrum kaldıkları gibi âhirette de ce­henneme girmekte ve orada devamlı kalmaktadırlar.

Hak dinden dönen kimse yeniden İslâm'a gelirse, ilk İslâmî hayatında yaptı­ğı sevaplarla ibadetler defterine yazılır, yeniden değer kazanır mı, yoksa araya gi­ren inkâr sebebiyle defterden silinmiş olduğu için boşa mı gitmiş olur? Tefsir etti­ğimiz âyete göre mürted bu hali üzere ölürse ameli boşa gitmektedir, inkârından cayar ve yeniden İslâm'a dönerse amelleri boşa gitmeyecektir. Konuyla ilgili baş­ka âyetlerde ise "hak dinden dönmenin amelleri boşa gidermesi", bu hal üzere öl­me şartına bağlanmamıştır.[42] Bu âyetleri bir arada değerlendiren ve farklı yorumlayan müctehid ve tefsirciler farklı sonuçlara ulaşmışlardır. Ebû Hanîfe ve İmam Mâlik'e göre hak dinden dönen kimsenin amelleri boşa gider, daha önceden adak adamış ise yerine getirmesi gerekmez, haccetmiş ise yeniden hacca gitmesi gerekir.,. Bu âyetteki şartı ve kaydı dikkate alarak diğer âyetleri de buna göre anlayan İmam Şafiî 'ye göre mürted hak dine ye­niden dönünce amelleri de onunla beraber döner ve boşa gitmez.

"İçinizden kim dininden döner de kâfir olarak ölürse...'" cümlesinde geçen ve iki şeyin birbiri peşine, biri diğerinden hemen sonra olduğunu bildiren "fâ" harfin­den yola çrkan bazı müfessir ve fakihler, mürtedin ceza olarak öldürüleceğine bu âyeti delil göstermiş; âyeti "Bir kimse dininden döner dönmez ölmez, kendi hali­ne bırakılsa yıllarca yaşayabilir; 'döner de arkasından ölürse' demek 'ceza olarak öldürülürse' demektir" şeklinde anlamışlardır.[43] Halbuki ileride açıklayacağımız "Dinde zorlama yoktur"[44]mealindeki âyet, insanla­rın dine girmek için de girdiği dinde kalmak için de zorlanamayacaklartnı açık ve kesin olarak İfade etmektedir. Mürtedi ceza olarak öldürmek onu dinde kalmaya zorlamaktır. Zorla da müslüman olunamayacağına göre onun, münafık olarak ya­şamasını teşvik etmektir. Hem münafıklığı yeren hem de dinde zorlamanın caiz ol­madığını bildiren âyetler bu anlayışa manidir. Âyette geçen ve birbiri peşine oluş bildiren "fâ" harfini, "dinden dönme ile eceli gelip ölme arasına tövbenin, yeniden İslâm'a dönmenin girmemesi" şeklinde anlamak mümkündür. Çünkü fâ harfi ke­sin olarak "hemen peşinden oluşa" değil, "bir şeyin diğerinden sonra oluşuna"; te­rim olarak söylemek gerekirse "tertip ve takib"e delâlet eder.

Dininden dönenin ceza olarak öldürüleceği hükmü Kur'ân-ı Kerîm'de yok­tur. İslâm hukuk âlimleri bu hükmü, "Dinini değiştireni öldürün" mealindeki ha­disle Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ali'nin bazı uygulamalarına dayandırmışlardır. Hadi­sin farklı sözler ihtiva eden başka rivayetleri de vardır. Bunlardan birinde "dinini terkeden ve cemaatten ayrılan", bir başkasında "Allah'a ve Resûlü'ne karşı savaş­mak üzere (dinden veya itaatten) çıkandır" buyurulmuştur.[45]Ebû Hanîfe, İbn Şübrüme, Sevrî, Atâ, Hasan-ı Basrî gibi büyük fıkıhçılar, ka­dınların öldürülmesini yasaklayan hadislere dayanarak mürted kadının (bir kısmı­na göre çocuğun) öldürülemeyeceği, başka yollardan İslâm'a kazandırılmaya çalı­şılacağı hükmünü benimsemişlerdir. Bu içtihadın bir dayanağı da "kadınların tabii olarak savaşçı olmamaları, bu sebeple dininden dönen kadının İslâm toplumundan ayrılıp karşı tarafa geçerek müslümanlara karşı savaşma ihtimalinin zayıf bulun­duğundur. Bundan da çıkan sonuç, mürtedin öldürülmesinin "dinden dönme suçu­na" değil, "müslümanlara karşı savaşma" suçuna bağlı ve böyle bir tespite dayalı bulunduğudur.

Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ali'nin uygulamaları, yalnızca dinden dönme suçuna değil müslümanlara karşı savaş açma, devletin kanun ve kararlarına karşı toplu is­yan gibi suçlara yöneliktir. M. Reşîd Rızâ Nisa 4/90'in tefsirinde V, 325-328 ve Fetâvâ'smda[46] mürtedin sırf dininden döndü diye öldürülemeye-ceği tezini güçlü delillere dayanarak savunmuştur.[47]

 

218. Kâfir olarak ölenlerin cehennemlik olacakları ve burada devamlı kala­cakları bildirildikten sonra iman, hicret ve cihad edenlerin Allah'ın rahmetini uma­bilecekleri açıklanmakla bir gerçeğe yeniden dikkat çekilmektedir: Allah Te-âlâ'nın madde âlemi için koyduğu kanunları yanında insanın dünya ve âhiret ha­yatını düzenleyen kanun ve kuralları da vardır. Bunlardan birine göre âhiret saade­tini, cenneti, ebedî hayatta ilâhî rahmeti umabilmek için kulun üzerine düşen "iman etmek, gerektiğinde davası uğrunda yurdunu yuvasını terkedip diyâr-ı gur­bete göçmek, müslümanca yaşayabilmek için elinden gelen çabayı sarfetmek" gi­bi vazifeler vardır. Bunları yerine getirmeden "Allah'ın rahmeti sonsuzdur, bizi yakıp da ne yapacak, kimse cehenneme gitmez veya orada kalmaz" demek, böyle düşünmek ve inanmak temelsiz kuruntulardan öteye geçemez ve Allah'ın koydu­ğu kurallara aykırıdır.[48]

 

Meali

 

219. Sana içkiyi ve kumarı soruyorlar. De ki: Bu ikisinde insanlar için büyük zarar ve bazı faydalar vardır; zararları da faydalarından büyüktür. Sana neyi infak edeceklerini de soruyorlar. De ki: İhtiyaç fazlasını. Allah si­zin için âyetlerini işte böyle açıklıyor ki düşünesiniz.[49]

 

Tefsiri

 

219. Sarhoşluk veren içkiler hakkında dört âyet gelmiştir. Bunlardan ikisin­de içkinin yanında kumar da zikredilmiştir. Mekke döneminde gelen ilk âyette, iç­kinin dinî hükmüne temas edilmeksizin insanların hurma ile üzüm suyundan hem İçki hem de tatlı yiyecek olarak yararlandıklarına dikkat çekilmiş, bu iki meyveyi yaratıp veren Allah'a karşı minnettar olmaları telkin edilmiştir.[50]Me­dine'ye hicret edildikten dört yıl sonra sarhoşluk veren içkilerin bu maksatla kul­lanılması yasaklanmıştır. Bu yasaklama da birden olmamış, önce "sarhoş iken na­maz kılmak" menedikniş[51] sonra "içki ve kumarın bazı faydalan bulun­makla beraber zararının daha büyük olduğu" bildirilmiş ve böylece insanlar kesin yasaklamaya hazırlanmış; nihayet "İçki, kumar... şeytan işi iğrenç şeylerdir. Bun­lardan kaçının ki kurtuluşa ercsiniz"[52]buyurularak içki ve kumar müv lümanlara kesin olarak haram kılınmıştır. Başta Hz. Ömer olmak üzere birçok ii-hâbînin çeşitli sebeplerle içki ve kumarın hükmünün açıklanmasını istemeleri, il­gili açıklamalar peşi peşine geldikçe daha fazla açıklama talep etmeleri içki ve ku­man yasaklayan, yasaklama gerekçelerini sıralayan âyetlerin iniş sebepleri arasın­da zikredilir.[53]

İnsanların içki ve kumar alışkanlıkları çok eski tarihlere kadar gitmektedir. Eldeki Tevrat'a ve İncil'e bakıldığında içkinin bu kitaplarda yasaklandığını söyle­mek mümkün değildir. Hatta Tevrat'ta Nûh ve Lût gibi bazı peygamberlerin içki içip sarhoş olduklarından bile söz edilmiştir. Kur'ân-ı Kerîm'in açıklığa kavuştur­duğu peygamberlik vazifesi ve peygamberlere mahsus yüce vasıflar göz önüne alındığında Tevrat' in bu kısımlarının uydurma olduğu anlaşılmaktadır.

Câhiliye Arapları içki ve kumara son derecede düşkündüler. Bunlar hayatlarının birer parçası, oyun ve eğlencelerinin vazgeçilmez unsurları haline gelmİşti. Araplar içkinin sarhoşluk ve keyif veren tarafına, kumarın da eğlence, heyecan, eşe dosta ikram ve yoksullara yardım yönlerine öncelik ve ağırlık vererek bunları faydalı buluyor, zararlarını göz ardı ediyorlardı. Kur'ân-ı Kerim bu âyette içki ve kumarın bazı faydaları bulunsa da zararının daha fazla olduğuna dikkat çekti, bu yüzden -nihaî yasaklama gelmeden- içkiyi bırakanlar oldu. Kesin yasaklamada ise "şeytanın, insanların arasına düşmanlık ve kin sokmak, onları Allah'ı anmaktan ve namazdan alıkoymak için içki ve kumarı araç olarak kullandığı" gerçeğine dikkat çekildi[54] Allah TeâLâ kullarına, gerekçe göstermeden de bazı şeyleri farz ve bazı şeyleri de haram kılabilir. O, yaptıklarından hesap verme ve sorgulan­ma durumunda değildir, sorumlu olanlar kullardır. Buna rağmen O'nun, emir ve yasaklarının hikmet ve gerekçesini açıklaması,kulların neyi niçin yaptıklarının şu­urunda olmalarını ve açık hükmün bulunmadığı yerlerde Allah'ın iradesini hayata yansıtırken yanılmamalarını sağlamak için olsa gerektir.

İçkinin tarihten günümüze bilinen ve zaman içinde keşfedilen başlıca zarar­ları şöyle sıralanabilir: Giderek alışkanlık yapması, akıl ve iradenin doğru kulla­nılmasını engellemesi, düşmanlık ve kinin oluşmasına sebep olan tartışmalara ve kavgalara, sarhoşun alay konusu olmasına sebebiyet vermesi; insanların Allah'ı düşünmesini, O'nur şuurunda olmanın verdiği huzur ve edebî yaşamasını, zama­nını kendisi ve diğerleri İçin en faydalı bir şekilde değerlendirmesini önlemesi, kullanımı ve ikramı için sarfedilen malın ve paranın boşa gitmesi (israf), insan sağlığına ve sağlıklı nesillerin oluşmasına zarar vermesi...

İçkinin fayda hanesine de şunları yazmak mümkündür: Doktor tavsiyesine göre ölçülü alındığında bir kısım içkilerin bazı bünyelerin güçlenmesini sağlama­sı, ticarî ve ekonomik gelinlerinin bulunması ve kullanana geçici zevk vermesi.

İslâm İçkinin az faydasına karşı çok zararını ve onun vereceği faydanın baş­ka şeylerle de elde edilebileceğini göz önüne alarak sarhoşluk veren içkileri ve ay­nı etkiyi fazlasıyla hâsıl eden uyuşturucu vb. nesneleri kullanmayı haram kılmış, yasaklamıştır.

İçki yasağı geldiğinde Medine'de kullanılan içki daha çok hurma suyundan yapılırdı. Üzüm suyundan yapılan şarap ise Yemen, Tâif ve Suriye'den getirtilir-di. Medineliler bu iki içki dışında kuru hurma ve kuru üzümün üzerine sıcak su dö­küp bekleterek elde ettikleri şerbetle bal, mısır ve arpadan elde ettikleri içkileri de kullanırlardı. Bütün bu içkilerin sarhoşluk veren çeşitleri Arapça'da hamr kelime­siyle ifade edilmekte, ayrıca her birine mahsus isimler bulunmaktadır. Bazı lugat-çılara göre ise "hamr" Özellikle pişmemiş üzüm suyundan yapılan şarabın adıdır.

"Hamr"ın lügat mânasındaki bu görüş farkı fıkha da yansımış; bazı fıkthçılar dar mânada "Hamnn yani ateşte kaynatılmamış üzümden yapılan şarabın, azı da çoğu da haramdır; diğer sarhoşluk veren içkilerin ise ancak sarhoş eden miktarları ha­ramdır" demişlerdir. Ancak bu konunun ilim çevrelerinde dikkatli bir değerlendir­meye alınmasıyla bu ietihad İhtilâfı zaman içinde ortadan kalkmış, muteber İslâm fıkıh mezheplerinin tamamı "Sarhoşluk veren nesnelerin azı da çoğu da haramdır, içilemez, vücuda alınamaz" hükmünde birleşmişlerdir. Nitekim şu hadisler de ay­nı hükmü desteklemektedir:

"Çoğu sarhoş eden nesnenin azı da haramdır"[55] "Hamr üzüm suyundan, kuru üzüm, kuru hurma, buğday, arpa ve mısırdan olur; hamr, aklı örten, sarhoş eden nesnedir..."[56] "Sarhoş eden her şey hamrdır ve sarhoş eden her şey haramdır"[57]

"Meysir" kelimesiyle ifade edilen şans oyunu, Arabistan'da öteden beri bili­nen ve oynanan bir kumar şeklî idî. Hem eğlence olduğu hem de içki yanında me­ze olarak kullanılacak et teminine araç kılındığı için Kur'an'da içki ile birlikte zik­redilmiştir. Meysir şöyle oynanırdı: Veresiye bir deve satın alınır, yirmi sekiz par­çaya bölünürdü. On adet küçük okun yedisine hisseler yazılır, üçü de boş bırakı­larak ağzı dar bir torbanın içine yerleştirilirdi. Oyuna katılanlar okları birer birer çekerler, dolu çıkanlar hisselerini alırlar, boş çıkanlar ise devenin parasını öderler­di. Deve kesimine ve kumar oyununa hizmet edenlerle ziyafetten yararlanmak üzere kumar meclisine gelenler de devenin etinden istifade ederlerdi.

Kumar da eğelenme, yeme ve içme gibi bazı maddî faydalar sağlamakla be­raber bunlarla ölçülemeyecek büyüklükte zarar ve günah getirmektedir: Kumar in­sanları tembelliğe, çalışmadan kazanıp yeme alışkanlığına sevketmek. kaybeden­lerin kazananlara karşı düşmanlık ve kin duymalarına sebep olmak, içki gibi Al­lah'ı anmaktan ve namazdan alıkoymak, vaktin faydasız, hatta zarar getirecek şe­kilde zayi edilmesi, kazanma hırsı ve ümidiyle servetlerin kaybedilmesi, ev ve ocakların dağılması, hayatın istikrarının bozulması gibi zararlar ihtiva etmektedir.

Fıkıhçılar ve tefsirciler şekil bakımından farklı da olsa aynı sonucu doğuran ve aynı zararları hâsıl eden oyunların tamamını kumar saymış ve haram olduğunu ifade etmişlerdir.

İçki ve kumarın zararından bahsedilip yasaklamaya doğru ilk adımlar atılın­ca bunları aynı zamanda yoksullara yardım (infak) için vasıta kılan kimseler neyi infak edeceklerini sordular. Allah Teâlâ "Affı infak edin", yani "İhtiyaçtan artan miktarı veya bu miktardan uygun bir kısmı yoksullara, muhtaçlara verin" buyurdıı. İnsanların kendilerinin veya yakınlarının muhtaç olduğu mallarını başkalarına vermeleri zor olduğu için bu teklif edilmedi. Aksine insanların yakınlarına infak-ta öncelik tanıması birçok âyet ve hadiste emredildi, imkânı olanların bir kısım ya­kınlarına nafaka sağlaması da ona hukukî ve ahlâkî olarak borç kılındı. Bu ihtiyaç­lar karşılandıktan sonra mal artarsa sahipleri bunu ne yapacaklar? İşte âyetin ifa­desi, amacı ve bu konudaki diğer deliller dikkate alınarak bu sorunun da cevabı iki şekilde verilmiştir: Sahabeden Ebû Zer el-Gıfârî'ye göre ihtiyaçtan artan malın saklanması, işletilip üzerinden kazanç sağlanması caiz değildir; muhtaçlar bulun­duğu müddetçe ihtiyaç fazlası mal onlara verilecektir. İslâm âlimlerinin büyük ço­ğunluğuna göre ise farz olan servet aktarımı nafaka ve zekâtla sınırlıdır. Bunun dı­şında kalan infaklar nafile ibadet hükmündedir; yapana ecir kazandırır, yapmaya­nı günaha sokmaz. İlgili âyet ve hadislerden, İslâm'ın getirdiği kardeşlik ve yar­dımlaşma kavramlarından bizde hâsıl olan kanaat ve anlayışa göre toplum içinde temel ihtiyaçlarını temin edememiş insanlar bulunduğu müddetçe bu ihtiyaçları gi-dermeyen kimseler ihtiyaç fazlası mallan sebebiyle sorumlu olacaklardır.[58]

Yoksullara ve ihtiyaç sahiplerine yardımın yalnızca kumara ve şans oyunla­rına veya zenginlerin zekâtına bırakılmayıp daha geniş bir tabana yayılması, şah­sî ve ailevî İhtiyaçlarından artan malı, yiyecek ve giyeceği olan kimselerin bunla­rı yoksullara vermelerinin teşvik edilmesi sosyal adaletin sağlanması bakımından çok önemli ve ileri bir adımdır. Bu geniş infak kaynağı kullanıldığı takdirde top­lumda temel ihtiyaçlarını sağlayamamış kimselerin kalması oldukça güçleşecek ve nâdirleşecektir.[59]

 

Meali

 

220. Dünya ve âhiret hakkında (düşünesiniz dîye). Sana yetimleri de so­ruyorlar. De ki: Onların durumlarını iyileştirmek hayırlı bir iştir. Onlarla iç­li dışlı olursanız zaten onlar sizin kardeşlerinizdir. Allah düzeltenden bozanı ayırıp bilir, Allah dikseydi sizi güçlüğe düşürürdü. Hiç şüphe yok ki Allah iz­zet ve hikmet sahibidir.[60]

 

Tefsiri

 

220. Câhiliye döneminde yetimlerin, hem kendileri hem de mallan yeterince korunmadığı, ellerine düştükleri kimseler tarafından insafsızca kullanıldıkları ve sömürüldükleri için İslâm onlara iyi davramlmasmı istemiş, âyetlerde ve hadisler­de bu konuyla ilgili olarak canlı ve güçlü teşviklerde bulunulmuş, yetimlere hak­sızlık etmenin ve onların mallarını yemenin ne kadar ağır bir günah olduğu açık­lanmıştı. Bazı suhâbîler bu teşviklerin ve uyanların etkisine fazlaca kapıldıkları için yetimlerin mallarını ayırıp bunlara el sürmemek gibi yetimlerin aleyhlerine olacak bir tutuma yönelmişlerdi. Âyet, "yetim malına yaklaşmama, el sürmeme" talimatını getiren naslann "kötü niyetlileri; işleri, düzeltmek değil, bozmak olan­ları' hedef aldığını, iyi niyetli olanların bundan çekinmeleri için bir sebep bulun­madığım bildirmiş; kendilerine yetim emanet edilen kişilerin, onların hem kendi­lerini hem de mallarını iyileştirmek, geliştirmek için gayret sarfetmeleri gerektiği­ni hatırlatarak "çekinmede aşırılığı" tasvip etmemiş, ilâhî maksadın iyi niyetli ve düzeltici insanlara güçlük çıkarmak değil, kötü niyetli ve bozucu insanları engel­lemek olduğuna dikkat çekmiştir.[61]

 

Meali

 

221. İman etmedikleri sürece Allah'a ortak koşan kadınlarla evlenme­yin. Şundan emin olun ki imanlı bir câriye, sizin hoşunuza gitse de müşrik bir hür kadından iyidir. İman etmedikleri sürece Allah'a ortak koşan erkeklerle de kadınlarınızı evlendirmeyin. Şundan da emin olun ki imanlı bir köle, sîzin hoşunuza gitse bile müşrik bir hür kişiden daha iyidir. Onlar insanları ateşe çağırırlar, Allah ise izni ile cennete ve bağışlanmaya çağırır, gerektikçe hatır­lasınlar dîye insanlara âyetlerini açıklar.[62]

 

Tefsiri

 

221. Bu âyetin geliş sebebi, hicretten sonra gizli bir görevle Mekke'ye gön­derilen Ebû Mersed'in başından geçen bir olaydır. Ebû Mersed müslüman olma­dan önce Mekke'de yaşarken Anâk isimli bir kadını dost edinmişti- Görevli olarak Mekke'ye geldiğinde kadın onu gördü ve beraber olmaya çağırdı. Ebû Mersed, "İslâm bana bunu yasakladı" deyince kadın, "Beni eş olarak al" dedi. Ebû Mersed, "Resûlullah'tan izin almadan bunu da yapamam" cevabım verdi. Medine'ye dönünce sordu, bunun üzerine âyet geldi ve kadın putpeiest olduğu için kendisine ev­lenme izni verilmedi.[63]

Ehl-i kitap denilen hıristiyanlar ve yahudtler gibi gayri nıüslimler, bir Al­lah'a, aslı bozulmuş da olsa semavî bir kitaba ve peygamberlerine inandıkları müddetçe müşrik (Allah'a başka tanrıları ortak koşan kâfir) sayılmazlar. Kur'an dilinde müşrik kelimesi başta Arabistan putperestleri olmak üzere, aslı ilâhî olan bir kitaba inanmayan ve inançları içinde şirk bulunan kâfirler için kullanılmakta­dır.

Bu âyet müşrik kadınlarla ve erkeklerle müslünıanlann evlenmelerinin caiz olmadığını açık ve kesin olarak ifade etmektedir. Müslüman erkeklerin Ehl-i kitap (kitabî) kadınlarla ve müslüman kadınların da Ehl-i kitap erkelerle evlenmelerinin caiz olup olmadığı bu âyetten açık olarak anlaşılamıyor. Çünkü bazı Ehl-i kitap grupları, Allah İnançlarında şirke sapmış olsalar bile tamamını müşrikler katego­risine sokmak mümkün değildir. Bu âyetin sükûtla geçtiği konulardan "müslüman erkeğin kitabî kadınla evlenmesinin caiz olduğu" hükmü daha sonra gelen,"... siz­den Önce kendilerine kitap verilenlerden İffetli kadınlar -mehirlerini verdiğiniz takdirde- size helâldir" [64]mealindeki âyetle açıklanmıştır. Delillerin farklı değerlendirilmesi ve yorumlanması sebebiyle bazı müctehidler aksini söyle­miş olsalar da dört mezhebin imamları ile Evzâî ve Sevrî gibi yine mezhep sahibi imamlar, Mâide âyetinin açık hükmünü benimsemişlerdir. Geriye bir konu kal­maktadır: Ehl-i kitap'tan olan gayri müslim erkekle müslüman kadının evlenmesi. Bu evlenmenin caiz olmadığı hükmünde bütün İslâm âlimlerinin (müctehid ve müfessirler) ittifakı yani İcmâ-ı ümmet vardır. Bu icmâın naklî (vahye dayanan) delili âyetler ve uygulamadır:

a) Ehl-i kitap'tan olan gayri müslimlerin de bir kıs­mında şirk vardır, âyet bu bakımdan onları da içine almış, Mâide âyeti, kadınlarıy­la müslüman erkeklerin evlenmelerini caiz kılmış (bu âyetin hükmünden onları is­tisna etmiş), fakat müslüman kadınların kitabî erkeklerle evlenebileceklerini söy­lememiştir; şu halde yasağın bu parçası devam etmektedir.

b) Mümtehine sûresi­nin 10. âyetinde Medine'ye göçüp gelen ve sığınan kadınlardan mümin olanların kâfirlere geri verilmesi yasaklanmış ve "Ne bunlar onlara ne de onlar bunlara he­lâldir" buyuruImuştur. Gerçi burada kâfirlerden büyük ihtimalle Mekke müşrikle­ri kastedilmektedir; ancak kullanılan İfade, mânası daha kapsamlı olan "kâfir"dir ve bu ifadeye göre kâfir erkek ile müslüman kadın evlenemez.

c) Teğabün sûresi­nin 2. âyetinde iman bakımından insanlar "mümin" ve "kâfir" olmak üzere İkiye aynimi şiardır. Buna göre Ehl-i kitap olan hıristiy anlar ve yahudiler de kâfirdirler. "Mümin kadınları kâfirlere geri vermeyin, bunlar onlara helâl değildir..."[65]âyetine göre hiçbir kâfire müslüman kadın verilemez.

d) İlgili nas-lar[66]  kâfirlerin müslümanlar üzerinde hâkim (üst, reis, hükme-dici) olmalarına engeldir; İslâm aile hukukuna göre ailenin velisi ve reisi erkektir, erkeğin kâfir olması halinde mümin kadın onun emri ve yönetimi altına gireeektir.

e) Örnek devirlerden günümüze kadar uygulama da böyle olmuştur; gayri müsüm kadınlarla müslüman erkekler evlenmişler, ancak kitabî de olsalar gayri müslim erkeklerle miislüman kadınlar evlenmemişlerdir.

Aile reisinin erkek olması ve tarih boyunca fiilen de ailede erkeklerin ege­men bulunması hem kadının hem de çocukların dinî hayatlarını etkilemiş ve etki­lemektedir. Kitabî olan bir kadının müslüman bir erkekle evlenmesi halinde kadın müslüman olmazsa kocası onu İslâm'a zorlayamaz; çünkü dini bunu engellemek­tedir, ancak çocukları müslüman olurlar. Bu husus hem erkeğin ailede ve bu gibi konulardaki tercihlerde önceliği ve hâkimiyetinin tabii sonucudur, hem de huku­kun belirlediği bir haktır. "Çocuğun dini babasına tâbidir." Aile reisinin gayri müslim olması halinde hem kadının dinî hayatı tehlikeye düşecek hem de büyük bir ihtimalle doğacak çocuklar gayri müslim olacaklardır. Hak dini inkâr edenle­rin insanları ateşe çağırdıklarının burada hatırlatılması da konuyla yakından ilgili­dir. Bir dine inanan başkalarını da o dine girmeye çağırır, bâtıl bir dine çağırmak demek ateşe çağırmak demektir. Dine davette, dinle ilgili tebliğ ve eğitimde güç­lü olan etkili olur. Ailede erkek daha güçlü ve hâkim olduğu için eşini ve çocuk­larını da kendi dinine girmeleri konusunda etkileyebilecektir, bu İse onları ateşe çağırmak demektir.

Âyet İslâmî toplum hayatında değerler tablosunu oluşturan kaidelere de te­mel teşkil etmektedir. Bu tabloya göre üstünlüğün belirleyici şartı iman ve takva­dır. İmanı olmayan imanı olandan üstün, iyi ve hayırlı olamaz. İmanlılar arasında da takvası olanlar olmayanlardan üstün, değerli ve hayırlıdırlar. Bu değer sırala­masını "renk, dil, tahsil, mevki, soy-sop, rütbe, diploma, servet, etnik aidiyet, dün­ya hayatım kolaylaştıran hizmetler ve icatların sahipliği" gibi unsurlar değiştire­mez.[67]

 

Meali

 

222. Sana kadınların aybaşı hallerini soruyorlar. De ki: O bir rahatsız­lıktır. Bu sebeple âdet günlerinde kadınlardan ayrı durun, temizlenmedikçe onlarla cinsel ilişkide bulunmayın. İyice temizlendiklerinde onlara Allah'ın emrettiği şekilde yaklaşın. Allah çok tövbe edenleri sever ve içi dışı temiz olanları sever. 223, Kadınlar sizin ekeneğinizdir; ekeneğinize hangi taraftan isterseniz oradan varın. Kendiniz için de önceden hazırlık yapın. Allah'tan sakının ve bilin ki Ona kavuşacaksınız. Müminleri müjdele.[68]

 

Tefsiri

 

222. Medine'de yaşayan müslümanların yahudilerle yakın ilişkileri vardı ve bazı örf ve âdetlerinde Medineliler'in tamamı veya bazı kabileler onlardan etkilen­miş bulunuyorlardı. Bunlardan biri de aybaşı hallerinde kadınlarla ilişki meselesi idi. Yahudiler Tevrat hükümlerine uyarak ay halindeki kadınları pis sayarlar, on­lardan her mânada uzak dururlardı. Âdet geçiren kadına dokunan hatta onun yata­ğında yatan, minderinde oturan kimseleri bile pis sayarlar, yıkanmaları gerektiği­ne inanırlardı (Levililer, 15). Yahudilerin tesirinde kalan bazı kabileler de âdet ha­lindeki kadınlara buna yakm bir şekilde davranıyorlardı. Hz. Peygamber Medi­ne'ye hicret edince bu durum kendisine vakıa ve soru şekillerinde intikal ettirildi, gelen âyetler meseleyi çözüme kavuşturdu.

Açıklayıcı hadislerden [69] ve uygulamadan an­laşıldığına göre bu âyetlerde geçen "uzak durma ve yaklaşmama" emirleri, beden­lerin birbirinden uzak ve ayrı olmasına değil cinsel ilişkiye yöneliktir. Cinsel iliş­kide bulunmamak şartıyla aybaşı halindeki kadın ile kocası arasında başkaca bir sınırlama yoktur.

Âyette geçen ve "rahatsızlık" diye çevirdiğimiz ezâ kelimesi, "aşın olmayan zarar"- mânasında kullanılmaktadır. Allah Teâlâ kadın kullarına mahsus kıldığı ay­başı halini onlar için az da olsa "zarar ve zararlı" olsun diye takdir buyurmamıştır. Aybaşı hali birleşme kabiliyetini yitiren yumurtaların atılmasını, erkeğin spermi ile birleşecek yeni bir yumurtanın gelmesini beklemek ve aşılanma sonrası beslen­mesine zemin olmak üzere kadın rahminin hazırlanmasını sağlayan tabii ve gerek­li bir oluşumdur. Bu durumda vücudun dengelerinde bazı değişiklikler yaşanmak­ta, bu da kadının fizyolojisi yanında psiklolojisini de etkilemektedir. Eski yumur­tanın atılması ve rahimin temizlenmesi kan vasıtasıyla olmakta, aybaşı devam et­tiği müddetçe rahimden üreme organı yoluyla dışarıya kan atılmaktadır. Bu du­rumda kadınla cinsel ilişkide bulunulması halinde bundan hem erkeğin hem de ka­dının çeşitli rahatsızlıklar kapması ve genel olarak rahatsız olmaları, tiksinti duymaları ihtimali galiptir. Hem böyle bir zarara (ezâ) meydan verilmemesi hem de Allah'ın buyruğuna uyarak şehvete karşı direnme imtihanı verilmesi ve irade eg­zersizi yapılması İçin "âdet gören kadınla cinsel ilişki" haram kılınmış, bunun dı­şında kalan ilişkiler serbest bırakılmıştır.

"Temizlenmedikçe" ve "iyice temizlendikten sonra" kayıtlan, okuma farkla­rı da göz önüne alınarak yorumlanmış ve hangi temizlenmeden sonra cinsel ilişki yasağının ortadan kalkacağı konusunda farkh hükümler ortaya çıkmıştır. Kanama sona erinceye kadar temasın yasak olduğunda ittifak vardır. Âlimlerin büyük ço­ğunluğuna göre kanama bitince birleşmenin caiz olması İçin gusül abdesti gerekir.[70]

 

223. "Kadınlarınız sizin ekeneğinizdir" cümlesi hem cinsel ilişkinin şekilleri konusundaki hükmün gerekçesidir hem de üreme hadisesinde kadınm rolüyle ilgi­li bir benzetmedir. Doğum yoluyla üreme, insanlığın devamı için Allah Teâlâ'mn koyduğu bir kanunduT. İslâm'a göre bunun meşruiyeti (helâl, hukuk ve ahlâka gö­re geçerli, makbul olması), anne-babanm evlilik içinde birleşmesine bağlanmıştır. Bilindiği üzere rahimdeki çocuğun (cenin) ilk aşaması, erkeğin spermi ile kadının yumurtasının birleşmesidir. Bu birleşmede sperm tohuma, kadının yumurtası ve rahimi de ekeneğe ve tarlaya benzetilmiştir.

Cinsî birleşmenin yolu ve şekli konusunda insanlık âleminin farklı anlayış, tutum ve uygulamaları vardır, İslâm'a göre meşru cinsel ilişki, birbiriyle evli bu­lunan bir kadınla bir erkek arasında olacak (kadın kadına ve erkek erkeğe olamaz); birleşme kadının üreme organından yapılacaktır. Sapık cinsel ilişki (arkadan, anal seks) caiz değildir. İlk dönemde bazı fıkıhçılann yanlış anlamaları tashih edilmiş ve bu konuda da ittifak hâsıl olmuştur  [71] Hayız ve lohusalık durumlarında olmayan zevce ile bu sınırlar içinde yapılan cinsel ilişki caizdir, şekil (pozisyon) konusun­da bir sımrlama yoktur. "... Hangi taraftan isterseniz oradan varın" cümlesi, cinsî temasın yoluyla değil (çünkü bu tektir ve bellidir) şekliyle (pozisyonlar) ilgilidir. Yahudiler "Kadının üreme organına arka taraftan yaklaşılırsa doğacak çocuk şaşı olur" gibi bâtıl inançlara sahip idiler; âyet bu gibi hurafeleri reddetmektedir.[72]"Tohum" ve "tarla" benzetmesi de cinsel ilişkinin nereden yapılacağına ışık tutmaktadır. Çünkü birleşmenin ürünü olan çocuğu alabilmek için tohum, ürün mahalli olan tarlaya atılır.

Her iki âyetteki "hangi şekilde", "hangi taraftan" kayıtlan hadislerde "Kadınm üreme organından olmak şartıyla hangi şekilde olursa olsun'7 diye açıklanmış­tır.[73]

Ca'ferî-ŞİÎter'İn kadınla, anal seks yapmayı caiz gördükleri söylentisi yay­gınsa da muteber kitaplarına bakıldığında bunu caiz görmedikleri ve en azından tahrîmen mekruh saydıkları anlaşılmaktadır.[74]

"Kendiniz için önceden hazırlık yapın" cümlesi "Ölmeden önce âhiret haya-tt için iyİ amellerinizden oluşan yatırım yapın", "Sizden sonra ailenizi ve davanı­zı devam ettirecek nesiller yetiştirmeye niyet ve gayret edin" vb. şekillerde yorum­lanmıştır. Bunlara, "Eşinizle cinsel ilişki Öncesinde ona uygun sözler söyleyin, ok­şayın, onu ve kendinizi güzel bir temas için hazırlayın, işi aceleye getirmeyin" şeklinde bir yorum ekleyen yazarlar da vardır.[75]

 

Meali

 

224. Yeminlerinizden dolayı Allah'ı, iyilik etmeye, kötülükten sakınma­ya ve insanların arasını düzeltmeye engel kılmayın. Allah her şeyi işitir ve bi­lir, 225. Yeminlerinizin kasıtlı olmayanlarından dolayı Allah sizi sorumlu kıl­maz, fakat kalplerinizin yöneldiği yeminden sizi sorumlu tutar. Allah çok ba­ğışlayıcıdır, aceleci değildir.[76]

 

Tefsiri

 

224. İslâm'dan önce Arabistan'da daha çok olmakla beraber hemen bütün za­manlarda ve mekânlarda insanlar, "yemin ettim" diyerek bazı yardımlardan, iyilik ve hizmetlerden geri durmuşlar ve durmaktadırlar. İnsanların kutsal bildikleri şey­ler üzerine yemin etmeleri halinde buna sadakat göstermeleri ve sözlerini tutmala­rı kutsala saygı ve bağlılıklarının gereğidir. İslâm'da da Allah mutlak kutsaldır, en yüce ve en derin saygı hedefidir, kaynağıdır. Müslümanlar Allah üzerine yemin et­mişlerse bunu bozmamak durumundadırlar. Ancak yeminle pekiştirdikleri azimle­ri, kararları "iyiliği, takvayı ve insanların arasını düzeltmeyi" engelliyorsa bu da yüce Allah'ın iradesine aykırıdır. Bu iki durum bir araya geldiğinde Allah Teâlâ kullarına, yeminlerini bozup kendi rızâsına uygun bulunan iyilik ve hizmeti yerine getirmelerini istemektedir. O'nun iradesi böyle olduğuna göre yemini bozmak­tan Ötürü saygısızlık yapma endişesi ortadan kalkmaktadır; çünkü "Emir edepten üstündür."[77]

 

225. İslâm'dan önce kutsal kabul edilen, büyük ve önemli bulunan birçok şe­ye yemin edilirdi. İslâm bunları yasakladı ve yalnızca Allah üzerine "vallahi, bil­lahi, tallahi" şeklinde yemin edilebileceği kaidesini getirdi. Allah üzerine yapılan bu yeminin mânası "Doğru söylediğime, dediğimi yapacağıma... Allah'ı şahit kı­lıyorum" demektir. Bunu söyleyen kimse ya ne dediğini bilerek, farkında olarak, sonucunu hesap ederek söylüyordur ya da alışkanlık icabı bu söz ağzından çıktyor-dur. Tefsircilerin çoğuna göre ikincisi, âyette "lağv" kelimesiyle ifade edilen ve bizim "kasıtsız " diye tercüme ettiğimiz yemindir. Böyle yeminlerde sorumluluk yoktur; yani günahı kefaretle telâfi etme mecburiyeti yoktur. Bunun dışında üç çe­şit daha yemin vardır:

a)Yalan yere yemin (gamûs).

b) Bir fiil veya tasarrufu bir başka şeyin (şartın) gerçekleşmesine bağlayan (ta'lik) yemin.

c) Bir haber, bilgi veya vaad doğru olmadığı halde öyle zannedilerek yapılan yemin. Bu âyette "kal­bin yöneldiği, azmettiği" diye ifade edilen, bir başka âyette ise "...Fakat bilerek etiğiniz yeminlerden dolayı sizi sorumlu tutar"  [78]şeklinde açıklanan yeminler aynıdır ve bu üç yemin çeşidini İçine almaktadır. Bu yeminlerin sorum­luluğu, Mâide âyetinde bildirilen kefarettir. Hanefîler'e göre ise sorumluluğu bu­lunmayan (lağv) yemin, yalan ve asılsız olduğu bilinmeyen -böyle bir kasıt bulun­madan- bir konu üzerine yapılan yemindir. Bu yemine hem dil alışkanlığı yüzün­den ağızdan çıkan yeminler, hem de doğru zannedildiği için yapılan yeminler gir­mektedir, bunların günah veya kefaret şeklinde bir sorumluluğu yoktur. Geriye iki yemin kalır: 1. Bilerek yalan yere yemin etmek. Bu büyük günahtır ve kefaretle te­lâfi edilemez; tefsir etmekte olduğumuz âyette geçen "kasıtlı yemin" budur. 2. Bir şarta bağlı fiillerle ve tasarruflarla İlgili yeminler. Bunların da bozulması, yerine getirilmemesi halinde sorumluluğu kefarettir ve Mâide âyetîndeki "bağladığınız yeminler"den maksat yalan yere yemin değil işte bu yemindir.[79]

 

Meali

 

226. Kadınlarından uzaklaşmaya yemin edenler için dört ay beklemek vardır. Eğer geri dönerlerse Allah çok bağışlayıcıdır, sonsuz rahmet sahibi­dir. 227. Boşamaya karar vermiş olurlarsa, şüphe yok ki Allah her şeyi işitir ve bilir. 228. Boşanan kadınların kendileri üç âdet görünceye kadar bekler­ler. Allah'a ve âhiret gününe iman ediyorlarsa, Allah'ın rahimlerinde yarat­tığını gizlemeleri onlara helâl olmaz. Eğer taraflar arayı düzeltmeyi istiyor­larsa kocaları, onları kendilerine geri çevirme hususunda başkalarından da­ha ziyade hak sahibidirler. Kadınların, mâkul ve meşru ölçülerde ödevlerine denk haklan vardır; erkeklerin ise onların üzerinde bir dereceleri mevcuttur. Allah izzet ve hikmet sahibidir. 229. Boşama iki keredir. Her ikisinden sonra ya iyilikle evlilik içinde tutmak veya güzellikle serbest bırakmak gerekir. Al­lah'ın koyduğu kurallara uymamalarından korkmadığmız sürece onlara ver­diğiniz mehirden hiçbir miktarı geri almanız sizin için helâl olmaz. Eğer Al­lah'ın kurallarına uymamalarından korkarsanız, kadının evlilikten kurtulmak için verdiği meblâğda taraflara bir vebal yoktur. Bunlar Allah'ın koy­duğu kurallardır, bu sebeple onları çiğnemeyin. Her kim Allah'ın koyduğu kuralları çiğnerse işte onlar zalimlerin ta kendileridir. 230. ikinciden sonra koca eşini bir daha boşarsa, bundan sonra kadın, boşayandan başka bir ko­ca ile evlemnedikçe ona helâl olmaz. İkinci koca da onu boşarsa, birinci ko­cası ile bu kadının, Allah'ın kurallarına riayet edeceklerini zannederlerse, tekrar evlilik hayatına dönmelerinde bir sakınca yoktur. Bunlar Allah'ın ku­rallarıdır, bilmek isteyenler için onları açıklamaktadır. 231. Kadınları boşa-dığınızda, onlar da bekleme sürelerini doldurduklarında ya onlarla yeniden evlenip iyilikle tutun ya da iyilikle serbest bırakın. Onları zarar vererek hak­larım çiğnemek için nikâh altında tutmayın. Bunu yapan bilsin ki kendine haksızlık etmiştir. Allah'ın âyetlerini sakın alaya almayın. Allah'ın size bah­şettiği nimetleri, kitaptan ve hikmetten size öğüt vermek üzere gönderdikle­rini dilinizden düşürmeyin. Allah'tan korkun ve bilin ki Allah her şeyi bil­mektedir. 232. Kadınları boşadığınızda, onlar da bekleme sürelerini tamam­ladıklarında, aralannda mâkul ve meşru Ölçülerde rızalaştıkları takdirde bo-şayan kocalarıyla yeniden evlenmelerine engel olmayın. Bu söylenenler, içi­nizden Allah'a ve âhiret gününe iman edenlere verilen öğüttür. Bunlar sizin için en iyi iç ve dış temizliği sağlayan öğütlerdir. Tam manasıyla bilen Al­lah'tır, siz ise bilmezsiniz.[80]

 

Tefsiri

 

226-227. Bu âyetlerde hükmü açıklanan "îlâ"nın hem yeminle hem de boşa­mayla ilgisi vardır. Bu sebeple olmalıdır ki yeminle boşamanın hükümlerini geti­ren âyetlerin arasına bir geçiş ifadesi gibi yerleştirilmiştir.

"Bir erkeğin eşiyle bir süre cinsel İlişkide bulunmamak üzere yemin etme­sine îlâ denir. İslâm'dan önce îlâ, kadınları baskı altında tutmak, zulmetmek ve onlardan haksız menfaatler sağlamak üzere yaygın olarak uygulanırdı. Az da olsa eşlerini eğitmek, bazı kötü davranışlarını düzeltmek üzere îlâ yapanlar da bulunur­du. Kötü maksatla bu yemin âdetinden yararlananlar eşlerini yıllarca nikâh altında tuttukları halde onlarla yatmazlar, cinsel ilişkide bulunmazlardı. Kadınların bu tut­saklıktan kendi istekleriyle kurtulma imkânları yoktu. İslâm kadına zarar verme kastıyla yapılan îlâyı yasakladı, İyi niyete dayanan ilâyı ise dört ayla sınırladı. Dört ay içinde normal aile ilişkilerine dönüldüğü takdirde evlilik hayatı devam eder. Kefaretin gerekli olup olmaması hükmü ise ictihad ihtilâfına konu olmuştur, çoğunluğa göre iyi niyetle yemini bozmuş olduğundan kefaret gerekir. Dört ayın dolması halinde İmam Mâlik ve Şafiî'ye göre kadın hâkime başvurur ve hâkim kocasına "Ya boşa veya evlilik hayatına dön" der. Koca bunlardan bîrine yanaşmaz­sa hâkim re'sen boşar. Hanefîler'e göre dört ayın dolmasıyla kadın kesin (bâitı) olarak kocasından boşanmış sayılır. Dört aydan az olmak üzere karısına yaklaşma­maya yemin eden kimse bu müddet içinde yeminini bozmazsa bir şey gerekmez, bozar da temasta bulunursa kefaret gerekir. Bir yönüyle günümüzde hâkim tara­fından verilen "ayrılık karan"na benzeyen îlâyı Hz. Peygamber de bazı sebepler­le uygulamıştır.[81]

 

228. İslâm'da evlilik hayatını sona erdiren beş tasarruf ve olay vardır:

a) İl­ke olarak kocanın boşaması (talâk).

b) sebepleri bulununca zarar gören tarafın baş­vurusu üzerine hakemlerin veya hakimin evliliğe son vermesi (tefrîk).

c) kadının ödeyeceği bir meblâğ karşılığında boşanma sonucunu elde etmesi (muhâlâa).

d) eşin ölümü.

e) eşlerden birinin İslâm dininden çıkması; erkeğin, eşinin annesi vb. bir yakınıyla cinsel ilişkide bulunması gibi bîr sebeple evlenme engelinin oluşma­sı. Burada tefsir edilmekte olan âyetler grubunda bunlardan ikisine (boşama ile muhâlâa) temas edilmektedir.

Evliliği sona erdiren sebeplerden birisi oluşunca kadının yeni bir evlilik ya­pabilmesi için aradan bir sürenin geçmesi gerekir ki bunaiddet denilmektedir. İd-detten muaf olanlar yalnızca cinsel ilişkide bulunulmadan boşanan kadınlardır.[82]

Boşanmış hâmile kadınların iddeti doğumla, herhangi bir sebeple aybaşı gör­meyen kadınların iddeti ay hesabıyla olur.[83] Aybaşı gören kadınların iddeti ise bu âyette açıklandığı üzere üç aybaşı geçirmektir. "Aybaşı" olarak ter­cüme ettiğimiz "el-kur'u" kelimesi Arapça'da ay halinden temizliğe ve temizlik­ten aybaşı haline geçişi (geçiş sının) ifade ettiği için müctehidlerin kimi bunu ay­başı (hayız) kimi de temizlik (tuhr) olarak anlamışlardır. İslâm'da sünnete uygun boşama ancak kadın temizlik halinde iken yapılır. Kelimeye temizlik mânası ve­renlere göre, içinde boşama yapılan temizlik günlerini bir kur' saydıkları için id-det kısalır. Hayız mânası verenlere göre İse iddet temizliği takip eden hayızla baş­layacağı için biraz daha uzar. İddetin gerekçeleri arasında kadının hâmile olup ol­madığının anlaşılması ve boşayan koca ile boşanan kadının salim kafa İle düşünüp taşınmalarının, ümit görüyorlarsa tekrar evlilik hayatına dönmelerinin temini var­dır. İddeti hayızla hesaplayarak süreyi uzatan müetehidler, ailenin yıkılmamasma yardımcı olabilecek ihtiyatı ve tedbiri tercih etmiş olmaktadırlar.

İddet, doğum, hayız ve aylarla hesaplanmaktadır. Hamilelik, ay halinin kesil­mesi ve gerektiğinde muayene ile anlaşılır. Bununla beraber mümin kadınlar bu konularda doğru söylemeye, Allah'ın kendilerinde yarattığı bu durundan gizleme-meye teşvik edilmişlerdir.

Kadınları boşayan kocaları pişmanlık duyar ve iyi niyetle yeniden evliliğe dönmek isterlerse bakılır: Kadınlar henüz iddetlerini tamamlamamış ve kocalar da üç boşama haklarını kullanmamış olurlarsa, yani ric'î denilen dönüşü mümkün bo­şamalarda, söz veya cinsel ilişki gibi fiille evliliğe dönmek mümkündür. Kocalar evliliğe dönme karan verseler dahi sayılı boşama haklanın kullanmış olurlar. Bo­şanmış kadınlar iddetlerini tamamlamış olurlarsa -üçüncü defa boşanmamış bulu­nan kadınlarla- yeniden evlilik hayatına dönebilmek için kadımn da bunu isteme­si gerekir ve yeniden mehir belirlenerek nikâh kıyılır. Her İki durumda da ortada önemli ve meşru bir engel bulunmadığı takdirde aile hayatına saygı, çoluk çocu­ğun ve yakınlann haklan, uzun veya kısa müddet paylaşılmış bulunan evlilik ha­yatı göz önüne alınmış ve boşanmış kadınlann eski kocalanna, diğerlerine nispet­le öncelik verilmiştir.

İslâm'dan önceki birçok dinde ve kültürde kadın cinsinin, hem İnsan olarak hem de haklar ve ödevler bakımından erkeğe nispetle ikinci sınıf bir varlık olarak kabul edildiği bilinmektedir. Câhiliye Arapları 'nda da kadının durumu farklı de­ğildi; ana, eş, kardeş ve çocuklar olarak kızlar ve kadınların haklan erkeklerin is­tek ve keyiflerine bırakılmıştı; dilediklerini verir, dilediklerini alırlardı. Hz. Ömer bu tarihî gerçeği şöyle dile getirmiştir: "Câhiliye devrinde biz kadınları bir şey saymaz, hesaba katmazdık; bu durum Allah Teâlâ'nm onlar hakkında âyetler in­dirmesine ve kendilerine birtakım haklar vermesine kadar devam etti..."[84] "Kadınlann da ödevlerine denk haklannın bulunduğunu" bildi­ren âyet, özellikle o günün şartları dikkate alınırsa eşi bulunmaz bir "insan hakkı" kuralı ve "kadın haklan vesikası"dır. Hakları ve ödevleri teker teker savmak yeri­ne bir genel çerçeve veren bu âyette yer alan üç kayıt, kadın haklannın mahiyeti, derecesi ve değişme kabiliyeti açısından büyük önem arzetmektedir: a) Kadın hak­lar bakımından erkeğe mutlak anlamda eşit değildir; her ikisinin haklan arasında­ki nispet "benzerlik ve denklik"tir. b) Naslann değişmez kıldıklannın dışında ka­lan haklar ve ödevlerin değişim ve dengesi sosyal şartlara ve kamu vicdamndaki meşruiyet ölçülerine (ma'rûf) göre ayarlanabilecektİr. c) Haklar ve ödevler karşı-laştırıldıklan zaman erkeklerin haklarında bir derecelik fazlalık bulunduğu görü­lecektir.

Bu kayıtları biraz daha açmak gerekirse:

1. Ferdin topluma, toplumun da ör­gütlenme ve düzene ihtiyacı vardır. Devletten aileye kadar bütün kurumlarda dü­zen bir yönetimi, yönetim ise yöneten ve yönetilenlerin karşılıklı hak, salâhiyet, ödev ve sorumluluklarının belli ve dengeli kılınmasını gerekli kılmıştır. Kadını ve erkeği ile bütün insanlar insanlıkta ve insanlığa bağlı haklarla yükümlülüklerde eşittirler. Yönetimin ve düzenin gerektirdiği iş bölümüne ve farklı rollere gelindi­ğinde eşitlik yerine "denge, adalet, hakkaniyet, ehliyet, kabiliyet" gibi değer ve kriterler devreye girer. İslâm insan ve kul olmaya bağlı haklar ve ödevlerde kadın­larla erkekleri eşit kılmıştır. Kadınların insanlık ve kullukta erkeklerden aşağı de­recede veya geri olduklarını ifade eden bütün söylemler ya dinî kaynakları bakı­mından sahih değildir ya da yanlış anlaşılmış ve yorumlanmışlardır. Kurumlar ve toplum içindeki farklı rollere bağlı haklar ve yükümlülüklere gelindiğinde ise ka­dınlarla erkekler arasında eşitlik değil, dengeli ve erkek hakkının dengi, misli ol­ma ölçüsü vardır. Eski sosyoekonomik ilişkilerden bazı örnekler vermek gerekir­se kadın ekmek ve yemek pişirirken kocası da âlet ve malzemeyi temin edecektir, kadın çocuğuna bakarken kocası rızıklarını temin edecektir, kadın kocasına sadık kalırken kocası da ona sadakat gösterecek, eş ve çocuklarına karşı âdil davrana­caktır. Karşılıklı iyi geçinmek, iffetleri korumak, geçimsizlik halinde hakeme baş­vurmak, aile idaresinde ve çocukların yetiştirilmesinde danışma ve İş birliği gibi konularda ise eşitliğe yakın hak ve ödev benzerliği vardır..

2.Naslann sabit kılmadığı hakların ve ödevlerin takdiriyle değişme ve geliş­mesinde dinin hakem kıldığı ve rol verdiği bir meşruluk ölçütü de "mâruftur. Ma'rûf "bozulmamış fıtrat, olumsuz bir şekilde şartlanmamış akıl, dinin temel amacı ve nasları çerçevesinde oluşan, gelişen ve gerektiğinde değişen değerler, kurallar, telakkiler, kabuller, gelenekleredir. Kadının birden fazla erkekle aynı za­manda evli olması caiz değildir. Bu kural hem değişmez dinî naslarla sabittir hem de mâruf ölçütüne uygundur. Haklan eşitlemek veya dengelemek uğruna ya da -bazı Batı ülkelerinde yaygınlık kazanan nikâhsız birlikte yaşama olgusuna dayanı­larak bu kural değiştirilemez. Ama eşle kocanın ev içinde ve dışındaki rollerinde -mârufun değişmesine paralel olarak- değişiklikler olabilir. Nitekim Hz. Peygam­ber damadı Ali ile kızı Fâtıma arasında rolleri dağıtmış (su taşıma, ev temizliği, ekmek ve yemek pişirme vb. iç işleri Fâtıma, dış işleri ise Ali yapsın demiş) olma­sına rağmen bazı fıkıhçılar bu taksimin bağlayıcı ve devamlı olmadığını, mârufa göre değişebileceğini ifade etmişlerdir (İbn Kayyim, Zâdü'î-meâd, V, 186 vd.) İs­lâm'ın geldiği yıllarda yaşanan bir başka değişme ve gelişmeye de Hz, Ömer şöy­le işaret etmektedir: "Biz Kureyşliler kadınlarımıza hâkim bir topluluk idik. Me­dine'ye gelince orada, kadınları erkeklerine hâkim (dediklerini yaptırır olmuş) bir toplum yapısı bulduk, bizim kadınlarımız da onlannkilerden bunu öğrenmeye ko­yuldular... Bir gün eşime kızdım. Baktım bana karşılık verip itiraz ediyor, ben buna tepki gösterirce eşim, 'Sana karşı çıkmamı niçin yadırgıyorsun? Vallahi Hz. Peygamber'in eşleri de ona itiraz ediyorlar hatta bazıları sabahtan akşama kadar ona küs bile kalıyorlar' dedi. Derhal gidip kızım Hafsa'ya sordum, o da bunu doğ­ruladı..." (Müslim, "Talâk", 34). Aynı kaynaktaki bir başka rivayete göre Hz. Ömer konuyu bir de Ümmü Seleme'ye sormuş; o da "Ömer, sana şaşıyorum! Her şeye karışıyorsun. Şimdi de Resûlullah ile eşlerinin arasına mı giriyorsun?" diye­rek ona sitemde bulunmuştur (Müslim, "Talâk", 31). Bu sahih rivayetler, İslâm'ın yaptığı büyük devrim sonucu kısa zamanda kadın-erkek ilişkilerinde meydana gel­miş bulunan önemli değişikliklere ışık tutmaktadır.

3. İstisnalar bir yana bırakılınca genel olarak erkeklerin, genel olarak kadın­lardan bir derecelik hak fazlalığı nedir ve neye dayanmaktadır? Bu soruya cevap arayan eski müfessir ve müetehidler dayanak olarak erkeğin fizik gücünü, üstün aklını ve güçlü iradesini ileri sürmüşlerdir. Erkeğin fizik gücünün kadınınkinden fazla olduğunda şüphe bulunmadığından buna dayalı bulunan hak ve ödev farklı­lıkları da tabiidir. Erkeğin aklının daha fazla olduğu iddiası "Aklı ve dini eksik olanlar içinden, sizden fazla, akıl sahiplerine hâkim (galip) olanları görmedim!.." mealindeki hadise dayandırılmıştır. (Müslim, "îman", 132). Halbuki bu hadisin söyleniş amacı kadınlarla erkekler arasındaki akıl farkını açıklamak değildir. Ay­rıca burada geçen "akıl eksikliğimden maksadın ne olduğu hanımlar tarafından Hz. Peygamber'e sorulmuş; akıl eksikliği, "şahitlikle bir erkeğe karşılık iki kadın şahit istenmesi"; din eksikliği ise "hayız halinde namaz kılmamak ve oruç tutma­mak" olarak tanımlanmıştır. Şahitlik konusu ileride açıklanacaktır.[85] Kadınlar, aybaşı halinde Lken menedildikîeri için namazlarını kılmazlar, oruçları­nı da -sonradan kaza etmek üzere- tutmazlar. Bunun olumsuz mânada din eksikli­ği ile bir ilgisi olamaz. Buradaki "din"le bu kelimenin "yükümlülük" anlamının kastedildiği, dolayısıyla din eksikliğinin de "yükümlülükten muaf tutulma" anla­mında kullanıldığı açıktır. Hadisin mâna ve maksadı bir vakıayı dile getirdikten sonra buna dayanarak "Böyle olduğunuz, böyle yaptığınız halde yine de erkekleri etkiliyor ve kandırabilîyorsunuz. Bu özellik ve kabiliyetinizi kötüye kullanmayın" şeklinde bir uyarıda bulunmaktan ibarettir.

İrade gücü dahil olmak üzere kadınla erkeğin psikolojilerinde farkların bu­lunduğu inkâr edilmemektedir, İki cinsin fizyolojik ve biyolojik yapılan da birbi­rinden farklıdır. İstisnaları bulunmakla beraber genellikle evin geçimini sağlama­da ağır yük ve temel rol de erkeğe aittir. İşte bu temel ve değişmez farklılıklara da­yalı olarak erkeklere bir derece fazla hak verilmiştir. Bu hak, Nisa sûresinde (4/34) açıklanan "koruma ve yönetme" (kavvâmlık) hakkıdır. Eski fıkıh âlimleri aile ve devlet yönetiminde erkeklerin önceliğini ittifakla benimsemişlerdir. Diğer hüküm ve yönetim alanlarında ise farklı ictihadlar vardır.[86]

 

229. Evlilik hayatını sona erdiren olay ve tasarruflardan birisi olan re'sen (hâkime ve hakeme başvurmadan, tek taraflı irade ile) boşama hakkı erkeğe veril­miştir. Tarafların anlaşmasına bağlı olarak bu hakkın kadına da verilmesi müm­kündür. Erkeğin bu hakkı kötüye kullanmaması için boşayanın mehir ödemesi, Al­lah'ın boşamayı sevmediğini bildirmesi gibi tedbirler alınmıştır. Bu tedbirlerden biri de boşama sayısının sınırlandırılmış bulunmasıdır. Böylece İslâm, Câhiliye devri zulümlerinden birini daha kaldırmış ve kadının sınırsız olarak boşanıp geri alınma hakkını kocaların elinden almıştır. Sünnete uygun boşama hakkı, her biri kadının aybaşı halinde olmamak üzere üçtür. Bir temizlik içinde ancak bir boşama hakkı kullanılabilir. Her bir hak kullanıldıkça koca kendisini tartıp düşünmeli, ke­sin ayrılmaya niyetli ise eşini iyilikle bırakmalı, pişmanlık duyuyor ve mutlu bir beraberliği umuyor ise iyilikle evliliğe dönmelidir. Evlenirken kocanın eşine ver­diği mehri, boşamadığı halde baskı yaparak kısmen veya tamamen geri alması ca­iz değildir. Ancak kadın evliliğe tahammül edemiyor, geçimsizlik sebebiyle evli­lik hukukuna riayet edememekten korkuyorsa, bir meblâğ ödeyerek kocasından boşanmak istiyorsa bu takdirde mehri kısmen veya tamamen geri ödeyerek evlili­ği bitirmesi (muhâlea) caiz kılınmıştır. Geçimsizlik kocadan kaynaklanıyor, meh­ri almadan da karısını boşamak istemiyorsa yine kadın mehrini vererek boşanır; ancak bu takdirde aldığı mehir kocaya helâl olmaz (manevî yaptırım). Muhâlea anlaşmasıyla evliliği sona erdirmek Hanefîler'in de dahil bulunduğu çoğunluğa göre yeni bir nikâh yapmadan dönüş imkânı vermeyen bir boşamadır (bâin talâk), bununla evlilik bağı kopmuş olur.[87]

 

230. Aile kurumu yalnızca iki kişiden oluşmuyor, çocuklardan her iki tarafın akrabasına doğru geniş bir "hısım akraba ilişkisini" içeriyor. İslâm aileye başta ço­cuk eğitimi olmak üzere Önemli vazifeler veriyor. İşte bu ilişki ve vazifeler İstik­rarlı ve uyumlu bir aile beraberliğini gerektiriyor. Eş seçiminde hata edilmiş olma­sı, sonradan ortaya çıkan huy ve alışkanlıkların ilişkiyi zedelemesi ve beraberliği katlanılamaz hale getirmesi ihtimali her zaman mevcuttur. Bu durumda evliliği kâ­ğıt üzerinde devam ettirmenin anlamı olmadığı gibi sınırsız sayıda boşanıp yeni­den birleşmenin de ailenin mahiyet ve vazifesi ile bağdaşmadığı ortadadır. İslâm bu gerçekleri göz önüne alarak bîr yandan boşanıp evlenme sayısını sınırlama yo­luna gitmiş; diğer yandan da, makbul saymamakla beraber, gerektiğinde boşanma­yı, evlilik birliğine son vermeyi caiz kılmıştır.

İlgili hadislere göre sünnete uygun boşama sırasında kadın hayızlı olmayacak ve üç boşama hakkı bir temizlik içinde kullanılmayacaktır.[88] Koca daha önce iki boşama hakkını kullanmış olursa üçüncü boşamadan sonra taraflar istese bile yeniden evlenmeleri mümkün değildir. Bunun için kadı­nın, başka biriyle samimi, yaşamak ve aile olmak niyetiyle bir evlilik yapması ge­rekir. Bu ikinci koca da kadını boşar veya bir başka şekilde evlilik hayatı sona ererse, tarafların istemesi halinde kadının eski kocasıyla yeniden evlenmesi caiz hale gelir. Bu evlenmede de yine üç boşama hakkı vardır.

Âyette üç boşamadan ve "bir başka kocayla evlenmekten" söz edildiği için "üç talâk" ve "hülle" meselesi de tefsirlerde bu âyet açıklanırken tartışılmıştır.

Sahih hadisler, Hz, Peygamber zamanında olduğu gibi Hz. Ömer'in yöneti­minin üçüncü yılma kadar bîr defada, bir temizlik içinde yapılan üç boşamanın bir boşama sayıldığını, kocanın üç boşama hakkını bir temizlik içinde kullanmasının, bir boşama (talâk) sayılma dışında muteber olmadığını ifade etmektedir.[89] Hz. Ömer insanların, Kur'an'da bildiri­len ve Hz. Peygamber tarafından açıklanan boşama usulüne, yani boşamanın bir defada değil üç temizlik içinde üç ayrı zamanda yapılması emrine riayet etmedik­lerini ve işi aceleye getirip bir temizlik içinde üç boşamayı birden yaptıklarını gö­rünce onları cezalandırmaya ve sünnete uygun boşamaya döndürmek için tedbir almaya karar veriyor. Tedbir olarak da "bundan böyle üç boşamayı birden yapan­ların üç talâklarını geçerli sayacağım" ilân ediyor. Sahâbîler bu idarî tedbire itiraz etmiyorlar, fakat halk bu yaptırıma rağmen üç talâkı birden vermeye devam edi­yor. Fıkıhçılann da çoğu, İslâm hukukunu sistemleştirip kitaplara geçirirken Hz. Ömer'in uygulamasını ve buna itiraz etmeyen sahabenin, icmâ saydıkları tutumla­rını göz önüne alıyor, delil olarak kullanıyor ve üç boşamanın bir defada, bir te­mizlik içinde yapılmasını caiz ve geçerli görüyorlar. Buna karşı sahabeden günü­müze kadar birçok müetehid ve fıkıhçı da İlgili âyetlerin lafzını ve üslûbunu, sa­hih hadisleri, Allah ve Resûlü'nün boşamayı üç ayn zamana yaymadaki maksadı­nı göz önüne alarak, "Bir temizlik içinde yapılan boşamalar kaç sayıda olursa ol­sun bir boşama sayılır" demişlerdir. Bunlara göre sahabenin sükûtu icmâ değildir, İcmâ olsa bile sükût şeklindeki icmâ bağlayıcı değildir.[90]

Hülle veya tahlil, üç kere boşanmış kadını, boşayan koca İle yeniden evlen­mesini sağlamak üzere bir başka erkekle -nikâh akdinden ve cinsel ilişkiden son­ra hemen boşaması üzerinde- anlaşarak (muvazaalı olarak) evlendirmek suretiyle gerçekleşmektedir. Böyle bir evlenme en azından niyetlerde bir "geçici evlen­medir ve geçici evlenme Sünnî İslâm'da caiz değildir. Hz. Peygamber samimi ve evlilik içinde yaşamak niyetiyle olmayıp, tahlîl (hülle) niyetiyle yapılan evliliğin caiz olmadığına, "bu evliliği yapan erkeğe kiralık koç" diyerek ve "hem bu kira­lık koçun hem de buna razı olan kocanın lanetlendiklerini" bildirerek işaret etmiş­tir.[91]  Böyle anlaşmalı evliliklerin caiz ve geçerli olmayacağının bir başka delili de yine Hz. Peygamber'in, "üç boşamadan sonra yapılan evlenmenin yalnızca bir sözleşmeden ibaret olamayacağını, fiilen evlilik ve cinsî hayatın yaşanması gerektiğini" bildi­ren hadisidir.[92]

Bize göre de boşama Kur'an'a ve Sünnefe uygun olduğunda geçerli olur. En uz üç ay içinde gerçekleşecek olan dönüşsüz boşama sistemi tarafların düşünüp danışmalarını, sonradan pişman olacakları bir şeyi tehevvüre kapılarak birden yap­mamalarım sağlamak içindir. Bunu değiştirmek dinin maksadına aykırıdır. Evlen­me ciddi, samimi ve devamlılık niyetiyle olacaktır, hülle de caiz değildir. Bazı fı-kıhçılann "Akid yaparken taraflar hülle için veya geçici olduğunu zikretmezlerse evlenme akdi geçerlidir" diyerek hülleye geçiş izni vermeleri şâriin maksadına ay­kırıdır.

Âyetin açık ifadesine göre, başından yeni bir evlilik geçmiş bulunan kadınla eski kocası, olup bitenlerden ders alarak yeniden mutlu ve düzenli bir aile hayatı kurabileceklerini akıllan keserse tekrar evlenebilirler. Kur'an'ın tavsiyesi, aksi halde bunu denememeleri yönündedir.[93]

 

231. İddetini tamamlamış bulunan boşanmış kadınlarla ilgili olarak ya iyilik­le evlilik hayatına dönmek ya da yine iyilikle, gönül hoşluğu ile birbirini incitme­den ayrılmak tavsiye edilmektedir.

Kocaların, boşama haklarını kötüye kullanarak sevmedikleri veya kendileri­ni sevmeyen, iyi geçimi ve mutluluğu paylaşamadıkları eşlerini, sırf onlara zarar vermek, intikam almak, başkalarına yaratmamak... için nikâh altında tutmaları bu âyette yasaklanmış; bunu yapanların yalnızca eşlerine değil kendilerine de zulmet­miş olacakları bildirilmiştir. Evet kendilerine zulmetmiş olmaktadırlar; çünkü eş­ler "kendilerinden" olan din ve insan kardeşleridir. Geçimsizlik ve nefret içinde yürütülen bir evlilik taraflar ve yakınları için dünya cehennemidir. Çarpışan iki testiden biri kınlırsa diğeri de içinden çatlar. İnsanlara zarar verenler bu dünyada olmazsa ebedî âlemde bunun hesabım vereceklerdir. Ayrıca evlilik birliğinden za­rar gören, zarar görmesine rağmen kocası tarafından boşanmayan kadınların ha­kemlere ve hâkime başvurarak boşanma hakları vardır.[94] Bu durumda kocalar, toplum içinde itibar kaybına uğrayacaklardır.

Ülkemizde nişanlıların, serbestçe görüşebilmek için resmî evlenme akdinden önce dinî nikâh yapmaları bazı problemlere sebep olmakta; kızın evlenmekden vazgeçmesi, erkeğin ise buna karşı çıkması veya kıza zarar vermeye yönelmesi du­rumunda -erkeğe ait bulunan- boşama hakkının kötüye kullanılması yoluyla kızlar zarar görmekte, evli de bekâr da olmadıkları bir hayata mahkûm edilmektedirler. Bu durumda sırf kıza zarar vermek için onları boşamayan erkeklerin Allah'tan korkmaları ve tefsir ettiğimiz âyet üzerinde düşünmeleri gerekir. Kızlar ise hakem­lere başvurarak çözüm elde etme yolunun bulunduğunu bitmelidirler.

Kur'an âyetlerini doğru anlayıp onu kullarına lütfeden Allah'ın irade ve mak­sadına uygun bir şekilde uygulamak yerine hilelere ve hüllelere başvuranlar, nas-lara uyacak yerde naslan kendi hevâ ve heveslerine uydurmaya kalkışanlar "Al­lah'ın âyetleriyle alay etmiş" olmaktadırlar.

Burada Allah Teâlâ'nm "kullarına öğüt vermek ve doğru yolu göstermek üzere indirdiği kitap"tan maksat Kur'an, "hikmet" ise -müfessirlerin de genellikle benimsedikleri gibi- büyük bir ihtimalle sünnettir. Çünkü Resûlullah'ın ümmete örnek olan ve Kur'an'ı açıklamaya yönelik bulunan sünneti de ya vahiy yoluyla bildirilmiştir ya da Allah tarafından onaylanmıştır.[95]

 

232. Câhiliye devrinde daha çok rastlanmakta beraber İslâm'dan sonra da ta­mamen ortadan kalkmadığı anlaşılan bir âdet ve tutum da boşanmış kadınların başkalarıyla evlenmelerine eski kocalarının, eski kocalarıyla yeniden evlenmeleri­ne de aile büyüklerinin, velilerinin razı olmamaları, bunu engellemeleridir. Bu davranışı bir onur meselesi sayan, kendilerine yakıştıramayan velilere ve eski ko­calara Kur'ân-ı Kerîm şu uyarıda bulunuyor: Bu kadınların İstedikleri, hukuk ve ahlâka da (maruf) uygun bulanan evlilik taleplerini geri çevirmek, evlenmelerini engellemek, dul yaşamalarına veya istemedikleri birisiyle evlenmelerine sebep ol­mak insana onur ve şeref getirmez, nefis terbiyesi ve ruh temizliği sağlamaz; ak­sine birçok içtimaî ve ahlâkî problemlere, bazan rezaletlere yol açar, ailelere (ve­li) utanç getirebilir. Onuru, şerefi, ahlâkı nefislerinize ve kontrolsüz duygularınıza uymakta değil, Allah'ın öğütlerine kulak vermekte ve O'nun talimatına uygun ya­şamakta arayınız.[96]

 

Meali

 

233. Emzirmeyi tamamlamak isteyen için analar çocuklarını tam iki yıl emzirirler. Onların normal ölçülerde yiyecek ve giyeceklerini sağlamak da çocuk kendisi için doğurulanın (babanın) borcudur. Hiçbir kimse gücünü aşan bir şeyle yükümlü kılınamaz. Ne ana çocuğu yüzünden zarara uğratılsın ne de çocuk kendisi için doğundan çocuğundan dolayı zarar görsün. Kendi­sine miras kalan kimseye de benzer yükümlülük vardır. Ana-baba karşılıklı danışarak ve anlaşarak çocuğu sütten kesmek isterlerse bundan dolayı onlar için bir sakınca yoktur. Çocuklarınızı sütannelere emzirtmek isterseniz mü­nasip olan ücreti verdiğiniz takdirde sizin için bir günah yoktur. Allah'ın koyduğu kurallara ayları davranmaktan sakının ve bilin ki Allah yaptıkları­nızın tamamını görmektedir.[97]

 

Tefsiri

 

233. Evlenmenin amaçlarının başında gelen çocuk, doğumundan itibaren bir müddet emzirilme ihüyacındadır, onu emzirecek olan birinci derecede annesidir. Emzirme müddeti konusunda belirleyici bir nas yoktur, bu konudaki âyetlerden anlaşılan anne-baba isterlerse çocuğun iki yıl emzirileceği ve bunun tam bir em­zirme müddeti olduğu, istemezlerse, daha önce sütten kesme konusunda anlaşır­larsa iki yıl tamam olmadan da bunu yapabilecekleridir.

Emerken annesi boşanmış veya boşandıktan sonra dünyaya gelmiş bulunan çocuğu yine annesi emzirirse, iddet dolmuş ve evlilik ilişkisi bitmiş olsa bile onun yiyecek ve giyeceğini, âyette "çocuk kendisi için doğurulan" şeklinde ifade edilen baba temin edecektir.[98] Boşama olayı yoksa, anne çocuğun baba­sının nikâhı altında bulunuyorsa bu takdirde çocuğu emzirdiği için değil, eş (zev­ce) olduğu için onun tam nafakası (bütün temel ihtiyaçlan) koca tarafından sağla­nacaktır.

Baba yerine "çocuk kendisi İçin doğurulan" ifadesinin kullanılması, çocuğun soy kütüğünün baba tarafına ait olacağını -günümüzdeki deyişle çocuğun, babası­nın soyadını alacağını- göstermektedir. Geleneğimizde hanımlar yeri geldiğinde kocalarına hitaben "Sana nur topu gibi çocuk verdim" diyerek şuurlara yerleşmiş bulunan bu anlayışı ve kuralı dile getirmektedirler.

Evlilik devam etsin etmesin çocuğun emzirilmesi taraflardan birinin zarar görmesine sebep olmamalı, anne ve baba güçlerini aşan şeylerle yükümlü kılınma-malı, birbirlerine anlayış göstermelidirler. Şayet nafaka yükümlüsü olan baba ve­fat ederse çocuğun beslenmesi, korunması ve kendine yeterli hale gelmesine kadar başkalarına da sorumluluk düşmektedir. "Vârise de benzer yükümlülük vardır" cümlesi bu sorumluluğa ışık tutmaktadır. Ancak müfessirler mirastan kimlerin ne kadar haklannm bulunduğunu, vârislerin malî sorumluluklarını belirleyen genel hükümlere bakarak farklı açıklamalar getirmişlerdir. İçlerinde Hanefîler'in de bu­lunduğu birçok müctehİde göre çocuğun babası vefat edince ona vâris olan kan hı­sımları, çocuk muhtaç olduğunda onun nafakasını teminle yükümlüdürler. Bu yü­kümlülüğü düzenli ve yeterli bir devlet bütçesinin bulunması halinde devlete yük­leyenler de vardır.

Çeşitli sebeplerle çocukların, uygun sütanneleri tarafından emzirilmeleri ol­dukça eskilere dayanan bir uygulama ve âdettir. İslâm bunu yasaklamamış, ancak doğuran annenin emzirmesini teşvik etmiştir. Meşru bir mazeret sebebiyle anne emzirmek istemezse çocuğun babası gerektiğinde ücretini vererek bir sütannenin onu emzirmesini sağlayacaktır.[99]

 

Meali

 

234. İçinizden ölenlerin geride bıraktıkları eşleri kendi başlarına (evleiı-meksizin) dört ay on gün beklerler. Bekleme sürelerinin sonuna geldiklerinde kendi haklarında, normal ölçülerde yapıp ettiklerinden size bir sorumluluk yoktur. Allah yaptığınız her şeyden haberdardır. 235. Bu kadınlarla evlenme isteğinizi üstü kapalı bildirmenizde veya içinizde saklamanızda bir sakınca yoktur. Allah bu kadarını onlara söyleyeceğinizi bilmektedir. Fakat meşru söz söylemeniz dışında onlarla gizli sözleşme yapmayın. Bekleme emri süresi­ne ulaşmadıkça evlenme akdi yapmaya kalkışmayın. Bilin ki Allah içinizde olanları bilmektedir. O'ndan sakının ve bilin ki Allah çok bağışlayıcıdır, ha­limdir.[100]

 

Tefsiri

 

234-235. Câhiliye döneminde kocası ölen kadınlar mağaramsı bir yere kapa­nır, kimseyle temas etmez, yıkanmaz, saçlarını taramaz, tırnaklarını kesmezdi. Hz. Peygamber bu şekilde yas tutmayı yasakladı; akraba için üç gün, koca için ise ka­rısına mahsus olmak üzere dört ay on gün bir nevi yas tutmayı meşru kıldı. Yas tu­tan kadın renkli elbiseler giymez, makyaj yapmaz ve güzel koku sürünmez[101]

Kocası vefat eden kadın hâmile ise çocuğunu doğuruncaya kadar[102] hâmile değilse dört ay on gün geçinceye kadar bekler, vefat iddeti denilen bu süre içinde yukarıda zikredilen Ölçüde yas tutar, evlenmez ve kendine açıktan evlenme teklifi yapılamaz, onunla evlenmek isteyenler bu niyetlerini ancak üstü kapalı ifadelerle (ta'riz yoluyla) hissettirirler. İddet esnasında kadın, aksine bir za­ruret bulunmadıkça kocasıyla paylaştıktan evinde kalır. "İşi için gündüzleri, farz olan hac ibadeti için de hac günlerinde çıkması caizdir" diyen müeteh idler vardır.[103] ancak müctehidlerin çoğunluğu bunları da caiz görmemişlerdir.

Vefat İddetİnİn gerekçesi (hikmeti) hakkında değişik açıklamalar yapılmıştır. Bunların başında kadının ölen kocasından hâmile olup olmadığını tespit etmek ve şayet hâmile kalmışsa çocuğunu doğuruncaya kadar bir başkasıyla evlenmesini engellemek gelir. Bunun yanı sıra duygusal yönü daha baskın olan kadının kendi­ni toparlayıp hayata intibak etmesine fırsat vermek de iddetin amaçlarından biri olarak gösterilmiştir.[104]

 

Meali

 

236. Kadınları boşarsanız, onlarla birleşmemiş ve mehir de belirlememiş olursanız malî bir sorumluluğunuz yoktur. Zengin gücü yettiği kadar, eli dar­da olan da gücü yettiği miktarda olmak üzere onlara mâkul, gönül alıcı bir şeyler verin; iyiler için bu bir borçtur, 237. Bir mehir belirlediğiniz halde on­larla birleşmeden kendilerini boşarsanız, belirlediğiniz mehirin yansını Öde­mek size borçtur; ancak kadınların bağışlaması veya nikâh bağı elinde olanın hoşgörülü davranması müstesnadır. Hoşgörülü davranmanız takvaya daha uygundur. Aranızda lütufkar davranmayı unutmayın. Allah bütün yaptıkla­rınızı görmektedir.[105]

 

Tefsiri

 

236-237. Mehir boşama hakkı elinde bulunan koca bakımından bir "boşama engeli ve müeyyidesi", kadın için de bîr maddî teminattır, yeni bir evlilik yapın­caya veya maişet imkânı buluncaya kadar bir süre hayatım İdame ettirme vasıtası­dır. Kadının mehri hak edebilmesi ve boşandığında iddetin gerekli olabilmesi için ya kocasıyla cinsel ilişkide bulunmaya bir engel bulunmayacak ölçüde ve şartlar­da baş başa kalmış (halvet olmuş) olmaları ya da fiilen cinsel ilişkide bulunmala­rı gerekir. Bu iki şart gerçekleşmeden boşama vuku bulmuş ise bakılır: Eğer daha önceden bir mehir üzerinde anlaşma yapılmamışsa kocanın malî bir yükümlülüğü yoktur. Ancak koca boşadığı eşinin gönlünü almak, onunla iyi duygular içinde ay­rılmayı sağlamak için bütçesine uygun ikramlarda (müt'a, meta) bulunmalıdır. Bo­şama hediyesinin miktarı belirlenmemiş ancak iki ölçü konulmuştur: Kudret ve mâruf. Her koca malî gücüyle mütenasip ve toplumda carî âdetlere ve uygulama­lara göre kadına lâyık bir hediye vermelidir.

Cinsel ilişkiden önce boşanmış kadın için daha önceden bir mehir miktan be­lirlenmiş olursa koca bunun yarısını ödemekle yükümlüdür. Boşayan veya boşa­nan tarafın malî ve psikolojik durumu farklı tavır ve davranışlar gerektirebilir. Bu sebeple taraflar bağışlama ve hoşgörüye, birbirlerine lütufkar davranmaya teşvik edilmişlerdir. Bu teşvik kadın açısından -kocasının durum ve şartlarına bakarak-alacağını azaltma veya bağışlamaya, koca tarafından ise daha fazlasını vermeye yöneliktir.[106]

 

Meali

 

238. Namazları ve orta namazı aksatmadan kılın, huşu içinde Allah'ın huzurunda durun, 239. Bir şeyden korkarsanız yaya veya binek üzerinde kı­labilirsiniz. Korkunuz geçince Allah'ı, daha önce bilmediğinizi size öğrettiği gibi anın.[107]

 

Tefsiri

 

238-239. Kur'ân-ı Kerîm'in özgün üslûp ve tertibi içinde farklı konulan açıklayan âyetlerin arka arkaya geldiği de olmaktadır. Bu bağlamda evlenme, bo­şanma, emzirme konulan açıklanırken arada, normal ve olağan dışı hallerde nama­zın nasıl kılınacağı konusuna yer verilmiş, belki de bir önceki âyette tavsiye edi­len bağışlama, takva, karşılıklı lütufkârlık gibi faziletlere erebilmek için gerekti bulunan manevî eğitimin en önemli aracının namaz olduğuna işaret edilmiştir.

Dinin direği, ibadetlerin başı olan namazın, müminin hayatıyla o kadar iç içe, o kadar vazgeçilemez, ihmal edilemez olması istenmiştir ki insanoğlunun her tür­lü faaliyetine ara verdiği korkulu ve tehlikeli hallerinde bile namazın kılınması emredilmiş, ancak olağan dışı hal sebebiyle bazı kolaylıklar tanınmıştır.

Normal hallerde müminler, en değerli varlıklarını nasıl koruyorlarsa namaz­larını da öyle koruyacak, yani hem eksiksiz hem de devamlı kılacaklardır. "Nama­zın eksiksiz kılınması" (muhafaza), vücut, dil ve zihin hareketleriyle yapılan farz­ları, vacip ve sünnetleri yerine getirmekle olur ve en azından farz ve vacip namaz­ları geçirmemekle gerçekleşir. Namazla ilgili olan bu iki mükellefiyet dışında bir de kalple (zihin-duygu iş birliği ile) yapılan ve âyette "kunût" kelimesiyle ifade edilen huşu şartı vardır. Huşu namaz kılan müminin huzurunda bulunduğu rabbi-nin büyüklüğüne yaraşır bir saygı, kulluk ve itaat duygusu, kendini veriş, bütünüy­le yöneliş şeklinde gerçekleşir ve hususuz namaz, ruhsuz ceset gibidir. Bu sebep­ledir ki, "Namazları eksiksiz ve devamlı kılın" emrinden sonra "huzur ve huşu içinde" kaydı getirilmiştir.

"Orta namaz" (es-salâtü'1-vustâ) beş vakit namazdan biri olduğu halde -çün­kü başka bir günlük farz veya vacip namaz yoktur- ayrıca zikredilmiş, ona daha zi­yade ihtimam gösterilmesi istenmiştir. Hz. Peygamber hayatta iken bu namazm hangisi olduğu konusunda ne bir soru sorulmuş ne de bu konuda tartışma yapıl­mıştır. Muhtemelen sahabe, beş vakit namazın her birine "orta namaz" gibi önem verdikleri ve hiçbirini geçirmedikleri veya açıklamamakla beraber bildikleri için bu konuyu konuşmamışlardır. Hz. Peygamber'in vefatından sonra orta namazın hangisi olduğu konusunda uzun tartışmalar yapılmış ve ortaya yirmi kadar farklı yorum ve tespit çıkmıştır. Yorum yapanlar ya "vüstâ" kelimesinin "en üstün" mâ­nasından hareket etmiş ya da bu kelimenin "iki şeyin ortasında olan" mânasından sonuç çıkarmaya çalışmışlardır. Bu yorumlardan ve tespitlerden üçü hem daha çok konuşulmuş hem de delillerle desteklenmiştir. Buna göre orta namaz:

a) Sabah na­mazıdır.

b) İkindi namazıdır.

c) Bütün namazlara Önem verilsin, hiçbiri geçirilme­sin diye belirlenmeden bırakılmıştır.

Medine fukahasıyla onların hocaları olan bir kısım sahabeye göre orta namaz sabah namazıdır. Çünkü bu namazın önemi hakkında âyet ve hadisler vardır. Ay­rıca bu namaz gece namazlarıyla (akşam ve yatsı) gündüz namazları (öğle ve ikin­di) ortasında bulunmaktadır. İmam Mâlik ve bir rivayete göre Şâfıî de aynı tespi­ti benimsemişlerdir.

Abdullah b, Mes'ûd, Hz. Ali, İbn Abbas gibi bir kısım sahabe, bazı hadisçi-ler, Ebû Hanîfe ve -bir başka rivayete göre- Şâfıî orta namazın ikindi namazı ol­duğu sonucuna varmışlardır. Çünkü birbirini destekleyen birçok hadis ve sahabe ifadesi yanında, Hendek Savaşı'ndaHz. Peygamber'in "Orta namazdan yani ikin­di namazından bizi alıkoydular. Allah kabirlerini ve içlerini ateşle doldursun!" sö­zü bunu açıkça ortaya koymaktadır.[108]

Malikîler'den Ebû Bekir İbnü'l-Arabî ise deliller çeliştiği ve tercih imkânı bulunmadığı gerekçesine dayanarak şu sonuca varmıştır: "Allah Teâlâ nasıl Kadir gecesini ramazan geceleri içinde, duaların kabul edildiği vakti cuma günü içinde, büyük günahları genel olarak günahlar içinde gizlediyse orta namazı da namazlar içinde gizlemiştir ki halk bütün ramazan gecelerini ihya etsin, bütün cuma günü dua ve zikirle meşgul olsun, bütün günahlardan kaçınsın ve namazların tamamını orta namaz olabilir düşüncesiyle kılsın!"[109]

Şevkânî ilgili hadislerin açık ve güçlü desteğine dayanarak orta namazın ikindi namazı [110]  İbn Âşûr da bir kısım sahabe rivayetleriyle namazın fa­zileti hakkındaki nakillere dayanarak sabah namazı [111] olduğunu savunmuş­lardır.

Nisa sûresinde (101-103) düşmanla karşı karşıya bulunulduğu, fiilen savaşıl- veva âni bir hücum tehlikesinin bulunduğu zamanlarda (bu mânada korku halinde) cemaatle nasıl namaz kılınacağı öğretilmişti. Konumuz olan 239. âyette ise savaşı da içine alan daha geniş çerçeveli tehlike hallerinde fertlerin kendi başları­na namazı nasıl kılacakları anlatılmıştır. Çıkan sonuç namazın önemi, terkedile-mez oluşu, her hal ve şartta kılınması gerektiği ve şartlar namazın bir kısım farz­larını ve vaciplerini yerine getirmeye müsait değilse mümkün olan şekilde (bazı farz ve vacipler eksik de olsa) kılınacağıdır. Namazın farz, vacip ve sünnetlerinin önemli bir kısmı vücut hareketleriyle yapılır ve bunlardan maksat namazın ruhu olan duygu, şuur ve Allah-kıü ilişkisine yardımcı olmalarıdır. Vücut hareketlerini yapmaya bir mani çıktığında bunlar terkedilebiiir ancak namaz terkedilemez. Çün­kü onun ruhu olan ibadet şuuru (zikir) her durumda mümkündür.[112]

 

Meali

 

240. İçinizden vefat edip de geride eşler bırakanlar, bir yıla kadar evle­rinden çıkarılmaksızın eşlerinin geçimliğini vasiyet etsinler. Onlar çıkar gi­derlerse kendiliklerinden yaptıkları uygun şeylerde sizin için bir vebal yok­tur, Allah izzet ve hikmet sahibidir. 241. Boşanmış kadınlara faydalanacak­ları uygun bir şeyler verilmesi, Allah'ın rızâsını gözetenlerin borcudur. 242. Akledesiniz diye Allah size âyetlerini işte böyle açıklıyor.[113]

 

Tefsiri

 

240. Yukarıda açıklanan 234. âyette kocası vefat eden kadınların dört ay on gün bekleyecekleri (iddet), bu müddet içinde evlenmelerinin caiz olmadığı ifade buyurulmuştu. Mushaf sırasında daha sonra gelen, fakat farklı bir hüküm getiren bu âyetle onu bağdaştırma konusunda farklı yorumlar yapılmıştır. Çoğunluğa gö­re bu âyet, nüzulü daha sonra olan 234. âyet veya miras âyetiyle neshedilmiştir. Nitekim Abdullah b. Zübeyr, mushafı yeniden yazdıran Hz. Osman'a, "Bunu bir başka âyet neshetti, hükmünü kaldırdı, buraya niçin yazdırıyorsun?" demiş, Hz. Osman da ona, "Kur'an'da bulunan hiçbir şeyin yerini değiştiremem" cevabını vermişti[114]  Mücahid'in, nesih iddiasını kısmen ortadan kal­dıran farklı bir yorumu vardır. Buna göre Allah Teâlâ kocası vefat eden kadının, evinden çıkmadan dört ay on gün iddet beklemesini farz kılmıştır. Sonra 240. âyet gelmiş, müddetin bir yıla çıkarılması kocanın vasiyetine bağlı olarak meşru kılın­mış, kadın da bu vasiyete uyup uymamakta serbest bırakılmıştır. Buna göre âyet dört ay on gün koca evinde iddet geçirme hükmünü kaldırmış değildir. Buna ek olarak ihtiyarî bir iddet ve oturma hakkı getirmiştir. İbn Abbas'a göre bu âyet, ko­ca evinde iddet geçirme mecburiyetini kaldırmıştır. Kadın iddetinİ dilediği yerde geçirebilir.[115]Şah Veliyyullah'ın yorumuna göre kocanın -ötmeden önce- eşinin bir yıl evinde kalmasını ve nafakasının teminini vasiyet et­mesi caiz veya müstehaptır, karısı ise bu vasiyeti uygulama konusunda serbesttir.[116] Bu yoruma göre burada, sonra gelen âyet ve hadislerin, "öncekilerin hükmünü tamamen yürürlükten kaldırması" şeklinde bir nesih söz konusu olmayıp "geneli özelleştirme, vacibi müstehaba çevirme..." kabilinden bir tâdil (bu mânada değiştirme) vardır.

Ayetlerle yukarıda nakledilen rivayetlerden bizim çıkardığımız sonuç şudur: 234. âyet, kocası vefat eden kadının iddetini bir yıldan dört ay on güne indirmiş­tir. Meşru ve mâkul bir mazeret bulunmadıkça kadın bu iddeti kocasının hanesin­de geçirecektir. Miras âyeti ona mirastan hak verdiği için ve terike de vârislere in­tikal etmiş bulunduğu (kocasının mülkiyetinden çıktığı) için iddet esnasında teri-keden nafaka hakkı yoktur. Kadının malî durumu müsait olmazsa nafakası genel kurallara göre ilgili ve borçlu yakınları tarafından karşılanacaktır. Kocasının "zev­cesinin bir yıl evinden çıkarılmamasını" vasiyet etmesi teşvik ediîiniş (müstehap), kadm da dört ay on günden sonraki kısmı koca evinde geçirip geçirmeme konu­sunda serbest bırakılmıştır.[117]

 

241. Zifaf yapılmadan boşanmış kadınlara nikâh akdi yapılırken mehir belir­lenmemişse bunun yerine geçecek bir şeyin verilmesi 236. âyette emredilmişti ve bu emri birçok müctehid bağlayıcı (vücûb için) olan bir emir olarak yorumlamış­lardı. Burada bütün boşanan kadınlara, takva sahibi (Allah'ın rızâsını gözeten, aza­bından sakınan) kocaların, gönül alıcı bir şeyler vermesinin borç olduğu ifade bu-yurulmuştur. 236. âyette geçen borcun bağlayıcı olmayan, iyilik severlerin yapa­cağı bir vicdan borcu olduğunu düşünen müctehidler buradaki borcu da öyle anla­mış ve bunu, kısa veya uzun bir müddet hayatı paylaştığı kadına onu boşayan ko­cası tarafından bir şeyler verilerek gönlünü almasının, iyi duygularla ayrılmayı sağlamasının güzel olacağı gerekçesine bağlamışlardır. Bunu mehir dışında öden­mesi gerekli bir boşama tazminatı olarak anlayanlar da vardır.[118]

 

Meâli

 

243. Sayıca binleri buldukları halde ölüm korkusuyla yurtlarından çı­kanları görmedin mi? Bunun üzerine Allah onlara "Ölün!" dedi. Sonra ken­dilerine hayat verdi. Şüphesiz Allah'ın insanlar üzerinde büyük lütufları var­dır ama insanların çoğu şükretmezler.[119]

 

Tefsiri

 

243. Sûrenin ana konularından biri de indiği dönemin şartlarına uygun olarak müslümanlan, varlıklarını ve değerlerini korumak için savaşa hazırlamak ve teş­vik etmektir. Bu âyette değinilen bir kıssa veya temsilden sonra müteakip âyette yine "Allah yolunda savaşın" emrinin gelmesi, daha sonra İsrâiloğulları'nın savaş karşısındaki tutumlarının anlatılması da bunu göstermektedir. Hangi zamanda hangi peygamberin devrinde ve nerede olduğunu bildirmeden Allah Teâlâ "sayıca binleri buldukları halde kendilerini savunmak yerine ölüm korkusuyla yurtlarını terkeden, fakat yine de ölümden kurtulamayan, sonra Allah'ın lütfuyla yeniden ha­yata dönen ve yaptıklarının yanlış olduğu kendilerine, onların şahsında da bütün insanlığa ve özellikle müslümanlara bildirilen bir topluluğun başından geçenleri" özetliyor. Bunun bir temsil olduğunu söyleyen tefsirciler yanında tarihî bir vakıa olduğunu, hatta -Eski Ahid'iıı Hezekieî bölümünde (37) anlatılan bu peygambere ait bir rüyaya atıf yaparak- onun kastedildiğini ileri sürenler de olmuştur. İbn Aşûr buradaki ölümü mecazen "ölüme yaklaşmak, öleyazmak, ölümle burun buruna ge­tiren felâketlerle karşılaşmak", diriltmeyi de "bundan kurtulmak" mânasında anla­mıştır (11,478).

Bize göre üslûp, bir mecaz veya temsilden çok gerçekleşmiş bir olayın anla­tımını yansıtmaktadır. Allah Teâlâ öldürmeye ve diriltmeye kadirdir. Kıssadan hisse ise "korkunun ölüme fayda vermeyeceği, yeterli sayı ve güce sahip olanların kaçmak yerine savunmayı tercih etmelerinin gerektiğidir."[120]

 

Meali

 

244. Allah yolunda savaşın ve bilin ki, Allah her şeyi işiten ve bilendir. 245. Kim Allah'a güzel bir borç verirse Allah da bunu kat kat fazlasıyla öder. Daraltan da genişleten de Allah'tır ve O'na döndürüleceksiniz. 246. Mû-sâ'dan sonra İsrâiloğulları'nın ileri gelenlerini görmedin mi? Peygamberle­rinden birine "Bize bir hükümdar gönder de Allah yolunda savaşalım" de­diklerinde o, "Üzerinize savaş farz kılındığında savaşmayacağınızdan korka­rım" cevabım verdi. "Yurtlarımızdan ve çocuklarımızdan uzaklaştırıldığımız halde Allah yolunda savaşmayıp da ne yapacağız!" dediler. Üzerlerine savaş farz kılınınca da, içlerinden azı müstesna, yüz çeviriverdiler. Allah zalimleri iyi bilmektedir. 247. Peygamberleri onlara "Allah size Tâlût'u hükümdar ola­rak gönderdi" dedi. "Biz hükümdarlığa ondan daha lâyık iken ve ona da ser­vet bakımından bir genişlik verilmemişken onun üzerimize hükümdarlığı na­sıl olur?" dediler. Peygamber "Allah onu sizin için seçti, kendisini ilimde ve bedende daha güçlü kıldı" dedi. Allah mülkünü dilediğine verir ve Allah (zât ve sıfatlarında) sınırsızdır. 248. Peygamberleri onlara "O'nun hükümdarlığı­nın alâmeti, içinde rabbinizden bir sekînet, Mûsâ ve Harun hanedanlarının bıraktıklarından bir bakiye bulunduğu halde meleklerin taşıdığı tabutun si­ze gelmesidir" dedi. Gerçekten inanıyorsanız bilin ki, bunda sizin için büyük bir işaret vardır. 249. Tâlût askerleriyle birlikte ayrılıp sefere çıkınca, "Allah muhakkak sizi bir nehirle imtihan edecek; kim ondan içerse benden değildir -eliyle bir avuç alan müstesna- ondan tatmayan da bendendir" dedi. İçlerin­den pek azı dışındakiler ondan içtiler. Kendisi ve onunla beraber inananlar nehri geçince "Bugün Câlût'a ve askerlerine karşı bizim gücümüz yok" dedi­ler. Allah'a kavuşacaklarını umanlar ise "Nice az birlikler vardır ki, Allah'ın izniyle sayıca çok birliği yenmişlerdir, Allah sabredenlerle beraberdir" dedi­ler. 250. Câlût ve askerlerinin karşısına çıkınca da "Rabbimiz! Bizi sabırla donat, bize sebat ver ve inkarcı topluluğa karşı bize yardım et!" diye niyazda bulundular. 251. Sonunda Allah'ın izniyle onları yendiler, Dâvûd da Câlût'u öldürdü ve Allah ona hükümranlık ve hikmet verdi, ona dilediği şeyleri öğ­retti. Eğer Allah'ın, insanların bir kısmı ile diğer kısmını engellemesi olma­saydı yeryüzünde düzen bozulurdu. Fakat Allah'ın âlemler için büyük lütuf -ları vardır. 252. İşte bunlar sana gerçek olarak okumakta olduğumuz Al­lah'ın âyetleridir ve sen şüphesiz Allah'ın elçilerinden birisin.[121]

 

Tefsiri

 

244, Yurtlarını ve değerlerini savunacak yerde düşmandan korkarak kaçanlanın misali veya kıssası hatırlatıldıktan sonra asıl maksada geçilerek "Allah yolun­da savaş" emredilmekte; insanların söylediklerini de söylemeyip zihinlerinden ge­çirdiklerini de Allah Teâlâ'nın bildiğine, O'ndan bir şey gizlemenin mümkün ol­madığına, "bilici ve işitİci" sıfatlan zikredilerek işarette bulunulmaktadır.[122]

 

245. İnfak, sadaka, karz-ı hasen Kur'ân-ı Kerîm'in müminleri teşvik ettiği üç yardım ve dayanışma şeklidir. İnfak öncelikle akrabaya ve bazan ihtiyaç gözetil­meden yapılır, sadaka yahut tasadduk daha ziyade muhtaç durumdaki akraba ol­mayanlara yönelik malî bir ibadettir. Bu ikisi bağıştır geri dönmez, ecrini Allah verir. Karz-ı hasen ise Allah rızâsından başka bir menfaat beklenmeden verilen borçtur. Bu borç karşılığında borçludan menfaat beklenmez, yalnızca ödeme im­kanına kavuştuğunda borcun aslını ödemesi islenir. Kutsî hadislerden öğrendiği­mize göre Allah Teâlâ, nerede ve hangi davranışta rızâsı bulunuyorsa orada kendi bulunuyormuş gibi bir ifade kullanarak kullarını hayırlı işlere, güzel davranışlara, yardımlaşma ve dayanışmaya teşvik etmektedir. Bu cümleden olarak "hasta ziya­retini kendini ziyaret, aç bir kimseyi doyurmayı kendini doyurmak" olarak ifade buyurmuştur.[123] Burada da güzel borç vereni kendisine borç ve­ren gibi kabul ederek yardım sever mümine şereflerin en büyüğünü bahşetmiş, onu dinî heyecanın doruğuna yükseltmiştir. Ne yazık ki maddeci ahlâkın etkisine giren müslümanlar, geleneğimizde mevcut bulunan bu güzel davranışı büyük ölçüde ter-ketmişlerdir. Terkcdilen sünnetleri, îslâmî gelenekleri ihya eden, yeniden uygula­ma alanına koyan müminlere büyük müjdelerin bulunduğu unutulmamalıdır.

Cihad emrinden sonra müminlere, yine geçmiş kavimlerden ibretli kıssalar anlatarak onlan cihada sevkeden âyetler İleride gelecektir. Bunlardan önce "güzel borç" verme teşvikinin araya sokulması, savaşa katılan müminlerin buna ihtiyaç duymaları vakıasına dayanmaktadır. Gerçi güzel borç yalnızca savaşa gidenlere verilen borç değildir, ihtiyacı olan herkese Allah rızâsından başka bir menfaat bek­lemeden verilen borç karz-ı hasendir. Ancak bu ihtiyaç bir de kişinin savaşa katıl­ma arzusundan doğmuş olursa ödünç verme ecrinin katlanacağında şüphe yoktur.[124]

 

246. Olayın tarihi ve şahıslarının isimleri değil, kendisinin önemli olduğu; ib­ret, olup bitende bulunduğu için "(Musa'dan sonra İsrâiloğullan'na gönderilen) peygamberlerden biri" denilip isim verilmemiştir. Hz. Mûsâ zamanında ayrıca hü­kümdarlar yoktu; tsrâiloğullan'nın siyasî lideri, devlet başkanı Hz. Mûsâ idi. An­cak onun zamanında yaşayanlar, hükümdar- peygamberin manevî gücünden ve bereketinden yararlanacak, peşine düşerek cihada katılacak yerde "Sen ve rabbin gidin savaşın; biz burada oturacağız"[125] demeyi tercih etmişlerdi. Hz. Musa'dan sonra onun yerini alanHz. Yûşa'jsrâüoğulları'nı Filistin'e sokmuş, ülkeyi şehirlere ayırmış ve her birine bir hâkim/vali tayin etmişti, peygamberden ay­rı bir kral yine mevcut değildi. Bu sistem 356 yıl devam etti. Peygamber Samuel zamanında İsrâiloğulları bu korkaklıkları ve kolaycı tutumları yüzünden büyük bir yenilgi alınca peygamberlerine gelerek kendilerine bir kral tayin etmesini istedi­ler. Mekke'de durmadan savaşalım diye Hz. Peygamber'e başvuran bazı kimsele­rin Medine'de cihad farz kılınınca korkuya kapılıp "Rabbimiz! Bize savaşı niçin farz kıldın, bizi yakın bir süreye kadar geri bıraksan olmaz mıydı?"[126] de­meleri insan psikolojisini yansıtan bir ömektir. Dini aynı kaynaktan alan Samuel de kendisine gelenleri ikaz etmiş, hükümdar tayininden sonra savaştan geri durma­ları ihtimalini kendilerine hatırlatmış, bu vesileyle onları hem savaşa teşvik etmiş hem de temsilciler vasıtasıyla caymama sözü almıştı.[127]

 

247. Peygamberleri onlara Tâlût'un (Saul) Allah tarafından hükümdar olarak tayin edildiğini bildirince buna iki sebeple itiraz ettiler:

a) Tâlût uzun boylu, yiğit bir halk çocuğu idi, İsrâiloğulları'nın ileri gelenlerinden, hükümdar çıkması bek­lenen ailelerinden değildi. Onların anlayışına göre böyle aileler dururken bir halk çocuğu hükümdar olamazdı; bu makama o değil topluluğun iteri gelenleri lâyık idiler.

b) Tâlût zengin değildi; onlara göre hükümdar olacak şahıs aynı zamanda zengin olmalıydı.

Allah Teâlâ bu itiraza peygamberleri aracılığı ile verdiği cevapla yöneticiler­de bulunması gereken nitelikler konusunda evrensel mesajlar iletmiş oluyordu. Buna göre: l._Mülk ve iktidar asaleten Allah'a aittir, kulların bunlara sahip olma­ları mecazidir. O halde yönetici, bir kısım çevrelerin değil, öncelikle Allah'ın yö­netmeye lâyık gördüğü kimselerde aradığı vasıflara sahip olmalıdır. Âyette Tâ-lût'u Allah'ın seçmiş olması onun bu açıdan liyakatini göstermekte ve dikkatleri bu yöne çekmektedir. 2. Tâlût bilgili ve güçlüdür; yönetici olacak şahısların zen­gin değil, bilgili ve güçlü olmaları gerekir. "İlimde ve cisimde başkalarından üs­tün olmak" mânevi ve maddî nitelikler bakımından namzetler arasında en üstünü olmak demektir.

Eski Ahid'İn I. Samuel kitabında (8-11) anlatılanları tarihî bilgilerle tamam­layan araştırmacılara göre Hz. Musa'dan sonra onun yerini alan Yûşa' b. Nûn, çe­şitli şehirlerde yaşayan İsrâiloğullan'nın her bir boyuna (sıbt) bir hâkim tayin et­mişti, bunların arasında peygamber olanlar da vardı. Samuel peygamber zamanı­na kadar devam eden bu döneme "hâkimler dönemi" denilmektedir. O döneme ka­dar İsrâiloğullan Amâlike, Midyanîler, Ârâmîler ve Filistinliler'le savaşıp durdu­lar. Kimİ zaman onlar kimi zaman bunlar galip geliyorlardı. Aynı zamanda hâkim olan Samuel peygamberin yaşlandığı günlerde Gazze yakınlarında Filistîler'le yaptıkları bir savaşta büyük bir mağlûbiyete uğradılar ve çok önem verdikleri kut­sal sandığı da (tabut) düşmana kaptırdılar. İleri gelenler peygamberlerinin yaşlan­mış, hâkim tayin ettiği iki oğlunun da beceriksiz ve adaletsiz olduğunu, başlarına gelenlerin sebepleri arasında saydıkları için kendisine gelerek, düşmanlarında ol­duğu gibi kendilerine de bir hükümdar tayin etmesini istediler. Bunun üzerine Pey­gamber Samuel, Allah Teâlâ'nın bİldirmesiyle Tâlût'u bulmuş ve takdis ederek Is-lâiloğullan'na hükümdar tayin etmiş ve böylece hâkimler dönemi sona ermiş, krallar dönemi başlamıştır [128] Tâlût uzun boyundan dolayı bu lakapla anılır. Asıl adı ise Saul b. Kays'tır.[129]

 

248. Tâbut Hz. Musa'nın emri üzerine bir marangoz tarafından ahşaptan ya­pılmış, içi ve dışı altın levha ile kaplanmış sandıktır. Yahudi literatüründe bu san­dığa ahid sandığı denilmektedir. 2,5x1,5 arşın ebadında (1 arşın=68 cm), yüksek­liği de bir arşın kadar olan ahid sandığının dört tarafında dört altın halka ve taşı­mak için bunlara geçirilmiş iki sopa vardı. Tabutun içinde Tevrat'ın sayfalan ya­zılı malzeme, Hz. Mûsâ ile kardeşi Harun'dan kalan elbise, baston (asâ), sancak gibi bir kısım eşya (bakiye) bulunuyordu[130]

Sekînet İslâmî kaynaklarda, "sükûnet, gönül huzuru, yüksek moral" mâna­larında kullanılan Arapça bir kelime olarak düşünülmüştür. Buna göre ahid sandı­ğının yanlarında bulunması İsrâiloğullan'na moral veriyor, bunu uğur sayıyorlar, savaşta cesaretleri ve zafer ümitleri artıyor, ahid sandığı yanlarında oldukça ken­dilerini güven içinde hissediyorlardı. Ancakİbrânîce'de -Arapça'daki sekine gibi-yine sözlükte "oturma, rahatlama" anlamına gelen- "shekhînâ" kelimesi yahudi li­teratüründe dinî bir terim olarak kullanılmaktadır. Bu bilgiler ışığında, âyette ge­çen sekînet kelimesini yahudi kültüründeki shekhînâ teriminin özellikle yukarıda işaret edilen ilk anlamıyla ilişkilendirmek mümkündür. Buna göre İsrâiloğullan ahid sandığının bir tür ilâhî zuhur ve tecelliyi yansıttığına inanıyorlar; bu inanç on­lara güven veriyor, morallerini yükseltiyordu.

Yahudi kaynaklarına göre Filistîler İsrâiloğullan'nı mağlûp ettiklerinde, içinde Tevrat'ın bulunduğu ve ahid sandığı denilen kutsal sandığı da onlardan al­mış; gövdesi balık, kafası İnsan şeklinde olan ilâhları Dacun'un bulunduğu mabe­de götürmüşlerdi. Ahid sandığı burada yedi ay kaldı. Bu esnada Filistîler'in başı­na birçok belâ ve felâket geldi. Bunları ahid sandığını alıkoymalarına bağladıkla­rı için bir araba hazırladılar, önüne iki sağılan inek koştular. Ahid sandığını bu ara­baya yüklediler ve inekleri kendi başlarına bıraktılar. İnekler arabayı İsrâiloğllan'nın memleketine getirdi. Onlar da büyük bir sevinç içinde onu bir mabede koy­dular, oraya bir din adamı tayin ettiler.

Âyette geçen "tabutu meleklerin taşımasından maksat, ineklere rehberlik, et­meleri olsa gerektir.

Kur'ân-ı Kerîm'in ifadesinden anlaşılan tabutun, Tâlût'tan sonra gelmesi, peygamberin de bunu, onun hükümdarlığının bir işareti olarak değerlendirmesidir. Yukarıda özetlenen Tevrat rivayetine göre ise tabut {ahid sandığı), İsrâiLoğulla-rı'na, Tâlût'un kral olarak tayininden önce gelmiştir. İbn Âşûr'un yorumuna göre Tevrat rivayeti -birçok yerinde olduğu gibi- hadiselerin tarihi sırasına uygun de­ğildir. Doğrusu Kur'an'da olandır. Buna göre Filistîler, İsrâiloğullan'nın bir kral yönetiminde birleştiklerini görünce kendilerinden İntikam alacaklarını, bunun baş sebebinin de tabut olduğunu düşünmüş, ilişkileri yumuşatmak için tâbutu geri göndermişlerdir.[131]

 

249-250. Tâlût'u kumandan olarak kabul eden İsrâiloğuİlan, yenilgi sonun­da kaybettiklerini geri almak üzere onun kumandasında sefere çıktılar. Yollan üzerinde Ürdün nehri vardı, ona yaklaşınca kumandan su içmeyi yasaklayarak or­dunun kendisine bağlılığını ve irade gücünü denemek istedi. Askerlerin çoğu bu denemede başarılı olamadılar. Ancak kumandan bu vesileyle orduya bir ders daha vermiş, eğitimlerini geliştirmiş oldu. Tâlût'un yaptığı bu denemeyi Allah'a izafe etmesi ("Allah sizi deneyecek" demesi), ülüİ-emre itaatin Allah emri olmasından­dır. Bir başka yoruma göre peygamber kumandana bunu Allah'ın emri olarak teb­liğ etmiş, o da yeri ve zamanı gelince uygulamıştır.

Tevrat bu olayı anlattığı yerde su imtihanına temas etmemiş, bunun yerine Tâlût'un, "Düşmandan intikam alıncaya kadar bugün ekmek yiyen mel'undur" de­diğini zikretmiştir. Ancak Hâkimler kitabında (7/4) bir başka harpte su İmtihanı geçmektedir. Öyle anlaşılıyor ki bu su imtihanı birkaç kere tekrarlanmış, Tevrat bunlardan bazılarını zikretmiştir.[132]

Filistîler güçlü bir düşmandı, başlarında da Câlût (Golyat) isimli çok iri ve güçlü bir savaşçı kumandanları vardı. İsrâiloğuİlan ordusu düşmana yaklaşınca her zaman olduğu gibi korku ve gevşeme alâmetleri ortaya çıktı. Aralarında sayı­lan az da olsa imanları ve cesaretleri güçlü mücahidler de vardı. Bunlar iki tedbi­re başvurarak ordunun moralini yükseltmeye çalıştılar: a) Savaş tarihinden yarar­landılar; zaferin her zaman sayıca üstün olanlara değil, maddî ve manevî şartlan -m haiz olanlara ait olduğunu hatırlattılar, b) Allah yolunda savaşanların O'nun yardımına mazhar olacaklannı ummaları gerektiğini hatırlattılar. Ayrıca sabır ve sebat vermesi için Allah'a niyazda bulundular. Bu dua aynı zamanda direnme ve sebat gösterme konusunda bir telkin mahiyetinde idî.[133]

 

251. Tâlût'un ordusunda üç oğlu bulunan bir baba (Yesse), onlardan doğru bir haber getirsin diye çobanlık yapan, çocuk iken Peygamber SamueFin duasını da almış bulunan küçük oğlu Davud'u göndermişti. Dâvûd orduya yetiştiğinde Golyat (Câlût) meydana çıkmış, teke tek savaşmak üzere karşı taraftan bir savaş­çı istemişti. Tâlût onun karşısına çıkmak istiyor, bunun ölüm demek olduğunu bi­len askerler onu engellemeye çalışıyorlardı. Dâvûd çevresindekilere Golyat'ı öl­dürenin ödülünü sordu. "Onu öldürene kral büyük servet verecek, onu kızıyla ev­lendirecek ve hanedanını imtiyazlı kılacak" dediler. Dâvûd buraya savaşmak için gelmemişti, daha önce kendisini bir savaşta denemiş de değildi. Sürüden koyun kapan bir aslanla ayıyı Öldürdüğünü hatırlatarak Tâlûftan, Golyat'a karsı savaş­mak üzere izin istedi; kumandan kendini uyardıysa da aldırmadı, talebinde ısrar et­ti. Tâlût ona zırh giydirdi ve izin verdi. Golyat'a doğru ilerlerken zırh ağır geldiği ve hareketini sınırladığı için onu da çıkarıp.attı. Yanında yalnızca vadiden seçtiği taşlarla sapanı vardı. Golyat'la birkaç cümle konuştuktan sonra sapanına uygun bir taş koydu ve onunla düşmanını başından vurdu, yere düşünce de kılıcını elinden aldı ve boynunu kesti. Bundan sonra Filistî ordusunun mağlûbiyeti kolaylaştı, za­fer İsrâiloğullan'nın oldu. Tâlût önce sözünde durdu, kendisini askerin başına ge­çirdi ve kızıyla da evlendirdi. Sonra halkın ona gösterdikleri ilgi, sevgi ve güveni görünce kıskandı, Öldürmek için çeşitli vesilelere başvurdu. Dâvûd ona kötülük et­mek istemediği için ayrıldı, uzun yıllar uzakta kaldı, çeşitili maceralar geçirdi. Peygamber Samuel de vefat etmeden önce Tâlûftan uzaklaşmıştı. Sonunda Tâlût vefat edince Dâvûd Habrun (bugünkü el-Halîl) şehrine geldi. Halkın bir kssmı onu diğer kısmı da Tâlût'un bir oğlunu hükümdar olarak kabul ettiler. İki grup iki yıl kadar aralarında savaştılar. Sonunda Tâlût'un oğlu öldü ve bütün İsrâiloğullan'nın İleri gelenleri Davud'un etrafında birleştiler. Dâvûd ülkeyi güzel idare ettiği gibi yaptığı savaşlar sonunda sınırlarını Fırat'tan Akabe körfezine kadar genişletti. Al­lah Teâlâ kulu Davud'a, dilediği birçok önemli ve faydalı şeyi öğretmişti, krallık nasip etti ve sonunda kendisine Zebur'u (Mezamir) göndererek peygamberlik de lütfeyledi[134]

"İnsanların birbirini engellemesi" burada, Tâlût ve Davud'un, Filistinlilerin zulmünü engellemelerine denk düşmektedir, ancak bu evrensel kural hem fertler hem topluluklar için, her zaman ve mekânda geçerlidir. Bazı tefsirciler âyetin, İn­sanın fıtratında var olan "faydalıyı elde etme, zararlıyı kendinden uzaklaştırma" ve "meşru savunma" duygularına İşaret ettiğini ileri sürmüşlerdir ki bu da âyetin la­fız ve ruhuna uygun düşmektedir.[135]

 

252. Hz. Peygamber'in bütün bu anlatılanları bilmesi, Allah'ın ona bunları vahyetmesi sayesinde olmaktadır. Bunları ona okuyan, bu gerçekleri kendisine bil­diren Allah'tır. İşte bu vakıa da onun Allah elçisi olduğunun bir başka delilini teş­kil etmektedir.[136]

 

Meali

 

253.0 peygamberlerin kimini kiminden üstün kıldık. İçlerinden bir kıs­mıyla Allah konuşmuş, bir kısmını da derecelerle yükseltmiştir. Meryem oğ­lu îsâ'ya açık deliller verdik ve onu Rûhulkudüs'le destekledik. Allah diksey­di elçilerin ardından gelen insanlar, kendilerine bunca açık delil geldikten sonra birbirine düşüp savaşmazlardı; lâkin farklı yollara yöneldiler. Bu se­beple kimileri iman etmiş kimileri de inkâr etmişlerdir. Allah dileseydi arala­rında savaşmazlardı fakat Allah dilediğini yapar.[137]

 

Tefsiri

 

253. Daha önceki âyetlerde müminler cihada teşvik edilmişler, geçmiş üm­met ve peygamberlerin hayatlarından örnekler verilmiş, bunlardan ibret alınması istenmişti. Muhatapların zihinlerinde bu peygamberlerin tamamının aynı derece ve vasıfta olup olmadıkları, insanlara dünya ve âhiret mutluluğu getirmek üzere gönderildikleri halde bunca savaşın niçin ortaya çıktığı gibi sorular getirebilece­ğinden bunlara cevap verilmiştir.

Peygamberlerin ortak oldukları sıfat ve kemalin yanında, bir de farklı olduk­ları sıfat ve lütuflar, derece ve özellikler vardır. Peygamberliğin asgari şartı olan "ruh ve beden sağlığı, doğruluk, güvenilirlik, zekâ, tebliğ ve günahsızlık" vasıfla­rı bütün peygamberlerde vardır. Bu vasıflan sebebiyle onlar peygamber olmayan insanlardan üstündürler. Peygamberlerin farklı özellikleri, kemalleri, mazhar ol­dukları ilâhî lütuflar da vardır. Bunlardan bir kısmına burada bir kısmına da başka âyetlerde işaret edilmiştir. Bu sebeple müminlerin, genel olarak "Peygamberle­rin bir kısmı diğerlerinden üstündür" demelerinde, buna inanmalarında, kczâ Kur'an'da ve hadislerde zikredilen belli peygamberlere mahsus faziletleri, üstün vasıflan, imtiyazları zikretmelerinde bir sakınca yoktur. Problem belli bir peygam­berin diğerinden üstün, son peygamberin de bütün peygamberlerden üstün olduğu­na inanmak ve bunu söylemektedir. Zira Kur'an'da "O'nun peygamberleri arasın­da ayırım yapmayız"[138] bazı hadislerde de "Peygamberler arasında üstünlük sıralaması yapmayın"; "Beni diğer peygamberlerden üstün tutmayın" bu-yurulmuştur.[139]

Bu âyet ile anılan âyet ve hadisler arasında çelişme bulunmadığını ortaya koymak üzere çeşitli açıklamalar yapılmıştır:

a) Hz. Peygamber kendisine bu ger­çek (hem peygamberlerin birbirinden üstün hem de kendisinin hepsinden üstün ol­duğu hususu) bildirilmeden önce böyle söylemişti, âyet hadislerin hükmünü kal­dırdı.

b) Bunu tevazuundan söylemiştir.

c) Peygamberler arasında üstünlük tartış­ması ihtilâf ve kavgaya yol açar diye -bu ihtimalin bulunması halinde- yasaklamış­tır.

d) Hepsinde ortak olan peygamberlik vasfını kastetmiş, bu bakımdan üstünlük sıralaması yapılmasını menetmiştir... Bu açıklamaları nakleden Şevkânî'nin ken­di görüşü farklıdır. Ona göre âyetle hadisler arasında bir çelişki yoktur. Âyet Al­lah'ın peygamberlerini, fazilet ve kemal bakımından birbirinden farklı kıldığını ifade ediyor, bu bizim üstünlük sıralaması yapmamızın caiz olduğunu göstermez. Çünkü bu sıralamada kullanılacak ölçüyü yalnızca Allah bilmektedir. "Onların bir kısmını derecelerle yükseltti" cümlesinden maksadın, son peygamberin en üstün olduğunu söylemek de doğru değildir; çünkü bunun kesin delili yoktur. Hz. Pey-gamber'İn yüceliği, faziletleri, onun yasağını çiğneyerek başkalarından üstün ol­duğunu söylemeye ihtiyaç bırakmayacak açıklık ve zenginliktedir.[140]

Kanaatimizce yukarıda işaret edilen âyet ve hadisler dikkatle incelendiğinde birbiriyle çelişmeyen iki fikrin bulunduğu görülmektedir: 1. Peygamberler arasın­da ayınm yapılmasını tasvip etmeyen naslarda "Peygamberlik vasfı bakımından birini diğerinden ayırt etmeyiz, hepsine iman ederiz" anlamı vardır. 2. Peygamber­ler arasında, Allah katında, ölçüsünü yalnız kendisinin bildiği bir derecelenme far­kı vardır.

İbn Âşûr "peygamberler arasında isim belirleyerek üstünlük sıralaması yap­manın caiz olmadığı" konusunda Şevkânî gibi düşünmekle beraber Hz. Peygam-ber'in diğerlerinden üstün olduğuna inanma ve bunu ifade etme konusunda farklı bir açıklama yapmıştır: Hz. Peygamber'in, ona gönderilen kitabın ve getirdiği di­nin diğerlerinden üstün olduğu, detayları farklı olsa da aynı mânada birleşen birçok âyet ve hadisle sabittir. Bunlar teker teker ihtimalli olsa bile tamamı birden alındığında kesinlik İfade eder. Bu ifadelerin en güçlüsü Allah Teâîâ'nın bütün peygamberlere hitap ederek onlardan, son peygambere iman ve yardım sözü aldı­ğını bildiren âyette görülmektedir.[141] Onun Allah tarafından bize bildirilen üstünlük derecelerinin başlıcalan şunlardır:

a) Onun elçiliği bütün insan­lığa yöneliktir.

b) Dünya durdukça devam edecektir.

c) Peygamberlik onunla son bulmuştur.

d) Onun asıl mucizesi Kur'an'dır ve bu mucizenin sihir ve göz boya­mayla karıştırılması mümkün değildir, kendisinden sonra da devam etmektedir. Onun eşsizliğini -bu işten anlayan- herkes, her zaman görme İmkânına sahiptir.

e) Onun getirdiği din faydalıyı elde etme, zararlıdan uzak kalma ve insanı -kendisi için mukadder olan- en üstün kemale ulaştırma şeklinde üç evrensel temele dayan­maktadır.

f) Kısa bîr zaman içinde düşmanlarını yenilgiye uğratıp ülkelerini ele geçirmiştir.

g) En büyük mucizesi olan Kur'an kesin rivayet yoluyla nakledilmiş­tir.

h) Kabri bellidir ve ümmeti ona yaklaşıp sevgilerini sunma imkânına sahiptir.[142]

Başka âyetlerde[143] açıkça ifade edildiği için burada "Allah'ın kendisiyle konuştuğu" peygamberden maksat Hz. Mûsâ olmalıdır.

Allah Teâlâ'nm konuşmasına iki noktadan bakmak gerekir: Konuşma vakı­ası ve bunun kullara anlatılış şekli, yani konuşma (teklim) kelimesinin mecaz ve­ya hakikat mânasında kullanılışı.

Allah Teâlâ'nm peygamberlerine birçok nimeti vardır ki diğer kullar bunları idrak edemezler, haklarında bilgi sahibi olamazlar. Vahiy, ruhun ve meleklerin gelmesi, Allah'ın büyük âyetlerinin müşahede edilmesi bunlardandır, Allah'ın on­lara bildirdiği melek, şeytan, levh-i mahfuz, kalem, sırat ve benzerleri de yine sı­radan insanların duyu organlarıyla görüp hissedemedikleri şeylerdir. Bazı filozof­lar bütün bu gayba dahil varlıklara ait kelimeleri te'vil etmişler; meselâ "melek" kelimesini, hayra ve iyiliğe çağıran akıl gücü (kozmolojik akıl); "vahiy"i, bu gü­cün .İnsan İdrakine ulaştırdığı şey; Rûhulkudüs veya Rûhulemîn'i, kozmolojik akılların, insanlığın hayrına ve saadetine yönelik düşüncelerin kaynağı olan en üst mertebesi; "şeytan ve cin"i, kötülüğe ve bozulmaya davet eden şehvet ve öfke güç­leri; "vesvese ve nezga"yı, fert ve toplum İçin kötü, yıkıcı düşünceler olarak yo­rumlamışlardır. Halbuki apaçık Kur'an âyetleriyle diğer peygamberlerden nakle­dilenler, bütün bu gayb âlemine ait varlıkların gerçek olduklarını, bunlarla mecaz veya temsil kastedilmediğini göstermektedir. Allah Teâlâ'nm konuşması da böy­ledir. Konuşma (teklim, kavi) bir başka hakikat ve olayın bu kelimelerle ifade ve temsili değildir. Burada ve Nisa sûresinin 164. âyetinde ifade edilen konuşma, şekil itibariyle bizim bildiğimiz ve kullandığımız konuşmadan farklı da olsa etki ve sonuç itibariyle aynı mahiyette gerçekleşmiştir. Şûra sûresinin 51. âyetinde de bu konuşmanın "ya vahiy, ya perde arkasından yahut da bir elçi göndererek" yapıldı­ğı bildirilmiştir.

"Allah'ın konuşması (teklim) ve söylemesi (kavi) ses, harf ve ağız yapısıyla olmadığına göre böyle bir bildirme ve İletişim şekline 'konuşma, söyleme' demek, bu kelimeleri mecazi mânada kullanmak değil midir?" meselesine gelince, önce­likle Allah Teâlâ'nın hayat, ilim, irade, verme (îtâ) gibi diğer fiil ve sıfatlarına bakmak gerekir. Bunlar da Allah ile kullan arasında ortak (her ikisi için) kullanı­lan kelimelerdir; etki ve sonuç itibariyle aynı, şekil ve gerçekleşme bakımından farklıdırlar. Nasıl bu sebeple Allah'ın işitmesi, görmesi ve hayatına mecazi denil-miyorsa, konuşması ve söylemesine de mecazi denilemez. Esasen kelimeler önce maddî varlıkları ifade için vazedilmiş, daha sonra -İnsanlığın fikir ve kültür haya­tı geliştikçe- manevî, aklî kavramlar için de kullanılmışlardır. Bu ikinci mânalar­da ilk kullanışlar mecaz yoluyla olsa da zaman geçtikçe hakikat haline gelmiştir,

Allah Teâlâ'nın Hz. Mûsâ ile konuşması, Şûra sûresinde açıklanan "konuş­ma çeşitlerinden biri olan "perde arkasından konuşma" yoluyla gerçekleşmiştir. Bu konuşmada melek aracılığı yoktur, doğrudan kalbe ve zihne iletilme de yoktur. Konuşan gözükmeksizin bir "söyleme ve anlama" vardır. Söyleyen, konuşan Al­lah olduğuna göre elbette burada insanlar arasındaki konuşmada kullanılan araç­lar, sesler ve harfler mevcut değildir. Allah Teâlâ'nın kelâm (konuşma) sıfatının eseri ve tecellisi olan, bu sıfatın, açıklama iradesini yerine getirmek üzere ilgiliye taalluku (onunla keyfiyetsiz olarak ilişki kurması) sonucunda, -Allah bakımından değil kul bakımından yeni- oluşan bu konuşma, melek aracılığı ile olduğunda Ceb­rail'e nasıl ulaşıyorsa onun aracılığı ile olmadan peygambere de öyle ulaşmakta­dır. Çünkü yaratılmış olmak, Allah'ın sıfatı olmamak bakımından bu ikisi (Cebra­il ile peygamber) arasında fark yoktur, Bunun ötesinde Allah'ın, peygamberlerine konuşmasının mahiyetini ancak Allah ve peygamberleri bilir.[144]

Özellik ve görevleri yukarıda açıklanan peygamberler, Allah'ın kullarına O'nun âyetlerini getirip tebliğ ettikleri, dünya ve âhirette mesut olmanın yollarını gösterdikleri halde bu savaşlar niçindir? Bu soruya Kur'an'in verdiği cevap tek ke­limeyle "ihtilâf'tu-. İhtilâf "anlaşmazlığa düşmek, farklı yönlere yönelmek, farklı anlamak, düşünmek ve istemek"tİr. İnsanları bu özellik içinde yaratmayı Allah is­temiştir. Dikseydi hepsi aynı şekilde anlayan, düşünen, isteyen kullar yaratabilir­di. O takdirde bir başka âlem bir başka düzen olurdu. Allah bunu değil onu (olanı, mevcudu) istemiştir. Ancak insanların İhtilâf edebilir kabiliyette yaratılmaları ger­çekleri anlamalarına, iradelerini iyi kullanmalarına, nefis ve şeytan yerine Allah' in elçilerine uymalarına engel değildir; ihtilâf ve tercih seçenekleri içinde bunlar da vardır. İnsanların bir kısmı akıl ve iradelerini küfrü ve inkârı seçmek, bir kısmı da imanı seçmek üzere kullanmışlar, böylece yeryüzünde daima müminler (Allah'ın peygamberleri vasıtasıyla gönderdiği hak dine inananlar) ve kâfirler (hak dine inanmayanlar) olmuştur. İnsanların birbirine düşmeleri ve savaşmalarının sebebi, başta din olmak üzere çeşitli konulardaki farklı anlama, inanma, düşünme ve iste­meleridir yani ihtilâftır ve ihtilâf fülen kullardan kaynaklanmaktadır.[145]

 

Meali

 

254. Ey iman edenler! Alım satım, dostluk ve aracılığın olmadığı bir gün gelip çatmadan Allah'ın size verdiklerinden O'nun için harcama yapın. Kâ­firler zalimlerin ta kendileridir.[146]

 

Tefsiri

 

254. İnsanlar dünyada bir şeye ihtiyaç duyduklarında ya bunu satın alırlar ya dostlarından karşılıksız temin ederler ya da bir yabancıdan -araya bir dostu veya tanıdığı koyarak- elde ederler. Âhirette bu üç imkândan hiçbiri mevcut değildir. Orada kulun muhtaç olduğu geçer akçe dünya hayatında yaptığı hayırlardır, Allah rızâsı için yapılan harcamalardır, âhirette biçmek için dünya tarlasına ekilen to­humlardır.

"Allah için harcama" şeklinde çevirdiğimiz infak "O'nun rızâsı dışında bir karşılık beklemeden harcamak" demektir. Bu ibadet maksadıyla ve usulüne uygun olarak yapılırsa zekât olur, sadaka olur, kurban olur; aile ve akrabaya yönelik olur­sa nafaka olur. Hâsılı burada İnfak geniş mânada kullanılmış, yalnızca savaşa gi­denlere veya yoksullara yapılacak harcama ve yardım kastedilmemiştir.

Âhirette kulların amel defterleri dolu olursa (dünyada iken ibadet ve infak yapmış olurlarsa) o amellerin (geçer akçelerin) alacağı değerli şeyleri alırlar. Amel defterleri boş olursa dosttuk ve şefaatle işlerini yürütemez, ihtiyaçlarını gidere­mezler. Çünkü orada aracılık ve şefaat Allah'ın İznine bağlıdır, özel durumlara mahsustur ve ortada adalet terazisi (mîzân) vardır.

"... şefaatin olmadığı" ifadesinden, bunu kayıtlayan ve açıklayan naslar ol­masaydı, "âhirette hiçbir aracılığın ve şefaatin olmayacağı" sonucu çıkarılırdı. Halbuki hemen bunu takip eden âyette "Allah'ın izniyle şefaatin olabileceği" ifa­de edilmiştir. Ehl-i sünnet'e göre âhirette Allah Resulü'nün ümmetine şefaati ola­caktır; bu husus birçok âyet ve hadiste bildirilmektedir.[147] Hz. Pey-gamber'den başka genel olarak peygamberler, melekler, şehidler, Kur'an ve mü­minlerin şefaatlerine de İzin verileceğine, bunların da bazı kimseler için şefaatçi olacaklarına dair hadisler vardır.[148]

 

Meali

 

255. Allah, O'ndan başka tanrı yoktur; diridir, her şeyin varlığı O'na bağlı ve dayalıdır. Ne uykusu gelir ne de uyur. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nıııulur. O'nun izni Olmadıkça katında hiçbir kimse şefaat edemez. Onların önlerinde ve arkalarında olanları O bilir. O'nun ilminden hiçbir şe­yi -dilediği müstesna- kimse bilgisi içine sığdıramaz. O'nun kürsüsü gökleri ve yeri içine almıştır. Onları korumak kendisine zor gelmez. O yücedir, mut­lak büyüktür.[149]

 

Tefsiri

 

255. İçinde Allah'ın kürsüsü zikredildiği için "Âyetü'l-kürsî" adıyla anılan bu âyet hem muhtevası hem de üstün Özellikleri sebebiyle dikkat çekmiş, hakkın­da hadisler varit olmuş, çok okunmuş, şifa ve korunmaya vesile kılınmıştır. Keli-me-İ şehâdet ve îhlâs sûreleri nasıl İslâm inancının özünü ihtiva ediyor ve insan­lara Allah Teâlâ'yı tanıtıyorsa Âyetü'l-kürsî de -onlardan daha geniş ve detaylı olarak- bu özelliği taşımaktadır. Bir önceki âyette peygamberlerin getirdiği bunca âyet ve "beyyine"ye (İmana götüren işaret ve delil) rağmen insanların ihtilâfa düş­tükleri, kiminin küfrü kiminin imanı tercih ettiği zikredilmişti. İnsanı imana götüren deliller, aktım kullanarak üzerinde düşüneceği "kendisinde ve yakından uzağa çevresinde (enfüs ve âfâk)", peygamberleri desteklemek üzere Allah'ın onlara lüt­fettiği mucizelerde ve vahiy yoluyla yapılan "sağlam delillere dayalı sözlü açıkla­malarda görülmektedir. Bu âyet gerçek mabudu arayanlar için eşsiz ve başka hiç­bir kaynaktan elde edilemez bir açıklamadır, delildir.

Şevkânî'nin Buhârî, Müslim, Nesâî, Ahmed b. Hanbel gibi sahih kaynaklar­dan derlediği hadislerden birkaçı bile bu âyetin önemi hakkında bir fikir edinme­ye yetecektir:

Hz. Peygamber, Übey b. Kâ'b'a "Allah'ın kitabından hangi âyet en büyüğü­dür" diye sorup "Âyetü'l-kürsî'dir" cevabını alınca onu tebrik etmiştir.[150]

Yine Übeyy'in hurmasına şeytana tâbi bîr cin musallat olmuş; vermeyi, da­ğıtmayı seven Übey'i bundan vazgeçirmek üzere hurmayı aşırmaya başlamıştı. Übey mahlûku takip ederek yakaladı. Garip bir şekli vardı. Onunla konuşunca kimliğini ve maksadını anladı. Kendilerinden nasıl kurtulabileceğini sorunca "Ba­kara süresindeki kürsü âyeti ile" dedi ve ekledi: "Onu akşamda okuyan sabaha ka­dar, sabahta okuyan akşama kadar bizden korunmuş olur." Sabah olunca Übey du­rumu Hz. Peygamber'e aktardı. Resûlullah, "Habis doğru söylemiş" buyurdu,

Buhârî'de de Ebû Hüreyre'den naklen yukarıdakine yakm bir rivayet vardır. Hz. Peygamber'e hadiseyi anlatınca şeytan olduğunu öğrendiği hırsız Ebû Hürey-re'ye şöyle demiştir: "Yatağına yatınca Âyetü'l-kürsî'yi oku, devamlı olarak Al­lah'tan bir koruyucun olacak ve sabaha kadar sana şeytan yaklaşamayacaktır."

Allah varlığı ezelî, ebedî, zaruri ve kendinden olan, her şeyi yaratan, her şe­yin mâliki ve mukadderatının hâkimi, her şeyi bilen ve her şeye kadir olan... yüce mevlânın öz ismidir. Bu öz isim zikredildikten sonra hem O'nun vahdaniyeti (bir­liği, tekliği) hem de İslâm'ın getirdiği imanın tevhid (Allah'ı birleme, bir bilme) özelliği açıklanmak üzere "O'ndan başka tanrı yoktur" buyurulmuştur.

Müşrikler elleriyle yaptıkları putlara tapmakta idiler. Bunlar cansız eşyadan yapılırdı. Canı bile olmayan varlığın ilâh olamayacağını ifade etmek üzere hemen arkasından "O diridir" buyurulmuştur. Evet Allah diridir, O'nun hayat sıfatı var­dır ve tıpkı diğer isimleri ve sıfatlan gibi bunun da mahiyetini ancak kendisi bil­mektedir.

Gerek Araplar'daki gerekse diğer kavimlerdeki müşriklerin çoğu büyük bir Allah'a inanmakla beraber bunun yanında -her birine bir işlev tanıdıkları- sözde tanrılara inanmışlardır. Bu inanç tevhide aykırıdır. Tevhidi açıklayarak başlayan âyet, Allah Teâlâ'mn "kayyûm" sıfatını zikrederek "küçük, aracı, özel görevli... tanrıtar"a gerek bulunmadığını ifade etmektedir. Çünkü kayyûm, "bütün varlıkla­rı görüp gözeten, yöneten, bir an bile onları bilgi ve ilgisi dışında tutmayan" de­mektir.

"Onu ne uyku basar ne uyur" cümlesi, hay ve kayyûm sıfatlarını pekiştirmek­te ve biraz daha anlaşılmasını sağlamaktadır. Uyku basan veya fiilen uyuyan biri­nin gözetim, yönetim, koruma gibi işleri yerine getirmesi mümkün değildir. Allah Teâlâ'mn kayyûmluğu kâmil ve kesintisiz olduğuna, daha doğrusu kayyûm sıfatı bunu ifade ettiğine göre O'nu ne uyku basar ne de uyur.

Yerde ve gökte ne varsa -başka hiçbir kimseye değil- O'na aittir; yaratanı da gerçek sahibi de O'dur. Âyetin bu mânayı ifade eden parçası "Yalnız O'na aittir" kısmıyla tevhidi öğretirken "başkasına değil" manasıyla de şirkin çeşitlerini red­detmektedir. Çünkü müşrik toplumlar varlıkları yaratılış, aidiyet ve yetki bakım­larından çeşitli tanrılar arasında paylaştırmışlar; meselâ yıldız, gök, yer... tanrıla­rından söz etmişlerdir. "Yerde ve gökte" tabiri Arapça'da "bütün varlıklar" mâna­sında kullanılmakta, adına yer ve gök denilmeyen veya maddî mânada yere ve gö­ğe dahil bulunmayan mekânlar ve buradaki varlıklar da bu ifadenin içine girmek­tedir.

Allah'a ortak koşan kâfirlerin bir kısmı, bu ortakların O'na denk olduklarına değil, O'nun nezdinde reddedilemez şefaat, geri çevrilemez aracılık hakkına sahip bulunduklarına inanmakta ve putlara bu anlayış içinde tapınmaktadırlar, "Allah katında, O izin vermedikçe hiçbir kimse şefaat edemez" mânasındaki cümle bu inancın asılsızlığını ortaya koymakta; şefaatin de izne bağlı bulunduğunu, O izin vermedikçe ve dilemedikçe kimsenin böyle bir yetki ve imkâna sahip olamayaca­ğını özlü ve etkili bir şekilde zihinlere yerleştirmektedir. Allah katında kendisine şefaat izni verilenlerin durumu ve yetkileri, ödül törenlerinde ödülleri vermek üze­re kürsüye çağrılan şeref konuklanmnkİne benzemektedir. Ödülün kime verilece­ğini bilen ve belirleyen onlar değildir. Ancak bu merasimi tertipleyenlere göre on­lar, şerefli, saygıya lâyık, büyük kimseler olduklarından kendilerine böyle bir im­tiyaz verilmiştir. Allah katında şefaatlerine İzin verilecek olanlar da Allah'a yakın ve sevgili kutlar olacaktır.

Allah'tan başka bütün şuur ve bilgi sahiplerinin bilgileri sınırlıdır, doğru da yanlış da olmaya açıktır. Bu genel gerçek şefaat meselesine uygulandığında kimin şefaate lâyık olduğunun da ancak Allah tarafından bilineceği anlaşılır. Çünkü dış görünüşü (mâ beyne eydîhim) itibariyle şefaate lâyık görülenlerin, kullar tarafın­dan görülemeyen ve bilinemeyen iç yüzleri (mâ halfehüm) itibariyle böyle olma tnaları mümkündür. Allah birdir ve yalnızca O İbadete lâyıktır; çünkü O'ndan baş­ka olmuşu, olacağı, gizliyi, açığı, geçmişi, geleceği, görüleni, gaybı bilen yoktur.

Kürsî (kürsü), "koltuk, sandalye, taht" anlamlarına gelir. Mecazı olarak sal­tanat, hükümranlık, mülk mânalarında da kullanılmaktadır. Allah Teâlâ'nın üzeri­ne oturulan maddî alet mânasında kürsüsü olamayacağından -çünkü bu O'nun biz­zat açıkladığı yüce sıfatlarına aykırı düştüğünden- burada kürsüden bir başka mâ­nanın kastedilmiş olması gerekir. Esasen Kur'an'da Allah'a nispet edilen, "Al­lah'ın..." denilen her şeyi, O'nun varlığına dahil veya kullandığı bir şey olarak an­lamak da doğru değildir. Meselâ "Allah'ın evi, Allah'ın ruhu, Allah'ın emri, Al­lah'ın kölesi" tamlamalarında Allah'a ait olan şeyler böyledir. Bunlar ne O'nun varlığının bir parçasıdır ne de kullandığı araçlardır; önem ve şereflerinden dolayı O'nun" diye tanımlanmışlardır, tbn Abbas'a göre kürsüden maksat ilimdir. O'nun İlmi her şeyi kaplar. Âyetin bu kısmını, "kürsüden maksat O'nun hükümranlığıdır ve buna sınır yoktur, hiçbir şey onun dışında kalamaz" veya "Allah semavatı, ar­zı, arşı Kur'an'da zikretmiş, fakat bunlardan maksadın ne olduğunu açıklamamış­tır. Kürsüsü de böyle bir varlıktır, yerleri ve gökleri İçine alacak kadar geniştir. Ne ve nasıl olduğunu ise ancak kendisi bilmektedir" şeklinde anlamak mümkündür.

Yüce, kâmil, eşsiz sıfatlarının bir kısmı âyette zikredilen yüce Allah'a, kul­ların sonsuz gibi gördükleri kâinatı korumak, gözetmek ve yönetmek elbette güç gelmeyecek, O'nu yormayacak, meşgul bile etmeyecektir. Çünkü O yücelerden yücedir, kimse bilmez nicedir.[151]

 

Meali

 

256. Dinde zorlama yoktur. Doğru eğriden açıkça ayrılmıştır. Artık kim sahte tanrıları reddeder de Allah'a inanırsa kopmayan sağlam bir kulpa ya­pışmıştır. Allah her şeyi işitir ve bilir. 257. Allah iman edenlerin velisidir; on­ları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. İnkâr edenlerin velileri ise sahte tanrılardır; onları aydınlıktan çıkarıp karanlıklara sokarlar. İşte bunlar ateşlik­lerdir, bunlar orada devamlı kalıcıdırlar.[152]

 

Tefsiri

 

256. Din bilgisi, inanç ve amelden oluşan bîr bütündür. Bir insana zorla bil­gi verilebilir, fakat zorla inanması sağlanamaz. Çünkü iman kalbin tasdikidir, bil­dirilenin doğru olduğuna insanın içten kanaat getirmesi ve inanmasıdır. Bu inan­ma ancak serbest irade ile karar vermeye ve tercih etmeye dayanır. Ayrıca kalbin ve zihnin içinde olup bitenleri başkasının bilmesi mümkün olmadığından, zora mâruz kalan kimsenin "İnandım" demesi halinde bunun içteki duruma uygun olup olmadığı kontrol edilemez. Sonuç olarak bir kimse ne zorla inandınlabilir ne de zor altında inandığını söyleyenin içtenliğine güvenilebilir. Dinî amelin özü ihlâs-tır. İhlâs yapılanların Allah rızâsı için gerçekleştirilmesidir. Zorla bir davranışta bulunan insanın dinî amelinden söz edilemez. Dinin en önemli iki unsuru olan "iman ve amel" zorlamayla olmayacağına göre "Dinde zorlama yoktur, insan zor­la mümin ve dindar olamaz" cümlesi, tabiatta câri ilâhî kanunlar gibi kevnî bir gerçeği ifade etmektedir. Arkadan gelen ve bu cümlenin gerekçesi mahiyetinde olan "Çünkü doğru eğriden apaçık ayrılmıştır" İfadesi, bu kaidenin aynı zamanda bir dinî kural ve hüküm olduğunun karinesini teşkil etmektedir. Bu iki mânayı bir­leştirerek âyeti şöyle açıklamak mümkündür: Zorla imanın ve dindarlığın olmaya­cağı ilâhî bir kanundur. Şu halde siz de insanları belli bir dine inansınlar dîye zor-lamayınız. Allah Teâlâ'nın insanlara verdiği akıl. hem kendine hem de onu taşıyan vücuda ve yakından uzağa çevresine bakarak, peygamberlerin gösterdikleri muci­zeler ve getirip tebliğ ettikleri vahiy üzerinde düşünerek hak dini, doğru yolu bâ­tıl dinden ve eğri yoldan ayırabilir; yani âyetler ve açıklamalar sayesinde hakkı bâ­tıldan ayırmak kolay hale gelmiş olur. Ortada karışık veya zorlama ile giderilecek bir durum yoktur. Doğru yolu bulan, hak dine inanan, "nefis, şeytan, şehvet, hırs ve sahte tanrılar" gibi eğri yolun, sapkınlık ve şaşkınlığın rehberlerini reddeden müminler, sarsılarak ilerleyen arabaya veya dalgalar üzerinde ine çıka ilerleyen bir gemiye benzeyen bu hayatta, kopması mümkün olmayan sapasağlam bir kulpa sa­rılmışlardır. Düşmezler, sağa-sola savrulmazlar; bu kulp sayesinde yerlerini, istik­rarlarını, sağlıklarını korurlar ve vazifelerini yerine getirerek yollarına (imtihan ve tekâmül yolculuğuna) devam ederler.

Bugün çağdaşlığın ve medeniyetin en önemli simgesi olarak takdim edilen insan haklan içinde din ve vicdan hürriyeti başköşede yerini almış bulunmaktadır. Bu hürriyet, İnsanların inanmak veya inanmamakta hür olmalarını, kimseye inanç konusunda zorlama yapılmamasını, iman ehlinin de inancını serbestçe yaşamasını ifade etmektedir. Açıklamakta olduğumuz âyet, İslâm'ı din olarak benimsemeyen, İslâmî ifadeye göre küfrü (inkâr, kâfirlik) seçen bir kimseye zorlama yapılmaya­cağını, kendisine kâfir olarak yaşama hakkı verileceğini açıkça söylemektedir. An­cak diğer âyetler, hadisler ve uygulamalar göz önüne alındığında karşımıza iki önemli soru çıkmaktadır:

a) Müslüman olmayanlara, İslâm'a girme konusunda baskı yapılmaması hükmü genel midir, bütün kâfir çeşitlerini içine almakta mıdır ve âyetin hükmü yürürlükte midir (mensuh değil midir)?

b) Din kavramı ameli de içine aldığına göre müsl umanları belli bir amele (farzları yerine getirmeye ve ha­ramlardan uzak kalmaya) zorlamak da yasak mıdır? Âyetten bu hükmü de çıkar­mak mümkün müdür?

Eski müfessirler birinci soru üzerinde etraflı biçimde durmuşlar ve sonuçta ortaya şu yorumlar çıkmıştır: 1. Hz. Peygamber Araplar'dan cizye kabul etmemiş, onları ya müslüman olma ya da savaşı ve ölümü göze alma seçenekleriyle karşı karşıya bırakmıştır. Şu halde "Dinde zorlama yoktur" âyetinin hükmü kaldırılmış­tır. Hükmü kaldıran ise başka âyetlerde[153]"müslüman oluncaya kadar kâfirlerle savaşıl masını" emreden Al­lah'tır. Tefsircilerin birçoğu bu anlayışı benimsemişlerdir. 2. Âyetin hükmü kaldı­rılmış değildir, ancak dinde zorlama bulunmadığı hükmü, bütün inkarcılar hakkın­da değil, yalnızca kitap ehli olanlar hakkındadır. Onlar cizye vermeyi kabul ettik­leri takdirde Ehl-i kitap olarak yaşayabilirler. Şa'bî, Katâde, Dahhâk gibi eski mü­fessirler âyeti böyle yorumlamışlardır. Yürürlükten kaldırmanın (nesih) bulunma­dığı hususunda bu âlimlerle birleşen Ebû Bekir İbnü'l-Arabî'ye göre zorlama hak olan ve bâtıl (haksız) olan diye ikiye ayrılır. Âyet bâtıl olan zorlamayı yasakla­maktadır. Hak olan, ilâhî hükümlere (bu mânada hukuka) uygun bulunan zorlama ise meşrudur ve kâfirler bunun için öldürülmektedirler. Genel hükümden müstes­na olanlar kendilerinden cizye kabul edilen kâfirlerdir. Hangilerinden cizye kabu­lü caiz görülüyorsa onlar istisna çerçevesi içine alınmışlardır.[154] 3. Âyet mensuh değildir, ancak ensarla (sonradan müslüman olan Medine-liler) ilgili bir meseleden dolayı gelmiştir, o konuyu çözmüştür ve o hadiseyle sı­nırlıdır. İslâm'dan önce ensar kadınlarından birinin çocuğu yaşamazsa bir adakta bulunur, "Şu çocuğum yaşarsa onu yahudi yapacağım" derdi. Bu uygulama sonun­da Medine'de oturan yahudi boyları içinde birçok yahudİleşmiş ensar çocuğu ol­du. Yahudi Nadîroğullan'nın, hiyanetleri sebebiyle Medine'den çıkarılmasına ka­rar verilince artık İslâm'a girmiş bulunan ensar aileleri "Biz çocuklarımızı yahu-dileştirirken o dinin bizimkinden daha üstün olduğu inancında idik. Şimdi İse hak din İslâm geldi, çocuklarımızı onlardan alıp zorla müslümanlaştıralım" dediler.

Zorlamayı yasaklayan âyet gelince Resûlullah yahudileşmİş ensar çocuklarına se­çim hakkı verdi, Yahudilik'te kalmak isteyenleri İslâm'a girmeye zorlamadı. 4. Bu âyet savaş esiri eriyle ilgilidir. Ehl-i kitap olan esirler dîn değiştirmeye zorlanamaz. 5. Âyetin anlatmak istediği şudur: Kimseyi müslüman olsun diye zorlamayınız; çünkü İslâm'ın gerçekliği apaçık ortadadır, zorlamaya ihtiyacı yoktur. Allah kime hidayet nasip ettiyse müslüman olur. Gönül gözü körleşen, aklım hevâsma tâbi kı­lan kimseleri ise zorla İslâm'a sokmanın bir faydası yoktur. İbn Kesîr âyeti böyle yorumlamıştır.[155] 6. Zemahşerî'nin anlayışına göre [156] burada anlatılan "İmanla ilgili ilâhî kanundur, kuraldır"; yani Allah kulunu İradeden yoksun kıla-rak İman konusunda onu zorlama altında bırakmamış, aksine inanıp inanmamayı onun serbest irade ve seçimine bağlamıştır.

Şevkânî bu yorumları naklettikten sonra konuyu şöyle bağlamaktadır: Âyet, çözmek üzere geldiği mesele bakımından mensuh değildir, meseleyi çözüme bağ­lamıştır. Bu çözüm aynı zamanda "Ehl-i kitap olanlar cizye ödemeyi kabul eder­lerse din değiştirmeye zorlanamazlar" hükmüne de dayanak teşkil etmektedir. Ge­riye harp ehli (İslâm'a karşı savaş açan) kâfirler kalır. Âyeti lafzına (kelime ve cümle yapısına) göre anlarsak harp ehli kâfirleri de içine aldığını söylememiz ge­rekir. Ancak diğer birçok âyet, hadis ve uygulama harp ehlini istisna etmiştir. On­lar cizye yerine savaşı tercih ettiklerinden önlerinde iki seçenek vardır: Ya müslü­man olmak ya da savaş[157]

İbn Âşûr kendinden önceki tefsircilerİn bu konudaki yorumlarını aktardıktan sonra konuya farklı bir açıklama getirmiştir. Ona göre bu âyetin ilk yıllarda gel­miş olması ihtimali yoktur. Cizye kabulü söz konusu olmaksızın savaş emri geti­ren âyetler ve bu mânada olmak üzere "Lâ İlahe illallah deyinceye kadar insanlar­la savaşma emrini aldım..."[158] diyen ha­disler bu âyetten önce idi. O zaman Arabistan'da şirk hâkim bulunuyordu. Arap­lar dedeleri İbrahim'in tevhid dininden sapmışlardı. Allah Teâlâ bu bölgenin şirk­ten, Kabe'nin de putlardan temizlenmesini, diğer kavimler ve topluluklar için ör­nek bir tevhid ümmeti ve merkezinin oluşmasını istiyordu ve bunun gereğini em­retti. Arap yarımadası şirkten temizlenip İslâm yerleşince artık evrensel düzenin gerçekleşmesi lâzımdı. Evrensel düzen "bütün halkı müslüman olan bir dünya de­ğil, hakların ve hürriyetlerin bekçiliğini müslümanlann yaptığı bir dünya" idi. Bu­nun için de diğer din ve vatan sahiplerinin yalnızca müslümanlann hâkimiyetini kabul etmeleri yeterli idi. İşte bu âyet o düzeni getirdi. Dîne zorlama savaşı bitti (bunu ifade eden âyetler ve hadisler neshedildi), hakka ve hukuka baş eğdirme sa­vaşı başladı.[159]

Bizim de anlayışımız bu son yoruma uygun düşmektedir. Dînde zorlamanın yasaklanması "hakkın bâtıldan-açıkça ayrılması" gerçeğine bağlanmıştır. Bu ger­çek değişemeyeceğine, Kur'an ortada bulundukça yeniden hak ile bâtıl birbirine karışır hale gelemeyeceğine göre buna dayalı bulunan hükmün değişmesi de (nes­hi) söz konusu olamaz. Resûlullah Ehl-i kitap olmayan kâfirlerden de cizye almış­tır. Kâfirler barış isterlerse bunun kabul edilmesi emrolunmuştur.[160] Kâ­firlerle savaş emri "fitnenin ortadan kalkması ve dinin Allah için olması"[161]  gerekçelerine bağlanmıştır. Fitne zulümdür, düzensizliktir, anarşidir. "Dinin Allah için olması", bütün insanların İslâm'a girmeleri şeklinde anlaşılamaz; çün­kü en azından Ehl-i kitabın cizye vererek de olsa gayri müslim olarak yaşamaları­na izin verildiğinde ittifak vardır. Bütün bu naslar, gerçekler ve uygulamalar bîr araya getirildiğinde ortaya çıkacak sonuç ve nihaî hüküm şu olmaktadır: İnsanla­rın zorla din değiştirmeleri hem imkânsız hem de hükümsüzdür, bu sebeple de ya­saklanmıştır. Savaş insanları zorla İslâm'a sokmak için değil, din yüzünden baskı­nın ortadan kalkması, din ve vicdan hürriyetinin hayata geçirilmesi, güçlü olanla­rın hukuku çiğnemelerinin engellenmesi içindir. Müslüman olmayanlar bu hak, hukuk ve hürriyet düzenine uydukları müddetçe kendi inançlarında kalma ve onu yaşama hakkına sahiptirler.

İkinci mesele müslümanlarm, dinin gereklerini yerine getirme konusunda zorlanıp zorlanamayacaklan ve âyetin bunu da içine alıp almadığı konusu idi. Müslüman iken sonradan İslâm'dan çıkan kişinin (mürted) öldürülmesiyle ilgili hüküm ilk bakışta "dînde zorlama yasağının müslümanları içine almadığı" zannı-nı verirse de öncelikle böyle bir hükmün Kur'an'da bulunmadığını kaydetmek ge­rekir. Yukarıda 217. âyetin tefsiri sırasında açıklandığı üzere, konuya ilişkin ha­dislerin ve fıkhı görüşlerin gerekçeleri dikkate alındığında bu hükmün müslüma-nın "dinini değiştirmesi" sebebine değil "sosyal düzeni bozma, İslâm'a ve müslü-manlara karşı savaşma" gibi sebeplere bağlı olduğu anlaşılmaktadır.

Çiğnenen yasakların (haramlar) bir kısmı için öngörülen cezaî yaptırımlar da kişinin dinî hayatına müdahale yani kişi ile Allah arasına girme anlamında olma­yıp sosyal düzenin korunmasına yöneliktir.

Karşılığında bir ceza öngörülmeyen haramların çiğnenmesi ve farzların ih­maline gelince bu alanda müslümanlarm "emir bi'1-ma'rûf ve nehiy anİ'l-münker" denilen "sosyal ahlâk ve düzenin korunması" görevleri devreye girmektedir. Bü­tün müslümanlar bilgi ve ilgilerine göre bu göreve katılırlar. Ancak bu görevin de öğüt, telkin, ikili ilişkileri ayarlama çareleri genel olmakla beraber müeyyide uy­gulama görevi genel değildir, devletin veya halkın görev verdiği kurum ve şahıslara aittir. Burada da yaptırım uygulanarak yapılan zorlama, müslümanlann ceza tehdidi altında dinlerini yaşamalarını sağlamaya yönelik olamaz, Çünkü böyle ya­şanan din din değildir^ihadet ibadet değildir. Zorlamanın gerekçesi İslâm'ın hâki­miyet sembollerinin (şeâir), genel ahlâk ve düzenin korunmasından ibarettir.[162]

 

257. Kendi akıl ve iradelerini dii2gün kullanarak sahte tanrılar yerine Allah'a imanı tercih edenler O'nun manevî yakınları (evliya) olurlar. Velayet iki yoldan oluşur: Akrabalık ve iman. Baba, dede, amca... çocuğun, torunun, yeğenin velisi olduğu gibi mümin kadınlar ve erkekler de birbirlerinin velileridir.[163] Veli, velayeti altındaki insanı korur, menfaatini gözetir, yardımcısı olur, tarafını tutar, sahiplenir ve gerektiğinde temsil etler. Bu âyette Allah, imana bağlı velayet çerçevesine kendisini de dahil etmektedir. Bu müminler için büyük bir şeref, gü­ven kaynağı ve heyecan vesilesidir. Velisi Allah olan bir müminin elbette yolu ay­dınlık olur, yüce velisi onu karanlıklardan çıkarır, nura ve aydınlığa kavuşturur; kalbi huzurlu ve nurlu, zihni berrak, aklı karışıklıktan uzak olur, yani mümin için tabii hal budur. Bu normal durumu bozan arızaların giderilmesi için de başta "zi­kir" olmak üzere[164]çeşitli ibadetler vardır. Sahte tanrıları veli edinen­lerin durumu ise mümİnlcrinkinin aksinedir: Nur yerine zulmet, aydınlık yerine karanlık, huzur yerine huzursuzluk, akıl karışıklığı, sapıklık ve anarşi.[165]

 

Meali

 

258, Allah'ın kendisine verdiği iktidara dayanarak İbrahim ile rabbi hakkında tartışmaya giren kimseyi görmedin mi? İbrahim "Rabbim hayat veren ve öldürendir" deyince o, "Hayat veren ve öldüren benim" dedi. İbra­him "Allah güneşi doğudan getirmektedir, hadi sen de onu batıdan getir" de­di. Bunun üzerine inkarcı ne diyeceğini bilemedi. Allah zalimler topluluğuna rehberlik etmez.[166]

 

Tefsiri

 

258. İnsanlar yokluk ve yoksullukla imtihan edildikleri gibi varlık ve iktidar verilerek de imtihan edilirler. Dine ve kulluk çağrışma karşı direnenler daha ziya­de servet ve iktidar sahipleri arasından çıkar. Bunlar ellerindeki imkânların asıl sahibini ve kaynağını unuturlar. Ellerindeki güç sayesinde her şeyi yapabilecekleri­ni , her derde çare bulabileceklerini, Allah'a ihtiyaçları bulunmadığını zannederler. Bazılan daha da ileri giderek Allah'ın yaptığı şeyleri kendilerinin yaptıklarını, ya­pabileceklerini iddia ederler, güçte kendilerine eşit olmayanları kul ve köle yerine koyup onları sömürürler. Hz. İbrahim zamanında iktidarda olan hükümdar -ki, ba­zı kaynaklar bunun, Bâbil şehrini kuran ve kulesini yapan Nemrud olduğunu kay­detmiştir- Allah'ın elçisinin davetini kabul etmediği gibi onun, insanlara tanıtma­ya çalıştığı rabbi hakkında da tartışmaya girişmiş, rabbin sıfatlarının ve gücünün kendisinde de bulunduğunu iddia etmiştir. Allah Nemrud'a servet ve iktidar ver­meseydi "Allah'ın yaptıklarını yapabildiği" iddiasında bulunamayacaktı. Bu nimet ve imkânlar, Nemrud gibilerinde inkâra ve zulme, Dâvûd ve Süleyman aleyhisse-lâm gibilerin ise şükrana ve Allah'ın kullarına hizmet etmeye medar ve sebep ol­maktadır. Şüphe yok ki Nemrud insanları öldürme ve diriltme gücüne sahip bulun­madığını bilmektedir. Buna rağmen demagoji (mugalata) yaparak, sözü hakiki mâ­nasından saptırıp hak elçisinin davetine karşı çıkmasının gerçek sebebi saltanat tutkusudur; bu dini kabul etmesi halinde zulme ve sömürüye devam etme imkânı­nı kaybedeceğini bilnıesidir. Nemrud, idam mahkûmunu affetmeyi "insanı dirilt­mek", suçsuz bir İnsanı idam ettirmeyi de "diriyi öldürmek" sayarak veya öldür­me ve yeni canlıları hayata getirme fiilinin Allah'a ait oluşu gizli, gözle görünmez olduğu için -kendinin bir dahlİ ve etkisinin olmadığını bildiği halde- bunları yap­tığını iddia etmek suretiyle Hz. İbrahim'e karşı çıkmış, bunları Allah'ın değil ken­disinin yaptığını ileri sürmüştür. Aslında rabbin hayat vermesi ve öldürmesinin mânası başkadır ve bu mânada Nemrud da, başkaları da ne diriltmeye ne de öldür­meye kadirdirler; hatta ecelleri geldiğinde kendilerini ölümden kurtarmaya da güç­leri yetmez. Ancak bu olgudan yola çıkarak tartışmada sonuç almanın güçlüğünü gören Hz. İbrahim, herkesin gözleriyle gördüğü bir vakıadan hareket ederek ikin­ci bir delil getirmiştir. Güneşin doğudan doğması ve batıda kaybolması te'vil gö­türmez bir gerçektir. Nemrud'dan önce de bu böyle olduğundan onun, "Bunu ben yapıyorum" demesi de mümkün değildir. Nemrud'un, iddiasında haklı ise yapabi­leceği şey, güneşin doğuş ve batış yerlerini değiştirmektir, Hz. İbrahim de bunu teklif etmiş, Nemrud söyleyecek söz bulamamış ve iddiasının asılsız olduğu ayan beyan ortaya çıkmıştır.

Kur'ân-ı Kerîm'in verdiği bu tartışma Örneği, din ve inanç konusunda İnsan­ları ikna etmek veya inancı savunmak için tartışma yapmanın caiz olduğunu gös­termektedir. Kelâm ilmi de işte bu nevi tartışmalardan doğmuştur.[167]

 

Meali

 

259. Yahut evlerinin duvarları çatıları üzerine yıkılmış, ıssız bir kasaba­ya uğrayan kimsenin durumu gibi. Bu kişinin, "Allah, bütün bunları öldük­ten sonra nasıl diriltecek?" demesi üzerine Allah onu yüzyıl ölü olarak tuttu, sonra diriltti. "Ne kadar kaldın" diye sordu. "Bir gün veya günün bir kısmı kadar kaldım" dedi. Allah "Hayır, yüzyıl kaldın. Anlamak için yiyeceğine içe­ceğine hak, henüz değişmemiş; eşeğine bak, -seni insanlara bir işaret kılma­mız için- ve kemiklere bak, onları nasıl düzeltiyor ve üzerini etle kaplıyoruz" buyurdu. Artık o adam için durum açıkça ortaya çıkınca, "Biliyorum ki Al­lah kesinlikle her şeye kadirdir" dedi.[168]

 

Tefsiri

 

259. Yukarıda "Allah iman edenlerin veli sidir, onları karanlıklardan aydınlı­ğa çıkanr. İnkarcıların velisi ise sahte tanrılardın aydınlıktan çıkarıp karanlıklara sokarlar" buyurulmuştu. Arkasından örnekler sıralanmaya başlandı. Birinci ömek Hz. İbrahim ile Nernrud arasında geçen tartışma idi. Ona "yahut" denilerek bağla­nan ikinci ömek sakinleri çekilmiş, bütün binaları yıkılmış bir kasabaya uğrayan bir şahısla ilgili olanıdır. Birinci örneğin hedefi insanların, Allah'a şirk koşma ve­ya O'nu inkâr etme sapıklık ve karanlığından tevhid aydınlığına gelmelerini sağ­lamaktır. İkinci örnek İse öldükten sonra tekrar dirilmeyi inkâr şeklinde ortaya çı­kan bir başka sapmayı düzeltmeye yöneliktir.

İslâmî kaynaklarda verilen bilgilere göre örnekte geçen kasaba Beytülmak-dis, buraya uğrayan şahıs ise bir rivayette Eremya b. Hilıyâ, bir başka rivayete gö­re ise Üzeyrb. Şerhiyâ'dir (Azrâb. Sereyyâ). İbn Âşûrbu kişinin, İsrâiloğullan'na gönderilen peygamberlerden Hezekiel olduğu tespitini tercih etmiştir. Bu peygam­ber Eremya ve Dânyâl ile aynı çağda yaşamıştır. Milâttan önce 597'de Kudüs'ü işgal eden Buhtunnasr Beytülmakdis'i tahrip etmiş, halkını da esir ederek Bâbil'e götürmüştü. Hezekiel peygamber bu zalim hükümdarın, Hz. Musa'dan kalan kut­sal emanetleri ve sandığı da alıp götürmesinden korkmuş, bunları Kudüs'te bir ku­yuya atıp üzerine de bir alâmet koymuştu. Esir olarak Bâbil'e gittikten sonra bu­rada vahye dayalı bazı yazılar yazmıştı; bunlardan birinde konumuz olan âyette geçen olayın bir benzeri de vardır. Hezekiel 560 yılında vefat etmiş, Kudüs ise Üzeyir aleyhisselâm zamanında 458'de yeniden imar edilmiştir. Aradan geçen za­man yaklaşık yüzyıldır. Anlaşılan vefatından yüzyıl sonra Allah Teâlâ Hezekiel peygamberi diriltmiş, ona ölü kemiklere nasıl can verdiğini, bozulmamış yiyecek ve içeceğini, kendine iade ettiği eşeğini göstermiş ve bütün bunları (peygamberi­ne lütfettiği mucizeleri), öncelikle orada bulunanlara, sonra da Kur'an'm gelişine kadar vahiy yoluyla bu bilgiye ulaşan insanlara ibret kılmıştır. Bu ibret Allah Te-âlâ'nm insanları öldürdükten sonra tekrar diriltmeye kadir olduğunu göstermekte­dir ve âhiret inancının bir delilidir.[169]

Allah'ın, hidayete yönelen kullarını doğru yola kavuşturması ve gerçeği bul­malarını sağlaması üç şekilde olmaktadır:

a) Aklî deliller getirerek. Hz. İbrahim'in Nemrud'la tartışması bunun örneğidir.

b) Gerçeğin ve bildirilen vakıanın nasıl ve neden ibaret olduğunu göstererek. Hezekiel kıssası da bunun örneğidir.

c) Bizzat yaptırarak, yaşatarak, sebep ve sonucu deney halinde göstererek, 260. âyette göre­ceğimiz olay da bunun örneğidir.[170]

 

Meali

 

260, İbrahim "Rabbim! Ölüleri nasıl diriltiyorsun, bana göster!" deyin­ce, rabbi "Yoksa inanmıyor musun?" demişti. O "Hayır inanıyorum, fakat kalbim tam kanaat getirsin diye" cevabını verdi. Rabbi "Kuşlardan dört ta­ne al, onları kendine alıştır, sonra parçalayıp her bir tepeye onlardan bir par-ca bırak, sonra onları çağır. Koşarak sana gelecekler ve şunu bil ki, Allah hep galiptir ve hikmet sahibidir" buyurdu.[171]

 

Tefsiri

 

260. Öğrenerek ve düşünerek kesin bilgiye ulaşmak "ilme'l-yakîn"dir, Hz. İb­rahim'le Nemrud arasındaki tartışmada bu yöntem gösterilmiştir. Bu aynı zamanda ilâhî hidayetin bir nevidir. Görerek ve duyu organlarıyla hissederek kesin bifgiye ulaşmak "ayne'l-yakîn"dir. Hezelde! ve Üzeyir'le ilgili olayda bu yol gösterilmiş­tir. "Yaparak, yaşayarak, deneyerek, olarak kesin bilgiye ulaşmak "hakka'1-ya-kîn"dir. Hz. İbrahim'in öldürüp parçaladığı, sonra çağırınca dirilip gelen kuşlar ha­disesi de hakka'l-yakîn yoluyla kesin bilgiye ve inanca ulaşmanın örneğidir.

Hz. İbrahim rabbi ile söyleştiğine göre -bu sırada- peygamberdir. Bu sebep­le onun sorusunu, Allah Teâlâ'nın ölüleri dirilteceği konusundaki bir şüpheye ve­ya inkâra bağlamak mümkün değildir. Nitekim yukarıda geçen tartışmada bizzat Hz. İbrahim, Nemrud'a karşı, rabbinin birliğini, kudretim ve eşsizliğini ispat için O'nun, yegâne dirilten ve öldüren olduğunu açıklamış, bunu delil olarak kullan­mıştı. Hz. İbrahim'in sorusunun şüpheden kaynaklanmadığının tamamen ortaya çıkması ve kıssayı dinleyenlerin yanlış anlamalarının önlenmesi için Allah "İnan­mıyor musun" diye sormuş, peygamberi de seksiz şüphesiz inandığını söyledikten sonra maksadını açıklamıştır: "Kalbim tam kanaat getirsin diye!" "Kalbin tam ka­naat getirmesi" diye çevirdiğimiz itminan kelimesi, "maddî olarak hareketin dur­ması, hareket halindeki bir şeyin sakinleşmesi" demektir. Buradan alınarak zihnin ve vicdanın sakinleşmesine, şüphe, heyecan, tereddüt ve ıstırabın son bulmasına da itminan denilmiştir. Dilimize geçmiş bulunan tatmin kelimesi de kök ve mâna bakımından itminana yakındır. Sağlam haber, düşünce ve gözlem yollarıyla elde edilen bilgiler ve bunlara dayanan inançlar da kesindir. Ancak bilgi ve inanç ko­nusu olay veya gerçek, bilen ve inanan tarafından duyu organlarıyla hissedilme-dikçe ve dar-a ileri bir basamak olarak bizzat yaşanmadıkça, oluşun içinde bulu-nulmad^ça kalbin ve zihnin gelgitleri bitmez, vehim kabilinden de olsa aksini dü­şünme halleri son bulmaz. Bu haller bilmeye de inanmaya da aykırı değildir, bun­lara zarar da vermez, ancak bir itminan eksikliği söz konusu olur. Allah Teâlâ bir büyük peygamberinin talebi üzerine ölüleri nasıl dirilttiğini (diriltme fiilinin işle­yişini), fiilin içine peygamberini de çekerek onun en üst derecedeki itminan hali­ne ulaşmasını sağlamıştır.

Allah'ın izniyle öldürülmüş ve parçalanmış kuşların diriltilmesi Allah'ın işi­dir; azız ve hakim olan Allah için bu diriltme son derecede basit ve kolay bir iştir; bunun bir peygamber elinde, onun çağırmasıyla vuku bulması da bir mucizedir, Allah'ın izin, ilim ve kudretiyle hâsıl olan, gerçekleşen mucizeleri te'vil etmek, "öldürmeyi, parçalamayı, dağlara dağıtmayı, çağırmayı, diriltmeyi...", dil bakırmndan kelimelere yüklenmesi mümkün olmayan mânalara çekmek gereksiz ve yersizdir. Aslında bir canlının alıştığımız kanun ve kurallar içinde meydana gel­mesi ve bir müddet sonra hayatının sona ermesi de çok büyük bir olaydır, insanla­rın örneklerden hareket ederek bile benzerini yapamadıkları mucizelerdir, Allah'ın irade ve kudreti dikkate alınmadığı takdirde açıklanması da mümkün olmayan va­kıalardır. Bunların mucizelerden farkı -mucizeler, daha önceden görülmemiş ve alışılmamış yollardan ve şekillerde olurken- onların, alışılan, âdet, sünnet ve ka­nun haline gelmiş bulunan usul ve yollarla hâsıl olmasından ibarettir.[172]

 

Meali

 

261. Mallarını Allah yolunda harcayanların Örneği, her başağında yüz tanenin bulunduğu yedi adet başak çıkaran bir tohum tanesi gibidir. Allah dilediğine katlayarak verir, Allah (zât ve sıfatlarında) sınırsızdır, her şeyi bil­mektedir. 262. Mallarını Allah yolunda harcayan, sonra da harcadıklarının arkasından başa kakıp incitmeyenler için rablerinin katında özel karşılık vardır. Artık onlar için korku yoktur, onlar üzüntü de çekmeyeceklerdir. 263. İyi sayılan bir söz ve bir bağışlama, arkasından eziyet gelen bir sadaka­dan daha iyidir. Allah zengindir, halimdir. 264. Ey iman edenler! Allah'a ve âhiret gününe inanmadığı halde malını insanlara gösteriş yapmak için harca­yan kimse gibi sadakalarınızı başa kakmak ve incitmek suretiyle boşa gider­me} in. O kimsenin misali, üzerinde toprak bulunan düzgün ve yalçın bir ka­yadır; kayanın üzerine şiddetli bir yağmur yağmış, onu çıplak halde bırak­mıştır. Bu gibilerin kazandıkları hiçbir şeyden bir istifadeleri olmaz ve Allah, inkarcı topluluğa hidayet vermez. 265. Mallarını Allah rızasını dileyerek ve içlerinden gelerek harcayanların misali ise tatlı bir yamaçta bulunan, üzeri­ne bolca yağmur yağan, bu sebeple ürününü iki misli veren bir bahçedir; şa­yet sağanak yağmazsa incecik yağar. Allah yapıp ettiklerinizi görmektedir. 266. Sizden biri arzu eder mi ki, hurma ve üzüm ağaçlarıyla dolu, zeminin­den ırmaklar akan ve kendisi için orada her çeşit meyvenin bulunduğu bir bahçesi olsun da bakıma muhtaç çoluk çocuğu varken kendine ihtiyarlık ge­lip çatsın, bahçeye de içinde ateş bulunan bir kasırga isabet ederek yakıp kül etsin! Düşünesiniz diye Allah önünüze açık işaretler koyuyor. 267. Ey iman edenler! Kazandıklarınızın ve sizin için yerden çıkardıklarımızın iyilerinden verin. Kendinizin ancak içiniz çekmeye çekmeye alabileceğiniz âdi şeyleri ha­yır diye vermeye kalkışmayın. Bilin ki Allah zengindir, bütün iyilik ve güzel­likler O'na mahsustur. 268. Şeytan içinize yoksulluk korkusu düşürür ve çir­kin şeyler yapmanızı emreder. Allah ise kendinden bir bağışlama ve lütuf sö­zü vermektedir. Allah her şeyi kuşatmakta ve her şeyi bilmektedir. 269.0, di­lediğine hikmeti verir ve kime hikmet verilirse o kimse birçok hayra nail ol­muş demektir. Bunu ise ancak derin kavrayış sahibi olanlar düşünüp anlar­lar. 270. Siz hangi hayrı yapsanız ve hangi adakta bulunsanız şüphesiz onu Allah bilir. Zalimlerin ise samimi yardımcıları yoktur. 271. Sadakalan açık olarak verirseniz bu ne güzel! Şayet onu yoksullara verirken gizlerseniz bu si­zin için daha da hayırlıdır ve sizin bir kısım günahlarınızı düşürür. Allah yaptıklarınızdan haberdardır. 272. Onları doğru yola iletmek senin üzerine borç değildir, fakat Allah dilediğini doğru yola iletir. Hayır için yaptığınız her harcama kendiniz içindir. Verdiklerinizi ancak Allah rızâsı için verirsiniz. Hayır için yaptığınız her harcamanın karşılığını da hiçbir haksızlığa uğra-maksızın tam olarak alacaksınız. 273. Kendilerini Allah yoluna adadıkların­dan seyahat ve ticarete imkân bulamayan yoksullara verin. Yoksulluklarını gizli tuttukları için bilmeyen onları zengin sanır. Kendilerini simalarından ta­nır sm. Onlar insanlara asla el açmazlar. Hayır için yaptığınız her harcamayı Allah hakkıyla bilmektedir. 274. Mallarını gece ve gündüz, gizli ve açık ola­rak hayra sarfedenler için rableri nezdinde ecirleri vardır; onlar için ne kor­ku olacak ne de üzüleceklerdir. [173]

 

Tefsiri

 

261. Buradan itibaren mushafta üç sayfaya yakm yer kaplayan on dört âyet­te, araya başka bir konu sokulmaksmn infak ve sadaka üzerinde durulmuştur. 269. âyette hikmetten söz edilmiştir; ancak burada hikmet kavramıyla cömertliği cim­riliğe, Allah yolunda vermeyi vermemeye, insanlara malî yardımda bulunmayı bencilliğe tercih eden aklın üstünlüğüne işaret edilmiştir, yani ana konudan ayrıl­ma yoktur.

Sözlükte infak kelimesi "tüketmek ve harcamak" mâııasındadır. "Kişinin ya­kınlarının geçimleri için yaptığı harcama" mânasmdaki nafaka da aynı köktendir. Sadaka ibadet maksadıyla verilen para, mal ve sağlanan menfaattir, maddî ve ma­nevî yardımdır, Allah rızâsı için yapılan bir kısım kamu hizmetleridir.[174] Tasadduk da bu ibadeti yapmaktır. Bu âyetlerde Allah infakı teş­vik etmiş ve amacı, nasıl yapılacağı, hangi maldan kimlere yapılacağı ve sevabı konularında önemli açıklamalarda bulunmuştur. Bu açıklamalara göre: 1. İbadet maksadıyla yapılacak olan infak ve tasadduk insanların takdir ve beğenisini kazan­mak için değil Allah rızâsı için yapılacaktır. 2. İnfakın arkasından başa kakma ve incitme gibi davranışlar gelmeyecektir. 3. Verilen para veya mal kötüsü değil iyi­si olacaktır. 4. tnfakta, meşru ve mecburi bir meşguliyet veya başka bir mazeret sebebiyle çalışıp kazanma imkânı bulunmayanlar tercih edilecektir. 5. İnfakın dünya ve âhiiet hayatında büyük faydalan vardır.

İnsanın tek basma var olamayacağı ve varlığını sürdüremeyeceği, dinî ve te­orik açıklamalar yanında insanlık tarihi boyunca yaşanan tecrübeyle de sabit ol­muştur. Bütün insanların her bakımdan aynı seviyede ve tipte olamayacakları, tek bir ümmet ve devlet olarak örgütlenemeyecekleri de anlaşılmıştır. İnsanların dün­yada ve âhirette huzurlu ve mutlu olarak yaşayabilmeleri için bu gerçekleri hesa­ba katarak hazırlanmış ve uygulamaya sunulmuş düzen ve düzenlemelere ihtiyaç vardır. Allah Teâlâ'nın bir ferde, gruba, bölgeye bahşettiği nimetler ihtiyaçtan faz­la ise bu fazlanın ona muhtaç olan fert, grup ve bölgelere aktarılması zorunludur. Bu aktarma yapılmadığı takdirde fertler, gruplar ve bölgeler arasında sosyal, kül­türel ve ekonomik farklılıklar oluşacak; bu farklılıklar isteği (talep) doğuracak, ta­lep yerine getirilmediği takdirde öfke, düşmanlık, kin, zorbalık, savaş gibi huzur ve mutluluğu bozan duygu, davranış ve eylemler baş gösterecektir. Bunun böyle olduğu ve olacağı geçmişten günümüze, imparatorluk ve derebeyliklerde, totaliter ve demokratik yönetimlerde, gücün hâkim olduğu dönemlerden hakkın hâkim ola­cağı dönemlere geçiş için, insan hak ve hürriyetlerinin tanınması ve verilmesi için gösterilen çabalarda, hukukî ve sosyal adaletin bulunduğu ve bulunmadığı zaman ve zeminlerde yaşanan tecrübelerde, katıksız kapitalizmden karma sistemlere ge­çişte ve bu seyri körükleyen komünist ve sosyalist denemelerde açıkça ortaya çık­mıştır. Bu sosyal ve siyasî düzen, hareket ve oluşumlarda nimet ve servetin pay­laşımı, bu paylaşım biçimlerinin hakkaniyet, vicdanî kanaat ve İhtiyaçlara uygun olup olmayışı önemli rol oynamıştır.

İslâm'ın teşvik ettiği sosyoekonomik düzen, herkese yalnızca çalışarak hak ettiği kadar değil, -çalışsın, çalışmasın- normal ihtiyacı kadar verilmesi temeline oturtulmuştur. Bu temel kural, ferdin normal ihtiyaçlarının normal hallerde karşı­lanmasını sağlar. Bunun yanında yer alan -ve aşağıda açıklanacak olan- "israfın engellenmesi" kuralı da, fertler ve gruplar arasındaki refah seviyesi farkmın büyü­mesini önler. İslâmî anlayışa göre herkes öncelikle emek sarfederek ihtiyacını kar­şılamaya teşebbüs edecektir. "Kişi, elinin emeği ile elde ettiğinden daha hayırlısı­nı yememiştir"[175] Ancak bir özür sebebiyle çalışamayan veya geliri ihtiyacını karşılamayan kişilere elinde fazlası olanlar yar­dımda bulunacaklardır. Bu yardımın, nafaka, tasadduk, zekât, fıtır sadakası, kur­ban, hediye, kullanmaya verme (iare), vakıf, sadaka-İ câriye, devlet bütçesinden geçimlik maaş gibi birçok çeşidi vardır. Emeği ile kendine yetmeye çalışmayı bi­rinci, infakı da ikinci kural sayarsak üçüncü temel kural israfın yasak olmasıdır, Zenginler ne kadar servetleri olursa olsun bunu kullanırken (meskende, binekte, yemede-içmede, giyinmede, eğlencede...} gösterişten ve israftan sakınacaklardır. "Allah'ın insanları servetle de imtihan edeceği bilgisi ve nimetlerden hesaba çe­kilme sorumluluğu" müminlerde şuur ve duygu olarak yerleşmiş bulunacaktır. Mümin ırmaktan abdest alırken bile suyu yeteri kadar kullanmakla yükümlüdür. Dördüncü kural faizin haram olmasıdır. Nitekim infak ve tasaddukla ilgili bulunan âyetlerden sonra faiz yasağı ile ilgili olanlar gelecektir. Bir sosyoekonomik düzen içinde faizcilik ve tefecilik zihniyeti hâkim olduğu müddetçe sosyal adalet ve re­fahın gerçekleşmesi mümkün değildir, Bünyesinde faize yer veren sistemlerde gö­rülen refahın asıl faktörlerinin başka olduğuna dikkat etmek gerekir. İslâm'ın yu­karıda anılan temel kuralları hayata geçirildiğinde ise insanları bedbaht, verimsiz, sağlıksız kılan; gelişmelerini ve var ediliş amaçlarını gerçekleştirmelerini engelle­yecek boyuttaki yoksulluk ortadan kalkacak; İnsanlığın hayatına huzur, sükûn, ba­rış ve nisbî de olsa bir mutluluk gelecektir.

Allah'a itaat ve ibadet mahiyetinde olan, İslâm'a ve müsiümanlara yardım ve fayda getiren her harcama "Allah yolundadır", Kur'an deyişiyle "fî sebîlillâh"tir. Bunların en faziletlisi de İslâm'a güç kazandırmaya, onu koruyup geliştirmeye, ül­keyi düşmana karşı savunmaya yönelik bulunan cihad için yapılan harcamalardır. Bu mânada harcama (infak) yapanların alacağı karşılık, toprağa ekilen ve bire ye­di yüz veren buğday tanesi örneği ile açıklanmıştır. Genellikle iyiliklerin sevabı bire on olduğu halde "Allah yolunda harcama yapma"nın sevabının bire yedi yüz oluşu hem çok önemli bir teşvik unsurudur hem de bu ibadetin diğerlerinden daha zor olduğunu gösterir. Çünkü "Nefisler cimriliğe meyillidir"[176]

 

262-264. Malî yardımın, infak ve sadakanın Allah rızâsı için yapılmış olmasının kesin işareti, yardım yapılan kimseden hiçbir menfaat beklememek, onu yar­dım sebebiyle minnet altında tutmamak, incitmemek, hiç böyle bir şey olmamış gibi davranmaktır. Büyük ecri bu şekilde verenler alacak, korku ve üzüntüden kur­tulma saadeti de bunların olacaktır.

Vâhidî'nin rivayetine göre 262. âyet Hz. Osman ve Abdurrahman b. Avf'm, Tebük Seferi öncesinde orduya yaptıkları yardım vesilesiyle gelmiştir. Bu iki bü­yük sahâbîden birincisi savaş araç ve gereçleri olmayan bütün gazilerin bu ihtiyaç­larım karşılamış, ikincisi de servetinin yarısını bağışlamıştır.[177]

Kendisine sadaka verilecek kişiye karşı takınılacak tavır bir şekilde onu inci-tecekse bunu vermek yerine uygun sözler söylemek ve ihtiyacını arzeden kişiyi hoş görmek, durumunu başkalarına duyurmamak manevî sonuç, ecir ve ahlâkî davranış olarak tercih edilmektedir.

İnsanları, sadaka ve malî yardım yüzünden minnet altında bırakmaya ve in­citmeye kalkışanların bu davranışı, Allah'a ve âhirete iman etmeyen, başkalarına gösteriş olsun diye veya kişiden menfaat beklediği için harcama yapan kimselerin davranışlarına benzetilmiş, bunun da semere ve sonucu kaya misaliyle anlatılmış­tır. Yalçın ve pürüzsüz bir kayanın üzerindeki toprak şiddetli yağmur aldığında sıyrılıp yere inmekte, düz yerlerdeki toprağa bereket getiren yağmur bu kayada toprağı yok etmektedir. Sadaka da böyledir; Allah rızâsı için verildiği ve karşılı­ğında bir menfaat beklenmediği, ihtiyaç sahibi incitilmediği takdirde harcayana bereket ve ecir getirir, aksi halde verilen boşa gider, hem maldan olunur hem de sevaptan mahrum kalınır.[178]

 

265-266. Allah rızâsı için ve içlerinden gelerek, göniillerindeki inancın yön­lendirdiği bir karara dayanarak muhtaçlara yardım edenler, bu niyet, şuur ve sami­miyetin derecesine göre sonuç alacaklardır; tıpkı zararlı rüzgârlara kapalı bir ya­maçta yapılmış, bol yağmurda bol mahsul, az yağmurda az da olsa yine bir mah­sul veren bahçe gibi. Muhtaçlara yardımı, Allah rızâsı dışında bir maksatla yapan­ların misali ise âyette tasvir edilen bahçedir; yani sadakadır, verilen maldır, para­dır. Bunlar verilmiş ve servet eksilmiştir; fakat bunlar, verene ecir ve sevap kabi­linden hiçbir şey getirmez. Böyleleri bir gün bu ecir ve sevaba muhtaç oldukların­da dünyadaki servetin, yakınların, dostların fayda veremediği âhirette -tıpkı genç­liğinde yaşlılık yılları için hazırladığı serveti yanıp kül olmuş ihtiyar gibi- elleri boş kalıverirler.[179]

 

267. İnfak ve tasaddukun ne maksatla ve nasıl yapılması gerektiği açıklandiktan sonra sadaka olarak verilecek malın keyfiyetine geçilmiş; verilenin kötü ürün ve mallardan değil iyilerinden olması emredilmiştir. "İyisinden verme" emri tavsiye midir, yoksa bağlayıcı mıdır? Bu konuda farklı anlayışlar vardır. "Emir bağlayıcıdır" (vücûb İfade eder) diyenler buradaki sadakadan maksadın zekât ol­duğunu ileri sürmüşlerdir. Buna göre zekât olarak verilecek mal kötü, kalitesiz, kıymetsiz olmayacak; iyi olacak, iyisinden seçilip verilecektir. "Bu âyette kastedi­len sadaka ve infak, farz olan zekât değil, nafile olan, sevap kazanmak üzere veri­len sadakadır, yapılan malî yardımdır" diyenler ise emrin bağlayıcı değil tavsiye kabilinden olduğunu,-"Böyle olması daha iyidir, daha çok ecir getirir" mânasına geldiğini ifade etmişlerdir.

Türkçe'ye "iyi, kaliteli" diye çevirdiğimiz ve buna göre yorumladığımız tay-yib (çoğulu tayyibât) kelimesini, "helâl" mânasında anlayanlar da olmuştur. Keli­menin bu mânaya da ihtimali vardır. Ancak burada, mânalar arasında bir çelişki bulunmadığı için ikisini birden almaya ve "tayyibât"ı "helâllerinden ve iyilerin­den" şeklinde anlamaya da bir engel yoktur.[180]

 

268. İnsana dışarıdan gelen ve onu yönlendiren düşünce ve duyguların iki önemli kaynağı ya Allah'tır veya şeytandır. Allah'tan güzel duygular ve düşünce­ler gelir. Bunlarla O, kuluna, doğru yolu bulması, iyiyi ve güzeli hayatında gerçek­leştirmesi için yardım eder. İnsan ve cin şeytanları ise insanoğlunu, Allah yolun­dan ve azasından uzaklaştırmak için gayret eder. Onun aklına olmadık düşünce­ler, kalbine de olumsuz duygular sokarlar. İnsanoğlu bu İki zıt yönlendirme ara­sında doğru olana kulak verip onu rehber edinmekle yükümlüdür, bunu yapabilen­ler bir sonraki âyette sözü edilecek olan "hiknıet"e mazhar olanlardır, hakimlerdir. İnfak ve tasadduk konusuna hikmeti uyguladığımız zaman şu sonuca ulaşırız: Ak­lım veriliş amacına ters olarak işletip onu kötüye kullanan "şeytanî akıl" sahiple­ri , kendilerinden maddî, dünyaya ait bir menfaat görmedikleri kimselere para, mal ve hizmet vermeyi "akılsızlık" olarak görür ve bunu yapmazlar. "Hikmet" özelli­ği taşıyan, fıtratı bozulmamış, veriliş amacı doğrultusunda işletilen aklın sahipleri ise (hakimler), faydayı daha geniş çerçevede düşünürler. Onlara göre ebedî hayat­ta karşılığı alınacak olan harcama boşuna değildir. Dünyada insanları mutlu ede­cek harcama -aynı zamanda bu harcamayı yapana da manevî bir haz vereceği için-boşuna değildir. Yakın çevrenin sevgi ve saygısını kazandıracak ve bu sayede bir koruma çemberi oluşturacak harcama; keza sosyoekonomik sınıflar arasında çatış­mayı engelleyecek yardımlar boşuna ve akılsızca değildir. İşte Allah, iyi niyetle ve samimiyetle infakta bulunanlara bunları (âyette bağışlama ve lütuf diye özetlenen karşılıkları) vaad eder, bu vaade mazhar olmayı sağlayacak duygu ve düşünceleri  (hikmet) ilham eder. Şeytanın bu konuda kafalara sokacağı duygular ve düşünce­ler ise cimrilik ve bencillikle yoksulluk korkusudur. Bunların yönlendirdiği davra­nışların da çirkin, kötü, gayri İnsanî olacağı şüphesizdir.[181]

 

269. Hikmet hüküm kökünden olup bu kökün mânası "menetmek, engelle­mektir. Hikmet de sahibini yanılmak ve sapmaktan koruduğu için bu ismi almış­tır. Atın ağzına vurulan ve onun yanlış yola girmesini engelleyen geme de -bu se­beple- "hakeme" denilmiştir. İslâm düşüncesinde hikmet, başka milletlerde daha önceden doğan ve gelişen felsefenin de intikal ve etkisiyle "İnsanın gücünün yet­tiği kadarıyla eşyayı, varlıkta mahiyeti ne ise o olarak bilmeyi, bu mânada gerçe­ğin bilgisine ulaşmayı hedefleyen bir ilim" şeklinde tanımlanıp nazarî ve amelî gi­bi kısımlara ayrılmıştır.[182] Ancak Kur'ân-t Ke-rînrin nazil olduğu çevrede hikmetin bu mânada kullanılmadığı, bu mânada bir hikmetten söz edilmediği bilinmektedir. Araplar hikmet kelimesini "içinde nefsi uyaran, iyiliği tavsiye eden, saadet ve bedbahtlıkla ilgili tecrübeleri aktaran, edep ve ahlâkın özünü yansıtan sözler" mânasında kullanırlardı. Kur'ân-ı Kerîm de bu kelimeyi "insanları eğitip olgunlaştıran, nefisleri ıslah eden peygamberlik, hidayet ve irşad" mânalarında kullanmıştır. Hikmet ilk asırlarda yaşayan tefsircilerden İbn Abbas'a göre Kur'an bilgisi, Süddî'ye göre peygamberlik, Katâde'ye göre Kur'an'la ilgili doğru anlayış (fıkıh), Mücâhid'e göre sözde ve davranışta doğru­yu yakalamak, daha başkalarına göre din üzerinde düşünmek, akıl yürütmek, ilâhî emir üzerinde düşünmek ve ona uymak, Allah'tan korkmaktır[183] Râgıb el-İsfahânî'nin Kur'an lügati olarak yazdığı el-Müfredâfm&d verdiği bilgi­ye göre genel mânası "bilginin gerçeğe uygun olması ve aklın gerçeği yakalama­sı" demektir. Hikmetin Allah'a mahsus olanı "Varlıkları (eşya) bilmek ve kusur­suz olarak yaratmak", insana ait olanı ise "yaratılmışları bilmek ve iyi şeyler yap­mak" şeklinde tanımlanır. Allah Teâlâ "Lokman'a hikmeti verdik" buyururken iş­te bu ikinci mânadaki hikmeti kastetmiştir.

Bu sûrenin 251. âyetinde Allah'ın Hz. Davud'a L'mülk ve hikmet" verdiği bil­dirilir. Müfessirlerin açıklamasına göre mülk, Hz. Davud'a verilen maddî ve dün­yevî gücü, hikmet de peygamberliği ve bu sayede mazhar olduğu zengin bilgileri yani manevî ve zihinsel gücü ifade eder. Fahreddin er-Râzî ve Kadı Beyzâvî gibi felsefî birikimi olan müfessirler ilgiü âyeti yorumlarken hikmeti, "nazarî bilgileri ve elden geldiğince iyi işler yapma alışkanlığını kazanmak suretiyle ulaşılan ruhî olgunluk" şeklinde açıklamışlardır. "Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel Öğütle ça­ğır..." mealindeki âyette[184]hikmet, tebliğ ve İrşad çalışmalarının temel yöntemi olarak gösterilmiştir. Bütün müfessirler buradaki hikmet kavramının, "kesin kanıtlara dayalı, muhatabı tanı olarak ikna edecek ve kötü niyetli tartışmalara son verecek kesinlikte doğru ve sağlam bilgi" anlamında kullanılmış olduğunu be-Ürtİrlcr. Şu halde hikmet, dinî olan ve olmayan bütün yararlı bilgileri içine alan bir kavramdır ve konumuz olan âyet bu anlamdaki hikmetin, Allah'ın İnsana, birçok hayra vesile olacak büyük bir lütfü olduğunu ifade etmektedir. Bu sebeple olmalı­dır ki Resûlullah, hem kendisi hem de bazı sahâbîler İçin Allah'tan hikmet dile­ğinde bulunmuş[185]  "Bayağı (sefih) kimselere hik­metten söz etme!"[186] anlammdaki uyarısıyla da hikme­te ancak fıtratı bozulmamış, ahlata temiz kişilerin lâyık olduğuna işaret etmiştir. İkvân-ı Safa Risâleleri'nde bu husus, şu hakimane ifade ile vurgulanır: "Hikmet bir gelin gibidir ve sadece süslenmiş eve inmek İster" [187]Sonuç olarak hik­met terimi başlangıçta "akıllı ve bilgili bir kişinin deneyim ve birikimlerini özlü şekilde ifade ettiği sözü" anlamında kullanılırken İslâmî dönemde zaman içinde şu anlamlan kazanmıştır: Bütün özel bilgi alanlarını kuşatan kapsamlı ve derin bilgi veya felsefe, ilâhî gerçekleri ve Kur'an'ın derin anlamını kavramaktan doğan bil­gi ve bu bilgilere uygun yaşama tarzı, Hz. Peygamber'in sünneti, bir hükmün se­bebi veya amacı, bir eylemden beklenen yarar (maslahat).

İbn Âşûr, felsefe mânasındaki hikmetin kaynağını ve mahiyetini şöyle özet­lemektedir: "Hikmet ilimleri, İlâhî vahye mazhar olan rehberlerin verdikleri bilgi ve gösterdikleri yolların bütünüdür ki insan aklının terbiye ve ıslah edilmesi bu te­mele dayanır. Hikmet önce dinlerde ortaya çıkmış, sonra üstün zekâ sahibi insan­ların bu temci üzerinde geliştirdikleri düşünceleri de buna eklenmiştir. Keldan, Mısır, Hindistan ve Çin'de birbirine yakın asırlarda yaşamış bulunan kadîm ha­kimler hikmetin yollarım ve yöntemlerini belirlemişlerdir. Ancak bu hikmet sap­malardan, hayal ve vehimlerden ayıklanmış değildir. Sonra eski Yunan filozofları gelmiş, hikmet ilmini başkalarından ayırarak ele almışlar, güçleri yettiğince ayık­layıp saflaştırmalardır. Ancak yine de hikmet tam saflığına ulaşamamıştır. Bu dö­nemde felsefe insan nefsini terbiyeye yönelik bulunan Sokrat yoluyla akıl ve ma­tematiğe yönelik bulunan Pisagor yolundan ibaret olmuştur. Bunlardan sonra ge­len Eflâtun işrak felsefesinin, Aristo ise Meşşâî felsefenin babaları olmuşlar, gü­nümüze kadar da bu çizgi devam etmiştir."[188]

İslâm bilgin ve düşünürleri, özellikle hicrî IV. asırdan itibaren dinî, felsefî ve ilmî bilgilerin tamamını hikmet kavramı içinde değerlendirerek, teorik bilgilere "nazarî hikmet", pratik bilgilere "amelî hikmet" adını vermişlerdir. Öte yandan bütün ahlâkî erdemleri "hikmet, adalet, yiğitlik, iffet" olarak dört temel erdem İçinde toplayan ve bunların başında da hikmeti gösteren felsefî anlayış, zamanla Râgıb el-İsfahânî, Gazzâtî, İbn Hazm gibi ahlâka dair eserler yazan din âlimleri tarafından da benimsenmiştir.[189]

 

270. "Samimi yardımcıları olmayan zalimler"den maksat, özellikle yoksulla­ra ilgi göstermeyen, ihtiyaç sahiplerine yardımcı olmayan, servetin sahipleri üze­rine borç. ihtiyaç sahiplerine hak olan zekât, nafaka ve sadakayı onlardan esirge­yen kimselerdir. Kur'an dilinde zalimin mânalarından biri de haksızlık eden, bor­cunu ödemeyendir. Böyle kimselerin yakın çevrelerinde bulunanlar bile onlardan memnun olmazlar, onlardaki haklarını zorla veya gizlice almaya çalışırlar.[190]

 

271. İhtiyaç sahiplerine yapılan yardımın, verilen sadaka ve zekâtın açık ola­rak yapılması caiz olmakla beraber.[191] hem bu âyette hem de sahih hadislerde gizli olmasının daha iyi, hayırlı ve ecirli olduğu bildirilmiştir. Nitekim hadiste Resûlullah şöyle buyurmuştur: "Yedi insan vardır ki Allah onları, kendine mahsus olandan başka hiçbir gölgenin bulunmadığı günde bu gölgesinde barındırır: Adil yönetici, Allah'a kulluk ederek yetişen genç, gönlü mescidlere takılmış bulunan kimse, Allah için birbirini seven ve bu sevgi içinde birleşip ayrılan iki kişi, kendisini birlikte olmaya çağıran soylu soplu ve güzel bir kadına, 'Ben Allah'tan korkarım!' cevabını verebilen kimse; bir sadaka verip de onu, sol elinin verdiğini sağ eli bilmeyecek şekilde gizleyen kişi ve tek başına iken Allah'ı anıp gözleri yaşaran kimse"[192] 

Bazı tefsircilere göre nafile türünden sadakanın gizli verilmesi, farz türünden sadakanın ise açık verilmesi daha iyidir. Çünkü farz olan sadakanın gizli verilme­si, "Kişi yükümlü olduğu halde vermiyor" şeklinde suizanna sebep olabilir, ayrıca açıkça verilmesinde teşvik vardır. Nafile sadaka ve infaklar ise açıkça yapıldığın­da hem alanm mahcup olması hem de verenin riyaya düşmesi ihtimali mevcuttur. Bize göre Kitap ve Sünnet böyle bir ayırım yapmadığından, açıktan vermeyi ge­rektiren özel bir sebep olmadıkça her nevi tasadduk ve infakın gizli yapılması ter­cih edilmelidir, ancak açık olması da caizdir.[193]

 

272. Hikmetin mânalarından biri de "ilâhî irşad ve hidayet" idi. Bu büyük lü­tuf Allah'ın elindedir; peygamber de olsa, hiçbir kulun başkalarına hidayet lütfet­me imkânı yoktur. Allah'ın hikmet ve hidayet lütfunda da -kendi koyduğu kanun gereğince- kulun yönelişi ve hak edişinin etkisi vardır.[194]

 

273. "Kendilerini Allah yoluna adayan, geçimlerini sağlamak üzere bir ka­zanç elde etmek için çalışma, ticaret ve seyahat etme imkânları bulunmayan yoksullar" kimlerdir? Âyetin nazil olduğu tarihi göz önüne alan tefsirciler bunların Suffe ehliyle (Peygamber Mescidi'nin bir köşesinde barınan kimsesiz ve yoksul müsliimanlar) Mekke'den hicret eden muhacirler olduğunu ifade etmişlerdir. On­ların, Medine'ye yerleşip iş güç sahibi olmaları için zamana ve uygun şartlara ih­tiyaç vardı. Allah rızâsı için (fi sebîlillah) hicret etmişler; yurt, yuva ve işlerinden uzak düşmüşlerdi. O dönemde savaş ganimeti kabilinden bir gelirleri de yoktu. Şu halde infak ve tasaddukta bunların önceliği vardı. Bu tarihî durum dışında Allah rızâsı için O'nun dinini korumak, öğrenmek, öğretmek ve yaymak maksadıyla de­vamlı meşgul olduklarından dolayı iş ve ticaret yapma imkânı bulamayan kimse­lerin her zaman ve zeminde infak ve tasaddukta ön sırada olma haklan vardır. Bunlardan sonra sıra, meşriî bir mazeret sebebiyle çalışıp kazanma imkânı bula­mayan fakat yine de insanlara el açıp dilenmeyen ve istemeyen yoksullara gelir. Âyette de belirtildiği gibi böyle iffetli, asil, insanlık şerefine düşkün kimseleri er­babı, simalarından tanır ve gereken yardımı yaparlar. Burada geçen sîmâ "yüzle-rindeki nur, ibadet izi, yoksulluğun verdiği solgunluk, üstte başta görülen eksik­lik" gibi farklı şekillerde yorumlanmıştır.[195]

 

Meali

 

275. Faiz yiyenler ancak şeytanın çarparak sersemlettiği kimse gibi kal­karlar. Bunun sebebi onların, "Alım-satım da ancak faiz gibidir" demeleri­dir. Halbuki Allah alım-satımı helâl, faizi ise haram kılmıştır. Artık kime Al­lah'tan bir öğüt erişir de faizciliği bırakırsa geçmişte yaptığı kendisine aittir, işi de Allah'a kalmıştır. Kim de yine faizciliğe dönerse işte bunlar orada de­vamlı kalmak üzere cehennemliklerdir. 276. Allah faizi tüketir, sadakaları ise arttırır ve Allah hiçbir inkarcı günahkârı sevmez. 277. Şüphe yok ki iman edenler, güzel şeyler yapanlar, namaz kılanlar ve zekât verenlerin rableri ka­tında ecirleri vardır; onlara ne korku vardır ne de üzüleceklerdir. 278. Ey îman edenler! Allah'tan korkun ve gerçekten iman etmiş iseniz faizden kala­nı bırakın. 279. Bunu yapmazsanız Allah ve Resulü tarafından size bir savaş açıldığını bilin. Eğer tövbe ederseniz, haksızlık etmemek ve haksızlığa uğra­mamak üzere ana paranız sizindir. 280. Eğer eli darda olan birisi borçlu ise eli genişleyene kadar beklemek gerekir. Şu da var ki, eğer bilirseniz bağışla­manız sizin için daha hayırlıdır. 281. Bir günden sakının ki, onda Allah'a döndürüleceksiniz, sonra kimseye zulmedilmeden herkese hak ettiği tam ola­rak verilecektir.[196]

 

Tefsiri

 

275. Cemiyet hayatının düzgün, dengeli ve insanca yürüyebilmesi için çok önemli bulunan dört temel kural ve tedbirden birisi olan infak ve sadaka bundan önceki âyetlerde canlı ve açık bir üslûpla ortaya konmuştur. İkincisi israfın yasak-lanmasıdtr ve birçok âyette bu yasak ifadesini bulmuştur. Üçüncüsü ise daha Ön­ceden yasaklanan, burada da kesin ve şiddetli bir üslûpla yasaklanması pekiştiri­len faizciliktir. Bu kuralların başında da birçok âyet ve hadiste teşvik edilmiş bu­lunan "kişinin el emeği ve alın teriyle geçimini sağlamaya çalışması" kuralı var­dır. Bu dört tedbir ve kural arasındaki ilişki sebebiyle olmalıdır ki, intakla ilgili âyetlerin arkasından faiz yasağına geçilmiştir. Ayrıca faizle infak ve sadaka ara­sında, birincisinin karşılıksız almak, ikincisinin ise karşılıksız vermekten ibaret ol­ması şeklinde bir zıtlık ilişkisi de vardır.

Faizin yasaklanması konusunda kullanılan bu sert üslûp, din düşmanlarını dost (velî) edinme dışında hiçbir günah ve yasak için kullanılmamıştır. Çünkü zi­na, içki, kumar, hatta katil gibi suç ve yasakların kötülükleri mağduru ve çevresin­dekilerden belirli bir kesimi etkiler. Dİne ve müminlere düşman olan, düşmanca duygular besleyen, tedbirler ve planlar içinde olan şahıs ve grupları dost edinmek, onlarla iş birliği yapmak, onlara hoş görünerek sempatilerini kazanmaya çalışmak ne bunu yapanlara ne de dinlerine ve din kardeşlerine fayda getirmiştir. Bu davra­nış ve yaklaşımda her zaman kazananlar düşmanlar, kaybedenler ise müminler oî-muştur. Bir topluluk içinde faizcilik serbest olduğunda bunun da zararı ve kötü et­kileri yalnızca faizi alan ve verenle sınırlı kalmamış, bütün topluluğun ekonomik, sosyal ve ahlâkî hayatını etkilemiştir.

Kur'an'daki ismi ribâ otan faiz altp-verme, Mekke'de nazil olan ve müşrik­leri muhatap alan "İnsanların malları arasında ribâ yoluyla artsın diye verdikleri­niz Allah katında artmaz.,."[197]mealindeki âyetle kınanmış, böylece ile­ride yasaklanacağına işaret buyurulmuş, Medine'de -tefsir ettiğimiz âyetten önce geldiği anlaşılan- "Ey iman edenler! Kat kat faiz yemeyin. Allah'tan sakının ki kurtuluşa eresiniz"[198] mealindeki âyetle yasaklanmış, nihayet bu âyetle hem yasak pekiştirilmiş hem de akla gelen bazı sorular cevaplandırılmıştır. Bu âyetlerin de ilk muhatapları müşrikler, yahudiler, faizi helâl bilenlerdir. Çünkü âyetin devamında bu grupların, "Ahm-satım da faiz gibidir" dedikleri zikredilmiş­tir. Müminlerin daha önceden yasaklanmış bulunan faiz için bunu demeleri müm­kün değildir. Ancak gayri müslimlere hitap eden âyetlerin hemen tamamının do­laylı olarak müminler için de bir uyan olduğu bellidir. Ayrıca araya giren, LıEy iman edenler! Allah'tan korkun ve gerçekten iman etmiş iseniz faizden kalanı (ala­caklarınızı) bırakın" mealindeki âyet doğrudan müminlere hitap etmektedir. Bu­nun da gerekçesi bazı müminlerin henüz faizcilikten kendilerini kurtaramamış ol­maları, bazılarının yukarıda nakledilen benzetmenin tesiri altında kalmaları ihti­mali ve önceden yapılmış faizli akidlerden kalma alacakların helâl olup olmadığı konusundaki şüphelerin giderilmesidir. Nisa sûresinde gelecek olan bir âyet[199] Yahudilik gibi diğer semavî dinlerde de faizin yasaklandığını ifade ve bu hükmün evrenselliğine işaret etmektedir.[200]

Ribâ ile aynı kökten gelen kelimelerde "tepe, çıkıntı, fazlalık" mânaları var­dır. Ribâ kelimesi de "fazlalık" (ziyade) mânasına gelmektedir. Râgıb el-İsfahâ-nî'nin ifade ettiği gibi ribâ, "sermayeye eklenen fazlalık" demektir. Ancak din bu fazlalığın bir kısmına ribâ deyip diğerlerine dememiştir. Bir fıkıh terimi olarak ri­bâ, "belli malların, belli şekillerde yapılan satım akdi ile değişiminde şart koşulan veya hâsıl olan fazlalık ve ödünç verilen malın geri Ödenmesinde şart koşulan faz­lalık" anlamına gelir.

İslâm'dan önce Arap yarımadasında faizcilik oldukça yaygındı. Adına "Câ-hiliye ribâsı" denilen bu faiz uygulamasında fazlalık ödemenin ertelenmesine da­yanıyordu. Alacaklı ya başta, yani alacak doğuran satım ve ödünç verme gibi İş­lemler yapılırken, borcun bir müddet sonra Ödenecek olması sebebiyle bir fazlalı­ğı şart koşardı ya da mevcut borcun vadesi gelip de ödenemediğinde erteleme kar­şılığı olarak bir ek ödeme (fazlalık, ziyade) üzerinde anlaşma yapılırdı. Çoğunluk­la borçlar vadesinde ödenemediği için her vade geldikçe, tahakkuk eden faiz de ana paraya eklenerek tamamından, yeni vadeye karşı yeni fazlalık istenir ve böy­lece faiz sebebiyle borç katlanarak artar ve devam ederdi. Âl-i İmrân süresindeki âyet (3/130) bu vakıaya da işaret ederek faizi yasaklamış, burada tefsir edilen âyet­ler ise "katlanarak artan, katlanarak artıp giden" kaydını da koymadan o gün bili­nen ve uygulanan ribâyı yasaklamış, daha doğrusu yasağı tekrarlayarak teyit et­miştir. "Katlanarak artan" kaydı bîr vakıayı naklettiği (olup biteni anlattığı) veya bunun vicdanlara sığmaz bîr zulüm olduğunu dile getirmek istediği için -mânayı tersine çevirerek- "Ana paranın bir ve daha fazla katına ulaşmayan faiz caizdir" şeklinde bir hüküm çıkarmak mümkün değildir.[201]Burada mak­sat, yasaklamaya kayıt koymak (ihtirazı kayıt) değil, yasaklanan faizin giderek ulaştığı sonucu, olup biten vakıayı hatırlatmaktır (vukuî kayıt).

"Büinen ve uygulanan" ribâ, yukarıda tanımlanan Câhilİye ribâsıdır. İslâm ribâ kelimesinin içeriğinde bir değişiklik yapmış mıdır? Kur'an'da ve Sünnet'te kullanılan ribâ kelimesi, Câhilİye devrinde bilinen ribâ mıdır, yoksa daha başka iş­lemler ve fazlalıklar da naslar tarafından ribâ kavramı içine sokulmuş mudur? Bu soruya iki farklı cevap verilmiştir:

a) İbn Abbas, İbn Ömer ve Muâviye'ye göre Kur'an'da yasaklanan ribâ Câhilİye ribâsıdır, yani ödemeyi erteleme karşılığında şart koşulan ve alınan fazlalıktır. Peşin yapılan fazlahklı değişimler (ribe'1-fadl) ri­bâ kapsamına girmez. "Ribâ ancak veresiye olandadır, peşin olanda ribâ yoktur"[202] mealindeki hadisler de bunu teyit etmektedir. Fahreddin er-Râzî'nin de işaret ettiği gibi İbn Abbas bu hükmü benimserken, ribâ kavramını değiştiren hadisleri kullanım dışı bırakmış, "Sanki Kur'an âyetlerinin mâna ve kapsamını, âhâd hadis rivayetleriyle daraltma ve de­ğiştirmeyi caiz görmediğini ifade etmiştir." İbn Abbas'ın, ribânın başka çeşitleri­ni de yasaklayan hadisleri işitince bu görüşünden döndüğü de rivayet edilmiştir.  

b) Daha ziyade İbn Abbas'a nispet edilen birinci görüşü sahabe, tabiîn ve sonraki dönemlerde gelen müctehidlerin çoğunluğu benimsememişlerdir. Onlara göre İslâm ribâ kavramını değiştirmiş, hadisler onun içine -Câhilİye ribâsına ek olarak- belli malların peşin alıra satımlarındaki fazlalığı (ribe'1-fadl), fazlalık bu* lunmadan da olsa aynı cins mallar arasında veresiye trampayı (ribe'n-nesîenin bir çeşidi), hatta şarap satımı ve hileli satımlar gibi bazı meşru olmayan ticarî işlem­leri de sokmuştur.[203]

Ribânın kapsamını genişleten hadislerde, birbiriyle peşin fazlalıklı veya ve­resiye olarak eşit ve fazlalıklı mübadele edilen (alınıp satılan) ve böylece ribâh sa­tım gerçekleşmiş bulunan altı mal çeşidinden söz edilmiştir: Altın, gümüş, hurma, buğday, arpa. tuz. Hadislere göre meselâ bir gram altın peşin olarak iki gram al­tınla değİşilirse (mübadele edilirse, alınır satılırsa) faiz gerçekleşir; keza bir gram altın yine bir gram altın karşılığında veresiye satılırsa yine faiz gerçekleşir. Altın­la gümüş peşin birbiriyle değiştirilirse fazlalık faiz olmaz, veresiye olarak değişti­rilirse gram fazlalığı faiz olur. Altın veya gümüşle hadislerde sayılan diğer mallar alınır satılırsa hem fazlalık bulunması hem de veresiye olması halinde bile faiz gerçekleşmez. Hadislerin getirdiği bu genişletme ve açıklamalar müctehtdleri ikinci bir tartışmaya sokmuştur: Faizin gerçekleştiği (ribevî) mallar bu altı maldan mı ibarettir, yoksa bunlar örnek olarak zikredilmiş olup diğer malları da içine al­makta mıdır? Eğer ikinci ihtimal söz konusu ise bu mallar diğerlerinden hangi öl­çü ve vasıfla (illet) ayrılacaktır?

Dâvûd ez-Zâhirî, İbn Hazm gibi kıyas yoluyla hüküm çıkarmayı caiz görme­yenlere göre faiz ancak hadislerde geçen altı malda gerçekleşir, bunların dışında kalan mallar nasıl alınır satılırsa satılsın faizli satım oluşmaz. Meselâ bir ton pirin­ci iki ton pirinç karşılığında satmakla faizcilik yapılmış olmaz ve bu satım caiz olur.[204]

İslâm hukukçularının büyük çoğunluğuna göre hadislerde sayılan mallar ör­nekleme yoluyla zikredilmiştir, maksat "bunlar ve bunlar gibi olanlar" demektir. Bunlar gibi olanların ölçüsüne gelince: 1. İmam Şafiî'ye göre ölçü (illet, belirle­yici vasıf) altın ve gümüşte nakit (tabii ödeme aracı, tabii para) olmak, diğer dört maddede ise aynı cinsten yiyecek olmaktır. 2. Ebû Hanîfe'ye göre aralarında ribâ gerçekleşen mallar hacim veya ağırlık ölçüleriyle ölçülerek alınıp satılan mallar­dır. Bu malların aynı cinsten olanları birbiriyle fazlalıklı peşin veya -eşit olsun faz­lalıklı olsun- veresiye mübadele edildiğinde (alınıp satıldığında) ribâ gerçekleşmiş olur. Altınla gümüş tartıyla, diğer dört madde ise ölçekle ölçülerek satılan malla­ra örnektir. 3. İmam Mâlik'e göre altın ve gümüşte İllet nakit olmaları, diğer mad­delerde illet, temel gıda maddeleri veya bunları kullanılır ve korunur hale getiren madde olmalarıdır; sonuncusunun örneği tuzdur. 4. Abdülmelik b. Mâcişûn'a [205] göre illet faydadır, faydalanmaktır (intifa). İnsanların faydalandıkları her şeyde -cinsi cinsine- fazlalıklı mübadele faizcilik olur.[206]

Altı madde dışında kalan maddelerin de faize konu olduğunu söyleyen müc-tehidler, bu maddeleri yukarıda özetlenen vasıflara göre ayırmışlar ve bu vasıflan taşıyan maddeler beîli şekil ve şartlarda alınıp satıldıklarında faizin gerçekleşece­ğini, diğerlerinde gerçekleşmeyeceğini söylemişlerdir. Bİr malı aynı cins mal kar­şılığında, parayı da para karşılığında veresiye ve fazlalıklı (100 verip bir müddet sonra 105 almak gibi) alan ve satanın faizcilik yapmış olduğu hükmü, hadiste sa­yılan altı maddede ittifakla, diğer maddelerde ise -illet konusundaki görüş farkla­rına bağlı olarak- ihtilâfla benimsenmiştir. Ayrıca Câhiliye ribâsı denilen "borç ve­rirken, vadeye göre fazlalık şart koşma veya vadesinde ödenmeyen borcu ilâve meblâğ ve mal karşılığında erteleme" şeklindeki işlem İttifakta ribâdır, faizdir ve haramdır.

Borçlunun alacaklıya enflasyon farkını ödemesi faiz değildir. Çünkü bu fark reel bir fazlalık değil, alınanla ödenenin eşitlenmesini sağlayan, adaleti gerçekleş­tiren bir rakam fazlalığından İbarettir.

Faizin haram kılınması ve yasaklanmasının hikmeti (gerekçesi, sebebi) üze­rinde eskiden beri düşünülmüş ve çeşitli açıklamalar yapılmıştır. Burada Gazzâlî, Râzî ve İbn Âşûr tarafından ileri sürülen gerekçeler özetlenecek, sonra çağdaş ge­lişmelerin ışığında başka bazı gerekçelere işaret edilecektir.

Gazzâlî İhyâ'u ulûmi'd-dîn'm "Şükür" bölümünde nimetleri yaratılış ve ve­riliş amacına uygun kullanmanın gerekli olduğu, uygunsuz kullanmanın da nime­te kiifrân mânası taşıdığı konusunu işlerken faizlik (ribevî) malların birer nimet ol­duğundan hareketle, faizin haranı kılınma hükmünün gerekçesini açıklamıştır. Ona göre Allah'ın nimetleri arasında altın ve gümüşü yaratmak da vardır. Bunlar kendilerine ihtiyaç duyulduğu, insanlar bu iki madenden doğrudan faydalandıkla­rı için değil şu iki amaçla yaratılmışlardır: a) İnsanların ihtiyaç duydukları madde­lerin değerini ölçme aracı ve aracısı olsunlar diye; b) İnsanların ihtiyaç duydukla­rı ve yaşarken faydalandıkları mallan ve hizmetleri elde etmeye vesile (mübadele aracı) olsunlar diye. Çünkü bu iki madde kendiliğinden kıymetlidir, ancak bunlar kendileri için değil, başka şeyleri elde etmek için istenir ve elde edilir. Her bir mal diğer mal karşısında değerli ve matlûp olmayabilir, fakat altın ve gümüş her mala göre değerlidir, her mal ona karşılık olarak verilir. Altın ve gümüşü bu iki yaratı­lış amact dışında kullanmak zulümdür, haksızlıktır. Altın ve gümüş biriktirenler, şehrin hâkimini hapsetmişeesine zulüm işlemiş olurlar. Çünkü hâkim nasıl antaş-mazlıklan âdil hükümlerle sonuca bağlıyorsa, nakit de iki mal arasındaki denkliğin ölçüsüne hükmeder. O, belli insanlara mahsus olarak değil bütün İnsanların el­lerinde dolaşsın ve vazifesini yapsın diye yaratılmıştır. Altın ve gümüşten kap ka­çak yapanlar, beldenin yöneticisini vasıfsız bir elemanın yapacağı işlerde istihdam etmek gibi haksızlık yapmış olurlar. Parayı parayla satarak faizcilik yapanlar ni­metin kadrini bilmemiş ve zulmetmiş olurlar; çünkü bu takdirde nakit mal yerine konup amacından saptırılmış olur. Mal yerine konunca -satılık mal gibi- biriktiri­lir, biriktirilince hâkimin ve postacının hapsedilmesine benzer zulümler gerçekleş­miş olur. Dİğer faîzlik mallar da yiyeceklerdir. Bunlar gıda ve deva olsun diye ya­ratılmışlardır. İnsanlar ihtiyaç fazlası gıdayı, ihtiyaç duyduğu bir başka malla de­ğişir, bu mâkul ve meşrudur, burada amaçtan sapma söz konusu değildir. Muhtaç olduğu yiyeceği aynısı karşılığında satmanın mânası yoktur. İhtiyacı bulunmadığı halde yiyecek maddelerini toplayıp yine ihtiyacı bulunmayan kimseye veresiye veya fazlalıklı peşin satan kimse, halkın ihtiyaç duyduğu gıda maddelerinin onla­ra ulaşmasını engellemiş veya zorlaştırmış olur ki bu da zulümdür. Bir gıdaya bu­gün muhtaç olduğu halde ondan mahrum olan kimseye, ileride aynı gıdanın daha fazla miktarıyla Ödemesi şartıyla onu satmak da zulümdür. Çünkü muhtaç, gele­cekte o miktarı bulsa bile ona ya kendisi veya bir başkası yine muhtaçtır.[207]

Tabâtabâî el-Mîzân isimli tefsirinde Gazzâlî'nin söylediklerini özetledikten sonra tenkit etmiştir. Bu tenkit içinde bize göre ilgi çekici ve doğru görünen kısım şu satırlardır: Gazzâlî'nin, "Bu iki madde doğrudan, kendilerinden (zâtı kıymetle­rinden) kaynaklanan bir rağbet ve talep konusu değildir, başka şeylere yönelik ta­lepten ve rağbetten dolayı -onları elde etmeye vasıta oldukları için- kıymetlidirler" sözü gerçeği yansıtmış olsaydı bu iki madde, başka malların değerlerini ölçmede de kullanılamazdı. Çünkü kendi değeri olmayan nesne başka şeylerin değerini tespitte de kullanılamaz. Nitekim metre de bir ölçü aletidir, kendine mahsus uzun­luğu bulunmasa onunla başka şeyler de ölçülemez. Altın ve gümüşün kendilerin­den kaynaklanan bir talep ve rağbet söz konusu olmasaydı bu iki madenin birbiri­ne eşit olmaları gerekirdi; halbuki aralarında büyük değer farkı vardır... Faizin bü­tün mallarda haram kılınmasının hikmeti, karşılıksız fazlalıktan ibaret olması ve bunu alanların borçlu aleyhine servetlerinin artması, giderek yoksulun daha yok­sul, zenginin de daha zengin hale gelmesi ve bunun topluma verdiği zarardır.[208]

Büyük düşünür ve müfessir Falıreddin er-Râzî'ye göre faizin haram kılınma­sı şu hikmetlere dayanmaktadır: 1, Faiz karşılığı bulunmayan, karşılığında bir şey verilmeden alınan maldır. İnsanoğlu ihtiyaçlarım malı sayesinde karşılar. Bu sebepte malın önemi, değeri ve dokunulmazlığı vardır. Karşılığını vermeden kişinin malını almak, mülkiyet hakkının dokunulmazlığına aykırıdır ve haramdır.

"Bir milyon lirası borçluda bir müddet kaldığı İçin iki milyon alan kimse, bu beklemenin ve ödemeyi ertelemenin bedelini atmaktadır. Çünkü bu para sahibinin elinde olsaydı belki onunla ticaret yapacak ve para kazanacaktı. Paradan borçlu is­tifade etti, alacaklıya bu istifadenin bedeli olan faizi ödedi, bu da normal ve âdil­dir" denilecek olursa şu cevap verilir: "Söz konusu ettiğiniz istifade vehimde ve tasavvurda vardır, gerçekte olup olmayacağı meçhuldür. Şart koşulan faizse (faz­lalık) gerçektir, vehim ve tasavvurda var olana karşı gerçekte var olanı değişmek âdil değildir." 2. Dünyanın denge ve düzeni ticaret, zenaat, imar, ziraat ve çeşitli mesleklerin icrasıyla ayakta durur. Faizcilik yoluyla para kazanmak serbest bıra­kılırsa bir kısım İnsanlar bu kolay ve güvenli yolu tercih eder, riskli ve meşakkat­li işlere girmezler. Bu da fertlere, cemaate ve cemiyete zarar verir. 3. Faizcilik ser­best olduğunda paraya ve mala ihtiyacı olanlar bunu ancak faiz vererek elde ede­bilirler. Allah rızâsı için ödünç verme, yardımlaşma, ihsan ve infak gibi erdemli davranışlar ortadan kalkar. 4. Genel olarak borçlanan zayıf ve yoksul, borç veren ise güçlü ve zengindir. Güçlü ve zenginin, yoksul ve zayıftan, verdiğini değil faz­lasını alması rahmet ve merhametle bağdaşmaz, ahlâkî değildir.[209]

İbn Âşûr, Râzî'nin ifadesini nakledip genel olarak benimsemiş ve bir madde­siyle ilgili olarak şu şekilde özetlenebilecek bir açıklama getirmiştir: Faizle para ve mal alan kimse bunu ya şahsî ihtiyacını gidermek ya da ticaret ve üretime ya­tırarak para kazanmak için alır. Faizi yasaklayan İslâm birinci gerekçeyi esas al­mış, muhtaçların ihtiyaçlarını, onları daha yoksul hale getirerek değil, karşılık bek­lemeden ödünç verme, infak, sadaka, zekât, kullanmaya verme (iare) gibi yardım ve yardımlaşma yollarıyla karşılamayı tercih etmiştir. Borçtan faiz almak ilke ola­rak yardımlaşmaya, ihsan ve İnfaka aykırı olduğu için de -borçluların ihtiyaç ve amaçlarındaki farka bakmadan- faizi yasaklamıştır. Ticaret ve yatırım yapmak için krediye ihtiyacı bulunan kimseleri ise bu ihtiyaçlarını şirket, vadeli ahm-saüm, se­lem (mal peşin, ödeme vadeli işlem) gibi yollarla gidermeye şevketin iştir. Müslü­manlar tarihte dünyayı yönetirken veya kendi işlerinde hür ve bağımsız iken faiz­li işlem yapmıyorlardı. Bu çağlarda servetleri de diğer toplulukların servetinden az değildi. Dünyanın veya İslâm ülkelerinin yönetimi müslüman olmayan milletlerin eline geçince ve bunlar da ekonomiye faizi sokunca müslümanlar sıkıntıya girdi­ler. Bugün İslâm âlimlerinin hem faizden uzak hem de çağın gerektirdiği bankacı­lık İşlemlerini yerine getiren çözümler ve işlem şekilleri bulmaları zaruri hale gel­miştir.[210]

Çağdaş sosyal ve ekonomik hayatta faizciliğin sebep olduğu zararlar ve olumsuz sonuçlar (dolayısıyla faizin haram kılınmasının çağımızda da devam et­mekte olan hikmeti) üzerine şu bilgileri vermekte fayda görüyoruz .[211]  a) Toplum içinde servet sahiplerin ellerindeki mal hacminin şişmesi, servetlerine servet katarak da­ha zengin olmaları ve ekonomiden idareye kadar her şeyi kontrolleri altına alarak menfaatleri istikametinde yönetmeleri vakıasının temel âmillerinin başında faiz gelmektedir. Sermayenin kişi, ortaklık veya devlet elinde toplanması için faiz va­sıta ve teşvik faktörü olmaktadır. Âzami menfaat ve kazanca yönelik bulunan ka­pitalist ekonomi modelinde sermayeyi ellerinde bulunduranlar, faizcilik yoluyla az verip çok almak, toplumda suni talep meydana getirmek; sigara, alkol vb. zararlı mallan üretmek, tekel ve karteller kurup rekabeti önlemek suretiyle -bunları yap­tıkları takdirde- topluluğa zararlı olmaktadırlar. Halbuki sermayeyi toplayıp yatı­rım ve üretime sevketmenin,faİz dışında ve onun zararlarını taşımayan teşvik yön­temleri vardır.

b) Faiz kaynakların tam ve verimli kullanılmasını önleyerek işsiz­liğe sebep olmaktadır. Faiz yatırılabilir fonların hem arz hem de talep yönlerinden iş alanını sınırlamaktadır. Tasarruf yapanlar, câri faiz nispetinin altında kazanç sağlayan ekonomik faaliyetlere katılmayacakları gibi müteşebbis de daha fazla sermaye temin edebilmek için faiz yüzdesinin üstünde kazanç getiren yatırımlar arayacak, daha az kazanç getiren yatırımları terkedecektir. Şu halde faiz yatırım­ları üretimden çekmekte, Keynes'in deyişiyle "Sermayenin kendine mahsus mar­jinal verimliliği faiz nispetine göre düşürülmektedir."

c) Üretime kendilerinden bir katkı yapmaksızın paralarının faiziyle yaşayan bir kısım sermaye sahipleri yalnız­ca kendi çıkarlarını düşündükleri için diğer üretim faktörlerinin ve bu arada yok­sul ve dar gelirli tüketicinin zarar görmesine kayıtsız kalmaktadırlar. Emekçilerin ve yoksultann yan gözle baktıkları gelir işte bu faiz vb. gelirlerdir. Öte yandan fa­izler yükseldikçe maliyete eklenmekte, maliyet enflasyonu meydana gelmekte, yoksul ve dar gelirli kesimin geçim sıkıntısı artmaktadır. Bütün bunlar ekonomik durgunluğa sebep olduğu, durgunluk da ticaret ve sanayii sarstığı zaman ekonomi­nin kendini toparlaması güçleşmektedir.

d) Dış borçların faizleri, kalkınmakta olan ülkelerin daha iyi ve çabuk kalkınmalarını engellemekte, giderek onların eko­nomik bağımsızlıklarını gölgelemektedir.

e) Yoksulu daha da yoksullaştıran faiz insanların var oluş temellerini yıkmakta, karşılıklı yardım, sevgi, merhamet ve şef­kati yok etmekte, bencil insanlar türetmektedir. Faizcilik insanda kazanmayı tek hedef haline getirdiği için ömürler bu uğurda tüketilmektedir. Bu gidiş hem ülke içinde hem de ülkeler arasında kuvvetlinin zayıfı sömürmesine yol açtığı için iç ve dış barış da tehlikeye düşmektedir.

Günümüzde sermayenin küçük tasarruflardan oluştuğu ve faizin de bu tasar­rufların sahiplerine (yani zenginlere değil, dar ve orta gelirlilere) dağıtıldığı, faiz akışının zenginden dar gelirliye doğru yön değiştirdiği ve geliri tabana yaydığı ile­ri sürülmektedir. Ancak bu İddia gerçekte olanı yansıtmaktan uzaktır. Çünkü kü­çük tasarrufları toplayan banka ve bankerler gibi aracı kurumlar, az faiz vererek toplamak, çok faiz alarak yatırımcı ve girişimciye vermek durumundadırlar. Böy­lece aslan payı kendilerinin olmakta, yüksek faizin kamçıladığı enflasyon, küçük tasarruf sahiplerinin gerçek kazançlarını azaltırken toplumun daha büyük kesimi­ni oluşturan dar gelirlileri ve yoksulları ezmektedir. Zira bu kesimin ne tasarrufu ne de faiz geliri vardır.

Tefsir etmekte olduğumuz "Faiz yiyenler ancak şeytanın çarparak sersemlet­tiği kimse gibi kalkarlar" ifadesi şu iki soruyu hatıra getirmektedir:

a) Bu kalkış dünyada mıdır, yoksa öldükten sonra mıdır?

b) İnsanları cin ve şeytan çarpar mı, cin ve şeytanın tesiriyle akıl hastalığı, sara vb. hastalıklar meydana gelir mi9

1. Eski müfessirler faiz yiyenlerin yeniden dirilip kabirlerinden kalkarken ve­ya buradan mahşerdeki hesabın sonuna kadar sersemlemiş, saraya tutulmuş insan­lar gibi çırpınacaklannı, yolda doğru yürüyerneyip sağa-sola yalpalayacaklarını ifade etmiş, âyeti böyle anlamışlardır. Âyet böyle anlaşılırsa hakikat mânasına çe­kilmiş olur. Râzî bu konudaki yorumlan naklettikten sonra kendi tercih ettiği yo­rumu özetle şöyle ifade etmiştir: Buradaki şeytan çarpması veya dokunması cinnet ve saraya yol açan ve böylece insanların psikolojik ve biyolojik dengelerini bozan bir etki değildir; "Takva sahipleri, içlerine şeytandan gelen bir saptırıcı fikir doğ­duğunda düşünüp hemen gerçeği görürler"[212] mealindeki âyette söz konusu edilen saptırıcı fikrin etkisi de ahlâkî ve mânevidir. İnsanlara iki yönden telkin ve çağrı gelir: Şeytan maddî hazlara, şehvetin doyurulmasına ve hayatı, Al­lah'tan başka şeylerle doldurmaya çağırır. Melek de dîne ve takvaya davet eder. Şeytanın çağrısına uyanlar arasında faiz yiyenler de vardır. Bunlar dünyaya ve ge­çici nimetlere düşkündürler ve bu düşkünlük içinde ölünce Allah ile aralarında bir perde hâsıl olur. Şeytanın çarpması (telkini, çağrısı, verdiği vesvese) buna uyanla­rı, dünyada Allah'tan uzak kalan, maddî lezzetler peşinde koşarak geçirilen bir ha­yata mahkûm eder. Ömrünü böyle tamamlayanlar âhirette de Allah'ın eşsiz lütuf ve yakınlığından mahrum olurlar.[213]  İbn Atıyye, bu zalimce kolay kazanma hırsının faizcileri, deliler gibi hareket etmeye sevkettiğini, âyette bu ha­lin deliler ve saralıların haline benzetildiğini (mecazi mânanın kastedildiğini) ifa­de etmiştir (I, 372). Çağdaş bazı tefsirciler de cin ve şaytan çarpmış gibi hareket etmekten maksadın "dengesiz, düzensiz, bozuk" hareket olduğunu, bunun öldük-

ten sonra değil, dünyada yaşanacağını; fıtrata ve tabii olana aykın bulunan faizci­liğin yaygın olduğu toplumlarda düzenin bozulacağını, sosyal adalet ve dengenin ortadan kalkacağını, ahlâkın fesada uğrayacağını, nihayet çatışmaların iç savaşa dönüşebileceğini söylemişlerdir.[214]

2. Râzî tefsirinde, şeytan ve cinin etkisiyle sara gibi hastalıkların meydana gelip gelmeyeceği konusunda Mu'tezile'den Cübbâî ile onlara meyilli bir Şafiî âlimi olan Kaffâl'in yorumlarını nakletmiş, fakat bunları kabul veya reddettiği ko­nusunda bir işaret vermemiştir. KaffâTe göre insanlar bir şeyin çirkinlik ve kötü­lüğünü ifade etmek istediklerinde buna "şeytan işi" derler. Yine halkın önemli bir kısmı sara ve akıl hastalığına cinlerin sebep olduğuna inanırlar. Kur'ân-ı Kerîm maksadını anlatabilmek için bu inancı kullanmıştır. Kaffâl'in bu yorumu, "Kur'an'da gerçek olmayan düşüncelerin ve olayların, tenkİtsiz ve uyarısız nakle­dildiği" fikrini yansıttığı için kabul edilemez.

Cübbâî'ye göre de cinlerin ve şeytanların böyle bir güçleri ve etkileri yoktur. Ruh, mizaç ve bedence zayıf olan kimselere şeytan vesvese verir; bu vesvese kor­kuya, korku da saraya dönüşür; "şeytan veya cinin kendilerini hasta ettiğini" dü­şünür ve söylerler. Aklı, bedeni ve ahlâkı tam, kâmil ve sağlam olanlarda böyle vesveseler, düşünce ve inançlar olmaz.[215]

İbn Âşûr (İÜ, 83) ve Tabâtabâî'ye (II, 437) göre cinnet ve saranın tıp bilimi tarafından keşfedilen sebeplerinin bulunması, Allah'ın irade ve izniyle bu sebep­lerin oluşmasında şeytan ve cinlerin etkisinin bulunmasına engel teşkil etmez; bi­lim, madde ötesinde nelerin olup bittiğini keşiften âcizdir.

Faiz yiyenler, faizin helâl olduğunu söyleyenler bunu bir iddiaya ve inanca dayandırıyorlar: "Alım-satım da ancak faiz gibidir" yani faiz de satım akdi gibi meşru sayılmalıdır. Günümüz iktisatçılarının da bir kısmı "Kâr teşebbüsün ve ti­caretin, ücret emeğin, faiz sermayenin... rantıdır" diyerek aynı inanç ve iddiayı tekrarlamış oluyorlar. Eskiden yeniye faizi savunanlara göre bir elbiseyi ona alıp on bire satmak nasıl caizse on lirayı on bir lira karşılığında peşin satmak da öyle caiz olmalıdır. Keza peşin fiyatı on lira olan bir elbiseyi bir ay vade ile on bir lira­ya satmak nasıl caiz oluyorsa, on lirayı bir ay vadeyle on bir liraya satmak da öy­le caiz olmalıdır. Bu işlemler arasında akla göre bir fark yoktur. Karşılıklı nzâ var­dır, aynca insanlar buna muhtaçtır. Çünkü bir kimse cebinde parası olmadığı hal­de bir şeye şiddetle muhtaç olabilir. Eğer bu parayı faizle alamazsa ihtiyaç içinde kalır. Halbuki faiz vererek de olsa parayı bulur, ihtiyacını giderirse ileride elde edeceği parayla borcunun aslını ve faizini öder; faiz ödemeyi ihtiyaç içinde kalma­ya ve bunun vereceği zarara tercih eder.

Kur'ân-ı Kerîm'in buna cevabı kısa ve nettir: "Halbuki Allah alım-satımt he­lâl, faizi ise haram kılmıştır." Bu cümle iki işlem arasındaki dinî ve hukukî hüküm farkını vermekte, bu farkın dayandığı gerekçeyi ise akıl ve tecrübeyle bilip bulma­ya bırakmaktadır. Bilme ve bulmaya yönelik çabaların meyveleri olan düşünceler­den bazı örnekler sunmak, bu iki işlem arasındaki farkı kavramaya yardımcı ola­caktır.[216]

a) Kaffâl'den Râzî'nin naklettiğine göre birisi on dirhem değerindeki bir elbiseyi yirmi dirheme sattığın­da, elbisenin bütünüyle yirmi dirhemin tamamı arasında bir denklik kurulmuş, bu­na da taraflar rızâ göstermiş oluyorlar; yani mal olarak elbise, para olarak yirmi dirhem değerinde ve karşılığında oluyor, ortada bir fazlalık kalmıyor. On dirhemi yirmi dirhem karşılığında satan kimse ise karşı taraftan on dirhem fazla alınış olu­yor ve bu fazlalığın karşılığı bulunmuyor. "On dirhem borca karşı ödenen yirmi dirhemin onu ana para, onu da erteleme ve beklemenin karşılığıdır" denilecek olursa, Kaffâl'in buna verdiği cevap da şudur: "Verilen süre ve vade mal veya işa­ret edilebilecek bir şey (madde) değil ki onu ödenen on dirhemin karşılığı kılalım."

b) Râzî ve Beyzâvî'nİn tespitlerine göre on dirhem değerindeki bir malı vadeli olarak on bir dirheme satan kimse, müşteriye o maldan ya kullanıp tüketerek ya da ticaret yaparak istifade etme imkânı vermektedir; yani müşteri ya bu malla İhtiya­cını gidermekte ya da üzerinden kâr ummaktadır. Bir dirhemi ik fazlalık (vade far­kı) işte bu istifade imkânının karşılığıdır. On dirhemi on bir dirheme satan veya ödünç veren ise müşteriye on dirhemden fazla menfaat (İstifade imkânı) sağlamış olamaz; on dirhem ancak on dirhemlik iş görür. "Bu on dirhemle de müşteri tica­ret yaparak para kazanabilir" denemez. Çünkü faizli akid yapılırken henüz alınma­mış bulunan bir maldan "onu satarak para kazanma faraziye ve beklentisi" uzak bir ihtimaldir (mevhumdur). Verilen faizse ihtimal değil gerçektir. Gerçek, uzak ihtimalin karşılığı (bedeli) olamaz.[217] 

İbn Âşûr bu iki farkı zikrettikten ve ikincisinin birincisine göre daha iyi bir tespit olduğunu da ifade ettikten sonra şu tenkit ve mütalaayı serdetmİştir: Ödünç para alan da -mal satın alanın bundan yararlandığı gibi- yararlanır, ihtiyacım bu­nunla karşılar; onunla ticaret yapmasıysa nâdir bir olaydır. Faiz ile satım akdi ara­sındaki farkı galip ihtimale (mazınna) dayandırmak daha uygundur. Buna göre ödünç alan -özellikle Kur'an'ın nazil olduğu devirde- muhtaç olduğu için alır ve bununla şahsî ihtiyacını karşılardı. Bunu faiz karşılığında veren onun sıkıntısını daha da arttırmakta, ihtiyaç ve çaresizliğini istismar etmektedir. Malı satın alan ise ihtiyacı bulunmayan şeyi verip ihtiyaç duyduğunu almaktadır. Faizcilik zenginle fakir arasında, atım-satım ise iki zengin (verdiğine ihtiyacı bulunmayan) arasında­dır. Genel olarak durum böyledir ve fark buradadır.

Yukarıda faizin haram kılınmasının hikmeti açıklanırken bu farka da bir baş­ka açıdan ışık tutulmuştur.

Faizin mahiyet ve hükmüyle faiz yiyenlerin akıbetleri konusunda Allah'tan gelen bu açıklama ve öğütlere kulak vererek faizcilikten vazgeçenler, daha önce­den almış oldukları faizleri geri ödemeyeceklerdir, 278. âyet de bunu teyit etmek­tedir. Ancak akid yapıp da henüz teslim almadıkları faizleri almaları caiz değildir. 279. âyet "Tövbe ederseniz artık hakkınız ana paradır..." diyerek bu hükme açık­lık getirmiştir.[218]

 

276. Birçok insan sadakanın serveti azalttığını, faizin ise servete servet kattı­ğını düşünür ve inanır. Âyet bu düşüncenin isabetli olmadığını, Allah Teâlâ'nın sadaka sebebiyle arttırdığını, faiz sebebiyle eksilttiğini ifade ediyor. Sadakanın artması ve arttırılmasından maksat, sadaka verenin servetinin bereketlenmesi ve artması, servetinden hayır görmesi, sadaka sayesinde amel defterinin sevapla dol­ması, servetin veriliş amacını gerçekleştirmesidir. Faizin eksiltilmesi ise rakam ve hacim olarak kabaran servetin bereketinin kalkması, sahibine yaramaması, güna­hını arttırarak manevî bakımdan iflâsını hazırlamasıdır. Bu, arttırma ve eksiltme­nin fertlerle ilgili olanıdır. Toplum hayatı bakımından arttırma, sadaka ve infakm pek çok sayıda insanın servetten faydalanmasını, refahın tabana yayılmasını, kişi başına düşen refah payının artmasını; artan refahın talebi, talebin de üretimi kam­çılaması yoluyla ülke zenginliğinin artmasını ifade etmektedir. Faiz ise yoksullu­ğun yatay ve dikey (yoksulluk derecesi) olarak artması, bundan üretimin olumsuz etkilenmesi, zenginlerle yoksullar arasındaki uçurumun gittikçe büyümesi sonu­cunda sosyal patlamaların vuku bulması, fitne ve kargaşa ateşi içinde faizden elde edilen servetlerin de yanıp kül olması sonuçlarını getirmektedir.[219]

 

277. İslâm'ın İstediği insan tipi imanlı, sâlîh (iyi, güzel, faydalı) amel sahibi, namazlı, niyazlı, eli açık, farz olan zekât yanında elinden geldiğince infak, ihsan ve başka türlü yardımını esirgemeyen insan modelidir. Bunların oluşturduğu top­luluk için dünyada korku ve hüzün sebepleri asgariye iner; zengin yoksula merha­met eder, onu korur, derdiyle dertlenir; yoksul da zengine şükran duyar, onu ve servetini kendisi ve kendisininki gibi korur.[220]

 

278-279. Tövbe edip faizcilikten vazgeçenlerin tahakkuk edip de henüz borç­luların ödemediği faizleri almalarına izin verilmemesi, ana paradan başka bir faz­lalığa haklarının bulunmadığının açıkça ortaya konması, ancak böyle yaptıkların­da hem haksızlık etmekten hem de haksızlığa uğramaktan kurtulacaklarının bildirilmesİ, bazı kimselerin "Faizin azı helâldir, ancak kat kat olanı haramdır" şeklin­deki anlayış ve yorumlarının İsabetli olmadığını göstermektedir. Rûm sûresinde herhangi bir faizle artsın diye verilen sermayenin artmayacağı bildirilirken (30/39) kullanılan üslûp ve İfade de bu türlü bir anlayış ve yoruma ters düşmektedir.

Rivayet tefsirlerinde bu âyetin gelişiyle ilgili bazı sebepler zikredilmiştir; 1. Tâif te oturan Sakîf kabilesi faizcilik yapardı, birçok kimse üzerinde faiz alacak­ları vardı; Mekke'nin fethinden sonra Tâif kuşatılmış, bu arada faiz yasağı da kon­muş bulunduğu İçin bu konuda bir anlaşma yapılarak İslâm'a girmişlerdi. Anlaş­maya göre kendilerinin faiz borçları düşecek, yasaktan önce tahakkuk etmiş faiz alacaklarını ise tahsile devam edeceklerdi. Mekke Valisi Üseyd'e başvuran -faiz borçlusu- bazı Mekkeliler, Sakîf e olan faiz borçlarım ödemeyeceklerini bildirdi­ler, Sakîfliler ise anlaşma gereği talepte ısrar ettiler. Durum Resûlullah'a bildiri­lince bu âyet nazil oldu. [221] Anlaşılan o ki, Resulullah bu anlaşma­yı, "Yasaktan önce gerçekleşmiş faiz alacakları haram kapsamına girmez" içtiha­dına göre yapmıştı; bunun üzerine inen âyetle söz konusu ictihad düzeltilmiş oldu[222] 2. İslâm'dan önce, Hz. Peygamber'in amcası Abbas ile Hâlid b. Velîd ortak olarak faizcilik yapıyorlardı, faize yatırılmış büyük bir servetleri vardı. Âyet nazil olunca Resûlullah halka hitap ederek, "İyice duyunuz ki Câhili-ye devrinden kalma bütün faiz borçlarını kaldırıyorum; ilk kaldırdığım faiz alaca­ğı da amcam Abbas'ınkidir!" buyurdu[223] İbnü'l-Cevzî bu rivayetleri sıraladıktan sonra İbn Abbas, İkri-me gibi kadîm tefsircilerden şu önemli notu da nakletmiştir: Allah "... Kalan faizi bırakın" buyuruyor; çünkü daha önce bütün faizler terkedilmiş, yalnızca Sakîf'in faizleri kalmıştı.[224]

 

280. Haklar, alacaklar, ödev ve yükümlülükler yalnızca hukukî olanlardan ibaret değildir; bütün bunların aynı zamanda veya yalnızca dinî ve ahlâkî olanları da vardır. Ana parayı almak, faizciliğe tövbe edenlerin hakkıdır, bu hakkı onlara hukuk bahşetmektedir. Ancak dinî ve ahlâkî bakımdan eli darda olan, ödeme im­kânı bulunmayan kimseleri sıkıştırmamak, büyük zararlara sokmamak, ödeme im­kânı hâsıl oluncaya kadar kendilerine mühlet vermek de bir ödev, erdemli bir dav­ranıştır. Hatta durumu müsait olanların, darlık içinde bulunan kümelerdeki alacak­larını bağışlamdan ve bunu Allah rızâsı için yapmaları (tasadduk) kendileri için daha hayırlıdır. Bu faziletli davranış yalnızca faizcilikten tövbe eden alacaklıların ana paraları için değil, her nevi alacak için geçerlidir. Ödeme güçlüğü içinde olan borçluya, Câhiliye Arapları'nın ve çağdaş kapitalistlerin, bankerlerin yaptıkları gi­bi yeni faiz ilâvesiyle vade tanımak yerine, Allah rızâsı İçin ve müminin manevî yapısının ayrılmaz bir parçası olan merhamet gereği, faizsiz ve menfaatsiz yeni va­deler tanımak, hatta borcu tamamen bağışlamak İslâm'ın insana kazandırdığı ah­lâkî bir değerdir.[225]

 

Meali

 

282. Ey iman edenler! Belirlenmiş bir zamana kadar bir borç ilişkisi kurduğunuzda bunu yazın. Aranızdan bir kâtip bunu adaletle yazsın. Kâtip Allah'ın kendisine öğrettiği gibi yazmaktan geri durmasın. Artık o yazsın, borçlu da yazdırsın; rabbi olan Allah'tan korksun Ye borçtan hiçbir şeyi ek­sik bırakmasın. Eğer borçlu akılca zayıf veya eksik yahut kendisi yazdıramaz durumda olursa velisi adaletle yazdırsın. Erkeklerinizden iki şahidi de tanık tutun. Şahitler iki erkek olmazlarsa, rızâ göstereceğiniz şahitlerden bir erkekle -biri yanılırca diğerinin ona hatırlatması için- iki de kadın olsunlar. Çağrıldıklarında şahitler gelmezlik etmesinler. Borç küçük olsun büyük ol­sun vadesini belirterek onu yazmaktan üşenmeyin. Böyle yapmanız Allah ka­tında daha adaletli, şahitlik için daha destekleyici ve şüpheye düşmemeniz için daha uygundur. Borç ilişkisinin, aramzda alıp vererek bitirdiğiniz peşin ticaret olması müstesnadır; onu yazmamanızda sizin için bir sakınca yoktur. Ahş-veriş yaptığınızda şahit tutun. Kâtip de şahit de zarar görmesin. Eğer bunu yapar da zarar verirseniz şüphesiz bu sizin yoldan çıkmanız demektir. Allah'tan korkun, Allah size öğretiyor, Allah her şeyi hakkıyla bilmektedir. 283. Şayet yolculuk halinde olur ve yazacak birini bulamazsanız, teslim alın­mış rehinler (yeterlidir). Birbirinize güveniyorsanız, kendisine güvenilen borçlu emaneti yerine getirsin ve rabbi olan Allah'tan korksun. Tanıklığı giz­lemeyin. Kim onu gizlerse şüphesiz onun kalbi günahkârdır. Allah yaptıkla­rınızı eksiksiz bilmektedir.[226]

 

Tefsiri

 

282. Toplum hayatının mal ve para borçlanması olmadan yürümediği tecrü­beyle sabittir. İnsanlar bu ihtiyacı istismar ederek faizciliğe yönelmişler, bir müd­det sonra ödemek üzere mal veya para talep edenlerden bunu fazlasıyla (faiz) öde­melerini istemişler, bu da birçok olumsuz sonuç doğurmuştur. Bu yüzden faizi ha­ram kılan Kur'an, gerek ödünç almak ve gerekse diğer meşru akidleri yapmak su­retiyle borçlanmayı helâl kılmış, bu hükmü de -faiz yasağı faizsiz borçlanmayı da kapsar zannedilmesin diye- hemen faiz yasağının arkasından beyan etmiştir. Borç İlişkisinde en önemli mesele onun zamanında ve eksiksiz olarak ödenmesidir. Bu­nun sağlanabilmesi için de hem unutmayı hem de inkârı önleyecek tedbirlere ihti­yaç vardır. Yazma, şahit tutma, teminat alma, insanlarda emanet ve sorumluluk duygusunu geliştirme bu tedbirlerin en önemlileridir. Kur'ân-ı Kerîm"üı bir sayfa tutan bu en uzun âyetiyle onu takip eden âyet bu tedbirleri açıklamaktadır.

İbn Abbas bu âyetin selem (peşin parayla sonradan, meselâ hasat mevsimin­de teslim edilecek mal satma) işlemiyle ilgili olarak geldiğini söylemiştir. Ancak âyetin geliş sebebinin özel olması hükmünün genel olmasına engel teşkil etmedi­ğini göz önüne alan tefsirciler, haklı olarak bu âyetin bütün vadeli borç ilişkileri­ni kapsadığını ifade etmişlerdir.

"Yazın" emrinin bağlayıcı bir emir (âmir hüküm) olup olmadığı tartışılmış­tır. Dört mezhebin imamlarının içinde bulunduğu çoğunluğa göre burada, borcu güvence altına almak için öngörülen tedbirleri ihtiva eden emirler tavsiye niteli­ğindedir, yapılırsa daha iyi olur (mendup) kabilinden bir hüküm getirmektedir. İbn Atıyye de bu görüşü savunmuştur (I, 379). Taberî, Dâvûd ez-Zâhirî, Atâ gibi fi­le ıhçı ve tefsircİlere göre bu emir bağlayıcı hüküm getirmektedir, yazmak farzdır, terkeden günahkâr olur.

"Yazın" emrinden sonra gelen "Bir kâtip yazsın" emri, "Taraflar okuma yaz­ma biliyorlarsa kendileri yazsınlar ve her biri yazdığını karşı tarafa versin; ayrıca hukukî işlem İçin tanık bulundursunlar. Eğer taraflar okuma yazma biliniyorlarsa aralarındaki borcu, yazmayı bilen birisi doğru dürüst yazsın" şeklinde anlaşılmış ve yorumlanmıştır. Yazma emri aynı zamanda İslâm hukukunda yazının delil ol­duğuna, yazılı vesikanın ispat vasıtası olarak kullanılacağına dayanak kılınmıştır.

Kendine başvurulan yazıcının borç vesikasını yazmaya mecbur olup olmadt-ğı konusunda da farklı görüşler vardır. "Yazması mutlak olarak farzdır" diyenler yanında "Farzı kifâyedir, vakti müsaitse farzdır" diyenler de vardır. Hanefî fıkıh-çısı Cessâs'a göre yazmanın aslı bile farz olmadığına göre kâtibin yazmasının farz olması düşünülemez. Ancak hakkın zayi olmaması için kendilerine yazmayı öğret­mesi veya kendi yerine bir yazıcıyı göstermesi gereklidir.[227]  Yazma karşılığında ücret almanın caiz olması da yazmanın hükmüne bağlı­dır. Din yönünden farz olan amellerden ücret almak caiz değildir, farz olmayan­lardan ücret alınabilir. Âyetlerin lafız ve ruhuna bakılırsa, yazma imkânı bulunan kimselerin, özellikle başkası bulunmadığında ve hakkın zayi olması ihtimali de söz konusu olduğunda yazmaktan geri durmalarının caiz olmadığını söylemek isa­betli olsa gerektir.

Yazma ve tanık tutma birbirinin yerine geçmek üzere öngörülmemiş, amacı gerçekleştirmeye daha uygun ve yardımcı olacağından ikisi birden istenmiştir.

"Erkeklerinizden" kaydı iki şart getirmektedir:

a) Şahitler çocuk olmayacak, ergenlik çağma gelmiş kimselerden olacaktır.

b) Gayri müslîmlerden değil, âyetin muhatabı olan müslümanlann erkeklerinden olacaktır. Daha çok bu âyetten hare­ket eden fıkıhçılar, gayri müslimlerin -yolculuk halinde iken ölmek üzere olan mü­minin vasiyetine şahit olmaları dışında- müslümanlar arasındaki hukukî ilişkiler­de şahit olamayacakları, şahitliklerinin geçersiz olduğu konusunda ittifak etmişler­dir. Bu hükmün akıl ve vakıadan delili de gayri müslimlerin -genel olarak- müslümanlann hakları konusunda titizlik göstermeyecekleri, onların dürüst olanını ol­mayanından ayırma konusunda müslümanların yeterli bilgiye sahip olamayacak­ları hususlarıdır.

Malî konularda şahit ya iki erkek ya da bir erkek, iki kadm olacaktır. Daha azı iddianın ispatı için yeterli değildir. Tek erkeğin yeterli olmaması, onun akıt ve dürüstlük bakımlarından eksik olduğu gerekçesine değil, hakkın ve alacağın zayi olmaması için daha ihtiyatlı ve tedbirli olma hikmetine bağlıdır. Bir kadın yerine iki kadının şart koşulması da tek kadının akıl ve dürüstlüğünün yeterliği konusun­daki şüpheden veya hükümden değil, onların özel durumları, konumları, psikolo­jileri, ev dışındaki hayatla ilgileri bakımından unutma veya şaşırma ihtimallerinin daha fazla olmasındandır; yani yine hakkın zayi olmamasına yönelik bir tedbirden ibarettir. Kadın bu bakımdan da ikinci sınıf ve dereceden bir insan olarak algılan­madığı içindir ki, "erkek bulunmadığı takdirde" denilmemiş, erkek bulunsa bile kadınların tanıklığı kabul edilmiştir. Âyetin ifadesine dikkat edildiğinde anlaşıla­cağı üzere iki kadının şahitliğinde tanıklık eden yine bir kadındır; yani nisabı (şa­hitlik için gerekli sayı) doldurma bakımından bir kadın, bir erkek gibidir. Diğer kadının işi, hemcinsinin unutması veya yanılması halinde ona hatırlatmaktan, ha­tırlamasına yardımcı olmaktan ibarettir.

Borç doğuran akidlerin peşin usulüyle yapılması, akdin hemen sonunda ala­cak ve borcun kapanması halinde yazma yükümlülüğü kaldırılmakta, fakat yine de tanık tutma tavsiye edilmektedir. Çünkü vadenin söz konusu olmadığı akidlerde de ihtilâflar çıkabilmekte, şahide ihtiyaç hâsıl olabilmektedir.

Bazı hallerde şahit ve kâtipler akdin taraflarınca rahatsız edilmekte, kendile­rine zarar verilmektedir. Bu sebeple olmalıdır ki dilimizde "İşin yoksa şahit ol, pa­ran çoksa kefil ol" şeklinde bir öğüt ifadesi yaygınlık kazanmıştır. Şahitlerin ge­reksiz yere meşgul edilmeleri dahi bir zarar vermedir, Borçlunun ödeme konusun­da temerrüde düşmesi halinde borcu kefil ödemek mecburiyetinde kalmaktadır. Şahit ve kâtiplerin, gerçeği yansıtmamaları konusunda baskı altına alındıkları, teh­dit edildikleri olmuştur. İlgili âyet bütün bunları yasaklamakta ve tarafları Al­lah'tan korkmaya davet etmektedir.[228]

 

283. Alacağı teminat altına alan işlemlerden biri de borçludan rehin almak­tır. Rehin verme ve alma âdeti İslâm'dan önce de vardı; hatta bazan borçlular ço­cuklarını kabile reislerini rehin verirlerdi. İslâm'da rehin konusunun insan olması caiz değildir. Gerektiğinde satıp paraya ve mala çevrilerek borcun ödenmesine ya­rayan bir madde veya maddî değer olmaktadır. Borç ilişkisi yolculuk halinde ve­ya gurbette de kurulabileceği için bu durumda yazacak birini bulamama ihtimali artmaktadır. Kur'an'm teklif ettiği çare, yazma yerine uygun bir nesneyi rehin al­maktır. Rehin almanın caiz olması yolculuk haline özgü de değildir. Hz. Peygam­ber'İn uygulamasıyla yolculuk dışındaki durumlarda da rehin almanın ve verme­nin caiz olduğu anlaşılmış ve bu hüküm devamlı uygulanmıştır. "Teslim alman re­hin" ifadesinde geçen "teslim alınan, kabzedilen" kaydı sebebiyle rehin konusu malın borçludan alınmaması, borçlunun tasarrufu dışına çıkarılmaması halinde rehin akdinin sahih olup olmayacağı tartışılmıştır. Hanefî ve Şâfıîler'e göre akid sa­hih olmaz. Mâlik'e göre akid sahih olur, fakat bağlayıcı olabilmesi (lüzumu) için teslim şarttır. Borçlu teslim etmek istemezse cebredilir. Borca karşı teminat olarak alınan rehinden alacaklının istifade etmesi caiz değildir.

"Birbirinize güvenirseniz, kendisine güvenilen kimse emaneti yerine getir­sin" kısmının, önceki kısımlara etkisi mevzuunda farklı yorumlar vardır:

a) Yaz­ma, yazdırma, şahit tutmanın farz olduğunu söyleyenlerin bir kısmına göre âyetin bu bölümü farz olma hükmünü kaldırmış, teminat alma veya güvenme konusunda ilgilileri serbest bırakmıştır. Diğer kısmına göre ise rehinin teminat yerine geçme­si yolculuk haline mahsustur. Bu istisna dışında farz olma hükmü devam etmekte­dir.

b) Teminat alma emrinin tavsiye olduğunu söyleyenlere göre bu kısım o hük­mü desteklemektedir.

İbn Âşûr'un da işaret ettiği üzere güvene karşı ihanet etmemeyi, emaneti ye­rine getirmeyi bütün borç ilişkilerine yaymak daha doğrudur. Teminat da alınsa ki­şilerde emanet duygusu ve sorumluluğu bulunmazsa borcun tarafları birbirlerine karşı haksızlık yapabilirler. Âyet bunu yapmamalarını emretmektedir.

Özellikle kul hakkının zayi obuası ihtimali bulunduğunda buna tanık olanla­rın bildiklerini gizlemeleri caiz değildir. Sorulmasa bile kendiliklerinden ilgili ma­kama gelip tanıklık etmeleri gerekli görülmüştür. "Sorulmadan, istenmeden şahit­lik etmeyi kınayan" hadislerin[229] Allah hakkı ile ilgili konular veya yalancı şahitlik hakkında olduğu ifade edilmiştir.

Şahitliği gizlemek, bildiğini söylememek dışa vuran vücut hareketiyle değil, zihin ve iradeyle (bu mânada kalple) işlenen bir günahtır. Bu sebeple şahitliği giz­leyen için "Kalbi günahkârdır" buyurulmuştur.[230]

 

Meali

 

284. Göklerde ve yerde ne varsa hepsinin mülkiyeti Allah'a aittir. İçiniz-dekini açığa vursanız da gizleseniz de Allah sizi ondan hesaba çeker. Sonra dilediğini bağışlar, dilediğine azap eder; Allah her şeye kadirdir.[231]

 

Tefsiri

 

284. Müslim'in naklettiği bir hadis[232]bu âyet geldiğinde sahabenin onu nasıl anladıklarını ortaya koymak suretiyle âyetin yorumuna ışık tutmaktadır. Rivayet özetle şöyledir: Bu âyet nazil olunca sahabeye ondan anladık­ları ağır gelmiş, Resûlullah'in huzuruna gelerek diz çökmüş ve "Ey Allah'ın elçisi! Namaz, oruç, cihad, sadaka (zekât) gibi gücümüzün yettiği amellerle yükümlü kılındık (bunlara bir diyeceğimiz yok). Şimdi ise size bu âyet geldi; buna uymaya gücümüz yetmez!" demişlerdi. Resûlullah "Sizden Önceki iki kitabın tabileri gibi siz de 'Duyduk ve uymadık' mı diyeceksiniz? Oysa 'Duyduk, itaat ettik. Senin bağışlamanı dileriz ey rabbimiz, gidiş sanadır' demeniz gerekir" buyurmuş, onlar da aynen böyle söylemişler, bu cümleyi tekrarladıkça dilleri de buna alışmıştı. Bunun üzerine (onların bu tutumunu öven) 285. âyet, daha sonra da 284. âyete açıklık getiren ve bir bakıma sahabenin bu âyetle ilgili yukarıdaki anlayışlarını düzelten "Allah hiçbir kimseyi gücünün yetmediği bir şeyle yükümlü kılmaz..." mealindeki 286. âyet nazil olmuştur.

Müslim yukarıda özetlenen rivayetin ardından aynı konuyla yakından İlgisi bulunan şu mealdeki hadisleri de nakletmİştİr: "Allah ümmetimin içinden geçir­diklerini -söylemedikçe ve yapmadıkça- bağışlamıştır.[233]

"Kulum iyi bir şeyi yapmaya niyetlendiği zaman ona bir sevap yazarım, onu yaptığı zaman ise ondan 700'e kadar katlayarak sevap yazarım. Kötü bir şey yap­maya niyetlenip de onu yapmadığı zaman günah yazmam, yaptığı takdirde ise bir günah yazarım.[234]

Sahabe Resûlullah'a gelerek zihinlerinden, inançla ilgili olup açıklamaları mümkün olmayan bazı kötü düşüncelerin gelip geçtiğini söylediklerinde Allah'ın elçisi kendilerine şu cevabı vermiştir: "O imanın ta kendisidir.[235] 

Mealleri nakledilen âyet ve hadisleri, birbiriyle çelişmeyen bir mâna çer­çevesine doğru anlayabilmek için bir bütün halinde düşünmek, "insanların içlerin- -den geçirip açığa bile vurmadıkları bir şeyden hesaba çekilmeleri ve Allah isterse azap görmeleri" hükmüyle -yine Allah'ın açıkladığı- "zihinden geçirilip yapıl­mayan kötülüklere günah yazılmaması, zihinden gelip geçen şeyler gibi insanın hâkim olamayacağı (gücünün yetmeyeceği) düşüncelerden dolayı sorumluluğun bulunmaması" hükümlerini uzlaştırmak gerekmektedir. Tefsİrciler bu maksatla farklı yorumlar yapmışlardır.

1. Yukarıda meali verilen hadise göre âyetin hükmü kaldırılmıştır. Yani Al­lah Teâlâ önce zihinden geçenlerden de insanları sorumlu tutacağını bildirmiş sonra da bu hükmü, "insanın gücünün yetmeyeceği, elinde olmayan şeylerin sorum­luluk konusu olmayacağını bildiren" âyetle kaldırmıştır. Şevkânî sahih hadisler bulunduğu gerekçesiyle bu nesih tezini savunmuştur (I, 339).

2. İbn Abbas'tan bu hükmün, şahitliği gizlemek ve yalancı şahitlikle ilgili ol­duğu yorumu nakledilmiştir. Yukarıdaki âyetlerde borcu yazdırma, şahitlik, rehin gibi tedbirler emredildikten sonra borcun taraflarının emanete hıyanet etmesi durumunda ne ile karşılaşacakları da bu âyette bildirilmiş, "Allah her şeyi eksik­siz bilir; çünkü tamamının yaratıcısı, mâliki, yöneticisi O'dur. Şahit bildiğini giz­lerse veya eksik söylerse Allah onu da bilir ve gereğini yapar1' denilmek istenmiş­tir. Âyetin bu mânayı İhtiva ettiğinde şüphe bulunmamakla beraber çerçevesini bu kadar daraltmak hem gereksiz hem de delilsizdir.

3. Taberî haklı olarak nesih tezine karşı çıkmış, "Bir âyetin diğerini neshet-tiğinden söz edebilmek için ikincisinin, birincisiyle her yönden çatışması, araların­da özcl-genel, mutlak-kayıtlı gibi ilişkilerin bulunmaması ve birincinin getirdiğini bütünüyle ikincisinin kaldırması gerekir. Burada böyle bir durum yoktur. Ayrıca günahların ve insanın içinden geçenlerin eksiksiz yazılması da, kulların bunlardan hesaba çekilmesi de cezalandırmayı gerektirmez. Yüce Allah büyük günahlardan kaçınanların küçük günahlarını affedeceğini de bildirmiştir. Allah önce hesaba çekip sonra affederek kullarına lütfunu ve rahmetini bildirir..." demiştir (III, 149).

İbn Âşûr'un, Müslim sarihleri Mâzerî ve İyâd'dan naklen yaptığı, bizim de özetleyerek sunacağımız şu açıklama, âyet ve hadisleri -biri diğerinin hükmüyle çelişip onu kaldırmadan- bir bütün halinde anlama ve değerlendirme bakımından güzel bir örnektir: İnsanın zihninden gelip geçen şey yalnızca bir "hatır"sa (hayal, tasavvur, doğuş) bundan sorumlu olmayacağında şüphe yoktur. Çünkü buna hâkim olup engellemek kulun elinde değildir. "İnsanların zihinlerinden gelip geçen şeylerden sorumlu olmadıklarını" bildiren hadis bu hatırla İlgilidir. Eğer hâür gelip geçmemiş, üzerinde durulmuş, düşünülmüş, niyet ve karar safhasına kadar gelmişse bunun da konusuna göre şıkları vardır: a) Eğer bunlar iman, inkâr, haset, kin, nefret gibi -tabiatları gereği dışa vurmayan, fiile dönüşmeyen, kalpte ve zihinde kalan- psikolojik haller, duygular ve kararlarsa bunların sorumluluk doğuracağı açıktır, b) Niyet ve karantı konusu "fiil"le ilgili ise, meselâ hırsızlık yapmaya niyet edilmiş, karar verilmiş, sonra bundan, dış etki ve engelleme bulun­madan vazgeçilmişse buna ecir bile verileceği hadiste bildirilmiştir, c) Eğer kötü niyet ve karardan bir dış etki ve engel sebebiyle vazgeçilmiş olursa, o fiili işlemiş gibi cezalandırılma konusunda birbirine zıt iki görüş vardır.[236]

 

Meali

 

285. Allah'ın elçisi ve müminler, rabbînden ona indirilene iman ettiler. Her biri Allah'a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine inandılar. "O'nun elçileri arasında ayırım yapmayız" ve "İşittik, itaat ettik, bağışlamanı dileriz rabbhniz, gidiş sanadır" dediler. 286. Allah hiçbir kimseyi, gücünün yetmediği bir şeyle yükümlü kılmaz; lehinde olanı da kendi kazandığıdır, aleyhinde olanı da kendi kazandığıdır. Rabbimiz! Unutur veya yandırsak bizi cezalandırma! Bizden öncekilere yüklediğin gibi bize de ağır yük yükleme! Üstesinden gelemeyeceğimiz şeyleri üzerimize yükleme! Bizi bağışla, ayıp­larımızı ört ve bize rahmetinle muamele buyur! Sen bizim sahibimiz ve yar-dımcımızsın; artık inkâra topluluğa karşı bize yardım et![237]

 

Tefsiri

 

285-256. Sûrenin başında Allah'ın iyi kullarının gayb âlemine, doğru yolu göstermek üzere gönderilmiş Kur'an! a ve ondan önce gelen kitaplara iman ettik­leri, namazı kılıp zekâtı verdikleri, Allah'ın verdiklerinden O'nun rızâsı için har­camalar yaptıkları, bu iman ve güzel ameller sayesinde Allah rızâsına uygun bir hayat sürüp iki cihan saadetine nâİl oldukları zikredilmişti. Arkadan tafsilâta geçil­miş, daha önce gelen kitaplar, peygamberler, ümmetler, Allah'ın onlara bahşettiği çeşitli nimetler, nankörlükler, isyanlar anlatılmış, bunlardan ibret alınarak İslâm'ın getirdiği hidayetten sapılmaması pekiştirilerek istenmişti. Bu sûre, hicretin ilk yıl­larında geldiğinde muhatapları büyük ölçüde Allah'ın rızâsına uygun bir hayat yaşıyorlardı. O'nun rızâsı için her şeylerini geride bırakarak Medine'ye hicret et­miş muhacirlerle onlara her şeyleriyle kucak açmış ensar vardı. Allah Teâlâ sûrenin sonunu getirirken bu kullarına bir mükâfat olmak üzere onlar hakkındaki hükmünü, onların kendi nezdindeki yer ve değerlerini bildirmek İstemiş, böylece ilk müslümanlann yolunu izleyecek olanlara da bir dinî hayat dersi, kul ile rabbi arasındaki ilişkiyi kurmanın yolu hakkında bir anahtar vermiştir: Resul ve çev­resindeki müminlerin imanlarının ve itaatlerinin Allah tarafından tasdik edilmesi eşsiz bîr iltifat, emsalsiz bir saadet vesilesidir. Bu tasdiki takip eden niyaz tâlimi İse kulluk yolundaki İniş çıkışları göstermekte, iyi niyetli kulların istemeden mey­dana gelen kusurlarını yüce mevlânın bağışlayacağına işaret etmekte, Hz. Pey­gamber'in ümmetine gelen en son ve kâmil dinin başta gelen özelliklerinden biri olan "kolaylık" temel kuralını dile getirmekte; esasen kulluğun güç olmadığını, çünkü Allah'ın kullarına güçlerini aşan yükümlülükler buyurmadığını açıkça or­taya koymaktadır. Sûrenin başıyla sonu âdeta bir levhanın iki parçası gibi birbirini tamamlamaktadır. Nitekim ümmetin geleneğinde de hem özellikle okunarak hem de levhalaştırılıp itina ile duvarlara asılarak bu özellik hayata geçirilmiştir.[238] 

Allah'ın, kullarını güçlerini aşan fiillerle ve davranışlarla yükümlü kıl­mayacağını ifade eden bu âyet, İslâm düşüncesinde ortaya çıkmış bulunan önem­li bir tartışmanın çözümüne ışık tutmaktadır. "Allah'ın kullarına, güçlerini aşan bir görevi yüklemesi (teklîf-i mâla yutak) caiz midir" sorusu etrafında gelişen bu tar­tışmada, Allah'ın kudret ve iradesini sınırlar korkusuyla "caizdir" diyenlere karşı, O'nun hikmetine, adaletine, imtihan iradesine, dinî, ahlâkî, hukukî değerlerin, mükâfat ve cezaların mâkul bir temele oturması gereğine ağırlık verenlerin savun­duğu "Caiz değildir, hakîm olan Allah böyle bir yükümlülük getirmez" diyenleri bu âyet teyit etmektedir.

İnsanların kader ve fiillerinde kendi rollerinin de bulunduğunu ifade eden "Lehinde olan da kişinin kesbidir, aleyhinde olan da" cümlesi, "kaza, kader, irade, kudret, kesb" konularında asırlar boyu süren ve mezheplerin (ekol) oluşmasına temel teşkil eden bir tartışma konusuna açıklık getirmektedir, "İnsanların ortaya koydukları fiillerde ve davranışlarda kendilerine mahsus irade ve kudretleri yok­tur" diyen Cebriyye ekolü; "Bu fiiller ve davranışlar, bağımsız olarak insanın irade ve kudretinin eseridir, fiilini yoktan var eden (îcâd) kuldur" diyen Mu'tezile mez­hebi; "Kulun fiili meydana gelirken Allah'ın irade ve kudreti yanında -etkisi bulunmaksızın- kulunki de vardır" diyen İmam Eş'arî, bütün bu ekollerin karşısın­da yer alan Mâtürîdî mezhebi, diğer deliller yanında bu âyetten ışık ve güç almak­tadır. Bu son mezhebe göre Allah Teâlâ kullarına irade ve kudret (güç) vermiştir. Bu irade ve kudret yaratılmıştır, hem hayır hem de şer için işler ve bu mânada "küllî" niteliklidir. Küllî İrade ve kudretin, hayır ve serden birine sarfedilmesi ise ciiz'î niteliklidir; yani cüz'î kudret, cüz'î iradedir. Buna kesinleşmiş ve fiile yönel­miş azim (azm-i musammem) ve "kesb" de denir. Kesb fiilin asimi (yok iken var olmasını, yaratılmasını) değil, vasfını (hayır veya şer olmasını) etkiler. İşte beşerî sorumluluk da bu kesbe dayanır.[239] Açıkladığımız âyette kulun fiiline etkisini açıkça ifade eden kelime, Türkçesi "elde etmek, kazanmak, hak etmek" demek olan "kesV'dir. Eskiden sıkça tekrarlanan "Kul kâsibdir, Allah da haliktır" veya "Kul kesbeder, Allah da halkeder" cümlesi bu gerçeğin vecizeleşmİş şeklidir.[240]

Yukarıda meali zikredilen bir hadis, Muhammed ümmetinin unutma ve yanılma sebebiyle meydana gelen kusurlarının Allah tarafından bağışlandığı müj­desini veriyor ve burada geçen duanın kabul edildiğini belgeliyor.

Hıristiyanlık için de amelî geçerliliği bulunan Eski Ahid'de yeme, içme, temizlenme gibi konularda oldukça zor dinî kurallar, yasaklama ve sınırlamalar vardır. Kur'ân-ı Kerîm'de bu âyetten başka yerlerde de aynı tarihî gerçek dile getirilmiştir.[241]  İslâm'ın ümmete getirdiği yükümlülükler ise fıtrata uy­gundur, İnsanların zorlanmadan hatta kolayca yapabilecekleri Ödevlerdir. Şahsî ve özel durumlar sebebiyle zorluk baş gösterdiği takdirde de ruhsatlar vardır.

Aslında temel nitelikleri sıralanmış bulunan bu dine bütün insanlığın akın akın girmesi gerekirdi. Mümin aklı böyle düşünür, mümin gönlü böyle ister ve beklerdi. Fakat Allah'ın imtihan için kullarına verdiği akıl, irade, nefis, yine bu maksatla İnsanlara musallat olan şeytan milyarlarca insan için doğru yolun ve hak dinin engelleri olmuş, müminin beklentisinin aksine insanların hakkıyla şükreden-leri, küfür ve nankörlük içinde olanlardan az bulunmuştur. Bu çokluk karşısında müminler, kendi güç ve gayretleri yanında ve ondan daha çok yüce Allah'ın yar­dımına sığınmak durumundadırlar:

"Sen bizim mevlâmızsın, inkarcılara karşı bize yardım et!"

Sûrenin bu son iki âyetinin fazileti hakkında birçok sahih hadis rivayet edil­miştir. "Bakara sûresinin sonunda iki âyet vardır ki bir gecede okuyana onlar yeter" mealindeki hadis bunlardandır.[242]

 



[1]Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/222.

[2] Taberî, II. 335; ayrıca bk. Bakara: 2/134

[3] Buhârî, "Cenâiz", 80,93; Müslim, "Kader", 22-25

[4] Taberi, II, 334-337; İbn Atıyye, 1,285-287

[5] Râzî, VI, 13

[6] II, 282

[7] meselâ bk. Bakara 2/131-132,136; Nisa 4/163; Mâide 5/69; Hac 22/78

[8]Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/222-225.

[9] iniş se­bebine ilişkin rivayetler için bk. Taberî, II, 341; Râzî, VI, 19

[10] Râzî, VI, 21-22

[11]Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/225-226.

[12]Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/226.

[13] 246-253,258-260

[14] İbn Manzûr, Lisânü'I-Arab, "hyr" md.

[15] Râgıb el-Isfahanı, el-Müjredât, "hyr" md; Zebîdî, Tâcü'l-arâs, "hyr" md

[16] meselâ bk. Bakara 2/216; Âl-i İmrân 3/180; Yûnus 10/11

[17] en aşağı en değersiz; Bakara 2/61

[18] kötü, çirkin; Âl-i İmrân 3/30; A'râf 7/188

[19] kötülük, günah; Kasas 28/84

[20] günah; Âl-i İmrân 3/178

[21] zarar; En'ânı 6/17; Yûnus 10/107

[22] belâ, darlık; Hac 22/11

[23] meselâ bk. Bakara 2/180; Sâd 38/32; Âdiyât 100/8

[24] XXIII, 154-155

[25] meselâ bk. En'âm 6/17; Enbiyâ 21/35; Me'âric 70/21; krş. Taberî, VII, 160-161; XI, 177; XVII, 24-25

[26] bk. Bakara 2/105; krş., Taberî, 1,474

[27] Nahl 16/30

[28] meselâ bk. Bakara 2/110,197

[29] bk. Wensinck, Mu'cem, "hyr" med

[30] Kitâbü'l-Hayevân, 1,204-205

[31] eş-Şifâ - el-îlâhiyyât. s. 415: ayrıca bk. s. 363,365; en-Necât, s. 669

[32] krş. d-lmlâ' fi işkâ!âti' 35-36

[33] Ebü'l-Berekât, KitâbU'l-Mu'teber fi'l-hikme, II, 445-446; 111,9-11; İbnü'l-Arabî, el-Fütûhâtul-Mekkiyye, VI, 262-263; İbn Teymiyye, Mecmuu fetâvâ, XIV, 20,48; XX, 117

[34] el-Medine-tü'l-fâzda, s. 106-107

[35] bk. Mustafa Çağrıcı, Gazzâ-lî'ye Göre İslâm Ahlâkıi s. 136-156

[36] bk. M. Berger, "Khayr", £72 [Fr], IV, 1183-1185

[37] geniş bilgi için bk. îsrâ 17/23-24

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/226-229.

[38]Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/230.

[39] meselâ bk. Bakara 2/256; Âl-i İmrân 3/28; Nisa 4/75-76

[40]Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/230-231.

[41] Mâide 5/5; En'âm 6/88; Tevbe 9/17,69

[42] Mâide 5/5; En'âm 6/88; Zümer 39/65

[43] İbn Âşût, I, 335

[44] Bakara 2/256

[45] Ebû Dâvûd, "Hudûd", 1

[46] IV, 1539-1544

[47]Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/231-233.

[48]Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/233

[49]Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/234.

[50] Nahl 16/67

[51] Nisa 4/43

[52] Mâide 5/90

[53] Buhârî, "Eşribe", 2-21; Müslim, "Eşribe", 3-12

[54] Mâide 5/91

[55] Ebû Dâvûd, "Eşribe", 5; Tir-mizî, "Eşribe", 3

[56] Ebû Dâvûd, "Eşribe", 1

[57] Müslim, "Eş­ribe", 73-75; Tirmizî, "Eşribe", 1-2

[58] ayrıca bk.Zâriyât 51/19

[59]Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/234-237.

[60]Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/237.

[61]Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/237-238.

[62]Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/238.

[63] Vahidî, Esbâbü'n-nüzûl, s. 49-50

[64] Mâide 5/5

[65] Mumteinine 60/10

[66] meselâ Nisa 4/141

[67]Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/238-240.

[68]Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/241.

[69] meselâ bk. Müslim, "Hayz", 16

[70] Konuya ilişkin başka ayrıntılar için bk. Yunus Vehbi Yavuz, "Hayız", DM, XVII, 51-53

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/241-242.

[71] İlgili hadisleri tenkit ve tahlilleriyle gör­mek İçin bk. İbn Kesîr, 1, 380-389

[72] Bu­harı, "Tefsîr", 2/39

[73] Müsned, I, 268; Dârimî,"Vudû"', 113-114; İbn Mâce, "Nikâh", 29

[74] Tabâtabâî, 1,228

[75]Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/242-243.

[76]Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/243.

[77]Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/243-244.

[78] Mâide 5/89

[79]Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/244.

[80]Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/245-246.

[81] Buhârî, "Nikâh", 91-92

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/246-247.

[82] Ahzâb 33/49

[83] Talâk 65/4

[84] Müslim, "Talâk", 31 vd.

[85] Bakara 2/282

[86]Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/247-251.

[87]Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/251.

[88] Müslim, "Talâk", 1 vd

[89] Müslim, "Talâk", 15-17; Ebû Dâvûd, "Talâk", 10

[90] tartışmalar için bk, İbn Âşûr, 1,417 vd.; Hayrettin Karaman, Mukayeseli İslâm Hukuku, 1,362 vd.

[91] İbn Mâce, "Nikâh", 33; Müsmd, I, 83 vd.; Ebû Dâvûd, "Nikâh", 16

[92] Buharı, Talâk, 7,37

[93]Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/251-253.

[94] Nisa 4/35

[95] hikmetin anlamlan konusun­da bk. Bakara 2/269

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/253-254.

[96]Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/254.

[97]Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/255.

[98] bk. "Talâk" 65/6

[99]Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/255-256.

[100]Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/256-257.

[101] Buhâ-rî,"Cenâiz'\31

[102] Talâk, 65/4

[103] Ebû Bekir İbnü'l-Arabî, I, 209 vd

[104]Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/257

[105]Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/258.

[106]Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/258.

[107]Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/259.

[108] Buhârî, "Cihâd", 98; Müslim, "Mesâcid", 202,205,206

[109] 1,226

[110] 1,281-284

[111] II, 468

[112]Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/259-261.

[113]Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/261.

[114] Buhârî, "Tefsîi", 2/41

[115] Buhârî, "Tefsir", 2/41

[116] el-Fevzii'l-kebîr, s. 24

[117]Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/261-262.

[118]Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/262.

[119]Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/263.

[120]Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/263.

[121]Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/265.

[122]Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/265-266.

[123] Müslim, "Bin", 43

[124]Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/266.

[125] Mâide 5/24

[126] Nisa 4/77

[127]Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/266-267.

[128] m.ö. 1095

[129] Neccâr, Kısasa'l-enbiyâ, s. 303 vd.; İbn Âşûr, 11,487-489

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/267-268.

[130] geniş bilgi için bk, Abdurrahman Kü­çük, "Ahid Sandığı", Dİ A, 1,535

[131] II, 492

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/268-269.

[132] İbn Âşûr, II, 497

[133]Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/269-270.

[134] Hz. Dâvûd hakkında ayrıca bk. Sâd 38/17 vd.

[135]Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/270-271.

[136]Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/271.

[137]Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/271.

[138] Bakara 2/285

[139] Buhârî, "Enbiyâ"', 35; Müslim, "Fedâil", 159

[140] I, 296-297

[141] Âl-i İmrân 3/81

[142] HI, 7-8

[143] Nisa 4/164; A'râf 7/144

[144] ayrıca bk. Nisa 4/164; A'râf 7/143-144

[145]Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/271-275.

[146]Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/275.

[147] bk. Bakara 2/48

[148] Buharı, "Tevhîd", 24; Müslim, "îmân", 302; Ebû-Dâvûd, "CMd", 28; Dârimî, "Fedâilü'l-Kur'an", 1

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/275-276.

[149]Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/276.

[150] Müslim, "Müsâfırîn",258

[151]Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/276-279.

[152]Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/279-280.

[153] meselâ bk. Tevbe 9/73,123; Tahrîm 66/9; Fetih 48/16

[154] Ahkâmü 'l-Kıtr'ân, 1,232

[155] 1,459

[156] 1,155

[157] 1,302-303

[158] Buhârî, "îmân", 17; Müslim. "îmân''. 32

[159] III, s. 26-28

[160] Enfâl 8/61

[161] Enfâl 8/39

[162]Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/280-284.

[163] Tevbe 9/71

[164] Ra'd 13/28

[165]Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/284.

[166]Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/284.

[167]Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/284-285

[168]Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/286.

[169] Taberî, III, 28 vd.; Şevkânî, I, 307-309; İbn Âşûr, II, s. 35

[170]Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/286-287.

[171]Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/287.

[172]Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/288-289.

[173]Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/290-291.

[174] Müslim, "Zekât", 12/52

[175] Buharı, "Büyü'"; 15, Müsned, II, 334

[176] Nisa 4/128

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/291-293.

[177] Esbâbü'n-nüzûl, s. 61

[178]Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/293-294.

[179]Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/294.

[180]Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/294-295.

[181]Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/295-296.

[182] Cürcânî, et-Ta'rifât, "Hikmet" md

[183] İbn Atıyye, 1,364

[184] Nah! 16/125

[185] Buhârî, "Fezâilü's-sahâbe", 24

[186] Dârimî, "Mukaddime", 34

[187] IV, 13

[188] III, 63-64

[189]Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/296-298.

[190] Adak hakkında bilgi için bk. Hac 22/29

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/298.

[191] bu âyetten başka 274. âyet de cevazı teyit et­mektedir

[192] Buhârî, "Hudûd", 19; Müslim, "Zekât", 91

[193]Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/298.

[194]Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/298.

[195]Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/298-299.

[196]Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/300.

[197] Rûm 30/39

[198] Âl-i İmrân 3/130

[199] 4/161

[200] Yahudilik'te faiz yasağı için bk. Çıkış, 22/25; Tesniye, 23/19-20. Tesniye'deki ifadeye göre faiz yahudiler arasında ya­sak, yabancılardan alınması ise caizdir. Nisa süresindeki âyet, aslında onlarda da faizin mutlak olarak yasak ve haram olduğuna, yahudilerin sonradan kitaplarını tahrif ederek yabancılardan faiz almayı câîz hale getirdiklerine delâlet etmektedir

[201] İbn Âşûr, IV, 86

[202] Müslim, "Müsâkat", 102,103; Buharı, "Büyü"', 79

[203] hadisler için bk. Buhârî, "Menâkıbü'l-ensâr", 19; Müslim, "Müsâkat", 80 vd., 101 vd

[204] İbn Hazm, el-Mukallâ, VIII, 501 vd

[205] ö.212/827

[206] Râzî, VII, 85 vd

[207] IV, 90-95

[208] H, 458 vd

[209] T, 531

[210] 111,85 vd.; IV, 86 vd

[211] ayrıntı için bk. Hayreddİn Karaman, Mukayeseli İslâm Hukuku, II, 218 vd.

[212] el-A'râf 7/20J

[213] Râzî, VII, 88-90

[214] Tabâtabâî, II, 434 vd

[215] VII, 88-89

[216] açıklama örnekleri için bk. Râzî, VII, 90-91 vd

[217] Râzî, VII, 90-91; İbn Âşûr, 111,84-85

[218]Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/300-3611.

[219]Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/311.

[220]Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/311.

[221] Taberî, m, 107

[222] İbn Âşör, IH, 94

[223] el  Davud, "Hac", 57; İbnü'l-Cevzî, Zâ-dü'l-mesîr, 1,332

[224]Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/311-312.

[225]Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/312-313.

[226]Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/313-314.

[227] Ahkâmü'l-Kur'ân, I, 484

[228]Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/314-316.

[229] Buhârî, "Eymân", 27; "Şehâdat", 9; Müslim, "Fezâilü's-sahâbe", 210-215

[230]Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/316-317.

[231]Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/317

[232] îmân", 199

[233] îmân", 201-202

[234] îmân", 204-207

[235] îmân", 209

[236] III, 130-131

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/318-319.

[237]Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/320.

[238] pey­gamberler arasında ayırım yapılmamasının anlamı hakkında bk. Bakara 2/136

[239] geniş bilgi için bk. Kemâleddin el-Beyâzî, İşârâtü'l-merâm, s. 54 vd., 248-263

[240] ay-ncabk. Bakara 2/7

[241] A'râf 7/157

[242] Buhârî, "Fezâilü'l-Kur'ân", 10, 27, 34; diğer bazı örnekler için bk. Şevkânî, I, 342 vd

 Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/320-322.