Haseddeki Kötülükler Hakkındaki Hâdiseler Başa Dön - 002Bakara - Razi015
Haseddeki Kötülükler Hakkındaki Hâdiseler Başa Dön
Hayırda Yarışmak Hased Değildir
Hasedin Çokluğunun Sebebi Kuvvetli Veya Zayıf Olması
Hased Edilenin Din ve Dünya Yönünden Avantajı Başa Dön
Hased İhtiyari Olmadığına Göre İnsan Neden Sorumlu Olur? Başa Dön
Yahudilerin Müslümanlara Şüphe Vererek Dinden Döndürme Çabaları
Mû'tezile'nin Halk-ı Ef’alKonusunda Te'vili Ve Onun Tenkidi
Yahudilerin ve Hristiyanlann Cenneti Kendilerine Mahsus Saymaları Başa Dön
"Vech" Kelimesinin Mânaları Başa Dön
Ayetteki İhsan, Korku ve Hüzün Olmama Kavramlarının Tahlili
Mû'minin Niyeti Amelinden Hayırlıdır" Hadisinin Şerhi
Niyeti Şümûllendirmekle Sevabı Artırma Yolları Başa Dön
Mükâfaatin Nevi Niyete Göre Değişik Olur Başa Dön
"Allah onların arasında hükmedecektir" Sözünün Mânası
Câmi ve Mescidleri Kuranlar Ve Onları Âtıl Bırakanlar Başa Dön
Maksad Sadece Kabe mi Yoksa Bûtün Mescidler midir? Başa Dön
Mescidi Tahrip Etmek İki Şekilde Olur
Korkarak Mescide Girmek Hakkında Farklı Tefsirler Başa Dön
Mescidler Hakkındaki Hükümler Mescidlerin Fazileti Hakkındaki Ayet Ve Hadisler
Mescidlerin Fazileti Hakkında Hadisler Başa Dön
Mescidlere Gitmenin Fazilet ve Sevabı
Mescidleri Süslemek Hakkında Üçüncüsü, mescidleri süsleme konusundadır: Başa Dön
Tahiyyetu'l-Mescid Namazı Hakkında
Beşincisi: Mescide Giren Kimsenin Ne Okuyacağı
Altıncısı: Mescidde Namazı Beklemenin Sevap ve Fazileti
Yedincisi: Mesciddlerde Alış-Veriş Yapma Mekruhtur Başa Dön
Sekizincisi: Mescidde Uyumanın, Tükürmenin Hükmü
Dokuzuncusu:Mescidlere Tükürmenin Mekruh Olduğu
Onuncusu: Soğan Sarmısak Yiyen Kimsenin Mescide Girmesi Başa Dön
Onbirincisi: Evlerdeki Mescidler Hakkında
Gayr-i Miislimin Mescide Girmesinin Hükmü
Bakara, 115 Âyetinin Nüzul Sebebi: Başa Dön
Âyetin Kıble Hakkında Olduğu Görüşü
Namaz ve Kıble İle İlgili Olmadığı Görüşü Başa Dön
Ayeti Yanlış Anlayan Mücessimeyi Red
Allah'a Çocuk İsnad Eden İnançlar ve Tenkidi Başa Dön
Kunut Kelimesinin Mânaları Başa Dön
Allah, Göklerin ve Yerin Yaratıcısıdır
Kadâ Kelimesinin İştikakı ve Mânası Hakkında Tafsilat Başa Dön
Kadâ Kelimesinin Kuran-ı Kerim'de Kullanılışı Başa Dön
Hakkında Kıraat Farkı Ve Bu Tabirin Tefsiri
Kâfirlerin istedikleri Mucizeyi Allah Niçin Ortaya Koymadı?
Kitap Verilenler Kimlerdir Ve Tilâvet Hangi Mânâlara Gelir?
İslâm'ı Tebliğ Gayesiyle Hz. İbrahim (a.s) Kıssasına Geçiş Başa Dön
Neticeleri Bilmesine Rağmen Allah'ın, Kulunu İmtihanı Caiz midir? Başa Dön
Arapçada Zamirin Mercii Konusunda Tafsilât Başa Dön
Hak Teâlâ'nın Hz. İbrahim (a.s)'i İmtihanı
İmtihan Hz. ibrahim'in Nübüvvetinden Önce mi Sonra mı Vaki Oldu? Başa Dön
Ayette Geçen "İmam" Tâbirinden Maksad?
Hz. İbrahim (a.s)'in Kıyamete kadar Süren İmameti Başa Dön
Cenâb-ı Hakkın Hz. İbrahim'e Verdiği Ahid Nedir? Başa Dön
Râfızîlefin Bu Ayetle İlgili Tutarsız İddaları
Fasıkın İmameti Caiz midir? Başa Dön
Haseddeki Kötülükler Hakkındaki Hâdiseler Başa Dön
Birinci mesele, "Hased"i kınamak hakkındadır. Hasedin mezmum olduğuna birçok haber delalet et-
mektedır:
a) Hz.Peygamber (s.a.s) şöyle buyurmuştur:
"Ateşin odunu yiyip bitirmesi gibi hased de iyilik ve hasenatı yiyip bitirir "[1].
b) Enes (r.a) şöyle demiştir: Biz bir gün, Hz.Peygamber (s.a.s)'in yanında oturuyor idik. Derken, O, "Şu uzak yoldan, şu anda size cennetliklerden bir adam gelecek ..." Çok geçmeden, abdestinden ötürü sakalını sıvazlayan ve nalinlerini de sol tarafına asmış olarak, ensardan bir adam çıkageldi ve selâm verdi. Ertesi gün olunca, Hz.Peygamber (s.a.s) aynı sözü söyledi ve yine aynı adam geldi. Üçüncü günde de Hz.Peygamber (s.a.s) daha önce söylemiş olduğu sözleri söyledi, yine o adam çıkageldi. Hz.Peygamber (s.a.s) meclisten kalkıp gidince, Abdullah ibn Amr ibn el-As (r.a) o adamı izleyerek ona şöyle dedi: "Ben, babama darıldım, bunun için üç gün yanına varmamaya yemin ettim; beni senin evine götürmeyi uygun görürsen, ben buna hazırım!" Adam Duna "evet!" dedi. Böylece Abdullah o adamın yanında üç gece kaldı. Abdullah, o adamın geceleyin hiç bir şeye kalkmadığını, ancak yatağında sağa ;ola döndükçe Allah'ı zikrettiğini, geceleyin sadece sabah namazı için kalktığını gördü; ondan da sadece hayırlı sözler duymuştu.
Üç gün geçince, onun amelini neredeyse küçümseyerek, {Abdullah sözüne devamla) dedim ki: "Ey Allah'ın kulu, benimle babam arasında bir dargınlık ve ayrılık yoktur. Ancak Allah Resulünün şöyle dediğini duydum da, bunun üzerine senin amellerini öğrenmek istedim. Fakat çok bir şey yaptığını görmedim; seni bu makama ulaştıran şey nedir?" O adam: "Gördüğünden başka hiçbir şey değildir" dedi. Ben çıkmak üzere döndüğümde, o beni çağırarak şöyle dedi: "Beni bu dereceye yükselten, senin gördüğünden başka bir şey değildir, ne var ki ben kendimde müslümanlann herhangi birine karşılık bir kusur, bir ayıp ve Allah'ın o kimseye vermiş olduğu nimetlere karşılık hiç kıskançlık duymam." Bunun üzerine Abdullah, "Seni bu dereceye ulaştıran şey gerçekten büyük şey; buna takat getirilemez" der.
c) Hz.Peygamber (s.a.s) şöyle buyurmuştur:
"Sizden Önceki ümmetlerin hased, buğz ve kin hastalıkları size de geçti. Bunlar kökünden kazıyan şeylerdir. "Saçı kökünden kazıyan şeyler" demiyorum,
fakat "dini kökünden kazıyan şeyler" (diyorum) "[2]
d) Resûl-i Ekrem (s.a.s) söyle buyurmuştur:
''ümmetime (daha önceki) ümmetlerin hastalığı bulaşacaktır. "Sahabe: "Ümmetlerin hastalığı nedir?" diye sordular. O şöyle dedi: " Taşkınlık, şımarıklık, dünya hususunda birbirlerine karşı öğünmek ve yarışmak, birbirinden uzaklaşmak ve hasedleşmek. Öyle ki, böylece zulüm ortaya çıkar ve anarşi olur."
e) Hz.Mûsâ (a.s), Rabbiyle konuşmaya gittiği zaman Arş'ın gölgesinde gıbta ettiği bir adam gördü ve, "Bu adam Rabbi katında şereflidir" diyerek, Rabbinden onun ismini kendisine bildirmesini istedi. Cenâb-ı Hak, o adamın ismini bildirmedi fakat şöyle dedi: "Sana o adamın fiillerinden üçünü söyleyeceğim: O, Allah'ın kendilerine verdiği lûtuflar hususunda insanlara hased etmez, ana babasına âsî olmaz ve koğuculuk yapmazdı."
f) Hz Peygamber (s.a.s) şöyle buyurmuştur:
"Muhakkak ki Allah'ın nimetlerinin düşmanları vardır." "Bunlar kimlerdir? diye soruldu. O, "Allah'ın İnsanlara verdiği nimetlere hased edenlerdir buyurdu.
g) Peygamberimiz (s.a.s) buyurmuştur ki:
A/fi feş/t kimse hesaptan önce cehenneme girerler: Zulümleri sebebiyle idareciler, ırkçılıkları sebebiyle Araplar, kibirleri sebebiyle mahallî yöneticiler, hıyanetleri sebebiyle tüccar, cahillikleri sebebiyle mahalle sakinleri ve hasedleri sebebiyle âlimler."
Bu husustaki diğer haberlere gelince bunlar şunlardır:
1) Hikaye edildiğine göre Avf b. Abdullah, el-Fadl b. Muhalleb'in yanına girer. O esnada el-Fadl Vâsıt şehrinde bulunuyordu. Ona, "Sana bir hususta Öğüt vermek istiyorum; kibirden sakın, çünkü kibir iblisin Allah'a isyanına sebeb olan ilk günahtır" dedi ve şu âyeti okudu:
Hanı biz, meleklere "Adem'e secde edin" dediğimizde; onlar iblis müstesna, hemen secde etmişlerdi. O (secde etmekten) kaçınmış ve büyüklenmek istemişti" (Banara, 34). "İhtirastan da sakın çünkü o Adem'i cennetten çıkardı. Allah onu, genişliği gökler ve yer kadar olan bir cennete yerleştirmiş iken, o sünnetteki yasak ağaçtan yedi de Allah onu cennetten çıkardı" dedi ve sonra "(Sizin ikiniz) ininiz oradan" (Tahâ, 123) âyetini okudu ve son olarak, "Üasedden de sakın çünkü Adem'in oğlu Kabil, kardeşi Hâbili ona lased ettiği zaman öldürdü" deyip şu ayeti okudu:
Onlara, Adem'in iki oğlunun haberini gerçek olarak oku" (MAMe. 27).
2) İbnu'z-Zübeyr (r.a) şöyle demiştir: Ben dünya işine dâir herhangi bir hususta hiç kimseye hased etmedim. Çünkü eğer o kimse cennetliklerden ise, ıetin yanında hiç değeri olmayan dünyadan ötürü ona nasıl hased edeyim? Yok eğer o, cehennemliklerden ise, cehenneme gidecek birisi için dünya işi hususunda ona nasıl hased edeyim?"
3) Bir adam Hasan el-Basri (r.a)'ye: "Mü'min hased eder mi?" dedi. O da cevaben: "Yakub (a.s)'un oğullarını unuttun mu? (Eder,) ancak sen onu eline ve diline bulaştırmadıkça sana zarar vermez" demiştir.
4) Muaviye fr.a) şöyle demiştir: "Hased edenden başka her insan memnun edilebilir. Çünkü hased edeni ancak kıskandığı nimetin yok olması memnun eder."
5) Denildi ki: Hased eden kimse, bulunduğu topluluklardan ancak kınama ve zemme, meleklerden lanete ve buğza, diğer varlıklardan gam ve kedere, kıyamette korku ve dehşete, mahşer yerinde de rüsvaylık ve cezaya nail olur." [3]
Hasedin Mahiyeti Başa Dön
İkinci mesele hasedin hakikati hakkındadır. Allah, mü'min kardeşine bir nimet ihsan ettiğinde, eğer sen o nimetin yok olmasını istersen, işte bu haseddir.
Eğer o nimetin bir benzerinin kendin için olmasını arzu edersen, bu da gıbta ve iyilikte yarışmadır. Hasede gelince, bu her halükârda haramdır. Ancak bir tacirin (günahkârın) veya bir kâfirin elde edip, şer ve bozgunculuk yoluna yardımda kullandığı nimet müstesna. Bu nimetin yok olmasını istemek günah değildir. Çünkü sen, bu nimetin yok olmasını, bir nimet olduğu için değil, o nimet ile fesada, şerre ve kötülüklere yol açıldığı için istiyorsun. Hasedin söylediğimiz mânaya geldiğini gösteren âyetler şunlardır:
1) Şu anda
tefsir ettiğimiz âyettir ki o da şudur: "Ehl-i Hitap'tan birçoğu,
içlerindeki hasedierinden Ötürü, imân etmenizden sonra sizi küfre döndürmek
istediler" {Bakara. 109). Cenâb-ı Hak bu âyette, Ehl-i Kitab'ın, imân
nimetinin yok olmasını istemesinin bir hased olduğunu bildirmiştir, gibi sizin
de inkâr etmenizi böylece onlarla aynı olmanızı istediler' ' (N
"Eğer size bir iyilik dokunsa, bu on/an
endişelendirir. Ama eğer size bir kötülük
4) Cenâb-ı Hak, Yûsuf (a.s)'un kardeşlerinin hasedini anlatarak onların kalblennaeki bu duyguyu şöyle bildirmiştir:
"(O kardeşler) şöyle demişlerdir: 'Yusufla kardeşi, babasının yanında muhal kak bizden daha sevgilidir. Halbuki biz bir cemaatız. Babamız her halde açıl bir yanlışlık içindedir. YusuCu öldürün. Yâhud onu (ıssız) bir yere atın ki, be banızm teveccühü yalnız size has olsun" (Yûsuf, 8-9) Böylece Cenâb-ı Hak, Yû suf'un kardeşlerinin Yûsuf'a olan hasetlerinin, Yûsuf'un o nimetlere mazha olmasından hoşlanmamalarından ibaret olduğunu açıklamıştır.
5) "Ve onlar, onlara veriL şeylerden dolayı içlerinde bir ihtiyaç duygusu hissetmezler" (Haşr, 9) âyetidir Yani, onların kalbleri daralmaz ve kederlenmezler demektir. Böylece Allah on lan, hased etmemekle övmüştür.
6) Hak Teâlâ yine hasedi kabul etmeme sadedinde:
"Yoksa onlar,
Allah'ın onlara vermiş olduğu fazlından dolayı insanlara haset mi
ediyorlar?" (N
7) Cenâb-ı Hak: İnsanlar tek bir ümmet idi. Allah, müjdeleyici ve uyarıcılar olmak üzere pey fpmberler yolladı ve -ihtilâf ettikleri hususta aralarında hükmetsinler diye- be2perlerinde hak olarak kitaplar indirdi. Bu kitap hususunda ancak, kendilerine raçık âyetler geldikten sonra kendilerine kitap verilmiş olanlar aralanndal -setlerinden dolayı, ihtilâf etmişlerdir" (Bakara, 213) buyurmuştur. Bir tefsire göre kelimesinin mânasının, demek olduğu söylenmiştir.
8) Onlar ancak, kendilerine ilim geldikten sonra, aralarındaki kıskançlıktan ötürü ayrılığa düştüler" (Şûra 14)âyeti. Allah, onların aralarını, kendisine itaat içinde onların kalblerini birbirine ısındırmak için, itmi indirmiştir. Onlar ise, birbirlerine hased edip, ayrılığa düşmüşlerdir. Çünkü onların her biri tek başına lider olmayı ve yalnız kendisine müracaat edilmesini istemiştir.
9) Abdullah ibn Abbas şöyle demiştir: Yahudiler, Hz.Peygamber (s.a.s)'r bî'setinden önce bir kavim ile savaştıktan zaman, "Biz, bize göndermeyi va -adettiğin peygamber ve indireceğin kitap hürmetine, senden ancak bize yardım etmeni istiyoruz" diyorlardı. Böylece oniar, Allah'ın yardımına na oluyorlardı. İsmaîl (a.s)'in soyundan olan Hz.Peygamber (s.a.s) gelince, onlar O'nu tanıdılar. Ama, O'nu tanıdıktan sonra, O'nu inkâr ettiler. İşte bunun üzer -ne Cenâb-ı Hak:
"Halbuki onlar daha önce, inkâr edenlere karşı, (gelecek olan nebi'yi vesile* ederek) fetih istiyorlardı. Ama ne zaman, tanıdıkları şey onlara gelince, O 'ı inkâr ettiler. İşte Allah 'm laneti kâfirleredir. Hased ederek Allah m indirdiğin inkâr etmeleri suretiyle karşılığında nefislerini sattıkları şey ne kötüdür!" (Bakara. 69-90) buyurmuştur. Buradaki1 mânasına gelir.
Safiyye binti Huney (r.anha), Hz.Peygamber (s.a.s)'e şöyle demiştir: "1 bam ve amcam senin yanından gelmişlerdi. Babam, amcama, "O'nun hakkında ne dersin?" dedi. Amcam, "O, Hz.Mûsâ (a.s)'nın müjdelemiş olduğa peygamberdir derim, ya sen ne dersin?" deyince, babam, "Hayatta olduğur sürece, ona düşmanlık yapmayı düşünürüm" dedi. İşte, böyle bir karar ver- mek, haset neticesinde verilen bir hükümdür. [4]
Hayırda Yarışmak Hased Değildir
Hayırda yarışmaya (münâfese) gelince, bu haram değildir. Bu kelime (nefis olmak) kökünden müştaktır. Bunun haram olmadığına delâlet eden pekçok husus bulunmaktadır.
a) Cenâb-ı Hakk'ın: "yarışacaklar işte bunda
b) Hak Teâlâ'nın: "Habbinizden olan bir mağfirete doğru yarışınız" (Hadid,2i) âyetidir. "Müsabaka" ancak birşeyi elden kaçırmak korkusu olduğu zaman olur. Bu, efendilerine hizmet hususunda yarışan iki kölenin durumuna benzer; çünkü onlardan her birisi, arkadaşının kendisini geçip de, efendisi nezdinde kendisinin elde edemiyeceği bir mertebeye ulaşmasından endişe eder.
c) Hz.Peygamber (s.a.s), şöyle buyurmuştur:
"Ancak /ki kimseye hased (gıbta) edilir: Allah'ın, kendisine bir mal verip de, bunu Attan yolunda harcayan kimse ile; yine Allah'ın, kendisine bir üim verip de onunla amel ederek, onu insanlara Öğreten kimse..."[5] Bu hadîs, hased lafzının, bazan yarışmak mânasına alınabileceğini gösterir.
Sonra biz deriz ki, yarışmak duruma göre vâcib, mendûb veya mubah otur. Yarışmanın vâcib olmasına gelince bu, imân etmek, namaz kılmak ve zekât vermek gibi, nimetler dinî ve vacib nimetler olduğu zamandır. İşte bu durumda kişinin bu gibi şeyleri elde etmeyi istemesi, kendisine vâcib olur. Çünkü bu vâcib olmazsa, o kimse günah işlemeye razı olmuş olur ki, bu da haramdır.
Ama, nimetler, Allah yolunda İnfak etmek, insanlara bir şeyler öğretmek için kollan sıvamak gibi mendûb olan faziletler nevinden olursa, bu nimetlerde yarışmak mendûb olur.
Nimetler, mubah olan nimetler cinsinden olursa, bu nimetlerde yarışmak da mubah olur.
Özet olarak diyebiliriz ki, kınanmış olan şey, nimetin başkasının elinden çıkmasını istemek ve arzulamaktır, ama o nimetin kişinin kendisi için de olmasını arzulaması ve kendisindeki eksikliğin gitmesini istemesine gelince, bu kınanacak birşey değildir. Ancak burada bir incelik vardır. Bu incelik de şudur: Başkasına nisbetle, bir kimseden noksanlığın gitmesinin iki yolu vardır
1) Başkasında olan şeylerin, kendisinde de olması;
2) Başkasında olan şey kendisinde olmadığı zaman, o şeyin o başkasının elinden çıkması. İki yolun birinden ümit kesildiği zaman, kalb diğer yolu arzu lamayı sürdürür. İşte burada eğer o kişi, kalbini yokladığında, "Şayet ben bı üstünlük ve fazileti öteki şahıstan gidermeye kadir olmam halinde, mutlaka giderirdim" hissini bulursa, mahzurlu olan hased içinde olduğu anlaşılır. Eğe o kalbini, "Takvası, onun kalbini, başkasından bu nimetin izâlesini istemekten alıkoyacak" biçimde bulursa, bu durumda Allah'ın bunu affetmesi umulur. Belki de bu, Hz.Peygamber (s.a.s)'in:
"Üç şey vardır ki, mü 'min bunlardan kurtulamaz. Hased, zan ve bir şeyden uğursuzluk sezmesi'' Sonra Hz.Peygamber (s.a.s) sözüne devamla şöyle dedi: "Kişinin bunlardan bir kurtuluş yolu vardır. Bu şudur: Hased ettiğin zaman, onun gereğini yapma!.." Yani kalbinde hased hususunda herhangi bir şey hissedersen, onu tatbikat sahasına koyma. Hasedin hakikati hususunda söylenecek sözler bunlardır ki, bunların hepsi Şeyh Gazzali'nin (Allah ona rahmet etsin) sözlerindendir. [6]
Hasedin Dereceleri Başa Dön
Üçüncü mesele, hasedin mertebeleri hakkındadır, Allan rahmet etsin Gazali (rahmetullahi aleyh) hasedin dört mertebesi olduğunu söylemiştir:
1) O nimet kendisinde bulunmaması halinde insanın, başkasındaki nimetin yok olmasını arzu etmesidir ki, bu hasedin doruk noktasıdır.
2) İnsanın bir nimetin başkasından zail olup, kendisine gelmesini arzu etmesidir. Bu, meselâ kişinin, başkasının elinde olan güzel bir ev, güzel bir kadın veya itibarlı bir makama karşı arzulu olmasıdır. Bu insan, o şeylerin kendisinin olmasını ister. Buna göre bizzat istenen, o şeylerin kendisinin ot-nasıdır. O nimetler elinde olan kimseden onların zâii olmasını istemek arızî ;başka bir sebebten dolayı) matlûbdur.
3) İnsanın, nimetlerin sahibinin elinden gitmesini arzu etmeyip, aynı nimetlerin kendisi için de olmasını istemesidir. Eğer o nimetlerin aynısını elde etmekten âciz olursa, o zaman onun kendisinden farklı olmaması için, o insanın da bu nimetleri etinden kaçtrmasınt ister.
4) İnsan, aynı nimetlerin kendisi için de olmasını arzular, ama elde edemediği zaman da başkasının elindeki o nimetlerin zail olmasını istemez. Bu ?eşid hased, dünyevî nimetler hususunda olursa, Allah bunu affeder; eğer di-ıî hususta olursa, bu daha da güzeldir.
Sayılan bu hased mertebelerinden üçüncüsü bazan kınanır, bazan kınan-naz. İkinci çeşit ise, üçüncüsünden daha hafiftir. Birinci mertebe tamamen nezmûm (kınanmış) tır. Nitekim Cenâb-ı Hak:
"Allah’ın
bazınıza, diğerlerinize nazaran üstün kıldığı şeyi temenni etmeyiniz" (N
Hasedın Sebepleri
Gazzali (rh.a) hased için yedi sebeb zikretmiştir:
1) Düşmanlık ve Öfke: Çünkü, insanın kalbi kendisine eziyet veren kimseye bugzeder ve ona karşı of-
kefenir. Bu öfke, kini doğurur. Kin ise, düşmanını
yenme ve ondan intikam alma hissini doğurur. Eğer buğzeden kimsenin kendisi, düşmanını yenmekten âciz olur ise, düşmanını zamanın yenmesini arzular. Düşmanının başına bir belâ ve musîbet geldiği zaman sevinir, onun eline bir nimet geçtiğinde ise, bu nimet hased edeni üzer. Bu böyledir, çünkü bu onun istediğinin aksidir. O hâlde hased, buğz ve düşmanlığın (evâzımındar olup, bunlardan ayrı düşünülemez. Bu konuda mümkün olan en ileri şey, in sanın içindeki düşmanlığı ortaya koymaması ve içindeki hasetten hoşlanma-masıdır. İnsanın, birisine buğzedip, sonra da buğzettiği şahsın belâ ve hayırlarını aynı karşılaması imkânsızdır. Hasedin bu birinci çeşidiyle Allah Te âlâ kâfirleri vasfetmiştir. Çünkü şöyle buyurmuştur:
"Onlar sizinle karşılaştıkları zaman "inandık" derler, sizin yanınızdan ayrı dıklanndar size olan öfkelerinden parmaklarını ısırırlar. (Habibim) de ki: Ki nlntzden geberiniz. Şüphesiz Allah kalblerin sahib olduğu (düşünceleri) biliı Size bir iyilik dokunduğunda, bu nimet o kâfirleri üzer. Eğer başınıza bir kötü iük gelir ise, onlar buna sevinirler" (aı-i imrar, 119- no y
Yine Hak Teâlâ: "Onlar size sıkıntı vereceh şeyleri arzu ederler. Hakikaten onların buğzlan ağızlarından (taşıp) dışı vurmuştur" (Ai-ıimran, 118) buyurmuştur. Bil ki hased çoğu zaman çekişmeye ve vuruşmaya sevkeder.
2) Üstünlük: Çünkü insanın; emsalinden biri kendisine üstünlük taslaya bileceği yüksek bir makama ulaştığı zaman, ona üstünlük sağlar. İnsan bune tahammül edemez. Bu yüzden bu makamın onun elinden gitmesini arzu eder.
Halbuki onun maksadı tekebbür etmek değil, aksine onun kibrini savuşturmaktır. Çünkü bu insan eşitliğe razı olmuş, fakat onun üstünlük sağlamasına razı olmamıştır. [8]
Hizmetinde Kullanma Duygusu: Başa Dön
3) İnsanın tabiatında, başkasını hizmetinde kullanma duygusu bulunup, bu maksadını elde etmek için başkasının elindeki nimetin zail olmasını istemesidir; Ekseri kâfirlerin Hz.Peygamber (s.a.s)'e karşı olan hasedleri bu türdendir. Çünkü onlar, "Bir yetim nasıl bizim başımıza geçer de, biz nasıl ona baş eğeriz?"
Bu Kuran M ?ehirden bir büyük adama indirilmeli değil miydi?" (Zuhmf, 3i) derler. Cenâb-ı Allah Kureyşlilerin şöyle dediklerini nakletmiştir: "Allah, bula bula içimizden lütfedecek bunlan mı buldu?" (En'am. 53). Bu, müslümanları hakir görmek ve onlara karşı taassuba kapılmaktır.
4) Kendini Beğenme (Ucûb): Nitekim Cenâb-ı Hak, geçmiş milletlerin kendilerini beğenerek şöyle dediklerini haber vermiştir: 'Siz (peygamberler) ancak bizim gibi bir insansınız" (Yasin, 15);
bizhn gibi insan olan ve kavimleri kullarımız olan iki insana (Mûsâ ve Harun'a) mı inanacağız" (Mûminûn. 47);
ederseniz, yemin olsun ki hüsrana erenlerden olursunuz" {MO'minûn, 34);
"Allah insan olan bir peygamberi gönderir mi?" ((«i, 94) ve: "Bfe/m üzerimize melekler indirilmeli değil miydi?" (Furkan, 21). Cenâb-ı Allah ise şöyte buyurmuştur:
"Size Rabbintzden, sizden bir adam (vasıtasıyla), o korkunç akibeti haber vermek için bir ihtar gelmesi tuhafınıza mı gitti?" (Arat, 69).
5) Gayeyi Elde Edememe Korkusu: Bu aynı gayede birleşen kimselere mahsustur. Çünkü bunlardan herbiri, gayesinde yalnız kalmasını sağlayacak her nimet hususunda arkadaşına hased eder. Kocalarıyla ilgili durumlarda kumaların birbirini kıskanmaları; mal ve ikrama ulaşmak için ana-babanın yanında hir mov/k-i olrlo fitmp maksadında hirlespn kardeşlerin ve maksadlan mâl elde edip, insanlarca hüsn-ü kabul görmeK olan aynı beldedeki vaizlerin birbirine hasedi bu tür haseddir.
6) İnsanın, herhangi bir menfaatine ulaşmakta kullanmayı düşünmeksizin, mücerret makam isteği ye önderlik sevgisidir: 8u, herhangi bir ilim dalında, kendisi gibisinin bulunmamasını isteyen adam gibidir. Çünkü o, dünyanın öbür ucunda kendisinin bir benzeri olduğunu duysa, bu onu üzer ve benzerinin ölüm ile kahramanlık, ilim, zühd ve servet gibi makam itibarıyla ortak olduğu ve kendisinin tek olduğunu zannettiği için sevindiği o nimetin onun elinden gitmesini arzu eder.
7) Nefsin, mal hususunda, Allah'ın kullarına karşı cimriliği: Çünkü sen önderlikle, kibirle ve herhangi bir malı istemekle meşgul olmayan birisini bulduğunda, onun yanında Allah'ın bir kulunun iyi halinden bahsedilse bu ona güç gelir. Ona insanların işlerinin zorlaştığından, ters gittiğinden, geçimlerinin daraldığından bahsedilse, bundan sevinç duyar. Böyle bir insan devamlı surette başkasına sırtını dönmeyi sever. Allah'ın nimetleri hususunda sanki onun kendi mülk ve hazinesinden alıyorlarmış gibi, Allah'ın kullarına karşı kıskançlık eder. "Bahil (cimri), başkasının malı hususunda da cimrilik edendir" denilmiştir. Buna göre, bu insan, Allah'ın verdiği nimetlerde, kendisi ile aralarında herhangi bir düşmanlık ve alâka bulunmayan kullara karşı cimri olandır. Bunun, nefsinin pisliği ve tabiatındaki cibilliyetinin rezaletinden başka zahir bir sebebi yoktur. Çünkü hasedin diğer çeşitlerinin sebebleri ortadan kalkınca, o çeşit hasedler de ortadan kalkar. Bu çeşit hased ise, ârizî bir sebebten dolayı değil, kişinin huyundaki bir pislikten ötürüdür. Dolayısı ile bunun izâlesi zordur.
İşte bütün bu saydıklarımız, hasedin belli başlı sebeplerini teşkil ederler.
Bunlardan bir kısmı veya çoğu veyahut hepsi bir insanda olabilir. Böylece onun hasedi büyür ve artık sahibinin içinde o derece kuvvet kazanır ki gizlemeye ve muhataba iyi muamelede bulunmaya güç yetiremez. Aksine zahirî nezaket perdesini de yırtıp, düşmanlığını açığa vurur.
Hasedleşmelerin çoğunda, bu sebeblerden çoğu bulunur. Ama nadiren bu sebeblerden biri tek olarak bulunur. [9]
Hasedin Çokluğunun Sebebi Kuvvetli Veya Zayıf Olması
Beşinci mesele, hasedin çok olması, az olması, kuvvetli veya zayıf olması hakkındadır. Bil ki saydığımız, sebebler kendisinde çok bulunan bir topluluk için- de, hased de çok olur. Çünkü yalnız bir kimsenin de, mütekebbirin sözünden imtina ettiği, kendisi tekebbür ettiği, kendisi düşman olduğu ve başka sebeplerden ötürü hased etmesi caizdir. Bu sebepler, ancak, kendilerini birtakım bağların bir araya getirdiği, bu bağlardan dolayı söz meclislerinde bulundukları ve çeşitli gayelere hep beraber olarak yöneldikleri fertlerden oluşan bir topluluk içerisinde çoğalır. Münakaşa, birbirinden nefret etmeyi doğurur. Birbirinden nefret etmekse, kişiyi hasede götürür.
İnsanlarla biraraya gelip buluşulmayan yerlerde, hased etme bulunmaz. İki ayn kentte bulunan iki şahıs arasında herhangi bir ilgi bulunmadığı için, aralarında da herhangi bir hasedleşme de bulunmaz. İşte bu sebepten ötürü âlimin, âbide değil, âlime; âbidin, âlime değil de âbide; tacirin tacire; hattc ayakkabıcının, manifaturacıya değil de ayakkabıcıya hased ettiği görülür.
İnsan, kardeşine ve amcasının oğluna, yabancılara duyduğundan daha fazla hased eder. Kadın kumasını ve kocasının cariyesini, kaynanasını ve üvey kızını kıskandığından daha çok kıskanır. Çünkü manifaturacının gayesi, ayakkabıcının gayesinden başkadır. Dolayısıyla onlar aynı gayede birleşmezler. Son ra, manifaturacının kendine yakın olan manifaturacıyla olan amaç birliği, çarşının öte ucunda bulunan ve kendisinden uzak olan kimseyle olacak olan amaç birliğinden daha fazladır.
Özet olarak, hasedin aslı düşmanlıktır; düşmanlığın aslı ise aynı maksad-da birleşmektir. Aynı gaye ise, birbirine uzak olan iki şeyi değil, tam aksine birbirine uygun olan iki şeyi bir araya getirir. İşte bu sebepten dolayı onlar arasında haset çok olur. Evet, yüksek bir makama ve dünyanın her tarafında şöhret sahibi o'maya ihtirası çok olan kişi, aynı özellikte birleşen ve bu özellikle övü nen yeryüzünde bulunan herkesi kıskanır.
Ben derim ki, hasedin gerçek sebebi şudur: Kemâl, bizzat sevilen bir haldir. Sevilenin zıddı ise, mekruh olan ve istenmeyendir. Kemâlde yalnız olmak kemâl çeşitlen cümlesindendir. Bu sebeple, kemâlde ortak olan, kemâl konularının en büyüğünden olan teklikte, kendisine rakîb olduğu için başkasına bu zeder. Ancak kemâlin bu çeşidinin meydana gelmesi sırf Allah için mürnkü-olup, bu tür kemâle karşı insanların ümitsizliği ortaya çıkınca, hased sadece dünyevi işlere mahsus kalır. Bu böyledir, çünkü dünya aynı amaç için vuruşanların hiçbirine kalmaz.
Âhirete gelince, orada darlık yoktur. Âhiret, ilim nîmeti gibidir. Bu sebeple, Allah'ı, sıfatlarını ve meleklerini tanımayı arzu eden kimse, bunları iyice öğrendiği zaman, başkasına hased etmez. Çünkü, bilgi alanı kimseye dar gelmez. Hatta tek bir malûmatı, bir milyon kimse öğrenir, onun bilgisiyle sevinip, bundan lezzet alır; hiç kimsenin lezzeti de bir başkası sebebiyle eksilmez; tam aksine ariflerin çoğalmasıyla ünsiyet artar. İşte bu sebepten dolayı din âlimleri arasında hasedleşme otmaz. Çünkü onların gayeleri marifetullâhtır. Marife-tullâh ise, herkesi içine alan geniş bir deryadır. Bunların maksatları Allah katında bir derece almaktır ki, burada bir darlık olmayıp, herkesi içine alır. Evet, âlimler ilmiyle mâl ve makam elde etmeyi kastederlerse, hasedleşirler. Çünkü mâl, aynî bir şeydir; birisinin elinde bulunursa, başkasının elinde bulunmaz.
Makamın mânası, kalbleri doldurmaktır. Bir kimsenin kalbi, bir âlimi ta'-zim ve yüceltme duygusuyla dolduğu zaman, o kalb başkasını ta'zim etmez. Ama kalb, marifetullâhtan meydana gelen bir huzur ile dolduğu zaman, bu, başkasının kalbinin de bununla dolmasına ve onunla sevinmesine mâni değildir. İşte bu sebeple Allahu Teâfâ onları, hased etmemekle niteleyerek şöyle buyurmuştur:
"Biz onların kalblerindeki kint söküp alacağız. Onlar kardeşler halinde tahtalar üzerinde karşı karşıya otururlar" (Hicr, 47). [10]
Hasedin Tedavisi Başa Dön
Altıncı mesele, hasedi tedavi edip gideren ilâç hakkındadır. Bu iki şeydir: İlim ve Amel..
İlme gelince, bunda icmali ve tafsili olmak üzere ıki makam vardır. İcmalî olana gelince bu, kişinin varlık âiemine dahil olan her şeyin Allah'ın kaza ve kaderinin levazımından olduğunu bilmesidir. Çünkü mümkün olan varlık Vacibu'l-Vücûd olan zâta varmadıkça, durmaz. Böyle olunca, ondan nefret etmekte bir fayda yoktur. Allah'ın kaderine razı olma tahakkuk ettiğinde, hased yok olur.
Tafsili makama gelince bu, senin, hasedin dinî ve dünyevî hususlarda sane zararlı olduğunu; bunda hased ettiğin şahsa karşılık dinî ve dünyevî hususlar da bir zararın olmadığını, tam aksine onun,bununla dinî ve dünyevi hususlar da istifade ettiğini bilmendir. Hasedin, dinî vönden sana zararlı olduğuna gelince, bu birkaç bakımdandır:
a) Sen hasedinle, Allah'ın kulları arasında yapmış olduğu taksimatı ve gizli hikmetiyle kulları arasında kurmuş olduğu adaleti hususunda Allah'ın hükrr ünü beğenmeyip, O'nunla münazaaya girmişsin demektir. Bu ise, tevhidin göz bebeğine karşı işlenmiş bir cinayet ve imân gözünde de bir lekedir.
b) Sen bir mü'mini aldattığın zaman, Allah'ın kullan için hayır isteme hususunda Allah'ın dostlarını bırakıp, mü'minler için musibetler arzu etmeleri hu susunda iblis ve diğer kâfirlerle ortaklık kurmuş olursun.
c) Bu, hased sebebiyle, ahirette karşılaşılacak büyük bir ceza. Hasedin, dünyevî bakımdan senin için bir zarar olmasına gelince, bu hased sebebiyle senin devamlı gam ve keder içinde olmandır. Öte yandan, senin düşmanlarını Allah çeşitli nimetlerle donatmıştır, bu sebeple gördüğün her nimetten dolayı azâb görür, onlardan savuşan her belâdan ötürü de acılar duyarsın. Böylece de, hep gamlı ve hep kederli olursun. Düşmanların için olmasını istediğin şey ile, düşmanlarının senin başına gelmesini istedikleri şey senin başına gelivermiştir. Böylece sen, düşmanların için darlık ve sıkıntıların meydana gelmesini istediğin hâlde, sen bu çilenin senin başına gelmesi için çalışmış oldun. Sonra bu keder seni sarınca, vücudunu hastalandırır, sıhhatini bozar, seni vesveselere düşürür, yediğin, içtiğin şeylerin lezzetini duyamaz olursun
Bunun, hased edilenin dini ve dünyası hususunda zarar olmamasına ge linçe, bu meydandadır. Çünkü o kimsedeki nimet, senin hasedinle zaîl olmaz. Tam aksine Allah'ın ona takdir etmiş olduğu kısmet ve nimet, mutlaka Allah'ın takdir etmiş olduğu bir zamana kadar devam edecektir. Çünkü her şey Allah katında bir kadere göredir. Her işin de muayyen bir vâdesi vardır. Hased ile nimet zâii olmayınca, hased edilen kimseye dünyevî bakımdan herhangi bir zarar gelmez, uhrevî bakımdan da ona herhangi bir günah terettüp etmez. Belki de sen, "Keşke o nimet benim olsaydı ve hasedim sebebiyle, haset edilenden gitseydi!..." diyorsun.. Bu son derece büyük bir cehalettir. Çünkü o, ilk önce kendin için istediğin bir belâdır.
Yine sen, hased eden bir düşmanın olmasından kurtulamazsın. Şayet hased sebebiyle nimet zail olsaydı, senin üzerinde Allah'ın verdiği ne dinî, ne dünyevî hiçbir nimet kalmazdı. Eğer sen hasedin sebebiyle, insanların elinden nimetlerin yok olmasını; başkasının hasediyle elindeki nimetlerin ise git-' memesini istersen, bu da bir cehalettir. Çünkü hased eden ahmaklardan herbiri, böyle bir özelliğin sadece kendisine ait olmasını arzu eder. Halbuki o böyle bir özelliğe başkasından daha lâyık değildir.
Hasede rağmen Allah'ın sana verdiği nimetin devam etmesi, şükretmen gereken nimetlerdendir. Sen ise cehaletin sebebiyle bu nimeti hoş görmüyorsun. [11]
Hased Edilenin Din ve Dünya Yönünden Avantajı Başa Dön
Kendisine hased edilen kimsenin, bu hased sebebiyle dinî ve dünyevî bakımdan istifadeli olmasına gelince bu açıktır. Dinî bakımdan istifâdesi, senin zulmüne uğramış olmasıdır. Bilhassa sen, gıybet ederek hasedini söz ve fiil caline dönüştürüp, bu hususta ta'n ederek, hased ettiğin kimsenin sırlarını ihlâl edip, kötülüklerini dile getirince, bu âdeta Allah'ın ona verdiği hediyeler gibi olur. Ben, böylece senin iyiliklerini ona hediye etmiş olduğunu söylemek stiyorum. Çünkü sen, her nezaman onu kötülükle anarsan, onun amel defte-
ine senin hasenatın aktarılır ve senin günahların artar. Böylece aslında sen, Allah'ın nimetlerinin ondan zail olup, sana gelmesini arzulamış iken, Allah'ın nimetleri senden ona geçmiş ve böylece dem be dem bedbahtlığını artırmış olursun.
Dünyevî bakımdan hased edilen kimsenin istifadeli oluşu, birkaç yönlendir:
a) İnsanların en önemli maksadı, düşmanlarının kötü duruma düşüp, dâi-na kederli ve sıkıntılı olmalarıdır. Halbuki senin içine düştüğün hased elemin-ten daha büyük bir azab yoktur. Hatta akıllı otan, düşmanının ölümünü değil, aksine her an Allah'ın kendisine verdiği nimetlere bakıp da kalbi üzüntüden parçalansın ve hased azabına düşsün diye uzun müddet yaşamasını ister. İşte bu mânada şu şiir söylenmiştir:
Düşmanların ölmesin, bilâkis senden keder verecek şeyleri görünceye ka-ar yaşasınlar; sen ise, nimetten ötürü hep hasede hedef ol. Bil ki kâmil kime kendisine hased edilendir,"
b) İnsanlar hased edilen kimsenin mutlaka nimet sahibi olduğunu bilirler. Jöylece insanlar, hased edenin bu hasediyle, kendisine hased edilmiş şahsın Allah katından karşı konulamıyacak biçimde çeşitli faziletlere, üstünlüklere ve en büyük değerlere tahsis edilmiş olduğuna istidlalde bulunurlar. Bu da, nasedi doğurur. Böylece hased, kendisine hased edilen şahsın çeşitti fazilet /e üstünlüklerle muttasıf olduğuna delâlet eden delillerin en güçlülerinden ol-tıuş olur.
c) Hased eden kimse, halk arasında mezmûm , Allah katında da mel'ün Dİmuş olur ki, bu kendisine hased edilen kişi için başlıca gayelerdendir.
d) Hased, iblisin sevincinin çoğalmasına sebep olur. Bu böyledir, çünkü hased eden kimse kıskanılan şahsın kendisinde bulundurduğu faziletlerden uza* olunca, bu durumda o ya buna razı olur, ki bu durumda büyük bir mükâ-faat hak etmiş olur; böylece de iblis onun bu duruma razı olup büyük sevaba nail olmasından korkar; o buna razı olmayıp, tam aksine hasedini ortaya koyduğu zaman bu sevabı elden kaçırarak ikâba müstehak olur; böylece de iblisin sevinmesine, Allah'ın da gadab etmesine sebep olur.
e) Belki de,
ilim ehlinden birisine hased ediyor, Allah'ın dini hususunda hata etmesini arzu
ediyor, rezîl ve rüsvay olsun diye hatasının ortaya çıkmasını istiyor,
konuşamayacak kadar dilsiz olmasını, bilip öğrenemeyecek kadar hasta olmasını
istiyorsun...Bundan daha büyük günâh var mıdır? Hangi dereke bundan daha düşük
olabilir? Ey çekemeyen kimse, bütün bu izahlardan, senin şöyle birisine
benzediğin ortaya çıkar. Düşmanını can evinden vurmak için ona taş atıp da,
Hased eden kimse, çekemediği kimsenin nimetlerinin gitmesini isterken, Allah'ın bu hasedçiden nasıl intikam aldığına bir bak!.. Allah, kendisine hased edilenin nimetlerini yok etmemiş, tam aksine kendi şu sözünü doğrulamak için, hased eden kimsenin nimetini izâle etmiştir:
"Kötü tuzak ancak onu yapanın basma gelir" (Fatır, 43).
İşte bu ilmî tedavileri insan ne zaman tam bir açıklık ve huzurlu kalb ile düşünürse, onun kalbindeki hased ateşi söner.
Faydalı amele gelince,
bu hased eden kimsenin hasedinin gerektirdiği şeylere zıt olan işleri
yapmasıdır. Meselâ başkasını çekemeyen kimseyi,hase-di, kıskandığı kimseyi ta'n
etmeye sevkettiği zaman o, l
Bu da işin sonunda, iki bakımdan, hasedin yok olması neticesine götürür:
a) Kendisine hased edilen şahıs, kıskanan adamı sevdiği zaman, hased eden kimsenin arzuladığı şeyleri yapmaya başlar. Bu durumda da hased eden kimse, kendisine hased etmiş olduğu kimseyi sevmeye başlar. Böylece de hased ortadan kalkmış olur.
b) Hased eden kimse, hasedinin gerektirdiği şeyin zıddını yapmaya nefsini mükellef tutup yaptığında, bu durum işin sonunda onun bir tabiatı haline gelmiş olur ki, bu yolla da hased yok olmuş olur. [12]
Hased İhtiyari Olmadığına Göre İnsan Neden Sorumlu Olur? Başa Dön
Bil ki, hased edilene karşı onu çekemeyen şahsın kalbinde meydana gelen nefret, hased eden kimsenin ihtiyatı dahilinde olmayan bir şeydir, o hâlde o bundan dolayı nasıl cezalandırılır? Hased eden kimsenin gücü dahilinde olan ancak iki şeydir: Biri bu nefretten memnun olması, diğeri bu nefretin neticelerini ortaya çıkarması, yani hased ettiği kimseyi ta'n edip Allah'ın nimetlerinin onun elinden çıkmasını ve sevilen durumların kendisine gelmesini arzu etmesidir. İşte mes'uliyeti gerektiren hususlar bunlardır (Şu halde insan bu iki hissi bastırmaya çalışmalıdır). [13]
Yahudilerin Müslümanlara Şüphe Vererek Dinden Döndürme Çabaları
Yine tefsire dönelim. Cenâb-ı Hakk'ın: Ehl-i Kitap'tan pekçok kimse, imanınızdan sonra sizi kâfir yapmayı ister.ıiş-tir." âyetine gelince, bundan maksat ehl-i kitabın, mü'minlere imânın gerçek »e hak olduğu hususu ortaya çıktıktan sonra, onların imândan dönmelerim istemeleridir. Kendi dışındakinin hak üzere olduğunu bilen kimsenin, kalbine atacağı bir şüphe olmadan, onu haktan döndürmeyi istemesi doğru değildir. Çünkü hak üzere olan kimse, ancak bir şüphe sebebiyle haklan dönebilir. Şüphe ise iki kısımdır:
a) Dünya ile alâkalı olan şüphe: Bu, o mü'minlere şöyle denilmesidir: "Memleketlerinizden sürüp çıkarılmak, işlerinizin sıkışması ve daima korku içinde bulunmanız gibi başınıza gelen şeyleri tattınız, o halde sizi böyle şeylerle yüzyüze getiren imânınızı terkedin..."
b) Din ile ilgili olan şüphe: Bu, mu'cizeler hususunda şüpheler uyandırmak veya Tevrat'taki şeyleri tahrif etmekle olur.
Cenâb-ı Hakk'ın: "Yanlarından bir haset olmak üzere" âyetine gelince, bu konuda bir mesele vardır: [14]
Mû'tezile'nin Halk-ı Ef’alKonusunda Te'vili Ve Onun Tenkidi
Allahu Teâİâ, yahûdilerin, mü'minlerin imânlarından dönmesini arzulamalarının ancak hasedden dolayı olduğunu açıklamıştır. Cübbaî şöyle demiştir: Allah: ifadesiyle, yahûdilerin bunu, Allahu Teâlâ tarafından olmak üzere yapmadıklarını beyan etmiştir. Onların küfürleri muhakkak ki, onların kendi fiilleridir; bu, Allah'ın küfrü onlarda yaratmış olmasından değildir.
Buna şu şekilde cevap veririz: Allahu Teâlâ'nın, buyruğu hakkında iki görüş bulunmaktadır:
1) Bu ifâdedeki, harfi, ifâdesine mütealliktir. Buna göre mâna şöyle olur: Onlar sizin, dininizden dönmenizi isterler...Onların bunu istemeleri, dindarlıklarından dolayı değil, kendi arzuları sebebiyle ve haktan meyletmiş olmaları sebebiyledir. Çünkü onlar bunu, sizin hak üzerinde olduğunuz ayan beyân ortaya çıktıktan sonra arzulamışlardır. O halde, onların bu temennileri, nasıl hakkı talep etmek cihetinden olabilir?
2) Bu, 'in, âyetteki, lâfzına taalluk etmiş olmasıdır. Buna göre mâna, "Onların nefislerinden neş'et eden büyük bir hasetten ötürü" demek olur. .
Cenâb-ı Hakk'ın: "Affedin ve İlişmeyin" buyruğuna gelince bu, yahûdilerin mü'minleri imânlarından küfre çevirmeyi istemelerinden sonra, onların bu hususta, izah ettiğimiz gibi kalblere şüpheler atma çabasına girdiklerini gösterir. Allahu Teâlâ'nın, onların bu yaptıklarına razı olurcasına, müslümanlara onları affetmelerini emir buyurduğunu düşünemeyiz. Çünkü bu, küfürdür.
Bu sebeple bu emri şu iki şeyden birine hamletmek gerekir:
Birincisi: Bundan maksat, onlara mukabele etmeyi bırakmak ve onlara cevap vermemektir. Çünkü bu, o anda öç alma duygusunu yatıştırmaya daha uygundur. Buna göre Allahu Teâlâ sanki, Resulüne yahûdileri affetmesini ve onlara ilişmemesini emretmiştir.
Yine aynı şekilde:
"İman edenlere söyle, Allah'ın günlerini ummayanian bağışlasınlar" ve, "Güzel bir terkedtşle onları terket!" (Mûzzemmii, 10) ayetleriyle, Peygamberine müşrik Arapları da affetmesini ve onlara ilişmemesini emretmiştir.
İşte bu sebepten ötürü Cenâb-ı hak, bu affı Peygamberine devamlı ola-rak emretmemiş,aksine bunu bir vâdeye bağlayarak emrini getirinceye kadar.." buyurmuştur. Âlimler bu hususta, bazı izahlar getirmişlerdir:
1) Allah onları kıyamet gününde cezalandırıncaya kadar... Bu Hasan el-Basri'den rivayet edilmiştir.
2) Bu ifâdenin mânası, peygamberin güçlenmesi ve ümmetinin çoğal-nn asıdır.
3) Bu görüş ki, sahabe ve tâbiûnun çoğunun görüşüdür, buna göre bu ifâdenin mânası onlara savaş emrinin gelmesidir. Çünkü savaş emri geldiği zaman, muhakkak ki şu iki şeyden birisi ortaya çıkar: Ya İslâm'a girmek veyahut da cizye vererek, zillet ve horluğu yüklenmeyi kabul etmek. İşte bu sebepten dolayı âlimler bu âyetin, Cenâb-ı Hakk'ın:
"Allah'a ve âhiret gününe inanmayanlarla savaşın!'" rrevbe. 29) âyetiyle men-sûh olduğunu söylemişlerdir.
Bakır (r.a)'dan şu rivayet edilmiştir: Hz.Peygamber (s.a.s), Cebrail (a.s) Allah'ın:
Kendileriyle savaşılanlara, zulmedilmelerinden dolayı izin verildi" (Hac, 39) âyetini indirinceye kadar, herhangi bir savaşla emrolunmamıştır. Bu âyet inince, Hz.Peygamber (s.a.s) kılıç kuşanmıştır. Hz.Peygamber (s.a.s) ilk savaşında. Batn-i Nahl'da Abdullah ibnCahş m taraftarlarıyla savaşmış.daha sonrada Bedir gazvesi olmuştur. Burada iki soru bulunmaktadır:
a) Bu âyet, tıpkı Allah'ın: "Soma, geceye kadar orucu tamam edin" (Bakara, 187) âyetinde olduğu gibi, bir vâdeye rapte-dilmişken nasıl mensûh olabilir? Gecenin gelmiş olması, nasıl nâsih olamazsa, burada da durum böyledir. Bu soruya şu şekilde cevap veririz:
Emrin kendisine taalluk ettiği vâde (aaye), ancak şer'an bilindiği zaman, şer'an gelen şey nâsih olabilir; bu durumda da Cenâb-ı Hakk'ın, ifâdesi, âdeta şu mânaya gelir: "...Onu sizden nesh edinceye kadar (yeni bir emre kadar) onlara mukabele etmeyin, ilişmeyin".
b) "Kâfirler, saltanat, güç, kuvvet sahibi iken mü'minlerin onları affedip, yaptıkları şeyleri bağışlamaları nasıl düşünülebilir? Halbuki bağışlama bir kudretin olduğunu ifâde eder."
Buna şu şekilde cevab verilir: Müslümanlardan birisi çeşitli eziyetlere dü-çâr oluyor, bu durumda düşmanları toplanmadan önce kendisine eziyet edeni savuşturabiIİyor, arkadaşlarından yardım isteyebiliyordu. İşte bunun üzerine. Cenâb-ı A ;ah, bu durumda herhangi bir fitne ve savaşa sebebiyet vermemeleri için bu mü'minlerin affedip bağışlamalarını emretmiştir.
İkincisi: Cenâb-ı Hakk'ın: ayeti, güzel bir şekilde davet etme, ve bu hususta gerekli olan nasihat, şefkat ve işi sıkı tutma gibi şeyleri kullanma manasınadır. Bu tefsîre göre, bu ayeti mensûh saymak doğru olmaz. Ayetin neshedildiğini söylemek ancak birinci tefsire göre caiz olabilir.
Allahu Teâlâ'nın: "Allah herşeye hakkıyla kadirdir" âyeti, ister savaş ile ilgili emre.ister başka bir emre hamledilsin, onlar için bir vaîddir.
.
"Namazı kılın, zekatı verin. Kendiniz İçin, önden ne hayır yollarsanız Allah katında onu bulacaksınız. Şüphesiz Allah ne yaparsanız kemâliyle görendir" (Bakara, 110).
Bil ki Cenâb-ı Allah, yahûdileri affedip bağışlamayı emretti; peşisıra da: "Namazı kılın, zekâtı verin" diyerek, onlara başkasının faydası ve iyiliği için affetmeyi ve vazgeçmeyi mecburi kıldığı gibi, yine o mü 'mirilere kendi nefislerinin yararı ve salâhı için vâcib olan namazı ve zekâtı ifâ etmelerine; yine bu iki şeyin dışındaki diğer vâcib olan şeylere dikkat çekmiş, bundan sonra da: buyurmuştur. Daha zahir olana göre, bu buyruktan maksat, namaz ve zekâtın nafile olanlarıdır.
Yine Cenâb-ı Hak, onların bu amellerin karşılıklarını bulacaklarını beyân etmiş, bundan maksadın, onların amellerinin aynısını bulacakları olmadığını açıklamıştır. Çünkü bu ameller bakî değildir, bir de amellerin aynısını bulmak istenmez. Geriye, onun sevabını ve karşılığını bulacakları hususu kalır. Sonra Cenâb-ı Hak: "Muhakkak ki, Allah sizin yaptığınız şeyleri hakkıyla görür" buyurmuştur. Yani, amellerin azı da çoğu da Allah'a gizli kalmaz. Bu ifâde, Allahu Teâlâ'nın çok amellere mükâfaat verdiği gibi, az amelleri de karşılıksız bırakmıyacağına delâlet etmesi bakımından bir teşvik, bunun aksi olan serden de bir sakındırmadın
Âyetteki "hayr" kelimesine gelince bu, en güzel faydalarla bunlara götüren şeylerdir. Kişinin yapmış olduğu taatlar büyük faydalara götürdüğü için, du kelimeyle vasfedilmesi gerekmiştir. İşte bu inceliğe binaen Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: "Ve, hayır işleyin ki, kurtuluşa eresiniz" (Hac. 77)[15]
Yahudilerin ve Hristiyanlann Cenneti Kendilerine Mahsus Saymaları Başa Dön
"Cennete ancak yahûdi veya hristiyan olanlar girecektir, dediler. Bu onların kuruntularıdır. De ki: Eğer, iddianızda doğru iseniz, getirin delilinizi...Evet kim, muhsin olarak özünü Allah'a teslim ederse, işte
onun mükâfaah Rabbi katındadır. Böylelerine bir korku yoktur, onlar hüzünlenmiyeceklerdir de..." (Bakara, 111-112).
Bu, yahûdilerin hakkı karıştırmalarının ve müslümanlann kalblerine şu; he atmalarının dördüncü çeşididir. Bil ki, yahûdiler, hristiyanlar hakkında, "Onlar cennete gireceklerdir" demiyorlar; hristiyanlar da yahûdiler hakkınd "Ontar cennete gireceklerdir" demiyorlar. Binaenaleyh sözü şöyte ayırma gerekir, Cenâb-ı Hak sanki şöyle buyurmuştur; "Yahudiler, cennete ancak yahûdi olanlar girecektir dediler; hristiyanlar de cennete ancak hristiyan olan girecektir dediler." Biz her fırkadan herbirinr diğerini küfre nisbet ettiklerini bilip dururken, sözü başka şekilde takdir mümkün değildir. Bunun bir benzeri Hak Teâlâ'nın:
"Ya, yahûdi veya hristiyan olunuz, dediler" (Bakara, 135) âyetidir. kelimesi, kelimesinin ve, kelimesinin de, şeklinde çoğul olması gibi, kelimesinin çoğuludur. Buna göre şayet, nasil isin-müfred , haber cemî olmak üzere, denilmiştir denilirse, biz deriz ki: "İsim, kelimesinin lâfzına; haber de, 'in mânasına hamledilmiştir. Bu Hasan el-Basri'nin: "Ancak, cehenneme yaslananlar hariç"[16] (SaHat, 163) kıraatinde olduğu gibidir. Ubeyy ibn Ka'b ise İ[şeklinde okumuştur. Al-lahu Teâlâ'nın: "öu, onların kuruntularıdır " buyruğuna gelince, bu onların temenni ettiği şeylerdir, demektir. Sonra onlar bunu çok fazla arzuladıkları için, kendileri bakımından bizatihi bir hak olarak kabul etmişlerdir.
Şayet, "Onların, demeleri tek bir arzuyu ifâde ederken, niçin Cenâb-ı Hak, cemî şeklinde olmak üzere, buyurmuştur?" denilirse, biz deriz ki bununla önceki arzularına da işaret edilmiştir. Bu da onların, mü'minlere Rableri katından herhangi bir hayrın indirilmemesi, onların yeniden küfre dönmelerini istemeleri ve cennete kendilerinden başkalarının girmemelerini arzulamalarıdır. Bu izaha göre âyetin takdiri, "Budatıl kuruntu;> lar, onların arzuladıkları şeylerdir" demektir. Hak Teâlâ'nın, sözü (mâna bakımından) Allah'ın: sözüne bitişiktir. ifâdesi ise, bir ara cümledir. Hz.Peygamber (s.a.s) şöyle buyurmuştur:
"Zeki kimse, nefsini terbiye edip ölümden sonrası için çalışan kimsedir. Aciz ise, nefsini nevasının peşine takıp, Allah hakkında (kendileri için) bâtıl şeyler tasavvur edendir'[17].Hz.Ali (r.a) de"Kuruntularına güvenme, çünkü bunlar aslı çıkmayan, yalancı emtia gibidirler" demiştir.
Cenâb-ı Hakk'ın: "Deki: Delillerinizi getirin- âyetine gelince, bunda bazı meseleler vardır: [18]
Birinci Mesele
kelimesi, (hazır et, getir) mânasında olan, gibi bir sestir. [19]
İkinci Mesele
Âyet, bir şey iddia eden kimsenin, ister birşeyi ispat etmek.isterse nefyetmek istesin, mutlaka bir delilinin bulunması gerektiğini gösterir. Bu ise, taklit ile
hükmetmenin yanlış olduğunu gösteren en doğru delillerdendir. Nitekim şair şöyle demiştir:
'Şahidsiz bir şey iddia eden kimsenin iddiası, mutlaka geçersiz kılınır."
Cenâb-ı Hakk'ın, ifâdesine gelince, bu hususta Dazı ızahtm vanfcr
a) Bu ifâde, yahûdilerin, kendilerinden başkasının cennete gırmeyeceğ iddiasının aksini isbat içindir.
b) Allahu Teâlâ, yahûdilerin delilleri olmadığını ortaya koyunca, özünü Allah'a teslim etmiş kimselerin delilinin olabileceğini isbat etmiştir.
c) Onlara sanki şöyfe denilmiştir: Siz, bu hâl üzere olduğunuz sürece ce~ neti elde edemezsiniz. Ama. yolunuzu değiştirir, özünüzü Allah'a testim ede ve iyilikte bulunursanız sizin için cennet vardır. Bu, onları İslâm'a arzulandır ma, üzerinde bulundukları halden vazgeçerek bu yola dönmeleri için, onlarır durumunun cennete gireceklerin durumundan farklı olduğuna bir açıklama olur. [20]
"Vech" Kelimesinin Mânaları Başa Dön
O ifâdesinin mânasına gelince, bu nefsi Allah'ın itaatine teslim etmek demektir. İfâdede ezellikle, birçok sebepten dolayı (yüz, zât, öz) sözü zikredilmiştir.
1) Yüz, duyguların, düşüncelerin ve hayallerin kaynağı olması bakımından, uzuvların en şereflisidir. Uzuvların en şereflisi Allah'a itaat edince, onun dışındakilerin itaati daha evlâdır.
2) "Yüz" kelimesiyle, bazan "zât" ifâde edilir. Nitekim Cenâb-ı Hak:
zâtI hariç, her şey yok olucudur" (Kasas, ss): ve "Ancak yüce Rabbinin zâtım istemek..." (Leyl,20) buyurmuştur.
3) İbâdetlerin en büyüğü secdedir, ki bu da ancak "yüz" vasıtasıyla ifâ edilir. İşte bu sebepten dolayı, özellikle "yüz" kelimesi zikredilmiştir. İşte bundan ötürüdür ki, Zeyd İbn Amr İbn Nufeyl:
"Özümü, ağır kayaları taşıyan yeryüzünün kendisine inkiyâd ettiği zata teslim ettim. Özümü tatlı, akıcı ve buz gibi sulan yüklenmiş olan bulutun kendisine boyun eğdiği zâta teslim ettim" demiştir.
Böylece kişi, nefsini bezlederek onu bu işe vermiştir. Aİlah, ayetinde, sözünü zikredip bununla bir "şeyin kendisini" kastetmiştir. Bu da ancak boyun eğmek, mütevazi olmak, Allah'a itaat hususunda nefsin arzularını kırmak ve onun günah işlemesinden kaçınmakla olur.
ifâdesinin mânası ise, kendisine hiçbir şirk bulaşmamış olduğu halde, sırf Allah için demektir. Böylece kişi, Allah'la beraber bir başkasına ibadet etmiş ve ümidini Allah'tan başkasına bağlamış olmaz. Bu ifâdede, kişinin ameliyle, onu ancak, ihlâs ve ibadet hususunda Allah için bir ibadet tarzında yaptığı zaman faydalanabileceği hususuna bir delâlet bulunmaktadır. [21]
Ayetteki İhsan, Korku ve Hüzün Olmama Kavramlarının Tahlili
Cenâb-ı Hakk'ın, buyruğunun mânası, "Onun Allah'a karşt ibadet ve tevazuunun, kötü bir fiille değil, güzel bir fiille, olması gerekir" demektir. Çünkü Hindularda Allah'a karşı mütevazî olurlar, ama bu teyazûlarını kötü fiillerle ifâde ederler, ifâdesi, cümledeki yer bakımından, hal ifâde eder. Bu senin tıpkı, "Falanca, binitli olduğu halde geldi" demen gibidir. Bu aynen, demektir, Sonra Cenâb'ı Hak, bu iki hususiyeti bir arada bulunduran kimseye, katında mükâfaat olduğunu beyan etmiştir. Bu mükâfaattan maksat, onun büyük ecridir.
Sonra bu nimetlerle beraber, onlara korku ve hüznün arız olmayacağını beyan buyurmuştur.
Korkuya gelince, bu istikbâle aittir.
Hüzün ise, bazan hâlde, bazan de geçmişe ve bazan de geleceğe ait olur. Bu şekilde Cenâb-ı Hak bu iki husus (yani korku ve hüznün olmaması) ile saadetin sonsuzluğuna dikkat çekmiştir. Çünkü büyük nimet devamlı ve çok korkudan ve hüzünden de uzak olup kişi elde ettiğine veya elde edemediklerine üzülmeyip, içinde bulunduğu halin sona ermesinden ve değişmesinden kork-mayınca, işte o zaman nimet zirveye ulaşmış olur. İşte bu ifâdede, bu yola teşvik ve daha önce zikredilmiş olan ve bu yolun zıddı olan kâfirlerin yolun dan bir sakındırma mevcuttur.
Bil ki Allah Teâlâ ilk önce zamirleri müfred söyleyip, sonra da cemî olarak getirmiştir. Cenâb-ı Hakk'tn şu ayetleri de, ifâde bakımından tıpkı bunun gibidir. Cenâb-ı Hak önce: "Göklerde nice melekler vardır..." (Necm,26) buyurmuştur, bundan sonra da "Onların şefeâtleri..." (Necm, 26) buyurmuştur; yine Allah'u Teâlâ, bir yerde, "Onlardan seni dinleyen vardır"(Enâm, 25)buyurmuştur, bir başka yerde de, "Sana kulak verirler" (Yunus, 42) buyurmuştur. Yine Cenâb-ı Hak:
"Onlardan seni dinleyen vardır. Senin yanından çıktıkları zaman..." (Munammed 16) buyurmuştur. Cenab-ı Hak ayette, "çıktılar" buyurmuş, fakat (çıktı) dememiştir.
Bil ki biz, Cenâb-ı Hakk'ın: buyruğunu ihlâs diye tefsir edince, burada İhlasın hakikatinden bahsetmemiz uygun olacak. Bunun izahı ise, ancak birkaç mesele altında yapılabilir. [22]
İhlasın Önemi
Niyetin Mahiyeti ve Fazileti
Birinci mesele niyetin fazileti hakkındadır. Hz. Peygamber (s.a.s), "Ameller ancak niyetlere göredir" buyurmuştur. Yine Hz. Peygamber (s.a.s):
"Muhakkak ki Allah sizin şekillerinize ve amellerinize bakmaz. Allah ancak sizin kalblerlnize ve niyetlerinize bakar!"[23] buyurmuştur.
İsrâilî haberlerin birisinde anlatıldığına göre bir adam, ıssız bir çölde eğri büğrü bir kum yığınına rastlamış ve kendi kendine şöyle demiş: Bu kum yığını şayet yiyecek olsaydı, onu insanlara taksim ederdim!.. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak onların peygamberine şöyle vahyeder: "Ona de ki, Allah senin sadakanı kabul etti, güzel niyyetini şükranla karşıladı ve sana, şayet kum yığını yiyecek olsaydı,sen de onu tasadduk etseydin, elde edecek olduğun sevabın aynısını verdi." [24]
İkinci Mesele Başa Dön
İnsan yaptığı fiillerde bir fayda temini veya bir zararı savuşturmanın bulunduğunu bilip veya zannedip yahut da böyle olduğuna inandığı zaman, onun kalbinde o fiile karşı bir temayül ve istek belirir. Bu, bir şeyin varlığını yokluğuna tercih etmeyi gerektiren bir sıfattır ki, irâdedir. Bu İrade de, niyyettir. Kişiyi bu niyyete sevkeden sebep ise, bu ilim veya bu zan veyahut da bu itikâddır. Bunu iyice kavradığın zaman biz deriz ki, bir fiile sevkeden sebep ya bir veya iki saik olur. İkinci duruma göre, bu iki sebepten her biri sevketme hususunde ya müstakildir veyahut da bu iki sebep müstakil değildir. Veya, bu ikisinden biri müstakil, diğeri ise müstakil değildir. İşte bu dört kısımdır:
a) Sevkeden sebebin tek olması.. Bir insana yırtıcı bir hayvan hücum etti ğinde insan o hayvanı gördüğü zaman yterinden fırlar. Onu kalkmaya şevke den şey, kaçmasında bir faydanın, kaçmamasında ise bir zararın bulunduğuna inanmış olmasıdır. İşte bu tek sebep, bunun gibidir. İşte bu niyyet halis; bunun gereği ile amel etmek de ihlâs olarak isimlendirilir.
b) Bir fiilde, iki müstakil sebebin bulunmasıdır. Nitekim, bir insandan, fakir bir dostunun ihtiyacını karşılamasını istediğinde, o da bu ihtiyacı, o kimse arkadaşı olduğu için ve fakir olduğu için karşılar. Bu iki sebepten herbiri tek olarak bulunsaydı, ihtiyacın giderilmesini istemede müstakil sebep olurlardı. Buna sebeplerin uyuşması (Muvâfakatü'l-Bâis) denir.
c) Eğer bu sebepler tek tek bulunsaydılar, herbiri müstakil (bağımsız) olmazdı. Ancak bunlar hep beraber bulunurlarsa müstakil bir sebep olurlar. Buna da "müşareket" denir.
d) Bu iki sebepten herbiri müstakil olup, diğerinin onu takviye edici olmasıdır. Meselâ, insan pekçok taatta buiunmuş ve o taatlan edâ ederken, bir grup insan onu görmüş olabilir. Böylece bu fiil ona, insanların görmelerinden dolayı daha kolay gelir. İşte bunun adı da "muavenet" tir. [25]
Mû'minin Niyeti Amelinden Hayırlıdır" Hadisinin Şerhi
Hz. Peygamber (s.a.s)'in: "Mü'minin niyeti amelinden hayırlidır"[26] hadisinin izahı hakkındadır.
Alimler bu hususta birkaç açıklamada bulunmuşlardır:
a) Niyet gizli, amel ise aşikârdır. Gizlide itaat etmek, açıkta itaat etmekten daha efdaldir. Bu tutarlı bir izah değildir. Çünkü bu namazın niyetinin bizzat namazdan daha hayırlı olmasını gerektirir.
b) Niyet amelin (ibadetin) bitişine kadar sürer. Ameller ise devam etmez. Devamlı olan, devamlı olmayandan daha hayırlıdır. Bu da tutarlı bir açıklama değildir. Çünkü bu, çok amelin az amelden daha hayırlı olduğu manasma gelir. Yine namaz ibâdetinin niyeti birkaç saniyede olur. Halbuki ameller devam eder.
c) Tek başına niyet, tek başına olan amelden (niyetsiz amelden) daha hayırlıdır. Bu görüş de zayıftır. Çünkü niyetsiz amelde hiç hayır yoktur. Hayırlı olma hususunda müşterek olan şeyler arasında tercih yapılabilir.
d) Hayırdan murad, daha efdal olanı tesbit etmek değil, aksine bundan murad şudur: Niyet, amellerden doğan hayırlardan daha hayırlıdır. Bu görüş de zayıftır. Çünkü hadîsi bu manada almak, açık olan bir manayı izah etmeye kalkmaktan başka birşey ifâde etmez.
Hadîsin izahı hususunda en güzel vecih, şöyle denilmesidir: Niyet her türlü gevşeklikten uzak olmadığı müddetçe, kesin olmaz. Gevşekliklerden uzak olunca, bir mâni olmazsa, niyetin peşinden o fiilin yapılması vacib olur. Durum böyle olunca niyetin fiilden kesin olarak ayrılmadığı sabit olur. İşte bu sebepten dolayı niyetin amelden daha efdal olduğu söylenmiştir. Bupu birkaç yönden izah edebiliriz:
1) Amellerin hepsinde maksad, marifetullah ile kalbi nurlandınp, Allah'-dan başka herşeyden temizlemektir. Niyet, kalbin sıfatıdır, fiil ise kalbin sıfatı değildir. Kalbte, kalbin sıfatının tesiri, azaların sıfatının tesirinden daha güçlüdür. Bu sebeple mü'minin niyeti hiç şüphe yok ki amelinden daha hayırlıdır.
2) Niyetin amelleri, Allah'a taat ve inkîyâd olsun diye meydana getirmeye kastetmekten başka bir manası yoktur. Ameller, tekrarı ile hatırda tuLma devam etsin diye yapılır. Binaenaleyh kalbte mevcud olan, zikir ve niyet, amele nisbetle, sebebe nisbetle gaye gibidir. Gaye şüphesiz sebepten daha şereflidir.
3) Kalb, bedenden daha şereflidir. Bu sebeple kalbin fiili bedenin fiilinden daha şerefli olur. Binaenaleyh niyet amelden daha üstün olur. [27]
Niyeti Şümûllendirmekle Sevabı Artırma Yolları Başa Dön
Bil ki ameller üç kısımdır: Taat olanlar, isyan sayılanlar ve mubah olanlar.
a) Günahlar, nıyyet sebebiyle günah olmaktan çıkmaz. Bu sebeple cahil, Hz. Peygamber (s.a.s) in: "Ameller ancak niyetlere göredir"[28] hadisinin niyet sebebiyle günahın taata dönüştüreceğini sanmasın. Meselâ başkasının malından bir fakire yedirmek ve haram maldan bir cami yaptırmak gibi...
b) Taat olan fiiller, fiilin aslında ve fazilet bakımından niyetlere bağlıdır. Fiilin aslında bunun niyete bağlı olması, kişinin taat ile Allah'a ibâdet etmeye niyet etmesidir. Buna göre eğer insan riyaya (gösteriş) niyet ederse, bu taat değil, masıyet (günah) olur. Bunun fazilet bakımından niyete bağlı olması, ço-ğclrr asıyla sevapların çoğalmasıdır.
Nitekim mescidde oturup pekçok niyetler eden kimsenin durumu da böyledir. Mesela:
1) Bir kimse mescidin Allah'ın evi olduğuna inantr ve orada bulunmakle Mevlâsını ziyaret niyeti besler. Hz. Peygamer (s.a.s) de bu manada şöyle buyurmuştur: "Mescidde oturan kimse, Allah'ı ziyaret etmiş olur. Ziyaret edilen zatın, ziyaretçisine ikram etmesi gerekir."
2) Bu kimse, namazından sonra diğer namazı bekter. Bu bekleyiş hali namazda olan kimsenin halt gibidir.
3) Bu kimse, gözünü, kulağını ve diğer azalarını uygun olmayan işlerden çekmiştir. Çünkü itikâf, "men etmek" demektir. Men etmek de oruç manasınadır. Bu hal bir nevi ibadet maksadıyla inzivaya çekilmektir. İşte bu sebep-ten ötürü Hz. Peygamber (s.a.s): "Ümmetimin ruhbanlığı, mescidlerde oturmalarıdır" buyurmuştur.
4) Bu kimse, kalbini ve gönlünü tamamıyla Allah'a çevirmiştir.
5) Bu kimse, Allah'dan başkasını kalbinden atmıştır.
6) Bu kimse, bir ilmi söylemeye, bir mâ'rufu (iyiliği) emretmeye veya bir münkerden nehyetmeye niyet etmiştir.
7) Bu kimse Allah için, bir kardeş edinmeyi istemiştir. Çünkü bu din ehlinin ganimetidir.
8) Bu kimse, Allah'dan utandığı için günahları terketmiştir.
İşte niyeti çoğaltmanın yollan bunlardır. Diğer taatleri de buna kıyas et.
c) Mubahlar: Hiçbir mubah yoktur ki güzel ibâdet olmasına sebep olacak bir veya birkaç niyet taşımasın. Bunun farkında olmayan ve o mubah fiilleri ibâdete çeviremeyen kimsenin zararı ne büyüktür.
Bir hadiste şöyle vârid olmuştur: "Allah rızası için koku sürünen kimse
kıyamet gününde, miskten daha güzel koktuğu hâlde gelir. Allah'ın rızası di şmda koku sürünen kimse de kıyamet gününde, leşten daha pis kokarak gelir.'
Eğer, "Bu niyetin nasıl olduğunu bana izah et" dersen, bi! ki: Koku sürünmekten maksad dünya lezzetlerine ulaşmak veya malının çokluğu Üe övündüğünü ortaya koymak veyahut insanlara gösteriş yapmak veyahut da bununla kadınların kalblerini çalmak olursa, bütün bu niyetlerle koku sürünmek günahtır.
Eğer koku sürünmekten insanın maksadı Hz. Peygamber (s.a.s)'ın sünnetini ifâ etmek, Allah'ın kullarına eziyet verecek kokuları bertaraf etmek ve mescide saygısını ifâde etmek olursa, bu tam manasıyla bir ibâdet sayılır. Bunu iyice anladınsa, diğer mubah fiilleri buna kıyas et.
Bu hususta kaide şudur: Yaptığın her bir şeyi Allah rızası için yaparsan, bu gerçekten ibâdettir. Allah'dan başkasının rızası için her ne yaparsan, helâl olanından hesaba çekilir, haram olanından azab görürsün. [29]
Niyyetîn Gerçek Mahiyeti
Bil ki cahil kimse, niyetin gerekli olduğu hususundaki aklî ve naklî izahları dinleyince, eğitimi ve tica-
reti esnasında,"Allah için okumaya. Allah için ticaret yapmaya niyet ettim' der ve bunun tam bir niyet olduğunu sanır. Heyhat! Bu, onun içindeki bir kuruntu ve dilinin söylediği bir sözdür. Niyet bütün bunlardan uzaktır. Niyet ancak nefsin ya dünyevi ya uh-revi olarak kendisinde maksûdunun açıkça bulunduğunu anladığı şeye mey-letmesidir. Bu meyil olmadığı zaman insan, o fiili yapamaz. Bu tıpkı doyan kimsenin, "Yemek yemeye arzu duymaya niyet ettim" demesi veya hanımıy-la işini bitiren kimsenin, "Ben sevişmeye niyet ettim" demesi gibidir. Hatta bir şeye temayül etmenin yolu bile, ancak bu meylin sebeplerini elde etmekle mümkün olur. Bu sebepler de ancak o işteki menfaatleri bilmekle elde edilir. Sonra bu bilgi o meyil ve temayülü, kalb diğer meşguliyetlerden hâlî olursa, o zaman meydana getirebilir. Cinsî arzu galebe çalıp da, insan çocuk hususunda ne uhrevî, ne dünyevî sağlam bir maksada inanmaz ise; o kimsenin çocuğu olması niyetiyle cinsi münasebette bulunması mümkün olmaz. Aksine o şehveti teskin etmek niyetiyle yapılmış olur. Çünkü niyet, sebebi meydana getirmektir. Sebeb ise, bu hadisede, şehvetten başka birşey değildir. O halde o, çocuğu olmasına nasıl niyet edebilir? Böylece niyetin, dil ile veya kalb ile söylemekten ibaret olmayıp, aksine bu meylin meydana gelmesinden ibaret olduğu ortaya çıkmış olur. Bu ise gayba bağlı bir iş olup, bazan kolayca meydana getir, bazan ise meydana gelmesi imkânsız olur. [30]
Mükâfaatin Nevi Niyete Göre Değişik Olur Başa Dön
Bil ki ibadetlerde insanların niyetleri çeşit çeşittir. Bazı insanların amelleri korku sebebiyle olur. Bu, insanın cehennemden korkmasıdır.
Bazı, insanların ameli ise ümid sebebiyle olur. Bu, insanın cennete ulaşma ümîdidir. Cenneti elde etmek için çalışan kimse kötü işçi gibi, karnını doyurmak ve şehvetini gidermek için çalışmıştır. Bunun derecesi, ahmak insan derecesidir. Ama gerçek akıl sahihlerinin ibâdetine gelince, onlar Allah'ın celâlini sevdikleri için, ibâdetleri Allah'ı zikir ve O'nu tefekkür maksadından başka bir gaye taşımaz. Bunların diğer amelleri, sadece bu zikir ve fikiri te'kid içindir. Bu kimseler: "Rablertnin rızası için sabah aksam ibâdet edenlerdir" (Kehf, 28). İnsanların mükâfaatları niyetlerine göredir. Binaenaleyh mukarrebler Allah'ın zâtını seyretmekle nimet-lenecekler. Cennet nimetleri ile mükâfaatlandırılanların şerefi, mukarreblerin makamı ile nimetlendirilenlerin şerefine nisbetle, Na'im cennetlerinin Cenâb-ı Hakk'ın zâtına nisbeti gibidir. [31]
"Yahudiler: "Hristiyanlar (saymaya değer) bir şeye sahib değil" dediler. Hristiyanlar da: "Yahudiler bir şeye sahtb değil" dediler. Halbuki onların hepsi de Kitab'ı okuyorlar. Bilmeyenler de aynen onların söyledikleri gibi
söylediler. Allah ihtilâfa düşmekte oldukları hususlarda, Kıyamet günü onların arasında hüküm verecektir" (Bakara. 113).
Bil ki Allahu Teâlâ yahudi ve hristiyanları daha önce bir olarak zikretmiş, bu ayette ise onları ayırarak, herbtrinin diğeri hakkında söyledikleri şeyi ve -er grubun diğerinin dinini nastl değersiz saydığını beyan etmiştir. Burada oirkaç mesele vardır: [32]
Birinci Mesele
Cenâb-ı Hakk'ın: "Hristiyanlar bir şeye sahip değil" buyruğunun manası, "Onlar, değer verilen ve itibar edilen bir şey üzerinde değiller" demektir. Bu, büyük bir mübalağadır. Yine bu ifâde aynen Arapların Bir şey olmamaktan da daha az"demeleri gibidir. Bunun bir benzeri de Allah Teâlâ'nın:
"De ki: Ey Ehi-i Kitab, siz aranızda Tevrat'ı hükümrân kılmadıkça, değer verilecek bir şey üzerinde değilsiniz" (Mâıde, 67) ayetidir. Buna göre, şayet "Her iki din mensubları da, bir Yaratıcıyı ve O'nun sıfatlarını kabul ettikleri halde, nasıl böyle söyleyebilmişlerdir, halbuki böyle söylemelerinin bir manası yoktur?" denilirse, buna iki bakımdan cevab veririz:
a) Onlar bu güzel söze, asılsız bir sözü ekledikleri zaman, bu asılsız söz, eklendiği güzel sözün mükâfaatını da yok eder. Bu nedenle onlar sanki hak olan bu sözü söylememiş gibi olurlar.
b) Bu umûmî olan ifâde, onların ihtilaflı oldukları hususlara tahsis edilmiştir. Bu da peygamberlik meselesiyle ilgili şeylerdir. [33]
Ayetin Nüzul Sebebi
Rivayet edildiğine göre Necran hristiyanları heyeti Hz. Peygamber (s.a.s)'in yanına gelince, yahudî alimleri de gelip onlara katılmıştı. Böylece onlar kendi aralarında münakaşaya tutuştular ve sesleri yükselmeye başladı. Bunun üzerine yahudiler, o hristiyanlara: "Sizler dinî bakımdan, hiçbir hak üzerine değilsiniz" deyip Hz. İsâ (a.s) ve İncil'i inkâr etmişler; hristiyanlar da onlara aynı şeyi söyleyip Hz. Musa (a.s) ve Tevrat'ı inkâr etmişlerdir. [34]
Üçüncü Mesele
Âlimler bu ayette Allah Teâlâ'nın kastettiği insanların kimler olduğu hususunda, "Bunlar Hz. İsâ (a.s)'nın peygamber olarak gönderilmesinden o güne kadar gelenler midir, yoksa sadece Hz. Peygamber {s.a.s) zamanındakiler midir?" diye ihtilâf etmişlerdir. Her nekadar ayeti Hz. İsâ (a.s)'nın peygamberliğinden beri mevcud olan bütün yahudi ve hristiyanlara hamletmek evlâ ise de, açık ve hak olan, âyetin zahirinde bunu gösteren bir delil bulunmadığıdır. Ayetin sebebi nüzul olarak, bir yahudinin, hristiyanlara böyle söylemesi üzerine Allah Teâlâ'nın bu ayeti indirdiği rivayeti, (ayeti zahirine hamletmek nümkün olduğunda) ayetle sebeb-i nüzul dışındaki şeylerin murâd edilmemesini gerektirmez.
Cenâb-ı Allah'ın, ifâdesi de umûm fâde eder. Bunu tahsis etmenin, (Hz. Peygamber zamanındaki yahudilere nahsus kabul etmenin) izahı nedir? Çünkü yahudi ve hristiyanların, tâ baştan seri herbirinin diğeri hakkındaki sözlerinin bu olduğu bilinmektedir.
Cenâb-ı Hakk'ın: "Onlar halbuki kitabı okuyorlardı" sözünde j ,(vav) hâl ifade eder. kelimesi, bütün kitap cinsini ifâde eder. Buna göre mana şöyledir: Onlar ilim ehli ve kitap okuyan kimselerden olduktan halde bunu söylediler; Tevrat'ı, İncil'i veya bunlar dışındaki diğer semavi kitapları öğrenmiş ve onlara inanmış olan kimseye yakışan, geriye kalan semavi kitapları inkâr etmemesidir. Çünkü iki kitaptan herbiri diğerini tasdik etmekte ve doğruluğuna şahid olmaktadır. Binaenaleyh Tevrat, Hz. İsâ (a.s)'yı; İncil de Hz. Musa (a.s)'yı tasdik etmektedir.
Allah Teâlâ'nın: 'Bilmeyenler de böyle söylerler" sözü, daha önce bahsedilmiş olan kimsenin, âlim olmasını gerektirir. Çünkü onların "bilmeyenler"den farklı olmaları gerekir. Böylece Cenâb-ı Hak, bilgili ve okur-yazar oldukları halde onlar böylesi bir ihtilâfa düşünce, cahillerin halinin nice olacağını beyan etmiştir.
Bil ki bu hâdise bizzat, Hz. Muhammed (s.a.s)'in ümmeti hakkında vâki olmuştur. Onlar Kur'an'ı okumak hususunda ittifak etmiş olmalarına rağmen her grup diğerini küfre nisbet etmiştir.
Âlimler ayette bahsedilen "bilmeyenler" in kim oldukları hususunda ihtilâf ederek, şu görüşleri ileri sürmüşlerdir:
a) Bunlar, müstümanların önem verilecek bir şey üzere bulunmadıklarını söyleyen kâfir Araplardır. Böylece Cenâb-ı Hak, Kitâb'ı okudukları halde yahudi ve hristiyanlann sözünün kabul olunmaya ve iltifat edilmeye lâyık olmadığını beyan edince, kâfir olan Arapların sözüne iltifat edilmeyeceğini açıklamıştır.
b) Hak Teâlâ'nın, ayetini, Hz. Muhammed (s.a.s) zamanında mevcut olanlara hamlettiğimiz zaman, O'nun, ifâdesini de inatçı olan kimselere hamlederiz. Bunun aksi de muhtemeldir.
c) Allah'ın, buyruğunun bunların âlimlerine; ifâdesinin ise, havasları ile avamlarını ayırdetmek için, onların avamlarına hamledilmesidir. Birinci görüş doğruya daha yakındır; çünkü yahudi ve hristiyanların hepsi ayetin hükmüne dahildirler Onlardan, sözüyle ayrılan kimselerin, onların dışındaki kimseler olması gerekir. [35]
"Allah onların arasında hükmedecektir" Sözünün Mânası
Allah'u Teâlâ'nin: "Ve Allah, onların aralarında hükmeder" sözüne gelince, bu hususta dört görüş vardır
a) Hasan el-Basrî, "Allah, onların hepsini yalanlar ve onlart cehennemine sokar" demiştir.
b) Allah, zalim ve yalancı kimseden, mazlum ve yalanlanmış olan kimsenin hakkını alır ve ona verir.
c) Allah onlara cennete ve cehenneme girenleri açıkça gösterir. Bu, Zec-câc'ın görüşüdür.
d) Hakkında
ihtilâf etmiş oldukları şeyler hususunda Allah, hakka
"Allah'ın mescidlerinde, O'nun isminin zikredilmesini engelleyip, onların harab edilmesi için çalışan kimseden daha zalim kim olabilir? Bunlar için, oraya ancak korkarak girmeleri uygundur. Onlara dünyada rezillik,
ahirette de büyük bir azab vardır" (Bakara, 114).
Bu ayette birkaç mesele vardır: [37]
Câmi ve Mescidleri Kuranlar Ve Onları Âtıl Bırakanlar Başa Dön
Müfessirler, bu âyetten maksadın sırf şartın ve cezânın, yani, "Kim böyle yaparsa, Allah da ona böyle yapar" şeklinde beyan edilmesi olmadığından; tam aksine bundan maksadın, o insanlardan bazılarının mescidlerin onarımını men edip, onları harâb etmeye çalıştıklarını, sonra Allahu Teâlâ'nın ayette bahsedildiği biçimde onları cezalandırdığını beyan etmek olduğu hususunda müfessirler ittifak etmişlerdir. Ne var ki müfessirler mecsidleri tamir etmeye mâni olup onları harap etmeye çalışanların kim olduğu hususunda ihtilâf ederek, bu konuda dört görüş ileri sürmüşlerdir:
a) İbn Abbas şöyle demiştir: Hristiyantardan bir hükümdar, Beyt-i Mak-dis'i istilâ ederek orayı harap etmiş, orayı leşlerle doldurmuş, halkını kuşatmış, bir kısmını öldürerek geriye kalanları esir almış ve Tevrat'ı da yakmıştır. Hz. Ömer (r.a) zamanında, müslümanlar onu onarıncaya kadar Beyt-i Makdis narab bir haldeydi.
b) Hasan el- Basrî, Katade ve Süddî şöyle demişlerdir: Bu âyeti kerime Buhtunnasr hakkında nazil olmuştur. Çünkü o, Beyt-i Makdis'i harab etmiş, bazı hristiyanlar da yahudilerde olan öfkelerinden dolayı Buhtunnasr'a yardımcı olmuşlardı.
Ebu Bekr er-Razî, Ahkâmu'l-Kur'an'ında şöyle demiştir: Ayetin sebeb-i nüzulü olarak yukarıda belirtilen bu iki görüş de yanlıştır. Çünkü siyer âlimleri arasında Buhtunnasr'ın zamanının, Hz. İsa'nın doğumundan çok önce olduğu hususunda bir anlaşmazlık söz konusu değildir. Hristiyanlık, Mesîh'den sonra olmuştur. O halde onlar Beyt-i Makdis'i tahrib konusunda, Buhtunnasr ile -asıl beraber olmuş olabilirler? Hem yine hristiyanlar da yahudiler gibi, Beyt-i Vakdis'e tazim gösterileceğine inanırlarjhatta onlardan daha fazla... Binaeleyh, Beyt-i Makdis'in tahribi hususunda, onlar tahripçilere nasıl yardım etmiş olabilirler?...
c) Ayet-i kerime, Hz. Peygamber (s.a.s)'i Mekke'de Allah'a davetten men ederek, O'nu hicret etmeye zorlayan Arap müşrikleri hakkında nazil olmuştur. Böylece o müşrikler hem Hz. Peygamber (s.a.s)'e hem de O'nun ashabına Mescid-i Haram'da, Allah'ı anma hususunda mâni olmuşlardır. Hz. Ebu Bekr (r.a) evinin yanında bir mescid yapmış, ancak buradan da men olunmuştu.
Ona eziyyet edenler arasında Kureyş'in çocukları ve kadınları da bulunuyordu.
Cenâb-ı Hakk'ın "Namazında sesini yükseltme, o kadar da kısma!" (Isra, 110) ayetinin bu konuda nazil olduğuda
söylenmiştir. İşte bu sebepten ötürü kendisine eziyet edilmesin diye, Hz.Peygamber cehren Kur'an okumaktan men edilmiştir. Ebu Cehil de Hz.Peygamber (s.a.s)'in sırtına insan pislikleri atıyordu. İşte bunun üzerine, Allah'ı birteşe O'na herhangi bir şeyi ortak koşmayan, huşu ve hudû içinde O'nun için namaz kılan, O'nu tefekkür etmek için kalblerini Mâsivaullah'tan boşaltan, dillerini Allah'ın zikriyle, bedenlerini O'nun azamet ve saltanatından duyulaca lezzetle meşgul eden müslümanları engelleyen şu müşriklerden daha zalim kim olabilir? denilmiştir.
d) Ebu Müslim şöyle demiştir: Bundan maksat, Hudeybiye senesinde Medine'den Mescid-i Haram'a gittiği zaman Hz. Peygamber (s.a.s)'i Mescid-i Ha-ram'dan men eden kimselerdir. Ebu Müslim bu görüşüne, Cenâb-ı Hakk'ın:
"Onlardan inkâr eden ve sizi Mescid-i Haram'dan men edenler..." (Feth,25) ayetiyle:
''Onlar Mescid-i Haram 'dan men ediyortarken, Allah onlara niçin azâb etmesin?" (Enfâl, 34) ayetini delil getirmiş, Allah'ın, "Ancak korkarak" buyurduğunu da Allah'ın peygamberin gücünü yüceltmesine ve kelimetullâhı üstün kılmasına hamletmiştir. Nitekim Cenâb-ı Hak, münafıklar hakkında,
''Andolsun ki biz seni onlara musallat kılacağız; sonra da onlar seninle ancak az bir zaman komşu olabilirler. Lanetlenmiş olarak... Nerede ele geçirilirterse yakalanırlar ve Öldürüldükçe de öldürülürler" (Ahzâb, 60-61) buyurmuştur.
Bana göre bu hususta beşinci bir izah tarzı daha bulunmaktadır ki, bu nazmın gözetilmesi bakımından daha uygundur. O da, şöyle denilmesidir:
Kıble Ka'be'ye çevrilince, bu, yahudilere çok zor geldi. Bunun üzerine onlar, insanları Ka'be'ye yönelerek namaz kilmaktan men etmeye yöneldiler. Öyle ki bazı kâfirleri Kabe'yi tahrip etmeye kışkırtmak suretiyle de, Kabe'yi tahrip etmek hususunda çaba harcamışlardır. Yine onlar, içinde kıbleye müteveccihen namaz kılmasınlar diye, Hz. Peygamber (s.a.s)'in mescidini tahribe de çalışmışlardır. Böylece Allahu Teâlâ onları bu konuda kınamış ve onların bu konudaki tutumlarının kötülüğünü beyan etmiştir. Bu açıklama, öncekinden daha uygundur. Bu böyledir, çünkü Allahu Teâlâ, bu ayetten öncek: ayet erde yahudi ve hristiyanlartn fiillerinin çirkinliğinden bahsetmişti' Bu ayetten sonra da onların fiillerinin çirkinliğini bildirmiştir. O halde bu tek ayeJe kastedilenin, müşıikterin Hz. Peygamber (s.a.s)'i Mescid-i Haram'dan men etmeleri hususundaki kötü fiilleri olması nasıl uygun olabilir? Ayeti, hristiyanların Beyt-i Makdis'i tahrip etme çabalarına,-Ebu Bekr er-Razi'nin de izah ettiği gibi-, hamletmek zayıftır. Binaenaleyh, geriye ancak bizim dediğimiz kalır. [38]
Ayetin Mâkabliyle Münasebeti
Bu ayetin mâkabliyle ilgisi hususunda, bazı izahlar bulunmaktadır. Ayeti hristiyanlara ve Beyt-i Makdis'-in tahribine hamleden kimseler şöyle demişlerdir: Bu âyet kendinden öncekiyle, hristiyanların sadece kendilerinin cennet ehli olduklarını iddia etmeleri sebebiyle onlara, "Mescidleri tahrip etme işinde böylesine çalıştığınız halde nasıl olur da cennet size mahsus olabilir?" denilmiş olması itibariyle irtibatlıdır.
Ayeti Mescid-i Haram'ın ve diğer mescidlerin tahrip edilmesine hamleden kimselere gelince onlar şöyle demişlerdir: Müşrik Arapların zikri Cenâb-ı Hakk'ın, "ayetinde geçmişti. Burada, bütün kâfirlerin zikrîyle onların kınanmasının da geçmiş olduğu söylenmiştir. Böylece, zem ve kınama, bir kere yahudî ve hristiyanlara; bir başka kere de müşriklere yöneltilmiştir. [39]
Maksad Sadece Kabe mi Yoksa Bûtün Mescidler midir? Başa Dön
Cenâb-ı Hakk'ın ifâdesi umum ifâde eder. Buna göre bazı alimler bununla bütün mescidlerin kastedildiğini söylemişlerdir. Bazıları da, bizim zikrettiğimiz Mescid-i Haram ve Mescid-i Haram'ın dışındaki Mekke mescidlerine hamlederek şöyle
demişlerdir: Hz. Ebu Bekr'İn Mekke'de.içinde Allah'a ibadet ettiği bir mescidi vardı.. Onlar, hicretten önce burayı tahrip etmişlerdi.
Alimler içinde, bu ifâdeyi sadece Mescid-i Haram'a verenler de vardır ki, bu Ebu Müslim'in görüşüdür. Çünkü Ebu Müslim, ayette geçen, kelimesini Hudeybiye senesinde, Hz. Peygamber (s.a.s)'i Mescid-İ Haram'dan men etmekle açıklamıştır. "Şayet, çoğul olan lâfzını, tek bir mescide hamletmek nasıl mümkün olur?" denilirse, biz deriz ki: bu hususuta bazı izahlar bulunmakladır;
1) Bu, tek bir salih kimseye eziyyet edene şu sözü söyleyen kimsenin, Salih kimselere eziyyet edenden daha zalim kim vardır?" sözüne benzer.
2) Mescid, secde edilen yer demektir. Buna göre Mescid-i Haram, te mescid değil, birçok mescid olmuş olur. [40]
Dördüncü Mesele
Cenâb-ı Hakk'ın, buyruğu ns: mahallindedir. Alimler, bunda âmil olan kelime- -ne olduğu hususunda görüşler belirterek, etmişlerdir:
a) Bu, fiilinin ikinci mefûlüdür. Çünkü sen, fiiilini, "Onu şundan men ettim" diyerek iki mefûl olacak biçimde kullanabilirsin.
nun bir benzeri de Cenâb-ı Hakk'ın: ( İsra 59) (isra. 94) ayetidir.
b) Ahfeş şöyle demiştir: Bu cümleden harf-i cerrinin hazfedilmiş alması caizdir. Sanki şöyle denilmiştir: mescidlerini, oralardan Allah 'm isminin zikredilmesinden men eden..
c) ifâdesinden bedel olmasıdır.
d) Zeccâc kendisinde fiili âmil olmak üzere, takdirin, "Kendilerinde Allah'ın isminin zikredilmesini istemeyerek, haşi; mayarak" mânasında olmasının caiz olduğunu da söylemiştir. [41]
Mescidi Tahrip Etmek İki Şekilde Olur
Mescidi tahrib etmeye çalışmak, şu iki sebepten olay olabilir:
a) Namaz kılanları, ibâdet edenleri ve oranın almış olan kimseleri, oralara girmeten men etmektir. İşte bu, mescidlerin bir bakırm tahribi olur.
b) Onları yıkmak ve tahrip etmek suretiyle olur.
Bir kimse şöyle diyemez: "Kendisinde tahrip olunma emareleri olmadan Beyt-i Haram'ı tahrip etmek manasına almak nasıl doğru olabilir?" Çünkü. p sanları orada dini ibadetlerini yerine getirmekten men etmek, bir baklma tahrip etmek gibi olur. Ebu Bekr (r.a)'in, Mescid-i Haram'da namaz kıldığı b bölümü bulunduğu, hicret ettiği zaman Kureyş'in bunu tahrip ettiği de söy'er mistir. [42]
Altıncı Mesele
Ayetin zahiri, bu fiitin zulüm çeşitlerinin en büyüğü olmasini iktiza eder. Bu, şöyle bir müşkil arzeder: Cenâb-ı Hakk'ın; (Muhakkak ki bir zulümdür" (Lokman, m buyurduğuna göre de şirk bir zulümdür. Şu kadar var ki, şirk bu fiilden daha büyük bir günahtır. Zina, adım öldürme de bu fiilden daha büyüktür. Bu müşkile şu şekilde cevap veririz: Bu mevzuda en ileri derecede söylenecek söz şudur: Bu, kendisine tahsis girmiş olan umumi bir lâfızdır; dolayısıyla bu konu eleştirilemez. [43]
Mescide Korkarak Girme
Cenâb-ı Hakk'ın: "İşte banlara, buralara ancak korkarak girmeleri yaraşır" buyruğuna gelince, bil ki bu ayette birkaç mesele bulunmaktadır. [44]
Korkarak Mescide Girmek Hakkında Farklı Tefsirler Başa Dön
Sözün zahirine göre, iman edip de mescidlerin tahribine çalışan kimselere, korkarak girmelerinin dışında, oralara girmek haram kılınmıştır.
Bunun herkes için umumi olduğunu söyleyenler ise,
bu korkunun tefsiri hususunda birkçok vecih zikretmişlerdir:
a) Onların mescidleri istilâ etmeleri ve mü'minleri mescidlerden men etmeleri şöyle dursun, mü'minlerin kendilerini kıskıvrak yakalamalarından göğüs kafesleri tir tir titrtyerek girmeleri, uygun düşer. Buna göre mana, şayet kafirlerin zulmü ve isyanları olmasaydı, olması gereken ancak bu olurdu, şeklindedir.
b) Bu, Allahu Teâlâ tarafından müslümanlar için, Allah'ın müslümanlan Mescid-i Haram'a ve diğer mescidlere hükümran kılacağını ve O'nun müşriklerden tek bir kimsenin dahi yakalanmadan, böylece azâb edilmekten veya müslüman olmazsa öldürülmekten korkarak girmesi durumu müstesna, onlardan hiç kimsenin Mescid-i Haram'a giremiyeceğine ve onları zelil kılacağına dair, bir müjdedir. Allah bu va'adinin doğruluğunu tahakkuk ettirerek, onları Mescid-i Haram'a girmekten men etmiştir. Ve onlar hakkında, Hz. Ebu Bekr-in haccettiği yılda şöyle nida etmiştir: "Dikkat, bu yıldan sonra hiçbir müşrik Kabe'yi haccedemez!.." Hz. Peygamber (s.a.s), yahudilerin Arap yarımadasından çıkartılmasını emretmiş, böylece ertesi yıl galip ve hâkim olarak ziyaret etmiş ve hiçbir müşrik O'nun haccetmesine, Mescid-i Haram'a girmesine mani olamamıştır. İşte bu, Ebu Müslim'in "Mescidlerden men'"i müşriklerin Hz. Peygamber (s.a.s)'i Hudeybiye yılında Mescid-i Haram'dan men etmelerine hamletmesinin izah tarzıdır. Ebu Müslim, ayetteki "korku" yu da, Hz. Peygamber (s.a.s)'in dâvasının hâkimiyetine ve müşriklerin Hz. Peygamber ve O'nun ümmetinden korkacak biçimde, Hz. Peygamber'in onlara galip gelme sine hamletmiştir.
c) Ayetteki korkunun, müşriklerin başına gelen hakirlik, cizye vererek zelil olmak ve zillet içinde bulunmak manasına hamledilmesidir.
d) Müşriklerin Mescid-i Haram'a girmeleri, hasımlaşmak, muhakeme edmek ve karşı deli! getirmek için girmek gibi, korku ihtiva eden bir halin dışır da, haram kılınmıştır. Çünkü bütün bunlar korkuyu ihtiva eder. Bunu delili ise ''Kendi aleyhlerinde küfre şahid oldukları halde, müşriklerin Allah 'm mescid-lerini imâr etmeleri uygun değildir" (Tevbe, 17) ayetidir..
e) Katâde ve Süddî "Allah'ın: Ancak korkar oldukları halde ifâdesi, hristiyanlar Beyt-i Makdis'e ancak korkarak girerler, orada bir hristi-yan bulunsa dövülerek eziyet edilir manasınadır" demişler. Bu te'vil kabule şayan değildir. Çünkü Beyt-i Makdis, zamanımızda hükümdar Salahaddin Eyyübî (rh.a) tarafından kurtartlıncaya kadar, yüz seneden daha fazla bir müddetle, hiçbir müslümanın oraya korkmadan girme imkânı bulamayacağı bir şekilde, hristiyanların elinde kalmıştı.
f) Gerçi Cenâb-ı Allah 'in: "Onlar oralara ancak korkarak girerler" buyruğu, haber şeklinde bir ifâdedir, fakat bundan murad, onları oraya girmekten nehyetmek ve onları mescidlercten uzak tut-
maktır. Nitekim Hak Teâlâ, bu manada: Sizin, Allah'ın peygamberine ezâ vermeniz (doğru) değildir" (Ahzâb, 53) buyurmuştur.
Cenâb-ı Allah'ın: "Onlar için dünyada hizy vardır" ayetine gelince, alimler ayetteki "hizy" hakkında ihtilâf ederek, bazıları, "Mescidlerden menettikleri için onlara verilen zillet cezası vardır" demişler; diğerleri ise, zimmîler için bu kelimeyi "cizye" diye, harbîler için ise "katledilmek" diye tefsir etmişlerdir. Bil ki bütün bunlar muhtemel manalardır. Çünkü "hizy" ancak ceza yerine geçen, rüsvaylık, hor ve hakir kılma şeklinde olur. Kendinde hor ve hakir kılma manası bulunan herşey bu kelimenin muhtevasına dahildir. Bu, onların küfürde ısrarlarını Allah'ın bir reddedişidir. Çünkü mevcud olan rüsvaylık, hizyin gerektirdiği durumu anlatmaya ihtiyaç bırakmaz.
"Büyük azab" a gelince, Allahu Teâlâ onu, son derece ileri bir mübalağa yerine geçecek bir şekilde tavsif etmiştir. Çünkü daha önce bahsedilen ve sıfatları sayılan kimseler en büyük zulmü yapan kimselerdir. Binaenaleyh onların büyük cezaya müstehak olacakları meydandadır. Bu ayette iki mesele vardır:
Birinci mesele mescidterin ahkâmı hakkındadır. Bu hususta birçok vecihler vardır: [45]
Mescidler Hakkındaki Hükümler Mescidlerin Fazileti Hakkındaki Ayet Ve Hadisler
Birincisi, mescidlerin fazi|etj hakkındadır. Mescidlerin faziletine Kuran, hadis, ve akıl delalet etmektedir.
Kur'an birçok delalet ayette buna delalet eder:
1) Alla h'u
Teâlâ:"Mecidler Allah'ındır. Öyleyse Allah ile birlikte hiçbirşeye
tapmayınız" (Cin, 18) buyurarak, sadece ona ait olduğunu ifâde eden lam-ı
iht
2) Cenâb-ı Hak: "Allah'ın mescfdlerinf ancak Allah 'a ve Ahiret Cünü'ne iman edenler imâr ederler" rrev-be, 18) buyurmak suretiyle mescidleri imâr etmeyi imanın bir delili kılmıştır. Hatta ayet zahiri ile, imanın sadece bu kimselere münhasır olduğunu göstermektedir. Çünkü ayetin başındaki uJ] (Ancak) kelimesi hasr içindir.
3) Allah Teâlâ, "O evlerde Allah' yükseltilmesine ve içlerinde adının anılmasına izin vermiş (emretmiştir). Onlar buralarda sabah akşam O (Allah)'ı teşbih ederler" (Nür, 36) buyurmuştur.
4) Tefsirini yapmakta olduğumuz bu ayette Cenâb-ı Allah:
"Allah 'in mescidlerinde, O 'nun adının anılmasını menedenlerden daha zâlim kim olabilir!..," buyurmuştur.
Bu ayetin zahiri, mescidleri harâb etmeye uğraşmanın, müşriklerin en kötü hali olduğunu gösterir. Çünkü, Cenâb-ı Allah, "Şirk hiç şüphesiz büyük zulümdür" (Lokman, 13) buyurduğu için, "Daha zâlim kim olabilir!" ifâdesi müşrikler için kullanılır. Mescidleri harab etmeye koşmak ftskın (günahın) en ile-derecesınue olunca, mescidleri imar etmeye, canlandırmaya koşmak ve gay-'ret e'menin de imânın en ileri derecesi olması gerekir. [46]
Mescidlerin Fazileti Hakkında Hadisler Başa Dön
Mescidlerin faziletini gösteren hadislere geünce:
1) Buhârî ve Müslim Sahih'lerinde şunu rivayet etmişlerdir: Hz.Osman b. Affân (r.a) bir mescid (cami) yaptırmak istedi. Müslümanlar bunu hoş karşılamadılar ve bu işten vazgeçmesini istediler. Bunun üzerine o, "Hz. Peygamber (s.a.s)'in şöyle dediğini duydum" dedi:
"Kim Allah İçin bir mescid blnâ ederse, Allah o kimse için o mescid şeklinde cennette bir bina yapar." Bir başka rivayette de, "Allah o kimse için cennette bir ev yapar."
2) Ebu Hureyre (r.a)'nin rivayetine göre Hz. Peygamber (s.a.ş) şöyle buyurmuştur: 'Allah'a beldelerin en sevimli gelen yerleri oraların mescidteridir, en sevim-sizgelen yerleri ise oraların çarşılarıdır"[47]. Bil ki bu haber mescidlere sayg, duyma hususunda akli bir hikmete dikkat çekmektedir. Bunun izahı şöyledir Yerler ve zamanlar ancak Allah'ın zikri ile şeref kazanırlar. Buna göre mescid, Allah'ı zikretmenin bir mekânı olup, Allah'ın zikrinden gafil olan kimse bite oraya girdiğinde Allah'ı hatırla/. Çarşılar ise, bunun aksinedir. Zira oralar dünyaya yönelme yeri olup, Allah'tan gafil olmaya yöneltir ve Allah yolunda tefekkür etmekten uzaklaştırır. Öyle ki Allah'ı zikreden kimse bile çarşıya girdiğinde Allah'ı hatırlamaktan gafil hale gelir. İşte bundan dolayı şüphesiz mes-cidler yerlerin en şereflisi, çarşılar ise en kıymetsizidir. [48]
Mescidlere Gitmenin Fazilet ve Sevabı
İkincisi, mescidlere gitmenin fazileti hakkındadır. Ebu Hureyre (r.a)'den Hz. Peygamber (s.a.s)'in şöyle buyurduğu rivaye: edilmiştir:
"Kim evinde temizlenir ve Allah 'm farzlarından bir farzı yerine getirmek üze re, Allah'ın evlerinden birine giderse, onan her adımından biri bir günahır düşürür, diğeri ise derecesini yükseltir." Bu hadisi Müslim rivayet etmiştir
2) Ebu Hureyre (r.a), Hz.Peygamber (s.a.s)'in şöyle dediğini rivayet etmiştir:
"Kim sabah akşam mescide devam ederse, Allah her gidip gelişinde onun için cennette bir makam hazırlar." Bu hadisi, Buhâri ve Müslim Sahih'lerinde zikretmişlerdir.
3) Übeyy b. Kâb şöyle demiştir: Medineli müslümanlardan öyle bir adam biliyorum ki evi, mescide en uzak olan zat olduğu halde Hz. Peygamber (s.a.s)'in arkasında cemaata devam eder, hiçbir namazı kaçırmazdı. Ona: "Sıcakta ve karanlıkta binip geleceğin bir eşek satın alsan" denildi. O: "Allah'a yemin olsun ki evimin mescidin yanında olmasını istemem" dedi. Hz. Peygamber (s.a.s)'e bu durum haber verilince, ona bunu sordu. O adam da: "Benim izlerim, adımlarım, aileme gidip gelmem, hep amel defterime yazılsın diye böyle yapıyorum" dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.s): "Umduğum herşey senin için olacaktır" buyurdu. Bu hadisi Müslim Sahih'inde nakletmiştir.
4) Câbir (r.a) şöyle buyurmuştur: "Mescidin yanında boş bir af«a vardı. Selameoğulları Mescid-i Nebi'nin yanına göçmeyi istediler. Bu durum Hz. Peygamber (s.a.s)'e ulaşınca, O, onlara: "Sizin mescidin yakınına gelmeyi düşündüğünüzü haber aldım?" diye sordu. Onlar da: "Evet biz bunu istemiştik" dediler. Hz. Peygamber (s.a.s) de: "Ey Selameoğulları evinizi terketmeyin, zira mescide gelirken attığınız her adıma sevab yazılır" buyurmuştur. Bu hadisi de Müslim rivayet etmiştir.
Ebu Sa'id el-Hudrî (r.a)'den,
"Hakikat ölüleri biz diriltiriz biz ve(onlann)önden yapıp gönderdikleri şeyleri ve eserlerini yazarız" (Yasin. 12) ayetinin bunlar hakkında nazil olduğu'[49] rivayet edilmiştir.
5) Ebu Musa el-Eş'arî (r.a), Hz. Peygamber (s.a.s)'in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:
"İnsanların namaz bakımından en fazla ecir alanları, camilere yol bakımından en uzakta olanlarıdır. Cemaatta namaz kılmak için namaz vaktini bekleyen kimsenin ecri namazını evde kılıp da yatıp uyuyan kimsenin ecrinden daha fazladır." Bu hadisi de hem Buharı, hem Müslim Sahihlerine almışlardır.
6) Ukbe b. Âmir el-Cühenî, Hz. Peygamber (s.a.s)'in şöyle buyurduğunu nakletmiştir:
"İnsan temizlenip, namazı beklemek içffi mescide gittiği zaman, sevablanni yazan bir veya iki kâtib meleği mescide her adımına karşılık on iyilik yazar. Nescidde namazı beklerken oturan kimse, Allah 'a ibâdet etmekte olan kimse gibi kabui edilir. Bu kimse evinden çıkıp tekrar evine dönünceye kadar namaz kılmakta olan kimselerden yazılır."
7) Sa'id b. Müseyyeb'in şöyle dediği rivayet edilmiştir: Ensardan birisinin ölümü yaklaştı. Bunun üzerine o, ailesine: "Evde kimler var?" diye sordu. Onlar: "Senin çoluk çocuğun. Fakat kardeşlerin ve yanında oturup kalkanlar mesciddeler" dediler. Bunun üzerine o: "Beni kaldırınız" dedi. Orada bulunanlardan biri, onu kendisine yaslayarak kaldırdı. O iki gözünü açıp, orada bulunanlara selâm verdi. Onlar da adamın selamını alıp ona hayır duada bulundular. Bunun üzerine o adam: "Bugün Hz. Peygamber (s.a.s)'den duyup da daha önce Allah rızası için hiç kimseye söylemediğim bir hadisi size miras bırakıyorum, Bu hadisi söylerken de yine Allah rızası için söylüyorum. Hz. Peygamber (s.a.s)'in şöyle dediğini duydum:
"Kim evinde güzelce abdestini alır, sonra müslümanlarla birlikte namazı cemaat halinde kılmak için mescide giderse, o sağ ayağını her kaldırışında Allah ona birsevab yazar, sol ayağını bastığında buna karşılık da, mescide gelinceye kadar, bir günahını siler. İmamla birlikte namazını kılınca günahları bağışlanmış olarak döner. Eğer o namazın bir kısmına yetişip bir kısmına yetişemezse de durum aynı olur.[50]
8) Hz. Peygamber (s.a.s)'in şöyle dediğini Ebu Hureyre (r.a) nakletmiştir:-
"Kim güzelce bir abdest alır, sonra mescide gider, insanları namazı bitirmiş
olarak bulursa, Allah ona o mescidde cemaatle namaz kılıp orada bulunanların sevabının aynısını verir. Bu durum, onların sevablarından hiçbirşey eksiltmez.[51]
9) Ebu Hureyre (r.a), Hz. Peygamber {s.a.s)'in şöyle buyurduğunu nakletmiştir:
Dikkat edin. Size Allah 'm kendisi sebebiyle günahları affedip, dereceleri yükselttiği şeyi haber vereyim mi?" Sahabe, "Evet, ya Resûlallah," dediler. O da şöyle buyurdu: "Zorluklara karşılık tastamam abdest almak, mescidlere çokça adım atmak, bir namazı kıldıktan sonra diğerini beklemek, işte sizin nöbetiniz budur, işte sizin nöbetiniz budur "[52].Bu hadisi Müslim rivayet etmiştir.
10) Ebu Seleme b. Abdurrahman, Dâvûd b. Salih'e:
"Ey iman edenler, sabredin, sabırda yarışın ve nöbet beklesin..." (Ali imran,200) ayetinin kim hakkında nazil olduğunu biliyor musun?" diye sordu, 0, "Hayır ey kardeşimin oğlu" cevabını verdi. Ebu Seleme şöyle dedi: Ebu Hureyre (r.a)'nin ,"Hz. Peygamber (s.a.s) zamanında nöbet tutulan bir savaş yoktu, fakat bir namazdan sonra diğer namazı bekleme vardı" dediğini duydum.
11) Büreyde (r.ah), Hz. Peygamber (s.a.s)'in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: "Karanlıkta mescide yürüyen kimselere, kıyamet gününde tam nurları olacağım müjdele"[53] Nehâ'î kendilerinin, karanlık gecede mescide gitmenin bu sevabı gerekli kıldığı görüşünde olduklarını söylemiştir.
12) Evzâ'î şöyle demiştir: Muhammed ashabının ve iyilik yolunda onlara tâbi olanların beş özelliğinden bahsedilirdi. Cemaata devam etmek, sünnete uymak, mescid yapmak, Kur'an okumak ve Allah yolunda cihad etmek."
13) Ebu Hureyre (r.a), Hz. Peygamber (s.a.s)'in şöyle dediğini rivayet etmiştir:
"Kim Allah için, ne/a/ malından Allah'a ibâdet edilen bir bina (cami) yaparsa, Allah da onun için cennette inci ve yakuttan bir bina yapar "[54]
14) Ebu Zer (r.a), Hz. Peygamber (s.a.s)'in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: Şayi "Kim Allah için bağırtlak kuşu folluğu kadar da olsa bir mescid bina ederse, Allah cennette ona bir ev yapar "[55]
15) Ebu Sa'id el-Hadri (r.a), Hz. Peygamber (s.a.s)'in şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Bir adamın mescide gitmeyi alışkanlık haline getirdiğini görürseniz, onun mü'min olduğuna şehâdet ediniz "[56].Çünkü Allah Teâlâ: "Allah'ın mesddlerini ancak Allah'a ve ahtretgününe inananlar imâr ederler" (Tevbe. 18) buyurmuştur.
16) Ashab-ı Kiram'ın bazılarının şöyle dedikleri rivayet edilmiştir: "Mescidler Allah 'in evlendir. O mescitlerde Allah 'ı ziyaret eden kimselere Cenab-ı Allah mutlaka ikram eder."
17) Enes (r.a). Peygamberimiz (s.a.s) "Allah'ın evlerini imâr edenler, Allah'a ait evler (olan mesddlerin) sakinleridir" buyurduğunu rivayet etmiştir.
18) Enes (r.a), Hz. Peygamber (s.a.s)'tn şöyle buyurduğunu nakletmiştir:
"Allah Teâlâ şöyle buyurur: "Verdekf/ere sanki azab etmeye karar veriyorum ama evlerimi imâr edenlere, Allah İçin birbirini sevenlere ve seher vakitlerinde istiğfar edenlere baktığımda bundan vazgeçiyorum."
19) Enes (r.a), Peygamberimizin, Gökten bir büyük belâ indirildiği zaman, mescidleri imâr edenlerden (namazlarını mescidlerde cemaatle kılan kimselerden) o belâ çevrilir" buyurduğuna rivayet etmiştir.
20) Selman (r.a), Ebu'd Derda (r.a)'ya mektubunda şöyle yazmıştır: "Ey kardeşim, kalacağın yer mescidler olsun. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.s)'in şunu dediğini duydum:"Mescidler, her müttakinin evidir. Allah, mescidleri evleri sayan kimselerin rahatlık, rahmet ve sırattan geçip Allah 'in rızasına ulaşmasına kefil olmuştur."
21) Sa'id b. Müseyyeb, Abdullah b. Selâm (r.a)'dan şunu nakletmiştir: "İnsanların mescidlerde birer makamı ve bu makamda beraber oturdukları melek arkadaşları vardır. Melekler onları yerlerinde bulamadıkları zaman, onları soruştururlar. Eğer hastalanmış iseler, onları ziyaret ederler. Eğer bir sıkıntı içinde iseler onlara yardım ederler."
22) Hasan el-Basrî, Hz. Peygamber (s.a.s)'in şu hadisini nakletmiştir: "İnsanlara, mescidlerindeki konuşmalarının dünya işleriyle ilgili olacağı bir zaman gelecektir ki siz onlarla oturmayınız. Allah 'm onlara ihtiyacı yoktur."
23) Ebu Hureyre (r.a), Hz. Peygamber {s.a.s)'in şöyle buyurduğunu nakletmiştir:
Münafıkların kendisiyle tanındıkları alâmetleri vardır: Onların selamları lanet, yemekleri yağma, ganimetleri ihanettir. Onlar mescidlere ancak hemen geri gitmek için, namaza da sonunda gelirler. Ne ülfet ederler, ne ülfet olunur-iar. Onlar gece kötülük kurarlar, gündüz de böbürlene böbürlene dolaşırlar "[57]
24) Ebu Sâid el-Hudri ile Ebu Hureyre (r.a)'nin rivayet ettikleri hadiste. Hz. Peygamber (s.a.s) şöyle buyurmuştur:
"Allah yedi kısım kimseyi kendi gölgesinden başka gölgenin bulunmadığı (kıyamet) gününde gölgelendirir: Âdil devlet adamı, Allah'a ibâdetle büyüyen genç, mescidden çıktığı andan dönünceye kadar gönlü mescide bağlı kalan adam, Allah için birbirini seven ve Allah için bir araya gelip ayrılan iki kimse, hiç kimsenin olmadığı yerde Allah 'l anıp gözlen yaşla dolup taşan insan, güzel ve hoş bir kadın kendisini (zinaya) davet ettiği halde, "Ben Allah'dan korkarım" diyen adam ve sağ elinin verdiğini sol eli bilemeyecek kadar gizli bir şekilde sadaka veren birkimse." Bu hadisi Buhâri ve Müslim Sahih'lerin-de rivayet etmişlerdir.
25) Ukbe b. Amir, Hz. Peygamber (s.a.s)'in şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Mescide gitmek için evinden çıkan kimsenin her adımına mukabil sevaplarını yazan melek on iyilik yazar. Cemaatta namaz kılmak için mescidde bekleyen, sanki ibâdet etmekte olan insan gibidir. Bu kimse evine dönünceye kadar namaz kılmakta olan kimselerden sayılır."
26) Abdullah b. Mübarek, Hakim b. Züreyh b. el-Hakem'den şöyle dediğini rivayet etmiştir: Sa'id b. Müseyyeb'e babamın şöyle sorduğunu duydum: "Cenazede bulunmak mı daha çok hoşuna gider, mescidde oturmak mı?" O şöyle cevap verdi: "Cenaze namazı kılana bir kırat sevab vardır. Cenazeye kabre konuncaya kadar teşyîeden kimseye ise iki kırat sevab vardır. Mescid-lerde oturmak benim daha çok hoşuma gider. Çünkü sen orada Allah 7 fesi?? eder, tevhidi okur ve Allah'dan mağfiret dilersin." Melekler de: "Allah'ım, onun duasını kubul et ve onu bağışla" derler. Böyle yaparsan sen de, "Allah'ım, Sa'id b. Müseyyeb'i bağışla"de."[58]
Mescidleri Süslemek Hakkında Üçüncüsü, mescidleri süsleme konusundadır: Başa Dön
1) İbn Abbas
(r.a), Hz. Peygamber (s.a.s)'in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir.Ben,
mescidlerin yükseltilmesi ile emrolunma-dım "[59].Hadiste geçen teşyîd (yükseltme) den murad, binanın
yüksek yapılmasıdır. Cenâb-ı Allah'ın,
"Yüksek burçlarda..." (N
2) Hz. Ömer (r.a), bir mescid yapmayı emretti ve mimara şöyle dedi: "İnsanların yağmurdan koruyacak bir bina yap, kırmızı sarı renklerle onu süslemekten sakın. Yoksa o zaman insanlar fitneye düşer."
3) Hz. Osman (r.a), mescidde alçıdan yapılıp asılmış bir portakal gördü de onun kesilmesini (kırılmasını) emretti.
4)Ebu'd. Derdâ(ra), "Mushaflannızı süsleyip, mescidlerinizi tezyin ettiğiniz zaman, helak olursunuz" demiştir.
5) Ebu Kılâbe, Enes b. Malik (r.a) ile erkenden Zaviye'ye[60] doğru çıktık. Sabah namazı vakti girdi. Derken bir mescide rastladık. Hz. cnes (r.a): Keşke bu mescidde namaz kılsaydık" dedi. Bunun üzerine bazi kimseler, "Baş-. ka bir mescide gidelim" dediler. Enes (r.a): "Hangi mescide?" deyince, onlar "Yeni yapılan bir mescide.." dediler. Enes (r.a) ise, Hz. Peygamber (s.a.s) şöyle buyurmu dedi: "Ümmetimin mescidler hususunda birbirine öğündükieri halde, pek azı müstesna, (namaz kılarak) onları, imâr etmeyecekleri bir zaman gelecektir "[61]
Tahiyyetu'l-Mescid Namazı Hakkında
Dördüncüsü, Tahiyyetü'l-Mescid (mescide girince kılınması mendub olan iki rekâttık namaz) hakkındadır. Buhârî ve Müslim'in Sahih'lerinde Ebu Ka-tâde es-Sülemi'den rivayet edilen hadise göre, Hz. Peygamber (s.a.s) şöyle buyurmuştur: "Sizden biriniz, camiye girdiğinde, oturmadan önce iki rekat namaz kıtsın. '"Bil ki bu hüküm, Hasan el-Basri, Mekhûl, İmâm Şafiî, İmam Ahmed ve İshâk'ın mezhebidir. Bazı âlimler, mescide girenin namaz kılmadan oturabileceğini söylemislerdir. Bu görüşe İbni Sîrin, Atâ b. Ebî Rebâh, Nehâi ve Katâde zâh: olmuşlardır. İmâm Malik, Sevrî ve Haneliler (Ashab-ı Rey) de bu görüştedr[62]
Beşincisi: Mescide Giren Kimsenin Ne Okuyacağı
Hz.Fatma (r.anha)'nın babasından (are) rivayet ettiği hadise göre, Hz.Pey-gamber (s.a.s) mescide girerken, Muhammed'e salat-u selam okuyup, "Ya Rabbi! Günahlarımı bağışlayı-bana rahmet kapılarını aç" der, çıkarken de yine Muhammed'e salat-u selarr okuduktan sonra Rabbl, günahlarımı bağışlayıp, bana fazlının kapılarını aç" derdi.[63]
Altıncısı: Mescidde Namazı Beklemenin Sevap ve Fazileti
Altıncısı namazı beklemek için mescidlerde oturmanın fazileti hakkındadır.
1) Ebu Hureyre (r.a), Hz. Peygamber (s.a.s)'tn şöyle buyurduğunu nak-
letmiştir: "İçinizden herhangi biriniz, abdestii olarak devam ettiği müddetçe namaz kıldığı yerde oturup beklerse melekler onun için şöyle dua ederler: "Ya Rabbi, onu, ya Rabbi ona merhamet et"der [64]
2) Rivayet edildiğine göre Osman b. Maz'un (r.a), Hz. Peygamber (s.a.s)'e gelerek. "Kendimi hadım ettirmeme müsaade et" dedi. Hz.Peygamber (s.a.s): "Hadım eden ve kendisini hadım ettiren bizden değildir. Ümmetimin hadımlığı oruç tutmadır" buyurdu. Bunun üzerine Osman b. Maz'ûn: "Ya Resuiallah, ibadet için gezmem hususunda bana izin ver" dedi. Hz. Peygamber (s.a.s) de "Ümmetimin seyahati Allah yolunda cihâd etmeleridir" dedi. Bunun üzerine Osman (r.a), "Bana ruhbanlık hususunda müsaade et" dedi. Hz. Peygamber (s.a.s) de: "Ümmetimin ruhbanlığı, cemaatle namazı beklemek için mescidlerde oturmaktır" buyurdu.[65]
Yedincisi: Mesciddlerde Alış-Veriş Yapma Mekruhtur Başa Dön
Yedincisi mescidlerde alış-vertş yapmanın mekruh olduğu hakkındadır. Amr b. Şuayb'ın babası vasıtasıyla dedesinden (yani Abdullah b. Amr b. As1dan) rivayet ettiğine göre Hz.Peygamber (s.a.s), mescidlerde karşılıklı şiir söylemekten, alış-veriş etmekten, cum'a günü namazdan önce halka kurup oturmaktan nehyetmiştir. Bil ki ilim ehlinden bazıları mescidlerde alış veriş yapmayı mekruh görmüşlerdir. Bu görüş Ahmed b. Hambel, İshâk ve Atâ b. Yesâr benimsemiştir. Atâ b. Yesâr, mescidde birşeyler satan kimselere rastladığında şöyle dedi: "Dünya pazarlarına git, burası sadece âhiret pazarıdır." Safim b. Abdullah b. Ömer b. el-Hattab (r.ah)'ın, Mescid-i Nebi'ye bitişik "Bethâ" dediği geniş bir arsası vardı. Bu zat şöyle derdi: Şamata yapmak, şiir söylemek veya gürültü yapmak isteyen şu arsaya çıksın. Bil ki bizim rivayet ettiğimiz hadis camide halka kurup oturmanın ve cuma günü namazdan önce ilim müzakere etmek için toplanmanın mekruh olduğuna delâlet eder. Allah'ı zikirle namazla meşgul olmak ve hutbeyi dinlemek ise mekruh değildir. Namazdan sonra bir araya gelip halka kurmakta bir beis yoktur.
Mescidde kaybettiği eşyasını sorup aramak ve zikir dışındaki hususlarda yüksek sesle konuşmak da mekruhtur. Ebu Hureyre (r.a) şöyle buyurmuştur: Mescidde yitiğini bulmak için arayıp soran kimseyi dinleyen, "Altah onu sana geri vermesin (onu bulamayasın!) Çünkü mescidler bunun için yapılmamıştır" desin.*
Yine Ebu Hureyre (r.a)'den, Hz. PeygamberıtS-a.sVin şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Mes-cidde birşey satan veya alan birisini gördüğünüzde, "Allah alış verişini kârlı kılmasın" deyiniz."[66]
Ebu Süleyman el-Hattabi (r.h) şöyle demiştir: "Buna, mescidin yapılış gayesine uygun olmayan, insanların muamele ve haklarıyla ilgili herşey girer?
Seleften bazıları, mescidde dilencilik yapmanın mekruh olduğunu söylemişlerdir. Bazı selef, mescide dadanan dilenciye sadaka verilmeyeceğini de söylemişlerdir.
Keza mescidlerde hadlerin (şer'î cezaların) uygulanması nehyedilmiştir. Hz. Ömer (r.a), had cezası gereken iki kimsenin mescidden çıkarılmasını söylemiştir. Hz. Ali(r.a)'nin de böyle söylediği rivayet edilmiştir.
Mu'az b. Cebel ise şöyle demiştir: "Mescidler beş şeyden uzak tutulmuştur: İçinde cezaların uygulanmasından, haraç alınmasından, şiirlerin okunmasından, yitik eşyaların aranmasından ve çarşı pazar haline getirilmekten."
Seleften bazıları, mescidde hüküm vermede bir sakınca olmadığına kânî olmuştur. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.s), Aclân ile hanımı arasında mescidde mülâane[67] (lanetleşrne) yaptırmıştır. Hz. Ömer de, Hz. Peygamber (s.a.s)'in minberinde mülâane yaptırmıştır.
Kadı Şureyh, Şa'bi ve Yahya b. Ya'mer mescidde hüküm vermişlerdir. Hasan Basrî ile Zürâre b. Evfâ mescidin dışındaki geniş alanda hüküm verirlerdi.[68]
Sekizincisi: Mescidde Uyumanın, Tükürmenin Hükmü
Sekizincisi, mescidde uyuma hakkındadır. Sahihayn'da Abbâd b. Temim, amcasından, onun, Hz. Peygamber (s.a.s)'in bir ayağını diğerinin üzerine koyduğu halde mescidde sırt üstü uzandığını gördüğünü rivayet etmiştir. İbni Şi-hab'dan da, Hz. Ömer ve Hz. Osman'ın aynı şeyi yapmış olduklarını söylediği rivayet edilmiştir. Bunda, evde müsaade edildiği gibi, mescidlerde de yaslanarak, bağdaş kurarak veya çeşitli istirahat şekillerinde oturmanın caiz olduğuna delil vardır. Ancak yüz üstü yatmayı Resûlutlah (s.a.s) yasaklamış ve, "Bu, Allah'ın buğzettiği bir yatış şeklidir"[69] buyurmuştur. Nâfi'den rivayet edilmiştir ki Abdullah b. Ömer bekâr bir delikanlı iken Hz. Peygamber (s.a.s)'in mescidinde yatardı. Bazı alimler mescidde yakabileceğini söylemişlerdir.
Abdullah b. Abbas (r.ah) ise: "Mescidleri gece yatılacak veya öğle uykusuna yatılacak yerler haline getirmeyiniz" demiştir. [70]
Dokuzuncusu:Mescidlere Tükürmenin Mekruh Olduğu[71]
Enes (r.a),Hz. Peygamber (s.a.s)'den rivayet ettiği hadise göre, O şöyle buyurmuştur: "Mescide tükürmek bir günahtır, onun kefareti ise onu toprağa gömmektir.[72]
Buhari'nin Sahihinde Ebu Zer (r.a)'den rivayet edilgine göre, Hz. Peygamber (s.a.s) şöyle buyurmuştur:
"Ümmetimin iyi kötü bütün amelleri bana gösterildi. Yolda yürüyene eziyet verecek şeylerin temizlenmesini, onların iyi amelleri arasında; mescidde tü-kürülüp de gömülmeyen balgamı da onların kötü amelleri arasında buldum" Diğer bir hadiste : "Mescld, derinin ateşte büzüldüğü gibir balgamdan dolayı (adetâ) büzülür" buyurulmuştur. Bazı âlimler bu ifâdeden maksadın şu olduğunu söylemişlerdir: O yerin mescid oluşu saygıyı gerektirir. Balgamı oraya tükürmek ise hakaret manasına gelir. Bu ikisi arasında zıtlık vardır. İşte bundan dolayı Hz. Peygamber (s.a.s) bu tezadı "büzülür" ifadesiyle anlatmıştır.
Diğer bazı alimler ise, Hz. Peygamber (s.a.s)'in bu sözle mescidde bulunan meleklerin durumunu anlattığını söylemişlerdir. Sahîhayn'da Hammam b. Münebbih'in şöyle dediği yer almıştır: "Bu, Ebû Hureyre'nin Resulullah'-dan bize rivayet ettiği şu şeydir:
"Sizden biri namaz kılmak için kalktığında önüne tükürmesin. Çünkü o camide olduğu müddetçe Allah'a münacaatta (ibâdette) bulunur. Sağına da tükürmesin. Çünkü sağında bir melek vardır. Soluna veya ayaklarının altına tükürsün ve tükrüğünü toprağa gömsün." Enes (r.a), Hz. Peygamber (s.a.s)'in kıble tarafında bir balgam gördüğünü ve bunun çok ağırına gittiğini, hatta yüzünde bu hoşnudsuzluğunun belli olduğunu ve kalkıp eliyle o balgamı yok ettikten sonra:
"Sizden biri namaza kalktığında, o Rabbine münacaat halindedir. Bundan dolayı kıblenize tükürmeyin. Sol tarafınıza veya ayaklarınızın altına gelen yere tükürün" buyurduğunu sonra cübbesinin eteğini tutarak içine tükürdüğünü, sonra onu aralayıp, "Böyle yapsın" dediğini rivayet etmiştir. Bu hadisi Buhâ-rî Sahih'inde rivayet etmiştir.[73]
Onuncusu: Soğan Sarmısak Yiyen Kimsenin Mescide Girmesi Başa Dön
Sahihi Buhari ve Müslim, Enes b. Ömer ve Câbir (r.ah)'den, Hz. Peygambber (s.a.s)'in şöyle dediğini rivayet etmişlerdir:
"Kim 6u kofcan bitkiden yerse, mescidimize yaklaşmasın. Çünkü melekler insanların rahatsız olduğu şeylerden rahatsız olurlar." Cabir (r.a), Hz. Peygamber (s.a.s)'in: "Kim soğan, sarmısak yerse, mescidimizden uzaklaşsm" dediğini; Hz .Peygamber (s.a.s)'e, içi sebze bulunan bir tencere getirildiğini, Peygamberimiz (s.a.s)'in onda bir koku hissettiğini ve onun ne olduğunu sorduğunda, baklagillerden bir sebze olduğunun haber verildiğini, bunun üzerine Hz.Peygamber (s.a.s)'in buradakilerden birine verin' dediğini ve o kimseye: "Ye.Çünkü ben, senin huzurunda bulunamayacağın zatın (Allah'ın) huzurundayım" dediğini rivayet etmiştir. Bu hadisi Buhârî ve Müslim Sahih'lerinde zikretmişlerdir. [74]
Onbirincisi: Evlerdeki Mescidler Hakkında
Hişâm b. Urve'nin, babasından, onun da Hz.Aişe (r.anha)'den rivayet ettiğiine göre o şöyle demiştir: Hz, Peygamber (s.a.s) evlerde mescid yapmayı, oraları temiz-güzel tutmayı emretmiştir." Enes b. Malik (r.a) de şöyle demiş tir: Hz. Peygamber (s.a.s), ashabıyla birlikte mescidde iken bir bedevi Arab gelerek, mescidin bir kenarına bevletmiştir. Bunun üzerine Ashab ona, "Ha, hişt yapma" dediler. Hz. Peygamber (s.a.s): "Bırakın ona manî olmayın" dedi ve bilahare o adamı çağırıp, "Bu mescidler abdest bozmaya, bevletmeye ve tuvalet gibi kullanılmaya uygun değildir. Bunlar ancak Kur'an okumak, Allah'ı zikretmek ve namaz kılmak içindir "[75] dedi ve sonra da bir kova su i tedi. Ashab onun bevlettiği yere o suyu dökerek orayı temizlediler. [76]
Gayr-i Miislimin Mescide Girmesinin Hükmü
Fakîhler, kâfir bir kimsenin mescide girmesi hususunda ihtilâf ettiler. Ebu Hanife bunu mutlak olara caiz gördü, İmam Mâlik ise mutlak olarak gayr-i câiz gördü. Şafiî (r.a): "Kâfirin Mescid-i Haram'ave Harem mahalline girmesine mani olunur" dedi ve görüşüne birçok bakımdan delil getirdi:
Cenâb-ı Allah:
"Müşrikler ancak pisliktirler. Bundan dolayı, bu senelerinden sonra onlar Mescid-i Haram'a yaklaşmasınlar" (Tevt», 28) buyurmuştur. İmâm Şafiî şöyle dedi: "Ayetteki Mescid-i Haram'dan murad harem mahallidir. Çünkü Cenab-ı Hak: "Mescid-i Haram'dan bir gece kulu (Muhammed)'i gece yürüten (Allah) ne yücedir!" (isrâ i) buyurmuştur. Halbuki Hz. Peygamber (s.a.s)'i, Hz. Hatice (r.a)'nin evinden yürütmüştür. Binaenaleyh ayet "Mescid-i Haram'ırç hem sadece Mescid-i Haram manasına, hem de bütün Harem mevkii manasına geldiğine delâlet etmektedir. Her iki durumda da maksad hasıl olmaktadır. Çünkü ihtilâf her ikisi hususundadır.
Şayet: Bu yasaktan maksad sadece hac vaktidir. Bu sebepten dolayı Cenâb-ı Allah, "Bu senelerinden sonra" buyurmuştur. Çünkü hac ancak senede bir kere yapılır denilirse, biz deriz ki: Bu görüş birkaç bakımdan zayıftır:
a) Bu, gereksiz yere ayetin zahirî manasını terketmektir.
b) Fıkıh Usûlü'nde de sabit olan kaideye göre bir hükmün bir vasfa dayanması, o vasfın, hükmün illeti olduğunu gösterir. Bu ise, onların Mescid-i Haram'a yaklaşmalarına mâni olan şeyin, necis olmaları olduğunu gösterir. Bu da, onların, müşrik oldukları sürece Mescid-i Haram'dan uzak tutulmalarını gerektirir.
c) Eğer Allah Teâlâ, bu ayeti ile bu yasağın sadece hac mevsiminde olduğunu murâd etmiş olsaydı, haccın rükünlerinin çoğunun ifâ edildiği bir mıntıkayı zikrederdi ki bu Arafat mıntıkasıdır.
d) Bundan muradın sadece hac mevsiminde Harem'e girme olmadığının
delili, sıkıntısından korkarsanız, Cenâb-ı Allah sizi yakında kendi fazlından zenginleştirecek" (Tevbe 28) ayetidir. Buna göre, Allah Teâlâ bununla, ticaret maksadıyla Harem'e girmeyi kastetmiştir.
2) Cenâb-ı Allah, “Onlar oralara ancak korka korka girerler" (Bakara, 114) buyurmuştur. Bu ifâde, onların Mescid-i Haram'a girmemelerini, fakat bu delilin ifâde ettiği hükme rağmen eğer girerlerse oradan çıkartılmaktan korkmalarını gerektirmektedir. Şayet: "Bu ayet Beyt-i Makdîs'i tahrib eden veya Allah'ın Resulünü Ka'be'de İbâdet etmekten alıkoymuş olan kimselere mahsustur. Yine Allah 'in, "Onlar oraya ancak korka korka girerler" ayetinden maksad, oradan sadece çıkartılma korkusu değil, hem çıkartılma hem de cizye ödeme korkusudur" denilirse, biz deriz ki:
Birinci kısma cevabımız: "Allah'ın mescidlerinden meneden kimseden daha zâlim kim var" (Bakara. 114) hükmü umum ifâde etme bakımından zahirdir.-Bu sebeple bunu bazı durumlara tahsis etmek zahirin hilâfına bir harekettir" diye cevab veririz. İkincisine ise: "Zahir olan Allah'ın, "Onlar oraya ancak korka korka girerler" sözü, bu korkunun ancak oraya girmeden dolayı meydana geleceğini gerektirir. Onların iddiasına göre ise, korku Mescid-i Haram'a girmeden dolayı olmayıp, başka birşeyden dolayı meydana geliyor. Bu izahla onların sözü düşer" diye cevap veririz.
3) Allah Teâlâ, "Müşrikler, kendi küfürlerine bizzat kendileri şâhid ikenr Allah'ın mescidlerini imâr etmezler" (Tevbe, 17) buyurmuştur, Mescidleri imâr etmek iki türlü olur:
a) Onları yapıp tamir etmek;
b) Oralarda bulunup, oralara devam etmek. Nitekim, "Falanca, falanca mescidi imâr ediyor" denilir, bunun manası, "O, orada bulunuyor, oradan ayrılmıyor" demektir.
Hz. Peygamber (s.a.s) de "Bir insanın mescidlere gitmeyi alışkanlık haline getirdiğini görürseniz, onun mü'min oliuguna şâhid olun" buyurmuştur. Bu böyledir. Çünkü Cenâb-ı Hak:
"Allah'm mescidlerini ancak Allah'a ve ahlret gününe imân edenler imâr ederler" (Tevbe, ıs> buyurmuş ve mescidlerde bulunmayı, oraları imâr etme (tamir, şenlendirme, yaşatma) diye kabul etmiştir.
4) Harem mahalline, Hz. Peygamber (s.a.s)'in yaptığı şu duadan dolayı, saygı göstermek vacibtir: "Ey Allah'ım! Bu evin (Ka'be'nin) şerefini sayılmasını, tazimini ve mehabetini artır. " Buna göre Harem'i küçük düşürecek şeylerden korumak vacibtir. Kâfirlerin oraya girmesine müsaade etmek, Harem'i onların hakaretine sunmak demektir. Çünkü onların Harem hususundaki inançları bozuk olduğu için, çoğu kez ona değer vermez, onu kirletmeye ve pisletmeye cüret ederler.
5) Hak Teâlâ, "Evimi, onu tavaf edenler için fe-mizle" (Hac, 26) ifadesiyle, Beytullâh'ı temiz tutmayı emretmiştir. Halbuki müşrikler, Cenâb-ı Allah'ın "Müşrikler ancak pisliktirler" (Tevbe, 28) ifâdesinden dolayı pisliğin kendisidirler. Harem'i pislikten temizlemek ise vâcibtir. Buna göre kâfirleri oradan uzak tutmak da vâcibtir.
6) Biz cünübün mescide giremeyeceğinde icmâ ettik. Buna göre kâfirin öncelikle oraya girememesi gerekir. Fakat bu görüş İmâm-ı Malik'in mezhebinin gereğidir. Onun mezhebine göre kâfirler hiçbir mescide giremezler.
Ebu Hanife, (rh.a) kendi görüşüne bazı deliller getirmiştir:
1) Hz.Peygamber (s.a.s)'in, kendisine Yesrib heyeti geldiğinde, onları mes-cidde konaklattığı rivayet edilmiştir.
2) Hz.Peygamber (s.a.s) şöyle buyurmuştur:
"Kim Ebû Sufyan'ın evine girerse emniyettedir, kim Ka'be'ye girerse emniyettedir. " Bu hadis, kâfirlerin Ka'be'ye girmelerinin mubah olduğunu gösterir.
3) Kâfirin diğer mescidlere girmesi caizdir. Müslümanlar gibi onun Mescid-i Haram'a girmesi de caizdir. Ebû Hanife'nin ilk iki hadisine şöyle diyerek cevap veririz: O iki rivayetin hükmü İslâm'ın ilk yılları için geçerlidir, bu âyetle neshedilmişlerdir. Ebû Hanife'nin yaptığı kıyasa da şu şekilde cevap veririz: Mescid-i Haram kadr-ü kıymet bakımından diğer mescidlerden yücedir. Böylece aradaki fark ortaya çıkmış olur. En doğrusunu Alfah bilir. [77]
"Doğu da, batı da Allah'ındır. Onun için nereye dönersen, Allah'ın yüzü (kıblesi) oradadır. Şüphe yok ki Allah vâsî ve hakkıyla bilicidir' (Bakara. 115).
Bil ki bu ayette bazı mes'elefer vardır;
Bakara, 115 Âyetinin Nüzul Sebebi: Başa Dön
Alimler bu âyetin sebeb-i nüzulü hususunda ihtilâf etmişlerdir. Önemli olan husus şudur: Ekseri âlimer bu âyetin, namazla ilgili bir hadiseden dolayı nazil olduğunu iddia etmişlerdir.
Bazı âlimler ise bu âyetin, namazla ilgili olmayan bir hâdiseden dolayı nazil olduğunu iteri sürmüşlerdir.
Birinci görüş, şu iki bakımdan daha kuvvetlidir:
a) Bu, bütün sahabe ve tabiinden rivayet edilen görüştür. Selef-i Salihin'-in sözleri ise dinde hüccet kabul edilir.
b) Allah Teâlâ'mn: "Nereye dönersen/' sözünün zahiri, namazda kıbleye yönelmeyi ifâde eder. İşte bu sebebten dolayı, Allah'ın: "Yüzlerinizi... çevirin" (Bakara. 144) âyetinden de ancak bu mâna anlaşılır. [78]
Âyetin Kıble Hakkında Olduğu Görüşü
Bunun böyle olduğu sabit olunca, biz deriz ki: Bu görüşte olanlar da birkaç şekilde kendi aralarında ihtilâf etmişlerdir:
1) Allah Teâlâ bu âyetle, mü'minlerin Beyt-i Makdis'e yönelmeyi bırakıp Ka'be'ye dönmelerini istemiştir. Böylece Hak Teâlâ, doğunun, batının ve bütün yön ile tarafların kendisinin mülkü ve yarattığı şeyler olduğunu beyân etmiştir. Binâenaleyh Allah'ın yönelmenizi emrettiği yer kıbledir. Çünkü kıble, zatından dolayı kıble olmamıştır. Aksine Allah onu kıble tayin ettiği için kıble olmuştur. Binaenaleyh eğer Altah Ka'be'yi kıble yapmış ise bunu kabul etmemezlik etmeyin. Zira Allah Teâlâ kullarını dilediği gibi yönetir. O, rahmeti geniş olan ve kullarının menfaatlerini daha iyi bilendir. Cenâb-ı Allah bu hususu, sanki ktblenin neshedilip bir taraftan diğer tarafa değiştirilebileceğini beyân etmek için zikretmiştir. Böylece bu âyet, Allah'ın kıbleyi değiştirme hususundaki muradının bir mukaddimesi (hazırlaması) olmuş olur.
2) Kıble Beyt-i Makdis tarafından çevrilince, yahûdiler bunu hoş karşıla-mamışlardır. İşte bunun üzerine, yahûdilerin görüşünü reddetmek için bu âyet inmiştir. Bu, Abdullah b.Abbas (r.a)'tn görüşüdür. Bu âyet, aynen şu âyet gibi:
"De ki "Doğu da batı da Allah'ındır. O dilediğini, -dosdoğru yoia hidayet eder" (Bakara, 142).
3) Ebû Müslim'in görüşüdür. Ona göre, yahûdi ve hristiyanlardan her biri cennetin başkalarına değil kendilerine ait olduğunu iddia etmişler de bunun üzerine, Allah Teâlâ bu âyet ile onları reddetmiştir. Çünkü yahûdiler, Allah'ın oradaki kayanın üzerinden göğe yükseldiğine inandıkları için, kıble olarak ancak Beyt-i Makdis'e; hristiyanlar da, Allah'ın:
"Kîtap'ta Meryem'i de an. Hani o, ailesinden ayrılıp doğu tarafta bir yere çekilmişti" (Meryem, i?)âyetinde de naklettiği gibi, Hz.İsâ (a.s) sadece doğuda doğduğu için kıble olarak o tarafa yönelmişlerdir. Buna göre bu iki din sahiplerinden herbiri, mâbudlarının bir mekâna hulul ettiğine inanmışlardır. Mekâna hulul etmiş olan bir varlık ise, yaratıcı değil mahlûktur. Onlar Hafik ile mahlûku birbirinden ayıramazken, nasıl otur da cennet sırf kendilerinin olabilir?
4) Bir kısım âlimler şöyle demişlerdir: Allahu Teâlâ, bu âyet ile, istediği bir yöne yönelme hususunda insanları serbest bırakmak suretiyle, Beyt-i Mak-dis'e yönelmelerini neshetmiştir. Buna göre, müslümanların, namazda istedikleri yöne dönebilecekleri ortaya çıkmıştır. Ne var ki, Hz.Peygamber (s.a.s)'in de dilediği bir yöne dönme imkânı olduğu halde O, yine Beyt-i Makdis'e dönmeyi tercih ediyordu. Sonra Allah Teâlâ, bu hususu da kıble olarak bizzat Ka'-be'yi tâyin etmekle neshetmiştir. Bu, Katâde ve İbn Zeyd'in görüşüdür.
5) Âyetten maksad, Ka'be'yi görmekte olan kimselerdir. Buna göre, bu durumda olan kimsenin Ka'be'nin istediği yönüne dönmesi caizdir.
6) Abdullah b. Âmir b. Rebi'a'nın şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Biz, Hz.Peygamber (s.a.s) ite birlikte, karanlık bir gecede, savaşta idik. Dolayısıyla kıble yönünü tâyin edemedik. Bu sebeble, herbirimiz önüne rastlayan bir taşı kıblesi kabul etti. Sonra herbirimiz namazını kıldı. Sabah olunca kıbleye yönelmeden namaz kılmış olduğumu2u anladık. Durumu Hz.Peygamber (s.a.s)'e haber verince, Allah Teâlâ işte bu âyeti indirdi." Bu hadis, onların o esnada Ka'be'ye dönderilmiş olduklarını gösterir. Çünkü savaş Beyt-i Mak-dis'in kıble oluşu neshedildikten ve hicretten sonra farz kılınmıştır.
7) Âyet, bineğinin yöneldiği tarafa doğru, bineğinin üzerinde nafile namaz kılmakta olan yolcu hakkında nazil olmuştur. Sa'id b.Cübeyr'in İbn Ömer (ra)'den rivayet ettiğine göre, o şöyle demiştir: "Bu âyet, yolculukta bineğinin istediği yöne dönen ve bineğin üzerinde namaz kılan kimse hakkında nazil olmuştur. Hz.Peygamber (s.a.s). Mekke'den döndüğünde, bineğinin üzerinde, başı ile imâ ederek Medine'ye doğru nafile namaz kılmış idi." Buna göre "nereye yönelirseniz," âyetinin mânası, "yolculukta nafile namaz kılarken, yüzünüzü nereye çevirirseniz Allah'ın yüzü (kıblesi) oradadır. İstediğinize ulaşmış olursunuz. Şüphesiz Allah lütfü geniş ve zengin olandır. Bu hususta size ruhsat vermesi de onun fazlının geniş oluşundan ve zenginliğindendir. Bu gibi durumlarda, şayet o, kıbleye yönelmenizi farz kılsaydı, şu iki zarardan arkadaşlarınızdan ayrılmanız... Farz namazlar böyle değildir. Çünkü bunlar vakitleri belli ve sınırlı olan namazlardır. Buna göre onları edâ ederken, bineklerinizden inmenizi ve farz namazlarda kıbleye yönelmenizi farz kılmak herhangi bir güçlüğe götürmez. Nafile namazlar böyle değildir. Çünkü bunların vakti sınırlı değildir. Bu durumda kıbleye yönelmenizi teklif etmek bir güçlüğe götürür" demektir.
Eğer, "Bu görüşlerden hangisi doğruya daha yakındır?" denilirse, deriz ki: "Allah Teâlâ'nın, buyruğu bir muhayyerliği imâ eder. Muhayyer (serbest) bırakmak ise ancak iki hususta olur.
a) Binek üzerinde nafile namaz kılma hususunda;
b) Karanlık vb. sebeblerden dolayı, yolculukta kıbleyi tayin etmede icti-hâd etmek imkânsız olunca. Çünkü bu iki durumda, namaz kılan muhayyer olur. Bunların dışındaki hallerde ise muhayyerlik söz konusu değildir" Allah Teâlâ, bu âyetle mükellefleri istedikleri yöne dönmede serbest bırakmıştır.
"Müslümanlar Beyt-i Makdis'i şart olduğu için değil, efdal ve evlâ olduğu için, tercih etmişlerdir" diyenlerin görüşü, uzak bir ihtimaldir. Çünkü Ka'be'ye döndürülmezden önce, Beyt-i Makdis'in şeriatta önemli bir mevkii olduğunda bir ihtilâf yoktur. Eğer durum bu görüşte olanların dediği gibi olsaydı, böyle bir şerefli mevkii olmamış olurdu. Yine şöyle denilmesi gerekirdi: Beyt-i Mak-dis, Ka'be'nin kıble olmasıyla neshedilmiştir. Bu delil, âyetin üçüncü ve dördüncü görüşe hamledilmesini gerektirir. Âyeti birinci görüşe hamledenlerin ise şöyle demeleri gerekir: "Kıble değiştirilince, yahûdiler, hem Hz.Peygamber (s.a.s)'in hem de mü'minlerin daha önce Beyt-i Makdis'e yönelmiş olarak kıldıkları namazlar hakkında ileri geri konuşmaya başladılar. Allah Teâlâ da bu âyetle, o vakitte o kıbleye yönelmenin, bu vakitte ise Ka'be'ye yönelmenin doğru olduğunu beyân ederek, onların bu iki kıbleden herbirine yönelişlerinin izinle olduğunu ve o yönde Allah'ın kıblesinin olduğunu açıklamıştır. Bu görüşte olanlar, âyeti bu mânaya hamletmenin daha evlâ olduğunu söylemişlerdir. Çünkü bu her namaz kılanı içine alır. Âyet birinci görüşe hamledilirse umûmî olmaz. Çünkü o zaman, farzları değil, sadece nafile namazları ve mukim olanların namazını değil, husûsi bir durumda olan yolcuların namazını içine alır. Umûmî bir lafzı, umûmî mânasına hamletmek mümkün olduğu zaman, böyle yapmak onu tahsis etmekten daha uygundur.
Bu konuda söylenecek son söz şudur: Bu te'vile göre, mutlaka birtakım kayıtar koymak gerekir. Bu da, âyetin tefsiri hususunda şöyle denilmesidir: "Emredildiğiniz yönlerden hangisine dönerseniz, Allah'ın kıblesi orasıdır." Fakat böyle bir takdir, her halükârda gerekmektedir. Çünkü Hak Teâlâ'nın: "Kendi arzunuza göre nereye dönseniz, Allah'ın kıblesi orasıdır" demesi imkânsızdır. Öyle ise, bizim zikrettiğimiz takdirin mutlaka yapılması gerekir. Durum böyle olunca, muhayyer bırakma yolu ortadan kalkmış olur. Bunun bir benzeri de içimizden birisinin, birbirine bağlı birçok işleri çocuğuna emretmiş iken, ona yönelip, "Nasıl hareket edersen, rızama uymuş olursun" demesidir. Bu durumda, onun bu sözü, çocuğuna sıkıştırma veya serbest bırakma gibi, emrettiği üslublara göre bir emir mânasında anlaşılır. Bu söz, mutlak muhayyer bırakma mânasına hamledilemez. İşte burada da böyledir. [79]
Namaz ve Kıble İle İlgili Olmadığı Görüşü Başa Dön
İkinci görüş, bu âyetin namazın dışında bir hâdise sebebiyle nazil olduğunu iddia edenlerin görüşüdür. Bunların da bazı izahları vardır.
a) Âyetin mânası şudur: Kendisinde ismimin anılmasına manî olmaları ve oraların harab edilmesine gayret etmeleri sebebiyle, mescidlerime engel olarak zâlim olan şu kimseler için şöyle şöyle cezalar vardır. Hem onlar benden ve benim hükümranlığımdan kaçarak nereye yönelirlerse yönelsinler, muhakkak benim hükümranlığım onların yakasına yapışacak ve, benim kudretim onları aşacaktır. Ben onları bilirim, oldukları yer bana gizli değildir."
Âyetin böyle anlaşılmasında, günahlardan sakındırma ve onları işlemeden insanları alıkoyma vardır. Allah Teâlâ'nın: "Hiç şüphesiz Allah vâsî ve âlimdir" buyruğu tıpkı,
"Göklerin ve yerin bucaklarından geçip gitmeye gücünüz yetiyorsa, haydi geçin. Fakat bir kudret olmadıkça asla geçemezsiniz" (Rahman. 33) â.yeti gibidir. Buna göre âyetten maksad, Allah'ın ilminin genişliğidir. Bu da Allah'ın: “nerede olursanız olun, sizin yanınızdadır (Haoid. 4), "Üç kişinin bir gizli konuşması olsa, muhakkak O (Allah) onların dördüncüsüdür" (Mücâdele, 7); "Ey Rabbimiz, sen herşeyt rahmetin ve ilminle kuşattın" (Mü'min, 7); ve, "O (Allah) herşeyi ilmen kuşattı" (Tâhâ, 98) âyetlerinin bir benzeridir. Yani Allah ilmiyle, idaresiyle, kuşatmasıyla ve herşeye üstün oluşu ile bütün varlıkları kaplamıştır.
b) Katâde şöyle demiştir: Hz.Peygamber (s.a.s) buyurmuştur ki: "Kardeşiniz Necâşî Öldü. Onun için cenaze namazı kılın"[80] Ashab da: "Müslüman olmayan bir kimse için cenaze namazı mı kılalım?" dediler. Bunun üzerine şu âyet nazil oldu:
"Hakikaten Ehl-i Kîtab arasında Allah'a ve hem size hem de kendilerine indirilene, Allah a saygı göstererek inanan kimseler vardır. Onlar Allah 'm âyetlerini verip az bir pahayı almazlar. îşte onlar öyledir. Onlara Rableri yanında ecirler vardır. Muhakkak ki Allah hesabı çabuk görendir" (aı-i imran. 199). Sahabe, "O, kıblenin dışındaki yönlere doğru namaz kılıyordu" dediler. O zaman da Hak Teâlâ, âyetini indirdi. Buna göre âyetin mânası, "Doğu, batı ve bunlar arasında kalan milletlerin yönelip namaz kıldıkları bütün yönler bana aittir. Bu nedenle kim yönünü benim rızamı kastederek, bana itaat niyetiyle, bu yönlerden hangisine dönerse orada beni, yani sevabımı bulur" şeklindedir. Böylece bu izah tarzında, doğuya yönelmiş olarak ibâdet edip ölen Necâşî ve arkadaşları için bir mazeret kapısı açılmış olur. Bu, Allah Teâlâ'nın: "Allah sizin imânlarınızı, yani namazlarınızı boşa çıkarmaz" (Bakara, 143)âyeti gibidir.
c) "Bana duâedintduânızı kabul edeyim" {Mü’min, 60)
âyeti nazil olduğu zaman, insanlar, "Ona nerede duâ edelim?" dediler. Bunun üzerine bu âyet nazil oldu. Bu Hasan el-Basri'nin, Mücâhid'in ve Dahhâk'ın görüşüdür.
d) Bu müslümanlara bir hitapdır. Mânası şöyledir: "Allah'ın mescidlerini tahrib edenlerin tahribi sizi, Allah'ın yeryüzünün neresinde olursanız olun, Allah'ı zikretmekten alıkoymasın. Çünkü doğu da, batı da, bütün yönler de Allah'ındır." Bu, Ali b.İsâ'nın görüşüdür.
e) Bazıları,
bu âyetin, içtihadın şartlarını yerine getirerek, ister namaz ister başka bir hususta
olsun, ictihad yapan kimseler hakkında nazil olduğunu söylemişlerdir. Bundan
murad, müctehid içtihadın şartlarına hâiz olarak bir hüküm ortaya koymuş ise,
doğruya
İkinci Mesele
Eğer âyeti, "İstenilen herhangi bir yöne dönmenin caiz olduğuna delâlet ediyor" diye tefsir edersek, bu âyet mensûh olur. Eğer, "Kıble'nin Beyt-i Makdis'den Ka'be'ye döndüğünü gösteriyor" diye tefsir edersek, bu durumda da âyet nâsih olur. Eğer bu iki şeklin dışında başka şekillerle açıklarsak, âyet ne nâsih ne mensûh olur. [82]
Üçüncü Mesele Başa Dön
Allah'ın, âyetindeki
"lâm" harfi iht
"Sonra göğe yöneldi. O gök bir duman halinde idi. Ona ve yeryüzüne: "İkiniz ister isteyerek, ister kerhen gelin" buyurdu. Onlar da isteyerek geldik" dediler" (Fussliet, 11). [83]
Ayeti Yanlış Anlayan Mücessimeyi Red
Âyet, tecsimi (Allah'tn cisim olduğu iddiasını) nefyetmeye, tenzihi isbât etmeye delâlet eden en güçlü delillerdendir. Bunun izahı iki bakımdandır:
a) Allah Teala, “Doğu ve batı Allaha aittir” buyurmu ve böylece bu iki yönün mülkü olduğunu açıklamıştır. Bu böyledir, çünkü, yön, vehimde uzunluğuna, enine ve derinliğine uzayıp giden bir şeydir. Böyle olan her şey bölünmeye müsaittir. Bölünen şey ise, parçalardan meydana getirilmiş şey demektir. Bu durumda olan her şeyin mutlaka bir yaratıcısı ve mucidi vardır. Bu delil, bütün cihetler için geçerlidir. Bütün cihetlerden, altı, üstü de kastediyorum. Böylece Hak Teâlâ'nın bütün yönlerin (cihetlerin) yaratıcısı olduğu ortaya çıkmış olur. Yaratan, şüphesiz yaratılanlardan öncedir. Buna göre Hak Teâlâ, âlemi yaratmadan önce de yönlerden ve mekânlardan münezzeh idi. Binaenaleyh hakikatlerin ve mahiyetlerin değişmesi mümkün olmadığj için, Aliah Teâlâ'nın âlemi yarattıktan sonra da önceki haliyle kalmış olması gerekir.
b) Hak Teâlâ, "Her nereye dönerseniz, Allah 'm yüzü (kıblesi) oradadır" buyurmuştur. Eğer O, cisim olsaydı ve cisimden bir yüzü bulunsaydı, şüphesiz ki yüzü belli bir tarafta ve yönde bulunurdu. Bu durumda da, "Her nereye dönerseniz, Allah'ın yüzü oradadır" ifadesi doğru olmazdı. Allah Teâlâ, açıkça bunu ifâde ettiğine göre, O'nun cisim olmaktan münezzeh olduğunu anlamış olduk.
Hasmımız bu âyeti iki bakımdan delil getirmiştir:
1) Âyet, Allah'ın yüzünün olduğunu gösteriyor. Yüz ise ancak cisim olan kimselerde bulunur.
2) Allah Teâlâ, kendisinin vâsî (geniş) olduğunu bildirmiştir. Genişlik ise cisimlere âit sıfatlardır.
Hasmımızın birinci deliline şu şekilde cevap veririz: Yüz, aslında her ne-kadar belli bir uzuv mânasına ise de, biz, şayet burada bu kelimeyi bir uzuv oradadır" beyanının yalan olmuş olacağını açıklamıştık. Çünkü yüz, eğer doğu tarafına yönelik olsa, aynı anda batıya da yönelik olması imkânsızdır. Bu sebeple burada mutlaka bir te'vil yapmak gerekir. Bu te'vil de bir kaç şekilde olabilir:
a) "Vechu'llah" (Allah'ın yüzü) izafet terkibindeki tamlama, "Beytu'llah (Allah'ın evi) ve Nakatu'llah (Allah'ın devesi) izafetle rinde ki gibidir. Bu tamlamanın mânası, Allah'ın onları yaratmasını ve icâd etmesini bir şeref verme üslubuyla bildirmektir. Bu sebeple Allah'ın, "Allah'ın yüzü oradadır" buyruğu, "Sizin kendisine yöneldiğiniz Allah'ın zâtı oradadır" manasınadır. Çünkü doğu ve batı tamamıyla Allah'a aittir. Kıble, ancak Allah onu kıble olarak tayin ettiği için kıble sayılmıştır. Buna göre, yaratma ve icâd etme yoluyla Allah'a nisbet edilen, Ailah'ın tâyin ve tesbit ettiği âlemin herhangi bir yönü kıbledir.
b) "Vecih" (yüz) den murad, kast ve niyettir. Nitekim Şâir:
"Sayamadığım günahlardan Allah'a istiğmr ederim. O, niyetler ve ameller sadece kendisine yapılan ve kulların Rabbi olandır" demiştir.
Bu âyetin bir benzeri de: "Yüzümü, gökleri ve yeri yaratana çevirdim (yani Ona yöneldim.) (En'am, 79) âyetidir.
c) "Vech" den maksad, Allah'ın rızasıdır. Bunun bir benzeri de:
"Biz ancak Allah'ın yüzü için (rızası için) sizi doyuruyoruz" (İnsan, 9); yüzünden başka, yani Allah'ın rızası için yapılandan başka, hersey yok olacaktır" (Kasas, ee) âyetleridir. Bu ikisi arasındaki benzeme yönü şudur: Bir insana gitmek isteyen kimse, şüphesiz onun yüzüne ve önüne doğru yaklaşır. Bir kimsenin rızasını elde etmek isteyen kimse de böyle yapar. Çünkü onun rızasına yaklaşmak ister. İşte bu sebepten ötürü birisinin rızasını istemek, "onun yüzünü istemekle" ifâde edilmiştir.
d) "Vech" kelimesi, Allah'ın , ifâdesinde olduğu gibi, zâiddir (mânada etkisi yoktur). İnsanlar, başka bir mâna murad etmedikleri halde, "Bu işin vechi şudur" derler. Bu sözle onlar, "Burada şu kastedilmiştir" demek istemişlerdir. Bil ki bu açıklama lügat bakımından doğrudur. Fakat burada sözün devamı var. Çünkü böyle diyen kimseye, Allah'a mekân isbât etmek caiz olmadığı halde, "Allah'ın yüzü (oradadır)" âyetinin mânası nedir?" denilir. Bu sebeple, "Bundan murad şudur" diye, âyeti te'vil etmek gerekir. "Allah'ın yüzü oradadır" ifâdesinin mânası, kendisine dönülüp Allah 'a ibadet edilen kıble oradadır; veya Allah 'm rahmeti, nimeti, mükafaahnı ve masını elde etmenin yolu oradadır" şeklindedir."
Hasmın ikinci deliline de şu şekilde cevap verebiliriz: Allah Teâlâ, kendisinin "Vâsî" (geniş) olduğunu bildirmiştir. Binaenaleyh bu sözü zahirî mânasında almak imkânsızdır. Aksi halde, Allah'ın, parçalanması, cüzlerine ayrılması gerekir. Böylece de bir yaratıcıya muhtaç olmuş olur. Bu kelimeyi zahirine ham-letmeyip, aksine mutlaka Allah'ın kudreti ve mülkünün genişliği mânasına; veya rahmet ve mağfiretinin genişliğine, yahut da kulları,rızasını elde edebilsinler diye kullarının faydasına olan şeyleri beyan etmesi hususundaki lütfunun genişliği mânasına alınması gerekir. Bu izah, söze daha uygun gelmektedir.
Bu kelimeyi Allah'ın ilminin genişliğine hamletmek caiz değildir. Aksi halde "vâsî" sıfatından sonra, ayette "âlim" sıfatının zikredilmiş olması, lüzumsuz bir tekrar olurdu. HakTeâlâ'nm bu âyette "âlim" sıfatını getirmesi, namaz kılan kimseye Allah Teâlâ'nın gizli ve aşikâr herşeyi bildiğini, Allah'a hiçbirşe-yin gizli kalmadığını düşünmesi itibarıyla tefritten kaçınsın diye bir tehdid gibidir. Böylece, namaz kılan kimse gaflet etmekten sakınır. (vâsi'un atîm) ifâdesinin, "şartlarına uyarak namaz kılan kimseye mükafâatını; namaz kılmayan kimseye de cezasını tastamam verme hususunda Allah'ın kudreti geniştir" mânasına olması da muhtemeldir. [84]
Beşinci Mesele
Birisi geldiğinde veya gittiğinde,fiili kullanılır. Bu kelime hem gelmek hem de gitmek mânasına
geldiği için "ezdâd" dandır. Bu âyette, bu kelime "yönelmek, gelmek" mânasına kullanılmıştır. Hasan el-Basri, "tevelli" masdarından olmak üzere, "te" harfini fetha ile okuyarak, "Nerede, kıbleye yönelirseniz " mânasını murad ederek kelimeyi, şeklinde okumuştur. [85]
Allah'a Çocuk İsnad Eden İnançlar ve Tenkidi Başa Dön
"Onlar (yahûdi ve hristly'anlar), "Allah kendine çocuk edindi" dediler. Allah (bu gibi şeylerden) münezzehtir. Aksine göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nundur, hepsi O'nun emrine amadedir. O, göklerin ve yerin yaratıcısıdır. Bir şeye hükmettiği zaman, ona ancak "o!" der, o da oluverir" (Bakara, 116-117) .
Âyette bahsedilen söz, yahûdi, hristiyan va müşriklerin kötü fiillerinden onuncusudur. Yine bil ki, Hak Teâlâ'nın, âyetinin zahirî mânası, "Allah’ın mesdcidlerinden menedenden daha zalim kim vardır" (Bakara, mjâyetiyle ilgilidir. Bazı âlimlerin bu sözü sadece hristiyanlara, bazısının ise, sadece müşrik Araplara ait saydıklarını zikretmiştik. Biz ise bu sözün sadece yahûdilere ait olduğunu söylemiştik. Bu üç grup kâfir de Allah'ın çocukları olduğunu iddia etmişlerdir. Çünkü ya-hûdiler, "Üzeyr Allah'ın oğludur" (Tevbe, 30); hristiyanlar, "İsâ Allah'ın oğludur" (Tevbe.ao), müşrik Araplar İse, "Melekler Allah'ın kızlarıdır" demişlerdir. Bu se-beble, şüphesiz bütün bu takdirlere göre, âyette onlardan bu sözü nakletmek doğru olmuştur. İbn Abbas (r.a), bu âyetin Kâb b.Eşref, Kâb b.Esed ve Vehb b.Yahûdâ hakkında nazil olduğunu söylemiştir. Çünkü bu üçü, Üzeyr (a.s)'in Allah'ın oğlu olduğuna inanıyorlardı.
Allah Teâlâ'nın,
"Allah (bu gibi şeylerden) münezzehtir" ibaresine gelince, bu
Allah'ın kendisi onların söylediği sözlerden tenzih ettiği, ve tenzihi ifâde
eden bir kelimedir. Nitekim Cenâb-ı Hak bir başka âyette: "Allah,
kendisinin çocuğu olmaktan münezzehtir" (N
1) Vacibu'l-Vücud olan (Allah'ın) dışında kalan bütün varlıklar, lî-zâtihî mümkin (zatı gereği mümkin)dir. Zatı gereği mümkin olan varlıklar ise sonradan yaratılmıştır. Sonradan yaratılmış olanlar Vacibu't-Vücûd'un mahlûkudurlar. Mahlûk olan ise Vâcibu'l-Vücûd'un çocuğu olamaz.
Vâcibu'l-Vücûd'un dışında kalanların , zatı gereği mümkin varlıklar oluşu şöyle izah edilir:
Eğer zatları gereği vâcib olan (Vâcibu'l-Vücûd) iki varlık bulunmuş olsaydı, bunlar şüphesiz varlıklarının vâcib olması bakımından müşterek olur, ve herbiri diğerinden kendilerine mahsûs olan özelliklerle ayrılmış olurdu. Müşterek olan hususiyetleri, birini diğerinden ayıran hususiyetlerden başkadır. Bu iki varlıktan herbirinin iki parçadan meydana gelmiş olması gerekir. Parçalardan meydana gelen her bütün, parçalarının herbirine muhtaçtır. Parçalardan herbiri ise, bütünden başkadır. O halde her mürekkeb (bütün) başkasına muhtaçtır. Başkasına muhtaç olan ise zâtı gereği mümkin olan varlıklardır. Binaenaleyh zâtı gereği vâcib sayılan bu iki varlıktan herbiri aslında zâtı gereği mümkin varlıktırlar. Bu ise hulf (tenakuz) dur.
Sonra biz diyoruz ki: Eğer bu iki parçadan herbiri vâcib olur ise, bu hususta geçen taksim geri döner, ve bu o varlığın sayısız parçalardan meydana geldiği neticesine bizi götürür ki bu da imkânsızdır. Bunun imkânsız olmadığını kabul edersek maksad hâsıl olur. Çünkü her çoklukta fertler bulunur. Bu fertler zatları gereği vâcib olurlarsa, yukarıda anlatıldığı gibi, mürekkeb (bütün) olurlar. Buna göre basit de mürekkeb olur. Bu da hulf (tenakuz) dur. Eğer bu fertler (parçalar) mümkin olurlarsa, bu fertlere muhtaç olan bütün (mürekkeb) de, öncelikle mümkin olur. Böylece bu aklî delil ile Vâcibu'l-Vücûd olanın dışındaki bütün varlıkların zatları gereği mümkin oldukları ortaya çıkmış olur. Zatları gereği mümkin olan her varlık, bir yaratıcıya muhtaçtır.
Bu mümkin varlıkta yaratıcı olan varlığın tesiri, ya bu mümkin varlık henüz yok iken olur veya meydana geldiğinde olur. Eğer birinci ihtimal söz konusu olursa, bu mümkin varlık muhdes (sonradan olma)dır. Eğer ikinci ihtimal söz konusu olursa, bu varlığın müessir (yaratıcı) varlığa muhtaç oluşu ya varlığını sürdürürken veya meydana gelirken olur. Birincisi imkânsızdır. Çünkü bu var olanın yeniden yaratılmasını gerektirir. Böylece ikinci ihtimal kesinleşmiş olur ki, bu da o mümkin varlığın sonradan yaratılmış (muhdes) olmasını gerektirir.
Böylece Allah'dan başka her şeyin, daha önce yok olduğu halde sonradan var olan (muhdes) bir varlık olduğu, varlığının ise ancak Allah Teâlâ'nın yaratması, yoktan var etmesi ve icâd etmesiyle meydana geldiği ortaya çıkmış olur. Bu sebeble, Allah dışındaki bütün varlıkların Allah'ın mülkü ve kulu olduğu anlaşılır. İşte bundan dolayı da O'nun dışındaki varlıkların O'nun çocuğu olması imkansız olur.
Bu aklî delili biz, Cenâb-ı Hakk'ın, buyruğundan elde ettik. Yani, mülkü, mahlûku, icâd ettiği şey ve yoktan yarattığı şey olması bakımından Allah'ın dışındaki herşey O'na aittir.
2) Allah'a çocuğu olarak nisbet edilen bu şey, ya kadîm (ezelî)dir veyahut muhdes (sonradan yaratıl m ış)tir. Eğer o ezelî olursa, ezelî olan şeylerden birine "çocuk", diğerine "baba" dememiz, aksini söylememizden daha uygun olmaz. Bu sebeple, bu şekilde söylenecek söz, delile dayanmayan bir hüküm olur. Eğer çocuk muhdes olursa, o zaman bu çocuk o kadîm zatın ancak mahlûku ve kulu olur. Bu sebeble de O'nun çocuğu olmaz.
3) Çocuğun babanın cinsinden olması gerekir. Eğer biz Allah'ın bir çocuğu olduğunu farzetsek, bu çocuk bazı bakımlardan Allah'a benzer, bazı bakımlardan da ondan ayrı olması gerekir. Böyle birşey de onların herbirinin hem mürekkeb hem de muhdes olmasını gerektirir. Bu ise imkânsızdır. Bu nedenle Allah ile onun için farzedeceğimiz çocuğun aynı cinsten olması imkânsızdır. O halde Allah'ın çocuğunun bulunması imkânsızdır.
4) Çocuk, babanın kendi işlerini yerine getirmede âciz kaldığı durumlarda, onun yardımı umulduğu ve yaşlılıkta kendisine ihtiyaç duyulacağı için istenir. Buna göre, çocuk yapmak ancak kendisine fakirlik, acizlik ve ihtiyaç arız olacak kimseler için düşünülür. Bütün bunlar Cenâb-ı Hak için muhal olunca, Allah'ın çocuk edinmesi de muhal olur.
Bil ki Hak Teâlâ, kendisine çocuk nisbet eden kimselerin sözlerini birçok ye.çde nakletmiş ve onlara karşı şu delili getirmiştir: "Yerde ve göklerde mev-cuâ olan herkes Allah'ın kuludur."
Yine Allah, "Birşeyin olmasına hükmettiği zaman O, ona sadece "ol" der, o da ohrverir" esasını delil getirmiştir. Hak Teâlâ, M«ryem sûresinde:
"İşte hakkında şek (ve ihtilâf) etmekte oldukları Meryem oğlu İsâ Hak sözünde budur. Allah'ın evlâd edinmesi olacak şey değildir. O münezzehtir. O bir İşin (olmasını) isteyince ona "ol" der, o da oluverir" (Meryem, 35-36) buyurmuştur. Yine bu sûrenin sonunda:
' 'Dediler ki: Rahman bir evlâd edindi.'' Andolsun ki siz pek çirkin bir şey söylediniz. Onlar o Rahman (olan Allah'a) bir evlâd iddia ettiler diyer bu sözden neredeyse gökler parçalanacak, yer yarılacak ve dağlar parçalanıp çökecekti. Halbuki Rahman 'm bir evlâd edinmesi asla uygun değildir. Göklerde ve yerde olan herkes istisnasız, O Rahmana mutlaka kul olarak gelecektir" (Meryem, 89-94) buyurmuştur.
Eğer, 'Allah'ın, konumuz olan âyette göklerde ve yerde olan herşeyin mâliki olduğuna; Meryem sûresinde: "Göklerde ve yerde olan herkes istisnası O Rahman'a mutlaka kul olarak gelecektir" buyurduğu gibi, göklerde ve yerde olan kimselere mâlik olduğuna delil getirmesindeki hikmet nedir?" denilirse, biz deriz ki Allah Teâlâ'nın bu sûrede: "Aksine göklerde ve yerde olan herşey Allah'ındır" buyurması daha mantdârc-Çünkü, U kelimesi canlı cansız herşeyi içine alır. [86]
Kunut Kelimesinin Mânaları Başa Dön
Allah Teâlâ'mn, "Hepsi ona itaat eder" âyeti ile ilgili birkaç mesele vardır:
"Kunût" masdarıntn asıl mânası "devam etmek'tir. Bu kelime dört mânada kullanılmıştır:
a) Taat mânasında...Meselâ: "Ey Meryem, Habblne itaat et" (Al-i imran, 43) âyetinde oluğu gibi.
b) Uzun müddet kıyamda (ayakta) durmak mânasında... Meselâ, Hz.Peygamber (s.a.s)'e: "Hangi namaz daha efdaldir?" diye sorulduğunda O'nun, "Kunuta uzun olan"[87] cevabını vermesi gibi.
c) Susmak mânasına.. Nitekim Zeyd b. Erkam (r.a.), Cenâb-ı Hakk'ın "Allah'ın (divanında) tam huşu ile (sessiz olarak) durun" (Bakara, 238)âyeti nazil oluncaya kadar biz namazda konuşurduk. Bu nazil olunca artık konuşmadık.
d) Devam etmek mânasına..
Bunu iyice anladığın zaman biz deriz ki bazı müfessirler, âyetini, "Yerde ve gökte olan herşey Allah'a boyun eğip itaat ediyor" diye tefsir etmişlerdir. Buna göre, lâfzındakitenvin, muzafun ileyhden bedel olarak gelmiştir. Bu Mücâhid ve İbn Abbas'ın görüşüdür. Buna göre bu kâfirler için, "Onlar itaat edici kimseler değiller" denilmiş olmaktadır. Bu durumda da diğer görüşte olanlar âyetin mânasının, "Kâfirler kıyamet gününde itaat ederler " şeklînde olacağını söylerler. Bu sonraki de Süddi'nin görüşüdür. Buna göre o şekilde tefsîr edenlere: "Bu, mükelleflerin sıfatıdır. Halbuki, 'Göklerde olan herşey O'nundur" ifâdesi mükellef olmayan varlıkları içine almaktadır" denilince, bu durumda rnüfessirler "kunût" kelimesine başka mânalar verme cihetine gitmişlerdir:
a) "Yerde ve göklerde bulunan Allah'ın sanatının eserleri, bu varlıkların sonradan olma emareleri ve Allah'ın Rab olduğuna delil olan şeylerden dolayı, yer ve gökler bir yüce yaratıcının var olduğuna şehâdet ediyorlar."
b) "Yerde ve göklerdeki herşey Allah'ın mülkünde ve O'nun ezici kudreti altındadır. O, onlar üzerinde dilediği gibi tasarruf eder." Bu Ebu Müslim'in görüşüdür. Her iki izaha göre de âyet umûmîdir.
c) "Allah, bu ifadesiyle melekleri Üzeyr (a.s)'i ve Hz.İsâ (a.s)'yı kastetmiştir. Yani, "Kendilerine Allah'ın çocukları denilen bu varlıklar, Allah'a itaat etmektedirler" demektir. Hz. Ali b.Ebi Tâlib (r.a)'in bir hristiyana şöyle dediği nakledilmiştir. "Şayet Hz. İsâ, Allah'a ibâdet etmekte isyan etmemiş olsaydı, ben onun dininde olurdum". O, hristiyan: "Hz.İsâ Allah'a itaatte son derece ciddi olduğu halde böyle birşey, onun hakkında nasıl söylenebilir?" deyince, Hz.Ali (r.a) şu cevabı vermiştir: "Eğer Hz.İsâ İlâh ise, kendisinden başkasına nasıl itaat eder. İbadet etmek ancak kula yakışır." Hristiyan cevab veremedi. [88]
İkinci Mesele
"Kunût", lügatte "devam etmek" mânasını ifâde ettiğine göre, âyetin mânası şöyle olur: "Mümkin olan varlıkların bekası, ancak Cenâb-ı Allah sayesinde ve O'ndan dolayıdır." Bu da âlemin devam etmesi ve hayatiyyetini sürdürmesi için Hak Teâlâ'ya muhtaç olmasını gerektirir. Böylece mümkin varlıkların ne meydana gelirlerken, ne de varlıklarını sürdürürlerken bir müessire olan ihtiyaçlarının kesilmeyeceği sabit olur. [89]
Üçüncü Mesele
Burada kelime, şeklinde, akıl sahiplerini gösteren bir cemî olarak getirilmesine rağmen aynı âyette, akıl sahibi olmayan varlıklar için kullanılan, niçin getirilmiştir? denilebilir. Cevab: Burada değil de, getirilmesi, onların durumlarını tahkir etmek içindir. [90]
Allah, Göklerin ve Yerin Yaratıcısıdır
Allah Teâlâ'nın: "O, göklerin ve yerin yaratıcısıdır " âyetiyle ilgili birkaç mesele vardır: [91]
Bedî İsminin Mânası
Bedî ve mübdî aynı mânaya gelir. Kaffâl, kelimesinin (elem verici); kelimesinin (hakkıyla yapan) mânasına gelmesi de (yaratan) manasınadır. Fakat normal şekil olan, bırakılıp, (Bedî) sıfatına geçildiği için bir mübalağa manası vardır. Çünkü "Bedî" kelimesi, Allah birşeyi yapmazken de, yaratmanın onun şanından olup bu sıfata müstehak olduğunu gösterir.[92]
Bu tıpkı, bu hususta sâmî ve semi kelimeleri gibidir.
Bazen de, bedî, mübdî mânasına gelir. "İbda" inşa etmek, yoktan var etmek manasınadır. Bunun zıddı ise, "Bir örneğe bakarak yaratmaktır." İşte bu sebepten ötürü insanlar daha önce olmayan bir şeyi söyleyen veya yapan kimseye "mübtedî", bidatcı demişlerdir. [93]
İkinci Mesele
Bil ki bu ifâde, kendinden önceki âyetin mânasını tamamlamaktadır. Çünkü Allah Teâlâ: "Aksine göklerde ve yerde olan herşey O'na aittir" buyurmuş ve kendisinin gökte ve yerde olan her-şeyin sahibi olduğunu beyân etmiş, bunun peşisıra da bizzat göklerin ve yerin de sahibinin kendisinin olduğunu bildirmiş, sonra da birşeyi nasıl yoktan var edeceğini açıklayarak:
"O, birşeye hükmettiği zaman, ona ancak "ol " der, o da oluverir" buyurmuştur. Bu âyetle ilgili olarak da birkaç mesele vardır: [94]
Kadâ Kelimesinin İştikakı ve Mânası Hakkında Tafsilat Başa Dön
Bazı edibler şöyle demişlerdir: aslında mastardır, ama sonradan isim olarak kullanılmıştır.
Bu sebebten ötürü, kelimesinin şeklinde çoğul yapılması gibi, bu kelime de şeklinde çoğul yapılmıştır. Kaziyye de bu mânadadır, ülsü kelimesinin cemî ise dır. kelimesi fiilinden müştak olarak veznindedir. kelimesinin aslı ise, idi. Fakat ye harfi, zâid eliften sonra kelimenin sonunda yer aldığı için i'lâl yapılarak elife çevrildi. Sonra bu elif, vezninin zâid elifi ile biraraya gelince, iki elifin lâfzen birarada bulunması imkânsız olduğu için, hemzeye çevrildi. fiilinden olan kelimesi; fiilinden olan fiilinden gelen fiilinden gelen kelimeleri de bunun birer benzeridir.
Kelimenin sonundaki harfin aslının hemze değil de "yâ" olduğunun delili kelimenin fiilinin çekiminin çoğunda harfinin bulunmasıdır. Sen, dersin. Bu sonuncusundaki ya, muhataba zamiridir.
Kadâ kelimesinin mânasına gelince, terkibinin delâlet ettiği asıl mâna, "kat'etmek, kesip atmak, kesin karar vermek " mânâsıdır. Meselâ Arapların, hakim bir karara vardığı zaman, "Hakim, falanca için filanca aleyhine şu şekilde hüküm vermiştir" demeleri bu mânadadır. İşte bundan ötürü davaları sona erdiği zaman hâkime, denilir.
İbnü'l-Enbâri, dilcilerin şöyle dediklerini nakietmiştir:kelimesinin mânası, işleri sona erdiren, işleri sağlam yapan demektir. Birşey tamamlanıp sona erdiğinde; muhtaç olanın ihtiyacını giderdiği zaman ve birisi borcunu ödediği zaman denilmesi bu köktendir. Sanki buna göre, mahkemeleşmeyi ve birinin kendini haklı görmesini sona erdirdiği veya mankem el e seri I erden herbirini diğerinden ayırdığı için bu ismi almıştır. Arapların, birşeyi tamamlayıp sağlamca yaptığı zaman, demeleri ve Hak Teâlâ'nın; "Onları, yedi gök olarak sapasağlam yaptı" (Fussilet, 12) buyruğu hep bu mânayadır. Bir işi tamamlayıp sapasağlam yapmak da bu mânayadır. Çünkü bir işi tamamlamada da, onu sona erdirmek, ve onu bitirmek mânası vardır. Bu mânada olmak üzere, birisi bir işi sağlamca yapıp bitirdiğinde, denilir. Birisi öldüğünde Arapların: ve demeleri ve birisi birisini öldürdüğünde, demelerine gelince, bu yukarıda geçen mânanın mecazi kullanılışıdır. Aralarında bulunan müşterek nokta ise, zahirdir. "Şahin süzüldü" ifâdesindeki fiile gelince, bu kökten değildir. Bu terkibin düzeninin (harflerinin yeri) değiştirilerek meydana getirilen kelimelerin mânası da bu görüşü destekler. Bu değiştirme ile ve kelimeleri elde edilir. Bunların birincisi ile, yardı ve yarıldı mânasında denilir. Yumurta, kabuğunun üstünden çatladığı zaman aynı kökten ;duvar kendiliğinden yıkıldığında denilir. Kesmek, yarmak, yarılmak ve yıkılmak birbirine yakın o-lan mânalardır. JJjalî terkibi ve bundan müştak olan kelimelerin de kesmek mânasına delâlet etmeleri açıktır. Bu böyledir, çünkü birşey kesilince daralır, veya daralınca kesilir. Bu terkibe yakın olan kelimelerin de kesmek mânasına delâlet etmeleri de bu hususu kuvvetlendirir. Bunlardan birincisi, insan birşeyi kestiği zaman ta* denir. Btrşeyi masdarıyla adlandırmak suretiyle, yaş hurma toplamak, denilmesi, mef'ûl mânasında fâit vezninde olarak, kesilmiş dal mânasında denilmesi ve tırpan gibi kendisi ile kesilen şey mânasında denilmesi bu köktendir.
İkincisi, dişlerin ucuyla yeme mânasına gelen kelimesidir. Çünkü bu kelimede de yenen şeyi koparma (kesme) vardır. Ucu kırılmış ve körlenmiş kılıca da bu kökten denilir.
Üçüncüsü, incelik mânasına gelen, kelimesidir. Zayıf olan adama, denilir. Çünkü azlık, zayıflık da kesmenin neticesidir.
Dördüncüsü, fesâd mânasına gelen ilii veznindeki, kelimesidir. Su kırbası koktuğunda ve içindeki şey bozulduğunda, denilir.Birşeyin soyunda bir kusur bulunduğu zaman da, denilir Bütün bunlar kesme sebeb ve neticesi olan şeylerdendir. İşte, kelimesinin lügat bakımından asıl mânası hususunda söylenecek söz bundan ibarettir. [95]
Kadâ Kelimesinin Kuran-ı Kerim'de Kullanılışı Başa Dön
Kur'an'da, kelimesinin kullanıldığı mânalar hakkındadır. Âlimler bu kelimenin Kur'an'da değişik mânalarda kullanıldığını söylemişlerdir:.
a) Yaratma mânasında... Mesela:
'Allah onları yedi gök olarak yarattı" (Fussilet, inayetinde olduğu gibi.
b) Emretmek mânasında... Meselâ:
"Rabbin, sadece kendisine ibadet etmenizi emrediyor" (İsra, 23) âyetinde olduğu gibi..
c) Hükmetmek mânasında... İşte bu mânadan dolayı hâkime, da denilmiştir.
d) Haber vermek mânasında...Nitekim Cenâb-ı Hak,
"Kitap (Tevrat)' da İsrâilogullanna haber verdik ki... " buyurmuştur. Kelime ancak, harf-i ceri ile kullanıldığında, bu mânaya gelir.
e) Birşeyi tamamlama mânasında...Nitekim Allah Teâlâ:
"Bu iş bitince onlar, İnzâr ediciler olarak kavimlerine döndüler" (Ahkâf, 29) buyurmuştur. Yine Hak Teâiâ, bu mânada:
"İş temamlandı ve o dadının üzerinde durdu" yani "Kafirleri helak işi bittiği zaman " demektir. Yine,
"Sonra kirlerini gidersinler" (Hacc.29), yani ondan kurtulsunlar, temizlenmeyi tamamlasınlar manasınadır.
Bunu iyice kavradığın zaman biz deriz ki: Allah Teâlâ'nın, "Bir İşe hükmetti zaman" ifadesiyle ilgili olarak, "Birşeyi yarattığında", "Birşeyi yapmaya karar verdiğinde," "Birşeyi sapasağlam yaptığında" mânaları verilmiştir. Nitekim şâir şöyle demiştir:
"Onların üzerinde Davud'un güzelce yaptığı iki zırh vardır. Veya Tubba'm yaptırdığı geniş zırhlar vardır." [96]
Üçüncü Mesele
Âlimler, kelimesinin, husûsî bir söz hakkında hakîkî mânada kullanıldığında ittifak etmişlerdir. Bu, fiil veya gerçek iş hakkında hakikat olarak kullanılır mı? Evet, bu âyette "emir" kelimesinden murad budur. Bu konuda uzun izah Usûl-û Fıkıh'da geçmektedir. [97]
Hakkında Kıraat Farkı Ve Bu Tabirin Tefsiri
İbn Âmir, iki yer hâriç, bütün Kur'an'da geçen bu gibi âyetleri, şeklinde okumuştur. Müstesna olan iki yer ise Al-i İmran sûresinin başında- âyetidir. O, buradaki, kelimelerini merfü okumuştur. Kisâi'nin, bu kelimeyi Nahl ve Nasin sûrelerinde mansub olarak, Kur'an'tn diğer yerlerindeki-ni ise merfu olarak okuduğu rivayet edilmiştir. Diğer kıraat imamları ise bu ifâdeleri Kur'an'da her geçtiği yerde, şeklinde merfu okumuşlardır.
Bunun mansub okunmasının sebebi, emre cevab kabul edildiği içindir. Bu mânanın uzak ihtimal olduğu da söylenmiştir. Merfu okunmasının sebebi ise, mös-te'nef bir cümle kabul edilmesidir, takdirindedir. [98]
Beşinci Mesele Başa Dön
Bil ki Cenâb-ı Allah'ın, "Ancak ona "ol" derr o da oluverir" âyetinden murad, "Allah'ın olmasını istediği o şeye bizzat "ol" dediği ve o anda o şeyin meydana geldiği" mânası değildir. Çünkü bu yanlıştır. Bunun yanlış olduğuna birçok şey delâlet eder:
1) Cenâb-ı Allah'ın, "ol" sözü ya ezelî (kadîm) ya muhdes (sonradan) dır. Her İki ihtimal de fâsiddir. Böylece eşyanın meydana gelmesinin, (ol) sözüne dayandığını iddia eden görüş bâtıl olur. Biz, sözünün bazı bakımlardan dolayı kadîm olması caiz değildir dedik:
a) kelimesi kâf harfinin önce gelmesi şartıyla kâf ve nün harflerinden meydana gelen bir lâfızdır. O halde kâf kendisinden önce geldiği için, nün harfinin mutlaka muhdes olması gerekir. Kâf harfi de muhdesten hemen Önce geldiği için, onun da muhdes olması gerekir.
b) (...diği zaman) kelimesi ancak müstakbele dâhil olur. Bu nedenle Allah'ın bu hükmetmesinin, kendisine harfi dâhil olduğu için, mutlaka sonradan olması (muhdes) gerekir. Hak Teâlâ'nın "ol" sözü ta'kibiyye için olan fâ harfi sebebiyle, Allah'ın hükmüyle alakalı kabul edilmiştir. Çünkü Cenâb-ı Hak, "O zaman ona ancak "ol" der" buyurmuştur. Muhdesten sonra gelen de muhdestir. Binaenaleyh lâfzının kadîm olması imkansızdır.
c) Allah Teâfâ, fâ-i takibiyye ile, mahlûkatın meydana gelişini sözüne bağlamıştır. Bu sebeble O'nun, 'demesi, mahlûkatın meydana gelmesinden az bir zaman öncedir. Muhdesten hemen önce olanın da muhdes olması gerekir. Bu sebeble, Cenâb-ı Allah'ın, sözünün kadim olması caiz olmaz. Yine Allah'ın, sözünün muhdes olması da caiz değildir. Çünkü her muhdes (sonradan olan), Allah'ın, demesine muhtaç olursa ve lâfzı da muhdes olursa, bu durumda, lâfzının bir başka, lâfzına muhtaç olması gerekir. Böylece de ya teselsül veya devr-i fâ-sid gerekir ki bu ikisi de muhaldir. Böylece de delil ile, sonradan olan varlıkların yaratılmasının, Allah'ın, "ol" demesine dayanmasının caiz oimadığı ortaya çıkmış olur.
(94) Müste'net, mâna bakımından kendisinden öncesiyle alâkalı olduğu halde nahiv bakımından müstakil olan cümledir.
2) Allah Teâlâ, mahlûkâta, ya onlar henüz var olmazdan önce veya varlık âlemine girerlerken, (ol) demiştir. Henüz onlar yok iken onlara, demiş olması görüşü bâtıldır, çünkü mevcud olmayana, mevcud olmadığı zamanda hitap etmek akılsızlıktır. İkinci ihtimal de bâtıldır, çünkü bunun neticesi de, Allah'ın mevcud olan varlıklara, mevcud olmalarını söylemiş olduğu neticesine götürür ki, bunun mânası yoktur.
3) Yaratılmış olanların bazısı cansızdır. Cansızı mükellef tutmak ise abestir. Hakîm olan Allah'a yakışmaz.
4) Kadir, irâdelerine göre bir şeyi yapabilen ve terkedebilen kimsedir. Biz, Allah'ın, ifâdesinden ayrılmış, irâde sahibi bir kadir varlığın olduğunu farzetsek, O ya yaratıp icad edebilen bir varlıktır veya buna kadir değildir. Eğer O yaratmaya imkânı olan birisi ise, bu durumda O'nun yaratması, Allah'ın, lâfzına dayanmaz. Eğer O yaratmayan birisi ise, bu durumda da kadir olan bu zatın ancak, demekle bir fiiti yapmaya kadir olması gerekir. Böylece de bu sizin, kudreti, diye isimlendirmeniz neticesine götürür. Bu da lâfzî bir münakaşadır.
5) lâfzının, şayet yaratmada (tekvin) de bir tesiri olsaydı, biz de bu kelimeyi söylediğimizde, aynı tekvînî tesirin meydana gelmesi gerekirdi. Biz bu hususun fesadını (bozukluğunu) açıkça bildiğimiz için, bu kelimenin yaratmada bir etkisi olmadığını anlamış olduk.
6) kelimesi, kâf harfinin nûn'dan önce olması şartıyla, kâf ve nûn'-dan meydana gelmiş bir kelimedir. Buna göre müessir olan ya bu iki harfte biridir veya her ikisidir. Eğer biri ise, kelimesinin bir tesiri yoktur, tesir bu iki harften birisine aittir. Eğer tesir her ikisine birden ait ise, bu da imkânsızdır. Çünkü her ikisinden meydana gelen toplamın bir varlığı yoktur. Çünkü birinci harf meydana gelirken, ikincisi meydana gelmemiştir. İkincisi meydana gelirken de birincisi bitmiştir. Bu iki harfin toplamı meydana gelmezse, bu toplamın bir tesiri kesinlikle olmaz.
7) Cenâb-ı Allah:
"Muhakkak ki Allah indinde, İsâ'nm hâli, Âdem'in hâli gibidir. Allah o Âdem'i topraktan yarattı. Sonra ona "ol" dedi o da oluverdi" (Al-i imran. 59) buyurmuş ve "ol" deyişinin, Hz. Âdem'i yaratmasından sonra olduğunu göstermiştir. Çünkü birşeyden sonra olan, kendinden öncekinde müessir (etkili) olamaz. Böylece biz birşeyin meydana gelmesinde Allah'ın, sözünün bir etkisi olmadığını anlamış olduk. Bu sebeble de, bu izahlara göre, bu görüşün yanlışlığı ortaya çıktı. Bu sabit olunca biz deriz ki: Âyeti te'vil etmek gerekir. Bu te'vil de birkaç şekilde yapılabilir:
a) En güçlü olan lefvil şöyledir-. Cenâb-ı Allah'ın, "ol" demesinden maksadı, eşyanın yaratılmasında kudret-i İlâhi'nin sür'atle nüfuz ettiğini göstermektir.
Bir de bu, Hak Teâlâ'nın eşyayı, düşünmeksizin, yardım olmaksızın ve denemeksizin yarattığını gösterir. Bunun bir benzeri de, Allah'ın gökleri ve yeri yaratışını anlattığı şu sözüdür:
"Allah o (göğe) ve arza "ister isteyerek, ister istemeden (kerhen) gelin " dedi. Onlar da "İsteyerek geldik" dediler" (Fussiiet, n). Bu, onların söylediği bir söz olmadığı halde, o yer ile göğün yaratılmasında ilâhî kudretin, hiçbir maniayla karşılaşmaksızın süratli bir şekilde nüfuz edişini göstermektedir.
Arapların şu sözü de;bunun bir benzeridir: Duvar, kazığa: "Beni niye yarıyorsun?" demiş, o da: "Beni çakana sor. Çünkü arkamda olan peşimi bırakmıyor."
Şu âyet de bunun bîr benzeridir:
"Herşey Allah'ı hamdiyle teşbih ediyor. Fakat siz onların teşbihini anlamazsınız" (44).
b) "ol" sözü, Allah'ın melekler için yaptığı bir alâmettir. Melekler bu sözü duydukları zaman, bir işin, bir şeyin meydana geleceğini anlarlar. Bu görüş Ebû'l-Huzeyl'den nakledilmiştir.
c) Bu, Allah'ın kendilerine: "Hor ve hakir maymunlar olun" (Bakara. 65) dediği ve benzeri durumda olan mevcud insanlar için söylediği bir sözdür. Bu, Esam'ın gördüşüdür.
d) Bu, diriler için bir ölüm, ölüler için ise, bir dirilme emridir. Bu görüşlerin hepsi zayıftır, kuvvetti olanı, birinci görüştür. [99]
"Bilmeyen kimseler: "Allah bize (açıkça, yüzyüze) konuşsa ya.. Yahut bize bir mucize gelse ya..." dediler. Onlardan önceki insanlar da tıpkı onlar gibi söylemişlerdi. Kaibleri birbirine ne kadar benziyor. Biz, hakikatleri İyice bilmek isteyenlere âyetlerimizi açıkladık" (Bakara, 116).
Bu âyette bahsedilen husus, yahûdi, hristiyan ve müşriklerin kabin, çirkin işlerinden onbirincisidir. Bu âyetle ilgili meseleler vardır. [100]
Birinci Mesele Başa Dön
Cenâb-ı Allah, yahûdi, hristiyan ve müşriklerin tev hid inancını yaralayan bir inançlarını -ki o da Allah'ın çocuk edindiği inançlarıdır- anlatınca, bu âyette de peygamberlikle ilgili yanlış inanışlarını anlatmıştır. Çoğu tefsirciler: "Bu âyette bahsedilenler müşrik Araplardır. Buna, Allah Teâa’nın:
"Onlar, "Bizim için şu topraktan bir pınar akıtmadan sana katiyyen inanmayız" (isra eoj;
"Evvelki (peygamberlere) gönderildiği gibi o (Muhammed) bize de bir mucize getirsin" (Enbiya, 5); ve: '
"Bizim üzerimize melekler indirilmeli değil miydi. Veya Babbimizi görmeli değil miydik?" dediler" burkan. 21) ayetleri delâlet etmektedir" dediler. Çoğu müfes-sirlerin görüşü budur, fakat Ehl-i Kitab'dan olanların da bu isteklerde bulundukları sabittir. Cenâb-ı Allah'ın,
"Ehl-t Kttab,
senin, üzerlerine gökten bir kitab indirmeni isterler. Onlar Musa'dan, daha
büyüğünü istemişlerdi" (N
Eğer, "Ayetten muradın Arap müşrikleri olduğuna, bahsedilen kimselerin "bilmeyen kimseler" olarak tavsif edilmesi delâlet etmektedir. Çünkü Ehl-i Kitab, İlim ehli oian kimselerdir" denilirse, biz deriz ki: Müşrikler tevhidi ve nübüvveti (Peygamberlik müessesesini) gerektiği şekilde bilmiyorlardı. Ehl-i Kitab da bunları gerektiği şekilde bilmiyorlardı. [101]
Kâfirlerin istedikleri Mucizeyi Allah Niçin Ortaya Koymadı?
Kâfirlerin tutundukları bu şüphenin izahı şudur: Ha: Kim Olan Allah, birşeyi meydana getirmek istediğinde, mutlaka, ona götüren en kestirme, şek ve şüpheden en uzak yolu tercih eder. Bunun böyle olduğu sabit olunca, biz deriz ki:"Allah Teâlâ, meleklerle konuşur, Hz. Musa (a.s) ile konuşmuştur. Halbuki sen Ey Muhammed
Allah'ın sana konuştuğunu iddia ediyor, delil olarak da, "Kuluna vahyettiğini vahyetti" (Necm, ıo) ayetini ileri sürüyorsun. Öyle ise, O Allah niçin bize bizzat hitap edip, itikadımızın kuvvetlenmesi ve ortadaki şüphelerin gitmesi için senin peygamber olduğunu açıkça İfâde etmiyor? Allah Teâlâ böyle yapmadığına göre, niçin sana has ayet ve mucizeler vermiyor?"
Bu, iddia Kur'an'ın bir mucize ve delil oluşuna müşriklerin bir tân'ıdır. Çünkü o müşrikler, O'nun bir mucize olduğuna ikrar etmiş olsalardı, "O, bize bir ayet getirmeli değil miydi?" demeleri mümkün olmazdı. Sonra Hak Teâlâ bu şüpheyi, şu buyruğu ile cevaplandırmıştır:
Bu cevabın özü şudur: Biz, Hz. Muhammed (s.a.s)'in sözünü, mucizelerle kuvvetlendirdik, sözünün doğruluğunu ayetlerimizle yani Kur'an ve diğer mucizelerimizle beyân ettik. Bu sebeple, danasını istemek işi yokuşa sürme babmdandır. Durum böyle olunca, bazı sebeblerden dolayı, onların bu isteğine icabet etmemek gerekir.
a) Tek bir delil bile bulunduğu zaman, mükellef istediğini elde etmiş olur. Eğer mükellefin maksadı hakkı bulmak İse, bu tek delil yeter. Bununla yetinil-meyip fazlası istenirse, böyle bir talebin inâd ve diretme babından olduğunu anlarız. Bundan dolayı, böyle bir isteği yerine getirmek gerekmez.
Bunun bir benzeri de.
"Onlar, "Ona Rabbtnden (başka) ayetler indirilmeli değil miydi?" dediler. De ki; ' 'O ayetler ancak Allah 'm nezdindedir. Ben sadece bir apaçık haber verenim." Sana indirdiğimiz ve kendilerine devamlı okunan kitap onlara yetmiyor mu?" (Ankebût, 50-51) ayetidir. Böylece Cenâb-t Hak, onları Kur'an'dan sadra şifâ veren delillerle susturmuştur.
b) Eğer Allah Teâlâ, bu mucizeyi indirmesi halinde onların imân edeceklerini bilseydi, onların isteğini yerins getirirdi. Fakat Allah, onların istediklerini yerine getirse de bunun sadece onların inâdlarını artıracağını biliyordu. Bundan dolayı onların isteklerini yerine getirmedi ve şöyle buyurdu:
"Eğer Allah onlarda bir hayır olabileceğini bilseydi, onlara bunu işittirirdf. Fakat onlara işittirse bile (bu hallerinde), onlar yüz çevirici olarak arkalarını dönerlerdi" (Enfal.23).
c) Bu
mucizelerle ilgili olarak çeşitli zararlar meydana çıkmıştır. Bu mucizelerin
meydana gelmesi, bundan sonra da tekziblerine devam etmeleri halinde, çoğu kez
onların helak olmalarını ve köklerinin kazınmasını gerektirirdi. Bu mucizelerin
bir kısmı, mükellefiyeti ihlâl eden, iman etmeyi mecburî hale getiren bir
özelliğe sahiptir. Bunların çok sayıda olması ve peşpeşe gelmesi, mucize oluş
durumlarını bozabilirdi. Çünkü harikulade şeyler peşpeşe geldiğinde,
harikulade olmaktan çıkar, normal görülmeye başlarlar. Bu durumda da mucize
olmaktan çıkar. Bütün bunlar Allâmu'l Guyûb (gaybları en iyi bilen) Allah'dan
başka hiç kimsenin bilemiyeceği hususlardır. Böylece münkirlerin bu olur olmaz
isteklerinin yerine getirilmemesinin Peygamber (s.a.s)'in peygamberliğini
yaralamayacağı sabit olmaktadır.Cenâb-ı Allah'ın: Kalblerl birbirine ne kadar
benziyor!" buyruğundan murad, peygamberleri yalanlayan bütün milletlerin
söz ve fiillerinin birbirine benzemesidir. Cenâb-ı Allah onların, Biz tek bir
çeşit yemeğe tahammül edemeyiz" (Bakara, 61) Onların putları gibi bize de
bir put yap " (A'râf, 128); "Bizimle alay mı ediyorsun?"
(Bakara, 67) ve, "Allah'ı bize açıkça göster" (N
Hak Teâlâ'nın, "Bîz hakikatleri iyice bilmek isteyenlere ayetlerimizi açıkladık" ifâdesinden murad, Kur'an'tn yanısıra ağacın yürümesi, kurdun konuşması ve az bir yemekle büyük kalabalıkları doyurma gibi Hz. Peygamber (s.a.s)'in gösterdiği mucizelerin, yakînî imanı elde etmek isteyenler için kuvvetli birer delil olduğunu bildirmektir. [102]
"Şüphe yok ki biz seni kâmil bir müfded ve gerçek bir korkutucu olarak Hak İle gönderdik. Sen cehennemliklerden mes'ul değilsin" (Bakara, 119).
Bu kâfirler inadlarında, bâtıl diretmelerinde ısrar edip, işi yokuşa sürmek için yeni mucizeler isteyince, Allah Teâlâ, peygamberine, onların dinî faydaları için, daha fazla mucize getirmeyeceğini beyan etmiştir. Allah Teâlâ bu şekilde açıkladığı gibi, onların küfürde ısrar etmelerinden dolayı peygamberinin üzüntüsü artmasın diye, tebliğ ve ikaz konusunda Hz. Peygamber (s.a.s)'in daha fazla bir şey yapamayacağını da açıklamıştır.
Ayetteki, "Hak ile" buyruğu hakkında bazı izahlar yapılmıştır
a) Bu ifâdedeki "be" harf-i cerri, fiilinden anlaşılan, masdarına müteallikdir. Yani, "Biz seni hak bir irsal (gönderiş) ile gönderdik" demektir.
b) Bu harf, "beşir" ve "nezir" kelimelerine mütealliktir. Yani, "Sen Hak ile müjdeleyici (beşir), Hak ile korkutucusu (nezir)sin" manasınadır.
c) "Hak" kelimesinden murad, din ve Kur'an'dır. Yani ayet, "Biz seni Kur'an, Allah'a itaat eden kimseleri sevapla müjdeleyici, O'nu inkâr edenleri de ikâbla korkutucu olsun diye gönderdik" manasınadır.
Uygun olan, "beşir" ve "nezir" kelimelerinin (Kur'an'ın değil) peygamberin bir sıfatı olmasıdır. Cenâb-ı Hak sanki şöyle buyurmaktadır: "Ey Muhammed, sana uyup dinine girenleri müjdeleyesin, seni inkâr edip dininden sapanları korkutasın diye seni hak ile gönderdik."
Allah Teâlâ'nın, 'Sen, cehennemliklerden mes'ul değilsin" ayetinin iki kıraat şekli vardır. Ekseri kıraat alimleri fiildeki "te" ve "lâm" harflerini, cümleyi haber cümlesi kabul ederek, ötüreli, şeklinde; Nâfi ise "te" harfini fethalı, lâm harfini de meczum okuyarak ve cümleyi inşâî cümle (nehiy cümlesi) kabul ederek, şeklinde okumuştur.
Birinci kıraata göre âyetin birkaç türlü izahı vardır:
a) Onların varacakları yer cehennemdir, bu sebeple onların inkârları sana zarar vermez. Sen bundan mes'ul değilsin. Bu, aynen, Hak Teâlâ'nın, "Sen ancaetmekle sorumlusun. Onların hesabı bize ait" (Rad, 40) ve, "O, peygamber, kendisine yüklenen görevden, sizler de size yüklenen (mükellefiyetlerden sorumlusunuz" (Nur, 54) ayetleri gibidir.
b) "Sen doğruyu bulmuşsun. Sana başka birşey gerekmez. Binaenaleyh onlartn inkârlarından ve azâb-ı İlâhi'ye düşmelerinden dolayı üzülüp kederlenme." Bunun bir benzeri, Allah "O halde nefsin, onlara üzülmesin" (Fatır. 8) ayetidir.
c) Şu anda itaat edene ve isyan edene bakma. Çünkü durum bazan değişebilir. O halde bu, gayba ait bir husustur. Binaenaleyh sen bundan mes'ul olmazsın. Ayette, yakın uzak hiç kimsenin, başkasının günahından mes'ul olmayacağına ve onun yaptıklarından sorumlu tutulmayacağına bir delil vardır.
İkinci kıraat şekline göre de ayetin iki türlü izahı vardır:
a) Rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber (s.a.s): "Keşke ana-babamın ne yaptıklarını bilebilseydim" demiş, bunun üzerine kâfir olanların durumunu öğrenmek istemekten nehyedilmiştir. Bu rivayet akla uygun değildir. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.s), ebeveyninin kâfir olduklarını, kâfirlerin ise azaba duçar olacaklarını biliyordu. Buna rağmen O'nun, "Keşke ana-babamın ne yaptıklarını bilseydim" demesi nasıl mümkün olur ?[103]
b) Ayetteki nehyin manası, kâfirlerin içine düştükleri azabın büyüklüğünü ifâde etmektir. Nitekim bir musibete uğrayan kimsenin durumunu sorduğunda sana bu manada, "Onu hiç sorma!" denilir. Azabın büyüklüğünü ifâde edişin izahı şudur: "Sorulan kimse, içine düştüğü şeyin çirkinliği sebebiyle dillere düşmesinden dolayı sızlanır. Binaenaleyh bunu,ona sorma, ve onun canını sıkan şeyi ona yükleme", veya, "Ey haber soran kimse, sen, duyanı dehşete düşüreceği ve canını sıkacağı için, onun haberini duymaya dayanamazsın. Binaenaieyh sorma."
Übey (f şeklinde, Abdullah b. Mes'ud (r.a)'in şeklinde kıraatleri birinci kıraati güçlendirmektedir. [104]
"Ne yahudiler, ne de hristiyanlar, sen onların dinine uymadıkça, asla senden hoşnûd olmazlar. De ki; Allah'ın hidayeti (İslâm), doğru yolun tâ kendisidir. Eğer sana gelen (bunca) ilimden sonra onların heva ve heveslerine uyacak olursan, yemin olsun ki senin için Allah 'dan başka n bir dost, ne de bir yardıma bulunmaz"
(Bakara, 120).
Allah'u Teâlâ geçen ayette peygamberini sabra davet edip illetin onlar tarafından değil de peygamber tarafından zail olduğunu, onların Hz. Peygamberi tekzibe devam etmede bir mazeretleri kalmadığını beyân edince, bunların bâtılda diretmeleri ve küfürde ısrarları hususundaki durumlarının, peygamberin kendi dinlerine uymasını isteme derecesine, peygamberin getirdiği kitaba razı olmayacaklarına, tam aksine peygamberin onların dininde kendilerine uymasını isteme derecesine vardığını peşisıra getirdi. Böylece bununla onların Hz. Peygambere ne derecede düşman olduklarını beyan ederek, Hz. Peygamber (s.a.s)'in onlara uymayacağını açıkladı.
"Millet" din demektir. Sonra Cenâb-ı Hak, Allah'ın hidayetinin kişileri İslama götüren gerçek buyurmuştur. "Hidayet" ismiyle adlandırılabilecek tek şey Allah'ın hidayetidir. Bu, hidayetin hepsidir. Onun dışında hidayet yoktur. Ehl-i Kitab'ın uymaya davet ettikleri şey hidayet olmayıp, aksine hevâ-vü hevestir. Sen, Allah'ın şu sözüne baksana: Katî delillerle doğruluğu bilinen dine dâir, "ilim sana geldikten sonra", onların "heva" ve bid'at olan görüşlerine "uyarsan", seni koruyacak ve seni müdafaa edecek, "Aİlah'dan başka hiçbir dostun ve yardımcın olmaz. " Aksine ona taate devam edip, O'nun ipine sımsıkı sarıldığın zaman insanlardan seni koruyacak olan Allah’ dır.
Alimler ayetin bazı şeylere delalet etttiğini söylemişlerdir.
1) Allah'ın bir kuluna, yapmayacağını bildiği bir iş hususunda, va'îdde bulunması caizdir. Çünkü ayetten alınan bazı şeylere delâlet ettiğini söylemişlerdir:
m
2) Allah'ın, "İlimden sana geldikten sonra.." ifâdesi, tehdidin ancak delil getirmeden sonra caiz olacağını gösterir. Bu doğru olunca, tehdidin ancak kudretten (güç yetirmeden) sonra olması daha uygundur. Bu sebeple, teklif-i mâla yutâkı (güç yetirilemeyen şeyle mükellef tutmak) caiz görenlerin iddiası geçersizdir.
3) Bu ayette, hevâ-vü hevese uymanın ancak bâtıl birşey olduğuna delil vardır. İşte bu yönden ayet, taklidin bâtıl olduğuna delâlet eder.
4) Ayette, azabı haketmiş kimselerin şefaatçisinin olmadığına delil vardır. Çünkü hevasına uyduğunda bir şefaatçi ve yardımcı bulabilecek olsaydı, Peygamber öncelikle bulurdu. Bu son görüş zayıftır. Çünkü Ehl-i Kitab'ın nevalarına uymak küfürdür. Bize göre ise, küfür için şefaat yoktur. [105]
"Kendilerine kitab verdiğimiz kimseler onu, hakkını vererek okurlar, ona imân edenler bunlardır. Kim onu inkâr ederse, onlar en büyük za. uğrayanların tâ kendileridir" (Bakara, 121).
Bil ki bu ayette birkaç mesele vardır: [106]
Birinci Mesele Başa Dön
kelimesi birinci mübteda, kelimes, de ikinci mübteda olmak üzere ref mahallindedirie-<u ötUti ifâdesi ise, iI nin haberidir. [107]
İkinci Mesele
Cenâb-ı Hakk'ın, "Kendilerine kitab verdiğimiz kımseler..." ifadesiyle kimlerin kastedildiği hususunca iki görüş vardır:
Birinci Görüş: Bunlar, Allah'ın Kur'an'ı kendilerine verdiği mü'minlerc Bu görüşte olanlar, şu delilleri getirmişlerdir:
a) Cenâb-ı Hakk'ın, "Onu, hakkını vererek okurlar" ifâdesi, bu kitabı o ı maya bir terğîb ve teşvik, bu okuyuşu da bir medihtir. Bu durumda olan kıta. Tevrat ve İncil değil Kur'an'dır. Çünkü Tevrat ve İncil'i okumak caiz değilc
b) Hak Teâlâ'nm, "İşte ona İman edenler bunlardır" ifâdesi, imanın bulara hasredildiğini gösterir. Eğer Ehl-i Kitab'tan bahsediliyor olsaydı, böyle olmazdı.
c) Allah Teâlâ, ' Kim onu inkâr ederse, onlar en büyük zarara uğrayanla nn tâ kendileridir" buyurmuştur. Hakkında böyle hüküm verilecek kitap ise ancak Kur'an'-ı Kerim'dir.
İkinci Görüş: Allah'ın kendilerine kitap verdiği kimselerden maksad, yahudilerden Hz. Muhammed (s.a.s)'e imân etmiş kimselerdir. Bunun delili ş-dur. Daha önce bahsedilenler sadece Ehl-i Kitap'tır. Cenâb-ı Hak, Ehl-i Kitab1 r gittiği yolu zemmedip yaptıkları çirkin işleri haber verince, bunun peşisıra yahudilerin yolunu bırakan, hatta Tevrat'ı tefekkür edip, onu tahrifi terkederek, ondan Hz. Peygamber (s.a.s)'in peygamberliğinin doğruluğunu anlayan kimseleri medhetmiştir. [108]
Kitap Verilenler Kimlerdir Ve Tilâvet Hangi Mânâlara Gelir?
Cenâb-ı Hakk'ın, "Onu, hakkını vererek okurlar" sözüne gelince, okumanın (tilâvetin) iki manası vardır:
a) Kıraat (okumak);
b) Bilfiil uymak. Çünkü başkasına uyan kimse için,Ona bilfiil uydu" denir. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Onu izleyen aya yemin olsun" (Şems,2)buyurmuştur. A, jtin zahirine bakılırsa, bu ifâde her iki manayı da içine alır, her iki manada da m'übalağa etmek doğru olur. Çünkü başkasına uyan, bazan uymayı hakkıyla yapar, ondan birşey aksatmaz. Okuyan da, okumanın hakkını îfâ eder, okumada gerekli hiç birşeyi ihlâl etmez.
Buradaki tilavet kelimesini okuma manasına alanlar da değişik izahlar yapmışlardır:
1) Onlar Kur'an'ı düşünüp, gereğiyle amel edip, helâl, haram ve diğer hususlarda O'nun hükümlerine sımsıkı sarılmışlardır.
2) Onlar, namazda ve yalnız başlarına iken Kur'an okuduklarında, huşu ve huzû'ya girerler.
3) Onlar, Kur'an'ın muhkem ayetleriyle amel edip, müteşâbih ayetlerini tasdik ederek, kendilerine müşkü gelen ayetler hususunda bir fikir yürütmez, onları Allah'a havale ederler.
4) Onu Allah'ın indirdiği şekilde okurlar, kelimelerini yerlerinden oynatıp tahrif etmezler ve O'nu doğru olmayan şekillerde tefsir etmezler.
5) Ayet bu izahların hepsine birden hamledilebilir. Çünkü bu izahlar tek bir manada birleşiyorlar ki o da, Kur'an'ın ayetlerine saygı duymak ve bunların hem lâfızlarına hem de manalarına uymaktır. Bu sebeple Allah'ın kelâmının faydalarını çoğaltmak için, lâfzı müşterek olduğu manalara hep birden hamletmek gerekir. Allah en iyisini bilendir. [109]
"Ey İsrâiloğullan size ihsan ettiğim (bunca) nimetimi ve sizi (bir zamanlan âlemler üzerine hakikaten üstün kılmış olduğumu hatırlayın. Hiçbir kimsenin kimseden yana birşey ödeyemeyeceği, kimseden bedel kabul olunmayacağı, kimseye şefaatin fayda vermeyeceği, o (kâfirlere) yardım da edilmeyeceği bir günden sakının" (Bakara. 122-123).
Bu iki ayetin tefsiri, daha Önce geçmiş olan benzeri iki ayette geçmiştir (Bakara. 47-48). [110]
İslâm'ı Tebliğ Gayesiyle Hz. İbrahim (a.s) Kıssasına Geçiş Başa Dön
"Ve hatırlayın o zamanı ki Rabbi, İbrahim'i birtakım kelimelerle imtihan edip de o, bunları tamamen yerine getirince: "Seni insanlara imam (önder) yapacağım" buyurmuş. (İbrahim): "Zürriyetimden de.." demiş, Allah ise: "Zâlimler ahdime eremez" demişti" (Bakara. 124).
Bil ki Allah Teâlâ, İsrailoğullanna çeşitti nimetlerini ve onlartn dinleriyle fiilleri hususundaki kabahatlarını sonuna kadar sayıp bu bölümü, söze başladığı, (Bakara, 47-48) ayetleriyle bitirince, bir başka izaha başlamıştır. Bu da Hz. İbrahim (a.s)'in kıssasının ve çeşitli hallerinin anlatılmasıdır. Bunun hikmeti şudur: Hz. İbrahim (a.s), faziletini bütün milletlerin ve grupların kabul ettiği bir kimsedir. Meselâ müşrikler, onun faziletli olduğunu kabuf edip, onun soyundan gelme, Harem'inde yerleşmiş olma ve onun yaptığı Ka'be'ye hizmet etme ile şeref duyarlardı. Yahudi ve hristiyaniar gibi Ehl-i Kitab olanlar da onun faziletini ikrar edip, onun soyundan olduklarını söyleyerek iftihar ederlerdi. İşte bu nedenle Allah Teâlâ, Hz. İbrahim (a.s)'in, müşriklerin, yahudi ve hristiyanların Hz. Muhammed (s.a.s)'in sözünü kabul etmelerini, dinini tasdiki ve şeriatine uymalarını gerektiren birtakım işlerinden bahsetmiştir. Bunu birkaç türlü izah edebiliriz:
a) Allah Teâlâ, Hz. İbrahim (a.s)'e bazı mükellefiyetleri emredip, o da bunları yerine getirince ve sorumluluğundan kurtulunca, nübüvvet ve imamete nail olmuştur. Bu da yahudî, hristiyan ve müşriklerin dikkatini, dünya ve ahirette hayrın ancak isyan ve inadı bırakarak, Allah'ın ahkâm ve tekliflerine uymakla meydana geleceğine çekmiştir.
b) Hak Teâlâ, Hz. İbrahim (a.s)'in imameti, soyu için de istediğini naklederek, "Zalimler ahdime eremez" buyurmuştur. Bu ifâde dini husustaki imamet (önderlik) ve reislik makamının zalimler için söz konusu olamayacağını gösterir. İşte bu sebeple zalimler, bu makamı elde etmeyi istediklerinde, onlara inadı, diretmeyi ve bâtılda taassubu terketmeleri vâcib olur.
c) Haccetmek Hz.Muhammed (s.a.s)'in dininin hususiyetlerindendir. Bundan dolayı Allah Teâlâ, Hz. Peygamber (s.a.s)'e uymanın vâcib olduğu konusunda, yahudî ve hristiyaniar için adetâ bir hüccet olsun diye, Hz. İbrahim'in de hacc yaptığını nakletmiştir.
d) Kıble, Beyt-i Makdis'den Ka'be'ye çevrilince bu, yahudî ve hristiyanların gücüne gitmişti. Hak Teâlâ, Ka'be'nin, kendisine saygı duymanın ve uymanın vâcib olduğunu kabullendikleri İbrahim'in de kıblesi olduğunu açıklamıştır. Böylece bu, onların kalblerinde bu husustaki öfkenin gitmesini sağlayacak hususlardan olmuştur.
e) Müfessirlerden, Allah'ın kendisiyle Hz. İbrahim'i imtihan ettiği kelimeleri, neticeleri beden temizliğine varan birtakım emirlerle tefsir edenler vardır. Bu da, müşriklerin İslam yolunu tercih etmelerini gerektiren hususlardan sayılır. Çünkü onlar da, Hz. İbrahim'in faziletini kabulleniyorlardı. Bu yine onlara, buraya kan sürme ve temizliğe dikkat etmeme gibi alışkanlık edindikleri şeyleri bırakmalarını gerektirir. Bazı müfessirler de, "ayette geçen "Kefneler"!, Allah'ın dini hususunda Hz. İbrahim'i denediği şeylere karşı, İbrahrim (a.s)'in sabrı" diye açıklamışlardır. Bu şeyler de onun, yıldızlara, aya ve güneşe bakması, putlara tapanlarla münazara etmesi, sonra da oğlunun kesilmes ve kendisinin ateşe atılmasına rağmen Allah'ın hükümlerine inkiyâd etmes -dir. Bütün bunlar, Hz. İbrahim (a.s)'in faziletini kabullenen yahudi, hristiya* ve müşriklerin bu konuda, Hz. İbrahim'e benzemelerini; hasedi, taassubu, Hz. Muhammed (s.a.s)'e uymayı hoş görmemeyi bırakma hususunda, Hz. It-rahim'in yoluna girmelerini gerektirir. İşte bütün bu sebeblerden ötürü Alla" Teâlâ, Hz. İbrahim'in kıssasını burada zikretmiştir.Bil ki Cenâb-ı Allah, Hz. İbrahim'den bazısı onu mükellef tuttuğu güç işler, bazısı da ona has kıldığı büyük teşrifler olan birçok hususu nakletmiştı Biz, inşaallah bunları hep izah edeceğiz. Bu ayet, kendisinden sonra bir şereflendirme meydana gelen bir teklif-i ilâhi'den bahsetmektedir. Bu teklif, Cenâb-
Allah'ın şu buyruğunda bahsettiği şeydir:"Hatırlayın o zamanı ki Rabbi, İbrahim'i birtakım kelimelerle imtihan edip de o, bunları tamamen yerine getirince.." Bu ayette bazı meseleler vardır: [111]
Birinci Mesele
Keşşaf sahibi şöyle demiştir: Ayetteki da âmil olan ya mukadder bir fiildir, meselâ bu şu şekillerde olabilir,"Onu imtihan ettiğinde şöyle şöyle oldu" veya, ifadesidir: [112]
İkinci Mesele
Allah Teâlâ, Hz. İbrahim'e olan mükellefiyetlerini, mânâda genişlik olsun diye "belâ" olarak isimlendirdi. Çünkü bu gibi şeyler, kimin emrettiği bilinmemesi bakımından, bizim tarafımızdan, belâ, tecrübe ve mihnet gibi görülür. [113]
Neticeleri Bilmesine Rağmen Allah'ın, Kulunu İmtihanı Caiz midir? Başa Dön
Örfte böylesi kullanış çok olunca, Hak Teâlâ'nın emir ve yasaklarını mecazî olarak bu şekilde isimlendirmesi caiz olur. Çükü Allah Teâlâ hakkında imtihan etme ve deneme fiillerinin kullanılması caiz değildir. Zira Allah Teâlâ, ezelden ebede kadar olan, nihayetsiz tafsilatı olan bütün malûmatı bilir. Hi-şam b. Hakem : "Allah Teâlâ, ezelde sadece eşyanın hakikatini ve mahiyetini bilir. Ama bu mahiyetlerin meydana geliş ve varlık alemine girişlerini ise ancak bunlar meydana gelirken bilir" demiş ve görüşüne nakfî ve aklî deliller getirmiştir. Onun naklî detili işte bu ayettir. O, bu ayetin delil oluşunu, Allah Teâlâ'nın kullarını imtihan edip denediğini açıkça ifâde edişinden ve bunun benzerini diğer ayetlerde de zikretmesinden çıkarmıştır. Mesela Allah Teâlâ,
"Sizden cfhâd edenlerle, sabredenleri bilelim diye sizi İmtihan edeceğiz" (Muhammed, 31); "Hanginizin ameli daha güzel olacak diye, sizi imtihan etmek için" (Mûlk, 2) ve Bakara suresinde ileride gelecek olan ayetinde "Muhakkak ki sizi. korku veaçlık türü birşeyle imtihan edeceğiz" (Bakara, ısa) buyurmuştur. Yine Hişam,gö-rüşünü kuvvetlendiren şu ayetleri de zikretmiştir:"Siz ikiniz ona yumuşak söz söyleyin, belki o düşünür veya (Allah'dan) korkar " (Taha, 44). kelimesi tereccî (ummak manasını ifâde etmek) içindir.
"Ey insanlar, sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize ibâdet edinr umulur ki ittikâ edesiniz " (Bakara, 21). Bu ve benzeri ayetler, Hak Teâlâ'nın eşya meydana gelmezden önce, onların meydana geleceğini bilmediğini gösterir.Hişam bazı aklî deliller de ileri sürmüştür:
1) Eğer Allah Teâlâ, eşya meydana gelmezden önce, eşyanın meydana geleceğini bilmiş olsaydı, o zaman hem Hâlik'ta hem mahlûkta kudretin olmadığını söylemek gerekirdi. Bu ise imkânsızdır. İmkânsıza götüren şey de aynıdır. Bu ikisinin birbirini gerektirmesinin izahı şöyledir: Allah Teâlâ'nın meydana geleceğini bildiği şeylerin meydana gelmemesi imkansız olur. Çünkü bir-şeyin meydana geleceğini ve gelmeyeceğini bilmek, iki zıt durumdur. İki zıddın arasını bulmak ise muhaldir. Allah'ın meydana gelmeyeceğini bildiği şeylerin, aynı bu delilden ötürü meydana gelmesi imkânsızdır. Buna göre şayet Allah Teâlâ, cüzî şeylerin tamamını, onlar olmazdan önce bilseydi, o şeylerin bazısının meydana gelmesi vâcib, bazısının meydana gelmesi mümtenî (imkânsız) olurdu. Halbuki kesinlikle ne vacib olan için, ne de mümtenî olan için kudrete gerek yoktur. Binaenaleyh böyle olan şeylere Yaratıcı Teâlâ'nın ve yaratılanın kudreti olmadığını söylemek gerekir. Biz bunun imkânsız olduğunu söyledik. Yaratıcı için bunun imkansız olduğunu söyledik, çünkü âlem muh-des (sonradan olma) dır. Ona bir tesir eden (yaratan) vardır. Bu müessirin mutlaka kadir olması gerekir. Çünkü bu tesir, müessirin zatı gereği olsaydı, müessir kadîm olduğu için alemin de kadim olması veya âlem hadis olduğu için müessirin de hadis olması gerekirdi.Bu kudretin mahlûk için imkânsız olduğunu söyledik, çünkü biz, birşey, yapmak istediğimizde ona kadir olduğumuz, birşeyi yapmamak istediğimizde de onu yapmamaya kadir olduğumuz manasında, kendimizde bir işi yapma veya yapmamaya açıkça bir güç buluyoruz. Buna göre bu iki şeyden birisi va-cib, diğeri mümtenî olsaydı, açıkça varlığı bilinen bu güç söz konusu olmazdı.
2) İlmin, bilinen iki şeyden birine taalluk etmesi, o İlmin diğerine taalluk etmesinden başkadır. Bu sebepten ötürü bizi, diğerine taallukunun farkında olmamızla beraber, bu ikisinden birini düşünebiliyoruz. Eğer bu iki taalluk tek bir taalluk gibi olsaydı, bu imkânsız olurdu. Çünkü tek bir şeyin aynı anda hem bilinebilmesi, hem de bilinememesi imkânsızdır. Bunun böyle olduğu sabit olunca biz deriz ki eğer Hak Teâlâ, cüz'iyyatın tamamını bilmiş olsaydı, sınırsız ilmi olurdu. Veya onun İlminin taalluk ettiği sayısız şeyler olurdu. Her iki halde de aynı anda sayısız mevcudat meydana gelirdi ki bu imkânsızdır. Çünkü o zaman bu eşyanın toplamı, on eksiğinden daha fazla olurdu. Noksan olabilen şey sonludur. Fazla olan da, sonlu olandan on fazlasıdır. Sonlu olana, sonsuz olan eklendiği zaman toplam sonlu olur. Bu durumda sonsuz eşyanın var ol- ' ması imkânsızdır.
Şayet, "Mevcut olan ilimdir. İlmin taalluk ettiği şeyler ise haddizatında varlıkları olmadığı halde a'yânda bulunan nisbi işlerdir" denilirse, biz deriz ki: İlim bir malûma taalluk ederse ancak ilim olur. Binaenaleyh eğer bu taalluk haddizatında mevcut olmasaydı, ilmin de aslında ilim olmaması gerekirdi ki bu da imkânsızdır.
3) Bu nihayeti olmayan malumatın sayısını Allah bilir veya bilmez. Eğer Allah onların sayısını bilirse, bu malumat sınırlı demektir. Çünkü belli bir sayısı olan herşey sınırlıdır. Eğer Allah Teâlâ, bu malumatın sayısını bilmez ise, onları tafsilatıyla bilmiyor demektir. Bizim sözümüz de bu konudadır.
4) Her malum, zihnimizde diğerinden ayırdedilmiştir. Başkasından ayır-dedilen herşeyin dışındakiler, ondan hariçtir. Ondan hâriç olan herşey ise ondan başkadır. O halde bu şey, sonlu ve sınırlıdır. Bu sebeble her malum sınırlıdır. Binaenaleyh sınırsız olan şeylerin malum olması imkansız olur.
5) Birşey, ancak ilmin ona taalluku ve nisbeti bulunursa malûm olur. Bir-şeyin birşeye nisbet edilmesi, haddizatında tahakkuku muteber bir haldir. Çünkü birşeyin kendisinde bir belirginlik olmazsa, o, o olması bakımından, başkasının ona nisbet edilmesi imkânsız olur. Müşahhas bir şey, varlık alemine girmezden önce, kesinlikle müşahhas olamaz. Bu sebeble onun ilme konu olması imkânsız olur.
Şayet, "Bu görüş muhal ve mürekkeblerin varlık âlemine girmezden önce (bilinebilir olmasıyla) bâtıl olur. Çünkü biz, onların belirginlikleri olmadığı halde, onları bilebiliyoruz" denilirse, biz deriz ki: Senin bu söylediğin, bizim sözümüzle bir tezad eder, bu ise bizim sözümüze bir cevap değildir. Böyle bir durum ise, şek ve şüpheyi izale etmeyecek şeylerden sayılır. Hişâm sözüne devamla: "İşte bütün bu akfî izahlar, bu kabil ayetlerin zahirî manalarından mecazî manalarına geçilmesine gerek olmadığına delalet eder" demiştir.
Bit ki bu Hişâm, Rafizilerln reisidir. Bundan dolayı eski Rafizilar bedâ[114] görüşüne sahiptirler.
Müslümanların çoğu ise Allah Teâlâ'nın, cüz'î şeyler meydana gelmeden önce de, onları bildiğinde ittifak etmiş ve görüşlerine şu şekilde delil getirmişlerdir:
Cüz'îyyâtın meydana gelmezden önce de, Allah'ın malûmatı dahilinde ol-nalan doğrudur. Biz, bu cüz'iyyâtı Allah'ın bilmesinin doğru olduğunu söyledik, çünkü biz de, onlar meydana gelmezden Önce onları bilebiliyoruz. Zira biz, güneşin yarın doğudan doğacağını bugünden bilebiliyoruz. Meydana gelmeleri o şeylerin, mümkün olduklarını gösterir. Biz, cüz'îyyâtın bilinebilmesin-den dolayı, Allah'ın onları bilmesi gerektiğini söyledik. Çünkü Allah'ın ilminin malumata taalluk etmesi, Allah'ın zatı gereği olması gereken bir husustur. Bu sebeple, Allah'ın ilminin, bilinebilecek şeylerin bazısına taalluk etmesi, diğer bazısına taalluk etmesinden daha evlâ değildir. Buna göre bir tahsis bulunsaydı, bu durumda bir muhassise (tahsis edecek olana) ihtiyaç olurdu ki bu imkânsızdır. Bu sebeple de Allah'ın ilminin, hiçbir malumata (bilinebilecek şeye) taalluk etmemesi gerekirdi. Eğer onun ilmi, malumatın bazısına taalluk ederse, hepsine de eder ki, zaten bizim söylemek istediğimiz de budur.Hişam'ın ileri sürdüğü birinci şüpheye gelince, buna şöyle cevap veririz: Birşeyin meydana geleceğini bilmek, onun meydana gelmesine bağlıdır. Meydana gelme de kudrete bağlıdır. O halde bağlı olan şey, bağlandığı şeye ters olmaz. Bu sebeple ilim, kudretten müstağnî kılmayan, ondan ayrılmayan bir sıfattır. O'nun İkinci şüphesine (deliline) şöyle cevap veririz: Senin bu şüphen, sonu olmayan sayı dizileri ile bozulur.
O'nun üçüncü şüphesine de şu şekilde cevap veririz: Cenâb-ı Allah eşyanın sayısını bilmez. Bu durum, Allah'a cehalet isnâd edilmesini gerektirmez. Çünkü cehalet, eşyanın muayyen bir sayısının olduğudur. Allah Teâlâ onun sayısını bilmez.[115].Fakat eşyanın aslında belli bir sayısı olmadığı zaman, "Allah eşyanın sayısını bilmez" dememizden, Allah hakkında bir cahilliğin söz konusu olması gerekmez.
O'nun dördüncü şüphesine cevabımız ise şöyledir; Alimin, onun başkasından farklı olduğunu bilmesi malûmun şartından değildir. Çünkü malumun başkasından farklı olduğunu bilmek, o başka şeyi de bilmeye dayanır. Buna göre, birşeyi bilmek, o şeyi başkasından ayırdetmeye ve birşeyin başkasından farklı olduğunu bilmek de o başkasını bilmeye dayanmış olsaydı, o zaman insanın hiçbirşey bilememesi, ancak sayısız şeyleri bildiği zaman birşeyi bilebilmesi gerekirdi.O'nun beşinci şüphesine de, yukarıda bahsettiğimiz nakz (hükümsüz illetin bulunması) deliliyle cevab veririz. Şüphe nakzolunduğunda ortadan kalkar. Böylece Allah'ın ilminin umumiliğine delâlet eden bu bahsettiğimiz delillermuarızlardan salim kalır. Muvaffakiyet Allah'dandır. [116]
Arapçada Zamirin Mercii Konusunda Tafsilât Başa Dön
Bil ki zamirin mutlaka kendinden Önceki birşeye râcî olması gerekir. Buna göre zamir merciinden lâfzen ve manen ya önce olur, veya sonra olur, veyahut lâfzen önce, manen sonra olur. veyahut da bunun
aksine olur.
Birinci kısma gelince ki bu, zamirin lafzen ve manen merciinden önce olmasıdır, nahivcilere göre meşhur görüşte bu caiz değildir. İbnu Cinnî bunun caiz olduğunu söylemiş ve buna hem nakli (şiirden), hem de aklî delil getirmiştir. Şiirden delili şairin şu sözüdür:
"O'nun Rabbt benim için Adiy b. Hatim uluyan köpekleri cezalandırdığı gibi cezalandırsın, nitekim böyle yaptı da..."Aklî delile gelince, bu caizdir çünkü fail müessir olan, mef'ul ise onun et-
İmametin güç olmasına
gelince, burada bundan maksad nübüvvet (peygamberlik)tir. Bu mükellefiyet ise
büyük zorlukları ihtiva eder. Çünkü Peygambere, r
Dördüncü Mesele Başa Dön
İbn Âmir, he harfi ile min arasına bir elif getirerek, şeklinde, diğer kıraat imamları iseşeklinde okumuştur. Bu iki okunuş da lügata uygundur. İbn Abbas (r.a) ve Ebu Hayve (r.a), "İbrahim" kelimesini merfû, "Rab" kelimesini de mansub okuyarakjâ'tirjşeklinde okumuşlardır. Buna göre ayetin manası, "Hz. İbrahim, Rabbine bazı dualarla, deneyen birisinin deneyişi gibi, Allah onları kabul edecek mi kabul etmeyecek mi diye dua etmiştir" şeklinde olur. [118]
Hak Teâlâ'nın Hz. İbrahim (a.s)'i İmtihanı
Müfessiıier, lâfzın zahirinin bu manalara delâlet edip etmediği konusunda ihtilâf etmişlerdir. Bazıları şöyle demişlerdir: Lâfız bu manalara delâlet eder. Bunlar, Cenâb-ı Hakk'ın imamet, Beytullah'ı temizleme, onun temellerini yükseltme ve Hz. Muhammed(s.a.s)'in peygamber olarak gönderilmesi hususundaki duaları gibi, zikrettiği şeylerdir. Çünkü bütün bunlar güç şeylerdir.getirdiğini bildirmiş. Daha sonra bu hususları tafsilâtlandırmıştır. Bu, uzak görülecek şeylerden değildir.
Diğer bazı müfessirlerse şöyle demişlerdir: Ayetin zahirinde, bu kelimelerden ne murad edildiğini gösteren birşey yoktur. Bu görüş iki manaya getir:
1) Allah, Hz. İbrahim (a.s)'î, mükellef tuttuğu birtakım kelimelerle imtihan etti. Bunlar Allah'ın emirleri ve yasaklarıdır. Buna göre sanki Cenâb-ı Hak, "Hani Rabbi, İbrahim'i dilediği şeyleri emretmekle imtihan etti" buyurmuştur
2) "Hz. İbrahim (a.s)'in kavmine ulaştıracağı kendi kelimeleri (sözleriyle), onu imtihan etti." Birinci görüşte olanlar bu teklifin hangi surette olduğu hususunda birtakım görüşler belirterek ihtilâf etmişlerdir:
a) İbn Abbas (r.a) şöyle demiştir: "Bunlar onun şeriatında farz, bizim şeriatımızda sünnet sayılan on özelliktir. Bunların beşi baş ilef beşi de bedenle ilgilidir. Baş ile ilgili olanlar, ağza su vermek, burna su vermek, saçları tepeden ortadan yarmak, (ikiye ayırmak), bıyıkları iyice kısaltmak ve misvak kullanmak. Bedenle ilgili olanlar ise sünnet olmak, kasıkları tıraş etmek, koltuk altı kıllarını yolmak, tırnakları kesmek ve su ile istincâ etmek."
b) Bazıları da, Allah'ın Hz. İbrahim'i İslâm'ın özelliklerinden otuzuyla imtihan etmiştir. Bunlardan onu.Berae (Tevbe) süresindeki,"Tevbe edenler, ibâdet edenler, hamd edenler, seyahat edenler, rükû edenler, secde edenler, iyiliği emredip kötülükten nehyedenler ve Allah'ın sınırlarını (hükümlerini) koruyanlar (yok mu?) Sen (bu) mü'minleri (cennetle) müjdele" (Tevbe, 112) ayetinde belirtilen; on tanesi, Ahzab süresindeki,
Müslüman erkek ve kadınlar, mü'min erkek ve kadınlar, itaat eden erkek ve kadınlar, doğru erkek ve kadınlar, sabreden erkek ve kadınlar, huşûlu er-kek ve kadınlar, sadaka veren erkek ve kadınlar, oruç tutan erkek ve kadınlar, ırzlarım muhafaza eden erkek ve kadınlar, Allah'ı çok zikreden erkek ve kadınlar için Allah bir bağışlama ve büyük bir mükâfaat hazırlamıştır" (Ahzab,35) ayetinde belirtilen; on tanesi de Mü'minûn süresindeki,
"Namazlarında huşûya riayet eden, boş ve faldesiz şeylerden yüz çeviren, zekatlarım veren, zevceleri ve sağ ellerinin malik olduğu (cariyeleri) müstesna, ırzlarını koruyan—çünkü bu hususta kınanmazlar; bundan ötesini isteyen de haddi aşanlar olur— emânetlerine ve verdikleri sözlere riayet eden, namazlarına devam eden mü'minler muhakkak ki, felah buldular. İşte bunlar (cennete) vâris olanların tâ kendileridir" {Mü'minun 1-10) ayetlerinde belirtilen hususlardır.Ibn Abbas (r.a)'dan Meâriç süresindeki,
"Onlar namazlarına devam ederler" (Meâriç, 34) ayetine kadar bahsedilen on hususiyeti de geçen hususiyete ilâve ederek bu mükellefiyetlerin sayısını kırka çıkardığı rivayet edilmiştir.
c) Allah, Hz. İbrahim'e tavaf, sa'y, şeytan taşlama ve ihrama girme gibi hac menâsikini emretmiştir. Bu Katâde ve İbn Abbas (r.a)'ın görüşüdür.
d) Allah Teâlâ, Hz. İbrahim (a.s)'i, güneş, ay, yıldızlar, yaşlı iken sünnet olma, ateşe atılma, çocuğunu kurban etmesi ve hicret şeklinde yedi şeyle imtihan etmiş, o da bunlart tamamem yerine getirmiştir. İşte bundan ötürü Cenâb-ıAllah, "Vazifesini tastamam yerine getiren İbrahim..." (Necm, 37) buyurmuştur. Bu görüş Hasan el-Basri'den rivayet edil'miştir
e) Bundan murad, Cenâb-ı Hakk'ın, "Rabbi ona "Teslim ol" dediği zaman o, "Alemlerin Rabbine teslim oldum" demişti" (Bakara, 131) ayetindebahsettiği durumdur.
f) Onun,
babasıyla, kavmiyle ve Nemrud'la tevhid hususundaki mücadeleleri, namaz,
zekat, oruç, ganimetlerin taksimi, m
Kaffâl (r.h) şöyle demiştir:Sözün özü şudur: "İmtihan: Yapılmasında bir külfet, zorluk ve sıkıntı olan şeyleri yapmak zorunda bırakma" manasını ifâde eder. Binaenaleyh bu lâfız, bütün bu anlatılanları içine aldığı gibi, herbirini tek tek de ifâde edebilir. Bu sebeble bütün bunlar hakkında rivayet sabit olmuşsa, bütününün var olduğunu söylemek gerekir. Şayet bunlardan bazısı hakkında rivayet var ise o zaman, rivayetler arasında bir çelişki meydana gelir ki bu takdirde söz söylememek gerekir. Allah en iyi bilendir. [119]
İmtihan Hz. ibrahim 'in Nübüvvetinden Önce mi Sonra mı Vaki Oldu? Başa
Dön
Kâdî şunu söylemiştir:
Bu imtihan, O peygamber olmazdan önceydi: Çünkü Cenâb-ı Hak, Hz. İbrahim
(a.s)'in bunları yapmış olmasının, onu imam yapma- sına sebep olduğuna dikkat
çekmiştir; sebeb ise neticeden önce gelir. Bundan ötürü bu imtihanın, Hz.
Diğer bazıları ise bu imtihanın nübüvvetten sonra olduğunu, çünkü Hz. fcrahim (a.s)'in bu mükellefiyetlerle mes'ul olduğunu ancak vahiy yoluyla bileceğini, binaenaleyh vahyin, kendisinin böyle mükellef olduğunu bilmeden önce gelmesi gerektiğini söylemişlerdir.
Kâdî buna şöyle cevap vermiştir: "Allah Teâlâ'nın Hz. İbrahim'e bu güç -ukellefiyetleri (Cebrail (a.s)'in diliyle vahyetmişolması muhtemeldir. Cenâb-ıHak, o bunları tamamlayınca, onu insanlara gönderilmiş bir peygamber yapmıştır."Sen bu meseleyi iyice anladığın zaman deriz ki: Kâdî şöyle demiştir: "Kelimelerden kastedilen şey, Hasan el-Basri'nin zikrettiği yıldız, güneş ve ay ile ilgili hadistir. Çünkü Allah Teâlâ, Hz. İbrahim'i, peygamberlikten önce bunlarla imtihan etmişti. Çocuğunu kurban etmesine, hicret etmesine ve ateşe atılmasına gelince, bütün bunlar peygamberlikten sonra olmuştur. Sünnet olması da böyledir. Çünkü rivayet edildiğine göre Hz. İbrahim yüzyirmi yaşında iken kendi kendisini sünnet etmiştir." Kâdî sonra da şöyle demiştir: "Eğer "kelimeler" ile murâd edilenin bu şeyler olduğuna dâir katî nakli bir delil bulunursa, Cenâb-ı Hakk'ın, "Onları tamamladı" sözünden maksadı şu olur: Allah, onun durumundan, bu şeyleri tamamlayacağını ve peygamberlikten sonra bunları yerine getireceğini anladı da, ona imamet (önderlik) ve peygamberlik elbisesini giydirdi. [120]
Yedinci Mesele
i faili gösteren gizli zamir iki kıraattan birine göre; "Onları hakkıyla yaptı, eksiklik ve gevşeklik göstermeksizin en güzel bir şekilde edâ etti" manasında olmak üzere Hz. İbrahim'e aittir. 'Vazifesini tastamam yerine getiren İbrahim,." (Necm. 37) ayeti de böyledir.
Diğer kıraate göre ise, "Allah ona dilediği şeyleri verdi, hiç birşeyi eksik bırakmadı" manasında olmak üzere Allah'a aittir.Allah'ın. Seni insanlara imam (önder) yapacağım" sözünde geçen "imam" kelimesi, sırta giyilen şeye "izâr" denilmesi gibi, kendisine uyulan kimseye verifen isimdir, "Dininde insanlar sana uyarlar" manasına olur. Burada birkaç mesele vardır: [121]
Ayette Geçen "İmam" Tâbirinden Maksad?
Muhakkik âlimler şöyle demişlerdir: Buradaki "imâm" kelimesinden maksad "nebî" dir. Buna bir-kaç husus delâlet etmektedir:
1) Cenab-ı Hakk m insanlara imam sozu, Hz. İbrahim (a.s)'i bütün insanlara imâm yapmış olduğunu gösterir. Bu durumda bulunan kimsenin ise Allah katından gönderilmiş, müstakim bir şeriatı olan bir peygamber olması gerekir. Çünkü şayet o, bir başka peygambere tâbi olmuş olsaydı, o zaman o peygamberin imâmı değil de, uyanlarından birisi olurdu ki, bu umûmî ifâde bâtıl olurdu.
2) Lâfız, Hz. İbrahim (a.s)'in her hususta imâm (önder) olduğuna delalet eder. Bu durumda olan kimse, ancak bir peygamberdir.
3) Bütün peygamberler (a.s), insanların kendilerine uyması vâcib olduğu için imâm, (önder) dirler. Cenâb-t Allah bu manada, "Biz o peygamberleri emrimizle (insanları) hidâyete ulaştıran imamlar (önderler) kıldık" (Enbiya, 73) buyurmuştur.
Halifeler de imâm sayılırlar. Çünkü onlar insanların kendilerine tâbi olmaları, söz ve hükümlerini kabul etmeleri gereken bir mevkidedirler.
Kadılar ve fâkihler de bu manada imamdırlar.
İnsanlara namaz kıldırana da imâm denilir. Çünkü onun arkasında namaza duranın ona uyması gerekir.
Hz. Peygamber (s.a.s) şöyle buyurmuştur:
"İmâm, ancak kendisine uyulsun diye imam yapılmıştır. Binaenaleyh o rükû yaptığında, siz de rükû yapınız. Secdeye vardığında siz de secdeye varınız ve imamınıza muhalefet etmeyiniz"[122] .Böylece imâm isminin, dinî bakımdan kendisine uyulması lâyık olan kimseye verildiği sabit olmuştur.
Bazan bâtıl hususunda kendisine uyulan kimseye de "imâm" denilebilir. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: "Biz o (Firavun hanedanını), ateşe :ağıran imamlar (önderler) yaptık" (Kasas,41.) Ancak imâm ismi mutlak olarak kullanıldığında bu manaya gelmez, daha doğrusu mukayyed (kayıdlı) olarak kullanıldığında bu manaya gelebilir. Çünkü Cenâb-ı Hak, sapıklığın imamlarını zikrettiği zaman bunu, "Ateşe (cehenneme) çağırırlar" sözü ile kayıdlamışr. Nitekim ilâh ismi de ancak Hak olan Mabud'u ifâde eder. Bâtıl olan mabud -.Kkında ilâh ismi ancak kayıdlı olarak kullanılır. Nitekim Cenâb-ı Hak: "Allah’ı bırakıp taptıkları ilahları, onlara hiçbir fayda vermemiştir" (hud, 101); ve: "Şimdi sen kendisine hep taptığın ilahına, bak"(Taha, 97) buyurmuştur.[123]
İmam isminin zikrettiğimiz manayı ifâde ettiği ve peygamberlerin de imâm-ç n en yüksek mertebesinde oldukları sabit olunca, ayette geçen "imâm" i-zını,"nübüvvet" manasına hamletmek gerekir. Çünkü Hak Teâlâ, "imâm" lâfzını burada büyük bir ihsan tarzında zikretmiştir. Bu sebeple minnet edilen bir ihsan olması için onun, en büyük nimetlerden olması gerekir. Bundar layı da "imâm" lâfzını "peygamberlik" (nübüvvet) manasına almak vâcib olur. [124]
Hz. İbrahim (a.s)'in Kıyamete kadar Süren İmameti Başa Dön
Allah Teâlâ, Hz. İbrahim'e, onu insanlar için bir imâm yapacağını va'adettiği zaman, kıyamet kopuncaya kadar bu va'adinde durmuştur. Çünkü çok büyük ihtilâflarına ve birbirlerinden son derece uzak olmalarına rağmen, bütün dinlerin mensubları hz İbrahim (a.s)'e saygı göstermekteler ve hem neseb, hem de din ile şeriat bakımından ona mensub olmakla şeref duymaktadırlar. Öyle ki putperestler d-le, Hz. İbrahim'e saygı duymaktadırlar. Cenâb-ı Hak, kitabında bu hususta şov* buyurmuştur: "Sonra biz sana, "Hanif olarak İbrahim'in dinine uy!" diye vahyettik" (Nahl, 123); "Kendini bilmezden başka kim İbrahim'in dininden çevirir?" (Bakara, 130); ve: "Babanız İbrahim'in dini.. O sizi önceden, müslür lar diye isimlendirdi" (Hacc, 78). Bütün ümmet-i Muhammed namazlarının sonunda şöyle dua eder: "Allah'ım, İbrahim'e ve İbrahim'in âline merhamet edip onları mübarek kılıp, onları bağışladığın gibi, Muhammed'e ve âline (as) na, ümmetine) de merhamet et." [125]
İmamet İçin Nas Şart mıdır?
İmâm'ın ancak bir nas ile imâm (lider) olabileceğin söyleyenler bu ayete tutunarak şunu söylemişlere Cenâb-ı Hak, imâm olacağı hususunda açık bir nas (ayet) göndermek suretiyle, ancak Hz. İbrahim'i imâm olacağını açıklamıştır. Bunun bir benzeri de Hak Teâlâ'nın: "Ben, mu hakkak ki yeryüzünde bir halife yaratacağım " (Bakara, 30) ayetidir. Bu ayet Cenâb-ı Allah, Hz. Adem (a.s) için halifelik makamının, ancak buna delâta eden açık bir nas ile meydana geleceğini göstermiştir. Bu görüş zayıftır. Çün kü biz, ayetteki "imâm"lıktan maksadın peygamberlik olduğunu beyân etmiştik Sonra imametten maksadın, mutlak imamlık (önderlik) olduğunu kabul etse bile, ayet imametin yolunun nas olduğuna delâlet etmektedir. Bu konuda d bir anlaşmazlık söz konusu değildir. Anlaşmazlık sadece imametin, bir na olmaksızın sabit olup olmayacağı hususundadır. Bu ayette ise, gerek olurr suz, gerek olumlu yönden meselenin bu tarafından bahsedilmemiştir. [126]
Dördüncü Mesele
Allah Teâlâ'nın, "Seni insanlara imâm yapacağım kavli, İbrahim (a.s)'in bütün günahlardan masum oduğuna delalet eder. Çünkü imâm kendisine uyılan ve yolundan gidilen kimsedir. Şayet o günah işleyecek olursa, bu hususta bizim ona uymamız gerekir. Neticede bizim aynı fiili işlememiz gerekir. Bu ise imkânsızdır. Çünkü bir fiilin günah olması, yapılması yasak olduğu içindir. Bir fiilin vacib olması ise, terkedilmesi yasak olduğu içindir. Bu ikisinin aynı anda olması imkânsızdır.
Allah Teâlâ'nın, "Zürriyetimden de.." sözü ile ilgili birçok mesele vardır: [127]
Zûrriyet Lâfzının Mânası
"Zürriyet" kelimesi, insanın evlâdı ile evlâdının çocukları manasınadır. Bu kelime, "Alllah canlıları yarattı (saçtı)" ifâdesinden alınmıştır. Araplar, (canlılar) kelimesinde olduğu gibi, kolaylık olsun diye, kelimenin aslındaki hemzeyi terketmişierdir. Bu kelime hakkında şöyle bir açıklama daha vardır: Bu kelime, kelimesinin ism-i mensubudur. [128]
İkinci Mesele
"Zürriyetimden de.." sözü ayette daha önce geçen, deki, Û harfine atıftır. Hz. İbrahim (a.s) sanki
şöyle demiştir: "Zürriyetimden bir kısmını da (imâm) kıl." Nitekim sana, "Sana ikramda bulunacağım" denildiğinde sen "Zeyde de.." dersin. [129]
Üçüncü Mesele Başa Dön
Bazı alimler şöyle demiştir: Hak Teâlâ, Hz. İbrahim'e zürriyetinden peygamberler çıkaracağını bildirince, o, bunun bütün zürriyeti için mi, bir kısmı için mi olacağını; hepsinin bu işe lâyık olup olamayacağını öğrenmek istemiştir. Bunu üzerine Allah Teâlâ, ona, zürriyeti içinde bu işe müsaid olmayan zalimlerin de bulunacağını bildirmiştir.
Bir kısım alimler de şöyle demişler: Hz. İbrahim (a.s), bunu, öğrenmek istemek niyetiyle söylemiştir. Soru yoluyla Hz. İbrahim bunu öğrenmeyince, Allah Teâlâ ona açıkça, "Nübüvvetin, onun kavminden zalim olan kimseler için söz konusu olmadığını.." söyleyerek cevap vermiştir.
Eğer, "Hz. İbrahim, "zürriyetimden de..." sözünü söylemeye izinli miydi yoksa izinli değil miydi? Şayet, Allah bunu istemesine izin vermiş ise, niçin isteğini reddetti? Yok eğer ona bu konuda izin vermemiştir. O halde bu bir günahtır "denilirse, biz deriz ki: Allah'ın "Zürriyetimden de ..." ayeti, Hz. İbrahim'in soyundan bazılarının insanlara imam (önder, peygamber) olmasını istediğini gösterir. Nitekim Cenâb-ı Allah da, onun duasına zürriyetinden mü'min olan İsmail, İshak, Yakub, Yusuf, Musa, Harun, Davud, Süleyman, Ey-yub, Yûnus, Zekeriyya, Yahya ve İsâ (a.s) gibileri hakkında icabet etmiş, peygamberlerin sonuncusunu da, soyundan olan ve peygamberler ile imamların en faziletlisi bulunan Hz. Muhammed (s.a.s) kılmıştır. [130]
Allah'ın Ahdi
Allah Teâlâ'ın: "(Allah) "Ahdim zalimlere ulaşmaz" dedi" ayetiyle ilgili birçok meseleler vardır: [131]
Birinci Mesele
Hamza ve Asım'dan rivayetinde Hafs, ye harfinin sükûnu ile kelimeyi, diğer kıraat imamları ise fethası ile, şeklinde; bazıları ise ayeti, şeklinde yani, "Senin zürriyetinden zalim olanlar, benim ahdime nail olamaz.." manasında okumuşlardır. [132]
Cenâb-ı Hakkın Hz. İbrahim'e Verdiği Ahid Nedir? Başa Dön
"Ahd" kelimesi hususunda âlimler birkaç izah tarzı zikretmişlerdir.
1) Bu ahd , daha önce zikredilmiş olan imamlıkdır. Eğer imamlık tan murad edilen nübüvvet ise, işte
budur; aksi halde, bu değildir.
2) Atâ'dan rivayet edildiğine göre "ahdim" demek, "rahmetim" manasına gelir.
3) Dahhâk'tan rivayet edildiğine göre, "benim taatim" manasınadır.
4) Ebu Ubeyd'den bunun, "benim emânım" manasında olduğu rivayet edilmiştir.
Birinci görüş daha uygundur. Çünkü Cenâb-ı Hakk'ın, "benim zürriyetim-den de" kavli, O'nun "Ben seni, insanlar için bir imâm yapacağım" sözüyle va'adettiği bu imameti talep etmeyi ifâde eder. Bundan dolayı "Benim ahdim zâlimlere ulaşmaz" ifâdesi bu soruya ancak, "ahd" bü imamet mânasında olduğu zaman cevâp olabilir. [133]
Üçüncü Mesele
Ayet Allahu Teâlâ'nın onun çocuklarından bazısına istediği şeyi vereceğine delâlet etmektedir. Eğer böyle olmasaydı, Hz. İbrahim'in isteğine (cevap) "hayır!" şeklinde olurdu; yahutta Cenâb-ı Aliah, "Benim ahdim senin zürriye-tine ulaşmaz! derdi..
Eğer, "İbrahim (a.s) peygamberliğin zâlimlere uygun olmadığını bilmiyor muydu?" denilirse, deriz ki: "Evet, ama zürriyetinin durumunu bilmiyordu da, bunun için Cenâb-ı Allah, zürriyeti içerisinde durumu böyle olan kimselerin bulunacağını ve peygamberliğin ancak, zâlim olmayan kimseler için söz konusu olacağını beyan etmiştir. [134]
Râfızîlefin Bu Ayetle İlgili Tutarsız İddaları
Rafizîler, bu ayetle, Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer (r.a)'in imametlerinin geçersiz olduğu hususunda, üç yönden ihticâc etmişlerdir.
1) Ebubekir ve Ömer kâfirdiler. Kâfir olduklan için de zalim idiler. Binaenaleyh bu durumda, onların imamet ahdine lâyık olmadıklarını kesinlikle söylemenin doğru olması gerekir. Onların ne o vakitte ne de herhangi başka bir vakitte, imamet ahdine kesinlikle nail olmadıkları doğru olunca, onların imamete lâyık olmadıkları sabit olmuş olur.
2) Batınen günahkâr olan kimse, zâlimlerden olur. Ebu Bekir ve Ömer'in zahiren ve bâtınen günahkâr olan zalimlerden olmadıkları bilinmediği zaman, onların imametlerine hükmedilmemesi gerekir. İmamet ancak, ismeti sübût bulmuş olan kimse için söz konusu olabilir. İttifakla bu ikisinin masum olmadıkları bilinince, bunların imametlerinin hak olmaması gerekir.
3) RâfiziIer şöyle demişlerdir: Bu ikisi, müşriktirler. Her müşrik de zâlimdir. Zâlim ise, imamet ahdine nail olamaz. Bundan dolayı bu ikisinin imamet ahdine nail olmaması gerekir. Bunların müşrik olmalarına gelince, bu ittifakla böyledir. Müşrikin zalim oluşu ise, Cenâb-ı Allah'ın: "Muhakkak ki şirk, büyük bir zulümdür" (Lokman,13) ayetinden dolayıdır. Zâlimin imamet ahdine nail olamamasına gelince, o da tefsir etmekte olduğumuz bu ayetten dolayıdır.
Şöyle söylenilemez: "Onlar kâfir oldukları durumda zalim idiler; küfür onlardan gidince, bu zalim ismi de onlardan gitmiştir." Çünkü biz, "Zâlim, kendisinde zulüm bulunan kimsedir" diyoruz. Bizim, "kendisinde zulüm bulunan kimse" ifâdemiz "geçmişte veya şimdi kendisinde zulüm bulunan kimse" ifâdesinden daha umumidir. Çünkü bu mefhûmu, bu iki kısma taksim etmek mümkündür. İki kısma ayrılması mümkün olan bir şey, o iki kısım arasında müşterektir. İki kısım arasında müşterek olanın ise, bu iki kısımdan birisinin rulunmaması sebebiyle, ortadan kalkması gerekmez. Binaenaleyh, onun şu anda zalim olmaması, hiç zalim olmamış olmasını gerektirmez. Şer'î delillere : akıldığı zaman şu husus buna delâlet etmektedir: İman, tasdik olduğu halde .e tasdik de uyku halinde bulunmadığı halde, uyuyan kimseye mü'min denilebilmektedir. Bu.dahaönce kendisinde iman bulunduğu için, o kimseye mümin adı verildiğini gösterir. Bu böyle olunca, daha önce kendisinden zulüm sâdır olmuş bir kimsenin, zalim addedilmesi gerekir. Aynı şekilde, kelâm (söz) birbirini takip eden harflerden yürümekte; ardarda gelen yer ve mekânlarda, peşipeşine bulunmaktan ibarettir. Muhakkak ki bütün bunların toplamının bir varlığı yoktur. "Kendisinden türetilmiş olan ismin" var olması, türetilmiş ismin hakîki olması için bir şart olsaydı, bu durum "konuşan", "yürüyen" ve benzeri isimlerin herhangi bir şey hakkında asla hakikat ifâde etmemeleri gerekirdi ki, bu kesinlikle yanlıştır. Böylece bu izah, türetilmiş ismin hakiki manayı ifâde edebilmesi için, kendisinden türetilmiş olduğu ismin bizzat bulunmasının şart olmadığını gösterir.
Buna şu şekilde cevap
veririz: Sizin zikretmiş olduğunuz bu husus, şu durumla bir çelişki teşkil
eder: Bir kimse kâfire selâm vermeyeceğine yemin etse de, daha önce uzun yıllar
kâfir olduğu halde şu anda mü'min olan birisine selâm verse, bu kimse yeminini
bozmuş olmaz. İşte bu husus, bizim söylediğimize delâlet eder. Bir de
küfründen tevbe eden kimse kâfir; günahından tevbe eden kimse de âsî, günahkâr
diye adlandırılamaz. Hüküm, bu m
"Zâlim olanlara meyletmeyiniz" (Hûd, 113).
Cenâb-ı Hak burada, onlar zulüm üzere bulundukları sürece, müslümanları zâlimlere meyletmekten nehyetmiş ve, "İyilik edenlere karşı (muâtıaze için) bir sebep yoktur" (Tevbe. 91) buyurmuştur. Bunun mânası, "Onlar ihsanlarını sürdürdükleri sürece..." demektir. Bu, bu ayetteki "imâmef'ten maksadın, peygamberlik olduğunu açıklamış olmamıza binaendir, bu sebeple Allah'ı bir an bile inkâr eden kimsenin nübüvvete liyâkati olamaz.. [135]
Fasıkın İmameti Caiz midir? Başa Dön
Fakîh ve kelâmcıların çoğu şöyle demişlerdir: Fâsıkın devam ettiği sürece ona imameti vermek caiz değildir.
Bu âlimler, imamet esnasında meydana gelen fışkın, imameti iptal edip etmiyeceği hususunda ihtilâf etmişlerdir. Çoğu âlimler, fâsıka imametin verilmesinin doğru olmayacağı hususunda bu ayeti delil getirmişlerdir. Bu ayetle iki bakımdan istidlal etmişlerdir:
a) Cenâb-ı Hakk'tn, "Ahdim zalimlere ulaşmaz" buyruğunun Hz. İbrahim'in, "Benim zürriyetimden de" isteğine karşı söylenmiş bir cevap olduğunu izah etmiştik. Hz. İbrahim'in, "Benim zürriyetimden de" ifâdesi Allah'ın zik-retmiş olduğu imameti istemektir. Bu sebeple ayette bahsedilen "ahid" den maksadın, cevâp suale uygun olsun diye imamet olması gerekir. Binaenaleyh ayet, Allahu Teâlâ'nın sanki şöyle söylemiş olduğunu gösterir: "Benim imametim, zâlimleri içine almaz." Buna göre Allah'a İsyan eden herkes kendi nefsine zulmetmiş olur. Binaenaleyh ayet, bizim söylemiş olduğumuz şeye delâlet eder.
Şayet, "Ayetin zahiri onların iç ve dışlartyla zalim olmamalarını gerektirir; bu da imamlar ve kadîler hakkında doğru olmaz" denilirse, biz deriz ki: Şîa, bu ayetle masumiyetin hem zahirî hem de bâtını olarak vacib olduğu hususundaki görüşlerinin doğruluğuna istidlal etmişlerdir. Biz ise, ayetin mukteza-sının böyle olduğunu, ne var ki bâtına itibar etmeyi terkettiğimizi söyleriz. Böylece geriye, zahirî adalete itibar edilmek kalır.
Savet, "Yunus (a.s), "Sent tenzih ederim " Aîlahım! Ben, zâlimlerden idim" (Enbiya, 87); Hz. Adem de, "Rabbimlz, biz canlarımıza zulmettik" (A'raf. 23) dememişler miydi?" denilirse, biz deriz ki, ayette zikredilen zulüm, mutlak anlamda zulümdür. Bu ise, Hz. Adem ve Yunus (a.s) hakkında söz konusu değildir.
b) Allah'ın kitabında "and", bazan emir manasına kullanılır. Nitekim Cenâb-ı ben size, şeytana ibadet etmemenizi emretmedim mi?" (Yasin, 60) ve, "Dediler ki, Allah bize... emretti"
(Ah imran, 183) buyurmuştur. Halifelerin ümerâ ve hakimlerine olan ahidleri de bu anlamdadır. Allah'ın ahdinin, "O'nun emri" manasına geldiği sabit olunca, nun, "Benim ahdim zalimlere ulaşmaz" buyruğu her halükârda, zalimlerin ilahî emre muhatap olmadıklarını ve onların Allah'ın emirlerinin alınacağı makamda bulunmalarının caiz olmadığını gösterir.
Birinci şık, müslümanların, Allah'ın emirlerinin, başkalarına lüzumlu olması gibi, zalimlere de lüzumlu olduğu hususunda ittifak etmelerinden dolayı geçersiz olunca, geriye diğer şık kalmaktadır. Bu da, zalimlerin Allah'ın emirleri hususunda güvenilir olmadıkları ve bu hususta da onlara uyulmayacağı hususudur. Binaenaleyh onlar, dinî hususta imâm olamazlar. Bu şekilde ayetin delaletiyle fâsık kimsenin imametinin bâtıl olduğu ortaya çıkmış olur. Hz. Peygamber (s.a.s) de, "Yaratıcıya İsyan hususunda, yaratılmışa itaat edilmez[136]' buyurmuştur. Bu da fâsıkın hâkim olamayacağına, hükmetme mevkiine geldiğinde hükümlerinin geçersiz olduğuna delâlet eder. Aynı şekilde şehâdeti, Hz. Peygamber (s.a.s)'den rivayeti ve fetva verdiğinde de fetvası kabul edilmez. Namaz kıldırması için, öne geçirilmez. Eğer kendisine iktidâ okunmuş olunursa, onun kıldırdığı namaz fasit olmaz. [137]
[1] Ibn Mâce. Zühd, 22 (2/1408).
[2] Müsned.1/165,167.
[3] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 3/321-324.
[4] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 3/324-326.
[5] Buhâri, İlim, 15.
[6] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 3/326-328.
[7] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 3/328-329.
[8] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 3/329-330.
[9] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 3/330-331.
[10] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 3/332-333
[11] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 3/333-334.
[12] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 3/335-337.
[13] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 3/337.
[14] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 3/337-338.
[15] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 3/341.
[16] Asım kıraatine göre âyet, şeklinde okunur.
[17] Tirmizî, Kıyamet. 25 (4/638).
[18] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 3/342-343.
[19] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 3/343.
[20] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 3/343-344.
[21] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 3/344-345.
[22] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 3/345-346.
[23] Müslim, Birr, 34 (4/1987); İbn Mâce, Zühd 9(3/1288).
[24] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 3/346.
[25] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 3/346-347.
[26] Taberanî, (Kaşfu'l-Haîa. 2/324).
[27] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 3/347-348.
[28] Buhâri'nin ilk hadisinden bir cümle.
[29] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 3/348-350.
[30] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 3/350.
[31] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 3/351.
[32] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 3/351.
[33] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 3/352.
[34] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 3/352.
[35] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 3/352-354.
[36] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 3/354.
[37] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 3/354.
[38] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 3/355-357.
[39] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 3/357.
[40] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 3/357-358.
[41] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 3/358.
[42] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 3/358.
[43] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 3/359.
[44] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 3/359.
[45] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 3/359-360.
[46] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 3/361-362.
[47] Müslim, Mesâcid. 208 (1/464).
[48] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 3/362.
[49] Bu sözüyle Ebu Saîd (r.a) ayetin, bunlara da şğmit olan bir yönü olduğunu kasdetmiş olmaktadır ki selefin ıstılahında bu duruma cok rastlanır. Yoksa bu konuşmayı müteakip ayetin indiğini düşı'ınmemıliyız.
[50] Ebu Davud, Salat. 50 (1/54).
[51] Ebu Davud, Salat. 51 (1/155).
[52] Müslim, Taharet, 14 (1/219).
[53] Ebu Davud. Salât, 49 (1/154).
[54] Buna yakın bir hadis için bkz. Müslim, Mesacid, 24 (1/378).
[55] İbn Mâce. Mesâcid, 1 (1/243).
[56] Tirmizî, Tefsir, Tevbe, 18 (V/277).
[57] Ahmed ibn Hanbel. 11/293.
[58] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 3/362-368.
[59] Ebu Davud, Salât 12(1/122).
[60] Zaviye: Medine-i Münevvere yakınında bir yer adı (Taci'l-Arus, 10/166).
[61] Buhari, Salat, 64.
Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 3/369.
[62] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 3/369-370.
[63] Ibn Mâce. Mesâcid, 13 (1/253-254)
Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 3/370.
[64] Buharı, Salat. 36.
[65] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 3/370.
[66] Tirmızi, Buyu, 75(3/611).
[67] Mûlâane, karısına zina isnadında bulunup, bu hususla dört şahid' olmayan kocanın doym söylediğine, kadının da kocasının yalan söylediğine dâir yemin edip. Allah'ın lanetinin yalancının üzerine olmasın? beddua etmeleridir.
[68] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 3/370-372.
[69] İbn Mâce Edeb, 27 (2/1227).
[70] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınlanı: 3/372.
[71] islâmın başlangıcında mescidlerde sergi yoktu ve genellikle toprak üzerinde namaz kılınırdı.
[72] Buhârî, Salat. 37; Müslim, Mesâcid. 55-58 (1/390).
[73] Mescide tükürmemek şimdi bize tabu gelmektedir. Bu hadis-i şeriflerden ise, İslâmiyet'in insanların nasıl terbiye ettiğinin numunesini görüyor. ve bu sjrecin nasıl gerçekleştiğini anlayabiliyoruz. Geniş kitleleri ıslah etmek hiç de öyle kolay bir iş değildir. Sadece şuna bakalım: Mescide tükürmekten men eden İslam, yollara da tükürmeyi yasakladığı halde, mensuplarının mühimce bir kısmı on dört asırdan ben hâlâ buna alışamamıştır. Tükürmeyi önleme İslam terbiyesinin bin şubesinden biri sayılır. Camilerin abdest yerleriyle hergün binlerce insanın pisliğini, kirini giderip onları temizlemesi, camilere binlerce insan girip çıktığı halde işin hadisesi?, kirletmeksizin cereyan etmesi islam inkılabının. terbıye-İ nebeviyenin binlercesinden biridir ki o olmasaydı hiçbir idare bunları gerçekleştiremezdi. O mürşidimize ebediyyen salatü selam olsun. Fen ve cemiyetleri tırnağını kesmekten, burnunu temizlemekten, taharetten, yatıp kalkmadan.ta örnek toplum nizamı kurmaya ve cennete lâyık insan yetiştirmeye yönelen İslamın cihanşümul hidayeti, sen ne mübareksin! (Çev.)
Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 3/372-373.
[74] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınlanı: 3/374.
[75] Benzeri bir hadis için bkz. Ibn Mâce, Taharet, 78 (1/176).
[76] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınlanı: 3/374.
[77] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınlanı: 3/374-377.
[78] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınlanı: 3/377-378.
[79] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınlanı: 3/378-381.
[80] Müslim, Cenâiz, 66-67 (2/657); Tirmizi, Cenâiz. 48 (3/357); Müsned. 2/241.
[81] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınlanı: 3/381-383.
[82] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınlanı: 3/383.
[83] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınlanı: 3/383.
[84] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınlanı: 3/384-386.
[85] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınlanı: 3/386.
[86] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınlanı: 3/386-390.
[87] Müslim, Müsafirin, 164-165 (1/520).
[88] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınlanı: 3/390-391.
[89] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınlanı: 3/391.
[90] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınlanı: 3/391.
[91] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınlanı: 3/391.
[92] Mubdî ism-i fail olduğu halde, Bedî sıfat-ı müşebbehe vezinlerinden olması itibariyle sübul ve mübalağa mânası taşır. Mûfessır buna işaret ediyor.
[93] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınlanı: 3/392.
[94] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınlanı: 3/392.
[95] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınlanı: 3/392-394.
[96] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınlanı: 3/394-395.
[97] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınlanı: 3/395.
[98] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınlanı: 3/395-396.
[99] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınlanı: 3/396-398.
[100] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınlanı: 3/399.
[101] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınlanı: 3/399-400.
[102] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 3/400-402.
[103] Ayette bahsedilen cehennemlikler, tutumları
belirtilen yahudi ve hristiyanlardır. Ehl-i Fetret'ten olan ebeveyn-ı ResuMlah
ve benzerlerinin bu siyakla ilgileri yoktur. Onların necatlarını alimler
tartşmış b iirçok sûnnî alim ehl-i necat olacakları neticesine varmışlardır
Müfessir Alûsî (rh.a) bu konuda es-Sehâvrnin şu hükmünü nakleder: "Benim
inancıma göre, en iyisi, onların (ebeveynin) meselesine girmemektir."
Bunu naklettikten sonra kendisi de şöyle der: Benim inancıma göre ise, onlat,
küfür zamanında muvahhid olarak vefat etmişlerdir. Nitekim İmam Ebu Hanife'nin
-şayet sahih ise- bu konudaki sözü de buna ha,T\tedi\w. Hatta neı deyse
öVyelytörim ki onlar Aliyyü'l-Kari ve benzerlerinden daha etdaldirier"
(Ruhu'l-Maanî Tefsiri, 1/371). Aliyyu'l-Karî ebeveyn konusunda bir r
[104] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 3/402-404.
[105] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 3/404-406.
[106] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 3/406.
[107] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 3/406.
[108] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 3/406-407.
[109] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 3/407.
[110] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 3/408.
[111] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 3/408-410.
[112] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 3/410.
[113] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 3/410.
[114] Beda: Daha sonraki gelişmeye göre, önceden verdiği hükmü bırakıp yeni bir görüş sahibi olmaktır.(Çev.)
[115] Doğrusu, burada gideremediğimiz bir muğlaklık vardır. (Çev)
[116] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 3/410-414.
[117] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 3/414-416.
[118] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 3/416.
[119] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 3/416-419.
[120] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 3/419-420.
[121] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 3/420.
[122] Aynı manada daha uzun bir hadis için bkz: BuhaıT, Taksirü's-Satat. 17; Müslim, Salat, 81-84 (1/309).
[123] Bu ayetlerde ilah lâfzı muzaftır. İzafet ise kayıt nevilerinden biridir (Çav.).
[124] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 3/420-422.
[125] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 3/422.
[126] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 3/422.
[127] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 3/422-423.
[128] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 3/423.
[129] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 3/423.
[130] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 3/423-424.
[131] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 3/424.
[132] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 3/424.
[133] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 3/424.
[134] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 3/424-425.
[135] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 3/425-426.
[136] Müsned, 1/129; Müslim, jmâre, 39 (3/1469); Nesâi, Bi'al, 34 (7/160).
[137] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 3/426-428.
İslami Okul Okulların En Önemlisi