Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Haseddeki Kötülükler Hakkındaki Hâdiseler Başa Dön - 002Bakara - Razi015

Haseddeki Kötülükler Hakkındaki Hâdiseler                Başa Dön. 2

Hasedin Mahiyeti               Başa Dön. 4

Hayırda Yarışmak Hased Değildir. 6

Hasedin Dereceleri              Başa Dön. 7

Hasedın Sebepleri 8

Hasedin Çokluğunun Sebebi Kuvvetli Veya Zayıf Olması 10

Hasedin Tedavisi                Başa Dön. 11

Hased Edilenin Din ve Dünya Yönünden Avantajı                Başa Dön. 12

Hased İhtiyari Olmadığına Göre İnsan Neden Sorumlu Olur?                     Başa Dön  14

Yahudilerin Müslümanlara Şüphe Vererek Dinden Döndürme Çabaları 14

Mû'tezile'nin Halk-ı Ef’alKonusunda Te'vili Ve Onun Tenkidi 14

Yahudilerin ve Hristiyanlann Cenneti Kendilerine Mahsus Saymaları                Başa Dön. 17

Birinci Mesele. 18

İkinci Mesele. 18

"Vech" Kelimesinin Mânaları                Başa Dön. 18

Ayetteki İhsan, Korku ve Hüzün Olmama Kavramlarının Tahlili 19

İhlasın Önemi 20

Niyetin Mahiyeti ve Fazileti 20

İkinci Mesele                       Başa Dön. 20

Mû'minin Niyeti Amelinden Hayırlıdır" Hadisinin Şerhi 21

Niyeti Şümûllendirmekle Sevabı Artırma Yolları                       Başa Dön  21

Niyyetîn Gerçek Mahiyeti 23

Mükâfaatin Nevi Niyete Göre Değişik Olur                                 Başa Dön  23

Birinci Mesele. 24

Ayetin Nüzul Sebebi 24

Üçüncü Mesele. 24

"Allah onların arasında hükmedecektir" Sözünün Mânası 25

Câmi ve Mescidleri Kuranlar Ve Onları Âtıl Bırakanlar                       Başa Dön  26

Ayetin Mâkabliyle Münasebeti 28

Maksad Sadece Kabe mi Yoksa Bûtün Mescidler midir?                    Başa Dön  28

Dördüncü Mesele. 28

Mescidi Tahrip Etmek İki Şekilde Olur. 29

Altıncı Mesele. 29

Mescide Korkarak Girme. 29

Korkarak Mescide Girmek Hakkında Farklı Tefsirler                Başa Dön  29

Mescidler Hakkındaki Hükümler Mescidlerin Fazileti Hakkındaki Ayet Ve Hadisler  31

Mescidlerin Fazileti Hakkında Hadisler                Başa Dön. 31

Mescidlere Gitmenin Fazilet ve Sevabı 32

Mescidleri Süslemek Hakkında Üçüncüsü, mescidleri süsleme konusundadır:                Başa Dön. 36

Tahiyyetu'l-Mescid Namazı Hakkında. 36

Beşincisi: Mescide Giren Kimsenin Ne Okuyacağı 36

Altıncısı: Mescidde Namazı Beklemenin Sevap ve Fazileti 37

Yedincisi: Mesciddlerde Alış-Veriş Yapma Mekruhtur                Başa Dön  37

Sekizincisi: Mescidde Uyumanın, Tükürmenin Hükmü. 38

Dokuzuncusu:Mescidlere Tükürmenin Mekruh Olduğu. 39

Onuncusu: Soğan Sarmısak Yiyen Kimsenin Mescide Girmesi                Başa Dön  40

Onbirincisi: Evlerdeki Mescidler Hakkında. 40

Gayr-i Miislimin Mescide Girmesinin Hükmü. 40

Bakara, 115 Âyetinin Nüzul Sebebi:                Başa Dön. 42

Âyetin Kıble Hakkında Olduğu Görüşü. 43

Namaz ve Kıble İle İlgili Olmadığı Görüşü                Başa Dön. 45

İkinci Mesele. 46

Üçüncü Mesele                     Başa Dön. 46

Ayeti Yanlış Anlayan Mücessimeyi Red. 47

Beşinci Mesele. 49

Allah'a Çocuk İsnad Eden İnançlar ve Tenkidi                Başa Dön. 49

Kunut Kelimesinin Mânaları             Başa Dön. 51

İkinci Mesele. 52

Üçüncü Mesele. 52

Allah, Göklerin ve Yerin Yaratıcısıdır. 53

Bedî İsminin Mânası 53

İkinci Mesele. 53

Kadâ Kelimesinin İştikakı ve Mânası Hakkında Tafsilat             Başa Dön  53

Kadâ Kelimesinin Kuran-ı Kerim'de Kullanılışı                  Başa Dön. 55

Üçüncü Mesele. 55

Hakkında Kıraat Farkı Ve Bu Tabirin Tefsiri 55

Beşinci Mesele                    Başa Dön. 56

Birinci Mesele                  Başa Dön. 58

Kâfirlerin istedikleri Mucizeyi Allah Niçin Ortaya Koymadı?. 58

Birinci Mesele                   Başa Dön. 63

İkinci Mesele. 63

Kitap Verilenler Kimlerdir Ve Tilâvet Hangi Mânâlara Gelir?. 63

İslâm'ı Tebliğ Gayesiyle Hz. İbrahim (a.s) Kıssasına Geçiş             Başa Dön  64

Birinci Mesele. 65

İkinci Mesele. 66

Neticeleri Bilmesine Rağmen Allah'ın, Kulunu İmtihanı Caiz midir?             Başa Dön  66

Arapçada Zamirin Mercii Konusunda Tafsilât                            Başa Dön  69

Dördüncü Mesele                Başa Dön. 70

Hak Teâlâ'nın Hz. İbrahim (a.s)'i İmtihanı 70

İmtihan Hz. ibrahim'in Nübüvvetinden Önce mi Sonra mı Vaki Oldu?                   Başa Dön. 72

Yedinci Mesele. 72

Ayette Geçen "İmam" Tâbirinden Maksad?. 73

Hz. İbrahim (a.s)'in Kıyamete kadar Süren İmameti                Başa Dön. 74

İmamet İçin Nas Şart mıdır?. 74

Dördüncü Mesele. 75

Zûrriyet Lâfzının Mânası 75

İkinci Mesele. 75

Üçüncü Mesele             Başa Dön. 75

Allah'ın Ahdi 76

Birinci Mesele. 76

Cenâb-ı Hakkın Hz. İbrahim'e Verdiği Ahid Nedir?                           Başa Dön  76

Üçüncü Mesele. 76

Râfızîlefin Bu Ayetle İlgili Tutarsız İddaları 77

Fasıkın İmameti Caiz midir?                    Başa Dön. 78

 

Haseddeki Kötülükler Hakkındaki Hâdiseler                Başa Dön

 

Birinci mesele, "Hased"i kınamak hakkındadır. Hasedin mezmum olduğuna birçok haber delalet et-

mektedır:

a) Hz.Peygamber (s.a.s) şöyle buyurmuştur:

"Ateşin odunu yiyip bitirmesi gibi hased de iyilik ve hasenatı yiyip bitirir "[1].

b) Enes (r.a) şöyle demiştir: Biz bir gün, Hz.Peygamber (s.a.s)'in yanında oturuyor idik. Derken, O, "Şu uzak yoldan, şu anda size cennetliklerden bir adam gelecek ..." Çok geçmeden, abdestinden ötürü sakalını sıvazlayan ve nalinlerini de sol tarafına asmış olarak, ensardan bir adam çıkageldi ve selâm verdi. Ertesi gün olunca, Hz.Peygamber (s.a.s) aynı sözü söyledi ve yine aynı adam geldi. Üçüncü günde de Hz.Peygamber (s.a.s) daha önce söylemiş ol­duğu sözleri söyledi, yine o adam çıkageldi. Hz.Peygamber (s.a.s) meclisten kalkıp gidince, Abdullah ibn Amr ibn el-As (r.a) o adamı izleyerek ona şöyle dedi: "Ben, babama darıldım, bunun için üç gün yanına varmamaya yemin ettim; beni senin evine götürmeyi uygun görürsen, ben buna hazırım!" Adam Duna "evet!" dedi. Böylece Abdullah o adamın yanında üç gece kaldı. Abdullah, o adamın geceleyin hiç bir şeye kalkmadığını, ancak yatağında sağa ;ola döndükçe Allah'ı zikrettiğini, geceleyin sadece sabah namazı için kalktı­ğını gördü; ondan da sadece hayırlı sözler duymuştu.

Üç gün geçince, onun amelini neredeyse küçümseyerek, {Abdullah sö­züne devamla) dedim ki: "Ey Allah'ın kulu, benimle babam arasında bir dar­gınlık ve ayrılık yoktur. Ancak Allah Resulünün şöyle dediğini duydum da, bunun üzerine senin amellerini öğrenmek istedim. Fakat çok bir şey yaptığını görmedim; seni bu makama ulaştıran şey nedir?" O adam: "Gördüğünden başka hiçbir şey değildir" dedi. Ben çıkmak üzere döndüğümde, o beni çağı­rarak şöyle dedi: "Beni bu dereceye yükselten, senin gördüğünden başka bir şey değildir, ne var ki ben kendimde müslümanlann herhangi birine karşılık bir kusur, bir ayıp ve Allah'ın o kimseye vermiş olduğu nimetlere karşılık hiç kıskançlık duymam." Bunun üzerine Abdullah, "Seni bu dereceye ulaştıran şey gerçekten büyük şey; buna takat getirilemez" der.

c) Hz.Peygamber (s.a.s) şöyle buyurmuştur:

"Sizden Önceki ümmetlerin hased, buğz ve kin hastalıkları size de geçti. Bun­lar kökünden kazıyan şeylerdir. "Saçı kökünden kazıyan şeyler" demiyorum,

fakat "dini kökünden kazıyan şeyler" (diyorum) "[2]

d) Resûl-i Ekrem (s.a.s) söyle buyurmuştur:

''ümmetime (daha önceki) ümmetlerin hastalığı bulaşacaktır. "Sahabe: "Üm­metlerin hastalığı nedir?" diye sordular. O şöyle dedi: " Taşkınlık, şımarıklık, dünya hususunda birbirlerine karşı öğünmek ve yarışmak, birbirinden uzak­laşmak ve hasedleşmek. Öyle ki, böylece zulüm ortaya çıkar ve anarşi olur."

e) Hz.Mûsâ (a.s), Rabbiyle konuşmaya gittiği zaman Arş'ın gölgesinde gıbta ettiği bir adam gördü ve, "Bu adam Rabbi katında şereflidir" diyerek, Rabbinden onun ismini kendisine bildirmesini istedi. Cenâb-ı Hak, o adamın ismini bildirmedi fakat şöyle dedi: "Sana o adamın fiillerinden üçünü söyleye­ceğim: O, Allah'ın kendilerine verdiği lûtuflar hususunda insanlara hased et­mez, ana babasına âsî olmaz ve koğuculuk yapmazdı."

f) Hz Peygamber (s.a.s) şöyle buyurmuştur:

"Muhakkak ki Allah'ın nimetlerinin düşmanları vardır." "Bunlar kimlerdir? diye soruldu. O, "Allah'ın İnsanlara verdiği nimetlere hased edenlerdir buyurdu.

g) Peygamberimiz (s.a.s) buyurmuştur ki:

A/fi feş/t kimse hesaptan önce cehenneme girerler: Zulümleri sebebiyle ida­reciler, ırkçılıkları sebebiyle Araplar, kibirleri sebebiyle mahallî yöneticiler, hı­yanetleri sebebiyle tüccar, cahillikleri sebebiyle mahalle sakinleri ve hasedleri sebebiyle âlimler."

Bu husustaki diğer haberlere gelince bunlar şunlardır:

1) Hikaye edildiğine göre Avf b. Abdullah, el-Fadl b. Muhalleb'in yanı­na girer. O esnada el-Fadl Vâsıt şehrinde bulunuyordu. Ona, "Sana bir hu­susta Öğüt vermek istiyorum; kibirden sakın, çünkü kibir iblisin Allah'a isyanına sebeb olan ilk günahtır" dedi ve şu âyeti okudu:

Hanı biz, meleklere "Adem'e secde edin" dediğimizde; onlar iblis müstes­na, hemen secde etmişlerdi. O (secde etmekten) kaçınmış ve büyüklenmek istemişti" (Banara, 34). "İhtirastan da sakın çünkü o Adem'i cennetten çıkardı. Allah onu, genişliği gökler ve yer kadar olan bir cennete yerleştirmiş iken, o sünnetteki yasak ağaçtan yedi de Allah onu cennetten çıkardı" dedi ve sonra "(Sizin ikiniz) ininiz oradan" (Tahâ, 123) âyetini okudu ve son olarak, "Üasedden de sakın çünkü Adem'in oğlu Kabil, kardeşi Hâbili ona lased ettiği zaman öldürdü" deyip şu ayeti okudu:

Onlara, Adem'in iki oğlunun haberini gerçek olarak oku" (MAMe. 27).

2) İbnu'z-Zübeyr (r.a) şöyle demiştir: Ben dünya işine dâir herhangi bir hususta hiç kimseye hased etmedim. Çünkü eğer o kimse cennetliklerden ise, ıetin yanında hiç değeri olmayan dünyadan ötürü ona nasıl hased edeyim? Yok eğer o, cehennemliklerden ise, cehenneme gidecek birisi için dün­ya işi hususunda ona nasıl hased edeyim?"

3) Bir adam Hasan el-Basri (r.a)'ye: "Mü'min hased eder mi?" dedi. O da cevaben: "Yakub (a.s)'un oğullarını unuttun mu? (Eder,) ancak sen onu eline ve diline bulaştırmadıkça sana zarar vermez" demiştir.

4) Muaviye fr.a) şöyle demiştir: "Hased edenden başka her insan mem­nun edilebilir. Çünkü hased edeni ancak kıskandığı nimetin yok olması mem­nun eder."

5) Denildi ki: Hased eden kimse, bulunduğu topluluklardan ancak kına­ma ve zemme, meleklerden lanete ve buğza, diğer varlıklardan gam ve kede­re, kıyamette korku ve dehşete, mahşer yerinde de rüsvaylık ve cezaya nail olur." [3]

 

Hasedin Mahiyeti               Başa Dön

 

İkinci mesele hasedin hakikati hakkındadır. Allah, mü'min kardeşine bir nimet ihsan ettiğinde, eğer sen o nimetin yok olmasını istersen, işte bu haseddir.

Eğer o nimetin bir benzerinin kendin için olmasını arzu edersen, bu da gıbta ve iyilikte yarışmadır. Hasede gelince, bu her halü­kârda haramdır. Ancak bir tacirin (günahkârın) veya bir kâfirin elde edip, şer ve bozgunculuk yoluna yardımda kullandığı nimet müstesna. Bu nimetin yok olmasını istemek günah değildir. Çünkü sen, bu nimetin yok olmasını, bir ni­met olduğu için değil, o nimet ile fesada, şerre ve kötülüklere yol açıldığı için istiyorsun. Hasedin söylediğimiz mânaya geldiğini gösteren âyetler şunlardır:

1) Şu anda tefsir ettiğimiz âyettir ki o da şudur: "Ehl-i Hitap'tan birçoğu, içlerindeki hasedierinden Ötürü, imân etmenizden sonra sizi küfre döndürmek istediler" {Bakara. 109). Cenâb-ı Hak bu âyette, Ehl-i Kitab'ın, imân nimetinin yok olmasını istemesinin bir hased olduğunu bildirmiştir, gibi sizin de inkâr etmenizi böylece onlarla aynı olmanızı istediler' ' (Nisa, 86)

 "Eğer size bir iyilik dokunsa, bu on/an endişelendirir. Ama eğer size bir kötülük isabet edeıse, buna da sevinirler " (Ali-imran,ıao). Bu sevinç, onların (müslümanların) başına ge­len musibete sevinmektir. Buna göre hased ile başkasının başına gelen be'â-ya sevinmek birbirinden ayrılmayan iki vasıftır.

4) Cenâb-ı Hak, Yûsuf (a.s)'un kardeşlerinin hasedini anlatarak onların kalblennaeki bu duyguyu şöyle bildirmiştir:

"(O kardeşler) şöyle demişlerdir: 'Yusufla kardeşi, babasının yanında muhal kak bizden daha sevgilidir. Halbuki biz bir cemaatız. Babamız her halde açıl bir yanlışlık içindedir. YusuCu öldürün. Yâhud onu (ıssız) bir yere atın ki, be banızm teveccühü yalnız size has olsun" (Yûsuf, 8-9) Böylece Cenâb-ı Hak, Yû suf'un kardeşlerinin Yûsuf'a olan hasetlerinin, Yûsuf'un o nimetlere mazha olmasından hoşlanmamalarından ibaret olduğunu açıklamıştır.

5) "Ve onlar, onlara veriL şeylerden dolayı içlerinde bir ihtiyaç duygusu hissetmezler" (Haşr, 9) âyetidir Yani, onların kalbleri daralmaz ve kederlenmezler demektir. Böylece Allah on lan, hased etmemekle övmüştür.

6)  Hak Teâlâ yine hasedi kabul etmeme sadedinde:

"Yoksa onlar, Allah'ın onlara vermiş olduğu fazlından dolayı insanlara haset mi ediyorlar?" (Nisa, 54) buyurmuştur.

7) Cenâb-ı Hak: İnsanlar tek bir ümmet idi. Allah, müjdeleyici ve uyarıcılar olmak üzere pey fpmberler yolladı ve -ihtilâf ettikleri hususta aralarında hükmetsinler diye- be2perlerinde hak olarak kitaplar indirdi. Bu kitap hususunda ancak, kendilerine raçık âyetler geldikten sonra kendilerine kitap verilmiş olanlar aralanndal -setlerinden dolayı, ihtilâf etmişlerdir" (Bakara, 213) buyurmuştur. Bir tefsire göre kelimesinin mânasının, demek olduğu söylenmiştir.

8) Onlar ancak, kendilerine ilim geldikten sonra, aralarındaki kıskançlıktan ötürü ayrılığa düştüler" (Şûra 14)âyeti. Allah, onların aralarını, kendisine itaat içinde onların kalblerini birbi­rine ısındırmak için, itmi indirmiştir. Onlar ise, birbirlerine hased edip, ayrılığa düşmüşlerdir. Çünkü onların her biri tek başına lider olmayı ve yalnız kendisi­ne müracaat edilmesini istemiştir.

9) Abdullah ibn Abbas şöyle demiştir: Yahudiler, Hz.Peygamber (s.a.s)'r bî'setinden önce bir kavim ile savaştıktan zaman, "Biz, bize göndermeyi va -adettiğin peygamber ve indireceğin kitap hürmetine, senden ancak bize yar­dım etmeni istiyoruz" diyorlardı. Böylece oniar, Allah'ın yardımına na oluyorlardı. İsmaîl (a.s)'in soyundan olan Hz.Peygamber (s.a.s) gelince, onlar O'nu tanıdılar. Ama, O'nu tanıdıktan sonra, O'nu inkâr ettiler. İşte bunun üzer -ne Cenâb-ı Hak:

"Halbuki onlar daha önce, inkâr edenlere karşı, (gelecek olan nebi'yi vesile* ederek) fetih istiyorlardı. Ama ne zaman, tanıdıkları şey onlara gelince, O 'ı inkâr ettiler. İşte Allah 'm laneti kâfirleredir. Hased ederek Allah m indirdiğin inkâr etmeleri suretiyle karşılığında nefislerini sattıkları şey ne kötüdür!" (Ba­kara. 69-90) buyurmuştur. Buradaki1 mânasına gelir.

Safiyye binti Huney (r.anha), Hz.Peygamber (s.a.s)'e şöyle demiştir: "1 bam ve amcam senin yanından gelmişlerdi. Babam, amcama, "O'nun hak­kında ne dersin?" dedi. Amcam, "O, Hz.Mûsâ (a.s)'nın müjdelemiş olduğa peygamberdir derim, ya sen ne dersin?" deyince, babam, "Hayatta olduğur sürece, ona düşmanlık yapmayı düşünürüm" dedi. İşte, böyle bir karar ver- mek, haset neticesinde verilen bir hükümdür. [4]

 

Hayırda Yarışmak Hased Değildir

 

Hayırda yarışmaya (münâfese) gelince, bu haram değildir. Bu kelime (nefis olmak) kökünden müştaktır. Bunun haram olmadığına delâlet eden pekçok husus bulunmaktadır.

a) Cenâb-ı Hakk'ın: "yarışacaklar işte bunda

b) Hak Teâlâ'nın: "Habbinizden olan bir mağfirete doğru yarışınız" (Hadid,2i) âyetidir. "Müsabaka" ancak birşeyi elden kaçırmak korkusu olduğu zaman olur. Bu, efendilerine hizmet hususunda ya­rışan iki kölenin durumuna benzer; çünkü onlardan her birisi, arkadaşının ken­disini geçip de, efendisi nezdinde kendisinin elde edemiyeceği bir mertebeye ulaşmasından endişe eder.                                                                             

c)  Hz.Peygamber (s.a.s), şöyle buyurmuştur:

"Ancak  /ki kimseye hased (gıbta) edilir: Allah'ın, kendisine bir mal verip de, bunu Attan yolunda harcayan kimse ile; yine Allah'ın, kendisine bir üim verip de onunla amel ederek, onu insanlara Öğreten kimse..."[5] Bu hadîs, hased lafzının, bazan yarışmak mânasına alınabileceğini gösterir.

Sonra biz deriz ki, yarışmak duruma göre vâcib, mendûb veya mubah otur. Yarışmanın vâcib olmasına gelince bu, imân etmek, namaz kılmak ve zekât vermek gibi, nimetler dinî ve vacib nimetler olduğu zamandır. İşte bu durumda kişinin bu gibi şeyleri elde etmeyi istemesi, kendisine vâcib olur. Çün­kü bu vâcib olmazsa, o kimse günah işlemeye razı olmuş olur ki, bu da ha­ramdır.

Ama, nimetler, Allah yolunda İnfak etmek, insanlara bir şeyler öğretmek için kollan sıvamak gibi mendûb olan faziletler nevinden olursa, bu nimetler­de yarışmak mendûb olur.

Nimetler, mubah olan nimetler cinsinden olursa, bu nimetlerde yarışmak da mubah olur.

Özet olarak diyebiliriz ki, kınanmış olan şey, nimetin başkasının elinden çıkmasını istemek ve arzulamaktır, ama o nimetin kişinin kendisi için de ol­masını arzulaması ve kendisindeki eksikliğin gitmesini istemesine gelince, bu kınanacak birşey değildir. Ancak burada bir incelik vardır. Bu incelik de şu­dur: Başkasına nisbetle, bir kimseden noksanlığın gitmesinin iki yolu vardır

1) Başkasında olan şeylerin, kendisinde de olması;

2) Başkasında olan şey kendisinde olmadığı zaman, o şeyin o başkasının elinden çıkması. İki yolun birinden ümit kesildiği zaman, kalb diğer yolu arzu lamayı sürdürür. İşte burada eğer o kişi, kalbini yokladığında, "Şayet ben bı üstünlük ve fazileti öteki şahıstan gidermeye kadir olmam halinde, mutlaka giderirdim" hissini bulursa, mahzurlu olan hased içinde olduğu anlaşılır. Eğe o kalbini, "Takvası, onun kalbini, başkasından bu nimetin izâlesini istemek­ten alıkoyacak" biçimde bulursa, bu durumda Allah'ın bunu affetmesi umu­lur. Belki de bu, Hz.Peygamber (s.a.s)'in:

"Üç şey vardır ki, mü 'min bunlardan kurtulamaz. Hased, zan ve bir şeyden uğursuzluk sezmesi'' Sonra Hz.Peygamber (s.a.s) sözüne devamla şöyle de­di: "Kişinin bunlardan bir kurtuluş yolu vardır. Bu şudur: Hased ettiğin za­man, onun gereğini yapma!.." Yani kalbinde hased hususunda herhangi bir şey hissedersen, onu tatbikat sahasına koyma. Hasedin hakikati hususunda söylenecek sözler bunlardır ki, bunların hepsi Şeyh Gazzali'nin (Allah ona rah­met etsin) sözlerindendir. [6]

 

Hasedin Dereceleri              Başa Dön

 

Üçüncü mesele, hasedin mertebeleri hakkındadır, Allan rahmet etsin Gazali (rahmetullahi aleyh) hasedin dört mertebesi olduğunu söylemiştir:

1) O nimet kendisinde bulunmaması halinde insa­nın, başkasındaki nimetin yok olmasını arzu etmesidir ki, bu hasedin doruk noktasıdır.

2) İnsanın bir nimetin başkasından zail olup, kendisine gelmesini arzu et­mesidir. Bu, meselâ kişinin, başkasının elinde olan güzel bir ev, güzel bir ka­dın veya itibarlı bir makama karşı arzulu olmasıdır. Bu insan, o şeylerin kendisinin olmasını ister. Buna göre bizzat istenen, o şeylerin kendisinin ot-nasıdır. O nimetler elinde olan kimseden onların zâii olmasını istemek arızî ;başka bir sebebten dolayı) matlûbdur.

3) İnsanın, nimetlerin sahibinin elinden gitmesini arzu etmeyip, aynı ni­metlerin kendisi için de olmasını istemesidir. Eğer o nimetlerin aynısını elde etmekten âciz olursa, o zaman onun kendisinden farklı olmaması için, o insa­nın da bu nimetleri etinden kaçtrmasınt ister.

4) İnsan, aynı nimetlerin kendisi için de olmasını arzular, ama elde ede­mediği zaman da başkasının elindeki o nimetlerin zail olmasını istemez. Bu ?eşid hased, dünyevî nimetler hususunda olursa, Allah bunu affeder; eğer di-ıî hususta olursa, bu daha da güzeldir.

Sayılan bu hased mertebelerinden üçüncüsü bazan kınanır, bazan kınan-naz. İkinci çeşit ise, üçüncüsünden daha hafiftir. Birinci mertebe tamamen nezmûm (kınanmış) tır. Nitekim Cenâb-ı Hak:

"Allah’ın bazınıza, diğerlerinize nazaran üstün kıldığı şeyi temenni etmeyiniz" (Nisa, 32) buyurmuştur. Binaenaleyh o nimetlerin benzerini temenni etmek mezmûm değil, ama o nimetin bizzat kendisini temenni etmek mezmûmdur. [7]

 

Hasedın Sebepleri            

 

Gazzali (rh.a) hased için yedi sebeb zikretmiştir:

1) Düşmanlık ve Öfke: Çünkü, insanın kalbi kendisine eziyet veren kimseye bugzeder ve ona karşı of-

kefenir. Bu öfke, kini doğurur. Kin ise, düşmanını

yenme ve ondan intikam alma hissini doğurur. Eğer buğzeden kimsenin ken­disi, düşmanını yenmekten âciz olur ise, düşmanını zamanın yenmesini arzu­lar. Düşmanının başına bir belâ ve musîbet geldiği zaman sevinir, onun eline bir nimet geçtiğinde ise, bu nimet hased edeni üzer. Bu böyledir, çünkü bu onun istediğinin aksidir. O hâlde hased, buğz ve düşmanlığın (evâzımındar olup, bunlardan ayrı düşünülemez. Bu konuda mümkün olan en ileri şey, in sanın içindeki düşmanlığı ortaya koymaması ve içindeki hasetten hoşlanma-masıdır. İnsanın, birisine buğzedip, sonra da buğzettiği şahsın belâ ve hayırlarını aynı karşılaması   imkânsızdır. Hasedin bu birinci çeşidiyle Allah Te âlâ kâfirleri vasfetmiştir. Çünkü şöyle buyurmuştur:

"Onlar sizinle karşılaştıkları zaman "inandık" derler, sizin yanınızdan ayrı dıklanndar size olan öfkelerinden parmaklarını ısırırlar. (Habibim) de ki: Ki nlntzden geberiniz. Şüphesiz Allah kalblerin sahib olduğu (düşünceleri) biliı Size bir iyilik dokunduğunda, bu nimet o kâfirleri üzer. Eğer başınıza bir kötü iük gelir ise, onlar buna sevinirler" (aı-i imrar, 119- no y

Yine Hak Teâlâ: "Onlar size sıkıntı vereceh şeyleri arzu ederler. Hakikaten onların buğzlan ağızlarından (taşıp) dışı vurmuştur" (Ai-ıimran, 118) buyurmuştur. Bil ki hased çoğu zaman çekişmeye ve vuruşmaya sevkeder.

2) Üstünlük: Çünkü insanın; emsalinden biri kendisine üstünlük taslaya bileceği yüksek bir makama ulaştığı zaman, ona üstünlük sağlar. İnsan bune tahammül edemez. Bu yüzden bu makamın onun elinden gitmesini arzu eder.

Halbuki onun maksadı tekebbür etmek değil, aksine onun kibrini savuşturmak­tır. Çünkü bu insan eşitliğe razı olmuş, fakat onun üstünlük sağlamasına razı olmamıştır. [8]

 

Hizmetinde Kullanma Duygusu:                  Başa Dön

 

3) İnsanın tabiatında, başkasını hizmetinde kullanma duygusu bulunup, bu maksadını elde etmek için başkasının elindeki nimetin zail olmasını iste­mesidir; Ekseri kâfirlerin Hz.Peygamber (s.a.s)'e karşı olan hasedleri bu tür­dendir. Çünkü onlar, "Bir yetim nasıl bizim başımıza geçer de, biz nasıl ona baş eğeriz?"

Bu Kuran M ?ehirden bir büyük adama indirilmeli değil miydi?" (Zuhmf, 3i) derler. Cenâb-ı Allah Kureyşlilerin şöyle dediklerini nakletmiştir: "Allah, bula bula içimizden lütfedecek bunlan mı buldu?" (En'am. 53). Bu, müslümanları hakir görmek ve onlara karşı taassuba kapılmaktır.

4) Kendini Beğenme (Ucûb): Nitekim Cenâb-ı Hak, geçmiş milletlerin kendilerini beğenerek şöyle dediklerini haber vermiştir: 'Siz (peygamberler) ancak bizim gibi bir insansınız" (Yasin, 15);

bizhn gibi insan olan ve kavimleri kullarımız olan iki insana (Mûsâ ve Harun'a) mı inanacağız" (Mûminûn. 47);

ederseniz, yemin olsun ki hüsrana erenlerden olursunuz" {MO'minûn, 34);

"Allah insan olan bir peygamberi gönderir mi?" ((«i, 94) ve: "Bfe/m üzerimize melekler indirilmeli değil miydi?" (Furkan, 21). Cenâb-ı Allah ise şöyte buyurmuştur:

"Size Rabbintzden, sizden bir adam   (vasıtasıyla), o korkunç akibeti haber vermek için bir ihtar gelmesi tuhafınıza mı gitti?" (Arat, 69).

5) Gayeyi Elde Edememe Korkusu: Bu aynı gayede birleşen kimselere mahsustur. Çünkü bunlardan herbiri, gayesinde yalnız kalmasını sağlayacak her nimet hususunda arkadaşına hased eder. Kocalarıyla ilgili durumlarda ku­maların birbirini kıskanmaları; mal ve ikrama ulaşmak için ana-babanın yanında hir mov/k-i olrlo fitmp maksadında hirlespn kardeşlerin ve maksadlan mâl elde edip, insanlarca hüsn-ü kabul görmeK olan aynı beldedeki vaizlerin birbirine hasedi bu tür haseddir.

6) İnsanın, herhangi bir menfaatine ulaşmakta kullanmayı düşünmek­sizin, mücerret makam isteği ye önderlik sevgisidir: 8u, herhangi bir ilim dalında, kendisi gibisinin bulunmamasını isteyen adam gibidir. Çünkü o, dün­yanın öbür ucunda kendisinin bir benzeri olduğunu duysa, bu onu üzer ve ben­zerinin ölüm ile kahramanlık, ilim, zühd ve servet gibi makam itibarıyla ortak olduğu ve kendisinin tek olduğunu zannettiği için sevindiği o nimetin onun elin­den gitmesini arzu eder.

7) Nefsin, mal hususunda, Allah'ın kullarına karşı cimriliği: Çünkü sen önderlikle, kibirle ve herhangi bir malı istemekle meşgul olmayan birisini bul­duğunda, onun yanında Allah'ın bir kulunun iyi halinden bahsedilse bu ona güç gelir. Ona insanların işlerinin zorlaştığından, ters gittiğinden, geçimleri­nin daraldığından bahsedilse, bundan sevinç duyar. Böyle bir insan devamlı surette başkasına sırtını dönmeyi sever. Allah'ın nimetleri hususunda sanki onun kendi mülk ve hazinesinden alıyorlarmış gibi, Allah'ın kullarına karşı kıs­kançlık eder. "Bahil (cimri), başkasının malı hususunda da cimrilik edendir" denilmiştir. Buna göre, bu insan, Allah'ın verdiği nimetlerde, kendisi ile arala­rında herhangi bir düşmanlık ve alâka bulunmayan kullara karşı cimri olandır. Bunun, nefsinin pisliği ve tabiatındaki cibilliyetinin rezaletinden başka zahir bir sebebi yoktur. Çünkü hasedin diğer çeşitlerinin sebebleri ortadan kalkın­ca, o çeşit hasedler de ortadan kalkar. Bu çeşit hased ise, ârizî bir sebebten dolayı değil, kişinin huyundaki bir pislikten ötürüdür. Dolayısı ile bunun izâle­si zordur.

İşte bütün bu saydıklarımız, hasedin belli başlı sebeplerini teşkil ederler.

Bunlardan bir kısmı veya çoğu veyahut hepsi bir insanda olabilir. Böyle­ce onun hasedi büyür ve artık sahibinin içinde o derece kuvvet kazanır ki giz­lemeye ve muhataba iyi muamelede bulunmaya güç yetiremez. Aksine zahirî nezaket perdesini de yırtıp, düşmanlığını açığa vurur.

Hasedleşmelerin çoğunda, bu sebeblerden çoğu bulunur. Ama nadiren bu sebeblerden biri tek olarak bulunur. [9]

 

Hasedin Çokluğunun Sebebi Kuvvetli Veya Zayıf Olması       

 

Beşinci mesele, hasedin çok olması, az olması, kuvvetli veya zayıf olması hakkındadır. Bil ki saydığımız, sebebler kendisinde çok bulunan bir topluluk için- de, hased de çok olur. Çünkü yalnız bir kimsenin de, mütekebbirin sözünden imtina ettiği, kendisi te­kebbür ettiği, kendisi düşman olduğu ve başka sebeplerden ötürü hased et­mesi caizdir. Bu sebepler, ancak, kendilerini birtakım bağların bir araya getir­diği, bu bağlardan dolayı söz meclislerinde bulundukları ve çeşitli gayelere hep beraber olarak yöneldikleri fertlerden oluşan bir topluluk içerisinde çoğa­lır. Münakaşa, birbirinden nefret etmeyi doğurur. Birbirinden nefret etmekse, kişiyi hasede götürür.

İnsanlarla biraraya gelip buluşulmayan yerlerde, hased etme bulunmaz. İki ayn kentte bulunan iki şahıs arasında herhangi bir ilgi bulunmadığı için, aralarında da herhangi bir hasedleşme de bulunmaz. İşte bu sebepten ötürü âlimin, âbide değil, âlime; âbidin, âlime değil de âbide; tacirin tacire; hattc ayakkabıcının, manifaturacıya değil de ayakkabıcıya hased ettiği görülür.

İnsan, kardeşine ve amcasının oğluna, yabancılara duyduğundan daha fazla hased eder. Kadın kumasını ve kocasının cariyesini, kaynanasını ve üvey kızını kıskandığından daha çok kıskanır. Çünkü manifaturacının gayesi, ayak­kabıcının gayesinden başkadır. Dolayısıyla onlar aynı gayede birleşmezler. Son ra, manifaturacının kendine yakın olan manifaturacıyla olan amaç birliği, çarşının öte ucunda bulunan ve kendisinden uzak olan kimseyle olacak olan amaç birliğinden daha fazladır.

Özet olarak, hasedin aslı düşmanlıktır; düşmanlığın aslı ise aynı maksad-da birleşmektir. Aynı gaye ise, birbirine uzak olan iki şeyi değil, tam aksine birbirine uygun olan iki şeyi bir araya getirir. İşte bu sebepten dolayı onlar ara­sında haset çok olur. Evet, yüksek bir makama ve dünyanın her tarafında şöhret sahibi o'maya ihtirası çok olan kişi, aynı özellikte birleşen ve bu özellikle övü nen yeryüzünde bulunan herkesi kıskanır.

Ben derim ki, hasedin gerçek sebebi şudur: Kemâl, bizzat sevilen bir hal­dir. Sevilenin zıddı ise, mekruh olan ve istenmeyendir. Kemâlde yalnız olmak kemâl çeşitlen cümlesindendir. Bu sebeple, kemâlde ortak olan, kemâl konu­larının en büyüğünden olan teklikte, kendisine rakîb olduğu için başkasına bu zeder. Ancak kemâlin bu çeşidinin meydana gelmesi sırf Allah için mürnkü-olup, bu tür kemâle karşı insanların ümitsizliği ortaya çıkınca, hased sadece dünyevi işlere mahsus kalır. Bu böyledir, çünkü dünya aynı amaç için vuru­şanların hiçbirine kalmaz.

Âhirete gelince, orada darlık yoktur. Âhiret, ilim nîmeti gibidir. Bu sebep­le, Allah'ı, sıfatlarını ve meleklerini tanımayı arzu eden kimse, bunları iyice öğ­rendiği zaman, başkasına hased etmez. Çünkü, bilgi alanı kimseye dar gelmez. Hatta tek bir malûmatı, bir milyon kimse öğrenir, onun bilgisiyle sevinip, bun­dan lezzet alır; hiç kimsenin lezzeti de bir başkası sebebiyle eksilmez; tam aksine ariflerin çoğalmasıyla ünsiyet artar. İşte bu sebepten dolayı din âlimle­ri arasında hasedleşme otmaz. Çünkü onların gayeleri marifetullâhtır. Marife-tullâh ise, herkesi içine alan geniş bir deryadır. Bunların maksatları Allah katında bir derece almaktır ki, burada bir darlık olmayıp, herkesi içine alır. Evet, âlimler ilmiyle mâl ve makam elde etmeyi kastederlerse, hasedleşirler. Çün­kü mâl, aynî bir şeydir; birisinin elinde bulunursa, başkasının elinde bulunmaz.

Makamın mânası, kalbleri doldurmaktır. Bir kimsenin kalbi, bir âlimi ta'-zim ve yüceltme duygusuyla dolduğu zaman, o kalb başkasını ta'zim etmez. Ama kalb, marifetullâhtan meydana gelen bir huzur ile dolduğu zaman, bu, başkasının kalbinin de bununla dolmasına ve onunla sevinmesine mâni de­ğildir. İşte bu sebeple Allahu Teâfâ onları, hased etmemekle niteleyerek şöy­le buyurmuştur:

"Biz onların kalblerindeki kint söküp alacağız. Onlar kardeşler halinde tahta­lar üzerinde karşı karşıya otururlar" (Hicr, 47). [10]

 

Hasedin Tedavisi                Başa Dön

 

Altıncı mesele, hasedi tedavi edip gideren ilâç hakkındadır. Bu iki şeydir: İlim ve Amel..                                                   

İlme gelince, bunda icmali ve tafsili olmak üzere ıki makam vardır. İcmalî olana gelince bu, kişinin var­lık âiemine dahil olan her şeyin Allah'ın kaza ve kaderinin levazımından oldu­ğunu bilmesidir. Çünkü mümkün olan varlık Vacibu'l-Vücûd olan zâta varma­dıkça, durmaz. Böyle olunca, ondan nefret etmekte bir fayda yoktur. Allah'ın kaderine razı olma tahakkuk ettiğinde, hased yok olur.

Tafsili makama gelince bu, senin, hasedin dinî ve dünyevî hususlarda sane zararlı olduğunu; bunda hased ettiğin şahsa karşılık dinî ve dünyevî hususlar da bir zararın olmadığını, tam aksine onun,bununla dinî ve dünyevi hususlar da istifade ettiğini bilmendir. Hasedin, dinî vönden sana zararlı olduğuna gelince, bu birkaç bakımdandır:

a) Sen hasedinle, Allah'ın kulları arasında yapmış olduğu taksimatı ve gizli hikmetiyle kulları arasında kurmuş olduğu adaleti hususunda Allah'ın hükrr ünü beğenmeyip, O'nunla münazaaya girmişsin demektir. Bu ise, tevhidin göz bebeğine karşı işlenmiş bir cinayet ve imân gözünde de bir lekedir.

b) Sen bir mü'mini aldattığın zaman, Allah'ın kullan için hayır isteme hu­susunda Allah'ın dostlarını bırakıp, mü'minler için musibetler arzu etmeleri hu susunda iblis ve diğer kâfirlerle ortaklık kurmuş olursun.

c) Bu, hased sebebiyle, ahirette karşılaşılacak büyük bir ceza. Hasedin, dünyevî bakımdan senin için bir zarar olmasına gelince, bu hased sebebiyle senin devamlı gam ve keder içinde olmandır. Öte yandan, senin düşmanları­nı Allah çeşitli nimetlerle donatmıştır, bu sebeple gördüğün her nimetten do­layı azâb görür, onlardan savuşan her belâdan ötürü de acılar duyarsın. Böylece de, hep gamlı ve hep kederli olursun. Düşmanların için olmasını iste­diğin şey ile, düşmanlarının senin başına gelmesini istedikleri şey senin başı­na gelivermiştir. Böylece sen, düşmanların için darlık ve sıkıntıların meydana gelmesini istediğin hâlde, sen bu çilenin senin başına gelmesi için çalışmış oldun. Sonra bu keder seni sarınca, vücudunu hastalandırır, sıhhatini bozar, seni vesveselere düşürür, yediğin, içtiğin şeylerin lezzetini duyamaz olursun

Bunun, hased edilenin dini ve dünyası hususunda zarar olmamasına ge linçe, bu meydandadır. Çünkü o kimsedeki nimet, senin hasedinle zaîl olmaz. Tam aksine Allah'ın ona takdir etmiş olduğu kısmet ve nimet, mutlaka Allah'­ın takdir etmiş olduğu bir zamana kadar devam edecektir. Çünkü her şey Al­lah katında bir kadere göredir. Her işin de muayyen bir vâdesi vardır. Hased ile nimet zâii olmayınca, hased edilen kimseye dünyevî bakımdan herhangi bir zarar gelmez, uhrevî bakımdan da ona herhangi bir günah terettüp etmez. Belki de sen, "Keşke o nimet benim olsaydı ve hasedim sebebiyle, haset edi­lenden gitseydi!..." diyorsun.. Bu son derece büyük bir cehalettir. Çünkü o, ilk önce kendin için istediğin bir belâdır.

Yine sen, hased eden bir düşmanın olmasından kurtulamazsın. Şayet ha­sed sebebiyle nimet zail olsaydı, senin üzerinde Allah'ın verdiği ne dinî, ne dünyevî hiçbir nimet kalmazdı. Eğer sen hasedin sebebiyle, insanların elin­den nimetlerin yok olmasını; başkasının hasediyle elindeki nimetlerin ise git-' memesini istersen, bu da bir cehalettir. Çünkü hased eden ahmaklardan herbiri, böyle bir özelliğin sadece kendisine ait olmasını arzu eder. Halbuki o böyle bir özelliğe başkasından daha lâyık değildir.

Hasede rağmen Allah'ın sana verdiği nimetin devam etmesi, şükretmen gereken nimetlerdendir. Sen ise cehaletin sebebiyle bu nimeti hoş görmü­yorsun. [11]

 

Hased Edilenin Din ve Dünya Yönünden Avantajı                Başa Dön

 

Kendisine hased edilen kimsenin, bu hased sebebiyle dinî ve dünyevî bakımdan istifadeli olmasına gelince bu açıktır. Dinî bakımdan istifâdesi, senin zulmüne uğramış olmasıdır. Bilhassa sen, gıybet ederek hasedini söz ve fiil caline dönüştürüp, bu hususta ta'n ederek, hased ettiğin kimsenin sırlarını ihlâl edip, kötülüklerini dile getirince, bu âdeta Allah'ın ona verdiği hediyeler gibi olur. Ben, böylece senin iyiliklerini ona hediye etmiş olduğunu söylemek stiyorum. Çünkü sen, her nezaman onu kötülükle anarsan, onun amel defte-

ine senin hasenatın aktarılır ve senin günahların artar. Böylece aslında sen, Allah'ın nimetlerinin ondan zail olup, sana gelmesini arzulamış iken, Allah'ın nimetleri senden ona geçmiş ve böylece dem be dem bedbahtlığını artırmış olursun.

Dünyevî bakımdan hased edilen kimsenin istifadeli oluşu, birkaç yön­lendir:

a) İnsanların en önemli maksadı, düşmanlarının kötü duruma düşüp, dâi-na kederli ve sıkıntılı olmalarıdır. Halbuki senin içine düştüğün hased elemin-ten daha büyük bir azab yoktur. Hatta akıllı otan, düşmanının ölümünü değil, aksine her an Allah'ın kendisine verdiği nimetlere bakıp da kalbi üzüntüden parçalansın ve hased azabına düşsün diye uzun müddet yaşamasını ister. İş­te bu mânada şu şiir söylenmiştir:

Düşmanların ölmesin, bilâkis senden keder verecek şeyleri görünceye ka-ar yaşasınlar; sen ise, nimetten ötürü hep hasede hedef ol. Bil ki kâmil kime kendisine hased edilendir,"

b) İnsanlar hased edilen kimsenin mutlaka nimet sahibi olduğunu bilirler. Jöylece insanlar, hased edenin bu hasediyle, kendisine hased edilmiş şah­sın Allah katından karşı konulamıyacak biçimde çeşitli faziletlere, üstünlükle­re ve en büyük değerlere tahsis edilmiş olduğuna istidlalde bulunurlar. Bu da, nasedi doğurur. Böylece hased, kendisine hased edilen şahsın çeşitti fazilet /e üstünlüklerle muttasıf olduğuna delâlet eden delillerin en güçlülerinden ol-tıuş olur.

c) Hased eden kimse, halk arasında mezmûm , Allah katında da mel'ün Dİmuş olur ki, bu kendisine hased edilen kişi için başlıca gayelerdendir.

d) Hased, iblisin sevincinin çoğalmasına sebep olur. Bu böyledir, çünkü hased eden kimse kıskanılan şahsın kendisinde bulundurduğu faziletlerden uza* olunca, bu durumda o ya buna razı olur, ki bu durumda büyük bir mükâ-faat hak etmiş olur; böylece de iblis onun bu duruma razı olup büyük sevaba nail olmasından korkar; o buna razı olmayıp, tam aksine hasedini ortaya koy­duğu zaman bu sevabı elden kaçırarak ikâba müstehak olur; böylece de ibli­sin sevinmesine, Allah'ın da gadab etmesine sebep olur.

e) Belki de, ilim ehlinden birisine hased ediyor, Allah'ın dini hususunda hata etmesini arzu ediyor, rezîl ve rüsvay olsun diye hatasının ortaya çıkması­nı istiyor, konuşamayacak kadar dilsiz olmasını, bilip öğrenemeyecek kadar hasta olmasını istiyorsun...Bundan daha büyük günâh var mıdır? Hangi dere­ke bundan daha düşük olabilir? Ey çekemeyen kimse, bütün bu izahlardan, senin şöyle birisine benzediğin ortaya çıkar. Düşmanını can evinden vurmak için ona taş atıp da, isabet ettiremeyip, aksine taşın geri dönmesiyle kendi gözbebeğine isabet edip onu çıkaran; böylece kızgınlık ve hiddeti artan; mü­teakiben, birincisinden daha şiddetli biçimde taş atan, ama bu sefer de ikinci gözünü çıkararak onu kör eden ve gittikçe öfkesi kabaran; üçüncü kez de taş attığında kendi başını yaran ve bütün bu durumlarda, düşmanı sapasağlam kalan; etrafındaki düşmanları, başına gelene sevinip kendisine gülerken, yap­tıklarının vebali hep kendisine dönen bir kimse!.. Evet, senin durumun bun­dan farksızdır. Hatta, başkasına hased eden kimsenin durumu bundan da kötüdür; çünkü kendisi ve dönen taş ancak onun gözüne isabet etmiştir. Şa­yet, o taş gözüne isabet etmeseydi, kişinin gözü ölümle yok olacaktı. Ama ki­şinin hasedine gelince, bu, o kimseyi Allah'ın gazabına ve ateşine götürür. Onu dünyada kör olması; gözünün sağlam olup da hasedden dolayı cehen­neme girmesinden daha hayırlıdır.

Hased eden kimse, çekemediği kimsenin nimetlerinin gitmesini isterken, Allah'ın bu hasedçiden nasıl intikam aldığına bir bak!.. Allah, kendisine ha­sed edilenin nimetlerini yok etmemiş, tam aksine kendi şu sözünü doğrula­mak için, hased eden kimsenin nimetini izâle etmiştir:

"Kötü tuzak ancak onu yapanın basma gelir" (Fatır, 43).

İşte bu ilmî tedavileri insan ne zaman tam bir açıklık ve huzurlu kalb ile düşünürse, onun kalbindeki hased ateşi söner.

Faydalı amele gelince, bu hased eden kimsenin hasedinin gerektirdiği şeylere zıt olan işleri yapmasıdır. Meselâ başkasını çekemeyen kimseyi,hase-di, kıskandığı kimseyi ta'n etmeye sevkettiği zaman o, lisanına onu medhet-meyi teklif eder; eğer onu hasedi, hased edilen kimseye karşı büyüklenmeye sevkederse, o kendi nefsini mütevazi olmakla sorumlu tutar; eğer hasedi onu, çekemediği şahıstaki hayırların sebeplerinin kesilmesini istemeye zorlarsa, ha­sed eden kimse kendi nefsini, kıskandığı kimsenin hayırlarını istemeye zorlar; hased edilen kişi bu durumu bildiği zaman, onun kalbi de hoş oiur; kendisini çekemeyen adamı sevmeye başlar.

Bu da işin sonunda, iki bakımdan, hasedin yok olması neticesine götürür:

a) Kendisine hased edilen şahıs, kıskanan adamı sevdiği zaman, hased eden kimsenin arzuladığı şeyleri yapmaya başlar. Bu durumda da hased eden kimse, kendisine hased etmiş olduğu kimseyi sevmeye başlar. Böylece de ha­sed ortadan kalkmış olur.

b) Hased eden kimse, hasedinin gerektirdiği şeyin zıddını yapmaya nef­sini mükellef tutup yaptığında, bu durum işin sonunda onun bir tabiatı haline gelmiş olur ki, bu yolla da hased yok olmuş olur. [12]

 

Hased İhtiyari Olmadığına Göre İnsan Neden Sorumlu Olur?                     Başa Dön

 

Bil ki, hased edilene karşı onu çekemeyen şahsın kalbinde meydana gelen nefret, hased eden kimsenin ihtiyatı dahilinde olmayan bir şeydir, o hâlde o bundan dolayı nasıl cezalandırılır? Hased eden kim­senin gücü dahilinde olan ancak iki şeydir: Biri bu nefretten memnun olması, diğeri bu nefretin neticelerini ortaya çıkarması, ya­ni hased ettiği kimseyi ta'n edip Allah'ın nimetlerinin onun elinden çıkmasını ve sevilen durumların kendisine gelmesini arzu etmesidir. İşte mes'uliyeti ge­rektiren hususlar bunlardır (Şu halde insan bu iki hissi bastırmaya çalışmalıdır). [13]

 

Yahudilerin Müslümanlara Şüphe Vererek Dinden Döndürme Çabaları

 

Yine tefsire dönelim. Cenâb-ı Hakk'ın: Ehl-i Kitap'tan pekçok kimse, imanınızdan sonra sizi kâfir yapmayı ister.ıiş-tir." âyetine gelince, bundan maksat ehl-i kitabın, mü'minlere imânın gerçek »e hak olduğu hususu ortaya çıktıktan sonra, onların imândan dönmelerim istemeleridir. Kendi dışındakinin hak üzere olduğunu bilen kimsenin, kalbine atacağı bir şüphe olmadan, onu haktan döndürmeyi istemesi doğru değildir. Çünkü hak üzere olan kimse, ancak bir şüphe sebebiyle haklan dönebilir. Şüp­he ise iki kısımdır:

a) Dünya ile alâkalı olan şüphe: Bu, o mü'minlere şöyle denilmesidir: "Memleketlerinizden sürüp çıkarılmak, işlerinizin sıkışması ve daima korku içinde bulunmanız gibi başınıza gelen şeyleri tattınız, o halde sizi böyle şey­lerle yüzyüze getiren imânınızı terkedin..."

b) Din ile ilgili olan şüphe: Bu, mu'cizeler hususunda şüpheler uyandır­mak veya Tevrat'taki şeyleri tahrif etmekle olur.

Cenâb-ı Hakk'ın: "Yanlarından bir haset olmak üzere" âyetine gelince, bu konuda bir mesele vardır: [14]

 

Mû'tezile'nin Halk-ı Ef’alKonusunda Te'vili Ve Onun Tenkidi          

 

Allahu Teâİâ, yahûdilerin, mü'minlerin imânlarından dönmesini arzulamalarının ancak hasedden dolayı olduğunu açıklamıştır. Cübbaî şöyle demiştir: Allah: ifadesiyle, yahûdilerin bunu, Allahu Teâlâ tarafından olmak üzere yapma­dıklarını beyan etmiştir. Onların küfürleri muhakkak ki, onların kendi fiilleridir; bu, Allah'ın küfrü onlarda yaratmış olmasından değildir.

Buna şu şekilde cevap veririz: Allahu Teâlâ'nın, buy­ruğu hakkında iki görüş bulunmaktadır:

1) Bu ifâdedeki, harfi, ifâdesine mütealliktir. Buna göre mâ­na şöyle olur: Onlar sizin, dininizden dönmenizi isterler...Onların bunu iste­meleri, dindarlıklarından dolayı değil, kendi arzuları sebebiyle ve haktan mey­letmiş olmaları sebebiyledir. Çünkü onlar bunu, sizin hak üzerinde olduğunuz ayan beyân ortaya çıktıktan sonra arzulamışlardır. O halde, onların bu temen­nileri, nasıl hakkı talep etmek cihetinden olabilir?

2) Bu, 'in, âyetteki, lâfzına taalluk etmiş olmasıdır. Buna gö­re mâna, "Onların nefislerinden neş'et eden büyük bir hasetten ötürü" de­mek olur. .

Cenâb-ı Hakk'ın: "Affedin ve İlişmeyin" buyruğuna ge­lince bu, yahûdilerin mü'minleri imânlarından küfre çevirmeyi istemelerinden sonra, onların bu hususta, izah ettiğimiz gibi kalblere şüpheler atma çabası­na girdiklerini gösterir. Allahu Teâlâ'nın, onların bu yaptıklarına razı olurcasına, müslümanlara onları affetmelerini emir buyurduğunu düşünemeyiz. Çünkü bu, küfürdür.

Bu sebeple bu emri şu iki şeyden birine hamletmek gerekir:

Birincisi: Bundan maksat, onlara mukabele etmeyi bırakmak ve onlara cevap vermemektir. Çünkü bu, o anda öç alma duygusunu yatıştırmaya daha uygundur. Buna göre Allahu Teâlâ sanki, Resulüne yahûdileri affetmesini ve onlara ilişmemesini emretmiştir.

Yine aynı şekilde:

"İman edenlere söyle, Allah'ın günlerini ummayanian bağışlasınlar" ve, "Güzel bir terkedtşle onları terket!" (Mûzzemmii, 10) ayetleriyle, Peygamberine müşrik Arapları da affetmesini ve onlara ilişmemesini emretmiştir.

İşte bu sebepten ötürü Cenâb-ı hak, bu affı Peygamberine devamlı ola-rak emretmemiş,aksine bunu bir vâdeye bağlayarak emrini getirinceye kadar.." buyurmuştur. Âlimler bu hususta, bazı izahlar ge­tirmişlerdir:

1) Allah onları kıyamet gününde cezalandırıncaya kadar... Bu Hasan el-Basri'den rivayet edilmiştir.

2) Bu ifâdenin mânası, peygamberin güçlenmesi ve ümmetinin çoğal-nn asıdır.

3) Bu görüş ki, sahabe ve tâbiûnun çoğunun görüşüdür, buna göre bu ifâdenin mânası onlara savaş emrinin gelmesidir. Çünkü savaş emri geldiği zaman, muhakkak ki şu iki şeyden birisi ortaya çıkar: Ya İslâm'a girmek veya­hut da cizye vererek, zillet ve horluğu yüklenmeyi kabul etmek. İşte bu sebepten dolayı âlimler bu âyetin, Cenâb-ı Hakk'ın:

"Allah'a ve âhiret gününe inanmayanlarla savaşın!'" rrevbe. 29) âyetiyle men-sûh olduğunu söylemişlerdir.

Bakır (r.a)'dan şu rivayet edilmiştir: Hz.Peygamber (s.a.s), Cebrail (a.s) Allah'ın:

Kendileriyle savaşılanlara, zulmedilmelerinden dolayı izin verildi" (Hac, 39) âyetini indirinceye kadar, herhangi bir savaşla emrolunmamıştır. Bu âyet inince, Hz.Peygamber (s.a.s) kılıç kuşanmıştır. Hz.Peygamber (s.a.s) ilk savaşında. Batn-i Nahl'da Abdullah ibnCahş m taraftarlarıyla savaşmış.daha sonrada Bedir gazvesi olmuştur. Burada iki soru bulunmaktadır:

a) Bu âyet, tıpkı Allah'ın:     "Soma, geceye kadar orucu tamam edin" (Bakara, 187) âyetinde olduğu gibi, bir vâdeye rapte-dilmişken nasıl mensûh olabilir? Gecenin gelmiş olması, nasıl nâsih olamaz­sa, burada da durum böyledir. Bu soruya şu şekilde cevap veririz:

Emrin kendisine taalluk ettiği vâde (aaye), ancak şer'an bilindiği zaman, şer'an gelen şey nâsih olabilir; bu durumda da Cenâb-ı Hakk'ın, ifâdesi, âdeta şu mânaya gelir: "...Onu sizden nesh edinceye kadar (yeni bir emre kadar) onlara mukabele etmeyin, ilişmeyin".

b) "Kâfirler, saltanat, güç, kuvvet sahibi iken mü'minlerin onları affedip, yaptıkları şeyleri bağışlamaları nasıl düşünülebilir? Halbuki bağışlama bir kud­retin olduğunu ifâde eder."

Buna şu şekilde cevab verilir: Müslümanlardan birisi çeşitli eziyetlere dü-çâr oluyor, bu durumda düşmanları toplanmadan önce kendisine eziyet ede­ni savuşturabiIİyor, arkadaşlarından yardım isteyebiliyordu. İşte bunun üzerine. Cenâb-ı A ;ah, bu durumda herhangi bir fitne ve savaşa sebebiyet vermeme­leri için bu mü'minlerin affedip bağışlamalarını emretmiştir.

İkincisi: Cenâb-ı Hakk'ın: ayeti, güzel bir şekilde da­vet etme, ve bu hususta gerekli olan nasihat, şefkat ve işi sıkı tutma gibi şey­leri kullanma manasınadır. Bu tefsîre göre, bu ayeti mensûh saymak doğru olmaz. Ayetin neshedildiğini söylemek ancak birinci tefsire göre caiz olabilir.

Allahu Teâlâ'nın: "Allah herşeye hakkıyla ka­dirdir" âyeti, ister savaş ile ilgili emre.ister başka bir emre hamledilsin, onlar için bir vaîddir.

.

"Namazı kılın, zekatı verin. Kendiniz İçin, önden ne hayır yollarsanız Allah katında onu bulacaksınız. Şüphesiz Allah ne yaparsanız kemâliyle görendir" (Bakara, 110).

Bil ki Cenâb-ı Allah, yahûdileri affedip bağışlamayı emretti; peşisıra da: "Namazı kılın, zekâtı verin" diyerek, onlara başkasının faydası ve iyiliği için affetmeyi ve vazgeçmeyi mecburi kıldığı gibi, yine o mü 'mirilere kendi nefisle­rinin yararı ve salâhı için vâcib olan namazı ve zekâtı ifâ etmelerine; yine bu iki şeyin dışındaki diğer vâcib olan şeylere dikkat çekmiş, bundan sonra da: buyurmuştur. Daha zahir olana göre, bu buyruk­tan maksat, namaz ve zekâtın nafile olanlarıdır.

Yine Cenâb-ı Hak, onların bu amellerin karşılıklarını bulacaklarını beyân etmiş, bundan maksadın, onların amellerinin aynısını bulacakları olmadığını açıklamıştır. Çünkü bu ameller bakî değildir, bir de amellerin aynısını bulmak istenmez. Geriye, onun sevabını ve karşılığını bulacakları hususu kalır. Sonra Cenâb-ı Hak: "Muhakkak ki, Allah sizin yaptığınız şey­leri hakkıyla görür" buyurmuştur. Yani, amellerin azı da çoğu da Allah'a gizli kalmaz. Bu ifâde, Allahu Teâlâ'nın çok amellere mükâfaat verdiği gibi, az amel­leri de karşılıksız bırakmıyacağına delâlet etmesi bakımından bir teşvik, bu­nun aksi olan serden de bir sakındırmadın

Âyetteki "hayr" kelimesine gelince bu, en güzel faydalarla bunlara götüren şeylerdir. Kişinin yapmış olduğu taatlar büyük faydalara götürdüğü için, du kelimeyle vasfedilmesi gerekmiştir. İşte bu inceliğe binaen Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: "Ve, hayır işleyin ki, kurtuluşa eresiniz"  (Hac. 77)[15]

 

Yahudilerin ve Hristiyanlann Cenneti Kendilerine Mahsus Saymaları                Başa Dön

 

"Cennete ancak yahûdi veya hristiyan olanlar girecektir, dediler. Bu onların kuruntularıdır. De ki: Eğer, iddianızda doğru iseniz, getirin delilinizi...Evet kim, muhsin olarak özünü Allah'a teslim ederse, işte

onun mükâfaah Rabbi katındadır. Böylelerine bir korku yoktur, onlar hüzünlenmiyeceklerdir de..." (Bakara, 111-112).

Bu, yahûdilerin hakkı karıştırmalarının ve müslümanlann kalblerine şu; he atmalarının dördüncü çeşididir. Bil ki, yahûdiler, hristiyanlar hakkında, "Onlar cennete gireceklerdir" demiyorlar; hristiyanlar da yahûdiler hakkınd "Ontar cennete gireceklerdir" demiyorlar. Binaenaleyh sözü şöyte ayırma gerekir, Cenâb-ı Hak sanki şöyle buyurmuştur;  "Yahudiler, cennete ancak yahûdi olanlar girecektir dediler; hristiyanlar de cennete ancak hristiyan olan girecektir dediler." Biz her fırkadan herbirinr diğerini küfre nisbet ettiklerini bilip dururken, sözü başka şekilde takdir mümkün değildir. Bunun bir benzeri Hak Teâlâ'nın:

"Ya, yahûdi veya hristiyan olunuz, dediler" (Bakara, 135) âyetidir. kelimesi, kelimesinin ve, kelimesinin de, şeklinde çoğul olması gibi, kelimesinin çoğuludur. Buna göre şayet, nasil isin-müfred , haber cemî olmak üzere, denilmiştir denilirse, biz deriz ki: "İsim, kelimesinin lâfzına; haber de, 'in mânasına hamledilmiştir. Bu Hasan el-Basri'nin:  "Ancak, cehenneme yaslananlar hariç"[16] (SaHat, 163) kıraatinde olduğu gibidir. Ubeyy ibn Ka'b ise İ[şeklinde okumuştur. Al-lahu Teâlâ'nın: "öu, onların kuruntularıdır " buyruğuna gelin­ce, bu onların temenni ettiği şeylerdir, demektir. Sonra onlar bunu çok fazla arzuladıkları için, kendileri bakımından bizatihi bir hak olarak kabul etmişlerdir.

Şayet, "Onların, demeleri tek bir arzuyu ifâde ederken, niçin Cenâb-ı Hak, cemî şeklinde olmak üzere, buyurmuştur?" denilirse, biz deriz ki bununla önceki arzularına da işaret edilmiştir. Bu da on­ların, mü'minlere Rableri katından herhangi bir hayrın indirilmemesi, onların yeniden küfre dönmelerini istemeleri ve cennete kendilerinden başkalarının girmemelerini arzulamalarıdır. Bu izaha göre âyetin takdiri, "Budatıl kuruntu;> lar, onların arzuladıkları şeylerdir" demektir. Hak Teâlâ'nın, sözü (mâna bakımından) Allah'ın: sözüne bitişiktir. ifâdesi ise, bir ara cümledir. Hz.Peygamber (s.a.s) şöyle buyurmuştur:

"Zeki kimse, nefsini terbiye edip ölümden sonrası için çalışan kimsedir. Aciz ise, nefsini nevasının peşine takıp, Allah hakkında (kendileri için) bâtıl şeyler tasavvur edendir'[17].Hz.Ali (r.a) de"Kuruntularına güvenme, çünkü bunlar aslı çıkmayan, yalancı emtia gibidirler" demiştir.

Cenâb-ı Hakk'ın:  "Deki: Delillerinizi getirin- âyetine gelince, bunda bazı meseleler vardır: [18]

 

Birinci Mesele     

 

 kelimesi, (hazır et, getir) mânasında olan,  gibi  bir sestir. [19]

 

İkinci Mesele      

 

Âyet, bir şey iddia eden kimsenin, ister birşeyi ispat etmek.isterse nefyetmek istesin, mutlaka bir delili­nin bulunması gerektiğini gösterir. Bu ise, taklit ile

hükmetmenin yanlış olduğunu gösteren en doğru delillerdendir. Nitekim şair şöyle demiştir:

'Şahidsiz bir şey iddia eden kimsenin iddiası, mutlaka geçersiz kılınır."

Cenâb-ı Hakk'ın, ifâdesine gelince, bu hususta Dazı ızahtm vanfcr

a) Bu ifâde, yahûdilerin, kendilerinden başkasının cennete gırmeyeceğ iddiasının aksini isbat içindir.

b) Allahu Teâlâ, yahûdilerin delilleri olmadığını ortaya koyunca, özünü Al­lah'a teslim etmiş kimselerin delilinin olabileceğini isbat etmiştir.

c) Onlara sanki şöyfe denilmiştir: Siz, bu hâl üzere olduğunuz sürece ce~ neti elde edemezsiniz. Ama. yolunuzu değiştirir, özünüzü Allah'a testim ede ve iyilikte bulunursanız sizin için cennet vardır. Bu, onları İslâm'a arzulandır ma, üzerinde bulundukları halden vazgeçerek bu yola dönmeleri için, onlarır durumunun cennete gireceklerin durumundan farklı olduğuna bir açıklama olur. [20]

 

"Vech" Kelimesinin Mânaları                Başa Dön

 

 O ifâdesinin mânasına gelince, bu nefsi Allah'ın itaatine teslim etmek demektir. İfâdede ezellikle, birçok sebepten dolayı (yüz, zât, öz) sözü zikredilmiştir.

1) Yüz, duyguların, düşüncelerin ve hayallerin kaynağı olması bakımın­dan, uzuvların en şereflisidir. Uzuvların en şereflisi Allah'a itaat edince, onun dışındakilerin itaati daha evlâdır.

2) "Yüz" kelimesiyle, bazan "zât" ifâde edilir. Nitekim Cenâb-ı Hak:

 zâtI hariç, her şey yok olucudur" (Kasas, ss): ve "Ancak yüce Rabbinin zâtım istemek..." (Leyl,20) buyurmuştur.

3) İbâdetlerin en büyüğü secdedir, ki bu da ancak "yüz" vasıtasıyla ifâ edilir. İşte bu sebepten dolayı, özellikle "yüz" kelimesi zikredilmiştir. İşte bun­dan ötürüdür ki, Zeyd İbn Amr İbn Nufeyl:

"Özümü, ağır kayaları taşıyan yeryüzünün kendisine inkiyâd ettiği zata tes­lim ettim. Özümü tatlı, akıcı ve buz gibi sulan yüklenmiş olan bulutun kendi­sine boyun eğdiği zâta teslim ettim" demiştir.

Böylece kişi, nefsini bezlederek onu bu işe vermiştir. Aİlah, ayetinde, sözünü zikredip bununla bir "şeyin kendisini" kastetmiştir. Bu da ancak boyun eğmek, mütevazi olmak, Allah'a itaat hususunda nefsin arzularını kırmak ve onun günah işlemesinden kaçınmakla olur.

ifâdesinin mânası ise, kendisine hiçbir şirk bulaşmamış olduğu hal­de, sırf Allah için demektir. Böylece kişi, Allah'la beraber bir başkasına ibadet etmiş ve ümidini Allah'tan başkasına bağlamış olmaz. Bu ifâdede, kişinin ame­liyle, onu ancak, ihlâs ve ibadet hususunda Allah için bir ibadet tarzında yap­tığı zaman faydalanabileceği hususuna bir delâlet bulunmaktadır. [21]

 

Ayetteki İhsan, Korku ve Hüzün Olmama Kavramlarının Tahlili

 

Cenâb-ı Hakk'ın, buyruğunun mânası, "Onun Allah'a karşt ibadet ve tevazuunun, kötü bir fiille değil, güzel bir fiille, olması gerekir" de­mektir. Çünkü Hindularda Allah'a karşı mütevazî olurlar, ama bu teyazûlarını kötü fiillerle ifâde ederler, ifâdesi, cümledeki yer bakımından, hal ifâde eder. Bu senin tıpkı, "Falanca, binitli olduğu halde geldi" demen gibidir. Bu aynen, de­mektir, Sonra Cenâb'ı Hak, bu iki hususiyeti bir arada bulunduran kimseye, katında mükâfaat olduğunu beyan etmiştir. Bu mükâfaattan maksat, onun bü­yük ecridir.

Sonra bu nimetlerle beraber, onlara korku ve hüznün arız olmayacağını beyan buyurmuştur.

Korkuya gelince, bu istikbâle aittir.

Hüzün ise, bazan hâlde, bazan de geçmişe ve bazan de geleceğe ait olur. Bu şekilde Cenâb-ı Hak bu iki husus (yani korku ve hüznün olmaması) ile saa­detin sonsuzluğuna dikkat çekmiştir. Çünkü büyük nimet devamlı ve çok kor­kudan ve hüzünden de uzak olup kişi elde ettiğine veya elde edemediklerine üzülmeyip, içinde bulunduğu halin sona ermesinden ve değişmesinden kork-mayınca, işte o zaman nimet zirveye ulaşmış olur. İşte bu ifâdede, bu yola teşvik ve daha önce zikredilmiş olan ve bu yolun zıddı olan kâfirlerin yolun dan bir sakındırma mevcuttur.

Bil ki Allah Teâlâ ilk önce zamirleri müfred söyle­yip, sonra da cemî olarak getirmiştir. Ce­nâb-ı Hakk'tn şu ayetleri de, ifâde bakımından tıpkı bunun gibidir. Cenâb-ı Hak önce: "Göklerde nice melekler vardır..." (Necm,26) buyurmuştur, bundan sonra da  "Onların şefeâtleri..." (Necm, 26) buyur­muştur; yine Allah'u Teâlâ, bir yerde, "Onlardan seni dinleyen vardır"(Enâm, 25)buyurmuştur, bir başka yerde de, "Sana kulak verirler" (Yunus, 42) buyurmuştur. Yine Cenâb-ı Hak:

"Onlardan seni dinleyen vardır. Senin yanından çıktıkları zaman..." (Munammed 16) buyurmuştur. Cenab-ı Hak ayette, "çıktılar" buyurmuş, fakat   (çıktı) dememiştir.

Bil ki biz, Cenâb-ı Hakk'ın: buyruğunu ihlâs diye tef­sir edince, burada İhlasın hakikatinden bahsetmemiz uygun olacak. Bunun izahı ise, ancak birkaç mesele altında yapılabilir. [22]

 

İhlasın Önemi

 

Niyetin Mahiyeti ve Fazileti       

 

Birinci mesele niyetin fazileti hakkındadır. Hz. Peygamber (s.a.s), "Ameller ancak niyetlere göredir" buyurmuştur. Yine Hz. Peygamber (s.a.s):

"Muhakkak ki Allah sizin şekillerinize ve amellerinize bakmaz. Allah ancak sizin kalblerlnize ve niyetlerinize bakar!"[23] buyurmuştur.

İsrâilî haberlerin birisinde anlatıldığına göre bir adam, ıssız bir çölde eğri büğrü bir kum yığınına rastlamış ve kendi kendine şöyle demiş: Bu kum yığını şayet yiyecek olsaydı, onu insanlara taksim ederdim!.. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak onların peygamberine şöyle vahyeder: "Ona de ki, Allah senin sadakanı kabul etti, güzel niyyetini şükranla karşıladı ve sana, şayet kum yığını yiyecek olsaydı,sen de onu tasadduk etseydin, elde edecek olduğun sevabın aynısını verdi." [24]

 

İkinci Mesele                       Başa Dön

 

İnsan yaptığı fiillerde bir fayda temini veya bir zararı savuşturmanın bulunduğunu bilip veya zannedip yahut da böyle olduğuna inandığı zaman, onun kal­binde o fiile karşı bir temayül ve istek belirir. Bu, bir şeyin varlığını yokluğuna tercih etmeyi gerektiren bir sıfattır ki, irâdedir. Bu İrade de, niyyettir. Kişiyi bu niyyete sevkeden sebep ise, bu ilim veya bu zan veyahut da bu itikâddır. Bu­nu iyice kavradığın zaman biz deriz ki, bir fiile sevkeden sebep ya bir veya iki saik olur. İkinci duruma göre, bu iki sebepten her biri sevketme hususunde ya müstakildir veyahut da bu iki sebep müstakil değildir. Veya, bu ikisinden biri müstakil, diğeri ise müstakil değildir. İşte bu dört kısımdır:

a) Sevkeden sebebin tek olması.. Bir insana yırtıcı bir hayvan hücum etti ğinde insan o hayvanı gördüğü zaman yterinden fırlar. Onu kalkmaya şevke den şey, kaçmasında bir faydanın, kaçmamasında ise bir zararın bulunduğuna inanmış olmasıdır. İşte bu tek sebep, bunun gibidir. İşte bu niyyet halis; bu­nun gereği ile amel etmek de ihlâs olarak isimlendirilir.

b) Bir fiilde, iki müstakil sebebin bulunmasıdır. Nitekim, bir insandan, fa­kir bir dostunun ihtiyacını karşılamasını istediğinde, o da bu ihtiyacı, o kimse arkadaşı olduğu için ve fakir olduğu için karşılar. Bu iki sebepten herbiri tek olarak bulunsaydı, ihtiyacın giderilmesini istemede müstakil sebep olurlardı. Buna sebeplerin uyuşması (Muvâfakatü'l-Bâis) denir.

c) Eğer bu sebepler tek tek bulunsaydılar, herbiri müstakil (bağımsız) ol­mazdı. Ancak bunlar hep beraber bulunurlarsa müstakil bir sebep olurlar. Buna da "müşareket" denir.

d) Bu iki sebepten herbiri müstakil olup, diğerinin onu takviye edici olma­sıdır. Meselâ, insan pekçok taatta buiunmuş ve o taatlan edâ ederken, bir grup insan onu görmüş olabilir. Böylece bu fiil ona, insanların görmelerinden dolayı daha kolay gelir. İşte bunun adı da "muavenet" tir. [25]

 

Mû'minin Niyeti Amelinden Hayırlıdır" Hadisinin Şerhi       

 

Hz. Peygamber (s.a.s)'in: "Mü'minin niyeti amelinden hayırlidır"[26] hadisinin izahı hakkındadır.

Alimler bu hususta birkaç açıklamada bulunmuş­lardır:

a) Niyet gizli, amel ise aşikârdır. Gizlide itaat etmek, açıkta itaat etmekten daha efdaldir. Bu tutarlı bir izah değildir. Çünkü bu namazın niyetinin bizzat namazdan daha hayırlı olmasını gerektirir.

b) Niyet amelin (ibadetin) bitişine kadar sürer. Ameller ise devam etmez. Devamlı olan, devamlı olmayandan daha hayırlıdır. Bu da tutarlı bir açıklama değildir. Çünkü bu, çok amelin az amelden daha hayırlı olduğu manasma ge­lir. Yine namaz ibâdetinin niyeti birkaç saniyede olur. Halbuki ameller devam eder.

c) Tek başına niyet, tek başına olan amelden (niyetsiz amelden) daha ha­yırlıdır. Bu görüş de zayıftır. Çünkü niyetsiz amelde hiç hayır yoktur. Hayırlı olma hususunda müşterek olan şeyler arasında tercih yapılabilir.

d) Hayırdan murad, daha efdal olanı tesbit etmek değil, aksine bundan murad şudur: Niyet, amellerden doğan hayırlardan daha hayırlıdır. Bu görüş de zayıftır. Çünkü hadîsi bu manada almak, açık olan bir manayı izah etmeye kalkmaktan başka birşey ifâde etmez.

Hadîsin izahı hususunda en güzel vecih, şöyle denilmesidir: Niyet her tür­lü gevşeklikten uzak olmadığı müddetçe, kesin olmaz. Gevşekliklerden uzak olunca, bir mâni olmazsa, niyetin peşinden o fiilin yapılması vacib olur. Du­rum böyle olunca niyetin fiilden kesin olarak ayrılmadığı sabit olur. İşte bu sebepten dolayı niyetin amelden daha efdal olduğu söylenmiştir. Bupu birkaç yönden izah edebiliriz:

1) Amellerin hepsinde maksad, marifetullah ile kalbi nurlandınp, Allah'-dan başka herşeyden temizlemektir. Niyet, kalbin sıfatıdır, fiil ise kalbin sıfatı değildir. Kalbte, kalbin sıfatının tesiri, azaların sıfatının tesirinden daha güçlü­dür. Bu sebeple mü'minin niyeti hiç şüphe yok ki amelinden daha hayırlıdır.

2) Niyetin amelleri, Allah'a taat ve inkîyâd olsun diye meydana getirmeye kastetmekten başka bir manası yoktur. Ameller, tekrarı ile hatırda tuLma de­vam etsin diye yapılır. Binaenaleyh kalbte mevcud olan, zikir ve niyet, amele nisbetle, sebebe nisbetle gaye gibidir. Gaye şüphesiz sebepten daha şereflidir.

3) Kalb, bedenden daha şereflidir. Bu sebeple kalbin fiili bedenin fiilinden daha şerefli olur. Binaenaleyh niyet amelden daha üstün olur. [27]

 

Niyeti Şümûllendirmekle Sevabı Artırma Yolları                       Başa Dön

 

Bil ki ameller üç kısımdır: Taat olanlar, isyan sayılanlar ve mubah olanlar.

a) Günahlar, nıyyet sebebiyle günah olmaktan çıkmaz. Bu sebeple cahil, Hz. Peygamber (s.a.s) in: "Ameller ancak niyetlere göredir"[28] hadisinin niyet sebebiyle günahın taata dönüştüreceğini sanmasın. Meselâ başkasının malından bir fakire yedirmek ve haram maldan bir cami yaptırmak gibi...

b) Taat olan fiiller, fiilin aslında ve fazilet bakımından niyetlere bağlıdır. Fiilin aslında bunun niyete bağlı olması, kişinin taat ile Allah'a ibâdet etmeye niyet etmesidir. Buna göre eğer insan riyaya (gösteriş) niyet ederse, bu taat değil, masıyet (günah) olur. Bunun fazilet bakımından niyete bağlı olması, ço-ğclrr asıyla sevapların çoğalmasıdır.

Nitekim mescidde oturup pekçok niyetler eden kimsenin durumu da böy­ledir. Mesela:

1) Bir kimse mescidin Allah'ın evi olduğuna inantr ve orada bulunmakle Mevlâsını ziyaret niyeti besler. Hz. Peygamer (s.a.s) de bu manada şöyle bu­yurmuştur: "Mescid­de oturan kimse, Allah'ı ziyaret etmiş olur. Ziyaret edilen zatın, ziyaretçisine ikram etmesi gerekir."

2) Bu kimse, namazından sonra diğer namazı bekter. Bu bekleyiş hali namazda olan kimsenin halt gibidir.

3) Bu kimse, gözünü, kulağını ve diğer azalarını uygun olmayan işlerden çekmiştir. Çünkü itikâf, "men etmek" demektir. Men etmek de oruç manası­nadır. Bu hal bir nevi ibadet maksadıyla inzivaya çekilmektir. İşte bu sebep-ten ötürü Hz. Peygamber (s.a.s):  "Ümmeti­min ruhbanlığı, mescidlerde oturmalarıdır" buyurmuştur.

4) Bu kimse, kalbini ve gönlünü tamamıyla Allah'a çevirmiştir.

5) Bu kimse, Allah'dan başkasını kalbinden atmıştır.

6) Bu kimse, bir ilmi söylemeye, bir mâ'rufu (iyiliği) emretmeye veya bir münkerden nehyetmeye niyet etmiştir.

7) Bu kimse Allah için, bir kardeş edinmeyi istemiştir. Çünkü bu din ehli­nin ganimetidir.

8) Bu kimse, Allah'dan utandığı için günahları terketmiştir.

İşte niyeti çoğaltmanın yollan bunlardır. Diğer taatleri de buna kıyas et.

c) Mubahlar: Hiçbir mubah yoktur ki güzel ibâdet olmasına sebep olacak bir veya birkaç niyet taşımasın. Bunun farkında olmayan ve o mubah fiilleri ibâdete çeviremeyen kimsenin zararı ne büyüktür.

Bir hadiste şöyle vârid olmuştur: "Allah rızası için koku sürünen kimse

kıyamet gününde, miskten daha güzel koktuğu hâlde gelir. Allah'ın rızası di şmda koku sürünen kimse de kıyamet gününde, leşten daha pis kokarak gelir.'

Eğer, "Bu niyetin nasıl olduğunu bana izah et" dersen, bi! ki: Koku sürünmekten maksad dünya lezzetlerine ulaşmak veya malının çokluğu Üe övün­düğünü ortaya koymak veyahut insanlara gösteriş yapmak veyahut da bununla kadınların kalblerini çalmak olursa, bütün bu niyetlerle koku sürünmek günahtır.

Eğer koku sürünmekten insanın maksadı Hz. Peygamber (s.a.s)'ın sün­netini ifâ etmek, Allah'ın kullarına eziyet verecek kokuları bertaraf etmek ve mescide saygısını ifâde etmek olursa, bu tam manasıyla bir ibâdet sayılır. Bu­nu iyice anladınsa, diğer mubah fiilleri buna kıyas et.

Bu hususta kaide şudur: Yaptığın her bir şeyi Allah rızası için yaparsan, bu gerçekten ibâdettir. Allah'dan başkasının rızası için her ne yaparsan, helâl olanından hesaba çekilir, haram olanından azab görürsün. [29]

 

Niyyetîn Gerçek Mahiyeti       

 

Bil ki cahil kimse, niyetin gerekli olduğu hususundaki aklî ve naklî izahları dinleyince, eğitimi ve tica-

reti esnasında,"Allah için okumaya. Allah için ticaret yapmaya niyet ettim' der ve bunun tam bir niyet ol­duğunu sanır. Heyhat! Bu, onun içindeki bir kuruntu ve dilinin söylediği bir sözdür. Niyet bütün bunlardan uzaktır. Niyet ancak nefsin ya dünyevi ya uh-revi olarak kendisinde maksûdunun açıkça bulunduğunu anladığı şeye mey-letmesidir. Bu meyil olmadığı zaman insan, o fiili yapamaz. Bu tıpkı doyan kimsenin, "Yemek yemeye arzu duymaya niyet ettim" demesi veya hanımıy-la işini bitiren kimsenin, "Ben sevişmeye niyet ettim" demesi gibidir. Hatta bir şeye temayül etmenin yolu bile, ancak bu meylin sebeplerini elde etmekle mümkün olur. Bu sebepler de ancak o işteki menfaatleri bilmekle elde edilir. Sonra bu bilgi o meyil ve temayülü, kalb diğer meşguliyetlerden hâlî olursa, o zaman meydana getirebilir. Cinsî arzu galebe çalıp da, insan çocuk husu­sunda ne uhrevî, ne dünyevî sağlam bir maksada inanmaz ise; o kimsenin çocuğu olması niyetiyle cinsi münasebette bulunması mümkün olmaz. Aksi­ne o şehveti teskin etmek niyetiyle yapılmış olur. Çünkü niyet, sebebi meyda­na getirmektir. Sebeb ise, bu hadisede, şehvetten başka birşey değildir. O halde o, çocuğu olmasına nasıl niyet edebilir? Böylece niyetin, dil ile veya kalb ile söylemekten ibaret olmayıp, aksine bu meylin meydana gelmesinden iba­ret olduğu ortaya çıkmış olur. Bu ise gayba bağlı bir iş olup, bazan kolayca meydana getir, bazan ise meydana gelmesi imkânsız olur. [30]

 

Mükâfaatin Nevi Niyete Göre Değişik Olur                                 Başa Dön  

 

Bil ki ibadetlerde insanların niyetleri çeşit çeşittir. Bazı insanların amelleri korku sebebiyle olur. Bu, insanın cehennemden korkmasıdır.

Bazı, insanların ameli ise ümid sebebiyle olur. Bu, insanın cennete ulaşma ümîdidir. Cenneti elde et­mek için çalışan kimse kötü işçi gibi, karnını doyurmak ve şehvetini gidermek için çalışmıştır. Bunun derecesi, ahmak insan derecesidir. Ama gerçek akıl sahihlerinin ibâdetine gelince, onlar Allah'ın celâlini sevdikleri için, ibâdetleri Allah'ı zikir ve O'nu tefekkür maksadından başka bir gaye taşımaz. Bunların diğer amelleri, sadece bu zikir ve fikiri te'kid içindir. Bu kimseler: "Rablertnin rızası için sabah aksam ibâdet edenlerdir" (Kehf, 28). İnsanların mükâfaatları ni­yetlerine göredir. Binaenaleyh mukarrebler Allah'ın zâtını seyretmekle nimet-lenecekler. Cennet nimetleri ile mükâfaatlandırılanların şerefi, mukarreblerin makamı ile nimetlendirilenlerin şerefine nisbetle, Na'im cennetlerinin Cenâb-ı Hakk'ın zâtına nisbeti gibidir. [31]

 

"Yahudiler: "Hristiyanlar (saymaya değer) bir şeye sahib değil" dediler. Hristiyanlar da: "Yahudiler bir şeye sahtb değil" dediler. Halbuki onların hepsi de Kitab'ı okuyorlar. Bilmeyenler de aynen onların söyledikleri gibi

söylediler. Allah ihtilâfa düşmekte oldukları hususlarda, Kıyamet günü onların arasında hüküm verecektir" (Bakara. 113).

Bil ki Allahu Teâlâ yahudi ve hristiyanları daha önce bir olarak zikretmiş, bu ayette ise onları ayırarak, herbtrinin diğeri hakkında söyledikleri şeyi ve -er grubun diğerinin dinini nastl değersiz saydığını beyan etmiştir. Burada oirkaç mesele vardır: [32]

 

Birinci Mesele     

 

Cenâb-ı Hakk'ın: "Hristiyanlar bir şeye sahip değil" buyruğunun manası, "Onlar, değer verilen ve itibar edilen bir şey üze­rinde değiller" demektir. Bu, büyük bir mübalağadır. Yine bu ifâde aynen Arap­ların Bir şey olmamaktan da daha az"demeleri gibidir. Bu­nun bir benzeri de Allah Teâlâ'nın:

"De ki: Ey Ehi-i Kitab, siz aranızda Tevrat'ı hükümrân kılmadıkça, değer ve­rilecek bir şey üzerinde değilsiniz" (Mâıde, 67) ayetidir. Buna göre, şayet "Her iki din mensubları da, bir Yaratıcıyı ve O'nun sıfatlarını kabul ettikleri halde, nasıl böyle söyleyebilmişlerdir, halbuki böyle söylemelerinin bir manası yok­tur?" denilirse, buna iki bakımdan cevab veririz:

a) Onlar bu güzel söze, asılsız bir sözü ekledikleri zaman, bu asılsız söz, eklendiği güzel sözün mükâfaatını da yok eder. Bu nedenle onlar sanki hak olan bu sözü söylememiş gibi olurlar.

b)  Bu umûmî olan ifâde, onların ihtilaflı oldukları hususlara tahsis edil­miştir. Bu da peygamberlik meselesiyle ilgili şeylerdir. [33]

 

Ayetin Nüzul Sebebi  

 

Rivayet edildiğine göre Necran hristiyanları heyeti Hz. Peygamber (s.a.s)'in yanına gelince, yahudî  alimleri de gelip onlara katılmıştı. Böylece onlar kendi aralarında münakaşaya tutuştular ve sesleri yük­selmeye başladı. Bunun üzerine yahudiler, o hristiyanlara: "Sizler dinî bakım­dan, hiçbir hak üzerine değilsiniz" deyip Hz. İsâ (a.s) ve İncil'i inkâr etmişler; hristiyanlar da onlara aynı şeyi söyleyip Hz. Musa (a.s) ve Tevrat'ı inkâr et­mişlerdir. [34]

 

Üçüncü Mesele    

 

Âlimler bu ayette Allah Teâlâ'nın kastettiği insanların  kimler olduğu hususunda,  "Bunlar Hz.  İsâ (a.s)'nın peygamber olarak gönderilmesinden o gü­ne kadar gelenler midir, yoksa sadece Hz. Peygamber {s.a.s) zamanındakiler midir?" diye ihtilâf etmişlerdir. Her nekadar ayeti Hz. İsâ (a.s)'nın peygam­berliğinden beri mevcud olan bütün yahudi ve hristiyanlara hamletmek evlâ ise de, açık ve hak olan, âyetin zahirinde bunu gösteren bir delil bulunmadığı­dır. Ayetin sebebi nüzul olarak, bir yahudinin, hristiyanlara böyle söylemesi üze­rine Allah Teâlâ'nın bu ayeti indirdiği rivayeti, (ayeti zahirine hamletmek nümkün olduğunda) ayetle sebeb-i nüzul dışındaki şeylerin murâd edilmeme­sini gerektirmez.

Cenâb-ı Allah'ın, ifâdesi de umûm fâde eder. Bunu tahsis etmenin, (Hz. Peygamber zamanındaki yahudilere nahsus kabul etmenin) izahı nedir? Çünkü yahudi ve hristiyanların, tâ baştan seri herbirinin diğeri hakkındaki sözlerinin bu olduğu bilinmektedir.

Cenâb-ı Hakk'ın: "Onlar halbuki kitabı okuyorlardı" sözünde j ,(vav) hâl ifade eder.  kelimesi, bütün kitap cinsini ifâde eder. Buna göre mana şöyledir: Onlar ilim ehli ve kitap okuyan kimselerden olduktan halde bunu söylediler; Tevrat'ı, İncil'i veya bunlar dışındaki diğer se­mavi kitapları öğrenmiş ve onlara inanmış olan kimseye yakışan, geriye kalan semavi kitapları inkâr etmemesidir. Çünkü iki kitaptan herbiri diğerini tasdik etmekte ve doğruluğuna şahid olmaktadır. Binaenaleyh Tevrat, Hz. İsâ (a.s)'yı; İncil de Hz. Musa (a.s)'yı tasdik etmektedir.

Allah Teâlâ'nın: 'Bilmeyenler de böyle söyler­ler" sözü, daha önce bahsedilmiş olan kimsenin, âlim olmasını gerektirir. Çün­kü onların "bilmeyenler"den farklı olmaları gerekir. Böylece Cenâb-ı Hak, bil­gili ve okur-yazar oldukları halde onlar böylesi bir ihtilâfa düşünce, cahillerin halinin nice olacağını beyan etmiştir.

Bil ki bu hâdise bizzat, Hz. Muhammed (s.a.s)'in ümmeti hakkında vâki olmuştur. Onlar Kur'an'ı okumak hususunda ittifak etmiş olmalarına rağmen her grup diğerini küfre nisbet etmiştir.

Âlimler ayette bahsedilen "bilmeyenler" in kim oldukları hususunda ihti­lâf ederek, şu görüşleri ileri sürmüşlerdir:

a) Bunlar, müstümanların önem verilecek bir şey üzere bulunmadıklarını söyleyen kâfir Araplardır. Böylece Cenâb-ı Hak, Kitâb'ı okudukları halde ya­hudi ve hristiyanlann sözünün kabul olunmaya ve iltifat edilmeye lâyık olma­dığını beyan edince, kâfir olan Arapların sözüne iltifat edilmeyeceğini açıklamıştır.

b) Hak Teâlâ'nın, ayetini, Hz. Muh­ammed (s.a.s) zamanında mevcut olanlara hamlettiğimiz zaman, O'nun, ifâdesini de inatçı olan kimselere hamlederiz. Bu­nun aksi de muhtemeldir.

c) Allah'ın, buyruğunun bunların âlimlerine; ifâdesinin ise, havasları ile avamlarını ayırdetmek için, onların avamlarına hamledilmesidir. Birinci görüş doğruya daha yakındır; çünkü yahudi ve hristiyanların hepsi ayetin   hükmüne dahildirler Onlardan, sözüyle ayrılan kimselerin, onların dış­ındaki kimseler olması gerekir. [35]

 

"Allah onların arasında hükmedecektir" Sözünün Mânası

 

Allah'u Teâlâ'nin: "Ve Allah, onların aralarında hükme­der" sözüne gelince, bu hususta dört görüş vardır

a) Hasan el-Basrî, "Allah, onların hepsini yalanlar ve onlart cehennemi­ne sokar" demiştir.

b) Allah, zalim ve yalancı kimseden, mazlum ve yalanlanmış olan kimse­nin hakkını alır ve ona verir.

c) Allah onlara cennete ve cehenneme girenleri açıkça gösterir. Bu, Zec-câc'ın görüşüdür.

d) Hakkında ihtilâf etmiş oldukları şeyler hususunda Allah, hakka isabet edenle etmeyen arasında hükmeder. Allah en iyisini bilendir. [36]

 

"Allah'ın mescidlerinde, O'nun isminin zikredilmesini engelleyip, onların harab edilmesi için çalışan kimseden daha zalim kim olabilir? Bunlar için, oraya ancak korkarak girmeleri uygundur. Onlara dünyada rezillik,

ahirette de büyük bir azab vardır" (Bakara, 114).

Bu ayette birkaç mesele vardır: [37]

 

Câmi ve Mescidleri Kuranlar Ve Onları Âtıl Bırakanlar                       Başa Dön    

 

Müfessirler, bu âyetten maksadın sırf şartın ve cezânın, yani, "Kim böyle yaparsa, Allah da ona böyle yapar" şeklinde beyan edilmesi olmadığından; tam aksine bundan maksadın, o insanlardan bazılarının mescidlerin onarımını men edip, onları harâb etmeye çalıştıklarını, sonra Allahu Teâlâ'nın ayette bahsedildiği biçimde on­ları cezalandırdığını beyan etmek olduğu hususunda müfessirler ittifak etmiş­lerdir. Ne var ki müfessirler mecsidleri tamir etmeye mâni olup onları harap etmeye çalışanların kim olduğu hususunda ihtilâf ederek, bu konuda dört gö­rüş ileri sürmüşlerdir:

a) İbn Abbas şöyle demiştir: Hristiyantardan bir hükümdar, Beyt-i Mak-dis'i istilâ ederek orayı harap etmiş, orayı leşlerle doldurmuş, halkını kuşat­mış, bir kısmını öldürerek geriye kalanları esir almış ve Tevrat'ı da yakmıştır. Hz. Ömer (r.a) zamanında, müslümanlar onu onarıncaya kadar Beyt-i Makdis narab bir haldeydi.

b) Hasan el- Basrî, Katade ve Süddî şöyle demişlerdir: Bu âyeti kerime Buhtunnasr hakkında nazil olmuştur. Çünkü o, Beyt-i Makdis'i harab etmiş, bazı hristiyanlar da yahudilerde olan öfkelerinden dolayı Buhtunnasr'a yar­dımcı olmuşlardı.

Ebu Bekr er-Razî, Ahkâmu'l-Kur'an'ında şöyle demiştir: Ayetin sebeb-i nüzulü olarak yukarıda belirtilen bu iki görüş de yanlıştır. Çünkü siyer âlimleri arasında Buhtunnasr'ın zamanının, Hz. İsa'nın doğumundan çok önce oldu­ğu hususunda bir anlaşmazlık söz konusu değildir. Hristiyanlık, Mesîh'den sonra olmuştur. O halde onlar Beyt-i Makdis'i tahrib konusunda, Buhtunnasr ile -asıl beraber olmuş olabilirler? Hem yine hristiyanlar da yahudiler gibi, Beyt-i Vakdis'e tazim gösterileceğine inanırlarjhatta onlardan daha fazla... Binaeleyh, Beyt-i Makdis'in tahribi hususunda, onlar tahripçilere nasıl yardım etmiş olabilirler?...

c) Ayet-i kerime, Hz. Peygamber (s.a.s)'i Mekke'de Allah'a davetten men ederek, O'nu hicret etmeye zorlayan Arap müşrikleri hakkında nazil olmuştur. Böylece o müşrikler hem Hz. Peygamber (s.a.s)'e hem de O'nun ashabı­na Mescid-i Haram'da, Allah'ı anma hususunda mâni olmuşlardır. Hz. Ebu Bekr (r.a) evinin yanında bir mescid yapmış, ancak buradan da men olunmuştu.

Ona eziyyet edenler arasında Kureyş'in çocukları ve kadınları da bulunuyordu.

Cenâb-ı Hakk'ın "Namazında sesini yükseltme, o kadar da kısma!" (Isra, 110) ayetinin bu konuda nazil olduğuda

söylenmiştir. İşte bu sebepten ötürü kendisine eziyet edilmesin diye, Hz.Peygamber cehren Kur'an okumaktan men edilmiştir. Ebu Cehil de Hz.Peygamber (s.a.s)'in sırtına insan pislikleri atıyordu. İşte bunun üzerine, Allah'ı birteşe O'na herhangi bir şeyi ortak koşmayan, huşu ve hudû içinde O'nun için na­maz kılan, O'nu tefekkür etmek için kalblerini Mâsivaullah'tan boşaltan, dille­rini Allah'ın zikriyle, bedenlerini O'nun azamet ve saltanatından duyulaca lezzetle meşgul eden müslümanları engelleyen şu müşriklerden daha zalim kim olabilir? denilmiştir.

d) Ebu Müslim şöyle demiştir: Bundan maksat, Hudeybiye senesinde Me­dine'den Mescid-i Haram'a gittiği zaman Hz. Peygamber (s.a.s)'i Mescid-i Ha-ram'dan men eden kimselerdir. Ebu Müslim bu görüşüne, Cenâb-ı Hakk'ın:

"Onlardan inkâr eden ve sizi Mescid-i Haram'dan men edenler..." (Feth,25) ayetiyle:

''Onlar Mescid-i Haram 'dan men ediyortarken, Allah onlara niçin azâb etme­sin?" (Enfâl, 34) ayetini delil getirmiş, Allah'ın, "Ancak korkarak" buyurduğunu da Allah'ın peygamberin gücünü yüceltmesine ve kelimetullâhı üstün kılmasına hamletmiştir. Nitekim Cenâb-ı Hak, münafıklar hakkında,

''Andolsun ki biz seni onlara musallat kılacağız; sonra da onlar seninle ancak az bir zaman komşu olabilirler. Lanetlenmiş olarak... Nerede ele geçirilirterse yakalanırlar ve Öldürüldükçe de öldürülürler" (Ahzâb, 60-61) buyurmuştur.

Bana göre bu hususta beşinci bir izah tarzı daha bulunmaktadır ki, bu nazmın gözetilmesi bakımından daha uygundur. O da, şöyle denilmesidir:

Kıble Ka'be'ye çevrilince, bu, yahudilere çok zor geldi. Bunun üzerine on­lar, insanları Ka'be'ye yönelerek namaz kilmaktan men etmeye yöneldiler. Öyle ki bazı kâfirleri Kabe'yi tahrip etmeye kışkırtmak suretiyle de, Kabe'yi tahrip etmek hususunda çaba harcamışlardır. Yine onlar, içinde kıbleye mütevecci­hen namaz kılmasınlar diye, Hz. Peygamber (s.a.s)'in mescidini tahribe de çalışmışlardır. Böylece Allahu Teâlâ onları bu konuda kınamış ve onların bu konudaki tutumlarının kötülüğünü beyan etmiştir. Bu açıklama, öncekinden daha uygundur. Bu böyledir, çünkü Allahu Teâlâ, bu ayetten öncek: ayet erde yahudi ve hristiyanlartn fiillerinin çirkinliğinden bahsetmişti' Bu ayetten son­ra da onların fiillerinin çirkinliğini bildirmiştir. O halde bu tek ayeJe kastedilenin, müşıikterin Hz. Peygamber (s.a.s)'i Mescid-i Haram'dan men etmeleri husu­sundaki kötü fiilleri olması nasıl uygun olabilir? Ayeti, hristiyanların Beyt-i Makdis'i tahrip etme çabalarına,-Ebu Bekr er-Razi'nin de izah ettiği gibi-, hamletmek zayıftır. Binaenaleyh, geriye ancak bizim dediğimiz kalır. [38]

 

Ayetin Mâkabliyle Münasebeti

 

Bu ayetin mâkabliyle ilgisi hususunda, bazı izahlar bulunmaktadır. Ayeti hristiyanlara ve Beyt-i Makdis'-in tahribine hamleden kimseler şöyle demişlerdir: Bu âyet kendinden öncekiyle, hristiyanların sadece ken­dilerinin cennet ehli olduklarını iddia etmeleri sebebiyle onlara, "Mescidleri tahrip etme işinde böylesine çalıştığınız halde nasıl olur da cennet size mah­sus olabilir?" denilmiş olması itibariyle irtibatlıdır.

Ayeti Mescid-i Haram'ın ve diğer mescidlerin tahrip edilmesine hamle­den kimselere gelince onlar şöyle demişlerdir: Müşrik Arapların zikri Cenâb-ı Hakk'ın, "ayetinde geçmişti. Burada, bü­tün kâfirlerin zikrîyle onların kınanmasının da geçmiş olduğu söylenmiştir. Böy­lece, zem ve kınama, bir kere yahudî ve hristiyanlara; bir başka kere de müş­riklere yöneltilmiştir. [39]

 

Maksad Sadece Kabe mi Yoksa Bûtün Mescidler midir?                    Başa Dön

 

Cenâb-ı Hakk'ın ifâdesi umum ifâde eder. Buna göre bazı alimler bununla bütün mescidlerin kastedildiğini söylemişlerdir. Bazıları da, bizim zikrettiğimiz Mescid-i Haram ve Mescid-i Haram'ın dı­şındaki  Mekke  mescidlerine  hamlederek  şöyle

demişlerdir: Hz. Ebu Bekr'İn Mekke'de.içinde Allah'a ibadet ettiği bir mescidi vardı.. Onlar, hicretten önce burayı tahrip etmişlerdi.

Alimler içinde, bu ifâdeyi sadece Mescid-i Haram'a verenler de vardır ki, bu Ebu Müslim'in görüşüdür. Çünkü Ebu Müslim, ayette geçen, keli­mesini Hudeybiye senesinde, Hz. Peygamber (s.a.s)'i Mescid-İ Haram'dan men etmekle açıklamıştır. "Şayet, çoğul olan lâfzını, tek bir mescide ham­letmek nasıl mümkün olur?" denilirse, biz deriz ki: bu hususuta bazı izahlar bulunmakladır;

1) Bu, tek bir salih kimseye eziyyet edene şu sözü söyleyen kimsenin, Salih kimselere eziyyet edenden daha zalim kim vardır?" sözüne benzer.

2) Mescid, secde edilen yer demektir. Buna göre Mescid-i Haram, te mescid değil, birçok mescid olmuş olur. [40]

 

Dördüncü Mesele

 

Cenâb-ı Hakk'ın, buyruğu ns:  mahallindedir. Alimler, bunda âmil olan kelime- -ne olduğu hususunda görüşler belirterek, etmişlerdir:

a) Bu, fiilinin ikinci mefûlüdür. Çünkü sen, fiiilini, "Onu şundan men ettim" diyerek iki mefûl olacak biçimde kullanabilirsin.

nun bir benzeri de Cenâb-ı Hakk'ın: ( İsra 59) (isra. 94) ayetidir.

b) Ahfeş şöyle demiştir: Bu cümleden harf-i cerrinin hazfedilmiş alması caizdir. Sanki şöyle denilmiştir: mescidlerini, oralardan Allah 'm isminin zikredilmesinden men eden..

c) ifâdesinden bedel olmasıdır.

d) Zeccâc kendisinde fiili âmil olmak üzere, takdirin, "Kendilerinde Allah'ın isminin zikredilmesini istemeyerek, haşi; mayarak" mânasında olmasının caiz olduğunu da söylemiştir. [41]

 

Mescidi Tahrip Etmek İki Şekilde Olur

 

Mescidi tahrib etmeye çalışmak, şu iki sebepten olay olabilir:

a) Namaz kılanları, ibâdet edenleri ve oranın almış olan kimseleri, oralara girmeten men etmektir. İşte bu, mescidlerin bir bakırm tahribi olur.

b) Onları yıkmak ve tahrip etmek suretiyle olur.

Bir kimse şöyle diyemez: "Kendisinde tahrip olunma emareleri olmadan Beyt-i Haram'ı tahrip etmek manasına almak nasıl doğru olabilir?" Çünkü. p sanları orada dini ibadetlerini yerine getirmekten men etmek, bir baklma  tahrip etmek gibi olur. Ebu Bekr (r.a)'in, Mescid-i Haram'da namaz kıldığı b bölümü bulunduğu, hicret ettiği zaman Kureyş'in bunu tahrip ettiği de söy'er mistir. [42]

 

Altıncı Mesele      

 

Ayetin zahiri, bu fiitin zulüm çeşitlerinin en büyüğü olmasini iktiza eder. Bu, şöyle bir müşkil arzeder: Cenâb-ı Hakk'ın; (Muhakkak ki bir zulümdür" (Lokman, m buyurduğuna göre de şirk bir zulümdür. Şu kadar var ki, şirk bu fiilden daha büyük bir günahtır. Zina, adım öldürme de bu fiilden daha büyüktür. Bu müşkile şu şekilde cevap veririz: Bu mevzuda en ileri de­recede söylenecek söz şudur: Bu, kendisine tahsis girmiş olan umumi bir lâ­fızdır; dolayısıyla bu konu eleştirilemez. [43]

 

Mescide Korkarak Girme

 

Cenâb-ı Hakk'ın: "İşte banlara, bura­lara ancak korkarak girmeleri yaraşır" buyruğuna gelince, bil ki bu ayette bir­kaç mesele bulunmaktadır. [44]

 

Korkarak Mescide Girmek Hakkında Farklı Tefsirler                Başa Dön

 

Sözün zahirine göre, iman edip de mescidlerin tahribine çalışan kimselere, korkarak girmelerinin dışında, oralara girmek haram kılınmıştır.

Bunun herkes için umumi olduğunu söyleyenler ise,

bu korkunun tefsiri hususunda birkçok vecih zikretmişlerdir:

a) Onların mescidleri istilâ etmeleri ve mü'minleri mescidlerden men et­meleri şöyle dursun, mü'minlerin kendilerini kıskıvrak yakalamalarından gö­ğüs kafesleri tir tir titrtyerek girmeleri, uygun düşer. Buna göre mana, şayet kafirlerin zulmü ve isyanları olmasaydı, olması gereken ancak bu olurdu, şek­lindedir.

b) Bu, Allahu Teâlâ tarafından müslümanlar için, Allah'ın müslümanlan Mescid-i Haram'a ve diğer mescidlere hükümran kılacağını ve O'nun müşrik­lerden tek bir kimsenin dahi yakalanmadan, böylece azâb edilmekten veya müslüman olmazsa öldürülmekten korkarak girmesi durumu müstesna, on­lardan hiç kimsenin Mescid-i Haram'a giremiyeceğine ve onları zelil kılacağı­na dair, bir müjdedir. Allah bu va'adinin doğruluğunu tahakkuk ettirerek, onları Mescid-i Haram'a girmekten men etmiştir. Ve onlar hakkında, Hz. Ebu Bekr-in haccettiği yılda şöyle nida etmiştir: "Dikkat, bu yıldan sonra hiçbir müşrik Kabe'yi haccedemez!.." Hz. Peygamber (s.a.s), yahudilerin Arap yarımada­sından çıkartılmasını emretmiş, böylece ertesi yıl galip ve hâkim olarak ziya­ret etmiş ve hiçbir müşrik O'nun haccetmesine, Mescid-i Haram'a girmesine mani olamamıştır. İşte bu, Ebu Müslim'in "Mescidlerden men'"i müşriklerin Hz. Peygamber (s.a.s)'i Hudeybiye yılında Mescid-i Haram'dan men etmele­rine hamletmesinin izah tarzıdır. Ebu Müslim, ayetteki "korku" yu da, Hz. Peygamber (s.a.s)'in dâvasının hâkimiyetine ve müşriklerin Hz. Peygamber ve O'nun ümmetinden korkacak biçimde, Hz. Peygamber'in onlara galip gelme sine hamletmiştir.

c) Ayetteki korkunun, müşriklerin başına gelen hakirlik, cizye vererek ze­lil olmak ve zillet içinde bulunmak manasına hamledilmesidir.

d) Müşriklerin Mescid-i Haram'a girmeleri, hasımlaşmak, muhakeme edmek ve karşı deli! getirmek için girmek gibi, korku ihtiva eden bir halin dışır da, haram kılınmıştır. Çünkü bütün bunlar korkuyu ihtiva eder. Bunu delili ise ''Kendi aleyhlerinde küfre şahid oldukları halde, müşriklerin Allah 'm mescid-lerini imâr etmeleri uygun değildir" (Tevbe, 17) ayetidir..

e) Katâde ve Süddî "Allah'ın: Ancak korkar oldukları halde ifâdesi, hristiyanlar Beyt-i Makdis'e ancak korkarak girerler, orada bir hristi-yan bulunsa dövülerek eziyet edilir manasınadır" demişler. Bu te'vil kabule şayan değildir. Çünkü Beyt-i Makdis, zamanımızda hükümdar Salahaddin Eyyübî (rh.a) tarafından kurtartlıncaya kadar, yüz seneden daha fazla bir müd­detle, hiçbir müslümanın oraya korkmadan girme imkânı bulamayacağı bir şekilde, hristiyanların elinde kalmıştı.

f) Gerçi Cenâb-ı Allah 'in: "Onlar oralara ancak korkarak girerler" buyruğu, haber şeklinde bir ifâdedir, fakat bundan murad, onları oraya girmekten nehyetmek ve onları mescidlercten uzak tut-

maktır. Nitekim Hak Teâlâ, bu manada: Sizin, Allah'ın peygamberine ezâ vermeniz (doğru) değildir" (Ahzâb, 53) buyurmuştur.

Cenâb-ı Allah'ın: "Onlar için dünyada hizy vardır" ayetine gelince, alimler ayetteki "hizy" hakkında ihtilâf ederek, bazıları, "Mescidlerden menettikleri için onlara verilen zillet cezası vardır" demişler; diğer­leri ise, zimmîler için bu kelimeyi "cizye" diye, harbîler için ise "katledilmek" diye tefsir etmişlerdir. Bil ki bütün bunlar muhtemel manalardır. Çünkü "hizy" ancak ceza yerine geçen, rüsvaylık, hor ve hakir kılma şeklinde olur. Kendin­de hor ve hakir kılma manası bulunan herşey bu kelimenin muhtevasına da­hildir. Bu, onların küfürde ısrarlarını Allah'ın bir reddedişidir. Çünkü mevcud olan rüsvaylık, hizyin gerektirdiği durumu anlatmaya ihtiyaç bırakmaz.

"Büyük azab" a gelince, Allahu Teâlâ onu, son derece ileri bir mübalağa yerine geçecek bir şekilde tavsif etmiştir. Çünkü daha önce bahsedilen ve sı­fatları sayılan kimseler en büyük zulmü yapan kimselerdir. Binaenaleyh onla­rın büyük cezaya müstehak olacakları meydandadır. Bu ayette iki mesele vardır:

Birinci mesele mescidterin ahkâmı hakkındadır. Bu hususta birçok vecihler vardır: [45]

 

Mescidler Hakkındaki Hükümler Mescidlerin Fazileti Hakkındaki Ayet Ve Hadisler

 

Birincisi, mescidlerin fazi|etj hakkındadır. Mescidlerin faziletine Kuran, hadis, ve akıl delalet etmektedir.

Kur'an birçok delalet ayette buna delalet eder:

1) Alla h'u Teâlâ:"Mecidler Allah'ındır. Öyleyse Allah ile birlikte hiçbirşeye tapmayınız" (Cin, 18) buyurarak, sadece ona ait ol­duğunu ifâde eden lam-ı ihtisas ile, mescidleri kendi zatına izafe etmiş ve bu has oluşu, "Allah ile birlikte (oralarda) hiçbirşeye tapmayınız" buyruğu ile kuvvetlendirmiştir.

2) Cenâb-ı Hak: "Allah'ın mescfdlerinf ancak Allah 'a ve Ahiret Cünü'ne iman edenler imâr ederler" rrev-be, 18) buyurmak suretiyle mescidleri imâr etmeyi imanın bir delili kılmıştır. Hat­ta ayet zahiri ile, imanın sadece bu kimselere münhasır olduğunu göstermektedir. Çünkü ayetin başındaki uJ] (Ancak) kelimesi hasr içindir.

3) Allah Teâlâ, "O evlerde Allah' yükseltilmesine ve içlerinde adının anılmasına izin vermiş (emretmiştir). On­lar buralarda sabah akşam O (Allah)'ı teşbih ederler" (Nür, 36) buyurmuştur.

4) Tefsirini yapmakta olduğumuz bu ayette Cenâb-ı Allah:

"Allah 'in mescidlerinde, O 'nun adının anılmasını menedenlerden daha zâlim kim olabilir!..," buyurmuştur.

Bu ayetin zahiri, mescidleri harâb etmeye uğraşmanın, müşriklerin en kötü hali olduğunu gösterir. Çünkü, Cenâb-ı Allah, "Şirk hiç şüphesiz büyük zulümdür" (Lokman, 13) buyurduğu için, "Daha zâlim kim olabilir!" ifâdesi müşrikler için kullanılır. Mescidleri harab etmeye koşmak ftskın (günahın) en ile-derecesınue olunca, mescidleri imar etmeye, canlandırmaya koşmak ve gay-'ret e'menin de imânın en ileri derecesi olması gerekir. [46]

 

Mescidlerin Fazileti Hakkında Hadisler                Başa Dön

 

Mescidlerin faziletini gösteren hadislere geünce:

1) Buhârî ve Müslim Sahih'lerinde şunu rivayet etmişlerdir: Hz.Osman b. Affân (r.a) bir mescid (cami) yaptırmak istedi. Müslümanlar bunu hoş karşı­lamadılar ve bu işten vazgeçmesini istediler. Bunun üzerine o, "Hz. Peygam­ber (s.a.s)'in şöyle dediğini duydum" dedi:

"Kim Allah İçin bir mescid blnâ ederse, Allah o kimse için o mescid şeklinde cennette bir bina yapar." Bir başka rivayette de, "Allah o kimse için cennette bir ev yapar."

2) Ebu Hureyre (r.a)'nin rivayetine göre Hz. Peygamber (s.a.ş) şöyle bu­yurmuştur: 'Allah'a beldelerin en sevimli gelen yerleri oraların mescidteridir, en sevim-sizgelen yerleri ise oraların çarşılarıdır"[47]. Bil ki bu haber mescidlere sayg, duyma hususunda akli bir hikmete dikkat çekmektedir. Bunun izahı şöyledir Yerler ve zamanlar ancak Allah'ın zikri ile şeref kazanırlar. Buna göre mes­cid, Allah'ı zikretmenin bir mekânı olup, Allah'ın zikrinden gafil olan kimse bi­te oraya girdiğinde Allah'ı hatırla/. Çarşılar ise, bunun aksinedir. Zira oralar dünyaya yönelme yeri olup, Allah'tan gafil olmaya yöneltir ve Allah yolunda tefekkür etmekten uzaklaştırır. Öyle ki Allah'ı zikreden kimse bile çarşıya gir­diğinde Allah'ı hatırlamaktan gafil hale gelir. İşte bundan dolayı şüphesiz mes-cidler yerlerin en şereflisi, çarşılar ise en kıymetsizidir. [48]

 

Mescidlere Gitmenin Fazilet ve Sevabı

 

 İkincisi, mescidlere gitmenin fazileti hakkındadır. Ebu Hureyre (r.a)'den Hz. Peygamber (s.a.s)'in şöyle buyurduğu rivaye: edilmiştir:     

"Kim evinde temizlenir ve Allah 'm farzlarından bir farzı yerine getirmek üze re, Allah'ın evlerinden birine giderse, onan her adımından biri bir günahır düşürür, diğeri ise derecesini yükseltir." Bu hadisi Müslim rivayet etmiştir

2) Ebu Hureyre (r.a), Hz.Peygamber (s.a.s)'in şöyle dediğini rivayet et­miştir:

"Kim sabah akşam mescide devam ederse, Allah her gidip gelişinde onun için cennette bir makam hazırlar." Bu hadisi, Buhâri ve Müslim Sahih'lerinde zik­retmişlerdir.

3) Übeyy b. Kâb şöyle demiştir: Medineli müslümanlardan öyle bir adam biliyorum ki evi, mescide en uzak olan zat olduğu halde Hz. Peygamber (s.a.s)'in arkasında cemaata devam eder, hiçbir namazı kaçırmazdı. Ona: "Sı­cakta ve karanlıkta binip geleceğin bir eşek satın alsan" denildi. O: "Allah'a yemin olsun ki evimin mescidin yanında olmasını istemem" dedi. Hz. Pey­gamber (s.a.s)'e bu durum haber verilince, ona bunu sordu. O adam da: "Be­nim izlerim, adımlarım, aileme gidip gelmem, hep amel defterime yazılsın diye böyle yapıyorum" dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.s): "Umduğum herşey senin için olacaktır" buyurdu. Bu hadisi Müslim Sahih'inde nakletmiştir.

4) Câbir (r.a) şöyle buyurmuştur: "Mescidin yanında boş bir af«a vardı. Selameoğulları Mescid-i Nebi'nin yanına göçmeyi istediler. Bu durum Hz. Pey­gamber (s.a.s)'e ulaşınca, O, onlara: "Sizin mescidin yakınına gelmeyi dü­şündüğünüzü haber aldım?" diye sordu. Onlar da: "Evet biz bunu istemiştik" dediler. Hz. Peygamber (s.a.s) de: "Ey Selameoğulları evinizi terketmeyin, zira mescide gelirken attığınız her adıma sevab yazılır" buyurmuştur. Bu hadisi de Müslim rivayet etmiştir.

Ebu Sa'id el-Hudrî (r.a)'den,

 "Hakikat ölüleri biz diriltiriz biz ve(onlann)önden yapıp gönderdikleri şeyleri ve eserlerini yazarız" (Yasin. 12) ayetinin bunlar hakkında nazil olduğu'[49] rivayet edilmiştir.

5) Ebu Musa el-Eş'arî (r.a), Hz. Peygamber (s.a.s)'in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:

"İnsanların namaz bakımından en fazla ecir alanları, camilere yol bakımından en uzakta olanlarıdır. Cemaatta namaz kılmak için namaz vaktini bekleyen kimsenin ecri namazını evde kılıp da yatıp uyuyan kimsenin ecrinden daha fazladır." Bu hadisi de hem Buharı, hem Müslim Sahihlerine almışlardır.

6) Ukbe b. Âmir el-Cühenî, Hz. Peygamber (s.a.s)'in şöyle buyurduğunu nakletmiştir:

"İnsan temizlenip, namazı beklemek içffi mescide gittiği zaman, sevablanni yazan bir veya iki kâtib meleği mescide her adımına karşılık on iyilik yazar. Nescidde namazı beklerken oturan kimse, Allah 'a ibâdet etmekte olan kimse gibi kabui edilir. Bu kimse evinden çıkıp tekrar evine dönünceye kadar namaz kılmakta olan kimselerden yazılır."

7) Sa'id b. Müseyyeb'in şöyle dediği rivayet edilmiştir: Ensardan birisi­nin ölümü yaklaştı. Bunun üzerine o, ailesine: "Evde kimler var?" diye sordu. Onlar: "Senin çoluk çocuğun. Fakat kardeşlerin ve yanında oturup kalkanlar mesciddeler" dediler. Bunun üzerine o: "Beni kaldırınız" dedi. Orada bulu­nanlardan biri, onu kendisine yaslayarak kaldırdı. O iki gözünü açıp, orada bulunanlara selâm verdi. Onlar da adamın selamını alıp ona hayır duada bu­lundular. Bunun üzerine o adam: "Bugün Hz. Peygamber (s.a.s)'den duyup da daha önce Allah rızası için hiç kimseye söylemediğim bir hadisi size miras bırakıyorum, Bu hadisi söylerken de yine Allah rızası için söylüyorum. Hz. Pey­gamber (s.a.s)'in şöyle dediğini duydum:

"Kim evinde güzelce abdestini alır, sonra müslümanlarla birlikte namazı ce­maat halinde kılmak için mescide giderse, o sağ ayağını her kaldırışında Allah ona birsevab yazar, sol ayağını bastığında buna karşılık da, mescide gelince­ye kadar, bir günahını siler. İmamla birlikte namazını kılınca günahları bağış­lanmış olarak döner. Eğer o namazın bir kısmına yetişip bir kısmına yetişemezse de durum aynı olur.[50]

8) Hz. Peygamber (s.a.s)'in şöyle dediğini Ebu Hureyre (r.a) nakletmiştir:-

"Kim güzelce bir abdest alır, sonra mescide gider, insanları namazı bitirmiş

olarak bulursa, Allah ona o mescidde cemaatle namaz kılıp orada bulunanla­rın sevabının aynısını verir. Bu durum, onların sevablarından hiçbirşey eksiltmez.[51]

9) Ebu Hureyre (r.a), Hz. Peygamber {s.a.s)'in şöyle buyurduğunu nakletmiştir:

Dikkat edin. Size Allah 'm kendisi sebebiyle günahları affedip, dereceleri yük­selttiği şeyi haber vereyim mi?" Sahabe, "Evet, ya Resûlallah," dediler. O da şöyle buyurdu: "Zorluklara karşılık tastamam abdest almak, mescidlere çokça adım atmak, bir namazı kıldıktan sonra diğerini beklemek, işte sizin nöbetiniz budur, işte sizin nöbetiniz budur "[52].Bu hadisi Müslim rivayet et­miştir.

10) Ebu Seleme b. Abdurrahman, Dâvûd b. Salih'e:

"Ey iman edenler, sabredin, sabırda yarışın ve nöbet beklesin..." (Ali imran,200) ayetinin kim hakkında nazil olduğunu biliyor musun?" diye sordu, 0, "Hayır ey kardeşimin oğlu" cevabını verdi. Ebu Seleme şöyle dedi: Ebu Hureyre (r.a)'nin ,"Hz. Peygamber (s.a.s) zamanında nöbet tutulan bir savaş yoktu, fa­kat bir namazdan sonra diğer namazı bekleme vardı" dediğini duydum.

11) Büreyde (r.ah), Hz. Peygamber (s.a.s)'in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: "Karanlıkta mescide yürüyen kimselere, kıyamet gününde tam nurları olacağım müjde­le"[53] Nehâ'î kendilerinin, karanlık gecede mescide gitmenin bu sevabı ge­rekli kıldığı görüşünde olduklarını söylemiştir.

12) Evzâ'î şöyle demiştir: Muhammed ashabının ve iyilik yolunda onlara tâbi olanların beş özelliğinden bahsedilirdi. Cemaata devam etmek, sünnete uymak, mescid yapmak, Kur'an okumak ve Allah yolunda cihad etmek."

13) Ebu Hureyre (r.a), Hz. Peygamber (s.a.s)'in şöyle dediğini rivayet et­miştir:

"Kim Allah için, ne/a/ malından Allah'a ibâdet edilen bir bina (cami) yaparsa, Allah da onun için cennette inci ve yakuttan bir bina yapar "[54]

14) Ebu Zer (r.a), Hz. Peygamber (s.a.s)'in şöyle buyurduğunu rivayet et­miştir: Şayi "Kim Allah için bağırtlak kuşu folluğu kadar da olsa bir mescid bina ederse, Allah cennette ona bir ev yapar "[55]

15) Ebu Sa'id el-Hadri (r.a), Hz. Peygamber (s.a.s)'in şöyle dediğini riva­yet etmiştir:  "Bir adamın mescide gitmeyi alışkanlık haline getirdiğini görürseniz, onun mü'min olduğuna şehâdet edi­niz "[56].Çünkü Allah Teâlâ: "Allah'ın mesddlerini ancak Allah'a ve ahtretgü­nüne inananlar imâr ederler" (Tevbe. 18) buyurmuştur.

16) Ashab-ı Kiram'ın bazılarının şöyle dedikleri rivayet edilmiştir: "Mescidler Allah 'in evlendir. O mescitlerde Allah 'ı ziyaret eden kimselere Cenab-ı Allah mutlaka ikram eder."

17) Enes (r.a). Peygamberimiz (s.a.s) "Allah'ın evlerini imâr edenler, Allah'a ait evler (olan mesddlerin) sakinleridir" buyurduğunu rivayet etmiştir.

18) Enes (r.a), Hz. Peygamber (s.a.s)'tn şöyle buyurduğunu nakletmiştir:

"Allah Teâlâ şöyle buyurur: "Verdekf/ere sanki azab etmeye karar veriyorum ama evlerimi imâr edenlere, Allah İçin birbirini sevenlere ve seher vakitlerin­de istiğfar edenlere baktığımda bundan vazgeçiyorum."

19) Enes (r.a), Peygamberimizin, Gökten bir büyük belâ indirildiği zaman, mescidleri imâr edenlerden (namaz­larını mescidlerde cemaatle kılan kimselerden) o belâ çevrilir" buyurduğuna rivayet etmiştir.

20) Selman (r.a), Ebu'd Derda (r.a)'ya mektubunda şöyle yazmıştır: "Ey kardeşim, kalacağın yer mescidler olsun. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.s)'in şunu dediğini duydum:"Mescidler, her müttakinin evidir. Allah, mescidleri evleri sayan kimselerin rahatlık, rahmet ve sırattan geçip Allah 'in rızasına ulaşmasına kefil olmuştur."

21) Sa'id b. Müseyyeb, Abdullah b. Selâm (r.a)'dan şunu nakletmiştir: "İnsanların mescidlerde birer makamı ve bu makamda beraber oturdukları me­lek arkadaşları vardır. Melekler onları yerlerinde bulamadıkları zaman, onları soruştururlar. Eğer hastalanmış iseler, onları ziyaret ederler. Eğer bir sıkıntı içinde iseler onlara yardım ederler."

22) Hasan el-Basrî, Hz. Peygamber (s.a.s)'in şu hadisini nakletmiştir: "İnsanlara, mescidlerindeki konuşmalarının dünya işleriyle ilgili olacağı bir zaman gelecektir ki siz onlarla oturmayınız. Allah 'm onlara ihtiya­cı yoktur."

23) Ebu Hureyre (r.a), Hz. Peygamber {s.a.s)'in şöyle buyurduğunu nak­letmiştir:

Münafıkların kendisiyle tanındıkları alâmetleri vardır: Onların selamları la­net, yemekleri yağma, ganimetleri ihanettir. Onlar mescidlere ancak hemen geri gitmek için, namaza da sonunda gelirler. Ne ülfet ederler, ne ülfet olunur-iar. Onlar gece kötülük kurarlar, gündüz de böbürlene böbürlene dola­şırlar "[57]

24) Ebu Sâid el-Hudri ile Ebu Hureyre (r.a)'nin rivayet ettikleri hadiste. Hz. Peygamber (s.a.s) şöyle buyurmuştur:

"Allah yedi kısım kimseyi kendi gölgesinden başka gölgenin bulunmadığı (kı­yamet) gününde gölgelendirir: Âdil devlet adamı, Allah'a ibâdetle büyüyen genç, mescidden çıktığı andan dönünceye kadar gönlü mescide bağlı kalan adam, Allah için birbirini seven ve Allah için bir araya gelip ayrılan iki kimse, hiç kimsenin olmadığı yerde Allah 'l anıp gözlen yaşla dolup taşan insan, gü­zel ve hoş bir kadın kendisini (zinaya) davet ettiği halde, "Ben Allah'dan korkarım" diyen adam ve sağ elinin verdiğini sol eli bilemeyecek kadar gizli bir şekilde sadaka veren birkimse." Bu hadisi Buhâri ve Müslim Sahih'lerin-de rivayet etmişlerdir.

25) Ukbe b. Amir, Hz. Peygamber (s.a.s)'in şöyle dediğini rivayet etmiş­tir: "Mescide gitmek için evinden çıkan kimsenin her adımına mukabil sevap­larını yazan melek on iyilik yazar. Cemaatta namaz kılmak için mescidde bekleyen, sanki ibâdet etmekte olan insan gibidir. Bu kimse evine dönünceye kadar namaz kılmakta olan kimselerden sayılır."

26) Abdullah b. Mübarek, Hakim b. Züreyh b. el-Hakem'den şöyle dedi­ğini rivayet etmiştir: Sa'id b. Müseyyeb'e babamın şöyle sorduğunu duydum: "Cenazede bulunmak mı daha çok hoşuna gider, mescidde oturmak mı?" O şöyle cevap verdi: "Cenaze namazı kılana bir kırat sevab vardır. Cenazeye kabre konuncaya kadar teşyîeden kimseye ise iki kırat sevab vardır. Mescid-lerde oturmak benim daha çok hoşuma gider. Çünkü sen orada Allah 7 fesi?? eder, tevhidi okur ve Allah'dan mağfiret dilersin." Melekler de: "Allah'ım, onun duasını kubul et ve onu bağışla" derler. Böyle yaparsan sen de, "Allah'ım, Sa'id b. Müseyyeb'i bağışla"de."[58]

 

Mescidleri Süslemek Hakkında Üçüncüsü, mescidleri süsleme konusundadır:                Başa Dön

 

1) İbn Abbas (r.a), Hz. Peygamber (s.a.s)'in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir.Ben, mescidlerin yükseltilmesi ile emrolunma-dım "[59].Hadiste geçen teşyîd (yükseltme) den murad, binanın yüksek ya­pılmasıdır. Cenâb-ı Allah'ın,   "Yüksek burçlarda..." (Nisa,78) , yani "yüksek olarak yapılmış yerlerde" ayeti de bu manayadır.

2) Hz. Ömer (r.a), bir mescid yapmayı emretti ve mimara şöyle dedi: "İn­sanların yağmurdan koruyacak bir bina yap, kırmızı sarı renklerle onu süsle­mekten sakın. Yoksa o zaman insanlar fitneye düşer."

3) Hz. Osman (r.a), mescidde alçıdan yapılıp asılmış bir portakal gördü de onun kesilmesini (kırılmasını) emretti.

4)Ebu'd. Derdâ(ra), "Mushaflannızı süsleyip, mescidlerinizi tezyin etti­ğiniz zaman, helak olursunuz" demiştir.

5) Ebu Kılâbe, Enes b. Malik (r.a) ile erkenden Zaviye'ye[60] doğru çık­tık. Sabah namazı vakti girdi. Derken bir mescide rastladık. Hz. cnes (r.a): Keşke bu mescidde namaz kılsaydık" dedi. Bunun üzerine bazi kimseler, "Baş-. ka bir mescide gidelim" dediler. Enes (r.a): "Hangi mescide?" deyince, onlar "Yeni yapılan bir mescide.." dediler. Enes (r.a) ise, Hz. Peygamber (s.a.s) şöyle buyurmu dedi: "Ümmetimin mescidler hususunda birbirine öğündükieri halde, pek azı müs­tesna, (namaz kılarak) onları, imâr etmeyecekleri bir zaman gelecektir "[61]

 

Tahiyyetu'l-Mescid Namazı Hakkında

 

Dördüncüsü, Tahiyyetü'l-Mescid (mescide girince kılınması mendub olan iki rekâttık namaz) hakkındadır. Buhârî ve Müslim'in Sahih'lerinde Ebu Ka-tâde es-Sülemi'den rivayet edilen hadise göre, Hz. Peygamber (s.a.s) şöyle buyurmuştur: "Sizden biriniz, camiye girdiğinde, oturmadan önce iki rekat namaz kıtsın. '"Bil ki bu hüküm, Hasan el-Basri, Mekhûl, İmâm Şafiî, İmam Ahmed ve İshâk'ın mez­hebidir. Bazı âlimler, mescide girenin namaz kılmadan oturabileceğini söylemislerdir. Bu görüşe İbni Sîrin, Atâ b. Ebî Rebâh, Nehâi ve Katâde zâh: olmuşlardır. İmâm Malik, Sevrî ve Haneliler (Ashab-ı Rey) de bu görüştedr[62]

 

Beşincisi: Mescide Giren Kimsenin Ne Okuyacağı

 

Hz.Fatma (r.anha)'nın babasından (are) rivayet ettiği hadise göre, Hz.Pey-gamber (s.a.s) mescide girerken, Muhammed'e salat-u selam okuyup, "Ya Rabbi! Günahlarımı bağışlayı-bana rahmet kapılarını aç" der, çıkarken de yine Muhammed'e salat-u selarr okuduktan sonra  Rabbl, günahlarımı bağışlayıp, bana fazlının kapılarını aç" derdi.[63]

 

Altıncısı: Mescidde Namazı Beklemenin Sevap ve Fazileti

 

Altıncısı namazı beklemek için mescidlerde oturmanın fazileti hakkındadır.

1) Ebu Hureyre (r.a), Hz. Peygamber (s.a.s)'tn şöyle buyurduğunu nak-

letmiştir: "İçinizden herhangi biriniz, abdestii olarak devam ettiği müddetçe namaz kıl­dığı yerde oturup beklerse melekler onun için şöyle dua ederler: "Ya Rabbi, onu, ya Rabbi ona merhamet et"der [64]

2) Rivayet edildiğine göre Osman b. Maz'un (r.a), Hz. Peygamber (s.a.s)'e gelerek. "Kendimi hadım ettirmeme müsaade et" dedi. Hz.Peygamber (s.a.s): "Hadım eden ve kendisini hadım ettiren bizden değildir. Ümmetimin hadımlığı oruç tutmadır" buyurdu. Bunun üzerine Osman b. Maz'ûn: "Ya Resuiallah, ibadet için gezmem hususunda bana izin ver" dedi. Hz. Peygamber (s.a.s) de "Ümmetimin seyahati Allah yolunda cihâd etmeleridir" dedi. Bunun üzerine Osman (r.a), "Bana ruhbanlık hususunda müsaade et" dedi. Hz. Peygamber (s.a.s) de: "Ümmetimin ruhbanlığı, cemaatle namazı beklemek için mescidlerde oturmaktır" buyurdu.[65]

 

Yedincisi: Mesciddlerde Alış-Veriş Yapma Mekruhtur                Başa Dön

 

Yedincisi mescidlerde alış-vertş yapmanın mekruh olduğu hakkındadır. Amr b. Şuayb'ın babası vasıtasıyla dedesinden (yani Abdullah b. Amr b. As1dan) rivayet ettiğine göre Hz.Peygamber (s.a.s), mescidlerde karşılıklı şiir söy­lemekten, alış-veriş etmekten, cum'a günü namazdan önce halka kurup oturmaktan nehyetmiştir. Bil ki ilim ehlinden bazıları mescidlerde alış veriş yapmayı mekruh görmüşlerdir. Bu görüş Ahmed b. Hambel, İshâk ve Atâ b. Yesâr benimsemiştir. Atâ b. Yesâr, mescidde birşeyler satan kimselere rastladığında şöyle dedi: "Dünya pazarlarına git, burası sadece âhiret pazarı­dır." Safim b. Abdullah b. Ömer b. el-Hattab (r.ah)'ın, Mescid-i Nebi'ye biti­şik "Bethâ" dediği geniş bir arsası vardı. Bu zat şöyle derdi: Şamata yapmak, şiir söylemek veya gürültü yapmak isteyen şu arsaya çıksın. Bil ki bizim riva­yet ettiğimiz hadis camide halka kurup oturmanın ve cuma günü namazdan önce ilim müzakere etmek için toplanmanın mekruh olduğuna delâlet eder. Allah'ı zikirle namazla meşgul olmak ve hutbeyi dinlemek ise mekruh değil­dir. Namazdan sonra bir araya gelip halka kurmakta bir beis yoktur.

Mescidde kaybettiği eşyasını sorup aramak ve zikir dışındaki hususlarda yüksek sesle konuşmak da mekruhtur. Ebu Hureyre (r.a) şöyle buyurmuştur: Mescidde yitiğini bulmak için arayıp soran kimseyi dinleyen, "Altah onu sana geri vermesin (onu bulamayasın!) Çünkü mescidler bunun için yapılmamıştır" desin.*

Yine Ebu Hureyre (r.a)'den, Hz. PeygamberıtS-a.sVin şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Mes-cidde birşey satan veya alan birisini gördüğünüzde, "Allah alış verişini kârlı kılmasın" deyiniz."[66]

Ebu Süleyman el-Hattabi (r.h) şöyle demiştir: "Buna, mescidin yapılış gayesine uygun olmayan, insanların muamele ve haklarıyla ilgili herşey girer?

Seleften bazıları, mescidde dilencilik yapmanın mekruh olduğunu söyle­mişlerdir. Bazı selef, mescide dadanan dilenciye sadaka verilmeyeceğini de söylemişlerdir.

Keza mescidlerde hadlerin (şer'î cezaların) uygulanması nehyedilmiştir. Hz. Ömer (r.a), had cezası gereken iki kimsenin mescidden çıkarılmasını söy­lemiştir. Hz. Ali(r.a)'nin de böyle söylediği rivayet edilmiştir.

Mu'az b. Cebel ise şöyle demiştir: "Mescidler beş şeyden uzak tutulmuş­tur: İçinde cezaların uygulanmasından, haraç alınmasından, şiirlerin okunma­sından, yitik eşyaların aranmasından ve çarşı pazar haline getirilmekten."

Seleften bazıları, mescidde hüküm vermede bir sakınca olmadığına kânî olmuştur. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.s), Aclân ile hanımı arasında mescidde mülâane[67] (lanetleşrne) yaptırmıştır. Hz. Ömer de, Hz. Peygamber (s.a.s)'in minberinde mülâane yaptırmıştır.

Kadı Şureyh, Şa'bi ve Yahya b. Ya'mer mescidde hüküm vermişlerdir. Hasan Basrî ile Zürâre b. Evfâ mescidin dışındaki geniş alanda hüküm ve­rirlerdi.[68]

 

Sekizincisi: Mescidde Uyumanın, Tükürmenin Hükmü

 

Sekizincisi, mescidde uyuma hakkındadır. Sahihayn'da Abbâd b. Temim, amcasından, onun, Hz. Peygamber (s.a.s)'in bir ayağını diğerinin üzerine koy­duğu halde mescidde sırt üstü uzandığını gördüğünü rivayet etmiştir. İbni Şi-hab'dan da, Hz. Ömer ve Hz. Osman'ın aynı şeyi yapmış olduklarını söylediği rivayet edilmiştir. Bunda, evde müsaade edildiği gibi, mescidlerde de yasla­narak, bağdaş kurarak veya çeşitli istirahat şekillerinde oturmanın caiz oldu­ğuna delil vardır. Ancak yüz üstü yatmayı Resûlutlah (s.a.s) yasaklamış ve, "Bu, Allah'ın buğzettiği bir yatış şeklidir"[69] buyurmuştur. Nâfi'den rivayet edilmiştir ki Abdullah b. Ömer bekâr bir delikanlı iken Hz. Peygamber (s.a.s)'in mescidinde yatardı. Bazı alimler mescidde yakabileceğini söylemişlerdir.

Abdullah b. Abbas (r.ah) ise: "Mescidleri gece yatılacak veya öğle uy­kusuna yatılacak yerler haline getirmeyiniz" demiştir. [70]

 

Dokuzuncusu:Mescidlere Tükürmenin Mekruh Olduğu[71]

 

Enes (r.a),Hz. Peygamber (s.a.s)'den rivayet ettiği hadise göre, O şöyle buyurmuştur: "Mescide tükürmek bir gü­nahtır, onun kefareti ise onu toprağa gömmektir.[72]

Buhari'nin Sahihinde Ebu Zer (r.a)'den rivayet edilgine göre, Hz. Peygamber (s.a.s) şöyle buyur­muştur:

"Ümmetimin iyi kötü bütün amelleri bana gösterildi. Yolda yürüyene eziyet verecek şeylerin temizlenmesini, onların iyi amelleri arasında; mescidde tü-kürülüp de gömülmeyen balgamı da onların kötü amelleri arasında buldum" Diğer bir hadiste : "Mescld, derinin ateşte büzüldüğü gibir balgamdan dola­yı (adetâ) büzülür" buyurulmuştur. Bazı âlimler bu ifâdeden maksadın şu olduğunu söylemişlerdir: O yerin mescid oluşu saygıyı gerektirir. Balgamı oraya tükürmek ise hakaret manasına gelir. Bu ikisi arasında zıtlık vardır. İşte bun­dan dolayı Hz. Peygamber (s.a.s) bu tezadı "büzülür" ifadesiyle anlatmıştır.

Diğer bazı alimler ise, Hz. Peygamber (s.a.s)'in bu sözle mescidde bulu­nan meleklerin durumunu anlattığını söylemişlerdir. Sahîhayn'da Hammam b. Münebbih'in şöyle dediği yer almıştır: "Bu, Ebû Hureyre'nin Resulullah'-dan bize rivayet ettiği şu şeydir:

"Sizden biri namaz kılmak için kalktığında önüne tükürmesin. Çünkü o cami­de olduğu müddetçe Allah'a münacaatta (ibâdette) bulunur. Sağına da tükür­mesin. Çünkü sağında bir melek vardır. Soluna veya ayaklarının altına tükürsün ve tükrüğünü toprağa gömsün." Enes (r.a), Hz. Peygamber (s.a.s)'in kıble ta­rafında bir balgam gördüğünü ve bunun çok ağırına gittiğini, hatta yüzünde bu hoşnudsuzluğunun belli olduğunu ve kalkıp eliyle o balgamı yok ettikten sonra:

"Sizden biri namaza kalktığında, o Rabbine münacaat halindedir. Bundan do­layı kıblenize tükürmeyin. Sol tarafınıza veya ayaklarınızın altına gelen yere tükürün" buyurduğunu sonra cübbesinin eteğini tutarak içine tükürdüğünü, sonra onu aralayıp, "Böyle yapsın" dediğini rivayet etmiştir. Bu hadisi Buhâ-rî Sahih'inde rivayet etmiştir.[73]

 

Onuncusu: Soğan Sarmısak Yiyen Kimsenin Mescide Girmesi                Başa Dön

 

Sahihi Buhari ve Müslim, Enes b. Ömer ve Câbir (r.ah)'den, Hz. Peygambber (s.a.s)'in şöyle dediğini rivayet etmişlerdir:

"Kim 6u kofcan bitkiden yerse, mescidimize yaklaşmasın. Çünkü melekler insanların rahatsız olduğu şeylerden rahatsız olurlar." Cabir (r.a), Hz. Peygamber (s.a.s)'in: "Kim soğan, sarmısak yerse, mescidimizden uzaklaşsm" dediğini; Hz .Peygamber (s.a.s)'e, içi sebze bulunan bir tencere getirildiğini, Peygamberimiz (s.a.s)'in onda bir koku hissettiğini ve onun ne olduğunu sorduğunda, baklagillerden bir sebze olduğunun haber verildiğini, bunun üzerine Hz.Peygamber (s.a.s)'in buradakilerden birine verin' dediğini ve o kimseye: "Ye.Çünkü ben, senin huzurunda bulunamayacağın zatın (Allah'ın) huzurundayım" dediğini rivayet etmiştir. Bu hadisi Buhârî ve Müslim Sahih'lerinde zikretmişlerdir. [74]

 

Onbirincisi: Evlerdeki Mescidler Hakkında

 

Hişâm b. Urve'nin, babasından, onun da Hz.Aişe (r.anha)'den rivayet ettiğiine göre o şöyle demiştir: Hz, Peygamber (s.a.s) evlerde mescid yapmayı, oraları temiz-güzel tutmayı emretmiştir." Enes b. Malik (r.a) de şöyle demiş tir: Hz. Peygamber (s.a.s), ashabıyla birlikte mescidde iken bir bedevi Arab gelerek, mescidin bir kenarına bevletmiştir. Bunun üzerine Ashab ona, "Ha, hişt yapma" dediler. Hz. Peygamber (s.a.s): "Bırakın ona manî olmayın" dedi ve bilahare o adamı çağırıp, "Bu mescidler abdest bozmaya, bevletmeye ve tuvalet gibi kullanılmaya uygun değildir. Bunlar ancak Kur'an okumak, Allah'ı zikretmek ve namaz kılmak içindir "[75] dedi ve sonra da bir kova su i tedi. Ashab onun bevlettiği yere o suyu dökerek orayı temizlediler. [76]

 

Gayr-i Miislimin Mescide Girmesinin Hükmü            

 

Fakîhler, kâfir bir kimsenin mescide girmesi hususunda ihtilâf ettiler. Ebu Hanife bunu mutlak olara caiz gördü, İmam Mâlik ise mutlak olarak gayr-i câiz gördü. Şafiî (r.a): "Kâfirin Mescid-i Haram'ave Harem mahalline girmesine mani olunur" dedi ve görüşüne birçok bakımdan delil getirdi:

Cenâb-ı Allah: 

"Müşrikler ancak pisliktirler. Bundan dolayı, bu senelerinden sonra onlar Mescid-i Haram'a yaklaşmasınlar" (Tevt», 28) buyurmuştur. İmâm Şafiî şöyle dedi: "Ayetteki Mescid-i Haram'dan murad harem mahallidir. Çünkü Cenab-ı Hak: "Mescid-i Haram'dan bir gece kulu (Muhammed)'i gece yürüten (Allah) ne yü­cedir!" (isrâ i) buyurmuştur. Halbuki Hz. Peygamber (s.a.s)'i, Hz. Hatice (r.a)'nin evinden yürütmüştür. Binaenaleyh ayet "Mescid-i Haram'ırç hem sa­dece Mescid-i Haram manasına, hem de bütün Harem mevkii manasına gel­diğine delâlet etmektedir. Her iki durumda da maksad hasıl olmaktadır. Çün­kü ihtilâf her ikisi hususundadır.

Şayet: Bu yasaktan maksad sadece hac vaktidir. Bu sebepten dolayı Cenâb-ı Allah, "Bu senelerinden sonra" buyurmuştur. Çünkü hac ancak se­nede bir kere yapılır denilirse, biz deriz ki: Bu görüş birkaç bakımdan zayıftır:

a) Bu, gereksiz yere ayetin zahirî manasını terketmektir.

b) Fıkıh Usûlü'nde de sabit olan kaideye göre bir hükmün bir vasfa da­yanması, o vasfın, hükmün illeti olduğunu gösterir. Bu ise, onların Mescid-i Haram'a yaklaşmalarına mâni olan şeyin, necis olmaları olduğunu gösterir. Bu da, onların, müşrik oldukları sürece Mescid-i Haram'dan uzak tutulmaları­nı gerektirir.

c) Eğer Allah Teâlâ, bu ayeti ile bu yasağın sadece hac mevsiminde ol­duğunu murâd etmiş olsaydı, haccın rükünlerinin çoğunun ifâ edildiği bir mın­tıkayı zikrederdi ki bu Arafat mıntıkasıdır.

d) Bundan muradın sadece hac mevsiminde Harem'e girme olmadığının

delili, sıkıntısından korkarsanız, Cenâb-ı Allah sizi yakında kendi fazlından zenginleştirecek" (Tevbe 28) ayetidir. Buna göre, Allah Teâlâ bununla, ticaret maksadıyla Harem'e girmeyi kastetmiştir.

2) Cenâb-ı Allah, “Onlar oralara ancak korka korka girerler" (Bakara, 114) buyurmuştur. Bu ifâde, onların Mescid-i Haram'a girme­melerini, fakat bu delilin ifâde ettiği hükme rağmen eğer girerlerse oradan çı­kartılmaktan korkmalarını gerektirmektedir. Şayet: "Bu ayet Beyt-i Makdîs'i tahrib eden veya Allah'ın Resulünü Ka'be'de İbâdet etmekten alıkoymuş olan kimselere mahsustur. Yine Allah 'in, "Onlar oraya ancak korka korka girerler" ayetinden maksad, oradan sadece çıkartılma korkusu değil, hem çıkartılma hem de cizye ödeme korkusudur" denilirse, biz deriz ki:

Birinci kısma cevabımız: "Allah'ın mescidlerinden meneden kimseden daha zâlim kim var" (Bakara. 114) hükmü umum ifâde etme bakımından zahirdir.-Bu sebeple bunu bazı durumlara tahsis et­mek zahirin hilâfına bir harekettir" diye cevab veririz. İkincisine ise: "Zahir olan Allah'ın, "Onlar oraya ancak korka korka girerler" sözü, bu korkunun ancak oraya girmeden dolayı meydana geleceğini gerektirir. Onların iddiası­na göre ise, korku Mescid-i Haram'a girmeden dolayı olmayıp, başka birşeyden dolayı meydana geliyor. Bu izahla onların sözü düşer" diye cevap veririz.

3) Allah Teâlâ, "Müşrikler, kendi küfürlerine bizzat kendileri şâhid ikenr Allah'ın mescidlerini imâr etmezler" (Tevbe, 17) buyurmuştur, Mescidleri imâr etmek iki türlü olur:

a) Onları yapıp tamir etmek;

b) Oralarda bulunup, oralara devam etmek. Nitekim, "Falanca, falanca mescidi imâr ediyor" denilir, bunun manası, "O, orada bulunuyor, oradan ayrılmıyor" demektir.

Hz. Peygamber (s.a.s) de "Bir insanın mescidlere gitmeyi alışkanlık haline getirdiğini görürseniz, onun mü'min oliuguna şâhid olun" buyurmuştur. Bu böyledir. Çünkü Cenâb-ı Hak:

"Allah'm mescidlerini ancak Allah'a ve ahlret gününe imân edenler imâr ederler" (Tevbe, ıs> buyurmuş ve mescidlerde bulunmayı, oraları imâr etme (tamir, şenlendirme, yaşatma) diye kabul etmiştir.

4) Harem mahalline, Hz. Peygamber (s.a.s)'in yaptığı şu duadan dolayı, saygı göstermek vacibtir: "Ey Al­lah'ım! Bu evin (Ka'be'nin) şerefini sayılmasını, tazimini ve mehabetini ar­tır. " Buna göre Harem'i küçük düşürecek şeylerden korumak vacibtir. Kâfir­lerin oraya girmesine müsaade etmek, Harem'i onların hakaretine sunmak demektir. Çünkü onların Harem hususundaki inançları bozuk olduğu için, ço­ğu kez ona değer vermez, onu kirletmeye ve pisletmeye cüret ederler.

5) Hak Teâlâ, "Evimi, onu tavaf edenler için fe-mizle" (Hac, 26) ifadesiyle, Beytullâh'ı temiz tutmayı emretmiştir. Halbuki müşrikler, Cenâb-ı Allah'ın "Müşrikler ancak pisliktirler" (Tevbe, 28) ifâdesinden do­layı pisliğin kendisidirler. Harem'i pislikten temizlemek ise vâcibtir. Buna göre kâfirleri oradan uzak tutmak da vâcibtir.

6) Biz cünübün mescide giremeyeceğinde icmâ ettik. Buna göre kâfirin öncelikle oraya girememesi gerekir. Fakat bu görüş İmâm-ı Malik'in mezhebi­nin gereğidir. Onun mezhebine göre kâfirler hiçbir mescide giremezler.

Ebu Hanife, (rh.a) kendi görüşüne bazı deliller getirmiştir:

1) Hz.Peygamber (s.a.s)'in, kendisine Yesrib heyeti geldiğinde, onları mes-cidde konaklattığı rivayet edilmiştir.

2) Hz.Peygamber (s.a.s) şöyle buyurmuştur:

"Kim Ebû Sufyan'ın evine girerse emniyettedir, kim Ka'be'ye girerse emni­yettedir. " Bu hadis, kâfirlerin Ka'be'ye girmelerinin mubah olduğunu gösterir.

3) Kâfirin diğer mescidlere girmesi caizdir. Müslümanlar gibi onun Mescid-i Haram'a girmesi de caizdir. Ebû Hanife'nin ilk iki hadisine şöyle diyerek ce­vap veririz: O iki rivayetin hükmü İslâm'ın ilk yılları için geçerlidir, bu âyetle neshedilmişlerdir. Ebû Hanife'nin yaptığı kıyasa da şu şekilde cevap veririz: Mescid-i Haram kadr-ü kıymet bakımından diğer mescidlerden yücedir. Böy­lece aradaki fark ortaya çıkmış olur. En doğrusunu Alfah bilir. [77]

 

"Doğu da, batı da Allah'ındır. Onun için nereye dönersen, Allah'ın yüzü (kıblesi) oradadır. Şüphe yok ki Allah vâsî ve hakkıyla bilicidir' (Bakara. 115).

 

Bil  ki bu ayette bazı mes'elefer vardır;

 

Bakara, 115 Âyetinin Nüzul Sebebi:                Başa Dön

 

Alimler bu âyetin sebeb-i nüzulü hususunda ihtilâf etmişlerdir. Önemli olan husus şudur: Ekseri âlimer bu âyetin, namazla ilgili bir hadiseden dolayı nazil olduğunu iddia etmişlerdir.

Bazı âlimler ise bu âyetin, namazla ilgili olmayan bir hâdiseden dolayı nazil olduğunu iteri sürmüşlerdir.

Birinci görüş, şu iki bakımdan daha kuvvetlidir:

a) Bu, bütün sahabe ve tabiinden rivayet edilen görüştür. Selef-i Salihin'-in sözleri ise dinde hüccet kabul edilir.

b) Allah Teâlâ'mn: "Nereye dönersen/' sözünün zahiri, namazda kıble­ye yönelmeyi ifâde eder. İşte bu sebebten dolayı, Allah'ın: "Yüzlerinizi... çevirin" (Bakara. 144) âyetinden de ancak bu mâna anlaşılır. [78]

 

Âyetin Kıble Hakkında Olduğu Görüşü

 

Bunun böyle olduğu sabit olunca, biz deriz ki: Bu görüşte olanlar da bir­kaç şekilde kendi aralarında ihtilâf etmişlerdir:

1) Allah Teâlâ bu âyetle, mü'minlerin Beyt-i Makdis'e yönelmeyi bırakıp Ka'be'ye dönmelerini istemiştir. Böylece Hak Teâlâ, doğunun, batının ve bü­tün yön ile tarafların kendisinin mülkü ve yarattığı şeyler olduğunu beyân et­miştir. Binâenaleyh Allah'ın yönelmenizi emrettiği yer kıbledir. Çünkü kıble, zatından dolayı kıble olmamıştır. Aksine Allah onu kıble tayin ettiği için kıble olmuştur. Binaenaleyh eğer Altah Ka'be'yi kıble yapmış ise bunu kabul etmemezlik etmeyin. Zira Allah Teâlâ kullarını dilediği gibi yönetir. O, rahmeti ge­niş olan ve kullarının menfaatlerini daha iyi bilendir. Cenâb-ı Allah bu hususu, sanki ktblenin neshedilip bir taraftan diğer tarafa değiştirilebileceğini beyân etmek için zikretmiştir. Böylece bu âyet, Allah'ın kıbleyi değiştirme hususun­daki muradının bir mukaddimesi (hazırlaması) olmuş olur.

2) Kıble Beyt-i Makdis tarafından çevrilince, yahûdiler bunu hoş karşıla-mamışlardır. İşte bunun üzerine, yahûdilerin görüşünü reddetmek için bu âyet inmiştir. Bu, Abdullah b.Abbas (r.a)'tn görüşüdür. Bu âyet, aynen şu âyet gibi:

"De ki "Doğu da batı da Allah'ındır.  O dilediğini, -dosdoğru yoia hidayet eder" (Bakara, 142).

3) Ebû Müslim'in görüşüdür. Ona göre, yahûdi ve hristiyanlardan her bi­ri cennetin başkalarına değil kendilerine ait olduğunu iddia etmişler de bu­nun üzerine, Allah Teâlâ bu âyet ile onları reddetmiştir. Çünkü yahûdiler, Allah'ın oradaki kayanın üzerinden göğe yükseldiğine inandıkları için, kıble olarak ancak Beyt-i Makdis'e; hristiyanlar da, Allah'ın:

"Kîtap'ta Meryem'i de an. Hani o, ailesinden ayrılıp doğu tarafta bir yere çekilmişti" (Meryem, i?)âyetinde de naklettiği gibi, Hz.İsâ (a.s) sadece doğuda doğduğu için kıble olarak o tarafa yönelmişlerdir. Buna göre bu iki din sahip­lerinden herbiri, mâbudlarının bir mekâna hulul ettiğine inanmışlardır. Mekâ­na hulul etmiş olan bir varlık ise, yaratıcı değil mahlûktur. Onlar Hafik ile mahlûku birbirinden ayıramazken, nasıl otur da cennet sırf kendilerinin olabilir?

4) Bir kısım âlimler şöyle demişlerdir: Allahu Teâlâ, bu âyet ile, istediği bir yöne yönelme hususunda insanları serbest bırakmak suretiyle, Beyt-i Mak-dis'e yönelmelerini neshetmiştir. Buna göre, müslümanların, namazda iste­dikleri yöne dönebilecekleri ortaya çıkmıştır. Ne var ki, Hz.Peygamber (s.a.s)'in de dilediği bir yöne dönme imkânı olduğu halde O, yine Beyt-i Makdis'e dön­meyi tercih ediyordu. Sonra Allah Teâlâ, bu hususu da kıble olarak bizzat Ka'-be'yi tâyin etmekle neshetmiştir. Bu, Katâde ve İbn Zeyd'in görüşüdür.

5) Âyetten maksad, Ka'be'yi görmekte olan kimselerdir. Buna göre, bu durumda olan kimsenin Ka'be'nin istediği yönüne dönmesi caizdir.

6) Abdullah b. Âmir b. Rebi'a'nın şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Biz, Hz.Peygamber (s.a.s) ite birlikte, karanlık bir gecede, savaşta idik. Dolayısıy­la kıble yönünü tâyin edemedik. Bu sebeble, herbirimiz önüne rastlayan bir taşı kıblesi kabul etti. Sonra herbirimiz namazını kıldı. Sabah olunca kıbleye yönelmeden namaz kılmış olduğumu2u anladık. Durumu Hz.Peygamber (s.a.s)'e haber verince, Allah Teâlâ işte bu âyeti indirdi." Bu hadis, onların o esnada Ka'be'ye dönderilmiş olduklarını gösterir. Çünkü savaş Beyt-i Mak-dis'in kıble oluşu neshedildikten ve hicretten sonra farz kılınmıştır.

7) Âyet, bineğinin yöneldiği tarafa doğru, bineğinin üzerinde nafile namaz kılmakta olan yolcu hakkında nazil olmuştur. Sa'id b.Cübeyr'in İbn Ömer (ra)'den rivayet ettiğine göre, o şöyle demiştir: "Bu âyet, yolculukta bineği­nin istediği yöne dönen ve bineğin üzerinde namaz kılan kimse hakkında na­zil olmuştur.   Hz.Peygamber (s.a.s).   Mekke'den  döndüğünde,  bineğinin üzerinde, başı ile imâ ederek Medine'ye doğru nafile namaz kılmış idi." Buna göre "nereye yönelirseniz," âyetinin mânası, "yolculukta nafile namaz kılar­ken, yüzünüzü nereye çevirirseniz Allah'ın yüzü (kıblesi) oradadır. İstediğini­ze ulaşmış olursunuz. Şüphesiz Allah lütfü geniş ve zengin olandır. Bu hususta size ruhsat vermesi de onun fazlının geniş oluşundan ve zenginliğindendir. Bu gibi durumlarda, şayet o, kıbleye yönelmenizi farz kılsaydı, şu iki zarardan arkadaşlarınızdan ayrılmanız... Farz namazlar böyle değildir. Çünkü bunlar vakitleri belli ve sınırlı olan namazlardır. Buna göre onları edâ ederken, binek­lerinizden inmenizi ve farz namazlarda kıbleye yönelmenizi farz kılmak her­hangi bir güçlüğe götürmez. Nafile namazlar böyle değildir. Çünkü bunların vakti sınırlı değildir. Bu durumda kıbleye yönelmenizi teklif etmek bir güçlüğe götürür" demektir.

Eğer, "Bu görüşlerden hangisi doğruya daha yakındır?" denilirse, deriz ki: "Allah Teâlâ'nın, buyruğu bir muhayyerliği imâ eder. Muhayyer (serbest) bırakmak ise ancak iki hususta olur.

a) Binek üzerinde nafile namaz kılma hususunda;

b) Karanlık vb. sebeblerden dolayı, yolculukta kıbleyi tayin etmede icti-hâd etmek imkânsız olunca. Çünkü bu iki durumda, namaz kılan muhayyer olur. Bunların dışındaki hallerde ise muhayyerlik söz konusu değildir" Allah Teâlâ, bu âyetle mükellefleri istedikleri yöne dönmede serbest bırakmıştır.

"Müslümanlar Beyt-i Makdis'i şart olduğu için değil, efdal ve evlâ olduğu için, tercih etmişlerdir" diyenlerin görüşü, uzak bir ihtimaldir. Çünkü Ka'be'ye döndürülmezden önce, Beyt-i Makdis'in şeriatta önemli bir mevkii olduğunda bir ihtilâf yoktur. Eğer durum bu görüşte olanların dediği gibi olsaydı, böyle bir şerefli mevkii olmamış olurdu. Yine şöyle denilmesi gerekirdi: Beyt-i Mak-dis, Ka'be'nin kıble olmasıyla neshedilmiştir. Bu delil, âyetin üçüncü ve dör­düncü görüşe hamledilmesini gerektirir. Âyeti birinci görüşe hamledenlerin ise şöyle demeleri gerekir: "Kıble değiştirilince, yahûdiler, hem Hz.Peygamber (s.a.s)'in hem de mü'minlerin daha önce Beyt-i Makdis'e yönelmiş olarak kıl­dıkları namazlar hakkında ileri geri konuşmaya başladılar. Allah Teâlâ da bu âyetle, o vakitte o kıbleye yönelmenin, bu vakitte ise Ka'be'ye yönelmenin doğ­ru olduğunu beyân ederek, onların bu iki kıbleden herbirine yönelişlerinin izinle olduğunu ve o yönde Allah'ın kıblesinin olduğunu açıklamıştır. Bu görüşte olan­lar, âyeti bu mânaya hamletmenin daha evlâ olduğunu söylemişlerdir. Çünkü bu her namaz kılanı içine alır. Âyet birinci görüşe hamledilirse umûmî olmaz. Çünkü o zaman, farzları değil, sadece nafile namazları ve mukim olanların namazını değil, husûsi bir durumda olan yolcuların namazını içine alır. Umû­mî bir lafzı, umûmî mânasına hamletmek mümkün olduğu zaman, böyle yap­mak onu tahsis etmekten daha uygundur.

Bu konuda söylenecek son söz şudur: Bu te'vile göre, mutlaka birtakım kayıtar koymak gerekir. Bu da, âyetin tefsiri hususunda şöyle denilmesidir: "Emredildiğiniz yönlerden hangisine dönerseniz, Allah'ın kıblesi orasıdır." Fa­kat böyle bir takdir, her halükârda gerekmektedir. Çünkü Hak Teâlâ'nın: "Kendi arzunuza göre nereye dönseniz, Allah'ın kıblesi orasıdır" demesi imkânsız­dır. Öyle ise, bizim zikrettiğimiz takdirin mutlaka yapılması gerekir. Durum böyle olunca, muhayyer bırakma yolu ortadan kalkmış olur. Bunun bir benzeri de içimizden birisinin, birbirine bağlı birçok işleri çocuğuna emretmiş iken, ona yönelip, "Nasıl hareket edersen, rızama uymuş olursun" demesidir. Bu du­rumda, onun bu sözü, çocuğuna sıkıştırma veya serbest bırakma gibi, emret­tiği üslublara göre bir emir mânasında anlaşılır. Bu söz, mutlak muhayyer bırakma mânasına hamledilemez. İşte burada da böyledir. [79]

 

Namaz ve Kıble İle İlgili Olmadığı Görüşü                Başa Dön

 

İkinci görüş, bu âyetin namazın dışında bir hâdise sebebiyle nazil oldu­ğunu iddia edenlerin görüşüdür. Bunların da bazı izahları vardır.

a) Âyetin mânası şudur: Kendisinde ismimin anılmasına manî olmaları ve oraların harab edilmesine gayret etmeleri sebebiyle, mescidlerime engel ola­rak zâlim olan şu kimseler için şöyle şöyle cezalar vardır. Hem onlar benden ve benim hükümranlığımdan kaçarak nereye yönelirlerse yönelsinler, muhak­kak benim hükümranlığım onların yakasına yapışacak ve, benim kudretim onları aşacaktır. Ben onları bilirim, oldukları yer bana gizli değildir." 

Âyetin böyle anlaşılmasında, günahlardan sakındırma ve onları işleme­den insanları alıkoyma vardır. Allah Teâlâ'nın: "Hiç şüphesiz Allah vâsî ve âlimdir" buyruğu tıpkı,

"Göklerin ve yerin bucaklarından geçip gitmeye gücünüz yetiyorsa, haydi ge­çin. Fakat bir kudret olmadıkça asla geçemezsiniz" (Rahman. 33) â.yeti gibidir. Bu­na göre âyetten maksad, Allah'ın ilminin genişliğidir. Bu da Allah'ın: “nerede olursanız olun, sizin yanınızdadır (Haoid. 4), "Üç kişinin  bir gizli konuşması  olsa,   muhakkak  O (Allah)  onların dördüncüsüdür" (Mücâdele, 7); "Ey Rabbimiz, sen herşeyt rahmetin ve ilminle kuşattın" (Mü'min, 7); ve, "O (Allah) herşeyi ilmen kuşattı" (Tâhâ, 98) âyetlerinin bir benzeridir. Yani Al­lah ilmiyle, idaresiyle, kuşatmasıyla ve herşeye üstün oluşu ile bütün varlıkla­rı kaplamıştır.

b) Katâde şöyle demiştir: Hz.Peygamber (s.a.s) buyurmuştur ki: "Karde­şiniz Necâşî Öldü. Onun için cenaze namazı kılın"[80] Ashab da: "Müslüman olmayan bir kimse için cenaze namazı mı kılalım?" dediler. Bunun üzerine şu âyet nazil oldu:

"Hakikaten Ehl-i Kîtab arasında Allah'a ve hem size hem de kendilerine indi­rilene, Allah a saygı göstererek inanan kimseler vardır. Onlar Allah 'm âyetle­rini verip az bir pahayı almazlar. îşte onlar öyledir. Onlara Rableri yanında ecirler vardır. Muhakkak ki Allah hesabı çabuk görendir" (aı-i imran. 199). Saha­be, "O, kıblenin dışındaki yönlere doğru namaz kılıyordu" dediler. O zaman da Hak Teâlâ, âyetini indirdi. Buna göre âyetin mânası, "Doğu, batı ve bunlar arasında ka­lan milletlerin yönelip namaz kıldıkları bütün yönler bana aittir. Bu nedenle kim yönünü benim rızamı kastederek, bana itaat niyetiyle, bu yönlerden han­gisine dönerse orada beni, yani sevabımı bulur" şeklindedir. Böylece bu izah tarzında, doğuya yönelmiş olarak ibâdet edip ölen Necâşî ve arkadaşları için bir mazeret kapısı açılmış olur. Bu, Allah Teâlâ'nın: "Allah sizin imânlarınızı, yani namazlarınızı boşa çıkarmaz" (Bakara, 143)âyeti gibidir.

c) "Bana duâedintduânızı kabul edeyim" {Mü’min, 60)

âyeti nazil olduğu zaman, insanlar, "Ona nerede duâ edelim?" dediler. Bunun üzerine bu âyet nazil oldu. Bu Hasan el-Basri'nin, Mücâhid'in ve Dahhâk'ın görüşüdür.

d) Bu müslümanlara bir hitapdır. Mânası şöyledir: "Allah'ın mescidlerini tahrib edenlerin tahribi sizi, Allah'ın yeryüzünün neresinde olursanız olun, Allah'ı zikretmekten alıkoymasın. Çünkü doğu da, batı da, bütün yönler de Al­lah'ındır." Bu, Ali b.İsâ'nın görüşüdür.

e) Bazıları, bu âyetin, içtihadın şartlarını yerine getirerek, ister namaz is­ter başka bir hususta olsun, ictihad yapan kimseler hakkında nazil olduğunu söylemişlerdir. Bundan murad, müctehid içtihadın şartlarına hâiz olarak bir hüküm ortaya koymuş ise, doğruya isabet etmiştir. [81]

 

İkinci Mesele

 

Eğer âyeti, "İstenilen herhangi bir yöne dönmenin caiz olduğuna delâlet ediyor" diye tefsir edersek, bu âyet mensûh olur. Eğer, "Kıble'nin Beyt-i Makdis'den Ka'be'ye döndüğünü gösteriyor" diye tefsir edersek, bu durumda da âyet nâsih olur. Eğer bu iki şeklin dışında başka şekillerle açıklarsak, âyet ne nâsih ne mensûh olur. [82]

 

Üçüncü Mesele                     Başa Dön

 

Allah'ın, âyetindeki "lâm" harfi ihtisas (aidiyet, mülkiyet bildiren) lamıdır. Yani, "Al­lah doğu ve batının yaratıcısı ve sahibidir" demek­tir. Bu, doğunun ve iki batının Rabbidir" {Rahman, in). ve, "Doğuların ve batıların Rabbitne (yemin ederim)" (Meânc, 40); ve, "Doğu ve batının Rabbi" {Müzzemmil, 9) âyetleri gibidir. Hem sonra Hak Teâlâ, bu iki yönü zikretmekle ikisi arasında yer alan bütün mahlûkata işaret etmiş­tir. Nitekim O şöyle buyurmuştur:

"Sonra göğe yöneldi. O gök bir duman halinde idi. Ona ve yeryüzüne: "İki­niz ister isteyerek, ister kerhen gelin" buyurdu. Onlar da isteyerek geldik" dediler" (Fussliet, 11). [83]

 

Ayeti Yanlış Anlayan Mücessimeyi Red           

 

Âyet, tecsimi (Allah'tn cisim olduğu iddiasını) nefyetmeye, tenzihi isbât etmeye delâlet eden en güçlü delillerdendir. Bunun izahı iki bakımdandır:

a) Allah Teala, “Doğu ve batı Allaha aittir” buyurmu ve böylece bu iki yönün mülkü olduğunu açık­lamıştır. Bu böyledir, çünkü, yön, vehimde uzunluğuna, enine ve derinliğine uzayıp giden bir şeydir. Böyle olan her şey bölünmeye müsaittir. Bölünen şey ise, parçalardan meydana getirilmiş şey demektir. Bu durumda olan her şe­yin mutlaka bir yaratıcısı ve mucidi vardır. Bu delil, bütün cihetler için geçerli­dir. Bütün cihetlerden, altı, üstü de kastediyorum. Böylece Hak Teâlâ'nın bütün yönlerin (cihetlerin) yaratıcısı olduğu ortaya çıkmış olur. Yaratan, şüphesiz ya­ratılanlardan öncedir. Buna göre Hak Teâlâ, âlemi yaratmadan önce de yön­lerden ve mekânlardan münezzeh idi. Binaenaleyh hakikatlerin ve mahiyetlerin değişmesi mümkün olmadığj için, Aliah Teâlâ'nın âlemi yarattıktan sonra da önceki haliyle kalmış olması gerekir.

b) Hak Teâlâ, "Her nereye dönerseniz, Allah 'm yüzü (kıblesi) oradadır" buyurmuştur. Eğer O, cisim olsaydı ve cisimden bir yüzü bulunsaydı, şüphesiz ki yüzü belli bir tarafta ve yönde bulunurdu. Bu durumda da, "Her nereye dönerseniz, Allah'­ın yüzü oradadır" ifadesi doğru olmazdı. Allah Teâlâ, açıkça bunu ifâde etti­ğine göre, O'nun cisim olmaktan münezzeh olduğunu anlamış olduk.

Hasmımız bu âyeti iki bakımdan delil getirmiştir:

1) Âyet, Allah'ın yüzünün olduğunu gösteriyor. Yüz ise ancak cisim olan kimselerde bulunur.

2) Allah Teâlâ, kendisinin vâsî (geniş) olduğunu bildirmiştir. Genişlik ise cisimlere âit sıfatlardır.

Hasmımızın birinci deliline şu şekilde cevap veririz: Yüz, aslında her ne-kadar belli bir uzuv mânasına ise de, biz, şayet burada bu kelimeyi bir uzuv oradadır" beyanının yalan olmuş olacağını açıklamıştık. Çünkü yüz, eğer do­ğu tarafına yönelik olsa, aynı anda batıya da yönelik olması imkânsızdır. Bu sebeple burada mutlaka bir te'vil yapmak gerekir. Bu te'vil de bir kaç şekilde olabilir:

a) "Vechu'llah" (Allah'ın yüzü) izafet terkibindeki tamlama, "Beytu'llah (Allah'ın evi) ve Nakatu'llah (Allah'ın devesi) izafetle rinde ki gibidir. Bu tamlamanın mânası, Allah'ın onları yaratmasını ve icâd etmesini bir şeref verme üs­lubuyla bildirmektir. Bu sebeple Allah'ın, "Allah'ın yüzü oradadır" buyruğu, "Sizin kendisine yöneldiğiniz Allah'ın zâtı oradadır" manasınadır. Çünkü do­ğu ve batı tamamıyla Allah'a aittir. Kıble, ancak Allah onu kıble olarak tayin ettiği için kıble sayılmıştır. Buna göre, yaratma ve icâd etme yoluyla Allah'a nisbet edilen, Ailah'ın tâyin ve tesbit ettiği âlemin herhangi bir yönü kıbledir.

b) "Vecih" (yüz) den murad, kast ve niyettir. Nitekim Şâir:

"Sayamadığım günahlardan Allah'a istiğmr ederim. O, niyetler ve ameller sa­dece kendisine yapılan ve kulların Rabbi olandır" demiştir.

Bu âyetin bir benzeri de: "Yüzümü, gökleri ve yeri yaratana çevirdim (yani Ona yöneldim.) (En'am, 79) âyetidir.

c) "Vech" den maksad, Allah'ın rızasıdır. Bunun bir benzeri de:

"Biz ancak Allah'ın yüzü için (rızası için) sizi doyuruyoruz" (İnsan, 9); yüzünden başka, yani Allah'ın rızası için yapılandan başka, hersey yok olacaktır" (Kasas, ee) âyet­leridir. Bu ikisi arasındaki benzeme yönü şudur: Bir insana gitmek isteyen kim­se, şüphesiz onun yüzüne ve önüne doğru yaklaşır. Bir kimsenin rızasını elde etmek isteyen kimse de böyle yapar. Çünkü onun rızasına yaklaşmak ister. İşte bu sebepten ötürü birisinin rızasını istemek, "onun yüzünü istemekle" ifâde edilmiştir.

d) "Vech" kelimesi, Allah'ın , ifâdesinde olduğu gi­bi, zâiddir (mânada etkisi yoktur). İnsanlar, başka bir mâna murad etmedikle­ri halde, "Bu işin vechi şudur" derler. Bu sözle onlar, "Burada şu kastedilmiştir" demek istemişlerdir. Bil ki bu açıklama lügat bakımından doğ­rudur. Fakat burada sözün devamı var. Çünkü böyle diyen kimseye, Allah'a mekân isbât etmek caiz olmadığı halde, "Allah'ın yüzü (ora­dadır)" âyetinin mânası nedir?" denilir. Bu sebeple, "Bundan murad şudur" diye, âyeti te'vil etmek gerekir. "Allah'ın yüzü oradadır" ifâdesinin mânası, kendisine dönülüp Allah 'a ibadet edilen kıble oradadır; veya Allah 'm rahme­ti, nimeti, mükafaahnı ve masını elde etmenin yolu oradadır" şeklindedir."

Hasmın ikinci deliline de şu şekilde cevap verebiliriz: Allah Teâlâ, kendi­sinin "Vâsî" (geniş) olduğunu bildirmiştir. Binaenaleyh bu sözü zahirî mâna­sında almak imkânsızdır. Aksi halde, Allah'ın, parçalanması, cüzlerine ayrılması gerekir. Böylece de bir yaratıcıya muhtaç olmuş olur. Bu kelimeyi zahirine ham-letmeyip, aksine mutlaka Allah'ın kudreti ve mülkünün genişliği mânasına; veya rahmet ve mağfiretinin genişliğine, yahut da kulları,rızasını elde edebilsinler diye kullarının faydasına olan şeyleri beyan etmesi hususundaki lütfunun ge­nişliği mânasına alınması gerekir. Bu izah, söze daha uygun gelmektedir.

Bu kelimeyi Allah'ın ilminin genişliğine hamletmek caiz değildir. Aksi hal­de "vâsî" sıfatından sonra, ayette "âlim" sıfatının zikredilmiş olması, lüzum­suz bir tekrar olurdu. HakTeâlâ'nm bu âyette "âlim" sıfatını getirmesi, namaz kılan kimseye Allah Teâlâ'nın gizli ve aşikâr herşeyi bildiğini, Allah'a hiçbirşe-yin gizli kalmadığını düşünmesi itibarıyla tefritten kaçınsın diye bir tehdid gibi­dir. Böylece, namaz kılan kimse gaflet etmekten sakınır. (vâsi'un atîm) ifâdesinin, "şartlarına uyarak namaz kılan kimseye mükafâatını; namaz kılmayan kimseye de cezasını tastamam verme hususunda Allah'ın kudreti geniştir" mânasına olması da muhtemeldir. [84]

 

Beşinci Mesele      

 

Birisi geldiğinde veya gittiğinde,fiili kullanılır. Bu kelime hem gelmek hem de gitmek mânasına

geldiği için "ezdâd" dandır. Bu âyette, bu kelime "yönelmek, gelmek" mânasına kullanılmıştır. Hasan el-Basri, "tevelli" masdarından olmak üzere, "te" harfini fetha ile okuyarak, "Nerede, kıbleye yö­nelirseniz " mânasını murad ederek kelimeyi, şeklinde okumuştur. [85]

 

Allah'a Çocuk İsnad Eden İnançlar ve Tenkidi                Başa Dön

 

"Onlar (yahûdi ve hristly'anlar), "Allah kendine çocuk edindi" dediler. Allah (bu gibi şeylerden) münezzehtir. Aksine göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nundur, hepsi O'nun emrine amadedir. O, göklerin ve yerin yaratıcısıdır. Bir şeye hükmettiği zaman, ona ancak "o!" der, o da oluverir" (Bakara, 116-117) .

Âyette bahsedilen söz, yahûdi, hristiyan va müşriklerin kötü fiillerinden onuncusudur. Yine bil ki, Hak Teâlâ'nın, âyetinin zahirî mânası, "Allah’ın mesdcidlerinden menedenden daha zalim kim vardır" (Bakara, mjâyetiyle ilgilidir. Bazı âlimlerin bu sözü sadece hristiyanlara, bazısının ise, sadece müşrik Araplara ait saydıkla­rını zikretmiştik. Biz ise bu sözün sadece yahûdilere ait olduğunu söylemiştik. Bu üç grup kâfir de Allah'ın çocukları olduğunu iddia etmişlerdir. Çünkü ya-hûdiler, "Üzeyr Allah'ın oğludur" (Tevbe, 30); hristiyanlar, "İsâ Allah'ın oğludur" (Tevbe.ao), müşrik Araplar İse, "Melekler Allah'ın kızlarıdır" demişlerdir. Bu se-beble, şüphesiz bütün bu takdirlere göre, âyette onlardan bu sözü nakletmek doğru olmuştur. İbn Abbas (r.a), bu âyetin Kâb b.Eşref, Kâb b.Esed ve Vehb b.Yahûdâ hakkında nazil olduğunu söylemiştir. Çünkü bu üçü, Üzeyr (a.s)'in Allah'ın oğlu olduğuna inanıyorlardı.

Allah Teâlâ'nın, "Allah (bu gibi şeylerden) münezzehtir" ibaresine gelince, bu Allah'ın kendisi onların söylediği sözlerden tenzih ettiği, ve ten­zihi ifâde eden bir kelimedir. Nitekim Cenâb-ı Hak bir başka âyette: "Allah, kendisinin çocuğu olmaktan münezzehtir" (Nisa, 171) buyurmuştur. Allah bir keresinde bunu açıkça ifâde et­miş, bir başka kere ise, orada o mânayı gösteren karineler bulunduğu için kı­saca, "O, münezzehtir" buyurmuştur. Bu tenzihe, Hak Teâlâ'nın: "Aksine göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nundur" esasını delil getirmiştir. Kâfirlerin bu husustaki itikadlannın yanlışlı­ğına bu âyetle birçok bakımdan delil getirilmiştir:

1) Vacibu'l-Vücud olan (Allah'ın) dışında kalan bütün varlıklar, lî-zâtihî mümkin (zatı gereği mümkin)dir. Zatı gereği mümkin olan varlıklar ise sonra­dan yaratılmıştır. Sonradan yaratılmış olanlar Vacibu't-Vücûd'un mahlûkudur­lar. Mahlûk olan ise Vâcibu'l-Vücûd'un çocuğu olamaz.

Vâcibu'l-Vücûd'un dışında kalanların , zatı gereği mümkin varlıklar oluşu şöyle izah edilir:

Eğer zatları gereği vâcib olan (Vâcibu'l-Vücûd) iki varlık bulunmuş olsay­dı, bunlar şüphesiz varlıklarının vâcib olması bakımından müşterek olur, ve herbiri diğerinden kendilerine mahsûs olan özelliklerle ayrılmış olurdu. Müş­terek olan hususiyetleri, birini diğerinden ayıran hususiyetlerden başkadır. Bu iki varlıktan herbirinin iki parçadan meydana gelmiş olması gerekir. Par­çalardan meydana gelen her bütün, parçalarının herbirine muhtaçtır. Parçalardan herbiri ise, bütünden başkadır. O halde her mürekkeb (bütün) başkasına muhtaçtır. Başkasına muhtaç olan ise zâtı gereği mümkin olan varlıklardır. Bi­naenaleyh zâtı gereği vâcib sayılan bu iki varlıktan herbiri aslında zâtı gereği mümkin varlıktırlar. Bu ise hulf (tenakuz) dur.

Sonra biz diyoruz ki: Eğer bu iki parçadan herbiri vâcib olur ise, bu hu­susta geçen taksim geri döner, ve bu o varlığın sayısız parçalardan meydana geldiği neticesine bizi götürür ki bu da imkânsızdır. Bunun imkânsız olmadığı­nı kabul edersek maksad hâsıl olur. Çünkü her çoklukta fertler bulunur. Bu fertler zatları gereği vâcib olurlarsa, yukarıda anlatıldığı gibi, mürekkeb (bü­tün) olurlar. Buna göre basit de mürekkeb olur. Bu da hulf (tenakuz) dur. Eğer bu fertler (parçalar) mümkin olurlarsa, bu fertlere muhtaç olan bütün (mürek­keb) de, öncelikle mümkin olur. Böylece bu aklî delil ile Vâcibu'l-Vücûd olanın dışındaki bütün varlıkların zatları gereği mümkin oldukları ortaya çıkmış olur. Zatları gereği mümkin olan her varlık, bir yaratıcıya muhtaçtır.

Bu mümkin varlıkta yaratıcı olan varlığın tesiri, ya bu mümkin varlık he­nüz yok iken olur veya meydana geldiğinde olur. Eğer birinci ihtimal söz ko­nusu olursa, bu mümkin varlık muhdes (sonradan olma)dır. Eğer ikinci ihtimal söz konusu olursa, bu varlığın müessir (yaratıcı) varlığa muhtaç oluşu ya var­lığını sürdürürken veya meydana gelirken olur. Birincisi imkânsızdır. Çünkü bu var olanın yeniden yaratılmasını gerektirir. Böylece ikinci ihtimal kesinleş­miş olur ki, bu da o mümkin varlığın sonradan yaratılmış (muhdes) olmasını gerektirir.

Böylece Allah'dan başka her şeyin, daha önce yok olduğu halde sonra­dan var olan (muhdes) bir varlık olduğu, varlığının ise ancak Allah Teâlâ'nın yaratması, yoktan var etmesi ve icâd etmesiyle meydana geldiği ortaya çık­mış olur. Bu sebeble, Allah dışındaki bütün varlıkların Allah'ın mülkü ve kulu olduğu anlaşılır. İşte bundan dolayı da O'nun dışındaki varlıkların O'nun ço­cuğu olması imkansız olur.

Bu aklî delili biz, Cenâb-ı Hakk'ın, buyruğundan elde ettik. Yani, mülkü, mahlûku, icâd ettiği şey ve yoktan yarat­tığı şey olması bakımından Allah'ın dışındaki herşey O'na aittir.

2) Allah'a çocuğu olarak nisbet edilen bu şey, ya kadîm (ezelî)dir veyahut muhdes (sonradan yaratıl m ış)tir. Eğer o ezelî olursa, ezelî olan şeylerden biri­ne "çocuk", diğerine "baba" dememiz, aksini söylememizden daha uygun olmaz. Bu sebeple, bu şekilde söylenecek söz, delile dayanmayan bir hüküm olur. Eğer çocuk muhdes olursa, o zaman bu çocuk o kadîm zatın ancak mah­lûku ve kulu olur. Bu sebeble de O'nun çocuğu olmaz.

3) Çocuğun babanın cinsinden olması gerekir. Eğer biz Allah'ın bir çocu­ğu olduğunu farzetsek, bu çocuk bazı bakımlardan Allah'a benzer, bazı ba­kımlardan da ondan ayrı olması gerekir. Böyle birşey de onların herbirinin hem mürekkeb hem de muhdes olmasını gerektirir. Bu ise imkânsızdır. Bu neden­le Allah ile onun için farzedeceğimiz çocuğun aynı cinsten olması imkânsız­dır. O halde Allah'ın çocuğunun bulunması imkânsızdır.

4) Çocuk, babanın kendi işlerini yerine getirmede âciz kaldığı durumlar­da, onun yardımı umulduğu ve yaşlılıkta kendisine ihtiyaç duyulacağı için is­tenir. Buna göre, çocuk yapmak ancak kendisine fakirlik, acizlik ve ihtiyaç arız olacak kimseler için düşünülür. Bütün bunlar Cenâb-ı Hak için muhal olunca, Allah'ın çocuk edinmesi de muhal olur.

Bil ki Hak Teâlâ, kendisine çocuk nisbet eden kimselerin sözlerini birçok ye.çde nakletmiş ve onlara karşı şu delili getirmiştir: "Yerde ve göklerde mev-cuâ olan herkes Allah'ın kuludur."

Yine Allah, "Birşeyin olmasına hükmettiği zaman O, ona sadece "ol" der, o da ohrverir" esasını delil getirmiştir. Hak Teâlâ, M«ryem sûresinde:

"İşte hakkında şek (ve ihtilâf) etmekte oldukları Meryem oğlu İsâ Hak sözün­de budur. Allah'ın evlâd edinmesi olacak şey değildir. O münezzehtir. O bir İşin (olmasını) isteyince ona "ol" der, o da oluverir" (Meryem, 35-36) buyurmuş­tur. Yine bu sûrenin sonunda:

' 'Dediler ki: Rahman bir evlâd edindi.'' Andolsun ki siz pek çirkin bir şey söy­lediniz. Onlar o Rahman (olan Allah'a) bir evlâd iddia ettiler diyer bu sözden neredeyse gökler parçalanacak, yer yarılacak ve dağlar parçalanıp çökecekti. Halbuki Rahman 'm bir evlâd edinmesi asla uygun değildir. Göklerde ve yerde olan herkes istisnasız, O Rahmana mutlaka kul olarak gelecektir" (Meryem, 89-94) buyurmuştur.

Eğer, 'Allah'ın, konumuz olan âyette göklerde ve yerde olan herşeyin mâ­liki olduğuna; Meryem sûresinde: "Göklerde ve yerde olan herkes istisnası O Rahman'a mutlaka kul olarak gelecektir" buyurduğu gibi, göklerde ve yer­de olan kimselere mâlik olduğuna delil getirmesindeki hikmet nedir?" denilir­se, biz deriz ki Allah Teâlâ'nın bu sûrede: "Ak­sine göklerde ve yerde olan herşey Allah'ındır" buyurması daha mantdârc-Çünkü, U kelimesi canlı cansız herşeyi içine alır. [86]

 

Kunut Kelimesinin Mânaları             Başa Dön

 

Allah Teâlâ'mn, "Hepsi ona itaat eder" âyeti ile ilgili bir­kaç mesele vardır:

"Kunût" masdarıntn asıl mânası "devam etmek'tir. Bu kelime dört mânada kullanılmıştır:

a) Taat mânasında...Meselâ: "Ey Meryem, Habblne itaat et" (Al-i imran, 43) âyetinde oluğu gibi.

b) Uzun müddet kıyamda (ayakta) durmak mânasında... Meselâ, Hz.Peygamber (s.a.s)'e: "Hangi namaz daha efdaldir?" diye sorulduğunda O'nun, "Kunuta uzun olan"[87] cevabını vermesi gibi.

c)  Susmak mânasına.. Nitekim Zeyd b. Erkam (r.a.), Cenâb-ı Hakk'ın "Allah'ın (divanında) tam huşu ile (sessiz olarak) durun" (Bakara, 238)âyeti nazil oluncaya kadar biz namazda konuşurduk. Bu na­zil olunca artık konuşmadık.

d)  Devam etmek mânasına..

Bunu iyice anladığın zaman biz deriz ki bazı müfessirler, âyetini, "Yerde ve gökte olan herşey Allah'a boyun eğip itaat ediyor" diye tef­sir etmişlerdir. Buna göre, lâfzındakitenvin, muzafun ileyhden bedel ola­rak gelmiştir. Bu Mücâhid ve İbn Abbas'ın görüşüdür. Buna göre bu kâfirler için, "Onlar itaat edici kimseler değiller" denilmiş olmaktadır. Bu durumda da diğer görüşte olanlar âyetin mânasının, "Kâfirler kıyamet gününde itaat eder­ler " şeklînde olacağını söylerler. Bu sonraki de Süddi'nin görüşüdür. Buna göre o şekilde tefsîr edenlere: "Bu, mükelleflerin sıfatıdır. Halbuki, 'Gökler­de olan herşey O'nundur" ifâdesi mükellef olmayan varlıkları içine almaktadır" denilince, bu durumda rnüfessirler "kunût" kelimesine başka mânalar ver­me cihetine gitmişlerdir:

a) "Yerde ve göklerde bulunan Allah'ın sanatının eserleri, bu varlıkların sonradan olma emareleri ve Allah'ın Rab olduğuna delil olan şeylerden dola­yı, yer ve gökler bir yüce yaratıcının var olduğuna şehâdet ediyorlar."

b) "Yerde ve göklerdeki herşey Allah'ın mülkünde ve O'nun ezici kudreti altındadır. O, onlar üzerinde dilediği gibi tasarruf eder." Bu Ebu Müslim'in görüşüdür. Her iki izaha göre de âyet umûmîdir.

c) "Allah, bu ifadesiyle melekleri Üzeyr (a.s)'i ve Hz.İsâ (a.s)'yı kastet­miştir. Yani, "Kendilerine Allah'ın çocukları denilen bu varlıklar, Allah'a itaat etmektedirler" demektir. Hz. Ali b.Ebi Tâlib (r.a)'in bir hristiyana şöyle dediği nakledilmiştir. "Şayet Hz. İsâ, Allah'a ibâdet etmekte isyan etmemiş olsaydı, ben onun dininde olurdum". O, hristiyan: "Hz.İsâ Allah'a itaatte son derece ciddi olduğu halde böyle birşey, onun hakkında nasıl söylenebilir?" deyince, Hz.Ali (r.a) şu cevabı vermiştir: "Eğer Hz.İsâ İlâh ise, kendisinden başkasına nasıl itaat eder. İbadet etmek ancak kula yakışır." Hristiyan cevab veremedi. [88]

 

İkinci Mesele

 

"Kunût", lügatte "devam etmek" mânasını ifâde ettiğine göre, âyetin mânası şöyle olur: "Mümkin olan varlıkların bekası, ancak Cenâb-ı Allah saye­sinde ve O'ndan dolayıdır." Bu da âlemin devam etmesi ve hayatiyyetini sür­dürmesi için Hak Teâlâ'ya muhtaç olmasını gerektirir. Böylece mümkin var­lıkların ne meydana gelirlerken, ne de varlıklarını sürdürürlerken bir müessire olan ihtiyaçlarının kesilmeyeceği sabit olur. [89]

 

Üçüncü Mesele   

 

Burada kelime, şeklinde, akıl sahiplerini gösteren bir cemî olarak getirilmesine rağmen aynı âyette, akıl sahibi olmayan varlıklar için kullanılan, niçin getirilmiştir? denilebilir. Cevab: Burada değil de, getirilmesi, onların durumlarını tahkir etmek içindir. [90]

 

Allah, Göklerin ve Yerin Yaratıcısıdır

 

Allah Teâlâ'nın: "O, göklerin ve yerin yaratıcısıdır " âyetiyle ilgili birkaç mesele vardır: [91]

 

Bedî İsminin Mânası              

 

Bedî ve mübdî aynı mânaya gelir. Kaffâl, kelimesinin (elem verici); kelimesinin (hakkıyla yapan) mânasına gelmesi de (yaratan) manasınadır. Fakat nor­mal şekil olan, bırakılıp, (Bedî) sıfatına geçildiği için bir müba­lağa manası vardır. Çünkü "Bedî" kelimesi, Allah birşeyi yapmazken de, ya­ratmanın onun şanından olup bu sıfata müstehak olduğunu gösterir.[92]

Bu tıpkı, bu hususta sâmî ve semi  kelimeleri gibidir.

Bazen de, bedî, mübdî mânasına gelir. "İbda" inşa etmek, yoktan var etmek manasınadır. Bunun zıddı ise, "Bir örneğe bakarak yaratmaktır." İşte bu sebepten ötürü insanlar daha önce olmayan bir şeyi söyleyen veya yapan kimseye "mübtedî", bidatcı demişlerdir. [93]

 

İkinci Mesele

 

Bil ki bu ifâde, kendinden önceki âyetin mânasını tamamlamaktadır. Çünkü Allah Teâlâ: "Aksine göklerde ve yer­de olan herşey O'na aittir" buyurmuş ve kendisinin gökte ve yerde olan her-şeyin sahibi olduğunu beyân etmiş, bunun peşisıra da bizzat göklerin ve ye­rin de sahibinin kendisinin olduğunu bildirmiş, sonra da birşeyi nasıl yoktan var edeceğini açıklayarak: 

"O, birşeye hükmettiği zaman, ona ancak "ol " der, o da oluverir" buyur­muştur. Bu âyetle ilgili olarak da birkaç mesele vardır: [94]

 

Kadâ Kelimesinin İştikakı ve Mânası Hakkında Tafsilat             Başa Dön

 

Bazı edibler şöyle demişlerdir: aslında mastardır, ama sonradan isim olarak kullanılmıştır.

Bu sebebten ötürü, kelimesinin şeklinde çoğul yapılması gibi, bu kelime de şeklinde çoğul yapılmıştır. Kaziyye de bu mânada­dır, ülsü kelimesinin cemî ise dır. kelimesi fiilinden müş­tak olarak veznindedir. kelimesinin aslı ise, idi. Fakat ye harfi, zâid eliften sonra kelimenin sonunda yer aldığı için i'lâl yapılarak elife çevrildi. Sonra bu elif, vezninin zâid elifi ile biraraya gelince, iki elifin lâfzen birarada bulunması imkânsız olduğu için, hemzeye çevrildi.  fiilinden olan kelimesi; fiilinden olan fiilinden gelen fiilinden gelen  kelimeleri de bunun birer benzeri­dir.

Kelimenin sonundaki harfin aslının hemze değil de "yâ" olduğunun delili kelimenin fiilinin çekiminin çoğunda  harfinin bulunmasıdır. Sen, dersin. Bu sonuncusundaki ya, muhataba zamiridir.

Kadâ kelimesinin mânasına gelince, terkibinin delâlet ettiği asıl mâna, "kat'etmek, kesip atmak, kesin karar vermek " mânâsıdır. Meselâ Arapların, hakim bir karara vardığı zaman, "Ha­kim, falanca için filanca aleyhine şu şekilde hüküm vermiştir" demeleri bu mâ­nadadır. İşte bundan ötürü davaları sona erdiği zaman hâkime, denilir.

İbnü'l-Enbâri, dilcilerin şöyle dediklerini nakietmiştir:kelimesinin mânası, işleri sona erdiren, işleri sağlam yapan demektir. Birşey tamamlanıp sona erdiğinde; muhtaç olanın ihtiyacını giderdiği zaman ve birisi borcunu ödediği zaman denilmesi bu kökten­dir. Sanki buna göre, mahkemeleşmeyi ve birinin kendini haklı gör­mesini sona erdirdiği veya mankem el e seri I erden herbirini diğerinden ayırdığı için bu ismi almıştır. Arapların, birşeyi tamamlayıp sağlamca yaptığı zaman, demeleri ve Hak Teâlâ'nın; "Onları, yedi gök olarak sapasağlam yaptı" (Fussilet, 12) buyruğu hep bu mâ­nayadır. Bir işi tamamlayıp sapasağlam yapmak da bu mânayadır. Çünkü bir işi tamamlamada da, onu sona erdirmek, ve onu bitirmek mânası vardır. Bu mânada olmak üzere, birisi bir işi sağlamca yapıp bitirdiğinde, denilir. Birisi öldüğünde Arapların: ve  demeleri ve birisi birisini öldürdüğünde, demelerine ge­lince, bu yukarıda geçen mânanın mecazi kullanılışıdır. Aralarında bulunan müşterek nokta ise, zahirdir. "Şahin süzüldü" ifâdesindeki fiile gelince, bu kökten değildir. Bu terkibin düzeninin (harflerinin yeri) değiştirile­rek meydana getirilen kelimelerin mânası da bu görüşü destekler. Bu değiş­tirme ile ve kelimeleri elde edilir. Bunların birincisi ile, yardı ve yarıldı mânasında denilir. Yumurta, kabuğunun üstün­den çatladığı zaman aynı kökten ;duvar kendiliğinden yıkıldığında denilir. Kesmek, yarmak, yarılmak ve yıkılmak birbirine yakın o-lan mânalardır. JJjalî terkibi ve bundan müştak olan kelimelerin de kes­mek mânasına delâlet etmeleri açıktır. Bu böyledir, çünkü birşey kesilince da­ralır, veya daralınca kesilir. Bu terkibe yakın olan kelimelerin de kesmek mâ­nasına delâlet etmeleri de bu hususu kuvvetlendirir. Bunlardan birincisi, insan birşeyi kestiği zaman ta* denir. Btrşeyi masdarıyla adlandırmak suretiy­le, yaş hurma toplamak, denilmesi, mef'ûl mânasında fâit vez­ninde olarak, kesilmiş dal mânasında denilmesi ve tırpan gibi ken­disi ile kesilen şey mânasında denilmesi bu köktendir.

İkincisi, dişlerin ucuyla yeme mânasına gelen kelimesidir. Çün­kü bu kelimede de yenen şeyi koparma (kesme) vardır. Ucu kırılmış ve kör­lenmiş kılıca da bu kökten denilir.

Üçüncüsü, incelik mânasına gelen, kelimesidir. Zayıf olan ada­ma, denilir. Çünkü azlık, zayıflık da kesmenin neticesidir.

Dördüncüsü, fesâd mânasına gelen ilii veznindeki, keli­mesidir. Su kırbası koktuğunda ve içindeki şey bozulduğunda, denilir.Birşeyin soyunda bir kusur bulunduğu zaman da, denilir Bütün bunlar kesme sebeb ve neticesi olan şeylerdendir. İşte, ke­limesinin lügat bakımından asıl mânası hususunda söylenecek söz bundan ibarettir. [95]

 

Kadâ Kelimesinin Kuran-ı Kerim'de Kullanılışı                  Başa Dön

 

Kur'an'da, kelimesinin kullanıldığı mânalar hakkındadır. Âlimler bu kelimenin Kur'an'da değişik mânalarda kullanıldığını söylemişlerdir:.          

a) Yaratma mânasında... Mesela:

'Allah onları yedi gök olarak yarattı" (Fussilet, inayetinde olduğu gibi.

b) Emretmek mânasında... Meselâ:    

"Rabbin, sadece kendisine ibadet etmenizi emrediyor" (İsra, 23) âyetinde oldu­ğu gibi..

c) Hükmetmek mânasında... İşte bu mânadan dolayı hâkime,  da denilmiştir.

d) Haber vermek mânasında...Nitekim Cenâb-ı Hak,

"Kitap (Tevrat)' da İsrâilogullanna haber verdik ki... " buyurmuştur. Ke­lime ancak, harf-i ceri ile kullanıldığında, bu mânaya gelir.

e) Birşeyi tamamlama mânasında...Nitekim Allah Teâlâ:

"Bu iş bitince onlar, İnzâr ediciler olarak kavimlerine döndüler" (Ahkâf, 29) bu­yurmuştur. Yine Hak Teâiâ, bu mânada:

"İş temamlandı ve o dadının üzerinde durdu" yani "Ka­firleri helak işi bittiği zaman " demektir. Yine,

"Sonra kirlerini gidersinler" (Hacc.29), yani ondan kurtulsunlar, temizlenmeyi tamamlasınlar manasınadır.

Bunu iyice kavradığın zaman biz deriz ki: Allah Teâlâ'nın, "Bir İşe hükmetti zaman" ifadesiyle ilgili olarak, "Birşeyi yarattığında", "Bir­şeyi yapmaya karar verdiğinde," "Birşeyi sapasağlam yaptığında" mânaları verilmiştir. Nitekim şâir şöyle demiştir:

"Onların üzerinde Davud'un güzelce yaptığı iki zırh vardır. Veya Tubba'm yap­tırdığı geniş zırhlar vardır." [96]

 

Üçüncü Mesele    

 

Âlimler, kelimesinin, husûsî bir söz hakkında hakîkî mânada kullanıldığında ittifak etmişlerdir. Bu, fiil veya gerçek iş hakkında hakikat olarak kullanılır mı? Evet, bu âyette "emir" kelimesinden murad budur. Bu konuda uzun izah Usûl-û Fıkıh'da geçmektedir. [97]

 

Hakkında Kıraat Farkı Ve Bu Tabirin Tefsiri                   

 

İbn Âmir, iki yer hâriç, bütün Kur'an'da geçen bu gibi âyetleri, şeklinde okumuştur. Müstesna olan iki yer ise Al-i İmran sûresinin başında- âyetidir. O, buradaki, kelimelerini merfü okumuştur. Kisâi'nin, bu kelimeyi Nahl ve Nasin sûrelerinde mansub olarak, Kur'an'tn diğer yerlerindeki-ni ise merfu olarak okuduğu rivayet edilmiştir. Diğer kıraat imamları ise bu ifâdeleri Kur'an'da her geçtiği yerde,  şeklinde merfu okumuşlardır.

Bunun mansub okunmasının sebebi, emre cevab kabul edildiği içindir. Bu mâ­nanın uzak ihtimal olduğu da söylenmiştir. Merfu okunmasının sebebi ise, mös-te'nef bir cümle kabul edilmesidir, takdirindedir. [98]

 

Beşinci Mesele                    Başa Dön

 

Bil ki Cenâb-ı Allah'ın, "Ancak ona "ol" derr o da oluverir" âyetinden murad, "Allah'ın olmasını istediği o şeye bizzat "ol" dediği ve o anda o şeyin meydana geldiği" mânası değildir. Çünkü bu yanlış­tır. Bunun yanlış olduğuna birçok şey delâlet eder:

1) Cenâb-ı Allah'ın, "ol" sözü ya ezelî (kadîm) ya muhdes (sonra­dan) dır. Her İki ihtimal de fâsiddir. Böylece eşyanın meydana gelmesinin, (ol) sözüne dayandığını iddia eden görüş bâtıl olur. Biz, sözü­nün bazı bakımlardan dolayı kadîm olması caiz değildir dedik:

a) kelimesi kâf harfinin önce gelmesi şartıyla kâf ve nün harflerin­den meydana gelen bir lâfızdır. O halde kâf kendisinden önce geldiği için, nün harfinin mutlaka muhdes olması gerekir. Kâf harfi de muhdesten hemen Ön­ce geldiği için, onun da muhdes olması gerekir.

b) (...diği zaman) kelimesi ancak müstakbele dâhil olur. Bu neden­le Allah'ın bu hükmetmesinin, kendisine harfi dâhil olduğu için, mut­laka sonradan olması (muhdes) gerekir. Hak Teâlâ'nın "ol" sözü ta'kibiyye için olan fâ harfi sebebiyle, Allah'ın hükmüyle alakalı kabul edilmiştir. Çünkü Cenâb-ı Hak, "O zaman ona ancak "ol" der" buyurmuş­tur. Muhdesten sonra gelen de muhdestir. Binaenaleyh lâfzının kadîm olması imkansızdır.

c) Allah Teâfâ, fâ-i takibiyye ile, mahlûkatın meydana gelişini sö­züne bağlamıştır. Bu sebeble O'nun, 'demesi, mahlûkatın meydana gel­mesinden az bir zaman öncedir. Muhdesten hemen önce olanın da muhdes olması gerekir. Bu sebeble, Cenâb-ı Allah'ın, sözünün kadim olması ca­iz olmaz. Yine Allah'ın, sözünün muhdes olması da caiz değildir. Çün­kü her muhdes (sonradan olan), Allah'ın, demesine muhtaç olursa ve lâfzı da muhdes olursa, bu durumda,  lâfzının bir başka, lâfzına muhtaç olması gerekir. Böylece de ya teselsül veya devr-i fâ-sid gerekir ki bu ikisi de muhaldir. Böylece de delil ile, sonradan olan varlıkla­rın yaratılmasının, Allah'ın, "ol" demesine dayanmasının caiz oimadığı ortaya çıkmış olur.

(94)   Müste'net, mâna bakımından kendisinden öncesiyle alâkalı olduğu halde nahiv bakımından müstakil olan cümledir.

2) Allah Teâlâ, mahlûkâta, ya onlar henüz var olmazdan önce veya varlık âlemine girerlerken, (ol) demiştir. Henüz onlar yok iken onlara,  demiş olması görüşü bâtıldır, çünkü mevcud olmayana, mevcud olmadığı za­manda hitap etmek akılsızlıktır. İkinci ihtimal de bâtıldır, çünkü bunun netice­si de, Allah'ın mevcud olan varlıklara, mevcud olmalarını söylemiş olduğu neticesine götürür ki, bunun mânası yoktur.

3) Yaratılmış olanların bazısı cansızdır. Cansızı mükellef tutmak ise abestir. Hakîm olan Allah'a yakışmaz.

4) Kadir, irâdelerine göre bir şeyi yapabilen ve terkedebilen kimsedir. Biz, Allah'ın, ifâdesinden ayrılmış, irâde sahibi bir kadir varlığın olduğunu farzetsek, O ya yaratıp icad edebilen bir varlıktır veya buna kadir değildir. Eğer O yaratmaya imkânı olan birisi ise, bu durumda O'nun yaratması, Allah'ın, lâfzına dayanmaz. Eğer O yaratmayan birisi ise, bu durumda da ka­dir olan bu zatın ancak, demekle bir fiiti yapmaya kadir olması gerekir. Böylece de bu sizin, kudreti, diye isimlendirmeniz neticesine götürür. Bu da lâfzî bir münakaşadır.

5) lâfzının, şayet yaratmada (tekvin) de bir tesiri olsaydı, biz de bu kelimeyi söylediğimizde, aynı tekvînî tesirin meydana gelmesi gerekirdi. Biz bu hususun fesadını (bozukluğunu) açıkça bildiğimiz için, bu kelimenin yarat­mada bir etkisi olmadığını anlamış olduk.

6) kelimesi, kâf harfinin nûn'dan önce olması şartıyla, kâf ve nûn'-dan meydana gelmiş bir kelimedir. Buna göre müessir olan ya bu iki harfte biridir veya her ikisidir. Eğer biri ise, kelimesinin bir tesiri yoktur, tesir bu iki harften birisine aittir. Eğer tesir her ikisine birden ait ise, bu da imkân­sızdır. Çünkü her ikisinden meydana gelen toplamın bir varlığı yoktur. Çünkü birinci harf meydana gelirken, ikincisi meydana gelmemiştir. İkincisi meyda­na gelirken de birincisi bitmiştir. Bu iki harfin toplamı meydana gelmezse, bu toplamın bir tesiri kesinlikle olmaz.

7)  Cenâb-ı Allah:

"Muhakkak ki Allah indinde, İsâ'nm hâli, Âdem'in hâli gibidir. Allah o Âdem'i topraktan yarattı. Sonra ona "ol" dedi o da oluverdi" (Al-i imran. 59) buyurmuş ve "ol" deyişinin, Hz. Âdem'i yaratmasından sonra olduğunu göstermiş­tir. Çünkü birşeyden sonra olan, kendinden öncekinde müessir (etkili) olamaz. Böylece biz birşeyin meydana gelmesinde Allah'ın, sözünün bir etkisi olmadığını anlamış olduk. Bu sebeble de, bu izahlara göre, bu görüşün yan­lışlığı ortaya çıktı. Bu sabit olunca biz deriz ki: Âyeti te'vil etmek gerekir. Bu te'vil de birkaç şekilde yapılabilir:

a) En güçlü olan lefvil şöyledir-. Cenâb-ı Allah'ın, "ol" demesin­den maksadı, eşyanın yaratılmasında kudret-i İlâhi'nin sür'atle nüfuz ettiğini göstermektir.

Bir de bu, Hak Teâlâ'nın eşyayı, düşünmeksizin, yardım olmaksızın ve denemeksizin yarattığını gösterir. Bunun bir benzeri de, Allah'ın gökleri ve yeri yaratışını anlattığı şu sözüdür:

"Allah o (göğe) ve arza "ister isteyerek, ister istemeden (kerhen) gelin " de­di. Onlar da "İsteyerek geldik" dediler" (Fussiiet, n). Bu, onların söylediği bir söz olmadığı halde, o yer ile göğün yaratılmasında ilâhî kudretin, hiçbir mani­ayla karşılaşmaksızın süratli bir şekilde nüfuz edişini göstermektedir.

Arapların şu sözü de;bunun bir benzeridir: Duvar, kazığa: "Beni niye ya­rıyorsun?" demiş, o da: "Beni çakana sor. Çünkü arkamda olan peşimi bırak­mıyor."

Şu âyet de bunun bîr benzeridir:

"Herşey Allah'ı   hamdiyle  teşbih  ediyor.  Fakat siz  onların   teşbihini anlamazsınız" (44).

b) "ol" sözü, Allah'ın melekler için yaptığı bir alâmettir. Melekler bu sözü duydukları zaman, bir işin, bir şeyin meydana geleceğini anlarlar. Bu görüş Ebû'l-Huzeyl'den nakledilmiştir.

c) Bu, Allah'ın kendilerine: "Hor ve hakir maymunlar olun" (Bakara. 65) dediği ve benzeri durumda olan mevcud insanlar için söylediği bir sözdür. Bu, Esam'ın gördüşüdür.

d) Bu, diriler için bir ölüm, ölüler için ise, bir dirilme emridir. Bu görüşle­rin hepsi zayıftır, kuvvetti olanı, birinci görüştür. [99]

 

"Bilmeyen kimseler: "Allah bize (açıkça, yüzyüze) konuşsa ya.. Yahut bize bir mucize gelse ya..." dediler. Onlardan önceki insanlar da tıpkı onlar gibi söylemişlerdi. Kaibleri birbirine ne kadar benziyor. Biz, hakikatleri İyice bilmek isteyenlere âyetlerimizi açıkladık" (Bakara, 116).

Bu âyette bahsedilen husus, yahûdi, hristiyan ve müşriklerin kabin, çir­kin işlerinden onbirincisidir. Bu âyetle ilgili meseleler vardır. [100]

 

Birinci Mesele                  Başa Dön

 

Cenâb-ı Allah, yahûdi, hristiyan ve müşriklerin tev hid inancını yaralayan bir inançlarını -ki o da Allah'­ın çocuk edindiği inançlarıdır- anlatınca, bu âyette de peygamberlikle ilgili yanlış inanışlarını anlatmıştır. Çoğu tefsirciler: "Bu âyet­te bahsedilenler müşrik Araplardır. Buna, Allah Teâa’nın:

"Onlar,   "Bizim için şu topraktan bir pınar akıtmadan sana katiyyen inanmayız" (isra eoj;

"Evvelki (peygamberlere) gönderildiği gibi o (Muhammed) bize de bir muci­ze getirsin" (Enbiya, 5); ve: '

"Bizim üzerimize melekler indirilmeli değil miydi. Veya Babbimizi görmeli değil miydik?" dediler" burkan. 21) ayetleri delâlet etmektedir" dediler. Çoğu müfes-sirlerin görüşü budur, fakat Ehl-i Kitab'dan olanların da bu isteklerde bulun­dukları sabittir. Cenâb-ı Allah'ın,

"Ehl-t Kttab, senin, üzerlerine gökten bir kitab indirmeni isterler. Onlar Mu­sa'dan, daha büyüğünü istemişlerdi" (Nisa, 153) ayeti buna delildir.

Eğer, "Ayetten muradın Arap müşrikleri olduğuna, bahsedilen kimsele­rin "bilmeyen kimseler" olarak tavsif edilmesi delâlet etmektedir. Çünkü Ehl-i Kitab, İlim ehli oian kimselerdir" denilirse, biz deriz ki: Müşrikler tevhidi ve nübüvveti (Peygamberlik müessesesini) gerektiği şekilde bilmiyorlardı. Ehl-i Kitab da bunları gerektiği şekilde bilmiyorlardı. [101]

 

Kâfirlerin istedikleri Mucizeyi Allah Niçin Ortaya Koymadı?

 

Kâfirlerin tutundukları bu şüphenin izahı şudur: Ha: Kim Olan Allah, birşeyi meydana getirmek istediğin­de, mutlaka, ona götüren en kestirme, şek ve şüpheden en uzak yolu tercih eder. Bunun böyle ol­duğu sabit olunca, biz deriz ki:"Allah Teâlâ, melek­lerle konuşur, Hz. Musa (a.s) ile konuşmuştur. Halbuki sen Ey Muhammed

Allah'ın sana konuştuğunu iddia ediyor, delil olarak da, "Kuluna vahyettiğini vahyetti" (Necm, ıo) ayetini ileri sürüyorsun. Öyle ise, O Allah niçin bize bizzat hitap edip, itikadımızın kuvvetlenmesi ve ortadaki şüp­helerin gitmesi için senin peygamber olduğunu açıkça İfâde etmiyor? Allah Teâlâ böyle yapmadığına göre, niçin sana has ayet ve mucizeler vermiyor?"

Bu, iddia Kur'an'ın bir mucize ve delil oluşuna müşriklerin bir tân'ıdır. Çün­kü o müşrikler, O'nun bir mucize olduğuna ikrar etmiş olsalardı, "O, bize bir ayet getirmeli değil miydi?" demeleri mümkün olmazdı. Sonra Hak Teâlâ bu şüpheyi, şu buyruğu ile cevaplandırmıştır:

Bu cevabın özü şudur: Biz, Hz. Muhammed (s.a.s)'in sözünü, mucizelerle kuv­vetlendirdik, sözünün doğruluğunu ayetlerimizle yani Kur'an ve diğer muci­zelerimizle beyân ettik. Bu sebeple, danasını istemek işi yokuşa sürme babmdandır. Durum böyle olunca, bazı sebeblerden dolayı, onların bu isteği­ne icabet etmemek gerekir.

a) Tek bir delil bile bulunduğu zaman, mükellef istediğini elde etmiş olur. Eğer mükellefin maksadı hakkı bulmak İse, bu tek delil yeter. Bununla yetinil-meyip fazlası istenirse, böyle bir talebin inâd ve diretme babından olduğunu anlarız. Bundan dolayı, böyle bir isteği yerine getirmek gerekmez.

Bunun bir benzeri de.

"Onlar, "Ona Rabbtnden (başka) ayetler indirilmeli değil miydi?" dediler. De ki; ' 'O ayetler ancak Allah 'm nezdindedir. Ben sadece bir apaçık haber vere­nim." Sana indirdiğimiz ve kendilerine devamlı okunan kitap onlara yetmi­yor mu?" (Ankebût, 50-51) ayetidir. Böylece Cenâb-t Hak, onları Kur'an'dan sadra şifâ veren delillerle susturmuştur.

b) Eğer Allah Teâlâ, bu mucizeyi indirmesi halinde onların imân edecek­lerini bilseydi, onların isteğini yerins getirirdi. Fakat Allah, onların istediklerini yerine getirse de bunun sadece onların inâdlarını artıracağını biliyordu. Bun­dan dolayı onların isteklerini yerine getirmedi ve şöyle buyurdu:

"Eğer Allah onlarda bir hayır olabileceğini bilseydi, onlara bunu işittirirdf. Fa­kat onlara işittirse bile (bu hallerinde), onlar yüz çevirici olarak arkalarını dönerlerdi" (Enfal.23).

c) Bu mucizelerle ilgili olarak çeşitli zararlar meydana çıkmıştır. Bu muci­zelerin meydana gelmesi, bundan sonra da tekziblerine devam etmeleri ha­linde, çoğu kez onların helak olmalarını ve köklerinin kazınmasını gerektirirdi. Bu mucizelerin bir kısmı, mükellefiyeti ihlâl eden, iman etmeyi mecburî hale getiren bir özelliğe sahiptir. Bunların çok sayıda olması ve peşpeşe gelmesi, mucize oluş durumlarını bozabilirdi. Çünkü harikulade şeyler peşpeşe geldi­ğinde, harikulade olmaktan çıkar, normal görülmeye başlarlar. Bu durumda da mucize olmaktan çıkar. Bütün bunlar Allâmu'l Guyûb (gaybları en iyi bilen) Allah'dan başka hiç kimsenin bilemiyeceği hususlardır. Böylece münkirlerin bu olur olmaz isteklerinin yerine getirilmemesinin Peygamber (s.a.s)'in pey­gamberliğini yaralamayacağı sabit olmaktadır.Cenâb-ı Allah'ın: Kalblerl birbirine ne kadar benziyor!" buyruğundan murad, peygamberleri yalanlayan bütün milletlerin söz ve fiille­rinin birbirine benzemesidir. Cenâb-ı Allah onların, Biz tek bir çeşit yemeğe tahammül edemeyiz" (Bakara, 61) Onların putları gibi bize de bir put yap " (A'râf, 128); "Bizimle alay mı ediyorsun?" (Bakara, 67) ve, "Allah'ı bize açıkça göster" (Nisa, 153) dediklerini naklettiği şeklide, Hz.Musâ (a.s)'nın kavminin devamlı inadlaşıp bâtılı istemeleri gibi, müşrik Araplar da devamlı inâd, diretme ve bâtılı, isteme hususlarında aynıdırlar.

Hak Teâlâ'nın, "Bîz hakikatleri iyice bilmek isteyenlere ayetlerimizi açıkladık" ifâdesinden murad, Kur'an'tn yanısıra ağacın yürümesi, kurdun konuşması ve az bir yemekle büyük kala­balıkları doyurma gibi Hz. Peygamber (s.a.s)'in gösterdiği mucizelerin, yakînî imanı elde etmek isteyenler için kuvvetli birer delil olduğunu bildirmektir. [102]

 

"Şüphe yok ki biz seni kâmil bir müfded ve gerçek bir korkutucu olarak Hak İle gönderdik. Sen cehennemliklerden mes'ul değilsin" (Bakara, 119).

Bu kâfirler inadlarında, bâtıl diretmelerinde ısrar edip, işi yokuşa sürmek için yeni mucizeler isteyince, Allah Teâlâ, peygamberine, onların dinî fayda­ları için, daha fazla mucize getirmeyeceğini beyan etmiştir. Allah Teâlâ bu şe­kilde açıkladığı gibi, onların küfürde ısrar etmelerinden dolayı peygamberinin üzüntüsü artmasın diye, tebliğ ve ikaz konusunda Hz. Peygamber (s.a.s)'in daha fazla bir şey yapamayacağını da açıklamıştır.

Ayetteki,    "Hak ile" buyruğu hakkında bazı izahlar yapılmıştır

a) Bu ifâdedeki "be" harf-i cerri,  fiilinden anlaşılan,  masdarına müteallikdir. Yani, "Biz seni hak bir irsal (gönderiş) ile gönderdik" de­mektir.

b) Bu harf, "beşir" ve "nezir" kelimelerine mütealliktir. Yani, "Sen Hak ile müjdeleyici (beşir), Hak ile korkutucusu (nezir)sin" manasınadır.

c) "Hak" kelimesinden murad, din ve Kur'an'dır. Yani ayet, "Biz seni Kur'an, Allah'a itaat eden kimseleri sevapla müjdeleyici, O'nu inkâr edenleri de ikâbla korkutucu olsun diye gönderdik" manasınadır.

Uygun olan, "beşir" ve "nezir" kelimelerinin (Kur'an'ın değil) peygam­berin bir sıfatı olmasıdır. Cenâb-ı Hak  sanki şöyle buyurmaktadır: "Ey Muhammed, sana uyup dinine girenleri müjdeleyesin, seni inkâr edip dininden sapanları korkutasın diye seni hak ile gönderdik."

Allah Teâlâ'nın, 'Sen, cehennemliklerden mes'ul değilsin" ayetinin iki kıraat şekli vardır. Ekseri kıraat alimleri fiildeki "te" ve "lâm" harflerini, cümleyi haber cümlesi kabul ederek, ötüreli, şek­linde; Nâfi ise "te" harfini fethalı, lâm harfini de meczum okuyarak ve cümle­yi inşâî cümle (nehiy cümlesi) kabul ederek, şeklinde okumuştur.

Birinci kıraata göre âyetin birkaç türlü izahı vardır:

a) Onların varacakları yer cehennemdir, bu sebeple onların inkârları sa­na zarar vermez. Sen bundan mes'ul değilsin. Bu, aynen, Hak Teâlâ'nın, "Sen ancaetmekle sorumlusun. Onların hesabı bize ait" (Rad, 40) ve, "O, peygamber, kendisine yüklenen görevden, sizler de size yüklenen (mü­kellefiyetlerden sorumlusunuz" (Nur, 54) ayetleri gibidir.

b) "Sen doğruyu bulmuşsun. Sana başka birşey gerekmez. Binaenaleyh onlartn inkârlarından ve azâb-ı İlâhi'ye düşmelerinden dolayı üzülüp kederlenme." Bunun bir benzeri, Allah  "O halde nefsin, onlara üzülmesin" (Fatır. 8) ayetidir.

c) Şu anda itaat edene ve isyan edene bakma. Çünkü durum bazan deği­şebilir. O halde bu, gayba ait bir husustur. Binaenaleyh sen bundan mes'ul olmazsın. Ayette, yakın uzak hiç kimsenin, başkasının günahından mes'ul ol­mayacağına ve onun yaptıklarından sorumlu tutulmayacağına bir delil vardır.

İkinci kıraat şekline göre de ayetin iki türlü izahı vardır:

a) Rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber (s.a.s): "Keşke ana-babamın ne yaptıklarını bilebilseydim" demiş, bunun üzerine kâfir olanların durumunu öğrenmek istemekten nehyedilmiştir. Bu rivayet akla uygun değildir. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.s), ebeveyninin kâfir olduklarını, kâfirlerin ise azaba du­çar olacaklarını biliyordu. Buna rağmen O'nun, "Keşke ana-babamın ne yap­tıklarını bilseydim" demesi nasıl mümkün olur ?[103]

b) Ayetteki nehyin manası, kâfirlerin içine düştükleri azabın büyüklüğünü ifâde etmektir. Nitekim bir musibete uğrayan kimsenin durumunu sorduğun­da sana bu manada, "Onu hiç sorma!" denilir. Azabın büyüklüğünü ifâde edişin izahı şudur: "Sorulan kimse, içine düştüğü şeyin çirkinliği sebebiyle dillere düşmesinden dolayı sızlanır. Binaenaleyh bunu,ona sorma, ve onun canını sıkan şeyi ona yükleme", veya, "Ey haber soran kimse, sen, duyanı dehşete düşüreceği ve canını sıkacağı için, onun haberini duymaya dayanamazsın. Binaenaieyh sorma."

Übey (f şeklinde, Abdullah b. Mes'ud (r.a)'in şeklinde kıraatleri birinci kıraati güçlendirmektedir. [104]

 

"Ne yahudiler, ne de hristiyanlar, sen onların dinine uymadıkça, asla senden hoşnûd olmazlar. De ki; Allah'ın hidayeti (İslâm), doğru yolun tâ kendisidir. Eğer sana gelen (bunca) ilimden sonra onların heva ve heveslerine uyacak olursan, yemin olsun ki senin için Allah 'dan başka n  bir dost, ne de bir yardıma bulunmaz"

(Bakara, 120).

Allah'u Teâlâ geçen ayette peygamberini sabra davet edip illetin onlar ta­rafından değil de peygamber tarafından zail olduğunu, onların Hz. Peygam­beri tekzibe devam etmede bir mazeretleri kalmadığını beyân edince, bunların bâtılda diretmeleri ve küfürde ısrarları hususundaki durumlarının, peygambe­rin kendi dinlerine uymasını isteme derecesine, peygamberin getirdiği kitaba razı olmayacaklarına, tam aksine peygamberin onların dininde kendilerine uymasını isteme derecesine vardığını peşisıra getirdi. Böylece bununla onların Hz. Peygambere ne derecede düşman olduklarını beyan ederek, Hz. Peygam­ber (s.a.s)'in onlara uymayacağını açıkladı.

"Millet" din demektir. Sonra Cenâb-ı Hak, Allah'ın hidayetinin kişileri İs­lama götüren gerçek  buyur­muştur. "Hidayet" ismiyle adlandırılabilecek tek şey Allah'ın hidayetidir. Bu, hidayetin hepsidir. Onun dışında hidayet yoktur. Ehl-i Kitab'ın uymaya davet ettikleri şey hidayet olmayıp, aksine hevâ-vü hevestir. Sen, Allah'ın şu sözü­ne baksana: Katî delillerle doğruluğu bilinen dine dâir, "ilim sana geldikten sonra", onların "heva" ve bid'at olan görüşlerine "uyarsan", seni koru­yacak ve seni müdafaa edecek, "Aİlah'dan başka hiçbir dostun ve yardımcın olmaz. " Aksine ona taate devam edip, O'nun ipine sımsıkı sarıldığın zaman insanlardan seni koruyacak olan Allah’ dır.

Alimler ayetin bazı şeylere delalet etttiğini söylemişlerdir.

 1) Allah'ın bir kuluna, yapmayacağını bildiği bir iş hususunda, va'îdde bu­lunması caizdir. Çünkü ayetten alınan bazı şeylere delâlet ettiğini söylemişlerdir:

misalde, Allah, Hz. Peygamber (s.a.s)'in yahudî ve hristiyanların hevâ-vü heveslerine uymayacağını biliyordu. Bunun­la beraber, onu bundan dolayı tehdid etmiştir. Bunun bir benzeri de Allah'ın, "Eğer müşrik olursan amellerin boşa gider" (Zûmer, 65) ayetidir. Peygamberi bu fiilden men edenin veya men eden şeylerden birinin bu tehdit olması ihtimalinden dolayı, bu tehdidin yapılması yerinde olmuştur.

2) Allah'ın, "İlimden sana geldikten sonra.." ifâdesi, tehdidin ancak delil getirmeden sonra caiz olacağını gösterir. Bu doğru olunca, tehdidin ancak kud­retten (güç yetirmeden) sonra olması daha uygundur. Bu sebeple, teklif-i mâ­la yutâkı (güç yetirilemeyen şeyle mükellef tutmak) caiz görenlerin iddiası geçersizdir.

3) Bu ayette, hevâ-vü hevese uymanın ancak bâtıl birşey olduğuna delil vardır. İşte bu yönden ayet, taklidin bâtıl olduğuna delâlet eder.

4) Ayette, azabı haketmiş kimselerin şefaatçisinin olmadığına delil var­dır. Çünkü hevasına uyduğunda bir şefaatçi ve yardımcı bulabilecek olsaydı, Peygamber öncelikle bulurdu. Bu son görüş zayıftır. Çünkü Ehl-i Kitab'ın ne­valarına uymak küfürdür. Bize göre ise, küfür için şefaat yoktur. [105]

 

"Kendilerine kitab verdiğimiz kimseler onu, hakkını vererek okurlar, ona imân edenler bunlardır. Kim onu inkâr ederse, onlar en büyük za. uğrayanların tâ kendileridir" (Bakara, 121).

Bil ki bu ayette birkaç mesele vardır: [106]

 

Birinci Mesele                   Başa Dön

 

kelimesi birinci mübteda,      kelimes, de ikinci mübteda olmak üzere ref mahallindedirie-<u ötUti ifâdesi ise, iI nin haberidir. [107]

 

İkinci Mesele      

 

Cenâb-ı Hakk'ın, "Kendilerine kitab verdiğimiz kımseler..." ifadesiyle kimlerin kastedildiği hususunca iki görüş vardır:

Birinci Görüş: Bunlar, Allah'ın Kur'an'ı kendilerine verdiği mü'minlerc Bu görüşte olanlar, şu delilleri getirmişlerdir:

a) Cenâb-ı Hakk'ın, "Onu, hakkını vererek okurlar" ifâdesi, bu kitabı o ı maya bir terğîb ve teşvik, bu okuyuşu da bir medihtir. Bu durumda olan kıta. Tevrat ve İncil değil Kur'an'dır. Çünkü Tevrat ve İncil'i okumak caiz değilc

b) Hak Teâlâ'nm, "İşte ona İman edenler bunlardır" ifâdesi, imanın bu­lara hasredildiğini gösterir. Eğer Ehl-i Kitab'tan bahsediliyor olsaydı, böyle olmazdı.

c) Allah Teâlâ, ' Kim onu inkâr ederse, onlar en büyük zarara uğrayanla nn tâ kendileridir" buyurmuştur. Hakkında böyle hüküm verilecek kitap ise ancak Kur'an'-ı Kerim'dir.

İkinci Görüş: Allah'ın kendilerine kitap verdiği kimselerden maksad, yahudilerden Hz. Muhammed (s.a.s)'e imân etmiş kimselerdir. Bunun delili ş-dur. Daha önce bahsedilenler sadece Ehl-i Kitap'tır. Cenâb-ı Hak, Ehl-i Kitab1 r gittiği yolu zemmedip yaptıkları çirkin işleri haber verince, bunun peşisıra yahudilerin yolunu bırakan, hatta Tevrat'ı tefekkür edip, onu tahrifi terkederek, ondan Hz. Peygamber (s.a.s)'in peygamberliğinin doğruluğunu anlayan kim­seleri medhetmiştir. [108]

 

Kitap Verilenler Kimlerdir Ve Tilâvet Hangi Mânâlara Gelir?

 

Cenâb-ı Hakk'ın, "Onu, hakkını vererek okurlar" sözüne gelince, oku­manın (tilâvetin) iki manası vardır:

a) Kıraat (okumak);

b) Bilfiil uymak. Çünkü başkasına uyan kimse için,Ona bilfiil uydu" denir. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Onu izleyen aya yemin olsun" (Şems,2)buyurmuştur. A, jtin zahirine bakılırsa, bu ifâde her iki manayı da içine alır, her iki manada da m'übalağa etmek doğru olur. Çünkü başkasına uyan, bazan uymayı hakkıyla yapar, ondan birşey aksatmaz. Oku­yan da, okumanın hakkını îfâ eder, okumada gerekli hiç birşeyi ihlâl etmez.

Buradaki tilavet kelimesini okuma manasına alanlar da değişik izahlar yapmışlardır:

1) Onlar Kur'an'ı düşünüp, gereğiyle amel edip, helâl, haram ve diğer hu­suslarda O'nun hükümlerine sımsıkı sarılmışlardır.

2) Onlar, namazda ve yalnız başlarına iken Kur'an okuduklarında, huşu ve huzû'ya girerler.

3) Onlar, Kur'an'ın muhkem ayetleriyle amel edip, müteşâbih ayetlerini tasdik ederek, kendilerine müşkü gelen ayetler hususunda bir fikir yürütmez, onları Allah'a havale ederler.

4) Onu Allah'ın indirdiği şekilde okurlar, kelimelerini yerlerinden oynatıp tahrif etmezler ve O'nu doğru olmayan şekillerde tefsir etmezler.

5) Ayet bu izahların hepsine birden hamledilebilir. Çünkü bu izahlar tek bir manada birleşiyorlar ki o da, Kur'an'ın ayetlerine saygı duymak ve bunla­rın hem lâfızlarına hem de manalarına uymaktır. Bu sebeple Allah'ın kelâmı­nın faydalarını çoğaltmak için, lâfzı müşterek olduğu manalara hep birden hamletmek gerekir. Allah en iyisini bilendir. [109]

 

"Ey İsrâiloğullan size ihsan ettiğim (bunca) nimetimi ve sizi (bir zamanlan âlemler üzerine hakikaten üstün kılmış olduğumu hatırlayın. Hiçbir kimsenin kimseden yana birşey ödeyemeyeceği, kimseden bedel kabul olunmayacağı, kimseye şefaatin fayda vermeyeceği, o (kâfirlere) yardım da edilmeyeceği bir günden sakının" (Bakara. 122-123).

Bu iki ayetin tefsiri, daha Önce geçmiş olan benzeri iki ayette geçmiştir (Bakara. 47-48). [110]

 

İslâm'ı Tebliğ Gayesiyle Hz. İbrahim (a.s) Kıssasına Geçiş             Başa Dön

 

"Ve hatırlayın o zamanı ki Rabbi, İbrahim'i birtakım kelimelerle imtihan edip de o, bunları tamamen yerine getirince: "Seni insanlara imam (önder) yapacağım" buyurmuş. (İbrahim): "Zürriyetimden de.." demiş, Allah ise: "Zâlimler ahdime eremez" demişti" (Bakara. 124).

Bil ki Allah Teâlâ, İsrailoğullanna çeşitti nimetlerini ve onlartn dinleriyle fiilleri hususundaki kabahatlarını sonuna kadar sayıp bu bölümü, söze baş­ladığı,   (Bakara, 47-48) ayetleriyle bitirince, bir başka izaha başlamıştır. Bu da Hz. İbra­him (a.s)'in kıssasının ve çeşitli hallerinin anlatılmasıdır. Bunun hikmeti şudur: Hz. İbrahim (a.s), faziletini bütün milletlerin ve grupların kabul ettiği bir kimse­dir. Meselâ müşrikler, onun faziletli olduğunu kabuf edip, onun soyundan gel­me, Harem'inde yerleşmiş olma ve onun yaptığı Ka'be'ye hizmet etme ile şeref duyarlardı. Yahudi ve hristiyaniar gibi Ehl-i Kitab olanlar da onun faziletini ik­rar edip, onun soyundan olduklarını söyleyerek iftihar ederlerdi. İşte bu ne­denle Allah Teâlâ, Hz. İbrahim (a.s)'in, müşriklerin, yahudi ve hristiyanların Hz. Muhammed (s.a.s)'in sözünü kabul etmelerini, dinini tasdiki ve şeriatine uymalarını gerektiren birtakım işlerinden bahsetmiştir. Bunu birkaç türlü izah edebiliriz:

a) Allah Teâlâ, Hz. İbrahim (a.s)'e bazı mükellefiyetleri emredip, o da bun­ları yerine getirince ve sorumluluğundan kurtulunca, nübüvvet ve imamete nail olmuştur. Bu da yahudî, hristiyan ve müşriklerin dikkatini, dünya ve ahirette hayrın ancak isyan ve inadı bırakarak, Allah'ın ahkâm ve tekliflerine uymakla meydana geleceğine çekmiştir.

b) Hak Teâlâ, Hz. İbrahim (a.s)'in imameti, soyu için de istediğini nakle­derek, "Zalimler ahdime eremez" buyurmuştur. Bu ifâde dini husustaki ima­met (önderlik) ve reislik makamının zalimler için söz konusu olamayacağını gösterir. İşte bu sebeple zalimler, bu makamı elde etmeyi istediklerinde, on­lara inadı, diretmeyi ve bâtılda taassubu terketmeleri vâcib olur.

c) Haccetmek Hz.Muhammed (s.a.s)'in dininin hususiyetlerindendir. Bun­dan dolayı Allah Teâlâ, Hz. Peygamber (s.a.s)'e uymanın vâcib olduğu konu­sunda, yahudî ve hristiyaniar için adetâ bir hüccet olsun diye, Hz. İbrahim'in de hacc yaptığını nakletmiştir.

d) Kıble, Beyt-i Makdis'den Ka'be'ye çevrilince bu, yahudî ve hristiyanla­rın gücüne gitmişti. Hak Teâlâ, Ka'be'nin, kendisine saygı duymanın ve uy­manın   vâcib   olduğunu   kabullendikleri   İbrahim'in   de   kıblesi   olduğunu açıklamıştır. Böylece bu, onların kalblerinde bu husustaki öfkenin gitmesini sağlayacak hususlardan olmuştur.

e) Müfessirlerden, Allah'ın kendisiyle Hz. İbrahim'i imtihan ettiği kelime­leri, neticeleri beden temizliğine varan birtakım emirlerle tefsir edenler vardır. Bu da, müşriklerin İslam yolunu tercih etmelerini gerektiren hususlardan sa­yılır. Çünkü onlar da, Hz. İbrahim'in faziletini kabulleniyorlardı. Bu yine onla­ra, buraya kan sürme ve temizliğe dikkat etmeme gibi alışkanlık edindikleri şeyleri bırakmalarını gerektirir. Bazı müfessirler de, "ayette geçen "Kefne­ler"!, Allah'ın dini hususunda Hz. İbrahim'i denediği şeylere karşı, İbrahrim (a.s)'in sabrı" diye açıklamışlardır. Bu şeyler de onun, yıldızlara, aya ve güne­şe bakması, putlara tapanlarla münazara etmesi, sonra da oğlunun kesilmes ve kendisinin ateşe atılmasına rağmen Allah'ın hükümlerine inkiyâd etmes -dir. Bütün bunlar, Hz. İbrahim (a.s)'in faziletini kabullenen yahudi, hristiya* ve müşriklerin bu konuda, Hz. İbrahim'e benzemelerini; hasedi, taassubu, Hz. Muhammed (s.a.s)'e uymayı hoş görmemeyi bırakma hususunda, Hz. It-rahim'in yoluna girmelerini gerektirir. İşte bütün bu sebeblerden ötürü Alla" Teâlâ, Hz. İbrahim'in kıssasını burada zikretmiştir.Bil ki Cenâb-ı Allah, Hz. İbrahim'den bazısı onu mükellef tuttuğu güç iş­ler, bazısı da ona has kıldığı büyük teşrifler olan birçok hususu nakletmiştı Biz, inşaallah bunları hep izah edeceğiz. Bu ayet, kendisinden sonra bir şeref­lendirme meydana gelen bir teklif-i ilâhi'den bahsetmektedir. Bu teklif, Cenâb-

Allah'ın şu buyruğunda bahsettiği şeydir:"Hatırlayın o zamanı ki Rabbi, İbrahim'i birtakım kelimelerle imtihan edip de o, bunları tamamen yerine getirince.." Bu ayette bazı meseleler vardır: [111]

 

Birinci Mesele

 

Keşşaf sahibi şöyle demiştir: Ayetteki da âmil olan ya mukadder bir fiildir, meselâ bu şu şekillerde olabilir,"Onu imtihan ettiğinde şöyle şöyle oldu" veya, ifadesidir: [112]

 

İkinci Mesele 

 

Allah Teâlâ, Hz. İbrahim'e olan mükellefiyetlerini, mânâda genişlik olsun diye "belâ" olarak isimlen­dirdi. Çünkü bu gibi şeyler, kimin emrettiği bilinme­mesi bakımından, bizim tarafımızdan, belâ, tecrübe ve mihnet gibi görülür. [113]

 

Neticeleri Bilmesine Rağmen Allah'ın, Kulunu İmtihanı Caiz midir?             Başa Dön

 

Örfte böylesi kullanış çok olunca, Hak Teâlâ'nın emir ve yasaklarını me­cazî olarak bu şekilde isimlendirmesi caiz olur. Çükü Allah Teâlâ hakkında imtihan etme ve deneme fiillerinin kullanılması caiz değildir. Zira Allah Teâlâ, ezelden ebede kadar olan, nihayetsiz tafsilatı olan bütün malûmatı bilir. Hi-şam b. Hakem : "Allah Teâlâ, ezelde sadece eşyanın hakikatini ve mahiyetini bilir. Ama bu mahiyetlerin meydana geliş ve varlık alemine girişlerini ise an­cak bunlar meydana gelirken bilir" demiş ve görüşüne nakfî ve aklî deliller getirmiştir. Onun naklî detili işte bu ayettir. O, bu ayetin delil oluşunu, Allah Teâlâ'nın kullarını imtihan edip denediğini açıkça ifâde edişinden ve bunun benzerini diğer ayetlerde de zikretmesinden çıkarmıştır. Mesela Allah Teâlâ,

"Sizden cfhâd edenlerle, sabredenleri bilelim diye sizi İmtihan edeceğiz" (Muhammed, 31); "Hanginizin ameli daha güzel olacak diye, sizi imtihan etmek için" (Mûlk, 2) ve Bakara suresinde ileride gelecek olan ayetinde "Muhakkak ki sizi. korku veaçlık türü birşeyle imtihan edeceğiz" (Bakara, ısa) buyurmuştur. Yine Hişam,gö-rüşünü kuvvetlendiren şu ayetleri de zikretmiştir:"Siz ikiniz ona yumuşak söz söyleyin, belki o düşünür veya (Allah'dan) kor­kar " (Taha, 44). kelimesi tereccî (ummak manasını ifâde etmek) içindir.

"Ey insanlar, sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize ibâdet edinr umulur ki ittikâ edesiniz " (Bakara, 21). Bu ve benzeri ayetler, Hak Teâlâ'nın eşya mey­dana gelmezden önce, onların meydana geleceğini bilmediğini gösterir.Hişam bazı aklî deliller de ileri sürmüştür:

1) Eğer Allah Teâlâ, eşya meydana gelmezden önce, eşyanın meydana geleceğini bilmiş olsaydı, o zaman hem Hâlik'ta hem mahlûkta kudretin ol­madığını söylemek gerekirdi. Bu ise imkânsızdır. İmkânsıza götüren şey de aynıdır. Bu ikisinin birbirini gerektirmesinin izahı şöyledir: Allah Teâlâ'nın mey­dana geleceğini bildiği şeylerin meydana gelmemesi imkansız olur. Çünkü bir-şeyin meydana geleceğini ve gelmeyeceğini bilmek, iki zıt durumdur. İki zıddın arasını bulmak ise muhaldir. Allah'ın meydana gelmeyeceğini bildiği şeyle­rin, aynı bu delilden ötürü meydana gelmesi imkânsızdır. Buna göre şayet Allah Teâlâ, cüzî şeylerin tamamını, onlar olmazdan önce bilseydi, o şeylerin bazısının meydana gelmesi vâcib, bazısının meydana gelmesi mümtenî (im­kânsız) olurdu. Halbuki kesinlikle ne vacib olan için, ne de mümtenî olan için kudrete gerek yoktur. Binaenaleyh böyle olan şeylere Yaratıcı Teâlâ'nın ve yaratılanın kudreti olmadığını söylemek gerekir. Biz bunun imkânsız olduğu­nu söyledik. Yaratıcı için bunun imkansız olduğunu söyledik, çünkü âlem muh-des (sonradan olma) dır. Ona bir tesir eden (yaratan) vardır. Bu müessirin mutlaka kadir olması gerekir. Çünkü bu tesir, müessirin zatı gereği olsaydı, müessir kadîm olduğu için alemin de kadim olması veya âlem hadis olduğu için müessirin de hadis olması gerekirdi.Bu kudretin mahlûk için imkânsız olduğunu söyledik, çünkü biz, birşey, yapmak istediğimizde ona kadir olduğumuz, birşeyi yapmamak istediğimizde de onu yapmamaya kadir olduğumuz manasında, kendimizde bir işi yapma veya yapmamaya açıkça bir güç buluyoruz. Buna göre bu iki şeyden birisi va-cib, diğeri mümtenî olsaydı, açıkça varlığı bilinen bu güç söz konusu olmazdı.

2) İlmin, bilinen iki şeyden birine taalluk etmesi, o İlmin diğerine taalluk etmesinden başkadır. Bu sebepten ötürü bizi, diğerine taallukunun farkında olmamızla beraber, bu ikisinden birini düşünebiliyoruz. Eğer bu iki taalluk tek bir taalluk gibi olsaydı, bu imkânsız olurdu. Çünkü tek bir şeyin aynı anda hem bilinebilmesi, hem de bilinememesi imkânsızdır. Bunun böyle olduğu sabit olun­ca biz deriz ki eğer Hak Teâlâ, cüz'iyyatın tamamını bilmiş olsaydı, sınırsız ilmi olurdu. Veya onun İlminin taalluk ettiği sayısız şeyler olurdu. Her iki halde de aynı anda sayısız mevcudat meydana gelirdi ki bu imkânsızdır. Çünkü o za­man bu eşyanın toplamı, on eksiğinden daha fazla olurdu. Noksan olabilen şey sonludur. Fazla olan da, sonlu olandan on fazlasıdır. Sonlu olana, sonsuz olan eklendiği zaman toplam sonlu olur. Bu durumda sonsuz eşyanın var ol- ' ması imkânsızdır.

Şayet, "Mevcut olan ilimdir. İlmin taalluk ettiği şeyler ise haddizatında varlıkları olmadığı halde a'yânda bulunan nisbi işlerdir" denilirse, biz deriz ki: İlim bir malûma taalluk ederse ancak ilim olur. Binaenaleyh eğer bu taalluk haddizatında mevcut olmasaydı, ilmin de aslında ilim olmaması gerekirdi ki bu da imkânsızdır.

3) Bu nihayeti olmayan malumatın sayısını Allah bilir veya bilmez. Eğer Allah onların sayısını bilirse, bu malumat sınırlı demektir. Çünkü belli bir sayı­sı olan herşey sınırlıdır. Eğer Allah Teâlâ, bu malumatın sayısını bilmez ise, onları tafsilatıyla bilmiyor demektir. Bizim sözümüz de bu konudadır.

4) Her malum, zihnimizde diğerinden ayırdedilmiştir. Başkasından ayır-dedilen herşeyin dışındakiler, ondan hariçtir. Ondan hâriç olan herşey ise on­dan başkadır. O halde bu şey, sonlu ve sınırlıdır. Bu sebeble her malum sınırlıdır. Binaenaleyh sınırsız olan şeylerin malum olması imkansız olur.

5) Birşey, ancak ilmin ona taalluku ve nisbeti bulunursa malûm olur. Bir-şeyin birşeye nisbet edilmesi, haddizatında tahakkuku muteber bir haldir. Çün­kü birşeyin kendisinde bir belirginlik olmazsa, o, o olması bakımından, başkasının ona nisbet edilmesi imkânsız olur. Müşahhas bir şey, varlık alemi­ne girmezden önce, kesinlikle müşahhas olamaz. Bu sebeble onun ilme ko­nu olması imkânsız olur.

Şayet, "Bu görüş muhal ve mürekkeblerin varlık âlemine girmezden ön­ce (bilinebilir olmasıyla) bâtıl olur. Çünkü biz, onların belirginlikleri olmadığı halde, onları bilebiliyoruz" denilirse, biz deriz ki: Senin bu söylediğin, bizim sözümüzle bir tezad eder, bu ise bizim sözümüze bir cevap değildir. Böyle bir durum ise, şek ve şüpheyi izale etmeyecek şeylerden sayılır. Hişâm sözü­ne devamla: "İşte bütün bu akfî izahlar, bu kabil ayetlerin zahirî manaların­dan mecazî manalarına geçilmesine gerek olmadığına delalet eder" demiştir.

Bit ki bu Hişâm, Rafizilerln reisidir. Bundan dolayı eski Rafizilar bedâ[114] görüşüne sahiptirler.

Müslümanların çoğu ise Allah Teâlâ'nın, cüz'î şeyler meydana gelmeden önce de, onları bildiğinde ittifak etmiş ve görüşlerine şu şekilde delil getirmiş­lerdir:

Cüz'îyyâtın meydana gelmezden önce de, Allah'ın malûmatı dahilinde ol-nalan doğrudur. Biz, bu cüz'iyyâtı Allah'ın bilmesinin doğru olduğunu söyle­dik, çünkü biz de, onlar meydana gelmezden Önce onları bilebiliyoruz. Zira biz, güneşin yarın doğudan doğacağını bugünden bilebiliyoruz. Meydana gel­meleri o şeylerin, mümkün olduklarını gösterir. Biz, cüz'îyyâtın bilinebilmesin-den dolayı, Allah'ın onları bilmesi gerektiğini söyledik. Çünkü Allah'ın ilminin malumata taalluk etmesi, Allah'ın zatı gereği olması gereken bir husustur. Bu sebeple, Allah'ın ilminin, bilinebilecek şeylerin bazısına taalluk etmesi, diğer bazısına taalluk etmesinden daha evlâ değildir. Buna göre bir tahsis bulun­saydı, bu durumda bir muhassise (tahsis edecek olana) ihtiyaç olurdu ki bu imkânsızdır. Bu sebeple de Allah'ın ilminin, hiçbir malumata (bilinebilecek şeye) taalluk etmemesi gerekirdi. Eğer onun ilmi, malumatın bazısına taalluk eder­se, hepsine de eder ki, zaten bizim söylemek istediğimiz de budur.Hişam'ın ileri sürdüğü birinci şüpheye gelince, buna şöyle cevap veri­riz: Birşeyin meydana geleceğini bilmek, onun meydana gelmesine bağlıdır. Meydana gelme de kudrete bağlıdır. O halde bağlı olan şey, bağlandığı şeye ters olmaz. Bu sebeple ilim, kudretten müstağnî kılmayan, ondan ayrılmayan bir sıfattır. O'nun İkinci şüphesine (deliline) şöyle cevap veririz: Senin bu şüp­hen, sonu olmayan sayı dizileri ile bozulur.

O'nun üçüncü şüphesine de şu şekilde cevap veririz: Cenâb-ı Allah eş­yanın sayısını bilmez. Bu durum, Allah'a cehalet isnâd edilmesini gerektirmez. Çünkü cehalet, eşyanın muayyen bir sayısının olduğudur. Allah Teâlâ onun sayısını bilmez.[115].Fakat eşyanın aslında belli bir sayısı olmadığı zaman, "Al­lah eşyanın sayısını bilmez" dememizden, Allah hakkında bir cahilliğin söz konusu olması gerekmez.

O'nun dördüncü şüphesine cevabımız ise şöyledir; Alimin, onun baş­kasından farklı olduğunu bilmesi malûmun şartından değildir. Çünkü malu­mun başkasından farklı olduğunu bilmek, o başka şeyi de bilmeye dayanır. Buna göre, birşeyi bilmek, o şeyi başkasından ayırdetmeye ve birşeyin baş­kasından farklı olduğunu bilmek de o başkasını bilmeye dayanmış olsaydı, o zaman insanın hiçbirşey bilememesi, ancak sayısız şeyleri bildiği zaman bir­şeyi bilebilmesi gerekirdi.O'nun beşinci şüphesine de, yukarıda bahsettiğimiz nakz (hükümsüz il­letin bulunması) deliliyle cevab veririz. Şüphe nakzolunduğunda ortadan kal­kar. Böylece Allah'ın ilminin umumiliğine delâlet eden bu bahsettiğimiz delillermuarızlardan salim kalır. Muvaffakiyet Allah'dandır. [116]

 

Arapçada Zamirin Mercii Konusunda Tafsilât                            Başa Dön    

 

Bil ki zamirin mutlaka kendinden Önceki birşeye râcî olması gerekir. Buna göre zamir merciinden lâfzen ve manen ya önce olur, veya sonra olur, veyahut lâfzen önce, manen sonra olur. veyahut da bunun

aksine olur.

Birinci kısma gelince ki bu, zamirin lafzen ve manen merciinden önce ol­masıdır, nahivcilere göre meşhur görüşte bu caiz değildir. İbnu Cinnî bunun caiz olduğunu söylemiş ve buna hem nakli (şiirden), hem de aklî delil getir­miştir. Şiirden delili şairin şu sözüdür:

"O'nun Rabbt benim için Adiy b. Hatim uluyan köpekleri cezalandırdığı gibi cezalandırsın, nitekim böyle yaptı da..."Aklî delile gelince, bu caizdir çünkü fail müessir olan, mef'ul ise onun et-

İmametin güç olmasına gelince, burada bundan maksad nübüvvet (peygamberlik)tir. Bu mükellefiyet ise büyük zorlukları ihtiva eder. Çünkü Peygam­bere, risaletini tebliğ hususunda bütün meşakkat ve yorgunlukları yüklenmesi, bu yüzden öldürülse de peygamberliğin herhangibir tebliğini yerine getirme­de hıyanet etmemesi gerekir. Şüphe yok ki bu en büyük güçlüklerdendir. İşte bu sebepten ötürü peygamberlerin mükâfaatının, başkalarınkinden çok büyük olduğunu söyledik.Ka'be'nin yapılması, temizlenmesi ve temellerinin yükseltilmesinin güç oluşuna gelince, bu hususta Beytullah'tn nasıl yapıldığını gösteren rivayetle­re vâkıf olan kimse, bunlardaki zorluğun fazlalığını anlamış olur. Sonra bu ifâ­de, Hacc menâsıkını edâ etmeyi de içine alır. Allah Teâlâ, Hz. İbrahim'i mevkıfta şeytan ile, onu taşlamak v.b. şeylerle imtihan etmiştir.Hz. İbrahim (a.s)'in, Hz. Peygamber (s.a.s)'i Allah'ın âhir zamanda pey­gamber olarak göndermesi için dua etmesinin zorluğu, bunun sırf Allah rızası için ihlâsla yapılması gereken ve kalbten hasedin tamamıyla yok olmasına bağlı olan şeylerden olduğu içindir.Böylece bu ayetin peşinde zikredilen bu emirlerin güç ve zor mükellefi­yetler olduğu ortaya çıkmış olur. Bu sebeple de Allah'ın Hz. İbrahim (a.s)'i ke­limelerle imtihan etmesinden muradın bu şeyler olması mümkündür. Muradın bu olduğuna, Allah Teâlâ'nın bunu atıf harflerinden herhangi birisiyle ayırmak-sızın zikretmiş olması, demeyip de, dikür demiş olması da delâlet eder. Böylece bu, bu imti­hanın saydığımız şeylerle mükellef tutmadan başka birşey olmadığını gösterir.Kâdî bu görüşe itiraz ederek şöyle demiştir: "Sizin bu söylediğiniz, an­cak Allah'ın bu ayeti,  şeklinde buyurup, bundan sonra da demesi halinde caiz olur. Fa­kat ayetin tertibi böyle değildir. Aksine Cenâb-ı Hak, l ifâ­desini,  ifâdesinden sonra zikretmiştir. Bu da Hak Teâlâ'nın Hz. İb­rahim (a.s)'i kelimelerle imtihan edip, onun da onları tam olarak yaptığına, Al­lah Teâlâ'nın bundan sonra, buyurduğunu gösterir."Kâdî'nin bu itirazına şöyle cevap verilebilir: Kelimelerden maksad, sade­ce imamet (önderlik, liderlik) değildir. Tam aksine imamet, Beytullah'ı bina et­mek, temizlemek ve Hz. Peygamber (s.a.s)'in peygamber olarak gönderilmesi için dua etmektir. Allah Teâlâ sanki Hz. İbrahim'i bu sayılan şeylerin tama­mıyla imtihan etmiş, bunu müteakiben de Hz. İbrahim'i birtakım şeylerle imti­han ettiğini icmâlî (özet) olarak haber vermiş. Hz. İbrahim'in bu şeyleri yerinekişini alandır. Fiilin hem faile hem de mefule taalluku güçlüdür. Dolayısıyla bunlardan herbirinin lâfzen diğerinden önce gelmesi uzak görülmez. Sonra biz (nahivciler), mansub olan kelimenin merfu olana lafzen takdim edilmesi­nin caiz olduğunda ittifak ettik. Takdim caiz olduğu hatde takdimin yapılma­ması da böyledir.İkinci kısma gelince, ki bu zamirin lâfzen ve manen merciinden sonra gel­mesidir, bunun doğru olduğunda herhangi bir münakaşa yoktur. Mesalâ, se­nin, (Zeyd, kölesin! dövdü) demen gibiÜçüncü kısma gelince, ki bu zamirin lâfız bakımından merciinden önce gelip mana bakımından sonra olmasıdır.Bu senin ^"Kölesini Zeyd dÖvdü"'demen gibidir. İşte burada zamir, her nekadar lâfız bakımından önce gelse bile, mana bakımından sonradır. Çünkü mansub olan şey, takdir bakımından merfudan sonra gelir. Böylece sanki sen şöyie demiş oldun: "Zeyd kölesini dövdü.." şüphesiz bu da caizdir.Dördüncü kısma gelince, ki bu zamirin mana bakımından merciinden ön­ce, lâfız bakımından ise sonra olmasıdır, bu, Allah Teâlâ'nın şu ayetinde oldu­ğu gibidir: Çünkü merfû (fail) mana bakımından mansub-dan (mefulden) öncedir. Buna göre ayetin takdiri, şeklinde olmuş olur. Fakat durum mana bakımından bu şekilde ise de, lâfızda zamir önce değil de sonra olduğu için böyle olması şüphesiz caiz ve yerinde olmuştur. [117]

 

Dördüncü Mesele                Başa Dön

 

İbn Âmir, he harfi ile min arasına bir elif getirerek, şeklinde, diğer kıraat imamları iseşeklinde okumuştur. Bu iki okunuş da lügata uygun­dur. İbn Abbas (r.a) ve Ebu Hayve (r.a), "İbrahim" kelimesini merfû, "Rab" kelimesini de mansub okuyarakjâ'tirjşeklinde okumuşlardır. Bu­na göre ayetin manası, "Hz. İbrahim, Rabbine bazı dualarla, deneyen birisi­nin deneyişi gibi, Allah onları kabul edecek mi kabul etmeyecek mi diye dua etmiştir" şeklinde olur. [118]

 

Hak Teâlâ'nın Hz. İbrahim (a.s)'i İmtihanı       

 

Müfessiıier, lâfzın zahirinin bu manalara delâlet edip etmediği konusunda ihtilâf etmişlerdir. Bazıları şöyle demişlerdir: Lâfız bu manalara delâlet eder. Bunlar, Cenâb-ı Hakk'ın imamet, Beytullah'ı temizleme, onun temellerini yükseltme ve Hz. Muhammed(s.a.s)'in peygamber olarak gönderilmesi hususundaki duaları gibi, zikrettiği şeylerdir. Çünkü bütün bunlar güç şeylerdir.getirdiğini bildirmiş. Daha sonra bu hususları tafsilâtlandırmıştır. Bu, uzak gö­rülecek şeylerden değildir.

Diğer bazı müfessirlerse şöyle demişlerdir: Ayetin zahirinde, bu kelime­lerden ne murad edildiğini gösteren birşey yoktur. Bu görüş iki manaya getir:

1) Allah, Hz. İbrahim (a.s)'î, mükellef tuttuğu birtakım kelimelerle imtihan etti. Bunlar Allah'ın emirleri ve yasaklarıdır. Buna göre sanki Cenâb-ı Hak, "Ha­ni Rabbi, İbrahim'i dilediği şeyleri emretmekle imtihan etti" buyurmuştur

2) "Hz. İbrahim (a.s)'in kavmine ulaştıracağı kendi kelimeleri (sözleriyle), onu imtihan etti." Birinci görüşte olanlar bu teklifin hangi surette olduğu hu­susunda birtakım görüşler belirterek ihtilâf etmişlerdir:

a) İbn Abbas (r.a) şöyle demiştir: "Bunlar onun şeriatında farz, bizim şe­riatımızda sünnet sayılan on özelliktir. Bunların beşi baş ilef beşi de bedenle ilgilidir. Baş ile ilgili olanlar, ağza su vermek, burna su vermek, saçları tepe­den ortadan yarmak, (ikiye ayırmak), bıyıkları iyice kısaltmak ve misvak kul­lanmak. Bedenle ilgili olanlar ise sünnet olmak, kasıkları tıraş etmek, koltuk altı kıllarını yolmak, tırnakları kesmek ve su ile istincâ etmek."

b) Bazıları da, Allah'ın Hz. İbrahim'i İslâm'ın özelliklerinden otuzuyla im­tihan etmiştir. Bunlardan onu.Berae (Tevbe) süresindeki,"Tevbe edenler, ibâdet edenler, hamd edenler, seyahat edenler, rükû eden­ler, secde edenler, iyiliği emredip kötülükten nehyedenler ve Allah'ın sınırla­rını (hükümlerini) koruyanlar (yok mu?) Sen (bu) mü'minleri (cennetle) müjdele" (Tevbe, 112) ayetinde belirtilen; on tanesi, Ahzab süresindeki,

Müslüman erkek ve kadınlar, mü'min erkek ve kadınlar, itaat eden erkek ve kadınlar, doğru erkek ve kadınlar, sabreden erkek ve kadınlar, huşûlu er-kek ve kadınlar, sadaka veren erkek ve kadınlar, oruç tutan erkek ve kadın­lar, ırzlarım muhafaza eden erkek ve kadınlar, Allah'ı çok zikreden erkek ve kadınlar için Allah bir bağışlama ve büyük bir mükâfaat hazırlamıştır"  (Ahzab,35) ayetinde belirtilen; on tanesi de Mü'minûn süresindeki,

"Namazlarında huşûya riayet eden, boş ve faldesiz şeylerden yüz çeviren, ze­katlarım veren, zevceleri ve sağ ellerinin malik olduğu (cariyeleri) müstesna, ırzlarını koruyan—çünkü bu hususta kınanmazlar; bundan ötesini isteyen de haddi aşanlar olur— emânetlerine ve verdikleri sözlere riayet eden, namazla­rına devam eden mü'minler muhakkak ki, felah buldular. İşte bunlar (cenne­te) vâris olanların tâ kendileridir" {Mü'minun 1-10) ayetlerinde belirtilen hususlardır.Ibn Abbas (r.a)'dan Meâriç süresindeki,

"Onlar namazlarına devam ederler" (Meâriç, 34) ayetine kadar bahsedilen on hu­susiyeti de geçen hususiyete ilâve ederek bu mükellefiyetlerin sayısını kırka çıkardığı rivayet edilmiştir.

c) Allah, Hz. İbrahim'e tavaf, sa'y, şeytan taşlama ve ihrama girme gibi hac menâsikini emretmiştir. Bu Katâde ve İbn Abbas (r.a)'ın görüşüdür.

d) Allah Teâlâ, Hz. İbrahim (a.s)'i, güneş, ay, yıldızlar, yaşlı iken sünnet olma, ateşe atılma, çocuğunu kurban etmesi ve hicret şeklinde yedi şeyle im­tihan etmiş, o da bunlart tamamem yerine getirmiştir. İşte bundan ötürü Cenâb-ıAllah, "Vazifesini tastamam yerine getiren İbrahim..." (Necm, 37) buyurmuştur. Bu görüş Hasan el-Basri'den rivayet edil'miştir

e) Bundan murad, Cenâb-ı Hakk'ın, "Rabbi ona "Teslim ol" dediği zaman o, "Alemlerin Rabbine teslim oldum" demişti" (Bakara, 131) ayetindebahsettiği durumdur.

f) Onun, babasıyla, kavmiyle ve Nemrud'la tevhid hususundaki mücade­leleri, namaz, zekat, oruç, ganimetlerin taksimi, misafir ağırlama ve bunlara devam etmesi gibi hususlardır.

Kaffâl (r.h) şöyle demiştir:Sözün özü şudur: "İmtihan: Yapılmasında bir külfet, zorluk ve sıkıntı olan şeyleri yapmak zorunda bırakma" manasını ifâde eder. Binaenaleyh bu lâ­fız, bütün bu anlatılanları içine aldığı gibi, herbirini tek tek de ifâde edebilir. Bu sebeble bütün bunlar hakkında rivayet sabit olmuşsa, bütününün var ol­duğunu söylemek gerekir. Şayet bunlardan bazısı hakkında rivayet var ise o zaman, rivayetler arasında bir çelişki meydana gelir ki bu takdirde söz söyle­memek gerekir. Allah en iyi bilendir. [119]

 

İmtihan Hz. ibrahim'in Nübüvvetinden Önce mi Sonra mı Vaki Oldu?                   Başa Dön

 

Kâdî şunu söylemiştir: Bu imtihan, O peygamber olmazdan önceydi: Çünkü Cenâb-ı Hak, Hz. İbrahim (a.s)'in bunları yapmış olmasının, onu imam yapma- sına sebep olduğuna dikkat çekmiştir; sebeb ise ne­ticeden önce gelir. Bundan ötürü bu imtihanın, Hz. ibrahim'in imâm oluşundan önce var olmuş olması gerekir. Yine bu aklın pren­siplerine de uygundur. Bu böyledir, çünkü, nübüvvetin şartlarından olan vefa, ancak, dünyanın bütün lezzet ve şehevî arzularından yüz çevirmek, insanlara müdahane yapmayı terketmek, içinde bulundukları bâtıl dinler ile yanlış inanc­an takbih etmek ve her türlü mahlûkat tarafından gelebilecek eziyetlere kat­lanmakla meydana gelir. Şüphe yok ki bu, meşakkatlerin en büyüğü ve insanı bitkin düşüren şeylerin en ağtrlanndandır. İşte bu sebebten dolayıdır ki pey­gamberlerin ecri, ümmetlerininkinden daha büyüktür. Durum böyle olunca, Allah Teâlâ Hz. İbrahim'i meşakkatli mükellefiyetlerle imtihan etmiştir. Hz. İb­rahim bu mükellefiyetleri yerine getirince Allah Teâlâ, ona nübüvvet ve risalet elbisesini giydirmiştir.

Diğer bazıları ise bu imtihanın nübüvvetten sonra olduğunu, çünkü Hz. fcrahim (a.s)'in bu mükellefiyetlerle mes'ul olduğunu ancak vahiy yoluyla bi­leceğini, binaenaleyh vahyin, kendisinin böyle mükellef olduğunu bilme­den önce gelmesi gerektiğini söylemişlerdir.

Kâdî buna şöyle cevap vermiştir: "Allah Teâlâ'nın Hz. İbrahim'e bu güç -ukellefiyetleri (Cebrail (a.s)'in diliyle vahyetmişolması muhtemeldir. Cenâb-ıHak, o bunları tamamlayınca, onu insanlara gönderilmiş bir peygamber yap­mıştır."Sen bu meseleyi iyice anladığın zaman deriz ki: Kâdî şöyle demiştir: "Ke­limelerden kastedilen şey, Hasan el-Basri'nin zikrettiği yıldız, güneş ve ay ile ilgili hadistir. Çünkü Allah Teâlâ, Hz. İbrahim'i, peygamberlikten önce bunlar­la imtihan etmişti. Çocuğunu kurban etmesine, hicret etmesine ve ateşe atıl­masına gelince, bütün bunlar peygamberlikten sonra olmuştur. Sünnet olması da böyledir. Çünkü rivayet edildiğine göre Hz. İbrahim yüzyirmi yaşında iken kendi kendisini sünnet etmiştir." Kâdî sonra da şöyle demiştir: "Eğer "kelimeler" ile murâd edilenin bu şeyler olduğuna dâir katî nakli bir delil bu­lunursa, Cenâb-ı Hakk'ın, "Onları tamamladı" sözünden maksadı şu olur: Allah, onun durumundan, bu şeyleri tamamlayacağını ve peygamberlik­ten sonra bunları yerine getireceğini anladı da, ona imamet (önderlik) ve pey­gamberlik elbisesini giydirdi. [120]

 

Yedinci Mesele

 

i faili gösteren gizli zamir iki kıraattan birine göre; "Onları hakkıyla yaptı, eksiklik ve gevşek­lik göstermeksizin en güzel bir şekilde edâ etti" ma­nasında olmak üzere Hz. İbrahim'e aittir. 'Vazifesini tastamam yerine geti­ren İbrahim,." (Necm. 37) ayeti de böyledir.

Diğer kıraate göre ise, "Allah ona dilediği şeyleri verdi, hiç birşeyi eksik bırakmadı" manasında olmak üzere Allah'a aittir.Allah'ın. Seni insanlara imam (önder) yapacağım" sözünde geçen "imam" kelimesi, sırta giyilen şeye "izâr" denilmesi gibi, ken­disine uyulan kimseye verifen isimdir, "Dininde insanlar sa­na uyarlar" manasına olur. Burada birkaç mesele vardır: [121]

 

Ayette Geçen "İmam" Tâbirinden Maksad?  

 

Muhakkik  âlimler  şöyle  demişlerdir:   Buradaki "imâm" kelimesinden maksad "nebî" dir. Buna bir-kaç husus delâlet etmektedir:            

1) Cenab-ı Hakk m insanlara imam sozu, Hz. İb­rahim (a.s)'i bütün insanlara imâm yapmış olduğu­nu gösterir. Bu durumda bulunan kimsenin ise Allah katından gönderilmiş, müstakim bir şeriatı olan bir peygamber olması gerekir. Çünkü şayet o, bir başka peygambere tâbi olmuş olsaydı, o zaman o peygamberin imâmı değil de, uyanlarından birisi olurdu ki, bu umûmî ifâde bâtıl olurdu.

2) Lâfız, Hz. İbrahim (a.s)'in her hususta imâm (önder) olduğuna delalet eder. Bu durumda olan kimse, ancak bir peygamberdir.

3) Bütün peygamberler (a.s), insanların kendilerine uyması vâcib olduğu için imâm, (önder) dirler. Cenâb-t Allah bu manada, "Biz o peygamberleri em­rimizle (insanları) hidâyete ulaştıran imamlar (önderler) kıldık" (Enbiya, 73) bu­yurmuştur.

Halifeler de imâm sayılırlar. Çünkü onlar insanların kendilerine tâbi olma­ları, söz ve hükümlerini kabul etmeleri gereken bir mevkidedirler.

Kadılar ve fâkihler de bu manada imamdırlar.

İnsanlara namaz kıldırana da imâm denilir. Çünkü onun arkasında namaza duranın ona uyması gerekir.

Hz. Peygamber (s.a.s) şöyle buyurmuştur:

"İmâm, ancak kendisine uyulsun diye imam yapılmıştır. Binaenaleyh o rükû yaptığında, siz de rükû yapınız. Secdeye vardığında siz de secdeye varınız ve imamınıza muhalefet etmeyiniz"[122] .Böylece imâm isminin, dinî bakımdan kendisine uyulması lâyık olan kimseye verildiği sabit olmuştur.

Bazan bâtıl hususunda kendisine uyulan kimseye de "imâm" denilebilir. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: "Biz o (Firavun hanedanını), ateşe :ağıran imamlar (önderler) yaptık" (Kasas,41.) Ancak imâm ismi mutlak olarak kullanıldığında bu manaya gelmez, daha doğrusu mukayyed (kayıdlı) olarak kullanıldığında bu manaya gelebilir. Çünkü Cenâb-ı Hak, sapıklığın imamları­nı zikrettiği zaman bunu, "Ateşe (cehenneme) çağırırlar" sözü ile kayıdlamışr. Nitekim ilâh ismi de ancak Hak olan Mabud'u ifâde eder. Bâtıl olan mabud -.Kkında ilâh ismi ancak kayıdlı olarak kullanılır. Nitekim Cenâb-ı Hak: "Allah’ı bırakıp taptıkları ilahları, onlara hiçbir fayda vermemiştir" (hud, 101); ve: "Şimdi sen kendisine hep taptığın ilahına, bak"(Taha, 97) buyurmuştur.[123]

İmam isminin zikrettiğimiz manayı ifâde ettiği ve peygamberlerin de imâm-ç n en yüksek mertebesinde oldukları sabit olunca, ayette geçen "imâm" i-zını,"nübüvvet" manasına hamletmek gerekir. Çünkü Hak Teâlâ, "imâm" lâfzını burada büyük bir ihsan tarzında zikretmiştir. Bu sebeple minnet edilen bir ihsan olması için onun, en büyük nimetlerden olması gerekir. Bundar  layı da "imâm" lâfzını "peygamberlik" (nübüvvet) manasına almak vâcib olur. [124]

 

Hz. İbrahim (a.s)'in Kıyamete kadar Süren İmameti                Başa Dön

 

Allah Teâlâ, Hz. İbrahim'e, onu insanlar için bir imâm yapacağını va'adettiği zaman, kıyamet kopuncaya kadar bu va'adinde durmuştur. Çünkü çok büyük ihtilâflarına ve birbirlerinden son derece uzak olmalarına rağmen, bütün dinlerin mensubları hz İbrahim (a.s)'e saygı göstermekteler ve hem neseb, hem de din ile şeriat ba­kımından ona mensub olmakla şeref duymaktadırlar. Öyle ki putperestler d-le, Hz. İbrahim'e saygı duymaktadırlar. Cenâb-ı Hak, kitabında bu hususta şov* buyurmuştur: "Sonra biz sana, "Hanif olarak İbrahim'in dinine uy!" diye vahyettik" (Nahl, 123); "Kendini bilmezden başka kim İbrahim'in dininden çevirir?" (Bakara, 130); ve: "Babanız İbrahim'in dini.. O sizi önceden, müslür lar diye isimlendirdi" (Hacc, 78). Bütün ümmet-i Muhammed namazlarının so­nunda şöyle dua eder: "Allah'ım, İbrahim'e ve İbrahim'in âline merhamet edip onları mübarek kılıp, onları bağışladığın gibi, Muhammed'e ve âline (as) na, ümmetine) de merhamet et." [125]

 

İmamet İçin Nas Şart mıdır?     

 

İmâm'ın ancak bir nas ile imâm (lider) olabileceğin söyleyenler bu ayete tutunarak şunu söylemişlere  Cenâb-ı Hak, imâm olacağı hususunda açık bir nas (ayet) göndermek suretiyle, ancak Hz. İbrahim'i imâm olacağını açıklamıştır. Bunun bir benzeri de Hak Teâlâ'nın: "Ben, mu hakkak ki yeryüzünde bir halife yaratacağım " (Bakara, 30) ayetidir. Bu ayet Cenâb-ı Allah, Hz. Adem (a.s) için halifelik makamının, ancak buna delâta eden açık bir nas ile meydana geleceğini göstermiştir. Bu görüş zayıftır. Çün kü biz, ayetteki "imâm"lıktan maksadın peygamberlik olduğunu beyân etmiştik Sonra imametten maksadın, mutlak imamlık (önderlik) olduğunu kabul etse bile, ayet imametin yolunun nas olduğuna delâlet etmektedir. Bu konuda d bir anlaşmazlık söz konusu değildir. Anlaşmazlık sadece imametin, bir na olmaksızın sabit olup olmayacağı hususundadır. Bu ayette ise, gerek olurr suz, gerek olumlu yönden meselenin bu tarafından bahsedilmemiştir. [126]

 

Dördüncü Mesele   

 

Allah Teâlâ'nın, "Seni insanlara imâm yapacağım kavli, İbrahim (a.s)'in bütün günahlardan masum oduğuna delalet eder. Çünkü imâm kendisine uyılan ve yolundan gidilen kimsedir. Şayet o günah işleyecek olursa, bu hususta bizim ona uymamız gerekir. Neticede bizim aynı fiili işlememiz gerekir. Bu ise imkânsızdır. Çünkü bir fiilin günah olması, yapılması yasak olduğu içindir. Bir fiilin vacib olması ise, terkedilmesi yasak olduğu içindir. Bu ikisinin aynı anda olması imkânsızdır.

Allah Teâlâ'nın, "Zürriyetimden de.." sözü ile ilgili birçok me­sele vardır: [127]

 

Zûrriyet Lâfzının Mânası       

 

"Zürriyet" kelimesi, insanın evlâdı ile evlâdının çocukları manasınadır. Bu kelime, "Alllah canlıları yarattı (saçtı)" ifâdesinden alınmıştır. Araplar, (canlılar) kelimesinde olduğu gibi, kolaylık olsun diye, kelimenin aslındaki hemzeyi terketmişierdir. Bu kelime hak­kında şöyle bir açıklama daha vardır: Bu kelime, kelimesinin ism-i men­subudur. [128]

 

İkinci Mesele

 

"Zürriyetimden de.." sözü ayette daha önce geçen, deki, Û harfine atıftır. Hz. İbrahim (a.s) sanki

şöyle demiştir: "Zürriyetimden bir kısmını da (imâm) kıl." Nitekim sana, "Sana ikramda bulunacağım" denildiğinde sen "Zeyde de.." dersin. [129]

 

Üçüncü Mesele             Başa Dön

 

Bazı alimler şöyle demiştir: Hak Teâlâ, Hz. İbrahim'e  zürriyetinden peygamberler çıkaracağını bildirince, o, bunun bütün zürriyeti için mi, bir kısmı için mi ola­cağını; hepsinin bu işe lâyık olup olamayacağını öğrenmek istemiştir. Bunu üzerine Allah Teâlâ, ona, zürriyeti içinde bu işe müsaid olmayan zalimlerin de bulunacağını bildirmiştir.

Bir kısım alimler de şöyle demişler: Hz. İbrahim (a.s), bunu, öğrenmek istemek niyetiyle söylemiştir. Soru yoluyla Hz. İbrahim bunu öğrenmeyince, Allah Teâlâ ona açıkça, "Nübüvvetin, onun kavminden zalim olan kimseler için söz konusu olmadığını.." söyleyerek cevap vermiştir.

Eğer, "Hz. İbrahim, "zürriyetimden de..." sözünü söylemeye izinli miydi yoksa izinli değil miydi? Şayet, Allah bunu istemesine izin vermiş ise, niçin isteğini reddetti? Yok eğer ona bu konuda izin vermemiştir. O halde bu bir günahtır "denilirse, biz deriz ki: Allah'ın "Zürriyetimden de ..." ayeti, Hz. İb­rahim'in soyundan bazılarının insanlara imam (önder, peygamber) olmasını istediğini gösterir. Nitekim Cenâb-ı Allah da, onun duasına zürriyetinden mü'min olan İsmail, İshak, Yakub, Yusuf, Musa, Harun, Davud, Süleyman, Ey-yub, Yûnus, Zekeriyya, Yahya ve İsâ (a.s) gibileri hakkında icabet etmiş, peygamberlerin sonuncusunu da, soyundan olan ve peygamberler ile imam­ların en faziletlisi bulunan Hz. Muhammed (s.a.s) kılmıştır. [130]

 

Allah'ın Ahdi

 

Allah Teâlâ'ın: "(Allah) "Ahdim zalimlere ulaş­maz" dedi" ayetiyle ilgili birçok meseleler vardır: [131]

 

Birinci Mesele     

 

Hamza ve Asım'dan rivayetinde Hafs, ye harfinin sükûnu ile kelimeyi, diğer kıraat imamları ise fethası ile, şeklinde; bazıları ise ayeti, şeklinde yani, "Senin zürriyetinden zalim olanlar, be­nim ahdime nail olamaz.." manasında okumuşlardır. [132]

 

Cenâb-ı Hakkın Hz. İbrahim'e Verdiği Ahid Nedir?                           Başa Dön    

 

"Ahd" kelimesi hususunda âlimler birkaç izah tarzı zikretmişlerdir.

1) Bu   ahd , daha önce zikredilmiş olan   imamlıkdır. Eğer imamlık tan murad edilen nübüvvet ise, işte

budur; aksi halde, bu değildir.

2) Atâ'dan rivayet edildiğine göre "ahdim" demek, "rahmetim" manası­na gelir.

3) Dahhâk'tan rivayet edildiğine göre, "benim taatim" manasınadır.

4) Ebu Ubeyd'den bunun, "benim emânım" manasında olduğu rivayet edilmiştir.

Birinci görüş daha uygundur. Çünkü Cenâb-ı Hakk'ın, "benim zürriyetim-den de" kavli, O'nun "Ben seni, insanlar için bir imâm yapacağım" sözüyle va'adettiği bu imameti talep etmeyi ifâde eder. Bundan dolayı "Benim ahdim zâlimlere ulaşmaz" ifâdesi bu soruya ancak, "ahd" bü imamet mânasında olduğu zaman cevâp olabilir. [133]

 

Üçüncü Mesele    

 

Ayet Allahu Teâlâ'nın onun çocuklarından bazısına istediği şeyi vereceğine delâlet etmektedir. Eğer böyle olmasaydı, Hz. İbrahim'in isteğine (cevap) "hayır!" şeklinde olurdu; yahutta Cenâb-ı Aliah, "Benim ahdim senin zürriye-tine ulaşmaz! derdi..

Eğer, "İbrahim (a.s) peygamberliğin zâlimlere uygun olmadığını bilmiyor muydu?" denilirse, deriz ki: "Evet, ama zürriyetinin durumunu bilmiyordu da, bunun için Cenâb-ı Allah, zürriyeti içerisinde durumu böyle olan kimselerin bulunacağını ve peygamberliğin ancak, zâlim olmayan kimseler için söz ko­nusu olacağını beyan etmiştir. [134]

 

Râfızîlefin Bu Ayetle İlgili Tutarsız İddaları

 

Rafizîler, bu ayetle, Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer (r.a)'in imametlerinin geçersiz  olduğu hususunda, üç yönden ihticâc etmişlerdir.

1) Ebubekir ve Ömer kâfirdiler. Kâfir olduklan için de zalim idiler. Binaenaleyh bu durumda, onların imamet ahdine lâyık olmadıklarını kesinlikle söylemenin doğru olması gere­kir. Onların ne o vakitte ne de herhangi başka bir vakitte, imamet ahdine ke­sinlikle nail olmadıkları doğru olunca, onların imamete lâyık olmadıkları sabit olmuş olur.

2) Batınen günahkâr olan kimse, zâlimlerden olur. Ebu Bekir ve Ömer'in zahiren ve bâtınen günahkâr olan zalimlerden olmadıkları bilinmediği zaman, onların imametlerine hükmedilmemesi gerekir. İmamet ancak, ismeti sübût bulmuş olan kimse için söz konusu olabilir. İttifakla bu ikisinin masum olma­dıkları bilinince, bunların imametlerinin hak olmaması gerekir.

3) RâfiziIer şöyle demişlerdir: Bu ikisi, müşriktirler. Her müşrik de zâlim­dir. Zâlim ise, imamet ahdine nail olamaz. Bundan dolayı bu ikisinin imamet ahdine nail olmaması gerekir. Bunların müşrik olmalarına gelince, bu ittifakla böyledir. Müşrikin zalim oluşu ise, Cenâb-ı Allah'ın: "Muhakkak ki şirk, bü­yük bir zulümdür" (Lokman,13) ayetinden dolayıdır. Zâlimin imamet ahdine nail olamamasına gelince, o da tefsir etmekte olduğumuz bu ayetten dolayıdır.

Şöyle söylenilemez: "Onlar kâfir oldukları durumda zalim idiler; küfür on­lardan gidince, bu zalim ismi de onlardan gitmiştir." Çünkü biz, "Zâlim, ken­disinde zulüm bulunan kimsedir" diyoruz. Bizim, "kendisinde zulüm bulunan kimse" ifâdemiz "geçmişte veya şimdi kendisinde zulüm bulunan kimse" ifâ­desinden daha umumidir. Çünkü bu mefhûmu, bu iki kısma taksim etmek müm­kündür. İki kısma ayrılması mümkün olan bir şey, o iki kısım arasında müşterektir. İki kısım arasında müşterek olanın ise, bu iki kısımdan birisinin rulunmaması sebebiyle, ortadan kalkması gerekmez. Binaenaleyh, onun şu anda zalim olmaması, hiç zalim olmamış olmasını gerektirmez. Şer'î delillere : akıldığı zaman şu husus buna delâlet etmektedir: İman, tasdik olduğu halde .e tasdik de uyku halinde bulunmadığı halde, uyuyan kimseye mü'min denilebilmektedir. Bu.dahaönce kendisinde iman bulunduğu için, o kimseye mü­min adı verildiğini gösterir. Bu böyle olunca, daha önce kendisinden zulüm sâdır olmuş bir kimsenin, zalim addedilmesi gerekir. Aynı şekilde, kelâm (söz) birbirini takip eden harflerden yürümekte; ardarda gelen yer ve mekânlarda, peşipeşine bulunmaktan ibarettir. Muhakkak ki bütün bunların toplamının bir varlığı yoktur. "Kendisinden türetilmiş olan ismin" var olması, türetilmiş is­min hakîki olması için bir şart olsaydı, bu durum "konuşan", "yürüyen" ve benzeri isimlerin herhangi bir şey hakkında asla hakikat ifâde etmemeleri ge­rekirdi ki, bu kesinlikle yanlıştır. Böylece bu izah, türetilmiş ismin hakiki ma­nayı ifâde edebilmesi için, kendisinden türetilmiş olduğu ismin bizzat bulunmasının şart olmadığını gösterir.

Buna şu şekilde cevap veririz: Sizin zikretmiş olduğunuz bu husus, şu durumla bir çelişki teşkil eder: Bir kimse kâfire selâm vermeyeceğine yemin etse de, daha önce uzun yıllar kâfir olduğu halde şu anda mü'min olan birisi­ne selâm verse, bu kimse yeminini bozmuş olmaz. İşte bu husus, bizim söy­lediğimize delâlet eder. Bir de küfründen tevbe eden kimse kâfir; günahından tevbe eden kimse de âsî, günahkâr diye adlandırılamaz. Hüküm, bu misalle­rin benzerlerinde de aynıdır. Cenâb-ı Hakk'ın şu ayetlerine bakmaz mısın?

"Zâlim olanlara meyletmeyiniz" (Hûd, 113).

Cenâb-ı Hak burada, onlar zulüm üzere bulundukları sürece, müslümanları zâlimlere meyletmekten nehyetmiş ve, "İyilik edenlere karşı (muâtıaze için) bir sebep yoktur" (Tevbe. 91) buyurmuş­tur. Bunun mânası, "Onlar ihsanlarını sürdürdükleri sürece..." demektir. Bu, bu ayetteki "imâmef'ten maksadın, peygamberlik olduğunu açıklamış olma­mıza binaendir, bu sebeple Allah'ı bir an bile inkâr eden kimsenin nübüvvete liyâkati olamaz.. [135]

 

Fasıkın İmameti Caiz midir?                    Başa Dön

 

Fakîh ve kelâmcıların çoğu şöyle demişlerdir: Fâsıkın devam ettiği sürece ona imameti vermek caiz değildir.

Bu âlimler, imamet esnasında meydana gelen fış­kın, imameti iptal edip etmiyeceği hususunda ihtilâf etmişlerdir. Çoğu âlimler, fâsıka imametin verilmesinin doğru olmayacağı hususunda bu ayeti delil ge­tirmişlerdir. Bu ayetle iki bakımdan istidlal etmişlerdir:

a) Cenâb-ı Hakk'tn, "Ahdim zalimlere ulaşmaz" buyruğunun Hz. İbrahim'­in, "Benim zürriyetimden de" isteğine karşı söylenmiş bir cevap olduğunu izah etmiştik. Hz. İbrahim'in, "Benim zürriyetimden de" ifâdesi Allah'ın zik-retmiş olduğu imameti istemektir. Bu sebeple ayette bahsedilen "ahid" den maksadın, cevâp suale uygun olsun diye imamet olması gerekir. Binaenaleyh ayet, Allahu Teâlâ'nın sanki şöyle söylemiş olduğunu gösterir: "Benim ima­metim, zâlimleri içine almaz." Buna göre Allah'a İsyan eden herkes kendi nef­sine zulmetmiş olur. Binaenaleyh ayet, bizim söylemiş olduğumuz şeye delâlet eder.

Şayet, "Ayetin zahiri onların iç ve dışlartyla zalim olmamalarını gerektirir; bu da imamlar ve kadîler hakkında doğru olmaz" denilirse, biz deriz ki: Şîa, bu ayetle masumiyetin hem zahirî hem de bâtını olarak vacib olduğu husu­sundaki görüşlerinin doğruluğuna istidlal etmişlerdir. Biz ise, ayetin mukteza-sının böyle olduğunu, ne var ki bâtına itibar etmeyi terkettiğimizi söyleriz. Böylece geriye, zahirî adalete itibar edilmek kalır.

Savet, "Yunus (a.s),  "Sent tenzih ederim " Aîlahım! Ben, zâlimlerden idim" (Enbiya, 87); Hz. Adem de, "Rabbimlz, biz canlarımıza zulmettik" (A'raf. 23) dememişler miydi?" denilirse, biz deriz ki, ayette zikredilen zulüm, mutlak anlamda zu­lümdür. Bu ise, Hz. Adem ve Yunus (a.s) hakkında söz konusu değildir.

b) Allah'ın kitabında "and", bazan emir manasına kullanılır. Nitekim Cenâb-ı ben size, şeytana ibadet etmemenizi emretmedim mi?" (Yasin, 60) ve,  "Dediler ki, Allah bize... emretti"

(Ah imran, 183) buyurmuştur. Halifelerin ümerâ ve hakimlerine olan ahidleri de bu anlamdadır. Allah'ın ahdinin, "O'nun emri" manasına geldiği sabit olunca, nun, "Benim ahdim zalimlere ulaşmaz" buyruğu her halükârda, zalimlerin ilahî emre muhatap olmadıklarını ve onların Allah'ın emirlerinin alınacağı ma­kamda bulunmalarının caiz olmadığını gösterir.

Birinci şık, müslümanların, Allah'ın emirlerinin, başkalarına lüzumlu ol­ması gibi, zalimlere de lüzumlu olduğu hususunda ittifak etmelerinden dolayı geçersiz olunca, geriye diğer şık kalmaktadır. Bu da, zalimlerin Allah'ın emir­leri hususunda güvenilir olmadıkları ve bu hususta da onlara uyulmayacağı hususudur. Binaenaleyh onlar, dinî hususta imâm olamazlar. Bu şekilde aye­tin delaletiyle fâsık kimsenin imametinin bâtıl olduğu ortaya çıkmış olur. Hz. Peygamber (s.a.s) de, "Yaratıcıya İsyan hususunda, yaratılmışa itaat edilmez[136]' buyurmuştur. Bu da fâsıkın hâkim olamayacağına, hükmetme mevkiine geldiğinde hükümlerinin geçersiz oldu­ğuna delâlet eder. Aynı şekilde şehâdeti, Hz. Peygamber (s.a.s)'den rivayeti ve fetva verdiğinde de fetvası kabul edilmez. Namaz kıldırması için, öne geçi­rilmez. Eğer kendisine iktidâ okunmuş olunursa, onun kıldırdığı namaz fasit olmaz. [137]



[1] Ibn Mâce. Zühd, 22 (2/1408).

[2] Müsned.1/165,167.

[3] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 3/321-324.

[4] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 3/324-326.

[5] Buhâri, İlim, 15.

[6] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 3/326-328.

[7] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 3/328-329.

[8] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 3/329-330.

[9] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 3/330-331.

[10] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 3/332-333

[11] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 3/333-334.

[12] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 3/335-337.

[13] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 3/337.

[14] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 3/337-338.

[15] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 3/341.

[16] Asım kıraatine göre âyet, şeklinde okunur.

[17] Tirmizî, Kıyamet. 25 (4/638).

[18] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 3/342-343.

[19] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 3/343.

[20] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 3/343-344.

[21] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 3/344-345.

[22] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 3/345-346.

[23] Müslim, Birr, 34 (4/1987); İbn Mâce, Zühd 9(3/1288).

[24] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 3/346.

[25] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 3/346-347.

[26] Taberanî, (Kaşfu'l-Haîa. 2/324).

[27] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 3/347-348.

[28] Buhâri'nin ilk hadisinden bir cümle.

[29] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 3/348-350.

[30] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 3/350.

[31] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 3/351.

[32] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 3/351.

[33] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 3/352.

[34] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 3/352.

[35] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 3/352-354.

[36] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 3/354.

[37] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 3/354.

[38] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 3/355-357.

[39] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 3/357.

[40] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 3/357-358.

[41] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 3/358.

[42] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 3/358.

[43] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 3/359.

[44] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 3/359.

[45] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 3/359-360.

[46] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 3/361-362.

[47] Müslim, Mesâcid. 208 (1/464).

[48] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 3/362.

[49] Bu sözüyle Ebu Saîd (r.a) ayetin, bunlara da şğmit olan bir yönü olduğunu kasdetmiş olmaktadır ki sele­fin ıstılahında bu duruma cok rastlanır. Yoksa bu konuşmayı müteakip ayetin indiğini düşı'ınmemıliyız.

[50] Ebu Davud, Salat. 50 (1/54).

[51] Ebu Davud, Salat. 51 (1/155).

[52] Müslim, Taharet, 14 (1/219).

[53] Ebu Davud. Salât, 49 (1/154).

[54] Buna yakın bir hadis için bkz. Müslim, Mesacid, 24 (1/378).

[55] İbn Mâce. Mesâcid, 1 (1/243).

[56] Tirmizî, Tefsir, Tevbe, 18 (V/277).

[57] Ahmed ibn Hanbel. 11/293.

[58] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 3/362-368.

[59] Ebu Davud, Salât 12(1/122).

[60] Zaviye: Medine-i Münevvere yakınında bir yer adı (Taci'l-Arus, 10/166).

[61] Buhari, Salat, 64.

Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 3/369.

[62] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 3/369-370.

[63] Ibn Mâce. Mesâcid, 13 (1/253-254)

Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 3/370.

[64] Buharı, Salat. 36.

[65] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 3/370.

[66] Tirmızi, Buyu, 75(3/611).

[67] Mûlâane, karısına zina isnadında bulunup, bu hususla dört şahid' olmayan kocanın doym söylediğine, kadının da kocasının yalan söylediğine dâir yemin edip. Allah'ın lanetinin yalancının üzerine olmasın? bed­dua etmeleridir.

[68] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 3/370-372.

[69] İbn Mâce Edeb, 27 (2/1227).

[70] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınlanı: 3/372.

[71] islâmın başlangıcında mescidlerde sergi yoktu ve genellikle toprak üzerinde namaz kılınırdı.

[72] Buhârî, Salat. 37; Müslim, Mesâcid. 55-58 (1/390).

[73] Mescide tükürmemek şimdi bize tabu gelmektedir. Bu hadis-i şeriflerden ise, İslâmiyet'in insanların nasıl terbiye ettiğinin numunesini görüyor. ve bu sjrecin nasıl gerçekleştiğini anlayabiliyoruz. Geniş kitleleri ıslah etmek hiç de öyle kolay bir iş değildir. Sadece şuna bakalım: Mescide tükürmekten men eden İslam, yollara da tükürmeyi yasakladığı halde, mensuplarının mühimce bir kısmı on dört asırdan ben hâlâ buna alışamamıştır. Tükürmeyi önleme İslam terbiyesinin bin şubesinden biri sayılır. Camilerin abdest yerleriyle hergün binlerce insanın pisliğini, kirini giderip onları temizlemesi, camilere binlerce insan girip çıktığı hal­de işin hadisesi?, kirletmeksizin cereyan etmesi islam inkılabının. terbıye-İ nebeviyenin binlercesinden bi­ridir ki o olmasaydı hiçbir idare bunları gerçekleştiremezdi. O mürşidimize ebediyyen salatü selam olsun. Fen ve cemiyetleri tırnağını kesmekten, burnunu temizlemekten, taharetten, yatıp kalkmadan.ta örnek top­lum nizamı kurmaya ve cennete lâyık insan yetiştirmeye yönelen İslamın cihanşümul hidayeti, sen ne mü­bareksin! (Çev.)

Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 3/372-373.

[74] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınlanı: 3/374.

[75] Benzeri bir hadis için bkz. Ibn Mâce, Taharet, 78 (1/176).

[76] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınlanı: 3/374.

[77] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınlanı: 3/374-377.

[78] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınlanı: 3/377-378.

[79] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınlanı: 3/378-381.

[80] Müslim, Cenâiz, 66-67 (2/657); Tirmizi, Cenâiz. 48 (3/357); Müsned. 2/241.

[81] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınlanı: 3/381-383.

[82] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınlanı: 3/383.

[83] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınlanı: 3/383.

[84] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınlanı: 3/384-386.

[85] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınlanı: 3/386.

[86] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınlanı: 3/386-390.

[87] Müslim, Müsafirin, 164-165 (1/520).

[88] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınlanı: 3/390-391.

[89] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınlanı: 3/391.

[90] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınlanı: 3/391.

[91] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınlanı: 3/391.

[92] Mubdî ism-i fail olduğu halde, Bedî sıfat-ı müşebbehe vezinlerinden olması itibariyle sübul ve mübalağa mânası taşır. Mûfessır buna işaret ediyor.

[93] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınlanı: 3/392.

[94] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınlanı: 3/392.

[95] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınlanı: 3/392-394.

[96] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınlanı: 3/394-395.

[97] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınlanı: 3/395.

[98] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınlanı: 3/395-396.

[99] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınlanı: 3/396-398.

[100] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınlanı: 3/399.

[101] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınlanı: 3/399-400.

[102] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 3/400-402.

[103] Ayette bahsedilen cehennemlikler, tutumları belirtilen yahudi ve hristiyanlardır. Ehl-i Fetret'ten olan ebeveyn-ı ResuMlah ve benzerlerinin bu siyakla ilgileri yoktur. Onların necatlarını alimler tartşmış b iirçok sûnnî alim ehl-i necat olacakları neticesine varmışlardır Müfessir Alûsî (rh.a) bu konuda es-Sehâvrnin şu hükmünü nakleder: "Benim inancıma göre, en iyisi, onların (ebeveynin) meselesine gir­memektir." Bunu naklettikten sonra kendisi de şöyle der: Benim inancıma göre ise, onlat, küfür zama­nında muvahhid olarak vefat etmişlerdir. Nitekim İmam Ebu Hanife'nin -şayet sahih ise- bu konudaki sö­zü de buna ha,T\tedi\w. Hatta neı deyse öVyelytörim ki onlar Aliyyü'l-Kari ve benzerlerinden daha etdaldirier" (Ruhu'l-Maanî Tefsiri, 1/371). Aliyyu'l-Karî ebeveyn konusunda bir risale telif ederek onların necat ehli olmadığını iddia etmesi sebebiyle çok tenkid edilmiştir (çev).

[104] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 3/402-404.

[105] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 3/404-406.

[106] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 3/406.

[107] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 3/406.

[108] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 3/406-407.

[109] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 3/407.

[110] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 3/408.

[111] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 3/408-410.

[112] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 3/410.

[113] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 3/410.

[114] Beda: Daha sonraki gelişmeye göre, önceden verdiği hükmü bırakıp yeni bir görüş sahibi olmaktır.(Çev.)

[115] Doğrusu, burada gideremediğimiz bir muğlaklık vardır. (Çev)

[116] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 3/410-414.

[117] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 3/414-416.

[118] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 3/416.

[119] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 3/416-419.

[120] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 3/419-420.

[121] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 3/420.

[122] Aynı manada daha uzun bir hadis için bkz: BuhaıT, Taksirü's-Satat. 17; Müslim, Salat, 81-84 (1/309).

[123] Bu ayetlerde ilah lâfzı muzaftır. İzafet ise kayıt nevilerinden biridir (Çav.).

[124] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 3/420-422.

[125] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 3/422.

[126] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 3/422.

[127] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 3/422-423.

[128] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 3/423.

[129] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 3/423.

[130] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 3/423-424.

[131] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 3/424.

[132] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 3/424.

[133] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 3/424.

[134] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 3/424-425.

[135] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 3/425-426.

[136] Müsned, 1/129; Müslim, jmâre, 39 (3/1469); Nesâi, Bi'al, 34 (7/160).

[137] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 3/426-428.