Yüzünü Göğe Döndürmenin Mânası Başa Dön - 002Bakara - Razi017
Yüzünü Göğe Döndürmenin Mânası Başa Dön
Birinci Mesele: Vech ve Şatr Kelimeleri Hakkında Bilgi
Mescid-i Haram Neresidir? Başa Dön
Mescid-i Haram'da Namaz Kılarken Saf Tutma
Kıble Hakkında İmam Ebû Hanife'nin Delilleri
Kıbleyi Tayin Etmeye Yarayan Deliller Başa Dön
b) Kıble Tayininde Yakînî (Kesin) Deliller Başa Dön
Bu Delilleri Bilmenin Farz-ı Ayn Veya Kifaye Olması
Birinci Kısım Kesin Bilgi İmkânı Bulanların Durumu Başa Dön
Kesin Değil, Zann-ı Galible Bilgi Edinme İmkânı Olanlar
Kabe'nin İçinde Namaz Kılmanın Hükmü Başa Dön
Kıble Kabenin Cismi midir? Ciheti mi? Başa Dön
Kıbleye Dönmede Niyet Farz mıdır?
Kıbleye Dönme Farzı Ne Zaman Düşer?
"Nerede Olursanız Olun Yüzlerinizi Onun Tarafına Çevirin"
Kendilerine Kitap Verilenlerin Bildikleri
Allah Yapılanlardan Gafil Değildir
"Kitap Verilenlerden Burada Maksad Kimlerdir? Başa Dön
“İn” İle “Lev” Edatlarının Kullanılışı
Ayet Kelimesinin Mânası Hakkında
Onların Kıblelerine Uymamak Ne Demektir? Başa Dön
Eğer Onların Hevâlarma Uyarsan
Ayetteki Hitap Hakkında ihtimaller Başa Dön
İkinci Soru: Tahrifle İlgili Bir Soru ve Cevabı Başa Dön
Burada Şüphe Konusu Hakkında İhtimaller Başa Dön
Ayetteki "Yön" Hakkında Farklı İzahlar Başa Dön
İbadetin (namazın) Efdal Olan Vakti Başa Dön
Namazların Efdal Vakitleri Başa Dön
İmam Ebû Hanife Nezdinde Efdal Vakitleri
Kıblenin Değiştirilmesi Başa Dön
Kıblenin Değişmesi Hakkındaki Ayetlerin Tekrarındaki Hikmet
İnsanların Sizin Aleyhinize Bir Hücceti Olmasın Başa Dön
Gayr-i Müslimlerin Bahaneleri Hakkında Hüccet Tabirinin Kullanılması Başa Dön
Size, Bilmediğinizi Öğreten Bir Peygamber Gönderdik Başa Dön
Nesh Hakkında Şüpheye Mufassal Cevap Verilmesinin Sebebi
Resûl-i Ekrem'in Ayetleri Okuyup Arındırması Başa Dön
Kulun Vazifesi Allah'ı Anmak ve Ona Şükretmektir
Sabır ve Namazla Yardım Talep Etmek Başa Dön
Allah Yolunda Öldürülenler Diridirler
Bu Ayetin Mâkabliyle Münasebeti Ve Nüzul Kıssası Başa Dön
Şehitlere Ölü Denmez, Onlar Diridir
Kabir Azabının Delilleri Başa Dön
Beden-Ruh Münasebeti, Kabir Azabının Ruhanî Olması Meselesi
"Ben" Dediğimiz Şey Nedir? Başa Dön
Ayetin Makabli İle Münasebeti Başa Dön
İmtihamn Peşinen Südınimesindeki Hikmet
Allah'dan Gelen Musibete Sabır, Zalimlerin Zulmü İle Mücadele Gerekir
Sabnn Mahiyeti ve Önemi Başa Dön
Sabrın Fazileti ve Değeri Hakkında Ayetler
Sabrın Değeri Hakkında Hadis-i Şerifler Başa Dön
Sabır ve Şükürden Hangisinin Efdal Olduğu Hakkında
Ayet-i Kerimeden Alınacak Bazı Dersler Başa Dön
Yüzünü Göğe Döndürmenin Mânası Başa Dön
"Biz, yüzünü çok kere göğe doğru dönderdiğini görüyoruz. Şimdi seni muhakkak hoşlanacağın bir kıbleye çeviriyoruz. (Namazda) yüzünü artık Mescfd-i Haram'a çevir. (Ey müminler) siz de nerede bulunursanız yüzlerinizi o yana döndürün. Şüphe yok ki kendilerine kiteb verilenler bunun, Rablerinden gelen bir gerçek olduğunu pek iyi bilirler. Allah onların yapacaklarından gafil değildir" (Bakara, 144).
Bil ki Allah'ın, "Biz, yüzünü çok kere göğe doğru döndürdüğünü görüyoruz" buyruğu ile ilgili iki görüş vardır:
1) Ekseri müfessirin benimsemiş olduğu meşhur görüştür. Buna göre, bu Hz. Peygamber'in Beyt-i Makdis'den Kâ'be'ye dündürülmeyi beklemesinden ötürüdür. Bu görüşte olanlar, şu hususlara yer vermişlerdir:
a) Hz. Peygamber (s.a.s) Beyt-i Makdis'e dönmekten hoşlanıyor, Kâ'be'ye yönelmeyi arzuluyordu. Ne var ki o, bunu diliyle belirtmiyordu, bu sebeple de yüzünü gökyüzüne döndürüyordu.. İbn Abbas'dan Hz. Peygamber'in şöyle dediği rivayet edilmiştir:"Ey Cebrail Allah m beni Yahudilerin kıblesinden başka bir kıbleye döndürmesini arzuluyorum.. Çünkü oraya yönelmekten artık hoşlanmıyorum." Bunun üzerine Cebraîl O'na, "Ben de senin gibi bir kulum; bunu Rabbinden iste!" dedi. Artık bundan sonra Hz. Peygamber Cebrail'in, istediği şeyi getireceğini umarak, devamlı göklere doğru bakıyordu. İşte bu sebeple Cenâb-ı Hak bu ayeti indirdi.
Bu görüşte olanlar, bu imtihanın sebebi hususunda da şu görüşleri beyan etmişlerdir:
Birincisi: Yahudiler şöyle diyorlardı: "O, bize muhalefet ediyor, sonra da kalkıp kıblemize dönüyor.. Biz olmasaydık, nereye döneceğini bilemeyecekti." İşte bundan ötürü, Hz. Peygamber onların kıblelerine yönelmeyi istemedi.
İkincisi: Kâ'be'nin Hz. İbrahim'in kıblesi olmasıdır.
Üçüncüsü: Hz. Peygamber (s.a.s)'in, bunuo Arapların islâm'a moy)sine ve girmesine sebeb olacağını düşünmüş olmasıdır.
Dördüncüsü: Hz. Peygamber (s.a.s)'in, bu şerefin başka bir mescid için değil de doğup büyüdüğü beldesinde bulunan bir mescid için olmasını daha çok istiyordu.
Kâdî bu sonuncusuna itiraz ederek şöyle demiştir: "Hz, Peygamber (s.a.s)'in, kendisine doğru namaz kılması emrolunan bir kıbleyi hoş görmemesi, gönlünün arzuladığı bir kıbleye Rabbinin onu dündürmesini istemesi ve kendi arzusuyla oraya meyletmesi yakışık almaz. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.s), kurtuluşun hevâ-vü heves ve arzunun meylettiği yönün aksinde olduğunu bilmiş ve öğretmiştir."
Bil ki bu izah, faydası az olan bir izahtır. Çünkü, Hz. Peygamber (s.a.s)'den yadırganacak olan, Allah'ın kendisine emrettiği şeyden yüz çevirmesi ve hevâvü hevesinin meylettiği şeyle meşgul olmasıdır. Böyle bir şey yapması doğru değildir. Ama onun kalbinin btrşeye meyletmesi, kalbinde Allah'ın o şeye izin vermesini arzulaması, bilhassa bunu diliyle ifâde etmediği zaman, yadırganacak bir husws değildir. Hz. Peygamber (s.a.s)'in gönlünün bir şeye meyletmesi, kalbinde Allah'ın o şeye izin vermesini arzulaması uzak görülecek bir ihtimal değildir. Bu, hiçbir cihetten yadırganamaz.
b) Hz. Peygamber (s.a.s), Allahu Teâlâ'ya bununla duâ etmesi hususunda Cebrail'den izin istediği zaman, Cebraîl ona, Allah'ın kendisine bu duâ hususunda izin verdiğini bildirmiştir. Bu böyledir, çünkü peygamberler, yararlı olmayan bir şeyi isteyip de icabet olunmayarak mertebelerinin yara almasına, tahkir edilmesine sebebiyet vermemek için, ancak Allah'ın izni ile O'ndan bir şey isterler. Cenâb-ı Hak O'na icabet hususunda izin verince, O kendisine olumlu cevap verildiğini anladı, bunun üzerine, icabete dair vahyi getirmesi için Cebrail'i beklemek üzere, yüzünü göklere doğru çevirmeye başladı.
c) Hasan el-Basrî şöyle demiştir: "Cebraîl (a.s) Hz. Peygamber (s.a.s)'e, Allahu Teâfâ'nın kıbleyi Beyt-i Makdis'den başka bir cihete tahvil edeceğini bildirmek üzere gelmiş, fakat O'na, kıbleyi tahvil edeceği yeri bildirmemişti. Hz. Peygamber'e ise, hiçbir kıble Kabe'den daha sevgili değildi, bu nedenle, vahyin gelişini bekleyerek yüzünü göklere doğru çevirmeye başladı. Çünkü O biliyordu ki Allah onu namazsız bırakmayacaktı. Derken Cebraîl gelerek O'na Kabe'ye doğru namaz kılmasını emretti." Bu görüşü söyleyenler ise,bazı hususlarda ihtilâf etmişlerdir:Onlardan bazıları şöyle demiştir: Hz. Peygamber Beyt-i Makdis'e yönelmekten men edilip, kendisine bir kıble de tayin edilmedi.. Bundan dolayı O, namaz vakti geldiği halde, kıblenin belirtilmemesi sebebiyle, namazının gecikmesinden korktu.. İşte bu sebepten dolayı O, yüzünü göklere doğru çevirmeye başladı.. Bu görüş Esamm'dan rivayet edilmiştir.Diğer bazılarıysa şöyle demişlerdir: Beyt-i Makdis, kendisine doğru namaz kılınması caiz olacak biçimde kıble olarak kalmakla beraber, Cenâb-ı Hak Hz. Peygamber'e bu kıbleyi (Kabe'yi) de vaadetmişti. Fakat Hz. Peygamber bu va'adden dolayı, bunun olmasını bekliyordu.
Bir de, O, kıblenin Beyt-i Makdis'den Kabe'ye çevrilmesinde birçok dinî faydalar umuyordu: Arapların İslâm'a yönelmeleri, yahudilerden ayrışmak, gerçek mü'minlerin münafıklardan ayrılması gibi... İşte bundan dolayı O, yüzünü göklere çeviriyordu.Bu izah, daha uygundur. Aksi halde, ikinci kıble birinci kıbleyi neshetmez; daha doğrusu o ikinci bir kıble gibi olurdu. Halbuki müfessirler, ikinci kıblenin birinci kıbleyi neshettiği hususunda icmâ etmişlerdir. Çünkü, yönelinecek yön belirtilmeden namaz ile emrolunmak caiz değildir.
d) Hz. Peygamberin yüzünü göklere döndürmesi, duadır.
2) Bu, Ebu Müslim el-İsfehânî'nin görüşüdür. Bu görüşte olanlar şöyle demişlerdir: Eğer, bu görüşe delâlet eden haberl olmasaydı, aksi halde ayetinlâfzının başka bir mânaya ihtimali olurdu. Bu da, Hz. Peygamber (s.a.s)'in Medine'ye gelişinin başlangıcında yüzünü göklere doğru çevirmekte olduğunun, muhtemel olmasıdır. Rivayet edildiğine göre,Hz. Peygamber Mekke'de namaz kıldığında Kabe'yi kendisiyle Beyt-i Makdis arasına alıyordu. İşte bu, Kabe'ye doğru bir namaz kılmak idi. Medine'ye hicret edince ise, nereye yöneleceğini bilemedi, bunun üzerine, ayeti nazil oluncaya kadar Allah'ın emrini bekledi. [1]
İkinci Mesele Başa Dön
Alimler Hz. Peygamber'in Beyt-i Makdis'e doğru kıldığı namaz hususunda ihtilâf etmişlerdir. Bir grup şöyle demiştir: "Hz. Peygamber (s.a.s) Mekke'deKabe'ye doğru namaz kılardı. Medine'ye gelince onyedi ay Beyt-i Makdis'e yönelerek namaz kılması emrolundu."Başka bir grup, "Daha doğrusu O, Mekke'de Beyt-i Makdis'e doğru namaz kılıyordu, fakat Kabe'yi kendisiyle Beyt-i Makdis arasına alıyordu" demiştir.Bir üçüncü grup ise, "Aksine O, Mekke'de sadece Beyt-i Makdis'e doğru namaz kılıyordu.. Medine'de ise başlangıçta onyedi ay Beyt-i Makdis'e doğru namaz kıldı.. Sonra Cenâb-ı Allah, birçok faydası olduğu için, Kabe'ye yönelerek namaz kılmasını emretti" demiştir. [2]
Üçüncü Mesele
Alimler Hz. Peygamber (s.a.s)'in Beyt-i Makdis'e yö- nelmesinin, başkası caiz olmayan bir farz mı, yoksa, Hz. Peygamber'in onunla beraber başka bir kıbleye yönelmekte muhayyer bırakıldığı bir kıble mi olduğu hususunda ihtilâf etmişlerdir. er-Rebî İbn Enes: "Peygamber (s.a.s), bu hususta muhayyer idi" der. İbn Abbas (r.a) ise: "Ona yönelmek kendisinde muhayyerlik bulunmayan kesin bir farz idi" der.Bil ki, bu iki ihtimalden hangisi olursa olsun, birinci kıble mensûhtur.Birinci görüşü benimseyenler, Kur'an ve hadisten delil getirmişlerdir. Kur'-an'dan getirdikleri delil, "Doğu da Allah'ındır, batıda.. Ne tarafa yönelirseniz, Allahm vectıt oradadır {Bakara, 115) ayetidir. Bu ayet, Hz. Peygamber'in dilediği yöne teveccüh etmekte muhayyer olmasını gerektirir.Bu görüşte olanların hadisten getirdikleri delil ise, "Ebu Bekr er-Razî'nin "Ahkâmu'l'Kur'an" isimli kitabında rivayet ettiği şu haberdir:Medine'den bir grup insan, hicretten önce bîat etmek üzere Mekke'ye. Hz. Peygamber'in yantna gitmek üzere yola çıktılar. Bunların içinde Berâ İbn Ma'rûr da vardı. Yolda, namazını kılarken bu zât Kabe'ye doğru yöneldi. Diğerleri ise, bundan kaçınarak, "Hz. Peygamber Beyt-i Makdis'e yönelerek namaz kılıyor" dediler. Mekke'ye geldiklerinde, bunu Mz. Peygamber'e sordular.. Hz. Peygamber de: "Ben (daha önce) bir kıble, yani Beyt-t Makdis üzerinde idim.. Eğersen ona yönelerek namaz kilmiş olsaydın, o sana yeterdi" buyurmuş, fakat ona namazını yeniden kılmasını emretmem iştir. Bu hadis o müslü-manların kıble hususunda muhayyer olduklarını gösterir.İkinci görüşü benimseyenler, Cenâb-ı Allah'ın (Bakara, 144) ayetini delil getirmişlerdir. Bu ayet,Hz.Peygamber'in ilk kıbleden hoşnud olmadığına delildir. Eğer Beyt-i Makdis ile Kabe arasında muhayyer olsaydı, Beyt-i Makdis'e yönelerek namaz kılardı. Ondan hoşnud olmadığı halde ona yönelerek namaz kıldığına göre, O'nun Beyt-i Makdis ile Kabe arasında muhayyer olmadığını anlıyoruz. [3]
Dördüncü Mesele Başa Dön
Meşhur görüşe göre, Beyt-i Makdis'e yönelmek, Kâb9'ye yÖnelme emrİ İle TOShedilmi5tirBazıları şöyle demiştir: Beyt-i Makdis'e yönelmek,Cenâb-ı Allah'ın, (Bakara. 115)ayeti ile neshedilmiştir.Sonra bu ayet de, (Bakara, 144) âyetiyle neshedilmiştir. Bu görüşte olanlar buna, Kur'an ve hadisten delil getirmişlerdir.Kur'an'dan delilleri şudur: Cenâb-ı Allah önce, buyurmuş; bundan sonra ise, "İnsanlardan bazı beyinsizler: "Onları yönelegeldtklert kıblelerinden çeviren nedir? diyecekler" (Bakara, 142) buyurmuş, bunun peşisıra ise, "Yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir" (Bakara,44) buyurmuştur. Bu tertip, bizim, "Beyt-i Makdis'e yönelmek, âyetiyle neshedilmiştir" şeklindeki görüşümüzün doğruluğunu gerektirir. Buna göre, ayetinin, ayetinden hem nüzul, hem de sıra bakımından daha sonra olması gerekir. Buna göre onun, tertibte öteki ayetten öne alınması, aslın hilâfına bir durumdur. Buna göre, bizim dediğimiz görüşün doğruluğu ortaya çıkıyor.Bunların hadisten olan delilleri, İbn Abbas (r.a)'dan rivayet edilen şu sözdür: "Kur'an'da ilk neshedilen şey, kıbleyle ilgili emir'dir." Halbuki Kur'an-t Kerim'de Beyt-i Makdis'e yönelmekle ilgili bir emir zikredilmemiştir. Kur'an'da bu hususta zikredilen sadece, ayetidir. Binaenaleyh, ayetinin Beyt-i Makdis'e yönelme emrini değil, bu ayeti (Bakara, n5)neshetmiş olması gerekir.. [4]
Cenâb-. Hakk'ın, "Andolsun ki biz seni razı bir kibleye döndüreceğiz" ayetinde birkaç mesele vardır:
Bîrinci Mesele
İfâdesi, senin birisini bir işe vekil ve yönetici yaptın zaman ifâdenden olmak üzere, "Sana mutlaka vereceğiz ve seni, oraya yönelmeye muktedir kılacağız" veya, "Seni, Beyt-i Makdis semtine değil de Kabe'nin semtine döner kılacağız" manasınadır.ifâdesinde birkaç izah şekli vardır: [5]
İkinci Mesele
1) Bunun mânası,"Seveceğin ve meyledeceğin bir kıble..." demektir. Çünkü Kabe, yaratılıştan gelen temayül sebebiyle, Hz. Peygamber (s.a.s)'e başkasından daha sevgili idi...Kâdî şöyle demiştir: "Bu caiz değildir, çünkü Cenâb-ı Allah'ın, "Muhakkak seni, yaratılışının meylettiği bir kıbleye çevireceğiz" demiş olması imkânsızdır. Zira bu, Cenâb-ı Allah'ın mükellef tuttuğu şeylerdeki hikmetini ve Hz. Peygamber'in, teklif halinde istediği şey hususundaki durumunu yaralar."Bu itiraz zayıftır, çünkü bu tenkid ancak, eğer Cenâb-ı Allah, "Muhakkak biz seni, sırf yaratılışın meylettiği için, fıtratının meylettiği kıbleye çevirdik" demiş olsaydı, yapılabilirdi. Fakat, eğer Cenâb-ı Allah, "Muhakkak ki biz seni, hikmet ve maslahat, senin yaratılışının meyline muvafık olduğu için, fıtratının meyletmiş olduğu kıbleye çevireceğiz" demiş olsaydı, bundan ne zarar gelirdi? Hz. Peygamber (s.a.s), "Gözümün nuru da namazdadır"'[6]» buyurmuştur. Buna göre Hz. Peygamberin yaratılışı, namaza mütemayildir. Aynı zamanda ilâhî maslahat da buna uygundur.
2) Bunun mânası, "dini fayda ve maslahatları ihtiva sebebiyle, sevdiğin kıble" demektir.
3) Bu Esamm'ın görüşüdür. Buna göre, Cenâb-ı Allah'ın seni çevirdiği her yöne razı olman gerekir; daha önce müslüman olup da, kıble değiştirilince İslâm'dan irtidâd ederek, Ökçeleri üzere geri dönen Arapların yaptığı gibi bu kızman, bundan hoşnud olmaman caiz değildir.
4) "Bu, neticesinden hoşnud olacağın bir kıbleye döndereceğim. Çünkü sen, o kıble vasıtasıyla, sana İslâm hususunda tâbi olanı, dünyayı elde etmek veya mal kazanmak için başka gayelerle sana tâbi olanlardan ayırdedeceksin..." demektir. [7]
Cenâb-ı Hakk'ın, "Öyleyse sen yüzünü Mesctd-i Haram tarafına çevir" ayetinde birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele: Vech ve Şatr Kelimeleri Hakkında Bilgi
Burada,"yüz" kelimesinden murad, insanın bütün bedenidir. Çünkü insana gereken, sadece yüVech ve Şatr Kelimeleri, züyle değil, bütün bedeniyle kıbleye yönelmesidir.
Hakkında Bilgi Bundan dolayı "yüz" kelimesi zikredilir, onunla o kimsenin tamamı kastedilir. Çünkü "yüz" uzuvların en şereflisidir. Zira, bir insan başkasından yüzü vasıtasıyla ayırde-dilir. İşte bundan dolayı, bütün beden "yüz" kelimesiyle ifâde edilir. [8]
İkinci Mesele Başa Dön
Dilciler şöyle demiştir: kelimesi iki mânaya gelebilen (müşterek) bir isimdir.
a) "Yarım" manasıdır.. "Bir şeyi ikiye böldüm" mânasına olmak üzere, “” denilir. Darb-ı meselde ise, yani, "Onun yarısını kendine ayır, kendine götür" denilir.
b) "Tarafına, cihetine, yönüne" demektir. Şafiî (r.a), "er-Risâle" de, bu mânaya dört beyit ile istişhadda bulunmuştur. Nitekim Hü/8r İbn Nüdbe şöyle demiştir:"Amr'a elçi yollayacak bir kimse var mı? Çünkü mektub, Amr'ın bulunduğu tarafa fayda vermiyor (ulaşmıyor)."Saide İbn Cüeyye ise,"Ümmû Zinbâ'a, "O kıymetli alacası olan develerin göğüslerini Beni Temim tarafına çevir" diyorum" demiştir.Lakîtu'l İyâdî ise, şu beyti demiştir:
"Kaleniz [9] tarafından, kat kat olarak sizi istilâ eden, karanlıkları olan bir korku, size yaklaşmaktadır."
Bir başkası ise şöyle demiştir:"Muhakkak ki binilmesi zor, henüz alıştırılan devede onu bürüyen öyle bir zahmet ve sıkıntı vardır ki, onun tarafına bakan gözler şaşkınlıktan âdeta büyülenir."Şafii (r.a), şairin,onun karşısında gözlerin görmesinin adetâ büyüleneceğini" murad ettiğini söylemiştir. Bunu iyice anladığın zaman biz deriz ki ayet hakkında iki görüş vardır:
1) Sahabe, Tâbiûn ve müteahhirûndan olan çoğu müfessirlerin görüşüdür ki, Şafiî de er-Risftle'de bunu tercih etmiştir. Buna göre Mescid-i Haram'-ın tarafından maksad, onun ciheti, onun karşısı ve onun yanı,tarafı demektir. Ubeyy İbn Ka'b da, şeklinde Kumuştur.
2) Cübbaî'nin görüşü olup, Kftdt'nin de tercih ettiğidir. Buna göre buradaki, jki dan maksat, "Mescid-i Haram'ın ortası" dır. Çünkü, orta demektir. Kabe de, mescidin bütün yönleri itibarıyla, tam ortada bulunmaktadır. Buna göre, vâcib olan bizzat Kabe'ye yönelmek olup, Kabe de Mescid-i Haram'ın ortasında bulununca, Cenâb Hakk'ın,
yani, "Yüzünü bütün cihetlerin ortasına çevir" demiş olması, güzel olur. Bu izaha göre bu, sanki Kabe'nin bulunduğu yeri ifâde etmiştir. Kâdî şunu söylemiştir: Burada kastedilenin bizim söylediğimiz husus olduğuna iki şey delâlet etmektedir:
a) Mescid-i Haram'ın dışında namaz kılan bir kimse, eğer Mescid'e müteveccih bir biçimde durur da, Kabe'nin yeri demek Mescid'in ortasına yönelmiş olmazsa, namazı sahîh olmaz.
b) illi kelimesini "taraf" diye açıklarsak, “” kelimesinin zikredilmesinin fazla bir anlamı kalmaz. Çünkü, "Yönünü Mescid-i Haram tarafına dön!" dediğin zaman, elde edilmek istenen fayda elde edilmiş otur.Ama, kelimesini bizim dediğimiz gibi tefsir edersek, onun zikredilmesinin önemli bir faydası olmuş olur. Buna göre, şayet, "Yüzünü Mescid-i Haram'a döndür" denilmiş olsaydı, bundan, Kabe'nin yeri demek olan onun ortasına yönelmenin vâcib olması anlaşılmazdı. Ama, yüzünü Mescid-i Haram'-ın tarafına döndür" denilince, elde edilecek olan bu önemli fayda elde edilmiş olur. Bu sebeple de, bu lâfzı bu mânaya hamletmek daha münasib olur... Buna göre eğer, Biz. kelimesini, (yan, taraf) anlamına namle-dersek, geriye, kelimesinin zikredilmesinin bir faydası olduğu hususu kalır. Bu fayda ise: "Allahu Teâlâ şayef'Yüzünü Mescid-i Haram'a döndür" demiş olsaydı, bu durumda "teklif-i mâla yutak,"yani güç yetirilemeyen bir şeyle mükellef tutmuş olurdu. Çünkü iyice doğuda veya batıda olan bir kimsenin yüzünü tam Mescid'e döndürmesi imkânsızdır. Ama Cenâb-ı Hak, "Yüzünü Mescid-i Haram semtine döndür" dediği zaman, bu ifâdeye hem orada bulunanlar, hem de başka beldelerde olanlar dahil olmuş olur" denilirse, biz de deriz ki, bu fayda Hak Teâlâ'nın, "Her nerede olursanız, yüzlerinizi onun semtine çeviriniz" (Bakara. ı«) sözünden elde edilmiştir. Bu sebeple, geriye O'nun, "Mescid-i Haramın taraftna..." demesinin bir önemi kalmaz. Bu izahın şekli, işte budur.Burada bir müşkil husus vardır; çünkü bu durumda âyetin takdiri, "Yüzünü Mescid-i Haram'ın ortasına çevir" şeklinde olur ki, bu da son derece uzak bir ihtimaldir. Çünkü bu teklifin Mescid'in ortasıyla münasebeti yoktur. Orta ile, ortası bulunmaya çalışılan yer arasında bir fark vardır; söz ikincisinehamledildiğinde ancak doğru olur. Ne var ki lâfız buna delâlet etmez. [10]
Mescid-i Haram Neresidir? Başa Dön
Alimler Mescid-i Haram'ın ne olduğu hususunda ihtilâf etmişlerdir:Şerhus Sünne" kitabında, İbn Abbas (r.a)'ın şöyle dediği nakledilmiştir: "Beytullah, Mescid-i Haram'dakilerin kıblesi; Mescid-i Haram, Harem bölgesinde bulunanların kıblesi; Harem bölgesi ise doğu-batı, her yerdeki müslümanların kıblesidir." Bu görüş, aynı zamanda İmam Malikin görüşüdür.Diğerleri ise şöyle demişlerdir: "Kıble, Kâ'be'dir. Bunun delili Sahihayn da İbn Cüreyc'ten, onun da Atâ'dan, Ata'nın da İbn Abbas (r.a)'dan rivayet ettiği hadistir: "İbn Abbas şöyle demiştir: Usâme b. Zeyd (r.a) şunu bana haber verdi: Hz. Peygamber (s.a.s) Kâ'be'nin içine girince, onun her köşesinde dua etti; fakat namaz kılmadı, sonra oradan çıktı. Çıktıktan sonra Kâ'be'ye doğru iki rekat namaz kıldı ve/'İşte kıble şu (Ka'be)dir" dedi'.' Kaffâl ise, "Kıbleyi "Kâ'be" olarak anlama hususunda pek çok haber gelmiştir. Meselâ, Berâb. Azib'in verdiği haberde, "Sonra Hz. Peygamber (s.a.s) Kâ'be'ye yöneldi. O, oraya yönelmeyi severdi" ifâdesi;İbn Ömer (r.aj'in, Kübalıların namazları hakkında verdiği haberde, "Onlara birisi geldi ve "Allah'ın Resulü Kâ'be'ye dönüp namaz kıldı" diye haber verdi "ifâdesi; Sümâme b. Abdullah b. Enes (r.a)'in rivayetinde ise "Peygamber (s.a.s)'in habercisi gelipJ"Kıble Kâ'be'ye döndürüldü" diye bağırdı" ifâdesi yer almıştır. Bütün rivayetler bu kabildendir" demiştir.Diğer alimler ise, "Bundan maksad, Mescid-i Haram'ın tamamıdır. Çünkü bir engel olmadığı zaman sözü, lâfzının zahirî manasına hamletmek gerekir" demişlerdir.
Bir diğer grup da: "Mescid-i Haram'dan murad, bütün Harem bölgesidir. Bunun delili,Cenâb-ı Allah'ın, Ku/u (Muhammed'i) bir gece Mescid-İ Haram dan yürüten (Allah) ne yücedir" <isra, ı>ayetidir. Çünkü Hz.Peygamber (s.a.s), Mescid-i Haram'ın dışından Mirac'a götürülmüştü. Böylece bu, bütün Harem bölgesinin Mescid-i Haram diye ad-landırıldığına delildir. [11]
Mescid-i Haram'da Namaz Kılarken Saf Tutma
"Tehzib" sahibi şöyle demiştir: "Bir cemaat Mescid-i Haram'da namaz kıldıklarında, imamın, Makan- İbrahim'in arkasında durması, cemaatin de Kabe et-Saf Tutma rafında dâire yaparak durmaları müstehabtır. Cemaattan bazısı imamdan Beytullah'a daha yakın olsa bile, bu caizdir. Mescid-i Haram'daki saf uzarsa bu durumda Kabe'nin hizasından çıkmış olan kimselerin namazı sahih olmaz.Ebu Hanife'ye göre ise, bu kimselerin namazı sahihtir. Çünkü, ona göre, Beytullah'a doğru olmak, tam hizasında olmasa da yeterlidir. Ebu Hanife'nin bu görüşünü, allame Gazali (Allah ona rahmet etsin) İhya isimli kitabında tercih etmiştir.Şafiî (r.a)'nin delili ise, Kur'an, Haber ve Kıyas'tandır. Kur'an'dan detili, tefsir edilmekte olan ayetin zahirî manasıdır. Bu böyledir. Çünkü biz, "Mescid-i Haram'ın şatrından" muradın, onun tarafı olduğunu delilfendirmiştik. Bir-şeyin tarafı ise, o şeyin karşısında olan ve onun hizasına düşen demektir. Bunun delili şudur: Birisi, birisi ile yüz yüze gelir ve onun tam karşısında olursa, "ZeYdr yüzünü Amr'a taraf çevirdi" denilir. Hatta onlardan her ikisinin yüzü doğu tarafına dönük olsa da, birisinin yüzü diğerinin tam yüzünün karşısında olmasa, "O yüzünü Amr'a çevirdi" denilmez. Böylece, âyetin delaletiyle, bizzat Kâ'be'ye yönelmenin vâcib olduğu ortaya çıkmış oldu.İmam Şafiî'nin haberlerden delili, bizim Hz. Peygamber (s.a.s)'den rivayet ettiğimiz şu hadistir: Hz. Peygamber (s.a.s). Kabe'den çıkınca, Kâ'be'ye doğru iki rekat namaz kılarak, "İşte kıble budur" buyurdu. Bu, kelimesi hasr ("sadece" manası) ifâde eder. Böylece, Kâ'be'nin kendişinden başka kıble olmadığı sabit olmuştur. Kıblenin bizzat başka kıble olduğu hususunda rivayet ettiğimiz diğer haberler de böyledir.İmam Şafiî'nin kıyas delili ise şudur: Hz. Peygamber (s.a.s)'in Kâ'be'ye duyduğu ileri derecedeki saygısı tevatür derecesine ulaşmış bir hakikattir. Namaz ise dinî vecîbelerin en büyüklerindendir. O, namazın sıhhatle edâ edilmesinin, bizzat Kâ'be'ye yönelmeye bağlanması, Kâ'be'nin şerefinin fazla olduğunu gösteren hususlardandır. Bu sebeble bizzat Kâ'be'ye yönelmenin meşru olmasını gerektirir. Diğer bir husus da Kâ'be'nin ktble olduğunun herkesçe bilinen bir gerçek olmasıdır. Onun dışındaki yerlerin kıble olması ise meşkûk (şüpheli) bir husustur. Bu durumda evlâ olan, namaz hususunda ihtiyatlı olana riayet etmektir. Binaenaleyh namazın sahih olmasının, bizzat Kâ'be'ye yönelmeye bağlı olması gerekir. [12]
Kıble Hakkında İmam Ebû Hanife'nin Delilleri
Ebu Hanlfe İse şu hususları görüşüne delil getirmiştir:Birinci delil, tefsiri yapılmakta olan ayetin zahirî manasıdır. Çünkü Hak Teâlâ, mükelleflere, yüzlerini oraya doğru çevirmeyi vâcib kılmıştır. Buna göre yüzünü Kâ'be'nin bulunduğu yöne çeviren kimse, ister Kâ'be'yi tam karşısına almış olsun, isterse olmasın; kendisine emredilen şeyi yapmış olur. Bu sebeble, mükellef olduğu vazifeyi yerine getirmiş sayılması gerekir. Haberden olan delil ise, Ebu Hureyre (r.a)'nin, Hz. Peygamber (s.a.s)'den rivayet ettiği şu hadistir: "Doğu ve batı arasında olan herşey kıbledir ".[13] Şafiî mezhebi ulemâsı (rh.a) şöyle demişlerdir: Bu hadisten maksad, "doğu ile batı arasında olan herşeyin kıble olacağı" manası değildir. Çünkü Kuzey kutbu tarafı için de aynı hüküm verilir. Halbuki burası, ittifakla kıble değildir. Aksine hadisten murad, belli doğu ile, belli batı arasında bulunan şey, kıbledir. Biz de bunu, kış doğusu ile yaz batısı arasında olan şeye hamlediyoruz ki işte bu kıbledir. Bu böyledir, çünkü kış doğusu güneydedir ve eğim miktarına göre ekvatordan uzaktadır. Yaz batısı da kuzeydedir ve eğim miktarına göre ekvatordan uzaklaşır. İkisi arasında Mekke'nin bulunduğu bölge kaltr. Şafiîler, bu hadisin, kendi mezhebterine delâlet edişinin, Hanelilerin görüşüne delâlet edesinden daha kuvvetli olduğunu söylemişlerdir.
Ebu Hanife'nin sahabe fiilinden getirdiği delil şu iki şeydir:
a) Kubâ mescidi cemaati, Medine'de Kâ'be'yi arkalarına alarak Beyt-i Mak-dis'e doğru sabah namazı kılıyorlardı. Çünkü Medine Beyt-i Makdis ile Kâ'be arasında idi. Bu esnada kendilerine, "Heyy, Kıble Kâ'be tarafına çevrildi!" denilince, onlar namaz esnasında bir delil istemeksizin (iyice yönü araştırmaksı-zın) yönlerini çevirdiler. Hz. Peygamber (s.a.s), onların böyle yapmış olmalarını yadırgamadı, ve onların mescidini "Kıbleteyn Mescidi" (iki kıbleli mescid) diye adlandırdı[14] Medine'den, tam Mekke'ye karşı durmak (Kâ'be'nin tam hizasına durabilmek), ancak uzun araştırmalara dayanan hendesî birtakım delillerle mümkündür. Buna göre Kübalılar o kıbleyi, namaz esnasında ve sabahın köründe dosdoğru nasıl tesbit edebilirlerdi?
b) Hz. Peygamber (s.a.s) zamanından beri insanlar, bütün İslam beldelerinde mesciriler yaptılar. Bu mescidlerin mihrablarının tam kıbleye doğru yapılması esnasında herhangibir mühendis kullanmamışlardır. Kâ'be'nin bizzat kendisine yönelmek ancak, geometri ilminin çok ince tesbitteri ile mümkün olur.
Ebu Hanite'nin kıyastan olan görüşleri birçok bakımdandır:
a) Şayet gerek iyice bilerek veya gerek zann-ı gâlib üzere bizzat Kabe'ye yönelmek vâcib olsaydı, hiç kimsenin namazının sahih olmaması gerekirdi. Çünkü Kâ'be'nin bir kenarı (yani hizası) sadece yirmi kusur zira olduğuna göre, bütün doğudaki ve batıdakilerin bu kadar bir mesafenin tam karşısında durmalarının imkânsız olduğu herkesçe bilinir. Aksine bilinen bir diğer husus, bu az mesafenin tam karşısında bulunanların, ekseriyete nisbetle çok az olduk- C\ ahkâmda qenel olana itibar edilip, nadir ve az olan şeylerin ona bağlandığı hususu da herkesçe malûmdur. Binaenaleyh hiç kimsenin namazının sahih olmaması gerekir. Kâ'be'nin tam hizasına duran (durduğunu zanneden) kimselerin, tam Kâ'be hizasında olduklarını bilmeleri de imkânsızdır. Ümmet-i Muhammed, her namaz kılanın namazının sahih sayıiması gerektiğine icmâ ettiğine göre, Kâ'be'yi tam karşıya almanın gerekmediğini anlamış olduk.
Buna göre şayet: "Daire ne kadar büyük olsa da, üzerinde tasavvur edilen her nokta, bu dairenin merkezinin tam karşısına gelir. Buna göre dünya üzerinde meydana gelen bütün namaz safları, sanki Kâ'be'nin etrafında birer dâire, Kâ'be de sanki o dâirelerin birer merkezidir. Fakat bu daireler küçüldüğü zaman dairenin kavsi ve dairelerin her yerinde eğimi küçülür. Daireler genişleyip büyüdüğü zaman, herbirinin kavsi ve parçalarının eğimi adetâ belirsiz hale gelir. Böylece onların herbir parçasının doğru bir çizgiye benzediğini görürüz. Böylece doğu ve batıda Beytullah'ın eninin kat kat fazlası olan uzun saflar halinde namaz kılmak caiz olmuş olur ve böyle namaz kılanların hepsi bizzat Kâ'be'ye yönelmiş olurlar" denilirse, biz deriz ki: Farzet ki durum sizin söylediğiniz gibidir. Fakat büyük bir dâirenin her parçası her nekadar maddî olarak doğru bir çizgiye benzese bile, aslında o eğiktir. Çünkü o eğer aslında dosdoğru olsaydı ve dâirenin bütün parçaları da böyle olsaydı, dâirenin birbirine eklenen doğru çizgilerden meydana gelmiş olması gerekirdi. O zaman da dâirenin ya çokgen olan bir şekil veya düz bir çizgi olması gerekir ki bu ikisi de muhaldir. Buna göre, büyük dâirenin her parçasının aslında eğik ve meyilli olduğunu anlarız.Binaenaleyh alemin etrafında birbirine bitişik gibi bulunan saflardan her-biri tam bir doğru çizgi üzerinde değil de, şu az eğim üzere olmaları halinde ancak bizzat Kâ'be'nin kendisine yönelmiş olurlar. Fakat duyuların (gözün) asla ve kesinlikle tesbit edemeyeceği bu son derece az olan eğimi gerçekleştirmek mükellefiyet konusu olamaz. (İnsanlardan istenmez.) Durum böyle olunca, o saflardan herbiri bizzat Kâ'be'ye yönelip yönelmemiş olduğunu tam bilemez. Eğer bizzat Kâ'be'ye yönelmek şart olsaydı, bu şartın yerine gelip gelmediği, herkes için meçhul olurdu. Şartın meydana gelip gelmediği hususunda şüphe ise meşrut'un (şartın bağlı olduğu ibâdetin) yerine gelip gelmediği hususunda şüpheyi gerektirir. Böylece de bu saflarda yer alan herkesin, namazının sahih olduğunda şüphe üzere kalmasını gerektirir. Bu ise insanın kesinlikle namazın mükellefiyetinden kurtulamamasını gerektirir. Ümmet-i Muhammed, halin böyle olmadığında ittifak ettiklerine göre, ne kesin bilerek, ne de zann- galib ile bizzat Kâ'be'ye yönelmenin şart olmadığını anlamış olduk. İste bu açık bir sözdür.
b) Bizzat Kâ'be'ye yönelmenin yolu ancak hendesî (geometrik) delillerden geçtiği halde, eğer bizzat Kâ'be'ye yönelmek vâcib olsaydı, vacibin ancak kendisi ile edâ edilebileceği şey de vâcib olacağı için, hendesî delillerin her müslüman tarafından bilinmesi gerekirdi. Durum böyle olmadığına göre, bizzat Kâ'be'ye yönelmenin vâcib olmadığını anlıyoruz. Buna göre eğer, "Bizce, bizzat Kâ'be'ye yönelmek yakînî (kesin) olarak değil, zann-ı galib üzere vâcibtir. Halbuki hendesî (geometrik) delillere muhtaç olan, zann üzere değil, yakînî (Kesin) olarak Kâ'be'ye yönelmek isteyen kimsedir" denilirse, biz deriz ki:Eğer bizzat Kâ'be'ye yönelmek vâcib olsaydı, ona tam yönelmeyi kesin yapabilecek kimsenin zann ile yetinmesi caiz olmazdı. İnsan, hendesî delilleri öğrenerek bunu elde edebilir. Bu sebeble, o kimseye bu delilleri öğrenmek vâcib olur. Bunları Öğrenmek vacib olmadığına göre, bizzat Kâ'be'ye yönelmenin vacib olmadığını anlamış oluruz.
c) Şayet iyice bilerek veya zann-ı galib üzere bizzat Kâ'be'ye yönelmek vâcib olsaydı, bu zann-ı galibin ancak bazı emareler (ipuçları) ile elde edileceği malûmdur. Vacibin ancak kendisi vesilesiyle edâ edildiği şey de vâcibtir. O halde bu emareleri öğrenmenin ve bilmenin her mükellefe tarzı ayn olması gerekirdi. Böyle bir farziyet olmadığına göre, biz, bizzat Kâ'be'ye yönelmenin vacib olmadığını anlarız. [15]
a) Emareler:
Kıbleyi Tayin Etmeye Yarayan Deliller Başa Dön
Kıble'nin delilleri, (Kıble'nin yönünü tayîne yarayan) hakkındadır. Bil ki kıblenin yönünü belirten ipuçları ya "dağlar, şehirler ve nehirler ile istidlal etmek" demek olan yeryüzüne âit delillerdir, veya, "Rüzgârlar
ile istidlal etmek" demek olan havaî delillerdir, veyahut da "yıldızlar ile istidlal etmek" demek olan semavî delillerdir.Yeryüzüne ve havaya âit olan deliller, genel birer kaide şeklinde değillerdir. Üzerinde yüksek dağlar bulunan nice yollar vardır ki, o dağın kıbleye yönelmek isteyen kimsenin sağında mı, solunda mı, önünde mi, arkasında mı olduğu bilinemez. Rüzgârlar da böyledir. Bazan onlar, bazı yerlerde kıbleyi gösterebilirler. Biz bu hususu iyice açı ki ayam ayız. Çünkü bu hususta her beldenin değişik durumları (ölçüleri) vardır.Semavî delillere gelince, bunların bir kısmı takribi (yani yaklaşık olarak gösteren), bir kısmı da tahkiki (yani kesin olarak gösteren) delillerdir.Takribî delillere gelince, âlimler şöyle demişlerdir: Bu deliller, ya neharî (gündüze ait), ya da leylî (geceye ait) olurlar..Gündüze ait delillere gelince bu,meselâ güneştir. Binaenaleyh şehirden çıkmadan önce, mutlaka, zeval esnasında güneşin kaşlar arasında mı, yoksa sağ gözün üzerinde mi, sol gözün üzerinde mi, veyahut da bundan daha çok alna mı meylettiği mutlaka gözetilmelidir. Çünkü güneş, kuzey memleketlerinde bu yerlerin dışına taşamaz.. Yine ikindi vaktinde güneşin bulunduğu yer gözönüne alınır (görme suretiyle anlaşılır). Akşam vakti de ancak, güneşin battığı yerler sayesinde bilinir. Bu da, güneşin kıbleye yönelen kimsenin sağından battığının veya güneşin, o kimsenin yüzüne veya ensesine doğru meylettiğinin bilinmesidir. Yine yatsı namazının vakti, "şafak"ın (güneşin battığı yerdeki nokta) yeri ile; sabah namazının vakti de güneşin doğduğu yer ile bilinir. Böylece güneş beş vakitte ktbleye delâlet eder. Fakat, bu husustaki hüküm, yaz ve kışa göre değişir. Çünkü, güneşin doğduğu ve battığı yerler çok fazladır. Aynı şekilde, bu konudaki hüküm beldelere göre de değişir.
Leylî (geceye ait) delillere gelince, bu, kendisine oğlak burcu denilen yıldız ile, kıbleyi tayin etmektir. Bu yıldız, yerinden hareket ettiği belli olmayacak şekilde sabit bir yıldız gibidir. Mekke'nin kuzeyinde olan memleketlerde bu yıldız, kıbleye yönelen kimsenin ensesinde, veya sırtı tarafından sağ ya da sol omuzu tarafında olur. Mekke'nin güneyindeki ülkelerde meselâ Yemen ve onun daha ötesindeki ülkelerde ktbleye yönelen kimselerin de tam karşısında olur. Bunlar böyle bilinsin ve herkes, bütün yolu boyunca, kendi beldesinde kıbleyi tayin hususunda bildiği şeylere güvenip dayansın.
Ama yolculuğu uzun sürüp mesafe uzar da, yolculuğu esnasında başka bir beldeye varıncaya kadar güneşin yeri, güneşin pozisyonu, doğuş ve batış noktalan değişirse, bu durumda o kimsenin bir bilirkişiye sorması veya, o beldenin camisinin mihrabına yönelerek, bu tam olarak açıklık kazansın diye, yıldızları gözetlemesi icabeder... Bu deliller bilindiği zaman, o adamın bu delillere dayanması gerekir. [16]
b) Kıble Tayininde Yakînî (Kesin) Deliller Başa Dön
Yakînî delillere gelince, bunlar astronomi kitaplarında zikredilen açıklamalardır. Astronomiciler şöyle demişlerdir: Kıble semti ufuk dairesiyle, bulunduğumuz yerin başucu noktasından ve Mekkelilerin başucu noktasından geçen büyük dâirenin kesiştiği noktadır, tnhlraf-ı kıble (kıblenin güney-kuzey çizgisinden sapma açısının yayı), ufuk dâiresinden bir yay olup, bu bulugdu-ğumuz yerin msfun'nehâr dâiresi (yani bulunduğumuz noktanın başucundan ve güney-kuzey kutuplarından geçen yarım dâire) ile kıble semti arasında ufuktaki yaydır. Tamamü'l-İnhirâf, ufuk dâiresinde, kıble semti ile mağribi'l-i'tidal (bulunduğumuz yere göre, uruktaki gerçek batı noktası) arasındaki ufuktaki yaydır. Kıble semtini bilmek için Mekke'nin enlem ve boylamını bilmeye ihtiyaç vardır. Eğer beldemizin boylamı Mekke'nin boylamı ile aynı olsa; enlemiise farklı olsa, beldemizin kıble semti, beldemizin msfın'nehân (yani meridyeni) üzerinde olur. Belde kuzey yarım kürede ise kıble yönü güneye doğru; belde güney yarım kürede ise, kıble kuzeye doğrudur. Bulunulan yerin enlemi Mekke'nin enlemiyle aynı, fakat boylamı farklı ise, kıble semtini hatt-ı i'tidâl'in (gerçek doğu - batı arasındaki doğrunun) ufuktan geçtiği yerler olduğu zanne-dilebilir, fakat bu hatadır.Bununla beraber boylamları ve enlemleri, Mekke'ninkinden farklı olan beldelerin kıble semtinin, matla'u'l-i'tida! (ufuktaki gerçek doğu noktası) veya mağribu'l-i'tidal (ufuktaki gerçek batı noktası, yani güneşin 21 Mart'ta battığı nokta) olması mümkündür. Buna göre kıblenin, beldemize göre inhirafını (sapma açısını) bilmemiz gerekir. Bunu bilmenin, çıkarmanın birçok yolu vardır. Bunların en kolayı, burçlar dâiresinin, hangi burcun kaçıncı derecesinin Mek-kelilerin başucu noktasına rastladığı tesbit edilir ki, bu ya ikizler burcunun (7.) derece (18.) dakikasıdır, ya da yengeç burcunun (23.) derece (8.) dakikasıdır. Bu dereceler, o belde için yapılmış usturlabın, Vasatu's-Semâ (gök ortası isimli) çizgisi üzerinde belirlenir, gösterici sürgü bu derecelere getirilir. Daha sonra aletin Ankebut isimli döner levhası, eğer bulunulan yer, Horasan ve Irak gibi Mekke'nin doğusundaki bir memleket ise, bulunulan o yer ile Mekke'nin boylamı arasındaki derece farkı kadar, hücrenin (usturlabın en dışındaki dereceli kısım) derecelerinden bakılarak, aletin doğusundan batısına doğru döndürülür. Bu döndürme sonunda, bu derecenin (güneşin irtifa derecelerini gösteren) mukantarat dâirelerinden hangisine denk geldiğine bakılır. Güneş, ikizler burcunun mezkûr derecesinde bulunduğu gün, Mekkelilerin başucu noktasında bulunmaktadır. Aynı gün usturlabla tesbit edilen irtifa derecesine ulaştığı andaki yönü, kıble yönüdür. Tam o anda bir düz sopa dikilir ve bu sopanın oluşturduğu gölgenin doğrultusu kıbleyi göstereceği için onun gölgesi istikâmetinde mihrab yapılır. [17]
Bu Delilleri Bilmenin Farz-ı Ayn Veya Kifaye Olması
Kıbleyi tayine yarayan delilleri bilmek, farz-ı ayn mıdırfarz-ıkifâve midir?Bu nususta iki gorüs vardlr: Bunların en doğrusu, bunun farz-ı ayn olduğunu söyleyen görüştür. Çünkü her mükellef kıbleye yönelmekle
emrolunmuştur.Kıbleye yönelmesi ise, ancak kıblenin delillerini bilmek ile mümkün olur. Binaenaleyh vacibin kendisiyle edâ edildiği şeyde vâcibtir. [18]
Altıncı Mesele
Cenâb-ı Hakk'ın. "Her nerede bulunursanız, yüzünüzü Mesctd-i Haram taratma çeviriniz" ayeti bütün şahıslara ve durumlara şâmildir. Fakat biz, namazın dışında kıbleye yönelmenin vâcib olmayıp, Resûlullah'ın şu hadisinden dolayı, bir taat olduğu hususunda icmâ ettik:"Meclislerin en hayırlısı, kıbleye dönerek oturmadır [19]Bu durumda gsnye şu husus kalır ki, kıbleye yönetmenin vâcib olması, sadece namaza has bir özettiktir.
Sonra şöyle deriz: İnsan kıbleyi (Kabe'yi) ya görür, veya göremez. Alimler kıbleyi gören kimsenin kıbleye yönelmelin vâcib olduğunda icmâ etmiş-terdir. Kabe'yi göremeyen kimse ise, bu hususta ya kesin ve yakinî bir bilgi elde etmeye kadirdir veya kadir olamayıp bu hususta sadece bir zann-ı gâlibe sahiptir; veyahut da ne yakînî bir bilgi ne de bir zann-ı gâlib elde et.meye gücü yeter. İşte böylece üç kısım ortaya çıkar: [20]
Birinci Kısım Kesin Bilgi İmkânı Bulanların Durumu Başa Dön
Bu kısım, bu hususta yakînî ilim elde etmeye kadir olanlardır. Bu hususta iki konu bulunmaktadır:
Birinci Konu: Kıbleden uzak otan bir kimsenin, kıblenin yönünü yakînî bir şekilde öğrenmesinin tek yolunun hendesî (geometrik) deliller olduğunu ve, vâcib olan bu görevi ancak bunlarla ifa edebildiği için, bunun da vâcib olacağını biliyorsun.. Bundan dolayı bu hendesî delillerin, herkese farz-ı ayın olması gerekir.. Ancak ne var ki fakihler: "Onu öğrenmek vâcib değildir." Hatta bazan, "Onu öğrenmek mekruh veya haramdır!" demişlerdir.. Onların bu husustaki gerekçeleri nelerdir bilemiyorum.
İkinci Konu: Namaz kılan kimse Mekke toprağında bulunur ve kendisiyle Kabe arasında bir engel olursa, kıblenin istikâmeti konusunda içtihad edebilir mi? "Tehzib" sahibi şöyle demiştir: "Bakılır; eğer bu engel, meselâ dağ gibi tabiî bir engel ise, o kimsenin içtihâdda bulunma hakkı vardır. Eğer bu engel, meselâ ev gibi, tabiî olmayan şeyler ise, bu durumda iki görüş vardır:
a) O kimse içtihad edebilir. Çünkü onunla Kabe arasında, tabiî engelde olduğu gibi, Kabe'yi görmesini engelleyen bir mania vardtr.
b) Onun içtihad etme hakkı yoktur. Çünkü ona gereken, yakînî bilgiyi elde etmeye gücü yetiyorsa, yakînî otan bilgiye dönmesidir. Bundan dolayı, bu hususta zann-ı gâlib ile iktifa etmemesi gerekir. Bu görüş ayetin siyakına daha uygundur. Çünkü ayet Kabe'ye yönelmeyi emrettiğine göre mükellef de bu yakînî bilgiyi eide edebildiği zaman, onun zann-ı gâlib ile yetinmesi doğru olmayıp, bu yakînî bilgiyi araştırması vâcib olur. [21]
İkinci Kısım
Kesin Değil, Zann-ı Galible Bilgi Edinme İmkânı Olanlar
Bu kısım, yakînî bilgiyi değil, zann-ı gâlible olan bir bilgiyi elde etmeye kadir olabilendir. Bilmek gerekir ki zannî bilgiyi elde etmenin bazı yolları bulunmaktadır;
Birinci yol, içtihaddır. İmâm Şafiî (r.a)'nin görüşünün zahiri, içtihadın başkalarının sözüne müracaattan önce geldiğini ifâde eder. Doğru olan da budur. Şu şeyler de bu görüşün doğruluğuna delâlet etmektedir:
1) Cenâb-ı Allah, 'İbret alınız, ey bastret sahipleri" (Haşr, 2) buyurarak düşünmeyi emretmiştir. Buradaki emrin, bu meselede düşünebilen kimseleri kapsamına alması gerekir.
2) Kıble hususunda bilgisine başvurulacak olan bu başka kimse de, kıblenin yönünü kendi içtihadıyla tesbit etmiştir. Çünkü o da eğer kıbleyi taklîdî olarak biliyorsa, o zaman ya teselsül ya da devr-i fasit gerekir ki, bu ikisi de bâtıldır. Binaenaleyh işin sonu, içtihada varmaktadır. Sözün özü, içtihadın mı, yoksa bir müçtehide tâbi olmanın mı daha uygun olduğu meselesine varır. Şüphe yok ki birincisi daha uygundur. Çünkü insan içtihad ettiği zaman, hata ihtimali ancak tek cihetten olabilir. Fakat içtihadda bulunan bir başkasını taklid ettiği zanan, bu ameline iki yönden hata gelmesi ihtimali vardır. Şüphe yok ki, iki yol arasında bir çatışma bulunduğu zaman, hatası daha az olana riayet etmek daha evlâdır.
3) Hz. Peygamber (s.a.s), size bir iş emrettiğim zaman, gücünüzün yettiğince onu yapın! [22] buyurmuştur. Burada bir kıbleye yönelme emri vardır. O insan da, kıbleyi arayıp bulma hususunda içtihadda bulunmaya muktedirdir. Bundan dolayı, içtihadda bulunmasının vacip olması gerekir.
Eğer, "Tehzîb" sahibi şöyle demedi mi? İnsan bir köy veya kasabada tek bir cihete doğru dikilmiş mihrablar bulduğu zaman veya müslümanlartn gelip geçtiği bir yolda kıbleyi gösteren bir mihrab ya da bir alâmet gördüğü zaman o mihraba doğru yönelmesi gerekir; kıblenin yönü hususunda içtihadda bulunması caiz değildir.. Çünkü bu belirtiler, yakînî birer delil gibidirler. Bu durumda sağa veya sola birazcık sapmaya gelince, bu alâmetlere rağmen içtihad etmek caizdir.
Abdullah İbn Mübarek haccdan döndüğünde şöyle diyordu: "Ey Merv ahalisi, biraz sola doğru dönün.." Aynı şekilde, bir müstüman, "Müslümanların çoğunu veya müslümanlardan bir cemâati, bu cihete doğru yönelme hususunda ittifak ettiklerini gördüm" derse, o insanın bu sözü kabul etmesi gerekir. Bu, taklit sayılmaz, aksine bu, namazın vakti hususunda olduğu gibi, erbabından gelen haberi kabul etmektir. Bu, adil bir kimse, o şahsa, "Ben fecrin doğduğunu gördüm" veya, "Güneşin zeval bulduğunu gördüm" demesi durumunda, onun bu söylediğini kabul etmesi gibidir,. (Tehzlb sahibinin sözünün tamamı budur) denilirse, bil ki söz birkaç yönden müşkildir.
a) Taklidin manası ancak.bir hüccet ya oa bir şüphe olmaksızın, başkasının sözünü kabul etmektir. Buna göre biz, bir hüccet olmadan veya hiç şüphe duyulmadan kıblenin tayini hususunda başkasının sözünü ya da fiilini kabul ettiğimizde, bu taklit olmaktadır. Biz daha önce, ictihâd yapabilen kimsenin, mutlaka ictihadda bulunmakla emrolunduğunu söylemiştik.
b) O. içtihada binaen, sağa veya sola kayarak muhalefet etmeyi caiz görmüştür. Biz de deriz ki, ictihadda bulunan kinse tek başına üstlenmiş olduğu içtihada binaen zann-ı gâlib ifâde eden bilgiyi elde etmeye muktedirdir. Binaenaleyh, onun, sağa veya sola meyletmekte olduğu gibi, kıblenin esas yönüne muhalefet etmesinin caiz olması gerekir.
c) Kişinin, ya içtihâddan veya içtihadına çöre âmel etmekten men olunması gerekir. Birincisi yanlıştır, çünkü Muâz: "Ben kendi görüşümle tçtfhad ederim" dediği zaman, Resûlullah (s.a.s), bu sözünden dolayı onu methet-rroştir. Bu, içtihadın yasaklanmamış olduğunu gösterir.
İkincisi de bâtıldır. Çünkü ictihadda bulunan kimse kıblenin,mihrablann bulunduğu yönde olmadığını anladığı veya zann-ı galibi ile buna hükmettiği zaman, eğer buna rağmen o mihrablann istikâmetine yönelmesi yine ona vâ-ctb olsaydı bu, taklidi istidlale tercih etmek olurdu ki bu da hatadır.
d) Şafiî (r.a)'nin mezhebine göre, müçtehidin başka bir müçtehidi taklid etmesi caiz değildir. Öyleyse, kıblenin istikametini emareler ile belirleyebilecek kimsenin, o beldenin mihrâblarına uyması nasıl caiz olabilir? Her beldede, şehirlerin mihrablarının tercih edilmesi gerektiğini söyleyenler buna birkaç yönden delil getirmişlerdir:
1) Bu mihrablar, içtihada mukabil tevatür gibidirler. Binaenaleyh bunun, İçtihada üstün olması gerekir.
2) Bir adam, müezzinin ezanı ve kameti bitirip, imamın da namaz kıldırmak için cemaatin Önüne geçtiğini görse, böyle bir durumda o kimse vakti araştırmaya gerek duymaz... Burada da durum aynıdır.
3) O beldenin ahalisi, bu mihrablara uymayı kabul etmişlerdir. Görünen şu ki, eğer kıblede bir hata bulunsaydı, onlar bunun farkına varırlardı; farkına vardıkları zaman da bunu kabul etmezlerdi. İşte, iki taraf hakkında da söylenebilecek şey, bunlardan ibarettir.
İkinci yol: Başkasının sözüne başvurmaktır. Meselâ insana âdil bir kimse, kıblenin herhangi bir cihette okluğunu haber verdiğinde, bu söz kıblenin o yönde olduğu hususunda zann-ı gftlib ifâde eder. Alimler, bu haberi veren kimsenin şu iki şartı haiz olması hususunda ittifak etmişlerdir:
1) Müslüman olmak;
2) Akıllı olmak... Bu konuda, kâfirin ve mecnûnun beyânı ve bilgisine itibar edilmeyip kıymet verilmez.
Âlimler, bu şahısta şu üç şartın da bulunup bulunmayacağı konusunda ihtilâf etmişlerdir:
a) Baliğ olmak... Haydan", İmam Şafiî'nin şu beyanını nakletmiştir: "Çocuğun sözü kabul edilmez.." Ebu Zeyd de, yine İmam Şafiî'den, "Çocuğun sözünün kabul edilmeyeceğini" nakletmiştir.
b) Âdil olmak. ..Alimler, fâsıkın haberinin kabul edilmeyeceğini, çünkü haber vermenin şahitlik gibi olduğunu söylemişlerdir. Fâsık'ın haberinin kabul edilebileceği de söylenmiştir.
c) Haber verenlerin sayısı...Bazı filimler sahicilikte olduğu gibi belli bir sayıyı gerekli görmüşler; bunlar bilhassa rivayette de belli bir sayıyı gerekli gören kimselerdir.. Bazılanysa, belli bir sayının bunu haber vermesini gerekti görmemişlerdir.
Bizim yaptığımız bu açıklamalardan bazt hükümler çıkmaktadır:
a) Görüşünü benimsemek, daha kuvvetli bir zan ifâde eden herkesin görüşünü almak, görüşü daha zayıf bir zan ifâde eden kimsenin görüşünü alıp benimsemekten öncedir. Buna şu örneği verebiliriz: Kesin bilgi sahibini taklit etmek, içtihâd ile zann-ı gâlib sahibi olan kimseyi taklit etmekten üstündür. Zann-ı gâtib sahibi olan müctehidi taklid etmek, böyle olmayanı taklid etmekten evlâdır. Bu böyle gider.
b) İçtihadın ancak vaktin bitmesinden sonra tamamlanabileceği anlaşılınca, müctehid için en uygun olan, namazı kazaya kalsa bile ictihftd mı etmesi, yoksa, namazını sdâ etmek için başkasını taklid mi etmesidir? Bu hususta bir tereddüd vardır.
c) Kıblenin delillerini bilemeyen kimsenin, namaz vakti başkasının bilgisine müracaat etmesi gerekir, hatta bu vâcibtir.
Üçüncü yol: Bir kimse dâru'l-İslâm'da (İslâm beldesinde) dikilmiş (yapılmış) bir mihrab görse, bu kimsenin, yukarıda geçmiş olan tafsilâta göre o mihraba yönelmesi caizdir. Fakat bir kimse, insanların pek az geçtiği bir yolda, ya da, hem müslümanların hem müşriklerin geçtiği bir yolda yapılmış bir mihrab görse ve fakat bu mihrabı kimin diktiğini bilmese veyahut da bu köyde bir mihrap görse, fakat onu müslümaniarın mı, müşriklerin mi inşa ettiğini bi-lemese, yahut da o köy müslümanlara ait küçük bir koy olup, o köy halkının, kıblenin alâmetlerine muttan olduklarına dair bir zann-ı galibe sahib olamasa, o zaman o kimsenin kıbleyi tayin için ictihadda bulunması vacib olur.
Dördüncü yol: Hem ictihad, hem de başkasının sözünden meydana getir. Bu şöyle olur: Bir insan, yıldızların yerlerinden hareketle kıbleyi bulmayı btten kimseye, yıldızlann yerlerini haber verir. Bu durumda o haber verilen kimsenin, bizzat kendisi, eğer o yıldızların yerini görmekten aciz ise, duyduğu habere göre istidlalde bulunması gerekir. [23]
Üçüncü Kısım:
Kıble Konusunda Hem Kesin Bilgiden, Hem de Zann-ı Gatibten Aciz Olanlar Başa Dön
Kıble konusunda hem yakinî ilmi hem de zann-ı galibi elde etmekten aciz kalan kimselerdir. Böyle olan kimse, kendisine bütün kıble emareleri kapalı olan bir karanlık içinde olan kimsedir, veya kendisine bunları haber verecek birisini bulamayan bir âmâdır,veyahut da elindeki emareler birbiriyle çeliştiği için hangisini tercih edeceğini bilemeyen kimsedir. Bu meselede bazı konular vardın
Birinci Konu: Bu durumda olan kimsenin ictihadda bulunması imkânsız olur. Çünkü delilsiz olarak ve elde emareler olmadan ictihadda bulunmak teklif-i mala yutak (güç yettrilemeyecek şeyle mükellef tutmaktır. Bu ise, kabul edilmemektedir. Buna göre geriye şu üç ihtimalden birisi kalıyor:
1) Ya şöyte söylenmeli: Namaz mükellefiyeti kıbleye yönelme şartına bağlıdır. Şartın imkânsız oluşu, bu şarta bağlı mükellefiyetin de düşmesini gerektirir. Bu durumda, böyle olan kimseye namaz kılması farz değildir.
2) Veya şöyle söylenmeli: Kıbleye yönelme şartı, savaşma halinde olduğu gibi,bundan daha ufak bir özür sebebiyle mükelleften düştüğüne göre, bu durumda da düşer. Binaenaleyh o kimsenin, dilediği yöne dönerek namazını kılması gerekir, ve ondan kıbleye yönelme şartı düşer.
3) Veyahut da söyle söylenmelidir: "Bu durumda olan kimse, üzerindeki mükellefiyetten tam kurtulabilmek için bu namazını bütün yönlere doğru kılar." İşte bu üç ihtimal mümkün olan ihtimallerdir.
Namazın bu kimseden sakıt olması icmâ ile bâtıldır. Çünkü biz şeriatta genel olarak, nafile ve savaş esnasında olduğu gibi, kıbleye yönefmeksizin de namazın sahih olduğunu gördük.Namazın her yöne doğru tekrar tekrar kılınmasının gerektiğini söylemek de bâtıldır. Çünkü o insana, bir vakitte tek bir namazın farz olduğuna delil vardır. Birisi şöyle diyebilir: "Gece veya gündüz kılınan namazlardan birini unutup onun hangi namaz olduğunu bilemezse, mükellefiyetten tam bir yakîn ile kurtulması için, ona bu beş vakit namazın hepsini kaza etmesi gerekmektedir. Binaenaleyh niçin durumun burada da aynı olması caiz olmasın?" Alimler şöyle demişlerdir: İlk iki ihtimal bâtıl olunca, geriye sadece üçüncüsü kalıyor: O da bütün cihetler hususunda insanın birini kıble olarak seçmede serbest olmasıdır.
İkinci Konu: İnsan, bir istidlale dayanmaksızın, sırf arzu ve kalbî temayülü ile şu cihetin kıble olmaya diğer yönlerden daha uygun olduğuna temayül ettiği zaman, bu bir ictihad sayılır mı ve mükellef,kalbinin bu temayülüne itimâd etmekle mükellef midir, değil midir? Evlâ olan, bunun, Hz. Peygamber (s.a.s)'in şu hadisinden dolayı muteber sayıtmasıdır:
"Mü'mta, Allah'ın nuru tte bakar" [24] Ve çünkü diğer tercih yolları kapanınca bu kadar birsey ile iktifa etmek gerekmektedir.
Üçüncü Konu:
İnsan bu durumda namazını edâ ettiği zaman, görünen o ki, o namazı kaza etmesi gerekmemektedir.
Çünkü o vazifesini vaktinde yerine getirmiştir, ve bu ondan sahîh olmuştur.
Binaenaleyh onun bu vazifeyi tekrar yapması gerekmemektedir. İmam Şaffî
(r.a)'nin sözünün zahiri ise şunu ifâde etmektedir: O kimse kıbleye
Kabe'nin İçinde Namaz Kılmanın Hükmü Başa Dön
Bütün alimlere göre Kâ'be'nin içinde namaz kılmak caizdir. Bu durumda kişi dilediği tarafa döner. İmam
Kâ'be'nin içinde farz namazı kılmanın Höcmû mekruh olduğunu söylemiştir. Çünkü Kâ'be'nin içine giren kimse, Kâ'be'nin bütününe yönelmiş olmaz, aksine bir parçasına yönelmiş, bir parçasını da arkasında bırakmış olur. Durum böyle olunca, o kimse bütün Kâ'be'ye yönelmiş olmaz. Bu sebeble de namazının sahih olmaması gerekir. Çünkü Hak Teâlâ namazda Kâ'be'ye yönelmeyi emretmiştir. Kâ'be'nin içinde nafile namaz kılmak ise caizdir. Çünkü nafile namazda Kâ'be'ye yönelmek farz değildir.Ekseri âlimlerin bu husustaki delili ise, Buharf ve Müslim'in Sahlh'lerine almış oldukları hadistir. Bu hadisi Şafiî (r.a) de, İmam Malik'ten, o da Nâfi'-den, o da İbn Ömer (r.a)'den rivayet etmiştir. Bu rivayete göre Hz. Peygamber (s.a.s), yanında Üsâme b. Zeyd, Osman b. Ebu Talha ve Bilâl (r.ah) olduğu halde Kâ'be'nin içine girdiler. Kapısını içeriden kapadı ve orada bir müddet durdu. Abdullah b. Ömer şöyle dedi: "Dışarı çıktıklarında Bîlâl'e Hz. Peygamber (s.a.s)'in ne yaptığını sordum, o da şöyle dedi: "Bir direği soluna, iki direği sağına, üç direği de arkasına aldı, o gün Kâ'be içinde altı direk (sütun) vardı."Bil ki bu haberi delil olarak kullanmak, bazı bakımlardan zayıftır:
a) Haber-i Vahid, Kur'an'ın zahirine ters düşemez.
b) Belki de Hz. Peygamber (s.a.s)'in orada kıldığı, nafile bir namaz idi. Bu da İmam Malik'e göre zaten caizdir.
c) İmam Malik, bu habere muhalefet etmiştir. Ravinin, rivayet ettiği habere muhalefet etmesi, o habere tâ'n etmeyi gerektirmese de, bu böyle bir tâ'n'dan uzak olan haber-i vahid'e nisbetle bir nevî zayıflık ifâde eder. O halde böyle bir haberin (rivayetin), Kur'an karşısında durumu nasıl otur?
d) Buharf ve Müslim, Sahlh'lerinde İbn Cüreyc'in Atâ'dan rivayet ettiği bir hadisi nakletmişlerdir: Atâ', "İbn Abbas'ın şöyle dediğini işittim" demiştir: "Hz. Peygamber (s.a.s), Kâ'be'nin içine girince, Kabe'nin her köşesinde ayrı ayrı dua etti ve namaz kılmadan oradan çıktı. Çıkınca Kâ'be'ye yönetip iki rekat namaz kıldı ve, "İşte bu kıbledir" dedi."
Bu İki hadis arasında iki bakımdan tearuz (çelişki) vardır:
1) Orada namaz kıldığını ifâde eden (müsbet) haber ile, kılmadığını ifâde eden (menfi) haber arasında zıtlık vardır.
2) Hz. Peygamber (s.a.s)'in, "İşte bu kıbledir" sözü, oraya yönelmenin kesin şart olduğuna delâlet eder. Kâ'be'nin İçinde namaz kılmayı caiz gören kimse, orada namaz kılan kimseye Kâ'be'ye yönelmeyi vacib kılmamış, tam aksine oraya sırtını dönebileceğini söylemiş olur. İmam Malik (rh.a)'in istidlaline şöyle diyerek cevap verebiliriz: Cenâb-ı Allah'ın, "Nerede olursanız otun..." ifadesi, ya umûmi bir ifadedir veya değildir. Eğer o umûmî bir İfâde ise, Kâ'be'nin içinde bulunan kimseyi de içine alır. Buna göre Allah Teâlâ sanki Kâ'be'nin içinde bulunan kimseye de Kâ'be'ye yönelmeyi emretmiştir. Binaenaleyh bunu yapan kimse de sorumluluktan kurtulmuş olur. Eğer bu ayet umum ifâde etmiyorsa, bu meseleyi de içine almaz. Dolayısıyla da ne müsbe!,ne menfî olarak bu meselede bir hükme delil olmaz. Sonra bu meselede esas nokta, tek bir insanın bir anda bütün Beytullah'a yönelmesi mümkün değtl.aksine ancak Beytullah'ın bir parçasına yönelmesi mümkün olur. Beytullah'ın (Kâbe'nin) içinde olan kimse de, aynı şekilde Kâ'be'nin bir parçasına yönelmiştir. Binaenaleyh o da emredilmiş olduğu şeyi yerine getirmiş olur, mükellefiyetten kurtulur. [26]
Kıble Kabenin Cismi midir? Ciheti mi? Başa Dön
Biliniz ki Kabe,belli bazı cisimlerden ibarettir.Bunlar tavan, duvarlar ve binadır. Şüphesiz bu cisimler belli bir mokânda yer almışlardır. Buna göre kıble ve sadece o belli mekândır, yahut da sadece bu cisimlerdir, veyahut da bu cisimlerin orada bulunması şartı ile o mekân kıbledir. Sadece o cisimlerin ktble olduğunu söylemek caiz değildir. Çünkü biz, şayet Kâ'be'nin yerinin toprağı ve yapımında kullanılan taş ve odunlar bir başka yere taşınsa ve orada aynı bina yapılsa da herkes namazında oraya yönetse, bunun caiz olmayacağında hepimiz ittifak halindeyiz. Bu cisimlerin o belli mekânda bulunmaları şartıyla, o yerin kıble olmuş olması da caiz değildir. Çünkü Allah korusun, meselâ Kâ'be yıkılsa ve o yerden bu taşlar ile odunlar giderilse ve Kâ'be'nin arsası bomboş kalsa, yeryüzündeki bütün müslümanlar oraya yönelıp namaz kılsaiar onların namazları yine sahih olur ve onlar kıbleye yönelmiş olurlar.Geriye, "Kıble bu cisimlerin yer aldığı o boşluktur" denilmesi kalır. Bu mana zikrettiğimiz aklî delil ile de sabit olduğu gibi,ayete de uygundur. Çünkü Mescid-i Haram tavan, duvarlar ve bunların yer aldığı o boşluktan ibaret olan o binanın ismidir. Mescid-i Haram ciheti İse, bu cisimlerin yer aldığı mekânlardır, (boşluklardır). Buna göre Allahu Teâlâ, Mescid-i Haram cihetine yönelmeyi emrettiğinde, kıble, o boşluk ve alandan meydana gelen bu kadar bir miktar olur.Bunun böyle olduğu sabit olunca, biz deriz ki: "Alimlerimiz, "Allah korusun, şayet Kâ'be yerle bir olsa, onun arsasında namaz kılacak kimsenin namazı sahih olmaz. Çünkü o kimse kıbleye yönelmiş sayılmaz" demişlerdir.İbn Cüreyc der ki: "Bu durumda olan bir kimsenin namazı sahihtir. Bu Ebu Hanife'nin görüşü olup benim tercihim de budur. Bunun delili ise, kıblenin, bu belli boşluk olmasıdtr. O, arsada namaza duran kimse, o boşluğun bir parçasına yönelmiştir, böylece o kıbleye yönelmiş demektir. Dolayısıyla da onun namazı sahih otur."Alimler: "Kâ'be'nin üstünde, karşısında duvar olmaksızın namaz kılan kimsenin namazı sahih olmaz. Ancak İbn Süreyc'in görüşüne göre, bu kimsenin de namazı sahih olur" demişlerdir. Benim tercihim de budur. Çünkü o kimse de kıble olan bu alana ve boşluğa yönelmiştir. Binaenaleyh namazının sahih olması gerekir. [27]
Bu Ayetin Kıyasın Hûcciyetine Delil Olması
Ayet, kıbleye yönelmenin vacib olduğuna delâlet ettiğine göre ve kıbleye yönelmenin ise ancak ictihad ile olduğu ve vacibin ancak kendisiyle tamamlandığı şeyin de vacib olduğu akien sabit olduğuna göre, kıbleyi tesbit için içtihadın farz olduğuna kesin olarak hükmetmek gerekir. Halbuki ictihad mutlaka zann-ı galibe dayanır. Buna göre ayet zann-ı galib ile sabit olacak bir mükellefiyete delâlet etmiş olur. Böylece bununla da zan ile olan mükellefiyetin, onun bir miktarı ile yerini bulacağı sabit olur. Şafiî (r.a), bununla, kıyasın şer'î bir delil olduğuna istidlal etmiştir. Fakat bu zayıftır. Çünkü bu, kıyası yine kıyas ile isbat etmektir ki bu imkânsızdır. Allah en iyisini bilendir. [28]
Kıbleye Dönmede Niyet Farz mıdır?
Ayetin zahiri, kıbleye yönelmeye niyet etmenin farz olmadığını gösterir. Çünkü ayet, kıbleye yönelme- nin farz olduğunu gösterir. Kıbleye yönelen kimse, ayetin emrini yerine getirmiştir. Binaenaleyh o kimseye, ayrıca bir niyetin farz olmaması gerekir. Nitekim bu durum setr-i avret, namaz kılınacak yer ile elbisenin temizliği hususunda da aynıdır. [29]
Kıbleye Dönme Farzı Ne Zaman Düşer?
Tam savaş esnasında olduğu gibi, bir özür bulunduğu zaman kıbleye yönelme farziyeti düşer. Bu hükme, kişinin düşmanından, yırtıcı hayvanlardan ve yahut da azgın deveden korkması da dahildir. Veya az sağa veya az sola sapmadan dolayı kıbleye yönelmek de veya nafile namaz kılarken hata etmek de bu hükme dahildir. Bu da, kıble hususunda kesin bilgi veya zann-ı galibe ulaşamayan kimsenin, namazını bitirdiğinde o namazı kaza etmemesini gerektirir. Müctehidin hata ettiği ortaya çıkınca da durum aynıdır. [30]
Onikinci Mesele Başa Dön
Bir tarafa dönmüş olarak namaz kılarken, kıble hu- susundaki kanaati değişen kimsenin, o tarafa dönüp namazını sürdürmesi gerekir. Sonradan kanaatin değişmesi, daha önce yapılmış olanları iptal etmez. Kendisine gelen bir haberciyi tasdik eden, sonra da inandığı başka bir haberci tarafından, önceki habercinin haberinin aksine haber getirilen kimsenin durumu da böyledir. Kıbleye yönelmenin hükmü hususundaki bu ayetten çıkartılan meseleler bunlardan ibarettir. Allah en iyisini bilendir. [31]
"Nerede Olursanız Olun Yüzlerinizi Onun Tarafına Çevirin"
Allah Teâlâ'nın, "Nerede olursanız olun, yüzlerinizi onun taranna çevirin" ayetinde iki mesele vardır:
Birinci Mesele
Bu ifâde tekrar değildir. Bunun iki değişik izahı vardır:
a) Allah Teâlâ'nın: "Yüzünü Mescid-i Haram yönüne çevir" buyruğu ümmet-i , Muhammed'e değil, sadece Hz. Peygamber (s.a.s)'e hitabdır. Halbuki, emri ise herkese hitabtır.
b) Birinci ayetten maksad, bilhassa Medine'deki müslümanlara hitab etmektir. Şayet sadece bu hitabla yetinilseydi, Kâ'be'nin sadece Medinelilerin kıblesi olduğu sanılabilirdi. İşte bundan dolayı Allah Teâlâ , onlar yeryüzünün neresinde olurlarsa olsunlar, kıbleye yönelmelerinin vacib olduğunu, ikinci ayetle beyân etmiştir. [32]
İkinci Mesele
Hak Teâlâ'nınj ayeti, "Nerede olursanız olun, nerede bulunursanız bulunun..." demektir.lafzı î'rabta şart olduğu için, mahallen meczumdur. Sanki o yerindedir, daki fâ ise, fâ-i cevabiyedir[33]
Kendilerine Kitap Verilenlerin Bildikleri
Hak Teâlâ'nın,
"Kendilerine kitab verilmiş olanlar, bunun Habierinden gelen bir gerçek olduğunu bilirler. Allah onların yaptıklarından habersiz değildir" ayetinde iki mesele vardır: [34]
Birinci Mesele Başa Dön
"Kendilerine kttab verilmiş olanlar" dan murad, sa- dece yahudilerdir. Buradaki kitabtan maksad, Süd-di'ye göre Tevrat'tır.Bu ayetten maksadın, hem yahûdi hem de hristiyan âlimleri olduğu da söylenmiştir ki, lâfız umûmî olduğu için, doğru olan görüş budur. Çünkü önce gelmiş olan kitab Tevrat ve İncil'dir. Dolayısıyla bu kimselerin az sayıda olmaları gerekir. Çünkü çok sayıdaki insan, bir şeyi gizlemede ittifak edemezler. [35]
İkinci Mesele
ifâdesindeki, zamiri, daha önce zikrediten bir şeye râcîdir (aittir). Daha önce kıble meselesi geçtiği gibi, Peygamber (s.a.s)'in ismi de geçmiştir. Binaenaleyh bundan maksadın, "Yahudilerin Hz. Peygamber {s.a.s)'in şeriat ve nübüvvetiyle hak olduğunu bilmeleri" olması caizdir. Böylece bu durum, hem kıble, hem kıble dışındaki hükümlere şâmil olmuş olur. Bu zamirin sadece kıble meselesine râcî olması ve onların kıblenin hak olduğunu bilmiş olmaları da muhtemeldir. Bu son ihtimal, doğruya daha yakındır. Çünkü bu, ayette bahsedilen konuya daha uygundur. Zira ayetle, -başka şey değil- bu kastedilmiştir.
Sonra âlimler, yahudilerin bunu nasıl bilmiş oldukları hususunda ihtilaf ederek şu görüşleri ileri sürmüşlerdir:
1) Yahudi alimlerinden bir topluluk kendilerine gönderilen peygamberlerin kitaplarından, Hz. Muhammed (s.a.s)'in peygamber olacağını, kıblenin durumunu ve O'nun her iki kıbleye de dönerek namaz kılacağını öğrenmişlerdi.
2) Onlar, Kâ'be'nin, Allah Teâtâ'nın Hz. İbrahim ve İsmâit'e kıble kıldığı Beyt-i Atik olduğunu biliyorlardı.
3) Onlar, Hz. Muhammed (s.a.s)'in peygamber olacağından haberdar idiler. Hz. Peygamber (s.a.s)'in bizzat mucizeleri ortaya çıkıp, onlar O'nun peygamber olduğunu gördükleri zaman, Hz. Peygamber'in getirdiği herşeyin hak olduğunu da bildiler. Bundan dolayı, kıblenin tahvili meselesinin hak olduğunu da bilmiş oldular. [36]
Allah Yapılanlardan Gafil Değildir
Allah Teâlâ'nın, "Allah, onların yaptıklarından gaül değildir" buyruğunda da iki mesele vardır: [37]
Birincı Mesele
İbn Âmir, Hamza ve Kisâi, müslümanlara hitap yaptıklarınızdan.şeklinde, diğer kıraat imamları ise yahudilerle ilgili olmak üzere, şeklinde okumuşlardır. [38]
İkinci Mesele
Biz, bu ifâdeyi
müslümanlara hitab kabul edersek, o onlar için bir va'ad ve müjde olur. Buna
göre mana, "Dini kabul etmenizdeki sa'y-û gayretleriniz bana gizli
değildir. Binaenaleyh sizin mükâfaatlarınızı eksiksiz veririm" şeklinde
olur. Eğer. onuyahudilerle ilgili bir söz kabul edersek, bu onlar için bir
va'îd ve tehdid olur. Bu tıpkı, Cenâb-ı Allah'ın.onlar için söylememiş olsa
da,"Allah'ın, zalimlerin yaptıklarından habersiz olduğunu sakm sanma.
Çünkü O, onları, gözlerin belerdiği (kıyamet) gününe bırakıyor" (
Yemin olsun ki, sen kendilerine kftab verilenlere her ayeti (mucizeyi) getirsen bile, senin kıblene uymazlar. Sen de onların kıblesine uyacak değilsin. (Hatta) onlar birbirinin kıblesine bile uymazlar. Celâlim hakkı için, sana gelen bunca ilimden sonra, onların hevâ ve heveslerine uyacak olursan, elbette o zaman zâlimlerden olursun"(Bakara, 145).
Allah Teâlâ, önceki ayette kendilerine kitab verilenlerin bu kıblenin hak olduğunu bildiklerini açıklayınca, bunun peşlsıra onların inadlaşmaya devam etme hususundaki özelliklerini bildirmiştir. Bu ayetle ilgili birkaç mesele vardır: [40]
"Kitap Verilenlerden Burada Maksad Kimlerdir? Başa Dön
Alimler, Allah ifâdesi hususunda ihtilâf etmişlerdir. Esamm, şöyle demiştir: Bundan maksad, Allah Teâlâ'nın, "Kendilerine kitab verilenler, bunun Rablerinden gelen bir gerçek olduğunu bilirler" ayetiyle haber verdiği Ehl-i Kitab alimleridir. Esamm bu görüşüne şunları delil getirmiştir:
a) Hak Teâtâ, "Onların hevâ ve heveslerine uyacak olursan" diyerek, o Ehl-i Kitab'ı nevalarına (arzularına) uyan kimseler olarak vasıftamıştır. Bâtılın hak olduğuna inanan kimse ise, nefsinin hevâsına uymuş olmaz, aksine kendi kanaatine göre hidâyete uymuştur. Kalbleriyle bilip, dilleriyle inkâr eden kimseler, işte nevalarına uymuş olanlardır.
b) Bu ayetten önce gelen, "Kendilerine kitab verilenler, bunun Rablerin-den gelen bir gerçek olduğunu bilirler" ayeti, Ehl-i Kitab'ın avamına şâmil de-ğkfcr, aksine sadece alimleriyle ilgilidir. Tefsirini yapmakta olduğumuz ayetten sonra gelecek olan, "Kendilerine kitab verdiğimiz kimseler, O (Muhammed'İ), oğullarını tanıdıktan gibi tanırlar" ayeti de, onların âlimleri ile ilgilidir. Çünkü eğer bu ayetler Ehl-i Kitab'ın hepsi hakkında umûmî olsaydı, böyle bir gizle--ıe imkânsız olurdu. Çünkü büyük bir kalabalığın bir şeyi gizlemeleri imkânsızdır. Bu ayetten önceki ve sonraki ayetler, alimlerine mahsus olunca, ortada oian bu ayetin hükmü de böyledir.
c) Allah Teâlâ, onların bu sözlerinde ısrar ettiklerini, bâtıllarına devam ettiklerini ve herhangi bir delil ve ayete rağmen bu görüşlerinden vazgeçmediklerini haber vermektedir. Bu, bâtıla iyice saplanmış olan inadcı bir kimsenin durumudur, yoksa şaşkın bir inadcının durumu değil.
d) Biz şayet bunu, umûm Ehl-i Kitab'a teşmil edersek, bu durumda ayet yaJan olur. Çünkü Ehl-i Kitap'tan pek çok kimse Hz. Muhammed (s.a.s)'e imân etmiş ve kıblesine uymuştur.Diğerleri ise şöyle dediler: "Daha doğrusu bu ayette kastedilen, yahudî ve hristiyanlardan meydana gelen bütün Ehl-i Kitap'tır." Bu alimler, bu görüşlerine* ifâdesinin umûm ifâde eden bir sîga olduğunu, bu sebeple hepsini içine aldığını" söyleyerek delil getirmişlerdir. Bu görüşteki-ler, Esâmm'ın ilk deliline şöyle cevap vermişlerdir: "Şüphe sahibi olan kimse, gerçekte hevâsına uymaktadır. Çünkü o tefekkür ve istidlalini tamamlamamıştır. Şayet bunları tam yapsaydı, gerçeğe ulaşırdı. O gerçeğe ulaşamadığına göre, onun sırf hevâsına uyarak tam bir istidlali terketmtş olduğunu anlamış oluruz.Esâmm'ın İkinci deliline şöyle cevap vermişlerdir: Birinci ayette Ehl-i Kitab'ın bir kısmının, ikinci ayette onların tamamının kastedilmiş olması imkansız değildir.Onun üçüncü deliline şöyle cevap vermişlerdir: "Alimler şüphelerde ısrar edip, avam da bu alimlerine uymada ısrarlı olunca, ısrar her birisi için söz konusu olur."Onun dördüncü deliline ise şöyle cevap vermişlerdir: Cenâb-ı Hak onların tamamının imân etmediğini haber vermiştir. Bizim, "Bütün yahudiler imân etmezler" dememiz, "Onlardan birisi imân etmiyor" sözümüzden başkadır. [41]
İkinci Mesele
Kâ'bi, bu ayeti, kulun kudreti dahilinde olan şeyler- de bazı insanlar için bir lütuf olmayabileceğine delil getirmiştir. Çünkü, insanların kudreti dahilinde olan şeylerde bazı insanlar için bir lütuf olsaydı, o zaman ayetlerin tamamında, "Şayet Allah o lütfü onlara vermiş olsaydı, onların iman edecekleri" hususu yer alırdı. Buna göre de ayetin verdiği haber, kesinlik üzre doğru olmazdı.. [42]
Üçüncü Mesele
Ebu Müslim bu ayetle Allahu Teâlâ'nın kullarını ve onların yaptıklarını bilmesinin, kullarının işledikleri
günahlarda, kullar için bir mazeret teşkil etmeyeceğine ihticâc etmişlerdir. Çünkü o kullar emrolundukları hayrı işlemeye, neh-yolunduklan şerri, yani hayrın zıddını da yapmamaya muktedirdirler. Bizim âlimlerimiz de bu ayeti "teklîf-i mâlâyutâk" in olabileceğine delil getirmişlerdir[43] Çünkü Cenâb-ı Allah o Ehl-i Kitab'ın, Hz. Peygamber'in kıblesine tâbi olmayacaklarını haber vermişti. Eğer onlar Hz. Peygamber (s.a.s)'in kıblesine uyacak olsalardı, Allahu Teâlâ'nın haberi, doğrudan yalana; ilmi cehalete dönüşürdü ki bu, Allah hakkında muhaldir. Muhali iktiza eden şey de muhaldir. Binaenaleyh, onların, bununla emrolundukları halde, Hz. Peygamber (s.a.s)'in kıblesine uymaları da imkânsızdır. Bundan dolayı onlar, imkânsızı yapmakla emrolundular. Bu husustaki açıklama, Cenâb-ı Hakk'ın (Bakara. 6) ayetinin tefsirinde tamamlanmıştı... [44]
Dördüncü Mesele
Cenâb-ı Allah, onlar hakkında, onların aleyhte bir de olsa bile kendi bâtıllarından vazgeçmiyeceğine
hükmetmiştir. Bu böyledir, çünkü onların bu dini kabul etmemeleri, getirilecek bir hüccet ile yok edilebilecek bir şüpheden dolayı olmayıp, sırf kibir, inat ve hasetlerindendir. Bunlar ise, delil getirmek suretiyle yok edilemeyen şeylerdir. [45]
Beşinci Mesele Başa Dön
Âlimler, Cenâb-ı Hakk'ın, ayeti hak- kında ihtilâf etmişlerdir. Hasan el-Basri ve el-Cübbaî şöyle demişlerdir: Cenâb-ı Allah bununla, Ehl-i Kitab'ın hepsini kastederek sanki şöyle buyurmuştur: "Onlar, senin kıblene ittibâ hususunda bir araya gelemezler." Bu tıpkı Cenâb-ı Hakk'ın,"Allah şayet dileseydi, sizi hidayet üzre bir maya toplardı" (Enam, 35) ayetinde olduğu gibidir. Esamm ve başkaları da, bun-dan muradın onlardan hiçbirinin iman etmeyecekleri hususu olduğunu söylemişlerdir.Kâdî ise şöyle demiştir: Eğer"Ehi-i Kitab" ile, onların âlim ve avamının lamamı kastedilirse, bu durumda Hasan ei-Basri'nin yaptığı te'vili yapmak gerekir. Eğer, "Ehl-i Kitap" sözüyle, onların ulemâsı kastediliyorsa, bu durumda düşünürüz; eğer onların bu ayetle kendilerine hitap edilen âlimleri içinde iman etmiş kimseler varsa, yine aynı te'vili yapmak gerekir. Eğer onların içinde iman etmiş kimseler bulunmuyorsa, nefyin herbirine râci olması hususunda ayeti zahiri üzere anlamak doğru olur. Çünkü bu, zahire daha uygundur, zira Allah'ın, buyruğu ile, ifâdesi arasında bir fark yoktur. [46]
“İn” İle “Lev” Edatlarının Kullanılışı
edatı anlamındadır. Ve buna, edatına verilen cevap ile cevap verilir.Alimler bu hu- susta ihtilâf etmişlerdir. Bu ihtilâfdan dolayı şöyle denmiştir: ile mana bakımından birbirlerine yaklaşırlarsa; bunlardan her biri diğeri yerine kullanılır ve, birine verilen cevap ile diğeri de cevaplanmış olur. Bunun bir benzen de Hak Teâlâ'nın, "Celâlim hakkı İçin, eğer biz rüzgâr yollarsak..." (Rum,51)ayetidir. Cenâb-ı Hak böyle buyurmuş, daha sonra da, in cevabı gibi,
olurlardı..."(Rum, 51). buyurmuştur. Yine Cenâb-ı Hak, "Şayet onlar iman edip muttaki olsalardı..." (Bakara, 103) buyurmuş.daha sonra, in cevabı gibi, "Allah katından olan bir sevab..." şeklinde bu-vurmuştur. Bu böyledir, çünkü,in aslı mazi için,in aslı ise muzâ-rî için kullanılmasıdır. Bu Ahfeş'in görüşüdür.Sibeveyh İse, bunlardan herbirinin diğeri yerine kullanılabileceğini söylemiştir, ıjı ile Jr in cevaplarının birbiri yerine kullanılmaları bakımından içice olmaları, jı edatının başında gelen lâm hailinin kasem mânasına delâlet etmesinden dolayıdır; işte bundan dolayı da, 'in cevabı da kasemin cevabı gibi olmuştur. [47]
Ayet Kelimesinin Mânası Hakkında
Ayet kelimesinin vezni,dür. Aslı ise, dür. Arapla, kelimesindeki şeddeyi ağır bulup, birinci "yâ" harfini, kendisinden önceki harfin Hakkında harekesi fetha olduğu için, elif harfine çevirmişlerdir. Ayet, hüccet ve alâmet anlamındadır. dediğimiz zaman, kişinin şahsı anlaşılır. denildiği zaman, onların topluluğu ve cemaatı kastedilir. Kur'an'ın âyetleri de bu şekilde adlandırılmıştır, çünkü o ayetler harfler topluluğudur. Ayete ayet denmiştir, çünkü ayet, kendisinden sonra gelen sözün devam etmiyeceğinin alâmetidir. Ayete âyet denmiştir, çünkü ayet, kendisinin yaratılmışlar tarafından meydana getirilemiyeceğine ve onun, sadece Allah sözü olduğuna delâlet eder. [48]
Sekizinci Mesele
Rivayet edildiğine göre Medine yahudileri ile Necrân hristiyanları Hz. Peygamber (s.a.s)'e, "Sendenönceki peygamberlerin getirdiği gibi, sen de bize bir mucize getir!" demişler; bunun üzerine Cenâb-ı Hak bu ayeti indirmiştir. Doğruya en yakın olan, bu ayetin yeni başlayan bir hâdise hakkında nazil olmadığı, tam aksine bunun kıblenin değiştirilmesiyle ilgili olan hükümlerin geriye kalanlarından olmasıdır. [49]
Onların Kıblelerine Uymamak Ne Demektir? Başa Dön
Atlahu Teâlâ'nın, 'Sen de onların kıblesine asla tâbi olmayacaksın" sözüne gelince, bu hususta bazı görüşler bulunmaktadır.
a) Bu, neshi caiz görmeyi men edip kıblenin de mensûh olmadığını açıklamaktır.
b) Ehl-i Kitab'ın bu husustaki beklentilerini sona erdirmektir. Çünkü onlar şöyte diyorlardı: "Eğer o bizim kıblemize yönelmeye devam ederse, biz de onun, kendisini bekleyedurduğumuz dostumuz,, arkadışımız olmasını umarız. Yahudiler, Hz. Peygamberin kendi kıblelerine dönmesini bekliyorlardı.
c) Bu bir "mukabele" dir. Yani, onlar kendi bâtıllarını terketmezler; sen de, senin gerçeğini terkedici değilsin.
d) Cenâb-ı Hak bununla, "Sana, onların kıblesine uymak suretiyle, onları düzeltmen gerekmez. Çünkü böyle yapman, günahtır!" demek istemiştir.
e) Sen, yahudî ve hristiyanlardan mürekkep Ehl-i Kitab'ın hiçbirinin kıblesine tâbi olamazsın. Çünkü yahudinin kıblesi, hristiyanın kıblesine terstir. Şöyle kî, yahudînin kıblesi Beyt-i Makdis, hristiyanın kıblesi de doğu tarafıdır. Binaenaleyh, sen kendi kıblene yönetmeye devam et, onların görüşlerini bırak.Cenâb-ı Hakk'ın, "Onlar, birbirlerinin kıblesine de tâbi olmazlar" ayetine gelince Kaffâl şöyle demiştir: "Bunu, hem o andaki hâle, hem de geleceğe hamletmek mümkündür. Şu yönlerden mevcut hale hamledilebilir:
a) Onlar, aynı kıble üzerinde olmadıkları için, onların bu kıblesine tâbi olmak suretiyle onları hoşnut etmek mümkün olmaz.
b) Yahudi ve hristiyanlar seni yalanlama hususunda ittifak etmelerine rağmen, kıble hususunda birbirlerinden ayrılırlar. O hâlde kendi aralarında ihtilâf ettikleri halde, seni kıbleni terketmeye nasıl davet ederler.
c) Bu, onların "Ehl-i Kitab'a muhalefet etmek caiz değildir" şeklindeki sözlerini boşa çıkarmaktır. Çünkü bir maslahattan dolayı, onların kıblelerinin farklı ofması caiz olunca, bu maslahatın bir üçüncü kıble için de söz konusu olması caizdir.
Ayeti kıbleye yönelme manasına almaya gelince, bu hususta bir problem vardır: O da, Hak Teâlâ'nın, "Onlar birbirinin kıblesine bile tabî olmazlar" ifâdesi yahudî ve hristiyanlardan herbir grubun, diğerinin kıblesine tabî olmadığını ifâde eder. Fakat bu olmuştur. Bu da hulfe (sözde tenakuza) götürür.Biz bu probleme şöyle cevap veririz: Biz, eğer "Ehl-i Kitab" ifâdesini, onların Hz. Peygamber (s.a.s) zamanında mevcut olan alimlerine hamlederşek, bizim görüşümüze göre onlardan herhangi birinin, diğerinin kıblesine tabî olduğu hususu sabit olmaz, böylece de tenakuz gerekmez. Eğer bunu, bütün Ehl-i Kitab manasına alırsak, o zaman da deriz ki, bu tahsis edilmiş (sınırlandırılmış) umûmî bir ifâdedir. [50]
Eğer Onların Hevâlarma Uyarsan
Allah Teâlâ'nın,Eğer onların nevalarına uyarsan..." sözüne gelince, bunda iki mesele vardır:
Birinci Mesele
Elif-i maksure ile yazılan, ,kelimesi, "gönlün meylettiği şey" manasına gelir. Elif-i memdûde ile yazılan, kelimesi, herkesin bildiği hava manasınadır. [51]
Ayetteki Hitap Hakkında ihtimaller Başa Dön
Alimler, bu hitabın kime olduğu hususunda ihtilâf et ile onun dışındakiler; diğer bazıları da, doğrusu muhatabın Hz. Peygamber (s.a.s)'tn dışındaki mü'minler olduğunu söylemişlerdir. Çünkü Cenâb-ı Allah, Hz. Peygamber (s.a.s)'in böyle bir şey yapmayacağını bilir. Bundan dolayı, bu hitabı Hz. Peygamber (s.a.s)'e yapmış olması uygun değildir. Bu üçüncü görüş yanlıştır. Zira, kendisinden zorlama kaldırılmış olduğu halde, Hz.
Peygamberden sudur etmesi halinde çirkin olacak olan herşey onun yapmayacağı bilinse dahi, Hz.Peygamberden yasaklanabilir. Buna şu hususlar da delâlet etmektedir:
a) Allah'ın, Hz. Peygamber'in yapmayacağını bildiği herşeyden o peygamberi nehyetmemesi vâcib olsaydı, bu durumda O'nun yapacağını bildiği her şeyi O'na emretmemesi gerekirdi. Bu da Hz. Peygamber (s.a.s)"m herhangi bir şeyle ne emredilmiş, ve ne de herhangi birşeyden nehyedilmiş olmamasını gerektirirdi ki, bu da ittifakla bâtıldır.
b) Şayet bir nehiy ve bir sakındırma daha önce geçmemiş olsaydı, Hz. Peygamber (s.a.s) o şeyden sakınamazdı. Hz. Peygamber'in sakınması bu nehiy ve sakındırmaya bağlı olunca, o zaman bu çekinme, korunma, o nehye ve sakınmaya nasıl karşı olabilir?
c) Bu nehiy ve tehditten maksat, o şeyin çirkinliğini akıl yönünden de te'-kid etmektir. Bu sebeple, bundan maksad, bir te'kîd etmedir.
Allahu Teâlâ'nın, delilleri akıllarda yerleştirdikten sonra, tevhîde delâlet eden daha birçok deYıtiere diftkatt çeV.mes\ güze\ t>\* şeydir. Bundan maksat ise, aW\ nalûl ile te'V-.id etmektir. Öyleyse, böyle bir maksadın gözetilmesi nasıl uzak bir ihtimal görülebilir?
d) Cenâb-ı Hakk melekler hakkında, onların günahtan masumiyetlerini,'Kendilerine hakim olan Babie-rinden korkarlar ve emroiünduklan şeyleri yaparlar" (Nahl,50) ayetinde haber verdiği hâlde,
"Onlardan her kim, ben de Ondan başka bir tanrıyım" derse, işte biz onu cehennem ile cezalandırırız"
(Enbiya,29)buyurmuştur.
Yine, âlimler Hz. Peygamber (s.a.s)'in hiçbir zaman şirk koşmadığı ve ona hakkı için
meyletmediği hususunda ittifak etmiş oldukları halde, Cenâb-ı Hak O'nun
hakkında,Celalim hakkı için eğer şirk koşarsan,muhakkak ki amelin boşa
gider" (Zümer, 65); "Ey peygamber, Allah'tan kork ve, kâfirlere
münaftklara itaat etme" (Ahzab, 1) "İstediler ki sen gevşeyesin,
böylece onlar da gevşesinler..."Sana Rabfc/ ji n-den indirileni tebliğ
et.Eğer bunu yapmazsan, Allah'ın r
1) Allah'ın kendisine çok nimet verdiği kimselerden günahın sâdır olması, çok çirkin bir şeydir. Allah'ın Hz. Muhammed (s.a.s)'e vermiş olduğu nimetlerin çok olduğu hususunda hiç bir şüphe yoktur. Binaenaleyh, ondan sudur etmesi, daha fazla çirkin olur. O halde, o nehyin ona tahsis edilmiş olması daha evlâ olur.
2) Fazla sevgi, fazla sakındırmayı gerektirir.
3) Akıllı kimse, en büyük çocuğuna yönelip onu ıslah edip, diğer çocuklarının yanında onu bir şeyi yapmaktan menedince, o adam bununla, her neka-dar çocukları o şeyi isteyip yapmış olsalar bile, o şeyi yapmanın büyük suç olduğuna dikkat çekmiş olur. Örfte, başkalarının dikkatini çekip, bir hususu te'kid etmek için, derece bakımından daha yüksek olan kimselere emir ve yasaklar yöneltilir. Bu, bu gibi ayetlerde de ortaya konulan bir kaidedir.
İkinci Görüş: Allah Teâlâ'nın sözünden murad, Hz. Peygamber (s.a.s)'in bütün işlerde onların nevalarına uyması değildir. Muhtemelen Hz. Peygamber (s.a.s), onların İslam'a meyletmeleri arzusuyla, söz ve konuşması esnasında sertliği ve katılığı terketmesi kabilinden, bazı şeylerde onların nevalarına uyuyordu. İşte bunun üzerine, Cenâb-ı Allah, onu bu kadarlık bir uymadan bile menetmiş ve "Şayet biz sana sebat vermeseydik,, andolsun ki sen onlara, neredeyseazıcık meyledecektin"^,74)buyurarak,O'nun, onlardan bütünüyle ümidini kestirmiştir.
Üçüncü Görüş: Ayetteki hitabın zahiri, her nekadar Hz. Peygamber (s.a.s)'e ise de, bundan murad edilen, onun dışındaki mü'minlerdir. Bu tıpkı şuna benzer: Sen, kölesi kölene kötülük yapmış olan bir insanı azarlayıp da, ona, "Eğer bir daha böyle birşey yaparsan, seni bundan ötürü şiddetli bir şekilde cezalandırırım" dersin. Buna göre ayetten maksad, "Ümmetinden hiç kimse, onlara karışmaya, onlarla konuşmaya ve onlara uymaya temayül etmesin" manasıdır. [52]
Cenâb-ı Allah'ın, "İlimden sana bunca şey geldikten sonra" ayetinde iki mesele vardır:
Birinci Mesele
Allah Teâtâ, bununla, "Sana ilmin bizzat kendisi geldi" manasını kasdetmemiştir. Doğrusu burada kasdedilen, deliller; ayetler ve mucizelerdir. Çünkü bunlar ilmin yollarındandır. Buna göre bu, müessire eserin ismini vermek kâ-bilindendir. Bil ki buradaki istiareden maksad, mübalağa ve ta'zim ifâde etmektir. Buna göre Cenâb-ı Hak, sanki, mucize ve peygamberlik ile ilgili işleri, "ilim" diye isimlendirerek yüceltmiştir. Bu senin dikkatini, ilmin şeref ve mertebe bakımından, mahlûkâtın en yücesi oluduğu hakikatine çeker. [53]
İkinci Mesele
Ayet-i kerime, âlimlere yönelen ilâhî tehdidin, diğer insanlara yönelenden daha şiddetli olduğunu gösterir.
Çünkü, "İlimden sana bunca şey geldikten sonra.." ifâdesi buna delâlet eder.Allah Teâlâ'nın, "O zaman sen, muhakkak zâlimlerden olursun" sözünden murad şudur: "Eğer sen bunu yaparsan, inkâr etmeleri ve kendilerine zulmetmeleri hususlarında, işte o yahudiler gibi olursun." Bundan maksad, tehdid ve men etmedir. Allah en iyi bilendir"Kendilerine kitab verdiğimiz (o) kimseler, o (Muhammed'i) kendi oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar. Onlardan bir grub muhakkak ki, Rabbin kûmdan olduğunu bildikleri hâlde o gerçeği gizlerler. Binaenaleyh sen
sakın şüphe edenlerden olma''(Bakara, 146-147). [54]
Birinci Mesele Başa Dön
Bil ki, bu ayetle ilgili birkaç mesele vardır:Cenâb-ı Hakk'ın, ifâdesi, her ne kadar lâfzı bakımından umumî ise de, onların âlimlerine has kihnmışttr. Bunun delili şudur: Cenâb-ı Alah onları, peygamberi, tıpkı kendi oğullarını tanıdıkları gibi tanımış olmakla Kastetmiştir. Bir şeyden haberdar olan büyük bir kalabalığın, âdeten o şeyi hususunda ittifak etmeleri imkânsızdır. Görmez misin ki, bir kimse br çehre girse ve camiyi sorsa, o şehirdeki herkesin yalan söyleyerek camian yerini ondan gizlemesi mümkün olmaz; bu ancak, çok az sayıdaki insanın oluşturduğu topluluk hakkında doğru olabilir. Allah en iyisini bilendir. [55]
İkinci Mesele
ifâdesindeki zamir neye aittir? Âlimler bu hususta birkaç ihtimal zikretmişlerdir:
Zamir, Resûlullah (s.a.s)'e aittir. Yani, "Onu apaçık bir bilişle bilir, kendi oğullarını bilip, onları başkalarının oğullarıyla karıştırmadıkları gibi, peygamberi de başkalarından kolayca ayırdederler."Hz. Ömer (r.a.)'den rivayet edildiğine göre O, Abdullah İbn Selâm (r.a.)'den Hz. Peygamber (s.a.s.)'i sordu. Abdullah İbni Selâm cevaben şöyle aedi: "Ben onu, oğlumdan daha iyi tanırım.' Hz. Ömer: "Niçin?" deyince, O, "Çünkü ben Hz. Muhammed (s.a.s)'in peygamber olduğundan şüphe etmem. Fakat çocuğumdan şüphe edebilirim; çünkü annesi hainlik etmiş olabilir.." Bunun üzerine Hz. Ömer onun başını öptü.. Her nekadar daha önce ismi geç-memisse de, Hz.
Peygamberi burada zamir ile göstermek caiz olmuştur. Çünkü söz O'na delâlet etmekte ve işitene de bu husus gizli kalmamaktadır. Bu gibi yerlerdeki "izmâr"da (isim zikretmeden zamirle işaret etmede) o kimseyi yüceltme ve o kimsenin, şöhretinden dolayı, tanıtmaya gerek olmaksızın malûm ve bilinir olduğunu anlatmak gayesi vardır. Bu görüş hakkında bazı sorular bulunmaktadır:
Birinci Soru: Bu sözün, daha önce geçmiş otan kıble hakkındaki ayetlerle bir münasebeti yoktur.
Cevap: Cenâb-ı Allah daha önceki ayette, Muhammed ümmetini,{Bakara, 145)
ayetiyle, yahudi ve hristiyanlara tâbi olmaktan sakındırınca, bu ayet-i kerimede de mü'minlere, Hz. Peygamber (s.a.s)'in halini haber vererek, "Ey mü'-minler topluluğu, biliniz ki Ehl-j Kitâb'ın âlimleri Muhammed'i, Muhammed'in getirdiklerini, O'nun sıdkını, davetini ve kıblesini bilirler ve O'nun hakkında, nasıl oğulları hakkında şüphe etmiyorlarsa, aynı şekilde şüphe etmezler" demiştir. [56]
İkinci Soru: Tahrifle İlgili Bir Soru ve Cevabı Başa Dön
Bu ayetin diğer benzerleri de şunlardır: "O'nu yanlarında, Tevrat ve İncil'de yazılı bulurlar" (A'râf, 157) ;ve, "Benden sonra gelecek olan ve adı Ah-med olan bir peygamberi de müjdeleyici olarak..." (Saf, 6) Ancak biz, onların Hz. Peygamber (s.a.s)'i, oğullarını bildikleri gibi bilmelerinin imkânsız olduğunu söylüyoruz. Çünkü Hz, Peygamber'in Tevrat ve İncil'deki tavsîfi ya tam tafsilâtlı olarak gelmiştir, ki ancak O'nun zamanını, yerini, sıfatlarını, yaratılış ve mizacını, nesebini ve kabilesini belirtmek suretiyle olur veya bu tavsif şu şekilde tafsilâtlı olarak gelmez. Eğer birinci ihtimal mümkün olursa, muayyen bir vakitte, belli bir ülkeden, belli bir kabileden ve muayyen vasıflarla gelmesinden önce, doğu ve batıdaki bütün insanlar tarafından tanınmış olması gerekirdi. Çünkü Tevrat ve İncil, doğu ve batıdaki bütün insanlar arasında tanınmaktaydı. Eğer durum böyle olsaydı, yahudi ve hristiyanlann hiçbirisi onu inkâr edemezdi.İkinci ihtimal söz konusu olursa, o zaman Tevrat ve İncil'de Hz. Peygam-ber'le ilgili olarak anlatılanlar, Hz. Muhammed'in peygamberliğinin doğruluğunu kesin olarak ifâde etmezler. Çünkü biz diyoruz ki: Farzet ki Tevrat, Araplardan bir adamın peygamber olacağı haberini ihtiva etsin.. Fakat bu haber tafsilât itibariyle yakînî bir bilgi derecesine ulaşmadığı zaman, bu bilginin varlığını kabul etmek, Hz. Muhammed'in peygamberliğini kabul etmeyi gerektirmez.
Bu Probleme Cevâp: Bu soru bize ancak, "Biz Hz. Peygamber (s.a.s)'in peygamberliğini bilmenin Tevrat ve İncil'in O'nun niteliklerini ihtiva etmesiyle meydana getir" dersek yöneltilir. Halbuki biz bunu söylemiyor, aksine şöyle diyoruz: Hz. Peygamber (s.a.s), peygamberliğini iddia etti ve elinden bir çok mucizeler meydana geldi.. Bu durumda olan herkes, doğru bir peygamberdir. Bu, bir delildir ve delil de bir yakîn ifâde eder. Buna göre hiç şüphesiz Hz. Muhammed'in peygamber olduğunu bilmek, oğulların oğulluklarını, babaların da babalıklarını bilmesinden daha kuvvetli ve daha açıktır.
Üçüncü Soru: Sizin anlattığınız bu izaha göre, Hz. Muhammed (s.a.s)'ın peygamberliğini bilmek yanılmaya ihtimal bırakmayan, delile dayalı (burhanı) bir ilimdir, Fakat, "Şu benim oğlumdurl" diyerek oğlunun kendi oğlu olduğunu bilmek, yanılma ihtimali olan ve zanna dayanan bir ilim olup, yakînî (kesinlik ifâde eden) bir bilgi değildir. Buna göre, yakînî bilgi, zann-ı galibe niçin benzetilmiştir?
Cevap: Ayetten kastedilen, Hz. Muhammed'in peygamberliğini bilmenin, onların kendi oğullarının oğulluğunu bilmelerine benzediğini ifâde etmek değildir. Aksine bu ayetten murad, bunu, onların oğullarının şahıs ve zatlarına teşbih etmektir. Nitekim, babada, başkasıyla karıştırmayacak bir biçimde, kendi oğlunun şahsını ve zâtını bilir. Burada da durum aynıdır. Bu durumda, teşbih yerinde olur, çünkü bu bilgi zarurî bir bilgidir, peygamberin peygamberliğini bilmek ise teorik ve nazarî bir bilgidir. Nazarî bilgiyi zarurî olana teşbih etmekse, pekiştirme (mübalağa) ve teşbihte güzellik ifâde eder.
Dördüncü Soru: Niçin sadece erkek evlât zikredildi?
Cevap: Çünkü erkek çocuklar, daha iyi bilinir ve daha iyi tanınırlar. Çünkü onlar babalarıyla daha çok bulunurlar ve onların gönlüne daha yakındırlar.
2) daki zamir, kıble meselesine racidir. Yani, "Ehl-i Kitâb âlimleri, kendisine dönderildiğin kıbleyi, tıpkı kendi oğullarını bildikleri gibi bilirler" demektir. Bu, İbn Abbas, Kâtâde, Rebî ve İbnZeyd'in görüşüdür.
Bil ki birinci görüş, birçok bakımdan daha uygundur:
1) Zamir ancak daha önce zikredilmiş olan blrşeye râcî olur. Burada zikredilen şeylerin en yakını, "Sana ilimden bunca şey geldikten sonra" ayetinde yer alan "ilirrTdir. Bu ilimden murad, peygamberliktir. Cenâb-ı Allah sanki şöyle demiştir: "Onlar bu ilmi, oğullarını bildiklerfgibi bilirler." Kıble meselesine gelince, onun zikri (bu şekilde) daha önce hiç geçmemiştir.
2) Allahu Teâlâ, Kur'an-ı Kerim'de kıblenin tahvili işinin Tevrat ve İncil'de zikredilmiş olduğunu haber vermemiştir. Onun Kur'an'da bildirdiği husus, Hz.Muhammed (s.a.s)'in nübüvvetinin Tevrat ve İncil'de zikredilmiş olduğudur. Binaenaleyh bu bilme işini, peygamberlik meselesine hamletmek daha uygundur.
Mû'cizeler ilk delâletleriyle, ancak Hz. Muhammed'in doğruluğuna delâlet ederler. Kıble işine gelince, bu ancak, Hz. Peygamber'in getirdiği şeylerden birisi olduğu için sabit olur. Bu sebeble bu bilmeyi, peygamberlik işine hamletmek daha uygundur.Cenâb-ı Allah'ın,
"Onlardan bir grup, bile bile hakkı gizlerler" sözüne gelince, bil ki kendilerine kitab verilen ve Hz. Peygamber'in peygamberliğini bilenlerden,mesela Abdullah b. Selâm (r.a) ve ona bağlı olanlar gibi bir kısmı Hz. Muhammed (s.a.s)'e imân etmişlerdir; Ehl-i Kitab'dan küfrüne devam edenler de olmuştur. İman eden kimse "hakkı gizlemiş olmak" vasft ile nitelenmez. Bu vasıfla ancak O'nu inkâra devam edenler nitelenir. Cenâb-ı Hak da, buyurmuş, ve onlardan bir kısmını bu vasıfla nitelemiştir. Allah Teâlâ, "Hakkı gizlerler" sözüyle, zemmederek,açığa vurulması mümkün olduğu zaman din hususunda gerçeği gizlemenin haram olduğunu beyan etmiştir. Alimler gizlenilen şeyin ne olduğu hususunda ihtilâf etmişlerdir. Bunun, Hz. Muhammed (s.a.s)'in peygamberliği olduğu gibi, kıble meselesi olduğu da söylenmiştir. Biz bu meseleyi daha önce uzunca anlatmıştık. [57]
Rabbin Katından Bir Gerçek
Allah Teâlâ'nın "Rabbin katından bir gerçek" buyruğunda iki mesele vardır:
Birinci Mesele
kelimesinin mahzut bir mübtedanın haberi olması muhtemeldir.Yani, (O haktır) takdirindedir. Hak Teâlâ'nın, sözünün ise ikinci haber veya hal olması mümkündür,kelimesinin mübteda, itâdesinin haber olması da caizdir. Hz. Ali (r.a), bundan önce geçen, ifâdesindeki, kelimesinden bedel olmak üzere bu kelimeyi,şeklinde okumuştur. Buna göre mana, "Onlar senin Rabbin-den olan hakkı (gerçeği) de gizlerler" şeklinde olur. [58]
İkinci Mesele
kelimesindeki elif-lam hususunda iki görüş vardır:
1) Bu, ahd (belli bir hakki göstermek) içindir. Bununla, Hz. Peygamber (s.a.s)'in üzerinde bulunduğu gerçeğe (hakka), veya Cenâb-ı Hakk'ın, "Onlar hakkı gizlerler" ifâdesinde bildirdiği hakka işaret edilmiştir. Yani, "Onların gizledikleri bu şey, Rabbin tarafından olan bir gerçektir" demektir.
2) Bu, cins içindir. Buna göre, "Hak ancak Allah'dan gelir, başkasından değil" demektir. Yani, hak, mesela senin üzerinde olduğun şey gibi, Allah'dan olduğu sabit olan şeydir. Ehl-i Kitab'ın üzerinde olduğu şey (din, inanç) gibi, Allah'dan olduğu sabit olmayan şey ise bâtıldır. [59]
Şüphe Edenlerden Olma
Allah Teâlâ'nın, "Sen sakın şüphe edenlerden olma" ifadesi ile ilgili iki mesele vardır:
Burada Şüphe Konusu Hakkında İhtimaller Başa Dön
Hz. Peygambere, hangi hususta şüphe edenlerden olmaması söylenmiştir. Alimler şu değişik görüşlerle, bu hususta ihtilâf etmişlerdir:
a) "Bahisleri geçen kimselerin, senin hak peygamber olduğunu bildikleri hususunda ve onların
bir kısmının inâd edip bunu gizledikleri hususunda şüphe etme." Bu görüşü Hasan el-Basri ifâde etmiştir.
b) Aksine bu, kıble meselesiyle ilgilidir.
c) Bu, Hz. Peygamber (s.a.s)'in peygamberliğinin ve şeriatının doğru olması hususuyla ilgilidir. Doğruya en yakın olan görüş budur. Çünkü zikredilen hususlardan buna en yakın olan, "Rabbinden olan gerçek" ifadesidir. Bu ifâdenin zahiri, Hz. Peygamber'in peygamberliği ile peygamberliğin şâmil olduğu Kur'an, vahiy ve şeriatı gösterir. Binaenaleyh, "Sen sakın şüphe edenlerden olma" ayetinin bununla ilgili olması gerekir. [60]
İkinci Mesele
Allah Teâlâ, her nekadar Peygamber (s.a.s)'ini şüp- he etmekten nehyetmiş ise de, bu ifâde, Hz. Peygamber (s.a.s)'in bu hususta şüphe etmiş olduğunu göstermez. Bu meselenin izahı daha önce yapılmıştı. [61]
Hayırda Yarışın
"Herkesin, yüzünü kendine döndürdüğü bir yönü vardır. Öyle ise siz de, hayırlara koşun, yarışın. Nerede bulunursanız bulunun, Allah hepinizi (bir araya) getirecektir. Şüphesiz ki Allah herşeye hakkıyla kadirdir"
(Bakara. 148).
Bil ki âlimler Cenâb-ı Hakk'ın, "herkesin' ifâdesinden ne murad edildiği hususunda ihtilâf etmişlerdir. Bununla ilgili iki mesele vardır: [62]
Birinci Mesele
Allah Teâlâ, "Herkesin, herkes için" buyurmuş da, "Her kavim için, her ümmet için" şeklinde dememiştir. Çünkü bu onlar tarafından mânası bilinen bir husustur. Bu sebeple "muzafun ileyhi" zikretmemek zarar vermez.Bu hazf işi Arapların sözünde çokça bulunmaktadır. Bu Cenâb-ı Hakk'ın tıpkı,"Biz sizden herbirinize bir şeriat ve bir yol tayin ettik" (Maide, 48) ayetinde olduğu gibi.. [63]
Ayetteki "Yön" Hakkında Farklı İzahlar Başa Dön
Alimler bu mesele hakkında dört görüş ileri sürmüşlerdir:
a) Bu ifâde bütün grupları içine alır. Yani müslüman yahudî, hristiyan ve müşrikleri kastediyorum... Bu
Esamm'ın görüşüdür. Esamm şöyle demiştir: "Allah'ın da kendilerinden İşte bunlar, Allah katında bizim şefeâtçûanmızdır" (Yunus. 18) ayetinde de naklettiği gibi, müşrikler içinde putlara tapıp da bu suretle Allah'a yaklaşmak isteyenler vardı.
b) Tâbiîn'in alimlerinin çoğunun görüşüdür. Buna göre, bundan maksad Ehl-i Kitab'dır. Ehl-i Kitab da
müsfüman, yahudi ve hristiyanlardır. Müşrikler bu tabirin şümulüne girmezler.
c) Bazı alimler, bundan muradın, "Müslümanlardan her bir topluluk için, Kâ'be'ye doğru olmak üzere, kendisine doğru namaz kıldıkları bir yön vardır. Bu yönler güney ve kuzey, veya doğu veyahut da batıdır... "Onlar bu görüşlerine şu iki hususu delil getirmişlerdir:
1) Allahu Teâlâ'nın, ifadesidir. Yani, "Allah oraya döndürür" demektir. Allah'ın döndürmesi ise, ancak Kabe için söz konusu olur. Çünkü O'nun dışında olanlar, şeytanın döndürmesidir.
2) Allahu Teâlâ bu kavlinin peşinden, sözünü getirmiştir.Görünen odur ki buradaki, dan murad, herkese ait olan cihettir, yöndür. Hayırla nitelendirilen yönler ise, Kabe'nin cihetleridir.
d) Başkaları da şöyle demiştir: Peygamberlerden ve şeriat sahibi olan kimselerden herkesin, bir kıble yönü vardır. Meselâ "Mukarreb" lerin kıblesi Arş; Ruhanîlerin kıblesi Kürsî; Kerûbiyyûn'un kıblesi Beyti Mâ'mûr, senden önce geçen peygamberlerin kıblesi Beyt-i Makdis ve senin kıblen ise Kabe'dir.Allah Teâlâ'nın, Mpy ifâdesinde, iki mesele vardır: [64]
Birinci Mesele
Bu ifâde izafetle olmak üzere, şeklinde okunmuştur, Buna göre mâna,"Her yönün kendisine yöneleni vardır" şeklinde olur. Mef'ul öne geçmiş olduğu için lâm harfi getirilmiştir. Senin tıpkı"Zeyd'i dövdüm" ve, "Zeyd'i babası döver" demen gibidir. [65]
İkinci Mesele
Ferrâ, ve kelimelerinin aynı manâya geldiğini söylemiştir.
Âlimler bundan ne murad edildiği hususunda ihtilâf etmişlerdir. Buna göre Hasan el-Basrî bundan maksadın "metodlar, yollar ve
şeriatlar" olduğunu söylemiştir. Bu, Hak Teâlâ'nm tıpkı, "Biz her ümmete bir ibâdet şekli tayin ettik"(Hacc, 34) ve. "Biz sizden herbiriniz için bir şeriat ve bir yol tayin ettik" (Maide, 48) ayetlerinde buyurduğu gibidir.
Bundan maksat, herbir şeriatın kendine özgü maslahatı olduğudur. Bu sebeple ümmetlerin değişmesiyle, muhakkak ki şeriatlar da değişir. Ümmetlerin değişmesiyle şeriatlar değiştiği gibi, bir ümmete nisbetle, zamanın değişmesinden ötürü şer'î hükümlerin de değişmesi tuhaf sayılmaz.. İşte bu sebepten dolayı nesh ve tağyir hususundaki hüküm doğru olmuştur.Diğerleri de, bundan maksadın kıbleyle ilgili husus olduğunu söylemişlerdir. Çünkü Cenâb-ı Hakk'ın, buyruğu daha önce geçmişti. Binaenaleyh, ayetteki,kelimesinin buna hamledilmesi gerekir. Cenâb-ı Hakk'ın, yı ifâdesine gelince bu hususta da iki görüş vardır
a) Bu, "herkesle ilgilidir. Yani, "herkes için yüzünü kendisine çevireceği bir cihet var" demektir.
b) Bu, Allah
ile ilgilidir. Yani, "Allah onu oraya dönderir" demektir. Birinci
görüşe göre, sözün takdirinin, "Sizden herkes için, kendine yöneleceği bir
kıble ciheti vardır", yani "o kimse, oraya yönelir, kendisiyle
Rabbine yaklaştığı namazında oraya döner. Herkes üzerinde bulunduğu hal ile
huzur duyar, bundan ötürü ondan ayrılmaz... Binaenaleyh çeşitli dinlerde
olmanıza rağmen aynı kıbleye yönelmenize imkân yoktur. O halde, "Hayırlara
koşun" yani, "Sizler, ey müslümanlar topluluğu, siz kendi kıblenize
yapışın. Çünkü siz bu hususta hem dünyevi,
hem de uhrev?
bakımdan hayırlar üzerinde bulunuyorsunuz."Dünyevî
bakımdan hayırlar üzerinde olmanıza gelince, bu sizin, İbrahim'in kıblesiyle
elde ettiğiniz şereftir.Ahiret hususunda hayırlar üzerinde olmanıza gelince bu,
Allah'ın emirlerine inkıyad etmenizden dolayı alacağınız büyük sevaptan
ötürüdür. Çünkü siz ancak Allah'a varacaksınız.. Yerin hangi tarafında
bulunursanız bulunun, Allah sizin hepinizi kıyamet alanında bir araya getirir;
sizden haklıyla haksızı ayırır, böylece sizden itaat eden, isyan edenden;
Bu te'vîli yapanlar şöyle derler: "Bundan maksat, yeryüzünde ümmetlerden herbirinin, ya şeriat vasıtasıyla veya da kendi hevâ ve arzuları sebebiyle tercih etmiş oldukları bir yönü ve ciheti vardır. Bu sebeple, başkasının yapmış olduğu şeylerden sizler rnes'ul tutulmazsınız.Onların amelleri kendilerine, sizin amelleriniz de sizedir.
İkinci görüşe göre, yani, ifâdesindeki zamirin Allah'a âit olduğu görüşüne göre bu sözün iki izahı vardır:
a) Allah Teâlâ, bize, iki kıble olan Beyt-i Makdis ve Kâ'be'den herbirinin Allah'ın kullarını çevirdiği bir cihet olduğunu bildirmiştir. Cenâb-ı Allah, dilediği zaman, uygun olduğunu bildiği şekilde onu yapar. Buna göre her iki cihet de Allah tarafındandır ve kullarının yüzlerini onlara çevirten de O'dur. Öyle ise siz, her iki durumda da Allah'ın emrine inkıyâd etmek suretiyle hayırlarda yarışınız. Çünkü sizin Allah'ın emirlerine boyun eğmeniz, sizin için birçok hayır demektir. Sakın, "Onları kıblelerinden çeviren nedir?" diyen şu kimsele-; rin kınamalarına da aldırmayın. Çünkü Allah Teâlâ hem sizi, hem de bütün bu beyinsizleri mahşerde biraraya getirip, aranızda hükmedecektir.
b) Eğer biz, ayetini, "Kabe'nin cihet ve yönleri" ile izah edersek, mana şöyle olur: "Ey müslümanlar, sizden her topluluğun bir yönelişi, yani Kâ'be'ye doğru bir ciheti vardır. Öyle ise siz, her taraftan Ka'be'ye yönelmek suretiyle, hayırlarda yarışınız. Çünkü bu yönler Ka'be'ye ulaştırdığı için, farklı farklı olsalar da tek bir yön gibidirler ve onların niyetleri Allah'a gizli kalmaz. Binaenaleyh Allah onların hepsini hasreder, amellerine göre karşılıklar verir."Cenâb-ı Allah'ın, "O, ona yöneltendir" ayeti, "O, yüzünü o-raya yöneltir" manasınadır. Burada "yüzünü" ifâdesi zikredilmemiştir. Fer-râ, bunun manasının "O, oraya döner" şeklinde olduğunu söylemiştir. Ebu Mu'az ise, nın, "O onu üstlenendir" manasında olduğunu söylemiştir. Mesela, bu manada, "Onu üstüne aldt, ondan hoşlandı ve onu takib edip sürdürdü''denilir. Abdullah b. Amir en-Nehâî'nin kıraatinde bu, şeklinde okunmuştur. Bu, Abdullah, b. Abbas, Ebu Ca'fer ve Muhammed b. Ali el-Bâkır'ın kıraatidir.Diğer kıraat imamları bunu, şeklinde okumuşlardır. Bunun, şeklindeki İbn Âmir kıraatine göre, iki manası vardır:
Senin tâbi olduğun şey de sana tâbi olur. Çünkü, nun manası, "Sen onu takib edecek şekilde kıldın" demektir. Şu onu takib edecek biçimde olursa, o da şunu takib etmiş olur. Bu durumda onlardan herbiri diğerini takib etmiş olur. Bu tıpkı, Cenâb-ı Hakk'ın,"Adem'e Rabbisinden kelimeler geldi" (veya) "Adem, Rabbisinden kelimeler aldı" (Bakara, 37) ve, "Ahdim zâlimlere ulaşmaz" (veya) "Zalimler ahdime ulaşamaz" (Bakara, 124) ayetleri gibidir. [66] Bu Ferra'nın görüşüdür.
2) Bunun manası, “Bu cihet ona hoş gösterildi ve sevdirildi. Yani o onu sevecek ve razı olacak hale geldi" demektir. [67]
İbadetin (namazın) Efdal Olan Vakti Başa Dön
Allah Teâlâ'nın, emrinin manası, itaat olan şeyleri vaktinde yapmada çabuk davranma emridir. Bil ki vaktinin başında namazı edâ etmek Şafiî'ye göre daha efdaldir. Ebu Hanife bu görüşte değildir. Şafiî görüşüne şunları delil getirmiştir:
1) Namaz, Hz. Peygamber (s.a.s)'in,"Namaz, konulan şer'İ hükümlerin en hayırlısıdır[68] hadisine binâen, en hayırlı ibâdettir. Durum böyle olunca,Cenâb-ı Hakk'ın."Hayırlara koşun" ayetinden dolayı, namazı vaktin evvelinde kılmak daha faziletlidir Emrin zahiri, vaciboluşu gösterir. Vacib olmadığı zaman, emir en azından mendub oluşu ifâde eder.
2) Allah Teâtâ, "Rabbinizin mağfiretine yarışın" (Hadid, 21) ayetidir. Bunun manası, "Rabbinizin mağfiretini gerektiren şeye koşun"demektir. Namaz da Allah'ın mağfiretini temin eden şeylerdendir. Binaenaleyh ona koşmanın (acele etmenin) mendub olması gerekir.
3) Allah Teâlâ'nın Hayır yarışlarında Öne geçip kazananlar işte onlar (Allah'a) yakm olanlardır." (Vakıa,10-11) ayetidir. Bunlardan muradın taata koşanlar olduğunda şüphe yoktur. Şüphesiz ki namaz da taatlardandtr. Allah Teâlâ'nın, 'İşte onlar yakm olanlardır" buyruğu hasr ifâde eder. Buna göre mana, "Allah'a ancak, taatta yarışanlar yaklaşır" şeklindedir. Bu da tam bir faziletin yarışmaya bağlandığını gösterir.
4) Allah Teâlâ'nın '"Rabbinizin mağfiretine koşuşun"[mi imran, inayetidir. Bunun manası, "mağfireti gerektiren şeye koşuşun" demektir. Namazın, bu şeylerden olduğunda şüphe yoktur. O halde ona koşmak da emredilmektedir.
5) Cenâb-ı Hak "Onlar, hayırlarda yarışırlardı " (Enbiya, 90) ayetiyle, peygamberleri medh-ü sena etmiştir. Hz. Peygamber (s.a.s)'in "Sizin ibâdetlerinizin en hayırlısı namazdır[69] hadisinden dolayı, namazın bu hayırlardan olduğunda şüphe yoktur.
6) Allah Teâlâ, Allah'a taatte yarışmayı (çabuk davranmayı) bıraktığı için, iblisi zemmetmiş ve Sana emrettiğimiz zaman, secde etmekten seni alıkoyan nedir?" (Arâf, 12) buyurmuştur. Bu, taatte yarışmayı bırakmanın kınamayı gerektirdiğini gösterir.
7) Hak Teâlâ'nın Namazlara devam edin" (Bakara. 238) âyetidir. Unutma ve diğer meşguliyetler sebebiyle namazı kaçırmadan emin olmak için namaza devam etmek, ancak acele etmekle elde edilir.
8) Hak Teâlâ'mn, Hz. Musa (a.s)'dan naklettiği "Ya Rabbi, razı olasın diye, sana acele geldim" (Taha.,84) ayetidir. Buna göre, acele etmenin evlâ olduğu ortaya çıkmaktadır.
9) Allah'ın,"Sizden Mekke'nin fethinden önce intak edip savaşanlar aynı durumda olmaz. Bunlar, Fetih'den sonra infâk edip savaşanlardan derece bakımından daha üstündürler" (hmim. 10) ayetidir. Burada Cenâb-ı Hak, önce davranmanın faziletteki fazlalığın sebebi olduğunu beyan etmiştir. Namazda da durum böyledir.
10) Hz. Ömer, Cerirb. Abdullah, Enes ve Ebu Mahzûre(r.ahm), Hz. Peygamber (s.a.s)'in şöyle dediğini rivayet etmişlerdir: "Vaktinin evvelinde kılman namaz Allah'ın nzasıdir, vaktinin sonunda kılınan namaz ise Allah'ın affıdır.” [70] Hz. Ebu Bekir (r.a).Allah'ın rızası, bize affından daha sevimlidir" demiştir. Şafiî (r.a) de şöyle demiştir: "Allah'ın rızası ancak muhsinler içindir. Affı ise, sanki sadece kusur edenler içindir."Bundan dolayı: "Bu hadis yerinde bir delil değildir. Çünkü bu, namazda tehirin günah olduğunu ifâde eder. Halbuki biz bunun günah olmadığına ittifak etmişizdir. Bu durumda,geriye bu hadisin manasının, "vaktinin sonunda yapılan ibâdetin geçmiş günahların affını gerektirir" şeklinde olması ihtimali kalır. Böyfe olan şeyin, Allah'ın rızasını gerektirdiğinde şüphe yoktur.Binaenaleyh, "Namazı biraz geciktirmek de hem Allah'ın affını hem de rızasını gerektirir. İbadeti önce yapmak ise affı değil, sadece rızayı gerektirir. O halde, namazı tehir daha evlâdır" denilirse, biz deriz ki: Bu itiraz şu bakımlardan zayıftır:
a) Eğer durum sizin dediğiniz gibi olsaydı, akşam namazının da tehir edilmesinin evlâ olması gerekirdi. Halbuki bunu hiç kimse söylememiştir.
b) Allah'ın emrine hemen uymamak, aldırmamak gibidir. Bu da cezalandırmayı gerektirir. Fakat bundan sonra, o insan emri yerine getirirse, bu gereken ceza düşer.
c) Hz. Ebu Bekir (r.a)'İn sözü, söylenen bu te'vili geçersiz kılar.
11) Hz. Ali (r.a), Hz. Peygamber (s.a.s) in şöyle buyurduğunu nakletmlştlr."Ey Ati, üç şeyi geciktirme: Vakti geldiği zaman namazı hazır olduğu zaman cenazeyi ve dengini bulduğun zaman bekâr kızın (evlendirilmesini)."[71]
12) İbn Mes'ud (r.a)'dan rivayet edildiğine göre, o, Hz. Peygamber'e: "Ya Resulullah ibadetlerin hangisi daha üstündür?" diye sorduğunda, Hz. Peygamber (s.a.s)"Vakitlerinin evvelinde kılman namazlar"'[72] cevabını vermiştir
13) Ebu Hureyre (r.a), Hz. Peygamber (s.a.s)'ın şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:"insan, vaktin evvelinde ailesinden ve malından daha hayırlı olan şeyi elinden kaçırmış olarak (tehir ederek) namazını kılar.[73]
14) Hz. Peygamber (s.a.s),"Kim, güzel bir adet ihdas ederse o adetinin mükâfaah ve kıyamete kadar o adetle amel edenlerin mükâfaatınm bir misli ona verilir"[74] buyurmuştur. Buna göre ta-atlarda erken davranan, o vakitte taat işlemeyi adet (sünnet) haline getirmiş olur. Bu sebeble de onun mükâfaatınm, sonradan kılanınkinden çok olması gerekir.
15)Biz, sahabe arasındaki üstünlük sebeblerinden birinin İslam'a girmedeki öncelik olduğu hususunda ittifak halindeyiz. Hatta Ehl-i Sünnet ile başka mezhebler arasında Hz. Ebu Bekir (r.a)'in mî, Hz. AH (r.a)'nin mi daha önce müslüman olduğu hususunda çok şiddetli ihtilâflar meydana gelmiştir. Bu da ancak onların, taatiardaki önceliğin daha çok fazileti gerektirdiğinde müttefik olmalarından dolayıdır. Bu, bizim görüşümüze delildir.
16) Hz. Peygamber (s.a.s), bir hutbesinde,"Meşguliyete düşmeden, salih amellere koşunuz"[75]buyurmuştur. Namazın salih amellerden olduğunda şüphe yoktur.
17) İnsanların haklarını vermede acele etmek, geciktirmeden daha üstündür. Bu sebeple, Allah'ın hukukunu edâ hususunda da durumun aynı olması gerekir. Bu ikisi arasındaki müşterek nokta, bunlara ta'zim (saygı, önemseme) manasına riayet etmektir.
18) Namaza koşmak, onu edada acele etmek, insanın taata olan düşkünlüğünü ve o husustaki arzusunu ortaya koyar. Namazı geciktirmede ise, ona karşı gevşekliği gösteren bir mana vardır. Bu sebeple, birincisi evlâdır.
19 İhtiyata uygun olan, namazı edada aceie etmektir. Çünkü insan namazını vaktinin evvelinde edâ ettiği zaman, borcunu ödemiş olur. Fakat tehir ettiği zaman, ve bilhassa kendisine bir meşguliyet ânz olup o namazı edadan onu alıkorsa, b farz onun zimmetinde kalır. O halde ihtiyata uygun olan şekil şüphesiz Ki daha evladır.
20) Ramazan orucunun vaktinde tutulmasının, kazaya bırakılmasından daha efdal olduğunda müttefikiz. Bu böyledir. Çünkü hasta olan kimsenin orucu bozması ve kazaya bırakması caizdir. Yine bu kimsenin o esnada orucunu tutması da caizdir. Sonra biz, oruçta, Cenâb-ı Hakk'ın da,"Orucu tutmanız sizin için daha hayırlıdır" (Bakara, 184) buyurduğu için, acele etmenin yani onu vaktinde tutmanın efdal olduğuna ittifak ettik. Bu sebeble, namazda da acele etmenin daha evlâ olması gerekir. Buna göre şayet, "Sizin bu kıyâsı delilleriniz, sıcak çok olduğunda öğle namazının; cemaate yetişme ümîdi olduğu zaman cemaatle kılmak için namazın veya su bulma ümîdi olduğu zaman yine namazın tehir edilmesi hükümleri ile bozulur" denilirse, biz deriz ki: Bu gibi durumlarda namazı tehir,arızî bir takım sebeblerden dolayı olur. Halbuki konumuz, aslî kaidelerin ifâde ettiği meselelerdir.
21) Örf bakımından bir emri yerine getirmek, onu tutmamaktan daha güzeldir. Bunun,şeriatın emirlerinde de aynı olması gerekir. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.s), "Müslümanların güzel ve yerinde gördüğü şey, Allah katında da güzeldir" [76] buyurmuştur.
22) Şartlan tam olan namazın, akşam namazı gibi, vaktinin evvelinde edâ edilmesi gerekir. Bu ifâdede, sıcak çok olduğunda öğle namazını geciktirmeye işaret vardır. Çünkü sıcakta mescide gitmek bir enget gibi olduğu için, öğle namazını mescidde kılmak isteyen kimseler için öğle namazını geciktirmek müstehabtır. Ama insan, öğleyi evinde kılmak isterse, onun acele etmesi daha üstündür. Yine bu ifâdede abdesti sıkışmış kimsenin veya aç iken yemeği hazır olmuş olan kimsenin, yine bu manadan ötürü, namazı tehir edeceğine işaret vardır. Su bulacağını ümid eden teyemmümlü kimse de böyledir. Cemaatle namaz kılınacağı zaman, cemaatin hazır olması için namazı tehir etmek de böyledir. Çünkü bütün bu durumlarda, namazın kemâl şartları tam tahakkuk etmemektedir. İşte bütün bunlar, vaktinin evvelinde namazı kılmanın efdal olduğuna delâlet eder. Namazları tek tek anlatacağız. [77]
Namazların Efdal Vakitleri Başa Dön
Sabah Namazı: İmam Muhammed, "Sabah namazının müstehab olan vakti gecenin son karanlığı ile başlar,ortalığın ağarmasıyla çıkar. Eğer kişi sabah namazını bu ikisinden birinde kılmak isterse, ortalığın ağarmasıyla kılması efdaldir" demiştir.Şafiî (r.a) ise, gecenin son karanlığında kılmanın efdal olduğunu söylemiştir. Ki bu Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer'in mezhebidir.İmam Malik ile İmam Ahmed de aynı görüştedirler.
Şafiî (r.a), yukarıda geçen delillerine ilâveten şu hususları da söylemiştir;
1) Sahiheyn, Hz. Aişe (r.a)'nin şöyle dediğini rivayet etmişlerdir: "Hz. Peygamber (s.a.s) sabah namazını kılıp bitirdiği esnada, çarlarına bürünmüş kadınlar, karanlıktan henüz tanınamıyorlardı." Muhyi's Sünne (el-Begavi), Şerhu's-Sünne kitabında bunların "elbiselerine ve çarşaflanna iyice sarınmış kadınlar" manasına olduğunu söylemiştir. Hadisin metninde geçen,kelimesi, geniş çarşaf (çar) demektir, cemîsi, şeklinde gelir. Yine hadiste geçen, kelimesi, gecenin sonunun karanlığı (yani sabahın alaca karanlığı) demektir.Buna göre şayet: "Bu, kadınların cemaate gittikleri İslam'ın başlangıç yıllarında böyle idi. İşte bundan dolayı, Hz. Peygamber (s.a.s), kadınlar tanınmasınlar diye, sabah namazını alaca karanlıkta kıldırıyordu. Hz. Ömer de böyle yapardı. Sonra kadınların cemaaate gelmesi nehyolununca, bu terkedildi" denilirse, biz deriz ki: Bütün ahkâmı isbat hususunda kendisine başvurulan asıl (kaide), neshin olmamasıdır. Eğer bu kaide olmasaydı, şer'î delillerden herhangi biri ile istidlal etmek mümkün olmazdı.
2) Sahiheyn Kâtâde'den, onun da Enes'den, Enes'in de Zeyd b. Sabit (r.a)'den şu hadisi rivayet etmiştir: "Hz. Peygamber (s.a.s) ile birlikte sahur yemeği yer, sonra da sabah namazı için kalkardık."Enes (r.a), Zeyd b. Sabit'e, "Bu namazda okunan ayetler ne kadar idi?" diye sordu. O da, "Etli ayettir" dedi." Bu rivayet de, yine tağlise (sabah namazının alacakaranlıkta, ilk vaktinde kılındığına) delâlet eder.
3) Ebu Mes'ud el-Ensâri,Hz. Peygamber (s.a.s)'in, sabah namazını erkenden kıldığı, bir defa da ortalık iyice ağarınca kıldığı, vefat edinceye kadar, bir daha ortalık iyice ağarıncaya kadar sabah namazını bırakmadığını rivayet etmiştir.
4) Allah Teâlâ, erkenden istiğfar edenleri medh-ü sena ederek, "Onlar, seherlerde istiğfar edenlerdir" (Al-i İmran, 17) buyurmuştur. Gece namazı için uykusunu terkedenleri de medhederek, "Yanları yataklarından, uzaklaşır, korku ve ümid ile Rablerine dua ederler" (Secde,16) buyurmuştur. Bunun böyle oluduğu sabit olunca, Hz. Peygamber'in Allah'tan naklettiği,"Bana yaklaşanlar, kendilerine farz kıldığım şeyi edâ ederek yaklaştıkları gibi hiçbirşeyle yaklaşamazlar"[78] kudsî hadisinden ötürü, farzları eda hususunda uykuyu terketmek vâcib olur.- Durum böyle olunca da, "tağlis" (sabahın ataca karanlığında namaz kılmanın) efdâl olması gerekir. O vakitte
uyumak güzeldir, bu sebeble onu terketmek çok zor olur. Binaenaleyh Hz. Peygamber'in, "İbadetlerin en faziletli olanı, onların en zor olanıdır"[79] hadisinden dolayı, sabah namazını erkenden kılmanın sevabının daha çok olması gerekir. [80]
İmam Ebû Hanife Nezdinde Efdal Vakitleri
Ebu Hanife de şu hususları kendi görüşüne delil getirmiştir:
1) Hz. Peygamber'in, "Sabah namazını ortalık ağannca kılınız; çünkü bunun ecri en büyük ecirdir."[81]
2) Abdullah'İbn Mesûd, Hz. Peygamber (s.a.s)'in sabah namazını Müz-delife'de ilk vaktinde kıldırdığını rivayet etmiştir,İbn Mes'ûd sonra.şunu ilave etmiştir: "Hz. Peygamber (s.a.s)'i, (hacc esnasında) bütün namazları mûtad vakitlerinde kıldırdığını gördüm. Yalnız sabah namazının vaktinde değişiklik yapmıştı.
3) İbn Mesûd'dan şöyle dediği rivayet edilmiştir:'*Peygamberin ashabının, sabah namazını ortalık aydınlanınca kılmaya devam ettikleri gibi, hiçbir şeye devam ederken görmedim.
4) Ebu Bekr (r.a)'den o, onun sabah namazını kıldırdığı ve Âl-i İmrân sûresini okuduğu, bunun üzerine kendisine uyanların, "Nerdeyse güneş doğacaktı!.." dediklerinde de, onun "Şayet güneş doğmuş olsaydı, bizi bundan gafiller olarak bulamazdı" dediği rivayet edilmiştir.
Hz. Ömer'in de Bakara sûresini okuduğu, kendisine uyanların da, güneşin doğmak üzere olduğunu söyledikleri, bunun üzerine onun da, "Şayet güneş doğmuş olsaydı, bizi bundan gafil olarak bulamazdı" dediği rivayet edilmiştir.
5) Namazı tehir etmek, beklemeden dolayı bir fazilet kapsar. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.s),"Namazı bekleyen kimse, namazın içinde olan kimse gibidir"[82] buyurmuştur. Buna göre kim namazı ilk vaktinden tehir ederse, Ük önce namazı beklemiş, sonra da ikinci kez onu kılmış olur. Vaktin evvelinde namazını kılan kimse ise, beklemeden dolayı elde edilecek fazileti kaçırmış olur.
6) Namazı geciktirmek, cemaatin çoğalmasına imkân verir. 8u sebeble cemaat faziletine nail olmak için, namazı tehir etmenin daha uygun olması gerekir.
7) "Tağlis", insanlara meşakkatli gelir. Çünkü sabah namazı erkenden kılındığı zaman, insan îecr tulü ettikten sonra namaza hazır olması için, geceden abdest almaya ihtiyaç hisseder. Halbuki şer'an zorluk kaldırılmıştır.
8) Sabah namazından sonra namaz kılmak mekruhtur. İnsan sabah namazını ortalık ağarınca kıldığı zaman, kerahet vakti azalır. Erkenden kıldığında ise, bu vakit çoğalmış olur.
Hanefilerin birinci deliline şu şekilde cevap veririz: Fecr, kendisiyle doğu tarafındaki karanlığın kaybolduğu ışığa verilen isimdir. Buna göre ancak havada karanlık olursa fecr, fecr diye isimlendirilir. Ama karanlık tamamen yok olup. ortalık aydınlanınca, bu fecr olmaz. "İsfâr" a gelince, bu açılmaktan İbarettir. Meselâ, kadın yüzünü açtığı zaman,"Kadın yüzünü açtı" denilir. Bu sabit olunca biz deriz ki, fecr'in açılması ortalıkta karanlık bulunduğu zaman olur. Çünkü, karanlık ne kadar fazla olursa, o karanlık arasında ortaya çıkacak olan ışık da o kadar güçlü olur. Bu sebeple Hz. Peygamber'in, ifâdesinin, "tağlis" e hamledilmesi gerekir. Yani, "Fecr daha çok açık ve daha fazla olduğu zaman,kıhnacak namazlarınızın sevabı daha çok olur." Biz, bunun ancak fecrin başında olacağını beyan etmiştik; bu, Şafiî (r.a)'nin şu sözünün anlamıdır: "Hadiste gecen "isfâr", fecrin iyice doğduğuna ve hiçbir şüphenin kalmadığına hamledilmiştir." O vakitte namaz kılmanın daha zor olduğu, dolayısıyla onun stevabının daha fazla olması hususu da, bizim bu dediğimize delâlet eder. Ama, sabah namazını ortalığın ışımasına kadar geciktirmek, tembellerin işidir. O halde yüce Şâri'in, "taatlar hususunda tembellik, ciddiyetten daha üstündür" demiş olması nasıl mümkün olur?
İkinci deliline cevap: Bu İbn Mes'ûd'un,"Sabah namazını ortalık ışıdığında kılmaya devam ediniz" sözüdür. Bunun cevabı, yukarıda izah ettiğimiz şeydir. Çünkü sabah namazını aydınlatmak, ancak vaktin evvelinde mümkün olabilir. Ama, ortalığın ışıkla dolmasına gelince, buna fecr denilmez.
Diğer delilleri de, bizim daha önce söylemiş olduğumuz delillerle çelişir. Allah en iyisini bilendir.
Allahu Teâlâ'nın,"Siz nerede olursanız olun, Allah sizin hepinizi huzuruna getirir" ayetine getince, bu Allah'a itaat edenler için bir va'ad, isyan edenler içinse bir va'îd ve tehdittir. Aliahu Teâlâ sanki şöyle buyurmuştur: "Ey nübüvvet ve dini bilen hakikat ehli kimseler; hayırlara koşun, kıyamette Allah katında sizin için hazırlanmış olan çeşitli ikramlar ve yakınlıklara ulaşabilmeniz için, bu husustaki güçlükleri sırtlanın.."
Daha sonra da Cenâb-ı Hak,"Muhakkak ki Allah herşeye kadirdir" buyurarak, bunun muhakkak o\du§unu bildirmiştir. Bu böyledir, çünkü "i'âde" (öleni diriltme) bizatihi mümkün bir şeydir. Allah da mümkinatın hepsine kadirdir. Bu sebeple de O'nun, insanları irâde etmeye kadir olması gerekir. Bu ayetten çıkarılacak meseleleri, biz Cenâb-ı Hakk'-ın,"Eğer Allah dilerse, onların İşitmelerini ve gözlerini götürür. Muhakkak ki Allah her şeye kadirdir"(Bakara, 20) ayetinde zikretmiştik. [83]
Kıblenin Değiştirilmesi Başa Dön
"Nereden çikarsan, yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir. Bu, Rabbinden gelen bir haktır. Allah sizin yaptıklarınızdan gafil değildir. Nereden çıkarsan, yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir. Her nerede
bulunursanız, yüzlerinizi onun taraûna döndürün ki, aleyhinize,insanların, içlerinden ancak zâlimlerin yapışacağı bir bahane dışındahücceti kalmasın.. Artık onlardan korkmayın, benden korkun.. Ben de size olan nimetimi tamamlayayım da, böylece siz de hidâyete ulaşasmız..."(Bakara, 149-150).
Bitki. bu ayette ele alınacak ilk konu, Allahu Teâlâ'nın bu ayetlerden önce Cenâb-ı Hakk'ın, (Bakara. 144) buyurup, ikinci olarak, (Bakara. 149), üçüncü olarak da, (Bakara. 150) buyurmuş olmasıdır. [84]
Kıblenin Değişmesi Hakkındaki Ayetlerin Tekrarındaki Hikmet
Bu tekrarların bir anlamı var mıdır yok mudur? Ulemânın bu hususta bazı görüşleri vardır:
a) Namaz kılan kimse üç durumda bulunabilir:
1) O kimsenin Mescid-i Haram'da olması;
2) O kimsenin, Mescid-i Haram'dan çıkıp, şehrin içinde olması;
3) Şehrin içinden çıkıp başka ülkelere gitmesi...
Buna göre birinci ayet, İlk duruma; ikincisi, ikinciye ve üçüncüsü de üçüncü duruma hamledilir. Çünkü bazan, uzaklığın sahib olmadığı hürmete,yakınlığın sahip olduğu zannedilir. İşte bu vehmi gidermek için Cenâb-ı Allah, bu ayetleri tekrar etmiştir.
b) Allahu Teâlâ bunu üç kere tekrar etmiştir; çünkü Cenâb-ı Hak bunların herbirine her seferinde fazla mânâlar yüklemiştir. Çünkü birinci ayette, Allahu Teâlâ, Ehl-i Kitab'ın, Resût-i Ekrem (s.a.s)'in peygamberliğinin ve kıblenin durumunun hak olduğunu bildiklerini beyan etmektedir. Çünkü onlar Tevrat ve İncil'de bunu müşahede etmişlerdi.İkinci mertebede de Cenâb-ı Hak, bunun hak olduğuna şehadet ettiğini açıklar. Allahu Teâlâ'nın o şeyin hak olduğuna şehâdet etmesi, Ehli Kitab'ın onun hak olduğunu bilmesinden başka bir şeydir.
Üçüncü mertebede de, "İnsanların sizin aleyhinize delilleri olmasın diye bunu yaptığını" beyan etmiştir. Faydalar farklı farklı olduğu için, her defasında bu faydalardan birisi terettüp etsin diye, bu tekrarlar güzel olmuştur. Bunun bir benzen de Hak Teâlâ'nın,"Kitabı elleriyle yazıp da, sonra, onu az bir değer karşılığında satmak için, bu, Allah katındandır"diyenlere yazıklar olsun! Ellerinin yazdığı şeyler sebebiyle onlara yazıklar olsun; kazandıkları şeyler sebebiyle, onlara yine yazıklar olsun!" (Bakara, 79) ayetidir.,
c) Allah Teâlâ, birinci ayette, "Seni hoşnud olacağın bir kıbleye döndüreceğiz. Şimdi yüzünü Mescid-i Haram tarafina çevir. Siz de (ey müslümanlar) her nerede olursanız olun, oraya yüzünüzü çevirin" buyurmuştur. Bundan, cahil kimsenin kalbine, "Seni, hoşnud olacağın bir kıbleye döndüreceğiz" dediği için Allah'ın bunu, Hz. Peygamber'in hoşnudluğunu (rızasını) elde etmek maksadıyla yaptığı vehmi gelebilir. Cenâb-ı Hak, işte bu sebeple, bu bozuk vehmi, "Nereden çıkarsan çık, yüzünü Mescid-i Haram'a döndür. Çünkü o, Rabbİn tarafından olan hak (bir kıbledir)" buyurarak gidermiştir. Yani "Biz seni, şu kıbleye sırf senin rtzân için döndürmedik. Bununla birlikte, bu döndürme, kendisinden kurtuluş olmayan bir hak olduğu için böyle yaptık.""O halde oraya yönelmek, neshedilmiş olan ve yahudilerin sırf hevâ-vü heveslerinden dolayı devam ettikleri kıble gibi, bir heva-vü heves sonucu değildir."Cenâb-ı Hak daha »onra, üçünoü olarak, "Nereden çıkarsan çık, yüzünü Mescid-i Haram tarafina döndür. (Sizde ey Müslümanlar) Nerede olursanız olun, yüzünüzü Mescid-i Haram tarafina çevirin" şeklinde buyurmuştur. Bundan maksad, "Bütün zaman ve vakitlerde bu kıbleye yönelmeye devam edin ve yüz çevirmeyiniz. Eğer çevirirseniz, bu çeviriş.dininiz hususunda bir ta'na (tenkide) sebeb olur" demektir.
Velhasıl ilk geçen ayet, her yerde bu ktble üzere olmanın devamını emretmiş; ikincisi her zaman ve her yerde bu kıble üzerine ofmayı emretmiş; üçüncüsü de her zaman böyle devam etmeyi emretmiş ve bu kıblenin kesinlikle mensuh olmayacağını bildirmiştir.
d) Birinci emir, Cenâb-ı Hakk'ın onlara sevdikleri kıbleyi ikram ettiği hususuyla birlikte gelmiştir ki bu kıble, ataları İbrahim (a.s)'in kıblesidir.İkinci emir, Cenâb-ı Allah'ın "Herkesin kendisine yöneldiği bir ciheti (kıblesi) vardır" ayetiyle birlikte gelmiştir. Bu şu manaya gelir: "Yani her tebliğ ve din sahibi (Peygamberin) , kendisine yöneldiği bir kıblesi vardır. Binaenaleyh siz de, Allah'ın hak olduğunu bildirdiği cihetlerin (kıblelerin) en şereflisine yönelin." İşte bu da Allah'ın,"Her nereden çıkarsanız çıkın, yüzünüzü Mescid-t Haram tarafına çevirin ve (bil ki) o, Rabbİnden olan hak (bir kıbledir)" ayeti ile belirttiği husustur. Üçüncü emir ise, Allah'ın kıble hususunda kendisine düşmanlık yapan yahûdilere bir delil olmadığı beyânı ile birlikte gelmiştir. Böylece, bu üç şey, herbirine kıbleye yönelme emrinin bitişmiş olduğu üç ayrı sebeb olmuştur. Bu, şöyle demeye benzer: "İşte bu kıbleye sarıl. Çünkü o senin hep arzuladığın kıbledir. Evet bu kıbleye tutun. Çünkü bu, bir hevâ-vü heves kıblesi değil, Hakkın kıblesidir." Bu, "Muhakkak ki bu Rabbtn katından olan bir hak (kıble-, dir)" ayetinin ifâde ettiği husustur. Sonra ise şöyle denilir: "Bu kıbleye yapış. Çünkü senin bu kıbleye yapışman, yahudilerin senin aleyhine getirecekleri delillere imkân bırakmayacaktır."Buralardaki bu tekrarlar, Cenâb-ı Hakk'ın Rahman süresindeki, ayeti ile Şuâra süresindeki, ayetinin tekrar edilişi gibidir.
e) Bu olay, dinimizde,hakkında nesih cereyan etmiş olan olayların (hükümlerin) ilkidir. Bundan dolayı, te'kid, iyice anlatma, şüpheleri yoketme ve açıklamayı iyice yapmak için bu hususun tekrarına ihtiyaç duyulmuştur.
Cenâb-ı Allah'ın, ayetine gelince, yani Allah, "bildikleri halde hakkı gizleyen ve, "Onları, yönelegeldikleri kıblelerinden döndüren nedir?" deyip, "Muhammed, doğduğu yere ve atasının dinine iştiyak duyuyor diyerek, herkesin içine şüpheler atan şu inatçı kişilerin yaptıklarından gafil değildir." Şüphesiz Altah bunu bilir, bildiği için de bu görüşü iptal edecek ve onun zayıflığını, tutarsızlığını ortaya koyacak olan hükmünü indirmiştir. [85]
İnsanların Sizin Aleyhinize Bir Hücceti Olmasın Başa Dön
Cenâb-ı Hakk'ın,"İnsanların, sizin aleyhinize bir hücceti olmasın diye..." kavline gelince, bu hususta birkaç mesele vardır: [86]
Birinci Mesele
Bil ki bu söz, daha önce yahudiler tarafından kıble hususunda birtakım hüccet ve sözlerinin geçmiş olduğunu vehmettirir. İşte bunun üzerine Cenâb-ı Hak,bizzat Kabe'ye dönülmek suretiyle şu anda o hüccetin ortadan kalktığını, yok olduğunu açıklamayı dilemiştir.Bu hüccetin keyfiyyeti hususunda birkaç rivayet vardır:
a) Yahudiler, "Sen dinimize muhalefet ediyor, ama kıblemize uyuyorsun" demişlerdir.
b) Yine onlar, "Muhammed namazında nereye yöneleceğini bilemiyordu.. Bu sebeple de O'na kıbleyi biz gösterdik" demişlerdir.
c) Araplar da, "O, Hz. İbrahim'in dini üzereyim diyor, şu anda ise Kabe'ye yönelmiyor.. Kim Kabe'ye yönelmezse, o kimse İbrahim'in dinini terketmiş olur. diyorlardı.Böylece bütün bu hususlar, Hz. Muhammed'in şeriatı hususunda ta'nda bulunmak için vesileler olmuşlardı. Ancak Allahu Teâlâ bu hususta uygun olan şeyi bildiği için, kendisindeki dinî faydaya istinaden, onlara Beyt-i Makdis'e yönelmelerini gerekli kılmıştır. Çünkü onların sözü, maslahat hususunda müessir olamaz. Biz daha önce bu maslahatı açıklamıştık. Bu maslahat da Mekke'de Hz. Muhammed'e tâbi olanların, O'nu yalanlamaya devam edenlerden ayırdedilmesi hususudur. Çünkü bu ayırdedilme ancak, bu yolla ortaya çıkabilir. Hz. Peygamber (s.a.s) Medine'ye varınca, maslahat değişti; Allah'ın hikmeti de kıblenin Kabe'ye tevcihini gerektirdi.. İşte bundan dolayı,"İnsanların, sizin aleyhinize bir hücceti olmasın diye..." buyurmuştur. Yani, onların bahsetmiş oldukları o şüphe, bu tahvîl sebebiyle ortadan kalkmıştır.Onların arasında, kıblenin değiştirilmesi esnasında başka bir şüpheye tutunacağı bilinen kimseler bulunca, ki bu da bazı Arapların, "Muhammed Kabe'ye yönelmek suretiyle dinimize iltifat ediyor; ilerde de tamamiyle dinimize girecek" demeleridir. Bu şüpheye tutunup onu sürdürmek cehalet ve küfür üzerinde devam etmeye sebep olunca,bu da Allahu Teâlâ'nın, "Muhakkak ki şirk, büyük bir zulümdür" (Lokman,13) sözüne göre kişinin nefsine zulmetmesi mânasına gelince, işte bundan dolayı Cenâb-ı Hak,"Onlardan zulmedenler hariç..." buyurmuştur. [87]
İkinci Mesele
Nâfi, hemzeyi terkederek, diye okumuştur. Çünkü, hemzenin harekesi fetha, kendisinden önceki harfin harekesi de kesre olunca, o hemze yâ harfine çevrilir. Diğer imâmlarsa hemze üe okumuşlardır ki, aslolan da budur. [88]
Üçüncü Mesele
nın yeri, mansûb olmasıdır.Bu kelimede amil olan ifâde ise ifadesidir. Yani, "... maması için çeviriniz..." demektir. Zeccâc,takdirin şöyle olduğunu söylemiştir: "Ben size bunu, insanların, sizin aleyhinize bir delili olmasın diye öğrettim." [89]
Dördüncü Mesele
Ayette geçen, (en-nâs' insanlar) kelimesin- den maksadın, "Ehli Kitâb" olduğu söylenmiştir. Bu görüş Katâde ve Rebî'den nakledilmiştir. 8u ifâdenin umûm üzere olduğu da söylenmiştir. [90]
Gayr-i Müslimlerin Bahaneleri Hakkında Hüccet Tabirinin Kullanılması Başa Dön
Burada bir soru vardır, o da: "Nefislerine zulmeden kimselerin şüphelerinin bir hüccet olmamasıdır. O halde bu hüccet kelimesinden nasıl istisna edilebilir? Âlimler bu konuda şu görüşlere yer vermişlerdir: a) Bu, istisna-i'muttasıldır.Bu görüşe göre, bu soruya şu izahlarla cevap vermek mümkündür:
1) Hüccet bazan sahîh olduğu gıui, bazan da bâtıl olur. Nitekim Hak Te-âlâ,'Onların hüccetleri, Rablerl nezdtnde boştur" (Şura,16) ve"Sana ilim geldikten sonra, bu hususta seninle kim çekişir, hüccetleşirse..." (A.İmran, 61)buyurmuştur. Çekişme, taraflardan herbirinin diğerinin aleyhine bir hüccet ve delil getirmesidir. Bu da, bâtılı savunan kimsenin de getirmiş olduğu şeyin hüccet olarak adlandırılmasını gerektirir.Bir de hüccet, bir kimse başkasına galip geldiğinde söylenilen, kelimesinden iştikak etmiştir. Buna göre kendisiyle başkasına üstün gelmenin kastedildiği her söz hüccettir.Alimlerin bir kısmı da, "hüccetin" ifâdesinden alınmış olduğunu söylemişlerdir. Buna göre insanın, bir şeyi isbat ya da iptal hususunda kendisi için metod haline getirdiği her söz hüccettir. Şüphenin de bazan hüccet olarak adlandırılabileceği sabit olunca, istisna muttasıl olur.
2) Ayetteki, kelimesinden maksat, kitab ehlidir. Çünkü onlar, kendi kitaplarında Hz. Peygamber'in kıbleyi değiştireceğini görmüşlerdi. Kıble değişince, onların hüccetleri geçersiz oldu... Zâlimler bildiklerini gizlemiş olmaları sebebiyle bu husustan müstesna tutulmuşlardır. Bu, Ebu Ravk'tandır.
3) Onlar, bu şüpheyi bir hüccet inanct içinde irad ettikleri için, Allahu Te-âlâ onların bu inançlarına binaen, bunu hüccet olarak adlandırmıştır. Veya, belki de Cenab-ı Hak o şüpheyi onlara bir hakaret olsun diye, "hüccet" diye isimlendirmiştir.
4) Cenâb-ı
Hak, "hüccet" sözüyle çekişme ve mücâdeleyi murad ederek,
buyurmuştur. Çünkü onlar sizinle, bâtılın yanında olarak mücadele ediyorlar.Bu
istisna, istisnâ-i munkatı'dır. Manası, "şüpheye tutunan ve o şüpheyi
hüccet olarak gören zâlimler hariç..." şeklindedir. Bu, Allah'ın tıpkı,
"Onların bu hususta, zanna uymaktan başka bir bilgileri yoktur"
"(N
c) Ebu Ubeyde nın "vâv" harfi anlamına geldiğini iddia etmiştir. Buna göre Allahu Teâlâ sanki, "İnsanların ve zulmedenlerin, sizin aleyhinize bir hücceti olmasın diye..." demiştir. Nitekim şâir,"Babanın ömrüne yemin ederim ki, her kardeş kardeşini terkeder. Ferke-dân bile... (her zaman, kuzey kutbuna yakın olarak yan yana görülen iki yıldız...) demiştir.
d) Kutrûb, ifâdesindeki, nin mahallinin, lâfzındaki, lâfzından bedel olmak üzere mecrûr olduğunu söylemiştir. Buna göre sanki şöyle denilmek istenmiştir: "Siz zâlimlere hüccet olmasın diye..." Çünkü bu onların, yani kâfirlerin aleyhine bir hüccet olur.Ali Ibn Isa, son iki görüşün uzak bir ihtimal olduğunu söylemiştir.Cenâb-ı Hakk'ın, 'Öyleyse onlardan korkmayın, benden korkun" emrine gelince, bunun mânası, "Daha önce adı geçen inatçı, mücadeleci ve çekişen kimselerden, onlann kıbleniz hakkındaki dedikodularından korkmayınız. Çünkü onlar size zarar veremezler.. Ancak bundan haşyet duyun.. Yani, size farz kıldığım ve gerekli gördüğüm şeylerden dönerseniz, işte o zaman benim cezamdan çekinin..." demektir. Bu ayet, kişiye, yaptığı ve yapmadığı bütün işlerde Allah'ın cezalandırmasını hep aklında tutması, mahlûkatın elinde kesinlikle hiçbir şeyin bulunmadığını bilmesi ve kalbini insanlarla meşgul etmeyip onlara iltifat etmemesi gerektiğine delâlet etmektedir.Allahu Teâlâ'ntn, "Ve size olan nimetimi tamamlamak için..." sözüne gelince, âlimler lamın müteallakı hususunda ihtilâf ederek, şu görüşlere yer vermişlerdir:
a) Bu, Allahu Teâlâ'nın, ifâdesine mütealliktir. Böylece Cenâb-ı Hak, onların, Kabe'ye yönelmelerinin şu iki hikmetten ötürü olduğunu beyan etmiştir:
1) Bu kimselerin bu husustaki hüccetlerini, bahanelerini sona erdirmek..
2) Nimetini tamamlamak..Ebu Müslim İbn Bahr el-İsfehanf, buradaki nimeti şu şekilde açıklamıştır: Yahudiler yaptıkları her şeyde, Hz. İbrahim'e uymakla iftihar ediyorlardı. Hz. Peygamber (s.a.s) Beyt-i Makdis'e döndürülünce, onların kalblerine bir za'af geldi.Hz Peygamber şerefli mevkii sebebiyle Kabe'ye dönmeyi arzulu-yordu. İşte, nimetin tamamlanması konusu budur,.
b) Lâm harfi, düşmüş olan bir ifâdeye taalluk eder.. Buna göre mana,"Size nimetimi tamamlamak ve sizin hidayetinizi istememden dolayı, bunu size emrettim "şeklinde olur.
c) Bunun mukadder bir sebebe atfedilmesidir. Buna göre sanki şöyle denilmiştir: "Sizi muvaffak kılmam ve size nimetimr tamamlamam için, benden korkun!.." Birinci görüş doğruya daha yakındır.
Buna göre eğer, "Allahu Teâlâ, Hz. Peygamber (s.a.s)'in vefatı yaklaşınca. "Bugün ben sizin dininizi kemâle erdirdim ve size olan nimetimi tamamladım" (Maide, 3)ayetini indirmiş, nimetini ancak o gün tamam kılmıştır. O halde nasıl bu ayette senelerce önce, demiştir?" denilirse biz deriz ki: Her vakte lâyık olan nimetin tamamı, Cenâbn Hakk'ın o vakte tahsis ettiği nimettir. Hadiste de,"Nimetin tamamı, cennete girmektir"[91]buyurul-muştur. Hz. Ali (r.a)'den de, "Nimetin tamamı, İslâm üzere ölmektir" dediği rivayet edilmiştir.Bil ki, Ebu Müslim (r.a)'den, Hz. Peygamberin ve ümmetinin Beyt-i Mak-dis'e doğru kılmış oldukları nama2 hususunda naklettiğimiz şüphelere gelince, eğer bundan maksadı, Kur'an'ın lâfızlarının buna delâlet etmediği hususu ise, o haklıdır. Çünkü, yukarıda da açıkladığımız gibi, Kur'an'ın hiçbir lâfzı buna delâlet etmemektedir. Eğer maksadı, bunu tamamen inkâr ise, bu hakikaten uzak bir görüştür. Çünkü, bu husustaki haberler tevatür derecesine yaklaşmışlardır. Ebu Müslim (r.a) tevatürü kabul etmeyebilir. Bu durumda da, "Şeriatımızda neshin vuku bulduğu hususunda haber-i vahide dayanarak kesin hüküm vermek doğru olmaz" diyebilir. Allah en iyisini bilendir. [92]
Size, Bilmediğinizi Öğreten Bir Peygamber Gönderdik Başa Dön
"Nitekim biz içinizde, size ayetlerimizi okuyan, sizi temizleyen, size Hitâb'ı ve hikmeti ve bilmediğiniz birçok şeyi öğreten, sizden bir peygamber görderdik." (Bakara, 151).
Nesh Hakkında Şüpheye Mufassal Cevap Verilmesinin Sebebi
Bil ki biz daha önce, Allahu Teâlâ'nın Hz. Muhammed'in dininin doğruluğu hususunda bazı delillerle istidlal etmiş olduğunu beyan etmiştik, ki bunların bir kısmı ilzamî'dir. Bu da, "Bu din, Hz. İbrahim'in dinidir, o halde kabul edilmesi gerekir" şeklindedir. Bu, Cenâb-ı Hakk'ın, "İbrahim'in dininden kendini bilmez beyinsizden başka kim yüz çevirebilir? " (Bakara 130) ayetiyle murad edilendir. Bu delillerin bazısı da bürhanî'dir ki, bu da, O'nun:
"Deyiniz ki, biz Allah'a, bize indirilene, İbrahim'e, İsmail'e, İshâk'a, Ya'kûb'a ve torunlarına indirilenlere iman ettik" (Bakara, 136)ayetidir. Sonra Allahu Teâlâ, bu istidlalin peşinden, onlara ait iki şüpheyi nakmetmiştir:
a) Hak Teâlâ'nın, "Dediler ki yahudî veya hristiyan olunuz ki, hidayete erestniz" (Bakara. 135) sözüdür.
b) Onların, neshin olmadığını söyleyerek, bu şeriatı zedelemek için istidlal etmeleridir. Bu da Cenâb-ı Hakk'ın;
"İnsanlardan bazı beyinsizler, "Onları, hep yönelegeldikleri kıblelerinden döndüren nedir?" diyeceklerdir" (Bakara, 142) ayetinde beyan ettiğidir.Allahu Teâlâ bu şüpheye uzun uzadıya cevap vermiştir. Çünkü yahudîlerin, Hz. Muhammed'in nübüvvetini inkâr konusundaki en büyük şüpheleri, neshi inkâr etmeleridir. İşte bu sebeple Cenâb-ı Hak, bu şüpheye muhakkak ki mufassal cevap vermiş ve bu cevâbı ayetiyle noktalamıştır. Böylece bu söz, ihtiva etmiş olduğu cevapla beraber, Allah'ın nimetinin büyüklüğüne de bir dikkat çekme olmuştur..Yine şüphesiz ki dünyada izzet ve şerefi elde etmek son derece arzulanan bir şey, yine zillet ve aşağılıktan kurtulmak da çok istenilen bir husustur. Bu iki husus bir araya gelince, kişi bu hususta zirveye ulaşmış olur. [93]
Hak Teâlâ'nın, ifâdesine gelince, bu hususta birkaç mesele vardır:
Bu Ayetteki Teşbih Yönü
Bu kâf harfi, ya öncesine ya da sonrasına mütealtiktir. Buna göre, şayet biz onun, öncesine müteatlik olduğunu söylersek, şu açıklamalarda bulunuruz:
1) Bu, Cenâb-ı Hakk'ın, sözüne mütealliktir. Yani, "Dünyada şeref vermek, ahirette de sevaba nail kılmak su-retiyie, nimetimi size tamamladım.. Nitekim o nimetimi, peygamber göndermek suretiyle dünyada da tamamlamıştım."
2) İbrahim (a.s),"Habbimiz, onların içinde onlara, ayetlerini okuyan ve onları temizleyen on-lardan bir peygamber yolla" (Bakara, 129) ve "Ve, zürriyettmizden de sana teslim olmuş bir ümmet kıl; bize ibadet yollarımızı göster" (Bakara, 128) şeklinde duâ etmiştir. Buna göre Allahu Teâlâ da sanki şöyle demiştir: "İbrahim'in duasına icabet ederek, sizin içinizde sizden size bir peygamber gönderdiğim gibi, yine O'nun duasına icabet ederek şeriatlarımı size açıklayıp sizi dininize ileterek, şimdi de size nimetimi tamamlamam için..."Bu görüş,İbn Cerîr'den nakledilmiştir.
3) Ebu
Müslim el-İsfehanî'nin görüşüdür. Buna göre ayetin takdiri şöyledir:
"Size bir peygamber gönderdiğimiz gibi aynı şekilde sizi vasat, âdil bir
ümmet kıldık..." Yani, "İçinizde, sıfatlan ve durumu şöyle olan bir
peygamber yolladığımız gibi, aynı şekilde sizi mutedil bir ümmet kıldık"
demektir.Kâf harfinin kendisinden sonrasına müteallik olduğunu söylersek,
ayetin takdiri şu şekilde olur: "İçinizden size dininizi ve şeriatınızı
öğreten bir peygamber gönderdiğimiz gibi, öyleyse siz de beni zikredin ki, ben
de sizi anayım." Bu Esamm'ın tercih ettiği görüştür. O, bu görüşünü şu
şekilde izah eder: "Sizler kitap okumayan ve herhangibir peygamber
tanımayan bir haldeydiniz. Hz. Muhammed de, sizin içinizde, kitab sahibi
olmayan birisi idi.. Sonra O size, sizin l
İkinci Mesele
"Vech-i sebep "(benzetme yönü) hususunda iki görüş vardır. Eğer bu kâf harfinin, Hak Teâlâ'nın, ifâdesine taalluk ettiğini söylersek, mâna, "Kıble hususundaki nimet, peygamberlikle verilen nimet gibidir" şeklinde olur. Çünkü Allahu Teâlâ en uygun olanını yapar.Eğer kâf harfinin, Cenâb-ı Hakk'ın, ifâdesine müteallik olduğunu söylersek, bu "zikr vasıtasıyla olan nimetin,risâlet vasıtasıyla olacak nimetin yerine geçtiğine" delâlet eder. [95]
Üçüncü Mesele
Cenâb-ı Allah'ın, 'buyruğundaki, “Ma” ma-ı masdariyyedir. Sanki, "Sizin içinize göndermemiz gibi..." denilmiştir. Bunun, mâ-i kâffe olması da muhtemeldir.
Cenâb-ı Allah'ın, fej "sizin İçinize.." sözünden maksad, Araplardır. Yine ayetteki, jj&* "Sizden..." ifâdesinden maksad da Araplardır. Allah' in, Hz. Muhammed'i Araplardan biri olarak, Araplara bir peygamber olarak göndermesi, -bu, Araplar için bir şeref olduğu için- Araplara büyük bir nimettir. Bir de, Arapların başkasına boyun eğmede çok fazla taassubları olduğu için, Allah Teâlâ onlara, daha kolay kabul etsinler diye, kendi içlerinden bir peygamber göndermiştir. [96]
Resûl-i Ekrem'in Ayetleri Okuyup Arındırması Başa Dön
Allah TeâJâ'nın, "Size bizim ayetlerimizi okuyan.." ayetine gelince, bil ki bu en büyük bir nimettir. Çünkü o ebedi bir mucizedir. O ayetler okununca, bu vesile ile ibâdetler edâ edilir ve yine onlar okununca, onlardan her türlü ilim çıkartılır. Yine onlar okununca, bütün güzel ahlâk onlardan öğrenilir. Böylece sanki onların okunmasından, hem dünyevî hem de ııhrevî türlü türlü hayırlar elde edilir.
Hak Teâlâ'nın, "Ve sizi tezkiye eden" ifâdesinde bazı görüşler vardır;
a) "Hz. Peygamber (s.a.s) onlara, kendisine sımsıkı sırıldıklarında temiz olmalarını temin edecek şeyi öğretiyor." Bu görüş, Hasan elrBasrİ'den rivayet edilmiştir.
b) Hz. Peygamber (s.a.s) onları medh-ü sena ederek tezkiye ediyor, yani "Sizin üzerinde olduğunuz güzel ahlâkı biliyor ve sizi onunla niteliyor" demektir. Nitekim,tezkiye eden (temize çırakan) kimse, şahidinin temiz olduğunu söylediğinde . denilir.
c) Tezkiye, çoğaltmak, arttrmak nianasındadır.Buna göre sanki, ifâdesinin manası, "o, sizi çoğaltıyor" şeklinde olur. Nitekim Hak Teâlâ, Siz az idiniz, Allah sizi çoğalttı" (Araf. 86) buyurmuştur. Hz. Peygamber'in onları çoğaltması, onları hak üzerinde birleştirmesidir. Böylece onların birbiriyle olan yakınlıkları, alâkalan artar ve bu sayede çoğalmış olurlar. Bu görüş Ebu Müslim'den nakledilmiştir.
Kâdî, bütün bu izahların birbirine ters düşmediğini; Allah Teâlâ'nın kendisine itaat edenlere bu vasıfları vereceğini söylemiştir.Allah Teâlâ'nın, "Ve kitabı ve hikmeti size öğreten..." ifâdesi, bir tekrar değildir. Çünkü onlara Kur'an'ı okumak, Kur'-an'ı öğretmekten farklıdır. Hikmet'e gelince, bu Kur'an'ın tafsilâtını ihtiva ettiği diğer şer'î ahkâmı bilmektir. İşte bu sebepten ötürü Şafiî (r.a), "Hikmet, Resulullah'ın sünnetidir" demişir.Cenâb-ı Allah'ın; "Ve size bilmediğiniz şeyleri Öğreten..." ifâdesi, Allah'ın Hz. Muhammed'i, peygamberlerin artık gelmediği ve ümmetlerin câhil kaldığı bir zamanda, insanların dinleri hususunda şaşkın ve sapık oldukları bir devrede peygamber olarak göndermiş olduğuna bir dikkat çekmedir. Bu durumda, Allah Teâlâ, Hz. Peygamber (s.a.s)'i hak peygamber olarak göndermiş.O da onlara dinleri hususunda muhtaç oldukları şeyleri öğretmiştir. İşte bu da, en büyük nimetlerden birisidir. [97]
Kulun Vazifesi Allah'ı Anmak ve Ona Şükretmektir
"Öyle ise siz beni anm, ben de sizi anayım. Bana şükredin, nankörlük etmeyin "(Bakara. 152).Bil ki Cenâb-ı Allah, bu ayette biz kutlarını iki şeyle mükeltef tutmuştur: Birisi zikir, diğeri şükür. Zikir, bazan dit ile, bazar kalb ile, bazan da azalarla olur. İnsanların Allah'ı dilleriyle zikretmeleri (anmaları), hamd, teşbih, medh ve Kur'an'ı okumakla olur.Allah'ı kalb ile zikir ise üç türlüdür:
a) O'nun zatına ve sıfatlarına delâlet eder deliller üzerinde ve bu delilleri cerh eden şüphelere cevap üzerinde tefekkür etmek.
b) Hak Teâlâ'nın insanlara verdiği mükellefiyetlerinin, ahkâm, emir ve yasaklarının, va'ad ve vafainin nasıl olduğunu gösteren deliHer üzerinde düşünmek. İnsanlar.mükellefiyetlerin nasıl olduğunu bilip, onların yerine getirilmesi halinde olan va'ad-i İlahî ile yerine getirilmemesi halinde olan vaîd-i İlâhiyi (tehdidi) bildiklerinde, o mükellefiyetleri yerine getirmek onlar için kolaylaşır.
c) Allah'ın mahlûkattnın sırları üzerinde düşünmek. Bu düşünce ile, mah-lûkatın her zerresi kutsî âlemin karşısında bulunan cilalı bir ayna gibi olur. Kul, o aynaya baktığı zaman, kulun bakışının ışıkları o aynadan celâl âlemine yansır. İşte bu makam, sonsuz mertebeleri olan bir makamdır.
İnsanların, Allah'ı uzuvları ile zikretmelerine gelince, bu, onların uzuvlarının emrolundukları işlerle iyice meşgul olması ve nehyolundukları amellerden tamamen uzak kalmalarıdır. İşte bu manada olmak üzere Allah Teâlâ,
"Allah'ın zikrine koşun" (Cuma,9) ifâdesi ile, namazı "zikir" diye adlandırmıştır. Bundan dolayı Cenâb-ı Allah'ın "Beni anm" ifâdesindeki, emr-i İlâhî bütün taat türlerini içine almaktadır. Bu sebepten dolayı, Sa'id b. Cübeyr'in şöyle dediği nakledilir: "Bu ayet "Beni, taatımı yerine getirerek anın'1 manasmdadır. Allah Teâlâ, bütün taatlar bunun içine girsin diye, böyle mücmel bırakmıştır."Allah Teâlâ'nın, "Ben de sizi zikredeyim" buyruğunu mutlaka mevzuya en uygun bir manaya hamletmek gerekir. Bu uygun mana ise, Allah'ın mükâfaat vermesi, medh-u sena etmesi, rızasını bildirmesi, lûtufta bulunması ve bir makam vermesidir. Bütün bunlar Hak Teâiâ'nın, sözünün manasına dahildirler.Alimler bu ayeti çeşitli ifâdelerle açmışlardır:
a) Bana itaat ederek beni zikredin ki, ben de rahmetim tle sizi zikredeyim, (yani size rahmet edeyim).
b) Davetime icabet etmek ve muhsin olmak suretiyle beni zikredin.Bu, tıpkı Allah'ın,"Bana dua edin, duanızı kabul ede-yim" (Mu'min, 60) ayeti gibidir. Bu, Ebu Müslim'in görüşüdür. O şöyle demiştir: "Alah Teâlâ, mahlûkatına, kendisini arzulayarak ve kendisinden korkarak, rahmetini umarak ve azabından çekinerek zikretmelerini; zikirlerini başkası değil sırf Allah için yapmalarını emretmiştir. Onlar, Allah'a ibâdet etmede ve onu Rab tanımada ihlâslı olarak zikrettikleri zaman, Allah Teâlâ da hem dünya hem ahirette onları ihsanı, rahmeti ve nimeti ile zikreder (yani bunları verir)".
c) Beni, medh-ü sena edip itaat ederek zikredin ki, ben de sizi medh-ü sena edip nimet vererek zikredeyim.
d) Siz beni dünyada anın (hatırlayın) ki, ben de ahirette sizi anayım.
e) Siz beni, hiç kimsenin bulunmadığı yerlerde zikredin ki, ben de sizi kimsenin bulunmadığı (ıssız çöllerde) zikredeyim, yalnız bırakmayayım.
f) Siz beni bolluk içinde iken zikredin ki, ben de sizi başınız belâda iken anayım (yardım edeyim).
g) Bana itaat etmek suretiyle beni zikredin ki ben de yardımım ile sizi zikredeyim.
h) Siz benim uğrumda cihâd ederek anın ki, ben de size hidayet ederek (yol göstererek), sizi anayım.
i) Beni sıdk ve ihlâstmzla antn ki, ben de sizi kurtararak ve kendime daha fazla yaklaştırarak zikredeyim.
k) Siz önce, benim Rab olduğumu hatırlayın ki, ben de sonunda, sızı rahmetim ve kulluğuma kabul etme ile hatırlayayım (mükâfaatlandırayım)." [98]
Sabır ve Namazla Yardım Talep Etmek Başa Dön
"Ey iman edenler sabır ve namaz ile yardım isteyin. Şüphesiz ki Allah sabredenlerle beraberdir"(Bakara, 153).
Bil ki Cenâb-t Allah, "Beni zikredin" ifadesiyle bütün ibâdetleri; "Bana şükredin" ifadesiyle de şükrü vâcib kılınca; bunun peşisıra bu ikisini yerine getirmeye yardımcı olacak şeyi bildirerek, "Sabır ile ve namaz ile yardım isteyin" buyurmuştur. Allah Teâlâ, kendilerinde ibâdetleri yerine getirmede yardımcı olacak hususiyetler bulunduğu için, sabır ve namazı yardım isteme vesilesi yapmıştır. [99]
Sabrın Ehemmiyeti
Sabırda bu hususiyetin bulunması, o nefsi, Allah'ın rızası için. hoşuna gitmeyen şeylere zorlamak, güçlükleri sırtlanmaya ve sızlanmamaya alıştırmak olduğu içindir. Kim, nefsini ve kalbini böyle bir boyun eğmeye sevkederse, ona, ibâdetleri yapmak, taatların sıkıntılarına katlanmak ve yasak olan şeylerden kaçınmak kolay gelir.Kimi âlimler, ayette geçen sabrı oruca; kimileri de, bu ayetten sonra, "Allah yolunda öldürülen kimselere... demeyiniz" ayeti geldiği için, Allah Teâlâ,"Bir grupla karşı karşıya geldiğinizde, sebat ediniz" (Enbiya, 45) buyurarak cihadda sebatı;"Onlar ancak şöyle derler: "Ey Habbimizr bizim günahlarımızı ve işimiz-deki taşkınlığımızı bağışla. (Savaşta) ayaklarımızı iyice sabit kıl. Kâfirlere foir-şı bize yardım et" Al-i-İmran. 147) buyurarak namazda.yani duada sebatı emrettiği için, cihad manasına hamletmişlerdir. Ne var ki lâfzın umûmî oluşu ve bir ka-yıd ile mukayyed olmayışı sebebiyle, bizim tercih ettiğimiz görüş daha evlâdır.Namazla yardım taleb etmek şundan dolayıdır: Çünkü namazın tam huşu, Ma'bud'a tam bir inkıyad ve ihlâs ile yapılması, kişinin bütün düşünce ve kalbini namaz ile namazda okuduğu ayetlere vermesi.va'adi ve va'îdi; tergibi ve terhibi tefekkür etmesi gerekir.İşte namazda her kim bu yolu tutarsa, o namazın dışındaki diğer ibâdetlerin zorluğuna katlanma hususunda nefsini terbiye edip hazır hale getirmiş demektir. Bunun için Cenâb-ı Hak, Şüphesiz namaz her türlü çirkinlik ve kötülükten (insanı) âhkor" (Ankebut, 45) buyurmuştur. Bundan ötürüdür ki biz, hayırlı kimselerin, başlarına musibet geldiğinde namaza sığındıklarını görüyoruz. Rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber (s.a.s) güç bir işle karşılaştığında namaza koşardı.Sonra Cenâb-ı Hak, "Şüphesiz Allah sabredenlerle beraberdir" buyurmuştur. Yani bu, "Onlara karşı Allah sana yeter. O hakkıyla işiten ve bi'endir" (Bakara, 137) ayetinde de olduğu gibi, sabredenlere yardım etme manasında onlarla beraberdir. Cenâb-t Hakk sanki onlara."Allah hidayete erenlerin hidayetini artırır" (Meryem. 76) ayetinde de buyurduğu gibi, kullarına,ken-dine itaatte sabır ve namaz ile yardım istediklerinde, onların muvaffakiyetini, tevfik-i İlâhisini ve lütuflarını artıracağını garanti etmiştir. [100]
Allah Yolunda Öldürülenler Diridirler
"Allah yolunda öldürülmüş olanlar için "Ölü" ler demeyin, bilâkis onlar diridirler, fakat siz farkına varmazsınız "
(Bakara, 154).
Bu Ayetin Mâkabliyle Münasebeti Ve Nüzul Kıssası Başa Dön
Bil ki bu ayet, Al-i İmran süresindeki, "Aksine onlar diridirler, Hableri yanında rmklandmhyorlar" (Al-i imran, 169) ayetinin bir benzeridir. Bu ayetin, bir önceki ayetle olan irtibatının izahı şöyledir: Sanki şöyle denilmektedir: Dinimi yerine getirmekte sabır ve namaz ile yardım isteyiniz. Bu yerine getirmede, benim düşmanlarıma karşı mallarınız ve canlarınızla ci-hâd etmeye mecbur otur, bunu yapar ve bu yolda canlarınız giderse, canlarınızı boşuboşuna harcadığınızı (verdiğinizi) zannetmeyin. Aksine bitiniz ki sizden öldürülenler benim katımda diridirler."Bu ayetle ilgil bazı meseleler vardır: [101]
Birinci Mesele
İbn Abbas (r.a) şöyle demiştir: "Bu ayet Bedir şe- hidleri hakkında nazil olmuştur. O gün müslümanlardan ondört kişi şehid edilmişti. Bunlardan altısı muhacirlerden, sekizi ise ensardandı. Muhacirlerden olan; "Ubâde b.el-Hars b. Abdul-Müttalib, Ömer b. Ebî Vakkas, Zü'ş-Ştmâleyn, Amrb. Nufeyle, Âmir b. Bekr ve Mihca b. Abdullah idi. Ensardan olanlar; Sa'id b. Hayseme, Kays b. Abdu'l-Münzlr, Zeyd b. el-Hars, Temim b. el-Hümâm, Râü b. el-Muallâ, Hâlise b. Surâka, Muavviz b. Afra veAvf b. Afra.,.Sahabe-i Kiram,"Falanca öldü, falanca öldü" diyorlardı. Cenâb-ı Allah, o şehidler hakkında, "öldüler" denilmesini nehyetti."Diğer müfessirlerden ise şu görüş rivayet edilmişir: "Kâfirler ile münafıklar, "İnsanlar, hiçbir fâidesi olmaksızın sırf Muhammed'in rızasını kazanmak için kendilerini öldürüyorlar" demişlerdi de bu ayet bunun üzerine nazil olmuştur." [102]
İkinci Mesele
Kelimesi, mahzuf bir mübtedânın haberi olduğu için merfudur. Bunun takdiri şöyledir"Onlar ölülerdir demeyin.'[103]
Şehitlere Ölü Denmez, Onlar Diridir
Üçüncü Mesele
Bu ayetle ilgili çeşitli görüşler vardır:
1) "Onlarşuanda diridirler." AllahuTeâlâsanki onları, sevabını onlara ulaştırmak için diriltmiştir.Bu görüş, müfessirlerin çoğunluğunun görüşüdür. Bu, kendileri kabirlerinde bulundukları halde, itaat edenlere, nail oldukları sevabın ulaştığına delildir.Şayet, "Biz onların bedenlerinin kabirlerde ölü olduğunu müşahede ettiğimiz halde, sizin bu görüşünüz onlar hakkında nasıl doğru olabilir?" denilirse, deriz ki:"Bize göre, hayâtın var olması için bünye şartdeğildir. Allahu Teâlâ'nın, bütün unsur ve zerreleri bir araya getirmeye ve birleştirmeye ihtiyaç duymaksızın, bu zerrelerden herbirinde hayatı tekrar yaratması imkânsız değildir."Mu'tezile'ye göre ise, Altahu Teâlâ'nın hayat sahibi varlığın mahiyeti için zorunlu olan cüzlere, unsurlara hayatı iade etmesi, onları tekrar diriltmesi ve diğer uzuvların gerekli olmaması garip görülemez.. Yine Allah'ın onları, artık görülmez, müşahede edilmez olduklarında da diriltmesi imkân dahilindedir.
2) Esamm şöyle demiştir: Yani, "Onları ölüler olarak isimlendirmeyiniz, onlar hakkında, "diri şehitler" deyiniz."
Yine müşriklerin, Cenâb-ı Hakk'ın, "Bir ölü iken kendisini dtrittfğimlz kimse......kimse gibi midir?" (Enam, 122) ayetinde belirttiği gibi, "onlar, din hususunda ölmüşlerdir" deyip de, bunun üzerine de Allah'ın, "Ey müslümanlar, Allah yolunda şehid olanlara müşriklerin dediğini söylemeyiniz; fakat siz, onlar dinde diridirler, fakat onlar, yani müşrikler, Hz. Muhammed'in dini üzere öldürülenlerin, dînî bakımdan diri olduklarını Rable-rinden olan bir hidâyet ve ömür üzere olduklarını bilemezler" demesi mümkündür. Nitekim anlatılan bir hikayede şöyle rivayet edilmiştir: Adamın birisi birisine şöyle der: "Senin gibi bir kimseyi halef bırakan kimse ölmez." Hipok-rat'm ise öğrencilerine, "İradenizle ölünüz ki, ruhunuzla d iri İti leşin iz" dediği anlatılmaktadır.
3) Müşrikler şöyle diyorlardı: "Muhammed'in arkadaşları kendilerini öldürüyor, hayatlarını heba ederek, bu dünyadan hiç bir şey elde edemeden çıkıyor ve bir hiç uğruna ömürlerini tüketiyorlar..." Bunu söyleyenler, işte müşriklerdir. Onların, âhireti inkâr eden "Dehriyye" itikadına bağlı olmaları veya, ahirete inanıp da Hz. Muhammed (s.a.s)'in nübüvvetini inkâr etmeleri muhtemel olduğu için, onlar bu sözü söylemişlerdir. İşte bundan dolayı Cenâb-ı Hak, "Müşriklerin, onlar ölüdürler, diriltilmeyecekler, dünyada katlandıkları sıkıntıların faydasını da göremiyecekler, demesi gibi demeyin; fakat ancak biliniz ki onlar diridirler, yani onlar diriltilecekler ve cennette kendilerine mükâfatlar verilecek, nimetlendirileceklerdir deyiniz" buyurmuştur.
Cenâb-ı Hakk'ın, îUil
sözünü, "onlar d iri İt ilecektir" şeklinde tefsir etmek tuhaf
değildir. Nitekim Cenâb-ı Hak, " Muhakkak ki iyi kullar naîm
cennetindedirler; günahkârlar İse, çıigın bir ateş içindedirler.(İnfitar,
13-14); "O ateşin duvarları onları kuşatmıştır " (Kehf,29): Muhakkak
ki münafıklar, ateşin en alt tabakasıhdadırlar" (N
Kabir Azabının Delilleri Başa Dön
Bil ki ulemânın ekserisi, birinci görüşü tercih etmişlerdir. Buna şu hususlar da delâlet etmektedir:
a) Kabir azabına delâlet eden ayetter. Nitekim Cenâb-ı Hak,"Dediler ki"Ya Rabbi bizi iki defa öldürdün, iki defa da dirilttin" (Mümin, 11) buyurmuştur. Ayette zikredilen iki ölüm, ancak kabirde de hayatın meydana gelmesiyle mümkün olur. "Boğuldular ve bir ateşe sokuldular" (Nûh, 25) ... (Fâ harfi ta'kibiyye içindir) ve, "Sabah akşam ateşe tutulurlar. Kıyametin koptuğu gün, (şöyle seslenilir): "Firavunun hanedanını azabın en çetinine sokunuz!" (Mümin, 46)...Kabir azabının varlığı sübut kazanınca, kabirde mükâfaatın olabileceğine hükmetmek de gerekir. Çünkü azab, Allah'ın kulun üzerindeki hakkıdır; se-/âb ise, kulun Allah üzerinde olan hakkıdır. Buna göre azabı düşürmek, mu-kâfaatı düşürmekten daha güzeldir. CenâtH Hak azabı kıyamete erteleyip, hatta bazan onu kabirde gerçekleştirdiği gibi, aynı şekilde O'nun kabirde sevabı vermesi daha uygun olur.
b) Eğer ayetin mânası, 1. ve 2. maddelerdeki gibi olursa, Allahu Teâlâ'-nın,"Fakat siz, hissedemezsintz" ifâdesinin bir anlamı kalmaz. Çünkü mü'minler, şehidlerin kıyamette diriltileceklerini ve onların Allah'tan olan bir nûr ve hidayet üzere ölmüş olduklarını bilmeseler bile, hitap onlaradır. Böylece durumun, bizim dediğimiz gibi, Allah'ın onlan kabirde dirilteceği hususu bilinmiş olur.
c) Allahu Teâlâ'nın,''Ve onlar, henüz kendilerine yetişmemiş olanlar hakkında müjde vermek isterler" (Al-i. İmrân. 170) ayeti, öldükten sonra dirilme vâki olmadan ence, Berzah âleminde bir hayatın bulunduğuna bir delildir.
d) Hz. Peygamber'in şu s[105]özü: "Kabir, ya cennet bahçelerinden bir bahçedir, veya cehennem çukurlarından bir çukurdur. Kabirdeki azâb ve mükâfaat hususundaki haberler, mütevâtir derecesinde gibidir. Hz. Peygamber (s.a.s) namazının sonunda, azabından sana sığınırımderdi.[106]
e) Cenâb-ı Hakk'ın, "onlar diridirler" sözünden maksadı, "onların diriltilecekler)" manası olsaydı, bu hususta sadece onların zikredilmesinin bir manası olmazdı.
Ebu Müslim, buna şu
şekilde cevap vermiştir: "Allah Teâlâ onları özellikle zikretmiştir, zira
onların cennetteki dereceleri daha yüce, menzilleri daha şereflidir. Çünkü
Cenâb-ı Hak,"Kîm(ler) Allah'a ve Resulüne itaat ederse, işte onlar
Allah'ın kendilerine inamda bulunduğu peygamberler, sıddîkler, şehidler ve
salihler ile beraberdir" (N
f) İnsanlar, şehidlerin kabirlerini ziyaret eder ve onlara saygı duyarlar. Du da bazı bakımlardan bizim söylediklerimize delildir. Ebu Müslim kendi görüşüne tercihe sebeb olarak, Al-i İmran süresindeki, Aksine onlar Rableri katında diridirler" (Al-i İmran, 169) ayetini zikretmiş ve "Ayette belirtilen, "Allah'ın katında oluş," mekân bakımından bir oluş değil, cennette bulunuş manasınadır. Halbuki cennetliklerin ancak kıyametin kopmasından sonra cennete girecekleri malumdur" demiştir.Ona şöyle cevap veririz: "Bahsedilen, "Allah'ın katında otuş"un ancak cennette olmakla olacağını kabul etmiyor, aksine onlar kabirde veya birbaşka yerde oldukları halde, bunun derecelerinin yükseltilmesi ve ilâhi müjdelerin kendilerine ulaştırılması manasında olduğunu söylüyoruz." [107]
Beden-Ruh Münasebeti, Kabir Azabının Ruhanî Olması Meselesi
Bil ki ayet hakkında bir başka görüş daha vardır. O da, "Kabir azabının veya mükâfaatının bedenlere değil ruhlara verildiği görüşüdür. Bu görüş, ruhu bilmeye bina edilmiştir. Bu görüşte olanların sözünün özüne işaret ederek diyoruz ki: Onlar şöye demişlerdir:"İnsanın şu görülen heykelden (bedenden) ibaret olması mümkün değildir. Bu mümkün olmayışın iki sebebi vardır:
1) Bu bedenin cüzleri devamlı büyür, gelişir, serpilir, noksanlaşır, mükemmelleşir ve erir, zayıflar.. İnsan, İnsan olması bakımından, hayatının başından beri hep devam eder. Bakî olan, bakî olmayandan başkadır. Herkesçe "ene-ben" lafzıyla kendisine işaret edilenin, bu heykelden başka olması gerekir. [108]
"Ben" Dediğimiz Şey Nedir? Başa Dön
2) Ben, benim, bütün parçalarımdan ve cüzlerimden habersiz olduğum halde de, "ben" olduğumu bilirim. Bilinen, bilinmeyenden başkadır. Kendisine, uî "Ben" diye işaret ettiğim, bu âza ve cüzlerden başkadır. "İnsan hissedilemez.çünkü hissedilen şeyler, o şeylerin yüzeyi ve rengidir. Fakat şüphe yok ki insan sadece görünen rengi ve yüzeyinden ibaret değildir. Âlimler bu noktada kendisine "Ben" diye işarette bulunulan şeyin ne olduğu hususunda ihtilâf etmişlerdir. Bu husustaki görüşler çoktur. Ancak bunların en özlüsü şu iki görüştür:
A) Maddi cüzler, bu heykelde (bedende), ateşin kömürde, yağın susamda ve gülsuyunun gülde hareket edip (sirayet etmesi) gibi hareket ederler. Bu görüşte olanlar iki grupturlar:
1) Cisimlerin heykellerine (sadece görünen maddelerine) inanan kimseler. Bunlar şöyle derler: "Bu cisimler, insanın heykelinin meydana geldiği diğer cüzlere denktir. Fakat irâde ve ihtiyar sahibi olan Kadir Allah, kişinin ömrünün başından sonuna kadar, bazı cüzleri ibkâ eder. İşte o cüzler herkesin "Ben" sözüyle işaret ettiği cüzlerdir. Sonra o cüzler, Allah'ın onlara verdiği bir hayat ile diridirler. Bu hayat zail olduğu zaman o cüzler ölür." Bu çoğu kelâmcıların görüşüdür.
2) Cisimlerin çeşit çeşit olduğuna inanan kimselerdir. Bunlar insanın ömrünün başından sonuna kadar devam eden cisimlerinin mahiyet ve hakikat itibarıyla şu heykeli meydana getiren cisimden farklı olduğunu, o cisimlerin zatları gereği diri olduklarını, zatları gereği idrâk olunduklarını; bu bedenle (heykel ile) birleşip, ateşin kömürde sirayet edişi gibi onda hareket ettiği zaman, şu heykelin o ruhun nurlarıyla nurlanıp onun hareketiyle hareket edeceğini iddia etmişlerdir. Sonra şu heykel devamlı zayıflama, çözülme ve değişmededir. Ne varki o cüzler olduğu gibi devam eder ve mahiyet itibariyle çürüyen heykelden farklı olduğu için kendisine çözülme arız olmaz. Bu beden bozulunca, o nûrânîjlâtîf olan o cisimler, eğer saîdler cümlesinden ise, bedenden ayrılarak, göklere, mukaddes ve mutahhar âlemlere giderler. Eğer şakiler cümlesinden iseler cehennem ve belâlar âlemine giderler.
B) Herkesin "Ben mevcudum" diye işaret ettiği şey mekân tutan bir şey olmadığı gibi, bir mekânda bulunan şey ile de bulunmaz. O, ne bu âlemin içindedir, ne de dışındadır. Onun bu şekilde olması, Allah gibi sayılmasını gerektirmez. Çünkü selbî (menfî, negatif) hususlarda müşterek (benzer) olmak, mahiyet itibarıyla aynı olmayı gerektirmez. Bu görüşte olanlar, şu şekilde delilgetirmişlerdir: Malumatta gerçek manada tek başına müstakil olan şey vardır. Binaenaleyh onu bilmenin tek hak olması gerekir. Bu sebeple böyle bir ilimle nitelendirilmiş olanın da tek gerçek olması gerekir. Halbuki cisimlerin her parçası veya cisme giren her şey gerçek ferd (müstakil bir şey)değildir. Buna göre, işte bitarafımızdan "O, bu tek tek şeyleri bilir" diyebileceğimiz şeyin ne cisim, ne de cismânî olmaması gerekir. Malumatta (bilinmede) gerçek tek olan şeye gelince şüphesiz bu, birşeyin varlığında bulunan bir şeydir. Bu mevcud eğer gerçek ferd ise, bizim varmak istediğimiz sonuç da budur.Eğer mürekkeb ise, bu durumda mürekkeb olan,ferd terden meydana gelmiştir. Binaenaleyh her halükârda ferdin bulunması gerekir. O, malûmatta ferd (tek) olduğu zaman malumda da ferd olur. Çünkü o ferde (tek'e) taalluk eden bilgi, eğer bölünürse onun cüzlerinden herbiri veya bazısı,yâ o malumla bilinmiş olur ki bu imkânsızdır. Çünkü o zaman cüzün (parçanın) bütüne denk olması gerekir. Bu da imkânsızdır. Ya da o şey, ilim bakımından o malumun cüzlerinden olmaz. Buna göre bu cüzler biraraya geldiği zaman, ya bir fazlalık ortaya çıkar ki bu,o tek ferdi bilmektir. Bu durumda o malumu bilmek, bundan Önce takdir ettiğimiz o şeyler değil de, ortaya çıkan şu yeni durum olmuş olur. Sonra bu yeni durum eğer bölünebilirse, mesele geri dönmüş olur. Eğer bölünmezse, zaten elde edilmek istenen netice de budur.Malumda bölünmeyi kabul etmeyen bir ilmin bulunması durumunda, bu ilimle mevsuf olan da aynı olması durumuna gelince.mevsûf eğer taksimden önce mevcud ise, bu, cüzlerden herbiri veya bir kısmı olur. Yok eğer o ilmin tamamıyla mevsuf olursa, bu takdirde o bir tek şey bir çok eşyaya birden dahil olmuş (nüfuz etmiş) olur ki bu imkânsızdır. Veya o dahil olan şeyin cüzleri mahallin (yani girdiği yerin) cüzlerine taksim edilmiş olur ki bu takdirde de o dahil olan.taksim edilmiş olur. Halbuki biz o dahil olan şeyin bölünmeye kabil olmadığını farzetmiştik. Yahut, o mahallin cüzlerinden herbiri, dahil olanın (hallin) bir kısmı ila değil de tamamı ile muttasıf olması durumu olabilir. Bu takdirde de bu mahal, o dahil olandan (hailden) boş (hâlî) olmuş olur. Halbuki biz onunla mevsuf olduğunu varsaymıştık. İşte bu da bir tenakuzdur.Her mekân tutan şeyin bölünebilir olmasına gelince, bu, atomu yok sayma hususunda zikredilen delillerle isbat edilir. Onlar sözlerine şöyle devam ederler: "Böylece herkesin, "Ben varım" diye işaret ettiği şeyin bir mekânda olmadığı ve bir mekânda bulunan şeyle bulunmadığı (mütehayyizle kâim olmadığı) ortaya çıkmış olur. Sonra deriz ki: Bu mevcudun, mutlaka cüz'iyyâ-ti.idrâk etmesi gerekir. Zira aksi halde karşımda duran cismin, meselâ at değil de bir insan olduğuna hükmetmem mümkün olmaz. Bir mevcudu bir sıfatla niteleyenin, haklarında hüküm verdiği (nitelediği) şeyleri müşahede etmesi, cüz'îyi ve külliyi idrâk etmesi gerekir; tâ ki o külliyi esas alarak o cüz'î hakkında hüküm verebilsin. Külliyatı idrak eden nefsin bizzat kendisidir. Cüz'İyyâtı idrâk eden de odur. O halde buna göre cüz'iyyâtı idrâk eden herkesin lezzet duyması ve acı duyması imkânsız değildir." Bu görüşte olanlar şöyle devam ettiler: "Bunun böyle olduğu sabit olunca, biz deriz ki: Bedenden ayrılan bu ruhlar, kıyamet günü Allah onları bedenlerine döndürünceye kadar, elem veya lezzet duyarlar. Orada da bedenler için lezzetler ve acılar meydana gelir." İşte bu, insanlardan bir grubun söylediği bir sözdür.Bunlar sözlerine devamla şöyle dediler: "Bu görüşün çok güçlü bir delili olmadığını farzetsen bile, yanlışlığına dair de bir delil yoktur. O halde bu, şeriatın te'yid ettiği, Kur'an'ın zahirinin desteklediği ve Allah'ın kitabında kabir azabının ve mükâfaatının olduğuna dâir şek ve şüpheleri izâle eden bir izah şeklidir. Bu sebeble bu görüşe varmak gerekir. "İşte bu görüşün izahı hususunda özetle anlatılan husustur. Allah işlerin hakikatini bilendir.Bu görüşte olanlar şöyle demişlerdir: "Bu görüşü şu husus da te'yid eder: Kabir azabı veya mükâfaatı ya şu bünyeye, ya da onun bir parçasına gelir. Birincisi mükâbere (delilsiz iddia) dir. Çünkü biz bu bünyenin paramparça olduğunu ve dağıldığını görüyoruz. Öyle ise sevab ve azabın bu bünyeye geldiğini söylemek nasıl mümkün olur? O zaman ancak şöyle denebilir: Allah Teâlâ, o küçük cüzlerden birini diriltir, azab ve ikâbı ona verir. Bu mümkün olursa, şöyle de denebilir: İnsan, sadece ruhtur. Çünkü ruh dağılıp parçalanmaz. Binaenaleyh şüphe yok ki azab ve mükâfaat ona gelir, sonra Allah Teâlâ, kıyamette ruhları bedenlere döndürür ve böylece cismânî haller, ruhanî hallerle birleşmiş olur. [109]
"Celalim hakkı için sizi biraz korku, açlık, mallardan,canlardan ve mahsûllerden yana eksiltme ile imtihan edeceğiz. Sabredenleri müldele "(Bakara, 155).
Ayetin Makabli İle Münasebeti Başa Dön
Bil ki Kaffâl (r.ah.) bu ayetin ayetiyle ilgili olduğunu söylemiştir. Yani "Siz sabır ve namazla Allah'ın yardımını taleb edin. Çünkü biz sizi korku ile, sununla, sununla imtihan edeceğiz" demiştir. Bu ayetle ilgili birkaç mesele vardır: [110]
Birinci Mesele
Eğer, "Allah Teâlâ, "Bana şükredin, ve nankörlük etmeyin" buyurmuştur. Şükür ise, yine "Eğer şükrederseniz, size (nimetlerimi) artırırım "(İbrahim. 7) buyurduğuna göre nimeti artırır. Öyle ise niçin bü âyetin arkasından, "Biz sizi biraz korku İle... imtihan edeceğiz" getirmiştir?" denilirse, buna şu iki şekilde cevap veririz:
a) Allah Teâlâ, şeriatlarını tamamlamasının, nimetini tamamlama olduğunu haber vermiştir. Binaenaleyh şeriatı tamamlaması şükrü gerektirir. Sonra Cenâb-ı Hak, bu şeriatları yerine getirmenin, ancak çeşitli belâ ve meşakkatlere göğüs germekle mümkün olacağını haber vermiştir. Bu sebeble de şeriatlarını îfâ hususunda da sabrı emretmiştir.
b) Allah Teâlâ, önce nimet verip şükrü emretmiş, sonra da kişi hem şük-redenlerin,hem sabredenlerin derecesini elde etsin diye imtihan edip sabrı emretmiştir. Böylece insanın imanı, Hz. Peygamber (s.a.s)'in,"iman iki parçadır. Bir parçası sabır, bir parçası da şükürdür" hadisine göre tamamlanır. [111]
İkinci Mesele
Atâ ve Rebi' b. Enes'den ayetteki,"sizi" hitabının muhatablarının, hicretten sonraki Ashab-ı Kiram olduğu rivayet edilmiştir. [112]
İmtihamn Peşinen Südınimesindeki Hikmet
Allah Teâlâ için imtihan etmesinin nasıl düşünülebileceği meselesi, (Bakara. 124) ayetinde geçmişti. İmtihanın açıkça anlatılmasında-Hikmet ki hikmete gelince, bu hususta bazı görüşler vardır:
1) Bu, imtihan bilfiil tahakkuk ettiği zaman, insanların nefislerinde ona karşı sabrı iyice yerleştirmek içindir. Böylece bu, daha çok feryad-ü figan etmekten onlar uzaklaştırmış ve belâ geldikten sonra belâyı onlara kolaylaştırmış olur.
2) Onlar, başlarına böyle belâların geleceğini bildiklerinde, endişeleri artar ve artan bu endişe onlarda hemen imtihan edilme isteğini uyandırır. İşte bu sebeple de daha çok mükâfaatı hak ederler.
3) Kâfirler, Hz. Muhammed (s.a.s) ile ashabını dinlerinde sebatlı ve son derece zarar, mihnet, açlık üzere olmalarına rağmen o dinde kararlı olduklarına görünce, onların kesinkes bu dinin sıhhatine inandıkları için onu tercih etmiş olduklarını anlarlar. Bu durum o kâfirleri İslam dininin delilleri hususunda daha ciddi düşünmeye sevkeder.Açıkça bilinen hususlardır ki birine tâbi olanlar önderlerini, sürdürdüğü dâvadan ötürü çok büyük meşakkatler içinde olmasına rağmen yine de o yolda kararlı görürlerse, bu durum, ontartn kendisine uymaları konusunda daha etkin olur. Aksine onu refah içinde, zahmetsiz gördüklerinde aynı durum hâsıl olmaz.
4) Allah Teâlâ, bu imtihanın, daha olmadan önce, olacağını haber vermiştir. Böylece o kimse, bu haberi veren zatın, doğru haber verdiğini görür. Bu da bir gâibten haberdir. Bu sebeble de bu bir mucize olur.
5) Münafıklardan, Hz. Peygamber'den mal ve bol rızık umarak ona uymuş olduğunu söyleyenler vardı. Cenâb-ı Hak, böyle bir belâyı indirmekle kullarını denediği zaman, münafıklar münafık olmayanlardan ayrılır. Çünkü münafık bu haberi duyduğu zaman, Peygamber (s.a.s)'den uzaklaşır ve dini terkeder. Böylece bu imtihan ile, işte bu fayda elde edilir.
6) İnsanın belâlar karşısındaki İhlâsı ve Allah'a yönelmesi, dünyanın o insana yönelmesi halindeki ihlâsından daha çoktur. İşte bu imtihanın hikmeti budur. [113]
Dördüncü Mesele Başa Dön
Cenâb-ı Hak müfred sîgasıyla,buyurmuş, cemi sigasıyla, (eşya) dememiştir.Bunun iki sebebi vardır:
1) Ayette sayılan her cins belâdan birçoğu olacağı hatıra gelmesin diye... Eğer öyle olsaydı, bu, çeşitli korkulara delâlet ederdi. Halbuki ayetin takdiri "Şundan birşey ile, şundan birşey İle.." şeklindedir.
2) Bunun manası, "bu sayılan şeylerden az bir şeyle" demektir. [114]
İmtihan Unsurlarının Tahlili
Bil ki başına gelen
hoşlandığın ve hoşlanmadığın herşey, o anda olan, geçmişte olan ve gelecekte
olacak diye üç kısma ayrılır. Hatırına geçmişte olan birşey geldiğinde buna
zikir ve tezekkür (hatırlama ve düşünme) denir. Eğer bu o anda mevcut ise, buna
"zevk" ve "vecd" denir. Buna "vecd" denilmiştir,
çünkü o, senin o anda kendinde hissettiğin, bulduğun bir durumdur. Eğer senin
hatırına gelen şey, istikbâlde olacak birşey olur ve bu kalbine galib gelirse,
buna da intizâr ve tevakkû (bekleme ve umma) denir .Eğer beklenen şey, kötü
birşey ise, ondan dolayı kalbte bir elem meydana gelir ki buna da havf ve
işfâk (korku ve endişe) denir. Eğer o beklenen şey, arzu edilen birşey ise,
buna da irtiyâh denilir. İrtiyah ümid manasınadır. O halde korku, insana hoş
gelmeyen şeyin beklenmesinden dolayı kalbin duyduğu elemdir. Ümid ise, insanın
arzu ettiği şeyi umup beklemesinden dolayı kalbin duyduğu ümiddir. Açlıktan
murad, kıtlık ve azık elde edememedir.Kaffâl (rh.a) söyle demiştir.
"Şiddetli korkuya gelince bu, din sebebiyle bütün Arapları karşılarında
gördükleri zaman meydana gelmişti; o vakit onlar, Arapların kendilerine
yönelip, aleyhlerinde bir araya gelmelerinden emin değildiler. Ahzâb
hâdisesinde öylesine bir korku yaşanmıştı ki.. Nitekim Cenâb-ı Hak., "İşte
orada mü'minler imtihana çekilmiş ve şiddetli bir sarsılışla
sarsılmışlardı" (Ahzâb.,11) buyurmuştur.Açlığa gelince, bu onlara,
mallarının azlığı sebebiyle Hz. Muhammed'in Medine'ye hicretinin başlarında
gelip çatmıştı. Öyle ki Hz. Peygamber (s.a.s), karnına taş bağlamışlardı.
"Ebu't-Heysem et-Tthân, Hz. Peygamber'in djşarı çıktığında Hz. Ebu Bekir
ile karşılaştığını ve Hz. Ebu Bekr'e, "Seni dışarı çıkaran nedir?"
diye sorduğunu, onun da, "açlık!" diye cevap verdiğini, bunun
üzerine Hz. Peygamber'in, "Seni dışarı çıkaran beni de dışarı
çıkarmıştır" dediğini rivayet etmiştir.Mallar ve canlar hususundaki
noksanlığa gelince bu, insanların cihada hazırlanmak için mallarını infak etmek
suretiyle düşmanla savaşırken meydana gelmesi ve bir kısmının ölmesiyle
meydana gelmiştir. İşte orada mal ve can hususunda noksanlık meydana gelmiştir.
Nitekim Cenâb-ı Hak, "Mallarınız ve canlarınızla cihad ediniz"(Tevbe
41)buyurmuştur. Açlık da bazan, yiyecek bittiği zaman cihâd yolculuğu esnasında
olmuştur. Nitekim Cenâb-ı Hak,"Bu şundandır: Allah yolunda onlara dokunan
her bir susuzluk, her bir yorgunluk ve her bir açlık mukabilinde onlara mutlaka
salih ameller (defterlerine sevaplar) yazılmıştır"(Tevbe, 120)buyurmuştur.
Canlar hususundaki noksanlık bazan, HakTeâlâ'nın, "Birbirinizi
öldürmeyiniz" (N
Sabredenleri Müjdele Başa Dön
Daha sonra Hak Teâlâ bu hususları zikredince, bunlara sabredenleri, müjdesiyle açıklamıştır. Bu hususta birkaç mesele vardır: [116]
Birinci Mesele
Bil ki, bu işler
Allahu Teâlâ tarafından olunca, onlara sabretmek vâcibtir. Çünkü Allahu Teâlâ
bütün bunların, kendi adalet ve hikmetinin gereği olduğunu beyan etmiştir.
Gerçek imana ermemiş kimseler, Cenâb-ı Hakk'ın haklarında,"İnsanlardan
bazıları da Allah'a, bir tarafından ibadet eder. Eğer ona bir hayır dokunursa,
ona can-ü gönülden yapışır. Ama bir sıkıntı
Allah'dan Gelen Musibete Sabır, Zalimlerin Zulmü İle Mücadele Gerekir
Zalimler tarafından yapılanlara gelince, bunlara sabretmek vâcib değildir. Meselâ, bulûğ çağına yaklaşmış olan bir kimsenin, babasının kendisine uygulamış olduğu terbiye tarzına sabretmesi gerekir.. Ama bunu ona başkası uygulamaya kalkarsa, o "murahık"ın buna karşı koyması, hatta mücadele etmesi gerekir. Efendisine karşı kölenin durumu da böyledir; Allahu Teâlâ'nın kullarına yapmış olduğu her şeyde bir hikmet ve bir maslahat bulunur; ama, kulların yapmış olduğu zulüm ise böyle değildir. [118]
İkinci Mesele
"Müjdele" hitabı, Hz. Peygamber'e veya müjde verebilecek herkesedir. [119]
Sabnn Mahiyeti ve Önemi Başa Dön
Allame Gazali (rh.a) şöyle der: "Bil ki sabretmek, insanın özelliklerin dendir. Sabır, ne hayvanlar ne de melekler hakkında düşünülemez. Hayvanlar hakkında düşünülmemesine gelince, bu onların noksanlıklarından dolayıdır. Melekler hakkında düşünülmemesine gelince, bu da onların kâmil ve mükemmel varlıklar olmalarındandır.
Bunu şu şekilde de açabiliriz: Hayvanlara şehvet musallat olmuştur. Ancak, onlarda bu şehvete karşı koyacak akıl melekesi olmadığı için, bu kuvvetin, şehvetin muktezâstna karşı koyması "sabır" diye adlandırılmaz...
Meleklere gelince, onlar rablerinin huzurunda sırt şevk duymak ve bu huzura yakınlık derecesiyle sevinmek için, diğer bütün şeylerden soyutlandıkları, onları bu huzur-u İlâhî'den men edecek bir şehvet duygusu da musallat olmadığı için, onlar, kendilerini zülcelal olan Allah'ın huzurundan men edecek şeylere başka bir orduyla karşı koymaya gerek duymazlar.İnsana gelince o, çocukluğunun tam başlangıcında, diğer canlılar gibi noksan olarak yaratılmıştır. O vakitler onlarda, muhtaç oldukları beslenme ve gıda arzusundan başka bir şey yaratılmamıştır. Daha sonraysa onlarda oynama arzusu belirir. Bunu izleyen zamanlarda, onda evlenme arzusu görülür. Çünkü sabır, hedefleri başka olduğu için, aralarında savaş patlak vermiş olan iki ordunun birbirlerine karşı durmasından ibarettir.Bülûga ermiş olan kimseye gelince, onda, kendisini dünyevî lezzetlere yöneltip âhiretten yüz çevirten bir şehvet ile, onu dünyadan yüz çevirmeye ve devamlı olan manevî lezzetleri istemeye davet eden bir akıl vardır. Akıl, bu dünyevî lezzetleri istemekle meşgul olmanın ebedî lezzetlere ulaşmaya mani olduğunu bilince, onun çağrısı şehvetin davet ettiği işe engel teşkil eder. İşte bu engel ve mâni olma da sabır diye adlandırılır.
Sonra bil ki sabır iki kısımdır:
a) Bedenî olan sabır. Meselâ, bedene güç şeyleri yüklemek ve bunlara katlanmak gibi. Bu da, ya güç şeyleri yapmak gibi fiil ile olur veyahut da şiddetti dayağa ve büvük bw acrça Katlanmak gibi, sıkıntılara göğüs germekle olur.Ruhanî, manevî sabır... Bu da nefsi şehvet ve tabiatın iktizası olan ve arzu duyulan şeylerden alıkoymaktır.Sonra bu manevî sabır, eğer mide ve fere şehvetine karşı bir sabır olursa iffet diye adlandırılır. Eğer arzu olunmayan şeylere katlanmak hususunda olursa, kendisine sabredilme ihtiyacı duyulan kötü şeylerin değişmesiyle, insanlarca buna verilecek isim de farklı farklı olur.Eğer bu sabır, bir musibete karşı otursa, "sabır" işte ancak buna denilir; feryadü figan etme ve sabırsızlık gösterme, sızlanma ise cez' ve hel' denilen bir hal olup sabrın zıddıdır. Bu sabırsızlık da, hevânın kişiyi sesini yükseltmeye, yüzünü gözünü döğmeye,üstünü başını parçalamaya sevkettiği şeye denilir.Eğer bu ruhanî sabır zenginlik hususunda olursa, kendine hakim olma diye isimlendirilir.Şımarıklık durumu bunun zıddıdır.Eğer bu manevi sabır harb ve savaş hususunda olursa, buna Şecaat denilir ki, bunun karşıtı korkaklıktır.Eğer sabır, öfke ve kızgınlığı bastırma, yenme hususunda olursa, buna "hilm" denilir ki, bunun karşıtı da hafifmeşrebliktir.Eğer bu sabır zamanın getirdiği musibetlerden can sıkıcı bir musibete karşı olursa bu, kalb genişliği diye isimlendirilir. Ki gönül darlığı, pişmanlık ve sıkıntı bunun karşıtıdır.Eğer bu sabır bir sözü gizleme hususunda olursa, bu "kitmânu nefs" diye adlandırılır; bu kimseye de "ketum" denilir.Eğer bu sabır çeşidi, bolluk içinde yaşamaya karşı yapılırsa, buna "zühd" denilir; bunun zıddı da hırstır.Eğer bu sabır, malın azlığına karşılık oluyorsa, kanaat diye isimlendirilir ki bunun zıddı açgözlülüktür. Allah'u Teâlâ bütün bu kısımları bir araya getirerek hepsine birden "sabr" adını vermiş ve, Yani "musibetlere sabredenler, yani "fakirliğe sabredenler, "yani savaşa dayananlar" buyurmuştur."İşte doğru olanlar bunlardır ve miittakilerin ta kendileri bunlardır"(Bakara, 177). Kaffâl (rh.a), "Sabır, İnsanın kötülüğün elemini hissetmemesi ve bunu çirkin görmemesi şeklinde değildir. Çünkü bu, imkânsızdır. Sabır, ancak nefsi, feryâd ü figânı ortaya koymamaya hamletmektir.Kişi hüznünü içine atıp, kendisini.onun emarelerini dışarı vurmaktan alıkoyunca,her ne kadar o kimsenin gözünde yaş belirip rengi değişse de, bu kimse sabretmiş olur.Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s) : ile 'Sabır, İlk çarpma esnasındadır "[120]buyurmuştur.Bu böyledir, çünkü başlangıçta kişiden, kendisi sebebiyle sabredenlerden sayılamıyacağı bir hal zuhur edip, sonra da sabrederse, bu teselli olmak diye isimlendirilir ki bu da mutlaka yaptlması gereken bir husustur. Çünkü Hasan el Basrl, "İnsanlara, devamlı feryâdü figan etmekle mükellef kılınmış olsalardı, buna güç yetiremezlerdi" demiştir. Allah en iyi bilendir. [121]
Sabrın Fazileti ve Değeri Hakkında Ayetler
Sabrın fazileti hususunda, Allah'u Teâlâ sabredenleri birçok vasıflarla nitelemiş ve sabrı, Kur'an-ı Ke-rim'de yetmiş küsur yerde zikretmiş, birçok hayrı da sabra bitiştirerek şöyle buyurmuştur:"Btz onlardan, sabrettikleri zaman, emrimizle hidâyete ileten imamlar yaptık" (Secde, 24); "Sabretmelerinden dolayı Rabbinİn en güzel kelimesi İsraİloğullan hakkında tamamlanmıştır" (Araf, 137)"Muhakkak ki Allah sabredenlere yaptıktan şeylerin en güzeliyîe mükâfaat verecektir" (Nahl, 96). "İşte bunlara mukâfaatlan, sabretmelerinden dolayı, iki defa verilecektir" (Kassas, 64) ve, "Sabredenlere ecirleri, muhakkak ki hesapsız verilecektir" (Zümer. 10).Sabır hariç, her taatın belirlenmiş bir mükâfaatı vardır. Oruç, sabırda olduğu için Cenâb-ı Hak, "Oruçbenim İçindir" buyurmuş, böylece orucu kendisine nisbet etmiştir. Allah sabredenlerle beraber olduğunu vaadederek, "Sabrediniz, muhakkak ki Allah sabredenlerle beraberdir" (Enfal, 46) Yine Cenâb-ı Hak, yardımı sabretmeye bağlayarak,''Evet, eğer siz sabreder ve A) size gelecek olurlarsa, Allah size beşbin melekie yardım edecektir " (A.İmran 125) buyurmuştur.Yine Allah, sabredenlere vermiş olduğu birçok şeyi, başkalarına vermeyerek, onlara-Râblerinden mağfiretler ve rahmet vardır. Onlar, hidâyete ermiş olanların ta kendileridir" (Bakara, 157) buyurmuştur. [122]
Sabrın Değeri Hakkında Hadis-i Şerifler Başa Dön
Bu husustaki haberlere gelince, Hz. Peygamber (s.a.s) şöyle buyurmuştur: "Sabır, imanın yansıdır."[123]Bunun izahı şöyledir: İman, ancak söz amel ve inanç hususunda uygun olmayan şeyleri terketmek ve uygun olanları yapmakla kemâle erer. O halde, uygun olmayanları terketmeye devam etmek, sabırdır. Bu da, imanın diğer yarısıdır. Bu izaha göre, imanın tamamının sabır olması gerekir. Ne var ki uygun olmayanları terkedip uygun olanı yapmak, bazan şehvete muvafık olur ki burada sabra ihtiyaç yoktur.Bazan da bu husus şehvete ters düşer ki, bu durumda sabretmeye ihtiyaç hissedilir. İşte bu sebepten ötürü şüphesiz sabır, imanın yarısı sayılmıştır.
Yine Hz. Peygamber (s.a.s)."Size verilen şeylerin en krymetlüerinden bazıları, yakîn ile sabretmek azmidir. Kime bu ikisinden pay verilirse, o kimse (nafile olarak), gece kılamadığı namaza ve gündüz tutamadığı oruca aldırmasın..." buyurmuştur.Hz.Peygamber başka bir hadiste"İman, sabrın ta kendisidir" buyurmuştur. Hz. Peygamberin bu ifâdesi O'nun; "Hacc, Arafat'tan ibarettir"[124] sözüne benzer. [125]
Sabır ve Şükürden Hangisinin Efdal Olduğu Hakkında
Sabrın mı, yoksa şükrün mü daha faziletli olduğu hususundadır. Atlame Gazali (r.h.a) şöyle demiştir: Sabnn daha üstün olduğuna delâlet eden haberler daha kuvvetlidir. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.s): "Size verilen şeylerin en kıymetlilerinden bazıları, yakın ile sabretmek azmidir. Kime bu ikisinden pay verilirse, o kimse (nafile olarak) gece kılamadığı namaza ve gündüz tutamadığı oruca aldırmasın" buyurmuştur. Yine O,"Allah 'm huzuruna, yeryüzünün en çok şükreden kulu getirilir de, Allah ona, şükredentere vermiş olduğu mükâfaatı verir. Sonra, yeryüzünün en çok sabreden kulu getirilirde onar "Şu şükreden kimseye verdiğim mükâfaatı sana da vermemi ister misin?" denilir. Kul bunun üzerine, "Evet Ya Rabbi" der. Bunun üzerine de Allah'u Teâlâ "Andolsun ki sana nimetler verdim, sen de buna mukabil şükrettin. Seni çeşitli belâlarla sınadım, dayandın. Andolsun ki ben de şimdi sana, mükâfaatı kat kat vereceğim'' der. Böylece o kula, şük-redenlere verilen mükâfaatin kat kat fazlası verilir" buyurmuştur.Hz. Peygamber'in, "Yeyip de şükreden kimse oruç tutup da sabreden kimse gibidir[126]sözüne gelince bu da sabrın üstün olduğuna delildir. Çünkü bu ifâde, ancak mübalağa sadedinde zikredilmiş olan bir ifâdedir. Bu ise ancak, müşebbehün bih,. müşebbehten derece bakımından daha üstün olduğu zaman meydana gelir. Hz. Peygamber'in tıpkı, "İçki içen kimse, puta tapan kimse gibidir"[127].Yine rivayet edildiğine göre Hz. Süleyman,mülkünün mertebesine göre peygamberlerden kırk yıl sonra cennete girecektir. Sahabe içinde cennete en son girecek olan ise, zenginliğinden dolayı Abdullah İbn Avf'tır. Haberde rivayet edildiğine göre, sabır kapısı hariç, bütün cennet kapıları iki kanatlıdır. Sabır kapısının ise tek kanadı vardır.. Sabır kapısından girenlerin ilki, çeşitli belâlara mübtelâ olanlardır ki, bunların da önderi Hz. Eyyûb (a.s)'dur. [128]
Ayet-i Kerimeden Alınacak Bazı Dersler Başa Dön
Bu ayet, birçok hususa delâlet etmektedir:
a) Bu meşakkatlerin bir ceza kabul edilmemesi gerekir; çünkü Allah'u Teâlâ bu belâları Hz. Peygamber ve O'nun ashabı gibi mü'minlere va'adetmiştir.
b) Bu sıkıntılar sabtr ile beraber bulunduğunda, dinî bakımdan çok yüksek dereceler ifâde ederler,
c) Hastalıkları v.b. şeyleri başka sebeplere nisbet eden "Seneviyye"nin ve bunları yıldızların uğur ve uğursuzluğuna veren müneccimlerin aksine, bütün bunlar Allah'tandır.
d) Ayet gösteriyor ki insanı doyuran gıda değildir, kandıran su değildir, aksine doyma ve kanma gibi neticeler, gıdayı ve suyu sebep yapan Allah'ın yapmayı âdet ettiği bir nizam ile meydana gelir.Çünkü Cenâb-ı Hakk'ın, buyruğu bütün bu işlerin Allah'a nisbeti hususunda sarîh bir hüküm ifâde eder. "Allah'u Teâlâ sebepleri yarattığı zaman da, föjfelj demesi doğru olur" diyen kimsenin görüşü ise, zayıftır.Çünkü ayete bu şekilde mâna vermek mecazî bir ifâde otur. Halbuki, mecazi ifâdelere, hakiki manâ imkânsız olduğunda başvurulur. [129]
[1] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/5-8.
[2] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/8.
[3] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/8-9.
[4] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/9-10.
[5] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/10.
[6] Nesai, N
[7] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/10-11.
[8] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/11.
[9] Şafiî. R
[10] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/11-13.
[11] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/13-14.
[12] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/14-15.
[13] Ibn Mâce, Ikame. 56 (1/323).
[14] Kuba Mescidi müfessirimizin dediği gibi Medine’nin tam güneyindedir. Fakat kıbleteyn Mescidi diye meşhur olan mescid, Medine’nin kuzey-batısı tarafındadır.
[15] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/15-18.
[16] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/18-19.
[17] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/19-20.
[18] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/20.
[19] Taberani rivayet etmiştir. (Keşfu’l-Hafa, 1/395).
[20] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/20-21.
[21] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/21.
[22] Müslim, Fedail, 130 (4/1830).
[23] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/22-25.
[24] Tirmizi, Tefsir, Hicr, 5/298.
[25] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/25-26.
[26] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/26-27.
[27] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/28.
[28] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/29.
[30] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/29.
[31] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/29.
[32] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/30.
[33] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/30.
[34] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/30.
[35] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/30.
[36] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/31.
[37] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/31.
[38] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/31.
[39] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/31-32.
[40] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/32.
[41] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/32-33.
[42] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/34.
[43] Bu görüş Eş’arilere göre caiz olup, Maturidilere göre caiz değildir.
[44] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/34.
[45] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/34.
[46] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/34.
[47] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/35.
[48] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/36.
[49] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/36.
[50] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/36-37.
[51] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/37.
[52] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/38-40
[53] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/40.
[54] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/40.
[55] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/41.
[56] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/41-42
[57] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/42-44.
[58] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/44.
[59] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/45.
[60] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/45.
[61] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/45.
[62] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/46.
[63] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/46.
[64] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/46-47.
[65] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/47.
[66] Bu ayetlerde iki farklı kıraat olup, meallerde bu farklılık gösterilmiştir.
[67] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/47-50.
[68] Keşfu’l-Hafa, 2/30 (Taberani, Müsned ve Hakim’den naklen)
[69] İbn Mace, Taharet, 4 (1/102).
[70] Tirmizi, Salat 127 (1/321).
[71] Tirmizi. Salat. 127 (1/320).
[72] Tirmizi, Salat, 127 (1/320).
[73] Muvatta, Vukûtus-salat. 21 (1/25).
[74] Benzeri hadis için bkz. Müslim. İlim. 15 (4/2060).
[75] İbn Mâce. İkâme. 78 (1/343).(Uzunca bir hadistir.)
[77] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/50-54.
[78] Buhâri. Rikâk, 38 (Benzeri bir hadis için bkz)
[79] Keşfu'l-Hafâ. 1/155.
[80] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/54-56.
[81] Tirmızi, Salat, 117 (1/289 ); Nesâî, Mevakit, 27 (1/372)
[82] Aynı manada bir hadis için bkz. Tlrmîzı. Salat, 354 (2/363)
[83] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/56-58.
[84] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/59.
[85] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/59-61.
[86] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/61.
[87] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/62.
[88] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/63.
[89] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/63.
[90] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/63.
[91] Tirmizi, Deavât. 94 (5/541).
[92] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/63-66.
[93] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/67.
[94] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/68-69.
[95] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/69.
[96] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/69.
[97] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/70.
[98] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/71-72.
[99] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/73.
[100] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/73-74.
[101] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/74-75.
[102] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/75.
[103] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/75.
[104] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/75-76.
[105] Tırnuzı, Kıyâme. 26 (4/640)
[106] Ebu Davud, Edeb. 101.
[108] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/78.
[109] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/79-81.
[110] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/82.
[111] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/82.
[112] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/82.
[113] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/82-83.
[114] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/83.
[115] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/83-85.
[116] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/85.
[117] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/85.
[118] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/85.
[119] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/85.
[120] Buharı, Cenâiz. 32.
[121] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/86-88.
[122] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/88.
[123] Câmiu’s-sagîr, 11/49.
[124] İbn Mâce Menâsik, 57 (11/1003).
[125] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/89.
[126] Tirmizi. Kıyâme. 43 (İV/653).
[127] el-Câmr'u-s-Sağir, 2/39.
[128] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/89-90
[129] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/90-91.
İslami Okul Okulların En Önemlisi