Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Bakara Suresi 8.Bölüm - 002Bakara - Razi08

Üçüncü Mesele. 5  *

Dördüncü Mesele. 5

Bu Sûrenin Yedinci Hükmü: İtikâf 5

İtikafın Tarifi ve Hükmü. 5

İkinci Mesele. 5

İtikâf Nerelerde Yapılır?. 6

İtikafta Orucun Şart Olup Olmadığı 6

İtikafın Müddeti 6

Allah'ın Çizdiği Sınırlar 7

İkinci Mesele. 7

Bu Sûrenin Sekizinci Hükmü: Malların Hükmü. 8

İkinci Mesele. 9

Rüşvetin Haramlığı Hakkında. 9

"O Malları Hakimlere Aktarmayın". 9

Birinci Mesele. 9

Dokuzuncu Hüküm Cahili Düşünce Tarzlarından Birini İptal 10

Birinci Mesele. 10

İkinci Mesele. 11

Üçüncü Mesele. 11

Birinci  Mesele. 11

Dört Mevsimin Teşekkülü. 11

Senenin Mahiyeti 12

Ayın Mahiyeti 12

Cahiliye Dönemine Ait Bir Âdetin Kaldırılması 14

Ayetin Nüzul Sebebi 14

Uğursuzluk Telâkkisinin Haramlığı 14

İkinci Mesele. 15

Üçüncü Mesele. 15

Dördüncü Mesele. 16

Onuncu Hüküm Savaşla İlgili Hüküm.. 16

Birinci Mesele. 16

Ayetin Nüzul Sebebi 16

Üçüncü Mesele. 16

Mûslûmanlarta Savaşanlardan Maksad Kimlerdir?. 17

Bu Ayetteki Savaş Hükmünün Mensuh Olduğu Görüşü. 17

Altıncı Mesele. 17

Birinci Mesele. 17

İkinci Mesele. 18

Müşriklerin Mekke'den Çıkarılması Emri 18

Fitne Öldürmekten Daha Ağırdır 18

Ayetin Nüzul Sebebi 18

Birinci Mesele. 19

İkinci Mesele. 19

Üçüncü Mesele. 19

Kâfirler Savaşı Veya Şirki Terkederse. 20

İkinci Mesele. 20

Üçüncü Mesele. 20

Ne Zamana Kadar Savaş. 20

Birinci Mesele. 20

Burada Fitneden Maksad Nedir?. 20

Haram (Kutsal) Ayların Hürmeti 21

Harb İle Mal Harcamanın Münasebeti 22

Allah Yolunda Harcamamakla Tehlikenin Münasebeti 23

Birinci Mesele. 23

Arapçada Kur'an'ın ŞahidIiği Şevahitten Önce Gelir 23

İkinci Mesele. 23

Kendini Tehlikeye Atmak Ne Demektir?. 23

Birinci Mesele. 25

İkinci Mesele. 25

Haccın Mahiyeti 25

İkinci Mesele. 25

Umrenin Farz Olup Olmadığı 26

Üçüncü Delil Umre Hakkında Hadis-i Şerifler 27

Umrenin Vacip Olmadığına Dair Deliller 27

Haccın Nevileri 27

Hacc-ı İfradın Efdal Olduğuna Dair Şafiî'nin Delilleri 28

Hacc-ı Kıran'ın Efdal Olduğuna Dair Ebû Hanife'nin Delilleri 29

Hacc ve Umreyi Tamamlamanın Mânası 29

Beşinci Mesele. 30

İhsar Sebebiyle Kesilecek Kurbanlık. 32

İkinci Mesele. 33

Üçüncü Mesele. 33

Muhsarın ihramdan Çıkacağı Vakit 33

Beşinci Mesele. 33

Altıncı Mesele. 33

Haccda Tıraş Olmanın Vakti 33

Birinci Mesele. 34

İkinci Mesele. 34

Üçüncü Mesele. 35

Ayetin Nüzul Sebebi 35

İkinci Mesele. 35

Üçüncü Mesele. 35

Dördüncü Mesele. 35

Haccdaki Fidyenin Cinsi 36

Birinci Mesele. 36

Kesilecek Kurbanlığın Cinsi 36

Üçüncü Mesele. 36

Hacc-ı Temettü. 36

Temettu Haccı 37

İkinci Mesele. 37

Haccın Temettü Haccı Olması İçin Gerekli Şartlar 37

Temettû Haca Yapan.Kestiği  Kurbanın Etinden Yiyebilir mi?. 37

Temettû Kurbanı 38

Oruç,Kurbanın Yerini Tutabilir 38

Birinci Mesele. 38

İkinci Mesele. 39

Üçüncü Mesele. 39

Dördüncü Mesele. 39

Ehl-i Mekke Temettü Kurbanından Muaftır 41

Birinci Mesele. 41

İkinci Mesele. 42

Üçüncü Mesele. 42

Dördüncü Mesele. 42

Beşinci Mesele. 43

Haccın Zamanı 43

Hacc İbadetinin Zamanı 43

İkinci Mesele. 43

Üçüncü Mesele. 44

Dördüncü Mesele. 44

Birinci Mesele. 45

Hacc İçin İhram Haline Girme. 45

Hacc Sırasındaki Yasaklar 45

Ayetteki Farklı Kıraatler Vesilesi İle Dil Felsefesi Yönünden Mühim Bir İzah. 46

Retes Kelimesinin Tefsin. 46

Sadece Refes, Füsûk ve Cidalin Yasaklanmasındaki Hikmet 48

Yasaklanan Cidalin İstisnası, Kelâm llmindeki Cidaldir 48

Azıkların En Hayırlısı Takva. 49

Allah'tan Korkmak. 50

Birinci Mesele. 50

Ulü'l-Elbâb Tabirinin İzahı 50

Birinci Mesele. 51

Ticari Muamele Hacca Aykın mıdır?. 51

Nüzul Sebebine Dair Rivayetler 51

Üçüncü Mesele. 52

Meş'ar-i Haramda Allah'ı Anmak. 52

Birinci Mesele. 52

Arafat Hakkında Bilgi 53

Terviye Günü Hakkında Bilgi 53

Terviye Gününün Fazileti 53

Arefe Gününün Öteki İsimleri 53

Arefe Gününün Faziletleri 55

Haccda Yapılan Fiillerin Sırasryla İzahı 55

Müzdelife Hakkında Bilgi 56

Mina'da Yapılacak İşler 56

Beşinci Mesele. 56

Altıncı Mesele. 57

Müzdelile'de Vakfenin Hükmü. 57

Sekizinci Mesele. 57

Dokuzuncu Mesele. 57

Allah’ı Zikretme Emrinin Tekrar Edilmesindeki Hikmet 58

İstiğfarın Lüzum ve Önemi Hakkında. 60

Birinci Mesele. 61

İkinci Mesele. 61

Hacc'da Allah'ı Zikretmek. 61

Nüzul Sebebi 61

İkinci Mesele. 61

Üçüncü Mesele. 62

Hacc Menastan Sonundaki Zikir Emrinden Maksad. 62

Allah'ı Daha Kuvvetli Anmak. 63

Birinci Mesele. 63

İkinci Mesele. 64

Dünyada ve Âhirette İyilik İstemek. 64

Makbul Olan Dua. 64

İkinci Mesele. 65

Üçüncü Mesele. 65

İslâm'ın Hülâsası Mahiyetinde Müslümanın Örnek Duası 65

Mükafaat Amele Göredir 66

Birinci Mesele. 66

Ayette Geçen Kesble İlgili Üç Sual ve Cevabı 67

Allah Hesabı Çok Çabuk Görür 67

Hisab Kelimesinin Mânası 67

Yüce Allah'ın Mahlûkatı Hesaba Çekmesi Ne Demektir?. 67

Allah'ın Serî'ui-Hisab Vasfının Manası 68

Muayyen Günlerde Tekbir Getirme (Teşrik Tekbirleri) Emri 68

Birinci Mesele. 68

İkinci Mesele. 69

Hacc Sonunda Mina'da Kalmanın Hükmü. 71

 


Üçüncü Mesele                  Başa Dön

 

Hanifeler bu ayetle istidlal ederek, oruca geceden niyetlenmenin ve orucu tayin etmenin, orucun sıhha­ti için şart olmadığını söylemişlerdir. Onlar derler ki:

Arapçada savm, kendini alıkoymak, geri durmak demektir ki,o da burada bu­lunmuştur. Böylece o kimse oruçlu olur ve orucunu, Cenâb-ı Hakk'ın: "Sonra, geceye kadar orucunuzu tamamlayın" a-yeti gereğince, tamamlaması gerekir. Bu sebeple de onun orucunun sahih ol­duğuna hükmetmek gerekir. Çünkü imsak, zorluk, meşakkak ve güçlük de­mektir. Bu da Hak Teâlâ'nın, "Allah dinde size zorluk yaratmamıştır" (Hacc, 78) ve "Ve Allah size zorluk murad etmez" (Bakara, 185)ayetleriyle nefyolunm ustur. Böylece me­şakkatle amel, sahîh oruçta terkedilmiştir, şu halde gayr-ı sahih oruçta, aslı üzere kalır. Sonra biz deriz ki: "Bu delilin muktezâsı, zevalden sonraki niyyet-le farz olan, orucun sahih olmasıdır. Ne var ki biz, "az otan çok olana ilhak edilir, katılır" dedik. Binaenaleyh, zevalden sonraki niyyetle tutulan orucu ip­tal, zevalden Önceki niyyetle tutulan orucu ise geçerli kabul ettik." [1]

 

Dördüncü Mesele

 

Hanefiler bu ayetle, eksik bırakılan nafile orucun tamamlanmasının vâcib olduğuna istidlal etmişlerdir.

Çünkü Hak Teâlâ'nın,   "Sonra orucu geceye kadar tamamlayın" buyruğu bir emirdir ki, bu da vücûb ifâde eder. Ve böylece de her türlü orucu içine alır. Şafiîler ise şöyle dediler: Bu ayet, farz olan orucun ahkâmını beyan etmek için getirilmiştir. O halde bun­dan maksat, farz olan oruçtur. [2]

 

Bu Sûrenin Yedinci Hükmü: İtikâf

 

Allah'u Teâlâ'nın, "Sizler, mescidlerde ftikâfa çekildiğinizde, hanımlarınızla bir araya gelmeyin" ayetidir.

Bil ki Allah Teâlâ orucu emredip (oruçlu iken) cins? münasebette bulun­manın da t aram olduğunu beyan edince, cima hususunda itikattaki cima ya­sağında, oruçtaki gibi sadece gündüze münhasır olduğu anlaşılabilirdi. Böylece Allah'u Teâlâ, itikatta cinsî münasebetin hem gündüz hem de gece haram ol­duğunu beyan etmek üzere, buyurmuştur. Sonra, bu ayette birkaç mesele vardır: [3]

 

İtikafın Tarifi ve Hükmü          

 

Şafiî (r.a), "Lügat itibariyle itikâf, taât ya da günah olsun kişinin bir şeye devam etmesi ve kendisini ona adamasıdır. Nitekjm Hak Teâlâ, "Kendilerine ait olan putlara kapanmış tapınmakta olan..." (A'raf, 138) buyurmuştur. Şer'î manâda ise itikâf, Allah'a yaklaşmak için, Allah'ın evinde kalmak ve beklemek demektir" demiştir. Bunun neticesi, örfe dayanılarak, cins ismini türle kayıtlamaya da­yanır. İtikâf, eski şeriatlardandır. Nitekim Hak Teâlâ, "Evimi tavaf edenler ve ttikafa kapananlar için temizleyiniz (Hacc. 26) ve, buyurmuştur. [4]

 

İkinci Mesele                Başa Dön

 

Şayet, itikatta bulunan kimse, şehvetsiz olarak ha nımına dokunursa, bu caizdir. Çünkü Hz. Alşe, Hz. Peygamber (s.a.s) itikatta iken, O'nun başını tarıyor­du. Hanımına şehvetle dokunup, onu öpmesi veya, tercin dışındaki mahallere temas etmesi itikatta olan kimseye haramdır. Binaenaleyh, böyle bir fiille o kimsenin itikâfı geçersiz olur mu? -Allah kendisine rahmet etsin- Şafiî'nin bu hususta iki görüşü vardır: Esah olan, itikâfının bâtıl olmasıdır. Ebu Hanife ise, inzal vuku bulmadığı sürece, itikâf bâtıl olmaz, demiştir.

İtikâf bozulur diyen kimse, şunu delil getirmiştir: Mübaşeret lâfzında as-lolan, iki cildin birbiriyle karşılaşıp birbirine yapışmasıdır. Buna göre Hak Teâlâ'nın, hakîkî manadan men etmektedir. Bun­dan dolayı bu ifâdeye, cima ve diğer şeyler de dahil olur. Çünkü mübaşeret manâsı bütün bunlarda mevcuttur. Buna göre şayet, "Önceki ifâdede, müba­şeret lafzını niçin cimâya hamlettiniz?" denilirse, buna şöyle cevap veririz:

Çünkü ayetin öncesi, kelimenin cima manasına geldiğine delâlet etmek­tedir. Bu da Cenâb-ı Hakk'ın, ifadesidir. Bu ayetin nüzul sebebi de, bu kelimenin burada cima manasına geldiğini göste­rir. Sonra cima hususunda müsaade edilince, cimâdan aşağı olan şeyler hu­susunda haydi haydi bir müsaade olur. Ama burada, bu karinelerden herhangi birisi bulunmamaktadır. Bu sebeple "mübaşeret" lâfzını, (itikâfa girmiş kim­se hakkında) aslı üzere bırakmak gerekir.

Bu fiillerin, itikâfı iptal etmiyeceğini söyleyenlerin delili şudur: Biz, bu mâ­nadaki mübaşeretin orucu ve haca bozmadığı hususunda icmâ ettik. Binae­naleyh, bunun itikâfı da ifsat etmemesi gerekir. Çünkü itikâf, derece bakımın­dan, hacc ve oruçtan daha üstün değildir. Cevap: Nas, kıyastan öncedir. [5]

 

İtikâf Nerelerde Yapılır?        

 

Alimler, itikâfın şartının, mescidde oturmak olmadığı hususunda ittifak etmişlerdir. Bu böyledir, çünkü mescidler, içinde ibadet yapılmış olması bakımın­dan, diğer mahallerden farklıdırlar. Sonra âlimler iti-

kâfın nerede yapılacağı hususunda ihtilâf etmişlerdir. Buna göre Hz. Ali'den itikâfın ancak Mescid-i Haram'da yapılabileceği nakledilmiştir, O'nun bu hu­sustaki delili ise, Cenâb-ı Hakk'ın, "Tavaf edenler ve ttfkâfa çekilenler için, evimi (kabe) temizleyesiniz diye" (Bakara, 125) ayetidir. Böylece, Mescid-i Haram, itikâfa çekilecek herkes için tayin idilmiş, belirlenmiştir. Mescid-i Haram'ın dışında itikâf caiz olsaydı, ayetteki umumîlik doğru olmazd. Atâ da, itikâfın ancak Mescid-i Haram ve Medine mescidinde caiz olacağını söylemiştir. Çünkü Abdullah İbnu'z Zübeyr'in rivayet ettiğine göre Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:

"Benim mescidimde kılınan bir vakit namaz, Mescid-i Haram hariç,,di­ğer mesctdlerde kılman bin vakit namazdan daha üstündür. Mescid-İ Haram da kılınan bfr vakit namazjyenlm mescidimde kılınan yüz vakit namazdan daha üstündür, "[6] Huzeyfe de şöyle demiştir: Bu iki mescidde ve Beyt-i Makdis mescidinde itikâfa girmek caizdir. Çünkü Hz. Peygamber,[7]

"Ancak şu üç mescide; Mescid-i Haram, Mescid-i Aksa ve benim mesci­dime yolculuk yapılır" buyurmuştur.Zührî ise, "itikâf ancak büyük mescidlerde yapılır" demiştir. Ebu Hanife, "itikâf ancak, devamlı bir imâmı ve müezzini bulunan mescidde yapılırsa sahih olur" demiştir. Şafiî (r.a) ise, "iti­kâf bütün mescidlerde caizdir; fakat cuma namazı için camiden çıkmaya ge­rek kalmasın diye, büyük camilerde yapılması daha uygundur" demiş, görüşüne de bu ayet-i kerimeyi delil getirmiştir. Çünkü, ayet-i kerimesi, bütün mescidleri içine alan umumî bir kelimedir. [8]

 

İtikafta Orucun Şart Olup Olmadığı  

 

İtikâf oruçsuz da caizdir, fakat oruçlu olarak yapılması efdaldir Ebu Hanffe, "itikâfın ancak oruç ile caiz olduğunu" söylemiştir. Şafiî'nin delili, bu ayet-i kerimedir. Çünkü Allah'u Teâlâ, itikâfa gireni, hanımıyta cinsî münasebetten men ederken, itikatlı kimse oruçsuz olarak itikâfa girmiştir... Eğer bu kimsenin itikâfı bâtıl olsaydı, lâfzın zahiriyle amel etmenin de terkedilmesi yasak olmazdı. Bu kimse niyeti terkederse, niyet dışındaki şey­ler asıl hüküm üzere kalır. Müzeni, Şafiî (r.a)'nin görüşünün doğruluğuna üç şeyi delil getirmiştir:

a) Eğer itikâf orucu gerektirseydi, ramazanda itikâfa girilmesi doğru ol­mazdı. Çünkü i'tikâfın gerektirdiği oruç, ya ramazan orucu olmuş olur ki bu bâtıldır, çünkü ramazan orucu itikâf sebebiyle değil, ramazan ayının girmesi sebebiyle vacib olmuştur. Yahud da bu oruç, ramazan orucu dışında bir oruç­tur ki bu da imkânsızdır. Alimler, ramazanda i'tikâfa girmenin caiz olduğunda icmâ ettiklerine göre, biz i'tikâfın oruç tutmayı gerektirmediğini anlamış olduk.

b) Eğer i'tikâf ancak oruç ile caiz olmuş olsaydı, oruçlu, geceleri i'tikâftan çıkmış olurdu. Çünkü o, geceleri oruçtan çıkmaktadır. İ'tikâfta durum bunun aksine olduğuna göre, i'tikâfın tek başına ve oruçsuz olarak dâima yapılabile­nini anlamış oluyoruz.

c) İbn Ömer (r.a)'den rivayet edildiğine göre Ta Resûlallah,ben câhttiy-ye döneminde iken Allah için bir gece itikâfa girmeye nezretmiştim" der. Bu­nun üzerine Hz. Peygamber (s.a.s): "Nezrini tut" buyurur. Malumdur ki geceleyin oruçlu olmak imkansızdır. [9]

 

İtikafın Müddeti

 

Şafiî (r.a) şöyle demiştir: "İ'tikâf için bir zaman belirlenmez Eğer bir kimse bir saatlik itkaf yapmaya nezretmiş ise, bu kadar zaman i'tikâf yapar.

Eğer o kimse mutlak olarak i'tikâf yapmaya nezret­miş ise, bir saatlik İ'tikâf ile bu nezrini yerine getirmiş olur. Aynı şekilde kişi mutlak olarak sadaka vermeye nezretse, az veya çok ne kadar dilerse sada­ka verir." Şafiî (r.a) sonra/'Ben bir gün i'tikâf etmeyi severim" demiştir. O, bu sözü sadece tezaddan kurtulmak için söylemiştir. Çünkü Ebu Hanife (r.a), fecrin doğması ile girmek ve güneşin batması ile çıkmak şartıyla bir günlük i'tikâftan daha azına cevaz vermemiştir. Şafiî'nin hücceti şudur:" İ'tikâfın belli bir zaman ile takdir edilmesi, başka bir miktar zaman ile takdir edilmesinden daha evlâ değildir. Bundan dolayı i'tikâf için bir zaman takdir etmeyi bırak­mak, gereken en az miktarı kabul etmek gerekir." Ebu Hanife'nin hücceti ise şudur: İ'tikâf, nefsin kendisini hapsetmesidir, bu da bir anda meydana gel­mez. Bu takdirde i'tikâfa girmiş olan kimse İle camide namazı bekleyen kim­se birbirinden ayırdedilemez. [10]

 

Allah'ın Çizdiği Sınırlar

 

Cenâb-ı Hakk'ın,  "Işte  bunlar Allah'ın (çizdiği) sınırla­ndır" ayetinde birkaç mesele vardır:

Ayetteki, "İşte bunlar" sözünün, i'tikâfın hükmüne işaret olması caiz değildir. Çünkü, (sınırlar), cemî bir kelimedir. Halbuki Cenâb-ı Hak, i'tikâf hakkında sadece, mübaşeretin (hanımlara yaklaşmanın) haramlığı hük­münü zikretmiştir. Daha doğrusu bu, üL kavli, oruç ayetinin başından buraya kadar geçmiş olan ve tafsilâtlı bir şekilde anlatılmış olan bütün hüküm­lere işarettir. [11]

 

İkinci Mesele                Başa Dön

 

Leys şöyle demiştin "Birşeyin sınırı, o şeyin keştldiği ve bittiği yerdir." Ezherî ise şöyle demiştir: "Bu (hudûd) kelimesinden olmak üzere, mahrum bıra­kılan kimseye "mahdûd" denilir. Çünkü o kimse rıziktan menedilmiştir. Ka­pıcıya da, bu kökten olarak, denilir. Çünkü o, insanları içeri girmek­ten meneder. Evin haddi (sınırı) ise, ev halkı dışındakiler) kendisine girmekten alıkoyan sınırdır. Buna göre Allah'ın hududu, kendilerine muhalefet edilmesi­ni yasakladığı hükümleridir. Kelamcılar, efradını câmî ve ağyarını manî (ge­rekli unsurları kendisinde toplayıp, gereksiz unsurları dışta bırakan) sözlere "hadd" (tarif) ismini vermişlerdir. Yine kuvvet ve sertliğinden dolayı demire de "hadid" denilmiştir. Kadının yas tutmasına, denilir. Çün­kü bu, kadını süslenmekten altkor." Sen bu kelimenin iştikakını (türediği kö­kü) iyice anlayınca deriz ki: Allah'ın hududundan maksad, onun kesin sınırlar­la belirttiği, yani belli Ölçü ve sıfatlarla takdir etmiş olduğu hükümlerdir.

Cenâb-ı Hakk'ın, "Onlara yaklaşmayın" ayetinde iki müs-kil vardır:

a) Allah Teâlâ'nın, sözü, daha önce geçmiş olan hüküm­lere işarettir. Geçmiş olan hükümlerin ise, bir kısmı mübahlığı, bir kısmı ha­ramlığı ifâde eder. O halde Cenâb-ı Hak, nasıl olur da bütün bu hükümler hak­kında "Onlara yaklaşmayın" buyurmuştur?

b) Allah Teâlâ bir ayetinde,    "İşte bunlar Allah'ın sınırlandır, bandan dolayı bunları aşmayın (tecâvüz etmeyin)" (Baka­ra, 229). Miras ayetinde, "Kim Allah'a ve peygamberine İsyan eder ve Allah'ın hududuna (sınırlarına) tecâvüz eder­se,.." (Nisa, 14) buyurmuştur. Burada ise, "Onlara yaklaş­mayın" buyurmuştur. Bu iki ifâde nasıl birleştirilebilir?

Bu iki probleme çeşitli bakımlardan cevap verilebilir:

1) Bu,en güzel ve en güçlü cevaptır: Allah'a itaatta bulunan ve şeriatına göre amel eden kimse, hak olan tarafta iş yapıyor demektir. Bundan dolayı bu kimse haddi (sınırı) aşmaktan nehyolunmuştur. Çünkü haddi aşan kimse dalâlet tarafına düşer. Sonra bu hususta mübalağa olunarak (daha ilerisi söy­lenerek), bâtıla yaklaşmamak, o tarafa gitmek şöyle dursun aksine oradan uzaklaşmak için, hak ile batıl arasında bir engel olan sınıra yaklaşmaktan in­sanlar nehyolunmuştur. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s),

"Her melikin bir koruluğu vardır. Allah'ın koruluğu ise haramlarıdır. Kim koruluğun etrafında oüarsa, koruluğa girebilir'[12] buyurmuştur.

2) Ebu Müslim el-İsfehâni' nin verdiği cevaptır: Ayetteki, ifâdesinin manası, Allah'ın sınırlarını ve kanunlarını değiştirmeye kalkışmayın. Bu, tıpkı, "Yetimin malına yaklaşmayın" (isra, 34) aye­tinde olduğu gibidir.

3) Daha önce zikredilen hükümler her ne kadar çok ise de bu hükümler­den bu ifâdeye en yakın olan, "Siz mesctdlerde i'tikafta iken hanımlarınıza yaklaşmayınız" ayetidir. Bu ayetten daha önce de,"Sonra orucunuzu geceye kadar tamamlayın" ayeti vardır. Bu da gündüzün oruçluya yeme ve içmenin haramlığını ifâde eder. Bu ayetten önce de, "Allah'ın sizin için yazmış (takdir etmiş) olduğu şeyleri taleb ediniz" ayeti vardır. Bu ayet de, insana hanımı ve cariyesi dışındaki kadınlarla cinsî münasebette bulunmak ile, helâl olan ma­hallin dışında hanımı ve câriyesiyte cinsî münasebette bulunmanın ve hayız, nifâs, iddet bekleme ve mürtet olma gibi durumlarda hanımı ve cariyesi ile cinsî münâsebette bulunmanın haramlığını ifâde eder. Bu ayette, sadece ge­celeyin yeme, içme ve cinsî münasebette bulunmanın mubah oluşu beyan ec;l-miştir. Buna göre daha önce geçen bu hükümlerin çoğu haramlığı ifâde ettiğine göre, şüphesiz haram tarafı ağır basmıştır. İşte bundan dolayı Cenâb-ı Allah, "İşe bunlar Allah'ın sınırlandır, binaenaleyh bunlara yaklaşmayın" buyurmuştur. Yani, "Size yasak olan o şeylerden ancak Allah'ın menetmiş olması ve yasaklaması ile yasaklanmışsınızdır. Binae­naleyh onlara yaklaşmayınız" elemektir.

Allah'u Teâlâ'nın,  "İşte Allah ayetlerini İn­sanlara böyle beyân ediyor" ayeti ile ilgili bazı İzahlar yapılmıştır:

a) Bundan murad şudur: Hak Teâtâ burada size emrettiklerini ve yasak­ladıklarını beyân ettiği gibi, dini ve şeriatı ile ilgili diğer delilleri de aynı şekilde açıklıyor.

b) Ebu Müslim, ayette geçen "ayetler" sözünden muradın, Hak Teâlâ'­nın açıkladığı farzlar olduğunu söylemiş ve şöyle devam etmiştir: "Bu, tıpkı,

"Bu, indirdiğimiz, farz kıldığı­mız ve kendisinde açık ayetleri inzal ettiğimiz bir suredir" (Nur, 1) ayeti gibidir. Sonra Hak Teâlâ, bu ayetleri, (Nur suresinde) .... buyruğu ite başlayarak, beyan ettiği diğer zina hükümlerine geçerek tefsir etmiştir. Buna göre O, sanki şöyle demiştir: Aynı şekilde, Allah insanlara, farz kıldığı hüküm­lerle amel etmek suretiyle kendisinden ittikâ etsinler diye, onlar için meşru kıldığı şeyleri beyân etmiştir.

c) Bu ayetten muradın, şöyle olması da mümkündür: Allah Teâlâ bu ayet­te, az sözle, orucun hükümlerini derinlemesine, tam ve yeterli bir şekilde be­yân edince, "İşte Allah insanlara ayetlerini böyle açıklar" buyurmuştur. Yani, "İşte bu yeterli, açık ve tam olan beyanındaki gibi, O, insanlara hatırlatır." Bu ifâdeden maksad, böyle bir beyânı zikretmedeki Cenâb-ı Hakk'ın açıklaması­nı yüceltmek ve O'nun mahlûkatına olan rahmetinin büyüklüğünü göstermektir.

Allah Teâlâ'nın,  ayetinin izahı, daha önce defalarca geçti. [13]

 

Bu Sûrenin Sekizinci Hükmü: Malların Hükmü                Başa Dön

 

"Aranızda mallarınızı batıl (yollar) ile yemeyin ve bildiğiniz halde insanların mallarından bir kısmını günah ile yiyebilmek için, onları hakimlere vermeyin" (Bakara, 168).

Bil ki bazıları Atlah Teâlâ'nın, ayetini, "Birbirinizi ayıplamayın" (Hucurât, 11) ayetine benzer gör­müşlerdir. Halbuki bu ayet, o ayetten farklıdır. Çünkü insanın başkasının ma­lını yemesi helâl olabileceği gibi, kendi malını bâtıl yollarla yemesi de müm­kündür.

Allâme Ebu Hâmİd el-Gazâli, İhyasında şöyle demiştir: Mal, ya bizzat kendisinde bulunan bir Özellikten dolayı veyahut da kazanılış biçimindeki bir durumdan dolayı haram olur:

Birinci kısım, malın kendisinde bulunan bir özellikten ötürü haram olan­lardır. Bil ki mallar, ya maden, ya bitki veyahut da hayvan cinsînden otur. Ma­denler, yeryüzünün birer parçasıdır. Binaenaleyh yeryüzünden, sadece yenilmesi suretiyle zarar verecek olanlar bu bakımdan haram kılınmıştır. Bu gibi şeyler, zehir mesabesindedir. Bitkilerden de hiçbirşey haram değildir, an­cak hayat, sağlık veya aklı giderecek şeyler haramdır. O halde hayatı sona erdiren zehir, sıhhati bozan vakitsiz ve yersiz ilaçlar, aklı gideren şeyler ise içki, uyuşturucu ve diğer sarhoş edici şeylerdir. Hayvanlar da yenilebilecek olanlar ve yenilmeyenler diye iki kısma ayrılmıştır. Eti yenilebilecek hayvan­lar, ancak dine uygun olarak kesildiklerinde yenilebilirler. Bu şekilde kesildik­lerinde de, o hayvanların herşeyleri helâl olmaz. Aksine bunların kanı ve işkembelerindeki (besin kalıntıları) haramdır. Bu hususlar fıkıh kitaplarında (uzun uzun) anlatılmıştır.

İkinci kısım, mülk edinme yönündeki bir eksiklikten ötürü haram olan mal­lardır. Biz, bu hususta deriz ki: Mal elde etmek, ya mal elde edenin ihtiyarı (kendi isteği) ile, veyahut da, irâdesi dışında, veraset gibi bir yolla olur. Mülk edinenin kendi ihtiyarı ile edindiği mallar da, ya maden çıkarmak gibi, Mâlikü'l-Mülk otan Allah'dan (Allah'ın mülkünden) alınmış olur, veyahut da herhangi bir mâlik insandan alınmış olur. Bu ikincisi de ya zorla alınmış olur veyahut da karşılıklı rızâ ile alınır. Zorla alınan da, ya ganimet gibi, mülk üzerindeki ismet (korunmuş olma) sıfatının kalkması ile, veyahut da, zenginlerin ve sa­daka vermeleri gereken kimselerin zekâtı gibi, alınması gereken malları almakla olur. Karşılıklı rızâ ile alınan mal ise, alış-veriş, kadının mihri ve işçinin ücreti gibi, bir bedel karşılığında alınan bir şey olur. Veyahut da hibe ve vasiyet gibi, bedelsiz olarak elde edilen bir şey otur.

Bu taksimata göre, altı kısım vardır:

a) Maden çıkarma, ölü araziyi ihya etmek, avlanmak, ormandan odun kes­mek, nehirlerden su almak ve çalı-çırpı toplamak gibi, kimsenin mülkü olmak­sızın alınan mallar. Bu, alınan şeyin, malı alınmaması gereken bir kimseye âit olmaması şartıyla helâldir.

b) Malını elinden almak haram olmayan kimseden, zorla alınan mallar. Bunlar, fey, ganimet ve savaşan kâfirlerin mallarıdır. Bu mallardan (hazine­ye) beşte biri çıkarıldıktan sonra kalanı müstümantara helâldir. Müslümanlar bu malı, (savaşmak suretiyle) hakedenler arasında taksim ederler. Onlar, bu malı, müslümanlar yanında emânı, hürmeti ve ahdi bulunan bir kâfirden ala­mazlar.

c) Hakedilmiş olduğu halde sahibinin vermekten kaçındığı, ama zorla ve onun rızası olmadan alınan mallar. Bu da, hak edilme sebepleri ve hak ede­nin vasfı tamam olup, hak edildiği miktar alındığı zaman helâl olur.

d) Bir bedel karşılığında, karşılıklı rızâ ile elde edilen mallar. Bunlar da, bedellerin, alış-veriş akdi yapanların ve iki lâfzın, yani icâb ve kabulün, şeria­tın itibâr ettiği şartlara uygun olması halinde helâl olur.

e) Hibe, vasiyyet ve tasaddukta olduğu gibi, bedelsiz olarak ama rızâ ile alınan, elde edilen matlar. Bu kısım mallar da, akde (anlaşmaya) konu otan malın, akid yapanların ve akdin şartlarına riayet edilip, vârisler ile diğer kim­seleri bir zarara uğratmadığı zaman helâl olur.

f) Miras gibi, insanın ihtiyarı (irâdesi) dışında elde ettiği mallar. Bu da, vâ­ris olunan şahıs bu malı, daha önce sayılan beş cihetin bir kısmından helâl bir şekilde elde ettiği zaman ve borcu ödenip vasiyyetteri yerine getirilip, vâ­risler arasında âdil bir taksimat yapılıp, zekât, hâcc ve eğer gerekiyor ise, kef-fâretleri çıkarıldıktan sonra helâl olur. Helâl yoldan mal elde etme yolları bunlardır. Fıkıh kitapları, bunları tafsilâtlı olarak anlatmışlardır. Böyle olan her-şey helâl mallar kısmına, girer, aksi ise haram olur."

Bunu iyice anladığın zaman biz deriz ki: Mal, ya insanın kendinden baş­kası için, veya kendisi için olur. Eğer başkası için olursa, onun haram oluşu, zikredilen şu altı şeyden dolayı olur. Eğer mal insanın kendisinin olursa, onun malını haram bir şekilde (bâtıl bir yolla) yemesi, içki içmeye, zinaya, livâtaya, kumara veyahut da haram olan israf yollarına harcaması ile olur. Bütün bun­lar, Cenâb-ı Allah'ın, "Aranızda mallarınızı bâtıl yollarla yemeyin" ayetinin muhtevasına girer.

Bil ki Allah Teâlâ bu nehyi, Kur'an'ın birçok yerinde şöyle tekrar etmiştir:

"Ey imân edenler, bir ticaret olması müstesna, mallarınızı aranızda bâtıl yollarla yemeyiniz" (Nisa, 29); "Yetimlerin mallarını haksız yere yiyen kimseler..." (Nisa, 10);

"Ey imân edenler, Allah'tan korkun ve eğer imân ediyorsanız, (Bizden arta kalanı bırakın" (Bakara. 278) buyurmuş, daha sonra, "Eğer bunu yapmazsanız, Allah ve Kesülüne karşı harbe girmiş olduğunuzu bilin" (Bakara. 279), daha sonra da, "Eğer tevbe ederseniz, sermayeniz sizindir" (Bakara. 279) ve, 'rüm haddi aşar­sa, onlar cehennemliktirler, orada ebedî kalacaklardır" (Bakara, 275) buyurmuş, ribâ (faiz) yemeyi, daha işin başında Allah'a karşı harb ilan etmek saymış; so­nunda ise onların cehennem ile yüz yüze kalacaklarını bildirmiştir. [14]

 

İkinci Mesele      

 

Hak Teâlâ'nın, "Ve yemeyiniz" sözünden maksad, özellikle yemek değildir. Çünkü bu konuda yemenin dışında kalan diğer tasarruflar da, bu konuda yemek gibidir. Ne var ki, mal edinmekten en büyük maksat onun yenilmesi olunca, "malını yedi" denildiği için, malını harcayan kimse hakkın­da da örfen malı yemek ifâdesi kullanılmıştır. İşte bu sebepten Allah, bu iş hakkında yemek tabirini kullanmıştır. [15]

 

Rüşvetin Haramlığı Hakkında     

 

Arapçada “bâtıl”, yok olan, giden demektir. denilir. "Bâtıl" ketimesinin cem'i, kelimesinin cemisi de, kelimesidir. Yine, başıboş dolaşıp eğ­lencesi peşine düştüğü zaman çalışan kimse için, denilir. Arapça'da "bâtıl" , yok olan, giden demektir. [16]

 

"O Malları Hakimlere Aktarmayın"                Başa Dön

 

Hak Teâlâ'nın    "Ve o mallan, hâkimlere aktar-mayın" ayeti hakkında birkaç mesele vardır: [17]

 

Birinci Mesele     

 

"kovayı sarkıtmak" ifâdesinden alınmıştır. Bu, su çıkarmak için, senin ko­vayı kuyuya salıvermen demektir.

"Kovayı sarkıttım, sarkıtıyorum..., sarkıtmak" de­nilir. Kuyudan kovayı çıkardığın zaman, "Kovayı çıkardım" der­sin. Nitekim Cenâb-ı Hak, "kovasını sarkıttı" (Yusuf, 19) buyurmuştur. Sonra söz ve fiile dair atılan her şey, t^îı olarak isimlen­dirilmiştir. Delil getiren bir kimseye, denilmiş olması da bu manâdandır. Buna göre sanki o kimseye, su elde etmek için kovasını kuyuya sarkıtan kimse gibi, maksadını elde etmesi için hüccetini salıverdi, sarkıttı de­nilir. Kendisini birine nisbet edip de, tıpkı kova ile su elde etmek isteyen kim­se gibi, bu mensûbiyyeti sebebiyle miras almak isteyen kimse için,  denilir.

Bunu iyice anladığın zaman, biz deriz ki, tabiri de nehyin hükmüne dahildir. Buna göre ayetin takdiri, "Mallarınızı aranızda bâtıl yollarla yemeyin ve hâkimlere de, insanların mallarından bir kısmını bâtıl bir yolla yemek için, hâkimlere rüşvet olarak mallarınızı sunmayınız, vermeyiniz" şeklinde olur. "Rüşvet" in "sarkıtma" , benzetilme­sinde iki izah şekli bulunur:

a) Rüşvet, ihtiyaç ipi demektir. Nasıl ki ip vasıtasıyla su ile dolu olan kova uzaktan yakına ulaşıyorsa, bunun gibi rüşvet sebebiyle de gerçekleşmesi güç olan gayeler tahakkuk ediyor.

b) Hâkim, rüşvet alması sebebiyle, salıverilince kovanın hiç bir engele ta­kılmadan gitmesi gibi, bu hükmünde hiç bir araştırmaya girişmeden kararını verir.

Müfessirler, pekçok hususa yer vermişlerdir:

1) İbn Abbas, Hasan el-Basrl ve Katâde, bundan maksad emânet bıra­kılanlarla, hakkında herhangi bir delil bulunmayan- mallardır.

2) Bundan maksad, o yetimlerin mallarıdır ki onların vasileri, mallarının bir kısmını kendi istifadelerine bıraksın diye bir kısmını hâkimlere peşkeş çe­kerler.

3) Ayette bahsedilen hâkimden maksat, yalancı şahitlerdir. Bu da Kelbî -nin görüşüdür.

4) Hasan el-Basrî, bundan maksadın, başkasının hakkını yok etmek için kişinin yemin etmesi olduğunu söylemiştir.

5) Bu, kişinin rüşvet mal vermesidir. Ayet-i kerimenin zahirine en yakın olan da bu izahtır. Ve yine lâfzı, burada sayılan görüşlerin hepsine hamlet­mek de uzak bir ihtimal değildir. Çünkü bunların hepsi, malı bâtıl yollarla ye­mektir.

Allah'u Teâlâ'nın, "Sizler bile bile" ifâdesine gelince, bunun manası, "Siz, sizin başkasının hakkını iptal ettiğinizi bile bile..." de­mektir. Hiç şüphesiz kötü olduğunu bile bile, kötü olan şeyi yapmak, en kötü şey ve onu yapan kimse de kınanmaya en lâyık kimse demektir. Ebu Hürey-re (r.a)'den şöyle dediği rivayet edilmiştir: Hz. Peygamber (s.a.s)'e davalaş­mayı beceren birisiyle, bunu beceremeyen iki kişi, davalaşmak üzere geldiler. Böylece Hz. Peygamber, davalaşmayı iyi bilen kimsenin lehine karar verdi. Bunun üzerine, aleyhine hüküm verilen kimse, "Ya Resulallah, kendisinden başka ilâh olmayan zâta yemin ederim ki, ben haklıydım" deyince, Hz. Pey­gamber, "istersen mahkemeyi tekrarlıyayım" dedi ve mahkemeyi tekrarladı ve yine davalaşmayı iyi bilen kimsenin lehine karar verdi. Bunun üzerine aley­hine hüküm verilen kimse, önceki sözünü tekrarladı. Hz. Peygamber de, hük­münü üçüncü kez gözden geçirdi. Sonra da Hz. Peygamber (s.a.s),

"Mahkeme sonunda, kim müslüman kardeşinin hakkını gasbedip ahkor-sa, muhakkak ki o kimse, ateşten bir parçayı koparıp almış demektir'[18] bu­yurmuştur. Bunun üzerine lehine hükmedilen kimse, "Ya Resûlallah, gerçekten hak onundur" deyince, Hz. Peygamber (s.a.s),

"Kim davalaşması sırasında başkasının hakkını alır ve onun hakkını kendine mal etmeye çalışır­sa, o kimse ateşteki oturacağı yere hazırlansın"'[19] der. [20]

 

Dokuzuncu Hüküm Cahili Düşünce Tarzlarından Birini İptal

 

"Sana hilâlleri (yeni aylan) soruyorlar; de ki onlar İnsanlar ve hacc İçin vakitleri bildirirler. Evlere duvarlarından gelmek bir iyilik değildir. Fakat, iytlik jtttkâ eden kimsenin yaptığıdır. Sizler evlere kapılarından geliniz ve Allah'tan korkunuz.. Umulur ki, felaha erersiniz" (Bakara. 189)

Ayet hakkında birkaç mesele vardır: [21]

 

Birinci Mesele                Başa Dön

 

İbn Abbas'ın şöyle dediği nakledilmiştir: Ümmet-i Muhammed'den daha az soru soran başka bir üm­met olmamıştır. Bu ümmet, ondört husustan sor­muşlar ve bu sebeple de kendilerine, bunların cevâbı verilmiştir.

Ben derim ki, bu suâllerden sekizi, Bakara sûresindedir:

1)  "Sana kullarım benden sorarsa, bilsinler ki ben yakınım" (Bakara, 186):

2) Tefsirini yaptığımız ayet. Geriye kalan altı ayet de, yine Bakara sûresin­de olup, böylece bu suredekilerin tamamı sekize baliğ olur. Dokuzuncusu, Hak Teâlâ'nın Maide süresindeki, "Sana, kendilerine neyin helâl kılındığını soruyorlar" (Maide, 4); onuncusu, Enfât süresindeki, "Sana ganimetleri sorarlar" (Enfal, 1); onbirincisi, İsrâ sü­resindeki, "Sana ruhu sorarlar" (isra, esy, onikincisi, Kehf süresindeki, "Ve sana, Zilkarneyn'i sorar­lar" (Kehf, 83); onüçüncüsü, Tâhâ süresindeki, "Sana, dağların (kıyamet günündeki) halini soruyorlar" (Tâhâ, 105) ve ondördüncüsü, Nâziât süresindeki, "Sana kıyamet saatini sorarlar" (Naziat, 42) ayetleridir.

Bu soruların hayranlık veren bir sırası vardır. Bunlardan ilk ikisi, yaratılı­şın açıklaması ile ilgilidir. Buna göre birincisi, Hak Teâlâ'nın, "Kullarım sen­den beni sorarlarsa../ (Bakara, ise) ayetidir ki, bu,Allah Teâlâ'nın zatı ile ilgili bir sormadır. İkincisi, "Sana hüâlleri sorarlar..." ayetidir. Bu ayet de, Allah'ın yaratmasıyla ilgili sıfatından ve ayın bu tarzda oluşunun hikmetinden soru sor­maktır. Bu ayetlerden son ikisi de, kıyametin açıklanmasrhususundadır. Bun­lardan birisi, Hak Teâlâ'nın, "Sana (kıyamet günün-de) dağların halini sorarlar" ayeti; diğeri de, "Sana kıyamet saatini sorarlar; ne zaman gelip demir atacak diye" (Nizut, 42) ayetidir. Bunun bir benzeri de, Kur'an'da gelen iki suredir. Bu iki sûreden bi­rincisi, (Nisa) süresidir. Yani, ilk yarının dördüncü süresidir. Çünkü ilk yarı sûrelerinin birincisi Fatiha, ikincisi Bakara, üçüncüsü Âl-i İm-rân, dördüncüsü ise, Nisa süresidir. Bu iki sûrenin ikincisi de, Kur'an'ın ikinci yarısındadtr ki, bu da ikinci yarı sûrelerinin dördüncüsüdür. Bu sûrelerin ilki Meryem, ikincisi Tâhâ, üçüncüsü Enbiya, dördüncüsü de Hacc süresidir. Kur'-an'ın ilk yarısında yer atan, (Nisa, 1) sûresi, mebde'in açıklan­masını ihtiva etmektedir. Burada Cenâb-ı Hak, 'Ey 'nsanlar' siz tek bir nefisten yaratan Habbtnizden korkun.." (Nisa, i) buyurmuştur. Kur'an'ın ikin­ci yarısında bulunan, ise, meâd'in açıklanmasını ve izahı ihtiva etmektedir. Cenâb-ı Hak burada, "£y insanlar, Rabblnizden korkunuz muhakkak ki kıyamet saatinin zel­zelesi, büyük bir şeydir" (Hacc, 1) buyurmuştur. Bu Kur'an-ı Kerim'inde, kulla­rından ancak havas olanların bilebileceği dürülü hikmetleri ve gizli sırları bulunan zâtı noksan sıfatlardan takdis ve tenzih ederiz. [22]

 

İkinci Mesele      

 

Rivayet edildiğine göre ensârdan Muâz İbn Cebel ile Salebe İbn Ganem, "Ya Resûlallah, bu hilâle ne oluyor? Başlangıçta, iplik gibi ince olarak ortaya çıkıyor, daha sonra da dolunay oluncaya kadar artıyor, sonra da durmadan noksanlaşa noksanlaşa baştaki durumuna geliyor.. Güneş gibi, tek bir halde kalmıyor" dediler. İşte bunun üzerine bu ayet-i kerime nazil oldu. Yine Mu-âz'dan rivayet edildiğine göre yahudîler, hilâl hakkında sormuşlardır.

Bil ki Allah'u Teâlâ'nın, buyruğunda onların han­gi şeyi sormuş olduklarının izahı bulunmamaktadır. Ne var ki cevap, suâlin konusuna delâlet eder gibidir. Çünkü, Hak Teâlâ'nın, "De ki onlar, insanlar ve hacc için vakti (bildirirler)" sözü onların sorularının, ayın noksanlaşması ve artmasında bulunan değışikliklerdeki hikmet ve faydaların ne olduğuna dair olduğunu gösterir. Böy­lece Kur'an ve hadis, böyle bir şeyin sorulduğu hususunda, birbirlerine muta­bık olmuş olurlar. [23]

 

Üçüncü Mesele

 

 kelimesi, kelimesinin çoğuludur.  Hilâl da, insanların ayı gördüğü zamandaki ilk hali­dir. Ayın başlangıcındaki ilk iki gecenin hilâline de, denilir. Bu iki geceden sonra da ona artık hilâl denilmez, ka­mer denilir. Ebu'l-Heysem, "Ayın başlangıcındaki ilk iki gecenin ayına hilâl de­nildiği gibi, ayın son iki gecesinin ayına da hilâl denilir. Daha sonra bu iki vak­tin arasındaki gecelerin aylarına da "kamer" denilir" demiştir. Zeccâc da şöyle der: "Fiil kalıbı, cem-i kıllet olarak, tıpkı 'in, ulut ; jkalıbında cemî olmaları gibi,  kalıbında cemî yapılır. Cem-i kesret ola­rak da,  gibi, vezninde gelir. Çünkü Araplar, muza'f kelime­lerde cem-i kesret olarak,  ve  gibi,  vezninde cemi yapmayı hoş görmeyip bu gibi kelimelerin cem'ini, sadece cem-i kıllet vezni üzere getirmişlerdir.

Hak Teâlâ'nın, buyruğu hakkında iki mesele vardır: [24]

 

Birinci  Mesele                      Başa Dön

 

 kelimesinin,  manasına gelmesi gibi,   oliil   kelimesinin çoğulu olan, keli­mesi de vakit manasına gelir. Bazıları da, kelimesinin, vaktin sonu manasına geldiğini söylemişlerdir. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Ve Rabbinin verdiği süre tamamlanınca" (Araf, 142) buyurmuştur. Hilâl, ayın mikâtlarıdır. İhramın yerleri de, haccın mikatlarıdır. Çünkü bu yerler, ihramın sona erdiği yerlerdir. Siga-i Müntehâ'l Cümû' oldu­ğu için, kelimesi gayr-i munsarıf bir kelimedir. Buna göre sanki, cemîtik manası bu kelimede tekrar edilmiştir. Eğer, "Niçin (bir okuyuşa göre), kelimesi munsarıf kılınmıştır?" denilirse, biz deriz ki: Bunun sebe­bi, ayet sonunda vaki olan fasıla olmasıdır. Diğer ayetler gibi olsun diye de (Nâfi ve Kisaî kıraatlerinde) -şu beyitte görüldüğü gibi- tenvtnli okunmuştur: [25]

 

Dört Mevsimin Teşekkülü

 

Bil ki Cenâb-ı Allah, zamanı dört şekil üzere belirlemistir: Sene, ay, gün ve saat.       Sene, güneşin, feleğinin belli bir noktasından, bu feleğin hareketinin aksi yönde olan hareketi ile baş­layan ve hareketine başladığı o belli noktaya gelinceye kadar geçen zaman­dan ibarettir. Ne var ki astronomiciler.bu belli noktaya i'tidalü'r-Rebî'i" nok­tası (bahar i'tidal noktası) demişlerdir, bu da koç burcunun başlangıç noktasıdır.

Ay, ayın kendi yörüngesinden belli bir noktadan harekete başlayıp, aynı noktaya gelinceye kadar geçen zamandan ibarettir. Ayın başlıca durumu, gü­neş ile olan konumu olup,güneş karşısındaki en meşhur konumu da arabî hi­lâl olunca -ki o vakitte ay, yokluktan sonra varlığa, yani yokluk karanlığından varlığa çıkan yeni doğan bir bebeğe benzemektedir- o vakti, Araplar ayın so­nu telakki etmişlerdir.

Gecesi ile birlikte bir gün ise, bir noktanın ufuk dairesi üzerinde bir nokta olan, "ma'delü'n-nehâr" veya "nısfu'n-nehâr" dairesindeki bir noktadan ayrılıp, tekrar aynı noktaya varmasından ibarettir. Buna göre bu belli zaman, gecesi ile birlikte bir gündür. Sonra müneccimler, gecesi ile birlikte bir günün başlangıcını tayin için nısfu'n-nehâr dâiresini kullanmada ittifak etmişlerdir. Çoğu milletler, gecesi ile birlikte günlerin başlangıcını, güneşin doğudan do­ğuşundan başlatarak, güneşin ertesi gün aynı noktaya dönüşünden ibaret say­mışlardır. Bu milletlerin görüşüne yardım edenler, "Güneş, doğması esnasında sanki yok iken var olan birşey gibidir. Binaenaleyh güneşin bu doğuşunu gü­nün başlangıcı saymak daha evlâdır" diyerek istidlal etmişlerdir. Buna göre gündüzün zamanı, güneşin, yerin üzerinde olması; gecenin zamanı da güne­şin yer küresinin altında olması zamanından ibarettir. İslâm şeriatında ise, alim­ler, namaz, oruç ve benzeri diğer hükümlerin vâcib oluşu hususunda, gündüzü, fecr-i sadık (gerçek fecrin) doğuşundan itibaren başlatırlar. Müneccimlere gö­re ise, şeriatta orucun zamanı geceden, mikdarı belli, başlangıcı sınırlı ilâve bir zamanla birlikte gündüzün tamamıdır.

Saat de iki çeşittir: Eşit olan ve karışık olan. Eşit olan, bir günün yirmidört eşit parçasından biridir. Karışık olan saat ise, bir gündüzün oniki eşit parça­sından ve gecenin oniki eşit parçasından bir parçadır.

Sene, ay, gün ve saatin tarifleri konusunda, kısaca söylenecek söz bun­dan ibarettir. [26]

 

Senenin Mahiyeti                Başa Dön

 

Buna göre biz deriz ki, sene, güneşin yörüngesindeki bir turundan iba­rettir. Güneşin bu turundan dört mevsim meydana gelir. Bu böyledir. Çünkü güneş, koç burcunda bulunup, bu burcu kuzeye doğru hareket ederek terke-dince, kuzey yarımküredeki hava, güneşin burada semtü'r-re'se (başucu nok­tasına) yaklaşmasından dolayı ısınmaya başlar ve bu ısınma, güneş yengeç burcuna ulaşıncaya kadar artarak devam eder. Güneş, başucu noktasına (semtü'r-re'se) yaklaştığı için, yengeç ve aslan burçlarında iken sıcaklık şid­detlenir ve artar. Güneş, terazi burcuna ulaşıncaya kadar, öncekinin aksine bir durum olur. Bu esnada hava güzelleşir ve mutedil olur. Daha sonra sıcak­lar daha da eksilmeye, soğuklar da artmaya başlar. Soğuklar, güneş oğlak burcunun başlangıcına gelinceye kadar artmaya devam eder. Bu esnada gü­neş başucu noktasından uzaklaştığı için, soğuklar şiddetlenir ve uzun zaman devam eder. Sonra güneş, kuzey tarafa doğru yükselmeye başlar. Güneş oğ­lak ve kova burcunda olduğu müddetçe, koç burcuna ulaşıncaya kadar so­ğuklar şiddetlenir. Güneş koç burcuna varınca, hava mutedil hale gelir, güneş de hareketine başladığı noktaya döner, bir sene tamamlanmış olur ve ilkbahar, yaz, sonbahar, kış şeklindeki dört mevsim meydana gelir. Bu dört mevsimin faydaları ve birbirlerini takib edişleri kitaplarda açıkça anlatılmıştır. [27]

 

Ayın Mahiyeti

 

Ay, gökteki ayın feleğindeki bir tur atış zamanından ibarettir. Bazıları ayın, ışığını güneşten aldığını ve devamlı olarak bir yüzünün aydınlık olduğunu id­dia etmişlerdir. Fakat ay güneş ile biraraya geldiğinde aydınlık olan yüzü (ya­rısı) üste gelen yarısı olmuş olur. Şüphesiz ki biz, bu durumda ayın ışığından hiçbirşey göremeyiz. Birbirinden uzaklaşmaya başladıkları zaman, ayın ışıklı tarafı bize doğru olmuş olur, bu durumda onu tamamen ışıklı olarak görürüz. Ay, güneşe yaklaştıkça, aydınlık yüzünden görülen kısım gittikçe azalır; gü­neşten uzaklaştıkça ise, aydınlık tarafından görülen kısım gittikçe çoğalır. Sonra bu ay, güneşle birleştiği vakitten tamamen uzaklaşıncaya kadar, her gece gü­neşten biraz daha uzak olur ve her gecede ayın ışığı, ayrılma vaktinden tekrar birleşme vaktine kadar daha çok görülür. Ve ay tekrar her gece güneşe biraz daha yaklaşır. Böylece de her gece onun ışığı daha az görülür, "eski bir hur­ma salkımı çöpü gibi" (Yasin, 39) (ince) oluncaya kadar azalır. İşte tabiatcılann ve müneccimlerin sözleri bundan ibarettir.

Usûlcülerin dediği ise şudur: Ay, bir cisimdir. Cisimler, cisim olmaları iti­bariyle birbirine eşittirler. Bütün mahiyetinde birbirine eşit olan şeylerin, leva­zımları (ayrılmaz vasıflan) itibarı ile farklı olmaları imkânsızdır. İşte bu yakın

 (kesin bilgi) ifâde eden bir mukaddime, (önerme) dir. Buna göre güneşin ve ayın kütlelerinde "ışığın" bulunması, caiz (mümkin) olan bir husustur. Böyle olan bir varlığın, varlığının yokluğuna tercih edilmesi, ancak hür, irâde sahibi bir fâil-i muhtar ile mümkin olur. Fâil-i muhtarın fiili olan herşey hususunda, o fâil-i muhtar var etmeye de yok etmeye de kadirdir. Bu izaha göre, ayın ışı­ğında meydana gelen bu değişmeleri, ayın güneşe yaklaşıp uzaklaşmasına dayandırmaya hacet yoktur. Aksine bize göre, güneşin kütlesindeki ışığın var­lığı, ancak kadir ve irade sahibi bir Yaratıcının var etmesi ile meydana gelmiş­tir. Ayın kütlesindeki ışık da böyledir.

Burada geriye şöyle demek kalır: Bu fâil-i muhtar, niçin bu değişmeleri güneşe değil de aya vermiştir? Bu hususta biz deriz ki: İslâm alimlerinin bu konuda iki cevabı vardır:

a) Allah'ın, fâil-i muhtar oluşunu her hangi bir maksad ve faydaya (mas­lahata) bağlamak imkânsızdır. Bunun imkânsızlığına şu hususlar da delâlet eder:

1) Bir maksaddan dolayı herhangibir iş yapan, eğer o maksadını gerçek­leştirmeye o vasıta olmaksızın kadir ise, bu durumda o vasıtayla uğraşması abes olur. Eğer buna kadir değil ise, o kimse âciz demektir.

2) Bir maksaddan Ötürü, herhangi bir iş yapan için eğer bu maksadın var­lığı yokluğundan daha evlâ ise, bu kimse zâtı itibarı ile noksan olup başka bir-şey ile tamamlanmış olur. Eğer bu maksad onun için evlâ olmasaydı, bir maksad (garaz) olmazdı.

3) Eğer bu fâil-i muhtarın fiili, bir maksada (garaza) bağlı olsaydı; bu du­rumda bu maksad muhdes olur ise, muhdes (sonradan) oluşu yine bir başka maksada muhtaç olur. Bu maksad, muhdes değil de kadîm (ezelî) olur ise, onun kadîm oluşu sebebi ile, bu fiilin de kadîm olması gerekir ki bu imkânsız­dır. Bundan dolayı, alimler: "Herşeyi Allah yaratmıştır. O'nun yaratmasının bir illeti (sebebi) yoktur ve O'nun fiil ve hükümlerini bir illete bağlamak kesinlikle caiz değildir. Çünkü O, "Yaptığından sorul­maz, (fakat) insanlar (yaptıklarından) mesuldürler {Enbiya, 23) demişlerdir.

b) Bu, şöyle diyenlerin görüşüdür: "Allah'ın fiil ve hükümlerinde, masla­hat ve hikmetlerin gözetilmiş olması gerekir." Bu görüştekiler, insan aklının, çoğu hususlarda, Allah'ın mülk ve melekûtundaki hikmet sırlarına ulaşmak­tan aciz olduğunu da kabul etmişlerdir. Biz ise, ashabın ayın durumlarının de-ğişmesindeki hikmeti sorduklarına işaret etmiştik. Buna göre Allah Teâlâ, bunun hikmetinin neler olduğunu zikretmiştir. Bu hikmetler, şu ayetlerde bahsedilen hususlardır: 'De ki o, insanlar ve hacc için vakitler (tayin vasıtası) dır." Allah Teâlâ bu manayı şu ayette de zikret­miştir: "Afla/ı o faya), senelerin sayısını ve (zamanın) hesabını bilesiniz diye, menziller takdir etti" (Yunus, 5). Bir üçüncü ayetinde de, "Ve boy/ece gece ayetfn/ (ayı) silip, (onun yerine) apaydınlık gündüz ayetini (güneşi) getirdik ki Rabbinizden bir fazl-üİnayet arayasınız ve senelerin sayısı ile hesabı bilesiniz diye...". (isra, 12) buyurmuştur.

Bu husustaki sözün tafsilâtı şudur: Zamanı aylarla belirlemede, kimi dinî, kimi dünyevî birçok menfaat vardır. Dini olanlar pek çoktur, oruç bunlardan birisidir. Nitekim Hak Teâlâ, "(Bu), ken­disinde Kur'an indirilen ramazan ayıdır" (Bakara, 185} buyurmuştur. Bunlardan bir diğeri hacctır. Nitekim Hak Teâlâ, "Hacc, belli aylar(da) dır" (Bakara, 197). Bir üçüncüsü, kocası ölmüş kadınların iddetleridir. Nitekim Allah'u Teâlâ şöyle buyurmuştur: "(Onlar) kendi kendilerine dört ay on gün beklerler" (Bakara. 234]. Bir'dördün-cüsü de vakitlere bağlanmış olan nezirlerdir. Orucun faziletli olduğu günler de ancak hilâllerle tesbit edilebilir. Dünyevî menfaatler ise, borçlanma, kirala­ma, sözleşmeler, hamilelik ve emzirme müddetleri gibi hususlarla ilgilidir. Ni­tekim Hak Teâlâ, "O çocuğun ana karnındaki müddeti ve sütten kesilmesi otuz aydır" (Ahkaf, 15) buyurmuştur. Ve bunun gi­bi hususlar. Bütün bu şeylerin vakitlerini belirlemek ancak, ayın şeklinde mey­dana gelen değişiklikler vasıtasıyla mümkün olur.

Bu durumda şayet: "Biz, zamanın belirlenmesinde ayın bulunmasına muh­taç olduğumuzu kabul etmiyoruz. Çünkü zamanı, güneşin tam bir turundan ibaret olan sene ile ve o seneyi işletmekle takdir etmek mümkündür. Meselâ, "Ben sizi senenin başında, veya altıda birinde, veya yarısında falan işle mü­kellef tuttum" denilebilir. Senenin diğer parçalan da böyledir. Yine zamanı, "Ben sizi senenin ilk gününde ve senenin başından itibaren elli gün geçtikten sonra falanca görevle mükellef tutuyorum" denilebilmesi gibi, günlere göre ayarlamak da mümkündür. Yine zamanı, sene ve gün ile ayarlamanın yanısı-ra, ay ile takdir etmek de caizdir. Fakat ay, gökteki ayın güneş ile birleşmesin­den başlayarak ikinci defa birleşmesine kadar geçen zamandan ibarettir. Bu takdir, ister ayın ışığında bir değişiklik olsun, ister olmasın her zaman var­dır. Görmüyor musun, sene, güneşin ışıklarında bir farklılık meydana gelme­diği halde, güneşin hareketine göre hesaplanıyor. İşte bunun gibi, ayın ışıklarında bir değişiklik olmasa da, güneşi ayın hareketine göre takdir etmek de mümkündür. Ayın ışığında hiçbir şekilde değişiklik olmaz ve zamanın hesaplanmasında bir tesiri olmaz ise, zamanı aya göre hesaplamak caiz olmaz" denilirse, birinci şıkka şöyle cevap verilir:

Sizin söylediğiniz her nekadar mümkün ise de, ayları saymak, günleri say­maktan daha kolaydır. Çünkü ayların saytsı onikidir. Günler ise çoktur. Sonra zamanı, senelere; seneyi aylara; ayları günlere; günleri, saatlere; saatleri de nefeslere bölmenin, hatırda daha kolay tutulacağı ve şaşırtmayacak bir yol olduğu herkesin malumudur. İşte bundan dolayı Allah Teâlâ, "Şüphesiz Allah katında ayların sa­yısı onikidir" rrevt», 36) buyurmuştur. Bu tıpkı, tertibin güzelliğini gözeten ve eserini bölümlere, bölümleri bablara, babları fasıllara, fasılları meselelere ayır­maya dikkat eden bir müellifin yaptığı gibidir. İşte buna böyle cevap verilir.

İkinci şıkkın cevabı şöyledir: O sizin dediğiniz gibidir. Fakat ayın şekilleri değiştiği zaman, ayların başını, ortasını ve sonunu bilmek, böyle bir değişikli­ğin olmamasına göre daha kolaydır. İşte Cenâb-ı Hak, kullarının, ayın deği­şen durumları vasıtası ile, Allah'ın birliğine ve kudretinin tamlığına istidlal etmelerinin yanı sıra, dünyevi menfaatlerinden ötürü, ayı hayranlık veren bir idare ile yürüttüğünü haber vermiştir. Nitekim O,

"Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılmasında, ve gece ile gündüzün uzayıp kı­salmasında ve birbirinin peşisıra gelmesinde, akıl sahipleri için deliller vardır"

(AN İmran, 190) ve,  "Gökte burçlar yaratan, onların içine bir kandil ve nurlu bir ay yerleştiren (Al­lah'ın) şanı ne yücedir" (Furkan 61) buyurmuştur. Yine ayın kütlesinde bu tür de­ğişiklikler olmasaydı, felsefecilerin, "Semavî kütlelerin durumlarında değişiklik olması mümkün değildir" şeklindeki şüpheleri kuvvet kazanmış olurdu. Hal­buki Allah Teâlâ, o hükümran hikmeti ile güneşi değişmez bir hal üzere bırak­mış, akıl sahipleri için, "güneşin aynı halde kalması ancak Allah'ın onu o şekilde bırakması ile; ayın şeklinin devamlı değişmesi de Allah'ın değiştirmesi ile olduğu" ortaya çıksın diye, ayın durumundaki değişmeleri ortaya koymuştur. Böylece, bütün bunlar, bu yolla kendilerinin Hakîm, Kadir ve Kahir bir Müdeb­bire muhtaç olduklarına şahid olurlar. Nitekim Hak Teâlâ, "Allah'ı hamdi İle teşbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Fakat siz onların teşbihini anlamazsınız" (isra,44) buyurmuştur. Bunları iyice anladığın zaman biz deriz ki: Ayın durumla-, rındaki değişmelerin, bizim bahsettiğimiz bakımlardan, vakitlerin belirlenme­si hususunda büyük bir fayda sağladığı ortaya çıkınca, Allah Teâiâ bu faydalara, "De ki, "onlar insanlar ve hacc için vakit (tayin vesile) teridir" diyerek dikkat çekmiştir. Çünkü bu faydalan tek tek say­mak, lafı gereksiz yere uzatmaya sebeb olur. Bir kısmını sayıp, bir kısmını bı­rakmak ise, sebebsiz bir tercih olur. Bu durumda geriye, ayın bu durumunun, vakit tayin vesilesi olduğunu söylemekle yetinmek kalır. İşte Cenâb-ı Hakk'ın böyle buyurması Kur'an'ın büyük fesahatinin delilidir.

Allah Teâlâ'nın, sözünde bir takdir vardır ve bu, "Hacc için" şeklindedir. Bu tıpkı Hak Teâlâ'nın, "Eğer siz çocuklarınızı emzirtmeyi yani çocuklarınız için emzirtmeyi isterse­niz... "(Bakara, 233) ayetinde olduğu gibidir. Bil ki biz, hilâllerin bir çok ibâdetin vakitlerini tayin vesilesi olduğunu beyân etmiştik. Buna göre, burada özellikle haccın zikredilmesinde mutlaka bir fayda vardır. Bu faydanın, "Hacc vakitleri ancak hilâller ile biliniyor" diye ifâde edilmesi mümkün değildir. Çünkü Hak Teâlâ, ouyü "Hacc belirli aylar (da) dır" (Bakara, 1975 buyur­muştur. Çünkü orucun vakti de ancak hilâllerle bilinir. Cenâb-ı Allah, "(Bu) kendisinde Kur'an inzal edilmiş olan ramazan ayıdır" (Bakara 185) buyurmuştur. Hz. Peygamber (s.a.s) de:

"Hilali görünce oruç tutunuz ve (yine) hilali görünce orucu yiyiniz"[28] demiştir. Bu husustaki izahların en güzeli Kaffâl (rh.a)'ın yaptığı şu izahtır: Ayet-i kerimede sadece haccın zikredilmesi.farz olan haccın, Allah'ın belirlediği aylara hasredildiğini ve cahiliye Araplarının nesîde (ayların yerini değiştirmede) yaptıkları gibi, haccı belli aylarından afıp, başka aylara nakletmenin caiz olmadığını beyân etmek içindir. Allah en iyisini bilendir. [29]

 

Cahiliye Dönemine Ait Bir Âdetin Kaldırılması                Başa Dön

 

Allah Teâlâ'nın, "Evlere arkalarından girmek bin (İyilik) değildir" ayetinde birkaç mesele vardır: [30]

 

Ayetin Nüzul Sebebi           

 

Alimler bu ayetin sebeb-i nüzulü hususunda şu rivayetlere yer vermişlerdir:

1) Hasan el-Basrî ile Esamm, şöyle demiştir: Cahiliyyede, bir kimse bir şeye kastedip, o şeyi elde et­mek kendisine zor gelince, bu kimse evinin kapısından içeri germeyip, tam aksine evine arka tarafından girip çıkmaya başlar ve bunu bir yıl sürdürür. İş­te bunun üzerine Allah'u Teâlâ, onları böyle davranmaktan nehyetmiştir. Çün­kü, onlar bunda bir uygunsuzluk hissettikleri için, bunu böyle yapıyorlardı. İşte, bu açıklamaya göre ayetin tefsiri şöyle olur:

Uğursuzluk sayarak, evlerinize arka tarafından gelmeniz iyilik değildir. İyilik ancak, Allah'tan başkasından değil, Allah'tan korkan ve kendisinde uğur­suzluk hissettiği şeyden çekinmeyip, aksine Allah'a tevekkül ederek, sadece Allah'tan ittikâ eden kimsenin hareketidir. Daha sonra Cenâb-ı Hak,

"Allah'tan korkunuz; umulur ki felaha erersi­niz"; yani, "dinî ve dünyevî hususlardan hayra ulaşasıntz, elde edesiniz... diye" buyurmuştur. Bu, Allah'ın tıpkı,

"Kim ki Allah'tan korkarsa, Allah ona bir çıkış yolu gösterir ve onu, hiç um­madığı yerden rızıklandınr". (Talak, 2-3 )  "Kim Allah'tan ittikâ ederse, Allah onun işini kolaylaştırır" (Talâk,4)buyurma­sı gibidir.

Ayet hakkındaki izahın tamamı şöyledir: Eli boş çıkan kimse hakkında, denilir. Buna göre söz konusu ayetimizde zikredilen fe­lahın, şu şekilde olması caizdir: Kurtulmanız ve başarılı olmanız için, size va-cib olan şey, Allah'tan ittikâ etmenizdir. [31]

 

Uğursuzluk Telâkkisinin Haramlığı

 

Hz. Peygamber'den, uğursuzluk vehminden nehyettiğine dair haberler vârid olmuştur. O, bir hadisinde, "Ne sirayet vardır, ne de uğursuzluk.."[32] yine:

"Herkimi, bir uğursuzluk inancı,seferinden alıkoyarsa, o kimse müşrik olur"[33] (veyahut da Hz. Peygamber na­sıl buyurduysa) demiştir. Yine Hz. Peygamber uğursuzluktan hoşlanmıyor, ama bir şeyden uğur sezmeyi seviyordu. Çünkü Allah'u Teâlâ, Hz. Musa ve bera­berindekilerle uğursuzluk vehmine düşen kavmi kınayarak, "Dediler ki, biz senden ve se­nin yanında bulunanlardan uğursuzluk sezdik.. Bunun üzerine o da, "sizin uğursuzluğunuz Allah katındadır" dedi" (Neml. 47) buyurmuştur.

2) Rivayet edildiğine göre İslâm'ın ilk yıllarında, müsiumanlardan birisi ih­rama girdiği zaman, eğer bu kimse yerleşik bir hayat sürdürüyor ise, evinin arkasından bir delik açıp, evine buradan girip çıkıyor, veyahut da bir merdi­ven edinerek, o merdivenden evinin damına çıkıyor, sonra da oradan eve ini­yordu. Eğer bu ihrama giren kimse, göçebe hayatı yaşayanlardan ise, çadırın. arkasından girip çıkıyordu. İşte bunun üzerine onlara, "Evinize girmekten do­layı zorlanmanız, iyilik değildir. Ancak iyi kimse, Allah'tan ittikâ eden kimsedir" denilmiştir.

3) Cahiliyye dönemindekilerden birisi, ihrama girdiği zaman, evinin veya çadırının arkasından girip çıkacağı bir delik açıyordu. Ancak, taassub gösteren­ler müstesna.. Bunlarda "Kureyş, Kînâne, Huzâa, Sakîf, Haysem, BenûAmir İbnSa'sa'a ve Benû Nasrİbn Muâviye'dir. Bunlar dinlerine çok bağlı oldukla­rı, çok direttikleri için, kendilerine "Humus" denilmiştir. Hamaset, diretmek demektir. Bunlar ihrama girdikleri zaman, kesinlikle evlere girmez, çölde bir gölgelikle gölgelenmezler, yağ, yoğurt ve peynir yemezlerdi. Sonra Hz. Pey­gamber (s.a.s), ihrama girerken, bir başkası da ihrama girmişti.. Böylece, Hz. Peygamber (s.a.s), ihramlı iken harap bir bostanın kapısından içeri girdi. Mü­teakiben Hz. Peygamber'i ihrama giren o adam da görerek, O'nun peşine ta­kıldı.. Bunun üzerine Hz. Peygamber, "Benden uzaklaş" buyurdu.. Adam, "Niçin, ya Resûlallah?" dedi. Hz. Peygamber, "Sen ihramlı iken kapıdan içe­ri girdin" deyince, o adam biraz duraklayarak, "Ben senin sünnetine ve hidâ­yetine razı oldum. Senin girdiğini gördüğüm için, ben de girdim" dedi. İşte bunun üzerine, Allah'u Teâlâ, bu ayeti indirip ihrama girmeleri hususunda aşırı davranmalarının iyilik olmadığını, aksine iyi olan kimsenin Allah'a muhalefet etmekten korkan kimse olduğunu onlara bildirmiş ve onlara cahiliyye adetle­rini terketmelerini emrederek, "Evlerinize, kapıların­dan geliniz" buyurmuştur. İşte bü ayetin sebeb-j nüzulü hakkında söylenen bundan ibarettir. [34]

 

İkinci Mesele                       Başa Dön

 

Alimler ayetin tefsiri hususunda üç izahta bulunmuşIardır:

a) Bu ekseri müfessirlerin görüşüdür. Buna göre, ayet, sebeb-i nüzulü olarak rivayet ettiğimiz hâdiselere hamledilir. Fakat bu takdirde, ayetin tertibi hususunda bir söz söylemek zorlaşır. Çünkü ashab, Resûlullah'a, ayın ışığının azalıp çoğal mas ındaki hikmeti sormuşlar, Cenâb-ı Al­lah da bunun hikmetini, "Deki, o hilâller in­sanlar ve hacc için birer vakit (tayin vasıtası) dır" diyerek açıklamıştır. Buna göre, ayın ışığındaki değişmelerin hikmetini izah ile bu hâdise arasında hangi alaka vardır? Sonra bu görüşte olan müfessirler bu soruya birçok bakımdan cevap vermişlerdir:

1) Allah Teâlâ, hilâlin durumunun değişmesinin hikmetinden bahsedin­ce, o değişik durumları insanlar ve hacc için birer vakit tayin vasıtası kılmıştır.

Hacc hususunda insanların nazar-ı itibara aldıkları şey, ayın bu durumu olun­ca, şüphesiz Allah Teâlâ bu hususta konuşmuştur.

2) Cenâb-ı Allah, "Evlere arkala­rından girmeniz bin (iyilik) değildir" buyruğunu,  ifâde­sine bağlamıştır. Çünkü bu iki hâdise de aynı anda vuku bulmuştur. Ayet de, bu iki hâdise hakkında aynı anda nazil olmuş ve bu ikisini birbirine bağlamıştır.

3) Sanki ashab-ı kiram ayın durumundaki değişmelerin hikmetini sormuşlar da, kendilerine,"Sizi ilgilendirmeyen şeyleri sormayı bırakın da, araştırılıp or­taya konması sizin için daha mühim olan meselelere dönün. Çünkü, hiç de öyle olmadığı halde sizler, evlerinize arka tarafından girip çıkmayı iyilik zannediyorsunuz" denilmiştir.

b) Allah Teâlâ'nın, ayeti, onlar için darb-ı mesel olarak getirdiği bir ifâdedir. Ayetten maksad, onun zahîrî mânâsı değildir. Bunun izahı şudur: Bilinen ve dosdoğru olan yol, bilinen şeyle bilin­meyen (zannî olan) şeye istidlal etmektir. Fakat zannî olan bir şeyi bilinen bir-şeye delil getirmek, yapılması gerekenin aksi ve hak yolun zıddıdır. Bunu iyice kavradığın zaman biz deriz ki, âlemin hür, iradeli ve hakîm olan bir Yaratıcısı­nın bulunduğu delillilerle sabittir. Ve yine hakîm olanın, abes ve sefeh (akıl­sızlıktan uzak olan bir doğruyu yapacağı hususu da delillerle sabittir. Bunu ve ayın ışığındaki değişmenin o hakîm Allah'ın fiili olduğunu bildiğimizde, bu değişmede bir hikmet ve maslahatın bulunduğunu anlarız. Bu böyledir, çün­kü bizim, hikmetten başka hiçbir şey yapmayan hakîm Allah'ı böyle bilmemiz, O'nun yaptığı herşeyde mutlaka bir hikmetin bulunduğunu gösterir. Bu, bili­nen şey ile bilinmeyen şey hususunda bir istidlaldir. Fakat bizim, kendisinde hikmetin bulunduğunu bilmememiz ile, o şeyi yapanın hakîm olmadığına is­tidlal etmemiz bâtıldır. Çünkü bu bilinmeyen ile, bilineni zedelemek için yapı­lan bir istidlaldir.

Bunu iyice anladığın zaman, Cenâb-ı Hakk'ın, "Evlerinize arkalarından girmeniz, bin (iyilik) değildir" buyruğundan maksad şu olur: "Yani, siz ayın ışığındaki değişmelerin hikmeti bilemediğiniz zaman, Yaratıcının hikmetinden şüphe etmeye başladınız ve ne iyilikten, ne de aklın kemâlinden olan bir iş yaptınız.. İyilik bu sizin yaptığınız değil, evlerinize kapılardan girmek iyiliktir. Böylece sizler Yaratıcının bu bilinen ve yakînî olan hikmeti ile, şu bilinmeyen şey hususunda istidlal eder ve, her nekadar ne olduğunu bilmeseniz de, bu hususta yüce bir hikmetin bulunduğuna kesinkes hükmedersiniz. Böylece "ev­lere arkalarından girme" fiili, doğru olan yol ve usûlden dönmekten; "evlere kapısından girmek" de, dosdoğru bir yola ve metoda sımsıkı sarılmaktan ki­naye kılınmıştır. İşte bu kinayeli ifâde hususunda, meşhur bir yoldur. Çünkü başkasını doğru yola yöneltmek isteyen kimse, ona "işi kapısından girerek yapman gerekir, yani işi usûlüne göre yapmalısın" der. Bunun aksi durumda ise, "Falanca o işe kapısından gitmedi." (Yani, usulünce ve yolunca yapmadı) denilir. Nitekim Hak Teâlâ, "Onlar o (kitabı) arkala­rına attılar" (Ali İmran, 187) ve, "O (kitabı) arkanıza attı­nız" (Hud, 92)buyurmuştur. Kinayelerde bu, meşhur ve alışılmış yol olduğu için, Cenâb-ı Allah, bu üslûbu burada kullanmış (zikretmiş) tir. İşte bu kelamcıtarın te'vilidir. Bu ayetin tefsiri doğru olmaz. Çünkü bunun birinci şekilde tefsiri, ile ayetin tertibine bozukluk arız olur. Halbuki Allah'ın kelâmı bundan münezzehtir.

c) Bu, Ebu Müslim'in söylediği tefsirdir. Buna göre ayetten murad, onla­rın "nesî" hususundaki bildikleri şeydir. Çünkü onlar, haccı, Allah'ın tayin et­tiği vaktinden çıkarıyorlar ve böylece helâli haram, haramı helâl kılıyorlardı. Bu sebeble evlere arkalarından girmelerinden bahsedilmesi, hacc ve hacc ay­lan hususundaki vâciblere muhalif davranmanın bir misalidir. [35]

 

Üçüncü Mesele    

 

ayetinin takdiri şöyledir: "Fakat "korkan kimsenin binidir." Bu tıpkı, (Bakara, 177) ayeti gibidir. Bunun izahı daha önce geçmişti. [36]

 

Dördüncü Mesele

 

Hamza, Kisâî, Asım'dan rivayetinde;Ebu Bekir, Nâfi'den rivayetinde Kalûn, kelimeyi bâ harfinin kes­resi ile,         şeklinde okumuşlardır. Çünkü onlar, bâ'nın zammesinde yâ harfine geçişi ağır görmüşlerdir. Diğer kıraat imamları da kelimeyi aslı üzere, bâ'nın zammesi ile. şeklinde oku­muşlardır. Kurra'nın hem bu kelime, hem de gibi benzeri kelimelerde, burada anlatılması uzun sayılacak, çeşitli kıraat şekilleri vardır.

Allah'u Teâlâ'nın, "ve Allah'tan korkun" buyruğuna gelin­ce, her vacibi yapmanın ve her haramdan kaçınmanın, bu emrin muhtevası­na girdiğini beyân etmiştik. Ayetin sonundaki, ifâdesi,"felah bulaşınız diye..." manasındadır. "Felah" arzu edilen şeye (maksada) ulaş­mak ve onu elde etmek demektir. Mu'tezile, "Bu ayet, Allah'ın bütün insan­ların felaha ermesini murad ettiğine delâlet eder. Çünkü ayette herhangi bir tahsis yoktur" demiştir. Allah en iyisini bilir. [37]

 

Onuncu Hüküm Savaşla İlgili Hüküm

 

"Sizinle savaşanlara karşı Allah yolunda siz de savaşın ve haddi aşmayın. Şüphesiz ki Allah haddi aşanları sevmez" (Bakara, 190).

Bu ayetle ilgili birkaç mesele vardır: [38]                         

 

Birinci Mesele                 Başa Dön

 

Allah Teâlâ, bir önceki ayette, Allah'ı tanıma yolunda takva ile istikâmeti emretmiş ve,  "Evlere arkalarından girmeniz bhr (iyilik) değildir. Fakat birr, ittikâ edenin (bini) dir. Öyle ise evlere kapılarından giriniz" buyurmuş, Allah'a taat yolunda tak­vayı emretmiştir. Takva, yasak olan şeyleri bırakmak, vacib olanları yapmak­tan ibarettir. O halde istikamet ilim, takva ise ameldir. Mükellefiyet de ancak bu iki şey hususunda olur. Daha sonra Cenâb-ı Hak bu ayette, "takva" nın kısımlarının insana en zor ve en güç gelenini, ki bu da Allah'ın düşmanlarıyla savaşmaktır- emretmiş ve, "Ve, Allah yolunda cihâd ediniz" buyurmuştur.

Ayetin sebebi nüzulü hakkında iki görüş vardır: [39]

 

Ayetin Nüzul Sebebi                   

 

1) Rebî ve Ibn Zeyd,   Bu ayet savaş hakkında nazil olan ayetlerin ilkidir. Bu ayet nazil olunca, Hz. Peygamber (s.a.s) kendisiyle savaşanlarla savaş mış, kendisiyle savaşmayanIarla savaşmamış ve Allah'ın "Müşrikleri öldürün..." (Tevbe,5) âyeti nazil oluncaya kadar, bu durum üzere devam etmiştir.

2) Hz. Peygamber (s.a.s), hacc maksadıyla ashâbıyla beraber yola çıkıp, Hudeybiye'de konaklamıştı. Burası, ağacı ve suyu bol olan bir yer idi. Müş­rikler, Kabe'yi ziyaret etmelerine manî olmuşlardı. Böylece Hz. Peygamber, ziyarette bulu nam ayarak bir ay orada bekledi. Daha sonra müşrikler Hz. Pey-gamber'le, bu yıl geri dönüp ertesi yıl dönmek, müşrikler, Hz. Peygamber Ka­be'yi tavaf edip, kurbanını da kesip ve istediğini de yapıncaya kadar Mekke'yi üç günlüğüne terketmek üzere anlaşma yaptılar. Allah'ın Resulü de buna razı olup, onlarla bu şekilde bir anlaşma yaptı. Daha sonra, aynı yıl Medine'ye ge­ri döndü ve ertesi yıl hazırlanmaya başladı. Sonra Hz. Peygamber'in ashabı, Kureyş'in sözlerinde durmayacaklarından, onların,ashabı Mescid-i Haram­dan menedip, onlarla savaşa tutuşacaklarından; ashabın ise, hem haram ay­da, hem de Harem-i Şerifte müşriklerle savaşmayı istemedikleri gibi endişeler izhar ettiler. İşte bunun üzerine Allah'u Teâlâ bu ayetleri indirdi ve ashaba, ihtiyaç hissederlerse nasıl savaşacaklarını beyan ederek, "Allah yolunda clhad ediniz" buyurdu. [40]

 

Üçüncü Mesele

 

Allah'u Teâlâ'nın, ayetinin mânası, "Allah'a itaat ve O'nun rızasını taleb etme yolunda savaşın" demektir. Ebû Musa, Hz. Pey­gamber (s.a.s)'den Allah yolunda savaşanın kim olduğu sorulduğunda, O'nun şöyle dediğini rivayet etmiştir:

"O, Allah'ın kelimesinin en yüce ve en yüksek olması için savaşan, gösteriş ve kahraman sayılma duygusu içinde savaşmayan kimsedir "[41]

 

Mûslûmanlarta Savaşanlardan Maksad Kimlerdir?

 

Alimler, Allah'ın, "Sizinle savaşanlar" buyruğu İle kimlerin murad edildiği hususunda aşağıdaki görüşlere yer vererek, ihtilâf etmişterdir:

1) Bu, İbn Abbas'ın görüşüdür. Buna göre bundan murad, "Sizinle, ya hacca mâni olmak veyahut da hiç sebep olmaksızın doğ­rudan doğruya sizinle savaşan kimselerle savaşın" şeklindedir. Bu izah, aye­tin sebeb-i nüzüfü hakkında İbn Abbas'tan naklettiğimiz rivayete de uygundur.

2) "Savaşmaya gücü ve ehli olan kimselerle savaşın" demektir.

3) "Barış yapmak isteyenler hariç, savaşmaya kudreti bulunup ehil olan kimselerle savaşın" demektir. Nitekim Hak Teâlâ, "Eğer onlar barışa meylederlerse, sen de sulha yanaş" (Enfal, 61) buyurmuştur. Bil ki, birinci görüş ayetin zahirine daha yakındır. Çünkü Hak Teâlâ'nın, ayetinin zahiri, onların savaşabilecek kimseler olmasını gerektirir. Savaşmadan önce, savaşa hazırlanan ve ona iyice hazır olmaya çalışan kimseler, ancak mecazî bir yolla "savaşan" diye vasıflandırılabılirler. [42]

 

Bu Ayetteki Savaş Hükmünün Mensuh Olduğu Görüşü                     Başa Dön  

 

Alimlerden, "bu ayetin mensûh olduğunu" söyleyenler vardır. Çünkü, bu ayet, Allah'u Teâlâ'nın, "sizinle savaşanlarta, Allah yolunda dhâd edin" âyetinin de­laletiyle, Allah'u Teâlâ'nın, savaşanlarla savaşma­yı vâcib kıldığını; savaşmayanlarla savaşmaktansa nehyettiğini gösterir. Da­ha sonra da Allah'u Teâlâ, "Haddi (ölçüyü) aşmayın" (sizinle savaşmayan kimselerle savaşmayın)   buyurmuştur. Böylece bu âyetin, savaşmayanlarla savaşmayı yasakladığı ortaya çıkmış olur.

Bundan sonra da Hak Teâlâ, "Onları nere­de yakalarsanız, öldürünüz" (Bakara, 191) buyurmuştur. Böylece bu ayet, birin­ci âyetin savaşmayan kimselerle savaş hususunda olmasını gerektirir. Binae­naleyh, bu ayet, önceki âyetin mensûh olduğunu gösterir.

Bir kimse, şöyle diyebilir: Biz, tefsirini yaptığımız bu ayetin, bizimle sa­vaşmayan kimselerle savaşmayı emretmeye delâlet ettiğini kabul ediyoruz. Ne var ki, bu hüküm mensûh olmamıştır.

Bu görüşte olanların, "Tefsirini yaptığımız ayet, bizimle savaşmayan kim­selerle savaşmaktan men'e delâlet eder" sözlerini de kabul etmiyoruz. Cenâb-ı Hakk'ın, "Haddi aşmayınız" buyruğu sizin zikrettiklerinizin dı­şında, başka hususlara da muhtemeldir.

Bu ihtimallerden birisi, "Harem-i Şerifte savaşa ilkin siz başlamayın" şek­lindedir.

Diğer bir ihtimal de şöyledir: "Sizinle kendileri arasında bir anlaşma bu­lunan kimselerden kendileriyle savaşmaktan nehyedildiğiniz kimselerle sa­vaşmak veya tuzak kurarak, ya da bir davette bulunmaksızın ansızın saldırmak veyahut da kadın, çoluk-çocuk ve iyice yaşlanmış kimseleri öldürmek suretiy­le haddi ve ölçüyü aşmayın!.." Bütün bu durumlara göre, ayet mensûh olmaz.

Buna göre şayet, "Farzedelim ki, âyette bir nesh cereyan etmemiş.. Fa­kat Allah'u Teâlâ'nın ilk önce savaşan kimselerle savaşmayı emredip, daha sonra işin sonunda da, İster savaşsınlar, ister savaşmasınlar, onlarla savaş­ma hususundaki müsadesinin sebebi nedir?" denilirse, biz deriz ki: İşin ba­şında müslümanların sayısı az idi. Bundan ötürü, onların menfaatine olan, yumuşaklık ve güzellikle muamele etmek emredilmiştir. İslâm, güç ve kuvvet

kazanıp, müslüman cemaat çoğalıp, mucizeler zuhur ettikten ve onların ar-darda mucizeler geldikten sonra... bütün bunlara rağmen muhataplar içinde şirke devam eden kimseler bulununca, onların müslüman olmalarından ümit keşi İm iştir. İşte bundan dolayı hiç şüphesiz Allah'u Teâlâ, onlarla her halükâr­da savaşmayı emretmiştir. [43]

 

Altıncı Mesele    

 

Mutezile, Hak Teâlâ'nın, "Muhakkak ki Allah, haddi aşanları sevmez" buy­ruğu ile istidlal ederek şöyle demişlerdir: Eğer haddi aşmak, Allah'ın iradesi ve O'nun yaratmasıyla olsaydı, bu ifâde doğru olmaz­dı. Bunun cevâbı, yukarda geçti. Allah en iyisini bilendir. [44]

 

"Onları, yakaladığınız yerde öldürün.. Ve, onların sizi çıkarmış olduğu yerden, siz de onları çıkarın. Fitne, öldürmeden daha şiddetlidir. Onlar sizinle orada çarpışmadıkça, siz de onlarla Mescid-i Haram yanında

savaşmayın. Eğer sizlerle savaşırlarsa, onlan öldürün. Kâûrlerin cezası, işte böyledir. Eğer vazgeçerlerse, bilsinler ki Allah u Teâlâ çok bağışlayan ve çok merhamet edendir" (Bakara, 191-192).

Ayet hakkında birkaç mesele vardır: [45]

 

Birinci Mesele

 

 kelimesi, kişiyi yakalamak ve ona galib gelecek bir tarzda bulmak, elde etmek demektir. Ak­ranlarını çok hızlı bir biçimde yakalayan kimse için de, denilmiş olması da bu mânadadır. Şair de şöyle demiştir: "Eğer sizler beni köşeye sı­kıştırıp yakalayabtlirseniz öldürünüz; ama ben kimi yakalarsam yok mu, o ebediyen cennet yüzü göremez."

Biz deriz ki, Allah'u Teâlâ'nın, hitabı, her ne kadar her mü'-mini ilgilendiren bir hitâb ise de, Hz. Peygamber ve O'nunla beraber hicret eden kimseleredir. Bu ifâdedeki zamir, birinci ayette öldürülmeleri em­redilen kimselere râcidir. Bunlar da, Mekkeli kâfirlerdir. Böylece Allah'u Teâlâ bu kâfirlerin, Harem ve şehr-i Haramda bulunmalarında herhangi bir fark gözetilmeksizin, öldürülmelerini emretmiştir. Sözün hakikati ve özü, Al­lah'u Teâlâ birinci ayette, kâfirlerin savaşmak istemeleri şartıyla cihâdı em­retmiş olmasıdır.

Bu ayette ise, Allah'u Teâlâ teklifi biraz daha artırarak, onlar ister savaş­sınlar isterse savaşmasınlar, onlarla savaşmayı emretmiş, bu savaştan Mescid-i Haram'da savaşılmayı istisna etmiştir. [46]

 

İkinci Mesele                Başa Dön

 

Mukâtil’den şöyle dediği rivayet edilmiştir: Bu ayetten önce geçen, ''Sizlerle savaşanlarla,   siz  de Aİlah  yolunda savaşın" âyeti, O'nun,  "Onlarla Mescid-i Haram yanında savaşmayınız" âyetiyle neshedilmiştir.

Sonra bu ikinci ayet de, Hak Teâlâ'nın, Hiçbir fitne kalmayıncaya kadar, onlarla savaşın" {Bakara, 193)âyetiyle neshe­dilmiştir. Mukâtil'in bu görüşü zayıftır. Çünkü, onun, âyetinin bu ikinci âyetle neshedilmiş ol­duğunu söylemesine gelince, bunun yanlış olduğu yukarda geçmişti. Onun, ayetinin,   âyetiyle neshedilmiş olduğunu söylemesine gelince, bu nesh olmayıp, tahsis babındandır. Yine onun,  âyetinin, âyetiyle neshedildiğini söylemesi de hatadır. Çünkü Harem-i Şerifte, savaşa ilk başlayan olmak caiz değildir. Bu hüküm nesheditmeyip, tam aksine yürürlüktedir. Böylece, Mukâtil'in görüşünün za­yıf olduğu ortaya çıkmış olur.

Bir de, Hakîm olan Allah'ın, birbiri ardınca gelen ve onlardan herbirinin diğerini nesheden ayetlerin aynı yerde toplanması uzak bir ihtimaldir. [47]

 

Müşriklerin Mekke'den Çıkarılması Emri

 

Hak Teâlâ'nın, "Onlar sizi nereden çıkarmışlarsar siz de onları oradan çıkarın 'ayetine gelince, bunda iki konu vardır:

Birinci Konu: Ayetteki "çıkarmak" tâbiri iki hususa muhtemeldir:

a)  Müslümanlar onları zorla çıkarmakla mükellef kılınmışlardır.

b) Müslümanlar onları korkutmada çok ileri giderek ve vaziyetlerini ağır­laştırarak, onları çıkmaya adeta mecbur bırakmakla mükellef tutulmuşlardır.

İkinci Konu: kelimesi de, iki manaya muhtemeldir:

a) "Onları, sizi çıkardıkları yerden, yani Mekke'den çıkarınız" demektir.

b) "Onları, yerlerinizden çıkarınız."

Bunu iyice anladığın zaman deriz ki, Allah'u Teâlâ mü'minlere, eğer on­lar şirklerine devam eder ve mü'minler de imkân ve güç bulurlarsa, o kâfirle­rin Mekke'den çıkarılmalarını emretmiştir. Zaten güç bulacaklarını Allah biliyordu. Nitekim müslümanlar daha sonra buna imkân bulmuşlardır. İşte bu sebepten dolayı, Hz. Peygamber (s.a.s), müşrik olan herkesi Harem-İ Şerif­ten çıkarmış, daha sonra onları Medine'den de sürmüş, sonra da şöyle bu­yurmuştur: "Arap Yarımadasında İki din bir arada bulunamaz"[48]

 

Fitne Öldürmekten Daha Ağırdır

 

Cenâb-ı Hakk'ın, "Fitne, katilden daha şiddetli­dir" buyruğuna gelince, bunda bazı hususlar vardır:

a) Bu görüşe İbn Abbas'tan rivayet edilmiştir. Buna göre ayette geçen "fitne" den maksat, Allah'ı inkâr etmektir. Çünkü küfür, yeryüzünde zulüm ve karışıklıklara sebep olan bir fesattır. Küfürde, fitne de mevcuttur. Küfür, bir adamı Öldürmekten daha büyük kabul edilmiştir. Çünkü küfür, sahibinin daimî olan bir cezaya müstehak olmasına sebep olan bir günahtır. Öldürmek ise, böyle değildir. Küfür, sahibini dinden çıkarır. Halbuki, birisini öldürmek böyle değildir. O halde küfür, öldürmekten daha büyük bir cürüm demektir. [49]

 

Ayetin Nüzul Sebebi                Başa Dön

 

Bu âyetin sebeb-i nüzulü hakkında şu görüşler nakledilmiştir.

1) Sahabeden birisi, kâfirlerden birisini haram ayda öldürdü.. Bunun üze­rine mü'minler, bu mü'mini bundan dolayı kınadılar. İşte bu sebepte de Cenâb-ı Hak bu ayeti indirdi. Buna göre âyetin mânâsı şöyle olur: Sizin, haram aylar­da öldürmeye yönelmiş olmayı büyük bir suç saymanız gerekmez.. Çünkü harâm aylarda, kâfirlerin küfre yönetmeleri, bu yaptığınızdan daha büyük bir suçtur.

2) "Fitne" kelimesinin asıl mânası, posasından ayırmak için, altını ateşe tutmak ve sokmaktır. Daha sonra bu kelime, işte bu aslî manasına teşbih edi­lerek, imtihan vesilesi olan her şeye İsim olarak verilmiştir. Buna göre ayet-i kerimenin manası şöyledir: Kâfirlerin küfürlerine, mü'minleri korkutmaya, mü­minleri, dinlerinde sapıtmaktan kaçınmak ve canlarını korktukları ve sakındık­ları musibetlerden kurtarmak için, çoluk-çocuk ve vatanlarını terketmeye mecbur kalacak şekilde, durumlarını zorlaştırmaya yönelmeleri çok şiddetli bir fitnedir; hatta ve hatta, dünya gam ve afetlerinden kurtulmayı temin eden öl­dürmekten daha şiddetlidir.

Filozoflardan birisi şöyle demiştir: "Bu fitne, Allah'u Teâlâ'nın size müs-tehak kılmış olduğu öldürülmeden daha şiddetlidir.."

3) "Fitne" den murad, onların küfürleri sebebiyle kendilerine gerekli olan, devamlı ve kesintisiz azâbtır. Buna göre sanki şöyle denilmiştir: Onları, bul­duğunuz her yerde öldürünüz; bil ki, Allah'ın azabından olmak üzere bunun ötesinde bulunan azâb, bundan daha da şiddetlidir. Bu, Allah'ın tıpkı, "Biz, size Allah'ın kendi ka­tından bir azabı İsabet ettirmesini bekliyoruz" (Tevbe, 52) âyetinde olduğu gibi­dir. Allah'ın azabına fitne ismini vermek caizdir. Bu, sebebin müsebbebe (ne­ticeye) ıtlak edilmesi kabilindendir. Nitekim Hak Teâlâ önce, "O gün onlar, ateşe düşürülürler" (zâriyat, 13) buyur­muş, bunun akabinde de, "Tadın azabınızı" (Zariyât, 14) bu­yurmuştur. Yine Allah'u Teâlâ, "Muhak­kak ki mümin erkeklerle mü'min kadınları azaba duçar kılanlar.." (Burûc, 10) yani, "onlara azâb edenler" ve, "Ona Allah uğrunda azâb edilince, insanların fitnesini Allah'ın azabı gibi addetmiştir" (Ankebut, 10) yani, "insanların azabını Allah'ın azabı gibi..." de­mektir.

4) Bundan murad, "onların, sizi Mescid-i Haramdan men etmek sure­tiyle, sizi fitneye düşürmek istemeleri, sizin onları Harem-i Şerifte öldürme­nizden daha şiddetlidir" demektir. Çünkü onlar, cin ve insanların yaratılış gayesi olan kulluk ve taattan men etmeye çaba sarfediyorlardı.

5) Mü'minin mürted olması, ona mü'min ve haktan yana olarak öldürül­mesinden daha çetin ve zordur. Buna göre mâna, "Velev ki kendinizin aley­hine dahi olsa, onları, sizi çıkardıkları yerden çıkarınız. Çünkü siz hak üzere

öldürülürseniz, bu size daha uygun ve lâyık olur; dininizden dönmenizden ve­ya Rabbinize itaat işinde tembellik yapmanızdan size hafif gelir.

Hak Teâlâ'nın, "Si­lerle orada savaşmadıkları sürece, sîz de onlarla Mescid-i Haram yanında savaşmayınız" ayeti hususunda iki mesele vardır: [50]

 

Birinci Mesele

 

Bu, onlarla Özellikle bu yerde, Mescid-i Haram'da savaşma hususunda söz konusu olan şartın devam ettiğini beyândır. Çünkü daha önce bu, her savaş ile haram aylardaki savaşlarda bir şart olarak mevcut idi. [51]

 

İkinci Mesele

 

Hamza ve Kisaî,  şeklinde, âyette geçen bütün fiilleri elifsiz; diğer kı­raat imamları ise bunların hepsini elif ile okumuş­lardır. Halbuki bu fiiller, Mushaf ı'l- İmâmda yazılmışlardı; bunların elif­siz yazılışları, kelimesinin elifsiz yazılışı gibi, icazdan (kısaltmak) dolayıdır. Yine, fiiliyle, buna benzeyen med harleriyle lîn harfleri­nin bulunduğu kelimeler de böyledir.

Kâdî (r.a) şöyle demiştir: Meşhur olan bu iki kıraat ile amel etmek birbiri­ne ters düşmediği sürece, bunlarla amel etmek vâcib olur. Nitekim, kendile­riyle amel etmek birbirine ters olmadığı zaman, bunlaria amel edilir. Bu iki meşhur kıraatin ifâde ettikleri şeyde bir tezad yoktur. Dolayısıyla bunlarla, bir nesih söz konusu olmadığı müddetçe amel etmek gerekir.

Rivayet olunduğuna göre A'meş, Hamza'ya şöyle demiştir: "Söyle ba­kalım, senin kıraatine göre, birisi öldürüldüğü zaman, daha sonra nasıl baş­kasının katili olabiliyor?" Bunun üzerine Hamza. "Araplar, içlerinden birisi öldürüldüğü zaman, "Biz öldürüldük" derler. İçlerinden birisi dayak yediği zaman da, "dövüldük" derler" diye cevap vermiştir. [52]

 

Üçüncü Mesele

 

Hanefiler, bu ayeti, Harem-i Şerife iltica eden kimse hakkında delil getirmiş ve şöyle demişlerdir: "Kü­für cinayetini işlemiş olması sebebi ile bir kimseyi Mescid-i Haram'da öldürmek caiz olmadığına göre, küfürden (inkârdan) da­ha aşağıda kalan bir günah sebebiyle bir insanı Mescid-I Haram'da öldürme­nin caiz olmaması daha evlâdır." Bu husustaki geniş izah (mezhebler arası farklılıkları ele alan) Hilafiyyat kitaplarında vardır.

Allah Teâlâ'nın, "Eğer vazgeçerlerse (bil­sinler ki) Allah gafur ve rahimdir" ayetine gelince, bil ki Cenâb-ı Hak, yukarı­da da bahsedildiği gibi, mü'minlere savaşı vacib kılmıştır. Vâcib kılınan bu sa­vaşın, kâfirler vazgeçse ve tevbe etseler bile sona ermeyecek bir savaş olarak kabul edilmesi de mümkündür. Nitekim şer 'î cezaların pek çoğu, kişinin tev­be etmesi ile ortadan kalkmamaktadır. İşte bundan dolayı Allah Teâlâ, mü'­minlere savaşı vacib kıldıktan sonra, "eğer onlar vazgeçerlerse, (bilsinler ki) Allah gatür ve rahimdir" diyerek, bu ifade ile, kâfirlerin böyle bir savaştan vaz­geçmeleri durumunda, müslümanlar üzerinden onlara karşı savaşmanın far-ziyetinin kalktığını beyân etmiştir. Bunun bir benzeri de, 'İnkâr edenlere, eğer vazge­çerlerse daha önce yaptıklarının affolunacağını söyle" (Enfal, 38) ayetidir. [53]

 

Kâfirler Savaşı Veya Şirki Terkederse                Başa Dön

 

âyeti ile ilgili birkaç mesele vardır:

İbn Abbas (r.a) "Bu, "Eğer onlar savaştan vazgeçerlerse..."; Hasan Basrî ise, "Bu, eğer onlar şirk­ten vazgeçerlerse.." manasınadır" demiştir. Birinci sözün delili şudur: Savaşma hususunda müslümanlara verilen izinden gaye, kâfirleri savaşmaktan menetmektir. Buna göre ayetteki, "eğer vazgeçerlerse" şartı savaşmayı bırakma manasına hamledilir. İkinci sözün delili ise şudur: "Kâfir, savaşı bırakmak suretiyle Allah'ın mağfiret ve rahmetine nail olamaz, ancak küfrü bırakmakla buna nail olabilir." [54]

 

İkinci Mesele

 

Küfürden vazgeçmek, aslında ancak iki şeyle mümkün olur; Birisi, insanın tevbe etmesi, diğeri ise İs­lâm'a sarılmasıdır. Her nekadar kelime-i şehâdet getiren kimse için, zahire bakarak, "O küfürden vazgeçmiştir" denilse bile, bu durum ancak sadece o kimsenin kanını-canınt kurtarması hususunda mü­essir olur. Sevaba, Allah'ın rahmet ve mağfiretine insanın müstehak olması için etkili olan şey, ancak bizim zikrettiğimiz şeydir. [55]

 

Üçüncü Mesele

 

Âyet, her günahkârın tevbesinin kabul edileceğine delâlet eder. "Kasten adam öldüren kimsenin tevbesi kabul edilmez" diyen kimsenin görüşü yanlıştır. Çünkü şirk (inkâr), katillikten daha şiddetlidir. Allah Teâlâ kâfirin tevbesini kabul ettiğine göre, kasten adam öldürenin tevbesini haydi haydi kabul ede-

bilir. Yine kâfir,bazan kâfirliğinin yanında katilliği de kendisinde toplamış ola­bilir. Ayet-i kerime her kâfirin tövbesinin kabul edilebileceğine delâlet edince, katil de olsa kâfirin tövbesinin kabul edileceğine de delâlet eder. Allah en iyi bilendir. [56]

 

Ne Zamana Kadar Savaş

 

"Fitne kalmayıncaya ve din (yalnız) Allah'ın dini oluncaya kadar o (kâfirlerle) savaşın. Eğer vazgeçerlerse, zalimlerden başkasına hiçbir düşmanlık beslenmez" (Bakara, 193).

Bu ayetle ilgili birkaç mesele vardır: [57]

 

Birinci Mesele                 Başa Dön

 

Bazı âlimler bu ayetin,  "O (kâfirlerle) Mescid-i Haram'da, onlar orada si­zinle savaşmadıkça, savaşmayın" (Bakara, 191) ayeti ile neshedilmiş olduğunu söylemişlerdir. Doğrusu, durum böyle değildir. Çünkü Mescid-i Haramda kâ­firlerin savaşı başlatmaları, bu haramlığı kaldırır. Bu konuda söylenecek en ileri söz şudur: "Bu sıfat umûmidir. Fakat İmam Şafiî'nin (Allah ondan razı olsun) mezhebi, ki bu doğru mezhebtir ve "Âmm lâfızlar ister kendilerini tah­sis eden ifâdeden önce gelmiş olsunlar, ister sonra gelsinler, o ifâde ile tahsis edilirler" şeklindedir. Allah en iyi bilendir. [58]

 

Burada Fitneden Maksad Nedir?   

 

Bu ayetteki "fitne"den ne kastedildiği hususunda birkaç izah vardır:

a) Fitne, şirk ve küfür manasındadır. Bu görüşte olanlar şöyle dediler: "Kafirlerin fitneleri şu sebebtendir: Onlar Mekke'de Hz. Peygamber'in ashabını dövüp eziyet ediyorlardı. Bundan dolayı bazı müslümanlar Habeşistan'a göç etmek zorunda kaldılar. Sonra müşrikler bu eziyetlerini, müslümanlardan bir kısmının Medine'ye hic­retine sebebiyet verinceye kadar sürdürdüler. Müşriklerin bu fitneyi çıkarma­larından   maksadları,   müslümanların   İslâm'ı  terkederek  kâfir  olmalarım sağlamaktı. İşte bundan dolayı Allah Teâlâ bu ayeti indirdi. Buna göre âyetin manası şöyledir: "Onlara gâlib gelinceye kadar, onlarla savaşın, sakın onlar sizi dininiz hususunda fitneye düşürmesin; sakın şirke düşmeyin."

b) Ebu Müslim şöyle demiştir: Bu ayette "fitne" suç manasındadır. Çünkü Allah Teâlâ müslümanlara, vuku bulduğunda birçok zararlar meydana getire­ceğinden korkulan, başladığında mü'minler aleyhine büyük bir fitne olacak olan savaşı başlatmasınlar diye, kâfirlere karşı savaşmayı emretmiştir.

Bu durumda: Eğer; "onlarla savaşmanın onların küfrünü yok etmeyece­ğini bilmenize rağmen, daha nasıl, "Hiçbir fit­ne kalmayıncaya kadar, onlarla savaşm" denilebilir? Halbuki bundan, Allah'­ın haberinin hak ve gerçek olmadığı gerekmez" denilirse, biz deriz ki, buna iki bakımdan cevâp verilir:

1) Bu, genel ve gâlib duruma ham (edilmiştir. Çünkü onlarla savaşıldığın-da, genellikle meydana gelen sonuç, küfrün ve şirkin zeval bulmasıdır. Çün­kü öldürülen kimsenin küfrü ortadan kalkmış olur. öldürülmeyen kimsenin küfrünü sürdüreceği endişesi taşınır. Encok görülen bu olunca, bu şekilde söy­lenmesi de caiz olmuştur.

2) Ayet-i kerimeden maksat, "Sizden küfrü kaldırmaya bir azm ve kasıt olarak, onlarla savaşınız" dır. Çünkü, kâfirlerle savaşan kimsenin maksadı­nın bu olması gerekir. İşte bu sebeple, kâfirle savaş halinde olan kimsenin, savaşsız olarak onu küfründen vazgeçirebileceği düşüncesi ağır basınca, bu kimsenin onu öldürmekten vazgeçmesi vâcib olur.

Hak Teâlâ'nın, "Ve, din Allah'ın oluncaya ka­dar..." buyruğuna gelince bu, "fitnenin şirke hamledildiğine delâlet eder." Çünkü şirk ile dinin tamamının Allah'a mahsus olması arasında, üçüncü bir hal yoktur. Buna göre bundan maksat, Allah'u Teâlâ'dan başka kendisine ta­pınılan ve itaat edilenler değil, sadece Allah'u Teâlâ'nın mâ'bûd ve yegâne itaat edilen varlık sayılmasıdır. Buna göre ayetin takdiri şöyle olur: Allah'u Teâlâ şöyle demiştir: "Küfür yok olup.İslâm kökteşi nceye.ebedi cezaya götüren şeyler zail olup, sevaba ulaştıracak şeyler var oluncaya kadar onlarla savaşın..." Bu­nun bir benzeri de, Cenâb-ı Hakk'ın, "Onlar müslüman oluncaya kadar siz onlarla savaşmaya çağırılacaksınız" (Fetih, 16)âyetidir. Bunda, Cenâb-ı Allah'ın savaşı ancak bu maksattan dolayı emretmiş olduğu­nun izahı ve açıklaması bulunmaktadır.

Cenâb-ı Hakk'ın, "Eğer vazgeçerlerse.." âyetinden mu-rad, "Onlar, kendileriyle savaşıl masın in vücûbunu gerektiren işten vazgeçerlerse..." demektir. Ki bu iş de, onların küfürleri ve müslümanlarla savaşmala­rıdır. İşte bu vazgeçme hâlinde onlarla savaşmak caiz olmaz. Bu, Cenâb-ı Hakk'ın, "Kâfir olanlara söyle ki, eğer vazgeçerlerse daha önce işlemiş oldukları günahtan bağışlanır'' (Enfal, 38) ayeti gibidir.

Cenâb-ı Hakk'ın, "Ancak zalim olanlara düşmanlık yapılır" âyetinde iki izah şekli vardır:

1) Eğer, onlar vazgeçerlerse, onlara düşmanlık yapılmaz. Yani, onlardan ancak, küfürden vazgeçmeyenlerle savaşılır; çünkü küfü derindeki ısrarları se­bebiyle Cenâb-ı Hakk'tn, "Muhakkak ki şirkr bü­yük bir zulümdür" (Lokman, 13) âyetinde de buyurduğu gibi, kendilerine zulmet­miş olan kimselerdir. Buna göre eğer, "aslında hak ve yerinde olduğu halde, bu savaşa niçin düşmanlık denilmiştir?" denilirse, biz deriz ki, çünkü bu sa­vaş kâfirlerin düşmanlığının cezası olan savaştır. Bundan dolayı bu cezaya, düşmanlık isminin verilmesi doğru olmuştur. Nitekim aynı şekilde olmak üze­re Cenâb-ı Allah, "Bir kötülüğün cezası, benzeri bir kötülüktür " (Şurâ, 40); "Kim size karşı haddi aşarsa siz de ona karşı, onun size haddi aştığı kadar, haddi aşın" (Bakara, 194); "Tuzak kurdular, Allah da tu­zak kurdu (yani tuzaklarını boşa çıkardı)" (Al-i imran. 54) ye, "Onlar mü'minlerle alay ettiler; Allah da onlarla alay etti (yani alaylarının cezasını verdi)"(Tevbe, 79) buyurmuştur.

2) "Eğer, onlar şirklerinden ve savaşmaktan vazgeçtikten sonra siz onla­ra saldırırsaniz, sizler zalim olursunuz.. Böylece de biz azîmuşsân size karşı haddi aşan kimseleri, size musallat kılarız" demektir. [59]

 

Haram (Kutsal) Ayların Hürmeti                Başa Dön

 

'Haram ay, haram aya bedeldir. Haramlar karşılıklıdır. Onlar için kim size karşı haddi aşar (saldırırsa), siz de onun size karşı haddi aştığı kadar ona karşılık verin. Allah 'dan ittikâ edin (korkun) ve bilin kt Allah hiç şüphesiz

mûttakllerle beraberdir" (Bakara. 194)

Bil ki Allah'u Teâlâ savaşı mubah kılıp, bu da müslümanlarca hoş karşıla­nan bir şey olmayınca, bu ayette de bu vehmi gideren hususu zikredip, buyurdu. Ayetin tefsiri ile ilgili bazı vecihler vardır:

İbn Abbas, Mücahfd ve Dahhâk'tan rivayet edildiğine göre, Hz. Peygam­ber (s.a.s), Hudeybiye senesinde umre yapmak için Medine'den hareket et­ti. Bu hâdise, hicretin altıncı senesinin zilkade ayında vuku buldu. Hz. Peygamber (s.a.s)'i, Mekkeli müşrikler umre yapmaktan alıkoydular ve daha sonra O'nunla, şimdilik geri dönüp bu umreyi gelecek yıl yapması ve umre yapması için Mekke'yi üç gün boşaltmak üzere anlaştılar. Bunun üzerine Al­lah'ın Resulü ertesi sene hicretin yedinci yılı zilkade ayında tekrar gelip, Mek­ke'ye girdi ve umresini yaptı. İşte Allah Teâlâ bunun üzerine bu ayeti indirdi. Buna göre ayet, "Sen haram ayda Harenvi Şerife girdin. Mekkeliler geçen sene bu ayda sana manî olmuşlardı. Bu ay, geçen seneki o aya denktir" ma-n aşırıdadır.

b) Hasan el-Basrî'den rivayet edildiğine göre, kâfirler, Allah'u Teâlâ'nın Hz. Peygamber (s.a.s)'i haram aylarda savaşmaktan nehyettiğini duymuşlar­dı. Bundan dolayı, Hz. Peygamber'in kendileri ile bu aylarda savaşamayaca-ğını zannederek, onunla savaşmak istediler. İşte bu husus,

"Sana haram aylarda savaşmanın (hükmünü) sorarlar. De ki: Onlarda savaş­mak büyük (günahtır)." Fakat Allah yolundan alıkoymak, Allah'ı İnkâr etmek ve Mescid-İ Haram'dan menetmek... (daha büyük günahtır)" (Bakara. 217) aye­tinde bahsettiği husustur. Bundan dolayı Cenâb-ı Allah, bu hadisedeki hük­münü açıklamak üzere bu ayeti indirerek, "Haram ay, haram aya bedeldir" buyurdu. Yani, "Müşriklerden kim sizin kanınızı haram aylarda helâl sayarsa, siz de o aylarda onun kanını helâl sayın" uemektir.

c) Kelâmcılardan bir grubun ileri sürdüğü şu izahtır: "Haram aylarda Al­lah sizi, kendisini inkârdan menetmezken, nasıl olur da bizi sizinle savaşmak­tan meneder. Binaenaleyh bizim haram aylan ihlâl etmemiz, sizin ihlâl edişinize denktir."

Bu üç görüşün hülâsası şudur: Haram aylar müşrikleri inkârdan ve kötü fiillerden alıkoymazken, nasıt olur da bu hususu kendilerinin şer ve fesadla-rından ötürü onlarla savaşılmasına mâni bir sebeb kabul ederler?

Hak Teâlâ'nın, 'haramlar karşılıklıdır" ayetindeki, hürmet kelimesinin cem'îdir "Hürmet", kendisine karşı saygı­sızlık edilmesi ve haddin aşılması yasaklanan şeydir. Ayetteki "kısas" keli­mesi İse eşitlik, denklik demektir. Bunu bildiğin zaman, bu ayet hakkında yu­karıdaki izahlar geri gelir.

Birinci izaha göre, buradaki haramlardan murad, haram aylar, haram belde (Harem-i Şerif) ve ihramın haramlarıdır. Buna göre, âyetinin manası, "Onlar hicretin altıncı yılında bu haramlara saygısızlık ettik­lerinde siz durdunuz" ve umrenizi kendi bildiğinize göre hicretin yedinci se­nesinde kaza ettiniz" şeklinde olur.

İkinci izaha göre bundan murad, "eğer onlar sizinle savaşmaya yeltenir-lerse, siz de onlarla savaşın" şeklindedir.

Zeccâc şöyle demiştir: "Allah Teâlâ bu ayetle, müslümanlara bu haram­lara ilk olarak (müşriklerden önce) saygısızlık yapmamaları gerektiğini, ancak onların yaptıklarına karşılık (kısas) olarak yapabileceklerini bildirmiştir. Bu gö­rüş, bu ayetten Önce gelen, "O (müşrikler) sizinle Mescid-t Haramda savaşma'dıkça, onlarla orada savaşmayın" âyetiyle, bu ifâdeden sonra gelen,

"Size karşı kim haddi aşarsa, siz de ona karşı, onun size karşı haddi aştığı kadar karşılık verin" ifâ­desine daha uygun düşmektedir."

Üçüncü görüşe göre İse, Allah Teâlâ'nın, ifâdesi­nin manası, "Bu iki aydan herbirinin haramlığı diğerinin haramltğı gibidir. O halde bu ikisinin hürmeti denktir" şeklindedir.

Kısas, misil, denk manasınadır. Buna göre, "Haram ayların haramlığı si­zi, inkâr, fitne ve savaştan menetmezken, biz müslümanları savaştan nasıl meneder?" demektir.

Allah'u teâlâ'nın,  "Kim size karşı haddi aşarsa, siz de onun size karşı haddi aştığı kadar ona karşı haddi aşm" buyruğundan maksad, haddi aşmaya mukabil (karşılık) ola­cak cezayı emirdir. Buna göre âyetin takdiri: "Size karşı haddi aşanlara karşı­lık veriniz" şeklindedir. "Karşılık vermenin" de, "haddi aşma" diye ifâde edilmesinin sebebi daha önce izah edilmişti.

Daha sonra Allah Teâlâ, "Allah'tan ittikâ ediniz" buyur­muştur. Takva ve ittikanın manası da daha önce geçmişti. Bunun peşinden de, yani, "Allah'ın maddi ve manevi yardımı, muhafazası ve İlmi ile muttaküerin yanında olduğunu biliniz" buyurmuştur. İşte bu tâbir Hak Teâlâ'nın, bir mekânda yer alan cisim olmadığını gösteren en güçlü delillerdendir. Çünkü eğer Allah cisim olsaydı, o zaman belirli bir yerde olurdu. Bu durumda da, ya müttakilerden bir teki ile beraber olabilir, diğerleri iie olamazdı; veyahut da mü'minlerin herbirinin bir parçası olmuş olurdu ki, Allah Teâlâ böyle olmaktan son derece münezzehtir. [60]

 

Harb İle Mal Harcamanın Münasebeti                Başa Dön

 

"Allah yolunda mallarınızı harcayın, kendinizi tehlikeye atmayın ve iyilik yapın. Allah şüphesiz iyilik yapanları (muhsinleri) sever"(Bakara, 195).

Bil ki bu ayetin, kendisinden önceki âyetle iki bakımdan irtibatı vardır:

a) Allah Teâlâ savaşmayı emredince ve savaşla meşgul olmak da mala ihtiyaç duyulan âlet ve edevatla mümkin olunca ve zenginler çoğu kez savaştan âciz, savaşabilecek cesur kimseler de çoğu kez yoksul olunca Hak Teâlâ zenginlere, savaşabilecek kimselere infakta bulunmalarını emretmiştir.

b) Rivayet olunduğuna göre, Allah Teâlâ'nın, "Haram ay, haram aya be­deldir, haramlar karşılıklıdır" ayeti nazil olunca, hazır olanlardan biri:

"Ya Resulallah, Allah'a yemin ederim ki bizim azığımız yok. Hiçbir zen­gin de bize yardım etmiyor" dedi.

Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.s), müslümanlara, "Allah yolunda in-fâk etmelerini, tasaddukta bulunmalarını ve Allah yolunda taşınan yarım bir hurma ile de olsa sadakadan et çekmemelerini" emretti. Müteakiben müslü-manlar herşeylerini verdiler. İşte bu âyet de, Hz. Peygamber (s.a.s)'e muva­fakat ederek nazil oldu.

Bil ki infâk, malı iyilik yollarına ve faydalı şeylere verip harcamaktır. İşte bu sebepten ötürü, malını boş şeylerde zâyî eden kimseler için, "O.malını in­fâk etti" denilmez. İnfâk, "AlIIah yolunda" diye kayıdlanınca, bundan murad, "Allah'ın dini için infâk" olur. Çünkü sebil, yol demektir. Allah'ın yolu da, O-nun dinidir. Buna göre Allah'ın dini hususunda emrettiği her türlü infâk, bu âyetin muhtevasına girer. İster bu hacc veya umre yapmak için olan harcama olsun, ister bizzat cihâda katılmak suretiyle olsun; ister başkasının savaş gi­derlerini karşılamak suretiyle olsun; ister sıla-i rahim (akrabalara yardım) ve sadakalarla olsun veya kişinin ailesine ve çocuklarına harcamaları suretiyle olsun; ister zekât ve keffâret olarak verdiği şeyler olsun, isterse yol ve benzeri şeylerin yapılması için verdiği sadakalar olsun, farketmez. Ancak bu âyetten önce cihad zikredilmiş olduğu için, bunda murad edilen en uygun mana, bu infâkın cihâd hususundaki harcamalara hamledilmesidir.

Daha doğrusu, Cenâb-ı Hak şu iki sebebten ötürü, "Allah yolunda infâk ediniz" buyurmuştur.

1) Bu, sanki infâkın vâcib oluşunun sebebine dikkat çekmektedir. Çünkü mal, aslında Allah'ın malıdır. Dolayısıyla onun Allah yolunda infâk edilmesi va-cibtir. Bir de mü'min kimse Allah'ın adını duyunca, heyecanlanır ve şevke ge­lir. Dolayısıyla malını Allah yolunda infâk etmesi kolaylaşır.

2) Bu âyet, Hz. Peygamber (s.a.s)'ln Hudeybiye senesi umresini kaza etmek üzere Mekke'ye gittiğinde nazil olmuştur. Şayet müşrikler müslüman­lara engel olmaya kalksalardı, bu umre mutlaka savaşa sebeb olacaktı. Bu itibarla, bu umre, hem umre hem de cihad olmuştur. Böylece bunda, iki mana birleşmiştir. Durum böyle olunca, Cenâb-ı Hak, "Cihad ve umre yolunda in-fak edin" demedi de, "Allah yolunda infâk edin" buyurdu. [61]

 

Allah Yolunda Harcamamakla Tehlikenin Münasebeti

 

Allah'u Teâlâ'nın, "Kendinizi elinizle tehlikeye atmayın" âyeti ile ilgili bazı meseleler vardır: [62]

 

Birinci Mesele

 

Ebu Ubeyde ve Zeccâc, âyetteki "tehlüke" lâfzının helak manasına geldiğini söylemişlerdir. Bu fiil, şeklindedir.

Hârzencî, "Arapçada, ayın harfinin ötüreli okunuşu ile, bu kelimeden başka, vezninde gelen bir masdar bilmiyorum" demiştir. Ebu Ali ise Si-beveyh in,    ve, şeklinde masdarlar naklettiğini, bu kalı­bın masdar değil isim olduğunu söylemiş ve "Bu kalıbın sıfat olarak geldiğini bilmiyoruz" demiştir. Keşşaf sahibi ise şöyle demiştir: "Bu kelimenin aslı­nın, "tecribe" ve "tebşire" gibi bu şekilde masdar olduğunu söylemek caiz­dir. Buna göre kesreye karşılık zamme getirilmiştir,  kelimesinin, olması gibi." [63]

 

Arapçada Kur'an'ın ŞahidIiği Şevahitten Önce Gelir

 

Ben de diyorum ki: "Bu gibi yerlerde, nahivcilerin böyle zorlamalara gir­melerine şaşıyon^.). Çünkü nahivciler, kendi kastettikleri manaya delil olan ne olduğu belirsiz bir şiir buldukları zaman, buna seviniyor ve onu çok güçlü bir delil kabul ediyorlar. Binaenaleyh, fesahate ister uygun olduğuna,ister ol­madığına delil getirilmiş olsun, bir kelimenin Allah'ın kelâmında geçmesini bu kelimenin sıhhat ve doğruluğuna delil getirmek daha evlâdır. [64]

 

İkinci Mesele

 

Âlimler, ifâdesindeki, "bâ" harfinin ya fazlalık, ya da noksanlığı gerektirdiğinde ittifak

etmişlerdir. Buna göre bir grup âlim, "bâ" harfi­nin zaide olduğunu ve âyetin takdirinin "Etlerinizi tehlikeye atmayınız" şek­linde olduğunu söylemişlerdir. Bu tıpkı bir kimsenin, (Elbi­seyi çektim) ve, (Kalemi aldım) veya, ve, demeri gibi olup her ikisi de aynıdır. Bu iki kullanış şekli de meşhur iki şekildir, veyâ ayetteki, (den maksad, kişilerin bizzat kendileridir. Bu, "Ellerinin, yani senin kendinin yapmış olduğu şey sebebiyle..." {Hacc, 10) ve, "ellerinizin (ya­ni sizlerin) kazanmış olduğu şeyler yüzünden.." (şûra, 30) âyetlerinde olduğu gibidir. Buna göre ayetin takdiri, "Kendinizi tehlikeye atmayın" şeklinde olur.

Diğerleri ise, bu ayette bir hazfın bulunduğunu söylemişler ve takdirinin, "Kendinizi ellerinizle tehlikeye atmayın" şeklinde olduğunu belirtmişlerdir. [65]

 

Kendini Tehlikeye Atmak Ne Demektir?                Başa Dön

 

"Kendinizi tehlikeye atmayın" ayetinin tefsiri hususunda müfessirler ihtilâf etmişlerdir.

A) Bazıları, bunun bizzat infak etme ile ilgili ol­duğunu;

B) Bazıları da, başka bir şeyle ilgili olduğunu söylemişlerdir. Birinciler bu hususta bazı görüşler zikretmişlerdir:

a) Müslümanlar savaş mühimmatı hususunda matlarını harcamamak su­retiyle kendilerini tehlikeye atmasınlar. Çünkü o zaman düşman onlara gale­be çalar ve onları helak eder. Buna göre sanki şöyle denilmektedir: "Eğer sen dine yönelen bir adam isen, malını Allah yolunda ve O'nun rızasını kazanmak için harca. Yok eğer dünyaya yönelen bir insan isen, yine malını kendinden ölüm ve zararı defetmek için harca."

b) Allah Teâlâ infâkı emredince, insanın bütün malını infâk etrriesini de nehyetmiştir. Çünkü bütün malı infâk etmek, yenecek, içecek ve giyilecek şey­lere aşırı ihtiyaç duyulduğunda tehlikeye düşmeye sebebiyet verir. Buna göre bundan murad, Allah Teâlâ'nın,

"Onlar, infâk ettikleri zaman, ne israf eder ne de tamamen kısarlar, (intakla­rı) ikisi arası ortalama olur" (Furkan. 67) ve, "Ne (cimrilik edip) elini boynuna as, ne de alabildiğine aç.." (isrâ,29) ayetlerinde de zikrettiği husustur.

Hak Teâlâ'nın, ayetinin, harcamanın dı­şındaki şeylerle ilgili olduğunu söyleyenler ise bu hususta şu görüşleri belirt­mişlerdir:

a) Cihaddan geri durup, böylece canlarını, cehennem ateşi olan helake maruz bırakmalarıdır. Bu sebeple Hak Teâlâ bununla, cihâda sımsıkı sarıl­maya teşvik etmiştir. Bu, Allah'ın tıpkı, "Helak olan, delil üzere belâk olsun" (Entaı, 42) ayetinde ifâde edildiği gibidir.

b) Hak Teâlâ'nın, ayetinden maksat,"Bir netice elde edemiyeceğiniz bir biçimde, gözü kapalı harbe girmeyiniz; böyle bir harpte sadece kendi canınıza kıymış olursunuz; bu ise helâl değildir. Size vâcib olan şey ise ancak, öldürülmekten korksanız bile, düşmanı yeneceğinize aklınız kestiği zaman bu işe atılmanızdır. Galib gelme ümidi bulunmayıp, ak­sine öldürülme ihtimalinin daha fazla olduğu zaman ise, cihâda girişmek söz konusu olamaz" demektir. Bu izah, Berâ İbn Azib'ten nakledilmiştir. Ebu Hu-reyre (r.a)' den, bu ayet hususunda söyle dediği rivayet edilmiştir: "Bu ayetle kastedilen kimse, iki düşman safı arasında tek başına kalan kimsedir."

Bir kısım âlimler ise, bu izahı kabul etmeyerek, bu şekilde öldürülmenin haram olmadığını söylemişler ve buna şu hususları detil getirmişlerdir:

1) Rivayet edildiğine göre muhacirlerden birisi, düşman saflarına hücum etmişti. Bunun üzerine insanlar onun arkasından, "Kendi kendini tehlikeye attı!" diye gürültü kopardılar. Bunun üzerine Ebû Eyyûb el-Ensarî: "Biz bu âyetten haberdarız; bu ayet sadece bizim hakkımızda nazil olmuştur. Biz Al­lah'ın Resûlüyle beraber bulunduk; O'na yardım ettik ve O'nunla birlikte sa­vaş meydanlarında bulunduk.. İslâm kuvvet bulup, taraftarları çoğalınca, biz ailelerimize ve mallarımızın yanına döndük ve kendi rahatımıza koyulduk.. " Böylece esas tehlike, kişinin çoluk çocuğu ve malı yanında bulunarak, cihadı terketmesi ile meydana gelmiş olur.

2) İmâm Şafiî (r.a)'nin rivayet ettiğine göre, Hz. Peygamber (s.a.s), cen­netten bahsetti. Bunun üzerine ensardan birisi O'na, "Bana bildirir misin ya Resûlallan,eğer ben sabrederek ve sevabını da Allah'tan umarak öldürülür-sem?.." der. Bunun üzerine Hz. Peygamber: 'Sanacennetvardır"dedi. Bu­nun üzerine adam düşman birliklerinin içine daldı. Böylece düşmanlar bu kimseyi, Allah'ın Resulünün gözü önünde öldürdüler. Yine Hz. Peygamber (s.a.s) cennetten bahsederken, ensardan birisi, üzerinde bulunan zırhını yere atar, daha sonra da düşmanın safları arasına dalar.. Bunun üzerine düşman­ları onu öldürürler.

3) Rivayet edildiğine göre ensardan birisi, Muâviyeoğullarından ay­rılmıştı. Derken öldürülen arkadaşlarının üzerinde bir kuşun dolaştığını gör­dü.. Hemen kendisiyle birlikte bulunan bazı kimselere, "Düşmanın üzerine atılacağım.. Onlar beni öldürecekler, ama ben de arkadaşlarımın öldürüldüğü şu harp meydanından geri kalmayacağım" dedi, dediğini de yaptı.. Bunun üze­rine geride kalanlar bunu Hz. Peygamber (s.a.s)'e anlatınca, o da o kimse hak­kında güzel şeyler söyledi..

4) Rivayet edildiğine göre, bir topluluk bir kaleyi kuşatır.. Adamlardan bi­risi de öldürülünceye kadar savaşır.. Bunun üzerine o kimse hakkında" kendi kendini tehlikeye attı!.." dediler. Bu söz Hz. Ömer'e ulaşınca o, "onlar yalan söylediler. Allah'tı Teâlâ, "İnsanlardan bir kısmı, Allah'ın hoşnutluğunu taleb ederek, kendi nefislerini (Allah uğruna) satarlar" (Bakara, 207) buyur mam iş mıdır?" dedi.

Hak Teâlâ'nın, ayeti hakkında öteki izahı benimseyen kimse, son olarak sayılan bu dört vecihe karşı şöyle diyebilir: Bi­ze göre, kişinin kendisini düşman içine atmasını, onları mağlûp etmeyi tah­min edip ummayacağı durumda haram sayarız. Ama, galibiyyetin söz konusu olması halinde, bunu biz de caiz görürüz. O halde siz, bu mânanın, nakledi­len bu vak'atarda bulunduğunu neye dayanarak söylediniz?..

C) Âyetin mânasının, Hak Teâlâ'nın, "Haram ay, haram aya mukabildir. Hürmetlerde kısas carîdir (Bakara. 194) âyetiyle irtibatlı olmasıdır. Yani, "Eğer onlar haram aylarda sizinle savaşırlarsa, siz de onlarla savaşın.. Çünkü hürmetlerde kısas carîdir. Onlar size saldırmayı uygun gördüler. Ayların haram oluşu sizi, sizinle savaşan kimselere teslim ol­maya sevketmesin. Çünkü böylece sizler savaşı terketmek sebebiyle yok olur­sunuz ve bununla kendinizi tehlikeye sürüklemiş olursunuz" demektir.

D) Ayetin mânası şöyledir: Allah yolunda infak ediniz. "Biz fakirlikten kor­kuyoruz, eğer infâk edersek, mahvoluruz, yanımızda hiçbirşey kalmaz", de­meyiniz. Böylece muhataplar, infak etmek sebebiyle kendilerinin helak olacağını zannetmekten nehyolunmuşlardır. Bu kendini böyle kabul ediş ve (tehlikeye) atmaktan maksat, işte bu şekilde hüküm vermektir. Nitekim bir kim­se, bir kimse hakkında böyle bir hüküm verdiğinde, "Falanca falancayı heiâk olucu kıldı ve onu helakin içine attı" denilir.

E) Bu âyetin mânâsı, "Kendisine hiç bir amelin faydası olmayacağını gör­düğü ve hissettiği bir günahı işleyen adam" dır. Kişinin kendisini tehlikeye at­ması işte budur. Netice olarak bunun mânâsı, kişinin Allah'ın rahmetinden ümidini kesmesini yasaklamaktır. Çünkü Allah'ın rahmetinden ümid kesmek, insanı kulluğu terkedip, günahta ısrarlı olmaya sürükler...

F) Ayetten muradın, "Allah yolunda infâk edin. Bu intakınızı tehlikeye at­mayın ve boşa çıkarmayın" şeklinde olması da muhtemeldir. Bu, intakınızdan sonra ya başa kakarak veya riya ve gösteriş olsun diye anlatarak, intakınızın sevabını boşa çıkaracak bir iş yapmanızla olur. Bunun bir benzeri de, "Amellerinizi boşa çıkarmayın" (Muhammed, 33) ayetidir.

Allah Teâlâ'nın, "Ve iyilik yapın, şüphesiz Allah iyilik yapanları sever" ayeti ile ilgili iki mesele vardır: [66]

 

Birinci Mesele

 

Âlimler "muhsin" kelimesinin hangi kökten iştikak ettiğinde ihtilâf etmişlerdir. Bu hususta iki izah vardır:

a) "Muhsin" kelimesi, "hüsün" masdarından müştaktır. Bu kelime ihsanda bulunmanın (iyilik yapmanın) bizatihi güzel olması cihetinden, güzel bir fayda ile başkasına yararlı olan kişiler hakkında çokça kullanılmıştır. Bu takdire gö­re, vurmak ve öldürmek güzel olduğu zaman, bunları yapan "muhsin" olmuş olur.

b) "Muhsin" kelimesi, "İhsan" masdarından türemiştir. Buna göre, gü­zel olan şeyi yapan kimse, ancak fiili hem güzel, hem de ihsan (iyilik) dolu olduğu zaman "muhsin" diye isimlendirilir. Buna göre, kelimenin iştikakı, iki mananın toplamından meydana gelir. [67]

 

İkinci Mesele                Başa Dön

 

Allah Teâlâ'nın,  "iyilik edin" sözünde iki vecih vardır:

1) Esamm şöyle demiştir" Allah'ın farzları hususun­da ihsanda bulunun."

2) Kendisine nafaka ve yardım boynunuzun borcu olan kimselere, infâk-ta ihsan ediniz. Bundan murad, yapılacak infâkın orta halli olmasıdır. Binae­naleyh infâkta ne israf edin, ne de kısın. Daha önceki âyetle irtibatı sağladığı için, bu görüş doğruya daha yakındır. Âyeti, bu vecihlerin hepsine birden ham­letmek de mümkündür.

Hak Teâlâ'nın, ifâdesi açıktır. Bunun izahı defalarca geçmiştir. [68]

 

"Haca ve umreyi Allah için tamamlayın. Fakat (bunlardan) ahkonursanız, kolayınıza gelen bir kurban (gönderin) ve bu kurban yerine varıncaya kadar başlarınızı tıraş etmeyin" (Bakara, 196).

Bu ayetle ilgili bazı meseleler var: [69]

 

Haccın Mahiyeti            

 

Arapçada   'hacc", kastetmek manasındadır. Bir kimse, birşeye defalarca niyetlenip, ona sürekli gidip geldiği zaman, denilir. "Hâ" harfinin kesresiyle olan, lâfzı, "sene" manasına gelir. İnsanlar her sene haccettikleri için, sene manasında, denilmiştir.

Şeriatta "hacc", hususî birtakım fiillerin ismidir. Bu fiillerin bir kısmı "rü­kün", bir kısmı"vacib", bir kısmı da "Sünnet'tır. "Rükün, yapılmadıkça ih­ramdan çıkılması mümkün olmayan şeylerdir.

Vacipler de, yapılmadığı zaman kurban kesmeyi gerektiren fiillerdir. Sünnetleri ise, terkinden ötürü kurban kesme cezası gerekmeyen fiillerdir.

Haccın rükünleri, bize göre beştir: İhram, Arafat'da vakfe yapmak, Ka1-be'yi tavaf, Safa ile Merve arasında sa'y etmek ve başı tıraş etmek veya kı­saltmak.

Başı tıraş etmek ve kısaltma hususunda iki görüş vardır: Bu görüşlerin en doğrusu, bunun yapılmadıkça ihramdan çıkmak helâl olmayan bir rükün oluşudur.

Haccın vâcibterine gelince, bunlar, Mîkat'da ihrama girmek, bir görüşe göre Arafat'da güneş batıncaya kadar durmak, yine bir görüşe göre Kurban bayramı gecesi Müzdelife'de gecelemek, Cemretü'l-Akabe taşlarını atmak;

bir görüşe göre Kurban bayramı gecelerinde Mina'da gecelemek ve bu gün­lerde şeytan taşlamak.

Bunların dışında kalan haccın diğer fiilleri sünnettir.

Umrenin rükünleri ise dörttür: İhram, Ka'be'yl tavaf, sa'y ve başı traş etmek.

Başı tıraş etmede iki görüş vardır: Umre yapan sa'yirti tamamlayınca, eğer kurbanı varsa onu keser ve sonra saçını ya tıraş eder veya kısaltır. İhramdan çıkmak kurban kesmeye dayanmaz. [70]

 

İkinci Mesele

 

Allah'u Teâlâ'ntn, "tamamlayınız" emri tamamlama hususunda bir emirdir, Bu emir mutlak

bir emir midir, yoksa hacc ve umreye girmiş olmaya bağlı bir emir midir? Bizim âlimlerimiz, bunun mutlak bir emir olduğu görü­şündedirler. Buna göre âyetin manası, "Hacc ve umreyi, kâmil ve tam sıfatıy­la yapınız" şeklindedir.

Bu hususta ikinci görüş, Ebu Hanife (r.a)'nin görüşüdür. Ona göre bu, hacc ve umreye başlamış olma şartına bağlı bir emirdir. Buna göre ayetin ma­nası "Kim hacc ve umreye başlarsa, onları tamamlasın" şeklindedir. Hane-filer şöyle demişlerdir: "Bir şeye başlamanın vacib olmaması mümkündür. Fakat o ibâdete başladıktan sonra, onu tamamlamak vâcib olur." Bu ihtilafın neticesi şudur: Umre bizim mezhebimize göre vacibtir. Ebu Hanife'ye (Allah ona rahmet etsin) göre ise vâcib değildir. [71]

 

Umrenin Farz Olup Olmadığı                Başa Dön

 

Bizim mezhebimizin birçok delili vardır:

Birinci Delil: ayetidir. Bu âyet ite istidlal edirad edilir. Bununla, "Bu fiile başladığınız zaman, onu tamamlayın" mânâsı da muraâ eöriebıYır. Bu ıhtımal sabit olunca, bu itaden'ın manasının bu olması gerekir. Bu İhtimalin açkıklamasına gelince, buna,

"Hani Rabbi, İbrahim'i kelimelerle im­tihan etmişti de o onları tamamlamıştı" yani o, kelimelerin ifâde ettiği fiilleri tam ve kâmil manada yapmıştı" (Bakara, 124) ve, yani orucu geceye kadar tastamam yapınız" (Bakara, 137) âyetleri delâlet etmek­tedir. Lâfzın bu manaya hamledilmesi, "Bundan murad, oruca başlayınız, sonra da onu geceye kadar tamamlayınız” manasıdır oiyen kimsenini sözünden daha uygundur. Çünkü bu son takdire göre, mahzuf bir cümleye ihtiyaç duyu­lur. Bizim tercih ettiğimiz takdire göre ise, buna ihtiyaç duyulmaz. Böylece Allah Teâlâ'nın "Haccı tamamlayın..." emrinden muradın, "onu mükemmel ve ek­siksiz bir şekilde yapınız" manasının olduğu sabit olur. Öyle ise, lâfzı bu ma­naya hamletmek gerekir. Bu konuda söylenebilecek en uzak ihtimal, bu ifâdeden muradın, "Siz oruca başladığınız zaman, onu tamamlayınız" mana­sı olmasıdır.

Fakat âyeti birinci manaya hamletmek daha uygundur. Buna, birkaç şey delâlet eder:

a) Âyetin ikinci manaya hamledilmesi, bu emrin bir şarta bağlı sayılması­nı gerektirir. Buna göre ayetin takdiri şöyle olur:

"Eğer siz hacc ve umreye başlarsanız, onları tamamlayınız." Bizim benimse­diğimiz birinci izaha göre ise, bu şartın takdir edilmesine gerek kalmaz. Bun­dan dolayı birinci izah evlâdır.

b) Müfessirler bu ayetin hacc hakkında nazil olan ilk ayet olduğunu söy­lemişlerdir. Binaenaleyh bu ayeti, haccı vâcib kılma manasında anlamak, hacca başlamış olmak şartı ile onu tamamlama manasına hamletmekten daha evlâdır.

c) Bazıları bu ayeti, "Haccı ve umreyi Allah için ikâme ediniz" şeklinde okumuşlardır. Bu, her nekadar haber-i vâhid yeri­ne geçen şazz bir kıraat ise de, âlimlerin ittifakı ile, bir te'vili bir başka te'vile tercih etmeye yeterli bir sebebtir.

d) Desteklediğimiz görüş, hacc ve umrenin vacib oluşlarını ifâde ettiği gi­bi, bu ibadetlere başladıktan sonra bunları tamamlamanın vâcib olduğunu da ifâde eder. Sizin yapmış olduğunuz te'vil ise, sadece vacib oluşun kendisini ifâde eder. Demek ki bizim desteklediğimiz görüş, daha faydalıdır. Binaena­leyh ayeti bu manaya hamletmek daha evlâ olur.

e) Âyetin konusu ibâdettir. Binaenaleyh bunda ihtiyat daha evlâdır. Hem haccın, hem umrenin farz olduğunu söylemek ihtiyata daha uygundur. Bun­dan dolayı ayeti bu manada almak gerekir.

f) Farzet ki biz, bunlara başladıktan sonra bunları tamamlamanın vacib olduğuna hamlediyoruz, fakat şöyle diyoruz: Âyetin lâfzı, tamamlamanın va­cib olduğuna kesin olarak delâlet eder. Bu emrin zahiri, vâcibliği ifâde eder. O halde tamamlamak kesin olarak vacibtir. Bir işi tamamlamadan önce, baş­lama söz konusudur. Mükellefin gücü dahilinde olduğu zaman, vacibin ancak kendisi ile tamamlanacağı şey de vâcibtir. Binaenaleyh hacc ve umreye baş­lamak da vâcibtir.

g) İbn Abbas (r.a)'dan şöyle dediği rivayet edilmiştir. "Canım elinde olan Allah'a yemin ederim ki, Allah'ın kitabında o onun arkadaşıdır. Yani Kur'an-ı Kerim'de bu ayette, bir emir olarak, umre haccın arkadaşıdır." Buna göre bu âyetin manası, "Namazı kılın ve zekâ­tı verin "(Bakara, 110) ayetinin manası gibidir. İşte bu, birinci delilin izahının ta­mamıdır.

Bu durumda eğer: "Hz. Ali, İbn Mes'ud ve Şa'bî,lâfzı merfu olarak, "Umre Allah içindir" şeklinde okumuşlardır. Bu da vâcib oluş ba­kımından, umrenin haccın hükmünün dışında olduğu görüşünü benimsedik­lerini gösterir" denilirse, biz deriz ki: Bu kıraat bazı bakımlardan kabul edilmez:

a) Bu şazz bir kıraattir. Binaenaleyh mütevâtir kıraate muarız olamaz.

b) Bu knaaftte Arapça cümlesinin fiil cümlesine atfedilmiş olmasını gerektirir.

c) ifâdesi, "Umre Allah'a ibâdettir" manasına gelir. Um­renin sırf Allah'a ibâdet oluşu, vâcib olmasına ters değildir. Aksi halde her iki kıraatin manaları arasında bir tezad ortaya çıkar ki bu caiz değildir.

d)  ifâdesinin manası, "Umre Allah'a ibâdettir" şeklinde olunca, umrenin emredilmiş olması gerekir. Çünkü Hak Teâlâ, "(Onlar) ancak Allah'a ibâdet etmekle emrolun-dular" (Beyyine, 5) buyurmuştur. Emir, vâcib oluşu gösterir. Bu durumda da mak­sadımız hâsıl olur.

İkinci Delil: "Hacc-ı Ekber günü./' (Tevbe, 3) ayeti, vezninin ifâde ettiği hakiki manasından dolayı, küçük haccın da vâ­cib olduğunu gösterir. Küçük hacc da, alimlerin ittifakıyla, umreden başka bir-şey değildir. Umrenin bir hacc olduğu sabit olunca, onun da "Haca tamamlayınız" ve, "Beytullâh'a haccetme, Allah'ın insanlar üzerinde bir hakkıdır" (ali imran. 97) âyetlerinden ötürü vâcib olması gerekir. [72]            .    .

 

Üçüncü Delil Umre Hakkında Hadis-i Şerifler

 

Bu meseleyle ilgili birçok hadis vardır. Bunlardan birisi İbnu'l Cevzî'nin Buhâri ve Müslim'in ittifakla kitaplarına aldıklarını naklettiği şu hadistir:" Cebrâil (a.s), Hz. Peygmber (s.a.s)'e İslam'ın ne olduğunu sordu. Hz. Peygamber (s.a.s) de: (İslâm); senin Allah'tan başka ilah olmadığına ve Muhammed'fn O'nun peygamberi olduğuna şehâdet etmen, namazı kılman zekâtını vermen, rama­zan orucunu tutman, hacc ve umre yapmandır"[73] buyurmuştur.

Yine Nu'man b. Sâlim'in, Ömer b. Evs'den, onun da Ebu Rezîn'den ri­vayet ettiğine göre, Ebu Rezîn, Hz. Peygamber (s.a.s)'e-."Babam oldukça yaşlı iken İslam'a girdi. Bundan dolayı da ne hacc ve umre yapabilir, ne de hicret edebilir?" diye sordu. Hz. Peygamber (s.a.s),   "Babanın yerine haccet ve umre yap "[74]

buyurarak her ikisini de emretti. Emir ise vücûb ifâde eder.

İbn Sîrîn'in Zeyd b. Sabit (r.a)'den rivayet ettiği hadis de bunlardandır. Bu hadise göre, Hz. Peygamber (s.a.s),

"Hacc ve umre, iKi tarzdırlar. Hangisi ile başlasan olur" buyurmuştur.

Aişe binti Talha (r.anha)'mn, Hz. Aişe validemizden rivayet ettiği şu ha­dis de bunlardandır. Hz. Aişe (r.anha):

"Ey Allah'ın Resulü, kadınlara da cihâd farz mıdır?" diye sordum, Hz. Peygamber (s.a.s):

"Onlara, kendisinde vuruşma olmayan bir cihâd vardır: Bu da hacc ve umredfr"[75]buyurdu.

Dördüncü Delil: Şafiî (r.a) şöyle demiştir: "Hz. Peygamber (s.a.s), hac­cetmeden önce umre yapmıştır. Şayet umre vacib olmasaydı, Hz. Peygamber'in ilkönce vâcib olan haccı yapması daha uygun olurdu." [76]

 

Umrenin Vacip Olmadığına Dair Deliller                Başa Dön

 

"Umre vacib değildir" diyen (Hanefilerin) de birçok delili vardır:

Birinci Delil: Hz. Peygamber (s.a.s)'e tslâmın rükünlerini soran bedevî Arabın kıssasıdır. Hz. Peygamber bu bedeviye, İslam'ın rükünlerinin namaz, zekât, hacc ve oruç olduğunu öğretti. Bunun üzerine bedevi, "Bana bunlar­dan başkasını yapmak gerekir mi?" diye sorduğunda, Hz. Peygamber (s.a.s): "Hayır, fakat yapacağın nafile ibâdetler müstesna" demiştir.Bedevi Arap da, "Bundan ne fazlasını ne eksiğini yaparım" dedi. Bunun üzerine, Hz. Peygam­ber (s.a.s): "Eğer doğru söylüyorsa, bedevi kurtuldu."[77]buyurmuştur.

Hz. Peygamber (s.a.s), 'İslam beş şey üzerine kurulmuştur. Bunlar: Allah'dan başka tanrı ol­madığına ve Muhammed (s.a.s)'in O'nun peygamberi olduğuna şehâdet et­mek, namaz kılmak, zekât vermek, ramazan orucunu tutmak ve Ka'be'ye haccetmektir" ve, "Beş vakif namazınızı tafta mallarınızı (zekâtını vererek) temizleyin, Kâ'be-nizi haccedin ve böylece Habbinizin cennetine gtrin"[78]buyurmuştur.

Bu hadisler, nerede ise mütevatir derecesine ulaşmış meşhur rivayetler­dir. Binaenaleyh bunlara ilâve yapmak da,bunlan reddetmek de caiz değildir.

Muhammed İbnu'l-Münkedir'den, onun da Cabir İbn Abdullah'dan ri­vayet ettiğine göre, Hz. Peygamber (s.a.s)'e umrenin vacib olup olmadığı so­rulmuştu da, O: "Hayır (vâcib değil). Fakat umre yap­man senin için daha hayırlı olur"[79]diye cevap vermişti.

Yine Mu'aviye ed-Dârir den, onun da Ebu Salih el-Hanefî'den, Ebu Sa­lih'in de Ebu Hureyre (r.a)'den rivayet ettiği hadise göre, Hz. Peygamber (s.a.s),   "Hacc cihaddır, umre nafile İbâdettir"[80] buyurmuştur.

Bu delile birkaç bakımdan cevap verilir:

1) Sizin getirdiğiniz hadisler, âhâd rivayetlerdir, binaenaleyh Kur'an'a mu­arız olamaz.

2) Belki de umre, Hz. Peygamber bu hadisleri söylerken vâcib değildi. Bu hadislerden sonra Cenâb-ı Hakk'ın,    zil oldu. Bu, doğruya daha yakındır; çünkü ayet, hicretin yedinci yılında nazil olmuştur.

3) A'râbî'nin kıssası, haccın zikredilmesini ihtiva etmektedir. Bu kıssada, hacc tafsilatıyla anlatılmamıştır. Halbuki biz, umrenin de hacc olduğunu açık­lamıştık. Çünkü umre de, küçük haccdır. Binaenaleyh bu, umrenin vâcib olu­şuna ters düşmez.

Muhammed İbnu'l-Münkedlr'in hadisine gelince, bu haber Haccâc İbn Urtât'ın rivayetidir ki, bu kimse zayıf kabul edilmiştir.[81]

 

Haccın Nevileri                

 

Bil ki hacc üç kısımdır: İfrâd, kıran ve temettü haccı...

İfrâd haccı, kişinin sadece haccetmesidir. Kişi haccı bitirdikten sonra, Hill'in en yakın yerinden umreye

başlar. Veyahut ta, hacc aylarından önce kişinin umre yapıp, daha sonra aynı yıl için haccetmesidir.

Hacc-ı kıran, hacc ayları içinde kalbiyle her ikisine de niyyet ederek, hacc ve umre için ihrama girmesidir. Yine, hacc aylan içerisinde umre için ihrama girer, daha sonra da tavaftan önce haccın ihramına da girerse, yine bu hacc, hacc-ı kıran olmuş olur.

"Hacc-ı temettü "ise, hacc ayları içerisinde ihrama girip.umreyle alâkalı fiilleri yapıp daha sonra da o yıl içersinde haccı da ifâ etmesi şeklinde olur. "Hacc-ı temettu"a, kişi umrenin ihramından çıktıktan sonra, hacc yapan kim­senin ihrâmlı iken yapamadığı şeylerden hacc ihramına girmeden önce istifâ­de ettiği için, "temettü" denilir.

Bunu iyice anladığın zaman biz deriz ki, âlimler bu üç hacc çeşidinden han­gisinin daha efdal olduğu hususunda ihtilâf etmişlerdir. Şafiî (r.a), bunların en efdalinin hacc-ı ifrâd, sonra temettü; daha sonra da hacc-ı kıran olduğunu söylemiş ve "İhtilâfu'l-Hadis" adlı eserinde de temettu'un ifraddan daha üstün olduğunu söylemiştir.

İmâm-ı Mâlik (r.a) de, temettu'un ifraddan daha efdal olduğunu söyle­miştir.

Ebû Hanife (r.a) bunlardan en efdalinin " hacc-ı kıran" olup sonra ifrâd, daha sonra da temettu'un geldiğini söylemiştir ki, işte bu,bizim âlimlerimiz­den Müzenî, Ebu İshâk ve El-Mervezî'nin de görüşüdür.

Ebu Yûsuf ve İmâm-ı Muhammed de, kıranın daha efdai olduğunu, son­ra temettu'un, daha sonra da ifrâdın geldiğini söylemiştir. [82]

 

Hacc-ı İfradın Efdal Olduğuna Dair Şafiî'nin Delilleri                 Başa Dön

 

Şafiî (r.a)'nin hacc-ı ifrâdın daha efdal olduğuna dair delilleri şunlardır:

1) Allah'u Teâlâ'nın, "Ve, Allah için haca ve umreyi tamamlayınız" ayetiyle istidlal etmiştir. Bu ayetle İmam-ı Şafiî üç bakımdan ihticâc etmiştir:

a) Ayet, umre lâfzının el-Haccu lâfzına atfedilmiş olmasını gerektirir. Hal­buki atf, ma'tuf ile ma'tufun aleyh arasında, başkalığı ve farklılığı iktizâ eder. Mugâyeret de ancak, hacc-ı ifrâd yapıldığında söz konusu olur. Hacc-ı kıran yapıldığındaysa, yapılan tek bir şeydir. Bu da hacc ve umredir. Böylece bu, atfın sahîh olmasına mâni olur.

b) Allah'ın, "Ve, Allah için haca ve umreyi tamamlayınız" ayeti, O'nun,  "Fakat en­gellenirseniz, kolayınıza gelen kurbanı kesin" ayetinin deliliyle hacc-ı ifrâdı ge­rektirir. Halbuki, hacc-ı kıran yapıldığında, muhsar olunma durumunda, bu haccı yapan kimsenin iki kurban kesmesi gerekir. Yine, Allah'u Teâlâ insanlara hacc-ı ifrâd yaparken tek bir fidyeyi vâcib kılmıştır. Muhsar olduğunda hacc-ı kıran yapan kimseye iki fidye gerekir.

c) Bu ayet, tamamlamanın vâcib olduğunu gösterir. Tamamlamak ise, an­cak hacc-ı ifrâd yapıldığında söz konusu olur.

Bunun böyle olduğuna da, şu iki husus delâlet eder. Birinci husus: "Yeri­ne haccetmesini vasiyyet ettiği kimseye, vasiyyet edenin vatanından haccet­mesinin gerekli olduğu" deliliyle, haccetmede yolculuk yapmak maksûd olan bir şeydir. Eğer haccetmede sefere çıkmak maksud olmasaydı, o kimse en yakın mîkattan hacca başlayabilirdi. Yine bunun böyle olduğuna âlimlerin, "Yü­rüyerek haccetmeyi nezreden kimse, binitli olarak haccederse, bu kimseye kurban gerekir" demiş olmaları da delâlet eder. Böylece yolculuk yapmanın gerekli olduğu ortaya çıkmış olur. Halbuki hacc-ı kıran, yolculuğu azaltmayı gerektirir. Çünkü hacc-ı kıran sebebiyle, iki yolculuk bir yolculuğa inmiş olur. Binaenaleyh, haccı tamamlamanın, ancak hacc-t ifrâd ile mümkün olacağı or­taya çıkmış olur. İkinci husus: Haccın manası ancak, şerefli yerleri ve müba­rek makam ve meydanları ziyaret etmektir. Buna göre hacı Allah'ın ziyaretçisi; Allah ise, o kimsenin ziyaret ettiği zât demektir. Hiç bir şüphe yoktur ki, ziya­ret ve hizmet ne kadar çok olursa, hizmet edilenin yanında bu hizmetin kadrü kıymeti o nisbette büyük olur. Hacc-ı kıran yapıldığında, iki ziyaret tek bir ziya­rete indirilmiş olur. Daha doğrusu, hacc ve umrede mevcut olan her türlü.taât ve ibâdet, hacc-ı ifrâd yapıldığında tekrarlanırken, hacc-ı kıran yapıldığında tek bir defa olur. İşte böylece hacc-ı ifrâdın tamamlanmaya daha yakın olduğu ortaya çıkar. Böylece, bu ayetin hükmüyle hacc-ı ifrâd size göre vâcib olmasa da, en azından daha efdaldir..

2) Hacc-ı ifrâd, haccın bir kere yapılmasını, bundan sonra da umrenin îfa edilmesini gerektirir. Böylece hacc-ı ifrâddaki zor işler daha çok olmuş olur. Binaenaleyh, Hz. Peygamber'in, "İşlerin en faziletli olanı, en zor olanlarıdır" buyurmuş olmasından dolayı, hacc-ı ifrâdın daha üs­tün olması gerekir.

3) Hz. Peygamber (s.a.s), hacc-ı ifrâd yapmış idi. Bundan dolayı hacc-ı ifrâdın daha üstün olması gerekir. Biz, Hz. Peygamber'in hacc-ı ifrâd yaptığı­nı söyledik; çünkü sahabenin bu husustaki rivayetleri farklı farklı olmuştur. Me­selâ Müslim Sahîh'ince Hz. Aişe (r.anha)'den, Hz. Peygamber'in "hacc-ı ifrâd" yaptığını rivayet etmiştir. Câbir ve İbn Ömer de, Hz.. Peygamber'in hacc-ı if­râd yaptığını rivayet etmişlerdir. Enes'den de şöyle dediği rivayet edilmiştir:

Ben, Hz. Peygamber'in devesinin boynuna yakın bir yerde duruyordum. Omuz­larıma da. devenin salyaları akıyordu. İşte bu esnada Hz. Peygamber'in, "Hacc ve umreyle birlikte sana icabet ediyorum"[83] dediğini duydum."

Sonra Şafiî (r.a), Hz. Aİşe (r.anha) Câbir ve İbn Ömer'in rivayetini, şu bakımlardan  Enes'in rivayetine tercih etmiştir:

a) Ravilerin durumu nazar-ı dikkate alınarak.. Meselâ Hz. Aişe'ye gelince bu, âlim bir hanım idi. İlmiyle beraber, Hz. Peygamber (s.a.s)'e çok yakın ve O'nun durumlarına da çok muttali' idi. Câbir'e gelince, bu Enes'den daha ön­ce Hz. Peygamber'in sahabesi sıfatını almıştır. Enes, o zamanlar küçük bir çocuk olup, ilmi de azdı. İbn Ömer ise, fâkih olması yanında, Hz. Peygam-ber'e başkalarından daha yakın idi. Çünkü kızkardeşi Hafsa, Hz.Peygamber (s.a.s)'in hanımı idi.

b)  Kıran haccının yapılmadığı, "istishâb" deliliyle de tekid edilmiştir.

c) Hacc-ı ifrâd, ibâdetin çokluğunu; kıran ise, ibâdetin az olmasını iktizâ eder. Bundan dolayı, Hz. Peygamber'e hacc-ı ifrâdı nisbet etmek daha evlâ­dır. Hz.Peygamber'in hacc-ı ifrâd yaptığı sabit olunca, hacc-ı ifrâdın daha üs-tün olması gerekir. Çünkü Resûlullah kendisi için, her zaman daha efdal otan ibâdeti seçmiş ve, ara,"haccınızın rükunlanm ben­den öğreniniz"[84] buyurmuştur.

4) Hacc-ı ifrad, ibâdetin çoğaltılmasını gerektirir, hacc-ı kıran ise azaltıl­masını... Binaenaleyh hacc-ı ifrâd daha evlâdır. Çünkü cinlerin ve insanların yaratılmasından maksad, Allah'a ibâdet etmeleridir. Bundan dolayı daha çok ibadet yapmaya götüren herşey daha üstün olur. [85]

 

Hacc-ı Kıran'ın Efdal Olduğuna Dair Ebû Hanife'nin Delilleri                 Başa Dön

 

Ebû Hanife (r.a)'nin delilleri ise şunlardır:

1) ayetine tutunmak. Bu ifâde, bundan mak­sadın hacc ve umreden birinin, veyahut da tamamlama suretiyle, her ikisinin birden vacib kılınmış olduğunu gösterir. Buna göre, bu emri birinciye hamle-dersek, ikinciyi ifâde etmez; eğer bunu ikincisine hamledersek, birincisini ifâ­de etmiş olur. Bu sebeple, ikincisi daha şümullü olmuş olur. Binaenaleyh, lâfzı buna hamletmek gerekir. Çünkü evlâ olan, Allah'ın kelâmını daha çok manâ ifâde edene hamletmektir.

2) Hacc-ı kıran, iki rüknün arasını cem etmektir. Bu sebeple bunun, bir rüknü yerine getirmekten daha efdal olması gerekir.

3) Hacc-ı kırân'da, kişi iki rüknü gerçekleştirmeye koşar; hacc-t ifrâdda ise, sadece iki rükundan birisinin gerçekleştirilmesi için gayret sarfedilir. Bi­naenaleyh, Allah'ın,  "Allah'ın affına ve cennetine koşunuz" (a. imran. 133) buyurmasından dolayı, hacc-ı kıran'ın daha efdal olması gerekir.

Ebu Hanife'nin birinci deliline cevap: Biz, bu ayetin üç bakımdan, hacc-ı ifrâdın daha şümullü olduğuna delâlet ettiğini açıklamıştık. Sizin zikrettiğiniz ise, sırf bir hüsn-i zandır. Çünkü siz, "Lâfzı, daha geniş manalı olana hamlet­mek evlâdır" dediniz. Durum böyle olunca, tercih bizim görüşümüzden yana olur.

Ebu Hanife'nin ikinci ve üçüncü delillerine cevap: Hacc-ı kıran yapanın yaptığı her şeyi, hacc-ı ifrâd yapan da yapar. Ancak ne var ki, hacc-ı kıran in­sanın uhdesinden taâtin düşürülmesi için bir çaredir. Binaenaleyh olsa olsa bir ruhsat söz konusudur. Ama, onun efdal olmasına gelince; hayır!.. Özet ola­rak diyebiliriz ki Şafiî (r.a), umresiz yapılan ifrâd haccının, umre ile yapılan haccdan daha üstün olduğunu söylemiyor. Ne var ki O, "Kim vaktinde hacceder, daha sonra da yine vaktinde umresini yaparsa, bu İki şeyin toplamı um­reyle birlikte yapılan haccdan daha efdal olur" diyor. [86]

 

Hacc ve Umreyi Tamamlamanın Mânası

 

ayetindeki "itmam" tefsiri hakkında bazı görüşler bulunmaktadır:

1) Hz.Ali veİbn  Mesûd'dan rivayet edildiğine gö­re, hacc ve umreyi tamamlamanın mânası, "Kişinin kendi memleketinden ihrama girmesi" şeklindedir.

2) Ebu Müslim, bunun manasının, "Kim Allah için hacc ve umre yapma­ya niyetlenirse, o kimseye tamamlaması vâcib olur" şeklinde olduğunu söyle­miş ve açıklamasının doğruluğuna da şunu delil getirmiştir: Çünkü bu ayet, kâfirler bir önceki sene Hz. Peygamber'i hacc ve umreden menettikten sonra nazil olmuştur. Böylece Allah'u Teâlâ bu ayette, Resulüne bu farzı tamamla­madığı sürece niyetinden caymamasını emretmiştir. Bu açıklamadan fıkhî bir netice elde edilir. Bu da, (başlanan) nafile hacc ve umrenin, aynen farz olan hacc ve umre gibi tamamlanmasının vacib olduğudur.

3) Esamm söyle demiştir: " Allah'u Teâlâ, hacc ve umreyi farz kılmış, son­ra da kullarına riâyet edilmesi gereken kural ve kaideleri yerine getirmelerini emretmiştir".

İmam Ebû Hamid el-Gazâli (r.a), "İhya" da bu konuyla ilgili husustan anlatarak, şöyle demiştir: "İhrama girmeden önce nazar-ı dikkate alınan şey­ler sekiz tanedir:

a) Mal ile ilgili olanlar.. Buna göre kişinin ilk önce tevbe etmesi; kendisin­de hakkı bulunan kimselerle helâlleşmesi; borçlarını ödemesi; geri dönünce-ye kadar bakımları kendisine ait olan kimselerin nafakalarını hazırlayıp, temin etmesi; yanındaki emânetleri sahibine vermesi; helâl ve hoş malından kıs-maksızın, tam aksine azığında ve yoksullara ikramda bulunma hususunda bol­ca harcamada bulunabileceği bir tarzda, gidip gelmesine yetecek bir miktar para ve malı yanında bulundurması; yola çıkmadan önce tasaddukta bulun­ması ve, kendisini taşıyabilecek güç ve kuvvette olan bir hayvan satın alması veya kiralaması... Eğer hayvanı kiralayacaksa, kiraya veren kimseyi hoşnud edecek her şeyi yapması gerekir.

b) Arkadaşlarıyla ilgili olan hususlar.. Hacc yapacak kimsenin hayrı sever, kendisine yardımcı olacak, unuttuğu iyi şeyleri hatırlatacak, hatırladığı zaman ona yardımcı olacak, korktuğu zaman onu cesaretlendirecek, âcizlendiği za­man onu takviye edecek, gönlü daraldığında ona sabır tavsiye edecek sâlih ve iyi bir arkadaş edinmesi gerekir. Memlekette kalan kardeşleri ve dostlarıy­la vedâlaşır, onların kendisine duâ etmelerini ister. Çünkü Allahu Teâlâ, onla­rın dualarında hayırlar yaratmıştır. Vedalaşırken sünnet olan, hacca giden kimsenin şöyle demesidir: yani: "Dinini, emânetini ve amelinin akıbetini Allah'a ısmarlıyorum."

c) Evden çıkma hususundadır...   Buna göre hacca giden kimse evden çıkarken, iki rekât namaz kılar. Bu rekâtların birincisinde, Fâtiha'dan sonra Kâfirûn sûresini; ikinci rekatta da İhlâs sûresini okur. Namazı bitirdikten son­ra, ihlâs ve samimiyetle Allah'a duâ eder.

d) Kapının önüne çıktığında hacca giden kimse şöyle der:

"Allah'ın adıyla başlıyorum. Allah'a tevekkül ettim ve sığındım.. Güç ve kuvvet, ancak Allah'ın elindedir." Bu manadaki dualar ne kadar çok olursa, o kadar güzel olur.

e)  Bineğine binme hususundadır.. Hacca giden kimse bineğine bindiği zaman,

"Allah'ın ismiyle başlıyorum.. Allah'a sığınırım; Allah en büyüktür. O'na tevekkül ettim. Güç ve kuvvet ancak, yüce ve ulu olan Allah'ın elinde­dir. Allah'ın dilediği olur, dilemediği ise olmaz* Bunlardan sonra da şu ayetle­ri okur: "Bunu bize râm eden Allah'ın şanı ne yücedir.. Biz, ona güç yetlremezdtk'.' Muhakkak ki bizr Rabblmlze dönüp varıcılarız"  (Zuhruf, 13, 14)

f) Bineğinden inmesi hakkındadır. Sünnet olan, daha çok gece seyahat etmek; sıcak şiddetlen inceye kadar, binekten inmemesi (yolculuğa devam et­mesi) dir. Bineğinden indiğindeyse iki rekât namaz kılıp, Allah'a çokça duâ etmesidir.

g) Eğer, gece veya gündüz, yolculuğu esnasında kendisine bir düşman ya da yırtıcı bir hayvan musallat olursa, Ayete'l-Kürsi'yi, (âli imrân, 18) ayetini, İhlâs ve Muavvizeteyn sûrelerini okuması ve, "Azîm olan Allah ile korundum; ölmeyen, ebedî diri olan Zât'tan yardım istedim" der...

h) Yolda giderken, bir tepeye çıktığında üç defa tekbir getirmesi müste-hab olur..

ı) Bu yolculuğun, ticâret ve benzeri şeyler gibi, dünyevî maksatlardan her­hangi birisine bulaştırtlmamasıdır.

i) İnsaron dilini fuhşiyyattan, fısk ve kavgadan muhafaza etmesidir.

Hacca giden kimse bu ön hazırlıkları yerine getirdikten sonra, haccın bü­tün rükünlerini, Kitâb ve sünnete en uygun ve en doğru olarak yapar. Bu kim­senin, bütün bu hususlarda gözettiği gaye ve maksadı, Allah'ın rızasını talep etmek olmalıdır. Buna göre, Hak Teâlâ'nın, emri bütün bu mânaları içine alan câmî ve şâmil bir sözdür. Buna göre kul haccını bu şekilde ifâ ettiğinde, Hz. İbrahim'in dinine ittibâ etmiş olur. Nitekim Hak Teâlâ, "Hani

Rabbi İbrahim'i bir­takım kelimelerle sınamıştı da, o bunları bihakkın yerine getirmişti" (Bakara. 124) buyurmuştur.

4) emrinden maksad ,"Hacc ve umrenin her-biri için ayrı ayrı yolculuk yapın" şeklindedir. Bu, hacc-ı ifrâdın daha efdal ol­duğunu söyleyen kimsenin izahıdır ki, biz bu hususu delilleriyle beraber an­latmıştık. Bu te'vîl, Ali İbn Ebî Tâtib (r.a)'den de rivayet edilmiştir. Bu izah Ebu Hureyre'den merfû olarak yani Hz.Peygamber (s.a.s)'in sözü olarak da rivayet edilir. Hz. Ömer kıran ve temettü hacclarını yapmaz ve hacc ve umre­yi tamamlama yönünden bu tatbikatın daha uygun olduğunu, umrenin ise hacc ayları dışında yapılmasını" söyledi. Çünkü Allah'u Teâlâ, "Hacc Muayyen aylardadır"(Bakara, 197) buyurmuştur. Nâfi, İbn Ömer'in, "Hacc ve umrenizin arasını ayırın!" dediğini rivayet etmiştir. [87]

 

Beşinci Mesele                Başa Dön

 

Nâfi, İbn Âmr. İbn Kesîr, Ebû Amr ve Asımın râvisi Ebu Bekr, Kur'an'da geçtiği her yerde hâ harfi­nin fethasıyla,     şeklinde okumuşlardır ki, bu Hicâzhların lügatidir. Hamza, Kisaî ve Asım m ravisi Hafs, Al-i İmrân'da hâ'nın kesresiyle, "Evi haccetmek.." (am imrân, 97) şeklinde oku­muşlardır. Kisaî de, ve kelimelerinde olduğu gibi, bun­ların aynı manaya gelen iki lügat olduğunu söylemiştir. Ve yine, fetha ile oku­nursa masdar, kesre ile okunursa isim olduğu da söylenmiştir.

Hak Teâlâ'nın, "Eğer kuşatıhrsanız..." buyruğuna ge­lince, Ahmed İbn Yahya şöyle demiştir: " kelime­lerinin aslı, menetmektir. Sırrını söylemeyen kimse için, denilmiş olması da, bu anlamdadır. Çünkü bu kimse de sırrını ortaya koymaktan kendisi­ni alıkoymuştur. Tuvalet ihtiyacının insanı alıkoymasına "Hasr"; hükümdara da "hasır" denilir. Çünkü hükümdar perde gerisinde olduğu için adetâ hap­sedilmiş kimse gibidir. Nitekim Lebid'in şiirinde de şöyle geçmektedir:

"Hükümdarın kapısı yanında, birçok kimseler geceledi.." Bildiğimiz ha­sıra da, bir şeyi başka birşey ile birlikte tutma manasına teşbih ederek, parça­ları birbirine tutunduğu için bu isim verilmiştir. Bütün bunları iyice anladığın zaman deriz ki, alimler, lâfzının, kişiyi maksadına ulaşmaktan alı­koyup, onu köşeye sıkıştırdığı zaman düşmanın alıkoyması ve engel olması manasına tahsis edildiğinde ittifak etmişlerdir.

İâfzı üzerinde alimler, üç görüş üzere ihtilâf etmişlerdir:

a) Ebû Ubeyde, İbnü's Sıkkît, Zeccâc ve İbn Kuteybe ile lügatcılardan çoğunluğun görüşüdür. Buna göre bu kelime, hastalık manasınadır. İbnü's-Sıkkît şöyle demiştir: "Bir kimseyi seferden hastalık alıkoyduğu zaman, denilir." Sa'leb, Fasîhu'l-Kelâm adlı eserinde bu fiillerin,

"Hastalık sebebiyle ahkondu. düşman yüzün­den engellendi" şeklinde kullanıldığını söylemiştir.

b) lâfzı, haps ve menetme manasınadır, bu ister düşman se­bebiyle, ister hastalık yüzünden olsun. Bu görüş Ferra'nındır.

c) Bu kelime düşman tarafından olan alıkoyma ve menetme manasında-dır. Bu, Şâfiî (r.a)'nin görüşüdür. Bu görüş, İbn Abbas ile İbn Ömer (r.a)'den rivayet edilmiştir. Bu ikisi şöyle demişlerdir: "Düşmanın alıkoyması dışında, hacc için başka bir alıkoyma söz konusu değildir." Dilcilerin çoğu bu görüşü, İmâm-ı Şafiî'ye nisbet ederler. Bu konunun neticesi, fıkhî bir mesele de orta­ya çıkar. O da şudur:

Âlimler, düşmanın engellemesi sebebiyle "ihsâr"ın bulunacağı hususunda ittifak etmişlerdir. Amma ihsâr ve muhasaranın hükmü, hastalık ve diğer en­geller sebebiyle tahakkuk eder mi?

Ebû Hanife (r.a), "Tahakkuk eder" dediği halde, Şafiî, "Tahakkuk etmez" demiştir.

Ebû Hanife'nin hücceti, dilcilere göre açıktır. Çünkü dilciler, bu hususta iki grupturlar:

1) "İhsâr" sadece hastalık sebebiyle meydana gelen engellemeye mah-

sustur, diyenler. Bu görüşe göre ayet, hastalık sebebiyle olan engellemenin bu hükmü ifâde etmesi hususunda açık bir nass olur.

2) İster hastalık sebebiyle olsun, isterse düşmandan dolayı olsun, "ihsâr" mutlak anlamda engellemenin adıdır, diyenler. Bu görüşe göre de, Ebu Hani-fe'nin delili açıktır. Çünkü Allah'tı Teâlâ hükmü, "ihsâr"ın manasına bağla­mıştır. Bu sebeple ister düşman sebebiyle, isterse hastalık sebebiyle olsun, ihsâr bulunduğunda, hükmün de tahakkuk etmesi gerekir.

Üçüncü görüşe gelince ki bu, "İhsâr, düşman sebebiyle engellemenin adıdır" şeklindeydi, bu, dilcilerin ittifakıyla yanlıştır. Doğruluğunu kabul etme­miz durumunda da, biz hastalığı, zorluğu savuşturma ortak noktası itibariyle düşmanın muhasarasına kıyaslarız. Bu açık ve zahir olan bir kıyastır (kıyâs-ı celî). İşte, Allah kendisinden razı olsun, Ebu Hanife'nin görüşünün izahı bu­dur. Bu görüş de, açık ve kuvvetlidir.

Şâfü (r.a)'nin görüşünün izah edilmesine gelince: Biz, ayetteki "ihsâr" dan muradın sadece düşmanın engellemesi olduğunu iddia ediyoruz. Dilci­lerden nakledilen rivayetlere gelince, bunlar İbn Abbas ve İbn Ömer gibi zat­lardan nakledilen rivayetlerle çelişir. Hiç şüphe yok ki, fbn Abbas ile İbn Ömer'in sözleri, dilbilgisi ve Kur'an tefsirini bilme hususunda yukarıda zikre­dilen dilcilerden daha önde oldukları için, daha evlâdır. Bundan sonra biz, bu görüşü çeşitli delillerle de pekiştiririz.

Birinci Hüccet: "İhsâr", hasr kökünden "if'âl" kalıbında bir masdardır. Bu kalıb, bazan teaddî manası için kullanılır. Meselâ, "Zeyd gitti ve, ben Zeyd'i götürdüm" gibi. Bazan, "şöyle oldu, şuna dönüştü" (sayrûret) anlamına gelir. Deve, deve salgını vebasına tutulduğu zaman, (uğidde); bir kimse, uyuz bir deveye sahip olduğu zaman, denilir. Yine, bir şeyi herhangi bir sıfat üzere bulmak , an­lamını da ifâde eder. Meselâ, denilir, yani, "O kimseyi güzel bir sıfat üzere buldum." İhsâr'ın ta'diye için olması mümkün değildir. Binaenaleyh bunu, ya sayrûret manâsına veye vicdan (bulmak) mânasına ham­letmek gerekir. Buna göre mâna, "Onlar mahsur ve muhasara edilmiş oldu­lar"; (sârû) veyahut da, "Muhasara edilmiş olarak bulundular" demektir. Sonra dilciler, muhasara edilmiş kimsenin hastalık sebebiyle değil de, düşmanlık se­bebiyle engellenmiş olduğunda ittifak etmişlerdir. Bu sebeple, ihsârın mâna­sının, "Onlar, düşman sebebiyle engellenmiş oldular veya düşman sebebiyle engellenmiş bulundular" şeklinde olması gerekir. Bu da bizim mezhebimizi takviye eder.

İkinci Hüccet: "Hasr", men etmekten ibarettir. Bir kimse için, o fiili yap­maya muktedir olup gücü de yettiği halde yapamadığında ancak, "o kimse fiilinden alıkonulmuş ve engellenmiş; maksadına ulaşamamış" denilir. Kud­ret, şartların uygunluğu ve uzuvların da elverişli olması sebebiyle meydana gelen bir keyfiyyetten ibarettir. Bu ise, hasta olan kimse için, bulunmamakta­dır. Bu sebeple hasta kimse, kesinlikle herhangi bir şeye kadir olamaz. Dola­yısıyla da ona, engellenmiştir, (memnû'dur) hükmünü vermek imkânsız olur. Çünkü hükmü mâni olana havale etmek, iktizâ edenin bulunmasını gerektirir. Kişinin düşman sebebiyle engellenmesi durumunda, burada herhangi bir fiile kadir olmak söz konusu olabilir. Ne var ki, düşmanın müdafaa etmiş olması sebebiyle, fiil imkânsız olmuştur. Böylece burada, "O kimse fiilden engellenmiştir" denilmesi doğru olur. Bu sebeple ihsâr lâfzının, düşman hak­kında kullanılmasının hakikat ifâde ettiği ortaya çıkar. Halbuki bu mânanın, hastalık hakkında hakikat olması mümkün değildir.

Üçüncü Hüccet: Hak Teâlâ'nın, ifâdesinin mânası, "eğer engellenirseniz veya men olunursanız" demektir. Hapsetmek için, mut­laka bir hapsedicinin; men etmek için de, bir men edenin bulunması gerekir. Halbuki hastalığı, engelleyici ve men edici olmakla nitelemek imkânsızdır. Çün­kü hapsetmek ve engellemek; iş, olay ve hareket ifâde eder. Halbuki işi, ha­reketi ve olayı, hastalığa nisbet etmek aklen imkânsızdır. Çünkü hastalık, bütün zaman devam etmeyen bir arazdır. O halde nasıl olur da hastalık, bir fail, bir engelleyici ve bir hapsedici olabilir? Ama düşmanlığı, hapsedici ve engelleyi­ci diye nitelemek, hakikî bir vasıftır. Halbuki sözü hakikatine hamletmek.me-câzisine hamletmekten daha evlâdır.

Dördüncü Hüccet: "İhsâr", hasr kökünden türemiştir. Hasr lâfzında, has­talığı ihsas ettiren bir husus yoktur. O halde, ihsâr lâfzının, diğer bütün müş­tak lâfızlara kıyasla hastalığı ihsas ettirmekten ve hatırlatmaktan uzak olması gerekir.

Beşinci Hüccet: Allah'u Teâlâ bundan sonra, "Sizden kim hasta olur veya, başından bir rahatsızlığı bulunursa" buyurmuş ve önceki ifâdeye, hastayı atfetmiştir. Eğer "Muhsâr" kimse, hastanın kendi­si olsaydı veya, hastalık İhsâr ifadesine dâhil olsaydı, bu bir şeyi kendisine atfetme olurdu.

Bu durumda şayet: "Allah, özel bir hükmü olması sebebiyle burada özel­likle hastalığı zikretmiştir. Bu hususî hüküm de başı tıraş etmektir. Böylece ayetin takdiri, "Eğer hastalık sebebiyle engellenirseniz, kurban keserek ihram­dan çıkarsınız; ve eğer hastalık sebebiyle başınız rahatsız olursa, tıraş olur, keffâret verirsiniz" şeklinde olur denilirse, biz deriz ki, her ne kadar bu, şu maksattan dolayı güzel olsa da, ne var ki bununla beraber bir şeyin kendi ken­disine atfı gerekir. Ama, "muhsar" olan, hasta olarak tefsir edilmediği zaman, bir şeyin kendine atfedilmiş olması gerekmez. Böylece de, "muhsar"ı hasta­dan başka bir mânaya hamletmek, sözün şu istidlalden uzak olmasını gerek­tirir. Bu sebeple bu, daha evlâdır.

Altıncı Hüccet: Hak Teâlâ ayetin sonunda, "Emin olduğunuzda, kim hacca kadar umresiyle faydalanmak ister­se... "(Bakara, 196) buyurmuştur. "Emniyet" kelimesi, hastalık hakkında değil, sa­dece düşmandan korkma hakkında kullanılır. Çünkü hastalık hakkında,  ve,  kelimeleri kullanılır. Bu hususta, lâfzı kullanılmaz.

Bu durumda şayet: "Biz emniyet lâfzının sadece korku hakkında kullanıl­dığını kabul etmiyoruz. Çünkü, "Hasta helak olmak­tan kurtuldu" şeklinde de deniliyor. Ve yine ayetin sonunun hususî oluşu, ba­şının umumî olmasına zarar vermez" denilirse, biz deriz ki: "Emniyet kelimesi mukayyet olmayıp, mutlak bırakıldığı zaman, sadece düşmandan emin olma manasını ifâde eder." Soruyu soranın "ayetin sonu­nun hususî oluşu, başının umumî olmasına zarar vermez" şeklindeki sözüne de şöyle cevap veririz: "Bilâkis zarar verir. Çünkü Cenâb-ı Hakk'ın, Buyruğunda emniyetin neye dair olduğu hususunda bir izah bulunmamaktadır. Bu sebeple, mutlaka bundan muradın, "emniyetin" daha önce zikredilen bir şeyden olmuş olmasıdır. Daha önce zikredilen husus ise, "ihsâr" dır. Bu sebeple avetin takdiri, "O ihsâr'dan emin olduğunuz zaman..." şeklinde olur. Emniyet lâfzının, sadece düşman hakkında kullanıldığı ortaya çıkınca, bu ihsârdan muradın, düşmanın engellemesi olması gerekir. Böylece bu delillerle, ayette zikredilen ihsâr'ın, sadece düşmanın engellemesi olduğu hususu ortaya çıkmış olur. "İhsâr, hassaten hastalığın, hasta kişiyi engellemesidir" diyenlerin görüşü, bu delillerle çürütülmüş olur.

Burada bir başka delil daha vardır. O da, şudur: Müfessirler, ayetin sebeb-i nüzulünün şöyle olduğu hususunda ittifak etmişlerdir: Kâfirler Hudeybiye'de Hz. Peygamber (s.a.s)'i muhasara ettiler.

Âlimler, her ne kadar onlar bir sebebe binaen nazil olan ayetin, o sebebin dışındaki olayları içine alıp almadığı hususunda ihtilâf etmişlerse de, on­lar, bu sebebin, o ayetin hükmünden hariç olmasının caiz olmayacağı hususunda ittifak etmişlerdir. Buna göre, eğer ihsâr hastalığın engellemesine ad olarak verilseydi, bu durumda ayetin sebeb-i nüzulünün,ayetin hükmünün dışında olması gerekirdi. Bu da icmâ ile yanlıştır. Böylece, söylediklerimizle, bu ayetteki "ihsâr"ın, düşmanın engellemesinden ibaret olmuş olduğu orta­ya çıkmış olur.

Bu sabit olunca biz deriz ki, hastalığın engellemesini düşmanın engelle­mesine kıyas etmek mümkün değildir. Bunu iki bakımdan izah ederiz:

a) âfzı, dilcilere göre şart edatıdır. Şartın hükmü de, şart bu­lunmadığı zaman, meşrutun da açıkça bulunmamasıdır. İşte bu, hükmün an­cak ayetin kendisine delâlet ettiği "ihsâr" da bulunmasını gerektirir. Buna göre bu hükmü kıyas yaparak, "ihsâr" dan başka şeyde isbât ettiğimizde bu, kı­yas ile nassı neshetmek olur ki, bu da caiz değildir.

b) "İhram", bizzat kastedilerek neshe ihtimali olmayan ve devam eden serî bir hükümdür. Baksana; bir kimse hanımıyla cima ettiği zaman, hatta haccı fâsid olduğu zaman, ihramından çıkmaz. Yine, haccı kaçırdığı zaman, kendi­sine kaza gerekir. Halbuki hastalık, düşmanlık gibi değildir. Bir de hasta olan kimse, ihramdan çıkıp, hastalığından kurtulmuş olarak dönmesiyle istifâde ede­mez. Düşman sebebiyle muhasara edilmiş olan kimse, eğer orada durursa, öldürülmekten korkar. Döndüğü zaman, öldürülme korkusundan kurtulmuş olur. İşte bu mesele hakkında, tefsire yakışacak şekilde söyleyebileceklerim bundan ibarettir. [88]

 

İhsar Sebebiyle Kesilecek Kurbanlık                Başa Dön

 

Cenâb-ı Hakk'ın,  "Kolayınıza gelen kurban (ke­siniz)''ayetinde birkaç mesele vardır:

Kaffâl (r.a) şöyle demiştir: Ayette bir takdir bulunmaktadır. Takdir de,"ve, ih­ramdan çıkarsanız, kolayınıza gelen kurban (kesi­niz)..." şeklindedir. Bu Hak Teâlâ'nın tıpkı,

"Eğer sizden bir kimse hasta ya da yolculukta olursa, tutamadığı günler sayısınca, diğer günlerden tutsun" (Bakara, 184)âyeti gibidir. Yani, "(iftar da eder­se) orucunu bozarsa..." demektir. Burada başka bir takdir daha bulunmakta­dır. Çünkü Cenâb-ı Hakk'ın,    ifâdesi, manası tam olmayan ve mutlaka bir takdir yapmayı gerektiren bir sözdür. Sonra burada iki ihtimal bulunmaktadır:

a) edatının mahallinin merfû olduğunun söylenmesi.. Buna göre tak­dir, "O zaman size, kolayınıza gelen kurban vâcibtir" şeklinde olur.

b) Ferrâ şöyle demiştir: "Kolayınıza geleni kurban kesiniz" manasında olmak üzere mansûb kılınırsa, doğru olur. Halbuki Kur'an-ı Kerim'de buna ben­zer yerlerde gelen ifâdelerin pekçoğu merfûdur. [89]

 

İkinci Mesele

 

(kolay oldu) manasınadır. Arapların,  anlamında, an­lamında, manasında,  kullanışları böyledir. [90]

 

Üçüncü Mesele

 

kelimesi, kelimesinin çoğuludur. Nitekim sen, müfredinde  çoğulunda da, dersin. Ahmed İbn Yahya şöyle demiş­tir: Hicâzlılar tahfif yaparak kelimeyi,; Temîmliler de şeddeli olarak, şeklinde okuyor ve, ve  ve di­yorlardı. Şair ise şöyle demiştir:

"Mekke'nin, namazgahın ve gerdanlıklar takılmış kurbanlıkların boyun­larının Rabbi olan Allah'a yemin ettim!..."

nün manası, insanın yaklaşmak maksadıyla başkasına yolla­mış olduğu hediye gibi, Allah'a yaklaşmak maksadıyla, kurban edilmek üze­re, O'nun evine yollanılan kurbanlık hayvandır. Hz. Ali, İbn Abbas, Hasan el-Basrî ve Katâde, kurbanlık hayvanların en iyisinin deve, ortasının sığır, en aşağısının da davar olduğunu söylemişlerdir. Buna göre mana, "O kimseye, bu sayılanlardan kolayına geleni kurban etmek düşer" şeklinde olur. [91]

 

Muhsarın ihramdan Çıkacağı Vakit  

 

Muhsar olan kimse, daha önceden keseceği kurbanı belirlemişse onun yerini, bedeli tutabilir mi? ŞâfİÎ (r.a)'nin bu konuda iki görüşü vardır:  

a) Bu hedy'in yerine başkası kurban edilmez; bu be­lirlenmiş olan hedy, devamlı olarak onun zimmetinde kalır.

Ebu Hanife (r.a) de aynı görüştedir. Bunun delili şudur: Allah'u Teâlâ,

"muhsar" olan kimseye, muayyen bir kurbanı kesmesini emretmiş, bunun ye­rine başka bir bedeli belirtmemiştir.

b) Bunun yerine geçebilen bir bedel olabilir. Bu, aynı zamanda Ahmed Ibn Hanbel'in de görüşüdür.

Buna göre biz, birinci görüşü benimsediğimizde o kimsenin o anda ih­ramdan çıkması veya ihramına devam etmesi caiz midir? sorusu ortaya çıkar. Bu hususta da iki görüş vardır:

1) O kimse, keseceği kurbanı buluncaya kadar ihramdan çıkmaz. Bu, Ebu Hanife'nin görüşüdür. Buna, ayetin zahiri de delâlet eder.

2) Meşakkattan dolayı o anda ihramdan çıkabilir. Bu, en doğru olan gö­rüştür. İkinci görüşü benimsediğimizde, bunda pekçok ihtilâf olduğunu görürüz.

Bu muhtelif görüşlerin doğruya en yakın olanı şöyle denilmesidir: Kurbanlık hayvana para ile kıymet biçilir ve o para ile yiyecek alınıp fakir fukaraya dağı­tılır. Biz böyle söylüyoruz, çünkü bu mana "hedy" lâfzına daha uygundur. [92]

 

Beşinci Mesele   

 

Muhsar kimse ihramdan çıkmak isteyip kurbanını kestiğinde, kurban keserken ihramdan çıkmaya ni-yetlenmelidir. Bu kimse kurbanını kesmedikçe ih­ramdan çıkamaz. [93]

 

Altıncı Mesele    

 

Alimler umre hususunda ihtilâf etmişlerdir. Fakih- terin pek çoğu "ihsâr" hususunda umrenin durumu-

nun haccın hükmü gibi olduğunu söylemişlerdir.

İbn Şîrînden, umre için "ihsâr" hükmünün söz konusu olmadığı, çünkü um­renin belli bir vakte bağlı olmadığı rivayet edilmiştir. Bu görüş yanlıştır. Çünkü ayetteki, Eğer engellenirseniz" ifâdesi, hacc ve umre emri­nin peşinden getirilmiştir. Binaenaleyh bu ifâde, her ikisiyle de ilgilidir. [94]

 

Haccda Tıraş Olmanın Vakti

 

Hak Teâlâ'nın, iki "Kurban ma­halline ulaşıncaya kadar başlarınızı tıraş etmeyiniz" ayetiyle ilgili birkaç me­sele vardır: [95]

 

Birinci Mesele                 Başa Dön

 

Ayette bir hazif vardır. Çünkü kişi, kurbanın mahaitine (yerine) ulaşması ile değil, ancak kurbanının ke­silmesi ile ihramdan çıkabilir. Buna göre ayetin

takdiri şöyledir: "Kurban mahal­line varıp, kesilinceye kadar başlarınızı tıraş etmeyiniz. O kesilince başlarınızı tıraş ediniz." [96]

 

İkinci Mesele

 

Şafiî (r.a) şöyle demiştir: "Muhsar olan kimsenin kurbanını, Harem'de değil de, engellendiği yerde kesmesi caizdir."

Ebu Hanife (r.a) ise, kurbanın ancak Harem'de kesilebileceğini söylemiş­tir. Bu ihtilâfın menşei, ayetin tefsiri ile ilgilidir. Buna göre İmâm Şâflî (r.a), ayetteki kelimesinin, (ism-i zaman olarak)"ihramdan çıkılan zaman" manasına olduğunu, Ebu Hanife de (ism-i mekan olarak) "ihramdan çıkılan yer" manasına olduğunu söylemişlerdir.

Şafiî (r.a)'nin delili birkaç yöndendir:

1) Hz. Peygamber (s.a.s), Hudeybiye'de engellendi, kurbanını da orada kesti. Halbuki Hudeybiye, Harem sınırlarında değildir. Hanefiler ise, Hz. Pey­gamber (s.a.s)'in Mekke mıntıkasının en uç tarafı olan ve Harem'e dahil bulu­nan   Hudeybiye'nin  en   kenarında  bulunan   bir  bölgede  engellendiğini söylemişlerdir. Vakidî şöyle demiştir: "Hudeybiye, Mekke'ye dokuz mil uzak­lıkta ve Harem'in kenar bölgesidir." Kaffâl (rh.a)   tefsirinde, bu meseleye cevap vererek şöyle demiştir:

"Onlar, İnkâr eden ve sizi Mescid-f Haram dan ve alıkonulmuş kurbanla­rın mahalline ulaşmasından meneden kimselerdir" (Fetih, 25) ayetidir. Bu ayet­te Hak Teâlâ, kâfirlerin Hz. Peygamber (s.a.s)'in kurbanını ulaştırmak istediği yere ulaştırmasına manî olduklarını beyân etmiştir. Buna göre ayet, ashabın kurbanlarını Harem dışında kesmiş olduklarını gösterir.

2) Muhsar, ister Harem bölgesinde ister Hill (Harem'in dışında kalan he­lal bölge) de bulunsun, kurbanını kesmekle emrolunmuştur. Bu sebeple, onun ister Hill ister Harem'de olsun kurbanını kesmesi gerekir. Birinci şıkkın izahı şöyledir: Ayetteki   'Eğer engellenirseniz" ifâdesi, isler Hitl bölgesinde, ister Harem'de bulunsun muhsar olan herkesi içine alır. Allah Teâlâ'nın bu buyru­ğunun peşi sıra gelen,  sözünün manası, "Size, ko­layınıza gelecek kurban kesmeniz vaciptir" veya "Kurbandan kolayınıza geteni kesiniz" şeklindedir. Her iki takdire göre de ayetin, ister HiH isterse ha­remde muhsâr olsun, bu kişinin kurban kesmesinin vâcib olduğuna delâlet ettiği sabit olur. Bu sabit olunca, o kimsenin, Hill veya harem, nerede olursa olsun kurbanını kesmesi gerekir. Çünkü birşey ile mükellef tutulan kimse için, o şeyin ilk derecesini yapması caizdir (ve yeterlidir). Durum böyle olunca, mu-has (engellenen) kimsenin, engellendiği yerde kurbanını kesmesinin caiz ol­ması gerekir.

3) Allah Teâlâ, o anda düşman tehlikesinden kendini kurtarabilmesi için, muhsar olan kimseye kurbanını kesmek suretiyle ihramdan çıkma imkanı ver­miştir. Şayet, bu kimsenin kurbanını Harem'de kesmesi gerekli olsaydı ve aye­tin ifâde ettiği gibi kurbanı kesilmedikçe ihramdan çıkamasaydı, bu kimse ihramdan o anda çıkamazdı. Bu ise, bu hükmün meşru kıtınmasındaki hikme­te ters düşerdi. Bir de, kurbanı Harem-i Şerife ulaştırmaya çalışan, eğer Muhsarın kendisi ise, düşman korkusu söz konusu değil demektir. O halde bunu yapabilen kimse için, korkunun varlığından nasıl emin olunabilir? Eğer kur­banı Harem'e ulaştıran ber başkası olacak ise, muhsar o kimseyi bulamaz. Bu durumda ne yapabilir?"

Ebu Hanite (r.a)'nin delili ise şunlardır:

1) lâfzı, ayne'l-fiilinin kesresi Ne, "mescid" ve "meclis" kelimeleri gibi ism-i mekândır. Buna göre, ayeti, kurba­nın o anda, henüz ihramdan çıkılacak yere ulaşmamış olduğuna delâlet eder. Halbuki siz (Şâfiîlere) göre, kurban o anda yerine ulaşmış oluyor. Ebu Hanife'nin bu görüşüne, "ism-i zamandır, ifâdesinin "borcun ödenmesi gereken vakti" manasına geldiği de meşhurdur" diye ce­vap verilir.

2) "Farzet ki, kelimesi hem ism-i zaman, hem de ism-i mekân­dır. Fakat Allah Teâlâ, bu ihtimali,   "Sonra onun

yeri, Beyt-t Attk'e (Kâbe)' yedir" (Hacc, 33) ve, 'Kabe'ye ulaşacak bir kurban.." (Maide, 95) buyurarak izale etmiştir. Buna göre bu ma­halden muradın Harem bölgesi olduğunda şüphe yoktur. Çünkü Kâ'be'nin için­de kurban kesilmez."

Buna da şöyle cevap verilir: İmam Şafiî (r.a) şöyle demiştir: "İhramlı kim­seye, kesmesi gereken deve veya ceza kurbanı, iki durum dışında, ancak Ha­rem fakirlerine dağıtılmak üzere, Harem'de yerine getirilir (kesilir). Bu iki durum, şunlardır:

a) Birisi kurbanını sürer de kurban diretirse, kurbanını keser ve fakirlere teslim eder.

b) Düşman sebebiyle olan muhsar kurbanı, muhsarın engellendiği yerde kesilir. Sizin delil getirdiğiniz ayetler, bu iki durum dışındaki kurbanlar hakkın­dadır. O hatde, niçin böyle söylüyorsunuz?"

3) "Alimler, "hedy", kulun Rabbisine gönderdiği hediye mesabesinde ol­duğu için böyle isimlendirilmiştir. Hediye, o hediyeyi hediye eden kimse hedi­ye ettiği yere gönderdiği zaman "hediye" diye adlandırılır. Bu mana ancak, kurbanların mahallini Harem kabul ettiğimizde mümkün olur." Ebu Hanife-nin bu deliline de şöyle cevap veririz: "Bu isim ile delil getirmedir. Sonra bu, gûç ystirildiğinde yapılması efdal olanı gösterir."

4) "Haccın diğer kurbanlarının hepsi, ister ibâdet olarak, ister keffâret (ce­za) olarak kesilsin, ancak Harem-i Şerifte kesilebilirler. Bu da böyledir." Bu daMe şöyle cevap verilir: Bu kurban ancak, korkuyu izale etmek için vâcib ol­muştur. Korkunun bertaraf olması ise, ancak "ihsâr" mahallinde olur. Fakat bu kimsenin kurbanını Harem'e göndermesi vacib olsaydı, bu maksad mey­dana gelmezdi. Bu mana diğer kurbanlarda mevcud değildir. İkisi arasındaki fark ortaya çıkmaktadır. [97]

 

Üçüncü Mesele                Başa Dön

 

Bu ayet, ancak kolayına gelen kurbanı takdim etmesinden sonra muhsâr (olan) kimsenin, ihramdan çı­kıp başım tıraş edebileceğini gösterir.  Nitekim Cenâb-ı Hak, sahabeye, bir sadaka verdikten sonra Peygamber (s.a.s) ile fı­sıltı halinde konuşmalarını emretmiştir. [98]

 

"Sizden kim hasta olur, veya başında bir eziyeti bulunursa, ona oruç, sadaka veya kurban (ctnsin)den bir fidye gerekir. Emin olduğunuz zaman, kim hacca kadar, bir umre (yaparak) faydalanmak isterse, kolayına gelen bir kurban (kesmesi gerekir). Fakat (kurban) bulamazsa hacc günlerinde üç günr hacctan dönünce yedi gün olmak üzere, tam on gün oruç tutmak gerekir. Bu, ailesi (evi) Mesdd-i Haram'da (Harem bölgesinde) olmayanlar

içindir. Allah'dan korkun ve bilin ki Allah ikâbı şiddetli olandır" (Bakara, 196).

Bu ayetle ilgili birkaç mesele vardır: [99]

 

Ayetin Nüzul Sebebi            

 

İbn Abbas, bu ayetin Ka'b b. Ucre (r.a) hakkında nazil olduğunu söylemiştir. Ka'b şöyle anlatır: "Hu-

deybiye Senesi'nde   Allah'ın   Resulü    yanıma geldi. Saçlarımın arasında, yüzüme dökülecek ka­dar bit ve sirke vardı. Hz.Peygamber (s.a.s), "Başındaki haşerâtsana eziyet veriyor değil mi?" dedi. Ben de, "Evet, ya Resulallah" dedim. Bunun üzeri­ne O, "Saçlarını tıraş et" buyurdu. Bu hâdise üzerine Cenâb-ı Hak bu ayeti gönderdi." Bu âyetten tnaksad, ihramlı kimse hastalığı veya başındaki haşe-rât sebebiyle rahatsız olursa, fidye vermek şartı ile, o kimsenin tedavi olması ve başını tıraş etmesinin mubah kılınmasıdır. Allah en iyi bilendir. [100]

 

İkinci Mesele

 

Ayetteki,  lâfzı, mahzuf bir mübtedânın haberi olduğu için merfûdur. Buna göre bunun takdi­ri, "Ona fidye gerekir" şeklindedir.

Ve yine bunun diğer bir takdiri daha vardır. O da, "ve tı­raş da olursa, ona fidye gerekir" şeklindedir. [101]

 

Üçüncü Mesele

 

Bazı alimler bu ayetin sadece muhsar olan kimseyle ilgili olduğunu söylemişlerdir. Çünkü bu kimse­nin kurbanı yerine ulaşmadan önce, o kimseye bazan bir hastalık veya bitlenme arız olur. Eğer o sabrederse, Cenâb-ı Allah ona, fidye vermesi şartıyla bu hususta izin vermiştir. Diğer bazı alimler ise, bu­radaki ifâdenin, bedenine hastalık arız olup da tedavi olması gereken ya da başında bir sıkıntısı (biti) olup da, saçlarını kes^rmesi gereken her ihramlı kimse için müstakil bir hüküm olduğunu söylemişlerdir. Böylece Cenâb-ı Allah, onun bunu yapabileceğini ve vermesi gereken fidyeyi açıklamıştır.

Bunu iyice kavradığın zaman biz deriz ki: Hasta olan kimse bazan elbise­sini giymeye ihtiyaç duyar, bu durumda da giyinme ruhsatı, tıraş olma ruhsatı gibi olur. Bazan da bu ihtiyaç, çok şiddetli soğuk ve benzeri sebeblerden do­layı olur. Dolayısı ile o kimseye, fidye vermek şartı ile, bu yapacağı şey mu­bah kılınmıştır. Bazan da, çoğu hastalıklarda güzel koku kullanmaya ihtiyaç duyulur. Bu husustaki hüküm de aynıdır. Başında bir eziyet bulunan kimseye gelince, bu eziyet bazan bit ve sirkesi; bazan baş ağrısı; bazan bir hastalığın ve acının meydana çıkmasından endişelenmekle olur. Velhasıl bu, haccın bü­tün mahzurlu şeyleri hakkında umûmî bir hükümdür. [102]

 

Dördüncü Mesele                Başa Dön

 

Alimler, bu kimsenin önce fidye verip ondan sonra mı ruhsattan istifâde edeceği, yoksa önce ruhsat­tan istifâde edip sonra mı fidye vereceği hususun­da ihtilâf etmişlerdir. Ayetin zahiri bu durumda olan bir kimsenin önce bu ruh­sattan istifâde edip sonra fidye vereceğini ifâde etmektedir. Çünkü ruhsattan istifâde etmek, fidyenin vâcib oluşunun bir illeti (sebebi) gibidir. Binaenaleyh fidyeden önce olması lâzım gelir. Yine biz, ayetin takdirinin, "ve tıraş olursa ona fidye vermesi gerekir" şeklinde olduğunu açıklamıştık. Çünkü söz ancak bu şekilde muntazam olmaktadır. O halde fidyenin, ruhsat­tan sonraya bırakılması gerekir. [103]

 

Haccdaki Fidyenin Cinsi

 

Allah'u Teâlâ'nın "Oruç, sadaka veya kurban cinsinden..." ifâdesinden maksad, bu fidyenin bu üç şeyden biri ile olacağını belirtmektir. Bu ifâde ile ilgili birkaç mesele vardır: [104]

 

Birinci Mesele

 

kelimesinin asıl manası "ibâdet" tir. İbnü'l A'râbî, "Nüsük, gümüşün (eritilip) kalıba dö-külmesidir. Gümüşten kalıba dökülen her parçaya "nesîke" denir. Daha sonra ibadet eden kimseye, posasından ayrılmış, eri­miş saf maden gibi, nefsini günah kirlerinden temizleyip arındırdığı için, "nfisik" denmiştir. İşte "nüsük" kelimesinin asıl manası budur. Daha sonra kesilen kurban için, bu kendisiyle Allah'a yaklaşılan ibadetlerin en şereflile­rinden olduğu için, "nüsük" denmiştir" demiştir. [105]

 

Kesilecek Kurbanlığın Cinsi

 

Alimler, kurbanın en aşağısının davar cinsinden ocağında ittifak etmişlerdir. Çünkü "nüsük" (kurban), su üç şeyden birisi ile yerine getirilir: Deve, sığır ve davar. Bu üç şeyin en azı davar olunca, kurbanda vacib olacak en aşağısı (küçüğü) de davar olur. Oruç tutmak veya sadaka ver­meye (fakiri doyurmaya) gelince, ayette bunların nasıf ve ne kadar olacağına delâlet eden birşey yoktur. Bu hususun izahında iki görüş vardır:

a) Bu, Ka'b b. Ucre'nin ifâdesinden anlaşılan husustur. O da şudur: Ebu Davud'un Sünen'inde rivayet ettiğine göre, Hz.Peygamber (s.a.s), Ka'b b. Ucre'ye uğrayıp başında çokça bit görünce, ona:

"Tıraş ol sonra kurban olarak bfr koyun kes veya üç gün oruç tut veya­hut da altı fakire üç sa [106]hurma ver"[107] demiştir.

b) İbn Abbas ve Hasan Basri'den rivayet edildiğine göre, onlar "Hacc-ı Temettü yapan kimse on gün oruç tutar ve bu sayıda fakiri doyurur" demiş­lerdir. Bunlar, "Oruç tutma ve fakiri doyurma (sadaka) hususları ayette müc­mel (İzahsız) olunca, bunları daha sonra gelecek olan müfesser (bunu açıklayan) bir ifâdeye hamletmek gerekir. Bu müfesser ifâde de, kurban bula­madığı takdirde temettü haccı yapan kimseye gerekli olan şeydir" diye delil getirmişlerdir. Fukahânın çoğu birinci görüş ile amel etmişlerdir. [108]

 

Üçüncü Mesele

 

Ayet, özrü sebebiyle, haccedenlere yasak olan bir şeyi yapan kimsenin hükmünü gösterir. Özürsüz ola­rak kasten saçını tıraş eden ihramlının hükmüne gelince, Şafiî (r.a) ve Ebu Hanife (r.a)'ye göre, bu kimsenin kurban kesmesi vâcib olur. İmam Mâlik (r.a) ise, "Bu kimsenin özrü sebebiyle bunu yapan kimse gibidir. Ayet buna delildir. Çünkü ayetteki, "Sizden kim hasta olursa veya başında bir eziyeti (biti) bulunursa, ona omç... cinsinden bir fidye gerekir" ifâdesi, bu hükmün bu özür şartına bağlı olduğuna delâlet. Bir şarta bağlı olan şey, bu şart bulunmadığında söz konusu olmaz " demiştir.

Allah Teâlâ'mn,"emin olduğunuz zaman" buyruğuna ge­lince, bil ki bunun takdiri: "İhsar'dan kurtulduğunuz zaman..." şeklindedir. [109]

 

Hacc-ı Temettü

 

Hak Teâlâ'nın, "Kim hacca kadar, bir umre (yaparak) faydalanmak isterse" ayetiyle ilgili birkaç mesele vardır: [110]

 

Temettu Haccı                Başa Dön

 

"Temettü" un manası, lezzet almaktır. Birşeyden lezzet aldığı zaman insan için, denir. Kendisinden istifâde edilen herşeye, denir. Bunun aslı, Arapların "uzun ip" manasına kul­landıkları, ifadesidir. Bir insan, birşeyle uzun müddet kaldığın­da,  ondan istifâde etmiştir) denilir. Umre yaparak, hacc ihramına girinceye kadar temettü yapan kimse Mekke'ye gelir ve hacc ayları içerisinde umresini yapar. Sonra ihramdan çıkarak Mekke'de kalır. Da­ha sonra da hacc için tekrar ihrama girer ve o senenin haccını yapar. Hacc-ı Temettü yapan kimseye umrenin ihramından çıkıp hacc ihramına girinceye kadar geçen zaman esnasında, ihramlı iken yapamayacağı şeyleri yapabildi­ği için "mutemetti" (istifâde eden) denilmiştir. Bu şekildeki istifâde meşrudur ve herhangi bir kerâhat söz konusu değildir.

Amma temettûun mekruh olan bir nev'i vardır. O da Hz. Ömer (r.a)'in, sakındırdığı ve şöyle dediği şekildir: "Hz. Peygamber (s.a.s) devrinde, iki te­mettü şekli vardı. Ben onları yasaklıyorum ve onu yapanları cezalandıraca­ğım. Bunlar, mut'a nikâhı ve mut'a haccdır." Bu mut'a haccdan rnaksad, insanın hem hacc, hem umre için tek ihrama girip, sonra umreyi bitirinceye kadar hacc ihramını feshedip, haccın ihramına girinceye kadar, umre ile İsti­fâde etmesidir. Hz. Peygamber (s.a.s)'in. ashabına böyle yapmaları hususun­da önce müsaade ettiği, daha sonra bunu neshettiği rivayet edilmiştir. Ebu Zerr (r.a)'in şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Mut'a haca, sadece benim için idi.' Bunun sebebi şudur: Ashab-ı Kiram hacc ayları içinde, umre yapmayı doğru bulmuyor ve bunu en büyük günahlardan sayıyorlardı. Hz. Peygamber (s.a.s), bu inancı onların gönüllerinden tamamen gidermeyi murad edince, bu hususta titizlik göstererek onları hacc aylarında hacctan umreye çekmiştir.

Bu, ashab-ı kirama başka insanların ortak olmadığı bir durumdur. İşte bu ma­nadan dolayı, haccı feshedip umreye geçmek sadece ashaba hastır. [111]

 

İkinci Mesele

 

Ayetteki, buyruğu "Kim umresi sebebiyle istifâde ederse, o kimse sanki umreden değil, umreyi yapmış olması sebebiyle ihramın ya­saklayacağı şeylerden istifâde etmiş olur" manasındadır. İşte umre sebebiy­le, hacc kadar istifâde etmenin anlamı budur.

Allah'u Teâlâ'nın, "Kolayına gelen bir kurban­lık kesmesi gerekir" ifâdesi hakkında birkaç mesele vardır: [112]

 

Haccın Temettü Haccı Olması İçin Gerekli Şartlar                 Başa Dön

 

Alimlerimiz, temettü kurbanının vâcib olabilmesi için beş şartın bulunduğunu söylemişlerdir:

a) Umrenin hacctan önce yapılması,

b) Bu umre ihramına hacc aylarında girilmiş olma­sı. Buna göre bir kimse hacc aylarından önce umre ihramına girip, bir şavt kadar dahi olsa tavafın bir kısmını yapsa, sonra hacc ayları girince kalanını tamamlasa ve o yılın hacctnı yapsa, bu kimseye kurban gerekmez. Çünkü bu kimse hacc ayları içinde umre ve haccı birteştirmemiştir. Fakat o, hacc ayla­rından önce ihrama girip, umrenin fiillerini hacc aylan içinde yaparsa, bu hu­susta iki görüş vardır: İmam Şafiî, el-Ümm adlı kitabında şöyle demiştir: "Bu kimseye, temettü kurbanı gerekmez. Çünkü o, hacc aylarından önce, umre­nin rükünlerinden, meselâ tavaf rüknünü îfâ etmiştir." Bu görüş doğrudur. Yi­ne İmam Şafii, eski içtihadında ve imlâsında şöyle demiştir: "Bu kimseye temettü kurbanı gerekir. Bu kimse ihramını hacc aylarında başladığı gibi de­vam ettirir." Ebu Hanife (r.a) ise,"Hacc aylarından önce umre tavafının bir kısmını yaparsa, umre tavafının çoğunu yapmasa bile, bu kimse temettü yap­mış olur" demiştir.

c) O yıl hacc yapması. Buna göre, bu kimse eğer, başka bir yılda hacc yapsa, kendisine kurban gerekmez. Çünkü bu durumda hacc ve umre aynı yıl yapılmamıştır.

d) Bu kimsenin, Allah'ın, "Bu, ailesi (evi) Mescid-i Haram (mıntıkasında) olmayan kimseler İçindir" aye­tinden dolayı,Mescid-i Haram halkından olmaması... Mescid-i Haram halkı olanlar, Ka'be'ye evleri namazları kısaltma mesafesinden (yani sefer mesafe­sinden) daha kısa mesafede bulunan kimselerdir. Buna göre evleri, Kâ'be'ye

sefer mesafesinde olan kimseler Mescıd-i Haram halkından sayılmazlar. Bu mesafe ya Mekke'ye göre veya Harem-i Şerife göre hesaplanır. Bu hususta iki görüş vardır:

e) Bu kimsenin hacc ihramına, umresini bitirdikten sonra, Mekke içinde girmiş olmasıdır. İmdi bu kimse, mîkât mahallerinden birine döner ve orada hacc için ihrama girerse, bu kimseye temettü kurbant gerekmez. Çünkü kur­banın kesilmesinin gerekmesi, kişinin mîkattan ihrama girmemiş olmasından dolayıdır ki, bu da bu kimsede bulunmamıştır. Temettü kurbanının lüzumun­da nazar-ı dikkate alınacak şartlar işte bunlardır. [113]

 

Temettû Haca Yapan.Kestiği  Kurbanın Etinden Yiyebilir mi?

 

İmam Şafiî (r.a), "Temettü kurbanı, bir kusuru örtmek ve onarmak kurbanıdır; binaenaleyh, bunu ke-    sen kimsenin ondan yemesi caiz değildir" demiştir.     Ebu Hanİfe (r.a) ise, bu kurbanın nüsük kurbanı ol­duğunu ve onu kesenin ondan yiyebileceğini söy­lemiştir. Şafiî'nin delilleri şunlardır:

Birinci Delil: Temettü, kendisinde bir kusurun meydana geldiği bir hacc çeşididir. Bu sebeple, kurbanın (onarma kurbanı) olması gerekir. Bu hususta bir bozukluğun bulunduğunu şu üç bakımdan gösterebiliriz:

a) Rivayet edildiğine göre Hz. Osman mut'a'dan nehyediyordu. Bunun üzerine Hz.Ali ona, "Sıkıntı ve ihtiyaçtan dolayı bu ruhsata başvurdun sen!.." dedi. Bu da, bu hususta bir noksanlığın bulunduğunu gösterir.

b) Allah'u Teâlâ, bu tür haccı, temettü olarak isimlendirmiştir. Temettü da, lezzet duymak ve faydalanmaktan ibarettir. İbadetler meşakkat üzerine kurulmuşlardır. Bu sebeble bu, temettûun ibâdet oluşunda bir çeşit eksikliğin bulunduğunu gösterir.

c) Bu eksikliğin ne olduğunu tafsilâtlıca izah edecek olursak: Temettü haccında yolculuk, hacc için yapılması gerekirken, umre için olmuştur. "Hacc için yapılması gerekir" dedim, çünkü hacc-ı ekber esâs hacctır. Yine umreyi ta­mamlayıp hacc için ihrama girinceye kadar geçen zamanda bir faydalanma meydana gelmiştir ki, bu ibâdette bir gediktir. Yine bu yolculuğun hakkı; mî-katları hacc için ihrama girme yeri yapmaktır. Çünkü bu çok büyük bir sevap­tır. Mîkat (önce) umre için ihrama girme yeri yapıldığında, bu da ibâdette bir tür gediktir. Bu gediklik hacc ibâdeti için'söz konusu olunca, temettü kurbanı­nı bir nüsük (ibadet) kurbanı değil bir ceza kurbanı saymak gerekir.

İkinci Delil: Kurban, insan hacc ve umreyi tek tek yaptığı zaman, Mekketiler hakkında olduğu gibi, hacc veya umrenin aslî men âsi kinden birisi değil­dir. Halbuki iki ibadeti birleştirmek, namaz, oruç ve i'tikâfı birleştirmekten dolayı kurbanın gerekmeyişi delili ile, kurban kesmeyi gerektirmez. Bundan, bu kur­banın nüsük kurbanı olmadığı ve mutlaka ceza olması gerektiği ortaya çıkmış olur.

Üçüncü Delil: Allah Teâlâ, belirli bir vakte bağlanmaksızın, temettü ya­pan kimseye kurban kesmeyi vacib kılmıştır. Bu kurbanın vaktinin belirlenme-yişi, onun bir ceza kurbanı olduğunun delilidir. Çünkü hacc menâsikintn hepsinin vakitleri belirtilmiştir.

Dördüncü Delil: Orucun bu kurbanda bir yeri vardır. Halbuki nüsük kur­banını oruç karşılayamaz.

Bizim söylediklerimizin doğruluğunu iyice anladığında deriz ki: Allah Te­âlâ. mükellefe, "Hacc ve umreyi Allah için tamam­layınız" emriyle haccı tamamlamayı vacib kılmıştır. Yine biz, temettü haccı-nın tam olmadığına da işaret etmiştik. İşte bu sebebten ötürü de Allah Teâlâ, "Kim hacca kadar, bir umre (yaparak) faydalanmak (temettü yapmak) ister­se, kolayına gelen bir kurban (kesmesigerekir)" buyurmuştur. Çünkü, "Sizin temettü yapmanız, haccınızda bir noksanlık meydana getirmiştir. O halde, hac-cınız tamamlansın diye, o haccınızı kurban keserek onarınız." İşte bu, ayetin siyakından anlaşılan güzel bir manadır. Bu mana sadece Şafiî (r.a)'nin mez­hebinde vardır. [114]

 

Temettû Kurbanı             

 

Temettü sebebiyle vacib olan kurban, davardan kesilecek kurbandır. Bu, sekiz - dokuz aylık koyun veya iki yaşında keçidir. Eğer temettü yapan,bir sığırın veya bir devenin altıda bir hissesine girerse, bu da caizdir. Temettü kurbanı, kişi hacc için ihrama girince vâcib olur. Çünkü, "kolayına gelen bir kurban (kesmesi gerekir)" aye­tinin başındaki "fa" edatı, bunun, faydalanmanın (temettû'un) hemen peşin­den vâcib olduğuna delâlet eder. Bu kurbanın, bayram günü kesilmesi müs-tehabtır. Buna göre temettü yapan, hacc için ihrama girdikten sonra, kurbanını keserse, bu da caizdir. Çünkü bu esnada temettü tahakkuk etmiştir. Ebu Ha-nlfe (r.a)'ye göre, bu caiz değildir.

Bu ihtilâfın kaynağı şudur: Biz (Şafiîlere) göre, temettü kurbanı da, diğer ceza kurbanları gibi, bir ceza kurbanıdır.

Ebu Hanife'ye göre ise, kurban bayramı kurbanları-gibi bir nüsük (ibadet) kurbanıdır. Bundan dolayı bunun Kurban Bayramı günü kesilmesi gerek­mektedir. [115]

 

Oruç,Kurbanın Yerini Tutabilir                Başa Dön

 

Cenâb-ı Allah'ın, "Kim bu (kurbanlığı) bu­lamaz ise, ona üç gün oruç gerekir" sözünün manası, "Hacc-ı temettü yapan, kesecek kurban bulursa ne âlâ; eğer bulamaz ise, Allah Teâlâ onun yerine oruç tutmasını emretmektedir" şeklindedir. Buna göre, kurban kesmek mi, yok­sa oruç tutmak mı daha efdaldir? meselesi ortaya çıkar. Açıkça anlaşılan, asıl olan kurbanın efdal olduğudur. Fakat Hak Teâlâ, kurbana bedel olan oru­cun kemâl ve mükâfaat bakımından kurban gibi olduğunu açıklamıştır. Bu da O'nun, "Bu tam on gün oruçtur" ayetinde açıkladığı şey­dir. Ayet hakkında birkaç mesele vardır: [116]

 

Birinci Mesele

 

Ayet, kişinin kurban bulamaması haliyle ilgili bir nasstır. Müctehidler. kişinin kurban bulup da onu

alacak paraya sahip olamaması; veya parasının yit­mesi, veya yanında bulunmaması; veyahut da bu kurbanın çok pahalı olması gibi durumları, bu ayete kıyas etmişlerdir. İşte bu gibi durumlarda da o kimse kurban yerine oruç tutar. [117]

 

İkinci Mesele

 

ayetinin manası, "O kimşeye hacc yaparken üç gün oruç tutması gerekir" şeklindedir. Buna, bir fıkhî mesele dayanır. Bu da şudur: Hacc-ı temettü yapan kimse, kurban bulamadığı zaman, umre ihramın­dan çıkıp, hacc ihramına girmeden önce, bu üç günlük orucu tutması doğru olmaz. Ebu Hanife (r.a), bunun doğru olduğunu söylemiştir.

Şafiî (r.a)'nin , bunun doğru olmadığına dâir delilleri şunlardır:

a) Ramazan orucunu, ramazan girmeden tutmak isteyen kimsenin, tut­ması ve temettü haccı yapanın yedi günlük orucu memleketine dönmeden tut­ması caiz olamayacağı gibi, bu üç günlük orucu da vakti gelmeden tutmak caiz değildir. Biz, vakti gelmeden bu orucu tutmanın doğru olmadığını söyle­dik. Çünkü Allah Teâlâ, "Ona, haccta  üç gün oruç gerekir" buyurmuş ve bununla haccın ihramlı günlerini kastetmiştir. Çünkü haccın diğer fiilleri, oruç için müsait zaman olamazlar, ancak ihram zamanı buna müsaittir. Bundan dolayı, ayeti ona hamletmek gerekir.

b) Hacc için ihrama girmezden önceki vakit, daha efdâl olan kurban kesme vakti değildir. İşte böylece, diğer asılları ve onların yerine geçecek şeyleri de nazar-ı itibara alarak diyebiliriz ki bu, kurbanın yerine geçecek olan oru­cun vakti olamaz. Bunun izahı şöyledir: Bedel, asıl olmadığı zaman, onun ye­rine geçer ve hüküm bakımından da sanki asıl gibi olur. Buna göre bedelin, aslın bulunması halinde, yerine geçmesi caiz olmayacağı bir vakitte bulun­ması caiz olmaz. Bunu iyice anladığın zaman biz deriz ki, âlimler orucun, haccın ihramına girdikten sonra Kurban bayramı gününe kadar geçen zaman içinde tutulabileceği hususunda ittifak etmişlerdir. Doğru olan, bu orucun ne Kurban bayramı günü, ne de teşrik günlerinde tutulmasının caiz olmadığıdır. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.s), "Bu günlerde oruç tut­mayınız" buyurmuştur. Müstehab olanın, arefe gününde iftar edecek biçim­de bu orucun hacc günlerinde tutulmasıdır. [118]

 

Üçüncü Mesele

 

Âlimler, Hak Teâlâ'nın, buyruğundaki rücû'dan ne kastedildiği hususunda ihtilâf etmişler­dir. Şafiî (r.a), "kavl-i ceclîd"inde bunun, kişinin ai­lesine ve vatanına dönmesi olduğunu söylemiştir. Ebu Hanife (r.a) ise bun­dan muradın, "hacca dair olan işleri bitirip, vatanına dönmeye hazırlanması" olduğunu söylemiştir. Şu fıkhî mesele bu ihtilâfa dayanmaktadır: Hacc-ı te­mettü yapan kimse, haccdan döndükten sonra ve evine ulaşmadan önce, ka­lan yedi gün orucu tutarsa, Şafiî'ye göre bu orucu tutmuş sayılmaz. Allah kendisine rahmet etsin Ebu Hanife'ye göre ise bu orucu tutmuş sayılır.

Şafiî'nin delilleri şunlardır:

1) Allah'u Teâlâ'nın,  sözünün manası, "Vatanınıza döndü­ğünüzde" demektir. Buna göre Allah'u Teâlâ, hacıların vatanlarına dönmesi­ni şart koşmuştur. Şart bulunmadığı zaman, meşrut da bulunmaz. Kişinin va­tanına dönmesi ancak vatanına ulaştığı zaman mümkün olur. Vatanına ulaşmadan önce, şart söz konusu değildir. Bu sebeple meşrutun da bulun­maması gerekir. Şöyle dememiz de, bu görüşümüzü destekler: Hacc-ı temet­tü yapan bir kimse vatanına ulaşamadan ölürse, ona herhangi bir mesuliyyet terettüp etmez.

2) İbn Abbastan rivayet edilen görüştür. Buna göre İbn Abbas, "Biz Mek­ke'ye geldiğimizde, Hz. Peygamber (s.a.s), "Kurbanlık hayvanlarını belirlemiş ve nişanlamış (kiadelendirmiş) olan­lar hariç, sizler hacc için getirmiş olduğunuz telbiye ve tehlillerinizi umre için sayınız[119] buyurdu. Bunun üzerine biz, Beyt'i tavaf, Safa ve Merve arasını sa'y ettik. Daha sonra da, elbiselerimizi giydik ve hanımlarımızın yanına gel­dik. Bundan sonra da, zilhiccenin sekizinci gününün yatsı zamanında hacc için telbiye etmekle emrolunduk.. İhramı bitirince, Hz. Peygamber, "Kurbanlarınızı kesiniz; eğer kurban bulamazsanız, üç günü haccda, ye­di günü de memleketlerinize döndüğünüzde tutulmak üzere (on gün) oruç tutunuz "[120] buyurur.

3) Allah'u Teâlâ, ramazanda yolcunun oruç tutmamasına müsaade etmiş­tir. Buna göre temettü orucu derece bakımından ramazan orucundan daha aşağıdadır. [121]

 

Dördüncü Mesele

 

İbn Ebî Able,  sözünün lâfzına değil de mahalline atfederek, nasb ile, şeklinde okumuştur. Sanki şöyle denilmiştir:  Bu Hak Teâlâ'nın tıpkı, "Ve", açlık günün­de bir yetimi doyurmak" (Beled,14) ayetinde olduğu gibidir.

Allah'u Teâlâ'nın, "Bu, tam on gündür" buyruğu hu­susunda, Allah'ın laneti üzerlerine olsun, mülhidler, iki bakımdan ta'n ve kı­namada bulunmuşlardır:

a) Bedihî olarak üç ile yedinin toplamının on ettiği herkesin malûmudur. Böylece bunu zikretmek, açık olan bir şeyi tekrar açıklamak gibi olur.

b) Hak Teâlâ'nın, sözü, on olma hususunda kâmil olmayan baş­ka bir (on) un varlığını hatıra getiriyor ki bu da imkânsızdır. Halbuki bizim alim­lerimiz bu sözde çeşitli mâna ve faydaların bulunduğunu ifâde etmişlerdir:

1) Hak Teâlâ'nın, sözündeki vâv harfi, kendisinin mutlak cem manası ifâde ettiği hususunda kesin bir nass değildir; aksine vâv harfi bazan, Hak Teâlâ'nın tıpkı, "ikişer veya üçer veyahut da dörder" (Nisa, 3) ayetinde olduğu gibi, (veyahut) mânasına gelir. Nite­kim Arapların, "Hasan veYa u Sırın ile otur" sözlerindeki "vâv" harfi de, manasına gelir. Yani, "ister sununla, ister-sen bununla otur" demektir. Buna gör,e Allah'u Teâlâ, ifâde­sini, bu vehmi izâle etmek için zikretmiştir.

2) Normal olarak bedel olan şey, hal bakımından kendisinden bedel tu­tulduğu şeyden daha zayıftır. Nitekim bu husus, su ile mukayese edildiğinde, teyemmümde de söz konusudur. Böylece Allah bu bedelin böyle olmadığını, aksine kurban kesemeyen ve böylece de oruç külfetini yüklenen kimsenin nefsi, "Allah katında tam bir ücret elde edeceği hususunda mutmain olsun diye", bunun kendisinden bedel tutulan şeye göre tam ve mükemmel olduğunu be­yan etmiştir. "Ori'lâfzıntn zikredilmesi, sadece kendisiyle "kâmile" lâfzına geç­menin sıhhatli olması içindir. Buna göre Cenâb-ı Hak şayet,  de­miş olsaydı, bu ifadeyle yediden ayrı üçün veya üçten ayrılan yedinin murad edilmesi caiz olurdu. İşte bu sebepten dolayı burada "on" lâfzının zikredilme­si gerekmiştir.

Sonra bil ki Allah'u Teâlâ'nın,  sözü, kemâl halinin şu üç ba­kımdan izah edilmesini ihtiva etmektedir:

a) Bu, kurban kesmenin yerini tutma ve onun yerine geçme bakımından kâmil ve tamdır.

b) Bu, sahibinin mükâfaatının, kurban kesen veya kesebilen kimselerin mükâfaatı gibi olması bakımından mükemmeldir.

c) Bu, temettü haca yapan kimsenin haccının.bu orucu tutması halinde, temettü haccı yapmayan kimsenin yapacağı hacc gibi olması bakımından kâ­mildir.

3) Allah Teâlâ, "size orucu on gün olarak vâcib kıldım" dediği zaman, burada bu günlerin bir kısmının bu lâfzın mânasının dışında kalmasını gerek­tiren bir delilin bulunması da akıldan uzak değildir. Çünkü umumî bir ifâdenin tahsis edilmesi şeriatta ve örfte çokça rastlanan bir durumdur. Cenâb-ı Allah eğer, "Haccda üç gün, döndüğünüzde de yedi gün" demiş olsaydı, bazı tahsis edici delillere göre bunun tahsis edildiği ihtimali söz konusu olabilirdi. Fakat Cenâb-ı Allah bundan sonra, "Bu tam on gündür" dediği zaman, bu tabir tah­sis edici böyle bir delilin bulunmadığına dair bir nass olmuş olur ve bunun de­lâleti de kuvvetli olur. Bunun tahsis ve nesh'e ihtimali de bir hayli uzak olur.

4) Sayıların dereceleri dörttür: Birlikler, onluklar, yüzlükler ve binlikler... Bu dört sayının ötesinde kalan sayılar, ya mürekkeb, ya da kusurlu olurlar. Bu açıklamaya göre "on" sayısının kemâl vasfıyla nitelendirilmiş bir sayı ol­ması tarife muhtaç bir durum olmuş olur. Buna göre ayetin takdiri, "Kemâl" vasfıyla nitelenmiş ve küsurat ve terkipten uzak olan bir sayı olduğu için, bu sayıca oruç tutmanızı size vâcib kıldım" şeklindedir.

5) Te'kîd, Arapçada çokça bilinen bir yoldur. Meselâ Hak Teâfâ'nın, "Fakat, göğüslerde olan kaibler kör olur" (Hacc,46)ve, "İki kanadıyla uçan kuşlar da..." (En'âm, 36) ayetlerinde de durum böyledir. Bundaki fayda şudur: Birçok tâbirle ifade olunan ve birçok vasıflarla nitelenmeye çalışılan söz, tek bir lâfız­la ifâde edilen sözden, daha az ve daha zor unutulur. Buna göre, birçok iba­reyle açıklamak, o şeyin hadd-i zatında birçok faydalar ihtiva ettiğine ve onu ihlâl etmenin caiz olmayacağına delâlet eder. Ama tek bir lâfızla ifâde edilen şeyin mühim ve faydalı olduğu, ayrıca kendisini ihlâl etmenin caiz olmadığı zor anlaşılır ve bilinemez. Te'kîd bu tür hikmetleri kapsadığı için onun burada zikredilmiş olması, bu oruçta sayıya riâyet etmenin kesinlikle ihmal edilmesi uygun olmayan mühim ve önemli şeylerden olduğuna delâlet eder.

6) Bu hitâb Araplaradır. Onlar ise, hesap yapmasını bilmiyorlardı. Allah'u Teâlâ böylece bu hususu, şek ve şüpheyi bertaraf edecek biçimde açıklamış­tır. Nitekim, "ay" hakkında Hz. Peygamber (s.a.s)'in şöyle dediği rivayet edil­miştir: Bir keresinde iki eliyle üç kere; başka bir sefer de, iki eliyle iki defa işaret etmiş, üçüncüde de ibham (başparmak) parmağını yumarak işaret et­miştir. Böylece birinci işaretiyle ayın otuz gün; ikinci işaretiyle de yirmidokuz gün olduğuna dikkat çekmiştir.

7) Bu söz, yazının yanlış yazılabilmesinden doğabilecek kapalılığı kaldı-nr. Bu böyledir, çünkü yedi, ile, dokuz    îiLî    hat   itibariyle birbi­rine benzerler.Bundan sonra Cenâb-ı Hak, dediğinde bu karışıklık ortadan kalkmış olur.

8) Hak Teâlâ'nın,  "Onun, haccda üç gün; dönünce de yedi gün oruç tutması gerekir" buyruğundan mak­sadın, daha önce tutulan üç günlük oruç bu yediden hesap edilerek, böylece de haccdan döndükten sonra o kişinin üzerinde katanın, tuttuğu bu üç günün dışında dört gün olduğu hesâb edilerek, memleketine döndükten sonra tut­ması gereken günlerin saysının yedi günü tamamlama şeklinde olacağı.yine bundan muradın, memleketine döndükten sonra bu üç günün dışında yedi gün tutmasının vâcib olacağı da mümkün ve ihtimal dahilindedir. Fakat bundan sonra Cenâb-t Hak, deyince, bu müşkil ortadan kalk­mış olur ve, memleketine döndükten sonra kişiye vâcib olanın, bu üç günün dışında yedi gün olduğu ortaya çıkmış olur.

9) Lâfız her ne kadar haber cümlesi olsa da mana bakımından bir emir­dir. Buna göre âyetin takdiri, "O oruçlar, tam oruçturlar. Çünkü emredilen hacc, Hak Teâlâ'nın da,  emrinde olduğu gibi, tam haccdırlar. Halbuki bu oruçlar, haccda meydana gelen bir arızadan dolayı cezaî oruçlardır. Binaenaleyh, tam ve mükemmel olması gerekli olan haccda mey­dana gelen kusurları giderebilmesi için, bu oruçlar da tam oruç olsun!" şek­linde olur. Bu oruçların kâmil olmasından maksat, haccın tam olmasını beyan ederken zikretmiş olduğumuz husustur. Burada emir lâfzından haber lâfzına geçilmiştir. Çünkü bir şey ciddî ve pekiştirilmiş olarak teklif edildiği zaman, teklif edilen şeyin varlık âlemine girip, gerçekleşebileceği açık bir durumdur. İşte bu sebepten dolayı, birşeyin meydana geleceğinden haber vermek, o şe­yin kuvvetle emredilmiş ve şeriatın onun gerekli olduğunu beyan hususunda büyük bir itina göstermesinden kinaye olarak kabul edilmiştir.

10) Allah'u Teâlâ, üç gün haccda, yedi gün de haccdan döndükten sonra oruç tutulmasını emredince, bu kadar bir ifâdede, bunun Allah katında büyük ve kâmil bir itaat olduğu tam izah edilememiş olur.

Cenâb-ı Hak bundan sonra, deyince bu, bu taatın son derece mükemmel olduğunu gösterir. Bu böyledir, çünkü oruç tutmak Al­lah'a, Hak Teâlâ'nın, "Oruç bana aittir."[122] (Hadis-iKudsi) buyurduğu üzere, temlîk ve tahsis lamıyla nisbet edilmiştir, Hacc da Allah'ın, ayetinde olduğu gibi, yine temlik ve tahsis lamıyla tahsis edilmiştir. Nass, nasıl bu iki ibâdetin Allah'a tahsis edilmiş olduğuna delâlet ediyorsa, yine aktl da buna delâlet etmektedir. Oruca gelince; çünkü oruç, ondaki hikmete aklın tam olarak muttali olamayacağı bir ibâdettir. Bu­nunla beraber o, nefse son derece ağır gelen bir İbâdettir. Hiç şüphesiz bu, sırf Allah rızası için yapılır. Keza hacc da, hikmetini aklın kesinlikle muttali ola­mayacağı bir ibadettir.Bununla beraber bu ibâdet, çok zor bir ibâdettir. Çünkü o, çoluk çocuğu ve vatanı terketmeyi ve birçok lezzetli şeylerden uzaklaşma­yı gerektirir. Bu sebeple şüphesiz o, sadece Allah rızası için yapılır. Sonra bu on günün bir kısmı, haccın zamanı içinde bulunur. Böylece de bu, son derece zor olan iki şeyi birlikte yapmak olur. Bir kısmı ise hacc işlerinin bitiminden sonra bulunur ki, bu da bir zorluktan, başka bir zorluğa geçiş demektir. Bütün bunların, sevabın çok olması ve kulluk derecesinin yükselmesi için birer vesi­le olduğu herkesçe malûmdur. Binaenaleyh, hiç şüphesiz Allah'u Teâlâ bu on günü oruçlu geçirmeyi vacib kılmış ve bunun kemal ve yüceliğin zirvesin­de bulunan bir ibâdet olduğuna şehadet ederek, 'ayut "İşte tastamam on" buyurmuştur. Çünkü burada kelimelerin nekire getirilmesi, onun şanının saygı değer olduğuna delâlet eder. Buna göre Hak Teâlâ sanki, "İşte şu on yok mu? O ne mükemmel ondur" demek istemiştir. İşte böylece bu on çeşit izahla, bu kelimenin nasıl enfes ve güzel faydaları ihtiva ettiği ortaya çık­mış olur ve bu izahımızla mülhidlerin bu ayet hususundaki tenkidleri düşmüş olur. Hamd, âlemlerin rabbi olan Allah'a mahsustur. [123]

 

Ehl-i Mekke Temettü Kurbanından Muaftır                Başa Dön

 

Hak Teâlâ'mn, "Bu, alte­si Mescid-t Haram 'da olmayanlar hakkındadır'' ayetine gelince, bunda birkaç mesele vardır: [124]

 

Birinci Mesele

 

Hak Teâlâ'nın, ifâdesi yukarıda geçen hususlara işarettir. Yukarıda zikredilenlerin en yakın olanı, hacc-ı temettü yapan kimseye gerekli olan kur­ban ve onun bedeli olan orucun zikredilmiş olmasıdır. Yukarıda zikredilenle­rin en uzağı ise, onların yapmış oldukları temettû'un zikredilmesidir. İşte bu sebepten dolayı âlimler ihtilâf etmişlerdir. Ezcümle Şafiî (r.a), (Bu) ism-i işaretinin en yakın zikredilene raci olduğunu söylemiştir. Bu da, hacc-ı temettü yapan kimseye kurban ve onun bedeli sayılan orucun vâcib olması­dır. Yani bu ancak, temettü haccı yapan kimse Mescid-i Haram'ın sakinlerin­den olmadığı zaman olur. Ama, mutemetti hacı, Harem-f Şerifin ehlinden olursa, o kimseye ne kurban, ne de onun bedeli olan oruç gerekmez demek­tir. Bu böyledir, çünkü Şafiî (r.a)'ye göre bu kurban ancak afakî olanlara, yani Mescid-i Haram'ın sakinlerinden olmayanlara gerekir. Çünkü temettü yapan kimseye vâcib olan, haccın ihramına mikatlardan girmesidir. Bu kimse umre ihramına mikattan girip, daha sonra da haccın ihramına mikattan girmediği için, burada bir noksanlık meydana gelmiş olur. Böylece bu kurbanı, bir nevi ceza kurbanı olarak kesmiş olur. Mekkeli olan kimselerin ise mikattan ihrama girmeleri vâcib değildir. Binaenaleyh, Mekkeli olanın hacc-ı temettü yapması onun haccında herhangi bir eksiklik meydana getirmez. Bundan ötürü ona ne kurban, ne de onun bedeli olan oruç, kesinlikle vâcib olmaz.

Ebâ Hanife (r.a) ise, Hak Teâlâ'nın, JJJ3 sözünün, uzağa, yani temet-tu'a işaret olduğunu söylemiştir. Ebu Hanife'ye göre Mescid-i Haram'ın sa­kinleri için ne hacc-ı temettü yapmaları, ne de hacc-ı kıran yapmaları uygun değildir. Kim hacc-ı temettü veya hacc-ı kıran yaparsa, ona bir kurban kes­mek vâcib olur. Bu kurban, cinayet kurbanı (ceza kurbanı) dır. Dolayısıyla o kimse ondan yiyemez. Şafiî (r.a)'nin delilleri şunlardır:

1) Hak Teâlâ'nın, "Kim hacca kadar umresinden faydalanırsa" buyruğu Harem'de oturanların da dahil olduğu umumî bir ifâdedir.

2) Hak Teâlâ'ntn,   dili    sözü, kinaye yollu bir ifâdedir. Bu sebeple bu­nu, en yakında zikredilmiş olana hamletmek gerekir ki, bu da kurbanın vâcib olmasıdır. Kurbanın vâcib olması "afakî" olan "mutemetti" hacıya tahsis edi­lince, "afakî" olmayanların da bazan mutemetti olacaklarına kesin olarak hük­metmek gerekir.

3) Allah'u Teâlâ, cahitiyye insanlarının hacc aylarında umre yapmayı ha­ram'saymış olmalarını neshettiğini beyan etmek için kıran ve temettü hacclarını meşru kılmıştır. Nesh ise, bütün insanlar hakkında geçerlidir.

4) Hacc-ı ifrâd yapan herhangi bir kimse, Medinelilere kıyasla hacc-ı te­mettü yapmış kimselerden olur. Ne var ki, zikrettiğimiz sebepten dolayı Mek-keli olup da temettü haccı yapan kimsenin kurban kesmesi gerekmez.

Ebu Hanife (r.a)'nin delili ise şudur: "Hak Teâlâ'nın, sözü bir kinayedir. Bu sebeple bunun, geçenlerin hepsine birden işaret etmesi gere­kir. Çünkü daha önce zikredilmiş olanların bir kısmı diğerinden daha evlâ değildir" şeklindedir.

Bunun cevabı ise şudur: Bunun, "en yakına raci olması evlâdır; çünkü yakınlık tercih sebebidir" şeklinde söylenmesi niçin caiz olmasın? Cümlelerin peşinden zikredilen istisnanın en son cümleye tahsis edilmesi görüşü, Ebu Hanife'nin mezhebi değil midir?[125] Bu cümle, diğer cümlelerden, sadece is­tisna edatına yakınlığı sebebiyle ayrılmıştır. İşte burada da böyledir. [126]

 

İkinci Mesele

 

Alimler, tâbiri ile kimlerin murad edildiği hususunda ihtilâf etmişlerdir.

İmam-ı Malik, bunların Mekketiler veı'Zi-Tuvâ"halkı olduğunu söylemiştir. İmam-ı Malik sözüne devamla şöyle demiştir: "Şa­yet Minâ halkı, kendilerine caiz olan yerden umre için ihrama girseler, sonra da Mekke'de bir süre kalıp haccetseler, mutemetti olurlar."

Yine İmam-ı Mâlik'e Hacc-ı temettü yapan kimselere vâcib olan işler Harem-i Şerif ahalisine de vacib olur mu?" diye sorulunca, O: "Onlar Mekke halkı gibi olmadıkları halde evet!" demiştir. O'na: "Ya Minâ halkı?" denilin­ce, O: "Bunun özellikle Mekkelilere has olduğunu zannediyorum" demiştir.

Tavus da, Mescid-i Haram'ın sakinlerinin, Harem'in halkı olduğunu söylemistir. Allah kendisinden razı olsun Şafiî de, bunların, Mekke'ye namazla­rın kısaltılacağı mesafeden daha az bir mesafede olanlar olduğunu söylemiştir. Eğer bunlar namazların kısaltılacağı bir mesafede bulunurlarsa, onlar Mescid-i Haramın sakinlerinden sayılmazlar. Allah kendisinden razı olsun Ebu Hani-fe de, Mescid-i Haramın sakinlerinin "mîkât ehli" olduğunu söylemiştir. Mî-kâtlar da Zülhuleyfe, Cuhfe, Karn, Yelemlem ve Zâtu'l-lrk'dır. Buna göre bu yerlerin herhangi birisinin halkından olan .ıerkes veya, Mekke istikametin­de, buraların ötesinde olan herkes Mescid-i Haramın sâkinlerindendir. Alim­lerin mezheplerinin tafsilâtı işte budur.

Ayetin lâfzı İmam-ı Mâlik (r.a)'in mezhebine daha uygundur. Çünkü Mekke halkı, Mescid-İ Haramı müşahede edip orada da bulunanların ta kendisidir. Buna göre ayetin lâfzı sadece onlara delâlet eder. Ne var ki Şafiî şöyle de­miştir: Allah'u Teâlâ çoğu kez Mescid-i Harâm'ı zikretmiş ve bundan da Ha-rem'i kasdetmiştir. Nitekim Hak Teâlâ,

"Kulunu geceleyin Mesdd-İ Haram'dan... götüren Allah'ın şanı ne yücedir!" (isfâ,i)buyurmuştur. Allah'ın Resûtü de, Mescid-i Haramdan değil, Harem-i Şerif'den Mirâc'a başlatılmıştır. Ve yine Cenâb-ı Hak, 'Sonra varacakları yerr Beyt-İ Atîk'a varır"(Hacc, 33)buyurmuş, bununla da Harem-i Şerifi kastetmiştir. Çünkü kurbanlar Mescid 'de de, Ka'be'nin içinde de kesilmezler...

Bunun böyle olduğu sabit olunca, biz deriz ki Hak Teâlâ'nın buradaki Mescid-i Haram'dan maksadı bizim bahsettiğimiz şeydir. Bunun böyle oldu­ğunu şu iki şey gösterir:

a) Bir yerde bulunmak, yolculuk etmenin zıddıdır. Yolcu olmayan herkes, ikâmet ediyor ve bir yerde bulunuyor demektir. Yolculuğun hükmü ancak na­mazların kısaltıldığı bir mesafede başlayınca, namazları kısaltma mesafesin­den daha az bir mesafede bulunan herkes yoicu olmaz, mukîm olur.

b) Arapların şehirlileri, hazır olanlar, çölde yaşayan­ları da çölde yaşayanlar, ve diye adlandırmaktadırlar.Yine,

insanların, çadır halkı ile evlerde yaşayanları kastederek, demeleri de meşhurdur. [127]

 

Üçüncü Mesele

 

Ferrâ, Hak Teâlâ'nın, sözünde İâm harfinin, mânasına geldiğini söylemiştir. Yani, "kurban kesmek ve oruç tutmak olan şu farz, Mekke halkından olmayan kimseler hakkındadır" demektir. Bu Hz. Peygamber (s.a.s)'in,    "Onlara, yani onların üzerine, velaye­ti şart koş"[128] hadisinde olduğu gibidir. [129]

 

Dördüncü Mesele

 

Allah'u Teâlâ "ehlin bulunmasını" zikretmiş, bununla ehlin bulunmasını değil de ihrama giren kimse­nin bulunmasını kastetmiştir. Çünkü genel olarak kişi ehlinin meskûn olduğu yerde bulunur. [130]

 

Beşinci Mesele                Başa Dön

 

Mescid-i Haram, bu vasıfla vasıflanmıştır. Çünkü, "Haram kelimesiyle "mahrum" kelimesinin aslı,"kazanmaktan men etmek" tir. Kendisinden nehyedilen şey de, haramdır. Çünkü onun da yapılması men edilmiştir. Buna gö­re Mescid-i Haram, yapılması yasaklanmış olan şeylerin, içinde irtikâb edil­mesi yasaklanmış ve men edilmiş olduğu yer demektir. Ferrâ şöyle demiştir; " kelimelerinde olduğu gibi, ve, şek­linde de söylenmiştir.

Hak Teâlâ'nın, "Ve Allah'dan ittika ediniz" emrine ge­lince, İbn Abbas bununla Hak Teâlâ'nın, "Size farz kıldığı şeyler hususunda Allah'tan korkunuz" mânâsını kastettiğini söylemiştir.

Yine allah'ın, "Ve biliniz ki, Allah'ın cezalandırması çok şiddetlidir" âyetine gelince bunun manası "allah'ın kanunları­na karşı gevşek davrananlara, aldırmayanlara karşı ikâbı çok çetin olan" de­mektir. Ebu Müslim şöyle demiştir: avn manaya ge­lirler. Bu, kötülük yapan, günah işleyen kimseyi, işlediği kötülüğe karşı ceza­landırmak demektir. Buna göre bu, "akıbet" kelimesinden türemiş bir kelimedir. Bununla sanki, kötülük yapanın fiilinin akıbeti kastedilmiştir. Bu, tıpkı şöyle diyenin sözü gibidir: "Sen mutlaka, yaptığının akıbetini tadacaksın." [131]

 

Haccın Zamanı

 

"Hacc bilinen aylar (da) dır. Her kim o aylarda haca kendisine farz kılmişsa, artık refes (cima ve cima ile ilgili sözler) günah işlemek ve kavga etmek yoktur. Ne hayır yaparsanız, Allah onu bilir. Azıklarım; muhakkak ki azığın en hayırlısı takvadır. Benden korkun, ey akıl sahipleri!" (Bakara, 197). [132]

Bu ayette birkaç mesete vardır:

 

Hacc İbadetinin Zamanı

 

Haccın, ayların bizzat kendisi olmadığı çok açık olarak bilinen hususlardandır. O halde, burada bir te'-vil yapmak gerekir. Bu hususta ise bazı görüşler vardır:

a) Âyetin takdiri, "Hacc ayları malûm aylar­dır" şeklindedir. Bu takdire göre, ayet-i kerimeden bir muzâf hazfedilmiş olur. Bu, Arapların tıpkı, yani, "soğuğun zamanı iki aydır" deme­leri gibidir.

b) Âyetin takdiri, "Hacc ma'lûm ayların haca­dır" yani, "Hacc ancak bu aylarda olurttemektir. Yoksa "câhiliye halkının ca­iz saydıkları gibi, bunların dışında hacc yapılmaz" demektir. Bu takdire göre de, âyette geçen,    kelimesine muzâf olan bir masdar hazfediimiştir.

c) Herhangi bir takdir yapmadan âyetin mânâsını doğru olarak vermek de mümkündür. Bu da, hacc, o aylarda yapıldığı için, bu ayları bizzat haccın kendisi kabul etmektir. Bu, Arapların, "Kâim olan gece ve sâim olan gündüz", yani, "İçinde ibâdet edilen gece ve içinde oruç tutulan gündüz" demeleri gibidir. [133]

 

İkinci Mesele                Başa Dön

 

Müfessirler, şevval ve zilkadenin hacc aylarından olduğu hususunda ittifak etmişlerdir. Ama buna kar­şılık onlar, zilhicce hususunda ihtilâf etmişlerdir. Bu­na göre Urve İbnu'z-Zübeyr, bu ayın tamamının hacc aylarından olduğunu söylemiştir ki, bu aynı zamanda İmam-ı Mâlik (r.a)'in görüşüdür. Ebu Hanife (r.a) de: "Zilhiccenin ilk on gününün hacc aylarından olduğunu" söylemiştir ki, bu İbn Abbas, İbn Ömer, Nehâî, Şa'bl, Mücâhid ve Hasan el-Basrî'nin görüşüdür. İmam-ı Şafiî (r.a) ise, Kurban bayramı gecesinden başlayarak zil­hiccenin itk dokuz gününün hacc aylarından olduğunu söylemiştir.

İmam-ı Mâlik (r.a)'in delili şunlardır:

a) Allah'u Teâlâ, lâfzını cemi sîgasıyla zikretmiştir ki, cemînın en azı üçtür.

b) Kurban bayramı günlerinde hacc ile ilgili şeylerden birisi yapılır. Bu da, "cemre" taşlarını atmaktır. Kadın hayz olduğu zaman, mutlaka yapması ge­reken tavafını, bu on günden sonraki günlerde yapmak üzere erteler. Urve'ye göre, ziyaret tavafını ayın sonuna kadar tehir etmek caizdir.

İmam-ı Mâlikin bu iki delilinden birincisine, iki bakımdan cevap veririz:

1) Hak Teâlâ'nın, "Muhakkak ki kalbleriniz haktan meyletmiştir"(Tahrim, 4) âyetinin deliliyle, "cemî" ifâdesine, birin dışındaki bü­tün sayılar dahildir.

2) Ayın bir kısmı, tamamı olarak kabul edilmiştir. Nitekim, bir kimse birisi­ni, senenin sadece bir saati içinde gördüğü halde, "Seni falanca sene gördüm" denilir.

İmânvı Mâlikin ikinci deliline de şu şekilde cevâp veririz: Tıraş olup, ta­vaf edip kurban keserek ihramdan çıkmış olan kimse "cemre" taşlarını atar. Buna göre sanki bu fiil, hacc fiillerinden değilmiş gibi olur. Hayızlı kadın bun­dan sonra tavaf ederse, sanki bu, edâ hükmünde değil, kaza hükmünde olur.

Zilhiccenin ilk on gününün hacc aylarından olduğunu söyleyenler bu ko­nuda şu iki delili öne sürmüşlerdir:

a) Müfessirlerden, hacc-ı ekber gününün, Kurban bayramı günü olduğu­nu söyleyenler çıkmıştır.

b) Kurban bayramı günü, haccm bir rüknünün vaktidir. Bu rükün de, ziya­ret tavafıdır. Şafiî (r.a) kendi görüşüne şu şekilde istidlal etmiştir: Hacc, Kur­ban bayramı gününde fecrin tulûu ile sona erer.. Halbuki ibâdet, vakti

bulunduğu halde, sona ermez.. Mezheplerin bu husustaki görüşleri bundan ibarettir.

Burada geriye iki müşkil kalmıştır:

1) Allah'u Teâlâ daha önce, "Sana hilâlleri soruyorlar; de ki, onlar insanlar ve hacc için vakitleri bildirirler" (Bakara. 189) buyurmuş,  'nin tamamını haccın vakitleri olarak göstermiştir.

2) Sahabenin ileri gelenlerinin şöyle dedikleri meşhurdur: Kişinin çofuk çocuğunun meskûn olduğu evlerden ihrama girmesi, haccı tamamlar. Evi son derece uzak olan kimsenin, hacc için çoluk çocuğunun meskûn olduğu yer­den ihrama girmesi ancak hacc aylarından önce caiz olur. Bu da, hacc ayları­nın hususî bir zamanla mukayyet olmadığını gösterir.

Birinci Müşkile Cevap: O ayet (Bakara, 189)umumidir. ayeti ise, hususidir. Hâs, âmmdan önce gelir. İkincisine de şu şekilde cevap veririz: Sahabeden rivayet edilen hadis, nassla çelişemez. [134]

 

Üçüncü Mesele

 

Hak Teâlâ'nın,  kelimesi hakkında bazı izahlar yapılmıştır:

a) Hacc, senenin ancak malûm aylarında bir kere yapılır ve bu, sene içinde defalarca yapılabilen umre gibi değildir. Bu durum Arapları, bu ayları bilme ve tanıma hususunda bu ilahî kanun nazil olmadan önce, kendi bildikleri şeye şevketti. Bu görüşe göre şeriat, onların bildiği şeylerin hilâfına olarak inmemiş, aksine onu doğrulayıcı ve te'kid edici olarak gel­miştir.

b) Bundan murad, Hz. Peygamber (s.a.s)'in açıklamalarıyla malûm olan aylar, demektir.

c) Bundan murad, "bu ayların, takdimi ve tehiri caiz oimayan muayyen vakitlerde belirlenmiş olması" şeklindedir. Yine bu, haklarında,"Haram aylan ertelemek, küfürde ileri gitme­dir" (Tevbe. 37) âyetinin nazil olduğu kimselerin yaptığı gibi de değildir. [135]

 

Dördüncü Mesele                Başa Dön

 

Şafiî (r.a) şöyle demiştir: Bir kimsenin, hacc ayları gelmeden önce ihrama girmesi caiz değildir. Ahmed İbn Hanbel ve İshâk da aynı görüştedir.

İmâm Malik, Sevrî ve Ebu Hanife (r.a)'ye göre, hacc için ihrama girmek bütün sene boyunca caizdir. Şafiî (r.a)'nin delili, aye­tidir. Bu ayetteki, kelimesi nekire olarak cem-i kıllet veznindedir.

Binaenaleyh bu, bütün ayları içine almaz. Cem-i kıllet vezni, en çok on, en az da üç sayısı için kullanılır. Bu vezin nekire olarak getirildiğinde, ifâde ettiği en az sayıdaki şeye hamledilir. Böylece hacc aylarının üç tane olduğunun mu-rad edilmiş olduğu ortaya çıkar. Müfessirler, bu üç ayın şevval, zilkâ'de ve zilhicce'nin bir kısmı olduğu hususunda ittifak etmişlerdir.

Bunun böyle olduğu sabit olunca, biz deriz ki: Vaktinden önce hacc için ihrama girmenin caiz olmaması gerekir. Buna üç şey delildir:

a) Namaza kıyas ederek, edâ vaktinden önce hacc ibadeti maksadıyla ihrama girmek doğru olmaz.

b) Cuma namazında, vaktinden önce hutbe de caiz değildir. Çünkü hut­be, hükmen öğle namazının iki rekatının yerine geçer. İbadete başlama ma­nasına gelen, ihram vaktinden önce haydi haydi doğru olmaz.

c) Edâ etmeden haccın vakti geçince, bu haccı edâ için ihrama girmek doğru olmaz. Binaenaleyh vakti gelmeden, haccı edâ etmek için ihrama gir­menin doğru olmaması daha evlâdır. Çünkü birşeyin devam etmekte oluşu, başlamasından daha kolaydır.

Ebu Hanife (r.a)'nin de görüşüne iki delili vardır:

1) Allah Teâlâ, "Sana hilâlleri (aylan) sorarlar. De ki "onlar insanlar ve hacc için birer vakit (tayin vesilesi) dirler" (Bakara, 189) buyurmuş, bunların hepsi haccın vakitleri olmadığı halde, hepsini haccın vakitleri olarak ifâde etmiştir. Buna göre, bütün ayların, hacc için ihrama girilebilecek birer vakit olduğu ortaya çıkmış olur. Allah Teâ­lâ, "Hacc, malûm aylardır" buyruğunda haccın vakti­ne, "hacc" dediği gibi, ihramın da mecazen "hacc" diye adlandırılmış olması caizdir, hatta bu daha uygundur. Çünkü "ihram", hacca "vakit" kavramın­dan daha yakındır.

2) İhram, hacc için yapılan bir fiildir. Bu sebeple, nezir gibi vakti gelme­den yapılması caizdir.

Ebu Hanife'nin birinci deliline şöyle cevap verilir: Bizim, zikrettiğimiz ayet, sizin delil olarak tutunduğunuz âyetten daha husûsîdir.

İkinci deliline de şöyle cevap verilir: Nezir ile ihrama girme arasındaki fark şudur: Vakit, ibâdetin edası için nazar-ı itabara alınır. Halbuki, "eda ancak yeni başlanılan bir akid ile tasavvur olunur" delili ile, nezirlerin edâ ile bir alakası yoktur. İhrama gelince, mecburî olmakla beraber bu da, edâ için bir başlan­gıç ve bir akiddir. Bu sebeble, ihram mutlaka vakte muhtaçtır.

Hak Tealâ'nın, "Kim, o aylarda haca kendisine farz kılarsa" ifadesiyle ilgili birkaç mesele vardır: [136]

 

Birinci Mesele

 

Ayetteki, kelimesinin Arapçadaki mânâsı, gerekli ve vacip kılmaktır. "Onu sana vacip kıldım" manasında,  denilir "Farz" ke­limesinin aal manası ise, gedik açmak ve kesmektir. İbnü'l A'râbi, "Farz, ku­mar okunda, ağaç direkte ve benzeri şeyler üzerinde bıçakla açılan gedik (işa­ret) tir. (yayın kirişinin     bağlandığı   gedik)    manasınadır. (ağaÇ direkteki gedik) manasınadır" demiştir.   Namaz ve benzeri ibadetlerin farz oluşu da bu köktendir. Çünkü bu farz ibadetler, gedi­ğin kumar okunun ayrılmaz bir vasfı oluşu gibi, kula gerekli bir şeydir. Buna göre ayetteki, fiili "vacib kıldı" manasınadır. Kur'an-ı Kerim'de, "açıkladı, beyân etti ve birbirinden ayırdı" mânâsına da gelir. Bu, "(Bu), indirdiğimiz ve açıkladığımız bir suredir" (Nûr, 1) ve, "Şüphesiz Allah size, yeminleri­nizi keffâreûe çözmenizi beyan etti" (Tahrım, 2) âyetlerinde geldiği gibidir. kelimesi, "kesme" manasına da gelir. Çünkü birşeyi kesen, onu başka birşeyden ayırmıştır. Allah Teâlâ da bir şeyi farz kıldığında, onu başka şeylerden ayırmış olmaktadır. Binaenaleyh bu kelime hem "vacib kıldı" hem de "ayırdı" manasına gelir. Bu iki mana da temelde tek bir asla râcî olurlar. [137]

 

Hacc İçin İhram Haline Girme                     Başa Dön

 

Bil ki ayette bir hazif vardır. Buna göre ayetin takdiri "Kim bu aylarda, haccetmeyi kendisine gerekli kılarsa" şeklindedir. Bu  farzdan  (gerekli  kılmadan)  murad,  ihrama girenin, ihrama girmesine sebeb olan şey (yani niyetidir). Çünkü kişi, hiç şüp­he yok ki, ancak kendi yaptığı bir fiil ile hacı olur, böylece de ihrama girer ve kendisine, avlanma, elbise giyme, güzel koku sürünme, hantmıyia yatma ve başını örtme gibi şeyler haram olur. Bu gibi şeyleri o kendisine haram kıldığı için "muhrim" (haram kılan) diye adlandırılmıştır. Çünkü o kimse, kendisine bu gibi şeyleri haram kılacak şeye (yani ihrama) girmiştir. İşte yine bu sebeb-ten ötürü de, hacc mıntıkasına "Harem" denmiştir. Çünkü Harem-i Şerif ol­masaydı, aslında haram olmayan bu gibi şeyler orada da haram olmazdı. Buna göre, Hak Teâlâ'nın, ayeti, ihramlıya kendisi sebe­biyle hacı ve muhrim olacağı bir fiili mutlaka yapması gerektiğine delâlet eder.

Sonra fakîhler bu fiilin ne olduğu hususunda ihtilâf etmişlerdir. Şafiî (r.a), telbiyeye ihtiyaç olmadan sırf niyet ile ihrama girilebileceğini söylemiştir.

Ebu Hanife (r.a) de. niyet ile birlikte telbiye veya kurban gönderme bu­lunmadıkça, sırf niyet ile ihrama girilemeyeceğini söylemiştir. Kaffâl (rh.a), Tef-sir'inde şöyle demiştir: "Âlimlerden bir cemaatten kurbanını işaretleyen ve onu kurban olarak alâmetlendiren kimsenin ihrama girdiği rivayet edilmiştir." Yi­ne Nâfi, İbn Ömer (r.a)'in, "Kurbanını belirleyen ve onu alâmetlendiren kim­se ihrama girer" dediğini; İbn Abbas (r.a)'ın da, "Umre ve hacc yapmayı murad ettiği halde kurbanını belirlemiş olan kimse ihrama girer" dediğini rivayet et­miştir.

İmam Şafiî (r.a), görüşüne birkaç bakımdan delil getirmiştir:

1) Allah Teâlâ. "Kim o aylarda (kendisine) haccı farz kılarsa, haccda cima ve cima ile ilgili söz, fâsıklık (günah işleme) ve kavga yoktur" buyurmuştur. Buna göre hac-cın farzının telbiye ve kurban göndermekten ibaret olması mümkün değildir. Çünkü telbiyede kişinin, ihramlı olduğunu gösteren kesinlikle ne hakikî ne de mecazi birşey yoktur. Geriye haccın farz oluşunun sadece niyetten ibaret ol­duğu kalır. Haccın farz oluşu, Hak Teâlâ'nın,  "cinsi münasebet yoktur" sözünün delili ile, haccın kesinleşmesini gerektirir. Binaenaleyh hac­cın kesinlik kazanmasında niyetin yeterli olması gerekir.

2) Hz. Peygamber (s.a.s)'in,  "Herkes için an­cak niyet ettiği şey vardır"[138] hadisinin zahirî manası.

3) Kıyas. Hacca başlamak, insanın kendisini yasaklardan alıkoymasıdır. Binaenaleyh hacca, oruç gibi bir niyetle başlamak doğru olur.

Ebu Hanife (r.a)'nin delili ise iki tanedir:

a) Ebu Mansur el-Mâturîdi'nin Tefsirinde, Hz. Alşe (r.anha)'den riva­yet edilen, "Kişi, telbiye getirmedikçe ihrama girmiş olmaz" sözüdür.

b) Hacc, helâl ve haram kılma özelliği olan bir ibâdettir. Dolayısıyla buna da, namaz gibi sadece niyet ile başianılamaz. [139]

 

Hacc Sırasındaki Yasaklar

 

Allah Teâlâ'nın, "Haccta cinsi münasebet, günah işleme ve kavga yoktur" ayeti ile ilgili birkaç mesele vardır: [140]

 

Ayetteki Farklı Kıraatler Vesilesi İle Dil Felsefesi Yönünden Mühim Bir İzah                         

 

İbn Kesir ve Ebu Amr, kelimeyi merfû ve tenvinli olarak, şeklinde; ve, kelimesini ise mansub olarak, şek|inde okumuşlardır. Diğer kıraat imamlar, ise, üçünü de mansub okumuşlardır. Bil ki manâ bakı­mından, bu iki kıraatin farkını ortaya koyabilmek için, şu iki mukaddimeyi yap­mak gerekir:

1) Herşeyin bir ismi vardır. Buna göre ismin kendisi, müsemmânın kendi­sine delildir. İsmin harekeleri ve diğer halleri, müsemmânın hallerini gösterir. Binaenaleyh, senin    (Bir adam) demen, belli bir mahiyeti ifâde eder. Bu lâfzın, mansub, merfû ve mecrûr olan harekeleri; o mahiyetin mef'ul oluş, fail oluş ve muzâf oluş halterini gösterir. Aslın, asıl; sıfatın da sıfat karşısında olması için, aklî tertip işte böyledir. Bundan dolayı mahiyetlere delâlet eden isimlerin sonlarının sakin olarak telaffuz edilmesi gerekir ve, ve, şeklinde söylenir. Bu böyledir. Çünkü bu harekeler, müsemmânın zâ­tında meydana gelen farklı durumları ifâde etmek için konulduğundan dolayı, müsemmânın hallerinden birini belirleme maksadı olmaksızın, müsemmânın kendisi belirtilmek istendiğinde, lâfzı bu harekelerden arındırmak gerekir. Bu­na göre, bazan lâfız harekelenmek istendiğinde, harekelerin en hafifi ve sü­kûna en yakını olduğu için nasb ile harekelenmesi gerekir.

2) Nasb ile, (Hiçbir adam yok) dediğin zaman, mahiyyeti nef­yetmiş olursun. Mahiyyeti nefy ise, kesinlikle o mahiyyetin fertlerinin yokluğu­nu icâb ettirir. Ama ref ve tenvinle,  dediğin zaman, sen kapalı ve müphem bir adamı nefyetmiş olursun. Bu, bu vasfıyla mahiyyetin bütün fert­lerinin yokluğunu icab ettirmez. Ancak ayrı bir delilin bulunması müstesna... Böylece, senin nasb ile, sözün, ref ve tenvinle olmak üzere, sözünden nefyin umumiliğine daha fazla delâlet eder.

Bu iki mukaddimeyi iyice anladıysan, biz bu iki okuyuş arasındaki farka dönüyor ve şöyle diyoruz: Bu üç kelimeyi nasb ile okuyanların kıraatine göre, bunda herhangi bir müşkillik yoktur. Ama ilk ikisini ref ve tenvinle; üçüncüsü­nü de nasb ile okuyanlara gelince, bu cidalin nefyine gösterilen ehemmiyetin, "refes" ve füsükun nefyine gösterilen ehemmiyetten daha fazla olduğuna de­lâlet eder. Bu böyledir, çünkü "refes" şehveti tatmin etmekten ibarettir. Ci­dal, bunu da ihtiva eder. Çünkü cedelleşen kimse, kendi sözünü yerine getirmeyi arzular.

Füsük, Allah'ın emrine muhalefet etmekten ibarettir. Mücadele eden kimse de hakka uymaz. Çoğu kez düşmanlığa ve öfkeye sevkeden eziyyet ve kor­kutmalara başvurur..

Cidal, kötülüğün her çeşidini içine alınca, şüphesiz bu kıraate göre, Allah'u Teâlâ bu cidali nefyetme hususunda daha fazla ihtimam göstermiştir.

Müfessirlere gelince onlar şöyle derler: İlk ikisini ref ve tenvin ite okuyup, üçüncüsünü sadece nasb ile okuyanlar, ilk ikisini nehyetme mânasına; sanki, "Herhangi bir refes ve fısk olmasın" dercesine, üçüncüsünü de mücadeleyi nefyettiğini haber verme mânâsına hamletmişlerdir. Müfessirlefin dediği bu­dur; ne var ki İlk ikisinin nehye, üçüncüsünün de nefye niçin tahsis edildiğinin bir izahı yoktur. [141]

 

Retes Kelimesinin Tefsin                Başa Dön

 

Ayette geçen, kelimesine gelince, biz bunu Hak Teâlâ'nın "Oruç gecesi, hanımlarınıza yaklaşmanız size he­lâl kılındı" (Bakara. 187) ayetinin tefsirinde izah etmiş­tik. Bundan maksad, cimâdır. Hasan el-Basrîde, bundan maksadın cimâya taalluk eden her şey olduğunu söylemiştir. Buna göre lisân ile yapılan refes, cima ve cima ile ilgili şeyleri söylemek; el ile yapılan refes, tutmak ve yokla­mak; ve fere ile yapılan refes de cima etmektir. Ulemâ, "Kadınların arkasın­dan bu kelimeleri konuşmak refes sayılmaz" demiş ve, İbn Abbas'ın ihrâmlı iken ve devesini şarkı mırıldanarak çekerken aktarmış olduğu şu şiirle istiş-hâd etmişlerdir: "O kadın­lar fısıldaşarak bizimle beraber yürüyorlar. Eğer talihimiz yolunda giderse, on­larla cima edeceğiz."

Bunun üzerine Ebu'l-Âliye ona, "İhramlı iken refes mi yapıyorsun?" de­diğinde İbn Abbas, "refes, sadece kadınların yanında söylenen fahiş sözlerdir" diye cevap verir.

Diğer âlimler ise, "refes'in kötü ve çirkin söz söylemek" olduğunu söyle­yip, bu görüşlerine de hadis ve Arapçadan istişhadlarda bulunmuşlardır. Ha­berden delilleri, Hz. Peygamber (s.a.s)'in şu sözüdür:

"Sizden birisi oruçlu olduğu zaman, çirkin söz söylemesin ve ağzını bozma­sın.. Eğer bir kimse ona kötü söz söylerse, o "Ben oruçluyum" desin'[142]

Burada refesin çirkin ve kötü sözden başka bir şeye ihtimali olmadığı açıktır.

Arapçadan delillerine gelince bu, Ebu Ubeyd'den rivayet edilen şu söz­dür: "Refes, konuşma sırasında çirkin sözler söylemektir. Bu manada olmak üzere, denilir." Ebu Ubeyde ise, "Refes, boş ve mâlâ-yanî söz söylemektir" demiştir.

Füsûk'a gelince, bil ki fısk ve füsûk aynı manaya gelirler. Bunlar, Jlij JÜ babından masdardırlar. Daha önce biz füsûk'un taât çerçeve­sinin dışına çıkma mânasına geldiğini açıklamıştık. Müfessirler ise bu mana­ya delâletinde ihtilâf etmişler; muhakkik olanlarından pek çoğu, bu kelimeyi her türlü günah mânâsına hamlederek şöyle demişlerdir: "Çünkü lâfız, bütün bunları içine alır ve onları kapsar. Bir şeyden nehyetmek, o şeyin bütün nevi­lerinden vazfeçmeyi gerektirir. Binaenaleyh, lâfzı fışkın bazı,çeşitlerine ham­letmek, delilsiz bir dâvadır. Bu Hak Teâlâ'nın, "O da Rabbirdn emrine itaatten dışarı çıktı" "Ve, size küftü, ûskı ve İsyan etmeyi kötü gösterdi" (Hucurat, 7) âyetleriyle te’kid edilmiştir.

Bazı müfessirler de, bu kelimeden muradın günâhın bazı nevileri olduğu­nu söyleyerek, bu hususta bazı vecihler zikretmişlerdir:

1) Bu kelimeden murad kötü söz söyleyip sövmektir. Buna Kur'an ve ha­disten delil getirmişlerdir. Kur'an'dan delilleri,

"Birbirinizi kötü lâkab-larla çağırmayın; imandan sonra tBsık olmak ne kötü bir İsimdir!" (Hucurat, 11) ayetidir.

Hadisten delillerine gelince, bu Hz. Peygamber (s.a.s)'in şu sözüdür: "Müslümana sövmek, fisktır; onunla sa~ vaşmaksa küfürdür,”[143]

2) Bundan murad eziyyet etmek ve çirkin sözler söylemektir. Cenâb-ı Al­lah, "Ne kâttbe- ne de şahide zarar verilmesin... Eğer yaparsanız, bu sizin bir eziyyet vermeniz olur"(Bakara. 262) buyurmuştur.

3) İbn Zeyd şöyle demiştir: Bu, putlar için kurban kesmedir. Çünkü müş­rikler hacdan esnasında hacc için ve putları adına kurban kesiyorlardı. Bu hu­susta Cenâb-ı Allah,  "Üzeri­ne Allah'ın adının anılmadığı (boğazlanmış hayvanlardan) yemeyin. Çünkü bu bir fısktır." (En’âm, 121) ve,    «i aiiI Jil J*l Ulj jl    "Va da, Al/aA'tan başkası adına boğazlanmış bir nsk olur" (En'âm, 145) buyurmuştur.

4) İbn Ömer şöyle demiştir: "Fâsık,ihramda bulunmanın yasaklamış ol­duğu avlanmak ve benzeri hususlarda âsî ve günahkâr olan kimsedir."

5) Refes, cima ve kişinin hanımıyla cima öncesi yapmış olduğu şeylerdir. Risûk ise, zina yoluyla cima ve cima öncesi yapılan şeylerdir.

6) Muhammed İbn Cerir et-Taberî, "Füsûk, yasaklarını terketmeye az­metmeden, hacc yapmaya azmetmektir" demiştir.

"Cidal" e gelince, bu "mücâdele" kökünden olup, J^ vezninde bir masdardır. Bunun aslı, ip bükmek manasında olan, kelimesidir. Bükülmüş ve kıvrılmış manasında olmak üzere, deni­lir. bağın, yuların adıdır. Çünkü yular ipi, mutlaka bükülmüş olur.

Çekişme ve davalaşma da "mücâdele" olarak adlandırılmıştır. Çünkü taraflardan herbiri diğerini kendi görüşünden çevirmek, caydırmak ister.

Müfessirler "cidal" hususunda şu görüşleri zikretmişlerdir:

1) Hasan el-Basrî, "Buradaki cidal, kendisinden sövmeye, karşılıklı ya­lanlamaya ve ağız bozmaya geçilmekten korkulan cidaldir" demiştir.

2) Muhammed İbn Ka'b el-Kurazî de şöyle demiştir: "Kureyş, Minâ'da bir araya geldiğinde onlardan bir kısmı, "Bizim haccımız daha tam;"diğerleri de, "hayır, bizim haccımız daha tâm ve mükemmel" derlerdi. İşte bunun üze­rine Ailah'u Teâlâ onları, bundan nehyetti.

3) Mâlik Muvatta'ında şöyle demiştir: Haccdaki cidal şöyle olur: "Kureyş, Kuzah'ta, Müzdelife'de, Meş'âr-i Haramda vakfe yapıyorlardı. Kureyş'in dı­şında kalanlar ise, Arafat'ta vakfe yapıyor ve karşılıklı mücadele ederek,  bir taraf, biz daha doğruyuz; diğer taraf ise, hayır biz daha doğruyuz" diyorlardı. Nitekim Hak Teâlâ,"Biz her ümmete, tâbi olduğu bir ibâdet yolu gösterdik. Binaenaleyh, emir hususunda seninle tartışmasınlar. Sen Babbİne davet et. Muhakkak ki sen, dosdoğru bir hidâyet üzerindesin.. Eğer seninle mücadele ederlerse, de ki Al­lah, sizin yaptıklarınızı çok iyi bilendir" (Hacc, 67-68) buyurmuştur.

Mâlik, "Görüşümüze göre cidal budur. Allah en iyisini bilendir" demiştir.

4) Kasım İbn Muhammed, "Haccdaki cidal, onların bir kısmının, hacc bu gündür; bir kısmının da, hayır yarındır" demesidir. Bu böyledir, çünkü on­lar ayların hesabını hilâlin rü'yetine göre yapmayı emrediyorlar; diğerleri ise bunu hesaba göre ayarlıyorlardı. İşte bundan dolayı onlar ihtilâf etmişler; bir kısmı, "bu gün bayram günüdür;"bir kısmı da, "hayır, yarın bayram günüdür" demişlerdir. İşte Allah'u Teâlâ onları bundan nehyetmiştir. Buna göre onlara sanki şöyle denilmiştir: "Biz size, hilâllerin insanlar ve hacc için vakit bildiren şeyler olduğunu açıkladık. İşte buna göre dosdoğru hareket ediniz ve bu hu­susta, bildirilenin dışında mücadele etmeyiniz.."

5) Kaffât (r.a) şöyle demiştir: Bu nehye, Hz. Peygamber (s.a.s)'in onlara hacclarını umreye çevirmelerini emredip de, bu onlara ağır gelince, o sırada yaptıkları niza ve tartışma da dahildir. Onlar, "Zekerlerimizden meni aktığı hâlde biz kalkmışız Minâ'ya gidiyoruz" deyince, Hz. Peygamber (s.a.s), "Şayet be­nim durumumun böyle olacağını ta başından bilseydim, beraberimde kurban getirmez, bunu da hacc değil umre yapardim'^buyurmuştur. Bunun üzeri­ne onlar cidali terkettiler.

6) Abdurrahmân İbn Zeyd şöyle demiştir: Onların hacc hususundaki ci­dalleri, haccda içlerinden hangisinin Hz. İbrahim'in vaktine isabet ettirecek­leri hususunda ihtilâfa düşmeleri sebebiyle olmuştur.

7) Onlar, seneler hakkında ihtilâf etmişlerdir; böylece kendilerine, "Haccda cidal yoktur. Çünkü zaman geçmeye devam ediyor ve, zaman yine Hz. İbra­him'in zamanında yapılan haccın vaktine denk gelmiştir" denilmiştir. Hz. Pey­gamber (s.a.s)'in, Veda haccındaki, biliniz ki zaman dönüp dolaşıp Allah 'u Teâlâ 'nın gökleri ve yeri yarattığı gündeki du­rumuna gelmiştir"[144] sözüyle kastedilen de budur.

Müfessirlerin bu konuda söyledikleri şeyin tamamı, işte bundan ibarettir.

Kadı bu konuda güzel bir söz zikrederek şöyle demiştir: Cenâb-ı Hakk'-ın, buyruğu hem haber olmaya, hem de Hak Teâlâ'nın, "Onda hiçbir şüphe yoktur" (Bakara, 2) ayetinde olduğu gibi, nehy olmaya muhtemeldir. Yani, "Bu'hu­susta şüphe etmeyiniz" demektir. Lâfzın zahiri onun haberi cümle olduğunu gösterir. Bizonu haber cümlesine hamlettiğimizde, bunun mânası, "Hacc bu noksan laştırıcı ve bozucu şeylerden herhangi birisiyle beraber olamaz. Aksine hacc, fasit olur. Çünkü hacc bunlara adetâ zıttır. Bunlar, haccın geçerli ol­masına mânidir" şeklinde olur. Bu açıklamaya göre mânânın düzgün olması için şöyle anlaşılması şarttır: Ancak "refes" ile haccı ifsâd eden cima kastedi­lir, füsûk,haccı ifsat ettiği için zinaya; cidal da haccda ve onun farziyyetinden şüphe etmek mânasına hamledil irse, işte o takdirde mânâ doğru olur. Çünkü haccın farziyetinden şüphe etmek, bir küfür olur ve dolayısıyla da küfürle be­raber hacc sahîh olmaz. Biz bu üç lâfzı, "Allah'ın, "bu sayılan şeyler hacc ile birlikte bulunmaz" şeklinde haberi doğru olsun diye bu mânaya hamlettik.

Bu durumda şayet: "Zikredilen bu şeylerle beraber hacc fasit olmaz mı? Bu sebeple de onu yapanın, haccı tekrarlaması gerekmez mi?

Bunlarla beraber hacc sahîh olmaya devam etseydi,"Allah'ın/'bu şeyler hacc ile beraber bulunamaz" şeklindeki haberi doğru olmazdı" denilirse, biz deriz ki: Ayetten maksat, bu şeylerle, Allah'ın tâ baştan emretmiş olduğu hacc arasında bir zıtlığın bulunduğudur. Mezkur durumlarla yapılan haccın kaza edilmesi gerekmesinin delaletiyle o şekildeki hacc sahîh olmaz. İadesi gere­ken fasit haccda, Allah'ın tâ baştan emretmiş olduğu o haccdan başka bir şey bulunur. Haccın farziyetindeki şek sebebiyle meydana gelen cidaldeki durum açıktır. Çünkü böyle bir şek ile, hacc ibâdeti ortadan kalkar. Çünkü bu küfür­dür. Hacc İbâdeti ise, İslâm'a girmiş olmaya bağlıdır. Böylece bir lâfzı haber mânâsına hamlettiğimizde, "refes", "füsûk" ve "cidal" kelimelerini, bizim söy­lediğimiz mânâya hamletmek gerekir. Ama bu üç kelimeyi nehiy mânâsına hamlettiğimizde -ki bu hakikatte lâfzın zahirinden ayrılmak demektir- o zaman "refes" ile, cima, cimâdan önce yapılan şeyler ve çirkin sözlerin; "füsûk" ile fışkın bütün çeşitlerinin; "cidal" ile de cedelin bütün çeşitlerinin murad edil­mesi doğru olur. Çünkü lâfz mutlaktır ve bütün bu kısımları da ihtiva etmekte­dir. Binaenaleyh, bunları nehyetmek, bunların bütün kısımlarını nehyetmek olur. Bu açıklamaya göre ayet adetâ güzel ahlâka ve güzel edeblere sarılmaya bir teşvik; taâtların sevabını yok edecek şeylerden de bir sakındırmadır. [145]

 

Sadece Refes, Füsûk ve Cidalin Yasaklanmasındaki Hikmet                       Başa Dön

 

Üçüncü mesele, Allah'u Teâlâ'nın, ne eksik ne de fazla olmamak üzere, sadece bu üç kelimeyi zikret-    meşindeki hikmet hususundadır. Bu üç kelime, Hak Teâlâ'nın, ayetidir. Bundaki hikmet şudur; Aklî ilimlerde insa­nın dört çeşit kuvvetinin olduğu belirtilmiştir. Bunlar hayvanı kuvve-i şeheviy-ye,vahşi kuvve-i gadabiyye, şeytanî kuvve-i vehmiyye ve melekî kuvve-i akliy-yedir. Bütün ibadetlerin gayesi, şehvet, gazab ve vehim kuvvetini ezmektir. Ayetteki,  şehevî kuvveti ezmeye;  inadlaşma ve gazabı doğuran gazabı kuvveti ezmeye; sözü, insanı Allah'ın zâtı, sıfatları, fiilleri, hükümleri, ve isimleri hususunda çekişmeye sevkedecek vehmî kuvveti ezmeye işaret etmektedir. Bu kuvvetler insanı, diğer insanlar ite münazaa etmeye ve çekişmeye, onlarla herşey hususunda hasımlaşmaya sevkeder. Bütün serlerin menşe'i sadece bu üç kuvvet olduğu için, Cenâb-ı Allah, "Haccdacinsîmünasebet fâsıkhk vecidâlyoktur"buyurmuştur. Yani, "Kim Allah'ın marifetine, muhabbetine ve celâlinin nuruna muttali olma ile O'-nun has kulları sırasına girmeye niyetlenirse, onda bu tür şeyler olamaz" de­mektir. İşte bunlar, nefse âit birtakım sırlardır. Bu ayetin en ileri maksadı budur. Binaenaleyh akıllı kimsenin, bunları gözardı etmemesi gerekir. Bütün işlerde muvaffakiyyet Allah'tandır. [146]

 

Yasaklanan Cidalin İstisnası, Kelâm llmindeki Cidaldir                 

 

Bazı kimseler, istidlali, araştırmayı, tefekkürü ve tartışmayı hoş görmemiş ve şunları ileri sürmüşlerdir:

a) Allah Teâlâ 'haccda cidal yoktur   buyurmuştur. Bu ifade cidalin her tür­lüsünün yapılmamasını gerektirir. Eğer, din husu­sundaki mücâdele, bir taat ve marifetullah için bir yol olsaydı, Allah bunu hacc­da yasaklamazdı. Bilâkis haccda mücadele etmek, taata taat katmak olurdu. Bu sebeble de, cidalin teşvik edilmesi münasip olurdu.

b) Allah Teâlâ, "Onlar bu­nu, sana sırf mücâdele etmek için söylediler. Daha doğrusu onlar, çok hasım-laşan bir kavimdirler" (Zuhruf, 58) buyurmuş ve kâfirleri mücadeleci ve nizâcı ol­maları sebebiyle aytplamıştır. Bu da, cedelin kınanmış bir iş olduğunu gösterir.

c) Cenâb-ı Hak, "Nizâlaşmaym, yoksa hezimete uğrarsınız ve gücünüz de gider" (Enfal, 46) buyurarak, münazaadan nehyetm iştir.

Kelâmcıların çoğu ise, ''Dinî konulardaki cidal büyük bir ibâdettir" demişler ve görüşlerine, ''Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğüt ile davet et, ve onlar ile en güzel şekil­de mücâdele et" (Nahl,125) âyeti ile, kâfirlerin Hz. Nuh'a karşı söylediklerini nak­leden, "Ey Nuh, bizimle mücâdele ettin, mücadelende de çok ileri gittin" (Hud, 32) âyetini delil getirmişlerdir. Bu mücâ­dele ve cidallerin, dinin esaslarını iyice anlatmak için olduğu malumdur. Bu­nun böyle olduğu sabit olunca, biz deriz ki bu nassları cem'etmek, yani birlikte mütâlâa etmek gerekir. Buna göre biz, kınanmış olan mücadeleyi, bâtılı yer­leştirmek, mal ve makam elde etmek için yapılan cidal manasına; övülen mücâdeleyi de, hakkı yerleştirmek, halkı Allah yoluna davet etme ve Allah'ın dinini müdafaa için yapılan cidal (münakaşa, münazara) manasına hamlederiz.

Cenâb-ı Allah'ın, "Hangi hayrı yaparsanız, Allah bilir. Azıklarımız ve biliniz ki azıkların en ha­yırlısı takvadır" ayetine gelince, bil ki Allah Teâlâ, bu âyetten önce, hayır ve taat olan şeylerin yapılmasını emrederek, "Allah için hacc ve umreyi tamamlayınız" ve "Kim, bu aylarda kendisine haccı farz ederse (yani niyetle­nirse) '' buyurmuş; şer ve günah olan şeyleri yapmaktan da nehyederek, "Hacc-da cinsi münasebet fâsıklık ve cidal (kavga) yoktur" buyurmuş, daha sonra da, hepsinin peştsıra, "Hangi hayrı yaparsanız, Allah bilir" demiştir. Bütün hayırları ve serleri ifâde etmesi için, zahire göre en uygun olan; "Ne yaparsanız, Allah onu bilir" denilmesi idi. Fakat Allah Teâlâ şu fayda ve inceliklerden dolayı, burada özellikle yapılan hayırları bildiğini beyan etti:

1) "Ey kulum, senden bir hayır sâdır olduğunda, ondan bahseder ve onu yayarım. Fakat senden bir şer sâdır olduğunda, o işi örter ve gizlerim. Sana dünyadaki rahmetimin böyle olduğunu bildiğine göre, ahiretteki rahmetim na­sıl olur (bir düşün)?"

2) Müfessirlerden bazıları, Allah'ın, "Muhak­kak ki kıyamet saati gelecektir; beri onu neredeyse gizliyorum..."

(Ta-hâ, 15) aye­tinin manasının,"Şüphesiz kıyamet gelecektir. Şayet mümkün olsaydı onu ken­dimden bile gizlerdim" şeklinde olduğunu söylemişlerdir. İşte bu âyet de böyledir. Bu âyette sanki kula şöyle denilmiştir: "Yaptığın her hayrı bilirim. Yaptığın serlere gelince, onları, kendimden saklamam mümkün olsaydı, ken­dimden de saklardım."

3) Büyük bir padişah, kendisine itaat eden bir kölesine, "Ben, senin be­nim   için   katlandığın   meşakkat   ve   hizmetleri   biliyorum   ve   bunlardan haberdârım" dediği zaman, bu o köleye büyük bir mükâfaat vaadi sayılır. Eğer bu sözü padişah, âsî ve hatalı bir kölesine söylemiş olsaydı, bu, o köle için çetin bir azab tehdidi olurdu. Hak Teâlâ, Ekremü'l-Ekremîn (cömertlerin en cömerdi) olunca, mükâfaat va'adini gösteren cümleyi zikretmiş, azab va'îdini gösteren şeyi zikretmemiştir.

4) Cebrail (a.s) "İhsan nedir?" diye sorduğfunda, Hz. Peygamber (s.a.s), "İhsan, senin Allah'ıgörürcesine O'na ibadet etmendir. Zira her nekadar sen Allah'ı görmüyorsan da, şüphesiz O seni gö"rüyor"[147] buyurmuştur.İşte bu ayette de Allah Teâlâ, kulun Rabbine taatinin, ibâdetlerin en üst mertebesin­de olan ihsan cinsinden olması için, kuluna onu gördüğünü ve onun yaptığı her hayrı bildiğini beyân etmiştir. Çünkü hizmet eden kimse, hizmetinde oldu­ğu zâtın, hizmetlerine muttalî olduğunu ve durumlarından haberdâr olduğunu bildiği zaman, hizmete daha şevkli olur, hizmet etmekten daha çok tad alır ve bu işten rahatsızlığı o nisbette az olur.

5) Hizmet eden kimse, hizmet ettiği zâtın, bütün yaptığı işlerden haber­dâr olduğunu bilirse, taatları yerine getirmede ve mahzurlu şeylerden sakın­ma hususundaki gayret ve çabası, böyle olmaması halinden daha güçlü olur. İşte bu sebeblerden dolayı Allah Teâlâ, haccı emretmiş ve refes, füsûk ve ci­dalden nehyinin peşinden, "Hangi hayrı işlerse­niz, Allah onu bilir" kavl-i şerifini getirmiştir. [148]

 

Azıkların En Hayırlısı Takva                Başa Dön

 

Allah Teâlâ'nın, "Ve azıklarımız. (Biliniz ki) azıkların en hayırlısı takvadır" ayeti ile ilgili iki izah vardır:

1) Bundan murad şudur: "Takva ile azıklanınız." Bunun delili, ayetin son kısmındaki "(Biliniz ki) azıkların en hayırlısı takvadır" sözüdür. Bu sözün iza­hı şu şekildedir: İnsanın iki yolculuğu vardır; dünyada yolculuğu ve dünyadan yolculuğu. Dünyada yolculuk için, mutlaka azık gerekir. Bunlar da yiyecek, içecek, binit ve maldır.. Yine, dünyadan yolculuk yaparken de azık gerekir; bu da marifetullâh, muhabbetullah ve O'nun dışındaki bütün varlıklardan yüz çevirmektir. Bu azık, birçok sebepten dolayı birinci azıktan daha hayırlıdır:

a) Dünya azığı seni, vehmolunan bir azâbtan kurtarır; ahiret azığı ise, se­ni kesin ve kafi olan bir azâbtan kurtarır.

b) Dünya azabı seni, inkıtâya uğrayan bir azâbtan kurtarır; ahiret azığı ise, dâim ve ebedî Olan bir azâbtan kurtarır.

c) Dünya azığı seni elemler, hastalıklar ve belâlarla karışık olan bir lezze­te ulaştırır. Ahiret azığı ise, zarar şaibelerinden uzak, inkıta ve kesintiden hâlî olan devamlı ve bakî lezzetlere ulaştırır.

d) Dünya azığı her saat ve her an gidebilir ve noksanlaşabilir: ahiret azığı ise seni ahirete götürür; ve o azık her an her saat gelir ve yaklaşır.

e) Dünya azığı seni, şehvet ve nefsin kürsüsüne götürür; ahiret azığı ise, Allah'ın celâl ve kuds basamağına ulaştırır. Bütün bu anlattıklarımızla ortaya çıkar ki, azıkların en hayırlısı takvadır.

Bunu anladığına göre, ayetin tefsirine dönebiliriz. Cenâb-ı Allah ayette san­ki şöyle demektedir: "Azıkların en hayırlısının takva olduğu sabit olunca, ey aktl sahipleri,takvayla meşgul olunuz. Yani, eğer siz, işlerin hakikatini bilen akıl sahipleri iseniz, sizin aklınızın ve fikrinizin gereği olarak, bu çok faydalan olan azığı elde etmek için meşgul olmanız gerekir," A'şâ, bu mânayı anlat­mak için şöyle demiştir:

"Sen takva azığı almadan gidip de, ölümden sonra takva ile azıklanmış olanlarla karşılaştığın zaman, onun gibi olamadığın ve onun mükâfaatlandırıldığı gibi mükâfaatlandırılmadığın için, pişman olursun."

2) Bu âyet, azıksız olarak hacceden, "Biz, mütevekkil kimseleriz" diyen, sonra da insanlardan dilenen bazı Yemenliler hakkında nazil olmuştur. Bun­lar zaman zaman insanlara zulmedip, mallarını gasbedince Cenâb-ı Allah, bun­ların azıklanmalannı emrederek, "Hacca gidip gelebileceğiniz şeylerle azıklanın; çünkü en iyi azık, sizi dilenmekten, nefislerinizi de zulümden alıko­yan şeydir" buyurmuştur.

İbn zeyd'den rivayet edildiğine göre bazı Arap kabileleri, hacc ve umre yaparlarken, yanlarına azık almıyorlardı. İşte bunun üzerine bu ayet-i kerime nazil olmuştur. Muhammed ibn Cerir el-Taberî de, ibn Ömer'in şöyle dedi­ğini rivayet etmiştir: Onlar, yanlarında azık olduğu halde ihrama girdiler mi, bu azıklarını atarlardı. İşte bunun üzerine onlar, bu âyetle bütün fiillerden neh-yolundular.

Kâdî, bu görüşün doğru olmadığını söyler. Çünkü Hak Teâlâ'nın, ifâdesi, Hak Teâlâ'nın, emriyle alâkalıdır. Buna göre âyetin takdiri "Takvadan azıklamnız" şeklindedir.

Şeriat örfünde ve Kur'an'da takvanın mânası vâcib olan şeyleri yapmak ve yasaklanmış olan şeyleri terketmekten ibarettir. Kâdî sözünü şu şekilde sürdürün" Buna göre biz, bu görüşün tashih edilmesini kastettiğimizde, bu konuda karşımıza iki izah tarzı çıkar:

a) Yolculuğu için azık almaya gücü yeten kimse bu azığı almadığı zaman, azık almamakla Allah'a isyan etmiş olur. İşte bu izaha göre, bunun ayetin muh­tevasına girmesi doğru olur.

b) Bu sözde bir hazf bulunmaktadır. Âyetten kastedilen mâna şudur; "Hem dünya yolculuğunuz, hem de ahiret yolculuğunuz için azıklamnız. Muhakkak ki azıkların en hayırlısı ve en iyisi, takvadır." [149]

 

Allah'tan Korkmak                Başa Dön

 

Hak Teâlâ'nın, "Benden korkunuz" buyruğu hakkında birkaç mesele vardır: [150]

 

Birinci Mesele

 

Hak Teâlâ'nın,  emrinde Allah'ın azamet ve celâlinin tamlığına bir tenbih bulunmaktadır. Bu, şairin tıpkı şu sözü gibidir: "Ben, Ebu'n-Necm'im. Şiirim de Şirâ yıldızı­dır." [151]

 

Ulü'l-Elbâb Tabirinin İzahı           

 

Ebu Amr, Hak Teâlâ'nın,  buyruğunda  kelimeyi aslı üzre okuyarak yâ harfini isbât etmiştir:kıraat imamları ise tahfif için ve kesre de buna delâlet ettiğinden dolayı yâ harfini hazf etmişlerdir.

Hak Teâlâ'nın, "Ey akıl sahipleri..." kavline gelince... Bil ki birşeyin özü ve lübbü, ondan sızan öz ve halis kısmıdır. Bundan sonra âlimler ihtilâf ederek,bazıları bunun, "akl" m ismi olduğunu söylemişlerdir. Çünkü akıl, insanda bulunan meziyyetlerin en üstünü; insanı hayvandan ayı­rıp ve onu melekler seviyesine yaklaştıran istidâddır. İnsan akıl sayesinde, ha­yırlı şeylerin en hayırlısı ife, serlerin de en şerlisini aytrd eder. Bazıları da bunun, aslında aklın yeri olan "kalb" in ismi olduğunu söylemişlerdir. Kalb, bazan akıldan kinaye olur. Nitekim Hak Teâlâ,"Bunda muhakkak ki bir kalbi olan veya müşahede ederek kulak veren kimse için bir öğüt vardır" (Kaft, 37) buyurmuştur. İşte burada da "lübb" akıldan kinaye kılın­mıştır. Buna göre Hak Teâlâ'nın, tâbirinin mânası, demektir. Hâlle, mahallin ismini vermek meşhur olan bir mecaz şeklidir. Nitekim, kıskanç ve asabiyyet sahibi olan kimse için, "Falancanın nefsi vardır." Böyle olmayan kimse için de,denilir. İşte burada da böyle denilir.

İmdi "Sadece akıllı kimselere hitâb edilebileceği hâlde, Cenâb-ı Hakk'ın, demesindeki fayda nedir?" denilirse, biz deriz ki bunun mânası, "Şüphesiz sizler akıl sahiplerinden olduğunuz için, bu şeyleri bilme­ye ve onlarla amel etmeye ancak sizler güç yetirebilirsiniz. O halde bunların size vâcib olması daha uygun; sizin onlardan yüz çevirmeniz de aynı şekilde, en çirkin şey olur. İşte bundan dolayı şair şu beyitleri irâd etmiştir:

"İnsanların kusurları içinde, bir şeyi tam olarak yapabileceği halde, bunu eksik yapanların kusu­ru gibi olanını hiç görmedim." İşte bundan dolayı, Hak Teâlâ,

"İŞte onlar, hayvanlar gibidirler; hatta daha da şaşkın" (Araf, 179)buyurmuştur. Yani hayvanlar, aciz olmaları sebebiyle ma­zurdurlar. Ama, şu muktedir olan insanlar yok mu; onların haktan ve hakikat-tan yüz çevirmeleri çok çirkin bir günahtır. İşte bu sebepten dolayı onlar, hayvanlardan daha sapıktırlar. [152]

 

"(Hacc mevsiminde) Rabbinİzin lütfundan rızık taleb etmenizde bir günah yoktur. Arafat'tan ayrıldığınızda, Meş'ar-t Haram yanında Allah'ı anın.. O size nasıl hidayet ettiyse, siz de O'nu zikredin. Siz gerçekten daha önce

sapıklardan idiniz.." (Bakara. 198).

Ayet-i kerime hakkında birkaç mesele vardır: [153]

 

Birinci Mesele

 

Ayette bir hazf bulunmaktadır. Buna göre ayetin takdiri,  " Al|ah'ın fazlın! aramanızda size bir günah yoktur" şeklindedir. Al­lah en iyisini bilendir. [154]

 

Ticari Muamele Hacca Aykın mıdır?

 

Bil ki, haccda yapılan ticaretin haramlığt hususunda birkaç yönden şüphe bulunmaktadır:

a) Allah'u Teâlâ bu ayetten önceki ayette, mücade­le etmekten men etmiştir. Ticaret, alınan malın kıy­metinin azlığı ya da çokluğu hususunda meydana gelebilecek münakaşa se­bebiyle, daha çok tartışmaya sebebiyet verir. Bu sebeple hacc vaktinde tica­retin haram kılınmış olması gerekir.

b) Ticaret yapmak câhiliyye insanlarının inancına göre hacc vaktinde ha­ram idi. Zahire göre hacc yapmak güzel bir şeydir. Çünkü hacc ile meşgul olan kimse, Allah'a hizmetle meşgul oluyor demektir. Bu sebeple bu işe dün­yevi istek ve arzuların bulaşmaması, karışmaması gerekir.

c) Müslümanlar, elbise giymek, koku sürünmek, avlanmak ve eşiyle cinsî münasebette bulunmak gibi birçok mubah şeyin hacc zamanında kendilerine haram kılındığını bilince, elbiseye olan ihtiyaçları çok fazla olduğu halde hacc, elbise giymenin haram olmasına sebep olunca, daha çok ihtiyaç duydukları ticaretin haram olmasına da haydi haydi sebep olacağına zann-ı gâltbleriyle hükmettiler.

d) Namazla meşgul olmak, mubahlar şöyle dursun diğer taatlarta meşgul olmayı bile haram kılar. Bu sebeple, haccda da durumun aynı olması gerekir. İşte bu yapılan izahlar, hacc işleriyle meşgul olunduğu bir sırada ticâretle meş­guliyetin haramltğı konusunda bir şüphe meydana getirmeye elverişlidirler. İşte bu sebeple, Allah'u Teâlâ burada ticâretin haram olmadığını beyan etmiştir.

Sen bunu iyice anladığın zaman deriz ki, müfessirler Hak Teâlâ'nın, buyruğunu tefsir etmek için şu iki hususu zikret­mişlerdir:

Birinci Görüş: Bundan murad, ticârettir. Bunun bir benzeri de, Cenab-ı Hakkı'ın "Diğer bazıları da, Allah'ın fazlından elde etmek için yeryüzünde yürürler.. "{Müzzemmil,20) ve, "Sizin için, içinde ra-hatlayasmız diye geceyi ve Allah 'm rızkından taleb edesiniz diye de gündüzü yarattı" (Kasas, 73) âyetleridir.

Sonra bu tefsirin sahih olduğuna şu iki husus da delâlet eder:

a) Atâ, İbn Mesûd ve İbn Zübeyr in, ayeti,  "Hacc mevsimlerinde Rabbinizin nimetinden taleb etmenizde..." şeklinde okuduklarını rivayet etmiştir.

b)  Sebeb-i nüzul hakkında zikredilen şu rivayetlerdir: [155]

 

Nüzul Sebebine Dair Rivayetler                Başa Dön

 

Birinci Rivayet: İbn Abbas şöyle demiştir: Bazı Araplar, hacc günlerin­de ticâret yapmaktan kaçınıyorlardı. Zilhiccenin ilk on günü girdi mi, alış veri­şi tamamen bırakıyor ve haccda ticaret yapanlan "dâc" diye adlandırıyor ve "Bunlar hacc değil, dâcdırlar" diyorlardı. "Dâc'"ın mânası, "rastladığı herşeyi kaparak mal edinen" kimsedir. Bu kelime, (Tavuk) lâfzın­dan türemiştir.

Yine bu insanlar, hacca dair olanların dışında her türlü işten kaçınıyor, hatta işi, çaresiz ve güçsüzlere yardım etmekten, açları ve yoksulları doyur­maktan imtina etmeye kadar vardırıyorlardı. İşte böylece Allah'u Teâlâ bu yanlış inancı kaldırmış ve ticâret yapmada hiçbir günah olmadığını açıklamıştır. Sonra bu ayetten önceki ayetler haccın ahkâmı; bu ayetten sonraki ayet de-ki bu da, ayetidir-hacc hakkında olunca, bu durum bu hükmün hacc zamanında meydana geldiğine delâlet eder. İşte bu sebepten dolayı, "haccda" kelirnesi zikredilmemiştir.

İkinci Rivayet: İbn Ömer'den rivayet edilen şu hadistir: İbn Ömer'e bir

adam şöyle demiştir: Biz, yadırganan bir topluluğuz. Bazı kimseler bizim hac-cımızın olmadığını söylüyorlar. Bunun üzerine İbn Ömer, "Bir adam, senin sorduğun şeyi, Allah'ın Resulüne sordu da, O, ayeti nazil oluncaya kadar ona hiçbirşey söylemedi. Bu âyet nazil olunca, Allah'ın Resulü onu çağırarak, "Sizler hacısınız" dedi. Netice olarak, bu âyet, haccda ticâret yapan tacirlerin, kiracıların ve devecilerin haccının kâmil olmadığını söy­leyen kimselere reddiye olarak nazil olmuştur.

Üçüncü Rivayet: Arapların Ukâz, Mecenne ve Zü'l-Mecâz panayırların­da hacc günlerinde ticaret ediyorlardı. Çünkü onların geçimleri buna bağlıydı. İslâmiyet gelince, onlar hacc mevsiminde izin almadan ticaret yapmayı uy­gun bulmadılar. Böylece Allah'ın Resulüne bu konuda soru sorunca, bu âyet nazil oldu.

Dördüncü Rivayet: Mücahid, câhiliyye devrindeki insanların Arafat ve Minâ'da alışveriş yapmadıklarını; bunun üzerine de bu âyetin nazil olduğunu söylemiştir.

Bu sözün doğruluğu sabit olunca, biz deriz ki, bu görüşü benimseyenle­rin pek çoğu âyeti hacc günlerinde yapılan ticârete hamletmişlerdir. Ebu Müs­lim ise, ayeti haccdan sonraki duruma hamlederek şöyle demiştir: Hak Teâlâ'nın âyetinin takdiri, "Bütün hacc fiilleri hususunda benden korkunuz. Bundan sonra size, Rabbinizin fazlından rızık talep etmenizde hiçbir günah yoktur" şeklindedir.

Bunun bir benzeri de Allah'u Teâlâ'nın,

"Namaz sona erince, yeryüzüne dağıhn ve Allah'ın fazlından rtzık talep edin" (Cuma. 10) âyetidir.

Bil ki Ebu Müslim'in bu görüşü birçok bakımdan zayıftır:

1) Hak Teâlâ'nın, ifâdesinde ki fâ harfi, bu ayrı­lışın Allah'ın fazlından istifade etmenin sona ermesinden sonra olduğuna de­lâlet eder. Bu da, ticâretin hacc zamanında meydana geldiğine delâlet eder.

2) Âyeti, şüphe olan bir yere hamletmek, şüphe bulunmayan bir yere ham­letmekten daha evlâdır. Şüphe mahallinin, hacc zamanında ticâret yapmak olduğu malûmdur. Ama haccı ifa ettikten sonra herkes ticâretin helâl olduğu­nu bilir.

Ebu Müslim'in haccı namaza kıyas etmesine de şu şekilde cevap veririz: Namazın ef'âlî, birbirine bağlı şeylerdir. Bu sebeple namaz esnasında başka şeylerle meşgul olmak doğru olmaz. Haccın amellerine gelince, bunlar birbi­rinden ayrı şeylerdir. Hacc sırasında kişi, hacı değilmiş gibi, haccdan önceki durumuna göre hareket edebilir. Koku sürünmenin, elbise giyinmenin ve ben-zeri işlerin haramlığımn devam etmesinden dolayı, haccının hükmünün bütün vakitlerde devam ettiği söylenemez. Çünkü, biz deriz ki bu, nassa karşı yapı­lan bir kıyastır ve dolayısıyla hükümsüz olur.

İkinci Görüş: Hak Teâlâ'nın, o' buyruğundan maksat, hacc yapan kimsenin, hacc yaptığı sırada, çaresizlere ve düşkünlere yardım etmek ve aç olan kimseleri doyurmak gibi Allah'ın lûtfuna ve merha­metine müstehak olmayı gerektiren diğer amelleri yapması, taleb etmesidir. Bu görüş, Ebu Cafer Muhammed İbn Ali el-Bâkır (r.a)'a nisbet edilmiştir. Kâdî bu görüşe, "haccın fiilleri hakkında, "şu vâcib, şu mendûbtur" denilir; vâcib veya mendûb olan şeyler hakkında, "Bu hususta size herhangi bir gü­nah yoktur" ifâdesi kullanılmaz. Bu söz, mubah olan şeyler hakkında kullanılır" diyerek itiraz etmiştir.

Kâdî'nin bu görüşüne şu şekilde cevap veririz: Bu ifâdenin, sadece mu­bah olan şeyler hakkında kullanılabileceğini kabul etmiyoruz. Buna delilimiz Cenâb-ı Hakk'ın, "Namazı kısalt­manızda size bir günah yoktur" (Nisa. 101) âyetidir. Namazları kısaltmak, ule­mânın ittifakıyla, mendûb olan şeylerdendir. Yine câhiliyye Arapları, haccda diğer bazı taatların hacca katılmasının hacca zarar vereceği ve onda bir ek­siklik meydana getireceği inanandaydılar. İşte bundan dolayı Allah'u Teâlâ, beyanıyla durumun böyle olmadığını bildirmiştir. [156]

 

Üçüncü Mesele

 

Alimler, taatta noksanlık meydana getiren ticaretin mubah olmadığı hususunda ittifak etmişlerdir. Ama, ibadette ve taatta noksanlık meydana getirmeyen ticaret, terkedilmesı evlâ olan mubahlardandır.. Çünkü Allah'u Teâlâ,

"Onlar ancak, dini sadece Ona has kılarak, Allah'a ibâdet etmekle emrolundular" (Beyyine, 5) buyur­muştur.

İhlas, kişiyi o fiili yapmaya, sadece o fiilin bir ibâdet olmasının teşvik ve sevk etmesi halidir.

Yine Cenâb-ı Hak hadis-i kudside, "Ben, şirkten (ortaklıktan) müstağni olanların en miistağnislytm.. Kim, bir tâat yapıp benden başkasını ortak koşacak olursa o kimseyi şirkiyle başbasa bıra­kırım.. " buyurmuştur. Netice olarak haccdaki ticaret konusundaki müsaade, ruhsat yerine geçen bir izindir diyebiliriz. [157]

 

Meş'ar-i Haramda Allah'ı Anmak                Başa Dön

 

Hak Teâlâ'nın, "Arafat'tan ayrılınca,Meş'âr-i Haram yanında Allah'ı anınız"ayetinde birkaç mesele vardır: [158]

 

Birinci Mesele

 

 kelimesi, yürürken çok hızlı, sel gibi gitmeyi ifâde eder. Deve geviş getireceği şeyi mide­sinden geri alıp, ağzında iyice öğütüp yuttuğunda, denilir. Yine kumarda fal oklarını birisi bir araya topla­yıp dağınık halde attığında,  denir. Su döküldüğü zaman dağıldığı için, ifâdesi de bu manadadır.  ke­limesi söz için kullanılırsa, söze hızlıca girmek ve söz vecihlerinde tasarruflar­da bulunmak manasına gelir. Hak Teâlâ'nın,  "O mesele­nin içine daldığınız vakit..." (Yûnus,61) ayeti de bu manayadır. Bu kökten başı­boş insanlara da,  denilir ve yine,   (Anarşi onları bir araya getirdi) denilir. Göz, yaş döktü manasına,   denilir. Buna göre, bu kelimenin aslî manası, "bir şeyin atılması, onun da dağılması'dır" dır. Buna göre ayetteki, kelimesi, sel gibi aktınız, hızlıca dağılıp yayıldınız manasınadır ki bu,kendinizi dağıttınız anlamına gelir. Buna göre, Arapların, (falan yerden kendilerini uzaklaştırdılar ve dökülüp saçıldılar) sözünde olduğu gibi, mef'ûl terkedilmiştir. Hz. Ebû Bekir (r.a)'in şu sözünde de mef 'ul hazfedilmiştir:

"O, devesini sopası ile nodutlayarak Kayravan Vadisi'ne indi." [159]

 

Arafat Hakkında Bilgi

 

Ayetteki, kelimesi, kelimesinince mîsidir. Tek bir bölge bu isimle adlandırılmıştır. Bu, Arapların,  (eski elbise), (Ondabir tencere) ve,  (Uzak yer) demeleri gibidir. Buna göre, bu kelimenin takdiri, "Sanki o yerin her parçası bir "Arafe" olup, bu parçaların toplamına "Arafat" denmiştir" şeklindedir. "Bu kelimede, gayr-ı munsarıflık sebeblerinden olan alemlik ve müenneslik bulun­duğuna göre gayr-ı munsarıf olmalı değilmiydi?"deniiirse, biz deriz ki: Bu ke­lime, aslında, herbir parçası "arafat" diye adlandırılan birçok parça toprağın adıdır. Bu izaha göre, bu kelime alem (özel isim) değildir. Sonra bu kelime, bu parçaların hepsine birden alem kılınmıştır. Bundan dolayı Araplar bu keli­meyi, gayr-ı munsarıf olmayan aslına göre kabul etmişlerdir. [160]

 

Terviye Günü Hakkında Bilgi                Başa Dön

 

Bil ki zilhicce ayının sekizinci günü "terviye"; dokuzuncu günü de "arefe" diye adlandırılmıştır. Bu hususî yer de "Arafat" diye adlandırılmıştır. Alim­ler, bu isimlendirmenin sebebleri hususunda şu gö­rüşleri beyân etmişlerdir: "Yevmu't-terviye" hususunda iki görüş vardır:

a) Bir kimse tefekkür edip, fikir ve görüşler beyan ettiği zaman kullanılan, kökünden alınmıştır.

b) Bir kimse susamış birisine su verdiği zaman söylenilen, kökünden alınmıştır.

Birinci görüş hususunda üç açıklama vardır:

1) Hz. Adem (a.s)'e Kabe'yi yapması emrolundu. Onu yapıp bitirince te­fekkür ederek şöyle dedi: "Ya Rabbi, her çalışanın bir ücreti vardır. Buna gö­re, bu işten dolayı benim ücretim nedir?" Cenâb-ı Hak da buna karşılık olarak: "Sen Kabe'yi tavaf ettiğin zaman, tavafının ilk şavtına karşılık günahlarını bağışlarım" dedi. Âdem (a.s), "Ya Rabbi, arttır!" dedi. Allah da buna karşılık, "Senin zürriyetin Kabe'yi tavaf ettikleri zaman, onları da bağışlarım" dedi. Hz. Adem,"Arttır yâ Rabbi" dedi. Hz. Allah da, " Senin zürriyetinden muvahhid olup da Beyt'ini ziyaret edenlerden, mağfiret talep eden herkesin günahını bağışlarım" dedi. Âdem (a.s) de cevaben, "Yeter Rabbim, yeter!" dedi.

2) İbrahim (a.s), terviye gecesinde rüyasında sanki kendisinin oğlunu kur­ban ettiğini gördü. "Bu rüya Allah'tan mı şeytandan mı?" diye düşünerek sa­bahladı. Arefe gecesi de, rüyasında oğlunu kurban etmesi emrolununca, " Bildim ya Rabbi, o rüya sendendir" diye sabahladı.

3) Mekkeliler terviye günü Mina'ya çıkarlar ve ertesi günü Arafât'da dile getirmek istedikleri duaları iyice öğrenirlerdi.

İkinci görüşe gelince, bu hususta da üç izah vardır:

1) Mekkeliler, taşradan gelen hacılar için su saklıyorlardı. Hacılar, tervi­ye gününde yolculuğun sıkıntılarından kurtuluyor.bol suya kavuşuyor ve yol­da göğüs gerdikleri su sıkıntısının peşinden böylece hayvanlarını böl bol suluyorlardı.

2)  Onlar arefe günü için terviye gününden su hazırlıyorlardı.

3) Günahkârlar, Allah'ın rahmet denizlerine ulaşan susamış kimseler gi­bidir. Onlar bu sebeble, Allah'ın rahmet denizlerinden kana kana içerler.. [161]

 

Terviye Gününün Fazileti

 

Bu günün faziletine gelince, buna, telie Ye­min olsun" (Fecr. 3) ayeti delâlet eder. İbn Abbas (r.a)'dan, ayetteki, £üJı kelimesinin terviye ve arefe günü; jîjİİ kelimesinin ise Kurban bayramı günü manasına olduğu rivayet edilmiştir.

Ubade b. Sâmit (r.a)'den de, Hz. Peygamber (s.a.s)'in şöyle dediği riva­yet edilmiştir:

"Kurban bayramının on gün orucunun, her bir günü bir aya bedeldir. Terviye günü oruç tutan kimse için bir sene, arefe günü oruç tutan İçin de iki sene (oruç sevabı) vardır."

Enes (r.a), Hz.Peygamber (s.a.s)'in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:

"Kim Terviyegunü oruç tutarsa, Allah ona, Eyyûb (a.s)'ün belâlara sabrına karşı verdiği mükafaatın aynısını verir. Kim de arefe günü oruç tutarsa. Al' lan ona, Hz. İsâ (a.s)'ya verdiği mükâfaat kadarım verir." [162]

 

Arefe Gününün Öteki İsimleri                Başa Dön

 

Arefe gününün on ismi vardrr. Bunlardan beşi, sadece bu gün için kulla­nılır. Diğer beşi ise, hem bu gün için, hem de başka şeyler için kullanılır. İik beş isim şunlardır:

1) Arefe. Bu ismin iştikakı (türetilişt) hususunda üç görüş vardır:

a) Bu, "ma'rifet" masdarından türetilmiştir. Bu hususta da sekiz görüş vardır:

a1) Bu, İbn Abbas (r.a)'ın görüşüdür. Buna göre, Hz. Âdem ve Havva, arefe günü birbirleriyle karşılaşıp birbirlerini tanıdıkları için, bu güne "arefe", karşılaştıkları yere de "Arafat" denilmiştir. Bu böyledir, çünkü onlar cennet­ten yeryüzüne indirildiklerinde, Hz. Adem, Serendib Adası'na; Hz. Havva Cidde'ye; iblis Nîsân'a; yılan da İsfahan'a indiler. Allah Teâlâ, Hz. Adem'e haccetmesini emredince, Arafât'da Hz. Havva ile karşılaştılar ve birbirlerini tanıyıverdiler.

a2) Cebrail (a.s), Hz. Adem (a.s)'e haccın menâsikini öğretmiştir. Hz. Adem (a.s) Arafat'ta dururken, Cebrail (a.s) ona, "öğrendin mi?" dedi; O da "Evet" dedi. Bundan dolayı, burası "Arafat" diye isimlendirildi.

a3) Hz. Ali, İbn Abbas, Atâ ve Süddi'nin görüşüne göre, buraya, Hz. İb­rahim (a.s), daha önceden bildiği sıfat ve niteliklerine bakarak, Arafat'ı gör­düğünde, orayı hemen tanıyıverdiği için, buraya "Arafat" denilmiştir.

a4) Hz. Cebrail, Hz. İbrahim'e, haccın menâsikini öğretip, onu Arafat'a ulaştırınca, ona, "Nasıl tavaf edeceğini ve nerede vakfe yapacağını anladın mı?" deyince, Hz. İbrahim (a.s.), "Evet" dedi.

a5) Hz. İbrahim,oğlu İsmail ile onun annesi Hacer'i Mekke mıntıkasın­da bırakıp Şam'a dönünce, senelerce bunları bir daha görmemiştir. Daha son­ra bunlarla bir arefe günü Arafat'ta karşılaşmışlardır.

a6) Biraz önce zikrettiğimiz, Hz. İbrahim'in rüyası meselesi.

a7) Hacılar Arafât'da arefe günü vakfe yaptıkları zaman, birbirleriyle ta­nışırlar.

a8) Hak Teâlâ, bu günde hacılara mağfiret ve rahmetini bildirir.

b) "Arafe" kelimesi, masdarından iştikak etmiştir. Çünkü hacılar Arafât'da vakfe yaptıkları zaman Allah'ın rubûbiyyet, celâl, samediy-yet ve müstağni olma vasıflarını; kendilerinin fakir, zelil, miskin ve muhtaç ol Hz.. Adem (as) ile Hz. Havva'nın, Arafât'da vakfe yaparken, "Ya Rabbi biz kendimize zulmettik" dedikleri, bunun üzerine Cenâta-ı Hakk'ın, "İşte şimdi kendinizi bildiniz" buyurduğu söylenmiştir.

c) Bu kelime, güzel koku manasına gelen, kelimesinden türe­tilmiştir. Nitekim Allah'u Teâlâ, "Onları, kendi­leri için kokulandırdığı cennete sokar" {Muhammed, 6) buyurmuştur. Bunun izahı şöyledir: Günahkârlar Arafât'da tevbe edince, günah pisliklerinden kurtulur ve tevbeleri sayesinde Allah katından güzel kokular kazanırlar. Hz. Peygam­ber (s.a.s), "Oruç/unun ağzının kokusu, Allah yanında misk kokusundan daha hoştur"[163] buyur­muştur.

2)  Kâfirlerin İslâm dini karşısında ye'se düştükleri gün: Yevm-i İyâs.

3) Yevm-i İkmâli'd-Din (Dinin tamamlandığı gün).

4)  Yevm-i İtmâmi'n-Nîme, (Nimetlerin tamamlandığı gün).

5) Yevm-i Rıdvan (Rızâ günü). Allah Teâlâ, bu beş ismi şu dört âyetinde toplamıştır:

"İşte bugün kafirler, sizin dininizden ümidlerini kestiler. Artık onlardan korkmayın, Bend&n korkun. Bugün sizin dininizi kemâle erdirdim, üzeriniz­deki nimetimi tamamladım ve size din olarak müslümanlıga razı oldum (seçtim)..." (Maide, 3). Hz. Ömer ve Ibn Abbas (r.a), bu ayetin arefe günü[164] yatsı vaktinde, Hz.Peygamber (s.a.s), İbrahim (a.s)'in vakfeye durduğu yerde, Ara­fât'da vakfe yaparken, bir cuma günü nazil olduğunu söylemişlerdir. Bu da Veda haccı esnasında oldu. Böylece küfür izmihlale uğradı ve câhiliyenin te­melleri yıkıldı. İşte bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.s), "İnsanlar kendileri için bu ayette olan şeyleri bilselerdi, gözleri aydın ve sevinçli olurdu" dedi. Bunun üzerine bir yahudî Hz. Ömer'e, "Eğer bu ayet bize nazil olsaydı, bu günü bay­ram yapardık" dedi. Cevaben de Hz. Ömer, "Biz bunu (değil bir), iki bayram yaptık. Bu iki bayram da, arefeye rastlayan cuma günüdür" dedi.

Müşriklerin ümitsizliğe düşmesinin mânâsına gelince, "Bu, müşriklerin Hz. Muhammed {s.a.s)'in ümmetinin kendi dinlerine dönmelerinden ümidi kesmeleridir." Dini tamamlamanın manası da, Allah'u Teâlâ'nın bundan sonra Ümmet-i Muhammed'e dinî konulara dair başka şeyler emreîmiyeceğidir. Ni­meti tamamlaması ise, nimetlerin en büyüğünün din nimeti olduğunu bildir­mesidir. Çünkü insan bu nimet sayesinde, cennete girmeye hak kazanır ve ateşten de halâs olur. İşte bu nimet, bu günde tamamlanmıştır. Hak Teâlâ abdest âyetinde de, "Şükredesinîz diye, size olan nimetimi tamamlamak için.." (Maide, 6) buyurmuştur.

Müjdeci gelip, Hz. Yakûb'un yanına gelince, Hz. Yakûb, Hz. "Yusuf'u hangi din üzere bırakıp geldin" dedi. Bunun üzerine müjdeci, "İslam dini üzere" deyince, Hz. Yakûb, "İşte şu anda nimet tam oldu" dedi.

"Rıdvan" tn mânasına gelince, bu Allah'u Teâlâ'nın, Ümmet-i Muham-med'in kendisine sarıldıkları din olan İslâm dininden razı olmasıdır. Bu bir müj­dedir ki, Allah'u Teâlâ o günde ümmet-i Muhammed'i bununla müjdelemiştir. Binaenaleyh Allah'u Teâlâ'ntn ümmet-i Muhammed'i, kendisinde "dinlerinin tamamlanmasıyla müjdelediği günden daha mükemmel bir gün yoktur. Bu gü­nün,  "Bugün size dininizi kemâle erdirdim; size olan nimetimi de tamamladım" (Maide. 3) ayetinden ötü­rü, bu arefe gününe "yevmu sılati'l-vâsllîn" (Allah'ın rahmetine vasıl olanların vuslat günü); "Allah müşrikler den beridir; peygamberi de.." (Tevbe. 3) ayetinden ötürü, "yevmu katîati'l-kâtı'în" (Allah'ın rahmetinden ümidini kesenlerin ümit kesme günü) ve, "Rabbimiz, biz nefislerimize zulmettik" (Araf. 23) ayetin­den dolayı da "yevmu ikâlet-i asri'n-nâdimîn ve kabûl-i tevbeti't-tâibîn" (pişmanlık duyanların bağışlanma ve tevbe edenlerin kabul edilme günü) ol­duğu da söylenmiştir.

Cenâb-ı Hak, rahmetiyle bu günde Hz. Adem'in tevbesini kabul ettiği gi­bi, yine onun zürriyetinin de tevbesini kabul etmiştir. Nitekim Hak Teâlâ, "O Allah, kullarının tevbesini kabul eden­dir" (şûra, 25) buyurmuştur.

Yine bu güne, Hak Teâlâ'nın, "İnsanlar arasında haca ilân et; yaya olarak sana gelsinler" (Hacc 27) ve de, "Hacı-larr Allah'ın elçileridir. Hacılar Allah'ın ziyaretçileridir. Ziyaret edilen ve çok kerim olan Allah'a isef kendisini ziyaret edene ikramda bulunması düşer"[165] haberinden dolayı "yevmu vefdi'l-vâfidîn" (heyetlerin geldikleri gün) adt da verilmiştir.

Arefe gününün diğer beş ismine gelince, bunlar:

1) Yevmu'l-haccı'l-ekber.. (En büyük haccın yazıldığı gün..)- Cenâb-t Hak şöyle buyurmuştur: "Ve bu, haccın en büyük gününde, Allah'dan ve Resulünden insanlara bir ilândır" (Tevbe, 3). Bu,arefe ile "nahr" günü arasında müşterek olarak kullanılan bir isim­dir. Sahabe ve Tabiînin ilk nesilleri bu hususta ihtilâf etmiştir. Onlardan bir kıs­mı, "Bu arefe günüdür; arefe günü hacc-ı ekber günü olarak isimlendirilmiştir; çünkü Arafat'ta vakfe bu günde yapılır. Hacc, arefeden ibarettir. Çünkü hacc yapan kimse arefedeki vakfeye yetişse, fakat haccın diğer menâsikini yerine getirememiş olsa, bu yapamadığı şeylere mukabil kurban kesmesi kâfidir. Bun­dan dolayı arefe günü, hacc-ı ekber diye isimlendirilmiştir. Hasan el-Bâsrı ise şöyle demiştir:" Arefe, hacc-ı ekber olarak isimlendirilmiştir; çünkü o günde kâfirler ve müslümanlar bir araya gelmişler; yine o günde, bundan böyle artık müşriklerin haccedemiyecekteri ilân edilmiştir". İbn Sirîn de, "Arefe hacc-ı ekber diye isimlendirildi; çünkü bu günde hristiyan ve yahudi bütün milletlerin bayramları ile, müslümanların haccı birleşmiş; bundan ne önce ve ne de son­ra birleşmemiştir" demiştir. Onlardan bir kısmt ise şöyle demiştir: Hacc-ı ek­ber günü, Kurban bayramı günüdür. Çünkü haccın menâsikinin çoğu bu günde ifâ edilir. Vakfeye gelince, bunun gündüz yapılması gerekmeyip, gece yapıl­ması kâfidir. Bu husustaki iki görüş de Hz. Ali ve İbn Abbas vasıtasıyla Hz. Peygamber'den rivayet edilmiştir.

2) eş-Şef..'

3)el-Vetr..

4)  Şahid.

5) Meşhûd.. Bu son iki isim, "Şahide ve şahid olu­nana yemin ederim" (Burûc3>ayetinde geçmektedir. Biz bu isimleri, bu ayetin tefsirinde açıkladık. [166]

 

Arefe Gününün Faziletleri                Başa Dön

 

Bil ki Cenâb-ı Hak, haccın diğer günlerinden ayrı olarak birtakım fazilet­leri arefe gününe has kılmıştır. Bunlardan birisi şudur:

Allah'u Teâlâ bu günde tutulan oruca çok sevâb vermektedir. Nitekim Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:

"Terviyegününde (zilhiccenin sekizinci günü) tutulan oruç, bir senelik keffârettir. Arefe gününde tutulan oruç iser iki senelik keffarettir."

Enes'ten rivayet edildiğine göre, zilhiccenin itk on günü için şöyle denil­mekteydi: Her güne mukabil bin sevâb verilir. Arefe gününe mukabil ise, on-bin sevap verilir. Daha doğrusu Arafat'da vakfede duran hacının, duâ vaktinde kalbinin kuvvetli, gönlünün dinç ve diri olabilmesi için orucunu açması müstehabtır. [167]

 

Haccda Yapılan Fiillerin Sırasryla İzahı

 

Ayetin manasına vukûfiyyetin kolay olması için, haccda yapılan işlerin tertibine gerçek bir biçimde işaret etmemiz gerekmektedir. Kim zilhiccede ve­ya ondan önce ihramlı olduğu hatde Mekke'ye gi­rerse, eğer hacc-ı ifrâd veya hacc-ı kıran yapıyorsa, kudüm tavafı yapar. Ara­fat'a çıkıncaya kadar ihramda kalır. Eğer bu kimse hacc-ı temettü yapıyorsa, tavaf ve sa'y eder, sonra başını tıraş ederek umrenin ihramından çıkar. Ara­fat'a varıncaya kadar orada kalır. Arafat'a çıkma zamanı, Mekke'nin ortasın­dan hacc için ihrama girer ve Arafat'a çıkar. Mekke halkından hacc yapmak isteyen de bu şekilde davranır. İmâm için sünnet olan, zilhiccenin yedinci gü­nünde, öğle namazını kıldırdıktan sonra bir hutbe îrad ederek, insanlara, ya­rın sabah namazını kıldıktan sonra Mînâ'ya gitmelerini emretmesi ve onlara yapacakları bu şeyleri öğretmesidir. Sonra hacılar terviye gününde, öğle na­mazını orada edâ edebilecek biçimde Minâ'ya giderler.

Minâ'da imâmla beraber öğle, ikindi, akşam, yatsı ve arefe gününün de sabah namazını kılarlar. Sonra Sebîr Dağına güneş doğduğu zaman, Arafat'a yönelirler. Arafat'a yaklaştıklarında sünnet olan, Arafat'a girmemeleridir. Da­ha doğrusu imam Arafat'a yakın olan Nemire'ye gider. Güneş batana kadar orada konaklarlar. Burada imâm iki hutbe okuyarak, hacı adaylarına haccın menâsikini açıklar, onları konaklamalarında çok duâ etmeye, tehliller ve tek­birler getirmeye teşvik eder. Birinci hutbeyi bitirince oturur. Sonra kalkar ve ikinci hutbeye başlar. Aynı anda müezzinler de onunla beraber ezana başlar­lar. Hutbesini müezzinlerin ezanlarını bitirmesine denk düşecek biçimde ya­vaş yavaş okur. Hutbe bitince iner, müezzinler de ezan okurlar; bunu müteakiben imam, hacılara öğle namazını kıldırır. Namazı bitirince derhal kal­karlar ve imam onlara ikindi namazını kıldırır.. Öğleyle ikindiyi cem etme hu­susunda ittifak vardır. Namazları bitirdikten sonra Arafat'a yönelirler ve taşların yanında vakfe yaparlar. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.s) de burada vakfe yap­mıştı. Orada vakfe yaptıklarında kıbleye yönelerek, güneşin batışına kadar Al­lah'ı anar ve O'na duâ ederler.

Bil ki vakfe, haccın ancak kendisiyle tamamlandığı bir rükündür. Vakfeyi zamanında ve yerinde yapamayan kimse, haccı da kaçırmış olur, Vakfenin

zamanı ise, arefe gününde güneşin zevâliyle girer ve Kurban bayramının bi­rinci günü güneşin doğmasına kadar devam eder. Bu tamı tamına yarım gün, bir gecedir. Hacılar, bu vakitte burada gece veya gündüz bir an bulunsalar, bu yeterlidir. Ahmed b. Hanbel şöyle demiştir: "Vakfe vakti, Arefe günü fec­rin doğuşundan, Kurban bayramı günü fecrin doğuşuna kadar uzar." Güneş battığı zaman imam (reis), hacıları geri çevirir. Akşam namazı tehir edilir, Müzdelife'de yatsı namazı ile birlikte kılınır. [168]

 

Müzdelife Hakkında Bilgi

 

"Müzdelife" nin böyle isimlendirilmesi hususunda birkaç görüş vardır:

1) Hacılar oraya Mina'dan yaklaşırlar. Bu kelimenin masdarı olan, yakınlık ve yaklaşmak manasınadır.

2) İnsanlar orada toplanmaktadırlar, kelimesi toplanma mana­sına da gelir.

3) Hacılar, orada durarak Allah'a yaklaşırlar. Müzdelife'ye, de­nilir, çünkü orada akşam namazı ile yatsı namazı cem edilmektedir. Bu, Katâ-de'nin görüşüdür. Hz. Adem ile Havva'nın, orada birbirlerini buldukları söy­lenmiştir.  "Ona yaklaştı" manasına gelmektedir.

İmam, Müzdelife'ye geldiği zaman, akşam ve yatsı namazlarını iki ikâ­met ile birleştirir. Sonra hacılar burada gecelerler. Burada gecelemeyen hacı­ya, bir koyun kurban etme cezası gerekir. Fecr doğunca, hacılar sabah namazını, ilk vaktinde ortalık aydınlanmadan kılarlar[169]. Sabah namazını böy­lece itk vaktinde ortalık ağarmadan kılmak, başka zamanda olduğundan da­ha müstehabdır. Bu, ittifak edilmiş bir husustur. Hacılar sabah namazını kıldıkları zaman, oradan şeytan taşlamak için küçük taş alırlar. Her şahıs bu­radan yetmiş küçük taş toplar. Sonra, bir ismi de "Kuzah" olan Meş'ar-i Ha­ram dağına giderler. Bu, Cenâb-ı Allah'ın, "Arafat'tan ayrıldığı­nızda Meş'ar-i Haram yanında Allah'ı anınız" ayetinde murad ettiği manadır. Bu dağ, Müzdelife'nin, Mina tarafındaki en uç noktasıdır. Eğer mümkün olur­sa hacı, bu dağın üstüne çıkar, yoksa ona yakın bir yerde durur, Allah'a ham-deder, telbiye ve tekbir getirir. Ortalık iyice ağartncaya kadar bu hal üzere devam eder. Sonra güneş doğmadan önce oradan ayrılır ve Arafe günündeki gibi yürür. Sonra hacılar, buradan Muhassir Vâdisi'ne giderler. Bu vadinin ortasma gelince, binekli olanların, bineklerini hızlandırmaları; yürüyenin de bir taş atımı mesafede hızlıca koşması müstehabtır. [170]

 

Mina'da Yapılacak İşler                Başa Dön

 

Mina'ya geldikleri zaman, vadinin ortasında bulunan Akabe cemresine yedi taş atarlar. Taş atmaya başlar başlamaz telbiyeyi keserler. Akabe cem­resine taş attığında, eğer hacının yanında kurban var ise, bu kurban kesilir. Bu sünnetti[171] Şayet hacı kurban kesmez ise, bir şey gerekmez. Çünkü ço­ğu zaman hacının yanında kurban bulunmaz. Kurban kestikten sonra hacı ya başını tamamen tıraş eder, veya saçını kısaltır. Kısaltma, saçların uçlarından almaktır. Tıraştan sonra Mekke'ye gelir, ifâda tavafını yapar. Daha sonra iki rekat tavaf namazı kılıp, Safa ile Merve arasında sa'y eder. Bundan sonra bu günün geri kalan kısmında Mina'ya geri dönülür. Hacıların şeytan taşlamaları için, teşrik gecelerinde Mina'da kalmaları gerekir. Alimler ilk taş atma, tıraş olma ve tavafın yapılması ile ihramdan çıkılacağı hususunda ittifak etmişler­dir. İhramdan çıkmaktan murad, elbise giymenin, tırnak kesmenin ve cima et­menin artık helâl olmasıdır. İşte haccın amelleri hususunda söylenebilecek şeyler bunlardan ibarettir. Allah en iyi bilendir. [172]

 

Beşinci Mesele

 

Bil ki câhiliye Arapları, Hz. İbrahim (a.s)'in getirdiği hacc menâsikini değiştirmişlerdi. Bu şöyle olmuş­tu: Kureyş ve diğer kabileler kendilerini "hamaset"

sahibi görmekte idiler. Bu bakımdan dinleri hususunda son derece taassublu idiler. Hamaset, şiddet ve sertlik manasına gelir. Nitekim, ve, denilir. Sonra bunlar, Arafât'da vakfe yapmıyorlar ve de, "Biz Harem'den çıkıp, onu itaat vakti terketmiyoruz" diyorlardı. Başka kabile­ler ise arefe günü vakfe yapıyorlardı. Bunlar, güneş batmadan önce Arafât' dan ayrılıyorlardı. Müzdelife'de vakfe yapanlar ise, güneş doğduğu zaman oradan ayrılıyorlar ve, diyorlardı. Bunun manası şu­dur: "Ey Sebir dağı, Müzdelife'den ayrılmamız için güneşi doğdur." O zaman onlar, yerin altındaki bir mağaraya girerlerdi. Bu, onlar Müzdelife'yi geçip, yer altındaki bir mağaraya ulaştıklarında olurdu. Allah Teâlâ da, her iki uygulanış şeklinde de bunlara muhalefet etmeyi Hz. Peygamber'e emretmiş, güneş bat­tıktan sonra Arafât'dan, güneş doğmadan önce Müzdelife'den ayrılmasını buyurmuştur. Ayet-i kerimede bu anlatılanlara delâlet eden birşey yoktur. Bu anlatılan hükümlere sünnet delâlet etmektedir. [173]

 

Altıncı Mesele    

 

Doğrusu şudur ki, ayet-i kerime, Arafât'da vakfe yapmanın haccda farz olduğuna delâlet etmektedir.

Çünkü ayet-i kerime Arafat'dan ayrıldıktan sonra, Meş'ar-i Harâm'da Allah'ı zikretmenin vâcib olduğuna delâlet etmektedir. Ara­fat'tan ayrılmak, Arafât'da bulunmaya bağlıdır. Vacibin ancak kendisiyle ta­mamlandığı ve kulun kudreti dahilinde olan şey de aynı şekilde vâcib (farz) dır.

Böylece ayetin, Arafât'da bulunmanın haccın farzı olduğuna delâlet etti­ği sabit olur. Arafât'da hacı vakfe yapmadığı zaman, emredilmiş olduğu haccı yapmamış olur. Böylece bu kimse mes'uliyetten kurtulmamıştır. Bu da, Ara­fât'da vakfe yapmanın şart olduğunu gösterir. Bu konuda söylenecek son söz şudur: Emredilen bazı şeyleri terketmekle beraber, hacc meydana gelebilir. Fakat, aslolan durum, zikrettiğimiz hususları yerine getirmektir. Bundan an­cak, müstakil başka bir delil ile ayrılmak mümkündür. Çoğu âlimler ayette, vakfe yapmanın şart olduğuna dâir bir delâlet olmadığı görüşündedirler. Hasan el-Basri'den rivayet edildiğine göre, Arafât'da vakfe yapmak vâcibtir, fakat hacı Arafât'da vakfe yapamaz ise, bunun yerine Harem-i Şerifin herhangi bir ye­rinde yapacağı vakfe, onun yerine geçer. Diğer fakîhler ise, bu görüşü yadır­gamışlar ve haccın ancak Arafât'da yapılacak vakfe ile tamamlanacağında ittifak etmişlerdir. [174]

 

Müzdelile'de Vakfenin Hükmü                Başa Dön

 

Allah Teâlâ'nın,  "Meş'ar-i Haram yanında Allah'ı anınız" ayeti,  Meş'ar-i Harâm'da bulunmanın vacib olduğunu gösterir. Arafât'da olduğu gibi, burada da yürümek kâfidir. Meş'ar-i Harâm'da vakfe yapmak sünnettir. Alkame ve Nehâî' nin şöyle dedikleri riayet edilmiştir: "Müzdelife'de vakfe yapmak, Arafât'da vakfe yap­mak gibi bir hacc rüknüdür." Bunların delili. ayetidir. Çünkü Ara­fât'da vakfe yapılacağı, Kur'an'da açıkça zikredilmiştir. Arafât'daki vakfe ya ayetin işareti ile veya sünnet ile vâcib olmuştur. Meş'ar-i Haram hakkında ise ayette kesin emir vardır.

Fakihlerin çoğu, Meş'ar-i Harâm'da vakfenin bir rükün olmadığını söyle­mişler ve Hz. Peygamber (s.a.s)'in, "Hacc Arafat'da vakfe yapmaktır. Kim Arafât'da vakfe yaparsa, onun haca tamamdır.[175] ve, "Kim, (arefe günü) Arafat'a yetişirse, o kimse (o senenin) haccma yetişmiştir. Kim de Arafat'a yetişememiş ise, (o senenin) haccını kaçırmıştır" hadislerini delil getirmişlerdir. Yine bu kimseler şöyle demişlerdir: "Ayette de, bizim söy­lediklerimize işaret edilmektedir. Çünkü Allah Teâlâ "Arafât'dan ayrıldığınız zaman, Meş'ar-i Haram yanında Allah'ı anınız" demiştir. Bu, Müzdelife'de vakfeyi değit, Allah'ı zikretmeyi emretmektedir. Binaenaleyh Meş'ar-i Haram'da vakfe vapmanın, Allah'ı zikirden sonra gelen, talî bir şey olup aslî olmadığı anlaşılmaktadır. Arafât'da vakfe yapmak ise, haccın rüknüdür. Çünkü Allah Teâlâ, "Arafât'dan ayrıldığınız zaman..." buyurmuş, "Arafât'da Allah'ı zik­rettikten sonra..." dememiştir. [176]

 

Sekizinci Mesele

 

 kelimesi, birşeyin bilindiği ve hissolunduğu yer manasındadır. Kelimenin aslı, birşeyi bi­lip anladığında söylediğin, tabi­rinden ve, "Ona ulaşanın ve başına gelenin ne olduğunu keşke bilsem" manasındaki, tabirinden alınmıştır. Birşeyin şi'ârı, "Onun alâmetleri ve nişanlan" demektir. Allah Teâlâ, burayı "Meş'ar-i Haram" diye isimlendirmiştir. Çünkü orası, haccın nişanlarından birisidir.

Daha sonra âlimler ihtilâf ederek, bir kısmı şöyle demiştir: Meş'ar-i Ha­ram, Müzdelife'dir. Cenâb-ı Allah Müzdelife'ye bu adı vermiştir; çünkü orada namaz kılınır, vakfe yapılır, gecelenir ve duâ edilir. "el-Bâsît" adlı eserinde el-Vahidîde böyle demiştir. Keşşaf sahibi, "Daha doğrusu, Meş'âr-Î Haram, Kuzah dağıdır. Burası, Müzdelife'nin sınırının sonudur"Bunlardan önceki gö­rüş, doğruya daha yakındır. Çünkü, ayetindeki fâ harfi, Meş'ar-i Harâm'daki Allah'ı anısın Arafat'tan ayrılışın peşisıra ya­pıldığına delâlet eder. Bu ise, ancak Müzdelife'de gecelemekte mümkün olur. [177]

 

Dokuzuncu Mesele                Başa Dön

 

Âlimler, Meş'ar-i Haram'da yapılması emrolunan zikir hususunda ihtilâf ettiler. Bazıları, "Bundan mu-

rad, akşam ve yatsı namazını orada cem etmektir. Namaz, bu ayette zikir olarak isimlendirilmiştir. Nitekim Cenâb-ı Allah, "Beni zikretmen için, namaz kıl" (Tâ-hâ, 14) buyur­muştur. Buna dair delil şudur: Allah'u Teâlâ'nın, ayeti bir emir olup, vücûb ifade eder. Halbuki burada namazın dışında vâcib olan bir zikir yoktur" demişlerdir.

Ekseri âlimler ise bundan muradın teşbih, tahmîd ve tehlîl ile Allah'ı zik­retmek olduğunu söylemişlerdir. İbn Abbas (r.a)'ın bu gecede insanlara ba­kıp, "İnsanlar bu gecenin kadr-ü kıymetini anlasalardı, hiç uyumazlardı" dediği rivayet edilmiştir.

Cenâb-ı Hakk'ın, "Size hidâyet ettiği için, Allah'ı anınız" ayetinde iki soru vardır. [178]

 

Allah’ı Zikretme Emrinin Tekrar Edilmesindeki Hikmet

 

Birinci Soru: Cenâb-ı Allah, buyurduk­tan sonra, niçin ikinci kez, buyurmuştur, bu tekrarın faydası nedir?

Buna birçok şekilde cevap verilir:

1) Bizim inancımıza göre, Allah'uTeâlâ'nın isimleri kıyâsı olmayıp, tevki­fidir (vahye dayanır). Binaenaleyh, Cenâb-ı Allah'ın önce söylemiş olduğu, sözü, zikretmeyi emretmektedir. İkinci olarak söylediği, sözü ise, Allah'ın kendisinin bize açıkladığı ve onlar­la Kendisini zikretmemizi emrettiği isimleri ve sıfatlarıyla zikretmemiz husu­sunda bir emirdir; yoksa bizim re'y ve kıyas ile zikredeceğimiz isimlerle değil...

2) Hak Teâlâ önce zikri emretti, sonra peşinden, yani,"Allah sizi nasıt İslâm dinine hidayet etmişse, siz de size emrettiğim zikri yapınız" demiştir. Buna göre Allah'u Teâlâ sanki, "Bu nimete şükredenler ol-mantz için, ben size bu zikri emrettim" demiştir. Bunun bir benzeri de, Cenâb-ı Allah'ın insanlara, onlar ramazan ayı orucunu tamamladıkları zaman, tekbir getirmelerini emredip,  "Gün­leri tamamlamanız ve, size hidayet ettiği üzere, Allah 'ı ululayıp tekbir getirme­niz içindir..." (Bakara, 185) buyurmasıdır. Cenâb-ı Hak aynı şekilde kurbanlık hay­vanlar hakkında da,  "Size hidâyet ettiği üzere Allah'ı ululayasınız diye, işte bunları size musahhar kılmıştır" (Hacc, 37» buyurmuştur.

3)  Önce gelen, ayeti. Allah'ı dil ile; sonra gelen, ayeti ise, kalb ile zikri emirdir. Bunun iza1-hı şöyledir: Zikir kelimesi Arapça'da iki mânaya gelir: Birisi unutmanın zıddı olan zikir, yani hatırlama; ikincisi de sözle olan zikir, yani söz söylemektir. Unut­manın zıddı olan zikir, "Onu hatırlamamı, bana ancak şeytan unutturdu" (Kehf,63)ayetinde geçen zikirdir. Söylemek mâ­nasına olan zikir ise,   "Allah'ı atalarınızı andığınız gibi, yahut da daha kuvvetle anınız" (Bakara. 200} ve, "Sayılı günlerde Allah'ı anınız, zikrediniz" (Bakara, 203) ayetlerinde geçen zikirdir. Böylece zikir kelimesinin şu iki mânaya geldiği sabit olmuş olur: Lisân ile zikir ve kalb ile zikir... Kutluğun kemâli de, bu iki zikir ile tamamlanır.

4) İbnu'l-Enbarî, ayetinin mânasının, "Allah sizi nasıl hidayetiyle hatırlamışsa, siz de aynı şekilde O'nu tevhidiyle hatırlayınız" şeklinde olduğunu söylemiştir.

5) Bu ayetlerdeki zikirden muradın, zikrin devamlılığı mânasına olması da muhtemeldir. Onlara sanki şöyle denilmektedir: "Allah'ı zikredin; zikredin O'nu!.." Yani, "O, sizi tekrar tekrar hidayete erdirdiği gibi, siz de O'nutekrar tekrar zikredin!" Bunun neticesi, "Ey iman edenler, Allah'ı çokça anınız" (Ar>zâb,4i)ayetinde bildirilen husustur.

6) Cenâb-ı Allah Meş'ar-i Haram yanında kendisinin zikredilmesini em­retmiştir. Bu, şeriatın yüklediği vazifeleri yerine getirmeye İşarettir. Bundan sonra Cenâb-ı Allah, buyurmuştur. Bunun manasıysa, "Zikrin Meş'ar-i Harâm'da yapılması, şeriatın yüklemiş olduğu vazifeleri yeri­ne getirmektir."

Bunu anladığın zaman, hakikat mertebelerine yaklaşmış olursun.. Bu da şu şekilde olur: Kalbin Meş'ar-i Harâm'dan, hatta Allah'ın dışındaki bütün var­lıklardan uzaklaşır, Allah'ın celâl ve samediyyet nurlarına gark olur. Zikre müs-tehak sadece O olduğu için ve bu esnada Allah'a yükselme makamında O'nu zikreden ve O'nu övmekle meşgul olan birisi olman sebebiyle bu zikir sana, Allah'a şerefli bir mensûbiyyet kazandırdığı için, Allah'ı zikredersin.. Allah'u Teâlâ önce birincisi, sonra da ikincisini zikretmiştir. Çünkü kul bu durumda, Allah'a yükselme makamında olur ve en aşağı mertebeden en yüksek merte­beye yükselir. Bu makam, sözle izah edilemeyecek ve hayallere sığmayacak kadar şerefli bir makamdır. Bu makama ulaşmak isteyen kimse, kaynağın biz­zat kendisine ulaşanlardan olsun, onun sesini ve eserini dinleyip gözetenler­den değil..

7) Birinciden murad, Allah'ın güzel isim ve sıfatlarını zikretmektir. İkinci­den murad ise, Allah'ın nimetlerine şükretmekle meşgul olmaktır. Şükürde de zikir mânası vardır. Bundan dolayı şükür de, zikir diye isimlendirilir. İkinci zik­rin şükür mânasına geldiğinin delili, Cenâb-ı Allah'ın onu "hidâyet" ile alâkalı kılıp, buyurmasıdır. Bir nimete mukabil olan zikir ise, ancak şükür olur.

8) Alfah'u Teâlâ, buyurduğu zaman, bu zikrin Meş'ar-i Haram bölgesine ve hacc ibâdetine tahsis edilmiş olduğu zan-nedilebilir. Bundan dolayı Hak Teâlâ bu şüpheyi, yani, "Her durumda ve her yerde Allah'ı zikrediniz" buyurarak, izâle etmiştir. Çünkü bu zikir, Allah'ın hidayetine mukabil şükretmeyi gerektirir. Hidâyet ni­meti devamlı ve kesintisiz olduğuna göre, aynı şekilde şükrün de devamlı ve kesintisiz olması gerekir.

9) ayetinden murad, Müzdelife'de akşam ve yatsı namazlarının cem edilmesidir. Bundan sonra gelen, ayetinden murad ise "tehlil ve teşbih" tir.

İkinci Soru: ifâdesindeki hidâyetten murad nedir?

Cevâp: Bazıları, "Bu hususî bir ifâdedir. Bundan murad, "Hacc menâsi-kinizde sizi İbrahim (a.s)'in sünnetine döndürmek suretiyle size hidâyet ettiği gibi..." manasıdır" demişlerdir. Bazıları da, "Bilakis bu, âmm olan bir ifâde­dir. Ve, Allah'ı, melekleri, kitapları, peygamberleri ve şeriatları bilip tanıma hu­susundaki bütün hidâyet nevilerini içine alır" demiştir.

Üçüncü Soru: ifâdesindeki zamir neye aittir?

Cevap: Bunun, kelimesine râci olması mümkündür. Buna gö­re takdir, "Gerçekten, size hidâyet etmeden önce, delâlette olanlardan idiyseniz de..." şeklindedir. Bazıları da, "Bu Kur'-an'a râcidir ve takdiri de şu şekildedir: "Siz gerçekten Allah size bu kitabı indirmeden önce, sapıklardan idiniz. Allah'u Teâlâ nasıl sizi, içinde dininin alâ­met ve esaslarını beyan ettiği kitabıyla hidâyete erdirdiyse, siz de öylece (on­dan ötürü) Allah'ı zikredin.." demişlerdir.

Allah'u Teâlâ'nın, ayeti hususunda Kaffâl (r.a) şöyle demiştir: " Bunda iki vecih bulunmaktadır:

1) Siz daha önce ancak sapıklar idiniz..

2) Nitekim siz, daha önce sapıklardan idiniz. Bu, Hak Teâlâ'nın tıpkı,  "Her nefsin mutlaka bir bekçisi bulunmak­tadır" (Tarık, 4) ve, "Biz senin, muhakkak ki ya­lancılardan olduğunu zannediyoruz" (Şuârâ, 186) ayetleri gibidir. [179]

 

"Sonra, insanların çıktığı yerden çıkınız ve Allah'tan bağışlanmanızı dileyiniz. Muhakkak ki Allah çok bağışlayla, çok merhamet edicidir" (Bakara, 199)

Ayette geçen, emrinin tefsiri hususunda iki görüş vardır:

a) Bundan maksad, insanların Arafat'tan sel gibi akmalarıdır. Bu görüşte olanlar ihtilâf etmişlerdir. Buna göre, bunların çoğu, bu ayetin Kureyş ve onla­rın müttefiki olan hamaset sahibi kabileler için bir emir olduğu görüşündedir­ler. Bu böyledir, çünkü onlar Vakfe için Müzdetife'den öteye geçmiyorlardı. Bu görüşte olanlar şu hususları delil getirmişlerdir:

1) Harem-i Şerif, başka yerlerden daha şereflidir. Bu sebeple, onun için­de vakfe yapılmasının daha evla olması gerekir.

2) Bu kabilelere diğer insanlara karşı üstünlük taslayarak, "Biz, ehlu'l-lahız, dolayısıyla Allah'ın haremini  helâl saymayız" diye övünüyorlardı.

3) Bu kabileler, vakfe yerinin Harem bölgesi değil, Arafat olduğunu kabul etselerdi, bu.Harem için bir eksikliği vehmettirirdi. Daha sonra da bu eksiklik, onlarla alâkalı olurdu. İşte bundan dolayı, kendilerine hums denen (Kureyş, Kinâne, Huza'a, Sakif, Heysem, Benû Amir ve Benu Nasr) kabileler, sadece Müzdelife'de vakfe yapıyorlardı. İşte bunun üzerine, Hak Teâlâ, onlara Ara-fât'da vakfe yapmalarını ve diğen insanlar gibi oradan sel gibi akıp gelmeleri­ni emretmek için bu ayeti indirmiştir.

Rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber (s.a.s), Hz. Ebu Bekir (r.a)'i hacc emiri yapınca, ona insanları Arafat'a çıkarmasını emretmişti.

Hz. Ebu Bekir hacc için gidince (Müzdelife'de) bu kabilelere rastladı ve onları bırakıp gitti. Bunun üzerine, bu kabileler Hz. Ebu Bekr'e, "Nereye gidi­yorsun? Burası senin ecdadının ve kavminin (vakfe) makamıdır. Bundan do­layı gitmemelisin" dediler. Fakat o, onlara yüz vermedi, Allah'ın emri üzere Arafat'a gitti, vakfeyi orada yaptı ve diğer insanlara da Arafât'da vakfe yap­malarını emretti. Bu izaha göre, ayetinin manası, "Si­zin sel gibi akışınız, Arafât'da vakfe yapan insanların, sel gibi aktığı yerden olsun" şeklinde olur.

Bu ayetten muradın, Arafat'dan sel gibi akıp gitmek olduğunu söyleyen­lerin bazısı, ayetteki, emrinin bütün insanlar için umûmî bir

emir olduğunu; "İnsanların sel gibi aktığı yerden" ta-birindeki "insanlardan" maksadın Hz. İbrahim (a.s) ile Hz. İsmail (a.s) oldu­ğunu, çünkü bu ikisinin sünnetinin (adetinin) Arafât'dan sel gibi (hızlıca) aktp gelmek olduğunu söylemişlerdir.

Yine rivayet olunduğuna göre, Hz. Peygamber (s.a.s), câhiliyet çağında da vakfesini Arafât'da yapıp, "hums" denen bu kabilelere muhalefet ediyor­du. Cemî bir ismi, kendisine uyulan bir reis olan tek bir şahsa vermek caizdir. Bu, tıpkı  "İnsanlar onlara dedi..." (ali imran, 173), yani, "Nu'aym b. Mes'ud onlara dedi" ve, "İnsanlar size karşı ordu topladılar" (ali imran, 173); yani "Ebu Süfyan, sizin için ordu topladı "ayetlerinde olduğu gibidir.[180] Cemî bir ismi, meşhur bir kimse için kul­lanmak, bilinen bir mecaz şeklidir. "Biz, o Kur'an'ı Kadir gecesinde indirdik" (Kadr. 1) ayetinde, "Biz" ifâdesi de bu kabildendir.

Ayet-i kerimede, Kaffâl, (rh.a)'ın zikrettiği üçüncü bir izah tarzı daha vardır. O da şudur: "İnsanların sel gibi aktığı yer­den" ifâdesi, bu sel gibi akışın Arafat'tan olmasının, çok eski ve geçmişi uzun bir durum olmasından, bunun dışındakilerin ise, daha sonradan uy­durulmuş bid'atlar olmasından ibarettir. Nitekim, birşeyin eskiden beri ya­pıldığını ifâde etmek için, "Bu, insanların çok eskiden beri yaptığı şeylerdendir" denilir. "Bu tabirden (ifâzadan) maksad, Arafat'tan geliş" di­yenlerin yaptıkları izahların tamamı bu kadardır.

b) Bu husustaki ikinci görüş, Dahhâk'ındır. Buna göre, bu sel gibi akıştan murad, Kurban bayramının birinci günü, güneş doğmadan önce, şeytan taş­lamak ve kurban kesmek için Müzdelife'den Mina'ya doğru olan akıştır. Cenâb-ı Hakk'ın, ayetindeki, ifâdesi ile kastedilenler, Hz. İbrahim, İsmail ve bunlara tabî olanlardır. Bu şöyledir: Onlar, Hz. Pey­gamber (s.a.s)'in de getirdiği gibi, güneş doğmadan önce Müzdelife'den hız­la (Mina'ya doğru) giderlerdi. Müzdelife'de vakfe yapan Araplar ise, güneş doğduktan sonra Müzdelife'den hızla hareket ederlerdi. Bundan dolayı Cenâb-ı Allah müslümanlara, Hz. İbrahim ve İsmail (a.s)'in hızla hareket ettiği vakitte, Müzdelife'den sel gibi akmalarını emretmiştir.

Bil ki iki görüşten herbirinde bazı müşkiller bulunmaktadır: Birinci görüşe göre söz konusu olan müşkil: Cenâb-ı Hakk'ın, emrinin zahiri, harfinden dolayı, kavl-i şerifinin de­lâlet ettiği, "ifâda" (sel gibi akma, çıkma) dan başka bir "ifâda" olmasını ge­rektirir. Şayet, kavline atfedilmekle beraber, bu ayetten murad "Arafat'tan sel gibi akma" olsaydı, bu bir şeyin kendisine atfedilmesi olurdu ki, böyle bir şey caiz değildir. Bir de buna göre cümlenin takdiri şöyle olurdu: "Siz Arafat'tan seller gibi aktığınızda.., sonra Arafat'tan seller gibi akınız!.." Böyle bir şey ise caiz değildir.

İmdi eğer: "Tertip bakımından bu ayet, kendisinden önceki ayetten daha önce gelir. Bu tertibin takdiri de şöyledir: "Bu tertibe göre, bu ifâda'nın o ifâda, aynı ifâda olması sahih olur" denil­mesi niçin caiz değildir? denilirse deriz ki:

Bu her ne kadar muhtemel ise de, aslolan onun böyle olmadığıdır. Sizin söylediğinize gerek kalmaksızın sözü ikinci görüşe hamletmek mümkün oldu­ğunda ise, böyle takdiri gerekli görmeye bizim ihtiyacımız olmaz..

İkinci görüşe göre söz konusu olan müşkil: Bu görüş ancak, ayetindeki, lâfzını zaman manasına ham­lettiğimiz halde doğru olur. Bu ise caiz değildir; çünkü bu ifâde zamana değil, mekâna has kılınmıştır.

Birinci görüş sahipleri görüşleriyle ilgili müşkile şöyle cevap vermişlerdir: Ayette geçen, edatı, ''(7/r m/s/n o sa/p yo/cu^ ned/r? KÖ/ey/ azâd etmek veya bir açlık günün­de akraba olan bir yetimi ya da toprağa belenmiş bir yoksulu doyurmaktır.. Sonra da, iman edenlerden olmaktır" (Beied. 12-17), yani o kimse bütün bu yap­tıklarıyla beraber, aynı zamanda mü'minlerden idi, ayetindeki ii gibi­dir. İnsan bir başkasına,meselâ, "sana bugün şunu şunu verdim; sonra sana dün, şu şeyi de vermiştim" der. Burada geçen "sonra" kelimesinin ifâde ettiği mânâ, bir haberin diğer haberden sonra verildiğini belirtmektir. Yoksa, ile haber verilen şeyin, önce haber verilen şeyden daha sonra meydana geldiğini haber vermek değildir.

İkinci görüş sahipleri, kendileriyle ilgili müşkile şöyle cevap verirler: Bir zarf edatınt, zamana veya mekâna tahsis etmek, gerçekten son derece birbi­rine benzeyen şeylerdir. Bundan dolayı, bunlardan birisi için kullanılan lâfzı, mecaz yoluyla diğerinde de kullanmak tuhaf görülmez.

Cenâb-ı Hakk'ın, "İnsanların sel gibi aktığı yer­den" tâbirindeki "insanlar" dan muradın, ya Arafat'ta vakfe yapan kimseler veya İbrahim ve İsmaîl aieyhimesselâm ile onlara tâbi olanlar olduğu söylen­miştir.

Bu hususta üçüncü bir görüş daha vardır ki bu, Zührî'nin şu görüşüdür: "Bu ayetteki "insanlar" kelimesinden murad, Hz. Adem (a.s)'dir.Zührîbu gö­rüşüne Said İbn Cübeyrin, "Sonra, o unu­tanın çıktığı yerden çıkınız" şeklindeki kıraatini delil getirmiş ve şöyle demiştir: Bu kimse, kendisine emredilen şeyi unutan Adem (a.s)'dir. Said İbn Cübeyrin bu kelimeyi, yâ harfine mukabil kesre ile yetinerek, sîn harfinin kesresiyle.

şeklinde okuduğu da rivayet edilmiştir. Buna göre ayetin manası, "Arafat'tan senler gibi çkıış, çok eski olan bir şeriattır. Binae­naleyh onu sakın terketmeyiniz.." şeklindedir. [181]

 

İstiğfarın Lüzum ve Önemi Hakkında                Başa Dön

 

Allah'u Teâlâ'nın, "Ve Aîlah'dan bağışlanmanızı dile­yin" buyruğundaün murad, kalb ile yapılan tevbenin yanısıra, dil ile yapılan istiğfardır. Bu da, kulun Allah'a taat hususundaki her türlü kusuruna pişman olup, bir daha kusur işlememeye azmetmesi, bundaki maksadının da, dünya menfaatlarını değil, ancak Allah'ın rızasını elde etmek olmasıdır. Nitekim kelime-i şehâdeti söylemek ancak, kalb huzur içinde ve uyanık olup, bunların da mânasına vâkıf olduğu zaman fayda sağlar. Kalb ile tevbe bulunmaksızın, sırf lisan ile yapılan istiğfar, faydadan ziyâde zarara daha çok yakındır.

İmdi eğer: "Çoğu zaman içlerinde günah işlemeyip, o esnada da istiğfa­ra ihtiyacı olmayan kimseler bulunduğu halde, Cenâb-ı Allah niçin kayıtlamak-sızın istiğfarda bulunmayı emretmiştir?" denilirse, buna şöyle cevap verilir:

Eğer insan günahkâr ise, istiğfarda bulunmak vâcibtir. Eğer günahkâr de­ğilse bile, en azından vâcibleri edâ ve yasaklardan sakınma hususunda, on­dan bazı kusurların sadır olmuş olması da mümkündür. Binaenaleyh, bu kimsenin muhtemel olan bu kusurları düşünerek, istiğfar etmesi gerekir. Eğer insan, Allah'a taat hususunda hiçbir şekilde kendisinden bir kusurun sâdır ol­madığına kanaat getirirse, bilsin ki bu, insan için imkânsız gibi bir şeydir. Tek bir amel hakkında bu kat'î hükmü vermek mümkün olmayınca, bütün ömrü dolduran1 ameller hakkında nasıl düşünülebilir? Bu hataların daima olabilece­ği düşünülerek, kişinin istiğfarda bulunması vâcibtir. Bu böyledir, çünkü kul­ların ibâdeti, her halükârda Cenâb-ı Allah'ın şanına yaraşır değildir. İşte bundan dolayı melekler, "Ey Rabbimiz, seni tenzih ve teşbih ederiz.. Sana lâyık oldu­ğun şekilde ibâdet edemedik.." demişler­dir. Binaenaleyh, bu cihetten de istiğfar gerekli olan bir ibâdettir. İşte bunun içindir ki Hz. Peygamber, "Muhakkak ki benim kalbim bazan dumanlanır. Ben muhakkak ki gece ve gündüz Allah'a yetmiş kere istiğfar ediyorüm"[182] buyurmuştur.

Allah'u Teâlâ'nın,   'Muhakkak ki Allah gafur ve rahimdir" ayetine gelince, sen, ve, kelimelerinin mübalağa ifâde ettiğini öğrenmiştin. Sonra, bu ayette iki mesele vardır: [183]

 

Birinci Mesele

 

Bu ayet, Allah'u Teâlâ'nın tevbe edenin tevbesini kabul ettiğine delâlet etmektedir. Çünkü Hak Teâlâ, günahkâra istiğfarı emredip, sonra kendisini mağ­fireti ve rahmeti çok olan bir zat olarak vasfedince bu, kat'î olarak O'nun bu istiğfar eden kimseyi bağışlayacağına ve O'nun rahmet ve kerem ipine tutu­nan bu kimseye rahmet edeceğine delâlet eder. [184]

 

İkinci Mesele

 

İlim erbabı bu ayette va'adolunan mağfiret hakkında çeşitli görüşler ifâde etmişlerdir: Bazıları bunun,

Arafat'tan ayrılıp Müzdelife'ye giderken olduğunu; diğer bazıları da, Müzdelife'den ayrılıp Minâ'ya giderken olduğunu söylemiş­tir. Bu ihtilâfın sebebi, daha önce zikrettiğimiz gibi, l^aii 1) "Sonra sel­ler gibi akınız" kavlinin her iki manaya da muhtemel olmasıdır. Kaffâl (rh.a) şöyle demiştir:" İkinci görüş, Nflfi'in İbn Ömer'den rivayet ettiği şu haber ile kuvvet bulur: "Allah'ın Resulü (s.a.s) arefe gününün akşamında, bizlere hi-tab ederek şöyle buyurdu:

"Ey insanlar, Allah (azze vecelle) , şu makamınızda size muttali olup sizin iyilik yapanlarınızın taâtlannı kabul etmiş; iyilik yapanlarınızın hatırına da, günahkâr olanlarınıza bağışta bulunmuştur. Birbirinize karşı işlemiş oldu­ğunuz haksızlıkların karşılığı ise, O'nun katındadır. Siz, Allah'ın ismi üzere çıkınız, seller gibi akınız."

Bunun üzerine sahâbe-i kiram, "Ya Resûlullah, dün bizimle üzüntülü ve gamlı bir biçimde çıktın, ifâda yaptın.. Bu gün ise, sevinçli ve mesrur bir bi­çimde çıktın!.." deyince Hz. Peygamber (s.a.s) şöyle buyurdu:

"Ben, Rabbimden dün bir talebte bulunmuştum da, O da bunu bana ver­memişti* Ondan, kulların birbirlerine karşı işlemiş oldukları haksızlıkları (ba­ğışlamasını) dilemiştim. O da, bunu kabul etmemişti. Bugün ise, Cebrail bana geldi ve şöyle dedi:" Rabbİn sana selâm söylüyor ve diyor ki: Kulların birbir­lerine karşı işlemiş oldukları haksızlıkların karşılıkları, benim uhdemdedir." [185]

 

Hacc'da Allah'ı Zikretmek

 

"Hacc menâsikinizi yaptığınız zaman, atalarınızı andığınız gibi, hatta daha şiddetli bir biçimde Allah'ı anınız." (Bakara. 200). [186]

 

Nüzul Sebebi                                Başa Dön

 

Bu ayette birkaç mesele vardır:

İbn Abbas (r.a), şunu rivayet etmiştir: Araplar hacclarını tamamlayınca teşrik günlerinden sonra Minâ Mescİdi'yle dağı arasında dururlar ve onlardan her

biri atalarının cömertlik, kahramanlık ve sıla-i rahim

gibi faziletlerini sayıp dökerler, bu hususta şiirler okurlar ve nesirler söylerlerdi. Böyle yapmakla onlardan herbiri seleflerinin yaptıklarıyla şöhret ve üstün­lük elde etmek isterlerdi. Cenâb-ı Allah onlara İslâm dinini lütfedince, onlara daha önce nasıl atalarını anıyorlar idiyse, aynı şekilde Rablarını anmalarını emretti.

Kaffâl, tefsirinde İbn Ömer(r.a)'den şöyle dediğini rivayet etmiştir:" Hz. Peygamber (s.a.s), Fetih Günü, Kusvâ isimli devesi üzerinde Kabe'yi tavaf etti, elindeki değneği ile Hacer-İ Esved'ı selâmladı, sonra Cenâb-ı Allah'a ham-dü sena edip,

"İmdi.. Ey insanlar, Allah'u Teâtâ sizden câhüiyye taassubunu ve tefrika ve zaafım gidermiştir. Ey insanlar! İnsanlar ancak iki kısımdır: İyi muttaki ve Allah katında değerli olanlar; bir de günahkâr, şakî ve Allah katında değersiz olanlar" dedi ve sonra,     "Ey insanlar biz sizi bir erkek ve dişiden yarattık" (Hucurat, 13) âyetini okuyarak, 'İşte sö­zümü söylüyor; hem kendim hem de sizler için Allah'tan bağışlanma diliyo­rum"[187] buyurdu.

Süddî'den rivayet edildiğine göre, Araplar Minâ'da iken haccı bitirdikle­rinde, onlardan birisi "Allah'ım, muhakkak ki benim babamın kazanı çok bü­yük, tenceresi geniş ve malı çok idi. Ona verdiğin gibi, bana da ver" diye duâ ediyordu. Bunun üzerine Cenâb-ı Aliah bu ayeti indirmiştir. [188]

 

İkinci Mesele

 

Bil ki ayette geçen,   l£sl   fiili, eğer bizzat İnsanın kendi işine bağlanırsa, bundan murad o fiili ta­mamlamak ve bitirmek olur. Ama başka birisinin fii­line bağlanırsa bundan murad, mecbur tutmak, lüzumlu, gerekli kılmak olur.

Birincisinin misâli "Ve onları, yedi kat gökler olarak iki günde tamamladı" (Fussilet. 12) ve, "Namaz bittiğinde..." (Cuma 10) ayetleriyle Hz. Peygamber'in,"Kaçırdığınız ibâdetleri, tamamlayıp ikmâl ediniz"'[189] hadisidtr.Bu mânada ol­mak üzere, bir mahkeme ve davayı hallettiği zaman hâkim hakkında,  "İkisi arasındaki davayı bitirdi, halletti" denilir. İkincisinin misâli, "Ve Rabbim hükmetti, vâcib kıldı..." (isrâ, 23) ayetidir.  

Bu kelime bildirmek ve ilâm mânasında kullanıldığında,bundan murad yi­ne vâcib kılmak, ilzam etmek mânâsıdır. Nitekim şu ayette bu manaya gel­mektedir. "Ve, İsraîloğuüanna kitâbda... vâ­cib kıldık" (isrâ, 4), yani "Onlara bildirdik."

Bu sabit olunca biz deriz ki, ayeti, ancak haccın, özellikte bütün yönlerden bitirilmesi anlamına muhtemeldir. Bu husustaki ço­ğu açıklamalar daha önce geçmiştir. Bazı alimler ise bundan muradın, "Al­lah'ı haccın menâsiki esnasında zikredin" manası olabileceğini söylemişlerdir. Buna göre bu zikirden murad, insanların Arafat'ta Meş'âr-i Haram'da, tavafta ve sa'y sırasında yapmakla emrolundukları dualardır. Bu takdirde,  ayeti, sanki şu söz gibi olur: "Sen haccet­tiğin zaman, tavaf et ve Arafat'ta vakfe yap!.."

Bunu söyleyen kimse bu ifâdeyle, bu şeylerin haccı bitirdikten sonra ol­mayıp, bilâkis haccın içinde olduklarını kastetmektedir. Bu görüş zayıftır; çün­kü biz, âyetinin haccın her şeyini tamamlamak ve sona erdirmek mânasını ifâde ettiğini açıklamıştık.

Bu ifâde, "Sen haccettiğin zaman, Arafat'ta vakfe yap!" diyen kimsenin sözünden farkiıdtr. Çünkü bu kimsenin sözünden maksadı, haccın bitirilmesi değil, hacca başlanıfmasıdır. Bu ayette ise ondan murad, sadece haccın bi­tirilmesi olabilir, başka bir mâna düşünülemez. [190]

 

Üçüncü Mesele

 

 kelimesi, masdar olan, kelimesinin çoğuludur ve, manasındadır. Buna göre ayetin anlamı, "Siz haccda emrolunduğunuz ibâdetlerinizi tamamladığınız zaman...." şeklindedir. Eğer sen bu keli­meyi "ibâdet yapılan yer" anlamında olan, kelimesinin çoğulu ka­bul edersen, o zaman da ayetin takdiri, "İbâdet yerlerinizin amellerini bitirdiğinizde..." şeklinde olur. Buna göre burada, muzâf olan  kelimesi hazfedilmiştir.

Sen bunu iyice anladığın zaman biz deriz ki, bazı müfessirler şöyle de­miştir: Buradaki "menâsik" ten maksat, Allah'u Teâlâ'nın insanlara haccda yapmalarını emrettiği ibâdetlerdir. Mücahid'den "Menâsik'in tamamlanması^ dan muradın, kan akıtmak, (kurban kesmek) olduğu" rivayet edilmiştir. [191]

 

Hacc Menastan Sonundaki Zikir Emrinden Maksad                          Başa Dön 

 

emrindeki fâ harfi, haccın menâsikinın tamamlanmasının bu zikri gerekli kıldığına de- lâlet etmektedir. Bundan dolayı âlimler, bu zikrin hangi zikir olduğu hususunda ihtilâf etmişlerdir. Ba­zıları bunu, kurban keserken yapılan zikir; bazıları da, Kurban bayramı günü ile teşrik günlerinde namazlardan sonra getirilen tekbirler manasında olan zikre hamletmişlerdir. Bu görüşte olanlar, bu zikrin başlangıç ve bitiş zamanı hususunda ihtilâf etmişlerdir. Çünkü bunlara göre, hacc sona erdiğinde, bu tekbirlerin dışında hususi olan başka bir zikir yoktur.

Bazıları da şöyle demişlerdir: Aksine bundan murad, haccı îfa ettikten son­ra insanları daha önceden alışmış olduktan atalarının mefahirleriyle öğünmek için yapmış oldukları zikir ve anılardan onları vazgeçirmektir. Çünkü eğer Cenâb-ı Allah bu ayeti indirmek suretiyle bunu onlara yasak etmemiş olsaydı, onlar bu kınanmış yoldan dönmezlerdi. Buna göre Cer,âb-ı Allah sanki şöyle demiştir: "Haccın vâciblerini yerine getirip tamamladığınız ve ihramdan çıktı­ğınız zaman, atalarınızın hatıralarını değil, Allah'ı çok -ok zikredin!.."

Bazı alimler ise şöyle demişlerdir: Doğrusu bundaı, nurad şudur: "Hac­cı tamamlamak, duâ ve istiğfara yönelmeyi gerektirir".  böyledir, çünkü ai­lesinden ve vatanından ayrılığa ve, mallarını infâk edip, hacc yolunda meşakkatlara katlanan kimsenin, haccı bitirdikten sonra duâ etmesi, tazarrû-da bulunması, çokça istiğfar etmesi ve herşeyden ilgiyî kesip yalnız Allah'a dönmesi pek münasiptir. Namazı bitirdikten sonra çokça duâ yapmak sünneti de, işte bundan dolayıdır.

Bu hususta beşinci bir vecih daha vardır ki, o da şudur: Bu hacc ibâdetiy-te meşgul olmaktan maksad, nefsi kırmak ve nefsin kötü temayüllerinin etki­lerini yok etmektir. Sonra bu azim, bizâtihî kastedilmez; aksine esas maksad onun vesilesiyle, üzerinde Allah'ın celâl nuru tecelli etsin diye, ruh tabakası üzerindeki bâtıl nakışları yok etmektir. Buna göre âyetin manası şöyledir: "Siz menâsikinizi tamamlayıp, beşeriyyet izlerini izâle ettiğiniz ve seyr-i sülük yo­lundaki engelleyici şeyleri temizlediğiniz zaman artık bundan sonra Allah'ı zik­rederek, kalbinizi nurlandırmaya gayret edin".

Buna göre, önce "nefy", sonra da "isbât" söz konusudur. Önce, kalbde hakkın dışındaki kötü adetlerin izleri silinir, sonra kalb Melîk ve Cebbar olan Allah'ın zikriyle nurlandırılır.

Cenâb-ı Hakk'ın, "Atalarınızı andığınız gibi" buyru­ğuna gelince, bunda birkaç vecih bulunmaktadır:

1) Müfessirlerin çoğunluğunun görüşü olup, buna göre mâna şöyledir: Biz daha önce Arapların haccı bitirdikten sonra, fazilet ve menâkiblerini zikretmek suretiyle atalarını övme hususunda çok Heri gittiklerini zikretmiştik. İşte Cenâb-ı Hak bunun üzerine, "Atalarınızı anmada çok ileri gittiğiniz gibi, Allah'ı anmada da çok mübalağa ediniz; nasıl atalarını­zı övmede bütün gayretinizi sarfediyorsanız, bunun gibi Cenâb-ı Hakk'ı öv­mede, O'nun nimetlerini ve lûtuflarını açıklamada da bütün gücünüzü ortaya koyunuz. Çünkü bu, ataları övmekten daha uygun ve daha mâkûl görünmek­tedir. Zira yalan yere atalar ile övünülüyorsa bu, dünyada alçaklığı; ahirette de cezayı gerektirir; yok, onların gerçekten var olan mefâhirleriyle övünülü­yorsa, bu da kendini beğenmeyi, kibirlenmeyi ve gururu gerektirir. Bütün bun­lar, insanı (manen) helak eden şeylerin başlıcalarıdır. Böylece-Allah'ı zikir ile meşgul olmanızın, babalarınızla övünmekle meşgul olmanızdan evlâ olduğu sabit olmuştur. Bu iki meşguliyet arasında bir evleviyyet olmasa bile, en azın­dan eşitlik olur.

2) Dahhâk ve Rebî şöyle demişlerdir: Bu, "Babalarınızı ve analarınızı an­dığınız gibi Allah'ı anın" manasındadır "Babalar" lâfzı ile iktifa edilmiş, "analar" zikredilmemiştir. Nitekim, "Sıcaktan sizi ko­ruyacak elbiseler" (Nahl, 81) ayetinde, ("soğuk", sıcak altında zımnen zikredil­miştir).

Alimler bunun, çocuğun ilk konuşmaya başladığı zaman "baba, baba" ve "eme, eme" demesi olduğunu, buna göre ayetin manasının, "Nasıl be­bek, küçüklüğünde devamlı anne ve babasını zikrediyorsa, siz de aynı şekil­de devamlı Allah'ı zikredin" şeklinde takdir edileceğini söylemişlerdir.

3)Ebu Müslim, "babalar" kelimesinin, devamlı anmadan kinaye olarak zikredildiğini söylemiştir. Buna göre ayetin manası şu şekilde olur: "Nasıl in­san babasının zikrini hiç unutmuyor ise, aynı şekilde Allah'ın zikrinden de ga­fil olmaması gerekir."

4) İbnü'l-Enbarî bu ayet hakkında şunu söylemiştir: "Arapların cahiliye çağındaki yeminlerinin çoğu, babalar üzerine yapılıyor ve meselâ, "Babama ve babanıza, atama ve atanıza ye­min ederim ki.." deniliyordu. Bundan dolayı Hak Teâtâ onlara, "Nasıl ataları­nıza (yemin ederek) ta'zim edip yüceltiyorsanız, aynı şekilde Allah'a da ta'zim edip yüceltin" demiştir.

5) Va'z-u nasihat edenlerden biri âyetin manasının şöyle olduğunu söyle­miştir: "Nasıl atalarınızın "bir" olduğunu söylüyorsanız, aynı şekilde Allah'ın da "bir" olduğunu söyleyiniz." Çünkü Araplardan biri, eğer iki babaya nisbet edilse, bundan rahatsız olur ve hoşlanmazdı. Böyle olan Arap,kalkıp kendisi­ne birçok ilâh edinmiştir. Bundan dolayı onlara, "Nasıl atalarınızın bir olduğu­nu söylüyorsanız, Allah'ın da bir olduğunu söyleyiniz. Hatta Allah'ın bir olduğunu daha fazla söylemek, öbürünü söylemekten evlâdır. Hak Teâlâ'nın, "hatta daha çok anınız" sözünden murad da budur.

6) Çocuk, nasıl bütün ihtiyaçlarının giderilmesi için daima babasına baş­vurup, babasını saygt ile hatırlar ise, siz de aynı şekilde hep Allah'ı hatırlayın.

7) Muhtemeldir ki Araplar, atalarını, onları zikretmeleri sebebiyle duaları­na Allah katında icabet edilsin diye anıyorlardı. Bundan dolayı Cenâb-ı Hak onlara, atalarının bu mertebede kimseler olmadığını bildirdi; çünkü atalarının güzel amelleri, şirk ehli oldukları için kabul edilmemişti. Böylece Araplara, bu­nun yerine, istikbâlde nimetlerin çoğalması için, Allah'ın nimet ve lütuflarını sayıp dökmeleri ve Allah'a çokça hamd-ü sena etmeleri emrolunmuştur.

Hz. Peygamber (s.a.s), müslümanlann, "atalar"ı adına yemin etmelerini nehyetmiş ve, "Yemin edecek olan Allah'a yemin etsin, yoksa sussun"[192] buyurmuştur. Allah Teâlâ dışındaki varlıklar, ancak Allah için ve Allah sayesinde var olunca, evlâ olan Allah'ı ta'-zim etmektir. Allah'tan başka ilah yoktur.

8) İbn Abbas (r.a)'dan, bu ayetin tefsiri hakkında şöyle dediği rivayet edil­miştir: "Bu, Allah'a isyan edilmiş olduğunda duyduğun gazab ve kızgınlığın, ana-babana kötü söz söylendiğinde duyduğun gazabtan daha şiddetli olma­sıdır."

Bil ki bu açıklamalar, her nekadar muhtemel manalar ise de, ilk açıklama daha açtk ve nettir. Bütün açıklamalar şu aynı hususta müşterektirler: Kulun dâima Rabbini zikretmesi, O'nu dâima ta'zim edip yüceltmesi, bütün ihtiyaç ve isteklerinin karşılanmasında hep O'na müracaat edip, O'nun dışındaki bü­tün varlıklardan alâkasını kesmesinin gerekliliği.. Ya Rabbî, ya Ekreme'l-ekremîn Allah'ım, bizi bu sıfatlarla muttasıf kıl. [193]

 

Allah'ı Daha Kuvvetli Anmak                Başa Dön

 

Hak Teâlâ'nın, "hatta daha kuvvetle (Allah'ı) anınız" kavli hususunda iki mesele vardır: [194]

 

Birinci Mesele

 

kelimesindeki âmilin, ifâdesindeki "kâf" harf-i cerri olduğu söylenmiştir ki bu­na göre kelime mahallen mecrurdur. Bir başka gö­rüşe göre de, fiilidir.Buna göre ise, kelime mahallen mansubtur.

Bu ifâdenin takdiri şöyledir; "Atalarınızı andığı­nız gibi Allah'ı anınız. Ve O'nu, atalarınızdan daha şiddetli (kuvvetli) bir antşla anınız." [195]

 

İkinci Mesele

 

ayetinin manası, "Hatta O'nu daha kuvvetli bir şekilde anınız" şeklindedir. Çünkü ata­larının övünç vesilesi olan şeyler azdır. Allah Teâlâ'nın, kemâl sıfatları ise sonsuzdur. Binaenaleyh, onların Allah'ın kemâl sı­fatlarını saymakla meşguliyetlerinin, atalarının övünç vesilesi olan şeylerini.say­makla meşgul oluşlarından daha fazla ve daha güçlü olması gerekir.

Kaffâl (r.a) şöyle demiştir: "Bu gibi yerlerde kelimenin mecazî manada kullanıldığı bilinmektedir. Mesela birisi birisine, "Şu işi bir aya kadar veya da­ha çabuk yap" der. Bu adamın bu sözden maksadı bir şüphe ifâde etmek de­ğildir, aksine o, bu ifadesiyle, birincisinden, daha kısa bir zaman olan ikincisi­ne geçtiğini göstermektir. [196]

 

Dünyada ve Âhirette İyilik İstemek

 

"İnsanlardan bazısı şöyle der: "Ya Rabb, bize dünyada ver." Bu kimse(lerin) ahiretten yana hiçbir rvasibleri yoktur. Bazı insanlar da, "Ya Rabb, bize hem bu dünyada iyilik ver, hem de âhirette iyilik ver. Ve bizi

{cehennem} âteşinin azabından koru”. der , İşte bu kimselerin, kazandıklarından payları vardır. Allah hesabı çok çabuk görendir" (Bakara, 201-202).

Âyetle ilgili birkaç mesele vardır: [197]

 

Makbul Olan Dua            

 

Bil ki Cenâb-ı Hak önce, haccın menâsikinin tafsilâtını açıklamış, bundan sonra zikri emrederek, "Arafat'dan seller gibi aktığınız zaman Meş'ar-i Harâm'da Allah'ı zikrediniz. O, nasıl sizi hidayete er­dirdi İse, siz de O'nu anınız" buyurmuş; sonra Allah'dan başka şeylerin zikri­ni îerkederek, sadece Allah'ı zikretmenin münasib olduğunu beyân edip,"Ba­balarınızı (atalarınızı) andığınız gibi Allah'ı anınız, hatta O'nu daha kuvvetli bir biçimde anınız" buyurmuş; bu zikirden sonra da. sonunda duanın nasıl yapılacağını açıklayarak:

"İnsanlardan bazısı şöyle der: Rabbimiz, bize dünyada ver" buyurmuştur. Bu, ne güzel bir tertiptir! Çünkü nefsi köreltmek ve onun karanlıklarını yok etmek için iba­detin önce yapılması gerekir. İbadetten sonra, kalbi nurlandırması ve orada Allah'ın celâl nurunun tecelli etmesi için, Allah'ı zikriyle meşguliyetin gelmesi gerekir. Zikirden sonra ise, kişi dua ile meşgul olur. Çünkü dua ancak, kendi­sinden önce zikir olduğu zaman kemâle erer. Nitekim Hz. İbrahim (a.s)'den de, zikri öne alarak, "Beni yaratan O'dur. Beni hidayete eriştiren de O'dur" (Şuara, 78) dediği; daha sonra da, "Ya Rabbi, bana hüküm ve hikmet ihsan et ve beni salihlere kat" (Şu'ara, 63) diye dua ettiği nakledilmiştir.

Bunu iyice anladığın zaman deriz ki: Cenâb-ı Hak, duâ edenlerin iki kı­sım olduğunu beyân etmiştir:

a)  Duaları sadece dünyayı istemeye yönelik olan kimseler...

b)  Duaları  hem dünyayı, hem ahireti istemeye yönelik olan kimseler...

Bu iki kısmın dışında, duaları sadece ahireti istemeye yönelik olan bir üçün­cü kısım daha vardır. Fakat âlimler bu şekilde dua etmenin meşru olup olma­dığı hususunda ihtilâf etmişlerdir. Çoğunluk böyle bir duanın meşru olmadığı görüşündedirler. Çünkü insanoğlu başkasına muhtaç ve zayıf olarak yaratıl­mıştır. O, tek başına dünyanın elemlerine ve âhiretin meşakkatlerine katlana­maz. Bundan dolayı onun için en uygun yol, dünyanın ve âhiretin bütün şerlerinden Rabbisine sığınmaktır.

Kaffâl, Tefsir'inde, Enes (r.a)'den, Hz. Peygamber efendimizin, hastalık kendisini iyice yiyip bitirmiş bir kimsenin yanına girerek, onu ziyaret ettiğini ve ona, "Bundan önce nasıl dua ediyordun?" diye sorduğunu, o adamın da, "Allah'ım, bana ahirette vereceğin cezayı dünyada iken hemen ver" diye dua ediyordum" dediğini, bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.s)'in, "Sübhânaliah!

Sen, bu hastalığa katlanamazsın. Şöyle dua etseydinya: "Ey Rabbimiz, bize dünyada da iyilik ver, antette de iyilik ver, ve bizi cehennem ateşinin azabın­dan koru" dediğini nakleder. Hz. Enes (r.a) sözüne şöyle devam eder: "Hz. Peygamber (s.a.s) o adama duada bulundu, adam hemen şifâ buldu."

Bil ki Cenâb-ı Hak, şayet insan bedenindeki tek bir damara veya tek bir saç telinin köküne acı musallat etse, insan ne yapacağını şaşırır ve bu acıdan dolayı Allah'a itaat ve zikir ile meşgul olmaktan mahrum olur. Gerek dünyası, gerek âhireti hususunda Allah'ın rahmetine ihtiyaç duymayacakk olan kimdir? Böylece duayı sadece âhirete yönelik yapmanın caiz olmadığı ortaya çıkmış olur. Bu ayette de, ilk iki kısım zikredilip, bu üçüncü kısımdan bahsedilme­mek suretiyle, anlatılan bu hususa bir işaret yapılmıştır. [198]

 

İkinci Mesele                Başa Dön

 

Alimler, Hak Teâlâ'nın, duayı sadece dünyaya yönelik yaptıklarını bildirdiği kimselerin kimler oldu­ğu  hususunda  ihtilâf etmişlerdir:   Bazı  alimler, bunların kâfirler olduğunu söylemişlerdir. Nitekim İbn Abbas (r.a)'dan rivayet edildiğine göre, müşrikler vakfe yaptıkları zaman, "Allah'ım, bize rızık olarak develer, sığırlar, koyunlar, köleler ve cariyeler ver" diyorlar, fakat tevbe etmi­yor, mağfiret talebinde bulunmuyorlardı. Çünkü onlar ölümden sonra dirilişi ve âhiret hayatını inkâr ediyorlardı. Ene» (r.a)'den rivayet edildiğine göre ise, onlar şöyle diyorlardı: "Allah'ım, bize yağmur yağdır ve düşmanımıza karşı bize yardım et." İşte Cenâb-ı Hak, bu kısımdan olan bir kimsenin, ahirette bir payı olmadığını, yani onun için orada hiç bir ikramın, nimetin ve sevabın bu­lunmayacağını haber vermiştir. Atim Ebu Ali ed-Dehhâk (r.a)'dan şöyle dedi­ği nakledilmiştir: "Cehennemlikler, yenecek içecek şeyleri isteyerek, "(Ey cennet ehli), bize su verin, ya da bize Allah'ın size dünyada iken rızık olarak verdiği şeylerden yollayın" diye yardım isterler. Fakat şehvetleri onlara gale­be ettiği için, onlar hem dünyada, hem de ahirette rezil ve rüsvay olmuşlardır."

Diğer bazı alimler ise şöyle demişlerdir: Bunlar mü'minler de olabilir. Fa­kat bunlar Allah Teâlâ'dan ahiretlert için değil de, dünyaları için dua etmişler­dir. En yüce ve en şerefli bir makam olan dua makamında, ahiretteki ebedî ' nimetleri istemekten yüz çevirerek, dünyanın geçici ve fânî metâını istedikleri için, onların bu duaları günahlardan sayılmıştır. Böyle yapan kimseye de bazen, onu yapan her ne kadar müslüman da olsa,"Onun ahirette hiçbir nasibi yoktur" denilebilir. Nitekim, "Allah'a verdikleri sözü ve yeminlerini az bir fiyat karşılığında satanlar yok mu, işte onlara ahirette hiçbir nasib yoktur" (ali imran, 77) âyetinin, yalan yemin ederek başkasının malını alan kimse hakkında nazil olduğu rivayet edil­miştir.

Hz. Peygamber (s.a.s)'in, "Şüphesiz Allah, bu dini hiçbir nasibi olmayan kimseler ile kuvvetlendirir"[199] dediği rivayet edilmiştir. Bu hadis birkaç manaya getir:

a) Tevbe etmeleri müstesna, ahirette onun için bir pay yoktur.

b) Allah'ın affı müstesna, onun için ahirette bir pay ve nasib yoktur.

c) Onlara, Allah'tan ahireti için dua eden kimselerin nasibi gibi bir nasib yoktur. Yine yalan yemin etmeyenlerin nasibi gibi bir nasib, yalan yere yemin ederek mal elde eden kimseler için söz konusu yoktur. Allah en iyi bilendir. [200]

 

Üçüncü Mesele

 

"Ya Rabbena bize dünyada    ver.." ayetinde,  fiilinin mef'ulü, malum gi­bi olduğu için hazfedilmiştir.

Bil ki saadetin mertebeleri, ruhanî, bedenî ve haricî olmak üzere üç tanedir. Ruhanî olan iki çeşittir:

a) Nazarî kuvveti ilimle tamamlamak,

b) Amelî kuvveti üstün ahlâk ile tamamlamak.

Bedenî sâadet mertebesi, sıhhat ve güzellik olmak üzere iki çeşittir. Haricî saadet mertebesi ise, mal ve makam olmak üzere ikidir.

Buna göre insanın, "Ya Rabbena, bize dünyada ver.." duası, bütün bu kısımları içine alır. Çünkü ilim ile dünyada süslenmek ve akranlarının üstüne çıkmak murad edilir ise, bu dünyevi bir saadet olur. Üstün ahlâk ile, dünyada reis olmak ve dünyevî menfaatları toplamak murad edilir ise, bu da dünyevî bir saadet olur.

Öldükten sonra dirilmeye ve ahirete inanmayan herkes, ne ruhanî ne de cismânî hiçbir fazilet istemez, ancak bunları dünyevî bir menfaat için ister. Daha sonra Hak Teââ, bu grub hakkında, ı "Bu kim­senin ahirette bir nasibi yoktur" buyurmuştur. Bunun bir benzeri de,

"Kim ahiret mahsûlünü dilerse, onun mahsûlünü artırırız. Kim de (sade­ce) dünya ekini (menfaati) isterse ona da yalnız bundan veririz. Ahirette de ise ona hiçbir nasib yoktur" (Şûra, 20) ayetidir.

Sonra Hak Teâlâ bu ayette, o kimsenin dünyevî hususta ettiği duaya ica­bet olunup olunmayacağından bahsetmemiştir. Bazı âlimler, bu gibi insanla­rın icabete (dualarının kabulüne) lâyık olmadıklarını, çünkü insanın duasının kabul edilmesinin, övgüye değer bir durum olduğunu; bunun ise ancak Allah'ın velî kulları ve keramet ehli kulları için sabit olacağını; fakat bu kimsenin, dua­sına icabet edilmese bile, o mükellef ve sağ olduğu müddetçe, Allah Teâlâ, 'Yeryüzünde hiçbir canlı yok­tur kir onunnzkı Allah'ın üzerine olmasın" (Hud, 6) buyurduğu gibi, Allah'ın ona rızkını vereceğini söylemişlerdir.

Diğer bazı alimler ise, bu gibi insanların dualarının bazan kabul edilebi­leceğini, fakat bu kabul edilişin ilahî bir mekr ve istidrâc (daha çok azması için fırsat vermek) için olduğunu söylemişlerdir. [201]

 

İslâm'ın Hülâsası Mahiyetinde Müslümanın Örnek Duası                Başa Dön

 

Allah Teâlâ'nın, "Bazı insanlar da 'Ya Rabbena, bize, hem bu dünyada iyilik ver, hem ahirette iyilik ver ve bizi (cehennem) azabından koru" der" ayeti ile ilgili olarak müfessirler birçok izahta bulunmuşlardır:

a) Dünyevi hasene (iyilik), sıhhat, emniyet, yeterti rızık, sâlih evlâd, sâliha eş ve düşmanlara karşı galib olmaktan ibarettir. AHah'u Teâlâ, rızık ve benze­ri şeylerdeki bolluğu da, "hasene" (iyilik) diye isimlendirerek,

"Sana bir iyilik dokunsa, bu onları üzer" (Tevbe. 50) buyurmuştur. Yine, "De ki, sizler bizim için ancak iki iyilikten birisini bekliyorsunuz" (Tevbe, 52) ayetindeki "iki iyiliğin" muzaffer olma ve şehidlik olduğu söylenmiştir.

Uhrevî bakımdan "hasene" (iyilik), sevab elde etmek ve azab-ı İlâhî'den kurtulmaktır. Hülâsa, "Ey Rabbimiz, bize hem bu dünyada iyilik ver, hem de ahirette.." duası, bütün dünyevî ve uhrevî menfaatlan kendisinde toplayan bir ifâdedir.

Hammâd b. Seleme'nin, Sabit'ten rivayet ettiğine göre, onlar Enes (r.a)'e. "Bizim için dua et" dediler. O da, bunun üzerine, "Ya Rabbena, bize hem bu dünyada iyilik ver, hem de ahirette ve bizi cehennem ateşinden koru" demisti. Onlar, "Bize daha fazla dua et" dediklerinde, o aynı duayı tekrar etmiş, yine "Bize daha da fazlasını söyle.." dediklerinde, Hz. Enes (r.a): "Daha ne istiyorsunuz? Ben sizin için, dünya ve ahiretin en hayırlı şeylerini istedirrTde-miştir. Gerçekten Enes (r.a) doğru söylemiştir. Çünkü kulun, dünya ve ahi-retten başka yurdu yoktur. Binaenaleyh o, dünya ve ahiretin iyiliklerini istediğinde, geriye birşey kalmamıştır.

b) Dünyadaki "hasene" (iyilik) ten murad, faydalı iştir. Bu faydalı iş de, Allah'a imân ve ibadettir. Ahiretteki "hasene" den murad İse, devamlı lezzet ve ta'zim; Allah'ın zikriyle, Allah'a ünsiyet (yakınlık), muhabbet ve O'nu gör­me ile olan nimetlenmedir. Dahhak'ın ibn Abbas (r.a)'dan rivayetine göre, bir adam Rabbisine şöyle diyerek dua etmiştir: "Ya Rabbena, bize hem bu dün­yada iyilik ver, hem ahirette iyilik ver ve bizi cehennem azabından koru." Bu­nun üzerine Hz. Peygamber (s.a.s),

"Bu adamın Allah'dan dün­yevî birşey istediğin!sanmıyorum" dedi. Bazı sahâbîler, "Fakat, ya Resûlal-lah, o, "Bize hem bu dünyada iyilik ver.." dedi?" dediler. Hz. Peygamber (s.a.s) de, "O, "Ey Rabbimiz, bize bu dünyada sâlib amel ver.." diyor" buyurdu. Bu, Hak Teâlâ'nın, "Onlar, "Rabbimiz, bize zevcelerimizden ve soyumuzdan göz aydınlığı (olacak kimseler) ihsan et'' der/er" (Furkan.74)ayeti ile te'kid edilmiştir. Ayetteki "göz aydınlığı", onların ço­luk çocuklarını itaatkâr, mü'min ve kullukta devamlı görmeleridir.

c) Kadâde "Dünyevî ve uhrevî hasene (iyilik) istemenin, her iki dünyada da afiyeti taleb etmektir" demiştir. Hasan el-Basrî'den, "dünyadaki hasene'-nin, Allah'ın kitabını anlamak; ahiretteki hasenenin ise cennet olduğu" riva­yet edilmiştir. Bil ki ayet ile ilgili araştırmanın kaynağı şudur: Şayet ayette, denilmiş olsaydı, bu ifâde de bütün hasene (iyilik) lert içine alırdı. Fakat Hak Teâlâ, buyurmuştur. Ayetteki "hasene" kelimesi, müsbet manada gelen cümledeki "nekire" bir kelimedir. Dolayısıy­la bu sadece "bir hasene" manasına gelir. İşte bu sebebten dolayı, müfessirferden mütekaddim olanlardan herbiri bu lâfzı, "hasene" (iyilik) çeşitlerinden, kendilerince en güzeline hamletmişlerdir.

İmdi şayet, "Hasene" yerine, marife olarak, denilseydi, bu bü­tün haseneleri içine almaz mıydı? O halde niçin, bu şekilde marife olarak ge­tirilmedi de nekre olarak getirildi" denirse, derim ki: Bunu en iyi bilen Allah'­tır, fakat öyle sanıyorum ki burada, daha önce de beyân ettiğimiz gibi, dua eden kimse,"Ya Rabbena, bana şunu ve bunu ver" dememeli, aksine, "Al­lah'ım şu ve şu, benim menfaatime ve senin kaza ve kaderine uygun ise onu bana nasîb et" demelidir. Buna göre insan, "Ya Rabbi, bana dünyada ve âhirette şu iyiliği ver" derse, bu kesinlik ifâde eder. Bunun doğru olmadığını da­ha önce açıklamıştık. Fakat insan, nekre olarak "hasene" kelimesini getirir ve "dünyada bana bir hasene (iyilik) ver" derse, bundan murad, tek bir iyilik olur ki bu da Allah'ın kaza, kader, rıza, hüküm ve hikmetine uygun düşen bir hasene olur, Binaenaleyh bu şekilde (ayetteki gibi) dua, edebe riayete ve ya-kîn esaslarına devam etmeye daha uygun olur. [202]

 

Mükafaat Amele Göredir

 

Cenâb-ı Hakk'ın, "İşte bunlara, kazandık­larından bir nasib vardır" buyruğu ile ilgili birkaç mesele vardır: [203]

 

Birinci Mesele                Başa Dön

 

Ayetteki, kelimesi hakkında iki görüş vardır:

a) Bu. sadece, dünya ve ahireti isteyen ikinci gruba

işarettir. Bunun delili, 'Onun için ahirette bir pay yoktur" buyurularak, birinci gruba ait hükmün zikredilmiş olmasıdır.

b) Bu, her iki gruba da râcidir. Yani, "Bunlardan herbiri için, niyeti nisbe-tinde, yaptığı amelden bir pay vardır" demektir. Buna göre, kim öldükten son­ra dirilmeyi inkâr eder de, sırf dünyevi menfaatleri elde etmek için haccederse, bu ondan sudur eden bir küfür ve şirktir. Allah bu fiili cezalandırır. Veyahut da bundan murad, Allah'ın da, 'Kim ahiret mahsûlünü dilerse, onun mahsûlünü artırırız. Kim de (sade­ce) dünya ekini (menfaati) İsterse ona da yalnız bundan veririz. Ahirette ise ona hiçbir nasîb yoktur" (Şura, 20) ayetinde de buyurduğu gibi, "kim dünya için çalışır çabalarsa, çalışmasının karşılığı dünyada o kimseye verilir" şeklinde olur. [204]

 

Ayette Geçen Kesble İlgili Üç Sual ve Cevabı

 

Allah Teâlâ'nın, beyanı hususunda birkaç soru vardır:

Birinci Soru: ayeti, tahkiri ve azlığı ifâde eden bir cümledir. Binaenaleyh bundan maksad nedir?

Cevab: Bundan murad, "Onların kesb ve amelleri sebebiyle, onlara hem dünyevi hem uhrevî paylar vardır" manasıdır. Buna göre, ifade­sinin başındaki, teb'iz (bazısı) manasına değil, ibtidâ-i gaye (başlangıç) manasınadır.

İkinci Soru: Bu ayet, mükâfaatın amele göre olacağına delâlet eder mi?

Cevab: Evet, fakat bu, zatî bir müstehak oluşa göre değil, Allah'ın va'a-dine göredir.

Üçüncü Soru: Kesb nedir?

Cevab: Kesb, insanın ameli karşılığında elde ettiği şeye verilen addır. Buna göre, ya bir menfaati celbetme, ya da bir zararı defetmesi şartıyla o şey, insa­nın kesbi ve müktesebi olur. Bu izaha göre, kazanç hususunda, "Bunlar fa­lancanın kesbidir, falancanın kesbi (kârı, kazancı) çok veya az kazançtı (kesbli) dır" denilir. Çünkü bununla ancak "kazanç" kastedilir. Alimlerimizin, "Kesb, cebr ile halk (yaratma) arasında orta noktadır" şeklindeki sözleri, eski kelâm kitaplarında zikredilmiştir. [205]

 

Allah Hesabı Çok Çabuk Görür

 

Hak Teâlâ'nın, "Allah hesabı çok çabuk gören­dir" ayeti İle ilgili bir-iki mesele vardır: [206]

 

Hisab Kelimesinin Mânası            

 

kelimesi, "sür'at" masdarından ism-i fâildir İbnü's-Sikkît, bu kelimenin, şeklinde olduğunu söylemiştir. kelimesi ise, "mu­hasebe" gibi bir masdardır. Arapça'da "hisâb" kelimesi "addetmek, öyle saymak" manasınadır. Saydı, addetti, manasına, denilir. Bunu Leys ve İbnü's-Sikkît söylemişlerdir. Buna göre, "öyle kabul edilen.." demektir.

tabiri bu kökten olup, "bir insanın sayılan şan ve şöhretle­ri" manasına gelir. "önem verip saydı" demektir. Zeccac, "Arapça'da "hisâb" Arapların, "Bu sana yeter" manasında söyledikleri, ifâdesinden alınmıştır. İnsanlar arasındaki muamelelerdeki (alış -verişteki) hesab da böyle isimlendirilmiştir. Çünkü bu hesab ile, yeterli miktar ve bu hususta o miktardan fazlalık ve noksanlığın olmadığı anlaşılır" demiştir. [207]

 

Yüce Allah'ın Mahlûkatı Hesaba Çekmesi Ne Demektir?                Başa Dön

 

Alimler, HakTeâlâ'nın, mahlûkâtını hesaba çekmesinin ne manada olduğunda ihtilâf ederek şu görüş-

leri söylemişlerdir:

a) "Hısâb"ın manası, Allah Teâlâ nın, o insanlara lehlerine ve aleyhlerine olan şeyleri bildirmesidir.

Yani Hak Teâlâ, insanların kalblerinde, amellerinin mikdannı, nicelik ve niteli­ğini, ve onlara vereceği mükâfaat ve cezanın mikdannı bilebilecekleri zarurî (kesin) bir ilim yaratır. Bu görüşte olanlar şöyle demişlerdir:" Bu mecazî ifâ­denin izahı şudur: Hesab, insanın lehine ve aleyhine olan şeyi bilmesine vesi­le olan şeydir". Buna göre, Allah'ın bu bildirmesine "hisâb" demek, sebebin isminin, müsebbebe (neticeye) verilmesi kabilinden olur ki bu çokça kullanı­lan bir mecaz çeşididir. İbn Abbâs(r.a)'ın şöyle dediği nakledilmiştir: "Mahlûkat için herhangi bir hesab yoktur. Aksine onlar Allah'ın huzurunda dururlar ve içinde günahları yazılı olan kitapları (amel defterleri) sağ taraflarından veri­lir ve onlara, "Bunlar, sizin günahlarınız. Fakat ben bunları affettim" denilir. Sonra onlara iyiliklerinin yazılı olduğu kitaplar verilir ve, "Bunlar sizin iyilikle-rinizdir, Ben onların sevabını size kat kat verdim" denilir."

b) Ahiretteki muhasebe (hesaplaşma), cezalandırmadan ibarettir. Nite­kim Hak Teâlâ, "Nice şehirler, Rablerinin ve Allah'ın peygamberlerinin emrinden çıktılar da biz onian şiddetli bir hesapla hesaba çektik" (Talak, 8) buyurmuştur. Buradaki mecazın izahı şöyledir: Hesab, alıp-verme sebebidir. Sebebin ismini müseb­bebe (neticesine) vermek caizdir. Bundan dolayı mücâzât (cezalandırma) ye­rine "hesâb" lâfzı kullanılabilir.

c) Hak Teâlâ, kullarına, amellerinin durumu ve kendilerine nasıl bir se-vab ve ceza olduğu hususunda konuşabilir. Buna göre, Allah'ın kelâmının harf ve seslerden mürekkeb olmadığını söyleyen kimseler şöyle derler: "Allah Te­âlâ, mükellefin tıpkı gözünde, Allah'ın kadîm zatını görebileceği bir görme gü­cü yarattığı gibi, kulağında da Allah'ın kadîm kelâmını dinleyebileceği bir duyma gücü yaratır." O'nun kelâmının bir ses şeklinde olduğunu söyleyenler ise şöyle derler: "Allah Teâlâ, ilahî kelâmını onlardan herbirinin kulağında veya kulağı­na yaktn bir cisimde, bu ilahî kelâmın sesinin kuvvetinin, başka bir mükellefi, mükellef olduğu şeyi anlamaktan engellemıyecek bir şekilde, her mükellefin duyacağı bir kelâmı yaratır. Allah Teâlâ'nın, mahlûkâtını hesaba çekmesin­den murad, işte budur. [208]

 

Allah'ın Serî'ui-Hisab Vasfının Manası

 

Âlimler, Hak Teâlâ'nın "serî'ul-hisâb" oluşunun manası hususunda şu görüşleri zikretmişlerdir:     

a) Allahın hesaba çekmesi, ya her mükellefin kal­binde, amellerinin sevab ve cezalarının ne kadar ol­duğunu  bilebilecekleri  zarurî  (kesin)  bir  bilgi yaratması; veya her mükellefe hakettiği mükafaatı ulaştırması; veyahut her mü­kellefin kulağında ilahî kadîm kelâmı duyabilecek bir gücü yaratması veyahut da her mekellefin kulağında sevab ve cezasının ne kadar olduğunu ifâde eden bir ses yaratması manasına gelir. Bu dört izaha göre de, Allah Teâlâ'nın, he­saba çekmesinin manası, O'nun bir şey yaratması manasınadır. Kudret-i İlâ-hiyye bütün mümkinâta taalluk ettiğine, Allah'ın yaratması ile yoktan var etmesi daha önce geçen bir maddeye, bir müddete ve bir alete dayanmadığına ve O'nu bir iş, diğer bir işten alıkoyamayacağına göre, Hak Teâlâ göz açıp kapa­madan daha kısa bir zamanda bütün mahlûkatı yaratmaya hiç şüphesiz kâdirdir. İşte bu sebebten ötürü, hadiste,   "Şüphesiz Allah Teâlâ, bütün mahlûkah. Bir deve sağımı kadar vakitte hesaba çeker" şeklinde gelmiştir.

b) Allah Teâlâ'nın "Serî'ul-hisâb" oluşunun manası, O'nun, kullarının du­asını çabuk kabul edip icabette bulunması manasınadır. Çünkü Hak Teâtâ, aynı vakitte kendisinden, dünyevî ve uhrevi, farklı farklı birçok şeyleri isteyen kimseler isterler de, O da, bunları birbirine karıştırmadan herkese istediğini verir. Eğer bu iş, mahlûkâttan birisinin elinde olsaydı, bunların hesabı uzar ve birbirine girerdi. Bundan dolayı Cenâb-ı Hak, kendisinin "serî'ul-hisab" (He­sabı çok çabuk gören) olduğunu, yani isteyenlerin bütün isteklerini bildiğini bildirmiştir. Çünkü Allah Teâlâ, el tutup bir akid (alış-veriş) yapmaya, bir dü­şünceye ve bir hazırlık (hesaplama) yapmaya muhtaç değildir. Hz. Peygam­ber (s.a.s)'in, "Ey, kendisini hiç bir durum, baş­ka bir durumdan alıkoyamayacak olan (Allah’ım)"[209] şeklindeki duasının ma­nası işte budur.

Bu husustaki sözün özü şudur: Allah Teâlâ'nın, ol­ması bütün mahlûkâtın durum ve amellerini bilmesi manasınadır. Bu mecazî ifâdenin izahı şöyledir: Hesab eden kimse, hesabıyla o şeyi bilebilmek için bu hesabı yapar. Binaenaleyh hesab, ilmin (bilginin) meydana gelme sebebi­dir. Burada sebebin ismi, müsebbebe (neticeye) verilmiştir.

c) Allah'ın serî'ul-hisâb oluşu, O'nun muhasebesinin (hesaba çekmesi­nin) kesin olacağı manasınadır. [210]

 

Muayyen Günlerde Tekbir Getirme (Teşrik Tekbirleri) Emri                Başa Dön

 

"Bir de sayılı (belit) günlerde Allah'ı zikredin. Kim iki günde (Mina'dan dönmek İçin) acele ederse, ona günah yoktur. Kim de geri kalır (orada daha durur) ise ona da günah yoktur. (Bu), takva sahibi (olanlar) içindir.

Allah'dan ittikâ edin ve bilin ki muhakkak ancak O'nun huzuruna varıp toplanacaksınız" (Bakara, 203).

Bil ki Cenâb-ı Hak, Meş'ar-İ Harama dâir hususları zikredince, iki sebep­ten dolayı şeytan taşlama işini zikretmedi:

1) Bu iş, Araplar arasında yaygıh olup, onlar bunu inkâr etmiyorlardı. An­cak Allah'u Teâlâ, şeytan taşlamada bulunan "zikrullâh"ı zikretti, çünkü on­lar bunu yapmıyorlardı.

2) Allah'u Teâlâ'nın"şeytan taşlama"yı zikretmemesi, muhtemelen şun­dan dolayıdır. Çünkü bu günlerde Allah'ı zikretmeyi emretmek, şeytan taşla­manın bir delili olur. Çünkü, şeytan taşlamanın sünnetlerinden bir tanesi de, her taş atarken tekbir getirmektir. Sonra Cenâb-ı Hak, buyurmuştur. Bunda birkaç mesele vardır: [211]

 

Birinci Mesele

 

Cenâb-ı Hak, haccın menâsiki arasında bu sayılı ve belirli günleri de zikretmiş, burada, "Sayılı günlerde Allah'ı zekrediniz" buyurmuş, Hacc sûresinde ise; "Kendileri için olan faydalan müşahede etsinler ve malûm günlerde de Allah'ı ansınlar diye.." (Hacc, 28) buyurmuştur. İmdi Şafiî (r.a)'nin mezhebi, burada zikredilen,

"Belirli günlerden" maksat, sonu Kurban bayramı günü olan zilhiccenin ilk on günü; "sayılı günlerden" maksat ise, teşrik günleri demek olan, kurban bayramı gününden sonraki üç gündür.

İmâm Şafiî, teşrik günleri olduğuna şu delili getirmiştir:

Allah'u Teâlâ eyyâm-ı ma'dûdâttan bahsetmiştir. "Eyyam" cemî bir lâfızdır ki, bunun en azı üç gündür.

Bundan sonra da, "Kim iki günde acele ederse, ona günah yoktur. Her kim de gecikirse, ona da günah yoktur" buyurmuştur. Bu, Kim ikigünde acele ederse, ona günah yoktur" ifâdesinden muradın, bu sayılı günlerden olmasını gerektirir. Ümmet, bu hükmün ancak Minâ günlerinde sabit olacağı hususunda ittifak etmişlerdir ki, bu günler de teşrîk günleridir. Böylece biz, "sayılı günler" in, teşrik günleri olduğunu anlamış olduk. Kaffâl, bu görüşü Tefsîr'inde Abdurrahman İbn Nu'-mân ed-Deylemî'den rivayet ettiği şu hadisle kuvvetlendirmiştir: Hz. Peygam­ber (s.a.s), bir münadiye emretti, o da, "Hacc, Arafât'hr. her kim cem'gecesi fecrin dogmasından önce gelirse o kimse hacca yetişmiş demektir. Minâ günler! üçtür; kim İkigünde acele eder­se, o kimseye günah yoktur. Kim gecikirse, ona da günah yokhjr"[212] şeklin-de nida etti. İşte bu, eyyâm-ı ma'dûdatın teşrîk günleri olduğunu gösterir.

Vahidî (r.a) de şöyle demiştir: "Teşrîk günleri, Kurban bayramı günün­den sonraki üç gündür.  ,

a) Yevmu'n nefr... Bu, zilhiccenin onbirinci günü olup, hacılar bu günde Minâ'ya giderler...

b) Yevmu'n-nefri'l-evveL. Çünkü insanların bazıları, bugünde Minâ'dan giderler.

c) Yevmu'n-nefri's-sanî.. Bu üç güne, Kurban bayramı günüyle beraber, "Eyyâmu'n-nahr" denilir. Arefe günüyle beraber bu dört gün içinde yapılan şeytan taşlama günlerine de, az sonra müslümanların bu husustaki mezhep­lerini naklederken açıklayacağımız gibi, "namazların peşine getirilen tekbir günleri   denilir." [213]

 

İkinci Mesele                Başa Dön

 

Bu günlerdeki zikirden murad,şeytan taşlaması sırasında getirilen zikirdir. Çünkü, her taş atılırken tekbir getirilir. Namazların peşinden getirilen zikre gelince, âlimler bu hususta ittifak etmekle beraber, sadece birkaç hususta ih­tilâf etmişlerdir.

Birinci Husus: Ümmet-i Muhammed, namazlardan sonra getirilecek tek­birlerin, Kurban bayramına tahsis edilmiş olduğu hususunda ittifak etmişler­dir. Ancak bu tekbirlerin başlangıç ve sona eriş zamanı hususunda ihtilâf etmişlerdir. Bu husustaki görüşler şunlardır:

a) Bu tekbirler Kurban bayramı gününün öğle namazından başlar, teşrik günlerinin en son gününün sabah namazı sonuna kadar devam eder. Bu gö­rüşe göre tekbirler, onbeş vakit namaz içinde getirilmiş olur ki bu, İbn Abbas ve İbn Ömer'in görüşüdür. İmâm Mâlik ile bir kavline göre İmâm Şafiî (r.a), bu görüşü benimsemişlerdir. Bu husustaki delil şudur: Bu tekbirlerle ilgili emir, ancak hacc yapan kimseler hakkında vâriddir. Çünkü Allah'u Teâlâ, "Atalarınızı andığınız gibi Allah'ı anınız" (Bakara, 200] demiş, daha sonra da, "Ve, Allah'ı sayılı günlerde zikrediniz. Kim iki günde acele ederse, ona günah yoktur" bu­yurmuştur. Bu ise, ancak hacılar hakkında söz konusu olabilir. Böylece bu, bu tekbirlerle ilgili emrin, sadece hacılar hakkında olduğuna delâlet eder. Di­ğer insanlar ise, bu hususta, hacc yapanlara tabidirler. Sonra hacc yapan kim­senin tekbir getirdiği namazların ilki, Minâ'da kılınan öğle namazıdır. Çünkü hacılar bu namazdan önce, telbiye (yani lebbeyk zikrini) yaparlar. Hacıların Minâ'da kıldıkları en son namaz, teşrik günlerinin son günündeki sabah na­mazıdır. Böylece, bu tekbirlerin, hacı olmayanlar için de bu zaman ile sınırlı olması gerekir.

b) Şafiî (r.a)'ye göre bu tekbirler, Kurban bayramı gününün gecesi akşam namazından başlar ve teşrik günlerinin sonuncusunun sabah namazına ka­dar devam eder. Bu görüşe göre, bu tekbirler onsekiz namaz vaktinde devam eder.

c) Yine Şafiî'ye göre, bu tekbirlere arefe gününün sabah namazından baş­lanır ve Kurban bayramı gününün ikindi namazından sonra sona erer. Böyle­ce tekbirler, sekiz vakitte alınmış olur. Bu, Alkame, Esved, Nehaî ve Ebu Hanife'nin görüşüdür.

d) Bu tekbirlere, arefe gününün sabah namazında başlanır, teşrik günle­rinin en son günü olan Kurban bayramının ikindi namazından sonra sona erer.

Buna göre tekbirler, yirmiüç vakit alınmış olur. Bu, Hz. Ali, Hz. Ömer, İbn Mes'ûd ve İbn Abbas gibi sahabenin önde gelenlerinin görüşüdür, Fakihler-den de Sevrî, Ebu Yusuf, İmam-ı Muhammed, Ahmed İbn Hanbel, îshâk. Müzeni ve İbn Şüreyh'in görüşleri de böyledir. Çoğu beldelerdeki insanlar da, buna göre amel eder.

Buna şu hususlar da delâlet eder:

1) Câbir'in rivayet ettiğine göre, Hz. Peygamber (s.a.s) arefe günü sabah namazını kıldırdı, sonra bize dönerek, "Allah'u Ekber!" dedi ve tekbiri, teşrik günlerinin son gününün ikindisine kadar sürdürdü.

2) Ebu Hanife'nin söylediği şey, az olanı almadır. Bu görüş ise en çok olanı almadır. Çok tekbir getirmek, Allah Teâlâ'nın, "Allah'ı çok zikrediniz" (Ahzâb, 41) ayetinden dolayı daha evlâdır.

3) Bu, en ihtiyatlı görüştür. Çünkü kişi eğer çok tekbir getirecekse bu, tek­birleri azaltmasından daha hayırlıdır.

Bu tekbirler teşrik günlerinin tekbirleri diye isimlendirilir. Bu sebeble, bun­ların, teşrik günlerinin sonuna kadar sürdürülmesi gerekir. Buna göre eğer. "Bu tekbirler teşrik günleri olan, sayılı (belli) günlere de nisbet edilir. Bundan dolayı bu tekbirlerin arefe gününde meşru olmaması gerekir" denilir ise, bi2 deriz ki: Bu, Kurban bayramı gününde de tekbir alınmamasını gerektirir. Hal-buki, alimlerin icmâı ile bâtıldır. Yine bu zaman içerisinde, teşrik günleri ço­ğunlukta olduğu için, tekbirlerin teşrik günlerine nisbet edilmesi doğru olur.

İhtilaf Edilen İkinci Husus: Şafiî (r.a), "Tekbirlerde müstehab olan, bir­biri ardınca üç defa alınmasıdır" demiştir. Bu, İmam Mâlik'in de görüşüdür. İmâm-ı Ebu Hanife ve İmam-ı Ahmed ise, tekbirin iki kere alınacağını söyle­mişlerdir. İmâm Şafiî'nin delili, Abdullah b. Muhammed b. Ebu Bekr b. Amr b. Hazm'in söylediği şu sözdür: "İmamların teşrik günlerinde namazlardan sonra üç kere tekbir getirdiklerini gördüm." Bir de bu,fazla tekbir getirmektir ve Allah Teâlâ'nın, "Allah'ı çokça zikredin" (Ahzab, 41) ayetinden dolayı, daha uygundur. Sonra Şafiî (r.a) şöyle demiştir: "Tekbir alan kimse, üçüncü tekbirden sonra, "Allah'tan başka ilah yoktur. Allah en büyüktür ve hamd sadece Allah'a aittir" der. Bundan başka Allah'ın zikri olarak ilâve edeceği şey de güzel olur."

İmam Şafiî, telbiye hususunda da, "Allah'ın Resulünün yaptığı telbiyeye ilâve edilmemesini isterim" demiştir. Bu ikisi arasındaki fark şudur: Tekrar, telbiyenin bir sünnetidir. Dolayısıyla tekrar tekrar telbiye yapmak, ona ilâvede bulunmaktan daha evlâdır. Tekbirlerde ise tek tekbir alınır. Bu sebeble. bu tekbire ilâvede bulunmak, hiçbirşey söylememekten daha evlâ olur. Şeytan taşlarken tekbir getirmeye gelince, rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber (s.a.s), her taş atışında tekbir getiriyordu. Binaenaleyh böyle yapılması gerekir.

Cenâb-ı Allah'ın, "Kim iki günde (Mtna'dan dönmek için) acele ederse ona günah yoktur. Kim de geride kalır (orada daha durur) ise ona da günah yoktur. (Bu), takva sahibi (olanlar) içindir" ayetiyle ilgili birtakım sorular vardır:

Birinci Soru: Allah Teâlâ niçin, demeyip, buyurdu?

Cevap: Keşşaf sahibi,  ve, fiillerinin, manasında mutavaat ifâde ederek kullanıldığını ve meselâ,  O, iş hususunda acele etti" denildiğini; müteaddi olarak da kullanıldığını ve mesela, "O, gitmeye acele etti" denildiğini söyle­miştir.

İkinci Soru: Cenâb-ı Allah'ın, "Kim değeri kalırsa, ona da günah yoktur" buyruğunda bir müşkil vardır. Çünkü insan, haccın tamam olması için ona gerekli olan her şeyi yerine getirdiğine göre, "Ona bir günah yoktur" demenin manası nedir? Çünkü bu cümle, ancak bir-şeyi eksik bırakan hakkında söylenebilir, yoksa işi tastamam yapan kimse için söylenmez.

Buna birçok şekilde cevap verilir:

a) Allah Teâlâ, ruhsat olmak üzere acele gitmeye müsaade edince, insa­nın aklına bu ruhsattan istifâde etmeyenlerin günah işlemiş olacağı düşünce­si gelebilir. Baksana, -Allah kendisinden razı olsun- Ebu Hanlfe şöyle diyor:

"Kısaltmak, azimettir (emirdir), tamamlamaksa, caiz değildir. Bu ihtimal söz ko­nusu olunca, hiç şüphesiz Allah'u Teâlâ böyle bir şüpheyi izâle etmiş ve her iki hareket tarzında da herhangi bir günah olmadığını açıklamıştır. Buna göre isteyen acele eder ve ruhsatın gereğine göre hareket eder, isteyen de acele etmez ve ruhsatın gereğine göre hareket etmez. Bu iki şeyde de kişiye günah yoktur".

b) Bazı müfessirler şöyle demişlerdir: Bu hacılardan acele edenler de bu­lunuyordu, acele etmeyip gecikenler de... Sonra da bu iki gruptan bir kısmı, diğerinin yaptığını kınıyordu. Gecikenler, acele edenlerin hareketinin haccın örfüne uymadığını; acele edenler de gecikenlerin hareketlerinin haccın örfüne ters düştüğünü zannediyorlardı.. İşte bunun üzerine Allah'u Teâlâ bu iki kısmın hiçbirinde herhangi bir kusur bulunmadığını açıkladı. Buna göre iste­yen acele eder, isteyense etmez...

c) Gecikenden günahın kaldırılmasında mânâ, bu günahı kaldırmanın, üç günden fazla kalanlar için söz konusu olduğudur. Buna göre sanki şöyle denilmiştir: Mina'da kalınması gereken müddet üç gündür. Kim bu üç günden noksan yapar, ikinci günde acele ederse, ona bir günah terettüp etmez. Kim de bu üç güne ilâvede bulunur, üçüncü günden dördüncü güne kalır da, diğer insanlarla gitmezse, bu kimseye de herhangi bir günah terettüp etmez.

d) Bu söz, ancak haccın, günahların yok olması ve onların örtülmesi (tek-fîr) için bir sebep olduğunu beyan hususunda bir mübalağa için zikredilmiştir. Bu meselâ, insan bir panzehir aldığı zaman doktor ona, "Şu anda bir zehir alsan sana zarar vermez; almasan da bir zarar vermez" der. Doktorun bu sö­zünden maksadı, panzehirin zararları savuşturma hususunda mükemmel bir ilâç olduğunu beyandır; yoksa insanın zehir alıp almamasının aynı şey oldu­ğunu beyan değildir. İşte burada da böyledir. Bu sözden maksat, haccın bü­tün günahlar için keffâret olduğu hususunda mübalâğayı beyan etmektir; yoksa acele edip etmemenin eşit olduğunu beyan etmek değildir.

Hz. Peygamberin şu hadisi, haccın günahların örtülmesi için (keffâret) kuv­vetli bir sebep olduğuna delâlet eden hususlardandır:

"Kim hacceder ve hacc esnasında cfmâ yapmaz ve fiskda yapmazsa, annesinin onu doğurduğu gün gibi, bütün günahlarından sıyrılıp fiicar. "[214]

e) Pekçok âlım şöyle demiştir: Harem-i Şerifin civarında yerleşik kalmak mekruhtur. Çünkü insan Harem ve Beyt'e komşu olduğu zaman, Harem'in ve Beyt'in kıymeti, o kişinin gözünde azalır. Ama, taşrada olduğu zaman kişi­nin Harem'e ve Kabe'ye olan iştiyakı artar. Durum böyle olunca, bu açıklama­ya göre içimizden birinin kalbine, "Kim iki günde acele eder, vazifelerini bitirirse, onun durumu acele etmeyenden daha efdal olur. Ve yine kim bu iki günde acele ederse ziyaret tavafını yapmak için Mekke'ye döner ve Mina'da kalmayı terkeder. Kim de acele etmezse, Mina'da kalmayı tercih etmiş olur. Böylece de tavaf hususunda acele etmeyi terketmiş olur. İşte bu sebepten dolayı da o kimsenin hatırında, acele etmenin mi, yoksa etmemenin mi efdal olduğu hususunda bir tereddüt hasıl olur" düşüncesi gelebilir. İşte böylece Allah Teâlâ bu iki husustan herhangi birinde bir günah ve kabahatin olmadı­ğını beyan etmiştir.

f) Vahidî (rh.a) şöyle demiştir: "Allah'u Teâlâ, tıpkı, "Bir kötülüğün cezası, onun gibi bir kötülüktür" (şûra, 40) ve, "Kim size saldırırsa, onun size saldırdığı kâdâr siz de ona saldırın" (Bakara, 194> âyetlerinde olduğu gibi, birinci cümle ikinciye uygun düşsün diye, "Kim de ge­cikirse, ona bir günah yoktur" buyurmuştur. Biz biliyoruz ki, kötülük ve düş­manlığa karşı müdâfaada bulunmak, bir kötülük ve düşmanlık sayılamaz. Bu sebeble, mana bakımından doğru olmayan bir şey, lâfzı muvafakata[215] ham-ledildiğine göre, mana bakımından doğru olan bir şeyi lâfzî muvafakata ham­letmek daha evlâ olur. Çünkü makbû) ve me'cûr olan bir işten, mâna bakımından günahı kaldırmak doğrudur. [216]

 

Hacc Sonunda Mina'da Kalmanın Hükmü                Başa Dön

 

Üçüncü Soru: Ayette Müzdelife'den ayrıldıktan sonra, Minâ'da ikâmet etmenin vâcib olduğuna dair bir delâlet söz konusu mudur?

Cevap: Evet..[217]Nitekim Hak Teâlâ'nın, "Arafat'tan seller gibi akıp ayrıldıktan sonra" ayetinde de, insanların Müzdelife'de vakfe yapacaklarına dair bir delil bulunmaktadır.

Bil ki, takihler şöyle demişlerdir: Bu iki günde acele eden kimse için ace­le etmek, ancak ikinci günün güneşinin batmasından önce caizdir. Ama, ay­rılmadan,ikinci günün güneşi battıktan sonra acele ederse, o kimsenin ancak üçüncü gün ayrılıp gitmesi söz konusu olur. Çünkü güneş battıktan sonra, gün sona ermiştir. Halbuki, o kimsenin üçüncü günde değil, iki gün içinde acele etmesi caizdir. Bu,Şâfiî'nin mezhebi; Tabiînden olan fukahânın da pekçoğu-nun görüşüdür. Allah kendisinden razt olsun Ebu Hanife, "Fecr doğmadan önce o kimsenin gidebilmesinin caiz olduğunu; zira henüz şeytan taşlama za­manının girmediğini" söylemiştir.

HakTeâlâ'nın, "ittika eden kimseler için "beyanı hakkında ba­zı görüşler vardır:

a) Hacceden kimse, geriye kalan ömründe Allah'tan ittika etmek ve Al­lah'ın azabını gerektirecek bir şeyler işlememek şartıyla, günahları bağışlan­mış olarak döner. Bunun mânası, hacc yapan kimseyi, hacc hususunda yaptığı amellerden sakındırmaktır. İşte böylece Allah Teâlâ hacc yapan kimselere bu yaptıklarıyla beraber, takvaya sarılmaları ve yapmış oldukları hacc ile gurur­lanmaktan uzak durmalarının gerekli olduğunu beyân etmiştir.

b) Bu bağışlama, nitekim Allah'u Teâlâ'nın, "Allah'u Teâlâ, ancak müttakilerden kabul eder" (Maide. 27) buyurduğu gibi, ancak haccından evvel de muttaki olanlar için söz konusu olabilir. Bunun hakikati şudur: Her ne kadar zahire göre farzını edâ etmiş olsa bile, günahlarda ısrar eden kimseye yapmış olduğu hacc bir fayda vermez.

c) Bu bağışlama ve mağfiret ancak, hacc yapan kimsenin hacc fiilleriyle meşgul olurken yasaklanmış olan şeylerin tamamından ittikâ edip kaçınması halinde mümkün olur. Nitekim Hz. Peygamberin bir hadisinde O, "Her kim hacceder de, "refes" yapmaz, ftsk da işlemezse..." buyurmuştur.

Bil ki, zikrettiğimiz bu görüşlerden birincisi:, kişinin o andaki durumuna işarettir. Halbuki, onun bütün anlardaki durumunun dikkate alınması gerekir. Müfessirlerden birkısmı ise, beyanından muradın, hacc esnasında hacının av hayvanı ve benzeri canlıları öldürmekten kaçınmasıdır. Çünkü o kimse bunlardan kaçınmazsa günahkâr olur; bazan da yaptığı iş boşa gider.

Bu, iki yönden zayıftır:

1) Bu, mutlak lâfzı bir delil olmadan takyid etmektir.

2) Bu ancak, bundan önceki günlere hamledildiği zaman doğru olabilir. Zira Kurban bayramının ilk gününde cemre-i Akabe taşlarını atıp, tavafını ya­pıp, başını da tıraş eden kimse, şeytan taşlamadan önce ihramdan çıkar. Böy­lece hacının, sadece Harem hudutları içinde iken av avlamaktan sakınması gerekir. Fakat bu ittikâ, ihramdan dolayı değildir. Ama lâfız, bu ittikanın bu günler esnasında muteber olduğunu hissettirmektedir. Böylece bu görüş sa­kıt olur.

Allah'u Teâlâ'nın, "Ve, Allah'dan ittikâ ediniz" emrine gelin­ce bu, geleceğe yönelik bir emirdir. Bu emir kendisiyle geçmiş zamanın kas­tedilmiş olduğu, ifâdesine terstir. Bu sebeble, ikinci kez söytenen söz, bir tekrar değildir. Senin daha önce öğrendiğin gibi takva, vâcib olan şey­leri yapmak, yasaklanmış olan şeylerden de kaçınmaktan ibarettir.

Cenâb-ı Hakk'ın "Biliniz ki, siz O'nun huzuru­na varıp toplanacaksınız" kavline gelince, bu takva ile ilgili emri te'kkl olup, bu hususta çok dikkatti olmaya bir teşviktir. Çünkü, mutlaka haşrin. hesaba çekilmenin, sorgulanmanın olduğunu ve ölümden sonra cennet veya çehennemden başka bir yurdun bulunmayacağını kim düşünürse, bu onu takvaya davet eden sebeb ve vasıtaların en kuvvetlilerinden birisi olur. Haşr'e gelince bu, insanların kabirlerinden çıkmalarının başlangıcından, hesap meydanına varmalarına kadar cereyan eden hallerin tümüne birden verilen bir isimdir. Çün­kü onların bu meydanda bulunmaları, ancak bu işlerin hepsiyle beraber ta­mam olur. Hak Teâlâ'nın, (O'na) ifâdesinden murad, "O'nun dışında bir mâlik, ve O'ndan başka sığınak bulunmayan bir huzura, makama.." demek­tir. Yani, her nefis mutlak surette Allah'ın huzuruna varacaktır. Nitekim Cenab-ı Hak, "O günde hiçbir nefis başka bir nefis için bir şey yapamıyacaktır. Emir o vakit, sadece Allah'a aittir"(lnfitar, 19) buyurmuştur. [218]                Başa Dön

 



[1] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/401

[2] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/401.

[3] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/401.

[4] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/402.

[5] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/402.

[6] Dânmî, Salat, 132 (1/330, kısmen), Nesâi, Mesâcıd, 7 (2/35).

[7] Buhâri, Savm, 67; Müslim, 415 (2/976).

[8] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/403.

[9] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/404.

[10] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/404-405.

[11] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/405.

[12] Müslim, Müsskâat 107-108 (3/1220-1221); Ebu Dâvud, Büyü, 3 (3/243).

[13] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/405-407.

[14] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/408-410.

[15] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/410.

[16] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/410.

[17] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/411.

[18] Benzeri bir hadis için bkz. Müslim, İmân, 218-224 (1/122-124).

[19] Aynı yer.

[20] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/411-412.

[21] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/413.

[22] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/413-414.

[23] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/414-415.

[24] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/415.

[25] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/415.

[26] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/416.

[27] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/417.

[28] Buhârî, Savm, 11; Müslim, Siyam, 4 (2/759).

[29] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/417-421.

[30] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/421.

[31] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/421-422.

[32] Buhari. Tıb, 19,45; Müslim, Selâm, 112-114(4/1746).

[33] Câmi’us-Sagîr, 2/172, (Benzeri hadis); (Müsned'den, 2/220).

[34] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/422-423.

[35] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/423-425.

[36] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/425.

[37] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/425.

[38] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/426.

[39] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/426.

[40] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/426-427.

[41] Buhârî. Cihâd, 15: Müslim, İmâre. 149-151 (3/1512-1513) (kısmen).

Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/427.

[42] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/427-428.

[43] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/428-429.

[44] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/429.

[45] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/429.

[46] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/429-430.

[47] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/430.

[48] Muvatla, Câmî (Medine), 19 (2/204).

Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/430-431.

[49] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/431.

[50] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/431-433.

[51] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/433.

[52] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/433.

[53] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/433-434.

[54] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/434.

[55] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/434.

[56] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/434-435.

[57] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/435.

[58] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/435.

[59] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/435-437.

[60] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/438-440.

[61] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/440-441.

[62] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/442.

[63] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/442.

[64] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/442.

[65] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/442-443.

[66] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/443-446.

[67] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/446.

[68] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/446.

[69] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/447.

[70] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/447-448.

[71] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/448.

[72] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/448-450.

[73] Buhari. İman, 1

[74] Ebu Davud, Menâsik, 26 (2/162).

[75] ibn Mace, Menâsik. 8 (2/968).

[76] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/450-451.

[77] Buhari, Savm, 1.

[78] Tirmizl, Salâl. 434 (11/516).

[79] Ahmed İbn Hanbel. 111/316.

[80] İbn Mâce, Menâsik. 44 (M/995),

[81] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/451-453.

[82] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/453-454.

[83] Müslim, Hacc, 185.

[84] Müsned, III/318,366.

[85] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/454-456.

[86] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/456-457.

[87] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/457-459.

[88] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/459-464.

[89] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/464-465.

[90] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/465.

[91] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/465.

[92] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/465-466.

[93] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/466.

[94] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/466.

[95] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/466.

[96] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/467.

[97] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/467-469.

[98] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/469.

[99] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/470.

[100] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/470.

[101] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/470.

[102] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/471.

[103] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/471.

[104] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/471.

[105] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/472.

[106] "3.333" kg.l.k bir ölçü birimi.

[107] Ebu Davûd, Menâtfk. 43 (H/172)

[108] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/472.

[109] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/472-473.

[110] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/473.

[111] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/473-474.

[112] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/474.

[113] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/474-475.

[114] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/475-476.

[115] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/476-477.

[116] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/477.

[117] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/477.

[118] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/477-478.

[119] Buharî, Hacc. 37.

[120] Ahmed İbn Hanbel, VI, 243.

[121] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/478-479.

[122] Câmiu's-Sağir, II/51.

[123] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/479-483.

[124] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/483.

[125] Meselâ bkz. Nur. 4-5. ayetlerin tefsiri.

[126] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/483-484.

[127] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/484-485.

[128] İbnMâce. Itk, 3 (II/842).

[129] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/485-486.

[130] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/486.

[131] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/486.

[132] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/487.

[133] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/487.

[134] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/488-489.

[135] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/489.

[136] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/489-491.

[137] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/491.

[138] Buhari’ nin ilk hadisi.

[139] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/491-492.

[140] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/492.

[141] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/493-494.

[142] Buharî. Savm. 2.

[143] Buhari. İman, 36.

[144] Müslim, Kasame, 29.

[145] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/494-498.

[146] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/498-499.

[147] Buharı. Tefsir, Lokman (31).

[148] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/499-501.

[149] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/501-502.

[150] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/503.

[151] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/503.

[152] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/503-504.

[153] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/504.

[154] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/504.

[155] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/504-505.

[156] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/505-507.

[157] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/508.

[158] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/508.

[159] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/508-509.

[160] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/509.

[161] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/509-510.

[162] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/510.

[163] Buharı, Savm. 2.

[164] Buhari. Tefsir, Mâide 3,

[165] İbn Mice, Menâsik. 5 (II/966)

[166] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/511-514.

[167] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/514-515.

[168] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/515-516.

[169] Hanefi mezhebine göre sabah namazında müstehab olan ısfar, yanı ortalığın aydınlandığı vakit namaz kılmaktır. Diğer üç mezhebe göre ise tağiîs. yani ilk vaktinde, henüz karanlık iken kılmak müstehabtır Müzdelife gününe mahsus olmak üzere Haneli mezhebi de tağlîsi müstehab görür (Mütercim).

[170] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/516-517.

[171] Müfessirimızin Şafiî mezhebine göre izah ehlini unutmamalıdır. Her hususta not koyup Hanefi ve diğer mezheplerin görüşlerini yazmak işi uzatacaktır. Sunu hatırlatıp, Hanefi mezhebine göre kıran ve temettü haccı yapanın Mina'da kurban kesmesinin vacip olduğuna işaret edelim (Mütercimler).

[172] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/517.

[173] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/517-518..

[174] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/518.

[175] Ibn Mâce. Menâsik. 57 (11/1003).

[176] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/518-519.

[177] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/519.

[178] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/519-520.

[179] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/520-522.

[180] Yani bu ayetlerde geçen nâs kelimesi, umum lâfzı olup bütün insanlara şâmil ise de aslında murad hâstır. yani muayyen insanlardır (Mütercim).

[181] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/523-526.

[182] Müslim, Zikir, 41 (4/2075).

[183] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/526-527.

[184] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/527.

[185] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/527-528.

[186] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/528.

[187] Benzeri bir hadis için bkz. Tirmizi, Tefsir, 50 (5/389).

[188] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/528-529.

[189] Buhâri, Ezan. 20; İbn Mâce, Mesâcid, 14 (1/255).

[190] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/529-530.

[191] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/530.

[192] Buhârî. Şehâdât. 26; Müslim, (mân, 3 (3/1267).

[193] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/531-533.

[194] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/533.

[195] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/534.

[196] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/534.

[197] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/534-535.

[198] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/535-536.

[199] Buharı, Kader, 5: Miulim, imân. 178 (1/105) (Benzen bir hadis).

[200] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/536-537.

[201] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/537-538.

[202] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/538-540.

[203] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/540.

[204] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/540.

[205] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/540-541.

[206] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/541.

[207] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/541.

[208] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/542.

[209] Benzeri bir hadis için bkz. Keşfu'l-Hafâ, 2/396

[210] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/543.

[211] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/544.

[212] Tirmızi, Tefsir 2/22, (5/214); İbn Mâce. Menâsik, 57 (2/1003).

[213] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/544-545.

[214] Buhârî. Hacc, 4; Müslim, Hacc, 438 (2/983-934)

[215] Bilindiği üzere Belagat ilminde buna müşâkele sanatı denilir (Çev).

[216] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/546-550.

[217] Hanefi mezhebinde ise Kurban bayramının ilk üç günü Mina'da kalmak sünnettir

[218] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 4/550-552.