Bakara Suresi 11.Bölüm - 002Bakara - Razi11
|
Beşinci Te'vil: |
|
Altıncı Te'vil: |
|
Ayete'l-Kürsi'nitı Faziletleri |
|
Şerefli Olah Zikir Ve İlim |
|
Esmay-ı Hûsna'dan Hayy ve Kayyum’un Tefsiri |
|
Vâcibu'l-Vücûd Mefhumunun Mânası |
|
Allah Bizatihi Kâimdir |
|
İlah ve Allah Lâfzı |
|
Birinci Mesele |
|
İkinci Mesele |
|
Hayy İsminin Mânası |
|
Birinci Mesele |
|
İkinci Mesele |
|
Üçüncü Mesele |
|
Kayyûm Vasfının Mânası |
|
Birinci Mesele |
|
İkinci Mesele |
|
Allah'ı Uyuklama Ve Uyku Tutmaz |
|
Birinci Mesele |
|
Allah'ı Uyku ve Uyuklama Tutamaz |
|
Üçüncü Mesele |
|
Şefaat Allah'ın İzni İledir |
|
Allah Katında Şefaat Meselesi |
|
Kimler Şefaat Edecek? |
|
Allah Yarattıklarının Önlerindekini ve Arkalarındakini Bilir |
|
Birinci Mesele |
|
İkinci Mesele |
|
Üçüncü Mesele |
|
Mahlûkât Allah'ın İlminden Hiç Bir Şeyi İhata Edemez |
|
Birinci Mesele |
|
İkinci Mesele |
|
Üçüncü Mesele |
|
El-Kürsî |
|
Kürsî Hakkında Başlıca İzahlar |
|
Yeri Göğü Korumak Allah'a Ağır Gelmez |
|
Allah, Çok Yüce ve Çok Büyüktür |
|
Birinci Vecih: |
|
Allah'ın Yüceliği, Mekân ve Cihet Bakımından Yücelik Değildir |
|
Allah Azimdir |
|
Dinde Zorlama Yoktur |
|
Birinci Mesele |
|
İkinci Mesele |
|
İman ve Küfür Meydana Çıkmıştır |
|
Birinci Mesele |
|
İkinci Mesele |
|
Tâğût Ne Demektir? |
|
Birinci Mesele |
|
İkinci Mesele |
|
Allah İşitici ve Bilicidir |
|
Allah, Müminlerin Velisi, Tâgût da Kâfirlerin Dostudur |
|
Velî Kelimesinin Manası |
|
İkinci Mesele |
|
Allah'ın Lütfü Hakkında Mutezile nin İddiası |
|
Lütuf Konusunda Ehl-i Sünnetin Onlara Cevabı |
|
Allah Müminleri Karanlıktan Nura Çıkarır |
|
İmanı Kulun Kalbinde Yaratan Allah'dır |
|
İkinci Mesele |
|
Ayetin Nüzul Sebebi |
|
Kafirlerin Dostları Tâğut'tur |
|
Üç Kıssa |
|
Birinci Kıssa: Hz. İbrahim'in Hükümdar (Nemrud)'la Münazarası |
|
Hz. İbrahim'in Allah'ın Varlığım İsbatı |
|
İkinci Mesele |
|
Üçüncü Mesele |
|
Birinci Mesele |
|
İkinci Mesele |
|
Hz. İbrahim'in Güneş Delilini Getirmesi |
|
Bu Münakaşa İle İlgili Bazı Müşkiller ve Cevaplan |
|
İkinci Kıssa: Ahiret Hayatını İsbat Eden İkinci Kıssa |
|
Kıssadaki Teşbih Edatı (Kâf)’ın İzahı |
|
Kasabaya Uğrayan Şahıs |
|
Bu Ayetin Nüzul Sebebi |
|
Üçüncü Mesele |
|
"Hâviye Alâ Urûşiha" Tabirinin Mânası |
|
Allah'ın O'nu Diriltmesi |
|
Birinci Mesele |
|
İkinci Mesele |
|
Üçüncü Mesele |
|
Ölü Kaldığı Süre İle İlgili Bazı Sualler |
|
Ayetteki Kıraat Meselesi |
|
İkinci Mesele |
|
Halka İbret Vesilesi Olması |
|
Ayetteki Kıraat Farklarına Göre Mânalar |
|
Üçüncü Kıssa: Ölümden Sonra Dirilme |
|
Birinci Mesele |
|
Hz. İbrahim(a.s.)’in Talebinde Riayet Ettiği Edeb |
|
Hz. İibrahim’in Bu İsteğinden Güdülen Maksad |
|
Kuşların Dirilmesi ve Bundaki Hikmet |
|
Fiilinin Mânaları Hakkında |
|
Birinci Mesele |
|
Ebû Müslim'in Öbür Müfessirlerden Ayrı Görüşü |
|
Dağlara Yerleştirme Keyfiyeti |
|
Birinci Mesele |
|
İkinci Mesele |
|
Üçüncü Mesele |
|
Kuşların Dirilip Koşarak Gelmeleri |
|
Allah Yolunda İnfak |
|
Mal İnfak Etmedeki Mükellefiyetler |
|
Âyetin Makabli İle Münasebeti |
|
İkinci Mesele |
|
Üçüncü Mesele |
|
Dördüncü Mesele |
|
Birinci Mesele |
|
İkinci Mesele |
|
Üçüncü Mesele |
|
"Minnet" Kelimesinin Mânaları |
|
Minnetin Kötülenmesinin Sebebi |
|
Eziyyetin İzahı |
|
Bu Günahın, Tasaddukun Sevabını İptal Edeceği İddası |
|
Beşinci Mesele |
|
Birinci Mesele |
|
İkinci Mesele |
|
Üçüncü Mesele |
|
Güzel Söz ve Affetmenin Buradaki Mânası |
|
Amellerin İptali İle İlgili Mutezile’nin Fikri |
|
Amellerin İptaline Dair Sünnî Görüş |
|
İkinci Mesele |
|
Gösteriş İçin Yapılan İntakın Durumu |
|
Birinci Mesele |
|
İkinci Mesele |
|
Allah Yolunda Mal Harcayanların Mükâfaatı |
|
Birinci Mesele |
|
Ayette Geçen Rabve Lâfzı Hakkında Râzi'nin Farklı Tefsiri |
|
Birinci Mesele |
|
İkinci Mesele |
|
Kendi Bahçesini Ateşe Veren Kimsenin Meseli |
|
Birinci Mesele |
|
İkinci Mesele |
|
Birinci Mesele |
|
İkinci Mesele |
|
Sadakayı Malın Helâlinden Ve İyisinden Verme Lüzumu |
|
Bu Ayetteki İnfakı Zekât Olarak Tefsir Edenler |
|
Birinci Mesele |
|
İkinci Mesele |
|
Birinci Mesele |
|
İkinci Mesele |
|
Birinci Mesele |
|
İkinci Mesele |
|
Şeytan Fakir Düşme Endişesi İle İnfakı Önlemek İster |
|
Birinci Mesele |
|
İkinci Mesele |
|
Üçüncü Mesele |
|
Dördüncü Mesele |
|
Şeytan Cimriliği Tavsiye Eder |
|
"Hikmet'in İzahı |
|
Birinci Mesele |
|
İkinci Mesele |
|
Üçüncü Mesele |
|
Allah Yolunda Harcayanların Mükâfaatı |
|
Birinci Mesele |
|
İkinci Mesele |
|
Nezrin Hükmü |
|
Ahirette Kâfirlerin Yardımcısı Yoktur |
|
İkinci Mesele |
|
Üçüncü Mesele |
|
Birinci Mesele |
|
Sadaka Kelimesi Hakkında İzah |
|
Kelimesinin İzahı |
|
Dördüncü Mesele |
|
Sadakadan Burada Maksad |
|
Birinci Bahis: Sadakayı Gizli Vermenin Fazileti |
|
Neden Sadakayı Gizleme Daha Efdaldir? |
|
İkinci Görüş: Açıktan Vermede Görülen Zorluklar |
|
Sadaka Günahlara Keffarettir |
|
Birinci Mesele |
|
İkinci Mesele |
|
Üçüncü Mesele |
|
Bu Ayetin Nüzul Sebebi |
|
İkinci Mesele |
|
Üçüncü Mesele |
|
Hidayet Ancak Allah'tandır. |
|
İnsanın Yaptığı İyilik, Aslında Kendisinedir |
|
Birinci Mesele |
|
İkinci Mesele |
|
Üçüncü Mesele |
|
Yardım Edilecek Kimseler |
|
Birinci Mesele |
|
Ayetin Nüzul Sebebi, Ashab-ı Suffe |
|
Bu Fakirlerin Başlıca Sıfatları |
|
Birinci Sıfat: "Kendilerini Allah Yoluna Vakfetmiş Olanlar..." |
|
İkinci Sıfat: Ticaret İçin Gezip Dolaşamazlar |
|
Üçüncü Sıfat: Muhtaçlıklarını Bilmeyenler Onları Zengin Zanneder |
|
Birinci Mesele |
|
İkinci Mesele |
|
Dördüncü Sıfat: Derûnları Yüzlerinden Okunur |
|
Beşinci Sıfat: Israrla İstemezler |
|
Gece-Gündüz, Gizli-Açık İnfak Edenler Hakkında Ayet |
|
Bu Ayetin Nüzul Sebebi |
|
Üçüncü Mesele |
|
Dördüncü Mesele |
|
Birinci Mesele |
|
İkinci Mesele |
Dördüncü Te'vil: Başa Dön
Kâfirler, işleri yerli yerinde yapmadıkları için, kendilerine zulmetmişlerdir. Çünkü onlar şefaati, Allah katında şefaat etme hakları bulunmayan varlıklardan beklemişlerdir. Çünkü onlar putlar hakkında, "İşte bunlar, Allah katında bize şefaat edecek olanlardır" (Yûnus, 18) Ve "Biz onlara ancak, bizi Allah'a yaklaştırsınlar diye
tapıyoruz" (Zümer, 3) demişlerdir. Binaenaleyh, kim bir nesneye tapar ve, onun kendisine Allah katında şefaat etmesini beklerse, iyiliği, kendisinden beklenilmesi caiz olmayan kimselerden beklediği için nefsine zulmetmiş olur.[1]
Beşinci Te'vil:
Zulümden murad, jnfâkta bulunmamaktır. Nitekim Hak Teâlâ, "Su iki bağ mahsûlünü vermiş ve bundan hiçbir şeyi eksik bırakmamışlardı"(Kehf, 33), yani, "mahsulünü verdi, kaçınmadı" buyurmuştur. Buna göre âyetin mânası, "Kâfirler, Allah yolunda infâkı terke-den kimselerdir" şeklinde olur. Ama müslümana gelince, az veya çok, mutlaka bir şey infâk etmesi gerekir. [2]
Altıncı Te'vil:
ifâdesinin mânası, "Onlar, zulümde kâmil ve bu hususta çok ileri derecelere varmışlardır" şeklindedir. Nitekim, denilir. Yani, "Kelâmcıtardır ilimde en mükemmel kimseler" demektir. İşte burada da böyledir. Bu izahların pek çoğunu Kaffâl (r.h.) anlatmıştır. Allah en iyisini bilendir. [3]
"Allah; O'ndan başka hiçbir Tann yoktur. Diridir. Zâtiyle ve kemâliyle kâimdir. Onu ne bir uyuklama tutabilir, ne de bir uyku. Göklerde ve yerde olan her şey Onundur. O'nun izni olmadıkça, O'nun nezdince şefaat edecek kimse yoktur. O, (mahlûklarının) önlerindekint ve arkalanndakini bilir. (Hahlûkah), O'nun İlminden ancak kendisinin dilediği, kadarını kavrayabilirler. O'nun kürsüsü gökleri ve yeri içine almıştır. Bunları korumak, O'na ağır da gelmez. O, çok yücer çok büyüktür" (Bakara, 255).[4]
Bil ki, Allah'u Teâlâ'nın.kitabı olan Kur'an’daki âdeti, ilm-i tevhidi, ilnvi ahkâmı ve kıssalar ilmini birbiri içinde zikretmektir. Kıssaları zikretmesinden maksadı, ya tevhîd ilminin delillerini açıklamak veyahut da ahkâm ve mükellefiyetleri pekiştirip, sağlamlaştırmaktır. Bu yol, insanı tek bir çeşit ilimde durdurmamak için, takip edilecek en güzel yoldur. Çünkü tek bir çeşit ilim üzerinde durmak insana bıkkınlık verir. Ama, ilmin bir nevinden diğer nev'ine geçtikçe, insanın gönlü açılır ve kalbi huzur duyar. Böylece de, sanki o kimse o beldeden başka bir beldeye yolculuk ediyor, bir bahçeden başka bir bahçeye geçiyor ve çok lezzetli bir yiyecekten lezzetli başka bir yiyeceğe intikâl ediyor demektir. Hiç şüphe yok ki bu, en lezzetli ve çok fazla arzu uyandırıcı bir durumdur. Allahu Teâlâ önceki âyetlerde, insanların faydasını gördüğü ahkâm ve kıssalar ilminden bahsedince, şu anda da, tevhîd ilmiyle alâkalı şeylerden bahsederek, "Allah; O'ndan başka hiç bir Tann yoktur. Diridir. Zâtiyle ve kemâliyle kâimdir" buyurmuştur. Âyetle ilgili birkaç mesele vardır: [5]
Ayete'l-Kürsi'nitı Faziletleri
Ayete'l-Kürsî'nin fazileti hakkında Hz. Peygamber (s.a.s)'in şöyle dediği rivayet edilmiştir:"Bu âyet herhangi bir evde okunduğunda, şeytanlar o evi otuz gün süreyle terkederler ve hiçbir büyücü (sihirbaz) erkek ve hiçbir (büyücü kadın) kırk gece süreyle o eve giremez"[6] .Hz. Ali (r.a.)'nin de şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Nebinin minber üzerinde iken şöyle dediğini duydum:"Kim, "Ayete'l-Kürsi'yi her farz namazın peşinden okursa, cennete girmesine, ölümden başka hiçbir şey mâni olmaz (Ölünce cennete girer). Onu okumaya, ancak sıddîk veya âbid kişiler devam eder. Kim onu, yatağına girdiğinde okursa, Allah o kimseyi kendi canı, komşusu, komşusunun komşusu ve etrafındaki evler hususunda emin kılar"[7] .Sahabe-i kiram, Kur'an'da hangi ayetin daha faziletli olduğunu müzakere ederlerken, Hz. Ali onlara, "Ayete'l-Kürsî'den haberiniz yok mu?" der, sonra da sözüne şunları ilâve eder: "Allah'ın Resûfü, bana şöyle dedi: "Ya Ali, beşeriyetin efendisi Hz. Adem; Arapların efendisi Muhammed'-dlr. Bunda övünülecek bir durum yok. Sözlerin efendisi Kuran, Kur'an 'in efendisi Bakara Sûresi, Bakara Sûresİ'nin efendisi ise, "Âyete'l-Kürsi'dir"[8] der.Yine Hz. Ali'nin şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Bedir gününde savaşıyordum. Derken Allah'ın Resulünün ne yaptığını göreyim diye, O'nun yanına vardım. Yanına vardığımda O secde halinde, "Ya Hayyü Ya Kayyûmu" diyor, başka bir şey demiyordu. Sonra savaşa döndüm. Daha sonra da, Resûlullah'ın yanına tekrar geldiğimde O, aynı şeyleri söylüyordu. Ben, gidip gelmeye ve O'na bakmaya devam ettim. O da, Allahu Teâlâ kendisine fethi müyesser kıIıncaya kadar, aynı şeyi söylemeye devam etti"...[9]
Şerefli Olah Zikir Ve İlim Başa Dön
Bil ki zikir ve ilim, mezkûra ve malûma tabidirler. Mezkûr ve malûm ne kadar şerefli olursa, zikir ve ilim de o nisbette şerefli olurlar. Mezkûratın ve malûmatın en şereflisi Allah Subhânehû ve Teâlâ'dır. Hatta O, böyle denilmekten de yücedir. Çünkü O, kendinden başka herşeyden daha şereflidir. Çünkü böyle bir mukayesede bulunmak, bir tür aynı cinsten olma ve benzerliği gerektirir ki, Allahu Teâlâ kendisinin dışındakilerle aynı cinsten olmaktan münezzehtir. İşte bu sebepten dolayı Allah'ın celâl ve kibrjyâsının sıfatlarına şâmil olan her söz, son derece celalli ve şerefli bir söz olmuş olur. İşte Ayete'l-Kürsî böyle olunca, hiç şüphesiz o, şeref hususunda zirvede bulunmuş olur. [10]
Esmay-ı Hûsna'dan Hayy ve Kayyum’un Tefsiri
Bil ki lâfzının tefsiri, kitabın başında; "Ondan başka Tanrı yoktur" buyruğunun tefsiri de "Sizin Tanrınız, tek btr Tann'dır. O'ndan başka bir Tanrı yoktur"(Bakara. 163) âyetinin tefsirinde geçmişti. Burada geriye sadece, Hak Teâlâ'nın tavsifinin tefsiri hakkında konuşmak kalmıştır. İbn Abbas (r.a.)'ın şöyle dediği rivayet edilmiştir:
"Allah'ın isimlerinin en büyüğü, lâfızlarıdır". Hz, Muhammed (s.a.s)'in, "Bedir gününde secde halinde iken, bu kutlu isimleri zikretmekten başka bir söz söylemediğine dair yapmış olduğumuz rivayet de, bu ismin azamet ve celâlini gösterir. Akli deliller de, yapılan bu rivayetlerin doğruluğuna delâlet etmektedir. Muvaffakiyet
Allah'dandır diyerek, bunun izahını şöyle yapabiliriz: Hiç şüphesiz mevcudat, ya tamamiyle mümkinâttan, ya tamamiyle vâcibattan, veyahut da bazısı mümkinâttan bazısı da vâc i battandır. Mevcudatın hepsinin mümkinâttan olması caiz değildir. Çünkü her mürekkeb varlık kendi cüzlerinden her birine muhtaçtır. Bu mürekkeb varlığın cüzlerinden herbiri "mümkin"dir. "Mümkin"e muhtaç olan, imkân dahilinde olmaya daha
lâyık ve.daha elverişlidir. Binaenaleyh, mürekkeb varlık bizatihi "mümkin"dir. Onun cüzlerinden herbiri de mümkindir; Çünkü, o cüzlerin herbirinin varlığı, ancak kendisinden başka olan bir "müreccih" sayesinde yokluğuna tercih edilmiştir. Btnaenaleyh bu mürekkeb varlık, hem "mürekkeb" olması, hem de cüzlerinin herbiri itibariyle, kendisinden başka olan bir müreccihe muhtaçtır. Her türlü mümkinâttan başka olan herşey, mümkin olamaz. Binaenaleyh böylece, mümkin olmayan bir mevcut bulunmuş olur. Böylece de her mevcudun mümkin olduğuna hükmetmek bâtıl ve yanlış olur. Mevcudatın tamamının vâcibattan olduğu hususuna gelince, bu da bâtıldır. Çünkü, şayet herbiri zâtı gereği vâcib olan iki varlık bulunsa, o zaman bu iki varlık zâtı gereği vâcib olmada müşterek olur ve nefy bakımından da birbirlerinden başka olurlardı. Kendisiyle ortaklığın sağlandığı, tahakkuk ettiği şey, kendisiyle farklılığın tahakkuk etmiş olduğu şeyden başkadır. Binaenaleyh, bu iki mevcuttan herbiri, kendisiyle ortaklığın sağlandığı vâcib oluş ile, kendisiyle farklılığın meydana geldiği başkalıktan mürekkeb olmuş olur. Her mürekkeb, kendi cüz'üne muhtaçtır. Halbuki, onun cüz'ü kendisinden başkadır. O halde her mürekkeb varlık, başkasına muhtaçtır. Başkasına muhtaç olan her şey, zâtı gereği mümkin bir varlıktır. Binaenaleyh, vacibu'l-vücûd olan varlık şayet birden fazla olsaydı, onlardan hiçbirisi vâcibu'l-vücûd olamazdı.. Ki bu da, imkânsızdır.. Bu iki kısım geçersiz ve bâtıl olunca, mevcudatın İçerisinde zâtı gereği vâcibu'l-vücûd olan tek bir varlığın;ve O'nun dışında kalan herşe-yin, zâtı gereği mümkin ve de, zâtı gereği vâcibu'l-vücûd olan zâtın yarattığı bir mevcut olmuş olduğu ortaya çıkmış olur. Bu iki kısım bâtıl olunca, zâtı gereği vâcib olan hem "lizâtihî", hem de "bizâtihî" vacib olur ve varlığı hususunda kendisinden başkasına muhtaç olmaz. Vâcibu'lvücûd olan zâtın dışında kalan herşey, gerek varlığı, gerekse mâhiyeti hususunda lizâtihî vâcib olan varlığın yaratmasına muhtaçtır. O halde zâtı gereği vâcib olan, hem bizâtihî kâimdir; hem de, kendisinin dışında kalan herşeyin, gerek mahiyeti gerekse varlığı hususunda kâim olmasının sebebi olur. Buna göre Allah, bütün mevcudata nisbetle kayyûm ve hayy'dır. Binaenaleyh kayyûm, zâtı sebebiyle kâim olan ve, gerek mahiyetleri, gerekse varlıkları itibariyle kendisinin dışında kalan her şeyi ayakta tutan demektir. Zâtı gereği vâcibu'l-vücûd olan varlık mevcut olunca, her şeye nisbetle gerçek kayyûm O olmuş olur.Sonra Allahu Teâlâ bütün varlıklarda "müessir" olunca, O'nun bu mües-siriyyeti, ya "illiyyet ve icab" yoluyla, veyahut da "fiil ve ihtiyar" yoluyla olunca, hiç şüphesiz Allahu Teâlâ ifadesiyle, kendisinin "illiyyet ve icab" yoluyla müessir olduğu vehmini ortadan kaldırmış olur. Çünkü hayy, "en üstün derece aktif ve demektir. Binaenaleyh, Allahu Teâlâ "el-hayyu" tabiriyle kendisinin alîm, kadir olduğuna; "el-kayyûm" tavsîfiyie de, bizatihi kâim ve kendisinin dışındaki varlıkların da "mukavvimi" (ayakta tutanı) olduğuna delâlet etmiştir. "İlm-i tevhîd" de muteber olan bütün meseleler işte şu iki asıldan çıkmıştır: [11]
Vâcibu'l-Vücûd Mefhumunun Mânası Başa Dön
1) Vâcibu'l-vücûd; mahiyyeti cüzlerden mürekkeb değildir anlamında tektir. Bunun aklî delili şudur: Her mürekkeb varlık, meydana gelmesi hususunda, kendi cüzlerinden herbirine muhtaçtır. Halbuki, onun cüzü kendisinden başkadır. Her mürekkeb başkasıyla ayakta durabilir (kâim olabilir). Başkasıyla kâim olansa, bizatihi kâim olamaz. Böylece de "Kayyûm" vasfını alamaz. Halbuki biz, aklî delille Allahu Teâlâ'nın "kayyûm" olduğunu beyan etmiştik. Allahu Teâlâ'nın zâtı bakımından tek olduğu sabit olunca, bu aslın iki lâzımının bulunması gerekir:
Birinci Lâzım: "Varlık âleminde, her biri zâtı gereği vâcib olan iki şey yoktur" anlamında, vâcibu'l-vücûd birdir. Çünkü böyle birşeyin varlığı kabul edilecek olsa, bu iki şey vâcibu'l-vücûd olma hususunda müşterek;) ta'ayyün (ayrı varlık olma) hususunda farklı olurlar. Kendisiyle ortaklığın tahakkuk ettiği şey, kendisiyle farklılığın tahakkuk ettiği şeyden başkadır. Binaenaleyh, bu iki varlıktan herbirinin zâtı bakımından iki cüz'den mürekkeb olması gerekir. Halbuki biz, bunun muhal olduğunu açıklamıştık.
İkinci Lâzım: Allahu Teâlâ'nın hakikatinin iki cüz'den mürekkeb olması imkânsız olunca, O'nun bir mekânda bulunması da imkânsız olur. Çünkü bir mekânda yer işgal eden herşey, parçalanabilir ve bölünebilir. Halbuki, Allah'ın mürekkeb bir varlık olduğunu söylemenin imkânsız olduğu ortadadır. Allahu Teâlâ'nın bir mekânda olmadığı sabit olunca. O'nun bir cihette olması da, aynı şekilde imkânsız olur. Çünkü, "mütehayyiz" kelimesinin mânası, kendisine hissî olarak işaret edilmesi mümkün olan, demektir.Allahu Teâlâ'nın bir mekânda ve bir cihette olmadığı sabit olunca, O'nun uzuvlara sahip olması, hareket ve sükûn halinde bulunması da imkânsız olur. [12]
Allah Bizatihi Kâimdir
2) Allahu Teâlâ kayyûm olunca, bizâtihî kâim olmuş olur. O'nun bizâtihî kaim olması da şu hususları gerektirir:
Birinci Lâzım: Allahu Teâlâ'nın, sonradan meydana getirilmiş bir şeyde (mevzu) araz bir maddede suret olmayıp bir mahalle hufûl etmiş (hâil) olmamasıdır. Çünkü bir mahalle hulul etmiş olan, o mahalle muhtaçtır. Başkasına muhtaç olan ise, zâtıyla kayyûm olamaz.
İkinci Lâzım: Allah Teâla nın Kayyûm Vasfı Alimlerden bazıları şöyle demiştir: İlmin manası ancak, malum olan, bilinen şeyin hakikatinin bilene, âlime belli olmasıdır. Allahu Teâlâ, başkasıyla değil, kendi nefsiyle kâim olmak anlamında kayyûm olunca, O'nun hakikati de O'nun zâtınca bilinir, zâtına belli olur. İlmin manası ancak bu hazır olma, belli olma (hudûr) olunca, O'nun hakikatinin zâtı için malûm olması; o zaman da, zâtının ancak zâtı için malûm olması gerekir. Ve O'nun dışındaki her şey ise, ancak O'nun tesiriyle meydana gelir.Öte yandan biz, başkasını ayakta tutucu, kâim kılıcı mânasında, O'nun kayyûm olduğunu açıkladık. Eğer bu tesir bir irâde ve ihtiyar üe oluyorsa, muhtar olan failin, fiilinin şuurunda olması gerekir. Eğer bu mecburen (bi'l-îcâb) oluyorsa, yine O'nun kendi dışındaki her şeyi bilmesi gerekir. Çünkü O'nun zâtı, kendisi dışındaki her şeyi icâb ettirmekte, gerektirmektedir. Biz, Allah'ın lizâtihî nefsiyle kaim olmasından, O'nun zâtıyla alîm olmasının gerektiğini açıklamıştık.. İlleti bilmek ise, malûlü bilmenin bir illetidir. İşte bütün bu durumlara göre, Allahu Teâlâ'nın kayyûm olmasından, O'nun bütün malûmatları bilmesi gerekmektedir.
Üçüncü Lâzım: Allah, zatı dışındaki bütün şeylerin kayyûmu, ayakta tutanı olunca, O'ndan başka herşeyin muhdes (sonradan meydana gelme) olması gerekir. Çünkü Allah'ın bu başka şeyi ayakta tutmadaki tesirinin, o şeyin bekâsı,var olmaya devam etmesi halinde olması imkânsızdır. Çünkü hâsılı tahsil, muhaldir. Bu tesir, ya o şeyin yokluğu halinde icra olunur, ya da o şeyin hudûsu halinde.. Her iki halde de, her şeyin muhdes olması gerekir.
Dördüncü Lazım: Allahu Teâlâ bütün mümkin varlıklar için kayyûm, onları ayakta tutucu olunca, bütün mümkin varlıkların, vasıtalı yahut vasıtasız O'na istinâd etmesi lâzım.. Mer iki durumda da, kaza ve kaderin var olduğunu söylemek hak olur. Bu, bizim bu kitapta birçok ayet-i kerime vesilesiyle izah ettiğimiz ve açıkladığımız hususlardandır.Allah'ın tevfiki sana yardım eder ve sen zikrettiğimiz bu çetin meseleleri İyice düşünürsen, ilm-i İlahî'ye müteallik meseleleri kavramanın tek yolunun ancak, Allah'ın hayy ve kayyûm olması olduğunu, binaenaleyh "İsm-i A'zam'ın da bu olmasının uzak görütemiyeceğini anlarsın..."Sizin ilâhınız tek bir ilâhtır; O'ndan başka hiçbir tanrı yoktur "(Bakara, 163) ve"Allah, kendisinden başka hiçbir tanrı bulunmadığına şahit olmuştur'' (Al-i İmran, 18) gibi, ilahiyattan bahseden diğer âyetlere gelince, bunlarda Allah'ın zıddının ve benzerinin (ed-dıddu ven-niddu) nefyi anlamında, tevhidin açıklanması bulunmaktadır.Cenâb-ı Hakk'ın, "De ki: "O, Allah'dır; birdir" (İhlas,1) âyetine gelince, bunda, Allah'ın zıddının ve benzerinin nefyi; hakikatinin cüz'-lerden mürekkeb olmadığı mânasında, tevhîdin açıklanması bulunmaktadır. "Muhakkak ki sizin Rabbiniz, gökleri ve yeri yaratan Allah'dır"(A'raf.54) ayetinde ise, rubûbiyyetin sıfatı açıklanmaktadır; bunda, hakikatin birliğinin açıklaması bulunmamaktadır.Cenâb-ı Hakk'ın buyruğuna gelince, bu hepsine delâlet etmektedir. Çünkü Cenâb-ı Hakk'ın kayyûm olması, O'nun zâtıyla kaim ve başkası için de "mukavvim" (ayakta tutucu, varlıkta tutan) olmasını gerektirir. O'nun zâtıyla kaim olması ise, hakikatinde bir çokluğun bulunmaması anlamında, vahdeti, birliği gerektirmektedir. Bu, O'nun zıddının ve benzerinin (nidd) bulunmaması anlamında, "vahdet"i,ve bir mekân işgal etmemeyi (nefyü't-tehayyüz); bu vasıtayla da, bir cihette bulunmamayı gerektirir.Allah'ın yine, kendisinden başka varlıkları ayakta tutan anlamında kayyûm olması, ister cismen olsun, isterse ruhen; ister akıl yönünden olsun, isterse nefis yönünden, O'nun dışındaki herşeyin sonradan meydana gelmiş olmasını gerektirir. Bu, her şeyin Allah'a dayanmasını, bütün sebep ve neticelerin O'na varmasını gerektirir. Bu da, kaza ve kaderin Allah'tan olduğuna hükmetmeyi gerektirir. Binaenaleyh bu iki lâfzın bütün ilahi konuları ihata etmiş gibi olduğu ortaya çıkar. Bu sebeple de "Ayete'l-Kürsî" fazilet bakımından en üst noktaya ulaşmış olur. Böylece bu durum da, Allah'ın isimlerinden en büyük ismin (İsm-i Â'zamın) bu vasıf olmasını gerektirir.Sonra Allahu Teâlâ kendisinin hayy ve kayyûm olduğunu beyan edince, bunu "O'nu ne bir uyuklama tutabilir, ne de bir uyku" beyanıyla te'kid etmiştir. Bunun mânası şudur: Allahu Teâlâ, mahlûkâtm idare ve tedbirinden hiçbir zaman gafil değildir. Çünkü, meselâ çocuğun koruyup gözeticisi, bir an çocuktan gafil bulunsa, çocuğun durumu aksar. Cenâb-ı Allah ise, sonradan meydana gelmiş, yaratılmış bütün varlıkların kayyîmi, bütün mümkinâtın (varlıkların) da kayyûmudur. Binaenaleyh, onları yönetmekten gafil bulunması mümkün değildir. Bundan dolayı, Cenâb-ı Hakk'ın buyruğu, O'nun kâim oluşunu açıklamak için getiril miş olan bir te'kid ifadesidir. Bu tıpkı, fırsatı kaçırıp ihmalkârlık yapan kimseye söylenilen şu söz gibidir: "Muhakkak ki sen dalmışsın, uyuyorsun!"Sonra Cenâb-ı Hak, kendi zâtıyla kaim ve başkası için de "mukavvim" olması mânasında kendisinin kayyûm olduğunu beyan edince, buna bir başka hükmü istinad ettirmiştir. Bu da, Cenâb-ı Hakk'ın,"Göklerde ve yerde olan her şey O'nundur" âyetidir. Çünkü Allah'tan başka her şeyin mahiyyeti Allah ile kâim olup, varlığı Allah'ın yaratması, tekvini ve meydana getirmesi ile olunca, kendisi dışında kalan her şeyin O'nun mülkü ve milki olması gerekir ki, Allah'ın, beyanından murâd da budur. Sonra Allahu Teâlâ'nın, kendisi dışında kalan herşeyin mâliki ve meliki olduğu sabit olunca, O'nun hükmünün herşeyde cari olduğu; O'nun izni ve emri olmaksızın hiç kimsenin hiçbir şeyde hükmedemeyeceği ortaya çıkmış olur. Ki, Cenâb-ı Hakk'ın: "Onun izni olmadıkça. Onun nezdlnde şefaat edecek kimse yoktur" buyruğundan maksat da budur. Sonra Allahu Teâlâ'nın herşeyin mâliki olduğunu bildirince,bundan O'nun mülkünde hiç kimsenin asla bir tasarruf hakkının olmaması gerektiğini ve keza kendisinin her şeyi bilen olup kendinden başkasının ise her şeyi bilemeyen olduğunu bildirince de, O'nun mülkünde, başka hiçbir kimsenin O'nun izni olmaksızın hiçbir surette tasarruf hakkının bulunmadığını belirtmiştir ki bu da Hak Teâlâ'nın, "O, yaratıklarının önle-rindekini o ve arkalanndaktni btlfr" buyruğunun mânâsıdır. Bu, Hak Teâlâ'nın herşeyin âlimi ve bilicisi olduğuna işarettir. Daha sonra Hak Teâlâ, "(Mahlûkâh), O'nun ilminden hiçbir şeyi ihata edemez" buyurmuştur ki, bu da Allahu Teâlâ'dan başkasının her şeyi bilemiyeceğine işarettir. Sonra Cenâb-ı Hak, göklerde ve yerde tam bir mülkiyete ve hükümranlığa sahip olduğunu beyan buyurunca, gökler ve yerlerin dışında kalan şeylerdeki mülkiyetinin daha yüce ve daha büyük olduğunu ve vehmedenlerin vehminin kendisine ulaşamıyacağını, yine hayâl edenlerin hayallerinin O'nun en aşağı derecesine yükselemeksizin sona ereceğini beyân buyurarak, "O'nun kürsüsü gökleri ve yeri içine almıştır " buyurmuştur. Sonra Allahu Teâlâ, her şeyde kendi hükmünün ve mülkünün aynı nitelikte ve aynı şekilde olduğunu beyân ederek, "Bunları korumak, Ona ağır da gelmez" buyurmuştur. Sonra kendisinin bütün muhdes, mümkin varlıkların ve mahlûkatın mu kavvimi, ayakta tutanı olduğu mânasında kayyûm olduğunu beyan edince, kendisinin, kendi nefsi ve zâtıyla kaim olduğu, herhangi bir işte herhangi bir kimseye muhtaç olmaktan münezzeh olduğu mânasında kayyûm olduğunu açıklamıştır. Böylece Allahu Teâlâ, bir mekâna muhtaç olan mütehayyiz, mekân tutan; bir zamana muhtaç olan bir mütegayyir, değişken varlık olmaktan münezzeh olduğunu belirterek, "O, çok yüce, çok münezzehtir" buyurmuştur. Bundan murad, Cenâb-ı HaKk'ın, hiçbir şeyde başkasına muhtaç olmama; sıfatlarından herhangi bir sıfat ve vasıflarından herhangi bir vasıf hususunda mahlukâta benzemlyeceği mânasındaki yücelik ve ululuktur. İşte bundan dolayı Cenâb-ı Hak, âyetin başında beyan buyurduğu zâtı ile kâim, başkasını ayakta tutan, mukavvim manasında kayyûm olduğuna işaret ederek,O çok yüce,çok büyüktür. buyurmuştur.Aklı, söylediklerimizi anlayabilen herkes, beşerî akıllar nezdinde, ilahî hususlara dair bundan daha mükemmel bir söz ve bu âyetin ihtiva ettiği delilden daha açık bir burhan bulunamıyacağını anlar.Bu sırları iyice anladığın zaman, biz tefsirin zahirine dönüyor ve şöyle diyoruz: [13]
İlah ve Allah Lâfzı Başa Dön
Cenâb-ı Hakk'ın 'Allah; O'ndan başka hiçbir tanrı yoktur" buyruğu ile ilgili iki mesele vardır. [14]
Birinci Mesele
Lafz-ı celâl mübtedâ, kendinden sonra gelen ifâde ise haberdir. [15]
İkinci Mesele
Bazı âlimler, "ilâh" lâfzının "mabut" manasına gel- diğini söylemişlerdir ki, bu.şu iki bakımdan yanlıştır:
a) Allahu Teâlâ'ya ibadet edilmediği zamanlarda, ezelde de O'na "ilâh" ismi ıtlak edilmektedir.
b) Allahu Teâlâ Kur'an-ı Kerim'de:'Muhakkak ki siz ve Allah'tan başka taptıklannız"(Enbiya, 98) buyruğu ile kendisinin dışında olanlara da mabûd denilebileceğini bildirmiştir. Halbuki ilâh, yaptığı işler sebebiyle ilahlığa hak sahibi olan, demektir. [16]
Hayy İsminin Mânası
Cenâb-ı Hakk'ın "Hayy, diri" tavsifiyle ilgili de birkaç mesele vardır: [17]
Birinci Mesele
Kelimesinin astı, ve lâfızları gibi, dür. Kelimede bulunan iki yâ harfi birbirine idğâm edilmiştir. İbnu'l-Enbari, bu kelimenin aslının olduğunu söylemiştir. Kelimede yâ ile vâv harfi bulunup, önce o-lan da sakin olduğu için, biz bunu şeddeli bir yâ harfine çevirerek, dedik. [18]
İkinci Mesele
Kelâmcılar, lâfzının manasının, "bilmesi ve muktedir olması sahih, doğru olan her zâttır" şeklinde olduğunu söylemişlerdir. Âlimler bu mefhûmun mevcut bir sıfat olup olmadığı- hususunda ihtilâf ederek, bazıları bunun, bir şeyin, bilmesi ve muktedir olması kendisi için imkânsız olmamasından ibaret olduğunu söylemişlerdir. "İmkânsız olmama da, gerçekten var olan bir sıfat değildir" demişlerdir. Muhakkak âlimler ise şöyle demişlerdir: Hayat, imkânsızlığın bulunmamasından ibaret olunca, imkânsızlığın ise menfî ve yoklukla ilgili (ademî) bir durum olduğu sabit olunca-çünkü müsbet ve mevcut-bir vasıf olsaydı, onunla vasfedilen de mevcut olurdu; bu durumda varlığı imkânsız olan davar sayılırdı ki bu da imkânsızdır.Keza imkânsız olmanın (imtînâ)'ın bir yokluk olduğu, hayatın da bu imkânsızlığın bulunmaması olduğu, yokluğun yokluğunun ise varlık olduğu sabit olduğundan hayat sıfatından anlaşılanın mevcut bir sıfat olması gerekir ki, bizim elde etmek istediğimiz netice de budur. [19]
Üçüncü Mesele Başa Dön
Bir kimse şöyle diyebilir: "Hayy" kelimesinin mânası, bilmesi ve kadir olması doğru olan varlık olunca ve, bu ortak hususiyet bütün canlılarda da bulununca, nasıl olur da Allahu Teâlâ kendisini, canlıların en değersizinin dahi ortak olduğu bir sıfatla medhedebilir?" Bu konuda benim söyleyebileceğim şundan ibarettir: Hayy esasen lügatte, sadece bu bilmek ve kudretle vasfedilmenin uygunluğundan ibaret değildir. Aksine, kendi cinsinde kâmil olan her şey, hayy diye isimlendirilir. Sen, harap bir arazinin imar edilmesine (ihyâu'l-mevât) denildiğini biliyorsun. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Allah'm rahmetinin eserlerine bak! Öldükten sonra yeryüzünü nasıl diriltiyor?" (Rum, 50) ve "Ölü bir beldeye (yolladık). Sonra da onunla yeryüzünü hayâta kavuşturduk'' (Fatır, 9) buyurmuştur. Kelâmcıların örfünde isimlendirilen, tesmiye edilen sıfat, cismin durumunun mükemmelleşmesi, onun bu sıfat ile vasfedilmesi ile olduğu için "hayat" olarak isimlendirilmiştir. İşte, bundan dolayıdır ki, bu sıfatın hayat diye isimlendirilmesi gerekmiştir. Yine, ağaçların halinin mükemmelleşmesi.onların yeşil yapraklara bürünmesiyle olduğundan, bundan dolayı bu hal, hayat diye isimlendirilmiştir. Aynı şekilde yeryüzünün kemâle ermesi de, onun mamur edilmesiyle olduğu için, bu durum da hayat diye isimlendirilmiştir.
Bu anlattıklarımızla, "hayy" lâfzından, bu vasıfla tavsif edilenin, en mükemmel bir durumda ve en mükemmel bir nitelik üzre bulunmakta olduğu ortaya çıkar. Durum böyle olunca, problem de kendiliğinden ortadan kalkar. Çünkü "hayy" lâfzından anlaşılan, "kâmil" varlıktır. Binaenaleyh bu, O'nun diğerinde değil de şunda kâmil olduğu şeklinde bir mâna ile kayıtlanmayınca, bu durum O'nun mutlak mânada kâmil olduğuna delâlet etmektedir. Buna göre Cenâb-ı Hakk'ın tavsifi, O'nun mutlak kemâl sahibi olduğunu gösterir. Kâmil varlık ise, ne zâtında, ne hakiki sıfatlarında, ne de nisbi ve izafi vasıflarında yokluğu kabul etmeyen demektir. Sonra biz Allahu Teâlâ'nın kayyûm oluşunu, kendisi dışındaki bütün varlıkların ayakta durmasının sebebi şeklinde tahsis edersek, yine problem kendiliğinden ortadan kalkar. Çünkü Allah'ın, kendisi dışındaki bütün varlıkların ayakta durmasının sebebi olması, O'nun kendi zâtıyla kâim {mütekavvim) olduğuna; kayyûm olması da, O'nun zatının dışındakileri ayakta tutan (mukav-vim) olduğuna delâlet eder. Eğer biz, kayyûm kelimesini, kendi zâtıyla kâim (mütekavvim) ve başkasını da ayakta tutan (mukavvim) mânalarını içine alacak kullanışa delâlet eden bir isim kabul edersek, bu durumda kayyûm lâfzı fazlasıyla beraber, hayy lâfzının haiz olduğu manayı ifâde eder. Bu konuda söyleyebileceklerim bundan ibarettir. Allah en iyi bilendir. [20]
Kayyûm Vasfının Mânası
Cenâb-ı Hakk'ın, "Zâtıyla ve kemâliyle kâim" tavsifine gelince, bunda birkaç mesete vardır; [21]
Birinci Mesele Başa Dön
kelimesi "kâim olan, varolan" kelimesinm mübalağalı veznidir. Yâ harfiyle vâv bir araya geldiği, önceki harf de sakin olduğu için, bu iki harf şeddeli bir yâ harfine dönüşmüştür. Kelimenin vezninde olması doğru değildir. Çünkü bu vezmde olsaydı, kelime şeklinde olurdu. Kelime hakkında üç kullanılış biçimi bulunmaktadır: ve p* Hz. Ömör (r.a.) in söyle okuduğu rivayet edilmektedir: Bazı kimseler ise, bu kelimenin İbranîce olup, Arapça olmadığını söylemişlerdir,. Çünkü onlara göre (yahudiler), demekteydiler. Durum böyle değildir; çünkü biz bu kelimenin Arapça'da uygun bir kullanılış şeklinin bulunduğunu açıklamıştık... Meselâ Arapça'da "Evde hiç kimse yok!" manasında olmak üzere, kelimesinden iştikak etmiş olan kelimeler kullanılarak denilmektedir. Yani, "gelip giden kimse... yok!..." Nitekim Ümeyye İbn Ebi's-Salt da şöyle demektedir: "(Kaderleri), her şeyin gözetleyidsi ve kayyûmu olan (Allah) takdir etmiştir".[22]
İkinci Mesele
Müfessirlerin bu konudaki açıklamaları değişik ol- muştur. Meselâ Mücahid: "Kayyûm, her şeyin üzerinde olan gözcü, idareci demektir" demiştir. Bu görüşün izahı ise şöyledir: Allah, onları yaratmak ve rızıklandırmak suretiyle, mahlûkatıntn yönetimini üstlenmiştir.. Nitekim aşağıdaki âyetler de bu görüşü desteklemektedir: "Yok, ortak koştukları; her nefsin kazandığı herşeyi gören (Allah) gibi midir?" (Rad 33), "Allahr kendisinden başka tanrı olmadığına şahittir. Melekler ve, adaletle hükmeden İlim sahipleri de...." (A. İmran, 19) Ve : ''Şüphesiz Allah, gökleri ve yeri, zeval bulmasınlar diye tutmaktadır. Eğer onlar zeval bulurlarsa, andolsun ki, ondan sonra bunları kimse (yerinde) tutamaz"(Fatır, 41) Bu görüşün neticesi, Allahu Teâlâ'nın dışındaki bütün varlıkları ayakta tuttuğu sonucuna gider. Dahhâk ise şöyle söylemiştir: "Kayyûm, daima var ve üzerinde herhangi bir değişikliğin cereyan etmesi imkânsız olan varlık demektir." Ben de derim ki: "Bu görüşün neticesi de, Allah'ın zâtında ve varlığında kendi nefsiyle kaim olduğu sonucuna varır.." Bazı âlimler de, "Kayyûm kelimesinin, Süryanîce uyumayan kimse anlamına geldiğini" söylemişlerdir ki, bu görüş uzak bir ihtimaldir. Çünkü bu görüş, Cenâb-ı Hakk'ın beyanını bir tekrar saymaktadır. [23]
Allah'ı Uyuklama Ve Uyku Tutmaz
Cenâb-ı Hakk'ın, "Onu ne bir uyuklama tutabilir, ne de bir uyku" buyruğuna gelince, bu hususla ilgili olarak birkaç mesele vardır: [24]
Birinci Mesele
kelimesi, kendisine de denilen, gevşektik halinden önce bulunan durumdur. Buna göre "eğer, kelimesi, uykunun öncüsü mânasına olmaktan ibarettir. Binaenaleyh, Cenâb-ı Hak buyurunca, bu, Allah'ı haydi haydi bir uyku tutmayacağına delâlet eder. Böylece de t'A kelimesinin âyette yeniden zikredilmesi bir tekrar olmuş olur" denilirse, biz deriz ki: Âyetin takdiri, "O'nu uyku tutmak şöyle dursun, uyuklama dahi tutmaz" şeklindedir. [25]
Allah'ı Uyku ve Uyuklama Tutamaz Başa Dön
Akli delil, uykunun, dalgınlığın (sehv) ve gafletin Allah hakkında muhal olduğuna delâlet eder. Çünkü bu tür şeyler ya ilimsizlikten, veyahut da ilmin zıdlarının bulunmasından ibarettir. Her iki takdire göre de, bu gibi şeylerin Allah'a ânz olması, Allah'ın ilminin zeval bulabileceğini gösterir. Binaenaleyh, eğer böyle olsaydı, Allah'ın zâtının âlim olması da, olmaması da caiz olurdu. Bu durumda da, Allah için ilim sıfatının meydana gelmesi {başka bir) faile ihtiyaç duyardı. Bu husustaki söz, bu failden önceki hakkında söylenecek söz gibidir. Bu da teselsüle götürür ki, teselsül muhaldir. Binaenaleyh bunun mutlaka, ilminin sübutu vâcib, zevali imkânsız olan bir varlığa dayanması gerekir. Durum böyle olunca, uyku, gaflet ve yanılma (sehv) Allah hakkında muhal olmuş olur. [26]
Üçüncü Mesele
Hz. Peygamber (s.a.s)'in, Hz. Musa'dan şunu nak lettiği rivayet edilmiştir: Bir gün, Hz. Musa'nın kalbine, Allah'ın uyuyup uyumadığı meselesi gelir... Allah ona bir melek göndererek, melek vasıtasıyla onu üç gün uyutmaz. Sonra, herbiri bir elinde olmak üzere ona iki şişe vererek, bunu korumasını emreder. Hz. Musa da, bütün gayretini sarfederek, bunları elinde tutmaya çalışır, ama dayanamaz ve uyur. Bunun üzerine elindeki şişeler birbirine vurarak kırılır... Allahu Teâlâ bunu, "kendisinin uyuması halinde gökleri ve yeri koruyamayacağını beyân etmek üzere" bir misâl olarak vermiştir. Bil ki bu gibi şeylerin Hz. Musa'ya nisbet edilmesi mümkün değildir. Çünkü Allah'ın uyuyabileceğini düşünen veyahut da bu hususta şüphesi olan kimse kâfir olur. O halde bu, nasıl Hz. Musa'ya nisbet edilebilir? Hatta, rivayet sahih olsa dahi, yapılması gereken, bu suâli Hz. Musa'ya değil, O'nun kavminin cahillerine nisbet etmektir. Hak Teâlâ'nın, "Göklerde ve yerde olan herşey O'nundur" buyruğuna gelince, bundan murad, yaratma ve mâli-kiyyetin Allah'a nisbet edilmesidir. Bunun izahı şudur: Vâcibu'I-vücud olan zât bir olunca, O'nun dışında kalan herşey, zâtı gereği mümkinü'l-vücud olur. Her mümkinin bir müessiri vardır. Her müesser (etkilenen, kendisine tesir edilen) varlık, muhdestir. O halde Allah'ın dışında kalan herşey, Allah'ın ihdas etmesiyle muhdes; "ibda" etmesiyle de "mübde" (îcâd edilmiştir. Binaenaleyh bu nisbet, mâlik olma ve yaratma nisbeti olmuş olur. Buna göre eğer "Allahu Teâlâ "gökteki kimseler" demeyip de, niçin "gökteki şeyler" demiştir?" denilirse, biz deriz ki: Maksat, kendisi dışında kalan şeylerin yaratılmış olma bakımından O'na nisbet edilmesi olup, kendisi dışında kalan varlıklar içinde de akıllı olmayan varlıklar çoğunluğu teşkil edince, Allahu Teâlâ, çoğunluğu hepsinin yerine koyarak, bunları u "şey, şeyler...." lafzıyla beyan buyurmuştur. Yine bu şeyler Allah'a, O'nun birer mahlûku olması bakımından isnad edilmişlerdir. Bunlar, O'nun birer mahlûku olması bakımından (müessir) akıl sahibi değildirler. Binaenaleyh Allahu Teâlâ bu nisbetin kendisine yapılmasından maksadın, işte bu cihetten bir nisbet olduğuna dikkat çekmek için lâfzını getirmiştir. Bil ki âlimlerimiz, bu ayet-i kerimeyi, kulların fiillerini Allah'ın yarattığına delil getirerek, şöyle demişlerdir: Allahu Teâlâ'nın beyanı, göklerde ve yerde olan her şeyi içine alır. Kutların fiilleri de göklerde ve yerde olan şeyler cümlesindendir. Binaenaleyh bu fiillerin de, mâlik olma ve yaratma bakımından Allah'a nisbet edilmeleri gerekir. Lâfız, bu mânaya delâlet ettiği gibi, akıl da bunu destekler. Çünkü Allah'ın dışında kalan her şey, zâtı gereği mümkin bir varlıktır. Zâtı gereği mümkin olan bir varlık ise ancak zatı gereği Vâcibu'l-vücud olan varlığın tesiri ile meydana gelir. Aksi halde, mümkin varlıkların bir müreccih olmadan da meydana gelmesi gerekir ki, bu da imkânsızdır. [27]
Şefaat Allah'ın İzni İledir
Hak Teâlâ'nın, "O'nun izni olmadıkça, O'nun nezdinde şefaat edecek kimse yoktur" buyruğu ile ilgili iki mesele vardır: [28]
Allah Katında Şefaat Meselesi
Hak Teâlâ'nın sözünün mânası, istifhâm-ı inkârı (olumsuz soruj'dir. Yani, "Allah'ın izni olmadan, hiç kimse O'nun katında şefaatçi olamaz" demektir. Bu böyledir, çünkü müşrikler putların kendilerine şefaat edeceğini iddia etmişlerdir. Çünkü Allahu Teâlâ da onların, "Biz o putlara ancak, bizi Allah'a y sınlar diye ibadet ediyoruz" (Zümer, 3) yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz" (Zümer, 3) ve "İşte bu (putlar), Allah katında bizim şefâatçilerimizdirler" (Yunus, 18) dediklerini haber vermiş, sonra da onların beklediklerine nail olamayacaklarını açıklayarak, "Onlar, Allah'ı bırakıp da, kendilerine hiçbir zarar ve hiçbir tayda vermeyen şeylere tapıyorlar" (Yunus, 10) buyurmuş, böylece de "O'nun izni olmaksızın.." kaydı ile istisna ettiği kimseler hariç, nezdinde hiç kimsenin şefaatçi olamıyacağını haber vermiştir. Bunun bir benzeri de, Cenâb-ı Hakk'ın, gün rüh ve melekler saf halinde ayakta duracaktır. Rahman olan Allah 'm, kendilerine izin verdiğinden başkaları konuşmazlar... Onlar da doğruyu söyleyeceklerdir" (Nebe, 38) âyetidir. [29]
Kimler Şefaat Edecek? Başa Dön
Kaffâl, "Allahu Teâlâ şefaat hususunda, kendisine itaat etmeyen kimselere müsaade etmez. Çünkü, kendisine itaat edenlerle isyan edenleri bir tutması, O'nun hikmetine uygun düşmez" demiş ve bu hususta uzun uzadıya izahlar yapmıştır. Ben derim ki, şu Kaffâl, Mutezileye çok düşkün ve onların usûllerinin güzel olduğuna inanan bir kimse.. Bununla beraber, onların usûllerini de ihatalı olarak kavrayamayan birisidir. Bu böyledir, çünkü Basra ekolünden, Allahu Teâlâ'nın büyük günah sahibini affetmesinin aklen güzel olduğunu, ancak ne var ki nakfî delillerin bu affın olamıyacağına delâlet ettiğini söyleyen kimseler vardır. Durum böyle olunca, günahkârlar hakkında şefaatin olmayacağına dair aklî bir istidlalde bulunmak, onların görüşlerine göre, bir hatâdır. Hatta Kâ'bî'nin mezhebine göre, günah işleyen kimseleri affetmek, aklen çirkindir. Binaenaleyh böylesi bir istidlal, ancak Kaffâl'in. Kâ'bî'nin mezhebine göre hareket etmesi halinde doğru olur.
Ne var ki, buna verilecek cevap, bunu şu yönlerden reddeder:
a) Ceza vermek Allahu Teâlâ'nın bir hakkıdır. Hak sahibinin hakkından vazgeçmesi caizdir. Sevâb ise böyle değildir. Çünkü sevâb kulun hakkıdır. Binaenaleyh, kulun hakkını Allah'ın iskât etmesi, vermemesi caiz değildir. Bas-ralılar bu farkı Kâ'bî'nin şüphelerine vermiş oldukları cevapta zikretmişlerdir.
b) Kaffâl, "Allah'a itaat edenle isyan edenin bir olduğunu kabul etmek caiz değildir " sözüyle, her hususta bu ikisinin arasında fark olmaması caiz değildir diyorsa bu bir cehalettir. Çünkü Allahu Teâlâ yaratma, hayat verme, nzık, güzel şeyleri kullarına rızık olarak ihsan etme ve isteklerini elde etmelerine imkân vermek hususlarında bu iki cins insan grubunu müsavî kılmıştır. Eğer Kaffâl'in maksadı, "Her işte bu iki cins insanı eşit tutmak caiz değildir" demek ise, biz de zaten bunu söylüyoruz. 0 halde, Kaffâl bunu niye söylemesin? İtaat eden kimse feryâd-u figan etmez, Allah'ın azabından da çekinmez. Günahkâr kimse ise, büyük bir korku içindedir. Çoğu kez günahkâr cehenneme girer, bir müddet elem ve azâb çektikten sonra, Allahu Teâlâ, Hz. Peygamber (s.a.s)'ln şefaati ile, o kimseyi o azâbtan kurtarır. Bil ki, Kaffâl (r.h.), tefsir hususunda sözleri güzel, lâfızların te'vili hususunda da incelikleri anlayan dakik bir kimsedir. Fakat ne var ki Mutezile mezhebinin görüşlerini anlatmada pek fazla ileri gider. Halbuki kelam ilminden nasibi az olduğu gibi, Mutezilenin görüşlerine muttali olmakta da nasibi azdır. [30]
Allah Yarattıklarının Önlerindekini ve Arkalarındakini Bilir
Hak Teâlâ'nın, "O, yarattıklarının Önlerindekini ve arkalarındakini bilir" beyanı ile ilgili de iki mesele vardır: [31]
Birinci Mesele
Keşşaf sahibi şöyle der: Bu kelamda bulunan zamir- ler, sözündeki râcidir. Çünkü göklerde ve yerlerde akıllı kimseler de vardır. Veyahut da ifâdesinin delâlet ettiği melekler ve peygamberlere râcidir. [32]
İkinci Mesele Başa Dön
Ayetle İlgili olarak şu tefsirler yapılmıştır:
a) Mücahfd, Atâ ve Süddî, sözünü "önlerindeki, yapacakları dünyevî işler" sözünü de "ahiret işleri" şeklinde tefsir etmişlerdir.
b) Dahhâk ve Kelbî ifadesini, ahirete gidecekleri ve ahiret de önlerinde olduğu için, "ahiret" mânasına ifadesini de, dünyayı arkalarında bıraktıkları İçin, "dünya" manasına almışlardır.
c) Atâ'nın İbn Abbas'tan rivayetine göre İbn Abbas sözünü "gök ile yer arasında bulunan şeyler" ifâdesini ise, "göklerdekiler" mânasında tefsir etmiştir.
d) oku lâfzının,varhkların ecelleri sona erdikten sonra; ise, onları yaratmadan önce olan şeyler mânasına alınmasıdır.
e) Yaptıkları ve yapacakları hayırlar ve serler mânasına alınmasıdır. Bil ki bu ifadeden maksat, Allahu Teâlâ'nın cezaya veya mükâfaata müs-tehak olmaları bakımından kendisine şefaat edilen kimseler ile, şefaat eden kimselerin durumlarını bilmesi demektir. Çünkü Allahu Teâlâ bütün malûmatı, bilinmesi mümkün olan herşeyi bilir. O'na hiçbir şey saklı kalmaz. Halbuki şefaat eden kimseler, kendilerinin, kendisi sebebiyle Allah katında bu yüce mertebeye müstehak oldukları tâatlarının bulunduğunu; yine O'nun şefaat hususunda kendilerine izin verip vermiyeceğini ve kendilerinin bu hususta bir kızgınlığa ve bir men'e duçar olup olmayacaklarını da, aynı şekilde bilemezler. Bu da, hiç kimsenin Allah'ın izni olmadan şefaat etmeye cesaret edemeyeceğine delâlet eder. [33]
Üçüncü Mesele
Bu âyette zikredilen şu kimselerin, melekler ile, kıyamet gününde şefaat edebilecek peygamberler, sıddîkler, şehidler ve sâlihler olması muhtemeldir. [34]
Mahlûkât Allah'ın İlminden Hiç Bir Şeyi İhata Edemez
Hak Teâlâ'nın, "(Mahlûkatı), O'nun ilminden hlçbirşeyi ihata edemezler..." beyaru ile ilgili de birkaç mesele vardır: [35]
Birinci Mesele
Buradaki ilimden maksat Allahu Teâlâ'nın malû- matıdır. Nitekim yani "Ey Allah'ım, bize bizim hakkımızdaki ilmini yani, "malûmatını, bağışla!" denilmektedir. Yine, büyük, şaşırtıcı bir hadise (âyet) meydana geldiğinde, "Bu, Allah'ın kudreti, yani "rnakdûru"durdenilir. Buna göre mâna, "hiç kimse Allah'ın malûmatını ihata edemez, kuşatamaz" demektir. [36]
İkinci Mesele Başa Dön
Bazı âlimlerimiz, bu âyetle, Allah'ın ilim sıfatının bulunduğuna istidlal etmişlerdir ki, bu istidlal şu bakımlardan zayıftır:
a) kelimesi "ba'ziyyet" ifâde eder. Halbuki bu kelime ayette ^ lâfzının başına gelmiştir. Binaenaleyh, eğer burada zikredilen ilim sözünden Allahu Teala'nın ilim sıfatının bizzat kendisi olmuş olsaydı, o zaman teb'îz ifâde eden harf-i cerrinin, Allah'ın sıfatının başına gelmiş olması gerekirdi ki, bu imkânsızdır.
b) Ayetteki "Dilediği şey..." sözü, Cenâb-ı Hakk'ın ilmi hakkında kullanılmaz; bu ancak, O'nun malûmatı hakkında kullanılır.
c) Bu âyette söz, Allah'ın malûmatı konusundadır. Bundan maksat İse, Allahu Teâlâ'nın bütün malûmatı bilmesi; mahlûkatın ise, her malûmatı değil, aksine o malûmatın pek azını bilebilmelerıdir. [37]
Üçüncü Mesele
Leys: "Bir şeyi koruyan veyahut da o şey hakkındaki ilmi en son noktaya varan kimse için, "O, onu ihata etti" denilir" demiştir. Bu böyledir, çünkü o kimse o şeyin başlangıcını ve sonunu tastamam bildiği için, ilmi, o şeyi adetâ kuşatmış gibi olur. Hak Teâlâ'nın, tui "O'nun dilediği miktar müstesna" buyruğu na gelince, bu hususta iki görüş vardır:
a) Mahlûkat, O'nun malûmatından ancak Allah'ın kendilerine öğrettiği miktarı bilebilir. Nitekim meleklerin, 'Bizim, senin öğrettiğinin dışında bir ilmimiz yoktur" (Bakara, 32) dediği nakledilmektedir.
b) Onlar "Allahu Teâlâ'nın bazı peygamberleri,gaybın bazısına muttali kılma durumu hariç, gaybı bilmezler" demektir. Nitekim Cenâb-ı Hak, "(O), gaybı bilendir. Öyle ki O, gaybtne kimseyi muttali etmez. Beğenip seçtiği bir elçi (resul) müstesna.." (Cin, 26-27) buyurmuştur. [38]
El-Kürsî
Hak Teâlâ'nın, "O'nun kürsüsü gökleri ve yeri içine almıştır" buyruğuna gelince, bil ki Arapça'da şöyle denilmektedir: Bir kimse bir şeyi üzerine alarak, ona gücü yetip de onu yapma imkânını bulduğunda denilir. Yine, bir kimsenin bir şeye gücü yetmeyip de onu üzerine alamadığı zaman, "Bu senin yapacağın bir iş değil" denilir. Hz. Peygamber (s.a.s)'in, "Şayet Nûsâ hayatta olsaydı, bana tâbi olmaktan başka blrşey yapmazdı" yani "başka bir şeyi üstlenmezdi" şeklindeki hadisi de, bu anlamdadır. El-Kürsî kelimesi Arapça'da bir şeyin üst üste binmesinden ibarettir, el-Kirs kelimesi, hayvanların idrar ve kıpılarının üst üste gelerek sertleşmesidir. Yine, bir yerde hayvanın idrar ve kığıları çoğalıp üst üste birikerek, adetâ ke-çeleştiğinde yine bir şey üst üste gelip yığıldığında denilir. Yaprakları üst üste geldiği için de, kitabın formalarına denilir.EI-Kürsî ise herkesçe malûm olan şeydir. Parçalan üst üste gelip birbirine bindiği o şeye "kürsî" denilmiştir. [39]
Kürsî Hakkında Başlıca İzahlar
Müfessirler bu hususta şu dört görüşe yer vermişlerdir:
Birinci Görüş: Bu, gökleri ve yeri kaplayan büyük bir cisimdir...Sonra âlimler bu hususta da ihtilâf ederek, bunlardan Hasan el-Basrî, "Kürsî, Arş'ın bizzat kendisidir. Çünkü serîr (divan, koltuk....) her ikisi üzerinde de oturmak mümkün olduğu için, bazen "arş", bazan da "kürsî" diye vas-fedilir. Bazı âlimler de, kürsî'nin arş olmadığını, ondan başka birşey olduğunu söylemişlerdir. Bu görüşte olanlar da, kendi aralarında ihtilâf ederek, bazıları bunun, arşın altında, yedinci semânın üzerinde olduğunu; diğer bazıları da onun yerin altında olduğunu söylemiştir ki, bu yerin altında olduğu görüşü Süddî'den nakledilmiştir. Bil ki, "kürsî" lâfzı hem âyette geçmiş, hem de sahih haberlerde, arş'ın altında ve yedinci kat semânın üzerinde bulunan büyük bir cisim olarak bahsedilmiştir. Bunun dışında başka bir hüküm verilemez; binaenaleyh, bu hükme uymak gerekir. Saîd İbn Cübeyr'ın İbn Abbas (r.a.)'dan rivayet ettiğine göre O, şöyle demiştir: "Kürsî, Allah'ın ayaklarını koyduğu yerdir." İbn Abbas'ın kürsî'nin, Allah'ın ayaklarını koyduğu yer olduğunu söylemesi uzak bir ihtimaldir. Çünkü Allahu Teâlâ uzuv ve organlara sahip olmaktan münezzehtir. Biz, bu kitabın pekçok yerinde Allah'u Teâlâ'nın bir cisim olmadığına dair pekçok deliller zikrettik. Binaenaleyh bu rivayeti ya reddetmek veyahut da, kürsî'den rnuradtn rûh-ı azamın, veyahut da Allah katında kadrü kıymeti büyük olan, başka bir meleğin ayaklarını koyduğu yer mânasına hamletmek vâcibtir.
İkinci Görüş: Kürsî'den murad, Allah'ın hükümranlığı, kudreti ve mülkü demektir. Sonra bazan, "Ulûhiyyet ancak kadir olmak, yaratmak ve yoktan var etmekle tahakkuk eder" denilir. Araplar herşeyin aslını, kürsî diye isimlendirirler. Bazan da, hükümdarın bizzat kendisine "kürsî" adı verilir. Çünkü hükümdar, kürsî'nin üzerinde oturur. Binaenaleyh hükümdar, oturduğu yerin adıyla adlandırılmış olur.
Üçüncü Görüş: Kürsî, ilimdir. Çünkü ilim, âlimin bir yeri (mevdı') bir vasfıdır. Bu yer de, kürsî'dir. Böylece bir şeyin sıfatı, mecazi olarak, o şeyin bulunduğu yerin ismiyle adlandırılmıştır. Çünkü ilim, kendisine itimat edilen bir husustur. Kürsî de kendisine istinâd edilen, dayanılan bir şeydir Âlimlere "Yeryüzünü ayakta tutan sütunlar" denildiği gibi, kendilerine dayanıldığı, itimad edildiği için de denilmektedir.
Dördüncü Görüş: Kaffâl'in tercih ettiği görüştür. Buna göre, bundan maksat, "Allah'ın azametini ve O'nun ululuğunu tasvir etmektir." Bunu şu şekilde açabiliriz: Allahu Teâlâ insanlara, kendi zât ve sıfatlarını tarif ederken, onların hükümdarlarında ve büyüklerinde görüp alıştıkları şeylerle hitap etmiştir. Allahu Teâlâ'nın insanların hükümdarlarının evlerini tavaf ettikleri gibi, Kabe'yi de tavaf edecekleri bir beyt yapması ve insanlara, hükümdarlarının evlerini ziyaret ettikleri gibi, kendi beytini emretmesi de bu mânadadır. Allah Haceru'lEsved'in, yeryüzünde kendisinin sağ eli olduğunu söylemiş ve onu, insanla-nn kendi hükümdarlarının ellerini öpmeleri gibi, öpülecek bir mahal kılmıştır. Allahu Teâlâ'nın kıyamet gününde kullarını, meleklerin, peygamberlerin ve şehidlerin huzurunda muhasebe edeceğine ve mîzanlar kuracağına dair beyanları da böyledir. İşte, aynı minval üzere kendisinin bir Arş'ı olduğunu belirterek, "Rahman, Arş'a İstiva etti"(Ta-ha,5) buyurmuş, sonra da Arş'ını vasfederek, "Onun Arş'ı su üzerinde idi" (Hûd, 7); 'Melekleri de, Rablerini hamd ile teşbih ederek, arşın etrafım kuşatmış görürsün "(Zümer, 75); "Ogün Rabbinin arşını, onların üzerinde bulunan sekiz melek taşır" (Hakka,17) ve "Arşı yüklenen (melekler) İle Arşın etrafındakiler.... "(Mü'min. 7) buyurmuş, daha sonra da kendisinin bir kürsîsi olduğunu söyleyerek, buyurmuştur. Sen bunu iyice anladığın zaman biz deriz ki, arş ve kürsî hususunda teşbihî zannı uyandıran her lafzın aynısı, hatta daha güçlüleri Kabe, Kabe'yi tavaf ve Hacerü'l-Esved'i öpme hakkında da variddir. Biz burada, Allahu Teâlâ'nın Kabe'de bulunmaktan münezzeh olduğuna dair kesinlikle hüküm vererek maksadın Allah'ın kendi azametini ve kibriyâstnı bildirmek olduğu hususunda anlaşınca; arş ve kürsî hakkındaki sözümüz de aynı olur. Bu çok açık bir cevaptır. Ne var ki, itimâd edilen görüş birincisidir. Çünkü, âyetin zahirini delilsiz olarak terketmek caiz değildir. Allah en iyisini bilendir. [40]
Yeri Göğü Korumak Allah'a Ağır Gelmez Başa Dön
Cenâb-ı Hakk'ın, "Bunları korumak O'na ağır da gelmez" buyruğuna gelince, bil ki: Bir şey bir kimseye ağır gelip, onu zorladığı zaman, denilir. Yine denilir. Bu, çubuğa ağırlık verip, onu eğdiğinde söylenen bir sözdür. Buna göre mâna?Gökleri ve yeri muhafaza etmek O'na ağır gelmez" şeklindedir. [41]
Allah, Çok Yüce ve Çok Büyüktür
Sonra Cenâb-ı Hak, "O, fok yüce, çok büyüktür" buyurmuştur. Bil ki, ayette ifâde edilen yücelikten maksadın "cihet" itibariyle yükseklik olması mümkün değildir. Biz buna, birçok bakımlardan işarette bulunmuştuk. Burada, önceden zikretmiş olduklarımıza şu vecihleri de ilâve edebiliriz: [42]
Birinci Vecih:
Allah'ın Yüceliği, Mekân ve Cihet Bakımından Yücelik Değildir
Eğer, âyette bahsedilen yücelik mekân itibariyle olsaydı, o zaman bu yükseklik ya kendinden üstte olan bir cihette sona ererdi, yahut da o cihette sona ermez, devam ederdi. Birinci ihtimal bâtıldır, çünkü bu yücelik kendinden üstte olan bir cihette sona ermiş olsaydı, varlığı farz edilen bu fazlaltK kısım, oraya kadarki yükseklikten daha yüce olurdu ki, bu durumda oraya kadar olan yükseklik dışında kalan herşeyden daha yüce olamaz; aksine dışında kalan şeyler daha yüce olmuş olurdu... Bu yüksekliğin sonsuz olması da imkânsızdır; çünkü sonu olmayan bir mesafenin mevcudiyetine hükmetmek, yakînî ve aklî delillerin delaletiyle bâtıldır. Hem yine biz, sonu olmayan nihayetsiz bir mesafenin varlığını kabul ettiğimizde, bu mesafede sonsuz noktaların bulunmuş olduğu farzedilmiş olur. Bu durumda da, ya o noktada, kendinden daha yukarıda diğer bir noktanın farzedilmediği bir nokta bulunmuş olur, veyahut da olmaz... Eğer birinci ihtimal söz konusu olursa, o nokta o mesafenin bir tarafı olmuş olur. Böylece bu mesafe de sonlu olmuş olur. Biz, onu sonsuz bir mesafe olarak kabul ettiğimizde, bu da bir "hulf" (akla ve mantığa ters düşer, idrak edilemez) olur. Eğer o noktada, kendisinden üstte başka bir nokta bulunursa, o mesafe içinde varlığı farzedilen noktaların her biri, ona nisbetle aşağı olmuş olur ve mutlak mânada da ondan yukarıda bir nokta bulunmamış olur. Bu durumda da o mesafe içinde varolduğu farzedilen noktaların hiçbirisi için kesinlikle mutlak mânada bir yücelik söz konusu olamaz... Bu da (maddî) yücelik vasfının bulunmasını nefyeder...
İkinci Vecih: Âlem küre şeklindedir. Durum böyle olunca, yeryüzünün iki tarafından birine nisbetle yüksek farzedilen her taraf, ikinci yüzüne nisbetle alçak olmuş olur. Böylece de son derece yüksek olmuş olan bir şey, aynı zamanda son derece alçak olmuş olur.
Üçüncü Vecih: İki şeyden birisi için bizatihi, diğeri için de birinciye tâbi olarak bir vasıf bulunduğu zaman, vasıftaki hüküm zatı itibariyle olanda daha tam ve mükemmel olur, arızî olanda ise, daha az ve daha zayıf olur. Binaenaleyh, eğer Allahu Teâlâ için söz konusu olan yükseklik mekân itibariyle olan bir yükseklik olsaydı, o zaman kendisi sebebiyle Allah hakkında meydana gelen bu mekân yüksekliği zâti bir sıfat olmuş olur ve, yine bu yükseklik mekân itibariyle meydana gelen yüksekliğe tâbi olarak meydana gelmiş bir yükseklik olmuş olurdu. Böylece de, mekân itibariyle olan yükseklik, Allah'ın zâtının yüksekliğinden daha tam ve de mükemmel, Allah'ın yüksekliği ise noksan; O'-nun dışında kalanın yüksekliği ise kâmil olmuş olurdu ki, bu da muhaldir. Bütün bu vecihler, Allahu Teâlâ'nın yükseklik ve yüceliğinin cihet itibariyle olmasının imkânsız olduğu hususunda kesin hükümlerdir. Ebu Müslim İbn Bahr el-İsfehanî'nin, Hak Teâlâ'nın, "De ki "göklerde ve yerde bulunan şeyler kimindir?" De ki "Allah'ın..." (En-âm, 12) âyetinin tefsiri hususunda söylediği söz ne kadar güzeldir! O, şöyle de m ektedir "Bu ifâde, mekânın ve mekân oluşun hepsinin Allah'ın mülkü ve melekûtu olduğunu gösterir'Daha sonra da Allahu Teâlâ, "Gündüzün ve gecenin içinde barınan her şey O'nundur(Enam, 13) buyurmuştur ki bu da, zaman ve zaman oluşun (zemaniyye) tamamının, Allah'ın mülkü ve melekûtu olduğuna delâlet eder. Binaenaleyh, Allahu Teâlâ, yüceliğinin mekân itibariyle olmasından son derece münezzeh ve berîdir. [43]
Allah Azimdir
Allahu Teâlâ'nın son derce büyük olmasına gelince, bu da heybetli ve ezici (kahir) olma ile, "kibriyâ" (ululuk, büyüklük) sahibi olması anlamındadır. Azametinin miktar ve hacim bakımından olması imkânsızdır. Çünkü Allahu Teâlâ'nın bütün veya bazı cihetlerde sonsuz olması imkânsızdır. Çünkü sonsuz mesafelerin bulunmadığı, kesin akli delillerle sabittir. Eğer bütün cihetler itibariyle sonlu olursa, o sonlu olanı kuşatan mekânları O'ndan daha büyük olmuş olur. Binaenaleyh, böyle bir şey, mutfak olarak azim (büyük) olmuş olmaz. Binaenaleyh Allahu Teâlâ, cevher ve cisimler olarak büyük ve yüce olmaktan münezzehtir. Allah, zâlimlerin söylediği şeylerden çok çok yücedir. [44]
Dinde Zorlama Yoktur
"Dinde zorlama yoktur. Gerçekte, iman ile küfür apaçık meydana çıkmıştır. Artık kim tâgûtu inkâr edip de, Allah'a iman ederse,o, muhakkak ki kopmayan en sağlam kulpa yapışmıştır. Allah hakkıyla işittci ve kemâliyle bilicidir" (Bakara, 256). Bu ayetle ilgili iki mesele vardır: [45]
Birinci Mesele Başa Dön
(ed-dîn) kelimesindeki eliflam hakkında âlimler şu iki görüşü ileri sürmüşlerdir:
a) Bu eliflâm, ahd ifâde eder.
b) Hak Teâlâ'nın, "Muhakkak cennettir onun varacağı yer" (Naziat, 41) ayetinde olduğu gibi, takdirinde olup,eliflâm muzâfın ileyhden ivazdır. Yani, "Allah'ın dini..." demektir. [46]
İkinci Mesele
Bu ayetin tefsiriyle ilgili şu görüşlere yer verilmiştir:
Birinci Görüş: Bu, Ebu Müslim ve Kaffftl'in görüşüdür. Bu görüşMutezile'nin kaidelerine en uygun bir görüştür. Buna göre âyetin mânası, "Allahu Teâlâ iman etme meselesini mecburiliğe ve zorlamaya bağlamamış, aksine onu, kulun kudret ve irâdesine bağlamıştır. Daha sonra Kaffâl, maksadın bu olduğu hususunda şu şekilde istidlal etmiştir: Allahu Teâlâ tevhidin delillerini çok açık, gönüllere şifa verici ve her türlü mazereti sona erdirecek bir biçimde beyan edince, bundan sonra şöyle demiştir: Bu delillerin izah edilmesinden sonra kâfirin imana zorlanması ve mecbur edilmesi durumu hariç, küfrünü sürdürme hususunda bir mazereti kalmamıştır. Bu da, bir imtihan yurdu olan şu dünyada tatbik edilmesi caiz olmayan şeylerdendir. Çünkü dine icbar ve zorlamada, imtihan ve sınamanın yok olması mânası bulunmaktadır. Bunun bir benzeri de, Cenâb-ı Hakk'ın 'İsteyen iman etsin, isteyen de inkâr etsin" (Kehf, 29); "Eğer Rabbtn dileseydi yeryüzündeki kimselerin hepsi topyekün muhakkak kt iman ederdi. Böyle iken sen, hepsi mü'min olsunlar diye insanları zorlayıp duracak mısın?" (Yunus, 99) ve "Onlar mü'min olmayacaklar diye, nerdeyse kendine kıyacaksın.. Eğer biz dileseydik, onların üzerine gökten bir ayet indirirdik de, onların boyunları bunun karşısında eğiliverirdi" (Şuarâ, 3-4)âyetleridir. Allahu Teâlâ'nın bundan sonra, buyurmuş olması da, bu görüşü te'kid eder. Bundan sonra geriye, ancak zorlama, mecbur etme ve icbar etme durumu kalır ki, teklife münafi (aykırı) olur gerekçesiyle bu da caiz değildir. İşte bu görüşün izahı bundan ibarettir.
İkinci Görüş: İkrah, müslüman bir kimsenin kâfire, ya iman edersin ya da seni öldürürüm demesidir. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak, "dinde zorlama yoktur" buyurmuştur. Ehl-i kitâb ile mecûsiler hakkındaki hükme gelince, cizye vermeyi kabul ederlerse, onları öldürmek caiz olmaz. Ama diğer kâfirlerin yahudi veya hristiyan olmaları halindeki hükme gelince, fukahâ bu hususta ihtilâf ederek, bazıları, "Onlardan cizye vermeleri istenir. Cizyeyi kabul etmeleri halinde onları öldürmek caiz olmaz" demişlerdir. Bu görüşte olanlara göre, Hak Teâlâ'nın buyruğu bütün kâfirler hakkında irâd edilmiş umûmî bir hüküm olmuş olur. Fakîrlerden, "Diyer kâfirler yahudi veya hristiyan olduklarında onlara, cizyeyi kabul etmeleri teklif olunmaz" diyenler de vardır. Bu görüşe göre, bunlar hakkında "ikrah" sahîh ve Hak Teâlâ'nın ifadesi de, sadece ehl-i kitaba tahsis edilmiş olur.
Üçüncü Görüş: "Savaştan sonra dini kabul eden kimselere, "O, zoraki dine girmiştir" demeyiniz. Çünkü harpten sonra o kimse dine girmeye razı olur ve İslâm'ı kabul etmesi de gerçek ve doğru olursa, o kimse mükreh sayılmaz. Buna göre âyetin mânası, "Onları ikraha nisbet etmeyiniz" şeklinde olur. Bunun bir benzeri de Cenâb-ı Hakk'ın. 'Size selâm verene, "Sen mü'min değilsin" demeyiniz.."(Nisa,94) âyetidir. [47]
İman ve Küfür Meydana Çıkmıştır Başa Dön
Hak Teâlâ'nın "Gerçekte iman üe küfür, apaçık meydana çıkmıştır" buyruğu hakkında da, iki mesele vardır: [48]
Birinci Mesele
Bir şey açık seçik ortaya çıktığında denilir. Bir şey bütün açıklığı ile meydana çıktığı zaman söylenen ifâdesi de bu mânadadır. Buna göre, kastedilenle edilmeyeni birbirinden ayırıp, açtığı için izah ve tarif de "beyân" diye adlandırılır. Arapça'da J&jfi kelimesinin manası, hayra isabet ederek, onu elde etmek demektir. Kelimenin iki kullanılışı vardır: Bunlar da bablandır. kelimesi de kelimesi gibi, bir masdardır. kelimesi ise, "rüşd"ün zıddına denilir. Bir kimse doğru ve müstakîm olmayan bir yola sülük ettiğinde, denilir. [49]
İkinci Mesele
sözünün mânası, "imana delâlet eden delillerin ve hüccetlerin çok olması sebebiyle hak bâtıldan; iman küfürden; hidâyet sapıklıktan ayrıldı" demektir. Kâdî ise: fâdesinin mânası, o, delillerle ortaya çıktı ve açık oldu; yoksa her mükellef onu kavradı, ona muttali oldu manasında değil.... Çünkü bu, zaten malûm ve bilinen bir şeydir.." demiştir. Ben de derim ki, biz kelimesinin manasının, ayrıldı, belli oldu, seçildi şeklinde olduğunu söylemiştik. Buna göre âyetten kastedilen mâna nakli delillerin kuvveti ve aklî delillerin desteği sayesinde, "rüşd" ile "gayy" arasında tam bir ayrılık meydana gelmiştir, şeklindedir. Buna göre lâfız da zahirine göre bir mâna almış olur. [50]
Tâğût Ne Demektir?
Hak Teâlâ'nın. "Kim tâgûtu inkâr edip de..." buyruğuna gelince, nahivciler tâgût kelimesinin vezninin veznin de olduğunu söylemişlerdir. Tâgût kelimesinde "tâ" harfi, zaiddir. Tâgût kelimesi ut (azdı, saptı, haddi aştı, taştı) kelimesinden iştikak etmiştir. Bu kelimenin takdiri ise şeklindedir, ancak-ne var ki fiilin lâme'l fiili, Arapların kal-betme (kelimeyi başka bir şekle sokma) hususundaki adetlerinde olduğu gibi, ayne'l-fiiline döndürülmüştür. Meselâ kelimelerinde olduğu gibi... Buna göre şekline dönüşmüştür; birinci kalıpta vâv harfi harekeli olup, ikinci kalıpta da makabli meftun olduğu için, vâv harfi elif harfine çevirilmiş, böylece de şeklini almıştır. Müberred ise, "Tâgût kelimesi hakkında söylenilen görüşlerin bana göre en doğru olanı, bu kelimenin cemi olmasıdır" demiştir. Ebu Ali el-Farisî ise; "Durum bize göre böyle değildir. Çünkü tâgût kelimesi, kelimeleri gibi, bir masdardır. O kelimeler müfred oldukları gibi, bu isim de cemi değil müf-reddir. Bunun müfred bir masdar olduğuna, Hak Teâlâ'nın "Onların dostları fagottur" (Bakara. 257) ifâdesi de delâlet etmektedir. Nitekim (onlar âdildirler) veya (Onlar razıdırlar) denilir. Yani burada da, cemî durumunda müfred getirilmiştir" demiştir.
Nahivciler sözlerine devamla, bu lâfzın hem müfred, hem de cem için kullanıldığın! söyleyerek şu delilleri getirmişlerdir: Hak Teâlâ'nın, "Onu inkar etmekle emrolundüklan halde, yine tâğûtun huzurunda muhakeme olunmalarını feter/er"{Nisa, 60) âyetinde müfred olarak; fitlere gelince, onların dostları tâğûttur" (Bakara, 257) âyetinde de cem makamına getirilmiştir. Nahivciler sözlerine devamla şöyle derler: Bu kelimede aslolan, onun müzekker olmasıdır. Ama, Hak Teâlâ'nın, "Tâğût'tan ona tapmaktan kaçınıp..." (Zümer, 17) âyetinde, bu kelimeyle "ilâhlar" manası murad edildiği için müennes getirilmiştir. Bunu iyice anladığın zaman biz deriz ki: Müfessirler "tâgût" hakkında beş görüş zikretmişlerdir:
1) Ömer, Mücahid ve Katâde'ye göre şeytandır.
2) Saîd İbn Cübeyr kâhin olduğunu söylemiştir.
3) Ebu'l- Âliye'ye göre sihirbazdır.
4) Bazıları da "putlardır" demişlerdir.
5) Cinlerin ve insanların taşkınlıkları olup, azan, haddi aşan her şeydir. Bunun tahkiki şöyledir: Bu şeylerle bir araya gelindiğinde tuğyan ve azgınlık hasıl olduğundan, bu şeyler tuğyan ve azgınlık için birer sebep olmuş olurlar. Nitekim şu âyet-i kerimede olduğu gibi "Rabbim, muhakkak ki bu putlar, insanlardan pekçoğunu sapıttılar (İbrahim, 36).Allahu Teâlâ'nın, "Ve Allah'a iman ederse" buyruğuna gelince, bunda kâfirin önce inkârdan tevbe edip, bundan sonra iman etmesi gerektiğine bir işaret vardır. Allahu Teâlâ'nın, "O muhakkak ki kopmayan en sağlam kulpa yapışmıştır" beyanına gelince, bil ki: Bir kimse bir şeye tutunduğu zaman denilir. "kulp" kelimesinin çoğulu dır. Meselâ şöyle denilmektedir: "Kovanın kulpu" ve "kadehin kulpu.." Kulpun böyle isimlendirilmesinin sebebi ise, kelimesinin kendisine tutunulan, temessük edilen bir şey olmasıdır, kelimesi ise, kelimesinin müennesidir. Bu, (istiâretu'l mahsûs Iİ'1-ma'kûl) (yani: Aklî olan bir meseleyi, hissî olan bir şeye benzeterek teşbih etmektir). Çünkü bir şeyi tutmak isteyen kimse, onun kulpuna tutunur. Burada da böyledir; bu dine tutunmak isteyen kimse, ona delâlet eden delillere yapışır. İslâm'ın delilleri, delillerin en güçlüsü ve en açığı olunca, bu delillerin diye isimlendirilmesi gerekmiştir. Cenâb-ı Hakk'ın "kopmayan.." sözüne gelince, bunda birkaç mesele vardır: [51]
Birinci Mesele
kelimesi, koparmaksızın bir şeyi kırmaktır. kelimesi fiilinin mutavaatı (edilgeni) olup, "Onu kırdım, o da kırıldı" denilir. Bu lâfızdan maksat ise, mübalağadır. Çünkü, bu kulpun kırılması olmayınca, koparılması ve (yerinden sökülmesi) haydi haydi olmaz.. [52]
İkinci Mesele Başa Dön
Nahivciler şöyle demişlerdir: Âyetin nazmı esasen şöyledir: "Kopması olmayan en sağlam kulpa.." Ama Araplar (bazan) gibi ism-i mevsûl ve edatları izhar etmiyorlar, buna karşılık onların sılalanyla yetiniyorlardı. Meselâ şair Selâme İbn Cendel şöyle demiştir: "İftihar ederek, kendileriyle kanlar akıtmış olduğum 6 savaş atlarının boynu sanki, selâmlamak için dikilmiş olan taşlar gibidir". Yani, demektir. Cenâb-ı Hak da şöyle buyurmuştur: "Bizden istisnasız herkesin belli bir makamı vardır" (Saffât 164). Yani "ki, o kimsenin vardır" takdirindedir. [53]
Allah İşitici ve Bilicidir
Cenâb-ı Hak daha sonra şöyle buyurmuştur: "Allah hakkıyla işitici ve kemâliyle bilicidir." Bu ifâde hakkında tki görüş vardır:
Birinci Görüş: Bunun manası, "Allah, şehâdeteyni söyleyen kimsenin sözüyle, küfür izhar eden kimsenin sözünü duyar; mü'minin kalbindeki temiz iti-kâd ile kâfirin kalbindeki pis itikadı bilir" şeklindedir.
İkinci Görüş: Atâ'nın İbn Abbas (r.a.)'dan rivayet ettiğine göre, İbn Abbas şöyle demiştir: "Allah'ın Resulü, ehli kitaptan Medine'nin etrafında bulunan yahudilerin müslüman olmalarını istiyordu. Gizli ve açık bir şekilde Allah'tan bunu diliyordu". Buna göre buyruğunun manası, Allah, "Ey Muhammed, senin duâ talebini duyuyor, buna olan istek ve gayretini biliyor" şeklinde olur. [54]
Allah, Müminlerin Velisi, Tâgût da Kâfirlerin Dostudur
"Allah, iman edenlerin velistdir. Onları karanlıklardan nura çıkarır,. Kâfir olanların dostları ise, tâğûttur. O da onları, nurdan karanlıklara çıkarır. İşte onlar, cehennemliktirler. Orada ebedî kalıcıdırlar" (Bakara. 257).
Bu âyette iki mesele vardır: [55]
Velî Kelimesinin Manası
kelimesi, ism-i fail anlamında, feîl veznindedir. Bu kelime Arapların şu sözlerinden alınmıştır:"Falanca bir şeyi uhdesine aldı..." Kelimenin" aslı ise, yakınlık mânâsına gelen kelimesinden gelir. Nitekim Hüzelî şöyle demiştir: "Sen yolundan saptırmak isteyen bazı azgın kimseler'sana yâklaşmaksızm, (seni) tehdit etti." Yine bu kelimeden olmak üzere denilir ki, manası, "Benim evim onun evine yakındır" demektir. Sana sevgi ve yardım hisleriyle yaklaşıp seni hiç terketmediği için, yardımcıya da "velî" denilmektedir. Yine, halkın isterini yönettiği, onlara emirler ve yasaklar çıkardığı için şehrin yöneticisine de "vâlî" denilir. (mevlâ) "efendi" kelimesi de bu kökten gelmektedir. Bundan dolayı, dostluğun zıddı anlamında olmak üzere, bir şeyi aştığında, tecavüz ettiğinde söylenilen ifâdesinden gelen kelimesi kullanılır. İşte bundan dolayı "velayet" (dostluk), "adavet"in (düşmanlığın) zıddı olmuştur. [56]
İkinci Mesele
Bizim âlimlerimiz bu âyet ile, Allahu Teâlâ'nın din hususunda mü'mine olan lütuflarının kâfire olan lüflarından daha fazla olduğuna istidlal etmişler ve şöyle demişlerdir: Bu ayet-i kerime, Allahu Teâlâ'nın kesin olarak mü'minlerin dostu olduğuna delâlet etmektedir. Malûmdur ki bir şeyin velisi olan kimse, insanın faydasına ve elde etmek istediği amaç doğrultusunda işlerinin yolunda gitmesine vesile olabilecek olan şeyleri üstlenmiş olan kimse demektir. Bundan dolayı Cenâb-ı Hak, "Onlar, onun hizmetine ehil olmadıkları halde, Mescid-i Haram'dan men edip duruyorlar... O'nun hizmetine ehil olanlar, ancak müttakilerdir" (Enfâl, 34) buyurmuş, Mescid-i Haram'ın bakımını yapıp orayı şenlendiren kimseyi O'nun dostu, velisi addetmiş; kâfirlerin ise O'nun dostu olabilmelerini reddetmiştir. Velî'nin mânası "faydalı işleri tekeffül eden, üstlenen kimse" olup, Allahu Teâiâ da kendisini, hususî olarak mü'minlerin dostu yapınca, Allahu Teâlâ'nın kâfirlerin işlerini tekeffül etmesinden daha fazla olarak, mü'minlerin işlerini uhdesine almış olduğunu anlarız. [57]
Allah'ın Lütfü Hakkında Mutezile nin İddiası Başa Dön
Mûtezile'ye göre ise, Allahu Teâlâ hidâyet, tevfik ve lütuflar hususunda mü'min ile kâfire müsavi davranmıştır. Oysa ki bu âyet, onların görüşlerini iptal etmektedir. Mû'tezile şöyle demiştir: Bu tahsis, şu vecihlerden birine ham-iedilebilir:
Birinci Vecih: Bu, lûtuflann fazlalığı manasına hamledilmiştir. Nitekim Hak Teâlâ bu hususu,"Hidayete erenlerin ise, hidayetlerini arttırmıştır" (Muhammed, 17) sözüyle belirtmiştir. Aklî bakımdan ise bunun izahı şöyledir: Hayır ve tâatın bir kısmı, diğerlerine sebep olur. Bu böyledir, çünkü mü'min bir kimse, içinde va'zu nasihat yapılan bir mecliste bulunduğu zaman, onun kalbi huşu, huzu' ile dolup bir hüzne bürünür. Böylece de onun durumu, küfür ve isyanlarla kalbi katılaşmış kimsenin durumundan farklı olur. Bu da, mü'min için olabilecek lûtuflann, başkası için olamıyacağtnı gösterir. Böylece, Allah'ın sadece mü'minlerin dostu olması bu mânaya hamledilmiş olur.
İkinci Vecih: Allahu Teâlâ mü'min kimseleri ahirette mükâfaatlandınr ve devamlı nimetleriyle büyük lütuflarını onlara tahsis eder. Böylece âyette bahsedilen tahsis bu mânaya hamledilmiş olur.
Üçüncü Vecih: Allahu Teâlâ, herkesin faydasına olan şeyleri eşit olarak tekeffül etmiş olması mânasında, her ne kadar herkesin velîsi ise de; ne var ki bu velayetten istifâde edenler mü'min kimselerdir. Böylece Cenâb-ı Hakk'ın, "Müttaküev için bir hidâyettir "(Bakara, 2) âyetinde de olduğu gibi, bu âyet mü'minlere tahsis edilmiştir.
Dördüncü Vecih: Allahu Teâlâ, mü'minleri sevmesi mânasında, mü'minlerin velisidir. Allah'ın mü'minleri sevmesinden maksad ise, mü'minlerin kendilerini değil, mü'min kullarının zâtına olan tazimlerini takdir etmesidir. [58]
Lütuf Konusunda Ehl-i Sünnetin Onlara Cevabı
Âlimlerimiz Mû'tezile'nin birinci görüşlerine şu şeklide cevap vermişlerdir: Lütufların fazlalığı mümkün olduğu müddetçe, lütuf, size göre vâcibtir. Halbuki Allahu Teâlâ'nın mü'min kimseler hakkında eda edeceği bir vâcib yoktur. Bu mâna kâfir hakkında, zaten tam manasıyla mevcuttur. Hatta mü'min kendisi vesilesiyle Allah'ın bu fazla lütfunu elde edeceği şeyleri yapmıştır. İkinci sualleri olan Allah'ın ahirette mü'mini mükâfaatlandırması yorumu da uzak bir ihtimaldir. Çünkü mü'minlere ahirette mükâfaat verilmesi, Allah'a vâcibtir[59] Binaenaleyh mü'minlerin velisi, bu sevabı Allah üzerinde bir hak gören kimse olur. Böylece de, o kimsenin velisi kendisi olur; Allah ise onun velisi olmaz. Üçüncü sual ki Allah'ın velayetinden faydalananın mü'min olduğudur. Ona da şu şekilde cevap veririz: Velayet konusunda, kendisi sayesinde mü'minin kâfirden ayrıldığı bu husus, Allah'tan değil, kuldan sudur etmiş olur. Binaenaleyh bu görüşe göre kulun velisi, başkası değil, bizzat kendisi olur.
Dördüncü suale, yani velayetin burada muhabbet manasına geldiği iddasına cevâbımız ise şöyledir: Muhabbetin mânası, mükâfaat vermektir. Bu, aynı zamanda, ikinci sorudur. Biz buna ikinci sorunun cevâbıyla cevap vermiş olduk. [60]
Allah Müminleri Karanlıktan Nura Çıkarır
Hak Teâlâ'nın,"Onları karanlıklardan lûra çıkarır" buyruğu ile ilgili iki mesele vardır: [61]
İmanı Kulun Kalbinde Yaratan Allah'dır Başa Dön
Müfessirter, âyette bahsedilen "zulumât" ve "nûr" kelimesinden maksat, küfür ve imandır. Böylece bu âyet, Allahu Teâlâ'nın insanı küfürden çıkarıp, imana sokan bir zât olduğu hususunda sarih bir delil olmuş olur. Böylece de imanın, Allah'ın yaratmasıyla meydana gelmesi gerekir. Çünkü iman, şayet kulun yarattığı bir fiil olsaydı, o zaman kul kendisini küfürden çıkarıp, imana sokan kimse olmuş olurdu ki, bu da ayetin sarîh beyanına ters düşerdi. Mû'tezile, buna şu iki şekilde cevap vermiştir:
a) Karanlıklardan çıkarıp nura sokmak, deliller getirmek, peygamberler yollamak, kitaplar indirmek, imana en beliğ bir şekilde teşvik edip küfürden de aynı şiddette sakındırma manasına hamledilmektedir. Kadî şöyle der: Allahu Teâlâ, putlar her ne şekilde olursa olsun insanların sapmalarına sebep olduğu için,'Rabbim, muhakkak ki onlar, insanlardan çoğunu saptırdılar" (İbrahim, 36) âyetinde saptırma işini putlara nisbet etmiştir. Binaenaleyh, iman eden kimseler için Allah'ın yaratmış olduğu sebeplerin güçlü olmasına rağmen, karanlıklardan nura çıkarma işinin Allah'a nisbet edilmesi daha münasip olur.
b) Karanlıktan nura çıkarma işinin " Allahu Teâlâ'nın, insanları cehennemden cennete döndürmesi" mânasına hamledilmesidir. Kadî: "Bu, hakikate daha yakındır; çünkü ahirette bu konuda meydana gelecek olan şeyler, Allah'ın fiilllerindendir. Dolayısıyla sanki o şeyi Allah yapmış olur" demektedir. Mutezile'nin bu görüşlerinden birincisine, şu iki hususla cevâp veririz:
1) Bu nisbet, fiilde hakikat, teşvik ve terğibde mecaz ifâde eder. Aslofan, lâfzı hakikate hamletmektir.
2) Bu teşvik etmeler, eğer vesileyi tercih etmede müessir olursa, râcih olan sebep vâcib, mercûh olan (terkedilen) ise imkânsız olur. Bu durumda da Mutezile'nin görüşü bâtıl olmuş olur. Eğer o vesilenin tercihte bir tesiri yoksa, bunun "çıkarma" diye adlandırılması doğru olmaz.
İkinci görüşleri de şu iki bakımdan reddedilmiştir:
a) Vahıdî: "En'âm süresindeki, 'Karanlıkları ve aydınlığı yarattı"(Enam nayeti dışında Kur'an'da geçen bütün
tabirlerinden Allahu Teâlâ küfür ile imanı kastetmiştir. Çünkü En'âm süresindeki bu ifâdeyle Allah, gece ve gündüzü kastetmiştir" diyerek, sözünü şöyle sürdürmüştür: "Allah, küfrü, idrâk etmeye mâni olma hususunda adetâ zulmet gibi olduğu için, bir "zulmet" imanı da, anlamanın ve idrak etmenin bir sebebi olduğu için, bir "nûr" olarak kabul etmiştir."
b) Mü'mini ateşten döndürüp cennete sokmak, Mutezile'ye göre, Allah'a vâcib olan bir iştir. Binaenaleyh lâfzı bu mânaya hamletmek caiz değildir. [62]
İkinci Mesele
Hak Teâlâ'nın buyruğunun zahiri, onların önce küfürde olduklarını, daha sonra da, Allahu Teâlâ'nın onları küfürden çıkarıp imana sokmuş olmasını iktiza eder. Sonra, burada da iki görüş vardır: [63]
Ayetin Nüzul Sebebi Başa Dön
Birinci Görüş: lâfzın zahirine hamledilmesidir. Bu da, bu âyetin, kâfir olup daha sonra müslüman olan kimseye tahsis edilmesi hususudur. Bu görüşte olanlar, âyeti kerimenin sebeb-i nüzulü hakkında pek çok rivayetlerde bulunmuşlardır.
a) Mücâhid şöyle demektedir: "Bu âyet, Hz. İsa'ya iman edenlerle küfreden kimseler hakkında nazil olmuştur. Binaenaleyh, Allahu Teâlâ Hz. Muham-med (s.a.s.)'i peygamber olarak gönderince, Hz. İsa'yı peygamber olarak kabul etmeyenler Hz. Muhammed'e iman etmişler; Hz. İsa'ya iman edenler de Hz. Muhammed (s.a.s.)'i kabul etmemişlerdir.
b) Âyet, hristiyanların usulüne göre Hz. İsa'ya iman edip, daha sonra da Hz. Muhammed (s.a.s.)'e iman eden kimseler hakkında nazil olmuştur. Böylece, onlar Hz. Muhammed (s.a.s.)'e iman ettiklerinde, Hz. isa'ya olan imanları bir zulmet ve bir küfür gibi olmuş olur. Çünkü Hz. İsa'da hem beşeriyyet, hem de ulûhiyyet vasfının bulunduğuna, ittihada inanmak, küfürdür. Halbuki Allahu Teâlâ, o kimseleri o zulmetten çıkarıp, İslâm'ın nuruna sokmuştur.
c) Âyet, Hz. Muhammed (s.a.s.)'e iman etmiş olan, bütün kâfirler hakkında nazil olmuştur.
İkinci Görüş: Lâfzın, ister o iman küfürden sonra olsun, isterse böyle olmasın, Hz. Muhammed (s.a.s.)'e iman eden herkese hamledilmesidir. Bunu şu şekilde izah edebiliriz: Her ne kadar onlar kesinlikle karanlık içinde olmasalar dahi, Allahu Teâlâ'ntn onları karanlıklardan çıkarıp, nura sokmuş olduğunun söylenmesi de uzak bir ihtimal değildir[64]. Bunun böyle olduğuna hem Kur'an-ı Kerim, hem hadis-i şerif, hem de örf delâlet etmektedir. Bu hususun Kur'an'dan delili,Hak Teâlâ'nın,"Siz, ateşten bir uçurumun kenarınında idiniz de, Allah sizi kurtardı"(Al-i İmran. 103) âyetidir. Onların, asla ateşin içinde olmadıkları herkesin malûmu olan bir husustur
Yine Hak Teâlâ, "Onlar iman edince, onlardan rüsvayhk azabını giderdik" (Yûnus, 98) buyurmuştur. Halbuki, onlara herhangi bir azâb kesinlikle inmemişti. Allahu Teâlâ, Yusuf (a.s.)'un kıssası hakkında da, "Muhakkak ki benr Allah'a iman etmeyen bir topluluğun dinini terkettim" (Yusuf, 37) buyurmuştur. Halbuki Yûsuf (a.s.), asla o dinden olmamıştı.. Ve yine, "Ve sizden kimisi de, ömrün en aşağı olanına götürülür" (Nahl, 70) buyurmuştur. Halbuki onlar asla, ömrün en aşağı ve en rezilinde olmadılar.. Bunun hadisten delili ise, Hz. Peygamber (s.a.s.)'den rivayet edilen şu hususlardır: Hz. Peygamber (s.a.s.) diyen bir kimseyi duyduğunda, "Fıtratına göre söyledi.." O adam, dediğindeyse, ateşten kurtuldu[65] dedi. O kimsenin ateşin içinde olmadığı herkesçe bilinen bir husustur. Yine Hz. Peygamber (s.a.s.)'in, ashabına dönerek,..."Çekirgelerin düşüşü gibi ateşe düşüyorsunuz. Ben de sizi ateşe düşmekten korumak için, eteklerinizden tutuyorum[66] "demiştir. Onların ise, ateşe üşüşmedikleri herkesin malûmudur. Örfden delile gelince, bu şöyle olur: Baba, bütün malını infak edip harcadığı zaman, oğlu ona, "Sen beni malından çıkardın", yani, "Malından bana hiç birşey bırakmadın, beni mahrum ettin" der. Bundan maksat, oğlu o malın içindeydi de, babası onu onun içinden çıkardı, demek değildir. Bu işin hakikati şudur: Kul, Allah'ın tevfikinden uzak kalırsa, karanlıklar içine düşer.. Böylece de Allahu Teâlâ'nın tevfiki, o karanlıkların o kimseden savuşup gitmesine sebep olur. Savuşturma ile ortadan kaldırma arasında bir tür benzerlik bulunmaktadır. Binaenaleyh bu üslûp, "çıkarmak" ve "uzaklaştırmak" fiillerinin de savuşturma ve kaldırma (def ve ref) manasında kullanılabileceklerini gösterir. [67]
Kafirlerin Dostları Tâğut'tur Başa Dön
Hak Teâlâ'nın, "Kâflr olanların dostları iser tâğuttur" buyruğuna gelince, bil ki Hasan el-Basri bu ifadeyi
şeklinde okumuş ve bu şekilde okunacağına, bundan sonra gelen lafzıyla istidlal etmiştir. Ne var ki bu, Mushaf'a muhalif, şazz bir kıraattir. Hem biz, bu lâfzın iştikakı meselesinde, bu kelimenin cemi (çoğul) bir lâfız değil, müfred olduğunu açıklamıştık. Hak Teâlâ'nın, o da onları, nurdan karanlıklara çıkarır" âyetine gelince, Mutezile bu âyetle küfrün Allah'tan olmadığına istidlal etmişlerdir. Bizim alimlerimiz de şöyle demişlerdir: Allahu Teâlâ, ittifakla mecazi olarak nurdan çıkarıp karanlıklara sokmayı tâğûtlara nisbet etmiştir. Çünkü görüşlerin en açığına göre, tâgûttan murad, puttur. Bunu, Hak Teâlâ'nın, "Rabbim, putlar, insanlardan çoğunu'saptırdılar" (İbrahim,36) âyeti de te'yîd eder. Bu âyette Alİahu Teâlâ, saptırma işini putlara isnad etmiştir. Bu nisbet, hem bize hem de size göre ittifakla mecazî bir nisbet olunca, bu sizin lehinize bir delil olmaktan çıkar.Sonra Hak Teâlâ "İşte onlar, cehennemliktirler. Orada ebedî kalıcıdırlar" buyurmuştur. Bu ifâdenin sadece kâfirlere yönelik olması muhtemel olduğu gibi, hem kâfirlere, hem de putlara yönelik olması, böylece de hepsi için bir vaîd ve men ifâde etmesi muhtemeldir. Çünkü jjjüy lâfzı çoğul olup zikredilen şu iki cinse de râci olması doğru olunca, bu ifâdenin ikisine birden raci olması gerekir. Allahu Teâlâ doğruyu en iyi bilendir. [68]
Üç Kıssa
"Allah kendisine hakimiyet verdiği için, İbrahim ile Rabbi hakkında çekişeni görmedin mi? Hani İbrahim: "Benim Rabbim hem diriltir, hem öldürür" deyince O: "Ben de diriltir, öldürürüm" demişti. İbrahim: "Allah güneşi doğudan getiriyor. Haydi sen de onu batıdan getir" deyince ise, o kâfir şaşırıp kalmışh. Allah zâlimler güruhuna hidayet etmez. Yahut o kimse gibisini ki, o, çatılan çökmüş, duvarları da üstüne yıkılmış bir kasabaya uğramış, "Allah burasını ölümünden sonra nasıl diriltecek?" demiş, Allah da onu yüz yıl Ölü bırakmış, sonra da diriltmiş. (Ona), "ne kadar kaldın?" deyince, o da "bir gün, yahud bir günden az" diye söylemişti. Allah: Hayır, yüz yıl kaldın. İşte, yiyeceğine, İçeceğine bak, henüz bozulmamıştır. Bir de merkebine bak.. İşte böyle yapmamız, seni insanlara ibret nişanesi kılmamız içindir. (Merkebin) kemiklerine bak, onları nasıl birleştirip yerli yerine koyuyoruz. Sonra da onlara et giydiriyoruz" dedi.. O (merkeb dirillp eski haline geldiği) kendisine apaçık belli olduğu zaman şöyle dedi: "Biliyorum ki, Allah şüphesiz herşeye hakkıyla kadirdir(Bakara,258-259).
Bil ki Allahu Teâlâ burada üç kıssadan bahsetmiştir. Bunlardan birincisi yaratıcı zâtı tanımayı, ikincisi ve üçüncüsü ise haşr, neşr ve ba'si isbat etmeyi açıktama hususundadır. [69]
Birinci Kıssa: Hz. İbrahim'in Hükümdar (Nemrud)'la Münazarası Başa Dön
Birinci kıssa Hz. İbrahim (a.s.)'in kendi zamanında yaşayan hükümdar ile münazarası olup, işte bu, tefsir etmekte olduğumuz ayettir. Hak Teâlâ'nın "Görmedin mi?" hitabı, muhatabı taaccüb etmeye davet eden bir kelime olup, lâfzı ise istifham lâfzıdır. Bu tıpkı, denilmesi gibidir. Bunun mânası, "Şu işi yapma hususunda, falanca gibisini gördün mü?" şeklindedir. Hak Teâlâ'nın, "İbrahim ile Rabbi hakkında çekişen..." buyruğuna gelince, bu hususta Mücahid, âyette ilgi zamiriyle bahsedilen bu kimsenin Nemrûz (Nemrûd) İbn Kenan olduğunu söylemiştir ki bu, büyüklük taslayan ve rubûbiyyet iddiasında bulunan ilk kimsedir. Âlimler, bu çekişmenin ne zaman olduğu hususunda ihtilaf etmişlerdir. Bazılarına göre bu, putları kırdığında ateşe atılmadan önce olmuştur. Bu görüş Mukâtil'den rivayet edilmiştir. Bazıları da, bunun Hz. İbrahim ateşe atıldıktan sonra olduğunu söylemişlerdir. (karşılıklı) galebe çalmak isteme" d denilir. Yani "Onunla hüccetleştim ve onu yendim.." Hak Teâlâ'nın ifâdesindeki zamirin, Hz. İbrahim'e râci olması muhtemel olduğu gibi, ta'n eden kimseye (Nemrûz'a) râci olması da muhtemeldir. Birinci ihtimal daha açıktır. Nitekim Hak Teâlâ, "Kavmi ona hüccet getirmeye kalkıştı. O dedi ki: "Allah hakkında mı benimle çekişiyorsunuz?" (Enam 80) buyurmuştur. Bunun manası, "Kavmi, Rabbi hususunda onunla çekişmiştir" şeklindedir. Hak Teâlâ'nın 'Allah kendisine mülk verdiği için" ifâdesine gelince, bii ki bu ifâde hakkında şu iki görüş belirtilmiştir.
Birinci Görüş: ifâdesindeki hâ zamiri, İbrahim (a.s.)'e râ'cidir. Yani, "Ailahu Teâlâ İbrahim'e mülk verdi" demektir. Bu görüşte olanlar kendi görüşlerine şu hüccetleri getirmişlerdir.
Birinci Hüccet: Hak Teâlâ'nın, "Muhakkak ki biz İbrahim ailesine kitap ve hikmet verdik. Ve onlara, büyük bir mülk verdik"(Nisa, 54) âyetidir. Yani, "nübüvvet ve Allah'ın dinini ayakta tutma hususunda bir hükümranlık verdik.." demektir.
İkinci Hüccet: Ailahu Teâlâ'nın,kendisinin Rab olduğunu iddia eden kâfirlere mülk vermesi caiz değildir.
Üçüncü Hüccet: Zamirin zikredilen iki şeyden en yakın olanına râci olması vâcibtir. İbrahim (a.s.), zikredilen iki şeyin, zamire daha yakın olanıdır. Binaenaleyh bu zamirin Hz. İbrahim'e râci olması gerekir.
İkinci Görüş: Bu müfessirlerin çoğunluğunun görüşüdür. Buna göre, zamir Hz. İbrahim'le çekişen o kimseye râcidir. Bu görüşte olanlar, birinci gö-rüştekilerin birinci delillerine, "Bu âyet, mülkün Hz. İbrahim'in soyu içinde bulunduğuna delâlet eder. Ayette, mülkün Hz. İbrahim'de bulunduğuna dair bir delâlet yoktur" diye cevap vermişlerdir. İkinci hüccetlerine de şu şekilde cevap verirler: Buradaki mülkten murad, dünyada geniş imkân sahibi olmak, muktedir olmak ve zengin olmaktır. Tecrübe de, Ailahu Teâlâ'nın bütün bu şeyleri bazan kâfirlere de verdiğine delâlet etmektedir. Ailahu Teâlâ'nın o kimseye, mü'minken mülkü vermiş olması, daha sonra da o kimsenin Allah'ı İnkâr etmiş olmasının söylenmesi niçin caiz olmasın? Üçüncü hüccetlerine de şu şekilde cevap verirler: İbrahim (a.s.), zamire, zikredilen iki şeyin her ne kadar en yakını ise de, ne var ki pekçok rivayet Hz. İbrahim'le mücadele eden şahsın hükümdar olduğu istikametinde varid olmuştur. Binaenaleyh zamirin, işte bu bakımdan o kimseye râci olması daha münasiptir. Sonra bu ikinci görüşte olanlar, kendi görüşlerine şu. hususları delil getirmişlerdir:
a) Allahu Teâlâ'nın ifâdesi, şu üç manaya muhtemeldir: Bu manalardan herbiri, "Biz zamirin Hz. İbrahim'e değil, o melîke ait olduğunu söylediğimiz zaman" doğru olur. Bu te'villerden biri, mânanın şu şekilde olmasıdır: "Mülkün ona (o melike) verilmesi, onu şımartmış, onun büyüklük taslayıp azmasına sebep olmuş, böylece de o, bundan dolayı çekişmiştii" mânasında olmak üzere"Allahu Teâlâ ona mülk verdiği için, Rabbi hususunda o, Hz. İbrahim'le pekişmiştir." Bu mânanın da, ancak azgın bir hükümdara uygun düşeceği malûmdur. İkinci te'vil, mânanın şöyle olmasıdır O, Rabbinin kendisine mülk vermesine bir şükür olsun diye, Rabbi hususunda çekişmeye başladı.. Nitekim, denilir. Bu sözden maksad, "kişinin iyilik yapmasından dolayı o kimseye dost olması gerekirken, o bunun aksini yapmıştır" şeklindedir.Bunun bir benzeri de Cenâb-ı Hakk'ın"Şükredeceğinize rızkınızı yalanlıyorsunuz"(Vakıa, 82) âyetidir. Bu te'vii de peygambere yakışmaz. Çünkü mülk ister bulunsun, ister bulunmasın, peygamberin hüccetleşmesi vâcib olur. Ama, şu azgın, haddi aşan hükümdara gelince, onun, büyük bir mülkü olduktan sonra bu taşkın azgınlığını izhar etmesi uygun ofur. Böylece Hak Teâlâ'nın, "Allah kendisine mülk verdiği için..." buyruğunun mânâsı ancak, o zamiri azgın melike hamlettiğimizde doğru olacağt sabit olur.
b) Bu ayetten maksat, Hz. İbrahim (a.s.)'in hak dine açıkça davet etmesi hususundaki durumunun mükemmelliğini açıklamaktır. Kâfir olan kimse heybetli bir sultan, Hz. İbrahim de melik olmadığı zaman, bu mâna, İbrahim (a.s.)'in melik kabul edilmesi halinden daha mükemmel olur. Kâfir Nemrûd melik olduğuna göre, bizim, yukarıda zikrettiğimiz hükmün kabul edilmesi gerekir.
c) Ebu Bekr El-Esamm m zikrettiği husustur. Bu da'*Hz. İbrahim (a.s.), şayet melik olsaydı, kâfir olan Nemrûd, iki adamdan birisini öldürüp diğerini serbest bırakmazdı. Aksine Hz. İbrahim (a.s.), ona bu hususta, şiddetle karşı çıkardı. Hatta İbrahim (a.s.)'in bu işi yapmaması hususunda kâfiri zorlaması gerekirdi" şeklindedir.
Kâdî şöyle demiştir: "Esammın yaptığı bu istidlal zayıftır. Çünkü Hz. İbrahim (a.s.)'in din ve mucizeler izhar etme hususunda melik ve sultan; bu kâfirin de zulüm hususunda melik, muktedir ve sultan olduğunun ileri sürülmesi de muhtemeldir. İşte bu sebepten dolayı kâfir olan Nemrûd, iki adamdan birisini öldürebilmiştir. Yine, o iki adamdan birini kısastan dolayı öldürmüş; diğerini de kendisine kısas gerekmediğinden veyahut da diyet vermiş olmasından ötürü serbest bırakmış olması da caizdir".Cenâb-ı Hakk'ın, "Ben de diriltir, öldürürüm" buyruğu da, bir haber ve bir va'iddir. Kur'an'da kâfirin bunu bizzat gerçekleştirdiğine dair herhangi bir delil yoktur. İşte bu da, bu meseleyle ilgili bir husustur. Hak Teâlâ'nın, "Hani İbrahim: "Benim rabbim hem diriitirr hem öldürür" demişti" ifadesiyle ilgili de birkaç mesele vardır: [70]
Hz. İbrahim'in Allah'ın Varlığım İsbatı Başa Dön
Zahir olan odur ki, bu,zikredilmeyen fakat önceden geçmiş olan bir soruya verilmiş olan cevapttr. Bu
böyledir, çünkü peygamberlerin hak dine davet için peygamber olarak gönderildikleri, malûm olan bir husustur. Binaenaleyh Hz. İbrahim peygamber olduğunu öne sürdüğünde, bu iddiayı kabul etmeyen kimse, O'ndan âlemin bir İlâhının bulunduğunu isbat etmesini ister. Görmez misin ki; Hz. Musa (a.s.), "Muhakkak ki ben âlemlerin Rabbinin peygamberiyim"'(Şuarâ, 16) dediği zaman, Firavun "Alemlerin Rabbi nedir?" (Şuarâ, 23) demişti. Bunun üzerine Hz. Musa (a.s.) "Göklerin, yerin ve ikisi arasmdakilerin Rabbidir(Şuara, 24) ifadesiyle Allah'ı ispat hususunda de-tit getirmiştir. Burada da böyledir. Hz. İbrahim peygamber/iğini açıklayınca Nemrûd, "Rabbin kimdir?" der. Bunun üzerine Hz. İbrahim, "Rabbim hem dirilten, hem de öldüren zâttır" der. Ne var ki olay bu hususa delâlet ettiği için, bu cevâbın sorusu hazfedilmiştir. [71]
İkinci Mesele
Hz. İbrahim'in delili son derece yerindedir. Çünkü Allah ancak, kadir olan kimselerden hiç birinin ortak olamayacağı fiilleri vasıtasıyla bildirilebilir, tanıtılabilir. Diriltip öldürme de, işte böyle bir fiildir. Çünkü mahlûkât, bu iki işi yapmaktan acizdir. İradeden sonra, ilim zaruridir. Binaenaleyh, kendilerini gördüğün şu muktedir kimselerden başka bir müessirin bulunması gerekmektedir. Bu müessir de, yâ "mûcib" (Zâtı icabı yapan, bir anlamda iradesi mutlak olmayan) ya muhtar (hür) mutlak irâde sahibi )olur. Birincisi bâtıldır, qünkü onun devam etmesinden, eserinin de devam etmesi gerekir. Bu durumda, diriltmenin öldürmeyle; öldürmenin de diriltmeyle değişmemesi gerekirdi. İkincisine gelince, bu şöyledir: Biz, canlıların muhtelif şekilleri, uzuvları, vasıflan, karakterleri ve özellikleri olduğunu görüyoruz. Mûcib-i bi'zzât'ın tesiri hu şekilde olmaz.. Binaenaleyh, diriltmek ve öldürmek fiilleriyle, şu canlıları diriltme ve öldürme işinde kudret ve ihtiyar yoluyla etkili olan başka bir varlığın bulunmuş olduğunu anlamış oluruz. Ki bu da, Allahu Teâlâ'dır. Bu Allahu Teâlâ'nın, kitabının pekçok yerinde zikretmiş olduğu güçlü ve sağlam bir delildir. Nitekim Hak Teâlâ, "Andolsun ki biz, insanı çamurdan (süzülmüş) bir hülâsadan yarattık. Sonra onu, sağlam bir karargâhta bir nutfe haline getirdik. Sonra o pıhtıyı bir "alaka" haline getirdik. Derken o "alaka" yi bir çiğnem et parçası yaptık; o bir çiğnem eti de kemik haline getirdik. Sonra da o kemiklere et giydirdik. Bilâhare onu, başka bir yaratılışla inşa ettik. Suret yapanların en güzeli olan Allah'ın şanı ne yücedir! Sonra siz muhakkak ki bundan sonra ölüler haline geleceksiniz. Sonra siz, kıyamet gününde muhakkak ki diriltileceksiniz" (Müminûn, 12-16). "Andolsun ki biz insanı en güzel bir yapıda yarattık. Sonra onur aşağıların aşağısına indirdik"(Tîn, 4-5) ve "Ölümü ve hayan yaratan..."(Mülk, 2) buyurmuştur. [72]
Üçüncü Mesele
Bir kimse şöyle diyebilir: Allahu Teâlâ, bazı âyetlerinde ölümü hayattan önce zikretmiştir. Meselâ bunlardan birkaçı şu ayetlerdir: "Allah'ı nasıl inkâr edersiniz? Halbuki siz ölü idiniz de, O diriltti" (Bakara, 28) "Ölümü ve hayan yaratan.. "(Mülk, 2) ve Hz. İbrahim'in Allah'ı medhü sena ederken söylediği, "Beni öldüren, sonra da dirilten O'dur...";(Şuara , 61)..O halde neden bu âyette, hayatı ölümden önce zikrederek, "Benim Rabbim hem diriltir, hem öldürür" demiştir?
Cevap: Delil getirmeden maksat, Allah'a davet etmek olunca, delilin son derece açık olması gerekir. Hiç şüphe yok ki, hayat halinde hilkatin hayranlık uyandıran şeyleri daha çok,ve insanların buna muttali olması daha mükemmeldir. Binaenaleyh burada hayatın daha önce zikredilmesi gerekir. Hak Teâlâ'nın "Ben de diriltir, öldürürüm" buyruğu ile ilgili birkaç mesele vardır: [73]
Birinci Mesele Başa Dön
Nakledildiğine göre İbrahim (a.s.), böyle bir hüccet ile istidlal edince, kâfir olan o kral, iki şahsı çağırtarak, birisini öldürür, diğerini serbest bırakır ve, "Ben de diriltip öldürüyorum" der. İşte tefsirlerde nakledilen budur. Bana göre bu, uzak bir ihtimaldir. Çünkü Hz. İbrahim'in durumundan anlaşılan, istidlal edişinde de özetle açıkladığımız şekilde, O, diriltmenin ve öldürmenin hakikatini açıklamıştır. O bu şekilde açıklama yapınca, akıllı bir kimsenin bu şekildeki öldürme ve diriltmeyi; birisini öldürüp diğerini öldürmeme mânasındaki öldürüp diriltme ile karıştırması imkânsızdır. Yine, büyük bir topluluğun, bu kadar farkı göremeyecek bir biçimde ahmak olması imkânsızdır. Âyetten kastedilen, Allah en iyisini bilir ya, başka bir şeydir. O da, Hz. İbrahim, Allah'ın diriltip öldürdüğünü delil olarak öne sürünce, bunu kabul etmeyen kimse ise, "Sen Allah'ın semavî ve yeryüzüne taalluk sebepleri vasıta kılmaksızın, doğrudan doğruya diriltip öldürdüğünü, veyahut da semavî ve arzî (yere âit) sebepleri vasıta kılarak diriltmenin ve öldürmenin meydana geldiğini iddia ediyorsun. Birincisi imkânsızdır. İkincisi ise bizim maksadımıza delâlet etmez. Çünkü bizden biri, diğer sebepleri de vasıta kılarak öldürtmeye ve diriltmeye muktedir olabilir. Meselâ cima etmek, semavî ve arzî sebepler vasıtasıyla canlt bir çocuk elde etmeye; zehir almak ise, bazen ölüm neticesine götürebilir" der. Nemrûd, işte bu şekildeki sorusunu yöneltince, İbrahim (a.s.) şu şekilde cevap verir: Farzet ki, Allah'ın diriltip öldürmesi felekî birtakım sebepler vasıtasıyla meydana gelmiş olsun. Ama ne var ki, bu felekî birtakım hareketler ve sebepler, mutlaka müdebbir fail tarafından meydana getirilmiştir. Binaenaleyh, o felekî hareketlerin müdebbiri Hak Teâlâ olunca, o feleki hareketler vasıtasıyla meydana gelen diriltme ve öldürme işi de, Allah tarafından meydana getirilmiş olur. Ama, felekler ve "unsurlar" ile ilgili sebepler vasıtasıyla beşerin elinde tahakkuk eden diriltme ve öldürme ise böyle değildir. Çünkü beşerin felekî birtakım sebeplere muktedir olması imkânsızdır. Böylece bu ikisi arasında fark ortaya çıkmış olur.Sen bunu iyice anladığında şunu bil ki Hak Teâlâ'nın, "Muhakkak ki Allah güneşi doğudan getiriyor" beyanı, başka bir delil olmayıp aksine birinci delilin tamamlayıcısı olur. Bunun mânası şudur: Allahu Teâlâ tarafından meydana gelen diriltme ve öldürme, her ne kadar felekler vasıtasıyla oluyor ise de, ancak ne var ki feleklerin hareketleri bizzat Allah'tandır. Binaenaleyh, netice itibariyle diriltme ve öldürme de Allah vasıtasıyla olmuş olur. Beşere gelince, her ne kadar diriltme ve öldürme ondan, semavî ve arzî sebeplerden yararlanılarak sudur ediyor ise de, ancak ne var ki sebepler o beşerin kudretiyle meydana gelmiş değildir. Binaenaleyh, beşerden sâdır olan diriltme ve Öldürme işi, Allah'ınki gibi olamaz ve bunun Allah'ın öldürmesiyle bir tenakuz teşkil edemeyeceği de sabit olmuş olur. Buna göre bu münazaranın cereyan ediş şekli, herkesçe meşhur olan, işte budur. Allah durumun hakikatini ve içyüzünü en iyi bilendir. [74]
İkinci Mesele
Kıraat âlimleri, Kur'an'ın tamamında vasıl halinde üi zamirinin elifinin düşürüleceği hususunda ittifak etmişlerdir. Ama ne var ki Nâfi'den bu eliften sonra hemen hemze-i vasi geldiğinde, elifin okunacağı rivayet edilmiştir. Sahih olan ise, kıraat imamlarının ekseriyetinin görüşüdür. Çünkü mütekellim zamiridir. Bu da hemze ve nûndan meydana gelir. Elif harfine gelince, bu harf vakf için gelmiştir. Nitekim aynı şekilde sekte halinde vakf yapmak için hâ getirilir. gibi[75]. Bu hâ harfi vasi halinde düştüğü gibi, elif de vasi halinde düşer. Çünkü kendisine bitişen şey, onun yerini tutar. Görmez misin, kendisinde hemze-i vasi bulunan bir kelimeye bir şey bitiştiğinde, hemze-i vasi düşer, okunmaz; çünkü başında hemze-i vasi bulunan kelimeye bitişen şey, doğrudan hemze-i vasldan sonra gelen kısmın okunmasına vesile olur. Böylece de hemze-i vasi okunmaz. deki elif de böyledir. Vakf için getirilen hânın, vasi halinde hemze-i vasim düşmesinin vâcib olması gibi, bu hâ'nın da düşmesi vâcib olur. [76]
Hz. İbrahim'in Güneş Delilini Getirmesi Başa Dön
Hak Teâlâ'nın, İbrahim: "Allah güneşi doğudan getiriyor. Haydi sen de onu batıdan getir" dedi" beyanına gelince, bil ki, âlimlerin bu makamda uyguladıkları iki yol vardır:
Birinci Yol: Bu, müfessirlerin ekserisinin görüşüdür. Buna göre, İbrahim (a.s.) Nemrûd'un "ben de diriltir ve öldürürüm" diyerek ortaya bir şüphe attığını görünce, bundan daha açık bir delili serdetmeye geçerek, demiştir. Bu görüşte olanlar, istidlal eden kimsenin, bir delilden, kendisinden daha açık olan bir delile geçmesinin caiz olduğuna söylemişlerdir. "Nemrûd, "senin Rabbin onu batıdan getirsin, madem!" diyebilirdi" denilirse, biz deriz ki: Buna şu iki bakımdan cevap veririz:
a) Bu münakaşa, Hz. İbrahim'in ateşe atılıp onun içinden sapasağlam çıkmasından sonra meydana gelmiştir. Böylece Nemrûd bu büyük ateşin içerisinde Hz. İbrahim'i korumaya muktedir olan zâtın, güneşi batıdan getirebileceğini de anlamıştır.
b) Allahu Teâlâ, nebisi Hz. İbrahim'e bir yardım olsun diye, Nemrud'dan yardımını kesmiş ve böyle soru sormayı ona unutturmuştur.
İkinci Yol: Bu muhakkik ulemânın görüşüdür. Bu görüşe göre, bu,bir delilden başka bir delile geçiş değildir. Aksine, her iki yerde de delil aynıdır. O da şudur: Biz, mahlûkatın yaratmaya muktedir olamıyacağı bazı şeylerin meydana geldiğini görüyoruz. Bundan dolayı, onlartn yaratılmasını üzerine almış olan bir başka kadir varlığın bulunması mutlaka gerekir ki, bu da Allahu Teâlâ'dır. Sonra bizim, "Hiçbir mahlûkun yaratmaya muktedir olamıyacağı bazı şeylerin meydana geldiğini görüyoruz" şeklindeki iddiamızın misalleri şunlardır: Öldürmek, diriltmek, bulutları, gökgürültüsünü ve şimşeği meydana getirmek ve yıldızlar ile feleklerin hareket etmeleri gibi. Delil getiren bir kimsenin, bir delilden başka bir delile geçmesi caiz değildir. Ancak ne var ki, bir sözü açıklamak için misal getirdiğinde, onun o misalden başka bir misale geçme hakkı vardır. Buna göre Hz. İbrahim'in yapmış olduğu şey, delilin aynı olması babındandır. Ancak ne var ki delili iyice izah etmek için bir misâlden başka bir misâle geçilmiştir. İbrahim (a.s.)'in yaptığı şey, bir delilden başka bir delile geçme babından değildir. Böyle bir izah birinciden daha güzel ve ehl-i tahkîkin sözüne de daha uygundur. Bu iki görüşe göre ortaya çtkan müşkiller ise şunlardır: [77]
Bu Münakaşa İle İlgili Bazı Müşkiller ve Cevaplan
Birinci Müşkil: Şüphe sahibi olan kimse bu şüpheyi zikredip, şüphe kulaklara ulaşınca, cevap vermeye muktedir olan hak yanlısının bu şüpheyi ve delâletin sebep olacağı anlayışı akıllardan uzaklaştırmak için, derhal cevap vermesi gerekir. Kâfir kral, bu şüphe ile birinci delili veya birinci misali tenkid edince, bu şüpheyi gidermekle meşgul olmak "dar vakitli bir farz", (son derece önem arzeden gerekli bir iş) olmuştur. Böylesine önemli olan bir işi terketmek, ma'sum bir insan olan peygambere nasıl yakışsın?
İkinci Müşkil: Bâtılı savunan kimse bu soruyu sorup, haktan yana olan kişi de birinci sözünü bırakarak başka bir söze geçtiğinde, bu, onun ilk sözünün zayıf ve değersiz olduğunu; onun, bunun zayıflığını bilmediğini, bâtıldan yana olan kimsenin ise onun bu sözünün zayıf yönünü ve bu sözün geçersiz olduğunu anladığını; bunu bildiği İçin de, onun zayıf tarafına dikkat çekmiş olduğunu vehmettirmiştir. Bu ise çoğu kez, peygamberin tesirinin azalmasını ve onun şanının küçültülmesi gerektirir ki bu caiz değildir.
Üçüncü Müşkil: Bir delilden başka bir delile, ya da bir misâlden başka bir misâle geçmek güzel ise, intikal edilen delilin de daha açık ve daha kolay anlaşılır olması gerekir. Burada ise durum böyle değildir. Çünkü, diriltmeye mahlûklar kadir olamazlar. Ama, cisimleri hareket ettirme cinsine gelince, yaratıkların cins olarak buna gücü vardır. Göklerden daha büyük bir cüsseye sahip olan büyük bir hükümdar bulunup gökleri hareket ettirmesi aklen imkânsız değildir. Bu takdîre göre, yaratıcının varlığına diriltmek ve öldürmek fiilleriyle istidlal etmek, O'nun varlığına güneşin doğmasıyla istidlal etmekten daha açık ve daha güçlüdür. O halde, daha açık ve daha net olan bir delilden, kendi içinde güçlü olmayan gizli bir delile geçmek bir peygambere nasıl uygun düşebilir?
Dördüncü Müşkil: Diriltme ve öldürmenin, yaratıcının varlığına delâleti güneşin doğmasının delâletinden daha güçlüdür. Bu böyledir, çünkü biz insanın zâtında ve sıfatlarında bazı değişiklikler ve farklılıklar görmekteyiz. Değişme, muktedir bir müessire olan ihtiyaca kuvvetle delâlet eden bir husustur. Güneşe gelince, onun ne zâtında, ne sıfatlarında, ne de hareket plânında kesin herhangi bir değişim görmemekteyiz.. O halde, diriltmek ve öldürmek, yaratıcının varlığına daha güçlü bir şekilde delâlet etmektedir. O halde bu delilden güneşin doğması deliline geçmek, daha kuvvetti ve daha açık olan bir delilden, daha çok kapalı ve çok zayıf olan bir delile geçmektir ki, bu doğru değildir.
Beşinci Müşkil: Nemrûd, iki kişiden birisini öldürmek, diğerini de salıvermek suretiyle, Allah'dan sudur eden diriltmek ve öldürmek fiillerine mu'â-raza etmekten utanmayınca, İbrahim (a.s.) güneşin doğmasıyla istidlal edince o (Nemrûd), "Güneşin doğudan doğması, benim tarafımdan meydana getirilmektedir. Eğer senin bir ilahın var ise, ona söyle de, o güneşi batıdan doğdursun" diyebilirdi. Bu hususta müfessirler şu yolu iltizam etmişler ve şöyle demişlerdir: Eğer Nemrûd bu soruyu yöneltmiş olsaydı, güneşin batıdan doğması vâcib olurdu. Nemrûd'un diriltme ve öldürme hususundaki sorusunun yanlışlığını göstermekle meşgul olmak, güneşin batıdan doğması meselesine girmekten daha çok kolay olduğu herkesçe malûmdur. Bir an için, güneşin batıdan doğduğunu farzedelim; ancak ne var ki, yaratıcının varlığına dair delil, güneşin batıdan doğması olur; güneşin doğudan doğması bir yaratıcının varlığına delil olmazdı. O zaman da birinci delil zayi olup boşa çıktığı gibi, ikinci deül de aynı şekilde boşa çıkar. Hem, Hz. İbrahim'i, bu bozuk suale cevap vermemeye, sözünü keserek, ancak güneşin batıdan doğmasını iltizâm etmekle tatbik edilmesi mümkün olan, başka bir delile geçmeye ihtiyaç duyduğunu itiraf ettiği hususunda delil nedir? (Delil yoktur). O kâfirin güneşi batıdan doğdurması durumunda Hz. İbrahim'in birinci delili boşa çıktığı gibi, ikinci delili de boşa çıkar. 8u gibi mahzurlu ve sakıncalı şeyleri benimsemenin insanların en efdali ve ulemânın en âlimi şöyle dursun, bilgisi en az olan insana bile uygun düşmeyeceği herkesin malûmudur. Böylece bununla, müfessirlerin ittifakına mazhar olmuş olan bu açıklamanın zayıf olduğu ortaya çıkmış olur. Ama bizim yaptığımız izaha göre, bu müşkillerden hiçbirisi söz konusu olmaz. Çünkü biz şöyle diyoruz: Hz. İbrahim, (bir yaratıcının varlığına), O'nu Öldürmesi ve diriltmesiyle istidlalde bulununca, mu'ârızı, akıllı kimselere yakışmayan bir soru yöneltmiştir. Bu da, "Sen vasıtasız olarak diriltmek ve öldürmekten bahsediyorsun. Bu ise, isbâtı mümkün olmayan bir şeydir. Eğer sen diriltme ve öldürmenin feleklerin hareketi vasıtasıyla olduğunu iddia ediyorsan, bunun bir benzen veya buna yakın olanı, insan için de söz konusudur" ifadesidir. Hz. İbrahim (a.s.), "Diriltip öldürmeler ne kadar feleklerin hareketi vasıtasıyla olsa da, ancak bu hareketlerin bizzat kendileri Allah tarafından yaratılmışlardır. Bu da, diriltmenin ve öldürmenin Allah'tan olduğu hakikatini zedelemez. Ama yaratmak böyle değildir, çünkü insanların felekleri harekete geçirebilme gücü yoktur. Binaenaleyh diriltme ve öldürmenin, insanlardan sudur etmesi mümkün değildir" demiştir. Sözü bu mânaya hamlettiğimizde, zikredilen mahzurlardan hiçbiri, Hz. İbrahim (a.s.)'in aleyhine tahakkuk etmez. Allah, sözünün hakikatini en iyi bilendir. Hak Teâlâ'nın, "O kâfir şaşırıp kaldı!" beyanının manası, "Ne diyeceğini bilemez, sorulan soruya cevap veremez bir vaziyyette mağlup oldu, yenik düştü" demektir. Bu Hak Teâlâ'nın tıpkı, "Daha doğrusu o, onlara ansızın gelecek de, onları şaşırtacaktır. Ö zaman onu, reddedemtyecekler.." (Enbiya, 40) âyeti gibidir. Vahidi, bu fiilin üç şekilde kullanıldığını söylemiştir: Manası: "Şaşırdı, susturuldu" demektir. Nitekim Urve el-Uzri şöyle demiştir: "Ben onu (sevgiliyi) ancak, ansızın ve beklenmedik bir biçimde görüyorum. Bunun için şaşırıyorum da, ne söyleyeceğimi nerdeyse bilemiyorum" Yani, "şaşırdım, konuşamadım" demektir. Daha sonra Cenâb-ı Hakk, "Allah zâlimler güruhuna hidâyet etmez" buyurmuştur ki, bunun mânası bizim görüşümüze göre açıktır. Ama Mutezile'ye gelince, Kâdî şöyle der: Bu sözde şu ihtimaller söz konusudur:
a) Allahu Teâlâ, mü'minleri hakka, hüccetleşmeye sevkettiği gibi; zâlim kimseleri, -zulüm ve küfürleri sebebiyle- hakka ve hüccetleşmeye hidâyet etmez. Binaenaleyh, kâfirin acze düşerek susması gerekmiştir.
Ben derim ki, Kadî'nin bu görüşü zayıftır. Çünkü, "Onun, "Allah kâfirleri hüccetleşmeye hidâyet etmez" sözü, ancak böyle bir münazara olduğu zaman söz konusu olur. Halbuki küfür üzerinde hüccetleşme söz konusu değildir. O halde, "Allah kâfir kimseleri hüccetleşmeye hidâyet etmez" denilmesi nasıl caiz olur?
b) Allahu Teâlâ, onların kâfir ve zâlim olmaları sebebiyle, hidâyetten istifâde etme yollarını kendilerine tıkadıkları için, onlara lütuf fiillerini arttırmama-yı dilemiştir. Ben derim ki bu da zayıfttır. Çünkü bu artırma işi, onlar için aklen imkânsız olunca, Allah Teâlâ'nın iki zıddı birleştirdiği, mesela varlık ile yokluğu aynı anda bir araya getirdiği söylenemediği gibi, onlara hidayet ettiği de söylenemez.
c) Allah Teâlâ, kâfirleri âhirette sevaba ve cennete iletmez. Ben derim ki: Kadî'nin bu görüşü de zayıftır. Çünkü burada zikredilen, istidlal ve bilgi elde etme işidir. Burada cennetten bahsedilmemektedir. Binaenaleyh bu hidayeti, cennetle ilgili saymak uzak bir ihtimaldir. Aksine ben âyetin siyakına uygun olanın şöyle denilmesi olduğunu söylüyorum: Allah Teâlâ, açık ve hüccet oluş bakımından delilin, inkarcı dinlediği zaman şaşıp dehşete düşeceği bir dereceye vardığını beyan edince, Allah'ın o münkir hakkında hidayeti takdir etmemesi sebebiyle, bu açık delil ona fayda vermemiştir. Bu izahın bir benzeri de, "Eğer gerçekten biz onlara melekleri indlrseydik. Ölüler kendileriyle konuşsaydı ve her şeyi de onlara karşı kefil (ve şahid) getirip toplasaydık, onlar, Allah dilemedikçe, yine imân edecek değillerdi" (Enam, 111)ayetidir. [78]
İkinci Kıssa: Ahiret Hayatını İsbat Eden İkinci Kıssa Başa Dön
Me'âd (âhireti) isbat hususundadır. Bu da Hak Teâlâ'nın, Tahuf o kimse gibisini (görmedin mi) ki: O, çatılan çökmüş, duvarları da üstüne yıkılmış bir kasabaya uğramış, "Allah, burasını ölümünden sonra nasıl diriltecek? demişti" âyetinde anlattığı şeydir. Bu ayette ilgili birkaç mesele vardır:[79]
Kıssadaki Teşbih Edatı (Kâf)’ın İzahı
Nahivciler, ayette ifadesine kâf edatının getirilmesi hususunda ihtilaf ederek, şu üç görüşü ileri sürmüşlerdir:
1) (İbrahim ile çekişen gibisini gördün mü) mânâsındadtr. Buna göre bu âyet, önceki âyete atfedilmiş olur ve takdiri de: "İbrahim ile hüccetleşen (münakaşa eden) gibisini veya şöyle şöyle bir kasabaya uğramış bir kimse gibisini gördün mü?" şeklinde olur. Böylece bu, mana üzerine atfedilmiş olur. Bu, Kısâî, Ferrâ ve Ebu Ali el-Fârisi'nin görüşüdür. Nahivcilerin çoğu şöyle derler: "Bunun bir benzeri de,"De ki: "Kimindir o yer ve ondaki (bütün) mahlûkal Eğer biliyorsanız (söyleyin.)?" "Allah'ındır" diyecekler "(Mümmûn, 84-85) buyurutup, sonra da: "(Yine): O yedi göğün Rabbi ve o büyük Arşın sahibi kimdir?"de"Allah'ındır"diyecekler"(Mü'minun,86-87) buyurulmuştur ki bu da mânâ bakımından bir atıftır. Çünkü bu "Gökler kimindir?" diye sorulması ve "Allah'ındır" diye cevap verilmesi mânâsındadır. Nitekim şâir şöyle der: "Ey Muaviye, biz de muhakkak ki insanız, binaenaleyh yumuşak davran! Biz, taş değiliz, demir değiliz!.." diyerek lâfız üzerine değil, mânâ üzerine atıf yapmıştır. (Yani el-hadid kelimesi lâfzan değil, mânâ bakımından matuftur).
2) Bu, Ahfeş'in tercihi olan görüştür. Buna göre âyetteki kâf edatı zâiddir. Ayet, "İbrahim ile münakaşa edeni ve bir kasabaya uğrayanı gördün mü?" takdirindedir.
3) Bu, Müberred'in görüşüdür. Buna göre, âyette şu şekilde bir takdir yapılır:"İbrahim'le tartışanı görmedin mi., ve (şöyle şöyle) bir kasabaya uğrayan kimse gibisini görmedin mi?" [80]
Kasabaya Uğrayan Şahıs
Âlimler, bu kasabaya kimin uğradığı hususunda ihtilâf ederek, bazıları bunun öldükten sonra dirilme konusunda şüphe eden bir kâfir olduğunu söylemişlerdir ki bu Mücâhid ile ekseri Mu'tezile müfessirlerinin görüşüdür. Başkaları ise, bu kimsenin bir müstüman olduğunu söylemişlerdir. Katâde, İkrime, Dahhâk ve Süddî, bu kimsenin Hz. Üzeyir (a.s.) olduğunu söylemiştir. Sonra bu görüşte olanların bazısı, Ermiya'nın Hızır (a.s.) olduğunu ve Harun b. İmran (a.s.)'ın soyundan geldiğini söylemişlerdir. Vehb b. Münebbih ise, Ermiya'nın Buhtunnasr, Beytü'l-Makdis'i yıkıp Tevrat'ı yaktığı zaman Allah'ın gönderdiği bir peygamber olduğunu söylemiştir. Kasabaya uğrayan kişinin kâfir olduğunu söyleyenler şunları delil getirmişlerdir:
1) Allah Teâla, o kimsenin "Allah burasını ölümünden sonra nasıl diriltecek?" dediğini bildirmiştir. Bu söz, Allah'ın öldürdükten sonra diriltmesini uzak bir ihtimal gören kimselerin söyleyebileceği bir sözdür ve bu da küfürdür. Buna göre imdi, şayet "Bu bulûğa ermeden önce o kimsenin söylediği bir sözdür" denilirse, biz deriz ki: Eğer böyle olsaydı, Allah Teâlâ'nın peygamberini bundan dolayı taaccüb etmeye çağırması caiz olmazdı. Çünkü çocuğun bu gibi konulardaki şüphesine şaşılmaz. Bu delil zayıftır. Çünkü bu uzak görme Allah'ın buna kudreti hususundaki bir şüpheden dolayı olmayıp, bu gibi harab olmuş yerlerin çoğu zaman tekrar mamur olmadığı âdeten ve tecrübe ile hep böyle kaldığının bilinmesinden dolayı olabilir. Bu, içimizden birisinin bir dağı göstererek: "Allah bunu ne zaman altın veya yakuta çevirir?" demesi gibidir. O kimsenin bu sözden maksadı, Allah'ın kudreti hususunda bir şüphesi olduğunu ifâde etmek olmayıp, bu gibi şeylerin âdeten pek olmadığını göstermektir. İşte burada da böyledir.
2) Onlar şöyle demişlerdir: "Cenab-ı Hak, o kimse hakkında, "O (merkeb diriltp eski haline geldiği), kendisine apaçık belli olduğu zaman'' buyurmuştur. Bu da, o kimsenin bunu, böyle bir apaçık belli olma durumu bulunmadan kabul ettiğine delâlet eder." Bu da zayııftır, çünkü Allahu Teâlâ'nın diriltmesinin müşahede yoluyla belli olması, o kimse için daha önce söz konusu değildi. Ama bunun, istidlal yoluyla ortaya çıkıp belli olmaması haline gelince, bu mümkün değildir.
3) Bu kimse: "Biliyorum ki, Allah şüphesiz herşeye hakkıyla kadirdir" demiştir. Bu söz, bu bilginin o kimsede o anda meydana geldiğine; o andan önce böyle bilginin bu kimsede bulunmadığına delâlet eder.
Bu da zayıftır, çünkü bu müşahede şüphe yok ki, bir tür te'kîd, itminan ve güven ifâde etmiştir. Bu miktar te'kîd işte bu anda meydana gelmiştir. Bu ise, bu bilginin aslının bundan önce bulunmadığını göstermez.
4) Onlar, bu kimsenin, Nemrûd ile aynı pozisyonda zikredilmesinden dolayı kâfir olduğunu söylemişlerdir ki bu da zayıftır. Çünkü her ne kadar ondan önce Nemrûd'un kıssası zikredilmiş olsa da, bu arada Hz. İbrahim'in kıssasına da yer verilmiştir. Binaenaleyh bu kimsenin Hz. İbrahim gibi bir peygamber olması gerekir.
Bu kasabaya uğrayan kimsenin bir mü'min ve peygamber olduğunu söyleyenlerin delilleri şunlardır:
1) Âyetteki, "Allah, burasını ölümünden sonra nasıl diriltecek?" ifâdesi, o kimsenin hem Allah'ı bildiğine, hem de Allah Teâlâ'nın diriltebileceğinden haberdar olduğuna delâlet eder. Çünkü Allah Teâlâ'nın diriltmesini uzak görmeyi bu söze bağlamak, ancak o kimsenin Allah'ın diriltebileceğini bir nebze olsun itiraf etmesi ile doğru olur. Fakat Allah'ın diriltmeye kadir olmadığına inanan kimse için, böyle bir tahsisin faydası kalmaz.
2) Ayetteki, "Ne kadar kaldın?" sorusunu soran birisinin bulunması gerekir. Daha önce kendisinden bahsedilen Allah Teâlâ'dır. Binaenaleyh takdir; "Allah ona, "Ne kadar kaldın?" dedi, o da cevaben "Bir gün, yahut bir günden az" dedi. Bunun üzerine Allah Teâlâ da "Hayır, yüz yıl kaldın" dedi" şeklindedir. Bu sözü söyleyenin, Allah Teâlâ olduğunu, "işte böyle yapmamız, seni insanlara ibret vesilesi kılmamız içindir" âyeti de te'kid eder. Onu, insanlara bir ibret vesilesi kılabilenin Allah Teâlâ olduğu herkesin malûmudur. Daha sonra Allah Teâlâ: "(Merkebin) kemiklerine bak, onları nasıl birleştirip yerli yerine koyuyoruz. Sonra da onlara et giydiriyoruz?" buyurmuştur. Şüphe yok ki bu sözü söyleyen Allah Teâlâ'dır. Binaenaleyh bu âyet-i kerimenin, işte şu geçen pek çok sebepten dolayı, Allah Teâlâ'nın o kimse ile konuştuğuna delâlet ettiği sabit olur. Bu durumun, bir kâfirin durumuna uygun düşmeyeceği herkesin malûmudur. İmdi eğer, "Belki de Hak Teâlâ, ona bir peygamber veya bir melek göndermiş de, o kimseye bunlar o sözleri Allah adına söylemiştir" denilir ise, biz deriz ki: Bu sözlerin zahiri, onları o kimseye bizzat Allah Teâlâ'nın söylediğini gösterir. Binaenaleyh âyeti, bir delil olmaksızın zahirî mânâdan alıp mecazî manaya vermek caiz değildir.
3) Cenab-ı Hakk'ın o kimseyi yeniden diriltmesi, yiyeceği ile içeceğini bozulmadan bırakması, eşeğini iyice çürüyüp toz toprak olduktan sonra yeniden diriltmesi ve eşeğinin parçalarının bir araya toplanıp hayat kazanışını müşahede etmesi büyük bir ikram ve kerim bir şereflendirmedir. Bu ise, kâfir kimsenin hâline uygun değildir.
Şayet, "Allah Teâlâ'nın bütün bu şeyleri o esnada peygamber olan bir başka insana ikram olsun diye, var ettiğini söylemek niçin caiz olmasın?" denilir ise, biz deriz ki: Bu âyette böyle bir peygamberden bahsedilmemiş ve bu kıssada da bir peygamberin bulunduğu hissini veren herhangi birşey kesinlikle yer almamıştır. Binaenaleyh eğer, bu şeyleri ortaya koymaktan maksad, o peygambere ikram edip, onun peygamberliğini mucizelerle güçlendirmek olsaydı, bu peygamberin zikredilmemesi, sözün esas gayesi olan bir hususu ihmal etmek olurdu ki bu caiz değildir. İmdi, "Eğer o şahıs peygamberin kendisi olsaydı, o zaman şöyle denilirdi: O kimse peygamber olduğunu, ya Allah'ın kendisini öldürüp tekrar diriltmesinden önce iddia etmiştir, veya sonra iddia etmiştir. Birincisi bâtıldır. Çünkü Allah tarafından peygamber gönderme işi, ümmete yönelik bir maslahattan dolayı olur. Bu ise, o kimse öldürüldükten sonra tamamlanmaz. Eğer o kimse, diriltildikten sonra peygamber olduğunu iddia etmiş ise, o zaman mucize, iddiadan önce gösterilmiş olur ki bu caiz değildir" denilir ise, biz deriz ki: Bize göre, Allah Teâlâ'nın peygamber olacağını bildiği kimselerin elinde, harikulade şeyleri göstermesi caizdir. Binaenaleyh, böyle bir soru ortadan kalkar.
4) Cenâb-ı Hak, bu şahıs hakkında "(Bu) seni insanlara ibret vesilesi kumamız içindir" buyurmuştur. Bu tabir ancak peygamberler hakkında kullanılır. Nitekim Hak Teâlâ, "Biz o (Meryem '() ve oğlu (İsa 'yi) alemlere ayet (ibret) kılmıştık"(Enbiya, 91) buyurmuştur. Böylece bu, Allahu Teâlâ'nın o kimseyi bir nebi yapacağı hususunda adetâ bir va'addir. Hem bu söz, o kimsenin peygamber olduğuna açıkça delâlet etmez. Binaenaleyh bu ifâdenin, büyük bir şeref verdiğinde herhangi bir şüphe yoktur. Bu şeref ise, küfür üzere ölen ve Allah'ın kudreti hususunda şüphesi bulunan kimsenin hâline uygun düşmez. Binaenaleyh eğer, "Bu şahsı bir ibret nişanesi kılmadan maksad, onu mükemmel bir genç olarak tanıyan insanlar, kendileri iyice ihtiyar olduklarında, yüz sene sonra onu yine aynı şekilde genç olarak gördüklerinde; veyahut da onlar o kimsenin şu kadar zamandır ölmüş olduğunu duyup da, yeniden genç olarak hayata döndüğünü görünce, "O insanlar için bir âyet olmuştur. Çünkü insanlar bundan ibret alır, Allah'ın kudretini ve o zamanki peygamberin nübüvvetini tanımış olurlar" denilmesi yerinde olur" denilir ise, buna şu iki bakımdan cevap verebiliriz:
a) Ayetteki, "Seni insanlara ibret vesilesi kılmamız içindir" ifâdesi, Allah Teâlâ'nın onu bir ibret nişanesi (bir âyet) kılacağını haber vermektedir. Bu haber veriş ise, ancak Allah'ın onu diriltip onunla konuşmasından sonra vuku bulmuştur. Kılınan ve yapılan birşey, ikinci defa yapılıp kılınmaz. Binaenaleyh Hak Teâlâ'nın, "Seni insanlara bir ibret vesilesi kılmamız içindir.." ifâdesini, bu diriltmeden daha fazla bir mânâya hamletmek gerekir. Siz ise bu sözü, sadece bu diriltmeye hamlediyorsunuz. Binâenaleyh bu bâtıl ve geçersizdir.
b) Hak Teâlâ'nın, "(Bu) seni insanlara bir ibret vesilesi kılmamız içindir" âyeti ile istidlalin şekli şöyledir: Bu âyet, büyük bir şereflendirmeye delâlet eder. Bu ise, Allah'ın kudreti hususunda şüphe duyup, küfür üzere ölen bir kimsenin hâline uygun düşmez. [81]
Bu Ayetin Nüzul Sebebi Başa Dön
5) Âyetin sebeb-i nüzulü olarak İbn Abbas (r.a.)'dan şu rivayet gelmiştir: "Buhtunnasr, İsrailoğullan ite savaşırken, onların çoğunu esir etmişti. Esirler arasında İsrailoğuUarının âlimlerinden olan Üzeyir (a.s.) de bulunmakta idi. Buhtunnasr, esirleri Babil'e getirdi. Böylece Üzeyir eşeğine binmiş olduğu halde âyette bahsedilen kasabaya girdi ve bir ağacın altında konakladı. Eşeğini bir yere bağlayıp kasabayı dolaşmaya başladı. Fakat orada hiç bir insan göremeyince bu duruma şaşıp, Allah'ın kudretinden şüphe ederek değil, fakat âdeten bunu imkânsız görerek, "Allah burasını ölümünden sonra nasıl diriltecek?" dedi. Ağaçlarda meyveler vardı. O, meyvelerden incir ve üzüm alıp yedi ve üzüm suyu içip uyudu. Allah Teâlâ da onu yüz sene süren uykusunda bir genç olarak öldürdü. Daha sonra onun öldüğünü insanlar, kuşlar ve yırtıcı hayvanlar farkedemediler. Yüz sene sonra Allah Teâlâ onu diriltip, gökten, "Ey Üzeyir, ölümün es-nasında ne kadar bekledin?" diye nida ettiğinde o, "Birgün" dedi. Daha sonra da güneşin henüz batmamış kısmını görünce, "veya bir günden az" dedi. Bunun üzerine Hak Teâlâ, "Hayır, yüz yıl (öyle) kaldın. Binaenaleyh yiyeceğin olan incir ile üzüme ve içeceğin olan üzüm suyuna bak. Onların tadı bozulmadı" dedi. O da, onlara bakınca incir ile üzümün daha önceki gibi durduğunu gördü. Cenab-ı Hak daha sonra da, "Eşeğine bak" dediğinde baktı ve birbirinden ayrılmış, bembeyaz kemikler gördü. Bu esnada,"Ey çürümüş kemikler, ben size can veriyorum" diyen bir ses duydu ve parça parça kemikler birleşti; sonra her uzuv yerli yerine geldi; daha sonra baş da yerine geldi. Derken sinirler ve damarlar oluştu. Daha sonra da bu iskeletin üzerinde taze etler meydana geldi. Derken hepsini bir deri kapladı ve bu deriden kıllar çıkmaya başladı. Daha sonra bu cansız vücûda ruh üflendi ve o anırmaya başladı. O anda Hz. Üzeyir (a.s.) secdeye kapanarak, "Biliyorum ki Allah şüphesiz herşeye hakkıyla kadirdir" dedi. Daha sonra Beytü'l-Makdis'e gelince, orada bulunanlar, "Babalarımız, Üzeyir b. Şerhiya'nın Babil'de öldüğünü bize anlatmışlardı. Buhtunnasr, Beytu'l-Makdis'de Tevrat'ı bilen kırkbin kişiyi öldürmüştü. Onlartn arasında Üzeyir de vardı" dediler. Onlar, Üzeyir'in Tevrat'ı okuyabildiğini bilmiyorlardi. O, onlara yüz yıl sonra böylece gelince, Tevrat'ı onlara yeniden bildirdi ve ezberindentıiçbir harf eksik bırakmaksızın onu onlara yeniden yazdı. Tevrat bir yerde gömülü idi. Tevrat oradan çıkartılarak, Üzeyir (a.s.)'in yazdığı Tevrat ile karşılaştırıldı ve her ikisi bütün harflerinde aynı idiler. Bunun üzerine, "Üzeyir Allah'ın oğludur" dediler. Bu rivayet âlimler arasında meşhurdur. Bu da o kasabaya uğrayanın bir peygamber olduğuna delâlet eder. [82]
Üçüncü Mesele
Âlimler, o kasabanın neresi olduğu hususunda ihtilâf etmişlerdir. Vehb. Katâde, İkrime ve Rebî bu kasabanın îliyâ yani Beytu'l-Makdis olduğunu söylemişlerdir. İbn Zeyd ise bu kasabanın, ölüm korkusundan dolayı, binlerce insanın kaçtığı kasaba olduğunu söylemiştir. [83]
"Hâviye Alâ Urûşiha" Tabirinin Mânası Başa Dön
Cenâb-ı Allah'ın, "Çatıları çökmüş, duvarları da üstüne yıkılmış" ifâdesine gelince, Esmaî bu hususta şöyle der: "Evin içinde oturanlardan kimse kalmadığı zaman denilir karında hiçbir yiyeceğin bulunmaması, acıkmak demektir. Bir hadiste de: "Hz. Peygamber (s.a.s.) secde ettiği zaman, pazuian ile yanlarını, karnı ile uyluklarını birbirinden uzak tutardı"[84] şeklinde vârid olmuştur. Yine denilir. Yani, "At, ayaklarının arasını açtı, boşalttı."
Sonra, ev yıkılıp harab olduğu zaman, denilir. Çünkü yıkılması sebebiyle ev, içinde oturanlardan boşalmış, fariğ olmuş demektir. Yine, yıldızlar meyi edip yağmur yağdırmadığında denilir. Çünkü bu yıldızlar yağmur getirmemişlerdir. kelimesi, evin tavanı anlamına gelir; kelimesi ise, temeller ve duvarlar demektir, ise, ahşab tavan anlamına gelir. Bir kimse bir ev yapıp, onu ahşapla tavanladığı zaman, denilir. Buna göre, tabirinin mânası, "yıkılmış, düşmüş, harâb olmuş" demektir. Bu tefsiri, İbn Abbas (r.a.) yapmıştır.
Bu konuda şunlar da ileri sürülmüştür:
a) O kasabanın evlerinin tavanları yıkılmış olduğu halde, duvarları ayak taydı. Sonra, duvarları da temelinden sökülerek, yıkılan tavanları üzerine devrilmişti. Buna göre kelimesinin mânası, "kökünden, temelinden sökülmüş" demektir. Bunun bu mânaya geldiğine, Hak Teâlâ'nın, "Sanki onlar, kökünden sökülmüş hurma kütükleri gibidirler"(Hakka, 7) âyetiyle, bir başka yerde geçen, "Sanki onlar, köklerinden sökülmüş hurma kütükleri gibidirler" (Kamer, 20) âyeti delâlet etmektedir. Bir yerin harâbiyetini tavsif etme konusunda yapılabilecek en güzel tasvir işte budur.
b) Hak Teâlâ'nın tabirinin mânası, demektir. Yani, "Tavanları, duvarlarından ayrılıp düşmüş...." Âyetteki harfi cerri mânasındadır. Nitekim Hak Teâlâ başka bir ayetinde de, "İnsanlardan Ölçekle aldıklarında "(Mutaffifin, 2) buyurmaktadır. Yani dernektir.
c) Bundan maksat, o kasabanın ağaçları dimdik ayakta durduğu halde, evlerinin yerle bir olmasıdır. Böylece bundan duyulan taaccüb ve şaşkınlık daha çok olmuş olur. Çünkü evleri yerle bir olan yerden genel olarak beklenen, oradaki her şeyin, hatta meyve ağaçlarının da yok olması, kaybolmasıdır. Ağaçları dimdik ayakta durduğu halde, evleri yerle bir olunca, bundan duyulan şaşkınlık daha fazla olmuştur. Hak Teâlâ'nın "Allah burasını ölümünden sonra nasıl diriltecek?" dedi" sözüne gelince, biz o kasabaya uğrayan şahsın kâfir olduğunu söyeleyenlerin, bu ifâdenin mânâsını, Allah'ın kudreti hususunda şüphe etmeye; oraya uğrayan kimsenin peygamber olduğunu söyleyenlerin ise bunu, örf ve âdete göre uzak bir ihtimal görme, örf ve âdete göre ihtimal vermeme mânasına hamlettiklerini söylemiştik. Veyahut da bundan maksat, Hz. İbrahim (a.s.)'in de, "Ölüleri nasıl dirilttiğini bana göster "(Bakara, 260) dediği gibi, te'kîd amacıyla daha çok delil istemektir. Hak Teâlâ'nın tabirinin mânası, tıpkı "Bunlar sana nereden geliyor?"(Al-i İmran, 37) ifâdesinde olduğu gibi, "nereden?" demektir. "Bu kasabayı diriltmeden" maksat, onu imâr etmektir. Yani, onu yapmayacak manasında, "Allah onu ne zaman yapacak?" demektir. Bunun üzerine Allah Teâlâ bu kimseye, hem kendi nefsi, hem de o kasabanın imar edilmesi hususunda bir mucize göstermek istedi de, "Böylece onu, yüz yıl öKi bıraktı." Biz bu hadiseyi daha önce zikretmiştik. İmdi, "Allahu Teâlâ'nın diriltmesi hususundaki istidlal, bir gün veya yarım gün ile de yapılabilirken, onu yüz ytl öldürmesindeki fayda nedir?" denilirse, biz deriz ki: Uzun bir müddet geçtikten sonra diriltmek, kısa bir müddet geçtikten sonra diriltmekten aklen daha uzak ihtimal görülür. Yine, uzun bir müddet geçtikten sonra başkalarının bu kimsede, bu kimsenin de başkalarında müşahede edeceği şeyler daha şaşırtıcı olur. [85]
Allah'ın O'nu Diriltmesi Başa Dön
Hak Teâlâ'nın am li beyanının mânası, "sonra onu diriltti" demektir. Kıyamet günü de, insanlar kabirlerinde diriltildikten için "yevmu'l-ba's" diye adlandırılır. Bu tabirin kökü, Arapların deveyi yerinden kaldırıp dimdik tuttukları zaman söyledikleri sözüne istinâd etmektedir. Allah Teâiâ, demeyip de buyurmuştur. Çünkü, Allahu Teâlâ'nın sözü, O'nun o kimseyi, daha önce olduğu gibi diri, akıllı, anlayışlı ve iiahî bilgiler hususunda istidlalde bulunmaya müsait ve kabiliyetli olarak "iade" ettiğine delâlet eder. Eğer Allah demiş olsaydı, bu faydalar temin edilemezdi. Hak Teâlâ'nın, "Ne kadar kaldın?" dedi" buyruğu ile ilgili birkaç mesele vardır: [86]
Birinci Mesele
Burada iki kıraat (okuyuş) şekli vardır. Ebu Amr, Hamza ve Kisaî, idgâm ile diğerleri ise, izhâr ile okumuşlardır. Binaenaleyh idgâm edenler, iki mahreç birbirine yakın olduğu için idgam etmişler; izhar edenler ise, her ne kadar mahreçleri yaktn olsalar dahi, en nihayet farklı olduklarından izhâr etmişlerdir. [87]
İkinci Mesele
Âlimler, bu sözü söyleyenin Allah olduğu hususunda ittifak etmişlerdir. Bu hitabın Allah'tan olduğu bilinmiştir; zira bu hitab, mucizeyle beraber yapılmıştır.Bir de, o kimsenin diriltilmesinden sonra, eşeğinin durumundan ve onun kemiklerinin apaçık bir biçimde çürümesinden, bu harikulade hâlin ancak Allah tarafından meydana getirilebileceğini müşahede edip işi anlamıştır. [88]
Üçüncü Mesele
Bu âyetle ilgili bir müşkilât vardır ve o da şudur: "Allah Teâlâ, o kimsenin öldüğünü bitip ve ölen kimsenin diriltildikten sonra, ölüm müddetinin uzun mu kısa mı olduğunu bilemiyeceğini bildiği halde, hangi hikmete binaen ona bunun miktarını sormuştur?" Buna şu şekilde cevap verebiliriz: Hak Teâlâ'nın böyle bir sorudan maksadı, harikulade olarak meydana gelen şeylere dikkat çekmektir. [89]
Ölü Kaldığı Süre İle İlgili Bazı Sualler Başa Dön
Hak Teâlâ'nın. "Bir gün yahud bir günden az kaldım" buyruğu ile ilgili birkaç sual vardır:
Birinci Sual: Cenâb-ı Hakk, bu "terdîd" ifâdesini niçin zikretmiştir?
Cevap: Kendisine nisbetle durum aynı olduğu halde, meyyitin ölüm süresi uzamış veya kısalmıştır. Böylece de o kimse, meyyit (ölü) olabilmesi mümkün olan en az bir zaman ile cevap vermiştir. Çünkü, süre bakımından kesin olan taraf budur. Bu ifâdenin tefsirinde şu hususa da yer verilmiştir: O kimsenin ölümü, gündüzün başında olduğu için "bir gün", sonra duvarların üstünde gün ışığının devam ettiğini görünce de "bir günden az" demiştir.
İkinci Sual: Ölü olarak bekleme yüz sene olup, sonra da, "Bir gün yahud bir günden daha az bekledim" demesi, bir yafan olmaz mı?
Cevap: O, bu sözü zann-ı galibine göre söylemiştir. Böyle bir yalandan dolayı muaheze edilmez. Bunun bir benzeri de şudur: Cenâb-ı Allah Ashab-ı Kehf'ten naklen, onların kendi vehim ve düşüncelerine göre, "Bir gün veyahut da bir günden az kaldık" (Kehf, 19) dediklerini bildirmektedir. Yine Yusuf (a.s.)'un kardeşleri de, "Baba, oğlun hırsızlık etti. Biz ancak bildiğimize şahldlik yaptık"(Yusut, eo) demişlerdi. Onlar bu sözü sırf melikin su tasının onun yükünün içinden çıkarılması karinesiyle söylemişlerdi.
Üçüncü Sual: O bu beklemenin, ölüm sebebiyle olduğunu kesin olarak biliyor muydu, yoksa bilmiyordu da sadece bu beklemenin ölüm sebebiyle olduğunu zan mı ediyordu?
Cevap: Açık olan şudur ki, o bunun ölüm sebebiyle olduğunu biliyordu. Çünkü onun Öldürülüp yüz sene sonra diriltilmesindeki esas maksat, onun ölümden sonra diriltilmeyi müşahede etmesidir. Bu ise ancak, o kimse bu bekleyişin ölüm sebebiyle olduğunu bildiği zaman olur. Yine o, ya kendi nefsinde veya merkebinde, bu beklemenin ölüm sebebiyle olduğunu gösteren halleri müşahede etmişti. Cenâb-ı Allah'ın,"Hayır, yüz yıl kaldın" dedi" sözünün mânası açıktır. Burada kelimesinin aslı, yüzmek anlamına gelen masdarıdır. Çünkü, yılın içinde durdurulması mümkün olmayan uzun bir akış, yüzüş bulunmaktadır. Allahu Teâlâ'nın "İşte, yiyeceğine, içeceğine bak,henüz bozulmamıştır" buyruğu ile ilgili birkaç mesele vardır: [90]
Ayetteki Kıraat Meselesi
Kıraat imamları (Bakara, 259), (Enam, 90), (Hakka, 28), (Hakka. 29),ve (Karia, 10) kelimelerindeki hâ harfinin, vakf halinde okunuşta gösterilmesi hususunda ittifak {ettikten sonra, vasl halinde okunuşta gösterilip gösterilmeyeceği hususunda ihtilâf etmişlerdir. İbn Kesir, Nâfi, Ebû Amr, İbn Amir ve Âsim bütün bu kelimelerin hepsini, vasi halinde de hâ harfini isbât ederek, belirterek okumuşlardır. Hamza, vasi halinde bu harfleri hazfetmiştir. Kisaî ise îve kelimelerindeki hâ harfini hazfetmiş, diğer kelimelerdeki hâ harfini isbât ederek okumuştur. Kıraat âlimleri "Ah, keşke kitabım bana verilmeseydi. Hesabımın da ne olduğunu bilmeseydim "(Hakka, 25-26) âyetindeki ve kelimelerindeki hâ harflerinin, vasi ve vakf halinde okunacağı hususunda ihtilâf etmemişlerdir. Sen bunu anladığın zaman biz deriz ki, bu hâ harflerinin hazfedilişinin birkaç izahı bulunmaktadır: ,
1) kelimesi, (yıl, sene) kelimesinden iştikak etmiştir. Âlimlerden birçoğu kelimesinin aslının kelimesi olduğunu iddia etmiştir ve şöyle demişlerdir: Bunun böyle olduğuna delil, Arapların bundan iştikak ettirerek, bir kavme kıtlık isabet ettiği sene demeleridir. Nitekim şair şöyle demiştir: "Mekke'nin insanları, kıtlık çekmiş zayıf kimselerdir." Araplar, bu kelimeyi şeklinde çoğul yapmışlardır. Bu kelimeden olmak üzere ise, şu fiil kullanılmaktadır: Btr kimse başkasına güzel muamele edip ona yumuşak davrandığı zaman denilir. Kelimenin ism-i tasgiri ise şeklindedir. Bu sabit olunca sözündeki "hâ" harfinin kelimenin aslından olmayıp, sekte sebebiyle getirilmiş bir harf olduğu anlaşılır.
2) Vahidî, Ferra'nın söyle dediğini nakletmiştir: kelimesinin aslının olması caizdir. Çünkü Araplar, her nekadar az kullanılsa da, bu kelimenin ism-i tasgirinden demişlerdir. Buna göre lâfzının aslının şeklinde olması, daha sonra sonundaki nûn harfinin düşerek vakf halinde sonuna "sekte hâ'sı"nın gelmiş olması caizdir. Nitekim (Şahin süzülmedi) tabirindeki fiilin aslıdır. Daha sonra bunun sonundaki "dâd" harfi düşürülerek, vakf hallinde sonuna hâ-i sekte getirilerek denilmiştir.
3) Ayetteki tabiri (Hicr, 26) âyetindeki kelimesinden alınmıştır. Bu Kelimenin masdarı olan lügatte (kalıba) dökmek, şekil vermek manasınadır. Ebû Ali el-Farisi de aynı şeyi söylemiştir. Buna göre ifâdesinin manası, "Onun içeceği olduğu gibi kalmış, üzerinden yüz yıl geçtiği halde dökülmemiştir" şeklindedir. Sonra bu kelimenin sonundaki nün hazfedilerek, ikinci maddede de açıkladığımız şekilde, nûn'un yerine, hâ-i sekte getirilmiştir. İşte bu üç madde, kelimeden bir harfin hazfedilmiş olduğunu göstermek için getirilmiştir.
Bu kelimenin sonundaki hâ harfinin okunuşta gösterilmesinin izahı ise şudur: Bu lâfzından alınmıştır.kelimesinin aslı ise, ism-i tasgirinin oluşunun da delalet ettiği gibi şeklindedir. "Seneler geçirmiş hurma" manasında, "Evi senelerce kiraladım" manasında da denilir. Durum böyle olunca âyetinin sonundaki hâ harfi, kelimenin asli harfi olur. İşte bundan dolayı, vasi halinde de, vakf halinde de hazfedilemez. [91]
İkinci Mesele Başa Dön
Âyetteki ifâdesi, "değişmedi, bozulmadı" manasındadır. Buna göre bu kelimenin asıl manası, "onun üzerinden seneler geçmedi" demektir. Çünkü yılların geçmesi onu değiştirememiş ise, bu, sanki üzerinden yıllar geçmiş demektir. Bu, Ebu Ali el-Fârisi'den, ifâdesinin "onun içeceği dökülmedi" mânâsında olduğunu nakletmiştik.
Bunlardan sonra geriye bu âyetle ilgili iki soru kalır:
Birinci Soru: Allahu Teâlâ, "Hayır, yüz yıl kaldın" buyurunca, bunun peşisıra yüz yıl kaldığını gösteren şeyden bahsetmesi gerekirdi. O'nun, "İşte, yiyeceğine ve içeceğine bak. Henüz bozulmamış" buyruğu o kimsenin yüz yıl beklediğini göstermez. Aksine bu ifâde, açıkça o kimsenin "bîr gün veya bir günden az" dediği söze uygun düşer.
Buna şöyle cevap verilir: İnsanın o şeyin şüpheli olduğunu bir nebze bilmesinin yanısıra, bu husustaki şüphe ne kadar güçlü olur ise, o şüpheyi giderecek delili duyması da o derecede tesirli olur ve o kimsenin bu husustaki işi yapması da o derecede mükemmel olur. Buna göre Cenâb-ı Hak sanki "Hayır, yüz sene kaldın" dediğinde, bunun peşinden, "İşte yiyeceğine ve içeceğine bak, henüz bozulmamışlar" demiştir ki bu, o kimsenin "Birgün, yahut bir günden az" sözünü kuvvetlendiren bir husus olmuş olur. Bu durumda da, böyle bir şüpheyi giderecek delile duyduğu arzu artmış olur. Bundan sonra Cenab-ı Allah, "Bir de merkebine bak.." buyurup, o da merkebinin çürümüş ve kemik yığını haline gelmiş olduğunu görünce, Allah'ın kudreti karşısındaki hayranlığı büyümüş olur. Çünkü yiyecek ve içecekler kısa zamanda bozulur. Fakat merkep uzun bir zaman yaşayabilir. O insan, bozulabilecek şeyi, yani yiyecek ve içeceği bozulmamış; bozulmayacak şeyi, yani merkebinin kemiklerini bozulmuş ve çürümüş olarak görünce, Allah'ın kudretine olan hayranlığı artmış ve bu delil, onun aklında ve kalbinde yer tutmuştur.
İkinci Soru: Allahu Teâlâ, bu âyette yiyecek ve içecekten bahsetmiştir. Halbuki Hak Teâlâ'nın 'bozulmamış" ifâdesi, yiyicekle değil içecekle ilgilidir. Buna şöyle cevap verilir: İçecekler için "bozulmama" ifâdesi kullanıldığı gibi, yiyecekler için, bilhassa çabuk bozulan yiyecekler için de kutlanılır. Rivayet edildiğine göre, bu kişinin yiyeceği incir ve üzüm, içeceği ise incir ve üzüm suyu idi. İbn Mes'ud (r.a.)'un kıraatinde ayet, okunmuştur. Hak Teâlâ'nın "Bir de merkebine bak" buyruğu şu manadadır. Bu, o kimseye, merkebin kemiklerinin çürümüş olduğunu gördüğü için, uzun müddetten beri Ölmüş olduğunu bildirmektedir. Bu, gerçekte merkebin kendisine bakması manasında değildir. Çünkü o, bu çürümüş kemiklerin o anda canlı bir varlık haline dönüştüğünü görünce, bunu yapabilen zâtın, bir anda eşeği öldürüp kemiklerini derhal çürütmeye de kadir olduğunu anlar. Bu durumda da, merkebin kemikleri ile, uzun müddet ölmüş olduğuna delil getirilemez. Aksine merkebin kemiklerinin hayat bulması, o kimsenin, Hak Teâlâ'nın, "Hayır, yüz sene kaldın" sözünün doğru olduğunu gösteren bir mucize olmuş olur. Dahhâk şöyle der: "Bu tabirin manası şudur: "Allah Teâlâ, ölümden sonra yeniden diriltince, bu "ba's"in doğruluğuna bir delil olmuş olur." Başka alimler, bunun bir mucize olduğunu söylemişlerdir. Çünkü Hak Teâlâ, o kimsenin, torunlar ihtiyarlamış, saç ve sakalları ağarmış vaziyette kendisini simsiyah saçı ile bir genç olarak yeniden diriltmiştir. [92]
Halka İbret Vesilesi Olması
Allahu Teâlâ'nın, "Bu, seni insanlara bir ibret vesi-fesi ktfmanuz içindir" beyanından muradın, ona bir şeref kazandırıp onu yüceltmek ve gerek dinî, gerekse dünyevî bakımdan yüksek derecelere çıkarmayı va'adetmek olduğunu söylemiştik. Bunlar ise, küfür üzere ölen ve Allah'ın kudretinde şüphesi olan kimselere uygun düşmez.
Buna göre eğer, "Cenâb-ı Hakk'ın bu buyruğunun başındaki vâv harfinin faydası nedir?" denilir ise, biz deriz ki; Ferra: "Kendisinden sonra mukadder (mahzuf) bir fiil bulunduğu için, burada vâv harfi getirilmiştir. Çünkü Allah Teâlâ eğer "seni bir ibret nişanesi kılmamız için eşeğine bak" derse, "eşeğe bakma" cümlesi şart, "onu bir ibret nişanesi kılma" cümlesi ise onun cezası (neticesi) olmuş olurdu ki bu sözden böyle bir mana kastedilmemiştir. Fakat Cenâb-ı Hak, vâvlı olarak buyurunca mana, "Seni bir ibret nişanesi kılmak için, yaptığımız öldürüp diriltme işini yaptık" şeklinde olmuştur. Bunun bir benzeri de, "İşte biz ayetleri böylece türlü türlü açıklarız. Tâ ki onlar "Sen okumuşsun ' desinler" (En'am, 105) ayetidir. Bu "Onlar sen okumuşsun" desinler diye, âyetlerimizi böyle türlü türlü açıklarız" manasındadır. Yine ayeti de "O yakin sahibi olanlardan olsun diyef işte böyle İbrahim'e göklerin ve yerin melekûnınu gösteriyorduk" (Enam 75) manasındadır" demiştir. Allahu Teâlâ'nın "kemiklere bak" ifâdesine gelince, çoğu müfessirler, âyette geçen kemiklerden maksadın, onun eşeğinin kemikleri olduğunu, çünkü bu kelimenin başındaki elif-lâm'ın hazfedilen muzafun ileyhe bedel olarak geldiğini söylemişlerdir. (Yani burada ) tuaf (Merkebinin kemikleri) izâfetindeki, kısmı hazfedilmiş ve ona karşılık kelimesinin basma lam-ı tarif getirilmiştir.) Diğer müfessirler de, "Allah Teâlâ'nın âyetteki "kemikler" ile, o kişinin bizzat kendisinin kemiklerini kastettiğini ileri sürerek şöyle demişlerdir: "Hak Teâlâ, o kimsenin kafasına ve gözlerine can vermiş, bedeninin diğer kısımları ise çürümüş kemikler olarak kalmış. Böylece o kimse, kendi kemiklerine bakmış ve onların nasıl toplanıp birbirlerine kenetlendiklerini seyretmiştir. Yine o kimse, eşeğinin bağladığı gibi durduğunu, yüz yıldan beri yiyip içmeden canlı kaldığını görmüştür." Bu izaha göre âyetin takdiri: "Kendi kemiklerine bak" şeklinde olur. Bu görüş, Katâde, Rebî ve İbn Zeyd'e aittir. Bana göre, bu izah şu bakımlardan zayıftır:
a) Âyetteki, "Bir gün, yahut bir günden daha az" tabiri, ancak kendi üzerinde bir değişiklik görmeyen ve bir günden daha az bir müddette uyuduğunu zanneden kimseye daha münasib olur. Vücudunun dağılıp parçalanmış olduğunu, kemiklerinin çürümüş halini müşahede eden kimseye, bu söz uygun düşmez.
b) Allah Teâlâ o kimseye hitab edip, onun da cevap verdiğini nakletmektedir. Binaenaleyh cevap veren kimsenin de Allah'ın öldürdüğü o kimse olması gerekir. Öldürme işi, bütün bedenle ilgili olunca, Allah'ın dirilttiği cevap veren kimsenin de, o şahsın bütün bedeni olması gerekir.
c) Cenâb-ı Allah'ın, "Allah da onu yüz yıl ölü bırakmış, sonra da diriltmişti" buyruğu, Allah'ın, o kişinin bütün bedenine can verdiğini gösterir. [93]
Ayetteki Kıraat Farklarına Göre Mânalar
Hak Teâlâ'nın, buyruğundan murad, Allah'ın o kemiklere can vermesidir. Nitekim "Allah ölüyü diriltti" manastnda denilir. Allahu Teâlâ da, "Sonra, dilediği zaman onu diriltilir" (Abese, 22) buyurmuştur. Allah Teâlâ O, "Bu çürümüş kemiklere kim can verecekmiş?" dedi. De ki: "Onları ilk defa yaratan diriltecek "(Yasin, 78-79) âyetinde de, diriltmeyi kemiklerle ilgili olarak beyan etmiştir. Bu kelime şeklinde de okunmuştur. Ferrâ şöyle demiştir: "Sanki o dürülüp büküldükten sonra yayılmaya başlanmıştır. Bu böyledir, çünkü hayat sayesinde, alış verişteki canlılık başlar. Buna göre o kimse ölü olduğu müddetçe, bükülüp durulmuş gibi olmuş demektir. Fakat yeniden diriltilince, adetâ dürülmesinden sonra yeniden yayılıp açılmış gibi olur. Ham-za ve Kisâî, üstten noktalı zâ harfi ile, bu kelimeyi şeklinde okumuşlardır ki bunun manası, "Biz kemiklerin bir kısmını, bir kısmı üstüne bitiştiriyoruz" şeklindedir. Birşeyi "inşâz", onu kaldırma manasındadır. Meselâ "onu kaldırdım, o da kalktı" denilir. Yerden çıkıp yükselen şey için de fiili kullanılır. Kadının geçimsizliği manasında tabiri de, kadının kocasının rızasına başkaldırması manasındadır. Bu kıraate göre âyetin mânası, "Biz onu yeryüzünden nasıl kaldırıp, her kemiği bedendeki yerlerine döndürüyor ve kemikleri üst üste inşa ediyoruz" demektir. Nehaî'den onun bu kelimeyi şeklinde okuduğu da rivayet edilmiştir ki, bu okunuşa göre âyetin mânası, Ahfeş'ın söylediği şekilde olur. Ahfeş, onu yükselttim, kaldırdım mânasında denildiğini söylemiştir. Bütün kıraatlara göre bu tabirin mânası şudur: Allahu Teâlâ kemikleri üst üste inşâ etmiş, böylece bir nizam içinde kemikleri birbirleriyle bir araya gelmiş, sonra bu kemikler ete bürünmüş; damarlar, sinirler, etler ve deriler bu beden üzerinde yayılarak, bir kısmı diğerine bitişmiştir. Böylece bütün kıraat-tar bu mânayı meydana getirmiş olurlar. Daha sonra Hak Teâlâ, "Kendisine belli olduğu zaman" buyurmuştur ki, bu daha önce geçen, "Allah burasını ölümünden sonra nasıl diriltecek?" sözüyle ilgilidir. Buna göre mâna, "Meydana gelmesi uzak görülen şey bizzat tahakkuk edip, ona görününce.." şeklinde olur. Keşşaf sahibi fiilinin failinin mukadder olduğunu söylemiştir. Takdiri ise, Allahu Teâlâ'nın herşeye kadir olduğu O'na belli olunca, O, "Biliyorum ki Allah, her şeye kadirdir" dedi" şeklindedir. İkinci cümle kendisine delâlet ettiği için, birincisi hazfedil mistir. Bana göre bu, bir zorlamadır. Aksine sahîh olan takdir şöyledir: "Allahu Teâlâ'nın öldürmesi ve diriltmesi müşahede yoluyla o kimseye belli olunca O, "Biliyorum ki Allah, herşeye kadirdir" demiştir." Bunun te'vîli ise şöyle olur. "Bu istidlalden önce bildiğim şeyi, bizzad müşahede ederek kavradım, bildim." Hamza ve Kisaî, emir sîgası ile ... "Dedi ki: Bil..." şeklinde okumuşlardır. Bu kıraatin izahı hakkında iki görüş vardır:
a) Bu durum ortaya çıkınca o kimse, kendi kendine emir vererek söylemiştir. Nitekim A'şâ da "Umame'yi uğurla.. Çünkü kervan çoktan yola koyuldu.." demiştir.
b) Allah Teâlâ, "Bil ki Allah, herşeye kadirdir" buyurmuştur. Bu te'vîlin doğruluğuna Abdullah İbn Mesûd ile A'meş'in şu kıraatleri de delâlet eder: "Denildi ki: "Bil ki, Allah herşeye kadirdir." Mak Teâlâ'nın Hz. İbrahim ile ilgili âyetin sonunda, "Bil ki Allah, azizdir hakimdir" (Bakara. 260) demiş olması da, bu Kıraati destekler.
Kadî şöyle demiştir. "Birinci kıraate yapış, onu benimse.. Çünkü, bir şeyi emretmek ancak, o emredilen şey bulunmadığı zaman güzel olur." Burada, Hak Teâlâ'nın buyruğunun delaletiyle, bu bilgi mevcuttur. Binaenaleyh, ilim mevcutken, onu elde etmeyi emretmek caiz olmaz. Ama, onun bulunduğunu haber vermek (böylece de "Biliyorum ki..") demek caizdir. [94]
Üçüncü Kıssa: Ölümden Sonra Dirilme
"Hani İbrahim: "Ya Rabbi, ölüleri nasıl dirilttiğini bana göster" demiş, (Allah da) "inanmadın mı yoksa?" demiş; o da, "İnandım, fakat kalbimin itminan bulması için (istiyorum)" demişti. Allah da, "Dört kuş tut, onları kendine alıştır, sonra onların her parçasını bir dağın üzerine bırak. Sonra da çağır. Koşarak sana geleceklerdir" demişti. Bil ki şüphesiz ki Allah, azizdir, hakimdir" (Bakara. 260). Üçüncü kıssa da, dirilmenin sıhhatine, doğruluğuna delâlet eder. Hak Teâlâ'nın bu âyetiyle ilgili birkaç mesele vardır: [95]
Birinci Mesele
Bu âyetin başındaki edatının müteallâkının ne olduğu hususundadır. Bu hususla ilgili iki görüş vardır:
Zeccâc, âyetin takdirinin "Hatırla o zamanı ki, İbrahim., demişti" şeklinde olduğunu söylemiştir. Başkaları ise bu ifâdenin Cenâb-ı Hakk'ın, "Rabbi hakkında İbrahim ile çekişeni görmedin mi.. "(Bakara, 258) âyetine affedildiğini, takdirinin ise, "Rabbi hususunda çekiştiği zaman görmedin mi?" Yine, İbrahim, 'Ya Rabbi, ölüleri nasıl dirilttiğini bana göster" değidiğf zaman görmedin mi?" şeklinde olduğunu söylemişlerdir. [96]
Hz. İbrahim(a.s.)’in Talebinde Riayet Ettiği Edeb Başa Dön
Allahu Teâlâ "Yahut o kimse gibisin ki o, bir kasabaya uğramış..." diyerek Üzeyir'in açıkça söylemedi; halbuki bu iki kıssadan maksat aynı olmakla birlikte, burada ise İbrahim (a.s.)'in ismini yerdi. Bunun sebebi şudur:
Üzeyr(a.s), edebe riâyet etmeyerek dedi İbrahim(a.s.) ise, edebe riâyet ederek, ilkönce Allah'ı, "Rabbim" diyerek övdü, daha sonra da "Bana göster" diyerek, istekte bulundu.. Yine İbrahim (a.s.)edebe riâyet ederek, diriltme ve öldürme fiillerini kuşlar hakkında; Üzeyr (a.s.)ise, edebi gözetmeyerek bu fiilleri kendi nefsi hakkında istemiştir. [97]
Hz. İibrahim’in Bu İsteğinden Güdülen Maksad
Alimler, Hz. İbrahim'in sorusunun sebebi hususunda şu görüşleri ileri sürmüşlerdir:
Birinci Görüş: Hasan el-Basri, Dahhâk, Katâde, Atâ ve İbn Güreye şöyle demişlerdir: Hz. İbrahim denizin kıyısında bir leş görür. Deniz kabardığında, leşi götürür ve böylece onu denizdeki canlılar yer.. Med olmadığında onu vahşi hayvanlar yer. Vahşi hayvanlar çekip gittiğinde de kuşlar gelerek, onun geri kalan kısmını yerler ve uçar giderler... İşte bundan dolayı Hz. İbrahim,"Ya Rabbi, canlıların parçalarını, yırtıcı hayvanların, kuşların ve denizdeki canlıların karnından toplayarak tekrar nasıl bir araya getireceğini bana göster" dedi. Bunun üzerine kendisine, "İman etmedin mi, yoksa?" denildiğinde O; "Evet, ettim; ancak benim bu sorumdan maksadım istidlal ile elde ettiğim ilmimin zaruri bir bilgi hâline dönüşmesini istemektir" dedi.
İkinci Görüş: Muhammed İbn İshâk ile Kâdî şöyle demişlerdir: Bu sorunun sebebi şudur: Hz. İbrahim,"Benim Rabbim, hem diriltir, hem öldürür" (Bakara, 258) dediğinde Nemrûd da: "Ben de diriltir ve Öldürürüm" diyerek, bir kişiyi salıverip, bir kişiyi de öldürmek suretiyle münazara ettiklerinde Hz. İbrahim, "Bu bir öldürme ve diriltme değildir" dedi; bunu müteakiben de bu mesele hem Nemrûd, hem de O'na bağlı olanlar huzurunda ortaya çıksın, açıklık kazansın diye, "Rabbim nasıl dirilttiğini bana göster.."dedi. Rivayet edildiğine göre Nemrûd, "Rabbine söyle, diriltsin; aksi halde seni öldürürüm.." dedi. Bunun üzerine Hz, İbrahim de Allahu Teâlâ'dan bunu istedi. Buna göre sözünün manası, "Öldürülmekten kurtarılmam için..." veyahut da-" delilim ve burhanım kuvvetli olsun diye" şeklinde olur. "Şüphesiz benim bu delilden başka bir delile geçişim, o delilin zayıflığı sebebiyle değil, aksine dinleyen kimsenin cehaleti sebebiyledir."
Üçüncü Görüş: İbn Abbas, Saîd İbn Cübeyr, ve Süddî (r.a.) şöyle demişlerdir: Allahu Teâlâ Hz. İbrahim'e "Ben bir beşeri dost, halîl edineceğim" şeklinde vahyettiğinde, Hz. İbrahim bunu gözünde büyüterek "Allah'ım, bunun alâmeti ve nişanı nedir?" dedi. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak, "Bunun emaresi, o kimsenin duâ ederek, ölüleri diriltmesidir" buyurdu. Hz. İbrahim'in, kulluğun derecelerinde ve peygamberliğin ifasında makamı yücelince, onun hatırına, "Belki de o dost ben olurum..." düşüncesi geldi. Bunun üzerine Hz. İbrahim, Allah'tan ölüleri diriltmesini istedi. Allahu Teâlâ da, "İnanmadın mı yoksa?" deyince O, "inandım, fakat benim, senin dostun olduğuma kalbim tam bir itminan duysun diye" demişti.
Dördüncü Görüş: İbrahim (a.s.) Dunu, kavmi için istedi. Bu böyledir, çünkü peygamberlere tâbi olan kimseler, onlardan bazan bâttl bazan da hak olan şeyler taleb etmişlerdir. Meselâ onların Hz. Musa'ya, "Nasıl onların ilâhları var ise, sen de bize bir ilâh yap" (A'râf, 138) şeklinde demeleri gibi.. Bunun gibi, İbrahim (a.s.) de, bunu taleb etmişti. Bundan mak-sadi ise, kavminin bunu müşahede etmesi ve böylece de kalblerindeki İnkârın yok olmasıdır.
Beşinci Görüş: Aklıma şöyle bir düşünce geldi de ben de şöyle dedim: Şüphesiz bu ümmet, peygamberin peygamberlik iddiasında doğru söylediğini anlamaları hususunda, onun elinde zuhur edecek bir mucizeye nasıl muhtaç iseler, bu peygamber de, melek yanına gelip, ona, Allah'ın onu bir peygamber olarak gönderdiğini haber verdiğinde, o peygamber de kendisine gelenin kovulmuş bir şeytan değil de kerîm bir melek olduğunu bilebilmesi için, o meleğin elinde zuhur edecek bir mucizeye muhtaçtır... Yine, melek Allah'ın kelâmını dinlediğinde, o da bu kelâmın, başkasının değil de Allah'ın kelâmı olduğuna delâlet edecek bir mucizenin zuhuruna muhtaç olur. Durum böyle olunca, şöyle denilmiş olması mümkündür: Melek, Hz. İbrahim'e gelerek, ona Allahu Teâlâ'nın kendisini insanlara bir peygamber olarak göndereceğini haber verince, Hz. İbrahim bir mucize talebinde bulunarak, "Ya Rabbi, ölüleri nasıl dirilttiğini bana göster" demiş, Allah da "inanmadın mı yoksa?" deyince, o da, "inandım, fakat gelen zâtın kovulmuş şeytan değil, kerim bir melek olduğuna, kalbim tam bir itminan duysun diye (istiyorum)" demiştir.
Altıncı Görüş: Bu, tasavvuf ehlinin görüşüdür: Âyette geçen kelimesinden murad, mükâşefe ve tecelli nurlarına karşı perdelenmiş kalbler-dir. "Diriltmek" ise, bu ilahi tecelli ve nurların zuhur etmesinden ibarettir. Binaenaleyh, buna göre Hz. İbrahim'in demesi, o tecelli ve mükâşefeleri istemektir. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak ona, "Yoksa iman etmedin mi?" deyince de, "Evet, ona, gaybî bir imanla iman ettim. Ne var ki o tecellinin meydana gelmesi sebebiyle kalbim mutmain olsun diye, onun meydana gelmesini istiyorum..." dedi.
Kelâmcılar da şöyle demişlerdir: İstidlali olan ilme, bazen şek ve şüpheler arız olabilir... Böylece Hz. İbrahim, kendisine şek ve şüphenin ânz olmayacağı ve kendisiyle, kalbin tam bir istikrara kavuşacağı zarurî bir ilim talebinde bulunmuştur.
Yedinci Görüş: Belki de İbrahim (a.s.) Allah'ın kendisine indirmiş olduğu sahifelerden, soyundan gelecek olan Hz. İsa'nın duası sayesinde ölüleri diriltme payesiyle Allah tarafından şereflendirileceğim öğrenince, O da bunu istedi. Bunun üzerine kendisine, "İnanmadın mı yoksa?" denilince O "Evet, inandım; fakat benim mertebemin senin yanında, torunum İsa'nın mertebesinden daha az olmadığına kalbim mutmain olsun diye.." dedi.
Sekizinci Görüş: Hz. İbrahim'e oğlunu kurban etmesini emretmiş, O da bu emre uyarak, sonra da, "Bana, canlıyı cansız kılmamı emrettin, ben de yaptım. Ben de senden, cansız olanı canlı kılmanı istiyorum" demiştir. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak, "Yoksa inanmadın mı?" deyince de, "Ne demek, inandım; ne var ki beni dostun edindiğine kalbim mutmain olsun istedim.." demiştir.
Dokuzuncu Görüş: Hz. İbrahim (a.s.) kendi kalbine nazar ettiğinde, oğlunu sevmesinden dolayı kalbini adeta ölü olarak gördü de, Allah'tan utanarak, "Ya Rabbi, ölüleri nasıl diriltirsin?" dedi. Yani, "Gafletinden dolayı kalb öldüğü zaman, o kalbin, Allah'ın zikriyle ihyâsı, diriltilmesi nasıl olur?" demektir.
Onuncu Görüş: Âyetin takdiri şöyledir: "Bütün canlılar kıyamet gününde "haşr"ı müşahede ederler. Binaenaleyh, sen bana bunu bu dünyada göster.." deyince, Cenâb-ı Hak, "Yoksa iman etmedin mi?" dedi. O da, "Evet, iman ettim, ne var ki bana bu dünyada böyle bir şerefi tahsis edip, verdiğine dair kalbim mutmain olsun istedim" diye cevap verdi.
Onbirinci Görüş: Hz. İbrahim'in maksadı, Allah'ın ölüleri diriltmesi değildir. Aksine O'nun maksadı, arada hiçbir vasıta olmaksızın, ilahî kelâmı dinlemektir.
Onikinci Görüş: Bazı câhil kimseler şöyle demişlerdir: "Hz. İbrahim (a.s.), gerek "mebde",gerekse "maâd" hususunda şüphe içindeydi. O'nun mebde hususundaki şüphesi O'nun, "(Sizce) Rabbim budur" (En'âm,76) ve "Andolsun ki, eğer Rabbim beni hidayete erdirmeseydi, muhakkak ki ben, sapıtmış olan kimselerden olurdum"
(Enam, 77) sözleriyle ortaya çıkmaktadır. Maâd hususundaki şüphesi de, işte bu âyette kendisini göstermektedir.
Bu görüş son derece zayıf, hatta küfürdür. Çünkü Allah'ın ölüleri diriltebileceğini bilmeyen kimse, kâfirdir. Mâsûm olan peygamberi böyle bir şeye nisbet eden kimse, o masum peygamberi küfre nisbet etmiş olur ki. asıl böyle diyen kimse kâfir olur. Bu görüşün bâtıl olduğuna şunlar da delâlet eder:
a) Hak Teâlâ'nın sözü- Eğer Hz. İbrahim şüphe etmiş olsaydı, bu şekilde söylemesi doğru olmazdı.
b) Cenâb-t Hakk'ın, sözü.. Bu, daha fazla yakın isteyen arif bir kişinin sözüdür.
c) Allah'ın kudreti hususunda şüphe etmek, "nübüvvet" hususunda da şüphe etmeyi gerektirir. O halde o daha nasıl kendi nübüvvetini bilebilir? Hak Teâlâ'nın, "Yoksa inanmadın mı?" sözüyle ilgili şu iki açıklama yapılmıştır:
a) Bu sözün başındaki hemze, istifhâmı takrîrî'dir. Nitekim şair, "Sizler bineklere binenlerin en hayırlısı değil misiniz? (Evet en hayırlısısmız.)" İnsanların en cömerdi Hân soyundan olanlardır.
b) Bu sorudan maksad etraftaki kimselere karşı onun buna inanıp, bilen olduğunu ispatlamaktır. Böylece bu sorudan başka bir maksat güdülmüştür. Hak Teâlâ'nın, 'Evet, inandım, fakat kalbimin itminan bulması için.." buyruğuna gelince, bil ki sözündeki lâm harfi, mahzûf bir fiile taalluk eder. Buna göre kelamın takdiri, "Kalbimin mutmain olmasını istediğim için bu talepte bulundum" şeklindedir. Âlimler, bu ifâdeden muradın, istidlal eden kimseye arız olan bazı düşüncelerin yok olmasıdır. Yoksa, her iki durumda da yakînî inanç bulunmaktadır. Burada aklî bir mübâhese de söz konusudur. O da şudur: Bu açıklama, ilimlerin bir kısmının diğerinden daha kuvvetli olduğunun cevazı meselesine dayanır. Burada çetin bir soru ortaya çıkmaktadır ki o da şudur: İnsan, ilim sahibi olduğunda, o şeyin zıddını ya caiz görür, veyahut da görmez. Şayet, herhangi bir şekilde onun zıddını caiz görür, tecviz ederse, bu kesin ve kat'î bir itikad değil, kuvvetli ve gâlib bir zan olmuş olur. Eğer o, ilmin zıddını hiçbir şekilde tecviz etmezse, ilimlerde bir farklılık söz konusu olmaz. Bil ki, böyle bir müşkil, biz,maksadm "Allah'ın diriltmeye kadir olduğu hususundaki inanç hususunda bir itminan temin edilmesi olduğunu" söylediğimiz zaman söz konusu olur. Ama, maksat başka bir şeydir dersek, böyle bir müşkil zâ'ri olmuş olur. [98]
Kuşların Dirilmesi ve Bundaki Hikmet Başa Dön
Hak Teâlâ'nın, "Dört kuş tut" emrine gelince, İbn Abbas (r.a.) şöyle der: "İbrahim (a.s.) bir tavus, kerkenez, karga ve horoz yakaladı." Mücahid ve İbn Zeyd'e göre, İbrahim (a.s.) diğer üç kuşun yanında, kerkenezin yerine güvercin yakalamıştır. Burada birkaç bahis bulunmaktadır:
Birinci Bahis: Cenâb-ı Hak, hayvanlar içerisinden, öldürüldükten sonra diriltilme halini neden kuşlara tahsis etmiştir? Bu hususta âlimler şu iki görüşü ileri sürmüşlerdir:
Birinci Görüş: Uçmak, gökyüzünde ; yükselme ise havada olur. Hz. İbrahim (a.s.)'in himmet ve gayesi, melekût alemine ulaşıp oraya yükselmektir. Bunun için onun mucizesi de, himmet ve gayreti doğrultusunda, ona benzer bir biçimde olmuştur.
İkinci Görüş: İbrahim (a.s.) kuşları kesip, onları parçalayarak, her dağın tepesine onların karışımından birer parça koyup da, sonra da onları çağırdığında, karışım içerisindeki her bir cüz kendi parçasına doğru uçmaya başladı. Bunun üzerine Hz. İbrahim'e, "Her parça kendi parçasına doğru Koştuğu gibi, kıyamet gününde de, her parça kendi parçasına doğru uçar. Böylece de bedenler teşekkül eder ve ruhlar onlarla birleşir" denildi. Bunu Cenâb-ı Hakk'ın, "Hepsi, çıvgın çekirgeler gibi kabirlerden çıkacaklar" (Kamer, 7) âyeti de ortaya koymaktadır.
İkinci Bahis: Bu diriltme ve öldürmeden maksat, tek bir hayvanla da ortaya konabilir. O halde daha niçin Cenâbı Hak, Hz. İbrahim'e dört kuş almasını emretmiştir? Bu hususta da iki görüş vardır:
Birinci Görüş: Bunun mânâsı şudur: "Sen, kulluğuna göre tek bir şey istedin.. Ben ise sana, Rabbi olduğum için dört tane kuş al diyorum."
İkinci Görüş: Bu dört kuş, canlıların ve bitkilerin bedenlerinin kendisinden meydana geldiği dört esas rükne, asla işarettir. Bu işaret ise şöyledir: Sen, bu dört kuşu birbirinden ayırdedemediğin sürece senin ruhun rubûbiyyet göklerine ve kudsiyyet aleminin safalarına uçamaz,yükselemez.
Üçüncü Bahis: İbrahim (a.s.), özellikle bu dört kuşu seçip aldı. Çünkü tavus kuşu insanın kalbindeki zînet, makam ve yükselme sevgisine işarettir. Nitekim Hak Teâlâ "Nefsin isteklerini sevme insanlara süstü gösterildi" (Al-i İmran, 14) buyurmuştur Kerkenez kuşu da, yemeye çok düşkün olmaya işarettir; horoz, şehvetperestliğe işarettir; karga da, derleyip toplamaya olan ihtirasa ve tutkuya işarettir. Çünkü karganın gece gündüz uçup, o çok soğuk günlerde bile bir şeyler toplar,.a arzusu içinde olması, onun bu hırsından ileri gelmektedir. Burada şuna işaret edilmektedir; İnsan, nefsinin ve tercinin şehvetini kırmada; hırsını alt edip onu yenmede ve başkaları için süslenmeyi terketme hususunda çaba sarfetmediği müddetçe, kalbinde Allah'ın celâlinin nurlarından feyezan eden bir rahatlık duyamaz. [99]
Fiilinin Mânaları Hakkında
Hak Teâlâ'nın, "Onları kendine alıştır" ifâdesine gelince, bunda birkaç mesele vardır: [100]
Birinci Mesele
Hamza sâd harfinin kesresiyle diğer kıra- at imamları da sâd'ın dâmmesiyle şeklinde okumuşlardır. Damme ile okumadaki gaye hususunda şu iki görüş ileri sürülmüştür:
Birinci Görüş: Bir şeyi bir şeye meylettirdiğin zaman, yine boynu eğri olan kimse için de denilir. Yine, birisi bir kimseye bir şey söyleyip, ona eğildiğinde denilir. Yapılan bu açıklamaya göre, bu ayette bir hazf bulunmuş olur. Buna göre sanki şöyle denilmiştir: "O kuşları kendine yaklaştır, ve onları parça parça et! Sonra her bir dağın üzerine onlardan bir parça koy!" Binaenaleyh, söz kendisine delâlet ettiği için, ''kısmı hazfedilmiştir. Bu, Hak Teâlâ'nın, "Değneğinle denize vur... Derhal deniz yarıldı"ışuark, w) âyetinde olduğu gibidir. Yani (Vurdu, bunun üzerine deniz derhal yarıldı) takdirindedir. Çünkü Cenâb-ı Hakk'ın sözü, kuşları parçalamış olduğuna delâlet eder. Buna göre eğer: "Onları yakaladıktan sonra Hz. İbrahim'in onları kendisine yaklaştırıp alıştırmasının faydası nedir?" denilirse, biz deriz ki; "Bunun faydası Hz. İbrahim (a.s.)' in onlar yeniden dirildikten sonra onları başka kuşlarla karıştırmaması ve bu kuşların onlar olmadığı vehmine düşmemesi için, onları iyice incelemesi, şekil ve durumlarını iyice tanımasıdır."
İkinci Görüş: Bu, İbn Abbas, Sald İbn Cübeyr, Hasan el-Basri ve Mü-cahid'in görüşüdür. Buna göre mânâsı, "Onları parça parça et, parçalara ayır" demektir. Bir kimse bir kimseyi bölüp parçaladığı zaman denilir. Şair Ru'be, amansız bir düşmanı tavsif ederken, "Biz onu, hükmümüzle param parça ettik" demektedir. Buradaki kelimesinin mânası, demektir. Bu görüşe göre, harhangi bir takdire ihtiyaç duyulmaz. Sâd harfinin kesresiyle okuyan Hamza'nın kıraatine gelince, o zaman bu kelime, bazan "meylettirmek", bazan da "parçalamak, parça parça etmek" anlamına gelmektedir. Kelime meylettirmek anlamına gelince;Ferrâ: "Bunun, Hüzeyl ve Süleym lügati olduğunu söylemiştir. Bir kimse bir şeyi eğdiği zaman, denilir. Ahfeş ve diğer âlimler ise kelimesinin mânasının, parça parça etmek mânâsına olduğunu söylemişlerdir. Nitekim, bir kimse bir şeyi parça parça ettiğinde denilir. Ferrâ ise şöyle demiştir: "Zannediyorum ki bu fiil, "kesti" mânasına olan fiilinden maklûbdur (çevrilmiştir). Buna göre, sondaki yâ harfi ortaya geçmiştir. Nitekim Araplar, hem (asâ), hem de (âse) demektedirler." Müberred ise, "Bu doğru değildir, çünkü bu iki lâfızdan her biri, başlı başına birer asıldırlar. Bundan dolayı birini diğerine bağlı kılmak caiz değildir" demiştir. [101]
Ebû Müslim'in Öbür Müfessirlerden Ayrı Görüşü Başa Dön
Müfessirler, âyetteki kelimesinin "Onları kes ve parçala" manasında olduğunda, Hz. İbra-
him (a.s.)'in de o kuşların uzuvlarını, etlerini, tüylerini ve banlarını parçalayarak birbirine kattığı
hususunda ittifak etmişlerdir. Ebu Müslim bu görüşe katılmayıp, bunu yadırgayarak şöyle demiştir: "Hz. İbrahim (a.s.), Hak Teâlâ'dan ölüyü diriltmesini isteyince, Cenâb-ı Hak ona, bu işi kolayca anlamasını sağlayacak bir misal gösterdi. Buna göre, emrinden maksad, "Onları kendine alıştır" ve "seslendiğinde sana gelmeyi onlara öğret;" yani "Bu dört kuşu çağırdığında sana cevap verip gelecek hale gelmelerini sağlayacak kadar, bu alıştırmayı tekrar tekrar yap O kuşlar bu hale gelince, herbirini sağ olarak bir dağın tepesine koyup, sonra, onları çağır. Onlar sana hızlıca gelecekler" demektir. Bundan maksad ise ruhların, yer aldıkları bedenlerine kolay bir şekilde dönmeleri konusunda müşahhas bir misal zikretmektir. Ebu Müslim âyetteki bu ifâdenin, "Onları parçala" manasında olduğunu kabul etmeyerek,şunları görüşünün delili olarak zikretmiştir:
a) Arapça'da emrinin meşhur manası, "Onları meylettir" şeklindedir. Bunun "parçalama ve kesme" manasına gelmesine ise âyette delâlet eden herhangi bir husus yoktur. Binaenaleyh ayete bu manayı vermek, bir delilin delalet etmediği bir manayı ayete katma olur ki bu caiz değildir.
b) Eğer bu sözden maksad, "onlan parçala ve cüzlerine ayır" manası olsaydt Cenab-ı Hak, bu kelimeden sonra (sana) kelimesini kullanmazdı. Çünkü bu kelime parçalama mânâsına alındığında harf-i cerri ile kullanılmaz. Kelime "meylettirme" manasına geldiğinde, bu harf-i cerr ile kullanılır. Buna göre eğer, ifâdede bir takdim ve te'hirin olduğu, bunun takdirinin ise, "Dört kuşu kendine al ve onları parçala" şeklinde olduğu söylenir ise, biz deriz ki: Bir delil olmaksızın, burada takdim ve te'hirin bulunduğunu kabul etmek, insanı zahirin hilâfına bir manayı kabul etmeye mecbur eder.
c) Âyetteki 'Sonra onları çağır" buyruğundaki "onları" zamiri, o kuşların parçalarına değil, kendilerine râcidir. Parçalar ayrı ayrı olup her dağın tepesine de onlardan bir parça konunca, bu zamirin onların kendilerine değil, parçalarına râci olması gerekir ki bu da âyetin zahirinin hilâfına olur. Yine "Koşarak sana geleceklerdir" sözündeki zamir de, o kuşların parçalarını değil, kendilerini göstermektedir. Halbuki, sizin görüşünüze göre, onların parçaları birbirlerine koşup geldiğine göre, bu ifâdedeki zamir, kuşların kendilerine değil, parçalarına râci olmuş olur. Müfessirlerin ittifak ettiği meşhur görüşün sahipleri ise delil olarak şunları zikretmişlerdir:
a) Ebu Müslim'den önce gelen bütün müfessirler, bu kuşların, Hz. İbrahim (a.s.) tarafından kesilip parçalandığında İttifak etmişlerdir. Binaenaleyh Ebu Müslim'in bu görüşü kabul etmemesi, onların icmâ'tnı kabul etmeme demektir.
b) Ebu Müslim'in verdiği mana, Hz. İbrahim'e has bir şey değildir. Binâenaleyh bunda, Hz. İbrahim (a.s.)'in, başkalarından farklı bir meziyeti olmuş olmaz.
c) Hz. İbrahim (a.s.), Atlah'dan, kendisine ölüleri nasıl dirilttiğini göstermeşini istemiştir. Âyetin zahiri de Cenâb-ı Hakk'ın onun bu isteğine icabet ettiğini gösterir. Ebu Müslim'in izahına göre ise, hakikatte böyle bir icabetin olduğundan bahsedilemez.
d) Hak Teâla'nın, "Sonra onların her parçasını bir dağın üzerine bırak" buyruğu, o kuşların parça parça edildiğini gösterir. Ebu Müslim, bu maddeye şöyle cevap vermiştir: "Allah Teâlâ, bu parça parça oluşu dört kuşa ntsbet etmiştir. Binaenaleyh bu parçalardan maksad, o kuşlardan her biridir." Buna şu şekilde cevap veririz: "Senin söylediğin şey de her nekadar muhtemel ise de, "cüz" (parça) kelimesini, bizim söylediğimiz mânâya hamletmek daha zahirdir. Buna göre kelâmın takdiri: "Onların her birinden, her bir dağa bir parça koy" şeklindedir. [102]
Dağlara Yerleştirme Keyfiyeti
Allahu Teâla'nın, "Sonra her bîr dağın üzerine onlardan birer parça (cüz) bırak" buyruğu ile ilgili birkaç mesele vardır: [103]
Birinci Mesele Başa Dön
Âyetteki "Her bir dağın üzerine" sözünün zahirine göre, bahsedilen her bir dağ, dünyanın bütün dağlarıdır. Mücahid ve Dahhâk bu ifâdenin, mümkin olduğu kadar umûmi olduğuna kaildirler. Buna göre sanki şöyle denilmek İstenmiştir: "O kuşların parçalarını, dağıtabildiğin kadar, her bir dağın tepesine dağıttı " İbn Abbas, Hasan el-Basri, Katâde ve Rebî, bahsedilen dört kuşa ve dört ana yöne, yani doğu, batı, kuzey ve güneye göre, bunun dört dağ olduğunu söylemişlerdir. Süddî ve İbn Cüreyc ise, bunların yedi tane dağ olduğunu, çünkü bu ifâdeden muradın, Hz. İbrahim (a.s.)'in görebildiği ve kuşları çağırabileceği dağların olması olduğunu, bu çağırmanın ise ancak görme ile tamam olduğunu ve Hz.İbrahim'in görebildiği dağların da yedi tane olduğunu söylemişlerdir. [104]
İkinci Mesele
Rivayet edildiğine göre, Hz. İbrahim (a.s.)'e o kuş- lan kesip, tüylerini yolup, parça parça etmesi, kanları ile etlerini birbirine karıştırıp başlarını yanında alıkoyması emrolunmuştur. Daha sonra da," her bir dağa, her bir kuşun dörtte biri gelecek şekilde, onların parçalarını dağların üzerine koyması, sonra da "Allah'ın izni ile gelin" diye onları çağırması emrolunmuştur. Sonra parçalar birbirine doğru uçuşmaya başlamış, böylece kuşların tamamlanıp, her bir beden birleşmek üzere başına yönelmiş ve her bir baş, bedeni ile birleşerek Allah'ın izniyle can bulmuştur. [105]
Üçüncü Mesele
Ebu Bekir'in rivayetine göre Âsim ve Fadl, bu kelimeyi Kur'an'ın her yerinde hemzeli ve şeddeli olarak şeklinde; diğer kıraat imamları ise, hemzeli, fakat şeddesiz olarak şeklinde okumuşlardır ki ikisinin de
manası aynıdır. [106]
Kuşların Dirilip Koşarak Gelmeleri
Cenâb-ı Allah'ın, "Sonra da onları çağır, koşarak sana geleceklerdir" emrine gelince, buradaki kelimesinin "koşarak ve ayakları üzerinde yürüyerek" manasında olduğu, çünkü bunun daha kuvvetli bir hüccet olduğu söylenmiştir. Yine bu kelimenin, "uçarak" manasında olduğu da söylenmiştir. Fakat bu mânâ doğru değildir. Çünkü kuşun uçmasını ifâde etmek için fiili kullanılmaz. Bu ikinci görüşte olanlardan bazıları "Buradaki den murad, çabuk hareket edip gitmektir" diyerek cevap vermişlerdir. Binaenaleyh eğer hareket, uçma şeklinde olur ise, bundaki çabuk ve hızlı oluş da "Say" olarak ifâde edilir. Âlimlerimiz, hayatiyyetin bulunması için, bir bedenin bulunmasının şart olmadığına bu âyeti delil getirmişlerdir. Çünkü Allah Teâla, o parçalardan her-birini, çağırıldıklarını anlayan ve koşup hızlıca gelebilen birer canlı kılmıştır. Bu, hayatiyyetin bulunabilmesi için bir bünyenin şart olmadığına delâlet eder. Kâdî ise parçalamanın, o bünyenin canlılığını yok edeceğini ileri sürerek, âyetin, mutlaka bir bünyenin bulunması gerektiğine delâlet ettiğini söylemiştir. Onun bu görüşüne şu şekilde cevap verilir: "Sizin bu görüşünüz zayıftır, çünkü mukarenetin (ruh ve beden birliğinin) bulunması, bu birliğin mutlaka gerekli olduğunu göstermez. Fakat bazı durumlarda, ruhun bedenden ayrılması hususuna gelince, bu hususun söz konusu olduğu yerler, böyle bir birliğin gerekli olmadığına delâlet eder. Âyet, davetin anlaşıldığına ve parça parça iken, o parçaların süratlice gelebildiğine delâlet ettiğine göre, bu, hayatiyyet için bir tam bünyenin bulunmasının şart olmadığına kesin bir delil olur: Cenab-ı Hakk'ın, "İyice bil ki Allah, azizdir ve hakimdir" âyetindeki "Aziz" in manası, "bütün mümkinâta galiptir''; "Hakim"m manası ise, "İşlerin neticelerini ve herşeyin sonucunu bi-hakkın bilendir" şeklindedir. [107]
Allah Yolunda İnfak Başa Dön
"Mallarım Allah yolunda harcayanların hâli, yedi başak veren, her başağında yüz tanesi bulunan bir tek tohumun hâli gibidir. Allah dilediğine kat kat verir. Allah (ihsanı) geniş olan ve hakkıyla bilendir" (Bakara, 261)
Bil ki Allahu Teâlâ, dünya ve ahiret ile ilgili ilmin temellerini ve onların doğruluğunu gösteren delilleri, istediği nisbette zikrettikten sonra, buna şer'î hüküm ve mükellefiyetleri de eklemiştir. [108]
Mal İnfak Etmedeki Mükellefiyetler
Birinci Hüküm: Mallan infâk etmede muteber olan mükellefiyetlerle ilgilidir. Bu âyetle ilgili birkaç mesele vardır: Birinci mesele, ayetin, kendinden önceki âyetlerle irtibatı hakkındadır. Bu hususta bazı izahlar yapılmıştır: [109]
Âyetin Makabli İle Münasebeti
1) Kâdî (r.h) şöyle der: "Allahu Teâlâ, intakla ilgili hükmü, "Allah'a güzel bir ödünç verip de (Allah’ın da) o ödüncünü kat kat artırdığı kimdir?" (Bakara, 245) âyetinde mücmel (kısaca) zekredip, bu âyette de bu kat kat artırışı tafsilatlı olarak anlatmıştır. Cenab-ı Hak, bu iki âyet arasında, öldürüp diriltmeye kudreti olduğunu gösteren delilleri zikretmiştir. Zira bunlar olmaksızın infak emri yerinde olmazdı. Çünkü mükâfaat ve ceza veren bir ilah bulunmasaydı, taat yolunda infâk etmek abes olurdu. Sanki Cenab-ı Hak, infâka teşvik ettiği kimseye şöyle demektedir: "Benim yarattığımı ve hayat ile kudret vererek sana olan nimetimi tamamladığımı anladın ve mükâfaat ile ceza verebileceğimi de bildin, O hâlde, bütün bunları bilmen, malını Allah yolunda infâk etmene sebep olsun. Çünkü Allah az bir şeye, büyük mükâfaatla karşılık verir." Sonra Cenab-ı Hak, bu çok ve büyük mükâfaatla ilgili bir benzetme yaparak, sanki "Kim bir tane tohumu toprağa gömerse, o tohum her başağından yüz tanesi bulunan yedi başak bitirir. Böylece tek tohum, yediyüz tane haline gelmiş olur" buyurmaktadır.
2) Bu, âyetin öncesi ile irtibatı hususunda Esamm'ın yaptığı İzahtır. Buna göre, Allah Teâlâ insanlar, Allah'ın dinine yardım edip, O'nun şeriatını yüceltmek için canları ve malları ile cihâda koşsunlar diye, peygamberi tasdik etmeyi gerektiren mucizeyi göstererek herkese delil getirdikten sonra, bu meseli irad etmiştir.
3) Allah Teâlâ, kendisinin, mü'minlerin dostu; tağut'un (şeytanın) da kâfirlerin dostu olduğunu beyan edince, Allah yolunda mü'minin harcadığı malın hâli ile, tağut uğrunda kâfirin harcadığı malın hâlini beyân etmiştir. [110]
İkinci Mesele
Âyette mahzuf bir kelime vardır ve onun takdiri, "Mallarını İnfâk edenlerin sadakalarının hali, bir tohumun hali gibidir" şeklindedir. Bunun "Mallarını infak edenlerin hali, bir tohumu ekenin hali gibidir" şeklinde olduğu da söylenmiştir. [111]
Üçüncü Mesele
"Mallarını Allah yolunda harcayanlar" tabiri, "Allah'ın dini uğrunda harcayanlar" demektir. Cenab-ı Hakk'ın, bu ifâde ile bilhassa cihâd için yapılan mal harcamalarını (infâkıj kastetmiş olduğu da söylendiği gibi, bütün hayır yollarında yapılan infâkı kastetmiş olduğu söylenmiştir. Buna göre, âyetin hükmüne, Hz. Peygamber (s.a.s.) ile birlikte hicret etme, insanın nefsine ve başkalarına karşı cihâdı, malını sadaka vererek harcama ve faydalı işlerde infâk etmesindeki bütün farz ve nafile harcamaları girer. Çünkü bunların hepsi, Allah'ın dini ve şeriatı olan yol uğrunda yapılan işlerden sayılır. Bunların hepsi, Allah yolunda yapılmış birer intaktır. Buna göre eğer, "Üzerinde yüz tane bulunan hiçbir başak gördün mü ki Allah bununla bir benzetme yapmıştır?" denilir ise, biz deriz ki: Buna şu şekillerde cevap verilir:
a) Âyetten maksad şudur: "Daha çok elde etmeyi ve kazancı arzu eden bir insan, tek bir tohum ektiğinde, onun kendisine yediyüz tane vereceğini bilir ise, onun bunu yapmaması veya bu hususta kusurlu olması yakışık almaz. İşte aynen bunun gibi, ahirette Cenab-ı Hak katında mükâfaat isteyen kimsenin, verdiği ve yaptığı tek bir şeye karşılık, on veya yüz veya yediyüz mislini alacağını bildiğinde, bunu mutlaka yapması gerekir. İster bu hususiyette bir başak bu dünyada bulunsun, ister bulunmasın, bu söylediğimiz ma'kul olduğuna göre, bu mânâ yerli yerindedir." Bu Kaffâl (r.h)'in görüşüdür ve son derece güzel bir izahtır.
b) Cavrus cinsi tohumun başağında, bu husus görülmüştür. Bu ikinci cevap, son derece zayıftır. [112]
Dördüncü Mesele
Ebu Amr, Hamza ve Kisaî, desinde, tâ harfini sîne idğam ediyorlardı. Çünkü tâ harfi ile sîn, "hems" sıfatı bulunan harflerdendir. şeklinde okunur. Diğer kıraat imamları ise, aslı üzere idğamla okuyorlardı. Cenâb-ı Hak daha sonra "Allah dilediğine kat kat verir" buyurmuştur. Bu ifâdede, kat kat vermenin niceliği ile, Allahu Teâlâ'nın bu kat kat verme ile kimleri şereflendirdiği açıklanmamıştır. Daha doğrusu Cenâb-ı Hakk'ın bütün muttakilere ve intakında daha fazla ihlâs sahibi olması itibarıyla onlardan bazılarına kat kat vermesinin mümkün görülmesi gerekir. Yahut da Hak Teâlâ lutfu ve ihsanı sebebiyle o kulun taatına fazlasıyla sevap verir ve onu güzelce kabul eder. Sonra Allahu Teâlâ buyurmuştur. Bunun manası şudur:"AI-lah kulların infakları miktarınca ve bunlara mukabil hak ettikleri şeyin özettiğine göre, o kullara cömertlik ve ihsanlarda bulunmak suretiyle onları rnükâfa-atlandırmaya olan kudreti geniştir"Durum böyle olduğu zaman, çalışan ve salih amel işleyen kimsenin gayreti Allah katında zâyî olmaz. [113]
"Mallarım Allah yolunda harcayıp, sonra da o harcadıklarının arkasına bir başa kakma ve bir eziyet takıp katmayanlar (yok mu?) onların Habteri yanında mükâfaatlan vardır. Onlara hiçbir korku yoktur. Onlar mahzun
da olmayacaklardır"(Bakara, 262). Bil ki Atlahu Teâla, Allah yolunda infâkta bulunmanın ne kadar büyük bir şey olduğunu açıklayınca, bunun peşinden bu büyük işin sevabının devam edebilmesi için yapılması gereken hususları beyân etmiştir. Yaptığı infakı başa kakmamak ve eziyet etmemek bu hususlardandır. Âyetle ilgili birkaç mesele vardır: [114]
Birinci Mesele
Bu âyet, Hz. Osman ve Abdurrahman b. Avf fr.ahm.) hakkında nazil olmuştur. Hz. Osman Tebük Gazvesi "usre" (zorluk ve meşakkat) ordusunu, takımları ile beraber bin deve ve bin dinar vererek teçhiz etmiş, bunun üzerine Resûlullah (s.a.s.) ellerini göğe kaldırarak: "Ey Osman'ın Rabbi, ben Osman'dan razı oldum, sen de ol" demiştir. Abdurrahman b. Avf ise, malının yansı olan dörtbin dinarı tasadduk etmişti, Bu hâdiseler üzerine, âyet-i kerime nazil oldu. [115]
İkinci Mesele
Müfessirlerden bazıları şöyle demişlerdir: "Önceki âyet, kendisi için infâk eden ve harcamada bulunan
kimseyle; bu âyet ise başkasına intakla bulunan kimse ite ilgilidir. Buna göre Cenâb-ı Hak, başkasına intakta bulunmanın da, peşinden başa kakma ve eziyet yapılmaması halinde, önceki âyette zikredilen büyük ecri hakettirdiğini açıklamıştır. Kaftâl (r.h.) şöyte demiştir: "Bu şartın, kendisi için infâk eden ve harcamada bulunan kimse hakkında da söz konusu olması muhtemeldir. Bu, o kimsenin kendisi için harcamada bulunup, Allah'ın rızasını tafeb etmek maksadıyla Allah'ın Resulü ve müslümanlarla birlikte cihada giderek, mesela "Eğer ben
savaşa katılmasaydım, bu iş böyle tamamlanmazdı" veya bir başkasına, "Sen güçsüz ve işe yaramaz birisin. Senin savaşta bir faydan olmaz" demek suretiyle, bunu ne Hz. Peygamber (s.a.s.)'in, ne de mü'minlerin başına kakmaması ve hiçbir mü'mine de böyle bir eziyet vermemesi şeklinde olur. [116]
Üçüncü Mesele
"Minnet" Kelimesinin Mânaları Başa Dön
kelimesi lügatte birkaç manaya gelmektedir:
a) İn'âm etmek, nimet vermek. Allah Teâlâ, bir sana nimet verdiği zaman denilir. Yine, "Falancanın üzerimde bir iyiliği var" manasında denilir. Nitekim fbnu'l-Enbârî de şu beyti nakletmiştir: "(Ey sevgili) selâ-
mınla bize in'âm et. Muhakkak ki senin sözlerin yakut ve dizilmiş inciler (gibi)dir." Bu manada Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: "Asanlar içerisinde gerek sohbettyle, gerekse elindeki malı ile bize İbn Ebİ Kuhâfe 'den (Hz. Ebu Bekir'den) daha fazla in'âm ve ikramda bulunan kimse olmamıştır"[117] Hz. Peygamber (s.a.s.), bu sözündeki tabiri ile, Hz. Ebu Bekir'in malını en çok in'âm edip infâk eden kimse olduğunu belirtmek istemiştir. Cenab-ı Hak da, "nimetler veren" mânâsında "Mennân" diye vasfedilmiştir.
b) kelimesi, bir hakkı eksiltmek ve noksanlaştırmak manasına da gelir. Nitekim Hak Teâla, "Senin için muhakkak ki tükenmeyen, yani kesilmeyen ve engellenmeyen bir mükâfaat vardır" (Kalem, 3) buyurmuştur.
Ömürleri eksilttiği ve mazeretleri sona erdirdiği için ölüme de "menûn" denilmiştir. Hoş olmayan "minnet", yani başa kakma da bu babdandır. Çünkü bu tür başa kakma, nimeti eksiltir ve onun saflığını bulandırır. Araplar kendilerini, nimeti başa kakmama ile methederlerdi. Nitekim şâirlerinden biri şöyle demiştir: "Bana göre, senin iyiliğinin büyüklüğü şu bakımdan fazladır: Bu iyilik, senin nezdinde gizlidir ve önemsizdir. Bütün dünyada meşhur ve çokluğu bilindiği halde, sen onu, sanki yapmamış gibi unutur görünürsün!" Bunu anladığın zaman biz deriz ki: "Minnet" insanın başkalarına yapmış olduğu iyiliği açığa vurmasıdır. "Eziyyet" ise o kimsenin, onlara vermiş olduğu şey sebebiyle onlardan şikâyet etmesidir. [118]
Minnetin Kötülenmesinin Sebebi
"Minnet" şu bakımlardan kınanmıştır;
a) Sadakayı alan fakir, sadakaya muhtaç olmasından dolayı kalbi kırık ve mahzundur; kendisine tasaddukta bulunan kimseyi de açıklamak istemez. Durum böyleyken, ona tasaddukta bulunan kimse, bu ihsanını herkese duyurursa, bu iş sadaka alan kimsenin kalbindeki hüznü artırır. Böylece de bu verme işi, infak; daha önce faydalı iken zararlı, daha önce o kimseye yapılan bir lütuf iken şimdi ona yapılan bir kötülük haline dönüşmüş olur.
b) Yapmış olduğu iyiliği herkese açıklamak, eğer onun âdeti haline gelmişse, ihtiyaç sahibi kimseleri, onun verdiği sadakalara arzu ve rağbet duymaktan uzaklaştırır.
c) Tasaddukta bulunan kimsenin, bu nimetin Allah'ın ona verdiği bir nimet olduğuna; kendisini böyle bir amele muvaffak kılmasından ötürü, Allah'ın ona büyük nimetler ihsan ettiğine inanması ve yaptığı bu iyiliğe, onu Allah'ın kabulü dışında bırakacak birşeyi ilâve etmekten çekinmesi, korkması gerekir. Durum böyle olduğunda, sadaka veren kimse vermiş olduğu bu sadakayı, başkasının başına kakıp minnet etmekten kaçınır.
d) Asıl sır, işte sadaka veren kimsenin Allahu Teâlâ kendisi için verme sebeplerini hazırlayıp, engel olan sebepleri de ortadan kaldırdığı için bu ta-saddukun nasibi müyesser olduğunu bilmesidir. Durum böyle olunca, hakikatte veren, kul değil, Allah olmuş olur. Binaenaleyh kul bu mertebeye yükselirse onun kalbi, Allah'ın nuruyla nurlanmış olur. Durum böyle olmayıp da, aksine o kimse cismanî ve zahirî sebeplerle meşgul olur ve Rabbanî-hakîkî sebepleri mütâlâa etmekten mahrum olursa, o kimse, nazarları hissiyat âleminden ma'kûlât âlemine; eserlerden de müessire geçebilecek bir mertebeye ulaşamamış hayvanlar derecesinde kalmış olur. [119]
Eziyyetin İzahı Başa Dön
Âyette geçen "eziyyet "e gelince, âlimler bu hususta ihtilâf etmişlerdir. Bazı âlimler, bunu mutlak mânada "mü'minlere yapılan eziyyet" manasına hamletmişlerdir. Eziyyet minnetten başkadır. Minnetin, daha önce bahsedilenlere tahsis edilmesi gerekir. Eziyyet, sadaka veren kimsenin fakire, meselâ şöyle demesidir: "Sen hep, yeme içme zamanı bana geliyorsun.. Allah beni senden kurtarsın.. Git, gözüme gözükme". Bu sebepten dolayı Allahu Teâlâ, malını infâk edip de bunun peşinden başa kakmada bulunmayıp eziyyet etmeyen kimseler için büyük bir ücretin ve bol sevabın bulunduğunu açıklamıştır. Buna göre eğer, "Lâfzın zahiri, bu iki şeyin toplamının, ilahî ücreti iptal ettiğine, ortadan kaldırdığına delâlet eder. Binaenaleyh bundan da, o iki şeyden birisinin bulunması durumunda ilahî ücretin iptal edilmeyeceği hükmü çıkar" denilirse, biz deriz ki, aksine şart olan, bu iki şeyden hiçbirisinin bulunmamasıdır. Çünkü Hak Teâlâ'nın, "Arkasına bir başa kakma ve bir eziyyet takıp katmayan" ifâdesi, o kimseden ne onun, ne de ötekinin sadır olmamasını gerektirir. [120]
Bu Günahın, Tasaddukun Sevabını İptal Edeceği İddası
Mu'tezile, âyetin, büyük günah işleyenin bu günahının, onun amellerinin sevabını yok edeceğine (habt) delâlet ettiğini söylemiştir. Bu böyledir, çünkü Allahu Teâtâ bu sevâbın, başa kakma ve eziyyet etme bulunduğunda artık kalmayacağını beyan etmiştir. Çünkü, eziyyet ve başa kakmanın gerek bulunması, gerekse bulunmaması hâlinde, yani her iki hâlde de sevâb bulunmaya devam etmiş olsaydı, böyle bir şarttan bahsetmenin herhangi bir faydası bulunmazdı. Âlimlerimiz,Mutezile'nin bu görüşüne şu şekilde cevap vermişlerdir: Âyetten murad, başa kakma ve eziyyetin bulunmasının, o intakı içinde mükâfaat ve sevabın bulunması hâlinden çıkardığıdır. Çünkü, gerek başa kakma, gerekse eziyyetin bulunması, o kimsenin adeta başa kakma ve eziyyet etmek için intakta bulunduğuna; Allah rızası için, O'na yaklaşmak ve O'na ibadet maksadıyla infâk etmediğine delâlet eder. Hiç şüphesiz ki işte bu sebepten dolayı da, o kimsenin alacağı ücret yok olmuş olur. Kâdî bu cevâbı tenkid ederek şöyle demektedir: "Allahu Teâlâ, yapılan bu intakın sahîh olduğunu beyan buyurmuştur. İşte bu sebepten de
buyurmuştur. "sonra" kelimesi, terahi, gecikme ve sonralık ifâde etmektedir. Buna göre, infaktan sonra olan şeyler de sevâbı gerektirir. Çünkü etkilenenin, etki edenden sonra değil de, etki edenin bulunduğu sırada bulunması şarttır. Âlimlerimiz, Kâdî'nin bu cevâbına da, birkaç bakımdan cevap vermişlerdir:
a) Başa kakma ve eziyyet, her ne kadar intaktan sonra zikredilmişse de, ancak ne var ki bu sonradan zikredilme o kimsenin, infâk ederken Allah rızası için infâk etmediğine; aksine insanlar nezdindeki prestijinin artması ve riya ile gösteriş gibi sebeplerle infâkta bulunduğuna açıkça delâlet etmektedir. Durum böyle olunca, onun yapmış olduğu infâk, sevap elde etmeyi gerektirmemiş olur.
b) Farzedelim ki, bu şart sonra olsun.. Ne var ki, "Müessirin tesirinin, "muvâfât" (kişinin ahiretteki durumunu, onun ölüm anındaki durumuna bağlamak) ashabının görüşüne göre, kendisinden sonra ona zıt olan bir şeyin bulunmamasına dayandığının söylenmesi niçin caiz olmasın? Bu hususun izahı, kelâm ilminde bilinmektedir. [121]
Beşinci Mesele
Âyet, başa kakıp eziyyet etmenin, büyük günahlardan olduğuna delâlet eder. Çünkü bu büyük tâat (infâk) zikredilen iki şey sebebiyle büyük bir ecri gerektirmekten çıkmaktadır. Hak Teâlâ'nın, "Onların mükâfaatlan vardır" buyruğu ile ilgili birkaç mesele vardır: [122]
Birinci Mesele Başa Dön
Mutezile, bu âyetle yapılan amele karşılık, Allah'ın ücret vermesinin vâcib olduğuna istidlal etmiştir. Âlimlerimiz ise şöyle demişlerdir: Mükâfaatın elde edilmesi, yaptlan işin bizzat kendisi sebebiyle değil, ilahî "va'ad" sebebiyledir. Çünkü kulun iyi amellerde bulunması, kula vâcibtir. Vacibi (vazifeyi) edâ etmek ise, bir ücreti gerektirmez. [123]
İkinci Mesele
Âlimlerimiz bu âyetle amellerin "ihbât" edilmeye- ceğine, boşa çıkarılmayacağına istidlal etmişlerdir. Bu böyledir, çünkü âyet-i kerime, o kimseler hakkında, her halükârda mükâfaatın bulunacağına delâlet etmektedir. Binaenaleyh onların, büyük günah işledikten sonra da, ecre müstehak olmaları gerekir. Bu ise, "ihbât" (iyi amellerin boşa çıkarılması) görüşünü reddeder. [124]
Üçüncü Mesele
Muhammed ümmeti, Hak Teâlâ'nın: buyruğunun o kimseden küfrün sâdır olmaması şartına bağlandığı hususunda ittifak etmişlerdir. Bu da, hususî bir manayı murad etmek için, umumî bir lâfızla konuşmanın caiz olduğuna delâlet eder. Âmm ifâdelerde bu caiz olunca, umumî lâfzın "istığrak"a (umûm ifâde etmeye) delâleti, kat'î bir delâlet olmaz. Bu da Mutezile'nin, ilahî vaîdin kat'î olacağına dair umumî lâfızlarla yapmış olduğu istidlali iptal eder. Hak Teâlâ'nın "Onlara hiçbir korku yoktur. Onlar mahzun da olmayacaklardır" buyruğu ile ilgili olarak da, şu iki görüşe yer verilmiştir:
a) Onların Allah yolunda yapmış oldukları harcamalar zayi olmaz. Aksine onun mükâfaatı kıyamet gününde onlara tastamam ve bolca verilir. Onlar, kendilerine mükâfaatlarının verilmemesinden endişe duymazlar; bundan dolayı bir hüzne de kapılmazlar. Cenâb-ı Hakk'ın "Kim mü'min olarak iyi ameller işlerse, o ne (günahlarının arttırılması suretiyle) bir haksızlıktan, ne de (iyiliklerinin) ekslltilmesinden endişe etmez" (Taha, 112) âyeti de tıpkı böyledir.
b) Bundan murad, "Onlar kıyamet gününde, kesin olarak azâbtan korkmazlar" şeklinde olabilir. Bu da Cenâb-ı Hakk'ın"Onlar o günr korkudan emindirler" (Nehl, 89) ve en büyük korku, onları hüzünlendtrmez" (Enbiyâ, 103) âyetleri gibidir. [125]
Güzel Söz ve Affetmenin Buradaki Mânası
"İyi bir söz ve bağışlama; ardından ezlyyet gelen bir sadakadan hayırlıdır. Allah müstağnidir, halimdir. Ey iman edenler! Sadakalarınızı Allah'a ve âhiret gününe inanmadığı halde mahnı insanlara gösteriş için harcayan bir kimse gibi başa kakmak ve incitmek suretiyle heder etmeyiniz. Çünkü onun durumu, üzerinde (az bir) toprak bulunup da, kendisine şiddetli bir yağmur isabet eden, böylece o, kendisini kaskatı bir taş haline getirmiş
olan cascavlak bir kayanın durumu gibidir. Onlar, (dünyada) kazandıklarından hiçbir şey elde edemezler. Allah, kafir olan topluluklara hidayet etmez. Allah'ın rızasını talep etmek ve ruhlarını kökleştirip takviye etmek için mallarını harcayanların hâli de, bir tepenin üzerinde bulunan güzel bir bahçenin durumuna benzer. Öyle ki, ona bol bir yağmur düşmüş de meyvelerini iki kat vermiştir; ona bol yağmur düşmese de, en azından bir çisinti bulunur. Allah, yaptığınız her şeyi hakkıyla görücüdür" (Bakara, 263-264-265). Âyette geçen "güzet söz" gönüllerin kabul edip, yadırgamadığı sözdür. Burada bundan murad, isteyen, dilenen kimsenin, hoş ve güzel bir şekilde geri çevirilmesidir. Atâ "Bu, güzel bir va'ad manasındadır" demiştir. "Mağfiret'e(bağışlamaya) gelince, bunun birkaç şekilde izahı bulunmaktadır
a) Fakir, isteği yerine getirilmeksizin geri çevrilirse bu ona zor gelir ve çoğu zaman onu, kötü konuşmaya sevkeder. Bundan dolayı Cenâb-ı Allah, fakirin kötü konuşmasını affetmeyi ve kusurunu bağışlamayı emretmiştir.
b) Bundan murad, fakiri güzel bir şekilde geri çevirmekten dolayı, Allah'ın mağfiretine nail olmaktır.
c) "Mağfiref'ten murad, fakirin ihtiyacını gidermek ve sırrını ifşa etmemektir.
Güzel sözden murad ise, onu en güzel bir şekilde geri çevirmek ve kendi haline vâkıf olmasını istemediği bir kimsenin yanında onun halini zikrederek, sırrını ifşa etmemek suretiyle mağfiretle davranmaktır.
d) Ayetteki "güzel söz" ifâdesi, kendisinden bir şey istenen kimseden, isteyeni (sâil) güzel bir şekilde geri çevirmesini; mağfiret ise, isteyen kimseye (sâil), onu geri çeviren kimsenin mazeretini kabul etmesini isteyen bir hitaptır. Çünkü bazan o kimse sâilin istediği şeyi veremeyebilir. Cenâb'ı Allah sonra, bu iki şeyi yapmasının insan için, peşinden eziyyet gelen sadakadan daha hayırlı olduğunu beyan etmiştir. Bunun daha hayırlı olmasının sebebi şudur: İnsan birşey infâk edip, o vermesinin peşinden sıkıntı ve eziyyet verirse, bu durumda o kimse, fayda ite zarar vermeyi cem etmiş olur ve çoğu zaman, yapmış olduğu iyiliğin sevabı, vermiş olduğu zararı karşılamaz. Güzel sözde ise, müslümanın kalbine sürür ulaştırdığı ve ona bir zarar iliştirmediği için, fayda bulunmaktadır. Bu birincisinden muhakkak ki daha hayırlıdır. Bil ki bazı âlimler, şöyle demişlerdir: Bu âyet, nafile sadaka hakkındadır. Çünkü vâcib olan zekâtın verilmemesi ve sâilin ondan men edilmesi helâl değildir. Bununla, vâcib olan zekâtın kastedilmesi de muhtemeldir. Bu durumda zekât, bir sâile değil öbürüne; bir fakire değil, diğer fakire verilir. Sonra Cenâb-ı Allah, "Allah ganîdir, halimdir" buyurmuştur. Yani, "Allah, kullarının sadakalarından müstağnidir. Size, sadaka ve zekâtı, onlar sebebiyle sevap vermek için emretmiştir. Halimdir, çünkü verdiği sadakayı başa kakan ve ondan dolayı eziyet veren kimseyi cezalandırmakta acele etmez." Bu, Cenâb-ı Allah'ın gazab ve vaîdinî, tehdidini gösterir. Sonra Cenâb-ı Allah, infâkın şu iki çeşidini zikretmiştir:
a) Peşinden, başa kakma ve eziyyet gelen infâk;
b) Peşinden başa kakma ve eziyyet gelmeyen infâk.. Sonra Cenâb-ı Allah, bu iki çeşidin her birinin durumunu açıklamış ve her biri için bir benzetme yapmıştır. Peşi sıra, başa kakma ve eziyyet yapılan birinci kısım infâkla ilgili olarak, "Ey iman edenler, sadakalanmzı-malmı insanlara gösteriş için harcayan, Allah'a ve âhtret gününe inanmayan bir kimse gibi- başa Kakmak ve incitmek suretiyle heder etmeyiniz" (Bakara, 264) buyurmuştur.
Âyetle ilgili birkaç mesele vardır: [126]
Amellerin İptali İle İlgili Mutezile’nin Fikri Başa Dön
Kâdî, şöyle demiştir: "Allahu Teâlâ, başa kakarak ve inciterek sadakayı boşa çıkarmayı kuvvetti bir üslûbla nehyetmiş ve böylece başa kakma ve eziyyetin sadakayı boşa çıkarttığını beyan ederek Mürcie’nin bütün şüphelerini gidermiştir. Malûmdur ki sadaka, tahakkuk etmiş ve önceden verilmiştir. Bundan dolayı onun geçersiz olması doğru değildir. Buna göre buradaki geçersiz oluştan murad, onun ecrinin ve sevabının geçersiz oluşudur. Çünkü ecir, henüz hâsıl olmamıştır; ileride verilecektir. Bundan dolayı o kimsenin başa kakması ve eziyyeti sebebiyle, sadakasının ecr ve mükâfaa-tının boşa çıkması doğru olur. Bil ki Cenâb-ı Allah, başa kakma ve eziyyet ile sadakanın ecrinin nasıl iptal edildiği hususunda iki misal zikretmiştir. O kimseyi önce, insanlara gösteriş için mal infak eden ve bununla beraber, Allah'a ve ahiret gününe iman etmeyip kâfir olan bir kimseye benzetmiştir. Çünkü bu müraî kâfir kimsenin intakının mükâfaatının boşa gideceği, sadakasının peşi sıra başa kakan ve eziyyet eden kimsenin mükâfaatının boşa gideceğinden daha açık ve kesindir. Sonra Cenâb-ı Allah o kimseyi, üzerinde toz toprak bulunan ve derken kuvvetli bir yağmurun yağmasıyla üzerindeki toprak giderek, sanki daha önce üzerinde hiç toprak yokmuş gibi olan bir kayaya benzetmiştir. Kâfir de, bu kaya gibidir. Kaya üzerindeki toprak, o kâfirin infâkı; o kuvvetli yağmur, kâfirin bütün amelini boşa çıkaran küfrü ve infak edenin de amelini boşa çıkaran başa kakma ve eziyyet etme gibidir." Kâdî, sözünü şöyle sürdürmüştür: "Nasıl, kuvvetli yağmur, kayanın üzerinde bulunan toprağı götürürse, aynı şekilde başa kakma ve eziyyetin de, tahakkuk ettikten sonra, infâkın mükâfaatını boşa çıkaran iki şey olmaları gerekir. Bu "ihbât ve tekfir" hususunda açık bir hüküm ifâde etmez." Cübbaî de şöyle demiştir: "Bizim görüşümüzün doğruluğuna bu âyet delil olduğu gibi, aynı şekilde akıl da delâlet eder. Bu böyledir, çünkü itaat veya isyan eden kimse, eğer itaatinin sevabını ve günahının cezasını hak etmiş ise, iki zıt şeyi aynı anda hak etmiş olur. Çünkü sevabın şartı, halis, sürekli ve ta'-zime makrun (bitişik) bir fayda olmasıdır; ikâbın şartı ise, halis, sürekli ve zelil kılmaya makrun bir zarar olmasıdır. Binaenaleyh, eğer "ihbât" olmasaydı, birbirine zıt olan iki şey aynı anda hakedilmiş olurdu. Bu ise imkânsızdır. Çünkü Cenâb-ı Allah o kimseyi cezalandırırken, bu onun sevabına mâni olur. Sevaba mani olmak ise, zulümdür. Bu cezalandırma ise, adaletin gereğidir. Binaenaleyh, o kimsenin müstahak olduğu netice olması bakımından, bu ikâb ve cezalandırmanın adalet; onun sevabına mâni olması bakımından da zulüm olması gerekir. Bu durumda Cenâb-ı Allah, âdil olduğu bir fiilde, aynı anda zâlim de olmuş olur ki, bu ise imkânsızdır. Böyle bir açıklamayla bizim "ihbât" ve "tekfir" hususundaki görüşümüzün hem aklen, hem de naklen doğru olduğu ortaya çıkar." Bu, Mutezile'nin görüşüdür. [127]
Amellerin İptaline Dair Sünnî Görüş
Bizim âlimlerimiz ise şöyle demişlerdir: "Ayetteki "Heder etmeyiniz, boşa çıkarmayınız" buyruğundan murad, "Bu sevab kesinleştikten sonra onu yok etmeyiniz" mânâsı değildir. Aksine bundan kastedilen, bu ameli bâtıl olarak yapmaktır. Çünkü insan, infâkı ile Allah'ın rızasından başka birşeyi kastedince, daha işin başında onu bâtıl olacak ve boşa gidecek bir şekilde yapmış olmaktadır. Ehl-i sünnet âlimleri Mutezile'nin görüşünün bâtıl olduğu hususunda bir çok delil getirmişlerdir:
1) Nefyedici (nâfî) ile arız olucu (târi) arasında bir münâfât yoksa, arız olanın ânz olmasından, nefyedicinin zevali gerekmez. Şayet aralarında münâfât bulunursa, arız olanın mündefî olması, nefyedenin zevalinden daha münasip olmaz, aksine bu daha uygun olur; zira defetmek, yükseltmekten (ref) daha kolaydır.
2) Sonradan arız olan şey, eğer boşa gider ve heba olur ise, ya kendisinden geçmişte varlığa dahil otmuş şey yok olur ki bu imkânsızdır. Çünkü mazi sona ermiştir ve şu anda mevcut değildir. Zaten yok olan şeyi yok etmek ise imkânsızdır. Veya onun şu anda mevcut olan bir kısmı yok olur ki bu da imkansızdır. Çünkü şu anda mevcut olan bir şeyi, aynı anda yok etmek, varlık ile yokluğu aynı anda bir arada bulundurmak demektir. Bu ise imkânsızdır. Veyahut da onun, gelecekte meydana gelecek kısmı yok olur. Aynı şekilde, bu da imkânsızdır. Çünkü müstakbelde meydana gelecek şeyler, şu anda henüz yoktur. Henüz var olmayan şeyi yok etmek ise imkânsızdır.
3) Sonradan olanın ânz olmasının şartı, nâfinin sona ermesidir. Şayet biz nâfinin zevalini, târinin arız olması sebebiyle muallel kabul edersek, devr gerekir ki bu da imkânsızdır.
4) Arız olan şey, arız olup, önceden mevcut olan sevabı yok eder ise, bu durumda önceden olan sevab, sonradan meydana gelen şeyden (târi'den) bir şeyi ya yok eder veya etmez. Birinci ihtimal denge (muvazene) halidir. Bu, Ebu Haşim'in görüşü olup bâtıldır. Çünkü iki şeyden birisinin yokluğunu gerektiren, diğerinin varlığıdır. Herbiri birer netice olan bu iki adem (yokluk) birlikte olarak hasıl olurlarsa, iki sebep olan iki mevcudun husulü gerekir. Dolayısıyle, bunlardan herbirinin, yokluğu halinde mevcut olması gerekir ki bu da imkânsızdır.İkinci ihtimal ise, Ebu Ali el-Cübbâî'nin görüşü olup o da bâtıldır. Çünkü sonradan meydana gelen ikâb, önceki sevabı yok ettiğinde, önceki sevabın sonradan meydana gelen bu ikâbtan herhangi birşeyi gidermede hiçbir tesiri olmaz. O zaman da, önceki sevabı gerektiren işin, ne sevap elde etmede, ne de ikâbı gidermede bir faydası olur... Bu ise Cenâb-ı Hakk'ın, "Kim zerre kadar bir hayır yapar ise, onun (sevabım ve karşılığını) görür" (Zilzal, 7) ayetindeki açık mananın ztddı bir durumdur. Bir de bu durumda kul taatin meşakkatine katlandığı halde, bu meşakkatin ne menfaat elde etmede, ne de zararı savuşturmada bir faydasını göremeyeceği için, adalet ile bağdaşmaz.
5) Siz (Mutezile) şöyle diyorsunuz ki, "Küçük günahlar, sevapların bazılarını değil de, diğer bazılarını geçersiz kılar, boşa çıkarır." Bu da, imkânsız bir görüştür. Çünkü cüzler, müstehak olma bakımından, mahiyetçe eşittirler. İmdi, sonradan meydana gelen küçük günahın tesiri.-mahiyet bakımından hepsi eşit olduğu halde sevapların şu kısımlarında değil de, bu kısımlarında müessir kabul edilince bu, müreccih olmaksızın, bir mümkini tercih etmek olur ki bu da imkânsızdır. Böylece geriye sadece şöyle söylemek kalır: Sonradan meydana gelen küçük günah, ya sevabın tamamını götürür ki bu ittifakla yanlıştır, yahut da bu, sevaptan hiç bir şey götürmez. Bizim varmak istediğimiz netice de budur.
6) Büyük günahın cezası, insanın önceki amellerinin sevabından fazla olunca, şu ihtimaller söz konusudur:
Sevabın iptali hususunda müessir olan ya sonradan meydana gelen bu günahın cezasının cüzlerinin bir kısmıdır veyahut da tamamıdır. Birinci ihtimal bâtıldır. Çünkü mahiyet itibari ile hepsi eşit olduğu halde, günahın cezasının cüzlerinden bir kısmını müessir kabul edip, diğerlerini tesirsiz kabul etmek, mümkin olan bir şeyi, tercih ettirici bir sebep (müreccih) olmaksızın tercih etmek olur. 8u ise imkânsızdır. İkinci ihtimal de bâtıldır. Çünkü bu durumda, ikâbtn bu iki kısmından her birisi, o sevabı iptal etme hususunda müstakil olduğu halde, tek bir sevabı iptal etmek için, ikâbın iki ktsmı bir araya gelir. O zaman da, tek bir eser ve netice üzerinde, müstakil olan iki müessir birleşmiş ojur ki bu imkânsızdır.Çünkü o eser, bu durumda o ikisinden her biri ile yetinerek, diğerine İhtiyacı olmaz. Böylece de o, ikisine de aynı anda hem muhtaç olmuş olur, hem de muhtaç olmamış olur ki bu imkânsızdır.
7) Aynı anda hem sevabı haketmiş olma, hem de ikâbi (cezayı) haketmiş olma arasında bir zıtlık yoktur. Çünkü, mesela efendi uşağına, "Hırsızlar çalmasın diye malı muhafaza et" dese, sonra o anda bir düşman gelip, efendiyi öldürmeyi kastetse, bu durumda da uşak o düşmanla mücâdele edip onu öldürse, uşağın bu fiili efendisini ölümden kurtardığı için medh-ü senayı, efendisinin malını korunmasız olarak çalınmaya maruz bıraktığı için de kınanmayı gerektirir. Bu iki farklı istihkakın her biri doğrudur, yani her ikisi de sabittir. Akıl erbabı, bu gibi durumlarda ya bir tarafı tercih ederler veyahut da mühâ-yee yapar, yani her birine istihkakı nisbetinde pay veri. ler.Hak edilen bu iki istihkaktan birisinin olmamasına ve zevaline hükmedil mesi, aklın açıkça göstereceği gibi, kabul edilemez.
8) Bu istihkakın meydana gelmesini gerektiren şey, önceden yapılmış olan fiildir. Sonradan meydana gelen şeyin, bu fiilin o istihkakı gerektirmede tesiri ya vardır ya da yoktur. Birinci ihtimal imkânsızdır; çünkü bu fiil ancak geçmiş zamanda olmuştur. Eğer sonradan meydana gelen şeyin, geçmişteki bir fiile tesiri olsaydı, bu geçmiş zaman üzerinde bir tesir meydana getirmek olurdu ki bu imkânsızdır.Eğer önceki fiilin bu istihkakı gerektirmesi hususunda, arız olan şeyin tesiri yoksa bu gerektirmenin daha önceden olduğu gibi devam edip sürmesi ve zail olmaması icâb eder. "Bu sonradan meydana gelen şeyin, tesirin o önceki şeyde meydana gelmesine manî olmuş olması niçin caiz olmasın?" denilemez. Çünkü biz diyoruz ki: "Bu sonradan meydana gelen şeyin, mazide bir tesir icra etme bakımından, önceki bu fiili gerektirmede etkili olması imkânsız olunca zira mazide bu tesir meydana getirmek imkânsızdır ve arız olanın tesirinin mündeft olması genelde mümkündür. bu takdirde mâzî olan (geçmişte olan), bu yeni meydana gelenden daha kuvvetli olur. Böylece mâzî, sonradan ortaya çıkanı defetmede, aksi durumdan daha uygun olur.
9) Mutezile: "Bir yudum içki içmek, îman ve ihlâsla yapılmış olan yetmiş yıllık tâatın sevabını götürür (ihbât)" demektedir. Bu imkânsızdır, çünkü biz zarurî olarak bu tâatlann sevabının o tek bir günahın ikâbından daha fazla olduğunu biliyoruz. Çok olan az olan ile götürülemez.lcübbaî şöyle demektedir: "Tek bir büyük günahın, her tâattan daha büyük olması imkânsız değildir. Çünkü, Allah'ın nimet ve ihsanının çokluğuna, bolluğuna göre, O'na yapılan isyan da o nisbette büyür. Nitekim, Allah'ın, o kulu yaratıp büyütmek, onu malik kıtmak ve en sonunda onu kemâle erdirmek suretiyle yerine getirmiş olduğu rubûbiyyetten dolayı hak etmiş olduğu şey, o kulun, Allah'ın nimetlerinin çokluğu sebebiyle- Allah'ın hakkının, şükrünü edâ etmesinden daha çoktur. Allah'ın kullarına olan nimeti, büyüklük ve çokluk bakımından ihata edilemiyeceğine göre, o kulun tek bir günahtan dolayı bütün tâatlann sevabına denk olacak büyük bir ikâba müstehak olması imkânsız değildir." Bil ki böyle bir mazeret zayıftır. Çünkü bir hükümdarın bir kuluna olan nimeti çok olsa; sonra o kul da elli sene kulluğun hakkını yerine getirse; sonra, o hükümdarın kaleminin ucunu kasıtlı olarak kırsa, bu durumda hükümdar bu kadarcık suçtan dolayı onun itaatlerinin hepsini boşa çıkarırsa, bu durumda herkes o meliği kınayarak, onun katı davrandığını ve adaleti terkettiğini söyler. Bütün günahların, Allah'ın celâline nisbetle o kalemin ucunu kırmaktan daha az bir kusur olduğu herkesçe malûmdur. Böylece,Mutezile'nin ileri sürmüş olduğu görüşlerin aklın ölçülerine ters düştüğü ortaya çıkmış olur.
10) Bir saatlik iman, yetmiş senelik küfrü yıkar. Binaenaleyh yetmiş senelik iman, nasıl bir saatlik fısk ile yıkılır. Bu, aklın kabul edemeyeceği bir şeydir. En iyisini Allah bilir. İşte bütün bunlar,toûtezile'nin,ı^îkŞ *} ayetine tutunarak iddia ettiği muhâbata ihbat, yani günahlar sebebiyle amellerin boşa gitmesi görüşünün yanlışlığına delâlet eden aklî delillerdir..Buna göre biz deriz ki: Hak Teâlâ'nın, "Sadakalarınızı başa kakmak ve incitmek suretiyle heder etmeyiniz" ayeti şu iki manaya muhtemeldir:
Birinci Mana: "Bunu, yani sadaka vermeyi, bâtıl bir şekilde yapmayınız." Bu da, insanın sadaka verirken, insanın riya ve gösteriş niyetinde olmasıdır. Binaenaleyh böyle bir sadaka, daha verilirken bâtıl olmuş olur. Bu te'vil, kesinlikle, bizim anlayışımıza zarar vermez.
İkinci Mana: Âyette geçen iptal (boşa çıkarma) den murad, sadakanın başlangıçta sevap hakettirecek şekilde verilip, sonra da onun peşisıra başa kakma ve incitme yapılınca, bu başa kakıp incitmenin cezasının, sadakanın sevabını gidermesidir. Ancak bu itibarlaMutezile kendi görüşü için bu ayete tutunabilir. O hâlde âyeti, niçin bu ikinci mânâya hamletmek, birinci manaya hamletmekten daha evlâ olsun?Bil ki Allahu Teâlâ bunun için iki benzetme yapmıştır: Bunlardan birinci mânâya uygundur ve o da, "Malını insanlara gösteriş için harcayan, Allah'a ve ahiret gününe inanmayan bir kimse gibi "sözüöür. Çünkü bu kimsenin amelinin heder olmasından muradın, o sadaka verilirken, doğru olarak değil de bâtıl olarak verilip böylece boşa gitmesi olduğu herkesin malûmudur. Çünkü bu amelin sıhhatine manî olan şey, o insanın küfrüdür. Bu küfür de o amel ile birlikte bulunmuştur. Binaenaleyh amelin, doğru olarak meydana gelmesi imkânsız olur. Bu benzetme, bizim yaptığımız te'vilin doğruluğunu gösterir.Üzerinde toz toprak bulunup da, şiddetli yağmur isabet eden kaya ile ilgili olan ikinci mesel ise.Mü'tezile'nin yaptığı te'vilin doğruluğunu gösterir. Çünkü Hak Teâlâ, bu kaya parçası üzerinde toz-toprak var iken, şiddetli yağmuru o toz toprağı tamamen götüren bir şey kılmıştır. Burada da başa kakıp incitmenin, sevap tahakkuk ettikten sonra, bu tahakkuk eden ücret ve sevabı gidermiş olması gerekir. Fakat biz şöyle diyoruz: Kaya parçası üzerindeki toz-toprağa benzetilen şeyin, kâfirin yaptığı infaktan dolayı elde edeceği karşılık olduğunu kabul etmiyoruz. Aksine burada toz-toprağa benzetilen, fasit bir niyetle yapılmaması halinde ücret ve sevabı gerektiren amelin südûrudur. Binâenaleyh kaya parçası üzerindeki toprağa benzetilen şey, o kimseden südûreden ameldir. Âyeti bu manaya hamletmek daha uygundur. Çünkü kaya parçası üzerinde toz olduğu zaman, o kayaya yapışmaz ve içine nüfuz edemez. Aksine kaya ile toz-toprağın birlikte olmaları, ayrı ayrı olmaları gibidir. Bunlar, aslında bir olmadıkları halde, insanın gözüne bir gibi görünür. Aynen bunun gibi, başa kakıp İncitme ile yapılan infâk, zahiren iyi bir iş gibi görünse bile, hakikatte böyle değildir. Böylece Mutezilenin bu âyetle istidlallerinin zayıf olduğu ortaya çıkmış olur.Mû'tezile'nin bu ayetle ilgili olarak ileri sürdükleri akli delillere gelince, biz aynı anda hem sevaba hem de ikâba müstehak olmanın bir tezâd olmadığını ve bu bir arada olmayı gerektiren şeyin ya bir tarafı tercih veyahut da her iki tarafı birden kabul etme olduğunu beyân etmiştik. [128]
İkinci Mesele Başa Dön
İbn Abbas (r.a.) âyete, "Sadaka verdik diye, Allah'a minnet ederek ve sadaka verdiğiniz o dilenciyi inciterek sadakalarınızı iptal etmeyin, boşa çıkarmayın" mânâsını vermiştir. Diğer bazı âlimler ise, bunu "Fakirin başına kakarak ve onu inciterek sadakalarınızı heder etmeyin, iptal etmeyin" mânâsında almışlardır. Her ne kadar ikinci mana daha açık ise de İbn Abbas (r.a.)'ın verdiği mana ihtimal dahilindedir. Çünkü İnsan yaptığı ile övünerek infâk edip, tevazu yoluna girerek Allah'a yönelmez ve bütün bunların Allah'ın fazlı, tevfiki ve ihsanı ile olduğunu itiraf edip tasdik etmez ise, sanki o, Allahu Teâlâ'ya minnet etmiş gibi olur. [129]
Gösteriş İçin Yapılan İntakın Durumu
Cenâb-ı Allah'ın, "Malını insanlara gösteriş için harcayan.." âyetiyîe ilgili iki mesele vardır: [130]
Birinci Mesele
ifâdesindeki kâf harfi hususunda iki görüş vardır:
1) Bu harf-i cerr, martzûf bir kelimeyle ilgilidir. Bunun takdiri ise şöyledir: "Sadakalarınızı, malını insanlara riya için harcayan kimsenin heder edişi gibi, başa kakıp inciterek iptal etmeyin." Böylece Allahu Teâlâ, nifak ve riyanın sadakaları boşa çıkarması gibi, başa kakma ve incitmenin de sadakaları boşa çıkaracağını beyân etmiştir. Bu husustaki sözün özü şudur: Münafık ve riyakâr olanlar sadakalarını Allah rızası için vermezler. Başa kakıp inciterek sadaka veren de, o sadakayı Allah rızası için vermiş olmaz. Çünkü eğer onun bu sadakadan maksadı, Allah'ın rızasını kazanmak olsaydı, ne bu sadakasın* fakirin başına kakar, ne de onu incitirdi. Böylece bu iki sadaka şeklinin de Allah rızası için olmadığı ortaya çıkmaktadır. İşte bu da, bizim söylediğimiz şu hususu kuvvetlendirir: Sadakanın heder olup boşa çıkmasından maksad, başlangıçta doğru şekilde verildiği halde, daha sonra başa kakılıp, o fakir incitilerek sevabının yok edilmesi değil, daha işin başında bâtıl bir şekilde yapılmış olmasıdır.
2) Kâf harf-i cerri, hâl olarak mahallen mansubtur. Buna göre âyetin takdiri şu şekildedir: "Malını, insanlara gösteriş için infâk eden kimselere benzeyerek, sadakalarınızı heder etmeyiniz." [131]
İkinci Mesele
"Riyâ" "müra'âten" fâfzı gibi bir masdardır. denildiği gibi, denilir. Riya, yaptığın işi başkasına göstermendir. Riya ile ilgili sözün özü daha önce geçmişti. Sonra Cenâb-ı Hak bu meseli zikredince, peşisıra ikinci bir mesel (benzetme) getirerek, "Onun durumu, üzerinde az bir toprak bulunan bir kayanın haline benzer ki, ona şiddetli bir yağmur isabet edince, üzerindeki toprağı temizleyip kendisini, katı bir taş halinde bırakır" buyurmuştur. sözündeki "hû" zamiri hususunda iki görüş vardır:
1) Bu zamir, münafığa râcidir. Buna göre mana şöyle olur: "Allah Teâlâ başa kakıp inciterek sadaka veren kimseyi, münafığa; münafığı da o taşa benzeterek, "kah bir taş gibi. " buyurmuştur. Safvân. pürüzsüz taş demektir. Ebu Ubeyd el-Esma'i'den safvah, safa ve safvâ kelimelerinin aynı manaya geldiğini, her üçünün de ism-i maksûr olduğunu nakletmiştir. Bazıları da, "mercan" kelimesinin ,ve "sa'dân" kelimesinin nin cem'i oluşu gibi, "safvan"ın da, kelimesinin cem'i olduğunu söylemişlerdir. Daha sonra Cenâb-ı Hak buyurmuştur. şiddetli yağmur demektir. Nitekim (Gök, şiddetli yağmur yağdırdı) ve (Bol yağmü; yağmış toprak) denilir. Sonra"yi buyurulmuştur. pürüzsüz ve kuru demektir. Temiz ve pürüzsüz olduğu zaman taşa ve dağa denilir. Pürüzsüz kaya gibi, hiçbir şey bitirmeyen toprağa da denilir. Çakmaktaşı kıvılcım çıkarmadığı zaman, denilir. Bil ki bu, Cenâb-ı Allah'ın, verdiği sadakayı başa kakıp eziyet eden kimsenin ve münafığın ameli için yaptığı bir benzetmedir. Çünkü insanlar zahiren, şu toprağın o kayanın üzerinde görülmesi gibi, bu insanların güzel amelleri olduğunu görürler. Kıyamet günü geldiği zaman, bütün bunlar şiddetli yağmurun cascavlak taş üzerindeki toprağı giderdiği gibi kaybolur ve boşa çıkar. Çünkü o günde, bu amellerin Allah rızası için olmadığı ortaya çıkar. Mu'tezile'ye göre ise bu âyetin mânâsı şöyledir: "Bu sadaka başlangıçta ecir ve mükâfaatı haketmiş idi. Fakat sonra yapılan başa kakma ve incitme, kuvvetli yağmurun kaya üzerindeki toz toprağı yıkayıp giderdiği gibi, bu ecir ve mükâfaatı giderdi." Bil ki bu meselin keyfiyetinin iki şekli vardır:
1) Bu, bizim söylediğimiz şu şekildir: Görünen amel, toprak; başa kakan ve inciten kimse ile münafık; katı kaya; ve kıyamet günü de, şiddetli yağmur gibidir. Bu şekil, bizim görüşümüze göredir.tautezile'ye göre ise, başa kakma ve incitme şiddetli yağmur gibidir.
2) Kaffâl (r.h) şöyle demiştir: "Bunda bir ihtimal daha bulunup da şu manadır: Kulların amelleri, kıyamet günü onların azıklarıdır. Binaenaleyh kim ih-lâs ile amel ederse, sanki kat kat verecek olan bir toprağa tohum ekmiş, vakti gelince biçeceği ve ihtiyaç duyduğu zaman yanında bulacağı şekilde o tohum bitmiş gibi olur. Münafığın ektiği yer ise, çıplak kayadır. Malûmdur ki, onun üzerinde hiçbir şey bitmez ve o kayanın üzerinde tohumu kabul edecek bir şey bulunmaz." Âyetin manası şöyledir: Sadakasını başa kakan ve inciten kimse ile münafığın ameli şuna benzer; üzerinde az bir toprak bulunan çıplak düz kayaya tohum ekildiğinde, üzerine bol yağmur yağdığı zaman, o tohum, topraksız tek başına kalır. Görmüyor musun Allahu Teâlâ, muhlis olanı, bir tepe üzerindeki bahçeye benzetmiştir. Bahçe, içinde ağaçlar ve hurmalar olan bir yerdir. Binaenaleyh, kim Allah için ihlâslı olur ise, bir tepenin üzerine bir bahçe dikmiş kimse gibi olur. O kimse, son derece muhtaç olduğu anlarda, bahçesinin meyvelerini toplar, Bu bahçe, her an Rabbinin izniyle kat kat ve fazlasıyla meyvelerini verir. Ama sadakasını başa kakıp eziyet veren ile münafık, üzerinde azıcık toprak bulunan bir kayaya tohum eken kimse gibidir. O, ekinine ihtiyaç duyduğu zaman, orada hiçbirşey bulamaz. İnkarcılardan birisi bu teşbihi tenkid ederek, "Kuvvetli yağmur bir kayaya rastladığı zaman onu toz-topraktan temizleyerek, pırıl pırıl eder. O halde, Allah'ın,münafığın amelini buna benzetmesi nasıl caiz olur?" demiştir. Buna şöyle cevap verilir: Benzetme yönü, bizim söylediğimiz husustur. Binaenaleyh bu hususun dışında, teşbih edilen şeyin farklı olmasına itibar edilmez. Kâdî, "Yine toprağın o kayanın üzerinde olması, birkaç yönden fayda ifâde eder:
a) Bu, kaya üzerinde durmaya daha elverişli olur.
b) Teyemmüm halinde ondan istifade edilir.
c) Onun üzerinde bitki bitebileceği için istifâde edilebilir" demiştir. Kâdi-nin bu izahı güzet olmakla beraber, birinci görüşe itimad edilir. Allahu Teâlâ'nın "(Onlar) kazandıklarından hiçbirşey elde edemezler" buyruğuna gelince, buradaki "onlar" zamirinin nereye râci olduğu hususunda iki görüş vardır:
1) Bu, zikredilmeyen bir malûma racidir. Yani, mahlûkattan hiç kimse o dümdüz taş üzerinde bulunan toprağa atılmış olan tohuma güç yettremez. Çünkü toprak kayadan kayıp gitmiştir ve orada tohum da kalmamıştır. Böylece de hiç kimse o tohumdan istifâde edememiştir. Bu da, Kaffâl (r.h.)'in teşbih konusunda zikretmiş olduğu ikinci görüşü güçlendirir. Başa kakıp inciten münafık kimselerin hiçbiri de kıyamet gününde, yapmış olduğu amelden istifâde edemez.
2) Bu zamirin, Hak Teâlâ'nın ifâdesine râci olmasıdır. Bu ifâdenin gelmesi, bu mânâdan dolayıdır. Çünkü Hak Teâlâ'nın ifâdesi ile, ancak cins olan şeye işaret edilmektedir. Cins ise, umum hükmündedir. Kaffâl (r.h.) burada bir üçüncü vechin bulunduğunu söylemiştir ki, o da bu ifâdenin, "Sadakalarınızı, başa kakmak ve incitmek suretiyle heder etmeyin" ayetiyle ilgili olmasıdır. Çünkü siz böyle yaptığınızda, kazandığınız şeylerden hiçbir şey elde edemezsiniz. Böylece muhataptan gaibe dönülmüş olur. Bu Hak Teâlâ'nın tıpkı "Nihayet siz gemilerde bulunduğunuz, onlar, bunları güzel bir hava ile akar gibi götürdüğü zaman" (yunus, 22) ayeti gibidir. (Burada da muhataptan, gaibe geçilmiştir.) Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: "Allah, kâfir olan topluluklara hidayet etmez." Bunun manası, ehl-i sünnete göre, "İmana hidayet etmemesidir."Mutezile ye göreyse bunun manası, "Tercihlerinin kötü olması sebebiyle, Allahu Teâlâ'nın onları sevaptan ve cennet yolundan saptırmasıdır." [132]
Allah Yolunda Mal Harcayanların Mükâfaatı Başa Dön
İkinci Maksad: Nefsi takviye, alıştırmaktır. Bunun da birkaç şekli vardır:
1) İnsanlar, nefislerini, bu sadaka ibadetini muhafaza etmeye ve onu bozacak şeyleri bırakmaya iyice alıştırırlar. Yapılan sadakanın peşi sıra başa kakmayı ve incitmeyi bırakmak da bu alıştırma cümlesindendir. Bu, Kâdi'ye âit bir görüştür.
2) Mü'minler açısından kendilerini sağlamlaştırma, yani imanda samimi ve halis olduklarını ispat etmedir. Bu manayı, Mücâhid'in,ayeti "Onların bazılarından olan bir tesbtt." şeklindeki kıldı raati de kuvvetlendirir.
3) Nefsin, ubûdiyyet makamında bir sebatı yoktur. Ancak o, mücahede ile ezilir ise, bu müstesna. Nefsin, aşık olduğu şey dünya hayatı ile maldır. Nefis, malını infakla mükellef tutulduğunda, bazı yönlerden ezilmiş olur. Yine o nefis, canını vermekle mükellef tutulduğunda da bazı bakımlardan ezilmiş olur. İşte böylece de nefsin tesbitinin takviyesinin (alıştırılmasının) bir kısmı meydana gelmiş olur. Bu sebeple, kısmıyyet ifâde eden j* harf-i cerri, "nefis" kelimesinin basma getirilmiştir. Buna göre âyetin mânâsı "Allah rızası için malını harcayan kimse, nefsini, kısmen; malını ve canını birlikte veren kimse de nefsini tamamen bu yolda harcamış olur. Cenâb-ı Allah'ın, "Mallarınız ve canlarınızla Allah yolunda çarpışırsınız"âyeti ile kastettiği de budur. Bu görüşü Keşşaf sahibi zikretmiştir ve bu son derece güzel ve lâtif bir izahtır.
4) Bu konuyu yazarken hatırıma gelen şu izahtır: Cenâb-ı Hak, O"Haberiniz olsun ki kalbler ancak Allah'ı anmak ile mutmain olur yattır" (Ra'd, 28) buyurduğu gibi, kalblerin sebatı ancak Allah'ı zikretme ite meydana gelir. Kim malını Allah yolunda harcarsa, tecelli makamında kalbin itminanı meydana gelmez. Bu itminan ancak, o insan sırf kulluk maksadıyla intakta bulunduğu zaman meydana getir. İşte bu sebepten dolayı Hz. Ali, infakı hakkında, "Biz, size ancak Allah'ın yüzü (nzası) için yediriyoruz. Sizden ne bir karşılık, ne de bir teşekkür beklemiyoruz" (insan, 9) dediği, Kur'an'da nakledilmiştir. Allahu Teâlâ, Hz. Ebu Bekir (r.a.)'in de intakını şöyle tavsif etmiştir"Onun nezdtnde bir kimsenin, mükâfaatlandınlacak hiçbir nimeti (ve minneti) yoktur. O (bunu) sırf yüce Rabbisinin rızasını elde etmek (için yapmıştır). Muhakkak kendisi de ileride (bundan dolayı) hoşnud olacaktır" (Leyl, 19-21). Binaenaleyh insanın infâkı, kendi nefsi için ve nefsini teşvik için olmayıp, Hakk'a kulluk etmek için olunca, işte o zaman kalb mutmain olur, nefsi sükûnete erer ve nefsi kalbi ile çekişmez. İşte bu sebepten ötürü, Hak Teâlâ, bu infak hususunda önce "Allah rızasını taleb etmek", sonra bunun peşine "Ruhlarında (imanı) kökleştirip takviye etmek için" buyurmuştur.
5) Akli ilimlerde, fiillerin tekrar tekrar yapılması, melekelerin meydana gelmesine sebeptir, şeklinde bir hüküm yer almıştır.Bu hususları iyice anladığın zaman biz deriz ki: Allah rızâsını elde etmek için, tekrar tekrar infakta bulunan kimse için, bu devamlı intaktan şu iki şey meydana gelir: Bu vasfın kazanılması ve Allah rızasını isteyip aramanın, nefiste yerleşen bir meleke haline gelmesi. Şöyle ki, o insandan farkında olmadan ve tesadüfen bir fiil sudur ettiğinde bile, kalbi derhal Allah'a yönelir. Bu da İbadetlerin âdet haline dönüşmesi ve ruhun bir huyu olması sebebi ile olur. Böylece kulun, Allah İçin ve O'nun rızasını elde etmek maksadıyla yaptığı ta-at, Kur'an da, "tesbitü'n nefs" diye ifâde edilen bu yerleşmiş melekeyi gösterir. Ki bu da, "Allah, İman edenlere sebat verir" (İbrahim,27) âyeti ile murad edilen manadır. Böyle bir "tesbit" meydana geldiğinde, bu âlemde ruh, ruhanî ve kutsi melek cevherlerinden bir cevher olur. Böylece de kul, bazı muhakkik alimlerin dediği gibi, hem gâib, hem hazır, hem orada, hem başka yerde bir varlık hâline gelir.
6) Zeccâc şöyle demiştir: "Âyetteki "tesbif'ten murad, bu kimselerin, amellerini Allah'ın zâyî etmeyeceğine ve ümidlerini boşa çıkarmayacağına kesin inanarak infak etmeleridir. Çünkü verdikleri sadaka, hem sevap, hem ikab, hem de yeniden dirilme esnasında bulunacaktır. Münafığın sadakası böyle değildir. Çünkü münafık infâk ettiğinde, sevabına inanmadığı için onun boşa gittiğine inanır. İşte âyetteki "tesbif'ten murad, mü'minin, sadakasının zayi olmayacağına kesin olarak inanmasıdır".
7) Hasan el-Basri, Mücâhid ve Atâ şöyle demişlerdir: "Bundan murad, infak eden kimsenin sadaka verirken, tedbirli davranarak o sadakayı sâlih ve iffetli fakirlere vermesidir." Hasan el-Basri: "İnsan, sadaka vermeye niyetlendiğinde tedbirli davranır. O,sadaka Allah rızası için olacağı zaman verir, fakat ona bir şey karışmasından korktuğunda ise vermez" demiştir. Vahidi de şöyle söylemiştir: "Âyetteki "tesbit" kelimesinin, "tesebbüt" (tedbirli davranma) mânâsına olması caizdir. Çünkü intakta bulunan kimseler, kendi nefislerini, sadakaya müstehak olanı arayıp bulma ve malı Allah rızâsı için ona verme hususunda alıştırır ve tedbirli davranırlar". Hak Teâlâ, bu şekilde infâk edenlerin, intaklarından gayelerinin o iki husus olduğunu açıkladıktan sonra, onların infâklan hususunda bir mesel getirerek, "(Bunların hali), bir tepenin üzerinde bulunan güzel bir bahçenin durumuna benzer. Öyle ki ona bol yağmur düşmüştür" buyurmuştur. Bu mesel ile ilgili bir iki mesele vardır: [133]
Birinci Mesele Başa Dön
Âsim ve Âmir, hem bu âyette hem de Mü'minûn Sûresi (50. ayetteki) kelimeyi şeklinde okumuşlardır ki bu, Temim kabilesinin kullandığı şekildir. Diğer kıraat imamları, iki yerde de râ harfinin zammesi ile kelimeyi şeklinde okumuşlardır ki bu en meşhur şekildir ve Kureyş lehçesi üzeredir. Bu kelimenin ve îyi şeklinde, yedi türlü kullanılışı vardır, kelimesi, yüksek yer demektir. Ahfeş "Ben şeklini tercih ediyorum. Çünkü bunun cem'î ışeklinde gelir. Bunun aslı, Arapların, bir şey artıp, yükselip kabardığında söyledikleri tabirlerine dayanır. (tepe) kelimesi de bu köktendir. Çünkü onun parçaları yükselmiştir. İnsanın karnı şiştiğinde söylenen kelimesi de bu köktendir. "Ribâ (fâiz)"e de arttığı için böyle denilmiştir" demiştir. [134]
Ayette Geçen Rabve Lâfzı Hakkında Râzi'nin Farklı Tefsiri
Bil ki müfessirler şöyle demişlerdir: Bahçe, yüksek bir yerde bulunduğunda daha güzel ve daha verimli olur. Bence, bu hususta bir müşkil bulunur, o da şudur: Bahçe yüksek bir yerde bulunduğu zaman, su seviyesinin üstünde olur, nehir suyundan istifâde edemez, çok rüzgâr alır ve bu sebeplerden dolayı güzel olmaz. Çukurda bulunduğu zaman, nehir suları kolayca oraya akar ve rüzgâr almadığı için, yine böyle bir bahçenin de verimi güzel olmaz. Binâenaleyh bir bahçenin verimli olması,, ne tepe, ne de çukur olmayan düz bir arazide bulunduğunda mümkün olur. O halde âyette bahsedilen "rabve" (tepe)den maksad, müfessirlerin söyledikleri şey olmayıp, aksine o yerin, yağmur aldığında kabaran ve yükselen sıcak ve nemli bir arazîde olmasıdır. Çünkü bu
özellikteki toprak parçalarının verimi çok olur ve ondaki ağaçlar güzel büyür. Yaptığım bu izah, şu iki delil ile de kuvvet bulur:
a) Hak Teâlâ, "Sen yeryüzünü kupkuru ve ölü görürsün. Fakat biz onun üstüne yağmuru İndirdiğimiz zaman, o harekete gelir ve kabam" (Hacc, 5) buyurmuştur. Toprağın kabarmasından murad, bizim söylediğimiz husustur. İşte bu ayette de böyledir.
b) Allah Teâlâ, bu meseli, birinci meselin mukabilinde zikretmiştir. Birinci benzetme, kendisine yağmur tesir etmeyen, yağmurla kabarmayan ve yağmur aldığı için büyümeyen dümdüz katı bir kaya olunca, ikinci benzetmedeki "rabve" (tepe)den murad, kabarabilecek özellikte bir arazi parçası olur. Benim aklıma gelen işte budur. Cenâb-ı Allah, ne murâd ettiğini kendisi daha iyi bilir. Allah Teâlâ sonra da: "Öyle ki, ona bol bir yağmur düşmüş de, meyvelerini iki kat vermiş" buyurmuştur. Bununla ilgili bir iki mesele vardır: [135]
Birinci Mesele
Ibn Kesir, Nâfi ve Ebu Amr kelimeyi sükûn ile şeklinde, diğer kıraat imamları ise harekeli olarak şeklinde okumuşlardır. Bu okuyuş asıldır. Çünkü bu şekildeki kelimesi, "yiyecek şey" manasınadır. Yiyecek şey de yenilebilen şeydir. Nitekim Hak Teâlâ,"O (ağaç), Rabbisinin izni iler her zaman yemişini verir durur" (ibrahim,25) yani "meyvesini ve yenilecek şeylerini verir" buyurmuştur. Buna göre kelimesi, mânâ bakımından (yenilecek şey) kelimesi gibidir. Ahfeş şu beyti nakletmiştir: "Eğer elde edersen, bil ki yiyecek bir ganimet değildir; yine acıkırsan, bil ki açlık da bir nakışlı örtü değildir " Ebu Zeyd de: "Birisinin dünyevî bir zenginliği olduğunda denilir" demiştir. [136]
İkinci Mesele Başa Dön
Zeccâc kelimesine "iki misli" mânâsını vermiştir. Çünkü bir şeyin katı, onun üzerine ilâve olunan bir o kadarı demektir. Bir şeyin katının, onun iki misli mânâsına olduğu da söylenmiştir Atâ ise: "Ayetin, "Bir senelik verimi, başka bahçelerin iki senede verdiği ürün kadar olan bir bahçe" manasında olduğunu" söylemiştir.Esamm da âyete, "Başka bahçelerin ürününün bir misli" mânâsını vermiştir.Ebu Müslim, "Bu, "O bahçeden her zaman elde edilenin, iki katı.." manasınadır" demiştir.Sonra Cenâb-ı Allah, "Ona bol yağmur düşme-se de, en azından bir çfsinti bulunur" buyurmuştur. Ayetteki kelimesi, damlaları küçük yağmur demektir. Bu tabirin mânâsı ile ilgili olarak şunlar söylenmiştir:
1) Bu bahçe bol yağmur almasa bile, bol olmayan yağmur düşer. Fakat oranın ürünü, bu durumda da aynı olur ve yağmurun az yağması yüzünden ürünü noksaniasmaz. Bu ise, herşeyi büyütüp yetiştiren Allah'ın keremi ile olur.
2) O bahçe, kat kat ürün vermesi için bol yağmur almasa bile, hiç olmazsa bir çiğ düşen ve böylece, bol yağmur almasına karşılık vereceği üründen biraz daha az ürün verir. Binâenaleyh her iki halde de o bahçe meyve verir. Aynen bunun gibi, ister az ister çok olsun, Allah rızası için sadaka verenin kazancı ve sevabı zayi olmaz.
Sonra Allah Teâlâ, "Allah yaptığınız her şeyi hakkıyla görür" demiştir. Âyetteki "Basir" kelimesi, bilen manasındadır. Yani, "Allahu Teâlâ, intakların keyfiyetini, ne kadar olduğunu, insanı infaka sevkeden şeyleri bilir ve buna göre onları, eğer amelleri iyi ise mükâfaatlandırır ve, eğer kötü ise cezalandırır" demektir. [137]
Kendi Bahçesini Ateşe Veren Kimsenin Meseli
"Sizden hiçbiri arzu eder mi ki: Onun hurma ve üzüm bahçesi olsun altından ırmaklar aksın; orada kendisi İçin her türlü meyve bulunsun; (fakat) ihtiyarlık üzerine çöküp, geride aciz ve küçük çocukları olsun; derken o bahçesine ateşli bir bora ona isabet etsin ve o da yanıp kavrulsun. İşte Allah size âyetlerini böyle apaçık bildirir. Umulur ki düşünürsünüz" (Bakara, 266). Bil ki bu, Cenâb-ı Hakk'ın intakının peşi sıra onu başa kakan ve fakiri inciten kimse hakkında yaptığı diğer bir benzetmedir. Âyetin ifâde etmek istediği mânâ şudur: Mesela, bir insanın son derece güzel ve verimli bir bahçesi bulunsun. O da çalışıp çabalayamayacak kadar âciz bir duruma düşsün ve son derece de ihtiyaç sahibi olsun. Aynı zamanda onun, muhtaç ve çalışamayacak yaşta çocukları bulunsun. Şüphesiz ki bu insanın muhtaç olmast ve çalışamaz hale gelmesi, onun son derece sıkıntı ve meşakkat içinde bulunduğunu gösterir. Bununla birlikte âciz ve çalışamayacak yaştaki çocukların da, o kimsenin bakımı altında olmaları, meşakkat ve sıkıntısını kat kat artırır. Bu şartlar altındaki insan, bir sabah kalktığında, o verimli bahçesinin yanıp kavrulduğunu görse, bu durumda onun kalbindeki keder ve hasretin ne kadar büyük olacağını bir düşün! Bu belâ ve sıkıntı, bir kere şu nefis ve güzel mülkün zayi olması sebebiyle ortaya çıkar. Ayrıca o kimse, çalışamayacak kadar âciz olup, başkalarının kendisine yardım etmelerinden ümitsiz oluşunun yanısıra, ihtiyaç içinde kalmıştır. Bir de başka insanların, yani çoluk çocuğunun, onun bakımına muhtaç bir durumda bulunmaları ve ondan yiyecek, içecek istemeleri gibi sebeplerle ihtiyacı daha da artar. İşte aynen bunun gibi, Allah rızası için infâk eden kimse, âhiretteki cenneti ummasında bütün ihtiyaçları hususunda tek dayanağı o bahçe olan adam gibidir. Fakat bu kimse, intakının peşinden başa kakıp, fakiri incittiği zaman, bu durum, o bahçeyi yakıp kavuran bora gibi olmuş olur. Bu infâkt da, pişmanlık, şaşkınlık ve keder takib eder. Bu üzüntü veren mal, kıyamet günü için infâk edildiğinde ve o kimse de o intakının sevabına son derece muhtaç olduğu zaman, o kıyamet gününde ondan htçbirşey bulamaz. Böylece şüphesiz kederlerin en büyüğü ve ahu vâh etmelerin en şiddetlisi içinde kalmış olur. Bu, son derece güzel ve mükemmel bir benzetmedir.Şimdi âyetin lâfızları ile ilgili tefsire geçelim: Hak Teâlâ'nın tabiriyle ilgili iki mesele vardır: [138]
Birinci Mesele
kâmil bir sevgi anlamına gelir. [139]
İkinci Mesele Başa Dön
tabirindeki istifham, istifhâm-ı inkârîdir. Yani, (Hiç arzu eder mi! Hayır arzulamaz!) demektir. Hak Teâlâ "İster mi?" demeyip de "Arzular mı?" buyurmuştur. Çünkü biz, meveddet'in mükemmel bir sevgi mânâsını ifâde ettiğini söylemiştik. Herkesin böyle bir durumun olmamasını arzu etmesi tam ve mükemmel bir arzudur. İstenen netice, böyle bir durumun olmamasını arzu etmek olunca, bu lâfzı müsbet cihette zikrederek, tam bir inkâra, (yadırgamaya) ve, kendisinden daha üstün bir derecenin bulunamayacağı bir noktaya ulaşan kusursuz bir nefrete dikkat çekmek için, "Sizden biriniz" bu durumun meydana gelmesini "arzular mı?" buyurmuştur. Hak Teâlâ'nın, "Hurma ve üzüm bahçesi" buyruğuna gelince, bil ki Alîahu Teâlâ bu tabiroe gecen lâfzını üç sıfatla nitelemiştir.
Birinci Sıfat: O cennetin, hurma ve üzüm bağlarından meydana gelmiş olması... Bil ki âyette bahsedilen cennet, hurma ve üzüm bağlarını ihtiva eder. Cennet, sırf hurma ve üzüm ağacından olmaz. Ancak ne var ki, o cennette bulunan hurmalıklar ve üzüm bağlarının çok olması sebebiyle, o cennet sanki sadece hurmalıklardan ve üzüm bağlarından meydana gelmiş gibi olur. Cenâb-ı Hak, o bahçenin, meyvelerin en şereflisi ve dallarında bulunduklarında meyvelerin en güzel görünenleri oldukları için, hassaten hurma ve üzüm bağlarından meydana geldiğini söylemiştir
İkinci Sıfat: Hak Teâlâ'nın"Altından ırmaklar akan" tasviri hiç şüphe yok ki bu, o cennetin güzelliğini arttıran bir sebeptir.
Üçüncü Sıfat: Hak Teâlâ'nın, "Orada kendisi için her türlü meyve bulunur" sözüdür. Şüphesiz bu durum da, o bahçenin durumunun mükemmelliğine bir sebeptir. İşte Allahu Teâlâ'nın o bahçeyi vasfetmiş olduğu üç sıfat budur. Hiç şüphe yok ki, bu bahçe güzelliğin zirvesinde bulunur. Çünkü o bahçe bu sıfatlarla görünüşü ve manzarası güzelleşmiş, faydası ve verimi de çok boliaşnuştır. Bundan daha güzel bir bahçenin olması mümkün değildir.Cenâb-ı Allah cenneti bu şekilde tavsif ettikten sonra, o bahçenin sahibinin o bahçeye olan ihtiyacının derecesini beyân etmeye geçerek "Ve ona, ihtiyarlık gelip çattı" buyurmuştur. Bu böyledir, çünkü bu kimse son derece yaşlı, çalışıp çabalamaktan âciz birisi olunca, gerek kendisinin, gerekse bakmakla mükellef bulunduğu kimselerin yemeleri, içmeleri ve oturmaları hususundaki çeşitli ihtiyaçları daha da fazlalaşır. İhtiyaç kapıları bu derece faz-lalaşıp bu bahçenin dışında herhangi bir kazanç ve gelir kaynağı da bulunmayınca, işte bu durumda o kimse bu bahçeye son derece muhtaç olur.
İmdi şayet, "Allahu Teâlâ; sözünü l sözüne nasıl atfetmiştir? Mazi bir fiilin muzâri bir fiile atfedilmesi nasıl caiz olur?" denilirse, biz deriz ki, buna şu bakımlardan cevap veririz:
a) Keşşaf sahibi, bu kelimenin başındaki vâv harfinin atıf vâvı değil de, hâl vâvı olduğunu; âyetin mânasının da, "Kendisine ihtiyarlık gelip çatmış vaziyette iken (tek ümidi olan) o bahçe yanarken "Sizden biriniz böyle bir bahçesi olmasını hiç arzu eder mi?" şeklinde olduğunu söylemiştir.
b) Ferrâ şöyle der: "Araplar, "Şöyle olmasını arzuladım" ve "Arzuladım ki, keşke şöyle olsaydı!" der ve atfı (lâfza) değit, mânaya hamleder. Buna göre sanki şöyle denilmek istenmiştir: "Sizden biriniz, bir bahçesi olsun ve ona ihtiyarlık isabet etsin ister miydi?" Sonra Allahu Teâlâ, o insanın o bahçeye daha çok muhtaç olduğunu açıklayarak, "Ve onun, âciz ve küçük çocukları bulunur" buyurmuştur. tabirinden murad, küçüklük ve çocukluk sebebiyle söz konusu olan zayıflık ve acizliktir. Buna göre mâna, "O insan, ihtiyarlığı ve yaşlılığı sebebiyle o bahçeye çok muhtaçtır ve üstelik onun, küçük ve çocuk olmaları sebebiyle, son derece güçsüz ve muhtaç çocukları vardır" şeklinde olur. Hak Teâlâ'nın, "Derken o bahçesine ateşli bir bora isabet etsin ve o da yanıp kavrulsun" buyruğundaki kelimesi, sanki bir sütun gibi gökyüzüne doğru yükselen ve gittikçe yuvarlaklaşan bir rüzgârdır ki, halk buna "kasırga" adını verir. Bu son derece şiddetli olan bir rüzgârdır. Nitekim şair, demiştir. Bu meselden maksat, o insanın kalbinde, şiddetini sadece Allah'ın bileceği bir keder, sıkıntı, hüzün ve şaşkınlığın bulunduğunu beyân etmektir. Güzel ameller işleyen, fakat ne var ki bu ameileriyle Allah'ın rızasını kastetmeyip, aksine o amellerine, onları, sevabı hak ettirecek, çıkaracak bir takım kötü fiilleri de ekleyen kimsenin hâli de, aynen buna benzer. Bu kimse, son derece muhtaç ve çalışıp çabalamadan âciz bulunduğu bir durumda kıyamet günü gelip çattığında, onun pişmanlığı büyür, şaşkınlığı da had noktaya varır. Bu âyetin bir benzeri de, Hak Teâlâ'nın, "Ve onlar için, Allah'tan hiç beklemedikleri şeyler ortaya çıkmıştır" (Zumer, 47) âyetiyle, "Ve biz, onların yapmış oldukları amellere yöneldik de, onları hebaen mensur, toz haline çevirdik"(Furkan. 23) âyetidir.
Hak Teâlâ'nın buyruğunun mânası, "Bu konuda teşvik edip, sakındırmak için Allahu Teâlâ size âyet ve delillerini açıkladığı gibi, düşünesiniz diye Allah dinin diğer emirleri hususundaki âyet ve delillerini de size açıklıyor" demektir. Bu hususta iki mesele vardır: [140]
Birinci Mesele
kelimesi, teraccî ifâde eder. Bu ise, Allah hak-kında uygun değildir. [141]
İkinci Mesele
Mu tezilebu âyetle Allahu Teâlâ'nın herkesin iman etmesini irade buyurduğu hususuna istidlal etmiştir ki, bu iki âyetin izahı defalarca geçmişti. [142]
Sadakayı Malın Helâlinden Ve İyisinden Verme Lüzumu Başa Dön
"Ey iman edenler, kazandıklarınızın güzellerinden ve sizin için yerden çıkardıklarımızdan Infâk ediniz. Kendinizin ancak gözünüzü yumarak (tiksinerek) aldığınız âdi kötü şeyleri vermeye yeltenmeyin. Bilin ki
muhakkak ki Allah her şeyden müstağnidir; asıl hamde lâyık olan odur" (Bakara, 267). Bil ki Cenâb-ı Allah, insanları infakta bulunmaya teşvik etmiş, sonra bu infâkın, peşisıra başa kakma ile incitme olan ve olmayan diye iki kısım olduğunu beyan etmiştir. Sonra da, bu iki kısımdan herbiriyle ilgili hususları açıklayıp, herbiri hakkında bir mesel getirmiş ve böylece mânayı iyice açıp en güzel bir biçimde ondan kastının ne olduğunu ortaya koymuştur.Cenâb-ı Allah bu âyette, Allah yolunda infâk edilmesini emrettiöi malın nasıl bir mal olması gerektiğini belirtmiş ve buyurmuştur. Âlimler emrinden muradın ne olduğu hususunda ihtilâf etmişlerdir.
Hasan el-Basrî şöyle demiştir: "Bundan murad, farz kılınmış olun zekâttır." Başkaları ise bundan muradın, "tatavvû (gönüllü, nafile) olarak verilen sadakalardır" demişlerdir. Bir üçüncü görüşe göreyse bu tâbir, hem farz olan zekâta, hem de nafile olan infaka şamildir. Bundan muradın, farz kılınmış olan zekât olduğunu söyleyenlerin delili şudur: "Cenab-ı Hakk'ın, "İnfâk ediniz" buyruğu bir emirdir. Emrin zahiri ise, vücûb ifâde eder. Vâcib olan infâk ise, ancak zekât ile vâcib olan diöer infâklardır." Bundan muradın tatavvû (nafile) sadaka olduğunu söyleyenlerin delilleri ise, Ali İbn Ebî Talib (k.v.) Hasan el-Basrî ve Mücâhid'den rivayet edilen şu haberdir: Bazı müslümanlar, meyvelerinin en kötülerini ve mallarının da en âdilerini tasadduk ediyorlardı. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak bu âyeti indirdi. İbn Abbas (r.a.)'dan rivayet edildiğine göre, bir gün bir adam âdi bir hurma salkımı getirerek, onu sadakaların içerisine koydu. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.s.), "Bu salkımın sahibi ne kötü iş yaptı!" buyurdular. Bundan dolayı Cenâb-ı Hak da bu âyeti indirdi. Bu âyete, hem tarz olan zekât, hem de nafile olan sadakanın dahil olduğunu söyleyenlerin delili ise şudur: Emirden anlaşılan, kendisinde, onu ter-ketmenin caiz olup olmadığının beyanı bulunmaksızın, yapma tarafının yapmama tarafına tercih edilmesidir. Anlaşılan bu mâna ise, farz ile nafile arasında müşterek bir husustur. Binaenaleyh, her ikisinin de bu emre dahil olması gerekir. [143]
Bu Ayetteki İnfakı Zekât Olarak Tefsir Edenler
Sen bunu anladığın zaman biz diyoruz ki, onun farz olan zekâtı ifâde ettiğini söyleyen birinci görüşe göre, bu âyetten birçok mesele çıkmaktadır: [144]
Birinci Mesele
Âyetin zahiri, insanın kazandığı bütün mallarda zekâtın verilmesinin vâcib olduğunu gösterir. Bundan
dolayı buna, ticaret malının, altın ile gümüşün ve hayvanların zekâtı dahildir. Çünkü bunlar, insanın kazandığı şeyler diye vas-fedilmektedir. Aynı zamanda âyetin zahiri, İmâm-ı Ebu Hanife (r.h.)'ntn görüşüne göre, toprağın bitirdiği her şeyde de zekâtın verilmesinin vâcib olduğuna delâlet etmektedir. Ebu Hanife'nin bu âyetle istidlal etmesi, gerçekten açıktır. Ancak ne var ki O'nun muhalifleri, âyetin bu umumî ifâdesini, Hz. Peygamber (s.a.s.)'in, "Sebzelerde zekât yoktur"[145] hadisiyle tahsis etmişlerdir. Yine Ebu Hanife'nin mezhebine göre, ister az olsun, ister çok olsun, yeryüzünde biten herşeyden zekât vermek vâcibtir. Âyetin bu zahiri de, O'nun bu görüşüne delâlet etmektedir. Ne var ki O'nun muhalifleri, âyetin (bu bakımdan olan) umumi manasını ü "Beş "vesk"[146] den az olan şeylerde zekât yoktur"[147] hadisiyle tahsis etmişlerdir. [148]
İkinci Mesele Başa Dön
Âlimler, âyetteki "güzel, hoş şeyler" den muradın ne olduğu hususunda ihtilâf ederek, İki görüş belirtmişlerdir:
Birinci Görüş: Bu, malın adisi değil, iyisidir. Burada lâfzı, istiâre yoluyla iyi mal anlamında kullanılmıştır. Bu açıklamaya göre âyette geçen dı... kelimesinden murad da, malın kötüsüdür.
İkinci Görüş: İbn Mesûd ve Mücahidin görüşüdür. Buna helâl mal ise haram mal demektir. Birincilerin delili, birkaç yöndendir:
1) Biz, âyetin sebeb-i nüzulü olarak, müslümanlann mallarının kötülerini tasadduk ettiklerini; bunun üzerine de bu ayetin nazil olduğunu söylemiştik. Bu âyetteki Kelimesinden muradın, malın iyisi olduğuna delâlet eder.
2) Haram olan şeyi, ne tiksinerek, ne de tiksinmeyerek almak caiz değildir. Ayet-i kerime, "habîs" olan malın tiksinerek alınmasının caiz olduğuna delâlet eder. Kaffâl (r.h.) şöyle demiştir: "Buna şu şekilde cevap vermek mümkündür: Tiksinerek almaktan maksat malı gelişigüzel ve fazla incelemeden almaktır. Buna göre âyetin manası, "Siz, onun haram olduğunu bildiğiniz hâlde, ancak kendinize haram olan şeyi almak, ruhsatını tanımak ve, onu haramdan mı, yoksa heiâldan mı aldığınıza aldırış etmemek suretiyle bu malı alırsınız" şeklindedir.
3) Bu görüş, Cenâb-ı Allah'ın, "Sevdiğiniz şeylerden İnfak etmedikçe, birr'u takvaya nail olamazsınız''(Aliimrân,92) âyetiyle de kuvvet bulmaktadır. Bu âyet kelimesinden muradın, sahip olunması arzulanan, nefîs şeyler olduğuna; herkesin yanından ve evinden uzaklaştırarak çıkartması gerekli olan âdî ve kötü şeyler olmadığına delâlet etmektedir. Kâdi, ikinci görüş lehine şöyle diyerek delil getirmiştir: "Bu âyetteki dan muradın, ya "iyi" veya "helâl" demek olduğu hususunda icmâ ettik. Birincisi bâtıl olunca ikincisi kesinlik kazanır. Biz birincisinin bâtıl olduğunu söyledik, çünkü bundan murad eğer malın iyisi olsaydı, o zaman bu emir, ister haram ofsun, isterse helâl olsun, mutlak mânada güzel olan malı infâk etme hususunda bir emir olurdu. Bu ise caiz değildir. Öte yandan tahsis cihetine gitmek de, aslolanın hilâfmadır. Böylece, bundan muradın ma/rn iyisi değil, helâli olduğu sabit olmuş olur.'' Burada, şu şekilde üçüncü bir görüşü söylemek de mümkündür: Âyetteki kelimesinden murad, "Her bakımdan hoş olan şey" demektir. Buna göre olllall malın hem helâli hem de iyisi anlamında olur. Bir kimse çıkıp, "Birden çok mânâya gelen bir lâfzı o iki mânasına hamletmek caiz değildir" diyemez. Çünkü biz, helâlin akıl ve din bakımından hoş görüldüğü için "tayyib" diye; iyi malın da, insanın meylini ve arzusunu hoş görmesinden dolayı "tayyib" diye isimlendirilmiş olduğunu söyledik. Hoşa gitme bu iki kısım arasında müşterek olan bir mânadır. Buna göre lâfzı, bu müşterek mânaya hamledilmiş olur. Bundan muradın, helâl olan iyi mal olduğu sabit olunca biz deriz ki: Zekât mallarının ya hepsi değerlidir, veya hepsi değersizdir, ya da ikisi ortasıdır, veyahut da karışıktır.Eğer malın hepsi iyi olursa, o maldan alınan zekat da böyle olur. Eğer malın tamamı değersiz ve kötü ise, ondan alınan zekat da değersiz ve kötü olur. Bu, âyetin hilâfına bir davranış değildir. Çünkü bu durumda verilen zekât, o malın âdisi olmamaktadır. Eğer bir malın içinde hem iyisi hem de kötüsü var ise, bu durumda zekât veren kimseye, "zekâtını malının kötü tarafından verme" denilir. Fakat mal karışık olur ise, bu durumda gereken, malın orta hallisinden vermektir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s.), Muaz b. Cebel (r.a.)'i Yemen'e gönderirken "Onlara, zenginlerinden alınıp fakirlerine verilecek bir sadakanın (zekâtın) farz olduğunu bildir. Mallarının en kıymetlilerini (zekât olarak) almaktan sakın"[149] buyurmuştur. Bütün bunlar, âyetteki "Kazandıklarınızın güzellerinden infak ediniz" emrinden ancak farz olan zekâtın kastedilmiş olduğunu söylediğimizde söz konusudur. Fakat bundan muradın, ikinci görüşe göre, nafile sadakalar olduğunu veyahut da bundan muradın, hem farz zekat, hem de nafile sadakalar olduğunu söylediğimizde, biz deriz ki: Büyük bir hükümdara hediyeler sunarak yakın olmak isteyen kimsenin sunacağı o hediyenin mutlaka malının en iyisi ve kıymetlisi olmasının gerekmesi gibi, Allah Teâlâ da, insanlara sahip oldukları şeylerin en iyisi ile kendisine yaklaşmalarını men-dub kılmıştır. İşte,âyette de bu ifâde edilmektedir.
Geriye âyetle ilgili şu tek soru kalmaktadır: Hak Teâlâ'nın "Ve sizin için yerden çıkardıklarımızdan., buyruğunda (min) harf-i cerrinin getirilmesindeki mana nedir? Buna şöyle cevap verilir: Âyetin takdiri: "Kazandıklarınızın güzellerinden infâk edin ve sizin için yerden çıkardıklarımızın güzellerinden infak edin" şeklindedir. Fakat "tayyibât" lâfzı ilk cümlede söylenip ikincisine delâlet ettiği için, ikinci cümlede tekrarlanmamıştır.[150]
Cenâb-ı Hakk'ın, "Kötü şeyleri vermeye yeltenme " buyruğu ile ilgili iki mesele vardır: [151]
Birinci Mesele
Hepsi "kastettim, niyet ettim" mânâsında olmak üzere ve kelimesi kullanılır. Şâir A'şâ şu beyti söylemiştir:
"Hays kabilesini kastettim (ona yöneldim); ancak ne var ki, ona ulaşıncaya kadar, şerefli daha nice uzak ve çöl araziler bulunmaktadır." [152]
İkinci Mesele
Sadece İbn Kesir âyeti, (ve letteyemmemû) şeklinde okumuştur. Çünkü bunun aslı, biri muhatab "tâ"sı, diğeri de fiilin asli harfi olmak üzere şeklinde iki tâ vardır. Bunlardan biri diğerine idgâm edilmiştir. Diğer kıraat imamları ise, tâ harfini fetha ile ve şeddesiz olarak okumuşlardır. Benzer ihtilâf, Kur'an'ın yirmiüç[153] yerinde geçen bu kelimenin benzeri şu fiillerde de söz konusudur: (Al-i İmran, 103), (Maide, 2), (Enam, 153), (Araf, 117), (Enfal, 20), (Enfal, 46), (Tevbe, 24), (Enfal, 40), (Hud, 105), (Nur, 15), (Ahzab, 33), (Ahzab, 52), (Saffat, 25), (Hucurat, 12), (Hucurat, 11), (Hucurat, 13), (Kalem, 38) (Kalem, 38), (Abese, 10), (Leyl, 14), (Kadr, 5). Burada iki bahis vardı.
Birinci Bahis: Ebû Ali, böyle bir idgâmın caiz olmadığını, çünkü idğam edilen harfin sakin olduğunu; harf sakin olunca da, mazî kalıplarında meselâ ve kelimelerinde hemze getirildiği gibi, bu kelimeleri de okumak için, başlarına hemze getirmenin gerektiğini, ne var ki nahivcilerin, muzari kalıplarının başına vasi hemzesinin gelemiyeceği hususunda ittifak etmiş olduklarını söylemiştir.
İkinci Bahis: Âlimler, umumun kıraatine göre hazfedilen bu tâ harfinin hangi tâ harfi olduğu hususunda ihtilâf ederek, bazıları bunun birinci tâ harfi olduğunu söylemişlerdir. Sibeveyh ise, ikinci tâ'nın olabileceğini söylerken; Ferrâ: "Diğeri hazfedilenin yerine geçeceği için, hangisi hazfedilirse edilsin, caizdir" demiştir.
Hak Teâlâ'nın, "Ondan infâk edersiniz" buyruğuna gelince, bil ki bu âyetin kendisinden önceki âyetlerle münasebeti hususunda şu iki görüş ileri sürülmüştür:
a) Cümle ifâdesinde tamamlanmakta, Cenâb-ı Allah söze burada tekrar başlayarak buyurmaktadır. Buna göre kısmı istifhâm-ı inkârı ile birlikte zikredilmiştir. Mânâ, "Siz, ancak gözünüzü yumarak, tiksinerek alabileceğiniz bir maldan infak edeceksiniz, öyle mi!" şeklindedir.
b) Cümle Hak Teâlâ'nın sözü ile tamamlanır. Bu durumda da bir kelimesi takdir edilmiş olur. Buna göre takdir ise, "İnfâk etmek istediğiniz, fakat sizin ancak gözlerinizi yumarak, (hoşlanmayarak) alabileceğiniz kötü mala yönelmeyiniz, ona elinizi sürmeyiniz" şeklinde olur. Bunun bir benzeri de, (Bakara.256) ifâdesinde kelimesinin takdir edilmesidir. Mana ise, Şeklinde olur: "Kopması olmayan çok sağlam bir kulpa tutunmuştur."Hak Teâlâ'nın, "Onu, ancak gözünüzü yumarak, (hoşlanmayarak) alırsınız" buyruğu hakkında birkaç mesele vardır:[154]
Birinci Mesele Başa Dön
gözü yummak, ve göz kapaklarını üst üste getirmek anlamına gelir. Bu kelimenin aslı "gizlilik" demek olan, tabirinden gelir. Meselâ denilir. Yani, "Bu, anlaşılması güç, kapalı bir sözdür". Yeryüzünün alçakta kalan ve kolay kolay görülmeyen yerlerine de, denilir. [155]
İkinci Mesele
Bu ayette (îğmad) kelimesinin mânası hakkında şu görüşler ileri sürülmüştür:
a) Burada iğmad'ın mânası, işi kolayından almak, müsamahadır (müsâhele). Bu böyledir, çünkü insan hoşlanmadığı bir şeyle karşılaştığında onu görmemek için gözlerini yumar. Bu durum çokça meydana geldiğinden alışveriş ve diğer hususlardaki her türlü görmezlikten gelme ve işi kolayından alma, iğmâd olarak vasfedilmiştir. Buna göre sözünün mânası, "Şayet bu gibi şeyler size hediyye edilirse ancak utanarak ve gözünüzü yumarak alırsınız. O halde da razı olmadığınız şeye, benim hakkında razı oluyorsunuz?" şeklinde olur.
b) Âyet-i kerimede iğmad fiilinin müteaddî olarak düşünülmesidir. Nitekim Araplar yani, "Ölünün gözünü yumdum, kapattım" derler. Buna göre mâna "Ancak satıcı kimsenin, gözünü kapatıp ona gözünü yummasını ve parasından indirim yapmasını emrettiğinizde alabileceğiniz..." şeklinde olur.
Hak Teâlâ, âyetini "İyi bilin ki Allah herşey-den müstağnidir; asıl hamde lâyık olan O'dur" sözüyle sona erdirmiştir. Buna göre ji. kelimesinin mânası, "O'nun sizin sadakalarınıza ihtiyacı yoktur." 'ün mânası ise, "gerekli açıklamaları yaparak size in'âmda bulunup lütfettiği için, mahmûd, hamdedilmiş, övülmüş" demektir. Burada yapılabilecek bir başka izah da şudur: Hak Teâlâ'nın Jip tavsifi âdî şeyleri sadaka olarak vermeye karşı söylenmiş olan bir tehdit gibidir. Hamîd ise, hâmid manasında olup, "Sizin yapmış olduğunuz hayırlı şeylere karşı size teşekkür ederim" demektir. Bu, Hak Teâlâ'nın tıpkı "İşte bunların çalışmaları meşkûr olur"(İsra, 19) âyeti gibidir. [156]
Şeytan Fakir Düşme Endişesi İle İnfakı Önlemek İster
"Şeytan sizi fakirlikle korkutur. Size kötülüğü emreder. Allah ise size, kendisinden bir bağış ve bir bolluk vaad ediyor. Allah geniş olan, herşeyi hakkıyla bilendir" (Bakara, 268). Bil ki Allahu Teâlâ, insanların sahip oldukları helâl ve güzel mallardan intaka teşvik edince, bundan sonra insanları şeytanın vesvesesinden sakındırarak, "Şeytan sizi fakirlikle korkutur;" Yani şeytan: "Malının iyisini infak edersen fakir olursun" der. Fakat sen, şeytanın böyle demesine aldırma, çünkü rahman olan Allah size kendisinden bir bağış ve bir bolluk va'adediyor" buyurmuştur. Âyetle ilgili birkaç mesele vardır: [157]
Birinci Mesele
Âlimler burada şeytanın kim olduğu hususunda ihtilaf etmişler; bunun "iblis", diğer şeytanlar, insan ve cin şeytanları veya insantn nefs-i emmâresi (devamlı kötülüğü emreden nefsi) olduğunu söylemişlerdir. [158]
İkinci Mesele
"Va'ad" kelimesi, hem hayır hem de şer hakkında kullanılır. Nitekim Hak Teâlâ "(O) ateştir ve Allah
onu kâfirlere va'atfetmiştir" (Hacc, 72) buyurmuştur. Bu kelimenin, "Onları elem verici bir azâbla müjdele.. "(Al-i İmran. 21) âyetinde de olduğu gibi "tehekküm" (istihza etme) manasına hamledilmesi de mümkündür. [159]
Üçüncü Mesele Başa Dön
"Fakr ve fukr kelimeleri aynı manaya gelen iki kullanıştır. Bunlar, mai azlığı sebebi ile olan güçsüzlük manasınadır. Çünkü lügatte "fakr" kelimesinin asıl manası "fakar"ın (bel kemiğinin) kırılmasıdır. Bir insanın beli kırıldığında denilir. Şâir Tarfe de: "Ben beli bükük birrehine değilim"demiştir. Keşşaf sahibi: "Bu kelime fakr vefakar şeklinde okunmuştur" demiştir. [160]
Dördüncü Mesele
"Vesvese" nin ne olduğu hususundaki izahımızı, eûzübesmele'nin tefsiri esnasında, kitabın başında yapmıştık. İbn Mes'ud (r.a.)'un, "Şeytanın bir lümmest (telkini vesvesesi) vardır. O, kötülük ile korkut-maşıdır. Meleğin de bir lümmesi (ilhamı) vardır. O da hayır va 'adetmesidir, Kim gönlünde hayır va 'adini bulur iser bilsin ki bu Allah 'dandır. Kim de birincisini bulur iser Allah'ın rahmetinden koğulmuş şeytandan Allah'a sığınsın"[161] hadisini rivayet edip, tefsir etmekte olduğumuz âyeti okuduğu rivayet edilmiştir. Hasan el-Basri de, bazı muhacir ve bazı ashabın şöyle dediklerini rivayet etmiştir: "Şeytanın yerini bilmekten hoşlanan herkes, onun yerinin kötülükleri yapmaya insanın arzu duyduğu yer olduğunu düşünsün." [162]
Şeytan Cimriliği Tavsiye Eder
Hak Teâlâ'nın, size tülügü emreder" âyetiyle ilgili birkaç izah şekli vardır:
Birinci İzah: Âyetteki "fahşâ" (kötülük) cimrilik manasınadır. "(O şeytan) size kötülüğü emreder" sözü, "sizi, bir âmirin memurunu teşvik etmesi gibi, cimri olmaya teşvik eder" manasındadır. Araplara göre "fahiş", cimri demektir. Nitekim Şair Tarfe, "Ölümün iyi insanları seçtiğin! ve son derece cimri kimselerin mallarının iyisini tercih ettiğini görüyorum." Şiirdeki kelimesi, bir insanın süt içmeyi arzuladığında söylenen J&\ -h jSü *\i- tabirinden alınmıştır. Şâir, buradaki "fahiş" kelimesi ile de "cimri" manasını kasdetmiştir. Nitekim Hak Teâlâ, "Gerçekten insanr malı çok sever" (Adiyât, 8) buyurmuştur. Allahu Teâlâ, tefsir ettiğimiz âyette şu inceliğe dikkat çekmektedir: Şeytan, insanı önce fakir olmakla korkutur. Sonra da bu korkutması sayesinde ona kötülüğü emredebilir ve cimriliğe teşvik edebilir. Bu böyledir, çünkü cimrilik bütün insanlarca kötü bir sıfat kabul edilir. Bundan dolayı şeytan, insanın gözünde cimriliği ancak önce fakirlikten korkutarak güzel gösterebilir.
İkinci İzah: Şeytan, "Ey insan, fakir düşmemen için, Allah yolunda malının iyisini infâk etme" der. İnsan, eğer şeytanın bu vesvesesine uyar ise, şeytan işi daha da ileri götürerek, onu tamamen infâktan meneder. Böylece o insan, malının ne iyisini ne de kötüsünü infâk eder. Hatta üzerine vacib (farz) olan mükellefiyetleri bile yerine getirmez ve böylece de ne zekât verir, ne sıla-i rahim yapar, ne de emânetleri yerine ulaştırır. İnsan bu hale gelince, gözünde günâhlar önemsiz hâle gelir ve günah işlemeye artık aldırmaz bir hale girer. Böylece aradaki uçurum iyice açılır ve bütün günahları işler hale gelir. İşte "fahsâ" budur. Bunun daha ileri izahı şudur: Her insanın iki zıt hâli ve bir orta hali vardır. Kâmil ve mükemmel olan hal, o insanın bütün mal ve mülkünün iyisini de kötüsünü de Allah yolunda harcamasıdır. Bunun zıddı olan hal ise, insanın Allah volunda iyi kötü hiçbir malını harca ma ma s iri ir Orta hal i«« iticinin malının iyisini değil de kötüsünü infak etmesidir. Buna göre şeytan, insanı en mükemmel halden, en kötü hale geçirmek istediğinde, önce onu orta noktaya çekmek suretiyle bunu yapabilir. Bu noktada insan şeytana karşı çıkarsa, şeytanın arzusu ümidsizliğe dönüşür. Fakat insan bu noktada şeytana uyarsa, şeytan onu bu noktadan, daha alt noktaya çekme hususunda cesaretlenir. Bu izaha göre, orta olan hâl, âyetteki, "(O şeytan) sizi fakirlikle korkutur" buyruğu ile; en alt nokta ise, "(O) size kötülüğü emreder" buyruğu ile anlatılmıştır. Sonra Hak Teâiâ, şeytanın vesveselerinin derecelerini zikretmesinin pe-şisıra, kendisinin insana olan ilhamlarından da bahsederek: "Allah ise size, kendisinden bir bağış ve bir bolluk va'adediyor" buyurmuştur. Buna göre bağış (mağfiret), âhiretteki menfaatlere, botluk (fazi) ise Allah'ın dünyada iken insana vereceği şeylere işarettir. Hz. Peygamber (s.a.s.)'in şöyle dediği rivayet edilmiştir "Bir melek her gece", Allah'ım infâk eden her insana, tnfak ettiğinin yerine mal ver, İnfak etmeyen kimsenin de malını telef et"[163] der.Bu âyetteki bir diğer incelik de şudur: Şeytan senin dünyadaki geleceğin hususunda seni fakirlikle korkutur. Allah ise âhiretteki istikbalin hususunda sana mağfireti va'adediyor. Âhiretteki istikbalin hususundaki va'adini kabul etmek, şu hususlar bakımından daha uygundur:
1) Dünyadaki istikbalin elde edilmesi şüpheli bir şeydir. Âhiretteki istikbali elde etmek ise katî olan bir husustur.
2) Dünya istikbalini elde etsek bile, kendisinde cimrilik yapılan mal bazan geriye kalır, bazan da kalmaz. Âhiret istikbalini elde etmemiz halinde ise, Allah tarafından va'adolunan mağfirete mutlaka erişilir. Çünkü O, yalan söylemesi mümkün olmayan bir sâdıktır.
3) Dünya istikbali uğrunda cimrilik yapılan mal geriye kalacak olsa bile, insan bir korku veya hastalık veyahut da diğer bir işle meşguliyetinden dolayı ya o malından istifâde edemez veyahut bazan edebilir. Ahiret istikbalinin elde edilmesi halinde ise, bundan istifâde Allah'ın mağfireti, fazlı ve keremi ile gerçekleşir.
4) Dünya istikbali uğruna cimrilik yapılan maldan istifâde edilmesi ihtimalini kabul etsek bile, şüphe yok ki bu, kesintiye uğrayacak ve bakî olmayacak bir istifade olur. Allah Teâlâ'nın mağfireti, fazlı ve keremi ile meydana gelen istifâde ise, kesintiye uğramayan ve zeval bulmayan bakî bir istifâdedir.
5) Dünyevi lezzetlerden istifade birçok sıkıntı ve zararlarla karışıktır. Binaenaleyh senin göreceğin her dünya lezzeti, âhiret nimetlerinin aksine, türlü türlü meşakkat ve çilelere sebeb olur. Çünkü âhiretin faydaları, her türlü şaibeden uzaktırlar. Bu zikrettiğimiz hususlar üzerinde kim iyice düşünürse, Rahman'ın mağfiret ve lütfuyla ilgili va'adine inkiyat etmesinin,şeytanın va'adine inkıyâd etmesinden daha evlâ olacağını anlamış olur. Bunu iyice anlayıp kavradığın zaman biz deriz ki, âyet-i kerimede zikredilen mağfiretten maksat, Hak Teâlâ'nın tıpkı:"Onların mallarından, onları temizleyecek ve onları bereketlendirecek bir sadaka al" (Tevbe, 103) buyurduğu gibi, insanların günâhlarını örtüp bağışlamasıdır. Âyette, bu mağfiretin çok mükemmel olduğuna delâlet eden iki husus vardır:
a) "Mağfire" kelimesinin nekre olarak getirilmiş olması. Buna göre mâna, "Mağfiret ama, ne mağfiret!.. (Mükemmel bir mağfiret)" şeklindedir.
b) Hak Teâlâ'nın buyurmastdır Buna göre (minha) ifâdesi, o mağfiretin durumunun mükemmel olacağına delâlet eder, işaret eder. Çünkü Allahu Teâlâ'nın kereminin mükemmel, cömertliğinin sınırsız olduğu, bütün insanlarca bilinen bir husustur. Yine, herkesi bağışlamanın, ancak O'nun tarafından olacağı malûmdur. Cenâb-ı Hak bu mağfireti "O'ndanL" diye tavsif edince, bundan maksadın, o mağfiretin durumunu ta'zîm etmek olduğu anlaşılmış olur. Çünkü veren zâtın büyük olması, verilen hediyyenin büyüklüğünü gösterir. Bu mağfiretin mükemmel oluşundan maksadın, O'nun bir başka âyetinde, "İşte Allah o kimselerin günahlarım i yiliğe çevirir" (Furkan, 70) şeklinde buyurduğu şey olması muhtemel olduğu gibi, bundan muradın o kimseyi diğer günahkârların günahlarının bağışlanması hususunda bir şefaatçi kılması da muhtemeldir. Bir üçüncü ihtimal de şudur: O mağfiretin mükemmel oluşundan maksat, dünyada yaşadığımız müddetçe akıllarımızın kendisine ulaşamıyacağı bir iş olmasıdır. Çünkü ahiretle ilgili işlerin tafsilâtının pek çoğu, dünyada olduğumuz sürece bize kapalıdır.
kelimesinin mânasına gelince bu, yapılan tasaddukun yerine, Cenâb-ı Hakk'ın bu dünyada iken hemen bir başkasını vermesidir. Bana göre buradaki fadlın şu şekilde olması muhtemeldir:
a) Bu fadl'dan murad, nefste meydana gelen bir fazilettir. Bu da, cömertlik ve sehavet faziletidir. Bu böyledir, çünkü saadet mertebeleri nefsanî, bedenî ve haricî olmak üzere üç çeşittir. Mal sahibi olmak, harici faziletlerden,
cömertlik ve sehâvet huyu ise nefse ait faziletlerdendir. Âlimler bu üç mertebeden en şereflisinin nefse ait saadetler, en aşağısının ise harici saadetler olduğu hususunda ittifak etmişler; buna göre mal infak edilmediği müddetçe harici saadet bulunmuş olur. Fakat bununla beraber nefsâni noksanlık da mevcut olmuş olur. Mal infak edildiği zaman ise hem nefsanî kemâl, hem de harici noksanlık beraber bulunmuş olur. Hiç şüphe yok ki bu ikinci durum daha mükemmeldir. Binaenaleyh sırf infak, Allah Teâlâ'nın va'adettiği bolluğun meydana gelmesini gerektirir.
b) İnsanda infak etme melekesi meydana geldiğinde, dünyevi nimetlerle meşgul olup, onları isteme uğrunda tehlikelere girme arzusu ruhtan kalkar. Ruhta Allah'ın nurunun tecelli etmesine mâni olan şey, sadece dünya sevgi-sidir. Nitekim, Hz. Peygamber (s.a.s.) şeytanlar, insanların kalblerine vesvese vermemiş olsalardı insanlar göklerin melekûtunu seyrederlerdi" buyurmuştur. Kalbin yüzünden dünya sevgisinin tozu-toprağt temizlenince, o kalb kutsi âlemin nurları ile aydınlanarak, inci gibi parlayan yıldızlar misâli olur ve meleklere karışır. İşte fazl-i İlâhi budur.
c) Yapılan izahların en güzeli şudur: İnsanın hayır yollarında mal infak ettiği bilindiğinde, diğer insanlar onun mal kazanması ve zengin olması hususunda güçlük çıkarmazlar. Böylece o kimseye dünyanın kapıları açılmış olur. Bir de, kendilerine infâk edip mal verdiği kimseler, onlara dua ve himmetleri ile yardımcı olurlar. Böylece de Allah Teâlâ, o kimseye hayır kapılarını açmış olur. Allah Teâlâ bu ayeti, "Allah geniş olan, herseyi hakkıyla bilendir", yani "O, mağfireti geniş ve bol, sizi zengin etmeye ve infâk ettiğiniz şeylerin yerine yenisini vermeye muktedir olandır. Hakkıyla bilendir. İnfâk ettiğiniz şeyler ona gizli kalmaz ve böylece o infak ettiğinizin yerine bir başkasını verir" buyurarak sona erdirmiştir. [164]
"Hikmet'in İzahı Başa Dön
"(Allah) hikmeti dilediği kimseye verir. Kime de hikmet verilir ise, şüphesiz ona çok hayır verilmiş demektir. Akıi sahiplerinden başkası düşünemez" (Bakara, 269). Bil ki Cenab-ı Hak, bir önceki âyette şeytanın fakirlikle korkutup, insanlara kötülüğü öğütlediğini, kendisinin ise mağfiret ve fazl-ı ilâhisini va'adettiğini bildirince, Rahman Allah'ın va'adini, şeytanın va'adine (korkutmasına) tercih etmeyi gerektiren şeye dikkat çekmiştir: Hikmet ve akıl, Rahman'ın va'adini tercih eder. Dünyevi lezzetleri elde etmeyi ve hayal ile vehmin hükümlerine tâbi olmayı emrettiği için, şeytanın va'adini ise şehvet ve nefs tercih eder. Hikmetin ve aklın hükümlerinin, hataya düşmekten ve haktan sapmaktan uzak, dosdoğru hükümler; hissin, şehvetin ve nefsin hükümlerinin ise, insanı belâ ve sıkıntıya düşüren hükümler olduğunda hiç şüphe yoktur. Binâenaleyh aklın ve hikmetin hükümleri, kabule daha lâyıktır. İşte bu âyetin, öncesi ile irtibatı bundan ibarettir. Geriye âyetle ilgili birkaç mesele kalır: [165]
Birinci Mesele
"Hikmef'ten murad, ya ilim, veyahut da yerli yerinde yapılan iştir. Mukâtil'in şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Hikmetin Kur'an'da dört manası vardır:
a) Kur'an'ın va'z-ü nasihatları.. Nitekim Cenâb-ı Hak, "(Allah'ın) size öğüt vermek için indirdiği kitabı (Kur'an) ve hikmet..."(Bakara,231) yani "Kur'an'ın va'z-ü nasihatları.." buyurmuştur. Nisa sûresinde de: "Allah sana kitabı ve hikmeti indirdi (Nisa, 113), yani "Kur'an'ın nasihatlarını indirdi" buyurmuştur. Bunun bir benzeri de Al-i İmran sûresinde vardır (Al-i İmran, 164).
b) Anlayış ve ilim... Cenâb-ı Allah'ın: "Henüz çocuk iken biz o (Yahya'ya) hikmet verdik" (Meryem, 13) âyeti ile, Lokman süresindeki, "Biz Lokmana hikmet verdik"kokman, 12), yani "ilim ve anlayış verdik" âyeti ve En'am sûresindeki "Onlar, kendilerine kitap, hikmet ve peygamberlik verdiğimiz kimselerdir"(Enam,89) âyeti gibi...
c) Nübüvvet (Peygamberlik)... Nitekim Hak Teâlâ: "Bizgerçekten İbrahim'in soyuna da kitap ve hikmet verdik" (Nisa, 54); "Biz O (Davud'a) hikmet ve fasl-ı hitap (güzel konuşma ve hükmetme kabiliyeti) verdik" (Sa'd, 20) ve, "Allah O (Davud'a) saltanat ve hikmet, yani peygamberlik verdi" (Bakara, 251) buyurmuştur.
d) Kur'an'ın harikulade sırları.. Allah Teâlâ, Nahl sûresinde, "Rabbinin yoluna hikmet ile davet ef"(Nanı. 125) ve tefsirini yaptığımız bu ayette, "Kime hikmet verilir ise, şüphesiz ona çok hayır verilmiş demektir" buyurmuştur."
Bütün bu mânâlar incelendiğinde, netice itibarı ile "ilim" mânâsına gelir.Ey zavallı insan bir düşün! Allah Teâlâ insanlara çok az bir ilim vermiştir. Nitekim O, "Size az bir İlimden başkası verilmemiştir" (isra. ss) buyurmuştur. Bütün dünya bile, "pek az bir şey" diye tavsif edilmiştir. Allah Teâlâ, "De ki : Dünya malı pek azdır" (Nisa, 77) buyurmuştur. Bu az şeyin ne kadar olduğuna bir bak da, çok olanın ne kadar olacağını anla Aklî deli de bu hakikati göstermektedir. Çünkü dünyanın, miktarı ve ömrü sonludur. İlimlerin mertebelerinin, sayılarının, ne kadar süreceklerinin ve bunlardan elde edilecek saadetlerin ise sonu yoktur. Bu da, sana ilmin ne kadar üstün olduğunu gösterir. İlim konusu (Bakara, 31) ayetinin tefsirnide uzun uzun geçmiş idi. "Doğruyu yapma" manasında olan "hikmef'in tarifi hakkında, onun, beşerin takati nisbetinde Allah'ın ahlâkı ile ahlâklarıma olduğu söylenmiştir. Bu mâna, Hz. Peygamberin: "Allah'ın ahlâkı ile ahlâklanınız" hadisine dayanır. Bil ki hikmetin, bu iki mânanın dışında kalması mümkün değildir. Bu böyledir, çünkü insanın mükemmelliği şu iki şeyde, yani:
Birincisi, ilme sırf gerçek olduğu için hakikati ve onunla amel etmek, uygulamak için hayrı bilmesinde yatar ve, Allah'ı nasıl ise öyle tanımaya; ikincisiyse, âdil ve doğru olanı yapmaya istinâd eder.Hz. İbrahim (a.s.)'in, "Rabbim, bana bir hüküm ihsan et"(Şuârâ,83) dediği, Kur'an'da nakledilmiştir ki bu nazarî hikmettir. Yine O'nun, salih kimselere kat" (Şuârâ 83) dediği de nakledilmiştir ki, bu da amelî hikmettir. Yine Hz. Musa'ya Cenâb-ı Hak nida ederek, "Şüphe yok ki Allah, benim, ben... Benden başka hiçbir Tanrı yoktur" (Tahâ, 14) buyurmuştur ki, bu nazarî hikmettir. Daha sonra da, "Öyleyse bana ibâdet et"(Taha,14) buyurmuştur ki, bu da amelî hikmettir. Yine Hz. İsa'nın "Ben muhakkak ki Allah'ın kuluyum. O, bana kitap verdi. Ve beni peygamber yaptı. Seni, her nerede olursam mübarek kıldı" (Meryem, 30-31) dediği nakledilmiştir ki, bütün bunlar nazarî hikmet içindir. Daha sonra da Hz. İsa, "Bana, hayatta bulunduğum müddetçe namazı, zekâtı emretti"(Meryem, 31) demiştir ki, bu da amelî hikmettir. Yine Cenâb-ı Hak, Hz. Muhammed hakkında, "Bil ki, Allah'tan başka hiç bir Tanrı yoktur"(Muhammed. 19) buyurmuştur ki, bu nazarî hikmettir. Daha sonra da, günahın için mağfiret dile" (Muhammed, 19) buyurmuştur; bu ise, amelî hikmettir. Yine Hak Teâİâ bütün peygamberler hakkında,"O kendi emriyle kullarından kimi dilerse, ona vahiy melekleri indirir. Benden başka hiçbir Tanrı olmadığı gereğiyle uyarınız diye... " '(Nahl, 2) buyurmuştur ki, bu nazarî hikmettir. Daha sonra da, "Öyleyse benden korkun" buyurmuştur; bu ise, amelî hikmettir. Kur'an, insanın en mükemmel hâlinin sadece bu iki kuvvette yattığına delâlet eden delillerdendir. Ebu Müslim de, "hikmet" kelimesinin, "hüküm" masdarından kalıbında bir kelime olduğunu söylemiştir ki bu (nihle) kelimesinin, (en-nahl) kelimesinden gelmesi gibidir. Yine bir kimse, akıllı olduğu, konuşması delile dayandığı ve görüşleri de isabetli olduğu zaman denilir. kelimesi, bu gibi yerlerde fail mânasına gelmektedir. Yine "muhkem" mânasında denilir ki, burada (feîl) kalıbında olan kelimesi, ism-i mef'ûl manasındadır. Nitekim Hak Teâlâ, "Her hikmetli işr o gecede ayrılır"(Duhan, 4) buyurmuştur. Bu kelimenin iştikakı (türemesi) hususunda Ebu Müslim'in ileri sürmüş olduğu bu görüş, bizim, kelimenin manasıyla ilgili olarak söylemiş olduğumuz şeye de uygun düşer. [166]
İkinci Mesele
Keşşaf sahibi manasında olmak üzere, "Kime hikmet verirse..." (Bakara, 269) şeklinde okunduğunu söylemiştir. A'meş de bu şekilde okumuştur. [167]
Üçüncü Mesele Başa Dön
Âlimlerimiz bu âyetle, kulun fiilini Allah'ın yarattığına dair istidlalde bulunmuşlardır. Bu böyledir, çünkü hikmeti biz "ilim" anlamında aldığımızda, bu "zaruri ilimler" diye tefsir edildiği mânasına gelmez. Çünkü bu ilimler, hayvanlar, deliler ve çocuklar için de söz konusudur. Zaruri olan bu şeyler ise, hikmet diye tavsif edilemezler. Binaenaleyh bu kelime, "nazari ilimler" mânâsında tefsir edilmiş olur. Bu kelimeyi biz eğer hissî fiiller (gözle görülen birtakım işler) diye açıklarsak, bu durumda iş daha açık olur. Binaenaleyh her iki takdire göre de, nazarî ilimlerle hissî fiillerin başkası tarafından ve onların dışında bulunan bir takdir edenin takdiriyle meydana getirilmiş olmaları gerekir. Bu başkası da, âlimlerin ittifakıyla, ancak Allah'tır. Binaenaleyh bu âyet, kulun fiilini Allah'ın yarattığına bir delildir. Buna göre eğer, "Hikmetten muradın, Rebî İbn Enes'in görüşüne göre, peygamberlik, Kur'an veyahut da "anlama" ve "hissetme" kuvveti olması niçin caiz olmasın?" denilirse, biz deriz ki: Bizim zikrettiğimiz o delil, bu tür ihtimalleri ortadan kaldırır. Bu böyledir, çünkü mütevâtir nakil ile, hakîm lâfzının peygamberler hakkında kullanılmadığı sabit olmuştur. Binaenaleyh hikmet, nübüvvet ve Kur'an anlamlarını ifâde etmez. Aksine bu kelime, ya eşyanın hakikatini bilme mânasına veyahut da güzel ve isabetli işleri yapma manasında tefsir edilmiştir. Bu iki takdire göre de maksat hasıl olmaktadır.Buna göre, eğer Mutezile, âyet-i kerimede geçen "vermek" fiilini, Allah'ın tevfiki, yardımı ve lütufları mânasına hamletmeye teşebbüs ederse, biz deriz ki, ayet-i kerimede bahsedilen bu büyük övgü kâfirlere şâmil olmadığı hâlde, Allahu Teâlâ mü'minler hakkında yarattığı bu nevi fiillerin aynısını, kâfirler hakkında da yapmıştır. Böylece bu âyet-i kerimede zikredilen hikmetin, lütuf fiillerinden başka bir şey olduğunu anlamış oluyoruz. Allah en iyisini bilendir. Hak Teâlâ sonra,"Akıl sahiplerinden başkası düşünemez" buyurur. Allah en iyisini bilir ya, bana göre bundan murad, hikmetlerin ve bilgilerin kendi kalbinde meydana geldiğini görüp, sonra da bunların, ancak Allahu Teâlâ'nm vermesi ve kolaylaştırmasıyla meydana geldiklerini düşünüp anladığında, insanın akıl sahiplerinden olacağıdır. Çünkü insan, netiçelerle yetinmeyip, aksine neticelerden yola çıkarak sebeplere doğru yükseldiğinde işte bu neticeden sebebe doğru geçiş ancak akıl sahiplerinde ortaya çtkan bir tezekkür, bir tefekkürdür. Ama, bir kimse bütün bu işleri kendi nefsine mal eder ve bunların meydana getip, elde edilmesinde kendisinin sebep ve müessir olduğuna inanırsa, o zaman o, neticelerden sebeplere geçmekten âciz kalmış olan zahir ehlinden olmuş olur. Mutezileye gelince onlar, hikmeti anlayış kuvveti ve delil getirme anlamında yorumladıkları için, şöyle demektedirler: Bu hikmet kendi başına kaim değildir. Kişi bundan ancak düşünüp tefekkür ettiğinde, lehine ve aleyhine olan şeyleri kavradığında istifâde edebilir. O zaman da ya ileri atılır, ya da geri durur. [168]
Allah Yolunda Harcayanların Mükâfaatı
yerdiğiniz her nafakayı, adadığınız her nezri Allah elbette bilir. Zalimlerin hiçbir yardımcısı yoktur" (Bakara,270). Bil ki, Allahu Teâlâ infâkın, malın en iyisinden yapılması gerektiğini beyan ettiği zaman, insanları önce, "Âdi şeyleri vermeye yeltenmeyin" (Bakara, 267) sözüyle; ikinci olarak, "Şeytan sizi fakirlikle korkutur" (Bakara, 270) âyetiyle; üçüncü olarak da, "Verdiğiniz her nafakayı, adadığınız her nezri Allah elbette bilir (Bakara. 270) âyetiyle buna teşvik etmiştir. Bu âyetle ilgili birkaç mesele vardır: [169]
Birinci Mesele
buyruğu, kısalığına rağmen, itaat e- denler için büyük bir va'adi, inatçı kâfirler için de şiddetli bir vaîdi (tehdidi) ifâde etmektedir. Bunun izahı birkaç şekildedir:
a) Mak Teâlâ, tasaddukta bulunanın kalbindeki ihlâs ve kulluk ya da riya ve gösteriş gibi niyetleri bilir.
b) Allahu Teâiâ'nın tasaddukta bulunan kimsenin niyetinin keyfiyyetini bilmesi, bu tâatların kabulünü gerektirir. Nitekim Cenâb-ı Allah, "Allah, ancak müttakilerden kabul eder"(Maide, 27) ve "İşte kim zerre ağırlığınca bir hayır yaparsa onu görecek, kim de, zerre ağırlığınca şer yaparsa, onu da görecek"(Zilzal,7-8) buyurmuştur.
c) Allahu Teâlâ, kulun bu niyyet ve sebeplerden dolayı hakedeceği sevâb ile ikabın miktarını bihakkın bilir ve bundan hiçbir şeyi ihmal etmez, bu hususta hiçbir şeyi birbirine karıştırmaz. [170]
İkinci Mesele Başa Dön
Ayette denildi de denilmedi. Bunun iki sebebi vardır:
a) Buradaki mef'ul zamiri, bir önceki cümleden sonra gelen (adak) kelimesine râcidir. Nitekim şu âyette de böyledir: "Kim bir hata veya bir günah kazanır da, sonra onu bir suçsuzun üzerine atarsa..." (Nisa, 112) (Yani, buradaki mef'ul zamiri kelimesine râcidir). Bu Ahfeş'in görüşüdür.
b) Buradaki zamir, buyruğundaki râcidir.
Çünkü o, isimdir. Cenâb-ı Hakk’ın "Ve, size öğüt vermek için, size kitaptan ve hikmetten indirdiği şeye... (Bakara, 231) âyetinde de deki "hüve" zamiri ism-i mevsûlüne râcidir. [171]
Nezrin Hükmü
"Nezr" insanın kendisine vacib kılmak suretiyle yapmasını üstlenmiş olduğu şeydir. Bu mânâda olmak üzere denilir. Bunun esas manası, "korku" dur. Çünkü insan, nezretmek suretiyle, kendisince mühim olan bir iş hususunda hata yapma korkusuna karşı kendisini sağlama alır. Bir topluluğu korkutarak uyardığında denilir. Din ıstılahında ise nezr, "müfesser" ve "gayr-i müfesser" olmak üzere iki kısımdır: Müfesser olan nezr, "Allah İçin bir köleyi azâd edeceğim" ve "Allah için haccedeceğim" şeklinde adanmış olan şeyin açıklanmış olduğu nezrdir. Bu gibi nezrlerde söylenilen şeyin aynen îfâ edilmesi gerekir, başkası onun yerini tutamaz.Gayr-i müfesser nezr ise, bir kimsenin "Allah için şunu yapmamaya nezrediyorum." "Allah'a bir nezrim olsun.." şeklinde, açıkça belirtmeden yaptığı nezrlerdir. Eğer bir kimse, yapmamaya nezrettiği bir fiili yaparsa, bundan dolayı yemin keffâreti gerekir. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuş"Kim bir adak adar da, onu açıkça belirtirse, onun açıkça belirttiği şeyi yapması gerekir. Hİm bir adak adar da, onu açıkça belirtmezse, ona yemin keffâreti gerekir.[172] Allahu Teâlâ'nın, "Zalimlerin hiçbir yardımcısı yoktur" ifâdesi ile ilgili iki mesele vardır: [173]
Ahirette Kâfirlerin Yardımcısı Yoktur
Bu tâbir, zalimler için şiddetli bir tehdittir. Zulüm iki kısımdır: Biri kişinin kendi nefsine yaptığı zulüm, ki bu bütün günahlarda meydana gelmektedir. Diğeri, kişinin başkasına yaptığı zulüm ki bu da, meselâ insanın infâkta bulunmaması veya verdiğini müstehak olana vermemesi, ya da hak edene verdiği infâkdaki niyetinin riya ve gösteriş olması, veyahut da günahlar içleyerek, yapmış olduğu infâkı ifsad etmesi şeklinde olur. Bu son iki şekil de, yine insanın başkasına değil de, kendisine karşı yapmış olduğu zulümler cümlesindendir. [174]
İkinci Mesele
Mutezile, büyük günah sahiplerine şefaat edilmeye- ceği görüşüne bu ayeti delil getirerek, şöyle demiştir; "Çünkü birisine yardım eden, ondan zararı def eden kimsedir. Eğer şefaat edenlerin şefaatiyle bu büyük günah sahiplerinin cezası savuşturulmuş olsaydı, şefaat edenler, büyük günah sahiplerinin yardımcıları olmuş olurlardı. Bu ise, Cenâb-ı Hakk'ın , sözüne zıddtr. Bil ki örfen, şefaat eden, "yardımcı" diye isimlendirilmemiştir. Bunun delili, Cenâb-ı Allah'ın, "Öyle bir günden korkunuz ki, hiç kimse, hiç kimse namına bir şey Ödeyemez. Ondan herhangi bir şefaat kabul olunmaz. Ondan bir fidye alınmaz, onlara yardım da edilmez.." (Bakara, 48) âyetidir. Allahu Teâ-lâ bu âyette, şefaat ile yardımı ayrı ayrı zikretmiştir. Binaenaleyh, zâlimlere yardım edilmeyeceğini söylemek, onlara şefaat edilmeyeceği anlamına gelmez. Buna, ikinci bir şekilde şöyle cevap verilir: Zalimlerin tamamı için yardımcılar olmayacaktır. Binaenaleyh siz niçin, bazı zalimler için de yardımcıların bulunmayacağını söylüyorsunuz? Buna mukabil eğer, "zalimler" ve "yardımcılar" kelimeleri cemi (çoğul)dur. Cemi kelimeye mukabil, cemi kelime getirildiğinde, o cem'in her bir ferdine mukabil bu cemiden bir ferd düşer. Buna göre âyetin mânası şu şekilde olur: "Zalimlerden hiçbirisi için, herhangi bir yardımcı yoktur" denilirse biz deriz ki: Biz, cemi kelimeye mukabil cemi kelime getirildiğinde, o cem'in herbir ferdine bu çoğuldan da bir ferdin düşmesi gerektiğini kabul etmiyoruz. Çünkü bundan muradın o çoğuldaki herbir ferde mukabil, bu çoğuldan bir ferdin düşmesi değil, sadece çoğul kelimeye, çoğul bir kelime ile mukabele edilmesi ihtimalidir.
Buna üçüncü bir şekilde de şöyle cevap veririz: Şefaatin olmadığını gösteren bu delil, herkes hakkında ve bütün zamanlar için umumidir. Şefaatin bulunduğunu ifâde eden delil ise, bazı kimselere ve bazı zamanlara hâstır. Hâs olan delil, âmm olan delilden öncedir, (o tercih edilir). Allah en iyisini bilendir.Buna dördüncü olarak şöyle cevap verilir: Biz daha önce, umûmî lâfzın, herkesi içine alma (istiğrak) hususunda katiyyet ifâde etmediğine, aksine zann-ı gâlıb yoluyla, zahirî bir mâna ifâde ettiğini, böylece de onun, zannî bir delil olduğunu açıklamıştık. Bu mesele ise, zannî bir mesele değildir. Binaenaleyh, bu mesele hakkında bu âyete tutunulamaz. [175]
Üçüncü Mesele Başa Dön
"Ensâr" kelimesi, şerif kelimesinin cem'inin eşraf; ve habib kelimesinin cem'inin ahbâb olması gibi, nasîr kelimesinin çoğuludur. "Eğer sadakaları açıktan verirseniz o, ne güzel Eğer onları gizler ve fakirlere verirseniz, işte bu sizin için daha hayırlıdır. Günahlarınızdan bir kısmını bağışlar Allah ne yaparsanız, ondan hakkıyla haberdârdır" (Bakara, 271). Bil ki Allah Teâlâ önce, peşisıra başa kakma eziyyet olan infâk ile, böyle olmayan infâkı beyan buyurup, bu iki kısmın herbirinın hükmünü zikretti. Sonra ikinci olarak, infâkın bazan malın iyisinden, bazan da düşüğünden olduğunu zikredip, bu iki kısmın herbirinin hükmünü de beyan etti. Bu âyette ise, infâkın bazan açıktan, bazan da gizlice olacağını bildirerek, herbirinin hükmünü belirtti ve şöyle buyurdu: "Eğer sadakaları açıktan verirseniz o, ne güzeli" Bu tabirle ilgili birkaç mesele vardır: [176]
Birinci Mesele
Sahâbe-i kiram, Hz. Peygamber'e, "Gizli verilen sa- daka mı, yoksa açıktan verilen sadaka mı daha faziletlidir?" diye sordular. Bunun üzerine bu âyet-i kerime nazil oldu. [177]
Sadaka Kelimesi Hakkında İzah
(sadaka) kelimesi, hem farz olan zekât, hem de nafile olan sadaka ve harcamalar hakkında kullanılır. Allahu Teâlâ, "Matlarından onları temizleyecek bir sadaka al" (Tevbe, 103) toy ve "Sadakalar ancak,.., fakirlere mahsustur" (Tevbe,60) buyurmuştur.Hz. Peygamber (s.a.s.) de,"Kişinin ailesi için harcadığı her şey, bir sadakadır"[178] buyurmuştur. "Zekât" kelimesi ise, ancak farz olan malî ibâdet hakkında kullanılır. Lügatçiler, "sadaka" kelimesinin aslının harfleri olduğunu; bu tertibin sıhhat ve kemâl mânasını ifâde etmek üzere vaz'olunduğunu söylemişlerdir. Arapların "Görüşü doğru olan adam" "Karşılaşılması iyi oian adam"; " "Savaşa sadık kaldılar "falanca sevgisi mükemmel olandır" "Bu iyice eskimiş bir sirkedir." "iyice tatlı bir şey" sözleri bu köktendir. Yine birisi birşeyin haberini olduğu gibi dosdoğru verdiği zaman denilir. Dost da, sevgi ve dostluğunda doğru olduğu için diye; nikâh akdi kendisi ile tamamlandığı için mihir de diye isimlendirilmiştir. Allah Teâlâ, mal kendisi ile mükemmel ve şer'i manada tam mal olduğu için, zekâtı da "sadaka" diye adlandırmıştır. O halde sadaka, ya malın tam mal olması ve devam etmesi için bir sebeptir, veyahut da kulun imanında sâdık ve mükemmel olduğunu istidlal etmeye bir sebeptir. [179]
Kelimesinin İzahı Başa Dön
Ayetteki tabirinin aslıdır. Fakat bu radakı iki "mim" den birisi diğerine idğam edilmiştir. Bu ketime üç türlü okunur:
1) Ebu Amr, Kâlûn ve Âsim in ravisi Ebû Bekir, nûn harfinin kesresi ve ayn harfinin sükûnu ile şeklinde okumuşlardır ki bu, Ebu Ubeyd'in de tercih ettiği kıraattir. Ebu Ubeyd: "Çünkü bu okunuş, Hz. Peygamber (a.s.)'in, Amr b. As (r.a.)'a "Salih (helâl) mal sâlih insana ne kadar yakışır.[180] dediğinde kullandığı şekildir. Bu hadiste kelime, ayın harfinin sükûnu ile rivayet edilmiştir" demiştir.Nahivciler de şöyle demişlerdir: "Bu okunuş, iki sakin harfin bir arada bulunmasını gerektirir ki bu caiz değlidir. Bu, ancak iki harften birincisinin med veya lîn harfi olması durumunda caizdir. Mesela, İJli ve ifti kelimelerinde olduğu gibi. Çünkü harfteki med, harekeden bedeldir. Hadîse gelince, bu duyular iki sakinin bir arada bulunmasının mümkün olmadığına delâlet ettiği için, Hz. Peygamber (s.a.s.)'in bu kelimeyi telâffuz ederken "ihtilas" (harekeyi kısmen belirtme) yolu ile, ayn'ı hafifçe harekelediğini anlamış oluruz.
2) İbn Kesir, Verş'in rivayetine göre Nâfi ve Hafs'ın rivayetine göre Âsim nûn ve ayn harflerinin kesresi ile şeklinde okumuşlardır. Bu okuyuşun şu iki izahı vardır:
a) Onlar, ayn harfini harekeleme ihtiyacı duydukları için, onu, makablinin (kendinden önceki harfin) harekesi cinsinde harekelemişlerdir.
b) Bu, kelimeyi nûn ve ayn harfinin kesresi ile şeklinde kullanan kimselerin diline göre okunmuştur. Sibeveyh, Huzeyl Kabilesi'nin kelimeyi böyle telâffuz ettiğini söylemiştir.
3) Diğer kıraat imamları ise, kelimeyi, nûn harfinin fethası ve ayn harfinin kesresi ile şeklinde okumuşlardır. Bu şekilde okuyanlar, kelimeyi aslına uygun olarak okumuş olmaktadırlar. Kelimenin aslı şeklindedir. Şâir Tarfe "İyi ve güzel işe koşanlar ne güzeldirler" demiştir. [181]
Dördüncü Mesele
Zeccâc, "Buradaki o şey manasınadır ve da "O, ne güzel şeydir" manasına getir" demiştir. Ebu Ali el-Ceyyİd de: "Bu terkib hakkında şu denilebilir: Bu lâfızdaki "şey" manasınadır. Çünkü mâ burada nekre olarak getirilmiştir. Dolayısıyla onu nek'ire olarak "şey" manasına almak, daha zahirdir. Onun nekire oluşunun delili ise, nekire değil de marife olması halinde mutlaka bir sılasının bulunmasının gerekli oluşudur. Halbuki burada sılası yoktur. Çünkü ondan sonra ayette lâfzı gelmiştir. Bu ise tek bir kelimedir, bir cümle değildir. Müfred bir kelime ise, sıla olmaz. Böylece, Zeccâc'ın görüşü bâtıl olunca, biz deriz ki: "Mâ" kelimesi, temyiz olduğu için mahallen mansubtur. Bunun takdiri ise, "Sadakaları açıktan vermek ne güzel bir şeydir" şeklindedir. Sözden anlaşıldığı için buradaki muzafı hazf edilmiştir" demiştir. [182]
Sadakadan Burada Maksad
Âlimler, âyette geçen "sadakalar" ile nafile sadakalar mı, zekât mı veya her ikisinin birden mi kastedildiği hususunda ihtilâf etmişlerdir:
Birinci Görüş: Bu, çoğu âlimlerin görüşüdür. Buna
göre, buradaki "sadakalar" ifadesi ile, nafile sadakalar kastedilmiştir. Bu gö-rüştekiler, "Çünkü nafile sadakaları gizlice vermek, zekâtı ise açıkça vermek daha efdaldir" demişlerdir. Bu hususta iki bahis vardır: [183]
Birinci Bahis: Sadakayı Gizli Vermenin Fazileti
Birinci bahis, nafile sadakaları açıkça mı, yoksa gizlice mi vermenin daha efdal olduğu hususundadır. Biz önce, nafile sadakaların gizlice verilmesinin efdai olduğunu gösteren delilleri zikredelim:
a) Gizlice vermek, riya ve gösterişten son derece uzak bir davranış olur. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s.): ''Allah, desinler diye, riyakârca ve başa kakarak sadaka verenlerin sadakasını kabul etmez" buyurmuştur. Hiç şüphesiz verdiği sadakayı anlatan kimse, gösteriş ve desinleri; insanların kalabalık olduğu yerde sadaka veren de riya yapmayı istemektedir. Halbuki sadakayı anlatmamak ve gizlice vermek insanı gösteriş ve riyadan koruyacak tek çâredir. Bazı kimseler sadakayı tamamen gizli vermek maksadıyla, işi daha ileri götürerek, alan kimsenin kendisini tanıyıp bilmemesi için gayret sarfetmişler ve bundan dolayı bazıları, sadakasını âmâ olanların eline vermiş, bazıları fakirin geçeceği yola, veyahut da fakirin vereni göremeyeceği, fakat parayı, görebileceği ve oturacağı bir yere koymuşlardır. Bazıları fakir uyurken, sadakayı fakirin elbisesinin bir tarafına bağlarken, bazıları da başkasının eli ile sadakasını ona gönderir. Bütün bunlardan gaye, riya, gösteriş, desinler ve başa kakmadan uzak kalmaktır. Çünkü fakir, kendisine sadaka vereni tanıdığında hem riya, hem de başa kakma söz konusu olabilir. Fakat fakirin aracı olan şahsi tanımasında riya söz konusu değildir.
b) İnsan sadakasını gizlice verdiğinde, diğer insanlar arasında bu hususta bir şöhreti bulunmaz, bundan dolayı medh-ü sena edilmez ve kendisine saygı gösterilmez. Böylece bu, sadaka verenin nefsine çok ağır gelir. Binaenaleyh bu şekilde veriş, daha çok sevabı gerektirir.
c) Hz. Peygamber (s.a.s.)"Sadakanm efdal olanı, malca sıkıntıda olan kimsenin, fakire gizlice verdiği sadakadır[184] ve: "Kut gizli olarak btr iyilik yaptığında, Allah onu, onun için gizlice yazar. Eğer kul, yaptığı iyiliği açığa vurursa, Allah da o dilini sır olmaktan çıkarır, onun alenî işler hesabına yazar. Eğer o kimse, bu iyiliğinden insanlara bahsetmeye başlarsa, Allah Teâlâ o hem gizli, hem de aleni olmaktan çıkararak, riya olarak yazar" buyurmuştur. Yine meşhur bir hadiste: "Yedi kişi var ki, Allah Teâlâ onları, kendi gölgesinden başka hiçbir gölgenin bulunmadığı kıyamet gününde, gölgesinde gölgelendirecektir. Onlardan birisi, sadaka verirken sağ elinin verdiğini sol eli dahi bilmeyen kimsedir"[185] ve "Gizlice verilen sadaka, Rab Teâlâ'nın gazabını söndürür"[186] buyurulmuştur.
d) Sadakayı açıktan vermek, alana bir çok yönden zarar verebilir. Halbuki gizlice verme, bir zarar taşımaz. Bu sebeple gizli vermenin efdal olması gerekir. Açıktan sadaka alan kimseye şu zararlar dokunabilir:
1) Sadakayı açıktan vermek, fakirin şerefini zedeler ve fakir olduğunu ortaya çıkarır. Çoğu zaman fakir, bundan hoşlanmaz.
2) Sadakayı açıktan vermek fakirin, utanma ve dilenmeme halini yok eder. Halbuki Cenab-ı Allah, bundan sonra gelen, "(O fakirlerin hallerini) bilmeyen, utanma ve istiğnalarından dolayı onlan zengin zanneder Sen, o gibi kimseleri simalarından tanırsın. Onlar insanlardan yüzsüzlük edip de bir şey isteyemezler" (Bakara, 273) âyet-i kerimesinde, bu hali medh-ü sena etmiştir.
3) İnsanlar bazan o fakirin bu sadakayı almasını yadırgar ve onun, ihtiyacı olmadığı halde o sadakayı aldığını zannederler. Böylece fakir, bir kınama konusu olur ve insanlar onun gıybetini yapmaya başlarlar.
4) Sadakayı açıktan vermek, alanı zelil ve hakir düşürür. Mü'mini küçük düşürmek caiz değildir.
5) Sadaka, hediye sayılır. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s.): "Yanında başkaları var İken birisine bîr hediye verilse, diğer insanlar o nedtyede onunla ortaktırlar"[187] buyurmuştur. Fakir kimse çoğu kez, kendisine verilen sadakadan, orada bulunup o sadakaya ortak olması gereken kimselere bir şey vermez. Sadaka ona açıktan verildiği için fakir, uygun olmayan bir davranışta bulunmuş olur. Nafile sadakayı gizlice vermenin evlâ olduğunu gösteren delillerin tamamı, bunlardan ibarettir.Nafile sadakanın açıktan verilmesinin de caiz oluşunun izahı ise şöyledir: İnsan, sadakayı açıktan verdiğinde, bu, sadaka verme konusunda başka insanlara örnek olup fakirlerin bundan istifâde edeceğini bilirse, sadakayı açıktan vermesi caizdir. Hatta bu durumda sadakayı açıktan vermek daha faziletli olur. Nitekim İbn Ömer (r.a.), Hz. Peygamber (s.a.s.)'in "Sadakayı gizli vermek, açıktan vermekten efdaldir. Fakat bu hususta başkalarına örnek olmak İsteyen kimsenin sadakayı açıktan vermesi efdaldir" buyurduğunu rivayet etmiştir. Muhammed b. İsa el-Hakim et-Tirmizi şöyle demiştir: İnsan, halkın nazarından uzak gizli bir iş yapar, bir taraftan da halkın kendisini bu işi yaparken görmesini ister; derken bu arzuyu da yenmeğe çalışırsa, şeytan ona musallat olmuş demektir. Şeytan, ona başkalarının görmesini telkin eder, kalbi ise bu arzuyu reddeder. Bu haldeki insan, şeytanla mücâdele eden bir insandır. Böylece onun gizlice yaptığı iyiliğin sevabı, açıktan yaptığının sevabından yetmiş kat daha fazla olur. Sonra Altahu Teâlâ'nm nefislerinden memnun olan seçkin kulları vardır. Hak Teâlâ bu kullarına, çeşit çeşit hidayetler lütfetmiş ve böylece onların kalb-lerinde marifetullah nurlart kat kat olmuş, nefsin vesveseleri onlardan uzaklaşmıştır. Çünkü onların arzu ve istekleri sönmüş ve kalbleri Allah'ın azamet denizine gark olmuştur. Bundan dolayı bunlardan herhangi biri açıktan bir iyilik yaptığında, nefsi ile ceddelleşmeye ihtiyaç duymaz. Çünkü nefsinin şehveti sona ermiş ve mücâdele gücü kırılmıştır. Böylece onlardan biri açıktan iyi bir iş yaptığında, başkalarına Örnek olmayı murad eder. Böyle bir kimsenin zâtı kemâle ermiştir ve başkasının da tam ve hatta tamamın üstünde olması için gayret sarfetmektedir. Görmüyor musun, Allah Teâlâ, Kur'an-ı Kerim'de bazı kimseleri medh-ü sena etmiş, onları, "Rahman'ın kullan" diye adlandırmış ve cennette onlara en yüksek dereceleri va'adederek, "işte onlar (cennetin) sarayları ile mükâfaatlandmlacaklardır"(Furkan,7S) buyurmuş; sonra onların dua edip istedikleri hasletlerden bahsederek, "Bizi takva sahiplerine rehber (İmam) kıl" (Furtcan. 74) dediklerini belirtmiştir. Yine Hak Teâlâ, Mûsâ (a.s.)'nın ümmeti içindeki bazı kimseleri överek, "Musa'nın kavminden, (halkı) hakka irşâd eden ve hak ile, adalet üzere hükmeden bir topluluk vardı" (A'râf. 159); ümmet-i Mu-hammed'i de medhederek, "Siz, insanların fâidesi için çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz, iyiliği yayar kötülükten (insanları) sakındırırsınız" (aı-i imran, no) buyurmuş ve sonra kötülüğün ne olduğunu müphem bırakarak, 'yarattıklarımız içinde, hakka rehberlik eden ve adalet! de hak ile tatbik eden bir ümmet vardır"(ATâf, ıeı> buyurmuştur. İşte bu kimseler, hidayet rehberi, din büyüğü ve insanların efendisi olan kimselerdir. İnsanlar Allah'a doğru giderken bunları kılavuz edinirler. [188]
Neden Sadakayı Gizleme Daha Efdaldir? Başa Dön
İmdi eğer, "Durum sizin söylediğiniz gibi ise, Allah'ın, "Eğer onları gizler ve onları fakirlere verirseniz, işte bu sizin için daha hayırlıdır" buyruğunda, sadakayı gizlice vermek açıkça vermeye niçin tercih edilmiştir?" denilir ise, buna şu iki şekilde cevap verilir:
1) Âyetteki, "İşte bu sizin için daha hayırlıdır" sözünün, bir tercihi gösterdiğini kabul etmiyoruz. Çünkü âyetin mânâsının, "Sadakayı gizli olarak vermek, hayırlardan bir hayır ve bir taattir" şeklinde olması muhtemeldir. Buna göre âyetten murad, bir tercihi göstermek değil, o fiilin, aslında bir hayır ve taat olduğunu beyân etmektir.
2) Bu tabirden muradın, bir tercihi gösterme olduğunu kabul etsek bile, âyetten kastedilen, gerek açıktan vermede, gerek gizli vermede durum eşit olduğunda, efdal olanın gizli verme olduğunu göstermektir. Fakat sadakayı açıktan verme hususunda bir tercih sebebi bulunduğunda, açıktan vermeyi, gizli vermeye tercih etmek tuhaf bir ihtimal olmaz.
İkinci Bahis: Farz olan zekâtın açıkça verilmesi efdaldir. Buna şunlar delâlet eder:
1) Allahu Teâlâ, devlet reislerine zekâtı toplamaları için, bu işle görevli kimseleri zekâtı istemeye göndermelerini emretmiştir. Zekâtın, zekâtı toplamakla görevli memurlara verilişi açıktan olur.
2) Zekâtı açıktan verme, insanların "zekât vermiyor" diye itham etmelerine mani olur. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s.)'in, farz namazlar dışındaki diğer namazların çoğunu evinde kıldığı rivayet edilmiştir. İnsanların töhmetini savuşturmak için farz ve nafile namazların hükmü, açıktan kılınma ve gizlice kılınma şeklinde farktı olduğuna göre, farz ve nafile sadakalarda da hüküm aynı olur.
3) Zekâtı açıktan vermek, Allah'ın emrine ve mükellefiyetine koşma manasını taşır. Onu gizlice vermek ise, farz ibadetleri yerine getirmedeki arzunun terkedildiği vehmini verir. Binaenaleyh farz olan zekâtı, açıktan vermek efdaldir. İşte bütün bunlar, âyette geçen "sadakalar"dan muradın, sadece nafile sadakalar olduğunu söyleyenlerin görüşünün izahı hususundadır. [189]
İkinci Görüş: Açıktan Vermede Görülen Zorluklar
Bu, Hasan el-Basrî'ye aittir ve bu görüşe göre, bu âyetteki "sadakalar" sözü, hem farz olan zekâta, hem de mendub olan sadakalara şamildir. Hasan el-Basri farz olan zekâtın açıktan verilmesinin evlâ olduğunu söyleyenlere karşı şu bakımlardan cevap verir:
1) Malların zekâtını açıktan vermek, malın ne kadar olduğunun ortaya çıkmasını gerektirir. Bu da, çoğu zaman, zalim kimselerin, zekât veren kimsenin malına tamah edip çokça haset etmeleri sebebiyle, zararlara sebebiyet verir. Efdal olan, o kimsenin malını gizlemesi olduğuna göre bundan, hiç şüphesiz zekâtın da gizlenmesinin evlâ olduğu neticesi çıkar.
2) Bu ayet, Hz. Peygamber ile sahabenin zekâtı vermemeden dolayı itham edilmedikleri günler esnasında nazil olmuştur. Binaenaleyh hiç şüphesiz, riyadan ve gösterişten daha uzak olduğu için, zekâtı gizlice vermek, onlar için daha evlâ olmuştur. Ama şu anda, insanların birbirlerini itham etmeleri söz konusu olunca, işte bu töhmetin bulunması sebebiyle zekâtı açıktan vermek daha evlâ olur.
3) Hak Teâlâ'nın, buyruğunun bir tercihe delâlet ettiğini kabul etmiyoruz. Bunun izahı daha önce geçmişti.
Hak Teâlâ'nın, "Eğer onları gizler ve onları fakirlere verirseniz, işte bu sizin için daha hayırlıdır" buyruğuna gelince, ihfâ, izhâr etmenin zıddı olan bir hareket tarzıdır. sözü de fiilinden anlaşılan, "ihfâ" gizlemek, masdarına racidir. Çünkü fiil, masdarına delâlet eder. Buna göre mâna, "Gizli vermeniz sizin için daha hayırlıdır" şeklinde olur. Halbuki biz, âyetteki "sizin için daha hayırlıdır" beyanından muradın, "O haddizatında hayırlardan bir hayırdır" manası olmasının muhtemel olduğunu söylemiştik. Nitekim bu manada "Tirid yemeği iyidir" denilir. Bu ifâdeden muradın, bir tercihi ifâde etmek olması da muhtemeldir. Allah Teâlâ, gizlice vermenin daha efdat olması hususunda, o sadakayı fakirlere vermeyi şart koşmuştur. Çünkü gizlice verirken, o kimsenin, zekâtı fakirlere değil de, zekâta müstehak olmayan dost ve arkadaşlarına verebileceği akla gelir. İşte bundan dolayı Allah Teâlâ, gizlice sadaka vermede, onu fakirlere vermeyi şart koşmuştur. Bundan maksad ise, tasadduk eden kimseyi, sadaka verilecek kimseleri araştırmaya sevketmek, böylece de onun fakirleri tanıyıp, onları fakir olmayanlardan farketmesini sağlamaktır. Binaenaleyh sadaka veren kimse, bu araştırmayı yapıp sonra da gizlice tasaddukta bulunduğu zaman, o sadakadan beklenen fazilet meydana gelir. [190]
Sadaka Günahlara Keffarettir
Cenab-ı Allah'ın, "Günahlarınızdan bir kısmını bağışlar" buyruğu ile ilgili birkaç mesele vardır: [191]
Birinci Mesele
Arapça'da "tekfir" "örtmek ve gizlemek" demek- tir. Silahını gizleyen kimseye denilir. Yine "Yemini bozma günahını, sadaka vererek örten kimse için "Yemininden dolayı kefaret ödedi" denilir. Keffâret, meydana gelen günahı iyice örten demektir. [192]
İkinci Mesele Başa Dön
İbn Kesir, Ebû Amr ve Ebu Bekrin rivayetine gö- re Âsim, nün harfi ile ve râ harfini zammeli okuyarak (Biz bağışlarız) şeklinde okumuşlardır. Bu şekilde okuyuşun sebepleri şunlardır:
a) Bu kelimenin cümlesindeki fâ'nın başında bulunduğu cümlenin mahalline atfedilmesidir.
b) Bu ifâdenin, mahzuf bir müptedânın haberi olmasıdır. Yani demektir.
c) Bu ifâdenin, fiil cümlesi olarak, makabli ile ilgisi olmayan müste'nef bir müptedâ olmasıdır.
Hamza, Nâfi ve Kısâ'i ise bu kelimeyi, nûn ile ve meczûm olarak şeklinde okumuşlardır. Bunun izahı ise, bu kelimenin sözünün mahalline atfedilmesidir. Çünkü, bu son sözün mahalli meczumdur. Baksana, birisi, "Eğer sadakayı gizli olarak verirseniz, o sizin sevabınızın en büyüğü olur" demiş olsa, mutlaka fiilini böyle meczum okur. Binaenaleyh böylece, ifâdesinin cezm mahallinde olduğu ortaya çıkmış olur. Mahalline atfedilme hususunda bunun benzeri, diğer bir misal ise, "Allah kimi saptırırsa. artık onu yola getirecek yoktur. O, onları bırakır,." (Araf, 186) ayetindeki fiilini meczûm okuyanların kıraatidir. İbn Âmir ile Âsimin râvisi Hafs da bu kelimeyi ya harfi ile, fa'nın kesresi ve râ'nın ötüresi ile ji£j şeklinde okumuşlardır. Buna göre mânâ, "Allah veyahut da gizli vermeniz günahlarınızdan bir kısmını örter" şeklinde olur. Böyle okuyanların delilleri, bundan sonraki cümlesinin müstakil bir cümle olarak ve faili müfred olarak getirilmiş' olmasıdır. Buna göre ifâdesi, kendisinden sonrasına daha çok benzer. Birinciler bunlara cevap vererek şöyle demişlerdir: Önce cemi lâfzın zikredilip, sonra da müfred lâfzın getirilmesinde bir beis yoktur, Nitekim Hak Teâlâ,"Kulunu bir gece yürüten (Allah, eksikliklerden) münezzehtir"(İsra, 1) buyruğunda ilk önce faili müfred getirmiş, daha sonra da ve Musa'ya da kitabı verdik" (İsra, 2) sözünde faili cemi olarak getirmiştir. Keşşaf sahibi, dördüncü bir kıraat olarak fiili, "te" harfi ile ve merfû ve-ya meczum olarak, ve şeklinde bir okunuş nakletmiştir. Bu okunuşta fail, lâfzıdır.
Bir beşinci kıraat ise, Hasan el-Basrî'nin "te" ile ve başında gizli bir ile nasbederek şeklindeki okuyuşudur. Buna göre mana, "Eğer sadakaları gizlice verirseniz, sizin için hayırlı olur. O, sizin günahlarınızı örterse bu sizin için daha hayırlıdır" şeklinde olur. [193]
Üçüncü Mesele
sözündeki harfinin burada gelme- sinin sebepleri şunlardır:
1) Bundan murad, "Biz sizin günahlarınızın bir kısmını örter, bağışlarız" manasıdır. Çünkü bütün günahlar değil, bazı günahlar sadakalar ile örtülür. Cenâb-ı Hak, bu bazı günahların neler olduğunu açıkça belirtmemiştir. Çünkü onları açıkça belirtmek, kulun onların bağışlanacağını bilmesi halinde, o günahları yapmaya bir teşvik gibi olurdu. Halbuki gereken, insanın her halükârda havf ile recâ (korku ile ümid) arasında olmasıdır. Bu da ancak sözü müphem bırakmakla olur.
2) Buradaki harf-i cerh, (.... den dolayı) manasındadır. Buna göre âyet, "günahlarınızdan dolayı biz sizi bağışlıyoruz" manasındadır. Nitekim sen, "Kötü ahlâkından dolayı seni dövdüm" dersin.
3) Buradaki zâiddir, yani mânâda bir tesiri yoktur. Bu, Hak Teâlâ'nın; "Orada, bütün meyveler var" (Muhammen,15) ayetindeki harfi gibidir. Buna göre mânâ, "Biz, sizin bütün günahlarınızı örteriz (ve bağışlarız) " şeklinde olur. Birinci görüş daha evlâ ve daha doğrudur. Cenâb-ı Allah'ın, "Allah ne yaparsanız, ondan hakkıyla haberdardır" buyruğu gizlice verilen sadakanın, açıkça verilen sadakadan üstün olduğuna işarettir. Mânâsı, "Allah gizli ve açık verilen sadakaları bilir. Sizter sadakalarınızla sadece Allah'ın rızasını taleb ediyorsunuz. Böylece sadakaları gizlice vererek, maksadınız hasıl olmuştur. O halde, bu açıktan vermenin manası nedir?" şeklindedir. Bununla sanki onlar, riyadan uzak olsun diye, sadakalarını gizlice vermeye teşvik edilmişlerdir. [194]
"(Ey Muhammed) o (insanları) hidayete erdirmek senin üzerine borç değildir. Fakat Allah, dilediğine hidayet eder. İnfâk edeceğiniz hayır, kendi faydanızadır. Zaten siz, ancak Allah'ın rızasını aramak için infak edersiniz. İnfak ettiğiniz hayır (mal), size tamamen geri ödenecektir, haksızlığa uğratılmayacaksınız" (Bakara, 272).
İşte bu, intakla ilgili dördüncü hükümdür ve intakın kimlere yapılabileceğini beyan etmektedir. Âyetle ilgili birkaç mesele vardır: [195]
Bu Ayetin Nüzul Sebebi Başa Dön
Birinci mesele, ayetin sebeb-i nüzulü hakkındadır. Bu hususta şu rivayetler nakledilmiştir:
Birinci Rivayet: Bu ayet, Hz. Ebu Bekir (r.a.)'in kızı Esmâ'nın annesi Nüfeyle ile Esma'nın büyük annesi, müşrik olarak Esma'dan bir şeyler istemek üzere geldiler. O da, "Hz. Peygamber ile müşavere etmedikçe, size hiçbirşey vermem. Çünkü siz, benim dinimde değilsiniz" dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.s.) ile bu hususta istişare edince, Allah Teâlâ işte bu âyeti indirdi ve Hz. Peygamber (s.a.s.) de Esma (r.anha)'ya, onlara tasaddukta bulunmasını emretti.
İkinci Rivayet: Ensar'dan bazılarının Kureyza ve Nadir yahûdileri içinde akrabaları vardı. Bunlar o akrabalarına tasadduk etmiyor ve "Müslüman olmadığınız müddetçe size hiçbirşey vermeyiz" diyorlardı, işte bunun üzerine bu âyet nazil olmuştur.
Üçüncü Rivayet: Hz. Peygamber (s.a.s.) müşriklere tasadduk etmiyordu. Bu âyet nazil olunca, onlara tasadduk etti. Bütün bu rivayetlere göre âyetin mânâsı, "Sana muhalif olanlara hidayet etmek senin görevin değildir ki, İslâm'a girsinler diye onlara sadaka vermeyesin. O halde Allah rızası için onlara da tasadduk et. Sadakayı, onların müslü-man olmaları şartına bağlama" şeklinde olur. Bunun bir benzen de, 'Allah sizi, din hususunda sizinle savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmamış olanlara iyilik etmekten men etmez...," (Mümtehine, 8) âyetidir. Allah Teâlâ bu âyette, müşriklere iyilik yapma hususunda, bir nevi ruhsat vermiştir. [196]
İkinci Mesele
Hz. Peygamber (s.a.s.), Allah Teâlâ'nın da: "Demek, bu (Kur'an'a) inanmazlarsa, bir üzüntü duyarak arkalarından kendini adetâ tüketeceksin" (Kehf, 6)"Onlar, mümin olmayacaklar diye nerede ise kendine kıyacaksın" (Şuara, 3) "Sen, hepsi mümin olsunlar diye insanları zorlayıp duracak mısın?" (Yûnus, 99) ve "Andolsun, size kendinizden Öyle bir peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya uğramanız ona çok ağır ve güç gelir. Size çok düşkündür" (Tevbe, 128) âyetlerinde beyan ettiği gibi, bütün insanların iman etmesini çok arzu ediyordu. Fakat Allah Teâlâ O'na, kendisini bir beşîr (müjdeleyen) ve nezîr (uyaran) olarak, Allah'ın izni ile Allah'a çağıran, ışık saçan ve delilleri açıklayan bir peygamber olarak gönderdiğini, onların hidayete ermelerinin ne Hz. Paygamberden, ne de Hz. Paygamber sebebi ile olabileceğini bildirdi. Buna göre buradaki "hidayet", o kâfirler hidayete erseler de ermeseler de, ihtida (hidayete erme) manasınadır. Binaenaleyh "Yardımını, iyiliğini ve sadakanı, o müşriklerden kesme" demektir. Burada şöyle bir açıklama da yapılabilir: Onlara sadaka vermemek suretiyle, onları imana yönelmeye mecbur etmek, senin görevin değildir. Çünkü böyle bir imandan, onlar istifâde edemezler. Aksine onlardan beklenen iman, isteyerek, arzularıyla girecekleri bir imandır. [197]
Üçüncü Mesele
"O İnsanları hidayete erdirmek, senin üzerine borç değildir" buyruğu, zahiren Hz. Peygamber (s.a.s.)'e yönelik bir hitaptır. Fakat bununla, hem O, hem de ümmeti kastedilmiştir. Görmüyor musun, Hak Teâlâ, "Eğer sadakaları açıktan verirseniz.." buyurmuştur ki bu umûm ifâde eden bir hitaptır. Bundan sonra da, "O, insanları hidâyete erdirmek, senin üzerine borç değildir" buyurmuştur. Bu ifâde de zahiren hususi bir hitaptır. Yine bundan sonra, İnfâk edeceğiniz hayır(mal) kendi faydanızadır" buyurmuştur ki bu da umûmi bir ifâdedir. Binâenaleyh gerek âyetin öncesinin, gerek sonrasının umûmi oluşundan, bunun da umûmi olduğu anlaşılmış olur. [198]
Hidayet Ancak Allah'tandır.
Allahu Teâlâ'nın, 'Fakat Allah, dilediğine hidayet eder" buyruğu ile, âlimlerimiz, Allah'ın hidayetinin umumî değit, aksine sadece mü'minlere mahsus olduğuna istidlal ederek şöyle demişlerdir: "Çünkü Cenâb-ı Hakk'ın, "Fakat Allah, dilediğine hidayet eder" sözü, Hak Teâlâ'nın, "O insanları hidayete erdirmek, senin üzerine borç değildir" buyruğu ile, nefyedilmiş olan hidâyeti isbât etmiş olur. Ancak ne var ki, ifadesiyle nefyedilmiş olan, ihtiyarî ve iradî olan ihtidanın bulunuşudur. Binaenaleyh, Cenâb-ı Hakk'ın, "Fakat Allah, dilediğine hidâyet eder" beyanı ihtiyarî ve iradî olarak meydana gelen ihtidadan ibaret olmuş olur. Bu da, ihtiyarî olarak meydana gelen ihtidanın, Allah'ın takdiri, yaratması ve tekvini ile meydana gelmesini gerektirir ki elde edilmek istenen netice de budur. Mutezile, Hak Teâlâ'nın "Fakat Allah, dilediğine hidâyet eder" buyruğunun aşağıdaki hususlara ihtimali olabileceğini söylemiştir:
a) Allahu Teâlâ, hakeden kimselerden dilediğini, sevâb ve mükâfaat ile hidâyete erdirir.
b) Allahu Teâlâ lütufları ve hidayetini arttırması sebebiyle, dilediği kimseleri hidayete erdirir.
c) "Her nekadar yapmasa bile, yapabilir" manasında, "Allah istediği kimseleri, zorla hidayete erdirir."
d) Allah Teâlâ, dilediği kimselere ismen ve hükmen hidayet verir. Binaenaleyh kim hidayete ererse, medhedilmeyi haketmiş olur. Âlimlerimiz, Mu'tezile'nin bütün bu görüşlerine şu şekilde cevap vermişlerdir: Cenâb-ı Hakk'ın, "Fakat Allah, dilediğine hidayet eder" beyanındaki hidayet, daha önce geçen, "O, (insanları) hidayete erdirmek senin üzerine borç değildir" ifâdesinde nefyedilmiş olan hidayettir. Fakat, bu söz ile daha önce nefyedilmiş olandan murad, ihtiyarî ve iradî olan hidayettir. Binaenaleyh buyruğu ile kabul edilmiş olan hidayetin, ihtiyari ve iradî olarak meydana gelmiş olan ihtida olması gerekir.Bu takdirde göre,Mu'tezile'nin ileri sürmüş olduğu görüşlerin hepsi düşer. [199]
İnsanın Yaptığı İyilik, Aslında Kendisinedir Başa Dön
Hak Teâlâ'nın, "lnfak edeceğiniz hayır, kendi faydanizadır" buyruğunun mânâsı, "Hayır olan nafakalardan infâk etmiş olduğunuz her nafaka, sadece kendiniz içindir. Yani, bunların faydası sizin yararınızadır. Binaenaleyh onların küfrü, size zarar veremez" şeklindedir. Hak Teâlâ'nın, "Zaten siz, ancak Allah'ın rızasını aramak için infök edersiniz" beyanıyla ilgili birkaç mesele vardır: [200]
Birinci Mesele
Bu ayetle ilgili olarak şu hususlar ileri sürülmüştür:
a) Mananın "Siz müşrik olan akrabalarınıza, sadaka verirken, sadece Allah'ın rızasına nail olmayı istiyorsunuz. Kalblerinizde bunun yattığını Allah bilmektedir. Binaenaleyh, sıla-i rahim ve sıkıntıya düşmüş bir kimsenin ihtiyacını giderme hususunda vermiş olduğunuz bu sadakalarla, sadece ve sadece Allah rızasını talep ediyorsanız, onlara infâk ediniz!. Onların doğru yolu bulması size ait olmadığı için, bu sizi, onlara infâk etmekten alıkoymasın" şeklinde olmasıdır.
b) Bu ifâdenin zahiri her ne kadar bir haber cümlesi ise de, bu cümlenin mânası nehy ifâde eder (inşaî bir cümledir). Yani, "Sırf Allah rızası için infâk ediniz" demektir. Haber cümleleri, çoğu kez emir ve nehiy mânalarına gelirler. Nitekim "Anneler, çocuklarını emzlrirler" (Bakara. 233) (Yani, emzirsinter) ve "Boşanmış kadınlar kendilerini tutup beklerler" (Bakara, 228) (yani, beklesinler) âyetleri böyledir.
c) Hak Teâlâ'nın ifâdesi, "Bununla Allah'ın rızasını talep etmediğiniz müddetçe, övgüyü gerektiren bu isme, "münfik" (infâk eden) ismine müstehak olmak için, (boşuna) infâkta bulunmayınız" anlamına gelir. [201]
İkinci Mesele
Hak Teâlâ'nın sözündeki kelimesi hakkında şu iki görüş belirtilmiştir:
a) Sen, "Bunu Zeyd'in rızasını kazanmak İçin yaptım" dediğinde bu, senin "Bunu onu için yaptım" demenden daha üstün bir ifâde olur. Çünkü bir şeyin vechi, o şeyde bulunanların en şereflisidir. Sonra bu kullanış iyice yaygınlaşınca, "şeref" bu lâfız ile ifâde edilmeye başlandı.
b) Sen, "Bu işi, onun için yaptım" dediğinde, burada hem onun için, hem de başkası için yaptım" denilmesi de muhtemel olur. Ama "Bu İşi sadece onun rızasını kazanmak için yaptım" dediğinde bu, senin bu işi başkası için değil, sadece onun için yapmış olduğuna delâlet eder. [202]
Üçüncü Mesele Başa Dön
Âlimler, müslüman olmayana zekât verilmesinin caiz olmadığı hususunda ittifak etmişlerdir. Böylece bu âyet, sadece nafile olan sadakalara tahsis edilmiş olur. Ebu Hanife (r.a.) zımmîtere "sadaka-ı fıtır" verilebileceğini caiz görmüştür. O'nun dışındakiler ise, bunu kabul etmemişlerdir. Ulemânın bazısının şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Sadaka vermiş olduğun kimse, mahlukatın en şerlisi bile olsa, senin yaptığın harcama ve infâkm sevabı sana döner, sana gelir." Hak Teâlâ'nın, "İnfak ettiğiniz hayır (mal), size tamamen geri ödenecektir" buyruğunun mânası, vermiş olduğunuz sadakaların karşılığı size, ahirette tastamam ve fazlasıyla Ödenecektir" şeklindedir.
Âyette geçen (te'diye olunur, ödenir) mânasını ihtiva ettiği için harf-t cerriyle kullanılması uygun olmuştur.
Hak "leâlâ'nın ifâdesinin manası, "Amellerinizin mükâfa-att hiçbir surette eksiltilmeyecektir" demektir. Çünkü Hak Teâlâ, "Bu iki bağ mahsûlünü vermiş ve bundan blrşeyi eksik bırakmamıştı " (Kehf, 35) "yani noksanlaştırmamıştır" buyurmuştur. [203]
Yardım Edilecek Kimseler
"(Sadakalar) kendilerini Allah yoluna vakfetmiş fakirler içindir. Onlar yeryüzünde dolaşmaya güç yetiremezler. (Hallerini) bilmeyen de, iffet (utanma) ve istiğnalarından dolayı onları zengin zanneder. Sen, o gibi kimseleri simalarından tanırsın. Onlar, yüzsüzlük edip de insanlardan birşey isteyemezler. Siz, ne mal infâk ederseniz, şüphesiz Allah onu hakkıyla bilir" (Bakara, 273). Bil ki Cenâb-ı Allah, önceki âyette sadakanın kim olursa olsun fakire verileceğini beyân edince, bu âyette de sadakanın daha çok kimlere verilmesi gerektiğini açıklayarak, "(Sadakalar) kendilerini Allah yoluna vakfetmiş fakirler İçindir" buyurmuştur. Bu âyetle İlgili birkaç mesele vardır: [204]
Birinci Mesele
Âyetteki kelimesinin başındaki lâm harf-i cerrinin neye ta'alluk ettiği hususunda şu görüşler ileri sürülmüştür:
1) Tasadduk etmeye teşvik hususunda, daha önce birçok âyet geçtiği için, bunlardan sonra "fakirler içindir" buyurmuştur. Yani, "işte teşvik edilen bu infak fakirler için yapılır" demektir. Bu, daha önce bir adamdan bahsedilip de senin, "akıllı ve zeki" demen gibidir. Bu "Daha önce bahsedilen o şahıs, akıllı ve zekidir" mânâsındadır. Aynen bunun gibi insanlar, altın ve gümüş paralarını koydukları keselerinin üzerine, meselâ "ikibin ikiyüz" yazarlar. Bu, "bu kesede, ikibin ikiyüz dirhem vardır" demektir. Yapılan izahların en güzeli budur.
2) Âyetin takdiri "(Sadakada) fakir olanlara yöneliniz" veya "infak edeceklerinizi fakirlere infâk ediniz" şeklindedir.
3) Bu ifâde, mahzuf bir mübtedânın haberidir ve takdiri, "sadakalarınız, fakirler içindir" şeklindedir. [205]
Ayetin Nüzul Sebebi, Ashab-ı Suffe
Âyet-i kerime, muhacirlerin fakirleri hakkında nazil olmuştur. Onlar kırk kişi kadar olan ve Medine'de ne yurtları, ne de akrabaları bulunan Ashab-ı Suffe idiler. Onlar Mescid-i Nebî'den ayrılmıyorlar, Kur'an-ı Kerim öğreniyorlar, oruç tutuyorlar ve her gazveye de iştirak ediyorlardı. İbn Abbas'tan rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber (s.a.s.) bir gün Ashâb-ı Suffe'nin yanında durur; onların fakirliğini ve buna rağmen şevklerini görünce onların gönüllerini hoş tutarak şöyle der: "Ey Ashab-ı Suffe! Sevinin ve birbirinize müjdeleyin ki, benim ümmetimden her kim razı olarak sizin bulunduğunuz sıfat üzerinde olduğu halde benimle karşılaşırsa, muhakkak ki o, benim kendisiyle dirsek dirseğe olacağım arkadaşlarımdan olacaktır".
Bil ki Allahu Teâlâ bu fakirleri beş sıfat ile tavsif etmiştir. [206]
Bu Fakirlerin Başlıca Sıfatları
Birinci Sıfat: "Kendilerini Allah Yoluna Vakfetmiş Olanlar..." Başa Dön
Hak Teâlâ'nın, "Kendilerini Allah yoluna vakfetmiş olanlar" sözüdür. Biz deriz ki: "İhsar" kelimesi lügatte, kişiyi yolculuktan alıkoyabilecek hastalık, yaşlılık, düşman, erzakın bitmesi veya bu gibi şeylerin yerini tutabilecek şeylerin kişiye arız olmasıdır. "Adam alıkonuldu, engellendi; o, engelenmiştir" denilir.İhsâr'ın ne demek olduğu hususundaki açıklama, burada bir tekrarı gerektirmeyecek biçimde Cenâb-ı Hakk'ın 'Eğer ahkonursamz" (Bakara. 196) âyetinin tefsirinde geçmişti. Kelimenin tefsirine gelince, bu konuda mümkün olan her türlü mâna ile tefsir yapılmıştır. Buna göre:
a) Mâna, "Onlar kendilerini cihâda hasredip, vakfetmişlerdir" şeklindedir. Cenâb-ı Hakk'ın "Allah yolunda" ifâdesi Kur'an örfünde cihâd mânasına tahsis edilmiştir. Öte yandan cihâd o zaman farz idi. Allah'ın Resûlüyte beraber cihâd etmek için kendisini bu yola adamış olan kimselere şiddetle ihtiyaç duyulmaktaydı. Binaenaleyh böyle kimseler, ihtiyaç hissedildiğinde, hazır ve amade idiler. Bundan dolayı Cenâb-ı Allah, bu fakirlerin bu vasıflar ile muttasıf olduğunu açıkladı. Durumu böyle olan kimselere sadaka vermek, birçok bakımdan daha hayırlıdır:
1) Bu, onların ihtiyaçlarını giderir.
2) Yöneldikleri, sülük ettikleri yolda, kalblerine güç-kuvvet verir.
3) Mücâhidlerin takviyesi yoluyla, İslâm takviye edilir.
4) İhtiyaçlarım belli etmemekle beraber, hakikaten çok muhtaç durumda idiler. Nitekim Cenâb-ı Allah, "Onlar yeryüzünde dolaşmaya güç yetiremezier. (Hallerini) bilmeyen de, iffet (utanma) ve istiğnalarından dolayı onlan zengin zanneder" buyurmuştur.
b) Katâde ve İbn Zeyd'in görüşüne göre bunun mânası şudur: "Onlar, kâfir düşmanlar saldırır korkusuyla, maişetlerini temin için ticaretle uğraşmaktan kendilerini alıkoymuşlardı. Çünkü kâfirler, Medine'nin etrafında toplanmışlardı. Kâfirler, müslümanları yakaladıkları yerde öldürüyorlardı."
c) Bu, Saîd İbnu'l Müseyyeb'in görüşüdür ki, Kisaî de bu görüşü tercih etmiştir. Buna göre bunlar, Hz. Peygamber (s.a.s.) ile beraber savaşırken kendilerine çeşitli yaralar isabet edip, böylece de sakat kalan kimselerdir. Bu sebeple bunları, gerek hastalıkları, gerekse sakatlıkları (maîşet temini için), yeryüzünde dolaşmalarını engellemiştir.
d) İbn Abbas şöyle demiştir: "Bunlar muhacirlerden müteşekkil bir topluluktur. Fakir olmaları, kendilerini Allah yolunda cihad etmekten engellemişti. Böylece de Cenâb-ı Hak, onların mazeretini belirtmiştir.
e) Bunlar, Allah'ı zikredip, O'na itaat eden ve O'na kullukla iştigâl eden bir topluluktur. Onların çok tâatta bulunmaları, onların diğer mühim şeylerle meşgul olmalarına mâni olmuştur. [207] '
İkinci Sıfat: Ticaret İçin Gezip Dolaşamazlar
Hak Teâlâ'nın "Yeryüzünde dolaşmaya güç yetiremezler" vasfıdır Yeryüzünde yürüdüğün zaman, dersin. Âyette belirtilen "güç yetirememe"nin manası ya onların din ve cihâd işleriyle meşgul olmalarının kendilerini maişet ve ticâret işleriyle meşgul olmalarına mâni olması; yahut, "onların düşmanlardan korkmalarının, kendilerini (maişet için) sefere çıkmaktan men etmesi", veyahut da "onların hastalıklarının, güçsüzlüklerinin buna mâni olması"dır demektir. Bütün bu izahlara göre, onların, kendi işleri hususunda kendilerine yardım edecek olan kimselere şiddetle muhtaç oldukları hususunda herhangi bir şüphe yoktur. [208]
Üçüncü Sıfat: Muhtaçlıklarını Bilmeyenler Onları Zengin Zanneder
Hak Teâlâ'nın, "(Hallerini) bilmeyen de, iffet (utanma) ve istiğnalarından dolayı onları zengin zanneder" tavsifiyle ilgili birkaç mesele vardır: [209]
Birinci Mesele Başa Dön
Asım, İbn Âmir ve Hamza, sin harfinin fethasıyla diğer kıraat alimleri ise, sîn harfinin kesresiyle şeklinde okumuşlardır ki, ikisi de aynı mânaya gelir. Kur'an'da zan manasına gelen bu fiil, hem fetha, hem de kesre ile okunmaktadır. Dilcilere göre, fetha ile okunması kaideye daha uygundur. Çünkü mazisi, mesele de olduğu gibi (fe'ile) kalıbında olan fiilin muzarisi, mesela (korktu) ve (içti) fiille rinde olduğu gibi, kalıbında gelir kalıbı şaz bir kalıptır. Bu kalıp ancak, başka kelimelerle beraber gelebilir. Her ne kadar kaideye uymasa bile, bu şekilde kullanıldığı duyulduğu için, şeklindeki kullanılışı da uygundur. [210]
İkinci Mesele
fiilinin masdarı olan kelimesi, zannetmek mânasına gelir. Hak Teâlâ (câhil, anlamayan) tabiri ile, aklın zıddı olan cehaleti, akıl yokluğunu kastetmeyip; aksine bununla ancak "tecrübe"nin zıddı otan cehaleti (yani tecrübesizliği) murad etmiştir. Buna göre Allah sanki, "Onların durumlarına vâkıf olamayan ve hiç tecrübe etmemiş olan kimseler, iffetlerinden dolayı onları zengin zannederler" demiştir. Juiiâı kelimesi de "iffet" kökünden gelen Îii- vezninde bir masdardır. Arapça'da"iffet"in mânası, bir şeyi bırakmak ve ondan vazgeçmektir. Allah, onların dilenmediklerini beyân etmeyi dilemiştir. Ancak, bilinmesinden dolayı, "dilenmek istemek" kelimesine yer vermemiştir. Buna göre mâna "onlar dilenmeyip, aksine durumlarını iyi gösterdikleri için, başkaları onları zengin zanneder" demektir. [211]
Dördüncü Sıfat: Derûnları Yüzlerinden Okunur
Hak Teâlâ'nın, "Sen onları, simalarından tanırsın" tavsifidir. kelimeleri, bir şeyin kendisiyle tanındığı alâmet anlamına gelir. Bu kelimelerin aslı, alâmet anlamına gelen iiljl kelimesine dayanır. Bu kelimenin fâ'ûl fiilindeki vâv harfi, ayne'l-fiil'e geçerek, bu da Hâl neticesinde şekline dönüşmüştür. Vahidî ise bu kelimenin vezninin, şeklinde olduğunu söylemiştir. Nitekim Araplar, "Onun, insanıar nazarında üstün bir mevkii vardır" derler. Yani, demektir. (Yani, kelimesinin aslı kelimesinden dönüşen kelimesidir.) Bazıları da kelimesinin mânasının "yükselmek" anlamına geldiğini, çünkü kelimenin sırtlara vurulan ve nakşedilen alâmet manasını ifâde ettiğini söylemişlerdir. Mücahİd, onların alâmetlerinin tevâzû ve huşu olduğunu; Rebî ve Süddî, fakirlik ve ihtiyaç halinin yüzde meydana getirdiği güçlük ve sıkıntının izi olduğunu; Dehhâk açlıktan dolayı benizlerinin sararıp solması olduğunu ve İbn Zeyd de, bunun, elbiselerinin eskiliği olduğunu, çünkü açlık halinin gizli bir durum olduğunu söylemişlerdir. Bana göre ise, bütün bu görüşleri gözden geçirmek gerekir; çünkü bu kimselerin zikretmiş olduğu bütün bu görüşler, fakirliğin bulunduğuna delâlet eden alâmetlerdir. Bu da, Cenâb-ı Hakk'ın, "(Hallerini) bilmeyen de. İffet (utanma) ve istiğnalarından dolayı onları zengin zanneder" tavsifine ters düşer. Aksine bundan murad, başka bir şeydir ki o da şudur: Allah'ın samimi ve ihlâslı kullarının diğer insanların gönlünde ve kalbinde bir heybeti ve bir ağırlığı, vakarı vardır. Onları gören herkes, onlardan etkilenir ve onlara boyun eğer. Bu ise, ruhanî idrâkler nevinden olup, cismanî alâmetler değildir. Görmez misin; arslan bir yerden geçtiği zaman, diğer yırtıcı hayvanlar, tecrübeleri sayesinde değil, tabiatları gereği ondan ürkerler, korku duyarlar. Zahire göre burada herhangi bir tecrübe de bulunmamıştır. Şahin de, bir yerden uçup geçtiğinde, güçsüz ve zayıf kuşlar ondan ürkerek kaçarlar. Bütün bunlar ruhanî idrakler olup, cismani ve maddi değillerdir. İşte burada da böyledir. Namazdaki huşunun eseri ve izi meselesi de böyledir. Nitekim Cenâb-ı Hak, 'Secde izinden olan nişanlan yüzlerinde-dir" (Feth, 29) buyurmaktadır. Yine, tefekkürün eserlerinin zuhur etmesi de böyledir. Rivayet edildiğine göre onlar geceleyin teheccüd namazı kılıyor, gündüzleyin de iffetlerinden dolayı odun topluyorlardı. [212]
Beşinci Sıfat: Israrla İstemezler Başa Dön
Hak Teâlâ'nın, "Onlar, yüzsüzlük edip de, insanlardan birşey istemezler" tavsifidir. İbn Mesûd (r.a.)'un şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Allah iffetli olup dilenmeyen kimseleri sever. Ve, küfürbaz, çirkin söz söyleyen ve ağzı bozuk olan; çok verdiğinde aşırt şekilde medheden, az verdiğinde de aşırı biçimde kınayan; ısrarlı ve yüzsüz dilencilere de buğzeder." Hz. Peygamberin de şöyle dediği rivayet edilmiştir. Kapısı açarsa, Aiıan o Kimseye nuaniK Kapısı açar[213] . Kim de bunu yapmaz da müstağni olursa, Allah onu ihttyaçsız kılar. Kim, dilencilik yapmaktan haya ederse, Allah o kimseyi İffetli kılar[214] ."Sizden birinizin bir ip alıp odun toplayarak, onu bir "müd"[215] hurma karşılığında satması, onun insanlardan dilenmesinden kendisi için daha bayırhdır"[216] Bil ki bu ifâde müşkillik arzetmektedir. Âlimler, bunun açıklaması hususunda şu görüşleri belirtmişlerdir.
Birinci Görüş: "İlhaf" kelimesinin mânası, "ısrar etmek"tir. Buna göre mâna, "Onlar ısrar etmeden, nezâketle isterler" şeklinde olur. Bu, Keşsâf sahibinin tercih ettiği bir görüş olup, zayıftır. Çünkü Allahu Teâlâ daha önce onları, istemekten iffet duyup utanmakla vasfetmiş daha sonra da, "(Hallerini) bilmeyen de, iffet (utanma) ve İstiğnalarından dolayı onları zengin zanneder" buyurmuştur. Bu da, onlardan bir istemenin, dilenmenin sudur etmesini nefyeder.
İkinci Görüş: Bu görüş, bu konuyu yazarken hatırıma gelmiş olan görüştür. Buna göre Cenâb-ı Hakk'ın, tabirinden maksadı, onların, insanlardan ısrarla istememiş olduklarını belirtmek değildir. Çünkü Allahu Teâlâ, daha önce onları, istemekten iffet duyup utanmakla nitelemiştir. Onların istemedikleri, dilenmedikleri kesin olarak bilinince, ısrarla istememiş oldukları da tabiî olarak bilinmiş olur. Aksine bundan murad, insanlardan ısrarla isteyen kimselerin bu hallerinin kötü olduğuna dikkat çekmektir. Bunun misâli şudur: Yanında, iki adam bulunsun. Bunlardan birisi akıllı, vakur ve kararlı; diğeri de hafif, ileri-geri konuşan ve hafifmeşrep olsun. Bunlardan birisini övmek, diğerini de kınamak istediğinde, "Falanca akıllı, vakur, az konuşan, boş söz etmeyen ve mânâsız şeylere girmeyen bir kimsedir" dersin. Senin, "O, boş söz etmeyen ve mânâsız şeylere girmeyen" sözünden maksadın, o kimseyi bununla tavsif etmek değildir. Çünkü daha önce söylemiş olduğun güzel nitelikler, bunun söylenmesine ihtiyaç bırakmaz. Aksine senin bundan maksadın, boş söz eden ve mânâsız şeylere giren o ikinci şahsın durumuna dikkat çekmektir. İşte burada da, Cenâb-ı Hakk'ın, "(Hallerini) bilmeyen de, iffet (utanma) ve istiğnalarından dolayı onları zengin zanneder" tabirinden sonra, O'nun demiş olmasından maksadı, insanlardan ısrarla ve yüzsüzce isteyenlerin durumuna dikkat çekmek, medih ve tazimi gerektirme hususunda, bu iki sınıf insandan birisinin, diğerinden farklı olduğunu beyân etmektir.
Üçüncü Görüş: Israrla ve yüzsüzce dilenen kimse, çok yılışmak suretiyle bir şeyler, mal ve para koparmak isteyen kimsedir. Buna göre "İnsanlardan istemezler" demenin mânası", İnsanlardan, yüzsüzlük ederek ve yılışarak istemiyorlar" demektir. Bu şekilde bir dilenme bulunmadığına göre, zorla is-temek ve yakasını bırakmamak suretiyle bir dilenme haydi haydi bulunmaz. Bu iki kısım dilenme de imkânsız olunca, dilenme diye bir şeyin bulunması da imkânsız olur. Buna göre Cenâb-ı Hakk'ın, "İnsanlardan ilhaf ederek istemezler" ifadesi onlardan herhangi bir dilenmenin asla sudur etmediğini gerektiren bir ifâde olmuş olur.
Dördüncü Görüş: Bu da, şimdi hatırıma gelmiş olan bir görüştür. Buna göre, Cenâb-ı Hak önceki pasajlarda bu fakirlerin son derece ihtiyaç içinde olduklarını açıklamıştı. İhtiyacı çok şiddetli olan bir kimsenin dilenmemesi ise ancak, kendi nefsine karşı şiddetli bir tsrârı ve baskısıyla mümkün olabilir. O fakirler de insanlardan birşey istemiyorlardı. Başkalarından bir şey istememek, onlar için ancak, onlar nefislerini ısrarla baskı altında tuttukları ve şiddetli bir teklif ile onu böyle bir istemeden, dilenmeden men ettiklerinde mümkün olmuştur. Nitekim Ömer İbnu'l-Hattâb (r.a.)'tn şu sözü de bu kabildendir: "Benim bir nefisim var.
O benimle çekiştiğinde ona devamlı olarak "belki" veya "umulurki" derim."
Beşinci Görüş: Dilenen herkesin, bazı zamanlar ısrarlı olması gerekmektedir. Çünkü o dilendiği zaman yüz suyu akıtmakta ve bu dilenciliği yaparken zillete katlanmaktadır. İşte bu kimse şöyle der: "Madem ki ben bu sıkıntılara katlanıyorum, o halde birşey elde etmeden geri dönmem". İşte bu tür düşünceler onu, ısrarlı olmaya ve yılışmaya sevketmektedir. Böylece her dilenenin zaman zaman mutlaka ısrara yöneleceği sabit olur. Bundan dolayı onları mutlak olarak ısrardan men etmek, mutlak olarak dilenmekten men etmeyi gerektirir.
Altıncı Görüş: Aklıma, bu esnada şu görüş de geldi: Kendisinde fakirlik, zillet ve meskenet alâmetlerini izhâr ettiği halde dilenmeyen kimse, sanki ısrarla dileniyormuş gibi olur. Çünkü ihtiyaç emarelerinin görünmesi, ihtiyacın olduğuna; susması ise, elinde o ihtiyacını giderecek birşey olmadığına delâlet eder. İnsan bir başkasında bu hali tasavvur ettiği zaman, gerçekten çok acır ve bu acı onu, fakire birşeyler vermeye sevkeder. Binaenaleyh fakirin halini ortaya koyması, bir bakıma ısrarla dilenmek manasına gelir. Bundan dolayı, "Onlar yüzsüzlük edip de (ısrarla) insanlardan birşey istemezler" âyetinin manası, "Onlar dilenmezler. Fakat dilenmeyişlerine, ısrarla dilenmenin yerini tutacak şekilde perişan bir hal ve bir inkisar katmazlar. Aksine insanlar arasında kılık kıyafetlerine dikkat ederler, güzel bir tavır içinde bulunurlar ve fakirlik ile ihtiyaçlarını ancak Allah'ın bileceği şekilde gizlerler" şeklinde olur. Bu izah«da, uygun ve ma'kûl bir izahtır. Bu âyet, müşkil âyetlerdendir ve insanlar bununla ilgili birçok izahlar yapmışlardır. Bu üç görüş, bu ayetin tefsirini yazarken Allah'ın tevfiki ile ortaya çıkmış ve akla gelmiştir. Âyet ile ne kastettiğini en iyi Allah Teâlâ bilir. Bil ki Cenâb-ı Allah, bu fakirlerin sıfatlarını zikrettikten sonra: "Siz, ne mal fnfök ederseniz, şüphesiz Allah onu hakkıyla bilir" demiştir. Bu, bir önceki âyette geçen, "İnfak ettiğiniz hayır (mal), size tamamen geri ödenecektir, haksızlığa uğratılmayacaksınız" âyetinin bir benzeridir. Fakat bu, bir tekrar değildir. Bunun iki şekilde izahı vardır:
1) Cenâb-ı Hak "İnfak ettiğiniz hayır (mal), size tamamen geri ödenecektir" dediği zaman, anlaşılır ki mükâfaatın eksiksiz ve noksansız ödenmesi ancak o infâkın mikdarının, ve sevaba hak kazandırmada etkili olan yönlerinin keyfiyetinin bilinmesi ile mümkün olur. İşte bundan dolayı Hak Teâlâ bu ikinci âyette amellerin ne kadar olduğunu ve keyfiyetlerini bildiğini anlatmıştır.
2) Hak Teâlâ, inananları, hem müslümanlara, hem de zımmî (İslam vatandaşı gayr-ı müslim)lere tasadduk etmeye teşvik ettikten sonra, "İnfak ettiğiniz mal, size tamamen geri ödenecektir" buyurarak, bu sadakaların mükâfaatının mutlaka verileceğini beyan etmiştir. Sonra bu ikinci âyette, insanları şu sayılan olgun vasıflara sahip fakirlere tasaddukta bulunmaya teşvik etmiştir. Bu şekilde verilecek sadakalar, infâkın en güzel ve sevaptı şekli olduğu için, bunun peşi sıra, bu tür infâkın sevabının büyüklüğüne delalet edecek şeyi zikretmiş ve, "Siz, ne mal infök ederseniz, şüphesiz Allah onu hakkıyla bilir" buyurmuştur. Bu, kudretli bir sultanın, hizmetini güzel bulduğu kölesine, "İtaatinin durumuna ve hizmetinin güzelliğine ilmimin şâhid olması sana yeter" demesi gibidir. Bu söz, o sultanın, "mükâfaatını alacaksın" demesinden daha güçlüdür. [217]
"Mallarını gece, gündüz, gizil, aşikâr (Allah yolunda) harcayanlar (yok mu) işte onların Rab Teâlâ katında mükâfaatlan vardır. Onlara hiçbir korku yoktur ve onlar mahzun da olmayacaklardır" (Bakara, 274).
Bu ayetle ilgili birkaç mesele vardır: [218]
Gece-Gündüz, Gizli-Açık İnfak Edenler Hakkında Ayet Başa Dön
Âyetin önceki ayetlerle irtibatı hususunda şu görüşler var:
1) Cenâb-ı Allah bir önceki âyette nafaka verilecek en uygun kjmseyi edinceı bu âyette de en uygun nafaka verme şeklinin ne olduğunu açıklamış ve: "Mallarını gece-giindüz, gizli-aştkâr (Allah yolanda) harcayanlar" buyurmuştur.
2) Allahu Teâlâ bu âyeti, daha önce geçmiş olan (Bakara, 271) âyetini te'kid etmek için zikretmiştir.
3) Bu âyet-i kerime, infâkın ahkâmı konusunda zikredilmiş olan âyetlerin sonuncusudur. Binaenaleyh, muhakkak ki Allahu Teâlâ böylece insanları, in-fâkların en mükemmel şekline iletmiş, irşâd etmiş olur. [219]
Bu Ayetin Nüzul Sebebi
Âyetin sebeb-i nüzulüne dair şu görüşler zikredilmiştir:
a) Hak Teâlâ'nın, "(Sadakalar) kendilerini Allah yoluna vakfetmiş fakirler içindir" âyeti nazil olunca,
Abdurrahman İbn Avf, Suffe Ashabına birkaç dinar; Hz. Ali (r.a.) de yine suffe ashabına, geceleyin bir "vesk"[220] hurma gönderir. Böylece Allahu Teâlâ nezdinde, bu iki sadakanın en sevgilisi Hz. AM (r.a.)'nin sadakası olmuş olur. Bunun üzerine de bu âyet-i kerime nazil olur. Böylece de geceleyin verilen sadaka daha mükemmel olmuş olur.
b) İbn Abbas (r.a.) şöyle der: "Hz. Ali (r.a.)'nin sadece dört dirhemi vardı. Böylece O, bunların birini geceleyin, birini gündüzün, birini gizlice ve diğer birini de aşikâre olarak tasadduk etti. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.s.), "Seni, bu şekilde hareket etmeye sevkeden nedir?" dedi. Hz. Ali : "Rabbi-min bana va' adetliğini haketmek istemem" der. Bunun üzerine Hz. Peygamber, "Rabbinin sana va'adettiğini hak ettin" dedi. Bunun üzerine de Cenâb-ı Hak, bu âyet-i kerimeyi indirdi.
c) Keşşaf sahibi şöyle demektedir: "Bu âyet-i kerime Hz. Ebu Bekir hakkında nazil olmuştur. Çünkü o, kırkbin dinarın onbinini gece; onbinini gündüz, onbinini gizli, onbinini de açıktan tasadduk etmişti."
d) Bu âyet-i kerime, atları besleyip, onları cihâda hazırlama hakkında nazil olmuştur. Çünkü Ebu Hureyre, besili bir ata rastladığında bu âyet-i kerimeyi okumuştu.
e) Âyet-i kerime her durum ve her vakitte sadakalarının kendilerini hayra teşvik etmiş olduğu kimseler hakkında umumîdir. Binaenaleyh, bu kimselere bir kimsenin ihtiyaç içinde olduğu haberi ulaştığında, onlar hemen bu ihtiyacı karşılamaya çalışır, onu geciktirmeden, herhangi durum ve zamanla kayıtla-mazlardı. İşte bu, bu hususta ileri sürülen görüşlerin en güzelidir. Çünkü bu âyet-i kerime, infâk hükmünün beyânı hususunda zikredilmiş olan âyetlerin en sonuncusudur. İşte bu sebeple hiç şüphesiz bu âyet-i kerimede infâk şekillerinin en mükemmeli zikredilmiştir. Allah en iyi bilendir. [221]
Üçüncü Mesele
Zeccâc "Bu âyet-i kerimenin başındaki lâfzının mahallinin müptedâ olmak üzere, merfû olduğunu söylemiş ve Hak Teâlâ'nın sözünün başındaki fâ harfinin de şart ye ceza mânasını tazammun eden nin cevâbında gelen harf olması da caizdir" demiştir. Buna göre âyetin takdiri, "Kim infâkta bulunursa, Allah onun ecrini zayi etmez" şeklinde olmuş olur. Bunun izahı da şöyledir: Bir kimse, "Bana ikramda bulunanın, bir dirhemi vardır" derse, bu söz o dirhemin ikramdan dolayı verilmiş olduğunu ifâde etmez. Ama, "Kim bana ikramda bulunursa, ona bir dirhem var sözü, bu dirhemin o kişinin yapmış olduğu ikrama mukabil olduğuna delâlet eder. İşte âyet-i kerimedeki fâ harfi de infakta bulunan insanların elde edecekleri ücretin ancak o intakları sebebiyle olacağına delâlet eder. Allah en iyi bilendir. [222]
Dördüncü Mesele Başa Dön
Âyet-i kerimede, gizlice sadaka vermenin, açıkça sadaka vermeden daha efdal olduğuna bir işaret vardır. Bu böyledir; çünkü ayet-i kerimede gece, gündüzden; "gizli" de "aşikâr" kelimesinden önce zikredilmiştir.
Hak Teâlâ'nın, "İşte onların Rab Tasla katında mükâfaatlan vardır. Onlara hiçbir korku yoktur ve onlar mahzun da olmayacaklardır" buyruğunun mânası açıktır. Ancak ne var ki, bu hususta iki mesele vardır: [223]
Birinci Mesele
Âyet-i kerime, mü'minlerin kıyamet gününde her- hangi bir korkuya kapılmayacaklarına delâlet etmektedir. Bu husus, Hak Teâlâ'nın, "O en büyük korku bunları asla tasaya düşürmez" (Enbiyâ, 103) âyetiyle de kuvvetlenir. [224]
İkinci Mesele
Bu ehl-i sünnetçe, peşinden herhangi bir küfrün bu- lunmama şartına bağlıdır. Mutezileye göreyse, bunun peşinden "ihbât" edici bir kebîrenin bulunmaması gerekir. Biz bu meseleyi daha önce çok güzel bir biçimde izah ettik. İşte burada, infâkın hükümlerini beyân hususunda zikredilmiş olan âyetler sona ermektedir. [225]
[1] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/401.
[2] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/401.
[3] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/401.
[4] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/402.
[5] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/402.
[6] Darimî, Fedâitül-Kuran 14, (2/448).
[7] Münziri, et-Tergfb ve't-Terhlb, 2/453.
[8] Bu mânada başka bir hadis için bkz. Tirmizi, Fedailü'l Kur'an, 2 (5/157).
[9] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/403-404.
[10] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/404.
[11] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/404-405.
[12] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/406.
[13] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/406-410.
[14] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/410.
[15] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/410.
[16] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/410.
[17] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/410.
[18] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/411.
[19] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/411.
[20] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/411-412.
[21] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/412.
[22] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/412-413.
[23] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/413.
[24] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/413.
[25] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/414.
[26] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/414.
[27] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/414-415.
[28] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/415.
[29] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/415-416.
[31] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/417.
[32] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/417.
[33] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/417-418.
[34] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/418.
[35] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/418.
[36] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/418.
[37] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/418-419.
[38] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/419.
[39] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/419-420.
[40] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/420-421.
[41] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/422.
[42] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/422.
[43] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/422-423.
[44] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/423-424.
[45] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/424.
[46] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/424.
[47] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/424-426.
[48] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/426.
[49] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/426.
[50] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/426.
[51] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/427-428.
[52] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/428.
[53] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/428-429.
[54] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/429.
[55] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/429.
[56] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/430.
[57] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/430.
[58] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/431.
[59] Elimizdeki nüshadaki ibare böyledir.(Çev.).
[60] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/431-432.
[61] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/432.
[62] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/432-433.
[63] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/433.
[64] Tefsirin metninde, bu ifade, şeklinde . Ancak, siyak ve sibaktan hareket ederek, ifadenin,şeklinde olması gerektiğine kanaat getirdik. (Ç.).
[65] Müslim, Salât 9(1/288).
[66] Buhâri, Rikâk 26; Müslim, Fedâil. 17-18 (4/1789).
[67] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/433-435.
[68] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/435-436.
[69] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/436-437.
[70] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/437-440.
[71] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/440.
[72] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/440-441.
[73] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/441.
[74] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/442-443.
[76] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/443.
[77] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/443-444.
[78] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/444-447.
[79] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/447.
[80] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/448.
[81] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/448-452.
[82] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/452-453.
[83] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/453.
[84] Müslim, Salât 238 (1/357). Müslim, Salât 238 (1/357).
[85] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/453-455.
[86] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/455.
[87] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/455.
[88] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/455.
[89] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/455-456.
[90] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/456-457.
[91] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/457-458.
[92] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/458-459.
[93] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/460-461.
[94] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/461-462.
[95] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/463.
[96] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/463.
[97] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/464.
[98] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/464-468.
[99] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/468-469.
[100] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/469.
[101] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/469-470.
[102] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/470-472.
[103] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/472.
[104] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/472.
[105] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/472-473.
[106] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/473.
[107] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/473-474.
[108] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/474.
[109] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/474.
[110] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/474-475.
[111] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/475.
[112] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/475-476.
[113] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/476.
[114] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/477.
[116] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/477-478.
[117] Buhâri, Salât. 80.
[118] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/478-479.
[119] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/479.
[120] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/480.
[121] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/480-481.
[122] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/481.
[123] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/481.
[124] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/481.
[125] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/482.
[126] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/483-485.
[127] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/485-486.
[128] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/486-490.
[129] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/491.
[130] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/491.
[131] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/491.
[132] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/492-494.
[133] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/494-497.
[134] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/497.
[135] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/497-498.
[136] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/498.
[137] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/498-499.
[138] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/500-501.
[139] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/501.
[140] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/501-503.
[141] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/503.
[143] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/504-505.
[144] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/505.
[145] Câmıu's-Sağir. 2/137.
[146] Vesfc: Kûfelitere göre 200 kg.dk bir tartı birimidir. (Ç.)
[147] Buhari. Zekat, 4.
[148] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/505.
[149] Buhari , Zekât, 41.
[150] Burada suale konu şu husustur: Matuf olan kısmında min hart-i cerri, gerekli olmadığı halde neden tekrar getirilmiştir? Cevap burada gizli kalıyor. Maksat şudur: Matufda min'i tekrar etmenin sebebi, matuf ve matufun aleyhine herbirinin müstakil bir nev'i teşkil etmesidir veya te'kid içindir. Birinci tayyibât, ikincisine de delâlet ettiğinden, ikincisi hazfedilmiştir. (Ç.).
[151] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/506-508.
[152] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/508.
[153] Bazıları otuzbir yer olduğunu söyler. [Mecma'ul-Beyân'dan) (Ç.).
[154] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/508-509.
[155] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/509.
[156] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/509-510.
[157] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/510-511.
[158] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/511.
[159] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/511.
[160] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/511.
[161] Tirmizi, Tefsir, 3(5/219).
[162] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/511-512.
[163] Buhârî. Zekât, 27. (Az farklı bir şekli...).
[164] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/512-515.
[165] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/516.
[167] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/519.
[168] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/519-520.
[169] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/520.
[170] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/520-521.
[171] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/521.
[172] İbn Mace. Keffarât, 17 (1/687): Ebu Mvud, Eyman, 30 (3/241). (Kısmen...).
[173] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/521-522.
[174] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/522.
[175] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/522-523.
[176] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/523-524.
[177] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/524.
[178] Tirmizi. Bir ve Sıtâ, 42 (4/344).
[179] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/524.
[180] Müsned, 4/202.
[181] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/525.
[182] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/525-526.
[183] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/526.
[184] Benzer bir hadis için bkz. Nesal , Zekât 49 (5/58): Ebu Davud. Vitr, 12 (2/69); Müsned. 5/178-179.
[185] Buhirİ Zekât, 16; Müslim. Zekat, 91 (2/715). (Hadisin tamamı).
[186] Tirmizi Zekat, 28 (3/52). ("gizlice kaydı" olmaksızın.) Bu şekli ile: Keşfu'l Hafa, (2/22).
[187] Keşfu'l-Hafâ. 2/231.
[188] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/526-529.
[189] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/529-530.
[190] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/530-531.
[191] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/531.
[192] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/532.
[193] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/532-533.
[194] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/533.
[195] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/534.
[196] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/534-535.
[197] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/535.
[198] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/535.
[199] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/536.
[200] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/536-537.
[201] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/537.
[202] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/537.
[203] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/538.
[204] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/538-539.
[205] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/539.
[206] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/539.
[207] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/540-541.
[208] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/541.
[210] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/541-542.
[211] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/542.
[212] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/542-543.
[213] Tlmrizi Zühd, 17 (4/563).
[214] Nesil, Zekât 89 (5/98).
[215] Iraklılara göre iki "rıtr'lık bir ölçek olup. 832 gr. dır.
[216] Buhari, Zekât, 50, 53; İbn Mâce. Zekât, 25 (1/588).
[217] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/543-546.
[218] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/547.
[219] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/547.
[220] Kulelilere göre 200 kg.lık bir ölçü birimi. (Ç.)
[221] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/547-548.
[222] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/548.
[223] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/549.
[224] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/549.
İslami Okul Okulların En Önemlisi