Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Bakara Suresi 11.Bölüm - 002Bakara - Razi11

Dördüncü Te'vil: 5*

Beşinci Te'vil: 5

Altıncı Te'vil: 5

Ayete'l-Kürsi'nitı Faziletleri 5

Şerefli Olah Zikir Ve İlim.. 6

Esmay-ı Hûsna'dan Hayy ve Kayyum’un Tefsiri 6

Vâcibu'l-Vücûd Mefhumunun Mânası 7

Allah Bizatihi Kâimdir 7

İlah ve Allah Lâfzı 8

Birinci Mesele. 8

İkinci Mesele. 8

Hayy İsminin Mânası 9

Birinci Mesele. 9

İkinci Mesele. 9

Üçüncü Mesele. 9

Kayyûm Vasfının Mânası 10

Birinci Mesele. 10

İkinci Mesele. 10

Allah'ı Uyuklama Ve Uyku Tutmaz. 10

Birinci Mesele. 10

Allah'ı Uyku ve Uyuklama Tutamaz. 10

Üçüncü Mesele. 11

Şefaat Allah'ın İzni İledir 11

Allah Katında Şefaat Meselesi 11

Kimler Şefaat Edecek?. 11

Allah Yarattıklarının Önlerindekini ve Arkalarındakini Bilir 12

Birinci Mesele. 12

İkinci Mesele. 12

Üçüncü Mesele. 12

Mahlûkât Allah'ın İlminden Hiç Bir Şeyi İhata Edemez. 13

Birinci Mesele. 13

İkinci Mesele. 13

Üçüncü Mesele. 13

El-Kürsî 13

Kürsî Hakkında Başlıca İzahlar 13

Yeri Göğü Korumak Allah'a Ağır Gelmez. 14

Allah, Çok Yüce ve Çok Büyüktür 14

Birinci Vecih: 14

Allah'ın Yüceliği, Mekân ve Cihet Bakımından Yücelik Değildir 14

Allah Azimdir 15

Dinde Zorlama Yoktur 15

Birinci Mesele. 15

İkinci Mesele. 15

İman ve Küfür Meydana Çıkmıştır 16

Birinci Mesele. 16

İkinci Mesele. 16

Tâğût Ne Demektir?. 16

Birinci Mesele. 17

İkinci Mesele. 17

Allah İşitici ve Bilicidir 17

Allah, Müminlerin Velisi, Tâgût da Kâfirlerin Dostudur 18

Velî Kelimesinin Manası 18

İkinci Mesele. 18

Allah'ın Lütfü Hakkında Mutezile nin İddiası 18

Lütuf Konusunda Ehl-i Sünnetin Onlara Cevabı 18

Allah Müminleri Karanlıktan Nura Çıkarır 19

İmanı Kulun Kalbinde Yaratan Allah'dır 19

İkinci Mesele. 19

Ayetin Nüzul Sebebi 19

Kafirlerin Dostları Tâğut'tur 20

Üç Kıssa. 20

Birinci Kıssa: Hz. İbrahim'in Hükümdar (Nemrud)'la Münazarası 21

Hz. İbrahim'in Allah'ın Varlığım İsbatı 22

İkinci Mesele. 22

Üçüncü Mesele. 22

Birinci Mesele. 23

İkinci Mesele. 23

Hz. İbrahim'in Güneş Delilini Getirmesi 23

Bu Münakaşa İle İlgili Bazı Müşkiller ve Cevaplan. 24

İkinci Kıssa: Ahiret Hayatını İsbat Eden İkinci Kıssa. 25

Kıssadaki Teşbih Edatı (Kâf)’ın  İzahı 25

Kasabaya Uğrayan Şahıs. 26

Bu Ayetin Nüzul Sebebi 27

Üçüncü Mesele. 28

"Hâviye Alâ Urûşiha" Tabirinin Mânası 28

Allah'ın O'nu Diriltmesi 28

Birinci Mesele. 29

İkinci Mesele. 29

Üçüncü Mesele. 29

Ölü Kaldığı Süre İle İlgili Bazı Sualler 29

Ayetteki Kıraat Meselesi 29

İkinci Mesele. 30

Halka İbret Vesilesi Olması 31

Ayetteki Kıraat Farklarına Göre Mânalar 31

Üçüncü Kıssa: Ölümden Sonra Dirilme. 32

Birinci Mesele. 32

Hz. İbrahim(a.s.)’in Talebinde Riayet Ettiği Edeb. 32

Hz. İibrahim’in Bu İsteğinden Güdülen Maksad. 32

Kuşların Dirilmesi ve Bundaki Hikmet 34

Fiilinin Mânaları Hakkında. 34

Birinci Mesele. 34

Ebû Müslim'in Öbür Müfessirlerden Ayrı Görüşü. 35

Dağlara Yerleştirme Keyfiyeti 36

Birinci Mesele. 36

İkinci Mesele. 36

Üçüncü Mesele. 36

Kuşların Dirilip Koşarak Gelmeleri 36

Allah Yolunda İnfak. 37

Mal İnfak Etmedeki Mükellefiyetler 37

Âyetin Makabli İle Münasebeti 37

İkinci Mesele. 37

Üçüncü Mesele. 37

Dördüncü Mesele. 38

Birinci Mesele. 38

İkinci Mesele. 38

Üçüncü  Mesele. 38

"Minnet" Kelimesinin Mânaları 38

Minnetin Kötülenmesinin Sebebi 39

Eziyyetin İzahı 39

Bu Günahın, Tasaddukun Sevabını İptal Edeceği İddası 39

Beşinci Mesele. 40

Birinci Mesele. 40

İkinci Mesele. 40

Üçüncü Mesele. 40

Güzel Söz ve Affetmenin Buradaki Mânası 40

Amellerin İptali İle İlgili Mutezile’nin Fikri 41

Amellerin İptaline Dair Sünnî Görüş. 42

İkinci Mesele. 44

Gösteriş İçin Yapılan İntakın Durumu. 44

Birinci Mesele. 44

İkinci Mesele. 44

Allah Yolunda Mal Harcayanların Mükâfaatı 45

Birinci Mesele. 46

Ayette Geçen Rabve Lâfzı Hakkında Râzi'nin Farklı Tefsiri 46

Birinci Mesele. 47

İkinci Mesele. 47

Kendi Bahçesini Ateşe Veren Kimsenin Meseli 47

Birinci Mesele. 48

İkinci Mesele. 48

Birinci Mesele. 49

İkinci Mesele. 49

Sadakayı Malın Helâlinden Ve İyisinden Verme Lüzumu. 49

Bu Ayetteki İnfakı Zekât Olarak Tefsir Edenler 49

Birinci Mesele. 49

İkinci Mesele. 50

Birinci Mesele. 50

İkinci Mesele. 51

Birinci Mesele. 51

İkinci Mesele. 51

Şeytan Fakir Düşme Endişesi İle İnfakı Önlemek İster 52

Birinci Mesele. 52

İkinci Mesele. 52

Üçüncü Mesele. 52

Dördüncü Mesele. 52

Şeytan Cimriliği Tavsiye Eder 52

"Hikmet'in İzahı 54

Birinci Mesele. 54

İkinci Mesele. 55

Üçüncü Mesele. 55

Allah Yolunda Harcayanların Mükâfaatı 55

Birinci Mesele. 56

İkinci Mesele. 56

Nezrin Hükmü. 56

Ahirette Kâfirlerin Yardımcısı Yoktur 56

İkinci Mesele. 56

Üçüncü Mesele. 57

Birinci Mesele. 57

Sadaka Kelimesi Hakkında İzah. 57

Kelimesinin İzahı 57

Dördüncü Mesele. 58

Sadakadan Burada Maksad. 58

Birinci Bahis: Sadakayı Gizli Vermenin Fazileti 58

Neden Sadakayı Gizleme Daha Efdaldir?. 59

İkinci Görüş: Açıktan Vermede Görülen Zorluklar 60

Sadaka Günahlara Keffarettir 60

Birinci Mesele. 60

İkinci Mesele. 61

Üçüncü Mesele. 61

Bu Ayetin Nüzul Sebebi 61

İkinci Mesele. 62

Üçüncü Mesele. 62

Hidayet Ancak Allah'tandır. 62

İnsanın Yaptığı İyilik, Aslında Kendisinedir 63

Birinci Mesele. 63

İkinci Mesele. 63

Üçüncü Mesele. 63

Yardım Edilecek Kimseler 63

Birinci Mesele. 64

Ayetin Nüzul Sebebi, Ashab-ı Suffe. 64

Bu Fakirlerin Başlıca Sıfatları 64

Birinci Sıfat: "Kendilerini Allah Yoluna Vakfetmiş Olanlar...". 64

İkinci Sıfat: Ticaret İçin Gezip Dolaşamazlar 65

Üçüncü Sıfat: Muhtaçlıklarını Bilmeyenler Onları Zengin Zanneder 65

Birinci Mesele. 65

İkinci Mesele. 65

Dördüncü Sıfat: Derûnları Yüzlerinden Okunur 65

Beşinci Sıfat: Israrla İstemezler 66

Gece-Gündüz, Gizli-Açık İnfak Edenler Hakkında Ayet 67

Bu Ayetin Nüzul Sebebi 67

Üçüncü Mesele. 68

Dördüncü Mesele. 68

Birinci Mesele. 68

İkinci Mesele. 68

 


Dördüncü Te'vil:                       Başa Dön

 

Kâfirler, işleri yerli yerinde yapmadıkları için, kendilerine zulmetmişlerdir. Çünkü onlar şefaati, Allah katında şefaat etme hakları bulunmayan varlıklar­dan beklemişlerdir. Çünkü onlar putlar hakkında, "İşte bunlar, Allah katında bize şefaat edecek olanlardır" (Yûnus, 18) Ve "Biz onlara ancak, bizi Allah'a yaklaştır­sınlar diye

tapıyoruz" (Zümer, 3) demişlerdir. Binaenaleyh, kim bir nesneye ta­par ve, onun kendisine Allah katında şefaat etmesini beklerse, iyiliği, kendi­sinden beklenilmesi caiz olmayan kimselerden beklediği için nefsine zulmetmiş olur.[1]

 

Beşinci Te'vil:

 

Zulümden murad, jnfâkta bulunmamaktır. Nitekim Hak Teâlâ, "Su iki bağ mahsûlünü vermiş ve bundan hiç­bir şeyi eksik bırakmamışlardı"(Kehf, 33), yani, "mahsulünü verdi, kaçınmadı" buyurmuştur. Buna göre âyetin mânası, "Kâfirler, Allah yolunda infâkı terke-den kimselerdir" şeklinde olur. Ama müslümana gelince, az veya çok, mutla­ka bir şey infâk etmesi gerekir. [2]

 

Altıncı Te'vil:

 

ifâdesinin mânası, "Onlar, zulümde kâmil ve bu hususta çok ileri derecelere varmışlardır" şeklindedir. Nitekim, denilir. Yani, "Kelâmcıtardır ilimde en mükemmel kim­seler" demektir. İşte burada da böyledir. Bu izahların pek çoğunu Kaffâl (r.h.) anlatmıştır. Allah en iyisini bilendir. [3]

 

"Allah; O'ndan başka hiçbir Tann yoktur. Diridir. Zâtiyle ve kemâliyle kâimdir. Onu ne bir uyuklama tutabilir, ne de bir uyku. Göklerde ve yerde olan her şey Onundur. O'nun izni olmadıkça, O'nun nezdince şefaat edecek kimse yoktur. O, (mahlûklarının) önlerindekint ve arkalanndakini bilir. (Hahlûkah), O'nun İlminden ancak kendisinin dilediği, kadarını kavrayabilirler. O'nun kürsüsü gökleri ve yeri içine almıştır. Bunları korumak, O'na ağır da gelmez. O, çok yücer çok büyüktür" (Bakara, 255).[4]

 

Bil ki, Allah'u Teâlâ'nın.kitabı olan Kur'an’daki âdeti, ilm-i tevhidi, ilnvi ah­kâmı ve kıssalar ilmini birbiri içinde zikretmektir. Kıssaları zikretmesinden mak­sadı, ya tevhîd ilminin delillerini açıklamak veyahut da ahkâm ve mükellefiyetleri pekiştirip, sağlamlaştırmaktır. Bu yol, insanı tek bir çeşit ilimde durdurmamak için, takip edilecek en güzel yoldur. Çünkü tek bir çeşit ilim üzerinde durmak insana bıkkınlık verir. Ama, ilmin bir nevinden diğer nev'ine geçtikçe, insanın gönlü açılır ve kalbi huzur duyar. Böylece de, sanki o kimse o beldeden baş­ka bir beldeye yolculuk ediyor, bir bahçeden başka bir bahçeye geçiyor ve çok lezzetli bir yiyecekten lezzetli başka bir yiyeceğe intikâl ediyor demektir. Hiç şüphe yok ki bu, en lezzetli ve çok fazla arzu uyandırıcı bir durumdur. Allahu Teâlâ önceki âyetlerde, insanların faydasını gördüğü ahkâm ve kıssalar ilminden bahsedince, şu anda da, tevhîd ilmiyle alâkalı şeylerden bahsede­rek, "Allah; O'ndan başka hiç bir Tann yoktur. Diridir. Zâtiyle ve kemâliyle kâimdir" buyurmuştur. Âyetle ilgili birkaç mese­le vardır: [5]

 

Ayete'l-Kürsi'nitı Faziletleri

 

Ayete'l-Kürsî'nin fazileti hakkında Hz. Peygamber   (s.a.s)'in şöyle dediği rivayet edilmiştir:"Bu âyet herhangi bir evde okunduğunda, şeytanlar o evi otuz gün sü­reyle terkederler ve hiçbir büyücü (sihirbaz) erkek ve hiçbir (büyücü kadın) kırk gece süreyle o eve giremez"[6] .Hz. Ali (r.a.)'nin de şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Nebinin minber üzerin­de iken şöyle dediğini duydum:"Kim, "Ayete'l-Kürsi'yi her farz namazın peşinden okursa, cennete gir­mesine, ölümden başka hiçbir şey mâni olmaz (Ölünce cennete girer). Onu okumaya, ancak sıddîk veya âbid kişiler devam eder. Kim onu, yatağına gir­diğinde okursa, Allah o kimseyi kendi canı, komşusu, komşusunun komşusu ve etrafındaki evler hususunda emin kılar"[7] .Sahabe-i kiram, Kur'an'da hangi ayetin daha faziletli olduğunu müzakere ederlerken, Hz. Ali onlara, "Ayete'l-Kürsî'den haberiniz yok mu?" der, sonra da sözüne şunları ilâve eder: "Allah'ın Resûfü, bana şöyle dedi: "Ya Ali, beşeriyetin efendisi Hz. Adem; Arapların efendisi Muhammed'-dlr. Bunda övünülecek bir durum yok. Sözlerin efendisi Kuran, Kur'an 'in efen­disi Bakara Sûresi, Bakara Sûresİ'nin efendisi ise, "Âyete'l-Kürsi'dir"[8]  der.Yine Hz. Ali'nin şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Bedir gününde savaşıyor­dum. Derken Allah'ın Resulünün ne yaptığını göreyim diye, O'nun yanına var­dım. Yanına vardığımda O secde halinde, "Ya Hayyü Ya Kayyûmu" diyor, başka bir şey demiyordu. Sonra savaşa döndüm. Daha sonra da, Resûlullah'ın yanına tekrar geldiğimde O, aynı şeyleri söylüyordu. Ben, gidip gelmeye ve O'na bakmaya devam ettim. O da, Allahu Teâlâ kendisine fethi müyesser kıIıncaya kadar, aynı şeyi söylemeye devam etti"...[9]

 

Şerefli Olah Zikir Ve İlim                  Başa Dön

 

Bil ki zikir ve ilim, mezkûra ve malûma tabidirler. Mezkûr ve malûm ne kadar şerefli olursa, zikir ve ilim de o nisbette şerefli olurlar. Mezkûratın ve malûmatın en şereflisi Allah Subhânehû ve Teâlâ'dır. Hatta O, böyle denilmekten de yücedir. Çünkü O, kendinden başka herşeyden daha şereflidir. Çün­kü böyle bir mukayesede bulunmak, bir tür aynı cinsten olma ve benzerliği gerektirir ki, Allahu Teâlâ kendisinin dışındakilerle aynı cinsten olmaktan mü­nezzehtir. İşte bu sebepten dolayı Allah'ın celâl ve kibrjyâsının sıfatlarına şâ­mil olan her söz, son derece celalli ve şerefli bir söz olmuş olur. İşte Ayete'l-Kürsî böyle olunca, hiç şüphesiz o, şeref hususunda zirvede bulun­muş olur. [10]

 

Esmay-ı Hûsna'dan Hayy ve Kayyum’un Tefsiri

 

Bil ki lâfzının tefsiri, kitabın başında; "Ondan başka Tanrı yoktur" buyruğunun tefsiri de "Sizin Tanrınız, tek btr Tann'dır. O'ndan başka bir Tanrı yoktur"(Bakara. 163) âyetinin tefsirinde geçmişti. Burada geriye sadece, Hak Teâlâ'nın  tavsifinin tefsiri hakkında konuşmak kalmıştır. İbn Abbas (r.a.)'ın şöyle dediği rivayet edilmiştir:

"Allah'ın isimlerinin en büyüğü, lâfızlarıdır". Hz, Muhammed (s.a.s)'in, "Bedir gününde secde halinde iken, bu kutlu isimleri zikretmekten başka bir söz söylemediği­ne dair yapmış olduğumuz rivayet de, bu ismin azamet ve celâlini gösterir. Akli deliller de, yapılan bu rivayetlerin doğruluğuna delâlet etmektedir. Mu­vaffakiyet

Allah'dandır diyerek, bunun izahını şöyle yapabiliriz: Hiç şüphesiz mevcudat, ya tamamiyle mümkinâttan, ya tamamiyle vâcibattan, veyahut da bazısı mümkinâttan bazısı da vâc i battandır. Mevcudatın hepsinin mümkinâttan olması caiz değildir. Çünkü her mürekkeb varlık kendi cüzlerinden her birine muhtaçtır. Bu mürekkeb varlığın cüzlerinden herbiri "mümkin"dir. "Mümkin"e muhtaç olan, imkân dahilinde olmaya daha

lâyık ve.daha elverişlidir. Binaenaleyh, mürekkeb varlık bizatihi "mümkin"dir. Onun cüzlerinden herbiri de mümkindir; Çünkü, o cüzlerin herbirinin varlığı, ancak kendisinden başka olan bir "müreccih" sayesinde yokluğuna tercih edilmiş­tir. Btnaenaleyh bu mürekkeb varlık, hem "mürekkeb" olması, hem de cüzlerinin herbiri itibariyle, kendisinden başka olan bir müreccihe muhtaçtır. Her türlü mümkinâttan başka olan herşey, mümkin olamaz. Binaenaleyh böylece, mümkin olmayan bir mevcut bulunmuş olur. Böylece de her mevcudun müm­kin olduğuna hükmetmek bâtıl ve yanlış olur. Mevcudatın tamamının vâcibattan olduğu hususuna gelince, bu da bâtıl­dır. Çünkü, şayet herbiri zâtı gereği vâcib olan iki varlık bulunsa, o zaman bu iki varlık zâtı gereği vâcib olmada müşterek olur ve nefy bakımından da birbir­lerinden başka olurlardı. Kendisiyle ortaklığın sağlandığı, tahakkuk ettiği şey, kendisiyle farklılığın tahakkuk etmiş olduğu şeyden başkadır. Binaenaleyh, bu iki mevcuttan herbiri, kendisiyle ortaklığın sağlandığı vâcib oluş ile, kendisiy­le farklılığın meydana geldiği başkalıktan mürekkeb olmuş olur. Her mürekkeb, kendi cüz'üne muhtaçtır. Halbuki, onun cüz'ü kendisinden başkadır. O halde her mürekkeb varlık, başkasına muhtaçtır. Başkasına muhtaç olan her şey, zâtı gereği mümkin bir varlıktır. Binaenaleyh, vacibu'l-vücûd olan varlık şayet birden fazla olsaydı, onlardan hiçbirisi vâcibu'l-vücûd olamazdı.. Ki bu da, imkânsızdır.. Bu iki kısım geçersiz ve bâtıl olunca, mevcudatın İçerisinde zâtı gereği vâcibu'l-vücûd olan tek bir varlığın;ve O'nun dışında kalan herşe-yin, zâtı gereği mümkin ve de, zâtı gereği vâcibu'l-vücûd olan zâtın yarattığı bir mevcut olmuş olduğu ortaya çıkmış olur. Bu iki kısım bâtıl olunca, zâtı ge­reği vâcib olan hem "lizâtihî", hem de "bizâtihî" vacib olur ve varlığı husu­sunda kendisinden başkasına muhtaç olmaz. Vâcibu'lvücûd olan zâtın dışında kalan herşey, gerek varlığı, gerekse mâhiyeti hususunda lizâtihî vâcib olan varlığın yaratmasına muhtaçtır. O halde zâtı gereği vâcib olan, hem bizâtihî kâimdir; hem de, kendisinin dışında kalan herşeyin, gerek mahiyeti gerekse varlığı hususunda kâim olmasının sebebi olur. Buna göre Allah, bütün mevcudata nisbetle kayyûm ve hayy'dır. Binaenaleyh kayyûm, zâtı sebebiyle kâ­im olan ve, gerek mahiyetleri, gerekse varlıkları itibariyle kendisinin dışında kalan her şeyi ayakta tutan demektir. Zâtı gereği vâcibu'l-vücûd olan varlık mevcut olunca, her şeye nisbetle gerçek kayyûm O olmuş olur.Sonra Allahu Teâlâ bütün varlıklarda "müessir" olunca, O'nun bu mües-siriyyeti, ya "illiyyet ve icab" yoluyla, veyahut da "fiil ve ihtiyar" yoluyla olun­ca, hiç şüphesiz Allahu Teâlâ  ifadesiyle, kendisinin "illiyyet ve icab" yoluyla müessir olduğu vehmini ortadan kaldırmış olur. Çünkü hayy, "en üstün derece aktif ve demektir. Binaenaleyh, Allahu Teâlâ "el-hayyu" tabiriyle kendisinin alîm, kadir olduğuna; "el-kayyûm" tavsîfiyie de, bizatihi kâim ve kendisinin dışındaki varlıkların da "mukavvimi" (ayakta tutanı) olduğuna delâlet etmiştir. "İlm-i tevhîd" de muteber olan bü­tün meseleler işte şu iki asıldan çıkmıştır: [11]

 

Vâcibu'l-Vücûd Mefhumunun Mânası                  Başa Dön

 

1) Vâcibu'l-vücûd; mahiyyeti cüzlerden mürekkeb değildir anlamında tektir. Bunun aklî delili şudur: Her mürekkeb varlık, meydana gelmesi hususunda, kendi cüzlerinden herbirine muhtaçtır. Halbuki, onun cüzü kendisinden baş­kadır. Her mürekkeb başkasıyla ayakta durabilir (kâim olabilir). Başkasıyla kâim olansa, bizatihi kâim olamaz. Böylece de "Kayyûm" vasfını alamaz. Halbuki biz, aklî delille Allahu Teâlâ'nın "kayyûm" olduğunu beyan etmiştik. Allahu Teâlâ'nın zâtı bakımından tek olduğu sabit olunca, bu aslın iki lâzımının bu­lunması gerekir:

Birinci Lâzım: "Varlık âleminde, her biri zâtı gereği vâcib olan iki şey yoktur" anlamında, vâcibu'l-vücûd birdir. Çünkü böyle birşeyin varlığı kabul edilecek olsa, bu iki şey vâcibu'l-vücûd olma hususunda müşterek;) ta'ayyün (ayrı varlık olma) hususunda farklı olurlar. Kendisiyle ortaklığın tahakkuk etti­ği şey, kendisiyle farklılığın tahakkuk ettiği şeyden başkadır. Binaenaleyh, bu iki varlıktan herbirinin zâtı bakımından iki cüz'den mürekkeb olması gerekir. Halbuki biz, bunun muhal olduğunu açıklamıştık.

İkinci Lâzım: Allahu Teâlâ'nın hakikatinin iki cüz'den mürekkeb olması imkânsız olunca, O'nun bir mekânda bulunması da imkânsız olur. Çünkü bir mekânda yer işgal eden herşey, parçalanabilir ve bölünebilir. Halbuki, Allah'­ın mürekkeb bir varlık olduğunu söylemenin imkânsız olduğu ortadadır. Alla­hu Teâlâ'nın bir mekânda olmadığı sabit olunca. O'nun bir cihette olması da, aynı şekilde imkânsız olur. Çünkü, "mütehayyiz" kelimesinin mânası, kendi­sine hissî olarak işaret edilmesi mümkün olan, demektir.Allahu Teâlâ'nın bir mekânda ve bir cihette olmadığı sabit olunca, O'nun uzuvlara sahip olması, hareket ve sükûn halinde bulunması da imkânsız olur. [12]

 

Allah Bizatihi Kâimdir

 

2) Allahu Teâlâ kayyûm olunca, bizâtihî kâim olmuş olur. O'nun bizâtihî kaim olması da şu hususları gerektirir:

Birinci Lâzım: Allahu Teâlâ'nın, sonradan meydana getirilmiş bir şeyde (mevzu) araz bir maddede suret olmayıp bir mahalle hufûl etmiş (hâil) olma­masıdır. Çünkü bir mahalle hulul etmiş olan, o mahalle muhtaçtır. Başkasına muhtaç olan ise, zâtıyla kayyûm olamaz.

İkinci Lâzım: Allah Teâla nın Kayyûm Vasfı  Alimlerden bazıları şöyle demiştir: İlmin manası ancak, malum olan, bilinen şeyin hakikatinin bilene, âlime belli olmasıdır. Allahu Teâlâ, başkasıyla değil, kendi nefsiyle kâim olmak an­lamında kayyûm olunca, O'nun hakikati de O'nun zâtınca bilinir, zâtına belli olur. İlmin manası ancak bu hazır olma, belli olma (hudûr) olunca, O'nun ha­kikatinin zâtı için malûm olması; o zaman da, zâtının ancak zâtı için malûm olması gerekir. Ve O'nun dışındaki her şey ise, ancak O'nun tesiriyle meyda­na gelir.Öte yandan biz, başkasını ayakta tutucu, kâim kılıcı mânasında, O'nun kayyûm olduğunu açıkladık. Eğer bu tesir bir irâde ve ihtiyar üe oluyorsa, muh­tar olan failin, fiilinin şuurunda olması gerekir. Eğer bu mecburen (bi'l-îcâb) oluyorsa, yine O'nun kendi dışındaki her şeyi bilmesi gerekir. Çünkü O'nun zâtı, kendisi dışındaki her şeyi icâb ettirmekte, gerektirmektedir. Biz, Allah'ın lizâtihî nefsiyle kaim olmasından, O'nun zâtıyla alîm olmasının gerektiğini açık­lamıştık.. İlleti bilmek ise, malûlü bilmenin bir illetidir. İşte bütün bu durumlara göre, Allahu Teâlâ'nın kayyûm olmasından, O'nun bütün malûmatları bilmesi gerekmektedir.

Üçüncü Lâzım: Allah, zatı dışındaki bütün şeylerin kayyûmu, ayakta tu­tanı olunca, O'ndan başka herşeyin muhdes (sonradan meydana gelme) ol­ması gerekir. Çünkü Allah'ın bu başka şeyi ayakta tutmadaki tesirinin, o şeyin bekâsı,var olmaya devam etmesi halinde olması imkânsızdır. Çünkü hâsılı tah­sil, muhaldir. Bu tesir, ya o şeyin yokluğu halinde icra olunur, ya da o şeyin hudûsu halinde.. Her iki halde de, her şeyin muhdes olması gerekir.

Dördüncü Lazım: Allahu Teâlâ bütün mümkin varlıklar için kayyûm, on­ları ayakta tutucu olunca, bütün mümkin varlıkların, vasıtalı yahut vasıtasız O'na istinâd etmesi lâzım.. Mer iki durumda da, kaza ve kaderin var olduğunu söylemek hak olur. Bu, bizim bu kitapta birçok ayet-i kerime vesilesiyle izah ettiğimiz ve açıkladığımız hususlardandır.Allah'ın tevfiki sana yardım eder ve sen zikrettiğimiz bu çetin meseleleri İyice düşünürsen, ilm-i İlahî'ye müteallik meseleleri kavramanın tek yolunun ancak, Allah'ın hayy ve kayyûm olması olduğunu, binaenaleyh "İsm-i A'zam'ın da bu olmasının uzak görütemiyeceğini anlarsın..."Sizin ilâhınız tek bir ilâhtır; O'ndan başka hiçbir tanrı yoktur "(Bakara, 163) ve"Allah, kendisin­den başka hiçbir tanrı bulunmadığına şahit olmuştur'' (Al-i İmran, 18) gibi, ilahiyat­tan bahseden diğer âyetlere gelince, bunlarda Allah'ın zıddının ve benzerinin (ed-dıddu ven-niddu) nefyi anlamında, tevhidin açıklanması bulunmaktadır.Cenâb-ı Hakk'ın, "De ki: "O, Allah'dır; birdir" (İhlas,1) âyetine gelince, bunda, Allah'ın zıddının ve benzerinin nefyi; hakikatinin cüz'-lerden mürekkeb olmadığı mânasında, tevhîdin açıklanması bulunmaktadır. "Muhakkak ki sizin Rabbiniz, gökleri ve yeri yaratan Allah'dır"(A'raf.54) ayetinde ise, rubûbiyyetin sıfatı açık­lanmaktadır; bunda, hakikatin birliğinin açıklaması bulunmamaktadır.Cenâb-ı Hakk'ın buyruğuna gelince, bu hepsine delâlet et­mektedir. Çünkü Cenâb-ı Hakk'ın kayyûm olması, O'nun zâtıyla kaim ve baş­kası için de "mukavvim" (ayakta tutucu, varlıkta tutan) olmasını gerektirir. O'­nun zâtıyla kaim olması ise, hakikatinde bir çokluğun bulunmaması anlamında, vahdeti, birliği gerektirmektedir. Bu, O'nun zıddının ve benzerinin (nidd) bu­lunmaması anlamında, "vahdet"i,ve bir mekân işgal etmemeyi (nefyü't-tehayyüz); bu vasıtayla da, bir cihette bulunmamayı gerektirir.Allah'ın yine, kendisinden başka varlıkları ayakta tutan anlamında kay­yûm olması, ister cismen olsun, isterse ruhen; ister akıl yönünden olsun, is­terse nefis yönünden, O'nun dışındaki herşeyin sonradan meydana gelmiş olmasını gerektirir. Bu, her şeyin Allah'a dayanmasını, bütün sebep ve neti­celerin O'na varmasını gerektirir. Bu da, kaza ve kaderin Allah'tan olduğuna hükmetmeyi gerektirir. Binaenaleyh bu iki lâfzın bütün ilahi konuları ihata et­miş gibi olduğu ortaya çıkar. Bu sebeple de "Ayete'l-Kürsî" fazilet bakımın­dan en üst noktaya ulaşmış olur. Böylece bu durum da, Allah'ın isimlerinden en büyük ismin (İsm-i Â'zamın) bu vasıf olmasını gerektirir.Sonra Allahu Teâlâ kendisinin hayy ve kayyûm olduğunu beyan edince, bunu  "O'nu ne bir uyuklama tutabilir, ne de bir uy­ku" beyanıyla te'kid etmiştir. Bunun mânası şudur: Allahu Teâlâ, mahlûkâtm idare ve tedbirinden hiçbir zaman gafil değildir. Çünkü, meselâ çocuğun ko­ruyup gözeticisi, bir an çocuktan gafil bulunsa, çocuğun durumu aksar. Cenâb-ı Allah ise, sonradan meydana gelmiş, yaratılmış bütün varlıkların kayyîmi, bü­tün mümkinâtın (varlıkların) da kayyûmudur. Binaenaleyh, onları yönetmek­ten gafil bulunması mümkün değildir. Bundan dolayı, Cenâb-ı Hakk'ın buyruğu, O'nun kâim oluşunu açıklamak için getiril miş olan bir te'kid ifadesidir. Bu tıpkı, fırsatı kaçırıp ihmalkârlık yapan kimse­ye söylenilen şu söz gibidir: "Muhakkak ki sen dalmışsın, uyuyorsun!"Sonra Cenâb-ı Hak, kendi zâtıyla kaim ve başkası için de "mukavvim" olması mânasında kendisinin kayyûm olduğunu beyan edince, buna bir baş­ka hükmü istinad ettirmiştir. Bu da, Cenâb-ı Hakk'ın,"Göklerde ve yerde olan her şey O'nundur" âyetidir. Çünkü Allah'tan başka her şeyin mahiyyeti Allah ile kâim olup, varlığı Allah'ın yaratması, tekvini ve meydana getirmesi ile olunca, kendisi dı­şında kalan her şeyin O'nun mülkü ve milki olması gerekir ki, Allah'ın, beyanından murâd da budur. Sonra Allahu Teâlâ'nın, kendisi dışında kalan herşeyin mâliki ve meliki olduğu sabit olunca, O'nun hükmünün herşeyde cari olduğu; O'nun izni ve emri olmaksızın hiç kimsenin hiçbir şeyde hükmedemeyeceği ortaya çıkmış olur. Ki, Cenâb-ı Hakk'ın:  "Onun izni olma­dıkça. Onun nezdlnde şefaat edecek kimse yoktur" buyruğundan maksat da budur. Sonra Allahu Teâlâ'nın herşeyin mâliki olduğunu bildirince,bundan O'­nun mülkünde hiç kimsenin asla bir tasarruf hakkının olmaması gerektiğini ve keza kendisinin her şeyi bilen olup kendinden başkasının ise her şeyi bile­meyen olduğunu bildirince de, O'nun mülkünde, başka hiçbir kimsenin O'­nun izni olmaksızın hiçbir surette tasarruf hakkının bulunmadığını belirtmiştir ki bu da Hak Teâlâ'nın, "O, yaratıklarının önle-rindekini o ve arkalanndaktni btlfr" buyruğunun mânâsıdır. Bu, Hak Teâlâ'­nın herşeyin âlimi ve bilicisi olduğuna işarettir. Daha sonra Hak Teâlâ, "(Mahlûkâh), O'nun ilminden hiçbir şeyi ihata edemez" buyurmuştur ki, bu da Allahu Teâlâ'dan başkasının her şeyi bilemiyeceğine işarettir. Sonra Cenâb-ı Hak, göklerde ve yerde tam bir mülkiyete ve hükümranlı­ğa sahip olduğunu beyan buyurunca, gökler ve yerlerin dışında kalan şeyler­deki mülkiyetinin daha yüce ve daha büyük olduğunu ve vehmedenlerin vehminin kendisine ulaşamıyacağını, yine hayâl edenlerin hayallerinin O'nun en aşağı derecesine yükselemeksizin sona ereceğini beyân buyurarak, "O'nun kürsüsü gökleri ve yeri içine almış­tır " buyurmuştur. Sonra Allahu Teâlâ, her şeyde kendi hükmünün ve mülkünün aynı nite­likte ve aynı şekilde olduğunu beyân ederek,  "Bunları ko­rumak, Ona ağır da gelmez" buyurmuştur. Sonra kendisinin bütün muhdes, mümkin varlıkların ve mahlûkatın mu kavvimi, ayakta tutanı olduğu mânasında kayyûm olduğunu beyan edince, ken­disinin, kendi nefsi ve zâtıyla kaim olduğu, herhangi bir işte herhangi bir kimseye muhtaç olmaktan münezzeh olduğu mânasında kayyûm olduğunu açıklamıştır. Böylece Allahu Teâlâ, bir mekâna muhtaç olan mütehayyiz, me­kân tutan; bir zamana muhtaç olan bir mütegayyir, değişken varlık olmaktan münezzeh olduğunu belirterek, "O, çok yüce, çok münez­zehtir" buyurmuştur. Bundan murad, Cenâb-ı HaKk'ın, hiçbir şeyde başkası­na muhtaç olmama; sıfatlarından herhangi bir sıfat ve vasıflarından herhangi bir vasıf hususunda mahlukâta benzemlyeceği mânasındaki yücelik ve ulu­luktur. İşte bundan dolayı Cenâb-ı Hak, âyetin başında beyan buyurduğu zâtı ile kâim, başkasını ayakta tutan, mukavvim manasında kayyûm olduğuna işa­ret ederek,O çok yüce,çok büyüktür.  buyurmuştur.Aklı, söylediklerimizi anlayabilen herkes, beşerî akıllar nezdinde, ilahî hususlara dair bundan daha mükemmel bir söz ve bu âyetin ihtiva ettiği delilden daha açık bir burhan bulunamıyacağını anlar.Bu sırları iyice anladığın zaman, biz tefsirin zahirine dönüyor ve şöyle diyoruz: [13]

 

İlah ve Allah Lâfzı                  Başa Dön

 

Cenâb-ı Hakk'ın  'Allah; O'ndan başka hiçbir tanrı yoktur" buyruğu ile ilgili iki mesele vardır. [14]

 

Birinci Mesele

 

 Lafz-ı celâl mübtedâ, kendinden sonra gelen ifâde ise haberdir. [15]

 

İkinci Mesele

 

Bazı âlimler, "ilâh" lâfzının "mabut" manasına gel- diğini söylemişlerdir ki, bu.şu iki bakımdan yanlıştır:

a) Allahu Teâlâ'ya ibadet edilmediği zamanlarda, ezelde de O'na "ilâh" ismi ıtlak edilmektedir.

b) Allahu Teâlâ Kur'an-ı Kerim'de:'Muhakkak ki siz ve Allah'tan başka taptıklannız"(Enbiya, 98) buyruğu ile kendisinin dı­şında olanlara da mabûd denilebileceğini bildirmiştir. Halbuki ilâh, yaptığı iş­ler sebebiyle ilahlığa hak sahibi olan, demektir. [16]

 

Hayy İsminin Mânası

 

Cenâb-ı Hakk'ın   "Hayy, diri" tavsifiyle ilgili de birkaç mesele vardır: [17]

 

Birinci Mesele

 

Kelimesinin astı, ve lâfızları gibi, dür. Kelimede bulunan iki yâ harfi birbirine idğâm edilmiştir. İbnu'l-Enbari, bu kelimenin aslı­nın  olduğunu söylemiştir. Kelimede yâ ile vâv harfi bulunup, önce o-lan da sakin olduğu için, biz bunu şeddeli bir yâ harfine çevirerek, dedik. [18]

 

İkinci Mesele

 

Kelâmcılar,  lâfzının manasının, "bilmesi ve muktedir olması sahih, doğru olan her zâttır" şek­linde olduğunu söylemişlerdir. Âlimler bu mefhû­mun mevcut bir sıfat olup olmadığı- hususunda ihtilâf ederek, bazıları bunun, bir şeyin, bilmesi ve muktedir olması kendisi için imkânsız olmamasından ibaret olduğunu söylemişlerdir. "İmkânsız olmama da, gerçekten var olan bir sıfat değildir" demişlerdir. Muhakkak âlimler ise şöyle demişlerdir: Hayat, imkân­sızlığın bulunmamasından ibaret olunca, imkânsızlığın ise menfî ve yoklukla ilgili (ademî) bir durum olduğu sabit olunca-çünkü müsbet ve mevcut-bir vasıf olsaydı, onunla vasfedilen de mevcut olurdu; bu durumda varlığı imkânsız olan davar sayılırdı ki bu da imkânsızdır.Keza imkânsız olmanın (imtînâ)'ın bir yokluk olduğu, hayatın da bu imkânsızlığın bulunmaması olduğu, yokluğun yokluğu­nun ise varlık olduğu sabit olduğundan hayat sıfatından anlaşılanın mevcut bir sıfat olması gerekir ki, bizim elde etmek istediğimiz netice de budur. [19]

 

Üçüncü Mesele                   Başa Dön

 

Bir kimse şöyle diyebilir: "Hayy" kelimesinin mânası, bilmesi ve kadir olması doğru olan varlık olunca ve, bu ortak hususiyet bütün canlılarda da bulunun­ca, nasıl olur da Allahu Teâlâ kendisini, canlıların en değersizinin dahi ortak olduğu bir sıfatla medhedebilir?" Bu konuda benim söyleyebileceğim şundan ibarettir: Hayy esasen lügat­te, sadece bu bilmek ve kudretle vasfedilmenin uygunluğundan ibaret değil­dir. Aksine, kendi cinsinde kâmil olan her şey, hayy diye isimlendirilir. Sen, harap bir arazinin imar edilmesine  (ihyâu'l-mevât) denildiği­ni biliyorsun. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Allah'm rahmetinin eser­lerine bak! Öldükten sonra yeryüzünü nasıl diriltiyor?" (Rum, 50) ve "Ölü bir beldeye (yolladık). Sonra da onunla yeryüzünü hayâta kavuşturduk'' (Fatır, 9) buyurmuştur. Kelâmcıların örfünde isimlendirilen, tesmiye edilen sıfat, cismin durumunun mükemmelleşmesi, onun bu sıfat ile vasfedilmesi ile olduğu için "hayat" olarak isimlendirilmiştir. İşte, bundan dolayıdır ki, bu sıfatın hayat diye isim­lendirilmesi gerekmiştir. Yine, ağaçların halinin mükemmelleşmesi.onların yeşil yapraklara bürünmesiyle olduğundan, bundan dolayı bu hal, hayat diye isim­lendirilmiştir. Aynı şekilde yeryüzünün kemâle ermesi de, onun mamur edil­mesiyle olduğu için, bu durum da hayat diye isimlendirilmiştir.

Bu anlattıklarımızla, "hayy" lâfzından, bu vasıfla tavsif edilenin, en mü­kemmel bir durumda ve en mükemmel bir nitelik üzre bulunmakta olduğu or­taya çıkar. Durum böyle olunca, problem de kendiliğinden ortadan kalkar. Çünkü "hayy" lâfzından anlaşılan, "kâmil" varlıktır. Binaenaleyh bu, O'nun diğerinde değil de şunda kâmil olduğu şeklinde bir mâna ile kayıtlanmayınca, bu durum O'nun mutlak mânada kâmil olduğuna delâlet etmektedir. Buna göre Cenâb-ı Hakk'ın  tavsifi, O'nun mutlak kemâl sahibi olduğunu gösterir. Kâmil varlık ise, ne zâtında, ne hakiki sıfatlarında, ne de nisbi ve izafi vasıflarında yokluğu kabul etmeyen demektir. Sonra biz Allahu Teâlâ'nın kayyûm oluşunu, kendisi dışındaki bütün var­lıkların ayakta durmasının sebebi şeklinde tahsis edersek, yine problem ken­diliğinden ortadan kalkar. Çünkü Allah'ın, kendisi dışındaki bütün varlıkların ayakta durmasının sebebi olması, O'nun kendi zâtıyla kâim {mütekavvim) ol­duğuna; kayyûm olması da, O'nun zatının dışındakileri ayakta tutan (mukav-vim) olduğuna delâlet eder. Eğer biz, kayyûm kelimesini, kendi zâtıyla kâim (mütekavvim) ve başkasını da ayakta tutan (mukavvim) mânalarını içine ala­cak kullanışa delâlet eden bir isim kabul edersek, bu durumda kayyûm lâfzı fazlasıyla beraber, hayy lâfzının haiz olduğu manayı ifâde eder. Bu konuda söyleyebileceklerim bundan ibarettir. Allah en iyi bilendir. [20]

 

Kayyûm Vasfının Mânası

 

Cenâb-ı Hakk'ın, "Zâtıyla ve kemâliyle kâim" tavsifine gelince, bunda birkaç mesete vardır; [21]

 

Birinci Mesele                  Başa Dön

 

kelimesi  "kâim olan, varolan" kelimesinm mübalağalı veznidir. Yâ harfiyle vâv bir ara­ya geldiği, önceki harf de sakin olduğu için, bu iki harf şeddeli bir yâ harfine dönüşmüştür. Kelimenin  vezninde olma­sı doğru değildir. Çünkü bu vezmde olsaydı, kelime  şeklinde olurdu. Kelime hakkında üç kullanılış biçimi bulunmaktadır:  ve p* Hz. Ömör (r.a.) in söyle okuduğu rivayet edilmektedir:   Bazı kimseler ise, bu kelimenin İbranîce olup, Arapça olmadığını söyle­mişlerdir,. Çünkü onlara göre (yahudiler), demekteydiler. Durum böyle değildir; çünkü biz bu kelimenin Arapça'da uygun bir kullanılış şeklinin bulunduğunu açıklamıştık... Meselâ Arapça'da "Evde hiç kimse yok!" mana­sında olmak üzere, kelimesinden iştikak etmiş olan kelimeler kul­lanılarak denilmektedir. Yani, "gelip giden kimse... yok!..." Nitekim Ümeyye İbn Ebi's-Salt da şöyle demektedir: "(Kaderleri), her şeyin gözetleyidsi ve kayyûmu olan (Al­lah) takdir etmiştir".[22]

 

İkinci Mesele

 

Müfessirlerin bu konudaki açıklamaları değişik ol- muştur. Meselâ Mücahid: "Kayyûm, her şeyin üze­rinde olan gözcü, idareci demektir" demiştir. Bu görüşün izahı ise şöyledir: Allah, onları yaratmak ve rızıklandırmak suretiyle, mahlûkatıntn yönetimini üstlenmiştir.. Nitekim aşağıdaki âyetler de bu görüşü desteklemektedir: "Yok, ortak koştuk­ları; her nefsin kazandığı herşeyi gören (Allah) gibi midir?" (Rad 33), "Allahr kendisinden başka tanrı olmadığına şahittir. Melekler ve, adaletle hükmeden İlim sahipleri de...." (A. İmran, 19) Ve : ''Şüphesiz Allah, gökleri ve yeri, zeval bulmasınlar diye tutmaktadır. Eğer onlar zeval bulurlarsa, andolsun ki, ondan sonra bunları kimse (yerinde) tutamaz"(Fatır, 41) Bu görüşün neticesi, Allahu Teâlâ'nın dışındaki bütün varlık­ları ayakta tuttuğu sonucuna gider. Dahhâk ise şöyle söylemiştir: "Kayyûm, daima var ve üzerinde herhangi bir değişikliğin cereyan etmesi imkânsız olan varlık demektir." Ben de derim ki: "Bu görüşün neticesi de, Allah'ın zâtında ve varlığında kendi nefsiyle kaim olduğu sonucuna varır.." Bazı âlimler de, "Kayyûm kelimesinin, Süryanîce uyumayan kimse anla­mına geldiğini" söylemişlerdir ki, bu görüş uzak bir ihtimaldir. Çünkü bu gö­rüş, Cenâb-ı Hakk'ın beyanını bir tekrar saymaktadır. [23]

 

Allah'ı Uyuklama Ve Uyku Tutmaz

 

Cenâb-ı Hakk'ın, "Onu ne bir uyuklama tutabi­lir, ne de bir uyku" buyruğuna gelince, bu hususla ilgili olarak birkaç mesele vardır: [24]

 

Birinci Mesele

 

kelimesi, kendisine  de denilen, gevşektik halinden önce bulunan durumdur. Buna göre "eğer, kelimesi, uykunun öncüsü mânasına olmaktan ibarettir. Binaenaleyh, Cenâb-ı Hak  buyurunca, bu, Allah'ı haydi haydi bir uyku tutmayacağına delâlet eder. Böyle­ce de t'A kelimesinin âyette yeniden zikredilmesi bir tekrar olmuş olur" denilirse, biz deriz ki: Âyetin takdiri, "O'nu uyku tutmak şöyle dursun, uyuklama dahi tutmaz" şeklindedir. [25]

 

Allah'ı Uyku ve Uyuklama Tutamaz                  Başa Dön

 

Akli delil, uykunun, dalgınlığın (sehv) ve gafletin Allah hakkında muhal olduğuna delâlet eder. Çünkü bu tür şeyler ya ilimsizlikten, veyahut da ilmin zıdlarının bulunmasından ibarettir. Her iki takdire göre de, bu gibi şeylerin Allah'a ânz olması, Allah'ın ilminin zeval bulabileceğini gösterir. Binaenaleyh, eğer böyle olsaydı, Allah'ın zâtının âlim olması da, ol­maması da caiz olurdu. Bu durumda da, Allah için ilim sıfatının meydana gelmesi {başka bir) faile ihtiyaç duyardı. Bu husustaki söz, bu failden önceki hakkında söylenecek söz gibidir. Bu da teselsüle götürür ki, teselsül muhal­dir. Binaenaleyh bunun mutlaka, ilminin sübutu vâcib, zevali imkânsız olan bir varlığa dayanması gerekir. Durum böyle olunca, uyku, gaflet ve yanılma (sehv) Allah hakkında muhal olmuş olur. [26]

 

Üçüncü Mesele

 

Hz. Peygamber (s.a.s)'in, Hz. Musa'dan şunu nak lettiği rivayet edilmiştir: Bir gün, Hz. Musa'nın kalbine, Allah'ın uyuyup uyu­madığı meselesi gelir... Allah ona bir melek göndererek, melek vasıtasıyla onu üç gün uyutmaz. Sonra, herbiri bir elinde olmak üzere ona iki şişe vererek, bunu korumasını emreder. Hz. Musa da, bütün gayretini sarfederek, bunları elinde tutmaya çalışır, ama dayanamaz ve uyur. Bunun üzerine elindeki şişeler birbirine vurarak kırılır... Allahu Teâlâ bunu, "kendisinin uyuması halinde gökleri ve yeri koruyamayacağını beyân etmek üzere" bir misâl olarak vermiştir. Bil ki bu gibi şeylerin Hz. Musa'ya nisbet edilmesi mümkün değildir. Çünkü Allah'ın uyuyabileceğini düşünen veyahut da bu hususta şüphesi olan kimse kâfir olur. O halde bu, nasıl Hz. Musa'ya nisbet edilebilir? Hatta, rivayet sahih olsa dahi, yapılması gereken, bu suâli Hz. Musa'ya değil, O'nun kavminin ca­hillerine nisbet etmektir. Hak Teâlâ'nın, "Göklerde ve yerde olan herşey O'nundur" buyruğuna gelince, bundan murad, yaratma ve mâli-kiyyetin Allah'a nisbet edilmesidir. Bunun izahı şudur: Vâcibu'I-vücud olan zât bir olunca, O'nun dışında kalan herşey, zâtı gereği mümkinü'l-vücud olur. Her mümkinin bir müessiri vardır. Her müesser (etkilenen, kendisine tesir edilen) varlık, muhdestir. O halde Allah'ın dışında kalan herşey, Allah'ın ihdas etme­siyle muhdes; "ibda" etmesiyle de "mübde" (îcâd edilmiştir. Binaenaleyh bu nisbet, mâlik olma ve yaratma nisbeti olmuş olur. Buna göre eğer "Allahu Teâlâ "gökteki kimseler" demeyip de, niçin "gök­teki şeyler" demiştir?" denilirse, biz deriz ki: Maksat, kendisi dışında kalan şeylerin yaratılmış olma bakımından O'na nisbet edilmesi olup, kendisi dışın­da kalan varlıklar içinde de akıllı olmayan varlıklar çoğunluğu teşkil edince, Allahu Teâlâ, çoğunluğu hepsinin yerine koyarak, bunları u "şey, şeyler...." lafzıyla beyan buyurmuştur. Yine bu şeyler Allah'a, O'nun birer mahlûku ol­ması bakımından isnad edilmişlerdir. Bunlar, O'nun birer mahlûku olması ba­kımından (müessir) akıl sahibi değildirler. Binaenaleyh Allahu Teâlâ bu nisbetin kendisine yapılmasından maksadın, işte bu cihetten bir nisbet olduğuna dik­kat çekmek için   lâfzını getirmiştir. Bil ki âlimlerimiz, bu ayet-i kerimeyi, kulların fiillerini Allah'ın yarattığına delil getirerek, şöyle demişlerdir: Allahu Teâlâ'nın  beyanı, göklerde ve yerde olan her şeyi içine alır. Kutların fiilleri de göklerde ve yerde olan şeyler cümlesindendir. Binaenaleyh bu fiillerin de, mâlik olma ve yaratma bakımından Allah'a nisbet edilmeleri gerekir. Lâfız, bu mânaya delâlet ettiği gibi, akıl da bunu destekler. Çünkü Allah'ın dışında kalan her şey, zâtı gereği mümkin bir varlıktır. Zâtı gereği mümkin olan bir varlık ise ancak zatı gereği Vâcibu'l-vücud olan varlığın tesiri ile meydana gelir. Aksi halde, mümkin varlıkların bir müreccih olmadan da meydana gelmesi gerekir ki, bu da imkânsızdır. [27]

 

Şefaat Allah'ın İzni İledir

 

Hak Teâlâ'nın,  "O'nun izni olmadıkça, O'nun nezdinde şefaat edecek kimse yoktur" buyruğu ile ilgili iki mesele vardır: [28]

 

Allah Katında Şefaat Meselesi

 

Hak Teâlâ'nın    sözünün mânası, istifhâm-ı inkârı (olumsuz soruj'dir. Yani, "Allah'ın izni olmadan, hiç kimse O'nun katında şefaatçi olamaz" demektir. Bu böyledir, çünkü müşrikler putların ken­dilerine şefaat edeceğini iddia etmişlerdir. Çünkü Allahu Teâlâ da onların, "Biz o putlara ancak, bizi Allah'a y sınlar diye ibadet ediyoruz" (Zümer, 3) yaklaş­tırsınlar diye ibadet ediyoruz" (Zümer, 3) ve "İşte bu (putlar), Allah katında bizim şefâatçilerimizdirler" (Yunus, 18) dediklerini haber vermiş, sonra da onların beklediklerine nail olamayacaklarını açıklayarak,  "Onlar, Allah'ı bırakıp da, ken­dilerine hiçbir zarar ve hiçbir tayda vermeyen şeylere tapıyorlar" (Yunus, 10) bu­yurmuş, böylece de "O'nun izni olmaksızın.." kaydı ile istisna et­tiği kimseler hariç, nezdinde hiç kimsenin şefaatçi olamıyacağını haber ver­miştir. Bunun bir benzeri de, Cenâb-ı Hakk'ın, gün rüh ve melekler saf halinde ayakta duracaktır. Rahman olan Allah 'm, ken­dilerine izin verdiğinden başkaları konuşmazlar... Onlar da doğruyu söyleyeceklerdir" (Nebe, 38) âyetidir. [29]

 

Kimler Şefaat Edecek?                  Başa Dön

 

Kaffâl, "Allahu Teâlâ şefaat hususunda, kendisine  itaat etmeyen kimselere müsaade etmez. Çünkü, kendisine itaat edenlerle isyan edenleri bir tutması, O'nun hikmetine uygun düşmez" demiş ve bu hu­susta uzun uzadıya izahlar yapmıştır. Ben derim ki, şu Kaffâl, Mutezileye çok düşkün ve onların usûllerinin güzel olduğuna inanan bir kimse.. Bununla beraber, onların usûllerini de ihatalı olarak kavrayamayan birisidir. Bu böyle­dir, çünkü Basra ekolünden, Allahu Teâlâ'nın büyük günah sahibini affetme­sinin aklen güzel olduğunu,  ancak ne var ki nakfî delillerin bu affın olamıyacağına delâlet ettiğini söyleyen kimseler vardır. Durum böyle olunca, günahkârlar hakkında şefaatin olmayacağına dair aklî bir istidlalde bulunmak, onların görüşlerine göre, bir hatâdır. Hatta Kâ'bî'nin mezhebine göre, günah işleyen kimseleri affetmek, aklen çirkindir. Binaenaleyh böylesi bir istidlal, an­cak Kaffâl'in. Kâ'bî'nin mezhebine göre hareket etmesi halinde doğru olur.

Ne var ki, buna verilecek cevap, bunu şu yönlerden reddeder:

a) Ceza vermek Allahu Teâlâ'nın bir hakkıdır. Hak sahibinin hakkından vazgeçmesi caizdir. Sevâb ise böyle değildir. Çünkü sevâb kulun hakkıdır. Bi­naenaleyh, kulun hakkını Allah'ın iskât etmesi, vermemesi caiz değildir. Bas-ralılar bu farkı Kâ'bî'nin şüphelerine vermiş oldukları cevapta zikretmişlerdir.

b) Kaffâl, "Allah'a itaat edenle isyan edenin bir olduğunu kabul etmek caiz değildir " sözüyle, her hususta bu ikisinin arasında fark olmaması caiz değildir diyorsa bu bir cehalettir. Çünkü Allahu Teâlâ yaratma, hayat verme, nzık, güzel şeyleri kullarına rızık olarak ihsan etme ve isteklerini elde etmelerine imkân vermek hususlarında bu iki cins insan grubunu müsavî kılmıştır. Eğer Kaffâl'in maksadı, "Her işte bu iki cins insanı eşit tutmak caiz değildir" demek ise, biz de zaten bunu söylüyoruz. 0 halde, Kaffâl bunu niye söylemesin? İtaat eden kimse feryâd-u figan etmez, Allah'ın azabından da çe­kinmez. Günahkâr kimse ise, büyük bir korku içindedir. Çoğu kez günahkâr cehenneme girer, bir müddet elem ve azâb çektikten sonra, Allahu Teâlâ, Hz. Peygamber (s.a.s)'ln şefaati ile, o kimseyi o azâbtan kurtarır. Bil ki, Kaffâl (r.h.), tefsir hususunda sözleri güzel, lâfızların te'vili husu­sunda da incelikleri anlayan dakik bir kimsedir. Fakat ne var ki Mutezile mez­hebinin görüşlerini anlatmada pek fazla ileri gider. Halbuki kelam ilminden nasibi az olduğu gibi, Mutezilenin görüşlerine muttali olmakta da nasibi azdır. [30]

 

Allah Yarattıklarının Önlerindekini ve Arkalarındakini Bilir

 

Hak Teâlâ'nın, "O, yarattıklarının Önlerin­dekini ve arkalarındakini bilir" beyanı ile ilgili de iki mesele vardır: [31]

 

Birinci Mesele

 

Keşşaf sahibi şöyle der: Bu kelamda bulunan zamir- ler, sözündeki  râcidir. Çünkü göklerde ve yerlerde akıllı kim­seler de vardır. Veyahut da  ifâdesinin delâlet ettiği melekler ve peygamberlere râcidir. [32]

 

İkinci Mesele                  Başa Dön

 

Ayetle İlgili olarak şu tefsirler yapılmıştır:

a) Mücahfd, Atâ ve Süddî, sözünü "önlerindeki, yapacakları dünyevî işler"  sözünü de "ahiret işleri" şeklinde tefsir etmişlerdir.

b) Dahhâk ve Kelbî ifadesini, ahirete gidecekleri ve ahi­ret de önlerinde olduğu için, "ahiret" mânasına   ifadesini de, dünyayı arkalarında bıraktıkları İçin, "dünya" manasına almışlardır.

c) Atâ'nın İbn Abbas'tan rivayetine göre İbn Abbas  sö­zünü "gök ile yer arasında bulunan şeyler"  ifâdesini ise, "göklerdekiler" mânasında tefsir etmiştir.

d) oku lâfzının,varhkların ecelleri sona erdikten sonra; ise, onları yaratmadan önce olan şeyler mânasına alınması­dır.

e) Yaptıkları ve yapacakları hayırlar ve serler mânasına alınmasıdır. Bil ki bu ifadeden maksat, Allahu Teâlâ'nın cezaya veya mükâfaata müs-tehak olmaları bakımından kendisine şefaat edilen kimseler ile, şefaat eden kimselerin durumlarını bilmesi demektir. Çünkü Allahu Teâlâ bütün malûma­tı, bilinmesi mümkün olan herşeyi bilir. O'na hiçbir şey saklı kalmaz. Halbuki şefaat eden kimseler, kendilerinin, kendisi sebebiyle Allah katında bu yüce mertebeye müstehak oldukları tâatlarının bulunduğunu; yine O'nun şefaat hu­susunda kendilerine izin verip vermiyeceğini ve kendilerinin bu hususta bir kızgınlığa ve bir men'e duçar olup olmayacaklarını da, aynı şekilde bilemez­ler. Bu da, hiç kimsenin Allah'ın izni olmadan şefaat etmeye cesaret edemeyeceğine delâlet eder. [33]

 

Üçüncü Mesele

 

Bu âyette zikredilen şu kimselerin, melekler ile, kıyamet gününde şefaat edebilecek peygamberler, sıddîkler, şehidler ve sâlihler olması muhtemeldir. [34]

 

Mahlûkât Allah'ın İlminden Hiç Bir Şeyi İhata Edemez

 

Hak Teâlâ'nın,  "(Mahlûkatı), O'nun ilmin­den hlçbirşeyi ihata edemezler..." beyaru ile ilgili de birkaç mesele vardır: [35]

 

Birinci Mesele

 

Buradaki ilimden maksat Allahu Teâlâ'nın malû- matıdır. Nitekim  yani "Ey Allah'ım, bize bizim hakkımızdaki ilmini  yani, "malûmatını, bağışla!" denilmektedir. Yine, büyük, şaşırtıcı bir hadise (âyet) meydana geldiğinde, "Bu, Allah'ın kudreti, yani "rnakdûru"durdenilir. Buna göre mâna, "hiç kimse Allah'ın malûmatını ihata edemez, kuşatamaz" de­mektir. [36]

 

İkinci Mesele                  Başa Dön

 

Bazı âlimlerimiz, bu âyetle, Allah'ın ilim sıfatının bulunduğuna istidlal etmişlerdir ki, bu istidlal şu ba­kımlardan zayıftır:

a) kelimesi "ba'ziyyet" ifâde eder. Halbuki bu kelime ayette ^ lâfzının başına gelmiştir. Binaenaleyh, eğer burada zikredilen ilim sözünden  Allahu Teala'nın  ilim sıfatının bizzat kendisi olmuş olsaydı, o zaman teb'îz ifâde eden harf-i cerrinin, Allah'ın sıfatının başına gelmiş olması ge­rekirdi ki, bu imkânsızdır.

b) Ayetteki "Dilediği şey..." sözü, Cenâb-ı Hakk'ın ilmi hak­kında kullanılmaz; bu ancak, O'nun malûmatı hakkında kullanılır.

c) Bu âyette söz, Allah'ın malûmatı konusundadır. Bundan maksat İse, Allahu Teâlâ'nın bütün malûmatı bilmesi; mahlûkatın ise, her malûmatı değil, aksine o malûmatın pek azını bilebilmelerıdir. [37]

 

Üçüncü Mesele

 

Leys: "Bir şeyi koruyan veyahut da o şey hakkındaki ilmi en son noktaya varan kimse için, "O, onu ihata etti" denilir" demiştir. Bu böyledir, çünkü o kimse o şeyin başlangıcını ve sonunu tastamam bildiği için, ilmi, o şeyi adetâ kuşatmış gibi olur. Hak Teâlâ'nın, tui   "O'nun dilediği miktar müstesna" buyruğu na gelince, bu hususta iki görüş vardır:

a) Mahlûkat, O'nun malûmatından ancak Allah'ın kendilerine öğrettiği mik­tarı bilebilir. Nitekim meleklerin, 'Bizim, senin öğ­rettiğinin dışında bir ilmimiz yoktur" (Bakara, 32) dediği nakledilmektedir.

b) Onlar "Allahu Teâlâ'nın bazı peygamberleri,gaybın bazısına muttali kılma durumu hariç, gaybı bilmezler" demektir. Nitekim Cenâb-ı Hak, "(O), gaybı bilendir. Öyle ki O, gaybtne kimseyi muttali etmez. Beğenip seçtiği bir elçi (resul) müstesna.." (Cin, 26-27) buyurmuştur. [38]

 

El-Kürsî

 

Hak Teâlâ'nın,  "O'nun kürsüsü gökleri ve yeri içine almıştır" buyruğuna gelince, bil ki Arapça'da şöyle denilmektedir: Bir kimse bir şeyi üzerine alarak, ona gücü yetip de onu yapma imkânını bul­duğunda  denilir. Yine, bir kimsenin bir şeye gü­cü yetmeyip de onu üzerine alamadığı zaman, "Bu senin yapacağın bir iş değil" denilir. Hz. Peygamber (s.a.s)'in, "Şayet Nûsâ hayatta olsaydı, bana tâ­bi olmaktan başka blrşey yapmazdı" yani "başka bir şeyi üstlenmezdi" şek­lindeki hadisi de, bu anlamdadır. El-Kürsî kelimesi Arapça'da bir şeyin üst üste binmesinden ibarettir, el-Kirs kelimesi, hayvanların idrar ve kıpılarının üst üste gelerek sertleşmesidir. Yine, bir yerde hayvanın idrar ve kığıları çoğalıp üst üste birikerek, adetâ ke-çeleştiğinde   yine bir şey üst üste gelip yığıldığında denilir. Yaprakları üst üste geldiği için de, kitabın formalarına  denilir.EI-Kürsî ise herkesçe malûm olan şeydir. Parçalan üst üs­te gelip birbirine bindiği o şeye "kürsî" denilmiştir. [39]

 

Kürsî Hakkında Başlıca İzahlar

 

Müfessirler bu hususta şu dört görüşe yer vermişlerdir:

Birinci Görüş: Bu, gökleri ve yeri kaplayan büyük bir cisimdir...Sonra âlimler bu hususta da ihtilâf ederek, bunlardan Hasan el-Basrî, "Kürsî, Arş'ın bizzat kendisidir. Çünkü serîr (divan, koltuk....) her ikisi üzerin­de de oturmak mümkün olduğu için, bazen "arş", bazan da "kürsî" diye vas-fedilir. Bazı âlimler de, kürsî'nin arş olmadığını, ondan başka birşey olduğunu söylemişlerdir. Bu görüşte olanlar da, kendi aralarında ihtilâf ederek, bazıları bunun, arşın altında, yedinci semânın üzerinde olduğunu; diğer bazıları da onun yerin altında olduğunu söylemiştir ki, bu yerin altında olduğu görüşü Süddî'den nakledilmiştir. Bil ki, "kürsî" lâfzı hem âyette geçmiş, hem de sahih haberlerde, arş'ın altında ve yedinci kat semânın üzerinde bulunan büyük bir cisim olarak bah­sedilmiştir. Bunun dışında başka bir hüküm verilemez; binaenaleyh, bu hük­me uymak gerekir. Saîd İbn Cübeyr'ın İbn Abbas (r.a.)'dan rivayet ettiğine göre O, şöyle demiştir: "Kürsî, Allah'ın ayaklarını koyduğu yerdir." İbn Abbas'ın kürsî'nin, Al­lah'ın ayaklarını koyduğu yer olduğunu söylemesi uzak bir ihtimaldir. Çünkü Allahu Teâlâ uzuv ve organlara sahip olmaktan münezzehtir. Biz, bu kitabın pekçok yerinde Allah'u Teâlâ'nın bir cisim olmadığına dair pekçok deliller zik­rettik. Binaenaleyh bu rivayeti ya reddetmek veyahut da, kürsî'den rnuradtn rûh-ı azamın, veyahut da Allah katında kadrü kıymeti büyük olan, başka bir me­leğin ayaklarını koyduğu yer mânasına hamletmek vâcibtir.

İkinci Görüş: Kürsî'den murad, Allah'ın hükümranlığı, kudreti ve mülkü demektir. Sonra bazan, "Ulûhiyyet ancak kadir olmak, yaratmak ve yoktan var etmekle tahakkuk eder" denilir. Araplar herşeyin aslını, kürsî diye isimlendirirler. Bazan da, hükümdarın bizzat kendisine "kürsî" adı verilir. Çünkü hükümdar, kürsî'nin üzerinde otu­rur. Binaenaleyh hükümdar, oturduğu yerin adıyla adlandırılmış olur.

Üçüncü Görüş: Kürsî, ilimdir. Çünkü ilim, âlimin bir yeri (mevdı') bir vas­fıdır. Bu yer de, kürsî'dir. Böylece bir şeyin sıfatı, mecazi olarak, o şeyin bu­lunduğu yerin ismiyle adlandırılmıştır. Çünkü ilim, kendisine itimat edilen bir husustur. Kürsî de kendisine istinâd edilen, dayanılan bir şeydir Âlimlere "Yeryüzünü ayakta tutan sütunlar" denildiği gibi, kendilerine dayanıldığı, itimad edildiği için  de denilmektedir.

Dördüncü Görüş: Kaffâl'in tercih ettiği görüştür. Buna göre, bundan mak­sat, "Allah'ın azametini ve O'nun ululuğunu tasvir etmektir." Bunu şu şekilde açabiliriz: Allahu Teâlâ insanlara, kendi zât ve sıfatlarını tarif ederken, onların hükümdarlarında ve büyüklerinde görüp alıştıkları şeylerle hitap etmiştir. Al­lahu Teâlâ'nın insanların hükümdarlarının evlerini tavaf ettikleri gibi, Kabe'yi de tavaf edecekleri bir beyt yapması ve insanlara, hükümdarlarının evlerini ziyaret ettikleri gibi, kendi beytini emretmesi de bu mânadadır. Allah Haceru'lEsved'in, yeryüzünde kendisinin sağ eli olduğunu söylemiş ve onu, insanla-nn kendi hükümdarlarının ellerini öpmeleri gibi, öpülecek bir mahal kılmıştır. Allahu Teâlâ'nın kıyamet gününde kullarını, meleklerin, peygamberlerin ve şehidlerin huzurunda muhasebe edeceğine ve mîzanlar kuracağına dair beyan­ları da böyledir. İşte, aynı minval üzere kendisinin bir Arş'ı olduğunu belirterek, "Rahman, Arş'a İstiva etti"(Ta-ha,5) buyurmuş, sonra da Arş'ını vasfederek, "Onun Arş'ı su üzerin­de idi" (Hûd, 7); 'Melekleri de, Rablerini hamd ile teşbih ederek, arşın etrafım kuşatmış görürsün "(Zümer,  75); "Ogün Rabbinin arşını, onların üzerinde bulunan sekiz melek taşır" (Hakka,17) ve "Arşı yüklenen (melekler) İle Arşın etrafındakiler.... "(Mü'min. 7) buyurmuş, da­ha sonra da kendisinin bir kürsîsi olduğunu söyleyerek, buyurmuştur. Sen bunu iyice anladığın zaman biz deriz ki, arş ve kürsî hususunda teşbihî zannı uyandıran her lafzın aynısı, hatta daha güçlüleri Kabe, Kabe'yi ta­vaf ve Hacerü'l-Esved'i öpme hakkında da variddir. Biz burada, Allahu Teâlâ'nın Kabe'de bulunmaktan münezzeh olduğuna dair kesinlikle hüküm vererek maksadın Allah'ın kendi azametini ve kibriyâstnı bildirmek olduğu hu­susunda anlaşınca; arş ve kürsî hakkındaki sözümüz de aynı olur. Bu çok açık bir cevaptır. Ne var ki, itimâd edilen görüş birincisidir. Çünkü, âyetin zahirini delilsiz olarak terketmek caiz değildir. Allah en iyisini bilendir. [40]

 

Yeri Göğü Korumak Allah'a Ağır Gelmez                  Başa Dön

 

Cenâb-ı Hakk'ın, "Bunları korumak O'na ağır da gel­mez" buyruğuna gelince, bil ki: Bir şey bir kimseye ağır gelip, onu zorladığı zaman,  denilir. Yine denilir. Bu, çubuğa ağır­lık verip, onu eğdiğinde söylenen bir sözdür. Buna göre mâna?Gökleri ve yeri muhafaza etmek O'na ağır gelmez" şeklindedir. [41]

 

Allah, Çok Yüce ve Çok Büyüktür

 

Sonra Cenâb-ı Hak, "O, fok yüce, çok büyüktür" bu­yurmuştur. Bil ki, ayette ifâde edilen yücelikten maksadın "cihet" itibariyle yükseklik olması mümkün değildir. Biz buna, birçok bakımlardan işarette bu­lunmuştuk. Burada, önceden zikretmiş olduklarımıza şu vecihleri de ilâve ede­biliriz: [42]

 

Birinci Vecih:

 

Allah'ın Yüceliği, Mekân ve Cihet Bakımından Yücelik Değildir

 

Eğer, âyette bahsedilen yücelik mekân itibariyle olsaydı, o zaman bu yük­seklik ya kendinden üstte olan bir cihette sona ererdi, yahut da o cihette sona ermez, devam ederdi. Birinci ihtimal bâtıldır, çünkü bu yücelik kendinden üstte olan bir cihette sona ermiş olsaydı, varlığı farz edilen bu fazlaltK kısım, oraya kadarki yüksek­likten daha yüce olurdu ki, bu durumda oraya kadar olan yükseklik dışında ka­lan herşeyden daha yüce olamaz; aksine dışında kalan şeyler daha yüce olmuş olurdu... Bu yüksekliğin sonsuz olması da imkânsızdır; çünkü sonu olmayan bir mesafenin mevcudiyetine hükmetmek, yakînî ve aklî delillerin delaletiyle bâtıldır. Hem yine biz, sonu olmayan nihayetsiz bir mesafenin varlığını kabul ettiğimizde, bu mesafede sonsuz noktaların bulunmuş olduğu farzedilmiş olur. Bu durumda da, ya o noktada, kendinden daha yukarıda diğer bir noktanın farzedilmediği bir nokta bulunmuş olur, veyahut da olmaz... Eğer birinci ihti­mal söz konusu olursa, o nokta o mesafenin bir tarafı olmuş olur. Böylece bu mesafe de sonlu olmuş olur. Biz, onu sonsuz bir mesafe olarak kabul ettiği­mizde, bu da bir "hulf" (akla ve mantığa ters düşer, idrak edilemez) olur. Eğer o noktada, kendisinden üstte başka bir nokta bulunursa, o mesafe içinde varlığı farzedilen noktaların her biri, ona nisbetle aşağı olmuş olur ve mutlak mânada da ondan yukarıda bir nokta bulunmamış olur. Bu durumda da o mesafe içinde varolduğu farzedilen noktaların hiçbirisi için kesinlikle mutlak mânada bir yücelik söz konusu olamaz... Bu da (maddî) yücelik vasfının bulunmasını nefyeder...

İkinci Vecih: Âlem küre şeklindedir. Durum böyle olunca, yeryüzünün iki tarafından birine nisbetle yüksek farzedilen her taraf, ikinci yüzüne nisbetle alçak olmuş olur. Böylece de son derece yüksek olmuş olan bir şey, aynı za­manda son derece alçak olmuş olur.

Üçüncü Vecih: İki şeyden birisi için bizatihi, diğeri için de birinciye tâbi olarak bir vasıf bulunduğu zaman, vasıftaki hüküm zatı itibariyle olanda daha tam ve mükemmel olur, arızî olanda ise, daha az ve daha zayıf olur. Binaena­leyh, eğer Allahu Teâlâ için söz konusu olan yükseklik mekân itibariyle olan bir yükseklik olsaydı, o zaman kendisi sebebiyle Allah hakkında meydana ge­len bu mekân yüksekliği zâti bir sıfat olmuş olur ve, yine bu yükseklik mekân itibariyle meydana gelen yüksekliğe tâbi olarak meydana gelmiş bir yükseklik olmuş olurdu. Böylece de, mekân itibariyle olan yükseklik, Allah'ın zâtının yük­sekliğinden daha tam ve de mükemmel, Allah'ın yüksekliği ise noksan; O'-nun dışında kalanın yüksekliği ise kâmil olmuş olurdu ki, bu da muhaldir. Bütün bu vecihler, Allahu Teâlâ'nın yükseklik ve yüceliğinin cihet itibariyle olması­nın imkânsız olduğu hususunda kesin hükümlerdir. Ebu Müslim İbn Bahr el-İsfehanî'nin, Hak Teâlâ'nın,  "De ki "göklerde ve yerde bulunan şeyler kimindir?" De ki "Allah'ın..." (En-âm, 12) âyetinin tefsiri hususunda söy­lediği söz ne kadar güzeldir! O, şöyle de m ektedir "Bu ifâde, mekânın ve me­kân oluşun hepsinin Allah'ın mülkü ve melekûtu olduğunu gösterir'Daha sonra da Allahu Teâlâ, "Gündüzün ve gecenin içinde barınan her şey O'nundur(Enam,  13) buyurmuştur ki bu da, zaman ve zaman oluşun (zemaniyye) tamamının, Allah'ın mülkü ve melekûtu olduğuna delâlet eder. Binaenaleyh, Allahu Teâlâ, yüceliğinin mekân itibariyle olmasından son derece münezzeh ve berîdir. [43]

 

Allah Azimdir

 

Allahu Teâlâ'nın son derce büyük  olmasına gelince, bu da hey­betli ve ezici (kahir) olma ile, "kibriyâ" (ululuk, büyüklük) sahibi olması anla­mındadır. Azametinin miktar ve hacim bakımından olması imkânsızdır. Çünkü Alla­hu Teâlâ'nın bütün veya bazı cihetlerde sonsuz olması imkânsızdır. Çünkü sonsuz mesafelerin bulunmadığı, kesin akli delillerle sabittir. Eğer bütün cihetler itibariyle sonlu olursa, o sonlu olanı kuşatan mekânları O'ndan daha büyük olmuş olur. Binaenaleyh, böyle bir şey, mutfak olarak azim (büyük) ol­muş olmaz. Binaenaleyh Allahu Teâlâ, cevher ve cisimler olarak büyük ve yü­ce olmaktan münezzehtir. Allah, zâlimlerin söylediği şeylerden çok çok yücedir. [44]

 

Dinde Zorlama Yoktur

 

"Dinde zorlama yoktur. Gerçekte, iman ile küfür apaçık meydana çıkmıştır. Artık kim tâgûtu inkâr edip de, Allah'a iman ederse,o, muhakkak ki kopmayan en sağlam kulpa yapışmıştır. Allah hakkıyla işittci ve kemâliyle bilicidir" (Bakara, 256). Bu ayetle ilgili iki mesele vardır: [45]

 

Birinci Mesele                  Başa Dön

 

(ed-dîn) kelimesindeki eliflam hakkında âlimler şu iki görüşü ileri sürmüşlerdir:

a) Bu eliflâm, ahd ifâde eder.

b) Hak Teâlâ'nın,  "Muhakkak cennettir onun va­racağı yer" (Naziat,  41) ayetinde olduğu gibi, takdirinde  olup,eliflâm muzâfın ileyhden ivazdır. Yani, "Allah'ın dini..." demektir. [46]

 

İkinci Mesele

 

Bu ayetin tefsiriyle ilgili şu görüşlere yer verilmiştir:

Birinci Görüş: Bu, Ebu Müslim ve Kaffftl'in görü­şüdür. Bu görüşMutezile'nin kaidelerine en uygun bir görüştür. Buna göre âyetin mânası, "Allahu Teâlâ iman etme meselesini mecburiliğe ve zorlamaya bağlamamış, aksine onu, kulun kudret ve irâdesi­ne bağlamıştır. Daha sonra Kaffâl, maksadın bu olduğu hususunda şu şekil­de istidlal etmiştir: Allahu Teâlâ tevhidin delillerini çok açık, gönüllere şifa verici ve her türlü mazereti sona erdirecek bir biçimde beyan edince, bundan sonra şöyle demiştir: Bu delillerin izah edilmesinden sonra kâfirin imana zorlanması ve mecbur edilmesi durumu hariç, küfrünü sürdürme hususunda bir maze­reti kalmamıştır. Bu da, bir imtihan yurdu olan şu dünyada tatbik edilmesi caiz olmayan şeylerdendir. Çünkü dine icbar ve zorlamada, imtihan ve sınamanın yok olması mânası bulunmaktadır. Bunun bir benzeri de, Cenâb-ı Hakk'ın 'İsteyen iman etsin, isteyen de inkâr etsin" (Kehf,  29); "Eğer Rabbtn dileseydi yeryüzündeki kimselerin hepsi topyekün muhak­kak kt iman ederdi. Böyle iken sen, hepsi mü'min olsunlar diye insanları zor­layıp duracak mısın?" (Yunus, 99) ve "Onlar mü'min olmayacaklar diye, nerdeyse kendine kıyacaksın.. Eğer biz dileseydik, onların üzerine gökten bir ayet indirirdik de, onların boyunları bunun karşısında eğiliverirdi" (Şuarâ,  3-4)âyetleridir. Allahu Teâlâ'nın bundan sonra, buyurmuş olması da, bu görüşü te'kid eder. Bundan sonra geriye, ancak zorlama, mecbur etme ve icbar etme durumu kalır ki, teklife münafi (aykırı) olur gerekçesiyle bu da caiz değildir. İşte bu gö­rüşün izahı bundan ibarettir.

İkinci Görüş: İkrah, müslüman bir kimsenin kâfire, ya iman edersin ya da seni öldürürüm demesidir. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak,  "dinde zorlama yoktur" buyurmuştur. Ehl-i kitâb ile mecûsiler hakkındaki hükme gelince, cizye vermeyi kabul ederlerse, onları öldürmek caiz olmaz. Ama diğer kâfirlerin yahudi veya hristiyan olmaları halindeki hükme ge­lince, fukahâ bu hususta ihtilâf ederek, bazıları, "Onlardan cizye vermeleri istenir. Cizyeyi kabul etmeleri halinde onları öldürmek caiz olmaz" demişler­dir. Bu görüşte olanlara göre, Hak Teâlâ'nın buyruğu bütün kâfirler hakkında irâd edilmiş umûmî bir hüküm olmuş olur. Fakîrlerden, "Diyer kâfirler yahudi veya hristiyan olduklarında onlara, ciz­yeyi kabul etmeleri teklif olunmaz" diyenler de vardır. Bu görüşe göre, bunlar hakkında "ikrah" sahîh ve Hak Teâlâ'nın  ifadesi de, sadece eh­l-i kitaba tahsis edilmiş olur.

Üçüncü Görüş: "Savaştan sonra dini kabul eden kimselere, "O, zoraki dine girmiştir" demeyiniz. Çünkü harpten sonra o kimse dine girmeye razı olur ve İslâm'ı kabul etmesi de gerçek ve doğru olursa, o kimse mükreh sayılmaz. Buna göre âyetin mânası, "Onları ikraha nisbet etmeyiniz" şeklinde olur. Bunun bir benzeri de Cenâb-ı Hakk'ın. 'Size selâm verene, "Sen mü'min değilsin" demeyiniz.."(Nisa,94) âyetidir. [47]

 

İman ve Küfür Meydana Çıkmıştır                  Başa Dön

 

Hak Teâlâ'nın   "Gerçekte iman üe küfür, apaçık meydana çıkmıştır" buyruğu hakkında da, iki mesele vardır: [48]

 

Birinci Mesele

 

Bir şey açık seçik ortaya çıktığında  denilir. Bir şey bütün açıklığı ile meydana çıktığı zaman söy­lenen  ifâdesi de bu mânadadır. Buna göre, kaste­dilenle edilmeyeni birbirinden ayırıp, açtığı için izah ve tarif de "beyân" diye adlandırılır. Arapça'da J&jfi kelimesinin manası, hayra isabet ederek, onu elde etmek demektir. Kelimenin iki kullanılışı vardır: Bunlar da  bablandır. kelimesi de  kelimesi gibi, bir masdardır. kelimesi ise, "rüşd"ün zıddına denilir. Bir kimse doğru ve müstakîm olmayan bir yola sülük ettiğinde, denilir. [49]

 

İkinci Mesele

 

 sözünün mânası, "imana delâlet eden delillerin ve hüccetlerin çok olması sebe­biyle hak bâtıldan; iman küfürden; hidâyet sapıklık­tan ayrıldı" demektir. Kâdî ise: fâdesinin mânası, o, delillerle ortaya çıktı ve açık oldu; yoksa her mükellef onu kavradı, ona muttali oldu manasında de­ğil.... Çünkü bu, zaten malûm ve bilinen bir şeydir.." demiştir. Ben de derim ki, biz  kelimesinin manasının, ayrıldı, belli oldu, seçildi şeklinde oldu­ğunu söylemiştik. Buna göre âyetten kastedilen mâna nakli delillerin kuvveti ve aklî delillerin desteği sayesinde, "rüşd" ile "gayy" arasında tam bir ayrılık meydana gelmiştir, şeklindedir. Buna göre lâfız da zahirine göre bir mâna almış olur. [50]

 

Tâğût Ne Demektir?

 

Hak Teâlâ'nın. "Kim tâgûtu inkâr edip de..." buyru­ğuna gelince, nahivciler tâgût kelimesinin vezninin veznin de olduğunu söylemişlerdir. Tâgût kelimesinde "tâ" harfi, zaiddir. Tâgût keli­mesi ut (azdı, saptı, haddi aştı, taştı) kelimesinden iştikak etmiştir. Bu kelimenin takdiri ise şeklindedir, ancak-ne var ki fiilin lâme'l fiili, Arapların kal-betme (kelimeyi başka bir şekle sokma) hususundaki adetlerinde olduğu gibi, ayne'l-fiiline döndürülmüştür. Meselâ kelimelerinde olduğu gibi... Buna göre şekline dönüşmüştür; birinci kalıpta vâv harfi harekeli olup, ikinci kalıpta da makabli meftun olduğu için, vâv harfi elif harfine çevirilmiş, böylece de şeklini almıştır. Müberred ise, "Tâ­gût kelimesi hakkında söylenilen görüşlerin bana göre en doğru olanı, bu ke­limenin cemi olmasıdır" demiştir. Ebu Ali el-Farisî ise; "Durum bize göre böyle değildir. Çünkü tâgût kelimesi, kelimeleri gi­bi, bir masdardır. O kelimeler müfred oldukları gibi, bu isim de cemi değil müf-reddir. Bunun müfred bir masdar olduğuna, Hak Teâlâ'nın  "Onların dostları fagottur" (Bakara. 257) ifâdesi de delâlet etmektedir. Nitekim  (onlar âdildirler) veya  (Onlar razıdırlar) denilir. Ya­ni burada da, cemî durumunda müfred getirilmiştir" demiştir.

Nahivciler sözlerine devamla, bu lâfzın hem müfred, hem de cem için kul­lanıldığın! söyleyerek şu delilleri getirmişlerdir: Hak Teâlâ'nın, "Onu inkar etmekle emrolundüklan halde, yine tâğûtun huzurunda muhakeme olunmalarını feter/er"{Nisa, 60) âyetinde müfred olarak; fitlere gelince, onların dostları tâğûttur" (Bakara, 257) âyetinde de cem makamı­na getirilmiştir. Nahivciler sözlerine devamla şöyle derler: Bu kelimede aslolan, onun müzekker olmasıdır. Ama, Hak Teâlâ'nın, "Tâğût'tan ona tapmaktan kaçınıp..." (Zümer,  17) âyetinde, bu kelimeyle  "ilâhlar" manası murad edildiği için müennes getirilmiştir. Bunu iyice anladığın zaman biz deriz ki: Müfessirler "tâgût" hakkında beş görüş zikretmişlerdir:

1) Ömer, Mücahid ve Katâde'ye göre şeytandır.

2) Saîd İbn Cübeyr kâhin olduğunu söylemiştir.

3) Ebu'l- Âliye'ye göre sihirbazdır.

4) Bazıları da "putlardır" demişlerdir.

5) Cinlerin ve insanların taşkınlıkları olup, azan, haddi aşan her şeydir. Bunun tahkiki şöyledir: Bu şeylerle bir araya gelindiğinde tuğyan ve az­gınlık hasıl olduğundan, bu şeyler tuğyan ve azgınlık için birer sebep olmuş olurlar. Nitekim şu âyet-i kerimede olduğu gibi  "Rabbim, muhakkak ki bu putlar, insanlardan pekçoğunu sapıttılar  (İbrahim, 36).Allahu Teâlâ'nın, "Ve Allah'a iman ederse" buyruğuna ge­lince, bunda kâfirin önce inkârdan tevbe edip, bundan sonra iman etmesi ge­rektiğine bir işaret vardır. Allahu Teâlâ'nın, "O muhakkak ki kopmayan en sağlam kulpa yapışmıştır" beyanına gelince, bil ki: Bir kimse bir şeye tutunduğu zaman denilir. "kulp" kelimesinin ço­ğulu   dır. Meselâ şöyle denilmektedir: "Kovanın kulpu" ve "kadehin kulpu.." Kulpun böyle isimlendirilmesinin sebebi ise,  kelimesinin kendisine tutunulan, temessük edilen bir şey olma­sıdır, kelimesi ise,  kelimesinin müennesidir. Bu, (istiâretu'l mahsûs Iİ'1-ma'kûl) (yani: Aklî olan bir meseleyi, hissî olan bir şeye benzete­rek teşbih etmektir). Çünkü bir şeyi tutmak isteyen kimse, onun kulpuna tutu­nur. Burada da böyledir; bu dine tutunmak isteyen kimse, ona delâlet eden delillere yapışır. İslâm'ın delilleri, delillerin en güçlüsü ve en açığı olunca, bu delillerin diye isimlendirilmesi gerekmiştir. Cenâb-ı Hakk'ın  "kopmayan.." sözüne gelince, bunda bir­kaç mesele vardır: [51]

 

Birinci Mesele

 

kelimesi, koparmaksızın bir şeyi kırmaktır. kelimesi   fiilinin mutavaatı (edil­geni) olup,   "Onu kırdım, o da kırıldı" denilir. Bu lâfızdan maksat ise, mübalağadır. Çünkü, bu kulpun kırılması olmayınca, koparılması ve (yerinden sökülmesi) haydi haydi olmaz.. [52]

 

İkinci Mesele                  Başa Dön

 

Nahivciler şöyle demişlerdir: Âyetin nazmı esasen şöyledir: "Kopma­sı olmayan en sağlam kulpa.." Ama Araplar (bazan)  gibi ism-i mevsûl ve edatları izhar etmiyorlar, buna karşılık onların sılalanyla yetiniyorlardı. Meselâ şair Selâme İbn Cendel şöyle demiştir: "İftihar ederek, ken­dileriyle kanlar akıtmış olduğum 6 savaş atlarının boynu sanki, selâmlamak için dikilmiş olan taşlar gibidir". Yani, demektir. Cenâb-ı Hak da şöyle buyurmuştur: "Bizden istisnasız herkesin belli bir makamı vardır" (Saffât 164). Yani   "ki, o kimsenin vardır" tak­dirindedir. [53]

 

Allah İşitici ve Bilicidir

 

Cenâb-ı Hak daha sonra şöyle buyurmuştur: "Allah hakkıyla işitici ve kemâliyle bilicidir." Bu ifâde hakkında tki görüş vardır:

Birinci Görüş: Bunun manası, "Allah, şehâdeteyni söyleyen kimsenin sö­züyle, küfür izhar eden kimsenin sözünü duyar; mü'minin kalbindeki temiz iti-kâd ile kâfirin kalbindeki pis itikadı bilir" şeklindedir.

İkinci Görüş: Atâ'nın İbn Abbas (r.a.)'dan rivayet ettiğine göre, İbn Abbas şöyle demiştir: "Allah'ın Resulü, ehli kitaptan Medine'nin etrafında bulu­nan yahudilerin müslüman olmalarını istiyordu. Gizli ve açık bir şekilde Allah'tan bunu diliyordu". Buna göre buyruğunun manası, Allah, "Ey Muhammed, senin duâ talebini duyuyor, buna olan istek ve gayretini biliyor" şeklinde olur. [54]

 

Allah, Müminlerin Velisi, Tâgût da Kâfirlerin Dostudur

 

"Allah, iman edenlerin velistdir. Onları karanlıklardan nura çıkarır,. Kâfir olanların dostları ise, tâğûttur. O da onları, nurdan karanlıklara çıkarır. İşte onlar, cehennemliktirler. Orada ebedî kalıcıdırlar" (Bakara. 257).

Bu âyette iki mesele vardır: [55]

 

Velî Kelimesinin Manası

 

 kelimesi, ism-i fail anlamında, feîl veznindedir. Bu kelime Arapların şu sözlerinden alınmıştır:"Fa­lanca bir şeyi uhdesine aldı..." Kelimenin" aslı ise, yakınlık mânâsına gelen kelimesinden gelir. Nitekim Hüzelî şöyle demiştir: "Sen  yolundan saptırmak isteyen bazı azgın kimseler'sana yâklaşmaksızm, (seni) tehdit etti." Yine bu kelimeden olmak üzere denilir ki, manası, "Be­nim evim onun evine yakındır" demektir. Sana sevgi ve yardım hisleriyle yaklaşıp seni hiç terketmediği için, yar­dımcıya da   "velî" denilmektedir. Yine, halkın isterini yönettiği, onlara emirler ve yasaklar çıkardığı için şehrin yöneticisine de "vâlî" denilir.  (mevlâ) "efendi" kelimesi de bu kökten gelmektedir. Bundan dolayı, dostluğun zıddı anlamında olmak üzere, bir şeyi aştığın­da, tecavüz ettiğinde söylenilen ifâdesinden gelen keli­mesi kullanılır. İşte bundan dolayı "velayet" (dostluk), "adavet"in (düşman­lığın) zıddı olmuştur. [56]

 

İkinci Mesele

 

Bizim âlimlerimiz bu âyet ile, Allahu Teâlâ'nın din hususunda mü'mine olan lütuflarının kâfire olan  lüflarından daha fazla olduğuna istidlal etmişler ve şöyle demişlerdir: Bu ayet-i kerime, Allahu Teâlâ'nın kesin olarak mü'minlerin dostu olduğuna delâlet etmektedir. Malûmdur ki bir şeyin velisi olan kim­se, insanın faydasına ve elde etmek istediği amaç doğrultusunda işlerinin yolunda gitmesine vesile olabilecek olan şeyleri üstlenmiş olan kimse demektir. Bundan dolayı Cenâb-ı Hak, "Onlar, onun hizmetine ehil olmadıkları halde, Mescid-i Haram'dan men edip duruyor­lar... O'nun hizmetine ehil olanlar, ancak müttakilerdir" (Enfâl, 34) buyurmuş, Mescid-i Haram'ın bakımını yapıp orayı şenlendiren kimseyi O'nun dostu, ve­lisi addetmiş; kâfirlerin ise O'nun dostu olabilmelerini reddetmiştir. Velî'nin mânası "faydalı işleri tekeffül eden, üstlenen kimse" olup, Alla­hu Teâiâ da kendisini, hususî olarak mü'minlerin dostu yapınca, Allahu Teâlâ'nın kâfirlerin işlerini tekeffül etmesinden daha fazla olarak, mü'minlerin işlerini uhdesine almış olduğunu anlarız. [57]

 

Allah'ın Lütfü Hakkında Mutezile nin İddiası                  Başa Dön

 

Mûtezile'ye göre ise, Allahu Teâlâ hidâyet, tevfik ve lütuflar hususunda mü'min ile kâfire müsavi davranmıştır. Oysa ki bu âyet, onların görüşlerini ip­tal etmektedir. Mû'tezile şöyle demiştir: Bu tahsis, şu vecihlerden birine ham-iedilebilir:

Birinci Vecih: Bu, lûtuflann fazlalığı manasına hamledilmiştir. Nitekim Hak Teâlâ bu hususu,"Hidayete erenlerin ise, hida­yetlerini arttırmıştır" (Muhammed, 17) sözüyle belirtmiştir. Aklî bakımdan ise bu­nun izahı şöyledir: Hayır ve tâatın bir kısmı, diğerlerine sebep olur. Bu böyle­dir, çünkü mü'min bir kimse, içinde va'zu nasihat yapılan bir mecliste bulunduğu zaman, onun kalbi huşu, huzu' ile dolup bir hüzne bürünür. Böy­lece de onun durumu, küfür ve isyanlarla kalbi katılaşmış kimsenin durumun­dan farklı olur. Bu da, mü'min için olabilecek lûtuflann, başkası için olamıyacağtnı gösterir. Böylece, Allah'ın sadece mü'minlerin dostu olması bu mânaya hamledilmiş olur.

İkinci Vecih: Allahu Teâlâ mü'min kimseleri ahirette mükâfaatlandınr ve devamlı nimetleriyle büyük lütuflarını onlara tahsis eder. Böylece âyette bah­sedilen tahsis bu mânaya hamledilmiş olur.

Üçüncü Vecih: Allahu Teâlâ, herkesin faydasına olan şeyleri eşit olarak tekeffül etmiş olması mânasında, her ne kadar herkesin velîsi ise de; ne var ki bu velayetten istifâde edenler mü'min kimselerdir. Böylece Cenâb-ı Hakk'ın, "Müttaküev için bir hidâyettir "(Bakara, 2) âyetinde de olduğu gibi, bu âyet mü'minlere tahsis edilmiştir.

Dördüncü Vecih: Allahu Teâlâ, mü'minleri sevmesi mânasında, mü'min­lerin velisidir. Allah'ın mü'minleri sevmesinden maksad ise, mü'minlerin ken­dilerini değil, mü'min kullarının zâtına olan tazimlerini takdir etmesidir. [58]

 

Lütuf Konusunda Ehl-i Sünnetin Onlara Cevabı

 

Âlimlerimiz Mû'tezile'nin birinci görüşlerine şu şeklide cevap vermişler­dir: Lütufların fazlalığı mümkün olduğu müddetçe, lütuf, size göre vâcibtir. Hal­buki Allahu Teâlâ'nın mü'min kimseler hakkında eda edeceği bir vâcib yoktur. Bu mâna kâfir hakkında, zaten tam manasıyla mevcuttur. Hatta mü'min ken­disi vesilesiyle Allah'ın bu fazla lütfunu elde edeceği şeyleri yapmıştır. İkinci sualleri olan Allah'ın ahirette mü'mini mükâfaatlandırması yorumu da uzak bir ihtimaldir. Çünkü mü'minlere ahirette mükâfaat verilmesi, Allah'a vâcibtir[59] Binaenaleyh mü'minlerin velisi, bu sevabı Allah üzerinde bir hak gören kimse olur. Böylece de, o kimsenin velisi kendisi olur; Allah ise onun velisi olmaz. Üçüncü sual ki Allah'ın velayetinden faydalananın mü'min olduğudur. Ona da şu şekilde cevap veririz: Velayet konusunda, kendisi sayesinde mü'minin kâfirden ayrıldığı bu husus, Allah'tan değil, kuldan sudur etmiş olur. Binaena­leyh bu görüşe göre kulun velisi, başkası değil, bizzat kendisi olur.

Dördüncü suale, yani velayetin burada muhabbet manasına geldiği iddasına cevâbımız ise şöyledir: Muhabbetin mânası, mükâfaat vermektir. Bu, ay­nı zamanda, ikinci sorudur. Biz buna ikinci sorunun cevâbıyla cevap vermiş olduk. [60]

 

Allah Müminleri Karanlıktan Nura Çıkarır

 

Hak Teâlâ'nın,"Onları karanlıklardan lûra çıkarır" buyruğu ile ilgili iki mesele vardır: [61]

 

İmanı Kulun Kalbinde Yaratan Allah'dır                  Başa Dön

 

Müfessirter, âyette bahsedilen "zulumât" ve "nûr" kelimesinden maksat, küfür ve imandır. Böylece bu  âyet, Allahu Teâlâ'nın insanı küfürden çıkarıp, ima­na sokan bir zât olduğu hususunda sarih bir delil olmuş olur. Böylece de imanın, Allah'ın yaratmasıyla meydana gelmesi gere­kir. Çünkü iman, şayet kulun yarattığı bir fiil olsaydı, o zaman kul kendisini küfürden çıkarıp, imana sokan kimse olmuş olurdu ki, bu da ayetin sarîh be­yanına ters düşerdi. Mû'tezile, buna şu iki şekilde cevap vermiştir:

a) Karanlıklardan çıkarıp nura sokmak, deliller getirmek, peygamberler yollamak, kitaplar indirmek, imana en beliğ bir şekilde teşvik edip küfürden de aynı şiddette sakındırma manasına hamledilmektedir. Kadî şöyle der: Allahu Teâlâ, putlar her ne şekilde olursa olsun insanla­rın sapmalarına sebep olduğu için,'Rabbim, muhakkak ki onlar, insanlardan çoğunu saptırdılar" (İbrahim, 36) âyetinde sap­tırma işini putlara nisbet etmiştir. Binaenaleyh, iman eden kimseler için Al­lah'ın yaratmış olduğu sebeplerin güçlü olmasına rağmen, karanlıklardan nura çıkarma işinin Allah'a nisbet edilmesi daha münasip olur.

b) Karanlıktan nura çıkarma işinin " Allahu Teâlâ'nın, insanları cehen­nemden cennete döndürmesi" mânasına hamledilmesidir. Kadî: "Bu, hakikate daha yakındır; çünkü ahirette bu konuda meydana gelecek olan şeyler, Allah'ın fiilllerindendir. Dolayısıyla sanki o şeyi Allah yapmış olur" demektedir. Mutezile'nin bu görüşlerinden birincisine, şu iki hususla cevâp veririz:

1) Bu nisbet, fiilde hakikat, teşvik ve terğibde mecaz ifâde eder. Aslofan, lâfzı hakikate hamletmektir.

2) Bu teşvik etmeler, eğer vesileyi tercih etmede müessir olursa, râcih olan sebep vâcib, mercûh olan (terkedilen) ise imkânsız olur. Bu durumda da Mutezile'nin görüşü bâtıl olmuş olur. Eğer o vesilenin tercihte bir tesiri yoksa, bunun "çıkarma" diye adlandırılması doğru olmaz.

İkinci görüşleri de şu iki bakımdan reddedilmiştir:

a) Vahıdî: "En'âm süresindeki, 'Karanlıkları ve aydınlığı yarattı"(Enam nayeti dışında Kur'an'da geçen bütün

tabirlerinden Allahu Teâlâ küfür ile imanı kastetmiştir. Çünkü En'âm süresindeki bu ifâdeyle Allah, gece ve gündüzü kastetmiştir" diyerek, sözünü şöyle sürdürmüştür: "Allah, küfrü, idrâk etmeye mâni olma hususunda adetâ zulmet gibi olduğu için, bir "zulmet" imanı da, anlamanın ve idrak etmenin bir sebebi olduğu için, bir "nûr" olarak kabul etmiştir."

b) Mü'mini ateşten döndürüp cennete sokmak, Mutezile'ye göre, Allah'a vâcib olan bir iştir. Binaenaleyh lâfzı bu mânaya hamletmek caiz değildir. [62]

 

İkinci Mesele

 

Hak Teâlâ'nın buyruğunun zahiri, onların önce küfürde olduklarını, da­ha sonra da, Allahu Teâlâ'nın onları küfürden çıka­rıp imana sokmuş olmasını iktiza eder. Sonra, burada da iki görüş vardır: [63]

 

Ayetin Nüzul Sebebi                  Başa Dön

 

Birinci Görüş: lâfzın zahirine hamledilmesidir. Bu da, bu âyetin, kâfir olup daha sonra müslüman olan kimseye tahsis edilmesi hususudur. Bu görüşte olanlar, âyeti kerimenin sebeb-i nüzulü hakkında pek çok rivayetlerde bulun­muşlardır.

a) Mücâhid şöyle demektedir: "Bu âyet, Hz. İsa'ya iman edenlerle küfre­den kimseler hakkında nazil olmuştur. Binaenaleyh, Allahu Teâlâ Hz. Muham-med (s.a.s.)'i peygamber olarak gönderince, Hz. İsa'yı peygamber olarak kabul etmeyenler Hz. Muhammed'e iman etmişler; Hz. İsa'ya iman edenler de Hz. Muhammed (s.a.s.)'i kabul etmemişlerdir.

b) Âyet, hristiyanların usulüne göre Hz. İsa'ya iman edip, daha sonra da Hz. Muhammed (s.a.s.)'e iman eden kimseler hakkında nazil olmuştur. Böy­lece, onlar Hz. Muhammed (s.a.s.)'e iman ettiklerinde, Hz. isa'ya olan iman­ları bir zulmet ve bir küfür gibi olmuş olur. Çünkü Hz. İsa'da hem beşeriyyet, hem de ulûhiyyet vasfının bulunduğuna, ittihada inanmak, küfürdür. Halbuki Allahu Teâlâ, o kimseleri o zulmetten çıkarıp, İslâm'ın nuruna sokmuştur.

c) Âyet, Hz. Muhammed (s.a.s.)'e iman etmiş olan, bütün kâfirler hakkın­da nazil olmuştur.

İkinci Görüş: Lâfzın, ister o iman küfürden sonra olsun, isterse böyle ol­masın, Hz. Muhammed (s.a.s.)'e iman eden herkese hamledilmesidir. Bunu şu şekilde izah edebiliriz: Her ne kadar onlar kesinlikle karanlık içinde olma­salar dahi, Allahu Teâlâ'ntn onları karanlıklardan çıkarıp, nura sokmuş oldu­ğunun söylenmesi de uzak bir ihtimal değildir[64]. Bunun böyle olduğuna hem Kur'an-ı Kerim, hem hadis-i şerif, hem de örf delâlet etmektedir. Bu hususun Kur'an'dan delili,Hak Teâlâ'nın,"Siz, ateşten bir uçurumun kenarın­ında  idiniz de, Allah sizi kurtardı"(Al-i İmran. 103) âyetidir. Onların, asla ateşin için­de olmadıkları herkesin malûmu olan bir husustur

Yine Hak Teâlâ, "Onlar iman edin­ce, onlardan rüsvayhk azabını giderdik" (Yûnus, 98) buyurmuştur. Halbuki, on­lara herhangi bir azâb kesinlikle inmemişti. Allahu Teâlâ, Yusuf (a.s.)'un kıssası hakkında da, "Muhakkak ki benr Al­lah'a iman etmeyen bir topluluğun dinini terkettim" (Yusuf, 37) buyurmuştur. Halbuki Yûsuf (a.s.), asla o dinden olmamıştı.. Ve yine, "Ve sizden kimisi de, ömrün en aşağı olanına götürülür" (Nahl, 70) buyurmuştur. Halbuki onlar asla, ömrün en aşağı ve en rezilinde olmadılar.. Bunun hadisten delili ise, Hz. Peygamber (s.a.s.)'den rivayet edilen şu hususlardır: Hz. Peygamber (s.a.s.)  diyen bir kimseyi duy­duğunda, "Fıtratına göre söyledi.." O adam,  dediğindeyse, ateşten kurtuldu[65]  dedi. O kimsenin ateşin içinde olmadığı herkesçe bilinen bir husustur. Yine Hz. Peygamber (s.a.s.)'in, ashabına dönerek,..."Çekirgelerin düşüşü gibi ateşe düşüyorsunuz. Ben de sizi ateşe düşmekten korumak için, etekleri­nizden tutuyorum[66] "demiştir. Onların ise, ateşe üşüşmedikleri herkesin ma­lûmudur. Örfden delile gelince, bu şöyle olur: Baba, bütün malını infak edip harca­dığı zaman, oğlu ona, "Sen beni malından çıkardın", yani, "Malından bana hiç birşey bırakmadın, beni mahrum ettin" der. Bundan maksat, oğlu o malın içindeydi de, babası onu onun içinden çıkardı, demek değildir. Bu işin hakikati şudur: Kul, Allah'ın tevfikinden uzak kalırsa, karanlıklar içine düşer.. Böylece de Allahu Teâlâ'nın tevfiki, o karanlıkların o kimseden savuşup gitmesine sebep olur. Savuşturma ile ortadan kaldırma arasında bir tür benzerlik bulunmaktadır. Binaenaleyh bu üslûp, "çıkarmak" ve "uzaklaştırmak" fiillerinin de savuşturma ve kaldırma (def ve ref) manasında kullanılabileceklerini gösterir. [67]

 

Kafirlerin Dostları Tâğut'tur                  Başa Dön

 

Hak Teâlâ'nın, "Kâflr olanların dostları iser tâğuttur" buyruğuna gelince, bil ki Hasan el-Basri bu ifadeyi

şeklinde okumuş ve bu şekilde okunacağına, bundan sonra gelen  lafzıyla istidlal etmiştir. Ne var ki bu, Mushaf'a mu­halif, şazz bir kıraattir. Hem biz, bu lâfzın iştikakı meselesinde, bu kelimenin cemi (çoğul) bir lâfız değil, müfred olduğunu açıklamıştık. Hak Teâlâ'nın, o da onları, nurdan ka­ranlıklara çıkarır" âyetine gelince, Mutezile bu âyetle küfrün Allah'tan olma­dığına istidlal etmişlerdir. Bizim alimlerimiz de şöyle demişlerdir: Allahu Teâlâ, ittifakla mecazi ola­rak nurdan çıkarıp karanlıklara sokmayı tâğûtlara nisbet etmiştir. Çünkü gö­rüşlerin en açığına göre, tâgûttan murad, puttur. Bunu, Hak Teâlâ'nın, "Rabbim, putlar, insanlardan çoğunu'saptır­dılar" (İbrahim,36) âyeti de te'yîd eder. Bu âyette Alİahu Teâlâ, saptırma işini putlara isnad etmiştir. Bu nisbet, hem bize hem de size göre ittifakla mecazî bir nisbet olunca, bu sizin lehinize bir delil olmaktan çıkar.Sonra Hak Teâlâ  "İşte onlar, cehennemliktirler. Orada ebedî kalıcıdırlar" buyurmuştur. Bu ifâdenin sadece kâfirlere yönelik olması muhtemel olduğu gibi, hem kâfirlere, hem de putlara yönelik olması, böylece de hepsi için bir vaîd ve men ifâde etmesi muhtemel­dir. Çünkü jjjüy lâfzı çoğul olup zikredilen şu iki cinse de râci olması doğru olunca, bu ifâdenin ikisine birden raci olması gerekir. Allahu Teâlâ doğ­ruyu en iyi bilendir. [68]

 

Üç Kıssa

 

"Allah kendisine hakimiyet verdiği için, İbrahim ile Rabbi hakkında çekişeni görmedin mi? Hani İbrahim: "Benim Rabbim hem diriltir, hem öldürür" deyince O: "Ben de diriltir, öldürürüm" demişti. İbrahim: "Allah güneşi doğudan getiriyor. Haydi sen de onu batıdan getir" deyince ise, o kâfir şaşırıp kalmışh. Allah zâlimler güruhuna hidayet etmez. Yahut o kimse gibisini ki, o, çatılan çökmüş, duvarları da üstüne yıkılmış bir kasabaya uğramış, "Allah burasını ölümünden sonra nasıl diriltecek?" demiş, Allah da onu yüz yıl Ölü bırakmış, sonra da diriltmiş. (Ona), "ne kadar kaldın?" deyince, o da "bir gün, yahud bir günden az" diye söylemişti. Allah:   Hayır, yüz yıl kaldın. İşte, yiyeceğine, İçeceğine bak, henüz bozulmamıştır. Bir de merkebine bak.. İşte böyle yapmamız, seni insanlara ibret nişanesi kılmamız içindir. (Merkebin) kemiklerine bak, onları nasıl birleştirip yerli yerine koyuyoruz. Sonra da onlara et giydiriyoruz" dedi.. O (merkeb dirillp eski haline geldiği) kendisine apaçık belli olduğu zaman şöyle dedi: "Biliyorum ki, Allah şüphesiz herşeye hakkıyla kadirdir(Bakara,258-259).

Bil ki Allahu Teâlâ burada üç kıssadan bahsetmiştir. Bunlardan birincisi yaratıcı zâtı tanımayı, ikincisi ve üçüncüsü ise haşr, neşr ve ba'si isbat etmeyi açıktama hususundadır. [69]

 

Birinci Kıssa: Hz. İbrahim'in Hükümdar (Nemrud)'la Münazarası                  Başa Dön

 

Birinci kıssa Hz. İbrahim (a.s.)'in kendi zamanında yaşayan hükümdar ile münazarası olup, işte bu, tefsir etmekte olduğumuz ayettir. Hak Teâlâ'nın "Görmedin mi?" hitabı, muhatabı taaccüb et­meye davet eden bir kelime olup, lâfzı ise istifham lâfzıdır. Bu tıpkı, denilmesi gibidir. Bunun mânası, "Şu işi yap­ma hususunda, falanca gibisini gördün mü?" şeklindedir. Hak Teâlâ'nın, "İbrahim ile Rabbi hakkında çe­kişen..." buyruğuna gelince, bu hususta Mücahid, âyette  ilgi zamiriyle bahsedilen bu kimsenin Nemrûz (Nemrûd) İbn Kenan olduğunu söyle­miştir ki bu, büyüklük taslayan ve rubûbiyyet iddiasında bulunan ilk kimsedir. Âlimler, bu çekişmenin ne zaman olduğu hususunda ihtilaf etmişlerdir. Bazı­larına göre bu, putları kırdığında ateşe atılmadan önce olmuştur. Bu görüş Mukâtil'den rivayet edilmiştir. Bazıları da, bunun Hz. İbrahim ateşe atıldıktan sonra olduğunu söylemişlerdir.  (karşılıklı) galebe çalmak isteme" d denilir. Yani "Onunla hüccetleştim ve onu yendim.." Hak Teâlâ'nın  ifâdesindeki zamirin, Hz. İbrahim'e râci olması muhtemel olduğu gibi, ta'n eden kimseye (Nemrûz'a) râci olması da muhtemeldir. Birinci ihtimal daha açıktır. Nitekim Hak Teâlâ, "Kavmi ona hüccet ge­tirmeye kalkıştı. O dedi ki: "Allah hakkında mı benimle çekişiyorsunuz?"  (Enam 80) buyurmuştur. Bunun manası, "Kavmi, Rabbi hususunda onunla çekişmiştir" şeklindedir. Hak Teâlâ'nın   'Allah kendisine mülk verdiği için" ifâ­desine gelince, bii ki bu ifâde hakkında şu iki görüş belirtilmiştir.

Birinci Görüş:  ifâdesindeki hâ zamiri, İbrahim (a.s.)'e râ'cidir. Ya­ni, "Ailahu Teâlâ İbrahim'e mülk verdi" demektir. Bu görüşte olanlar kendi görüşlerine şu hüccetleri getirmişlerdir.

Birinci Hüccet: Hak Teâlâ'nın, "Muhakkak ki biz İbra­him ailesine kitap ve hikmet verdik. Ve onlara, büyük bir mülk verdik"(Nisa,  54) âyetidir. Yani, "nübüvvet ve Allah'ın dinini ayakta tutma hususunda bir hü­kümranlık verdik.." demektir.

İkinci Hüccet: Ailahu Teâlâ'nın,kendisinin Rab olduğunu iddia eden kâ­firlere mülk vermesi caiz değildir.

Üçüncü Hüccet: Zamirin zikredilen iki şeyden en yakın olanına râci ol­ması vâcibtir. İbrahim (a.s.), zikredilen iki şeyin, zamire daha yakın olanıdır. Binaenaleyh bu zamirin Hz. İbrahim'e râci olması gerekir.

İkinci Görüş: Bu müfessirlerin çoğunluğunun görüşüdür. Buna göre, za­mir Hz. İbrahim'le çekişen o kimseye râcidir. Bu görüşte olanlar, birinci gö-rüştekilerin birinci delillerine, "Bu âyet, mülkün Hz. İbrahim'in soyu içinde bulunduğuna delâlet eder. Ayette, mülkün Hz. İbrahim'de bulunduğuna dair bir delâlet yoktur" diye cevap vermişlerdir. İkinci hüccetlerine de şu şekilde cevap verirler: Buradaki mülkten murad, dünyada geniş imkân sahibi olmak, muktedir olmak ve zengin olmaktır. Tec­rübe de, Ailahu Teâlâ'nın bütün bu şeyleri bazan kâfirlere de verdiğine delâ­let etmektedir. Ailahu Teâlâ'nın o kimseye, mü'minken mülkü vermiş olması, daha sonra da o kimsenin Allah'ı İnkâr etmiş olmasının söylenmesi niçin caiz olmasın? Üçüncü hüccetlerine de şu şekilde cevap verirler: İbrahim (a.s.), zamire, zikredilen iki şeyin her ne kadar en yakını ise de, ne var ki pekçok rivayet Hz. İbrahim'le mücadele eden şahsın hükümdar olduğu istikametinde varid olmuş­tur. Binaenaleyh zamirin, işte bu bakımdan o kimseye râci olması daha mü­nasiptir. Sonra bu ikinci görüşte olanlar, kendi görüşlerine şu. hususları delil getir­mişlerdir:

a) Allahu Teâlâ'nın  ifâdesi, şu üç manaya muhtemel­dir: Bu manalardan herbiri, "Biz zamirin Hz. İbrahim'e değil, o melîke ait ol­duğunu söylediğimiz zaman" doğru olur. Bu te'villerden biri, mânanın şu şekilde olmasıdır: "Mülkün ona (o meli­ke) verilmesi, onu şımartmış, onun büyüklük taslayıp azmasına sebep olmuş, böylece de o, bundan dolayı çekişmiştii" mânasında olmak üzere"Allahu Teâlâ ona mülk verdiği için, Rabbi hususunda o, Hz. İbrahim'le pekişmiştir." Bu mânanın da, ancak azgın bir hükümdara uygun düşeceği malûmdur. İkinci te'vil, mânanın şöyle olmasıdır O, Rabbinin kendisine mülk verme­sine bir şükür olsun diye, Rabbi hususunda çekişmeye başladı.. Nitekim,  denilir. Bu sözden maksad, "kişinin iyilik yap­masından dolayı o kimseye dost olması gerekirken, o bunun aksini yapmıştır" şeklindedir.Bunun bir benzeri de Cenâb-ı Hakk'ın"Şükredeceğinize rızkınızı yalanlıyorsunuz"(Vakıa, 82) âyetidir. Bu te'vii de pey­gambere yakışmaz. Çünkü mülk ister bulunsun, ister bulunmasın, peygam­berin hüccetleşmesi vâcib olur. Ama, şu azgın, haddi aşan hükümdara gelince, onun, büyük bir mülkü olduktan sonra bu taşkın azgınlığını izhar etmesi uy­gun ofur. Böylece Hak Teâlâ'nın, "Allah kendisine mülk verdiği için..." buyruğunun mânâsı ancak, o zamiri azgın melike hamlettiği­mizde doğru olacağt sabit olur.

b) Bu ayetten maksat, Hz. İbrahim (a.s.)'in hak dine açıkça davet etmesi hususundaki durumunun mükemmelliğini açıklamaktır. Kâfir olan kimse hey­betli bir sultan, Hz. İbrahim de melik olmadığı zaman, bu mâna, İbrahim (a.s.)'in melik kabul edilmesi halinden daha mükemmel olur. Kâfir Nemrûd melik ol­duğuna göre, bizim, yukarıda zikrettiğimiz hükmün kabul edilmesi gerekir.

c) Ebu Bekr El-Esamm m zikrettiği husustur. Bu da'*Hz. İbrahim (a.s.), şayet melik olsaydı, kâfir olan Nemrûd, iki adamdan birisini öldürüp diğerini serbest bırakmazdı. Aksine Hz. İbrahim (a.s.), ona bu hususta, şiddetle karşı çıkardı. Hatta İbrahim (a.s.)'in bu işi yapmaması hususunda kâfiri zorlaması gerekirdi" şeklindedir.

Kâdî şöyle demiştir: "Esammın yaptığı bu istidlal zayıftır. Çünkü Hz. İb­rahim (a.s.)'in din ve mucizeler izhar etme hususunda melik ve sultan; bu kâ­firin de zulüm hususunda melik, muktedir ve sultan olduğunun ileri sürülmesi de muhtemeldir. İşte bu sebepten dolayı kâfir olan Nemrûd, iki adamdan biri­sini öldürebilmiştir. Yine, o iki adamdan birini kısastan dolayı öldürmüş; diğerini de kendisine kısas gerekmediğinden veyahut da diyet vermiş olmasından ötürü serbest bırakmış olması da caizdir".Cenâb-ı Hakk'ın, "Ben de diriltir, öldürürüm" buyruğu da, bir haber ve bir va'iddir. Kur'an'da kâfirin bunu bizzat gerçekleştirdiğine dair herhangi bir delil yoktur. İşte bu da, bu meseleyle ilgili bir husustur. Hak Teâlâ'nın,  "Hani İbrahim: "Be­nim rabbim hem diriitirr hem öldürür" demişti" ifadesiyle ilgili de birkaç me­sele vardır: [70]

 

Hz. İbrahim'in Allah'ın Varlığım İsbatı                  Başa Dön

 

Zahir olan odur ki, bu,zikredilmeyen fakat önceden geçmiş olan bir soruya verilmiş olan cevapttr. Bu

böyledir, çünkü peygamberlerin hak dine davet için peygamber olarak gönderildikleri, malûm olan bir husustur. Binaenaleyh Hz. İbrahim peygamber olduğunu öne sürdüğünde, bu iddiayı kabul etmeyen kimse, O'ndan âlemin bir İlâhının bulunduğunu isbat etmesini ister. Görmez misin ki; Hz. Musa (a.s.),  "Muhakkak ki ben âlemlerin Rabbinin peygamberiyim"'(Şuarâ,  16) dediği zaman, Fi­ravun "Alemlerin Rabbi nedir?" (Şuarâ, 23) demişti. Bunun üzerine Hz. Musa (a.s.) "Göklerin, yerin ve ikisi arasmdakilerin Rabbidir(Şuara, 24) ifadesiyle Allah'ı ispat hususunda de-tit getirmiştir. Burada da böyledir. Hz. İbrahim peygamber/iğini açıklayınca Nemrûd, "Rabbin kimdir?" der. Bunun üzerine Hz. İbrahim, "Rabbim hem dirilten, hem de öldüren zâttır" der. Ne var ki olay bu hususa delâlet ettiği için, bu cevâbın sorusu hazfedilmiştir. [71]

 

İkinci Mesele

 

Hz. İbrahim'in delili son derece yerindedir. Çünkü Allah ancak, kadir olan kimselerden hiç birinin or­tak olamayacağı fiilleri vasıtasıyla bildirilebilir, tanı­tılabilir. Diriltip öldürme de, işte böyle bir fiildir. Çünkü mahlûkât, bu iki işi yap­maktan acizdir. İradeden sonra, ilim zaruridir. Binaenaleyh, kendilerini gör­düğün şu muktedir kimselerden başka bir müessirin bulunması gerekmektedir. Bu müessir de, yâ "mûcib" (Zâtı icabı yapan, bir anlamda iradesi mutlak olmayan) ya muhtar  (hür)  mutlak irâde sahibi )olur. Birincisi bâtıldır, qünkü onun devam etmesinden, eserinin de devam etmesi gerekir. Bu durumda, di­riltmenin öldürmeyle; öldürmenin de diriltmeyle değişmemesi gerekirdi. İkincisine gelince, bu şöyledir: Biz, canlıların muhtelif şekilleri, uzuvları, vasıflan, karakterleri ve özellikleri olduğunu görüyoruz. Mûcib-i bi'zzât'ın te­siri hu şekilde olmaz.. Binaenaleyh, diriltmek ve öldürmek fiilleriyle, şu canlıları  diriltme ve öldürme işinde kudret ve ihtiyar yoluyla etkili olan başka bir varlığın bulunmuş olduğunu anlamış oluruz. Ki bu da, Allahu Teâlâ'dır. Bu Allahu Teâlâ'nın, kitabının pekçok yerinde zikretmiş olduğu güçlü ve sağlam bir delildir. Nitekim Hak Teâlâ, "Andolsun ki biz, insanı çamurdan (süzülmüş) bir hülâsadan yarattık. Son­ra onu, sağlam bir karargâhta bir nutfe haline getirdik. Sonra o pıhtıyı bir "alaka" haline getirdik. Derken o "alaka" yi bir çiğnem et parçası yaptık; o bir çiğnem eti de kemik haline getirdik. Sonra da o kemiklere et giydirdik. Bilâhare onu, başka bir yaratılışla inşa ettik. Suret yapanların en güzeli olan Allah'ın şanı ne yücedir! Sonra siz muhakkak ki bundan sonra ölüler haline geleceksiniz. Sonra siz, kıyamet gününde muhakkak ki diriltileceksiniz" (Müminûn, 12-16). "Andolsun ki biz insanı en güzel bir yapıda yarattık. Sonra onur aşağıların aşağısına indirdik"(Tîn,  4-5) ve "Ölümü ve hayan yaratan..."(Mülk,   2) buyurmuştur. [72]

 

Üçüncü Mesele

 

Bir kimse şöyle diyebilir: Allahu Teâlâ, bazı âyetlerinde ölümü hayattan önce zikretmiştir. Meselâ bun­lardan birkaçı şu ayetlerdir: "Allah'ı nasıl inkâr edersiniz? Halbuki siz ölü idiniz de, O diriltti" (Bakara, 28)  "Ölümü ve hayan yaratan.. "(Mülk, 2) ve Hz. İbrahim'in Allah'ı medhü sena ederken söylediği,  "Beni öldüren, sonra da dirilten O'dur...";(Şuara , 61)..O halde neden bu âyette, hayatı ölümden önce zikrederek, "Benim Rabbim hem diriltir, hem öldürür" demiştir?

Cevap: Delil getirmeden maksat, Allah'a davet etmek olunca, delilin son derece açık olması gerekir. Hiç şüphe yok ki, hayat halinde hilkatin hayranlık uyandıran şeyleri daha çok,ve insanların buna muttali olması daha mükem­meldir. Binaenaleyh burada hayatın daha önce zikredilmesi gerekir. Hak Teâlâ'nın "Ben de diriltir, öldürürüm" buyruğu ile ilgili birkaç mesele vardır: [73]

 

Birinci Mesele                  Başa Dön

 

Nakledildiğine göre İbrahim (a.s.), böyle bir hüccet ile istidlal edince, kâfir olan o kral, iki şahsı çağırta­rak, birisini öldürür, diğerini serbest bırakır ve, "Ben de diriltip öldürüyorum" der. İşte tefsirlerde nakledilen budur. Bana göre bu, uzak bir ihtimaldir. Çünkü Hz. İbrahim'in durumundan anlaşılan, istidlal edi­şinde de özetle açıkladığımız şekilde, O, diriltmenin ve öldürmenin hakikatini açıklamıştır. O bu şekilde açıklama yapınca, akıllı bir kimsenin bu şekildeki öldürme ve diriltmeyi; birisini öldürüp diğerini öldürmeme mânasındaki öldü­rüp diriltme ile karıştırması imkânsızdır. Yine, büyük bir topluluğun, bu kadar farkı göremeyecek bir biçimde ah­mak olması imkânsızdır. Âyetten kastedilen, Allah en iyisini bilir ya, başka bir şeydir. O da, Hz. İbrahim, Allah'ın diriltip öldürdüğünü delil olarak öne sürün­ce, bunu kabul etmeyen kimse ise, "Sen Allah'ın semavî ve yeryüzüne taal­luk sebepleri vasıta kılmaksızın, doğrudan doğruya diriltip öldürdüğünü, veyahut da semavî ve arzî (yere âit) sebepleri vasıta kılarak diriltmenin ve öl­dürmenin meydana geldiğini iddia ediyorsun. Birincisi imkânsızdır. İkincisi ise bizim maksadımıza delâlet etmez. Çünkü bizden biri, diğer sebepleri de vası­ta kılarak öldürtmeye ve diriltmeye muktedir olabilir. Meselâ cima etmek, se­mavî ve arzî sebepler vasıtasıyla canlt bir çocuk elde etmeye; zehir almak ise, bazen ölüm neticesine götürebilir" der. Nemrûd, işte bu şekildeki sorusunu yöneltince, İbrahim (a.s.) şu şekilde cevap verir: Farzet ki, Allah'ın diriltip öl­dürmesi felekî birtakım sebepler vasıtasıyla meydana gelmiş olsun. Ama ne var ki, bu felekî birtakım hareketler ve sebepler, mutlaka müdebbir fail tara­fından meydana getirilmiştir. Binaenaleyh, o felekî hareketlerin müdebbiri Hak Teâlâ olunca, o feleki hareketler vasıtasıyla meydana gelen diriltme ve öldür­me işi de, Allah tarafından meydana getirilmiş olur. Ama, felekler ve "unsurlar" ile ilgili sebepler vasıtasıyla beşerin elinde tahakkuk eden diriltme ve öldürme ise böyle değildir. Çünkü beşerin felekî birtakım sebeplere muktedir olması imkânsızdır. Böylece bu ikisi arasında fark ortaya çıkmış olur.Sen bunu iyice anladığında şunu bil ki Hak Teâlâ'nın, "Muhakkak ki Allah güneşi doğudan ge­tiriyor" beyanı, başka bir delil olmayıp aksine birinci delilin tamamlayıcısı olur. Bunun mânası şudur: Allahu Teâlâ tarafından meydana gelen diriltme ve öl­dürme, her ne kadar felekler vasıtasıyla oluyor ise de, ancak ne var ki felekle­rin hareketleri bizzat Allah'tandır. Binaenaleyh, netice itibariyle diriltme ve öldürme de Allah vasıtasıyla olmuş olur. Beşere gelince, her ne kadar dirilt­me ve öldürme ondan, semavî ve arzî sebeplerden yararlanılarak sudur edi­yor ise de, ancak ne var ki sebepler o beşerin kudretiyle meydana gelmiş değildir. Binaenaleyh, beşerden sâdır olan diriltme ve Öldürme işi, Allah'ınki gibi olamaz ve bunun Allah'ın öldürmesiyle bir tenakuz teşkil edemeyeceği de sabit olmuş olur. Buna göre bu münazaranın cereyan ediş şekli, herkesçe meşhur olan, işte budur. Allah durumun hakikatini ve içyüzünü en iyi bilendir. [74]

 

İkinci Mesele

 

Kıraat âlimleri, Kur'an'ın tamamında vasıl halinde üi zamirinin elifinin düşürüleceği hususunda ittifak etmişlerdir. Ama ne var ki Nâfi'den bu eliften sonra hemen hemze-i vasi geldiğinde, elifin okunacağı rivayet edilmiştir. Sa­hih olan ise, kıraat imamlarının ekseriyetinin görüşüdür. Çünkü mütekellim za­miridir. Bu da hemze ve nûndan meydana gelir. Elif harfine gelince, bu harf vakf için gelmiştir. Nitekim aynı şekilde sekte halinde vakf yapmak için hâ getirilir. gibi[75]. Bu hâ harfi vasi halinde düştüğü gibi, elif de vasi ha­linde düşer. Çünkü kendisine bitişen şey, onun yerini tutar. Görmez misin, kendisinde hemze-i vasi bulunan bir kelimeye bir şey bitiştiğinde, hemze-i vasi düşer, okunmaz; çünkü başında hemze-i vasi bulunan kelimeye bitişen şey, doğrudan hemze-i vasldan sonra gelen kısmın okunmasına vesile olur. Böy­lece de hemze-i vasi okunmaz. deki elif de böyledir. Vakf için getirilen hânın, vasi halinde hemze-i vasim düşmesinin vâcib olması gibi, bu hâ'nın da düşmesi vâcib olur. [76]

 

Hz. İbrahim'in Güneş Delilini Getirmesi                  Başa Dön

 

Hak Teâlâ'nın, İbrahim: "Allah güneşi doğudan getiriyor. Haydi sen de onu batıdan getir" dedi" beyanına gelince, bil ki, âlimlerin bu makamda uyguladıkları iki yol vardır:

Birinci Yol: Bu, müfessirlerin ekserisinin görüşüdür. Buna göre, İbrahim (a.s.) Nemrûd'un "ben de diriltir ve öldürürüm" diyerek ortaya bir şüphe attı­ğını görünce, bundan daha açık bir delili serdetmeye geçerek, demiştir. Bu görüşte olanlar, istidlal eden kimsenin, bir delilden, kendisinden daha açık olan bir de­lile geçmesinin caiz olduğuna söylemişlerdir. "Nemrûd, "senin Rabbin onu batıdan getirsin, madem!" diyebilirdi" denilirse, biz deriz ki: Buna şu iki bakımdan cevap veririz:

a) Bu münakaşa, Hz. İbrahim'in ateşe atılıp onun içinden sapasağlam çıkmasından sonra meydana gelmiştir. Böylece Nemrûd bu büyük ateşin içerisinde Hz. İbrahim'i korumaya muktedir olan zâtın, güneşi batıdan getirebi­leceğini de anlamıştır.

b) Allahu Teâlâ, nebisi Hz. İbrahim'e bir yardım olsun diye, Nemrud'dan yardımını kesmiş ve böyle soru sormayı ona unutturmuştur.

İkinci Yol: Bu muhakkik ulemânın görüşüdür. Bu görüşe göre, bu,bir de­lilden başka bir delile geçiş değildir. Aksine, her iki yerde de delil aynıdır. O da şudur: Biz, mahlûkatın yaratmaya muktedir olamıyacağı bazı şeylerin mey­dana geldiğini görüyoruz. Bundan dolayı, onlartn yaratılmasını üzerine almış olan bir başka kadir varlığın bulunması mutlaka gerekir ki, bu da Allahu Teâlâ'dır. Sonra bizim, "Hiçbir mahlûkun yaratmaya muktedir olamıyacağı bazı şeylerin meydana geldiğini görüyoruz" şeklindeki iddiamızın misalleri şunlar­dır: Öldürmek, diriltmek, bulutları, gökgürültüsünü ve şimşeği meydana getir­mek ve yıldızlar ile feleklerin hareket etmeleri gibi. Delil getiren bir kimsenin, bir delilden başka bir delile geçmesi caiz değil­dir. Ancak ne var ki, bir sözü açıklamak için misal getirdiğinde, onun o misal­den başka bir misale geçme hakkı vardır. Buna göre Hz. İbrahim'in yapmış olduğu şey, delilin aynı olması babındandır. Ancak ne var ki delili iyice izah etmek için bir misâlden başka bir misâle geçilmiştir. İbrahim (a.s.)'in yaptığı şey, bir delilden başka bir delile geçme babından değildir. Böyle bir izah bi­rinciden daha güzel ve ehl-i tahkîkin sözüne de daha uygundur. Bu iki görüşe göre ortaya çtkan müşkiller ise şunlardır: [77]

 

Bu Münakaşa İle İlgili Bazı Müşkiller ve Cevaplan

 

Birinci Müşkil: Şüphe sahibi olan kimse bu şüpheyi zikredip, şüphe ku­laklara ulaşınca, cevap vermeye muktedir olan hak yanlısının bu şüpheyi ve delâletin sebep olacağı anlayışı akıllardan uzaklaştırmak için, derhal cevap vermesi gerekir. Kâfir kral, bu şüphe ile birinci delili veya birinci misali tenkid edince, bu şüpheyi gidermekle meşgul olmak "dar vakitli bir farz", (son dere­ce önem arzeden gerekli bir iş) olmuştur. Böylesine önemli olan bir işi terketmek, ma'sum bir insan olan peygambere nasıl yakışsın?

İkinci Müşkil: Bâtılı savunan kimse bu soruyu sorup, haktan yana olan kişi de birinci sözünü bırakarak başka bir söze geçtiğinde, bu, onun ilk sözü­nün zayıf ve değersiz olduğunu; onun, bunun zayıflığını bilmediğini, bâtıldan yana olan kimsenin ise onun bu sözünün zayıf yönünü ve bu sözün geçersiz olduğunu anladığını; bunu bildiği İçin de, onun zayıf tarafına dikkat çekmiş olduğunu vehmettirmiştir. Bu ise çoğu kez, peygamberin tesirinin azalmasını ve onun şanının küçültülmesi  gerektirir ki bu caiz değildir.

Üçüncü Müşkil: Bir delilden başka bir delile, ya da bir misâlden başka bir misâle geçmek güzel ise, intikal edilen delilin de daha açık ve daha kolay anlaşılır olması gerekir. Burada ise durum böyle değildir. Çünkü, diriltmeye mahlûklar kadir olamazlar. Ama, cisimleri hareket ettirme cinsine gelince, ya­ratıkların cins olarak buna gücü vardır. Göklerden daha büyük bir cüsseye sa­hip olan büyük bir hükümdar bulunup gökleri hareket ettirmesi aklen imkânsız değildir. Bu takdîre göre, yaratıcının varlığına diriltmek ve öldürmek fiilleriyle istidlal etmek, O'nun varlığına güneşin doğmasıyla istidlal etmekten daha açık ve daha güçlüdür. O halde, daha açık ve daha net olan bir delilden, kendi içinde güçlü olmayan gizli bir delile geçmek bir peygambere nasıl uygun düşebilir?

Dördüncü Müşkil: Diriltme ve öldürmenin, yaratıcının varlığına delâleti güneşin doğmasının delâletinden daha güçlüdür. Bu böyledir, çünkü biz in­sanın zâtında ve sıfatlarında bazı değişiklikler ve farklılıklar görmekteyiz. De­ğişme, muktedir bir müessire olan ihtiyaca kuvvetle delâlet eden bir husustur. Güneşe gelince, onun ne zâtında, ne sıfatlarında, ne de hareket plânında ke­sin herhangi bir değişim görmemekteyiz.. O halde, diriltmek ve öldürmek, ya­ratıcının varlığına daha güçlü bir şekilde delâlet etmektedir. O halde bu delilden güneşin doğması deliline geçmek, daha kuvvetti ve daha açık olan bir delil­den, daha çok kapalı ve çok zayıf olan bir delile geçmektir ki, bu doğru değildir.

Beşinci Müşkil: Nemrûd, iki kişiden birisini öldürmek, diğerini de salı­vermek suretiyle, Allah'dan sudur eden diriltmek ve öldürmek fiillerine mu'â-raza etmekten utanmayınca, İbrahim (a.s.) güneşin doğmasıyla istidlal edince o (Nemrûd), "Güneşin doğudan doğması, benim tarafımdan meydana getiril­mektedir. Eğer senin bir ilahın var ise, ona söyle de, o güneşi batıdan doğdursun" diyebilirdi. Bu hususta müfessirler şu yolu iltizam etmişler ve şöyle demişlerdir: Eğer Nemrûd bu soruyu yöneltmiş olsaydı, güneşin batıdan doğ­ması vâcib olurdu. Nemrûd'un diriltme ve öldürme hususundaki sorusunun yanlışlığını göstermekle meşgul olmak, güneşin batıdan doğması meselesine girmekten daha çok kolay olduğu herkesçe malûmdur. Bir an için, güneşin batıdan doğduğunu farzedelim; ancak ne var ki, yaratıcının varlığına dair de­lil, güneşin batıdan doğması olur; güneşin doğudan doğması bir yaratıcının varlığına delil olmazdı. O zaman da birinci delil zayi olup boşa çıktığı gibi, ikinci deül de aynı şekilde boşa çıkar. Hem, Hz. İbrahim'i, bu bozuk suale cevap vermemeye, sözünü keserek, ancak güneşin batıdan doğmasını iltizâm etmekle tatbik edilmesi mümkün olan, başka bir delile geçmeye ihtiyaç duyduğunu iti­raf ettiği hususunda delil nedir? (Delil yoktur). O kâfirin güneşi batıdan doğ­durması durumunda Hz. İbrahim'in birinci delili boşa çıktığı gibi, ikinci delili de boşa çıkar. 8u gibi mahzurlu ve sakıncalı şeyleri benimsemenin insanların en efdali ve ulemânın en âlimi şöyle dursun, bilgisi en az olan insana bile uy­gun düşmeyeceği herkesin malûmudur. Böylece bununla, müfessirlerin ittifa­kına mazhar olmuş olan bu açıklamanın zayıf olduğu ortaya çıkmış olur. Ama bizim yaptığımız izaha göre, bu müşkillerden hiçbirisi söz konusu olmaz. Çünkü biz şöyle diyoruz: Hz. İbrahim, (bir yaratıcının varlığına), O'nu Öldürmesi ve diriltmesiyle istidlalde bulununca, mu'ârızı, akıllı kimselere ya­kışmayan bir soru yöneltmiştir. Bu da, "Sen vasıtasız olarak diriltmek ve öl­dürmekten bahsediyorsun. Bu ise, isbâtı mümkün olmayan bir şeydir. Eğer sen diriltme ve öldürmenin feleklerin hareketi vasıtasıyla olduğunu iddia edi­yorsan, bunun bir benzen veya buna yakın olanı, insan için de söz konusudur" ifadesidir. Hz. İbrahim (a.s.), "Diriltip öldürmeler ne kadar feleklerin hareketi vasıtasıyla olsa da, ancak bu hareketlerin bizzat kendileri Allah tarafından ya­ratılmışlardır. Bu da, diriltmenin ve öldürmenin Allah'tan olduğu hakikatini ze­delemez. Ama yaratmak böyle değildir, çünkü insanların felekleri harekete geçirebilme gücü yoktur. Binaenaleyh diriltme ve öldürmenin, insanlardan su­dur etmesi mümkün değildir" demiştir. Sözü bu mânaya hamlettiğimizde, zik­redilen mahzurlardan hiçbiri, Hz. İbrahim (a.s.)'in aleyhine tahakkuk etmez. Allah, sözünün hakikatini en iyi bilendir. Hak Teâlâ'nın,  "O kâfir şaşırıp kaldı!" beyanının manası, "Ne diyeceğini bilemez, sorulan soruya cevap veremez bir vaziyyette mağ­lup oldu, yenik düştü" demektir. Bu Hak Teâlâ'nın tıpkı, "Daha doğrusu o, onlara ansızın ge­lecek de, onları şaşırtacaktır. Ö zaman onu, reddedemtyecekler.." (Enbiya, 40) âyeti gibidir. Vahidi, bu fiilin üç şekilde kullanıldığını söylemiştir:  Manası: "Şaşırdı, susturuldu" demektir. Nitekim Urve el-Uzri şöyle demiştir: "Ben onu (sevgiliyi) ancak, ansızın ve beklenmedik bir biçimde görüyorum. Bunun için şaşırıyo­rum da, ne söyleyeceğimi nerdeyse bilemiyorum" Yani, "şaşırdım, konuşamadım" demektir. Daha sonra Cenâb-ı Hakk,  "Allah zâlimler güruhuna hidâyet etmez" buyurmuştur ki, bunun mânası bizim görüşümüze göre açıktır. Ama Mutezile'ye gelince, Kâdî şöyle der: Bu sözde şu ihtimaller söz konusudur:

a) Allahu Teâlâ, mü'minleri hakka, hüccetleşmeye sevkettiği gibi; zâlim kimseleri, -zulüm ve küfürleri sebebiyle- hakka ve hüccetleşmeye hidâyet et­mez. Binaenaleyh, kâfirin acze düşerek susması gerekmiştir.

Ben derim ki, Kadî'nin bu görüşü zayıftır. Çünkü, "Onun, "Allah kâfirleri hüccetleşmeye hidâyet etmez" sözü, ancak böyle bir münazara olduğu za­man söz konusu olur. Halbuki küfür üzerinde hüccetleşme söz konusu değildir. O halde, "Allah kâfir kimseleri hüccetleşmeye hidâyet etmez" denilmesi nasıl caiz olur?

b) Allahu Teâlâ, onların kâfir ve zâlim olmaları sebebiyle, hidâyetten isti­fâde etme yollarını kendilerine tıkadıkları için, onlara lütuf fiillerini arttırmama-yı dilemiştir. Ben derim ki bu da zayıfttır. Çünkü bu artırma işi, onlar için aklen imkân­sız olunca, Allah Teâlâ'nın iki zıddı birleştirdiği, mesela varlık ile yokluğu aynı anda bir araya getirdiği söylenemediği gibi, onlara hidayet ettiği de söylenemez.

c) Allah Teâlâ, kâfirleri âhirette sevaba ve cennete iletmez. Ben derim ki: Kadî'nin bu görüşü de zayıftır. Çünkü burada zikredilen, istidlal ve bilgi elde etme işidir. Burada cennetten bahsedilmemektedir. Bi­naenaleyh bu hidayeti, cennetle ilgili saymak uzak bir ihtimaldir. Aksine ben âyetin siyakına uygun olanın şöyle denilmesi olduğunu söylüyorum: Allah Te­âlâ, açık ve hüccet oluş bakımından delilin, inkarcı dinlediği zaman şaşıp deh­şete düşeceği bir dereceye vardığını beyan edince, Allah'ın o münkir hakkında hidayeti takdir etmemesi sebebiyle, bu açık delil ona fayda vermemiştir. Bu izahın bir benzeri de, "Eğer gerçekten biz onlara melekleri indlrseydik. Ölüler kendileriyle konuşsaydı ve her şeyi de onlara karşı kefil (ve şahid) getirip toplasaydık, onlar, Allah dilemedikçe, yine imân edecek değillerdi" (Enam, 111)ayetidir. [78]

 

İkinci Kıssa: Ahiret Hayatını İsbat Eden İkinci Kıssa                  Başa Dön

 

 Me'âd (âhireti) isbat hususundadır. Bu da Hak Teâlâ'nın, Tahuf o kimse gibisini (görme­din mi) ki: O, çatılan çökmüş, duvarları da üstüne yıkılmış bir kasabaya uğra­mış,  "Allah, burasını ölümünden sonra nasıl diriltecek? demişti" âyetinde an­lattığı şeydir. Bu ayette ilgili birkaç mesele vardır:[79]

 

Kıssadaki Teşbih Edatı (Kâf)’ın  İzahı

 

Nahivciler, ayette  ifadesine kâf edatının getirilmesi hususunda ihtilaf ederek, şu üç görüşü ileri sürmüşlerdir:

1) (İbrahim ile çekişen gibisini gördün mü) mânâsındadtr. Buna göre bu âyet, önceki âye­te atfedilmiş olur ve takdiri de: "İbrahim ile hüccetleşen (münakaşa eden) gi­bisini veya şöyle şöyle bir kasabaya uğramış bir kimse gibisini gördün mü?" şeklinde olur. Böylece bu, mana üzerine atfedilmiş olur. Bu, Kısâî, Ferrâ ve Ebu Ali el-Fârisi'nin görüşüdür. Nahivcilerin çoğu şöyle derler: "Bunun bir benzeri de,"De ki: "Kimindir o  yer ve ondaki (bütün) mahlûkal Eğer biliyorsanız (söyleyin.)?" "Allah'ındır" diyecekler "(Mümmûn, 84-85) buyurutup, sonra da: "(Yine): O yedi göğün Rabbi ve o büyük Arşın sahibi kimdir?"de"Allah'ındır"diyecekler"(Mü'minun,86-87) buyurulmuştur ki bu da mânâ bakımından bir atıftır. Çünkü bu "Gökler kimindir?" diye sorulması ve "Allah'ındır" diye cevap verilmesi mânâsındadır. Nitekim şâir şöyle der: "Ey Muaviye, biz de muhakkak ki insanız, binaenaleyh yumuşak davran! Biz, taş değiliz, demir değiliz!.." diyerek lâfız üzerine değil, mânâ üzerine atıf yap­mıştır. (Yani el-hadid kelimesi lâfzan değil, mânâ bakımından matuftur).

2) Bu, Ahfeş'in tercihi olan görüştür. Buna göre âyetteki kâf edatı zâiddir. Ayet, "İbrahim ile münakaşa edeni ve bir kasabaya uğrayanı gördün mü?" takdirindedir.

3) Bu, Müberred'in görüşüdür. Buna göre, âyette şu şekilde bir takdir yapılır:"İbrahim'le tartışanı görmedin mi., ve (şöyle şöyle) bir kasabaya uğra­yan kimse gibisini görmedin mi?" [80]

 

Kasabaya Uğrayan Şahıs

 

Âlimler, bu kasabaya kimin uğradığı hususunda ihtilâf ederek, bazıları bunun öldükten sonra dirilme konusunda şüphe eden bir kâfir olduğunu söylemiş­lerdir ki bu Mücâhid ile ekseri Mu'tezile müfessirlerinin görüşüdür. Başkaları ise, bu kimsenin bir müstüman olduğunu söyle­mişlerdir. Katâde, İkrime, Dahhâk ve Süddî, bu kimsenin Hz. Üzeyir (a.s.) olduğunu söylemiştir. Sonra bu görüşte olanların bazısı, Ermiya'nın Hızır (a.s.) olduğunu ve Harun b. İmran (a.s.)'ın soyundan geldiğini söylemişlerdir. Vehb b. Münebbih ise, Ermiya'nın Buhtunnasr, Beytü'l-Makdis'i yıkıp Tevrat'ı yak­tığı zaman Allah'ın gönderdiği bir peygamber olduğunu söylemiştir. Kasaba­ya uğrayan kişinin kâfir olduğunu söyleyenler şunları delil getirmişlerdir:

1) Allah Teâla, o kimsenin "Allah burasını ölümünden sonra nasıl dirilte­cek?" dediğini bildirmiştir. Bu söz, Allah'ın öldürdükten sonra diriltmesini uzak bir ihtimal gören kimselerin söyleyebileceği bir sözdür ve bu da küfürdür. Bu­na göre imdi, şayet "Bu bulûğa ermeden önce o kimsenin söylediği bir sözdür" denilirse, biz deriz ki: Eğer böyle olsaydı, Allah Teâlâ'nın peygamberini bun­dan dolayı taaccüb etmeye çağırması caiz olmazdı. Çünkü çocuğun bu gibi konulardaki şüphesine şaşılmaz. Bu delil zayıftır. Çünkü bu uzak görme Al­lah'ın buna kudreti hususundaki bir şüpheden dolayı olmayıp, bu gibi harab olmuş yerlerin çoğu zaman tekrar mamur olmadığı âdeten ve tecrübe ile hep böyle kaldığının bilinmesinden dolayı olabilir. Bu, içimizden birisinin bir dağı göstererek: "Allah bunu ne zaman altın veya yakuta çevirir?" demesi gibi­dir. O kimsenin bu sözden maksadı, Allah'ın kudreti hususunda bir şüphesi olduğunu ifâde etmek olmayıp, bu gibi şeylerin âdeten pek olmadığını göster­mektir. İşte burada da böyledir.

2) Onlar şöyle demişlerdir: "Cenab-ı Hak, o kimse hakkında, "O (merkeb diriltp eski haline geldiği), kendisine apaçık belli olduğu zaman'' buyur­muştur. Bu da, o kimsenin bunu, böyle bir apaçık belli olma durumu bulunmadan kabul ettiğine delâlet eder." Bu da zayııftır, çünkü Allahu Teâlâ'nın diriltmesinin müşahede yoluyla belli olması, o kimse için daha önce söz konusu değildi. Ama bunun, istidlal yoluy­la ortaya çıkıp belli olmaması haline gelince, bu mümkün değildir.

3) Bu kimse: "Biliyorum ki, Allah şüphesiz herşeye hakkıyla kadirdir" de­miştir. Bu söz, bu bilginin o kimsede o anda meydana geldiğine; o andan ön­ce böyle bilginin bu kimsede bulunmadığına delâlet eder.

Bu da zayıftır, çünkü bu müşahede şüphe yok ki, bir tür te'kîd, itminan ve güven ifâde etmiştir. Bu miktar te'kîd işte bu anda meydana gelmiştir. Bu ise, bu bilginin aslının bundan önce bulunmadığını göstermez.

4) Onlar, bu kimsenin, Nemrûd ile aynı pozisyonda zikredilmesinden do­layı kâfir olduğunu söylemişlerdir ki bu da zayıftır. Çünkü her ne kadar ondan önce Nemrûd'un kıssası zikredilmiş olsa da, bu arada Hz. İbrahim'in kıssasına da yer verilmiştir. Binaenaleyh bu kimsenin Hz. İbrahim gibi bir peygam­ber olması gerekir.

Bu kasabaya uğrayan kimsenin bir mü'min ve peygamber olduğunu söy­leyenlerin delilleri şunlardır:

1) Âyetteki, "Allah, burasını ölümünden sonra nasıl diriltecek?" ifâdesi, o kimsenin hem Allah'ı bildiğine, hem de Allah Teâlâ'nın diriltebileceğinden haberdar olduğuna delâlet eder. Çünkü Allah Teâlâ'nın diriltmesini uzak gör­meyi bu söze bağlamak, ancak o kimsenin Allah'ın diriltebileceğini bir nebze olsun itiraf etmesi ile doğru olur. Fakat Allah'ın diriltmeye kadir olmadığına inanan kimse için, böyle bir tahsisin faydası kalmaz.

2) Ayetteki, "Ne kadar kaldın?" sorusunu soran birisinin bulunması ge­rekir. Daha önce kendisinden bahsedilen Allah Teâlâ'dır. Binaenaleyh takdir; "Allah ona, "Ne kadar kaldın?" dedi, o da cevaben "Bir gün, yahut bir gün­den az" dedi. Bunun üzerine Allah Teâlâ da "Hayır, yüz yıl kaldın" dedi" şek­lindedir. Bu sözü söyleyenin, Allah Teâlâ olduğunu, "işte böyle yapmamız, seni insanlara ibret vesilesi kılmamız içindir" âyeti de te'kid eder. Onu, in­sanlara bir ibret vesilesi kılabilenin Allah Teâlâ olduğu herkesin malûmudur. Daha sonra Allah Teâlâ: "(Merkebin) kemiklerine bak, onları nasıl birleştirip yerli yerine koyuyoruz. Sonra da onlara et giydiriyoruz?" buyurmuştur. Şüp­he yok ki bu sözü söyleyen Allah Teâlâ'dır. Binaenaleyh bu âyet-i kerimenin, işte şu geçen pek çok sebepten dolayı, Allah Teâlâ'nın o kimse ile konuştu­ğuna delâlet ettiği sabit olur. Bu durumun, bir kâfirin durumuna uygun düş­meyeceği herkesin malûmudur. İmdi eğer, "Belki de Hak Teâlâ, ona bir peygamber veya bir melek gön­dermiş de, o kimseye bunlar o sözleri Allah adına söylemiştir" denilir ise, biz deriz ki: Bu sözlerin zahiri, onları o kimseye bizzat Allah Teâlâ'nın söylediğini gösterir. Binaenaleyh âyeti, bir delil olmaksızın zahirî mânâdan alıp mecazî manaya vermek caiz değildir.

3) Cenab-ı Hakk'ın o kimseyi yeniden diriltmesi, yiyeceği ile içeceğini bo­zulmadan bırakması, eşeğini iyice çürüyüp toz toprak olduktan sonra yeniden diriltmesi ve eşeğinin parçalarının bir araya toplanıp hayat kazanışını müşa­hede etmesi büyük bir ikram ve kerim bir şereflendirmedir. Bu ise, kâfir kim­senin hâline uygun değildir.

Şayet, "Allah Teâlâ'nın bütün bu şeyleri o esnada peygamber olan bir başka insana ikram olsun diye, var ettiğini söylemek niçin caiz olmasın?" de­nilir ise, biz deriz ki: Bu âyette böyle bir peygamberden bahsedilmemiş ve bu kıssada da bir peygamberin bulunduğu hissini veren herhangi birşey kesin­likle yer almamıştır. Binaenaleyh eğer, bu şeyleri ortaya koymaktan maksad, o peygambere ikram edip, onun peygamberliğini mucizelerle güçlendirmek olsaydı, bu peygamberin zikredilmemesi, sözün esas gayesi olan bir hususu ihmal etmek olurdu ki bu caiz değildir. İmdi, "Eğer o şahıs peygamberin ken­disi olsaydı, o zaman şöyle denilirdi: O kimse peygamber olduğunu, ya Al­lah'ın kendisini öldürüp tekrar diriltmesinden önce iddia etmiştir, veya sonra iddia etmiştir. Birincisi bâtıldır. Çünkü Allah tarafından peygamber gönderme işi, ümmete yönelik bir maslahattan dolayı olur. Bu ise, o kimse öldürüldük­ten sonra tamamlanmaz. Eğer o kimse, diriltildikten sonra peygamber oldu­ğunu iddia etmiş ise, o zaman mucize, iddiadan önce gösterilmiş olur ki bu caiz değildir" denilir ise, biz deriz ki: Bize göre, Allah Teâlâ'nın peygamber olacağını bildiği kimselerin elinde, harikulade şeyleri göstermesi caizdir. Bi­naenaleyh, böyle bir soru ortadan kalkar.

4) Cenâb-ı Hak, bu şahıs hakkında "(Bu) seni insanlara ibret vesilesi ku­mamız içindir" buyurmuştur. Bu tabir ancak peygamberler hakkında kullanı­lır. Nitekim Hak Teâlâ, "Biz o (Meryem '() ve oğlu (İsa 'yi) alemlere ayet (ibret) kılmıştık"(Enbiya, 91) buyurmuştur. Böylece bu, Allahu Teâlâ'nın o kimseyi bir nebi yapacağı hususunda adetâ bir va'addir. Hem bu söz, o kimsenin pey­gamber olduğuna açıkça delâlet etmez. Binaenaleyh bu ifâdenin, büyük bir şeref verdiğinde herhangi bir şüphe yoktur. Bu şeref ise, küfür üzere ölen ve Allah'ın kudreti hususunda şüphesi bulunan kimsenin hâline uygun düşmez. Binaenaleyh eğer, "Bu şahsı bir ibret nişanesi kılmadan maksad, onu mü­kemmel bir genç olarak tanıyan insanlar, kendileri iyice ihtiyar olduklarında, yüz sene sonra onu yine aynı şekilde genç olarak gördüklerinde; veyahut da onlar o kimsenin şu kadar zamandır ölmüş olduğunu duyup da, yeniden genç olarak hayata döndüğünü görünce, "O insanlar için bir âyet olmuştur. Çünkü insanlar bundan ibret alır, Allah'ın kudretini ve o zamanki peygamberin nü­büvvetini tanımış olurlar" denilmesi yerinde olur" denilir ise, buna şu iki ba­kımdan cevap verebiliriz:

a) Ayetteki, "Seni insanlara ibret vesilesi kılmamız içindir" ifâdesi, Allah Teâlâ'nın onu bir ibret nişanesi (bir âyet) kılacağını haber vermektedir. Bu ha­ber veriş ise, ancak Allah'ın onu diriltip onunla konuşmasından sonra vuku bulmuştur. Kılınan ve yapılan birşey, ikinci defa yapılıp kılınmaz. Binaenaleyh Hak Teâlâ'nın, "Seni insanlara bir ibret vesilesi kılmamız içindir.." ifâdesini, bu diriltmeden daha fazla bir mânâya hamletmek gerekir. Siz ise bu sözü, sa­dece bu diriltmeye hamlediyorsunuz. Binâenaleyh bu bâtıl ve geçersizdir.

b) Hak Teâlâ'nın, "(Bu) seni insanlara bir ibret vesilesi kılmamız içindir" âyeti ile istidlalin şekli şöyledir: Bu âyet, büyük bir şereflendirmeye delâlet eder. Bu ise, Allah'ın kudreti hususunda şüphe duyup, küfür üzere ölen bir kimse­nin hâline uygun düşmez. [81]

 

Bu Ayetin Nüzul Sebebi                  Başa Dön

 

5) Âyetin sebeb-i nüzulü olarak İbn Abbas (r.a.)'dan şu rivayet gelmiştir: "Buhtunnasr, İsrailoğullan ite savaşırken, onların çoğunu esir etmişti. Esir­ler arasında İsrailoğuUarının âlimlerinden olan Üzeyir (a.s.) de bulunmakta idi. Buhtunnasr, esirleri Babil'e getirdi. Böylece Üzeyir eşeğine binmiş olduğu halde âyette bahsedilen kasabaya girdi ve bir ağacın altında konakladı. Eşe­ğini bir yere bağlayıp kasabayı dolaşmaya başladı. Fakat orada hiç bir insan göremeyince bu duruma şaşıp, Allah'ın kudretinden şüphe ederek değil, fa­kat âdeten bunu imkânsız görerek, "Allah burasını ölümünden sonra nasıl di­riltecek?" dedi. Ağaçlarda meyveler vardı. O, meyvelerden incir ve üzüm alıp yedi ve üzüm suyu içip uyudu. Allah Teâlâ da onu yüz sene süren uykusunda bir genç olarak öldürdü. Daha sonra onun öldüğünü insanlar, kuşlar ve yırtıcı hayvanlar farkedemediler. Yüz sene sonra Allah Teâlâ onu diriltip, gökten, "Ey Üzeyir, ölümün es-nasında ne kadar bekledin?" diye nida ettiğinde o, "Birgün" dedi. Daha son­ra da güneşin henüz batmamış kısmını görünce, "veya bir günden az" dedi. Bunun üzerine Hak Teâlâ, "Hayır, yüz yıl (öyle) kaldın. Binaenaleyh yiyece­ğin olan incir ile üzüme ve içeceğin olan üzüm suyuna bak. Onların tadı bozulmadı" dedi. O da, onlara bakınca incir ile üzümün daha önceki gibi dur­duğunu gördü. Cenab-ı Hak daha sonra da, "Eşeğine bak" dediğinde baktı ve birbirinden ayrılmış, bembeyaz kemikler gördü. Bu esnada,"Ey çürümüş kemikler, ben size can veriyorum" diyen bir ses duydu ve parça parça ke­mikler birleşti; sonra her uzuv yerli yerine geldi; daha sonra baş da yerine geldi. Derken sinirler ve damarlar oluştu. Daha sonra da bu iskeletin üzerinde taze etler meydana geldi. Derken hepsini bir deri kapladı ve bu deriden kıllar çık­maya başladı. Daha sonra bu cansız vücûda ruh üflendi ve o anırmaya başla­dı. O anda Hz. Üzeyir (a.s.) secdeye kapanarak, "Biliyorum ki Allah şüphesiz herşeye hakkıyla kadirdir" dedi. Daha sonra Beytü'l-Makdis'e gelince, orada bulunanlar, "Babalarımız, Üzeyir b. Şerhiya'nın Babil'de öldüğünü bize anlatmışlardı. Buhtunnasr, Beytu'l-Makdis'de Tevrat'ı bilen kırkbin kişiyi öldürmüştü. Onlartn arasında Üzeyir de vardı" dediler. Onlar, Üzeyir'in Tevrat'ı okuyabildiğini bilmiyorlardi. O, onlara yüz yıl sonra böylece gelince, Tevrat'ı onlara yeniden bildirdi ve ezberindentıiçbir harf eksik bırakmaksızın onu onlara yeniden yazdı. Tev­rat bir yerde gömülü idi. Tevrat oradan çıkartılarak, Üzeyir (a.s.)'in yazdığı Tevrat ile karşılaştırıldı ve her ikisi bütün harflerinde aynı idiler. Bunun üzeri­ne, "Üzeyir Allah'ın oğludur" dediler. Bu rivayet âlimler arasında meşhurdur. Bu da o kasabaya uğrayanın bir peygamber olduğuna delâlet eder. [82]

 

Üçüncü Mesele

 

Âlimler, o kasabanın neresi olduğu hususunda ihtilâf etmişlerdir. Vehb. Katâde, İkrime ve Rebî bu kasabanın îliyâ yani Beytu'l-Makdis olduğunu söy­lemişlerdir. İbn Zeyd ise bu kasabanın, ölüm korkusundan dolayı, binlerce insanın kaçtığı kasaba olduğunu söylemiştir. [83]

 

"Hâviye Alâ Urûşiha" Tabirinin Mânası                  Başa Dön

 

Cenâb-ı Allah'ın,  "Çatıları çökmüş, duvarları da üstüne yıkılmış" ifâdesine gelince, Esmaî bu hususta şöyle der: "Evin içinde oturanlardan kimse kalmadığı zaman  denilir  karında hiçbir yiyeceğin bulunmaması, acıkmak demektir. Bir hadiste de: "Hz. Peygamber (s.a.s.) secde ettiği za­man, pazuian ile yanlarını, karnı ile uyluklarını birbirinden uzak tutardı"[84]  şeklinde vârid olmuştur. Yine denilir. Yani, "At, ayaklarının arasını açtı, boşalttı."

Sonra, ev yıkılıp harab olduğu zaman,  denilir. Çünkü yıkıl­ması sebebiyle ev, içinde oturanlardan boşalmış, fariğ olmuş demektir. Yine, yıldızlar meyi edip yağmur yağdırmadığında denilir. Çünkü bu yıldızlar yağmur getirmemişlerdir.  kelimesi, evin tavanı anlamına gelir;  kelimesi ise, temeller ve duvarlar demektir, ise, ahşab tavan anlamına gelir. Bir kimse bir ev yapıp, onu ahşapla tavanladığı zaman, de­nilir. Buna göre, tabirinin mânası, "yıkılmış, düşmüş, harâb olmuş" demektir. Bu tefsiri, İbn Abbas (r.a.) yapmıştır.

Bu konuda şunlar da ileri sürülmüştür:

a) O kasabanın evlerinin tavanları yıkılmış olduğu halde, duvarları ayak taydı. Sonra, duvarları da temelinden sökülerek, yıkılan tavanları üzerine devrilmişti. Buna göre kelimesinin mânası, "kökünden, temelinden sökülmüş" demektir. Bunun bu mânaya geldiğine, Hak Teâlâ'nın, "Sanki onlar, kökünden sökülmüş hurma kütükleri gibidirler"(Hakka, 7) âyetiyle, bir başka yerde geçen, "Sanki onlar, köklerinden sökülmüş hurma kütükleri gibidirler" (Kamer, 20) âyeti delâlet et­mektedir. Bir yerin harâbiyetini tavsif etme konusunda yapılabilecek en güzel tasvir işte budur.

b) Hak Teâlâ'nın   tabirinin mânası, demektir. Yani, "Tavanları, duvarlarından ayrılıp düşmüş...." Âyetteki   harfi cerri mânasındadır. Nitekim Hak Teâlâ başka bir ayetinde de,  "İnsanlardan Ölçekle aldıklarında "(Mutaffifin, 2) buyurmaktadır. Yani dernektir.

c) Bundan maksat, o kasabanın ağaçları dimdik ayakta durduğu halde, evlerinin yerle bir olmasıdır. Böylece bundan duyulan taaccüb ve şaşkınlık daha çok olmuş olur. Çünkü evleri yerle bir olan yerden genel olarak beklenen, ora­daki her şeyin, hatta meyve ağaçlarının da yok olması, kaybolmasıdır. Ağaç­ları dimdik ayakta durduğu halde, evleri yerle bir olunca, bundan duyulan şaşkınlık daha fazla olmuştur. Hak Teâlâ'nın  "Allah burasını ölümün­den sonra nasıl diriltecek?" dedi" sözüne gelince, biz o kasabaya uğrayan şahsın kâfir olduğunu söyeleyenlerin, bu ifâdenin mânâsını, Allah'ın kudreti hususunda şüphe etmeye; oraya uğrayan kimsenin peygamber olduğunu söy­leyenlerin ise bunu, örf ve âdete göre uzak bir ihtimal görme, örf ve âdete göre ihtimal vermeme mânasına hamlettiklerini söylemiştik. Veyahut da bun­dan maksat, Hz. İbrahim (a.s.)'in de,  "Ölüleri nasıl dirilttiğini bana göster "(Bakara, 260) dediği gibi, te'kîd amacıyla daha çok delil istemektir. Hak Teâlâ'nın tabirinin mânası, tıpkı  "Bunlar sana nereden geliyor?"(Al-i  İmran, 37) ifâdesinde olduğu gibi, "nereden?" demektir. "Bu kasabayı diriltmeden" maksat, onu imâr etmektir. Yani, onu yapmayacak manasında, "Allah onu ne zaman yapacak?" demektir. Bunun üzerine Allah Teâlâ bu kimseye, hem kendi nefsi, hem de o kasabanın imar edilmesi hususunda bir mucize göstermek istedi de, "Böylece onu, yüz yıl öKi bıraktı." Biz bu hadiseyi daha önce zikretmiştik. İmdi, "Allahu Teâlâ'nın diriltmesi hususundaki istidlal, bir gün veya ya­rım gün ile de yapılabilirken, onu yüz ytl öldürmesindeki fayda nedir?" denilir­se, biz deriz ki: Uzun bir müddet geçtikten sonra diriltmek, kısa bir müddet geçtikten sonra diriltmekten aklen daha uzak ihtimal görülür. Yine, uzun bir müddet geçtikten sonra başkalarının bu kimsede, bu kimsenin de başkaların­da müşahede edeceği şeyler daha şaşırtıcı olur. [85]

 

Allah'ın O'nu Diriltmesi                  Başa Dön

 

Hak Teâlâ'nın am li beyanının mânası, "sonra onu diriltti" demektir. Kıyamet günü de, insanlar kabirlerinde diriltildikten için "yevmu'l-ba's" diye adlandırılır. Bu tabirin kökü, Arapların deveyi yerinden kaldırıp dimdik tuttuk­ları zaman söyledikleri    sözüne istinâd etmektedir. Allah Teâiâ, demeyip de buyurmuştur. Çünkü, Allahu Teâlâ'nın  sözü, O'nun o kimseyi, daha önce olduğu gibi diri, akıllı, anlayışlı ve iiahî bilgiler hususunda istidlalde bulunmaya müsait ve kabiliyetli olarak "iade" ettiğine delâlet eder. Eğer Allah  demiş olsaydı, bu faydalar temin edilemezdi. Hak Teâlâ'nın, "Ne kadar kaldın?" dedi" buyruğu ile ilgili birkaç mesele vardır: [86]

 

Birinci Mesele

 

Burada iki kıraat (okuyuş) şekli vardır. Ebu Amr, Hamza ve Kisaî, idgâm ile  diğerleri ise, izhâr ile okumuşlardır. Binaenaleyh idgâm edenler, iki mahreç birbirine yakın olduğu için idgam etmişler; izhar edenler ise, her ne kadar mahreçleri yaktn olsalar dahi, en nihayet farklı olduklarından izhâr etmişlerdir. [87]

 

İkinci Mesele

 

Âlimler, bu sözü söyleyenin Allah olduğu hususunda ittifak etmişlerdir. Bu hitabın Allah'tan olduğu bi­linmiştir; zira bu hitab, mucizeyle beraber yapılmıştır.Bir de, o kimsenin diriltilmesinden sonra, eşeğinin durumundan ve onun ke­miklerinin apaçık bir biçimde çürümesinden, bu harikulade hâlin ancak Allah tarafından meydana getirilebileceğini müşahede edip işi anlamıştır. [88]

 

Üçüncü Mesele

 

Bu âyetle ilgili bir müşkilât vardır ve o da şudur: "Allah Teâlâ, o kimsenin öldüğünü bitip ve ölen kim­senin diriltildikten sonra, ölüm müddetinin uzun mu kısa mı olduğunu bilemiyeceğini bildiği halde, hangi hikmete binaen ona bu­nun miktarını sormuştur?" Buna şu şekilde cevap verebiliriz: Hak Teâlâ'nın böyle bir sorudan mak­sadı, harikulade olarak meydana gelen şeylere dikkat çekmektir. [89]

 

Ölü Kaldığı Süre İle İlgili Bazı Sualler                  Başa Dön

 

Hak Teâlâ'nın. "Bir gün yahud bir günden az kal­dım" buyruğu ile ilgili birkaç sual vardır:

Birinci Sual: Cenâb-ı Hakk, bu "terdîd" ifâdesini niçin zikretmiştir?

Cevap: Kendisine nisbetle durum aynı olduğu halde, meyyitin ölüm sü­resi uzamış veya kısalmıştır. Böylece de o kimse, meyyit (ölü) olabilmesi müm­kün olan en az bir zaman ile cevap vermiştir. Çünkü, süre bakımından kesin olan taraf budur. Bu ifâdenin tefsirinde şu hususa da yer verilmiştir: O kimse­nin ölümü, gündüzün başında olduğu için "bir gün", sonra duvarların üstün­de gün ışığının devam ettiğini görünce de "bir günden az" demiştir.

İkinci Sual: Ölü olarak bekleme yüz sene olup, sonra da, "Bir gün ya­hud bir günden daha az bekledim" demesi, bir yafan olmaz mı?

Cevap: O, bu sözü zann-ı galibine göre söylemiştir. Böyle bir yalandan dolayı muaheze edilmez. Bunun bir benzeri de şudur: Cenâb-ı  Allah Ashab-ı Kehf'ten naklen, onların kendi vehim ve düşüncelerine göre, "Bir gün veyahut da bir günden az kaldık" (Kehf, 19) dediklerini bildirmektedir. Yine Yusuf (a.s.)'un kardeşleri de, "Baba, oğlun hır­sızlık etti. Biz ancak bildiğimize şahldlik yaptık"(Yusut, eo) demişlerdi. Onlar bu sözü sırf melikin su tasının onun yükünün içinden çıkarılması karinesiyle söy­lemişlerdi.

Üçüncü Sual: O bu beklemenin, ölüm sebebiyle olduğunu kesin olarak biliyor muydu, yoksa bilmiyordu da sadece bu beklemenin ölüm sebebiyle olduğunu zan mı ediyordu?

Cevap: Açık olan şudur ki, o bunun ölüm sebebiyle olduğunu biliyordu. Çünkü onun Öldürülüp yüz sene sonra diriltilmesindeki esas maksat, onun ölümden sonra diriltilmeyi müşahede etmesidir. Bu ise ancak, o kimse bu bek­leyişin ölüm sebebiyle olduğunu bildiği zaman olur. Yine o, ya kendi nefsinde veya merkebinde, bu beklemenin ölüm sebebiyle olduğunu gösteren halleri müşahede etmişti. Cenâb-ı Allah'ın,"Hayır, yüz yıl kaldın" dedi" sözünün mânası açıktır. Burada kelimesinin aslı, yüzmek anlamına gelen   masdarıdır. Çünkü, yılın içinde durdurulması mümkün olmayan uzun bir akış, yüzüş bulunmaktadır. Allahu Teâlâ'nın "İşte, yiyeceğine, içeceğine bak,henüz bozulmamıştır" buyruğu ile ilgili birkaç mesele vardır: [90]

 

Ayetteki Kıraat Meselesi

 

Kıraat imamları  (Bakara, 259), (Enam, 90),  (Hakka, 28), (Hakka. 29),ve (Karia, 10) kelimelerindeki hâ harfinin, vakf halinde okunuş­ta gösterilmesi hususunda ittifak {ettikten sonra, vasl halinde okunuşta gösterilip gösterilmeyeceği hususunda ihtilâf etmişlerdir. İbn Kesir, Nâfi, Ebû Amr, İbn Amir ve Âsim bütün bu kelimelerin hepsini, vasi halinde de hâ harfini isbât ederek, belirterek okumuşlardır. Hamza, vasi ha­linde bu harfleri hazfetmiştir. Kisaî ise îve   kelimelerindeki hâ harfini hazfetmiş, diğer kelimelerdeki hâ harfini isbât ederek okumuştur. Kıraat âlimleri "Ah, keşke kitabım bana verilmeseydi. Hesabımın da ne olduğunu bilmeseydim "(Hakka, 25-26) âyetindeki ve  kelimelerindeki hâ harflerinin, vasi ve vakf halin­de okunacağı hususunda ihtilâf etmemişlerdir. Sen bunu anladığın zaman biz deriz ki, bu hâ harflerinin hazfedilişinin birkaç izahı bulunmaktadır:                 ,

1) kelimesi,  (yıl, sene) kelimesinden iştikak etmiştir. Âlimlerden birçoğu  kelimesinin aslının  kelimesi olduğunu iddia etmiştir ve şöyle demişlerdir: Bunun böyle olduğuna delil, Arapların bundan iştikak ettirerek, bir kavme kıtlık isabet ettiği sene  demeleridir. Nitekim şair şöyle demiştir: "Mekke'nin insanları, kıtlık çekmiş zayıf kimselerdir." Araplar, bu kelimeyi  şeklinde çoğul yapmışlardır. Bu kelime­den olmak üzere ise, şu fiil kullanılmaktadır: Btr kimse başkasına güzel mua­mele edip ona yumuşak davrandığı zaman  denilir. Keli­menin ism-i tasgiri ise şeklindedir. Bu sabit olunca  sözündeki "hâ" harfinin kelimenin aslından olmayıp, sekte sebebiyle getirilmiş bir harf olduğu anlaşılır.

2) Vahidî, Ferra'nın söyle dediğini nakletmiştir:  kelimesinin aslı­nın  olması caizdir. Çünkü Araplar, her nekadar az kullanılsa da, bu ke­limenin ism-i tasgirinden  demişlerdir. Buna göre lâfzının as­lının  şeklinde olması, daha sonra sonundaki nûn harfinin düşerek vakf halinde sonuna "sekte hâ'sı"nın gelmiş olması caizdir. Nitekim (Şahin süzülmedi) tabirindeki fiilin aslıdır. Daha sonra bunun sonundaki "dâd" harfi düşürülerek, vakf hallinde sonuna hâ-i sekte getirilerek  denilmiştir.

3) Ayetteki  tabiri  (Hicr, 26) âyetindeki keli­mesinden alınmıştır. Bu Kelimenin masdarı olan   lügatte (kalıba) dök­mek, şekil vermek manasınadır. Ebû Ali el-Farisi de aynı şeyi söylemiştir. Buna göre ifâdesinin manası, "Onun içeceği olduğu gibi kalmış, üzerin­den yüz yıl geçtiği halde dökülmemiştir" şeklindedir. Sonra bu kelimenin so­nundaki nün hazfedilerek, ikinci maddede de açıkladığımız şekilde, nûn'un yerine, hâ-i sekte getirilmiştir. İşte bu üç madde, kelimeden bir harfin hazfe­dilmiş olduğunu göstermek için getirilmiştir.

Bu kelimenin sonundaki hâ harfinin okunuşta gösterilmesinin izahı ise şu­dur: Bu lâfzından alınmıştır.kelimesinin aslı ise, ism-i tasgiri­nin  oluşunun da delalet ettiği gibi  şeklindedir. "Seneler geçir­miş hurma" manasında, "Evi senelerce kiraladım" manasın­da da  denilir. Durum böyle olunca âyetinin so­nundaki hâ harfi, kelimenin asli harfi olur. İşte bundan dolayı, vasi halinde de, vakf halinde de hazfedilemez. [91]

 

İkinci Mesele                  Başa Dön

 

Âyetteki  ifâdesi, "değişmedi, bozulmadı" manasındadır. Buna göre bu kelimenin asıl mana­sı, "onun üzerinden seneler geçmedi" demektir. Çünkü yılların geçmesi onu değiştirememiş ise, bu, sanki üzerinden yıllar geç­miş demektir. Bu, Ebu Ali el-Fârisi'den,  ifâdesinin "onun içeceği dökülmedi" mânâsında olduğunu nakletmiştik.

Bunlardan sonra geriye bu âyetle ilgili iki soru kalır:

Birinci Soru: Allahu Teâlâ, "Hayır, yüz yıl kaldın" buyurunca, bunun peşisıra yüz yıl kaldığını gösteren şeyden bahsetmesi gerekirdi. O'nun, "İşte, yiyeceğine ve içeceğine bak. Henüz bozulmamış" buyruğu o kimsenin yüz yıl beklediğini göstermez. Aksine bu ifâde, açıkça o kimsenin "bîr gün veya bir günden az" dediği söze uygun düşer.

Buna şöyle cevap verilir: İnsanın o şeyin şüpheli olduğunu bir nebze bil­mesinin yanısıra, bu husustaki şüphe ne kadar güçlü olur ise, o şüpheyi gide­recek delili duyması da o derecede tesirli olur ve o kimsenin bu husustaki işi yapması da o derecede mükemmel olur. Buna göre Cenâb-ı Hak sanki "Hayır, yüz sene kaldın" dediğinde, bunun peşinden, "İşte yiyeceğine ve içeceği­ne bak, henüz bozulmamışlar" demiştir ki bu, o kimsenin "Birgün, yahut bir günden az" sözünü kuvvetlendiren bir husus olmuş olur. Bu durumda da, böyle bir şüpheyi giderecek delile duyduğu arzu artmış olur. Bundan sonra Cenab-ı Allah, "Bir de merkebine bak.." buyurup, o da merkebinin çürümüş ve kemik yığını haline gelmiş olduğunu görünce, Allah'­ın kudreti karşısındaki hayranlığı büyümüş olur. Çünkü yiyecek ve içecekler kısa zamanda bozulur. Fakat merkep uzun bir zaman yaşayabilir. O insan, bozulabilecek şeyi, yani yiyecek ve içeceği bozulmamış; bozulmayacak şeyi, yani merkebinin kemiklerini bozulmuş ve çürümüş olarak görünce, Allah'ın kudretine olan hayranlığı artmış ve bu delil, onun aklında ve kalbinde yer tut­muştur.

İkinci Soru: Allahu Teâlâ, bu âyette yiyecek ve içecekten bahsetmiştir. Hal­buki Hak Teâlâ'nın 'bozulmamış" ifâdesi, yiyicekle değil içecekle ilgilidir. Buna şöyle cevap verilir: İçecekler için "bozulmama" ifâdesi kullanıldığı gibi, yiyecekler için, bilhassa çabuk bozulan yiyecekler için de kutlanılır. Riva­yet edildiğine göre, bu kişinin yiyeceği incir ve üzüm, içeceği ise incir ve üzüm suyu idi. İbn Mes'ud (r.a.)'un kıraatinde ayet, okunmuştur. Hak Teâlâ'nın "Bir de merkebine bak" buyruğu şu manadadır. Bu, o kimseye, merkebin kemiklerinin çürümüş olduğunu gördü­ğü için, uzun müddetten beri Ölmüş olduğunu bildirmektedir. Bu, gerçekte mer­kebin kendisine bakması manasında değildir. Çünkü o, bu çürümüş kemiklerin o anda canlı bir varlık haline dönüştüğünü görünce, bunu yapabilen zâtın, bir anda eşeği öldürüp kemiklerini derhal çürütmeye de kadir olduğunu anlar. Bu durumda da, merkebin kemikleri ile, uzun müddet ölmüş olduğuna delil geti­rilemez. Aksine merkebin kemiklerinin hayat bulması, o kimsenin, Hak Teâlâ'nın, "Hayır, yüz sene kaldın" sözünün doğru olduğunu gösteren bir mucize olmuş olur. Dahhâk şöyle der: "Bu tabirin manası şudur: "Allah Teâlâ, ölüm­den sonra yeniden diriltince, bu "ba's"in doğruluğuna bir delil olmuş olur." Başka alimler, bunun bir mucize olduğunu söylemişlerdir. Çünkü Hak Teâlâ, o kimsenin, torunlar ihtiyarlamış, saç ve sakalları ağarmış vaziyette kendisini simsiyah saçı ile bir genç olarak yeniden diriltmiştir. [92]

 

Halka İbret Vesilesi Olması

 

Allahu Teâlâ'nın,  "Bu, seni insanlara bir ibret vesi-fesi ktfmanuz içindir" beyanından muradın, ona bir şeref kazandırıp onu yü­celtmek ve gerek dinî, gerekse dünyevî bakımdan yüksek derecelere çıkar­mayı va'adetmek olduğunu söylemiştik. Bunlar ise, küfür üzere ölen ve Allah'ın kudretinde şüphesi olan kimselere uygun düşmez.

Buna göre eğer, "Cenâb-ı Hakk'ın bu buyruğunun başındaki vâv harfinin faydası nedir?" denilir ise, biz deriz ki; Ferra: "Kendisinden sonra mukadder (mahzuf) bir fiil bulunduğu için, burada vâv harfi getirilmiştir. Çünkü Allah Teâlâ eğer  "seni bir ibret nişanesi kılmamız için eşeğine bak" derse, "eşeğe bakma" cümlesi şart, "onu bir ibret nişanesi kılma" cümlesi ise onun cezası (neticesi) olmuş olurdu ki bu sözden böyle bir mana kastedilmemiştir. Fakat Cenâb-ı Hak, vâvlı olarak  buyurunca mana, "Seni bir ibret nişanesi kılmak için, yaptığımız öldürüp diriltme işini yaptık" şeklinde olmuş­tur. Bunun bir benzeri de, "İşte  biz ayetleri böylece türlü türlü açıklarız. Tâ ki onlar "Sen okumuşsun ' desinler" (En'am, 105) ayetidir. Bu "Onlar sen okumuşsun" desinler diye, âyetlerimizi böy­le türlü türlü açıklarız" manasındadır. Yine ayeti de "O yakin sahibi olanlardan olsun diyef işte böyle İbrahim'e göklerin ve yerin melekûnınu gösteriyorduk" (Enam 75) manasındadır" demiştir. Allahu Teâlâ'nın "kemiklere bak" ifâdesine gelince, çoğu müfessirler, âyette geçen kemiklerden maksadın, onun eşeğinin kemik­leri olduğunu, çünkü bu kelimenin başındaki elif-lâm'ın hazfedilen muzafun ileyhe bedel olarak geldiğini söylemişlerdir. (Yani burada ) tuaf (Merkebinin kemikleri) izâfetindeki, kısmı hazfedilmiş ve ona karşılık  kelimesinin basma lam-ı tarif getirilmiştir.) Diğer müfessirler de, "Allah Teâlâ'nın âyetteki "kemikler" ile, o kişinin bizzat kendisinin kemiklerini kastettiğini ileri sürerek şöyle demişlerdir: "Hak Teâlâ, o kimsenin kafasına ve gözlerine can vermiş, bedeninin diğer kısımları ise çürümüş kemikler olarak kalmış. Böylece o kimse, kendi kemiklerine bak­mış ve onların nasıl toplanıp birbirlerine kenetlendiklerini seyretmiştir. Yine o kimse, eşeğinin bağladığı gibi durduğunu, yüz yıldan beri yiyip içmeden canlı kaldığını görmüştür." Bu izaha göre âyetin takdiri: "Kendi kemiklerine bak" şeklinde olur. Bu görüş, Katâde, Rebî ve İbn Zeyd'e aittir. Bana göre, bu izah şu bakımlardan zayıftır:

a) Âyetteki, "Bir gün, yahut bir günden daha az" tabiri, ancak kendi üze­rinde bir değişiklik görmeyen ve bir günden daha az bir müddette uyuduğunu zanneden kimseye daha münasib olur. Vücudunun dağılıp parçalanmış oldu­ğunu, kemiklerinin çürümüş halini müşahede eden kimseye, bu söz uygun düşmez.

b) Allah Teâlâ o kimseye hitab edip, onun da cevap verdiğini nakletmek­tedir. Binaenaleyh cevap veren kimsenin de Allah'ın öldürdüğü o kimse ol­ması gerekir. Öldürme işi, bütün bedenle ilgili olunca, Allah'ın dirilttiği cevap veren kimsenin de, o şahsın bütün bedeni olması gerekir.

c) Cenâb-ı Allah'ın,  "Allah da onu yüz yıl ölü bırakmış, sonra da diriltmişti" buyruğu, Allah'ın, o kişinin bütün bedenine can verdiğini gösterir. [93]

 

Ayetteki Kıraat Farklarına Göre Mânalar

 

Hak Teâlâ'nın,  buyruğundan murad, Allah'ın o kemiklere can vermesidir. Nitekim "Allah ölüyü diriltti" manastnda  denilir. Allahu Teâlâ da,  "Sonra, dilediği zaman onu diriltilir" (Abese, 22) buyurmuştur. Allah Teâlâ  O, "Bu çürümüş kemiklere kim can verecekmiş?" dedi. De ki: "Onları ilk de­fa yaratan diriltecek "(Yasin, 78-79) âyetinde de, diriltmeyi kemiklerle ilgili olarak beyan etmiştir. Bu kelime  şeklinde de okunmuştur. Ferrâ şöyle de­miştir: "Sanki o dürülüp büküldükten sonra yayılmaya başlanmıştır. Bu böy­ledir, çünkü hayat sayesinde, alış verişteki canlılık başlar. Buna göre o kimse ölü olduğu müddetçe, bükülüp durulmuş gibi olmuş demektir. Fakat yeniden diriltilince, adetâ dürülmesinden sonra yeniden yayılıp açılmış gibi olur. Ham-za ve Kisâî, üstten noktalı zâ harfi ile, bu kelimeyi şeklinde okumuş­lardır ki bunun manası, "Biz kemiklerin bir kısmını, bir kısmı üstüne bitiştiriyoruz" şeklindedir. Birşeyi "inşâz", onu kaldırma manasındadır. Me­selâ  "onu kaldırdım, o da kalktı" denilir. Yerden çıkıp yükselen şey için de  fiili kullanılır. Kadının geçimsizliği manasında  tabiri de, kadının kocasının rızasına başkaldırması manasındadır. Bu kıraate göre âyetin mânası, "Biz onu yeryüzünden nasıl kaldırıp, her kemiği beden­deki yerlerine döndürüyor ve kemikleri üst üste inşa ediyoruz" demektir. Nehaî'den onun bu kelimeyi  şeklinde okuduğu da rivayet edil­miştir ki, bu okunuşa göre âyetin mânası, Ahfeş'ın söylediği şekilde olur. Ahfeş, onu yükselttim, kaldırdım mânasında denildiğini söylemiştir. Bütün kıraatlara göre bu tabirin mânası şudur: Allahu Teâlâ kemikleri üst üste inşâ etmiş, böylece bir nizam içinde kemikleri birbirleriyle bir araya gel­miş, sonra bu kemikler ete bürünmüş; damarlar, sinirler, etler ve deriler bu beden üzerinde yayılarak, bir kısmı diğerine bitişmiştir. Böylece bütün kıraat-tar bu mânayı meydana getirmiş olurlar. Daha sonra Hak Teâlâ, "Kendisine belli olduğu zaman" bu­yurmuştur ki, bu daha önce geçen, "Allah burasını ölümünden sonra nasıl diriltecek?" sözüyle ilgilidir. Buna göre mâna, "Meydana gelmesi uzak görü­len şey bizzat tahakkuk edip, ona görününce.." şeklinde olur. Keşşaf sahibi  fiilinin failinin mukadder olduğunu söylemiştir. Takdiri ise, Allahu Teâlâ'nın herşeye kadir olduğu O'na belli olunca, O, "Biliyorum ki Allah, her şeye kadirdir" dedi" şeklindedir. İkinci cümle kendisine delâlet ettiği için, birincisi hazfedil mistir. Bana göre bu, bir zorlamadır. Aksine sahîh olan takdir şöyledir: "Allahu Teâlâ'nın öldürmesi ve diriltmesi müşahede yoluyla o kim­seye belli olunca O, "Biliyorum ki Allah, herşeye kadirdir" demiştir." Bunun te'vîli ise şöyle olur. "Bu istidlalden önce bildiğim şeyi, bizzad müşahede ede­rek kavradım, bildim." Hamza ve Kisaî, emir sîgası ile ... "Dedi ki: Bil..." şeklinde okumuşlardır. Bu kıraatin izahı hakkında iki görüş vardır:

a) Bu durum ortaya çıkınca o kimse, kendi kendine emir vererek söylemiştir. Nitekim A'şâ da  "Umame'yi uğurla.. Çünkü kervan çoktan yola koyuldu.." demiştir.

b) Allah Teâlâ, "Bil ki Allah, herşeye kadirdir" buyurmuştur. Bu te'vîlin doğruluğuna Abdullah İbn Mesûd ile A'meş'in şu kıraatleri de delâlet eder: "Denildi ki: "Bil ki, Allah herşeye kadirdir." Mak Teâlâ'nın Hz. İbrahim ile il­gili âyetin sonunda, "Bil ki Allah, azizdir hakimdir" (Bakara. 260) demiş olması da, bu Kıraati destekler.

Kadî şöyle demiştir. "Birinci kıraate yapış, onu benimse.. Çünkü, bir şeyi emretmek ancak, o emredilen şey bulunmadığı zaman güzel olur." Burada, Hak Teâlâ'nın buyruğunun delaletiyle, bu bilgi mevcuttur. Bi­naenaleyh, ilim mevcutken, onu elde etmeyi emretmek caiz olmaz. Ama, onun bulunduğunu haber vermek (böylece de  "Biliyorum ki..") demek caizdir. [94]

 

Üçüncü Kıssa: Ölümden Sonra Dirilme

 

"Hani İbrahim: "Ya Rabbi, ölüleri nasıl dirilttiğini bana göster" demiş, (Allah da) "inanmadın mı yoksa?" demiş; o da, "İnandım, fakat kalbimin itminan bulması için (istiyorum)" demişti. Allah da, "Dört kuş tut, onları kendine alıştır, sonra onların her parçasını bir dağın üzerine bırak. Sonra da çağır. Koşarak sana geleceklerdir" demişti. Bil ki şüphesiz ki Allah, azizdir, hakimdir" (Bakara. 260). Üçüncü kıssa da, dirilmenin sıhhatine, doğruluğuna delâlet eder. Hak Teâlâ'nın bu âyetiyle ilgili birkaç mesele vardır: [95]

 

Birinci Mesele

 

Bu âyetin başındaki    edatının müteallâkının ne olduğu hususundadır. Bu hususla ilgili iki görüş vardır:

Zeccâc, âyetin takdirinin    "Hatırla o zamanı ki, İb­rahim., demişti" şeklinde olduğunu söylemiştir. Başkaları ise bu ifâdenin Cenâb-ı Hakk'ın, "Rabbi hakkında İbrahim ile çekişeni görmedin mi.. "(Bakara, 258) âyetine affedildiğini, takdirinin ise, "Rabbi hususunda çekiştiği zaman görmedin mi?" Yine, İbrahim, 'Ya Rab­bi, ölüleri nasıl dirilttiğini bana göster" değidiğf zaman görmedin mi?" şeklin­de olduğunu söylemişlerdir. [96]

 

Hz. İbrahim(a.s.)’in Talebinde Riayet Ettiği Edeb                  Başa Dön

 

Allahu Teâlâ "Yahut  o kimse gibisin ki o, bir kasabaya uğramış..." diyerek  Üzeyir'in açıkça söylemedi; halbuki bu iki kıssadan maksat aynı olmakla birlikte, burada ise İbrahim (a.s.)'in ismini yerdi. Bunun sebebi şudur:

Üzeyr(a.s), edebe riâyet etmeyerek  dedi İbrahim(a.s.) ise, edebe riâyet ederek, ilkönce Allah'ı,  "Rabbim" diyerek övdü, daha sonra da "Bana göster" diyerek, istekte bulundu.. Yine İb­rahim (a.s.)edebe riâyet ederek, diriltme ve öldürme fiillerini kuşlar hakkında; Üzeyr (a.s.)ise, edebi gözetmeyerek bu fiilleri kendi nefsi hakkında istemiştir. [97]

 

Hz. İibrahim’in Bu İsteğinden Güdülen Maksad 

 

Alimler, Hz. İbrahim'in sorusunun sebebi hususunda şu görüşleri ileri sürmüşlerdir:

Birinci Görüş: Hasan el-Basri, Dahhâk, Katâde, Atâ ve İbn Güreye şöyle demişlerdir: Hz. İb­rahim denizin kıyısında bir leş görür. Deniz kabardığında, leşi götürür ve böy­lece onu denizdeki canlılar yer.. Med olmadığında onu vahşi hayvanlar yer. Vahşi hayvanlar çekip gittiğinde de kuşlar gelerek, onun geri kalan kısmını yerler ve uçar giderler... İşte bundan dolayı Hz. İbrahim,"Ya Rabbi, canlıların parçalarını, yırtıcı hayvanların, kuşların ve denizdeki canlıların karnından top­layarak tekrar nasıl bir araya getireceğini bana göster" dedi. Bunun üzerine kendisine, "İman etmedin mi, yoksa?" denildiğinde O; "Evet, ettim; ancak benim bu sorumdan maksadım istidlal ile elde ettiğim ilmimin zaruri bir bilgi hâline dönüşmesini istemektir" dedi.

İkinci Görüş: Muhammed İbn İshâk ile Kâdî şöyle demişlerdir: Bu soru­nun sebebi şudur: Hz. İbrahim,"Benim Rabbim, hem diriltir, hem öldürür" (Bakara, 258) dediğinde Nemrûd da: "Ben de diriltir ve Öldürürüm" diyerek, bir kişiyi salıverip, bir kişiyi de öldürmek suretiyle münazara ettiklerinde Hz. İb­rahim, "Bu bir öldürme ve diriltme değildir" dedi; bunu müteakiben de bu mesele hem Nemrûd, hem de O'na bağlı olanlar huzurunda ortaya çıksın, açık­lık kazansın diye, "Rabbim nasıl dirilttiğini bana göster.."dedi. Rivayet edildi­ğine göre Nemrûd, "Rabbine söyle, diriltsin; aksi halde seni öldürürüm.." dedi. Bunun üzerine Hz, İbrahim de Allahu Teâlâ'dan bunu istedi. Buna göre  sözünün manası, "Öldürülmekten kurtarılmam için..." veya­hut da-" delilim ve burhanım kuvvetli olsun diye" şeklinde olur. "Şüphesiz be­nim bu delilden başka bir delile geçişim, o delilin zayıflığı sebebiyle değil, ak­sine dinleyen kimsenin cehaleti sebebiyledir."

Üçüncü Görüş: İbn Abbas, Saîd İbn Cübeyr, ve Süddî (r.a.) şöyle de­mişlerdir: Allahu Teâlâ Hz. İbrahim'e "Ben bir beşeri dost, halîl edineceğim" şeklinde vahyettiğinde, Hz. İbrahim bunu gözünde büyüterek "Allah'ım, bu­nun alâmeti ve nişanı nedir?" dedi. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak, "Bunun ema­resi, o kimsenin duâ ederek, ölüleri diriltmesidir" buyurdu. Hz. İbrahim'in, kulluğun derecelerinde ve peygamberliğin ifasında makamı yücelince, onun hatırına, "Belki de o dost ben olurum..." düşüncesi geldi. Bunun üzerine Hz. İbrahim, Allah'tan ölüleri diriltmesini istedi. Allahu Teâlâ da, "İnanmadın mı yoksa?" deyince O, "inandım, fakat benim, senin dostun olduğuma kalbim tam bir itminan duysun diye" demişti.

Dördüncü Görüş: İbrahim (a.s.) Dunu, kavmi için istedi. Bu böyledir, çün­kü peygamberlere tâbi olan kimseler, onlardan bazan bâttl bazan da hak olan şeyler taleb etmişlerdir. Meselâ onların Hz. Musa'ya, "Nasıl onların ilâhları var ise, sen de bize bir ilâh yap" (A'râf, 138) şeklinde de­meleri gibi.. Bunun gibi, İbrahim (a.s.) de, bunu taleb etmişti. Bundan mak-sadi ise, kavminin bunu müşahede etmesi ve böylece de kalblerindeki İnkârın yok olmasıdır.

Beşinci Görüş: Aklıma şöyle bir düşünce geldi de ben de şöyle dedim: Şüphesiz bu ümmet, peygamberin peygamberlik iddiasında doğru söylediği­ni anlamaları hususunda, onun elinde zuhur edecek bir mucizeye nasıl muh­taç iseler, bu peygamber de, melek yanına gelip, ona, Allah'ın onu bir peygamber olarak gönderdiğini haber verdiğinde, o peygamber de kendisine gelenin kovulmuş bir şeytan değil de kerîm bir melek olduğunu bilebilmesi için, o meleğin elinde zuhur edecek bir mucizeye muhtaçtır... Yine, melek Al­lah'ın kelâmını dinlediğinde, o da bu kelâmın, başkasının değil de Allah'ın ke­lâmı olduğuna delâlet edecek bir mucizenin zuhuruna muhtaç olur. Durum böyle olunca, şöyle denilmiş olması mümkündür: Melek, Hz. İbrahim'e gele­rek, ona Allahu Teâlâ'nın kendisini insanlara bir peygamber olarak göndere­ceğini haber verince, Hz. İbrahim bir mucize talebinde bulunarak, "Ya Rabbi, ölüleri nasıl dirilttiğini bana göster" demiş, Allah da "inanmadın mı yoksa?" deyince, o da, "inandım, fakat gelen zâtın kovulmuş şeytan değil, kerim bir melek olduğuna, kalbim tam bir itminan duysun diye (istiyorum)" demiştir.

Altıncı Görüş: Bu, tasavvuf ehlinin görüşüdür: Âyette geçen kelimesinden murad, mükâşefe ve tecelli nurlarına karşı perdelenmiş kalbler-dir. "Diriltmek" ise, bu ilahi tecelli ve nurların zuhur etmesinden ibarettir. Binaenaleyh, buna göre Hz. İbrahim'in  demesi, o te­celli ve mükâşefeleri istemektir. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak ona, "Yoksa iman etmedin mi?" deyince de, "Evet, ona, gaybî bir imanla iman ettim. Ne var ki o tecellinin meydana gelmesi sebebiyle kalbim mutmain olsun diye, onun meydana gelmesini istiyorum..." dedi.

Kelâmcılar da şöyle demişlerdir: İstidlali olan ilme, bazen şek ve şüphe­ler arız olabilir... Böylece Hz. İbrahim, kendisine şek ve şüphenin ânz olma­yacağı ve kendisiyle, kalbin tam bir istikrara kavuşacağı zarurî bir ilim talebinde bulunmuştur.

Yedinci Görüş: Belki de İbrahim (a.s.) Allah'ın kendisine indirmiş oldu­ğu sahifelerden, soyundan gelecek olan Hz. İsa'nın duası sayesinde ölüleri diriltme payesiyle Allah tarafından şereflendirileceğim öğrenince, O da bunu istedi. Bunun üzerine kendisine, "İnanmadın mı yoksa?" denilince O "Evet, inandım; fakat benim mertebemin senin yanında, torunum İsa'nın mertebe­sinden daha az olmadığına kalbim mutmain olsun diye.." dedi.

Sekizinci Görüş: Hz. İbrahim'e oğlunu kurban etmesini emretmiş, O da bu emre uyarak, sonra da, "Bana, canlıyı cansız kılmamı emrettin, ben de yaptım. Ben de senden, cansız olanı canlı kılmanı istiyorum" demiştir. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak, "Yoksa inanmadın mı?" deyince de, "Ne demek, inan­dım; ne var ki beni dostun edindiğine kalbim mutmain olsun istedim.." demiştir.

Dokuzuncu Görüş: Hz. İbrahim (a.s.) kendi kalbine nazar ettiğinde, oğ­lunu sevmesinden dolayı kalbini adeta ölü olarak gördü de, Allah'tan utana­rak, "Ya Rabbi, ölüleri nasıl diriltirsin?" dedi. Yani, "Gafletinden dolayı kalb öldüğü zaman, o kalbin, Allah'ın zikriyle ihyâsı, diriltilmesi nasıl olur?" demektir.

Onuncu Görüş: Âyetin takdiri şöyledir: "Bütün canlılar kıyamet günün­de "haşr"ı müşahede ederler. Binaenaleyh, sen bana bunu bu dünyada gös­ter.." deyince, Cenâb-ı Hak, "Yoksa iman etmedin mi?" dedi. O da, "Evet, iman ettim, ne var ki bana bu dünyada böyle bir şerefi tahsis edip, verdiğine dair kalbim mutmain olsun istedim" diye cevap verdi.

Onbirinci Görüş: Hz. İbrahim'in maksadı, Allah'ın ölüleri diriltmesi de­ğildir. Aksine O'nun maksadı, arada hiçbir vasıta olmaksızın, ilahî kelâmı din­lemektir.

Onikinci Görüş: Bazı câhil kimseler şöyle demişlerdir: "Hz. İbrahim (a.s.), gerek "mebde",gerekse "maâd" hususunda şüphe içindeydi. O'nun mebde hususundaki şüphesi O'nun,  "(Sizce) Rabbim budur" (En'âm,76) ve "Andolsun ki, eğer Rabbim beni hidayete erdirmeseydi, muhakkak ki ben, sapıtmış olan kimselerden olurdum"

(Enam, 77) sözleriyle ortaya çıkmaktadır. Maâd hususundaki şüphesi de, işte bu âyette kendisini göstermektedir.

Bu görüş son derece zayıf, hatta küfürdür. Çünkü Allah'ın ölüleri dirilte­bileceğini bilmeyen kimse, kâfirdir. Mâsûm olan peygamberi böyle bir şeye nisbet eden kimse, o masum peygamberi küfre nisbet etmiş olur ki. asıl böyle diyen kimse kâfir olur. Bu görüşün bâtıl olduğuna şunlar da delâlet eder:

a) Hak Teâlâ'nın  sözü- Eğer Hz. İbrahim şüphe etmiş olsaydı, bu şekilde söylemesi doğru olmazdı.

b) Cenâb-t Hakk'ın,  sözü.. Bu, daha fazla yakın iste­yen arif bir kişinin sözüdür.

c) Allah'ın kudreti hususunda şüphe etmek, "nübüvvet" hususunda da şüphe etmeyi gerektirir. O halde o daha nasıl kendi nübüvvetini bilebilir? Hak Teâlâ'nın, "Yoksa inanmadın mı?" sözüyle ilgili şu iki açıklama yapılmıştır:

a) Bu sözün başındaki hemze, istifhâmı takrîrî'dir. Nitekim şair, "Sizler bineklere binen­lerin en hayırlısı değil misiniz? (Evet en hayırlısısmız.)" İnsanların en cömer­di Hân soyundan olanlardır.

b) Bu sorudan maksad etraftaki kimselere karşı onun buna inanıp, bilen olduğunu ispatlamaktır. Böylece bu sorudan başka bir maksat güdülmüştür. Hak Teâlâ'nın, 'Evet, inandım, fakat kalbi­min itminan bulması için.." buyruğuna gelince, bil ki   sözündeki lâm harfi, mahzûf bir fiile taalluk eder. Buna göre kelamın takdiri,  "Kalbimin mutmain olmasını istediğim için bu talepte bulundum" şeklindedir. Âlimler, bu ifâdeden muradın, istidlal eden kimseye arız olan bazı düşün­celerin yok olmasıdır. Yoksa, her iki durumda da yakînî inanç bulunmaktadır. Burada aklî bir mübâhese de söz konusudur. O da şudur: Bu açıklama, ilimlerin bir kısmının diğerinden daha kuvvetli olduğunun cevazı meselesine dayanır. Burada çetin bir soru ortaya çıkmaktadır ki o da şudur: İnsan, ilim sahibi olduğunda, o şeyin zıddını ya caiz görür, veyahut da görmez. Şayet, herhangi bir şekilde onun zıddını caiz görür, tecviz ederse, bu kesin ve kat'î bir itikad değil, kuvvetli ve gâlib bir zan olmuş olur. Eğer o, ilmin zıddını hiçbir şekilde tecviz etmezse, ilimlerde bir farklılık söz konusu olmaz. Bil ki, böyle bir müşkil, biz,maksadm "Allah'ın diriltmeye kadir olduğu hususundaki inanç hususunda bir itminan temin edilmesi olduğunu" söylediğimiz zaman söz ko­nusu olur. Ama, maksat başka bir şeydir dersek, böyle bir müşkil zâ'ri olmuş olur. [98]

 

Kuşların Dirilmesi ve Bundaki Hikmet                  Başa Dön

 

Hak Teâlâ'nın,  "Dört kuş tut" emrine gelince, İbn Abbas (r.a.) şöyle der: "İbrahim (a.s.) bir tavus, kerkenez, karga ve horoz yakaladı." Mücahid ve İbn Zeyd'e göre, İbrahim (a.s.) diğer üç kuşun yanın­da, kerkenezin yerine güvercin yakalamıştır. Burada birkaç bahis bulun­maktadır:

Birinci Bahis: Cenâb-ı Hak, hayvanlar içerisinden, öldürüldükten sonra diriltilme halini neden kuşlara tahsis etmiştir? Bu hususta âlimler şu iki görü­şü ileri sürmüşlerdir:

Birinci Görüş: Uçmak, gökyüzünde ; yükselme ise havada olur. Hz. İb­rahim (a.s.)'in himmet ve gayesi, melekût alemine ulaşıp oraya yükselmektir. Bunun için onun mucizesi de, himmet ve gayreti doğrultusunda, ona benzer bir biçimde olmuştur.

İkinci Görüş: İbrahim (a.s.) kuşları kesip, onları parçalayarak, her dağın tepesine onların karışımından birer parça koyup da, sonra da onları çağırdı­ğında, karışım içerisindeki her bir cüz kendi parçasına doğru uçmaya başla­dı. Bunun üzerine Hz. İbrahim'e, "Her parça kendi parçasına doğru Koştuğu gibi, kıyamet gününde de, her parça kendi parçasına doğru uçar. Böylece de bedenler teşekkül eder ve ruhlar onlarla birleşir" denildi. Bunu Cenâb-ı Hakk'ın, "Hepsi, çıvgın çekirgeler gibi kabirler­den çıkacaklar" (Kamer, 7) âyeti de ortaya koymaktadır.

İkinci Bahis: Bu diriltme ve öldürmeden maksat, tek bir hayvanla da or­taya konabilir. O halde daha niçin Cenâbı Hak, Hz. İbrahim'e dört kuş alma­sını emretmiştir? Bu hususta da iki görüş vardır:

Birinci Görüş: Bunun mânâsı şudur: "Sen, kulluğuna göre tek bir şey istedin.. Ben ise sana, Rabbi olduğum için dört tane kuş al diyorum."

İkinci Görüş: Bu dört kuş, canlıların ve bitkilerin bedenlerinin kendisin­den meydana geldiği dört esas rükne, asla işarettir. Bu işaret ise şöyledir: Sen, bu dört kuşu birbirinden ayırdedemediğin sürece senin ruhun rubûbiyyet göklerine ve kudsiyyet aleminin safalarına uçamaz,yükselemez.

Üçüncü Bahis: İbrahim (a.s.), özellikle bu dört kuşu seçip aldı. Çünkü tavus kuşu insanın kalbindeki zînet, makam ve yükselme sevgisine işarettir. Nitekim Hak Teâlâ  "Nefsin isteklerini sevme insan­lara süstü gösterildi" (Al-i İmran, 14) buyurmuştur Kerkenez kuşu da, yemeye çok düşkün olmaya işarettir; horoz, şehvetperestliğe işarettir; karga da, derleyip toplamaya olan ihtirasa ve tutkuya işarettir. Çünkü karganın gece gündüz uçup, o çok soğuk günlerde bile bir şeyler toplar,.a arzusu içinde olması, onun bu hırsından ileri gelmektedir. Burada şuna işaret edilmektedir; İnsan, nefsinin ve tercinin şehvetini kırmada; hırsını alt edip onu yenmede ve başkaları için süslenmeyi terketme hususunda çaba sarfetmediği müddetçe, kalbinde Al­lah'ın celâlinin nurlarından feyezan eden bir rahatlık duyamaz. [99]

 

Fiilinin Mânaları Hakkında

 

Hak Teâlâ'nın,  "Onları kendine alıştır" ifâdesine gelince, bunda birkaç mesele vardır: [100]

 

Birinci Mesele

 

Hamza sâd harfinin kesresiyle  diğer kıra- at imamları da sâd'ın dâmmesiyle  şeklin­de okumuşlardır. Damme ile okumadaki gaye hu­susunda şu iki görüş ileri sürülmüştür:

Birinci Görüş: Bir şeyi bir şeye meylettirdiğin zaman, yine boynu eğri olan kimse için de  denilir. Yine, birisi bir kimse­ye bir şey söyleyip, ona eğildiğinde  denilir. Yapılan bu açıklamaya göre, bu ayette bir hazf bulunmuş olur. Buna göre sanki şöyle de­nilmiştir: "O kuşları ken­dine yaklaştır, ve onları parça parça et! Sonra her bir dağın üzerine onlardan bir parça koy!" Binaenaleyh, söz kendisine delâlet ettiği için, ''kıs­mı hazfedilmiştir. Bu, Hak Teâlâ'nın, "Değne­ğinle denize vur... Derhal deniz yarıldı"ışuark, w) âyetinde olduğu gibidir. Ya­ni  (Vurdu, bunun üzerine deniz derhal yarıldı) takdirindedir. Çünkü Cenâb-ı Hakk'ın  sözü, kuşları par­çalamış olduğuna delâlet eder. Buna göre eğer: "Onları yakaladıktan sonra Hz. İbrahim'in onları kendisine yaklaştırıp alıştırmasının faydası nedir?" de­nilirse, biz deriz ki; "Bunun faydası Hz. İbrahim (a.s.)' in onlar yeniden dirildikten sonra onları başka kuşlarla karıştırmaması ve bu kuşların onlar olmadığı vehmine düşmemesi için, onları iyice incelemesi, şekil ve durumlarını iyice tanımasıdır."

İkinci Görüş: Bu, İbn Abbas, Sald İbn Cübeyr, Hasan el-Basri ve Mü-cahid'in görüşüdür. Buna göre mânâsı, "Onları par­ça parça et, parçalara ayır" demektir. Bir kimse bir kimseyi bölüp parçaladığı zaman denilir. Şair Ru'be, amansız bir düşmanı tavsif ederken,  "Biz onu, hükmümüzle param parça ettik" demektedir. Buradaki kelime­sinin mânası,  demektir. Bu görüşe göre, harhangi bir takdire ihtiyaç duyulmaz. Sâd harfinin kesresiyle okuyan Hamza'nın kıraatine gelince, o zaman bu kelime, bazan "meylettirmek", bazan da "parçalamak, parça parça etmek" anlamına gelmektedir. Kelime meylettirmek anlamına gelince;Ferrâ: "Bunun, Hüzeyl ve Süleym lügati olduğunu söylemiştir. Bir kimse bir şeyi eğdiği za­man,  denilir. Ahfeş ve diğer âlimler ise kelimesinin mânasının, parça parça etmek mânâsına olduğunu söylemişlerdir. Nitekim, bir kimse bir şeyi parça parça ettiğinde denilir. Ferrâ ise şöyle demiştir: "Zannediyorum ki bu fiil, "kesti" mânasına olan  fiilinden maklûbdur (çevrilmiştir). Buna göre, sondaki yâ harfi ortaya geçmiştir. Nitekim Araplar, hem (asâ), hem de (âse) demektedirler." Müberred ise, "Bu doğru değildir, çünkü bu iki lâfızdan her biri, başlı ba­şına birer asıldırlar. Bundan dolayı birini diğerine bağlı kılmak caiz değildir" demiştir. [101]

 

Ebû Müslim'in Öbür Müfessirlerden Ayrı Görüşü                   Başa Dön

 

Müfessirler, âyetteki kelimesinin "Onları kes ve parçala" manasında olduğunda, Hz. İbra-

him (a.s.)'in de o kuşların uzuvlarını, etlerini, tüylerini   ve   banlarını   parçalayarak   birbirine   kattığı

hususunda ittifak etmişlerdir. Ebu Müslim bu görüşe katılmayıp, bunu yadırgayarak şöyle demiştir: "Hz. İbrahim (a.s.), Hak Teâlâ'dan ölüyü diriltmesini isteyince, Cenâb-ı Hak ona, bu işi kolayca anlamasını sağlayacak bir misal gösterdi. Buna göre, emrinden maksad, "Onları kendine alıştır" ve "seslendiğinde sana gelmeyi onlara öğret;" yani "Bu dört kuşu çağırdığında sana cevap ve­rip gelecek hale gelmelerini sağlayacak kadar, bu alıştırmayı tekrar tekrar yap O kuşlar bu hale gelince, herbirini sağ olarak bir dağın tepesine koyup, sonra, onları çağır. Onlar sana hızlıca gelecekler" demektir. Bundan maksad ise ruhların, yer aldıkları bedenlerine kolay bir şekilde dönmeleri konusunda müşah­has bir misal zikretmektir. Ebu Müslim âyetteki bu ifâdenin, "Onları parçala" manasında olduğunu kabul etmeyerek,şunları görüşünün delili olarak zikret­miştir:

a) Arapça'da emrinin meşhur manası, "Onları meylettir" şek­lindedir. Bunun "parçalama ve kesme" manasına gelmesine ise âyette delâ­let eden herhangi bir husus yoktur. Binaenaleyh ayete bu manayı vermek, bir delilin delalet etmediği bir manayı ayete katma olur ki bu caiz değildir.

b) Eğer bu sözden maksad, "onlan parçala ve cüzlerine ayır" manası olsaydt Cenab-ı Hak, bu kelimeden sonra (sana) kelimesini kullan­mazdı. Çünkü bu kelime parçalama mânâsına alındığında   harf-i cerri ile kullanılmaz. Kelime "meylettirme" manasına geldiğinde, bu harf-i cerr ile kul­lanılır. Buna göre eğer, ifâdede bir takdim ve te'hirin olduğu, bunun takdirinin ise, "Dört kuşu kendine al ve onları par­çala" şeklinde olduğu söylenir ise, biz deriz ki: Bir delil olmaksızın, burada takdim ve te'hirin bulunduğunu kabul etmek, insanı zahirin hilâfına bir mana­yı kabul etmeye mecbur eder.

c) Âyetteki 'Sonra onları çağır" buyruğundaki "onları" za­miri, o kuşların parçalarına değil, kendilerine râcidir. Parçalar ayrı ayrı olup her dağın tepesine de onlardan bir parça konunca, bu zamirin onların kendi­lerine değil, parçalarına râci olması gerekir ki bu da âyetin zahirinin hilâfına olur. Yine "Koşarak sana geleceklerdir" sözündeki zamir de, o kuşların parçalarını değil, kendilerini göstermektedir. Halbuki, sizin görüşü­nüze göre, onların parçaları birbirlerine koşup geldiğine göre, bu ifâdedeki za­mir, kuşların kendilerine değil, parçalarına râci olmuş olur. Müfessirlerin ittifak ettiği meşhur görüşün sahipleri ise delil olarak şunla­rı zikretmişlerdir:

a) Ebu Müslim'den önce gelen bütün müfessirler, bu kuşların, Hz. İbra­him (a.s.) tarafından kesilip parçalandığında İttifak etmişlerdir. Binaenaleyh Ebu Müslim'in bu görüşü kabul etmemesi, onların icmâ'tnı kabul etmeme de­mektir.

b) Ebu Müslim'in verdiği mana, Hz. İbrahim'e has bir şey değildir. Binâ­enaleyh bunda, Hz. İbrahim (a.s.)'in, başkalarından farklı bir meziyeti olmuş olmaz.

c) Hz. İbrahim (a.s.), Atlah'dan, kendisine ölüleri nasıl dirilttiğini göstermeşini istemiştir. Âyetin zahiri de Cenâb-ı Hakk'ın onun bu isteğine icabet et­tiğini gösterir. Ebu Müslim'in izahına göre ise, hakikatte böyle bir icabetin olduğundan bahsedilemez.

d) Hak Teâla'nın, "Sonra onların her parçasını bir dağın üzerine bırak" buyruğu, o kuşların parça parça edildiğini gösterir. Ebu Müslim, bu maddeye şöyle cevap vermiştir: "Allah Teâlâ, bu parça parça oluşu dört kuşa ntsbet etmiştir. Binaenaleyh bu parçalardan maksad, o kuşlardan her biridir." Buna şu şekilde cevap veririz: "Senin söylediğin şey de her nekadar muh­temel ise de, "cüz" (parça) kelimesini, bizim söylediğimiz mânâya hamlet­mek daha zahirdir. Buna göre kelâmın takdiri: "Onların her birinden, her bir dağa bir parça koy" şeklindedir. [102]

 

Dağlara Yerleştirme Keyfiyeti

 

Allahu Teâla'nın,  "Sonra her bîr dağın üzerine onlardan birer parça (cüz) bırak" buyruğu ile ilgili birkaç mesele vardır: [103]

 

Birinci Mesele                  Başa Dön

 

Âyetteki "Her bir dağın üzerine" sözünün zahirine göre, bahsedilen her bir dağ, dünyanın bütün dağ­larıdır. Mücahid ve Dahhâk bu ifâdenin, mümkin ol­duğu kadar umûmi olduğuna kaildirler. Buna göre sanki şöyle denilmek İs­tenmiştir: "O kuşların parçalarını, dağıtabildiğin kadar, her bir dağın tepesine dağıttı " İbn Abbas, Hasan el-Basri, Katâde ve Rebî, bahsedilen dört kuşa ve dört ana yöne, yani doğu, batı, kuzey ve güneye göre, bunun dört dağ oldu­ğunu söylemişlerdir. Süddî ve İbn Cüreyc ise, bunların yedi tane dağ olduğunu, çünkü bu ifâ­deden muradın, Hz. İbrahim (a.s.)'in görebildiği ve kuşları çağırabileceği dağ­ların olması olduğunu, bu çağırmanın ise ancak görme ile tamam olduğunu ve Hz.İbrahim'in görebildiği dağların da yedi tane olduğunu söylemişlerdir. [104]

 

İkinci Mesele

 

Rivayet edildiğine göre, Hz. İbrahim (a.s.)'e o kuş- lan kesip, tüylerini yolup, parça parça etmesi, kan­ları ile etlerini birbirine karıştırıp başlarını yanında alıkoyması emrolunmuştur. Daha sonra da," her bir dağa, her bir kuşun dörtte biri gelecek şekilde, onların parçalarını dağların üzerine koyması, sonra da "Allah'ın izni ile gelin" diye onları çağırması emrolunmuştur. Sonra parçalar birbirine doğru uçuşmaya başlamış, böylece kuşların  tamamlanıp, her bir beden birleşmek üzere başına yönelmiş ve her bir baş, bedeni ile bir­leşerek Allah'ın izniyle can bulmuştur. [105]

 

Üçüncü Mesele

 

Ebu Bekir'in rivayetine göre Âsim ve Fadl, bu kelimeyi Kur'an'ın her yerinde hemzeli ve şeddeli ola­rak şeklinde; diğer kıraat imamları  ise, hemzeli, fakat şeddesiz olarak  şeklinde okumuşlardır ki ikisinin de

manası aynıdır. [106]                       

 

Kuşların Dirilip Koşarak Gelmeleri

 

Cenâb-ı Allah'ın, "Sonra da onları çağır, koşarak sana geleceklerdir" emrine gelince, buradaki  kelimesinin "koşarak ve ayakları üzerinde yürüyerek" manasında olduğu, çünkü bunun daha kuvvetli bir hüccet olduğu söylenmiştir. Yine bu kelimenin, "uçarak" manasında ol­duğu da söylenmiştir. Fakat bu mânâ doğru değildir. Çünkü kuşun uçmasını ifâde etmek için   fiili kullanılmaz. Bu ikinci görüşte olanlardan bazıları "Buradaki  den murad, çabuk hareket edip gitmektir" diyerek cevap vermişlerdir. Binaenaleyh eğer hare­ket, uçma şeklinde olur ise, bundaki çabuk ve hızlı oluş da "Say" olarak ifâ­de edilir. Âlimlerimiz, hayatiyyetin bulunması için, bir bedenin bulunmasının şart olmadığına bu âyeti delil getirmişlerdir. Çünkü Allah Teâla, o parçalardan her-birini, çağırıldıklarını anlayan ve koşup hızlıca gelebilen birer canlı kılmıştır. Bu, hayatiyyetin bulunabilmesi için bir bünyenin şart olmadığına delâlet eder. Kâdî ise parçalamanın, o bünyenin canlılığını yok edeceğini ileri sürerek, âyetin, mutlaka bir bünyenin bulunması gerektiğine delâlet ettiğini söylemiştir. Onun bu görüşüne şu şekilde cevap verilir: "Sizin bu görüşünüz zayıftır, çünkü mukarenetin (ruh ve beden birliğinin) bulunması, bu birliğin mutlaka gerekli olduğunu göstermez. Fakat bazı durumlarda, ruhun bedenden ayrıl­ması hususuna gelince, bu hususun söz konusu olduğu yerler, böyle bir birli­ğin gerekli olmadığına delâlet eder. Âyet, davetin anlaşıldığına ve parça parça iken, o parçaların süratlice gelebildiğine delâlet ettiğine göre, bu, hayatiyyet için bir tam bünyenin bulunmasının şart olmadığına kesin bir delil olur: Cenab-ı Hakk'ın,   "İyice bil ki Allah, azizdir ve hakimdir" âyetindeki "Aziz" in manası, "bütün mümkinâta galiptir''; "Hakim"m manası ise, "İşlerin neticelerini ve herşeyin sonucunu bi-hakkın bilendir" şeklindedir. [107]

 

Allah Yolunda İnfak                  Başa Dön

 

"Mallarım Allah yolunda harcayanların hâli, yedi başak veren, her başağında yüz tanesi bulunan bir tek tohumun hâli gibidir. Allah dilediğine kat kat verir. Allah (ihsanı) geniş olan ve hakkıyla bilendir" (Bakara, 261)

Bil ki Allahu Teâlâ, dünya ve ahiret ile ilgili ilmin temellerini ve onların doğruluğunu gösteren delilleri, istediği nisbette zikrettikten sonra, buna şer'î hüküm ve mükellefiyetleri de eklemiştir. [108]

 

Mal İnfak Etmedeki Mükellefiyetler

 

Birinci Hüküm: Mallan infâk etmede muteber olan mükellefiyetlerle ilgilidir. Bu âyetle ilgili birkaç mesele vardır: Birinci mesele, ayetin, kendinden önceki âyetlerle irtibatı hakkındadır. Bu hususta bazı izahlar yapılmıştır: [109]

 

Âyetin Makabli İle Münasebeti

 

1) Kâdî (r.h) şöyle der: "Allahu Teâlâ, intakla ilgili hükmü, "Allah'a güzel bir ödünç verip de (Allah’ın  da) o ödüncünü kat kat artırdığı kimdir?" (Bakara, 245) âyetinde mücmel (kısaca) zekredip, bu âyette de bu kat kat artırışı tafsilatlı olarak anlatmıştır. Cenab-ı Hak, bu iki âyet arasında, öldürüp diriltmeye kud­reti olduğunu gösteren delilleri zikretmiştir. Zira bunlar olmaksızın infak emri yerinde olmazdı. Çünkü mükâfaat ve ceza veren bir ilah bulunmasaydı, taat yolunda infâk etmek abes olurdu. Sanki Cenab-ı Hak, infâka teşvik ettiği kim­seye şöyle demektedir: "Benim yarattığımı ve hayat ile kudret vererek sana olan nimetimi tamamladığımı anladın ve mükâfaat ile ceza verebileceğimi de bildin, O hâlde, bütün bunları bilmen, malını Allah yolunda infâk etmene sebep olsun. Çünkü Allah az bir şeye, büyük mükâfaatla karşılık verir." Sonra Cenab-ı Hak, bu çok ve büyük mükâfaatla ilgili bir benzetme yapa­rak, sanki "Kim bir tane tohumu toprağa gömerse, o tohum her başağından yüz tanesi bulunan yedi başak bitirir. Böylece tek tohum, yediyüz tane haline gelmiş olur" buyurmaktadır.

2) Bu, âyetin öncesi ile irtibatı hususunda Esamm'ın yaptığı İzahtır. Buna göre, Allah Teâlâ insanlar, Allah'ın dinine yardım edip, O'nun şeriatını yücelt­mek için canları ve malları ile cihâda koşsunlar diye, peygamberi tasdik etme­yi gerektiren mucizeyi göstererek herkese delil getirdikten sonra, bu meseli irad etmiştir.

3) Allah Teâlâ, kendisinin, mü'minlerin dostu; tağut'un (şeytanın) da kâ­firlerin dostu olduğunu beyan edince, Allah yolunda mü'minin harcadığı ma­lın hâli ile, tağut uğrunda kâfirin harcadığı malın hâlini beyân etmiştir. [110]

 

İkinci Mesele

 

Âyette mahzuf bir kelime vardır ve onun takdiri, "Malları­nı İnfâk edenlerin sadakalarının hali, bir tohumun ha­li gibidir" şeklindedir. Bunun  "Malla­rını infak edenlerin hali, bir tohumu ekenin hali gibidir" şeklinde olduğu da söylenmiştir. [111]

 

Üçüncü Mesele

 

"Mallarını Allah yolunda harcayanlar" tabiri, "Allah'ın dini uğrunda harcayanlar" demektir. Cenab-ı Hakk'ın, bu ifâde ile bilhassa cihâd için yapılan mal harcamalarını (infâkıj kastetmiş olduğu da söylendiği gibi, bütün hayır yolla­rında yapılan infâkı kastetmiş olduğu söylenmiştir. Buna göre, âyetin hükmü­ne, Hz. Peygamber (s.a.s.) ile birlikte hicret etme, insanın nefsine ve başkalarına karşı cihâdı, malını sadaka vererek harcama ve faydalı işlerde in­fâk etmesindeki bütün farz ve nafile harcamaları girer. Çünkü bunların hepsi, Allah'ın dini ve şeriatı olan yol uğrunda yapılan işlerden sayılır. Bunların hep­si, Allah yolunda yapılmış birer intaktır. Buna göre eğer, "Üzerinde yüz tane bulunan hiçbir başak gördün mü ki Allah bununla bir benzetme yapmıştır?" denilir ise, biz deriz ki: Buna şu şe­killerde cevap verilir:

a) Âyetten maksad şudur: "Daha çok elde etmeyi ve kazancı arzu eden bir insan, tek bir tohum ektiğinde, onun kendisine yediyüz tane vereceğini bi­lir ise, onun bunu yapmaması veya bu hususta kusurlu olması yakışık almaz. İşte aynen bunun gibi, ahirette Cenab-ı Hak katında mükâfaat isteyen kimse­nin, verdiği ve yaptığı tek bir şeye karşılık, on veya yüz veya yediyüz mislini alacağını bildiğinde, bunu mutlaka yapması gerekir. İster bu hususiyette bir başak bu dünyada bulunsun, ister bulunmasın, bu söylediğimiz ma'kul oldu­ğuna göre, bu mânâ yerli yerindedir." Bu Kaffâl (r.h)'in görüşüdür ve son de­rece güzel bir izahtır.

b) Cavrus cinsi tohumun başağında, bu husus görülmüştür. Bu ikinci ce­vap, son derece zayıftır. [112]

 

Dördüncü Mesele

 

Ebu Amr, Hamza ve Kisaî, desinde, tâ harfini sîne idğam ediyorlardı. Çünkü tâ harfi ile sîn, "hems" sıfatı bulunan harflerdendir.  şeklinde okunur. Diğer kıraat imamları ise, aslı üzere idğamla okuyorlardı. Cenâb-ı Hak daha sonra  "Allah dilediğine kat kat verir" buyurmuştur. Bu ifâdede, kat kat vermenin niceliği ile, Allahu Teâlâ'nın bu kat kat verme ile kimleri şereflendirdiği açıklanmamıştır. Daha doğru­su Cenâb-ı Hakk'ın bütün muttakilere ve intakında daha fazla ihlâs sahibi olması itibarıyla onlardan bazılarına kat kat vermesinin mümkün görülmesi ge­rekir. Yahut da Hak Teâlâ lutfu ve ihsanı sebebiyle o kulun taatına fazlasıyla sevap verir ve onu güzelce kabul eder. Sonra Allahu Teâlâ buyurmuştur. Bunun manası şudur:"AI-lah kulların infakları miktarınca ve bunlara mukabil hak ettikleri şeyin özettiği­ne göre, o kullara cömertlik ve ihsanlarda bulunmak suretiyle onları rnükâfa-atlandırmaya olan kudreti geniştir"Durum böyle olduğu zaman, çalışan ve salih amel işleyen kimsenin gayreti Allah katında zâyî olmaz. [113]

 

"Mallarım Allah yolunda harcayıp, sonra da o harcadıklarının arkasına bir başa kakma ve bir eziyet takıp katmayanlar (yok mu?) onların Habteri yanında mükâfaatlan vardır. Onlara hiçbir korku yoktur. Onlar mahzun

da olmayacaklardır"(Bakara, 262). Bil ki Atlahu Teâla, Allah yolunda infâkta bulunmanın ne kadar büyük bir şey olduğunu açıklayınca, bunun peşinden bu büyük işin sevabının devam edebilmesi için yapılması gereken hususları beyân etmiştir. Yaptığı infakı ba­şa kakmamak ve eziyet etmemek bu hususlardandır. Âyetle ilgili birkaç mesele vardır: [114]

 

Birinci Mesele

 

Bu âyet, Hz. Osman ve Abdurrahman b. Avf fr.ahm.) hakkında nazil olmuştur. Hz. Osman Tebük Gazvesi "usre" (zorluk ve meşakkat) ordusunu, takımları ile beraber bin deve ve bin dinar vererek teçhiz etmiş, bunun üzeri­ne Resûlullah (s.a.s.) ellerini göğe kaldırarak: "Ey Osman'ın Rabbi, ben Os­man'dan razı oldum, sen de ol" demiştir. Abdurrahman b. Avf ise, malının yansı olan dörtbin dinarı tasadduk etmişti, Bu hâdiseler üzerine, âyet-i keri­me nazil oldu. [115]

 

İkinci Mesele

 

Müfessirlerden bazıları şöyle demişlerdir: "Önceki âyet, kendisi için infâk eden ve harcamada bulunan

kimseyle; bu âyet ise başkasına intakla bulunan kim­se ite ilgilidir. Buna göre Cenâb-ı Hak, başkasına intakta bulunmanın da, pe­şinden başa kakma ve eziyet yapılmaması halinde, önceki âyette zikredilen büyük ecri hakettirdiğini açıklamıştır. Kaftâl (r.h.) şöyte demiştir: "Bu şartın, kendisi için infâk eden ve harca­mada bulunan kimse hakkında da söz konusu olması muhtemeldir. Bu, o kim­senin kendisi için harcamada bulunup, Allah'ın rızasını tafeb etmek maksadıyla Allah'ın Resulü ve müslümanlarla birlikte cihada giderek, mesela "Eğer  ben

savaşa katılmasaydım, bu iş böyle tamamlanmazdı" veya bir başkasına, "Sen güçsüz ve işe yaramaz birisin. Senin savaşta bir faydan olmaz" demek sure­tiyle, bunu ne Hz. Peygamber (s.a.s.)'in, ne de mü'minlerin başına kakma­ması ve hiçbir mü'mine de böyle bir eziyet vermemesi şeklinde olur. [116]

 

Üçüncü  Mesele

 

"Minnet" Kelimesinin Mânaları                  Başa Dön

 

 kelimesi lügatte birkaç manaya gelmektedir:

a) İn'âm etmek, nimet vermek. Allah Teâlâ, bir  sana nimet verdiği zaman  denilir. Yine, "Falancanın üzerimde bir iyiliği var" manasında  denilir. Nitekim fbnu'l-Enbârî de şu beyti nakletmiştir:  "(Ey sevgili) selâ-

mınla bize in'âm et. Muhakkak ki senin sözlerin yakut ve dizilmiş inciler (gibi)dir." Bu manada Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: "Asanlar içe­risinde gerek sohbettyle, gerekse elindeki malı ile bize İbn Ebİ Kuhâfe 'den (Hz. Ebu Bekir'den) daha fazla in'âm ve ikramda bulunan kimse olmamıştır"[117] Hz. Peygamber (s.a.s.), bu sözündeki   tabiri ile, Hz. Ebu Bekir'in malı­nı en çok in'âm edip infâk eden kimse olduğunu belirtmek istemiştir. Cenab-ı Hak da, "nimetler veren" mânâsında "Mennân" diye vasfedilmiştir.

b) kelimesi, bir hakkı eksiltmek ve noksanlaştırmak manasına da gelir. Nitekim Hak Teâla, "Senin için muhakkak ki tükenmeyen, yani kesilmeyen ve engellenmeyen bir mükâfaat vardır" (Kalem, 3) buyurmuştur.

Ömürleri eksilttiği ve mazeretleri sona erdirdiği için ölüme de "menûn" denilmiştir. Hoş olmayan "minnet", yani başa kakma da bu babdandır. Çün­kü bu tür başa kakma, nimeti eksiltir ve onun saflığını bulandırır. Araplar kendilerini, nimeti başa kakmama ile methederlerdi. Nitekim şâirlerinden biri şöyle demiştir: "Bana göre, senin iyiliğinin büyüklüğü şu bakımdan fazladır: Bu iyilik, senin nezdinde gizlidir ve önemsizdir. Bütün dünyada meşhur ve çokluğu bi­lindiği halde, sen onu, sanki yapmamış gibi unutur görünürsün!" Bunu anladığın zaman biz deriz ki: "Minnet" insanın başkalarına yapmış olduğu iyiliği açığa vurmasıdır. "Eziyyet" ise o kimsenin, onlara vermiş oldu­ğu şey sebebiyle onlardan şikâyet etmesidir. [118]

 

 Minnetin Kötülenmesinin Sebebi

 

"Minnet" şu bakımlardan kınanmıştır;

a) Sadakayı alan fakir, sadakaya muhtaç olmasından dolayı kalbi kırık ve mahzundur; kendisine tasaddukta bulunan kimseyi de açıklamak istemez. Du­rum böyleyken, ona tasaddukta bulunan kimse, bu ihsanını herkese duyurursa, bu iş sadaka alan kimsenin kalbindeki hüznü artırır. Böylece de bu verme işi, infak; daha önce faydalı iken zararlı, daha önce o kimseye yapılan bir lütuf iken şimdi ona yapılan bir kötülük haline dönüşmüş olur.

b) Yapmış olduğu iyiliği herkese açıklamak, eğer onun âdeti haline gel­mişse, ihtiyaç sahibi kimseleri, onun verdiği sadakalara arzu ve rağbet duy­maktan uzaklaştırır.

c) Tasaddukta bulunan kimsenin, bu nimetin Allah'ın ona verdiği bir ni­met olduğuna; kendisini böyle bir amele muvaffak kılmasından ötürü, Allah'ın ona büyük nimetler ihsan ettiğine inanması ve yaptığı bu iyiliğe, onu Allah'ın kabulü dışında bırakacak birşeyi ilâve etmekten çekinmesi, korkması gerekir. Durum böyle olduğunda, sadaka veren kimse vermiş olduğu bu sadakayı, baş­kasının başına kakıp minnet etmekten kaçınır.

d) Asıl sır, işte sadaka veren kimsenin Allahu Teâlâ kendisi için verme sebeplerini hazırlayıp, engel olan sebepleri de ortadan kaldırdığı için bu ta-saddukun nasibi müyesser olduğunu bilmesidir. Durum böyle olunca, haki­katte veren, kul değil, Allah olmuş olur. Binaenaleyh kul bu mertebeye yükselirse onun kalbi, Allah'ın nuruyla nurlanmış olur. Durum böyle olmayıp da, aksine o kimse cismanî ve zahirî sebeplerle meşgul olur ve Rabbanî-hakîkî sebepleri mütâlâa etmekten mahrum olursa, o kimse, nazarları hissiyat âle­minden ma'kûlât âlemine; eserlerden de müessire geçebilecek bir mertebe­ye ulaşamamış hayvanlar derecesinde kalmış olur. [119]

 

Eziyyetin İzahı                  Başa Dön

 

Âyette geçen "eziyyet "e gelince, âlimler bu hususta ihtilâf etmişlerdir. Bazı âlimler, bunu mutlak mânada "mü'minlere yapılan eziyyet" manasına hamletmişlerdir. Eziyyet minnetten başkadır. Minnetin, daha önce bahsedi­lenlere tahsis edilmesi gerekir. Eziyyet, sadaka veren kimsenin fakire, mese­lâ şöyle demesidir: "Sen hep, yeme içme zamanı bana geliyorsun.. Allah beni senden kurtarsın.. Git, gözüme gözükme". Bu sebepten dolayı Allahu Teâlâ, malını infâk edip de bunun peşinden başa kakmada bulunmayıp eziyyet et­meyen kimseler için büyük bir ücretin ve bol sevabın bulunduğunu açıklamıştır. Buna göre eğer, "Lâfzın zahiri, bu iki şeyin toplamının, ilahî ücreti iptal ettiğine, ortadan kaldırdığına delâlet eder. Binaenaleyh bundan da, o iki şey­den birisinin bulunması durumunda ilahî ücretin iptal edilmeyeceği hükmü çıkar" denilirse, biz deriz ki, aksine şart olan, bu iki şeyden hiçbirisinin bulun­mamasıdır. Çünkü Hak Teâlâ'nın, "Arkasına bir ba­şa kakma ve bir eziyyet takıp katmayan" ifâdesi, o kimseden ne onun, ne de ötekinin sadır olmamasını gerektirir. [120]

 

Bu Günahın, Tasaddukun Sevabını İptal Edeceği İddası

 

Mu'tezile, âyetin, büyük günah işleyenin bu günahının, onun amellerinin sevabını yok edeceğine  (habt) delâlet ettiğini söylemiştir. Bu böyledir, çünkü Allahu Teâtâ bu sevâbın, başa kakma ve eziyyet etme bulunduğunda artık kalmayacağını beyan etmiştir. Çünkü, eziyyet ve başa kakmanın gerek bulunması, gerekse bulunmaması hâlinde, yani her iki hâlde de sevâb bulunmaya devam etmiş olsaydı, böyle bir şarttan bahsetmenin her­hangi bir faydası bulunmazdı. Âlimlerimiz,Mutezile'nin bu görüşüne şu şekilde cevap vermişlerdir: Âyet­ten murad, başa kakma ve eziyyetin bulunmasının, o intakı içinde mükâfaat ve sevabın bulunması hâlinden çıkardığıdır. Çünkü, gerek başa kakma, ge­rekse eziyyetin bulunması, o kimsenin adeta başa kakma ve eziyyet etmek için intakta bulunduğuna; Allah rızası için, O'na yaklaşmak ve O'na ibadet mak­sadıyla infâk etmediğine delâlet eder. Hiç şüphesiz ki işte bu sebepten dolayı da, o kimsenin alacağı ücret yok olmuş olur. Kâdî bu cevâbı tenkid ederek şöyle demektedir: "Allahu Teâlâ, yapılan bu intakın sahîh olduğunu beyan buyurmuştur. İşte bu sebepten de

buyurmuştur.  "sonra" kelimesi, terahi, gecik­me ve sonralık ifâde etmektedir. Buna göre, infaktan sonra olan şeyler de sevâbı gerektirir. Çünkü etkilenenin, etki edenden sonra değil de, etki edenin bulunduğu sırada bulunması şarttır. Âlimlerimiz, Kâdî'nin bu cevâbına da, birkaç bakımdan cevap vermişlerdir:

a) Başa kakma ve eziyyet, her ne kadar intaktan sonra zikredilmişse de, ancak ne var ki bu sonradan zikredilme o kimsenin, infâk ederken Allah rızası için infâk etmediğine; aksine insanlar nezdindeki prestijinin artması ve riya ile gösteriş gibi sebeplerle infâkta bulunduğuna açıkça delâlet etmektedir. Du­rum böyle olunca, onun yapmış olduğu infâk, sevap elde etmeyi gerektirme­miş olur.

b) Farzedelim ki, bu şart sonra olsun.. Ne var ki, "Müessirin tesirinin, "muvâfât" (kişinin ahiretteki durumunu, onun ölüm anındaki durumuna bağ­lamak) ashabının görüşüne göre, kendisinden sonra ona zıt olan bir şeyin bu­lunmamasına dayandığının söylenmesi niçin caiz olmasın? Bu hususun izahı, kelâm ilminde bilinmektedir. [121]

 

Beşinci Mesele

 

Âyet, başa kakıp eziyyet etmenin, büyük günahlardan olduğuna delâlet eder. Çünkü bu büyük tâat (in­fâk) zikredilen iki şey sebebiyle büyük bir ecri gerektirmekten çıkmaktadır. Hak Teâlâ'nın, "Onların mükâfaatlan vardır" buyruğu ile ilgili birkaç mesele vardır: [122]

 

Birinci Mesele                  Başa Dön

 

Mutezile, bu âyetle yapılan amele karşılık, Allah'ın ücret vermesinin vâcib olduğuna istidlal etmiştir. Âlimlerimiz ise şöyle demişlerdir: Mükâfaatın elde edilmesi, yaptlan işin bizzat kendisi sebebiyle değil, ilahî "va'ad" sebebiyle­dir. Çünkü kulun iyi amellerde bulunması, kula vâcibtir. Vacibi (vazifeyi) edâ etmek ise, bir ücreti gerektirmez. [123]

 

İkinci Mesele

 

Âlimlerimiz bu âyetle amellerin "ihbât" edilmeye- ceğine, boşa çıkarılmayacağına istidlal etmişlerdir. Bu böyledir, çünkü âyet-i kerime, o kimseler hak­kında, her halükârda mükâfaatın bulunacağına delâlet etmektedir. Binaena­leyh onların, büyük günah işledikten sonra da, ecre müstehak olmaları gere­kir. Bu ise, "ihbât" (iyi amellerin boşa çıkarılması) görüşünü reddeder. [124]

 

Üçüncü Mesele

 

Muhammed ümmeti, Hak Teâlâ'nın: buyruğunun o kimseden küfrün sâdır olmaması şartına bağlandığı hususunda ittifak etmişlerdir. Bu da, hususî bir manayı murad etmek için, umumî bir lâfız­la konuşmanın caiz olduğuna delâlet eder. Âmm ifâdelerde bu caiz olunca, umumî lâfzın "istığrak"a (umûm ifâde etmeye) delâleti, kat'î bir delâlet olmaz. Bu da Mutezile'nin, ilahî vaîdin kat'î olacağına dair umumî lâfızlarla yapmış olduğu istidlali iptal eder. Hak Teâlâ'nın "Onlara hiçbir korku yok­tur. Onlar mahzun da olmayacaklardır" buyruğu ile ilgili olarak da, şu iki gö­rüşe yer verilmiştir:

a) Onların Allah yolunda yapmış oldukları harcamalar zayi olmaz. Aksine onun mükâfaatı kıyamet gününde onlara tastamam ve bolca verilir. Onlar, ken­dilerine mükâfaatlarının verilmemesinden endişe duymazlar; bundan dolayı bir hüzne de kapılmazlar. Cenâb-ı Hakk'ın "Kim mü'min olarak iyi ameller işlerse, o ne (günahlarının arttırılması sure­tiyle) bir haksızlıktan, ne de (iyiliklerinin) ekslltilmesinden endişe etmez" (Taha, 112) âyeti de tıpkı böyledir.

b) Bundan murad, "Onlar kıyamet gününde, kesin olarak azâbtan korkmazlar" şeklinde olabilir. Bu da Cenâb-ı Hakk'ın"Onlar o günr korkudan emindirler" (Nehl, 89) ve en büyük korku, onları hüzünlendtrmez" (Enbiyâ, 103) âyetleri gibidir. [125]

 

Güzel Söz ve Affetmenin Buradaki Mânası

 

"İyi bir söz ve bağışlama; ardından ezlyyet gelen bir sadakadan hayırlıdır. Allah müstağnidir, halimdir. Ey iman edenler!  Sadakalarınızı Allah'a ve âhiret gününe inanmadığı halde mahnı insanlara gösteriş için harcayan bir kimse gibi başa kakmak ve incitmek suretiyle heder etmeyiniz. Çünkü onun durumu, üzerinde (az bir) toprak bulunup da, kendisine şiddetli bir yağmur isabet eden, böylece o, kendisini kaskatı bir taş haline getirmiş

olan cascavlak bir kayanın durumu gibidir. Onlar, (dünyada) kazandıklarından hiçbir şey elde edemezler. Allah, kafir olan topluluklara hidayet etmez. Allah'ın rızasını talep etmek ve ruhlarını kökleştirip takviye etmek için mallarını harcayanların hâli de, bir tepenin üzerinde bulunan güzel bir bahçenin durumuna benzer. Öyle ki, ona bol bir yağmur düşmüş de meyvelerini iki kat vermiştir; ona bol yağmur düşmese de, en azından bir çisinti bulunur. Allah, yaptığınız her şeyi hakkıyla görücüdür" (Bakara, 263-264-265). Âyette geçen "güzet söz" gönüllerin kabul edip, yadırgamadığı sözdür. Burada bundan murad, isteyen, dilenen kimsenin, hoş ve güzel bir şekilde geri çevirilmesidir. Atâ "Bu, güzel bir va'ad manasındadır" demiştir. "Mağfiret'e(bağışlamaya) gelince, bunun birkaç şekilde izahı bulun­maktadır

a) Fakir, isteği yerine getirilmeksizin geri çevrilirse bu ona zor gelir ve çoğu zaman onu, kötü konuşmaya sevkeder. Bundan dolayı Cenâb-ı Allah, fakirin kötü konuşmasını affetmeyi ve kusurunu bağışlamayı emretmiştir.

b) Bundan murad, fakiri güzel bir şekilde geri çevirmekten dolayı, Allah'­ın mağfiretine nail olmaktır.

c) "Mağfiref'ten murad, fakirin ihtiyacını gidermek ve sırrını ifşa etme­mektir.

Güzel sözden murad ise, onu en güzel bir şekilde geri çevirmek ve kendi haline vâkıf olmasını istemediği bir kimsenin yanında onun halini zikrederek, sırrını ifşa etmemek suretiyle mağfiretle davranmaktır.

d) Ayetteki "güzel söz" ifâdesi, kendisinden bir şey istenen kimseden, isteyeni (sâil) güzel bir şekilde geri çevirmesini; mağfiret ise, isteyen kimseye (sâil), onu geri çeviren kimsenin mazeretini kabul etmesini isteyen bir hitaptır. Çünkü bazan o kimse sâilin istediği şeyi veremeyebilir. Cenâb'ı Allah sonra, bu iki şeyi yapmasının insan için, peşinden eziyyet gelen sadakadan daha hayırlı olduğunu beyan etmiştir. Bunun daha hayırlı olmasının sebebi şudur: İnsan birşey infâk edip, o vermesinin peşinden sıkın­tı ve eziyyet verirse, bu durumda o kimse, fayda ite zarar vermeyi cem etmiş olur ve çoğu zaman, yapmış olduğu iyiliğin sevabı, vermiş olduğu zararı kar­şılamaz. Güzel sözde ise, müslümanın kalbine sürür ulaştırdığı ve ona bir za­rar iliştirmediği için, fayda bulunmaktadır. Bu birincisinden muhakkak ki daha hayırlıdır. Bil ki bazı âlimler, şöyle demişlerdir: Bu âyet, nafile sadaka hakkındadır. Çünkü vâcib olan zekâtın verilmemesi ve sâilin ondan men edilmesi helâl de­ğildir. Bununla, vâcib olan zekâtın kastedilmesi de muhtemeldir. Bu durumda zekât, bir sâile değil öbürüne; bir fakire değil, diğer fakire verilir. Sonra Cenâb-ı Allah, "Allah ganîdir, halimdir" buyurmuştur. Yani, "Al­lah, kullarının sadakalarından müstağnidir. Size, sadaka ve zekâtı, onlar se­bebiyle sevap vermek için emretmiştir. Halimdir, çünkü verdiği sadakayı ba­şa kakan ve ondan dolayı eziyet veren kimseyi cezalandırmakta acele etmez." Bu, Cenâb-ı Allah'ın gazab ve vaîdinî, tehdidini gösterir. Sonra Cenâb-ı Allah, infâkın şu iki çeşidini zikretmiştir:

a) Peşinden, başa kakma ve eziyyet gelen infâk;

b) Peşinden başa kakma ve eziyyet gelmeyen  infâk.. Sonra Cenâb-ı Allah, bu iki çeşidin her birinin durumunu açıklamış ve her biri için bir benzetme yapmıştır. Peşi sıra, başa kakma ve eziyyet yapılan birinci kısım infâkla ilgili olarak, "Ey iman edenler, sadakalanmzı-malmı insanlara gösteriş için harcayan, Allah'a ve âhtret gününe inanmayan bir kimse gibi- başa Kakmak ve incitmek suretiyle heder etmeyiniz" (Bakara, 264) buyurmuştur.

Âyetle ilgili birkaç mesele vardır: [126]

 

Amellerin İptali İle İlgili Mutezile’nin Fikri                  Başa Dön

 

Kâdî, şöyle demiştir: "Allahu Teâlâ, başa kakarak ve inciterek sadakayı boşa çıkarmayı kuvvetti bir üslûbla nehyetmiş ve böylece başa kakma ve eziyyetin sadakayı boşa çıkarttığını beyan ederek Mürcie’nin bütün şüphelerini gidermiştir. Malûmdur ki sadaka, tahakkuk etmiş ve ön­ceden verilmiştir. Bundan dolayı onun geçersiz olması doğru değildir. Buna göre buradaki geçersiz oluştan murad, onun ecrinin ve sevabının geçersiz olu­şudur. Çünkü ecir, henüz hâsıl olmamıştır; ileride verilecektir. Bundan dolayı o kimsenin başa kakması ve eziyyeti sebebiyle, sadakasının ecr ve mükâfaa-tının boşa çıkması doğru olur. Bil ki Cenâb-ı Allah, başa kakma ve eziyyet ile sadakanın ecrinin nasıl iptal edildiği hususunda iki misal zikretmiştir. O kim­seyi önce, insanlara gösteriş için mal infak eden ve bununla beraber, Allah'a ve ahiret gününe iman etmeyip kâfir olan bir kimseye benzetmiştir. Çünkü bu müraî kâfir kimsenin intakının mükâfaatının boşa gideceği, sadakasının peşi sıra başa kakan ve eziyyet eden kimsenin mükâfaatının boşa gideceğinden daha açık ve kesindir. Sonra Cenâb-ı Allah o kimseyi, üzerinde toz toprak bulunan ve derken kuvvetli bir yağmurun yağmasıyla üzerindeki toprak giderek, sanki daha ön­ce üzerinde hiç toprak yokmuş gibi olan bir kayaya benzetmiştir. Kâfir de, bu kaya gibidir. Kaya üzerindeki toprak, o kâfirin infâkı; o kuvvetli yağmur, kâfi­rin bütün amelini boşa çıkaran küfrü ve infak edenin de amelini boşa çıkaran başa kakma ve eziyyet etme gibidir." Kâdî, sözünü şöyle sürdürmüştür: "Na­sıl, kuvvetli yağmur, kayanın üzerinde bulunan toprağı götürürse, aynı şekil­de başa kakma ve eziyyetin de, tahakkuk ettikten sonra, infâkın mükâfaatını boşa çıkaran iki şey olmaları gerekir. Bu "ihbât ve tekfir" hususunda açık bir hüküm ifâde etmez." Cübbaî de şöyle demiştir: "Bizim görüşümüzün doğruluğuna bu âyet delil olduğu gibi, aynı şekilde akıl da delâlet eder. Bu böyledir, çünkü itaat veya isyan eden kimse, eğer itaatinin sevabını ve günahının cezasını hak etmiş ise, iki zıt şeyi aynı anda hak etmiş olur. Çünkü sevabın şartı, halis, sürekli ve ta'-zime makrun (bitişik) bir fayda olmasıdır; ikâbın şartı ise, halis, sürekli ve zelil kılmaya makrun bir zarar olmasıdır. Binaenaleyh, eğer "ihbât" olmasaydı, bir­birine zıt olan iki şey aynı anda hakedilmiş olurdu. Bu ise imkânsızdır. Çünkü Cenâb-ı Allah o kimseyi cezalandırırken, bu onun sevabına mâni olur. Seva­ba mani olmak ise, zulümdür. Bu cezalandırma ise, adaletin gereğidir. Binae­naleyh, o kimsenin müstahak olduğu netice olması bakımından, bu ikâb ve cezalandırmanın adalet; onun sevabına mâni olması bakımından da zulüm ol­ması gerekir. Bu durumda Cenâb-ı Allah, âdil olduğu bir fiilde, aynı anda zâ­lim de olmuş olur ki, bu ise imkânsızdır. Böyle bir açıklamayla bizim "ihbât" ve "tekfir" hususundaki görüşümüzün hem aklen, hem de naklen doğru ol­duğu ortaya çıkar." Bu, Mutezile'nin görüşüdür. [127]

 

Amellerin İptaline Dair Sünnî Görüş

 

Bizim âlimlerimiz ise şöyle demişlerdir: "Ayetteki   "Heder et­meyiniz, boşa çıkarmayınız" buyruğundan murad, "Bu sevab kesinleştikten sonra onu yok etmeyiniz" mânâsı değildir. Aksine bundan kastedilen, bu ameli bâtıl olarak yapmaktır. Çünkü insan, infâkı ile Allah'ın rızasından başka birşeyi kastedince, daha işin başında onu bâtıl olacak ve boşa gidecek bir şekilde yapmış olmaktadır. Ehl-i sünnet âlimleri Mutezile'nin görüşünün bâtıl olduğu hususunda bir çok delil getirmişlerdir:

1) Nefyedici (nâfî) ile arız olucu (târi) arasında bir münâfât yoksa, arız ola­nın ânz olmasından, nefyedicinin zevali gerekmez. Şayet aralarında münâfât bulunursa, arız olanın mündefî olması, nefyedenin zevalinden daha münasip olmaz, aksine bu daha uygun olur; zira defetmek, yükseltmekten (ref) daha kolaydır.

2) Sonradan arız olan şey, eğer boşa gider ve heba olur ise, ya kendisin­den geçmişte varlığa dahil otmuş şey yok olur ki bu imkânsızdır. Çünkü mazi sona ermiştir ve şu anda mevcut değildir. Zaten yok olan şeyi yok etmek ise imkânsızdır. Veya onun şu anda mevcut olan bir kısmı yok olur ki bu da imkansızdır. Çünkü şu anda mevcut olan bir şeyi, aynı anda yok etmek, varlık ile yokluğu aynı anda bir arada bulundurmak demektir. Bu ise imkânsızdır. Veyahut da onun, gelecekte meydana gelecek kısmı yok olur. Aynı şekilde, bu da imkânsızdır. Çünkü müstakbelde meydana gelecek şeyler, şu anda he­nüz yoktur. Henüz var olmayan şeyi yok etmek ise imkânsızdır.

3) Sonradan olanın ânz olmasının şartı, nâfinin sona ermesidir. Şayet biz nâfinin zevalini, târinin arız olması sebebiyle muallel kabul edersek, devr ge­rekir ki bu da imkânsızdır.

4) Arız olan şey, arız olup, önceden mevcut olan sevabı yok eder ise, bu durumda önceden olan sevab, sonradan meydana gelen şeyden (târi'den) bir şeyi ya yok eder veya etmez. Birinci ihtimal denge (muvazene) halidir. Bu, Ebu Haşim'in görüşü olup bâtıldır. Çünkü iki şeyden birisinin yokluğunu ge­rektiren, diğerinin varlığıdır. Herbiri birer netice olan bu iki adem (yokluk) bir­likte olarak hasıl olurlarsa, iki sebep olan iki mevcudun husulü gerekir. Dolayısıyle, bunlardan herbirinin, yokluğu halinde mevcut olması gerekir ki bu da imkânsızdır.İkinci ihtimal ise, Ebu Ali el-Cübbâî'nin görüşü olup o da bâtıldır. Çünkü sonradan meydana gelen ikâb, önceki sevabı yok ettiğinde, önceki sevabın sonradan meydana gelen bu ikâbtan herhangi birşeyi gidermede hiçbir tesiri olmaz. O zaman da, önceki sevabı gerektiren işin, ne sevap elde etmede, ne de ikâbı gidermede bir faydası olur... Bu ise Cenâb-ı Hakk'ın, "Kim zerre ka­dar bir hayır yapar ise, onun (sevabım ve karşılığını) görür" (Zilzal,  7) ayetindeki açık mananın ztddı bir durumdur. Bir de bu durumda kul taatin meşakkatine katlandığı halde, bu meşakkatin ne menfaat elde etmede, ne de zararı savuş­turmada bir faydasını göremeyeceği için, adalet ile bağdaşmaz.

5) Siz (Mutezile) şöyle diyorsunuz ki, "Küçük günahlar, sevapların bazı­larını değil de, diğer bazılarını geçersiz kılar, boşa çıkarır." Bu da, imkânsız bir görüştür. Çünkü cüzler, müstehak olma bakımından, mahiyetçe eşittirler. İmdi, sonradan meydana gelen küçük günahın tesiri.-mahiyet bakımından hepsi eşit olduğu halde sevapların şu kısımlarında değil de, bu kısımlarında mües­sir kabul edilince bu, müreccih olmaksızın, bir mümkini tercih etmek olur ki bu da imkânsızdır. Böylece geriye sadece şöyle söylemek kalır: Sonradan mey­dana gelen küçük günah, ya sevabın tamamını götürür ki bu ittifakla yanlıştır, yahut da bu, sevaptan hiç bir şey götürmez. Bizim varmak istediğimiz netice de budur.

6) Büyük günahın cezası, insanın önceki amellerinin sevabından fazla olunca, şu ihtimaller söz konusudur:

Sevabın iptali hususunda müessir olan ya sonradan meydana gelen bu günahın cezasının cüzlerinin bir kısmıdır veyahut da tamamıdır. Birinci ihti­mal bâtıldır. Çünkü mahiyet itibari ile hepsi eşit olduğu halde, günahın ceza­sının cüzlerinden bir kısmını müessir kabul edip, diğerlerini tesirsiz kabul etmek, mümkin olan bir şeyi, tercih ettirici bir sebep (müreccih) olmaksızın tercih et­mek olur. 8u ise imkânsızdır. İkinci ihtimal de bâtıldır. Çünkü bu durumda, ikâbtn bu iki kısmından her birisi, o sevabı iptal etme hususunda müstakil ol­duğu halde, tek bir sevabı iptal etmek için, ikâbın iki ktsmı bir araya gelir. O zaman da, tek bir eser ve netice üzerinde, müstakil olan iki müessir birleşmiş ojur ki bu imkânsızdır.Çünkü o eser, bu durumda o ikisinden her biri ile yeti­nerek, diğerine İhtiyacı olmaz. Böylece de o, ikisine de aynı anda hem muh­taç olmuş olur, hem de muhtaç olmamış olur ki bu imkânsızdır.

7) Aynı anda hem sevabı haketmiş olma, hem de ikâbi (cezayı) haketmiş olma arasında bir zıtlık yoktur. Çünkü, mesela efendi uşağına, "Hırsızlar çal­masın diye malı muhafaza et" dese, sonra o anda bir düşman gelip, efendiyi öldürmeyi kastetse, bu durumda da uşak o düşmanla mücâdele edip onu öl­dürse, uşağın bu fiili efendisini ölümden kurtardığı için medh-ü senayı, efen­disinin malını korunmasız olarak çalınmaya maruz bıraktığı için de kınanmayı gerektirir. Bu iki farklı istihkakın her biri doğrudur, yani her ikisi de sabittir. Akıl erbabı, bu gibi durumlarda ya bir tarafı tercih ederler veyahut da mühâ-yee yapar, yani her birine istihkakı nisbetinde pay veri. ler.Hak edilen bu iki istihkaktan birisinin olmamasına ve zevaline hükmedil mesi, aklın açıkça göstereceği gibi, kabul edilemez.

8) Bu istihkakın meydana gelmesini gerektiren şey, önceden yapılmış olan fiildir. Sonradan meydana gelen şeyin, bu fiilin o istihkakı gerektirmede tesiri ya vardır ya da yoktur. Birinci ihtimal imkânsızdır; çünkü bu fiil ancak geçmiş zamanda olmuştur. Eğer sonradan meydana gelen şeyin, geçmişteki bir fiile tesiri olsaydı, bu geçmiş zaman üzerinde bir tesir meydana getirmek olurdu ki bu imkânsızdır.Eğer önceki fiilin bu istihkakı gerektirmesi hususunda, arız olan şeyin te­siri yoksa bu gerektirmenin daha önceden olduğu gibi devam edip sürmesi ve zail olmaması icâb eder. "Bu sonradan meydana gelen şeyin, tesirin o ön­ceki şeyde meydana gelmesine manî olmuş olması niçin caiz olmasın?" de­nilemez. Çünkü biz diyoruz ki: "Bu sonradan meydana gelen şeyin, mazide bir tesir icra etme bakımından, önceki bu fiili gerektirmede etkili olması im­kânsız olunca zira mazide bu tesir meydana getirmek imkânsızdır ve arız olanın tesirinin mündeft olması genelde mümkündür. bu takdirde mâzî olan (geçmişte olan), bu yeni meydana gelenden daha kuvvetli olur. Böylece mâzî, sonradan ortaya çıkanı defetmede, aksi durumdan daha uygun olur.

9) Mutezile: "Bir yudum içki içmek, îman ve ihlâsla yapılmış olan yetmiş yıllık tâatın sevabını götürür (ihbât)" demektedir. Bu imkânsızdır, çünkü biz zarurî olarak bu tâatlann sevabının o tek bir günahın ikâbından daha fazla ol­duğunu biliyoruz. Çok olan az olan ile götürülemez.lcübbaî şöyle demekte­dir: "Tek bir büyük günahın, her tâattan daha büyük olması imkânsız değildir. Çünkü, Allah'ın nimet ve ihsanının çokluğuna, bolluğuna göre, O'na yapılan isyan da o nisbette büyür. Nitekim, Allah'ın, o kulu yaratıp büyütmek, onu malik kıtmak ve en sonunda onu kemâle erdirmek suretiyle yerine getirmiş olduğu rubûbiyyetten dolayı hak etmiş olduğu şey, o kulun, Allah'ın nimetlerinin çok­luğu sebebiyle- Allah'ın hakkının, şükrünü edâ etmesinden daha çoktur. Al­lah'ın kullarına olan nimeti, büyüklük ve çokluk bakımından ihata edilemiyeceğine göre, o kulun tek bir günahtan dolayı bütün tâatlann sevabına denk olacak büyük bir ikâba müstehak olması imkânsız değildir." Bil ki böyle bir mazeret zayıftır. Çünkü bir hükümdarın bir kuluna olan ni­meti çok olsa; sonra o kul da elli sene kulluğun hakkını yerine getirse; sonra, o hükümdarın kaleminin ucunu kasıtlı olarak kırsa, bu durumda hükümdar bu kadarcık suçtan dolayı onun itaatlerinin hepsini boşa çıkarırsa, bu durumda herkes o meliği kınayarak, onun katı davrandığını ve adaleti terkettiğini söy­ler. Bütün günahların, Allah'ın celâline nisbetle o kalemin ucunu kırmaktan daha az bir kusur olduğu herkesçe malûmdur. Böylece,Mutezile'nin ileri sür­müş olduğu görüşlerin aklın ölçülerine ters düştüğü ortaya çıkmış olur.

10) Bir saatlik iman, yetmiş senelik küfrü yıkar. Binaenaleyh yetmiş se­nelik iman, nasıl bir saatlik fısk ile yıkılır. Bu, aklın kabul edemeyeceği bir şey­dir. En iyisini Allah bilir. İşte bütün bunlar,toûtezile'nin,ı^îkŞ *} ayetine tu­tunarak iddia ettiği muhâbata ihbat, yani günahlar sebebiyle amellerin boşa gitmesi görüşünün yanlışlığına delâlet eden aklî delillerdir..Buna göre biz deriz ki: Hak Teâlâ'nın, "Sadakalarınızı başa kakmak ve incitmek suretiyle heder etmeyiniz" ayeti şu iki manaya muhtemeldir:

Birinci Mana: "Bunu, yani sadaka vermeyi, bâtıl bir şekilde yapmayınız." Bu da, insanın sadaka verirken, insanın riya ve gösteriş niyetinde olmasıdır. Binaenaleyh böyle bir sadaka, daha verilirken bâtıl olmuş olur. Bu te'vil, ke­sinlikle, bizim anlayışımıza zarar vermez.

İkinci Mana: Âyette geçen iptal (boşa çıkarma)  den murad, sadakanın başlangıçta sevap hakettirecek şekilde verilip, sonra da onun peşisıra başa kakma ve incitme yapılınca, bu başa kakıp incitmenin cezasının, sadakanın sevabını gidermesidir. Ancak bu itibarlaMutezile kendi görüşü için bu ayete tutunabilir. O hâlde âyeti, niçin bu ikinci mânâya hamletmek, birinci manaya hamletmekten daha evlâ olsun?Bil ki Allahu Teâlâ bunun için iki benzetme yapmıştır: Bunlardan birinci mânâya uygundur ve o da, "Malını insanlara gösteriş için harcayan, Allah'a ve ahiret gününe inanmayan bir kimse gibi "sözüöür. Çünkü bu kimsenin ame­linin heder olmasından muradın, o sadaka verilirken, doğru olarak değil de bâtıl olarak verilip böylece boşa gitmesi olduğu herkesin malûmudur. Çünkü bu amelin sıhhatine manî olan şey, o insanın küfrüdür. Bu küfür de o amel ile birlikte bulunmuştur. Binaenaleyh amelin, doğru olarak meydana gelmesi imkânsız olur. Bu benzetme, bizim yaptığımız te'vilin doğruluğunu gösterir.Üzerinde toz toprak bulunup da, şiddetli yağmur isabet eden kaya ile ilgi­li olan ikinci mesel ise.Mü'tezile'nin yaptığı te'vilin doğruluğunu gösterir. Çünkü Hak Teâlâ, bu kaya parçası üzerinde toz-toprak var iken, şiddetli yağmuru o toz toprağı tamamen götüren bir şey kılmıştır. Burada da başa kakıp incitme­nin, sevap tahakkuk ettikten sonra, bu tahakkuk eden ücret ve sevabı gider­miş olması gerekir. Fakat biz şöyle diyoruz: Kaya parçası üzerindeki toz-toprağa benzetilen şeyin, kâfirin yaptığı infaktan dolayı elde edeceği karşılık olduğu­nu kabul etmiyoruz. Aksine burada toz-toprağa benzetilen, fasit bir niyetle ya­pılmaması halinde ücret ve sevabı gerektiren amelin südûrudur. Binâenaleyh kaya parçası üzerindeki toprağa benzetilen şey, o kimseden südûreden amel­dir. Âyeti bu manaya hamletmek daha uygundur. Çünkü kaya parçası üze­rinde toz olduğu zaman, o kayaya yapışmaz ve içine nüfuz edemez. Aksine kaya ile toz-toprağın birlikte olmaları, ayrı ayrı olmaları gibidir. Bunlar, aslında bir olmadıkları halde, insanın gözüne bir gibi görünür. Aynen bunun gibi, ba­şa kakıp İncitme ile yapılan infâk, zahiren iyi bir iş gibi görünse bile, hakikatte böyle değildir. Böylece Mutezilenin bu âyetle istidlallerinin zayıf olduğu orta­ya çıkmış olur.Mû'tezile'nin bu ayetle ilgili olarak ileri sürdükleri akli delillere gelince, biz aynı anda hem sevaba hem de ikâba müstehak olmanın bir tezâd olmadığını ve bu bir arada olmayı gerektiren şeyin ya bir tarafı tercih veyahut da her iki tarafı birden kabul etme olduğunu beyân etmiştik. [128]

 

İkinci Mesele                  Başa Dön

 

İbn Abbas (r.a.) âyete, "Sadaka verdik diye, Allah'a minnet ederek ve sadaka verdiğiniz o dilenciyi inci­terek sadakalarınızı iptal etmeyin, boşa çıkarmayın" mânâsını vermiştir. Diğer bazı âlimler ise, bunu "Fakirin başına kakarak ve onu inciterek sa­dakalarınızı heder etmeyin, iptal etmeyin" mânâsında almışlardır. Her ne ka­dar ikinci mana daha açık ise de İbn Abbas (r.a.)'ın verdiği mana ihtimal dahilindedir. Çünkü İnsan yaptığı ile övünerek infâk edip, tevazu yoluna gire­rek Allah'a yönelmez ve bütün bunların Allah'ın fazlı, tevfiki ve ihsanı ile oldu­ğunu itiraf edip tasdik etmez ise, sanki o, Allahu Teâlâ'ya minnet etmiş gibi olur. [129]

 

Gösteriş İçin Yapılan İntakın Durumu

 

Cenâb-ı Allah'ın, "Malını insanlara gösteriş için harcayan.." âyetiyîe ilgili iki mesele vardır: [130]

 

Birinci Mesele

 

 ifâdesindeki kâf harfi hususunda iki görüş vardır:

1) Bu harf-i cerr, martzûf bir kelimeyle ilgilidir. Bu­nun takdiri ise şöyledir: "Sadakalarınızı, malını insanlara riya için harcayan kimsenin heder edişi gibi, başa kakıp inciterek iptal etmeyin." Böylece Allahu Teâlâ, nifak ve riyanın sadakaları bo­şa çıkarması gibi, başa kakma ve incitmenin de sadakaları boşa çıkaracağını beyân etmiştir. Bu husustaki sözün özü şudur: Münafık ve riyakâr olanlar sa­dakalarını Allah rızası için vermezler. Başa kakıp inciterek sadaka veren de, o sadakayı Allah rızası için vermiş olmaz. Çünkü eğer onun bu sadakadan maksadı, Allah'ın rızasını kazanmak olsaydı, ne bu sadakasın* fakirin başına kakar, ne de onu incitirdi. Böylece bu iki sadaka şeklinin de Allah rızası için olmadığı ortaya çıkmaktadır. İşte bu da, bizim söylediğimiz şu hususu kuvvet­lendirir: Sadakanın heder olup boşa çıkmasından maksad, başlangıçta doğru şekilde verildiği halde, daha sonra başa kakılıp, o fakir incitilerek sevabının yok edilmesi değil, daha işin başında bâtıl bir şekilde yapılmış olmasıdır.

2) Kâf harf-i cerri, hâl olarak mahallen mansubtur. Buna göre âyetin tak­diri şu şekildedir: "Malı­nı, insanlara gösteriş için infâk eden kimselere benzeyerek, sadakalarınızı he­der etmeyiniz." [131]

 

İkinci Mesele

 

"Riyâ" "müra'âten" fâfzı gibi bir masdardır. denildiği gibi, denilir. Riya, yaptığın işi başkasına göstermendir. Riya ile ilgili sözün özü daha önce geçmişti. Sonra Cenâb-ı Hak bu meseli zikredince, peşisıra ikinci bir mesel (ben­zetme) getirerek, "Onun durumu, üzerinde az bir toprak bulunan bir kayanın haline benzer ki, ona şid­detli bir yağmur isabet edince, üzerindeki toprağı temizleyip kendisini, katı bir taş halinde bırakır" buyurmuştur. sözündeki "hû" zamiri hususunda iki görüş vardır:

1) Bu zamir, münafığa râcidir. Buna göre mana şöyle olur: "Allah Teâlâ başa kakıp inciterek sadaka veren kimseyi, münafığa; münafığı da o taşa ben­zeterek, "kah bir taş gibi. " buyurmuştur. Safvân. pürüzsüz taş demektir. Ebu Ubeyd el-Esma'i'den safvah, safa ve safvâ kelimelerinin aynı manaya geldiğini, her üçünün de ism-i maksûr ol­duğunu nakletmiştir. Bazıları da, "mercan" kelimesinin ,ve "sa'dân" kelimesinin nin cem'i oluşu gibi, "safvan"ın da,  kelimesinin cem'i olduğunu söylemişlerdir. Daha sonra Cenâb-ı Hak  buyurmuştur. şid­detli yağmur demektir. Nitekim  (Gök, şiddetli yağ­mur yağdırdı) ve (Bol yağmü; yağmış toprak) denilir. Sonra"yi buyurulmuştur. pürüzsüz ve kuru demektir. Temiz ve pü­rüzsüz olduğu zaman taşa ve dağa denilir. Pürüz­süz kaya gibi, hiçbir şey bitirmeyen toprağa da denilir. Çak­maktaşı kıvılcım çıkarmadığı zaman, denilir. Bil ki bu, Cenâb-ı Allah'ın, verdiği sadakayı başa kakıp eziyet eden kim­senin ve münafığın ameli için yaptığı bir benzetmedir. Çünkü insanlar zahi­ren, şu toprağın o kayanın üzerinde görülmesi gibi, bu insanların güzel amelleri olduğunu görürler. Kıyamet günü geldiği zaman, bütün bunlar şiddetli yağ­murun cascavlak taş üzerindeki toprağı giderdiği gibi kaybolur ve boşa çıkar. Çünkü o günde, bu amellerin Allah rızası için olmadığı ortaya çıkar. Mu'tezile'ye göre ise bu âyetin mânâsı şöyledir: "Bu sadaka başlangıçta ecir ve mükâfaatı haketmiş idi. Fakat sonra yapılan başa kakma ve incitme, kuvvetli yağmurun kaya üzerindeki toz toprağı yıkayıp giderdiği gibi, bu ecir ve mükâfaatı giderdi." Bil ki bu meselin keyfiyetinin iki şekli vardır:

1) Bu, bizim söylediğimiz şu şekildir: Görünen amel, toprak; başa kakan ve inciten kimse ile münafık; katı kaya; ve kıyamet günü de, şiddetli yağmur gibidir. Bu şekil, bizim görüşümüze göredir.tautezile'ye göre ise, başa kak­ma ve incitme şiddetli yağmur gibidir.

2) Kaffâl (r.h) şöyle demiştir: "Bunda bir ihtimal daha bulunup da şu ma­nadır: Kulların amelleri, kıyamet günü onların azıklarıdır. Binaenaleyh kim ih-lâs ile amel ederse, sanki kat kat verecek olan bir toprağa tohum ekmiş, vakti gelince biçeceği ve ihtiyaç duyduğu zaman yanında bulacağı şekilde o tohum bitmiş gibi olur. Münafığın ektiği yer ise, çıplak kayadır. Malûmdur ki, onun üzerinde hiçbir şey bitmez ve o kayanın üzerinde tohumu kabul edecek bir şey bulunmaz." Âyetin manası şöyledir: Sadakasını başa kakan ve inciten kimse ile mü­nafığın ameli şuna benzer; üzerinde az bir toprak bulunan çıplak düz kayaya tohum ekildiğinde, üzerine bol yağmur yağdığı zaman, o tohum, topraksız tek başına kalır. Görmüyor musun Allahu Teâlâ, muhlis olanı, bir tepe üzerindeki bahçeye benzetmiştir. Bahçe, içinde ağaçlar ve hurmalar olan bir yerdir. Bi­naenaleyh, kim Allah için ihlâslı olur ise, bir tepenin üzerine bir bahçe dikmiş kimse gibi olur. O kimse, son derece muhtaç olduğu anlarda, bahçesinin mey­velerini toplar, Bu bahçe, her an Rabbinin izniyle kat kat ve fazlasıyla meyve­lerini verir. Ama sadakasını başa kakıp eziyet veren ile münafık, üzerinde azıcık toprak bulunan bir kayaya tohum eken kimse gibidir. O, ekinine ihtiyaç duy­duğu zaman, orada hiçbirşey bulamaz. İnkarcılardan birisi bu teşbihi tenkid ederek, "Kuvvetli yağmur bir kaya­ya rastladığı zaman onu toz-topraktan temizleyerek, pırıl pırıl eder. O halde, Allah'ın,münafığın amelini buna benzetmesi nasıl caiz olur?" demiştir. Buna şöyle cevap verilir: Benzetme yönü, bizim söylediğimiz husustur. Binaenaleyh bu hususun dışında, teşbih edilen şeyin farklı olmasına itibar edilmez. Kâdî, "Yine toprağın o kayanın üzerinde olması, birkaç yönden fayda ifâde eder:

a) Bu, kaya üzerinde durmaya daha elverişli olur.

b) Teyemmüm halinde ondan istifade edilir.

c) Onun üzerinde bitki bitebileceği için istifâde edilebilir" demiştir. Kâdi-nin bu izahı güzet olmakla beraber, birinci görüşe itimad edilir. Allahu Teâlâ'nın "(Onlar) kazandıkların­dan hiçbirşey elde edemezler" buyruğuna gelince, buradaki "onlar" zamiri­nin nereye râci olduğu hususunda iki görüş vardır:

1) Bu, zikredilmeyen bir malûma racidir. Yani, mahlûkattan hiç kimse o dümdüz taş üzerinde bulunan toprağa atılmış olan tohuma güç yettremez. Çün­kü toprak kayadan kayıp gitmiştir ve orada tohum da kalmamıştır. Böylece de hiç kimse o tohumdan istifâde edememiştir. Bu da, Kaffâl (r.h.)'in teşbih ko­nusunda zikretmiş olduğu ikinci görüşü güçlendirir. Başa kakıp inciten mü­nafık kimselerin hiçbiri de kıyamet gününde, yapmış olduğu amelden istifâde edemez.

2) Bu zamirin, Hak Teâlâ'nın  ifâdesine râci olmasıdır. Bu ifâdenin gelmesi, bu mânâdan dolayıdır. Çünkü Hak Teâlâ'nın ifâdesi ile, ancak cins olan şeye işaret edilmektedir. Cins ise, umum hükmündedir. Kaffâl (r.h.) burada bir üçüncü vechin bulunduğunu söylemiştir ki, o da bu ifâdenin, "Sadakalarınızı, başa kakmak ve incitmek suretiyle heder etmeyin" ayetiyle ilgili olmasıdır. Çünkü siz böyle yaptığınız­da, kazandığınız şeylerden hiçbir şey elde edemezsiniz. Böylece muhataptan gaibe dönülmüş olur. Bu Hak Teâlâ'nın tıpkı "Nihayet siz gemilerde bulunduğunuz, onlar, bunları güzel bir hava ile akar gibi götürdüğü zaman" (yunus, 22) ayeti gibidir. (Burada da muhataptan, gaibe geçilmiştir.) Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: "Allah, kâfir olan topluluklara hidayet etmez." Bunun manası, ehl-i sünnete göre, "İmana hidayet etmemesidir."Mutezile ye göreyse bunun manası, "Tercih­lerinin kötü olması sebebiyle, Allahu Teâlâ'nın onları sevaptan ve cennet yo­lundan saptırmasıdır." [132]

 

Allah Yolunda Mal Harcayanların Mükâfaatı                  Başa Dön

 

Cenâb-ı Hak daha sonra şöyle buyurmuştur: "Allah'ın rızasını talep etmek ve ruhlarında (imanı) kökleştirip takviye et­mek için mallarını harcayanların hali de, bir tepenin üzerinde bulunan güzel bir bahçenin durumuna benzer. Öyle ki, ona bol bir yağmur düşmüş de, mey­velerini iki kat vermiştir; ona bol yağmur düşmese de, en azından bir çisinti bulunur. Allah, yapağınız herşeyt hakkıyle görendir" (Bakara, 265). Bil ki Allahu Teâlâ başa kakan ve inciten infak ehlinin durumundan bah­sedince, bu şekilde infak etmeyenin durumunu onun peşinden zikretmiştir ki, bu da, bu âyettir. Allahu Teâlâ, bu şekilde harcayanların, bu intaklarından mak-sadlarının da şu iki şey olduğunu beyan etmiştir: Birinci Maksad: Allah'ın rızasını talebetmektir. kelimesi, "iste­dim" manasındaki  fiilinden ifti'âl vezninde bir masdardır.  fiilleri aynı manadadır.

İkinci Maksad: Nefsi takviye, alıştırmaktır. Bunun da birkaç şekli vardır:

1) İnsanlar, nefislerini, bu sadaka ibadetini muhafaza etmeye ve onu bo­zacak şeyleri bırakmaya iyice alıştırırlar. Yapılan sadakanın peşi sıra başa kak­mayı ve incitmeyi bırakmak da bu alıştırma cümlesindendir. Bu, Kâdi'ye âit bir görüştür.

2) Mü'minler açısından kendilerini sağlamlaştırma, yani imanda samimi ve halis olduklarını ispat etmedir. Bu manayı, Mücâhid'in,ayeti  "Onların bazılarından olan bir tesbtt." şeklindeki kı­ldı raati de kuvvetlendirir.

3)  Nefsin, ubûdiyyet makamında bir sebatı yoktur. Ancak o, mücahede ile ezilir ise, bu müstesna. Nefsin, aşık olduğu şey dünya hayatı ile maldır. Nefis, malını infakla mükellef tutulduğunda, bazı yönlerden ezilmiş olur. Yine o nefis, canını vermekle mükellef tutulduğunda da bazı bakımlardan ezilmiş olur. İşte böylece de nefsin tesbitinin takviyesinin (alıştırılmasının) bir kısmı meydana gelmiş olur. Bu sebeple, kısmıyyet ifâde eden j* harf-i cerri, "nefis" kelimesinin basma getirilmiştir. Buna göre âyetin mânâsı "Allah rızası için ma­lını harcayan kimse, nefsini, kısmen; malını ve canını birlikte veren kimse de nefsini tamamen bu yolda harcamış olur. Cenâb-ı Allah'ın, "Mallarınız ve can­larınızla Allah yolunda çarpışırsınız"âyeti ile kastettiği de budur. Bu görüşü Keşşaf sahibi zikretmiştir ve bu son derece güzel ve lâtif bir izahtır.

4) Bu konuyu yazarken hatırıma gelen şu izahtır: Cenâb-ı Hak, O"Haberiniz olsun ki kalbler ancak Allah'ı anmak ile mutmain olur  yattır" (Ra'd, 28) buyurduğu gibi, kalblerin sebatı ancak Allah'ı zikretme ite meydana gelir. Kim malını Allah yolunda harcarsa, tecelli makamında kalbin itminanı meydana gelmez. Bu itminan ancak, o insan sırf kulluk maksadıyla intakta bulunduğu zaman meydana getir. İşte bu sebepten dolayı Hz. Ali, infakı hakkında, "Biz, size ancak Allah'ın yüzü (nzası) için yediriyoruz. Sizden ne bir karşılık, ne de bir teşekkür beklemiyoruz" (insan, 9) de­diği, Kur'an'da nakledilmiştir. Allahu Teâlâ, Hz. Ebu Bekir (r.a.)'in de intakını şöyle tavsif etmiştir"Onun nezdtnde bir kimsenin, mükâfaatlandınlacak hiç­bir nimeti (ve minneti) yoktur. O (bunu) sırf yüce Rabbisinin rızasını elde et­mek (için yapmıştır). Muhakkak kendisi de ileride (bundan dolayı) hoşnud olacaktır" (Leyl, 19-21). Binaenaleyh insanın infâkı, kendi nefsi için ve nefsini teş­vik için olmayıp, Hakk'a kulluk etmek için olunca, işte o zaman kalb mutmain olur, nefsi sükûnete erer ve nefsi kalbi ile çekişmez. İşte bu sebepten ötürü, Hak Teâlâ, bu infak hususunda önce "Allah rızasını taleb etmek", sonra bu­nun peşine "Ruhlarında (imanı) kökleştirip takviye etmek için" buyurmuştur.

5) Akli ilimlerde, fiillerin tekrar tekrar yapılması, melekelerin meydana gel­mesine sebeptir, şeklinde bir hüküm yer almıştır.Bu hususları iyice anladığın zaman biz deriz ki: Allah rızâsını elde etmek için, tekrar tekrar infakta bulunan kimse için, bu devamlı intaktan şu iki şey meydana gelir: Bu vasfın kazanılması ve Allah rızasını isteyip aramanın, ne­fiste yerleşen bir meleke haline gelmesi. Şöyle ki, o insandan farkında olma­dan ve tesadüfen bir fiil sudur ettiğinde bile, kalbi derhal Allah'a yönelir. Bu da İbadetlerin âdet haline dönüşmesi ve ruhun bir huyu olması sebebi ile olur. Böylece kulun, Allah İçin ve O'nun rızasını elde etmek maksadıyla yaptığı ta-at, Kur'an da, "tesbitü'n nefs" diye ifâde edilen bu yerleşmiş melekeyi gös­terir. Ki bu da, "Allah, İman edenlere sebat verir" (İbrahim,27) âyeti ile murad edilen manadır. Böyle bir "tesbit" meydana geldiğinde, bu âlemde ruh, ruha­nî ve kutsi melek cevherlerinden bir cevher olur. Böylece de kul, bazı muhak­kik alimlerin dediği gibi, hem gâib, hem hazır, hem orada, hem başka yerde bir varlık hâline gelir.

6) Zeccâc şöyle demiştir: "Âyetteki "tesbif'ten murad, bu kimselerin, amellerini Allah'ın zâyî etmeyeceğine ve ümidlerini boşa çıkarmayacağına ke­sin inanarak infak etmeleridir. Çünkü verdikleri sadaka, hem sevap, hem ikab, hem de yeniden dirilme esnasında bulunacaktır. Münafığın sadakası böyle de­ğildir. Çünkü münafık infâk ettiğinde, sevabına inanmadığı için onun boşa git­tiğine inanır. İşte âyetteki "tesbif'ten murad, mü'minin, sadakasının zayi olmayacağına kesin olarak inanmasıdır".

7) Hasan el-Basri, Mücâhid ve Atâ şöyle demişlerdir: "Bundan murad, infak eden kimsenin sadaka verirken, tedbirli davranarak o sadakayı sâlih ve iffetli fakirlere vermesidir." Hasan el-Basri: "İnsan, sadaka vermeye niyet­lendiğinde tedbirli davranır. O,sadaka Allah rızası için olacağı zaman verir, fakat ona bir şey karışmasından korktuğunda ise vermez" demiştir. Vahidi de şöyle söylemiştir: "Âyetteki "tesbit" kelimesinin, "tesebbüt" (tedbirli dav­ranma) mânâsına olması caizdir. Çünkü intakta bulunan kimseler, kendi ne­fislerini, sadakaya müstehak olanı arayıp bulma ve malı Allah rızâsı için ona verme hususunda alıştırır ve tedbirli davranırlar". Hak Teâlâ, bu şekilde infâk edenlerin, intaklarından gayelerinin o iki hu­sus olduğunu açıkladıktan sonra, onların infâklan hususunda bir mesel geti­rerek, "(Bunların hali), bir tepenin üzerinde bu­lunan güzel bir bahçenin durumuna benzer. Öyle ki ona bol yağmur düşmüştür" buyurmuştur. Bu mesel ile ilgili bir iki mesele vardır: [133]

 

Birinci Mesele                  Başa Dön

 

Âsim ve Âmir, hem bu âyette hem de Mü'minûn Sûresi (50. ayetteki) kelimeyi  şeklinde okumuş­lardır ki bu, Temim kabilesinin kullandığı şekildir. Diğer kıraat imamları, iki yerde de râ harfinin zammesi ile kelimeyi şeklin­de okumuşlardır ki bu en meşhur şekildir ve Kureyş lehçesi üzeredir. Bu kelimenin ve îyi şeklinde, yedi türlü kulla­nılışı vardır, kelimesi, yüksek yer demektir. Ahfeş "Ben  şeklini ter­cih ediyorum. Çünkü bunun cem'î ışeklinde gelir. Bunun aslı, Arapların, bir şey artıp, yükselip kabardığında söyledikleri tabirlerine dayanır. (tepe) kelimesi de bu köktendir. Çünkü onun parçaları yüksel­miştir. İnsanın karnı şiştiğinde söylenen  kelimesi de bu köktendir. "Ribâ (fâiz)"e de arttığı için böyle denilmiştir" demiştir. [134]

 

Ayette Geçen Rabve Lâfzı Hakkında Râzi'nin Farklı Tefsiri

 

Bil ki müfessirler şöyle demişlerdir: Bahçe, yüksek bir yerde bulunduğunda daha güzel ve daha verimli olur. Bence, bu hususta bir müşkil bulunur, o da şudur: Bahçe yüksek bir yerde bulunduğu zaman, su seviyesinin üstünde olur, nehir suyundan istifâde edemez, çok rüzgâr alır ve bu sebeplerden dolayı gü­zel olmaz. Çukurda bulunduğu zaman, nehir suları kolayca oraya akar ve rüz­gâr almadığı için, yine böyle bir bahçenin de verimi güzel olmaz. Binâenaleyh bir bahçenin verimli olması,, ne tepe, ne de çukur olmayan düz bir arazide bulunduğunda mümkün olur. O halde âyette bahsedilen "rabve" (tepe)den maksad, müfessirlerin söyledikleri şey olmayıp, aksine o yerin, yağmur aldı­ğında kabaran ve yükselen sıcak ve nemli bir arazîde olmasıdır. Çünkü bu

özellikteki toprak parçalarının verimi çok olur ve ondaki ağaçlar güzel büyür. Yaptığım bu izah, şu iki delil ile de kuvvet bulur:

a) Hak Teâlâ, "Sen yeryüzünü kupkuru ve ölü görürsün. Fakat biz onun üstüne yağmuru İndirdiğimiz zaman, o harekete gelir ve kabam" (Hacc, 5) bu­yurmuştur. Toprağın kabarmasından murad, bizim söylediğimiz husustur. İş­te bu ayette de böyledir.

b) Allah Teâlâ, bu meseli, birinci meselin mukabilinde zikretmiştir. Birin­ci benzetme, kendisine yağmur tesir etmeyen, yağmurla kabarmayan ve yağ­mur aldığı için büyümeyen dümdüz katı bir kaya olunca, ikinci benzetmedeki "rabve" (tepe)den murad, kabarabilecek özellikte bir arazi parçası olur. Be­nim aklıma gelen işte budur. Cenâb-ı Allah, ne murâd ettiğini kendisi daha iyi bilir. Allah Teâlâ sonra da: "Öyle ki, ona bol bir yağmur düşmüş de, meyvelerini iki kat vermiş" buyurmuştur. Bununla il­gili bir  iki mesele vardır: [135]

 

Birinci Mesele

 

Ibn Kesir, Nâfi ve Ebu Amr kelimeyi sükûn ile şeklinde, diğer kıraat imamları ise harekeli olarak şeklinde okumuşlardır. Bu okuyuş asıldır. Çünkü bu şekildeki  kelimesi, "yiyecek şey" manasınadır. Yiyecek şey de yenilebilen şeydir. Nitekim Hak Teâlâ,"O (ağaç), Rabbisinin izni iler her zaman yemişini verir durur" (ibrahim,25) yani "mey­vesini ve yenilecek şeylerini verir" buyurmuştur. Buna göre kelimesi, mânâ bakımından (yenilecek şey) kelimesi gibidir. Ahfeş şu beyti nakletmiştir:  "Eğer elde edersen, bil ki yiyecek bir ganimet değildir; yine acıkırsan, bil ki açlık da bir nakışlı örtü değildir " Ebu Zeyd de: "Birisinin dünyevî bir zenginliği olduğunda  denilir" demiştir. [136]

 

İkinci Mesele                  Başa Dön

 

Zeccâc  kelimesine "iki misli" mânâsını vermiştir. Çünkü bir şeyin katı, onun üzerine ilâve olunan bir o kadarı demektir. Bir şeyin katının, onun iki misli mânâsına olduğu da söylenmiştir Atâ ise: "Ayetin, "Bir senelik verimi, başka bahçelerin iki senede verdiği ürün kadar olan bir bahçe" manasında olduğunu" söylemiştir.Esamm da âyete, "Başka bahçelerin ürününün bir misli" mânâsını ver­miştir.Ebu Müslim, "Bu, "O bahçeden her zaman elde edilenin, iki katı.." manasınadır" demiştir.Sonra Cenâb-ı Allah,  "Ona bol yağmur düşme-se de, en azından bir çfsinti bulunur" buyurmuştur. Ayetteki  kelimesi, dam­laları küçük yağmur demektir. Bu tabirin mânâsı ile ilgili olarak şunlar söylen­miştir:

1) Bu bahçe bol yağmur almasa bile, bol olmayan yağmur düşer. Fakat oranın ürünü, bu durumda da aynı olur ve yağmurun az yağması yüzünden ürünü noksaniasmaz. Bu ise, herşeyi büyütüp yetiştiren Allah'ın keremi ile olur.

2) O bahçe, kat kat ürün vermesi için bol yağmur almasa bile, hiç olmaz­sa bir çiğ düşen ve böylece, bol yağmur almasına karşılık vereceği üründen biraz daha az ürün verir. Binâenaleyh her iki halde de o bahçe meyve verir. Aynen bunun gibi, ister az ister çok olsun, Allah rızası için sadaka verenin kazancı ve sevabı zayi olmaz.

Sonra Allah Teâlâ,  "Allah yaptığınız her şeyi hakkıyla görür" demiştir. Âyetteki "Basir" kelimesi, bilen manasındadır. Ya­ni, "Allahu Teâlâ, intakların keyfiyetini, ne kadar olduğunu, insanı infaka sevkeden şeyleri bilir ve buna göre onları, eğer amelleri iyi ise mükâfaatlandırır ve, eğer kötü ise cezalandırır" demektir. [137]

 

Kendi Bahçesini Ateşe Veren Kimsenin Meseli

 

"Sizden hiçbiri arzu eder mi ki: Onun hurma ve üzüm bahçesi olsun altından ırmaklar aksın; orada kendisi İçin her türlü meyve bulunsun; (fakat) ihtiyarlık üzerine çöküp, geride aciz ve küçük çocukları olsun; derken o bahçesine ateşli bir bora ona isabet etsin ve o da yanıp kavrulsun. İşte Allah size âyetlerini böyle apaçık bildirir. Umulur ki düşünürsünüz" (Bakara, 266). Bil ki bu, Cenâb-ı Hakk'ın intakının peşi sıra onu başa kakan ve fakiri in­citen kimse hakkında yaptığı diğer bir benzetmedir. Âyetin ifâde etmek istedi­ği mânâ şudur: Mesela, bir insanın son derece güzel ve verimli bir bahçesi bulunsun. O da çalışıp çabalayamayacak kadar âciz bir duruma düşsün ve son derece de ihtiyaç sahibi olsun. Aynı zamanda onun, muhtaç ve çalışama­yacak yaşta çocukları bulunsun. Şüphesiz ki bu insanın muhtaç olmast ve ça­lışamaz hale gelmesi, onun son derece sıkıntı ve meşakkat içinde bulunduğunu gösterir. Bununla birlikte âciz ve çalışamayacak yaştaki çocukların da, o kim­senin bakımı altında olmaları, meşakkat ve sıkıntısını kat kat artırır. Bu şartlar altındaki insan, bir sabah kalktığında, o verimli bahçesinin yanıp kavrulduğu­nu görse, bu durumda onun kalbindeki keder ve hasretin ne kadar büyük ola­cağını bir düşün! Bu belâ ve sıkıntı, bir kere şu nefis ve güzel mülkün zayi olması sebebiyle ortaya çıkar. Ayrıca o kimse, çalışamayacak kadar âciz olup, başkalarının kendisine yardım etmelerinden ümitsiz oluşunun yanısıra, ihti­yaç içinde kalmıştır. Bir de başka insanların, yani çoluk çocuğunun, onun ba­kımına muhtaç bir durumda bulunmaları ve ondan yiyecek, içecek istemeleri gibi sebeplerle ihtiyacı daha da artar. İşte aynen bunun gibi, Allah rızası için infâk eden kimse, âhiretteki cen­neti ummasında bütün ihtiyaçları hususunda tek dayanağı o bahçe olan adam gibidir. Fakat bu kimse, intakının peşinden başa kakıp, fakiri incittiği zaman, bu durum, o bahçeyi yakıp kavuran bora gibi olmuş olur. Bu infâkt da, piş­manlık, şaşkınlık ve keder takib eder. Bu üzüntü veren mal, kıyamet günü için infâk edildiğinde ve o kimse de o intakının sevabına son derece muhtaç oldu­ğu zaman, o kıyamet gününde ondan htçbirşey bulamaz. Böylece şüphesiz kederlerin en büyüğü ve ahu vâh etmelerin en şiddetlisi içinde kalmış olur. Bu, son derece güzel ve mükemmel bir benzetmedir.Şimdi âyetin lâfızları ile ilgili tefsire geçelim: Hak Teâlâ'nın  tabiriyle ilgili iki mesele vardır: [138]

 

Birinci Mesele

 

 kâmil bir sevgi anlamına gelir. [139]

 

İkinci Mesele                  Başa Dön

 

tabirindeki istifham, istifhâm-ı inkârîdir. Yani, (Hiç arzu eder mi! Hayır arzulamaz!) demektir. Hak Teâlâ  "İster mi?" demeyip de "Arzular mı?" buyurmuştur. Çünkü biz, meveddet'in mükemmel bir sevgi mâ­nâsını ifâde ettiğini söylemiştik. Herkesin böyle bir durumun olmamasını arzu etmesi tam ve mükemmel bir arzudur. İstenen netice, böyle bir durumun ol­mamasını arzu etmek olunca, bu lâfzı müsbet cihette zikrederek, tam bir in­kâra, (yadırgamaya) ve, kendisinden daha üstün bir derecenin bulunamayacağı bir noktaya ulaşan kusursuz bir nefrete dikkat çekmek için, "Sizden biriniz" bu durumun meydana gelmesini "arzular mı?" buyurmuştur. Hak Teâlâ'nın, "Hurma ve üzüm bahçesi" buyru­ğuna gelince, bil ki Alîahu Teâlâ bu tabiroe gecen  lâfzını üç sıfatla nite­lemiştir.

Birinci Sıfat: O cennetin, hurma ve üzüm bağlarından meydana gelmiş olması... Bil ki âyette bahsedilen cennet, hurma ve üzüm bağlarını ihtiva eder. Cennet, sırf hurma ve üzüm ağacından olmaz. Ancak ne var ki, o cennette bulunan hurmalıklar ve üzüm bağlarının çok olması sebebiyle, o cennet sanki sadece hurmalıklardan ve üzüm bağlarından meydana gelmiş gibi olur. Cenâb-ı Hak, o bahçenin, meyvelerin en şereflisi ve dallarında bulunduklarında mey­velerin en güzel görünenleri oldukları için, hassaten hurma ve üzüm bağların­dan meydana geldiğini söylemiştir

İkinci Sıfat: Hak Teâlâ'nın"Altından ırmaklar akan" tasviri hiç şüphe yok ki bu, o cennetin güzelliğini arttıran bir sebeptir.

Üçüncü Sıfat: Hak Teâlâ'nın, "Orada kendisi için her türlü meyve bulunur" sözüdür. Şüphesiz bu durum da, o bahçenin durumunun mükemmelliğine bir sebeptir. İşte Allahu Teâlâ'nın o bahçeyi vasfetmiş olduğu üç sıfat budur. Hiç şüp­he yok ki, bu bahçe güzelliğin zirvesinde bulunur. Çünkü o bahçe bu sıfatlar­la görünüşü ve manzarası güzelleşmiş, faydası ve verimi de çok boliaşnuştır. Bundan daha güzel bir bahçenin olması mümkün değildir.Cenâb-ı Allah cenneti bu şekilde tavsif ettikten sonra, o bahçenin sahibi­nin o bahçeye olan ihtiyacının derecesini beyân etmeye geçerek "Ve ona, ihtiyarlık gelip çattı" buyurmuştur. Bu böyledir, çünkü bu kimse son derece yaşlı, çalışıp çabalamaktan âciz birisi olunca, gerek kendisinin, gerek­se bakmakla mükellef bulunduğu kimselerin yemeleri, içmeleri ve oturmaları hususundaki çeşitli ihtiyaçları daha da fazlalaşır. İhtiyaç kapıları bu derece faz-lalaşıp bu bahçenin dışında herhangi bir kazanç ve gelir kaynağı da bulunma­yınca, işte bu durumda o kimse bu bahçeye son derece muhtaç olur.

İmdi şayet, "Allahu Teâlâ;  sözünü l sözüne nasıl atfetmiştir? Mazi bir fiilin muzâri bir fiile atfedilmesi nasıl caiz olur?" denilirse, biz deriz ki, buna şu bakımlardan cevap veririz:

a) Keşşaf sahibi, bu kelimenin başındaki vâv harfinin atıf vâvı değil de, hâl vâvı olduğunu; âyetin mânasının da, "Kendisine ihtiyarlık gelip çatmış va­ziyette iken (tek ümidi olan) o bahçe yanarken "Sizden biriniz böyle bir bah­çesi olmasını hiç arzu eder mi?" şeklinde olduğunu söylemiştir.

b) Ferrâ şöyle der: "Araplar,     "Şöyle olmasını ar­zuladım" ve     "Arzuladım ki, keşke şöyle olsaydı!" der ve atfı (lâfza) değit, mânaya hamleder. Buna göre sanki şöyle denilmek isten­miştir: "Sizden biriniz, bir bahçesi olsun ve ona ihtiyarlık isabet etsin ister miy­di?" Sonra Allahu Teâlâ, o insanın o bahçeye daha çok muhtaç olduğunu açık­layarak,  "Ve onun, âciz ve küçük çocukları bulunur" bu­yurmuştur.  tabirinden murad, küçüklük ve çocukluk sebebiyle söz konusu olan zayıflık ve acizliktir. Buna göre mâna, "O insan, ihtiyarlığı ve yaşlılığı sebebiyle o bahçeye çok muhtaçtır ve üstelik onun, küçük ve ço­cuk olmaları sebebiyle, son derece güçsüz ve muhtaç çocukları vardır" şek­linde olur. Hak Teâlâ'nın,     "Derken o bahçesine ateşli bir bora isabet etsin ve o da yanıp kavrulsun" buyruğundaki  kelimesi, sanki bir sütun gibi gökyüzüne doğru yükselen ve gittikçe yuvarlaklaşan bir rüzgârdır ki, halk buna "kasırga" adını verir. Bu son derece şiddetli olan bir rüzgârdır. Nitekim şair, demiştir. Bu meselden maksat, o insanın kalbinde, şiddetini sadece Allah'ın bileceği bir keder, sıkıntı, hüzün ve şaşkınlığın bulunduğunu beyân etmektir. Güzel amel­ler işleyen, fakat ne var ki bu ameileriyle Allah'ın rızasını kastetmeyip, aksine o amellerine, onları, sevabı hak ettirecek, çıkaracak bir takım kötü fiilleri de ekleyen kimsenin hâli de, aynen buna benzer. Bu kimse, son derece muhtaç ve çalışıp çabalamadan âciz bulunduğu bir durumda kıyamet günü gelip çat­tığında, onun pişmanlığı büyür, şaşkınlığı da had noktaya varır. Bu âyetin bir benzeri de, Hak Teâlâ'nın, "Ve onlar için, Allah'tan hiç bekleme­dikleri şeyler ortaya çıkmıştır" (Zumer, 47) âyetiyle, "Ve biz, onların yapmış ol­dukları amellere yöneldik de, onları hebaen mensur, toz haline çevirdik"(Furkan. 23) âyetidir.

Hak Teâlâ'nın  buyruğunun mânası, "Bu ko­nuda teşvik edip, sakındırmak için Allahu Teâlâ size âyet ve delillerini açıkla­dığı gibi, düşünesiniz diye Allah dinin diğer emirleri husu­sundaki âyet ve delillerini de size açıklıyor" demektir. Bu hususta iki mesele vardır: [140]

 

Birinci Mesele

 

kelimesi, teraccî ifâde eder. Bu ise, Allah hak-kında uygun değildir. [141]

 

İkinci Mesele

 

Mu tezilebu âyetle Allahu Teâlâ'nın herkesin iman etmesini irade buyurduğu hususuna istidlal etmiş­tir ki, bu iki âyetin izahı defalarca geçmişti. [142]

 

Sadakayı Malın Helâlinden Ve İyisinden Verme Lüzumu                  Başa Dön

 

"Ey iman edenler, kazandıklarınızın güzellerinden ve sizin için yerden çıkardıklarımızdan Infâk ediniz. Kendinizin ancak gözünüzü yumarak (tiksinerek) aldığınız âdi kötü şeyleri vermeye yeltenmeyin. Bilin ki

muhakkak ki Allah her şeyden müstağnidir; asıl hamde lâyık olan odur" (Bakara,  267). Bil ki Cenâb-ı Allah, insanları infakta bulunmaya teşvik etmiş, sonra bu infâkın, peşisıra başa kakma ile incitme olan ve olmayan diye iki kısım oldu­ğunu beyan etmiştir. Sonra da, bu iki kısımdan herbiriyle ilgili hususları açık­layıp, herbiri hakkında bir mesel getirmiş ve böylece mânayı iyice açıp en güzel bir biçimde ondan kastının ne olduğunu ortaya koymuştur.Cenâb-ı Allah bu âyette, Allah yolunda infâk edilmesini emrettiöi malın nasıl bir mal olması gerektiğini belirtmiş ve  buyur­muştur. Âlimler emrinden muradın ne olduğu hususunda ihtilâf etmiş­lerdir.

Hasan el-Basrî şöyle demiştir: "Bundan murad, farz kılınmış olun zekât­tır." Başkaları ise bundan muradın, "tatavvû (gönüllü, nafile) olarak verilen sadakalardır" demişlerdir. Bir üçüncü görüşe göreyse bu tâbir, hem farz olan zekâta, hem de nafile olan infaka şamildir. Bundan muradın, farz kılınmış olan zekât olduğunu söyleyenlerin delili şudur: "Cenab-ı Hakk'ın, "İnfâk ediniz" buyruğu bir emirdir. Emrin zahiri ise, vücûb ifâde eder. Vâcib olan infâk ise, ancak zekât ile vâcib olan diöer infâklardır." Bundan muradın tatavvû (nafile) sadaka olduğunu söyleyenlerin delilleri ise, Ali İbn Ebî Talib (k.v.) Hasan el-Basrî ve Mücâhid'den rivayet edilen şu haberdir: Bazı müslümanlar, meyvelerinin en kötülerini ve mallarının da en âdilerini tasadduk ediyorlardı. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak bu âyeti indirdi. İbn Abbas (r.a.)'dan rivayet edildiğine göre, bir gün bir adam âdi bir hurma salkı­mı getirerek, onu sadakaların içerisine koydu. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.s.), "Bu salkımın sahibi ne kötü iş yaptı!" buyurdular. Bundan dolayı Cenâb-ı Hak da bu âyeti indirdi. Bu âyete, hem tarz olan zekât, hem de nafile olan sadakanın dahil oldu­ğunu söyleyenlerin delili ise şudur: Emirden anlaşılan, kendisinde, onu ter-ketmenin caiz olup olmadığının beyanı bulunmaksızın, yapma tarafının yapmama tarafına tercih edilmesidir. Anlaşılan bu mâna ise, farz ile nafile ara­sında müşterek bir husustur. Binaenaleyh, her ikisinin de bu emre dahil ol­ması gerekir. [143]

 

Bu Ayetteki İnfakı Zekât Olarak Tefsir Edenler

 

Sen bunu anladığın zaman biz diyoruz ki, onun farz olan zekâtı ifâde etti­ğini söyleyen birinci görüşe göre, bu âyetten birçok mesele çıkmaktadır: [144]

 

Birinci Mesele

 

Âyetin zahiri, insanın kazandığı bütün mallarda zekâtın verilmesinin vâcib olduğunu gösterir. Bundan

dolayı buna, ticaret malının, altın ile gümüşün ve hayvanların zekâtı dahildir. Çünkü bunlar, insanın kazandığı şeyler diye vas-fedilmektedir. Aynı zamanda âyetin zahiri, İmâm-ı Ebu Hanife (r.h.)'ntn görü­şüne göre, toprağın bitirdiği her şeyde de zekâtın verilmesinin vâcib olduğuna delâlet etmektedir. Ebu Hanife'nin bu âyetle istidlal etmesi, gerçekten açık­tır. Ancak ne var ki O'nun muhalifleri, âyetin bu umumî ifâdesini, Hz. Peygam­ber (s.a.s.)'in, "Sebzelerde zekât yoktur"[145] hadisiyle tahsis etmişlerdir. Yine Ebu Hanife'nin mezhebine göre, ister az olsun, ister çok olsun, yer­yüzünde biten herşeyden zekât vermek vâcibtir. Âyetin bu zahiri de, O'nun bu görüşüne delâlet etmektedir. Ne var ki O'nun muhalifleri, âyetin (bu ba­kımdan olan) umumi manasını ü "Beş "vesk"[146] den az olan şeylerde zekât yoktur"[147] hadisiyle tahsis etmişlerdir. [148]

 

İkinci Mesele                  Başa Dön

 

Âlimler, âyetteki "güzel, hoş şeyler" den muradın ne olduğu hususunda ihtilâf ederek, İki görüş belirtmişlerdir:

Birinci Görüş: Bu, malın adisi değil, iyisidir. Burada lâfzı, istiâre yoluyla iyi mal anlamında kullanılmıştır. Bu açıklamaya göre âyette ge­çen dı... kelimesinden murad da, malın kötüsüdür.

İkinci Görüş: İbn Mesûd ve Mücahidin görüşüdür. Buna helâl mal  ise haram mal demektir. Birincilerin delili, birkaç yöndendir:

1) Biz, âyetin sebeb-i nüzulü olarak, müslümanlann mallarının kötülerini tasadduk ettiklerini; bunun üzerine de bu ayetin nazil olduğunu söylemiştik. Bu âyetteki Kelimesinden muradın, malın iyisi olduğuna delâlet eder.

2) Haram olan şeyi, ne tiksinerek, ne de tiksinmeyerek almak caiz değil­dir. Ayet-i kerime, "habîs" olan malın tiksinerek alınmasının caiz olduğuna delâlet eder. Kaffâl (r.h.) şöyle demiştir: "Buna şu şekilde cevap vermek müm­kündür: Tiksinerek almaktan maksat malı gelişigüzel ve fazla incelemeden al­maktır. Buna göre âyetin manası, "Siz, onun haram olduğunu bildiğiniz hâlde, ancak kendinize haram olan şeyi almak, ruhsatını tanımak ve, onu haramdan mı, yoksa heiâldan mı aldığınıza aldırış etmemek suretiyle bu malı alırsınız" şeklindedir.

3) Bu görüş, Cenâb-ı Allah'ın, "Sevdiğiniz şeylerden İnfak etmedikçe, birr'u takvaya nail olamazsınız''(Aliimrân,92) âyetiyle de kuvvet bulmaktadır. Bu âyet kelimesinden muradın, sahip olunması arzulanan, nefîs şeyler ol­duğuna; herkesin yanından ve evinden uzaklaştırarak çıkartması gerekli olan âdî ve kötü şeyler olmadığına delâlet etmektedir. Kâdi, ikinci görüş lehine şöyle diyerek delil getirmiştir: "Bu âyetteki dan muradın, ya "iyi" veya "helâl" demek olduğu hususunda icmâ ettik. Bi­rincisi bâtıl olunca ikincisi kesinlik kazanır. Biz birincisinin bâtıl olduğunu söy­ledik, çünkü bundan murad eğer malın iyisi olsaydı, o zaman bu emir, ister haram ofsun, isterse helâl olsun, mutlak mânada güzel olan malı infâk etme hususunda bir emir olurdu. Bu ise caiz değildir. Öte yandan tahsis cihetine gitmek de, aslolanın hilâfmadır. Böylece, bundan muradın ma/rn iyisi değil, helâli olduğu sabit olmuş olur.'' Burada, şu şekilde üçüncü bir görüşü söylemek de mümkündür: Âyette­ki  kelimesinden murad, "Her bakımdan hoş olan şey" demektir. Buna göre olllall malın hem helâli hem de iyisi anlamında olur. Bir kimse çıkıp, "Birden çok mânâya gelen bir lâfzı o iki mânasına ham­letmek caiz değildir" diyemez. Çünkü biz, helâlin akıl ve din bakımından hoş görüldüğü için "tayyib" diye; iyi malın da, insanın meylini ve arzusunu hoş görmesinden dolayı "tayyib" diye isimlendirilmiş olduğunu söyledik. Hoşa git­me bu iki kısım arasında müşterek olan bir mânadır. Buna göre lâfzı, bu müşterek mânaya hamledilmiş olur. Bundan muradın, helâl olan iyi mal olduğu sabit olunca biz deriz ki: Zekât mallarının ya hepsi değerlidir, veya hepsi değersizdir, ya da ikisi ortasıdır, veyahut da karışıktır.Eğer malın hepsi iyi olur­sa, o maldan alınan zekat da böyle olur. Eğer malın tamamı değersiz ve kötü ise, ondan alınan zekat da değersiz ve kötü olur. Bu, âyetin hilâfına bir davra­nış değildir. Çünkü bu durumda verilen zekât, o malın âdisi olmamaktadır. Eğer bir malın içinde hem iyisi hem de kötüsü var ise, bu durumda zekât veren kim­seye, "zekâtını malının kötü tarafından verme" denilir. Fakat mal karışık olur ise, bu durumda gereken, malın orta hallisinden vermektir. Nitekim Hz. Pey­gamber (s.a.s.), Muaz b. Cebel (r.a.)'i Yemen'e gönderirken "Onlara, zenginlerinden alınıp fakirlerine verilecek bir sadakanın (zekâ­tın) farz olduğunu bildir. Mallarının en kıymetlilerini (zekât olarak) almaktan sakın"[149]  buyurmuştur. Bütün bunlar, âyetteki "Kazandıklarınızın güzel­lerinden infak ediniz" emrinden ancak farz olan zekâtın kastedilmiş olduğu­nu söylediğimizde söz konusudur. Fakat bundan muradın, ikinci görüşe gö­re, nafile sadakalar olduğunu veyahut da bundan muradın, hem farz zekat, hem de nafile sadakalar olduğunu söylediğimizde, biz deriz ki: Büyük bir hü­kümdara hediyeler sunarak yakın olmak isteyen kimsenin sunacağı o hediye­nin mutlaka malının en iyisi ve kıymetlisi olmasının gerekmesi gibi, Allah Teâlâ da, insanlara sahip oldukları şeylerin en iyisi ile kendisine yaklaşmalarını men-dub kılmıştır. İşte,âyette de bu ifâde edilmektedir.

Geriye âyetle ilgili şu tek soru kalmaktadır: Hak Teâlâ'nın "Ve sizin için yerden çıkardıklarımızdan., buy­ruğunda   (min) harf-i cerrinin getirilmesindeki mana nedir? Buna şöyle cevap verilir: Âyetin takdiri: "Kazandıklarınızın güzellerinden infâk edin ve sizin için yerden çıkardıklarımızın gü­zellerinden infak edin" şeklindedir. Fakat "tayyibât" lâfzı ilk cümlede söyle­nip ikincisine delâlet ettiği için, ikinci cümlede tekrarlanmamıştır.[150]

Cenâb-ı Hakk'ın, "Kötü şeyleri vermeye yeltenme " buyruğu ile ilgili iki mesele vardır: [151]

 

Birinci Mesele

 

Hepsi "kastettim, niyet ettim" mânâsında olmak üzere   ve  kelimesi kullanılır. Şâir A'şâ şu beyti söylemiştir:

"Hays kabilesini kastettim (ona yöneldim); ancak ne var ki, ona ulaşın­caya kadar, şerefli daha nice uzak ve çöl araziler bulunmaktadır." [152]

 

İkinci Mesele

 

Sadece İbn Kesir âyeti, (ve letteyemmemû) şeklinde   okumuştur.   Çünkü   bunun   aslı,   biri muhatab "tâ"sı, diğeri de fiilin asli harfi olmak üze­re şeklinde iki tâ vardır. Bunlardan biri diğerine idgâm edilmiştir. Diğer kıraat imamları ise, tâ harfini fetha ile ve şeddesiz olarak okumuşlardır. Benzer ihtilâf, Kur'an'ın yirmiüç[153]  yerinde geçen bu kelimenin benzeri şu fiillerde de söz konusudur:  (Al-i İmran, 103), (Maide, 2), (Enam, 153), (Araf, 117), (Enfal, 20), (Enfal, 46), (Tevbe, 24), (Enfal, 40), (Hud, 105), (Nur, 15), (Ahzab, 33), (Ahzab, 52), (Saffat,   25), (Hucurat, 12), (Hucurat, 11), (Hucurat, 13), (Kalem, 38) (Kalem, 38), (Abese, 10), (Leyl, 14), (Kadr, 5). Burada iki bahis vardı.

Birinci Bahis: Ebû Ali, böyle bir idgâmın caiz olmadığını, çünkü idğam edilen harfin sakin olduğunu; harf sakin olunca da, mazî kalıplarında meselâ  ve kelimelerinde hemze getirildiği gibi, bu kelimeleri de oku­mak için, başlarına hemze getirmenin gerektiğini, ne var ki nahivcilerin, muzari kalıplarının başına vasi hemzesinin gelemiyeceği hususunda ittifak etmiş olduklarını söylemiştir.

İkinci Bahis: Âlimler, umumun kıraatine göre hazfedilen bu tâ harfinin hangi tâ harfi olduğu hususunda ihtilâf ederek, bazıları bunun birinci tâ harfi olduğunu söylemişlerdir. Sibeveyh ise, ikinci tâ'nın olabileceğini söylerken; Ferrâ: "Diğeri hazfedilenin yerine geçeceği için, hangisi hazfedilirse edilsin, caizdir" demiştir.

Hak Teâlâ'nın, "Ondan infâk edersiniz" buyruğuna gelince, bil ki bu âyetin kendisinden önceki âyetlerle münasebeti hususunda şu iki gö­rüş ileri sürülmüştür:

a) Cümle ifâdesinde tamamlanmakta, Cenâb-ı Allah söze burada tekrar başlayarak bu­yurmaktadır. Buna göre kısmı istifhâm-ı inkârı ile birlikte zikredil­miştir. Mânâ, "Siz, ancak gö­zünüzü yumarak, tiksinerek alabileceğiniz bir maldan infak edeceksiniz, öyle mi!" şeklindedir.

b) Cümle Hak Teâlâ'nın sözü ile tamamlanır. Bu du­rumda da bir kelimesi takdir edilmiş olur. Buna göre takdir ise, "İnfâk etmek istediğiniz, fakat sizin ancak gözlerinizi yumarak, (hoşlanmayarak) alabilece­ğiniz kötü mala yönelmeyiniz, ona elinizi sürmeyiniz" şeklinde olur. Bunun bir benzeri de, (Bakara.256) ifâdesinde  kelimesinin takdir edilmesidir. Mana ise, Şeklinde olur: "Kopması olmayan çok sağlam bir kulpa tutunmuştur."Hak Teâlâ'nın, "Onu, ancak gözünüzü yumarak, (hoşlanmayarak) alırsınız" buyruğu hakkında birkaç mesele vardır:[154]

 

Birinci Mesele                  Başa Dön

 

gözü yummak, ve göz kapaklarını üst üste getirmek anlamına gelir. Bu kelimenin aslı "gizlilik" demek olan, tabirinden gelir. Me­selâ denilir. Yani, "Bu, anlaşılması güç, kapalı bir söz­dür". Yeryüzünün alçakta kalan ve kolay kolay görülmeyen yerlerine de, denilir. [155]

 

İkinci Mesele

 

Bu ayette (îğmad) kelimesinin mânası hakkında şu görüşler ileri sürülmüştür:

a) Burada iğmad'ın mânası, işi kolayından almak, müsamahadır (müsâhele). Bu böyledir, çünkü insan hoşlanmadığı bir şeyle karşılaştığında onu görmemek için gözlerini yumar. Bu durum çokça meyda­na geldiğinden alışveriş ve diğer hususlardaki her türlü görmezlikten gelme ve işi kolayından alma, iğmâd olarak vasfedilmiştir. Buna göre sözünün mânası, "Şayet bu gibi şeyler size hediyye edilirse ancak utanarak ve gözünüzü yumarak alırsınız. O halde da razı olmadığınız şeye, benim hakkında razı  oluyorsunuz?" şeklinde olur.

b) Âyet-i kerimede iğmad fiilinin müteaddî olarak düşünülmesidir. Nite­kim Araplar yani, "Ölünün gözünü yumdum, kapattım" derler. Buna göre mâna "Ancak satıcı kimsenin, gözünü kapatıp ona gözünü yummasını ve parasından indirim yapmasını emrettiğinizde ala­bileceğiniz..." şeklinde olur.

Hak Teâlâ, âyetini "İyi bilin ki Allah herşey-den müstağnidir; asıl hamde lâyık olan O'dur" sözüyle sona erdirmiştir. Bu­na göre ji. kelimesinin mânası, "O'nun sizin sadakalarınıza ihtiyacı yok­tur." 'ün mânası ise, "gerekli açıklamaları yaparak size in'âmda bulunup lütfettiği için, mahmûd, hamdedilmiş, övülmüş" demektir. Burada yapılabilecek bir başka izah da şudur: Hak Teâlâ'nın Jip tav­sifi âdî şeyleri sadaka olarak vermeye karşı söylenmiş olan bir tehdit gibidir. Hamîd ise, hâmid manasında olup, "Sizin yapmış olduğunuz hayırlı şeylere karşı size teşekkür ederim" demektir. Bu, Hak Teâlâ'nın tıpkı "İşte bunların çalışmaları meşkûr olur"(İsra, 19) âyeti gibidir. [156]

 

Şeytan Fakir Düşme Endişesi İle İnfakı Önlemek İster

 

"Şeytan sizi fakirlikle korkutur. Size kötülüğü emreder. Allah ise size, kendisinden bir bağış ve bir bolluk vaad ediyor. Allah geniş olan, herşeyi hakkıyla bilendir" (Bakara, 268). Bil ki Allahu Teâlâ, insanların sahip oldukları helâl ve güzel mallardan in­taka teşvik edince, bundan sonra insanları şeytanın vesvesesinden sakındı­rarak, "Şeytan sizi fakirlikle korkutur;" Yani şeytan: "Malının iyisini infak edersen fakir olursun" der. Fakat sen, şeytanın böyle demesine aldırma, çünkü rahman olan Allah size kendisinden bir bağış ve bir bolluk va'adediyor" bu­yurmuştur. Âyetle ilgili birkaç mesele vardır: [157]

 

Birinci Mesele

 

Âlimler burada şeytanın kim olduğu hususunda ihtilaf etmişler; bunun "iblis", diğer şeytanlar, insan ve cin şeytanları veya insantn nefs-i emmâresi (de­vamlı kötülüğü emreden nefsi) olduğunu söylemişlerdir. [158]

 

İkinci Mesele

 

"Va'ad" kelimesi, hem hayır hem de şer hakkında kullanılır. Nitekim Hak Teâlâ "(O) ateştir ve Allah

onu kâfirlere va'atfetmiştir" (Hacc, 72) buyurmuştur. Bu kelimenin, "Onları elem verici bir azâbla müjdele.. "(Al-i İmran. 21) âyetinde de olduğu gibi "tehekküm" (istihza etme) manasına hamledilmesi de müm­kündür. [159]

 

Üçüncü Mesele                  Başa Dön

 

"Fakr ve fukr kelimeleri aynı manaya gelen iki kullanıştır. Bunlar, mai azlığı sebebi ile olan güçsüz­lük manasınadır. Çünkü lügatte "fakr" kelimesinin asıl manası "fakar"ın (bel kemiğinin) kırılmasıdır. Bir insanın beli kırıldığında  denilir. Şâir Tarfe de: "Ben be­li bükük birrehine değilim"demiştir. Keşşaf sahibi: "Bu kelime fakr vefakar şeklinde okunmuştur" demiştir. [160]

 

Dördüncü Mesele

 

"Vesvese" nin ne olduğu hususundaki izahımızı, eûzübesmele'nin tefsiri esnasında, kitabın başında yapmıştık. İbn Mes'ud (r.a.)'un, "Şeytanın bir lümmest (telkini vesvesesi) vardır. O, kötülük ile korkut-maşıdır. Meleğin de bir lümmesi (ilhamı) vardır. O da hayır va 'adetmesidir, Kim gönlünde hayır va 'adini bulur iser bilsin ki bu Allah 'dandır. Kim de birin­cisini bulur iser Allah'ın rahmetinden koğulmuş şeytandan Allah'a sığınsın"[161] hadisini rivayet edip, tefsir etmekte olduğumuz âyeti okuduğu rivayet edilmiştir. Hasan el-Basri de, bazı muhacir ve bazı ashabın şöyle dediklerini riva­yet etmiştir: "Şeytanın yerini bilmekten hoşlanan herkes, onun yerinin kötü­lükleri yapmaya insanın arzu duyduğu yer olduğunu düşünsün." [162]

 

Şeytan Cimriliği Tavsiye Eder

 

Hak Teâlâ'nın, size  tülügü emreder" âyetiyle ilgili birkaç izah şekli vardır:

Birinci İzah: Âyetteki "fahşâ" (kötülük) cimrilik manasınadır. "(O şey­tan) size kötülüğü emreder" sözü, "sizi, bir âmirin memurunu teşvik etmesi gibi, cimri olmaya teşvik eder" manasındadır. Araplara göre "fahiş", cimri demektir. Nitekim Şair Tarfe, "Ölümün iyi insanları seçtiğin! ve son derece cimri kimselerin mallarının iyisini tercih ettiğini görüyorum." Şiirdeki  kelimesi, bir insanın süt içmeyi arzuladığında söylenen J&\ -h jSü *\i- tabirinden alınmıştır. Şâir, buradaki "fahiş" kelimesi ile de "cimri" manasını kasdetmiştir. Nitekim Hak Teâlâ, "Gerçekten insanr malı çok sever" (Adiyât, 8) buyurmuştur. Allahu Teâlâ, tefsir ettiğimiz âyette şu inceliğe dikkat çekmektedir: Şeytan, insanı önce fakir olmakla korkutur. Son­ra da bu korkutması sayesinde ona kötülüğü emredebilir ve cimriliğe teşvik edebilir. Bu böyledir, çünkü cimrilik bütün insanlarca kötü bir sıfat kabul edi­lir. Bundan dolayı şeytan, insanın gözünde cimriliği ancak önce fakirlikten kor­kutarak güzel gösterebilir.

İkinci İzah: Şeytan, "Ey insan, fakir düşmemen için, Allah yolunda malı­nın iyisini infâk etme" der. İnsan, eğer şeytanın bu vesvesesine uyar ise, şey­tan işi daha da ileri götürerek, onu tamamen infâktan meneder. Böylece o insan, malının ne iyisini ne de kötüsünü infâk eder. Hatta üzerine vacib (farz) olan mükellefiyetleri bile yerine getirmez ve böylece de ne zekât verir, ne sıla-i rahim yapar, ne de emânetleri yerine ulaştırır. İnsan bu hale gelince, gözün­de günâhlar önemsiz hâle gelir ve günah işlemeye artık aldırmaz bir hale gi­rer. Böylece aradaki uçurum iyice açılır ve bütün günahları işler hale gelir. İşte "fahsâ" budur. Bunun daha ileri izahı şudur: Her insanın iki zıt hâli ve bir orta hali vardır. Kâmil ve mükemmel olan hal, o insanın bütün mal ve mülkünün iyisini de kö­tüsünü de Allah yolunda harcamasıdır. Bunun zıddı olan hal ise, insanın Allah volunda iyi kötü hiçbir malını harca ma ma s iri ir Orta hal i«« iticinin malının iyisini değil de kötüsünü infak etmesidir. Buna göre şeytan, insanı en mükem­mel halden, en kötü hale geçirmek istediğinde, önce onu orta noktaya çekmek suretiyle bunu yapabilir. Bu noktada insan şeytana karşı çıkarsa, şeytanın ar­zusu ümidsizliğe dönüşür. Fakat insan bu noktada şeytana uyarsa, şeytan onu bu noktadan, daha alt noktaya çekme hususunda cesaretlenir. Bu izaha gö­re, orta olan hâl, âyetteki, "(O şeytan) sizi fakirlikle korkutur" buyruğu ile; en alt nokta ise, "(O) size kötülüğü emreder" buyruğu ile anlatılmıştır. Sonra Hak Teâiâ, şeytanın vesveselerinin derecelerini zikretmesinin pe-şisıra, kendisinin insana olan ilhamlarından da bahsederek: "Allah ise size, kendisinden bir bağış ve bir bolluk va'adediyor" buyurmuştur. Buna göre ba­ğış (mağfiret), âhiretteki menfaatlere, botluk (fazi) ise Allah'ın dünyada iken insana vereceği şeylere işarettir. Hz. Peygamber (s.a.s.)'in şöyle dediği riva­yet edilmiştir "Bir melek her gece", Allah'ım infâk eden her insana, tnfak ettiğinin yerine mal ver, İnfak etmeyen kimsenin de malını telef et"[163] der.Bu âyetteki bir diğer incelik de şudur: Şeytan senin dünyadaki geleceğin hususunda seni fakirlikle korkutur. Allah ise âhiretteki istikbalin hususunda sana mağfireti va'adediyor. Âhiretteki istikbalin hususundaki va'adini kabul etmek, şu hususlar bakımından daha uygundur:

1) Dünyadaki istikbalin elde edilmesi şüpheli bir şeydir. Âhiretteki istik­bali elde etmek ise katî olan bir husustur.

2) Dünya istikbalini elde etsek bile, kendisinde cimrilik yapılan mal bazan geriye kalır, bazan da kalmaz. Âhiret istikbalini elde etmemiz halinde ise, Al­lah tarafından va'adolunan mağfirete mutlaka erişilir. Çünkü O, yalan söyle­mesi mümkün olmayan bir sâdıktır.

3) Dünya istikbali uğrunda cimrilik yapılan mal geriye kalacak olsa bile, insan bir korku veya hastalık veyahut da diğer bir işle meşguliyetinden dolayı ya o malından istifâde edemez veyahut bazan edebilir. Ahiret istikbalinin elde edilmesi halinde ise, bundan istifâde Allah'ın mağfireti, fazlı ve keremi ile ger­çekleşir.

4) Dünya istikbali uğruna cimrilik yapılan maldan istifâde edilmesi ihti­malini kabul etsek bile, şüphe yok ki bu, kesintiye uğrayacak ve bakî olmaya­cak bir istifade olur. Allah Teâlâ'nın mağfireti, fazlı ve keremi ile meydana gelen istifâde ise, kesintiye uğramayan ve zeval bulmayan bakî bir istifâdedir.

5) Dünyevi lezzetlerden istifade birçok sıkıntı ve zararlarla karışıktır. Bi­naenaleyh senin göreceğin her dünya lezzeti, âhiret nimetlerinin aksine, türlü türlü meşakkat ve çilelere sebeb olur. Çünkü âhiretin faydaları, her türlü şai­beden uzaktırlar. Bu zikrettiğimiz hususlar üzerinde kim iyice düşünürse, Rahman'ın mağfiret ve lütfuyla ilgili va'adine inkiyat etmesinin,şeytanın va'adine inkıyâd etmesinden daha evlâ olacağını anlamış olur. Bunu iyice anlayıp kavradığın zaman biz deriz ki, âyet-i kerimede zikredi­len mağfiretten maksat, Hak Teâlâ'nın tıpkı:"Onların mallarından, onları temiz­leyecek ve onları bereketlendirecek bir sadaka al" (Tevbe, 103) buyurduğu gibi, insanların günâhlarını örtüp bağışlamasıdır. Âyette, bu mağfiretin çok mükem­mel olduğuna delâlet eden iki husus vardır:

a) "Mağfire" kelimesinin nekre olarak getirilmiş olması. Buna göre mâ­na, "Mağfiret ama, ne mağfiret!.. (Mükemmel bir mağfiret)" şeklindedir.

b) Hak Teâlâ'nın buyurmastdır Buna göre (minha) ifâdesi, o mağfiretin durumunun mükemmel olacağına delâlet eder, işaret eder. Çün­kü Allahu Teâlâ'nın kereminin mükemmel, cömertliğinin sınırsız olduğu, bü­tün insanlarca bilinen bir husustur. Yine, herkesi bağışlamanın, ancak O'nun tarafından olacağı malûmdur. Cenâb-ı Hak bu mağfireti "O'ndanL" diye tav­sif edince, bundan maksadın, o mağfiretin durumunu ta'zîm etmek olduğu anlaşılmış olur. Çünkü veren zâtın büyük olması, verilen hediyyenin büyüklüğünü gösterir. Bu mağfiretin mükemmel oluşundan maksadın, O'nun bir başka âyetinde, "İşte Allah o kimselerin günahlarım i yiliğe çevirir" (Furkan, 70) şeklinde buyurduğu şey olması muhtemel olduğu gibi, bundan muradın o kimseyi diğer günahkârların günahlarının bağışlanması hususunda bir şefaatçi kılması da muhtemeldir. Bir üçüncü ihtimal de şudur: O mağfiretin mükemmel oluşundan maksat, dünyada yaşadığımız müddetçe akıllarımızın kendisine ulaşamıyacağı bir iş olmasıdır. Çünkü ahiretle ilgili işlerin tafsilâtının pek çoğu, dünyada olduğu­muz sürece bize kapalıdır.

 kelimesinin mânasına gelince bu, yapılan tasaddukun yerine, Ce­nâb-ı Hakk'ın bu dünyada iken hemen bir başkasını vermesidir. Bana göre buradaki fadlın şu şekilde olması muhtemeldir:

a) Bu fadl'dan murad, nefste meydana gelen bir fazilettir. Bu da, cömert­lik ve sehavet faziletidir. Bu böyledir, çünkü saadet mertebeleri nefsanî, be­denî ve haricî olmak üzere üç çeşittir. Mal sahibi olmak, harici faziletlerden,

cömertlik ve sehâvet huyu ise nefse ait faziletlerdendir. Âlimler bu üç merte­beden en şereflisinin nefse ait saadetler, en aşağısının ise harici saadetler olduğu hususunda ittifak etmişler; buna göre mal infak edilmediği müddetçe harici saadet bulunmuş olur. Fakat bununla beraber nefsâni noksanlık da mev­cut olmuş olur. Mal infak edildiği zaman ise hem nefsanî kemâl, hem de hari­ci noksanlık beraber bulunmuş olur. Hiç şüphe yok ki bu ikinci durum daha mükemmeldir. Binaenaleyh sırf infak, Allah Teâlâ'nın va'adettiği bolluğun mey­dana gelmesini gerektirir.

b) İnsanda infak etme melekesi meydana geldiğinde, dünyevi nimetlerle meşgul olup, onları isteme uğrunda tehlikelere girme arzusu ruhtan kalkar. Ruhta Allah'ın nurunun tecelli etmesine mâni olan şey, sadece dünya sevgi-sidir. Nitekim, Hz. Peygamber (s.a.s.) şeytanlar, insanların kalblerine vesvese vermemiş olsalardı insanlar göklerin melekûtunu seyrederlerdi" buyurmuştur. Kalbin yüzünden dünya sevgisinin tozu-toprağt temizlenince, o kalb kutsi âlemin nurları ile aydınlanarak, inci gi­bi parlayan yıldızlar misâli olur ve meleklere karışır. İşte fazl-i İlâhi budur.

c) Yapılan izahların en güzeli şudur: İnsanın hayır yollarında mal infak ettiği bilindiğinde, diğer insanlar onun mal kazanması ve zengin olması husu­sunda güçlük çıkarmazlar. Böylece o kimseye dünyanın kapıları açılmış olur. Bir de, kendilerine infâk edip mal verdiği kimseler, onlara dua ve himmetleri ile yardımcı olurlar. Böylece de Allah Teâlâ, o kimseye hayır kapılarını açmış olur. Allah Teâlâ bu ayeti, "Allah geniş olan, herseyi hak­kıyla bilendir", yani "O, mağfireti geniş ve bol, sizi zengin etmeye ve infâk ettiğiniz şeylerin yerine yenisini vermeye muktedir olandır. Hakkıyla bilendir. İnfâk ettiğiniz şeyler ona gizli kalmaz ve böylece o infak ettiğinizin yerine bir başkasını verir" buyurarak sona erdirmiştir. [164]

 

"Hikmet'in İzahı                  Başa Dön

 

"(Allah) hikmeti dilediği kimseye verir. Kime de hikmet verilir ise, şüphesiz ona çok hayır verilmiş demektir. Akıi sahiplerinden başkası düşünemez" (Bakara, 269). Bil ki Cenab-ı Hak, bir önceki âyette şeytanın fakirlikle korkutup, insanla­ra kötülüğü öğütlediğini, kendisinin ise mağfiret ve fazl-ı ilâhisini va'adettiğini bildirince, Rahman Allah'ın va'adini, şeytanın va'adine (korkutmasına) tercih etmeyi gerektiren şeye dikkat çekmiştir: Hikmet ve akıl, Rahman'ın va'adini tercih eder. Dünyevi lezzetleri elde etmeyi ve hayal ile vehmin hükümlerine tâbi olmayı emrettiği için, şeytanın va'adini ise şehvet ve nefs tercih eder. Hik­metin ve aklın hükümlerinin, hataya düşmekten ve haktan sapmaktan uzak, dosdoğru hükümler; hissin, şehvetin ve nefsin hükümlerinin ise, insanı belâ ve sıkıntıya düşüren hükümler olduğunda hiç şüphe yoktur. Binâenaleyh ak­lın ve hikmetin hükümleri, kabule daha lâyıktır. İşte bu âyetin, öncesi ile irtiba­tı bundan ibarettir. Geriye âyetle ilgili birkaç mesele kalır: [165]

 

Birinci Mesele

 

"Hikmef'ten murad, ya ilim, veyahut da yerli yerinde yapılan iştir. Mukâtil'in şöyle dediği rivayet edil­miştir: "Hikmetin Kur'an'da dört manası vardır:

a) Kur'an'ın va'z-ü nasihatları.. Nitekim Cenâb-ı Hak, "(Allah'ın) size öğüt vermek için indirdiği kitabı (Kur'an) ve hikmet..."(Bakara,231) yani "Kur'­an'ın va'z-ü nasihatları.." buyurmuştur. Nisa sûresinde de: "Allah sana kita­bı ve hikmeti indirdi (Nisa, 113),  yani  "Kur'an'ın  nasihatlarını  indirdi" buyurmuştur. Bunun bir benzeri de Al-i İmran sûresinde vardır (Al-i  İmran, 164).

b) Anlayış ve ilim... Cenâb-ı Allah'ın: "Henüz çocuk iken biz o (Yahya'­ya) hikmet verdik" (Meryem, 13) âyeti ile, Lokman süresindeki, "Biz Lokmana hikmet verdik"kokman, 12), yani "ilim ve anlayış verdik" âyeti ve En'am sûresindeki   "Onlar,  kendilerine kitap,  hikmet ve peygamberlik verdiğimiz kimselerdir"(Enam,89) âyeti gibi...

c) Nübüvvet (Peygamberlik)... Nitekim Hak Teâlâ: "Bizgerçekten İbra­him'in soyuna da kitap ve hikmet verdik" (Nisa, 54); "Biz O (Davud'a) hikmet ve fasl-ı hitap (güzel konuşma ve hükmetme kabiliyeti) verdik" (Sa'd, 20) ve, "Allah O (Davud'a) saltanat ve hikmet, yani peygamberlik verdi" (Bakara, 251) buyurmuştur.

d) Kur'an'ın harikulade sırları.. Allah Teâlâ, Nahl sûresinde, "Rabbinin yoluna hikmet ile davet ef"(Nanı. 125) ve tefsirini yaptığımız bu ayette, "Kime hikmet verilir ise, şüphesiz ona çok hayır verilmiş demektir" buyurmuştur."

Bütün bu mânâlar incelendiğinde, netice itibarı ile "ilim" mânâsına gelir.Ey zavallı insan bir düşün! Allah Teâlâ insanlara çok az bir ilim vermiştir. Nitekim O, "Size az bir İlimden başkası verilmemiştir" (isra. ss) buyurmuştur. Bütün dünya bile, "pek az bir şey" diye tavsif edilmiştir. Allah Teâlâ, "De ki : Dünya malı pek azdır" (Nisa, 77) buyurmuştur. Bu az şeyin ne kadar olduğuna bir bak da, çok olanın ne kadar olacağını anla Aklî deli de bu hakikati göster­mektedir. Çünkü dünyanın, miktarı ve ömrü sonludur. İlimlerin mertebeleri­nin, sayılarının, ne kadar süreceklerinin ve bunlardan elde edilecek saadetlerin ise sonu yoktur. Bu da, sana ilmin ne kadar üstün olduğunu gösterir. İlim konusu (Bakara, 31) ayetinin tefsirnide uzun uzun geçmiş idi. "Doğruyu yapma" manasında olan "hikmef'in tarifi hakkında, onun, be­şerin takati nisbetinde Allah'ın ahlâkı ile ahlâklarıma olduğu söylenmiştir. Bu mâna, Hz. Peygamberin: "Allah'ın ahlâkı ile ahlâklanınız" hadisine dayanır. Bil ki hikmetin, bu iki mânanın dışında kalması müm­kün değildir. Bu böyledir, çünkü insanın mükemmelliği şu iki şeyde, yani:

Birincisi, ilme sırf gerçek olduğu için hakikati ve onunla amel etmek, uy­gulamak için hayrı bilmesinde yatar ve, Allah'ı nasıl ise öyle tanımaya; ikincisiyse, âdil ve doğru olanı yapmaya istinâd eder.Hz. İbrahim (a.s.)'in, "Rabbim, bana bir hüküm ih­san et"(Şuârâ,83) dediği, Kur'an'da nakledilmiştir ki bu nazarî hikmettir. Yine O'nun, salih kimselere kat" (Şuârâ 83) dediği de nakledilmiştir ki, bu da amelî hikmettir. Yine Hz. Musa'ya Cenâb-ı Hak nida ederek, "Şüphe yok ki Allah, benim, ben... Benden başka hiçbir Tanrı yoktur" (Tahâ, 14) buyurmuştur ki, bu nazarî hikmettir. Daha sonra da, "Öyleyse bana ibâdet et"(Taha,14) buyurmuştur ki, bu da amelî hikmettir. Yine Hz. İsa'­nın "Ben mu­hakkak ki Allah'ın kuluyum. O, bana kitap verdi. Ve beni peygamber yaptı. Seni, her nerede olursam mübarek kıldı" (Meryem, 30-31) dediği nakledilmiştir ki, bütün bunlar nazarî hikmet içindir. Daha sonra da Hz. İsa,  "Bana, hayatta bulunduğum müddetçe namazı, zekâtı emretti"(Meryem, 31) demiştir ki, bu da amelî hikmettir. Yine Cenâb-ı Hak, Hz. Muhammed hakkında,  "Bil ki, Allah'tan başka hiç bir Tanrı yoktur"(Muhammed. 19) buyurmuştur ki, bu na­zarî hikmettir. Daha sonra da, günahın için mağfiret dile" (Muhammed, 19) buyurmuştur; bu ise, amelî hikmettir. Yine Hak Teâİâ bütün peygamberler hakkında,"O kendi emriyle kullarından kimi dilerse, ona vahiy melekleri indi­rir. Benden başka hiçbir Tanrı olmadığı gereğiyle uyarınız diye... " '(Nahl, 2) buyurmuştur ki, bu nazarî hikmettir. Daha sonra da, "Öyleyse benden korkun" buyurmuştur; bu  ise, amelî hikmettir. Kur'an, insanın en mükemmel hâlinin sadece bu iki kuvvette yattığına de­lâlet eden delillerdendir. Ebu Müslim de, "hikmet" kelimesinin, "hüküm" masdarından   kalıbında bir kelime olduğunu söylemiştir ki bu  (nihle) kelimesinin,  (en-nahl) kelimesinden gelmesi gibidir. Yine bir kimse, akıllı olduğu, konuşması delile dayandığı ve görüşleri de isabetli olduğu zaman denilir. kelimesi, bu gibi yerlerde fail mânasına gelmektedir. Yi­ne "muhkem" mânasında  denilir ki, burada  (feîl) kalıbın­da olan kelimesi, ism-i mef'ûl manasındadır. Nitekim Hak Teâlâ, "Her hikmetli işr o gecede ayrılır"(Duhan, 4) buyur­muştur. Bu kelimenin iştikakı (türemesi) hususunda Ebu Müslim'in ileri sürmüş olduğu bu görüş, bizim, kelimenin manasıyla ilgili olarak söylemiş olduğumuz şeye de uygun düşer. [166]

 

İkinci Mesele

 

Keşşaf sahibi manasında olmak üzere, "Kime hikmet verirse..." (Bakara,  269) şeklinde okunduğunu söy­lemiştir. A'meş de bu şekilde okumuştur. [167]

 

Üçüncü Mesele                  Başa Dön

 

Âlimlerimiz bu âyetle, kulun fiilini Allah'ın yarattığına dair istidlalde bulunmuşlardır. Bu böyledir, çün­kü hikmeti biz "ilim" anlamında aldığımızda, bu "zaruri ilimler" diye tefsir edildiği mânasına gelmez. Çünkü bu ilimler, hay­vanlar, deliler ve çocuklar için de söz konusudur. Zaruri olan bu şeyler ise, hikmet diye tavsif edilemezler. Binaenaleyh bu kelime, "nazari ilimler" mâ­nâsında tefsir edilmiş olur. Bu kelimeyi biz eğer hissî fiiller (gözle görülen bir­takım işler) diye açıklarsak, bu durumda iş daha açık olur. Binaenaleyh her iki takdire göre de, nazarî ilimlerle hissî fiillerin başkası tarafından ve onların dışında bulunan bir takdir edenin takdiriyle meydana getirilmiş olmaları gere­kir. Bu başkası da, âlimlerin ittifakıyla, ancak Allah'tır. Binaenaleyh bu âyet, kulun fiilini Allah'ın yarattığına bir delildir. Buna göre eğer, "Hikmetten muradın, Rebî İbn Enes'in görüşüne göre, peygamberlik, Kur'an veyahut da "anlama" ve "hissetme" kuvveti olması ni­çin caiz olmasın?" denilirse, biz deriz ki: Bizim zikrettiğimiz o delil, bu tür ihtimalleri ortadan kaldırır. Bu böyledir, çünkü mütevâtir nakil ile, hakîm lâfzının peygamberler hakkında kullanılma­dığı sabit olmuştur. Binaenaleyh hikmet, nübüvvet ve Kur'an anlamlarını ifâ­de etmez. Aksine bu kelime, ya eşyanın hakikatini bilme mânasına veyahut da güzel ve isabetli işleri yapma manasında tefsir edilmiştir. Bu iki takdire gö­re de maksat hasıl olmaktadır.Buna göre, eğer Mutezile, âyet-i kerimede geçen "vermek" fiilini, Allah'­ın tevfiki, yardımı ve lütufları mânasına hamletmeye teşebbüs ederse, biz de­riz ki, ayet-i kerimede bahsedilen bu büyük övgü kâfirlere şâmil olmadığı hâlde, Allahu Teâlâ mü'minler hakkında yarattığı bu nevi fiillerin aynısını, kâfirler hak­kında da yapmıştır. Böylece bu âyet-i kerimede zikredilen hikmetin, lütuf fiille­rinden başka bir şey olduğunu anlamış oluyoruz. Allah en iyisini bilendir. Hak Teâlâ sonra,"Akıl sahiplerinden başkası dü­şünemez" buyurur. Allah en iyisini bilir ya, bana göre bundan murad, hikmet­lerin ve bilgilerin kendi kalbinde meydana geldiğini görüp, sonra da bunların, ancak Allahu Teâlâ'nm vermesi ve kolaylaştırmasıyla meydana geldiklerini dü­şünüp anladığında, insanın akıl sahiplerinden olacağıdır. Çünkü insan, netiçelerle yetinmeyip, aksine neticelerden yola çıkarak sebeplere doğru yükseldiğinde işte bu neticeden sebebe doğru geçiş ancak akıl sahiplerinde ortaya çtkan bir tezekkür, bir tefekkürdür. Ama, bir kimse bütün bu işleri ken­di nefsine mal eder ve bunların meydana getip, elde edilmesinde kendisinin sebep ve müessir olduğuna inanırsa, o zaman o, neticelerden sebeplere geç­mekten âciz kalmış olan zahir ehlinden olmuş olur. Mutezileye gelince onlar, hikmeti anlayış kuvveti ve delil getirme anla­mında yorumladıkları için, şöyle demektedirler: Bu hikmet kendi başına kaim değildir. Kişi bundan ancak düşünüp tefekkür ettiğinde, lehine ve aleyhine olan şeyleri kavradığında istifâde edebilir. O zaman da ya ileri atılır, ya da geri durur. [168]

 

Allah Yolunda Harcayanların Mükâfaatı

 

yerdiğiniz her nafakayı, adadığınız her nezri Allah elbette bilir. Zalimlerin hiçbir yardımcısı yoktur" (Bakara,270). Bil ki, Allahu Teâlâ infâkın, malın en iyisinden yapılması gerektiğini be­yan ettiği zaman, insanları önce, "Âdi şeyleri vermeye yeltenmeyin" (Bakara, 267) sözüyle; ikinci olarak, "Şeytan sizi fakirlikle korkutur" (Bakara, 270) âyetiyle; üçüncü olarak da, "Verdiğiniz her nafakayı, adadığınız her nezri Allah el­bette bilir (Bakara. 270) âyetiyle buna teşvik etmiştir. Bu âyetle ilgili birkaç mesele vardır: [169]

 

Birinci Mesele

 

buyruğu, kısalığına rağmen, itaat e- denler için büyük bir va'adi, inatçı kâfirler için de şid­detli bir vaîdi (tehdidi) ifâde etmektedir. Bunun iza­hı birkaç şekildedir:

a) Mak Teâlâ, tasaddukta bulunanın kalbindeki ihlâs ve kulluk ya da riya ve gösteriş gibi niyetleri bilir.

b) Allahu Teâiâ'nın tasaddukta bulunan kimsenin niyetinin keyfiyyetini bil­mesi, bu tâatların kabulünü gerektirir. Nitekim Cenâb-ı Allah, "Allah, ancak müttakilerden kabul eder"(Maide, 27) ve "İşte kim zerre ağırlığınca bir hayır ya­parsa onu görecek, kim de, zerre ağırlığınca şer yaparsa, onu da görecek"(Zilzal,7-8) buyurmuştur.

c) Allahu Teâlâ, kulun bu niyyet ve sebeplerden dolayı hakedeceği sevâb ile ikabın miktarını bihakkın bilir ve bundan hiçbir şeyi ihmal etmez, bu hususta hiçbir şeyi birbirine karıştırmaz. [170]

 

İkinci Mesele                  Başa Dön

 

Ayette  denildi de denilmedi. Bunun iki sebebi vardır:

a) Buradaki mef'ul zamiri, bir önceki cümleden son­ra gelen (adak) kelimesine râcidir. Nitekim şu âyette de böyledir:  "Kim bir hata veya bir günah kaza­nır da, sonra onu bir suçsuzun üzerine atarsa..." (Nisa, 112) (Yani, buradaki mef'ul zamiri  kelimesine râcidir). Bu Ahfeş'in görüşüdür.

b) Buradaki zamir, buyruğundaki  râcidir.

Çünkü o, isimdir. Cenâb-ı Hakk’ın  "Ve, size öğüt vermek için, size kitaptan ve hikmetten indirdiği şeye... (Baka­ra, 231) âyetinde de  deki "hüve" zamiri  ism-i mevsûlüne râcidir. [171]

 

Nezrin Hükmü

 

"Nezr" insanın kendisine vacib kılmak suretiyle yapmasını üstlenmiş olduğu şeydir. Bu mânâda olmak üzere denilir. Bunun esas manası, "korku" dur. Çünkü insan, nezretmek suretiyle, ken­disince mühim olan bir iş hususunda hata yapma korkusuna karşı kendisini sağlama alır. Bir topluluğu korkutarak uyardığında  denilir. Din ıstılahında ise nezr, "müfesser" ve "gayr-i müfesser" olmak üzere iki kısımdır: Müfesser olan nezr, "Allah İçin bir köleyi azâd edeceğim" ve "Allah için haccedeceğim" şeklinde adanmış olan şeyin açıklanmış olduğu nezrdir. Bu gibi nezrlerde söylenilen şeyin aynen îfâ edilmesi gerekir, başkası onun yerini tutamaz.Gayr-i müfesser nezr ise, bir kimsenin "Allah için şunu yapmamaya nezrediyorum." "Allah'a bir nezrim olsun.." şeklinde, açıkça belirtmeden yaptı­ğı nezrlerdir. Eğer bir kimse, yapmamaya nezrettiği bir fiili yaparsa, bundan dolayı yemin keffâreti gerekir. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuş"Kim bir adak adar da, onu açıkça belirtirse, onun açıkça belirttiği şeyi yapması gerekir. Hİm bir adak adar da, onu açıkça belirtmezse, ona yemin keffâreti gerekir.[172] Allahu Teâlâ'nın,  "Zalimlerin hiçbir yardımcısı yoktur" ifâdesi ile ilgili iki mesele vardır: [173]

 

Ahirette Kâfirlerin Yardımcısı Yoktur

 

Bu tâbir, zalimler için şiddetli bir tehdittir. Zulüm iki kısımdır: Biri kişinin kendi nefsine yaptığı zulüm, ki bu bütün günahlarda meydana gelmektedir. Diğe­ri, kişinin başkasına yaptığı zulüm ki bu da, meselâ insanın infâkta bulunmaması veya verdiğini müstehak olana vermemesi, ya da hak edene verdiği infâkdaki niyetinin riya ve gösteriş olması, veyahut da günahlar içleyerek, yapmış olduğu infâkı ifsad etmesi şeklinde olur. Bu son iki şekil de, yine insanın başkasına değil de, kendisine karşı yapmış olduğu zulümler cümlesindendir. [174]

 

İkinci Mesele

 

Mutezile, büyük günah sahiplerine şefaat edilmeye- ceği görüşüne bu ayeti delil getirerek, şöyle demiş­tir; "Çünkü birisine yardım eden, ondan zararı def eden kimsedir. Eğer şefaat edenlerin şefaatiyle bu büyük günah sahiplerinin cezası savuşturulmuş olsaydı, şefaat edenler, büyük günah sahiplerinin yar­dımcıları olmuş olurlardı. Bu ise, Cenâb-ı Hakk'ın , sö­züne zıddtr. Bil ki örfen, şefaat eden, "yardımcı" diye isimlendirilmemiştir. Bunun de­lili, Cenâb-ı Allah'ın, "Öyle bir günden korkunuz ki, hiç kimse, hiç kimse na­mına bir şey Ödeyemez. Ondan herhangi bir şefaat kabul olunmaz. Ondan bir fidye alınmaz, onlara yardım da edilmez.." (Bakara, 48) âyetidir. Allahu Teâ-lâ bu âyette, şefaat ile yardımı ayrı ayrı zikretmiştir. Binaenaleyh, zâlimlere yardım edilmeyeceğini söylemek, onlara şefaat edilmeyeceği anlamına gelmez. Buna, ikinci bir şekilde şöyle cevap verilir: Zalimlerin tamamı için yardım­cılar olmayacaktır. Binaenaleyh siz niçin, bazı zalimler için de yardımcıların bulunmayacağını söylüyorsunuz? Buna mukabil eğer, "zalimler" ve "yardımcılar" kelimeleri cemi (çoğul)dur. Cemi kelimeye mukabil, cemi kelime getirildiğinde, o cem'in her bir ferdine mukabil bu cemiden bir ferd düşer. Buna göre âyetin mânası şu şekilde olur: "Zalimlerden hiçbirisi için, herhangi bir yardımcı yoktur" denilirse biz deriz ki: Biz, cemi kelimeye mukabil cemi kelime getirildiğinde, o cem'in herbir ferdine bu çoğuldan da bir ferdin düşmesi gerektiğini kabul etmiyoruz. Çünkü bundan muradın o çoğuldaki herbir ferde mukabil, bu çoğuldan bir ferdin düş­mesi değil, sadece çoğul kelimeye, çoğul bir kelime ile mukabele edilmesi ih­timalidir.

Buna üçüncü bir şekilde de şöyle cevap veririz: Şefaatin olmadığını gös­teren bu delil, herkes hakkında ve bütün zamanlar için umumidir. Şefaatin bu­lunduğunu ifâde eden delil ise, bazı kimselere ve bazı zamanlara hâstır. Hâs olan delil, âmm olan delilden öncedir, (o tercih edilir). Allah en iyisini bilendir.Buna dördüncü olarak şöyle cevap verilir: Biz daha önce, umûmî lâfzın, herkesi içine alma (istiğrak) hususunda katiyyet ifâde etmediğine, aksine zann-ı gâlıb yoluyla, zahirî bir mâna ifâde ettiğini, böylece de onun, zannî bir delil olduğunu açıklamıştık. Bu mesele ise, zannî bir mesele değildir. Binaenaleyh, bu mesele hakkında bu âyete tutunulamaz. [175]

 

Üçüncü Mesele                  Başa Dön

 

"Ensâr" kelimesi, şerif kelimesinin cem'inin eşraf; ve habib kelimesinin cem'inin ahbâb olması gibi, nasîr kelimesinin çoğuludur. "Eğer sadakaları açıktan verirseniz o, ne güzel  Eğer onları gizler ve fakirlere verirseniz, işte bu sizin için daha hayırlıdır. Günahlarınızdan bir kısmını bağışlar Allah ne yaparsanız, ondan hakkıyla haberdârdır" (Bakara, 271). Bil ki Allah Teâlâ önce, peşisıra başa kakma eziyyet olan infâk ile, böyle olmayan infâkı beyan buyurup, bu iki kısmın herbirinın hükmünü zikretti. Sonra ikinci olarak, infâkın bazan malın iyisinden, bazan da düşüğünden olduğu­nu zikredip, bu iki kısmın herbirinin hükmünü de beyan etti. Bu âyette ise, infâkın bazan açıktan, bazan da gizlice olacağını bildirerek, herbirinin hükmünü belirtti ve şöyle buyurdu: "Eğer sadakaları açıktan verirseniz o, ne güzeli" Bu tabirle ilgili birkaç mesele vardır: [176]

 

Birinci Mesele

 

Sahâbe-i kiram, Hz. Peygamber'e, "Gizli verilen sa- daka mı, yoksa açıktan verilen sadaka mı daha fa­ziletlidir?" diye sordular. Bunun üzerine bu âyet-i kerime nazil oldu. [177]

 

Sadaka Kelimesi Hakkında İzah

 

(sadaka) kelimesi, hem farz olan zekât, hem de nafile olan sadaka ve harcamalar hakkında kullanılır. Allahu Teâlâ, "Matlarından onları temiz­leyecek bir sadaka al" (Tevbe, 103) toy ve "Sadakalar an­cak,.., fakirlere mahsustur" (Tevbe,60) buyurmuştur.Hz. Peygamber (s.a.s.) de,"Kişinin ailesi için har­cadığı her şey, bir sadakadır"[178]  buyurmuştur. "Zekât" kelimesi ise, ancak farz olan malî ibâdet hakkında kullanılır. Lügatçiler, "sadaka" kelimesinin aslının harfleri olduğunu; bu terti­bin sıhhat ve kemâl mânasını ifâde etmek üzere vaz'olunduğunu söylemişlerdir. Arapların "Görüşü doğru olan adam"  "Karşılaşılması iyi oian adam"; " "Savaşa sadık kaldılar "falanca sevgisi mükemmel olandır" "Bu iyice eskimiş bir sirkedir." "iyice tatlı bir şey" söz­leri bu köktendir. Yine birisi birşeyin haberini olduğu gibi dosdoğru verdiği zaman denilir. Dost da, sevgi ve dostluğunda doğru olduğu için  diye; nikâh akdi kendisi ile tamamlandığı için mihir de diye isim­lendirilmiştir. Allah Teâlâ, mal kendisi ile mükemmel ve şer'i manada tam mal olduğu için, zekâtı da "sadaka" diye adlandırmıştır. O halde sadaka, ya ma­lın tam mal olması ve devam etmesi için bir sebeptir, veyahut da kulun ima­nında sâdık ve mükemmel olduğunu istidlal etmeye bir sebeptir. [179]

 

Kelimesinin İzahı                   Başa Dön

 

Ayetteki tabirinin aslıdır. Fakat bu radakı iki "mim" den birisi diğerine idğam edilmiştir. Bu ketime üç türlü okunur:

1) Ebu Amr, Kâlûn ve Âsim in ravisi Ebû Bekir, nûn harfinin kesresi ve ayn harfinin sükûnu ile şeklinde okumuşlardır ki bu, Ebu Ubeyd'in de tercih ettiği kıraattir. Ebu Ubeyd: "Çünkü bu okunuş, Hz. Peygamber (a.s.)'in, Amr b. As (r.a.)'a "Sa­lih (helâl) mal sâlih insana ne kadar yakışır.[180] dediğinde kullandığı şekil­dir. Bu hadiste kelime, ayın harfinin sükûnu ile rivayet edilmiştir" demiştir.Nahivciler de şöyle demişlerdir: "Bu okunuş, iki sakin harfin bir arada bu­lunmasını gerektirir ki bu caiz değlidir. Bu, ancak iki harften birincisinin med veya lîn harfi olması durumunda caizdir. Mesela, İJli ve ifti kelimele­rinde olduğu gibi. Çünkü harfteki med, harekeden bedeldir. Hadîse gelince, bu duyular iki sakinin bir arada bulunmasının mümkün olmadığına delâlet et­tiği için, Hz. Peygamber (s.a.s.)'in bu kelimeyi telâffuz ederken "ihtilas" (ha­rekeyi kısmen belirtme) yolu ile, ayn'ı hafifçe harekelediğini anlamış oluruz.

2) İbn Kesir, Verş'in rivayetine göre Nâfi ve Hafs'ın rivayetine göre Âsim nûn ve ayn harflerinin kesresi ile şeklinde okumuşlardır. Bu okuyu­şun şu iki izahı vardır:

a) Onlar, ayn harfini harekeleme ihtiyacı duydukları için, onu, makablinin (kendinden önceki harfin) harekesi cinsinde harekelemişlerdir.

b) Bu, kelimeyi nûn ve ayn harfinin kesresi ile şeklinde kullanan kim­selerin diline göre okunmuştur. Sibeveyh, Huzeyl Kabilesi'nin kelimeyi böy­le telâffuz ettiğini söylemiştir.

3) Diğer kıraat imamları ise, kelimeyi, nûn harfinin fethası ve ayn harfinin kesresi ile  şeklinde okumuşlardır. Bu şekilde okuyanlar, kelimeyi aslı­na uygun olarak okumuş olmaktadırlar. Kelimenin aslı  şeklindedir. Şâir Tarfe "İyi ve güzel işe koşanlar ne güzeldirler" demiştir. [181]

 

Dördüncü Mesele

 

Zeccâc, "Buradaki  o şey manasınadır ve da  "O, ne güzel şeydir" manasına getir" demiştir. Ebu Ali el-Ceyyİd de: "Bu terkib hakkında şu denilebilir: Bu lâfızdaki "şey" manasınadır. Çünkü mâ burada nekre olarak getirilmiştir. Dolayı­sıyla onu nek'ire olarak "şey" manasına almak, daha zahirdir. Onun nekire oluşunun delili ise, nekire değil de marife olması halinde mutlaka bir sılasının bulunmasının gerekli oluşudur. Halbuki burada sılası yoktur. Çünkü ondan son­ra ayette  lâfzı gelmiştir. Bu ise tek bir kelimedir, bir cümle değildir. Müfred bir kelime ise, sıla olmaz. Böylece, Zeccâc'ın görüşü bâtıl olunca, biz deriz ki: "Mâ" kelimesi, temyiz olduğu için mahallen mansubtur. Bunun takdiri ise, "Sadakaları açıktan vermek ne güzel bir şey­dir" şeklindedir. Sözden anlaşıldığı için buradaki muzafı hazf edilmiştir" demiştir. [182]

 

Sadakadan Burada Maksad

 

Âlimler, âyette geçen "sadakalar" ile nafile sadakalar mı, zekât mı veya her ikisinin birden mi kastedildiği hususunda ihtilâf etmişlerdir:

Birinci Görüş: Bu, çoğu âlimlerin görüşüdür. Buna

göre, buradaki "sadakalar" ifadesi ile, nafile sadakalar kastedilmiştir. Bu gö-rüştekiler, "Çünkü nafile sadakaları gizlice vermek, zekâtı ise açıkça vermek daha efdaldir" demişlerdir. Bu hususta iki bahis vardır: [183]

 

Birinci Bahis: Sadakayı Gizli Vermenin Fazileti

 

Birinci bahis, nafile sadakaları açıkça mı, yoksa gizlice mi vermenin da­ha efdal olduğu hususundadır. Biz önce, nafile sadakaların gizlice verilmesi­nin efdai olduğunu gösteren delilleri zikredelim:

a) Gizlice vermek, riya ve gösterişten son derece uzak bir davranış olur. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s.):  ''Al­lah, desinler diye, riyakârca ve başa kakarak sadaka verenlerin sadakasını kabul etmez" buyurmuştur. Hiç şüphesiz verdiği sadakayı anlatan kimse, gös­teriş ve desinleri; insanların kalabalık olduğu yerde sadaka veren de riya yap­mayı istemektedir. Halbuki sadakayı anlatmamak ve gizlice vermek insanı gösteriş ve riyadan koruyacak tek çâredir. Bazı kimseler sadakayı tamamen gizli vermek maksadıyla, işi daha ileri götürerek, alan kimsenin kendisini tanı­yıp bilmemesi için gayret sarfetmişler ve bundan dolayı bazıları, sadakasını âmâ olanların eline vermiş, bazıları fakirin geçeceği yola, veyahut da fakirin vereni göremeyeceği, fakat parayı, görebileceği ve oturacağı bir yere koymuş­lardır. Bazıları fakir uyurken, sadakayı fakirin elbisesinin bir tarafına bağlarken, bazıları da başkasının eli ile sadakasını ona gönderir. Bütün bunlardan gaye, riya, gösteriş, desinler ve başa kakmadan uzak kalmaktır. Çünkü fakir, kendisine sadaka vereni tanıdığında hem riya, hem de başa kakma söz konu­su olabilir. Fakat fakirin aracı olan şahsi tanımasında riya söz konusu değildir.

b) İnsan sadakasını gizlice verdiğinde, diğer insanlar arasında bu husus­ta bir şöhreti bulunmaz, bundan dolayı medh-ü sena edilmez ve kendisine saygı gösterilmez. Böylece bu, sadaka verenin nefsine çok ağır gelir. Binaenaleyh bu şekilde veriş, daha çok sevabı gerektirir.

c) Hz. Peygamber (s.a.s.)"Sadakanm efdal olanı, malca sıkıntıda olan kimsenin, fakire gizlice verdiği sada­kadır[184] ve: "Kut gizli olarak btr iyilik yaptığında, Allah onu, onun için gizlice yazar. Eğer kul, yaptığı iyiliği açığa vurursa, Allah da o dilini sır olmaktan çıkarır, onun alenî işler hesabına yazar. Eğer o kimse, bu iyiliğinden insanlara bah­setmeye başlarsa, Allah Teâlâ o hem gizli, hem de aleni olmaktan çıkara­rak, riya olarak yazar" buyurmuştur. Yine meşhur bir hadiste: "Yedi kişi var ki, Allah Teâlâ onları, kendi gölgesinden başka hiçbir göl­genin bulunmadığı kıyamet gününde, gölgesinde gölgelendirecektir. Onlardan birisi, sadaka verirken sağ elinin verdiğini sol eli dahi bilmeyen kimsedir"[185] ve "Gizlice verilen sadaka, Rab Teâlâ'nın ga­zabını söndürür"[186] buyurulmuştur.

d) Sadakayı açıktan vermek, alana bir çok yönden zarar verebilir. Halbu­ki gizlice verme, bir zarar taşımaz. Bu sebeple gizli vermenin efdal olması ge­rekir. Açıktan sadaka alan kimseye şu zararlar dokunabilir:

1) Sadakayı açıktan vermek, fakirin şerefini zedeler ve fakir olduğunu or­taya çıkarır. Çoğu zaman fakir, bundan hoşlanmaz.

2) Sadakayı açıktan vermek fakirin, utanma ve dilenmeme halini yok eder. Halbuki Cenab-ı Allah, bundan sonra gelen, "(O fakirlerin hallerini) bilme­yen, utanma ve istiğnalarından dolayı onlan zengin zanneder Sen, o gibi kim­seleri simalarından tanırsın. Onlar insanlardan yüzsüzlük edip de bir şey isteyemezler" (Bakara, 273) âyet-i kerimesinde, bu hali medh-ü sena etmiştir.

3) İnsanlar bazan o fakirin bu sadakayı almasını yadırgar ve onun, ihtiya­cı olmadığı halde o sadakayı aldığını zannederler. Böylece fakir, bir kınama konusu olur ve insanlar onun gıybetini yapmaya başlarlar.

4) Sadakayı açıktan vermek, alanı zelil ve hakir düşürür. Mü'mini küçük düşürmek caiz değildir.

5) Sadaka, hediye sayılır. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s.): "Yanında başkaları var İken birisine bîr hediye verilse, diğer insanlar o nedtyede onunla ortaktırlar"[187]  buyur­muştur. Fakir kimse çoğu kez, kendisine verilen sadakadan, orada bulunup o sadakaya ortak olması gereken kimselere bir şey vermez. Sadaka ona açık­tan verildiği için fakir, uygun olmayan bir davranışta bulunmuş olur. Nafile sa­dakayı gizlice vermenin evlâ olduğunu gösteren delillerin tamamı, bunlardan ibarettir.Nafile sadakanın açıktan verilmesinin de caiz oluşunun izahı ise şöyle­dir: İnsan, sadakayı açıktan verdiğinde, bu, sadaka verme konusunda başka insanlara örnek olup fakirlerin bundan istifâde edeceğini bilirse, sadakayı açık­tan vermesi caizdir. Hatta bu durumda sadakayı açıktan vermek daha faziletli olur. Nitekim İbn Ömer (r.a.), Hz. Peygamber (s.a.s.)'in "Sadakayı gizli ver­mek, açıktan vermekten efdaldir. Fakat bu hususta başkalarına örnek olmak İsteyen kimsenin sadakayı açıktan vermesi efdaldir" buyurduğunu rivayet et­miştir. Muhammed b. İsa el-Hakim et-Tirmizi şöyle demiştir: İnsan, halkın nazarından uzak gizli bir iş yapar, bir taraftan da halkın ken­disini bu işi yaparken görmesini ister; derken bu arzuyu da yenmeğe çalışır­sa, şeytan ona musallat olmuş demektir. Şeytan, ona başkalarının görmesini telkin eder, kalbi ise bu arzuyu reddeder. Bu haldeki insan, şeytanla mücâdele eden bir insandır. Böylece onun giz­lice yaptığı iyiliğin sevabı, açıktan yaptığının sevabından yetmiş kat daha faz­la olur. Sonra Altahu Teâlâ'nm nefislerinden memnun olan seçkin kulları vardır. Hak Teâlâ bu kullarına, çeşit çeşit hidayetler lütfetmiş ve böylece onların kalb-lerinde marifetullah nurlart kat kat olmuş, nefsin vesveseleri onlardan uzak­laşmıştır. Çünkü onların arzu ve istekleri sönmüş ve kalbleri Allah'ın azamet denizine gark olmuştur. Bundan dolayı bunlardan herhangi biri açıktan bir iyi­lik yaptığında, nefsi ile ceddelleşmeye ihtiyaç duymaz. Çünkü nefsinin şehve­ti sona ermiş ve mücâdele gücü kırılmıştır. Böylece onlardan biri açıktan iyi bir iş yaptığında, başkalarına Örnek olmayı murad eder. Böyle bir kimsenin zâtı kemâle ermiştir ve başkasının da tam ve hatta tamamın üstünde olması için gayret sarfetmektedir. Görmüyor musun, Allah Teâlâ, Kur'an-ı Kerim'de bazı kimseleri medh-ü sena etmiş, onları, "Rahman'ın kullan" diye adlandırmış ve cennette onlara en yüksek dereceleri va'adederek, "işte onlar (cennetin) sarayları ile mükâfaatlandmlacaklardır"(Furkan,7S) buyurmuş; sonra onların dua edip iste­dikleri hasletlerden bahsederek, "Bizi takva sahiplerine rehber (İmam) kıl" (Furtcan. 74) dediklerini belirtmiştir. Yine Hak Teâlâ, Mûsâ (a.s.)'nın ümmeti için­deki bazı kimseleri överek, "Musa'nın kavminden, (halkı) hakka irşâd eden ve hak ile, adalet üzere hükmeden bir topluluk vardı" (A'râf. 159); ümmet-i Mu-hammed'i de medhederek, "Siz, insanların fâidesi için çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz, iyiliği yayar kötülükten (insanları) sakındırırsınız" (aı-i imran, no) buyurmuş ve sonra kötülüğün ne olduğunu müphem bırakarak, 'yarattıkları­mız içinde, hakka rehberlik eden ve adalet! de hak ile tatbik eden bir ümmet vardır"(ATâf, ıeı> buyurmuştur. İşte bu kimseler, hidayet rehberi, din büyüğü ve insanların efendisi olan kimselerdir. İnsanlar Allah'a doğru giderken bun­ları kılavuz edinirler. [188]

 

Neden Sadakayı Gizleme Daha Efdaldir?                  Başa Dön

 

İmdi eğer, "Durum sizin söylediğiniz gibi ise, Allah'ın, "Eğer onları gizler ve onları fakirlere verirseniz, işte bu sizin için daha hayırlıdır" buyruğunda, sadakayı gizlice vermek açıkça vermeye niçin tercih edilmiştir?" denilir ise, buna şu iki şekilde cevap verilir:

1) Âyetteki, "İşte bu sizin için daha hayırlıdır" sözünün, bir tercihi gös­terdiğini kabul etmiyoruz. Çünkü âyetin mânâsının, "Sadakayı gizli olarak ver­mek, hayırlardan bir hayır ve bir taattir" şeklinde olması muhtemeldir. Buna göre âyetten murad, bir tercihi göstermek değil, o fiilin, aslında bir hayır ve taat olduğunu beyân etmektir.

2) Bu tabirden muradın, bir tercihi gösterme olduğunu kabul etsek bile, âyetten kastedilen, gerek açıktan vermede, gerek gizli vermede durum eşit olduğunda, efdal olanın gizli verme olduğunu göstermektir. Fakat sadakayı açıktan verme hususunda bir tercih sebebi bulunduğunda, açıktan vermeyi, gizli vermeye tercih etmek tuhaf bir ihtimal olmaz.

İkinci Bahis: Farz olan zekâtın açıkça verilmesi efdaldir. Buna şunlar de­lâlet eder:

1) Allahu Teâlâ, devlet reislerine zekâtı toplamaları için, bu işle görevli kimseleri zekâtı istemeye göndermelerini emretmiştir. Zekâtın, zekâtı topla­makla görevli memurlara verilişi açıktan olur.

2) Zekâtı açıktan verme, insanların "zekât vermiyor" diye itham etmele­rine mani olur. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s.)'in, farz namazlar dışındaki di­ğer namazların çoğunu evinde kıldığı rivayet edilmiştir. İnsanların töhmetini savuşturmak için farz ve nafile namazların hükmü, açıktan kılınma ve gizlice kılınma şeklinde farktı olduğuna göre, farz ve nafile sadakalarda da hüküm aynı olur.

3) Zekâtı açıktan vermek, Allah'ın emrine ve mükellefiyetine koşma ma­nasını taşır. Onu gizlice vermek ise, farz ibadetleri yerine getirmedeki arzu­nun terkedildiği vehmini verir. Binaenaleyh farz olan zekâtı, açıktan vermek efdaldir. İşte bütün bunlar, âyette geçen "sadakalar"dan muradın, sadece nafile sadakalar olduğunu söyleyenlerin görüşünün izahı hususundadır. [189]

 

İkinci Görüş: Açıktan Vermede Görülen Zorluklar

 

Bu, Hasan el-Basrî'ye aittir ve bu görüşe göre, bu âyetteki "sadakalar" sözü, hem farz olan zekâta, hem de mendub olan sadakalara şamildir. Ha­san el-Basri farz olan zekâtın açıktan verilmesinin evlâ olduğunu söyleyenle­re karşı şu bakımlardan cevap verir:

1) Malların zekâtını açıktan vermek, malın ne kadar olduğunun ortaya çık­masını gerektirir. Bu da, çoğu zaman, zalim kimselerin, zekât veren kimsenin malına tamah edip çokça haset etmeleri sebebiyle, zararlara sebebiyet verir. Efdal olan, o kimsenin malını gizlemesi olduğuna göre bundan, hiç şüphesiz zekâtın da gizlenmesinin evlâ olduğu neticesi çıkar.

2) Bu ayet, Hz. Peygamber ile sahabenin zekâtı vermemeden dolayı it­ham edilmedikleri günler esnasında nazil olmuştur. Binaenaleyh hiç şüphe­siz, riyadan ve gösterişten daha uzak olduğu için, zekâtı gizlice vermek, onlar için daha evlâ olmuştur. Ama şu anda, insanların birbirlerini itham etmeleri söz konusu olunca, işte bu töhmetin bulunması sebebiyle zekâtı açıktan ver­mek daha evlâ olur.

3) Hak Teâlâ'nın,  buyruğunun bir tercihe delâlet ettiğini kabul etmiyoruz. Bunun izahı daha önce geçmişti.

Hak Teâlâ'nın, "Eğer onları giz­ler ve onları fakirlere verirseniz, işte bu sizin için daha hayırlıdır" buyruğuna gelince, ihfâ, izhâr etmenin zıddı olan bir hareket tarzıdır. sözü de fiilinden anlaşılan, "ihfâ" gizlemek, masdarına racidir. Çünkü fiil, masdarına delâlet eder. Buna göre mâna, "Gizli vermeniz sizin için daha hayırlıdır" şeklinde olur. Halbuki biz, âyetteki  "sizin için daha hayırlıdır" beyanından muradın, "O haddizatında hayırlardan bir hayırdır" ma­nası olmasının muhtemel olduğunu söylemiştik. Nitekim bu manada  "Tirid yemeği iyidir" denilir. Bu ifâdeden muradın, bir tercihi ifâ­de etmek olması da muhtemeldir. Allah Teâlâ, gizlice vermenin daha efdat olması hususunda, o sadakayı fakirlere vermeyi şart koşmuştur. Çünkü gizli­ce verirken, o kimsenin, zekâtı fakirlere değil de, zekâta müstehak olmayan dost ve arkadaşlarına verebileceği akla gelir. İşte bundan dolayı Allah Teâlâ, gizlice sadaka vermede, onu fakirlere vermeyi şart koşmuştur. Bundan maksad ise, tasadduk eden kimseyi, sadaka verilecek kimseleri araştırmaya sevketmek, böylece de onun fakirleri tanıyıp, onları fakir olma­yanlardan farketmesini sağlamaktır. Binaenaleyh sadaka veren kimse, bu araş­tırmayı yapıp sonra da gizlice tasaddukta bulunduğu zaman, o sadakadan beklenen fazilet meydana gelir. [190]

 

Sadaka Günahlara Keffarettir

 

Cenab-ı Allah'ın, "Günahlarınızdan bir kısmını ba­ğışlar" buyruğu ile ilgili birkaç mesele vardır: [191]

 

Birinci Mesele

 

Arapça'da "tekfir" "örtmek ve gizlemek" demek- tir. Silahını gizleyen kimseye denilir. Yine "Yemini bozma günahını, sadaka ve­rerek örten kimse için "Yemininden dolayı kefaret ödedi" denilir. Keffâret, meydana gelen günahı iyice örten demektir. [192]

 

İkinci Mesele                  Başa Dön

 

İbn Kesir, Ebû Amr ve Ebu Bekrin rivayetine gö- re Âsim, nün harfi ile ve râ harfini zammeli okuya­rak  (Biz bağışlarız) şeklinde okumuşlardır. Bu şekilde okuyuşun sebepleri şunlardır:

a) Bu kelimenin cümlesindeki fâ'nın başında bulunduğu cümlenin mahalline atfedilmesidir.

b) Bu ifâdenin, mahzuf bir müptedânın haberi olmasıdır. Yani  demektir.

c) Bu ifâdenin, fiil cümlesi olarak, makabli ile ilgisi olmayan müste'nef bir müptedâ olmasıdır.

Hamza, Nâfi ve Kısâ'i ise bu kelimeyi, nûn ile ve meczûm olarak şeklinde okumuşlardır. Bunun izahı ise, bu kelimenin  sözü­nün mahalline atfedilmesidir. Çünkü, bu son sözün mahalli meczumdur. Baksana, birisi, "Eğer sadakayı gizli olarak verirse­niz, o sizin sevabınızın en büyüğü olur" demiş olsa, mutlaka fiilini böy­le meczum okur. Binaenaleyh böylece, ifâdesinin cezm mahallin­de olduğu ortaya çıkmış olur. Mahalline atfedilme hususunda bunun benzeri, diğer bir misal ise, "Allah kimi saptırırsa. artık onu yola getirecek yoktur. O, onları bırakır,." (Araf, 186) ayetindeki  fiilini meczûm okuyanların kıraatidir. İbn Âmir ile Âsimin râvisi Hafs da bu kelimeyi ya harfi ile, fa'nın kesresi ve râ'nın ötüresi ile ji£j şeklinde okumuşlardır. Buna göre mânâ, "Allah veyahut da gizli vermeniz günahlarınızdan bir kısmını örter" şeklinde olur. Böyle okuyanların delilleri, bundan sonraki  cümlesinin müsta­kil bir cümle olarak ve faili müfred olarak getirilmiş' olmasıdır. Buna göre ifâdesi, kendisinden sonrasına daha çok benzer. Birinciler bunlara cevap vererek şöyle demişlerdir: Önce cemi lâfzın zikredilip, sonra da müfred lâfzın getirilmesinde bir beis yoktur, Nitekim Hak Teâlâ,"Kulunu bir gece yürüten (Allah, eksiklikler­den) münezzehtir"(İsra, 1) buyruğunda ilk önce faili müfred getirmiş, daha sonra da ve Musa'ya da kitabı verdik" (İsra, 2) sözünde fa­ili cemi olarak getirmiştir. Keşşaf sahibi, dördüncü bir kıraat olarak fiili, "te" harfi ile ve merfû ve-ya meczum olarak, ve şeklinde bir okunuş nakletmiştir. Bu okunuşta fail, lâfzıdır.

Bir beşinci kıraat ise, Hasan el-Basrî'nin "te" ile ve başında gizli bir ile nasbederek şeklindeki okuyuşudur. Buna göre mana, "Eğer sadaka­ları gizlice verirseniz, sizin için hayırlı olur. O, sizin günahlarınızı örterse bu sizin için daha hayırlıdır" şeklinde olur. [193]

 

Üçüncü Mesele

 

sözündeki   harfinin burada gelme- sinin sebepleri şunlardır:

1) Bundan murad, "Biz sizin günahlarınızın bir kıs­mını örter, bağışlarız" manasıdır. Çünkü bütün günahlar değil, bazı günahlar sadakalar ile örtülür. Cenâb-ı Hak, bu bazı günahların neler olduğunu açıkça belirtmemiştir. Çünkü onları açıkça belirtmek, kulun onların bağışlanacağını bilmesi halinde, o günahları yapmaya bir teşvik gibi olurdu. Halbuki gereken, insanın her halükârda havf ile recâ (korku ile ümid) arasında olmasıdır. Bu da ancak sözü müphem bırakmakla olur.

2) Buradaki  harf-i cerh,  (.... den dolayı) manasındadır. Bu­na göre âyet, "günahlarınızdan dolayı biz sizi bağışlıyoruz" manasındadır. Ni­tekim sen, "Kötü ahlâkından dolayı seni dövdüm" dersin.

3) Buradaki zâiddir, yani mânâda bir tesiri yoktur. Bu, Hak Teâlâ'nın; "Orada, bütün meyveler var" (Muhammen,15) ayetindeki harfi gibidir. Buna göre mânâ, "Biz, sizin bütün günahlarınızı örteriz (ve bağışlarız) " şeklinde olur. Birinci görüş daha evlâ ve daha doğrudur. Cenâb-ı Allah'ın, "Allah ne yaparsanız, ondan hakkıyla haberdardır" buyruğu gizlice verilen sadakanın, açıkça verilen sadaka­dan üstün olduğuna işarettir. Mânâsı, "Allah gizli ve açık verilen sadakaları bilir. Sizter sadakalarınızla sadece Allah'ın rızasını taleb ediyorsunuz. Böyle­ce sadakaları gizlice vererek, maksadınız hasıl olmuştur. O halde, bu açıktan vermenin manası nedir?" şeklindedir. Bununla sanki onlar, riyadan uzak ol­sun diye, sadakalarını gizlice vermeye teşvik edilmişlerdir. [194]

 

"(Ey Muhammed) o (insanları) hidayete erdirmek senin üzerine borç değildir. Fakat Allah, dilediğine hidayet eder. İnfâk edeceğiniz hayır, kendi faydanızadır. Zaten siz, ancak Allah'ın rızasını aramak için infak edersiniz. İnfak ettiğiniz hayır (mal), size tamamen geri ödenecektir, haksızlığa uğratılmayacaksınız" (Bakara, 272).

İşte bu, intakla ilgili dördüncü hükümdür ve intakın kimlere yapılabilece­ğini beyan etmektedir. Âyetle ilgili birkaç mesele vardır: [195]

 

Bu Ayetin Nüzul Sebebi                  Başa Dön

 

Birinci mesele, ayetin sebeb-i nüzulü hakkındadır. Bu hususta şu rivayetler nakledilmiştir:

Birinci Rivayet: Bu ayet, Hz. Ebu Bekir (r.a.)'in kı­zı Esmâ'nın annesi Nüfeyle ile Esma'nın büyük an­nesi, müşrik olarak Esma'dan bir şeyler istemek üzere geldiler. O da, "Hz. Peygamber ile müşavere etmedikçe, size hiçbirşey vermem. Çünkü siz, be­nim dinimde değilsiniz" dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.s.) ile bu hususta istişare edince, Allah Teâlâ işte bu âyeti indirdi ve Hz. Peygamber (s.a.s.) de Esma (r.anha)'ya, onlara tasaddukta bulunmasını emretti.

İkinci Rivayet: Ensar'dan bazılarının Kureyza ve Nadir yahûdileri için­de akrabaları vardı. Bunlar o akrabalarına tasadduk etmiyor ve "Müslüman olmadığınız müddetçe size hiçbirşey vermeyiz" diyorlardı, işte bunun üzerine bu âyet nazil olmuştur.

Üçüncü Rivayet: Hz. Peygamber (s.a.s.) müşriklere tasadduk etmiyor­du. Bu âyet nazil olunca, onlara tasadduk etti. Bütün bu rivayetlere göre âyetin mânâsı, "Sana muhalif olanlara hidayet etmek senin görevin değildir ki, İslâm'a girsinler diye onlara sadaka vermeyesin. O halde Allah rızası için onlara da tasadduk et. Sadakayı, onların müslü-man olmaları şartına bağlama" şeklinde olur. Bunun bir benzen de, 'Allah sizi, din hususunda sizinle savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmamış olanlara iyilik etmekten men etmez...," (Mümtehine, 8) âyetidir. Allah Teâlâ bu âyette, müşriklere iyilik yapma hususunda, bir nevi ruhsat vermiştir. [196]

 

İkinci Mesele

 

Hz. Peygamber (s.a.s.), Allah Teâlâ'nın da: "Demek, bu (Kur'an'a) inanmazlarsa, bir üzüntü duya­rak arkalarından kendini adetâ tüketeceksin" (Kehf, 6)"Onlar, mümin olmayacaklar diye nerede ise kendine kıyacaksın" (Şuara, 3) "Sen, hepsi mümin olsunlar diye insanları zorlayıp duracak mısın?" (Yû­nus, 99) ve "Andolsun, size kendinizden Öyle bir peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya uğramanız ona çok ağır ve güç gelir. Size çok düşkündür" (Tevbe, 128) âyetlerinde beyan ettiği gibi, bütün insanların iman etmesini çok arzu ediyor­du. Fakat Allah Teâlâ O'na, kendisini bir beşîr (müjdeleyen) ve nezîr (uyaran) olarak, Allah'ın izni ile Allah'a çağıran, ışık saçan ve delilleri açıklayan bir pey­gamber olarak gönderdiğini, onların hidayete ermelerinin ne Hz. Paygamberden, ne de Hz. Paygamber sebebi ile olabileceğini bildirdi. Buna göre buradaki "hidayet", o kâfirler hidayete erseler de ermeseler de, ihtida (hidayete erme) manasınadır. Binaenaleyh "Yardımını, iyiliğini ve sadakanı, o müşriklerden kesme" demektir. Burada şöyle bir açıklama da yapılabilir: Onlara sadaka ver­memek suretiyle, onları imana yönelmeye mecbur etmek, senin görevin de­ğildir. Çünkü böyle bir imandan, onlar istifâde edemezler. Aksine onlardan beklenen iman, isteyerek, arzularıyla girecekleri bir imandır. [197]

 

Üçüncü Mesele

 

"O İnsanları hidayete erdirmek, senin üzerine borç değildir" buyruğu, zahiren Hz. Peygamber (s.a.s.)'e yönelik bir hitaptır. Fakat bu­nunla, hem O, hem de ümmeti kastedilmiştir. Görmüyor musun, Hak Teâlâ, "Eğer sadakaları açıktan verirseniz.." buyurmuştur ki bu umûm ifâde eden bir hitaptır. Bundan sonra da, "O, insanları hidâyete erdirmek, senin üzerine borç değildir" buyurmuştur. Bu ifâde de zahiren hususi bir hitaptır. Yine bun­dan sonra,  İnfâk edeceğiniz hayır(mal) kendi faydanızadır" buyurmuştur ki bu da umûmi bir ifâdedir. Binâenaleyh gerek âyetin öncesinin, gerek sonrası­nın umûmi oluşundan, bunun da umûmi olduğu anlaşılmış olur. [198]

 

Hidayet Ancak Allah'tandır.

 

Allahu Teâlâ'nın, 'Fakat Allah, dilediğine hidayet eder" buyruğu ile, âlimlerimiz, Allah'ın hidayetinin umumî değit, aksine sadece mü'minlere mahsus olduğuna istidlal ederek şöyle demişlerdir: "Çünkü Cenâb-ı Hakk'ın, "Fakat Allah, dilediğine hidayet eder" sözü, Hak Teâlâ'nın, "O insanları hidayete erdirmek, senin üzerine borç değildir" buyruğu ile, nefyedilmiş olan hidâyeti isbât etmiş olur. Ancak ne var ki, ifadesiyle nefyedilmiş olan, ihtiyarî ve iradî olan ihtidanın bulunuşudur. Bina­enaleyh, Cenâb-ı Hakk'ın, "Fakat Allah, dilediğine hidâyet eder" beyanı ihti­yarî ve iradî olarak meydana gelen ihtidadan ibaret olmuş olur. Bu da, ihtiyarî olarak meydana gelen ihtidanın, Allah'ın takdiri, yaratması ve tekvini ile mey­dana gelmesini gerektirir ki elde edilmek istenen netice de budur. Mutezile, Hak Teâlâ'nın "Fakat Allah, dilediğine hidâyet eder" buyru­ğunun aşağıdaki hususlara ihtimali olabileceğini söylemiştir:

a) Allahu Teâlâ, hakeden kimselerden dilediğini, sevâb ve mükâfaat ile hidâyete erdirir.

b) Allahu Teâlâ lütufları ve hidayetini arttırması sebebiyle, dilediği kimse­leri hidayete erdirir.

c) "Her nekadar yapmasa bile, yapabilir" manasında, "Allah istediği kim­seleri, zorla hidayete erdirir."

d) Allah Teâlâ, dilediği kimselere ismen ve hükmen hidayet verir. Binae­naleyh kim hidayete ererse, medhedilmeyi haketmiş olur. Âlimlerimiz, Mu'tezile'nin bütün bu görüşlerine şu şekilde cevap vermiş­lerdir: Cenâb-ı Hakk'ın, "Fakat Allah, dilediğine hidayet eder" beyanındaki hidayet, daha önce geçen, "O, (insanları) hidayete erdirmek senin üzerine borç değildir" ifâdesinde nefyedilmiş olan hidayettir. Fakat, bu söz ile daha önce nefyedilmiş olandan murad, ihtiyarî ve iradî olan hidayettir. Binaenaleyh buyruğu ile kabul edilmiş olan hidayetin, ihtiyari ve iradî olarak meydana gelmiş olan ihtida olması gerekir.Bu takdirde göre,Mu'­tezile'nin ileri sürmüş olduğu görüşlerin hepsi düşer. [199]

 

İnsanın Yaptığı İyilik, Aslında Kendisinedir                  Başa Dön

 

Hak Teâlâ'nın, "lnfak edeceğiniz hayır, ken­di faydanizadır" buyruğunun mânâsı, "Hayır olan nafakalardan infâk etmiş olduğunuz her nafaka, sadece kendiniz içindir. Yani, bunların faydası sizin yararınızadır. Binaenaleyh onların küfrü, size zarar veremez" şeklindedir. Hak Teâlâ'nın, "Zaten siz, ancak Allah'ın rızasını aramak için infök edersiniz" beyanıyla ilgili birkaç mesele vardır: [200]

 

Birinci Mesele

 

Bu ayetle ilgili olarak şu hususlar ileri sürülmüştür:

a) Mananın "Siz müşrik olan akrabalarınıza, sada­ka verirken, sadece Allah'ın rızasına nail olmayı is­tiyorsunuz. Kalblerinizde bunun yattığını Allah bilmektedir. Binaenaleyh, sıla-i rahim ve sıkıntıya düşmüş bir kimsenin ihtiyacını giderme hususunda vermiş olduğunuz bu sadakalarla, sadece ve sadece Allah rızasını talep ediyorsanız, onlara infâk ediniz!. Onların doğru yolu bulması size ait olmadığı için, bu sizi, onlara infâk etmekten alıkoymasın" şeklinde olmasıdır.

b) Bu ifâdenin zahiri her ne kadar bir haber cümlesi ise de, bu cümlenin mânası nehy ifâde eder (inşaî bir cümledir). Yani, "Sırf Allah rızası için infâk ediniz" demektir. Haber cümleleri, çoğu kez emir ve nehiy mânalarına gelir­ler. Nitekim "Anneler, çocuklarını emzlrirler" (Ba­kara. 233) (Yani, emzirsinter) ve "Boşanmış kadınlar kendi­lerini tutup beklerler" (Bakara, 228) (yani, beklesinler) âyetleri böyledir.

c) Hak Teâlâ'nın ifâdesi, "Bununla Allah'ın rızasını talep et­mediğiniz müddetçe, övgüyü gerektiren bu isme, "münfik" (infâk eden) ismi­ne müstehak olmak için, (boşuna) infâkta bulunmayınız" anlamına gelir. [201]

 

İkinci Mesele

 

Hak Teâlâ'nın  sözündeki  kelimesi hakkında şu iki görüş belirtilmiştir:

a) Sen, "Bunu Zeyd'in rızasını ka­zanmak İçin yaptım" dediğinde bu, senin "Bunu onu için yaptım" demenden daha üstün bir ifâde olur. Çünkü bir şeyin vechi, o şeyde bulu­nanların en şereflisidir. Sonra bu kullanış iyice yaygınlaşınca, "şeref" bu lâfız ile ifâde edilmeye başlandı.

b) Sen, "Bu işi, onun için yaptım" dediğinde, bura­da hem onun için, hem de başkası için yaptım" denilmesi de muhtemel olur. Ama "Bu İşi sadece onun rızası­nı kazanmak için yaptım" dediğinde bu, senin bu işi başkası için değil, sade­ce onun için yapmış olduğuna delâlet eder. [202]

 

Üçüncü Mesele                  Başa Dön

 

Âlimler, müslüman olmayana zekât verilmesinin caiz olmadığı hususunda ittifak etmişlerdir. Böylece bu âyet, sadece nafile olan sadakalara tahsis edilmiş olur. Ebu Hanife (r.a.) zımmîtere "sadaka-ı fıtır" verilebileceğini caiz görmüş­tür. O'nun dışındakiler ise, bunu kabul etmemişlerdir. Ulemânın bazısının şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Sadaka vermiş olduğun kimse, mahlukatın en şerli­si bile olsa, senin yaptığın harcama ve infâkm sevabı sana döner, sana gelir." Hak Teâlâ'nın, "İnfak ettiğiniz hayır (mal), size tamamen geri ödenecektir" buyruğunun mânası, vermiş olduğunuz sa­dakaların karşılığı size, ahirette tastamam ve fazlasıyla Ödenecektir" şek­lindedir.

Âyette geçen    (te'diye olunur, ödenir) mânasını ihtiva ettiği için harf-t cerriyle kullanılması uygun olmuştur.

Hak "leâlâ'nın ifâdesinin manası, "Amellerinizin mükâfa-att hiçbir surette eksiltilmeyecektir" demektir. Çünkü Hak Teâlâ, "Bu iki bağ mahsûlünü vermiş ve bundan blrşeyi eksik bırakmamıştı " (Kehf, 35) "yani noksanlaştırmamıştır" buyurmuştur. [203]

 

Yardım Edilecek Kimseler

 

"(Sadakalar) kendilerini Allah yoluna vakfetmiş fakirler içindir. Onlar yeryüzünde dolaşmaya güç yetiremezler. (Hallerini) bilmeyen de, iffet (utanma) ve istiğnalarından dolayı onları zengin zanneder. Sen, o gibi kimseleri simalarından tanırsın. Onlar, yüzsüzlük edip de insanlardan birşey isteyemezler. Siz, ne mal infâk ederseniz, şüphesiz Allah onu hakkıyla bilir" (Bakara, 273). Bil ki Cenâb-ı Allah, önceki âyette sadakanın kim olursa olsun fakire veri­leceğini beyân edince, bu âyette de sadakanın daha çok kimlere verilmesi ge­rektiğini açıklayarak, "(Sadakalar) kendilerini Allah yoluna vakfetmiş fakirler İçindir" buyurmuştur. Bu âyetle İlgili birkaç mesele vardır: [204]

 

Birinci Mesele

 

Âyetteki  kelimesinin başındaki lâm harf-i cerrinin neye ta'alluk ettiği hususunda şu görüşler ileri sürülmüştür:

1) Tasadduk etmeye teşvik hususunda, daha önce birçok âyet geçtiği için, bunlardan sonra "fakirler içindir" buyurmuştur. Yani, "işte teşvik edilen bu infak fakirler için ya­pılır" demektir. Bu, daha önce bir adamdan bahsedilip de senin, "akıllı ve zeki" demen gibidir. Bu "Daha önce bahsedilen o şahıs, akıllı ve zekidir" mânâsındadır. Aynen bunun gibi insanlar, altın ve gümüş paralarını koydukları keselerinin üzerine, meselâ "ikibin ikiyüz" yazarlar. Bu, "bu ke­sede, ikibin ikiyüz dirhem vardır" demektir. Yapılan izahların en güzeli budur.

2) Âyetin takdiri "(Sadakada) fakir olanlara yöneliniz" ve­ya "infak edeceklerinizi fakirlere infâk ediniz" şek­lindedir.

3)  Bu ifâde, mahzuf bir mübtedânın haberidir ve takdiri, "sadakalarınız, fakirler içindir" şeklindedir. [205]

 

Ayetin Nüzul Sebebi, Ashab-ı Suffe

 

Âyet-i kerime, muhacirlerin fakirleri hakkında nazil olmuştur. Onlar kırk kişi kadar olan ve Medine'de ne yurtları, ne de akrabaları bulunan Ashab-ı Suffe idiler. Onlar Mescid-i Nebî'den ayrılmıyorlar, Kur'an-ı Kerim öğreniyorlar, oruç tutuyorlar ve her gazveye de iştirak ediyorlardı. İbn Abbas'tan rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber (s.a.s.) bir gün Ashâb-ı Suffe'nin yanında durur; onların fakirliğini ve buna rağmen şevklerini görünce onların gönüllerini hoş tutarak şöyle der: "Ey Ashab-ı Suffe! Sevinin ve birbirinize müjdeleyin ki, benim ümmetim­den her kim razı olarak sizin bulunduğunuz sıfat üzerinde olduğu halde be­nimle karşılaşırsa, muhakkak ki o, benim kendisiyle dirsek dirseğe olacağım arkadaşlarımdan olacaktır".

Bil ki Allahu Teâlâ bu fakirleri beş sıfat ile tavsif etmiştir. [206]

 

Bu Fakirlerin Başlıca Sıfatları

 

Birinci Sıfat: "Kendilerini Allah Yoluna Vakfetmiş Olanlar..."                  Başa Dön

 

Hak Teâlâ'nın, "Kendilerini Allah yoluna vak­fetmiş olanlar" sözüdür. Biz deriz ki: "İhsar" kelimesi lügatte, kişiyi yolculuk­tan alıkoyabilecek hastalık, yaşlılık, düşman, erzakın bitmesi veya bu gibi şey­lerin yerini tutabilecek şeylerin kişiye arız olmasıdır. "Adam alıkonuldu, engellendi; o, engelenmiştir" denilir.İhsâr'ın ne demek olduğu hususundaki açıklama, burada bir tekrarı ge­rektirmeyecek biçimde Cenâb-ı Hakk'ın 'Eğer ahkonursamz" (Bakara. 196) âyetinin tefsirinde geçmişti. Kelimenin tefsirine gelince, bu konu­da mümkün olan her türlü mâna ile tefsir yapılmıştır. Buna göre:

a) Mâna, "Onlar kendilerini cihâda hasredip, vakfetmişlerdir" şeklinde­dir. Cenâb-ı Hakk'ın "Allah yolunda" ifâdesi Kur'an örfünde cihâd mânasına tahsis edilmiştir. Öte yandan cihâd o zaman farz idi. Allah'ın Resûlüyte beraber cihâd etmek için kendisini bu yola adamış olan kimselere şiddetle ihtiyaç duyulmaktaydı. Binaenaleyh böyle kimseler, ihtiyaç hissedil­diğinde, hazır ve amade idiler. Bundan dolayı Cenâb-ı Allah, bu fakirlerin bu vasıflar ile muttasıf olduğunu açıkladı. Durumu böyle olan kimselere sadaka vermek, birçok bakımdan daha hayırlıdır:

1) Bu, onların ihtiyaçlarını giderir.

2) Yöneldikleri, sülük ettikleri yolda, kalblerine güç-kuvvet verir.

3)  Mücâhidlerin takviyesi yoluyla, İslâm takviye edilir.

4) İhtiyaçlarım belli etmemekle beraber, hakikaten çok muhtaç durumda idiler. Nitekim Cenâb-ı Allah, "Onlar yeryüzün­de dolaşmaya güç yetiremezier. (Hallerini) bilmeyen de, iffet (utanma) ve istiğnalarından dolayı onlan zengin zanneder" buyurmuştur.

b) Katâde ve İbn Zeyd'in görüşüne göre bunun mânası şudur: "Onlar, kâfir düşmanlar saldırır korkusuyla, maişetlerini temin için ticaretle uğraşmak­tan kendilerini alıkoymuşlardı. Çünkü kâfirler, Medine'nin etrafında toplanmış­lardı. Kâfirler, müslümanları yakaladıkları yerde öldürüyorlardı."

c) Bu, Saîd İbnu'l Müseyyeb'in görüşüdür ki, Kisaî de bu görüşü tercih etmiştir. Buna göre bunlar, Hz. Peygamber (s.a.s.) ile beraber savaşırken ken­dilerine çeşitli yaralar isabet edip, böylece de sakat kalan kimselerdir. Bu se­beple bunları, gerek hastalıkları, gerekse sakatlıkları (maîşet temini için), yeryüzünde dolaşmalarını engellemiştir.

d) İbn Abbas şöyle demiştir: "Bunlar muhacirlerden müteşekkil bir top­luluktur. Fakir olmaları, kendilerini Allah yolunda cihad etmekten engellemiş­ti. Böylece de Cenâb-ı Hak, onların mazeretini belirtmiştir.

e) Bunlar, Allah'ı zikredip, O'na itaat eden ve O'na kullukla iştigâl eden bir topluluktur. Onların çok tâatta bulunmaları, onların diğer mühim şeylerle meşgul olmalarına mâni olmuştur. [207]                                          '

 

İkinci Sıfat: Ticaret İçin Gezip Dolaşamazlar

 

Hak Teâlâ'nın "Yeryüzünde dolaşmaya güç yetiremezler" vasfıdır Yeryüzünde yürüdüğün zaman, dersin. Âyette belirtilen "güç yetirememe"nin manası ya onların din ve cihâd işleriyle meşgul olmalarının kendilerini maişet ve ticâret işleriyle meşgul ol­malarına mâni olması; yahut, "onların düşmanlardan korkmalarının, kendile­rini (maişet için) sefere çıkmaktan men etmesi", veyahut da "onların hastalıklarının, güçsüzlüklerinin buna mâni olması"dır demektir. Bütün bu izahlara göre, onların, kendi işleri hususunda kendilerine yar­dım edecek olan kimselere şiddetle muhtaç oldukları hususunda herhangi bir şüphe yoktur. [208]

 

Üçüncü Sıfat: Muhtaçlıklarını Bilmeyenler Onları Zengin Zanneder

 

Hak Teâlâ'nın, "(Hallerini) bilmeyen de, iffet (utanma) ve istiğnalarından dolayı onları zengin zanneder" tavsifiyle ilgili birkaç mesele vardır: [209]

 

Birinci Mesele                  Başa Dön

 

Asım, İbn Âmir ve Hamza, sin harfinin fethasıyla diğer kıraat alimleri ise, sîn harfinin kesresiyle şeklinde okumuşlardır ki, ikisi de aynı mânaya gelir. Kur'an'da zan manasına gelen bu fiil, hem fetha, hem de kesre ile okunmaktadır. Dilcilere göre, fetha ile okunması kaideye daha uygundur. Çünkü mazisi, mesele de olduğu gibi  (fe'ile) kalıbında olan fiilin muzarisi, mesela (korktu) ve   (içti) fiille rinde olduğu gibi, kalıbında gelir kalıbı şaz bir kalıp­tır. Bu kalıp ancak, başka kelimelerle beraber gelebilir. Her ne kadar kaideye uymasa bile, bu şekilde kullanıldığı duyulduğu için, şeklindeki kullanılı­şı da uygundur. [210]

 

İkinci Mesele

 

 fiilinin masdarı olan   kelimesi, zannetmek mânasına gelir. Hak Teâlâ (câhil, an­lamayan) tabiri ile, aklın zıddı olan cehaleti, akıl yokluğunu kastetmeyip; aksine bununla ancak "tecrübe"nin zıddı otan ceha­leti (yani tecrübesizliği) murad etmiştir. Buna göre Allah sanki, "Onların du­rumlarına vâkıf olamayan ve hiç tecrübe etmemiş olan kimseler, iffetlerinden dolayı onları zengin zannederler" demiştir. Juiiâı kelimesi de "iffet" kökün­den gelen Îii- vezninde bir masdardır. Arapça'da"iffet"in mânası, bir şeyi bırakmak ve ondan vazgeçmektir. Allah,  onların dilenmediklerini beyân etmeyi dilemiştir. Ancak, bilinmesinden dolayı, "dilenmek istemek" ke­limesine yer vermemiştir. Buna göre mâna "onlar dilenmeyip, aksine durum­larını iyi gösterdikleri için, başkaları onları zengin zanneder" demektir. [211]

 

Dördüncü Sıfat: Derûnları Yüzlerinden Okunur

 

Hak Teâlâ'nın, "Sen onları, simalarından tanırsın" tav­sifidir. kelimeleri, bir şeyin kendisiyle tanındığı alâmet anla­mına gelir. Bu kelimelerin aslı, alâmet anlamına gelen iiljl kelimesine da­yanır. Bu kelimenin fâ'ûl fiilindeki vâv harfi, ayne'l-fiil'e geçerek,  bu da Hâl neticesinde şekline dönüşmüştür. Vahidî ise bu kelimenin vezni­nin, şeklinde olduğunu söylemiştir. Nitekim Araplar, "Onun, insanıar nazarında üstün bir mevkii vardır" derler. Yani, de­mektir. (Yani, kelimesinin aslı kelimesinden dönüşen keli­mesidir.) Bazıları da kelimesinin mânasının "yükselmek" anlamına geldiğini, çünkü kelimenin sırtlara vurulan ve nakşedilen alâmet manasını ifâ­de ettiğini söylemişlerdir. Mücahİd, onların alâmetlerinin tevâzû ve huşu ol­duğunu; Rebî ve Süddî, fakirlik ve ihtiyaç halinin yüzde meydana getirdiği güçlük ve sıkıntının izi olduğunu; Dehhâk açlıktan dolayı benizlerinin sararıp solması olduğunu ve İbn Zeyd de, bunun, elbiselerinin eskiliği olduğunu, çünkü açlık halinin gizli bir durum olduğunu söylemişlerdir. Bana göre ise, bütün bu görüşleri gözden geçirmek gerekir; çünkü bu kimselerin zikretmiş olduğu bütün bu görüşler, fakirliğin bulunduğuna delâlet eden alâmetlerdir. Bu da, Cenâb-ı Hakk'ın, "(Hallerini) bilmeyen de. İffet (utan­ma) ve istiğnalarından dolayı onları zengin zanneder" tavsifine ters düşer. Ak­sine bundan murad, başka bir şeydir ki o da şudur: Allah'ın samimi ve ihlâslı kullarının diğer insanların gönlünde ve kalbinde bir heybeti ve bir ağırlığı, va­karı vardır. Onları gören herkes, onlardan etkilenir ve onlara boyun eğer. Bu ise, ruhanî idrâkler nevinden olup, cismanî alâmetler değildir. Görmez misin; arslan bir yerden geçtiği zaman, diğer yırtıcı hayvanlar, tecrübeleri sayesinde değil, tabiatları gereği ondan ürkerler, korku duyarlar. Zahire göre burada her­hangi bir tecrübe de bulunmamıştır. Şahin de, bir yerden uçup geçtiğinde, güç­süz ve zayıf kuşlar ondan ürkerek kaçarlar. Bütün bunlar ruhanî idrakler olup, cismani ve maddi değillerdir. İşte burada da böyledir. Namazdaki huşunun eseri ve izi meselesi de böyledir. Nitekim Cenâb-ı Hak, 'Secde izinden olan nişanlan yüzlerinde-dir" (Feth, 29) buyurmaktadır. Yine, tefekkürün eserlerinin zuhur etmesi de böyledir. Rivayet edildiğine göre onlar geceleyin teheccüd namazı kılıyor, gündüzleyin de iffetlerinden do­layı odun topluyorlardı. [212]

 

Beşinci Sıfat: Israrla İstemezler                  Başa Dön

 

Hak Teâlâ'nın, "Onlar, yüzsüzlük edip de, insan­lardan birşey istemezler" tavsifidir. İbn Mesûd (r.a.)'un şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Allah iffetli olup di­lenmeyen kimseleri sever. Ve, küfürbaz, çirkin söz söyleyen ve ağzı bozuk olan; çok verdiğinde aşırt şekilde medheden, az verdiğinde de aşırı biçimde kınayan; ısrarlı ve yüzsüz dilencilere de buğzeder." Hz. Peygamberin de şöy­le dediği rivayet edilmiştir. Kapısı açarsa, Aiıan o Kimseye nuaniK Kapısı açar[213] . Kim de bunu yapmaz da müstağni olursa, Allah onu ihttyaçsız kılar. Kim, dilencilik yapmaktan haya ederse, Allah o kimseyi İffetli kılar[214] ."Sizden birinizin bir ip alıp odun toplayarak, onu bir "müd"[215]   hurma karşılığında satması, onun insanlardan dilenmesinden kendisi için daha bayırhdır"[216] Bil ki bu ifâde müşkillik arzetmektedir. Âlimler, bunun açıklaması husu­sunda şu görüşleri belirtmişlerdir.

Birinci Görüş: "İlhaf" kelimesinin mânası, "ısrar etmek"tir. Buna göre mâna, "Onlar ısrar etmeden, nezâketle isterler" şeklinde olur. Bu, Keşsâf sa­hibinin tercih ettiği bir görüş olup, zayıftır. Çünkü Allahu Teâlâ daha önce on­ları, istemekten iffet duyup utanmakla vasfetmiş daha sonra da, "(Hallerini) bilmeyen de, iffet (utanma) ve İstiğnalarından dolayı onları zengin zanneder" buyurmuştur. Bu da, onlardan bir istemenin, dilenmenin sudur etmesini nefyeder.

İkinci Görüş: Bu görüş, bu konuyu yazarken hatırıma gelmiş olan görüş­tür. Buna göre Cenâb-ı Hakk'ın,  tabirinden maksadı, onların, insanlardan ısrarla istememiş olduklarını belirtmek değildir. Çünkü Al­lahu Teâlâ, daha önce onları, istemekten iffet duyup utanmakla nitelemiştir. Onların istemedikleri, dilenmedikleri kesin olarak bilinince, ısrarla istememiş oldukları da tabiî olarak bilinmiş olur. Aksine bundan murad, insanlardan ısrarla isteyen kimselerin bu hallerinin kötü olduğuna dikkat çekmektir. Bunun misâli şudur: Yanında, iki adam bulunsun. Bunlardan birisi akıllı, vakur ve ka­rarlı; diğeri de hafif, ileri-geri konuşan ve hafifmeşrep olsun. Bunlardan birisini övmek, diğerini de kınamak istediğinde, "Falanca akıllı, vakur, az konuşan, boş söz etmeyen ve mânâsız şeylere girmeyen bir kimsedir" dersin. Senin, "O, boş söz etmeyen ve mânâsız şeylere girmeyen" sözünden maksadın, o kimseyi bununla tavsif etmek değildir. Çünkü daha önce söylemiş olduğun güzel nitelikler, bunun söylenmesine ihtiyaç bırakmaz. Aksine senin bundan maksadın, boş söz eden ve mânâsız şeylere giren o ikinci şahsın durumuna dikkat çekmektir. İşte burada da, Cenâb-ı Hakk'ın, "(Hallerini) bilmeyen de, iffet (utanma) ve istiğnalarından dolayı onları zengin zanneder" tabirinden son­ra, O'nun demiş olmasından maksadı, insanlardan ıs­rarla ve yüzsüzce isteyenlerin durumuna dikkat çekmek, medih ve tazimi ge­rektirme hususunda, bu iki sınıf insandan birisinin, diğerinden farklı olduğunu beyân etmektir.

Üçüncü Görüş: Israrla ve yüzsüzce dilenen kimse, çok yılışmak suretiy­le bir şeyler, mal ve para koparmak isteyen kimsedir. Buna göre "İnsanlar­dan istemezler" demenin mânası", İnsanlardan, yüzsüzlük ederek ve yılışarak istemiyorlar" demektir. Bu şekilde bir dilenme bulunmadığına göre, zorla is-temek ve yakasını bırakmamak suretiyle bir dilenme haydi haydi bulunmaz. Bu iki kısım dilenme de imkânsız olunca, dilenme diye bir şeyin bulunması da imkânsız olur. Buna göre Cenâb-ı Hakk'ın, "İnsanlardan ilhaf ederek istemezler" ifadesi onlardan herhangi bir dilenmenin asla sudur etmediğini gerektiren bir ifâde olmuş olur.

Dördüncü Görüş: Bu da, şimdi hatırıma gelmiş olan bir görüştür. Buna göre, Cenâb-ı Hak önceki pasajlarda bu fakirlerin son derece ihtiyaç içinde olduklarını açıklamıştı. İhtiyacı çok şiddetli olan bir kimsenin dilenmemesi ise ancak, kendi nefsine karşı şiddetli bir tsrârı ve baskısıyla mümkün olabilir. O fakirler de insanlardan birşey istemiyorlardı. Başkalarından bir şey istememek, onlar için ancak, onlar nefislerini ısrarla baskı altında tuttukları ve şiddetli bir teklif ile onu böyle bir istemeden, dilenmeden men ettiklerinde mümkün ol­muştur. Nitekim Ömer İbnu'l-Hattâb (r.a.)'tn şu sözü de bu kabildendir: "Benim bir nefisim var.

O benimle çekiştiğinde ona devamlı olarak "belki" veya "umulurki" derim."

Beşinci Görüş: Dilenen herkesin, bazı zamanlar ısrarlı olması gerekmek­tedir. Çünkü o dilendiği zaman yüz suyu akıtmakta ve bu dilenciliği yaparken zillete katlanmaktadır. İşte bu kimse şöyle der: "Madem ki ben bu sıkıntılara katlanıyorum, o halde birşey elde etmeden geri dönmem". İşte bu tür düşünceler onu, ısrarlı olmaya ve yılışmaya sevketmektedir. Böylece her dilenenin zaman zaman mut­laka ısrara yöneleceği sabit olur. Bundan dolayı onları mutlak olarak ısrardan men etmek, mutlak olarak dilenmekten men etmeyi gerektirir.

Altıncı Görüş: Aklıma, bu esnada şu görüş de geldi: Kendisinde fakirlik, zillet ve meskenet alâmetlerini izhâr ettiği halde dilenmeyen kimse, sanki ıs­rarla dileniyormuş gibi olur. Çünkü ihtiyaç emarelerinin görünmesi, ihtiyacın olduğuna; susması ise, elinde o ihtiyacını giderecek birşey olmadığına delâ­let eder. İnsan bir başkasında bu hali tasavvur ettiği zaman, gerçekten çok acır ve bu acı onu, fakire birşeyler vermeye sevkeder. Binaenaleyh fakirin ha­lini ortaya koyması, bir bakıma ısrarla dilenmek manasına gelir. Bundan dola­yı, "Onlar yüzsüzlük edip de (ısrarla) insanlardan birşey istemezler" âyetinin manası, "Onlar dilenmezler. Fakat dilenmeyişlerine, ısrarla dilenmenin yerini tutacak şekilde perişan bir hal ve bir inkisar katmazlar. Aksine insanlar ara­sında kılık kıyafetlerine dikkat ederler, güzel bir tavır içinde bulunurlar ve fa­kirlik ile ihtiyaçlarını ancak Allah'ın bileceği şekilde gizlerler" şeklinde olur. Bu izah«da, uygun ve ma'kûl bir izahtır. Bu âyet, müşkil âyetlerdendir ve insanlar bununla ilgili birçok izahlar yap­mışlardır. Bu üç görüş, bu ayetin tefsirini yazarken Allah'ın tevfiki ile ortaya çıkmış ve akla gelmiştir. Âyet ile ne kastettiğini en iyi Allah Teâlâ bilir. Bil ki Cenâb-ı Allah, bu fakirlerin sıfatlarını zikrettikten sonra: "Siz, ne mal fnfök ederseniz, şüphesiz Allah onu hakkıyla bilir" demiştir. Bu, bir önceki âyette geçen, "İnfak ettiğiniz hayır (mal), size tamamen geri ödenecektir, hak­sızlığa uğratılmayacaksınız" âyetinin bir benzeridir. Fakat bu, bir tekrar değil­dir. Bunun iki şekilde izahı vardır:

1) Cenâb-ı Hak "İnfak ettiğiniz hayır (mal), size tamamen geri ödenecektir" dediği zaman, anlaşılır ki mükâfaatın eksiksiz ve noksansız öden­mesi ancak o infâkın mikdarının, ve sevaba hak kazandırmada etkili olan yön­lerinin keyfiyetinin bilinmesi ile mümkün olur. İşte bundan dolayı Hak Teâlâ bu ikinci âyette amellerin ne kadar olduğunu ve keyfiyetlerini bildiğini anlat­mıştır.

2) Hak Teâlâ, inananları, hem müslümanlara, hem de zımmî (İslam va­tandaşı gayr-ı müslim)lere tasadduk etmeye teşvik ettikten sonra, "İnfak etti­ğiniz mal, size tamamen geri ödenecektir" buyurarak, bu sadakaların mükâfaatının mutlaka verileceğini beyan etmiştir. Sonra bu ikinci âyette, in­sanları şu sayılan olgun vasıflara sahip fakirlere tasaddukta bulunmaya teş­vik etmiştir. Bu şekilde verilecek sadakalar, infâkın en güzel ve sevaptı şekli olduğu için, bunun peşi sıra, bu tür infâkın sevabının büyüklüğüne delalet ede­cek şeyi zikretmiş ve, "Siz, ne mal infök ederseniz, şüphesiz Allah onu hak­kıyla bilir" buyurmuştur. Bu, kudretli bir sultanın, hizmetini güzel bulduğu kölesine, "İtaatinin durumuna ve hizmetinin güzelliğine ilmimin şâhid olması sana yeter" demesi gibidir. Bu söz, o sultanın, "mükâfaatını alacaksın" de­mesinden daha güçlüdür. [217]

 

"Mallarını gece, gündüz, gizil, aşikâr (Allah yolunda) harcayanlar (yok mu) işte onların Rab Teâlâ katında mükâfaatlan vardır. Onlara hiçbir korku yoktur ve onlar mahzun da olmayacaklardır" (Bakara, 274).

 

Bu ayetle ilgili birkaç mesele vardır: [218]

 

Gece-Gündüz, Gizli-Açık İnfak Edenler Hakkında Ayet                  Başa Dön

 

Âyetin önceki ayetlerle irtibatı hususunda şu görüşler var:

1) Cenâb-ı Allah bir önceki âyette nafaka verilecek en uygun kjmseyi edinceı bu âyette de en uygun nafaka verme şeklinin ne olduğunu açıklamış ve: "Mallarını gece-giindüz, gizli-aştkâr (Allah yolanda) harcayanlar" buyurmuştur.

2) Allahu Teâlâ bu âyeti, daha önce geçmiş olan  (Bakara, 271) âyetini te'kid etmek için zikretmiştir.

3) Bu âyet-i kerime, infâkın ahkâmı konusunda zikredilmiş olan âyetlerin sonuncusudur. Binaenaleyh, muhakkak ki Allahu Teâlâ böylece insanları, in-fâkların en mükemmel şekline iletmiş, irşâd etmiş olur. [219]

 

Bu Ayetin Nüzul Sebebi

 

Âyetin sebeb-i nüzulüne dair şu görüşler zikredilmiştir:

a) Hak Teâlâ'nın, "(Sadakalar) kendilerini Allah yo­luna vakfetmiş fakirler içindir" âyeti nazil olunca,

Abdurrahman İbn Avf, Suffe Ashabına birkaç dinar; Hz. Ali (r.a.) de yine suffe ashabına, geceleyin bir "vesk"[220] hurma gönderir. Böylece Allahu Te­âlâ nezdinde, bu iki sadakanın en sevgilisi Hz. AM (r.a.)'nin sadakası olmuş olur. Bunun üzerine de bu âyet-i kerime nazil olur. Böylece de geceleyin veri­len sadaka daha mükemmel olmuş olur.

b) İbn Abbas (r.a.) şöyle der: "Hz. Ali (r.a.)'nin sadece dört dirhemi var­dı. Böylece O, bunların birini geceleyin, birini gündüzün, birini gizlice ve diğer birini de aşikâre olarak tasadduk etti. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.s.), "Seni, bu şekilde hareket etmeye sevkeden nedir?" dedi. Hz. Ali : "Rabbi-min bana va' adetliğini haketmek istemem" der. Bunun üzerine Hz. Peygam­ber, "Rabbinin sana va'adettiğini hak ettin" dedi. Bunun üzerine de Cenâb-ı Hak, bu âyet-i kerimeyi indirdi.

c) Keşşaf sahibi şöyle demektedir: "Bu âyet-i kerime Hz. Ebu Bekir hak­kında nazil olmuştur. Çünkü o, kırkbin dinarın onbinini gece; onbinini gündüz, onbinini gizli, onbinini de açıktan tasadduk etmişti."

d) Bu âyet-i kerime, atları besleyip, onları cihâda hazırlama hakkında na­zil olmuştur. Çünkü Ebu Hureyre, besili bir ata rastladığında bu âyet-i keri­meyi okumuştu.

e) Âyet-i kerime her durum ve her vakitte sadakalarının kendilerini hayra teşvik etmiş olduğu kimseler hakkında umumîdir. Binaenaleyh, bu kimselere bir kimsenin ihtiyaç içinde olduğu haberi ulaştığında, onlar hemen bu ihtiyacı karşılamaya çalışır, onu geciktirmeden, herhangi durum ve zamanla kayıtla-mazlardı. İşte bu, bu hususta ileri sürülen görüşlerin en güzelidir. Çünkü bu âyet-i kerime, infâk hükmünün beyânı hususunda zikredilmiş olan âyetlerin en sonuncusudur. İşte bu sebeple hiç şüphesiz bu âyet-i kerimede infâk şe­killerinin en mükemmeli zikredilmiştir. Allah en iyi bilendir. [221]

 

Üçüncü Mesele

 

Zeccâc "Bu âyet-i kerimenin başındaki lâfzının mahallinin müptedâ olmak üzere, merfû oldu­ğunu söylemiş ve Hak Teâlâ'nın    sözünün başındaki fâ harfinin de şart ye ceza mânasını tazammun eden  nin cevâbında gelen harf olması da caizdir" demiştir. Buna göre âyetin takdiri, "Kim infâkta bulunursa, Allah onun ecrini zayi et­mez" şeklinde olmuş olur. Bunun izahı da şöyledir: Bir kimse, "Bana ikram­da bulunanın, bir dirhemi vardır" derse, bu söz o dirhemin ikramdan dolayı verilmiş olduğunu ifâde etmez. Ama, "Kim bana ik­ramda bulunursa, ona bir dirhem var  sözü, bu dirhemin o kişinin yapmış ol­duğu ikrama mukabil olduğuna delâlet eder. İşte âyet-i kerimedeki fâ harfi de infakta bulunan insanların elde edecekleri ücretin ancak o intakları sebebiyle olacağına delâlet eder. Allah en iyi bilendir. [222]

 

Dördüncü Mesele                  Başa Dön

 

Âyet-i kerimede, gizlice sadaka vermenin, açıkça sadaka vermeden daha efdal olduğuna bir işaret var­dır. Bu böyledir; çünkü ayet-i kerimede gece, gün­düzden; "gizli" de "aşikâr" kelimesinden önce zikredilmiştir.

Hak Teâlâ'nın, "İşte onların Rab Tasla katında mükâfaatlan vardır. Onlara hiçbir korku yoktur ve onlar mahzun da olmayacaklardır" buyruğunun mânası açıktır. Ancak ne var ki, bu hususta iki mesele vardır: [223]

 

Birinci Mesele

 

Âyet-i kerime, mü'minlerin kıyamet gününde her- hangi bir korkuya kapılmayacaklarına delâlet etmek­tedir. Bu husus, Hak Teâlâ'nın, "O en büyük korku bunları asla tasaya düşürmez" (Enbiyâ, 103) âyetiyle de kuvvetlenir. [224]

 

İkinci Mesele

 

Bu ehl-i sünnetçe, peşinden herhangi bir küfrün bu- lunmama şartına bağlıdır. Mutezileye göreyse, bu­nun peşinden "ihbât" edici bir kebîrenin bulunma­ması gerekir. Biz bu meseleyi daha önce çok güzel bir biçimde izah ettik. İşte burada, infâkın hükümlerini beyân hususunda zikredilmiş olan âyetler sona ermektedir. [225]

 

                  Başa Dön

[1] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/401.

[2] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/401.

[3] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/401.

[4] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/402.

[5] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/402.

[6] Darimî, Fedâitül-Kuran 14, (2/448).

[7] Münziri, et-Tergfb ve't-Terhlb, 2/453.

[8] Bu mânada başka bir hadis için bkz. Tirmizi, Fedailü'l Kur'an, 2 (5/157).

[9] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/403-404.

[10] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/404.

[11] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/404-405.

[12] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/406.

[13] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/406-410.

[14] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/410.

[15] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/410.

[16] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/410.

[17] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/410.

[18] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/411.

[19] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/411.

[20] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/411-412.

[21] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/412.

[22] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/412-413.

[23] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/413.

[24] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/413.

[25] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/414.

[26] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/414.

[27] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/414-415.

[28] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/415.

[29] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/415-416.

[30] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/416-417.                  Başa Dön

[31] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/417.

[32] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/417.

[33] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/417-418.

[34] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/418.

[35] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/418.

[36] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/418.

[37] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/418-419.

[38] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/419.

[39] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/419-420.

[40] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/420-421.

[41] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/422.

[42] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/422.

[43] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/422-423.

[44] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/423-424.

[45] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/424.

[46] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/424.

[47] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/424-426.

[48] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/426.

[49] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/426.

[50] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/426.

[51] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/427-428.

[52] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/428.

[53] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/428-429.

[54] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/429.

[55] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/429.

[56] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/430.

[57] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/430.

[58] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/431.

[59] Elimizdeki nüshadaki ibare böyledir.(Çev.).

[60] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/431-432.

[61] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/432.

[62] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/432-433.

[63] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/433.

[64] Tefsirin metninde, bu ifade, şeklinde . Ancak, siyak ve sibaktan hareket ederek, ifadenin,şeklinde olması gerektiğine kanaat getirdik. (Ç.).

[65] Müslim, Salât  9(1/288).

[66] Buhâri, Rikâk 26; Müslim, Fedâil. 17-18 (4/1789).

[67] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/433-435.

[68] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/435-436.

[69] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/436-437.

[70] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/437-440.

[71] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/440.

[72] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/440-441.

[73] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/441.

[74] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/442-443.

[76] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/443.

[77] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/443-444.

[78] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/444-447.

[79] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/447.

[80] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/448.

[81] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/448-452.

[82] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/452-453.

[83] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/453.

[84] Müslim, Salât 238 (1/357). Müslim, Salât 238 (1/357).

[85] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/453-455.

[86] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/455.

[87] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/455.

[88] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/455.

[89] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/455-456.

[90] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/456-457.

[91] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/457-458.

[92] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/458-459.

[93] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/460-461.

[94] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/461-462.

[95] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/463.

[96] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/463.

[97] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/464.

[98] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/464-468.

[99] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/468-469.

[100] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/469.

[101] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/469-470.

[102] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/470-472.

[103] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/472.

[104] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/472.

[105] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/472-473.

[106] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/473.

[107] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/473-474.

[108] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/474.

[109] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/474.

[110] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/474-475.

[111] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/475.

[112] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/475-476.

[113] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/476.

[114] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/477.

[115] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/477.                  Başa Dön

[116] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/477-478.

[117] Buhâri, Salât. 80.

[118] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/478-479.

[119] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/479.

[120] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/480.

[121] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/480-481.

[122] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/481.

[123] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/481.

[124] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/481.

[125] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/482.

[126] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/483-485.

[127] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/485-486.

[128] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/486-490.

[129] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/491.

[130] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/491.

[131] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/491.

[132] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/492-494.

[133] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/494-497.

[134] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/497.

[135] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/497-498.

[136] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/498.

[137] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/498-499.

[138] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/500-501.

[139] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/501.

[140] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/501-503.

[141] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/503.

[142] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/503.                  Başa Dön

[143] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/504-505.

[144] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/505.

[145] Câmıu's-Sağir. 2/137.

[146] Vesfc: Kûfelitere göre 200 kg.dk bir tartı birimidir. (Ç.)

[147] Buhari. Zekat, 4.

[148] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/505.

[149] Buhari , Zekât, 41.

[150] Burada suale konu şu husustur: Matuf olan kısmında min hart-i cerri, gerekli olmadığı halde neden tekrar getirilmiştir? Cevap burada gizli kalıyor. Maksat şudur: Matufda min'i tekrar etmenin sebebi, matuf ve matufun aleyhine herbirinin müstakil bir nev'i teşkil etmesidir veya te'kid içindir. Birinci tayyibât, ikincisine de delâlet ettiğinden, ikincisi hazfedilmiştir. (Ç.).

[151] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/506-508.

[152] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/508.

[153] Bazıları otuzbir yer olduğunu söyler. [Mecma'ul-Beyân'dan) (Ç.).

[154] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/508-509.

[155] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/509.

[156] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/509-510.

[157] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/510-511.

[158] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/511.

[159] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/511.

[160] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/511.

[161] Tirmizi, Tefsir, 3(5/219).

[162] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/511-512.

[163] Buhârî. Zekât, 27. (Az farklı bir şekli...).

[164] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/512-515.

[165] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/516.

[166] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/516-518.                  Başa Dön

[167] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/519.

[168] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/519-520.

[169] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/520.

[170] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/520-521.

[171] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/521.

[172] İbn Mace. Keffarât, 17 (1/687): Ebu Mvud, Eyman, 30 (3/241). (Kısmen...).

[173] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/521-522.

[174] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/522.

[175] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/522-523.

[176] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/523-524.

[177] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/524.

[178] Tirmizi. Bir ve Sıtâ, 42 (4/344).

[179] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/524.

[180] Müsned, 4/202.

[181] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/525.

[182] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/525-526.

[183] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/526.

[184] Benzer bir hadis için bkz. Nesal , Zekât 49 (5/58): Ebu Davud. Vitr, 12 (2/69); Müsned. 5/178-179.

[185] Buhirİ Zekât, 16; Müslim. Zekat, 91 (2/715). (Hadisin tamamı).

[186] Tirmizi  Zekat, 28 (3/52). ("gizlice kaydı" olmaksızın.) Bu şekli ile: Keşfu'l Hafa, (2/22).

[187] Keşfu'l-Hafâ. 2/231.

[188] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/526-529.

[189] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/529-530.

[190] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/530-531.

[191] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/531.

[192] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/532.

[193] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/532-533.

[194] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/533.

[195] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/534.

[196] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/534-535.

[197] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/535.

[198] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/535.

[199] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/536.

[200] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/536-537.

[201] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/537.

[202] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/537.

[203] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/538.

[204] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/538-539.

[205] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/539.

[206] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/539.

[207] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/540-541.

[208] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/541.

[209] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/541.                  Başa Dön

[210] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/541-542.

[211] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/542.

[212] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/542-543.

[213] Tlmrizi Zühd, 17 (4/563).

[214]   Nesil, Zekât 89 (5/98).

[215] Iraklılara göre iki "rıtr'lık bir ölçek olup. 832 gr. dır.

[216] Buhari, Zekât, 50, 53; İbn Mâce. Zekât, 25 (1/588).

[217] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/543-546.

[218] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/547.

[219] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/547.

[220] Kulelilere göre 200 kg.lık bir ölçü birimi. (Ç.)

[221] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/547-548.

[222] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/548.

[223] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/549.

[224] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/549.

[225] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/549.                  Başa Dön