Bakara Suresi 12.Bölüm - 002Bakara - Razi12
|
Riba Hakkında "Yemek" Tabirinin Delâleti |
|
Riba (Faiz) İle İlgili Bazı Meseleler |
|
Birinci Mesele |
|
İkinci Mesele |
|
RibanınÇeşitleri |
|
Ribanın (Faizin) Haram Kılınmasının Hikmetleri |
|
Şeytan Çarpmasının Buradaki Mânası |
|
Birinci Mesele |
|
İkinci Mesele |
|
Bu Ayetin Tefsirinde Müessirlerin Başlıca Görüşleri |
|
Birinci Mesele |
|
İkinci Mesele |
|
Üçüncü Mesele |
|
Riba Haram, Alış Veriş İse Mubahtır |
|
Birinci Mesele |
|
Razi’ye Göre Ayeti Mücmeldir |
|
Buyruğunun Tahlili |
|
Birinci Mesele |
|
İkinci Mesele |
|
Allah Faizin Neticesini Akîm Bırakır |
|
Birinci Mesele |
|
Ribâ'nın Dünyada Noksanlık Getirmesi |
|
Ribânın Âhirette Getireceği Noksanlık |
|
Allah Sadakaları Hem Dünyada Hem Âhirette Bereketlendirir |
|
Birinci Mesele |
|
İkinci Mesele |
|
Üçüncü Mesele |
|
Dördüncü Mesele |
|
Birinci Mesele |
|
İkinci Mesele |
|
Üçüncü Mesele |
|
Ribâyı Terketmeyenin Cezası |
|
Birinci Mesele |
|
İkinci Mesele |
|
Borçlunun Eli Dar İse Ona İmkân Tanınır |
|
Birinci Mesele |
|
Hakkında Dil Yönünden Geniş İzahat |
|
İkinci Mesele |
|
Birinci Mesele |
|
İkinci Mesele |
|
Üçüncü Mesele |
|
Dördüncü Mesele |
|
Beşinci Mesele |
|
Altıncı Mesele |
|
Bu Âyetin Nüzul Sebebi |
|
İ'sar (Eli Dar Olma) Nedir? |
|
Sekizinci Mesele |
|
Alacağını Bağışlamanın Fazileti |
|
Birinci Mesele |
|
İkinci Mesele |
|
Üçüncü Mesele |
|
Birinci Mesele |
|
İkinci Mesele |
|
Üçüncü Mesele |
|
Dördüncü Mesele |
|
İnsanın Allah'a Döndörülmesinin Mânası |
|
Birinci Mesele |
|
İkinci Mesele |
|
Üçüncü Hüküm Borçlanma |
|
Âyetin Makabli İle Münasebeti |
|
İkinci Mesele |
|
Borç Akdinin Nevileri |
|
Âyetle İlgili Bazı Sualler ve Cevaplar |
|
Birinci Mesele |
|
İkinci Mesele |
|
Borç Ödemede Adalet Şartı |
|
Birinci Mesele |
|
İkinci Mesele |
|
Birinci Mesele |
|
İkinci Mesele |
|
Birinci Mesele |
|
Borç Akdinde Şahit Tutma İşi |
|
Birinci Mesele |
|
İkinci Mesele |
|
Üçüncü Mesele |
|
Birinci Mesele |
|
İkinci Mesele |
|
Üçüncü Mesele |
|
Birinci Mesele |
|
Birinci Mesele |
|
Üçüncü Mesele |
|
Dördüncü Mesele |
|
Birinci Mesele |
|
İkinci Mesele |
|
Üçüncü Mesele |
|
Dördüncü Mesele |
|
Sefer (Yolculuk) Kelimesi Hakkında |
|
Rehin Kelimesi Hakkında |
|
Üçüncü Mesele |
|
Dördüncü Mesele |
|
Beşinci Mesele |
|
Altıncı Mesele |
|
Birinci Mesele |
|
Bu Âyette Nesh Sozkonusu Değildir |
|
Birinci Mesele |
|
İkinci Mesele |
|
Kalbin Fiilleri ve Mesuliyeti |
|
Birinci Mesele |
|
İkinci Mesele |
|
Üçüncü Mesele |
|
Birinci Mesele |
|
İkinci Mesele |
|
Birinci Mesele |
|
İkinci Mesele |
|
Üçüncü Mesele |
|
Bu Âyete Göre İmânın Mertebeleri |
|
İkinci Mesele |
|
Canlıların İhtiyarî Fiillerini Yaratan da Allah'dır |
|
Allah'ın Hükümlerine İnanmak Nasıl Olur? |
|
Melekler, Mahiyetleri, Vasıfları, Vazifeleri |
|
Allah'ın Kitapları: Mahiyetleri, Hükümleri |
|
Peygamberlere îmân |
|
Peygamberler, Vasıfları ve Faziletleri |
|
Üçüncü Mesele |
|
Dördüncü Mesele |
|
Beşinci Mesele |
|
Altıncı Mesele |
|
Birinci Mesele |
|
İlmin Amelden Önce Gelmesi |
|
İkinci Mesele |
|
Üçüncü Mesele |
|
Birinci Mesele |
|
İkinci Mesele |
|
Üçüncü Mesele |
|
Birinci Mesele |
|
İkinci Mesele |
|
Üçüncü Mesele |
|
Teklif-i Mâlâ Yutak (Takat Dışında Yük) Var Mıdır? |
|
Birinci Mesele |
|
İkinci Mesele |
|
Üçüncü Mesele |
|
Dördüncü Mesele |
|
Beşinci Mesele |
|
Birinci Mesele |
|
Birinci Mesele |
|
İkinci Mesele |
|
Üçüncü Mesele |
|
Birinci Mesele |
|
İkinci Mesele |
|
Üçüncü Mesele |
|
Takat Getirilemeyecek Yük Hakkında |
|
Birinci Mesele |
|
İkinci Mesele |
|
Üçüncü Mesele |
|
Af, Mağfiret ve Rahmet Arasındaki Fark |
"Ribâ yiyenler, ancak kendisini şeytan
çarpmış olan kimsenin kalkması gibi (kabirlerinden) kalkarlar. Böyle olması da
onların, "Alım-satım da ancak ribâ gibidir" demeîerindendir. Halbuki
Allah alışverişi helâl ribâyı
haram kılmıştır. Kim Babbjnden kendisine bir öğüt gelip de vazgeçerse, geçmişi ona, ve işi de Allah'a aittir. Kim de tekrar dönerse, onlar ateşin yaranıdırlar ki, orada onlar ebedi kalıcıdırlar" (Bakara, 275). [1]
Riba (Faiz) Hakkında Hüküm Başa Dön
Bakara sûresinin bu âyetlerinde zikredilen hükümlerin ikincisi "Ribâ" hükmüdür.
Bil ki riba (faiz) ile sadaka arasında, zıt yönden bir münasebet vardır. Çünkü sadaka, Allah'ın emri sebebiyle, kişinin malını noksanIaştırmasıdir. Ribâ ise, Allah'ın yasakladığı bir seki İde,kişin in malını artırma isteğinden ibarettir. Bu bakımdan, bu iki şey birbirinin zıddıdırlar. İşte bundan dolayı Cenâb-ı Hak, "Allah ribanm bereketini tamamen giderir, sadakaları ise artırır" (Bakara. 276) buyurmuştur. Binaenaleyh riba sadaka arasında, işte bu yönden bir çeşit ilgi bulunduğu için, Cenâb-ı Allah sadakanın hükmünden sonra, ribânın hükmünü zikretmiştir. [2]
Riba Hakkında "Yemek" Tabirinin Delâleti
Allah Teâlâ'nın "Riba yiyenler" sözünden murad, "riba (faiz) ile alış-veriş edenler" demektir. Maksadın büyüğü "yeme" ile alakalı olduğu için Cenâb-ı Hak, bunu "yiyenler" tabiriyle anlatmıştır. Nitekim O, "Gerçekten, yetimlerin mallarını haksız olarak yiyenler"(Nisa, 10) buyurmuştur. Yetimin malını yemek caiz olmadığı gibi, telef edip heder etmek de caiz olmaz. Fakat Allah Teâlâ, bu âyetinde "yiyenler" tabiri ile, yeme dışındaki tasarruflara da dikkat çekmiştir. Allah Teâlâ'nın, "Aranızda, mallarınızı haksız yollarla yemeyin" {Banara, 188) âyeti de böyledir.
Hem sonra câhiliyye devri insanlarının yaptığı gibi, parada artma manasına olan ribanın kendisi yenilmez, ancak onunla yiyecek şeyler satın alınmak sureti ile yenilmiş olur. Bundan murad, ribâ (faiz) ile alış-veriş yapmaktır. Böylece Allah Teâlâ, zikrettiğimiz tehdidi ile, riba ile muamele yapmaktan menet-miştir. Hz. Peygamber (s.a.s.) de, (faiz) yiyen, yediren, şahidi olan, onu yazan ve onu helal sayan lanetlenmiştir"[3] buyurmuştur. Bütün bunlardan hareketle ribânın haram-lığının sadece onu yeme ile ilgili olmadığını anladık. Keza "tard" ve "aks"in[4] şehadetiyle sabit olmuştur ki haram olan şeyin haramlığı, diğer bütün tasarruflar içinde sadece "yeme"ye münhasır değildir. Bu dört izah ile, âyette bahsedilen "riba yemek"ten muradın, riba ile alış-veriş yapma olduğu sabit olur. [5]
Riba (Faiz) İle İlgili Bazı Meseleler
Riba ile ilgili bazı meseleler bulunmaktadır. Şöyle ki: [6]
Birinci Mesele
"Riba" lügatte fazlalık manasından ibarettir. Bu manada"O şey, arttı; artıyor" denilir.
Allah Teâlâ'nın, "Harekete getir, kabanr" (Hacc, 5) yani artar ayeti de bu mânâdadır. Bir insan ribâ ile iştigal ettiğinde denilir. Hadis-i şerifteki, "Kim "icbâ" yaparsa faizle ahş-veviş yapmış olur" sözü de böyledir. Buradaki icbâ, ürünün iyice kendini belli etmeden onu toptan satmaktır. İşte "riba"nın Arapça'daki manası budur. [7]
İkinci Mesele Başa Dön
Hamza ve Kisâî, râ harfinin kesreti oluşundan dolayı bâ harfini imâle ile okumuşlardır. Diğer kıraat imamları ise, bâ harfini fethatayarak, kelimeyi "tefhim" ile okumuşlardır. Bu kelime Mushaflarda şeklinde vâv ile yazılmıştır. Sen onu, elif, vav ve ya ile yazabilirsin.
Keşşaf sahibi şöyle demiştir: "Bu kelime kelimeleri gibi, tefhim ile okuyanlara göre, vav ile yazılır. Cemi vavına benzetilerek vâvdan sonra bir de elif yazılır".[8]
RibanınÇeşitleri
Riba, ribe'n-nesie ve ribe'l-fadl olmak üzere iki kısimdir.
Ribe'n-nesie, câhiliye devrinde bilinen ve yaygın olan faiz şeklidir. Bu böyledir, çünkü câhiliye Arapları birisine verilen ana para aynı kalmak şartıyla, her ay belli bir miktar almak üzere borç para verirlerdi. Borcun vakti geldiği zaman da, borçlu olandan, verdikleri parayı aynen isterlerdi. Eğer borçlu bu parayı veremez ise, alacaklı olanlar, hem borcun müddetini uzatırlar, hem de alınacak para veya malın miktarını artırırlardı. Cahiliyyedeki insanların yaptıkları ribâ (faiz) şekli işte budur.
"Ribe'l-fadl," bir diğer tâbir ile, "ribe'n-nakd"a gelince, bu,meselâ bir Ölçek buğdayın, iki ölçek buğday ile alınıp-satılması ve benzeri muamelelerdir.
Bunu iyice kavradığın zaman biz deriz ki: İbn Abbas (r.a.)'ın bu ribalar-dan sadece birinci kısmı haram saydığı, ribanın sadece "nesle"de olacağını ve "ribe'l-fadl'in caiz olduğunu söylediği nakledilmiştir. Bundan dolayı kendisine Ebu Sâ'îd el-Hudri (r.a.), "Allah'ın Resûlü'nden senin şâhid olmadığın ve duymadığın şeylere şâhid oldum ve duydum" demiştir. Sonra İbn Abbas (r.a.)'ın bu görüşünden vazgeçtiği rivayet edilmiştir.
Muhammed İbn Sîrin şöyle demiştir: "Biz bir evde idik, İklime de bizimle beraber idi. Derken bir adam:
"Ey İkrime, İbn Abbas'la beraber falancanın evinde iken ne olduğunu hatırlamıyor musun?" dedi. İkrime de:
"Ben, riba ile alış-veriş yapmayı[9] helal saymıştım, bana Hz. Peygam-ber'in onu haram kıldığı haberi ulaşmıştı. Bunun üzerine ben: "Şâhid olun ki ben de ribayı haram sayıyor ve ondan uzaklaşıp Allah'a yöneliyorum" demiştim" dedi. İbn Abbas'ın delili âyettiki, -'Halbuki Allah ahş-verişt helâl kılmıştır" beyanının, peşin olarak bir dirhemin iki dirheme satılabileceği manasını içine alıp, "ribâyı haram kılmıştır" hükmünün ise bunu içine almaması-dır. Çünkü "riba" fazlalık manasınadır. Her fazlalık haram kılınmamıştır. Aksine ayetteki, "ribayı haram kılmıştır" sözü, sadece câhiliye insanlarının aralarında "ribâ" saydıktan o belli akdi içine alır ki o da "ribe'n-nesie'dir. Binaenaleyh Allah Teâlâ'nın "ribayı haram kılmıştır" buyruğu sadece ribe'n-nesîe hakkında olmuş olur. Bu sebeple âyetteki, "Halbuki Allah alış-verişi helâl kılmıştır" sözünün de ribe'n-nakd (fadl)i içine aldığı, "ribayı haram kılmıştır" ifâdesinin ise bunu içine almadığı, binaenaleyh bunun helâl olmaya devam etmesinin gerektiği sabit olmuş olur. "Ribe'l-fadl hadisle haram kılınmıştır" da denilemez, çünkü bu, Kur'an'ın zahirinin haber-i vâhid ile tahsis edilmesi manasına gelir ki caiz değildir. İşte İbn Abbas'ın görüşü budur. Bu görüşün neticesi, Kur'an'ın haber-i vâhidle tahsis edilmesinin caiz olup olmadığı meselesine dayanır.
Müçtehidlerin ekserisi, ribanın her iki kısmının da haram olduğunda ittifak etmişlerdir.
Birinci kısmın, yani ribe'n-nesîe nin haramlığı, Kur'an ile; ikinci kısmın, yani ribe'l-fadl'in haramlığı ise sünnet iledir.
Sonra sünnet, ribe'l-fadl m, hadiste zikredilen altı şey hakkında söz konusu olduğuna delâlet eder[10]. Âlimler bu hususta ihtilâf etmişlerdir. Fakihle-rin çoğu, ribe'l-fadlın, hadiste zikredilen attı maddeye hasredilmeyeceği, aksine bu hadisin hükmünün diğer maddelerde de carî olduğu kanaatindedirler. Kıyası bir delil olarak kabul etmeyen alimler, bu haramlığın sadece hadiste geçen attı madde hakkında olduğunu söylemişlerdir. Bunların delilleri şunlardır:
Birinci Delil: Hz. Peygamber ölçülüp tartılan şeyleri, yiyecekleri ve katıkları dört şeye tahsis etmiştir. Eğer hüküm bütün ölçülüp tartılanlar ve yiyecekler hakkında olsaydı, o zaman Hz. Peygamber, "ölçülüp tartılabiten şeyi, ölçülüp tartılan başka birşeye karşılık, fazla olarak alıp satmayın" veyahut da "Yiyecekleri yiyecekler ile, fazla olarak alıp satmayın" derdi. Çünkü bu hüküm daha kısa ve daha anlamlıdır. Hz. Peygamber (s.a.s.) böyle demeyip, dört şey zikredince, haramlığın sadece onlara has olduğunu anlamış oluruz.
İkinci Delil: Biz, Allah Teâlâ'nın, "Halbuki Allah ahş-veiişi helâl kılmıştır" sözünün, ribe'n nakd'in helâlliğini ifâde ettiğini söylemiştik. Sizler ise, ribe'n-nakd (fadl)in, altı şey hakkında gelen haber-i vahid ile, âyetin umûmi hükmünden çıkararak, bu haramltğı kıyas yolu ile onların dışındakilere de verdiniz. Böylece bu,o altı şeyi de içine alan Kur'an'tn âyetinin umûmî manasını, haber-i vâhid ile tahsis etmek olur. Bu altı şeyin dışında hüküm, kıyas yolu ile, yine haber-i vâhid ile sabit olmuş olur. Bu gibi kıyaslar haber-i vahidden daha zayıftır. Haber-i vahid de, Kur'an'ın zahirinden daha zayıf bir delildir. Binaenaleyh sizin yaptığınız daha zayıf olanı, daha güçlü delile tercih etmek olur ki bu caiz değildir.
Üçüncü Delil: Nassın mahallinden, nass mahalli olmayana geçmek, ancak, nassın varid olduğu hususta, hükmü ta'lil etmek (illetini bildirmek) vasıtasıyla mümkündür; bu da caiz değildir. Bunun birinci sebebi, Allah'ın hükmünü ta'lil etmeyi (hükmün sebebini bildirmeyi) gerektirmezdir ki Usulü'd-Dîn ilminde sabit olduğu üzere bu sebebi bilmemiz imkânsızdır. İkinci sebebi, nass varid olan hususta hükmün malum olmasıdır. Dil (lisan) ise zannîdir. Ma'lumu maznuna bağlamak caiz değildir. Cumhur-u fukaha ribe'l-fadlın haramlığının, bu altı kalem eşyaya münhasır olmadığında müttefiktirler. Onlara göre bilakis diğer eşyada da riba cereyan eder. Ayrıca malûmdur ki, herhangi bir hükmü, nass mahallinden nass mahalli olmayan meseleye nakletmek (orada geçerli kılmak), nass mahallinde sabit olan hükmün illetini, nass mahalli olmayan meselede de göstermekle mümkün olabilir. İşte bundan ötürü âlimler, illeti izah ederken muhtelif görüşler ortaya koymuşlardır:
Birinci Görüş: İmam Şafii (r.a.)'nin görüşüdür. Buna göre, ribanın haram oluş illeti, dört şeydeki tad ile cins birliği ve altın ile gümüşteki peşin oluştur.
İkinci Görüş: Ebu Hanife (r.a.)'nin görüşüdür. Buna göre, miktarı belirlenebilen her şeyde riba (faiz) söz konusu olur. Altın ve gümüş paradaki ribâ-nın illeti, tartılabilir olma; diğer dört şeyde ise ölçülebilme ve cins birliğidir.
Üçüncü Görüş: İmâm Malik (r.a.)'in görüşüdür. Ona göre haramlığın illeti. yiyecek olma veyahut da yemeye elverişli olma özelliğidir ki bu ikinci özellik, meselâ tuzda vardır.
Dördüncü Görüş: Abdulmelik İbn el-Mâcişûn'a âit olan görüştür. Ona göre, insanların istifade ettikleri her şeyde ribâ câridir.
Âlimlerin ribâ (faiz) ile ilgili görüşlerinin özeti budur. Meselenin detayına inmek, tefsire uygun değildir. [11]
Ribanın (Faizin) Haram Kılınmasının Hikmetleri Başa Dön
Âlimler, ribântn haram otuş hikmeti hususunda şu izahları yapmışlardır:
a) Ribâ, insanın malını, bir karşılık vermeden almak demektir. Çünkü bir dirhemi, iki dirhem karşılığında alıp-satan, fazladan karşılıksız bir dirhem almış olur. İnsanların, mallarına ihtiyaçtan vardır. Dolayısıyla malın, bu bakımdan büyük bir saygınlığı (hürmeti) vardır. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s. "İnsanın malmın haramliğı kanm-canin haramlığı gibidir"[12] buyurmuştur. Binaenaleyh, bir insanın malını karşılıksız almanın haram olması gerekir.
İmdi şayet, "Anaparanın, o kimsenin elinde uzun müddet kalmasının, fazladan alınacak paraya bir karşılık sayılması niçin caiz olmasın? Çünkü anapara, şayet bu müddet içerisinde esas sahibinin elinde olsaydı, onun bu parayla ticaret yaparak kazanç elde etmesi mümkün olurdu. Parayı borçluya verdiğine, borçlu da bu paradan istifade ettiğine göre, borçlunun alacaklıya, o paradan ettiği istifadeye karşılık fazladan bir para vermesi, yadırganmamalıdır" denilir ise, biz deriz ki: Sizin bahsettiğiniz istifâde, olması da olmaması da muhtemel mevhum (var sayılan) bir şeydir. Halbuki anaparadan fazlasını almak, kesin bir iştir. Binaenaleyh kesin olanı, varsayılan zannî bir şeyden dolayı elden çıkarmak, her halükârda zarardır.
b) Bazı alimler şöyle demişlerdir: "Allah Teâlâ, ribayı (faizi), insanları çalışmaktan alıkoyacağı için haram kılmıştır. Çünkü parası olan kimseler, ister vadeli, ister peşin olsun, yapacakları ribâ akdi vasıtasıyla kâr elde etme imkânını bulduklarında, geçimlerini kolayca sağlarlar ve çalışma, ticaret ile güç sanatların meşakkatlerine girmezler. Bu da, insanların menfaatlerinin zedelenmesi neticesine götürür. Halbuki âlemin menfaatinin, ancak ticaret, sanat ve elsanatları ite, imar ile nizam ve düzene girdiği malumdur.
c) Şu izah da yapılmıştır: Riba muamelesinin haram Ilgındaki hikmet, bunun insanlar arasında bilinen ve yaygın olan karan (borçlanmanın) sona ermesine sebeb olmasıdır. Çünkü ribâ haram kılındığında, insanlar borç para vermekten ve bu yaygın borç vermeyi sürdürmekten hoşlanırlar. Eğer ribâ helâl olsaydı, ihtiyaç sahiplerinin içinde bulunduğu zaruret, bu ihtiyaç sahibini, aldığı bir dirheme mukabil iki dirhem ödemeye mecbur ederdi. Bu da, eşitliğin, ma'ruf ve ihsanın sona ermesi neticesine götürür.
d) Genel olarak borç veren zengin, borç alan da fakirdir. Binaenaleyh ribâ akdinin caiz olduğunu söylemek; zengine, fakir ve güçsüz kimseden fazladan para alma imkânı vermek olurdu. Bu ise rahim olan Allah'ın rahmetinden dolayı, caiz değildir.
e) Ribariın haramlığı nass (ayet) ile sabittir. Mükellefiyetlerin hepsinin hikmetinin, insanlarca bilinmesi şart değildir. Biz, ribâ ile ilgili hikmetin ne olduğunu kesin olarak bilmesek bile, ribâ akdinin haram olduğunu kesin bilmek gerekir.
Allah Teâlâ'nın buyruğu hakkında, müfessirlerin ekserisi, bundan muradın kıyamet günündeki kalkış olduğunu; diğer bazıları da bundan muradın kabirden kalkış olduğunu söylemişlerdir. Bil ki bu iki görüş arasında bir zıddiyet yoktur. Binaenaleyh lâfzı her iki manaya da almak gerekir. [13]
Şeytan Çarpmasının Buradaki Mânası
Cenâb-ı Hakk'ınancak, kendisini şeytan çarpmış olan kimsenin kalkması gibi..." tabiri ile ilgili birkaç mesele vardır: [14]
Birinci Mesele Başa Dön
Âyette geçen kelimesinin mânâsı, rastgele vurmaktır. Herhangi bir iş hususunda gelişigüzel hareket eden ve onda doğru olanı bulamayan kimseye. "O rastgeie gidiyor" denilir. Yine "Deve- yeryüzünde gelişigüzel yürüdü" denilir. Birisini şeytan çarpıp delirttiğind denilir. Çünkü delilik, şaşkınlık içinde gelişigüzel vurmaktır. Şeytanın çarpıp delirtmesine ik- denilir. Yine, "Onda bir delilik var" manasında j diye de kullanılır. Âyettekelilik demektir. "Adam delirdi" ;
"O, delirmiştir" ve "Onda bir delilik var" denilir. Bu kelimenin asıl manası, el ile dokunmaktır. Buna göre sanki, şeytan o insana dokunmuş ve onu delinmiştir. Delilik diye adlandırılmıştır. Nitekim şey-
tan, insanı çarpar ve onu ayakları altında çiğneyerek delirtir. Bundan dolayı delilik, ik^ diye de adlandırılmıştır. Buna göre, çarpma (habta) ayak ile, mes ise el ile olmuş olur. Sonra bu hususta iki sual vardır:
Birinci Sual: "Tehabbut", "tefa'ul" veznindedir. Binaenaleyh bu babdan olup "lâzım" manasına gelen o fiil nasıl müteaddi manası ifâde eder?"
Cevap: fiilinin ; fiilinin de manasına gelmesi gibi, babı da çoğu ke manasına gelir.
İkinci Sual: Âyettek tabirindekharf-i cerri neye taalluk etmektedir? ,
Biz deriz ki: Bu hususta iki görüş vardır:
a) Bu fiiline taalluk etmektedir. Buna göre ayetin takdiri, "Onlar kendilerinde bulunan mess (çarpılma) den,ancak şeytanın çarptığı kimsenin kalkışı gibi kalkarlar" şeklinde olur.
b) Bu, ayetteki fiiline taalluk eder. Buna göre takdir, "Onlar ancak, mess (dokunma) sebebi ile çarpılmış kimsenin kalkışı gibi kalkarlar" şeklinde olur. [15]
İkinci Mesele
Cübbâf şöyle der: "İnsanlar, sar'alı kimseye, "şeytan dokunduğu ve çarptığı için bu hal onun başına
gelmiştir" derler. Bunun aslı yoktur. Çünkü şeytan
insanları delirtip öldürmeye kadir olacak kadar güçlü değildir. Bunun böyle olduğuna şu hususlar da delildir:
a) Hak Teâlâ'nın şeytanlardan naklettiği şu sözleri.. "Zaten benim, siz (insanlar) üzerinde hiçbir hükmüm ve nüfuzum da yoktu. Yalnız ben sizi çağırdım, siz de bana hemen icabet ettiniz" (ibrahim, 22). Bu âyet, şeytanın insanları delirtmeye, öldürmeye ve onlara eziyet etmeye gücü olmadığı hususunda açık bir nasstır.
b) Şeytanın ya kesif bir cisim, veya lâtif bir cisim (ruhani bir varlık) olduğu söylenebilir. Eğer şeytan kesif bir cisim ise, görülmesi ve müşahede edilmesi gerekir. Çünkü onun kesif olması ve görülmesi mümkün olduğu halde görülemez ise o zaman bizim yanımızda güneşler, yıldırımlar, şimşekler ve dağların bulunup da bizim onları görmememiz de caiz olurdu. Bunu iddia etmek büyük bir cehalettir. Bir de, şayet şeytan kesif (maddi) bir cisim olsaydı, insanın içine girmesi nasıl mümkün olurdu? Şeytanın hava gibi lâtif bîr cisim olmasına gelince, bu gibi varlıklarda bir katılığın ve gücün bulunması imkânsızdır. Binaenaleyh şeytanın, insanı delirtmeye ve öldürmeye kadir olması imkânsızdır.
c) Şayet şeytan insanı delirtmeye ve öldürmeye muktedir olsaydı, peygamberlerin mucizelerine benzer şeyler yapabilirdi. Bu da, nübüvvet müessesesine ta'n edilmesine sebebiyet verirdi.
d) Şayet şeytan buna kadir ise, o zaman daha niçin mü'minlehn azılı düşmanı olmasına rağmen, hepsini çarpıp delirtmiyor, onların mallarını alıp durumlarını bozmuyor, sırlarını ortaya koymuyor ve akıllarını gidermiyor? Bütün bunlar, asılsızlığı aşikar olan şeylerdir.
Şeytanın İnsanı delirtebileceğim ve Öldürebileceğini söyleyenler ise şu iki şeyi, delil getirmişlerdir:
a) Rivayet edildiğine göre; şeytanlar, Hz. Süleyman İbn Davud (a.s.) zamanında, Allah'ın da: "(Gider) Süleyman, kalalar, heykeller, büyük havuzlar gibi çanaklar ve sabit kazanlardan, ne dilerse yaparlardı'" (Sebe, 13) buyurduğu gibi, güç işlere girip, onları yapabiliyorlardı. Buna şöyle cevap verilir: Allah Teâlâ cinleri, Hz. Süleyman (a.s.) zamanında mükellef tutmuştu. İşte bundan dolayı, bu gibi şeyleri yapabiliyorlardı. Bu, Süleyman (a.s.)'ın mucizelerinden idi.
b) Tefsir etmekte olduğumuz ayetteki "Şeytan çarpmış olan kimse" tabiridir. Bu ifâde şeytanın dokunarak insanları delirttiği hususunda açık bir nas-tır. Buna şöyle cevap verilir: Şeytan, neticesinde sar'a ortaya çıkan, eziyet verici vesvesesi ile insana dokunur. Bu Eyyub (a.s.)'un, "Gerçekten şeytan beni meşakkate ve azaba (hastalığa) düşürdü".(Sad, 41) sözünde ifâde ettiği husustur. Sar'a, vesvese anında ortaya çıkar. Çünkü Allah Teâlâ, insanı zayıf tabiatlı ve ödlek olarak yaratmıştır. Çünkü vesvese esnasında hemen korkar, cesareti kırılır ve böylece de, korkak birisinin ıssız bir yerden korkup yere yığılması gibi, yığılır kalır. İşte bu manadan ötürü, böyle bir çarpma kâmil, fazıl, akıllı ve mazbut kimselerde görülmez. Ancak bu zayıf mizaçlı ve eksik akıllı kimselerde bulunur." İşte, bu konuda Cübbâî'nin söylediği bütün şeyler bunlardan ibarettir.
Kaffâl, bu konuda şu izahı yapar: "İnsanlar, sar'ayı şeytan ve cinlerden bilirler. Bundan dolayı da, ayette onlara, bu husustaki zanlarına göre hitap olunmaktadır. Yine insanlar, birşeyi kötülemek istedikleri zaman, onu şeytana nisbet etmeyi adet haline getirmişlerdir. Nitekim Hak.Teâlâ "Tomurcukları şeytanların başları gibidir" (Saftat. 65) buyurmuştur." [16]
Bu Ayetin Tefsirinde Müessirlerin Başlıca Görüşleri Başa Dön
Müfessirlerin âyetin tefsiri hususunda şu değişik görüşleri vardır:
Birinci Görüş: Riba (faiz) yiyenler, kıyamet gününde cin çarpmış gibi kalkarlar. Bu, ribâ yiyenlere has bir alamettir. Böylece mahşerdekiler, bu alamet sayesinde, onların dünyada iken ribâ yediklerini anlamış olurlar. Buna göre âyetin manası, "Onlar kıyamet günü, şeytanın çarptığı kimseler gibi, mecnun olarak kalkarlar" şeklindedir.
İkinci Görüş: Vehb İbn Münebbih şöyle der: "Allah Teâlâ bununla şunu kastetmektedir: İnsanlar, diriltilip kabirlerinden kaldırıldıklarında-bir ayette: "Onlar, kabirlerinden firlaya ûrlaya çıkarlar" (Meânç, 43) buyrulduğu gibi- hızlıca çıkarlar. Riba yiyenler ise böyle çıkamazlar. Çünkü onlar, şeytanın çarptığı kimseler gibi, düşe kalka yürürler. Çünkü onlar, dünyada iken riba yemişlerdir. Böylece Hak Teâlâ, onların dünyada yedikleri bu şeyi, kıyamet günü karınlarında artırmış ve onları ağırlaştırmıştır. Onlar kalkar ve düşerler. Koşmak isterler, fakat koşamazlar."
Bu görüş, birinci görüşten farklıdır. Çünkü buna göre, ribâ yiyenlerin ko-şamamaları, karınlarının ağırlığı sebebiyledir, delilikten dolayı değildir. Bu görüş, İsrâ hadîsi ile ilgili hadis-i şerifte rivayet edilen hususlarla da kuvvet bulur. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: "Cebrail beni (İsrâ gecesi) herbiri koca bir ev gibi olan insanların yanma götürdü. Onlardan herbfri kalkmak istiyor, fakat karnı onu çektiği için tekrar düşüyordu. Bunun üzerine ben, "Ey Cibril kimdir bunlar?" dediğimde O, "ribâ yiyenler ancak, kendisini şeytan çarpmış olan kimsenin kalkması gibi kalkarlar" dedi".
Üçüncü Görüş: Bu, Hak Teâlâ'nın "Takvaya erenler, kendilerine şeytandan bir arıza dokunduğu zaman, iyice düşünürler, bir de bakarsın ki onlar görüp bilmişlerdir" (A’raf, 201) âyeti gibidir. Çünkü şeytan, insanı lezzet ve şehevî arzuların peşine düşmeye ve Allah'tan başka şeylerle meşgul olmaya davet eder. Şeytanın dokunmasından murad, işte budur. Bu durumda olan herkes dünya işleri hususunda cin çarpmış gibi olur. Bazan şeytan onu, nefsine ve hevasına doğru; bazan da melek dine ve takvaya doğru çeker. Böylece o insanda birbirini tutmayan hareketler, çeşitli fiiller ve yalpalamalar meydana gelir. İşte şeytanın dokunması ve vesvesesi sebebi ile olan çarpma budur. Ribâ yiyen kimse de, hiç şüphesiz dünya sevgisinde ileri gitmiş ve kendisini olmadık tehlikelere atmış demektir. Kişi bu sevgi ile öldüğü zaman, onun bu sevgisi kendisi ile Allah arasında bir perde olur. İnsanın mal sevgisinden dolayı, dünyada meydana gelen bu çarpılma, ahirette bir başka çarpılmanın sebebi ol-
muş ve onu, Allah ile kendisi arasına perde çekmiş, Allah'dan mahrum kalma zilletine düşürmüştür. Bu izah ve görüş, bence, naklettiğimiz ilk iki görüşten daha doğrudur.
Allahu Teâlâ'nın, "Böyle olması onların, "Alım-satim da ribâ gibidir" demelerindendir" ifadesi ile ilgili birkaç mesele vardır: [17]
Birinci Mesele
Bu insanlar, şu benzerlikten dolayı, ribânın da helâl olduğu görüşündedirler: "Birisi, bir elbiseyi on dirheme satın alıp, sonra onu onbir dirheme satarsa bu helâl olmaktadır Aynen bunun gibi, on dirhemi, onbir dirheme sattığı zaman da bunun helâl olması gerekir. Çünkü aklen bu iki durum arasında herhangi bir fark yoktur. Bu ribe'l-fadl hakkındadır. Ribe'n-nesie de böyledir. Çünkü bir insan o anda on dirhem değerinde olan bir elbiseyi, parasını bir ay sonra almak üzere onbir dirheme satarsa caiz olur. Tıpkı bunun gibi, on dirhemi, bir ay sonra geri almak üzere onbir dirhem mukabilinde verir ise, bunun da caiz olması gerekir. Çünkü aklen bu iki şekil, birbirinden farklı değildir. Zira birinci şekiller, iki taraf arasında bir rıza olduğu için caizdir. İkinci şekillerde de, taraflar arasında bir rızâ olduğuna göre, bunların da caiz olması gerekir. Alış-veriş, ihtiyaçları gidermek için meşru kılınmıştır. İnsanın o anda elinde hiçbir şeyin bulunmaması, fakat şiddetli ihtiyaç içinde olması ve ileride birçok mallara sahip olması mümkündür. İmdi eğer ribâ caiz olmaz ise, elinde parası bulunan kimse, o insana hiçbirşey veremez, böylece de o insan ihtiyaç ve sıkıntı içinde kalmaya devam eder. Fakat ribâ caiz olsa, parası olan kimse, karşılığında daha fazlasını alacağı için, o insana para verir; o insan da, mal elde ettiğinde, borcunu fazlasıyla verebilir. Mal elde edildiği zaman, fazlasıyla borcu ödemek, o insan için, devamlı ihtiyaç içinde sürünmekten daha kolaydır. İşte bu durum, riba'nın (faiz'in) helâl sayılmasını gerektirir. Nitekim biz, ihtiyaçlar karşılansın diye, diğer alış-verişlerin helâl olduğuna hükmetmişiz. "İşte bu insanların alış-verişi ribâ'ya benzetişleri böyledir. Allah Teâlâ, buna, tek bir sözle cevap vermiştir. O da, şu âyettir"Halbuki Allah alışverişi helâl ribâyı haram kılmıştır." Cenâb-i Hakk'ın bu cevabının izahı şöyledir:
"Sizin söylediğiniz husus, nassa, kıyâs ile karşı koymaktır. Bu ise, şeytanın işidir. Çünkü Allah Teâlâ, şeytana, Hz. Adem için secde etmesini emredince kıvas yapıp Allah'ın emrine karşı çıkarak, "Ben ondan hayırlıyım. (Çünkü) beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın" (Araf, 12) demiştir.
Bil ki kıyası delil olarak kabul etmeyen âlimler de aynı yoldan giderek, "şayet din, kıyâs ile olsaydı, bu şüphenin haklı bulunması gerekirdi. Bu şüphe kabul edilmediğine göre, dinin kıyâs ile değil, nass ile olabileceğini anlamış oluruz" demişlerdir.
Kaffâl (r.h.), bu iki meselenin birbirinden farklı oluşunu şöyle diyerek belirtir: "Değeri on dirhem olan bir elbiseyi, insan yirmi dirheme satsa, bu kimse elbiseyi yirmi dirhemlik kabuf etmiş olur. Yirmi dirhem üzerinde,alan ve satan anlaştığında, elbise ve fiyat, alan ve satana göre, mal olarak birbirine denk sayılmış olurlar. Bundan dolayı, taraflar birbirinden karşılıksız birşey almamış olurlar. Fakat insan, karşılığında yirmi dirhem almak üzere on dirhem satarsa, karşılıksız fazladan on dirhem almış olur. "Onun karşılığı zaman bakımından tanınan mühlettir" denemez. Çünkü o, ne maldır, ne de kendisine işaret edilebilecek bir varlıktır. Binaenaleyh mühlet, fazladan alınan on dirhemin karşılığı sayılamaz. Bu izah ile, iki şekil arasındaki fark ortaya çıkmaktadır. [18]
İkinci Mesele Başa Dön
"Böyle olması, onların, "Alım-satım da ancak ribâ gibidir" demelerindendtr" âyetinin zahiri, ribâyı alıp, haram olmasına rağmen yemekten ötürü değil, onu helâl saymadan dolayı yapılan ilâhî bir tehdidi gösterir. Buna göre, ribâ'nın büyük günahlardan olduğu, bu âyetle sabit olmaz.
Buna göre şayet, "Bundan önceki ifadeler ribâ yiyenlerin kıyamet günü cin çarpmış gibi kalkacak olmalarının sebebinin, ribayı yemeleri olduğunu gösterir" denir ise, biz de deriz ki, âyetteki; "Böyle olması onların "Alım-satım da ancak ribâ gibidir" demelerindendir" buyruğu o çarpılışın sebebinin sadece bu söz ve inanış olduğunu açıkça göstermektedir. Binaenaleyh bundan Önceki kısmı te'vil etmek gerekir. Halbuki biz, âyette bahsedilen "yeme'-'den maksadın, bizzat yemek olmadığını söylemiş ve bunun delillerini getirmiştik. Siz bunu, riba ile tasarrufa hamlediyorsunuz. Biz ise onu, ribâyı helâl ve mahzursuz sayma manasına hamlediyoruz. Çünkü bazan "yeme" ile, o şeyin helâlliği ifâde edilir. Nitekim lanca, Allah'ın malını, helâl-haram demeden yer". Yani "hepsini helâl görür" denir. Âyetteki "yeme"yi, helâl görme mânâsına aldığımızda, ayetin başı ile sonu birbirine uyar. Âyetin lâfzının delalet ettiği, işte budur. Fakat müfessirle-rin çoğu âyeti ribâ akdini helâl görenlere karşı ilâhî bir tehdid manasına değil, ribâ ile alış-veriş yapanlara karşı bir tehdid manasına hami etmişlerdir. [19]
Üçüncü Mesele
Ayetin bu kısmı ile ilgili bir soru vardır, o da şudur: Niçin "Ribâ da ancak alış-veriş gibidir" denilmemiştir. Çünkü alış-verişin helâl olduğu ittifakla kabul edilmiş bir husustur. Onlar ribâyı buna kıyas etmek istemişlerdir. Kıyas ise ihtilaflı olan hususun, üzerinde ittifak edilen hususa benzetilmesinden ibarettir. Binaenaleyh âyetin nazmının, "Riba da ancak alışveriş gibidir" şeklinde olması gerekirdi. Bunun ters çevrilerek, "Alım-satım da ancak ribâ gibidir" denilmesinin hikmeti nedir?
Cevap: Bu kimselerin maksadı, bizzat bu kıyasa sarılmak değil, aksine maksadları, ribâ ile alış-verişin matlub olan her yönden birbirine benzediğini ifâde etmektir. "Binâenaleyh birbirine denk sayılan iki şeyden birisinin helâl, diğerinin de haram olduğunu söylemek nasıl caiz olur?" demek istiyorlar. Bu takdire göre, bunlardan hangisi önce zikredilse veya sonra zikredilse caiz olur. [20]
Riba Haram, Alış Veriş İse Mubahtır
Cenâb-ı Allah'ın "Halbuki Allah alışverişi helâl, ribâyı haram kılmıştır" beyanı ile ilgili birkaç mesele vardır: [21]
Birinci Mesele Başa Dön
Bu cümlenin kâfirlerin sözlerinin devamı olması muhtemeldir. Buna göre mânâ şöyle olur: "Alış-veriş ribâ gibidir, sizler ise, Allah alış-verişi helâl, ribâyı haram kıldı diyorsunuz. Bu nasıl düşünülebilir" diyorlar. Yani, "Bu ikisi, birbirinin aynısı olduğuna göre, biri helâl, diğeri haram kabul edildiğinde, aynı olan iki şeyi farklı görme olur. Bu ise, hakîm Allah'ın hikmetine uygun değildir" demektedirler. Buna göre, "Allah alış-verişi helâl, ribâyı haram kılmıştır" ifâdesi kâfirlerin akıldan uzak sayarak zikrettikleri bir söz olur. Fakat müfessirlerin çoğu, kâfirlerin sözünün "alış veriş riba gibidir" sözü ile sona erip "Allah alış verişi helâl, ribâyı ise haram kılmıştır" cümlesinin Allah Teâlâ'nın sözü olduğunda ittifak etmişlerdir. Müfessirlere göre Allah, bu farkı belirtmek ve kâfirlerin "alış veriş riba gibidir" iddialarını iptal etmek üzere bunu bildirmiştir. Bu görüşün doğruluğunun birçok delilleri vardır:
Birinci Delil: Bu ifâdenin kâfirlerin sözü olduğunu söyleyenlere göre, bunda birtakım mahzuf ziyadeler takdir etmek gerekir. Mesela bu sözü istifham-ı inkâriye hamletmek veya (alay etme kasdıyla) müslümanlann ağzından naklettiklerini, yani (size kalsa.... böyledir) şeklinde söylediklerini düşünmek gerekir. Halbuki bilindiği üzere, aslolan mahzuf söz takdir etmek değildir (Zaruret olmadıkça böyle yapılmaz). Fakat biz onu, Allah'ın kelâmı kabul edersek, böyle bir takdire ihtiyaç kalmaz. Binaenaleyh bu daha uygun olur.
İkinci Delil: Müslümanlar, baştan beri bütün alış-veriş meselelerinde bu âyet) deM getirmiş ve buna sarılmışlardır. Eğer onlar, bu sözün kâfirlerden nakledilen değil de Allah'ın kendi sözü olduğu kanaatinde olmasalardı, bu âyetle istidlal etmelen caiz olmazdı. Bu delil hakkında, ikinci meselede bahsedilecektir.
Üçüncü Delil: Allah Teâlâ bu sözün peşinden, "Kim, Rabbinden kendisine bir öğüt gelip de (ribadan) vazgeçerse, geçmişi ona, ve İşi de Allah'a aittir. K/m de tekrar dönerse, onlar o ateşin yaranıdırlar ki orada ebedi kalıcıdırlar" ifâdesini getirmiştir. Bunun zahiri, kâfirlerin, "Alış-veriş de ancak ribâ gibidir" şüphesine sarıldıklarını, Allah Teâlâ'nın da bu şöpheyi ve onun zayıflığını ortaya koyduğunu ifâde eder. Eğer, "Halbuki Allah alışverişi helâl, ribâyı haram kılmıştır" hükmü, Allah'ın kendi sözü olmasaydı, bu şüphenin cevabt zikredilmiş olmaz ve "Kim, Rabbinden kendisine bir öğüt gelip de vazgeçerse" ifâdesinin burada getirilmesi uygun düşmezdi. [22]
Razi’ye Göre Ayeti Mücmeldir Başa Dön
Şafiî (r.a.)'ye göre âyetteki, "Halbuki Allah alışverişi helâl, ribayı haram kılmıştır" sözü delil olarak kullanılamayacak mücmel âyetlerdendir. Bana göre uygun olan görüş de budur. Bu görüşün delilleri şunlardır:
1- Usûl-ü Fıkıh'da, başında lam-ı ta'rif bulunan müfred isimlerin, kesinlikle umûm ifâde etmediklerini, aksine onlardaki marifeliğin, mahiyet itibari ile bir marifelik olduklarını açıkladık. Durum böyle olunca, bunların hükmünün tek bir şeyde bulunduğunu söylemek ve bu şekilde amel etmek kâfidir.
2- Biz, bu kelimelerin umûm ifade ettiğini kabul etsek bile, bunların ifâde ettikleri umumîliğin, cemî lâfızların ifâde ettiği umumilikten daha zayıf olduğunda şüphe etmiyoruz. Meselâ âyetteki kpı kelimesi, her nekadar umum ifâde etse bile bunun cemî olan kelimesinin ifâde ettiği umumilik daha kuvvetlidir. Böylece Cenab-ı Hakk'ınj sözünün zayıf bir umumîliği gösterdiği ortaya çıkmış olur. Âyetin umûm ifâde ettiği kabul edilse bile, ona sayısız hususiliğin arız olması söz konusudur. Böyle bir umumilik, ne Allah'ın, ne de Resulullah'ın sözüne uygun düşmez. Çünkü bu yalan olur, yalan da Allah için muhaldir. Çok az tahsis gören umûmî ifâdelerde ise bu caizdir. Çünkü genel olana umûmî denilmesi, Arapça'da meşhur olan bir örftür. Böylece bunu böyle bir umûma hamletmenin caiz olmadığı sabit olur.
3- Hz. Ömer (r.a.)'in "Biz ona, ribânın ne olduğunu soramadan Allah'ın Resulü bu dünyadan gitti" dediği rivayet edilmiştir. Eğer bu lâfız umumîliği
ifâde etmiş olsaydı, Hz. Ömer böyle demezdi. Onun sözünden biz, bu âyetin mücmel olduğunu anlıyoruz.
4- Hak Teâlâ'nın "Halbuki Allah alış-verişi helâl kılmıştır" buyruğu hertürlü alış-verişin helâl olmasını "ribayı haram kılmıştır" buyruğu da, her türlü ribânın haram olmasını gerektirir. Çünkü ri-bâ, fazlalık manasınadır. Halbuki kendisinden artış (kâr) beklenmeyen hiçbir alış-veriş yoktur. Buna göre bu âyetin başı, bütün alış-verişleri mubah, sonu da bütün alış-verişleri haram kılmıştır. Binaenaleyh, helâl olan haram olandan, bu âyetle ayırdedilemez. Bu bakımdan âyet mücmeldir. Bundan dolayı, helâl ile haramı iyece bilip tanımak için, Hz. Peygamber (s.a.s.)'in açıklamalarına başvurmak gerekir.
Allahu Teâlâ'nın Rabbinden kendisine biröğüt gelip de" buyruğuna gelince bil ki, âyette fail olarak gelen "mev'iza" kelimesinin müennesliği, hakiki olmadığı ve "va'z" manasına geldiği için, fiili müzekker olarak getirilmiştir. Ubey (r.a.) ve Hasan el-Basri, âyetşeklinde okumuşlardır. [23]
Buyruğunun Tahlili
Allah Teâlâ bundan sonra"vazgeçerse, geçmişi ona aittir" buyurmuştur. Bu ifâde ile ilgili iki mesele vardır: [24]
Birinci Mesele
"Geçmişi ona aittir" kısmı ile ilgili şu iki izah yapılmistir:
a) Zeccâc şöyle demiştir: "Yani Allah, bu âyet nazil olmadan önce insanların işledikleri günahları bağışlar" demektir. Bu tıpkı, okairlere, eğer vazgeçerlerse, geçmiş günahlarının affedileceğini söyle" (Enfai. 38) âyeti gibidir.
Zeccâc in yaptığı bu izah zayıftır. Çünkü bu âyet inmeden önce, bu iş ne haramdı, ne de günahtı. O halde, ortada herhangi bir günah olmadığı halde, bu âyetten maksadın günahları bağışlamak olduğu nasıl söylenebilir? Sonradan gelen nehiy, önceden yapılmış fiil hakkında hüküm ifâde etmez. Bir de Allah Teâlâ, bunu o kimseye mâlikiyet ifâde eden lâm harf-i cerh ileÂlî şeklinde nisbet etmiştir. O halde, bu daha nasıl günâh sayılır.
b) Süddî şöyle der: tö "geçmişi ona aittir" sözü; "Daha önce yediği faizler ona aittir. Daha önce aldığı faizleri geri vermesi gerekmez. Fakat aldığı ribâyı henüz harcamamış olanın, onu yemesi caiz olmaz. "Eğer
tevbe ederseniz, sermâyeleriniz (anaparalarınız) sizindir" (Bakara. 279} âyeti ile belirtildiği gibi, o kimsenin, bu durumda sadece sermayesini geri alması caizdir" mânâsına gelir." [25]
İkinci Mesele Başa Dön
Vahidi şöyle demiştir: "Selef" önce geçen demektir. Senden önce geçen herşey "seleftir. Geçmiş ümmet manasına "ümmet-i sâlife" denilmesi de bundandır. Boynun üst tarafına da, denilir. Yemekten önce atıştırılan şeye dei denilir. İçkinin saf olanına denilir. Çünkü bu, üzüm suyundan ilk önce çıkarılan süzme nevidir.
Hak Teâlâ'nı"ve işi de Allah'a aittir" buyruğu ile ilgili, müfessirlerin değişik görüşleri var.Fakat ben bu âyetin, rîbs yeyip yemediğinden bahsedilmeksizin, ribayı helâl görmeyi terkeden kimselerle ilgili olduğunu söylüyorum. Bunun delili, âyetin başı ile son kısımlarıdır. Âyetin başında "Kim, Rabbinden kendisine bir öğüt gelip de vazgeçerse" buyrulmuştur. Bu ifâdede, bu kimsenin neden vazgeçtiği beyan edilmemiştir. Binaenaleyh bunun, geçen şeye hamledilmedi gerekir. Bu âyette en yakında zikredilen şey, Allah'ın kâfirlerden naklettiği, "Alışveriş de ribâ gibidir" sözüdür. Binaenaleyh "vazgeçerse" sözü bununla ilgilidir. Buna göre mana, "Bu sözden vazgeçerse" şeklinde olur. Âyetin sonunda ise, "Kim de tekrar dönerse, onlar cehennemlik olur ki orada onlar ebedî kalıcıdırlar" buyurmuştur. Bunun mânâsı, "kim de o geçen söze dönerse, yani ribayı helâl sayarsa, onun işi de Allah'a aittir" şeklindedir. Sonra bu insan için, ya "O, ribayı helâl saymaktan vazgeçtiği gibi, riba yemekten de vazgeçmiştir" denilir, veya "Böyle değildir" denilir. Eğer birincisi söz konusu olur ise, bu kimse Allah'ın dinini ikrar etmiş ve O'nun tekliflerini bilmiş olur. Bu durumda da, medhe, ta'zîme ve ikram edilmeye müstehak olmuş olur. Ne var ki Hak Teâlâ'nın "Ve işi de Allah'a aittir" sözü böyle değildir. Çünkü bu, Hak Teâlâ'nın o kimseye isterse azâb edeceğini, isterse o kimseyi bağışlayacağını ifâde eder. Binaenaleyh, bu âyetin mânasının, kâfire de, itaatkâr mü'mine de uygun düşmeyeceği ortaya çıkmış olur. Bu sebeple geriye, bu âyetin sadece ribânın haram olduğunu ikrar edip de onu yiyen kimseye has olduğu meselesi kalır. İşte bu noktada onun işi Allah'a kalmıştır. Allah dilerse ona azab eder, isterse bağışlar. Bu tıpkı Hak Teâlâ'nın, "Şüphesiz Allah, kendisine eş tanınmasını (şirk koşulmasını) bağışlamaz. Ondan başka (günahı) dilediği kimse için bağışlar" (Nisa, 48) âyeti gibidir. Binaenaleyh bu, bizim "Allah'ın affetmesi umulur" şeklindeki sözümüzün doğruluğuna apaçık bir delil olmuş olur.
Hak Teâlâ'nın, "Kim de tekrar dönerse, onlar cehennemlik olup, orada onlar ebedi kalıcıdırlar" buyruğunun mânası, "kim bu ribâyı helâl saymaya ve böylece de küfre dönerse" şeklindedir.
Hak Teâlâ'nın, "Onlar cehennemlik olup orada onlar ebedî kalıcıdırlar" sözü, ebedi kalmanın sadece kâfirler için söz konusu olacağı hususunda kesin bir delildir. Çünkü Hak Teâlâ'nı sözü, kâfirlerin görüşüne avdet eden kimseler hakkında bir hasr ifâde eder. Yine Hak Teâlâ'nın buyruğu da hasr ifâde eder. İşte bu tabirler cehennemlik olmanın ve o cehennemde ebedi kalmanın, sadece kâfirler için söz konusu olacağına delâlet eder.
Bu konuda söylenecek en ileri söz şudur: Biz, bu zahire muhalefet ederek öteki kâfirleri de buna dahil edip cehenneme girdirdik. Ne var ki bu âyet-i kerime, büyük günah sahibi hakkında da zahiri üzerinde kalmaya devam etmektedir. Binaenaleyh sen, bu konuyu iyi düşün. Çünkü, bizim anlayışımıza göre büyük günah sahibi, Allah'a ve Resûlullah'a iman etmiş olursa, o kimseyi Allah'ın affetmesi caiz olduğu gibi, ona azâb etmesi de caizdir. Bu iki hususta onun durumu, Allah'a havale edilmiştir. Allah'ın o kimseye azâb etmesinin kabul edilmesi durumunda, hiç şüphesiz Allah o kimseyi cehennemde ebedî bırakmaz, bilakis daha sonra onu oradan çıkarır. Allahu Teâlâ bu görüşün doğruluğunu işte bu âyette, "Ve işi de, Allah'a aittir" ifadesiyle beyân buyurmuştur. Yani beyân ettiğimiz gibi, Cenâb-ı Hakk'ın büyük günah sahibini affetmesi caizdir.
Hak Teâlâ'nın,lar cehenemlik olup orada onlar ebedî kalıcıdırlar" buyruğuna gelince bu, Cenâb-ı Hakk'ın, büyük günah sahibini cehenneme sokacağının kabul edilmesi durumunda, O'-nun o kimseyi orada ebedî olarak bırakmayacağına delâlet eder. Çünkü ebedî kalış, iman ehline değil, kâfirlere has bir durumdur. İşte bu, güzel bir beyân ve güzel bir tefsirdir. [26]
Allah Faizin Neticesini Akîm Bırakır
"Allah ribânın bereketini tamamen giderir, sadakaları ise artırır. Allah, çok kâfir günahkâr hiç bîr kimseyi sevmez" (Bakara, 276).
Bil ki Allahu Teâlâ, bu âyetlerde ribâdan son derece sakındırıp ve bu âyetlerden önceki âyetlerde de tasadduku emretme hususunda gerekli dikkat ve itinâyı gösterince, burada da sadakayı terkedip ribâ ile meşgul olmaya bir çağrı yerine geçen şeyleri zikretmiş ve bunun yanlışlığını ortaya koymuştur. Bu böyledir, çünkü ribâ işiyle meşgul olmaya çağıran şey, daha çok mal elde etme arzusu, sadakadan men eden ise, matın noksanlaşmasından kaçınma arzusudur. İşte bunun üzerine Hak Teâlâ, ribânın, her ne kadar o anda bir artış ve fazlalık temin etse de, hakikatte onun bir noksanlaşma sebebi olduğunu; yine sadakanın ise, görünüşte her ne kadar bir noksanlaşma sebebi olsa dahi, aslında onun bir artış ve ziyâdelik olduğunu beyân buyurmuştur.Durum böyle olunca, akıllı olan bir kimseye yakışan, tabiatının ve hislerinin davet ettiği şeylere iltifat etmeyip, aksine şeriatın teşvik ettiği şeylere dayanmasıdır. İşte âyetin, kendinden önceki âyetlerle olan irtibatının izahı budur. Âyetle ilgili birkaç mesele vardır: [27]
Birinci Mesele Başa Dön
bir şeyin, azar azar noksanlaşması demektir. Ay için de iM kelimesinin kullanılması (gittikçe inceldiği, noksanlaştığt için), bundandır.
"Allah noksanlaştırdı, o şey de noksanlaştı, eksildi" şeklinde kullanılır. Harareti sebebiyle eksilen, noksanlaşan her şeye denilir. [28]
Ribâ'nın Dünyada Noksanlık Getirmesi
Bil ki, ribâ'nın noksanlaşmasının ve sadakaların da artmasının, hem bu dünyada, hem de âhirette olması muhtemeldir. Dünyadaki oluşuna gelince deriz ki:
Ribânın dünyada noksanlaşması şu şekillerde olabilir:
a) Genel olarak ribâ ite iştigâl eden kimselerin malı her ne kadar çoğalsa bile, bunun neticesi fakirlik olup, bunun hiçbir bereketini göremez. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.s) "Ribâ, her ne kadar çoğalsa büer neticede noksantaşmaya mahkûmdur" buyurmuştur.
b) Ribâ ile elde edilen mal noksanlaşmasa dahi, muhakkak ki onun neticesi kınanmak, noksanlaşmak, âdil olmamak, emânet ehliyyetini yitirmek, fasık, merhametsiz, ve katı kalpli olarak teşhir edilmek gibi kötü sıfatlardır.
c) Ribâ ile, o ribâcıntn, kendi mallarını aldığını gören fakirler o kimseye lanet, buğz ve beddua ederler. Bu da, hem o kimsenin kendisinden, hem de malından hayır ve bereketin yok olup gitmesine sebep olur.
d) İnsanlar arasında o kimsenin malını ribâ ile topladığı meşhur olup yayılınca, başkalarının arzuları o kimseye yönelir ve böylece bütün zâlim, dinsiz ve tamahkâr kimseler onu hedef alırlar ve, "Bu mal, hakikatte onun malı değildir; binâenaleyh bu mal ona bırakılmaz..." derler. [29]
Ribânın Âhirette Getireceği Noksanlık
Ribâ'nın âhirette de noksanlaşma sebebi oluşu da, birkaç yöndendir:.
a) İbn Abbas (r.a): "Bu noksan I aşman in mânası şudur: Allahu Teâlâ o insanın sadakasını, cihâdını, haccını ve yapmış olduğu sıla-i rahmi kabul etmez" demiştir.
b) Muhakkak ki dünya malı, ölümle beraber dünyada kalır; o adama ise, o malların mesuliyeti ve cezası kalır. İşte bu, en büyük hüsran ve noksanlaşmadır.
c) Hadis-i şerifte sabit olduğuna göre zenginler cennete, fakirlerden beşyüz sene sonra gireceklerdir. Helâl yolla kazanılan zenginlik böyle olduğuna göre sen, haramlığı kesin olan bir yolla elde edilen zenginlik hakkında ne dersin; onun durumu nasıl olur bir düşün? İşte gerçek eksiklik ve noksanlaşma budur. [30]
Allah Sadakaları Hem Dünyada Hem Âhirette Bereketlendirir Başa Dön
Sadakaların artmasına gelince, bunun dünyada olması da muntemeldir, âhirette olması da.. Dünyada olması birkaç bakımdan olur:
a) Kim Allah'tan yana olursa, Allah da ondan yana olur. İnsan, fakirliğine ve ihtiyacına rağmen, Allah'ın kulianna iyilik yaparsa, şüphesiz Allah Teâlâ onu bu dünyada yoksul ve aç bırakma::. Yukarda da zikretmiş olduğumuz bir hadis-i şerifte, her gün bir meleğin, "Allah'ım, infak edenin verdiğinin yerini doldur; infâk etmeyenin ise malını telef et!" diye nida ettiği rivayet edilmiştir.
b) O kimsenin her gün mevkii ve şerefi artar; kalbler ona meyleder ve insanlar onda huzur bulur. Bu ise bu güzel hallerin zıtlan olan durumlarla birlikte bulunacak maldan daha üstündür.
c) Fakirler hayır dualarıyla o kimseye yardım ederler.
d) İnsanların arzu ve açgözlülüğü, bu kimseden uzaklaşır. Çünkü o, fakirlerin ve zayıfların ihtiyaçlarını gidermeye gayret etmekle meşhur olunca, herkes onunla çekişmekten kaçınır, zâlim ve tamahkârların ondan bir şeyler koparmaya çalışması hoş karşılanmaz. Bunun aksi, pek nâdir görülür... İşte, sadakaların dünyada iken artmasından murad budur.
Sadakaların âhirette artması hususunda Ebu Hureyre (r.a) şunu rivayet etmiştir: Hz. Peygamber (s.a.s):
"Muhakkak ki Allahu Teâlâ sadakaları kabul eder. Sadakaların da ancak temizlerini kabul eder; onu eline alır ve, sizden birinizin tayını bakıp büyütmesi gibi onu büyüttükçe büyütür. Öyle ki tasadduk edilen bir lokma, Uhud Dağı kadar olur..[31] buyurmuştur.
Bu Cenâb-ı Hakk'ın şu âyetlerinde açıkça tasdik edilmiştir: "Onlar, Allah'ın kullarından sâdır olacak tevbeleri kabul ettiğini ve sadakalarını aldığını bitmediler mi?.." (Tevbe, 103) ve "Allah ribâ'nm bereketini tamamen giderir, sadakaları ise artırır" (Bakara, 276).
Kaffâl (r.a) şöyle demiştir: "Cenâb-ı Hakk'ınâyetinin benzeri daha önceki âyette verilmiş olan, "üzerinde azıcık toprak bulunup, kendisine şiddetli bir yağmur isabet ederek onu cascavlak bıraktığı kaya parçası..." şeklindeki benzetmedirj ifâdesinin benzeri de, Cenâb-ı Allah'ın "her başağında yüz dane bulunan yedi başak bitirmiş bir dane..." şeklinde getirmiş olduğu benzetmedir."
Cenâb-ı Allah'ı "Allah, çok kâfir, çok günahkâr bir kimseyi sevmez" buyruğuna gelince, bil ki buradaki kelimesi, masdarından olup vezninde bir kelimedir ve, "küfür kendisinin âdeti haline gelmiş kimse" manasmdadır. Araplar, bir şey üzerinde daim olan ve ondan hiç; ayrılmayan kimseyi bu vezinle isimlendirirler. Bundan dolayı sen "Falanca, devamlı hayır yapmakta ve devamlı onu emretmektedir" dersin. Ayette geçen kelimesi, "günahkâr" mânasında, veznindedir. Bu vezin yine, günâhlar irtikâb edip onları sürdürme ve devam ettirme hususunda bir mübalağayı da ifâde eder. Bu, ancak ribânın haram olduğunu inkâr eden ve böylece de kâfir olan kimse için uygundur. Bunda başka bir vecih daha vardır. O da, buradaki kelimesinin, ribâyı hetâl kabul eden;kelimesinin de, ribânın haram olduğuna inanmakla beraber ribâ yoluyla alışveriş yapan kimseleri ifâde etmesidir. Buna göre âyet, her iki Kısma da şâmildir. [32]
"İman eden, sâlih ameller yapan, namazı dosdoğru kılan ve zekâtı veren kimseler (yok mu?) Onların Rableri katında mükâfatlan vardır. Onlara hiçbir korku yoktur, onlar mahzun da olacak değiller " (Bakara, 277).
Bil ki, Cenâb-ı Allah'ın Kur'an-ı Kerim'de, ne zaman bir vaîd ve tehdit zikretse, bunun peşinden mutlaka bir va'ad ve müjde getirmek şeklinde muttarid ve sürekli bir âdeti bulunmaktadır. Bundan dolayı burada, ribâ ile alışveriş yapan kişi hakkında, son derece şiddetli bir tehdit ve vaîd getirince, bunun peşinden de va'ad-i ilahî ve müjdesini getirmiştir. Bu âyetin tefsiri birçok yerde geçmiştir. Bu âyetle ilgili birkaç mesele vardır: [33]
Birinci Mesele
"Amel-i sâlih'in", iman'dan başka olduğunu soyleyenler bu âyeti kerimeyi delil getirmişlerdir. Çünkü
Allahu Teâlâ"İman eden ve sâlih ameller yapan kimseler..." buyurmuş ve iyi işler yapmayı, imân etme üzerine atfetmiştir. Atfedilen şey, matufun aleyhden başkadır. Bazı kimseler buna cevap vererek şöyle demektedirler: Namaz kılıp zekât vermenin, Hak Teâlâ'nın ve sâlih ameller yaptılar" ifâdesinin muhtevasına girdikleri hususunda herhangi bir münakaşa olmadığı halde Allahu Teâlâ bu âyetteurmamış mıdır? Zikrettiğimiz şeyde de böyledir. Yine Hak Teâl "Küfredip, Allah'ın yolundan men eden kimseler..." (Muhammede Küfredip de âyetlerimizi yalanlayanlar..." (Bakara,39) buyurmuştur. İlk istidlal eden kimsenin buna şu şekilde cevap vermesi mümkündür:
Asıl olan, her lafzı, ayrı ve yeni bir mânaya hamletmektir. Ancak imkânsızlık durumunda, onunla (o lafızla) amel terkedilir. Binaenaleyh, imkânsız olmadığı durumlarda aslı üzere kalır. [34]
İkinci Mesele Başa Dön
Hak Telâlâ'nı "Onların, Rabları katında mükâfatlan vardır,, buyruğ "Onların mükâfaatları Rab Teâlâ üzerinedir. O'na teretüb eder" ifâdesinden daha güçlüdür. Çünkü birinci ifâde, o kimsenin o şeyi, peşin olarak sattığı mânasını gösterir. Buna göre sanki o peşinat orada, satan kimsenin onu dilediği zaman alabileceği mânasında olmak üzere, hazır demektir. Halbukiifâdesi, o kimsenin o şeyi, veresiye ve parası da onu satan kimsenin üzerinde kalmak üzere, satması anlamına gelir.. Buna göre, birincisinin daha üstün olduğu hususunda hiç bir şüphe yoktur. [35]
Üçüncü Mesele
Âlimler, Hak Teâlâ'nın "Onlara hiçbir korku yoktur, onlar mahzun da olacak değiller" âyetinde ihtilâf etmişlerdir. Buna göre İbn Abbas (r.a), "yüzyüze kalacakları kıyamet korkularından onların korkulan yoktur ve dünyada yapmadıkları şeyler sebebiyle de onlar mahzun olmayacaklardır. Çünkü bir halden, o hatin üstünde başka bir hale geçen kimse, hernekadar ikinci hale gıpta etse bile, alışık olduğu ve âdet haline getirdiği için, daha önce sahib olup da kaçırdığı bazı şeylerden ötürü üzülür. Bundan dolayı Allah Teâlâ, bu kadarcık bir üzüntünün bile mükâfaat ve sevap ehline ulaşmayacağını beyân etmiştir" demiştir.
Esamm ise bu âyeti şu şekilde manalandırmıştır: "Onlara, kıyamet azabından dolayı herhangi bir korku yoktur ve diğer cennetliklere verilen büyük mükâfaatları kaçırmış olmaları sebebi ile de onlar mahzun olmazlar. Çünkü artık âhirette yarışma yoktur. Yine onlar, "Dünyada iken yaptığımız ibâdetten daha fazlasını yapmış olsaydık ve şu anda elde ettiğimiz sevaptan daha fazlasını elde etmiş olsaydık" diyerek de üzülmezler. Çünkü bu tür düşünceler âhirette bulunmaz. 26.
Dördüncü Mesele
İman eden, salih ameller yapan, namazı dosdoğru kılan ve zekâtı veren kimseler (yok mu?) Onların Rabb Teâlâ katında miikâfaatian vardır" âyeti hakkında bir müşkil vardır ve o da şudur: Kadın, müslüman olarak bulûğa erdiğinde hayız olsa ve peşisıra da ölse, veyahut da erkek müslüman olarak bulûğa erse ve kendisine zekât ve namaz henüz vâcib olmadan ölse, bunlar ehl-i sünnet ve'l-cemaat âlimlerince ittifak ile, sevap ehlindendirler, cennetliktirler. Binâenaleyh bu, sevap ve mükâfaatı haketmenin, amellerin yapılmasına dayanmadığını gösterir. Yine bizim mezhebimize göre, Cenâb-ı Allah, hiçbir amel yapmamış olan mü'min ama fasık kimseye de bazan mükâfaat verebilir. Durum böyle olduğuna göre, artık, Allah Teâla'nın, ücretin ve sevabın elde edilmesini, amellerin yapılmasına bağladığı söylenebilir mi?
Cevap: Allah Teâla, bu özellikleri, mükâfaata müstehak olmanın bunlara bağlı olduğunu belirtmek için değil, aksine bunların herbirinin sevabı elde etmede bir tesiri olduğunu belirtmek için zikretmiştir Nitekim O, bu ifâdenin zıddında "Onlar, Allah'ın yanında bir başka tanrıya daha tapmazlar" (Furkan, 68) buyurmuş, daha sonra da "Kim bunlardan (birini) yaparsa cezaya çarpar" demiştir. Allah'ın yanında, bir başka ilâha tapan kimsenin, azabı haketmesi için, daha başka birşey yapmasına gerek olmayacağı herkesçe malumdur. Fakat Cenâb-ı Allah bu âyette, (bu iki ifâdenin arasında), herbirinin ilâhî azabı gerektirdiğini beyân etmek için, insanın Allah'tan başkasına tapmasının yanında, helâl görerek zina etmesini ve adam öldürmesini de zikretmiştir. [36]
"Ey imân edenler, Allah'tan korkun ve mü'min iseniz ribâdan (faizden) kalanı bırakın. Böyle yapmazsanız Allah'a ve peygamberine karsı harbe (girmiş olduğunuzu) bilin. Eğer tevbe ederseniz sermâyeleriniz yine sizindir, (Bu suretle) ne haksızlık yapmış, ne de haksızlığa uğratılmış olmazsınız. Eğer (borçlu) darlık içinde bulunuyorsa, ona eli genişleyinceye kadar zaman tanıyın. (O alacağı) sadaka olarak bağışlamanız, eğer bilirseniz, sizin için daha hayırlıdır. Öyle bir günden sakının ki, o gün Allah'a döndürüleceksiniz, sonra (o günde) herkese kazandığı tastamam verilecek, onlara haksızlık da edilmeyecek" (Bakara, 278-281).
Bu âyetlerle ilgili birkaç mesele vardır: [37]
Birinci Mesele Başa Dön
Bil ki Allah Teâlâ, önceki âyette ribâdan vazgeçenlerin, daha önce aldıkları faizlerin kendilerine ait olduğunu beyân edince ribâdan alınmış olan ile henüz alınmamış olan arasında herhangi bir fark olmadığı zannedilebilirdi. İşte bundan dolayı Cenâb-ı Hak, bu âyette, "ribâdan kalanı bırakın, (almayın)" buyurmuş ve bu beyanıyla, borç para verdikleri kimseler üzerinde henüz almadıkları ribâ var ise, bunu almalarının haram olduğunu, ana paralarından (sermâyelerinden) başka birşey alamayacaklarını beyan buyurmuştur. Allah Teâlâ, bu hususta çok şiddetli bir tehdidde bulunmuştur. Çünkü uzun zaman, bir müddetin dolmasını bekleyen kimseyi, müddet dolup da o fazlalığı (faizi) elde edeceğini umduğu bir anda, ondan vazgeçirmek için, şiddetli bir tehdid gerekir. İşte Hak Teâlâ bundan dolayı, "Allah'tan korkun" buyurmuştur. Allah'tan korkmak ise, ribâdan vazgeçmekle olur.
vine Cenâb-ı Allah, "Ribâdan kalanı bırakın, almayın' buyurmuştur ki: Eğer ribâ olarak birşey almış iseniz, Allah onu affeder. Eğer henüz o ribâyı ya bir kısmını almamış iseniz, ister tamamı, ister bir kısmı olsun, almadığınız : -oâyı almak haramdır" mânâsındadır.
Bil ki, bu âyet, müslüman olan kâfirler hakkındaki hükümler bakımından, Mühim bir asıldır. Bu böyledir, çünkü kâfirin küfür döneminde yaptığı şeyler, olduğu gibi devam eder, onlar ne noksanlaştr, ne de "fesholur. Kâfirken yapılmayan şeylerin hükmü ise, İslâm'a hamlolunur. Meselâ, onlar kendilerince caiz olan, ama İslâm'a göre caiz olmayacak bir biçimde evlenip nikâhlandıkları zaman, bu affolunmuş olup, bunun peşine düşülmez.. Eğer nikâh haram bir şekilde cereyan etmiş olur, kadın da onu alırsa, bu olmuş bitmiş sayılır. Eğer kadın onu almamışsa, o kadına, mihr-i müsemmâ değil de, mihr-i misil vermek gerekir. Bu, Şafiî (r.a)'nin mezhebidir.
Buna göre şayet, "Allahu Teâlâ önce, "Ey iman edenler, Allahdan korkunuz" buyurmuş, âyetin sonunda ise, "Eğer mü'minler iseniz..." demiştir. Bu nasıl olur?" denilirse, buna şu bakımlardan cevap veririz:
a) Bu tıpkı, denilmesi gibidir. Bunun mânası, "Kardeş olan kimse, kardeşine ikram eder" demektir,
b) Bunun mânasının, "Daha önce mü'min idiyseniz..." şeklinde olduğu da söylenmiştir.
c) Bunun mânası, "Sizin için imân hükmünün devam etmesini istiyor iseniz..." demektir.
d) Bunun mânası, "Ey lisanlarıyla imân etmiş kimseler, eğer kalbinizle imân ettiyseniz, ribâdan (faizden) kalanı bırakın.." şeklindedir. [38]
İkinci Mesele
Âyet-i kerimenin sebeb-i nüzulü hakkında pek çok rivayetler yapılmıştır.
Birinci Rivayet: Bu, ribâ ile alışveriş yapan Mekkelilere hitaptır. Mekke'nin fethi sırasında müslüman olduklarında, Allahu Teâlâ onlara faizi değil de, sermayelerini geri almayı emretmiştir.
İkinci Rivayet: Mukâtil, bu âyetin Sakîf Kabîlesi'nden dört kardeş: Mesûd, Abdi Yâleyl, Hubeyb ve Rebîa hakkında nazil olduğunu söylemiştir. Bunlar, ftmr İbn Umeyr es Sakâfî'nin oğulları olup, Muğîreoğullan'ndan borç alıp, onlara borç veriyorlardı. Hz. Peygamber (s.a.s) Taîf'i hükmü altına alınca bu kardeşlerin hepsi müslüman oldu. Sonra da Muğîreoğullan'ndaki ribâ'dan elde ettikleri faizlerini istediler. İşte bunun üzerine Allahu Teâlâ bu âyeti indirdi.
Üçüncü Rivayet: Âyet-i kerime, Abbâs ile Osman İbn Affân (r.a) hakkında nazil olmuştur. Onlar, daha sonra almak üzere, parasını peşin vererek hurma alıyorlardı. Hurmaları toplama zamanı geldiğinde, hurmanın bir kısmını alıyor, geriye kalan kısmını da, bilâhere olmak üzere, fazlasıyla alıyorlardı. Bu, Atâ ve İkrime'nin görüşüdür.
Dördüncü Rivayet: Bu âyet-i kerime Abbas ile Hâlid İbn Velîd hakkında nazil olmuştu. Onlar daha sonra fazlasıyla almak üzere, peşin parayla ribâ yapıyorlardı. [39]
Üçüncü Mesele Başa Dön
Kadî, Hak Teâlâ'nın, "Eğer mü'min iseniz... buyruğunun, insan büyük günahta ısrar ettiği sürece imânının tekâmül etmeyeceğine, bütün büyük günahlardan kaçındığında mutlak anlamda bir mü'min olacağına delâlet eder gibi olduğunu söylemiştir.
Kadî'nin bu görüşüne şu şekilde cevap verebiliriz: Hak Teâtâ'nın, "Kî onlar, gayba imân ederler" (Bakara, 3) sözünün tefsiri hususunda zikredilmiş olan birçok delil, amelin imândan ayrı olduğuna delâlet edince, bu âyet imânın kemâline ve onun kanunlarına (hükümlerine) hamledilmiş olur. Buna göre de âyetin takdiri, "Eğer imânın ahkâmına göre amel ediyorsanız..." şeklinde olur. Bu, her ne kadar âyetin zahirini terketmek olsa da biz, (Bakara, 3) âyetinde zikredilmiş olan delillerden dolayı bu kanâate vardık... [40]
Ribâyı Terketmeyenin Cezası
Hak Teâlâ'nın:kte böyle yapmazsanız Allah'a ve Peygamberine karşı harbe (girmiş olduğunuzu) bilin" buyruğuna gelince, bu hususta birkaç mesele vardır: [41]
Birinci Mesele
Âsim ve Hamza, şeklinde olarak, etif-i mem- düdenin fethası, zâl hailinin de kesresiyle şeklinde; diğer kıraat imamları ise, meksûr olan elifin sükûnu, zâl harfinin de fethasıyla şeklinde okumuşlardır. Hz. Peygamber[42] (s.a.s) ile, Hz. Ali (r.a)'nin deti şeklinde okudukları rivayet edilmiştir. Yani, "Bildirin, ilâm edin!..." demektir. Bu, Hak Teâlâ'nın: "De ki, size müsavat üzere bildirdim " (Enbiya. 109)buyruğu gibidir. Buna göre bu âyette, 'yi fiilinin mefûtü hazfedilmiştir. Buna göre âyetin takdiri: "Ribâdan vazgeçmeyen kimselere, Allah'ın ve Resulünün onlara karşı açacağı harbi bildirin" şeklindedir. Onlar, bu harbi başkalarına bildirmekle emrolunduklan zaman, böylece de onlar bu harbi bilmiş ve anlamış olurlar. Ne var ki, bu ifâdeyi şeklinde okursak, bunda başkalarına bildirme konusunda herhangi bir delâlet bulunmaz. Binâenaleyh, bu kıraat belagat bakımından daha kuvvetli olur.
Ahmed İbn Yahya, "Ammenin kıraatinins şeklinde olduğunu; yani bir bilgi ve bir haber üzre olunuz..." anlamına geldiğini söylemiştir. Hasan d-Basrîde, "Yakînî ve kesin olarak biliniz..." şeklinde okumuştur ki, bu da ammenin kıraati lehine bir delildir. [43]
İkinci Mesele
Âlimler, Cenâb-ı Hakk'ın "İşte böyle yapmazsanız, Allah'a ve Peygamberine karşı harbe (girmiş olduğunuzu) bilin" sözüyle ribâ ile muâmele yapmakta ısrar eden mü'minlere mi, ya da, "Alış-veriş de ribâ gibidir " diyerek, ribâyı helâl sayan kâfirlere mi hitâb edildiği hususunda ihtilâf etmişlerdir:
1- Kadî, birinci ihtimalin daha uygun olduğunu, çünkü emrinin daha önce zikredilmiş olan bir topluluğa hitâb olduğunu; bu kimselerin"Ey İmân edenler, Allah'tan korkun ve ribadan kalanı bırakın" sözüne muhatap olan kimseler olduğunu; bunun ise, hitabın mü'minlere yönelik olduğuna delâlet ettiğini söylemiştir.
Eğer, "Müslümanlarla harbedilmesi nasıl emredilebilir?" denilirse deriz, ki: Bu lafız bazan, isyanı helal saymaksızın Allah'a isyan eden kimse hakkında da kullanılır. Nitekim bir hadis-i kutsîde şöyte varid olmuştur: -"Kim benim bir velîmi hor-hâkîrgörürse, muhakkak ki o, bana açıkça muharebe açmış demektir.[44]
Yine Câbir'in Hz. Peygamber (s.a.s)'den rivayet ettiğine göre, Hz.Pey-gamber şöyle buyurmuştur "Her kim "muhabere"[45] yi terketmezse, bilsin ki o, Allah ve Resulüne bir harb açmış demektir.[46] Müfessir ve fakîhlerden pekçoğu ise, Hak Teâlâ'nın:
"Allah'a ve Resulüne harb açanların cezası, muhakkak ki.."(Maide: 33) )âyetini, yol kesen müslüman (haydut)lar hakkında bir nass kabul etmişlerdir. Bu anlatılanlarla, müslümanlar hakkında da bu nevi tehditlerin Allah'ın kitabı ile Resulünün sünnetinde bildirildiği sabit olmaktadır.
Sen bunu iyice anladığında deriz ki: Zikredilen soruya cevap hususunüa iki vecih bulunmaktadır:
a) Murad, tehdit hususunda mübalağa olup, harbin bizzat kendisi değildir.
b) Murad, harbin bizzat kendisidir. Bunun açıklaması şöyledir: Eğer ribâ'da ısrar etmek tek bir şahıs tarafından vaki oluyor ve imâm da (devlet reisi) ona güç yetirebiliyorsa, onu yakalar ve, o tevbe edinceye kadar ona hapis ve tâzir cezalan gibi, Allah'ın hükümlerini uygular. Eğer Ribâ'da ısrar etmek, ordusu ve gücü kuvveti olan bir kimseden vaki oluyorsa imâm, tıpkı azgın bir grup ile muharebe ediyorcasına onunla savaşır.. Nitekim Hz. Ebu Bekir (r.a), zekâtı vermeyenlerle savaşmıştı. Topluluk, ezanı terketme ve ölüleri defnetmeme hususunda anlaşırlarsa, yine durum aynıdır. İmâm, onlara da yukarda zikrettiğimiz şekilde muamele eder. Nitekim İbn Abbas (r.a) şöyle demiştir:m ribâ ile muamele yaparsa, ondan tevbe etmesi istenir. Tevbe ederse ne âlâ.. Aksi halde, boynu vurulur:'
2- buyruğu, kâfirlere hitaptır. Buna göre âyetin mânası, "Eğer siz ribânın haram olduğunu itiraf ediyorsanız, ribâdan kalanı terkediniz" şeklindedir. Eğer onun haram olduğunu itiraf etmiyorsanız, o zaman Allah ve Resulüne bir harb açmış olduğunuzu biliniz..." şeklindedir. Bu görüşte olanlar, bu âyette, İslâm'ın bütün kanunlarını inkâr eden kimsenin kâfir olması gibi, O'nun kanunlarından tek bir tanesini dahi inkâr eden kimsenin de kâfir olacağına dair bir delil bulunduğunu söylemişlerdir.
ı Hak Teâlâ'msözünün mânası, birinci görüşe göre, "Ribâ ile muamele yapmaktan tevbe ederseniz"; ikinci görüşe göre ise, "Ribâyı helâl saymanızdan dolayı meydana gelmiş olan günahtan tevbe ederseniz, sermâyeleriniz yine sizindir. (Bu suretle) ne haksızlık yapmış, ne de haksızlığa uğratılmış olursunuz" şeklinde olur. Yani, "Sermayenizden fazlasını almak suretiyle borçlu olan kimselere zulmetmemiş; sermâyenizden daha azını alarak da zulme uğratılmış olmazsınız" demektir. [47]
Borçlunun Eli Dar İse Ona İmkân Tanınır Başa Dön
Hak Teâtâ'nın"Eğer (borçlu) darlık içinde bulunuyorsa, ona eli genişleyinceye kadar zaman tanıyın" buyruğuna gelince, bu hususta iki mesele vardır: [48]
Birinci Mesele
Nahivcile kelimesinin birkaç şekilde kullanıldığını söylemişlerdir. [49]
Hakkında Dil Yönünden Geniş İzahat
a) Bu kelimenin(oldu, meydana geldi) (vâki oldu) manasına geldiğini söylerler. Nitekim bu mâna, bir kimse-ü dediğinde tahakkuk eder. Yani, "Muhakkak ki iş bulundu, oldu, meydana geldi.." İşte bu mânaya geldiği zaman, fiili haber almaz.
b) Kendisinde, "hades,, (iş, olay, hareket) anlamının bulunmaması hali.. Bu durumda kelime, sırf zaman anlamını ifâde etmek için bulunmuş olur. O zaman da bir "haber"e muhtaç olur. Bu, bir kimsenin Ça"Zeyd, gidici idi" demesi gibidir.
Bil ki ben, Harezm'de bulunuyordum. Burada, büyük edebiyatçılardan müteşekkil bir topluluk bulunmaktaydı. Onlara bu konuda bir müşkili arzederek şöyle dedim: "Siz, "nakısa" olduğu zaman, onun fiil olduğunu söylüyorsunuz, ama bu imkânsızdır. Çünkü fiil, bir "hades"in, bir zamanda meydana geldiğine delâlet eden şeydir. Buna göre senin demen, "kevn" işinin geçmiş zamanda olup bittiğine delâlet eder. Bu lafız bu mânayı ifade edince, o zaman bu lafız nakıs değil, tam olmuş olur. Buna göre bu delil, lafzı fiil ise, onun nakıs değil, tam olmasını gerektirir. Eğer bu lafız tam olmazsa, kesinlikle fiil olmayıp, bilâkis bir harf olur. Siz ise, bunun harf olmasını kabul etmiyorsunuz." Bunun üzerine onlar, bu müşkil soru üzerinde uzun bir süre kalakaldılar, düşündüler.. Buna cevap vermek için bir kitap tasnif ettiler, ama bu konuda yeterince başarılı olamadılar. Sonra şurada zikredeceğim sır, bana tecellî ve inkişâf etti. Bu sır şudur: nin ve(meydana geldi, vâki oldu ve var oldu, bulundu) mânalarından başka herhangi bir mânası yoktur. Ancak senin- fiillerinin mânası da iki kısımdır:
1- Mânanın, "bir şey bulundu, bir şey meydana geldi " şeklinde olmasıdır. Meselâ senin"Cevher bulundu, araz meydana geldi" demen gibi.
2- Mananın, "bir şeyin btrşey ile mevsûfiyyeti bulundu, meydana geldi" şeklinde olmasıdır. Buna göre dediğinde bunun mânası, "Geçmiş zamanda, Zeyd'in ilim ile mevsûfiyyeti tahakkuk etti, meydana geldi" şeklindedir. Birinci kısım, "tam olan, ikinci kısım ise, "nakıs olan diye adlandırılır. İşin hakikati ise, her iki yerde de, lafzından anlaşılan, bir şeyin meydana gelmesi ve vuku bulmasıdır. Ancak ne var ki birinci kısımda murad edilen, o şeyin kendisinde meydana gelmesidir. Buna göre hiç şüphesiz, tek bir isim yeterli olmaktadır, (Binaenaleyh habere ihtiyaç duyulmaz).
İkinci kısımda murad edilen ise, iki şeyden birisinin diğeri ile mevsûfiy-yetinin meydana gelmesidir. Binaenaleyh, hiç şüphesiz böyle olan de, tek bir ismin bulunması yeterli olmayıp, birinin diğeriyle mevsûf olduğuna işaret edilebilmesi için, mutlaka iki ismin zikredilmesi gerekir. Bu anlattıklarımız bu tür konuların inceliklerindendir.
Ama nin, geçmiş zamanda masdarın meydana geldiğine delâlet eden bir fiil olduğunu söylediğimizdo zaman nakıs değil, tam bir fiil olur.
Eğer onun fiil değil de harf olduğunu söylersek, bu harf mefhûmun içine mazi, muzari, emir ve fiillerin diğer bütün özellikleri nasıl girebilir? Ama konuyu bizim dediğimiz mânaya hamledersek, onun bir fiil olduğu ortaya çıkar ve bu müşkil de tamamiyle ortadan kalkar.
c) nin(oldu) manasına gelmesidir.Nitekim lûgatçılar şu beyti nakletm i sterdir:
Ipıssiz birçölde(yiz!),. Binek hayvanları da sanki yumurtaları civciv haline dönüşmüş olan ve hüzün şarkıları söyleyen bağırtlak kuşları gibidir."
Bana göre bu lafız, burada bizim zikrettiğimiz mânâya halledilmiştir. Çünkü'nin mânası, bir varlığın daha önce böyle bir vasfı yok iken bilahare bir mevsut olması (sayrûret) demektir. Böylece buradkelimesi, - ve rctanasına gelir. Ne var ki, bu meydana geliş, yeni bir oluştur. O da, o varlığın daha önce başka bir sıfatla mevsûf iken müteakiben başka bir sıfat ile mevsûfiyyetinin meydana gelmesidir.
d) 'nin zâid olmasıdır. Nitekim şairler şöyle demişlerdin
"Ebu Bekroğullannm savaşçıları, mühürlü ve nişanlı asil atlara biniyorlar." Bu kaideyi iyice öğrendikten sonra, biz tekrar tefsire dönüyor ve bu âyetteki tâ hakkında şu iki izahın bulunduğunu söylüyoruz:
1- Bunun, ve manasına gelmiş olması.. Buna göre ti buyruğunun mânas şeklinde olur. Bunun bir benzeri
de Hak Teâlâ'nın, manasında olmak üzere, ref ile Yapılan ticaretin peşin olması müstesna '(Nisa, 29) buyurmasıdır. Âyetin maksadı da, ancak bu mânaya göre doğru olur. Çünkü, şayet denilmiş olsaydı, hiç şüphesiz mâna "Eğer müşteri sıkıntı içinde olursa, ona eli genişle-yinceye kadar zaman tanıyın" şeklinde olurdu. Bu durumda da, zaman tanıma işi sadece müşteriye, parayı alana hasredilmiş olurdu. Halbuki durum böyle değildir. Çünkü, ister müşteri isterse başkası darlık içinde bulunduğunda, ona eli genişleyinceye kadar mühlet verilir.
2- 'nin, haberi hazfedilmiş bir nakıs fiil olmasıdır. Buna göre âyetin takdir: "Eğer sıkıntıda olan kimse, size borçlu olursa" şeklinde olur. Osmai şeklinde okumuştur ki, buna göre âyetin takdiri,"Şâer borçlu sıkıntı içinde olursa.." şeklinde olur. Yine, bu ifâd "kim sıkıntı içinde olursa..." şeklinde de okunmuştur. [50]
İkinci Mesele
lafzı lafzından alınmış bir isimdir. ı'sar kelimesi de, "mal bulamama, sıkıntıda olma" demektir. Meselâ, bir kimse sıkıntıya düştüğünde denilir. Çünkü bu durumda, kişinin mal bulması zorlaşır.
Hak Teâlâ'nın Ona eli genişleyinceye kadar mühlet verin" buyruğu ile ilgili birkaç mesele vardır: [51]
Birinci Mesele Başa Dön
Bu sözde bir hazf bulunmaktadır. Buna göre kelamın takdiri "Hüküm, mühlet vermedir"
Durum mühlet vermedir" veyahut da yapacak olduğunuz iş, muamele, ... mühlet vermedir" şeklindedir. [52]
İkinci Mesele
kelimesinin manası tehir etmek, geciktirmektir. Bu kelime dan alınmış bir isimdir.
"İnzâr'"ın mânası ise, zaman tanımak, mühlet verrnektir. Nitekim sen"Ona o şeyi, ona mühlet ve zaman tanıyarak (veresiye) sattım" dersin. Nitekim Cenâb-t Hak, "(Şeytan) şöyle dedi: "Ya Rabbi, o halde (insanların) diriltilecekler! güne kadar bana mühlet ver." (Cenâb-ı Hak), "Haydi, sen mühlet verilenlerdensin; malûm olan zamanın gününe kadar.." buyurdu" (Sad, 79-81) buyurmuştur. [53]
Üçüncü Mesele
Bu kelime zâ harfinin sükûnu ile şeklinde okunmuştur. Atâ ise şeklinde okumuştur.
Yani, "Hak sahibi, ona mühlet verir" demektir. Yahut da nisbet yoluyla, "Mühlet tanıyan kimse... pnaf zaman tanır" demektir. Bu ifâde, Arapların tıpk(sebzeli, otlu) manasmda olmak üzei demeleri gibidir. Atâ'dan, emir şeklinde olmak üzere, şeklinde okunduğu da rivayet edilmiştir. Yani, "o kimsenin eli genişliğe çıkıncaya kadar, ona müsamaha et" demektir. [54]
Dördüncü Mesele
kelimesi kökünden olan mef'ale vezninde bir kelimedir. Yusr ve Yesâr kelimeleri ise, i'sar kelimesinin zıd manasını ifâde ederler. Bu da, "zengin olmak" demektiadamengin oldu; o zengindir" denilmiş olması da böyledir. Yani, "Eli bolluğa çıktı, zenginleşti" demektir. Buna göre meysere, yusr ve meysûr kelimeleri, "zenginlik" anlamlarına gelir. [55]
Beşinci Mesele Başa Dön
Nâfî kelimesini sîn harfinin dammesiyle meysure şeklinde; diğerleri de sînin fethasıyla okumuşlardır. Bu iki okuyuş şekli; (mezar)(balkon), ve(otlak, mer'â) kelimelerinde olduğu gibi, meşhur olan iki okuyuş şeklidir. Fakat, fetha ile okunuşu daha meşhurdur; zira Araplar bu kelimeyi daha ziyade fethalı kullanmaktadırlar. [56]
Altıncı Mesele
Âlimler mühlet verme hükmünün sadece ribâ ile mi, yoksa bütün muamelelerle mi ilgili olduğu hususunda ihtilâf etmişlerdir:
1- İbn Abbas. Şureyh, Dahhâk. Süddî ve İbrahim en-Nehaî bu hükmün ribâ ile ilgili olduğunu söylemişlerdir. Nakledildiğine göre Şureyh, davalaşan iki kişiden birisinin hapsedilmesini emreder. Ona, "Onun eli dardır" denilir. Bunun üzerine Şureyh, eli darda olmakla ilgili hüküm, ancak ribâ ile ilgilidir. Allahu Teâlâ kitabında, "Şüphesiz ki Allah size emanetleri ehillerine vermenizi., emrediyor" (Nisa, 58) buyurmuştur. [57]
Bu Âyetin Nüzul Sebebi
Mütessirler bu âyetin sebeb-i nüzulü hakkında şunu zikretmişlerdir: Allahu Teâlâ'nın, "Allah'a ve Peygamberine karşı harbe (girmiş olduğunuzu) bilin" âyetifcu Sakîfli o dört kardeş, "Hayır aksine, biz Allah'a döner, O'na tevbe ederiz. Çünkü biz, Allah ve Resû\üy\e harbedemeyiz" dediler. Böylece de, sadece sermâyelerini almaya razı olarak, Muğîreoğulları'ndan sadece bunu istediler. Bunun üzerine Muğireoğullan, ellerinin darlığından şikâyet ederek, "ücretleri alıncaya kadar bize mühlet tanıyın" dediler. Onlar, mühlet tanımayı kabul etmeyince, Cenâb-ı Hak, "Eğer (borçlu) darlık içinde bulunuyorsa, ona eli genişleyinceye kadar mühlet verin " âyetini indirdi.
2- Mücâhid ve bir grup müfessirin görüşüne göre âyet-i kerime, her türlü borç hakkında umûmidir. Bu görüşte olanlar, Allahu Teâlâ'nın deyip de, hüküm güç durumda olan herkesi içine alsın diye, dememiş olmasını ileri sürmüşlerdir. Birinci görüş, tercihe daha şayandır Çünkü Hak Teâlâ, önceki âyette, "Eğer tevbe ederseniz, cimrilik etmeden ve noksanlaşhrılmadan sermâyeleriniz yine sizindir" buyurmuş, bu âyette de, "Borçlu güç durumda olursa, borcunu ödeyebileceği bir zamana kadar ona mühlet tanımak gerekir" demiştir. Çünkü bu âyette geçen îjfeî kelimesiyle geciktirme, tehir etme, sonra alma manası murad edilmiştir. Geciktirmenin olabilmesi için mutlaka daha önce verilmiş olan bir hakkın bulunması gerekir. Rundan da öte, nassın hükmüyle, bu hususta zaman tanımanın vâcib olduğu sabit olunca, mâna bakımından müşterek olmak zaruretinden dolayı, diğer durumlarda da zaman tanımanın vâcib otduğu sabit olmuş olur. Mâna bakımından müşterek olma, "Malı veremeyen kimseye, onu ödemesini teklif etmenin caiz olmaması hükmü" dür. İşte, Ebu Hanlfe, Mâlik ve Şafiî (r.a) gibi, fukahâmn ekserisinin görüşü budur. [58]
İ'sar (Eli Dar Olma) Nedir? Başa Dön
Bil ki bizim, "i'sâr" kelimesini iyice açıklamamız gerekmektedir. Buna göre biz deriz ki i'sâr, kişinin mülkü içerisinde, o şeyi ayniyle ödeyeceği bir şey bulamaması ve satması halinde borcunu ödeyebilecek bir şeyin de olmaması demektir. İşte bu sebepten dolayı biz diyoruz ki, bir kimsenin, satabildiğinde borcunu ödeyebileceği bir evi, ya da bir elbisesi, vb. şeyleri var ise, o kimse sıkıntı içinde bulunan kimselerden sayılmaz. Böyle bir kimsenin geriye sadece, hem kendisi hem de çoluk çocuğu için bir günlük yiyeceği ve, namaz kılıp soğuktan sıcaktan korunmaları için de gerekli olan eşyayı bırakmaları caiz olur.
Âlimler, borçlu kimsenin gücünün kuvvetinin yerinde olması hâlinde, bu borçlu kimsenin alacaklıya ya da başkalarına ücret karşılığında çalışıp çalışamayacağı hususunda ihtilâf etmişlerdir. Bazıları bunun, kendisi ve çoluk çocuğu için çalışmaya ihtiyaç duyduğunda gerekli olduğu gibi, bu durumda da gerekli olduğunu; bazıları da gerekli olmadığını söylemişlerdir.
Yine âlimler, sıkıntı içinde bulunan bu kimseye, başkalarının, borcunu ödeyebileceği kadar mal vermesi halinde onun bunu kabul edip edemiyeceği hususunda da ihtilâf etmişlerdir. Ama, değerinde satamıyacağı bir malı ve bir ticâret eşyası bulunan kimsenin, eğer bundan başka hiçbir şeyi yoksa, onun bunu noksanıyla satması ve borcunu ödemesi gerekir... [59]
Sekizinci Mesele
İnsan, alacaklısının darda olduğunu bilirse, onu hapsettirmesi ve ondan malını istemesi o kimseye haram olur. Bundan dolayı, onun eli genişleyinceye kadar ona mühlet tanıması gerekir. Eğer onun elinin darda olduğu hususunda bir şüphesi varsa, onun elinin darda olduğu ortaya çıkıncaya kadar, onun başka yere gitmesini engellemesi caizdir. Bil ki, borçlu olan kimse darda olduğunu iddia eder, alacaklı da onu yalanlarsa, onun vermesi gereken borç, ya alışverişten ya da borç para almasından dolayıdır veya böyle değildir. Eğer birinci kısma dahil ise, borçlunun bu malın helak oiduğu hususunda âdil iki şahid getirmesi gerekir.
İkinci kısımdan ise, yani o borç telef etmek, mehir ve tazminatta olduğu gibi bir karşılık mukabili değilse, borçlunun sözüne itibar edilir; alacaklının da bir delil getirmesi gerekir. Çünkü aslolan, fakirlik durumudur. [60]
Alacağını Bağışlamanın Fazileti Başa Dön
Sonra Cenâb-ı Hak"Sadaka olarak bağışlamanız, sizin için daha hayırlıdır" buyurmuştur. Bu âyette birkaç mesele vardır: [61]
Birinci Mesele
Asım, kelimesini, sâd harfinin tahfifiyle, diğer kıraat imamları da, sâd harfinin şeddesiyle şeklinde okumuşlardır. Bu kelimenin aslı, iki ta harfiyle olmak üzereşeklindedir. Sâd harfini şeddestz okuyanlar, hafiflik olsun diye iki tâ harfinden birisini hazfetmişlerdir. Şeddeli okuyanlar ise, tâ harfinden birisini sonraki sâd harfine idğam etmişlerdir. [62]
İkinci Mesele
Buradaki "tasadduk etme" hakkında iki görüş vardır:
1- Bunun mânası, "sıkıntıda olana üzerinde olan alacağınızı tasadduk etmeniz, sadaka olarak bağışlamanız, sizin için daha hayırlıdır. Çünkü, o malı başkasına sadaka olarak vermek doğru değildir" şeklindedir. Bu bilindiği için âyette hazfedil m iştir. Çünkü âyette hem güç durumda olandan, hem de ana paradan bahsedilmiştir. Böylece tasaddukun bunlarla ilgili olduğu anlaşılmıştır. Bu, tıpkt Hak Teâlâ'nın "Bağışlamanız takvaya daha yakındır" (Bakara, 237) âyeti gibidir.
2- Burada tasaclduktan murad, mühlet vermedir. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.s) "Bir müslümanm borcunu alma zamanı gelir de, borçluya yeniden mühlet tantr ise, bu para hergün için o adam namına bir sadaka sayılır" buyurmuştur. İkinci görüş zayıftır. Çünkü zaman tanımanın gerekmesi, önceki âyet ile sabit olmuş bir hükümdür. Binâenaleyh bu âyeti, değişik bir manaya hamletmek gerekir. Bir de Cenâb-ı Hakk'ın "Sizin için daha hayırlıdır" buyruğu, vâcib olan değil, mendub olan bir hükme uygun düşer. [63]
Üçüncü Mesele
Âyetteki "hayır"dan murad, dünyada güzel bir övgü ve şeref, âhirette de bol sevabtır.
Allah Teâla sonra, "eğer bilirseniz" buyurmuştur ki, bunun tefsiri ile ilgili şu izahlar vardır:
a) Bu, "Böyle yapmanız halinde bu tasaddukun sizin için daha hayırlı olduğunu eğer bilirseniz..." manasmdadır. Buna göre amel, ilmin (bilmenin) ayrılmaz bir vasfı kılınmıştır. Bu ifâdede, günahkârlar için şiddetli bir tehdid vardır.
b) "Tasaddukun, zaman tanıyıp böylece o parayı almaktan daha hayırlı olduğunu bilirseniz..." manasındadır.
c) Bu, "Rabbinizin size emrettiği şeylerin, sizin daha hayrınıza olduğunu bilirseniz..." manasındadır.
Sonra Cenâb-ı Hakk:
'Öyle bir günden sakının ki o gün Allah'ın huzuruna döndürüleceksiniz, sonra (o günde) herkese kazandığı tastamam verilecek, onlara haksızlık da edilmeyecek" buyurmuştur. Bil ki bu âyet-i kerime ribâ ile alış-veriş yapan, zengin, kudretli, ve etrafı çok olan ekâbirler hakkındadır. Genel olarak bu kimseler, servetleri ile, insanlara hükümran olmak istemişlerdir. Bu sebeble ribâ (faiz)'den ve insanların mallarını diğer batıl yollarla alıp yemekten vazgeçsinler diye, bunlar için çok şiddetli bir tehdid ve va'îd gerekmiştir. İşte Allah Teâlâ bu âyetle onları tehdid etmiş ve onları en şiddetli bir biçimde korkutmuştur. [64]
Birinci Mesele
Bu âyetle ilgili birkaç mesele vardır: İbn Abbas (r.a), bu âyetin Hz. Peygamber (s.a.s)'e en son inen âyet olduğunu söylemiştir. Çünkü Hz. Peygamber(s.a.s) haccederken, Kelâle âyeti diye
bilinen (Nisa, 176) âyeti nazil olmuştur. Daha sonra O, Arafat'da vakfede İken"Bugün sizin dininizi kemâle erd/rd/m, üzerinizdeki nimetimi Tamamladım" (Mâide.3)âyeti, daha sonra da (tefsir ettiğimiz) bu âyet nazil olmuş ve Cebrail (a.s), 'Ta Muhammed, bu âyeti Bakara sûresinin 280. âyetinin peşine koy" demiştir. Hz. Peygamber (s.a.s), bu âyetin nüzulünden sonra ancak seksenbir gün yaşamıştır. Bu müddetin yirmibir gün, veya yedi gün, veyahut da üç saat olduğu da söylenmiştir. [65]
İkinci Mesele
Ebu Amr, kelimesini, te harfinin fethası ile, diğerleri de zammesi ile okumuşlardır. Bil ki, masdarı lâzım masdarı ise müteaddidir. Bu iki kıraat, bu iki masdara dayanmaktadır. [66]
Üçüncü Mesele Başa Dön
Âyetteki, kelimesi, mefûlün fih olarak değil, mefulun bıh olarak mansubdur. Çünkü âyetin manası "o günde korkun" şeklinde değil, "yaptığınız salih ameller ile, o günle karşılaşmaya hazırlanın" şeklindedir. Bunun bir benzeri de, O " Eger siz. İnkâr ederseniz, çocukları ak saçlı İhtiyarlara çevirecek bir günden kendinizi nasıl koruyabileceksiniz?" (Müzzemmil, 17) yani, "Allah'ı inkâr ederek, şu vasıfta olan o günden nasıl sakınacaksınız?" âyetidir. [67]
Dördüncü Mesele
Kâdî şöyle der: "Yevm (gün), belli bir zaman diliminden ibarettir. Binaenaleyh ondan korkulmaz.
Ancak onda meydana gelen şiddetlerden ve korkunç hallerden korkulur. Bu hallerden sakınmak ise, daha dünyada iken günahlardan kaçınıp ibadetleri yerine getirmekle olur. Bundan dolayı âyetteki "... bir günden sakının" buyruğu, bütün mükellefiyetleri emir manasına gelir. [68]
İnsanın Allah'a Döndörülmesinin Mânası
"Allah'a döndürülmek"ten murad, mekan ve yön bakımından olan birisinin Allah için muhaldir. Bundan murad, Allah'ın ilmine ve muhafazasına dönmek de değildir. Çünkü Allah,, nerede olurlarsa olsunlar, dâima onlarladır. Ancak Kur'ân-ı Kerim'de, bu tabirin geçtiği her âyette, bu döndürülmenin şu iki manası vardır:
a) İnsanın, sırası ile şu üç durumu söz konusudur:
Birinci durum, ana karnında olup, insanın zararı defedemeyip, faydasına olacak şeyi elde edememesidir. Bunlar üzerinde tasarruf sadece Cenâb-ı Allah'ın elindedir.
İkinci durum, insanın ana karnından çıkmasıdır. Bu durumda, öncelikle onların durumlarını iyileştirmeyi üzerine alan, ana ve babasıdır. Bu durumdan sonra, onlar birbiri üzerinde zahiren tasarrufta bulunurlar.
Üçüncü durum ise, insanın ölümünden sonra meydana gelen durumdur. Bu durumda da, zahiren hakiki manada tasarruf sahibi sadece Allah Teâlâ'dır. Buna göre sanki insan, öldükten sonra, dünyaya getmezden önceki durumuna dönmüş olur ki, işte Allah'a dönmenin ve döndürülmenin manası budur.
b) Bundan murad, Allah'tn insanlar için hazırlamış olduğu sevab veya ikâba dönmektir. Her iki izah da, âyetin lafzına uygun, güzel birer açıklamadır.
Sonra Allah Teâlâ: Sonra (o günde) herkese kazandığı tastamam verilecek" buyurmuştur. Bu hususta iki mesele vardır: [69]
Birinci Mesele
Bundan murad, "Her mükellefin Allah'a rücû etmesi esnasında, kendisine, yaptığı şeylerin karşılığının tam tamına mutlaka ulaşması" dır. Nitekim Hak Teâlâ, "İşte kim zerre ağırlığınca bir hayır yapıyorsa, onu görecektir, Kim de, zerre ağırlığınca şer yapıyorsa, onu da görecektir" (Zilzal, 7-8); "Evladım, bir haslet bir hardal tanesi kadar dahi olsa, bir kaya içinde, göklerde, yahud yerin içinde bile o\sar Allah onugeürir.. Çünkü Allah latiftir, hakkıyla haberdârdır" (Lokman, 17) ve "Biz kıyamet'gününde adalet terazilerini kuracağız. Artık hiçbir kimse hiçbir şekilde haksızlığa uğratmayacaktır. (O şey) bir hardal dânesi kadar bile olsa onu getirir (mizana koruz). Hesaba çekenler olarak biz yeteriz" (Enbiya, 47) buyurmuştur.
Âyetteki "kazandığı" tabiri ile ilgili şu iki izah yapılmıştır:
a) Bu sözde bir hazif vardır ve takdiri: "kazandığının karşılığı" şeklindedir.
b) Kazanılan, bu karşılığın kendisidir. Çünkü kişinin, ticaretten elde ettiği mal, Arapça'da "onun müktesebi" diye ifâde edilir. Buna göre, Hak Teâlâ'nın sözünün mânası, "Her nefse, müktesebi tastamam ödenir" şeklindedir. Bu ikinci izah, daha münasiptir. Çünkü herhangi bir takdire ihtiyaç duyulmadan, sözü açıklamak mümkün olduğu zaman, o açıklama daha uygun olur. [70]
İkinci Mesele
Vaîdiyye[71] bu âyetle, günahkârlar için de bir tehdidin bulunduğuna kesin olarak hükmetmişlerdir.
Âlimlerimiz ise, bu âyetle, günahkârların cehennemde ebedî kalmayacaklarına kesin olarak hükmetmişlerdir. Çünkü kişi mü'min olunca, mutlaka imanının mükâfaatını görmesi gerekir. Bu da, onun cehennemden çıkartılarak, neticede cennete sokulmasıyla mümkün olur.
Sonra Hak Teâlâfa "Onlara haksızlık da edilmeyecek.." buyurmuştur. Bu ifâde ile ilgili şu soru vardır: Âyetteki "Herkese kazandığı tastamam verüecek.," buyruğu ancak, "onlar zulme ve haksızlığa uğratılmaz" manasındadır. Binâenaleyh bu bir tekrar olmuş olur?
Buna şöyle,cevap verilir: Allah Teâlâ, "Herkese kazandığı tastamam verilecek., "dediği için, bu, günahkâr ve kâfire ilâhî azabın ulaşacağına bir delil olur. Bundan dolayı, birisi şöyle diyebilir: Cömertlerin en cömerdi (Ekremu'l-Ekremîn) Allah Teâlâ'nın keremine, kullarına azab etmesi nasıl yakışır? Cenâb-ı Allah, işte çıkabilecek böyle bir soruya "Onlara haksızlık da edilmeyecek" diyerek cevap vermiştir. Bu, "O tehlikeye, kul kendi kendini düşürmüştür. Çünkü Hak Teâlâ ona imkân vermiş, hertüriü mazeretini ortadan kaldırmış, istidlal yollarını kolaylaştırmış ve onlara mühlet tanımıştır. Buna rağmen kim kusur ederse, artık o kendisine kötülük etmiş demektir" manasına gelir. Bu şekildeki bir cevap, ancak Mu'tezile'nin prensiplerine göe doğru olur. Fakat ehl-i sünnet âlimlerinin prensiplerine göre ise, Hak Teâlâ mahlûkatın gerçek maliki ve sahibidir. Mâlik olan, mülkünde istediği ve dilediği şekilde tasarruf ettiğinde, bu kesinlikle zulüm sayılamaz. Binaenaleyh, ilahî va'îdin zikrinden sonra, "Onlara haksızlık da edilmeyecek" buyurulması, bizim zikrettiğimiz mânaya bir işarettir. [72]
Üçüncü Hüküm Borçlanma Başa Dön
Bu sûrede, burada zikredilen şer'î hükümlerden üçüncüsü, müdâyene (borçlanma) âyetidir.
"Ey imân edenler, belirlenmiş bir vakte kadar birbirinize borçlandığınız zaman onu yazın. Aranızda bir yazıcı da doğrulukla (onu) yazsın. Kâtip, Allah'ın kendisine öğrettiği gibi yazmaktan çekinmesin, yazsın. Üzerinde hak olan (borçlu) da yazdırsın, Rabbİ Allah'tan korksun, ondan hiçbirşeyi eksik bırakmasın. Eğer üstünde hak bulunan (borçlu), bir beyinsiz (cahil) veya bir zaifolur, yahut da bizzat yazdırmaya gücü yetmezse, velîsi dosdoğru yazdırsın. Erkeklerinizden iki de şâhid tutun. Eğer iki erkek bulunmazsa, razı olacağınız şâhidterden bir erkek ile iki kadın şahtd (yeter). Kadınlardan biri unutursa, öbürü ona hatırlatır. Şâhidler çağırıldıkları zaman kaçınmasınlar. Az olsun, çok olsun, o borcu vadesi ile birlikte yazmaktan üşenmeyin. Bu, Allah yanında adalete daha uygun, şahidlik için daha sağlam ve şüpheye düşmemenizi daha çok temin edicidir. Ancak aranızda devredeceğiniz ve peşin yaptığınız bir ticaret olursa, bu müstesna. O zaman, bunu yazmamanızda size bir vebal
yoktur. Alışveriş yaptığınız zaman da şâhid tutun. Yazana da, şâhidllk edene de asla zarar verilmesin. (Bunu) yaparsanız o, sizin için bir fisktır. Allah'tan korkun. Allah size Öğretiyor. Allah herşeyi hakkıyla bilendir" (Bakara, 282). [73]
Âyetin Makabli İle Münasebeti
Bil ki, bu âyette birkaç mesele vardır:
Bu âyet-i kerimenin kendinden öncekilerle münasebet keyfiyeti hususunda iki vech bulunmaktadır.
a) Allahu Teâlâ bu hükümden önce, birisi, Allah yolunda infâk etmek suretiyle, diğeri de ribâyı terketmek sebebiyle malın eksilmesine yol açan iki tür hükmü zikredip, sonra bu iki hükmü büyük bir tehdit ile bitirerek şöyle buyurmuştur: "öyle bir günden sakınınız ki o gün Allah'a döndürüleceksiniz. Sonra (o günde) herkese kazandığı tastamam verilecektir..." (Bakara, 281). Takva ise, kazanç ve menfaat yollarının pekcoğundan insanı ahkor... İşte Cenâb-ı Hak, bunun peşinden de, insanı helâl malın korunma biçimine, onu bozulmaktan ve zayi olmaktan muhafaza yollarına teşvik ederek, bu hükmünü getirmiştir. Çünkü, Allah yolunda infâka, ribâ'yı terke ve takvayı terketmemeye muktedir olabilmek, ancak malın bulunmasıyla hasıl olabilir.
Daha sonra Cenâb-ı Hak, işte bu incelikten ötürü, helâl malın muhtelif telef ve zayi olma sebeplerinden korunması hususunda, önemli ve dikkat çekici tavsiyelerde bulunmuş, emirler vermiştir. Bunun bir benzeri de Nisa sûresinde vârid olan "Allah'ın dünya geçimi için vesile kıldığı tasarrufunuzdaki mallan, akılsızlara vermeyin" (Nisa, 5) âyetidir. Bu âyette Cenâb-ı Hak, hem dünya hem de âhiret faydalarının teminine vesile olmasından dolayı, mal hususunda insanları ihtiyatlı olmaya teşvik etmiştir. Kaffâİ (r.h) şöyle demiştir: "Buna delâlet eden şey şudur: Kur'ân-ı Kerim'in lafızları ekseriyetle muhtasar ve kısadırlar. Bu âyet ise, oldukça uzundur. Baksanıza, Cenâb-ı Hak Önce, "Belirlenmiş bir vakte kadar birbirinize borçlandığınız zaman onu yazın" buyurmuş, daha sonra, "Aranızdan bir yazıcı da doğrulukla (onu) yazsın" demiş, üçüncü olarak da, "Kâtip, Allah'ın kendisine Öğrettiği gibi yazmaktan çekinmesin "buyurmuştur. Bu üçüncü tabir, Cenâb-t Hakk'ın, "Aranızda bir yazıcı da doğrulukla (onu) yazsın" emrinin bir tekrarı gibi olmuştur; çünkü adalet, Cenâb-ı Hakk'ın ona öğrettiği şeyin ta kendisidir.
Cenâb-ı Hak, dördüncü olarak, "Yazsın..." buyurmuştur; bu da ilk emrin bir tekrarı ve iadesidir.
Beşinci olarak, "Üzerinde hak olan (borçlu) da yazdırsın" buyurmuştur... Oysa ki, "Aranızda bir yazıcı da doğrulukla (onu) yazsın" buyruğu ile yetinilir, "Üzerinde hak olan (borçlu) da yazdırsın" emri tekrar edilmeyebilirdi; çünkü adaletle yazan bir yazıcı, sadece kendisine dikte ettirileni yazar...
Altıncı olarak, "Rabbi Allah'tan korksun" buyurmuştur. Busöz, birte'kid ifadesidir.
Yedinci olarak, "Ondan hiçbir şeyi eksik bırakmasın" buyurmuştur. Bu, Cenâb-t Hakk'ın, "Rabb'İ Allah'dan korksun" emrinden anlaşılmakta olan gibidir.
Sekizinci olarak, "Az olsun, çok olsun, o borcu vadesiyle birlikte yazmaktan üşenmeyin'' buyurmuştur. Bu da, daha öne geçrruş otes te'kid etmektedir.
Dokuzuncu olarak da, "Bu, Allah yanında adalete daha uygun, şahidlik için daha sağlam ve şüpheye düşmemenize daha yakındır" buyurmuştur. Böylece, Cenâb-ı Hak, bu zikrettiği üç faydayı, daha önce geçmiş olan te'kîdler için zikretmiştir. Bütün bunlar Cenâb-ı Hakk'ın, "Evvelki iki hükümde, malın noksanlaştırılması sayılabilecek şeylere teşvik edince, insan, onun vasıtasıyla Allah yolunda infâk edebilsin, ribâ ve benzeri Allah'ın gazabını celbedecek şeylerden kaçınabilsin ve Allah'tan ittikâ etmeyi sürdürebilsin diye, helâl malın korunması ve yok olup zayi olmaktan muhafaza edilmesi hususunda, son derece dikkat çekici bir biçimde tavsiye ve emirler vermiştir. Âyet-i Kerime'nin öncekilerle oian münasebet vecihlerinden ilki budur. Bu, güzel ve hoş bîr açıklamadır.
b) Bir grup müfessir şöyle demiştir: "Müdâyene" den murad, "selem akdi" dir. Allahu Teâlâ, bir önceki âyette ribâyı yasaklayınca, her ne kadar ribâdan elde edilmek İstenen bütün faydalar "selem" akdinde de sözkonusu ise de, bu âyetin tamamında selem akdine izin vermiştir. Bundan dolayı bazı âlimler söyle demişlerdir: Cenâb-ı Allah, haram bir yolla ulaşılan her lezzet ve faydayı elde etmek için, mutlaka helâl ve meşru olan başka bir yol koymuştur. İşte bu da, âyetin önceki âyetlerle münasebeti hususunda zikredilen bir başka görüştür. [74]
İkinci Mesele
kelimesi mastarından, "tefaül" vezninde bir kelimedir. Bunun mânası, "Birbirinize borç verdiniz" demektir. "Borçlandınız" kelimesinin anlamı ise, "Borç ile alışveriş yaptınız..." manasındadır. Dilcilerkarz) kelimesinin ifâde ettiği mâna, (deyn) kelimesinin ifâde ettiğinden farklıdır. Çünkü (karz), insanın para, hububat veya hurma veyahut da buna benzer bir şeyi başkasına borç olarak vermesidir. Bunda bir süre ve bir mühlet tanımak caiz değildir. "Deyn" de ise, mühlet caizdir. Bir kimse malını, bedelini muayyen bir süre sonunda almak üzere sattığında deyn kökünden olmak üzedenilir. Ama onu "karz" olarak verdiğinde ise denilir. Yine bir kimse başkasından borç istediğinde, bui ile ifâde edilir. Şair el-Ahmer şöyle demiştir:
"Biz borç istiyoruz, Allah da bizim İhtiyacımızı karşılıyor. Darda olan kimseye borç vermeyenlerin de, çoğu kez yıkılıp gittiklerini, helak olduklarım görüyoruz." [75]
Borç Akdinin Nevileri
Sen bunu anladığın zaman biz deriz ki, burada bahsedilen "müdâyene"den ne kastedildiği hususunda birkaç görüş vardır:
1- İbn Abbas (r.a) şöyle demiştir: "Bu âyet-i kerime "Selef akdi”[76] hakkında nazil olmuştur. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.s) Medine'ye geldiğinde, Medineliler iki veya üç sene süreyle olmak üzere, hurmada "selef" alışverişi yapıyorlardı. Bunun üzerine Hz. Peygamber:
"Kim selef alışverişi yaparsa, belli bir ölçü ve belli bir tartıda belli bir mühlet için bunu yapsın"[77] buyurur. Allahu Teâla sonra mükelleflere ölçü, tartı ve mühlet hususunda ihtiyatlı davranmayı öğreterek, "Belirlenmiş bir vakte kadar birbirinize borçlandığınız zaman, onu yazın" buyurmuştur.
2- Bu, "Karz,,'dır Bu görüş zayıf bir görüştür. Çünkü biz, karz'da belli bir mühletin şart koşulmasının mümkün olmadığını: bu âyette zikredilen
de ise, bir mühletin şart koşulduğunu beyan etmiştik.
3- Müessirlerden ekseriyetin görüşüne göre, alışverişler dört şekilde olur:
a) Mal karşılığında mal vermek. Bu, kesin olarak "müdâyene" değildir.
b) Borcu, borç ile değiştirmek. Bu muamele bâtıldır. Binaenaleyh, bu âyetin hükmü altına girmez. Geriye iki şekil kalır.
c) Borçlanarak mal almak.. Bu, parasını daha sonra vermek üzere birşey satın almaktır.
d) Parayı peşin verip, malı sonra almaktır... İşte buna, "selem" denilir. Bu son iki alışveriş şekli, "müdâyene" âyetinin hükmüne dahildir. Âyetle ilgili iki soru bulunmaktadır: [78]
Âyetle İlgili Bazı Sualler ve Cevaplar Başa Dön
Birinci soru: "Müdâyene" kelimesi "müfâale'' veznindedir. Bu veznin ifâde ettiği esas mâna, iki taraftan her birinin borcunun olmasıdır. Bu da, borca karşılık borç almaktır... Bu ise, ittifakla batıldır."
Cevap: tabirinden murad,"muamele ettiniz.."dir. Bu ifâdenin takdiri, "içinde borç bulunan bir muamele yaptığınızda.." şeklindedir.
İkinci soru: Âyettekü tabiri, zaten borca delâlet etmektedir. Binâenaleyh, buradak "bir borçla" kelimesinin mânası nedir?
Buna cevap, birkaç bakımdandır:
a) İbnu'l-Enbârî şöyle demiştir: "Tedayün kelimesinin iki mânası vardır: Birincisi, mal ile borçlanma, diğeri de "karşılığını vermek" anlamında borçlanmadır. Bu, Arapların"Nasıl muamele edersen, o şekilde muamele olunursun" şeklinde sözlerinden alınmıştır. Nitekim "deyn" kelimesi, ceza mânasına gelir. İşte bu sebepten dolayı Cenâb-ı Hak, bu iki mânadan birisini tahsis etmek için, kelimesini zikretmiştir."
b) Keşşaf Sahibi şöyle demektedir: "Cenâb-ı Hak, "Onu yazınız..." tafzındaki zamir, "deyn" kelimesine râci olsun diye kelimesini zikretmiştir. Eğer bu kelimeyi zikretmemi? olsaydı, o zaman"Borcu yazınız " denilmesi gerekirdi ki, bu durumda âyetin nazmı güzel olmazdı.
c) Allahu Teâlâ bu ifâdeyi, te'kîd için zikretmiştir. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Bunun üzerine meleklerin hepsi toptan secde etti " (Hicr, 3)... iki kanadıyla uçan hiçbir kaş hariç olmamak üzere..." (En'âm, 38) âyetlerinde de aynı gayeyi gütmüştür.
d) Bu mânasındadır. Yani, "Belirli bir müddete kadar, ister büyük olsun ister küçük olsun; ister karz olsun, ister selem otsun; veya aynî bir malı satma olsun., her ne şekilde olursa olsun., bir borçla boçlandığınızda" demektir.
e) Benim hatırıma gelen şu husustur: Biz daha önce "müdâyene" kelimesinin "müfâale" babından olduğunu söylemiştik. Bu ifâde, borcun borç ile satılmasını da içine alır ki, bu bâtıldır. Buna göre eğer Cenâb-ı Hak, sadece demiş olsaydı,nass, borcun borç mukabilinde satılmasına hasredilmiş olurdu ki, bu bâtıldır. Ama Cenâb-ı Hak buyurunca mâna, "İçinde borç bulunan bir muamele ile borçlandığınızda..." şeklinde olmuştur. Bu durumda da, borcun borç ile satılması meselesi nassın hükmünden çıkarılmış; "ayn"ın borç mukabilinde veyahut da borcun "ayn" mukabilinde satılması İse nassın hükmünün içinde kalmıştır. Çünkü bunların her birinde bulunan, sadece tek bir borçtur, başkası değil...
Bir üçüncü soru da şudur: Âyetten maksat, "Her ne zaman bir borçla muamele yaptığınızda, onu yazınız" manasıdır. Halbuki, ül lafzı, umûm ifâde etmez. O halde daha niye Cenâb-ı Hak, değil de, fâti 141 buyurmuştur?
Cevap: lafzı her ne kadar, umûm ifâde etmekle beraber bu lafız umumîliğe mani de değildir. Burada, bundan maksadın umumîlik olduğu hususuna dair delil bulunmaktadır. Çünkü Hak Teâlâ yazmanın emredilmesindeki illeti, âyetin sonunda, "Bu, Allah katında adalete daha uygun, şahidlik için daha sağlam ve şüpheye düşmemenizi daha çok temin edicidir" diyerek beyân etmiştir. Buna göre mâna, "Borçla muamele yapılıp da o muamele yazılmadığında, zahirî duruma göre borcun keyfiyyeti unutulabilir ve böylece de, ilgili kişiler fazlalık vehmine kapılır; bu fazlalığı da almak ister ki, bu da bir zulümdür. Yine, ilgili taraflar noksanlık vehmine kapılır, böylece rızası alınmadan ve bir karşılığı da olmadan karşı tarafın hakkını vermemiş olur.
Ama vakıanın keyfiyyeîi yaz ,-bu tür mahzurlardan emin olunmuş olur. Nass, illetin bu olduğuna oelâiet edip sonra bu illet de bütünde (küllde) bulununca, hüküm de bütünde (küllde) bulunmuş olur.
HakTeâlâ'nın "Belirlenmiş vakte kadar., "tabirine gelince, bu hususta iki soru bulunmaktadır:
Birinci soru: Ayette geçerr kelimesinin mânası nedir?
Cevap: Arapçada "ecel", müddetin sona erdiğini belirtmek için tayin edilmiş olan bir zaman dilimi demektir. Meselâ, insanın eceli, ömrünün sona ermesi için belirlenmiş vakit demektir. "Borcun eceli" ise, ilerde ödeneceği muayyen bir vakit demektir. Bu kelimenin aslı ise, "geciktirmek"tir. Birşey gen yalâfgmöa buna
gen yalâfgmöa buna,
(acele olan, peşin, şimdi olan) kelimesinin zıddı olan bir mânayı ifâde eder.
İkinci soru: Borçlanmanın ne zamana kadar olduğu zaten bellidir. O halde bu lafızlafzı) zikredildikten sonra, yeniden[ tabirinin zikredilmesinden fayda nedir?
Cevap: Cenâb-ı Hak (belirlenmiş, tayin edilmiş) kelimesini sıfat verebilmek içinap kelimesini zikretmiştir. J kelimesinin zikredilmesindeki fayda, o zamanın, malûm bir zaman olduğu hükmünü belirtmektir... Meselâ bunu yıl, ay, günler... diye vakitlendirmek ve belirlemek gibi... Cenâb-ı Hak, "Hasad zamanına kadar"; "harman zamanına kadar" veyahut da, "Hacılar, haccdan dönünceye kadar..." şeklinde ifâde etmiş olsaydı, muayyen ve belirli bir zaman ortaya konulmadığı için, bu caiz olmazdı. [79]
Borcu Yazmanın Mânası ve Faydası
Cenâb-ı Hakk'ın "Onu yazınız" emrine gelince, bil ki, Allahu Teâlâ "müdâyene" hususunda şu iki şeyi emretmiştir:
a) Borcu yazmayı... Bu, Hak Teâlâ'nın bu âyetteki, "Onu yazınız" buyruğundan anlaşılmaktadır.
b) Şahid tutmak... Buda, "Erkeklerinizden iki de şahid tutun" emrinden anlaşılmaktadır. Bu hususta iki mesele vardır: [80]
Birinci Mesele Başa Dön
Yazma ve şahid tutmanın faydası şudur: Zamanla ilgili olan her şeyde, isteme gecikebilir, araya unutkanlık girebilir ve bazan da inkâr etme durumu söz konusu olabilir. Böylece borcu yazmak, her iki taraf için de, malı muhafaza etmenin vesilesi gibidir. Çünkü alacaklı kimse, alacağı miktarı yazdırarak ve şahid tutarak kayıt altına aldığını bildiğinde, fazlasını ve zamanı gelmeden önce borcunu istemekten sakınır. Borçlu olan kimse de, bunu bildiği zaman malı inkâr etmekten sakınır, borcunu vaktinde ödeyebilmek için, ödeme vaktinden önce tedbirini alır. Yazmada ve şahid bulundurmada bu gibi faydalar bulunduğundan, Cenâb-ı Hak bunları emretmiştir. Allah en iyisini bilendir. [81]
İkinci Mesele
Emrin zahirinin "nedb" (mendûb hükmünü) ifâde ettiğini söyleyenlere göre, burada onlar için bir
müşkilât söz konusu değildir. Ama, emrin zahirinin vücûb ifâde ettiğine hükmeden kimselere gelince, onlar buradaki emrin hükmü üzerinde ihtilâf etmişlerdir. Bazıları burada geçen emirlerin vücûb ifâde ettiğini söylemişlerdir. Bu, Atâ, İbn Cüreyc, en-Nehaî'nin mezhebi ve Muhammed İbn Cerîr et- Taberi'nın de tercih etmiş olduğu görüştür. Meselâ, Nehaî: "Sattığı şey, velev ki, bir bağ (deste) sebze olsun; onun buna şahid tutması gerekir" demiştir. Diğerleri ise, buradaki emri "nedb"e hamledildiğini söylemişlerdir. Müçtehid fukahânın çoğu bu görüştedir. Bunun delili şudur: Biz bütün İslâm ülkelerinde müslümanların çoğunu, yazmaksızın ve şahid tutmaksızın veresiye alışveriş yaparken görüyoruz. Bu da, yazmanın ve şahid tutmanın vâcib olmadığı hususunda bir icmâdır. Bir de, bunların vâcib olması müslümanlara büyük bir külfet yüklemek demektir. Halbuki Hz. Peygamber (s.a.s), "Ben, kolay ve müsamahalı olan Hanîflik (tevhid) İnancıyla peygamber olarak gönderildim"[82] buyurmuştur.
Bazı âlimler de, bunun vâcib olduğunu, ancak, Hak Teâlâ'nın, "Eğer bir seferde bulunuyorsanız, bir yazıcı da bulamazsanız, o vakit, birtakım rehinler alırsınız. Eğer birbirinizden emin olmuşsaniz, kendisine İnandan adam, rabbi olan Allah'dan korksun" (Bakara, 283)âyetiyte mensûh olduğunu söylemişlerdir. Bu, Hasan el-Basrî, Şa'bî ve Hakem İbn Uyeyne'nin görüşüdür. et-Teymî de, "Hasan el-Basrî'ye bu meseleyi sordum, o da bana, "isterse şahid tutar, isterse tutmaz. Hak Teâlâ'nın, "Eğer birbirinizden emin olmussamz..." dediğini duymaz mısın?" dedi." demiştir.
Allahu Teâlâ, borcu yazmayı emrederken, bu yazma hususunda iki şarta itibâr etmiştir.
Birinci şart: Bu, kâtibin âdil olmasıdır. Bu da Hak Teâlâ'nın, "Aranızda bir yazıcı da doğrulukla (onu) yazsın." buyruğundan anlaşılmaktadır. Bil ki, Hak Teâlâ'nın: emrinin zahiri, bu yazmanın herkese vâcib olmasını gerektirir. Ne var ki bu, imkânsız bir şeydir. Bazan o kimseler (muameleyi yapanlar), yazı yazmasını bilmeyebilirler. Buna göre, Cenâb-ı Hakk'ın emrinin mânası, bu yazma işinin mutlaka bulunması, demektir. Bu, Hak Teâlâ'nın tıpkı, "Erkek hırsızla kadm hırsızın ellerini kesin" (Maide, 38) âyetinde olduğu gibidir. Çünkü Maide 38 âyetinin zahiri, her ne kadar bu işi herkesin yapması gerektiğini ifâde ediyorsa da, ancak ne var ki biz bundan maksadın el kesmenin mutlaka tek bir insan, imâm (devlet başkanı), veya onun naibi, yahut da müsade ettiği bir görevli tarafından ifa edilmesi olduğunu anlamış olduk. İşte burada da böyledir. Sonra bizim belirttiğimiz bu husus, Hak Teâtâ'nın "Aranızda bir yazıcı da doğrulukla (onu) yazsın" buyruğu ile de kuvvet kazanmaktadır. Çünkü bu da, bundan maksadın, bu yazma işinin herhangi bir şahıs tarafından yapılabileceğine delâlet eder. [83]
Borç Ödemede Adalet Şartı Başa Dön
Cenâb-ı Hakk'ın:"adaletle" sözüne gelince, bu şu şekillerde izah edilmiştir:
a) Kâtibin, borcu ne fazla ne de noksan göstermeyecek ve ihtiyaç anında delil olabilecek bir biçimde yazmasıdır.
b) Kâtip, fakîh olursa, borcu, her iki tarafın da lehine olabilecek bir biçimde yazması gerekir. Hatta, taraflardan herhangi birinin, diğerinin kendi hakkını iptal edemiyeceği hususunda emin olabileceği bir biçimde yazması lâzımdır.
c) Bazı fakihler de, âyet-i kerimede geçen kaydından maksadın, "Kâtibin onu , ehl-i ilim arasında "müttefekun aleyh" olacak ve müslüman hâkimlerinden hiçbir hâkim de, müçtehid imamlardan bazısının mezhebine göre onu iptal edebilme imkânını bulamayacak bir tarzda yazması" olduğunu söylemişlerdir.
d) Yazılan şeyden muradın ne olduğu hususunda çekişmeye sevkedecek mücmel ve mübhem lafızlardan kaçınarak, açıkça yazmasıdır. Söylemiş olduğumuz bu hususlara riâyet ancak kâtibin fakîh, müçtehidlerin görüşlerini bilen ve müteşabih lafızları birbirinden tefrik eden bir edîb olması durumunda mümkündür. [84]
Borç Akdinin Yazılması İle İlgili Şartlar
Hak Teâlâ'nın: "Kâüp, Allah'ın kendisine öğrettiği gibi yazmaktan çekinmesin' emrine gelince, bu hususta birkaç mesele vardır: [85]
Birinci Mesele
Bu ifâdenin zahiri, yazabilen herkesi, yazmamaktan nehyeder ve yazmayı emreder. Bu hususta şu görüşler ileri sürülmüştür:
a) Bu, farz kılma manasında değil de, evlâ olana sevketme manasında bir emirdir ve manası şudur: "Allah Teâlâ, o kimseye yazmayı öğretip, şer'î hükümleri bilme şerefini nâsib ettiği için, ona yakışan, bu nimetin şükrünü edâ etmek gayesiyle, müslüman kardeşinin mühim işini yazarak yerine getirmesidir. Bu tıpkı Hak Teâlâ'nın: "Allah'ın sana iyilik edişi gibi sen de iyilik et." (Kasas, 77) âyeti gibidir. Allah Teâlâ, o kimseye bunları Öğreterek faydalandırdığı gibi, o da yazısı ile insanları faydalandırır.
b) Şâ'bî'nin görüşüne göre, yazma farz-ı kifâyedir. Eğer o kimse, bundan başka yazacak kimse bulamaz ise, bu şahsın onu yazması farz-ı ayn olur. Eğer yazabilecek başka kimseler bulur ise, bunu yazmak onlardan sadece birine vâcib olur.
c) Bu, yazabilene farzdır. Ancak bu hüküm, âyetteki "Yazana da, şahidltk edene de asla zarar verilmesin" sözü ile neshedilmiştir.
d) Farz olan, o kimsenin Allah'ın öğrettiği şekilde yazmasıdır. Yani, yazması düşünülmesi durumunda, o kimseye gereken, onu Allah'ın öğrettiği şekilde yazması, hiçbir şartını zedelememesi ve tarafların maksadına zarar verecek bir kayıt düşmemesidir. Çünkü bu şartlara riayet etmeden yazacak olursa, tarafların maksadı yerini bulmaz ve malları ziyan olur. Buna göre yazana sanki şöyle denilmektedir: "Eğer yazacaksan âdil bir biçimde yaz ve Cenâb-ı Hakk'ın itibar ettiği bütün şartlara itibar et." [86]
İkinci Mesele Başa Dön
Âyetteki "Allah'ın, kendisine öğrettiği gibi" ifâdesi ile ilgili iki ihtimal vardır:
1- Bu ifâdenin, kendinden öncesi ile ilgili olması...
Buna göre mana, "Hiçbir kâtip, Allah'ın kendisine öğrettiği kitabetten çekinmesin. Hiçbir kâtibe, Allah'ın öğrettiğinin dışında birşey yazması yakışmaz. O, Allah'ın kendisine öğrettiği yazıyı yazsın."
2- Bunun, kendinden sonrası ile ilgili olması... Buna göre takdir "Hiçbir kâtip yazmaktan çekinmesin" şeklinde olur ve söz burada biter. Bundan sonra Cenâb-ı Allah, "O kâtip, Allah'ın kendisine öğrettiği gibi yazsın" buyurmuş olur. Bu durumda birincisi, mutlak mânâda yazmayı emretmek olur. Cenâb-ı Hak bunun peşinden, ona öğrettiği kitabete göre yazmasını emretmiş olur. Bu iki izah, Zeccâc'a aittir.
Kitabette (yazmada)ki ikinci şart, Hak Teâlâ'nın "Üzerinde hak olan (borçlu) da yazdırsın" emridir. Bu ifâde ile ilgili iki mesele vardır: [87]
Birinci Mesele
Her nekadar şartların ve kayıtların nasıl yazılacağını bilen birisinin tercih edilmesi yazmada gerekli ise de, yazma işi ancak borçlu kimsenin yazdırması ile tamam olur. "Onun yazdırması" hükmüne, üzerindeki hakkın {borcunun) ne kadar olduğunu, ne olduğunu, nasıl olduğunu ve ne zamana kadar olduğunu ve benzeri şeyleri itiraf etmesi girer. İşte bundan dolayı Hak Teâlâ, "Üzerinde hak olan (borçlu) da yazdırsın" buyurmuştur. [88]
İkinci Mesele
ve kelimeleri aynı mânâya gelir.
Ferrâ, "Ona kitabı yazdırdım" şeklindeki kullanışın, Hicazlılar ile, Esed Kâbilesi'nin kullanışı olduğunu, şeklindeki kullanışın ise Temim ve Kays Kabilelert'nin kullanışı olduğunu söylemiştir. Kur'ân, her ikilügata göre de inmiştir. Nitekim Allah Teâlâ, müşriklerden naklen, "O, sabah akşam kendisine okunuyor (dikte ettiriliyor)" (Furkan, 5) buyurmuştur.
Sonra Cenâb-ı Allah "Habbi Allah'dan korksunr ondan hiçbir şeyi eksik bırakmasın" buyurmuştur. Bu, üzerinde hak olan (borçlu)ın, üzerindeki borcun ne kadar olduğunu eksiksiz söylemesini ve noksansız olarak vermesini emretmektir.
Daha sonra Hak Teâlâ:
"Eğer üstünde hak bulunan (borçlu) bir beyinsiz (cahil) veya bir zâif olur, yahut da bizzat yazdırmaya gücü yetmezse, velisi dosdoğru yazdırsın " buyurmuştur. Bunun mânâsı, "Borçlu kimsenin ikrarı muteber olmadığı zaman, muteber olan, onun velîsinin ikrarıdır. Bu âyetle ilgili birkaç mesele vardır: [89]
Birinci Mesele
Şu üç lafzın, yani "sefih", "zaîf" ve "bizzat yazdırmaya gücü yetmeyen" kelimelerinin başına (veyahut) lafzının getirilmiş olması, bunların başka başka şeyler olduğunu gösterir. Çünkü bu, "Borçlu kimsede, bu üç vasfın biri bulunduğu zaman, velisi o borcu dosdoğru yazdırsın" mânâsındadır. Binâenaleyh bu üç lafzın, birbirinden farklı şeyler olmast gerekir. Bunun böyle olduğu sabit olunca, âyet-i kerime'de geçen "sefîh" lafzını, buluğa ermiş kimselerden aklı noksan ve görüşü zayıf; "zaîf" lafzını ise küçük, deli ve bunak manasına hamletmek gerekir. Bunlar tamamen akıldan yoksun kimselerdir.
Bizzat yazdırmaya gücü yetmeyen "kimse" ise, dilsiz olduğu için yazdıramayan veyahut da lehine ve aleyhine olan şeyleri bilemeyen kimse demektir. İşte
Böyle kimselerin, ne yazdırmaları ne de ikrarları sahih olur. Mutlaka onların yerine, bunu yapacak birisinin bulunması gerekir. Bundan dolayı Hak Teâlâ, "Velîsi dosdoğru yazdırsın" buyurmuştur ki, bundan murad, bu üç durumdaki insandan herbirinin vetisidir. Çünkü malında tasarruf etmekten şer'an alıkonan sefîh'in velîsi ile, çocuğun velîsi, diğer işleri ikrar ettikleri gibi, borcu da ikrar ederler. Doğru olan görüş budur. İbn Abbas (r.a), Mukâttl ve Rebî' ise,âyetindeki "veensad, alacaklının velîsidir. Yani "Alacaklı olanın velisi yazdırsın" demişlerdir ki bu uzak bir ihtimaldir. Çünkü muteber olsa bile, iddia edenin sözü kabul edilmez. Yoksa, yazmaya ve şâhid tutmaya ne gerek var. [90]
Borç Akdinde Şahit Tutma İşi
Cenâb-ı Allah'ın müdayene'de itibar ettiği işlerden kincisi şâhid tutmadır. Bu "Erkeklerinizden iki de şâhid tutun" âyetinde beyan edilmiştir.
Bil ki, kitabetten maksad, inkâr edilmesi halinde, şâhidler vasıtası ile hakkı alabilmek için şâhid tutmadır. Bu ifâde ile ilgili birkaç mesele vardır: [91]
Birinci Mesele
kelimesi, "şâhid tutun" manasınadır. Nitekim, bu manad denilirmesi manasınadır. Buradaki vezni, ism-i fail manasınadır. [92]
İkinci Mesele
Ayettekifâdesindeki izafet hususunda şu görüşler ileri sürülmüştür:
1- Bu, "sizin dindaşlarınızdan, müslümanlardan" demektir.
2- Bazıları bunun, "hür erkeklerinizden.." manasında olduğunu söylemişlerdir.
3- Bu, "Adaletleri sebebi ile şâhidliğe uygun gördüğünüz kimselerden..." demektir. [93]
Üçüncü Mesele Başa Dön
Şâhidliğin şartları pek çoktur ve fıkıh kitaplarında sayılmıştır. Biz burada, bir tek meseleden bahsedeceğiz. O da şudur: Kadı Şüreyh, İbn Şîrîn ve Ahmed İbn Hanbel'e göre, kölenin şahadeti caizdir. İmâm Şafiî ve İmam Ebû Hanife (r.h)'ye göre ise caiz değildir. Şüreyh'in delili şudur: Bu âyetteki "Erkeklerinizden iki de şâhid tutun" emri köleye de, köle olmayana da şamil olan umûmi bir ifâdedir. Nasstan çıkartılan mana da buna delalet etmektedir.
Bu böyledir, çünkü insanın aklı, dini ve adaleti, yalan söylemesine manî olur. Bu şartlar bir araya geldiğinde, iddia edenin sözü bunlarla kuvvet kazanır. Bu da, o kimsenin hakkının yenmemesine sebeb olur. Akıl, din ve adalet, hürriyet ve kölelik sebebi ile değişmez. Binâenaleyh kölenin şâhidliğinin de makbul sayılması gerekir.
Şâfi'î ve Ebu Hanîfe'nin delilleri ise, "Şâhidler çağırıldıkları zaman kaçınmasın" ifadesidir. Bu ifâde, şâhid olan herkesin, şâhidliği yapacağı yere gitmesinin vâcib olduğunu, gitmemesinin ise haram olduğunu gösterir. Binâenaleyh âyet şâhid olan herkesin, şâhidliği yapacağı yere gitmesinin vâcib olduğuna delâlet edip, icmâ da kölenin gitmesinin vâcib olmadığına delâlet ettiğine göre, kölenin şahit olamaması gerekir. Yapılan bu istidlal güzeldir.
Cenâb-ı Allah'ın, "Erkeklerinizden iki de şâhid tutun" buyruğuna gelince, biz bazı âlimlerin, bunun, "şahadeti edâ etmeye uygun gördüğünüz erkeklerinizden iki de şâhid tutun" manasında olduğunu söylediklerini beyan etmiştik. Bu mânâya göre, kölelerin de buna uygun ofduğunu niçin kabul etmiyorsunuz?
Sonra Cenâb-ı Allah "Eğer iki erkek bulunmazsa, bir erkek şâhid ile iki kadın şâhid (yeter)" buyruğundaki J*-j ve kelimelerinin merfu oluşu hususunda şu dört izah yapılmıştır:
a) Bu "Bir erkek ile iki kadın (şâhid) olsun" takdirindedir.
b) Bu, "Bir erkek ile iki kadın şâhidlik etsin" takdirindedir.
c) Bu, "O zaman şâhid, bir erkekle iki kadındır" manasındadır.
d) Bu,Bir erkek ile iki kadın şahadet ederler" mânasmdadır. Bu takdirlerin hepsi, mümkün ve yerindedir. Bunları Alî İbn İsâ zikretmiştir. [94]
Şahidde Bulunacak Şartlar
Daha sonra Allah Teâlâ: "Razı olacağınız şâhidlerden" buyurmuştur. Bu, talakla ilgili olan "İçinizden adalet sahibi iki kişiyi de şâhid yapın" (Talak, 2) âyeti gibidir. Bil ki bu âyet, herkesin şâhid olmaya elverişli olmadığını gösterir. Fakîhler şöyle demişlerdir: "Şahadetin kabul edilebilmesinin on şartı vardır. Bunlar şahidin hür, baliğ, müslüman, âdil, neye şahadet ettiğini bilen, bu şahadeti sebebi ite bir menfaat elde etmeyecek veya bir zararı gidermeyecek olan, fazla yanılma özelliği ile tanınmayan, kişilik sahibi ve aleyhine şahadet ettiği kimse ile bir düşmanlığı bulunmayan bir insan olmasıdır."
Daha sonra Hak Teâlâ "Böylece kadınlardan biri unutursa, öbürü ona hatırladır" buyurmuştur. Bunun mânâsı şudur: Kadınların yapılarında, burûdet ve rutubetin çok olmasından ötürü, unutma kadınların genel karakteri olmuştur. İki kadının birden unutması, birinin unutmasından aklen daha uzak bir ihtimaldir. İşte bundan dolayı, biri unuttuğunda, diğeri kendisine hatırlatsın diye iki kadın bir erkeğe bedel sayılmıştır. Âyetten maksad da işte budur. Bu ifâde ile ilgili birkaç mesele vardır: [95]
Birinci Mesele
Hamza, hemzenin kesresi ile âyeti, (Eğer unutursa)şeklinde; buradaki lafzımda, şeddeli ve merfu olarak (Ona hatırlatır) şeklinde okumuştur. Bu, şartın cezasıdır. Buna göre fiili cezm mahallindedir. Fakat muzâf bir fiil olduğu için, cezm hali açıkça görülmemektedir. fiili ise merfûdur, çünkü "ceza" cümlesinin sonrası mübtedâdır. Diğer kıraat imamları ise, hemzenin fethası ile âyeti, şeklinde okumuşlardır. Bu kıraatin şu iki izahı vardır:
a) Bu, (unutursa diye) takdirindedir. Buna göre, buradaki lam harf-i cerri hazfedilmiştir.
b) Bu "unutacağı düşüncesiyle.." takdirindedir.
Buna göre eğer, "Şâhid tutmak, saptırmak için değil de hatırlatmak için olduğuna göre, bu söz nasıl doğru olur?" denilirse, biz deriz ki:
Burada iki maksat vardır:
a) Şahit tutmak. Bu da ancak, iki kadından birisinin diğerine hatırlatmasıyla mümkün olur.
b) Erkeğin kadına üstün kılınmış olduğunun izahı. Bu da, iki kadının bir erkeğin yerine geçmesinin, hükümdeki adaletin ancak böyle temin edileceğini beyân etmek içindir.. Bunu sağlamak da, ancak kadınlardan birisinin unutması halinde meydana gelir. Şahit tutmak ile erkeğin kadından üstün olduğunu beyân etmek kastedilip, bu da ancak iki kadından birisinin unutması, diğerinin de ona hatırlatması durumunda mümkün olunca, hiç şüphesiz bu iki husus elde edilmek istenen netice olmuş olur (matlûb). Bu, bu konuyu yazarken bu sorunun cevabı olarak hatırıma gelen husustur. Bu hususta ayrıca nahivcilerin
de, benim şahsen güzel bulmadığım başka cevaptan da vardır.. Bunlar, kitaplarda yazılıdır. Allah en iyisini bilendir. [96]
İkinci Mesele Başa Dön
Hak Teâlâ'nın"Kadınlardan biri unutursa" ifâdesindeki "dalâl"in hangi manaya geldiği hususunda şu iki izah yapılmıştır
a) Bu, unutmak anlamındadır. Nitekim Cenâb-ı Hak: "Uydurmakta oldukları şeyler, onlardan ayrılıp gayb oldu" (Enam, 24). yani "gitti" buyurmuştur.
b) Bunun mânâsı, kişinin yolu şaşırmasıdır. Bu iki izah, birbirine yakındır.
Ebu Amr ise, Arapça'da "dalâl"in manasının "kaybolmak", "yitmek" olduğunu söylemiştir.[97]
Üçüncü Mesele
Nâfi, İbn Âmir, Âsim ve el-Kisa Hamza şeddeli ve merfû olarak ibn Kesir ve Ebu Amr ise, şeddesiz ve nasb ileşeklinde okumuşlardır. Gerek jsi, gerekseÜ kelimelere kelimeleri gibi, aynı manada kullanılırlar. Fakat, şeddeli olarak kullanılmaları daha fazladır. Nitekim Hak Teâlâ:"Hatırlat, sen ancak bir hatıriatıcısm" (Gâşîye. 21} buyurmuştur. Bu kelimeyi şeddesiz olarak okuyanlar, onu Jüil babından olarak okumuşlardır. Süfyân İbn Uyeyne'den rivayet edilen durum hariç, bütün müfessirler hatırlatma manasına gelen bu "tezkir" ve "izkâr"ın unutmadan dolayı olduğu görüşündedirler. Süfyan İbn Uyeyne ise şeklinde okuyarak, bunun mânasının da, "onlardan biri diğer kadımda zikreder, hatırlatır" şeklinde olduğunu söylemiştir. Buna göre mâna, "O iki kadının yapacakları şahadetin toplamı, bir erkeğin şahadeti gibidir" şeklinde otur. Bu görüş, Ebu Amr İbn el-Alâ'dan da rivayet edilmiştir. el-Alâ şöyle der: "Kadının birisi şahadet edip, diğeri de gelerek onunla beraber şahadette bulunduğunda, o ona hatırlatmış olur... Çünkü bu iki kadın bir erkeğin yerine geçmiş olurlar."
Bu görüş, bütün müfessirlerin ittifakıyla bâtıldır. Bunun zayıf olduğuna şl iki husus da delâlet eder:
a) Kadınların sayısı ne olursa olsun, içlerinde bir erkek bulunmazsa, onların şahadetleri caiz olmaz. Durum böyle olunca, ikinci kadın birincisine hatırlatmamış olur.
b) Hak Teâlâ'nın, sözü, O'nun ifâdesinin mukabili olarak zikredilmiştir. Binâenaleyh, "ed-dalâl" sözü, unutma ile tefsir edilince, hatırlatma da, nisyânın zıddı olarak tefsir edilmiş olur.
Daha sonra Hak Teâlâ: "Şâhitler çağırıldıkları zaman kaçınmasın" buyurmuştur. Bu hususta birkaç mesele vardır: [98]
Birinci Mesele
Âyetin tefsiri hususunda şunlar söylenmiştir:
a) En doğru olan bu görüşe göre, Hak Teâlâ şahadette bulunacak olan kimseyi, hak sahibinin, onun şahadetine ihtiyaç duyduğunda şahadette bulunmamaktan nehyetmiştir.
b) Bundan maksat, mutlak anlamda şahadeti üstlenmektir. Bu, Kalâde nin görüşüdür ki, Kaffâl da bunu tercih ederek şöyle demiştir: "Cenâb-ı Hak kâtibe, yazmaktan kaçınmamasını emrettiği gibi, şahide de, şahadeti üstlenmekten kaçınmamasını emretmiştir. Çünkü bunlardan her biri (şehâdet ve kitabet), birbirleriyle ilgilidir. Bu iki şey bir arada olmazsa, haklar zayi olabilir.
c) Bundan murad, başkası bulunmadığı zaman şahadeti üstlenmektir.
d) Bu, Zeccâc'ın görüşüdür. Buna göre bundan maksat, iki şeyin tamamıdır. Yani, ilk defa şahadeti üstlenmek ikinci olarak da onu yerine getirmektir. [99]
Gerektiğinde Şahitlik Etmenin Lüzumu Başa Dön
Birinci görüşte olanların delilleri şunlardır:
1- HakTeâlâ'nın, "Şâhidler ça-ğırıldıklan zaman kaçınmasın" emri, onların şâhid olmalarının takdimini gerektirir. Bu da fiilen ancak, şahadet îfa edilirken mümkün olabilir. Şahadeti üstlenme zamanı, onların şâhid olmaları zamanından önce bulunamaz.
Buna göre şayet, "Bu, Hak Teâlâ'nın, "Erkeklerinizden iki de şâhid tutun" buyruğu ile müşkillik arzeder. Nitekim Cenâb-ı Hak, yazmazdan önce de kâtibi, kâtip olarak adlandırmıştır" denilirse, biz deriz ki:
Bizim zikretmiş olduğumuz delil, bu âyette zaruret sebebiyle zikredilmem iştir. Binâenaleyh, bunu, zaruret illetinden dolayı o âyette terketmemiz caiz olmaz.
2- Hak Teâlâ'nın, "Şâhidler çağırıldıkları zaman kaçınmasın" emrinin zahiri, şahadetten kaçınmayı nehy; bilfiil şahadette bulunmayı emirdir. Bu da, herkes hakkında vücub ifâde eder. Şahadeti üstlenmenin herkese vâcib olmadığı, bilinen bir husustur, Binâenaleyh bunu, o mânaya hamletmek caiz
değildir. Şahadeti üstlendikten sonra onu bilfiil edâ etmek ise herkese farz ve Hak Teâlâ'nın "Şâhidliği gizlemeyiniz" ( Bakara, 283) buyruğu ile de te'kid edümiştir. Binâenaleyh bu daha evlâdır.
3- Şâhid tutmayı emretme, bazı bakımlardan şahide bu şâhidliği üstlenmeyi emretmeyi ifâde eder. Binâenaleyh böylece şahadeti üstlenmeyi emretme işi, Hak Teâlâ'nın, "Erkeklerinizden iki de şâhid tutun" emrinin hükmüne girer. Bundan dolayı âyetteki "Şâhİdler çağırıldıkları zaman kaçınmasınlar" buyruğunu, başka bir mânâya hamletmek gayesi ile, şahadeti bilfiil yerine getirmeyi emretme manasına vermek gerekir. Bu sebeble, bu daha evlâ olur. Yaptığımız izah ile, âyetin, şahidin şâhidliğe çağrıldığında, şahadetten kaçınmamasının farz olduğuna delâlet ettiği ortaya çıkmış olur.
Bil ki, şâhid ya belli bir kimsedir, veyahut da buna şâhid olan birçok insan vardır. Eğer şâhid belli birisi ise, bu kimsenin şahadeti ifâ etmesi farz olur. Eğer birçok insan buna şâhid olabilecek ise, bu şahadet o zaman farz-ı kifaye olur.
Bu âyetin, kölenin şahadetinin caiz olmadığınadelâlet ettiğini yukarıda açıklamıştık. Binâenaleyh burada aynı mevzuyu tekrar etmiyoruz.
Şâfi'î (r.a) şöyle demiştir: "Bir şahid ve yemin ile hüküm vermek caizdir." Ebu Hanife (r.a) ise bunun
caiz olmadığını söylemiştir. Ebu Hanife, bu âyeti delil getirerek şöyle demiştir: "Allahu Teâlâ iki erkek şâhid bulunmadığı zaman, bir erkek ve iki kadının şâhid olacaklarını özellikle belirtmiştir. Binâenaleyh tek bir şâhid ve yemin ile yetinmeyi caiz görürsek, Allah'ın bu belirlemesi bâttl olmuş olur."
Şâfi'î (r.a)'nin delili ise, Hz. Peygamber (s.a.s)'in bir şâhid ve yemin ile hükmetmiş olmasıdır. Bu husustaki geniş izah, fıkıh hilâfiyat kitaplarında vardır. [100]
Birinci Mesele
Bil ki, Allahu Teâlâ, borçla alış veriş yaparken önce yazmayı, sonra da şâhid tutmayı emredince, bunu İkinci defa te'kid yollu tekrar ederek, yazmayı yeniden emretmiş ve "Az olsun, çok olsun, o borcu vadesi ile birlikte yazmaktan üşenmeyin" buyurmuştur. Bu ifâde ile ilgili birkaç mesele vardır:
bıkmak, cam sıkılmak ve usanmak manası nadir "o şeyden usandım" denilir. Âyetten maksad, borç ister az ister çok olsun, insanları yazmaya teşviktir. Çünkü bu ihtiyata göre, ma! az da olsa çok sayılır. Zira az mal sebebi ile meydana gelen münakaşalar, çoğu kez büyük fesatlara ve tehlikeli olaylara götürür. İşte Hak Teâlâ, bundan dolayı, borç alınan mal az olsun çok olsun yazmayı emretmiş, böylece de "üşenmeyin" yani, "Bıkmayın, eğer bıkar ve yazmayı bırakırsanız sonra pişman olursmunuz" buyurmuştur.
Buna göre, "Bu emre, çok az şeylerin borç alınmasında da yazma dahil midir?" denilir ise, biz deriz ki: Hayır. Çünkü bu örfe bırakılmıştır ve örten önemsiz şeyler yazılmaz. [101]
İkinci Mesele
Âyet-i Kerime'deki,sözünün mahalli, şu iki şeyden dolayı mansubtur:
a) Onu, te'vii-i masdara çevirmek. Buna göre takdirişeklinde olur.
b) Başındaki harf-i cerr hazfedildiği için... Buna göre, âyetin takdiri şeklindedir. [102]
Üçüncü Mesele
Âyetteki sözündeki mef'ul (hû) zamiri mutlaka daha önce geçen bir şeye râcîdir. O geçen şey de, ya "deyn" (borç), veyahut da "hak" kelimeleridir. [103]
Dördüncü Mesele Başa Dön
Bu ifâde, her iki fiil de yâ harfi ile şeklinde de okunmuştur.
Sonra Hak Teâlâ:
"Bu, Allah yanında adalete daha uygun, şâhtdlik İçin daha sağlam ve şüpheye düşmemenizi daha çok temin edicidir" buyurmuştur. Bil ki, Cenâb-ı Allah, yazma işinin şu üç faydası olduğunu beyân etmiştir:
Birinci fayda: "Bu, Allah yanında adalete daha uygun" sözüdür. Bu ifâdedeki fö} kelimesindeki ü ism-i işaretinin neye işaret ettiği hususunda şu iki açıklama yapılmıştır:
a) Bu, Hak Teâlâ'nın, masdar mânâsında olanfâdesine işarettir. Yani, "Bu yazmanız adalete daha uygundur" demektir.
b) Kaffâl (r.h), bunun "size emrettiğim bu yazma ve şâhid tutma işi, isteyenler içindir" manasında olduğunu söylemiştir. Âyetteki vasfı, "Allah katında daha âdildir" manasındadır. iali kelimesi isim , kelimesi isemaşdardır. Kişi âdil olduğu zaman "Falançat, hükmetmesinde âdil oldu, o âdildir" denilir. Nitekim Hak Teâlâ, "Allah, şüphe yok ki âdil olanları sever" (Hucurat, 9) buyurmuştur. Yine birisi zulmettiğjnd >» "O, zalimdir" denilir. Nitekim Hak Teâlâzulmedenlere gelince, onlar cehenneme odun oldular" <on. 15) buyurmuştur. Bu, Allah yanında adalete daha uygun olmuştur, çünkü borç yazılınca hakka ve doğruya yakın, cehalet ve yalandan da o nisbette uzak olmuş olur. Böylece de bu, Allah, katında adalete daha uygun olur. Bu, Hak Teâlâ'nın: "Onlan babalarına nisbetle çağırın. Bu, Allah indinde daha doğrudur." Yani daha âdil ve sizin onları babaları olmayan kimselere nisbet etmenizden gerçeğe daha uygundur (AHzab, 5) âyeti gibidir.
İkinci fayda, âyetteki "şahldllk için daha sağlam" sözüdür. Buradaki kelimesinin mânâsı, eğriliğin zıddı olan, dosdoğru olmadır. Çünkü dosdoğru olan şey, eğri büğrü olan şeyin zıddıdır.
Buna göre şayet, "Âyetteki ve ism-i tafdilleri, neden bina edilmiştir?" denilirse, biz deriz ki: Sibeveyh'e göre, bunların laiillerinden olmaları mümkün olduğu gibi, ism-i tafdilinin İsm-i failindenkelimesinin i kelimesinden olmaları da mümkündür.
Bil ki kitabetin (yazmanın), şâhidlik için daha sağlam olması, yazmanın hatırlama ve hıfzın bir sebebi olmasından dolayıdır. Böylece bu, doğruya daha yakın olmuş olur. Birinci fayda iie ikinci fayda arasındaki fark şudur: Birincisi, Allah'ın rızasını elde etme, ikincisi ise dünyevî menfaati sağlama ile ilgilidir. Dinin, dünyaya tercih edilmesi gerektiğini ihsas ettirmek için, birinci fayda ikinciden önce zikredilmiştir.
Üçüncü fayda, âyetteki "şüpheye düşmemenizi daha çok temin edicidir ifadesidir. Yani, "Bu, tarafların kalblerinde şek ve şüphenin zail olmasına daha uygundur" demektir. İlk iki fayda ile, bu üçüncüsü arasındaki fark şudur: İlk ikisi, menfaatin elde edilmesiyle ilgilidir. Bunlardan birincisi dinî, ikincisi de dünyevî menfaatin elde edilmesine işarettir. Üçüncüsü ise, insanın hem kendisinden, hem de başkasından zararı defetmesine işarettir.
İnsanın kendisinden zararı defetmesi şu şekilde olur: O, bu sayede, bu işin nasıl olduğunu ve söylediği şeyin doğru mu yanlış mı olduğunu kafasına
takmaz. Başkasından zararı gidermesi de şu şekilde olabilir: Bu kimse, onun bazan yalan söylediğini ve hatalı davrandığını düşünebilir; Böylece de gıybet ve iftira günahına düşebilir. Bunlar, ne güzel faydalar ve ne âdii hükümlerdir. Ne güzel de sıralanmışlardır!
Sonra Allahu Teâlâ: "Ancak aranızda devredeceğiniz ve peşin yaptığınız bir ticaret olursa, bu müstesna.." buyurmuştur. Bununla ilgili birkaç mesele vardır: [104]
Birinci Mesele
Buradaki, istisna edatı ve istisnası hususunda şu iki görüş ileri sürülmüştür:
a) Bu, istisnâ-ı muttasıldır.
b) Bu, istisnâ-ı munkatî'dır.
İstisnâ'ı muttasıl sayılması durumunda şu iki izah yapılmıştır:
1- Bu istisna, "Belirlenmiş bir vakte kadar birbirinize borçlandığınız zaman onu yazın" cümlesinden yapılmıştır. Çünkü borç karşılıklı alışveriş etmek, bazan yakın bazan uzak bir müddet için olur. Cenâb-ı Hak, borçla alış-veriş ederken yazmayı emredince, bu hükümden, yakın zamanlı olanı istisna etmiştir. Buna göre âyetin takdiri:
"Belirlenmiş bir vakte kadar birbirinize borçlandığınız zaman onu yazın, ancak mühlet yakın ise bu müstesna" şeklindedir ki bundan murad peşin yapılan ticarettir.
2- Bu istisna, âyetteki, "Az olsun, çok olsun o borcu vâdesi ile yazmaktan üşenmeyin" kısmından yapılmıştır. Buradaki istisnanın munkatı' sayılması halinde ise, âyetin takdiri: "Fakat o, aranızda devredeceğiniz ve peşin yaptığınız bir ticaret olursa, onu yazmamanızda size bir vebal yoktur" şeklinde olur. Buna göre, istisna cümlesi müste'nef (yeni) bir cümle olmuş olur. Cenâb-ı Allah, insanlar arasında çokça yapıldığı için, bu tür ticarette yazmamaya ve şâhid tutmamaya müsaade etmiştir. Eğer bu şekildeki ticarette yazma ve şahid tutma şart kılınmış olsaydı, bu insanlara güç gelirdi. Çünkü alış-veriş yapanlardan herbiri, hakkını karşı taraftan aynı anda ve yerde aldıkları zaman bir inkâr etme korkusu olmaz. Bundan dolayı da yazmaya ve şahid tutmaya gerek yoktur. [105]
İkinci Mesele Başa Dön
Âyetteki kısmındali ile ilgili iki görüş vardır:
1- Bu, bizim âyetinin tefsirinde bahsettiğimiz gibi, "meydana geldi, vâkî oldu" manasında olan dır.
2- Ferrâ şöyle demiştir: "Dilersen sen onu, nakıs fiil olan kabul edersin ki bu durumdaifâdesi onun ismi kısmı da haberi olur. Buna göre âyetin takdiri: "Onun, aranızda cereyan eden peşin bir ticaret olması müstesna..." şeklinde olur." [106]
Üçüncü Mesele
Âsım, "ticaret" kelimesini, mansub olarak seklinde; diğer kıraat imamları ise, merfû olarak şeklinde okumuşlardır. Mansub okunuş, kelimenin fiilinin ismi sayılmasına göredir. Bu durumdajçjn bir isim takdir etmek gerekir. Bunun da birkaç şekli vardır:
1- Bunun takdir"O ticaretin, peşin yapılan bir ticaret olması müstesna..." şeklindedir. Buna benzer bir şekilde şâir şöyle demiştir:
"Esedoğulları, o gün, parlak yıldızlı bir gün olduğu zaman bizim belâmızı biliyor musunuz?" takdirindedir.
2- Bunun takdiri, "iş ve durumun, peşin bir ticâret olması müstesna.." şeklindedir.
3- Zeccac, bunun takdirinin "Borçlanmanın peşin bir ticaret olması müstesna..." şeklinde olduğunu söylemiştir. Ebû Ali el-Fârisî, bu takdirin caiz olmadığını, çünkü borçlanmanın peşin bir ticaret olamayacağını söylemiştir.
Ebû Ali'ye şöyle cevap verilebilir: Borçlanma bir saat mühlet için olursa, onu peşin ticaret saymak mümkündür. Çünkü insan bir elbiseyi, bir saat sonra parasını vermek üzere alırsa, bu hem bir müdayene (borçlanma), hem de peşin bir ticaret olur. Âyetteki "ticaret" kelimesinin merfû okunuşunun izahı ise, ikinci meselede yaptığımız izahın aynısıdır. Allah en iyi bilendir. [107]
Dördüncü Mesele
Ticaret, kazanç sağlamak için, ister peşin olsun, ister veresiye olsun, malda tasarrufta bulunmaktan ibarettir. Meselâ Adam ticaret yaptı, o tacirdir " denilir. Bil ki, alış-veriş, ister borç mukabili, isterse mal mukabili olsun, bu peşin ticaret sayılır. Buna göre Hak Teâlâ'nın: "Peşin yaptığınız bir ticaret olursa, bu müstesna" istisnasını zahirî mânâsına hamletmek mümkün değildir. Aksine âyette bahsedilen ticaretten murad, kendisinde ticaret yapılan şey demektir. Bu şeyin, insanlar arasında devretmesinin, dönüp dolaşmasının manası ise, insanların o şey hususunda elden ele peşin muamele yapmalarıdır.
Sonra Hak Teâlâ O zaman bunu yazmamanızda size bir vebal yoktur" buyurmuştur. Bu, "Yazmayı bırakmada size bir zarar yoktur ve bundan dolayı size günah olmaz" manasındadır. Çünkü Cenâb-ı Hak, bunun günah olduğunu murad etmiş olsaydı, bu yazma onlara farz olurdu ve alacaklı da yazmadığı için günaha girmiş olurdu. Halbuki böyle değildir. Çünkü yukarıda da anlattığımız gibi, yazmamada bir zarar söz konusu değildir.
Sonra Cenâb-ı Hak: "Alış-veriş yaptığınız zaman da şâhid tutun" buyurmuştur. Müfessirlerin çoğu şöyle demişlerdir: "Bundan murad şudur: Hernekadar peşin ticarette yazma işi onlardan kaldırılmış ise de, şâhid tutma kaldırılmamıştır." Çünkü yazma olmaksızın şâhid tutma daha az zordur. Bir de bunda, ihtiyaç duyulduğunda "unutma"dan endişe edilmez. Bil ki bu emirden maksad, insanları ihtiyatlı olana sevketmektir.
Daha sonra Allah Teâlâ: 'yazana da şâhtdlik edene de asta zarar verilmesin" buyurmuştur. Bil ki bunun, kâtip ve şahidi, alacaklı olana zarar vermekten nehiy manasına gelmesi muhtemeldir. Kâtibin zarar vermesi, borcu fazla veya noksan yazması veyahut da yazarken ihtiyatı terketmesi sebebiyle olur. Şahidin zarar vermesi ise, ya şâhidliği hiç yapmama veya işe yaramaz bir şekilde şâhidlik etmesi ile olur. Yine bunun, hak sahibi kâtibe ve şahide, onları zarara sokmak veya mühim işlerinden alıkoymak suretiyle, zarar vermekten nehyi ifâde etmesi de muhtemeldir. Birincisi müfessirlerden ekserisi ile, Hasan el-Basrî, Tavus ve Katâde'nin görüşüdür. İkincisi ise İbn Mes'ud, Ata ve Mücâhidin görüşüdür.
Bil ki her iki ihtimal de Arapça açısından mümkündür. Bu iki ihtimal, âyetteki fiilindeki idğama dayanır. Birinci ihtimal, kelimenin aslının, ilk râ harfinin kesresi il şeklinde olmasına dayanır. Buna göre kâtip ve şâhid, zararın faili olurlar. İkinci ihtimal ise, kelimenin asılının, birinci râ harfinin fethası ile şeklinde meçhul olmasına dayanır. Buna göre kâtip ve şâhid zararın mef'ûlü (nâib-i faili) olmuş olurlar. Bu âyetin bir benzeri de Bakara süresindeki, Anne çocuğu yüzünden zarara uğratılmasın" (Bakara. 233) âyetidir. Biz, o âyeti tefsir ederken bu lafzı iyice açıklamıştık.
Zikrettiğimiz bu iki ihtimalin delili, Hz. Ömer (r.a)'in bu ifâdeyi idğamsız ve birinci râ'nın kesresi ile şeklinde; İbn Abbas (r.a)'ın ise yine idğamsız, fakat birinci râ'nın fethası ile şeklinde okumuş olmalarıdır.
Zeccâc birinci görüşü tercih etmiş ve buna, âyetteki "Bunu yaparsanız, o sizin için bir uskur" buyruğu ile istidlal ederek, şöyle demiştir: "Fısk isminin, alacaklının hakkının tamamen zayi olması için yazıyı tahrif eden kâtip ile şâhidliği yapmayan kimseye verilmesi, kâtip ile şahide zarar veren kimseye verilmesinden daha uygundur. Bir de Hak Teâlâ, şâhidlik etmekten kaçınan kimseler hakkında, "Kim onu gizlerse, hakikaten onun kalbi günahkârdır" buyurmuştur ki fâsık ile günahkârın mânâsı, birbirine yakındır.
İkinci ihtimali savunanlar ise şu şekilde delil getirmişlerdir: "Eğer bu kâtip ile şahide bir hitap olsaydı, o zaman bunun, "Siz ikiniz eğer bunu yaparsanız, o sizin için bir fısktır" şeklinde olması gerekirdi. Bu borçla alış-veriş yapanlara bir hitap olduğu için, zarar vermekten nehyolunanfar onlardır." Allah en iyisini bilendir.
Sonra Cenâb-ı Allah "(Bunu) yaparsanız, o sizin için bir ftskhr" buyurmuştur. Bu hususta da şu iki izah yapılır: '
1- Bu ifâdenin, sadece bu borçlanma mevzuu ile ilgili olması muhtemeldir. Buna göre mana, "Eğer nehyettiğimiz bu zararı verirseniz..." şeklindedir.
2- Bu ifâde, bütün mükellefiyetler hakkında umûmîdir. Buna göre mana, "Eğer yasakladıklarımızdan birini yapar veya emrettiklerimizden birini terkederseniz, bu sizin için bir fısktır " yani "Allah'ın emrinin ve taatının dışına çıkmadır" şeklinde olur.
Sonra da Cenâb-ı Hakj yani "Burada sizi sakındırdığı zarar verme hususunda Allah'tan korkunuz" buyur
Sonra Allah Teâlâ:"Allah size öğretiyor" yani, "Allah size, dinî hususlarda güzel ve hoş olan şeyleri öğrettiği gibi, dünyevî hususlarda güzel ve ihtiyatlı olan şeyleri de öğretiyor" demektir. Allah'ın, "Allah herşeyt hakkıyla bilendir" buyruğu, Allah Teâlâ'nın dünya ve âhiretin bütün faydalarını bildiğine işarettir. [108]
"Eğer yolculukta olur ve bir yazıcı da bulamazsanız, o zaman (borçludan) alınacak rehinler (yeter). Eğer birbirinizden emin olmuşsanız, kendisine inanılan adam (borçlu), Rabb'i Allah'tan korksun ve emanetini ödesin.
Şâhidliği gizlemeyin. Kim onu gizlerse, hakikaten onun kalbi günahkârdır. Allah ne yaparsanız hakkıyla bilendir" (Bakara, 283).
Bil ki Allah Teâlâ, bu âyette alış-verişleri üç kısma ayırmıştır; yazı ve şâhid tutarak, alınan bir rehin mukabili olarak, bir de karşılıklı güvenle yapılan alış-veriş etme. Cenâb-ı Hak, önceki âyetin sonunda yazmayı ve şâhid tutmayı emredip, bu hususun çoğu zaman ya yazacak birisinin bulunmaması, veyahut da yazacak kimse bulunsa bile yazacak malzemenin bulunmaması sebebi ile, yolculuk esnasında imkânsız olabileceğini bildirince, işi sağlama almaya dayanan başka bir alış veriş şekli zikretmiştir ki, bu da rehin almadır. Tefsirini yaptığımız âyetin, önceki âyetlerle irtibatı budur. Bu yof, yazma ve şahid tutma ile olandan daha ihtiyatlı bir yoldur.
Bu âyetle ilgili birkaç mesele vardır: [109]
Sefer (Yolculuk) Kelimesi Hakkında Başa Dön
Biz, kelimesinin nereden iştikak ettiğini, (Bakara, 184) âyetinin tefsirinde zikretmiştik. Burada tekrar ele alacağız. Dilciler şöyle muştur. Yahud bu ifâde de, umûmî bir ifâdedir ve mânâsı, "Allah Teâlâ'nın bütün emir ve yasakları hususunda Allah'tan korkun" şeklindedir. demişlerdir: "Bu kelime, ortaya çıkma manasına gelir. Meselâ "sifr" kelimesi, kitap demektir. Çünkü kitap birşeyi ortaya kor ve izah eder. Yolculuğa da "sefer" denmiştir. Çünkü yolculuk insanların huyunu huşunu ortaya çıkarır, veyahut da insan, gölgeliğinden sahraya çıktığında, herkesçe görülebilir. Veyahut da insan sahraya çıktığında, evi boş ve muhafazasız kalır. Tan a£ardığında (sabah ortaya çıktı); kadın peçesini açtığında "Kadınyüzünüaçtı"yani "insanlaragöründü" denilir.Yine, kalbte olan niyet ortaya çıktığında yû\i kadın bir yeri süpür-
düğü zaman denilir süpürme manasınadır. Çünkü sen bir yeri süpürdüğünde, toz altında kalan şeyleri ortaya çıkarmış olursun. Rüzgâr yaprakları süpürüp götürdüğünddenilir. Güneşin batmasından sonra, gündüzden arta kalan beyazlığa da, açık olduğu için yi-denilir. [110]
Rehin Kelimesi Hakkında
"Rehin" kelimesinin asıl manası devamdır. Birşey devamlı hale geldiği denilir. Devamlı olan nimete dei denilir.
Bu asit mânâyı anladığında biz deriz ki, âyetteki "rehin" kelimesi (mef'ûl-ü mutlak) masdardır. Birşeyi, birisinin yanında koyduğund dersin. Nitekim şâir:
"Benimle karşılıklı rehinleşir (rehinleşmede yarışır) ve, bana oğullarını rehin bırakır; söylediğime karşılık, ben de oğullarımı ona rehin bırakırım."
Bunu iyice kavradığın zaman biz deriz ki: Masdarlar {mef'ûl-ü mutlaklar), bazan mef'ûl-ü mutlak olmaktan çıkar, isim (mef'ûl'ün bih) olurlar. Böylece de fiil onda mef'ûlü mutlak olarak amel etmez. Buna göre, mesela sen"Zeyd'in yanına bir rehin bıraktım" dediğin zaman, bu cümlendekielimesi mef'ûl-ü mutlak olarak değil, mef'ûlün bih olarak mansub kılınmıştır. Nitekim bu aynen, "Zeyd'in yanına bir elbise rehin bıraktım" demen gibidir. Bu kelime, bu şekilde mefûlün bih kılınınca, isimler gibi cemî kılındı. Bu, veşeklinde cemî olur. Meselâ A'şâ'nın şu beytişeklinde cemîlenmiştir.
Ona, oğullarımdan hiçbirini rehin olarak vermeyeceğim Çünkü o da, daha önce ifsad etmiş olanlar gibi, oğullarımı ifsâd eder.."
Bu'âys de şöyle demiştir:
"Aden önünde gecelediği halde, Suâd uzaklaşıp gitti; ve onun yanındaki rehinlere de, senden önce el konuldu."
Bizim sözümüzün bir benzeri d gibi kelimelerdir. Zeccâc* veznini kalıbında cemi olarak getirilmesi azdır" demiştir. Ferrâ,kelimesinin cem'ininkelimesinin ceminin dolduğunu söylemiştir. Böyleckelimesi, "cem'u'l-cem" (çoğulun çoğulu) olmuş olur. Bu,
Arapların tıpktabirleri gibidir. Bazı kimseler de Ferrâ'nın bu görüşünün aksini savunarak kelimesinin cem'inin kelimesinin cem'inin deolduğunu söylemişlerdir.
Bil ki, bu iki görüş birbirleriyle bir çelişki teşkil edince, bunların her ikisine de itibar edilmez. Özellikle Sibeveyh, cem'u'l-cem'in daima aynı olmadığı, aynen gelmeyeceği görüşündedir. Binâenaleyh, ancak üzerinde ittifak edilen şeyi söylemek gerekir.kelimesinin,kelimesinin çoğulu^ olmasına gelince, bu açık olan kıyasî bir çoğuldur. Meselâelimelerinde olduğu gibi. [111]
Üçüncü Mesele Başa Dön
İbn Kesir ile Ebu Amr, râ ve hâ harflerinin dammesiylej şeklinde okumuşlardır. Yine bu iki zatın bu kelimeyi, râ'nın ötresi, hâ'nın da sükûnu ile şeklinde okudukları da rivayet edilmiştir. Diğer kıraat imamları ise şeklinde okumuşlardır. Ebu Amr, "lafzının ancak atlar hakkında kullanıldığını biliyorum. İşte bundan dolayı, atlar hakkında kullanılan bu kelimeyle kelimesinin cem'i olanj kelimesinin arasını ayırmak için şeklinde okunmuştur" demiştir.
Ebu Amr'ın kıraati ise, râ harfinin ötresi ve hâ'nın de sükûnuyla şeklindedir. Ahfeş, bu şekilde okumanın güzel olmadığını; çünkü vezninin şeklinde cemi yapılmasının şaz bir durum olup çok az rastlandığını söylemiştir. Nitekim, kâf harfinin bazan dammesi, bazan da sükûnuyla, v; hurma hakkındai şeklinde söylenmektedir. [112]
Dördüncü Mesele
Âyette bir hazf bulunmaktadır. Dilersek bu ifâdeyi mübtedâ kabul eder, haberi de takdir ederiz. Buna
göre kelamın takdiri,
"O takdirde, alınmış rehinler şâhidlerin yerine geçer" şeklinde olur. Veya, bu iki kelimenin yerine geçecek olan "O kimseye, alınacak rehinler gerekir, vardır" takdiri yapılır. İstersek de bu kelimeyi haber sayıp, mübtedâsını takdir ederiz. Buna göre takdirBelge, alınacak rehinelerdir" şeklinde olur. [113]
Beşinci Mesele
Bugün fukahâ, ister yolcu (seferî) ister mukîm olsun yine ister yazıcı bulunsun ister bulunmasın , ikisinin de hükmünün aynı olduğu hususunda ittifak etmişlerdir. Mücahid, âyetin zahirine dayanarak rehnin sadece seferde caiz olabileceği görüşündedir. Bugün, Mücahidin görüşüyle amel edilmemektedir.
Âyetteki "sefer.." kaydı, genel durum göz önüne alınarak getirilmiştir. Bu Hak, Teâlâ'nın tıpkı,"Eğer endişe ederseniz, namazdan kısaltmanızda size bir vebal yoktur.." (Nisa. 101) âyeti gibidir.Halbuki âyette bahsedilen korku,seferde farz namazların kısaltılabil-mesinin şartından değildir. [114]
Altıncı Mesele
Rehn ile ilgili meseleler çoktur. Müşâ' (taksim edilmemiş ortak şey ve arazi)'nin rehn olarak verilmesinin caiz olmayacağını söyleyen kimseler, bu âyet-i kerimenin "rehnin ele geçmesinin (makbûd olmasının) farz olduğuna" delâlet ettiğini söyleyerek, istidlalde bulunmuşlardır. Akıl da buna delâlet eder. Çünkü rehin almaktan maksat, alacaktı tarafın, verdiği şeyin inkâr edilmeyeceğine dair güven içinde olması, buna dair teminat almasıdır. Bu ise ancak, "kabz" (ele almak, ele geçirmek) ile mümkün olur. "Müşâ"' olan şeyin ise ele geçmesi, (makbûd olması) mümkün değildir. Binâenaleyh, müşâ'ın rehn olması gerekir.
Sonra Hak Teâla "Eğer birbirinizden emin oimuşsanız, kendisine inanılan adam (borçlu) emanetini ödesin.." buyurmuştur
Bil ki bu, âyet-i kerimede zikredilen alış-veriş şekillerinin üçüncüsüdür. Bu da, güvene dayanarak yapılan alış-veriştir (bey'u'l-emâne). Yani, kendisinde yazı, şâhid ve rehin olmayan atış-veriş şekli... Bu hususta birkaç mesele vardır: [115]
Birinci Mesele Başa Dön
Bir kimse bir kimseye güvenip ondan endişelenmediğine denilir. Nitekim Hak Teâlâ:
"Bundan önce kardeşi Yusuf u size emniyet ettiğim gibi hiç onu size emniyet edebilir miyim?" (Yusuf. 64) buyurmuştur. Buna göre Hak Teâlâ'nın: O sözünün mânâsı, "O hak sahibi, borçlu kimsenin hainlik edip inkâr edeceğinden bir endişeduymazsa yani,"borç veren kimsenin nazarında emîn ve güvenilir bir kimse olan o borçlu kişi, borcunu ödesin. Borcunu edâ edeceği ve hakkını ona vereceği hususunda, hak sahibinin hakkındaki hüsnü zannına muhalefet etmesin!.." demektir. Nitekim: "ondan emin oldum; o kendisinden emin olunulan kimsedir; ona güvendim, o güvenilen bir kimsedir " denilir.
Sonra Hak Teâlâ: "Rabb'i olan Allah'tan korksun" buyurmuştur. Yani, borçlu kimsenin Allah'tan korkması ve borcunu asla inkâr etmemesi gerekir. Çünkü borç veren kimse, alacağı hususunda o kimseye güvenip, ondan herhangi bir yazı isteme, şâhid tutma ve rehin alma gibi vesikalar taleb etmeksizin ona güzel bir şekilde davranınca, bu borçlu kimsenin de Allah'tan sakınması, borcunu inkâr etmeme ve zamanı geldiğinde de onu ödeme hususlarında alacaklıya aynı şekilde güzel muamelede bulunması gerekir.
Âyet hakkında başka bir görüş de şudur: Bu ifâde, malını eksiksiz aldığında, rehn alan kimseye, almış olduğu rehni geriye vermesiyle ilgili olan bir hitaptır. Çünkü aldığı rehin de, o kimsenin elinde bir emânettir. Ama, kabule şayan olan görüş birincisidir. [116]
Bu Âyette Nesh Sozkonusu Değildir
Bazı âlimler bu âyetin, yazmanın, şahid tutmanın ve rehin almanın vâcib olduğuna delâlet eden önceki âyetleri neshettiğinı söylemişlerdir. Bil ki, mecbur eden bir delil bulunmadan, neshin vuku bulduğunu kabut etmek hatadır. Aksine önceki âyetlerde geçen emirler irşada ve ihtiyatlı davranmayı temin gayesine hamleditmiştir. Bu âyet ise, ruhsat'a hamIedilmistir. İbn Abbas (r.a)'dan: "Müdâyene âyetinde nesh yoktur" dediği rivayet edilmiştir.
Cenâb-ı Hak sonra: Şahidliği gizlemeyin" buyurmuştur. Âyetin tefsiriyle ilgili şu izahlar bulunmaktadır:
Birinci izah: Kaffâl (r.h) şöyle demiştir: "Allahu Teâlâ, borçlu kimsenin güvenilir birisi olduğuna inanıldığı zaman, yazmamayı, şahid tutmamayı ve rehin almamayı mubah kılınca, sonra da bu borçlu kimsenin, alacaklı kimsenin kendisi hakkındaki zannına muhalefet ederek, hainlik edip onun hakkını inkâr eden birisi olarak hâin çıkması mümkün olunca; -ancak ne var ki, diğer insanların da bu gibi insanların hallerine muttali olmaları da mümkün olunca-işte Cenâb-ı Hak bu noktada bu bazı insanları, o hakkı ihya ve hak sahibinin hakkını ikrar etme hususunda sa'yü gayret etmeye teşvik etmiş ve, -hak sahibi onun şehadetini ister bilsin, isterse bilmesin- şehâdeti gizlemekten onları men etmiş, bu hususta da şiddet göstererek, şehâdeti terketmesi durumunda o kimselerin kalbinin günahkâr olduğunu belirtmiştir."
Hz. Peygamber (s.a.s)'den, bu açıklamanın doğruluğuna delâlet eden şu haber de rivayet edilmiştir: - "Şahidlerin en hayırlısı, kendisinden şehâdette bulunması istenmeden Önce şahidlik eden kimsedir."
İkinci izah: "Şehâdeti gizlemek"ten maksat, kişinin o vak'âyı bildiğini inkâr etmesidir. Bunun bir benzeri de, Cenâb-ı Hakk'ın, "Yoksa siz, "Hakikaten İbrahim, İsmail İshâk, Yakûb ve oğulları yahudf, yahud hristiyan idiler" mi diyorsunuz? De ki:' 'Siz mi yoksa Allah mı daha iyi bilir? Allah tarafından gelen (kitap vasıtasıyla bildiği) ve kendince sabit gördüğü şeyin şahitliğini gizleyenden daha zalim kim olabilir?" (Bakara. 14O)âyetidir. Bu âyetteki "gizlemek"ten maksat, inkâr etmek ve bildiğini saklamaktır.
Üçüncü izah: Bundan maksat, ihtiyaç hissedildiğinde, şehâdeti yerine getirmekten kaçınmaktır. Bu husus O'nun, "Şâhidler, çağrıldıklarında kaçınmasın.." (Bakara,282) emrinin tefsirinde geçmişti. Bu böyledir, çünkü kişi şehâdette bulunmadığı zaman, alacaklı kimsenin hakkı zayi olmuş olur. Böylece de şehâdette bulunmayan kimse bundan kaçındığı için, o kimsenin hakkını bizzat zayi etmiş gibi olur. Halbuki müstümanın malı da, canı kadar mukaddestir. Bu, son derece etkili bir tehdittir.
Sonra Cenâb-ı Hak: "Kim onu gizlerse, hakikaten onun kalbi günahkârdır" buyurmuştur. Bu hususta birkaç mesele vardır. [117]
Birinci Mesele
kelimesi, fâcir anlamına gelir. Rivayet edildiğine göre Hz. Ömer, bir bedevîye Hak Teâlâ'nın: "Muhakkak ki zakkum ağacı, günahkârın yiyeceğidir" (Duhân, 43-44) âyetini öğretirken, (yetiminiyeceği) dedi. Onun beceremediğini gören Hz. Ömer, ona, bari (Fâcirin yiyeceği) şeklinde okumasını söyledi. İşte bu da, âsim kelimesinin fâcir (günahkâr) anlamına geldiğini gösterir. [118]
İkinci Mesele Başa Dön
Keşşaf sahibi, âyet-ı kerimedek lafzınınin haberi; üi lafzının isenun kalbi günah işler" denmek istenmiştir. kelimesi fetha ile olmak üzere şeklinde de okunmuştur. Bu Hak Teâlâ'nın "Kendini bilmedi " (Bakara, 130) âyetinde olduğu gibidir. Ibn Ebî Able bunu şeklinde okumuştur. Yani, "Kalbini günahkâr yaptı..." [119]
Kalbin Fiilleri ve Mesuliyeti
Bil ki, kelâmcıların pek çoğu şöyle demişlerdir: Kalb, hem fail, hem arif, hem memur hem de menhî (ya-saklanan)dir. Biz bu meseleyi, Hak Teâlâ'nın Şuârâ Süresindeki:nuRûhu'l-emin senin kalbine indirdi" (Şuâra. 193-194)âyetinin tefsirinde derinlemesine inceledik. Bu hususu bir nebze de Hak Teâlâ'nın: "Kim Cebrail'e düşman olursa, (bilsin ki, Cebrail) onu senin kalbine indirmiştir" (Bakara, 97) âyetinin tefsirinde zikretmiştik. İşte bu kimseler, bu âyetle istidlal ederek şöyle demektedirler: Allahu Teâlâ "İsm" (günah) hadisesini kalbe nisbet etmiştir. Eğer kalb fail olmasaydı, günahkâr addediimezdi...
Bu görüşe muhalefet edenler, buna şu şekilde cevap vermişlerdir: Fiili, bedenin cüzlerinden bir cüze nisbet etmek, o fiilin meydana gelmesinde rolü olan sebeplerin en büyüğünün, o uzuv olması sebebiyledir. İşte bundan dolayı, gözümün gördüğü, kulağımın işittiği ye kalbimin tanıyıp bildiği söyler cümlesindendir" denilir. Yine, 9-denilir. Yani, "Falanca, namusunu gözetmez, namussuz." Uzuvlara ait olan fiillerin, kalbin fiillerine tabi olduğu ve kalbde meydana gelen sebeplerin neticesi olarak ortaya çıktığı herkesin malûmudur. Durum böyle olunca, işte bundan dolayı, bu âyet-i kertmede "günah" fiili, kalbe nisbet edilmiştir.
Sonra Hak Teâlâ (c.c) "Allah, ne yaparsanız, hakkıyla bilendir" buyurmuştur. Hak Teâlâ'nın bu buyruğu insanları, şehâdeti gizlemeye cüret etmekten sakındırmanın bir ifadesidir. Çünkü mükellef olan kimse, kalbinde gizlediği şeylerin Allah'ın bilmesinden gizli kalamıyacağtnı bilince, Allah'ın emirlerine muhalefet etmekten korkarak, daima bu endişeyi taşır. Çünkü o kimse, Allahu Teâlâ'nın, kendisini, yapmış olduğu bütün fiillerden sigaya çekeceğini ve bu fiillere mutlaka bir karşılık vereceğini bilir. Eğer yaptığı şeyler hayır ise, karşılığı hayır; şer ise, elde edeceği karşılık şer olur. [120]
"Göklerde ve yerde bulunan bütün şeyler, Allah'ındır. Siz, içinizdekini açıklasanız da gizleseniz der Allah onunla sizi hesaba çeker. Sonra, dilediğini bağışlar, dilediğini de azablandmr. Allah herşeye hakkjyla kadirdir" (Bakara, 284). Âyetle ilgili birkaç mesele vardır:[121]
Birinci Mesele
Bu âyetin, daha önceki kısımla münasebeti hususunda şu görüşler ileri sürülmüştür:
a) el-Esamm şöyle der: "Hak Teâlâ Bakara sûresinde usûl ilmine (tevhîd ilmi) dair birçok şeyleri, -ki bunlar tevhîd ve nübüvvet delilleridir; ve yine, şeriatın ve mükellefiyetlerin izahı ile ilgili usûl ilmine dair diğer pekçok şeyi de, ki bunlar da namaz, zekât, kısas, oruç, hacc, cihad, hayz, talâk, iddet, mihir, hull\ îlâ, reda' (süt emzirme), alış-veriş, ribâ ve müdâyenenin keyfiyyeti gibi hususlardım bu sûrede bir araya getirince, O, bu sûreyi tehdit ifâde eden bu âyetiyle bitirmiştir."
Ben derim ki, hakîkî kemâl olan sıfatların sadece kudret ve ilim olduğu sabittir. Bunun için Cenâb-ı Hak, kudretinin kemâlinden "Göklerde ve yerde bulunan bütün şeyler, hem mülken, hem de milken Allah'ındır" buyruğu ile; külliyyâtı ve cüz'iyyâtı kuşatan ilminin kemâlinden ise, "Siz, içiıtizdekini açıklasanız da gizleseniz de, Allah onunla sizi hesaba çeker" beyanıyla bahsetmiştir. Cenâb-ı Hakk'ın kudretinin ve ilminin kemâli tahakkuk edip de, göklerde ve yerde bulunanların da O'nun yaratması ve halketmesiyle meydana gelen, bakıp büyüttüğü kullar olduğu ortaya çıkınca, bu itaat edenler için mükemmel bir va'ad; günahkâr olanlar için de aynı şekilde tam bir vaîd (tehdit) olmuş olur. İşte bu sebepten dolayı Allahu Teâlâ bu sûreyi, bu âyet ile hitâma erdirmiştir.
b) Ebu Müslim şöyle der: "Allahu Teâlâ önceki âyetin sonunda, "Allah, ne yaparsanız, hakkıyla bilendir" buyurunca, bunun peşine aklî delîl yerine kaîm olacak İfâdeyi getirerek, "Göklerde ve yerde bulunan bütün şeyler Allah'ındır" buyurmuştur. Buradaki mülkiyyetin mânası, "Bu şeyler meydana gelince, hiç şüphesiz Allah'ın yaratması, tekvini ve ibdâı ile ortaya çıkmışlardır. Birçok hikmete ve büyük faydalara şamil olan şu muhkem, sağlam, akıllara hayranlık verici ve şaşırtıcı bu fiillerin faili olan, yaratıcısı olan zâtın, mutlaka bu fiilleri en mükemmel biçimde bilmesi gerekir. Çünkü, bir şeyin detayını bilmeyen kimseden, son derece muhkem, güzel, yerliyerinde olan fiillerin sâdır olması imkânsızdır. İşte bundan dolayı Allahu Teâlâ, kendilerinde çeşitli sağlamlık ve güzelliklerin bulunması yanında, gökleri ve yeri de yaratmış olmasıyla, kendisinin gökleri, yeri ve içinde bulunanları bildiğine, bütün unsurlarını da en mükemmel biçimde ihata ettiğine dair delil getirmiştir" şeklindedir.
c) Kadî şöyle demektedir: "Allah Teâlâ yazmak, şahid tutmak ve rehin almak veya vermek gibi işlemler yapmayı (vesaik) emredip, bunları
emretmekten maksadı da malı koruyup, onu koruma hususunda ihtiyatlı davranmak gerektiğini açıklamak olunca, O, bundan hasıl olacak faydanın kendisine değil de, mahlûkâta âit olduğunu beyân buyurmuştur. Çünkü, göklerin ve yerin mülkiyyeti O'na aittir."
d) Şa'bî, İkrime ve Mücahid şöyle demektedir: "Allahu Teâlâ, şehâdeti gizlemeyi yasaklayıp, bu husustaki tehdidini izhâr edince, göklerin ve yerin mülkiyyetinin ancak kendisine ait olduğunu; şehâdeti gizleyenler ile onu ifa edenlere, hak etmiş oldukları karşılıkları vereceğini beyân etmiştir." [122]
İkinci Mesele Başa Dön
Âlimlerimiz, Hak Teâlâ'nın: "Göklerde ve yerde bulunan bütün şeyler, Allah'ındır" buyruğuyla, kulların fiillerini Allah'ın yarattığı hususunda istidlalde bulunmuşlardır. Çünkü, kulların fiillerini yaratma meselesi de, istisnanın yapılabilmesi delili ile, "Göklerde ve yerde bulunan bütün şeyler" cümlesin-dendir. Cenâb-ı Hakk'ın, sözünde lâm "lâmu'l-garad" (maksat lamı) değildir. Çünkü, fâsıkın fışkından maksadı, Allah'a itaat etmek değildir. Binâenaleyh, bu lamdan maksadın "lâmu't-mülk ve't-tahlîk" (mülkiyyet ve yaratma lamı) olması gerekir. [123]
Üçüncü Mesele
Âlimlerimiz bu âyetle "ma 'dûm "un, bir şey olmadığına istidlal etmişlerdir. Çünkü eşyanın hakikâti ile mahiyyeti de, "Göklerde ve yerde bulunan bütün şeyler.." cümlesindendir. Binâenaleyh, eşyanın hakikati ile mâhiyyetinin, mutlaka Allah'ın kudretinin tahtında bulunması gerekir. Allah, bu hakikatleri gerçekleştirmeye ve o mahiyyetleri meydana getirmeye (tekvîn) kadir olursa ancak, hakikatler ve mâhiyyetler O'nun kudretinin tahtında bulunmuş olur. Durum böyle olunca, Allahu Teâlâ'nın kudreti, zâtları oluşturan ve hakikatleri tahakkuk ettiren olmuş olur. Böylece de, "ma'dûrrTun şey olduğuna hükmetmek yanlış olmuş olur. [124]
Allah Aşikâr Gibi Gizliyi de Bilir
Sonra Hak Teâlâ, içinîzdekini açıklasanız da gîzleseniz de, Allah onunla sizi hesaba çeker" buyurmuştur. İbn Abbas'ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Bu âyet-i kerime nazil olunca, Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Abdurrahman İbn Avf, Muâz (r.a) ve bazı insanlar Hz. Peygamber (s.a.s)'e gelerek, "Ya Resûlallah! Biz, güç yetiremiyeceğimiz amellerle mükellef tutulduk. Çünkü, hiç şüphe yok ki içimizden birisi, kalbinde yer almasını istemediği şeyleri hatırından geçirebilir.. Üstelik o kimse dünyadadır..." derler. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.s), "Belki de sizler İsrâiloğullarının, , ama isyan ettik " {Nisa,46)dedikleri gibi demek istiyorsunuz.. Sizler, "İşittik ve itaat ettik" (Bakara.285)deyiniz.." der. Bu cevap, onlara ağır geldi. Onlar, bu konuda bir yıl bekledi.. İşte bunun üzerine Allahu Teâlâ: "Allah hiç bir kimseye gücünün yeteceğinden başkasını yüklemez" (Bakara, 266) âyetini indirmiştir. Böylece de, bu âyet nesholunmuştur. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.s);
"Allahu Teâlâ, yapmadıkları veya onu söylemedikleri müddetçe ümmetimin, nefislerine söylemiş oldukları şeyi bağışlamıştır" buyurmuştur.
Bil ki, bu âyette bahse konu olan şey, Hak Teâlâ'ntn: "Siz, içintzdekini açıklasanız da gizleseniz de, Allah onunla sizi hesaba çeker" sözüdür. Bu ifâde, insanın kendi kendine bir şeyler fısıldamasıyla kalbe gelen ve kalbten çıkarılması mümkün olmayan bozuk düşünceleri konu alır. Binâenaleyh bu şeylerden sorumlu tutulmak, "teklif-i mâla yutak" {= takat getirilemiyecek teklif) olur. Âlimlerimiz, bu hususa şu şekillerde cevap vermişlerdir: [125]
İradî Olmaksızın Kalbden Geçen Şeyler
a) Kalbe gelen düşünceler iki kısma ayrılır. Bunların bir kısmını insan kalbine iyice yerleştirir ve onları gerçekleştirmeye azmeder. Bir kısmıysa böyle değildir; aksine bunlar, insanın hoşlanmadığı, fakat içinden de bir türlü söküp atamadığı şeylerdir. İnsan birinci kısımdakilerden sorumludur. İkinci kısımdakilerden ise, mes'ûl değildir. Hak Teâlâ'nın: "Allah, sizi yeminlerinSzdeki "lağv" dan dolayı sorumlu tutmaz. Fakat sizi kalblerinizin azmettiği yeminler yüzünden sorumlu tutar (muaheze eder)" (Bakara. 225) âyetini görmez misin? Yine O, bu sûrenin sonunda, "(Herkesin) kazandığı (hayır) kendi faydasına, yaptığı (şer) de kendi zarannadır"; "Mü'minler arasında kötülüğün yayılıp duyulmasını arzu edenler..." (Nur, 19) buyurmuştur. İşte dayanılacak cevap budur.
b) "Yapılmayan, fakat kalbte bulunan herşey, affın konusuna girer. Halbuki, "Siz, içinfzdekini açıklasanız da gizlesiniz de, Allah onunla sizi hesaba çeker" beyânından maksat, bu işin ya açıktan, veya gizli olarak fiil haline getirilmesidir. Fakat kalbdeki niyet ve düşünceler fiil haline getirilmez ise, hepsi affedilebilir." Bu cevap zayıftır. Çünkü insanların sorumlu tutuldukları şeylerin çoğu kalbin fiilleridir. Baksana, küfür ve bid'at kalbin amellerindendir. En büyük ceza da bunlara verilmektedir. Yine azaların (organların) fiilleri, kalbin fiillerinden uzak ve berî olduğunda, onlara herhangi bir ceza terettüb etmez.
Meselâ uyuyan kimse ile, dalgın kimsenin yaptığı (gayr-i ihtiyarî) fiiller gibi... Böylece bu cevabın zayıflığı ortaya çıkmış olur.
c) Allah Teâlâ. o kimseyi kalbinden geçirdiği bu hususlarla sorumlu tutar. Fakat bunların cezası, dünyada çekilen gam ve kederlerdir. Dahhâk, Hz. Âişe (r.h)'nin şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Kulun kalbinden geçirdiği kötü şeylerin muhasebesi, Allah Teâlâ'nın o kimseyi dünyada gam, keder ve sıkıntılarla imtihan etmesidir. Âhiret günü geldiğinde, Allah insanları bunlardan mesut tutmaz ve bunlardan dolayı ceza vermez." Hz. Âişe (r.h), Hz. Peygamber (s.a.s)'den bu âyetin mânâsını sorduğunu, O'nun da bu şekilde cevap verdiğini rivayet etmiştir.
Buna göre eğer, "Allah Teâlâ: "Bugün herkes, ne kazandı ise, onunla karşılanacak" (Mümin, 17) buyurmuş iken, bu dünyada iken nasıl muaheze olunur?" denilir ise, biz deriz ki: "Bu, husûsî bir hükümdür. Binâenaleyh umûmî ifâdeden önce gelir."
d) Allah Teâlâ "Allah, onunla sizi hesaba çeker" buyurmuş, fakat "Allah, onunla sizi sorumlu tutar (muaheze eder)" dememiştir. Biz, Hak Teâlâ'nın "hasîb" ve "muhâsib" olmasının mânâsı hususunda birçok izahlar zikrettik. Bunlardan birisi olarak, bunun "Allah Teâlâ, onları bilir" mânâsına olduğunu zikretmiştik. Buna göre âyetin mânâsı: "Allah Teâlâ, kalblerde saklı ve gizli olan herşeyi bilir" şeklinde olur.
İbn Abbas (r.a)'ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Allah Teâtâ, kıyamet günü, bütün mahlûkâtı biraraya toplar ve onlara kalblerinden geçirdiklerini haber verir. Mü'minlere haber verir ve sonra onları affeder. Günahkârlara da, kalblerinden geçirdikleri küfür ve günahları haber verir."
e) Allah Teâlâ, bu beyânı müteakip, "sonra dilediğini bağışlar, dilediğini de azablandmr" buyurmuştur. Buna göre, bu bağışlama, böyle düşüncelerin kalbine gelmesinden hoşlanmayan kimselerin payı; azab da, böyle düşüncelerde ısrar edip, onları hoş karşılayan kimselerin payıdır.
f) Bazı âlimler, bu âyetten maksadın, şâhidliği gizlemek olduğunu söylemişlerdir ki bu zayıftır. Çünkü lafız umûmî (genel)dir ve hernekadar o hükmün peşinden geliyorsa da, bunu sadece ona has kılmamak gerekir.
g) Bu âyetin, "Allah hiç bir kimseye gücünün yeteceğinden başkasını yüklemez" âyeti ile neshedilmiş olduğu görüşü rivayet edilmiştir. Fakat bu, şu sebeplerden ötürü zayıftır:
1- Nesh, ancak "Onlar, daha önce, savuşturmaktan âciz oldukları bu tür
düşüncelerden kaçınmakla emrolunmuşlardı" dememiz hâlinde mümkün olur ki bu denemez. Çünkü mükellefiyet, ancak insanın gücü dahilindeki şeylerde söz konusudur. İşte bu sebepten ötürü, Hz. Peygamber (s.a.s): "Ben, kolay ve müsamahakâr olan Haniflik (tevhid) inancı ile gönderildim"[126] buyurmuştur.
2- Neshe, âyetin bu tür düşünce ve niyetlerden dolayı ikâba delâlet etmesi halinde ihtiyaç hissedilir. Halbuki âyetin buna delâlet etmediğini daha önce belirtmiştik.
3- Ahbârın (hâdise ve kıssaların) neshedilmesi caiz değildir. Nesh, ancak emir ve nehiylerde caizdir.
Bil ki ahbârın neshedilip edilemeyeceği hususunda âlimler ihtilaf etmişlerdir. Biz "Usûl-ül-Fıkıh" kitabımızda bunu anlattık. Allah en iyi bilendir.
Cenâb-ı Hak: "Sonra, dilediğini bağışlar, dilediğine de azâb eder" buyurmuştur. Bu cümle ite ilgili iki mesele vardır: [127]
Birinci Mesele
Âlimlerimiz, bu âyeti büyük günah sahibi kimselerin affedilebileceği hususuna delil getirmişlerdir. Bu böyledir; çünkü itaatkâr mü'minin azâb edilmeyip, mükâfaatfandırılacağında; kâfirin ise mükâfaatlandırılmayıp cezalandırılacağı hususunda kesin hüküm vardır. O hâlde, Hak Teâlâ'nın: "Sonra, dilediğini bağışlar, dilediğine de azâb'eder" buyruğu, sevâb ve mükâfaattan birisine kesin hükmetmeyi ortadan kaldırır. Bundan dolayı, geriye bunun, günahkâr mü'minin nasibi olması kalır. [128]
İkinci Mesele Başa Dön
Âsim ve İbn Âmir, râ ve bâ harfinin ref'i ile şeklinde, diğer kıraat imamları ise, bunları şeklinde meczûm olarak okumuşlardır. Merfu okuyanlar, bu ifâdeleri müste'nef bir cümle sayarak; meczûm okuyanlar ise, bunli kelimesine atfederek böyle okumuşlardır. Ebû Âmr'ın, i kısmındaki râ'yı lâm'a idğam ederek şeklinde okuduğu nakledilmiştir.
Keşşaf sahibi bu hususta şöyle der: "Bu, hatalı bir okuyuştur ve bunun Ebu Âmr'a nisbeti yalandır. Böyle bir dil hatası, Arapçayı en ileri derecede bilen bir zata hiç isnad edilebilir mi?"
Daha sonra Allah Teâlâ"Allah herşeye hakkıyla kadirdir" buyurmuştur. Allah Teâlâ: "Göklerde ve yerde bulunan bütün şeyler Allah 'indir" buyruğu ite mülk ve melekûtun; "Siz, İçlnizdekini açıklasanız dar gizleseniz de, Allah onunla sizi hesaba çeker" sözü ile de ilminin ve ihatasının mükemmel olduğunu beyân buyurmuş, daha sonra da, "Allah herşeye hakkıyla kadirdir" diyerek kudretinin mükemmel olduğunu ve kendisinin, kahretmesi, kadir olması, yaratması ve yok etmesi ile de hertürlü mümkinâta hükümran olduğunu bildirmiştir. Bu sıfatlardaki kemâlden, daha büyük ve mükemmel başka bir kemâl yoktur. Bu kemâlat ile mevsuf olan Allah'a, aklı olan her insanın kul olması, boyun eğmesi, emirleri ile yasaklarına itaat etmesi, O'nun gazabından ve nehyettiği şeylerden sakınması gerekir. Muvaffakiyyet Allah'tandır. [129]
"O Peygamber de kendisine Rabb'inden indirilene imân etti, mü'minler de... (Onlardan) her biri Allah'a, O'nun meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine İnandı. "Onun peygamberlerinden hiç birini, diğerlerinden ayırmayız, (hepsine inanırız). Dinledik, itaat ettik. Affını dileriz ya Rabbi! Varış ancak sanadır" dediler"
(Bakara, 285). [130]
Birinci Mesele
Âyetle ilgili birkaç mesele vardır: Âyetin daha önceki âyetlerle münasebeti konusunda birkaç vecih bulunmaktadır:
Birinci vecih: Hak Teâlâ önceki âyette Allah'ın mülkünün, ilminin ve kudretinin kemâlini açıklayınca, bunlar da rubûbiyyet sıfatlarının kemâlini gerektirince, işte bunun peşinden hemen, mü'minlerin de Allah'a son derece bağlı, itaatkâr ve boyun eğmiş olduğunu, bunun da kulluğun kemâli olduğunu beyan etmiştir. Allah'ın rubûbiyyetinin kemâli bize tecellî edince, bizden de, O'na karşı kulluğun kemâli zuhur etmiştir. Lütfü ve ihsanı
çok yaygtn ve şamil olan Allah'tan ümid edilen, kıyamet gününde bizim hakkımızda inayet, rahmet ve ihsanın kemâlini izhar etmesidir. Allah'ım, sen bu arzumuzu gerçekleştir.
İkinci vecih: Allahu Teâlâ, "Siz, İçinizdekini açıklasanız da gizleseniz de, Allah onunla sizi hesaba çeker" Çakara. 294) buyurunca, bizim ne gizli, ne açık, ne zahir ne de batınımızdan hiçbir şeyin O'na asla gizli kalamayacağını beyan etmiştir. Daha sonra Cenâb-ı Hak, bizim için bir medh ve övgü ifâde eden açıklamaları getirerek, "O Peygamber de kendisine (Rabb 'inden indirilene İmân etti, mü'mtnler de" (Bakara,285) buyurmuştur. Cenâb-ı Hak sanki, lütfü ve keremi vesilesiyle şöyle demektedir: "Kulum, her ne kadar ben senin bütün hallerine muttali isem de, bunlardan ancak, senin için bir medh ü sena olacak olanları zikrederim.. Öyle ki sen böylece benim, mülk, ilim ve kudret hususunda kemâl sahibi olduğum gibi, aynı şekilde cömertlik ve merhamet, iyilikleri izhar ve hataları da örtme hususunda da kemâl sahibi olduğumu bilir, anlarsın!"
Üçüncü vecih: Cenâb-ı Hak Bakara sûresine, gayba iman eden, namazlarını dosdoğru kılan ve kendilerine rızık olarak verdiklerinden infâk eden muttakîleri medhederek başlamış; sûrenin sonunda da, başında medhü sena ettiği kimselerin, Muhammed (s.a.s)'in ümmeti olduğunu beyân ederek, "...Mü'minler de (onlardan) herbiri, Allah'a, O'nun meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine inandı. "O'nun peygamberlerinden hiçbirini, diğerlerinden ayırmayız", (hepsine inanırız derler)" (Bakara, 285) buyurmuştur. İşte, Cenâb-ı Hakk'ın sûrenin başındaki, "ki onlar gayba imân ederler" (Bakara. 3) âyetinden muradı da budur. Sonra, Cenâb-ı Hak burada, "Dinledik, itaat ettik" buyurmuştur; "namazı dosdoğru kılarlar, kendilerine nzık olarak verdiklerimizden de intak ederler" (Bakara, 3) âyetinden murad da, budur.
Cenâb-ı Hak burada, "Afhnı dileriz ya Rabbi. Varış ancak sanadır" buyurmuştur; O'nun, "Âhirete iser yakîni ve kati olarak inanırlar" (Bakara, 4/ âyetinden murad edilen de budur.
Cenâb-ı Hak burada daha sonra, "Ya Rabb, unutur yahut yanıhrsak, bizi tutup sorguya çekme" (Bakara, 286)sözleriyle onların Rablerine nasıl tazarru ve niyazda bulunduğunu açıklamıştır ki, bu da, O'nun, "İşte onlar, Rab'lerinden gelen bir hidâyet üzerindedirler. İşte onlar, kurtuluşa erenlerin tâ kendileridirler" (Bakara, 5) âyetinden kastedilendir.
Dördüncü vecih: Bu vecih şöyledir: Vahiy meleği Allah katından peygambere gelip de O'na, "Muhakkak ki, Allah seni, bütün varlıklara peygamber olarak yolladı" deyince, peygamberin, meleğin sözünde sadık olup
olmadığını bilmesi, ancak, AHahu Teâlâ'nın bu meleğin doğru söylediği hususunda izhar edeceği bir mucize ite mümkün olabilir. Eğer böyle bir mucize olmazsa, peygamber, haber veren bu varlığın sapmış ve başkalarını da sapıtan bir şeytan olduğunu düşünebilir, böyle bir şeyi caiz görebilir. Bu melek yine, AHahu Teâlâ'nın sözünü işittiğinde, duyduğu şeyin başkasının değil de Allah'ın sözü olduğuna delâlet edecek bir mucizeye ihtiyaç duyar... Bu mertebeler, birkaç bakımdan muteberdirler:
a) Meleğin duyduğu şeyin sadece Allah'ın kelamı olup başka bir şey olmadığını ispatlayan bir mucizenin bulunması. İşte melek bu mucize vasıtasıyla, Allah'ın sözünü duyduğunu bilir.
b) Bunun, meleğin sözünde ve iddiasında doğru olduğu; bunun şeytan olmayıp, Allah'ın göndermiş olduğu bir melek olduğu hususunda, peygamber için bir mucize olması..
c) Bunun, ümmet nazarında, peygamberin elinde zuhur etmiş otan bir mucize olması.. Böylece bu mucizeyle ümmet-i Muhammed, peygamberin, davasında sadık olduğu hususunda istidlal eder... Öyle ise peygamber, kendisinin Ailah tarafından gönderilmiş bir peygamber olduğunu bilemeyince, bunu bilmeye ümmetin de gücü yetmez. Allah Teâlâ bu sûrede, muhtelif şeriatları ve ahkamın kısımlarını zikrederek "O peygamber imân etti.." buyurmuş ve böylece peygamberin, bunun Allah'tan gelen ve kendisine ulaşan bir vahiy olduğunu; bunu kendisine haber verenin, Allah tarafından gönderilmiş ve tahrif etmekten masum olan vahiy meleği olduğunu, saptıran bir şeytan olmadığını bildiğini açıklamıştır. Cenâb-ı Hak sonra, Allah'ın Resulü (s.a.s)'nün buna olan imânını zikretmiştir ki bu önce gelen mertebedir. Bunun peşinden de buna olan mü'minlerin imânını zikretmiş, ki bu da sonraki mertebedir ve şöyle buyurmuştur: "Mü'minler de (imân ettiler). Her biri, Allah'a ... inandı" buyurmuştur.
İşte kim bu sûrenin nazmı, yani kelamın dizilmesindeki incelikler ve tertibinin eşsizliği hususunda iyiden iyiye düşünürse, Kur'ân-ı Kerim'in lafızlarının fesahati ve manalarının üstünlüğü yönünden bir mucize olduğu gibi, tertibi ve âyetlerinin nazmı (dizilmesi) bakımından da bir mucize olduğunu anlar. "Kur'ân, üslûbu bakımından bir mucizedir" diyenler de galiba bunu kastetmişlerdir. Ancak, şu kadar var ki ben müfessirlerin çoğunun, bu meselelerin farkına varmayıp, böylesi inceliklere dönüp bakmadıklarını gördüm. Bu konuda durum, hiç de böyle küçümsenecek gibi değildir. Nitekim şâir şöyle demiştir:
"Gözler yıldızı küçük görür. Küçük görmenin günahı yıldıza değil göze aittir."
Allah Teâlâ'dan, bizi bildiklerimizden faydalandırmasını, lütfü ve keremi ile bize faydası olacak şeyleri öğretmesini niyaz ederiz. [131]
İkinci Mesele Başa Dön
Hak Teâlâ'nın: sözü nün mânâsı, "O Peygamber, muazzam deliller ve apaçık mucizeler ile bu Kur'ân'ın ve onda bulunan bütün hükümlerin Allah katından indiğini, bunların ne şeytanların ilkâ ettiği şeyler kabilinden, ne de bir sihir, kehânet ve gözboyayıcılığı kabilinden bir şey olmadığını bilmiştir. O, bunu ancak, vahiy meleği Cebrail (a.s)'in elinde tecelli eden güçlü mucizelerin zuhur etmesi ile bilmiştir" şeklindedir.
Hak Teâlâ'nın: "Mü'mİnler de (imân ettiler)" ifâdesi hakkında iki ihtimal bulunmaktadır:
a) Söz, bu kelime ile tamamlanmaktadır. Buna göre âyetin mânâsı, "Peygamber ve mü'minler, ona Rabb'inden indirilene imân ettiler" şeklindedir.
İfâdesi ile yeni bir söz başlamıştır. Buna göre mânâ, "Daha önce zikredilmiş olanlardan herbiri, ki bunlar da peygamber ite mü'minlerdir, Allah'a imân etti" şeklindedir.
b) Sözün, bu kelimeden önce tamamlanıp, bu kelimesi ile yeni bir cümleye başlanmıştır. Buna göre mânâ, "Peygamber, Rabb'inden kendisine indirilen herşeye imân etti. Mü'minler de, muhakkak ki Allah'a, meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine imân ettiler" şeklinde olur. Birinci ihtimal, Hz. Peygamber (s.a.s)'in Rabb'ine imân etmemiş iken, sonra imân ettiğini ve istidlal vaktinden önce imanının olmadığı zannını uyandırabilir. İkinci ihtimale göre ise, lafız, meydana gelen şeyin, O Peygamber'in kendisine indirilmiş olan ahkama imân etmesi olduğunu hissettirir. Nitekim Cenâb-ı Hak: "Halbuki (vahiyden evvel) kitap nedir, imân nedir, bilmezdin" (Şûra, 52) buyurmuştur.
Allah'a, meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine icmâfî (toptan) imâna gelince bu, Allah Teâlâ'nın Hz. Peygamber'i yarattığı ilk andan itibaren, onda mevcut idi. Hz. İsâ (a.s), doğduğu zaman "Ben, Allah'ın kuluyum, O bana kitap verdi" demişken, Hz. Peygamber (s.a.s) hakkında bunu uzak görmek nasıl mümkün olur? Hz. İsâ (a.s)'nın çocuk iken Allah'ın peygamberi olduğu akıldan
uzak görülmeyince, "Hz. Muhammed (s.a.s), mükemmel bir akı! ile yaratıldığı ilk andan itibaren, Rabb'ini biliyordu" denilmesi, nasıl uzak bir ihtimal olarak görülür? [132]
Üçüncü Mesele
Âyet, Hz. Muhammed (s.a.s)'in, Rabb'i tarafından kendisine idirilene; mü'minlerin ise, Allah'a, meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine imân ettiklerini
gösterir. Hz. Peygamber (s.a.s)'in, bilhassa buna imân ettiği ifâde edilmiştir. Çünkü Rabb'inden kendisine indirilen şey, bazan başkasının "metluv"[133] diye isimlendirdiği, tanıyıp imân etmesi mümkün olan bir söz olur, bazan da, peygamberden başkasının bilemeyeceği bir vahiy oiur. Böylece o hususa sadece Hz. Peygamber {s.a.s) imân etmiş olur, başkasının imân etmesi mümkün olmaz. İşte bu sebepten dolayı, imân konusunda, başkasının imân etmesinin mümkün olmayacağı bir hususa, sadece Hz. Peygamber imân etmiş olur.
Sonra Allah Teâlâ "Mü'min-îerden herbiri, Allah'a, O'nun meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine inandı" buyurmuştur. Bununla ilgili birkaç mesele vardır: [134]
Bu Âyete Göre İmânın Mertebeleri Başa Dön
Bü ki bu âyet, şu dört mertebenin bilinmesinin, imânın şartlarından olduğunu gösterir
Birinci mertebe: Allah Teâlâya imân etmek. Bu böyledir, çünkü âlemin, herşeye kadir olan, herşeyi bilen, her türlü ihtiyaçtan âzâde bir Yaratıcısı olmadıkça, peygamberlerin doğru söylediklerine inanmak imkânsız olur. İşte bu sebeple Allah'a imân edip, O'nu tanıma, imârun temeli olmuştur. Bu sebeple de Hak Teâlâ, burada öncelikle "Allah'a imânı" zikretmiştir.
İkinci mertebe: Allahu Teâlâ melekleri vasıtası ile peygamberlerine vahyetmiş ve şöyle buyurmuştur: "O, kendi emriyle kullarından dilediğine vahiy İle melekleri indirir" (Nahl, 2); "(Ya) bir vahiy tler ya bir perde arkasından, yahut bir elçi gönderip de kendi izniyle dilediği şeyi vahyetmesi dışında, Allah 'm hiçbir insana konuşması (vâkî) olmamıştır" (Şûra, 51); "Çünkü (Cebrail), senin kalbine o Kur'ân'ı indirmiştir" (Bakara, 97); "Onu, Ruhu'l Emîn, senin kalbine indirdi..." (Sû'ârâ, 193-194)ve "O (Kur'ân'ı) müthiş kuvvetlere sahip olan öğretti" (Necm. 5). Allah'ın vahyinin, insanlara melekler vasıtası ile ulaştığı sabit olunca, melekler de Allah ile insan arasında bir vasıta gibi olurlar. İşte bundan dolayı, meleklere imân âyette ikinci mertebede zikredilmiştir. Yine bu incelikten dolayı Hak Teâlâ: "Allah, kendinden başka hiçbir tanrı olmadığını, adaleti ayakta tutarak açıkladı. Melekler ve ilim sahipler! de (böylece inandı..)" (Ali İmran, 18) buyurmuştur.
Üçüncü mertebe: Kitaplara imândır. Kitap, meleğin Allah'tan alıp, insanlara ulaştırdığı vahiydir. Bunu, ayın yüzünün güneşin ışığından alarak aydınlanmasına benzetebiliriz. Buna göre melek, ay gibi; vahiy ise ayın nurlanması gibi olmuştur. Ayın bizzat kendisinin, derece bakımından nurlanmasından önce oluşu gibi, meleğin kendisi de "kitaplar" diye ifâde olunan vahiyden öncedir. İşte bu sebeple, âyette "kitaplar" sözü, meleklerden sonra zikredilmiştir. Yine bundan dolayı Allah Teâlâ, kitaplara imânı, meleklere imandan sonra zikretmiştir.
Dördüncü mertebe: Peygamberlere İmandır. Peygamberler, vahyin nurunu meleklerden alan insanlardır. Bundan dolayı peygamberler, mertebe bakımından kitaplardan sonradırlar. Bu sebepten ötürü, Allah Teâlâ, peygamberlere imânı dördüncü sırada saymıştır.
Bil ki bu şekilde yapılan bu dörtlü tertibte, ince sırlar ve kitaplarda açıklanması yerinde olmayan büyük hikmetler vardır. Yaptığımız bu kadar izah, mevzunun şerefi için kifayet eder. [135]
İkinci Mesele Başa Dön
Allah'a imân, O'nun varlığına, sıfatlarına, fiillerine hükümlerine ve isimlerine imândan ibarettir.
Allah'ın varlığına imân, insanın bir mekânı olavarlıkların ötesinde, bütün varlıkları yaratan bir Yaratıcının olduğunu bilmesidir. Buna göre, mücessime itikadına sahip olanlar, Allah'ın varlığını kabul etmezler. Çünkü mekan tutan varlıkların dışında, bunlara göre hiçbirşey yoktur. Binâenaleyh bizim ile mücessime arasındaki ihtilâf, Allah'ın zâtının varlığını kabul etme hususundadır. Felsefeciler ile Mu'tezile, mekan tutan varlıkların (yani maddî varlıkların) Ötesinde, onları yaratan bir mevcudun bulunduğunu kabul ederler. Buna göre, felsefeciler ve Mu'tezile ile bizim aramızdaki ihtilaf, Allah'ın zâtı konusunda olmayıp, O'nun sıfatlan hususundadır.
Allah'ın sıfatlarına imâna gelince, O'nun sıfatları iki kısımdır, selbî ve subûtî...
Selbî sıfatları: İnsanın Cenâb-ı Hakk'ı her türlü terkibten münezzeh tek bir zat olarak bilmesidir. Çünkü her mürekkeb varlık, kendisini meydana getiren parçalardan herbirine muhtaçtır. Parçalartndan herbiri, kendisinden başka olan şey, mürekkebtir, başkasına muhtaçtır ve "mümkin" bir varlıktır. Binâenaleyh her mürekkeb varlık, mümkin li-zâtihi {zatı gereği mümkin)dir. Zatı gereği mümkin olmayıp, vâcib olan varlığın, kesinlikle mürekkeb olmaması, aksine
mutlak mânâda tek olması gerekir. O, zâtı bakımından tek (müfred) bir varlık olunca, onun bir mekan tutmaması, cisim veya cevher olmaması, bir mekanda bulunmaması, bir mekanın sıfatı olmaması, bir mahalde olmaması, değişmemesi ve hiçbir surette başkasına muhtaç olmaması gerekir.
Subûtî sıfatları: İnsanın, zâtı gereği mûcib olan şeyin, mümkinâttan birine olan nisbetinin, diğerlerine olan nisbeti gibi olduğunu btlmesidir. Buna göre biz, bu mahlûkatın bulunduğu durumların, aksine olabilecek bir şekilde meydana gelmiş olduklarını görünce, bu durumlar üzerinde mü'essir olan zâtın, zâtı gereği mûcib değil, kadir ve irâde sahibi olduğunu anlarız. Sonra bu insan, Allah'ın fiillerindeki sağlamlığı ve güzelliği İle de, O'nun ilminin tam olduğuna istidlal eder. Böylece de o insan, Allah'ın kadir, âlim, hayy, semî, ba,sîr ve celâl ile kemaltsıfatları ile mevsuf olduğunu anlar. Biz bu hususul (Bakara, 255) âyetinin tefsirinde genişçe anlattık.
Allah'ın fiillerine imân: Senin O'nun dışında kalan herşeyin mümkin ve muhdes (sonradan olma) varlıklar olduğunu; aklının açıkça göstermesi Ne de, mümkin ve muhdes varlıkların zatları gereği meydana gelemeyeceklerini, aksine onları yaratan bir mûcid'in bulunduğunu bilmendir ki bu mûcid ezelî ve ebedî olan Allah Teâlâ'dır. İşte bu delil seni, Allah'ın dışındaki herşeyin, ancak O'nun yaratması, icâd etmesi ve meydana getirmesi ile olacağına kesin hükmetmeye götürür. [136]
Canlıların İhtiyarî Fiillerini Yaratan da Allah'dır
Fakat arada bir düğüm var, o da canlılara ait olan ihtiyari fiiller meselesidir. Birinci hüküm ki bu, bu fiillerin mümkin ve muhdes olmalarıdır, binâenaleyh bunların da mutlaka, bu hususta değişmeyen vâcibu'l-vücûd bir zâta isnâd edilmeleri gerekir.
Buna göre eğer, "Ben, hareket etmek istediğimde hareket ediyor, etmemek istediğimde ise etmiyorum. Binâenaleyh hareket etmem veya etmemem, başkasının değil benim elimde" dersen, biz deriz ki: Sen, hareket etmeyi istemenden dolayı hareket etmeni; hareket etmemeyi istemenden dolayı da hareketsiz kalmayı düşündün. Böylece de hareket etmeyi istemenden önce hareket edemedin, ve durmayı istemenden önce de duramadın. Hareket istemen anında mutlaka hareket etmen gerekir. Bu husus, böyle sabit olunca, biz deriz ki: Sendeki bu istek nasıl meydana gelmiştir. Çünkü bu isteğin meydana gelmesi ya bir muhdis (meydana getiren) tarafından kesinlikle değildir veyahut da bir muhdis tarafındandır. Sonra bu muhdis, ya kulun kendisidir, veya Allah Teâla'dır. Eğer, bu isteğin bir muhdise bağlı olmaksızın meydana çıktığını söylersek, bundan bir yaratıcının olmadığı neticesi çıkar. Eğer o isteğin îcâd edicisinin ve meydana getireninin kulun kendisi olduğunu kabul edersek, kul bu isteği meydana getirmede, bir başka isteğe daha muhtaç olur ki, bu da"teselsüle götürür. Böylece insanın o isteğini Allah'ın yarattığı ve meydana getirdiği ortaya çıkmış olur. Bunun böyle olduğu da sabit olunca biz deriz ki: İnsanın, o meşî'etin (isteğin) meydana gelişinde, bir tesiri yoktur. O istek meydana geldikten sonra ise, insanın o isteğine terettüb edecek fiil hususunda, ancak onu istemekten başka bir çaresi ve diledikten sonra fiilin meydana gelmesinde de bir ihtiyarı yoktur. Buna göre insan, ihtiyar (irâde) sahibi görünen mecbur bir varlıktır. Bu, ikna edici güçlü bir izahtır.
Ama şu iki problem bunun karşısına dikilir:
1- Allah'ın hikmetinin kemâline, küfür ve fısk gibi şu çirkin ve kötü amelleri yaratma nasıl uygun düşer?
2- Şayet herşey Allah'ın yaratmasıyla ise, bu durumda insana, nasıl emir ve yasak, medh ve zemm, sevab ve ikâb terettüb eder?
Hasmın ileri süreceği problemler işte bunlardır. Fakat, çeşitli yerlerde de izah ettiğimiz gibi, aynı şeyler ilim meselesinde, hasmımız aleyhinde söz konusudur. [137]
Allah'ın Hükümlerine İnanmak Nasıl Olur? Başa Dön
Allah'a imânın dördüncü kısmı da, O'nun hükümlerini bilip inanmaktır. İnsanın, Allah'ın hükümlerini bilme hususunda, şu dört şeyi bitmesi gerekir:
a) Allah'ın hükümleri, kesin olaralobir illete bağlanamaz. Çünkü bir illete ve sebebe bağlı olan herşeyin sahibi, zâtı gereği noksan, ve başka birşeyle tamamlanmış olur ki bu, Allah Teâlâ için düşünülemez.
b) Allah'ın hükümierinden maksadım, insanın, Allah'a değil, kula yönelik bir menfaatin bulunduğunu bitmesidir. Çünkü Allah Teâlâ, kendisi için menfaat celbetmekten ve zarar defetmekten münezzehtir.
c) Allah'ın dünyada nasıl diler ve isterse, öylece hükmedeceğini ve vâcib kılacağını insanın bilmesidir.
d) İnsanın, yapmış olduğu fiil ve amellerdşn dolayı, Allah'ın üzerinde hiç kimsenin bir hakkının olmadığını; âhirette O'nun istediklerini fazl-ı ilâhisi ile bağışlayıp, dilediği kimselere de adaleti ile azab edeceğini, Allah'tan kabih (= çirkin, yakışıksız) bir fiilin sudur etmeyeceğini ve hiçbir şeyin Allah'a gerekli olmadığını bilmesidir. Çünkü herşey Allah'ın mülkü ve milkidir. Mecazî mânâdaki mâliklerin, yine mecazî mânâdaki mâlikler ürerinde bir hakkı yoktur. O hâlde gerçek mânâda memlûk (Allah'ın kulu ve kölesi) olan İnsanların, hakikî mânâda mâlik olan'Allah'ın yanındaki durumları nasıl olur, siz düşünün!
Allah'a imânın beşinci kısmı: O'nun isimlerini bilmektir. Allah Teâlâ, A'raf sûresinde: "En güzel isimler Allah'ındır" ycmt, ıao>; İsrâ sûresinde: "Hangi ismiyle çağırırsanız çağırın, en güzel isimler O'nundur" (isra, noj; Taha sûresinde: "Allah, o (Allah)'dır ki, kendisinden başka hiçbir tanrı yoktur. En güzel isimler O'nundur" n"a-ha,8)ve Haşr sûresinin sonunda: "En güzel isimler O'nundur. Göklerde ve yerde olan herşey O'nu teşbih eder" (Haşr, 24) buyurmuştur. En güzel isimler (Esmâ-i Hüsnâ), mâsûm peygamberlerin lisanı üzere indirilen ilahî kitaplardaki Allah'ın isimleridir. Bu, Allah'a imânın önemli noktalarına işaret eden bir izahtır. [138]
Melekler, Mahiyetleri, Vasıfları, Vazifeleri
Meleklere imân da, şu dört mertebede olur:
Birinci mertebe: Meleklerin varlığına imân etmektir. Bunu şu şekilde izah edebiliriz: Melekler, ya sırf ruhanî varlıklardır yahut cismanî varlıklardır veyahut da bu iki kısımdan mürekkebtir. Meleklerin cismanî varlıklar olduğunun kabul edilmesi durumunda, bunlar ya latîf (şeffaf) veyahut da kesîf (yoğun ve katı) cisimler olur. Eğer bunlar tatîf olurlarsa, bu durumda ya nûranî cisimlerdir, veyahut da hava nev'inden cisimler... Eğer böyle olurlarsa, cisimlerin şeffaftı ki arıyla beraber, son derece güçlü olmaları nasıl mümkün olur? Bu, Kur'ânî ve aklî hikmet ilimlerinde derinleşmiş âlimlerin makamıdır.
Meleklere imân konusunda ikinci mertebe, onların masum ve temiz olduklarını bilmektir. "Kendilerine her suretle kahir ve hâkim olan Rab'lerinden korkarak, kendilerine emredilen şeyleri yaparlar" (Nam, 50) ve "Onlar ibâdet etmekten asla kibirlenmezler, yorulmazlar da" (Enbiya. 19). Çünkü onlar, ancak Allah'ın zikrinden tad alır ve O'na ibâdete ünsiyyet duyar, bununla sevinirler. Nasıl, bizlerden her birinin hayatı havayı teneffüs etmekten ibaret ise, bunun gibi meleklerin hayatı da Allahu Teâlâ'nın zikri, O'nun tâati ve marifeti iledir.
Üçüncü mertebe: Melekler, Allah ile kul arasında vasıtadırlar. Onlardan her bir kısmı, bu âlemin kısımlarından bir kısmın işlerini idare etmekle görevlendirilmişlerdir. Nitekim Cenâb-ı Hak: "Saflar bağlayıp duranlara, sevk ve men edenlere yemin ederim ki.." (Sattat, 1-2), "Tozutup savuranlara, sonra da yükü taşıyanlara... yemin ederim" (Zariyat, 1-2). "Andolsun birbiri ardınca gönderilip de, sert rüzgârlar gibi estikçe esenlere..." (Muraeiât, 1-2) ve, "Andolsun (boğulmuş olan) ruhları ta derinliklerinden söküp koparan, (mü'minîerin
ruhunu da) yumuşaklıkla çıkaran (meleklere)..." (Naziât, 1-2)buyurmuştur. Biz bu âyetlerin tefsirinde, birçok gizli sırtar zikretmiştik. İlimde derinleşmiş olanlar, yazmış olduklarımızı gözden geçirirlerse, bunlara onlar da muttali olurlar.
Dördüncü mertebe: Allah'ın indirmiş olduğu kitapları, peygamberlere ancak melekler vasıtasıyla ulaşır. Nitekim Hak Teâlâ: "Şüphesiz muhakkak ki o (Kur'ân) çok şerefli bir elçinin kelâmıdır. Kio (elçi) çetin bir güce sahiptir. Arşın sahibi nezdinde çok itibarlıdır. Orada kendisine itaat olunandır, bir emindir" (Tekvir, 19-21» buyurmuştur. Meleklere imân konusunda, mutlaka bu mertebelerin nazar-ı dikkate alınması gerekir. Akıl, bu mertebelere ne kadar dalarsa, o kimsenin meleklere otan imanı o nisbette tam ve mükemmel olur. [139]
Allah'ın Kitapları: Mahiyetleri, Hükümleri
Kitaplara imâna gelince, bu hususta da mutlaka şu dört mertebenin bulunması gerekir:
Birinci mertebe: İnsanın, bu kitapların Allah'ın peygamberlerine gönderdiği bir vahiy mahsulü olduğunu, onun kehânet, sihir ve şeytanlara kötü ruhların ilkâsı kabilinden bir şey olmadığını bilmesidir.
İkinci mertebe: İnsanın, bu kitapların vahyedilmesinin, her ne kadar temiz ve mutahhar melekler tarafından olmuşsa da, Allahu Teâlâ'nın bu temiz ve lekesiz vahyi indirmesi esnasında, hiçbir şeytana sapıklıklarından hiçbir şeyi ilkâ etme fırsatını vermeyeceğini bilmesi veanlamasıdır Bu durumda da o insan, "şeytanın, vahiy inzali sırasında "Bunlar en yüce kuğulardır." (Putlar hakkında) sözünü ilkâ ettiğini söyleyen bir kimsenin, ne cüretkâr bir söz söylemiş olduğunu ve Kur'ân'ı tenkîd ve onu tâ'netme kapılarını ve yollarını açtığını anlamış olur.
Üçüncü mertebe: Bu Kur'ân'ın değiştirilmediğini ve tahrif edilmediğini bilmesidir. "Kur'ân'ın bu şekildeki tertibi, Hz. Osman'ın tertibidir" diyen kimsenin sözünün bozukluğu da buraya dahildir. Çünkü böyle diyen kimse, Kur'ân'ı hüccet olmaktan çıkarmıştır.
Dördüncü mertebe: İnsanın, Kur'ân'ın muhkem ve müteşabih âyetleri kapsadığını, onun muhkeminin, müteşabihin mânâsını beyân edip ortrya koyduğunu bilmesidir. [140]
Peygamberlere îmân Başa Dön
Peygamberlere İmân hususuna gelince, bu hususta da şu dört mertebenin bilinmesi gerekir: [141]
Peygamberler, Vasıfları ve Faziletleri
Birinci mertebe: İnsanın, peygamberlerin günahsız, mâsûm olduklarını bilmesidir. Biz bu meseleyi Cenâb-ı Hakk'ın: "Bunun üzerine şeytan onları oradan kaydırıp, İçinde bulundukları durumdan çıkanvermişti" (Bakara, 36) âyetinin tefsirinde iyiden iyiye açıklamıştık. Bize muhalif olan kimselerin kendisiyle istidlal ettikleri âyetlerin tamarrnın muhtemel mânâlarını, Allah'ın yardımıyla bu tefsirde yazdık, anlattık...
İkinci mertebe: İnsanın, peygamberin peygamber olmayanlardan daha üstün olduğunu bitmesidir. Sûfîlerden bu hükme karşı çıkan kimseler vardır.
Üçüncü mertebe: Bazı âlimler, peygamberlerin meleklerden daha üstün olduğunu söylemişlerdir. Âlimlerin çoğu ise, semavî meleklerin peygamberlerden üstün olduğunu, peygamberlerin ise arzî, (yeryüzündeki) meleklerden üstün olduğunu söylemişlerdir. Biz bu meseleyi, "hani biz meleklere, "Adem'e secde ediniz.." demiştik" (Bakara, 34) âyetinin tefsirinde açıkladık. Mükâşefe erbabının ise, bu meselede çok ince ve derin görüşleri bulunmaktadır.
Dördüncü mertebe: İnsanın, peygamberlerin bir kısmının bir kısmından üstün olduğunu bilmesidir. Biz bu hususu da, Hak Teâlâ'nın, "Resullerin bir kısmını bir kısmından üstün kıldık" (Bakara. 253) âyetinin tefsirinde izah ettik. Ulemâdan, bunun böyle olduğunu kabul etmeyip de, Hak Teâlâ'nın, "Biz, Onun peygamberlerinden hiçbirini, diğerlerinden ayırmayız" âyetiyle istidlal edenler de vardır.
Âlimler, bu görüşte olanlara şu şekilde cevap vermişlerdir: "Cenâb-ı Hakk'ın bu beyanından maksat, başka bir şeydir ki, o da şudur: Peygamberler hayatta iken, onların peygamberliğini isbat etmenin yolu, dâvalarına muvafık bir şekilde mucizelerin zuhur etmesidir. Peygamberliğin isbâtının yolu bu olunca, dâvasına muvafık bir şekilde mucizesi zuhur eden herkesin sâdık ve doğru olması gerekir. Eğer bu yol sahih olarak kabul edilmezse, bunun, onlardan herhangi biri hakkında peygamberliğinin doğruluğuna delâlet etmemesi gerekir. Ama, bunun bazısının peygamberliğinin doğruluğuna deiâlet edip, bazısının da peygamberliğinin doğruluğuna delâlet etmemesine gelince, bu iddia fasit ve çelişik bir iddiadır." Bundan maksat, Hz. Musa ve Hz. İsa'nın peygamberliğini kabul edip de, Hz. Muhammed (s.a.s)'in nübüvvetini yalanlayan yahudî ve hristiyanların yolunun yanlış ve tutarsızlığını ortaya koymaktır. İşte Hak Teâlâ'nın: "Onun peygamberlerinden hiçbirini diğerierindenayırmayız, (hepsine inanırız)" beyanından maksat budur; yoksa sizin dediğiniz , ontam olmasının caiz olmaması değildir. İşte bu anlattığımız hususlar, Allah'a, O'nun meleklerine, kitap ve peygamberlerine imân etmeye dair olan esaslara bir işarettir. [142]
Üçüncü Mesele Başa Dön
Hamza, müfred sîgasıyla, (ve kitabına); diğer kıraat imamları ise cemi siğasıyla (ve kitaplarına) şeklinde okumuşlardır. Birinci kıraatin dayanağı şu iki şeydir:
a) Bu okuyuştan maksat, bu kitabın Kur'ân-ı Kerim olduğunun kastedilmesidir. Gönderilen son kitap olan Kur'ân-ı Kerim'e imân etmek, Allah'ın bütün kitaplarına ve peygamberi eri ri e iman etmeyi içine alır.
b) Cins mânâsı murad edilerek bu şekilde okunmuştur ki, bu da çoğul mânâsına tekabül eder. Bunun bir benzeri de Cenâb-ı Hakk'ın:
"Allah, müfdeleyid ve korkutucu olmak üzere peygamberler gönderdi; onlarla beraber de, hak olarak kitap indirdi" (Bakara, 213) âyetidir.
Buna göre eğer, "Cins isim, elif lâmlı olduğu zaman ancak, umûm ifâde eder. Bu ise, kelimesi), eliflâmlı değil, izâfetli olarak okunmuştur" denilirse, biz deriz ki: İsimler bazan muzaf olarak gelir, biz bununla da çokluk mânâsını kastederiz.. Nitekim Hak Teâlâ: "Eğer, Allah'ın nimetlerini saymaya kalkarsanız, onları sayamazsınız " (Nahi, ıs) ve "Oruç gecesinde hanımlarınıza yaklaşmanız size helâl kılındı" (BaKara, ıe7) buyurmuştur ki, bu "helâl kılınma" bütün oruç geceleri için söz konusudur. Âlimler, kelimenin, hem kendinden önceki hem de kendinden sonraki çoğul kelimelerle bir benzerlik arzetmesi sebebiyle cemi olarak *J£ okunmasının daha efdal olduğunu ve bu şekilde okuyuşun, ekseriyetin kıraati olduğunu söylemişlerdir. Bil ki kurrâ, Hak Teâlâ'nın sözünde, sîn harfinin damme ile (ötreli) okunacağı hususunda ittifak etmişlerdir. Ebu Amr bu kelimeyi sükûn ile, Nâfi de her iki kelimede tahfif ile şeklinde okumuşlardır. Çoğunluğun delili, kelimenin astının, ayne-l-fiili'nin dammesiyle Jü vezninde olmasıdır. Ebu Amr'ın delili ise, peşpeşe dört harekenin gelmemesidir. Zira, Araplar böyte bir şeyi hoş görmemektedirler. İşte bu sebepten dolayı, şiirde de, zihaf durumu hariç, dört hareke peşpeşe gelmez. Birinci görüşte olanlar, harekelerin peşpeşe gelmesi, tek bir kelimede olunca mekruhtur. Ama iki kelimede olması haline gelince, kendisinde peşpeşe harekeli beş harf bulunduğu hatde lâflarında bir idğamın gerekmemesi deliliyle, mekruh sayılmaz. Halbuki, bir kelimeye zamir bitiştiğinde bu kelime, tek bir kelime değil, iki kelime otmuş olur. [143]
Dördüncü Mesele
HakTeâlâ'nın buyruğunda bir hazf bulunmaktadır. Buna göre takdir "O'nun peygamberlerinden hiçbirini, diğerinden ayırmayız" [derler]" şeklindedir. Bu Cenâb-ı Hakk'ın tıpkı, "Melekler de pençelerini uzatarak, "canlarınızı kurtarın!.." {En-am,93) âyetinde olduğu gibidir. Bunun mânası, canlarınızı kurtarınız, (derler)" şeklindedir. Yine Cenâb-ı Hak:
"O'nu biralnp da bir takım dostlar edinenler, "Biz, bunlara ancak bizi Allah'a daha fazla yaklaştırsınlar diye tapıyoruz.." (Zümer, 3) buyurmuştur. Yani, "[Böyle dediler] demektir. [144]
Beşinci Mesele
Ebu Amr, (tahtında bulunan zamiri lafzına râci olacak şekilde) (ayırmaz); Abdullah İbn Mesud ise "ayırmazlar.." şeklinde okumuşlardır. [145]
Altıncı Mesele Başa Dön
Âyet-i kerimede geçen lafzı, çoğul mânasın- dadır. Bu Hak Teâlâ'nın tıpkı "O zaman sfzden hfç k/mse de buna mâni olamaz" (Hakka, 47) âyetindeki gibidir. Buna göre, âyetin takdiri "O'nun peygamberlerinin tamamı arasında hiçbir ayırım yapmayız" şeklinde olur. Bu, âlimlerin söylediği sözdür.
Bana göre ise, buradalafzının cemî anlamında olması caiz değildir. Çünkü takdir-i kelam "Allah'ın peygamberlerinin hepsinin arasını açmayız" şeklinde olur. Bu ise yahudî ve hristiyanların peygamberlerden bazılarının arasını açmalarına ters düşmez. Halbuki âyetteki olumsuzluktan maksad, yahudî ve hristiyanların bu şekildeki davranışlarıdır. Çünkü yahudî ve hristiyanlar, bütün peygamberlerin değil, birinin arasını ayırırlar ki o Hz. Muhammed (s.a.s)'dir. Böylece onların yaptıkları bu te'vilin bâtıl olduğu ortaya çıkmış olur. Aksine âyetin mânâsı, "Nübüvvet hususunda peygamberlerden tek biri ile, diğerlerini tefrik etmeyiz" şeklindedir. Biz âyeti bu şekilde tefsir ettiğimizde, bu ifâdenin maksadı yerini bulmuş olur. Allah en iyi bilendir.
Sonra Allah Teâlâ: "(Onlar) "Dinledik, itaat ettik. Ya Rabbena, mağfiretini (isteriz). Varış ancak sanadır"
dediler" buyurmuştur. [146]
Birinci Mesele
Bu âyetle ilgili birkaç mesele vardır: Âyetin makabilyle ilgisi hususunda şu izahlar yapılmıştır: [147]
İlmin Amelden Önce Gelmesi
Birinci açıklama: İnsanın kemâli "hakikâti" zatı gereği, "hayn"da onunla amel etmek gayesiyle tan iması ndad ir. Nazarî kuvvetin mükemmelliği ilim, amer kuvvetin mükemmelliği ise hayır işleme ile (ibâdet ile) olur. Nazarî kuvvet, ameli kuvvetten daha şereflidir. Kur'ân-t Kerim, nazarî kuvvetin, amelî kuvvetten önce olması şartı ile, bu iki hususla doDdoludur. Nitekim Cenâb-ı Hak, Hz. İbrahim'den naklederek, "Rabbim, bana hüküm ihsan et ve beni salihlere ilhak et" (Şuârâ. 83) buyurmuştur. Âyet-i kerimedeki "hüküm" nazarî kuvvetin mükemmelliğini; "ve beni salihlere ühâk et!" kısmı ise, âmeli kuvvetin mükemmelliğini gösterir. Biz, Kur'ân'daki bu mânânın delillerini şu kitabımızın daha önceki yerlerinde uzun uzadıya anlatmıştık.
Bunu iyice anladığın zaman biz deriz ki, bu âyetteki durum da aynen böyledir. Buna göre Hak Teâlâ'nın: "(Onlardan) her biri, Allah'a, O'nun meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine imân etti. "Onun peygamberlerinden hiçbirini, diğerlerinden ayırmayız, (hepsine inanırız)" ifâdesi, nazarî kuvvetin şu yüce bilgilerle; "Dinledik, itaat ettik" sözü ise, beşerî amelî kuvvetin şu mükemmel ve faziletli amellerle mükemmelleşeceğine işarettir. Bu nüktelere vakıf olan herkes, Kur'ân'ın, pekçok kimsenin gafil olduğu şaşırtıcı ve akıllara hayranlık verici birçok sırları ihtiva ettiğini anlar ve bilir.
İkinci açıklama: İnsanın üç günü vardır. Dün: Bundan bahsedebilmek, "mebde1 bilgisi" diye adlandırılır. Bugün: Bundan bahsetmek, "vasat bilgisi" (yani halihazırda bulunulan, gelecek ile geçmiş arasında olan şeyin bilgisi); Yarın: Yarından bahsetmek ise, "meâd ilmi" (âhiret ilmi) diye isimlendirilir. Kur'ân-ı Kerim, bu üç mertebeyi de ihtiva etmektedir. Allahu Teâlâ Hûd sûresinin sonunda, "Göklerin ve yerin gaybı Allah'ındır. Her iş O'na döndürülür" (Hûd, 123) buyurmuştur. O'nun, "Her iş Ona döndürülür" buyruğu, Allah'ın kudretinin kemâline, aynı zamanda da mebde' ilmine bir işarettir.
Vasatın bilgisi'ne gelince, bu, bu günde meşgul olunması gereken bir ilimdir. Bu ilmin de iki mertebesi vardır: Başlangıcı ve sonu... Bunun başlangıcı, kullukla meşgul olmaktır. Sonu ise, sebeplere dayanmamak ve bütün işleri.
MüsebbibuI-Esbâb olan Allah'a havale etmektir ki, buna da tevekkül denilir. Allahu Teâlâ bu iki makamı, "Öyleyse Ona İbâdet et ve Ona tevekkül et!" , diyerek zikretmiştir.
Meâd ilmi'ni ise, "Rabb'in, onların yaptıklarından habersiz değildir" (Hud, 123) diyerek zikretmiştir. Yani, "Yarınki gününde amellerinin neticesi sana ulaşacaktır" demektir. Böylece bu âyet-i kerime, bu üç mertebede kendisinden bahsedilen şeylerin kemâlini ihtiva etmiştir. Bunun bir benzeri de, Cenâb-ı Hakk'ın: "İzzet sahibi olan Rabb'ini, onların vasrflamalanndan tenzih et!" (Sarat, ıeo) âyetidir. Bu ifâde, mebde' ilmine işarettir. Bundan sonra Cenâb-ı Hak: "Gönderilmiş olan peygamberlere selâm olsun" (Satfat, ısı> buyurmuştur ki, bu da "vasat ilmi"ne işarettir. Daha sonra ise, "Hamd, âlemlerin Habb'i olan Allah'a mahsustur" (Saffat, 182) buyurmuştur ki bu, cennetliklerin sıfatlarından bahsederken, "Dualarının sonu dar "Hamd olsun kâinatın Rabb'İ olan Allah'a" demektir" (Yunus, 10) buyurulduğuna göre, "meâd itmi"ne işarettir.
Bunu iyice anladığtn zaman biz deriz ki, bu üç mertebenin tarifi, Bakara sûresinin sonunda belirtilerek zikredilmiştir. "O Peygamber de kendisine Habb'inden indirilene imân ettir mü'minler de.. (Onlardan) her biri, Allah'a, O 'nun meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine inandı. ' 'O 'nun peygamberlerinden hiçbirini, diğerlerinden ayırmayız, (hepsine inanırız)" kısmı "mebde' bilgisi"ne; "Dinledik ve itaat ettik" dediler" kısmı, insanın, bu dünyada bulunduğu sürece bilmesi ve-meşgul olması gereken hallerin bilgisi demek olan, "vasat ilmi"ne ve, "Yâ Rabbena, mağfiretini (isteriz). Varış ancak sanadır" sözü de meâd ilmine işarettir. Bu sırlara muttali olmak, kalbi nurlandırır ve onu cisimler âleminin darlığından gökler âleminin genişliğine ve semâvâtın güzellik nurlarına doğru cezbeder.
Üçüncü açıklama: Konular iki kısımdır:
a) Mevcudatın hakikatlerinden bahsetmek.
b) Vâcib, caiz ve yasak olması bakımından fiillerin hükümlerinden bahsetmek. Birinci kısım, akıldan; ikinci kısım da nakilden elde edilir. "(Onlardan) her biri, Allah'a ... imân etti" beyanıyla birinci kısım; "Dinledik ve itaat ettik", dediler" beyanıyla da ikinci kısım murâd edilmiştir. [148]
İkinci Mesele Başa Dön
Vahidî (r.h) şöyle demiştir: "Âyetteki ifâdesi, "sözünü işittik, emrine itaat ettik" manasınadır. Ancak ne var ki, bu ifâdeyle medheditmiş olmaları cihetiyle (sözde kendilerine delil bulunduğu için) mef'ûller hazfedilmiştir. Ben derim ki: Bu, Abdulkâhir en-Nahvî (r.h)'nin zikrettiği gibi mef'ûfün hem zahiren hem de takcffren hazfedı (meşinin evlâ olduğu şeyler kabiledendir. Çünkü sen, bu ifâdenin takdirini, "sözünü işittik ve emrine itaat ettik" şeklinde yaptığında, bu durumda burada O'nun sözünden ayrı bir söz ve onun emrinin dışında, ilâat edilen başka bir emrin varlığı söz konusu olabilir. Fakat mef'ûl takdir edilmediğinde, bu söz topyekün varlıkta Allah' buyruğundan başka işitilecek bir söz, O'nun emrinden başka, mukabilinde, "emredersiniz!" denilecek bir emrin bulunmadığına delâlet eder. Binâenaleyh burada mef'ûlü hem şeklen, hem de mânâ bakımından hazfetmek daha uygundur. [149]
Üçüncü Mesele
Bil ki, Cenâb-ı Hak, bu mü'minlerin imânını vasfedince, bundan sonra onları "Dinledik, itaat ettik" demekle nitelemiştir. Buna göre, âyetteki "Dinledik" sözünden murad, zahirî dinleme değildir. Çünkü zahiren dinleme bir övgüye lâyık değildir. Bilâkis bu ifâdeden murad, "Biz onu aktl kulaklarımızla dinledik." Yani, "Onu anladık ve doğru olduğunu bildik; "emredersiniz", kesin olarak meleklerin ve peygamberlerin lisanı üzere bize gelmiş olan bütün mükellefiyetlerin hak ve gerçek olduğunu, kabul edilmesinin vâcib olduğunu bildik" mânâsıdır. Kabul etme ve antama mânâsında (duydu, dinledi) fiili, Kur'ân-ı Kerim'de kullanılmıştır. Cenâb-ı Hak: "Şüphesiz bunda aklı olan, yahut şâhid olarak kulak veren kimseler için bir öğüt vardır" (Kât, 37) yani, "uyanık bir anlayış ile öğüdü dinleyen kimse için bir öğüt vardır" buyurmuştur. Bu durumun aksi ise, Allah'ın: ifâ "Onlar sanki kulaklarında bir ağırlık varmış gibi, sanki o (âyetleri) işitmemişler gibi..." (Lokman, t> âyetidir.
Allah Teâlâ, bundan sonra "itaat ettik" buyurmuştur. Bu ifâde, mükellefiyetler konusunda onların inançlarının sahîh olduğuna delâlet ettiği gibi, mükellefiyetlerden hiç birisini ihlâl etmediklerine de delâlet eder. Böylece Cenâb-ı Allah, bu iki lafızla, gerek ilim, gerekse amef bakımından, mükeltefiyetfere taalluk eden herşeyi toplamıştır.
Bundan sonra Cenâb-ı Hak, onların "Ya Rabbena, mağfiretini (isteriz) varış ancak sanadır" dediklerini nakletmiştir. Bu ifâdede birkaç mesele vardır: [150]
Birinci Mesele
Bu âyetle ilgili şu sual sorulur: Bu topluluk mükellefiyetleri kabul edip, onlara amel de ettiklerine göre, daha niçin mağfiret talebinde bulunma ihtiyacını duymuşlardır?
Buna birkaç şekilde cevap verilir:
1- Onlar, mükellefiyetlerini yerine getirme hususunda, her nekadar bütün gayretlerini sarfetmiş iseler de, kendilerinden bir kusurun sâdtr olmasından korkmaktadırlar. İşte bunu mümkün gördükleri için, "Ya Rabbena, mağfiretini (isteriz)" demişlerdir. Bunun mânâsı, "yaptıkları ve sakındıkları şeylerde kusurlarından ötürü, Allah tarafından bir mağfiret isterler" şeklindedir.
2- Hz. Peygamber (s.a.s)'in şöyte dediği rivayet edilmiştir:
"Benim kalbim de bulutlanır ve ben hergün ve gece Allah'a yetmiş defa
[151] Âlimler bu hadis hakkında çeşitli izahlar yapmışlardır. Onlardan birisi de şu izahtır: Hz. Peygamber (s.a.s), kulluk derecelerinde terakki ediyordu. O, bir makamdan, daha üstteki makama çıktığında, önceki makamı daha değersiz görüyor ve işte bundan dolayı Allah'tan mağfiret taleb ediyordu. Buna göre, bu âyetteki mağfiret istemeyi, bu manaya hamletmek uzak bir ihtimal değildir.
3- Bütün tâatlar, Allah'ın ilâhlık hakları karşısında, birer kusurdur. Allah'ın kibriya nurları karşılığında, mahlûkatta meydana gelen her türlü bilgi eksiktir, kusurludur ve cehalettir. İşte bundan dolayı Cenâb-ı Hak: "(Onlar) Allah'ı hakkıyla takdir edemediler" (Zümer, 67) buyurmuştur. Durum böyle olunca kul, kulluk mertebelerinin hangisinde olursa olsun ve isterse son derece âlim olsun, bu, Allah'ın kibriyasının celâli ile mukayese edildiğinde, istiğfar edilmesi gereken kusurun kendisi olur. İşte Hak Teâlâ'nın, Hz. Muhammed (s.a.s)'e ' Bil ki, Allah 'tan başka hiçbir ilâh yoktur ve günahın için istiğfar et' (Muhammed, 19) buyurmasındaki sır budur. Çünkü Hz. Muhammed (s.a.s)'in kulluk makamları ne kadar yüce olsa da, her yükseldiği derecede, yükseldiği bu derecelerin, Hz. Allah'a nisbetle noksan olduğu ortaya çıkıyor, O da bundan dolayı Allahu Teâlâ'dan bağışlanmasını istiyordu. Yine Allah Teâlâ: "Bunların oradaki duaları, "Attanım! Seni teşbih ve tenzih ederiz" (sözüdür.) Oradaki iltifattan da selamdır" (Yunus, 10) diyerek, cennetliklerin sözünü nakletmiştir
Bu âyetteki "Allah'ım! Seni teşbih ederiz" sözü, tenzihe işarettir. Cenâb-ı Hak, bu âyetin sonunda, "(Onların) dualarının sonu da, "Hamd olsun kâinatın Rabbi Allah'a" (demektir)" (Yunus, 10) yani, "O hamdin ne olduğunu tam olarak akıllarımızla anlayamasak ve ifâde edemesek bile, bütün hamdler Allah'a aittir" demektir" buyurmuştur. [152]
İkinci Mesele Başa Dön
Ayetteki- ifâdesinin takdiri "Mağfiretini bize ver" şeklindedir. Duâ cümlelerinde masdar, fiilin yerini tutar. Mesela"sulamak" (yani bizi sula) ve "gözetmek" {yani, bizi gözet) masdartarında olduğu gibi. Ferra, bunun emir yerine kullanılan ve bundan dolayı mansub olan bir masdar olduğunu söylemiştir. Bunun bir benzeri de aİ' yani, "Haydi namaza namaza" ve yani, "Aslandan sakın aslandan" ifâdeleridir. Bu görüş, âyetteki bu ifâdenin takdirinin "Mağfiretini isteriz " şeklinde olduğunu söyleyenlerin görüşünden daha evlâdır. Çünkü âyetteki bu ifâde, baştan beri mağfiret manasına icâd edilmiş olunca, bu manaya daha çok delâlet eder. Bunun bir benzeri de senin yani\ (hamdederim) (şükrederim) demen gibidir. [153]
Üçüncü Mesele
Bu m ğfiret talebi, şu iki şeyle birlikte olmuştur:
a) Bu mağfiret, "Senti mağfiretini" denilerek Allah'a nisbet edilmiştir.
b) Bu ifâdenin, hemen peşisıra "Habbena" hitabı getirilmiştir.
Bu iki kayıttan birincisi, şu manalara gelir:
1- Sen, mağfiret etmede en mükemmel olansın. Sen, günahları bağışlayansın. Sen, gafursun. Nitekim Hak
Teâlâ: ""Senin Rabb'ingafurdur" (Kehf. 58) ve "O, çok atfeden ve çok sevendir" (Buruc, u) buyurmuştur. "Sen gaffarsın." "Rabb'inizden mağfiret dileyin. Çünkü O, gaflardır" (Nuh, 10). Yani, O'nun gaffar oluşu, sadece bu vakte has değil, bundan önce de O, günahları çok bağışlayan idi. Binâenaleyh bu bağışlama O'nun bir sanatı gibidir. Buna göre, Allah Teâlâ'nın bu âyetteki, ip hitabının mânâsı, "senden mağfiretini isterim. Sen, bu sıfatta kâmil bir zatsın" Bir sıfatta kâmil olan zattan, kâmil bir şekilde bağışta bulunması beklenir. Buna göre, diîiyiP ifâdesi, kâmil ve tam bir mağfireti taleb etmek olur. Bu ise, Allah'ın fazlı ve rahmeti ile bütün günahı bağışlaması ve onları hasenata tebdil etmesi ile olur. Nitekim Hak Teâlâ, "İşte Allah, onların kötülüklerini iyiliklere çevirir" (Furkân, 70) buyurmuştur.
2- Sahih hadiste, Hz. Peygamber (s.a.s)'in şöyle dediği rivayet edilmiştir:
"Allah'ın yüz parça rahmeti vardır. Onlardan birini meleklere, cinlere, insanlara ve bütün hayvanlara paylaşnrmışhr ki onlar bu rahmet ile birbirlerine merhamet ederler. Doksandokuz parça rahmetini ise, kıyamet gününe saklamıştır'.[154] İşte Hak Teâlâ'nın: "Mağfiretini" (dileriz) bitabından muradın, kıyametteki bu büyük bağışlaması olduğunu sanıyorum. Buna göre sanki kul şöyle demektedir: "Farzet ki günahlarım çok. Ancak senin mağfiretin benim günahlarımdan daha büyük."
3- Sanki, bu ifâde ile kul şöyle demek istemiştir: "Senin celâl ve ulûhiyet sıfatlarından herbirinin eseri, belli bir yerde tecelli eder. Meselâ yokluktan sonra varlık olmasaydı, kudretinin eserleri zuhur edip gözükmezdi. Bu son derece hayran bırakan tertip ve düzen olmasaydı, ilminin eserleri görünmezdi. Aynen bunun gibi, eğer kulun günahı ve kusuru, aczi ve ihtiyacı olmasaydı, senin mağfiretinin eserleri de gözükmezdi." Buna göre, sözünün mânâsı, "Eseri ancak benim, ve benim gibi suçluların üzerinde kendini gösterecek mağfiretini istiyorum" şeklinde olur.
İkinci kayıd ki bu, Ey Rabbimiz" hitabıdır. Bunun da birçok manaları vardır:
1- Seni tevhidin ile anmadığım sırada beni terbiye edip büyüttün. O halde ömrümü senin tevhidin yolunda tükettiğim bu esnada, beni terbiye edip büyütmemen keremine nasıl yakışır.
2- Ben, yok iken beni yaratıp terbiye ettin. Eğer sen, beni o zaman eğitip büyütmeseydin, zarara uğramazdım. Çünkü o zaman, yok olarak kalırdım. Fakat şu anda sen beni terbiye etmez isen, büyük zarara uğrayacağım. Bundan dolayı beni ihmal etmemeni taleb ediyorum.
3- Beni, mazide terbiye edip büyüttün. Bundan dolayı mazide beni terbiye edişini, istikbalde terbiye etmen hususunda, yanında şefaatçi kıl.
4- Geçmişte beni terbiye ettin. Uygun ve mâruf olanı tamamlamak, başlatmaktan daha hayırlıdır. O halde, fazlın ve rahmetin ile, bu terbiyeyi tamamla.
Sonra Allah Teâlâ: "Vanş, ancak sanadır" buyurmuştur ki bunun şu iki faydası vardır:
a) Bu, onların, mebde'i (başlangıcı) kabul edip, ikrar ettikleri gibi, meâdi (âhireti) de İkrar ettiklerini açıklamaktadır. Çünkü, mebde'e iman, me'âda imânın temelidir. Zira Allah Teâlâ'nın cüz'iyyatı bildiğini ve her türlü mümkinata kadir olduğunu kabul eden kimsenin, mutlaka me'âdı (âhireti) de kabul etmesi gerekir. .
(18).
b) Bu, kut, Allah'ın varılacak yegâne zât olduğunu, O'nun hükmünden başka hükme başvurulamayacağını ve Allah'ın izni olmaksızın, hiç kimsenin şefaat edemeyeceğini bildiği zaman, taatlardaki ihlâsının tastamam ve günahlardan kaçınmasının da mükemmel olacağının beyânıdır. İşte Allah Teâlâ'nın, mü'minlerin imanlarını açıklamasına dair yaptığı son açıklaması budur. [155]
"Allah hiç kimseye gücünün yeteceğinden başkasını yüklemez, (Herkesin) kazandığı (hayır) kendi faydasına, yaptığı (şer) kendi aleyhinedir. "Ey Rabb'imiz, eğer unutursak veya yanıhrsak, bizi tutup azarlama" (Bakara, 286).
Bil ki bu âyetle ilgili birkaç mesele bulunmaktadır: [156]
Birinci Mesele Başa Dön
"Allah hiç kimseye gücünün yeteceğinden başkasını yüklemez" cümlesinin, Allah'ın yeni haber verdiği bir hüküm olması muhtemel olduğu gibi, "(Onlar) Dinledik, itaat ettik. Ya Rabbena, mağfiretini (isteriz), varış, ancak sanadır. Allah hiç kimseye gücünün yeteceğinden başkasını yüklemez" dediler" mânâsında, Hz. Peygamber ve mü'minlerden nakledilen bir söz olması da muhtemeldir.
Bu ikinci görüşü, bunun hemen peşinden, "Ey Rabb'imiz, bizi tutup azarlama..." ifâdesinin gelmiş olması da te'kid eder. Buna göre sanki Hak Teâlâ, onların imân ve sâlih amele sarılmadaki hallerini anlatınca, Rab'lerini, "Allah hiç kimseye gücünün yeteceğinden başkasını yüklemez" diye tavsif ettiklerini nakletmiştir. [157]
İkinci Mesele
Âyetin önceki kısımla ilgi ve münasebeti şöyledir: Biz bu ifâdenin mü'minlerin sözü olduğunu kabul
edersek, âyetin irtibatı, "Onları dinledik, itaat ettik "dediklerinde, sanki "Biz nasıl dinleyip, itaat etmeyiz ki, O Allah, bizi sadece gücümüz ve takatimizin yeteceği şeyle mükellef tutmuştur. O, rahmetinin gereği olarak, bizden ancak kolay ve önemsiz şeyleri taleb edince, bizim de kulluğumuzun gereği olarak, O'nu dinleyip, O'na itaat etmemiz gerekir" demişlerdir" şeklinde olur. Eğer bunun bizzat Cenâb-ı Allah'ın sözü olduğunu kabul edersek, âyetin münasebeti şu şekilde olur: Ontar, "Dinledik, itaat ettik" deyip, daha sonra da 'Ta Rabbena mağfiretini (isteriz.)..' dediklerinde bu, onların "mağfiretini (isteriz)" demelerinin kendilerinden kasten sudur eden günahlarının bağışlanmasına delâlet eder. Onların "mağfiretini (isteriz)" demeleri, bu tür günahlarının bağışlanması hususunda bir taleb olunca, şüphesiz Allah Teâlâ, bu hususu onlar için hafifleterek "Allah, hiç kimseye gücünün yeteceğinden başkasını yüklemez" buyurmuştur. Buna göre mânâ, "Siz dinleyip, itaat ettiğiniz ve kasten günah işlemediğiniz zaman, sizden gaflet ve yanılma neticesi sudur edecek günahlardan ötürü korkuya kapılmayın. Çünkü, "Allah, hiç kimseye gücünün yeteceğinden başkasını yüklemez," Netice olarak bu, onların "Ya Rabbena mağfiretini (isteriz)" şeklindeki dualarının kabul edildiğini gösterir. [158]
Üçüncü Mesele
"Ben onu birşeyle mükellef kıldım, o da onu kabul etti" denilir. "Külfet" bu kökten bir isimdir. Âyette geçen "vus"' ise, insanın gücünün yettiği, zorlanmadığı şeydir. Ferrâ, bunun "vücd" (bulmak) ve "cühd" (meşakkat) gibi bir isim olduğunu söylemiştir. Bazıları da, "vus', güçlük bakımından mechûdun (zorlanılan şeyin) altında olan, yani insanın gücü dahilinde olan şeye denir" demişlerdir. [159]
Teklif-i Mâlâ Yutak (Takat Dışında Yük) Var Mıdır? Başa Dön
Mutezile, Allah'ın, kulunu gücünün yetmeyeceği ve takat getiremeyeceği şeylerle mükellef tutmayacağı konusunda bu âyete dayanmıştır. Bunun bir benzeri de, "O, din (işlerinde) üzerinize hiçbir güçlük yük-
iemedi" (Hacc, 78); "Allah, sizden hafifletmek ister " Nisa, 2sy "Allah size kolaylık diler" (Bakara, 185) âyetleridir. Mu'tezile sözüne devamla, bu âyetin, "teklîf-i mâ lâ yutâk"ın olmadığı hususunda açık bir nass olduğunu söylemişlerdir. Bunun böyle olduğu sabit olunca, burada şu iki kaide ortaya çıkar:
a) Kul, fiillerinin mucidi, yaratıcısıdır. Çünkü, eğer kulun fiillerinin yaratıcısı Allah olsaydı, kula bir fiili teklif etmek "teklif-t mâla yutak" olurdu. Çünkü, Allahu Teâlâ fiili yaratınca, o fiil muhakkak ki tahakkuk eder. Bu durumda da kulun o fiili yapma veya yapmama hususunda kat'î olarak bir kudreti bulunamaz. Kulun o fiili yapmaya kudreti olmadığı hususuna gelince, çünkü
o fiil Allah'ın kudreti ile meydana gelmiştir. Meydana gelen bir şey ikinci olarak meydana getirilmez. Kulun o fiili yapmamaya kudretinin olmaması ise şöyle olur: Çünkü kulun kudreti, Allah'ın kudretinden daha zayıftır. O halde daha nasıl kulun kudreti Allah'ın kudretini men etmeye kadir olabilir? Allah o fiili yaratmadığı zaman ise, kulun onu meydana getirmesi imkânsız olur. Binâenaleyh, kulun fiilinin yaratıcısının Allah olduğunun kabul edilmesi halinde, o zaman kula o fiili teklif etmenin, "teklîf-i mâla yutak" olması gerekirdi.
b) "İstitâa" {güç yetirebilme) fiilden öncedir. Aksi halde imân etmesi emredilmiş olan kâfirin, imân etmeye muktedir olmaması gerekirdi. Binâenaleyh bu da, " teklîf-İ mâla yutak" olurdu" Mu'tezile'nin bu konudaki istidlalinin tamamı işte budur.
Âlimlerimiz, "Aklî deliller bu şekildeki tekliflerin vaki olabileceğine delâlet etmektedir. Binâenaleyh bu âyetin muhtemel olan başka mânâsına başvurmak gerekir" demişlerdir.
Birinci hüccet: Küfür üzere ölen kimsenin bu şekilde ölmesi, Allahu Teâlâ'nın ezelde o kimsenin kesinlikle imân etmeyeceğini ve küfür üzere öleceğini bildirir. Böylece, Allahu Teâlâ'nın o kimsenin imân etmeyeceğinin mevcut olmasını ve imansızlığını bilmesi, çeşitli yerlerde izah ettiğimiz üzere, imanın bulunmasına münafidir, aykırıdır. Bu da, bizzat apaçık bir mukaddimedir. O halde, o kimsenin imân etmeyeceğini bile bile onu imân etmekle mükellef tutmak, ztt olan iki şeyi telif etmekle sorumlu tutmak gibi olur. Bu delil, "ilim" mevzuunda câri olduğu gibi, "cebr" hususunda da câridir.
mükellef olduğu halde kâfirden imânın sudur etmesi imkânsız olur. Böylece de teklif, "teklîf-i mâla yutak" olur.
Üçüncü hüccet: Teklif, ya, iki sebebin müsavi olması durumunda kula teveccüh eder veyahut da, iki sebepten birisinin rüçhâniyyeti söz konusu olduğu halde teveccüh eder. Buna göre, eğer birincisi olursa bu "teklîf-i mâla yutak" olmuş olur. Çünkü eşitlik, rüçhaniyyete zıddır. Kul, sebepler eşit olduğu halde mükellef tutulduğu zaman, o vakit de kul iki zıddın arasını cem etmekle mükellef tutulmuş olur. Eğer ikincisi olursa, "râcih" olanın (meydana gelmesi) vâcib, "mercûh" olanın ise (meydana gelmesi) imkânsız olur. Eğer râcih olanın teklif edilmesi söz konusu olursa, muhakkak ki vâcib olan tahakkuk etmiş olur. Eğer, teklif mercûh olan ile ilgili olursa, bu durumda da, imkânsız olan teklif edilmiş olur.
Dördüncü hüccet: Allahu Teâlâ, Ebu Leheb'i imân etmekle mükellef tutmuştur. İmân ise, Allah'ı, haber verdiği her şeyde tasdik etmektir. Allahu Teâlâ, Ebu Leheb'in imân etmeyeceğini haber vermiştir. Bu durumda da Ebu Leheb, imân etmeyeceğine imân etmekle mükellef olmuş olur ki, bu da "teklîf-i mâla yutak" olur.
Beşinci hüccet: Kul, fiilinin tafsilâtını bilemez. Çünkü, parmağını hareket ettiren bir kimse, içinde parmağını hareket ettirmiş olduğu anların sayısını bilemez. Zira, kelâmcılara göre yavaş hareket, duraklamalarla karışık birtakım hareketlerden ibarettir. Kulun ise, bazı vakitlerde hareket edeceği, bazı vakitlerde hareket etmeyeceği ve yine nerede hareket edip nerede hareket etmeyeceği hatırına gelmez. Dolayısıyla kul fiilinin tafsilâtını bilemeyince, onun mucidi, yaratıcısı da olamaz. Çünkü o, bir takım fiillerden meydana gelmekte olan bu hususi sayıyı îcâd etmeyi, meydana getirmeyi kastetmem iştir. Eğer o, daha fazlasını ve daha azını değil de bu sayıyı yapmış olsaydı, o zaman da muhakkak ki mümkin, müreccihsiz ağır basmış olurdu ki, bu da imkânsızdır. Böylece kulun mûcid olmadığı, fiillerini yaratmadığı ortaya çıkmış olur. Kul, fiillerinin yaratıcısı olmayınca da, zikrettiğimiz şekilde, "teklîf-i mâla yutak" kaçınılmaz olur. İşte bu konuda söylenebilecek olan aklî, kat'î ve yakın ifâde eden açıklamalar bunlardır.
Böylece biz, âyetin mutlaka tevil edilmesi gerektiğini anlamış olduk. Tevîl konusunda da birkaç vecih bulunmaktadır:
Birinci vecih: En doğru olan bu izah şekline göre, şu husus sabit olmuştur ki: Aklî olan kat'î bir delil ile sem'î (nakfi) olan zahir bir delil arasında bir tearuz, çatışma meydana geldiğinde kişi ya ikisini de tasdik eder ki bu muhaldir; zira
bu, iki zıddı birlikte kabul etmek demektir, veya ikisini de yalanlar ki bu da muhaldir; zira bu, iki zıddı iptal etmek olur veyahut da aklî olan kat'î delili yalanlayıp semî olan zahir delili tercih eder ki, bu da aklî delilleri ta'n edip tenkid etme yolunun açılmasına sebep olur. Ve ne zaman böyle olursa, o vakit tevhîd, nübüvvet ve Kur'ân bâtıl olur, geçersiz olur. Semî delilin tercih edilmesi, hem aklî delili, hem de semî, naklî delili yaralamaya yol açar. Geriye sadece, aklî delillerin sıhhatinin kat'îliğine hükmedip, naklî olan zahir delili başka mânasına hamletmek kalmaktadır... Müşebbihenin tutunmuş olduğu zahirî mânaları savuşturma ve def etme hususunda Mutezile'nin sürekli olarak dayandığı kaide işte budur.. İşte bu yolla biz, ister bilelim ister btlmeyelim, bu âyetin mücmel bir te'vilt olduğunu, o zaman da tafsilâtlı bir biçimde bu te'vîle dalıp ondan söz etmeye gerek kalmadığını anlamış olduk.
İkinci vecih: Emir ve nehiy konusundaki teklifin anlamı sadece, kulun ne zaman şunu yaparsa sevablandınlacağını; ne zaman da yapmazsa cezalandırılacağını bildirmektir. Buna göre emir ifâde eden zahir bir delil bulunup, emredilen şey de mümkin olursa, o zaman bu hakikaten bir emir ve teklif olmuş olur. Aksi halde hakikatte bir teklif olmayıp, daha doğrusu o kimseye ahirette ceza verileceğini bildirmek ve onun ancak ateş için yaratılmış olduğunu ihsas ettirmek olmuş olur.
Üçüncü vecih: Buna göre, insan ölmediği sürece, biz Atlahu Teâlâ'nm onun küfür üzerine ölüp ölmeyeceğini bildiğini bilemeyiz, idrak edemeyiz. Öyleyse biz, bir engelin mevcudiyeti konusunda şüphe duyabiliriz. Binâenaleyh bizim ona imân etmeyi emretmemiz ve onu imâna teşvik etmemiz gerekecektir. O kimse küfür üzere öldüğünde, onun ölümünden sonra, onun hakkında bir engelin bulunmuş olduğunu anlarız... Böylece de, hayatta bulunduğu sürece mükellef tutulma şartının o kimsede bulunmamış olduğu ortaya çıkar... Bu sözler, "cebr"i savunanların öncülerinden bir grubun görüşüdür.
Dördüncü vecih: Biz, "Allah hiç kimseye gücünün yeteceğinden başkasını ytiklemez" sözünün, Allahu Teâlâ'nm kavli olmayıp, mü'minlerin söylediği söz olduğunu, binâenaleyh bir hüccet olamıyacağını açıklamıştık... Ancak ne var ki bu zayıftır. Bu böyledir,'çünkü Allahu Teâlâ ne zaman bunu mü'minlerden bir medh ve onları övmek sadedinde nakledince, bundan dolayı mü'minlerin bu sözde sâdık ve doğru olmaları vâcib olur. Çünkü onlar bu hususta yalan söylemiş olsalardı, Allah'u Teâlâ'nm bundan dolayı onları yüceltmesi ve övmesi caiz olmazdı... Bu konuda söylenebilmesi mümkün olan şeylerin tamamı işte bundan ibarettir. Biz, Yüce Allah'tan aczimizi ve anlayıştaki kusurumuzu
bağışlamasını ve hatalarımızı affetmesini diliyoruz. Zira biz, ancak Hakk'ı taleb ediyor ve ancak doğru olanı istiyoruz.
Cenâb-ı Hakk'ın: "(Herkesin) kazandığı (hayır) kendi faydasına, yaptığı (şer) de kendi aleyhinedir" beyanına gelince, bunda birkaç mesele vardır: [160]
Birinci Mesele Başa Dön
Âlimler, dil bakımından ile kelimeleri arasında bir farkın bulunup bulunmadığı hususunda ihtilâf etmişlerdir. Vahidî (r.h), "Dilcilere göre doğru olan, aralarında hiçbir fark bulunmayıp, kelimelerinin ayni olduğudur"ademiştir.
Nitekim Zürrumme: O babasını bu kesbi kazanır vaziyette buldu" demiştir. Kur'ân-ı Kerimde bunussöylemektedir. Nitekim Cenâb-t Hak, şöyle buyurmaktadır:"Her nefis kazandığına karşılık bir rehindir" (Müddessir, 38); "Herkesin kazanacağı kendisinden başkasına ait değildir" (Enam, İ4-1 4-") 'Hayır, kim bir kötülükkazanır da, suçu kendisini çepeçevre kuşatırsa " (Bakara, 81) "Erkek müminlerle kadın mü'miniere işlemedikleri şeyler yüzünden eza edenler..." (Ahzâb, 58). Böylece bütün bu âyetler, bu iki lafızdan her birinin diğerinin yerine kullanılabildiğine delâlet eder.
Âlimlerden, bu iki ketime arasında fark bulunduğunu kabul edenler de vardır. Bu konuda şu iki görüş ileri sürülmüştür.
a) kelimesi, kelimesinden daha hususidir. Çünkü "kesb" kişinin hem kendisi hem de başkaları için bir şey kazanmasına, Keşşaf sahibi şöyle demektedir: Hayrı işlemek "kesb" kelimesiyle, şerri yapmak ise "iktisâb" kelimesiyle ifâde edilir. Çünkü kesbetmesine denilir. "İktisâb" ise, insanın sadece kendisi için bir şey kazanması hakkında kullanılır. Meselâ, "Falanca, çoluk çocuğu İçin kazanıyor, kesbediyor" denilir de, *U*i!, Çr-s^ denilmez.
b) "iktisâb", bir işte tasarrufta bulunma, çalışıp çabalama demektir. Şer, nefsin arzuladığı şeylerden olup, nefis de ona can atıp, çoğunlukla onu emredince, nefis onu kazanmak ve elde etmek için çok gayret eder ve çok didinir. İşte bu anlamdan dolayı, nefis, şer konusunda "müktesibe" (çalışıp çabalayan) olarak isimlendirilmiştir. Hayır konusunda durum böyle olmayınca, nefis, çalışıp çabatamaya delâlet etmeyen bir şekilde vasfedilmiştir. Allah en iyi bilendir. [161]
İkinci Mesele
Mutezile, bu âyet-i kerimeyle, kulun, fiilin kendi icadı ve kendi yapmasıyla olduğu hususuna istidlalde bulunarak, şöyle demektedir: "Çünkü âyet, hayrın ve şerrin kula nisbet edilmesi hususunda sarih bir hüküm ifâde eder. Eğer bu, Allah'ın yaratmasıyta olsaydı, bunun kula nisbet edilmesi bâtıl olur ve kuldan sudur eden fiiller de, kendisi hususunda kulun kesinlikle hiçbir dahli ve kudreti bulunmadığı rengi, boyu-bosu, şekli ve diğer hususlar gibi olmuş olur." Bu konuda söylenecek söz ise, herkesçe malûmdur. Muvafakiyyet Allah'tandır. '
Kâdî şöyle demektedir: "Eğer kulların fiillerinin yaratıcısı Allah olsaydı, teklifin hiçbir anlamı olmazdı. Kulların Cenâb-ı Hak'tan, kendilerine ağır teklifte bulunmamasını istemelerine gelince, onlara göre ağır olan teklif, Allahu Teâlâ'nın kullarda onu yaratması ve o şeyden dolayı kullara herhangi bir yorgunluk ve zorluğun arız olmaması sebebiyle, hafif gibidir... [162]
Üçüncü Mesele Başa Dön
Alimlerimiz bu ayeti kerimeyle “ihbât” görüşünün yanlışlığına istidlalde bulunarak şöyle derler: "Çünkü
Allahu Teâlâ bu iki hususu da birlikte emretmiş, nefsin, kesbettiği şeylerden sevâb elde edeceğini, iktisâb ettiği şeylerden dolayı da cezaya duçar olacağını beyan buyurmuştur. İşte bu husus, sevâb ve ikâbın bir arada bulunacağı ve birinin meydana gelmesinden diğerinin zail olmasının gerekmeyeceği hususunda sarih bir ifâdedir."
Cübbâî şöyle der: "Âyetin zahiri, her ne kadar mutlak bir mânaya delâlet etse bile, bu zahiri mâna bir kayıtta mukayyettir. Buna göre ifâdenin takdiri, "Nefis onu iptal etmediği sürece, salih amelin mükâfaatından elde ettiği şey, sevap onun lehine; tevbe ile örtmediği sürece, iktisâb ettiği mes'uliyet ve ikab ise, onun aleyhinedir" şeklinde olur.
Biz, sevabın saf ve devamlı bir menfaat olması, İkâbın ise, saf ve devamlı bir zarar olması gerektiğini; bu ikisini bir araya getirmenin mümkün olmadığını, böylece de, bu ikisinden elde edilen sevap ve ikâbın da cem edilmesinin mümkün olmadığını açıkladığımız için, böyle bir takdire başvurduk."
Bil ki, bu husustaki gerekli açıklama Hak Teâlâ'nın, "Başa kakarak ve eziyet ederek sadakalarının boşa çıkarmayın" (Bakara, 264) âyetinin tefsirinde tafsilatlı bir şekilde yapılmıştı. Bu sebepte onu burada tekrarlamıyoruz. [163]
Dördüncü Mesele
Kelâmcılardan birçoğu, bu âyetle, Allahu Teâlâ'nın, babalarının günahlarından dolayı çocuklarına azâb
etmeyeceği hususunda istidlal etmişlerdir. Bu husustaki istidlalin vechi gayet açıktır. Bunun bir benzeri de Cenâb-ı Hakk'ın: "Hiçbir günahkâr başkasının günah yükünü yüklenmez" (isra, ıs) âyetidir. [164]
Beşinci Mesele Başa Dön
Fukaha, bir şeyi elde, mülkiyyette tutmada aslolamn devamlılık (istimrar) olduğuna bu âyeti delil getirirler.
Çünkü, Hak Teâlâ'nın: buyruğundaki lâm, mülkiyyetin devamına ve ihtisasına delâlet eder. Bu husus Hz. Peygamber (s.a.s)'in:
"Herkes, kendi kazandığına babasından, çocuğundan ve diğer bütün insanlardan daha fazla hak sahibidir" hadisiyle de kuvvet kazanır. 8u kaide ve düstur tekarrur edip yerleşince, bundan birçok fıkhî meseleler çıkmıştır. Şöyle ki:
a) Bedeli tazmin edilen şeyler, karşılığı ödenmekle mülk olmazlar. Çünkü mülkün devamlılığını gerektiren şey mevcuttur. Bu da Hak Teâlâ'nın hükmüdür. Sonradan meydana gelen şey, ya gasbtır veyahut da tazmin etmedir. Bu ikisiyse, "ümm-İ veled" ve "müdebbere" deliliyle, mülkiyyet hakkını izale edemezler.
b) Bir kimse bir alanı gasbedip, onu kendi binasına, evine katsa, veyahut da buğday gasbedip onu un haline getirse, yine Cenâb-ı Hakk'ın: hükmünden dolayı, mülkiyyet yok olmaz.
c) Komşunun şuf'a hakkı yoktur. Çünkü mülkün devamını gerektiren şey mevcuttur. O da, buyruğudur. Bir kimsenin bir şeydeki ortağı ile komşusu arasındaki fark, komşusunun ortağına takdim edilemiyeceği, ona tercih edilemiyeceği deliliyle, son derece açıktır. Bu da, ikisi arasında eşitliğin bulunmasına mânidir. Bir de, komşunun devreye sokulmasıyla ortaya çıkacak olan zarar, daha azdır. (Bundan dolayı, daha fazla olan zarardan kaçınmak için, ortağı gözetmek gerekir.) Bir de ortaklıkta, ortaklığın yükünü çekmek gerekir, buna ihtiyaç duyulur. Halbuki bu mâna, komşuda bulunmamaktadır.
d) El kesmek, tazminin vâcib olmasına mani değildir. Çünkü mülkiyyetin devamlılığını gerektiren şey bulunmaktadır ki, bu da hükmüdür. El kesmek, çalınan şeyin varolması ve kaybolmaması halinde, çalan kimsenin onu esas sahibine vermesinin vâcib olması deliliyle, mülkiyyetin zevalini gerektirmez. O halde el kesmek, o şeyin, o kimsenin mülkü olmamasını iktiza etmez.
e) Zekâtın farz olmadığını söyleyenler de, bu âyetle istidlal etmişlerdir.
Buna verilecek cevap ise, "Zekâtı gerektiren deliller daha hususîdir. Ehass olan hükümler ise, 'amm olan delillerden öncedir" şeklindedir.
Özet olarak, bu âyet-i kerime fürû fıkıhta çok büyük bir kaide ve asıldır. Allah en iyisini bilendir.
Sonra bil ki, Allahu Teâlâ. mü'minlerin dualarını nakletmiştir. Bu böyledir, çünkü Hz. Peygamber (s.a.s) "Duâ ibâdetin özüdür"[165] buyurmuştur. Çünkü duâ eden kimse, kendisinin fakirlik, ihtiyaç, zillet ve yoksulluk makamında olduğunu müşahede eder; yine o, Allah'ın celâl sıfatlarını, keremini, izzetini, bütün âlemlerden müstağni olup yüce olması sıfatıyla da O'nun azametini müşahede eder. Bütün tâat ve ibâdetlerden maksat ise, işte budur. Bu sebeple Cenâb-ı Hak, bu büyük ilimleri ihtiva eden bu yüce sûreyi, Allah'a duâ etmek ve O'na yakarıda bulunmakla bitirmiştir. Duanın hakikâtlan hususundaki sözümüzü, Cenâb-ı Hakk'ın: "Kullarım sana beni sorduklarında, (bilsinler ki) ben onlara yakınım" (Bakara, 186}âyetinin tefsirinde zikretmiştik.
Cenâb-ı Hak daha sonra, Ta Rabbenaeğer unutursak, veya yanılırsak, bizi tutup azarlama" buyurmuştur. Âyetle ilgili bir mesele vardır. [166]
Birinci Mesele
Bil ki Allahu Teâlâ, mü'minlerin dört çeşit duâ yaptıklarım anlatmış, dördüncüsü hariç, bunların başında da "Rabbena" hitabını zikretmiştir.
O, dördüncü duâ olan"ö/z/ affet ve bizi bağışla" {Bakara, 286) dileğinin başında, bu kelimeyi zikretmemiştir.
Mü'minlerin yaptıkları birinci çeşit duâ, Cenâb-ı Hakk'ın, "Ya Rabbena, eğer unutursak veya yanıhrsak, bizi tutup azarlama" dileğidir. Bu hususta birkaç mesele vardır: [167]
Birinci Mesele Başa Dön
Cenâb-ı Hakk'ın, "Bizi tutup azarlama sözünün mânası, "Bizi cezalandırma" demektir.
Burada bir müşareket mânası olmadığı halde,Cenâb-ı Hak bu lafzı "müfâale" kalıbındı. etirmiştir. Çünkü unutan kimse, nefsine hakim olmuş ve yaptığı şeyden dolayı onu azartamışttr. Böylece günahı sebebiyle onu cezalandıran kimse, nefsine sıkıntı verme konusunda ona yardım eden bir kimse gibi olmuş olur. Bana göre burada başka bir izah şekli daha vardır. Şöyle ki: Allah, günahkâr kimseyi azâb ile muâhaze eder. Günahkâr.
kimse de -birinin yakasına yapışan kimse gibi- âdeta ondan ısrarla af ve ihsan diler ve anlar ki kendisini azabdan kurtaracak O'ndan başka kimse yoktur. İşte bu sebepten dolayı kul, günahından ötürü Allah'tan korktuğunda yine O'na sarılıyor.. İki taraftan herbiri böylece diğerini yakaladığı için, bu buradalafzıyla beyan edilmiştir. [168]
İkinci Mesele
Âyet-i kerimedeki "unutmak" kelimesi hakkında iki görüş vardır:
Birinci görüş: Bundan murad, bizzat, hatırlamanın zıddı olan unutmadır. Buna göre şayet, "Unutan kimsenin yaptığı iş, Cenâb-i Hakk'ın, "teklîf-i mâla yutâkı" caiz olamaması aklî delili ve Hz. Peygamber (s.a.s)'in de:
"Ümmetimden hatanın, unutmanın ve cebren kendilerine yaptırılmış olan şeylerin hükmü kaldırıldı, affedildi"[169] buyurmuş olması nakli deliliyle de, affın doğrudan konusudur. Unutmak, kat'î olarak affın konusu olunca, mü'minlerin dualarında, unuttukları şeylerden dolayı Cenâb-ı Hak'tan aff talebinde bulunmalarının anlamı nedir?" denilirse, buna şu şekilde cevap veririz:
1- Unutma bazan, sahibinin mazur görüleceği şeylerde olur, bazan da mazur görülemeyeceği şeyler hakkında olur. Baksana, bir kimse elbisesinde kan görse, sonra da onu temizlemeyi sonraya bıraksa ve unutsa, elbisesinde kan olduğu halde namaz kılsa, kusurlu sayılır. Çünkü onun, kanı hemen temizlemesi gerekirdi. Fakat o, elbisesindeki kanı hiç görmeksizin namaz kılsa, mazur sayılır. Yine bir kimse, bir yerde bulunan av hayvanına öldürmek için bir şey atsa ve bu bir insana isabet etse, o avcı attığı şeyin o av hayvanına mı, yoksa başka birisine mi isabet edeceğini bilemeyeceği bir durumda olduğu halde, ihtiyatlı davranmazsa, bu kişi kınanır ve suçlu görülür. Fakat hata edeceğine açık işaretler bulunmaz ve bu durumda okunu veya taşını atar da, bir insanı vurursa, o zaman bu kişi mazur sayılır. İşte bunun gibi, insan mütalaadan ve tekrar etmekten gafil olur da Kur'ân-ı Kerim'i unutursa, kınanır. Fakat devamlı Kur'ân okuduğu halde, Kur'ân'ı unutmuş ise, bu kimse mazur sayılır. Böylece unutmanın iki çeşit olduğu ve bir kısmının mazur görülüp, bir kısmının mazur görülmediği ortaya çıkmış olur. Rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber (s.a.s), yerine getirmesi gereken bir şeyini hatırlamak istediği zaman, parmağına iplik bağlardı. Bu anlattıktan m iz ile, unutan kimsenin bazan mazur görülemeyeceği ortaya çıkmış olur. Bu, kişi tekrar tekrar hatırlamayı terkedip, hatıriatıcı vesileleri terkettiği zaman olur. Böyle olduğu zaman, insanın dua ederek bağışlanmasını dilemesi doğrudur.
2- Bu, takdiren bir duadır. Bu böyledir. Çünkü bu duada bulunan mü'minler, Allah'tan nasıl korkulması gerekiyor ise öylece ittikâ eden kimselerdir. Bu sebeple, onlardan yakışıksız birşey, ancak unutma ve hatadan dolayı sâdır olur. Binâenaleyh onların bu şekilde duâ etmiş olmakla vasfediîmeleri, muaheze olunacakları şeylerden tamamen uzak olduklarını göstermek içindir. Sanki şöyle denilmektedir: "Eğer unutma sebebi ile muaheze etme mümkün ise, Ey Rabb'imiz sen, bizi ondan dolayı muaheze etme."
3- Duadan maksad, Allah'a olan tazarrû ve yakarışı göstermek olup, birşey istemek değildir. İşte bundan dolayı, duâ eden kimse çoğunlukla, İster duâ etsin, ister etmesin, Allah'ın yapacağını kesin olarak bildiği bir şekilde duâ eder. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: "Ya Rabbi, sen hak ile hükmet" (Enbiya, 11?) ve "Ey Rabb İmiz, peygamberlerin lisanı ile bize vaadettiklerini bize ver. Kıyamet günü yüzümüzü kara çıkartma" (aı-i imrân, 194). Melekler de şöyle duâ etmişlerdir: "Tevbe edenleri, senin yoluna uyup gidenleri yarlığa..." (Mümin,n İşte bunun gibi, bu âyette de, unutmanın affedileceğini bilmek, duada mağfiret talebinde bulunmanın yerinde olmasına manî değildir.
4- Unutan kimsenin muaheze edilmesi, aklen imkânsız değildir. Çünkü insan unuttuğunda muaheze edileceğini bilirse, hesaba çekilme korkusundan dolayı hafızasını hep diri tutar. O zaman da ondan, herhangi bir unutma sadır olmaz. Fakat hatırlamayı sürdürmek ve hafızayı diri tutmak nefse zor gelen bir iştir. Bu durum akıl için söz konusu olunca, bu hususta duâ edip Allah'tan mağfiret talebinde bulunmanın güzel olması gerekir.
5- "Teklîf-i mâ-lâ yutâk"ı caiz gören âlimler, bu âyeti delil getirerek şöyle demişlerdir: "Unutan kimse o işi yapmaktan kaçınmaya muktedir değildir. Şayet Allah Teâlâ'nın onu cezalandırması aklen caiz olmasaydı, o kimse duâ ederek, muaheze edilmemesini istemezdi."
İkinci Görüş: "Nisyân" (unutma) kelimesi, terketme manasına hamledilir.
Nitekim Cenâb-ı Allah: "Fakat o unuttu, yani âmeli
terketti. Biz onda bir azm bulamadık" (Tâhâ, 115) ve "Onlar Allah'ı unuttular, Allah da onları unuttu" (Tevbe, 67)yani "Onlar Aİtah için âmel etmeyi terkettiler, Allah da onları terketti" buyurmuştur. Bir kimse arkadaşına,
"Beni terketme" mânâsında, "Bağışından beni de unutma der. Buna göre, bu âyetteki nisyandan murad, yanlış bir te'vilden dolayı bir fiili terketmek hatâdan murad da, yine yanlış bir mânâlandırmadan dolayı bir fiili yapmaktır. [170]
Üçüncü Mesele Başa Dön
Bu âyet-i kerimede zikredilmiş olan "nisyan" ve "hata"nın, ya uygun olmayan birşeyi yapmaya yönelme mânasına uygun bir şekilde tefsir edilmiş oldukları, yahut da ikisinden birisinin bu şekilde tefsir edilmiş olduğu anlaşılmıştır. Birinci ihtimal, büyük günah sahiplerinin affedileceğine delâlet etmektedir. Çünkü bir günaha yönelme, unutkanlık ve hata halinde meydana gelip, sonra da Cenâb-ı Hak, "Ey Rabb'imiz, eğer unutursak veya yanıhrsak, bizi tutup sorguya çekme" sözü ile kendisine duâ etmelerini emredince, bu, müslümanlann hatalarından dolayı azab olunmamalarını Allah'tan istemeleri hususunda bir emir olmuş olur. İşte Allah, mü'minlere bunu istemeyi emredince, bu emir, Allah'ın onların isteğini karşılayacağına delâlet etmiştir. Bu da, büyük günah sahiplerinin affedileceğini gösterir. İkinci ihtimal içindeki iki ihtimale gelince, bunların her ikisi de geçersizdir. Çünkü hasmımıza göre, bunlardan dolayı hesaba çekilmek "kabîh" (çirkin)dir. Allah tarafından yapılması kabîh (yakışıksız) görülen şeyi duâ ile istemek ise imkânsızdır.
Buna göre eğer, "unutan kimse, geçen meselede anlattığınız gibi, hatırda tutmayı kasden terkettiği için bazan muaheze olunur" denilir ise, biz deriz ki: O kimse, gerçekte hatırlamayı kasden ve bile bile terkettiği için muaheze olunmaktadır. Binâenaleyh buradaki muaheze, onun bunu bilerek terketmesinden dolayı meydana gelmiştir. Bu zikrettiğimiz şeylerin zahiri, bu âyet-i kerimenin, büyük günah işleyenlerin de affının umulacağına delalet ettiğini gösterir. [171]
"... Rabbena, bizden evvelkilere yüklediğin gibi üstümüze ağır bir yük yükleme..." (Bakara, 286).
Bil ki bu ifâde, ikinci bir duadır. Bu ifâde ile ilgili birkaç mesele vardır: [172]
Birinci Mesele
Âyetteki kelimesi lügatte ağırlık ve şiddet mânâsına gelmektedir. Nitekim şâir Nâbiğa şöyle demiştir:
''Ey, zulmün, kavmfn liderlerini bürüyüp kaplamasına mani olan ve, iyice tanımalarından sonra, onların sıkıntılarını yüklenen kimse..."
Daha sonra, ahidjer, ağır olduğu için isr diye isimlendirilmiştir. Nitekim Cenâb-ı Hak "ve üzerinize bu ağır ahdimi alıp kabul ettiniz mi?" (Ah imran, 81) yani "ahdimi ve mîsakımı..." buyurmuştur.
İsr kelimesinin bir manası da temayül ve şefkattir. Nitekim, denilir. Yani, "Hiçbir yakınlık ve akrabalık beni ona meylettirmez" demektir. Temayül ve şefkat, "isr" diye isimlendirilmiştir. Çünkü senin bir kimseye olan temayül ve şefkatin, ona dokunan hertürlü kötülüğü, kalbine ağırlaştırır. [173]
İkinci Mesele Başa Dön
Müfessirler, bu âyetle ilgili şu ki açıklamayı yapmışlardır:
1- "Bizden önceki yahudîlere katı ve sert davrandığın gibi, mükellefiyetler hususunda bize sert davranma." Bu müfessirler şöyle demişlerdir: "Allah Teâlâ, yahudilere elli vakit namazı farz kılmış, mallarının dörtte birini zekat olarak vermelerini ve elbiselerine pislik bulaştığında, o kısmı kesmelerini emretmiştir. Yine yahudiler bir şeyi unutup yapmadıklarında, daha dünyada iken hemen cezalandırılmışlardır. Bir hata işlediklerinde, daha önce kendilerine helâl olan yiyeceklerin bir kısmı onlara haram kılınmıştır. Nitekim Hak Teâlâ: "Yahudilerden bir zulüm sebebiyle biz onlara, kendileri için helâl kılınan temiz ve güzel şeyleri haram ettik" (Nisa. ıeo) ve, "Gerçekte biz onlara, "kendinizi öldürün, yahud yurtlarınızdan çıkm" diye yazsaydik, içlerinden birazı müstesna olmak üzere, bunu yapmazlardı.." (Nisa. 66) buyurmuştur.
Yine, Tâlût'un kavminden yolcu olanlara, nehirden su içmeleri haram kılınmış ve onların azabı, bu dünyada hemencecik cezalandırılması olmuştur. Nitekim Hak Teâlâ: "Biz birtakım yüzleri silip ve belirsiz edip de enselerine çevirmezden, yahud cumartesi yaranına ettiğimiz lanet gibi kendilerini de lanetlemeden önce..." (Nisa.47)buyurmuştur. Onlar bundan dolayı domuzlara ve maymunlara çevrilmişlerdir.
Kaffâl şöyle demektedir: "Kim şu yahudilerirt iddia ettikleri Tevrat'ın beşinci bölümüne bakarsa, Cenâb-ı Hakk'ın onlardan ne derece sert ve katı olan ahitler almış olduğuna vakıf olur ve çok şaşırtıcı şeyler görür. İşte mü'minler bundan dolayı Rab Teâlâ'dan, bu gibi ahitlerden kendilerini korumasını taleb etmişlerdir. O da, fazi u keremiyle mü'minlerden bu tür ahitler almamıştır. Nitekim Cenâb-ı Hak, bu ümmetin vasfıyla ilgili olarak, "O, onların ağır yüklerini sırtlarında olan zincirleri indiriyor.." (A'râf. 157) buyurmuş, Hz. Peygamberde, "Ümmetimden "mesh" (maymuna çevrilme), "hasf (yere batırılma) ve boğulma gibi ilahî cezalar kaldırılmıştır" buyurmuştur. Yine Cenâb-ı Hak, "Sen onların arasında bulunurken, Allah onlara azâb edici değildir. Onlar istiğfar ederlerken de Allah yine onları azâblandmcı değildir" (Enfâi, 33) buyurmuştur. Hz. Peygamber de, cin "Ben, kolay ve müsamahakâr olan HaniÜik (tevhid inancı) ile gönderildim"[174] buyurmuştur. Mü'minler, Cenâb-ı Hakk'ın teklîflerini hafifletmesini istemişlerdir. Çünkü ağır olan mükellefiyetlerde kusur işlemek ihtimali fazladır. Kusur işlemek ise, Allah tarafından cezalandırmayı gerektirir. Halbuki, onların ilâhî azaba dayanacak takatleri yoktur. İşte bu sebeple muhakkak ki, tekliflerde kolaylığı taleb etmişlerdir.
2- "Şiddet ve katılık bakımından bizden öncekilerin misak ve ahdine benzer bir misak ve ahdi bize yükleme, Allahım!" Bu görüş öz olarak, birinci görüşe dayanır. Ancak ne var ki, bunda, fazladan bazı kayıtlar bulunmaktadır. Binaenaleyh birinci görüş daha evlâdır. [175]
Üçüncü Mesele
Bir kimse şöyle diyebilir: "Gerek aklî gerekse naklî deliller, Cenâb-ı Hakk'ın "Ekremu7 ekremîn" (çok
ikram edenlerin en fazla ikram edeni) ve "Erhamu'r-râhimin" (= ve merhamet edenlerin en fazla merhamet edeni) olduğuna delâlet etmektedir. O halde Cenâb-ı Hakk'ın yahudilere şiddetli ve katı mükellefiyetler yükleyip, böylece onların çeşitli ihtilâflara ve inatlaşmalara da düşmelerine sebep olmasındaki hikmet nedir?" Mutezile, "Birşeyin, bir insan hakkında faydalı, başka bir insan hakkında ise zararlı olması mümkündür. Binâenaleyh yahudilerin tabiatlarında katılık ve kötülük ağır basmaktadır. Onlar, ancak böyle güç ve zor mükellefiyetle yola gelirlerdi. Ümmet-i Muhammed'in tabiatında ise, incelik ve güzel huy hâkimdir. Bundan dolayı, onlara uygun olan hükümlerin hafif ve katılıktan uzak olmasıdır" demiştir.
Âlimlerimiz ise şöyle cevap vermişlerdir: Birinci makamda zikrettiğimiz o suali, ikinci makama alıyor ve şöyle diyoruz: Niçin Cenâb-t Hak, yahudileri tabiatları sert, kalbleri katı ve himmetleri az olarak yaratmış ve böylece onlar da bu kadar sert ve katı tekliflerle karşı karşıya kalmışlardır? Niçin yine Allahu Teâlâ, ümmeH Muhammed'i, tabiatları yumuşak, huyları güzel ve himmetleri yüce olarak yaratmış ve onlara menfaat sağlamak hususunda hafif ve kolay mükellefiyetler kâfi gelmiştir? Kim iyice düşünür ve insaf ederse, bu niçinlerin tutarsız olduğunu anlar. Allah'tan gelen herşey Mu'tezile terazisinde tartılmaktan yüce ve uzaktır. Allahu Teâlâ dilediğini yapar, istediği şekilde hükmeder. "O, yapacağından mes'ûl olmaz, fakat onlar (insanlar) mes'ûl olurlar" (Enbiya, 23) [176]
"Ey Rabb'imiz, takat getiremeyeceğimiz şeyi bize yükleme" (Bakara, 286) [177]
Takat Getirilemeyecek Yük Hakkında Başa Dön
Bil ki bu, mü'minlerin yaptığı üçüncü duadır. Bununla ilgili birkaç mes'ele vardır: [178]
Birinci Mesele
"Taat" kelimesinin, "itaaf'tan, "câbe" kelimesinin, "icâbef'ten gelen birer isim oluşu gibi, "takat" kelimesi de "itâka" masdarından bir isimdir. Bu kelime, masdarı yerine kullanılmıştır. [179]
İkinci Mesele
.
Âlimlerimizden, "teklîf-i mâlâyutâk"ın caiz olduğu hususunda bu âyeti delil getirenler vardır. Çünkü eğer bu caiz olmasaydı, duâ ile Allah'tan onun kaldırılmasının istenmesi yerinde olmazdı.
Mu'tezile buna, şu hususları ileri sürerek cevap verir:
1- Âyetteki "Takat getiremeyeceğimiz şeyi... "sözünün mânâsı, "yapmak çok zor olan şey" demektir. Bu tıpkı, bir insanın ağır görerek, "Falancaya bakmaya gücüm yetmez" demesi gibidir. NitekimŞâir "Eğer sen, bana gücümün yetmeyeceği şeyi yüklersen, seni (şimdi) sevindiren güzel huyum, seni üzer" demiştir.
Hz. Peygamber (s.a.s)'in köleler hakkında şöyle dediği, hadiste gelmiştir: "Kölenin yiyeceği ve giyeceği sahibinin üzerinedir. Köle güç yetiremeyeceği işte mükellef tutulmaz."[180]
Yani, "ona zor gelen işlerle..." demektir.
İmran b. el-Husayn (r.a), Hz. Peygamber (s.a.sj'in şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Hasta olan, oturarak namaz kılar. Eğer buna da gücü yetmez ise, yan yatarak kılar''. [181]
Buna göre hadisteki "gücü yetmez ise.." ifâdesi "oturacak kadar gücü yoksa" mânâsında olmayıp, aksine bütün fukahâ bu ifâdeden maksadın, "oturması hâlinde, o insan için çok büyük bir meşakkat söz konusu olursa" mânâsı olduğunu söylemişlerdir. Hak Teâlâ da kâfirleri anlatırken"Onlar işitmeye tahammül edemezler" ( Hud, 20) yâni, "O, onlara çok zor gelir" buyurmuştur.
2- Cenâb-ı Hak, "Takat geti rem iveceği m iz şeyi bize teklif etme" buyurmamış da, "Takat getiremiyeceğimiz şeyi bize yükleme" buyurmuştur. Bir şeyi "tahmîl" etmek, yüklemek, kişinin yüklenmeye takat getiremiyeceği şeyi onun üzerine koymaktır; binâenaleyh bundan murad "azâb" olmuş olur. Buna göre mânâ: "Bize, taşımaya katlanamayacağımız azabını yükleme" şeklinde olur. Eğer âyeti bu mânâya hamledersek, Cenâb-ı Hakk'ın, buyruğu, hakikat ifâde eder. Şayet bunu "teklif etme, mükellef klima" mânâsına hamledersek, mecaz olur. Bu sebeple, birincisi daha uygundur.
3- Farzedelim ki onlar, Cenâb-ı Hak'tan, kendilerini, takat getiremiyecekleri şeylerle mükellef kılmamasını istemiş olsunlar... Fakat bu, bunun aksinin yapılmasının caiz olduğuna da delâlet etmez. Çünkü, bu ifâde eğer buna delâlet ederse, Cenâb-ı Hakk'ın, "Rabb'im, hak ile hükmet" (Enbiya, 112) ifâdesi de Cenâb-ı Hakk'tn bâtıl ile hükmetmesinin cevazına delâlet ederdi!.. Bunun gibi İbrahim (a.s)'in, "İnsanların diriltileceğigünde, beni utandırma" ( şuarâ, 87)sözü de, Cenâb-ı Hakk'ın peygamberlerini utandırmasının caiz olduğuna delâlet ederdi!.. Öte yandan Cenâb-ı Allah Hz. Peygamber (s.a.s)'e, "Kâfirlere ve münâfiklara itaat etme!" {At\zai>, 48) demiştir. Bu, Hz. Peygamber'in kâfirlere ve münafıklara itaat etmesinin cevazına delâlet etmez.. Cenâb-ı Hakk'ın
"Andolsun ki, eğer sen şirk koşmuş olsaydın, muhakkak ki amelin boşa giderdi" (Zümer, 65) âyeti hakkında söylenebilecek söz de bunun gibidir. Mu'tezfle'nin cevaplarının tamamı işte budur.
Bizim âlimlerimiz buna şöyle diyerek cevap vermişlerdir: Birincisi: İki yönden reddedilir:
a) Şayet, Cenâb-ı Hakk'ın: "Takatgetiremiyeceğimiz şeyi bize yükleme" sözü, "onlara olan teklifleri zorlaştırmama" anlamına hamledilirse, bu takdirde bu âyetin manasıyla, bundan önce bulunan, "Ey Babb'imtz, bizden öncekilere yüklediğin gibi üstümüze ağır bir yük yükleme" ifâdesinin mânâsı aynı olurdu. Bu ise, sırf tekrardır. Tekrar ise, caiz değildir.
b) Biz, âyette geçen kelimesinin güç yetirmek ve muktedir olmak anlamlarına geldiğini açıkladık. Buna göre Cenâb-ı Hakk'ın: buyruğunun zahirî mânası, "kendisine güç yetiremediğimiz şeyi bize yükleme!" şeklinde olur. Bu konuda söylenebilecek en son şey, bu lafzın, bazı kullanış şekillerinde mecazen istikbâl anlamına geldiğidir... Ancak ne var ki asi olan, lafzı hakikî mânâsına hamletmektir.
İkincisine de şöyle cevap verilir: Tahammül etmek, yüklenmek kelimesi Kur'ân dilinde, "teklif" mânâsına tahsis edilmiştir. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Biz emâneti göklere, yere ve dağlara arz ve teklif ettik de, onlar bunu yüklenmekten çekindiler; bundan korktular. İnsan ise bunu yüklendi..." (Ahzat». 72) buyurmuştur.
Sonra farzedelim ki, bu anlayış bulunmamış olsun.. Ama ne var ki Cenâb-ı Hakk'ın: "Takatgetiremeyeceğimiz şeyi bize yükleme" buyruğu hem azâb hem de teklif hakkında umûmî bir mânâ ifâde eder. Binâenaleyh kelimeyi zahirine göre amel ettirmek gerekir. Tahsis etmeye gelince, bu bir hüccet olmadan yapılırsa caiz değildir.
Üçüncüye ise şöyle cevap verilir: Bir şeyi yapmak imkânsız olunca, bu imkânsızı duâ ve niyaz yoluyla O'ndan taleb etmek caiz olmaz. Bu tıpkı, duasında ve niyazında, "Ey Rabb'imiz, iki zıddı bir araya getirme! Kadîm olanı muhdese çevirme" diyen kimsenin durumu gibi olur.. Oysa ki bu, caiz değildir.. Sizin zikrettiğiniz şey de böyledir.
Bu sabit olunca deriz ki, asi olan işte budur. Mufassal (detaylı) bir delil sebebiyle bazı durumlarda bunu terketmek caiz olsa da diğer hallerde delil olmaksızın terketmek gerekmez. Muvaffakiyyet Allah'tandır. [182]
Üçüncü Mesele Başa Dön
Bilmek gerekir ki, âyet-i kerime hakkında geriye birkaç soru kalmıştır:
Birinci soru: Cenâb-ı Hak önceki âyette buyurmuşken, burada niçindemiştir? Niye, birincisini "hami" kelimesine; ikincisini de "tahmil" kelimesine tahsis etmiştir
Cevap: Güç olanın taşınması (hami) mümkündür. Takat getirilemeyene gelince, bunu taşımak (hami) mümkün değildir. Takat getirilemeyen şeyde söz konusu olan ise.-onun sadece "yüklenilmesi" (tahmîl)'dir. Zor ve meşakkatli olan şeye gelince, bunu hem taşımak (hami), yüklenmek; hem de başkasına yüklemek (tahmîi) mümkündür. İşte bundan dolayı Cenâb-ı Hak son âyet-i kerimede "tahmil" (yüklemek) kelimesini zikretmiştir.
İkinci soru: Kul, "üstümüze ağır bir yük yükleme" sözüyle kendisini zor bir işte mükellef kılmamasını taleb edince, Allah'ın, takat getirilemeyecek şeyle mükellef kılmaması da bunun zarurî neticelerinden olmuştur. Buna göre, bu tertibin aksi daha evlâdır.
Cevap: Benim hatırıma gelen, gerçekteyse bilgisi Allah katında olan şey şudur: Kulun iki makamı vardır:
a) Şeriatın zahirini yerine getirmek;
b) Mükâşefeye yönelmek., ki bu, insanın marifetullâh ile, Allah'a hizmet, O'na taât ve nimetlerine de şükür ile meşgul olmasıdır.
Birinci makamda, Cenâb-ı Hakk'ın, güç gelen mükellefiyetler yüklememesi taleb edilir. İkinci makamda ise insan şöyfe der: "Ya Rabbi, benden, senin celâline lâyık bir hamd ve övgü; nimet ve lütuflarına lâyık bir şükür; kudsiyyet ve azametine lâyık bir marifet isteme!.. Çünkü, benim zikrim, fikrim ve şükrüm buna uygun değildir... Buna gücüm de yetmez.." Şeriat "hakikâf'ten önce olduğu için, Allahu Teâlâ, "Üstümüze ağır bir yük yükleme" sözünü, "Takat getiremeyeceğimiz şeyi bize yükleme" ifâdesinden önce zikretmiştir.
Üçüncü soru: Allahu Teâlâ, mü'minlerden, onların cemî sîgasıyla, "Eğer unuttuk yahut yanildıysak, bizi tutup azarlama, "Bizden öncekilere yüklediğin gibi üstümüze ağır bir yük yükleme" ve "Takat getlremiyeceğimiz şeyi bize yükleme" diyerek, toplu bir biçimde bu duaları yaptıklarını nakletmiştir. Duâ zamanında bir araya gelmenin faydası nedir?
Cevap: Bundan maksat, duanın kabulünün topluca yapılınca daha mükemmel olacağını beyan etmektir. Bu böyledir. Çünkü her insanın himmet ve gayretinin ayrı ayrı tesirleri vardır. Bunlar ve sebepler tek bir şey üzerinde bir araya geldiklerinde, o şeyin tahakkuku daha mükemmel olur. [183]
"Bizi affet, bizi bağışla ve bize merhamet et. Sen Mevlâmızsın bizim. Kafir toplumlara karşı da bize yardım et"
(Bakara, 286).
Bil ki, önceki üç çeşit duada taleb edilen şey, Allahu Teâlâ'nın yapmaması, o şeyleri terketmesidir. Bu duâlâr da "Rabbimfz.." lafzına bitişik olarak gelmiştir. Fakat bu dördüncü duâdâ afzı bulunmamaktadır; zahiri de, Allah'ın bir şeyi yapmasını istemeye delâlet etmektedir. Bu hususla ilgili iki soru vardır:
Birinci soru: Burada niçin lâfzı zikredilmemiştir?
Cevap: Nida etmeye ancak, uzaklık söz konusu olduğu zaman ihtiyaç duyulur. Nida edilen şey yakın olduğunda ise, nidaya İhtiyaç duyulmaz. Bu duada Kjj nidası, kulun yalvarıp yakarmaya devam ettiğinde Allah'a kurbiyyete nail olacağını bildirmek için hazf edilmiştir. Bu, kendisiyle başka sırlara muttali olunacak büyük bir sırdır. [184]
Af, Mağfiret ve Rahmet Arasındaki Fark Başa Dön
İkinci soru: "Afv", "mağfiret" ve "rahmet" kelimeleri arasında ne fark vardır?
Cevap: Afv, kuldan cezanın düşmesidir; mağfiret, kulu utandırmak ve rezil-rüsvay etmek azabından koruyarak, onun suçunu örtmektir. Buna göre kul sanki şöyle demektedir: "Senden afv diliyorum. Beni affettiğin zaman, günahımı ört! Çünkü, kabir azabından halâs olmak, ancak onun peşinden utanç azabından da halâs olunduğunda, kurtulunduğunda hoş olur.." Birincisi cismanî, ikincisi ise ruhanî bir azâbtır. Kul her ikisinden de kurtulunca, mükâfaat istemeye yönelir. Bu da iki kısımdır: Cismânî mükâfaat ki bu cennet nimetleri, onun lezzetleri ve oradaki hoş ve güzel şeylerdir. Diğeri ise, ruhanî bir mükâafattır ki bunun da zirvesi, Allah'ın celâl nurlarının o kimseye tecelli etmesi ve, takati nisbetinde Allah'ın kibriyâsının, yüceliğinin o kimseye inkişâf etmesi, zuhur etmesidir. Bu da, o kimsenin Allah'ın dışında bulunan herşeyden sıyrılarak, tamamiyle Allah'ın celâlinin nuruna boğulmasıyla, istiğrakıyla mükmün olur. Buna göre Cenâb-ı Hakk'ın "Bize merhamet et!" buy-
ruğu cismanî mükâfaatı; O'nun bundan sonra demesi de, "ruhanî mükâfaatı" ve kulun bütün benliğiyle Allah'a yönelmek istediğini gösterir. Çünkü Cenâb-ı Hakk'ın"Sen Mevlâmızsın bizim" buyruğu, o anda bulunan kimselerin (hâzirûn) yaptığı bir hitâbtır. Belki de kelâmcıiardan peK çoğu, bu açıklamaları tuhaf görür ve bunların tâat kabilinden söylenilmiş şeyler olduğunu söylerler. Yemin ederim ki, onlar söyledikleri şeylerde doğru söylemektedirler, zira onların ilimdeki dereceleri budur. "Şüphesiz ki Rabb'in, yolundan sapan kimseleri çok iyi bilenin ta kendisidir. O, hidâyete ulaşmış olan kimseleri de pek İyi bilendir" (Necm, 30>.
Cenâb-ı Hakk'ın"Sen Mevlâmızsın bizim" buyruğunda bir başka anlam daha vardır. O da şudur: Bu kelime, kulun son derece huşu ve inkiyâd içinde bulunduğunu; kendisine ulaşan her nimetin sahibinin Allah olduğunu ve elde ettiği her türlü ikramı ve ihsanı O'nun lütfettiğini itiraf ettiğini gösterir. Hiç şüphesiz işte bu sebeple, kullar duâ ederken, Allah'ın lütfü ve ihsanına dair söz ederlerken kendilerinin, ancak Cenâb-ı Hakk'ın tedbiriyle işlerinin tamamlanacağı bir çocuk ve, ancak Mevtasının ıslâhryla işlerinin yoluna gireceği bir kul durumunda olduklarını; Allahu Teâlâ'nın, gökler ve yerin Kayyûm'u olduğunu, bütün işleri yoluna koyan olduğunu, "Ne güzel Mevlâ, ne güzel yardımcı" (Enam. 40) âyetinde de belirttiği gibi, hakikatte her şeyin müdebbiri (yöneticisi) O olduğunu izhar etmişlerdir.
Bu âyetin bir benzeri de, "Allah, imân edenlerin dostudur" (Bakara, 257); yani, "yardım edenidir", "Muhakkak ki Allah, onun dostudur" (Tahrim, 4) ve "Bunun sebebi şudur: Çünkü Allah muhakkak ki imân edenlerin doshıdur. Kâfirlertnse dostu yoktur" (Muhammed, 11) âyetleridir.
Daha sonra Cenâb-t HakKâfir toplumlara karşı da bize yardım et" buyurmuştur. Yani, "Onlarla savaşırken, onlarla hüccetleşirken ve, Hak Teâlâ'nın, "Onu diğer bütün dinlerden üstün kılmak için" (Saf,9)âyetinde de buyurduğu gibi, İslâm devletinin onların devletlerinin üzerine çıkması hususunda, onlara karşı bize yardım eti" demektir. Muhakkik ulemâdan, "Kâfir toplumlara karşı da bize yardım et" duasından maksadın, "Ruhanî- melekî kuvvetlerle, mâsivâullah'tan başkasına çağıran cismanî güçleri kahretme konusunda Allah'tan yardım istemek olduğunu" söyleyenler de bulunmaktadır. Bakara sûresi bu ifâdelerle sona ermektedir.
Vahidî (r.h), Mukâtil İbn Süleyman'ın şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Hz. Peygamber Miraca çıktığında, ona Bakara sûresinin son âyetleri verilmiştir. Bunun üzerine melekler, "Hiç şüphesiz Allahu Teâlâ"Peygamber
"imân etti" diyerek, sana güzel bir övgüyle ikramda bulundu. Binâenaleyh, sen O'ndan iste, ve O'na yalvar yakar.." dediler. Bunun üzerine Cebrail (a.s), Hz. Peygamber'e nasıl duâ edeceğini öğretir.. Hz. Peygamber (s.a.s) de "Ey Rabb'imiz, bağışlamanı dileriz.. Dönüş ancak sanadır" deyince de, Allahu Teâlâ, "Şüphesiz ben sizi bağışladım!" der. Hz. Peygamber, "Btzimuâhazeetme!., "deyince, Allah(c.c), "Bensizimuâhaze etmeyeceğim!" buyurur. Hz. Peygamber "Üstümüze ağır bir yük yükleme" deyince Cenâb-ı Hak, "Ben size katı davran m ayacağım" buyurur. Hz. Peygamber (s.a.s), "Takat getiremeyeceğimiz şeyi bize yükleme" deyince, Cenâb-ı Hak, "Bunu size yüklemiyeceğim" buyurur. Hz. Muhammed: "Bizi atfet bizi bağışla ve bize merhamet et" deyince, Allahu Teâlâ da, "Muhakkak ki sizi affettim, sizi bağışladım, size merhamet ettim ve, kâfir toplumlara karşı da size yardım ettim" buyurur.
Bazı rivayetlerde Hz. Muhammed (s.a.s) bu şekilde duâ ederken, meleklerin "Amîn" (= kabul buyur) dedikleri de yer almıştır.
Bu kelimelerin yazarı şu yoksul, fakir, muhtaç kimse de şöyle der: "Ey Allah'ım, ey efendim! Araştırdığım ve yazdığım her şey ile, sadece senin rızanı ve yüce cemâlini gözettim. Eğer isabet ettiysem, senin muvaffak kılmanla isabet etmişimdir. Sen bunları, lütfün ve ihsanınla, bu yoksul ve muhtaç kimseden kabul et!.. Eğer hata ettiysem, ey ısrar edenlerin ısrarının canını asla sıkmadığı ve isteyenlerin isteklerinin de kendisini meşgul etmediği Aliahım! Sen lütfü kereminle, benim günahlarımı bağışla..." Bunlar, bu sûrenin tefsiri hakkında söylediğim son sözlerdir. Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah'adır. Salât ü selâm ise, efendimiz, Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s) ile O'nun âline ve ashabına olsun... [185] Başa Dön
[1] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/ 5.
[2] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/5-6.
[3] Ebu Davud, Büyü, 4 (3/244); Tirmizî, Büyü 2(3/512).
[4] Tard, illeti bulunduğu için, hükmün de bulunması; aks İsa, illeti bulunmadığı için hükmün de bulunmamasıdır.(Ç.)
[5] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/6.
[6] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/6.
[7] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/6-7.
[8] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/7.
[9] Tefsirin Arapçasmda her nekadar burada kelimesi yer almakta ise de, bunun siyak-sibakın delaletiyle olması gerektiğini duşunduk ve tercümeyi buna göre yaptık. Şayet, yazılı şekle göre tercüme edersek mana şöyle olur: "Ben, şahsi görüşümle, bu davranış* mubah saymıştım" olur. (Ç).
[10] Ribâ hakkındaki meşhur hadis şudur
Müslim. Mûsâkat, Resulûllah (s.a.s.) şöyle buyurdu: "Altınla altın, gümüşle gümüş, buğdayla buğday, arpa ile arpa, hurma ile hurma, tuz ile tuz, misli misline ve elden ele (mübadele edilmesi caiz)dir Her kim artırır yahut fazla almak isterse, muhakkak riba yapmış olur. Bunda alan ve veren müsavidir."
[11] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/7-10.
[12] Müsned, 1/446.
[13] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/10-11.
[14] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/11.
[15] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/11-12.
[16] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/12-13.
[17] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/14-15.
[18] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/15-16.
[19] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/16.
[20] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/17.
[21] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/17.
[22] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/17-18.
[23] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/18-19.
[24] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/19.
[25] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/19-20.
[26] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/20-21.
[27] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/22.
[28] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/22.
[29] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/22-23.
[30] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/23.
[31] Buhari, zekat, 8; Müslim, zekat, 63-64 (2/702) (Az farklı olarak).
[32] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/23-25.
[33] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/25.
[34] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/25-26
[35] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/26.
[36] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/27.
[37] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/28.
[38] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/28-29.
[39] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/29-30.
[40] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/30.
[41] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/30.
[42] Hz Peygamberden mütevatir olmayan, binaenaleyh Kur'aniyetı sabit olmayan şaz kıraatler, nadiren, “Kıraatu’n-Nebi” Fakat burada, değişik olan durum mütavatir kıraat bulunduğu halde, ayrıca Hz. Peygamber ile Hz. Ali’ye nisbet edilmesidir.(Ç)
[43] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/30-31.
[44] Aynı manada bir hadis için bkz. İbn Mâce, fiten, 16 (2/1321).
[45] Muhabere, çıkacak ürünün yarısı veya üçte biri veyahut da dörtte birini almak üzere bir tarlayı başkasına kiraya vermektir.
[46] Ebu Davud, Buyu’, 33(3/262).
[47] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/31-32.
[48] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/32.
[49] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/32.
[50] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/32-34.
[51] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/35.
[52] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/35.
[53] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/35.
[54] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/35.
[55] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/35.
[56] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/36.
[57] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/36.
[58] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/36-37.
[59] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/37.
[60] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/37-38.
[61] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/38.
[62] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/38.
[63] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/38.
[64] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/38-39.
[65] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/39.
[66] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/39.
[67] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/39-40.
[68] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/40.
[69] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/40.
[70] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/41.
[71] Mu'tezile gibi "Allah vaîdini (tehdidini) tevbe etmeyenler hakkında mutlaka gerçekleştirecektir" görüşünde olanlar (Ç).
[72] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/41-42.
[73] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/42-43.
[74] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/43-45.
[75] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/45.
[76] Parayı peşin yatırıp malı sonra almak suretinde yapılan bir alışveriş muamelesi (Ç).
[77] Müslim, müsâkât, 128 (3/1227).
[78] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/45-46.
[79] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/46-48.
[80] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/48.
[81] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/48-49.
[82] Müsned, 5/266; 6/116.
[83] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/49-50.
[84] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/50.
[85] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/50.
[86] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/50-51.
[87] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/51.
[88] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/52.
[89] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/52.
[90] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/52-53.
[91] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/53.
[92] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/53.
[93] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/53.
[94] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/53-54.
[95] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/54-55.
[96] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/55-56.
[97] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/56.
[98] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/56-57.
[99] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/57.
[100] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/57-58.
[101] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/59.
[102] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/59.
[103] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/59.
[104] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/59-61.
[105] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/61.
[106] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/62.
[107] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/62.
[108] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/62-64.
[109] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/65.
[110] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/65-66.
[111] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/66-67.
[112] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/67.
[113] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/667.
[114] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/67-68.
[115] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/68.
[116] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/68-69.
[117] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/69-70.
[118] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/70.
[119] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/70.
[120] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/70-71.
[121] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/71-72.
[122] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/72-73.
[123] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/73.
[124] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/73.
[125] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/73-74.
[126] Müsned, 5/266.
[127] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/74-76.
[128] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/76.
[129] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/76-77.
[130] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/77.
[131] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/77-80.
[132] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/80-81.
[133] Kur'an'ın ayetleri, okunarak ibâdet edildikleri için, "vahy-i metlüv" (okunan vahiy) diye: Hz. Peygamberin vahye dayandığına inanılan hadisleri de "vahy-i gayr-i metlüv" (Okunması ile dive isimlendirilmiştir.
[134] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/81.
[135] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/81-82.
[136] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/82-83.
[137] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/83-84.
[138] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/84-85.
[139] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/85-86.
[140] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/86.
[141] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/86.
[142] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/87-88.
[143] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/88-89.
[144] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/89.
[145] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/89.
[146] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/89.
[147] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/90.
[148] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/90-91.
[149] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/91-92.
[150] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/92.
[151] Müslim, zikir. 41 (4/2075) ("Yetmiş defa" yerine "yüz defa" gelmiştir); Ebu Dftvud vitr 26 (2/85) (aynı
farkla.birkacayetbulunmaktadır.
[152] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/92-93.
[153] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/94.
[154] Müslim, tevbe, 19-20 (4/2108) (az farklı bir şekilde).
[155] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/94-96.
[156] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/96.
[157] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/96.
[158] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/96-97.
[159] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/97.
[160] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/97-101.
[161] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/101.
[162] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/102.
[163] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/102.
[164] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/102-103.
[165] İbn Mâce, duâ, 1 (2/1258); Tirmlzi, dua, 1 (5/456).
[166] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/103-104.
[167] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/104.
[168] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/104-105.
[169] Aynı manada, değişik bir ifâde ile: Ibn Mftce, talâk, 16 (1/659); Keşfu'l-Hafâ, 1/433.
[170] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/105-107.
[171] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/107.
[172] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/107-108.
[173] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/108.
[174] Müsned, 5/266.
[175] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/108-109.
[176] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/109-110.
[177] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/110.
[178] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/110.
[179] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/110.
[180] Müslim, eymân, 41 (3/1284).
[181] Ibn Mâce, ikâme, 139 (1/386-387) (Aynı manada...)
[182] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/110-112.
[183] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/113.
[184] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/114.
[185] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/114-116.
İslami Okul Okulların En Önemlisi