Bakara Suresi 1.Bölüm - 002Bakara - Sifa01
Bu Kitap Müttekilere Yol Gösteren Bir Kitaptır.
BAKARA SURESİ TEFSİRİ
Buyurun dünyada devlete, ahirette cennete gidişin yollarını gösteren Allah kelâmını okumaya devam edelim.
Kur'ân-ı Kerîm de yazılış sırasına göre ikinci sûre olan, "Bakara Sûresi" diye isimlendirilen ve Kur'ân-ı Kerîm'in en uzun sûresi olup Medine'de nazil olan içinde ahkam âyetleri oldukça fazla bulunan Bakara Sûresi'nin tefsirine başlıyoruz. Rabbim kalbimizi ve dilimizi açsın, öğrenmek, amel etmek ve öğretmek nasib etsin. Amin.
Sûrelerin isimlerinin manası vardır, ama genelde bütün dillerde terceme yapılırken isimler terceme edilmez. "Ali" adı yüce diye "Mustafa" süzülmüş, arınmış diye, "Mahmut" ismi öğülmüş diye terceme edilmediği gibi Bakara Sûresi de inek sûresi diye terceme.edilmez.[1]
(1) Elif Lam Mim. Kur'ân-ı Kerîm'in yüzondört sûresinden yirmi dokuzu bu tür harflerle başlar. Bu harflere "Hurufu Mukattaa" denir. Yirmi dokuz sûrenin başında gelen bu harfler 14 tanedir.
Kur'ân veya Rasûlullah tarafından bu harflerin mânâsı bize bildiril-mediği için biz de bu konuda bir şey demiyoruz.
Bazı tefsirlerde elif: Alâüllah, lam: Lutfullah, mim Mecdullah şeklinde tefsir edilmiştir.
Elif, boğazdan çıkan harflerdendir. Lam, ağzın ortasından çıkan harflerdendir. Mim de dudaktan çıkan harflerdendir. Yani en derinden en uca kadar bütün harfleri temsil ederler.
Sûreye bu tür harflerle başlanması Arap edebiyatçılarına meydan okumayı da içermektedir. "Kurân-ı Kerîm'i Muhammed'in kendisi uyduruyor" diyen kâfirlere "buyurun bu arapça sizin diliniz. Bu Kur'ân bu elif, lam, mim, sad, nun, kaf, ha, ta, ayn, sın, ra,... gibi harflerden meydana gelmiş, ana malzemesi elinizde, siz de bir sûre getirin" anlamınadır.
Bu sûrenin üçüncü âyetinde bu meydan okuyuş apaçık yapılmaktadır.
Tabiat kanunlarının her biri Rabbimizin âyetleridir. Bunlara tekvini kanunlar diyoruz. Bir çiçeğin açmasında, bir böceğin uçmasında bir çok kanunu ilahi çalışmaktadır, İnsanoğlu bu kanunları keşfeder, elementleri bulur ama bir çiçeği yoktan var edemez.
Rabbimizin teşrii kanunu olan bu Kur'ân âyetlerinin lafızları da bize 29 harfin bir araya gelmesiyle ulaştırılmış. İnsanoğlu bu harflerin hepsini sayar, yazı kanun ve kurallarını da bilir ama, elementlerden bir çiçek yaratamadığı gibi bu harflerden de bir âyetin benzerini getiremez.[2]
(2) İşte Kitap Budur:
Bundan başka doğruyu gösterecek kitap yoktur. Hatırlanacağı gibi Fatiha Sûresi'nde "Bize doğru yolu göster" diyorduk işte o doğru yolu gösterecek olan kitap budur! Bunun dışında buna zıt bütün kitaplar değersizdir, günlük, haftalık, aylık, senelik veya klasik kitaplardır.
Bu kitap ise Hakdan geldiğinden içindekiler değişmez hakikatlardır. "Onda hiç şüphe yoktur"
Allah'dan geldiğinde hiç şüphe yoktur. Doğruluğunda şüphe yoktur. Doğru yola götürür bunda da hiç şüphe yoktur. Günümüz düşünürlerinin siyasî, iktisadî, hukukî görüşlerinin doğru olma ihtimali de vardır, yanlış olma ihtimali de vardır.
Doğruluk veya yanlışlıklarını zaman apaçık bir şekilde ortaya çıkarır. İnsanların görüşlerinin doğru yada yanlış ihtimali olduğundan zan ifade eder. Allah (c,c.) Kur'ân'a uymayanların zanna uyduklarını zannın da gerçeğe ulaştırmadığını haber verir.[3]
Günümüzün yazarlarından bir kısmı kendi açısından haklı olarak "Ben her fikre saygı duyarım" demektedir. Kendi fikrinin zamanla tutarsızlığını anlayınca bu sözü söyleme mecburiyetinde kalıyorlar. Bu tip insanlar bir tek Allah kelamının haklılığını inkar edebilmek için, beş milyar insanın haklılığını kabul etme zorluğuna katlanıyor ve ama beşmilyar insana da saygısız oluyorlar.
Biz doğruluğunda şüphe olmayan bu kitaba iman ettikten sonra bu kitaba ters düşen hiçbir fikre, görüşe, kanuna saygı göstermeyiz. İnsana saygımız vardır ama insanın ürettiği imansızlığa ve isyana saygımız yoktur.[4]
Bu Kitap Müttekilere Yol Gösteren Bir Kitaptır.
Takva: Pıtrak dikeninin çok olduğu bir yerde ayakkabı olmadan yürürken insanın ayaklarına diken batmaması için bütün vücudu dikkat kesilir, vücudunun her parçası göz olur ya işte bu dünyada elini, dilini, belini, gözünü, gönlünü, kulağım, ayağım haramlara-dokundurmadan ömrünü geçirmeye takva denir.
Şirk'den sakınıp iman üzere olmaktır takva.[5] İsyandan sakınıp itaat üzere olmaktır takva..,[6]
Her işinizde Allah'ın rızasını aramak için Allah'a layık bir kul olmaya çalışmaktır takva. [7]
İçini Hak için şirkten, yalandan, kinden, iftiradan, hasetden, gıybetden arındırmak süslemek, dışını halk için süslemektir takva.
"Allah takva üzere olanlarla beraberdir. "[8]
Eğer bana reis-i cumhur veya genelkurmay başkanı bir kart gönderse ve "seninle beraberim işte özel telefonum, istediğin zaman ara" dese benim konuşmalarım belki biraz daha açık ve net olur.
Halbuki beni karakola götürseler bu kart sahiplerinin haberi olmaz.
Bana o karakoldakiler telefon ettirmeyebilirler. Halbuki Allah (c.c.) "Her nerede olursanız olun O sizinle beraberdir" buyuruyor. K. Kerim, Hadid Telefon etmenize gerek yok. O'ndan güçlü olan da yok. Onun için takva üzere olmak demek düşmana karşı güçlü olmak demektir.
Takva üzere olana Allah (c.c.) iyiyle kötüyü ayırt etme özelliği verir[9] işlerini kolaylaştırır,[10] her sıkıntılı işine bir çıkış yolu verir, hiç hesap etmediği yerden rızıklandınkr. [11]
Takva üzere olan korkmaz ve üzülmez.[12] Takva üzere kurulan Küba Mescidi 1400 seneden beri devam ettiği gibi takva üzerine kurulan ve takva üzere devam eden devlet de yıkılmaz.
Çünkü takva üzere kurulan devlette her mütteki insan kendisine verilen görevi yerine getirdikten sonra da 24 saat her halinde o takva üzere kurulmuş devleti çalıştırmak, çalışmasını engelleyenlere karşı koymakla kendini görevli bilir.[13]
(3) "Onlar gayba iman ederler. Namazı dosdoğru kılarlar ve onlara rızık olarak verdiklerimizden infak ederler"
Sizin yanınızda sizi övenle, yokluğunuzda sizi öven bir değildir. Nice insanlar vardır ki, önünde yağ çekip takla attığı insanın ardından kuyusunu kazar.
Değerli dostlar ise dostunu yokluğunda savunur, yüzyüze geldiğinde ise münasip bir dille hatalarını söyler.
Muttaki insanlar Allah'ı, melekleri, cenneti cahennemi görmeden inanırlar. Bugün müslümanlar Peygamber Efendimizi de görmeden inanıyorlar. Onun içindir ki, Efendimiz: "Beni görüp bana iman edene müjdeler olsun. Beni görmediği halde bana iman edene yedi kere müjdeler olsun" buyurmuştur." [14]
Kendisi Allah'ı görmese de Allah'ın kendisini gördüğüne inandığından bütün hareketlerim kontrol eder.
Şoför uzun yolda radara yakalanıp ceza vermeyeyim diye sür'at sınırını aşmadığı gibi, muttaki müslüman da ahirette cezalandırılmayayım diye Allah'ın haram sınırlarına yaklaşmaz.
Günümüzde "Ben görmediğime, labaratuarda incelemediğime inanmam" diyenler yeni bir söz söylemiş sayılmazlar. Çünkü "Bu güneşin altında söylenmedik söz kalmadı" biz bu tefsirimizde yeri geldikçe imansızların kötü sözlerinin yeni olmadığını, daha önce başka imansızlar tarafından söylendiğini Kur'ân-ı Kerîm'den naklederek isbat edeceğiz. "Küfür cephesinde yeni bir şey yok" adı altında bir kitabımda günümüz kâfirlerinin çağdaş düşüncelerinin çağlar öncesine ait olduğunu gösterdim.
Günümüzde yaşayan bir düşünürün düşüncelerinin Kur'ân'da daha önce haber verildiğini göstereceğiz.
Çağdaş imansızlar gibi, Musa (s.a.v.)'nın kavminden bir kısmı "Musa, biz Allah'ı apaçık görmedikçe sana inanmayacağız" demişlerdi.[15] Çölde söylenen bu sözü bugünkü kâfir labaratuardan söylüyor. Gözümüzün bir sınırı var. Bu göz Allah'ı görseydi, Allah'ın gücü ve büyüklüğü sınırlı olurdu.
Bu gözler gördüğünü emri altına alıyor. Yüce dağları deliyor. Denizin derinliklerinden en değerli inci mercanlarını çıkarıyor.
Gözlerimiz Allah'ı görecek şekilde yaratılmamıştır. O'nun yarattıklarından ilmini, kudretini, san'atım, rahmetini görüyor ve O'na iman ediyoruz.
"Namazı dosdoğru kılarlar."
Cennetin anahtarı[16] gözlerin nuru[17] müslümanlann can ve tenlerinin huzur bulup rahatlama yeri olan[18] Kur'ân ve sünnetin tarif ettiği şekliyle dosdoğru kılarlar.
Kötülüklerden alıkoyan K. Kerim,[19] kalp ve kalıpları bir araya getiren müminlerin mi'raci olan, Hak huzurunda halkla beraber, halk içinde Hakla beraber olunan namazı kılarlar. Günde beş defa elbisemize, namaz kılacağımız yere, eller yüzler baş, ve ayaklara dikkatimizi çeken ve bizi temiz olmaya sevkeden namazı kılarlar.
Rabbimiz göktekilerin, yerdekilerin, güneşin, ayın, yıldızların, dağların, ağaçların, hayvanların, secde ettiğini haber verir.[20] Mümin bütün yaratıkların ibadetini toplamak için namazını kıyam, rüku, sucud ve kaide ile tamamlar.
Buhari'nin Kitabü-t-Tevhid'de rivayet ettiği bir hadiste Yemen'e gönderilen tebliğciye Efendimiz: Önce Allah'ı tanıtmasını ister, Allah'ın varlığını ve birliğini kabul edenlere namaz kılmalarını ondan sonra zekat vermelerini emreder.
İnanmış insanların bir araya gelebileceği en güzel yerler camilerdir. Dernekler, cemiyetler ve vakıflara yalnız üye olanlar girebilirken camilere her mümin girebilir.
Yunus Sûresi'nin 87. âyetinde Musa ve Harun (s.a.v.)'un Mısır'a yerleşince ilk işlerinin mescid edinip namaz kılmakla emrolunduklarını haber verir Rabbimiz.
Peygamber Efendimiz Medine'ye hicret edince ilk işi mescid yapmak olmuştur. Mekke'yi fethedince de fetih namazı kılmıştır. Sa'd b. Ebi Vakkas Iran Kisra'smın sarayını fethedince altın, yakut, zümrüt, inci, mercanlara bakmadan bütün bunları yaratana yönelmiş ve fetih namazı kılarak Rabbine şükretmiştir.
Namaz sıkıntılı zamanlarda sığınak[21] sevinçli zamanlarda şükür makamıdır.
Rabbin mülkünde onun yarattığı bedenle O'nun huzurunda O'nun öğrettiği kelimelerle O'na yönelmek halkdan. alakayı kesip Hakla beraber olup selamla tekrar halka dönme halidir, namaz. İbrahim aleyhisselam Rabbine dua ederken kendisinin ve neslinin namaz kılanlardan olmasını ister,[22] Rabbimiz, Efendimize ve ailesine namazı emreder ve senden rızık istemeyiz rızkı veren biziz diyerek namaz ister.[23]
Namaz cimrilik hastalığının da ilacıdır.[24] Günümüzde dilencilerin kahvehane, sinema, tiyatro, futbol sahası önünde değil de camilerin önünde durmaları bunun göstergesidir.
Aynı inancı paylaşan ve camilerde bir araya gelen cemaatın içinde zengini vardır, fakiri vardır. Yerlisi vardır, yolcusu vardır, duİ'u vardır, yetimi vardır. Devletin elinin uzanmadığı veya haberinin olmadığı haller olabilir. Bu durumlarda,
"Onlara nzık olarak verdiklerimizden infak ederler."
Müminler Karun gibi toplayıcı değil, Harun gibi dağıtıcıdırlar. Dağıtmak için kazanırlar, verirken tükeneceğinden korkmazlar. Çünkü veren Allah'dır, "ver" diyende Allah'dır. "Siz Allah için bir şey verdiğinizde Allah onun daha iyisini verir, O nzık verenlerin en hayırlısıdır.[25]
İblis gibi fakirlikten korkutup cimriliği emretmez[26] İdris gibi cömertliği emreder.
Ne kadar verelim sorusuna Bakara 219. âyette ihtiyaç fazlasının verilmesi gerektiği nereye verelim sorusuna 215. âyette anne-babaya , yakınlara, yetimlere, fakirlere, yolda kalmışlara diye cevap verirken bunların müslüman veya kâfir oldukları bildirilmemiştir, Hatta Bakara 26. âyeti "kâfirlere hidayet vermek sana düşmez. Sana infak etmek düşer anlamındadır.
Allah yolunda infakda oran yoktur. Zekatta sınır vardır, sadakada sınır yoktur. Sadaka intakıma sınırını İsra Sûresi'nin 29. âyeti göstermiş ve eliboş kalacak şekilde saçıp savurmayı da yasaklamıştır.[27]
Rızık: Allah'ın kuluna verdiği ilim, makam, mevki, yiyecek, giyecek ve içeceklerin hepsine nzık denir. (Müfredatı Rağıb) "Sizden birine ölüm gelip "Ya Rabbi keşke yakın bir zamana kadar ecelimi geciktirsen de sadaka versem" demeden önce size verdiğimiz rızıkdan veriniz."[28]
İlminizin sadakasını verin. Makam ve mal varlığınızın sadakasını vermez.
Allah yolunda yapılan infakın verildiği zamanlar da önemli. Müslümanların dar ve zor durumlarında yardım edenle bol günlerinde yardım eden bir değildir. Rabbimiz Mekke fethinden Önce infak eden ve harb edenlere Mekke fethinden sonra infak ve harb edenlerindenk olmadığını haber veriyor.[29]
Günümüzde iyi niyetli bir kısım müslümanlarımız bir araya gelerek kendi işyerlerinden ayrı olarak ortak bir işyeri açarak gelirini Allah yolunda harcamaya karar verirler. Bazan üç kişi ortak bir işyeri açarlar ve yüzde doksanını aralarında bölüşürler, yüzde on'unu da Allah yolunda harcamaya karar verirler.
Bu laiklik anlayışının bizdeki görüntüsüdür.
Bu Mekkeli müşriklerin "Bu Allah içindir. Bu da putlarımız içindir."[30] diyerek gelirlerini ikiye ayırması gibidir.
Mümin, canını yaratanın Allah olduğunu, malını verenin Allah olduğunu bilir ve O'nun yolunda mal ve canıyla cihad eder.
"Onlara verdiğimiz nzıktan infak ederler" âyetini okuyunca biz verdiğimizi kendi malımızdan değil, Allah'ın bize emaneten verdiğinden infak ettiğimizi anlıyoruz.
Düğün evinde yemek kazanının başındaki aşçı yemek dağıtırken kimseyi minnet altına alamadığı gibi, kimsenin başına kakamadığı gibi, "Ben malımdan dağıtıyorum" diyerek övünemediği gibi infakda bulunan kişide haddini bilir.[31]
(4) "Ve onlar sana indirilene, senden önce indiriîenlerede iman ederler ve onlar ahiretede yakiyn bir bilgi ile iman ederler"
Yani sana indirilen bu Kur'ân~ı Kerîm'e iman ederler. "Senden önce indirilenlere de iman ederler." Yani İbrahim, Musa, Davud, İsa ve diğer peygamberlere indirilene de iman ederler.
Yahudi gibi ırkçılık yapıp yalnız Beni İsrail'den olanlara inanıp diğerlerini inkar etmezler.
Peygamberlerin özelliği, güzelliği kendi şahıslarından ırklarından, dillerinden gelmez, Allah'ın onları peygamber olarak seçmesinden gelir.
Allah'ın gönderdiği peygamberler hangi ırkdan, hangi renkden olursa olsun iman ederiz. O'na indirilen kitabı da kitabımız kabul ederiz.
"Ve onlar ahirete de kesin bir bilgi iîe iman ederler."
Yakını bilgi, kendisinde şüphe olmayan bilgidir. Müttekiler ahireti gözleriyle görmemişlerdir. Ancak gözlerini yaratan Allah (c.c.) ahiretin varlığını haber verdiği için şüphesiz iman ederler. Gözün görmesinde yanılma ve yanlışlık olur, fakat Allah'ın haberinde yanlışlık olmaz.
Çölde su görüpde ona doğru koşan insan çoğu zaman su yerine serapla karşılaşabiliyor. Bu sebeple biz Allah'ın haberine gözlerimizle gördüğümüzden daha fazla inanırız.
"Bu dünya hayatından başka hayat yoktur. Ölürüz ve yaşarız. Biz diriltilecek değiliz."[32] diyen insanlar mevsimlik böcekler gibi hiç görmedikleri baharı inkar etmekteler. Ama bu kışın bir baharı da vardır.
Ana rahmindeki çocuğa "Buradan daha geniş bir dünya var" deseniz gülüp geçebilir. Bu dünya da ahiretin ana rahmidir. Bu toprak ana üzerinde yaşar büyür ve ölerek ahirette doğarız;
Baharda doğan, yazın gençliğini yaşayan, güz mevsiminde ölen,.kardan kefenlerle toprağa gömülen çekirdeklerin baharda İsrafil'in surunu andıran ılık rüzgârlarla çiçeğe dönüşmeleri ahiretin varlığını bize hatırlatan âyetlerdir.
Günümüz ateist kâfirlerinden birisi bana şöyle sormuştu:
"Adamın biri denize düşse, onu balina yutsa, balinayı balıkçılar tutsa, bin parçaya ayırsalar, binlerce insan yese, bu insanlardan biri Asya'da, biri Avrupa'da ölse, biri yansa duman olup gökyüzüne yükselse, şimdi bu denize düşen adamı Allah nereden nasıl toplayacak?
Ona şöyle cevap verdim: "Babanın okuduğu Kur'ân-ı Kerîm'de Yasin Sûresi vardır. O sûrenin yetmiş dokuzuncu âyetinde soruyun kısa bir cevabı vardır. Müşriklerden birisi mezarlıklardan çürümüş bir kemik getirip Efendimiz'in önünde ufalayarak "bu çürümüş kemiği kim diriltecek" diye sorar. Rabbimizde "Onu ilk Önce kim yaratmışsa o diriltecek" diye cevap verir.
Sen bana denize düşenin dağılışını anlattın. Ben de sana senin toplanışını anlatayım: Bir zamanlar sen yoktun, annenle baban evlendi. Meninin altmış milyonda biri kadar küçükdün dokuz ay sonra dünyaya geldin. Anne sütünden sonra Adana'nın domatesi, Erzurum'un yağı, Ayvalık'ın zeytinyağı, Trakya'nın peyniri, Rize'nin çayı, Konya'nın buğdayı sana doğru geldi ve sen seksen kiloluk bir adam oldun. Bu saydıklarımın ekilip büyümesi için Avrupa'dan, Amerika'dan, Afrika'dan gelen âletleri, ilaçları, havayı saymıyorum. Senin dağıttığın yerlerden toplamış Allah seni. Seni buralardan toplayan Allah o senin dağıttığını da toplar" deyince "inandım ahirete" demişti.
Ateist (kâfirler) arasında düşünen insanlar bazan bulunabiliyor. Bu kadar zulmeden zalim insanlar ölüyor. Bu mazlumun hakkı burada alınamadı. Bu mazlumda ah çekerek ölüyor. Bu ikisi de aynı toprağa gömülüp yok olup gidiyor. Öyleyse iyiliğin, güzelin, erdemin, adaletin ne önemi var? diyor ve Allah'a ve ahirete imana yol ararken uluslararası insanları imansızlaştırma Örgütü onun Önüne çıkararak "İnsanlar iyilik ve kötülüklerinin karşılığını yeniden dünyaya gelirken akrep olarak, yılan olarak, iyi insan da daha iyi şekilde dünyaya gelecek" diyor. Bunlardan birine ben "O takdirde dünyada insan ve hayvanların sayısı artmamalıydı" deyince "Merkezimize bir sorayım dedi ve bir hafta sonra "Uzaydan dünyamıza gelenler ve gidenler varmış nüfus artışı oradanmış" diye cevap vermişti.
Bir defa yalan söylediniz mi ardından yumak söker gibi yalanlan çoğaltmak mecburiyetinde kalırsınız.
Müttekiler görmedikleri halde Allah'a, meleklere, cinlere, cennete, cehenneme vs. iman ederler. Namazlarım dosdoğru kılarlar kendilerini kötülüklerden cimrilikten korurlar, Allah'ın verdiği azıktan dağıtırlar, Hz. Peygamber'e ve diğer peygamberlere indirilenlere iman ederler, ahirete seksiz şüphesiz inanırlar.[33]
(5) "İşte bunlar, Rabîerînden olan bir hidayet üzeredirler ve işte bunlardır kurtuluşa erenler."
Kurtuluş diye teıceme ettiğimiz "Felah" kelimesi Arapça'da engeli aşmak, yarmak mânâsına gelir.
Para, kadın, makam, şan, şöhret gibi engelleri aşanlar dünyada devlete (meşru yoldan paraya, kadına, makama, şan'a, şöhrete) ulaşırlar, ahiret-te cennete ulaşırlar.
Firavun komutanlarına ve ilim adamlarına "Bütün tuzaklarınızı planlarınızı toplayın sonra saf saf gelin. Bugün yüce olan felaha erecektir"[34] diyerek O da Musa (s.a.v.) engelini aşmak ister ama aşamaz ve denizin derinliklerinde boğulur.
Rabbimiz Musa aleyhisselama "korkma yüce olan sensin" buyurur.[35]
"İşte Onlar Rablerinden olan bir hidayet üzeredirler" âyetindeki üzeredirler mânâsına gelen "Alâ" harfi cerri müminleri imanlanyla yüceltirken kâfirlerin yerini belirlerken içinde aşağıda mânâsına gelen ve okur ken aşağıya doğru çekilen "fi" harfiyle ifade etmiştir. "Mücrimler (suçlular) sapıklık ve cehennem içindedirler"[36]
Mümin bir insan, fakirliği sebebiyle köprü altında yatıp kalkan mümin bir insanı, dünya insanına yön veriyoruz diyen imansız insandan üstün ve hayırlı görecektir.[37]
Bu haleti ruhiye içinde olan mümin insan, kâfirleri insanlık derecesinden hayvanlık derekesinin aşağısına düştüğünü görür ve onun tekrar yükselmesi için Allah'ın ipi olan Kur'ân'ı ona doğru uzatır.
İmansızın makamı, mevkii, rütbesi ne olursa olsun ona İslâm'ı tebliğ için gittiğinizde endişeye ve heyecana kapılmayın. Rabbimiz imansızların hayvandan daha aşağı olduğunu haber veriyor.[38] Korkmayın ama acıyın ve kulaklarından değil gönüllerinden tutarak yardım edin ve kardeş olun.
Yukarıda vasıfları bildirilenler felaha erenlerdir. Kur'ân-ı Kerîm felaha erenleri şöylece haber verir.
Nur'a uyanlar (Kur'ân'a),[39] Kur'an-ı işitip itaat edenler[40] iyiliği emredip kötülükten alıkoyanlar (Ali İmran 104); anne ve babaları da olsa Allah ve Rasûiü ile harbedenleri sevmeyen ve Allah'dan yana (Hizbullah'dan) olanlar (Mücadele 22) Allah için hicret edenleri kendilerine tercih edip nefsini cimrilikten koruyanlar (Haşr 9) kurtuluşa erenlerdir.[41]
(6) "Hiç şüphesiz kâfirleri ha korkutmuşsun, ha korkutmamışsın onlara göre birdir. Onlar iman etmezler."
Eğer tebliğin tesirsiz kalırsa tereddüt etme, şüpheye düşme! Hata senin tebliğ ettiğin nur gibi âyetlerde değil, o âyetlere gözlerini yumanlardadır.
Güneşli havada gözlerini yumarak giderken kanala veya çukura düşen kişi kabahati güneşe bulamaz.
Gözlerini kapayan kişi için güneşin doğmasıyla batması aynıdır, farketmez.
"Senin korkutmanla korkutmaman birdir" denmiyor.
Sen insanların yollarının cehennem çukuruna doğru gittiğini, düşerlerse çıkamayacaklarım onlara söyle o yoldan onları çevir cennete giden yola gitsinler.
Bu küfür yolunda yürürlerse ailelerde iffet, insanlarda merhamet, mahkemelerde adalet kalmaz. İnsanlar birbirini parası için sever. Kalbine göre değil kasasına, kesesine göre değer verir. Güçlüleri sevilir güçsüzler ezilir.
Böyle bir toplum olmaktan onları sakındır. Varacakları yerin kötülü günü anlatarak onlan korkut.
Senin bu korkutmalarına rağmen ateş çukuruna doğru koşuyorlarsa bu onların yaptıkları kötülükler nedeniyle Allah'ın onların akıllarını, kulaklarını, gözlerini kapatmasındandır.
Allah (c.c.) Yasin Sûresi'nin 10, âyetinde bu âyetin bir kısmını tekrarladıktan sonra 11. âyette Kur'ân'a uyan Rahman'a iman eden kişilerin uyarıya kulak vereceklerini haber verir.
Günümüzde "Ben Allah'dan korkmam, Allah varsa beni çarpsın" diyen kâfirler, ormanlar kralı aslan'ııı yelesine konup sonra da "Hani aslan neredeyse karşıma çıksın, ben aslandan korkmam" diyen, sinek gibidirler. Aslandan korkmak için ceylan olmak lazım. Aslan hakkında bilgisi olmayan ondan korkmaz. İki yaşındaki çocuk korkmadan elektirik cereyanına elini uzatırsa bu onun cesaretine işaret etmez, cehaletine işaret eder.
"Allah'dan ancak âlim kulları korkar."[42]
Küfr: Örtmek gizlemek mânâsına gelir.
Çiftçi tohumu toprağa gömdüğü için Araplar çiftçiye de "küffar" derler.[43] Her şeyi örttüğü için geceye, yıldızlan örttüğü için buluta da kâfir derler.
Kâfir kişide Allah'ın varlığını görmezlikten, bilmezlikten gelip inkara gittiğinden bu ismi almıştır.
Kâfirler de kendi aralarında kısımlara ayrılırlar.
1- Allah (c.c.) hakkında hiç bir bilgisi olmayan bildirildiğinde de kabul etmeyen Firavun bunlardandır. Musa aleyhisselam ona İslâm'ı tebliğ ettiğinde, Firavun "Ey ileri gelenler! Sizin için benden başka ilah bilmiyorum"[44] demişti. Yani kanunu ben koyarım, sizi ben yönetirim diyor.
2- Allah'a ve Rasûlü'ne inanır, inandığını Ebu Talip gibi ikrar da eder ama makamı, şanı, şöhreti, rütbesi uğruna İslâm'ı kabul edemez.
3- Diliyle inandığını söyler ama kalbinden iman etmez, münafıklar gibi.[45]
Küfrün anatomisi: Bu konuyu "Allah'a iman" isimli eserimde şöyle açıklamıştım.
Zaman içerisinde peygamberlerin yolundan sapanlar, Allah'ın (c.c.) büyüklüğünü inkar ederek kendilerinin büyüyebileceklerine inanmışlar. Kendi akıllarını kendilerine put yapmışlar. İçlerinde soyut bir şekilde olan putlarını dışarda somutiaştırarak tapınma ihtiyacını gidermişler. Ateş'e, Zeus'a, Minerva'ya, İneğe, Ahuramazda'ya, Apollon'a îapmanlar aslında kendilerine tapınmakta ve kendi çıkarlarını güvence altına almaktalar.
Hz. İbrahim bu kendi çıkarları için put yapan putpereslere "Aranızda muhabbet vesilesi olsun için Allah'ı bırakarak putları tanrı edindiniz"[46] diyerek onların putperestlik haleti ruhiyelerini çizmiştir.
Putperesler putların konuşmadığını, fayda ve zarar veremeyeceğini, başına konan bir sineği kovamayacağını biliyorlardı.
"Ben ateistim hiç bir tanrıya inanmam" diyen insanın kendine tapındığını haber verir Rabbimiz.[47] Kendine tapınan bu insan birgün kendinin de öleceğini, kendisini bu dünyaya getiren gücün mutlaka bir gün onu götüreceğini görünce, kendinden daha güçlü birine inanma ihtiyacım hissetti. Nuh aleyhisselarmn oğlu gibi koca koca dağlara sığınmaya İT. Kerim,[48] tabiata iman etmeye başladı. K. Kerim,[49]
Karıncanın incecik belindeki çelik kuvvet, bülbülün minnacık göğsünden şakıyan ve hiç tekrarı olmayan musiki, aynı toprakta biten mor menekşe, kırmızı lale, beyaz gül, şeker kamışı, acı biber, bir damla kanda milyonlarca canlı ve her canlıya verilen rızık, kendi iç dünyasında meydana gelen değişimler, bütün bunları evirip çeviren birinin ilmini ve kudretini gösteriyor.
Fizik, kimya, biyoloji, astronomi, tıp gibi ilim dallarında araştırma yaparak ün kazanan insanlardan inançsız biri çıkmamıştır. "Ben ateistim hiç bir tanrıya inanmam" diyenler daha ziyade, Mehmet Akif Merhumun;
Serseri: Hiçbirinin mesleği yok meşrebi yok
Feylozof hepsi fakat pek çoğunun mektebi yok. Şimdi Allah'a söver sonra biraz bol para ver. Hiç utanmaz, protestanlara zongoçluk eder.
dediği gibi mesleği, meşrebi, mektebi olmayan ve şaklabanlığı sanat zanneden zümredir.
Bunlar fikrî yönden azgelişmiş insanlanmızdır. Bunları kendi hallerine bırakmak ekonomik yönden az gelişmişleri kendi hallerine bırakarak ölüme terketmek kadar günahdır.
Zafiyet hastalığına tutulan insanın yediğini, kustuğu gibi, en değerli besinleri beğenmediği gibi, canın ve teninin gıdası olan dini de kabul etmeyebilir. Serum verir gibi gönlüne girmek ve gönlündeki kara perdeyi aralamak bizim görevimiz.
Batı'da yapılan araştırmalar insanları Rabbine biraz daha yaklaştırdı. Deniz altında yaşayan binlerce canlının, doğumu, yaşamı ve ölümünde tesadüfe yer olmadığı, aynı topraktan meydana gelen şeker pancarıyla bir kazanı acıtacak acı biberin şekerli çıkamadığı görülünce bütün bu elementleri birleştiren fotosentezi oluşturan ve keşfedilen bu kanunları koyan biri arandı ve neticede Allah inancına dönüldü.
Böylece bir dönüş kişiyi müslüman yapar mı?
Bundan 15 sene önce batılı bir bilim adamının "Beni Allah'a inanmaya götüren sekiz olay" başlığı altında bir bildirisi yayınlanmıştı. O bildiride hayvanların yaşantıları anlatılıyor ve tesadüfün yeri olmadığı söyleniyordu.
O günlerde kendi kendime sormuştum "bu itirafıyla bu insan müslüman olur mu?" diye, Rabbimiz K.Kerîm'inde buna da cevap vermiş. "And olsun ki, eğer onlara" Gökleri ve yeri yaratan, Güneş'i ve Ay'ı buyruğu altında tutan... Gökten su indirip onunla öldükten sonra yeri dirilten kimdir" diye sorarsan şüphesiz Allah'tır derler. K. Kerim,[50] Mekke müşriği Ka'be'de puta taparken yeri göğü yaratanın, gökyüzünü Ay ve Güneş'le donatanın, gökyüzünden yağmur indirip yeryüzünü diriltenin Allah olduğunu kabul ediyordu da mümin olamıyordu.
Puta tapan bir inkarcının bir itirafı zaruri bir itiraf oluyor. Rabbimîzin iki kanunu veya iki âyeti vardır. Birincisi Kur'ân-ı Kerîm'deki okunan âyetleridir. Diğeri Rabbimizin varlığını ve birliğini anlatan tabiatta gördüğümüz ve göremediğimiz âyetlerdir. İnsaflı bilim adamları gözle görülemeyen atomun içindeki enerjiyi, incir çekirdeğinin içindeki incir ağacının dallarını ve yapraklarını, birbirine benzemeyen milyarlarca parmak çizgisini görünce bunu bu kara toprak yapamaz. Bizim yapamadığımızı bu kara toprak yapabilecek ince zekaya sahip olsa idi, bizi üzerinde dolaştırmazdı. "Bütün bunları yapan üstün bir güç vardır" dediler. Tabiat kanunlarında hiç bir eksiklik veya fazlalık olmadığını, tabiattaki hiç bir kanunun zaman aşımına uğramadığını gördüler.
Bütün bunları bilen ve görenler bunları yaratan üstün güce inanmak mecburiyetinde kaldılar. Çünkü kendileri dahi o kanuna uygun olarak doğup büyüyüp ölüyorlar.
Tabiattaki âyetlerin yaratıcısının Allah olduğuna inananlar Kur'ân âyetlerine inanmak istemediler. Çünkü Kur'ân âyetlerine inanmak çıkarlarını zedeliyordu. Monarşik bir idare olan Mekke yönetimine son veriyor, insanın insana hakimiyetini ortadan kaldırıyordu.
Kumara, faize, rüşvete, karaborsaya, aldatmaya dayalı haksız kazancı yasaklıyordu.
Kadının şehvet metaı gibi alınıp satılmasını engelliyordu. Aklı perdeleyen, ailelerin sönmesine sebep olan uyuşturucuyu yasaklıyordu.
Bütün bunlardan çıkar sağlayanlar inkar ettiler. Biz tanrı tanımayız dediler. Bir kısmı ise "âyetlerin bir kısmına inanırız bir kısmına inanmayız" dediler. Bir kısmı ise "Kur'ân âyetleri devrini tamamlamıştır. 1400 sene önce güzelmiş ama çağımıza uygun değildir dediler. Dediler de kendi içlerinde çelişkiye düştüler.
Hz. Adem'den bugüne kadar devam edegelen tabiat kanununda düzensizlik olmadığını ve bu tabiat kanunlarının çağımıza uygun olduğunu söyledikleri halde tabiatın yaratıcısı olan Allah'ın Kur'ân'daki âyetlerinde hata aramaya başladılar.
Halbuki Kur'ân'da hata eden tabiat kanununda da hata eder. Tabiat kanununda hata olmadığına göre Kur'ân hükümlerinde de hata olmayacağını akıl edemezler.
Akıl edemezler; çünkü vücudları faizden, rüşvetten, soygundan, karaborsadan gelen haksız kazançla beslenmiş, akılları da uyuşturucu maddelerle perdelenmiş, gözleri para, makam, mevki ve şöhretten başka birşey görmemekte.
Kişinin Allah'a olan imanının Allah katında kabul edilebilmesi için tabiatı eksiksiz yaratan Allah'ın indirdiği Kur'ân'ında eksiksiz olduğuna, ahirete, meleklere, peygamberlere, kitaplara ve kadere inanması gerekir. İnsanlar arasında bir ihtilaf çıktığında o ihtilafını Kur'ân âyetlerine göre çözmesi,[51] âyetler arasında ayırım yapmaması gerekir.[52]
Cahiliye dönemi şairlerinden Züheyr bir şiirinde "kişi Allah'dan korkar ailesine de yük olmazsa o tam bir yiğittir Divani fmriül Kays S. 366 sözüyle Allah'a inandığını, ifade ediyor ama Allah katında mümin sayılmıyor. Müşrikler herşeyin Allah'ın dilemesiyle olacağını[53] bütün işleri Allah'ın düzenlediğini K. Kerim 10/31 biliyorlardı da yine de mümin olamıyorlardı "Bize melek indirilmeli değilmiydi" K. Kerim 25/21 diyen müşriklerin meleğe inandıklarını da öğreniyoruz âyet-i kerîmeden.
Allah'ın Rasûlüne bir âyet geldikten sonra müşrikler "Allah'ın peygamberlerine getirilen bize de getirilmedikçe (peygambere) inanmayız" K. Kerim,[54] sözleriyle geçmiş peygamberlere de inandıklarını itiraf ediyorlardı.
Cahiliye dönemi şairlerinden Züheyr bir şiirinde "Kişinin işlediği suç ya kitaba yazılır cezası hesap gününe geciktirilir veya acele edilir bu dünyada intikamı alınır" Şerhu Divanı Züheyr S. 102 ifadesiyle müşrik insanların ahirete inandığını görüyoruz. Günümüzde müslüman olmadığı halde çok hayır hasenat yapan insanlar görürüz de hayretler içinde kalırız. Mekke müşriği de sebze, meyve ve hayvanlardan kazandığının yarısını Allah için ayırırdı, yansını putları için ayırırdı da K. Kerim 6/136 yine müslüman olmazdı.
Öyle ise müslüman olmalarını engelleyen kara perde nedir? Gönül cevherini kapatan kara pas nedir?
O benlik pisliğinin kaîblerine attığı pastır. Rabbimiz "Hayır onların kazandıkları kalblerini paslandırdı"[55] buyurmuştur. Allah'ın varlığına inandılar ancak O'nun adaleti kendilerinin zulme dayalı çıkarlarını engellediği için dedelerininkoyduğu cahiliye dönemi kanunlarının yürürlükte olmasını.istediler de Rabbimiz "Cahiliye devri hükmünü mü istiyorlar? Yakinen bilen bir millet için Allah'dan daha iyi hüküm veren kim vardır?" K. Kerim. 5/50 âyetiyle Allah'dan daha güzel hüküm koyacak birinin olmadığını ilan ederken bir kısım insanlar Rasûlüne ve daha Önceki peygamberlere iman ettiklerini iddia ederken Allah'ın dışında tağutlar huzurunda yargılanmak istedikleri, Allah'ın indirdiği Kur'ân'a ve O'nun Rasûlüne geliniz dendiğinde O'ndan yüz çevirdikleri için kâfir oldular. Tapındıkları putlara kendilerini Allah'a yaklaştırması için tapındıklarını söyleyen müşrikler, dikdikleri putlarla gönül ufuklarım kapatmışlar.
Allah'a iman onun sıfatlarını bilmekle olur. Eski filozofların yaratılış konusunda akılla açıklayanıadıklan yerleri Alîaha havale edip akıllarının erdiğini zannettikleri yerlerde Allanın bu işlerde etkisi yoktur dedikleri gibi bir imana sahip olanın, imanının kabul olmayacağını, Allaha sıfatlarıyla beraber iman edilmesi gerektiğini, sıfatlarından birini inkâr edenin mümin olamıyacağını görüyoruz.[56]
(7) "Allah onların kaillerini ve kulağım müh ürl emiş tir. Gözlerinde de perde vardır. Ve büyük azap onlaradır."
Kafirlerin kalbini Allah mühürlemişse kafirin müslüman olmamasında kabahati nedir? sorusu hatıra geliyor.
Allah (c.c.) Rum suresi âyet 30'da "Sen yüzünü hanif olarak dine çevir. Allah insanları hangi fıtrat üzere yaratmışsa o fıtrata çevir" buyurur. Bu âyete göre Allah bütün insanları İslâm fıtratı üzerine yaratmıştır. Peygamber efendimiz "Her doğan İslâm, fıtratı üzerine doğar. Anne babası onu ya Yahudi, ya Hıristiyan veya Mecusi (günümüzde kominist) yapar" buyurur.[57]
Tertemiz pırıl pırıl yaratılan insan zamanla çevrenin etkisiyle kirlenmeye başlıyor. Aynanın Üzerindeki -tozlar silinmeyince zamanla aynayı kapattığı gibi günahlarda kalbi kapatıyor ve küfür ise kilitlenip mühürlenmesine sebeb oluyor.
Efendimiz: "İnsan bir günah işlediğinde gönlünde siyah bir nokta belirir. Eğer kişi günahına tevbe eder pişman olursa o siyahlık gider yeri yeniden parlar" buyurur.[58]
Allah (c.c.) kulların kazandıkları kötülükler nedeniyle kalplerinin küf bağladığını haber verir.[59]
Bu, ömrü deri dibağatıyla geçen kişinin gül kokusundan nefret etmesi gibi, zafiyet hastalığına uğrayan kişinin kendisine yararlı yağlı yiyeceklerden nefret etmesi ve kusması gibi kafirlerde küfürle öylesine içli dışlı olurlar ki gül gibi İslâm'dan kaçarlar. Gözleri güzellikleri görmez. Görse de kedinin bülbülü bir yudumluk et görmesi gibi görür. Herşeyin değerini paraya göre ölçer.
Kulağı para sözünden başka konuşmalara kapalıdır. O öyle isteyince Allah da onun kalbini mühürler gözünü perdeler. "Ve onlara büyük azap vardır."
Bu dünyada küfür devletinin yıkılması, zulme dayanan saltanatlarının yerle bir olması onlara büyük azap olduğu gibi Ahirette büyük azap vardır.
Bu âyetteki azabın yalnız ahirette olacağı manasına gelmez. Ayetlerin bir kısmına inanıp bir kısmını inkar edenlere dünyada rusvaylık ahirettede büyük azab vardır.[60]
Mescidlerde Allanın adının anılmasını engelleyenlere, o mescidlerin harap olmasına çalışanlara dünyada rezillik ahirette büyük azab vardır.[61]
Allah ve Rasûlüne karşı savaşanların yeryüzünde bozgunculuk yapanların cezası dünyada rezillik ahirette de büyük azab vardır.(Maide 33)[62]
(8) İnsanlar içinden bir kısmı inanmadıkları halde "Allaha ve ahiret gününe iman ettik" derler.
Allah (c.c.) geçen ilk beş âyette muttaki insanların özelliklerini, iki âyette kâfirleri bu âyetten itibaren onüç âyettede münafıkları bize tanıtıyor ve içlerinin filmini sunuyor.
Müslümanlar için en tehlikelisi bu münafıklardır. Çünkü bizim gibi giyinir, bizim gibi görünür. Kur'an'ı okumaz ama bizden fazla öper. Bizim toplantılarımıza katılır. Fikir beyan eder. Hacca gider. Cübbe giyer ama bizim gibi iman etmez. O kendi çıkarlarını ve kafir yandaşlarının çıkarlarını gözetir.
Durupdururken hiç gereği yokken Allah rasûlünün huzurunda şeha-det kelimesini s öyleyi verirler. Allah (c.c.) da onların yalancı olduğunu Rasûlüne bildirir.[63]
Onları tanımak için konuşma üsluplarına dinlerken yüz hatlarına da dikkat edildiği takdirde Allah dileyince anlaşılabilir.[64]
Münafıklar, müslümanlara zarar vermek, ayrılık tohumları ekmek, Allah ve Rasûlüne harp açanlara yardım etmek için müslümanların arasında kalırlar. Tanınmamak için de şehadet kelimesi getirirler.[65]
Müslümanların yanında olmak onlara fayda veriyorsa onlara uyarlar.[66]
Sanki Allah (c.c.) günümüz münafıklarını bize tanıtıyor. "Sankisi" fazladan. Allah her çağın münafıklarının ortak taraflarım açıklıyor.[67]
(9) Allahı ve iman edenleri aldatmaya çalışırlar. Halbuki yalnız kendilerini aldatırlarda farkında olmazlar.
Münafık iki tarafada yaranamaz. Sonunda zararı kendisi görür. Allaha hile yapmaya kalkarlar.
Hud'a: Görüldüğünün zıddı hareketle karşı tarafa zarar verme planıdır. Hud'a: gizlenmedir.
Allah insanların gizlediklerini de açıkladıklarını da bildiği için[68] Allaha hile yapmalarından kanıd, Rasûlüne yapılan hiledir. Rasûlüne Öylesine önem veriyor ki ona yapılan kötülüğü kendine yapılmış kabul ediyor. Ona yapılan biati, bağlılığıda yine kendine yapılmış kabul ediyor.[69]
Müminleri aldatmaya çalışanlar da geçici bir zaman için bundan çıkar sağlayabilirler. Müminleri ihbar ederek belirli makam ve mevkiler elde edebilirler ama bu çıkarları karanlık gecedeki yıldırım ışığından faydalanmak kadar ani ve geçici olur.
Tarih boyunca bu iki tarafada yaranamayan münafıkların boynu giyotine, idam sehpasına, takılıp kalmıştır.
Rabbimiz onları şöyle tarif eder: "Bunların arasında çalkalanıp dururlar. Ne onlar taraf nidadırlar, ne bunlar tarafındadırlar." (Nisa 143) Yani cami ile kilise arasında kalmış insanlar.
Üstü açık kilisedeki heykelin üstüne bir kuş hergün pislermiş. Papaz bundan rahatsız olmuş. Birgün heykelin yanma şarap koymuş. Kuş gelmiş heykele pislemiş, şarapdan içmiş ve sarhoş olmuş, sızmış. Papaz kuşu eline almış ve şöyle söylemiş: "Madem müslümandın niçin şarap içtin. Madem Hıristiyan'dın niçin heykele pisledin. Senin hakkın ölüm" deyip başını koparıvermiş.
Allah rasûlü kendi devletindeki münafıkları öldürmemiş. Bildiğini onlara bildirmemiş. Yeminlerine ve şehadet kelimelerine inanır görünmüş ama onlara karşı dikkatli olmuş.
Kendisi vefat ederken münafıkların isimlerini Huzeyfe (r.a.)'ye bildirmiş. Böylece devletin bunlardan zarar görmesi önlenmiş.
Günümüzde kafirlerin localarında viski, votka içen cuma veya bayramlarda bizimle görünen çıkarcılar bilsinler ki, iki tarafda da bir köpek kadar değerleri yoktur.
Peki bunu, bu iki yüzlülüğü neden yaparlar? Kendinden önceki münafıkların kötü sonucunu gördüğü halde niye aynı nifak yolunda devam ederler? [70]
(10) Onların kalblerinde hastalık vardır. Allahda onlann hastalığını artırmıştır ve yalan söyledikleri için onlara acıklı bir azap vardır.
Esrarkeşin, eroinmanın içtiği şeylerin kendisini Ölüme götürdüğünü gördüğü ve bildiği hâlde yine aynı kötülüğe devam ettiği gibi münafık da küçücük dünyevî çıkarları için ileride başına gelebilecek büyük zararları görmezlikden geliyor.
Bu bir hastalıktır. Tedavisi için Rasûlullaha ve onun yolunda olanlara müracaat etmedikleri için Allah onlann hastalığını artırdı.
Yedinci âyette "Allah onların kalblerini ve kulaklarını mühürledi" buyuruyor.
Görünüşe göre cebrilik var gibidir. Yani Allah dilediğinin kalbini mühürlüyor. Dilediğinin münafıklığını artırıyor.
Ancak Allah (c.c.) bunların yapılmasına sebeb olarak yine kişilerin yaptıkları kötülükleri gösteriyor.
Yani kul kötülüğü istiyor, rabbimizde yaratıyor. Eski batıl dinlerden bir kısım iyi niyetli bilginler şerri, kötülüğü Allah yaratmaz, O'nun sanma . yakışmaz mantığından hareket ederek hayır tanrısı ve şer tanrısı diye ilahlar türetmeye gitmişlerdir. Biz hayrı da şerri de Allah yaratır diyerek tevhide inanırız.
Bugün müslümanlara en büyük zarar müslümanlığı tam atamamış, batı standartlarını tam tutamamış ikisi arasında bocalayan hasta tiplerden gelmektedir.
Geçenlerde kızlık bekaretini evlenmeden önce kaybeden fahişeler "Kızlık bekareti" üzerine açık oturum yapmışlar ve bu bekareti önemsemede gericiliktir neticesine varmışlar. Fahişe, iffetli kadına, hırsız, dürüst adama, düşman olurmuş. Çünkü o olmasa buna fahişe denmeyecekmiş. Yaptığı işin kötü olduğunu bilirmiş ama herkesin kendisi gibi olmasını istermiş.[71]
(11) Onlara "yeryüzünde fesad çıkarmayın" denildiğinde: "Biz ıslahatçılarız" derler.
İlk insanın imanı tabiatın ilk yaratıldığı günlerdeki gibi tertemizdi. Karalar, denizler ve havalar müminlerin imanı gibi pırıl pırüdı.
Önce imana şirki bulaştırdılar. Allanın kanunlarını hiçe sayarak kendilerini ilahiaştirdilar. Ondan sonra tabiatada müdahale ederek gönüllerindeki pisliği tabiatada akıtmaya başladılar. Rabbimiz: "Ey iman edenler! Müşrikler ancak pisliktir" buyurur[72]. O tertemiz elbiselerinin içinde kara gözlüklerinin gerisinde tabiatı kirletmek, dünyanın her tarafında anarşi çıkartıp insanların kanını paraya çevirmek, kimyasal silahlar satarak midesini patlatmak için koşan bu hasta adamlar: "Yahu etmeğin, eylemeyin yeryüzünde bozgunculuk çıkarmayın" deseniz, onlar "biz Yalta zırvasında, Malta zırvasında, Londra zirvesinde insanları ıslah için bir araya geliyoruz" diyorlar. Peki ama her zirvenizin sonunda Hamada, Halepçe'de, Afganistan'da İran'da, Grenada'da, Azerbaycan'da yüzbinlerce insan öldürülüyor.
Rabbimiz bizi bu ikibinli (bin dörtyüzlü) yıllarda bizi uyarıyor:[73]
(12) "Aman ha! gözünüzü açın, asıl fesatçılar onlardır, ancak farkında değiller."
"Islahatçıyız" diyerek gelen, paranızı biz hesap ediverelim diyen IMF ajanlarını, yatakda neyi nasıl yapacağımıza kadar yol gösteren çocuk Öldürme ekibine, nereye ne ekileceğini gösteren ve yeşil Afrika'yı çoraklaştırma çetesine sakın ha aldanmayın.
Bunlar bozguncudurlar. Ancak yaptıklarının bozgunculuk olduğunu bilmezler.
"Ancak farkında değiller" cümlesi beni çok düşündürdü. Gerçekten "bütün bu katliamları yapan batılının niyeti kötüdür. Hiç içlerinde iyi niyetli insan yoktur" demek de zor. Ancak Arap şairi diyorki:
"Akrebin kimseye kin'i yoktur.
Ancak onun sokması fıtratının gereğidir."
İyi niyetli kafirler yönetici olsalar, içlerindekini dışa vuracaklar. İçlerindeki küfür zehir olunca iyi niyetlerle de olsa insanlığı ve tabiatı ze-hirleyeacektir.
Şeker hastasina çok iyi1 niyetlerle hergün baklava yediren cahil insan gibidirler.[74]
(13) Yine onlara: "İnsanların iman ettiği gibi sizde iman edin" denildiğinde: "Ya biz de o beyinsizlerin iman ettiği gibi mi iman edeceğiz?" derler, İyi bilinki, gerçek beyinsizler kendileridir; fakat bilmezler.
Örnek insan gerekli. Size bir ateist gelse ve "Ben müslümanlığı kitaplardan okudum. Bir de şahıslardaki yaşantısını görmek istiyorum. Bana bir müslüman göster ve ben onu uzaktan takip edeyim. Yürüyüşünü, selamlaşmasını, oturuşunu, ticaretini, konuşmasını, insanlarla, ailesiyle olan münasebetlerini gözleyeyim" dese kimi gösterebilirsiniz.
Hep bindörtyüz sene öncesinin ,o görmedikleri insanlarını (Ashab-ı. Kiram'ı) göstermek yeterli değildir.
Rabbimiz "İnsanların iman ettiği gibi iman edin" derken o günüh müşriğine örnek insan sahabe idi. Bugünün müşriğine örnek insan biz olmalıyız.
"Peki o müşrikler o değerli insanları görmüşler ama bir kısmı iman etmeyip onları serinlikle suçlamışlar" denebilir.
Gözlerinin üzerine bin lirayı koyupda gerisindeki milyarlarca lirayı görmeyen çocuk gibi olayları değerlendiren bu münafık müşrikler, Hat-tap oğlu Ömer, Mekke parlamentosunun ileri gelenlerinden ve yeraltı dünyasının babalarından iken çok akıllı, işbilen ve işbitiren olarak biliniyor ve kendisine saygı gösteriliyordu.
Ne zaman müslüman oldu, bütün bu makam, mevki, ev, para şan ve şöhretim yitirince sefih olarak adlandırıldı.
Münafıkların putu olan parayı, parlamenterliği, babalığı yere çaldı ve İslâm'ı aldı.
Sonunda kazanan müslümanlardır. Sefih olan kendileridir. Münafık müşrikler dünya çıkarlarını da bilmezler.
Hz. Ömer müşrik iken elde ettiği imkânları yere çaldı, İslâm'ı aldı ama ilerde devlet başkanlığına getirildi. Dünya adalet tarihin en ön sıralarında yer aldı ve dört halifeyle beraber cennetle müjdelenen on kişinin arasına girdi.
Ömer'e sefih diyen Ebu Cehil ancak lanetle anılıyor.
Bugün dünyanın en sefih, en akılsız milleti Yahudilerdir. Siyaseti hiç bilmeyen, ticaretten anlamayan bir toplumdurlar.
Olurmu öyle hocam? dünya siyasetini ve ticaretini onlar yönetiyorlar diyorsunuz.
Peki dünyanın en eski milletlerinden olan bu Yahudiler şu anda nüfus olarak en çok nüfusa sahip olmaları gerekirdi. Ancak aç gözlüklerinden, siyaset bilmemelerinden tarih boyunca katliamlarla yok edilmişler. En son Almanlar'm katliamı.
Siyaset Efendimizin yaptığıdır. Vahşi bir toplumu medeni yapmak. Siyaset Osman Bey'in yaptığıdır. Aşiretten devlet meydana getirmektir.
Yoksa dünyanın en eski milletinin nüfusunu İspanyol çingenelerinin nüfusundan aşağıda tutmak, ürettiği çocukları kırdırmak siyaset değildir. Asıl sefih onlardır.
Çünkü dünyada rahat durmuyorlar. Rahat yüzü görmüyorlar. Ahiretteki ateşlerini de beraberlerinde götürüyorlar.[75]
(14) Onlar iman edenlerle karşılaştıkları zaman "iman ettik" derler. Şeytanlarımla başbaşa kaldıklarında ise "şüphesiz biz sizinleyiz. Biz iman edenlerle alay ediyoruz" derler.
Münafıkların röntgen filmini bize sunuyor Rabbimiz. Bindörtyüz sene öncesininmünafığı ile bugünün münafığı arasında hiçbir fark yok. Müslümanların mescidinde namaz kılar. Zikir meclislerine katılır. Onlar gibi giyinir. Meydanlarda Kur'an-ı Kerîm'i öper, ama akşam imansız kulüp ve localarda şeytan heriflerle başbaşa kaldıklarında, "biz onlarla alay ediyoruz, biz sizinle beraberiz" derler.[76]
(15) Allah onlarla alay eder de onların taşkınlık ve azgınlık içinde bocalayıp durmalarına mühlet verir.
Peygamber Efendimiz münafıkların hepsini biliyordu. Fakat bilmezlikten geliyor ve onları yakın takipde tutuyordu. Böylece aldattık zannederlerken aldanıyorlardı. Müminlerle alay ettiklerini zannederlerken kendileri maymun maskara oluyorlardı.[77]
(16) İşte onlar hidayet karşılığında sapıklığı aldılar, ancak ticaretieri kâr etmedi. Doğru yolu da bulamadılar.
Arap şairi: "Dini parçaladık dünyamıza yamadık. Sonunda din de kalmadı dünya da" diyor.
Bu münafıklarda hidayeti verdiler, dalaleti satın aldılar. Cenneti verdiler, cehennemi satın aldılar. İzzeti verdiler, zilleti satın aldılar. Sonunda iki dünyada zararlı çıktılar.
Müminler küfrü atıp imanı aldılar. Mallarını ve canlarını ortaya koydular, sonunda Medine devlete, ahirette cennete kavuştular.
Münafıklar, müminlerinzayıf dönemlerinde iki taraflı çıkar sağlıyorlardı ama o çıkarları geçici oldu.[78]
(17-18) Onların durumu (aydınlanmak için) ateş yakmak isteyenin durumuna benzer. Ateş çevresini aydınlatınca, Allah onların (gözlerinin) nurunu giderdi ve karanlıklar içinde görmez bir halde bıraktı.
(Onlar) sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler, artık onlar dönmezler.
Aydınlanmak için ateş yaktığı halde, sonra gözlerini kapayan kişinin budalalığı nasılsa aydınlanmak için iman edip sonra kafirlerin yanında İslâm'a göz kapayanlarda aynıdır.[79]
(19) Veya onların durumu; karanlıklar, gökgürültüsü ve şimşek'in olduğu gökten boşanan yağmura tutulmuş kişiye benzer. Ölüm korkusuyla yıldırımlardan parmaklarını kulaklarına tıkarlar. Allah kâfirleri çepeçevre kuşatmıştır.[80]
(20) O şimşeğin çakması neredeyse gözlerini kapıverecek; şim-Şek onları aydınlattığı zaman ışığında yürürler. Karanlık çökünce de dikilip kalırlar. Allah dileseydi onların işitme ve görmelerini de alı-verirdi. Şüphesiz Allah herşeye kadirdir.
Münafıkın nifak içindeki hali karanlık bir gecede gökgürültüsü, yağmur ve yıldırımların altında yürümesine benzer. Heryer karanlık, arada bir şimşek çakıyor ve etrafını görüyor, bir iki adım attıkdan sonra yine karanlığın içinde kalıveriyor.
İşte münafığın bu müslümanlar arasında söylediği İslâmî sözler ve davranışlar ona yıldırım ışığı gibi geçici menfaatler sağlayabilir. Ama sonu yine karanlık yine de hüsran.
Müslümanlara şirin görünerek köşeyi dönen milletvekili bakan olanlar sonrada imansızlara hizmet edenler bilsinlerki bu aydınlık geçi-cidir. Ya kafirler tarafından veya müminler tarafından hesaba çekilecektir. Çünkü münafık camiyle kilise arasında kalmış şaşkın insandır.[81]
(21) Ey insanlar! sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize ibadet edin ki, takva sahibi olasınız.
Allah (c.c.) mümini, kafiri ve münafığı tanıttıkdan sonra üçüne birden En insanlar! diyerek hitap ediyor ve bütün insanları ibadete çağırıyor.
Sizi yaratana ibadet ediniz. Sizin gibi yaratılanın sizden farkı yoktur. Onun için sizi yaratan, yaşatan ve yönetene ibadet ediniz.
Sizden öncekileri yaratana ibadet ediniz. Kayaları oyan, sağlam evler yapan, saraylar, köşkler kuran ölmeyeceğini sanan, insanlara zulmeden, peygamberleri yalanlayanları da o yaratı. Hepsi sonunda Allaha döndüler. Şende döneceksin yeryüzünü gez, dolaş onların sonunu görde Rabbine ibadet et.[82]
(22) O sizin için yeryüzünü döşek, gökyüzünü bina (tavan) yaptı. Gökten yağmur indirerek o su ile size rızık olarak mahsuller çıkardı. O halde bile bile Allaha ortak koşmayın.
Yeryüzü döşeğini seriveren Allah, mor menekşe, beyaz gül, kırmızı karanfille döşeğimizi süsleyen Allah, çam, ardıç, gibi ağaçları kokulayan Allah, gökyüzünden rahmet indirip, yeryüzünü sulayan Allah, yeryüzünden çeşit çeşit rızıklar çıkaran Allah.
O halde yaratılana değil yaratana ibadet ediniz. Onun emir ve yasaklarına uygun hareket ediniz. Onun emir ve yasaklarına zıd düşen bütün emir ve yasaklan reddediniz. Hürriyetinizi koruyunuz. Sizin gibi yaratılanların emir ve yasaklarını Allah'ın emir ve yasaklarına tercih ederek insandan ilah türetmeyin. Sizde biliyorsunuz ki, bu ürettiğiniz ilahlar ölecektir. Ölenden ilah olmaz.[83]
(23) Eğer kulumuz (Muhammed)'a parça parça indirdiğimiz (Kur’an)'dan şüphe ediyorsanız, haydi onun benzeri bir sûrede siz getirin. Allah'dan başka bütün yardımcılarınızı da çağırın; eğer doğru söylüyorsanız.
Peygamber Efendimizin insanlara getirdiği bu Kur'an âyetlerini insanlara okuduğu zaman yetim büyüyen fakir bir insana bu âyetlerin gelmesini hazmedemeyenler "Muhammed bunları kendisi uyduruyor" dediler. Allah (c.c.) peki buyurun siz de arapsınız. Arapça'yı onun kadar biliyorsunuz. Bütün Arap edebiyatçılarını, bilginlerinizi çağırın ve o Kur'an'ın sûrelerinden bir sûrenin benzerini siz de söyleyin diyerek meydan okuyor.
Merhum Seyyid Kutup Amerika'ya giderken gemide okuduğu bir hutbeyi dinleyen batılı bir dilcinin Arapça'yı bilmediği halde Kur'an'la sünneti birbirinden yalnız kulak hassasiyeti ile ayırt ettiğini nakleder.
İnsanların yazdığı kitaplarda bazan yüksek hikmetler görülürken bazen gayet basit düşüncelere rastlanır. Birinci sahifesi gayet edibane iken diğer sahifelerinde kalite düşer. Baştan sona okunsa tezatlarla karşılaşılır.
İnsanların koyduğu yasalarda tezatlar vardır.
Anayasa'yı koyan hukukçular diğer yasaları koyarken Anayasa'ya aykın olmaması için dikkat etmelerine rağmen bir müddet sonra ceza yasasından bir maddenin Anayasa'ya aykırılığı ortaya koyulur. Bu normaldir. Çünkü insan aklının gücü, görüş alanı sınırlıdır. Yarının ne getireceğini bilemez.
Allah (c.c.) kitabı Kur'an-ı Kerîm'in nazmında mânâsında, haberlerinde, emir ve yasaklarında, edebiyatından gramer kaidelerinin uyumluluğunda bugüne kadar bir eksikliğe, aykırılığa, düzensizliğe, çelişkiye rastlanmamıştır.
Yirmi sene önce yazılmış teknikle ilgili kitaplar bugün değerini yitirdi.
Filozofların peygamberlerden aldıkları hikmetin dışında bütün fikirleri düşüncesizliklerinin belgesi oldu.
Kur'an-ı Kerîm bindörtyüz seneden beri her çağa her kesime kültür seviyelerine göre bir şeyler vermeye ve her çağda yepyeniliği ortaya çıkmakta.
İşte böyle bir kitabı yazmanızı istemiyoruz ey kafirler. Bu kitabın en kısa sûresine benzer bir sûre getirin.[84]
(24) Eğer yapamazsanız -ki elbette yapamiyacaksıraz o halde yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten sakının. O (ateş) kâfirler için hazırlanmıştır.
Rabbimiz bindörtyüz sene Öncesinin kafirlerine "yapamazsınız" dedikten sonra küfür çizgisinde yürüyen bütün kâfirlere kıyamete kadar geleceklerin hepsine birden "yapamryacaksınız" buyurmaktadır.
Günümüzde hâlâ Mekkeli müşriklerin söylediğini tekrarlayan yobazlara biz bu âyeti okuyoruz, "Buyurun bu kitabın Allah'dan geldiğinde şüpheniz varsa bu teknik ve elektronik çağda iletişim araçlarının hepsini kullanarak bütün bilginlerinizi, elektronik beyinlerinizi bir araya getirin ve Allah'ın kelâmına uygun bir kelâm söyleyin" diyoruz.
Bu konuda çalışan Arap edipleri, sahte peygamberler, dinime düşman kuruluşlar epeyce düzmece sözler söylemişler ama kendileri dahi kendi düzmecelerini beğenmemişler.[85]
(25) İman edip güzel amellerde bulunanlara, altından ırmaklar akan cennetlerin olduğunu müjdele. Kendilerine rızık olarak o meyvelerden her yedirilişte: "Ha, bu, bizim daha öncede rızıklandığımız şeydir" diyecekler. Ve o rızık birbirinin benzeri olarak verilecek. Onlara cennette tertemiz eşler vardır. Ve onlar cennette ebedi kalıcıdırlar.
Yalnız dünya için'çalışanlar, çalıştıklarının karşılığım bu dünyada alırlar. Ahiret yurduna hazırlık yapanlar ise hem bu dünyada hem de ahirette karşılığını en güzel şekilde alırlar.
Kâfire ahirette yakıtı insan ve taş olan cehennem gösterilirken, mümine ise köşklerin, suların, çiçeklerin en güzel ve temiz eşlerin olduğu cennet vadedüiyor.
Bu dünyada insanlardan bir kısmı bir villaya, arabaya ve güzel bir kadına sahip olmak için kendilerini her türlü tehlikenin içine atabiliyor.
Halbuki bu dünyanın çiçekleri soluyor, sevgililer önce soluyor sonra ölüyor. Doğanlar ölüyor, yapılanlar yıkılıyor. Gençliğini harcıyor birçok şeye sahip oluyor, tam yaşayacağım dediği anda doktoru ona tuz'u, yağı, tatlıyı yasaklıyor ve eşine karşı da iktidarsızlık dönemi başlıyor.
Müminler kendilerini ahirete göre ayarlarlar. Allah (c.c.) onlara bu dünyayı da verir. Ama geçici olan bu dünya nimetleri cennette solmadan devam eder. Geldiğimiz yere dönüyoruz.
Yemyeşil bir ülkeden[86] geldik. Yeşillikler üzerindekep, ba'zan gözyaşı, ba'zan ahnteri ba'zan kanla yapılır. Cennete doğru koşan bu dünyada terliyecek, tökezleyip günah bataklığına düşerse tekrar kalkıp koşacak kirlerini göz yaşıyla yıkayıp pişmanlık ateşiyle yakacak. Dünyada nedamet ateşiyle günahlarından temizlenmeyen müminleri Allah lütfedip afvetmezse cehennem ateşiyle temizleyecektir. Yunusvari diyelim: "Gelin bugün yanalını yarın yanmamak için."[87]
(26) Şüphesiz Allah, sivrisinek ve daha üstünü (küçüklükte daha küçüğünü) misal getirmekten çekinmez. İman edenler bunun Rable-rinden bir gerçek olduğunu bilirler. Kâfirler ise "Allah bu misalle neyi katediyor" derler. Allah bu misalle bir çoğunu saptırır, bir çoğunu da hidayete kavuşturur. O misalle fasıklardan başkasını saptırmaz.[88]
(27) O fasıklar ki, Allah'a verdikleri sözü onayladıktan sonra bozarlar, Allah'ın birleştirilmesini istediği şeyi keserler ve yeryüzünde fesat çıkarırlar. Zarara uğrayanlar işte onlardır.
Allah (c.c.) Hac sûresinin yetmişüçüncü âyetinde müşriklerin tapındığı putların tamamı bir araya gelse bir sineği bile yaratamayacaklarını, Ankebut sûresinin krrkbirinci âyetinde Allah'dan başka dost edinip ona güvenenlerin durumu kendine yuva yapan örümceğe benzediğini, evlerin en zayıfının Örümceğin evi olduğunu haber verirken sineği, örümceği misal getirmiş. Bu Bakara sûresinin ondokuz ve yirminci âyetlerindeki benzetmelerle münafıkların durumu anlatılmış.
Bunun üzerine kâfirler "Allah böyle sinekli kelimelerle niye misal getiriyor?" gibi alaylı sorular sorarlar. Bunlara cevap olarak Allah (c.c.) sivrisinek ve daha küçüğüyle misal getirmekten çekinmez. Onun için büyükle küçük arasında fark yok. Fark bize göredir.
Kafirler, Allah'ın yarattığı bazı şeyleri hakir görürler. Ama bu hakir gördükleri sinek onların tapındığı insanların put olarak dilen şeyler üzerine konsa "kiş" diyemez. O puttan birşey alsa alma diyemez. Böylesine zayıf insanların görüşlerine uyduklarını anlatıverir onlara.
Bu âyette ise sivrisinek zikredilmiş. Sivrisinek aç kalınca yaşar. Karnını insan kanıyla doyurunca Ölür. Zalim kâfirlerde sivrisineğe benzerler. İnsanların kanını, alınterini, gözyaşını sömürüp karınlarına doldurunca sonlanın kendileri hazırlamış olur.
Müminler herşeyi Allah yarattığına inandıkları için Allah yaptığından sorumlu tutulamaz bilirler. Allah ne ile misal getirirse onun doğru ve gerçek olduğunu kabul ederler.
Kafirler ise buna itiraz ederler. Böylece müminle kâfir ayırt edilir. İtaattan isyana çıkanlar ortaya çıkarılır.
O itaattan çıkanlar Allah'a olan sözlerinden dönerler, Allah'ın emrettiği ilişkileri koparırlar. Tabiata dost değil düşman olurlar. Onu kirletirler bozarlar. Allah'la olan bağı koparırlar, insanlarla olan bağı koparırlar. İnsanları siyah, beyaz, kızılderili, güneyli, kuzeyli gibi sınıflara ayırırlar ve birbirlerine düşman ederler. Sebeb ile müsebbib arasını koparırlar. Tabiatın kanunlarını ilahi aştır ırlar da o kanunu koyanı tanımazlar. "Doğa yarattı" derler de Allah yarattı diyemezler.
Allah (c.c.) bu tür kâfirler hakkında: Tevbe 28'nci âyette "Müşrikler ancak pislikdirler" buyurur. "Aman 'hocam bu müşrikler televizyonda görüyoruz hava alanına iniyor. Elbisesi, çantası elleri yüzü pırıl pırıl" demeyin.
Keşke elleri yüzleri kirli olsaydı. Pis koksaydı. O zaman yalnız ya-nındakine zarar verirlerdi. Müşrikîiğin verdiği pislik ise müşriğin bastığı yerdeki yeşili kurutuyor. Anaları yavrusuz bırakıyor. Yavruları anasız bırakıyor. Filistin'de gencecik fidan gibi delikanlıların kolunu, kafasını kırıyor. Afrika'nın yeşil ormanlarını çöl haline çeviriyor.
İslâm alemindeki başsız başsız ümmetleri birbirine düşman ediveren, ikisinin de ürettiği malları ellerinden alıp karşılığında öldürücü silahlar veren bu müşriklerden daha pis kim olabilir?[89]
(28) Allah'ı nasıl inkâr edersiniz? Siz ölü idiniz O diriltti. Sonra sizi O öldürecek, sonra sizi yine O diriltecek, sonra da O'na döndürüleceksiniz.
" Allah ve ahirete iman İslâm inancının aslı esasıdır. Kur'an-ı Kerîm'de en çok bahsedilen Allah'a imandır. İkinci'derecede ahirete imandır. Efendimiz "Kim Allah'a ve ahirete iman ederse şöyle şöyle yapsın" diye birçok hadis i'rad etmiştir.
Allah'a imanda niçinzorluk çekersiniz ki? Sizi yoktan yaratan O. Meni denen suya çekil veren O. Hepsini de farklı kılan O. Saçı, başı, kaşı, gözü yaratan O. Sinir sistemiyle donatan O. Öldüren ve dirilten O.
İnkarcı, yaratan Allah'dir diyemiyor. "Tabiattır" "Doğadır" diyor. Eğer bu tabiat kara topraktan beyaz gülü, acı biberi, tatlı elmayı çıkarabilecek ince zekaya ve ilme sahip olsaydı bu insanı omuzlarında taşımaz ve kendisim kirîettirmezdi.
Ahirette inanmada da zorluk çekmeyin. Siz hiç yoktunuz sizi yarattı. Öyle ise Öldükten sonrada o diriltir.
Çekirdek toprakda ölüyor. Baharda İsrafil'in suru gibi ılık rüzgarlar-la tekrar çekirdek çiçeğe dönüşüyor.
Bütün bunlar bize Allah'ın var ve bir olduğunu, ahiretin mutlaka geleceğini haber veriyor.
Günümüzde zalim otorite sahipleri insanların kendilerine kayıtsız şartsız itaat etmeleri için dinden, imandan uzaklaştırdıkları insanlara "Gâvur=Kâfır" kelimesi ağır gelir diye aynı mânâya gelen "Ateist" adını koyuverdi.
Bunlar için düşünen beyinler "makam, mevki servet sahibi insanlar bu ateist sistem içinde yaptığı yanına kâr kalıyor. Mazlumun hakkını alabileceği bir yer olmalı" diye düşünmeye başladığı anda yine o zalim otorite sahiplerinin bütün dünyada kurdurdukları ahireti inkâr kurumları devreye giriyor ve "Hayır yaptığı yanma kâr kalmaz. Kötüler yeniden dünyaya gelirken akrep olarak, yılan olarak gelir. İşler daha iyi olarak gelir" derler. Bu kurumun üyelerinden birine "O zaman yeryüzünde insan ve hayvanların sayısı sabit kalması gerekirdi ilk insan iki kişi ölünce iki hayvan olurlar. Sonra iki insan olurlar ve böylece devam ederdi" dediğimde "kurumumuza bir sorayım" dedi ve bir hafta sonra "uzaydan gelip insan veya hayvan halinde dünyalı olanlarla çoğalıyoruz" diye cevaplamıştı.
İnsanın yolu hak yoldan küçük bir derecelik açı halinde ayrılırsa sonu gelmez derecede açılır uzaklaşır. Bir yalan bin yalanı ardından çeker.[90]
Ruhcular
Geçmişte bu işle cadılar, falcılar, cinciler, hüddamcılar uğraşırdı. İslâm uleması bunlarla uzun mücadeleler vermiştir. Günümüzdeki ise yüksek tahsil mezunu, kıravatlı, avrupa görmüş, ganj vadisinde yetişen yogilere iman etmiş kişiler uğraşmaktadır. Saralı demiyor, medyum diyor. Hüddam demiyor Ruh diyor, Ruhculuk demiyor, ispirtizma diyor. Ondört asır önce gönderilen peygamberimize inanmayı gericilik kabul ediyor, otuz asır önce yaşayan yogiye imanı ilericilik kabul ediyor. Allah, Allah, Allah diyezzikir yapmak gericilik, siyan, şipan, siyan, siyan diyerek Transa geçmek ilericilik.
Bunlardan bir kaçını gördükten sonra şeytanın çarptığı insanların ne hale geldiğini gördüm.
Şeytanın çarptığı bu insancıklardan birisi 1972 senesinde kendilerince aydın kabul edilen bir gruba konferans -veriyordu. Bende orada bululuyordum. Eski Hint dinlerindeki tenasüh inancını anlatıyordu ve diyordu ki: Kişi ölünce ruhu bir başka canlıda tekrar dünyaya gelir. Yaşantısı iyi ise daha iyi olarak dünyaya gelir. Bunun canlı şahitleri var. Adana'da bir çocuk sekiz yaşında kendisinin evli olduğunu hanımının ve çocuklarımın adını söyler. Biz gittik çocuğu aldık, hanımım dediği kadının yanına götürdük. Kadını ve çocukları hemen tanıdı.
Çocuk "beni bahçede başıma keser vurarak öldürdüler" dedi. Kadına "Eşinin nerede olduğunu" sorduğumuzda kadın, eşinin sekiz sene önce bahçede başına keser vurularak öldürüldüğünü söyledi. Kadının kocasının 8 Kasım 1962'de öldüğünü, çocuğundan aynı gün dünyaya geldiğini Öğrendik. İşte o adam öldürüldüğü an ruhu yeni doğan bir çocuğa geçmiştir der.
Dinleyicilerden birisi: "Afedersiniz ama herkes bilirki, çocuk ana rahminde dört aylıkken ruh verilir. O adam öldüğünde çocuk ana rahminde beş aydır canlı idi" deyince konferansçımız bir müddet sustu ve tarihini yeniden araştıralım efendim dedi ve konferansı kesti.
Tenasüh inancını kuvvetlendirmek için Avrupa'dan da bazı örnekler verilir. Meselâ: Paris'de oturan bir aile yaz tatilini Marsilya'da geçirmek için yola çıkar. Marsilya'ya vardıktan sonra oraları daha önce hiç görmeyen yedi yaşındaki kızları gezecekleri yerleri ve yolları tarif eder. Adım adım o muhiti bildiği görülür. Neticede o kız da daha önce orada yaşamış bir prensesin ruhunun yaşadığına karar verilir.
Böyle bir olayın olup olmadığını bilmiyoruz. Yukarıda Adana'da yaşanan olay gibi uydurma olabilir. Eğer uydurma değilse o kız rüyasında oraları görmüş olabilir. Benim İslâm Enstitüsü'nden sonra iki sene devam ettiğim kursa beni ziyaret için gelen bir dostum kapıdan içeri girdikten sonra o tarihî binanın her tarafını görmeden bana tarif ediverdi. Dersane, banyo, mutfak, tuvalet, bahçe ve mescidin nerelerde olduğunu otururken söyleyiverdi. Peki nasıl biliyorum? deyince akşamdan yatarken burayı düşündüm sana gelecektim gece burasını rüyamda gördüm dedi.
Rüyada' gördüğümüz bazı şeyleri uyanıkken gördüklerimizdir. Bu doğrudur. Ama görmediğimiz şeyleri de görüyoruz. Hatta bazı kişiler hiç gitmediği bir yere ilk defa vardığında "ben burayı biliyorum diyor ve görmediği yerleri de tarif ediyor." O orayı daha önce rüyada görmüş, hayali-hafızaya depo edilmiştir. Bu gerçeği bilmeyen bir kısım insanlar günümüzde ilim adına altı bin senelik Hind dininin tenasüh inancını diriltme-yeve mü'minin cennete giden yolunu cehenneme yöneltmeye çalışıyorlar.
Her ne ise gördüğümüz iyi rüyalar için Allah'a hamdedip dostlarımıza rüyayı anlatacağız. Kötü rüyalar için de Allah'a sığınacağız. Euzü besmele çekeceğiz.[91]
(29) O Allahkı yeryüzünde olanların tamamım sizin için yaratan
sonra göğe yönelip yedi kat sema olarak donatan O'dur. O herşeyi bilir.
Yeryüzünde olanların tamamı bizim için, yani tüm insanlar içinyara-ülmıştır. Boş yaratılan bir şey yoktur. Müslümanlarca en sevimsiz yaratık olan domuzun bile insanlar için tabiatta bir çok faydası vardır. Onun yalnız kendisini yemek ve derisini kullanmak bize haram kılınmıştır. Faydasız hiçbirşey yaratılmamıştır.
Herşey insanın faydalanması için yaratılmıştır.
Herşey Allah'a işaret ettiğinden insan için hakiki gidilecek adresi gösterdiğinden hepsi faydalıdır.
Casiye süresinin onüçüncü âyetinde yerde ve göktekilerin bize hizmet için yaratıldığını haber veriyor. Herşey insan için hizmet eder. İnsanda Rabbi için hizmet etmelidir.
Komünistliğin moda olduğu dönemlerde bu âyeti komünistliğe delil getiren Arap bilginleri olmuştu. Günümüzde insanlık komünistlik belasından kurtuldu hamdolsun. Sıra kapitalist kâfirliğe geldi.
Allah (c.c.) bu tabiattan herkesin faydalanmasını isterken İslâm hukukuna uygun olmak kaydıyla özel mülkiye izin vermiş.[92] özel mülkiyette toplum çıkarlarına hizmet etmeli. Yoksa İslâm'a uygun olmayan şekilde saçıp savuran sefihin malına devletin el koyabileceğini haber verir Rabbimiz[93] "Herşeyi sizin için yarattı" âyetinden anlıyoruzki yaratılan herşey bizim içindir, penizden yıldıza, çiçekden böceğe, karıncadan domuza kadar yaratılan herşeyde bizim için faydalar vardır. Al-i İmran sûresi 191'nci âyette "Rabbimiz sen bunları boşuna (gayesiz, hikmetsiz) yaratmadın" diyoruz.
Domuzun eti, kanı, derisi, kılı herşeyi bize haram ama mademki Rabbimiz yaratmıştır. O'nun da tabiatta bizim için yerine getirdiği bir görevi vardır.
Anlatırlar. Afedersiniz. Adamın biri hayvan pisliklerini yuvarlayan böceği görünce "yarabbi bunu niye yarattın" demiş. Sonra adam hastalanmış Calinus'a gitmiş O'da hastasını muayene ettikten sonra "bok böcü-sünden birkaç tanesini bulup suda kaynatıp içeceksin" demiş. Zorunlu olarak dediğini yapmış ve iyileşmiş.
Biz gülünde dikeninde, bülbülünde akrebinde yaratılışında bir veya birçok faydanın olacağına inanır ye o faydaları araştırırız.[94]
(30) Hani Rabbin, meleklere: "Ben yeryüzünde muhakkak bir halife yaratacağım" demişti de, melekler: "Aaa! Yeryüzünde bozgunculuk yapacak, kan dökecek birini mi yaratacaksın? Biz seni hamdinle teşbih eder ve seni takdis ediyoruz" demişlerdi. Allah'da onlara "Muhakkak sizin bilmediğiniz şeyleri ben bilirim" buyurdu.
Halife: Asilin yerine geçen vekil manasınadır. Musa aleyhisselâm kardeşi Harun aleyhisselama benim yerime geç mânâsında hilafet kelimesini kullanmıştı.[95]
Allah (c.c.)'da yer yüzünü imar etmek, insanları Allah'ın kanunlarına göre yönetmek üzere yaratığı Adem ve neslini halife olarak yaratacağını meleklere söyledi.
Melekler Allah'a olan ibadetlerine devam edeceklerini, kan dökücü birini niçin yaratacağını sorarlar Rablerinden. Allah (c.c.)'da onların bilmedikleri olduğunu, bilmedikleri konuda konuşmamaları gerektiğini hatırlatır.
"Yeryüzünde bir halife yaratacağım" cümlesinden Hz. Adem yaratılmadan Önce yeryüzünün yaratıldığını öğreniyoruz. Hz. adem yeryüzünde Allah'ın halifesi olarak yaratıldı. Papazların dediği "Hz. Adem cennette yasak meyveyi yemeseydi şimdi biz cennetteydik" sözünün yanlış olduğunu haber veriyor.
Allah (c.c.) herşeyi bilmesine rağmen meleklerine sorması bize istişareyi Öğretmektedir. Rabbimizin istişareye ihtiyacı yoktur. Bize öğretmek için.
En iyi bildiğiniz konularda karar vermeden önce siz yine de istişare ediniz.
Miraç gecesinde Peygamberimiz Hz. Musa ile namaz konusunu görüşmüş ve Hz. Musa'nın tavsiyesine uymuştur. Gerçi bir kısım geri zekâlılar "Benim peygamberim Yahudiler'in peygamberine danışmaz" demişler ve bu konuda bu hadisi inkâr eden risaleler yayınlamışlardır.
Rabbimiz melekleriyle, Efendimiz Hz. Musa aleyhisselamla istişare ederek bize de istişareyi öğretiyor.
Alim huzurunda itiraz edilmeyeceğini de öğretir. Kehf sûresinde Musa aleyhisselam ile Hızır arasında geçen yolculuk esnasında Musa'nın (s.a.v.) hep itiraz etmesi ayrılmalarına sebeb oldu.
Şeytan, Allah'ın "Ademe secde et" emrine uymaması ve "Ben ondan daha hayırlıyım" demesi[96] üzerine kıymete kadar la'neti haketmiştir.[97]
Büyükler huzurunda i'tiraz yok. Anlamadığı konuda açıklama istemek vardır. Şeytan itiraz etti. Melekler ise açıklama istedi.
İnsanlann bir kısmının haksız yere kan akıtması bütün insanlığın kötü olmasını gerektirmez.
Ademin neslinden âlemlere rahmet olan nice peygamberler gelmişler ve insanlara adaletin ne olduğunu öğretmişler.[98]
(31) ve Allah, Adem'e isimlerin hepsini Öğretti. Sonra onları meleklere göstererek "eğer doğru sözlü iseniz, bunları bana isimleriyle haber veriniz" dedi.[99]
(32) Meleklerde: "Seni tenzih ederiz, senin bize Öğrettiklerinden başka bizim hiçbir .bilgimiz yok. Sen gerçekten herşeyi bilen hüküm ve hikmet sahibisin" dediler.[100]
(33) Allah: "Ey Adem, onları meleklere isimleriyle haber ver" dedi. Adem'de, meleklere isimleriyle haber verince de Allah: "Ben size demedim mî, göklerin ve yerin gaybını şüphesiz ben bilirini. Gizlediğinizi de, açığa vurduğunuzu da ben bilirim" dedi.
Allah (c.c.) Adem'in üstünlüğünü ortaya koyarken ona öğrettiği ilmî ileri sürmüştür.
İnsanlar malları, orduları zulümleri, saîtanatlarıyla değil Allah'ın rızasına uygun ilimleriyle yarış yapmalıdırlar.
Bu âyeti kerîmeler ilk insanın toprakdan yaratıldığını var;şi bir hayat yaşamadığını Allah'ın Adem'e öğrettiği eşyanın isimlerini bildiğini haber veriyor bize.
Ademin diğerini artıranın ilim olduğunu öğreniyoruz.[101]
İlim Ve Kaynağı
İlmiyle kainattaki esrar perdesini yırtan, bilinen âlemden bilinmeyene doğru kanat çırpan insan için Allah'ın en büyük nimetlerinden birisi ilimdir.
Elest bezminde ruhen görmüş olduğu eğitim ve öğretimden sonra dünyaya gelen insan şuur altında bir hazine gibi gizlediği ba bilgiyi ancak vücudundaki beş duyuyu harabelikten kurtarır ve onları ilim şehrinin fethi için hazırlarsa o hazineler şuur altından onu yönlendirir. Hangi ırk ve dinden olursa olsun insanlardaki iyiye ve güzele doğru bir meylin bulunması ve bir çiçeğin herkes tarafından sevilmesi -istisnalar hariç- susuz kalmış bir ordunun suyu görünce hepsinin aynı istekle suya yönelmesi gibi herkesin içindekinin dışa vurmasıdır.
Doğuştan bazı bilgileri beraberinde getiren insan daha ona rahminde canlandığı andan itibaren eğitime başlar. Annenin günde beş vakit namazda belirli hareketleri yaparken. Allah'dan gelen bu çocuğun ruhuna yine Allah'dan gelen Kur'an âyetlerini mırıldanarak bahar mevsiminde çam koşu, güneş sıcaklığıyla yüklü seher yelinin toprak içinde çatlayan çekirdeği harekete geçirdiği gibi rahimdeki çocuğuda tatlı bir ihtizazın içine garkeder.
Dünyaya geldiğinde kulağına üflenen ilk söz ondört asır önce yanık Bilalin dilinden çıkan ve gönülden gönüle yankılanarak gelen Ezan-ı Muhammedi ile taze beyne ilk kayıt yapılır. Çocuğun kulağına ezan okunduğunu gören bir kısım mantıksızlar -çocuk duyarmı duysa anlarmı bu boş şeylere niçin inanırsınız- dediler.
Fakat ilmî araştırmalar çocuğun ana rahminde iken duydukları şuur altına yerleşir neticesini ortaya koydu.
Avrupalı filozoflar ilmin kaynağı konusunda ihtilafa düşerlerken, merkep sırtından düşerek parçalanan mukaddes kitapların yarımşar yaprağını buldular ve hepsi hakikat benimkisidir: Yani bütün ilim doğuştandır. Yok bütün ilim beş duyu ve tecrübelerledir. Hayır süje obje ilişkisidir, oda değil üstün bir varlığın bildirmesidir dediler.
Ancak bu mukaddes peygamberler binasının son taşı olan Efendimîz'e verilen kitap ve o kitabı tefsir eden hadislerden anladığımıza göre bilgi; doğuştan gelendir. Allah'ın öğrettikleri, rasûlünün haber verdikleri, beş duyu ile sağladığımız süje obje ilişkisi ve bu ilişkileri idrak haline getiren kalb de bir nur gibi olan aklın o ilişkileri toplayarak hamur haline getirip içinde bir şekil verip dışında söze dönüş türmesidir.
İnsanın ten ve candan meydana gelmesi de bize ruha ait bilgi ve o bilginin yollan olması gerektiğini, bedene ait bilgi ve ruha ait bilgi yollarının olması gerektiğini gösteriyor.
Gökleri bir dürbünün gözüyle yere indirirken gönül hep daha ötelerde kanat çırpıyor. Demekki beş duyusunun daima ilerisinde olan ve ona yönlendiren birşey var bizde. Gönlünün bilgi kanatlarını bu beşduyunun aldığı yanlışlarla besleyen tefekkür yoksunu kuru mantığa yolduranlar dünyada katı mantık kurallarının mahkumu ahirette de o duyu organlarının şehadetiyle Cehennemin mahbusu olurlar.
Alimlerin peygamber varisi olduğunu bildirir Efendimiz. Eğer Peygamberimiz miras olarak Uhud dağı kadar altın bıraksa idi bindörtyüz sene sonra bize bir gramı gelmezdi. Ama Allah'a hamdolsun ki, hepimiz Fatiha sûresini o mirasdan bir pay olarak almışız.
Herşey taksimle azalırken ilim çoğalıyor. O bereketli nisan yağmuru gibidir. Buhar halinde yükselir yağmur suyu olur. Çiçeği sular gül suyu olur. Kaybolmak yok. Yağmuru çöle akıtsamz yine yok olmaz buhar olur yükselir rüzgârdan atlara biner dağ yamaçlarındaki ağaçlara hayat kaynağı olur.
İlim nazariyatta kalmamalıdır. Hayat boyu okuyan ve kimseye faydası dokunmayanları ahirette kâfir çocuklarına öğretmen yapmazlar. As-hab ezberlediği âyetleri tatbikat sahasına kor sonra tekrar ezberlerdi.
İlim fazla rivayet bilmek değil, Allah'dan korkmakdır. Faydasız ilimden Allah'dan korkmayan kalbden Allah'a sığınmak gerekir. Allah'dan sakınanlara Allah bilmediklerini öğretir. Bu ilim öğrenilmesin anlamına gelmez. Bir tefsire göre ilim imandan aönce gelir. Çünkü imanın ana rüknü olan Kelime-i Tevhid'i bilmek de bir ilimdir. O bilinmeden de dil ile ikrar yerine gelmiş olmaz.
Ebu Hanife: Farz ibadetlerden sonra en efdal ibadet ilimle meşgul olmakdır der. Efendimiz de âlimin mürekkebi ile şehidin kanı tartıldığı vakit mürekkeb ağır gelir der.
Ve bir hadisinde de âlimleri yıldızlara benzetir. Yıldızlar gökyüzünün süsü, âlimler yer yüzünün süsüdür. Yıldızlar gece karanlığını aydınlatır. Alimler cehalet karanlığını aydınlatır. Yıldızlar yolunu kaybedenlere yön gösterir, âlimler de cennetin yolunu yitirenleri uyarır.
Allah (c.c.) Adem'e eşyanın ismini öğretti o esma sebebiyle melekler ona secde etti. Sen de eşyanın ismini ve karakterini Öğren ki, Rabbime boyun eğmeyenler Rabbimin kuluna boyun eğsin.
Allah (c.c.) Hızır'a firaseti öğretti, Musa gibi bir büyük peygamberi ona talebe yaptı. Gönül aynanı kirletme taki gönlün göz olsunda başkaları taleben olsun.
Yusufa rüya tabiri öğretildi hapisden kurtuldu. Sen de Kur'ân'ın ta'birini öğrenki şehvet ve gaflet hapsinden kurtul.
Davuda zırh yapması öğretildi devlet yönetti. Sen de teknik bilgileri elde et de ülkeler yönet.
Süleyman'a kuş dili öğretildi zaferi elde etti ve Belkısa sahip oldu. Asıl zafer iki dünya saadetidir. Sen de laboratuarda eşyanın dilini öğren.
Efendimize Kur'ân öğretildi de kıyamete kadar adı dillerde zikir oldu. Rabbiz adıyla zikredildi.
Bu Örnekler bize bir uyarıdır. Eşyanın isimlerini Adem (s.a.v.) gibi bilmeli, çiçeklerle Lokman gibi konuşmalı (laboratuarda). Davud (s.a.v.) gibi harp sanayiini öğrenmeli ve kurmalı. Efendimiz'in varisi olup geçmiş ve geleceğin ilmi olan Kur'an-ı öğrenmeli ve yeryüzünü mescid kılmalı.
İlimsiz kuvvetin değeri olmadığı gibi, kuvvetsiz iliminde değeri yoktur.
Allah'a götürmeyen ilimde ilim değil gönül bağıdır. Muaz İbni Cebel güzel söylemiş: .
İlim öğrenin, öğrenmek iyiliktir. Talebelik ibadettir. Müzakeresi teşbihtir. Araştırması cihaddir. Öğretmesi sadakadır. Kurbette yoldaş yalnızken arkadaşdır. Yalnız kaldığında konuşuverir. Fakir kalırsan yol gösterir. Bela gelirse yardım eder. Dostlar yanında süsdür. Düşmanlara karşı silahdrr. Allah milletleri ilimle yükseltir ve onları idareci kılar.
Max Müller gibi araştırmacıların açıklamasına göre dünyadaki bütün insanların konuştuğu dillerde ortaklaşa kullandıkları dörtyüz kadar kelimenin her dilde kullanıldığı ve bu kelimelerin insan hançeresinden çıktığı sonradan öğrenmediği doğrultusundadır.
Bazılarının dediği gibi insan önce maymundu sonra iki ayağı üzerine kalktı taş'dan tak-tak sesini kargadan gakgak sesini duydu öğrendi konuşmaya başladı, kuyruğunu da tren yolunda kestirdi adam oldu safsatasını Kur'an-ı Kerîm'in bu âyetîeriyle yalanlanıyor.
Maymundan geldiğini iddia eden insanlar babasının evini kaybeden çocuklar gibi zavallıdırlar. Onların gönüllerinden tutarak babası ve ilk peygamberi Adem'i tanıtıveriniz.
İnsanın meleklere üstünlüğü ilimledir.
İslâmda devlet başkanına imam, halife veya emir-ül mü'minin denir.
İslâm'da otorite boşluk kabul etmediği için Peygamber Efendimiz vefat ettiğinde cenazesini defnetmeden halife seçilmiş ve ilk halife Hz. Ebubekir'in başkanlığında Efendimiz'in cenazesi defnedilmiştir.
İmam veya halifeyi tarif ederken Cessas Ahkam-ül-Kur'an'ın da (1/68): "Peygamberlik yoluna uygun şekilde dinî işlerde kendisine uyulan kişi" denilmiştir.
Günümüzde yazılan kitaplarda ise: "Halife; dinî ve dünyevî işlerde kendisine uyulan" diye tarif ediliyor.
Bu tarif yanlıştır. Bir; dinî ve dünyevî işlerde kendisine uyulan kişi Yahudi, Hristiyan, ateist olabilir. İki; dinî işlerle dünya işlerini ayırmak sözkonusudur. Halbuki İslâm dini yeme, içme, evlenme, ticaret, ziraat, kefalet, vekalet, doğum, ölüm her konuda hüküm koyduğu için dünyada yapılan her şey şer'a uygun olarak dinidir. Şer'a uygun olmayanı da din düzeltir.
Halifenin halkına olan şefkati kişinin ailesine olan şefkatinden daha fâzladır.[102]
Halifede aranan şartlar: Akıllı olmak, ergenlik çağma varmış olmak, hür olmak, erkek olmak, ictihad derecesinde âlim olmak, adil olmak, bedeni sıhhatli olmak, cihad yapmaya müslümanların haklarına korumaya cesur olmak,[103]
(34) Hani meleklere: "Ademe secde edin" demiştik de iblisden başkası hemen secde etmişlerdi. İblis ise dayattı, kibirlendi ve kâfirlerden oldu.
Melekler Adem'in ilmini gördüler, takdir ettiler ama secde etmediler. Secdeyi Allah (c.c.) emrettikten sonra ettiler.
Demekki Adem'e yapılan secde Allah'a yapılmıştır. Çünkü onun emriyle olmuştur.
Müslümanların Mekke'de iken Kudüs'e doğru namaz kılmaları, Medine'de "Mescid-i Haram'a" dönülmesi emri gelince Ka'be'ye yönelmesi hep Allah'ın emrine itaattir.
İblis inceliği kavrayamadı. Kalıba aldandı ve secde etmekten kaçındı. Ebedi lanete uğradı.
Bu ebedi lanete uğraması bir tek secdeyi yapmamaktan değildir. Eğer öyle olsaydı vay bu müslümanların haline.
Onun ebedi lanete uğraması "Ben ondan hayırlıyım. Beni ateşden yarattın onu çamurdan yarattın"[104] diyerek kendisinin haklı, Allah'ın haksızlığını iddia etmesinden kendi mantığını Allah'ın emri ve ilminden üstün görmesinden kaynaklanmaktadır.
Bu iblis denilen şeytanın meleklerden olduğunu söyleyenler yanılmışlardır. Rabbimiz: "İblis cinlerden idi" buyurur.[105] İnsanın insana secde etmesi yasaklanmıştır.Yusuf sûresinin yüzüncü âyetinde Yusufun kardeşlerinin Yusuf aleyhi s selama secdeleri o günün insanının saygı âdeti olduğu için yasaklanmamıştır.Namazını geçirdiği için af isteyen kaza yapan müslüman, insan Ka'be'ye doğru secde mi edermiş, Adem Ka'be'den değerlidir diyen kâfirden değerlidir.Biz Ka'be'ye secde etmeyiz. Rabbimizin emrine uyar, O'na secde ederiz.İslâm devletinin hürriyetini sembolize eden bayrak bir metrelik bezdir. Bir metrelik bez için ölünmez ama o bir metrelik bezin temsil ettiği dava uğruna ölündüğü gibi Ka'be'ye değil Allah'a secde edilir.[106]
(35) Ve demiştikki: "Ey Adem, sen eşinle birlikte cennete yerleş neresinden isterseniz bolbo! yiyiniz. Ancak şu ağaca yaklaşmayınız. Yoksa zalimlerden olursunuz.[107]
(36) Bunun üzerine şeytan onları oradan kaydırdı, ikisini de bulundukları yerden çıkardı. Biz de: "Haydi kiminiz kiminize düşman olarak yeryüzüne inin, size belirli bir zamana kadar durak ve faide-lenecek yer vardır" demiştik.[108]
(37) Derken Adem, Rabbinden kelimeler aldı. (Ve onlarla yalvardı da) Allah'da tevbesini kabul etti. Şüphesiz tevbeleri kabul eden ve esirgeyen O'dur.
Bu âyeti kerîmelerden yukardaki otuzuncu âyetten öğreniyoruz ki, Adem dünyaya geçici bir sûre yerleşmek için yaratılmıştır. Cennete yerleştirilmiş, cennet nimetlerinden bolca yemeleri ve bir ağaçdan uzak durmaları yememeleri emredilmiş.
Demek ki, emir ve yasak cennette başlamış ve Hz. Adem'le Hz. Havva cennette eğitimden geçirilmiş.
Âyette, ikiniz yiyiniz, ikiniz cennete yerleşiniz, ikiniz şu ağaca yaklaşmayınız emirleri iki kişi olduğunu gösteriyor.
Emir ve yasaklar karşısında erkeklerle kadınların eşit olduğunu da göstermektedir.
Şeytan her ikisininde ayağını kaydırdı ve onların cennetten çıkmalarina sebeb oldu.
Hıristiyanların "Eğer Adem o yasak meyveyi yemeseydi, şimdi cennette olacaktık" sözünün yanlışlığını otuzuncu âyet ortaya koymuştur.
Cennette yasaklanan meyvenin ne olduğu bize bildirilmemiştir. Demekki öğrenmenin faydası yok.
Faydalı olan bu dünyada bize yasaklanan şeylere yaklaşmamaktır. Şeytanla olan düşmanlığımız kıyamete kadar devam edecektir.
Hz. Adem Rabbinden öğrendiği kelimelerle pişmanlığını itiraf etti. Rabbine Rabbinin kelimeleriyle ikisi birlikte dûa ettiler.
"Rabbimiz, biz kendimize zulmettik. Eğer sen bizi afvetmez ve acımazsan biz hüsrana uğrayanlardan oluruz" dediler.[109]
Rahman ve Rahim olan Rabbimiz rahmetinden afvetmesi için kendisine nasü yalvaracağımızı da öğretiyor.
Tevbe: Pişmanlık ateşiyle gönüle konan günahı yakmaktır. Bir daha aynı günahı işîememeye karar vermektir.
Tevbe günahın cinsinden olduğundan yıktığını yapmaktık.
Hz. Adem ile Hz. Havva' yeryüzüne indirilir, fakat nereye indirildiği bildirilmiyor. Tefsir kitaplarında Adem (s.a.v.)'in serendip adasını, Hz. Havva için Cidde'yi iniş yeri olarak açıklarlar ama bu konuda Kur'ân ve sünnetten bize bir açıklama olmadıkça kesinlik ifade etmez.
Hz. Adem, Hz. Havva, şeytan, yılan, Tavus kuşu ile birlikte birçok uydurma hikayeler anlatılmıştır. Biz bu uydurmalara inanmayacağız.[110]
(38) "Hepiniz oradan inin. Sonra benden size bir hidayet gelir de kim benim hidayetime uyarsa, artık onlara korku yoktur, onlar mahzun da olmazlar" dedik.[111]
(39) Küfre saplanan ve âyetlerimizi yalanlayanlar ise ateşin yaranıdırlar ve orada ebedi kalıcıdırlar.
Yeryüzüne indikten sonra Allah (c.c.) insanı başıboş bırakıverme-miş, Adem'i kendine peygamber olarak seçmiş[112] ve ona hidayet rehberi olarak on sahifelik kitap indirmiş.[113]
Allah'ın dinine uyanların iki dünyada da korkusu olmaz ve üzülmezlerde.
Niye korksunlar ki? Korktuklarım yaratan Allah'a sığınmışlar. Allah'ın hidayetini, âyetlerini inkâr edenlerse ebedi cehenneme girerler.
Çünkü kâfirler tabiattan herşey Allah'ı zikrederken bunlar inkâr edince yaratıcıya karşı isyanla yaratılmışa karşı saygısızlık yapıyorlar.
Herşey rabbini zikrederken bunlar inkarla tabiattaki teşbih ve hamd velvelesini zevkini safasını bozuyor ve pis, kokulu görültüye çeviriyorlar.[114]
(40) Ey İsrail oğullar, size bağışladığım nimetimi hatırlayın ve ahdimi yerine getirin ki, bende ahdinizi yerine getireyim ve ancak benden korkun.
Allah (c.c.) bize konuşmanın adabını da öğretiyor. Bugün dünyanın en zalim milleti olan Yahudiler'e İslâm'ı tebliğ için konuşurken, "Ey İsrail oğulları" diye başlamamız gerektiğini öğretiyor. Yani biz onlara "Ey peygamber çocukları" diyoruz. Çünkü İsrail, Yakup peygamberin adıdır.
Bu insanlara biz "Ey Yakup peygamberin çocukları" diye konuşmaya başlarsak geçmişlerinin iyi taraflarını hatırlatırsak bizi dinlemelerini sağlaya biliriz.
"Nimetimi hatırlayın" buyuruyor. Fatiha sûresinde gördük ki, Nimet Allah'ın insanlara verdiği dosdoğru yoldur. Maide sûresi üçüncü âyetinde Nimet dindir. Ve o dinin insanlara kazandırdığı devlettir.[115]
Dühan 27'de nimetden kasıt yiyecek ve içeceklerdir.
Allah (c.c.) bu âyette hepisini kasdetmiştir. Peygamber ve Tevrat ni-metiyle onlara devlet nimetini lütfetmiş sonra köle olarak çalıştıkları Mısır'a efendi olarak girmişler.
Al'i İmran sûresinin 103'ncü âyetinde nimetten kasıt dostluktur. Allah İslâm sebebiyle düşmanları dost eyledi, işte bu da bir nimettir diyor.
Bizi Şu mekanda toplayan ve dost eden İslâm nimetidir. İslâm sebebiyle burada toplamasa idüc bir başka yerde toplanıp birbirimizin kasasına, kesesine göz dikmiş olarak toplanabilirdik.
Bugün biz namus mefhumuna inanıyorsak bu İslâm'ın bize verdiği bir nimettir. Kendisi Türk, adı Türk adı olan.ama imanını yitiren bir avuç insan basın yoluyla "namus neyimiş" "herkes hayvanlar gibi özgür olmalıdır" diyorlar. Bizi bunlardan ayıran yalnız İslâm nimetidir.
Rabbimiz "Ey israil oğullan, size bağışladığım nimetimi hatırlayın" dediğinde Medine'deki Yahudiler devlete sahip değillerdi. Günümüz Yahudiler'i de İkinci Dünya Savaşı'nda Almanlar tarafından milyonlarcası yakıldı. Dünyanın çeşitli yerlerinde dağınık haldeler. Filistin'dekiler bir devletcik kurmuşlarsa da ateş üstünde oturur gibiler.
Peki bu âyet niçin onların nimetinden bahsediyor?
Ecdadınız bu nimete sahipti. Onlar peygambere iman etti, Tevrat'a göre hareket ettiler ve devlete, nimete sahip oldular. Siz yine tekrar aynı nimete sahip olmak mı istiyorsunuz? buyurun, işte Kur'ân, işte peygamber.
Şimdi bu âyet bizi de ilgilendirir. Bizim ecdadımız Kur'ân'ı gönüllerine aldıktan sonra Malazgirt'ten, İstanbul'dan Viyana'ya kadar varmışlar. Üç kıtayı adaletle yönetmişler.
Siz de böyle bir nimete ermiş, ecdadın çocuklarısınız. Onların sarıldığı kitaba sarılırsamz aynı devlete ve nimete erişirsiniz.
Peygambere itaat edip isyan etmeyeceğiz konusunda verdiğiniz sözü yerine getirin ki, ben de dünyada devlet ahirette cennet vereceğim, sözümü yerine getireyim.
Bu İslâm yolunda yürürken karşınıza dikilen şeytan ve şeytanın yardımcıları olan kâfirlerin askerleri silahları ve her türlü planlarından korkmayın, yalnız benden korkun buyurur Rabbimiz.[116]
(41) Beraberinizdeki (Tevrat'ı) doğrulayıcı olarak indirdiğim (Kur'ân)'a iman edin. O (Kur'ân)'ı inkâr edenlerin ilki siz olmayın ve benim âyetlerimi az bir para karşılığında satmayın ve ancak benden sakının.
Şu günlerde birileri çıkmış ve "Yahudiler'in Kur'ân'a iman mecburiyeti yoktur, onlar da bu halleriyle cennete gidecektir" diye broşür dağıtıyor.
Rabbimiz ise Yahudiler'e "Şu elinizdeki Tevrat'ı doğrulayan Kur'ân'a iman edin, ilk inkâr eden siz olmayın" diyor.
Küfürde öncülük yapmayın. Çünkü siz kitap hakkında bilgisi olan bir toplumsunuz. Müşriklerden daha yakınsınız kitaba.
Küfürde, yalanda, haram yemede, faizde, meyhane açmada, kumarhane yapmada ve diğer kötülüklerde Öncülük yapmayın.
"Âyetlerimi az para karşılığında satmayın."
Az para karşılığında satılmazsa çok para karşılığında satılabilir mi? Dünya ve içindeki altın, gümüş dolar, riyal, mark, lira, ruble, yen hepsi terazinin bir kefesine konsa, öbür kefesine de Allah'ın bir tek âyeti konulsa ve satılsa yine de az para karşılığında satılmış demektir.
Zamanla papazlar ve hahamlar krallardan aldıkları para karşılığında İncil ve Tevrat'ın içine krallara itaatla ilgili sözler sokulmuş bir kısım âyetler de kaldırılmıştır.
Günümüzde Allah'a çok şükür ki, âyetleri yok etmek imkânı kaldırılmış ama az para, mekam, mevki karşılığında âyetlerin mânâsını açıklamama yolu denenmiş. Yıllarca ahkâma ait âyetler gündemden kaldırılmış. Son zamanlar da bir kısım gayretli müslümanlar bu ahkâma dair âyetleri de açıklamaya başlayınca bir kısım satılık kalemler "O âyet Ya-hudiler'le ilgilidir, bu âyet Hıristiyanlarca ilgilidir, bunlar ise Mekkeli müşrikler hakkında nazil olmuştur" diyerek bizi ilgilendirmediğini söylemeye başladılar. "Sebebi nüzul, âyeti tahsis etmez" kaidesini görmezlikten geldiler. Yani Kur'an'daki âyetlerin bir kısmı Yahudiler'e bir kısmı Hıristiyanlar'a diğerleri de Efendimiz zamanındaki Mekkeli ve Medineli insanlara hitap ediyor, bizi ilgilendirmez denirse Kur'an bize hitap etmez mânâsı çıkar ki, Neuzübillah.
Hak yolda yürür, paraya makama boyun eğmezsen boynunu eğmek için üzerine gelirler. Sakın onlardan değil yalnız benden sakınınız.[117]
(42) Hakkı batıla karıştırıp da bile bile hakkı gizlemeyin.
İnsana zehiri billur kâsede bal şerbeti içinde verirler.
Müslümanı sapıtmak için gelenler kâfir kıyafetinde gelmezler müs-lüman kıyafetinde gelir. Allah'ın âyetlerinden hareket ederek kâfirlerin sistemleri ile Kur'ân'ın uyuştuğunu açıklamaya çalışırlar.
Gizlemek ise Efendimiz zamanında Tevrat ancak birkaç kişinin elinde vardı. Ve onlar istemediklerini okumazlardı. Peygamber Efendimiz ve Kur'ân'dan haber veren âyetleri okumuyorlardı.
Bugün ise çağdaş kâfirler Kur'ân dili Arapça'nın okunup yazılmasını yasaklamışlar. Okuyup hafız olan değerli insanlarımız okuduğunun ne anlama geldiğini bilmezler. Bunları bu hale getirenler de gizleme işlemini yapıyorlar.[118]
(43) Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin ve rüku' edenlerle beraber rüku' edin.
Bu âyette: Namaz kılmak ve zekât vermek Yahudiler'e emrediliyor. "Onlara emrediliyor bizi ilgilendirmez" diyemeyiz. "Rüku edenlerle beraber rüku ediniz" emrine dayanarak cemaatla namaz kılmak vacipdir demişler. Hanefıler'e göre cemaatla namaz kılmak müekked sünnettir.[119]
(44) Siz insanlara iyiliği emreder de kendinizi unutuyor musunuz? Halbuki kitapta okuyorsunuz. Hâlâ aklınızı başınıza almayacak mısınız?
Dünyanın en büyük kahramanlık destanını yazan Firdevsii Tus'i geceleri dışarı çıkamayacak kadar korkakmış.
"Ele verir talkını, kendi yutar salkımı" sözünü söyletenlerden olmayalım. Korkarken kahramanlık marşları okumayalım.
Cimriyken cömertlikden dem vurmayınız.
İçki sofrasında çocuğunuza içkinin zararından bahsetmeyin.
Peki kötülük yaparken iyiliği tavsiye etmek yasak mıdır?
Hayır. Burada yasaklanan kötülük yaparken iyiliği emretmek değil. İyilik yaparken kötülük yapmaya devamı yasaklar.
Yani siz iyiliği emrediyorsunuz. O halde kötülüğü de terkediniz denmektedir.
Eğer Allah'a olan sözünüzü yerine getirirseniz, yalnız Allah'dan kor-karsanız, Allah'ın âyetlerini para karşılığında satmazsanız, namazı dosdoğru kılarsanız, zekâtı verirseniz, cemaatla beraber rüku ederseniz, iyilik yapar, iyiliği emrederseniz şeytan ve onun yardımcısı olan şeytanlaş-mış insanlar maddî ve manevî zarara vermek için karşınıza dikilebilirler işte o zaman,[120]
(45) Sabır ve namazla (Allah'dan) yardım isteyiniz. Muhakkak bu huşu sahibi insanlardan başkasına ağır gelir.[121]
(46) Onlar (huşu sahibi olanlar) gerçekten Rablerine kavuşacaklarını ve ona döneceklerini bilirler. Sabır ve namazla yardım isteyiniz. Peygamber Efendimiz Hz. Bilale "Bizi rahatlat ya Bilal" diyor. Bilâlde (r.a.) ezan okuyor ve müsîümanlar namazla huzura kavuşuyor ve dinleniyor ve güçleniyor. Sabır, düşmanlar dinime karşı harp açıp meydanları tuttuklarında kapıları kapatıp içerde "ya sabır" çekmek değildir. Sabır ateş hattında yapılan sabırdır.
Hz. Ömer'e Küfeden mektup yazmışlar ve sormuşlar: Bizim burada gücü yettiği halde zina etmeyenler var. Birde gücü yetmediği için yapmayanlar var. Bunların durumu eşit midir?
Hz. Ömer "Gücü yettiği halde yapmayan sevaba girer. Öbürüne ise sevap da yoktur, günah da yoktur" buyurur.
Emredilenleri yerine getirmede sabır, yasaklananlara uymada sabır.
1402 yılında Ankara'da Yıldırım Beyazid'i döven Timur'a "Başanyın sırrı nedir" demişler. Timur, soruyu soranın ağzına kendi parmağım, onun parmağını da Timur kendi ağzına almış karşılıklı ısırmaya başlamışlar.
Karşılıklı ısırırlarken adam aaaaaaaa diye ağzını açarak bağırmış. Timur kendi parmağını çekmiş ama adamın parmağını ısırmaya devam etmiş. Sonra bırakmış ve "Bak harplerde böyledir. Sen aaaaaaa diye ağzını açarak bağırınca benim işime yaradı, parmağımı kurtardım ama bu bağırma senin parmağına fayda vermedi.
Sıcak su kaplıcalarından birinde insanlar ayaklarını suya sokuyorlar ve kaç saniye tutacağız diye yarışıyorlar. Birinci gelen bir saniye daha fazla duruyor o kadar. Yani bir saniye fazladan sabırla birincilik kazanılır.
Harplerde de bu böyleymiş. İki tarafda geri çekilmeyi planlarken önce çekilmeye başlayana öbürü saldırıyor ve kazanıyor.
Bu namaz ve sabır Allah'dan korkanlara ağır gelmez.
Allah'dan korkmakda Allah hakkında bilgi edinmekle olur. "Allah varsa beni çarpsın" diyen imansız aslanın başına konup da "hani aslan neredeyse karşıma çıksın" diyen sinek gibidir. "Bire sinek, aslandan korkmak için ceylan olmak gerekir."
"Allah'dan ancak âlim kulları korkar."[122]
(47) Ey İsrail oğulları! Size verdiğim ni'metlerimi ve sizi âlemlere üstün kıldığımı hatırlayın.[123]
(48) Öyle bir günden korkun ki, o günde kimse bir diğeri adına
bir şey ödeyemez. Kimseden (izinsiz) şefaat kabul olunmaz, ondan bedel alınmaz ve onlara yardım da yapılmaz.
Kırkıncı âyette hatırlatılan nimet bu âyette de hatırlatılmakta ve Nimet'in ne olduğu açıklanmakta.
Nimet bu âyette o günün insanları arasında en üstün makam ve mevkiyi almak, firavunu ve zulmünü devirip yerine adil bir devlet kurmak, köle iken İslâm nimetiyle hürriyete kavuşmak en büyük nimettir.
Yahudilere ve bize şöyle denmektedir: Eğer bu peygambere ve getirdiği kitaba iman eder ve onun emir ve yasaklarına uyarsanız yine aynı devlete ulaşırsınız.
İslâm nimetine sanlınız, o sizi iki dünyada da kurtarır. Yoksa kimse diğerinin yerine ceza çekmeyeceği bir günden sakının. Bu dünyada baba oğlunun yerine hapisde yatabilir. Onun cezasını çekebilir. Suçunu üstlenebilir. Ama ahiretin azabının dehşeti karşısında kişi kardeşinden, annesinden, babasından, arkadaşından, oğlundan kaçar. Herkes kendi derdiyle meşgul olur.[124]
Maymunu yavrusuyla beraber boş bir kazanın içine koymuşlar altından ateşi yakmışlar. Ayaklan yanmaya başlayınca yavrusunu kucağına almış. Ateş şiddetlenince ayaklarını kaldırıp indirmeye başlamış. Daha da şiddetleniverince yavrusunu altına koymuş ve yavrusunun üstüne çıkmış.
İnsanın merhameti daha fazladır; Bu dünyada sen yanma ben yanayım diyen fedakâr insan çıkmıştır. Ancak ahiretin azabının şiddetini bilecek durumda değiliz.
Bizi yaratan, bizi bizden iyi bilen Allah (c.c.) birbirimizden kaçacağımızı haber veriyor.
Şefaat ta kabul edilmez. Bu dünyada işlerini aracılar ile yürütenler orada aracı bulamayacaklardır.
Müminler Allah (c.c.) iman edip emirlerine ve yasaklarına güçleri oranında uydukları için bazı günahları için Allah'ın şefaat izni verdiği zatlar şefaat edeceklerdir.
Ayet-el-kürsi[125] Allah'ın izin verdiklerinin şefaat edeceğini haber verir.
"Şefaat edenlerin şefaati onlara fayda vermez."[126] Ayeti şefaat edenlerin olacağını haber verdikten sonra kâfirlere bu şefaat edenlerden fayda olmadığını bildirir.
Dinime değerli hizmetlerde bulunanların da şefaat edeceğini hadis-i şerifler haber verir. Ancak Mahmut Toptaş hoca şefaat edecektir diye şahıs ismi vererek konuşmayın. Peygamberler müstesna.
Biz şöyle dûa edelim: Yarabbi şefaat izni verdiğin şefaatcılann şefaatından bizi mahrum etme.
Ahirette yapılan kötülükler karşılığında fidyede kabul edilmez. Bu dünyada parayla, malla, makamla işlerini görenlere öbür dünyada paraları, unvanları fayda vermeyecektir.
idi arabın dilinde hayvanın yükünün bir tarafındakine denir. Türkçe karşılığı denkdir. Adi de aynı kökdendir idi maddî olan denke denir. Adi ise manevî, süpjektif olana denir.
Şefaat çift mânâsına gelir. Şefaat eden aracı suçluya destek olarak ikileştikleri için bu ismi alır.[127]
(49) Yine hatırlayın o vaktiki sizi işkencenin en kötüsüne götüren, oğullarınızı öldürüp kızlarınızı diri tutan, firavunun hanedanından biz kurtarmıştık. Bunda sizin için Rabbinizden büyük bir imtihan vardır.
Demekki bir milletin ecdadına yapılan iyilik veya kötülük torunlarına da yapılmış gibidir.
Binlerce sene önce firavunun yaptığı kötülük ve Rabbimizin yaptığı iyilik binlerce sene sonra gelen İsrailoğullarına hatırlatılarak İslâm'a dönmeleri istenmektedir.
Günümüzde devletler arası ilişkilerde de geçmişe önem verilir. Yüz sene önce dost olduğu devletle düşman olduğu devlet bir tutulmaz.
Çocuk anne ve babasının özelliklerini genleriyle torunlarına taşıdığı gibi milletlerde millî özelliklerini, dini özelliklerini taşırlar.
Ancak kültür, inanç değişimiyle millî akışın yönü değiştirilebilir. Yahudiler'den müslüman olanlar, Mısırlı kıptılerden müslüman olanlar; Hıristiyanlar'dan müslüman olanlar, Türkier'den müslüman olanlar dinde kardeş olunca yepyeni bir devlet oluşturmuşlar ve devlet nasıl olurmuş, millet neyimiş, milliyet nasıl olmalıymış bütün insanlığa öğretiverdiler.
Firavunun çevresindeki danışmanları, tarih profesörleri, sihirbazları firavuna İsrail oğullarından peygamberler geldiğim ve kralların zulmüne saltanatına son verdiğini haber verirler. Mısır'daki bu köle gibi çalışan İsrail oğullarından da böyle birinin çıkabileceğini, Mısır'a köle olarak getirilen Yusuf un birkaç sene sonra Mısır devlet başkanı olduğunu söylerler. Çare olarak da erkek çocuklarının öldürülmesin teklif ederler. Kız çocuklarını Öldürmüyorlar. Çünkü İsrailli kadınlarla kiptiler evlenerek kıptıla-nn soyunu çoğaltıyorlardı.
Günümüzde firavunun görevini üstlenen kâfirler genellikle halkı müslüman olan ülkelerde doğum kontrolüne hız veriyorlar. Firavun yalnız erkekleri öldürüyordu. Günümüzde ise hem erkekler hem kadınlar öldürülüyor.
Kâfir Batı'da endişesi müslümanlar tarafından ülkesinin ele geçirilmesidir. Çünkü kendi kadınları güzelliğim bozulmanın diye doğum yapmıyor.
Tarihde zengin ve güçlü Galyalılar'ın doğum kontrolü yapıp fakir frankların doğum kontrolü yapmamaları sonucunda birgün gelmiş fakir franklar zengin Galgalılar'ı işgal edip tarihden silmişlerdir.
Bugün Fransız, Alman, Hollanda siyasileri, yazar çizer takımları arasında "Eğer bu nıüslümanların artışı Önlenemezse ikibin yirmi yılında cumhurbaşkanı Mitterrand'ın yerinde Muhammet isimli birini, Kohl'un yerinde Ali isimli birini görebiliriz" tartışması var.
Alman kadınlarını doğum yapmaya teşvik etmek için çocuk sayısı arttıkça çocuk parasını da artırmışlar ama bu kanun müslüman Türk işçilerinin işine yaramış.
Anne açı çekmeyince yavrusunu kokiayamaz. Çekirdek çatlamayınca çiçeğe dönüşemez. Belâların ardından devlet ve cennet geliyor.[128]
(50) Hani denizi yarmış sizi kurtarmıştık ve siz bakarken firavun ve ailesini (ordularını) suya batırmıştık.
Belâlara sabredenler muradlarına eriyorlar. Kölelikden kurtuldukları gibi zalim efendileri gözlerinin önünde suyun içinde boğularak geberiyor.
Musa aleyhisselâm firavunun sarayında bir eli yağda bir eli balda yaşarken sarayda nimetler içinde köle olarak yaşamaktansa çölde Allah'a ibadet ederek hür yaşamayı tercih etti.
Günrümüzde bir kısım insanlarımız Musa aleyhisselâma akıl verirler. "Sarayda kalsaydı. Çaktirmasaydı. Oradan içten oysaydı" derler. Aslında bu Musa aleyhisselâma akıî vermek değil, haşa Allah'a akıl vermektir. Çünkü Beni İsrail'i Mısır'dan çıkarma emri Allah'dan "gelmiş ve Musa aleyhisselâm da o emir üzerine çıkarmıştır.
Düşmanın gücünü gözünüzde büyüterek cihaddan geri durmayınız. Rabbim hesap etmediğiniz yerden yardımını gönderir.[129]
(51) Hani Musa'ya kırk gece vadetmiştik. Sonra siz onun arkasından kendinize zulmederek buzağıyı tanrı edinmiştiniz.[130]
(52) Sonra bunun ardından şükrediniz diye sizi afvetmiştik.
Birkaç günlüğüne halkdan ilgiyi kesip Hakla beraber olmak bütün peygamberlerin hayatında vardır.
Musa aleyhisselâm kırk gün Tur dağında itikafda kalıyor. Peygamber Efendimiz de Medine'ye hicret ettikden sonra her sene Ramazan ayının yirminci günü sabah -namazından Ramazan bayramı birinci günü bay-ram namazına kadar mescidde itikafa çekilirdi.
Zaman içinde müslümanlar Ramazan'daki itikafı yerine getirdikleri gibi Musa aleyhisselâmın sünnetine uygun olarak kırk gün tekkelere kapanarak halkdan ilgiyi kesmişler ve bu uzletin adına da çile demişler. Farsça'da çile kırk demektir. Çilehane ise kırkgün kalınacak yerdir. .Yoksa Allah'ı zikretmek insan için bir zorluk meşakkat, çile değildir.
On günlük veya kırk günlük bu halvet akünün, şarj olması gibidir. Peygamberlerin hayatı, mücadeleleri, planlan, başarılan gözden geçirilir ve çıkınca neyi nasıl yapacağına karar verir ve bir sene uygulamaya kor.
Musa aleyh i s selâmın yokluğunda Harun aleyhisselâmı dinlemeyen bir kısım Yahudi eski Mısır dininin tanrısı olan sığınn bir heykelini yaparak tapınmaya başladılar. Allah (c.c.) tevbe edenlerin suçu ne olursa olsun afvedileceğini bildiriyor bu âyetlerde.
Günümüz putperestlerine kapı aralanıyor.[131]
(53) Hani hidayete eresiniz diye Musa'ya kitabı, hakkı batıldan ayıranı vermiştik.[132]
(54) Hani Musa kendi milletine: "Ey milletim! Siz buzağıyı tann edinmekle kendinize zulmettiniz. Yaratanınıza tevbe ediniz. Nefislerinizi öldürünüz. Bu Rabbiniz katında sizin için daha hayırlıdır. O tevbenizi kabul eder. O tevbeleri çok kabıil edendir, merhamet edendir" demişti.
Hak ile batılın, iyi ile kötünün ayırt edicisi Allah'ın indirdiği kıtapdır. O kitaplar olmasa idi insanlık hak ile batılı ayırt edemezdi.
Hâlâ günümüzde yasaîann değişip durması hakiki doğrunun bulunamamasının delilidir.
Musa aleyhisselâm Tur'dan dönüşünde halkının buzağıya taptığını görünce halka "siz böyle yapmakla kendinize zulmetmiş oluyorsunuz" der. 'Yaratanınızı bırakıyor, yaratılana tapıyorsunuz. Buzağıyı bırakın yaratıcınıza tevbe ediniz" buyurur.
"Nefislerinizi öldürünüz" bu bölüm birkaç ay önce gazetelerde gündeme geldi. Gazetelerin açıklamasına göre "intihar edin" anlamına geliyormuş. Halbuki bu "nefislerinizi öldürünüz" bölümü nefislerin azgınlığını sapkınlığını giderin öldürün mânâsına geldiği gibi, buzağıyı ilah edinen ve insanları dinden döndürenleri Öldürün mânâsına gelir.
Dinden dönen öldürülür mü? Olurmuymuş böyle şey diyen kâfirlerle, "dinimizde böyle şey yoktur" diyenler dini bilmedikleri gibi devlet düzenini de bilmemektedirler.
Arılar ballarını korurlar. Çiçekler dikenleriyle güllerini korurlar. İnsanlar da devletlerini korurlar. Vücudlannda kanser olan tedavisi müm-kin olmayan parçayı kesip attığı gibi toplum vücudunda üreyen ur'u da tedavi edemezse keser atar.
Ama kişi yaptığına tevbe ederse Allah tevbeleri kabul edendir. Afvedicidir. Merhametlidir.[133]
(55) Hani: "Ey Ivlusa! Biz Allah'ı apaçık şekilde görmeden sana inanmayız" demiştiniz de siz bakıp dururken sizi yıldırım çarpı vermişti.
Günümüzde bir kısım kâfirlerin "Biz laboratuarda incelemediğimize, görmediğimize inanmayız" sözleri yeni değil. Daha önce söyleneni tekrarlıyorlar. Aklımızı görmüyoruz ama varlığına inanıyoruz. Bakır telden geçen elektrik ceryanını görmüyoruz ama ışığından varlığını kabul ediyoruz. Gökyüzünde milyarlarca yıldızı ayı, güneşi yaratan, ısıtan Allah'a biz inanıyoruz.
Kör insan bastonun yol gösterdiğine inanır. Ama köre göre gözlüğün hiçbir önemi yok.
A'raf sûresi âyet 155'de Mikat ta Hz. Musa ile beraber yetmiş kişinin olduğunu haber verir.
Bir milletin içinden seçilen yetmiş kişinin işlediği suçdan dolayı hepsinin cezalandırıldığını haber verir.
Seçenler seçdiklerine dikkat edsinler. Ona vekaleti verince onun yaptığı her hata seçeni de sorumlu tutar.
Günümüzde yönetenlerin yaptığı hatanın cezasını millet çektiği gibi.
Enfaî sûresinin yirmibeşinçi âyetinde
"Şol fitneden sakının ki, o yalnız zâlimlere dokunmakla kalmaz (mazlumlara da dokunur)" buyurur.
Bulaşıcı hastalıklar bir şehre girdiklerinde yalnız hastalara bulaşmazlar. Sıhhatli olanlara da bulaşırlar.[134]
(56) "Öldükten sonra sizi dirilttik. Olaki şükredersiniz."
Yıldırımın çarpmasından sonra yeniden diriltilmişler. Gözleriyle öldüklerini gördükten sonra diriltildiklerini gören bu insanlardan birçoğu samimiyetle Rablerine dönmüşler.[135]
(57) Bulutla sizi gölgelendirdik ve üzerinize kudret helvası ve bıldırcın indirdik. Size verdiğimiz rızkın en güzelinden yiyin. Onlar bize zulmetmediler, ancak kendilerine zulmettiler.
Hayatınızda hiçbir şekilde rızık endişesiyle Rabbinize olan hizmeti terketmeyiniz. Rabbinizden sakınırsanız o size hiç hesap etmediğiniz yerden nzık verir.
İbrahim aleyhisselâm put yapımcısının oğlu olarak çağında en rahat bir insan idi. Ancak çağındaki zalim devlet başkanı olan Nemrud'un kölesi gibi yaşıyorlardı.
Köle olarak yağlı ballı bir hayat yaşamaktansa Allah'a ibadet ederek hür yaşamayı tercih eden İbrahim aleyhisselârna ot bitmeyen Mekke'de zemzemi çölden çıkarmış ve orayı bereketli kılmıştır.
Musa aleyhisselâm da firavunun sarayında yağlı ballı köle hayatı yaşamaktansa çölde hür bir şekilde Allah'a ibadet etmeyi tercih edince Allah çölde su verdi. Yanıtlasınlar diye güneşin önüne bulut gerdi. Kudret helvası, bıldırcın kuşuyla besledi.[136]
(58) Hani "şu şehre girin, orada dilediğinizden bolca yiyin, kapısından secde ederek girin ve Hıtta (bağışla bizi) deyin ki biz de halalarınızı bağışlayalım. Biz iyilik yapanları artırırız" demiştik.
Çölden şehre inmeleri emrediliyor. Kırk yıl çölde dolaşırken korkak nesil ölmüş yerine korkusuz yepyeni bir nesil gelmiş ve o yeni nesille Kudüs'ün fethi emrediliyor.
Hep parayı, altını ve dünyayı seven bu İsrail oğullarına Rabbim emirlerini verirken "Orada bolca yiyin" diyerek dünyalık da gösteriyor.
Kapıdan girerken gururla, kibirle değil Rabbe secde ederek girin.
Peygamber Efendimiz Mekke'nin fethinde şehre girerken atının üzerinde atının yelesine doğru eğilmiş olarak girdiği rivayet edilir.
Şehre girerken "Hıtta deyiniz" emriyle af isteyin mânâsı da vardır. Bir de fethettiğiniz ülkenin insanlarına genel af ilan ediniz mânâsı da vardır.
Günümüzde zina, faiz, rüşvet, hırsızlık, içki, isyanla meşgul insanlar İslâm gelince Öldürüleceklerini zannederler.
Halbuki Efendimiz Mekke'yi fethettiğinde bütün suçlulara genel af ilan etmiştir. Çünkü İslâm'ın hakim olmadığı yerde işlenen suçlardan dolayı suçluyu cezalandırmaz. "Kanun geçmişse şamil değildir."[137]
(59) Zulmedenler ise kendilerine söylenen sözü başkasıyla değiştirdiler. Biz de zulmedenlerin üzerine fasıkhklanna karşılık olarak gökyüzünden azap indirdik.
Şimdi Tevrat'ı tahrife başlıyorlar. "Hıtta" yerine Hınta diyorlar. Yani "Biz Allah'dan afvetmesini değil buğday istiyoruz" diyorlar.
Günümüzde bana ekmek lazım, iman lazım değil diyen insanlarda yeni birşey söylemiyorlar. Yahudi'nin yolundan yürüyorlar.
Kızına damat, oğluna gelin ararken, kendisine arkadaş ararken dinî güzelliğine, ruh asaletine değil de kasasına ve kesesine bakanlar Yahudi huyundan mikrop kapmış insanlardır.[138]
(60) Hani Musa kavmi için su istemişti de, biz de ona: "Asa'nla taşa vur" demiştik. Bunun üzerine oniki pınar fışkın ver misti. Herkes içeceği yeri bilmişti. Allahın rızkından yiyin, için yeryüzünde bozgunculuk yaparak haddi aşmayın.
Çölün ortasında Allah'a ibadette hürriyeti bulanlar Mısır'ın içinde köle olarak yaşamaya çölde hür yaşamayı tercih edenler Rabbimiz tarafından bulutlarla gölgelendirilir, bıldırcın etiyle beslenir, kudret helvasıy-la doyurulunca abdest almak, temizlik yapmak, yanan ciğerlerini söndürmek içinbuz gibi su isterler.
Musa aleyhisselâm ellerini kaldırır ye Rabbinden su ister. Rabbimiz-de "Asa'nla taşa vur" buyurur. Yani dûa el ve dille olmalıdır. İnsan kendi Üzerine düşeni yaptıktan sonra Rabbine yönelmelidir. Evlenmeden çocuk istenmemeli. Tarlaya tohum atıldıktan sonra ürün istenmelidir.
Sıcak yataklarda yatarken "düşmana bizi galip getir Ya Rabbi" diye dûe etmek yerine Talût'un askerleri gibi düşmanla karşı karşıya gelip kı-lınçlar çekildiğinde dûa edilmeli.[139]
(61) Hani siz "Ey Musa! Biz bir çeşit yemeğe dayanamayacağız. Rabbine dûa et de bizim için yeryüzünün bitirdiği sebze, hıyar, sar-mısak, mercimek ve soğan çıkarsın" demiştiniz de (Musa): "Değerli olam daha değersiz şeylemi değiştirmek istiyorsunuz? Mısır'a inin, şüphesiz orada istediğiniz şeyler var" demişti. Onlara zillet ve meskenet damgası vuruldu. Allah'ın gazabına uğradılar. Bu, Alah'ın âyetlerini inkâr etmeleri, haksız yere peygamberleri öldürmeleri nedeniyledir. Bu, isyan etmeleri ve haddi aşmaları nedeniyledir.
Gözünün önünde yavrusu öldürülmüş, ekmeği elinden alınmış, evi üstüne yıkılmış ve böyle bir ortamda doğmuş, büyümüş insanlardan kölelik, eziklik, siliklik özelliğini birden silip atmak tertemiz mücahid müslüman yapmak çok zor.
Bunlar düşünmemeye alıştırılmışlar. Firavun emredecek bunlar yapacak.
Musa aleyhisselâm bunlarla yepyeni müslüman, hür bir dünya kurmak için küfrün pisliğinden uzaklaştırır. Çölde bıldırcın eti, kudret helvası yedirip buz gibi su içirip Tevrat ile onları eğitip Kudüs'ü fethetmek için onları kampa alır ama onlar soğanı, sarımsağı, kabağı özlerler.
Bunlar heîâl rızıklardır. İstekleri dine aykırı değildir. Ancak bunlar Musa aleyhisselâmın denetim ve gözetiminde özel eğitim görmekteler. Burada Musa (s.a.v.)'nm verdiği yenir, dediği tutulur.[140]
(62) Şüphesiz müminler, Yahudi olanları Hıristiyanlar ve Sa-bü'nden Allah'a ve ahiret gününe iman edip ameli sal in yapanların mükâfatları Rablerindendir. Artık onlar için korku yoktur, onlar üzülmezler de.
Bu âyet-i kerîme cennete yalnız Allah'a, Rasûlüne kitaplara ve kitapların bildirdiğine iman edip güzel işler yapanların gireceğini haber vermektedir.
Mevlana Celaleddin'i Rumi'nin "Her ne isen gel. İster Yahudi, ister Hıristiyan, ister Mecusi, ister putperest ol yine de gel. Bu kapı ümitsizlik kapısı değildir. "Bu kapı"dan kasdı, türbesinin kapısı değildir. O kapı ağaçdan yapılmıştır. "Bu kapı"dan kasdı İslâm'dır.
İslâm'a giren kişi hangi dinden olursa olsun ırkı, rengi, dili İslâm'ın boyasıyla boyanınca o cennete gidecektir.
Geçmişte Musa aleyhisselâma, İsa aleyhisselâma, ibrahim aleyhisselâm ve diğer peygamberlere ve onlara inen kitaplara inananlar da bizim kardeşlerimizdir. Onlarda cennete girecektir.
Bu âyet-i kerîme Maide sûresinin 69-ncu âyetinde biraz değişiklikle tekarrlanmaktadır. Elmalı Hamdi Yazır_ merhum Maide sûresinde bu âyetin tefsirini otuziki sayfa uzatmış. Çünkü Fransızlar, Cezayir'i işgal edip iki milyon insanı çoluk çocuk, kadın ihtiyar demeden öldürdükten sonra Cezayirliler1 in evlerine hakim olup gönüllerine hakim olamadıklarını görünce, "Analiz Kur'ân" adı altında bir kitap bastırıp Cezayir'de dağıtırlar. Kitabın özünü bu âyet oluşturmakta. Yani "Kur'ân'ımz bizim de cennete gideceğimizi yazıyor. Madem ki cennette beraber olacağız. Şu iki günlük dünyada bize karşı gelmeye ne gerek var" anlamında.
Aym kitabın kötü bir tercemesi "cennet kimsenin tekelinde değil" başlığı altında Türkiye'ye bir asır sonra geldi. Geldi ama bir elin parmaklarının yarısı kadar kişi "hoşgeldin, geç geldin" dedi.
Âyetteki "Allah'a ve ahîrete iman edenler ve amel-i salih işleyenler" kaydını koymuş Rabbimiz. Allah'a iman, Allah'ın kitabında tarif ettiği şekliyle olur.
"Amel-i salih"in tarifini kim yapacak? Yahudi olmayan birini iğneli fıçıya koyup kanının son damlasına kadar akıtıp, onunla hamur yoğurmak ve o ekmeği mukaddes günlerinde yemek, salih ameldir. Filistinli birinin üzerine benzin döküp yakmak salih ameldir. Filistinliler'den öldürdükleri adam sayısınca derecesi yükselmektedir bir Yahudi'nin.
Amel-i salihi kim belirleyecek? Hind devlet başkanı, annesi Gan-dİ'nin cesedini kendi elleriyle yakarken, amel-i salih işlediğine inanıyordu.
Amerikalı Hıristiyanlar Irak Devlet Başkanı Saddam'ı bahane ederek, Irak'a beşyüz milyon ton bomba atarak tahmini dörtyüzbin sivil savunmasız insanı Öldürürken dünya barışı için amel-i salih yapıyordu.
Amel-i salih hakiki Tevrat'ın, hakiki İncil'in ve Kur'ân'm bildirdiğidir.
Cenneti ve cehennemi yaratan Allah (c.c.)'dır. İnsanları yaratan Allah'dır. "Allah katında din İslâm'dır"[141] diyen Allah'dır. Öyle ise cennete veya cehenneme kimlerin gideceğini belirleme hakkı da Allah (c.c.)'ındır.[142]
(63) Hani sizden söz almıştık ve üzerinize Tur'u kaldırmıştık. "Size verdiklerimizi sıkıca alın ve onda olanları zikredin ki, böylece sakınanlardan olursunuz" demiştik.
Bu sûrenin doksan üçüncü âyetinde de geleceği gibi Allah (c.c.) Tur dağını Yahudiler'in üzerine kaldırmış. Yahudiler tehlikeyi görünce "işittik" demişler. Söz vermişler ama Tur dağı yerine yerleşip tehlike gidince "İsyan ettik" demişler.
Arab'ın uzun hurma ağacından yere inemeyince "Allahim cemel kurban" yani devemi kurban edeceğim deyip yere inince de "cemel mafiş" dediği gibi yapmışlar.
Bu âyet bize "zorla güzelliğin olmayacağını" anlatır. Rabbimiz de "Dinde zorlama yoktur"[143] buyurmuş. Yani tabancayı adamın şakağına dayayıp İslâm'a gir demenin faydasının olmayacağını anlatır. Korkudan "iman ettim" der. Sonra da "inkâr ettim" deyiverir.
İman gönül işidir. Amel ise imanın görünen çiçeği meyvesidir.[144]
(64) Bundan sonra yüz çevirdiniz. Eğer Allah'ın size lütfü ve rahmeti olmasaydı, siz muhakkak zarara uğrayanlardan olurdunuz.[145]
(65) Siz içinizden cumartesi günleri haddi aşanlan biliyorsunuz. Onlara "alçalmış maymun olunuz" dedik.[146]
(66) Bunu orada olanlara ve daha sonra gelecek olanlara bir ceza ve mütteküere nasihat olsun için yaptık.
Yahudilerin haddi aşmalarından biri de cumartesi gününün kudsiyetini kaldırmaları nedeniyle maymuna dönüşmüş olmalarıdır.
Alimlerin bir kısmına göre şeklen maymun olmuşlardır. Diğer bir kısmına göre ise şeklen insan olarak kalmışlar, ruhen maymunlaşmışlar. Eskiden Afrika'da maymun avcıları ormana içinde fındık dolu olan ağzı dar çömlekler bırakırlarmış. Maymun gelir, çömleğin içine elini uzatır, fındığı avuçlarmış. Eli dolu olunca çömleğin ağzından çıkirmzmış. Fındık kıymetli olduğu için bırakmayı da düşünemezmiş, böylece avcı onu rahatlıkla yakalarmış.
Yahudiler tarih boyunca altının peşinde koşmaları nedeniyle topye-kün katliamlara uğramışlar. Para için yapmadıkları aşağılık iş kalmamış sonunda ırklarının bir avuç kalmasına sebeb olmuştur.
A'raf sûresinin 163'ncü âyetinin açıklamasına göre Yahudiler deniz kenarında yaşıyorlar. Cumartesi günleri balıklar daha çok geliyor. Cumartesi günü de avlanmak yasak. Balıklan cumartesi günü denizden özel havuzlara alıyorlar pazar günü de o havuzdan yakalıyorlar. Böylece insanlara yaptıkları hileyi Allah'a da yapmaya kalkıyorlar ama o cumartesi gününün önemini kavrayamamanın cezasını, çekiyorlar. Tarihin en eski milleti olmalarına rağmen nüfusları İspanyol çingenelerinin nüfusuna ulaşamıyor.
Bu insanlar siyaset bilmiyorlar. Siyaset yapacağız derlerken bütün insanların kinini üzerlerine çekiyorlar ve ara ara topyekün imha ediliyor.
Siyaset, Peygamber Efendimiz'in yaptığı gibi bedeviyi medeni yapmak ve dünyaya adalet dağıtmaktır.
Siyaset Osman Bey'in yaptığı gibi aşiretten devlet meydana getirmek ve dört kıtaya İslâm'ı yaymaktır.
Bizde ne zaman cumanın değerim yitirdik, bugünkü durumlara düştük ve Batı'nm kötü bir taklitçisi olduk çaktık.
Halbuki Yahudiler'in durumu bizim için iyi bir nasihat olmalıydı. Allah'ın günleriyle oynamanın, Allah'ın kullarıyla oynamanın, Allah'ın âyetîeriyle oynamanın cezası bazan bu dünyada acele veriliyor, bazan acıklı azabı ahirete bırakılıyor.
Bu dünyada verilmesi başkalarını caydırmak mütteki insanlara da nasihat olmak içindir.[147]
(67) Bir vakit Musa kavmine: "Allah size muhakkak bir inek kesmenizi emrediyor" demişti de onlar "Ay bizi eğlence yerinemi koyuyorsun?" demişlerdi. Musa da: "Cahillerden olmaktan Allah'a sığınırım" demişti.
Kur'ân-i Kerîm'de, en uzun sûre olan Bakara sûresi diye isimlendirdiğimiz yani ashabın ve Efendimiz (a.s.)'ın isimlendirdiği bu sûre, ismini bu âyet-i kerîmelerden almıştır. Bu âyet-i kerîmelerde yani 67, 68, 69,70, 71, 72, ve 73 âyet-i kerîmelerde bir olayı bize naklediyor.
Olay şöyle: Bir adam öldürülmüş, tefsir kitaplarının ifadesine göre faili meçhul, kimin Öldürdüğü belli değil. Yani ölümü kendiliğinden değil, Öldürüldüğü belli. Tefsir kitaplarının ifadesine göre Kur'ân'da böyle bir açıklık yok. Tefsir kitapları sahabeden bazılarına dayanarak diyorlar ki, bir adam zengindi, bir tane de oğlu vardı. O adamın kardeşlen ve kardeşinin çocukları vardı. Şimdi amcamız ölünce malı oğluna kalacak. Eğer oğlunu öldürürsek malı bize kalacak diye o zengin amcalarının bir tek oğlunu gizlice öldürürler. Bunun öldürülmüş olduğu o devlet tarafından,-millet tarafından bilinince, kimin öldürdüğünü araştırmaya başlıyorlar. .
Tabiîki kendilerine inandıkları, güvendikleri peygamber Musa (a.s.)'a durumu arz ederler. Musa (a.s.)'da onlara der ki, Allah size bir sığırı kesmenizi emrediyor. Yanı siz bu adamın bulunmasını, katilin bulunmasını istiyor musunuz? Evet istiyoruz. Allah size bir sığır kesmenizi emrediyor diyor Musa (a.s.).
Bunun üzerine adamlar diyorlar ki, yahu sen bizimle dalgamı geçiyorsun? Musa (a.s.) da diyor ki, "Cahillerden olmaktan Allah'a sığınırım. Yani böylesine ciddi bir olayda dalga geçmekten Allah'a sığınırım diyor. Musa (a.s.) önemli olayların, ciddi olayların şakası olmaz demek istiyor. Tabiî bize de bunu söylemiş oluyor.
Çok önemli olaylarda dalga geçilmez. O iş şakaya alınmaz. Ancak çok önemli olayları önemsemiyenler cahillerdir. O olayları anlatırken dalga geçen, alaya alan, hafife alanlar da yine cahillerdir. Hani delinin başına en büyük bela gelse bile yine de gülermiş. Yani deliliğinden bu işi yapıyor. Aklı başında olsa o gelen belanın neler getireaceğini bildiğinden üzülmesi gerekiyor. Onun için cahillerde önemli olayları dahi önemsizmiş gibi şakaya, alaya ahveriyorlar. Musa (a.s.) böyle olmaktan Allah'a sığınırım diyor.
Şimdi adamlar Musa (a.s.)'a danışıyorlar. Ama emrini yerine getirmiyorlar. Allah'ın emrini de yerine getirmiyorlar. Bu sefer peygamberin emrini tevile uğraşıyorlar. Hani kırk dereden kırk su getirmek diye tabir ettiğimiz şey.[148]
(68) Onlar bizim için "Rabbine dua et de o sığırın ne olduğunu bize açıklasın" dediler. Musa da: "Allah şüphesiz şöyle diyor." "O inek ne çok yaşlı ne de çok genç, ikisinin arasında dinç bir şey. Haydi emrolunanı yapın" dedi.[149]
(69) Onlar: "Bizim için Rabbine dua et de o ineğin rengi nedir? bize açıklasın" dediler. Musa: "Rabbim şöyle buyuruyor." "O sarı bir inektir. Bakanlara ferahlık verir" dedi.[150]
(70) Onlar: "Bizim için Rabbine (tekrar) dua et de o nasıl bir şeydir? açıklasın. Çünkü bize göre inekler birbirine benziyor. İnşallah biz doğruyu buluruz" dediler.[151]
(71) Musa: "Rabbim diyor ki: O inek ne koşulur arazi sürer, ne de ekin sular. Serbestçe dolaşan, kendisinde alaca olmayan bir inektir" dedi. Bunun üzerine onlar: "İşte şimdi gerçeği getirdin" dediler. Ve ineği kestiler; neredeyse bunu yapmayacaklardı.[152]
(72) Hani bir kimseyi öldürmüştünüz de hakkında birbirinizle atışmışınız. Halbuki Allah sizin gizlediğinizi açığa vurandır.[153]
(73) Onun için "Ölüye ineğin bir parçasıyla vurun" demiştik. İşte böylece Allah ölüleri diriltir ve sizi akıllanasınız diye de âyetlerini gösterir.
Şimdi böylece, konu burada bitmiş oluyor.
Başta da konuyu anlattığım gibi bir adam öldürülüyor. Katili meçhul oluyor. Katilinin bulunması için Musa (a.s.) Allah'ın emriyle onlara bir sığır kesmelerini emrediyor. Ama onlar sığın kesmemek için gereken her türlü hileye baş vuruyorlar. Rengini bilemedik, yaşını bilemedik, nerede olduğunu bilemedik gibi bahaneler bulunuyorlar ve nihayet kesiyorler. Kesilen sığırın bir parçası adama vuruluyor adam diriliyor.
Pekiyi bu âyet bizi neden ilgilendiriyor. Yani Allah (c.c.) bu âyeti indirmekle Beni İsrail'de meydana gelmiş bir tarihî olayı nakledip bizim kültürümüzü mü arttırmak istiyor. Veya çocuklarınıza eve varınca hikaye anlaüverin, hani çocuklarımızı uyutmak için akşamları hikaye anlatma geleneğimiz vardır, acaba böyle bir geleneği hikaye ile de süsleyin diye mi Allah (c.c.) bu olayı bize indirir. Bu mümkün değil. Peygamber Efendim (a,s,m.), biraz sonra devam eden ayet-i kerîmelerden de bunu göreceğiz.
Medine'de Yahudilerle karşılaşır. Medine'nin etrafında Beni Kurayza, Beni Kaynuka, Beni Nadr Yahudiler'i vardır. Bunlar da bayağı güçlü kabilelerdir. San'atta ve ticarette adamlar o gün için ileri gitmişler ve bu Kudüs dolaylarındaki büyük bir katliamdan oraya firar etmişler, kaçıp gitmişler oralara yerleşmişler. Dışardan gelen insanlar genelde birbirlerine tutkun olurlar. Onun için de orada birbirlerini sıkı bir şekilde tutuyorlar. Medine'de Peygamber Efendimiz (a.s.m.) devletini kuruyor ve etrafındaki insanlara da İslâm'ı yaymaya başlıyor. O insanlar hakkında Allah (c.c.) Peygamber Efendimize'e, ashabına ve bugün de bize bilgi veriyor. Onlara bilgi verirken, o adamlardan bahsederken topyekün Yahudiler'in genel karekterini bize bildiriyor. Ama bu karekter yalnız Yahudiler'e has değil. İnsanlara da sirayet edebilir. Hani hastalıkların insandan insana geçtiği gibi huylarda geçer. Nasıl ki esnemek geçer. Bir insan esneyince yanıbaşındaki de esner. Aynı şekilde huylar da insandan insana geçer. O huyların da bize geçmesini engellemek için. Meselâ bize fetva olarak sormak için gelirler. Hocam şöyle şöyle yapmıştım da acaba onun yerine böyle yapıversem olur mu? gibi. Veya hile-i şeriyye diye bir tabir kullanılır. Bu konuda hülle olayı istismar edilmiştir. Âyet-i kerîmede Allah (c.c.) bir insan karısından boşanabilir. Olabilir aşırı geçimsizlik meydana gelebilir. Çeşitli sebeplerle karısı da iyidir kocasida iyidir ama boşanmışlardır. Veya erkek iyidir, kadın biraz ahlaksızdır yine boşanmışlardır. Veya kadın çok iyidir erkek ahlaksızdır boşanmışlardır. Neticede boşanmışlar. Fakat sonra biri başkasıyla Öbürü başkasıyla evlenmişler. Bir müddet sonra birinin hanımı diğerinin kocası vefat etmiş veya ikisinin de vefat etmiş, aradan yıllar geçince tekrar birleşmek arzu etmişler. Bunların tekrar birleşebileceği konusunda âyet-i kerîme nazil olmuş. Bu âyet-i kerîme zamanla cahil insanlar nezdinde istismar edilmiş ve derken hülle diye bir filmin, bir piyesin yazılmasına tiyatronun oynanmasına sebep olmuş. Ve bu anadoluda da çok istismar edilmiş. Hıie-i şe-riyyeyi istismar etmişler. Zekât konusunda da buna benzer istismarlar vardır. Adam zekâtını verecek, koymuş çuvalın içine beş yüzbin liralık mal. Al bu sana zekâtım diyerek veriyor. Sonra da sen bunu götürüp gi-dipte ne yapacaksın. Sat bunu diyor, elli liraya geri alıyor. Malını gerisin geriye satın alıyor. Şimdi aslında o diğer adamla anlaşmalı. Dinde anlaşma yok. Fakat o adam her sene geliyor o hacıma. Hacım ona veriyor beş-yüzbin liralık malı. O da biliyor gerisin geri isteneceğim. O beşyüzbin liralık malı geriye veriyor ve elli bin lirasını alıp gidiyor.
Çok sevdiğim bir hocam, yani benim yetişmemde emeği geçen "Arif Etik hocam, " (Allah rahmetini bol kılsın) sağlığında buraya geldiği zaman emin ol aziz yavrum gözümün önünde yapıldı bu" der. Ne yapayım. Ne edeyim. Bir şey de söyliyemedim diyor, adam çıktıktan sonra yâlnız kalınca da .hocam caiz dediler de demiş. Allah katında herhalde sorumlu olmayız. Verdik çünkü biz.-Adam bize satıyor gönül rızasıyla diyormuş. Bir şey diyemedim dedi. Hocam ben olsaydım şöyle derdim. Yarın öbür dünyada senin hesabın görülürken melekler bakarlar. Zekâtını vermiş mi vermiş. Beşyüzbin lira verdiği film halinde sabit. Yani bugünkü video kasete çekildiği gibi. Melekler tarafından bütün filmimiz çekiliyor. Bu adam beşyüzbin lirayı vermiş. Melekler görmüş. Sonradan bakmışlar ki o paket geriye gidiyor filmde. Ha melekler derki bu adam zekâtını vermiş. Meleğin birine der ki hadi bunu götür git. Adam da sevinerek gider gider gider cehennemin kapısını açıp arkadan bir tekme ile melek bunu aşağıya indirir, adam bağırır yahu beni oyuna getirdiniz. Melek der ki, sen de bizi dünyada oyuna getirmiştin kerata deyiverirler buna benzer olay faizde de vardır. Bir kısım müslümanların bugün uygulamakta olduğu yani bir kısım deyince ne böyle müslüm anlıktan geçebilmiş, ne müslümanlığı atabilmiş ne de gavurluğu tutabilmiş tipler vardır. Onlar da kendilerine göre bir çıkış yolu aramakla meşguller. Ve kendilerine göre de bir çıkış yolu bulmuşlar. Meleği kandırmaya uğraşıyorlar. Tabiî ki kendilerini kandırıyorlar.
Şimdi burada da bu Yahudiler, Musa (a.s.)'ı kandırabiîmek için çeşitli dalavereler ileri sürüyorlar. Allahü Teâle böyle olmamamızı ister. Pekiyi burada şu sorulabilir. Niye sığır: Yani bir insanın mucize olarak dirilmesi için, bir ölünün dirilmesi için Allah (c.c.) bir sığırın kesilmesini istiyor.
Eski Mısır geleneğinde puta tapanlar sığıra tapıyorlardı. Hâlâ o gelenek bugün Hindistan'da devam ediyor. Yani tarihin en eski dönemlerinde belki ilk rastlanan putlardan birisi sığırdır. Belki de insanoğlunun en fazla onunla meşgul olması yani tarlasını onunla sürmüş olmasından, ilk yeryüzünde kendisinden yararlanmak üzere sahip olduğu hayvanın sığır olmasından da kaynaklanmış olabilir. Fakat gerçek olan şu ki eski, Mısır'da sığıra tapınılıyordu. Musa (a.s.) Rabbinden Tevrat'ın nüshalarını almak için (vahiy almak için) Tur dağına gittiğinde, geride kalan Yahudiler'den biri ki, ona da muşa diyorlar o Samiriyy denilen adam. Kur'ân'da lakabı Sâmiriyy olarak geçiyor. Ad olarak onun da adı Musa idi diyorlar. Onun için Arap şairinin biri şöyle diyor.
"Firavunun terbiye ettiği Musa müslüman oldu. Cebrail'in terbiye ettiği Musa kâfir oldu" diye bir ifade kullanılır. Tabiî bu âyet değil, hadis değil. Arap şairlerinden birinin söylemiş olduğu bir sözdür.
O Samiriyy denilen adam orada ahundan bir buzağı yapıyor. Ve insanlar eski alışkanlıklarından kaynaklanarak ona tapmıveriyorlar. Allah'a itaat ve ibadeti bir akı veriyorlar. Tamamı değil bunların içinden bir kısmı. Onun içindir ki, Allah (c.c.) onlardan putlarını yıkmalarını istiyor. Putlarını kesmelerini istiyor. Yani put olan şeyi onlar için en değerli olan şeyin kesilmesini istiyor. Böylece sığır kesilince put olmaktan çıkacak. Günümüzde bu âyet-i kerîmenin vermek istediklerinden bir tanesi de şu: Efendim topyekün biz ölmüşüz ölmüşüz de cenazemizi kaldıran yok derler. Yani millet olarak ölmüşüz de cenazemizi kaldırıveren yok derler. Peki bu Ölmüş milletin dirilmesi için bir şey gerekiyor. O da bu milletin önüne geçip bazı insanların put haline getirdikleri şeyin kesilmesi gerekiyor, O kesilip yok edilecek olursa, Allah (c.c.) o müsîüman milleti yeniden diril-ti verir.
"Padişah konmaz saraya hane ma'mur olmadan" demişler. Yani bir insanın gönlünde put varken Allah inancı oraya girmiyor. Allah inancı girerse o çıkıyor zaten. Onun için Lâilâhe derken putu alıp atıyorsunuz illallah diyorsunuz. Allah inancı yerleşiyor. Yani ikisi beraber olmuyor. Puta iman ile Allah'a iman bir arada olmuyor. Allah'a inancı kuvvetlendirmek o doğrultuda dirilebiîmek için putun kesilmesi gerekiyor. Burada bir işaret bu âyet-i kerîmede vardır.
Bir de Allah Ölüleri nasıl diriltir? soruları vardır. Yani bu insanlar ölünce toprak olunca dirilecekler mi? İşte gördünüz. Ölmüş insanı Allah (c.c.) o sığırın bir parçasını vurmakla diril ti vermiştir. Gözlerinizle gördünüz. Dirildi mi? dirildi.
Şu andaki Tevrat'ta bile bu konu anlatılıyormuş. Ben kendim okumadım. Tefsir kitaplarımızda yazar. Tevratlannda da bu konuyu işliyorlarmış. Ölünün dirildiğini Yahudiler de o gün için gözleriyle görmüşler. Allah (c.c.) de'bunu bize haber verir. "İşte Allah böyle diriltir" diyor.
Cuma vaazlarımı hemen hemen üç dört seneden beri devamlı dinleyen bir dostum, çok iyi bir insan, dediki hocam benim sevdiğim bir arkadaş var. Musikişinastır. Allah'a inanıyor, peygambere inanıyor, her şeye inanıyor da; Hz. Adem'in topraktan yaratıldığına inanmıyor. Olmaz böyle şey diyormuş. Yahu nasıl olur? topraktan mantar çıkar gibi adam çıkar mı? diyormuş. Sizi bir görüştüreyim dedi görüştük. Aynen tekrarladı. Hocam bu olmaz dedi. Beni ikna edemezsin dedi. Dedim ki, Allah nasip ederse ikna olursun. Nasip etmezse ikna olmazsın. Peygamber Efendim (a.s.m.)'ın bile Ebu Cehil ve Ebu Leheb'e hiçbir faydası olmamıştır. Ancak sen ki bir müslümanmışsın. Fakat ben sana şunu söyliyeceğim dedim. Senin aklın şuna yatmıyor. Yani bu topraktan bu adam nasıl çıkar? Yaz günüydü. Eve git dedim. Eline bir domates al, şöyle iyice bir ez dedim. Ondan sonra açık,bir yere bırak Üç gün sonra tekrar domatesin yanına var. Ne görürsün domatesin üzerinde. Yüzlerce üzerinde sinekcik görürsün. Küçücük küçücük sinekcikler yaz gününde. Peki nerden geldi bunlar? Mutlaka havada her hangi bir mikropla o birleşti. Yani bunu kapalı tutsak, bir fanusun içinde tutsak olmazmış. Yani havası alınmış bir fanusun içinde tutsak olmazmış. O oluşmazmış. Doğrudur. Ama havadan bir şeyle, domatesten bir şey birleşince bir canlı uçan, kaçan, cinsel ilişkide bulunabilen bir yaratık meydana geliveriyor. Allah (c.c.) bunu bize gösterip duruyor. Yumurtanın içinden civcivin çıkmasını gözümüz hep görüp durduğu için bize mantıklı geliyor. Ne mantığı var orada. Aslında orada hiçbir mantık yok. Allah'ın koyduğu bir tabiat kanunu orada işliyor. Ve yumurtayı yiyeceğimiz yerde, yirmibir gün sıcak yerde bekletmekle civicive dönüşüveriyor. Hiç tavuğu, civcivi ve yumurtayı görmeyen bir adama yumurtayı gösterseniz ve deseniz ki, şu yirmibir gün sıcak bir yerde tutulursa havada uçan kuş olur, kartal olur bundan deseniz, kartalı görmüşte nasıl meydana geldiğini hiç görmemiş bir adama bunun içerisinden bu kartal çıkar deseniz biraz zor inanır.
Canım hepimiz, babamızın menisinden meydana gelmişiz. Anamızla babamızın birleşmesinden ki, doktorların ifadesiyle beş milyonda bir derecesinde küçük bir maddeden bu hale gelivermişiz. Allah suyun üzerine bu şekilleri yazmış, gözümüz göaip dururken daha toprağa döndükten sonra diriltilmesi konusunda ne şüphe edelim. İşte Allah (c.c.) böylece ölüleri diriltir. Ve akıllanasınız, aklınızı başınıza-alasınız diye de birçok âyetleri de gösterir diyor. Çoğul siğasıyla âyetlerini, Allah'ın varlığına ve birliğine delil olan ve Allah'ın Ölüleri diriltmesine işaret olan âyetlerini gösterir diyor. Kara topraktan beyaz çiçek. Nisan ayının sonlarına doğru ben Gülhane'de gördüm. Sekiz çeşidin üzerinde sadece lâle var. Daha fazlası vardır da benim gördüklerim bu kadar. Renk olarak. Ama hepsi aynı topraktalar. Şöyle bir on metre karelik yerin içerisindeki topraktan sarı lâle, beyaz lâle, mor lâle, kırmızı lâle. Onun için bu topraktan bunlar çıktığına göre. Allah bunları böyle dirilttiğine göre ölüleri de işte böylece diriltir diyor. Sonra;[154]
(74) "Sonra Du mucizenin arkasından kalpleriniz katılaştı. Onlar taş gibi hatta daha da katı. Çünkü nice taşlar var ki, içinden ırmaklar kaynar, niceleri de var ki, çatlar da ondan su çıkar. Ve niceleri de var ki, Allah korkusuyla yukarıdan aşağıya yuvarlanır. Allah yaptıklarınızdan habersiz değildir."
Aîlahü Teâia, kâfirin kalbini taşlarla mukayese etmiyor. Yani kâfirin kalbinin taşlardan daha kaü olduğunu bildiriyor. Çünkü taşlar yaratılışları doğrultusunda hareket ediyorlar. Bir kısmından nehirler akıyor, bir kısmından pınarlar akıyor. Bir kısmı da yukarıdan aşağıya doğru kanuna uygun olarak, hani taşın düşme ve yuvarlanma kanunu var ya ona riayet ediyorlar. Yani Allah (c.c.)'nün tabiata koyduğu kanunu taş icra ediyor. Böylelikle o da görevini yerine getiriyor. Ama kâfir bu kalbiyle gayet yumuşak davranması gerekirken, Allah'a itaat edip, ibadet edip, Hakk'a itaat ve ibadet edip, halka yumuşak davranması gerekirken, Allah'a isyan ederek, inkâr ederek, Allah'ın yarattıklarına da katı davranmaya başlıyor. Katı davranınca da taşlardan daha katı hale geliveriyor. Kur'ân-ı Kerîm'de Allah (c.c.) dağlar ve taşlarla ilgili olarak çokça okuduğumuz Hüveliahüllezi diye sabah ve akşamlan okuduğumuz (okumak sünnettir). Onun hemen bir önceki âyeti yani, "Eğer biz bu Kur'ân-ı dağlara indirmiş olsaydık, o dağların Allah korkusundan paranı parça olduğunu görürdün" diyor.
Yani dağların da kendine has bir hissiyatı, bir anlayışı olduğunu ifade ediyor.
"Yerde ve gökte her ne var ise AUah'a secde eder" buyuruyorAllah (c.c).
Er-Rahman sûresi, âyetö'da ise:
"Ağaçlar da, otlar da Allah'a secde ederler" diyor. Allah (c.c.
En'âm sûresi, âyet 38
"Yerde kıpırdayan her canlı, gökyüzünde uçan her kuş, sizin gibi bir ümmettir" diyor.
Çok enteresan. "Sizin gibi bir ümmettir" diyor Allah (c.c). Kehf sûresinde de Musa (a.s.)!ın salih bir insanla yolculuğu vardır. O anlatılır. Orada bİT yere de varıyorlar. Kehf sûresi, âyet 77
Musa (a.s.) ile o salih kimse bir köye vardılar. Ve orada yıkılmaya azmetmiş yıkılmak üzere olan bir duvarı buldular da onu tamir ediverdiler. Düzeltiverdi o salih adam diyor.
Şimdi burada ifade edilen Allah (c.c)'nün bize haber verirken kullandığı kelime önemli. Dağ ve taşın Allah korkusundan parçalanacak hale geldiğini, yerde ve gökte her ne var ise Allah'a secde ettiğini, otların ve ağaçların Allah'a secde ettiğini ve yer yüzündekilerin ve gök yüzündekilerin bizim gibi bir ümmet olduğunu, yıkılmakta olan duvardan bahsederken, yıkılmayı murad eden bir duvar buldular diyor. Yani duvarın da yıkılma isteği olduğu konusunda irade kelimesini kullanmış. Allah (c.c).
Bütün bunlardan yaratılmış her şeyin kendine has bir dilinin olduğunu anlıyoruz biz. Herşeyin kendine has bir dili vardır. Bunu Allah (c.c.) bindörtyüz sene önce indirmiş. Bizim âlimlerimiz de bunları tefsir ederken her şeyin kendine has dili vardır cümlesini de kullanmışlar. Ama günümüzde Batı âlemi bunu biraz isbata doğru yöneldi. Hani televizyonda belgesel adı altında, karıncaların konuşmasını, deniz altındaki balıkların konuşmasını kuşların kendileriyle haberleşmelerini, maddenin kendi içerisinde birbirleriyle olan irtibatını yani atomunu, moleküllerini bize gösteri veriyorlar. Böylelikle Allah (cc.) bize haber verdiklerini doğrulamaya yönelmiş oluyorlar.
Allah (c.c.) niye taşı zikretmiş de, demiri zikretmerniş diye tefsircimizin birine Sorulmuş. Merağr tefsirinin sahibi diyorki:
Yani "onların kalpleri taşlar gibidir. Taştan da katıdır" demişte, demirden de katıdır dememiş. Sorusuna cevap olarak, o üniversitede öğretim görevlisi iken sorulmuş, Demişki: "Demir ateşte erir, su halinde akar, yani yumuşaması daha fazladır onun. Ama taş eriyipte akmaz. Toz haline getirilebilir ama akma kabiliyeti yoktur onun" onun için taş katılıkta demirden biraz daha devamlılığını sürdürüyor. Kâfirin katıhğı ise taştan daha fazladır diyor. El-Hak görüyoruz.
Taş kendiliğinden insana bir şey yapmıyor. Ama o katı kalpli Yahudi eline taşı alıyor ve bütün dünyanın gözü önünde televizyonda gösterdiler. Oradaki müslüman delikanlıların kolunu vurarak kırıyor. Ve vuran adamında yüreğinde ve yüzünde hiç merhamet izi görülmüyor. Belki taş üzülüyordur. Yani bir gün gelirde o da hani filme alınıp onun da dili insanlara gösterilebilir, taşın merhameti görüntülenebilir ama Yahudi'nin yüreği hiç yumuşamıyor. Onun Allah (c.c.) onların kalplerini taşlardan daha katı olduğunu ifade ediyor. Kalplerin katılaşmasının zaman içerisinde olduğunu Peygamber Efendimiz (a.s.m.) bir hadis-i şerifiyle şöyle açıklamış. "Allah'ın zikri olmayan çok konuşma insanın kalbini katılaştırır."
Yani insanlar konuşuyorlar. Allah iki dudak bir dil vermiş mecburen konuşacağız. Fakat konuşmalanrmza dikkat edelim. Yani akşama kadar konuştuklarımızın yüzde elli bir hissesi Allah (c.c.) emri doğrultusunda onun dininin tanıtılması konusunda olsun. Bu yalnız Allah Allah. La ilahe illallah değildir. Meselâ tüccarsınız. Ticaretle ilgili kardeşinize İslâm'ın ticaret ahkamıyla ilgili bilgiler verirsiniz. Ziraatçısınız, o konudaki İslâm'ın Öngördüğü teklifleri onlara duyurursunuz. Yani bulunduğunuz sahada İslâm'ın ahkamını diğer insanlara duyurmak yine Allah'ı anmak gibidir. Çünkü Kur'ân'dan ve sünnetten bir hükmün diğer insana duyurulması, öğretilmesi de Allah'ı anmak gibidir. Çok konuşmada Allah zikri yoksa, çok konuşma insanın kalbini katılaştınr diyor. Bugün günümüzde işçiler ellerine almışlar oraklarını, çekiçlerini efendim fabrikada kullandığı malzemesini, metresini yaptığı iş ne ise patronuna karşı yöneliyor Türkiye'nin üç veya dört tane toplasan on tane zengini ve arkalarında da genelde gazetelerden okuduğumuz kadarıyla Yahudiler var. Sermaye olarak "Haklarımızı isteriz. Merhametsiz adamlar. Bu ücretle bu insan İstanbul şehrinde geçinir rni? Siz ne biçim adamsınız?" diye bas bas bağı-' nyorlar. Öbür adamlarda bu tür konuşmalardan hiç tınmıyor. Sadece devletin güvenlik güçlerine telefon ediyor. "Fabrikamda, evimde, iş yerimde tehlike söz konusudur. Beni garanti altına alın. Güvenlik içerisinde olayım" diyor derken yine aynı maaşından şikayetçi olan güvenlik güçleri bunlarda aslında bas bas bağırıyorlar. Onlarda diğer kardeşlerine karşı Öbürünü korumakla görevlerini yerine getirmiş oluyorlar. Peki burada katı kalpli olan o imansız Yahudi ve onun sermayesidir. Katı kalpli olan, bu adam üç yüz bin lira ile dört yüz bin lira ile beş yüz bin lira ile bu memlekette geçinir mi, geçinemez mi? diye hiç hesap yapmıyor o adam. Katı kalplilik oradan kaynaklanıyor. Fakat iki tane mağdur birbirlerine giriyorlar. Öbürünün katı kalpliliğini korumak üzere, "Taş olsaydım erirdim toprak idim dayandım" diye bir söz vardır. "Taş olsaydım erirdim, insan idim dayandım" bu türkümü, şarkımı bilmiyorum ama güzel bir söz, şiirdir. "Taş olsaydım erirdim, insan idim dayandım", yani bu âyet-i kerîmenin ruhuna uygun bir ifadedir bu. Belkide burdan mülhemdir. Bazı doktora tezi yapan arkadaşlara bunu çok diyorum ama bir tanesi yapmış. Daha elde edemedim. "Türk şiirinde işlenmiş âyet ve hadisler" bunu doktora tezi olarak alın diyorum. Yani çeşitli şairlerimiz tarafından divanlarında, şiirlerinde âyetler nasıl oraya geçmiş. Hangi ata sözlerimiz âyet ve hadisten alınmış. Çok ata sözlerimiz var âyet ve hadisten geçme. Doğrudan âyet. Hani "İslinin yanında oturan da is, mislinin yanında oturan da mis" kokar. Bu bir hadisi şerifin türkçe tercemesidir aslında. Bir çok ata sözümüz vardır ki, hadisin türkçeleşmiş şeklidir. Veya âyetin türkçeleşmiş şeklidir.[155]
(75) "Bunların size inanacaklarını mı umuyorsunuz? Halbuki onlardan bir bölümü Allah'ın kelâmını işitirlcrdi de akılları erdikten sonra bile bile onu değiştiriyorlardı."
Âyet-i kerîme Medine'deki müslümanlara yönelik, ama bizi de doğrudan ilgilendiren âyet-i kerîme. Medine'deki müsîümanlara bu nazil olduğundan, Medineli müslümanlar böyle bir ümit içerisindeler. Çünkü Medineli müslümanlar bir peygamberin geleceğini, Yahudiler'den duymuşlar. Medine'deki müslümanlar, müslüman olmadan önce puta tapan insanlardı. Hıristiyan çok az varmış. Puta tapıyorlar. Yahudi de değiller. Ama etraflarında Beni Kaynuka, Beni Nadr ve Beni Kurayza Yahudileri Tevrat'ı okuyorlar ve onlara diyorlar ki, yakında bir peygamber çıkacak bizim peygamberimiz çünkü onu Tevrat söylüyor. Bir peygamber çıkacak, o peygamberin nezaretinde biz size galip geleceğiz. Biz sizin hakkınızdan geleceğiz. Onun gelmesi yakın hele bekleyin diye Medineli müşrikleri tehdit ediyorlarmış. Zaten Medineli müşriklerin, müslüman olmasına sebebin biride budur.
Medine'den bir ticaret kafilesi ve Kabe'ye gelen insanlar duymuşlar ki, Mekke'de peygamberim diyen bir insan var. Hemen hatırlarına gelmiş. Yahudiler de bir peygamber bekliyorlardı. Kendî aralarında istişare etmişler ve demişler ki, Yahudiler'den evvel biz müslüman olalım. Bu peygamberi kabul edelim. Onların elinden alalım demişler. Ve Akabe'de Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ile görüşmüşler. Ve müslüman olmuşlar. Çok da güzel hizmet etmişler.
Şimdi bu insanlar, Medine'deki Yahudilerin müslüman olmasını bekliyorlar. Zaten Yahudiler bir peygamberin geleceğini bekliyorlardı ya, -işte, geldi buyurun diye onları davet ediyorlar. "Yahu siz bize haber vermiştiniz. Bir peygamber gelecekmiş, işte geldi. Biz o peygambere iman ettik, sizde buyurun iman edin" diyorlar. Ve çok bir ümitle bugün olmazsa yarın iman edecekler diyorlar ama; yani Medineli müslümanlar varacaklar, diyecekler bak peygamber bekliyordunuz geldi. O kitap okuyanlar diyecekler ki, yok canım her ne kadar biz öyle demişsek de bu sefer de Yahudi ırkından gelecek diyorlar. Peki Tevrat'ta Yahudi ırkından gelecek diye bir kayıt söylememiştiniz daha önce. Yazarız elimizle deyivermişler ve yazmışlar. Yahudi ırkından gelecekmiş. Yani buna benzer birçok tahrifat böylesi işlerden kaynaklanmış.
Pekiyi bize bakan tarafı bizimde elimizde Kur'ân-ı Kerîmimiz var. Bize de diyorlarki, günümüzde bak bakalım Kur'ân-ı Kerim'de yirminci asırla ilgili neler söylüyor. Günümüzde müslümanlarımız özellikle Kur'ân-ı Kerimle ilgisi olan insanlarımız üçe ayrılıyorlar: 1- Baktım Kur'ân-ı Kerîm'e genelde ahlâkî kurallarla ilgili bilgiler vardır. Yani hırsızlık yapmayacaksınız, yalan söylemiyeceksiniz. Ne emredilirse yerine getireceksiniz. Verileni yutacaksınız, söyleneni tutacaksınız diyor. Namazınızda kusur etmeyin. Gece gündüz namaz kılın. Orucu Ramazan'da tutun, Nafile oruçlara da devam edin. Çünkü ekonomiye katkınız olur. Yani öğle yemeğini yemiyecek olursanız topyekün Türkiye'de orucunu tutan müslümanlar, milyonlarca müslüman birer öğle yemeği yememiş olsa şu kadar ihracata katkıda bulunur. Gerisine karışmayın. Kur'ân'da zaten bunlardan bahsediyor diyen bir grup. Bunlar yalnız orta halli olanlardır. 2-Şerlisi vardır. Bundan da beteri vardır. Beteri de mevcut âyetî kerîmeleri tahrif eder.[156]
"Kim Allah'ın indirdiği ile hükmetmezse, kâfirlerin tâ kendisidir."
Âyet-i kerîmesi bizi ilgilendirmez. O Yahudiler'! ilgilendirir. Onlar hakkında nazil olmuştur. Müslümanlar hakkında değildir.
Bu Yahudi hahamlarının, Tevrat'ı tahrif etmeleri gibi bir şeydir. Onlar mânâda tahrif yapıyor.ar Tahrif iki türlüdür. Mânâda tahrif, diğeri de lafzın kendisinde tahrif yapılır ki, ilaveler yapmak suretiyledir. Allah'û Teâla'ya hamdü senalar olsun ki, Kur'ân-ı Kerîm'de lafızda tahrif olmamıştır. Yani olduğu gibi bize kadar gelmiştir. Mânâda tahrif bin dörtyüz senelik zaman içerisinde yapılmıştır. Tâ sahabe döneminde, sahabe tarafından değil, imansız kesimden yapılmıştır. Tabiin döneminde yine imansız kesimden mânâlar tahrif edilme tarafına gidilmiştir. Bu konuda tefsir kitapları yazmak, bu konuda lügat yazarak milletin inancını sakatlamıya yönelik çalışmalar olmuştur. Lügatçilik çok önemli. Çünkü bir milletin kültürünü yönlendiren lügat kitaplarıdır. Onun için Türkiye'de lügat kitapları genelde Türk lugatıyia ilgili felsefî lügat, mantıkî lügat, coğrafya lügati, tıbbî lügat vs. lugatlarla ilgili en fazla çalışmayı yapan bir Ermeni'dir. Yirminin üzerinde kitap yazdım bu memlekette diyor.
Evet niye onlar yazar. Onların kitabı lügati bütün yazarların kütüphanesinde bulunur. Bir kelimenin mânâsını bilemediler mi hemen oraya bakıverirler. Ve yazısını da ondan kaynaklanarak yazar. Orada da o kelimeyi yönlendiriverdi mi adam gayesine ulaşmış olur. Yani binlerce kalem onun dediği doğrultuda yazıp çizmeye başlar. Onun içindir ki, İslâm Ta-rihi'nin ilk dönemlerinde-de bu tür tahrif hareketi başlamış ama, Allah (c.c.) bu dinini koruyacak ya kendi üzerine almış, bu dini koruyacak âlimleri de her asırda getirmiştir. Yâni ilk hicretin birinci asrında o tabiinin büyüklerinden onu takip eden dönemlerde de yine çok değerli dil bilimcileri, tefsirciler, hadisciler ve fakihler göndermek suretiyle Allah (c.c.) bu dini, Kur'ân'mı hem lafzını korutmuş hem de mânâsını korutmuş. Günümüzde de yine mânâyı yönlendirme yolunda çalışmalar var. Yani tahrif etme yolunda çalışmalar var. Fakat onların sesleri zayıf, kokar ağızlarla Allah'ın nurunu söndürmek için uğraşanlar hakkında Rabbim;[157]
"Onlar ağızlarıyle Allah'ın nurunu söndürmek isterler ama, kâfirler istemese de Allah nurunu tamamlayacaktır."
Hahamlar tahrif etmişler, bizim içimizde de mânâ yönünden tahrif eden insanlar vardır.
3. grup ise, gücü oranında Allah'ın kelâmını anlatmaya çalışanlardır. Yani hem lafzını, hem mânâsını tahrif yapmadan doğrudan anlatmaya çalışan insanlarımız vardır. Yeterlimi bu yirminci asırda 1990 yılında. Yetersiz. Bende diğer saygı duyduğum hoca efendilerde yetersiziz. Niye? -yetişmemiz için gerekli zemin hazırlanmamış. Sel suyunun bir yatak bulması vardır. Yaz gününde yağmur yağar. Ve derken çok şiddetli yağmur yağarsa sular bir yerde birleşirler. Normal suların aktığı gibi bir yatak yok. Toplanırlar bir yere varırlar. Önünde bir taş var olmadı bu tarafa gidemeyiz, öbür tarafa döner o su. Yani önüne gelen engel büyükse oradan dönüş yaparlar. Yıkabileceğini yıkarlar, yakamadiğı zaman oradan dönüş yaparlar. Böylece bir yatak aramaya çalışırlar. Yatak ararken ya bir ırmağa ulaşırlar, faydalı olurlar. Veyanutta bir ovada kaybolup giderler.
Günümüzdeki İslâm âlimlerinin ve dünyanın her tarafındaki âlimlerin yetişme tarzı da böylesine yatak arayan su gibidirler Ha şu hocadan olur, ha bu kitaptan olur. Ha surdan mı olur ha burda rnı olur. Çalışma neticesi elde edilen şeyler. Niyetler iyi olunca inşaallah hedeflerde, hedeflere varışta bereketli olacaktır, iyi olacaktır.[158]
(76) İman edenlerle karşılaştıklarında; "İman ettik" derler. Birbirleriyle başbaşa kaldıklarında ise "Allah'ın size açtığını, Rabbiniz katında sizin aleyhinize belge olsun diye mi onlara söylüyorsunuz. Buna akimiz ermiyormu be?" derler.
Şimdi Yahudiler, Peygamber Efendimiz güçlü devlet kurmuş, müslümanlan görünce biz de iman ettik diyorlar. Ancak kendileri bir araya geldiklerinde ise yahu siz bu Tevrat'tan bazı âyetleri bu adamlara ne okuyup duruyorsunuz. Yani bir peygamber geleceğini bu adamlara niye söylediniz. Adamların eline koz veriyorsunuz. Onlara Tevrat hakkında bilgi vermeyin. Bu peygamberin geleceği ile ilgili âyetler okumayın. Yani bunlara bizim sırlarımızı açmayın. Aleyhimize delil olarak kullanıyorlar diyorlar.
Günümüzde de niüslümanin aleyhinde hertürlü dalavereyi çeviren ama müslümamn karşısına geçince bende müslümanım diyen insanlar var. Benim babam hocaoğlu, hacıoğludur. Hani birçok insan müezzinoğ-lu, müftüoğlu, vaizoğlu gibi adlar, kullanır. Soyadları böyle adamların. Dinime kasdeden insanların bir kısmı böyle hocaoğlu, hacıoğlu. Bir ara soy isim yerine sülâle adları soy isim olarak kullanılıvermiş. Ama bunlar dinime kasdetmişler. Akif in tabiriyle "adı Osmanlı, ruhu Yunanlı" tipler çıkmış. Onlar müslümanın yanına gelince, "biz de iman ettik. Babam müslümandı. Rahmetli üç defa hacca gitmişte" diyorlar. Ama kendi aralarında kaldıklarında ya bu adamlara siz niye imkânlar veriyorsunuz, niye bu adamları belirli yerlere getirdiniz, haydi bakalım yeni alınacak bir kararla şöyle diyelim. Meselâ yıllarca imamhatip okulu mezunları üniversiteye alınmasın kararı alınmıştır. Kuruluşundan tâ 1970'li yılların sonuna kadar imamhatip okulu mezunları üniversiteye alınmamıştır. Aynı okulları okuyanlar hatta bir senede fazla okuyan bu gençler, üniversiteye alınmamıştır. Kendi aralarında bir araya geldiklerinde almayalım bunları, aramıza adam mı yerleştireceğiz diyorlar. Dışarıya çıkınca da bizde inandık diyorlar.
Allah (c.c.) Yahudi'nin karekterini bize anlatıyor. Bu adamlarmkini değil. Niye bu adamlarmkini değil? Yahudi'nin karakteriyle karekterlenen, onun huyunu alan adamların binlercesini anlatmak yerine, Rabbim pisliğin kaynağını anlatıveriyor. Ona göre sizler anlayın. Kimde bu pislik vardır. O Yahudi'nin doğrultusunda hareket ediyor demektir. Ama bu da Yahudi'den bizim gözümüzü korkutmam alıdır. Dünyanın siyaset bilmeyen bir milleti varsa o da Yahudiler'dir. Ticaret bilmeyen milleti yine Ya-hudiler'dir. Olurmu böylesi canım. Bak olmaması lazım diyor. Pekiyi siyaset bilmek ne demektir:
Siyaset bilmek, kişinin; kendi devletini, kendi milletini en müreffeh bir şekilde yaşatması ve yayılması, kendi fikriyatının, kendi politikasının, siyasetinin diğer insanlar tarafından kabul edilmesini sağlanmasıdır.
Bunun benzerini Peygamber Efendimiz (a.s.m.) yapmıştır. Tek başına Mekke'de peygamber olarak görevlendirilmiş. Ve onüç senelik zaman içerisinde devlet kurmuş. Bu bir siyasettir. Risaletin getirdiği bir siyasettir. Yani peygamberin getirdiği bir siyasettir. Vefatına kadar da yani yirmi üç senelik peygamberlik süresince Türkiye topraklarının tam üç katı olarak feth edilmiştir. Toprağın üzerindeki insanların gönülleri feth edilmiştir. Türkiye'nin üç katı. Yirmi üç senede sağlanandır bu. İşte bu bir siyasettir. Bu kadarla kalmamış öylesine güçlü bir cereyan verilmiş ki insanlara, otuz senelik zaman içerisinde bir taraf Endülüs'e dayanmış diğer taraftan Azerbaycan fethedilmiştir. O hızla yayılma bir siyasettir. O hızla devam eden bu yayılmada Kanuni tâ Sumatra'ya yani Filipinler'in oraya, oradaki müslümanîarı korumak üzere gemiler göndermiştir. Bir tarafta Viyana, bir tarafta efendim Fas, yani Atlas Okyanusu, bir tarafta Çin. Buralara kadar da siyaset devam etmiştir.
Osmanbey bir aşiretten büyük bir devlet meydana getirmiştir. Bu bir siyasettir. Ama bu adamlar dünyanın en eski milleti olmalarına rağmen, dünyadaki nüfusları, İspanyol çingenelerinin nüfusları kadar bile yoktur. Eğer siyaset bilmiş olsalardı, şu anda bunların Çin kadar nüfusları olması gerekirdi. Devamlı üreyecek üreyecek Çin kadar nüfusları olacaktı bunların. Ama olmamış. Çünkü siyaset bilmiyorlar. Siyaseti biliyoruz zannediyorlar. İlerliyorlar ilerliyorlar bütün dünya devletlerinde sözü geçiriyorlar ama âyet-i kerîmede;[159]
Dünya metaına karşı öylesine hırslılar ki, farenin hırsı gibi bir hırs.
Mevlânâ farenin hırsını anlatıyor. Fare çayırlıkta dolaşıyormuş, bakmış ki bir deve. Tamam demiş. Onu bir götürür gidersem. Şöyle yularından bir tutmuş. Yumşakmış onun başı. Yani hayvanlardan en yumuşak başlısı deve imiş. Bunu bir götürsem demiş, daha yedi ceddimin, silsilemin çalışmasına gerek yok. Fare gitmiş deve gitmiş, fare gitmiş deve gitmiş derken, fare yuvasına girmiş, girmiş ama bu sefer deve gelmemiş. Asılıyor gelmiyor. Asılıyor gelmiyor. Çıkmış geriye deve duruyor. Tekrar girmiş. Bu hali üç defa tekrarlamış. Sonunda fare deveye oğlum niye geliniyorsun demiş. Buraya kadar geldin de niye içeri geliniyorsun demiş. Deve fareye nasıl geleyim demiş. O da geldiğin gibi gel demiş. Bunun üzerine deve fareye, bana bak boyuna göre kendine rızık ara demiş. Fare deveyi tekrar oraya asılınca, deve ayağıyla fareye şöyle bir dokunuvermiş. Birde bakmış ki, fare ezilivermiş. Yani hırsından dolayı, kendisinin arkasından gelen birisi tarafından Öldürülmüştür.
Onun için Yahudi de tarih boyunca, fare gibi, çok büyük gördüğü nimetlere doğru yönelmiş, onlar da buna itaat eder gibi olmuşlar fakat yine aynı insanlar tarafından öldürülmüşler. En fazla Almanya'da toplanmışlar. Adamlara her dediklerini tutturmuşlar ve adamların kan damarlarını tutmuşlar, fakat öbür adam silkiniverince üç milyonunu cayır cayır yakmış.
Onun için hani müslümanlardan pek fayda gelmedi ama, tahmin ederim İsrail'in şu anda yine en korkulu rüyası Almanlar'dır. Almanlar bu intikamı alacaklar. Çünkü televizyonunuzu ne zaman açsanız Alman aleyhtarı filim vardır. Ve adamlar da Yahudi kiniyle dopdoiudur. Geçen sene meclis başkanları Alman parlamentosunun başkanı, Hitler'in ruhu hepimizde dopdoiudur dedi, aynı gün adamı istifa ettirdiler. Aslında o bütün parlamenterlerinin tercümanı gibiydi.
Allah (c.c.) onlar hakkında:[160]
"Yeryüzünde hep bozgunculuk için koştururlar dururlar."
Bakara sûresinin 96. âyet-i kerîmesinde de, dünyada en hırslı adamlar olduğunu söyler.
Maide sûresinin 42. âyet-i kerîmesinde;
Hep yediklerinin haram olduğunu, haram yemeğe aşık olduklarını ifade eder. Ve yeryüzünde param parça olduklarını.[161]
Yeryüzünde bölük pörçük yaptığını ifade ediyor Allah (c.c).
Gerçekten de yeryüzünde en bölük pörçük millet onlardır. Türkiye'de var, Rusya'da var, Japonya'da var, Amerika'da var. Amerikadakiler gelmiyor. Amerikadakilerin nüfusu İsraildekilerden fazla imiş. Rahatlarını bozup gelmek istemiyorlar. Rusyadakileri taşımak istiyorlar. Çünkü Rusya'da da çok sefil bir hayat yaşadıkları için toplanmaya çalışıyorlar.
Mehmed Vehbi'nin, İsrail'in Ankara büyükelçisine söylediği bir sözü anlatayım, ilk defa elçi buraya geliyor. İsrail elçiliğinin Ankara'da açılması için Türkiye devlet müsade ediyor. Zaten ilk tanıyanlardandır. İsrail devletinin kuruluşunu tanıyanlardandır. Dışişlerine gelince hava atacak fabi, en iyi hocanız kim demiş. Dışişleri de Mehmed Vehbi'yi gösteriver-miş. Mehmed Vehbi hem 36 ciltlik Hulasat'ül-Beyan tefsirini yazmış bir zattır. Hemde şer'iyye vekilliği yani bakanlık yapmış bir insandır.
Görüştürmüşler, hani peygamberin Buhari'de anlatılan bir hadis-i şerifine göre, yeryüzünde Yahudi kalmıyacak diyor. Yeryüzünde bir tek Yahudi kaimıyacak. Hatta bir taşın arkasına bile gizlense, taş dilegelip söyliyecek diyordu. Bak biz devlet kurduk demiş. Peygamberin yalan söylüyor demiş. Mehmed Vehbi demiş ki, ben Buhari'yi terceme ettim ve bastırdım. Gerçekten de Mehmed Vehbi4nin Buharı Tercemesi basıldı. O zaman o hadisi terceme ederken epeyce düşündüm. Ya Rasûlallah, böyle böyle diyorsun. Yani yeryüzünde Yahudi kalmıyacak diyorsun. Ya Rasûlallah biz bir Yahudi avına çıksak nerede bulalım biz bunları. Birisi Alaska'da, birisi Afrika'da, birisi Amerika'da, birisi Japonya'da. Millet bunları avlamakla bitiremez Ya Rasûlallah diye çok düşündüm. Ne zaman ki, siz İsrail'de devlet kurdunuz. Onu radyodan haber olarak dinleyince seviniverdim.
Yâ Rasûlaliah dediğin çıkıyor. Bunlar dünyanın her tarafındaki Ya-hudiler'i oraya toplayacaklar. Bizim Hadimde demiş, keklik avı yapılır. Özellikle bu eylül, ekim, kasım aylarında olur. Aynı av bizim köyde de yapılır. Dağın her tarafında keklikler sabahleyin uyanınca, kuşluk vaktine kadar karınlarını doyururlar. Zaten bütün nebatatda daneye dönüşmüştür. Çok susarlar. Ve dağların belirli yerlerinde su birikintileri var. Oralara koşuşurlar. Avcı da bir gün evvel suyun başına küme kurar. Yani ağaç dallarından meydana gelen gizlenecek bir yer kurar. Oraya geceden gelir oturur; Ve keklikler kuşluk vakti suyun başında toplanırlar. Bir tetik çek-timi en az beş tane altı tane düşer. Siz dünyanın her tarafından İsrail'e bir toplanın bakalım demiş. Biz de silahlarımızı alıp yallah deyip yürüdük mü sizleri hazır bulalım. Dünyayı dolaşmıyalım demiş. Bu adamın pek hoşuna gitmemiş tabiki. Ve Allah (c.c);[162]
Müslümanlara karşı, düşmanlıkta en şiddetli insanın Yahudiler olduğunu haber veriyor. Müslümanlara en amansız düşman Yahudiler'dir diyor.
İnsanlar içerisinde müslümanlara, iman edenlere en şiddetli düşman Yahudiler, bir de müşrik putpereslerdir. Yani bu günkü ifade ile komünistler Ateistlerdir.
İnsanlar içerisinde müslümanlara sevgi bakımından en yakın olanları da, biz nasârâyız yani Hıristiyamz diyenlerdir. Niye çünkü onlar arasında kibirlenmeyen ilim adamları yani Hıristiyan ilim adamları ve papazlar vardır.[163]
Peygambere indirileni işittiklerinde, Kur'ân âyetlerini işittiklerinde, gözlerinden yaşların boşandığını görüverirsin. Hak konusunda bildiklerinden dolayı onların gözlerinden yaşların boşandığını görüverirsin. Ya Rabbi bizde iman ettik, bizide şahitlerle beraber yaz Ya rabbi diye de dua ederler diyor.
Pekiyi bu âyet-i kerîme bugünkü Hıristiyanlar hakkmdamıdır? Bugünkü Hıristiyanlar içerisinde bu türden insanlar olabilir. Arna Batı'ya gidip gelen arkadaşlarımız şunu bilir ki, Avrupa çoğunlukla Hıristiyan değildir. Ateist olmuşlardır. Avrupa'ya gidip gelenler Almanya'ya, Belçika'ya, Hollanda da kalanlarımız, gerek eğitim, gerekse iş nedeniyle kalanlarımız Batı'nm sistem olarak, devlet olarak Hıristiyanlığa önem verdiğini, ama yönetici kadroda dahil Hıristiyanlığa inanmadığını bildirirler. Yani ateisttirler.
Onun için bu âyet-i kerîmenin içine girmezler. Bu âyet-i kerîmenin içerisine gerçekten samimiyetle İncil'e bağlı olan insanlar girer. O insanlara bizim derdimizi anlatmamız biraz daha kolaydır. Burada doktorasını yapan ve müsîüman olmuş Koreli Cemil Lî diye isim almış. Üç dört sene burada kaldı, doktorasını yaptı ve memleketine döndü. Müslüman olan bu delikanlıyla ben görüşmüştüm. Kore'de, başkentte mü si umanların camileri var, dernekleri var dedi. Peki orada müsîüman olanlar hangi keşimden dedim. Dedi ki, Hıristiyanlardandır. Birde putperest Budistler vardır. Budistler'den müsîüman olanlar azdır. Benim anam Hıristiyan, babam ise Budist'tir diyor. Ve ben müsîüman olduğumda anamı ikna ettim de, babam benimle yıllarca konuşmadı diyor. Halbuki profösördür. Asıl beni anlaması gereken babam olması lazım çünkü ilim adamıdır. Üniversitede profösördür. Bir gün yatsıdan sonra anlattım. Müslüman olduğumu duyunca tek kelime "çık dışarı bir daha gelme" dedi. Yani tek kelime konuştu diyor. Yani müşrikleri, Yahudiler'in müslümanlığa karşı amansız düşman olduklarını, Hıristiyanlar'dan gerçekten İncil'e bağlı olanların bize yakın olacağını Allah (c.c.) bize haber veriyor. Yalnız biraz önce de dediğim gibi Hıristiyan'ım diye geçinen ama aslında ateist olanlar müşriklerin içerisinde sayılırlar. Batı'da bir çok insan da ateisttir. Allah (c.c);[164]
(77) Onlar, Allah'ın gizlediklerini de, açığa vurduklarını da bildiğini bilmiyorlar mı?"
Yani müslümanların yanma geliyorlar iman ettik diyorlar, ama kendileri başbaşa kaldıklarında inkâr ediyorlar. Daha Bakara Sûresi'nde Rabbim, bunların karekterini bize bildirmişti.[165]
Kendileri başbaşa kaldıklarında biz sizinle beraberiz. Müslümanlarla dalga geçiyoruz diyorlar. Ama bilmiyorlarmı ki, Allah onların gizlediklerini de biliyor. Açığa çıkardıklarını da biliyor.
Şimdi Rabbim, onların içinde insanları sınıflandırıyor.[166]
(78) "Onlardan okuma yazma bilmeyen bir kısmı var ki, kitabı bilmezler. Ancak boş idealler kurarlar. Ve bunlar ancak zannederler."
Onlar içerisinde kitabı bilmeyen ümmî insanlar vardır. Yani okuma yazma bilmeyen Yahudiler vardır. Ümmîdirler. O gün için söyleniyor. Bugün için de böyleleri var. Hocam hepsi üniversite mezunu derseniz, Tevrat'ı okumayan çok.insan vardır. Yahudi olduğu halde Tevrat'ı bilmeyen. Şu anda İstanbul şehrinde bazı liselerde Yahudi ve Hıristiyan çocukları da var. Ve orada görev yapan dindersi öğretimini arkadaşlarla ben görüşüyorum. Vallahi hocam, müslümanlık hakkındaki bilgileri, Yahudilik ve Hıristiyanlık'tan fazla diyorlar. Yani babaları evde onlara bir şey öğretmiyor. Kiliseye de gitmiyorlar.
Şu anda aramızda yok bir noterimiz, bir Hıristiyan'ın Ermeni'nin müslüman olmasına sebep oldu. Ve bana da getirdi görüştük. Eski Serkis yeni Selim diyor. Çocuğa nasıl müslüman oldun? dedim. Aslında rnüslü-man olmasında noterin emeği fazla değil. Müslüman olduktan sonra daha ziyade yardımcı olmaya çalıştı. Diyor ki, hocam ben yirmibir yirmiiki sene Hıristiyan olarak yaşadım. Anam dinine çok bağlıydı. Her pazar beni kiliseye götürürdü. Babam küçük yaşta Ölmüş. Askerden geldim yine kiliseye gittik. Bir gün kiliseden çıkarken pekiyi ben Hıristiyanlık hakkında ne biliyorum diye kendime sordum. Papaz bize yabancı dilden bir şeyler anlatıyor. Ben bilmiyorum ezberlememişim. Anam da ezberletmemiş. Yahudilikten de bir şey bilmiyorum.
Kendi kendime yahu müslümanlıktan ne biliyorsun? dedim. Her gün dükkânımdan ezan sesi duyuyorum. Ben onu ezberlemişim. Yani hiç kulak vermediğim halde ben ezanı ezberlemişim diyor. Günde beş defa okuna okuna ben onu ezberlemişim diyor. Kendi kendime ezanı baştan sona okudum diyor.
Demiş ki, papaza yirmi iki sene gittim. Sana birşey öğretmedi. Şu kulak vermediğim müezzin sana bir şeyler öğretmiş. Geç bunun tarafına dedim ve geçtim diyor. Saoğlsun noterde benden yardımlarım esirgemedi diyor.
Şimdi hâlâ bunların içerisinde, bu türden ümmî denecek insanlar vardır. Zaten ümmîyi bir yerde tarif etmiş Allah (c.c); "Kitabı bilmiyorlar" kitaptan kasıt Tevrat'ı bilmiyorlar.-Yani Yahudiler içerisinde Tevrat'ı bilmıyen ümmî insanlar var. Pekiyi insan hiç bir şey bilmezse böyle hep ağzı kapalı hiç konuşmadan mı durur. Bir şey düşünmeden mi durur? Hayır değil, Rabbim bize bir düşünme mekanizması vermiş. Bu defa insanlar ütopya üretirler. Hayaller, kuruntular ve idealler meydana getirirler. Kitabı bilmiyor ama kendi hayalinden yeni kuruntular üretiyor. "Hani kul daralmaymca hızır yetişmezmiş" diye atasözümüz vardır. Hızır da insana dar yerlerde, zor yerlerde yetişirmiş derler. Adamın biri de Hızır'ı çok görmeyi arzulamış. Yahu Hızır herkese gelir de acaba bana niye gelmez demiş. Daralınca gelirmiş diyorlar. Pekiyi ben çöle yanıma hiç ekmek su almadan bir gireyim bakalım demiş. Nasıl olsa ben ölüm tehlikesiyle karşı karşıya gelince Hızır beni kurtarır demiş. Gitmiş gitmiş gitmiş, giderken insan neyi arzu ederse onu hayallermiş. Hayalde etmiş. Yani Hızır nasıl olur? Uzun boylu, bembeyaz yüzlü, göbeğine kadar bembeyaz sakalı olan, bembeyaz elbiseli mübarek bir zattır, diyerek hayal etmiş gitmiş. Derken böyle iki gün gittikten sonra, neredeyse baygınlık geçirecek. Karşıdan bir adam gelmeye başlamış. Tam karşılaşmışlar. Bakmış kambur, kara, kuru bir adam. Selamlaşmışlar. Nereden gelip nerey gidersin? Demişki ben Hızır'ı aramaya gidiyorum. Adam demişki, ayağına geldi senin Hızır. Ben Hızının. Demişki, haydi böyle Hızır mı olur? Böyle kambur, kara, kuru Hızır mı olur demiş. Yürümüş yoluna ama, biraz gittikten sonra acaba olur mu ki demiş ve geriye bir bakmış adam yok. Yani o Hızırmış. Bu bir hikâyedir olmuş değil. Ama benim için önemli olan şurası. Anlatım kolaylığı getiriyor.
Günümüzde müslümanların bir araya gelemeyişlerinin yegane sebebi, herkesin hayalinde kendine has müslümânlık vardır. Kur'ân'daki ve sünnetteki değil. Kur'ân ve sünnetten herkesin kendi anlayışı hızın vardır. Müslümanlık bana göre şöyle. Şöyle şöyle yollarla gidilmesi lâzım efendim. Kardeşim bu iş sana göre olmaz. Kur'ân ve sünnete göre olur. Yeniden oku. Sana göre olursa, Türkiye'deki elli milyon insanın, elli milyon İslâm anlayışı olması lazım. Doğruluk anlayışına gelince beş milyar insan var. Beş milyar doğruluk anlayışı olması gerekir. Bu iş olmaz. Öyleyse bir yerde birleşilmesi gerekiyor. O da Allah'ın kelamı etrafında birle-şilmesi gerekiyor. Kitabı atarsanız boş kalmıyorsunuz. Rabbim ona işaret ediyor. "Kitabı bilmiyorlar ama ancak adamların kuruntuları var,"
Yani adamların ütopik hayalleri var. Erişilmeyen, elde edilemeyen, tutulamiyan, yapılanmıyan hayaller vardır. Yeni evlenecek delikanlının, hayalinde kadın portresi çizdiği gibi. Şöyle güzel olacak. Şöyle zengin olacak vs. gibi. O yok. Yani onun hayalindeki yeryüzünde yok. Günün birinde biriyle evleniyor. Hayalindeki bulamayınca bu defa da şikâyete başlıyor. O senin aradığın senin putun gibi bir şeydir. Zaten öyle bir insan olmaz. Öyle birisi olmuş olsa rahat edemezsin. Çünkü o senin çizdiğindir. Onun için onlar kuruntulara tabi olurlar. "Onlar zann üzeredirler." Hakikat üzere değildirler. Yani kuruntuları da doğruluk ifade etmiyor. Yüzde yüz doğru değildir. Onun içindir ki, günümüzde yazarlar biz her fikre saygılıyız diyorlar. Aslında bu söz kendi mantığı içinde doğrudur. Adam kendi düşüncelerinin yüzde yüz doğruluğuna inanmadığı için, başkasının ki, doğru olabilir diyor. Onun için ona saygı duymam lazım diyor. O zaman beş milyar insanın, beş milyar düşüncesine saygı duyuyor. Bu sefer de doğruyu bulmak mümkün olmuyor. Bu sefer doğru ki-minki olmuyor. Birinin hâkim olması lâzım. O zaman kılına, silahı elinde tutan adam doğru olarak kabul ediliyor. Onun içindir ki, darbeler genelde, binlerce doğru olduğunu söyleyen insanlar arasından birisi çıkıyor diyor ki, yeter be, benim söylediğim doğrudur işte. Ve aşağıdakiler içinden homurdanıyor. Başka bir şey yapamıyorlar. Ve bu devam edip gidecektir. Tâki gerçek doğruyu buluncaya kadar. Gerçek doğruda insanların ürettiği değildir. Çünkü insanların ki, zanna dayanıyor. Olabilir de olmayabilir de. "Onlarınki ancak zann üzer inedir ler." Gerçek hakikat üzerine değildirler. Çünkü insanoğlu bu gün çok doğru bilginden yarın dönüyor, öbürüsü gün dönüyor. Öyleyse biliyor ki, bu kesinlik ifade etmiyor. Kesinlik ifade eden yeri ve göğü ve insanı yaratan Allah (c.c.)'ünün buyurduklar ıdır. O da kitaptır. Bir de kitabı bilenler var. Onu yönlendirenler var.[167]
(79) Kendi elleriyle kitap yazıp sonra az bir para karşılığında satmak için "bu Allah tarafındandir" diyenlerin vay haline!.. Vay ellerinin yazdıklarından onların başına geleceklere Vay onların kazanmakta oldukları vebal yüzünden onlara.
Elleriyle Kitabı yazanlara da yazıklar olsun. Yani Tevrat'ı kendi elleriyle değiştirerek yazanlara da yazıklar olsun. Sonra da Allah katından indirilen Kitap budur diyorlar. Niye yapıyorlar bunu? Az bir para elde edebilmek için. Onunla az bir para elde edebilmek için elleriyle Kitap yazıyorlar. Ve de onu satıyorlar. Günümüzde de buna benzer davranışlar, hareketler var.
Hani belirli bir makam veya mevkii elde edebilmek, belirli bir paraya sahip olabilmek veya köşeyi dönebilmek için, Allah'ın âyetlerinden meydana gelen bir Kitap yazılıyor ama yönlendirilerek yani âyetler yönlendirilerek yazılıyor. Yayınlandıktan sonra da belirli makam ve mevki o kişiye veriliyor. Bu az bir para karşılığında Allah'ın âyetlerini satmaktır. Peki çoğuna satılabilir mi? Âlimlerimiz demişler ki, dünyanın tamamı altım, gümüşü her şeyi terazinin bir kefesine konulsa, öbür kefesine de bir âyet konulsa ve satılsa yine âyet az parayla satılmış demektir. Yani bu hiçbir şekilde Allah'ın âyetlerinin parayla satılmaması gerektiğini ifade ediyor.
Elleriyle yazdıklarından dolayı onlara yazıklar olsun. Ve ö yaptıklarından, kazandıklarından dolayı da onlara yazıklar olsun. Veyl kelimesi yazıklar olsun mânâsına da geliyor. Cehennemde yanacakların en derin yeri olan bir vadinin adı anlamına da geliyor. Tefsir kitaplarımızda böyle ifade ediliyor. Ona göre, elleriyle Allah'ın Kitabını yazıp tahrif edenleredir O veyl deresi, cehennemdeki o vadi. Ve yaptıkları bu kötülüklerden dolayı kazandıkları günah sebebiyle de yine o veyl deresi onlaradır diyor Allah (c.c).
Bu sefer Yahudiler buna itiraz ediyorlar ve diyorlarki,[168]
(80) "Sayılı günlerden başka ateş bize kat'iyyen dokunmaz" dediler. Sen (onlara) söyle: (Ateşin yakmayacağı hakkında) Allah'dan söz mü aldınız? Böyle ise Allah sözünden dönmez. Yoksa Allah'a karşı bilmediklerinizi mi söylüyorsunuz.
Vallahi bize ateş belirli günlerde isabet edecektir. Yani biz ateşe çok az bir zaman gireceğiz. Sonra çıkıp Cennete gideceğiz diyorlar. Allah'dan söz mü aldınız, Cennete gideceğiz diye? Allah vadinden dönmez. Siz bu konuda Allah'dan söz mü aldınız, yok. Yoksa siz bilmediğiniz şeyleri mi Allah'a söylüyorsunuz. Bunları Allah'a isnad ediyorsunuz.
Günümüzde de buna benzer sözler vardır. Bir kısım insanlar; Allah'a inanırız, ahirete inanırız, Cennete, Cehenneme de inanırız da, bak biz bu dünyada altmış sene yaşadık. Diyelim ki, altmış senelik ömrümüz günah içinde geçsin. Günahın karşılığı kadar ceza vardır. Doğru âyette bu böyledir. Yani günahların karşılığı kadar ceza alınacaktır. Öyle olunca bizim altmış sene yanmamız gerekir. Yani bir adamın akü baliğ olduğu dönemi de çıkarırsak, yetmiş iki yaşında vefat etmiş bir adamın on ikisini çıkarırsak geriye altmış sene kalır.. Altmış sene yanar. Altmış sene sonra çıkması gerekir. Yani suçun karşılığı ceza olması gerekir. İslâm hukukunda bir kaide vardır. "Bir işte kasıt ne ise, hüküm de ona göredir." Yani kasda göre ceza vardır. Kasıtlar önemlidir. Bu kaide hadis-i şeriften alınmış. Buharının birinci hadis-i şerifinden alınmıştır. "Ameller niyyetlere göre değerlendirilir."
Peki kardeşim, bir adam yetmiş sene küfür içinde kalmış mı kalmış. İmana dönme niyeti var mıydı? yoktu. Dönme niyeti olsa müslüman olur. Bu adam kâfir olarak yetmiş bin sene yaşamış olsaydı, kâfir olarak kalma niyetinde miydi? Niyetindeydi, Öyleyse o cezasını ebedi çekecektir.
Peki mü'min kişi de yetmiş sene yaşadı. O zaman da ona şu söylenir. Yetmiş sene müslüman olarak yaşadın. Cennette yetmiş sene kalacaksın. Sonra da oradan çıkartılacaksın. Nereye gidersen git Olmaz. Ona da demişler ki, bu adam dünyada müslüman olarak yetmiş sene yaşamış. Peki dünyada müslüman olarak yetmiş bin sene yaşasaydı yine müslümanlı-ğından razı mıydı? Hatta yedi milyon senede razıydı. Yetmiş milyon sene de razıydı niyeti oydu. Öyleyse Allah o kişinin, o niyetini de mükâfatlandırıyor.
Onun için Yahudiler'in, bizi belirli günlerde ateş tutacaktır. Yani Cehenneme biz sayılı günler için gireceğiz, demeleri günümüzde de bir kısım imansızlar tarafından devam ettiriliyor. Allah (c.c.) bunun yanlış olduğunu ifade ediyor.[169]
(81) Hayır iş öyle dcğiî; kim bir kötülük işler ve hataları kendisini çepeçevre kuşatırsa işte onlar ateş yaranıdır ve onlar orada ebedi kalıcıdırlar.
Kim bir kötülük yaparsa, hataları, günahları da onu kuşatırsa onlar Cehennem yaranıdır. Şairin biri öyle diyor, manzum olarak hatırlayamıyorum ama, "ahirette ateş yok, kişiler ateşini bu dünyadan götürür" diyor. Rabbim de, "kişinin imansızlığı ve kötü ahlâkı kişiyi kuşatınca onlar Cehennem yaranı olurlar." diyor. Yani bu dünyadayken kişi kendi kendisini Cehennemlik hale getiriyor. Tabi bu büyük günahları ve küfrüdür diye tefsir edilmiş. Günahları onu kuşatınca, kişinin kalbi kapanır.
Tabiînden bir tanesi, "kalp dünyaya geldiğinde açık tertemizdir. Bir büyük günah işledimi Bir köşesi, yani bir tarafı kapanır, İkinci günah işledi, diğer tarafı kapanır. Üçüncü günah işledi. Yine kapandı. Yani günahlar işlene işlene kişinin kalbi kapanır -kalır" diyor.
Kapanıp kalınca imansızlık orada başlıyor. Yani tamamım imansızlık kuşatıyor. Hataları onu kuşatınca büyük günah tamamen kuşatamıyor. İmansızlık hepsini içine alıyor. Onun için fakihlerimiz, kâfire namaz kılmak farz değildir derler. Kâfir bir insana namaz kılmak farz değildir. Birine sormuşlar. Namaz kılmayan adam gavur olur mu? demişler. Güzel bir cevap vermiş. Gavur olur dememiş. Kâfirler namaz kılmazlar demiş.[170]
(82) İman edip ameli salih işleyenlere gelince onlar da Cennet ehlidir. Ve onlar orada ebedi kalıcıdırlar.[171]
(83) Hani İsrail oğullarından "Allah'dan başkasına kulluk etmeyin, ana-babaya, hısımlara, yetimlere, yoksullara, iyilik yapın, insanlara güzellikle söyleyin. Namazı dosdoğru kılın. Zekatı verin" diye söz almıştık. Sonra bir kısmınız hariçyüz çevirerek döndünüz.
Allah (c.c.) bu âyet-i kerîmelerde, en eski bir. toplum olan ve kendisine bir çok peygamber gönderilen, bir kısmı peygambere inandığı halde, bir kısmı da inkar eden, münafıklık yapan, peygamberlerini öldüren Ya-hudiler'den bahseder.
Yahudiler'in peygamberlerine yaptıkları hileyi, dalavereyi ve hiyane-ti Allah (c.c.) bize haber verirken, bizim de aynı duruma düşmememizi ister ve emreder. Yani istemenin ötesinde bize de emreder.
Günümüzde Peygamber Efendimiz (a.s.v.) cismen sağ değil ama, onun sünnetine karşı harp ilan etmek onu Öldürmek demektir. Onun getirdiği Kitaba karşı harp ilan etmek; peygambere karşı harp ilan etmek, Allah'a karşı harp ilan etmek demektir.
Onun için Allah (c.c), Yahudiler'in peygamberlerine karşı yaptığını, bizim yapmamamızı istemektedir, emretmektedir.Bu âyet-i kerîmede;
Hani biz Beni İsrail'den yani İsrail oğullarından, bahsederken İsrail Yakup (a.s.)'ın adıdır demiştik. Yukarıda geçmişti. (47) numaralı âyet-i kerîmede "Ey peygamber çocukları, İsrail çocukları" demek suretiyle insanlara iyilikle yaklaşılmasına da işaret etmiş oluyordu Rabbim.
Burada da hani biz İsrail oğullarından şöylece söz almıştık. O söz şu: "Allah'dan başkasına ibadet etmemeleri, anne ve babalarına iyilikte bulunmaları, yakın akrabalara, yetimlere ve miskinlere de iyilikte bulunmaları, insanlara iyilikle söylemeleri, namazı kılmaları ve zekâtı vermeleri konusunda, biz İsrail oğullarından söz almıştık diyor Allah (c.c).
Burada Arapça dilbilgisine göre İbadet etmeyiniz diye gelmesi gerekirdi. Şöyle denmiş İbadet etmiyeceksiniz. "Allah'dan başkasına ibadet etmiyeceksiniz, anne babaya, yakınlara, yetimlere, miskinlere iyilikte bulunacaksın. İnsanlara güzel söyleyiniz. Namazınızı kılınız, zekâtınızı veriniz" diye Beni İsrail'den söz almıştık diyor Allah
Burada bimokta var; bazılarının mantığına göre, daha önce de söylemiştim:
"Kim Allah'ın indirdiği ile hükmetmezse, kâfirlerin tâ kendisidir."[172]
Bu âyet-i kerîme baz-ı insanlara dokunduğundan dolayı, hoca diye geçinen bir insana kitap yazdırılmıştır. Ve kitabda da, bu âyet müslüman-ları ilgilendirmez, Yahudilerle ilgilidir denmiştir.
Peki bu âyet te aynen Yahudilerle ilgilidir.
Biz İsrail oğullarından yani Beni İsrail'den, Allah'tan başkasına ibadet etmemeleri, anne-babaya, yakın akrabaya, yetimlere, miskinlere iyilikte bulunmaları ve insanlara güzel söylemeleri, namazlarını kılıp zekâtlarını vermeleri konusunda söz almıştık diyor. Bu âyet-i kerîme, Beni İsraille ilgilidir diye Allah (c.c.)'a ibadeti bırakacakmıyiz? Anne-babaya mı iyiliği bir akı vereceğiz. Namazınızı kılınız, zekâtınızı veriniz âyet-i kerîmesi Yahudilerle ilgilidir. Bizi ilgilendirmez demiyoruz. Allah (c.c.) onlar hakkında bilgi veriyor. Ama bize de emrediyor. Bir başka âyet-i kerîmede,
"Senden evvel gönderdiğimiz Rasûllere biz ancak şunu vahyettik ki o da, benden başka ilah yoktur. Ve yalnız bana ibadet ediniz"[173] diyor Allah (c.c).
Bütün peygamberlere vahyedilen bu. Bunu da Yunus Emre, "dört kitabın manası LAİLAHE İLLALLAH" diye terceme etmiş. Bu âyet-i kerîmeyi böyle terceme etmiş bize.
Allah'dan başkasına ibadet yapmıyacağız. Allah'a çok şükür yapmıyoruz biz. Fakat ibadet anlayışımızda bir çarpıklık var. Onu çarpıtmışlar bize. Yani günümüzde müslümanların durumu biraz daha zor. Bir çok İslârnî ıstılahları yani terimleri, bazı insanlar bizden önce acele etmişler ve insanlara terceme ve şerh edivermişler. Bu adam ibadetine çok düşkün denilse, Türkiye'de yüzde seksen sekiz, doksan dokuz, insanların hatırına şu gelir: Namazını kılar, zekâtını verir, orucunu tutar, haccına gider. Yani ibadetine çok düşkün denilen insan bunları yapar. Bu hatırımıza gelir. Bunlar ibadetin içerisindedir, bunlar ibadetten sayılıyor. Ancak buna ilaveten, Kur'ân-ı Kerîm'de emredilen bütün emirleri yerine getirmek, yasaklardan kaçınmaktır, ibadet etmek. Yani Allah'a kul olmaktır, abîd olmaktır ki, kul da, efendisinin emrettiğini yerine getiren, yasaklarından kaçınan ve efendisinden gibi başkasını sevmeyen ona itaat etmeyen demektir.
Onun için biz Allah (c.c)'den başka bir kanun koyucu kabul etmiye-ceğiz. Rabbimin emirlerine zıd bir emir koyanı tanımayacağız. Hani Peygamberimiz (s.a.v.):
"Halik'aisyan olan yerde, mahluka itaat olmaz" buyurmuştur.
İbadeti böyle anlıyacağız. Allah'a itaatin olduğu yerde, Allah'ın emrine muhalif bir emir veren kişiye itaat edilmeyecektir.
Anne-babaya iyilikte'bulunacağız. Bu konuda İsra Sûresin'de çokça duyduğumuz, hutbelerden de dinlediğimiz güzel bir âyet-i kerîme vardır.
İsrâ: 23
"Rabbimiz, kendisinden başkasına ibadet etmememizi, yalnız kendisine ibadet etmemizi emretti. Anne ve babaya da iyilikte bulunmayı emretti, hükmetti" diyoruz.
Dikkat edersek Allah'a itaatin hemen ardından, burada da Allah'dan başkasına ibadet etmemekle emrolunduğumuzu ve anne-babaya iyilik yapmamızı Allah (c.c.) emrettiğini, hükmettiğini haber veriyor.Bir başka âyet-i kerîmede de:
"Bana ve anne-babanıza şükretmekle" Lokman:14 emrolunduğumuzu Allah (c.c.) haber veriyor.Böyle olunca, anneye itaat babaya itaat, Allah'a itaat olarak değerlendirilmiştir. Niye anne-babaya itaat ediyoruz? Rabbimiz emrettiğinden dolayı. Öyleyse Allah'ın bir emri yerine gelmiş oluyor, anne ve babamıza itaattan.
Kur'ân-ı Kerîm'de, anne-babaya iyilik, anne-babaya itaatla ilgili emirler vardır. Yukarıda geçen İsrâ sûresinin 23. âyet-i kerîmesinde;
"Onlara öf bile deme" âyet-i kerîmesi vardır da, çocuklarınıza şefkatle, merhametle davranın diye bir âyet-i kerîme yokmudur? Yani anne-babalarla ilgili âyet-i kerîmeler var, ama doğrudan çocuklarla ilgili âyet-i kerîmeler yokmu? Dolaylı olarak var. Yani çocukların eğitimiyle, terbiyesiyle ilgili dolaylı âyet-i kerîmeler var. Fakat doğrudan evlatlarınıza karşı merhametli olunuz. Evlatlarınıza karşı şefkatli olunuz. Evlatlarınıza öf bile demeyiniz diye bir âyet-i kerîme yok.
Benim hatırıma şu geldi. Adem (a.s.)'ın anne ve babası yoktur. Onun anne-babası topraktır.
Hani "Sordum sarı çiçeğe annen-baban var mıdır? Çiçek eydür derviş baba annem-babam topraktır" diye Yunus'un şiirinde çiçeğin de anne ve babası topraktır. Hz. Adem'in de, Hz. Havva validemizin de anne ve babası topraktır, ama onların çocukları vardır.
İnsanlardan ilk insan babamız ve peygamberimiz olan Hz. Adem'de, anne ve baba sevgisi fıtratta gelişmemiştir. Ama çocuk sevgisi gelişmiştir. Fıtratta çocuk sevgisi vardır. Onun için size çocuklarınıza,iyi bakın, çocuklarınızı sevin demeye gerek yok. Bütün canınızı parçalayarak çalışıyorsunuz. Çocuklarımıza mal bırakalım diye, ev bırakalım diye, tarla bırakalım diye, dükkân bırakalım diye, makam ve mevki verelim diye. Zaten demeye gerek yok. Fıtratta bu var. Ama anne-babaya iyilikte bulunulması konusunda Allah (c,c.) emrediyor. Bu emir gereği onlara iyilikte bulunmaya devam edeceğiz. Ve
"İnsanlara güzel söyleyiniz, güzel konuşunuz" diyor Allah (c.c.).Müslümanlara mü'minlere iyilikte bulunun, güzel söyleyin dememiş Rabbim. Ya ne demiş ?
"İnsanlara güzel söyleyin" demiş. Müslümanlara güzel söyleyin demiyor. İnsanlara güzel söyleyin diyor. Yani bir insan, anasından-babasından insan olarak doğmuşsa, dünyaya gelmişse velevki putperest olsun, velevki ineğe tapınsın, velevki Yahudi, Hıristiyan, Ermeni, Rum her ne dilden ve dinden olursa olsun, o insana karşı güler yüzlü ve de tatlı dilli olacağız.
Peygamber Efendimiz (a.s.v.)'ı tarif ederlerken o hep gülümserdi derler. Yani insanlar bakınca rahat ederdi ve emniyet içerisinde olurdu, diyorlar. Peygamber Efendimiz'in siretini anlatan yazarlarımız, yani sahabelerimiz böyle rivayet etmişler. Onun için insanlara güzel söz söyliyece-ğiz.
Sözlerin en güzeli için de:
"Allah'a davet edenden daha güzel sözlü kim vardır"[174] diyor Rabbim.
Yani burada istifham, istifhamı inkârıdır der, eski kitaplarımızda. Yani yoktur anlamında. Allah'dan, Allah'a davet edenden daha güzel sözlü bir insan yoktur anlamında. Bazı insanlarımız düğüne davet edilir, düğün merasimine davet edilir, sünnet merasimine davet edilir, bir dükkânın açılışına davet edilir, diploma merasimine davet edilir. Ama bunların hepsi belirli bir zaman sonra geçip gidiyor. Fakat Allah'a davet etmek, insanı dünya da izzete kavuşturuyor. Ahirette cennete kavuşturuyor. Dünyada devlete kavuşturuyor.
Onun için en güzel söz, Allah-'ın kelâmına uygun söylenmiş sözdür. Bizim sözlerimizin en güzeli, Allah'ın kelâmına uygun olan sözdür. Bazen şöyle bir şey diyoruz:
Efendim söylediğin doğru olsun da istersen odun gibi olsun. Bu yanlış bix şeydir. Hem söylediğimiz doğru olacak, hem de çiçek gibi olmalıdır. Odun gibi olmamalıdır.
Allah (c.c.) dilemiş olsaydı bize sebzeyi ve meyveleri bir ağacın bağrından çıkarırdı. Nasıl ki, toprağın derinliklerinde toprak patatese dönüşüyor. Ağacın bağrında da, hani ağaçta kav çıktığı gibi elma da ağaçtan çıkardı, olabilirdi. Ama Allah (c.c.) önce bembeyaz bir çiçek veriyor. Gözler ve burunlar zevkini alsın diye. Yemyeşil yaprak veriyor, yeşilin zevkini alsınlar diye. Sonra da koruk haline dönüştürüyor, koruk zevkini alsınlar diye. Ekşi yapsınlar diye. Ondan sonrada tatlandırıyor ve tatlı şekilde yesinler diye. Hem kulağımız yaprakların hışırtısından yaprak zevkini alıyor, hem gözlerimiz renkten, hem de burnumuz kokudan zevkini alıyor. Hem de dilimiz tadıyor. Kanımız gözümüz de kendi gıdasını ondan alıyor.
Yani Rabbim, tabiatta verdiklerini güzel bir şekilde sunuyor bize. Öyle ise biz de bir faydalı bilgiyi karşı tarafa sunarken en güzel şekilde sunmalıyız, insanlara güzel konuşun güzellikle söyleyin diyor Allah (c.c).
Hani Karacaoğlan sabahleyin Karacakız'la görüşecekmiş. Ne desin? Sabaha kadar düşünürmüş. Bütün lügat kitabındaki kelimeleri gözden ge-çirirmiş. Ve neticede bulurmuş. Hani saçının kılına kurban olduğum dese olmaz. Saç kelimesi ile kıl kelimesi söylenmez. Ama "Zülfünün teline kurban olduğum" demiş. Saçla zülüf aynı şey. Kılla tel de aynı şey. Zülfünün teli ile saçının kılı aynı şey ama ifade farklılaşmca biri muhabbet meydana getiriyor. Saçının kılı dese yemek yiyen bir adam bazan kusar, ama zülfünün teli dese aşık olur. Onun için her şeyin bir güzel tarafı vardır. Ve güzel tarafını söylememizi Allah (c.c.) burada, insanlara güzel konuşun, güzel şeyler söyleyin diye emrediyor.
Tabiînden bir zat diyor ki, bu âyet ten kasıt; şu mânâya girer; "İyiliği emretmek, kötülükten alıkoymak" emri vardır, burada bize. Çünkü sözlerin en güzeli Allah kelâmıdır. Öyleyse onun da emir ve yasaklarını duyurmak, güzel konuşmak demektir diyor.
Yakın akrabalara, yetimlere ve miskinlere de iyilik yapmamızı Allah (c.c.) emrediyor. Onlara iyilik yaparsanız, kendinize iyilik yapmış olursunuz.
"iyilik yaparsanız, kendinize iyilik yapmış olursunuz."[175] "Allah sana nasıl iyilikte bulunmuşsa, sen de insanlara öylece iyilikte bulun" (Kasas: 77) diyor. Rabbim;'
"Kötülükle iyilik bir değildir. Kötülüğü iyilikle gider" (Fussilet 34) diyor Rabbim.
Türkçe bunu "taş atana ekmek at" diye terceme etmişler. Kötülüğü iyilikle gider diyor Rabbim. Eğer kötülüğü iyilikle giderirsen;
"Seninle onun arasında düşmanlık vardiya, o adam bir de bakı-vermişsin ki, sıcacık dost oluvermiş" Fussilet: 34 diyor Rabbim.
Adam sana kötülük yapdı, sen de ona iyilik yaptın. Neticede bir de bakmışsın ki, o sana kötülük yapan adamla sıcacık dost oluvermişsin diyor Allah (c.c.)
Onun dostluğundan biz kazanıyoruz. Öyleyse yaptığımız iyilik bizim kendi lehimizedir.
"Namazınızı dosdoğru kılınız ve de zekâtlarınızı veriniz" diye söz aldık, Benî İsrail'den, İsrail oğullarından ama:
"Sonra siz sırt çevirdiniz, ancak sizden bir kısmı müstesna, siz yüz çevirici oldunuz" diyor Allah (c.c).
Yani çok azı müstesna, diğerlerinin Allah'a verdikleri sözden döndüklerini, sırt çevirdiklerini haber veriyor. Yine Rabbim onlardan aldığı söze devam ediyor.[176]
(84) Hani sizden kanınızı dökmeyin ve nüfusunuzu yurdunuzdan çıkarmayın, diye söz almıştık da sonra siz de bu sözü onaylamıştınız. Ve hâlâ siz şahitlik ediyorsunuz.
Hani biz sizden söz almıştık, kanlarınızı akıtmayacaksınız. Ülkenizden kendinizi sürgün etmeyeceksiniz. Yani bir kısmınızı kendi dininizden olan bu insanları ülkenizden sürgün etmeyeceksiniz, diye söz almıştık. Söz alma konusunda siz de karar vermiştiniz, ikrar etmiştiniz. Şahit olarak siz de buna söz vermiştiniz diyor Rabbim.[177]
(85) Sonra siz kendilerini öldüren sizden bir bölümünü yurtlarından çıkaran, aleyhlerinde günah ve düşmanlıkta birleşen, eğer size esir olarak gelirlerse onları esir değişiminde kullanan kişilersiniz. Halbuki çıkarılmaları size haram kılınmıştı. Yoksa siz kitabın bir kısmına inanıyor da bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Böyle yapanların cezası ancak dünyada rüsvayhktır. Kıyamet gününde ise azabın en şiddetlisine itileceklerdir. Allah yaptıklarınızdan gafı! değildir.
Sonra siz işte sizler, siz kendi kendinizi öldürüyorsunuz. Sizden bir Kısmınızı sürgün ediyorsunuz ülkelerinden. Günah ve düşmanlıkla onlara yardım ediyorsunuz, eğer size esir olarak gelecek olursa, yani kendi dininizden olan o Benî İsrail'den bir kısmı size esir olarak gelecek olursa, onları sürgün etmek size haram olduğu halde siz onları fidye vererek satın alıyorsunuz. Ve onlardan fidye alıyorsunuz. Kitabın bir kısmına iman edip te bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Bunu yapanların cezası ancak dünyada rüsvayhktır. Kıyamet gününde de azabın en şiddetlisine götürülür, reddolunurlar. Allah yaptıklarınızdan gafil değildir diyor Allah (c.c).
Yine Benî İsrail'den söz aldığını ifade ediyor Allah (c.c). Birbirinizin kanma girmeyin. Kendi dininizden olan insanları sürgün etmeyin. Kanınızı akıtmayın. Birbirinizi öldürmeyin. Ve kendi dininizden olan insanlardan fidye almayın diye Allah (c.c.) onlardan söz almış, onlar da söz vermişler ama zaman içerisinde bunları inkâr tarafına gitmişler. Kendi kendileriyle kavga etmeye başlamışlar. Kendi ırkından ve dininden olan insanları sürgün etmeye başlamışlar. Ve karşı tarafta harb eden Yahudi-ler'den esir aldıklarını fidye karşılığında serbest bırakmışlar. Bunu da kitabına uydurmaya çalışmışlar. Demişler ki, Tevrat'ta buna müsade ediliyor,
Allah (c.c.) da bunlara siz kitabın bir kısmına iman ediyor da bir kısmını da inkâr mı ediyorsunuz diyor.
Tefsircilerimiz şöyle haber veriyorlar Mekke'nin etrafında Beni Ku-rayza, Beni Kaynuka ve Beni Nadr Yahudileri vardı. Medine'de ise Evs ve Hazrec kabileleri vardı. Evs ve Hazreç putperest, diğer üç kabile ise Yahudi. Evs ve Hazreç birbirleriyle hep kavgalı. Beni Kurazya Evs kabilesini tutmuş. Beni Nadr'la, BenlKaynuka Yahudileri de Hazreç kabilesini tutmuşlar. Bunlar birbirleriyle harbe tutuşunca Yahudiler de bunlara destek veriyorlar. Bu sefer hem putperesîerle hem de Yahudiler birbiriyle harp ediyorlar. Öldürüyorlar, sürgün ediyorlar ve karşı taraftan Yahudiler'den bile esir alındığı takdirde fidye karşılığında satın alıyorlar. Ve, fidye karşılığında serbest bırakıyorlar.
Allah (c.c.) bu yaptığınız Tevrat'a uymuyor, zamanla ecdadınızın verdiği söze de uymuyor. Peki zamanla ecdadı söz vermişse,[178] Medineli Yahudiler'in günahı ne denmez. Mademki Tevrat'a iman ediyorlar. Tevrat'ta da bu emirler var. Yani Tevrat'ta kendi ırkınızdan ve dininizden olanları öldürmeyeceksiniz, kendi ırkınız ve dininizden olanları sürgün etmeyeceksiniz, kendi ırkınız ye dininizden olanları esir etmeyeceksiniz yasağı var, yani emri var. Bunlar Tevrat'ta var. Tevrat'a iman eden adam bunları da kabul etmiş oluyor. Ama pratik hayatta'ise bunları inkâr etmiş oluyorlar.
Allah (c.c.) da '"siz kitabın bir kısmına iman edip te bir kısmını da inkâr mı edersiniz ?"der. Kim bunu yaparsa, yani kitabın bir kısmına iman eder, bir kısmını da inkâr edecek olursa ona dünyada rüsvaylık vardır, Ahirette de azabın en çetini vardır diyor. Gelelim bize. Allah (c.c.) mü'minler için;
"Mü'minler birbirleriyle kardeştirler." "Ancak mü'minler kardeş-tirler."veya diğer bir ifadeyle "mü'minler ancak kardeştirler"[179] buyuruyor Rabbim.
Hani babamızdan ve annemizden dünyaya gelen oğlan veya kız kardeşimizde olan kardeşliğimizi belgeleme mecburiyetinde kalırsak, nüfus dairesine gideriz. Nüfus dairesi oradaki defteri açar ve oradan bakarak yazar, elimize de bir belge verir. Filan şahıs filanın oğlan kardeşidir veya kız kardeşidir. Annesi şudur, babası şudur der. Yani kardeşliğimizi nüfus memuru onaylar, ama yanlış olabilir. Meselâ babamız kardeşimizi kendi üzerine sonradan kaydettirmiş olabilir. Anne-babamızm üzerine bir başka çocuk-evîat edinme gibi-kaydedilmiş olabilir, ama nüfus memuru evet bu bunun kardeşidir demek mecburiyetindedir.
Fakat Allah (c.c.)'nün kaydında yani kitabında, mü'minler arasındaki kardeşliği onaylıyor. "Mü'minler kardeştir" buyuruyor. Öyle ise mü'minler kardeşse, kardeş kardeşi öldürmez, kardeş kardeşi sürgün etmez, kardeş kardeşi esir olarak almaz. Kavga edebilirler mi? Orada zaten;
"Eğer iki mü'min grup birbirleriyle harp edecek olursa, aralarını bulunuz. İslah ediniz"[180] buyuruyor Allah (c.c).
Peygamber Efendimiz de "Mü'minler kendi aralarında bir vücudun azaları gibidirler. Vücudun herhangi' bir yeri acıyacak olursa, hastalanacak olursa, bütün vücut acıyı hisseder" diyor.
Yani bırakın kesmek, öldürmek, işkence yapmak, esir alma olayını yasaklıyor. Nasıl ki elimizi esir, almamız, elimizi dövmemiz, elimizi kesip atmamız, elimizi sürgün etmemiz mümkün değil ise, müslümaıt kardeşimizi de dövmemiz, veyahut ta sürgün etmemiz, kesip atmamız mümkün değildir.
Allah (c.c.) Yahudiler hakkında indirmiş olduğu bu âyet-i kerîme ile bizi de uyarmış oluyor. Hani; "Siz kitabın bir kısmına iman edip te, bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz?" diyor Rabbim.
Günümüzdeki bir kısım insanlara yöneliktir bu âyet-i kerîme. Bu insanlar; "Kur'ân-ı Kerîm'e iman ediyoruz. Peygamberimize nazil olmuştur. Peygamberimize gelmiştir. Kitabımız kitapların en güzelidir" diyor. Ama arkasından ilave ediyorlar; "Fakat 1400 sene evvel nazil olmuştur. 1400 sene önce nazil olduğundan o günün şartlarına uygun olarak indirilmiştir. Şartlar değişti. Ziraat toplumundan, sanayi toplumuna, sanayi toplumundan da teknoloji çağma giriyoruz. Öyle olunca, şartlar değişince ahkam da değişir. Bir kısım âyet-i kerîmelerin uygulanmamasında fayda var. Veya bir kısım âyet-i kerîmelerin bazı insanların sözleriyle değiştirilmesinde fayda vardır" gibi tenkitler getiriyorlar. Bu tenkidi getiren adam bu âyet-i kerîmeye göre imansız oluyor. Yani âyetin bir kısmına iman edip te bir kısmını inkâr eden kişi hiç katıksız kâfir olur. Zorlamaya gerek yok. Yani bazı arkadaşlarımız "efendim işte cümlesinin başında "Kitab-ı kerîmimiz, Kur'ânımız" dedi ya, Kur'ân'a iman ettiğini söyledi." Arkasında söylediği ne olacak peki? Hani adama demişler niye namaz kılmazsın. Hepimizin bildiği Kurân-ı Kerîm'de;
"Namaza yaklaşmayın"[181] diyor Allah (c.c). Onun için ben de kılmıyorum diyor. Peki âyet-i kerîmenin devamını'oku demişler. Valla ben hafız değilim demiş.
Ayet-i kerîmenin devamında Sarhoşken namaza yaklaşmayın" buyuruyor Rabbim. Sarhoşken namaz kılmayın diyor Rabbim. Adam da İlerisini bilmiyorum diyor.
Aynen günümüzde de Kur'ân'ın bir âyetini inkâr küfrü gerektirir. Adamın kâfir olmasına sebep olur. Hani bu kendi hayatımızda vardır.
Meselâ bir adam size diyor ki; senin bu vücudunun her tarafı sana fazla geliyor. Şöyle parmağının ucundan birini alayım ben, aslında ada-nim hiçbir ihtiyacı yok, sizde de bir hastalık yok, ama kesmek istiyor. Bu adam sizin kanınıza kasdediyor aslında. Yani ha vücudunuzun tamamını kesmeğe kasdetmiş, ha parmağınızı kesmeğe kasdetmiştir. Yani siz bu işten acı duyacaksınız. Onun için .vücudumuzun herhangi bir parçası, vücudumuzun tamamını temsil ettiği gibi. Allah'ın (c.c.) bir âyeti de Kur'ân'm tamamını temsil ettiğinden birini inkâr tamamını inkâr gibidir.
Şimdi Rabbim bu tür insanları tarif ediyor. Yani Kur'ân'm bir kısım yahutta Tevrat'ın bir kısım âyetlerine iman edip te, bir kısmına inanmayan, inkâr eden bu insanlar dünyada rüsvay olacaklar ki, rüsvay olmuşlar. Yahudiler rüsvay olmuşlar. Tâ o günden bu güne kadar dünyanın en eski milleti olmalarına rağmen İspanyol çingeneleri kadar sayıya erişememişler. Hep korku içerisinde yaşamışlar. Hâlâ da korku içerisinde yaşamaya devam ediyorlar. İmkânları ne kadar bol olursa olsun, Hani adam kuş tüyü yatağın içinde yatsa, kuş sütüyle de beslense her an camından bir namlunun uzanabileceğini hissetse, o kuş tüyü yatak ona akrep iğnesiyle dikilmiş yılan derisinden bir yatak gibi gelir, ve adam rahat edemez.
Onun için dünyada rüsvaylık var, ahirette de azabın en şiddetlisi var onlara.[182]
(86) İşte onlar ahirete karşslık dünya hayatını satın alanlardır. Bundan dolayı onların azabı hafifletilmez ve onlara yardım da edilmez.
Onlar, karşılığında ahireti verip, dünyayı satın alan insanlardır diyor Rabbim. Onların azabı hafifletilmez ve onlara yardım da olunmaz diyor Allah (c.c). '
Ahireîi verip dünyayı satın almayla ilgili bir çok âyet-i kerîme vardır.Müfessirler Tevbe Sûresinin son âyet-i kerîmelerinde, Peygamber Efendimiz (a.s.v.)'dan bir hadis zikretmiş. Hadisin serbest tercemesi şöyledir: İbn-i Kesir; "Benim ve sizin haliniz şuna benzer diyor. Çölde susuzluktan baygınlık derecesine gelmiş insanlar nerdeyse bayılmak üzereyken güzel elbiseli, üzerinde yorgunluk işareti de olmayan, suyunu daha yeni içmiş, gözlerinden susuz olmadığı da belli olan bir insan geliyor ve diyorki: Susuz musunuz? Hepsi birden, "susuşuz" diye bağırıyorlar. Ve her tarafta su aramışlar da bulamamışlar. Demiş ki, beni takip ederseniz şu tepenin arkasında bir bahçe var. Ve orada çeşmeler var, havuz var, yeşillikler vardır. Onların inanmaktan başka çareleri yok zaten. Çünkü ümitleri kesilmiş. Gidiyorlar hakikaten adamın dediği yere varıyorlar. Bağ var, bahçe var, sular var, havuzlar var, yiyecekler var, elbiseler var. Yemişler içmişler, giymişler kuşanmışlar. Kendilerine gelmişler.
Adam demişki "bu bahçenin gülleri solar. Bu bahçenin suları kurur. Gelin benimle şu dağın da arkasına giderseniz, orada gülleri solmayan, suları kurumayan bir bahçe daha var. Ve orada hepinize ayrı ayrı tapusu verilecektir," dediğinde "yahu bu adam yalan söylemedi. Çöldeyken bizi aldı buraya getirdi. Yalan söylemediğini gözümüzle gördük. Bu adamın peşinden gidelim. Gülleri solmayan, çiçekleri kurumayan ve suları kesilmeyen yere gidelim" dediler ama bir kısmı dedi ki, vallahi biz elimizle tuttuğumuzu bırakmayız. Belki orada olmayıverir "dediler.
İşte dünya nimetlerine kavuşan kâfirlerin, dhireti bırakmaları bu adamların hali gibidir" diyor Peygamber (a.s.v.)[183] Hadisin tercemesi şerhli bir tercemedir.
Peygamber Efendimiz vadettiklerini vermiş, Allah (c.c.) neyi vadet-tiyse vermiş. Peygamber Efendimiz'e Mekke'nin fethini vadetmiş, dünyada devleti vadetmiş gerçekleşmiş. Peygamber Efendimiz (a.s.v.) İstanbul'un fethedileceğini müjdelemiş ve o da gerçekleşmiş.
Öyle ise Allah'ın kitabına sarıhndığı takdirde dünyayı Cennet eyleriz ve ayrıca ahiret Cennetini de ayrıca kazanırız. Biz ahireti verip dünyayı alanlardan değiliz. Dünyayı ma'mur edip Cennete döndürüp, ahireti de kazanmaya çalışan insanlardan olmalıyız.
Niye dünyayı elde etmeye çalışalım. Çünkü "Dünya ahiretin tarla-sıdır" demiş Peygamber Efendimiz.
Bu dünya ile meşgul oluşumuz, oradaki ekip biçtiğimizle ilgilidir. Yani hepimiz toprağı niye severiz? Ondan buğday yetiştirdiğimiz, elma yetiştirdiğimiz, sebze-meyve yetiştirdiğimiz için severiz. Onlar yetişmemiş olsa sevmeyiz.
Öyle ise dünyayı niye severiz? Cennete bir ekenek olduğu, tarla olduğu için sahip çıkarız. Ve kâfire de buranın hakimiyetini hayatta ver meyiz. Vermemekle görevliyiz.[184]
(87) Andolsun biz Musa'ya kitap verdik. Ve ardından peşpeşe peygamberlerle takip ettik. Meryem oğlu İsa'ya apaçık deliller verdik. Ve Onu Muhül-Kudüs'le kuvvetlendirdik. Demek size peygamber, nefislerinizin hoşlanmiyacağı şeyi ne zaman getirirse siz büyüklük taslayarak bir kısmını yalanlayıp bir kısmını öldürecek misiniz?
Biz Musa'ya Kitabı verdik. Ondan sonra da ardarda peygamberler gönderdik. Meryem oğlu İsa'ya da deliller verdik, apaçık belgeler verdik. Hani ona İncil'i verdik, mucizeleri verdik. Ruhü'l-Kudüs ki Cebrail (a.s.)'dir deniliyor. Veya tertemiz bir ruh verdik ona. Ve tertemiz bir ruh ile de onu kuvvetlendirdik. Bir çok hadis-i şerifte Ruhü'l-Kudüs'ün Cebrail (a.s.) olduğunu Peygamber Efendimiz (a.s.v.) haber vermiş, ama bir kısım Alimler Ruhü'l-Kudüs'ten kasıt İsa (a.s.)'dır, İsa (a.s.)'m tertemiz ruhudur diyorlar. Zaten kudüs temiz mânâsına geliyor. Tertemiz ruhuyla onu kuvvetlendirdik. Veya Cebrail (a.s.)'la onu güçlendirdik, kuvvetlendirdik diyor. Ne zaman size bir peygamber, sizin nefislerinizin hoşlanmadığı bir şeyi getirdimi hemen kibirleniyorsunuz. O peygamberlerden bir kısmını yalanladınız, bir kısmını da öldürüyorsunuz diyor Allah (c.c).
Yani şimdi de Muhammed (a.s.v.) geldi. Size delillerle geldi. Yani Kur'ân-i Kerîm'den âyetler ve de mucizelerle geldi. Ecdadınızın yaptığım yapmayınız diyor onlara. Bize de Peygamber Efendimiz (a.s.v.)'ın getirdiği beyyinât ki, bu Kur'ân-ı Kerîrn'dir. Onu yalanlamamamızı ve de peygamberleri öldürmememizi emreder. Ölmüş peygamberlerin, öldürülmemesi onların getirmiş olduğu şeriatın katledilmemesi demektir. Onun getirdiği şeriatı öldürenler peygamberi öldürmüş, günahını alırlar. Peygamberi yalanlayanların günahını aynı şekilde yüklenirler.[185]
(88)Onlar "bizim kalbimiz kılıflıdır" dediler. Hayır; küfürleri nedeniyle Allah onları lanetledi. Onun için pek azı iman edecektir.
Yahudiler derlerki, bizim kalplerimiz kılıflıdır, kapalıdır. Belki Allah onların küfürleri sebebiyle onları rahmetinden uzak tutmuştur. Ne de az im an'ediyorlar diyor Allah (c.c).
Günümüzde bir kısım imansızlar da aynı şeyi söylüyorlar. Bizim kalplerimiz kılıflıdır. Yani dışardan sizden gelecek mesaja karşı kalplerimiz kapalıdır diyorlar. Bunu ileri gelenleri diyorlar. O ileri gelen kâfirler, yandaşlarım da böylece kendi elleriyle kapatıyorlar. Hani Türkiye'de imansız kesimin kendi tabilerine, kendi okurlarına, kendi yandaşlarına söyledikleri söz vardır: "Sakın ha müslümanlarla görüşmeyin. Kitaplarını okumayın. Gazetelerini almayın. Dergilerim evlerinizde bulundurmayın. Şairlerinin şiirlerini sakın ha dinlemeyin. Ve onların yapmış oldukları konferansa, seminere katılmayın."
Niye? Katılırsa, belki okursa, dinlerse onun kılıfı parçalanır, iman: sizliği gider endişesini duyduklarından dolayıdır ki, dinlemelerini engelliyorlar. Ve kendileri de kulaklarını kapatıyorlar. Türkiye genelinde öyle kesim var ki, bazı semtlerde çocuk bir ezanın ne olduğunu bilmiyor. Türkiye'de bu. Ben asker arkadaşıma "Eşhedü en la ilahe illallah'ı hiç duymadın mı" dedim. Duymadım diyor. Oğlum senin memleketinde minare var mıydı? Valla minare görürdüm diyor şehirde. Fakat bunu duymamışım diyor. Bu müslürnan. Yani Yahudi, Ermeni veya Rum değil. Anası Ayşe, Fatma, babası Ali, Veli yani bizim'adımızı taşıyan bizim anne-babamızın adını taşıyan bir delikanlı. Sahil şeridinde Antalya'nın oralarda bir şehirde yaşamış bir arkadaş. İyi niyetli çok da candan birisi. O belki bir tesadüf olmuş ama, bazı yerlerde çok bilinçli hareket ediyorlar. Daha okula çocuğu gönderirken dikkat ediyorlar. Hangi öğretmen ateisttir diye. Arıyor tarıyor ve onu buluyor.
Hani bugün bazen televizyonda bilgi yarışmalarında görüyoruz bir kaç yerde gördüm. Yunan'ın kilisesindeki sütun başlığının latince adını sordular. Sütun başlığını film halinde gösterdiler. Onun adı nedir? denildi, bildiler. Camide imam efendini cuma günü hutbe okuduğu mimberi dördü de bilemediler. Yani bu memlekette özel yetiştirilen insanlar var. Özel yetiştiriliyorlar. Özellikle gayret ediyor yani. Şimdi bu insanların hali aslında bizim akaid kitaplarımızda tartışılan insanların hali gibidir. Efendim bir çocuk annesi Afrika'dan giderken ormanın içerisinde doğum yapsa oraya da taşıma zahmetine katlanmayip, "Zaten sekiz on tane çocuğum var. Bu çocuk da nerden geldi" diye oraya bırakıverse gitse. Derken bir arslan gelse, onu beslese, emzirse, büyütse. Ve buluğ çağma da gelse. Bu çocuğun durumu ne olacaktır diye bizim akaid kitaplarında tartışırlar.
Günümüzde de böyle bir tartışma var. Bazı yerler var ki, orada müs-lümanlık hakkında hiç bir şey bilmiyorlar. Yani müslümanlık oraya ulaşmamış. Burada dünyaya gelen ve burada ölen insanların durumu ne olacaktır? diye soru sorarlar. Aynı şekilde bizim Akâid kitaplarımız Afrika ormanlarından misal vermişler. Hiç insan yüzü görmeden ölüyor. Bu insan nereye gidecektir? Eş'ari ve Matüridi arasında ihtilaf edilmiş, ikisi de aynı neticeye varıyor:
Eş'ariler diyor ki: Bu adam sorgusuz sualsiz cennete gidecektir.
Matüridi diyor ki: Bu insan şunu içinden geçirmelidir: Yahu bu Güneşi şöyle iten, yuvarlayan birisi var. Bu Ay'ı böyle idare eden biri var. Bu topraktan bu çiçeği çıkaran birisi var. Bu aslanı öldüren birisi var. Bunu dedimi Allah falan demesine gerek yok, bunu böyle düşündümü bu diyor Cennete gider. Yani neticede ikisi de Cennete gönderiyorlar bunu.
Peki günümüzde böyle Ankara'nın ve İstanbul'un en zengin bir mahallesinde dünyaya gelen bir çocuk, Çankaya'da dünyaya gelen bir çocuğu düşünün. Özellikle öğretmeni seçilmişse, ateist birinin önüne verilmişse ve oradan da Türkiye'de İslâm kültürüne harp ilan eden okullardan birine verilmişse, ortaokul ve lise olarak, kolej olarak ve oradan da bir üniversiteye gönderilmişse ve orada da başörtüsüne ve Allah'a harp ilan edilmişse ve orada okumuşsa bu çocuğun durumu ne olur?
Şu sorulabilir. "İstanbul şehrinde, Ankara şehrinde ezan duymadımı bu?" Bu çocuğun kalbini kılıflamışlar, kulağını kapatmışlar. Kulak duyuyor da, İnanmayan bir insan için Eşhedü en Lâ İlahe İllallah ile Çince çalınan bir müzik arasında fark yoktur. Ona göre müezzin efendi çan çun, fan fun diye bir şeyler diyor. Geldi merak etti. Müezzin efendiye sordu.. Yahu ne diyorsun? Müezzin şöyle bir bakar on sekizine, yirmisine gelmiş. Ulan eşek kadar adam olmuşsun daha onuda mı öğrenmedin? diyor ve gönderiyor. Ne yapsın? Yani bu insanlar üzerinde bunların kalplerin-deki kılıfı kaldırıcı ve yırtıcı bir hareketin içine mutlaka girmemiz gerekiyor.[186]
(89) Yanlarındakini tasdiklemek üzere onlara Allah katından bir kitap gelince, daha önce küfredenlere karşı fetih istiyorlardı. İşte o tanıdıkları şey kendilerine gelince ona küfrettiler. Artık Allah'ın la'neti kâfirlerin üzerinedir.
Allah katından onlara bir kitap geldiğinde ki, o kitap yanlarında olanı tasdik eden yani Tevrat'ı doğrulayan bir kitap onlara geldiğinde yani Kur'ân-ı Kerîm geldiğinde... Yahudiler daha Önce kâfirlere karşı hep başarı zafer diliyorlardı. Yani kâfirlere karşı galip geleceklerini söyleyip duruyorlardı. Diyorlardı ki, yakında Tevrat'ın haber verdiğine göre bir peygamber gelecek. O peygamber le biz sizin üzerinize galip geleceğiz. Yani bunlar gelecek peygamberi bekliyorlardı.O yanlarında olanı, Tevrat'ı tasdik eden peygamber de kitap ta Allah katından gelince, onu inkâr ediverdiler diyor. Hani
Onlar çocuklarını nasıl biliyorlarsa, peygamberi de öyle biliyorlardı[187] diyor. Allah c.c.
Yani Yahudiler kendi çocuklarını nasıl biliyorlarsa, peygamberin de geleceğini ve alametlerini öylece biliyorlardı.
Ama o evlatları gibi tanıdıkları peygamber gelince Onu inkâr ettiler. Niye bizim soyumuzdan gelmedi. Niye şanlı, anlı, zengin bir aileden gelmedi de; yetim, fakir bir aileden dünyaya geldi ve Yahudi ırkından gelmedi diye onu inkâr ettiler.
Peygamber Efendimiz (a.s.v.)'ın hanımlarından biri Safiyye validemiz, Yahudi ırkındandır. Müslüman olmuştur. O anlatıyor.
"Babam ve bir Yahudi hey'eti bir zamanlar peygamberin yanma gittiler. Safiyye validemiz o zaman müslüman değil tabi. Hey'et geriye döndüğünde babamla amcam konuşurken duydum. Babam diyordu ki, vallahi gördüm Onu O Tevrat'ta tarif edilen peygamberin tâ kendisi diyor. Yahu nasıl olur? böyle değildir. Yok yok böyledir diyorlar. Konuşma böyle devam etti. Sonunda dediki buna rağmen ben o'nu inkâr edeceğim, dedi ve babam inkâr ederek Öldü" diyor.
Sonradan kızı Safiyye validemiz müslüman oldu. Ve Peygamber Efendimiz (a.s.v.) ile de evlendi. Allah'ın laneti kâfirler üzerine olsun diyor Allah (c.c).
Dikkat edin "Allah'ın la'neti zalimlere olsun" "Allah'ın la'neti kâfirlere olsun" şeklinde ayetlerde vardır. Fakat Kur'ân-ı Kerîm'de bir tek âyet-i kerîme bulamazsınız.Yani şahıs ismi yoktur. Kâfir de olsa Yahudi, Ermeni, Rum, Ortadoks ne ise yani putperest. Allah'ın la'neti filanın üzerine olsun ifadesi yoktur.
Biz de dilimizi buna alıştırmıyacağız. Hani günümüzde kâfir diye bildiğimiz Müslüman görünüp kâfir olan, dinime karşı harp ilan eden adamlar var. Onlar için dahi Allah'ın la'neti onun üzerine olsun demiye-ceğiz. Şahıs olarak demiyeceğiz. Biz o sağ olduğu müddetçe ıslahını bekliyoruz. Müslüman olmasını ümit ediyoruz. Allah'ın hidayeti onun üzerine olsun diyeceğiz.
Fakat genel bir ifadedir. "Allah'ın la'neti kâfirler üzerine olsun" derken o adam da kâfir olarak ölecekse zaten bu kelime ona da yeter.
"Allah'ın la'neti zalimler üzerine olsun" derken yine bu söz o zalimi de yakalar.
Fatih döneminde yetişmiş Hızır Bey, "Kasîde-i Nûniyye" diye akaide ait bir eser yazmış. Manzum olarak yazmış. Hep sonu "nun" harfiyle bittiği için Kasîde-i Nûniyye denmiş. Hatta başında ifade edildiğine göre bir gecede yazıvermiş. Fatih Sultan Mehmed İstanbul'dayken hep Ondan bahsedermiş. Diğer âlimler de biraz kıskanır gibi olmuşlar. Demişler ki, "efendim hep ondan bahsediyorsun, ama âlimin ilmi kitabıyla belli olur. Hele bir kitap yazsın da görelim "demişler. O da hemen bir elçi gönderiyor. Hızır Bey o zaman Bursa'dadır. Elçi akşamleyin varıyor. Mektubu sunuyorlar. Sabaha eseri hazirlayıverdi diyorlar. Orada Tahmin ederim şiirin beyti 130 ile 150 arasında. Beyit olarak 150 beyti geçmez. "Biz şeytana bile lanet etmekle emrol un madik" diyor. Bize Kur'ân-ı Kerîm'de şeytana la'net ediniz diye bir emir var mı ? yok. Eğer öyle bir emir olsaydı, elimize bir teşbih alırdık zikirlerimizden biri de "Şeytana lanet olsun. Şeytana lanet olsun. Şeytana lanet olsun" olurdu. Böyle bir zikir şekli yok. Dilimizi lanete alıştırmıyacağız. Dilimizi rahmete alıştıracağız. Dilimizi hidayete alıştıracağız.
Allah (c.c.) âyetinde genel ifade kullanmış. "Allah'ın laneti kâfirler üzerine olsun", "Allah'ın laneti zalimler üzerine olsun" buyurmuş. Şahıs ifade edilmemiş.[188]
(90) Allah'ın kullarından dilediğine kendi fazlından (vahiy) indirmesini kıskanarak ve azgınlık yaparak, Allah'ın indirdiklerini inkâr etmekle kendilerini ne kötü şeye karşılık sattılar da gazab üstüne gazaba uğradılar. Kâfirler için hor ve hakir edici bir azab vardır.
Nefislerine ne kadar kötü bir şeyi satın alıyorlar. Allah'ın indirdiği Kur'ân-ı Kerîm'i veya peygamberi inkâr etmekle ne kötü bir şeyi satın alıyorlar kendilerine. Allah'ın indirmesine isyan ederek, kullarından dilediğine Allah'ın peygamberliğini vermesine karşı isyan ederek, Allah'ın indirdiğini inkâr etmekle ne kötü şeyi satın alıyorlar. Yani Peygamber Efendimiz (a.s.v.)'m peygamberliğini kabule yaklaşmıyorlar. Allah o'nu mu göndermiş diyorlar. Allah'ın dilediği O, kulları içerisinde. Sanki Allah kendi dilediği değil de, Yahudiler'in dilediği doğrultuda hareket etmesi gerekiyormuş gibi bir kanaatin içerisine giriyorlar. Böylelikle de kendilerine dünyada rüsvaylığı, ahirette de Cehennemi satın almış oluyorlar. Gazab üstüne Allah'ın gazabına uğruyorlar. Kâfirlere insanı alçaltıcı, yakıcı azap vardır diyor Allah (c.c).
Günümüzde de kâfirlerin yani Yahudiler'in bu söylediğini Türkiye'de de söyliyen insanlar şöyle derler; " Efendim genelde halkımız Türk, Türk ırkından. Allah Arap'tan peygamber göndermiş. Yani Türkler'den de bir peygamber göndermeli değil miydi? Veya peygamber Türk ırkından olmalı değil miydi? " Kur'ân-ı Kerîm'de Rabbim bu âyet-i kerîmede cevap verdiği gibi;
"Allah dilediğini yaratır, dilediğini seçer"[189]
Bir zaman İsa (a.s.)'ı seçmiş. Bir zaman Musa (a.s.)'ı seçmiş. Bir zaman Davud (a.s.)'ı. Bir zaman da İbrahim (a.s.), ve Nuh (a.s.)'ı. Yani peygamberleri insanlar arasından' seçmiş. Kimseye karşı sorumlu değildir. Yaptığından sorumlu değildir Allah (c.c).
Eğer insanların İradesine göre hareket etmiş olsaydı, her millet peygamberlerin kendisinden olmasını isterdi.[190]
(91) Bir de onlara "Allah ne indirdiyse ona iman edin" denildiği
zaman onlar: "Biz bize indirilene iman ederiz" derler de diğerine
küfrederler. Halbuki O, yanlarındakini doğrulayıcı bir gerçektir.
Deki: "Madem iman ediyordunuz da daha önce peygamberleri niçin öldürüyordunuz?"
Onlara "gelin Allah'ın indirdiklerine iman edin "denildiğinde, "biz bize indirilene iman ederiz. Onun dışmdakileri inkâr ederiz." Böyle derler. Ve kendilerine indirilenin dışmdakileri inkâr ederler. Halbuki O gerçektir. Yani O kitap bir haktır. Onların yanında olanı da tasdik etmek üzere indirilmiştir. Madem ki, mü'mindiniz. Daha Önce niye Allah'ın peygamberlerini öldürdünüz, de onlara.
Yani şimdi diyorlar ki, biz Kur'ân'a iman etmeyiz. Peygambere de iman etmeyiz. Biz bize indirilene iman ederiz. Madem ki Öyle. Daha önce Allah size sizin ırkınızdan peygamberler gönderdi. Musa (a.s.)'dan sonra, peygamberler gönderdi. Madem siz o peygamberleri niye öldürdünüz buyuruyor.
Hani günümüzde de Peygamber Efendimiz (a.s.v.)'a, kendi ırkından olmadığı için veya Arap ırkından olduğu için imana yanaşmayan insanlar var. Peygamber Efendimiz (a.s.v.) çölde yaşamış, Arap'mış ondan dolayı iman etmediğini ifade eden Türkçe olarak inkarını ilan eden kâfirler var. Fakat insanlar peygambersiz kalmıyor hiç. Biri hak peygamberi inkâr ederse, hemen yerine sahte peygamberi buluyor. İnsanlar kitabı eğer elleriyle atarlarsa âyet-i kerîme ilerde gelecek.
Elleriyle o kitabı arkalarına attılar.[191] Peki kitapsız mı kaldılar? hayır. Bu sefer;
Bu sefer Şeytanın uydurduklarına tabi oluverdiler. Şeytanın uydurduğu kitaplara tabi oluverdiler.[192]
Onun içindir ki, Allah'a imanı yitiren ,yeryüzünde bir insana iman eder. Kitabı inkâr eden adamın eline bir kitap veriverirler. Bu sefer o kitaba göre amel etmek, ona göre hayatını yönlendirmek mecburiyetinde kalır. Bu insanlar da Peygamber Efendimiz (a.s.v.)'ı Arap'tan geldi diye inkâra kalkarlar ama, kendileri sahte peygamberler üretirler.[193]
(92) Andolsun, Musa size apaçık delilleri getirdi. Sonra siz Onun ardından buzağıyı (ilah) edindiniz. Siz o zalimlersiniz.
Size Musa delillerle geldi. Tevrat'la geldi. Mucizelerle geldi. Ama Ondan sonra siz hemen buzağıyı ilah yaptınız. Kendinize put edindiniz. Siz zalimler olarak o buzağıyı kendinize ilah ediniverdiniz. Bir tarafta Musa (a.s.) ve Onun getirdiği Tevrat. O Rabbinden kelâmı almak üzere gidiyor. Ama beri tarafta bir kısım insanlar Allah'a imanın yanında, buzağıdan bir ilah yapıp onun etrafında da tapınma merasimini yerine getiriyorlar.
Günümüzde de "Allah'a iman ediyorum, peygamberi kabul ediyorum, kitaba da iman ediyorum ama filanın izinden ayrılmam" diyenler ile "ineğe de tapmıyoruz" diyenler aynıdırlar. İnek yine süt verir. İneğin yavrusu olur. Yani topluma bir faydası olur. Bunun ise hiç bir faydası yok. Bir âyet-i kerîmede geçtiği gibi:
"Eğer sinek ondan bir şey alsa geriye alamaz,o putcağız."[194] Yani sinek üzerine konsa, kanını içse bir şey yapamaz. Ama insanlar ona tapınmaya devam ederler. Ve böylelikle de onlar kendilerine zulmederler.[195]
(93) Hani "Size verdiğimiz (Tevrat)'ı kuvvetle tutun ve onu dinleyin" diye Tur'u tepenizin üzerine kaldırıp sizden kesin söz almıştık. "Dinledik isyan ettik" dediler. Ve küfürleri nedeniyle buzağı kalplerine içirilmişti dedi: "Eğer mü'min iseniz imanınız size ne kötü şey emrediyor."
Hani sizden söz almıştık. Başınızın üzerine Tur'u kaldırmıştık. Tur Dağı'm başlarının üzerine kaldırıyor Allah (c.c.) ve size verdiklerimizi sımsıkı tutun ve de işitin,bu Tevrat'a sımsıkı sanlın ve iyi dinleyin diye. Tur dağını Allah (c.c.) şöyle bir kaldırıyor. Bu bir mucize. Yahudi ırkını bir meydanda topluyor Allah (c.c.) üzerlerine Tur Dağını kaldırıyor. Tevrat'a sımsıkı sanlın ve iyi dinleyin diyor Allah (c.c.)
Eğer dinlemez ve iman etmezlerse tepelerine iniverecek. Böyle bir hal. işittik Yâ Rabbi diyorlar ve isyan ediyorlar. Dağ geriye çekilince isyan ettik diyorlar. Sebep, küfürleri sebebiyle gönüllerine buzağı sevgisi içirilmişti diyor. Gönüllerine buzağı sevgisi verildiğinden dolayı ki, bu küfürleri sebebiyle olur. Onun içindir ki, Tevrat'ı işittik diyorlar ama hemen ardından "isyan ettik "diyorlar.
Günümüzde bizim gönüllerimizde Allah'a şükür buzağı sevgisi yok. Yani bir put sevgisi mü'minlerimizde, Müslümanlarımızda yoktur. Fakat nerdeyse put yerini alacak olan mal sevgisi vardır. Yani bir çok ibadetimizi, bir çok gayret-i diniyyemizi yok eden mal sevgisidir. İnsanların yirmidört saatinin çoğunluğunu alan mal sevgisidir. Onun için mal üzerine çok âyet-i kerîme vardır.
"Mallarınız ve evlatlarınız sizin için bir fitnedir, bir imtihandır[196] diyor Allah (c.c).
O imtihanda başarılı olmamız gerekiyor. Hani imtihanda sorular vardır. Beş tane, on tane, yüz tane soru vardır. Sorunun cevabını verirse ba-şanlı olur. Bizim de imtihan sorumuz iki tanedir. Evlatlarımız ve de mallanmızdır. Eğer bu iki imtihandan başarılı çıkacak olursak Cenneti ve devleti kazanıyoruz. Şayet iki imtihanı kaybedecek olursak o zaman iki dünyada da kaybediveriyoruz.
Hocanın bir tanesi şöyle diyor: Arkadaş diyor insanlar kurbağa gibidir. Kurbağayı sudan eline alıyorsun. Besliyorsun, büyütüyorsun suyu unutturmuş oluyorsun . Elinde beslerken, okşarken, severken suyu untturuyorsun diyor. Bir gün böyle göl kenarından giderken pır uçuveriyor .Benim de sohbetime bazı arkadaşlar geliyorlar. Böyle Cenneti görür gibi anlatıyorum kendilerinden geçiyorlar . Tamam bunlann dünya ile olan ilgisini kestim diyorum . Fakat dışarı çıkınca dükkânı görüverdi mi çek, senet, avrat aklına geliyor. Pır gidiveriyor "diyor.
Leylek yumurtasını adamın biri almış, tavuğun altında kuluçkaya koymuş. Yirmibir gün sonra tavuk civcivleriyle beraber leylek de çıkmış. Ama bir kaç gün sonra leylek pır uçmuş gitmiş. Kendi yerine gitmiş.
Onun için dünya sevgisi nerdeyse buzağı sevgisi gibi. Yani Benî İsrail'in buzağı sevgisi gibi olmuş. Rabbim "kalplerine içirildi" diyor. "Küfürleri sebebiyle o buzağı kalplerine içirildi" diyor Rabbim. Ama küfürleri sebebiyle. Yani Allah (c.c.) insanları kâfir yapmıyor. Onlar kâfirliği arzu ediyorlar, bu sefer de put onlara sevimli gelmeye başlıyor diyor.
Ne kötü bir şeyi emrediyorsunuz de onlara. Eğer mü'minseniz. Şu imanınız size ne kötü şeyi emrediyor.[197]
(94) Deki: "AHah katında ahiret yurdu diğer insanların değil de Özellikle sizin ise ve eğer sözünüzde de doğru iseniz hemen ölümü isteyin."
Eğer ahiret hayatı Allah katında yalnız ve yalnız size aitse. Yani insanların dışında yalnız size aitse, yani ahiretteki Cennet yalnız Yahudi ırkına aitse öyleyse ölümü arzu edin. Eğer doğru söylüyorsanız ölümü isteyin.
Hani köhne bir eviniz vardır. Allah mal, mülk verdi. Artırdınız çok güzel bir ev yaptınız. Manzarası güzel, evin kendisi güzel. Bir an evvel yeni ve güzel eve taşınalım diyorsunuz. Yahudiler diyorlar ki, ahiret hayatı da bizimdir. Bize aittir. Rabbim diyorki, Öyleyse cennet sizinse buyurun intihar edin ve hemen ahirete gidin. Yani bu işin garantisi yok. Âyet-i kerîmenin bize bakan tarafı hiç kimse kendisi hakkında ben Cennetliğim demesin. Benim şıhım da Cennetlik "demesin. Yani Cennetle müjdelenen peygamberler ve Peygamber Efendimiz (a.s.v.)'m müjdelediği sahabenin dışında, filan şahıs Cennete gider garantisi yok. Eğer Cennete gitme garantisi varsa, buyursun köhne evden yeni eve taşındığı gibi, bu dünyadan çeksin gitsin. Onun için kesinlikle Cennet bizimdir diyemeyiz. Ama kesinlikle cennet Allah'a iman edenlerin ve amel-i salih işleyenlerindir deriz. O kim bilemeyiz. Biz Öyle olmak için gayret ederiz. Yani imanı kamille ölmek, amel-i salih üzere ölmek için Rabbimize dua eder vp. de o doğrultuda çalışırız.[198]
(95) "Bunu önceden elleriyle yaptıkları (kötü işler) nedeniyle is-temiyecckler. Allah zalimleri bilendir."
Bu yaptıklarını biliyor onlar. Yaptıklarından dolayı da ölümü kesinlikle istemezler. Cennet bizimdir diyorlar. Ama Rabbim hadi Ölün öyleyse dediğinde, ölümü de hiç temenni etmezler. Niye, yaptıklarını biliyorlar. Kendi elleriyle yaptıkları zulmü biliyorlar, inkârı biliyorlar. Ve Cennete de gidemiyeceklerini, Cehennemi boylayacaklarını biliyorlar.
Allah zalimleri gayet iyi bilmektedir.[199]
(96) "Andolsun sen onları insanlardan (hatta) müşriklerden de hayata düşkün bulacaksın. Onlardan her biri bin yıl yaşamayı ister. Halbuki onun çok yaşatılması onu azaptan uzaklaştırıcı değildir. Allah onların ne yaptığını görüyor."
Onları insanların hayata en hırslısı olarak bulacaksın. Yani insanlar içerisinde bu dünya hayatına en hırslı olan milletin Yahudiler olduğunu ifade ediyor Allah (c.c.)Hatta, putperestlerden daha şiddedlidir, dünyaya hırslılıkta.
Allah (c.c.) her insana hırs vermiştir. Hırs bir nimettir. Yani hırs kötü bir şey değildir. Allah bize ne vermişse o güzeldir dedik. Allah bize inkâr kabiliyetini de vermiş o da güzeldir. Ama bu inkâr kabiliyetini Allah'a karşı kullanmıyacağız.Ancak!
"Kim tağutu inkâr ederse"[200] yani Allah'tan başka, kanun koyucu benim diyen bir adamı inkâr eder, Allah'a iman ederse, kopmayan Allah'ın sağlam ipine sarılmıştır diyor Allah (c.c.) bu insan için.
Yani kâfirin, tağutun inkâr edilmesi gerekiyor tarafımızdan. Onun olabilmesi için insanın inkâr kabiliyeti de olması lazım. Rabbim bunu vermiş. Her insana vermiş. Kâfir bu özelliği Allah'a karşı kullanıyor. Mü'min de Allah'a baş kaldıranlara karşı kullanıyor . Hırs Allah (c.c.)'ın bize verdiği bir kabiliyettir, her insana verilmiştir. Mü'minine de, kâfirine de vermiştir. Ama bize;
"Sizin üzerinize gayet hırslı"[201] diyor Allah (c.c.)
Yani sizin Cehenneme gitmemeniz ve Cennete gitmeniz, mü'min olmanız için çok hırslı bir peygamberden bahsediyor.
Peygamber Efendimiz de hırslı ama, şöyle hırslı: Bütün insanlar müslüman olsa Ya Rabbi diye, Rabbi'ne dûa ediyor ve de çok çalışıyor.
Bunu ben bir hoca efendiye anlattım. Hocam bu konuda nasıl bir kolaylık getirelim, anlatım kolaylığı getirelim dedim. Dedi ki "çocukluğumda hırsım vardı. Yüce bir dağın tepesinde meselâ Toros dağlarında, böyle yüksek bir dağın uzun yolunu görsem acaba bu yol Mekke'ye mi gider derdim. Yolda iki adam görsem, şu adamlar gelse de cemaat olup öğle namazını kılsam derdim. Karşıda bir taş, kaya görsem AHah'û Ekber diye bağırırdım. Oradan gelen yankıyı dinlerdim. Yani gördüğüm her şeyi İslâm'a göre yorumlamaya çalışırdım." İşte hırs bu.
Çıktınız Cağaloğlu'nda bir adam gördünüz, aman Ya Rabbi şu ne müslüman olur ya dediniz. Bir general gördünüz. Aman Ya Rabbi, şu müslüman olsa ne mücahit olur ya. Alparslan gibi olur, Fatih gibi olur. Hz. Ali gibi olur bu adam dediniz. Yani hep böyle onun bu tarafta olması yani müslüman olması için hırslı olmamız gerekiyor.
Yahudiler de hırslı, her insanda hırs var. Ama Yahu di ler'deki hırs dünya hırsı. Daha önce de izaha çalışmıştık. Yahudi'nin hırsı farenin hırsı gibidir.[202]
Fare şöyle deveyi bir görmüş aha demiş, Bunu yuvama bir götürürsem daha yedi sülâlemin çalışmasına gerek yok. Yularından şöyle bir tut-rhuş. Deve yumuşak başlı olurmuş. Fare gitmiş arkasından deve gitmiş, derken fare deliğine girmiş deve girememiş. Asılıyor gelmiyor, asılıyor gelmiyor. Geri çıkmış yavrum niye geliniyorsun demiş. Deve nasıl geleyim demiş. Fare buraya kadar benimle nasıl geldiysen yine öyle gel demiş. Bunun üzerine deve fareye bana bak, bundan sonra kendine göre rizık ara demiş ve şöyle başını bir sallamış fareyi duvara bir çarpmış parçalayıvermiş. Fare ölmüş.
Yahudi de şu anda dünyanın altununu kendine toplamak için bütün gücüyle sarılıyor. Bütün dünya devletleri de aslında bu işten rahatsız. Başta Amerika rahatsız. Hep kınayıp duruyor. Şu anda yalnız deve gibi arkasından gidiyor da bir gün gelecek yeter be yeter der, Şöyle bir çarparsa perişan olur. Bir zamanlar Almanya'da bütün imkânlar onların eline verilmiş. Yani deve gibi Almanlar'ı arkasından çekmiş çekmiş derken baş deve bir çırpmış tam üç milyonunu cayır cayır yakmış. Yine o günleri bekliyorlar. Öyle bir şey bekliyorlar. Onun için aklı başında olan Yahudiler Telaviv'de bazen yürüyüş yaparlar. Bu zulümler bizim başımıza bir belâ getirecek diye yürüyüş yapıyorlar. Yani tarih boyunca ne zamanki zulüm etmişiz. Zulüm hat safhaya varınca başımıza bir bela gelmiş, top yekûn imha edilmişiz, yine de imha günleri bekliyor diyorlar.
Türkiye'de bazı arkadaşlarımız efendim ehli kitapla ilgili âyet-i kerîme var diyorlar. Var doğru. Maide Sûresinde ehli kitapla ilgili âyet-i kerimelerde, onların yediğinden yiyebileceğimizi, yani yemeklerini yiyebileceğimizi, kızlarını alabileceğimiz konusunda âyet-i kerîme var.
Gerçekten İncil'e ve Tevrat'a iman ediyorlarsa, yoksa öyle sıradan bir Alman'm kızını almak olmaz. Soracağız, Hıristiyan mı değil mi? Çünkü bir Alman, bir Hollandalı, bir Belçikalı falan şu anda çoğunluğu ateist. İncil'e ve Tevrat'a ve Hz. İsa'ya ve Hz. Musa'ya inanmıyorlar. Ama gerçekten iman ediyoruz diyorlarsa evlenilebilir. Bu münâsebetleri tamamına şamil kılamayız.
Rabbim bir başka âyet-i kerîmede[203] insanlar arasında mü'minlere en fazla düşman Yahudiler'dir diyor. Burada da dünya hayatına en hırslı olanı, müşriklerden de hırslı olanı Yahudiler'dir.
Bir kısım kardeşlerimiz efendim işte komünistlere karşı Amerika'yı tutmamız gerekir diye çok yazı yayınladılar. Ve ondan sonra da hani Şah döneminde hiç yazı yaymlamazdı İran aleyhinde. Şah döneminde hiç aleyhinde de yazı yazılmazdı. Şah da Amerika'nın bir uşağıydı. Aleviyse yine aleviydi. O zaman İran yine alevi'ydi, şii'ydi. Fakat aleyhinde yazılmazdı. Ama ne zaman ki, Amerika'nın köpeği öldürüldü. Vay siz misiniz Amerika'nın köpeğine taş atan diye bizim sağcı yazarlar hâlâ bas bas bağırırlar.
Bundan sonra Cebrail'e karşı düşmanlıklarıyla ilgili yeni bir bölüm başlıyor.[204]
(97) Deki, "Herkim Cibril'e düşman ise, bilsin ki O, kendinden öncekileri tasdik edici ve mü'minlere hidayet ve müjde olanı Allah'ın izni ile senin kalbinin üzerine indirdi. Cibril'e Türkçe'de Cebrail diyoruz. Burada Cibril diye geçmiş. Kıraat-ı seb'a imamlarından bir kısmı Cebrail diye okumuşlar bir kısmı da Cibril diye okumuşlar. Onların okumasıyla değil îabiki. Bizim sevdiğimiz Efendimiz (a.s.v.)'e hizmet veren Ashab, Peygamber Efendi-miz'den öyle duymuş. Bir defasında Cibril diye okumuş. Öbür defasında Cebrail diye okumuş. Mütevatir bir şekilde kıraat imamlarımıza kadar gelmiş, imamlarımızdan bize kadar nakledilerek ulaştırılmıştır. Ve halkımızın diline Cebrail diye geçmiştir. Burada ise Cibril yani bu kıraatta Cibril. Yoksa diğer kıraatların bir kısmında da Cebrail olarak geçmiştir.
Cebrail (a.s.) ile Mikâil (a.s.)'a düşmanlık yapanların Allah'a düşmanlık yapmış olduklarını bildirir bu âyet-i kerîme.
Deki, kim Cebrail'e düşman olursa, bilsin ki, Kur'ân-ı senin kalbine O indirdi. Yani Kur'ân-i senin kalbine Cebrâii indirdi, Allah'ın izni ile. Kendinden öncekileri de tasdik etmek üzere indirdi. Yol göstermek üzere indirdi. Ve mü'minlere müjdelemek üzere indirdi Yani dünyada devleti, ahirette Cenneti mü'minlere müjdelemek ve onlara yol göstermek ve geçmiş kitapları tasdik etmek üzere Allah'ın izni ile senin kalbine kitabı O indirdi buyuruyor. Ve devam ediyor.[205]
(98) "Her kim Allah'a, meleklerine, peygamberlerine, Cibril'e ve Mikâil'e düşman olursa, şüphesiz Allah da kâfirlerin düşmanıdır."
Burada bütün melekler adına meleklerden yalnız Cebrail ile Mikâil'in ismi bize bildirilmiş, ama hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz (a.s.v.) da "kim bir Allah dostuna düşmanlık yaparsa, Allah'a düşmanlık yapmış olur "diyor.
Buradan anladığımıza göre yalnız Cebrail ve Mikâil değil, bütün peygamberlere veya meleklerden herhangi birine düşmanlık yapan Allah'a düşmanlık yapmış olur. Çünkü melekler ve Allah'ın peygamberleri
Allah'ın velileri ve Allah'ın dostlarıdır. Allah'ın dostlarına düşmanlık yapmak, Allah (c.c.)'ya düşmanlık yapmak gibidir.
Bu âyet-i kerîmenin sebeb-i nüzulünü anlatırlarken şöyle diyor tefsir çilerimiz:
Peygamberimiz Efendimiz (a.s.v.)'e, Yahudilerin ileri gelenlerinden biri veya birkaçı geldiler ve bazı sorular sordular. Bu sorulardan bir tanesi de "Peki sana vahiy getiren meleğin adı nedir?" Peygamberimiz:"Ceb-rail "deyince "biz Sana iman etmeyiz. Çünkü Cebrail bizim ezeli düşma-mmızdır. Çünkü Cebrail zelzeleleri, felaketleri meydana getirendir. Ve bir çok kavmin helak olmasına sebep olan da O'dur. Onun için biz O'nu sevmiyoruz. Veya O Cebrail Allah'ın bu vahyini bize getirmesi gerekirken Sana getirmiştir. Ondan dolayı biz O'na düşmanız. Eğer Sana vahyi Mikâil getirmiş olsaydı biz o zaman Sana iman ederdik ."diyerek ipe un serme tarafına gitmişlerdir.
Halbuki melekler âyet-i kerîmede ifade edildiği gibi; "Allah'a hiç bir şekilde isyan etmezler. Ve emrolunanı yaparlar."[206]
Emredilen bir işi yapan bir adama düşmanlık yapmak, emredene yapmak demektir. Hani bugünkü insanların kurduğu kanunlarda bile bu uygulanmaktadır. Yani Kur'ân'm ve sünnetin bu metodu uygulanmaktadır. Amirin emrini yerine getiren kişiye karşı gelmek, amire karşı gelmek olarak değerlendirilir.
Cebrail'in getirdiğine karşı gelmek, Cebrail'le o emri gönderen Allah (c.c.)'ya karşı gelmek gibidir.
Günümüzde bunun, yani bu Yahudilerin yaptığını bir kısım insanlarımız şöyle yaparlar. "Efendim işte filan yerdeki insanlara revamı idi bu. Bu deprem, bu bela, bu musibet, yer kayması veya ateşin fışkırması, lavların oradan kaynaması, Allah kahretsin bunu yapanı" gibi sözler Yahudiler'in Cebrail'e düşman olmasından farksız bir şeydir. Ona gerekli olan tedbir almaktır. Yani onun görevi tedbirini almaktır. Orada lav'ın patlıya-cağını ilmî araştırmalarla bilmelidir. Ve ona göre tedbirini almalıdır.
Kaygan yerlerde kurulacak evlerin nasıl yapılacağını ayarlamalı ona göre hesabım yapmalı ve öylece yerleşim yerlerini tesbit etmelidir. Yoksa Allah (c.c.)'nün tabiata koyduğu kanunlar vardır. Ve o kanunları da icra eden görevli melekleri vardır. O melekler de emredileni yaparlar. O emredileni yapan meleklere düşmanlık yapmak, emri veren Allah (c.c.)'e düşmanlık yapmaktır ki, o takdirde Allah (c.c.) de onlar için düşmandır. Tarih boyunca Allah'a düşmanlık yapanların hepsi helak olmuş gitmiş. Allah (c.c.) ise bakidir. İlâ nihaye baki olarak da kalacaktır.[207]
(99) "Andolsun biz sana apaçık âyetier indirdik. Bunlara fasık-lardan başkası küfretmez."
Biz apaçık âyetler indirdik. Ayetler derken mucizeler de kasdedil-miştir. Allah (c.c.)'nün Kur'ân-ı Kerîm'inde ki 6000 küsur âyet-i kerîme de kasdeüilir. Ayet, bir şeyin varlığına işaret eden, doğruluğuna işaret eden vesika demektir. Yani Peygamber Efendimiz (a.s.v.)'ın peygamberliğini doğrulayan bu âyetler veya mucizeler Allah (c.c.) tarafından indirilmiş. Onu ancak fasıklar inkâr eder diyor Rabbim.
Fasık, fısk doğru yoldan dışarıya sapma, haddi aşma olarak tefsir edilmiş. Yani Allah (c.c.)'ın Çizdiği bir sınır var. Bu sınırı dışarı çıkmaya fısk hareketi deniliyor. Çıkana da fasık deniyor.
Facirle fasıkın arasındaki fark ise; facir de açıkdan dışarıya çıkan mânâsına geliyor. Şeddi yani dinimin koymuş olduğu sınırı parçalayıp çıkan mânâsına geliyor. Fakat ikisinin arasındaki ince fark demişler, birisi haddi aşar, Kur'ân'a ve sünnete karşı gelir ama bunu sessizce yapar. Facir ise bunu ayrıca ilan da eder. Facirle fasıkın arasındaki fark budur demişler. Allah'ın âyetlerini ancak fasık olanlar inkâr ederler diyor Allah (c.c.)..
Günümüzde de Allah'ın âyetlerini inkâr edenler fasıklardır. Bu.fasıklar iki türlüdür. Yani Kur'ân-ı Kerîm'deki kullanılışı, hadis-i şeriflerdeki kullanılışı da iki türlüdür.
Allah'a, Rasûlüne, meleklerine, kitaplarının hepsine, Kur'ân'a ve Kur'ân'm bütün âyetlerine iman ettiği halde, AHari'ın haram kıldığı bir şeyi gönlü istemiyerek de olsa yapan bir kişi gene sının aşmış oluyor. Ve bu adam günahkâr oluyor. Ama buradaki fasık ise kâfir anlamındadır. Bu âyet-i kerîmeleri ancak fasık kişiler inkâr ederler derken bu fasık aynı zamanda kâfir insandır da.[208]
(100) "Ne zaman bir söz vermişlerse işlerinden bir güruh onu atıp bozuvermedi mi? Hayır onların çoğu iman etmezler."[209]
(101) Onlara ne zaman yanîarmdâkini tasdik etmek üzere Allah katından bir peygamber gelse kitap verilenlerden bir güruh sanki hiç bilmiyorlarmış gibi Allah'ın kitabını arkalarına attılar."
Ne zaman ki onlara Allah katından bir peygamber geldiğinde o peygamber ki onların yanmdakini doğrulamak üzere gelmiş, yani Peygamber Efendimiz (a.s.v.) geliyor. Kur'ân-ı Kerîm'i getiriyor. O Kur'ân-ı Kerîm'de Tevrat hak kitaptır. Allah (c.c.) tarafından indirilmiştir, Musa (a.s.) da Allah'ın peygamberidir. İsa (a.s-.) da Allah'ın peygamberidir diye onların elinde olanları doğruluyor. Ne zaman ki, Rabbim katından onların yanındakileri doğrulayan bir peygamber ve kitap gelirse, o kendilerine kitap verilenlerden bir kısmı O'nu atıveriyor. Allah'ın kitabım elleriyle arkalarına atıveriyorlar. Sanki hiç bilmiyorlarmış gibi oluyorlar.
Yani kitap hakkında hiç bilgileri yokmuş, kendilerine kitap verilmemiş gibi, Allah'ın kitabım elleriyle arkalarına atıyorlar. Bu âyet-i kerîmede Yahudiler ve Hıristiyanlar'dan bahsediliyor ama, bu işi yapan günümüzdeki insanlarda aynı katagoriye dahil oluyorlar.
Günümüzde de bir kısım insanlar, Allah'ın kitabım elleriyle arkalarına alıvermişlerdir. Bir zamanlar bu milletin elinde okunmakta ve de amel edilmekte olan bu kitap belirli insanların etkisi ve yetkili elleriyle insanların arkasına atüıvermiş. Atüıverince toplumlar kitapsız kalır mı? Hayatta kitapsız bir toplum hiç olmamıştır. Mutlaka bir kitap bulmuşlardır.
Hani Hindistan'da insanlar ineğe tapınışlardır. Japonya'daki insanlar Güneşe tapınışlardır. Hindistan'da Tibet'in oralarda bir kısım insanlar da fareye tapınışlardır. Amerika'da her şeyi inkâr ediyoruz diyen bu günlerde gazetelerde de gündeme gelenler şeytana tapmaya başlamışlardır. Hatta şeytana tapanların Türkiye'de de bir grup oluşturdukları gazetelerde haber olarak veriliyor.
İnsanlar ibadet ettikleri bir yeri mutlak surette buluyorlar. Okuyacakları kitabı da mutlak surette buluyorlar. Yani Allah'ın kitabını okuyamaz-larsa onu elleriyle arkaya atarlarsa, elleriyle önlerine alacakları bir kitabı ya buluyorlar veya kendilerine veriliyor. Allah (c.c.) da buna işareten diyor ki, Onlar Allah'ın kitabını arkalarına atıverdiler de;[210]
(102) "Onlar şeytanların duklanna uydular. Halbuki Süleyman küfretmedi, ancak şeytanlar küfrettiler. Onlar insanlara sihri ve Babil'deki Harut ve Marut adlı iki meleğe indirileni öğretiyorlardı. Halbuki o iki melek "Biz ancak fitneyiz sakın küfretme" demeden hiç kimseye öğrctmezlerdi. O ikisinden karı ile koca arasını açacak şeyleri öğreniyorlardı. Halbuki Allah'ın izni olmadan kimseye zarar veremezlerdi. Onlara fayda ve zarar vermeyen şeyleri öğreniyorlardı. Andolsun onlar onu (sihri) satın alanın ahirette hiç bir nasibi olmadığını biliyorlardı. Nefisleri karşılığında satın aldıkları şeyin ne kadar kötü olduğunu keşke bir bilselerdi."
Süleymanın mülkü üzerine kurdurmuş olduğu şeyleri okumaya ve anlatmaya başladılar, ona tabi oldular. Şeytanların Süleyman'ın mülkü üzerine okuduklarına tabi oldular. Burada Şeytandan kasıt bir bizim gerçekten Şeytan dediğimiz insanlar, bir de insanların şeytanları vardır. Hani; Nas sûresinde "Cinden olan ve insanlardan olan Şeytanların da şerrinden Allah'a sığınırım" diyoruz ya.
İnsanların Şeytanlarının da Süleyman (a.s.)'a izafe ederek uydurdukları bir kitap var. Bu sefer ona uyuverdiler diyor. Allah'ın kitabı Tevrat'ı attılar. Bu sefer insan ve Şeytanların uydurmuş oldukları kitaba tabi oldular diyor Allah (c.c) günümüzde de Allah'ın kitabı olan Kurân-ı Kerîm atılıverince, insanların ellerine başka kitaplar, Batı'dan terceme edilerek ellerine sunulu verdi. Bundan sonra hayatınızı buna göre tanzim edeceksiniz, buna uyacaksınız. Buna uymayan insanlar cezalandırılacaktır. Kur'ân'ı okuyanlar da yine aynen cezalandırılacaktır diye de bazı kanunlar getiriverdiler.
Halbuki Süleyman kâfir değildi. Yani getirilen kanunlar getirilen kitaplar kâfirce Süleyman adına uydurulmuş kitaplar. hatta Süleyman (a.s.) da böyle yapıyor idi denilen kitaplar küfrü gerektiriyor. Halbuki Süleyman kâfir değildi diyor Allah (c.c.) Süleyman (a.s.) çeşitli âyet-i kerîmelerde özellikle Nemi Sûresinde de bildirildiğine göre, bir peygamberdir. Ve peygamberin vefatından sonra o kitap ellerinden atılıyor've insanların ve Şeytanların uydurduğuna tabi olmaya başlıyorlar. Fakat kendilerinin bir kökleri olmayınca, dayanakları olmayınca, dayanak olarak yine bir peygamberi arıyorlar dikkat edin.
Hani günümüzde de öyledir. Günümüzde de kökü olmayan insanlar, tarihten kendilerine bîr kök arama tarafına gidiyorlar. Efendim bu tür kanunları Osmanlı sultanları da yapmıştı diyorlar. Yani Kur'ân'a muhalif, sünnete muhalif kanunları Osmanlı sultanları da yapmıştı. Osmanlı sultanının böyle yapmış olması bir işin meşruluğunu göstermez. Kaldı ki, bu iddia da sağlam bir iddia değil. Yani onların böyle yaptığı konusunda getirilen deliller de sağlam değil yani. Ben de derim ki, Osmanlı sultanları böyle yapmamıştı.
Günümüzdeki insanlar kendi yaptıklarının bir dayanağını geçmişten arama ihtiyacmdaiar.
Günümüzde de bu konuda epeyce kitap yazılmıştır. O gün içinde Allah'ın kitabım atan ve Şeytan gibi insanların yaptığına tabi olanlar da bu Süleyman'ın yaptığı şeylerdir. Hani biz kendiliğimizden uydurmadık, Süleyman (a.s.) böyle yapıyordu diyorlar. Diyorlar ama Rabbirri bunu reddediyor.
Süleyman kâfir değildi ama Şeytanlar onu inkâr ettiler, kâfir oldular. O Şeytanlar, insanlara sihri öğretiyorlar.
Bu âyet-i kerîme ile âlimlerimiz çok meşgul olmuşlar. Sihirle ilgili Kur'ân-ı Kerîm'de en teferruatlı âyet budur. Bu Bakara sûresinin 101. âyet-i kerîmesidir. Ve sihirle ilgili bilgileri ancak bu âyet-i kerîmenin tefsirinde bulursunuz. Türkçe yazılmış tefsirlerde en geniş bilgiyi veren de Elmahlı merhumdur. Elmalık merhum da kendiliğinden vermemiş onu. Fahreddîni Razi'nin Tefsir-i Kebîrinden aynen terceme etmiş. Zaten bu konuda geniş biîgi vermede öncülüğü yapan Fahreddîni Razi'dir. Hepsinden Önce bu eserini yazmış olması nedeniyle kendisinden sonra gelenlere öncülük yapmış. İbn-i Kesir fde ondan nakiller vermiş, Elmahlı merhum da ondan nakiller vermiş. Bütün tefsir kitapları ondan nakiller vermiş. Tabiî bunların içerisinde bir kısmı da İsrail oğullarının uydurduklarını da nakletmişlerdir. Fakat halkımız genelde nedense uydurma olanlara fazla rağbet ettiğinden, halkımızın dilinde bu Harutla Mârut diyebilinen iki meleğin hikayesi ki uydurma bir hikayedir,yaygındır. Uydurma hikaye olduğu için ben burada anlatmıyacağım. Çünkü zihinlerinize uydurması da olsa yerleşmesini istemiyorum.
Fakat âyet-i kerîmeleri dil açısından değerlendirerek şöyle mânâ vermişler bir kısmı.
"Süleyman'ın mülkü üzerine Şeytanların uydurduklarına tabi oldular. Daha Babil'de Barut ile Marut üzerine indirilenlere de tabi oldular" diyerek yukarıya atıf yapmışlar. Ona göre bir şeytanların uydurduklarına tabi oluyorlar, bir de Harut ile Marut isimli iki meleğe indirilene tabi oldular mânâsı çıkar.
Onlar da yani Harut ile Marut "bu'bizim size Öğrettiğimiz şey bir imtihandır. Sakın bunlar sebebiyle kâfir olmayın" demedikçe onlara o sihri öğretmiyorlardı. .
Yani bu âyetten anladığımıza göre Harut ile Marut isimli iki melek, o Benî İsrail'den insanlara sihir öğretiyorlardı. Ama diyorlardı ki, bu sihir insanları küfre götürür. Bu bir imtihandır. Sakin ha bunu yapmayın diyorlardı. Karate hocasının "Bu bir spordur. Bununla adam da öldürülür ama size adarn öldürmek için değil, savunma ve spor için öğretiyorum" dediği gibi.
Bu iki melekten kişi ile hanımının arasını açmanın yollarını öğreniyorlardı.
Ama Rabbim diyorki, Onunla Allah'ın izni olmadan hiçbir kimseye onlar zarar veremezler.
Buradan anladığımıza göre 1. sihirle meşgul olanlar genelde Şeytanlar. Ve sihri mubah görenler kâfirlerdir. Bizim mezhep imamlarımız Ahmet b. Hanbel, İmam-ı Malik, İmam Ebu Hanife ve İmam-ı Safı hazretleri de ittifakla Sihri öğrenmek gayesiyle yani şerrinden emin olayım diye öğrenmek için okuyan kâfir olmaz. Ancak bu sihri yapayım, kullanayım diye sihiri öğrenen kişi ve yapan kişi kâfir olur demişler. Ve hemen hemen dördü de ittifakla sihirbazın, sihirbaz deyince şu meydanlarda, sahnelerde oyun gösteren insan değil. Böyle kankocanın arasını açmak isteyen, insanları öldürmeye yönelten, insanları hasta yapmak için uğraşan kişilerin öldürülmesine fetva vermişlerdir. Yani İslâmî bir devlet olsa böylesine sihir yaparak insanlara zarar vermek için uğraşan insanlara evvela tevbeyi teklif eder, bu işten vazgeçmesini teklif eder. Eğer bundan vazgeçmeyip yolunda devam etmeğe ısrar edecek olursa nerede ise dört mezhep imamıda ittifakla derler ki, bu adam kâfirdir. Çünkü âyet-i kerîmede yani bu 101. âyet-i kerîmede geçer.
Bir de; Ayet-i kerîmeden bu işi yapanların kâfir olduklarına hükmetmişler, mü'minken kâfir olan kişi mürted olacağından bu kişinin öldürülmesine de dört imanı ittifakla karar vermişlerdir.
Bu âyet-i kerîmelerin tefsirinde biraz önce de dediğim gibi Fahreddi-ni Razı diyor ki, sihrin çeşitleri vardır.
1) Göz bağcılığı. Göz bağcılığı ki, günümüzdeki sihirbazların yaptığıdır. Bir oyun için eğlendirmek için yapılacak olursa bu günah değildir. Hani çıkıyorlar belirli işler yapıyorlar. Milleti eğlendirmek için, kimseye zarar vermiyorlar ama el çabukluğu marifet deyip bazı şeyler beceriyor. El çabukluğuyla doğruyu yanlış, yanlışı doğru gösterme hareketi. Bu bir sihirdir. Bunu yapana sihirbaz diyoruz. Bu hakikatte öyle değil ama bu adam bizim dikkatimizi bu tarafa çekiyor da, bu tarafta iş yapıyor. El çabukluğuyla bu işi yapıyor, beceriyor. Onunki aslında beyazı siyah, siyahı beyaz yapma olayı değil, gösterme olayıdır. Bunun hakikati yok. ancak aldatmaca var. Göz aldatmacası var.
2) Yiyecek ye içecek maddeleri vermek suretiyle insan vücudu üzerinde meydana getirilen etki. Mesela afyonu veriyorsunuz. Şuurunu uyuf-turduktan sonra insan hayal görüyor. Olmayan'şeyleri görüyor. Kendine göre bir Cennet meydana getiriyor. Onun içinde geziniyor. Yani kendine göre bir Cennetin içerisinde dolaşıp duruyor. Böylesine insan şuurunun etkilenmesi söz konusu.
Hani Peygamber Efendimiz (a.s.v.) göz' haktır demiş. Yani nazar haktır demiş. Bu da aslında insan vücudundaki enerjinin karşı taraf üzerinde meydana getirdiği etkidir. İşte yasaklanan sihire burası giriyor. Kişinin kendi vücudunda mevcut olan enerjiyle karşı taraf üzerinde zarar meydana getirmesi bu da sihirlerden bir sihirdir. Efendimiz (a.s.v.):
Sözde de sihir vardır diyor. Hani bir insan geliyor. İnsanların karşısına geçiyor. Öyle bir hararetli konuşma yapıyor ki, babayı kendisine çekiyor, oğlu başka tarafta kalıyor.
Türkiye'deki siyasilerin yaptığı bu. Söz sihri ile karı ile kocanın arasını açabiliyorlar. Oğulla babanın arasını açabiliyorlar Birisi bir partiye gidiyor. Birisi bir partiye gidiyor. Bu sefer evde de çıngar çıkıyor. Bunu sağlayan nedir? Onların dillerindeki sihirdir. O insanların gönüllerini kendilerine doğru çekebilmişlerdir.
Göz de insanlar üzerinde etkilidir. Hatta Batı'da denemeler olmuştur. Büyük bir yılanı aç bırakıyorlar. Yılanın açlık derecesine göre de tesir sahası azalıp çoğalıyormuş. Karnı tokken beş metreden ileriyi pek tutamıyor. Normal bir açlığa geldimi yirmi metreden tavşanı tutabiiiyor. Yani şöyle baktımı tavşan hareket edemez hale geliyor. Ama iyice aç bırakıyorlar. Bu defa dermansız kalınca yine beş metrenin içerisinde tutabiliyor. Yani çok tokken de tutamıyor. Çok açken de tutamıyor. Ama normal açlığında belirli mesafe içinde onu tutuyor.
Aynen Öyle insanoğlu da kendi bünyesi içindeki mevcut enerjisiyle karşı taraf üzerinde etki meydana getiriyor. Onun için Peygamber Efendimiz "Nazar haktır" demiş. Gerçekten nazarın hak olduğunu kendi hayatımızda da görürüz bazen. Hani genelde insanlar eşlerini gözleriyle gördükten sonra severler. Gözler bakışır. Daha sonra gönüllerinde birşeyler meydana gelir. Arada hiçbir şey yok. Uzak bir mesafeden hanımınıza baktınız. O da size baktı ve evlenmeye karar verdiniz,, dünürcüler gönderdiniz. Böylelikle bir sevgi meydana geliverdi. Yani bakışlar, gönüllere sevginin yerleşmesine sebep oluyor. Bir göz tâ uzaktaki bir göze bakıyor. Ve gönlüne sevgisini yerleştiriyor.. İşte bu insanın öbür insanın gönlünde etki meydana getirmesi de bunlardan biridir.
3) Bir de insanın kendi dışında bazı ruhani yaratıklardan da yararlanarak sihir yapmasıdır demişler ki, cinler ve Şeytanlarla temas kurarak, insanlar üzerinde bir etki meydana getirmesi olabilir denilmiş. Yani bizim bu âyet-i kerîmenin tefsirini yapan âlimlerimiz genellikle sünni âlimlerimiz, insanın cinler ve şeytanlarla temas kurarak bîr başkası üzerinde bir zarar meydana getirmesi mümkündür diyorlar. Allah'ın izni dahilinde yalnız. Çünkü âyet-i kerîme; Allah'ın izni olmadan onlar hiçbir kimseye zarar vermezler. Allah'ın izni olduğu takdirde onlar sebep olurlar. Nasıl ki biz normalinde yemeğimizi yerken vücudumuza zarar vermezler. Ama uyutucu bir ilaç alacak olursak o bizim vücudumuza girince o bizi uyutuyor. Aynı şekilde hani burada ne yapıyor insan? Allah'ın yarattığı bir ottan yararlanıyor. Ve insanı uyutuyor. Öbür tarafta da yine Allah'ın yarattığı bir cinden veya Şeytandan yararlanıyor. Ve insan üzerinde etki meydana getiriyor. Yani afyonun, esrarın insan üzerindeki etkisine inanıyoruz. Bir. insan alıyor, yutturuyor, tesir meydana geliyor. Öbür tarafta da cinden veya Şeytandan yararlanmak suretiyle etki meydana gelir. Bir de kendisinden çıkardığı bir enerjiyle karşı tarafa etki meydana getirebilir demiş sünni âlimlerimiz.
Ama Mutezile'den bir kısım insan sihrin insan üzerinde zararı olmayacağını iddia etmişler. Felak ve Nas surelerinin tefsirinde de Peygamber Efendimiz (a.s.v.)'a sahih senetlerle, yani Buhari ve Müslim'in verdiği haberle sihir yaptıkları haber veriliyor bize. Mutezile bu hadisleri de inkâr ediyor. Bu hadisler uydurmadır. Sonradan uydurulmuştur. Peygamber Efendimiz (a.s.v.)'a sihir yapılmamıştır. Ve insanlar da insanlara sihir yaparak onların bedenlerine zarar veremezler diyorlar.
Ama âlimlerimiz hem bu âyet-i kerîmeyi delil getirerek, hem de Felâk ve Nas sûrelerinin tefsirinde verilen sahih hadisleri delil getirerek zarar verilebileceğini ve tabiî olaylardan da misaller getirerek, nasıl ki, afyon Allah'ın yarattığıdır insana zarar veriyor. Esrar Allah'ın yarattığıdır insana zarar veriyor. Allah'ın yarattığı diğer yaratıklar da Rabbimin izni dahilin de manevî güçleriyle insana zarar verebilirler. Rabbimin izni olmayınca onlar da zarar veremiyorlar. Peygamber Efendimiz'e de Hayber seferinde zehirli koyun yedirmişlerdir ama, Peygamber Efendimiz (a.s.v.)'a zarar vermemiştir. Bir defasında Halit b. Velid yutmuştur verdikleri zehiri. Ve şiddetli bir terleme ile çıkarıv ermiş tir. Yani zarar vermediği olur. Fakat genellikle zarar verdiğinden Allah'ın izni varsa ölürüm yoksa ölmem deyipte yutacak olursa intihar etmiş olur. Yani biz böyle bir denemeye girersek intihar etmiş günahını almış oluruz.
4- Bir de teknikten yararlanarak yapılan sihirler vardır. Günümüzdeki sihirbazların çoğu bu tekniklerden yararlanıveriyor. Hani yarısına kadar su dolu bir bardağa düz bir çubuğu soksanız, tam suyla boşluğun birleştiği yerde çubuk kırık görülür. Bu olayı hiç bilmeyen bir adamın önüne sihirbaz çıksa da dese ki bak bu düz olan çubuğu bu suyun içerisinde kıracağım ve gerçekten bakarsınız o boşlukla suyun kesiştiği yerde çubuk kırık görülür. Çıkarırsınız düz, içeri sokarsınız kırık görülür. Bu tür teknik olaylardan yararlanarak sihirbazlık da yapılmıştır. Geçmişte yapılmış. Günümüzde elektronikten yararlanarak daha cazip şeyler yapılıyor.
Harun Reşit zamanında birisi demiş ki, ben peygamberim. Mucize göster demişler. Bak şu taşı suyun içine atarsam orayı kaynatır demiş. Atmış ve kaynatmış. Kireç taşını bilmiyorlardı o gün için oradaki insanlar.
Kireç taşını suya atarsan orayı kaynatır ya. Onun elindeki de kireç ta-şıymış o kireç taşıyla da suyu kaynatmış.
Günümüzde kan-koca arasını açmaya çalışan sihirle meşgul olan insanlara bir kere iyi gözle bakmıyacağız. Ve hiç biri hoca değildir. Ben mümkün mertebe İstanbul içinde, dışında yolumun uğradığı varabildiğim yerdeki bu tür insanlarla hemen hemen tanıştım, hiç biri hoca değildi. Bir çoğu yeni yazıyla latin alfabesini de bilmez. Bir çoğu da Kur'ân okumasını bilmez. Rasgele çizgilerle insanları aldatıyor.
5- Fahreddîni Razi: "Sihrin bir çeşidi de daha ziyade geri zekalı insanlar üzerinde etkili olur" diyor. Derler ki, "İsm-i Azam'ı yazacağım buraya. Ve bu İsm-i Âzam'ı-ancak üzerinde taşıdığın müddetçe şöyle şöyle olacak, böyle böyle olacak. Ve sen de şunları yapacaksın. Yapmazsan çarpılırsın" der. Bu sefer adam onun etkisinde kalarak o işleri yapar. Yani biraz daha geri zekalı insanlar üzerinde etkisi olur mu? olur. Günlük hayatımızda da bunların benzeri görülüyor. Halkımız buna güzel bir kelime bulmuş. Veren de değil, alanda derler. Yani sihrini yazılıp kendisine alanda, asıl mesele verende değil derler. Hani adam çok etkili ve yetkili bir sihirbaza gitmiş muska yazdırmış. "Sıtma bu iti tutma, tutarsan da titretme demiş." Ve hakikaten de adama faydası olmuş. Yani doktorların da insana moral vererek tedavi etme yönü vardır. Bir taraftan ilaçla tedavi ediyorlar. Bir taraftanda moral veriyorlar. İyi oldun diyorlar. İyi olacaksın diyorlar. Hemen yarın seni taburcu edeceğiz, biraz yemen lazım filan diyorlar. Böylelikle kişide iyi olacağı kanaati hasıl olursa bütün hücreleri faliyete geçiyor. Zaten doktorun istediği de o. Bütün hücreler falıyete geçince de hastanın tedavi olmasına yardımcı oluyor. Ben iyi olmam artık. Ben gittim artık derse boynuyla beraber bütün hücreler de boynunu bükermiş. Aktif duruma geçmiyor. Bu sefer hastalık galip geliyor. Bu adamın da yaptığı o. Yani bu nüsha ile seni sıtmaya karşı koruyacağım. Çok tesirli bir dua yazdım. İsm-i Âzam duası yazdım diyor. Ve adam da onun etkisi altında kalarak ona güveniyor. Faydası olur mu? Böylelikle faydası olur. Aslında Müslüman kendi kendisine moral vermiş olsa Allah'ın verdiği bu hastalığı yeneceğim ben dese ve gerekli ilaçlarını da kullanmış olsa, bu adam bu hastalığından kurtulur. Ve Rabbim de bize sığınılacak en güzel Felak ve Nas sûrelerini indirmiştir.
Peygamber Efendimiz (a.s.v.) da, bunları okuyarak kurtulmuştur. Onun için hiç bir insan size "Felak ve Nâs" sûrelerinden daha etkili bir nüsha yazamaz, bunu biliniz.
Filan hoca çok derin!!!. Bir hoca efendi; bu derin hocaların hepsini gezdim diyor. Sordum, adamların bütün derinliği surdan geliyor: Gencin biri gidiyor yâ hocam cünüp olmuşum yıkanamadım. Bir gün üzerinden geçti. Vay dedi diyor. Bastonunu çekti. Üzerine yürüdü. Halbuki derin hoca çaresini söyleyen hocadır. Değnek çeken hoca değil. Genelde değnek çeken hocalardır, derin olarak kabul edilenler. Çaresini söyliyen hocalar değil.
Onlar kesinlikle bildiler ki, muhakkak Midiler ki, onu satın alanların ahirette hiç bir nasibi yoktur. Kendilerine ne kötü şeyi satın almışlar. Eğer bilmiş olsalar.
Yani Kur"ân,ı, Tevrat'ı, İncil'i veriyorlar, atıyorlar. Onun karşılığında insanların ve şeytanların uydurduğunu alıyorlar. Allah (c.c.) diyor ki, onların o satın aldıklarından ahirette hiçbir nasipleri yoktur. Yani Allah'ın kitabını verip karşılığında insanın ve Şeytanın uydurduklarını almalarından ahirette bir nasipleri, paylan yok. Onlar ne kötü şeyi değiştirdiler satın aldılar. Yahudiler ve Hıristiyanlar için söylenen bu âyet-i kerîme günümüzde de aynen geçerlidir. Yani Allah'ın kitabı Kur'ân-ı Kerîm'i arkaya atıp, onun yerine başka kitap almakla ne kötü şeyi satiri'aldıklarını bir bilselerdi. Keşke onu bilselerdi diyor Allah (c.c).
Biz bunları okuduktan sonra bilmeye çalışıyoruz. Bilmeye çalışmak demek, bilgi olarak hafızada tutmak demek değil. Birşey biliyoruz; kitabı arkaya atmışız, elimize başka kitap vermişler. Yapılacak iş, arkadan kitabı alıp Öne koymak, elimize verileni de arkaya atıvermek. Kurtuluş ta burdan oluyor. Yani "bilmek amel etmek demektir" demişler. Yani biz bileceğiz. Rabbim keşke bilselerdi diyor. Peki bildik Yâ Rabbi, Öyleyse ne yapacağız? Kur'ân'ı Önümüze alacağız! Kur'ân yerine bize verilen kitabı arka tarafa atıvereceğiz.[211]
(103) "Eğer onlar iman edip sakınmış olsalardı. Allah katındaki sevap daha hayırlı olurdu. Keşke bunu bilselerdi."
Bundan sonra gelen 104. âyet-i kerîmede Allah (c.c), konuşma üslubumuza da dikkat etmemizi istiyor. Yukarda geçmişti. "İnsanlara güzel konuşunuz, güzel muamele ediniz" demişti. Burada da güzel konuşurken kelimelerin seçilmesine dikkat etmemizi ister:[212]
(104) "Ey iman edenler, (kötü mânâya çekilebilen) "Râinâ" demeyin de (Bizi gözet gibi tek mânâya gelebilen) Ünzurnâ deyin. Ve dinleyin. Kâfirler için acıklı bir azap vardır."
Şimdi Râina Arabın dilinde çoban mânâsına geliyor. Veya gözeten mânâsına geliyor. Çoban da zaten sürüsünü gözettiği için Râi deniliyor. Efendimiz; "Hepiniz gözeticisiniz, yöneticisiniz. Hepiniz tobanızdan yani gözettiğinizden sorumlusunuz" buyuruyor.
Aslında Râina kelimesinin ana mânâsı gözetmek, yönetmek mânâsına geliyor. Hepiniz yönetici ve gözeticisiniz. Ve gözettiğinizden, yönettiğinizden sorumlusunuz diyor.
Yani Peygamberimiz Efendimiz (a.s.v.), bir İslam toplumunda her ferdin diğerini gözetlediği ve yönettiğine herkesin birbiri hakkında sorumlu olduğuna işaret ediyor. Baba oğlundan, oğul babadan. Ana kızından, kızı anasından. Koca karısından, kan kocasından, komşu komşusundan. Mahalleler, mahallerden hepsi birbirinin yöneticisi ve gözeticisidir. Hani şöyle diyelim. Önde giden insanın başına bir bela gelecek olsa siz arkada yürüyensiniz onu koruyacaksınız. Yani hepimiz topyekün birbirimizin koruyucusu ve gözeticisiyiz.
Bugünkü toplumda ise herkes ferdî hareket ediyor. Kimse kimseye karışmayacaktır çünkü polis var. Ama vatandaş iyi bulmuş. "Olur böyle vak'alar, Türk polisi yakalar" diyor. Olay olduktan sonra, vatandaş öldükten sonra, adam telefon ediyor öldürülmekle karşı karşıyayım, beni öldürecekler."Valla Öldürmeden müdahale edemeyiz" diye. cevap geliyor. Polis de her telefon edene gelecek olursak Halimiz ne olur diyor Aslında o da doğru. Yani bir karakolda beş on tane adam var., Bir mahallede ise beş bin on bin tane adam var. Biz öldürdükten sonra geliriz diyor.
Ama dinim aynı mahalledeki bu insanlar birbirlerinin koruyucusu ve gözetleyicisidir diyor. Onun içindir ki, İslâm Hukuku bir mahallede bir insan Öldürülse, faili de meçhul olsa, en yakın elli tane aileyi o işte sorumlu tutuyor ve diyetini ödetiyor. Yani maddî, bedenî ceza vermiyor ama diyetini de ödetiyor. Niye siz mahallenize sahip değilsiniz anlamını taşır bu.
Burada Yahudiler Peygamber Efendimiz'e geliyorlar Râina diyorlar.Hani Türkçe'de de diyoruz ya, çok lastikli bir kelime o yana çeksen de olur, bu yana çeksen de olur. Yahudiler'in bu kullandığı kelime de lastikli bir kelime. Aslında şöyle anlaşılırsa doğrudur. Râina bize de bak, bizi de gözet Yâ Resûlallah anlamında olursa doğrudur. Ama onların kendi dillerinde hakaret mânâsı taşıyan bir kelimedir bu aynı zamanda.. Yahudi dilinde ayrıca hakaret ifade eden bir kelimedir.
Onun için Allah (c.c.) Râina demeyin Ünzurna deyin. Bu kelimeyi mü'minler diyor. Yâ Rasûiallah bize de bak, bizi de gözet. Yani konuşurken ağır ağır konuşulursa daha iyi anlarız. Ayetleri bize verirken ağır ağır verirsen biz anlarız. Veya maddî manevî her ne ise bizi de gözet deyiniz. Yani lastikli kelime kullanmayınız diyor. Allah
Günümüzde de buna çok ihtiyacımız var. Mesela bir hoca efendinin aleyhinde yazı yazılıyor. Bakıyorum, aslında hoca efendinin niyeti kötü değil. Ama kullandığı kelime hoş değil. Bir yerde konuşmuş veya bir dergide bir gazetede yazısı yayınlanmış. Söylediği sözün mânâsı doğru. Fakat kullandığı söz adamın yanlış anlamasına da müsait. Onun içindir ki, onların yanlış anlamasına müsait kelimeler kullanmamaya dikkat edeceğiz Bu Mevlana'mn şiirlerinde çok vardır. Onun içindir ki, imansızlar daha çok istismar ediyorlar. Aşkı ilahiyi anlatacak, şarapla anlatır. Süt ile anlatsan oîmazmıydı yani. Ve orada adam şarap kullandı diye, Mevlana festivalinde gelip şarap içiyorlar, Onun ruhuna.
Aslında Mevlana'mn kasdı öyle değil. Hani bunlardan öncelbnü'l-Farid diye bir zat gelmiş demiş ki, biz üzüm çubuğu nazil olmadan şarabı içtik ve sarhoş olduk. Yani biz Elestü Birabbiküm hitabıyla sarhoşuz diyor. Yani şarabın ve sarhoşluğun ne demek olduğunu evvela açıklamışlar, sonra şiirlerini yazmışlar ama bu tür lastikli kelimeleri kullanmamamızı Allah (c.c.) bize öğretiyor.
Hani çeklerde, senetlerde veyahutta sözleşmelerde de dikkat ediyor hukukçular, noterler, avukatlar çok dikkat ediyorlar. Bu kelimeyi kullanırsan bir milyon, beş milyon kaybedersin. Bu kelimeyi kullanırsan kaybetmezsin. Kanunlar yapılırken de hukukçular dikkat ediyorlar. Virgülü buraya atarsak köşe dönücü şu kadar kazanır. Şuraya atarsak filan adam şu kadar götürür. Bunun hesabı yapılıyor tabiki. Onun için virgül bir çok ' meseleyi alıp götürüyor. Veya getiriyor.
Onun için Allah (c.c.) konuşurken konuşmalarımıza dikkat etmemizi, lastikli kelimeler kul anmamamızı ifade ediyor.[213]
(105) "Rabbinizden sizin üzerinize bir hayır indirilmesini kitap ehlinden olan kâfirler, müşrikler istemezler. Allah ise rahmetini dilediğine verir. Allah büyük fazi sahibidir."
Yani bir harbi kazanmanızı, bir âyetin inmesini, bir nimetin size verilmesini hiçbir vakit istemezler. Sizin devlet kurmanızı istemezler. Hayrın içerisine hepsi giriyor. Rabbinizden bir hayrın size indirilmesini, ehli kitabın kâfirleri de, müşrikler de istemezler buyuruyor Allah (c.c).
Yani günümüzde efendim şöyle şöyle yaparsak, böyle böyle yaparsak Alman gavuruyla işbirliği kurarsak, Amerikalı'ya şirin görünürsek veya Rumla ikili anlaşmaya girersek veya Japonlar'a şu tavizleri verirsek bize ileride yardım ederler deniliyor.
Allah (c.c.) diyor ki, bu müşrikler de, puta tapanlar da, ehli kitab da, ehli kitaptan bir çoğu da size bir hayrın indirilmesini hiçbir vakit istemezler. Yani bunlar sizin hayrınıza iş yapmazlar. Onun için bunlardan bir hayır geleceği ümidini kesiniz. Allah rahmetini dilediklerine tahsis eder. Allah (c.c.) büyük fazl sahibidir, büyük nimet sahibidir buyuruyor Allah[214]
(106) "Biz bir âyetin birşeyin hükmünü değiştirir veya unuttu -rursak ondan, daha hayırlısını getiririz. Bilmczmisiniz ki, Allah herşeye kadirdir."
Yahudiler'in ve Hıristiyanlar1 in bir iddiası var. Diyorlar ki, Tevrat Allah'ın kitabı, Hıristiyanlar da, İncil Allah'ın kitabı diyorlar. Bu ehl-i kitap, madem öyleyse diyorlar, Kur'ân da Allah'ın kitabı diyorsanız, Allah tutupta Tevrat'ını niye ortadan kaldırsın, unuttursun ve tahrif ettirsin? çünkü Kur'ân-ı Kerîm'de buyuruluyor ki;
Kelimelerin yerlerinden değiştirdiler.[215] Yukarda geçmişti. "Hak ile batılı birbirlerine karıştırdılar."
Karıştırdılar diyor Rabbim, karıştırdıklarına işaret ediyor. Yani Tevrat'ın ve İncil'in içerisine hakkın yerine batılı da karıştırdılar ki, elimizdeki mevcut İncillere bakacak olursak orada görülür. Dört tane İncil'in içerisinde biri birinde olmayan, mesela Matta'da olan Luka'da, Luka'da olan Markos'ta, Markos'ta olan Yuhanna İncil'inde görülemiyor. Eğer Allah (c.c.)'dan gelmişse hepsi aynı olması gerekirken, mesela kral'in hakkı kral'a, Allah'ın hakkı Allah'a. Yani Kayzer'in hakkı Kayzer'e, Allah'ın hakkı Allah'a olan cümlesi birinde var da diğer üçünde yok. Allah bunu indirmedi mi? İndirdi ise niye diğer üçünde yok, indirmediyse niye öbürlerinde yok da bu birinde var? Yani sonradan.katmışlar. Fakat onlar diyorlar ki, İncil Allah'ın kelamı ise niye değiştirilmesine müsade etti, tahrifine müsade etti?
Biz de diyoruz ki, biz derken Rabbim bize bildiriyor ve biz de okuyoruz ki, "Bir âyet-i yürürlükleri kaldırırsak veya o âyeti unutturursak ondan daha hayırlısını veya onun bir benzerini getiririz" diyor Allah (c.c). Bilmiyor musun? Allah her şeye kadirdir. Kelam Allah'ın kelamı; incil ve Tevrat. Onun içerisinden bir kısmını o insanlara unutturursa, ki bu unutturma onların hataları sebebiyledir, isyanları sebebiyledir. Yani lâyık olamadıklarından dolayı alınmıştır. Yoksa Allah (c.c.) bir adam böyle hafızasında tutarken ona da riayet ederken onu unutturmamıştır. Öyle olsaydı o adamların suçu olmazdı. Ama Allah (c.c.) o insanların ona layık olmadıklarını görünce, o âyetlerin bir kısmım onlara unutturuyor, sarhoşun kendi evinin yolunu unuttuğu gibi ve sonra da değiştiriyor. Bir: benzerini getiriyor; İncil ve Tevrat'ta olan bir kısım âyetler aynen Kur'ân-ı Kerîm'de de zikredilmiştir. Bir kere peygamberlere iman, ahirete iman, meleklere iman, Allah'a iman, Allah'ın sıfatlarına iman bütün bunlar İncil'de de, Tevrat'ta da ve diğer peygamberlere gönderilenlerde de aynı idi. Ancak bazı ahkamda değişiklikler olmuştur. Allah (c.c.) da onların daha hayırlısını getiririz veya bir benzerini getiririz diyor. Böylece Allah'ın her şeye kadir olduğunu ifade ediyor. Yine devam ediyor:[216]
(107) "Bilmezmisiniz ki, göklerin ve yerin mülkü Allah'a aittir ve size Allah'dan başka ne bir dost ne de bir yardımcı vardır."
Yer gök onun mülkiyeti altında ise, yönetim de Allah (c.c.)'e ait ise bu peygamberler de yerle gök arasındadırlar. Öyle ise onlara neyi vereceğini, insanlar içinden kimi peygamber seçeceğini, hangi şartlar içerisinde hangi âyetin insanlara faydalı olacağını en iyi bilen Allah (c.c.)'dür.
Allah'dan başka sizin için bir dost da yoktur, size bîr yardımcı da yoktur.[217]
(108) "Yoksa siz, daha önce Musa'nın sorguya çekildiği gibi peygamberinizi sorguya mı çekmek istiyorsunuz? Kim imanı küfre değişirse o dosdoğru yolu sapılmıştır."
Benî İsrail'den insanlar, Peygamber Efendimiz (a.s.v.)'a gelerek çeşitli sorular soruyorlar^ Cennete gidince mü'minlerin ilk yiyeceği madde nedir? Ruh hakkında ne dersin? Musa (a.s.) ile ilgili sorular gibi çeşitli
sorular.Bu soruları bazen Peygamber Efendimiz'e, bazen de Ashaba soruyorlar. Şu konuda ne diyorsunuz diyorlar. Müslümanların işi aslında nazil olan âyetlere göre hareket etmek ve o âyetleri insanlara duyurmaktı. Ama o insanlar geliyorlar, bunların bu faaliyetini engellemek için çeşitli sorular soruyorlar. O sorulan zaman içerisinde geçmiş peygamberlere ve Musa (a.s.)'a sordukları gibi, Peygamber Efendimiz'e ve onun Ashabına da soruyorlar.
Günümüzde de hani müslümanlar arasına sokulmuş şeyler vardır. Veleddâlliyn mi, Vclezzâlliyn mi?..! Veladdâlliyn diye okumazsa namaz caiz olmaz diyen bir hoca efendi tanırını. O yine benim tanıdığım bir hoca efendinin evine gittiğinde demiş ki, bana bak namaza sen geçiyorsun imamette Veleddâlliyn demezsen benim namazım olmaz. Öbürü de Velezzâlliyn okuyor.Namaz bitince, birinci rekatta Veleddâlliyn okudum ama ikinci rekatta unutmuşum Velezzâlliyn okudum diyor.Diğeri namazdan sonra neyse namazın yansını hatırdın demiş
Fatih Sultan Mehmed de İstanbul'u feth ederken yani surları toplarıy-le döverken, Hıristiyan papazları Cebrail'in kanadı 3684'müydü, 3683'müydü diye kendi aralarında ihtilaf etmekte imişler. Bizim aramızda yani Müslümanların çok iyi niyetle sordukları sorular da vardır. Yani hoca efendilere kadar gidip, hocam çok Önemli bir sorum var bunu öğrenmek için geldim filan diyor. Sorusuna bakıyorsun Adem (a.s.)'ın kanı RH pozitif miydi, RH negatif iniydi? Evet bu konuda yani bu konunun cevabı olarak kitap bile yazıldı.
Yani bunlar insanları meşgul etme taktikleridir. Hz. Adem (a.s.)'ın kam negatif mi, pozitif mi? Ben merakınızı gidereyim. O arkadaşın vardığı netice sıfır.
Yani bütün müslümaaların günümüzde İslâm'ın ihya olrhası için gayret sarfetmesi gerekirken o yolda beynini ve pazusunu yorması gerekirken, gücünü oradan alıp başka yöne çevirmek yanlış. Rabbim buna dikkat çekiyor.
Bunlar Musa (a.s.)'a da çok sorular sordular. Aynı sorulan Sana da soruyorlar.
Ben bir şehre gittiğimde bir kaç insanın İslâm'a gelmesine vesile olmuştum. Biri dedi ki, hocam bizi komünist yapan, iktisat fakültesinin profesörleri değil. Buradaki filandır dediler. Onun yanına gittiğimde uzun bir konuşmadan sonra dedi ki, hoca sana bir sorum var. Bu sorunun cevabını verirsen senin dediğin olur. Dedimki bak cemaattan birisi ne sorarsa sorsun cevabını vermeye çalışırım. Veremezsem yarın cevabını veririm der ve kitaplara bakarım.Ama sen ne sorarsan sor cevabını burada vereceğim. Hiç kitaba da bakmıyacağım dedim. Neden dedi. Çünkü senin gibi komünistlerin Türkiye genelinde genelde on tane sorunuz var. Siz her hocaya bunu sorarsınız. Ben o soruların onunu da biliyorum. Onunun cevabı da bende hazır,sor hemen cevabını vereceğim dedim. Sordu hemen cevabını aldı. Şimdi iyi dostumdur. Gelir gideriz, görüşürüz.
Yani bunlar özel icat edilmiş sorulardır. İnsanların beynini bulandırmak, asıl yapılması gerekenden uzaklaştırmak bunların gayesi.
Bizim yapacağımız âyetleri öğrenmek ve o doğrultuda da hareket etmek;' "Efendim imansızların hakkından gelebilmek için komünist kitapları da okumak lazım." Bîr ev dolusu kitap okusanız bitiremezsiniz. Türkiye genelinde değil, dünya genelinde komünistler kitap yazmışlar. Ömrünüz yetmez.Sarraf olacak adam neyi öğrenir? Altunu öğrenir. Başkasını öğrenmez. Ben sarraflık yapacağım. Demirin karekterini de Öğreneyim. Tuncun karekterini de öğreneyim, bakırın, kalayın, çeliğin karekterlerini de öğreneyim derse bu adam sarraflık yapamaz. Ben sarraflık yapacaksam, yani altunun özelliklerini öğreneyim yeter. Altunsa alırım, altun değilse almam diyecek adam.
Biz de altun gibi bir dine sahibiz, bunu öğreneceğiz. Geleni bu ölçüye vuracağız. Ayetler bizim mihenk taşırnızdır. Uydu mu zaten alıyoruz. Uymadımı ne olursa olsun, hangi cins gavur olursa olsun almıyoruz. İster yerli ismi olsun, ister yabancı.....istlik veya pislik olsun hiçbirini kabul etmiyoruz diyeceğiz.[218]
(109) "Ehli kitaptan çoğu, gerçek kendilerine açıklandıktan sonra nefislerin deki haset nedeniyle sizi imandan sonra küfre çevirmek isterler. Fakat siz Allah'ın emri gelinceye kadar onları bırakın ve af-vedin. Şüphesiz Allah herşeye kadirdir."
Hak, yani gerçek apaçık ortaya çıktıktan sonra, yani kendilerine Tevrat veya İncil verildikten sonra onu kaybetmenin bir üzüntüsü var, ve Müslümanlara da Kur'ân-ı Kerîmin gelmesinden dolayı bir hasetleri var. Bu hasetlerinden dolayı imandan sonra sizin de küfre düşmenizi ister, Ehli kitaptan bir çoğu. Yahudiler ve Hıristiyanlar'dan bir çoğu imanınızdan sonra küfre girmenizi arzu ederler. Bu konuda çalışma yaparlar. Niye? Hasetlerinden dolayı.
Günümüzde de öyle. Adamların kendi dinlerine itimatları, güvenleri yok. Batı'ya işçi olarak veya görevli olarak gidip gelenlerimiz bilirler ki, Avrupalının % 90'ı ateisttirler, inanmazlar. Ama yöneticiler siyaset gereği inanmış görünürler. Bazı hocalarımızın çıkıp ta Hıristiyanlar dinlerine şöyle bağlı böyle bağlı demeleri laf. Dinlerine bağlı adam yok orada. Bizim işçilerimiz bastırıyor parayı kiliselerini satın alıyor. Bir çok cami kiliseden dönmedir. Bu konuda hiç de hassasiyetleri yok. Siyasî sahada varlar. Yani yöneticiler dine İnanmadıkları halde, siyasî birliği sağlamanın unsurlarından bir tanesi de din unsuru olduğundan dolayı onu tutma gereğini duyuyorlar. Dinlerinin çürüklüğünü bildiklerinden Yahudiler ve Hıristiyanlar, Müslümamn elindeki sağlam dine karşı da haset ediyorlar diyor Rabbim. Hasetlerinden dolayı bu sefer sizin imansızlığınızı istiyorlar.
Hakikaten de kendilerinin bir toplantılarında, "Müslümanları Hıristiyan yapmamız mümkün değildir. Nitekim bugüne kadar da olmamıştır.İslâm ülkelerinde sakın ha Yahudilik ve Hıristiyanlık propogandası yapmayınız. İmansızlık propogandası yapınız diyorlar." Yani "Ateisttik propogandası yapın" diyorlar. Rabbim bunu bize haber veriyor. En büyük tehlikeyi haber veriyor. Yani Rabbim bizim Hıristiyan ve Yahudi olmayacağımızı biliyor. Çünkü sağlam bir yerden çürük bir yere geçilmez. Fakat imansızlaşmayani zehirlenme meydana gelebilir. Adamlar da böylece zehirleme tarafına gidiyorlar. Yani Yahudi, Hıristiyan yapmıyorlar, yapamıyorlar fakat imansızlaştırma tarafına gidiyorlar, genelde de eğitim vasıtasıyla.
Allah'ın emri gelinceye kadar onlardan vaz geçin, yüz çevirin yani onlarla didişmeyi bırakınız. Onlarla uğraşmayınız, Allah'ın emri gelinceye kadar. Allah'ın emrinden kasıt muharebe emri yani harp emridir. Allah her şeye kadirdir. Peki vazgeçipte ne yapalım? Yani bu adamlar bu imansızlık faliyetlerine devam ediyorlar, Müslümanları imansızl aştırmaya devam ediyorlar. Fakat bu kıtal emri nazil olmadan önceki âyettir. Yani onlarla harp ediniz emri nazil olmadan önce gelen bir âyettir demişler. Öyle bir zamanda;[219]
(110) "Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin. Kendiniz için önceden hayır olarak neyi takdim ederseniz Allah katında onu bulacaksınız. Şüphesiz Allah yaptıklarınızı görüyor."
Namazlarınızı dosdoğru kılınız ve de zekâtlarınızı veriniz diyor. Ne demek? Sağlam bir müslüman toplum meydana getiriniz! Böyle bir ortamda insanların, imansızl aştırmayı önleyecek en iyi tedbiri namazlarını kılmaları ve zekâtlarını vermeleridir. Birisi bir toplumu bir araya getiriyor, kenetliyor. Hani yalnız kalanı kurt kapar derler. Yani sürüden ayrılanı kurt kapar. İnsanların da sürüden- ayrılmamaları için bir araya gelebilmeleri için en rahat olan yerler Allah (c.c.)'nün mescidleridir. Müslümanların mescidlerde bir araya gelip birliklerini devam ettirmeleri gerekir.
Günümüzde birlikten çok bahsediliyor. Televizyonda, radyoda ve basında. Birliğimizi koruyalım, birliğimizi sağlıyalım, birlik olalım. Millî birlik ve beraberlik kelimelerine çok yer verilir. Peki ben size birleşelim desem sorarsınız Nerede birleşelim? SultanAhmet Camii'nde pazar günü öğle namazında birleşelim dersem adres vermiş olurum. Yani birleşelim deyince adres vermek gerekir. Birlik için adres verilmesi gerekir. Eğer adres verilemezse birlik olmaz.Bu insanlar da adres veriyorlar. Filanın yanında birleşelim diyorlar. Halbuki, o adam benim gibi bir adam. Bir adamın yanında birleşilmez. Çünkü adam oluverir. Ağacın yanında birle-şilmez, kuruyuverir ve çürüyüverir ondan sonra dağılır.
1400 sene öncesinden kıyamete kadar kalmakla görevlendirilmiş bir toplumuz biz. Beş yüz sene sonra gelen neslimizde aynı adreste birleşe-bilmeli. Ağaç adresi verirseniz çürüyor. İnsan adresi verirseniz Ölüyor. Öyle ise ağaç olmasın, taş olmasın, insan olmasını toprak olmasın.
Öyleyse Allah (c.c.)'min emirleri etrafında birleşmemiz gerekiyor. İşaret; Namazlarınızı dosdoğru kılınız. Nerde kılınız? Almanya'da iseniz Almanya'nın merkezinde bir yer kurunuz orada kılınız, bir araya geliniz. . Amerika'da iseniz New York'tın ortasında bir yer bulunuz, alınız veya kiralayınız ama orada birliğinizi koruyunuz. Ki orada olanlar daha iyi biliyorlar; Müslümanların namazının önemini yurtdışında olanlar daha iyi biliyorlar. Amerika'dan öğretim görevlisi olan bir arkadaş mektup yazmış da, "hocam caminin Önemini burda daha iyi anlıyoruz" diyor. "Pakistanlısı, Amerikalısı,Türk'ü, Malezyalısı ve Afrikalısı bir araya geliyoruz. Neler yapalım neler edelim diye burada karar alıyoruz. Cami olmasaydı biz nerde buluşacaktık?diyor. Nereden birbirimizi tanıyacaktık diyor, 200 milyonluk nüfusun içerisinde.
Onun için yani birliği sağlayabilmek için "Namazı dosdoğru kılınız", tek başına kıl demiyor Rabbim kılınız diyor.
Peki bir araya geldiniz. Zengin insanınız var! Fakir insanınız var. Öyleyse zekâtlarınızı veriniz. Çünkü imansızlar bir kısmınızı para yönüyle satın alıyor. Öyleyse onun hiç değilse nisap miktarına malik bir hale gelebilmesi için, orta bir seviyeye ulaşabilmesi için o kardeşinize de zekâtlarınızı veriniz. Bir, manevî yönden güçlendiriyor. Bir de, maddî yönden güçlendirmeye Allah (c.c.) bizi teşvik ediyor değil emrediyor. Kendiniz için hayırdan neyi takdim ederseniz, Allah katında onu bulacaksınız diyor Allah (c.c.). Amelleriniz güzel olsun onunla karşılacaksınız. Hani bazı insanların namaz kılışını görüyoruz tuhaf oluyoruz: Camide yanımda bir adam durdu, kim olduğunu bilmiyorum. Ben bir rekat kılıncaya kadar, üç rekatlı vitiri kıhverdi. Ben de süratli okuyorum yani. Daha rükua vardığı an Sübhânc Rabbiyel Azîm demesi mümkün değil,hemen geriye kalkıyor. Ne yapıyor ne ediyor onu bilemiyorum. Yani bunlarla karşı karşıya kalacaksınız. Amellerinizle karşı karşıya kalacaksınız. Bir manevî olanlarla karşılacaksımz. Bir de zekâtlarınızla, sadakalarınızla karşı karşıya kalacaksınız. Adam satılamamış kumaşları filan yerdeki Kur'ân Kursu'na talebelere gönderiyor. Öbür dünyada gösterirler o malları, o satılamamış kumaşları önüne çıkarırlar. Bir başka âyet-i kerîmede;
Yani yüzünüzü ekşitmeden alamiyacağınız bu malları başkalarına vermeyin (Bakara: 267) diyor Rabbim.
Yani kendi evinizde kendiniz kullanamayacaksanız, kullanmaktan kaçınacaksanız onları verme tarafına gitmeyin. Bu şu anlamda değil yalnız, mesela eski elbiselerim var yakayım mı? Bunu karşılığında hayrr beklemeden verin gitsin.
Ama gerçekten Allah rızası için sadaka vereceğinizde böyle gönlünüzün pek hoşlandığı şeylerden verin,
Ayet-i kerîmede Rabbim; "En sevdiğiniz şeyleri Allah yolunda vermedikçe takvaya erişemezsiniz"[220] diyor. En sevdiğiniz şeyi. Bu âyet-i kerîme nazil olunca, sahabeden birisi gelmiş demiş ki, Yâ Rasûlallah en sevdiğim varlığım, Medine'nin kenarında şu kadar hurma ağacı olan bahçemdir. Ben bunu vereceğim diyor. "Peygamber Efendimiz de öyleyse akrabalarının fakir olanlarına ver" diyor. Biri de geliyor Yâ Rasûlellah cok sevdiğim atımdır diyor.
Peygamber Efendimiz de "o atın hakkından gelecek olan Üsame'dir. Onun da atı yok ona ver" diyor. Yani en sevdiğimiz şeyi verebilme erdemine ermemiz gerekiyor. Çünkü Allah (c.c.) buyuruyor ki verdiğinizle karşılaşacaksınız, yani Cennette o verdiğiniz elbiseyi giyeceksiniz. En güzel elbiseler yapın Cennette karşılığı olacaktır. Eski veriyorsan eski olacak. Yeni veriyorsan en yenisinden verecekler. Kokmuş yemekler ye-diriyorsan kokmuş yiyecekleri verecekler. Ama iyilerinden yediriyorsan iyileri verilecektir. "Allah yapmakta olduklarınızı görmektedir" Yahudiler bencil insanlar. Hıristiyanlar da öyle. Diyorlar ki;[221]
(111) "Yahudi ve Hıristiyan olanlardan başkası Cennete gircmeyecek" dediler. Bu onların kuruntularıdır. Onlara söyle: Doğru iseniz haydi getiriniz burhanı delilinizi."Cennete ancak Yahudi ve Hıristiyan olanlar girecek diyorlar.Bu âyet-i kerîmeye dayanarak Türkiye'den de bir yazar diyor ki, "biz de Yahudi ve Hıristiyanlar gibi olmayalım." Yani Yahudi olanlar diyor ki, "Cennete ancak Yahudiler girecek." Hıristiyan olanlar da "ancak Hıristiyanlar girecek." Biz de ancak müslüman olanlar girecek dersek onların seviyesine düşmüş oluruz. Yani Allah Yahudisini de, Hıristiyamnı da, Müslümanım da koyacak cennetine diye bir mânâ çıkarmış, ama Rabbim devam ediyor.
Bu onların kendi hayalleri ve kuruntularıdır. De ki onlara; "Eğer doğru söylüyorsanız, yani Cennete yalnız Yahudi ve Hıristiyanlar girecek diyorsanız delilinizi getirin."[222]
(112) "Hayır, kim muhsin olarak (Allah'ı görmediği halde görür gibi) yüzünü Allah'a teslim ederse işte ona Rabbi katında ecir vardır. Onlar için korku yoktur ve onlar mahzun da olmazlar."
Kim yüzünü Allah'a teslim ederse, özünü Allah'a teslim ederse yani müsîüman olursa, o muhsin olarak sözü güzel, özü güzel, yaptığı güzel, herşeyİ güzel olur. Kim yüzünü ve Özünü Allah'a teslim eder, müsîüman olursa, onun mükâfatı Rabbi katındadır. Onun için korku da yoktur, onun için hiç bir hüzün de yoktur diyor Allah (c.c).
Yani Cennete Müslüman gidecek diye biz kendimiz söylemiş olsaydık, aynen Yahudi ve Hıristiyan'ın durumuna biz düşmüş olurduk, doğru. Ama bunu biz söylemiyoruz.
Yahudi'yi, Hıristiyan'ı, Cenneti, Cehennemi yaratan Allah (c.c.) diyor ki, Cennete Müslüman gidecektir. Hz. Musa (a.s.) zamanındaki Yahudiler de Müslüman idiler. Yani Tevrat'a göre amel ediyorlardı, Cennete gidecekler. İsa (a.s.)'m zamanında yaşayan İsa (a.s.)'a iman eden ve İncil'i kabul eden insanlar da Müslümandı ve Cennete gideceklerdir.
Kur'ân'a iman eden ve Kur'ân doğrultusunda hareket eden insan da Cennete gidecektir, ama bu üç kitabı sapıtan, tahrif etmeye çalışan ve onun emrini çiğneyip yasaklarına riayet etmeyen kişiler Cennete gitmeyeceklerdir. Yani Allah'ın emirlerine bağlanan, özünü ona teslim eden, sözü güzel, özü güzel, yaptığı güzel, işlediği güzel yani yaptıkları Allah'ın emrine uygun olan kişi Cennete gidecektir.
Peygamber Efendimiz (a.s.v.)'a Cebrail (a.s.) gelerek İhsan nedir? diyor. İhsan:
"Allah'ı görür gibi ona ibadet etmendir. Her ne kadar sen Allah'ı görmüyor isen de, Allah seni görmektedir" buyuruyor Allah Rasûlü(s.a.v.). yani caddede gidiyorsunuz. Allah (c.c.) beni görüyor diye gözüne sahip olacaksın. Konuşurken Allah (c.c.) benim konuştuklarımı duyuyor ve işitiyor diyecek ve diline sahip olacaksın. Mesela uzun yolda giderken radara yakalanmamak için radarın olduğu yerlerde arabanın hızını 90km. hz. nın üzerine çıkartmıyorsunuz; radar burada tesbit eder ilerde polis ceza keser diye.
Bu dünyada da bizim radarlarımız meleklerdir. Allah (c.c.) kendisi görüyor. Melekler de her yaptığımızı kaydediyor, radar gibi ilerde mahşer günündeki meleğe teslim ediyor. Orada cezalar biçilecektir. Öyle ise Allah (c.c.)'nün sınırını yaşantımızda aşmamaya dikkat etmemiz gerekiyor.[223]
(113) "Yahudiler: "Hıristiyanlar bir şey üzere değildir" dedi: Hıristiyanlar da: "Yahudiler bir şey üzere değildir" dedi. Oysa hepsi de kitap okuyor. İlmi olmayanlar da onların söylediklerinin benzerini söyledi. Artık ihtilafa düştükleri bu şeyde kıyamet gününde Allah hükmünü verecektir."
Yahudiler, Hıristiyanlar hiç birşey değil canım. Kitapları da birşey değil, peygamberleri de birşey değil diyorlar.
Hıristiyanlar da diyorlar ki, Yahudiler hiçbir şey değil.İkisi de kitap okuduğu halde böyle diyorlar. Yahudiler de, Hıristiyanlar da İncil ve Tevrat'ı okumalarına rağmen, Hıristiyanlar, Yahudiler'i inkâr ediyor, Yahudiler de Hıristiyanlar'ı inkâr ediyor.
Hiç birşey bilmeyen müşrikler de onların dediklerini söylüyor. Yani Mekkeli müşrikler, "Vallahi Yahudiler de birşey değil, Hıristiyanlar da birşey değil, sahtekârlık bunlannki" diyorlar.
Rabbim ne güzel ifade etmiş. Günümüzde de bir müşrik, yani Yahudiliği de, Hıristiyanlığı da inkâr eden, müslümanlığı hiç kabul etmeyen bir adam, diyorki; "Din insanları uyutmak için insanların icat ettiği bir afyondur."
Rabbim de aynen bunu veriyor; Dinler hakkında hiçbir bilgisi olmayan müşrikler de Yahudi ve Hıristiyanlar'in birbirleri için söyledikleri şeyin aynısını söylüyorlar. Bunların ikisi de boş şeylerdir. İnsanları uyutmak için icat edilmiş afyondurlar diyor.
Ama bizim özelliğimiz ye güzelliğimiz surdan geliyor: Aslında Musa (a.s.) Allah'ın peygamberidir. Peygamberimiz gibi peygamberdir. İsa (a.s.) Allah'ın peygamberidir, ve Peygamber Efendimiz gibi bir peygamberdir. Onların getirdiği Tevrat ve İncil, Allah'ın kelâmı olması bakımından Kur'ân'dan hiçbir farkı yoktur. İkisi de Allah (c.c.)'nün kelâm sıfatıdır. Öyleyse hiçbir ayrım yapmayız.
"Peygamberleri arasında hiç ayırım yapmayız"[224] diye yatsı namazının sonunda Bakara sûresinin bu en son âyet-i kerîmesini de okuyoruz.
Yani böylelikle biz orta bir ümmetiz. Allah (c.c.)"Sizi orta ümmet kıldık"[225] diyor.
Ne ifratta olmalıyız, ne de tefritte olmalıyız. Allah kıyamet gününde onların ihtilaf ettikleri konularda hükmünü verecektir. Yani hangisi boşmuş, Yahudi mi, Hıristiyan mı yoksa her ikisi mi, yoksa müşrikler mi daha boşmuş Allah (c.c.) hükmünü o gün verecektir.[226]
(114) "Allah'ın mescidlerinde onun ismini zikretmekdcn alıkoyan ve oralann yıkılmasına koşandan daha zalim kim vardır. Onlar oraya ancak korkarak girerler. Onlar için dünyada rüsvaylık, ahi-rette de büyük bir azap vardır."Allah'ın mescitlerinde Allah'ın ismini anmaktan insanları alıkoyan kişiden daha zalim kim vardır? Yani yoktur demek isteniyor. Allah'ın mescitleri camilerdir. Sultan Ahmet Camii, Süleymaniye Camii, Gazi Atik Ali Paşa Camii, Yeni Cami, Ayasofya Camii yani bu camilerde Allah'ın ismini anmaktan alıkoyandan daha zâlim kimse yoktur.
Onları tahrif etme konusunda da yarış yapan, koşan kişiden daha zalimi yoktur diyor. Allah Mescid deyince bir bunları anlıyoruz, bir de mescid Peygamber Efendimiz (s.a.y.)bir hadis-i şerifinde; "Yeryüzü bana mescit kılındı" diyor. Yani yeryüzünde Allah'ın adının anılmasını engelleyen ve yeryüzünde bozgunculuk çıkaran kişiden daha zalim kişi yoktur mânâsı da vardır. Ancak asıl gaye camilerdir. Yani Mescid-i Haram, Mescid-i Aksa,.Mescid-i Nebi, Mescid-i Ayasofya, Mescid-i Sultan Ahmet gibi mescitler.
Bu kişiler oraya girerlerse bile ancak korkarak girmelidirler, titreyerek girmelidirler. Yani Müslümanlar yönetimi almalı ve bu zalimler oraya illa girecekîerse bir korku içinde girmelidirler. Dünyada onlar için rüsvaylık vardır. Ahirette de büyük azap vardır diyor Allah (c.c.) Bu Allah'ın mescidinde, yeryüzünde Allah'ın isminin anılmasını engelleme konusunda dünyada bütün kâfirler el birliği yapıyorlar. Mescitlerde de Allah'ın ismini engelleme faaliyeti hâlâ devam etmektedir. Mânâsını anlamadan Allanın adını veya Kur'an'ı zikrederseniz kimse karışmaz size.
Gelin bunu bir de mânâsını anlıyarak söyliyelim derseniz, karşınıza biri çıkar. Mesela hacca gidenler.
"Yarabbi senin davetine icabet ediyorum. Senden başkasının davetine icabet etmiyorum. Senin bir ortağın yok mülkünde. Bazıları mülkünde ortaklık iddiasında bulunuyorlar. Onları da reddederek gidiyorum. Sen varsın, teksin, birsin. Öyleyse Senin davetine icabet ediyorum.
Beni aslında Amerika da davet ediyor. Rusya da davet ediyor. Yarabbi Senin davetine geliyorum" diye açıktan mânâ vererek biri bağıracak olursa vay sen yürüyüş yapıyorsun diyerek Önüne silahlı adamlar çıkar.
Harem-i Şerif de de çıkar, burada da çıkar, her tarafta çıkar. Mânâsını anlamadan söyliyeceksiniz demek isterler. Halbuki;[227]
(115) "Doğu da, batı da Allah'ındır. Her nereye dönerseniz Allah'ın vechi (kıblesi) orasıdır. Şüphesiz Allah her şeyi kuşatan her şeyi bilendir."
Doğu da Allah'ındır. Batı da Allah'ındır. Ne tarafa yönelirseniz, Allah o taraftadır. Allah her şeyi kuşatan, her şeyi bilendir buyuruluyor.
Zamanın zalimlerinden Haccac, Said bin Cübey'ri huzuruna getirtmiş. Said b. Cübeyr "Bu devlete isyan farzdır" diye isyan etmiş insanlardan biridir. Yani "Bunlar zalimdirler. Allah'ın ahkamını icra etmiyorlar. Bunlara isyan vaciptir" demiş, beşyüz kadar içtihat makamına sahip insan . ayaklanmışlar fakat bastırılmışlar. Haccac'ın huzuruna getirilmiş. Haccac sormuş. Peki demiş, Ömer, Osman, Ali, Ebu Bekir, bunların hangisi Cennette. Said "Valla cennete gidip gelmediğim için bilmiyorum" demiş. Peki ah hakkında ne diyorsun diye sormuş. Ben Ali'nin vekili değilim, onun adına konuşma makamında değilim. Bana benden sor veya peygamberimden sor veya Kur'ân'dan sor, ben onun vekiliyim diyerek cevap vermiş Said b.Ciibeyr. Hayatta hiç gülmediğini söylüyorlar. "Niye gülmüyorsun?" Şeklinde bir soru sorar Haccac. "Gülünecek hiç bir şey gör-medimde ondan" demiş. Haccac pekiyi öyleyse bir zurna, bir de keman getirin diye emretmiş ve, getirmişler. Bu aletler çalmaya başlayınca, Said ağlama'ya başlamış. Adam onu güldürmek için getirtmiş mi ş onları. "Niye ağladın" demiş. Cübeyr "Bu kemanrn yayları diyorlar ki, biz bunun için yaratılmamıştık, bir zalimi eğlendirmek için yaratılmamıştık ama bizi gayemizin dışında kullanıyorlar diye inliyor da ben ona ağladım" demiş. Haccac demişki "senin boynunu vurup Cehenneme atacağım".Bu-nun üzerine Said demiş ki: Eğer Cehenneme atmak senin elinde olsaydı, sana ibadet ederdim. Cehenneme atmak Allah'ın elinde olduğu için O'na ibadet ediyorum. Sen beni Cehenneme atamazsın vurun demiş, yönünü kıbleye dönmüş."Ben yönümü yeri göğü yaratan Rabbime yönelttim"[228] âyetini okumuş.
. Bu defa Haccac, bunun sırtını kıbleye getirin demiş. Sırtı kıbleye yönü kuzey tarafa gelmiş. O zaman da Bakara sûresinin 115. âyetini okumuş.
"Nereye yönelirseniz yÖneliniz Allah o taraftadır."
Demişki yüz üstü yere yatırın. Yüz üstü yatınhnca da şu âyet-i kerîmeyi okumuş; Sizi topraktan yarattık, yine oraya döndürecek ve sizi tekrar oradan çıkaracağız. (Taha: 55) Ve o esnada da boynunu koparmışlar. O anda kanı fışkırmış ve fışkıran kanı Haccacın üzerine gelmiş. Öyle bir korkmuşki altı ay yatakta yatmış ve ölmüş. İstiska hastalığına yakalandı deniliyor. Yani suyu çok içme hastalığı Suyu o kadar içiyorda yine doymuyor, içe içe içe karnı patladı ve yarıldı. Geberdi gitti.diyor tarihçiler.
Ne tarafa yönelirsek Allah'ı o tarafta buluruz biz. Fıkıh kitaplarımızda şöyle der. Karanlık bir gecedesiniz veya bilmediğiniz bir vadidesiniz. Güneş yok yıldızlar yok. Kıbleyi tayin edemiyorsunuz. Ne tarafa namaz kılacaksınız? Kalbiniz hangi tarafa fazlaca kanaat getirmişse o tarafa kılıyorsunuz. Sabahleyin bir de baktınız ki, tam aksi istikamete kılmışsınız. Namazınız caizdir.[229]
(116) "(O zalimler): "Allah çocuk edindi" dediler. O (bu tür noksanlardan) münezzehdir. Bilakis gökler de ve yerdekiler de Onundur. Hepsi Ona itaat eder."
Yani Allah (c.c.) kendisine oğul edinmemiştir. Değil öyle, yerde ve gökte her ne varsa O'na aittir, O'nundur. Oğullar O'nundur, analar O'nundur, çocuklar O'nundur, babalar O'nundur. Denizler O'nundur, yıldızlar O'nundur, çiçekler O'nundur, böcekler O'nundur. Yani yeryüzündeki bütün oğullar, analar, babalar O'nun olunca bunlar içerisinden birini kendine oğul edinmesine ne gerek var. Zaten hepsi O'nun. Yaratılmışın tamamini O yaratmıştır. Burada şu hatıra gelir: Peki kâfirler de Allah'a itaat ederler mi? Kâfirlerin gözü de, kalbi de, sinirleri de, saçları da, başları-da bütün vücudu aslında Allah'a itaat etmektedir. Çünkü vücudunda cereyan eden Allah'ın tabii kanunudur. Orada itaat var. Onun isyanı, iradesini kötüye kullanmasıdır. İradesiyle Allah'ı kabul etmesi gerekirken, reddetmekte veya inkâr etmektedir. Günaha girdiği kâfir olduğu oradandır. Yoksa inkarcı insanın bile vücudundaki hücreleri, sinir sistemleri her şeyi Allah'ın koyduğu kurallara göre hareket ettiğinden her şey O'na itaat etmektedir. Yalnız iradesi Allah'a isyan etmektedir.
Tevbe: 30 "Yahudiler, Uzeyir Allah'ın oğludur dediler. Hıristiyanlar da İsa Allah'ın oğludur dediler. İşte onların ağızlarıyla söyledikleri sözler bunlar,"Peki yeni bir söz mü söylüyorlar? değil. Daha önce kâfirlerin söylediğine benzer bir söz söylüyorlar bunlar.
Yani Yahudiler'den önce de, Hıristiyanlar'dan önce de tarih boyunca kâfirler kendilerine Allah'tan başka ilahlar edinmişler. Onları da Allah'a biraz daha yakın göstermeye çalışmışlar. Allah'ın oğludur demişler, veya arkadaşıdır demişler, veya bilmem başka bir şey söylemek suretiyle Allah'a şirk koşmaya kalkmışlardır.
Batı'da yüksek tahsilini bitirmiş, Türkiye'de Türkçe öğrenmek üzere gelmiş ve İstanbul Üniversitesinde Yabancı Diller Enstitüsü'nde veya Türkiyat Enstitüsü'nde Türkçe Öğrenmekte olan sekiz veya dokuz bayan, SultanAhmed'i gezmek istemişler. 0 arada Sultan Ahmet'te Emrullah hoca efendiyle görüşmek isterler. Emrullah hoca efendi de sen de hazır bulun diye rica etti. Beraber bulunduk. Alman mühendis bir bayan "hepimiz bir Allah'a inanıyoruz" dedi. Ben de: "Siz üç Allah'a inanıyorsunuz" dedim. "Hâşâ hâşa estağfirullah" diyor bana. Bizde bir tek Allah'a inanıyoruz. "Ama okuduğunuz İncil'de İsa (a.s.) için Allah'ın oğludur diyor. Hz. İsa'nın Allah'ın oğlu olduğuna sen inanmıyor musun yoksa? dedim. İnanıyonım. İsa Allah'ın oğludur dedi.
Oğullar da bir gün büyüye büyüye baba olurlar. Yani ilah olurlar. Olur mu öyle şey? O günden bugüne kadar Allah niye bir tane daha oğul edinmemiş te yalnız İsa ile yetinmiş. Olur mu bu, mantıken olmaması gerekir dedik. Anlatması güç, anlatması güç dedi geçti.
Tarih boyunca niye oğul edindiler? Çünkü oğul babaya biraz daha yakın olması hasebiyle, kendi ilahlarının yüceltilmesi için böyle söyledikleri ifade edilir. Yani kendileri İsa (a.s.)'ı, Yahudiler de Uzeyir (a.s.)'ı yüceltmek için, ilahlaştırmak için Allah'ın oğlu demek yoluna gitmişlerdir. Ama biz, hergün namazımızda özellikle "Ettehiyyâtü"nün sonunda namazın dışında da Eşhedü enne Muhammeden abdühü ve Rasulühü diyoruz. "Biz şahitlik ederiz ki, Muhammed Allah'ın kuludur ve de Rasûîüdür". Yani iîahlaştırmıyoruz. Bilakis o da bir kuldur diyoruz.
"Deki, onlara Ben de sizin gibi bir insanım."[230]
Yani Peygamber Efendimiz (a.s.v.) o günün Mekke'li ve Medine'li müşriklerine ve Müslümanlarına, bu günün Müslüman ve müşriklerine diyor ki, Ben de sizin gibi bir insanım. Ancak sizden farklı olan tarafım, "Bana vahyolunuyor." Yani Allah'tan Bana vahiy geliyor. Yoksa Ben de sizin gibi bir insanım. Yine Ben sizin aranızda yaşadım, Benim geçmişimi biliyorsunuz. Allah Beni peygamber olarak seçmiş bu âyetleri vahyediyor diyor. Allah (c.c.):
Peygamber Efendimiz (a.s.v.)'a Allah (c.c.) öyle demesini istiyor. Ve biz de Allah'ı evlat edinmekten tenzih ederiz. Buna ihtiyaç yok. Çünkü yerde ve gökte ne varsa Onundur. Ve her şey O'na itaat etmektedir. O Allah (c.c.)[231]
(117) "Göklerin ve yerin yaratıcısıdır. O, bir işe hükmetti mi, O'nun için yalnızca "Ol" der, o da oluverir."
Yeri ve göğü önceden bir modeli örneği olmadan en güzel şekilde yaratandır. el-Bedi1 örneği olmadan, modeli olmadan yaratan Allah (c.c.) mânâsına geliyor. Yeri ve göğü daha Önce bir benzeri görülmeden en güzel şekliyle yaratandır. Bir işe hükmettiği zaman, ona ancak ol der, o da oluverir buyuruluyor. Kainatın yaratılışı, yerin ve göğün yaratılışı konusunda Aîlah (c.c.)'nün "kün" emriyle bu kainatın oluşuverdiğini bu âyet-i kerîmede ve buna benzer bir çok âyet-i kerîmede Allah (c.c.) haber veriyor
"Bir şeyin olmasını istediğinde 'Ol' der, o da oluverir"[232] buyuruluyor.
Günümüzde de araştırmacılarımız; şu şundan olmuştur, bu bundan olmuştur. Şunun oluşmasına sebep budur. Bunun oluşmasına sebep şudur diye gidiyor gidiyor. Bir yere varıp bir çıkmaz sokağa girip orada kalıyor neticede. Bundan ötesine aklım ermez diyor. Onun ötesine de varacak insanlar vardır beîki.Yani sonunda (kün) emrinin gereğiyle bu kainatın oluştuğunu insanoğlu belki görür, belki görmeyebilir, ama biz görmeden de iman ediyoruz ki, bütün kainat Allah (cc.)'nün (ol) demesiyle oluvermiştir. Çünkü yer yüzünde en akıllımız yani yaratıkların en akıllısı insanoğludur ve bu insanoğlu da mevcut olmayan bir şeyi bugüne kadar yaratmamıştır. Olanları bir araya getirmek suretiyle yeni başka şeyler meydana getirmişlerdir ama olanlardan yararlanarak meydana getirmişlerdir. Olmayan bir şey sonradan yaratılmamıştır.[233]
(118) "Bilgisizler: "Allah bizimle konuşsa veya bize bir âyet getirseydi ya" dedi. Onlardan öncekiler de işte böyle tıpkı onların dediği gibi demişti. Kalpleri birbirine benzedi. Kesinlikle insanlar için biz âyetleri apaçık gösterdik."
Cahil, bilgisiz kişiler bilmeyen kişiler dediler ki, Allah bizimle konuşmalı değilmiy di? Yani Allah bizim karşımıza geçse dese ki bu Allah'm Rasûlüdür. Bu gönderdiğim kitap Bendendir dese olmaz mıydı? Veya bize bir âyet getirseydi, mucize getirseydi ya, diyorlar. Bunu diyenler cahiller diyor Allah (c.c). Bilmeyen kişiler böyle derler; ama aklı başında olan biraz bilinci yerinde olan kişiler böyle demezler. Düşünürler: Bu Muhammed bizim aramızda 40 sene yaşadı. Beraber gezdik, beraber oyun oynadık, beraber davar güttük, koyun güttük bu adamla. Bunun gördüğüyle bizim gördüğümüz aynı, duyduğuyla bizim duyduğumuz aynı, aynı havayı teneffüs ettik biz. Ama kırkından sonra öyle şeyler söylüyor ki, biz söyliyemiyoruz. Öyle hareketler yapıyor ki, biz yapamıyoruz. Öyle ise bu bizden farklıdır, demesi gerekirken, Allah bizimle konuşsaydı ya veya bir mucize getirseydi ya diyorlar Allah (c.c.) Ondan öncekilerde bunların söylediğinin aynısını söylediler buyuruyor. Daha önce geçen insanlar da buna benzer söz söylemişler. Mesela yukarıda Bakara sûresinin 55. âyet-i kerîmesinde geçmişti. Tefsirini yapmıştık. Allah'ı apaçık şöyle şu gözlerimizle görmeden biz Allah'a iman etmeyiz veya Hz. Musa'ya Allah'ı bize göster diye ısrar etmişlerdi veya bir başkası çıkmış;
"Şöyle yeryüzünden ırmaklar akıtmadığın müddetçe biz sana iman etmeyiz."[234] Yani şu kuru vadiden ırmak akıt öyle iman edelim demişler. Bir başka grupta yukarda geçti. Hz. Musa (a.s.) ile Tih Sahrasına gittikleri halde orada susuzluktan yanarken Musa (a.s.)'ın onlara kayadan su çıkardığını gördükleri halde, yine de iman etmiyenlerdi.
Hıristiyanlar da Hz. İsa'ya şöyle diyorlardı.
"Allah'ın, bize gök yüzünden spfra indirmeye acaba gücü yeter mi?" (Maide:112)
Allah yeryüzünde sofra verirken onu görmeyen insan, gökyüzünden inince görecek mi acaba? Bu kara topraktan sari buğdayı çıkaran ve bize ekmek yapıveren Allah (c.c.) o,kara topraktan beyaz çiçeği yaratan ve bize veren Allah (c.c.) bu tabiat sofrasını öküz gözüyleki aslında bu söz öküze hakaret olur-görenlere gökyüzünden sofra inse bile, iman etmiyecek olanlar yine iman etmezler.
Yukarıda bir söz söylemiştik. Bu günün kâfiri yani şu anda 1990 yılında Batı'da veya doğuda bir feylesof yetişmiş şöyle şöyle diyormuş. Bir felsefî akım geliştiriyormuş, deseler diyorum, adamın söyledikleri de bir kitap haline getirilse, güzel söyledikleri olabilir, her kâfir illâ kötü söz soyliyecek, söyledikleri hep yanlış olacak diye bir kaide yok. Peygamber Efendimiz (a.s.v.), cahiliyye dönemi şairlerinden bir şairin şiirini dinlemiş. "Allah'dan başka her şey batıldır yani yok olup gidecektir" diye bir şiir. Bunu duyunca Peygamber Efendimiz (a.s.v.) demiş ki, bu söz her ne kadar bu şairin şiirinde söylenmiş söz ise de, geçmiş peygamberlerden bir peygamber sözüdür. Yani kâfirin ağzından çıkmış ama bir peygamberin sözü ona kadar gelmiş, o da onu nakletmektedir diyor Efendimiz (a.s.v.)
Şimdi bir kâfir de çok güzel bir söz söylese biz onun yerini Kur'ân-ı Kerîm'de Allah'ın kelâmı olarak veya bir peygamberin sözü olarak yerini bulabiliriz. Eğer söylediği kötü bir söz ise onun da yerini bulabiliriz. Ya firavun söylemiştir, ya şeytan söylemiştir, ya Nemrut söylemiştir veya öylesine bir kâfir, ya Yahudiler veya hatta Hıristiyanlar söylemişlerdir. "Yani söylenmedik söz kalmadı" derler ya işte öyle bir şey,
Allah (c.c.) da burada bunların durumuna dikkat çekiyor. Bunların söyledikleri yeni değil. Daha öncekiler de böyle söz söylemişti. Bunların kalpleri birbirine benzer diyor. Yani bin sene evvel yaşayan bir kâfirin kalbiyle, bin sene sonra gelmiş, aynı sözleri söyliyen kâfirin kalbi birbirine benzer diyor. Hani Allah'ı görmeden iman etmeyiz diyen. Yahudi kâfirinin kalbiyle, günümüzde ben laboratuvarda inceleyemediğim şeye iman etmem diyen kâfirin kalbi aynıdır.
"işte ağızlarıyla söyledikleri söz bu"[235] Bu Yahudi ve Hı-ristiyanlar'ın şirk kokusu olan mahza şirk olan bu sözleri daha önceki kâfirlerin sözlerine benziyor diyor. Yani Yahudiler'den önce de kâfir olanların söylediği sözü Yahudiler tekrarlamış, Yahudiler'in tekrarladığı bu sözü de günümüzde bir iki kâfir, ben görmediğime inanmam demek suretiyle tekrarlanmasına devam ediyor. Allah (c.c.) de onların kalpleri birbirine benzer diyor.
Buradan şunu anliyoruz: Bize çocukluğumuzdan beri bazı büyüklerimiz, aman ha filan kâfirle mücadele verebilmek için onların kitaplarını okuyun derlerdi. Hiç Kur'ân okumaya sıra gelmezdi. Kur'ân veya Hadis-i .Şerif okumaya sıra gelmezdi de, o günlerde Türkiye'de Türkçe yayınlanmış bütün' imansız kitapları gözden geçirdik, okuduk. Ne kadar varsa, belki imansız kesim bu kadar okumadı. Biz onların kitaplarını okuduk. Ama Kur'ân ve sünnete sıra gelmemişti. Halbuki şimdi anlıyorum ki, Kur'ân-ı Kerîmi okusaydık, çok iyi de anlamış olsaydık, onların ne söyleyebileceğini tahmin ederdik. Kâfirin söyleyebileceği şunlardır. Çünkü onların kalpleri birbirine benzer. Dilleriyle söyledikleri de kalplerinin tercümanıdır zaten. Kalplerinde olanı dilleri tercüman olarak söyliyecektir, ve şunları söyleyecektir diyebilirdik. Yakın sahibi olan yani bütün edindiği ilimleri, bilgileri bir delille elde eden kişiler için âyetlerimizi böylece açıkladık diyor Allah (c.c).
Her konuştuğu, her söylediği, her iman ettiği konuda bir delili olan kişilere yakin sahibi deniliyor. O tür kişilere de biz âyetlerimizi açıkladık diyor Allah (c.c). Yani iyi insanların söylediklerini ve davranışlarını öğrenmek isteyenlere Allah'ın âyetleriyle açıklanmıştır onların durumu. Kötü insanların düşünceleri, davranışlarını öğrenmek istiyorsanız buyurun yine Kur'ân-i Kerîm'de o tür insanların sözleri ve davranışları, düşünceleri açıklanmıştır.[236]
(119) Şüphesiz Biz Sen'i müjdeci ve korkutucu olarak Hak (Kur'ân)'la gönderdik. Ve Sen Cehennemliklerden sorumlu değilsin.
Biz Sen'i Hak ile gönderdik. Hak, Cenab-ı Allah'ın bir ismidir. Hak, Kur'ân-ı Kerîm'in ismidir. Hak gerçek mânâsına doğru mânâsına gelir. Allah (cc.)'den bize gönderilen kanuna da Hak diyoruz. Çünkü hak olan Allah (cc.)'den geldiği için hakdır. Çoğulu da Hukuktur. Hani hukuk fakültesi diyoruz. Hak kelimesinin çoğuludur Hukuk.
Hak, Hak olan Cenab-ı Allah'dan gelirse hak olur, hukuk olur. Yoksa bunu insan belirlemeye kalkarsa o, hak veya hukuk olmaz. Çünkü insanın kendisi hak değildir. Kendisi hak olmayandan, hak türemez, gelmez. İnsanoğlunun geçmişi ve sonu vardır. Evveli ve Sonu vardır. Belirli zaman içerisinde yaşar, belirli düşüncelerin etkisi altında kalır. Her an da düşüncesini değiştirebilir. Onun içindir ki, kendisi hak olmayanın söylediği hak ve hukuk olamaz. İnsanları bağlamaz, ama Hak olan Allah (c.c.) indirdiği kitap, Haktır, Hukuktur. Peygamber Efendimiz'e (a.s.v.) de "Biz seni Hak ile gönderdik, mü'minleri Cennetle müjdelemek, kâfirleri de sakındırmak, Cehennemden sakındırmak üzere. Sen cehennem halkından sorumlu değilsin."
Yani bu insanlar niye Cehenneme gittiler diye yarın öbür dünyada Sana sormıyacağız. Ama Sen görevini yerine getireceksin.Mü'minlere hep müjde vereceksin; Ve aynı zamanda nezirsin de, Cehennemden sakındıracaksın. Mü'minine, kâfirine Cenneti göstereceksin, o tarafa yönelteceksin. Ama geriye kaldıkları takdirde Cehenneme de düşürülü verillceklerini haber vereceksin.
Yani Allah'ın koyduğu sınırlar içinde yaşandığı takdirde Cennete gidileceğini, dünyada devlete, ankette Cennete varılacağını, bu sınırlara riayet etmeyip telaşlananların Cehenneme yuvarlanacaklarını duyurmakla görevlisin. Yoksa; onlar üzerine musallat biri değilsin,[237]
Onlar üzerinde dine zorlayıcı da de$ilsin.Dinde zorlama yoktur.[238]
Yani tabancayı alıp insanların kafasına tutup iman et demek yoktur. Çünkü iman denen şey gönül işidir. İnsan tabancanın altında iman ettim diyebilir. Ama tabanca üzerinden çekilince, evine gidince, yalnız kalınca iman etmedim der. Onun için imansızı tabancayla imanlı yapmak zordur. Zor değil imkânsızdır. İmanlıyı imansız yapmak, imansızı da imanlı yapmak mümkün değildir.
Bilindiği gibi Ammar b. Yaser'i, anası ile babasını, gözünün önünde işkence ederek şehit etmişler. Ammar b. Yaserde kafirlere pekiyi sizin dediğiniz gibi olsun demiş. Peygamber Efendimiz'in yanma ağlıyarak gelmiş ve Peygamber Efendimiz "O sözü söylediğinde kalbin nasıldı" diye sormuş. "Kalbim imanla dopdoluydu Ya Resûîellah" demiştir. Peygamber Efendimiz de tekrar sana aynı şeyi, işkenceyi yaparlarsa sen de o sözü söyleyiver demiştir.
Yani zorla imana getirilmez. Zorla da küfre döndürülmez. O bir gönül işidir. Sevgi de Öyledir. Zorla bir insanı sevemezsin. Kendinizi zorlaşanız da yapamazsınız. Başkası zoriasa da yapılmaz bu iş. O bir gönül işidir.
Burada Sen Cehennem halkından sorumlu değilsin diyor Peygamber Efendimiz'e Biz de; bu insanlardan sorumlu değiliz diyemeyiz. Beşîr ve Nezirlık görevini yaparsak o zaman diyebiliriz. Yani biz dilimizin ve gücümüzün yettiği kadar görevimizi yerine getirirsek, bu insanların en yetkilisinden en yetkisizine kadar herkesin evine, dairesine, bürosuna, dükkânına, iş yerine, kışlasına kadar gidip Beşirlik görevini yani Allah (c.c.)'nün dünyada devlet vadettiğini, ahirette Cennet vadettiğini, iman edildiği takdirde bunları vereceğini bu insanlara duyurursak...
Yok eğer Allah'a iman etmediğimiz takdirde hem bu dünyada zillet hem de ahirette Cehennem olduğunu söylersek, münasip bir dille Allah'ın kelâmım anlatırsak "ya Rabbi benim gücüm bu kadar. Bana verdiğin gücü ben yerine getirdim, kullandım" diyebilirsek, o zaman bu insanların isyanda diretmeleri ve inat etmelerinden dolayı da hesaba çekilmeyiz. Ama canım bilmiyorlar mı diyorlar. Evet bazı arkadaşlarımız diyor ki, canım bilmiyor mu?
Arkadaşlar! Biz de bir çok bildiğimizi başkalarının teşvikiyle yaparız. Başkası teşvik etmezse yapmayız. Biliyoruz ama yapmıyoruz. Fakat bir başkası hadi Ahmed'im, Mehmed'irn, Velim, Ali'rn şöyle yapalım deyince yapıyoruz. O demezse yapmıyoruz. Ama yapılması gerektiğini biliyoruz. Yani insanlar mutlak surette bir başkası tarafından, bir yakım tarafından teşvik edilmeyi beklerler. Onun için biz de bu dini başka insanlara duyuracağız. Onların yanına kadar gideceğiz ve meseleyi tekrar, yeniden anlatacağız. Bildiği meseleyi bir başka yönüyle anlatma tarafına gideceğiz.[239]
(120) Sen onların dinine uymadıkça, ne Yahudiler ne de Hıristiyanlar asla Send'en hoşnut olmazlar. Deki: "Gerçekten doğru yol, Allah'ın yoludur." Sana gelen bu ilimden sonra onların arzularına uyarsan, Sana Allah'dan ne bir dost ne de bir yardımcı vardır.
Allah (c.c.) bugün müslümanların dünya genelindeki müslümanlann özellikle Türkiye'deki müslümanlann bir yanılgısına 1400 sene evvelinden cevap veriyor ve doğrusunu bildiriyor bize.
Allah (c.c.) Yahudiler ve Hıristiyanlar, siz onların dinine girmedikçe yani Yahudi ve Hıristiyan olmadığınız müddetçe asla sizden hoşlanmazlar diyor. 70-80 seneden beri biz de sizin gibi olduk, bak sizin gibi giydik, sizin gibi yazıyoruz. Yazıyı eskiden sağdan sola doğru yazardık. Sizin hatırınıza soldan sağa doğru yazmaya başladık. Eskiden tepeden tırnağa giyinirdik, sizin hatırınıza altıda üstüde kaldmverdik, cıbıldak dolaşmaya başladık. Sizin gibi içiyoruz, sizin gibi düşünüyoruz, sizin gibi geziyoruz dedik, adam "yo dedi". Niye yo? dedi. "Yahudi olmadınız, Hıristiyan olmadınız" diyor.
Allah (c.c.) kesinlikle bize bildiriyor.
Yahudiler ve Hıristiyanların dinlerine girmediğiniz müddetçe onlar sizden hoşnut olmayacaklardır. Razı olmayacaklardır. Biz bir yol arıyoruz. Daha önce NATO'ya girmişiz. Topyekün Müslümanlar girmedi de yukardaki adamlar girmişler. Yani kendi kendilerine gelin güvey olmuşlar. Yoksa bu halka hiç sorulmamış girelim mi diye. Bir yol aranıyor. NATO yolu denmiş. Birleşmiş Milletler denmiş. Şimdi de AT yolu deniliyor. Yani buraya girerseniz kurtulursunuz diyorlar.
Allah (c.c.) de diyor ki, Yahudiler ve Hıristiyanların dinine girmezseniz onlar sizden razı olmazlar. Deki gerçek yol Allah'ın yoludur. Yani AT'ın yolu değil, putun yolu değil, Allah'ın yoludur. Kendinize yol mu arıyorsunuz? Buyurun gerçek yol Allah'ın yoludur. Sana bu ilim geldikten sonra da Sen onların nevasına uyarsan yani kendi akıllarından yazdıkları kanunlara tabi olursan, Allah tarafından Sana bir dost da yoktur, bir yardımcı da.yoktur diyor. Ahiret için söylenmiş âyetler değil bunlar. Bu dünya içinde geçerli âyetlerdir. Ahiret için de geçerlidir. Allah'ın yolu bu tarafta dururken, Allah'ın yolu işte burda. Öbür tarafta da AT'ın veya putun yolu var. Eğer sen o ATın veya putun yoluna tabi olursan, bu ilim de yani Kur'ân'da sana verildikten sonra uyarsan, o zaman Allah'ın yardımı senin üzerinden kalkar. Ve öyle de olmuş. Biz Allah'ın Kitabına tabi olmayı bırakıp, başkalarının kitabına tabi olmaya başladığımızdan bugüne kadar hâlâ belimizi doğrultamarnışız. Değil öyle gelişmiş ülkeler arasında sayılmak, "gelişmekte olan ülkelerde de hatır için söylüyorlar. Onurumuzu kırmamak için söylüyorlar. Daha da bu yolda belimizi doğrultmamız mümkün değil. Hani birisi önde gider, birisi de onu taklit ederse, takip ederse, takip etmeyi Türkçe'kullamyoruz.Takip aslında Arapça bir kelimedir. Takip, adamın ökçesinin bastığı yere basarak gitmektir. Eğer takip edecek olursanız o adamı hayat boyu geçmeniz mümkün değildir. Yani önünüzdeki birinin izini takip edeceksiniz, o adamı geçmeniz mümkün değildir. Çünkü adamın izine gözünü alıştırmışsın, o iz olduğu müddetçe gideceksin. Baktın ki, adam durmuş, sen de duruyorsun. Vardır bir hikmeti diyor. O duruyor sen duruyorsun, o yürüyor sen de yürüyorsun.
Hani buna misal olarak şunu verirler. Bir zamanlar denizlerde hakim olan Portekizlilermiş. Adamların kalyonlanyla önlerine çıkanları ezip gidiyorlarmış denizlerde.
O gün için Osmanlı'nın sultanına da efendim biz de kalyon yapalım demişler. Demiş ki, kalyonu yaparsak onları takip etmiş oluruz. Ve onları hayatta geçemeyiz. Biz de kendimize has gemi icat edelim, demişler. Kadırgaları icat etmişler. Ve kadırgalarla kalyonlar Akdeniz'de çarpışınca kadırgalar, kalyonlara galip gelmiş. Ondan sonra da gemicilik sanayiinde de birinci sırayı almışlar. Eğer bir kalyon yapmaya kalksalardı bitmişti. Portekizliler bir başka modelini yapacaklardı, bunlar da o modeli alacaklardı. Ondan sonra onlar bir modele gideceklerdi, bunlar onu takip edeceklerdi ve ömür böylece zillet içerisinde geçmiş olacaktı.
Koşuda adamlar rekor kırmaya koşarken birbirlerini takip etmiyorlar. Hepsi ben öne geçeyim diye çalışıyor ve içlerinden bir tanesi de kazanıyor tabiki.
Allah (c.c.) burada takip etmeyi tabi olmak kelimesiyle ifade ediyor. Eğer onlara tâbi olmuş olsaydın o zaman Allah da senden yardımını, kesiverirdi, diyor. Yol arıyorsan Allah'ın yoludur.[240]
(121) Kendilerine kitap verdiğimiz kimseler,"onu hakkını vererek okurlar. İşte onlardır ona iman edenler. Kim ona küfrederse, onlar zarara uğrayanların tâ kendisidir.
Bunun tefsirinde İbni Abbas (r.a.) diyorki: "Maharici Hurafa riayet ederek" yani harflerin hakkını vererek, mânâsını anlayarak, anladığı mânâ ile amel ederek" diye anlatmışlar. Yani hakkıyla Kur'ân okumak denilince hatıra bu gelmelidir. Hani bazı arkadaşlarımız okuyorlar, hakikaten güzel de okuyorlar, hayran da oluyoruz. Belki biz sesinin güzelliğine hayran oluyoruz. Ne güzel okudu yahu filan diyoruz. Benim çok sevdiğim bir arkadaşım Kur'ân okumaya yeni başlamıştı. Elif-Ba'dan başlamıştı. Şimdi Kur'ân'ı baştan sona her hangi bir âyetini okusanız şunu kas-dediyor diyebiliyor. Arapça bilmiyor da, bu âyette şu anlatılıyor diyor. Yani tefsirinden ve mealinden o kadar çalışmış ki, bu âyet şunu kasdediyor diyebiliyor.
O arkadaş diyor ki; Camide cemaatla namaz kılıyoruz. İmam efendi namazda yani cehri olan namazlarda akşam, yatsı ve sabah namazlarında okuduktan sonra yani namaz kılındıktan sonra diyordum ki, hocam teşekkür ederim. Bugün şöyle bir mesaj verdiniz cemaata diyorum. Hoca vallahi ben okuduğumun anlamını bilmiyorum diyormuş. Bu okumak değildir. Yani hakkıyla okumak değildir. Okumaktır da hakkıyla okumak değildir. Hakkıyla okumak biraz önce dediğimiz gibi harflerinin hakkını vererek, mânâsını bilerek bildiği mânâ ile amel ederek okumaktır. Bildiği mânâ ile amel etmeyen adamın hali çok afedersiniz, benzetmesi belki biraz hoş değil ama, çocuğa evlilik hakkında bilgi veriyorsunuz, kitap okutuyorsunuz, bilgi veriyorsunuz, sonra da dünyanın en güzel kızıyla çikolatayı yanyana koydunuzmu, çocuk 7-8 yaşında olduğu için çikolatayı alıp geçip gidiyor. Oğlum gelini al kızı al, hayır çikolatayı alıyor. Çünkü anlamıyor, yani öğrendiğini tatbik edecek kıvama gelmemiş çocuk. Burada da adam mânâsını bilir. Âyet-i kerîmeyi baştan sona kadar anlar, ama amel etmemişse bu adam baliğ olmamış demektir. Şeyh Sadiyi Şirazi'ye sormuşlar, "Efendim insanın baliğ olma yaşı kaçtır?" demişler, "Fakihlere sorarsanız fıkıh kitaplarında erkek ihtilam olursa, kadın da âdet görürse akıl baliğ olmuş diye yazar. Ama bana göre bir adam kârıyla zararını bilemezse, küfürle imanın arasım fark edemezse kırkına da gelse o adam akıl baliğ olmamış demektir" diyor.
Akıl baliğ olmamış bu insanlara mânâsını anlamadan okuyanlar, mânâsını bilip te amel etmeyenler, bir yerde akıl baliğ olmamış insanlardır. Yani o zevkten tatmamış insanlardır. Hakkıyla okuyanlar, işte onlardır iman edenler. Hakkıyla okuyanlardır gerçekten iman edenler. Kim de onu inkâr ederse, küfrederse, hüsrana uğrayanlar da işte onlardır, zarara girenler işte onlardır diyor Allah (c.c).
Bu konuda başka âyet-i kerîmeler de var. Yani hakkıyla okuyanlar, okumayanlar konusunda. Ehli kitaptan Allah'ın Kitabı olan Tevrat'ı, Allah'ın Kitabı İncil'i hakkıyla okuyan insanlar vardır.Kasas: 52, 53,54[241]
(122) Ey İsrailoğullan, size verdiğim nimetimi ve sizi âlemlere üstün kıldığımı hatırlayın.Tevrata sarıldıkları oranda yücelmişier! Tevrat'tan uzaklaştıkça alçalmışlar.[242]
(123) Hiç bir kimsenin hiç bir kimse adma ödeme yapamayacağı, hiç bir kimseden fidye kabul edilmeyeceği ve hiç bir kimseden de şefaat kabul edilmeyeceği o günden sakının.
Aracı da geçerli değil orada. Kâfirler için bir kere aracı hiç yoktur. Şeafaat da yoktur onlara. Kâfirlere şefaat yoktur. Onlara yardım da olunmaz. Yani melekler yardım etmez, insanlar da yardım etmez.
Onun kazancı da, malı da, askerî gücü de, ekonomik gücü de fayda vermemiştir diye Tebbet Sûresinde okuyoruz.[243]
(124) Hani İbrahim'i, Rabbi birtakım kelimelerle imtihan etmişti de o da bunları tam olarak yerine getirince "Allah da:" Ben Seni bütün insanlara imam (lider, reis) yapacağım" demişti. (İbrahim) "Soyumdan da" deyince (Allah) "zalimler Benim ahdime (imamlığa) erişemez" demişti.
Rabbi İbrahim'i bazı kelimelerle imtihan etti. İbrahim de o imtihanda başarılı oldu, tamamladı. Yani Allah (cc.)'ın emrettiklerini yerine getirdi, yasaklarından kaçındı. Böylelikle imtihanda da başarılı oldu.
Başarılı olunca O'na bir şahadetname verilmelidir, mükâfat verilmelidir. Allah (c.c.) de diyor ki, İbrahim (a.s.)'a "Ben Seni insanlara imam kılıyorum" . Peygamber yerine burada imam kelimesini kullanmış Allah (c.c). Kendisine uyulan kişi demektir. Peygamberlerin hepsi imamdırlar. Ama bugün imamlığı, imameti suğra ve imameti kübra diye' ikiye ayırıyoruz. Asıl imamlık, imameti kübra dediğimiz şey, bu devlet başkanlığı için kullanılıyor. İmamet suğra mahallede cami imamına, camide cemaatın önüne kim geçiyorsa o imama denir. Dört rekatlı, üç rekatlı veya iki rekatlı namazda kişilerin önüne geçmesi ve insanların da ona uyması nedeniyle ona da imam denilmiştir ama, Kur'ân-ı Kerîm'de imam denildiğinde kasdedilen devlet başkanı ve peygamberler kasd edilir. Bir de küfrün önderlerine.imam deniliyor. Kendilerine uyulan kişi olmaları nedeniyle küfrün Önderleri için Allah (c.c.) imam kelimesini kullanıyor.
Ben seni insanlara imam kılacağım. Yani peygamber ve devlet başkanı kılacağım. Demekki insanların devleti ele geçirmeleri için Allah (c.c.)'nün kelimelerini yerine getirmeleri gerekiyor. İbrahim (a.s.) bazı emirleri alıyor, bazı yasaklan alıyor, emirlere ve yasaklara riayet ediyor. Yani Allah (c.c.)ın tam yönlendirdiği bir insan oluyor. Ve Allah (c.c.) de Onu imam kılıyor. Öyle deyince, İbrahim (a.s.) da, Ya Rabbi Benim neslimden gelenleri de imam kıl, devlet başkanı ve peygamber kıl diye dua ediyor. Allah (c.c.) de buyuruyor ki, Benim bu ahdim bu sözüm zalimlere ulaşmaz. Yani bu imamlık makamına zalimler geçemez.
Peygamberlik makamına zaten zalim insan geçemez. Ama biz imam kelimesini devlet başkanlığı olarak alacak olursak yine aynı şekilde "zalimler bu makama nail olamazlar" deyince o zaman şu hatıra gelir: Bugün yeryüzündeki bütün devlet başkanları acaba adiller de, biz mi farkında değiliz? Adamlar devlet başkanı olmuşlar...! Tarih hiç şunu yazmamış: Adil bir topluluğun başına tarih boyunca zalim bir devlet başkam hiç gelmemiş. Tarih kaydetmemiş. Zorla da gelmemiş yani zorla dahi olsa adil bir topluluğun başına zalim bir devlet başkan gelememiş. Gelemezki. Eğer biz topyekün adil, dürüst insanlar olsak, birbirimize de tutkun olsak, şurada bir insan ne kadar güçlü olursa olsun, bize hakim olamaz. Ama biz birbirimizle bağmtısız olacak olursak, bağlantısız olacak olursak, bana değmesin de ne yaparsa yapsın diyecek olursanız güçlü kuvvetli bir adam, yumruğu yerinde bileği yerinde bir adam, teker teker buradaki 300 kişiyi döver. Bin insan"Beni sokmayan yılan 1000 yıl yaşasın" diyorsa, belki en sonuncu olarak o sokulabilir ama sokulacaktır. Madem ki, bur-dadir, o da sokulacaktır. Fakat sıradan gidecektir. Bana değmiyor, bana değmiyor derken bir gün kendisine değecektir, âyeti kerîmede; Bir toplum kendini değiştirmedikçe Allah o toplumu değiştirmiyor.[244]
Evvela insanlar kendi kendilerini değiştiriyorlar. Sonra da Allah onları değiştiriyor. Yani insanlar içerisinde bozulma meydana gelince onların başına da bozulmuş bir insan çıkıveriyor.
Bir hadis-i şerifte de; "Nasılsanız Öyle idare olunursunuz" buyuruyor Peygamber Efendimiz (s.a.v.) (Keşfül-Hafa, Hakimden naklen).
Bir başka hadis-i şerifte de; "Sizin devlet başkanlarınız sizin amellerinizdir" diyor. (Keşfül-Hafa, Taberaniden naklen)
Amelleriniz toplanmış toplanmış şekillenmiş bir adam şekline bürünü vermiş diyor.[245]
(125) Hani Biz Beyt (Kâbe)'yi insanlar için sevap kazanma ve güvenlik yeri kılmıştık. "İbrahim'in makamından namaz kılacak yer edinin." İbrahim'le İsmail'e de "Beytimi (Kabe)'yi tavaf edenler, iti-kafa girenler, rüku ve secde edenler için temizleyin" diye emir vermiştik.
Hani biz Beyt'i, yani Kâbe-i Muazzama'yi yani Harem-i Şerifi, Mek-ke-i Mükerreme'deki mescidi, Beytullah'ı, insanların toplanma yeri ve emin yer olarak kılmıştık diyor Allah (c.c). İbrahim'in makamını musalla kılınız, namazgah kılınız. İbrahim'in makamında namaz kılınız mânâsına geliyor ki, hacca gidenler bilirler. Hemen Haceru'l-Esved'den başlayıp beş altı adım veya on adım gidildikten sonra orada cam ve tunçla kaplanmış bir şey vardır.- Onun içinde de bir taş vardır. Orası Makam-ı ibrahim diye bilinir. O taş rivayete göre, İbrahim (a.s.) Kâbe-i Muazzama'yı yaparken yukardaki taşları koyabilmek için ayağının altına koyduğu tas. Yani iskele yaptığı tas. Bina yaparken iskele kurarlar ya. Onu iskele olarak kullanmış.. O taştan bir parça orada teberrüken saklanmaktadır. El sürme falan doğru değildir. Hani bazı hacılarımız giderler o camın dışından filan el sürerler ama onlar doğru değildir.
Allah (c.c), İbrahim'in makamını musalla edininiz. Yani namazgah ediniz. Orada namazınızı kılınız diyor. Onun için tavafım bitiren insanlar, yani Kabe'yi 7 defa tavaf ettikten sonra Makam-ı İbrahim'in arka tarafında iki rekat namaz kılarlar.
Bu âyet-i kerîmeden bizim anladığımız şu', kabirlere, peygamberlerin izlerinin olduğu yerlere tapınmamak kaydıyla, peygamberlerin ve salih insanların oturduğu, kalktığı, tuttuğu yerler diğer yerlerden daha değerli kabul edilebilir. Ama tapınmamak kaydıyla. Bazıları tapınma durumuna getirmiştir. Eski kabirleri şunları bunları. Hatta hani dağda bir eşkıya bir eşkiyayı öldürmüş, üstüne de bir iki taş yığıvermiş, aradan yüz sene geçmiş o eşkıya halkın dilinde mübarek zat olmuş çıkmış. Ondan sonra çocuğu olmayanlar, köpeği yaşamayanlar bilmem ne etmiyenler. oraya gidiyorlar, çaput bağlıyorlar, kurban adıyorlar. Bunlar yanlış şeylerdir. Olmayacak şeylerdir. Ama bir peygamber diyelim ki, şuraya uğramıştır, oraya uğramak günah değildir. Buna misal olarak İbrahim (a.s.)'ın makamını kendinize namazgah edininiz âyet-i kerîmesi var. Hz. Aişe Validemizin evinde Peygamberimiz vefat etmiş ve oraya defnedilmiş, defnedildikten sonra da Hz. Aişe Validemiz aynı evde namazını kılmaya devam etmiş.
Türkiye dışında bir kısım insanlar " kabrin olduğu yerde namaz kılınmaz" diyorlar. Peygamber Efendimiz'in bulunduğu mescidde namaz kılıyoruz biz. Mescid-i Nebevi'de namaz kılıyoruz. Hz. Aişe Validemizin evine defnedilmiş ve Hz. Aişe Validemiz de o evde Efendimiz vefat ettikten sonra da namaz kılmıştır.
Sahabeden îtban b. Mâlik, bir gün Peygamber Efendimize gelmiş. Yâ Resûlellah, ne olur benim evime kadar gelsen, evimde bir namaz kıl-san da daha sonra ben namazımı orada kılsam. Yani senin namaz kıldığın yerde kılsam, diye ricada bulunmuş. Peygamber Efendimiz de onun evine kadar gitmiş, iki rekat namaz kılmış. Ondan sonra Itban b. Mâlik'te evinde nafile namaz kıldığında Efendimiz'in o oturduğu, namazını kıldığı yerde kılmaya devam etmiş. Bunu bize Buhari Kitabu't-Tatavvu yani nafile bölümünde, Müslim Mesacid bölümünde, İmam Ahmed b. Hanbel'in Müsnedin 5. cildin 449. sahifesinde, İbnü Mace de 754 nolu hadisinde bir çok hadiscimiz bu olayı bize haber vermiştir.
Buradan da anlıyoruz ki, salih insanların tuttuğu, yaptığı şeyler bazı insanların yaptığından değerli olur. Ancak onların zatından kaynaklanmıyor bu iş. Bu salih bir zattır, iyi bir insandır yaptığı iş Kur'ân ve Sünnet'e uygundur, uygun olması gerekir. Öyle ise ben de onu yapayım demek, sıradan bir insanın yaptığını yapmaktan iyidir. Ama burada da gaye Kur'ân ve Sünnet'tir.
Hani son zamanlarda eser yazanlardan bir tanesi diyor ki, benim kitaplarım sizi Kur'ân ve Sünnet'e yönelttiği gün, benim kitaplarımı okumayı bırakın. Yani benim kitaplarım Kur'ân ve Sünnet'e yöneltmek için yazılmış bir kitaptır. Onu s ağlayabilmiş sem benim kitaplarımı bırakın.
Yani insanlara değer verişimiz, Kur'ân ve Sünnet'e olan bağlılıkları ve hizmetleri oranındadır.
ibrahim ve ismail'e (a.s.) - İbrahim ve İsmail ki, baba oğuldurlar-. Şöyle emrettik, vasiyet ettik. Tavaf edenler ve daima ibadet edenler çokça rüku ve secde edenler için evimi temizleyin diye emrettik. İbrahim (a.s.) ile İsmail (a.s.)'a görev veriliyor. Kâbe-i Muazzama'yı önce putlardan temizlemekle, sonra kötü insanlardan temizlemekle, her türlü şirke giden yolları kapatmakla, bir de maddi pisliklerden yani insanların meydana getirdiği pisliklerden de temizlemekle görevlendirdiğini Allah (c.c.) bize haber veriyor. Yani her gün namazda yöneldiğimiz, hacda bizzat gördüğümüz Kâbe-i Muazzama, İbrahim ve İsmail (a.s.) tarafından ilk temizliği yapılmış, ibadet eden, tavaf eden, rüku ve secde edenler için temizlenmiştir.[246]
(126) Hani ibrahim: "Rabbim, burasını güvenli bir belde kıl. Ve halkından Allah'a ve Ahiret gününe inananları çeşitli ürünlerle rızadandır" demişti. (Allah'da) "Küfredeni dahi az bir zaman faydalandıracağım, sonra onu ateşin azabına uğramak zorunda bırakacağım. O ne kötü bir dönüştür" demişti.
Hani İbrahim şöyle dua etmişti. Ya Rabbi şurayı bir belde yap, yani burası bir yurt olsun. Sonra da bu yurdu her türlü bela ve musibetten emin kıl Ya Rabbi. Burayı her türlü tabii olan belâlardan hani gök yüzünden taşın yağması, kurbağanın yağması veya altından zelzelelerin olmasından emin kıl. Bir de düşman saldırılarından emin kıl Ya Rabbi diyor İbrahim (a.s.)- Allah'a ve Ahirete iman edenlere mıhlarını da bolca ver Ya Rabbi İbrahim (a.s.) bu cesareti nerden alıyor. Yukarda Rabbim "Benim bu ahdim, yani devlet başkanlığı, imamlık zalimlere verilmez" demişti.
İbrahim (a.s.) da duasında Ya Rabbi şurayı bir yurt yap. Evvela burası vatan olsun. Sonra burayı emniyette kıl. Sonra da Allah'a ve Ahirete iman eden vatandaşlarımı bol rızıklarla rızıklandır diyor. Rabbim de di-yorki: Ya şu iman etmiyen kâfirler, onları biz bu dünyada faydalandırırız. Sonra Cehenneme zorunlu olarak tıkarız. Orası ne kötü bir dönüştür. Yani bu dünyada rızık konusunda tnü'minle kâfir ayırımı yok Rabbim onlara da bir ağız yaratmışsa onlara da bu rızkı verecek, burun yaratmışsa bu havayı verecek.
Peki bu Kâbe-i Muazzama emniyette midir? Emin midir? Hz. Adem'den bu güne kadar, silah zoruyla Mekke talan edilememiştir. Hani en son olarak Peygamber Efendimiz'in dünyaya geldiği sene, Ebrehe o gün için Habeş İmparatorluğu'nun Yemen komutanı, en güçlü askerleriyle gelmiş ki, bugünün tankları yerine kullanılan fillerle gelmiş, ipleri bağlayıp bağlayıp Kâbe-i Muazzama'yı tahrip edecekler, taşlarını yerlerinden
oynatacaklar, bunun için gelmişler ama, Fil Sûresinde okuduğumuz gibi onlar da mağlup olmuşlardır.
Peygamber Efendimiz (a.s.v.), Mekke'yi feth ettiği gün, "Allah (c.c.) bir günün bir anında burayı benim için helal kıldı11 diyor. Yani geçici bir süre orada harbe müsade edilmiştir. Gerçi harpte olmamıştır. Zira Peygamber Efendimiz (s.a.v) Mekke'ye girmişler karşısındakiler mukavemet etmemişler, kan akmadan da Mekke'yi Mükerreme feth edilmiştir.
Peki bu şeytan taşlamada tünel faciasında ölenler; oradaki insanların özellikle yöneticilerinin gayret-i diniyyelerinin olmayışı birinci puandadır. Hacılarımız oraya giderler "aman ne emek verilmiş" filan derler ama başka şehirleri hiç görmezler, çünkü yöneticiler görmeye müsade etmezler. Hacca gidenlerimiz bilirler: Mekke ve Medine'nin dışında bir tek şehir göstermezler. Kat'iyyetle gidemezsiniz. Arabanızı sürseniz her şehrin çıkışında polis vardır. O ana yolun dışında başka hiç bir yola giremezsiniz. Ancak ticarî bir pasaportla buradan Riyad'a vize alabilirseniz o zaman gidersiniz. Ama görürsünüz ki, Riyad'a yapılan masrafın binde biri Mekke'ye yapılmamıştır. Harem-i Şerifin beş yüz metre etrafındaki evlerin mezbeleliğine, pisliğine, İstanbul'un bir çok mahallesinde rastlanmaz. Onun için orada çok büyük ihmal vardır. İhmalin neticesinde tünel faciasında beşbin müslüman birbirini kırmıştır. (Resmi rakam bin altıyüz idi). Bizzat içinde olan arkadaşım anlattı. Otuz otuziki senelik canciğer arkadaşım anlattı. "Olayın içinde beş saat kaldım diyor. Beş saat şu kolumu aşağıdan yukarıya çıkaramadım. Kimse gelmedi diyor. Hani kıyamette bin ayak bir ayak üzerinde olacak ya, orada oldu. Bin ayak bir ayağın üzerinde. Ayakta ölündü ve böyle kalındı. Adam düşemedi de öldü. Beş saat böyle ayakta durdu öldü diyor. Düşemez mümkün değil diyor. Bir tane zenci gördüm diyor. Milletin üzerine çıkmayı başarmış nasıl başardıysa, kafamızın üzerinden geçti gitti diyor. Ama o kötü bir iş yapmıyor yani çıkmayı nasıl baş.armışşa başarmış. Ayağı yere değmeden yürüyüp gitti adam. Sıkışıklığı anlatmak için söylüyorum dedi. Ter göğsümüzden aşağı sıkışık olduğu için akamadı da yığıldı yığıldı, omuzumuzun üzerinden aşdı. Bir kısmı da terden boğuldu diyor. Terin buharı havayı bitirdi. Böyle bir şey. Adamlar ne yapamazlardı ki? Devletin tedbir alması gerekirdi. Devletin hatırına çok şey gelebilirdi. Üstten üzerimize buz gibi su atıverse yine rahatlıyacaktık diyor. Üzerimizde uçak duruyor. Filmimizi çekiyor. Adam durmadan beş saat filmimizi çekti diyor. Üstümüzden soğuk su dökse milletin aklı başına gelecek. Geriye dönmeyi düşünmüyor millet diyor. Evet adet olarak kendi ifadelerine göre ölenler beş bin diyor. Hastahanedeki ifade beş bin. Oradaki hastahane doktorunun ifadesi, "bin kişilik morkumuz var. Bize yetkililer sekiz bin cenaze geliyor dediler. Ve biz geleni defnediyoruz, geleni defnediyoruz. Filmini çektiğimizi götürüp defnediyoruz." Yani kendi yetkilileri tarafından sekiz bin cenaze geliyor diye bilgi verilmiş.
Orada çok iyi olan bir taraf kimse kimsenin parasını almamıştır. O arkadaşım diyor ki hastahaneye gittiğimde, onların da hacıları vardı, bizim hacıların paraları tamamen tutulmuş bir kesenin içine koyulmuş. Sahibine verilmek üzere hazırlanmış. Herkes o kadar feragat gösterdiki, mesela çocuklar, çocuk Ölüsü çok az diyor Yani millet can derdindeyken bile başkasını kurtarmaya çalışıyor. Böylece yüzün üzerinde çocuğu elden ele, elden ele dışarı çıkarmayı başardık".
Yani o halde iken bir başkasını tercih eden, müslüman kardeşinin kurtulması için gayret eden çok insan görülmüştür. Yani insanımız maya olarak sağlamdır. İster Suud'lu olsun, ister Türk olsun, ister Maîezya'h olsun. Bu insanları sevkeden insanlar, bu insanların İnancını paylaşmadıklarından dolayıdır ki, bu kötü neticeler elde ediliyor.[247]
(127) Hani ibrahim Beyt'in temelIerinıToğlu) ismail'le yükseltirken "Ey Rabbimiz, Bizden kabul buyur. Şüphesiz Sen işiten ve bilensin" (demişlerdi).[248]
(128) Ey Rabbimiz, Bizi sana itaat eden iki Müslüman kıl ve neslimizden Sana itaat eden Müslüman bir ümmet (getir). Bize (Hacda) ibadet yerlerini göster ve tevbelerimizi kabul et. Sen tevbeleri hakkıyla kabul eden ve hakkıyla esirgeyensin.[249]
(129) Ey Rabbimiz, onlara içlerinden bir peygamber gönder ki,O Senin âyetlerini okusun, onlara kitabı ve hikmeti öğretsin ve onları iyice temizlesin. Şüphesiz Sen Azizsin, Hakimsin Ey bizim Rabbimiz, onlar arasından yani benim zürriyetim arasından elçiler gönder, peygamberler gönder. Peki o peygamberle ne yapsın? Senin âyetlerini onlara okuyacak peygamberler gönder. Onlara Kitabı öğretecek-peygamberler gönder. Onları hem maddî pisliklerden hem de manevî pisliklerden temizleyecek peygamberler gönder. Sen her şeye gücü yetensin azizsin, Sen hükmedensin, hükmünde hikmet sahibi Allah (c.c.)'sün buyuruyor. İbrahim (a.s.).'la İsmail (a.s.)'ın duasidır bu.
Her gün yöneldiğimiz Kâbe-i Muazzama, gidenler gördüler, fazla mutantan bir yer değil. Şatafatlı, ahım şahım bir bina değil. Hatta işin mahiyetini, inceliğini kavramıyan kişiler de hacca gittiklerinde yahu burayı görmek için mi geldik, diyorlarmış. Orayı görmek için gidilmez ki zaten. Allah (c.c.)'ün emrini yerine getirmek için gidilir. Ama şu bilinmelidir ki, günde beş defa yöneldiğimiz o Kâbe-i Muazzama, iki tane peygamberin eliyle yapılmıştır: İbrahim (a.s.) ve İsmail (a.s.). yani köle kanı, insan kanı, yani zulmedilmiş insanların kanı veya alın teri yoktur orada.
Ama bugün Romalılar'dan kalma taşlar, sanat eseridir diye gösterilir. Sultanahmed'in kuzey tarafındaki o meydandaki taşlar, Mısır'dan buraya getirilinceye kadar binlerce kölenin kanına mal olmuştur. Bir tek taş ve ondan sonra da sanat abidesi olarak oraya dikilmiştir.
Çeşitli yerlerde Romalılar'dan kalan ve Romalılar'ı takip eden insanların yaptığı bütün eserler de yine binlerce, milyonlarca insanın kanma mal olmuştur.
Dinimiz zulüm üzerine değil, adalet üzerine kurulmuştur. Onun içindir ki, yöneldiğimiz o Kâbe-i Muazzama'yı İbrahim ve İsmail (a.s.)'lar yapmış, Onlar da gönül rızasıyla yapmışlar, yaparken de Rabbim'den af talebinde bulunmuşlar. Kusur etmişsek af et Ya Rabbi. Bizden bunu kabul buyur Ya Rabbi diye dua etmişlerdir.
Yani hayatımızda, tarihimizde, geçmişimizde zulüm yoktur bizim. Onun için alnımız açıktır.[250]
(130) İbrahim'in dininden ancak kendini bilmeyen yüz çevirir. Andolsun biz Onu dünyada seçtik ve Ahirette de salihlerdendir.
İbrahim'in dininden ancak sefih insanlar yüz çevirir. Yani geri zekâlılar. Sefih insan İslâm Hukukunda kârını zararından ayırd edemeyen, malını çar çur eden kimseye denir. Bu tür insanlar sefih muamelesi görürler İslâm Hukukuna göre. Devlet başkanı sefihin mallarını yönlendirmek üzere bir vasi tayin eder onun mallarını o yönetir veya devlet yönetir. Devletin de tayin ettiği zaten bir vasidir. O yönetir. Taki aklı başına gelinceye kadar. Ancak bu tür kârını zararından ayırd edemeyen kişiler ibrahim'in dininden yüz çevirirler diyor Allah (c.c.) Ama şu hatıra gelebilir. "Ben bazı insanlar tanıyorum. Adamlar cin gibi. Dünyanın parasını da toplamışlar, onlara geri zekâlı demek mümkün değil ama Allah'a da iman etmiyor." gazetenin bir tanesinde Türkiye'nin büyük diye kabul edilen şirketlerinden,f.iki ortaktan birisi, ben Allah'a inanmıyorum, Kitaba inanmıyorum gibi laflar etti. Parasına bakıyorsun, bankalar onun parasıyla dopdolu. Müesseseler onun, her tarafta reklâmlarını görüp duruyoruz. Bu adam geri zekâlı mı acaba?
Kur'ân-ı Kerîm'den bazı örneklerle bunu açıklayalım. Bir adama denilse ki, bak şurada bir bahçe var veya çiçekler var. Bu çiçekler şu anda sana verilecektir. Ama bu çiçeklerin ömrü altmış veya yetmiş günlüktür. Bu çiçekler yetmiş gün kokarlar, yetmiş gün sonra solarlar ve bir daha açmazlar. Ancak, bu çiçeğin sahibi diyor ki, o çiçeği kabul etmez de bana yönelirse, benim dediklerimi tutarsa, ona ben bir başka bahçe vereceğim. O bahçenin çiçekleri solmaz. Gölgeleri dondurmaz, güneşi yandırmaz. Oraya ihtiyarlık uğramaz. Dert, gam, kasavet denen bir şey de yoktur. Köşkler vardır. Altından, gümüştendir. Altından da ırmaklar akmaktadır. Burayı mı istersiniz, orayı mı istersiniz dese? Bu adam da tutsa altmış gün kokan çiçeklerin bulunduğu bahçeyi alsa, bu adama ne deriz biz. Vay geri zekâlı vay. Oğlum altmış gün sabrediver bakalım işte. Öbür dünyada veya ilerde ebedisi var denilir. Aynı şekilde bu adamlar da bazı şeyleri elde etmişler ama ebedi hayatı terketmişler. Onlar bu dünyada da bizimle beraber aynı zilletin içerisindeler. Madem ki, İslâm'dan dönmüştür. Hıristiyan, Yahudi de olamamıştır. Sen o geri kalmış ülkenin insanlarından değil misin? Avrupalı; benim dediğimi biraz fazla tutan uşaklardansın diye muamele ediyor. Yani onlar da rahatsız. Batı'ya gittiklerinde insanca muamele görmüyorlar. Hem dünyada zillet hem de öbür tarafta Cehennem! Bunlar geri zekâlıdır.
Biz onları dünyada iken seçtik. Yani İbrahim (a.s.)'ı, İsmail (a.s.)'ı. O ahireîte sahillerdendir, salihlerle beraberdir. Ve Cennete salihlerle beraber gidecektir.
Peki bu İbrahim (a.s.)'ın özelliği nedir?[251]
(131) Rabb'i ona "teslim ol" dediğinde O: "Âlemlerin Rabbi'ne teslim oldum" demişti. Rabb'i ona teslim ol, İslâm'a gir dediğinde, Ben âlemlerin Rabbi'ne teslim oldum ve İslâm'a girdim demişti. Allah (c.c.) Müslüman ol demekle, O da Müslüman olmuş ve Rabbim'e teslim olmuştu. Müslüman olmayan, Rabbim'e teslim olmayan kişi, mutlak surette bir başkasına teslim oluyor.
İnsanların fıtratında teslim olmak var. Rabbim'e teslim olmayan, Rabbim'in yarattıklarına teslim oluyor. O'nun dediklerine uymayan, Rabbim'in yarattığı bir insanın dediğine uyuyor. Teslimiyet bu oluyor zaten.[252]
(132) ibrahim bunu oğullarına vasiyet etti. Yakup'da: "Oğullarım, şüphesiz Allah bu dini size seçti. O halde siz de Müslüman olarak can verin" (dedi).
İbrahim (a.s.) da Yakup (a.s.) da çocuklarına Müslümanlığı vasiyet etmişlerdi. Aman yavrum aman kuzum İslâm yolundan ayrılmayın. Ve Rabbim'e teslim olun diye hep Onlar vasiyet etmişti. Öyle ise biz de çocuklarımıza, "yavrum yol İslâm yoludur. Teslim olunacak yer Allah (c.c.)'dür. O'na teslim olun. Başkalarına teslim olmayın. İslâm dininden başka da bir dine uymayın" vasiyet edeceğiz. Yani âyet bunun içindir.
Yakup (a.s.) demişti ki, ey çocuklarım! Allah sizin için şu dini seçmiştir. Allah'ın huzuruna Müslüman olarak gelin. İslâm olmadan ölmeyin. Müslüman olarak gelin.
Bir başka âyet-i kerîmede de yine aynen böyle; Müslüman olarak Ölün,[253]
Hani şöyle bir laf vardır: Oğlum şu işi yap gerisine karışma. Yani ne demek. Gerisini ben biliyorum. Sana yapacağım iyilikleri biliyorum demek oluyor.
Allah (c.c.) da Müslüman olarak gelin. Gerisine karışmayın, yani vereceğim mükâfatı Ben bilirim diyor. Bunu bazı Yahudiler ve Hıristiyanlar inkâr ediyor. Yakup böyle dememişti çocuklarına diyorlar. Allah (c.c.) da şöyle diyor âyet-i kerîmesinde;[254]
(133) Yoksa siz Yakub'un ölümü esnasında yanında mı idiniz? Hani: "Benden sonra kime ibadet edeceksiniz?" demişti de oğullan: "Sen'in ilahına ve sen'in ataların İbrahim, İsmail, İshak'in ilahı olan tek ilaha ibadet edeceğiz. Ve biz O'na teslim olmuşuzdur" demişlerdi.
İbadetin mânâsını daha önce geçen âyetlerde anlatmaya çalışmıştık. (Fatiha 5) Yalnız namaz kılmak, oruç tutmak değil dedik. Bütün emirlerini yerine getirmek, yasaklarından kaçınmak. Yani kanun olarak Allah'ın ibrahim'e, İsmail'e ve İshak'a verdiği ve sana verdiği o bir tek Allah'ın emirlerine itaat edeceğiz, yasaklarından kaçınacağız. Biz ona teslim olmuşuz diyorlar. Yani biz de Müslümanlardanız diyorlar.[255]
(134) Onlar bir ümmetti geçti. Kazandıkları kendi!erinedir. Sizin kazandıklarınız da sizedir ve siz onların yaptıklarından sorumlu tutulmayacaksınız.
Allah geçmiş bu toplumu, yani Yakup (a.s.)'ı ve çocukları, İbrahim (a.s.)'ı ve çocuklarından bahsediyor da sonunda da, işte bunlar geçmiş bir ümmettirler. Onların yaptığı iyilikler onlaradır. Sizin yaptıklarınız da sizedir. Onların yaptıklarından siz sorumlu tutulmazsınız diyor Allah (cc.) . .
"Benim ecdadım şöyle büyükmüş, böyle uçarmış, böyle kaçarmış" demeyin. Bu âyetin mânâsı o. Size ne faydası var? İbrahim (a.s.)'ın büyüklüğünün bize faydası yok! Bize şurada faydası olur: O'nun dini üzerine olursak, O bizim önderimiz olursa o zaman faydası olur. O'nun yaptığını yapar, kaçındığından kaçınacak olursak o zaman faydası olur.Mesela futbolcular futbol oynarken heran aklı, beyni, pazusu, ayakları bütün sinirleri gerilim halinde. Bir şeyi yapmaya hazır. Top tam kendisine gelirken filan zaman, filan futbolcu böyle bir durumda şöyle vururdu diye düşünse o zaman top geçer gider.
Hayaldeki futbolcunun vurmasının sana faydası yok. Şu anda vura-bilirsen vurursun. Yani geçmişteki insanların yaptıklarım tekrar etmenin faydası yok. Yapmanın faydası var. Onların yaptığı iyiliklerin tekrarında fayda var. Onlar döneminde kötülük yapan insanların kötülüklerini bilip, onlardan uzaklaşmanın bize faydası vardır. Yoksa dilde tekrarından fayda yoktur.
Hani Fatih büyük insanmış. Allah rahmet eylesin. Hep Fatih büyük insan, Fatih büyük insan, Fatih büyük insan demiş olsak, biz küçülür gideriz. O'nun dediğini, yaptığını yapmıyacak olursak. Ama O'nun dediğini ve yaptığını yapacak olursak büyük insanların dediğini yapacak olursak onların derecesine yükseliriz. Onun için Allah (c.c.) buyururki,"Geçmiş toplumların yaptıkları onlara, bizim yaptıklarımız da bize."
İki tane delikanlı gelmiş, Muhiddîni Arabii Müslüman mıydı gavur muydu, evliya mıydı? Onlara size ne dedim. Evliya ise sana ne faydası var. Gavursa sana ne zararı var. Adam 700 sene önce yaşamış ve vefat, etmiş. Gavur ise sana ne zararı var dedim. 700 sene evvel yaşamış ve ve-, fat etmiş.
Günümüzün gavurları sana zarar veriyor. Sen onlardan sorumlusun. Yani şu anda biz günümüzün gavurundan sorumluyuz. Ve biz şu anda günümüzün velisinden sorumluyuz. Varsa onları dost bilebilmişsek, tanıyabilmişsek, onların dostluğu bize fayda verir. Kâfirlerin karşısına dikilmek bizim görevimiz. Onların karşısına dikilip onları mağlup edecek olursak o da bize aynca fayda verir. Ama bazıları oturur, fazla işlere karışmaz, gelmez gitmez. Dedikoduyla ömrünü tüketir. Bizim çevremizde. Karşı çevreden de bazı insanlar yardır. İyilik severdirler. İman etmezler, amel etmezler. Günümüzde tabi ki bu. Fakat yaşantı olarak bazen böyle hayır severlikleri, cömertlikleri vardır. İyi kalplilikleri de vardır. Allah'a ve peygambere de iman etmezler. İyi kalpliyim ben derler.
Bozulma döneminde, İslâm'dan ayrılma döneminde Konya'nın oralarda da avrat oynatırîarmış. Biri demiş ki, oynayan çingeneye sen de Cennete gidermişin ki ? O da, bugüne kadar hep oynadıklarımın gönlünü aldım. Ben gitmeyeceğim de kimler gitsin demiş. Milletin gönlünü alıyorum, gönül yapıyorum. Yani memlekette gönül yaptın mı Cennete gidersin, şeklinde bir inanç var. Gönül yapmak meşru zeminde gönül yapmaktır. Meşru zeminde gönül yapılırsa, onun mükâfatı görülecektir. Gayri meşru yolda yapılan gönül almalar da ayrıca insanlara günah kazandıracaktır.
Daha önce Bakara sûresinin 120. âyet-i kerîmesinde geçmişti. "Yahudiler ve Hıristiyanlar sen onların dinine tabi olmadıkça, onlar senden hoşlanmaz, hoşnut olmazlar" diyor Allah (c.c).
Onu açıklayan bir başka âyet-i kerîme:[256]
(135) "Yahudi veya Hıristiyan olun ki, doğru yolu bulaşınız" dediler. De ki: "Hayır, biz tek Allah'a inanan ve müşriklerden olmayan
İbrahim'in dinine".
O gün için 1400 sene evvelinde Medine'deki Yahudiler gelin Yahudi olun diyorlar. Böylece kurtulun diyorlar. Yine o dönemde Hıristiyanlar da var. Meselâ Necranîılar'm tamamı Hıristiyan. Onlar da Hıristiyan olun kurtulun diyorlar.
Günümüzde de aynı şeyi söylüyor adamlar. Gelin Yahudi olun kurtulun veya Hıristiyan olun kurtulun diyorlar ki, Türkiye üzerinde daha ziyade ağırlık "Hıristiyan olun kurtulun" yönünde propoganda edilmektedir. Zamanla bunun denemeleri olmuş. İnsanların her şeyini cumasından, yazısından, tarihine kadar her şeyini değiştirmeye gitmişler. Belki bunlar değişince dinleri de değişir kanaati hasıl olmuş ama, bunlar değişmesine rağmen bu insanlar dinlerini değiştirmemişler ve yüz senelik emeklerinde boşa gittiğini görmüşler. Gözleriyle görmüşler.
Şimdi sıra bizde. Biz ne diyeceğiz? Biz ne diyeceğimizi Kurân-ı Kerîm'den öğrenmeliyiz. Yani yirminci asırda 20001i yıllarda Batı'ya karşı, küfre karşı politikamızı, siyasetimizi yöneltirken bile ne yapacağımızı öğrenmek üzere açıp Kur’ân-ı Kerîm'i okumamız gerekiyor. Allah (c.c.) o gün ashaba emrettiği şeyi aynen bize de bugün emrediyor. Diyor ki: "De ki onlara gelin İbrahim'in dinine tabi olalım." O İbrahim'in dini, ki, hiç bir puta tapılmadan yalnız ve yalnız Alİah'a meyletmiş bir dindir.
Meselâ Hıristiyanlık propogandası yapmak üzere gelen bir adama biz şunu söyliyeceğiz. Buyurun İbrahim'in dinine uyalım, ibrahim'i siz.de seviyorsunuz biz de seviyoruz; Yahudiler'e İbrahim'i siz de seviyorsunuz biz de seviyoruz. Öyle ise İbrahim'e, İbrahim'in dinine uyalım deyin diyor Allah (c.c). .
Bunun tefsirinde âlimlerimizden bir kısmı şöyle demiş. Niye İbrahim? Halbuki biz peygamberler arasında ayırım yapmayız. Yani Adem (a.s.)'dan, Peygamber Efendimiz (a.s,)'a kadar hiç bir peygamber arasında ayırım yapmayız.
Şöyle denebilirdi "Muhammed'in dinine tabi olalım". İslâm dinine tabi olalım denebilirdi ama, Allah (c.c.) "İbrahim'in dinine tabi olalım" diyor.
Bunun sebebi şudur, demişler: Yahudiler de İbrahim'i tanıyor ve seviyor ve iman ediyorlar. Hıristiyanlar da İbrahim'i tanıyor, seviyor ve iman ediyorlar. Öyle olunca günümüzde bir insana müslümanlığı anlatmak için gittiğinizde, onun da sizin de sevdiğiniz bir insanın aracılığıyla giderseniz daha etkili olursunuz. Onun da sevdiği bir adam sizin de sevdiğiniz olursa müşterek tanıyıp sevdiğiniz bir adam olursa, oriun aracılığının sizin o tebliğinize yardımı olacaktır.
Onlar Yahudi olun diyorlar. Öbürleri Hıristiyan plun diyorlar. Sen de bir üçüncü ama onlara zıt bir. şeyle çıkma. Onların da kabul edebileceği, senin de kabul ettiğin ve iman ettiğin bir şeyle onlara teklifi götür. Ki o da İbrahim (a.s.)'dır deniliyor.
Bir âyet-i kerîmede Allah (c.c); Gelin hep beraber aranızdaki müşterek bir kelimede bir araya gelelim. O da Allah'dan başka ilah kabul etmeyelim.[257] Bu papazları, rahipleri din önderlerini kendimize ilah kabul etmîyelim, onları Rab kabul etmiyelim diyor.
Orada da âyette sizinle bizim aramızdaki benzer müşterek bir kelimeye gelin diyor. Yani Yahudiler'e ve Hıristiyanlar'a Allah (c.c.) diyor ki, aslında biribirinize itikadi konuda çok yakınsınız. Sapma çok hassas bir noktada. Orayı bu tarafa geçirseniz mü'miîi olacaksınız.
İman denen şey, insanın kıl gibi bir tel üzerinden yürümesi gibi bir şey. Cambazlık yapma gibi bir şeydir. Bir anda insan küfür tarafına düşebilir. Onun için imanı konuda dengeyi çok iyi tutması gerekiyor. Amelî konularda insan biraz daha rahat davranabilir ama, imanı konularda rahat davranmak, gevşek durmak insanı her an aşağıya, küfür vadisine düşürebilir. Onun için çok hassas davranmak gerekiyor. İnsanları da İslâm'a, imana davet ederken onların da sevdiği, bildiği, iman ettiği, bizim de sevdiğimiz, bildiğimiz, iman ettiğimiz İbrahim (a.s.)'a davet etmemizi Allah (c.c;) emrediyor. Ve İbrahim müşriklerden değildi diyor.
Müşrik şirket kelimesinden şerike kelimesinden türetilmiş bir kelimedir.
Şirket iki veya daha fazla kişilerin aynı işi yönetmede ortak haklara sahip olmalarıdır. Hani iki kişi bir araya gelip bir dükkân açıyorlar veya beş kişi bir araya geliyorlar, fabrika kuruyorlar. Herkes hissesi oranında orada söz sahibi. Müşrik de, yeryüzünün, gökyüzünün ve insanların yönetimi konusunda, yaratılmışların yönetimi konusunda, Allah (c.c.)'dan başka birine de yetki veren kişiye denir. Yapılan bu işe şirk deniliyor. O yönetimi elde ettiği kabul edilen kişiye de put deniliyor. Yani bu insanların yönetimi Allah (c.c.)'a aittir. Çünkü yaratanı O. Onların ayağının altındaki toprağı vatanı O yaratmış, vatanın üzerindeki insanı O yaratmış, bu insanın da nasıl yönetileceği konusundaki kanunu da O indirmiştir. Allah'ın dışında bir başkasına da bu yetkiyi verirsek, müşrik oluyoruz! Yani yönetimde, Allah'ın yönetiminde bir başka insana yetki vermek oluyor ki, oda ilahlaştırılmış oluyor ve ilahlaştıran da müşrik oluyor.
İbrahim (a.s.).müşriklerden değildi diyor Allah (c.c).[258]
(136) "Biz Allah'a, bize indirilene, İbrahim, İsmail, İshak, Ya-kup ve torunlarına indirilene, Musa ve İsa'ya verilen ile peygamberlere Kablerinden verilene iman ettik. Onlar arasında ayırım yapmayız. Ve biz ona teslim olmuşuz" deyin Hep beraber deyiniz. Biz Allah'a iman ettik. Bize indirilenlere de iman ettik. Yani Kur'ân-ı Kerîm'e iman ettik biz.
Biz bunu kime söylüyoruz? Bugün İstanbul Şehrinde ve dünya genelinde yaşayan Yahudiler ve Hıristiyan'lara diyoruz ki, biz Allah'a iman ettik. Bize indirilen Kur'ân'a iman ettik. İbrahim'e indirilen sahifelere de iman ettik. İsmaü, İshak, Yakup ve onların torunlarından olan peygamberlere ve onlara indirilenlere iman ettik.
Bu âyet-i kerîmelerin tefsirinde bazı tefsircilerimiz, bu âyet bunlara da kitap indirildiğine işaret eder, diyorlar. Ama bir kısmı diyor ki, hayır , İbrahim (a.s.)'a indirilen sahife, onların da amel ettiği kitap olması nedeniyle İsmail'e indirilen İbrahim'e indirilen sahifelerdir. Yani Yakub'un ve onun neslinden gelen peygamberlerin amel ettikleri, İbrahim (a.s.)'a indirilen sahifelerdir.Biz diyoruz ki, İbrahim'e, İsmail'e, Yakub'a, İshak'a ve onların amel ettikleri Allah tarafından indirilen kitapların tamamına iman ettik. Daha Musa'ya verilen Tevrat'a ve İsa'ya verilen İncil'e de iman ettik. Rabbi katından peygamberlere verilenlerin tamamına iman ettik.
Yani sizin gibi dinde ırkçı değiliz diye bir reddiye veriyoruz Yahu-diler'e ve Hıristiyanlar'a. Yahudiler diyorlar ki, bizim peygamberimize geien Tevrat ve bizim peygamberimizden başka peygamber yoktur. Ondan başka yani Tevrat'tan başka kitap yoktur. Herkes, bütün dünya inşam buna boyun eğecektir.
Hıristiyanlar da İncil ve Hz. İsa da İsrar ediyorlar.
Biz diyoruz ki, İsa'ya İncil'i indiren Allah, Musa'ya Tevrat'ı indiren Allah, Onlar'ı peygamber seçen Allah, Hz. İbrahim'i peygamber seçen ve Ona sahifeleri gönderen Allah ve kullarından Hz. Muhammed'i de peygamber seçen ve O'nada Kitabı indiren Allah. Başta Allah'a iman ettik demişsek, Allah kimi peygamber seçmişse ona da iman etmekle zorunluyuz biz. Hangi kitabı kime indirmişse onlara da iman etmekte zorunluyuz. Bunların hepsine biz iman ediyoruz. Böylelikle biz dinde ırkçılık yapmıyoruz. Yani yalnız Muhammed'e indirilene iman ediyoruz, peygamber olarak da yalnız Muhammed'i kabul ediyoruz. Onun dışında peygamber yoktur diye bir iddiamız yok. Salavatüllahi Aleyhim.
Peki bu kadar mı? yani bu peygamberlere iman ediyorsunuz da aralarında fark gözetme tarafına gidiyor musunuz diye bir soru sorulursa. Cevap olarak diyoruz ki: "Onlar arasından hiç birini de tefrik etmiyoruz, ayırım yapmıyoruz. Onu her gün yatsı namazından sonra "Amentü" diye başlayan Bakara suresinin son ayetlerinde de okuyoruz.
Allah'ın peygamberleri arasından ayırım yapmayız[259] diyoruz. Yani Hz. Nuh (a.s.) nasıl peygamberse, Peygamber Efendimiz Mühammed (a.s.v.)' da öyle peygamberdir.
İsa (a.s.), Musa (a.s.), İbrahim (a.s.), Yahya (a.s.), Zekeriya (a.s.), Harun (a.s.) hepsi Allah (c.c.)'nün peygamberleridirler.
Mevlana bunu şöyle ifade ediyor. Hani bir su vardır diyor. Güzel bir su. O suyu alıyorsunuz bir sürahinin içine koyuyorsunuz. O suyu alıyorsunuz bir başka şekilde yapılmış sürahi içine koyuyorsunuz. O suyu alıyorsunuz bir bardağın içine koyuyorsunuz. O sudan alıyorsunuz bir başka büyük sürahinin içine koyuyorsunuz. Ama hepsine de koyulan Allah'ın aynı karakterde aynı vasıfta olan suyudur. Değişen kaplardır diyor. Yani değişenler peygamberlerdir. Yoksa onlara verilen Allah {c.c.)Tün sıfatlarını sayarken bir de kelam sıfatı varki, o sıfatta ayırım yoktur hiç.
Peygamber Efendimiz'e indirilen kelam güzeldir de, Musa (a.s.)'a indirilen kelam şöyledir dememiz mümkün değildir, aynıdır. Ancak kaplar değişmiştir. Ve bu kaplara döktüğümüz dökülme çağları değişmiştir. İlk defa Hz. Adem, son defa da Peygamber Efendimiz (a.s.v.)'ın gönlüne indirilmiştir, Allah (c.c.)'ün bu diriltici âyet-i kerîmeleri. Onun için biz bunların kaynağı aynı olduğundan dolayıdır ki, ayırım yapmıyoruz. Bir de şöyle ifâde ediyor. Bütün bunlar aynı ağacın meyvaları gibidirler. Kökleri aynı, zamanlar olarak dallara ayrılmış. Ve dallarda meyvalar olarak peygamberleri görüyor. Onlarda aynı kokuyu, aynı tadı taşırlar diyor. Aynı özelliği taşırlar hepsi de aynı kökten geldiği için. Yani Rabbi'nden geldiği için aralarında ayırım yapmıyoruz. Ve biz ona teslim olmuşuz. Yani Allah (c.c.)'e teslim olmuşuz. Yani biz Müslümanız diyoruz Allah'a iman ettik deyin. Biz o Allah'a teslim olmuşuz, İslâm'a girmişiz deyiniz diyor Allah (c.c).[260]
(137) Şayet onlar sizin inandığınız gibi inanmış olsalardı doğru yolu bulurlardı. Eğer yüz çevirirlerse şüphesiz onlar bir ayrılık içindedirler. Onlara karşı Allah Sana kâfidir. O işitendir, bilendir.
Bu 137. âyet-i kerîmede diyor ki Rabbim, eğer sizin gibi iman ederlerse, onlar da doğru yolu bulmuş olurlar. Eğer sizin bu söylediklerinizden yani İslâm'dan yüz çevirecek olurlarsa, o takdirde onlar mutlaka bir ayrılığın içindedirler. Yani asıl olan İslâm'dır Bu insanlar yüz çevirmekle ayrılmış oluyorlar. Ayrıcalığı onlar yapıyorlar.
Günümüzde bir kısım insanlarımız, belirli yerlerde bir dairede, bir kışlada, bir karakolda, bir iş yerinde, bir fabrikada îslâmî olan görevlerini, dini görevlerini yapsa veya. söylemeye kalksa "ayrıcalık yapıyorsun" diye o adama, Müslümana karşı çıkıyorlar.
Allah (c.c.)da diyor ki, asıl ayrıcalığı yapanlar onlar. Asıl olan dindir. İslâm dinidir hern de. Allah (c.c.)'ün belirlediği dindir asıl olan. Hani biz şurada toplu halde oturuyorsak biri kızipta çıkıp giderse ayrıcalığı o yapmış olur. Yoksa o yerinde kalsa da hepimiz biz buradan çıkıp gitsek ayrıcalığı biz yapmamış oluruz.
Hakdan kopandır, ayrıcalık yapan. Çoğunluk ta esas değildir burada. Kim bir hakdari kopuyorsa o ayrıcalık yapmış olur diyor Allah (c.c.).
Onlar ayrıcalığın içerisindedirler. Yani ayrılık tohumlarını onlar ekiyorlar. İslâm'dan yüz çevirenler ayrılık tohumları ekiyorlar. Fakat bazı egemen güçler öylesine kendilerini asıl kabul ediyorlar ki, % 99, % 98 Müslüman İslâmî hayatım yaşayacak olursa ayrıcalık yapmış oluyor bunlar, ayrılık tohumu ekiyorlar efendim diye de bas bas bağırıyorlar üstelik, yazarlardan bir tanesi şöyle yazıyor du: Bu milletin % 98'i Müslüman; bunların hepsi bir araya gelseler, İslâm'ı ve Kur'ân'ı istiyoruz derlerse ne yaparsın, diye soruyorlar ve cevap veriyor: Yine de bu hak onlara verilmez. Bu çoğunluğun despotizmidir. Biz despotluğa karşıyız. Bu çoğunluğun despotluğudur diyor adam. Yani bizim dışımızdaki kimseye bu hakkı veremeyiz diye ifade ediyor. Yani kendilerini asıl kabul ediyorlar % İ'liği. Geri kalan % 99 onların inancında olmadığından dolayı ayrıcalığı ayrılık tohumlarım onlar eki-yorlarmış.
Allah (c.c.) ise İslâm'a yüz çevirenler ayrılık içindedir diyor.
Mekke de Peygamber Efendimiz azınlıkta. Bir kaç kişiler. Yani dünya genelindeki nüfusa göre azınlıktalar. Gerçi Medine'de devletini kurmuş Peygamberimiz (a.s.v.) ama devlet dediğimiz neki, bugünün şartları içerisinde çok küçük. Meselâ devletini kurduktan sonra Bedir Harbine gelebilen eli kılıç tutan 313 kişi. Yani adet olarak çok az. 1500 kişi ile Hudeybiye Mus alalı ası'na gelmişler. Mekke'nin fethine on bin kişi ile çıkabilmiş, Peygamber Efendimiz (a.s.v.).
O gün dünyanın en güçlü ordularına sahip bir tarafta Bizans, diğer tarafta İran İmparatorlukları var. Bütün bunların gücü karşılığında. Peygamber Efendim (a.s.v.)'ın gücü az. Az ama Allah (c.c.) diyor ki, onlar yüz çevirip giderlerse gitsinler, her türlü planlarını kurarlarsa kursunlar. Onlara karşı Allah Sana yeterli olacaktır. Allah Sana yeter diyor Allah (c.c). bu garantiyi kendisi verdikten sonra, Peygamber Efendimiz (a.s.v.) hayatında hiç endişe duymamış. Kâfirlerden endişe duymamış hiç. Üzüldüğü şu olmuş: Bu bana iman eden insanlara işkence yapılıyor, azap tattırılıyor. Onların haline çok üzülmüş. Ve onların yüreklerini serinletmek için de, sabredin Allah sizi Cennetle müjdeliyor, Allah sizi Cennetle mükâfatlandıracaktır diye Mekke'de iken özellikle onların yüreklerine su serpmiştir. Cennetten bir müjde suyu serpmekle ancak teselli etme tarafına gitmiş ama, Medine'de ise kendi ashabının kılma dokunanların cezalandırılmasını da yapmıştır.
Yani bu dünyada ashabının tüyüne dokunanların cezasını, Peygamber Efendimiz (a.s.v.) yermiştir. Yani bir devlet kurulmuş Medine'de, derken Hudeybiye'ye geliyorlar Hz. Osman (r.a.) Mekke'ye gönderiliyor. Derken Osman'ın Öldüğü haberi geliyor. Öldürüldüğü haberi gelince orada 1500 tane sahabe yalınkılıç Peygamber Efendimiz (a.s.v.)'ın yanma geliyorlar. Ya Rasûlelîah kanımızın son damlasına kadar senin yanındayız. Mekke'ye karşı harbet diyorlar.
Yani bir devlet bir tek insanının kanını korumak için harp kararı ala-büirki bugünkü devletler de bunu kabul ediyorlar. Eğer başka çıkar yolu yoksa. Ki orada başka çıkar yol bulunmuştur. Hz. Osman (r.a.)'ın şehit edilmediği ortaya çıkmış ve orada da bir anlaşma yapılmıştır.
Onlara karşı Allah Sana yeter. Bugün için bu âyet-i kerîme aynen bize de hitap ediyor. Eğer Efendim (a.s.v.)'ın çizgisinde yürüyorsak, hepimize teker teker, onlara karşı Allah bize yeter. Peygamber Efendimiz'e söylenen bu âyet hepimizin şahsına teker teker "sana Allah yeter onlara karşı" diyor.
Hani hatıra şu gelebilir. Benim burada işkenceye uğradığımı şu kadar da haklarımın yendiğini Allah nasıl bilecek? O her şeyi işitendir. Denizin en derin yerinde bir olay olsa onu işitiyor. Gökyüzünün neresinde olursa olsun bir olay, onu işitiyor. Hatta gönüllerden geçeni biliyor. Değil öyle konuşulanı gönüllerden geçeni biliyor. O her şeyi bilendir diyor.[261]
(138) Allah'ın boyasıyla boyanınız. Allah'dan daha güzel boyası olan kim var? Biz ancak O'na ibadet edenleriz.
İnsanlara senin rengin ne diyorlar günümüzde. Senin rengin ne söyle bakalım diyoruz ya. Türkiye'de bu siyasî yelpazede yeşil renk tutmuştur. Bir de kırmızı renk tutmuştur. Ha bir de renksizler var. Kırmızı vardır. Yeşil vardır. Bir de renksizler vardır.
Ayet-i kerime zaten bunu konu ediniyor. Bu yeni değil yani günümüz insanının çıkardığı bir şey değil. Günümüzde kırmızı, yeşil bir de renksizlik söz konusu. İnsan bir çok şeyleri izah konusunda ya renklerle, ya çizgilerle, ya desenlerle ifade edecektir.
Ta Peygamber Efendimiz (a.s.v.) döneminde de aynı şekilde rengin ne senin? Seninki Yahudi, seninki Hıristiyan, gibi ifadeler kullanılıyormuş.
Allah (c.c.) de diyor ki, Allah'ın boyasıyle boyanınız. Allah'ın boyasından daha güzel boya kimindir?
İnsan Allah'ın boyasıyla nasıl boyanır? Yürüyüşünü, oturuşunu, kalkışını, eşiyle, çocuklarıyla, komşularıyla, tanıdıklanyla, dostlarıyla, arkadaşlarıyla, tanımadıklarıyla ve bütün tabiattaki yaratıklarla olan münasebetlerini Allah'ın Kitabına göre yönlendirecek olursa, Allah'ın boyasiyle boyanmış demektir.
Bu âyet-i kerîme nazil olunca birisi sormuş: Allah'ın boyası nasıl olur? Allah, boya da yapar mı demiş.
Evet, tabiattaki kırmızı renkleri, yeşil renkleri, sarı renkleri, turuncu renkleri bütün renkleri yaratan O'dur denmiş. Yani buradaki boya aslında bizim hayatımızın aldığı istikamettir. İslâmî çizgide yürümekten daha güzel bir yolun olmadığım ifade ediyor Allah (c.c). Ama tabiattaki renkleri de Allah (c.c.)'ün yarattığı bir hadisi şerifte ifade edilmiş. Ve Haşr suresinin son ayetin de okuduğumuz (El Musavvir) ismi cemali de bunu ifade etmektedir.
Allahü Teala "Musavir'"dir. Yani eşyaya şekil veren, desen veren, renk veren Allah (c.c.)'dür. Bakıyoruz da, dünyanın en ünlü ressamının yaptığı bir resim bir milyar, beş milyar dolara veya marka satılıyor. Bir ressamın aya bakan çiçekleri, bir kaç milyara satılmış. Hakikaten güzel yapmıştır. Ama adamın kendisi bile yaptığından memnun değilmiş. "Ben bu aya bakan veya güne bakan çiçeğinin bin halinden bir halini, kokusuz, cansız ve o tazeliğini de veremeden donduruyorum" diyor. Dışarda gördüğünüz ayçiçeği (veya güne bakan çiçeği diyorlar.) O çiçeğin yaşarken, canlı tazeliği var, kokusu var, gıdası var içinde. Ama bir ressam veya bir fotoğraf makinası o çiçeğin bin halinden bir halini donduruveriyor. Ondan sonra da bize sanat diye veriliyor. Sanattır, yani bu ressamın yaptığı sanattır ama, asıl ressam Allah (c.c.)'dür. Musavvir olan O'dur. Onun renginden daha güzel bir renk vermek te mümkün değil. Hani Sultanahmet'te Ercail çiçeklerini görüyorsunuz, aynı yaprağın üzerinde görüyorsunuz moru var, kırmızısı var, yeşili var, sarısı var. Ressamlar onu takdir eder, ressama tapan insanlar onu takdir edemez yalnız. Çünkü ressam onun değerini bilir. Hatta tabiat bizim ilham kaynağımız dır der ressamlar. Ressam doğru söylüyor. Tabiat bizim ilham kaynağımız. Ama tabiatı yaratanı da bir tanıyıyerseler ki, bunu yapan vardır mutlak surette bir de tabiatı yaratanı tanımak lazım.
Biz o tabiatı boyayana ibadet yaparız diyoruz. Ne güzel sanat galerisini geziyorsunuz. Ondan sonra da oraya bir defter bırakmışlar, yazıyorsunuz çok hoşuma gitti. Renkleriniz fena değil veya çizginiz fena değil." Efendim bir sürü şeyler yazılıyor. Yazılsın, biz de yazıyoruz. Yalnız, Allah (c.c.)'ün galerisinde dolaştıktan sonra, Allah'ın ahkâmına göre yaşadıktan sonra diyoruz ve yazıyoruz: "Biz bu tabiatı yaratan ve bu tabiatı yöneten ve bu tabiatta renk cümbüşünü, ses cümbüşünü meydana getiren Allah (c.c.)'e ibadet ediyoruz O'nun yarattıklarına ibadet etmiyoruz."
O'nun yarattıklarına, Allah'ın hakimiyetine karşı duracak bir yönetim hakkını da vermiyoruz diyoruz. Allah (c.c. 139. âyet-i kerîmede de şöyle diyor.[262]
(139) Deki: O sîzin de bizim de Rabbimiz olduğu halde Allah ka-îtnda bize karşı çekişmiyorsunuz? Bizim yaptıklarımız bize, sizin yaptıklarınız sizedir. Ve biz samimiyetle O'na bağlanmışızdır.
Deki o kâfir gurubuna, Allah konusunda siz Benimle çekişmek mi istiyorsunuz? Benimle çekişiyor musunuz? O sizin de Rabbiniz Benim de Rabbim. O sizin ve Benim Rabbim olduğu halde, Allah konusunda Benimle çekişiyor musunuz? Yani Yahudiler'in, Hıristiyanların, putperestlerin hepsi biliyorlar ki, Allah (c.c.)'dür onları yaratan. Yaratmada inkâr eden yok hiç. Yukarıdaki âyet-i kerîmelerde gördük: Yeri ve göğü kim yarattı denilse derler ki, Allah'dır. Yaratan Allah'dır!
Peki ayrılık nereden geliyor. Yönetimden geliyor. Diyorlar ki, Allah yeri göğü yaratmıştır, çiçeklerle donatmıştır ama yönetimi bizlere bırakmıştır. Biz de kendi çıkarlarımız doğrultusunda bu işi yaparız. Peygamber Efendimiz (a.s.v.)'ia çekişiyorlar. Peygamber Efendimiz'e emir veriyor Allah: "Allah sizin de Rabbiniz, Benim de Rabbim olduğu halde niye siz Allah konusunda Benimle çekişiyorsunuz. O'nun huzuruna da döneceksiniz. Öyleyse O'nun dediklerini yapın. Benim karşıma geçipte çekişmeyin," de onlara. Eğer çekişmeye devam ederlerse, "Bizim yaptıklarımız bize, sizin yaptıklarınız size. Biz O Allah (c.c.)'e ihlasla amel edeceğiz, ihlasla iman edeceğiz, de.İhlas, bunun benzeri Türkçe'de kullanılıyor. Halis altun deriz. Yani som altun diyoruz. Halis kelimesini kullanıyoruz. Yani halis altun, içinde gümüş karışımı ve bakır karışımı olmayan. Mahza altun. 999 milyem-lik bir altun bu veya 1000 milyemlik altun.
Bu ihlas kelimesi de, İhlas Sûresinde bütün kelimeler orada Allah'ın varlığını, birliğini, herkesin O'na muhtaç olduğunu, Allah'ın kimseye muhtaç olmadığını, hiçbir kimsenin Allah'a benzemediğini, Allah'ın doğmadığını ve de doğurmadığını ifade eden yani o âyet bütün kelime ve harfleriyle yalnız Allah'ı anlattığından dolayı İhlas sûresi denilmiş.
Ticaretle ilgili, çekle ilgili, çapla ilgili hiç bir ifade yok İhlas Sûresinde. Onun içindir ki, İhlas denilmiş. Biz O'na imanımızda ve amelimizde ihlasla ibadet, ihlasla iman ediyoruz. Yani karışıklık yok. Netlik var. Yani % 99 Allah'ın emirlerini yerine getirelim de, bir de şu arkadaş bizi kurtarmış şöyle etmiş, böyle etmiş onun dediğini de yapsak... Allah'ın emrine karşı ama, varsın pis herifin dediği de olsun, dersek herhangi bir adamın yaptığını, tuttuğunu Allah'ın emriyle beraber denk kabul edecek olursak, bu sefer % 99 Allah'ın emri % l'de onun yani herhangi birinin emri olunca ne oluyor? Bin gramlık tatlı suya bir gram zehir konmuş gibi oluyor.[263]
(140) Yoksa siz İbrahim, İsmail, İshak, Yakup ve torunlarının Yahudi veya Hristîyan olduklarmı mı söylüyorsunuz? Deki: "Siz mi yoksa Allah mı daha iyi bilir? Allah,tarafından bildirilen bir şeyi giz-liyenden daha zalim kim vardır? Ve Allah yaptıklarınızdan gafil değildir."
Burada sayılan peygamberler Yahudilikten önceki peygamberler. Yani Hz. Musa'dan önce gelmiş peygamberlerdir. İbrahim, İsmail, İshak ve Yakup, bunların hepsini Yahudiler peygamber olarak kabul ediyorlar. Ancak,Yakup demiyorlar da Yakop diyorlar kendi aralarında. İbrahim demiyorlar da, Abrâham diyorlar. İsmail demiyorlar da Samuel diyorlar. Yani kendileri de biraz değiştirmekle beraber aynı isimleri kullanıyorlar. Peki siz bunlara iman ediyor musunuz? İman ediyoruz. Peygamber miydi? Peygamberdi. Peki Yahudi miydi? Hayır demeleri lazım. Çünkü Musa (a.s.)'dan önceler. Yahudi değildirler derlerse zaten iddialarını kaybedecekler. Çünkü azaptan kurtulan Yahudi olanlardır diyorlar. Yahudi olanlar kurtulur diyorlar. Yahudi olmayan kurtulamaz. Peki İbrahim Yahudi değildi, İsmail Yahudi değildi. Yakup Yahudi değildi. Ve İshak da Yahudi değildi. Öyleyse bunlar Cehennemde mi? diyemeyiz, bir insan Yahudi olmadan da Cennete gidermiş. Doğru yolu bulurmuş. Yani kendi ifadelerini ters yüz edip, kendilerine karşı malzeme olarak kullanmakdır bu.
Benim kendisinden de yararlandığım bir hoca efendi vardı. Kendisi Türkistan muhacirler indendi. Türkiye'ye gelmişti. Çok iyi bir âlimdi. Allah rahmet eylesin. Türkiye'de çok gayretli Müslüman kardeşlerimizden biri hoca efendiyi evine davet etmiş. Bir kaç tane de kendi arkadaşlarından davet etmiş. Bağlı oldukları hoca efendinin bir kitabını okumuşlar. Bu arada bizim hocaya sormuşlar. Sen bu kitaptan okudun mu hiç. Yok demiş, Türkiye'ye yeni geldim daha. Adam şaşmış "yahu sen nasıl hoca oldun?" demiş. Bu kitapları okumadın da. Hocam Allah rahmet eylesin çok zekiydi. Aynı mantığı kullanmış, "Şimdi bu efendi bu kitapları hoca olduktan sonra mı yazmış? Hoca olmadan Önce mi yazmış?" Hoca olduktan sonra yazmış demişler. "Pekiyi o nasıl hoca olmuş bu kitapları okumadan" demiş. Ve devam etmiş. "Bu hocanın okuyup kendini yetiştirdiği alim olduğu kitaplar insanı âlim yapar, ama kendi kitaplarını okuyan siz talebeleri sadece bu kitapları okuyarak âlim olamazsınız.." Ama o hoca efendinin yazdığı eserler iyi insan yetiştirir de hoca yetiştirmez. Mümkün değil.
Yani o yukarıda saydığımız peygamberler Yahudi miydi? Hıristiyan mıydı? değildi ikisi' de değildi. Çünkü daha önceydiler. Yani Yahudilik'ten de önceydiler, Hıristiyanlık'tan da önceydiler. Öyleyse bunların peygamberliğine inanıyor, Cennete gittiğine inanıyorsanız demek ki, Yahudi ve Hıristiyan olmayan, ama Allah'a teslim olan insanlar cennete gideceklerdir.
De ki onlara, siz mi daha iyi bilirsiniz? Allah mı daha iyi bilir. " Bu adam Cennet yüzü görmez, Cehennemden çıkmaz" diye çok adamlar hakkında biz kendi kendimize hüküm veririz. Allah (c.c.) de Allah mı daha iyi bilir? yoksa siz mi daha iyi bilirsiniz? diye sorar Her şeyi Allah (c.c.) bilir. O'nun yanında şahitliği gizleyenden daha zalim kim vardır? Şahitliği gizlemek. Bu iki anlama gelir. Şahitliği gizlemenin en büyük zulüm olduğunu ifade eden birinci durum şu: Bugünkü hayatımızda gördüğümüz olayları ters yüz etmek. Adam sizi şahit olarak çağırmış, borç nedeniyle herhangi bir kavga nedeniyle veya herhangi bir söz verilmiş, akitler yapılmış bu konuda siz şahitsiniz ve bir gün şahadetinize baş vuruluyor. Siz de bu şahitliğinizi gizliyorsunuz. Ben duymadım efendim. Ben bunu görmedim efendim. Hatırlamıyorum efendim gibi reddiyelerde bulunacak olursanız şahitlikten dönmüş oluyorsunuz. Şahitliği gizliyorsunuz. Böylelikle zalim oluyorsunuz. Hem de zalimlerin en zalimi oluyorsunuz bu hukukî sahada, amelî sahada şahitliği gizlemedir.
Bir de Allah (c.c.)'a iman ettiği halde, şehadet getirmeyen kişiler. Allah'ın tabiattaki âyetlerini gördüğü halde, bu çiçeği yaratan Allah'tır, ben yaratmadığıma göre Allah'tır. Bu denizi ben yapmadığım halde bu suyu burada, ben biriktirmediğime Hanımlarımızla, çocuklarımızla su getirip denizi kovalarla biz doldurmadık. Ve böyle yapacak olsaydık kendi evlerimizde su sıkıntısı çekmezdik. Bunları biz yapmadığımıza göre bir yapan var. Bu da Allah (c.c.)'dür diyoruz. Biz Eşhedü en la ilahe illalah derken bu şahitlikte bulunuyoruz.
Bir şeyi gören, duyan kişinin onu bir yerde, yetkili bir makam önünde ifade etmesine şahitlik diyoruz. Biz gördüğümüze, tabiatta gördüklerimize, duyduğumuza, Kur'ân âyetlerinden duyduklarımıza şahitlik yapıyoruz. Mecliste, camide, kışlada, karakolda, çarşıda her yerde şahitlik yaparsak şahitliğimizi gizlememiş kişilerden oluruz. Eğer bunu gizleyecek olsak yanımızda dinime hakaret edilirken sessiz kalacak olursak orada şahitliğimizi gizlemiş oluyoruz. Ve böylece zalimler arasına giriveriyoruz. Yahudiler de biliyorlar ki, İbrahim (a.s.) Allah'ın Peygamberidir. Yahudi değildir. İsmail (a.s.) bilirler ki, Allah'ın peygamberidir. Yahudi değildir. İshak, Yakup ve onun torunları peygamberdirler. Ama Yahudi değildirler. Fakat bunu gizleme tarafına gidiverirîer. Allah Teâlâ da bunu yapanların zalim olduklarını ifade ediyor. Onlar ne kadar gizlerlerse gizlesinler, Allah sizlerin yaptığınızdan gafil değildir. En gizli yerde karanlık bir gecede, karanlık bir odada, kara taşın üzerindeki, kara karıncanın ayağının hareketini bilir diye tarif etmişler. Karanlık gecede, karanlık bir odadaki, kara taşın üzerindeki, kara karıncanın ayağının hareketini dahi Allah (c.c.) bilir. Ayağının sesini dahi bilir ve işitir. Öyleyse gizli bir yerde gizli bir hareket yapmamıza imkân yoktur. Gizli bir kötülük yapmamıza imkân yoktur.
Peki ne yapalım? Bu adamlar böyle zaman içerisinde mücadele vermişler peygamberime karşı.
Allah (c.c.) diyorki;[264]
(141) Onlar bir ümmetti geçti. Onların kazandığı onlara, sizin kazandığınız sizedir. Ve siz onların yaptığından sorumlu tutulmıyacaksınız.
Onlar geçmiş bir toplumdur. Onların yaptığı onlara, sizin yaptığınız size. Onların kazandığı onların lehine, sizin kazandığınız sizin lehinize. Onların yaptığından siz sorumlu değilsiniz, sorulmayacaksınız diyor Allah (c.c).
Burada iki yönlü düşünmek gerekiyor. Bir, onlar geçen bir toplumdur. Geçmiş bir toplumdur. Onların yaptığı onlara, sizin yaptığınız size. Siz onlardan sorumlu değilsiniz. Yani tutup ta elinize bir teşbih alıp Yahudi'ye lanet olsun, Yahudi'ye lanet olsun diye teşbih çekmenize gerek yok. Onlar geçmiştir. Siz o dönemin Yahudi'si veya Hıristiyan'ıyle mücadele vermek mecburiyetinde değilsiniz. Ancak günümüzün Yahudi, Hristiyan'ıyla mücadele vermekle görevlisiniz. Hani adam tâ Peygamber Efendimiz (a.s.v.) döneminde Efendimize hakaret eden Kâb b. Eşref için vay imansız vay! O dönemde olsam da şöyle boynunu sıkıverseydim diyor. Peki ama aynen günümüzde yaşayan bir Yahudi aynısını yapıyor. Veya bir Hıristiyan yapıyor. Veya Akif in tabiriyle "adı Osmanlı, ruhu Yunanlı" olan adamlar yapıyor. Yani bu memlekette bu toprakta doğmuş. Anası müslüman babası müslüman. Adı Ali, Veli olan bizim adımızdan ama iç dünyası onların casusluğunu yapıyor. Biz bu kişilere karşı mücadele vermekle sorumluyuz. Yani kendi çağımızdan sorumluyuz. Bu âyet-i kerîme bunu ifade ediyor. Onlara karşı geçmiş toplumlara lanet okumak yerine, kendi çağımızdaki kâfire karşı mücadele vermemizi bize işaret ediyor âyet-i kerîme.
Bir de o Yahudi ve Hıristiyanlar'a karşı mücadeleyi veren o sahabe geçmiş bir toplumdur. Onların yaptıkları iyi ameller kendilerinedir. Sizin yaptığınız iyi amellerinizde kendinizedir. Onlardan sorulmayacaksınız diye de anhyabÜiriz bu âyet-i kerîmeyi.
Yani benim ecdadımdan Fatih Sultan Mehmet Han cennet mekân. Allah rahmet eylesin o güzel hizmet etmiş. O kendi mesuliyetini gidermeye çalışmış. Sen de O'nun gibi olursan görevini yerine getirmiş olursun. Yoksa O'nun adını ağzında teşbih gibi devamlı zikredecek olursan sana hiç bir faydası yok. Esas olan O'nu örnek almaktır. Yoksa O'nun adını anmak değil.
Futbol maçı seyredenleriniz vardır. Futbolcunun bir tanesi top tam kendisine doğru gelirken "Yahu böyle bir top bundan on sene evvel filan maçta Pele'ye gelmişti de Pele şöyle vurmuştu diye düşünürse top o zamana kadar ayağından geçer gider. On sene evvel filan adamın topa öyle vurduğunun hiç bir faydası yok. Onu düşünmeyeceksin. O anda sen tavrını kendi hareketlerini kendin belirleyeceksin. Geçmişin güzel oynayanları sana fayda vermez. O ancak antireman esnasında fayda verir. Örnek almada fayda verir. Geçmiş sahabeleri biz okuruz. Hayatımızı onların hayatına benzetmeye çalışırız. "Ama Ebu Bekir'i Sıddık (r.a.) çok mübarek bir zattı. Çok iyi idi. Çok dürüst idi. Çok doğru idi. Edepli idi, hayalı idi" deyip de kendisi edepsiz olursa, bunu söylemenin bir faydası yokki. Onun hayatını kendi hayatına nakşederse faydası var. Yoksa onları övmenin adama faydası yoktur. Onlar geçmiş bir toplumdurlar. (Bak. Bakara 134)[265]
(142) İnsanlardan bir kısım beyinsizler: "Onları üzerinde bulundukları kıbleden çeviren ne?" diyecekler. Deki: "Doğu da, batı da Allah'ındır. Dilediğini doğru yola iletir."
Kârını zararından ayırd edemeyen kişiye Sefih denir. İnsanlardan bir kısım süfeha O üzerinde oldukları kıbleden onları kim çevirdi diyecekler. Bu âyet-i kerîme Peygamber Efendimiz (a.s.v.) Mekke'den Medine'ye hicret ettikten 16 ay sonra inmiştir. Bazı tefsirlerde 10 küsur ay sonra di-, yor. Peygamber Efendimiz (a.s.v.) Medine'de, Mescid-i Kıbleteyn diye, bilinen bir mescid de, bir öğle namazı kılarken, kıbleye yani Kabe'ye yönelmesiyle ilgili..................âyet-i kerîmesi nazil olmuş. İki rekâtını kılmıştı öğle namazının farzının. Ama namazda iken âyet-i kerîme nazil olunca, Peygamber Efendimiz dönüvermiş iki rekatını da Kabe'ye karşı yönelerek kılmış. Malum Medine, Mekke ile Kudüs'ün arasındadır. Kudüs kuzey taraftadır. Mekke güney taraftadır. Efendimiz Kudüs'e dönüp namazını öyle kılıyordu. Ayet-i kerîme nazil olunca tam Mekke'ye doğru döndü. Peygamberimizin arkasında cemaat vardı. Efendimiz dönüverin-ce cemaatla karşı karşıya geldi. Cemaatta döndü ama Efendimiz öne doğru geçti. Yani safın ön tarafına geçti ve namazı devam ettirdi. Onun için o mescide "Mescid-i Kıbleteyn" iki kıbleli mescid deniliyor. Efendimiz emir üzerine Kabe'ye karşı dönünce bir kısım geri zekâlılar, laf ediyorlar. Aslında adamlar geri zekâlı değiller, dünya işlerini biliyorlar. Ticareti biliyorlar. Mallarını, mülklerini biliyorlar da asıl ticareti bilmiyorlar. Büyük ticareti bilmiyorlar. Büyük ticaret için yukarıda bir misal vermiştik. Onun benzeri bir misal verelim:
Geçici olarak bir insana şu nimeti alacaksın ama bu nimet senin elinde veya bu köşkte senin elinde. Bu köşkte sen bir ay kalacaksın. Bir ay sonra bu senin elinden alınacak. Bir aylığına burada kalacaksın deniliyor. Köşkün içinde içecek te vardır. Günah ta vardır. Her türlü pislik te vardır. Ama bir ay burada kalmazsan ilerisindeki köşke geçeceğiz. Orada ömür boyu kalacaksın denilse, adamın aklı başında ise bir aylığına olan yeri terk edip, Öbür tarafı tercih eder.
Allah (c.c.) de bu dünya hayatı 60, 70 seneliktir. Bu dünya hayatında isteyin ama güzellikle isteyin. Haram olmadan, harama bulaşmadan. Dünyanın güzelliklerini isteyin. Haramlarını değil. Ahiretin güzelliklerine ulaşacaksınız diyor.
Bu geri zekâlılar da biz bu dünyada vur patlasın, çal oynasın deriz. Öbür taraf ya olur, ya olmaz. Öyleyse biz bu dünyada muradımıza erelim diyorlar ve bundan dolayı sefih kabul ediliyorlar. Yani kâr ve zararını hesap edememelerinden dolayı, diyorlar ki, yahu "bunları yönelmekte oldukları kıblelerinden kim döndürdü?"
Deki onlara: Doğu da Allah'ındır. Batı da Allah'ındır. Dilediğini doğru yola O iletir.
Yani bir zamanlar kuzeye dönüyorlarsa, şimdide bir emir üzerine güneye dönüyorlarsa emri veren Allah, doğuyu yaratan Allah, batıyı yaratan Allah, dilediği gibi mülkünde tasarruf eden Allah. Mülkün sahibi de O'dur.
Mülkün sahibi Allah'dır. Mülkünde dilediği gibi yine tasarruf eden de O'dur. (Al-i İmran: 26)
Buradan bizim için şöyle bir savunma da çıkıyor. Hani bu günün imansızları Hindistanı ve Budistleri örnek vererek; Hindistan'daki puta tapanların haclarının nasıl olduğunu, filme almışlar. Efendim ineklerine tapınıyorlar. Belirli bir yere kadar gidiyorlar. Orada belirli bir yerde tavaf ediyorlar. Efendim Ganj nehrinden su alıyorlar. Memleketlerine getiriyorlar filan. Burada bize şu çağrışımı yaptırıyorlar. "Müslümanlıkla Hint dininin arasında bir fark yok. Onlar da bir yere kadar gidiyorlar. Bir su getiriyorlar. Müslümanlar da bir yere kadar gidiyorlar, bir taşın etrafında dönüyorlar. Ve oradan bir su getiriyorlar. Zemzem getiriyorlar." Bu imajı kendi kesimlerinden bazı insanlara vermek için bunu söylüyorlar, anlatıyor, yazıyorlar.
Bilseler ki, biz bir zamanlar Kudüs'e yönelmişiz. Ondan sonra emredilmiş Kabe'ye yönelmişiz. Yani yöneldiğimiz yere tapınmıyoruz. Hz. Ömer (r.a.) demiş ki, Ey kara taş, vallahi seni kırarım. Ancak Allah Rasûlü'nü sana istilam ederken gördüm. Yani elini değerken gördüm. Ben de onun sünnetine uyarak seni istilam ediyorum. Elimle değiyorum diyor. Yoksa senin şu Medine'deki diğer kara taşlardan bir farkın yok diyor.
Bunu ifade ederken bizim mesnevi şairi Tahini11-Mevlevi diyor ki, oraya yönelmemiz bizim birliğimizi sağlamaktadır. Nasıl ki müslüman bir devletin bayrağının yere düşmemesi için -müslüman bir devlette hakimiyetin sembolü bayraktır binlerce insan can verir. Burada gaye o 500 liralık bezin yere düşmemesi değildir. Metresi 500 liralık bezden, 5000 liralık bezden veya elli bin liralık bezden çok güzel bir bayrak yaparsınız. İpekten yaparsınız. Ama elli bin lira. bir damla kanın akmasına değmez. Ama bir milletin tamamı onun yolunda, onun yolu değil Allah'ın yoludur aslında bu Allah'ın hakimiyetinin sembolü olarak Peygamber Efendimiz (a.s.v.) da bayrak kullanmış. Onun düşmemesi için can verilmiş halbuki onun maddî olarak değeri 50 liradır, 500 liradır, ellibin liradır. Yani bu kadarlık bir bez parçasıdır. Ama ifade ettiği mânâ büyüktür.
Kâbe-i Muazzama'daki Haceru'l-Esved'in de ifade ettiği mânâ büyüktür. Rabbimin emrine yöneliyoruz biz. Hacerü'l-Esved'e değil. Biz Rabbimin "Yüzünü Mescid-i Haram1 a çevir" emrine yöneliyoruz. Emri yerine getiriyoruz. Kâbe-i Muazzama'ya yönelin demiş. Biz o emri yerine getiriyoruz. Allah (c.c.) bir başka adres gösterseydi oraya yönelirdik. Çünkü doğu da batı da Allah'ındır.[266]
(143) Böylece sizi insanlara karşı şahitler olasınız diye vasat (ifrat ve tefritten uzak) bir ümmet kıldık. Peygamberler de sizin üzerinize şahit olması için, Sen'in üzerinde bulunduğun Kabe'yi kıble yapmamız, Peygambere uyanlarla iki topuğu üzerine geri dönenleri ayırdetmek içindir. Şüphesiz bu büyük (bir olay)'dür. Ancak Allah'ın kendilerini doğru yola ilettiği kişilere değil. Allah imanınızı boşa çıkarmaz. Şüphesiz Allah insanlara şefkat eden ve esirgeyendir.
Bu âyet-i kerîmesinde'Allah (c.c.) bu Ümmet-i Muhammed'in orta bir ümmet olduğuna dikkatimizi çekiyor.
Efendimiz (a.s.v.) da; işlerin en hayırlısı orta olanıdır.
Hani yemeği çok yerseniz mideniz fesada uğrar. Mide rahatsızlığı geçirirsiniz. Yemeği az yerseniz yani çok az yerseniz yine vücudunun zayıf kalır hastalanırsınız. Çok yerseniz de hastalanırsınız, yemezseniz de hastalanırsınız. Ama orta halli yemek yerseniz sıhhatli olursunuz, güçlü kuvvetli olursunuz. Dinimizin emirlerini yerine getirme imkânını bulmuş olursunuz. Her şeyde orta olanı en güzel olanıdır. Bir toplumda da bakmışsınız ki, bir kısım insanlar pisliğin her çeşidini yapıyorlar ve ileriye doğru koşuyorlar. Yani hayallerinde geliştirdikleri her şeyi yapmaya yöneliyorlar, ama bir kısım insanlar da var ki, 300 sene evvelki babasının evine razı, bineğine razı, getirdiği metodlara razı, onları en iyi olarak kabul ediyor.
Geçen cemaatdan bir tanesi "hocam dinimizde ev iki katlı olmalıdır diyor. Hayrola nerden çıkardın bunu? Eskiden babalarımızın evi iki katlı değil miydi? diyor. Altı ahır üstü de evdi. Babasının adeti sünnet oluvermiş. Evet babaları kötü bir şey yapmıyordu. O günün şartları içerisinde babalarının da bulduğu güzel bir buluştur. O hayvanlarının ısıtma enerjisinden de yararlanıyorlardı onlar. Ama babasından gördüğünü din kabul ediyor. Biz öyle değiliz. Biz vasat ümmetiz. Biz geride kalanı beriye çekiyoruz. Ahlâksızlıkta ileri gideni de alıp kendimize çekiyoruz.
Yani topluca devlete, topluca Cennete gidiyoruz. Ahlâksızlığa gidip-te berbat olup, perişan olanlarını da engelliyoruz. Geride kalıp sefil olmalarını da engelliyoruz.
Biz sizi böylece orta bir ümmet kıldık. Bir tarafta zulmeden insanlar var. Bir tarafta da kaderimiz buymuş diyen insanlar var bugün. Ben Fransa'da bir buçuk sene filan kaldım. İşçi olarak kaldım. Fabrikada Cezayirliler vardı. İşçi olarak. Altmışdan sonra dünyaya gelenler epeyce diriler, iyiler. Ama ellide, kırklarda dünyaya gelenlere hiç iş yaptırmak mümkün değil. Gelin şöyle şöyle yapalım. Böyle yapalım desen Fransız ne dese iyidir. Fransız ne yaparsa güzeldir diyor. Ama altmıştan sonra dünyaya gelenler ise dediklerimize katılıyorlar. Şöyle yapalım. Böyle yapalım dedik mi, onları yapıyorlardı. Yani bir tarafta zalimler var. Bir tarafta da zalimlerin gösterdiği her şeye kabul, bunlar bizim için de düşünürler. Kendileri için de düşünürler. Sağ olsunlar bizim için gecelerini dahi harcarlar. Bizim işlerimizi de onlar idare ediverirler, deyip boyun eğenler var.
Biz öyle değiliz. Biz mazlumlara diyoruz ki, haklarınızı alınız. Zalimlere de yardım ediyoruz. Efendimiz (a.s.v.); demiş ki zalim kardeşine de, mazlum kardeşine de yardım et.
Sormuşlar "Ya Rasûlellah, mazluma yardım edelim de, zalime nasıl yardım edelim?" "Zalimi de zulmünden vazgeçirerek yardım edin." buyurmuş. Zalimi zulmünden vazgeçirmeli. Bir tarafta zalim bir tarafta mazlum. Biz de ümmeti vasatız. Zalimi de çekiyoruz, mazlumu da çekiyoruz ve ikisini kardeş yapıyoruz. İşte orta ümmet bu. Yoksa zalimin yanında yer alıp, mazlumu ezmek veya mazlumun yanında kalıp boyun eğmek bize yaraşmaz.
Niçin, insanlara şahit olasınız diye. Yani ümmeti vasat kılması insanlara şahit olasınız için. Şahit olan ne yapar? kulağını açar, gözünü açar. Ne oluyor? Ne tür dalavereler dönüyor bu memlekette? Bu âyet-i kerîmeye göre şu İstanbul şehrinde hangi taşın altında bir karınca hareket ediyorsa, bir solucan hareket ediyorsa Müslüman bilmelidir. Hangi imansız hangi mahfelde ne çeviriyorsa onu bilmelidir. Hangi Allah'ın velisi hangi yerde bir iş yapıyorsa onu da bilmelidir. Yani ikisinin de şahidi oluvereceğiz biz. Ve Allah'ın Rasûlü de sizin üzerinize şahit olsun için. Allah'ın Rasûlü kendine nazil olan âyet-i kerimeleri sonuna kadar mü'minlere duyurmuş. En sonunda sahabeyi Arafat'ta bir araya getirmiş. Orada bazı şeyleri yine duyurmuş. Ve sormuşda: Allah'dan getirdiklerimi size ulaştırdım mı? Tebliğ edebildim mi? Hepsi bir ağızdan bağırmışlar: Tebliğ ettin Yâ Rasûlellah!!! O da şahit ol Yâ Rab, şahit ol Ya Rab diye Allah'ı, Rabbini şahit yapmış. Ya Rabbi ben tebligatımı yaptım. Yarın kıyamet gününde "ben duymadım, ben gelmedim, ben görmedim" diyenlere Allah'ın Rasûlü diyecek ki, Ben bu insanlara bu Kur'ân'ı eksiksiz verdim.
Bu dünyada, sorumluluğu yerine getirmek önemlidir. Ya Rabbi 1990 yılında İstanbul şehrinde Cağaloğlu'nda, Cezeri Kasımpaşa Camii'nin alt tarafında ben tebligatımı yaptım desem melekler dinlemezler ve şöyle derler; İstanbul şu kadar metre kare idi. O kadar metre karenin içerisinde sen yüz metre karelik veya yüz elli metre karelik bir alanda mı anlattın? Geri kalanlar ne olacak? Şurada 300 tane adama anlattın da, 8 milyon nüfus ne olacak? Onun için şahitliğimizi biz doğru yapamıyoruz. Öbür dünyada ayrıca hesaba çekileceğiz.
Onun için oraya buraya koşturuyoruz. Şurada da konuşalım, burada da konuşalım, diyoruz Gazetenin biri demiş ki, fazla konuşuyor. Ama konuştuğumuzu yazmış. Bak o arkadaşın kulağına da erişmiş. Oradakiler de Müslüman çocukları genelde. Yani onların da kulağına erişmiş. De-mekki faydası var. Aleyhime konuşmuş, konuşsun varsın. Ama erişmiş bir şey iyidir.
Tefsire devam edelim: Daha önce Kudüs'e dönüyorlar. Daha sonra Mekke'ye dönüyorlar Bir kısım Araplar orada Kabe dururken niye biz Kudüs'e dönüyoruz demişler. Onlar burdan kaybetmişler. Şimdi ilk defa Kudüs'e dönülüyor ya. Ama Mekke'deki bir kısım imansızlar var ya itirazlarını yapmışlar. Yahu şurada Hz. İbrahim'den beri yıllardır Kabe'ye dönülüyordu. Şimdi Kudüs'e dönülüyor. Şimdi niye Kudüs'e dönülüyor? Damarları kabarmış adamların. Arab'ın ırkçılık damarları kabarmış. Olmaz böyle şey demişler.
Dikkat ederseniz günümüzde Türkiye'de de aynen cahiliye dönemi insanlarının yaşadığı haleti ruhiyye vardır. Ebu Cehil gelmiş bir gün Peygamber Efendimiz'e demiş ki, bu Bilal'a söyle bir daha eşhedü, meşhedü demesin. Niye? O Habeşli olduğundan eshedü diyemiyormuş da, eshedü diyormuş. Yani şını güzel güzel söyliyemiyormuş. Peygamberimiz demiş ki, Bilal'in senin şınmdan hayırlıdır.
Şimdi Ebu Cehil Arab dilciliğini, ırkçılığını yapıyor. Günümüzde televizyonda biri çıkıyor, dinime sövüyor ama dinime söverken olanak olasılık gibi kelimeler kullanıyor.Sağcı bazı yazarlar,alıyor elîne kalemi yazıyor aklına geleni. Vay efendim devletin televizyonunda sen olanak, olasılık, ulusallı, mulusalh kelimeleri nasıl kullanırsın diyor. Asıl çatılacak yer adam dinine sövüyordu. Oradan gitmesi gerekirken yine sövmesine laf etmiyor da, Türk dili bozuluyor diye çatıyor. Bu aynen Ebu Cehil mantığıdır.
Hem dinime çattığından dolayı hem Türk dilini bozduğundan dolayı müdahale etmek gerekiyor. Önce din sonra dil müdafaa edilmelidir.
Mekke'de de bir kısım insanlar efendim burada Kabe dururken niye biz Kudüs'e dönüyormuşuz, itirazında bulunuyorlar. Rabbim de, peygambere tabi olanlarla, peygamberin çizgisinden Ökçeyi döndürüverip gidenleri ortaya çıkarmak için diyor. Allah (c.c.) orada Efendimize emret-mişki Kudüs'e doğru döneceksin! Müslüman sahabiler derhal ve itirazsız gönüllerinde şüphe olmadan dönüvermişler. Derken Medine'ye hicret etmişler ve Medine'de Kudüs'e doğru yönelirken bir emir gelmiş ve emri aldıkları an Peygamberimiz namazda iken dönmüş, ama öbür sahabelere de ilan edilmiş ey ahali duyduk duymadık demeyin dünden itibaren yani dün öğle namazından itibaren Allah Rasûlüne âyet nazil oldu. Bundan sonra Kabe'ye yöneleceğiz denilmiş. Ve Kabe'ye yöneli vermişler. Cemaatin içinde Yahudi olan da var. Yalnız müslüman olmuş Yahudi. Kudüs'e dönüyordu. Eskiden beri döndüğü yer. Müslüman olan bu Yahudi, emir geliyor Mekke'ye dönün ve Mekke'ye gönlünde bir şek ve şüphesi olmadan yine dönüveriyor. Ama bir kısım Yahudiler bu sefer yahu anlıyama-dık bu da ne demektir? Dün o tarafa dönüyorlardı. Bugün bu tarafa dönüyorlar, diye mırın girin ediyorlar. Bunları yani bu gönlünde hastalık olanları ortaya çıkarıvermek için Allah (c.c.) bunu yapıverdiğini söylüyorlar. îşte bu bir kısım insanlara gayet ağır geliyor. Ama Allah'ın kendilerine hidayet verdiği kişilere bu ağır ve zor geliniyor.
Şimdi Yahudiler ve bir kısım Müslümanlar şöyle bir şey soruyorlar. Kudüs'e doğru namaz kılan bu insanlar, bu döneme erişemiyen yani hep Kudüs'e doğru namaz kılmış ve ölmüş sahabeler var bunlar ne olacak? Yahudiler bu lafı yayıvermişler, sahabeler arasında. Bu güne kadar yaptıklarınız boşa mı gitti? Peygamberiniz bu tarafa döndü. Geçmişte Ölenleriniz ne olacak? Allah (c.c.) hiç bir boşluk bırakmıyor:
Allah sizin imanlarınızı zayi edecek değildir. O gün için Kudüs'e yönelmek iman idi. Ve o iman üzere amel ettiler. Onların o imanları zayi ol-mıyacaktır. Allah insanlara karsı gayet merhametlidir, gayet şefkatlidir.
Aslında Peygamber Efendimiz (a.s.v.) Kudüs'e dönerken de gönlünde hep şunu arzu edermiş. Ne olurdu Ya Rabbi kıblemiz olarak Kabe olsaydı?! Temenni edermiş. Allah (c.c.) diyorki:[267]
(144) Biz Sen'in yüzünü göğe doğru çevirdiğini görüyoruz. Elbet Biz Scn'i hoşnut olacağın kıbleye çevireceğiz. Artık yüzünü Mescid-ı Haram tarafına çevir. Her nerede olursanız yüzünüzü onun tarafına çeviriniz. Kendilerine kitap verilenler bunun Rablcrindcn bir gerçek (hak) olduğunu bilirler. Allah yaptığınız şeylerden gafil değildir.
İşte kıbleye doğru yönelmemizi emreden bu âyet-i kerîme. Bakara sûresinin 144. âyet-i kerîmesi.
Camilerimizin bir çoğunda imamın namaz kıldırdığı mihrabın üzerindeki yazı budur. Yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir. Saçın bittiği yerden böylece kulak yumuşakları ve alttan çenenin altına doğru burası yüzdür.
Bunu niçin tarif ediyorum? Yüzünü Mescid-i Haram'a doğru çevir diyor Rabbim.
Fıkıh kitaplarımızı açar bakarsanız, özellikle de en geniş malumat İbn-i Abidin'de verilmiş, kıble tayini konusunda. Mahallenizde ihtilaflar olur. İşgüzarın bir tanesi bir pusula getirir. Pusulasını bir o tarafa bir bu tarafa koyar. Vay efendim bu caminin kıblesi 5 derece eğik. Biraz da mahallede sözü geçiyor ise yanlamasına camiye bir ip çektirir. O tür şeylere fırsat vermeyin. Gerçekten ölçtürseniz 5 derece eğik de olsa yine fırsat vermeyin, kıble cihetidir önemli olan. Cihettir kıble.
Hani bu konuda İbn-i Abidin'in bir izahı var. Diyor ki, beynimizin ortasını üçgenin tepesi kabul edin. İkiz kenar veya eşkenar üçgen diyelim. Bazı yerde herhalde ikizkenar üçgen olur. Beynimizin içinde üçgenin üst tarafı, gözlerimizde alt tarafı. O üçgenin üst tarafından çıkan çizgiler gözlerinizden çıktığında o açının içerisinde Kabe kalıyorsa namaz sahihtir. Öyle ise kolaylık var demektir. Öyleyse bu milletin işini zorlaştırmayın. Bir cami yapıyorsanız bu işi kılı kılma ayarlayın. Yani pusulanızı alın. Bu sahada teknolojinin imkânları ne ise onu kullanın.
Nerede olursanız olun yüzlerinizi Mescid-i Haram'a doğru çeviriniz. O kendilerine kitap verilen bilirler ki, bu Rableri katından doğrudury gerçektir.
Ehli kitabın da bu Kabe'nin kıble olduğu konusunda gerçekten bilgileri var. Çünkü onlar da diyorlar ki, Kabe'yi İbrahim yaptı. Onlar da biliyor ki, İbrahim oraya yöneldi. İshak oraya yöneldi, İsmail oraya yöneldi, Yakup oraya yöneldi. Bunu biliyorlar. Onun için Allah (c.c.) de onlarda bunu biliyorlar diyor. Allah onların yaptıklarından gafil değildir.Ama onlar öyle imansız, ki.[268]
(145) Kendilerine kitap verilenlere Sen bütün delilleri getirsen Sen'in kıblene tabi olmazlar. Sen de onların kıblesine tabi olmazsın. Onların bir kısmı diğer kısmının kıblesine tabi olucu değildir. Andolsun Sana gelen ilimden sonra onların heveslerine uyarsan Sen o takdirde nefsine zulmedenlerden olursun.
Eğer Sen o ehli kitaptan olanlara her türlü delillerini getirsen, Senin kıblene uymazlar. Yani bütün Türkiye'nin malını mülkünü verseniz Cey-hamnı ve Seyhanını İsraile akıtıverseniz adam suyunu alır yer içer de yine de kanma kasdeder. Kıblene tabi olmaz yani.
Allah (c.c.) her türlü âyetleri ona gösterse, getirse Sen'in kıblene onlar tabi olmazlar. Öyleyse Sen de onların kıblesine tabi değilsin. Tabi olmazsın. Onlardan bir kısmı diğerinin kıblesine tabi olmazlar. Eğer bu ilim yanı şu Kur'ân-ı Kerîm Sana geldikten sonra da onların hevasına, kanunlarına tabi olacak olursan, onların isteklerine uyacak olursan işte o zaman Sen zalimlerden olursun diyor Allah (c.c).
Yani bu Kur'ân nazil olduktan sonra ehl-i kitabın, Yahudi ve Hristiyanlar'in arzularına, uydurduklarına, kanunlarına uyarsan o zaman Sen zalimlerden olursun diyor.[269]
(146) Kendilerine kitap verdiklerimiz O (Muhammed'i) nu kendi çocuklarını bildikleri gibi bilirler. Buna rağmen içlerinden bir kısmı bile bile gerçeği gizlerler.
Kendilerine o kitap verdiğimiz kişiler, o Kâbe-i Muazzama'nın kıble olduğunu kendi çocuklarını bildikleri gibi biliyorlar. Peygamber Efendimiz (a.s.v.)'m peygamber olduğunu, kendi çocuklarını bildikleri gibi biliyorlar diyor Allah (c.c.).
Yani bir insan en iyi çocuğunu bilir. Kendi çocuklarını bildikleri gibi Kâbe-i Muazzama'nın kıble olduğunu, Peygamber Efendimiz (a.s.v.)'ın peygamber olduğunu biliyorlar. Ama onlardan bir kısmı bile bile hakkı gizliyorlar.
Dikkat edilirse, âyet-i kerîmeleri hep Yahudiler üzerinden getiriyoruz. Allah (c.c), Yahudi'yi bildirirken bize, ayrıca bizim içimizde de aynı vasıflan taşıyan kişilere artık bu vasıflan terketmeleri emredilmiş oluyor.
Kendi yavrularını bildikleri gibi bu işin hak olduğunu biliyorlardı. Ama bile bile gizliyorlar.
Günümüzde de bir çok insan vardır ki, Müslümanım diyor. Allah'ın âyetlerini, Rabbim tarafından olduğunu ve ona uyulmasının da farz olduğunu bildiği halde, makam, maaşım, rütbem, mevkiin, sosyal çevrem değişir veya bazı mahrumiyetlere düşerim diye hakkı gizleme tarafına gidiyorlar. Aynen o Yahudi'nin karakterini, vasfını kendi üzerlerine alıveri-yorlar.
Yanında Rabbim'in Dinine muhalif, onu yıkıcı kanunlara imza atılırken der ki; "vallahi ben bir şey diyemedim. Zaten deseydim de tek kişiydim." Mazaret değil bu. Deseydim de etkili olamazdım gibi ifadeler mazeret değildir. Sen söyle varsın etkili olmasın. Sen söyleseydin derdin ki, Ya Rabbi ben görevimi yaptım. Bedeni olarak yapılması gerekeni, dille söylenmesi gerekeni, elle yapılması gerekeni yaptım. Ama gücüm bu kadarmış Ya Rabbi dedin mi Allah (c.c.)'ın şu ayetine muhatab olurdun:
Kişilere güçlerinin üzerinde bir yükü yüklemez Rabbim. Bakara: 286[270]
(147) Gerçek Rabbin'dendir. Sakın şüphelenenlerden olma.
Doğru olan Rabbinden olandır. Yani hak olan gerçek olan gerçek Rabb'in katındandır. Yoksa insanların söylediği katiyyet ifade etmez. Tam doğru olmaları mümkün değildir.
Sakın ha Rabb'inin verdiğinin hak olduğundan şüphe üzerinde olma. Yani Rabb'inin kelamından şüphe üzerinde olma. Emrettiği ve yasaklarından şüphe içerisinde bulunma. Yani Allah'ın Kelamı diyoruz ama... Allah'ın Kelâmı hakim olsa millet mutlu olur diyoruz bağırıyoruz ama... Acaba, acaba mı demeyin. Madem ki, hak olan Rabb'imdendir, Rabbimin dedikleri hakdır. Hukuk Rabb'imin hukukudur. Öyleyse O'nun hukukunun insanlara vereceği saadet konusunda şüphede olma.
Peki biz kıbleye yöneliyoruz da, kıbleye yönelmeyenlerin acaba kıblesi var mı? Allah (c.c), herkesin bir kıblesi vardır, oraya yönelir diyor. Bir zamanlar biz bu Arabın kıblesine mi yöneleceğiz? Niye yönelelim? Kabe Arabın olsun demişler.
İnsan mutlak surette bir yere dönüyor. Derken Kabe'ye yönelemeyen adam, Moskova'ya yöneliyor. Onun kıblesi de orası. Oraya yönelemiyen adam Washington'a yöneliyor. Oraya da yönelemiyen adam-başka yere yöneliyor. Yani bir tarafa mutlaka insanlar yönelecektir. Bu bir ihtiyaçta. Peygamberini inkâr eden adam kendisine bir peygamber seçiyor. Uyacağı bir adam buluyor. Kitabımı kabul etmeyen bir adam kendisine bir kitap seçiyor. O kitabın doğrultusunda hareket ediyor. Kendisi gibi ölümlü bir adamın kitabını okuyor. Hani Marks'ın yazdığı kitap şimdi satılmaz oldu. Türkiye'deki yayıncılar şikayetçiler: Niye yazdiydın bu kitapları. Bütün yatırımımızı bunun üstüne yaptık" diyorlar. Gorbaçov'a adamlar kızıp kızıp köpürüyorlar. Bütün paramızı buraya yatırdıydık ne oldu şimdi alan yok satan yok diyorlar. Milyonlarımız gitti diyorlar. İnsana dayanırsan böyle olur işte. İnsan ölür, ağaç kurur. Hak olan Rabbi'mdendir.[271]
(148) Herkesin kendisine yüz çevirdiği bir yönü vardır. O halde hayırlarda yarışınız. Her nerede olursanız Allah sizi biraraya getirir. Şüphesiz Allah her şeye gücü yetendir.
Herkesin döneceği bir kıblesi vardır. Öyleyse hayırda yarış ediniz. Yani en doğrusunu en hayırlı olanını bulunuz. Ve orada yarış yapınız. Nerede olursanız olun Allah hepinizi bir araya getirecektir. İster biriniz Rusya'ya, biriniz Londra'ya, biriniz Afrika'ya dönsün, dünyanın neresine dağılırsanız dağılın, bir gün bunların hepsini bir araya getirecek. O her şeye gücü yetendir.[272]
(149) Her nereden çıkarsan çık, yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir. Şüphesiz bu Rabbi'nden bir gerçektir. Allah yaptıklarınızdan gafil değildir.
Nereye çıkarsan çık, yönünü Mescid-i Haram'a yönelt. Türkiye'de kılarsan da Mescid-i,Haram'a yönel. Afrika'da kılarsan da Mescid-i Haram'a yönel. Japonya'da müslümanlar namaz kılarken Mescid-i Haram'a yönelir. Ne olur böyle? Herkes Kabe etrafında daire oluşturur, saf bağlarlar. O güne bakan çiçeğinin çitleği gibi aynı yere yönelirler. Dünyada bir halka meydana getirirler. Bir birlik meydana getirmiş olurlar. Nerede olursan ol, nereye çıkarsan çık Mescid-i Haram'a yönel.[273]
(150) Her nereden çıkarsan yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir. İnsanlardan zulmedenlerin dışında kalanlara sizin aleyhinize delil olmaması için her nerede olursa yüzünüzü onun tarafına çeviriniz. İnsanlardan korkmayınız, Ben'den korkunuz da size olan nimetimi tamamlayayım. Umulur ki, hidayete erersiniz.
Nerede olursanız olun, diğerinde nereye çıkarsan, burada nerede olursan ol. Yani sefer halinde de, hazar halinde de. Mukim iken de, misafir iken de. Nerede olursan veya nereye çıkarsan çık, yönünüzü Kabe'ye doğru yöneltiniz. Niçin? İnsanların sizin aleyhinizde bir delilleri olmaması için. Yani birliğinizi sağlamak, sizi parçalamalarım engellemek, aleyhinizde delil getirmelerini engellemek için oraya yöneliniz.
Ancak zalim olanlar oraya yönetmezler. Zalim olanlar ne kadar adetleri çok olursa olsun. O zalimlerden korkmayın, Ben'den korkun ki, size olan nimetimi tamamlıyayım. Nimetten kasıt burada, devlettir demişler. Devletimi tamamlıyayım. O güne kadar otoriteyi Yahudiler elinde tutarlarken yani Kudüs'e yönelinirken, başkent olarak Kudüs'ten alınıyor kıble, Kabe'ye çevriliyor ve böylelikle Yahudiler'in saltanatına da son verilmiş oluyor. Öyleyse layık olunduğu takdirde dünyanın adil bir şekilde yönetimi müslümanlara devredilmiş oluyor burada.
Allah (c.c.) bu âyet-i kerîmesinde Onlardan korkmayın Ben'den korkun. Onlardan sakınmayın Ben'den sakının. Size nimetimi tamamlamak için, olaki böylece hidayete ermiş olur, doğru yolu bulmuş olursunuz buyuruyor.
Bu nimetimi tamamlamak için, atfedildiği yerde yukarıdaki ayette, nerede olursanız olun, nereden çıkarsanız çıkın yüzünüzü Kâbe-i Muaz-zama'ya, Mescid-i Haram'a doğru yöneltiniz deniliyor.
Niçin? İnsanların sizin aleyhinize bir hüccetleri olmasın. Ve bende size olan nimetimi tamamlamam için.
Nimet kelimesi çeşitli şekillerde Kur'ân-ı Kerîm'de geçmiş. Bu nimet Kur'ân-ı Kerimrdir.Maide:3'de ifade edildiği gibi; Burada Ni'metîm den kasıt Kur'ân-ı Kerîm. Yani bu Allah'ın Kelâmının tamamlanmasına işaret ediyor ve bizim için en büyük nimet te Kur'ân-ı Kerîm oluyor. Sonra Kur'ân-ı Kerîm'in doğrultusunda hareket edildiği takdirde, dünyadaki elde edilecek netice devlet olduğundan, devlet de bir nimet olarak bilinmiştir. İlim bir nimettir. Bir de yediğimiz şeylere nimet denilir.
Âyet-i kerîmede açıklıkla Kur'ân'dır denilmediğinden veya açıklıkla yediğimiz, içtiğimiz denilmediğinden, dolayı umumi bir ifade kullanılmış, hepsine de şamil bir cümledir bu. Ne gibi;[274]
(151) Nitekim size, sizin aranızdan âyetlerimizi okuyacak, sizi arıtacak, size Kitap ve hikmeti öğretecek ve size bilmediklerinizi öğretecek bir peygamber gönderdik. Sizden sizin aranızdan size elçi gönderdiğim gibi o peygamber ki, yani sizin aranızdan size elçi olarak peygamber olarak gönderilen peygamber, size âyetlerimizi okur, sizi temizler, size Kitabı öğretir, sünneti öğretir ve Kitabın içerisindeki ahkâmı öğretir. Ve size sizin bilmediklerinizi öğretir. Size sizin bilmediklerinizi öğreten, size sünneti ve ahkâmı öğreten ve size kitabı öğreten ve sizi temizleyen, tertemiz yapan, size âyetlerimizi okuyan bir peygamber gönderdiğimiz gibi nimetimizi de ta-mamhyacağız buyuruyor Allah (c.c.).
Ayetlerden kasıt, Kur'ân-ı Kerîm âyetleridir, Bismillahirrahmanirra-himin B sinden, "Nas" suresinin sın Sinine kadar olan iki harfin arasındaki bütün'âyetleri içine almaktadır. Bunları da bize Allah (c.c.)'ün Rasûlü, Allah'dan aldığı şekliyle okumuştur. Biz buna şahitlik yaparız. Çünkü elimizdeki Kur'ân-ı Kerîm eksiksiz ve fazlasız bize kadar gelmiştir. Sizi temizler diyor.
Peygamber Efendimiz (a.s.v.), birinci derecede Kelime-i Tevhid'i yani Lâ ilahe illallah bütün mü'minlerin gönüllerine yerleştirmekle bir kerre pisliklerin en pisi olan şirkten temizlemiştir. Ve temizliğin en güzeli, en değerlisi de budur.
Çünkü insanoğlunun bu dünyada maddî pisliklerden temizlenmesi de insana rahatlık veriyor. Elimiz kirlense elimiz sanki vücudumuza bir ağırhkmış gibi oluyor. Arkadaşımıza değemiyoruz. Başka yere değemiyoruz. Üzerindeki kir ise bir gram gelmez, iki gram gelmez ama o bir veya iki gram gelmeyen pislik elimizi tonlarca kilo ağırmış gibi ağırlaştırıyor. Peki yıkamadığımız takdirde ne olur? Hastalanabilir veya hastalanmayabiliriz. Sonunda bir gün gelir ölürüz. Ve iş biter. Ama şirkten tem'iz-lenmeyenlerin işi bitmiyor. Şirkten temizlenmeyenlerin bu dünyadaki sıkıntısının on katı, yüz katı veya milyonlarca katı öbür dünyada da devam ediyor. Onun için Allah (c.c);
En büyük zulüm, şirkin bizzat kendisidir[275] buyurmuş. Yine Müşrikler pistir[276] buyurmuş.
Buradaki pistir den kasdı, maddî pislik değil. Çünkü müşrik olduğunu bildiğimiz bazı insanlar Türkiye'ye geliyor, görüyoruz:. Havaalanında karşılıyorlar. Bembeyaz elbiseli veya tertemiz elbiseli, Türkiye'de bizlerin giremediği otellere gidiyor ve orada tertemiz banyosunu da alıyor. Sonra görüşmelere başlıyor. Maddî olarak o adama pis demek mümkün değil ama, içi pislik kusuyor üzerimize. Şu memlekette şu kadar kadın fahişe olmuşsa, bu kadar erkek bunların peşinden koşmuşsa, bu kadar insan açlığın ve sefaletin içinde kıvranıyorsa, bu kadar insan rüşvetçi, faizci olmuş ise, şu kadar insan namusunu satıyor hale gelmişse, onların yıllardan beri o kara çanta, kara gözlükleriyle gelip bize akıl vermelerinin neticesinde olmuştur. Pislik saçarak gidiyor adam gittiği yere.
Onun için Allah (c.c.) uyarıyor: Onlar pistirler, onları mescide yaklaştırmayın.Peygamber Efendimiz (a.s.v.) bizi önce iç temizliğiyle etkilemiş. Yani içimizi şirkten imana, yalandan doğruluğa, gıybetten güzel sözler söylemeye, cimrilikten cömertliğe ve hasetten insanlara karşı yani diğer varlığa şevke trniş tir.
Bunun yanında dış dünyamızı da temizlemiştir. Ebu Davud'un rivayet ettiğine göre Peygamber Efendimiz (a.s.v.) için sahabe şöyle söylüyor.:
Peygamber efendimiz bize her şeyi öğretti. Babamız ve anamız gibi. Evet bir hadis-i şerifte, babamız gibi diyor. Hatta tuvalette nasıl temizleneceğimizi öğretti. Nasıl oturacağımızı öğretti. İstinca ve istibrayı nasıl, yapacağımızı öğretti. Elimizi, yüzümüzü ve ayaklarımızı günde beş defa nasıl yıkayacağımızı öğretti. Guslü nasıl yapacağımızı öğretti. Namaz kılacağımız yeri nasıl temizleyeceğimizi öğretti. Namaz yerimizi zaten temizleyiverdik mi ne olur? Mescid de temiz olur, evler de temiz olur, giydiğimiz kuşandığımız her şey temiz olur. Ve o peygamber bize Kitabı öğretti. Ve de hikmeti öğretti. Hikmeti tefsir ederken âlimlerimiz sünnettir diyorlar. Bir kısım âlimlerimiz de Kur'ân'ın içerisindeki ahkâmdır diyorlar. Ve bize bilmediklerimizi öğretti. Hani o günün insanları ki, o gün bugüne nisbetle biraz daha hiç bir şeyin olmaması, teknolojinin olmaması, insanlar arasındaki iletişimin olmaması, basm-yayın organlarının olmaması nedeniyle insanlar daha bir kör hayat yaşıyorlardı. Böyle bir ortamda Peygamber Efendimiz (a.s.v.) onlara 1453 yılı diye tarih vermemiş ama İstanbul'un fethedileceğini Roma'nın fethedileceğini haber vermiş. Bizans'ın yıkılacağını haber vermiş, İran'ın yıkılacağını ve hazinelerinin Müslümanların eline geçeceğini haber vermiş. Dünyanın geleceği hakkında bilgiler vermiş, bir de geçmişi hakkında bilgiler vermiş. Firavunun akıbetini onlara göstermiş, Musa'nın kurtuluşunu, İbrahim (a.s.)'m işkenceciler tarafından ateşe atıldığını, ateşi yaratan Allah'ın ateşi gülistana çevirdiğini, yakmayan suyun Firavun'u boğduğunu, Allah ateşin azabını suyun içerisinde, Firavun'a, tattırıyor onları tattırdığını haber vermiş: Yani bilmediklerini onlara öğretmiş.
Hukukî sahada da insanoğlu tarih boyunca Allah'ın emirlerine, yasaklarına karşı gelmeleri neticesinde yoldan sapmış. Sapınca da kendileri yol bulamayıvermişler. Hırsızlık yapan bir adamın bir zamanlar derisini yüzmüşler canlı canlı. Devletin biri ceza olarak onu uygulamış. Derisinin içine de saman basıp aleme ibret olsun için gösterilmiş. Ama bir zaman gelmişki hırsızlık yapan adamlar en kahraman insanlar olmuşlar. Hani "Merdi kıptı yiğitliğini anlatırken sirkatından bahseder" diye bir atasözü var. Adam yiğitliğini anlatırken hırsızlığından bahsedermiş. Şu kadar çaldım, şu kadar vuruverdim gibi.
Şimdi aynısı var tabii. Şu arkadaş köşeyi dönmüş diyorlar. Nasıl dönmüş? Şöyle çarpmış böyle çalmış ve şu hale gelivermiş. Veya kendisi de onu zevkle anlatır hale gelmiştir.
Bir zamanlar zina eden erkek ve kadına çok ağır cezalar verilirmiş. Ama bir zaman gelmiş Yunan'da fahişeler tanrıça haline getirilmiş. Yani insanlar sevmede veya nefrette cezada ve mükâfatta hep aşırı gitmekten zarar görmüşlerdir. Ama Allah (c.c.) zaman içerisinde gönderdiği peygamberler ile doğru yolu göstermiş insanlara sırat-ı müstakimi göstermiş. Allah: Bilmediklerinizi Allah (c.c.)'ün peygamberi, size öğretir . buyuruyor. Mesela bir konuda bilginiz yok, ticaret yapıyorsunuz o sahada neyi, ne zaman, nasıl alacaksınız. Kimler dürüst,-kimler dürüst değil. Kimler çekine sahip, kimler çekine sahip değiller. Kimlerin sözü geçerli veya geçersiz. Bu gibi konularda bilgi veren bir adama teşekkür ediyorsunuz. Bilmediğinizi öğretti size. Bir de sermaye verecek olsa o zaman haydi haydi tapınır hale gelir insan. Ona izzeti ikramda kusur etmez.
Allah (c.c.)da size bir peygamber göndermiş, sizin gönlünüzü de, , içinizi de, dışınızı da temizlemiş. Bu dünyada neyi nasıl yapacağınızı âyetleriyle öğretmiş. Bilmediklerinizi size bildirmiş. Öyleyse;[277]
(152) O halde Ben'i anın, Ben'de sizi anayım. Bana şükredin küfretmeyin.
Beni zikrediniz, beni hatırlayınız diyor Allah (c.c.) ki, Ben de sizi zikredeyim. Yani siz Beni hatırlayın bana itaat ve ibadet edin ki, Ben de size mağfiret edeyim, affedeyim buyuruyor. Bana şükredeniz ve bana küfrani nimette bulunmayınız, yani nankörlük yapmayınız. Şükrediniz, nankörlük yapmayınız buyuruyor Allah (c.c).
Kur'ân-ı Kerîm'de çeşitli yerlerde zikirden bahsediliyor. Ey iman edenler, Allah'ı çok zikrediniz.(Ahzab: 42)
Nasıl zikredelim? elimize aldık teşbihi. Allah, Allah.... veya lâ ilahe illallah, lâ ilahe illallah bir ömür böyle geçse acaba Allah katında makbul olur mu?
Alimlerimiz zikir için demişler ki, dille yapılan zikir vardır. Elinize aldınız teşbihinizi yolda giderken boş gideceğinize, türkü söyliyeceğinize, lâ ilahe illallah, lâ ilahe illallah diyerek gidiyorsunuz. Bu bir zikirdir. Dille yapılan bir zikirdir.
Kalble yapılan zikir, kişinin yüreğinde Allah (c.c.)'ü sevgisini ve. haşyetini hiç çıkarmaması da zikirdir. Hani dille bir şey söylemiyor ama, gönlünde Allah (c.c.)'ü bir nimet görüyor. Fe sübhanallah, aman Yâ Rab-bi ne güzel yaratmış? Bunu dille söylememiş olsanız bile, gönlünüzden geçirmeniz bir zikirdir.
Bedenle yapılan zikir ise, Allah (c.c.)'ün vermiş olduğu bedenle Allah'ın vermiş olduğu emirleri yerine getirmek, O'na bedenle yapılan bir zikirdir. Namaz hem dille yapılan bir zikirdir; (Fatiha sûresini ve diğer zammı sûreleri okuyoruz,) hem de bedenle yapılan bir zikirdir. Bütün âzâmız bu zikre katılmış oluyor. Aynı zamanda kalple de yapılan zikirdir. Allahü Ekber deyip elinizi bağladıktan sonra, mümkün mertebe dışarıyla ilişkiyi kestiğiniz takdirde hem dilimiz, hem kalbimiz, hem de bedenimiz Allah (c.c.)'ün zikri ile meşgul olmuş oluyor.
Allah (c.c.) üzkûruni diyor Yani bu bize, Ümmet-i Muhammed'e deniliyor. Beni zikrediniz diyor. Hatırlayacaksınız. Bakara sûresinin 40. âyet-i kerîmesinde.
Ey Beni İsrail, size olan nimetimi hatırlayınız.
Bize, Ümmetti Muhammed'e üzkûruni diyor Rabbim.Beni hatırlayamaz diyor.
Ama Yahudiler'e ise Bakara 40âyet-i kerîmesi ile nimetimi hatırlayın diyor. Burada âlimlerimiz demişler ki, Ümmet-i Muhammed'in Allah (c.c.) kelâmıyla, diğer ümmetler üzerine üstünlüğünü de ifade ediyor bu âyet-i kerîme.
Mü'minler ise doğrudan Allah (c.c.)'ii zikrediyorlar. Allah (c.c.)'ün varlığını ve birliğini kabul ediyor, O'na itaat ve ibadet etmeğe devam ediyorlar. Sonra da Rabb'imin sofrasına buyuruyorlar.
Hani şuna benzer, iki tip insan vardır. İkisi de bir yemek ziyafetine davet edilmişlerdir. İkisi de bu davet eden kişi hakkında yanına varınca saygı gösterecekler. Hoş geldiniz denildiğinde, hoş bulduk denilecek. Hani düğünü varsa hayırlı olsun denilecek. Mübarek olsun gibi ifadeler kullanılacak. Adamın biri geliyor evvela sofraya şöyle bir bakıyor. Yağlı ballıysa, izzeti ikramını ona göre yapacak. Birisi ise davet edenin bizzat kendisini seviyor. Bizzat kendisini sevdiği için yanına varıyor. Hayırlı uğurlu ölsün diyor. Gönlünü alıyor. Ondan sonra da sofraya geçiyor. Soğan, tuz ve ekmek gelse de aynı sevgisini devam ettiriyor, kuş sütüyle beslense de yine aynı sevgi ve muhabbetini devam ettiriyor. Bizim farkımız bu. Biz bu âyet-i kerîmenin işaretine göre doğrudan doğruya bizi yaratan Allah (c.c.)'e ibadet ve itaatımıza devam ediyoruz. Bağlılığımızı bildiriyoruz. Ondan sonra da Rabb'imin bu yer yüzünde.yaratmış olduğu nimetlere geçiyoruz. Bu Rabb'imin nimetleridir. Bu nimetlerinden Rabb'imin yeyin dediği yenir. Yemeyin dediği yenmez. Mülk onun olunca, otorite de onun olması gerekir. Öyleyse bu otoriteyi sağlamak üzere de bizi görevlendirmiştir. Zikrin bir mânâsı da bu. Allah'ı zikrediyoruz. Ve insanlara da hatırlatıyoruz. Bu mülkün sahibi olunca helal ve haram koyma hakkı da O'nundur. Öyleyse O'nun ye dediğinden yenilecek, yemeyin dediğinden yenilmeyecek. Kâfirlerden bir kısmı çıkar da "Olmaz öyle. Biz kuralımızı kendimiz koyarız" diyecek olursa, o zaman "Dur, senin dilini de yaratan, gönlünü de yaratan, elini de yaratan Allah (c.c.)'dür. Allah'ın mülkünde sana ben bu Allah'ın âyetlerini çiğnettirmem" diyerek, Müslüman onun karşısına geçecektir. Allah "(cc.) Ankebut sûresinin 45. âyeî-i kerîmesinde /Allah'ın zikri gayet büyüktür diyor.
Bir kısım âlimlerimiz buna şöyle mânâ vermişler: Kulun Allah'ı zikretmesi söz konusu burda............Beni zikrediniz. Kul Allah'ı zikredecek. Peki kul Allah'ı zikredince Allah (c.c.)da............Ben de sizi zikredeceğim. Yani rahmetimle sizi zikredeceğim buyuruyor.
Alimler de bu Ankebût sûresinin 45. âyet-i kerîmesinde kulun Allah'ı zikretmesinden, Allah'ın kulunu zikretmesi daha büyüktür mânâsını almışlar. Yani bizim bir zikrimizin, Allah katında çok büyük mükafatlara, rahmete vesile olacağını bu âyet-i kerîme ifade etmiş oluyor! Pekala . zikretmezsek ne olur?
O zaman da Zuhrif sûresinin 5. âyet-i kerimesinde ifade edildiği gibi; Rahman'ın zikrinden yüz çeviren kişi şeytanın kardeşi olur. Şeytanın arkadaşı olur. Rahman'dan yüz çevirirse kişi arkadaşsız kalmıyor, dostsuz kalmıyor. Bu âyet-i kerîmenin ifade ettiğine göre bu sefer de şeytan onun yakını, dostu, yönlendiricisi oluveriyor.
Kamer sûresinin 22. âyet-i kerimesinde.Zikir için biz Kur'ân'i kolaylaştırdık buyuruyor.
Bazı âlimlerimiz demişlerki, bir kişi eline bir teşbih alıp lâ ilahe illallah lâ ilahe illallah dese mi daha fazla sevap alır, yoksa Kur'ân-ı Kerîm'i eline alsa onu okusa mı daha fazla sevap alır? Hepsinin kendine göre güzel yönleri var, güzel izahları var ama Kur'ân-ı Kerîm'in bir ismi de zikir olması nedeniyle, Kur'ân-ı Kerîm'i okumak diğerlerinden üstün kabul edilmiş. Ancak, namaz kılmak daha efdaldir. Niye? Çünkü namazın içinde de Kur'ân okunacaktır. Erzurum'dan bir hoca efendi, anlatmıştı: Soğuk bir kış gecesi gecenin en uzun olduğu dönemlerde yatsı namazından geldim, iki rekat bir namaz kılayım dedim. Bakara sûresinden başladım, yahu şu sayfayı da okuyuvereyim, bu sayfayı da okuyuvereyim derken Kehf sûresini geçivermişim diyor. Yani Kur'ân'ın yarısını tamamlamış. Yahu madem yansını okudum bitireyim demiş sabah namazına kadar tamamını bitirivermiş. Yani iki rekatta Kur'ân-ı Kerîm'i bitiren bir adamı ben gördüm. Bu adam ne yapmış oldu? Hem namazını kılmış oldu. Hem de Kur'ân-ı Kerîm'ini okumuş oldu. Bizim uzun uzun Kur'ân-ı Kerîm'den ezberimizde olmazsa, namazımızın dışında en güzel zikrimiz Kur'ân-ı Kerîm okumaktır. Tabiki daha önce de ifade ettiğim gibi hem lafzını okuyacağız, hem de mânâsını anlıyacağız. Yoksa mânâsını anlamadan okumak fayda vermez demek mümkün değil ama, faydası çok fazla olmaz. Tıpkı ilacı satın alıp ta ilacın adını söyliyerek tedavi olmaya kalkan insan gibi oluveririz. Peki kimi zikredelim. Allah (c.c.) bu âyet-i kerîmede kimi zikredeceğimizi bildirmiş, üzkûruni "Beni zikredin" demiş. Nasıl zikredelim? Yine Bakara sûresinin 200. âyet-i kerîmesinde;
Nasıl ana ve babalarınızı, ecdadınızı anıyorsunuz, zikrediyorsunuz. Öylece zikrediniz. Hatta ondan daha iyi ve daha fazla zikredin buyuruyor. Allah (c.c).
Hani babası ölmüş, köşk bırakmış, tarla bırakmış, bağ-bahçe bırakmış, dükkân bırakmış, milyarlar bırakmış o ikide bir "babam rahmetli,-babam rahmetli ne adamdı" filan diyor. Allah (c.c.) diyor ki, babanızı veren O, babanıza mülkü veren O. Tarlayı tapanı yaratan, Eli kolu, gözü gönlü yaratan Allah (c.c). Nasıl anne ve babanızı zikrediyorsanız, Allah'ı ondan daha fazla zikrediniz.
Pek iyi nerede ne zaman zikredelim? Allah (cc) onu'da ifade etmiş. Nisa sûresinin 103. âyet-i kerîmesinde; Ayakta, oturarak, yatarken Allah'ı zikrediniz buyuruyor Allah (c.c).
Yatarken olur mu? Olur. Türkler'in kendine has bir örfü vardır. Kur'ân-ı Kerîm'i göbekten aşağıya düşürmeme. İyi bir şeydir ama aslında dinen böyle bir emir yoktur. Efendimizin hayatında böyle bir hadis-i şerif yoktur, sahabede yoktur ancak, Kur'ân'a saygı olsun diye göbekten aşağıya düşürmeme geleneğini meydana getirmişler. Buna biz de dikkat edelim. Ancak bu şart değildir. Onun içindir ki, hacılarımız hacca gittiklerinde görmüştür; Araplar Kâbe-i Muazzama'nın kenarında alır Kur'ân-ı Kerîm'i okur okur, yatmış yüz üstü onu mermerin üstüne koymuş okuyor okuyor, yoruldumu da kapatıyor, kafasının altına koyup uyuyor. Bizimki geliyor buraya "yahu müslümanlık bizim burada. Adam yatarken Kur'ân okuyor" diyor. Rabbim müsade ettikten sonra!!? Yatarak Allah'ı zikrediniz. Oturarak Allah'ı zikrediniz, ayakta iken Allah'ı zikrediniz buyuruyor Allah (c.c.).
Furkan sûresinin 62. âyet-i kerîmesinde buyuruyor Rabbim; O Allah (c.c.) gece ve gündüzü arka arkaya vermiş. Niçin? Allah'ı zikretmek, Allah'a şükretmek isteyenler için. Gece ve gündüzü arka arkaya vermiş. Gecenin kendine has ibadeti taatı, gündüzün kendine has ibadeti ve taatı vardır. Gecede ve gündüzde ayakta, oturarak ve yatarak ana ve babamızı anığımızdan daha fazla Allah (c.c.)'ü zikretmeye devam edeceğiz. Çünkü, Allah'ı zikretmek, O'nun nimetlerine şükretmek. Allah'ın nimetlerinin artmasına sebep olur. ibrahim sûresinin 7. âyet-i kerîmesinde;
Eğer siz şükredecek olursanız, biz de size artırırız diyor. Neden dolayı şükretmişsek ondan dolayı Allah (c.c.) o verdiği nimetini bize artırıyor. Eğer nankörlük yapacak olursanız, nimeti elinizden alırım demiyor. Azabım gayet şiddetlidir diyor. Yani Öbür dünyada hesaba çekileceğinizi hiç unutmayın diyor Allah. (c.c).[278]
(153) Ey iman edenler, sabır ve namazla yardım isteyin. Şüphesiz AHah, sabredenlerle beraberdir.
Ey iman edenler, sabır ve namazla Allah (c.c.)'deh yardım talebinde bulununuz buyuruluyor. Böyle bir âyet-i kerîme daha önce de geçti. Bakara sûresi 45. âyet-i kerimede buyuruyor Allah (c.c); Benî İsrail'e vermiş olduğu nimetleri hatırlatıyor Rabbim. Nimete nankörlük yaptıklarını da hatırlatıyor Rabbim. Sonra da bize, sabır ve namazla Allah (c.c.)'dan yardım talebinde bulununuz buyuruyor.
Peygamber Efendimiz (a:s.v.) sıkıntılı günlerde, sıkıntılı olaylarda rahatlamak için hemen abdestini alır, namaza dururmuş. Hatta bazen Hz. Bilal-i Habeşi (r.a.)'e dermiş ki, Bilal kalk ezan oku da rahatlıyalım veya bizi rahatlat buyururmuş. Ezan okununca namaza geçecekler ve namazda huzura kavuşacaklar. Peygamber Efendimiz huzura kavuşma yeri olarak namaza yönelirmiş. Allah (c.c.) de, sabır ve namazla Allah (c.c.)'den yardım talebinde bulununuz buyurmaktadır.
İnsanoğlunun dünyasıyla ilgili müracaat edebileceği en güçlü yeri sabrıdır. Dış dünyaya karşı da müracaat edebileceği yani fiili olarak yapabileceği şey de namazdır.
Günümüzde namaz kılamayan, Rabbime inanamıyan, ahirete inana-mıyan insanlar da Sitreslerini atabilmek için yol arıyorlar. Hani Batı'nın sitresi var da, doğunun da sitresi var kendine göre. Meselâ Japonya'da, ayakta uyuyan adamlar var. Teknolojide fevkalade iyi gelişme var ama, adamlar uyumaya, ekmek yemeğe ve de yatmaya zaman bulamıyorlar, yer de bulamıyorlar. 50 santim genişliğinde, 70 santim yüksekliğinde, 190 santim uzunluğunda otellerde, çekmece usulü yataklar yapıvermişler. Yatacak sabahleyin işine oradan gidecek. Bir kısım sömürgecilerin çıkarlarına daha fazla hizmet edebilmek için adamlara uyuyacak, evlenecek, gülecek, eğlenecek zaman bırakmamışlar. Ve bu adam bir gün geliyor yeter be yeter demiye başlıyor. O anda da tam sibobun patlıyacağı sırada, sizin bu sitreslerinizi gidermek için Hindistan'dan getirdiğimiz bilmem ne metodlan vardır diyorlar. Türkiye'de de var bu türden oyunlar. Köpeğinin 1 açlığından veya köpeğinin mama yememesinden şikayetçi olan, bundan dolayı da sinir krizleri geçiren kadın veya erkeklerin de sinirlerini, sıtmalarını atabilecekleri yerler icat edilmiş durumda Türkiye'de de. Bunlardan biri benim yakın tanıdıklarımdandır. İlk kurucularından bir adam. Evime ziyarete geldi. Dedim ki, neden ihtiyaç hissettiniz? Şöyle dedi: bu insanların bu sitresinin içerisine bu sanayi ve bu teknolojiyle girebileceğini batılı dostlarımız daha önceden keşfetmişler. Buna çıkış yolları aranmış. Çıkış yolu olarak da Hint yogizminin bütün dünyaya tanıtılması istenmiş. Biz de benimsedik, gittik gördük. Altı ay orada kaldım. Türkiye'de de bu işin okulunu kurduk. Ve çalışmalarımız devam ediyor.
Hastalarından dinledim bazı şeyleri; "Gözlerimizi yumduruyor" diyor bir bayan. Gözlerimizi yumduruyor ve işte şöyle havalardan geçiyorsunuz, şöyle rüzgârlar esiyor, şöyle bir beyaz buluta rastladınız. Ve böylece dünyayı unutturuyormuş. Ve tam o esnada rasgele bir kelime veriliyormuş bu kelimeyi de günde 100 defa söyliyeceksin diyormuş. Böylece eli teşbihte, dili de, zihni de o kelimeyle meşgul olduğundan, dünya ile meşgul olduğu o pisliklerden arınma dönemi oluyor. Ne kadar? Beş dakika. Günde beş dakika veya on dakika. Bunu yapıyorlar.
Dedim ki, yahu bunu böyle yapacağınıza keşke insanlara namazı tarif etseydiniz. Yani günde on dakika Öğlede, yine on dakika ikindide gelseler belirli bir mekanda ki, sizin bulduğunuz, beğendiğiniz mekanlar ki, sesten uzak olsun diyorsunuz. Camilerimiz de bu şehrin sesten en uzak yerleridir. Hatta ecdadımız caminin dışına da genişçe bir duvar yapmış, yani gürültü duvardan içeriye avluya girmez. Bir de iç mekan var orasıda camidir. Oraya geliyor ondan sonra da dünyayı arkaya atıyor. Ve bu adam zikrine devam ediyor. Bedenî ibadetle meşgul. Dili Rabbimin kelimeleriyle meşgul, (sen uydurma bir kelime veriyorsun.) Ve kalbi de Rab-bine bağlılıkla meşgul. Böylelikle mümkün mertebe kötülüklerden, şifresinden, sıtmasından bu adam arınmış oluyor deyince keşke bunu yirmi sene önce tavsiye etseydin dedi o bey. Adam da haklı bir yerde. Yani imansızın haklılığı olmaz ama, öyle çevreler var ki, çocuğun dünyaya geldiği aile ateist, öğretmeni ateist, bulunduğu semt ateist. Ateist demiyelim, yani gavur. Gavurluğun da kendine göre bir mantığı var. Bu adamlar öylesine o mantığı, benimsemişler ki, onların içinde de iyi kalpler bize acıyor. Yazık yahu 1400 sene evvelin inancıyla hâlâ meşgul oluyorlar. Yani bunu çok iyi niyetlerle yapıyor. Şeytan rızası için yapıyor adam.
Nasıl ki, siz Allah rızası için yapıyorsunuz bir işinizi, aynı şekilde adam şeytan rızası için bunu düşünüyor. Çok iyi niyetlileri size yakınlık göstermek ve sizi bu işinizden kurtarmak için, şeytan rızası için gayret edenler de var. Bunlar kendi mantıkları içinde kendileri haklılar. Yani biz onlara İslam'ı götüremedik, sabırla yürüyemedik onların üzerine. İçimizi kuvvetlendirecek olan sabır. Tabiî bu sabır, kapıları kapatıp, perdeleri kapatıp ondan sonra da ya sabır çekme değildir. O kabirdir. Bunun sabırla ilgisi yoktur.
Ragib'in Müfredatında, Ragıb-ı İsfahanî diyor ki, sabır, kişinin kendi nefsini tutması yani kötü isteklere karşı alıkoyması. Sabır budur. Allah'ın emirlerini yerine getirmede, eğer nefsin yapmamak isterse yine nefsine hakim olup emirlerini yerine getirmesi, yasaklara karşı nefsi böyle sineğin bala düşüşü gibi veya sineğin pisliğe düşüşü gibi nefsi düşüyorsa, yine nefsini düşmekten alıkoymasına sabır deniliyor.
Bir de, Bakara sûresinin 175. âyet-i kerîmesinde belirtildiği gibi; Ateşe karşı ne kadar da cür'eüiler buyuruyor Rabbim.
Yani Allah (c.c.) burada sabrı: tutmak mânâ-sında alacak olursak, Allah'ın emirlerini tutunuz, yasaklarına karşı nefsiniz hücum ederse yine nefsinizi de tutunuz ve bir de cesur olunuz. Cesaretinizle Allah'tan yardım isteyiniz. Yani kâfire karşı sabrediniz, cesur olunuz ve Allah (c.c.)'dan sabır talebinde bulununuz.
İbadetlere karşı sabır da Meryem sûresinin 65. âyet-i kerimesinde;
Allah'a ibadette sabretmemizi istiyor. Zor bir iş aslında. Yukarda, Bakara sûresinin 45. âyet-i kerimesinde: Bu sabır veya bu namaz, bu büyük bir şeydir, büyük bir meseledir diyor Allah (c.c.) ...Ama Allah'tan korkanlar için de zor bir mesele değildir.
Bazı şeylerin zorluğu kişinin kendisini şartlandırmasıyla ilgilidir. Mesela üç yaşında ve dört yaşında oğlunuz, kızınız var. Mahallede oynayacakları bir yer var. Kendi yaşlarında çocuklarda var. Akşama kadar oynarlar. Bilemiyorum bir çocuk akşama kadar oynarsa kaç kilometrelik yol yapmış olur. Ama oyunda yorulmaz, yorulduğunu akşam gelip yatarken anlarız biz onun, oyun esnasında yorulmaz. Fakat annesi onu, sevmediği bir yere götürmeye kalkarsa yolda 2 km.lik falan olursa, yolun yarısında yorulur. "Anne yoruldum, anne yoruldum" demeye başlar. Kendi oyununda olsa 2 km.'yi değil 20 km.'yi koşacak ve yorulmayacak. Ama kendi istemediği yerde çocuğu koşturacak olursanız bu sefer o yorulacaktır. Gerçekten yorulur.
Mesela sizin kendi hayatınızda da olur. Bir yola gidiyorsunuz veya bir iş yapacaksınız. Kendinizi şartlandınrsanız mesela 10 km. yürüdükten sonra arkadaşın evine varacağım dediniz, on km.'yi normal yürürsünüz. Tam vardınız bir sordunuz ki, daha 5 km. var. Ayaklarınızın her tarafı yorulur. Halbuki başlangıçta kendinizi 15 km.'ye ayarlamış olsaydınız normal giderdiniz aslında.Yani kişinin kendisini kurması diye bir şey var. Mutlaka fizikî yorgunluk var, etki var. Fakat fizikî yorgunluk veya etkilerden ziyade kişilerin hissî yorgunlukları etkileri vardır.
Onun için bu namaz veya sabır, insanlara ağır gelir ama, Allah'tan korkan insanlara ağır gelmez diyor Allah-(cc). Eğer bunu yapacak olurlarsa, Allah da onlara yardım eder. İlk nazil olan âyet-i kerîmelerde, Müzzemmil sûresi âyet 1, 2 nci ayetlerde, Geceleri Peygamberimizin kalkmasını emrediyor Rabbim. Namaz için geceleri kalkmasını. Peygamberimiz Mekke'de, peygamberlikle görevlendiriliyor. Ve insanların İslâm'a davetine başlıyor. Mekke insanı, Medine insanı, o günün İran'ı, o günün Bizans'ı da bu emre bu dine muhatap. Peygamber bunları başaracak. Nasıl başaracak? Geceleri ibadet yapmak ve Kur'ân okumakla. Kur'ân ona yol gösterecek. Tebliğ için belli bir şekilde davranmış peygamberler. Sen de o peygamberlerin davrandığı gibi davranacak olursan o peygamberlerin vardığı yere varırsın. Peki bu taktik nereden alınacak? Kur'ân-ı Kerîm'den taktik alıyorsunuz.
Demekki, insanın iç dünyasının güçlü olması lâzım. O gücü de sağlı-yabileceği yani aküsünü en iyi şekilde doldurabileceği yer namazıdır. Ona biraz ağırlık verelim. Bu günden itibaren biraz daha bu gücü almağa çalışalım Ben kıldımda hiç bir şey alamadım demeyin. Hani akünüzü götürdünüz adama doldur bunu dediniz, Boş götürdüğünüzde tarttınız şu kadar kilo ve gram. Onu doldurdunuz tarttınız yine aynı kilo ve gram. Değişen bir şey yok. Şimdi adama dermişiniz ki, bunu doldurmamışsın. Adam der ki, doldurmamışsam koy bakalım arabana çalıştır, bak nasıl çalışacak. Hakikaten arabaya koyuyorsunuz arabanız çalışıyor. Bir enerji: koyulmuş demekki:
Günümüzde bir kısım insanlar da hocam biz namaz kılmıyoruz ama sporumuzu yapıyoruz diyor. Yani müslümanlar spor yerine namaz kılıyorlarsa biz de sporumuzu yapıyoruz. Bu da onun yerine sayılmaz mı? Bazıları derki; Dinimiz güzelmişte maşallah 1400 sene evvel insanları hareketsiz halde bırakmamak için jimnastik yerine namazı koymuş. Bizim de hareketlerimiz, sporumuz namaz yerine geçmez mi? Buna şöyle cevap verelim, sizi askere çağırıyorlar, iki sene veya 18 ay askerlik yapacaksın diyorlar. Peki gitsenizde orada askerlik yapmasanız kışlanın önünde iki sene değil de, dört sene kendi kendinize talim yapsanız, komutan; «sen dört senedir burada talim yapıyorsun gel seni terhis edelim» der mi? Demez. Onun kuralına uygun iş yapacaksın.
Allah (c.c.)'ün kuralına göre iş yaparsanız makbuldür. Yoksa Allah'ın kuralına göre iş yapmadığınız takdirde kendi halinize ne yaparsanız yapın o makbul değildir. Yani sporu ayrıca namazını kıldıktan sonra bedenini güçlendirmek için yapacak olursan ayrıca sevabını alırsınız. Ya Rabbi güçlü bir bedene sahip olmalıyım. Bu güçlü bedenle senin dinine hizmet etmeliyim derseniz onun da sevabını alırsınız.
O Musa'nın sabrettiği gibi sabret. O ki, Allah (cc.) O'nun önüne denizi çıkanverdiği halde, Rabbimin yolunda yürümek, O'nun çölünde Rabbime itaat ve ibadet etmek için denize atını sürmüş bir peygamberdir.
O Firavunun zulmüne sabretti. Firavunun sarayında bir eli yağda bir eli balda yaşıyordu Peygamber olmadan önce peygamberlik verilince o nimetleri terketmek bir sabırdır o ayrı. Onlara sabretti. Onun işkencesine sabretmek ayn bir sabırdır, onlara da sabretti. Denize at sürmekte ayrı bir sabirdır. O'nun sabrından siz de sabredin diyor Rabim.
İbrahim ki, Nemrud'a boyun eğmemişti. O da put bakanının oğlu idi. Put bakanlığını yapan bakanın oğlu Yani devletin bütün imkânlarından yararlanan bir delikanlı iken, ona itaat etmemek üzere orayı terkediyor.
Allah (cc.) da, o peygamberlerin sabrettiği gibi sabrediniz buyuruyor. Sabredince ne olur? İbrahim (a.s.)'ın devleti gibi bir devlet, Musa (a.s.)'ın devleti gibi bir devlet kurulur. Arkasından da o ulül-azm peygamberlerinin gittiği cennete mü'minler de varırlar.
Hz. Ömer (r.a.) diyor ki, zorluklara sabretmeyi bildik ama bolluğa sabredemedik. Allah (cc), insanları bollukla da imtihan ediyor, zorlukla da imtihan ediyor.
Timura sormuşlar: " Başarılarıyın kaynağı nedir? Timur, soruyu soranın parmağını kendi ağzına almış. Kendi parmağımda soranın ağzına vermiş ve ikimizde ısıracağız. Başla" demiş . Karşılıklı ısırmaya başIamışlar. Biraz sonra soran adamın Aaaa diye bağırarak ağzını açar. Timur elini kurtarır ama Timur ısırmaya devam eder. Az sonra Timur adamın parmağını bırakıverir. ve «Aaaa diye bağırmak sana fayda vermez karşı tarafa fayda verir. sana.ancak sabır fayda verir» der.[279]
(154) Allah yolunda Öldürülenlere "ölüler" demeyin. Bilakis onlar diridirler, fakat siz farkında değilsiniz,
Allah yolunda ölenler için "öldü" demeyiniz büyuruluyor. Onlar diridirler, ancak onların diri olduğunu siz anlıyamazsınız, siz farkına varamazsınız diyor.
Nasıl diridirler? Bu konuda elle tutulur, gözle görülür bir şekilde tarif yapmamız mümkün değildir ama Rabbim katında rızıklandırıldıklarım ve Cennette dolaşıp durduklarını bir kuş halinde uçtuklarını çeşitli hadis-i şeriflerden anlıyoruz. Fakat bütün bu anlatım şekilleri de bizim aklımıza yaklaştırmak, anlatabilmek içindir. Yoksa hakiki mahiyeti öyle değildir." Çünkü Cennetin nimetlerini Rabbim bize tanıtırken bildiklerimizden hareketle tanıtmış. Yoksa bilmediğimiz bir şeyi bilmediğimiz bir dille anlatmak mümkün değil. Onun için şuna inanıyoruz; Rabbim katında rızık-landmlıyorlar. Ve de onlar diridirler.
Bu âyette bahsedilen bizim dilimizde çokça kullandığımız şehitlerdir.
Şehit: müşriklerin doğrudan veya dolaylı olarak öldürdüğü müslü-mandır. Doğrudan öldürdüğü mesela kurşunla öldürüyor. Dolaylı Öldürüyor: Zaman içerisinde verdiği çeşitli ilaçlarla öldürüyor. Bir Müslümanı yok etmek istiyorlar. Öldürseler ortaya çıkacak bütün oyunları. Mesela hastahaneye alıyorlar. Gram gram ilaç veriyorlar. Ve derken adamı belirli bir hastalığa tutturuyorlar. O Müslüman üç sene sonra yok olup gidiyor. Bu insan da şehittir. Bir insan İslâmî hizmetlerini cesaretle, metanetle ve ilmî dirayetle yürütürken, karşı güçler onu alıp bizim anladığımız yollardan değil de, anlamadığımız yollardan öldürmeye kasdedip neticede de
Öldürmeyi başaracak olursa, buna da şehit diyoruz. Yani dolaylı yoldan öldürme, ama yine öldürülmüş.
Bir de Müslüman olup harp meydanında yaralanmış, yara alarak öldürülmüş insanlar ki, bunlara da şehit diyoruz.
Bir de Müslümanlar tarafından zulmedilerek Öldürülene de şehit deniliyor. Bir Müslüman tarafından ama zulmedilerek öldürülüyor. Bunlara da şehit deniliyor.
Peygamber Efendimiz (a.s:v.), bir gün ashabına sormuş. Siz şehit deyince ne anlıyorsunuz? .
Onlar da Ya Rasulellah, Allah yolunda Öldürülen şehittir demişler. Efendimiz demiş ki, o zaman benim ümmetimin şehitleri az olur. Sahabiler sormuşlar: Peki öyleyse sizin kasdettiğiniz nedir Ya Rasulellah deyince; O da demiş ki, Allah yolunda Öldürülenler şehit, Aüah yolunda ölenler de şehit.
Yani siz de şu 20, asırda O, Allah'ın ahkamı Kur'ân-ı Kerîm'in hakimiyetini sağlama yolunda adım atarsanız, gayret gösterirseniz bu yolda, düşünürseniz, yolda giderken bunun hesabını yaparsanız, bu hesabı yapanlara yardım ederseniz ve böyle bir halde iken yatağınızda ölürseniz dahi şehit sevabı alıyorsunuz.
Efendimiz (a.s.v.);
- " Siz şehid'i nasıl biliyorsunuz? deyince sahabe "Ya Rasülellah Allah yolunda öldürülenlerdir şehid" dediler.
- Peygamber efendimiz de "o takdirde benim ümmetimin şehidi az olur" dedi.
- Sahabe peki kim şehirdir? Ya Rasülellah deyince
- Peygamber efendimiz "Allah yolunda öldürülen şehittir. Allah yolunda ölen şehittir. Vebadan ölen, iç hastalığından ölen şehittir." buyurmuştur.[280] Buna benzer hadis-i şerifler çok. Orada çeşitli şekilde yanarak ölen mü'min, denizde boğularak ölen mü'min, şifası henüz mevcut olmayan hastalıktan ölen mü'nıin şehittir. Çünkü şifasız hastalık olmadığı konusunda hadis-i şerif var. Peygamber Efendimiz'in yanarak ölen, boğularak ölen şehittir. Doğum üzerine ölen şehittir. Karın ağrısından ölen şehittir gibi hadis-i şeriflerine göre, o gün için karm ağrısı dediğimiz şey nasıl bir hastalıktır bilmiyoruz ama o gün şifası yokmuş. Bunlar şehit sevabı alırlar. Şehit muamelesi görmezler. Yani elbiseleri kefen olur denmez. Yıkanıyor, namazları kılınıyor, defnediliyor ama Allah katında bunlar şehit sevabını alırlar diyor Peygamber Efendimiz (a.s.v.).
Bir hadis-i şerifte de, insanların fesada uğradığı bir zamanda sünnetime sarılan kişi de yüz şehit sevabı alır deniliyor.
Pekiyi şehit niçin şehit oluyor? Sünneti seniyyenin ayakta durması için yani asıl olan şehit olmak değil, gaye şehit olmak değil, gaye Allah'ın ve Rasûlü'nün ahkamının ayakta kalmasını sağlamaktır. Bunu sağladımı bir kişi şehit olmasa da sevabını alıyor. Şehit olursa da sevabını alıyor. Yani gaye Allah'ın ahkamının hakimiyetini sağlamaktır.
Mişkat'ın şerhi Mirkat'ta rivayet edilmiş 2. cildin 303. sahifesinde Hz. Ali (r.a.) diyor ki: Bir devlet başkanı bir kişiyi hapseder ve ona zulmederse hapishanede iken o da ölürse o da şehittir .
Allah yolunda hicret eder ve sonra da öldürülür veya ölürse, Allah onları güzel azıklarla rızıklandırır.[281] Ayet-i kerîmesinden yola çıkarak Hz. Ali (r.a.) bu sözünü söylemiştir.
Ve zalim sultanlara karşı da hakkı söylerken öldürülenlerin şehit olduğunu da ayrıca Peygamber Efendimiz (a.s.v.) bize bildirmiştir.[282]
Allah (c.c.) Muhammed sûresinin 4, 5, 6. âyet-i kerimelerinde; şöyle buyurur: Allah yolunda öldürülenlerin yaptıkları katiyen boşa gitmez. Allah onlara hidayet verir, işlerini düzeltir ve onlara tarif ettiği cennete kor.
Şöyle bir soru sorulabilir. Allah (c.c.) kendi dinini kendisi korusa ya! Allah (c.c.) diyor ki, doğru Ben dileseydim kendim kâfirlere galip gelirdim. Kâfirleri yaratmazdım. Kâfirleri dileseydi Allah (c.c.) tamamını imana sokuverirdi. O zamanda imtihan denen şey ortadan kalkıverirdi.
Ancak, bir kısmınızı diğerinizde imtihan etmek için diyor Allah, (c.c.) Yoksa kendisi de galip gelirdi, mülkünde kullan üzerine.
Allah yolunda öldürülenler için, Allah sizin amellerinizi boşa çıkarmaz. Onları doğru yola iletir ve işlerini de düzeltir. Ve onları Cennete kor. Nasıl bir Cennet? Onlara tarif ettiği Cennete kor. Mânâsı da verilmiş.
Arfe: arabın dilinde en güzel kokunun adı arfe imiş. Onlara koklattığı Cennetine kor mânâsı da verilmiş.
Hani sahabe Bedir'de, Uhud'ta bazı müslüman şehitleri anlatıyor: "Sanki Cennetin kokusunu almışta o tarafa koşarmış gibi koşarken gördüm, sonra da şehit edildiğini gördüm" diyor. :
Yani insan bir şeyde sağlam bir bilgi elde edinecek olursa o bilgi edindiği şeye doğru yürür, koşar ve onu elde etmek için gayret eder. Sanki kokuşunu almış gibidir. Günümüzde de deriz; bu paranın kokusunu almış. Bu o tarafa gidiyor paranın kokusunu almış diyorlar. Ne olur paranın kokusunu aldıktan sonra varır elde eder. Ne yapar para? Belirli şeyleri sağlamada yardımcı olur. Ama günümüzde bir kısım insanlar var ki, para bitmiş adamlar için. Adamın harcıyacak yeri kalmamış. Para bol ama parayı harcıyacak yeri kalmamış. Bu sefer paradan geçmişler, başka şeylerin peşindeler. İnsanın iç dünyası para ile doyurulmuyor. O doyumsuz yaratılmış, o ancak Rabbin Cennetine, Rabbin rızasına varınca doyum sağlar.
Onun için günümüzdeki insanlar doyumlarını sağlamak için paraya doğru koşmuşlar ama, para da onlara doyum sağlamamış bu sefer başka yollar aramaya koyulmuşlardır.
Şehit, bir hadis-i şerifte de ifade edilmiş Peygamber Efendimiz tarafından, karıncanın insanı ısırdığında ne kadar acı duyarsa bir insan, şehit olan insanda o acıyı duyar.[283] Biz, Filistin'de oğlunun ölmüş cesedi yedirilen kadının sonra da işkence edilerek öldüğünü duyunca tüylerimiz ürperiyor. Veya önce kolları kırılan, sonra ayaklan kınlan, sonra burnu kesilen insanları duyunca yüreklerimiz hopluyor bize acı veriyor. Zannetmiyorum bize verdiği acı kadar o şehidimiz acı duysun. Zannetmiyorum değil, Peygamber Efendimiz (a.s.v.), bir karıncanın ısırması esnasında acı duyulduğu kadar ancak acı duyar diyor şehidimiz. Yusuf Aleyhisselam in güzelliğine bakarken ellerini kesen kadınların acısını hissetmedikleri gibi şehidler de ölürken acı hissetmezler.
Onun için biz şehitlerimize acımıyoruz. Onlara rahmet okuyoruz; Şehit olmak da gaye değil diyoruz. Allah'ın ahkamının hakim olması gaye diyoruz. Hazineyi elde etmek için harabeyi yıktıkları gibi, iki dünyam güzelleştirmek için şehid olmak gerekirse severek gidilir. Ama o gayeye yürünürken önümüze yol çıkmış veya deniz çıkmış veya İbrahim'in ateşi gibi bir ateş çıkmış veya Yusuf (a.s.)'ın hapishanesi gibi bir hapishane çıkmış hiç önemli değil. Ya geçeriz veya geçeriz.[284]
(155) Sizi elbette biraz korku, açlık ve biraz mallardan, canlardan ve meyvelerden eksiltmekle imtihan edeceğiz. Sabredenlere müjdele.
Bu yol dikenli olduğundan dolayı Allah (c.c.) bu dünya yolunda çeşitli vesilelerle imtihan edeceğini ifade ediyor.
Biz sizi imtihan edeceğiz. Korkudan azıcık bir şeyle, çok küçük şeylerle imtihan edeceğiz. Korkudan bir şeyle sizi imtihan edeceğiz. Korku çeşitli. Rabbim korku demiş bitirmiş. Alimlerimizin bir kısmı: "Allah korkusuyla imtihan edeceğiz" diye anlamışlar. İmam-ı Şâfi Hz.lerinin kanaati bu. "Allah korkusuyla imtihan edeceğiz" diyor. Ama âlimlerimiz yalnız bununla kalmamış. Düşman korkusuyla imtihan edeceğiz, rızık korkusuyla imtihan edeceğiz, evlat korkusuyla, avrat korkusuyla, mal korkusuyla imtihan edeceğiz.
Yani çeşitli İslâmî hizmetlerin içine girecek olursan "Sen kanşma bu işlere! Bak işte çeşitli insanlar Müslümanların üzerine yürüyorlar. Eğer Müslümanlar biraz güçlenecek olursa yetkililer şöyle şöyle yapıyorlar. Mal varlığı gidiyor, makamı gidiyor, adamın rütbesi sökülüyor, zindana atılıyor, memuriyetinden oluyor. Yahu etme eyleme bu işlere girme. Köprüyü geçinceye kadar ayıya dayı deyiver geç" diye öğüt veriyorlar. Peki ayıya dayı diyecek olursak ne oluruz biz? Ayı olmayız ama ayının yeğeni oluruz. Ama büyüyünce ayı oluruz tabi.
Onun için korku çeşitlidir. Her insanın da korkusu kendine göredir. Bir adamı korkuturken sakın ha ne yapacağınızı söylemeyin. "Sana yapacağımı bilirim" deyin yeter. Çünkü o zaman o, en fazla korktuğu şeyi aklına getirir. "Yahu bu bunu yapar mı yapar" der. Halbuki siz ona şunu yaparını" derseniz belki o konuda korkusu yoktur adamın. Sizce büyüktür o. Sizin söylediğiniz aslında O sizin korktuğunuz şeydir. "Sana şunu yaparım" dediniz mi o sizin kendi korktuğunuz şeydir. O ise ondan korkmuyor.
Onun için Yusuf sûresinin tefsirinde Peygamber Efendimiz (a.s.v.), düşmanın hatırına -geimiyen şeyi hatırlatmayın diyor.[285]
Yakub'un oğulları da Yusuf a ne yapacaklarım bilmiyorlardı. Ama onlar giderken "Yusufu kurdun yemesinden korkarım" dedi. Bu sefer oğullarmmda aklına o geldi. Böyle böyle yapalım dediler.
Öyleyse konuşurken, basında çeşitli yerlerde yazılar yazarken, konferanslar ve seminerler verirken "Vay şu imansızlar, Yahudiler, komünistler, masonlar şunu şunu yapacaklar bize" diye yazı yazmayın. Adamın aklına geimiyen şeyi aklına getiriyorsunuz. Yaptıkları teşhir edilir ayrı. Yapmadıkları konusunda bunlar şunu da yapar, bunu da yapar dediniz mi adama en korktuğunuz tarafları göstermiş olursunuz. Ve o adam onun üzerine yürür.
Allah'dan başka kimseden korkmayacağımız konusunda zaten hemen biraz yukarda 150. âyet-i kerîmesinde onlardan korkmayınız, Ben'den korkunuz buyuruyor Allah (c.c).
Korku ile imtihan edeceğiz, açlıkla imtihan edeceğiz, mallardan eksiltmekle, canlardan eksiltmekle, meyvalardan eksiltmekle sizi imtihan edeceğiz. Sabredenlere müjdeler olsun diyor Allah (c.c).
Şimdi imtihan edeceğiz derken bizim bildiğimiz imtihan şu. İmtihan eden, imtihan ettiklerinin durumunu bilmediği için imtihan eder, Allah (c.c.) için böyle bir şey söz konusu değildir.
Bu şuna benzer demişler âlimlerimiz; Benim bir oğlum var altı yaşında, yedi yaşında. Merdivenleri çıkarken diyor ki, Ben senden çabuk çıkarım baba. Ben de çıkamazsın diyorum, o da çıkarım diyor. Merdiveni çıkarken bir yarış ediyoruz. Aslında çıkamıyacağını biliyorum ben onun. Ama onunla imtihana giriyorum ben yine. Koşuyoruz. Neticede onun çıkamadığını gösteriyorum ama arada bir de onu çıkarıyorum yani ben geride kalmış oluyorum.
Rabbim dese ki bize, bu nimetleri yiyorsunuz, şükür de ediyorsunuz. Pekiyi vermesem ne yaparsınız? Ya Rabbi vermesen de şükrederiz Sana biz. Versen de şükrederiz.
Rabbim dese ki; "Vermesem biraz yan çizer gibisiniz." "Çizmeyiz ya Rabbi." Olur mu öyle şey! Sen bizi yaratıyorsun, Sen bizi yönetiyorsun, bize her şeyi veren Sen'sin. Darlıkta da bollukta da Sana ibadetimizi yaparız ya Rabbi demeliyiz aslında.
Allah (c.c.) diyor ki, Ben sizin ne yapacağınızı biliyorum ama, sizin hakkınızdaki bilgimi size göstermek üzere imtihan ediyorum.
Bugün inkarcılar şöyle der. "Efendim Allah (c.c.) madem biliyordu, imtihana gerek yoktu. Dünyaya getirmesine gerek yoktu. Bu adam gavur olacaktır. Şu adam Müslüman olacaktır. Ben biliyorum bunu haydin ahi-rete ordan Cennete veya Cehenneme deseydi." Öğretmen deseki sene sonunda haziran ayında ''çocuklar bakın, hepinizi sekiz ay okuttum. Sekiz ay neticesinde kimin sınıfı geçeceğini, kimin geçemiyeceğini biliyorum. İsterseniz şu haziran sıcağında imtihan zahmetine girmenize gerek yok. Şunlar şunlar geçecek, şu dört arkadaşınız kalacak" dese. Geçenler razı olurda, geçemeyenler "yahu hocam sen imtihanını yap derler. Biz çalışırız sabaha kadar uyumayız. Yinede imtihana gireceğiz" derler. Ve giriyorlar hakikaten o dört kişi kalıyor. Ama itiraz hakları var. Hocam bizi niye bıraktın derse kâğıdını karşısına çıkarıyor bak, beş soru sordum beşi de cevapsız kalmış veya dördü cevapsız kalmış.
Allah (c.c.) de bu dünyadan, öbür dünyada bizim itirazlarımızı kesmek için imtihan ediyor. Mesela bizi hiç dünyaya getirmeden ben sizi biliyorum, şunlar iyi olacaktı, şunlar kötü olacaktı, dese öbür dünyada kâfirler, bizi dünyaya getirseydiri biz de aynen onlar gibi yapardık diyebilirlerdi.
Şimdi dünyaya getirdi. Herkesin imtihan defterleri de yazılıyor. İmtihan sahası da dünya, imtihanın sahası altıyla üstüyle dünya. İmtihan konuları sorularımız, Ailemiz, çocuklarımız, paralarımız, mallarımız, mülklerimiz, canlarımız ve kazançlarımız ve çevremiz bunlarda imtihan soruları olarak verilmiş.
Enfal suresi: 28. ayetinde Bunlar imtihandır buyuruyor Allah (c.c.)
Mallarınız ve canlarınız, burada da korkularınız, 'açlıklarınız, mallarınız, canlarınız, meyveleriniz sabır konusunda imtihan sorularıdır. Bolluk verir şükredesiniz, zorluk verir sâbredesiniz diye. Sabredenleri müjdele diyor Allah (c.c).
Onlar öylesine sabredenler ki;[286]
(156) Onlara bir musibet geldiğinde, "Biz Allah'a aitiz ve elbette O'na döneceğiz" derler.
Biz bunu yalnız Ölüm haberini duyduğumuzda okuruz, ama her yerde okunabilir. Başımıza gelen herhangi bir olumsuz halde, hoşa gitmeyen hallerde veya olumlu hallerde de her halükârda dilimizi buna alıştırı-versek Biz Allah'a aitiz o yarattı bizi yine ona döneceğiz, dedikmi o belanın, musibetin ağırlığı da üzerimizden gidiverir.
Çok sevdiğiniz çocuğunuz, babanız veya anneniz vefat etmiş hani nerde ise beyniniz çatlıyacak, kafatasımz atacak öyle bir durumda bir adamın gelip inna lillah demesi kaynamakta olan bir suyun üzerine bir bardak soğuk suyun dökülmesi gibi bir şeydir. Adamı huzura kavuşturur. Onun için Allah (c.c.) buyuruyor;
Allah'ın zikriyle kalbîer huzura erer."[287]
Sizin içinizden mücahit olanları ve sabredenleri ortaya çıkarmamız için biz sizi imtihan edeceğiz diyor Allah (c.c.)[288]
Bütün bu harplerin, gaspların, şehitliklerin;
Enfal suresi 37. ayetinde İyi ile kötüyü,, temiz ile pisi biribirinden ayırt etmek için olduğunu ifade ediyor. Nasıl ki ateşin içerisine demir atılıyor ve orada demirin pisliği yanıyor da., saf demir ortada kalıyorsa, bazen belâ ve musibetler de iyi dostlarla, kötü dostları birbirinden ayırıyor. Hani "iyi dost kötü günde belli olur" diyoruz ya, iyi mü'minde zor günlerde belli olur.
Allah (c,c.) iyi mü'minleri ortaya çıkarmak için bazen mü'minlerin de başına belâ ve musibetler veriyor. Şu son yüz seneden beri Müslümanların belâ ve musibetlerden kurtuiamayışınm sebebi için beri Allahû A'îem bizi Allah (c.c.) yine rahmetiyle, keremiyle ve lutfuyla bizi temizliyor diyorum. İçimizdeki pislikleri temizliyor Rabbim. O pisliklerimiz de temizlendikten sonra belki belâ ateşinde, zillet ateşinde temizlendikten sonra izzete doğru tekrar yöneltecektir. Yöneltme konusunda da bizim gayretimizin çok üstünde Rabbimin lutfu görülmeye başlamıştır.
Bu günlerde gazete okuyacak olursanız, Bir yazar şöyle yazıyor;
"Düne kadar bir çok adam tanıyorduk (.............) "Amerika evine git diye"
bağırıyordu. Aynı adamlar şimdi köşelerinde yazı yazarken veya salonlarda konferanslar verirken "aman Amerika gitme" diye bağırıyorlar. Niye eskiden git diyorlardı? Gidersen komünistlik gelecek git diyorlardı. Şimdi komünistlik geîmiyecek bitti. Bunu da yine imansızlardan birisi diyor. Onun insaflılarından biri. Amerika'ya ne olur gitme diyormuş. Niye? gidersen şeriatçılar gelecek. O yazar devam ederek "Amerika'nın bitişiğinde Küba, komünistliği övüyor gidiyor ama yanıbaş;nda Trinidad da müslümanlar yerlerini almaya başladılar. Amerika'nın arkasından vurmak üzere müslümanîar yönetime el koydular" diyor. "Trinidad da % 6lık müslüman nüfus devlete hakim olacak olursa Allah korusun böyle bir şeyi düşünmek bile istemiyorum, düşünmek istemiyorum" diyor. Düşünürse adam kara kara rüyalar görecek sabaha kadar. Ama biz onlara ak günler göstereceğiz İnşallah. Yani umduklarının da ötesinde çok şeyler göstereceğiz.
Onlar sabredenler musibet geldiğinde «inna Hilalli ve inna ileyhi raciun» derler. Rabbine yönelirler ve ondan gelip O'na döneceğini hatırlayınca musibetin ağırlığı giderilmiş oluyor. Musibetin ağırlığı giderilince de hani insan yükünü atınca yola daha süratle gittiği gibi o musibet onu alıkoymak yerine ona kamçı vazifesi veya demirin kirini götüren bir temizleme ameliyesi oluyor.[289]
(157) Allah'ın mağfiret ve rahmeti onlaradır. Ve doğru yoia erenler de onlardır.
İşte bu belâlara, musibetlere sabredenler korkuyu aşanlar, açlıkla, mallarının, canlarının veya meyvelerinin eksilmesinden imtihanı kazananlar ve Rabbinden gelip Rabbine döndüğünü anlıyan ve bu yolda hareket edenler; Onlar üzerine Rabbinden mağfiret vardır. Allah'dan rahmet vardır. İşte doğru yolu bulmuş olanlar da onlardır. Hidayete erenlerde onlardır diyor Allah (c.c).[290]
(158) Şüphesiz "Safa" ile "Mcrve" Allah'ın şiarından (işaretle-rinden)'dir, Kim Beyti hac eder veya umre yaparsa "Safa" ile "Merve"yi tavaf etmesinde ona bir sakınca yoktur. Kim de gönülden iyilik yaparsa, şüphesiz Allah, şükrün karşılığını veren ve bilendir.
Safa ile Merve Allah'ın şiarından, şiarlarından bir şiardır. Alâmetlerinden bir alâmettir.
Safa ile Merve Kâbe-i Muazzama'nın hemen şimdi içinde kalmış iki tepenin adı. Burası tâ Hz. İbrahim (a.s.)'dan beri sa'y yeri olarak kullanılmış. Orada Müslümanlar hacca gittiklerinde yine sa'y yaparlar.- Şöyle böyle 750 metre veya 500 metre uzunluğunda. Safa Tepesinden başlayıp Merve'ye doğru yürürler. Belirli bir yerinde de hafif koşar gibi hervele yaparlar. Hz. İbrahim (a.s.)'dan beri orasının kutsiyeti devam etmiş. Zaman içerisinde Allah (c.c.)'a olan imanlarını yitirenler kendilerine çeşitli vesilelerle putlar edinmişler, derken bir aşk tanrıçası da icat etmişler (İsaf ve Naile diye bilînen)bu iki putun birini Safa Tepesine birini de Merve Tepesine koydular. Tapınmalarına yine Mekkeli müşrikler devam ettiler. Derken Allah (c.c.) peygamberini gönderip Mekke'de hakimiyeti de elde ettikten sonra, orada yine cahiliyye döneminde olduğu gibi sa'y yapılacak mı yapılmayacak mı? O putların olduğu yere gidilecek mi gi-dilmiyecek mi? gibi sahabe arasında konuşmalar devam ederken Allah (c.c.) bu âyet-i kerîmeyi indiriyor.
Safa ile Merve Allah'ın alametlerindendirler. Kim Kabe'yi Allah'ın Beytini ziyaret eder, hac veya umre yaparsa, ikisini tavafa meyletmesinde bir günah yoktur. Tavaf etmesinde bir günaha meyletme yoktur. Cü-nah meyletme mânâsına geliyormuş Arab'ın dilinde. Burada cünaha meyletmek yoktur. Cünah aynen bizim Türkçe'ye geçmiş, günah olarak geçmiş. C harfiyle Cünah, Türkçe'ye geçerken de günah olarak geçmiş. Arab'ın dilinde Cünah meyletmek mânâsına gelir.
Onlar eğer barışa meylederlerse sen de barışa meylet Enfal: 61 mânâsmdaki âyet-i kerîmede de ifade edilmiş.
Burada...O günaha meyletmek yoktur. Yani günah değildir. Buradaki anlam tavaf etmeleridir.
Kim hayırda nafileyi fazlaca yapacak olursa Allah onların şükrünü kabul eder, yaptıkları her şeyi bilendir buyuruyor Allah (c.c).
Malum Kâbe-i Muazzama'da Müslümanların hepsi Kâbe-i Muazzama'nın etrafında tavaf ederken. Hacerü'l-Esved'e de sünnet olduğu için değer istilam ederler. Değmede yarış ederler. Değmek belki bu günlerde çok sıkışık olduğu için mahzurlu olabilir. Ama efendimiz geriden de istilam etmiş, yani elini işaret yapmak suretiyle değmiş gibi olmuş. Bize Kâbe-i Muazzama'da bütün müslümanların tutacağı yerin tek olduğu fiili tatbiki olarak öğretiliyor. O da Allah'ın kitabı Kur'ân-ı Kerîm ki; Allah'ın ipi olan Kur'ân-ı Kerîm'e sımsıkı sarılmamızı emretmiş.[291] Tutulacak yer tek. Bütün maddi ve bedenî gücü yerinde olan müslümanlar orada eğitimden geçiriliyor. Tutacağınız yer tektir. Allah'ın ipine sanlın deniliyor.
Sonra atılacaksa, eğer kurşun sıkılacaksa o da bir tek yerde yapılır: Cemaatla şeytan taşlanan yerde bu tatbiki olarak öğretilmiş oluyor. Orada miskinlik yok. Orada ibadetiniz koşarak yapılan ibadettir. Yani koşmak ibadettir. Safa ile Merve arasında belirli yerlerde yürünüyor, belirli yere gelince de koşuluyor ki, buna hervele deniliyor. Orada hervele yapmak yani biraz koşar gibi yapmak da ibadetimizden sayılıyor. Yani miskinlik yok. Koşarak, yürüyerek, tavaf ederek yatarak, uyuyarak ve yan üstü durarak veya oturarak Allah (c.c)'ü her halükarda zikretmek isteniyor bizden.[292]
(159) Biz Kitapta insanlara apaçık bildirdikten sonra, indirdiğimiz açık delilleri ve doğruyu gizleyenlere hem Allah la'net eder ve hem de la'net edebilenler eder.
Yukarda geçmişti; zaman içerisinde Yahudi hahamlarının ve Hıristiyan papazlarının Allah'ın âyetlerini insanlardan gizlediklerini.Bir kısmı gizliyor,bir kısmı kelimelerin yerlerini değiştiriyor, bir kısmı mânâsını değiştiriyor, bir kısmı ona ilave ediyor, bir kısmı ondan çıkartma yapıyor, bir kısmı hak ve batılı hani bu dışı şeker olan içi ilaç olan zehir olan şeyler gibi karıştırıyor. Bunların hepsine ait ayrı âyet-i kerîmeler,var. Böylece hepsinin gayesi, Allah'ın muradının insanlara ulaşmasını engellemek yani gizlemek. Gizlemeden gaye ise, belirli çıkar çevrelerine hizmet etmek oluyor.
Allah (c.c.) bu Allah'ın âyetlerini gizleyenlere Allah'ın lanetini, vereceğini bildiriyor ki lanetin Türkçe karşılığı Allah'ın rahmetinden uzak kalmak oluyor, Allah'ın rahmetinden uzak kalırlar onlar. Yani, mağfiretten uzak kalırlar. Ve onun Allah'ın rahmetinden uzak kalması için diğer melekler ve cinler ve insanlar da Rabbime dua ederler. Onun uzak kalması için dua'ederler ki âyet-i kerîmede buna lanet denilivermiş.
Günümüzde Allah'ın âyetlerini gizlemek 1. Belirli otorite güçler tarafından mânâsını anlayıcı hareketi engellemektir. Mesela bu memlekette yıllarca Arapça okutmayı yasak etmişler. Sırf gaye Kur'ân'in, anlaşılmasını engellemektir. Halen Türkiye'de İngilizce kurs açarsanız müsade derhal verilir. Almanca; Fransızca kurs açarsanız müsade derhal verilir. Arapça kurs açmaya kalkarsanız müsade almanız mümkün değildir. Kesin biliyorum bunu. Çünkü uğraşan arkadaşlarım oldu. Kesinlikle; resmî müsade etmiyorlar. Göz yumuyorlar ayrı. Göz yumuyorlar fakat resmen eline bir belge verip İngilizce kurs gibi o kursta aranan şartlan yerine getirdim. Müfettişleriniz gelsin teftiş etsin ve bana ruhsat verin denildiğinde bu ruhsat verilemiyor. Kanunî engel var.
Ama, Arapça konuşan insanlar var. Arap ülkeleriyle ticarî münasebetler var. Yani bu dile de ihtiyaç var. Olsun onlar Kur'ân'ın anlaşılmasından endişe ediyorlar. Onun için engelliyoruz diyorlar. Gizlemenin bir yolu bu. 2.si bilenler var. Yani çeşitli vesilelerle Kur'ân-ı Kerîm'in dilini öğrenmiştir, anlamıştır, ama söylediği takdirde bazı çıkarları zedelenecektir. Allah'a sığınıyor. Ya Rabbi benim gücümün içinde değil bu diyor. Sen de:
Kişileri gücünün tahammül edemiyeceği şeyden sorumlu tutmayacağım demişsin. Benim gücüm zayıf onun için söyliyemi-yorum filan diyor. Ama adam kendi çıkarları için dağlan deviriyor En olmazları olur yapıyor. Bif çok adamı aracı yapıyor. Bakanlık seviyesinde işleri bitirtiyor. Orada gücünü gösteriyor, ama Allah'ın âyetlerinin insana duyurulmasında gücünün yetmediğini ileri sürerek, Allah'ı kandırma tarafına gidiyor.
Bir kısmı da diyor ki," şimdi söylemiyeyim. Şimdi asistanım, doktor olunca söylerim". Doktor oluyor. "Doktor olunca söylersem doçent yapmazlar" diyor. Doçent oluyor. Yahu kardeşim hadi bir şeyler söyle bak talebeler de vermişler. Hocam' profesör olunca diyor. Profesör oluyor dekan olayım fakültenin tam yönetimini elime alıverdin mi o zaman istediğimi yaparım diyor. Dekan oluyor adam "hadi kardeşim" "Hocam rektörlük" tam üniversiteye hakim olabilmen için rektör olmak lazım. Rektör olabilmek için de müslüman olduğunu çaktırmamam lazım derken Azrail geliyor ve diyor ki yaşım aldın, alacağın vereceğin nefes de bitti. Yiyeceğin ekmek de bitti. Cehenneme odun lâzım hadi bakalım. Firavun'un altındaki suyu biraz soğumaya yüz tutmuş diyerek gönderi veri yor Öbür tarafa.
Onun için gizlemenin yolları çeşitli olmuş tarih boyunca. Bildiğimizi her yerde, her türlü insanın huzurunda söyleyeceğiz, yani her makamın kendine göre sözü vardır derler ya, o makama uygun söz içersinde münasip bir dille hakkı söylemekten geri durmıyacağız.
Efendimiz, Hakkı söylemiyen kişileri dilsiz şeytan olarak tarif etmiş.
Ben bu güne kadar yapamadıydım. Benim yanımda dinime şöyle, bir sataşma oldu da sesimi çıkaramadıydım. Doğrusunu benden sordular da renk vermiyeyim diye geçiştirdiydim. Şimdi tevbe ettim ne yapayım derseniz, yani yaptığıma geçmişime pişman oldum, dersek Rabbim bir kapı kapatır, on kapıyı açar. Onun için tövbe edelim.[293]
(160) Ancak tevbe eden, yaptıklarını düzelten ve öğrendiklerini açıklayanların tövbelerini kabul ederim. Ben tevbeleri çok kabul eden, merhamet edenim.
Allah'ın lanetinden kurtulanlar tevbe edenlerdir. Tevbe etmek yeterli değil yalnız. Eskiden bozduğunu düzeltenler den olacağız, yani geçmişte bozduğumuzu düzelteceğiz. Apaçık ortaya koyanlar, açıklayanlar, işte onların tevbelerini kabul ederim ve Ben tevbeleri çok kabul eden ve de merhamet edenim buyuruyor.[294]
(161) Küfredip kâfir olarak ölenlere "gelince, Allah'inrmeleklerin ve insanların hepsinin la'neti işte onlaradır.
Allah'ı ve onun indirdiği ayetleri ve onun gönderdiği Peygamberleri inkâr, eden gizleme tarafına giden kişilerden bahsediliyor. "Küffarın" Türkçe karşılığı gizleyen manasınadır. Onun içindir ki Arap çiftçiye de kâfir der. Toprağın içinde buğdayı gizlediğinden dolayı. Küfretmek gizlemek demektir. Biz de yani Türkçede. Bu bana küfretti derken onun anlamı sövdü demektir. Küfretmek Arabın dilinde gizlemek manasına geliyor. Yani bu adamlar aslında Allah'ın varlığını biliyorlar, birliğini de biliyorlar. Fakat çıkarlarına ters düştüğünden dolayı bilmemezîikten, görme-mezlikten geliyorlar. Onun için kâfir kelimesi bunlara kullanılmıştır.
Kâfir olanlar, kâfir olarak da ölenler, işte onlara Allah'ın, meleklerin ve bütün insanların la'neti vardır. Allah'ın la'neti, meleklerin laneti ve bütün insanların la'neti onlar üzerinedir. Kâfir olan ve kâfir olarak ölenler içindir diyor Allah (cc).
Buna benzer bir mana 159. ayette de geçmişti.
Allah'ın apaçık olarak indirmiş olduğu âyetleri gizleyenler için de bir la'net vardı. Orada yektümüne diyor Rabbim. Allah'ın Kur'ân-ı Kerim'in-de indirdiklerini insanlardan gizleyenlere, veya bir zamanlar Tevrat'ın âyetlerini insanlardan gizleyenlere, İncil'in ayetlerini insanlardan gizleyenlere, o gizleyenler6 Allah'ın ve lanet edebilen herkesin laneti olsun diyor.
Bu ikisini mukayese ettiğimizde, kâfirin la'netinden, Allah'ın Kitabındaki âyetleri gizleyen kişinin la'netinin daha fazla olduğunu görüyoruz.
Burada kâfirler için Allah la'net eder, melekler la'net eder, insanlar la'net eder diyor.
Fakat öbüründe ise yani yukarıdaki 159. âyet-i kerimede ise Allah la'net eder. La'net edebilen her şey ona la'net eder. Kimdir bu lanet edenler? Hani burda zikredilmeyen cinler vardır. Onlar la'net eder. Hayvanlar la'net eder, nebatat la'net eder, denizdeki balıklar, havadaki kuşlar herkes her şey ona la'net eder.
Niye onunki daha fazladır? Çünkü kâfirlerin de kulaklarına Allah kelamının varmasını engellemiş oluyor onlar. Yani Allah'ın âyetlerini gizleyenlerin cürmü, suçu kâfirlerin suçundan biraz daha fazla oluyor. Mesela bir adam düşünün ki, kâfir fakat bilgisizliğinden kâfir. Yani İslâm ona ulaştırılmamış. Fakat onun bitişiğinde aynı dairede yan yana oturmakta veya karşı karşıya oturmakta Müslüman diye bildiğimiz bir adam var. On sene beraber kalmışlar ve bunun Müslüman olduğunun farkına varamamış öbür adam. Ve bu adam ona bir tek kelimeyi duyurmamış. Bu adamla öbürünü ikisini beraber aynı Cehenneme gönderirler. Ve bunun yeri biraz daha derinde olur.
Onun için Allah (cc), Allah'ın âyetlerini gizleyenlerin cürmünün, Allah'ın âyetlerini inkâr edenlerinkinden fazla olduğuna işaret ediyor bu ifadeyi kullanmakla.[295]
(162) O la'nette ebedî kalıcıdırlar. Onlardan azap hafîletilmez ve yüzlerine de bakılmaz.
Orada ebedi kalırlar, azapları hafifletilmez, onlara bakılmaz da diyor. Yani onların azapları hafifletilmez. Bakılmaz da derken hani bunu Türkçede kullanırız. "Yüzüme bile bakmadı" diyoruz. "Yüzüme bakmadı" cümlesi illâ bakmayı kasdetmiyor. Yani yardım elini uzatmadı, para göndermedi, mektup göndermedi, beni kurtarmak için uğraşmadı hepsini birden ifade etmek için yüzüme bakmadı kelimesini kullanıyoruz.
Ve burada da Allah (cc), o kâfir olanların Cehennemde ebedi olduklarını ve onların yüzlerine de bakılmayacağını, bakılmıyacağmdan kasıt şöyle bakmaktan ziyade yani orada hiçbir şekilde onlara serinlik verilmi-yecek ve rahatlatıcı hiçbir haber veya görüntü de onlara gösterilmeyecektir.
Peki başkası onlara yardım edebilir mi? Mümkün değil.[296]
(163) Sizin ilahınız tek bir ilahdır. Ondan başka ilah yoktur. Esirgeyendir. Bağışlayandır.
Sizin ilâhınız bir tek ilahdır. O gün mülkün sahibi kimdir? Mülkiyet kime aittir? Tek olan ve herşeyi otoritesi altında tutan Allah (cc)'e aittir diyor. Allah (cc) şu [297]
Sizin ilahınız bir tek ilahdır. Yani sizi yaratan,vsizi yaşatan ve sizi yöneten birdir. AJlah'dan başka ilah yoktur. Ondan başka ilah yoktur. O Rahmandır. Yeryüzünde mü'minle kâfir.ayırımı yapmadan havayı, suyu, kam, teni, bedeni, tırnağı, saçı, başı, kolu verir. Evlat verir, mal verir. Ama Rahimdir. Ahirette mü'minle kâfiri birbirinden ayırt eder. Suçlu ile suçsuzu, zalimle mazlumu ayırd eder. Herkesin durumuna göre orada muamele eder.
Lâ ile nefyi vücud etse eğer bir münkir
Yine Mevîâya döner kurtulamaz illadan
Bunun tefsirini daha Fatiha'mn başında açıklamıştık.[298]
(164) Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün ardarda gelişinde, insanlara yararlı şeylerle, denizde yüzen gemide, Allah'ın indirdiği ve onunla yeri Öldürdükten sonra dirilttiği suda, yeryüzünde yaydığı her çeşit hayvanda, rüzgarları.ve gök ile yer arasında emre uymaya hazır duran bulutlan evirip çevirmesinde düşünen bir topluluk için deliller vardır.
Ayet iki türlüdür diyoruz: Birisi Teşrîî âyetler. Yâni Kur'ân-ı Ke^ rim'de okuduğumuz âyetlerdir.
Bir de Tekvînî âyetler vardır ki, tabiatta gördüğümüz ve görmediğimiz her şey. Gökyüzüne bakıp sayısız yıldızlar görüyoruz. Onlar Allah'ın âyetleridir. Bulutlar görüyorsunuz, Allah'ın âyetleridir.
Burada ifade edilenleri sayayım. Yerin ve göğün yaratılışı Allahfm âyetleridir. Gece ile gündüzün ardarda gelişi Allah'ın âyetleridir. Âyet, bir şeyin varlığına işaret eden şey. Delil yani yol gösterici manasında; Gece ile gündüzün ardarda gelişi bir yaratıcının varlığına delildir, âyettir. Öyle bir gece ile gündüz ki, devamlı gidiyor geliyor. Ayet-i kerimede;,.
Geceyi gündüze kotan Sen'sin. Gündüzü geceye katan Sen'sin.[299]
Öyle bir ayarlı ki bizim saatlerimizin hepsi kendine göre. Kendi başına hareket eder. Birbirine uymaz.
Ama Allah (cc), kâinatı yarattığından bugüne kadar bu saat düzenli işliyor. Bir saniye ileri gitmiyor, bir saniye geri kalmıyor Öylesine düzenli hareket etmesi için her şeyi bilen ve onu ayarlayan âlim ve müdebbir birine ihtiyaç var ki o da Allah (cc) dür.
Yerin ve göğün yaratılışı diyor ki "beii Allah'ın varlığına ve birliğine şahitim." Denizlerde gemilerin yüzmesi Allah'ın varlığına ve birliğine şahitiir. Çünkü o denizde o suyun onu kaldırma kanununu yaratan Allah (cc) dür.
İlim adamlarının bulduğu ise mevcut bir kanunu keşfetmektir. Nasıl ki ben şu âyeti okuyup mânâsını size tefsir ediyorum. Bir tabiat bilimcisi de tabiat âyetlerine bakıyor. O kanunu bize keşfediveriyor. Keşif açmak manasına. Yani orada var olan bir şeyi bize açıveriyor. Onun içindir ki onu da yaratan denizlerde o gemiyi yürüten Allah (cc) dür. Çünkü kanunu koyan O.
Mesela terzilerin pîri kimdir? İşte İdris (as) dır. Silah sanayiinin pîri kimdir? İşte Davud (as) dır, derler. Peki gemiciliğin pîri kimdir? Nuh (as) dur.
Dikkat ederseniz bütün meslek dallarının yani toplum için yararlı olan şeylerin öncüleri peygamberlerdir. Bu gerici, yobaz, din bilmez, diyanet tanımaz, Allah'a inanmaz grup, dinime sataşırken bunları bilmediklerinden sataşırlar yani. Şu anda giydiği ayakkabıyı, giydiği elbiseyi, bindiği gemiyi, gemi insanların arabadaki ufkunu da açıvermiştir, bütün bunların öncülüğünü yapıveren yine peygamberlerdir. Teknolojinin öncülüğünü yapanlar peygamberlerdir. ;
Gökyüzünden yağmurun yağması, yeryüzünde yağmurun yağmasıyla nebatatın dirilmesi otların, çiçeklerin dirilmesi de Allah'ın bu âyetlerindendir.
Suyun kanunu, yağmurun yağışının hesabını yapanlar diyorlar ki, yağmurun yağması taşın düşmesi gibi değildir. Yani eşyanın düşme kanununa tabi değildir suyun düşmesi diyorlar. Bize hesap ettirmişlerdi, ortaokul, lisede iken. Şu kadar yükseklikten, şu kadar hacimde, şu kadar ağırlıkta bir madde düşerse, yeryüzünde ne kadar etki yapar? Ne kadar zamanda düşer? Hacmi ile özgül ağırlığını hesap ettiriyorlar. Şu kadar zamanda düşer gibi hesaplar yaptırırlardı. Fakat bu kanuna tabi değildir diyorlar yağmurun düşmesi. Eğer yağmur o kanuna bağlı olsaydı adamın tepesine vurdu mu bayıltırdı diyorlar. Ama rahmet melekleri indirdiği için yumuşacık iniyor insanın üzerine okşar gibi yağmur yağıyor. Dolu hariç.
Ve o tabiat üzerinde hareket edene .Dabbe diyor. Şöyle kıpırdayan canlıya Dabbe diyor Arap. Kıpırdamasından dolayı. Canlı varlıkları da yeryüzüne saçıveren Allah (cc) dür. Bu varlıklar Allah'ın âyetleridir. Denizin derinliklerindeki, dağların tepesindeki, karın içindekiler Allah'ın âyetleridir. Hani kar'ı çok yağan yaza kadar karların kalkmadığı, kar'ı bir iki sene duran yerde yaşıyan arkadaşlarımız bilirler ki, kar'ın içinde kurt olur. Kar için soğuktan içinde bir şey yaşamaz dersiniz ya. Kar'ın içinde kar kurdu olur, bembeyaz olur. Kar renginde olur. Kar'ın içinde Allah (cc) kurdu yaratıyor. Ateşin içerisinde de semenderi yaratıyor. O volkanların içersindeki lavların içinde semenderi yaratıyor.
Eskiden bizde tasavvuf edebiyatında kullanılırdı semender kelimesi. Yani aşk ateşinin içinden geçtim semender gibi filan derlerdi.
Bir gün televizyonda, bir belgeselde volkanı anlatırken işte bu lavların içerisinde de semender diye bir kuş yaşar diyor Spiker. Ve onun da hareketini göstermeye çalışıyor.
Kar'ın içerisinde kurdu görüyoruz. Semerden bizzat görmedim. Televizyondaki hariç, ateşin içindekini görmedik. Yani böyle uzun müddet yanan bir ateşi görmediğimiz için görmedik. Fakat edebiyatımızda var semender. Nasıl ki suyun içerisindekine inanıyoruz önada inanıyoruz. Hiç deniz görmiyen bir adama suyun içinde canlı yaşar deseniz adam der ki gel senin kafanı suyun içine sokalım 5 dakika durabilirsen ben de inanayım. Ama deniz kenarındakiler buna rahat inanırlar. Suyun içerisinde balık veya binlerce yaratık, karın içindeki kar kurdu, ateşin içindeki semender ve tabiatta rengiyle, kokusuyla, sesiyle birbirinden tamamen ayrı yapılarıyla ayrı olan Dabbe nin yaratılması ve yayılması da Allah'ın âyetlerindendir.
Bundan sonra canlılara bakarken Kur'ân âyetine bakar gibi bakacağız. Nasıl ki Kur'ân âyetlerine bakınca tefsir etmeye çalışıyoruz. Tabiat âyetlerine bakarken de ya Rabbi bunu. acaba hangi hikmete binâen, insanın hangi derdine deva olsun diye, ne için yarattığının araştırılması yönünde ibretle bakılması gerekir. Bunlar çünkü Allah'ın âyetleridir. Ama kime göre? Aklı olan toplumlar için Allah'ın âyetleridir bunlar.
Zamanla âlimlerimiz ikisini de yani Kur'ân âyetlerim tefsirle meşgullerken, tabiat âyetlerini de keşifle meşgullerdi. Şimdi onların çocukları Kur'ân'ı kapatınca beraber tabiata da gözlerimizi kapattık. Dergilerde, gazetelerde, surda burda efendim cebiri Cabir b. Hayyam bulmuştu. Efendim tıpla ilgili İbni Sina şöyle yapmıştı diye onlarla Öğünmeye gidiyoruz. Bu öğünmeler bize fayda vermez ve bizi kurtarmaz.[300]
(165) İnsanlar arasında Allah'dan başkasını O'na ortak koşanlar ve onları Allah'ı sever gibi sevenler vardır. İman edenlerin Allah'a sevgisi ise daha kuvvetlidir. Zalimler, azabı görecekleri zaman bütün güç ve kuvvetin şüphesiz Allah'a ait olduğunu ve Allah'ın gerçekten çetin azaplı olduğunu keşke bilselerdi.
İnsanlardan bir kısmı, Allah'dan başka Allah'a eş ilah edindiler. O ortak edindikleri ilahı seviyorlar. Allah'ı sever gibi seviyorlar. İman edenlere gelince onların Allah'a olan sevgileri daha şiddetlidir.
Şimdi burada dört türlü mana vermek mümkün ve hepsi doğrudur. Mealler fazla faydalı olmaz diyoruz ama tefsir okumak faydalıdır. Tefsirler daha açık bilgi verir. Yani dört yönünü de verir.
Meal; Allah'dan başka ilah edinenler onları Allah'ı sever gibi severler der, bitirir.
Halbuki o ilahlarım severler. Allah'dan başka filan adamı ilah ediniyorlar. Onu seviyorlar. Ne gibi? Allah'ı sevdiği gibi. Yani bu adamlar Allah'a da iman ediyorlar. Onun için Allah kelimesi kullanmış yani Allah'a inanıyorlar, Allah'ı seviyorlar. Ama filanı da sevsek olmaz mı diyorlar, ikisini beraber götürme tarafına gidiyorlar. Yani eşit seviyede tutuyorlar. Allah ile Allah'ın kanunlarına zıt kanun koyan kişiyi ilahî aştırıyor. Ona da sevgisi var. İkisini beraber seviyorlar. Onu sevdiği gibi seviyorlar diyor Rabbim.
Mü'minlere gelince, mü'minlerin ise Allah'a olan sevgileri daha şiddetlidir. Neden yine iki türlü mâna. Onların putlarını sevdiklerinden daha fazla severler Müslümanlar Allah'ı.
Günümüzde "yahu şu adamın batıl yolda mücadelesini Müslümanlar yapıverse" diyoruz. Seviyemiz o kadar düşükki kendi aramızda. Adam kendisi gibi bir insanın koymuş olduğu kuralların insanlar üzerinde hakim olması için malını veriyor, canını veriyor. Müslüman da beri taraftan diyor ki, "Yahu bizim de imanımız, bizim de gayretimiz şu imansizınki kadar olsaydı."
Rabbim öyle demiyor. Sizin Allah'a olan sevginiz, onların putlarına olan sevgisinden daha şiddetlidir diyor. Eğer şiddetli değilse imanımızdan şüphe etmemiz gerekiyor. Veya zayıf olduğunu kabul etmemiz gerekiyor.
Tabiatta sevgi hakimdir diye bir söz vardır, doğrudur. Çocuğumuzu sevdiğimiz için bağrımıza basıyoruz. Annemiz ve babamız yatalak hale gelseler, sevdiğimiz için onların her türlü zahmetini rahmet biliyoruz. Onlar da bizi çocukken aynı şekilde yemezken yediriyorlar, giyemezken giydiriyorlar, temizliğimize dikkat edemezken bizi temizliyorlar. Bir gün tam tersine dönüyor. Onlar yiyemezken biz yediriyoruz, giyemezken biz giydiriyoruz, onlar temizliğine dikkat edemezken biz dikkat ediyoruz.
Burada bu işe bizi teşvik eden onlara olan sevgimizdir. Eşlerimize olan sevgimiz, dostlarımıza olan sevgimiz bizi bir araya getiriveriyor. Birbirimizin işini gördürüyor.
Şimdi burada insan annesini sever, babasını sever. Bu dinidir ve sevmesi gerekir. Ancak anneyi, babayı, eşi ve çocukları yaratan Allah'dır. Öyleyse Yaratanı daha fazla sevmek gerekiyor. O yaratmamış olsaydı olmayacaktı bunlar.
Ondan sonra Peygamber Efendimiz (a.s.v.)'i sevmemiz gerekiyor ki, bir hadis-i şerifte: Bir kişi beni anne ve babasından daha fazla sevmedikçe iman etmiş olmaz diyor.[301] Alimlerimiz bir parantez arası yapar orada/gerçekten imanı kâmille kemâl bir imanla iman etmiş olmaz. Hadisin metninde bu yok aslında. Yani kâmil bir imania iman etmiş olmaz diye bizi kurtarmak için terceme yapanlarımız bir ilave koyuyorlar orada.
Birinci derece Allah (c.c.)'ü, ikinci derecede Peygamber Efendimiz (a.s.v.)'i seveceğiz.
Allah yarattı diyelim anamızı, babamızı, eşimizi, çocuğumuzu. Peki peygamberi niye sevelim? Çünkü anaya itaati da o öğretti. Eşe olan saygıyı ve sevgiyi de o öğretti. Ve şu anda halkı müslüman olan ülkelerde, müslüman insanların hanımlarının temiz kalması fuhşa bulaşmaması, erkeklerinin temiz kalıp zinaya bulaşmaması, o peygamberin sünnetine biraz olsun sarılmamızdan kaynaklanmaktadır. Yoksa bizim kan olarak, can olarak, ten olarak bir Aîman'dan veya bir İngiliz'den veya Amerika-lı'dan farkımı^ yok. Bu imana sahip olmamış olsaydık Almanya'da bir Hıristiyan olarak dünyaya gelmiş olsaydık eşlerimizin ve çocuklarımızın başkalarıyla gezmesinden zevk alır hale gelebilirdik maazallah.
Onun için Peygamberi seveceğiz. Yani bize 1400 sene evvelinden vermiş olduğu talimatla çocuklarımızı tuttuğu için, temiz kalmasını sağladığı için O'nu da seveceğiz. Rabbimden sonra seveceğiz yalınız. Kul olduğunu da hiç unutmayacağız.
Hıristiyanların Hz. İsa'yı sevdiği gibi sevmiyeceğiz. Kul olduğunu fakat Allah (c.c.)'ün rasûlü olduğunu ve bize her şeyimizi öğrettiğini bilerek seveceğiz Efendimiz (a.s.v.)'i.
Muhabbet kelimesini çok kullanırız. Muhabbet kelimesi Arapça bir kelime. Türkçe karşılığı sevgi olarak terceme edilmiş güzel bir kelime yani Türkçe'si de güzel.
Arabın dilinde Hubab demişler. Yağmur yağıp seller aktığında o yağmur suyunun üzerindeki kabarcıklara Arap diyor.
İnsan da sevince diyor kalbi kabarrr. Bir yere doğru meyleder ya. İşte ondan dolayı muhabbet demişler buna. Muhabbet kelimesini kullanmışlardır. Yani kalbim kabardı. Ona doğru meyletti kelimesini ifade etmek için muhabbet kelimesi kullanılmış.
Veya suların en derin yerine Habab der Arap. İnsanın da sevgisi gönlünün en derin yerinde olmasından dolayı o kelimeden türeterek muhabbet kelimesini söylemişler.
Veya Türkçe'de de kullanırız bunu. Habbe kelimesi dane mânâsına geliyor. Dane, yani buğday danesi, arpa danesi veyahutta herhangi bir bitkinin tohumu dediğimiz şeye bir tanesine habbe diyoruz. O habbe toprağa düşüyor ve orada yeşeriyor. Meyve veriyor, sebze veriyor, çiçek veriyor. Habbe toprağın derinliklerine düşünce çiçeğe dönüşüyor.
Sevgi de insanın yüreğine düşünce, dışarıya çiçekleniyor. Eli merhametle, gözü şefkatle ve bütün davranışları iffetle çiçekieniveriyor. Ondan dolayı Allah (c.c.)'ü birinci derecede her şeyden şiddetli olarak sevmemiz isteniyor.
Diğerlerini ise babalara merhametle, rahmetle, çocuklara şefkatle hanımlara şehvetle sevgi, yani eşimize şehvetle sevgi haram değildir. Ayıp ta değildir ve Rabbimin çizdiği kurallar içerisinde olduğu müddetçe bu sevgiden dolayı da insanlara ayrıca sevap vardır.
Bu âyet-i kerîmeye uygun olarak, kâfirlerin kendi liderleri kendi yöneticileri, kendi kanun koyucuları yolunda verdikleri mücadeleye denk mücadele vermiyeceğiz.
Onların verdiği mücadeleden üstün bir mücadele verirsek Müslüman olduğumuzu ortaya koyuyoruz biz. Yoksa denk olmak bile bizim için derecenin düşmesine sebep oluyor.
"Keşke o zalimler azabı gördüklerinde yani Cehennem azabım gördüklerinde bütün kuvvetin Allah'a ait olduğunu anladıklarında yani zalimler o günün Allah'a ait olduğunu, bütün gücün Allah'a ait olduğunu, herkesin onun huz urunda toplanacağını, Cehenneme atılacaklarım bilmiş olsalardı bu dünyada bilir gibi görmüş olsalardı ve Allah'ın azabının mutlaka daha şiddetli olduğunu bir biliverselerdi bu dünyada iken" diyor Allah (c.c).
Ben ilah derken genelde insan kelimesini kullanıyorum. Yani insana tapınmaya Kur'an'da çokça yer veriliyor. Ayrıca putlara tapınılmış. Ancak o putları gerçek put diye diktikleri adamlar ortaya dikmişler. Asıl Kufân'in vermek istediği putlar canlı insanlar. Yani Ebu Cehil, Ebu Leheb gibi insanlardır. Yani Rabbimiri kanununa karşı kanun koyan insanlardır. Bu âyet-i kerîme onu daha açık veriyor bize. Yukarda onlar Allah'ı sever gibi ilahlarını da severler deniliyordu.
Şimdi bunu bir kısım insanımız şöyle açıkîayıveriyor: Efendim putları, taşlan dikerlerdi. O taşlara olan sevgileri, Allah'a olan sevgileri gibiydi. Ama bakınız şu âyet ne diyor;[302]
(166) O zaman'kendilerine uyutanlar asabı görünce kendilerine uyanlardan uzaklaşacaklar. Ve aralarındaki bağlar kopacaktır.
Bani tâbi olunanlar yani liderler, tâbi olanlardan yani halktan kaçıverdiklerinde, kıyamet gününde o milletlerin lider diye peşinden gittikle-ri, Allah'ı bırakıp ta peşinden gittikleri adamlar, kendisine uj'anlann böyle dizildiğini görünce onlardan kaçiverecek. Yani ben kendi azabımı çekeyim; ama bir de bunlarınldniyüklenmiyeyim diye kaçıverecek. İşte o zaman ve azabı da görüverdiklerinde, yaptıklarının cezasının ne olduğunu da" görüyorlar. İkisi arasındaki bütün sebepler de ortadan kesildiğinde, . ipler de kopuverdiğinde, tabi olanlarla tâbi olunanlar arasındaki ipler de makârri, rnevki, para, rüşvet, şan, şöhret gibi şeyler de kopuvermiş. O zaman bp hale düşüverdiklerirıde.[303]
(167) Ve uyanlar "Keşke dünyaya tekrar dönüş olsaydı da onların bizden uzaklaştığı gshi biz de onlardan uzaklaşsaydak" derler. Böylece Allah odlara amellerini pişmanlık halinde gösterir. Ve onlar ateşten çikamiyacaklar.
Orada halk derki yani o kiralının, şahının, padişahının demokratik kı-ralların peşinden gidenler diyorlar ki, keşke bizim için tekrar dünyaya dönme olsaydı. Şimdi bunların bizden kaçtıkları gibi biz de onların peşinden gitmezdik. Ama Allah böylece onların amellerini onlara gösterir. Nasıl olarak gösterir? Boş olarak, pişmanlık olarak gösterir. Pişmanlık duyuyorlar ama pişmanlık fayda vermiyor. Hüsrandadırlar. Ve onlar Cehennemden çıkıcı da değildirler. Kâfirler hiç bir şekilde Cehennemden çıkmayacaklardır.
Türkiye'de de hoca diye geçinen bazı kimseler, bazı âyetlere, bazı müsteşrik yani Avrupalı fakat Müslüman olmamış, îslâmî ilimlerle meşgul insanların, Kur'ân âyetlerini tahrif ederek verdikleri mananın etkisinde kalarak "Cehennemde kâfirlerin de bir gün zamanı gelecek müddeti dolacak ve Cehennem ateşi sönecek yakıtı kalmıyacak ve onlar da oradan çıkacaklar" diyorlar. Rabbim ise, onlar Cehennemden hiç bir şekilde çıkmayacaklardır diyor. Bundan sonra da hatırımıza hep bu gelecek. Yani Allah'dan başka ilah edindiklerinde hatırınıza gelecek olan insandır. Onların putları insanlardır çünkü.
Burada "tâbi olunanlar, tâbi olanlardan kaçı verdiklerinde" diyor Rabbim. Kaçması için canlı bir insan olması gerekir. Yoksa taşa azab edilmez.
Ayet-i kerîmede, onlar ve taptıkları, Cehennemin yakıtıdır diyor Rabbim. Onlar tapanlar ve de taptıkları, yani o kırallar, şahlar, padişahlar. Padişahlar deyince Osmanlı padişahlarını hatıra getirmiyelim. Dinime muhalif hareket edenler, kendisini kanun koyucu yerine koyanlar, Rabbi-min varlığını birliğini ve dünya hakimiyetini kabul etmeyenler Cehennemin odunudurlar onlar kendilerine uyanlarla beraber. Burada Rabbim açıklıkla Allah'dan başka tapınılanların insanlardan olduğunu haber vermiş oluyor.
En'am suresi 56. ayetinde
Deki o insanlara: sizin kanunlarınıza ben uymam. Sizin nevanıza ben uymam açıkça bunu söyle diyor:
"Sizin koyduğunuz kurallara uyarsam O takdirdeben yolumu sapıtırım" diyor. "Sizin koyduğunuz kurallara uyarsam" Peygamber Efendimiz bunu Mekkeli insanlara, Medine'li insanlara ve bu dünya insanlarına söylüyor.
Sizin koyduğunuz kanunlara ben uymam. Eğer uyarsam yolumu sapıtırım. Devlete giden yola da varamam. Cennete giden yoldan da saparım. Sapınca ne yapar? Yol iki tane zaten. Biri Cennete gidiyor, biri Cehenneme gidiyor. Cennetten yol saptığı takdirde insan Cehenneme gidiyor. Ve bende doğru yolu bulamam. Hidayete ermiş kişilerden olamam diyor. Eğer sizin kanunlarınıza uyarsam.
Yani uymam de onlara. Ayet-i kerîme emir niteliğinde. Deki onlara ben sizin hevanıza yani kendiliğinizden uydurduğunuz şeylere uymam de onlara.
Muhammed sûresinin 3. âyet-i kerîmesinde Kâfirler batıla uyarlar, mü'minler ise hakka uyarlar diyor.
Al-i İmran sûresinin 55. âyet-i kerîmesinde de;
Sana uyanları kıyamete kadar, kâfirlerin üstünde kılacağız diyor Allah (c.c).
Peygambere uyanlardan burada kasdedilen İsa (a.s.)'dır ama bütün peygamberlere uyanlar için verilmiş bir müjdedir bu. Sana uyanları kıyamete kadar kâfirlerin üstünde kılacağız.
Diyeceksiniz ki:günümüzde biz peygambere uyuyor gibiyiz ama Amerika'sı ve Rusya'sı bizim üzerimizde diyoruz.
Biz Kur'ân'a ve sünnete uyduğumuz müddetçe onların çok üzerinde idik. Kırallarını hapishaneden kurtarıyorduk. Mehmet Akif in tabiriyle;
Kahraman ordu yürürken muzafferen ileri, Özcngi öpmeye hasretti garbın elçileri.
Amerikan elçisi, Rus elçisiyle veya Fransız elçisi, Alman elçisiyle aynı mecliste oturacaksa; Fransız elçisi diyormuş ki, Alman elçisine "Sen benim biraz gerimde oturacaksın sandalyeni geriye çek diyormuş." Niye?.. "Ben Osmanlı yeniçerili bir askerin ayağından öptüm". Yani şeref oluyor onun için. Öyle bir şey.
Şimdi bunun tam aksi, bizim başımızdakiler, Amerikalı için"Beni telefonla aradı" diyor. Olmaz böyle şey. Öğünme vesilesi olmaz bu. İnsan böyle çeker gider kendini vurur. Doğu Almanya bakanlarından birine Ruslar geliyorlar şunları şunları yapacaksınız diyorlar adam pekiyi demiş, Öbür tarafa geçmiş çekmiş tabancayı kendisim vurmuş. Böyle bir şeye ben tahammül edemem, kabul edemem diye.[304]
(168) Ey insanlar, yeryüzündeki helal ve temiz olanlardan yeyin ve Şeytanın adımlarına uymayın. Şüphesiz O sizin için apaçık bir düşmandır.
Hani birinin bir insanı izlemesi için izi olması lazım. Türkçe'de kullandığımız izleme kelimesi de güzel bir ifadedir. Bazıları Türkçe güzel bir dil değil der ama, öyle değildir. Bir millet uzun bir müddet yaşamışsa ve o dille şiirler yazmışsa, konuşulmuşsa onun da kendine göre özelliği, güzelliği vardır. Her dilin kendine göre bir güzel tarafı vardır.
İz bir adamın yere basınca meydana getirdiği esere denilir. İzlemek ise onun izinin ardından gitmek. Güzel çok ince bir kelime. Şeytanın adımlarını izlemeyiniz. Ne demektir? İzleyen izleneni hiçbir zaman geçemez. Mesela karda bir adam önünüzde gidiyor, siz onu takip ediyorsunuz, hayat boyu onun arkasından gideceksiniz, geçmeniz mümkün değildir.
Onun içindir ki, taklide karşı çıkmıştır dinim. Taklitçiliği sona erdirmiştir. Ancak peygamberin yaptıklarını yani Rabbimin onayından geçmiş şeyleri taklit etmek güzeldir. Yoksa insanların yaptıklarını taklit kî, "gerçek olduğu da ispatlanmamış şeyleri de taklit doğru bir şey değildir. Hele hele Şeytana tâbi olmayınız. Onun izini takip etmeyiniz, izlemeyiniz. Çünkü, O sizin için apaçık bir düşmandır. Apaçık düşmandır diyor. Yani gizli değil. Şeytan ne yapacağını Kur'ân-ı Kerîm'de bize bildirmiş çeşitli şekillerde. Onların yolları üzerinde duracağım. Onların yollarında tuzaklar kuracağım. Onların yolunu Cennetten Cehenneme çevireceğim. Onlara yer yüzünde fesat çıkaracağım, bozgunculuk yaptıracağım. İmandan küfre doğru geçmelerini sağlıyacağım diye söylediği kelimeler, âyet-i kerîmelerle Rabbimiz tarafından bildirilmiş bize. Yani düşmanlığı açık olduğu için, mübîn apaçık düşman diye bildirilmiş. Ama gizli düşmanlar da vardır. Musa görünüp., Firavun gibi çıkan insanlar vardır. Tehlikeli olanlar da bunlardır. Şeytan yine açıktan geliyor.
Cevzi ve aynı zamanda İbnî Kayyım el Cevzi'nin iki eseri var. iki Cevziler iki ayrı kitap yazmışlar. Birisi Telbis-i İblis, diğeri İğasetü'l-Lehfan, an Mesayi'üş şeytan diye birer kitap yazmışlar.
Şeytanın tuzaklanndan.insanları korumak için biri bir kitap yazmış.
Öbürü de şeytanın insanı kandırma yollarını belirtmiş. İkisi de.aynı konuyu işlemiş. Güzel kitaplar. Daha henüz terceme edilmediler.
Tasavvuf erbabına şeytan nasıl musallat olur? Tefsirciye nasıl musallat olur? Hadisciye nasıl musallat olur? Şeytan öyle güzel akıllar veriyor ki, bak şunları şunları yaparsan âlemin en iyi müfessiri sen olursun. Gösterdiği yol da aklı başında mantıklı. Tasavvuf erbabına nasıl veli olacağının yollarını gösteriyor.Şurada, şu yerde bir sene dışarı çıkmadan Allah Allah dersen, sabahlara kadar nafile namazlar kılarsan, akşama kadar farz namazlarını kılarsan, orucunu tam tutarsan Allah'ın has, seçmiş kullarından olursun diyor. Ve adamı bir sene oradan çıkartmıyor. Bu bir sene içerisinde de insanlarla olan temasını kesiyor. Bu sefer o insanları saptırıyor. Veli bir gün evinden çıkıyor. Gerçi veli olmaya yaklaşmış gibi ama dışarda kendisine bağlıyacak adam bulamıyor, hepsi şeytanlaşmış. Şeytan da başarıya ulaşmış.
Abdülkadiri Geylani Hz.leri için söylenilir: Bir gün camiden çıkiverdi, gökyüzünde bir şekil gördü. Nur gibi parlıyor. Sen kimsin dedi Allah'ınım ben. Dedi ki, sen kör Şeytansın. Şeytanı Nereden bildin ded Bir kere yeryüzünde Allah görülmeyecek diye inanıyoruz biz. ikincisi bi cihetden görülmeyecek. Gibi bir kaç tane delilini ortaya koyuveriyor.
Yani âlim, dinini bilen kişi Şeytanın aldatmasına aldanmaz. Onuı için Şeytanın hayır gibi gösterdiği şeyler dahi serdir. Onun vesvesesini hiçbir zaman aldanmamaya gayret sarfedeceğiz. Bunu günlük hayatımız da da görürüz. "Bizim komşu var Yahudi. Dinine lanet ama adam ban; çok faydalı oluyor gibi laflar" Nasıl faydalı oluyor? Cemaatimden bir ha cinin- başına böyle bir olay gelmişti: Gaziatikalipaşa Camii'ne gelir. Deri cilik yapar. Dedi ki; "Hocam valla 100 milyonluk rnal alırım, daha hiç bi] senedimiz sepetimiz olmadı. Ne zaman verirsiniz filan zaman. Dinine lanet, adam müslüman gibi muamele yapıyor." Kaç senedir çalışıyorsun' dedim On senedir çalışıyorum dedi. Ne zaman mal istesem gönderiyor Ben istediğim zaman parayı gönderiyorum. Senet sepet yapmıyoruz.Ondan sonra bir duydum bizim hacı hastahaneye kaldırılmış. Niye? Tâbi bu arada o yahudi borç para da istermiş bu hacıdan. Bana ikiyüz milyon getirin, şu kadar mal alacağım. Üç yüz milyon getirin, şu kadar mal alacağım demiş hacının bütün parasını istemiş, on sene sonra Yeşilköy'den uçağa bindiği gibi gitmiş. Hacıyı da kalp sektesinden hastahaneye kaldırmışlar. Bitti hacının işi.
Dinine lanet, adam yirmi sene bunlara müslüman muamelesi yapmış. Yirmibirinci senede bütün verdiklerini burunlarından fitil fitil değil bütün hücrelerinden geriye almış ve.gitmiş, Allah'dan ki adamın daha ömrü varmış, yoksa kalpten gidecekti.
Yani bu insanların yaptıkları iyiliklerin sonunda dahi şer vardır.[305]
(169) O size ancak, kötülüğü, haksızlığı ve Allah'a karşı bilmediğiniz şeyleri söylemenizi emreder.
Şeytan kötülüğü ve fuhşiyatı emreder. Sü, kötülük, fuhuş ise, her şeyin en son zirvedeki halidir. Yani kötülüğün zirvedeki halidir. Biz de fuhuş denince yalınız zina akla gelir. Değil. Sözün fuhşu vardır, davranışın fuhşu vardır, zinanın fuhşu vardır. Her şeyin en kötüsünü fuhuş kelimesiyle ifade etmiştir Arap.
Allah (c.c.), buyuruyor ki kötülüğün küçüğünü de büyüğünü de Şeytan size emreder. Sizin bilmediklerinizi Allah üzerine söylemenizi de emreder. Bilmediğiniz şeyleri söylemenizi de emreder.
Bu iki türlü olur. Birincisi Allah (c.c.)'ün kanunlarına muhalif kanun yapmanızı emreder.
Bir de genelde bizim kesimde olur. adam kendi istek ve arzularını, Cenab-ı Allah Kur'ân-ı Kerîm'de buyuruyor ki diye söyler. Hadiste söylenmiş bir şeyi Allah'ın âyetleri olarak, Allah'ın âyetlerini hadis-i şerif olarak veya gazetede veyahut ta takvim yaprağında okuduğu, duyduğu atasözünü Cenab-ı Allah buyuruyor ki şeklinde söyler.
Onun için mesela ben âyet olanı âyet diye vermeye, hadis olanı hadis diye vermeye çalışıyorum. Bazı güzel sözler var ki, hadis midir değil midir bilemiyorum ama bu arada hatırıma da geliyor. Bir güzel söz var diyerek söylüyorum. Hadis ise zaten güzel sözdür. Değil ise günaha girmemek için bunu söylüyorum. Yani dikkat edin. "Kur'ân-ı Kerîm'de de hocam böyle değil miydi?" diyorlar. Halbuki hiç ilgisi yok onun söylediğinin Kur'ân-ı Kerîmle. Bunlardan sakının. Kendi sözünüz olarak söyleyin. Ayet midir, hadis midir bilmiyorum ama şöyle duydum deyin. Yani âyet olmıyan bir şeyi âyet gibi göstermek çok büyük günahtır. Hani efendimiz kendisi için, benim söylemediğimi bana nisbet eden Cehennemden yerine hazırlasın diyor.
Yani hadis olmadığı halde bir şeyi hadis gibi rivayet eden kişinin Cehennemlik olacağını ifade ediyor.
Peygamber Efendimiz'e bunu isnat eden Cehennemlik olunca, Allah'a isnat ederse daha derinine gider. Onun için Allah'a ait olmayan bir sözü Allah'a isnat etmemeye dikkat edeceğiz.[306]
(170) Onlara; "Allah'ın indirdiğine uyunuz" dendiği zaman, onlar; "Hayır biz babalarımnzı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız" derler. Ya babaları bir şeye aklı ermemiş ve doğruyu bulamamışsa.
Gelin etmeyin eylemeyin, Allah'ın indirdiği Kur'ân'a tâbi olun denildiğinde... Şimdi günümüzde de biz bunu diyoruz, "Ey insanlar, amirler, komutanlar gelin Allah zaman içerisinde insanlara yol göstermek üzere. diğer kitapları indirmiş, son olarak da Peygamber Efendimiz (a.s.v.) kanalıyla Kur'ân-ı Kerîm'ini indirmiş, Allah kainatı yaratmışsa, bizi de o yaratmışsa bizim neyi nasıl yapacağımızı en iyi bilen O, ben senin hakkında bir kanaat beyan edemiyorum, sen benim hakkımda bir kanaat beyan edemiyorsun, ben yaratmadımki seni, sen de beni yaratmadığın için benim nerede, nasıl davranacağımı bilemezsin. Ama seni ve beni yaratan Allah (c.c.) nerede, neyi, nasıl yapacağımı öğretmek üzere kitap indirmiş, gelin ona uyalım" dediğimizde, hep bir ağızdan diyorlar ki, "Biz babalarımızı ne üzerinde bulmuşsak ona uyarız". Yani babalarımızın yolundan, atalarımızın yolundan gideriz diyorlar, adamlar. Allah'ın yolundan değil, atalarımızın yolundan gideriz diyorlar. Ya babalan bir şey bilmiyorsa, ya doğru yolu bulamamışsa ne olacak. Babaları bir yoldan gitmiş ama kabre kadar varmış. Kabirden sonrasını bilemedik biz. Nereye gitti? Cehenneme mi düştü, Cennete mi düştü bilemiyoruz. Biz bilemiyoruz. Ama Rab-bim kesinlikle ve açıklıkla diyor ki, Ben'im yolumdan giden Cennete gider. Ben inanmıyorum senin dediğine diyor Allah'a. Peki Öyleyse sen de bilmiyorsun babanın ve atanın nereye gittiğini. Atan Cehennemde yanıp duruyorsa şimdi?
Yani zan ifade eden kelimelerle değil, gerçek hak ifade eden âyetlerle amel etmemizi Allah (c.c.) bize haber veriyor.
Şimdi insanların günümüzde yaptıkları bu. Bu âyet-i kerîme günümüz insanının filmini bize veriyor. Efendim, bizim babalarımız bu kanunlara göre yönetildiler ve böylece gittiler. Daha ziyade bunlar yönetimde ağırlığı olan kişiler. Çünkü onlar aşağıdaki insanların sefaletini görmemektedirler, bilmemektedirler. Görmezlikten gelmekteler. Babalan saltanat içinde yaşamış, nimetlerinden yararlanmış, onun çocukları da babasının yolundan giderse aynı şekilde dünya nimetlerinden yararlanacağını biliyor. Onun için sahip çıkıyor. Eğer ondan vazgeçiverecek olursa, bizimle aynı seviyeye gelecek. Yani babasının ve atasının koyduğu kuralları bırakırsa bizimle aynı seviyeye gelecek. Bu insanlarla aynı seviyeye gelecek. Efendimiz, bütün insanlar Allah katında bir tarağın dişleri gibi eşittirler diyor. Herkes aynı mideye, aynı kulağa, aynı göze sahiptir. Hukuk karşısında da denklikleri vardır herkesin.
Bu adamlar bizimle denk olmamak, kendileri kalbur üstü bir hayat yaşayabilmek için diyorlar ki, biz atalarımızın yolundan gideriz. Çünkü ataları o günün rejimine destek vermek suretiyle bu memleketin kaymağını yemişlerdir. Mekke döneminin kâfiri de aynı, günümüz döneminin kâfiri de aynı düşünceyi paylaşıyorlar. Aynı kelimeleri de söylüyorlar. Bunların durumunu;[307]
(171) Küfredenler, çağırma ve bağırmadan başkasını duymadan haykırana benzerler. Onlar sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler. Bu yüzden düşünemezler de.
Bu kâfirlerin durumu, şunun haline benzer ki, bağırıyor kime? Hani çoban sürüye bağırdığında sürü onun kullandığı kelimeleri bilmez de, kulağı olması nedeniyle ancak sesi anlar ya, işte burada da iki türlü mânâ verilmiş, işte kâfirin putlarına yaptığı dua da ona benzer. Onun yanında bağırır. Ve babam, atam, dedem, ecdadım senin yolundan gidiyoruz, senin yolunda yürüyoruz, azimle senin yolundan hiç ayrılmıyoruz. Ayrılmadığımızı beyan etmek üzere bak huzurundayız diye bağırıyor. Nasıl oluyor bu bağırış? Çobanın sesini dinleyen koyun gibi, sığır gibi. Bir şey duyuyor da anlamıyor diyor âyet-i kerîme.
Veya onların durumu tebliğcinin sesi müslüman bir insanın onlara vermiş olduğu ses çobanın koyuna vermiş olduğu ses gibidir. Kulaklarına İslâm'ın sesi varır da, mânâsını anlamadan geçerler giderler. Yani üzerinde düşünmezler, mânâsı da vardır. Onlar sağırdırlar," yani kulakları sağır değil de Hakka karşı sağırdırlar. Dilsizdirler, hakkı söylemekten kaçınırlar. Kördürler ve hakkı görmezler, görmek istemezler. Onlar akıl etmezler, akıllarını kullanmazlar diyor Allah (c.c.).
Bu âyet-i kerîmeleri okuyup o insanların filmine her gün bakmamız gerekiyor. Yani, düşmanımızın gücünü bilmek için vay Amerika ajanları, Türkiye'deki ve dünyadaki müslümanlar hakkında şöyle şöyle diyor. Vay efendim filan yerdeki filan kuruluş müslümanlann gücü veya kâfirlerin gücü hakkında böyle böyle rapor veriyor. Bunlara pek kulak asmayın. Çünkü bunlar yanıltmak için de verilir.
Hani Abdülhamit için söylenir. Allah rahmet eylesin. Allah hatalarını affetsin. Rus elçisini çağırırmış. Yahu bu günlerde şöyle şöyle oluyor. Böyle böyle oluyor. Ne diyorsun senin görüşün ne? dermiş. Veya Fransız elçisi ne söylerse onun tersini yaparmış. Çünkü düşman yapmak istediğini söylemiyor sana. Sen de onun aksini yaptın mı doğru çıkıyor. Fakat düşman bunun farkına varırsa bu sefer seni oyuna getirebilir yalnız. Yani doğruyu söylerse sen de onun aksini yaparsın, bu sefer yanlışa düşersin. .
Yani kendi tavrınızı karşınızdakinin sözlerine göre ayarlamayın. Kâfirin karakterini, kâfirin portresini Allah (c.c.) Kur'ân-ı Kerîm'inde çiziveriyor.
Mesela ben Avrupa'ya gidecek oldum. Bir buçuk sene falan da kaldım. Fransa'da kalmıştım işçi olarak. Giderken dedim ki, bu adamlar nasıl ki acaba diye Kur'ân-ı Kerîm okuyayım dedim. Baştan sona bir hatim değil de? Okuyuş gayem, asıl bu Avrupalılar aslında. Yani Hıristiyanlığın kültürü, insanlığı nasıldır diye bu konudaki âyet-i kerîmeleri çıkardım. Ve ondan sonra gittim. Gördümki bu insanlar aynı Kur'ân-ı Kerîm'de bildirildiği gibi. Âyet-i kerîmede;[308]
İşlerinde öyleleri var ki, bir ev dolusu altunu emaneten versen, sonra vardığında geriye iade eder diyor. Yani dürüst insanları var. İşlerinde öyleleri de var ki, bir tek dinan emaneten versen ayağını diretmeden, mahkemelik olmadan alamazsın diyor âyet-i kerîmede.
Yani adamların iyisinin de, kötüsünün de olabileceğini, zalimininde, zulümden nefret edeninin de olabileceğini âyet-i kerîmelerde çeşitli vesilelerle bildiriveriyor.
Günümüzde bugünkü kâfirleri, Türkiye'deki kâfirlerin de iç dünyasını öğrenebilmek için tekrar âyet-i kerîmelere bakacağız.[309]
(172) Ey iman edenler, size verdiğimiz rızkın temizinden yiyiniz. Ve yalnızca O'na kulluk ediyorsanız, yalnız Allah'a şükrediniz.
Bu anlamda bir âyet yukarıda geçti. 168. âyet-i kerîmede, 'Ey insanlar' diyor. Burada ise 'ey iman edenler' diyor. Ama emir ikisine ayrı.Ey insanlar dedi mi, kâfirlerle, mü'minler beraberdir. Erkeği, kadını hep beraberdir. Ey iman edenler dedi mi, mü'min erkeklerle mü'min kadınlar girer bu işe. Ey iman edenler, temiz olanlardan yeyiniz. Size verdiğimiz rızaların temizinden yeyiniz. Helalinden, zaten helalini yiyeceksiniz onu söylemiye gerek yok. Zaten helal olanını tercih edeceksiniz. Helal olanların içerisinden de daha temiz olanını yiyeceksiniz.
Mesela evinizde iki türlü yiyecek vardır ama ikisi de aynı maldır. Biri temizdir, biri biraz daha pistir. Öyleyse helalin de temizi vardır. Temizinden yiyeceksiniz. Ve Allah'a şükrediniz. Eğer yalnız O'na ibadet yapıyorsanız, yalnız O'na şükrediniz. Nimeti vereiîe şükrediniz diyor Allah (cc).
Eşyada asıl olan ibahadır diye bir kaidemiz vardır. Kur'ân-ı Kerim'de haram olanlar .bize bildirilmiştir. Ki hemen şimdi okuduğumuz âyet-i kerîmede;[310]
(173) O, size ölü hayvan etini, kanı, domuz etini, Allah'tan başkası için kesilen hayvanı haram kıldı. Kim yeme zaruretinde olursa başkasınınkinc el uzatmamak ve zaruret ölçüsünü aşmamak üzere ona günah yoktur. Şüphesiz Allah, bağışlayandır, merhamet edendir.
Allah size leşi haram kıldı. Kendiliğinden ölmüş veya boğularak öldürülmüş bir hayvan leş hükmündedir. Yani Müslümanm besmele çekerek veya ehli kitabın kestiklerinin dışında Ölenler leş hükmündedir. Koyun bile kendi kendine ölmüşse yemiyoruz, leş hükmündedir o. Leş, kan... Tutup ta, hayvanın kanını içmemiz haramdır. Cahiliyye döneminde kanı alırlarmış Araplar, bizim sucuk yaptığımız gibi hayvanı, mesela koyunu kesiyor, kanını temiz bir kaba akıtıyor. Sonra koyunun bağırsağını çıkartıyor. Bağırsağın içerisine dolduruyor ve güneşe asıveriyor, orada kurutuyor. Ve onu yiyiyormuş katık olarak.
Şimdi bu yol kullanılıyor mu? Hayvan yemlerinde kullanılıyor. Yani mezbahanelerdeki, kesimhanelerdeki kanı alıyorlar, hayvan yeminin içerisine katıyorlar kullanıyorlar o ayrı. O yemi yiyen hayvanın yenmesinde bir mahzur yok. Çünkü değişimden geçiyor. İnsanın kanı yemesi haramdır.
Kan nakli caizdir. Orada zaruret vardır. Leş, kan ve hınzır eti, Allah'dan başkası için kesilen hayvan da yenmez. Hani koyunu aldınız, Allah için değil de filan ağanın gönlü olsun için kestiniz, o da yenmiyor. Karşılamalarda niyet o değil yani. Mesela Anadolu'da gelin geliyor. Bizim köyde gelini ata bindirirler gelirler. Bismillahirrahmanirrahim der.
Zaten âyet-i kerîmenin inceliği burda Ühille demek, ses çıkarma
mânâsına geliyor. Hilali ilk gören adam gökyüzündeki hilali gören adam Hilâl dermiş, ordan geçmiş bu kelime Arab'ın dilinden.Ses çıkarma. Ühille O kesilen hayvan. Kendisiyle Allah'dan başkasına ses çıkarılan hayvan yenmez diyor.
Dedeğimiz gibi, mesela köy yerinde gelin geliyor. Gelinin atının yanma hayvanı kesiyorlar ama, kesen adam Bismillah diyor. Yani Allah için ses çıkarıyor. Ama besmeleyi çıkarıyor da gelinim için diyorsa o yenmez. Veya başbakanımız için, reisi cumhurumuz için, bakanımız için diyorsa bu da yenmez. Ama misafiri gelmiştir, sevdiği saydığı saygı duyduğu bir insan gelmiştir. Keserken de Bismillah demiştir. Yani keserken çıkardığı ses Allah (c.c.) için olursa o helaldir.
Allah affedicidir. Allah merhamet edicidir diyorum. Ayet-i kerîmede Rabbim böyle beyan ediyor. Şimdi burada haram kılınan dört tanedir. Leş, kan, domuz ve Allah'dan başkası için kesilen.
En'am: 145.nci ayette; şöyle açıklanıyor.
Deki bana vahyedilende yani Kur'ân-ı Kerîm'de yiyen bir kişiye ancak şunların haram kılındığını buluyorum. Onlar da ölü, leş, akıtılmış kan, mesela koyunu kestiniz arasında olan kanlar helaldir. Akıtılmış kan ve domuz eti ve bir de Allah'dan başkası için kesilen, burda da dört tane.
Birisi bana şöyle demiş ti: Tabi atta bu dördün dışında her şey helaldir. Hatta domuzun yağı da helaldir. Nerden çıkartıyorsun bunu dedim. Bana Ayet-i kerîmede hınzırın eti bildiriliyor dedi. Öyleyse yağı bize helaldir diyor.
Dedim ki, bak senin işin kolay. Dükkân açmana, dairede memur olmana, esnaflık yapmana gerek yok bundan sonra. Ne yapacaksın? Gideceksin bir tane cam kavanoz alacaksın. Akşamleyin pisliğini ona yapacaksın, sabahleyin yiyeceksin. Devri daim makinasi gibi yiyip duracaksın. Yiyebilir misin dedim, Yiyemem dedi. Niye yiyemezsin? Haram olmadıktan sonra ye dedim. Şimdi o benim de yılan, akrep vs. ye dememi; bekliyordu ama pisliğine gelince yiyemem dedi. Niye yiyemezsin? Alışık değilim. Alışırsın. Mesela Rabbim domuz eti haram dememiş olsaydı, hepimiz domuz eti yiyebilirdik. Yiyebilirdiği yok yerdik. Nasıl ki Alman yiyor, biz de Almanya'da olsaydık, haram olduğunu bize bildirmemiş olsalardı biz de onu zevkle yiyecektik.
Aynı şekilde bazı nefretlerimiz var ya! Meselâ domuza nefretimiz imanımızdan kaynaklanıyor bizim. Yoksa domuz bir Alman'ın gözünde sevimli mahluk. Televizyonda da gösteriyorlar bize de sevdirmek için. Bu cevabım üzerine adam durakaldı. Peki ama dedi bu âyetin de bir izahı olması gerekiyor. Aslında âyet onun böyle anlamama sebep oldu. Deki bu dördün dışında Kur'ân'da haram olan bir şey bulamadım, âyet bu diyor. Peki ama âyet bu kadar değil ki, Kur'ân'da 6000 küsur âyet-i kerîme var dedim. Meselâ;
Tevbe suresi 29. âyet-i kerîmesinde Allah (c.c), Peygamber Efendimiz (a.s.v.)'ın da haram koyma hakkının olduğunu ifade ediyor bize. Yani Allah (c.c.) örnekler veriyor bunlar haramdır diye. Sonra peygamberin de haram koyma hakkının olduğunu ifade ediyor. Ayette şöyle diyor:
Allah'a ve ahirete iman etmiyenlerle harbediniz. Allah'ın haram kıldığını haram kabul etmeyenle harbediniz.
Kim bunlar, Ruslar, Yunanlılar, Amerikalılar. Burda da Allah'ın haram kıldığını haram kılmayan ve bizzat kendi eliyle üreten herifler var. Rabbim diyor ki;
Allah'ın ve de Rasûlünün haram kıldığını haram kılmayanlarla harbediniz.
Peki peygamberin haram kıldıkları nerede? Onlar Buhari'de, Müslim'in sahihinde, Ebu Davud'un süneninde, Neseî'nin süneninde, İbni Mace'nin süneninde, efendim İmam Malik'in Muvattasmda, Ahmet bin Han-bel'in müsnedinde, Abdürrezzak'm musannefinde ve diğer hadis kitaplarındanda Peygamber Efendimiz'in hadis-i şeriflerinde bunlar beyan edilmiş.
Yine A'râf sûresinin 157. âyet-i kerîmesinde Allah (c.c.) bunu şöyle ifade ediyor.
O mü'minler ki; rasul, nebi ve ümmî olan Peygambere tâbi olurlar, incil ve Tevrat'ta onu yazılı buldukları Peygambere tâbi olurlar. O peygamber iyiliği emreder, kötülükten alıkoyar. Temiz olanları onlara helal kılar, kötü olanları da onlara haram kılar diyor.
Böyle olunca Allah'ın ve Rasûlünün bizim için haram kıldıkları haramdır. Haram koyma hakkı peygamberin de vardır. Yalnız Allah'ın izniyle vardır.
Mezhepte imamlarımız ise doğrudan haram veya helal deme hakkına sahip değiller. Onlar, Allah'ın bu âyetinden biz şunu anlıyoruz, Rasûlünün sünnetinden şöyle anlıyoruz diyerek hüküm yeriyorlar. Ve biz de onlara şerefle uymaya çalışıyoruz.[311]
(174) Allah'ın indirdiği Kitapta olan bir şeyi gizleyip onu az bir para karşılığında satanlar var ya, işte onların yedikleri karınlarında ancak ateştir. Kıyamet gününde Allah, onlarla konuşmaz, onları temize de çıkarmaz. Ve onlar için acıklı bir azab vardır.
Allah (c.c.) bu âyet-i kerîmesinde, yukarıda da geçtiği gibi Allah'ın kitapta indirmiş olduğu âyetleri insanlardan gizleyenler ve Allah'ın âyetlerini az bir para karşılığında satanlar işte onlar karınlarına ancak ateşi doldururlar. Onlar başka bir şey yemezler, Allah onlarla ahirette konuşmaz. Kıyamet gününde onlarla konuşmaz. Ve onları temize çıkarmaz, temizlemez. Ve onlar için çok acıklı bir azap vardır diyor.
Bakara sûresinde bir kaç defa Ehl-i kitabın hahamları ve papazlarının hak ile batılı birbirine karıştırdıklarını, batılı hakla süsleyerek insanlara sunduklarını, ucuz para karşılığında Allah'ın âyetlerini sattıklarını Allah (c.c.) bize haber vermişti.
Orada ehl-i kitaptan ilim adamları papazlar, hahamlar bunu yapıyorlar diye haber verirken bizede yasaklıyordu. Burada ise doğrudan kim yaparsa yapsın Allah'ın âyetlerini, kitapta indirdiklerini gizleyen kişiler ve bir de bunu para karşılığında az para karşılığında satanlar, bu kelime- nin mefhumu muhalifi olarak sanki çok para karşılığında satılırsa caizmiş gibi bir hava oluşmasın. Âlimlerimiz bunun izahını yaparken bütün dünya Allah'ın bir âyeti karşılığında verilmiş olsa az diyorlar. Yani dünyadan kasıt yeryüzüyle, gökyüzü yani yaratılmışların tamamı, Allah'ın bir âyetinin karşılığında verilmiş olsa yine de Allah'ın âyeti ucuza gitmiş demektir. Çünkü Allah (c.c.)'ün dünya metâının çok az olduğunu ifade eden başka âyet-i kerîmeleri vardır.
"Dünya metâı gayet azdır"[312] diyor bir âyet-i kerîmede.
Öyle olunca burada az para karşılığında satmayın derken, dünyalık elde etmek için dünyamızı ma'mur etmek için, onun karşılığında Allah (c.c.)'ün âyetlerini satmayın, bir...
Bir de gizlemeyin. Bazı insanlar satmazlar. Ben para için dinimi değişmem diyen insanlar vardır. Fakat bildiğini de konuşmaz. İçinde tutar, gizli tutar. Konuşması gereken yerde konuşmaz, susar. Ve bu insanlar da Allah'ın âyetlerini gizleyenler arasında zikredilir.
Suç itibariyle âyet-i kerîmelerde diziliş sırasında önce alınanların daha önemli olduğunu dikkat çeker usulcülerimiz. Burada Allah'ın âyetlerini gizleyenler dedikten sonra az para karşılığında satanlar diyor. Yani Allah'ın âyetlerini gizleyenlerin, az para ile satanlardan suçunun daha ağır olduğuna işaret de var demektir.
Yani bir kısım insanlar ben satmıyorum, para karşılığında bu işi yapmıyorum diyebilirler ama söylemiyorsun denildiğinde de söyliyemiyo-rum diyen kişinin de cürmü, satanın cürmü kadar var, hatta bu sıralamaya göre âyet-i kerîmenin işaret ettiği mânâda onun suçunun biraz daha ağır olduğunu görüyoruz.
Demekki, bu bilgi karınlarında kalırsa ateşe dönüşüyor. Veya dünyayı alıyorlar. Veya dünyalık alıyorlar, yiyorlar, karşılığında Allah'ın âyetlerini satıyorlar. Bu yedikleri de yine karınlarına ateş oluyor. Kur'ân-ı Kerîm'de iki yerde böyle bahsedilir. 1- Nisa sûresinin 10. âyet-i kerîmesinde;
Bu âyet-i kerîmeye göre: Yetim mallarını zulüm üzere yiyen kişiler de yine bu yedikleriyle karınlarına ateşi doldurduklarını Allah (c.c.) bize haber veriyor.
Yunus Emre'nin bir sözü, Ahirette herkes kendi yakıtını bu dünyadan kendisi götürür anlamında bir şiiri vardır.
Bu âyet-i kerîmelerden yola çıkarak bu şiirler söylenmiştir.
- Yetim malını zulüm üzere yiyen... Yetim malı yenmez diye bir şey yok, onun malî işlerini yönlendiren kişinin münasip bir şekilde yemesini yine Nisa sûresinde Allah (c.c.) haber veriyor.
Yani onu işletiyor, onun adına çok iyi niyetlerle çalıştırıyor, bu arada kendi çalıştığı kadarıyla da oradan ücret alıyorsa o ayrı. Yani yetimin evine gidildiğinde bir çay veriyorsa içilmez diye bir şey yok. Ayet-i kerîme zulümle kaydetmiş. Yani sınırı aşarak, haddi aşarak yetimin malından yiyen kişilerin o yedikleriyle karınlarına ateşi doldurmuş oluyorlar.Bu âyet-i kerîmede de Allah'ın âyetlerini gizlemekle karınlarını ateşle doldurmuş oluyorlar. Bir de Allah'ın âyetlerini para karşılığında satmakla Allah'ın âyetlerini ateşe döndürmüş oluyorlar. Yani kendi bilgileri onların ateşi oluyor. Âhiretteki ateşlerini bu dünyadan kendileri beraberlerinde götürmüş oluyorlar. Burada şu mânâ çıkmasın yalnız: Hemen hatırınıza efendim mahallemizde bizim hoca efendi hatim karşılığında bizden şu kadar hediye ettiğimizi de aldı. Veya mahallemizde çocuklarımıza Kur'ân-ı Kerîm okutuyor. Biz ona ücret veriyoruz. Böylelikle devam ediyoruz, gibi...
Alimlerimiz bu tür şeylere fetva vermişlerdir. Çünkü son zamanlarda geçimin zorlaşması nedeniyle bir insan ya talebe okutacaktır, geçimini ordan temin edecektir veya çalışacaktır. Çalıştığı takdirde talebe okuta-miyacaktir. Böylelikle de ilim ortadan kalkacaktır. Yani zarurete binaen daha sonra gelen âlimlerimiz Kur'ân öğretme karşılığında verilen ücretin helal olduğu konusunda fetva vermişlerdir. Zarurete binâen. Yoksa aslında Kur'ân öğretmekten dolayı yani İslâmî hizmetlerden dolayı ücret alınmaması gerekir. Fakat biraz önce dediğim gibi zaruret nedeniyle oradan ücret alınmasına müsade edilmiştir ama yine de bu memlekette İslâmî hizmetlerde Rabbim katında hoşnut olacağı bir hizmet yapayım diyen insanlar mümkün mertebe ücretten kaçınmalıdırlar. Daha iyi olur bir başka âyet-i kerîmede Allah onların yüzüne bakmaz diyor.
Burada da Allah onlarla konuşmaz kıyamet gününde diyor. Bu dünyada, herkesin kendine göre sevdiği bir insan vardır. Bazısı annesini çok sever; bazısı babasını çok sever. Bu elimizde olmayan bir şeydir. Bundan dolayı günaha girmezsiniz. Yani babanızla anneniz arasında sevgide farklılık varsa gönlünüzde bundan dolayı günaha girmezsiniz. Fakat muamelede farklılık yaparsanız günaha orada girersiniz. Yani annenizi çok sevdiniz veya babanızı çok seviyorsunuz fakat ikisi sizin evinize geldiğinde farklı derecede muameleyi ortaya koyuyorsanız günaha girersiniz. Dış görüntüde farklı muamele yapmıyacağız. Annemize ayakkabı almışsak, babamızın da gönlünü alacak bir hediye alınacak. Hani bir sakız da alınsa, tarak da alınsa gönlü alınacaktır. Yani eşit muamele yapılacaktır. Fakat gönle hakim olmak bizim elimizde değildir. İnsan evlatlarından birini fazla sevebilir. Ama bunlara karşı yapılacak iyiliklerde ayrım yapmamaya dikkat etmelidir.
Hani bu konuda âyet-i kerîmede iki evlilik konusunda, iki hanıma da sevgi beslemek aynı derecede mümkün değil. O senin elinde değil anlamında bir âyet-i kerîme var. (Nisa 129)
Ama muamelede eşit davranmaya gayret sarfedeceğiz.
En sevdiğimiz bir insanın bir gün yanına varıyoruz, bizimle konuşmuyor. Ona çok üzülüyoruz. En sevdiğimiz ama, yani sıradan biri değil.
Allah (c.c.) bizi yaratıyor, sevdiklerimizi yaratıyor, yediklerimizi yaratıyor, giydiklerimizi yaratıyor. Ve ahirette kesinlikle O'nun huzuruna varacağımızı biliyoruz. Öyle bir ortamda gülen bir yüz arıyoruz biz. Bizimle konuşacak birini arıyoruz. Hani kimselerin tanımadığı bir yerde başımız büyük bir derde girmiş, tanıdık bir adam arıyorsunuz derken işinizi yapacak, mahkemede veya herhangi bir dairede bir tanesi; Gel bu tarafa dedi. İşte dünyalar sizin oldu. İş olsun veya olmasın. Dünyalar sizin oldu.Yani kıyametin o dehşeti içerisinde Allah (c.c.)'ün Rahmetinin bize ulaşmasından, rızasının bize kavuşmasından daha sevimli sevindirici bir şeyi düşünmek mümkün değildir.
Allah (c.c.) de kıyamet gününde bu Allah'ın âyetlerini gizleyenlerle, âyetleri para karşılığında satanlarla konuşmıyacağmı ve onları temize çı-karmıyacağvnı ve onlar için acıklı azap olduğunu ifade ediyor.
Daha önce geçen âyet-i kerîmelerde bu gizlemenin çeşitlerini anlatmaya çalışmıştık. Hani günümüzde bir kısım âyet-i kerîmeleri bildiği halde hoca efendilerimiz gündeme getirmezler. Çünkü getirecek olursa bazı sakıncaları doğacaktır. Maddi sakıncalar olacaktır.
Bunu yani gizlemeyi bazen otorite temin eder. Mesela Kur'ân serbesttir denilir. Fakat Kur'ân'ı anlayacağımız dil olan Arapça'nın okunması ve okutulması yıllarca yasaklanır. Derken bir gün imam-hatip ve ilahiyat fakültelerinde okuyabilirsiniz denilir ama oralarda da öyle bir program hazırlanır ki, özel gayretiniz ve özel hocalardan çalışmazsanız Arapça öğrenemezsiniz, çünkü program ona göre hazırlanmış. Yani siz altı, yedi sene imam-hatip okulu, dört sene de ilahiyat fakültesinde toplam on bir sene okursunuz Arapça'yı liseye giden ve İngilizce okuyan bir çocuğun seviyesine getirmezsiniz. Program öyle yapılır. Onbir sene okursunuz anlamazsınız. Bu gizlemedir. Yani gizlemenin bugünkü Türkçe'sidir.
Allah'ın ayetlerini satanlarda bolca kitap yazarak Allah (c.c.)'ün bu âyetten kasdi şudur, diyorlar. Meselâ günümüzde çokça okunan, gazetelerde konu edilen, dergilerde tefsiri yapılan Maide süresindeki; "Kim Allah'ın indirdiği ile hükmetmezse kâfirlerin tâ kendisidir, zalimlerin tâ kendisidir veya fasıkların tâ kendisidir" diye üç tane âyet-i kerîme ardar-da gelir. Bu âyet-i kerîmeler konusunda bir tanesi çıkar derki, bu âyetin bu İslâm ümmetiyle uzaktan yakından ilgisi yoktur. Bu âyet-i kerîme Benî İsrail için geçerlidir. Muhatabı Yahudiler'dir. Bizimle ilgisi yoktur. Onun için Allah'ın indirdiğiyile hükmetmezseniz, gavur da olmazsınız, zalim de olmazsınız, fasık ta olmazsınız diye bir kitap yazılır ve bol miktarda da satılır. Bu da Allah'ın âyetlerini satmanın bir çeşididir.
Bunlardan, bunların şerrinden Allah'a sığınmak gerekiyor. Allah (c.c.) onları bize tarif ediveriyor. Onlar da bir tüccar aslında. Biz de bir ticaretle meşgulüz. Onlar da bir ticaretle meşguller. Bizim ticaretimiz yani mü'minlerin ticareti dalâlet karşılığında hidâyet almak, dünyayı verip Cenneti kazanmak, kötülükleri atıp iyiliklerle süslenmek, küfrü verip imanı almak, yalanı bırakıp doğruyu almak. Bizim ticaretimiz bu.[313]
[1] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/79.
[2] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/79-80.
[3] K. Kerim, Yunus 36.
[4] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/80-81.
[5] Fetih 26.
[6] Maide 65, Araf 96.
[7] Ali İmran 102.
[8] Nahl 128.
[9] Enfal 29.
[10] Talak 4.
[11] Talak 2.
[12] A'ra f25.
[13] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/81-82.
[14] Ahmedb. HanbelMüsned5/248.
[15] Bakara 55.
[16] Nesai K. İşretün-Nisa 7/61.
[17] Müsned, Ahmed b. Hanbel 3/340.
[18] Ebu Davud K. Edeb Hadis No: 4985 namazı.
[19] Ankebut 45.
[20] K. Kerim, Hac 18.
[21] Bakara 153.
[22] ibrahim 40.
[23] Taha 132.
[24] Mearic 21-22
[25] Sebe 39.
[26] Bakara 268.
[27] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/82-85.
[28] Münafikun 10.
[29] Hadid 10.
[30] En'am 136.
[31] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/85-86.
[32] En'am 29, Müminun 39, Casiye 24.
[33] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/86-89.
[34] Taha 64.
[35] Taha 65.
[36] Kamer 54.
[37] Bakara 221.
[38] Araf 179.
[39] Araf 157.
[40] Nur 51.
[41] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/89-90.
[42] Fatır 28
Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/90-91.
[43] Bak. Hadid 20.
[44] Kasas 38.
[45] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/91-92.
[46] K.Kerim., Ankebut 29/25.
[47] K. Kerim, Furkan 25/43.
[48] Hud 11/43.
[49] Casiye 45/14.
[50] Ankebut 29/61-63.
[51] Nisa 4/105.
[52] Bakara 2/85.
[53] En’am 6/148, 43/20.
[54] En'am 6/124.
[55] Mutaffifin 14.
[56] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/92-96.
[57] Buhari K. Cenaiz 80, Müslim K. Kader 25.
[58] İbni Mace Zühd 29, Müsnedi Ahmed b. Hanbel 2/297.
[59] Mutaffifin 14.
[60] Bakara 85.
[61] Bakara 114.
[62] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/96-97.
[63] Münafikun 1.
[64] Muhammed 30.
[65] Tevbe 107.
[66] Tevbe 42.
[67] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/98.
[68] Nahl 23.
[69] Feth 10.
[70] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/98-99.
[71] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/100.
[72] Tevbe 28.,
[73] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/101.
[74] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/101-102.
[75] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/102-103.
[76] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/103-104.
[77] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/104.
[78] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/104.
[79] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/105.
[80] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/105.
[81] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/105-106.
[82] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/106.
[83] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/106-107.
[84] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/107-108.
[85] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/108-109.
[86] K.Kerim 55/64.
[87] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/109-111.
[88] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/111.
[89] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/111-113.
[90] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/113-114.
[91] Buhari, bab-u ta'biri rüya
Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/114-115.
[92] Ali İmran 26
[93] Nisa 5
[94] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/116-117.
[95] A'raf 142.
[96] A'raf 12.
[97] Bak: Satıbi Müvafekat 4/220.
[98] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/117-118.
[99] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/118.
[100] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/118-119.
[101] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/119.
[102] Ebu Ubeyd Kasım b. Sellam, El-Emval 13
[103] Bak: Maverdi Ahkam-üs-Sultaniye s: 6, Ebu Yala Akam-üs-Sultaniye s: 20
Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/119-123.
[104] A'raf 12.
[105] Kehf 50.
[106] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/123-124.
[107] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/124.
[108] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/125.
[109] A'raf 23.
[110] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/125-126.
[111] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/126.
[112] Taha 122.
[113] Bak: İbni Kesir, Nisa 164'nci âyetin tefsiri.
[114] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/126-127.
[115] Enfal 53.
[116] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/127-128.
[117] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/128-129.
[118] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/129-130.
[119] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/130.
[120] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/130-131.
[121] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/131.
[122] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/131-132.
[123] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/132.
[124] Abese 34-37.
[125] Bakara 255.
[126] Müddessir 48.
[127] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/132-134.
[128] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/134-135.
[129] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/136.
[130] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/136.
[131] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/136-137.
[132] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/137.
[133] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/137-138.
[134] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/138-139.
[135] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/139.
[136] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/139-140.
[137] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/140.
[138] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/140-141.
[139] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/141.
[140] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/142.
[141] Al-i İmran 19.
[142] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/143-144.
[143] Bakara 256.
[144] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/144-145.
[145] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/145.
[146] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/145.
[147] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/145-146.
[148] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/146-147.
[149] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/148.
[150] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/148.
[151] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/148.
[152] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/148.
[153] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/149.
[154] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/149-154.
[155] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/154-157.
[156] Maide: 44
[157] Saf: 8.
[158] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/157-161.
[159] Bakara: 96.
[160] Maide: 64.
[161] A'raf: 168.
[162] Maide: 82.
[163] Maide: 83.
[164] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/161-167.
[165] Bakara: 14.
[166] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/167.
[167] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/167-170.
[168] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/170-171.
[169] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/171-172.
[170] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/173.
[171] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/173.
[172] Maide: 44.
[173] Enbiya: 25.
[174] Fussilet 33.
[175] İsrâ; 7.
[176] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/173-180.
[177] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/180-181.
[178] Bucurat: 10.
[179] Bucurat: 10.
[180] Hucurat: 9.
[181] Nisa: 43.
[182] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/181-185.
[183] Ahmet bin Hanbel,Müsned:I/267.
[184] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/185-187.
[185] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/187-188.
[186] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/188-190.
[187] Bakara: 146.
[188] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/190-192.
[189] Kâsas: 68.
[190] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/192-193.
[191] Bakara: 101.
[192] Bakara 102.
[193] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/193-195.
[194] Hac suresi: 73.
[195] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/195.
[196] Enfal: 28.
[197] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/195-197.
[198] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/197-198.
[199] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/198.
[200] Bakara: 256.
[201] Tevbe: 128.
[202] Bak; Bakara, âyet 64 ve 76'ncı âyetlerin tefsiri.
[203] Maide 82.
[204] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/198-201.
[205] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/201-202.
[206] Tahrim: 6.
[207] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/202-204.
[208] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/204-205.
[209] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/205.
[210] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/205-206.
[211] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/206-215.
[212] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/215.
[213] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/215-218.
[214] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/218.
[215] Maide: 13.
[216] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/218-220.
[217] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/220.
[218] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/220-222.
[219] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/223-224.
[220] Al-i İmran: 92.
[221] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/224-227.
[222] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/227.
[223] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/227-229.
[224] Bakara: 285.
[225] Bakara: 143.
[226] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/229-230.
[227] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/230-232.
[228] En'am: 79.
[229] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/232-233.
[230] Kehf: 110.
[231] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/233-235.
[232] Yasin: 83.
[233] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/235-236.
[234] İsra:90.
[235] Tevbe: 30.
[236] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/236-239.
[237] Gaşiye: 22.
[238] Bakara: 256.
[239] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/239-241.
[240] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/242-244.
[241] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/244-245.
[242] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/245-246.
[243] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/246.
[244] Ra'd: 11.
[245] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/246-248.
[246] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/248-250.
[247] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/250-253.
[248] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/253.
[249] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/253-254.
[250] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/254-255.
[251] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/255-256.
[252] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/256-257.
[253] Âl-i İmran: 102.
[254] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/257-258.
[255] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/258.
[256] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/258-260.
[257] Al-i îmran: 64.
[258] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/260-263.
[259] Bakara: 285.
[260] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/263-265.
[261] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/265-268.
[262] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/268-270.
[263] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/270-271.
[264] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/271-274.
[265] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/274-276.
[266] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/276-278.
[267] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/278-283.
[268] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/283-285.
[269] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/285.
[270] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/285-286.
[271] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/287.
[272] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/288.
[273] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/288.
[274] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/288-290.
[275] Lokman: 13.
[276] Tevbe: 28.
[277] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/290-293.
[278] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/293-298.
[279] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/298-304.
[280] Müslim, İmara Bab 15 Hadis 1915, İbni Mace Cihad Bab 17 Hadis 2803.
[281] Hac: 58.
[282] Ebu Davud, melahım 17 Tirmizi, fiten 13.
[283] Nesai 6/36, İbn-i Mace 2/937.
[284] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/304-308.
[285] Daremi.
[286] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/308-311.
[287] Ra'd 28.
[288] Muhammed: 31.
[289] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/311-313.
[290] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/313.
[291] Ali İmran: 103.
[292] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/313-315.
[293] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/315-317.
[294] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/317-318.
[295] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/318-319.
[296] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/319-320.
[297] Mü'min: 16 'ncı ayette.
[298] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/320.
[299] Al-i İmran:27.
[300] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/320-324.
[301] Buhari iman 8, Müslim iman 69.
[302] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/234-328.
[303] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/328.
[304] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/328-331.
[305] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/331-333.
[306] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/333-334.
[307] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/335-336.
[308] Al-i İmran: 75.
[309] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/336-338.
[310] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/338.
[311] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/339-342.
[312] Nisa 77
[313] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/342-347.
İslami Okul Okulların En Önemlisi