Rahman ve Rahim Allah’ın Adı İle
1-Tek İlâh Allah'tır:
2- Aynı Sûreyi Birden Çok Rek'atte (Zammı Sûre Olarak) Okumak:
3- Bu Sûrenin Faziletine Dair Rivayetler:
4- Bakara ve Âl-i İmrân Sûrelerine "ez-Zehrâveyn" Adının Verilişi:
5- Sûrenin Baş Taraflarının Nüzul Sebebi:
1- İnsanlara Şekil Veren:
2- Allah, Dilediği Şekilde Şekillendirendir:
1- Kur'ân'ın Müteşâbih Olanına Uyanlar:
2- Muhkem ve Müteşâbihe Dair İlim. Adamlarının Görüşleri:
3- Müteşâbih Sanılan Bazı Buyruklara Örnekler:
4- "Diğer" Kelimesi:
5- Kalplerinde Eğrilik Olanlar:
6- Kalplerinde Eğrilik Bulunanlar ve Fitnenin Peşinden Gidenler:
7- Te'vili Bilenler ve Tevilin Mahiyeti:
8- İlimde Derinleşmiş Olanlar:
9- Kur'ân Muhkemiyle Müteşâbihiyle Allah'tandır:
1- Bir Dua Örneği:
2- "Bize Katından Bir Rahmet Ver"
1- İnsanlara Güzel Gösterilen Şeyler:
2- Kadınlar:
3- Oğullar:
4- "Kantar Kantar":
5- Altın ve Gümüş:
6- Atlar:
7- Nişanlı Atlar:
8- Davarlar:
9- Ekinler:
10- Dünya Hayatının Metâı:
11- Güzel Akıbet Allah Nezdindedir:
Allah'tan Mağfiret Dilemenin Hükmü:
1- Bu Âyetin Önemi:
2- îlmin ve Alimlerin Fazileti:
3- Bu Âyetin Fazileti:
4- Âyet-i Kerime ile İlgili Açıklamalar:
1- Nüzul Sebebi:
2- Geçmiş Ümmetlerde Ma'rufu Emretmek ve Münkerden Alıkoymak:
3- Kötülükten Alıkoyanın Nitelikleri:
4- Münkeri Değiştirme Görevi:
5- Münkeri El, Dil, ve Kalp ile Değiştirmenin Mahiyeti ve Sorumluları:
6- İyiliği Emredip Münkerden Alıkoymanın Terki:
1- Âyetin Nüzul Sebebi:
2- Hakime Davet Edilenin Durumu:
3- Bizden Öncekilerin Şeriati Bize Delil Olur mu?
Âyetin Nüzul Sebebi:
Âyetin Açıklaması:
1- Mü'minlerin Kâfirlere Karşı Tutumu:
2- Takiyyenin Mahiyeti:
Âyetin Nüzul Sebebi:
1- İmrân'ın Karısı:
2- İmrân'ın Karısının Adağı:
3- Imrân'ın Karısının Adağının Hükmü:
4- "Hür Olarak":
5- Kızın Adanması:
6- Allah Adağını Kabul Buyurdu:
7- Erkek Kız Gibi Değildir:
8- Kişinin Soyunu Şeytandan Sakındırması:
1- Hz. Meryem ile Hz. Zekeriyya:
2- Her Türlü Dua Allah'adır.
3- Allah'tan Çocuk Sahibi Olmayı Dilemek:
4- Çoluk Çocuğun Hidâyet Bulmaları İçin Allah'a Dua Etmek:
1- Alâmet:
2- İşaretle Konuşmak:
3- Hukukî Bakımdan İşaretin Değeri:
4- Kur'ân'ın Sünnet ile Nesholunacağını Kabul Edenler:
1- Gayb'ın Haberleri:
2- Hz. Meryem'in Himayesi:
3- Kur'a Çekmenin Hukukî Değeri:
4- Teyzenin Hadane Hakkı:
1- Mübâhale (Lânetleşme):
2- Peygamberliğin Belgelerinden Birisi:
3- Torun, Evlat Kabul Edilebilir mi?
İ- Kitap Ehli de Herkes Gibi Allah'tan Başkasına İbadet Edemez:
2- Allah'tan Başka Rab Edinme Şekli:
3- Siz, Yüzçevirseniz de Biz Müslümanız:
1- Yahudi ve Hıristiyanların Bilgisizce İddiaları:
2- Bilgisizce Tartışmak:
1- Kıraate Dair Açıklamalar:
2- Kitap Ehlinin Güvenilir Olan ve Olmayanları:
3- Borçlunun Yakın Takibi:
4- Emanetin Değeri:
5- Bu Âyet-i Kerime Kitap Ekli İçin Bir Övgü müdür?
6- Kitap Ehlinin Emanete Riâyet Etmeme Gerekçeleri:
7- Zımnîlere Hainlik:
8- Bile Bile Allah'a Karşı Yalan Söylemek:
1- Âyetin Nüzul Sebebi:
2- Hakimin Hükmü Helâl Olmayan Birşeyi Gerçekte Helâl Kılar mı?
1- Bu Âyetin Nüzul Sebebi:
2- "Birr"in Mahiyeti:
Buyruğun İniş Sebebi:
2- Peygamberlerin Haram Kılmaları:
3- Muhammed (sau)'ın Peygamber Oluşunun Belgeleri:
4- Siyatik Rahatsızlığının Tedavisi:
1- Yeryüzünde Kurulan ilk Mescid:
2. Mekke Adı Nereden Gelmektedir:
3. Mübarek Ev:
4. Apaçık Alâmetlere Sahip Bir Ev:
5. Beyt-i Haram'ın Güvenliği:
1. Allah'ın İnsanlar Üzerindeki Hakkı: Beyt'inin Haccedilmesi:
2. Hac Fevri midir (İmkân Bulunulan İlk Fırsatta mı Haccetmelidir)?
3. Hac Bütün İnsanlara Farzdır:
4- Güç Yetirebilme (Istitâ'a):
5. Haccı Engelleyen Sebepler:
6. Serveti Bulunmakla Birlikte Yeterli Nakit Bulamayan Kimse:
7. Hasta ve Kötürümün Durumu:
8- Yol Azığı Bulamayan Kimse, Yapılan Bağışı Kabul Edebilir mi?
9. Haccetme İmkânı Olmakta Birlekte Haccetmemenin Hükmü ve Cezası:
ÂL-İ İMRÂN SÛRESİ
Rahman ve Rahim Allah'ın Adı île (Medine'de inmiştir. 200 âyettir).
1- Elif, Lâm, Mim.
2- Allah O'dur ki, O'ndan başka ilâh yoktur. Hay'dır, Kayyûm'dur.
Bu buyruğa dair açıklamalarımızı beş başlık halinde sunacağız: [1]
1-Tek İlâh Allah'tır:
Yüce Allah'ın: "Elif, Lâm, Mîm. Allah O'dur ki, O'ndan başka ilâh yoktur. Hay'dır, Kayyûm'dur" buyruğu ile başlayan bu sûrenin Medine'de indiği icmâ' ile kabul edilmiştir. en-Nekkaş, bu sûrenin Tevrat'taki adının "Taybe" olduğunu nakletmektedir.
el-Hasen, Amr b. Ubeyd, Asım b. Ebi'n-Necûd [2] ve Ebû Ca'fer er-Ruâsî vasi "Elifini kat' ile şeklinde veBir, iki, üç, dört" gibi sayı isimleri vasi olmakla birlikte vakf takdir ettikleri gibi, "Elif, Lâm, Mîm" üzerinde de vakf takdir ederek "Elif, Lâm, Mîm Allahu..." şeklinde okurlar.
el-Ahfeş Said der ki: İki sakinin birarada bulunması dolayısıyla "Elif, Lâm, MînY'in "Mîm" harfini esreli olmak üzere şeklinde okumak da caizdir. ez-Zeccâc ise der ki: Bu, bir hatadır. Ağırlığı dolayısıyla Araplar böyle demezler.
en-Nehhas der ki: Evla olan kıraat şekli âmmenin okuyuşudur. Eski nahiv alimleri bu hususta değişik açıklamalarda bulunmuşlardır. Sîbeveyh'in görüşüne göre "Mîm"in fethalı okunması iki sakinin bir arada bulunması dola-yısıyladır. "Mîm"in fethalı okunmasını seçmeleri esre, "yâ" ve yine ondan önce esrenin bir araya getirilmemesi isteğidir. el-Kisaî der ki: Hecâ (alfabe) harfleri ile vasi Elifleri bir araya gelecek olurlarsa, vasi Elifi hazfedilir ve hecâ harfi vasi Elifinin harekesi ile harekelenerek (meselâ) şöyle denilir: " Elif, Lâm, Mîmallah, Elif Lâm, mizkür, Elif, Lâm mîmiktarabet."
el-Ferrâ da der ki: Asü olan er-Ruâsî'nin de okuduğu şekilde "Elif, Lâm, Mîm Allahu..." şeklinde okumaktır. Böylelikle hemze'nin harekesi Mîm'e verilmiş olmaktadır. Ömer b. el-Hattab da: "el-Hayyu'1-kayyâm" şeklinde okumuştur. Harice der ki: Abdullah (b. Mes'ud)ın Mushafında: "el-Hayyu'l kayyimu" şeklindedir. Bakara Sûresi'nin baş taraflarında [3] sûrelerin başlarında yer alan Mukatta Harflere dair ilim adamlarının görüşlerini önceden açıklamış bulunuyoruz.
Bu sûrede "Allah O'dur ki, O'ndan başka ilâh yoktur, Hay'dır, Kay-yûm'dur" başlı başına bir cümle olarak geldiğinden dolayı bu hususa dair bu görüşlerin tümünün bir anda burada düşünülmesi mümkündür. [4]
2- Aynı Sûreyi Birden Çok Rek'atte (Zammı Sûre Olarak) Okumak:
el-Kisâî'nin rivayetine göre Ömer b. el-Hattab (ra) yatsı namazını kıldırdığı bir seferinde Âl-i İmran Sûresi'ni okumaya başlayarak "Elif Lâm Mim..." diye okumuş [5] ve birinci rek'ate yüz âyet, ikinci rek'atte de geri kalan yüz âyeti okumuştur.
Bizim (mezhebimize mensup) ilim adamlarımız derler ki: Bir sûreyi iki rekatta okumamalıdır. Eğer namaz kılan böyle yapacak olsa bu da yeterli gelir.
Mâlik, el-Mecmua'da, bunda bir mahzur yoktur, fakat yapılması gereken de bu değildir, demektedir.
Derim ki: Sahih olan bunun caiz olduğudur. Peygamber (sav) da akşam namazında A'raf Sûresi'ni iki rekate bölerek okumuştur. Bunu da yine Ne-saî rivayet etmiştir. [6] Ayrıca Ebu Muhammed Abdulhak da bunun sahih olduğunu bildirmiştir ki, ileride gelecektir. [7]
3- Bu Sûrenin Faziletine Dair Rivayetler:
Bu sûrenin faziletine dair birçok haber ve rivayet gelmiştir. Bunlardan bazılarına göre bu sûre yılan sokmasına karşı bir emân, yoksullara bir hazine, âhiret gününde bu sûreyi okuyanı savunacağı ve onun son âyetlerini geceleyin okuyan kimseye geceyi namazla kılmış gibi ecir yazılacağı ve buna benzer diğer haberler bu kabildendir.
Darimî Ebu Muhammed, Müs/ıed'inde şunu zikretmektedir: Bize Ebu Ubeyd el-Kasım b. Sellâm nakletti, dedi ki: Bana Ubeydullah el-Eşcaî naklederek dedi ki: Bana Mis'ar nakletti, dedi ki: Bana Câbir, içinde düştüğü duruma düşmeden [8] önce eş-Şa'bî'den naklederek dedi ki: eş-Şa'bî dedi ki: Abdullah dedi ki: Gecenin son bölümünde kılacağı namazda Âl-i İmran Sûre-si'ni okumak yoksul bir kimse için ne büyük bir hazinedir. [9]
Bize Muhammed b. Said anlattı, bize Abdusselam, el-Cüreyrî'den, o Ebu's-Sillîl'den naklederek dedi ki: Bir adam kısas dolayısıyla takip edilecek oldu. O da gidip Mecenne vadisine sığındı. Burası öyle bir vadi idi ki, orada yürüyen bir kimseyi mutlaka bir yılan sokardı. Vadinin kenarında yüksekçe bir yerde [10] iki rahip de vardı. Akşam olunca rahiplerden biri diğerine: Allah'a yemin olsun ki bu adam helak oldu demektir, dedi. Derken o adam Âl-i İmrân Sûresi'ni okumaya başladı. Bu sefer rahipler şöyle dediler: Bu adam Taybe Sûresi'ni okudu, kurtulması muhtemeldir Sabahı sağ salim etti. [11]
Mekhul'den de müsned olarak şöyle dediğini rivayet etmektedir: Her kim Cum'a günü Âl-i İmrân Sûresi'ni okuyacak olursa, gece oluncaya kadar melekler ona rahmetle dua eder. [12]
Osman b. Affân'dan da senedini kaydederek şöyle dediğini zikreder: Geceleyin Âl-i İmrân Sûresi'nin sonlarını okuyana bu kişi bir geceyi namazla geçirmiş gibi yazılır. Ancak bu rivayetin senedinde İbn Lehîa [13] vardır.[14]
Müslim'de en-Nevvâs b. Sem'ân el-Kilâbî'den şöyle dediğini belirten bir rivayet yer almaktadır: Ben Peygamber (sav)'ı şöyle buyururken dinledim: "Kıyamet günü Kur'ân-ı Kerîm ve onun gereğince amel eden ehl-i Kur'ân olanlar getirilir. Kur'ân'ın önünde Bakara Sûresi ve Âl-i İmrân yer alır." -Rasûlullah (sav) bu iki sûreye üç örnek verdi ve ben daha sonra bu üç örneği unutmadım. Devamla dedi ki: "Bu iki sûre ya iki bulut yahut da aralarında ışık ve aydınlık bulunan iki siyah gölgelik veya sahiplerini savunan dizi dizi kuşlardan iki topluluk gibidir." [15]
Yine Müslim, Ebu Umame el-Bâhilî'den şöyle dediğini rivayet etmektedir: Rasûlüllah (sav)'ı şöyle buyururken dinledim: "Kur'ân-ı Kerîm'i okuyunuz. Çünkü o Kıyamet gününde ashabına bir şefaatçi olarak gelecektir. İki ışık sa-çıcı sûre olan Bakara ve Âl-i İmrân sûrelerini de okuyunuz. Çünkü her ikisi de Kıyamet gününde iki bulut yahut iki gölgelik ya da sahiplerini savunan dizi dizi iki bölük kuş gibi geleceklerdir. Bakara Sûresi'ni okuyunuz. O sûreyi almak (öğrenmek) bereket, onu terketmek hasrettir. Bâtılcılar da onun altından kalkamaz." [16] Muaviye [17] der ki: Burada geçen "baülcılar"dan kastın, sihirbazlar olduğu haberi bana ulaşmıştır. [18]
4- Bakara ve Âl-i İmrân Sûrelerine "ez-Zehrâveyn" Adının Verilişi:
Bakara ve Âl-i İmrân sûrelerine "ez-Zehrâveyn" adının verilişiyle ilgili olarak ilim adamlarının üç görüşü vardır:
1- Bunlar, ışık saçan iki sûredir. Bu da "ez-Zehr ve ez-Zuhre" kelimesinden alınmadır. Bu adın veriliş sebebi ya o sûreleri okuyanın nurlarından yani manalarından aldığı aydınlık ile hidâyet bulmasıdır.
2- Ya da onları okumaya karşılık, Kıyamet gününde (okuyucularına) verilmesi sözkonusu olan eksiksiz nur dolayısıyladır. Bu da ikinci görüştür.
3- Bu iki sûreye bu ismin veriliş sebebi, her ikisini de Ebû Dâvûd ve başkalarının kaydettikleri şekilde yüce Allah'ın İsm-i Azam'ını müşterek olarak ihtiva etmeleridir. Yezid kızı Esmâ'dan gelen rivayete göre Rasûlüllah (sav) şöyle buyurmuştur: "Şüphesiz yüce Allah'ın İsm-i Azamı şu iki âyet-i kerimededir: "Ve ilâhınız tek bir ilâhtır. O'ndan başka hiçbir ilâh yoktur. O, Rahmandır, Rahimdir" (el-Bakara, 2/263) âyetiyle Âl-i İmrân Sûresi'nde yer alan: "Allah O'dur ki, O'ndan başka hiçbir ilâh yoktur, o Haydir, Kayyûm'dur" âyetidir. Bunu aynı zamanda İbn Mace de rivayet etmiştir. [19]
Hadis-i şerifte (bu iki sûreyi nitelemek üzere geçen) "el-ğamâm: Bulut" kelimesi, sarmaş dolaş bulut demektir. Tepeye yakın olduğu takdirde buna el-ğayaye (gölgelendirici herşey) adı verilir. "ez-Zulle (gölgelik)" de aynı şeydir.
Hadis-i şerifin manası da şudur: Bu iki sûreyi okuyan kimse onları okumanın sağladığı sevabın gölgesindedir. Nitekim hadis-i şerifte: "Kişi sadakasının gölgesindedir"[20] denilmektedir.
Hadis-i şerifteki: "Onu savunurlar" ifadesinden kasıt da şudur: Yüce Allah, onların sevabı dolayısıyla, onun adına savunma yapacak melekler yaratır. Nitekim kimi hadis-i şerifte: "Şüphesiz her kim: "Allah şahitlik etti ki kendisinden başka hiçbir ilâh yoktur" (Âl-i İmrân, 3/18) âyetini okuyacak olursa Allah, Kıyamet gününe kadar kendisine mağfiret isteyecek yetmiş melek yaratır [21] buyurulmuştur. Hadis-i şerifte geçen: "Aralarında (her iki bulut arasında) ışık ve aydınlık olacaktır" ifadesi ise bunlardaki aydınlığa dikkat çekmektedir. Çünkü "siyah" kaydı getirilince bunların karanlık olacağı vehmi uya-nabileceğinden böyle bir vehim "her ikisi arasında da bir aydınlık vardır" buyruğu ile ortadan kaldırılmaktadır. Yani bu iki bulutujn siyah olmalarından kasıt, oldukça kesif oluşları ve bu kesiflikleri sebebiyle altlarında bulunan ile güneşin sıcaklığı ve aşın harareti arasında engel teşkil etmeleri dolayısıyla bu böyle olacaktır. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. [22]
5- Sûrenin Baş Taraflarının Nüzul Sebebi:
Bu sûrenin baş tarafları, Muhammed b. İshak'ın, Muhammed b. Cafer b. ez-Zübeyr'den naklettiğine göre Medine'ye gelen Necran heyeti dolayısıyla nazil olmuşun Bu heyette bulunanlar hıristiyan olup Rasûlullah (sav)'ın yanına Medine'ye altmış süvari olarak geldiler. Bunların arasında şereflilerinden ondört kişi vardı. Bu ondört kişi arasında da bütün işlerinin başı üç kişi vardı ki, bunlar heyetin emiri, görüş sahibi ve asıl adı Abdulmesih olan el-Âkib, diğeri ise gerçek koruyucuları, efendileri, toplantılarının başkanı el-Ey-hem adını taşıyan kişi, diğeri ise papazları ve alimleri bulunan, Bekr b. Vâ-iloğullarından birisi olan Ebu Harise b. Alkame idi. Bunlar ikindi namazının akabinde Rasûlullah (sav)'ın huzuruna girdiler. Üzerlerinde bir çeşit Yemen elbisesi olan hibârları, cübbe ve ridâları vardı. Peygamber (sav)'ın ashabı: Biz onlar gibi güzel ve heybetli bir başka heyet görmedik, dediler. Dua vakitleri girince kalktılar ve Peygamber (sav)'ın mescidinde doğuya doğru ibadet ettiler. Peygamber (sav): "Onlara ilişmeyin" buyurdu. Arkasından Medine'de birkaç gün daha kaldılar. Bu süre zarfında ise Rasûlullah (sav) ile Hz. İsa* hakkında tartışıp durdular. Onun Allah'ın oğlu olduğunu iddia ettiler ve buna benzer daha başka oldukça çirkin ve tutarsız iddialarda bulundular. Rasûlullah (sav) da gözkamaştırıcı apaçık delillerle onların görüşlerini cevaplandırıyor, iddialarını çürütüyordu. Fakat onlar bunu bir türlü görmüyorlardı. Onlar hakkında bu sûrenin başından itibaren seksen küsur kadar âyet nazil oldu. Nihayet iş, Rasûlullah (sav)'ın onları Mübahaleye davet etmesi noktasına kadar gelip dayandı. İbn İshak'ın Siretinde ve başka eserlerinde zikredildiğine göre durum böyle olmuştur. [23]
3- O sana Kitabı, hak ile önündekileri doğrulayıcı olarak indirdi. Tevrat'ı ve İncil'i de indirdi;
4- Bundan önce insanlara hidâyet olmak üzere. Furkan'ı da indirdi. Muhakkak ki Allah'ın âyetlerini inkâr edenlere çetin bir azap vardır. Allah Azîz'dir, intikam alıcıdır.
"O sana kitabı" yani Kur'ân-ı Kerîm'i "hak ile" yani doğruluk ile "indirdi."
Burada "hak ile" buyruğunun açık ve nihaî delil ile indirdi, anlamına geldiği de söylenmiştir. Kur'ân-ı Kerîm peyderpey, kısım kısım indirilmiştir. İşte bundan dolayı ardı arkasına indirmeyi ifade eden tef îl kökünden "nezze-le" diye buyurmuştur. Tevrat ve İncil ise bir defada indirilmiştir. İşte bundan dolayı (onlar hakkında): "enzele" diye buyurulmuştur.
Hak ile" buyruğundaki "be" harfi "kitab"ın halini bildirmektedir. Bu harf, hazfedilmiş bir kelimeye taalluk eder. Bu ise; Kitap, sana hak ile gelerek... takdirindedir. Bu kelime kelimesine taalluk etmez. Çünkü bu kelime, bir tanesi cer harfi ile olmak üzere iki mefule geçiş yapmıştır, üçüncüsüne geçiş yapamaz.
"Doğrulayıcı olarak" kelimesi ise intikal eden (değişebilen) bir hal olmayıp te'kid edici bir haldir.[24] Çünkü onun başka türlü olması imkânsızdır. Yani uygun olmaması düşünülemez. Cumhurun görüşü budur. Bazıları ise bunda intikal olduğunu da takdir etmişlerdir. Yani o hem kendisini doğrulayıcı hem başkasını doğrulayıcı.
"Önündekileri" buyruğu ile kastedilen daha önce indirilmiş kitaplardır. Tevrat, aydınlık ve nur demektir. Bu kelime çakmak taşının alevi görüldüğü vakit kullanılan kelimesinden türemiştir. Bu kelimenin aslı ise "tef ele" vezni üzere şeklindedir. "Te" harfi zaiddir. "Te" harfi hareke alıp ondan öncesi fetha olduğundan dolayı "elife kalbedilmiştir. Bu kelimenin tef'ile vezninde olup "re" harfinin esre'den fetha'ya intikal ile mümkündür. Nitekim (bazı lehçelerde): şeklinde söylendiği de görülür. Bu iki açıklama da el-Ferrâ'dan nakledilmiştir.
Halil ise der ki: Bu kelimenin aslının vezni "fev'ale" veznidir. Buna göre kelimenin aslı da şeklindedir. Birinci "vâv" kelimesinde ol-duğu gibi "te"ye kalbedilmiştir. Halbuki bu kelimenin aslı olup veznindedir ve aslı şeklindedir. Harekesi ile önceki harf fethalı olduğundan dolayı "ye" harfi "elife kalbedilmiştir. Arapçada "fev'ale" binası ise tef ale binasından daha çok kullanılır.
"Tevrat" kelimesinin: " Tevriye"den alındığı da söylenmiştir. Bu ise birşeyi ta'riz yoluyla (üstü kapalı) açıklarken diğer tarafını gizlemek demektir. Adeta Tevrat'ın çoğunluğu, gereken tasrih ve açıklama verilmeksizin birtakım tariz ve işaretlerden meydana geldiğinden dolayı bu isim verilmiş gibidir. Bu da el-Müerric'in görüşüdür. Cumhur ise birinci görüşü kabul etmiştir. Buna sebep ise yüce Allah'ın şu buyruklarıdır: "....Biz Mûsâ ile Hâ-rûn'a furkanı ışık veren ve takva sahiplerine bir öğüt olarak verdik" (el-Enbiyâ, 21/48) buyruğudur. Burda "Furkan"dan kasıt ise Tevrat'tır.
İncil kelimesi ise "asi" demek olan "en-necl" kelimesinden "if'îl" vezninde bir kelimedir. Çoğulu "enacîl" gelir. Tevrat'ın çoğulu ise "Tevârin" şeklindedir.
İncil, birçok ilim ve hikmetin aslı demektir. Kişinin aslı olduklarından dolayı, anne ve babası kastedilerek "Allah onun iki nâciline de lanet etsin" denilir. İncil kelimesinin birşeyi çıkartmak, halini anlatmak için kullanılan; dan geldiği de söylenmiştir. Buna göre; İncil vasıtasıyla birçok ilim ve hikmet elde edildiği için ona bu isim verilmiş olmaktadır. Çocuğa ve soy-sopa, anne-babasından çıktığı için "neci" denilmesi bundan dolayıdır. Nitekim şair şöyle demiştir:
"Öyle bir topluluğa ki, onların ataları küçüklerine adiliği miras bırakmamıştır Aksine her babayiğit onların çocuklarıdır."
Neci aynı zamanda sızıntı halinde çıkan su demektir. Su bir yerden sızıntı halinde çıktığı vakit ifadeleri kullanılır. İşte bundan dolayı İncil'e bu ad verilmiştir. Zira yüce Allah, onun vasıtasıyla silinmiş, izleri kaybolmuş hakkı ortaya çıkarmıştır.
İncil kelimesinin gözün genişliğini ifade etmek üzere kullanılan dan alınma olduğu da söylenmiştir. Oldukça geniş bir mızrak yarasını ifade etmek için tabiri kullanılır. Şair der ki:
"Busra arasında parlak keskin bir kılıçla vurulmuş nice darbe ve Oldukça geniş nice mızrak yarası..."
Bu anlam göz önünde bulundurularak, İncil'e bu isim verilmişin Çünkü İncil, onlar için çıkartılan, genişletilen ve onlar için hem nur ve hem bir aydınlık olan aslî bir kaynaktır. (İncil'den gelen): Tenâcul'un karşılıklı anlaşmazlık anlamında olduğu söylenmiştir. Buna göre insanların onun hakkında anlaşmazlıkları dolayısıyla bu kitap İncil adını almıştır. Şemir kimi lügatçilerden şunu nakletmektedir: Satırları fazla yazılı her bir kitaba "incil" denilir. "Nece-le" kelimesinin, yaptı, anlamına geldiği de söylenmiştir. Şair der ki:
"Onun, o işte yaptığı gibi ben de yapıp gidiyorum."
Tevrat ve İncil'in Süryanice olduğu da söylenmiştir. İncil'in Süryanice "İn-cilon" olduğu da söylenmiştir. Bunu es-Sa'lebi nakleder.
el-Cevherî de der ki: İncil, Hz. İsa'ya verilen kitabın adıdır. Bu kelime hem müzekker, hem müennes olur. Bunu müennes olarak zikreden, sahifeyi kasteder, müzekker olarak kabul eden de kitabı kasteder.
Başkaları ise şöyle demektedir: Kur'ân-ı Kerîm'e de aynı şekilde İncil adı verilmiştir. Nitekim Hz. Musa'nın münacaat kıssasında şöyle dediği rivayet edilmektedir: "Rabbim, ben Levhalarda, İndileri kalplerinde olan bir kavmin geleceğini görüyorum. Onları ümmetim kıl!" Ancak yüce Allah ona şöyle buyurdu: "O ümmet Ahmed ümmetidir." Salat ve selâm ona. İşte burada "İncil-ler" ile Kur'ân kastedilmektedir.
el-Hasen "el-Encîl" şeklinde okurken, diğerleri "iklîl" gibi esreli olarak "İn-cîl" okumuşlardır. Bu da iki ayrı söyleyiştir.
Eğer bu kelime Araplardan işitilmiş ise Arapların arapçalaştırdığı, Arapça olmayan isimlerden olması ve Arap dilinde benzeri bir kelime olmaması da mümkündür.
Yüce Allah'ın: "Bundan önce" Kur'ân'dan önce "insanlara hidâyet olmak üzere" buyruğu hakkında İbn Fûrek der ki: İfadenin takdiri, takva sahibi olan insanlara hidâyettir, şeklindedir. Bunun delili ise Bakara Sûresi'nde: "Takva sahipleri için bir hidâyettir" (el-Bakara, 2/2) buyruğudur. Böylelikle o, buradaki umumî ifadeyi Bakara Sûresi'ndeki özel ifadeye göre açıklamış bulunmaktadır. "Hidâyet olmak üzere" buyruğu hal olmak üzere nasb mahallin-dedir. "Furkân" kelimesi ise Kur'ân demektir. Buna dair açıklamalar daha önceden yapılmıştır.[25]
5. Yerde olsun, gökte olsun şüphesiz hiçbir şey Allah'a gizli kalmaz.
Bu, yüce Allah'ın eşyaya dair bütün hususları etraflıca bildiğini haber vermektedir. Kur'ân-ı Kerîm'de buna benzer buyruklar pek çoktur. Yüce Allah olanı da olacağı da olmayanı da bilendir. Durum böyle olduğuna göre; eşyaya dair bilgiler İsa'ya gizli kalabildiğine göre; o, nasıl ilâh veya ilâhın oğlu olabilir?
6. Sizi rahimlerde dilediği gibi şekillendiren O'dur. O'ndan başka hiçbir ilâh yoktur. O Azizdir, Hakimdir.
Bu buyruğa dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:
1- İnsanlara Şekil Veren:
Yüce Allah'ın: "Sizi rahimlerde dilediği gibi şekillendiren O'dur" buyruğu ile, yüce Allah bizlere, insanları annelerin rahimlerinde kendisinin şekillendirdiğini haber vermektedir.
"Rahim" kelimesi rahmetten gelmektedir. Çünkü rahim (akrabalık) kendisi sebebiyle insanların karşılıklı olarak merhamet göstermelerine sebeptir.
"Suret (şekil)" kelimesi ise birşeyi meylettirmek için kullanılandan gelmektedir. "Suret" buna göre belli bir şekle ve belli bir konuma benzemeye meyleden şeyin adıdır.
Bu âyet-i kerime ile yüce Allah, tazim edilmektedir. Muhtevası içerisinde Necrân hıristiyanlannın görüşleri reddedilmekte, Hz. İsa'nın şekil verilen kimselerden olduğu ifade edilmektedir. Bu ise aklı başında herhangi bir kimsenin inkâr edemeyeceği bir husustur. Yüce Allah Haşr Sûresi (22/5. âyette) ile Mü'minûn Sûresi'nde (23/12-14. âyetlerde) şekillendirmeye dair açıklamalarda bulunmuştur. Aynı şekilde Peygamber (sav) de İbn Mes'ud tarafından rivayet edilen hadis-i şerifte buna dair açıklamalarda bulunmuştur ki, bu ha-dis-i şerif de yüce Allah'ın izniyle (az önce belirtilen yerde) gelecektir.
Yine bu âyet-i kerimede tabiatçıların görüşleri de reddedilmektedir. Çünkü tabiatçılar tabiatı mutlak kahhâr (etkin güç) olarak kabul etmektedirler. Onların görüşlerini redde dair açıklamalar ise Tevhîd âyetinde (el-Bakara, 2/164. âyet 14. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. Adı Muhammed b. Sencer olan İbn Sencer'in [26] Müsned'inde de şu hadis-i şerif yer almaktadır: "Muhakkak yüce Allah ceninin kemiğiyle kıkırdaklarını erkeğin menisinden, onun yağ ve etlerini de kadının menisinden yaratır" denilmektedir.
İşte bu, çocuğun hem erkeğin hem de kadının menisinden yaratılmış olduğunun en açık delilidir. Yüce Allah'ın: "Ey insanlar! Şüphesiz Biz sizleri bir erkek ve bir dişiden yarattık..." (el-Hucurât, 49/13) buyruğundan açıkça anlaşılan da budur.
Müslim'in Sahihinde de Sevbân yoluyla gelen hadis-i şerifte şöyle denilmektedir: Yahudi, Peygamber (sav)'a dedi ki: Ben sana yeryüzü insanları arasında bir peygamberin, yahut bir ya da iki kişinin dışında hiçbir kimsenin bilmediği bir hususu sormaya geldim. Hz. Peygamber: "Buna dair bilgiyi sana verecek olursam bunun sana faydası olur mu?" diye sorunca Yahudi, dedi ki: Ben de kulaklarımla duymuş olurum. (Devamla) dedi ki: Ben sana çocuğun durumu hakkında sormaya geldim. Peygamber (sav) şöyle buyurdu: "Erkeğin suyu beyaz, kadının suyu sarıdır. Bir araya gelip de erkeğin menisi kadının menisinden üstün gelirse yüce Allah'ın izniyle erkek çocukları olur. Şayet kadının menisi erkeğin menisinden üstün gelirse Allah'ın izniyle çocukları kız olur." [27]
Buna dair açıklamalar da yüce Allah'ın izniyle Şûra Sûresi'nin sonlarında (42/49-50) gelecektir. [28]
2- Allah, Dilediği Şekilde Şekillendirendir:
Yüce Allah'ın: "Dilediği gibi şekillendiren" buyruğu; güzellik, çirkinlik, siyahlık, beyazlık, uzunluk, kısalık, azaların sağlıklı olması yahut herhangi bir noksanlık ve buna benzer mutluluk ve bedbahtlık gibi hususları ifade, eder.
İbrahim b. Edhem'den nakledildiğine göre Kur'ân okuyuculan onun meclisinde bildiği hadislerin bir kısmını dinlemek üzere bir araya geldiler. Onlara şöyle dedi: Beni meşgul eden dört şey vardır. Bunlarla uğraştığım için hadis rivayet edecek boş vaktim olmuyor. Ona-. Seni meşgul eden şeyler nelerdir? denilince şu cevabı verdi: Bunlardan birincisi şudur: Ben yüce Allah'ın şu buyruğunda sözünü ettiği Mîsâk Günü üzerinde düşünüyorum: "Bunlar cennetliktir ve aldırış etmiyorum, bunlar da cehennemliktir aldırış etmiyorum." İşte ben bu ayrımın yapıldığı vakit, bu iki kesimden hangisinde idim, bilemiyorum. İkinci husus rahimde bana şekil verildiği zamanda rahimler üzerinde görevli olan melek: "Rabbim, bu bedbaht mıdır yoksa mutlu mudur?" diye sorduğunda cevabın ne olduğunu bilemeyişimdir. Üçüncü husus ölüm meleği ruhumu kabzedeceğinde: "Rabbim, küfür ile birlikte mi iman ile birlikte mi (ruhunu kabzedeyim)?" diyeceğinde ne cevap verileceğini bilemiyorum. Dördüncü husus ise: "Ey günahkârlar, siz bugün ayrılın!" (Yâsîn, 36/59) buyrulacağı vakit, ben iki kesimden hangisi arasında olacağımı bilemeyişimdir.
Daha sonra yüce Allah: "O'ndan başka hiçbir ilâh yoktur" diye buyurmaktadır. Yani O'ndan başka yaradan, O'ndan başka suret ve şekil veren yoktur. İşte bu, O'nün vahdaniyyetinin delilidir. Nasıl olur da İsa kendisi şekillendirilmiş iken şekil veren, kuvvet veren olabilir?
"O Azizdir" asla mağlub edilemez, "Hakimdir" hikmet sahibi olandır veya herşeyi sapasağlam yapandır. İşte bu da özellikle sözkonusu ettiği şekillendirme hakkında daha da özel bir ibaredir. [29]
7. Sana Kitabı indiren O'dur. Onun bazı âyetleri muhkemdir ki bunlar Kitabın anasıdır. Diğer bir kısmı da müteşâbihlerdir. İşte kalplerinde eğrilik bulunanlar, fitne çıkarmak ve te'viline yeltenmek için onun müteşâbih olanına uyarlar. Halbuki onun gerçek te'vilini ancak Allah bilir. İlimde derinleşmiş olanlar: "Biz ona iman ettik, hepsi Rabbimizin katındandır" derler. Ancak akü sahipleri düşünür, öğüt alır.
Bu buyruğa dair açıklamalarımızı dokuz başlık halinde sunacağız:
1- Kur'ân'ın Müteşâbih Olanına Uyanlar:
Müslim'in rivayetine göre Hz. Aişe şöyle demiştir: Rasûlullah (sav): "Sana kitabı indiren O'dur. Onun bazı âyetleri muhkemdir ki bunlar Kitabın anasıdır. Diğer bir kısmı da müteşâbihlerdir. İşte kalplerinde eğrilik bulunanlar fitne çıkarmak ve te'yiline yeltenmek İçin onun müteşâbih olanına uyarlar. Halbuki onun gerÇek te'vilini ancak Allah bilir, ilimde derinleşmiş olanlar: «Biz ona iman ettik, hepsi Rabbimizin katındandır» derler. Ancak akıl sahipleri düşünür, öğüt alır" âyetini okudu. (Hz. Âişe) devamla dedi ki: Rasûlullah (sav) şöyle buyurdu: "Onun müteşâbih olanına uyanları gördüğünüz vakit, işte onlar yüce Allah'ın isimlerini koyduğu (kastettiği) kimselerdir, onlardan sakınınız." [30]
Ebu Ğâlib'den de şöyle dediği rivayet edilmiştir: Eşeğin üzerinde olduğu halde Ebû Umâme ile birlikte gidiyordum. Dimaşk Mescidinin merdivenlerine vardığı sırada dikilmiş (kesik) başlar gördü. Bu başlar ne oluyor? diye sorunca ona: Bunlar Irak'tan getirilen Haricîlerin başlarıdır, diye cevap verildi. Bunun üzerine Ebu Umame şöyle dedi: Ateşin köpekleri, ateşin köpekleri, ateşin köpekleri! Sema altında öldürülenlerin en kötüleridir bunlar. Bunları öldürenlere ve onlar tarafından öldürülenlere ne mutlu! dedi. -Ve bu sözlerini üç defa tekrarladı- sonra da ağladı. Ben: Ne diye ağlıyorsun ey Ebu Umâme? deyince şöyle dedi: Onlara olan merhametimden ağlıyorum. Çünkü bunlar müslüman insanlardılar, İslâm'dan çıktılar. Daha sonra yüce Allah'ın: "Sana kitabı indiren O'dur, onun bazı âyetleri muhkemdir...'' buyruğundan itibaren birkaç âyet okudu, daha sonra da: "Siz kendilerine apaçık deliller geldikten sonra parçalanıp anlaşmazlığa düşenler gibi olmayın..." (Âl-i İmrân, 3/105) âyetini okudu. Ben: Ey Ebû Umâme, bu sözü geçenler bunlar mıdır, deyince o: Evet dedi. Bu senin kendi görüşüne dayanarak söylediğin "birşey mi yoksa Rasûlullah (sav)'dan işittiğin birşey mi? diye sorunca şöyle dedi: Eğer görüşüme dayanarak söylüyor isem şüphesiz ki o vakit ben pek cür'etkâr bir kimseyim demektir. Aksine ben bunu Rasûlullah (sav)'dan bir değil, iki değil, üç değil, dört değil beş değil, altı değil yedi defa değil (pek çok defalar) işittim.
Daha sonra da parmaklarını kulaklarına koyarak: Böyle değilse şu kulaklanm sağır olsun, dedi ve bu sözlerini üç defa tekrarladı: Ben Rasûlullah (sav)'ı şöyle buyururken dinledim: "İsrailoğulları yetmişbir fırkaya ayrıldı. Bunlardan bir tanesi cennette, diğerleri cehennemdedir. Bu ümmet ise onlardan bir fazla fırkaya ayrılacaktır. Bunlardan birisi cennette diğerleri ise cehennemde olacaktır. " [31]
2- Muhkem ve Müteşâbihe Dair İlim. Adamlarının Görüşleri:
İlim adamları muhkem ve müteşâbih âyetler ile ilgili olarak farklı görüşlere sahiptir. Câbir b. Abdillah -ki bu aynı zamanda eş-Şa'bi'nin, Süfyan-ı Sev-rî'nin ve diğerlerinin görüşlerinin muktezasıdır- der ki: Kur'ân-ı Kerîm'in âyetleri arasında muhkem, olanlar te'vili bilinebilen manası ve tefsiri anlaşılabilen buyruklardır. Müteşâbih olanlar ise yüce Allah'ın, ilmini yalnızca kendisine sakladığı, yarattıklarına vermediği, herhangi bir kimsenin bilme imkânı bulunmayan buyruklardır. Kimi ilim adamı der ki: Bu kabilden olanlara örnek, Kıyametin kopacağı vakit, Ye'cûc ile Me'cûc'un çıkması, Deccal'ın çıkması, Hz. İsa'nın inmesi, sûre başlarında bulunan Mukatta Harfler gibi şeylerdir.
Derim ki: Müteşâbihe dair yapılan açıklamaların en güzeli budur. Bakara Sûresi'nin baş taraflarında er-Rabî' b. Haysem'den [32] yüce Allah'ın bu Kur'ân-ı Kerîm'i indirdiğini ve dilediğinin bilgisini yalnızca kendisi için alıkoyduğunu belirten bir rivayeti nakletmiş bulunuyoruz. Ebu Osman da der ki: Muhkem, kendisi okunmaksızın namazın kabul olunmadığı Fatihatu'1-Ki-tap'tır. Muhammed b. el-Fadl der ki: Muhkem İhlas Süresidir. Çünkü bu sûrede tevhidden başka hiçbir şey yoktur. Şöyle de denilmiştir: Kur'ân-ı Kerîm, bütünüyle muhkemdir, çünkü yüce Allah şöyle buyurmuştur: "Bu, âyetleri muhkem kılınmış bir kitaptır." (Hud, 11/1) Yine Kur'ân'ın bütünüyle müteşâbih olduğu da söylenmiştir. Çünkü yüce Allah: "Müteşâbih bir kitap olarak..." (ez-Zümer, 39/23) diye buyurmuştur.
Derim ki: Ancak bu açıklamanın âyet-i kerimenin manasıyla hiçbir ilgisi yoktur. Çünkü yüce Allah'ın: "Âyetleri muhkem kılınmış bir kitaptır" buyruğunun anlamı şudur: Yani bu âyetlerin sıralanışı ve dizilişi böyledir ve bu kitap Allah'tan gelmiş bir haktır. "Müteşâbih bir kitap olarak" buyruğu ise, bir kısmı'diğer bir kısmına benzemekte ve bir grubu ötekini tasdik etmekte, demektir. Yoksa yüce Allah'ın: "Bazı âyetleri muhkemdir" buyruğu ile "diğer bir kısmı da müteşâbihlerdir" buyrukları ile kastedilen bu mana değildir. Bu âyet-i kerimedeki "müteşâbih" tabiri ihtimal ve benzerlik kabilinden-dir. Yüce Allah'ın: "Bize göre birçok inekler birbirine benziyor" (el-Bakara, 2/70) buyruğu kabilindendir. Yani biz onları birbirlerine karıştırdık. Yani "birçok inek çeşidi" anlamına gelme ihtimali vardır. Bu buyrukta "muhkem" ile kastedilen de bunun zıddıdır ki, o da herhangi bir karışıklığı bulunmayan ve tek bir anlamdan başkasına gelme ihtimali bulunmayan buyruklardır.
Bir diğer görüşe göre de müteşâbih, birden çok anlama gelme ihtimali olmakla birlikte, bu değişik anlamlar tek bir anlama havale edilerek geri kalanı iptal edilecek olursa, bu sefer müteşâbih muhkem olur. Buna göre muhkem, her zaman için fer'î hususların kendisine havale edildiği (o esas alınarak yorumlandığı) bir asıl ilkedir. Müteşâbih ise onun fer'î durumundadır.
İbn Abbas der ki: Muhkem buyruklar, yüce Allah'ın En'âm Sûresi'nde yer alan: "De ki: Gelin size Rabbinizin neleri haram kıldığını okuyayım.." (el-En'am, 6/151) buyruğundan itibaren üç âyetin sonuna kadar olan buyruklardır. İsrailoğulları hakkındaki: "Rabbin: «Kendisinden başkasına ibadet etmeyin, anne ve babaya iyilikle muamele edin» diye hükmetti..."(el-İsrâ, 17/23) buyruğu da muhkem buyruklardandır.
İbn Atiyye der ki: Bu bana göre (İbn Abbas'ın) muhkem buyruklara dair vermiş olduğu bir örnektir.
Yine İbn Abbas der ki: Muhkem buyruklar Kur'ân-ı Kerîm'in nâsih âyetleri, haram kılan âyetleri, farz kılan âyetleri, kendisine iman edilen ve gereğince amel olunan buyruklarıdır. Müteşâbihler ise, mensûh âyetleri, mukaddemi, muahharı, emsali, yeminleri, kendisine iman olunup da, ancak gereğince amelin sözkonusu olmadığı buyruklardır.
İbn Mes'ud ve başkaları ise der ki: Muhkem buyruklar neshedici âyetlerdir. Müteşâbihler ise nesholunan buyruklardır. Katâde, er-Rabî' ve ed-Dah-hâk da böyle demiştir.
Muhammed b. Ca'fer b. ez-Zübeyr der ki: Muhkem âyetler, kendilerinde Rabbin (insanlara karşı) kulların hüccetini, ismetini, (kanlarının, mallarının korunmasına sebep olan imanı), anlaşmazlıkların ve batılın bertaraf edilmesini ihtiva eden buyruklardır. Bunların herhangi bir manaya hamledilmele-ri veya asıl anlamlarından başka anlama çekilip tahrif edilmeleri sözkonusu değildir. Müteşâbih âyetlerin ise başka bir anlama çekilmeleri, tahrif ve te'vil edilmeleri mümkündür. Allah bunlarla kullarını imtihan etmek istemiştir. Mücahid ve İbn İshak da bu görüştedir.
İbn Atiyye der ki: Bu, bu âyetle ilgili yapılmış açıklamaların en güzelidir. en-Nehhas ise der ki: Muhkem âyetler ile müteşâbih buyruklar hakkında söylenmiş sözlerin en güzeli şudur: Muhkem âyetler bizatihi ayakta durabilen ve anlaşılması için başka buyruklara başvurmayı gerekli kılmayan âyetlerdir: "Kimse O'nun dengi ve benzeri değildir" (el-İhlâs, 112/4) ile: "Şüphesiz Ben tevbe edenlerin günahlarını mağfiret ediciyim" (Tâ-Hâ, 20/82) buyrukları gibi. Müteşâbih âyetler ise: "Şüphesiz Allah bütün günahları mağfiret edicidir" (ez-Zümer, 39/53) buyruğunun gereği gibi anlaşılabilmesi için yüce Allah'ın: "Şüphesiz Ben tevbe edenlerin günahlarını mağfiret ediciyim" buyruğu ile: "Muhakkak Allah kendisine şirk koşulmasını mağfiret etmez" (en-Nisâ, 4/48, 116) buyruklarına başvurulur.
Derim ki: en-Nehhas'ın bu sözleri İbn Atiyye'nin tercih ettiği görüşe açıklık getirmektedir. Bu açıklama kelimelerin dildeki anlamlarına da uygun düşmektedir. Çünkü "muhkem" kelimesi (j»£»-î) kelimesinden ism-i mef'ul-dur. "İhkâm" ise birşeyi sağlam yapmak demektir. Manasında, açık anlaşılmasında karışıklık ve tereddüt bulunmayan buyrukların böyle olduğunda da şüphe yoktur. Çünkü bu buyrukların kelime manaları gayet açıktır ve kelime dizilişi de sapasağlamdır. Bu iki husustan herhangi birisinde gereken açıklık ve sağlamlık bulunmayacak olursa o vakit müteşâbihlik ve karışıklık söz-konusu olur. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
İbn Huveyzimendâd der ki: Müteşâbih'in birkaç şekli vardır. Hükmün kendisine taalluk ettiği şekil ise, ilim adamları arasında iki âyetten hangisinin diğerini neshettiği hususu ile ilgili görüş ayrılıklarıdır. Mesela, Hz. Ali ile İbn Abbas'ın, kocası vefat etmiş hamile kadın hakkında iki süreden daha uzun olanını iddet olarak bekleyeceği görüşündedirler. Hz. Ömer, Zeyd b. Sabit, İbn Mes'ud ve başkaları ise (iddetin) doğum yapmak olduğunu ve Kısa Nisa Sûresi (Talak Sûresi)nin dört ay on günlük iddeti neshettiğini söylerler. Ali ve İbn Abbas ise bunun nesholunmadığını kabul ediyorlardı. Mirasçıya vasiyetin nesholunup olunmadığı ile ilgili ihtilafları da buna bir örnektir.
Ayrıca eğer nesih olup olmadığı bilinmiyor, neshin şartları da bulunmuyor ise, birbiriyle tearuz halinde olan âyetlerden hangisinin öne alınacağı hususundaki görüş ayrılığı da buna bir örnektir. Mesela, yüce Allah'ın: "Ve size bunlardan başkaları helâl kılındı" (en-Nisâ, 4/24) buyruğu kendilerine malik olunması (cariye olmaları) halinde akrabaları bir arada tutmayı gerektirmektedir. Buna karşılık: "İki kızkardeşi birlikte almanız da (size haram kılındı) ancak geçen müstesna.." (en-Nisâ, 4/23) âyeti ise bunu yasaklamaktadır. Yine bu tür müteşâbihlere bir örnek de Peygamber (sav)'den gelen haberler ile kıyasların birbirleriyle tearuz etmesidir.
İşte sözü geçen müteşâbih budur. Ancak bir âyet-i kerimenin farklı iki şekilde kıraati, ismin muhtemel olması yahut tefsiri gerektirecek şekilde mücmel olması müteşâbih türünden değildir. Çünkü bunun vacip olan kısmı ya ismin kapsayabildiği miktardır veya onun tamamıdır. İki ayrı kıraat ise iki ayrı âyet gibidir. Her ikisinin gereği ne ise, amel etmek gerekir. Nitekim: âyet-i kerimesi -ileride yüce Allah'ın izniyle Maide Sûresi'nde (5/6. âyette) açıklanacağı üzere- hem üstün hem de esreli okunmuştur.[33]
3- Müteşâbih Sanılan Bazı Buyruklara Örnekler:
Buhârî, Saîd b. Cübeyr'den şöyle dediğini rivayet etmektedir: Adamın birisi[34] İbn Abbas'a şöyle dedi: Ben Kur'ân-ı Kerîm'de benim için açıklanması zor (muhtelif) bazı şeyler görüyorum. İbn Abbas: Nelerdir? diye sorunca adam şöyle dedi: Yüce Allah: "Sûr'a üfürüldüğünde o günde aralarında akrabalık bağı yoktur. Birbirlerini de sormazlar" (el-Mü'minûn, 23/101) diye buyururken, bir başka yerde: "Birbirlerine yönelip karşılıklı soru sorarlar" (Sâffât, 37/27) diye buyurmaktadır. Bir yerde: "Allah'tan bir söz gizlemezler" (en-Nisâ, 4/42) diye buyrulurken bir başka yerde: "Rabbimiz, Allah hakkı için biz müşriklerden olmadık" (el-En'âm, 6/23 diyerek bu âyet-i kerimede de birşeyler gizleyecekleri bildirilmektedir. en-Nâziât Sûresi'nde yer alan: "Sizi yaratmak mı daha zordur yoksa göğü mü? Onu bina etmiştir... Bundan sonra da yeri yarıp döşedi" (en-Nâziât, 79/27-30) buyruğunda göklerin yaratılmasını yeryüzünün yaratılmasından önce zikretmekte, bir başka yerde ise: "Siz yeri iki günde yaratan Allah'ı inkâr ediyor ve O'na ortaklar mı kılıyorsunuz?... İkisi de isteyerek geldik dediler" (Fussilet, 41/9-11) diye buyurmakta ve bu buyruğunda yerin yaratılmasından göğün yaratılmasından önce söz etmektedir. Yine yüce Allah: "Allah Gafurdur, Rahimdir" (en-Nisâ, 4/100); "Allah Azizdir, Hakimdir" (en-Nisâ, 4/158) ile: "Allah Semi'dir, Basirdir" (en-Nisâ, 4/134) diye buyurmaktadır. Bu buyruklar ise adeta daha önce böyle idi de [35] şimdi böyle değil gibi bir anlam çıkmaktadır.
Bunun üzerine İbn Abbas şu cevabı verdi: "Aralarında akrabalık bağı yoktur" (el-Mü'minûn, 23/101) buyruğunda Birinci Nemadaki durum anlatılmaktadır. Bundan sonra Sûra bir defa daha üfürülecek ve Allah'ın dilediği kimseler müstesna, göklerde ve yerde bulunan herkes baygın düşecektir. İşte o vakit aralarında herhangi bir akrabalık bağı bulunmayacak ve birbirlerine soru sormayacaklardır. Bilâhare son üfürüşte ise birbirlerine karşı gelecek ve birbirlerine soru soracaklardır. Yüce Allah'ın: "Biz müşriklerden değildik" (el-En'âm, 6/23) buyruğu ile "Allah'tan bir söz gizlemezler" (en-Nisâ, 4/42) buyruğuna gelince; yüce Allah ihlas sahibi olan kimselerin günahlarını bağışlaması üzerine müşrikler şöyle diyeceklerdir: Gelin biz de müşrik değildik, diyelim. Bunun üzerine Allah onların ağızlarına mühür vuracak ve bu sefer onların azalan yaptıklan işleri söyleyecektir. İşte böylelikle Allah'tan herhangi bir sözü saklayamayacaklan ortaya çıkacaktır ve o vakit kâfirler keşke müslüman olsalardı, diye temennide bulunacaklardır. Yüce Allah yeri iki günde yarattıktan sonra semaya yönelerek iki günde de onları yedi sema halinde düzenledi. Daha sonra ise arzı yaydı ve orada suları ve meraları çıkardı. Arzda dağları, ağaçları, kum tepelerini ve gök ile yer arasındakileri diğer iki günde yarattı. İşte yüce Allah'ın: "Bundan sonra da arzı yayıp döşedi" (en-Nâziât, 79/30) buyruğunda anlatılan budur. Buna göre arz ve içindekiler dört günde, sema ise iki günde yaratılmıştır. Yüce Allah'ın: "Allah Gafurdur, Rahimdir" buyruğu ise bizzat Allah kendi zatını kastetmektedir. Yani yüce Allah ezelden beri de böyleydi, ebediyyen de böyle kalacaktır. Yüce Allah, her neyi murad ederse mutlaka onun dilediği olur. Yazıklar olsun sana, Kur'ân-ı Kerîm senin için anlaşılmaz, tutarsız şeyler gibi görülmesin. Çünkü hepsi Allah'tan gelmiştir.[36]
4- "Diğer" Kelimesi:
Bu kelime "elif-lâm"a ihtiyaç bırakmamak özelliğine sahip olduğundan dolayı, munsarif değildir. Çünkü bu kelimede asıl olan "büyüklük, küçüklük" kelimelerinde olduğu gibi elif-lâm ile sıfat olmasıdır. Elif-Lâm'a ihtiyacı kalmadığından munsarif bir kelime olmaktan çıkmıştır. Ebu Ubeyd der ki: Arapların bu kelimeyi munsarif yapmamalarının sebebi bunun tekilinin ma-rife olsun, nekre halinde olsun munsanf gelmemesidir. Müberred bunu kabul etmeyip der ki: Durum böyle olduğu takdirde kelimelerinin de munsarif olmaması gerekir. el-Kisâî der ki: Bu kelimenin munsarif olmayış sebebi sıfat oluşudur. Yine el-Muberred bunu kabul etmeyip der ki: kelimeleri de sıfattır, fakat bunlar munsarıftır. Sibeveyh der ki: Bu kelimenin elif Llâm'a muhtaç olmaması düşünülemez. Çünkü böyle olsaydı marife olması gerekirdi. Nitekim kelimesinden alındığı için kelimesinin de bütün görüşlere göre marife olduğu görülmektedir. kelimesi de bu kelime elif-lâm'h halin yerine kullanılmıştır, diyenlerin görüşüne göre de marifedir. Eğer bu kelimesi elif-lâm'a ihtiyacı olmayan bir kelime olsaydı, marife olması gerekirdi. Halbuki yüce Allah bu kelimeyi nekre olan bir kelime ile vasfetmiş bulunmaktadır.[37]
5- Kalplerinde Eğrilik Olanlar:
Yüce Allah'ın: "İşte kalplerinde eğrilik bulunanlar" buyruğu mübtedâ olmak üzere merfû'dur. Bunun haberi ise: "Onun müteşâbih olanına uyarlar" buyruğudur.
ez-Zeyğ: (Eğrilik); meyletmek (sapmak) demektir, Güneş (batıya doğru) kaydı, tabiriyle Gözler kaydı, tabiri burdan gelmektedir. Asıl maksat terkedilip bırakıldığında da bu kökten gelen fiil kullanılır.
Yüce Allah'ın: "Onlar sapıp eğrilince Allah da onların kalplerini meylettirdi (saptırdı)" (es-Saff, 61/5) buyruğundaki "sapma" kelimeleri de bu kökten gelmiştir. Bu âyet-i kerime kâfir, zındık, cahil, bid'at sahibi bütün kesimleri genel olarak kapsamına almaktadır. O dönemde bununla Necrân hıris-tiyanlarına işaret olunmuşsa dahi böyledir. Katâde, yüce Allah'ın: "İşte kalplerinde eğrilik bulunanlar..." buyruğunun tefsiri ile ilgili olarak bunları söylemektedir: Eğer burda sözü edilenler Harurâlılar ile Haricîlerin değişik türleri değil ise, bunlarla kimlerin kastedildiğini bilemiyorum.
Derim ki: Bu şekildeki tefsir Ebu Umame'den merfu olarak daha önce geçmiş bulunmaktadır. [38] O kadarı sana yeterlidir. [39]
6- Kalplerinde Eğrilik Bulunanlar ve Fitnenin Peşinden Gidenler:
Yüce Allah'ın: "İşte kalplerinde eğrilik bulunanlar fitne çıkarmak ve te'viline yeltenmek için onun müteşâbih olanına uyarlar" buyruğu ile ilgili olarak hocamız Ebu'l-Abbâs (yüce Allah'ın rahmeti üzerine olsun) şöyle demektedir: Müteşâbih olana tabi olanların bu tabi oluşları, Kur'ân-ı Kerîm hakkında şüphe uyandırmak ve ayağı saptırmak için müteşâbihe tabi olmaları ve bu maksatla müteşâbih olanları öğrenmeleri ihtimalden uzak değildir. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'e dil uzatan Zındıklarla Karmatîler böyle yapmışlardır. Diğer bir maksatları da müteşâbihin zahirine inanılmasını istemeleridir. Nitekim zahiren Allah'ın cisim özelliklerini taşıdığını ifade eden Kitap ve sünnetteki buyrukları bir araya getiren Mücassime böyle yapmıştır. Sonunda bunlar yüce yaratıcının mücessem, bir cisim şekli olan bir suret olduğuna inandılar. Bu cisim ve suretin onlara göre yüzü, gözü, eli, yanı, ayağı, parmağı vardı. Yüce Allah bunlardan yüce ve münezzehtir. Yahut da bunlar müteşâbih olana bunların te'villerini açıklamak, manalarını izah etmek için tabi olurlar. Ya da bu hususta Hz. Ömer'e çokça soru soran Sabîğ'in yaptığı gibi yapmaya çalışır. Buna göre müteşâbihe tabi olanlar dört gruptur:
1- Kâfir olduklarından şüphe olmayan ve Allah Teala'nın haklarında tevbe etmeleri dahi istenmeksizin öldürülmeleri hükmünü verdiği kimseler.
2- Haklarındaki sahih görüşe göre kâfir oldukları kabul edilenler. Çünkü bunlarla putlara, şekillere ibadet eden kimseler arasında fark kalmaz. Bunların tevbe etmeleri istenir. Tevbe ederlerse mesele yok. Aksi takdirde irti-dat edene yapılan uygulama gibi bunlar da öldürülürler.
3- Müteşâbihlerin te'vil edilmelerinin cevazı hususundaki görüş ayrılığına binaen, bunun caiz olup olmadığı hususunda da ihtilâf edilmiştir. Bilindiği gibi selefin gösterdiği yol, müteşâbih buyrukların zahirinden anlaşılanın imkânsız olduğunu kesin olarak belirtmekle birlikte, te'villerine kalkışmayı terket-mek şeklindedir. Bu konuda derlerdi ki: Nasıl geldilerse onları siz de öylece okuyup gidiniz. Bazıları ise bu buyrukların te'vilini açıkça yapmış ve onlardan mücmel olanlarının anlamlarından herhangi birisini kat'î olarak tayin etmeksizin, dilde açıklanması mümkün olan açıklama yolunu izlemişlerdir.
4- Hz. Ömer'in Sabîğ'a uyguladığı gibi, ileri derecede te'dib hükmü verilen haller. Ebu Bekr el-Enbarî der ki: Selefin ileri gelenleri, Kur'ân-ı Kerîm'de-ki müşkil manaların tefsiri hakkında soru soranları cezalandırırlardı. Çünkü soru soran, eğer bu soruyu sormakla bir bid'ati yerleştirmek yahut fitneyi körüklemeyi arzu ediyorsa, tepki görmeye ve büyük bir şekilde tazir edilmeye layık bir kimsedir.
Şayet maksadı bu değil ise, işlediği bu günah dolayısıyla kınanmayı hak etmiş bir kimse demektir. Çünkü o dönemde Kur'ân-ı Kerîm'in indiriliş maksatlarından ve te'vilin hakikatlerinden tahrif edilmesi yolunda zayıf müslümanları şüpheye düşürmek ve saptırmak maksadını gütmeleri için inkarcı münafıklara bir yol icad etmiş oluyordu. Bu kabilden olanlara bir örnek. İsmail b. İshak el-Kadî'nin bize naklettiği şu haberdir. İsmail dedi ki: Bize Süleyman b. Harb bildirdi. Süleyman Hammad b. Zeyd'den, o Yezid b. Hâ-zim'den, o Süleyman b. Yesâr'dan naklettiğine göre; Sabîğ b. İsi Medine'ye geldi. Kur'ân-ı Kerîm'in müteşâbih buyruklarına ve bazı şeylere dair sorular sormaya koyuldu. Ömer (ra) durumdan haberdar olunca arkasından birisini gönderip huzuruna çağırttı.
Önceden de ona kuru hurma dallarından bir miktar hazırlamış bulunuyordu. Huzuruna gelince Hz. Ömer ona: Sen kimsin dedi. O da: Ben Allah'ın kulu Sabîğ'im dedi. Hz. Ömer de: Ben de Allah'ın kulu Ömer'im, dedikten sonra elindeki kuru hurma dalını alıp üzerine yürüdü ve kafasını yaraladı. Kanı yüzüne akıncaya kadar vurmaya devam etti. Daha sonra Sabîğ: Bu kadarı yeter ey mü'minlerin emiri, dedi. Allah'a yemin ederim, daha önce kafamdaki rahatsızlıkların hepsi gitmiş bulunuyor.
Sabîğ'in te'dibine dair rivayetler arasında farklılıklar vardır. Bu rivayetlerden ez-Zâriyât Sûresi'nde söz edilecektir. Daha sonra yüce Allah Sabîğ'a tev-be etme ilhamını vermiş, tevbeyi kalbine yerleştirmiş olduğundan tevbe etti ve güzel bir şekilde tevbesinde sebat gösterdi.
Yüce Allah'ın: "Fitne çıkarmak" buyruğunun anlamı da şudur: Yani şüphe uyandırmak arzusu, mü'minlerin, işin içerisinden çıkamayarak aralarının bozulmasını istemeleri ve herkesin kendi sapık görüşlerine dönmesini sağlamaları demektir.
Ebû İshak ez-Zeccâc der ki: "Ve teviline yeltenmek için" buyruğunun anlamı şudur: Bu gibi kimseler öldükten sonra diriltilmelerinin ve kendilerine hayat verilmesinin açıklanmasını istediler. Yüce Allah da bunun te'vilini (gerçekleşeceği vakti) ve zamanını Allah'tan başka kimsenin bilemeyeceğini onlara bildirdi. Ebu İshak der ki: Buna delil de yüce Allah'ın şu buyruğudur: "Onlar onun te'vilinden başkasını mı bekliyorlar. Onun tevilinin geleceği gün" yani onlara vadolunan öldükten sonra diriliş, amel defterlerinin verilmesi ve azap gibi kendilerine vadolunan şeyleri görecekleri için "evvelce onu unutanlar: «Gerçekten Rabbimizin peygamberleri bize hakkı getirmişlerdi» diyeceklerdir." (el-A'raf, 7/53) Yani bizler peygamberlerin önceden haber vermiş oldukları şeylerin te'vilini (akıbetini) görmüş bulunuyoruz.
(Ebû İshâk devamla) der ki: Yüce Allah'ın: "Halbuki onun gerçek te'vilini ancak Allah bilir" buyruğu üzerinde vakıf yapılır. Yani öldükten sonra dirilişin vaktini Allah'tan başka kimse bilemez demektir. [40]
7- Te'vili Bilenler ve Tevilin Mahiyeti:
Yüce Allah'ın: "Halbuki onun gerçek tev'ilini ancak Allah bilir'' buyruğu ile ilgili olarak şöyle denilmektedir. Aralarında Huyey b. Ahtab'ın da bulunduğu yahudilerden bir topluluk, Rasûlullah (sav)'ın huzuruna girerek şöyle dediler: Bize ulaştığına göre sana "Elif, Lâm, Mîm" buyruğu nazil olmuştur. Eğer sen bu söylediklerini doğru söylüyor isen, senin ümmetinin mülkü ancak yetmişbir yıl olacaktır. Çünkü Elif Cümmel (Ebced) hesabına göre bir, Lam otuz, Mim de kırka tekabül eder. Bunun üzerine yüce Allah'ın: "Halbuki onun gerçek te'vilini yalnızca Allah bilir" buyruğu nazil oldu. Buna göre burada te'vil, tefsir anlamına gelir. Bu kelimenin te'vili şudur demek gibi. Ve işin sonunda evi edeceği (akıbeti) anlamına gelir. Bu kelimenin iştikakı ise İş sonunda şuna vardı, ifadesindeki köktendir, demek olur. Te'vil ettim, ise onu bu hale getirdim, demektir. Kimi fa-kihler bunu tarif ederek şöyle demişlerdir:
Te'vil, lafzın dışında kalan bir delile dayanarak lafızda kastedilen ihtimali açığa çıkarmaktır. Tefsir ise lafzın beyan edilmesidir. "Onda rayb yoktur" yani şüphe yoktur; şeklindeki açıklama buna örnektir. Tefsirin aslı ise beyan etmektir. Bunu ifade etmek üzere:şekli kullanılır.
Te'vil ise anlamın beyan edilmesidir. Mü'minler tarafından onun hakkında şüphe sözkonusu değildir, ifadesinde olduğu gibi. Yahut o bizatihi hakkın kendisidir ve bizatihi şüpheyi kabil değildir. Şüphe ancak şüphe edenin bir niteliği olabilir; şeklindeki açıklama da buna örnektir. İbn Abbas'ın ced (dede) hakkında: O da babadır, demesi de böyledir. Çünkü o, yüce Allah'ın: "Ey Âdemoğulları" buyruğunu te'vil ederek bu hükme varmıştır. [41]
8- İlimde Derinleşmiş Olanlar:
Yüce Allah'ın: "İlimde derinleşmiş olanlar" buyruğu ile ilgili olarak; bu, önceki buyruklarla ilişkisi olmayan yeni bir söz başlangıcı mıdır, yoksa önceki buyruğa atfedilmiş ve buna göre burdaki "vav" cem için mi kullanılmıştır hususunda ilim adamları farklı görüşlere sahiptirler.
Çoğunluğun kabul ettiği görüşe göre; kendisinden önceki buyruklardan ayrı, yeni bir cümle başıdır ve ifade daha önce yüce Allah'ın: Onun gerçek te'vilini ancak Allah bilir" buyruğunda tamamlanmıştır. İbn Ömer, İbn Abbas, Âişe, Urve b. ez-Zübeyr, Ömer b. Ab-dulaziz ve başkalarının görüşü budur. el-Kisaî, el-Ahfeş, el-Ferrâ, Ebu Ubeyd ve başkaları da bu görüştedir.
Ebu Nehîk el-Esedî de der ki: Sizler bu âyet-i kerimeyi vasi ile (durak yapmaksızın) okuyorsunuz. Halbuki bu kelime kat' ile okunmalıdır. İlimde derinlik sahibi olanlann bilgilerinin vardığı son nokta ise onlann: "Biz O'na iman ettik, hepsi Rabbimizin katındandır" sözleridir.
Ömer b. Abdulaziz de buna benzer bir söz söylemiştir. Taberî buna yakın bir ifadeyi Yunus'tan, o Eşheb'den o da Malik b. Enes'ten rivayet etmiştir. Buna göre "derler" buyruğu derinleşmiş olanlar buyruğunun haberidir. el-Hattabî der ki: Şanı yüce Allah, kendisine iman edip içindekileri tasdik etmemizi emrettiği Kitabının âyetlerini muhkem ve müteşâbih olmak üzere iki kısım halinde indirmiştir. Aziz ve celil olan Allah işte şöyle buyurmaktadır: "Sana Kitabı indiren O'dur, onun bazı âyetleri muhkemdir, onlar kitabın anasıdır. Diğer bir kısmı da müteşâbihlerdir... Hepsi Rabbinizin katındandır." Burada yüce Allah kitabının müteşâbih olanına dair bilgisini kendisine tahsis ettiğini ve O'ndan başka hiçbir kimsenin onun te'vilini bilemeyeceğini haber vermekte, daha sonra aziz ve celil olan Allah, ilimde derinleşmiş olanlann: Biz O'na iman ettik, şeklindeki sözlerini naklederek onlardan övgüyle söz etmektedir. Şayet onların imanları sahih olmasaydı, ondan dolayı öğülmeye layık olmazlardı.
İlim adamlarının çoğunluğunun görüşüne göre bu âyet-i kerimede tam vakıf yüce Allah'ın: Halbuki onun gerçek te'vilini ancak Allah bilir" buyruğu üzerinde olduğu ve bundan sonraki buyrukların ise yeni bir söz başlangıcı olduğu şeklindedir. Bundan sonraki buyruk ise: İlimde derinleşmiş olanlar: Biz ona iman ettik... derler" buyruğudur. Bu, İbn Mes'ud'dan, Ubey b. Ka'b, İbn Abbas ve Hz. Âişe'den de rivayet edilmiştir. Ancak Mücahid'den: "İlimde derinleşmiş olanlar"ı kendisinden önceki buyruğa nesak atfı yaptığı ve derinleşmiş olanların te'vili bildiklerini iddia ettiği de rivayet edilmiştir. Bu görüşün lehine kimi dilcileri de delil göstererek: Bunun: "İlimde derinleşmiş olanlar da bunu bilirler ve iman ettik... diyerek.." şeklindedir, der ve "derler" kelimesinin hal olmak üzere nasb mahallinde olduğunu iddia ederler. Ancak dilcilerin büyük çoğunluğu bu açıklamayı reddeder ve uzak bir ihtimal olarak görürler. Çünkü Araplar hem fiili, hem de mef ulu bir arada hazf etmezler. Hali ise fiil açıkça söylenmedikçe de zikretmezler. Eğer fiil açıkça söylenmemiş ise, hal de sözkonusu değildir. Şayet böyle birşey mümkün olsaydı "Abdullah binerek geldi" anlamında "Abdullah binerek" demek mümkün olurdu. Böyle birşeyin mümkün olması ise, ancak fiilin zikredilmesiyle birlikte olur. Kişinin: "Abdullah konuşur ve insanların arasını ıslah eder" demesi gibi. Burada "ıslah eder" ifadesi Abdullah'ın halini bildirir. Nitekim şair -ki bunu Ebu Ömer: Ebu'l-Abbas Sa'leb şu beyiti okudu, diyerek bana okumuştur-şu sözleri söyler:
"Ben orada oldukça kızgın ve kısa bacaklı, yüksek hörgüçlü bir deveyi saldım; Yürürken kısadır, otururken uzun görülür."
Yani yürürken boyu kısadır, demektir.
O halde; nahivcilerin de konu ile ilgili görüşleriyle desteklemelerinin yanında ilim adamlarının genelinin görüşü, yalnızca Mücahid'in bu konudaki görüşünden daha uygundur.
Aynı şekilde şanı yüce Allah'ın, mahlukatından nefyedip kendisi hakkında tesbit ettiği bir şeyde, daha sonraları ortağının olması mümkün değildir. Nitekim yüce Allah'ın şu buyruklarına bakalım: "De ki: Göklerle yerde olan gaybı Allah'tan başka kimse bilmez." (en-Neml, 27/65); "Onun vaktini kendisinden başkası açıklayamaz" (el-A'raf, 7/187); "Onun Vechi (zatı) dışında herşeyyok olacaktır" (el-Kasas, 28/88). İşte bütün bunlara dair bilgiyi şanı yüce Allah, yalnız kendisine tahsis etmiştir. Bunlarda kendisinden başkasını ortak etmez. Yüce Allah'ın: "Halbuki onun te'vilini ancak Allah bilir" buyruğu da böyledir. Şayet: "ilimde derinleşmiş olanlar" buy-ruğundaki "vav," nesak atfı için olmuş olsaydı, yüce Allah'ın: "Hepsi Rabbi-mizin katındandır" buyruğunun herhangi bir anlamı olmazdı. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
Derim ki: Hattabî'nin naklettiği ve Mücahid'den başkasının söylemediğini belirttiği söz ile ilgili olarak şunu ekleyelim: İbn Abbas'tan rivayet edildiğine göre: "İlimde derinleşmiş olanlar" buyruğu aziz ve celil olan Allah'm ismine atfedilmiştir ve bunlar da müteşâbihi bilenler arasında yeralıp onlar bu müteşâbihi bilmelerine rağmen: "Biz ona iman ettik" demektedirler. Ayrıca er-Rabî', Muhammed b. Ca'fer b. ez-Zübeyr, el-Kasım b. Muhammed ve başkaları da bu görüşü belirtmişlerdir. Bu te'vile göre "Derler" kelimesi "derinleşmiş olanlar" kelimesinin hali olmak üzere nasb durumundadır. Şairin şu beyitinde olduğu gibi:
"Ve rüzgar ağlıyor kederinden Şimşek de bulutlar arasında çakıyor."
Bu beyitin iki anlama gelme ihtimali vardır. Burada "şimşek" kelimesi müb-teda, "parıldıyor" kelimesi de haber olabilir. -Birinci te'vile göre- Böylelikle önceki ifadelerle alakası olmayan bir cümle olabilir. Diğer taraftan ("şimşek") "rüzgar" kelimesine atfedilip "parıldar" kelimesi hal durumunda olabilir. Bu da ikinci te'vile göre böyle olur ki, "parıldayarak" anlamına gelir. Yine bu görüşü ileri sürenler şanı yüce Allah'ın ilimde derinleşmiş olanları ilimde derinleşmiş olmakla övmüş olduğunu ileri sürerler. Cahilliklerine rağmen onları nasıl övmüş olabilir? Ayrıca İbn Abbas da: "Ve ben onun te'vilini bilenlerdenim" demiştir.
Mücahid de bu âyet-i kerimeyi okumuş ve: Ben de onun te'vilini bilenlerdenim, demiştir. Onun bu sözünü İmamu'l-Harameyn Ebu'l-Mealî ondan nakletmiştir.
Derim ki: Bir takım ilim adamları bu görüşü de birinci görüşün kapsamında kabul ederek şöyle demişlerdir: Sözün tam olarak takdirî ifadesi "Allah nez-dindedir" şeklindedir. Yani onun anlamı Allah nezdindedir ve onun te'vilini ancak Allah bilir, ifadesi ise müteşâbihatın te'vilini ancak Allah bilir, şeklindedir. İlimde derinleşmiş olanlar ise, onu kısmen bilirler ve ona iman ettik. Hepsi Rabbimizdendir, derler. Onların buna dair bilgileri ise, muhkemde yer alan deliller ve müteşâbihatın muhkem buyruklara havale edilerek açıklanma imkânıdır. Onlar müteşâbihatın kısmen te'vilini bilip diğer bir kısmını bilemeyince: Biz hepsine iman ettik, hepsi Rabbimizdendir, derler. O'nun sâlih şeriatinden olup ilmimizin kuşatamadığı gizliliklerin bilgisi Rabbimiz nezdindedir.
Birisi kalkıp: Müteşâbihatın kısmen tefsiri, derinleşmiş olanlar için dahi içinden çıkılmaz bir hal almıştır. O kadar ki İbn Abbas: Ben "evvâh" ve "ğislîn" kelimelerinin ne anlama geldiğini bilmiyorum, demiştir; diye sorarsa, ona şöyle cevap verilir:
Bunun böyle olması gerekmez. Çünkü İbn Abbas daha sonra bunu öğrenmiş ve vakıf olduğu bilgiye uygun olarak tefsir etmiştir.
Bundan daha kesin bir cevap da şöyledir: Şanı yüce Allah, ilimde derinleşmiş olan hiçbir kimse bunu bilemez, dememiştir ki, böyle birşey sözkonusu olsun. Birisi bilmeyecek olursa bir diğeri bilebilir.
İbn Fûrek, ilimde derinleşmiş olanların te'vili bileceği görüşünü tercih eder ve bu hususta uzun uzun açıklamalarda bulunurdu. Hz. Peygamber'in İbn Abbas'a: "Allah'ım! Onu dinde fakih kıl ve ona tevili öğret"[42] şeklindeki sözünde bu hususa dair açıklama vardır. Bu Kitabının manalarını ona öğret anlamındadır. Buna göre yüce Allah'ın: "İlimde derinleşmiş olanlar" buyruğu üzerinde vakıf yapmak ile ilgili olarak hocamız Ebu'l-Abbas, Ahmed b. Ömer: Doğrusu da budur demiştir. Çünkü onların "ilimde derinleşmiş olanlar" diye adlandırılmaları Arap dilini anlayan herkesin bilmekte müsavi olduğu muhkemden daha fazlasını bilmelerini gerektirmektedir. Eğer onlar herkesin bildiğinden başka birşey bilmiyor iseler onların derinlikleri nerede kalır? Fakat müteşâbih de türlü türlüdür. Kimisi hiçbir şekilde bilinemez. Ruhun durumu, Allah Teala'nın gaybın bilgisini yalnızca kendisine ayırdığı Kıyamet saatinin kopması gibi. Bu gibi şeylerin bilgisi İbn Abbas'a da başkasına da verilmemiştir. İşte ileri gelen ilim adamları arasında: İlimde derinleşmiş olanlar müteşâbihi bilmezler, diyenlerin bu sözden kastettikleri bu tür müteşâbihtir. Dinde bazı şekillere ve Arap dilinde birtakım anlatım üslûplarına göre yorumlanması mümkün olan sözlere gelince, bunlar te'vil edilir ve doğru te'vili bilinebilir. Bununla olabilecek doğru olmayan birtakım te'vil ihtimalleri de izale edilebilir. Yüce Allah'ın Hz. İsa hakkında "Ve O, kendisinden bir ruhtur" (en-Nisâ, 4/171) buyruğu ve benzerleri böyledir. Kendisine lutfedildiği kadarıyla bu kabilden pek çok şey bilmedikçe hiçbir kimseye râsih (ilimde derinleşmiş) adı verilemez.
Müteşâbih, mensûh olan buyruklardır, diyenlerin görüşlerine göre ise, râsih olanların te'vili bilmek (durumunda olanların) kapsamına sokulması mümkün olmakla birlikte, müteşâbih buyrukların bu tür ile tahsis edilmeleri doğru olamaz.
Rusûh (derinleşmiş olmak); bir şeyde sebat bulmak demektir. Sabit olan herşeye râsih denilir. Bu kelime aslında cisimler hakkında kullanılır. Dağın sabit olması (rusûhu) ve ağacın yerde râsih olması gibi. Şair der ki:
"Kalbimde derin kök salmıştır Leylâ'nın sevgisi, Belirtileri dahi değişiklik gösterme yi kabul etmiyor."
"Fijanın kalbinde iman rasih oldu (iyiden iyiye yer etti)" denilir. Bazıları (Araplardan): söyleyişini naklederler ki, birikintinin suyunun yere geçmesi anlamını ifade eder. Bu tabiri İbnu'l-Fâris nakletmiştir. Buna göre bu kelime zıt anlamlı bir kelimedir.
kelimeleri hep bir şeyin içerisinde sebat etmek, yerleşmek anlamını ifade eder.
Peygamber (sav)'a ilimde derinleşmiş olanlar hakkında sorulunca şöyle buyurdu: "Yeminine bağlı kalan, diliyle doğru söz söyleyen, kalbi de dosdoğru olan kimsedir. " [43]
Şanı yüce Allah: "Biz sana bu Zikri (Kur'ân'ı) indirdik ki insanlara kendilerine ne indirildiğini açıkça anlatasın" (en-Nahl, 16/44) diye buyurmuşken, Kur'ân-ı Kerîm'de nasıl müteşâbih olabilir ve Allah Kur'ân'ın tümünü nasıl apaçık kılmamış olabilir? diye sorulursa şu cevap verilir:
Bundaki hikmet -Allahu a'lem- âlimlerin üstünlük ve faziletinin ortaya çıkmasıdır. Çünkü Kur'ân-ı Kerîm'in tümü açık seçik olsaydı âlim olanların olmayanlara üstünlüğü ortaya çıkmazdı. Herhangi bir kitap tasnif eden de böyle yapar. Kitabının bir kısmını açık, bir kısmını da müşkil (anlaşılması zor) şekilde yazar ve topluluk için bir yer bırakır. [44] Çünkü varlığı, bulunması önemsiz ve basit olan bir şeyin güzelliği de az olur. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. [45]
9- Kur'ân Muhkemiyle Müteşâbihiyle Allah'tandır:
"Hepsi Rabbimizin katındandır" buyruğunda, muhkemiyle müteşâbihiyle yüce Allah'ın Kitabına ait olan bir zamir vardır. İfadenin takdiri ise; onun tümü Rabbimizin katındandır, şeklindedir. "Hepsi" kelimesi zamire delalet ettiğinden dolayı hazfedilmiştir. Çünkü bu kelime izafeti gerektiren bir sözdür.
Daha sonra yüce Allah: "Ancak akıl sahipleri düşünüp öğüt alır" diye buyurmaktadır. Yani böyle bir sözü söyleyen iman eden, bilgisinin ulaştığı noktada duran ve müteşâbihin arkasından gitmeyi terkeden, ancak akıl sahibi olan bir kimsedir. Herşeyin "lübb"ü onun özü demektir. İşte bundan dolayı akla "lübb" adı verilmiştir. Sahipleri" kelimesi ise kelimesinin çoğuludur. [46]
8. "Rabbimiz! Bizi hidâyete erdirdikten sonra kalplerimizi çevirme! Katından bize bir rahmet ver. Şüphesiz sen pek çok bağışlayansın."
Bu buyruğa dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:
1- Bir Dua Örneği:
Yüce Allah'ın: "Rabbimiz... kalplerimizi çevirme" buyruğunda ".... derler" takdirinde hazfedilmiş bir söz vardır. Bu şekilde söylemek, ilimde derinleşmiş olanların sözü olarak nakledilmektedir. Anlamının: Ya Muhammed.... de!... şeklinde olması da mümkündür.
Denildiğine göre, kalbin çevrilmesi (zeyğ'i) dinden meyledip uzaklaşmak demektir. Peki, bunlar hidâyete ulaştırılmış iken, yüce Allah'ın kendilerini fesada döndürmesinden korkuyorlar mıydı denilecek olursa şöyle cevap verilir:
Onlar, yüce Allah kendilerine hidâyet verdikten sonra kendilerine ağır gelecek ve bunun sonunda altından kalkmaktan kendilerini acze düşürecek şeyler ile sınamamasını dilemişlerdir. Meselâ, yüce Allah'ın: "Şayet Biz onlara kendinizi öldürünüz yahut yurtlarınızdan çıkınız diye yazsaydık..." (en-Nisâ, 4/66) buyruğunda sözü edilen sınama bu kabildendir.
İbn Keysan der ki: Bunlar yüce Allah'tan sapmamayı ve bunun sonucunda da Allah'ın kalplerini haktan çevirmemesini istemişlerdir. Yüce Allah'ın: "Onlar sapıp eğrilince Allah da onların kalplerini çevirdi" (es-Saf, 61/5) buyruğunda olduğu gibi. Yani (dualarının anlamı şudur): Bize hidâyet verdiğine göre; hidâyetin üzere bize sebat da ver. Bizler haktan dönmeyelim ki, Senin de kalplerimizi haktan çevirmene müstehak olmayalım.
Bir görüşe göre de bu duanın önceki ifadelerle bir ilgisi yoktur. Şöyle ki: Yüce Allah, sapkın kimseleri sözkonusu ettikten sonra kullarına sözü geçen haktan sapmış ve yerilen kesimden olmamalan için kendisine ne şekilde dua edeceklerini öğretmiş olmaktadır.
Muvatta'da Ebû Abdullah es-Sunabibî'den şöyle dediği nakledilmektedir: Ebu Bekr es-Sıddîk'in halifeliği döneminde Medine'ye geldim. Onun arkasında akşam namazını kıldım. İlk iki rek'atte Ummu'l-Kur'ân (Fatiha Sûresi) ile birlikte mufassal bölümünün kısa sûrelerinden birer sûre okuduktan sonra üçüncü rek'ate kalktı. Ben de ona yaklaştım, adeta elbiselerim onun elbiselerine değiyor gibiydi. O esnada Fatiha'yı ve: "Rabbimiz, bizi hidâyete erdirdikten sonra kalplerimizi çevirme.." âyetini okuduğunu işittim.[47]
İlim adamlar» der ki: Hz. Ebu Bekir'in bu âyet-i kerimeyi okuması bir çeşit kunut ve duadır. Çünkü o dönemde, irtidad edenlerin sıkıntılı durumları başgöstermişti. Kunut ise bir grup ilim adamına göre, müslümanların kendileri adına korkmalarına sebep teşkil edecek büyük bir durum ile karşı karşıya kalmalarında akşam namazında da bütün namazlarda da caizdir.
Tirraizî'nin rivayetine göre Şehr b. Havşeb şöyle demiş: Ben Umm Sele-me'ye şöyle sordum: Mü'minlerin annesi, senin yanında bulunduğu sıralarda Rasûlullah (sav)'ın en çok yaptığı dua ne idi? Şu cevabı verdi: En çok yap-tığı dua şuydu: " Ey kalpleri evirip çeviren, kalbime dinin üzere sebat ver." Ben: Ey Allah'ın Rasûlü, dedim. "Ey kalpleri evirip çeviren, dinin üzere kalbime sebat ver!" duasını ne kadar da çok yapıyorsun? Şöyle buyurdu: "Ey Umm Seleme, kalbi Allah'ın parmaklarından iki parmak arasında bulunmayan hiçbir Âdemoğlu yoktur. O dilediğini doğru bırakır, dilediğini de çevirir (hidâyetten uzaklaştırır)." Bunun üzerine Muâz (hadisin senedinde yer alan ravilerden birisi) yüce Allah'ın: "Rabbimiz, bizi hidâyete erdirdikten sonra kalplerimizi çevirme" âyetini okudu. (Tir-mizi) dedi ki: Bu hasen bir hadistir.[48]
Bu âyet-i kerime Mu'tezile'nin: Allah kulları saptırmaz, yani "kendi fiillerini yaratanlar kullardır" şeklindeki sözlerine karşı bir delildir. Şayet meylettirme, saptırma Allah tarafından olmasaydı yapılması caiz olmayan bir işin önlenmesi hususunda Allah'a dua etmek uygun düşmezdi.
Ebû Vâkid el-Cerrâh ise, "Rabbimiz!... kalplerimizi saptırma!" anlamındaki buyruğunu (ûîjli fjî "İ) şeklinde fiili kalplere isnad etmek suretiyle okumuştur. Bu ise yüce Allah'a yöneltilen bir dilektir. Her iki okuyuş şekline göre âyet-i kerimenin anlamı şudur: Artık Sen, kalplerimizde hidâyetten sapıklığa doğru bir meyil yaratarak, kalplerimiz haktan çevrilmesin. [49]
2- "Bize Katından Bir Rahmet Ver"
Yüce Allah'ın: "Katından bize bir rahmet ver" yani nezdinden, Senin tarafından lütfederek bize rahmet bağışla, bizden herhangi bir sebep veya her-ha/ıgi bir amelin dolayısıyla değil. Bu ifade Allah'a bir teslimiyet ve O'na karşı bir acizliğin ifadesidir.
"Ledün" kelimesinin dört türlü söylenişi vardır. Birisi "lâm" harfi üstün, "dal" harfi ötreli, "nün" harfi sakin "ledun" şeklinde. En fasih söyleyiş budur. Diğeri ise "lam" harfi üstün, "dal" ötreli ve "nun" harfi de hazf edilmiş şeklinde (ledu diye); üçüncüsü ise "lâm" harfi ötreli, "dal" harfi sakin, "nûn" harfi de üstün olmak üzere "lüdne" şeklinde; dördüncüsü ise "lâm" harfi üstün, "dal" sakin, "nûn" harfi de üstün "ledne" şeklinde.
Muhtemeldir ki mutasavvıfların cahilleri ile batınîlerin zındıkları bu ve benzeri âyet-i kerimelere yapışarak şöyle derler: İlim denilen şey, Allah'ın baştan beri herhangi bir kesb (ilim tahsili) sözkonusu olmaksızın kendiliğinden bağışladığı birşeydir. Kitapları ve yaprakları tetkik etmek ise bir perdedir. Ancak ileride bu konuya dair gelecek açıklamalarda belirtileceği üzere böyle bir iddia red olunur.
Âyetin anlamı da şudur: Bize rahmetinden sadır olan bir nimet bağışla. Çünkü rahmet, zati sıfata racidir. Rahmetin kendisinin hibe edilmesi düşünülemez.[50]
9. "Rabbimiz, muhakkak ki geleceğinde şüphe olmayan bir günde insanları toplayacak olan Sensin. Şüphesiz Allah va'dinden dönmez."
Darmadağın olmalarından sonra onları öldükten sonra diriltecek olan Sensin.
Bu buyrukla Kıyamet günü için diriliş ikrar edilmektedir. ez-Zeccâc der ki: İşte ilimde derinleşmiş olanların bildikleri ve ikrar ettikleri; buna karşılık öldükten sonra dirilişe dair kendileri için müteşâbih (tereddüdü gerektiren) hale düşüp sonunda inkâra kadar giderek; muhalefet ettikleri şeyin manası budur.
Rayb, şüphe demektir. Bunun ne anlama geldiğine dair açıklamalar Bakara Sûresi'nde (2/2. âyet) geçmiş bulumaktadır. Mîâd, kelimesi va'dden "miPâl" veznindedir. (Va'dolunan zaman, demektir).[51]
10. Kâfir olanların malları ve çocuklarının Allah'a karşı kendilerine hiçbir faydası olmaz ve onlar ateşin yakıtıdırlar.
Bu buyruğun anlamı açıktır. Yani onların malları da çocukları da onlara gelecek Allah'ın azabından hiçbir şeyi önleyemezler. es-Sülemî: "Hiçbir faydası olmaz" buyruğunu diye okumuştur. Buna sebep ise fiilin önceden geçmesi ve isim ile fiil arasına başka bir kelimenin girmesidir. el-Hasen de şeklinde ve ikinci ya'yi tahfif olsun diye sakin olarak okumuştur. Şairin "şu sözlerinde olduğu gibi:
"Esma dolayısıyla bu ye's(im) yeter artık, yeter
Onun hastalığına -uzayıp gittiği için- şifa verecek de yoktur."
Şairin burada yerine demesi gerekirken, "ya" harfini (elif-siz olarak) serbest bırakmıştır. Buna benzer bir söyleyişin yer aldığı bir beyiti de el-Ferrâ nakletmektedir:
"Onların elleri sanki tertemiz çakılı bulunmayan hoş kokuda Birbirlerine gümüş para alıp veren kızların elleri gibidir."
Yüce Allah'ın: buyruğunda yer alan: edatı "yanında, nez-dinde" demektir. (Yani Allah'ın nezdinde faydası olmaz). Bu açıklamayı Ebû Ubeyde yapmıştır.
"Ve onlar ateşin yakıtıdırlar." Yakıt (el-vekûd); odunun adıdır. Buna dair açıklamalar Bakara Sûresi'nde (2/124. âyette) geçmiş bulunmaktadır. el-Ha-san, Mücahid ve Talha b. Mûsârrif, "vav" harfini ötreli olarak “” şeklinde ve "ateşin yakıtı olan bir odun" şeklinde muzaf takdir ederek (muzafın hazfedildiğini kabul ederek) okumuşlardır. Arapçada "vav" harfi ötreli olduğu takdirde; demek gibi, demekde mümkündür. Bu kelimenin "vav" harfi ötreli olarak okunması halinde, kelime masdar olur. Ateş alevli bir şekilde yandığı vakit, bu tabir kullanılır. İbnu'l-Mübarek, el-Abbas b. Abdulmuttalib'den şöyle dediğini rivayet etmektedir. Rasûlullah (sav) buyurdu ki: "Bu din öyle bir yayılacaktır ki denizleri aşacak, denizler Allah tebâ-reke ve teâlâ yolunda atlarla aşılacak, daha sonra Kur'ân-ı Kerîm'i okuyan topluluklar gelecek. Bunlar Kur'ân'ı okuduklarında bizden daha güzel okuyan (bilen) kim vardır, bizden daha bilgili kim vardır? diyecekler." Sonra ashabına yönelerek şöyle buyurdu: "Siz böylelerinin bir hayra sahip olacağını zanneder misiniz?" Ashab: Hayır deyince şöyle buyurdu: "İşte bunlar sizdendirler; bunlar bu ümmettendirler ve bunlar ateşin yakıtıdırlar. "[52]
11. Tıpkı Firavun hanedanının ve onlardan öncekilerin gidişi gibi. Onlar âyetlerimizi yalanladılar da, Allah da günahlarından dolayı onları yakalayıverdi. Allah'ın azabı çok çetindir.
"De'b (mealde: gidiş)": Âdet ve durum demektir. Kişi çalışıp çabaladığı takdirde onun bu durumunu ifade etmek üzere bu kökten gelen kelimeler kullanılır. Deve binicisi tarafından yorulacak olursa yine bu kelime kullanılır. Gece ve gündüze de "ed-dâibân" adı verilir. (Çünkü adetleri üzere sürekli olarak devam eder, giderler). Ebu Hatim der ki: Ben Yakub'un " Gidişi gibi" kelimesini hemzeyi üstün olarak okuduğunu ve ben küçük bir çocukken bana şöyle söylediğini hatırlıyorum: diye okumak, neye göre doğru olur? Ben ona: Sanırım: kökünden gelirse böyle söylemek doğru olur dedim. Benim bu açıklamamı kabul etti ve küçüklüğüme rağmen çok iyi bir değerlendirmede bulunduğumdan dolayı hayret etti. Bense böyle söylenip söylenemeyeceğini bilmiyordum.
en-Nehhâs der ki: "Böyle bir söz yanlıştır. Hiçbir zaman: denilmez.
Aksine denilebilir. Nahivciler böyle nakletmektedir ki,
bunlardan birisi de el-Ferrâ'dır. Bu söyleyişi "el-Mesâdir" adlı kitabında nakletmektedir. Nitekim İmruu'1-Kays şöyle demektedir:
"Ondan önce Umm el-Hureyris'ten de gördüğün gibi
Ve Me'sel'de komşusu olan Umm er-Rebab'dan gördüğün gibi."
"Deeb" söyleyişi de caizdir. Nitekim da söylenebilir. Çünkü bunda boğaz harflerinden bir harf vardır."
Âyet-i kerimenin başındaki "kâf" harfi hakkında (dilciler) farklı görüşlere sahiptir. Bunun şu takdirde ref mahallinde olduğu söylenmiştir: Onların gidişi Firavun hanedanının gidişi gibidir. Yani kâfirlerin sana karşı yaptıkları, Firavun hanedanının Musa'ya yaptıklarına benzer.
el-Ferrâ ise şu anlama geldiğini iddia etmiştir: Firavun hanedanının kâfir oluşu gibi, Araplar da kâfir oldular. en-Nehhas ise der ki: Burada "kef" harfinin "kâfir oldular"a taalluk etmesi caiz değildir. Çünkü "kâfir oldular" kelimesin cümlenin sılasına dahildir. Bir diğer görüşe göre buradaki "kef" harfi "Allah.... onları yakalayıverdi" buyruğuna taalluk etmektedir. Yani Allah onları Firavun hanedanım azapla yakaladığı gibi yakaladı.
Yine bir diğer görüşe göre bu buyruk: "Mallarının ve çocuklarının Allah'a karşı kendilerine hiçbir faydası olmaz" buyruğu ile alakalıdır. Yani mallarının ve çocuklannfh Firavun hanedanına fayda vermediği gibi, kendilerine de mal ve çocuklarının faydası olmayacaktır. Bu buyruk ise, "cihad-dan geri kalıp bizi mallarımız ve çoluk çocuğumuz oyaladı" diyenlere bir cevaptır.
Bunda "vekûd (yakıt)" dan türeyen mukadder bir fiilin amel etmesi, bu durumda benzetmenin yanmanın kendisi hakkında olması da mümkündür. [53]
Bu anlamı yüce Allah'ın şu buyrukları da desteklemektedir: "Firavun hanedanının ise kötü azap......ateştir. Onlar sabah akşam ona arzolunurlar.
Kıyametin kopacağı günde: Firavun hanedanını azabın en şiddetlisine sokun (diyecekler)". (el-Mu'min, 40/45-46) Bununla birlikte birinci görüş daha tercihe değerdir. İlim adamlarından birden çok kişi de o görüşü tercih etmişlerdir.
İbn Arefe der ki: "Tıpkı Firavun hanedanı... gidişi gibi" buyruğu Firavun hanedanının adeti gibi; anlamındadır. Şöyle demek istiyor: Firavun hanedanı peygamberlere zorluk çıkarmayı adet haline getirdikleri gibi; bunlar da inkârı ve Peygamber (sav)'a zorluk çıkarmayı adet haline getirmişlerdir. el-Ez-herî de bu anlamda açıklamalarda bulunmuştur. el-Enfal Sûresi'nde yer alan "Firavun hanedanının gidişi gibi" (el-Enfal, 8/52) buyruğuna gelince; bunun da anlamı şudur: İşte Firavun hanedanı suda boğulmak ve helak edilmekle cezalandırıldığı gibi, bunlar da öldürülmekle ve esir edilmekle cezalandırıldı.
Yüce Allah'ın: "Onlar âyetlerimizi yalanladılar" buyruğunda "okunan âyetler"i kastetmesi muhtemel olduğu gibi, Allah'ın vahdaniyetine delalet etmek üzere dikilmiş bulunan âyetleri de kastetmiş olması muhtemeldir. "... Allah da günahlarından dolayı onları yakalayıverdi. Allah'ın azabı çok çetindir."[54]
12. Kâfirlere de ki: "Siz mutlaka yenileceksiniz ve toplanıp cehenneme sürüleceksiniz. Orast ne kötü döşektir!"
Burada kasıt yahudilerdir. Muhammed b. İshâk der ki: Rasûlullah (sav) Be-dir'de Kureyş'i mağlub edip Medine'ye döndükten sonra yahudileri toplayıp onlara şunu dedi: Ey Yahudiler topluluğu! Bedir günü Kureyş'in başına gelenlerin bir benzerini Allah'ın başınıza getirmesinden sakınınız. Sizler de biliyorsunuz ki ben gönderilmiş bir peygamberim. Siz bunu Kitabınızda Allah'ın size ahdinde (buyruğunda) görmektesiniz. Yahudiler ona: Ey Muhammed dediler. Savaşın ne olduğunu bilmeyen gafil bir topluluğu yenik düşürüp de onlara karşı eline bir fırsat geçti diye gurura kapılma! Allah'a yemin ederiz, bizimle savaşacak olursan asıl savaşçıların biz olÖuğumuzu göreceksin. Bunun üzerine yüce Allah: "Kâfirlere de ki: Siz mutlaka yenileceksiniz..." buyruğunu inzal buyurdu.
Buradaki Yenileceksiniz" kelimesinin "te" okunuşu yahudi-lere hitap olup bozguna uğratılacaksınız ve âhirette: "Toplanıp cehenneme sürüleceksiniz" demektedir. İkrime ve Said b. Cübeyr'in, İbn Abbas'tan rivayeti budur.
Ebû Salih'in İbn Abbas'tan rivayetine göre ise; yahudilerin, Uhud günü müslümanların başına gelen musibete sevinmeleri üzerine bu âyet-i kerime nazil olmuştur. Buna göre bu kelime Yenileceklerdir" anlamında olur.
Yani Kureyşliler yenilecekler ve: toplanıp sürüleceksiniz" kelimesi de: şeklinde ve "toplanıp sürülecekler" anlamında okunur ki bu da Nâfi'in kıraatidir.
Yüce Allah'ın: "Orası ne kötü döşektir!" buyruğunda kastedilen yer, cehennemdir. Âyetin zahirinden anlaşılan budur. Mücahid der ki: Anlamı ise, onların kendileri için hazırladıkları şey ne kötüdür! Bunun manası şöyle gibidir: Kendilerini cehenneme götüren o fiilleri ne kötüdür! [55]
13. Karşılaşan iki topluluğun durumunda sizin için bir ibret vardır. Biri Allah yolunda çarpışıyordu, diğeri ise kâfirdi. Öbürlerinin kendilerinin iki katı olduklarını gözleriyle görüyorlardı. Allah dilediğini yardımıyla destekler. Şüphesiz bunda basiret sahipleri için ibretler vardır.
Yüce Allah'ın: "Karşılaşan iki topluluğun... bir ibret (yani alâmet) vardır." Burada (jt£) denilerek (cJl£) denilmeyişinin sebebi "âyet: ibret, alâmet" kelimesinin müennesliğinin hakiki olmayışındandır. Bunun beyan anlamına geldiği de söylenmiştir. Yani bu, sizin için bir beyan bir açıklama idi. Bu görüşte otanlar manayı göz önünde bulundurup lafza riâyet etmemişlerdir. İmruu'l-Kays^n şu beyitinde olduğu gibi:
"Dümdüz, yumuşak tenli, genç ve güzel, yumuşak huylu Taptaze yaprakları tomurcuklanmak üzere dalları kabarmış sorgun
ağacının çubuğu gibi..."
Burada şairin demeyişinin sebebi, sıfatın (lafzen müzekker olan -önceden geçmiş- asa anlamındaki kelimeye) ait olmasıdır.
el-Ferrâ der ki: Âyet-i kerimede fiilin müzekker gelmesi, fiil ile isim arasında sıfatın girmesinden dolayıdır. Sıfat, fiil ile isim arasına girdiğinden fiil müzekker gelmiştir. Bu anlamdaki açıklamalar, Bakara Sûresi'nde yüce Allah'ın: "Üzerinize yazıldı ki: Sizden birine Ölüm gelip çattığı zaman eğer bir hayır (mal) bırakacaksa... vasiyette bulunsun" (el-Bakara, 2/180. âyet 2. başlıkta) buyruğu açıklanırken geçmiş bulunmaktadır.
"Karşılaşan iki topluluğun" Bedir günü karşı karşıya gelen müslüman-larla müşriklerin "durumunda sizin için bir ibret vardır." Cumhur: ( üi» ): Biri" kelimesini onlardan birisi, anlamında olmak üzere ötreli okumuştur, el-Hasen ve Mücahid ise bunu esreli olarak («s») şeklinde, daha sonra da: "Diğeri ise kâfirdi" diye bedel olmak üzere okumuştur. İbn Ebi Able ise bu her iki kelimeyi de nasb ile okumuştur. Ahmed b. Yahya der ki: Hal olmak üzere nasb ile okumak caizdir. Yani her iki fırka, birbirinden ayrı ve birileri. Mü'min diğerleri kâfir olmak üzere iki fırka idiler.
ez-Zeccâc der ki: Nasb ile okunması; yani ben şu iki topluluğu kastediyorum, anlamına gelir.
Bir insan topluluğuna "fie" denilmesinin sebebi, ona fey' edilmesi yanı sıkıntılı zamanlarda ona dönülmesi dolayısıyladır.
ez-Zeccâc der ki "fie" fırka, topluluk demektir. Başı gövdeden ayrıldığını ifade etmek üzere "kılıçla başını fe'vetti" tabirinden alınmıştır.
Bu "iki topluluk" ile Bedir günü karşılaşan topluluklara işaret edildiğinde görüş ayrılığı yoktur. Ancak bunun muhatabının kim olduğu hususunda farklı kanaatler vardır. Bir görüşe göre bununla mü'minlere hitap edilmiş olması muhtemel olduğu gibi, bütün kâfirlere olması da muhtemeldir. Medine yahudilerinin muhatab alınmış olması da muhtemeldir. Her bir ihtimali bir grup ileri sürmüştür. Mü'minlere hitabın faydası, ruhlarına sebat vermek, onlarda kahramanlık duygularını uyandırarak; -fiilen gerçekleştiği gibi- kendilerinin iki misli hatta birçok kat fazlası olan düşmanları üzerine atılacak hale gelmeleridir.
Yüce Allah'ın: "Öbürlerinin kendilerinin iki katı olduklarını gözleriyle görüyorlardı. Allah dilediğini yardımıyla destekler. Şüphesiz bunda basiret sahipleri için ibretler vardır." Ebû Ali der ki: Bu âyet-i kerimedeki "görmek" göz ile görmektir. Bundan dolayı tek bir mef ûle geçiş yapmıştır. Mek-kî ve el-Mehdevî der ki: Buna "gözleriyle" buyruğu da delâlet etmektedir. Nafi' burada "görüyorlardı" anlamına gelen kelimeyi diye (yâ ile) okumayıp "te" ile: onları görüyordu" şeklinde okumuştur. Diğerleri ise bunu "yâ" ile okumuşlardır.
"Kendilerinin iki katı" buyruğu ise "onları görüyordunuz" buyruğunda bulunan "siz görüyordunuz"dan hal olmak üzere nasb mahallindedir. Cumhura göre ise burada "görüyordunuz" buyruğunun faili mü'minlerin kendileridir. (Yani: Ey mü'minler! Siz kendiniz görüyordunuz). "Onları görüyordunuz" buyruğundaki "hum: onları" zamiri ise kâfirlere aittir. Ancak Ebu Amr, bu kelimenin "te" harfi ile şeklinde okunmasını kabul etmeyip şöyle der: Eğer durum böyle olsaydı bunun yerine: "Onları kendinizin iki katı görüyordunuz" denmesi gerekirdi.
en-Nehhâs der ki: Bu gerekmeyebilir. Fakat; arkadaşlarınızın iki katı, anlamında olması mümkündür.
Mekkî der ki: "Onları görüyordunuz" şeklinde "te" ile okunuş "sizin için" buyruğundaki hitaba uygundur. O bakımdan burada hitabın müslümanlara "onları" zamirinin de müşriklere ait olması güzeldir. "Te" ile bu kelimeyi okuyanların "sizin iki katınız" anlamında şeklinde okumaları gerekirdi. Böyle bir okuyuş ise hatta muhalefet dolayısıyla caiz değildir. Fakat hitaptan gaibe yönelmek şeklindeki konuşma ve söz söyleyişleri görülegelmiş bir üsluptur. Yüce Allah'ın şu buyruklarında olduğu gibi: "Hatta siz gemilerde bulunduğunuz zaman onlar da güzel bir rüzgarla gemileri götürdüklerinde"(Yunus, 10/22); "Verdiğiniz her bir zekât" (er-Rum, 30/39) buyruğunda (mü'minlere) hitap ettikten sonra gaib zamir kullanılarak: "İşte onlar kat kat mükâfat alanlardır" (er-Rum, 30/39) diye buyurmaktadır.
Buna göre "kendilerinin iki katı" anlamındaki kelimesindeki "hâ" ve "mîm" harflerinden oluşan zamirin müşriklere ait olması muhtemeldir. Yani ey müslümanlar, siz müşrikleri gerçek sayılarının iki katı kadar görüyordunuz. Bu ise mana itibariyle uzak bir ihtimaldir. Çünkü yüce Allah, müs-lümanların gözlerinde müşriklerin sayısını çoğaltmaz. Aksine O, bizlere müşriklerin sayısını mü'minlerin gözünde az gösterdiğini haber vermektedir. Buna göre mana şöyle olur: Ey mü'minler, sizler müşrikleri sayıca kendinizin iki katı görüyordunuz. Gerçekte ise onlar mü'minlerin üç katı idiler. Yüce Allah böylelikle müşriklerin sayısını mü'minlerin gözünde azaltarak müşrikleri kendilerine, kendilerinin iki katı gösterdi ki, manen güçlensinler ve cesaretleri artsın. Zaten onlara mü'minlerden yüz kişinin ikiyüz kâfiri yeneceği bildirilmişti. Diğer taraftan müslümanların sayısını müşriklerin gözünde azaltarak gösterdi ki, müşrikler müslümanlara karşı cesaretlensinler ve böylelikle Allah'ın onlar hakkındaki hükmü yerini bulsun diye.
Buradaki "kendilerinin iki katı" buyruğundaki zamirin müslümanlara ait olması da muhtemeldir. Yani siz ey müslümanlar, müslümanlan sahip olduğunuz gerçek sayının iki katı gibi görüyordunuz. Yani siz bizzat kendinizi gerçektekinin iki katı gibi görüyordunuz.
Allah'ın bunu bu şekilde onlara göstermesinin sebebi, müşriklerle karşılaşmaya karşı maneviyatlarını güçlendirmekti.
Fakat birinci te'vil daha uygundur. Buna yüce Allah'ın şu buyrukları da delâlet etmektedir: "Hani Allah onları rüyanda sana az göstermişti..." (el-En-fal, 8/43); "Hani siz karşılaştığınız zaman onları gözlerinize az gösteriyordu.." (el-Enf'âl, 8/44)
İbn Mes'ud'dan da şöyle dediği rivayet edilmektedir: Yanımda bulunan bir adama: Onları yetmiş kişi kadar görebiliyor musun? O: Zannederim onlar yüz kişidirler, demişti. Fakat esirleri aldıktan sonra bizlere bin kişi olduklarını haber verdiler.
Taberî'nin bazılarından naklettiğine göre şöyle demişler: Allah, kâfirlerin gözlerinde mü'minlerin sayısını çok gösterdi. Öyle ki kâfirler mü'minleri kendilerinin iki katı zannettiler. Ancak Taberî bu görüşün zayıf olduğunu belirtmektedir. İbn Atiyye ise der ki: Evet, bu görüş çeşitli açılardan reddedilir. Aksine Allah, müşriklerin sayısını (az önce de geçtiği üzere) mü'minlerin gözünde az göstermiştir. Bu te'vile göre "görüyordunuz" şeklindeki okuyuşta görenler, kâfirler olur. Yani siz ey kâfirler, mü'minleri kendilerinin iki katı olarak görüyordunuz. Önceden de geçtiği üzere kendinizin iki katı olarak görüyordunuz anlamına gelme ihtimali de vardır.
el-Ferrâ ise bunun anlamının, kendilerini kendilerinin iki katı yani üç misli olarak görüyordunuz. Ancak bu uzak bir ihtimaldir. Dilde böyle bir anlatım şekli bilinmemektedir. ez-Zeccâc der ki: Bu bir yanlışlıktır. Bütün ölçülere göre burada yanlışlık vardır. Çünkü bizler birşeyin mislini aklen ona eşit olarak biliyoruz. Onun iki mislini de onun iki katına eşit olarak aklımızla kavrıyoruz.
İbn Keysan der ki: el-Ferrâ, görüşünü şu sözleriyle açıklar: Sen yanında bir köle varken: Bunun gibi bir köleye ihtiyacım vardır, dediğin takdirde senin hem o köleye, hem onun gibi başka bir köleye ihtiyacın olduğunu ifade ediyorsun. Aynı şekilde, ben bunun gibi iki kişiye muhtacım, dediğin vakit senin üç köleye ihtiyacın var, demektir. Ancak kelimenin anlamı onun söylediği gibi değildir, dildeki kullanış da öyle değildir. el-Ferrâ'yı böyle bir yanlışlığa düşüren ise müşriklerin Bedir gününde mü'minlerin üç misli olmalarıdır. Böylelikle o, müşrikleri ancak bu şekilde gerçek sayılan kadar görmelerinin mümkün olacağı vehmine kapılmıştır. Böyle bir ihtimal ise uzaktır, mana da bu şekilde değildir. Aksine şu iki sebepten dolayı Allah müşrikleri mü'minlere gerçek sayılarından başka şekilde göstermiştir. Bu sebeplerden birisi şudur: Yüce Allah, bunun daha uygun olduğunu görmüştür. Çünkü bu şekilde mü'minlerin kalpleri güç kazanmıştır. Diğer sebep ise bu, Peygamber (sav)'a bir âyet (mucize ve alâmetHir. İleride -yüce Allah'ın izniyle- Bedir vak'asına dair açıklamalar (Âl-i İmrân, 3/123-125. âyetlerin tefsirinde) gelecektir.
Bu kelimenin "ye" ile okunuşuna gelince İbn Keysân der ki: Onları görüyorlardı" kelimesindeki "he" ve "mîm" (onlar) zamiri "diğeri ise kâfirdi" buyruğuna aittir. "Kendilerinin iki katı" buyruğundaki zamir ise "biri Allah yolunda çarpışıyordu" buyruğuna aittir. Bu ise ifadelerin akışının delalet ettiğine uygun olarak zamir kullanmak kabilindendir. Bu da yüce Allah'ın: "Allah dilediğini yardımıyla destekler" buyruğudur. İşte bu da kâfirlerin gözle görme itibariyle müslümanların iki katı olduklarını, fakat sayıca onların üç misli olduklarını göstermektedir. (İbn Keysân devamla) der ki: Burada görme, yahudilere aittir.
Mekkî ise der ki: Görmek Allah yolunda çarpışan kesim hakkındadır. Görünen ise kâfir topluluktur. Yani Allah yolunda çarpışan topluluk, kâfirler topluluğunu mü'min topluluğunun iki katı olarak görüyorlardı. Halbuki kâfirler topluluğu mü'min topluluğunun üç katı idi. Önceden de geçtiği üzere Allah kâfirlerim sayısını mü'minlerin gözünde azaltmıştır. Burada "sizin için bir ibret vardır" buyruğundaki hitap yahudileredir.
İbn Abbas ve Talha ise " Onları görüyorlardı" buyruğunu "te" harfini ötreli olarak Size iki katı oldukları gösteriliyordu" okumuşlardır. es-Sülemî de meçhul fiil olarak "te" harfi ötreli okumuştur.
"Allah dilediğini yardımıyla destekler, şüphesiz bunda basiret sahipleri için ibretler vardır." Bu buyruğun anlamı önceden geçmiş bulunmaktadır. Allah'a hamdolsun. [56]
14. Kadınlara, oğullara, kantar kantar altın ve gümüşe, salma atlara, develere ve ekinlere aşırı düşkünlük insanlara süslenip hoş gösterildi. Bunlar dünya hayatının geçimidir. Oysa güzel dönüş yeri Allah nezdindedir.
Bu buyruğa dair açıklamalarımızı onbir başlık halinde sunacağız:
1- İnsanlara Güzel Gösterilen Şeyler:
Yüce Allah'ın: "... süslenip hoş gösterildi" buyruğu ile ilgili olarak ilim adamları süsleyip hoş gösterenin kim olduğu hususunda farklı görüşlere sahiptir. Bir kesim der ki: Bunu süsleyip hoş gösteren Allah'tır. Ömer b. el-Hat-tab (ra)'ın sözünün zahiri de budur. Bu sözü Buhârî nakletmektedir. [57]
Kur'ân-ı Kerîm'de de yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Biz yeryüzünde ne varsa ona bir zinet kıldık." (el-Kehf, 18/7) Hz. Ömer: Şimdi ey Rabb, onu bize süslü gösterdiğin zaman (biz ne yapabiliriz)? deyince yüce Allah'ın: "De ki: Size bunlardan daha hayırlısını haber vereyim mi?" (bir sonraki âyet) buyruğu nazil oldu.
Bir diğer kesim ise; burada süslü gösteren şeytandır, demektedir. el-Ha-sen'in sözünün zahirinden anlaşılan budur. O: Bunu kim süslü gösterdi? Dünyayı onu yaratandan daha çok zemmeden kimse yoktur, demiştir.
Yüce Allah'ın süslü göstermesi, ancak faydalanmak için varetmek, gerçek şekilde hazırlamak ve insanın mayasında bu gibi şeylere eğilimi yaratmak şeklinde olur. Şeytanın süslü göstermesi ise vesvese, aldatma, uygun olmayan yollardan dünyalık elde etmeyi güzel gösterme şeklindedir.
Âyet-i kerime her iki halde de bütün insanlara yeni bir öğüdün ifadesidir, demektir. Bunun muhtevasında da Muhammed (sav)'ın çağdaşı olan ya-hudilere ve diğerlerine bir azar vardır.
Cumhur, meçhul fiil olarak: " Süslü gösterildi" şeklinde ve Aşırı düşkünlük" kelimesini merfu olarak okumuşlardır. ed-Dahhâk ve Mü-cahid ise malum fiil şeklinde: " Süsledi" ve: Sevgisini" şeklinde rnansub olarak okumuştur. kelimesindeki "he" harfinin fetha ile harekelenmesi, isim ve sıfattan ayırdetmek içindir.
Şehevât; "şehvet" kelimesinin çoğuludur. Anlamı bilinen bir kelimedir. Arzulara uyup gitmek, insanı aşağılatır. Onlara itaat, bir helak demektir. Müslim'in Sahih'inde: "Cennet hoşa gitmeyen şeylerle kuşatılmıştır, ateş de arzu ve şehvetlerle kuşatılmıştır" denilmektedir. [58] Bunu Enes, Peygamber (sav)'dan rivayet etmiştir.
Hadis-i şerifteki bu temsilin faydası şudur: Cennet ancak hoşa gitmeyen yollan aşmak ve bunlara katlanıp sabretmekle elde edilir. Cehenemden kurtulmak ise ancak arzu ve şehvetleri terkedip insanın bunlara karşı kendisini dizginlemesi ile mümkün olur.
Yine Hz. Peygamber'den şöyle buyurduğu rivayet edilmektedir: "Cennetin yolu oldukça zordur ve yüksektir. Cehenneme giden yol ise son derece kolaydır ve toprağı yumuşaktır. " [59] İşte Hz. Peygamber'in: "Cennet hoşa gitmeyen şeylerle kuşatılmıştır. Cehennem de arzularla kuşatılmıştır" hadisinin manası da budur. Yani cennetin yolu zordur ve tepelerden daha yüksek olan zorlu yerleri vardır. Cehenneme giden yol ise kolaydır. Zorluğu yoktur. Bunda herhangi bir tehlike ve sıkıntıya sebep olacak birşey yoktur. Hz. Peygamber'in: "Toprağı yumuşaktır" buyruğunun anlamı da budur: [60]
2- Kadınlar:
Yüce Allah: "Kadınlara" buyruğunda, insanların nefisleri onlara çokça arzu duyduğundan önce kadınları sözkonusu ederek başladı. Çünkü kadınlar, şeytanın attığı kementler ve erkeklerin fitneye düşmelerine sebeptir. Rasû-lullah (sav) buyurdu ki: "Benden sonra erkekler için kadınlardan daha çetin bir fitne terketmiş değilim." Hadisi Buhârî ve Müslim rivayet etmiştir.[61]
Kadın fitnesi herşeyden daha çetin ve zorlu bir fitnedir. Denilir ki: Kadınlarda iki fitne vardır. Çocuklarda ise tek bir fitne vardır. Kadınlardaki fitnenin birisi, akrabalık bağlarını kesmeye götürür. Çünkü kadın kocasına annelerle, kızkardeşlerle bağı kesmeyi emreder. İkinci fitne ise helâl, harama bakmaksızın mal toplama fitnesidir. Oğullara gelince onlardaki fitne bir tanedir. O da onlar için mal toplama tutkusudur.
Abdullah b. Mes'ud'un rivayetine göre Rasûlullah (sav) şöyle buyurmuştur: "Kadınlarınızı yüksek odalarda iskân etmeyiniz ve onlara yazı yazmayı öğretmeyiniz." [62] Bu şekilde Rasûlullah (sav) erkekleri bundan sakındırmış olmaktadır. Çünkü onların yüksek yerlerde iskân ettirilmeleri dolayısıyla erkekleri görmeleri sözkonusudur. Bu ise onları himaye etmek ve onları set-retmek değildir. Çünkü kimi zaman erkekleri görüp de bundan dolayı fitne ve bela sözkonusu olabilir. Diğer taraftan kadınlar erkekten yaratılmışlardır. O bakımdan kadının bütün derdi, erkektir. Erkek ise şehvet ile birlikte yaratılmıştır. Kadın da erkeğin sükûn bulduğu bir varlık kılınmıştır. Bu sebeble onlardan birine öteki hakkında güven duyulamaz.
Onlara yazı yazmayı öğretmekte de böyle bir fitne, daha da ileri derecede sözkonusudur. eş-Şihâb'ın Kitabında Peygamber (sav)'ın: "Kadınlara (gereğinden çok) elbise almayınız ki, evlerinden dışanya çıkmasınlar." [63] diye buyurmaktadır.
İşte bundan dolayı insan bu dönemlerde eğer (evlenmeden) duramıyor ise dininin zarar görmemesi için dindar kadını araştırmalıdır. Nitekim Hz. Peygamber de: "Elleri toprakla dolasıca, sen dindar olan kadını seç" diye buyurmaktadır. Bu hadisi Müslim Ebu Hureyre'den rivayet etmiştir.[64]
İbn Mâce'nin Sünne'inde de Abdullah b. Ömer'in şöyle dediği rivayet edilmektedir: Rasûlullah (sav) buyurdu ki: "Güzellikleri dolayısıyla kadınlarla evlenmeyiniz. Çünkü onların güzellikleri onları aşağılatabilir. Mallan dolayısıyla da kadınlarla evlenmeyiniz. Çünkü mallan onları azdırabilir. Fakat dinleri dolayısıyla onlarla evleniniz. Şüphesiz burnu delik, siyah fakat dindar bir cariye daha faziletlidir. " [65]
3- Oğullar:
Yüce Allah'ın: "Oğullara" buyruğu önceki buyruğa atfedilmiştir. Oğullar (anlamına gelen: el-benin) kelimesinin tekili: "ibn"dir. Yüce Allah, Hz. Nuh'tan haber vererek: "Şüphesiz benim oğlum benim aile halkımdandır" (Hud, 11/45) diye niyaz ettiğini bildirmektedir. Küçültme ismi de -Hz. Luk-man'ın söylediği gibi- "büney" şeklindedir.
Peygamber (sav)'ın Eş'as b. Kays'a şöyle dediği nakledilmektedir: "Ham-za'nın kızından bir oğlun var mı?" O: Evet ondan bir oğlum var; fakat onun yerine Cebeleoğullarından geri kalanlara yedirebileceğim bir tencere yemeğim olmasını tercih ederdim. Peygamber (sav) şöyle buyurdu: "Sen böyle desen dahi şüphesiz ki onlar, kalbin meyvesidir. Gözün aydınlığıdır. Bununla birlikte onlar (ölüm tehlikesine atılmaya karşı) insanı korkutur, cimriliğe iter, üzüntü ve kedere sebep olurlar. " [66]
4- "Kantar Kantar":
el-Kenâtîr kelimesi "kıntâr" [67] kelimesinin çoğuludur. Nitekim yüce Allah: "Ve öbürüne kıntârla (mehir) vermiş olsanız..." (en-Nisâ, 4/20) diye buyurmaktadır. Kıntar ise oldukça büyük ölçüde bağlanıp düğümlenmiş mal demektir. Rıtıl ve rubu' gibi ağırlık ölçüsü olarak kullanılan şeyin adı olduğu da söylenmiştir. Bu kadar ağırlığa ulaşan şeye de bu bir kıntardır, yani bir kın-tara denk ağırlıktadır, denilir. Araplar bir kişinin malı kıntar ağırlığını bulduğu takdirde: derler. ez-Zeccâc der ki: Kıntar kelimesi, birşeyin bağlanıp düğümlenmesinden ve sağlam hale getirilmesinden alınmıştır. Araplar birşeyi sağlam olarak yapan kimseye: O şeyi sağlam yaptın, derler. İşte köprüye "el-kantara" denilmesinin sebebi de bu şekilde sağlam yapılışından dolayıdır. Tarafe der ki:
(Devem) Rumlardan birinin muhkem yapmak ve her tarafını Tuğlalarla pekiştirmek üzere yemin ettiği bir köprü (kantara) gibidir."
Kantara üstüne düğüm atılmış demektir. Adeta kantar düğümlenmiş bir mal gibi kabul edilir. İlim adamları kıntâr'ın miktannı tesbit etmekte çok farklı görüşlere sahiptirler.
Ubey b. Ka'b, Peygamber (sav)'dan şöyle dediğini rivayet etmektedir: "Bir kıntar binikiyüz ukıyyedir." [68]
Muaz b. Cebel, Abdullah b. Ömer, Ebu Hureyre ve ilim adamlarından birçok grup da bu görüştedir. İbn Atiyye der ki: Bu konudaki görüşlerin en sahih olanı budur. Fakat Kıntar, buna göre ukıyye'nin miktarının bölgelerdeki farklılığına göre farklılık gösterir.
Kıntâr'ın on iki bin ukıyye olduğu da söylenmiştir. Bunu senediyle el-Büs-tî, Sahih Müsned'inde Ebu Hureyre'den rivayetle kaydetmektedir. Buna göre Rasûlullah (sav) şöyle buyurmuştur: "Kıntar onikibin ukiyyedir. Bir ukıyye ise sema ile arz arasındakilerden hayırlıdır."[69]
Ebu Hureyre bu görüşü de benimsemiştir. Ebu Muhammed ed-Darimî'nin Müsned'inde Ebu Said el-Hudrî'den şöyle dediği rivayet edilmektedir: "Her kim bir gecede on âyet okursa o zikredenlerden diye yazılır. Her kim yüz âyet okursa kânitlerden yazılır, her kim beşyüz ile bin âyet okursa bir kıntar ecir almış olarak sabahı eder." Kıntar nedir? diye sorulunca: "Bir öküzün derisini dolduracak kadar altındır" diye cevap verdi. Bu hadis mevkuftur. [70]
Ebu'n-Nadra el-Abdi de bu görüştedir. İbn Sîde, Süryanicede de böyle söylendiğini zikretmektedir. en-Nekkaş, İbnu'l-Kelbî'den, bu kelimenin Rumca-da böyle söylendiğini nakletmekdedir. İbn Abbas, ed-Dahhak ve el-Hasen der ki: (Kıntar) bin ikiyüz miskal gümüştür. [71] el-Hasen bunu merfu' olarak zikreder. İbn Abbas'tan rivayet edildiğine göre kıntar onikibin dirhem gümüştür.[72] Altın olarak ise bin dinardır. Yani müslüman bir erkeğin diyeti kadardır. el-Hasen ve ed-Dahhâk'tan da bu görüş rivayet edilmiştir.
Said b. el-Müseyyeb, bir kıntar seksenbin (dirhem)dir, derken; Katade kıntar yüz rıtıl altın yahut seksenbin dirhem gümüştür. Ebu Hamza es-Sumâlî ise der ki: Kıntar, Afrika ve Endülüs'te altın veya gümüşten sekiz bin miskaldır. es-Süddî, dörtbin miskaldir, derken; Mücahid yetmişbin miskaldir, demektedir.[73] Bu görüş, İbn Ömer'den de rivayet edilmiştir.[74]
Mekkî'nin naklettiği bir görüşe göre kıntar, altın veya gümüş olsun kırk bin ukıyyedir. İbn Side, el-Muhkem adlı eserinde de bunu belirtmektedir. Devamla der ki: Kıntar berberîcede bin miskal demektir.
er-Rabi' b. Enes ise der ki: Kıntar üstüste yığılmış pek çok mal demektir. Araplarca bilinen anlamı da budur. Yüce Allah'ın: "Ve onlardan birisine bir kıntar vermiş olsanız dahi" (en-Nisâ, 4/20) buyruğu da böyledir. Yani ona pek çok mal verdiyseniz, demektir. Hadis-i şerifteki kıntar da bu anlamdadır: "Şüphesiz Safvan b. Umeyye cahiliyye döneminde kantar kantar mal biriktirdi. Babası da öylece kantar kantar biriktirdi." [75] Yani onu kantar kadar malı oldu demektir.
el-Hakem'den nakledildiğine göre kıntar yer ile gök arasıdır.
"el-Mukantara" kelimesinin anlamı hakkında da ilim adamlarının farklı görüşleri vardır Taberî ve başkaları der ki: Bu kat kat katlanmış demektir. Adeta kantarlar üç, mukantara da dokuz kantar ifade ediyor gibidir. el-Fer-râ'dan şöyle dediği rivayet edilmektedir: el-Kanâtîr kelimesi kıntar'ın çoğuludur. el-Mukantara ise çoğulun da çoğuludur. O takdirde el-Mukantara dokuz kanâtîra eşit olur. es-Süddî der ki: el-Mukantara dinar yahut dirhem oluncaya kadar sikke haline getirilmiş olan maldır. Mekkî de el-Mukantara tamamlanmış anlamındadır der. Bunu el-Herevî de nakletmiştir.
Nitekim: da denilmektedir.
Kimi (dilciler) der ki: İşte yapının üstüste gelmesi dolayısıyla binalara "el-kantara" denilmesi bundandır. İbn Keysan ve el-Ferra der ki: Mukantara, dokuz kıntardan daha aşağı olamaz. Yine denildiğine göre; mukantara malın hazır olduğuna ve mevcud olduğuna bir işarettir.
el-Büstî'nin Sahih'inde Abdullah b. Ömer'den Rasûlullah (sav)'ın şöyle buyurduğu rivayet edilmektedir: "Her kim on âyet-i kerime okuyarak namaz kılarsa gafillerden yazılmaz. Her kim yüz âyet-i kerime okuyarak namaz kılarsa kanitlerden yazılır. Her kim bin âyet-i kerime okuyarak namaz kılarsa mu-kantirlerden (yani kantar kantar sevaba nail olanlardan) diye yazılır. " [76]
5- Altın ve Gümüş:
Yüce Allah'ın: "Altın ve gümüşe" buyruğundaki "altın" kelimesi (ez-ze-heb) müennestir. O bakımdan: Güzel altın" denilir. Çoğulu ise; diye gelir. Bunun kelimesinin çoğulu olması da mümkündür. O vakit bu diye çoğul yapılır. Filan kişi güzel bir yolda gitti, demektir. Yine "zeheb" kelimesi Yemen halkı için bir ölçektir. Bir kişi altın madenini görüp dehşete kapıldığı vakit: denilir.
Gümüş (fıdda)ün ne demek olduğu da bilinen birşeydir. Çoğulu şeklinde gelir. Buna göre (altın anlamına gelen) zeheb kelimesi gitmek anlamına gelen dan alınmadır. (Gümüş anlamına gelen); fıdda kelimesi ise dağılan birşey hakkında kullanılan dan alınmadır.
Ben topluluğu dağıttım, onlar da dağıldılar, tabiri de buradan gelmektedir. İşte bu iki kelimenin türedikleri köklerin bunlar olması, bunların geçici oldukları ve sabit olmadıkları hissini vermektedir. Nitekim görülen de budur. Bu anlamı ifade etmek üzere söylenen sözlerin en güzeli bir şairin şu beyitleridir:
"Son söylediğin dinar işte ateştir Şu geçip giden dirhemin sonu ise kederdir İkisi arasında kişi evet, takva sahibi olursa Keder ile ateş arasında kalbi muazzebdir. [77]
6- Atlar:
Yüce Allah'ın: "Atlara" buyruğu müennestir. İbn Keysân der ki: Bana Ebu Ubeyde'den şöyle dediği nakledildi: "el-Hayl: Atlar" kelimesinin tekili "hâil" şeklindedir. " (Kuş anlamına gelen) tâir ve tayr" ile "(koyun anlamına gelen) dâin ve dayn" kelimeleri gibi.
Bir diğer adı "el-feres" olan "el-hayl"e bu adın veriliş sebebi, yürüyüşünde böbürlenmesidir (böbürlenmek demek olan ihtiyâl ile aynı kökten). Başkaları ise şöyle demektedir: Bu aynı kökten tekili olmayan çoğul isimdir. Tekili ise "feres"tir. Nitekim kavm, raht, nisa, ibil ve benzeri kelimeler de böyledir. Hz. Ali'den nakledilen haberde Peygamber (sav)'ın şöyle buyurduğu belirtilmektedir: "Şüphesiz Allah atı rüzgardan yarattı. Bundan dolayı onu kanatsız olduğu halde uçucu kıldı."
Vehb b. Münebbih der ki: Allah, atı güney rüzgarından yarattı. Yine Ve-hb der ki: Sahibinin getirdiği ne kadar teşbih, tekbir ve tehlil varsa mutlaka o at onu işitir ve onun gibisini söyleyerek ona cevap verir. Atlara ve onların nitelikleri el-Enfâl Sûresi'nde (8/60. âyette) gelecektir.
Haberde nakledildiğine göre Allah, Âdem'e bütün hayvanları arzetti. Ona bunlardan tek bir tanesini seç denildi, o da atı seçti. Ona; kendin için güç kaynağı olan bir şeyi seçtin, denildi.
Bu bakımdan ata "el-hayr: hayır" adı verilmiş oldu.
Diğer taraftan ata "hayl" adının veriliş sebebi ise, onda aziz olma alametinin bulunuşudur. Ata binen bir kimse, Allah Teala'nın bunu kendisine bağışlaması sebebi ile azizlik duygusunu duyar, yüce Allah'ın düşmanlanna karşı da böbürlenir. Ata "feras" adının veriliş sebebi, aslanın avının üzerine atılması gibi, ileri atılarak mesafeleri katetmesidir. O bu uzaklıkları adeta birşe-yi elleriyle yakalayıp tüketircesine katetmektedir. Ata "arabî" adının veriliş sebebi, Hz. Âdem'den sonra Hz. İsmail'e Beytullah'ın temellerini yükseltmesine mükâfat olarak verilmiş olmasıdır. Hz. İsmail de araptır. Böylelikle bu Hz. İsmail'e yüce Allah tarafından verilmiş bir nimet ve bağış oldu. Ondan dolayı da ata "arabî" adı verildi.
Hadis-i şerifte de Peygamber (sav)'ın şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "İçinde atîk bir atın bulunduğu eve şeytan girmez." [78] Ona "atîk" deniliş sebebi ise, dişi aygırdan ve arap attan doğmamış olması (yani erkeği de dişisi de arap at olmasıdır).
Hz. Peygamber de şöyle buyurmuştur: "Atların hayırlısı siyah, alnında beyazlık, burnu ve üst dudağı beyaz olandır. Bundan sonra ise yine alnında beyazlık olup da dört ayağı da bileklerine kadar beyaz olandır. Sonra üç ayağı beyaz olup ön sağ ayağı vücudunun renginden olandır. Şayet siyah olmazsa siyah ile kırmızı arası rengi olup da bu şekilde benekleri olan at gelir." Bu hadisi Tirmizî, Ebû Katâde'den rivayet etmiştir. [79] Dârimî'nin Müsned'inde yine Ebu Katâde'den rivayete göre adamın birisi: Ey Allah'ın Rasûlü demiş, ben bir at almak istiyorum, hangisini alayım. Hz. Peygamber şöyle buyurdu: Sen siyah renkli, alnında beyazlık bulunan, üç ayağı bileklerine kadar beyaz olup sağ (ön) ayağı beyaz olmayan veya bu şekilde rengi siyah ile kırmızı arası olan bir<at al ki, hem ganimet elde edersin, hem de esenliğe kavuşursun." [80]
Nesâî de Enes'ten şöyle dediğini rivayet etmektedir: Rasûlullah (sav) kadınlardan sonra atlardan fazla birşeyi sevmezdi. [81]
Hadis imamları Ebu Hureyre'den Rasûlullah (sav)'ın şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir: "At üç türlüdür. Bir adam için ecre sebeptir, bir adam için örtüdür, bir adam için de vebaldir." Hadis uzuncadır. Hadisin yaygınlığı onun tamamını zikretmeye ihtiyaç bırakmamaktadır.' [82]
İleride Enfâl Sûresi (8/60) ile Nahl Sûresi (16/8. âyet)de yüce Allah'ın izniyle atlara dair hükümlerden yeteri kadar söz edilecektir. [83]
7- Nişanlı Atlar:
Yüce Allah'ın: "Nişanlı atlar" buyruğundan kasıt, Said b. Cübeyr'e göre otlak ve meralarda yayılan atlar demektir. Çünkü bu şekilde yayılan hayvan ve koyunlara "sâime" denilir.
(Nişanlı atlar diye meali verilen: el-müsevveme ile aynı kökten).
Yine bu maksatla salınan hayvan hakkında denilir. salıverilen hayvanı anlatmak için kullanılır.
İbn Mace'nin Sünen'inde Hz. Ali'den şöyle dediği rivayet edilmektedir: Rasûlullah (sav) güneşin doğuşundan önce hayvanların (develerin) otlaklara salınmasını (sevm) ve süt veren hayvanların kesilmesini yasaklamıştır. [84]
Burada "es-sevm" kelimesi otlamak üzere salmak anlamındadır. Yüce Allah da: "Ve içinde (hayvanlarınızı) yaymakta olduğunuz (ot ve) ağaç(lar) bundandır" (en-Nahl, 16/10) diye buyurmaktadır. el-Ahtal der ki:
"İbn Bez'a'nın (Husayn ez-Zühlî'nin kardeşi Şeddâd b. el-Münzir) yahut da onun gibi diğerinin (bununla da Havşeb b. Rüeym'i kastediyor) misali; Senin için daha uygundur! Ey develeri otlatan (deve çobanm)ın oğlu!"
Otlayan her bir davara da: "es-sevâm" denilir.
Bir görüşe göre burada "nişanlı atlar"dan kasıt, cihâd için hazırlanmış ola-n atlardır. Bu açıklamayı İbn Zeyd yapmıştır. Mücahid der ki: Salma atlar demek, semiz ve güzel atlar demektir. İkrime der ki: Salma atlar'dan kasıt, güzelliğin gözkamaştırıcı hale getirdiği atlar demektir. en-Nehhâs da bu açıklamayı tercih etmiştir ki; bu da Gözalıcı adam, ifadesinden alınmadır.
İbn Abbas'tan şöyle dediği rivayet edilmektedir. el-Müsevveme, alamet demek olan sîmâ kelimesinden gelmekte olup atların yüzlerine alamet vurmak demektir. el-Kisâî ve Ebu Ubeyde'nin görüşü budur.
Derim ki: Lafzın bütün bu anlamlara gelmesi muhtemeldir. O halde "salma atlar"dan kasıt otlaklarda yayılan, diğerlerinden ayırdedilmeleri için nişanlanmış, güzel ve (cihad için) hazırlanmış atlar demektir.
Ebu Zeyd der ki: Bunun aslı atın üzerinde vücudunun diğer bölgelerinden farklı olacak şekilde bir yün parçası veya bir alamet koymaktır. Bu da o atların meralarda diğerlerinden ayrılması için yapılır. Dilci İbn Faris, Mücmel adlı eserinde der ki: el-Müseweme, eyer takımları üzerinde olduğu halde salınan atlar demektir. el-Muerric (Ebu Feyd Amr b. el-Haris es-Sedu-sî Basralı nahiv bilgini) der ki: Müsevveme'den kasıt, dağlanarak nişanlanmış atlar demektir. el-Muberred ise her tarafta bulunup tanınan anlamındadır der. İbn Keysan ise, ablak atlar demektir, der. Hepsinin de "sima" kelimesine yakın bir anlamı vardır. er-Rabia der ki:
"Ve eğiltilerek zayıflatılmış, ok gibi alâmetti (müsevvemât) atlar ki; Üzerlerinde cinleri andıran bir topluluk vardır." [85]
8- Davarlar:
Yüce Allah'ın: "Davarlara" buyruğu ile ilgili olarak İbn Keysân der ki: Eğer "neam" denilecek olursa, bununla yalnızca develer kastedilir. Şayet "en'âm" denilecek olursa, hem deve hem de otlayan bütün davarlar buna girer. el-Fer-râ der ki: Bu kelime müzekker olup bunun müennesi yoktur. O bakımdan araplar: "( jjlj li; ijl*): İşte bu, suya giden bir davardır" derler. Çoğulu ise en'âm şeklinde gelir. el-Herevî der ki: "en-neam" kelimesinin müzekkeri de gelir, müennesi de gelir, "el-en'âm" kelimesi deve, sığır ve koyun türünden davarları ifade etmek için kullanılır. Şayet "en-neam" denilecek olursa o takdirde özellikle deve kastedilir. Şair Hassan der ki:
"Eskiden de böyleydi, halen de böyledir, orada bir tanıdık vardır Onun otlakları arasında alâmetti develeri var."
İbn Mace'nin Sünen'inde Urve el-Bârikî'den merfu olarak (Hz. Peygam-ber'den) şöyle dediği nakledilmektedir: "Develer sahipleri için bir güç kaynağıdır, koyunlar berekettir, hayır ise kıyamet gününe kadar atların perçemlerinde düğümlenmiştir."[86] Yine İbn Mace'nin Sünen'inde İbn Ömer'den şöyle dediği rivayet edilmektedir. Rasûlullah (sav) buyurdu ki: "Koyun cennetin hayvanlarındandır."[87] Yine orada Ebu Hureyre'den şöyle dediği rivayet edilmiştir: Rasûlullah (sav) zenginlere koyun edinmelerini, fakirlere de tavuk edinmelerini emretti. Devamla buyurdu ki: "Eğer zenginler tavuk edinecek olurlarsa o takdirde Allah kasabaların helak edilmelerine izin verir." [88] Yine orada Um Hani'den rivayete göre Peygamber (sav) kendisine şöyle demiştir: "Koyun edininiz, çünkü onda bereket vardır." [89] Bu hadisi Ebu Bekr b. Ebî Şeybe'den, o Veki'den o Hişam b. Urve'den, o babasından o Um Hani'den rivayet etmiştir ki, isnadı sahihtir. [90]
9- Ekinler:
Yüce Allah'ın: "Ekinlere" buyruğunda geçen "el-hars" kelimesi sürülen herşeyin adıdır. Bu kelime masdar olup ekine bu ad verilmiştir. Ekin kastı ile toprağı altüst eden kimse hakkında: denilir. O bakımdan "hirâse" ismi tahıl ekimi, bostan yapımı ve buna benzer diğer ziraat işleri hakkında kullanılır. Hadis-i şerifte: "Ebediyyen yaşayacakmış gibi dünyan için ekin ek" denilmektedir.[91]
Ekin ektim manasına denilir.
Abdullah b. Mesud'dan gelen hadis-i şerifte de: "Bu Kur'ân-ı Kerîm'i har-sediniz" denilmektedir.[92] Onu iyice tetkik ediniz, demektir. İbn Arabî der ki: Hars etmek, tetkik etmek, teftiş etmek demektir. Hadis-i şerifte: "En doğru isim ise el-Hâris'tir" [93] denilmektedir.
Çünkü haris kazanan demektir. Malın "ihtiras (peltek se ile) edilmesi" kazanılması demektir. "Milıras" ateş yakan "el-harâs" ise yayın kirişlerinin bağlandığı yerdir. Çoğulu da "ahrise"dir. Kişi dişi devesini zayıflattığı takdirde "ahrese" tabiri kullanılır.
Muaviye yoluyla gelen hadiste şöyle sorduğu bildirilmektedir: "Su taşıyan develeriniz ne yaptı?" Onlar da: Bedir günü biz de onları biçtik, dediler. [94]
Ebû Ubeyd der ki: Bununla biz onları o günü zayıf ve güçsüz düşürdük, demek istemişlerdir.
Buhârî'nin Sahih'inde Ebu Umâme el-Bâhilî'den -toprağı sürmek için bir demir ve yine toprak sürmek için bazı aletler gördüğünde- şöyle dediği nakledilmektedir: Ben Rasûlullah (sav)'ı şöyle buyururken dinledim: "Bu bir topluluğun evine girdimi, mutlaka o eve zillet girer." [95]
Denildiğine göre buradaki zillet'ten kasıt, yöneticilerin ve sultanların toprakla uğraşan kimselerden istedikleri arazideki haklardır.
el-Mühelleb der ki: Hz. Peygamber'in bu hadis-i şerifteki buyruğunun anlamı -doğrusunu en iyi bilen Allah'tır- üstün hallere teşvik ve rızkı en şerefli sanatlar yoluyla talep etmektir. Çünkü Peygamber (sav) ümmetinin ziraat-le uğraşarak Allah yolunda atlara binip cihad etmeyi zayi etmelerinden korkmuştur. Zira, çiftçilik ile uğraşacak olurlarsa, atların sırtına binmekle geçimlerini kazanan ve atlara binen diğer ümmetler onlara galip gelir. Böylelikle Hz. Peygamber onları araziyi imar etmek ve bu gibi yorucu mihnetlere meyledip onlarla uğraşmak suretiyle değil de cihad ile geçimlerini sağlamaya teşvik etmiştir. Nitekim Hz. Ömer'in şu sözlerine bakalım: "Zorlu ve haşin yaşayışa alışın. Yüklerinizi develerin sırtına vurun, atlara da bindikçe binin. Sakın deve çobanlan bu konuda sizi mağlub etmesin." Bu sözleriyle atlardan uzaklaşmamalarını ve atlara binerek bedenleri eğitmelerini emretmektedir.
Buhârî ve Müslim'de de Enes b. Malik'ten şöyle dediği rivayet edilmektedir: Peygamber (sav) buyurdu ki: "Bir müslüman bir ağaç diker yahut bir ekin eker de ondan bir kuş, bir insan veya bir hayvan yiyecek olursa mutlaka bu, onun için bir sadaka olur." [96]
İlim adamları der ki: Yüce Allah burada dört tür malı zikretmektedir. Bunların her birini bir sınıf insan mal edinir. Altın ve gümüşü ticaret erbabı kimseler mal edinir. Otlaklara salınan atları hükümdarlar mal edinir. Davarları, çölde yaşayanlar mal edinir. Ekini ise köy ve kasabalarda yaşayanlar mal edinirler. Böylelikle her bir sınıfın fitnesi mal edindiği bu tür ile olur. Kadın ve çocuklar ise herkes için fitne sebebidir. [97]
10- Dünya Hayatının Metâı:
"Bunlar dünya hayatının geçimidir." Yani dünya hayatında kendileriyle yararlanılan sonra da geçip giden, kalıcılığı olmayan şeylerdir. Bu buyrukla yüce Allah dünyaya karşı zâhid olmayı teşvik etmekte; âhirete de rağbeti artırmaktadır. İbn Mace ve başkalarının Abdullah b. Ömer'den rivayetlerine göre Rasûlullah (sav) şöyle buyurmuştur: "Dünya bir metadır. Dünya me-taı arasında ise salih bir kadından daha üstün hiçbir şey yoktur. " [98]
Yine hadis-i şerifte: "Dünyada zahid ol (dünyaya rağbetin olmasın) Allah seni sever." [99] Yani dünya metaından olan ve zorunlu ihtiyaç fazlası olan mal ve makama rağbet etme.
Hz. Peygamber bir diğer hadis-i şerifte şöyle buyurmaktadır: "Âdemoğlu-nun şu hususlar dışında kalanlarda bir hakkı yoktur: Mesken olarak kullanacağı bir ev, avretini örtecek bir elbise ve kuru bir ekmek ile su." Bu hadisi Tirmizî el-Mikdam b. Madi Kerib'den rivayet etmektedir.[100]
Sehl b. Abdullah'a soruldu: Kul dünyayı ve bütün arzularını kolaylıkla nasıl terkedebilir? O: Kendisine emrolunanlarla meşgul olarak, diye cevap verdi. [101]
11- Güzel Akıbet Allah Nezdindedir:
Yüce Allah'ın: "Oysa güzel dönüş yeri Allah nezdindedir" buyruğu mübtedâ ve haberdir. Meâb; dönüş yeri demektir. Dönmeyi ifade etmek üzere denilir. İmruu'1-Kays der ki:
"Her uzak yerde dolaştırılıp durdum, o kadar ki; Sonunda ganimet olarak dönüşe razı oldum."
Bir diğer şair de şöyle demektedir:
"Ayrılıp giden herkes geri döner Fakat ölüm ile ayrılan geri gelemez."
kelimesinin aslı şeklindedir. Burada *vav"ın harekesi hemzeye kalbedilip, ibdal ile "vav" yerine "elif" getirilmiştir. "Mekaal" kelimesi gibi. .
Âyet-i kerime dünyalığın azlığını vurgulamak, onun önemsizliğini belirtmek, buna karşılık âhirette yüce Allah'a güzel bir şekilde dönmeye teşvik etmek anlamındadır. [102]
15- De ki: "Size bunlardan daha hayırlısını haber veriyim mi? Takvaya erenler için Rablerinin katında altlarından ırmaklar akan cennetler vardır. Orada ebedi kalacaklardır. Tertemiz eşler ve Allah'ın rızası da vardır. Allah kullarını çok iyi görendir.
Soru: "Bunlardan" (Türkçede: Vereyim mi? (buyruğu) ile sona ermektedir. "Takvaya erenler için" buyruğu öne alınmış bir haberdir. "Cennetler"
kelimesi ise mübtedâ olmak üzere ref edilmiştir.
Sorunun: "Rablerinin katında..." buyruğunda bittiği de söylenmiştir. [103] Bu açıklamaya göre "cennetler" kelimesi "bunlar öyle cennetlerdir ki" takdirinde gizli bir mubtedânın (haberi olmak üzere) merfudur. Bu açıklamaya göre ise "daha hayırlısını" kelimesinden bedel olarak "cennetler" kelimesinin iki esreli okunması da caiz olur. [104] Fakat birinci şekle göre böyle bir okuyuş caiz olmaz.
İbn Atiyye der ki: Bu âyet-i kerime ile bundan önceki âyet-i kerime Hz. Peygamber'in şu buyruğunu andırmaktadır: "Kadın dört şey için nikahlanır: Malı, şerefi, güzelliği ve dini. Ey elleri toprakla dolasıca! Sen dindar olanını nikahlayarak zafere ulaş." Hadisi Müslim ve başkaları rivayet etmiştir. [105]
İşte "dindar olanı nikâhlamakla zafere kavuş" buyruğu bu âyet-i kerimeye bir örnektir. Bundan öncekiler ise, bir önceki âyet-i kerimeye örnektir. Yüce Allah bunu dünyayı terkedenlerin maneviyatlarını güçlendirmek ve dünyalığa sahip olamadıkları dolayısıyla da onları teselli etmek için zikretmektedir. Bu âyet-i kerimenin kelimelerinin anlamları, daha önce Bakara Sûre-si'nde-(el-Bakara, 2/25. âyet 3- başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.
"Rıdvan (rıza)" kelimesi "nza"dan masdardır. Bu da yüce Allah'ın cennet ehlini cennete koymasından sonra gerçekleşecektir. Yüce Allah onlara: "Size daha fazla vermemi istediğiniz birşey var mı?" diye soracaktır. Onlar da: Rabbimiz bundan daha üstün herhangi bir şey olabilir mi? diyecekler. Yüce Allah: "Benim rızam (var); bir daha ebediyyen size azap etmeyeceğim." Bu hadisi Müslim rivayet etmiştir. [106]
Yüce Allah'ın: "Allah kullarını çok iyi görendir" buyruğu hem bir vaad-dir, hem bir tehdit. [107]
16. Onlar ki: "Rabbimiz, biz gerçekten iman ettik. Artık günahlarımızı bize bağışla ve o ateş azabından bizleri koru" diyenler;
17. Sabredenler, doğru olanlar, gönülden ibadet edenler (Allah yolunda) infak edenler ve seherlerde Allah'tan mağfiret dileyenlerdir.
"Onlar ki" buyruğu yüce Allah'ın: "Takvaya erenler" buyruğundan bedeldir. Bunu mef ul de kabul edebiliriz. Yani: "Onlar... diyenlerdir." Övmek suretiyle nasb olarak da kabul edilebilir.
"Ey Rabbimiz biz gerçekten iman ettik" tasdik ettik. "Artık günahlarımızı bize bağışla." Bu, günahların bağışlanması için Allah'a yapılan bir duadır. "Ve o ateş azabından bizleri koru." Buna dair açıklamalar Bakara Sûresi'nde (2/201. âyet 2. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.
"Sabredenler" masiyetlere ve arzularına karşı direnenler. İtaatlere devam edenler diye de açıklanmıştır.
"Doğru olanlar" yani davranışlarında, sözlerinde samimi olanlar: "Gönülden ibadet edenler" itaat edenler "infak edenler" Allah yolunda mallarını harcayanlar.
Yine Bakara Sûresi'nde bu hususlara dair açıklamalar eksiksiz bir şekilde geçmiş bulunmaktadır. [108] Yüce Allah, bu âyet-i kerimede kendilerine cennetlerin vadolunduğu takva sahiplerinin durumlarını açıklamaktadır.
Yüce Allah'ın: "Ve seherlerde Allah'tan mağfiret dileyenlerdir" buyruğunun anlamı hususunda farklı açıklamalar yapılmıştır.
Enes b. Malik der ki: Burada sözü geçenler, Allah'tan mağfiret dileyenlerdir. Katade ise, sözü geçenler namaz kılanlardır, demektedir.
Derim ki: Bu görüşler arasında bir çelişki yoktur. Çünkü bunlar hem namaz kılarlar, hem Allah'tan mağfiret isterler. Özellikle "seher vakti"nin söz konusu edilmesi duanın vakti olması ve isteklerin karşılanma ihtimali yüksek bir zaman olmasıdır. Rasûlullah (sav) yüce Allah'ın Hz. Yakub'un çocuklarına söylediğini naklettiği: "Sizin için Rabbimden mağfiret dileyeceğim" (Yusuf, 12/98) buyruğunu açıklamak üzere şöyle buyurur: "Yakub onların bu mağfiret isteklerini seher vaktine erteledi." Bu hadisi Tirmizî rivayet etmiştir. [109] İleride gelecektir.
Peygamber (sav) da Hz. Cebrail'e: "Gecenin hangi vaktinde yapılan dua kabule şayandır?" diye sorunca Hz. Cebrail: Bilemiyorum, şu kadar var ki Arş seher vaktinde sarsılır" diye cevap verdi. [110]
"Seher" denildiği gibi "sehr" de denilir. ez-Zeccâc der ki: "Seher" gecenin geçip ikinci fecrin çıktığı vakte kadarki zamandır. İbn Zeyd ise, bu vakit gecenin sonuncu altıda biridir, demektedir.
Derim ki: Bundan daha sahih olanı, hadis imamlarının Ebu Hureyre'den naklettikleri şu hadis-i şeriftir: Peygamber (sav) buyurdu ki: "Aziz ve celil olan Allah, her gece gecenin ilk üçte biri geçince dünya semasına iner ve der ki: Ben melik olanım. Ben melik olanım. Var mı Bana dua eden? Ben de onun duasını kabul edeyim. Var mı Benden dilekte bulunan? Ben de ona istediğini vereyim? Benden mağfiret isteyen var mı? Ben de ona mağfiret edeyim. Ve bu tan yeri ağarıncaya kadar böyle devam eder, gider." Müslim'in bir rivayetinde ise "sabah fecr ağarıncaya kadar" şeklindedir. Lafız Müslim'indir. [111]
Bu buyruğun te'vili hakkında farklı görüşler vardır. Buna dair yapılan açıklamaların en uygunu Nesâî'nin Kitabında müfesser olarak gelen şu rivayettir: Ebu Hureyre ile Ebu Said'den (Allah ikisinden de razı olsun) rivayete göre şöyle demişlerdir: Rasûlullah (sav) buyurdu ki: "Şüphesiz aziz ve celil olan Allah gecenin ilk yarısı geçinceye kadar mühlet verir. Sonra bir münâdiye emrederek şöyle der: Dua eden var mı? Duası kabul olunacak. Mağfiret isteyen var mı? Ona mağfiret olunacak. İstekte bulunan var mı? İstediği ona verilecek." [112] Ebu Muhammed Abdulhak bunun sahili olduğunu ifade etmiştir. İşte bu hadisteki ifadeler bir önceki hadisteki müşkilliği kaldırmakta ve her türlü ihtimali açıklamaktadır. Birinci hadisteki ifadeler muzafın hazfedilmesi ka-bilindendir. Yani Rabbimizin meleği iner ve der ki... anlamındadır. Yine buradaki "iner" kelimesi "indirilir" şeklinde de rivayet edilmiştir ki, bu da bizim sözünü ettiğimiz hususa açıklık getirmektedir. Başarımız Allah'tandır. Buna dair açıklamalarımızı da "el-Kitabu'l-Esnâ fi Şerhi Esmaillahi'l-Hüsnâ ve Sifatihî el-Ulâ" adlı eserimizde zikretmiş bulunuyoruz. [113]
Allah'tan Mağfiret Dilemenin Hükmü:
Allah'tan mağfiret dilemek mendubtur. Yüce Allah bu âyet-i kerimede olsun, başka âyetlerde olsun mağfiret dileyenlerden övgü ile söz etmiştir. Başka bir âyet-i kerimede: "Seherlerde de onlar mağfiret dilerler" (ez-Zâri-yât, 51/18.) diye buyurmaktadır. Enes b. Mâlik der ki: Biz seher vakti yetmiş defa istiğfar getirmekle emrolunduk. Süfyan es-Sevrî der ki: Bana ulaştığına göre gecenin ilk bölümü oldu mu bir münadî kânitûn (Allah'a dua edip de yalvaranlar)ın kalkması için seslenir. Onlar da bu şekilde kalkarlar ve seher vaktine kadar namaz kılarlar. Seher vakti oldu mu yine bir münadî: Nerde mağfiret isteyenler? diye seslenir. Bunun üzerine onlar da mağfiret isterler. Başkaları da kalkıp namaz kılar ve onlar da bunlara katılırlar. Tanyeri ağardı mı yine bir münadî şöyle seslenir: Haydi gafiller kalksın. Bunlar da kabirlerinden diriltilen ölüler gibi yataklarından kalkarlar.
Enes'ten rivayet edildiğine göre o şöyle demiş: Peygamber (sav)'ı şöyle buyururken dinledim: "Şüphesiz yüce Allah buyuruyor ki: Ben yeryüzü halkını azab etmek istiyorum da mescidlerimi imar edenlere, Benim rızam için birbirlerini sevenlere, teheccüd kılanlara, seher vaktinde mağfiret isteyenlere bakınca; onlar sebebiyle yeryüzü halkından azabı defederim." [114]
Mekhûl der ki: Bir ümmet arasında her gün yirmibeş defa Allah'tan mağfiret dileyen onbeş kişi varsa Allah herkesi azab etmek suretiyle o ümmeti helak etmez. Bunu Ebu Nuaym "el-Hilye" adlı eserinde zikretmektedir.
Nâfi' der ki: İbn Ömer bütün geceyi ihya eder sonra ey Nâfi' seher vakti geldi mi? diye sorardı. Ben de kendisine: Hayır derdim. Bu sefer yine namaz kılmaya devam eder sonra aynı soruyu sorardı. Ben kendisine: Evet de diğim vakit oturur, Allah'tan .mağfiret dilerdi.
İbrahim b. Hâtıb babasından şöyle dediğini rivayet etmektedir: Seher vakti mescidin bir kenarında bir adamın şöyle dediğini işitirdim: Ya Rabbi, Sen bana emrettin, ben de Sana itaat ediyorum. İşte bu bir seher vaktidir, bana mağfiret buyur. Kim olduğuna baktım, onun İbn Mes'ud olduğunu gördüm.
Derim ki: İşte bütün bunlar istiğfarın, kalbin huzuru ile birlikte dil ile mağfiret dilemek olduğunu göstermektedir. Yoksa İbn Zeyd'in dediği gibi, burada mağfiret isteyenlerden kasıt, sabah namazını cemaatle kılanlar değildir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
Lokman, oğluna şöyle demiş: "Oğulcuğum, horoz senden daha akıllı olmasın. Sen uykuda iken o seher vakitleri seslenmesin."
İstiğfarda söylenecek sözler arasından tercih edilenler Buhârî'nin Şeddâd b. Evs'ten yaptığı şu rivayette zikredilenlerdir. Buhârî'nin el-Cami' es-Sahih'in-de (Şeddâd'ın) bundan başka bir rivayeti de yoktur. [115] Buna göre Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: "İstiğfarın başı şöyle demendir:
"Allah'ım, Sen benim Rabbimsin, Senden başka ilâh yoktur. Beni Sen yarattın ve ben Senin kulunum. Gücüm yettiğince Sana olan ahdim Sana olan va'dim üzereyim. Yaptıklarım kötülüklerinden Sana sığınırım. Üzerimdeki nimetlerini itiraf ederim. Günahlarımı itiraf ederim. Bana mağfiret buyur. Şüphesiz günahları Senden başka mağfiret edecek yoktur." (Devamla) buyurdu ki: "Her kim gündüzün bunu inanarak söyler de o gün akşamı etmeden ölürse cennet ehlindendir. Her kim bunu geceleyin buna inanarak söyler de sabahı etmeden o gece ölürse cennet ehlindendir. " [116]
Ebû Muhammed Abdulgani b. Said, İbn Lehia'dan, o Ebu Sahr'dan o Ebu Muaviye'den, o Said b. Cübeyr'den o Ebu's-Sahbâ el-Bekrî'den o Ali b. Ebi Talib (ra)'dan rivayet ettiğine göre Rasulullah (sav) Ali b. Ebi Talib (ra)'ın elinden tuttuktan sonra şöyle buyurdu: "Sana günahların, karınca adımları sayısınca -veya ufak karıncaların adımlan sayısınca- olsa dahi, Allah'ın günahlarını -ki sana mağfiret olmuştur ya- mağfiret etmesini sağlayacak sözler öğreteyim mi?
Allah'ım, Senden başka hiçbir ilâh yoktur, Seni her türlü eksiklikten tenzih ederim, ben kötülük işledim, nefsime zulmettim, bana mağfiret buyur. Çünkü günahları Senden başka mağfiret edecek yoktur. "[117]
18. Allah -adaleti ayakta tutarak- şehadet etti ki, gerçekten O'ndan başka ilâh yoktur. Melekler ve ilim sahipleri de buna şehadet ettiler. O'ndan başka ilâh yoktur. O Azizdir, Hakimdir.
Bu buyruğa dair açıklamalarımızı dört başlık halinde sunacağız:
1- Bu Âyetin Önemi:
Said b. Cübeyr dedi ki: Kabe'nin etrafında 360 tane put vardı. Bu âyet-i kerime nazil olunca bu putlar yüzüstü secde eder gibi yıkıldılar.
el-Kelbî de der ki: Rasûlullah (sav)'ın Medine'de olduğu haberi yayılınca onun huzuruna Şam halkı yahudilerden iki alim geldi. Medine'yi görünce biri diğerine bu şehir ahir zamanda çıkacak peygamberin Medine'sinin niteliklerini ne kadar da andırıyor! Peygamber (sav)'ın huzuruna vardıklarında sıfat ve özellikleriyle onu tanıdılar. Ona: Sen Muhammed misin? dediler. O: Evet buyurdu. Yine aynı zamanda Alımed misin diye sordular. Yine evet buyurdu. Bu sefer şöyle sordular: Biz sana bir şehadete dair soru soracağız. Eğer sen bunu bize haber verirsen sana iman eder ve seni takdis ederiz. Rasûlullah (sav) onlara: "Sorunuz" deyince şöyle dediler: Bizlere Allah'ın Kitabında yer eden en büyük şahitlik hakkında haber ver. Bunun üzerine yüce Allah Peygamberine (sav) şu: "Allah, -adaleti ayakta tutarak- şehadet eder ki gerçekten O'ndan başka ilâh yoktur, melekler ve ilim sahipleri de buna şehadet ettiler" âyetini indirdi. Her iki ilim adamı da İslâm'a girdi ve Rasûlullah (sav)'ı tasdik etti. [118]
Burada sözü geçen "ilim sahipleri"yle meleklerin kastedildiği söylenmiştir. İbn Keysan da der ki: Burada "ilim sahiplerinden kasıt muhacirler ve ensardır. Mukatil de; Kitap ehlinin iman edenleridir, derken; es-Süddî ile el-Kelbî; bütün mü'minlerdir derler; ki daha kuvvetli olan görüş budur. Çünkü umumîdir. [119]
2- îlmin ve Alimlerin Fazileti:
Bu âyet-i kerimede ilmin faziletine, ilim adamlarının şeref ve üstünlüğüne delil vardır. Çünkü şayet ilim adamlarından daha şerefli bir kimse bulunsaydı yüce Allah ilim adamlarını birlikte sözkonusu ettiği gibi; onları da elbette kendi ismiyle, meleklerinin ismiyle birlikte burada zikrederdi. Yüce Allah ilmin şerefi ile ilgili olarak Peygamberine (sav) şunu buyurmuştur: "De ki.Rabbim, ilmimi artır." (Ta-Hâ, 20/114)
Eğer ilimden daha şerefli birşey olsaydı elbette ki yüce Allah peygamberine ilmini artırmasını istemesini emretmiş olduğu gibi; onun da artırılmasını istemesini emrederdi. Hz.Peygamber de: "Şüphesiz ilim adamları peygamberlerin mirasçılarıdır" [120] dediği gibi: "İlim adamları Allah'ın, yaratıkları üzerindeki eminleridir" [121] diye de buyurmuştur. Bu da ilim adamları için, büyük bir şereftir; dinde onların çok büyük bir yer işgal ettiklerini göstermektedir.
Hadis hafızı Ebu Muhammed Abdulgani yine hafız olan Bereka b. Naşit'dan -asıl adı Ankel b. Hakarik'dir. Bunun anlamı da Bereke b. Naşît'dir- rivayetle der ki: Bize Ömer b. el-Müemmil anlattı. Bize Muhammed b. Ebi'l-Hasîb anlattı. Bize Ankel anlattı. Bize Muhammed b. İshak anlattı, bize Şerîk, Ebû İshak'tan anlattı. O el-Berâ'dan şöyle dediğini nakletti: Rasûlullah (sav) buyurdu ki: "İlim adamları peygamberlerin mirasçılarıdır. Sema ehli onları sever ve öldükleri takdirde Kıyamet gününe kadar denizdeki balıklar dahi onlara mağfiret diler." [122] Bu konuda Ebû Dâvûd tarafından rivayet edilen Ebu'd-Derda yoluyla gelen bir hadis-i şerif de vardır. [123]
3- Bu Âyetin Fazileti:
Gâlib el-Kattân rivayetle der ki: Ben bir ticaret maksadıyla Kûfe'ye gittim. el-A'meş'e yakın bir yerde konakladım. Ona zaman zaman gidip gelirdim. Bir gece Basra'ya doğru gitmek isteyince geceleyin kalkıp teheccüd kıldığını gördüm. Şu: "Allah -adaleti ayakta tutarak- şehadet etti ki, gerçekten O'ndan başka ilâh yoktur, melekler ve ilim sahipleri de buna şehadet ettiler. O'ndan başka ilâh yoktur, o Azizdir, Hakimdir. Muhakkak Allah katında din İslâm'dır." (Âl-i İmrân, 3/18-19) âyetlerini okudu. el-A'meş dedi ki: Ben de Allah'ın şahitlik ettiği şeye şehadet ediyorum. Bu şehadetimi Allah'a emanet bı rakıyorum.
Ve bu benim Allah nezdindeki bir emanetimdir. Ve: "Şüphesiz Allah katında din İslâm'dır" -sözlerini defalarca tekrarladı-. Sabahleyin yanına gittim, onunla vedalaştıktan sonra şöyle dedim: Ben senin bu âyet-i kerimeyi okuduğunu işittim. Bu âyet hakkında sana ulaşan haber nedir? Ve bir seneden beri senin yanında olduğum halde bunu bana anlatmış değilsin. Bana: Allah'a yemin ederim, bir sene daha kalsan yine sana anlatacak değilim. (Gâlib devamla) dedi ki: Onun yanında ikamet ettim ve kapısına bana bu sözleri söylediği günün tarihini yazdım. Üzerinden bir sene geçince ona: Ey Mu-hammed'in babası işte sene geçmiş bulunuyor, dedim. Deki ki: Bana Ebu Va-il, Abdullah b. Mesud'dan şöyle dediğini nakletti: Rasûlullah (sav) buyurdu ki: "Kıyamet gününde bu emanetin sahibi getirilir. Yüce Allah şöyle buyurur: Kulum bana bir ahid vermişti. Verilen sözleri yerine getirmeye en layık olan Benim, haydi kulumu cennete koyunuz." [124]
Ebu'l-Ferec el-Cevzî der ki: Gâlib el-Kattan, Gâlib b. Hattâf el-Kattân'dır. el-A'meş'ten: "Allah adaleti ayakta tutarak şehadet etti ki" hadisini rivayet etmekte ise de bu, mu'dal bir hadistir. [125] İbn Adiy der ki: Onun rivayet ettiği hadislerin zayıf olduğu açıkça görülmektedir. Ahmed b. Hanbel de der ki: Ga-lib b. Hattâf el-Kattân sikadır. İbn Maîn de: Sikadır derken, Ebu Hatim de: Çok doğru sözlü salih bir kimsedir, demektedir. [126]
Derim ki: Galib'in adaletli ve sika bir ravi olduğunu anlamak için Buhâ-rî ve Müslim'in, Kitaplarında ondan rivayet kaydettiklerini bilmek bizim için fazlasıyla yeterlidir.
Yine Enes'ten Peygamber (sav)ın şöyle buyurduğu rivayet edilmektedir: "Her kim: "Allah -adaleti ayakta tutarak- şehadet etti ki, gerçekten O'ndan başka ilâh yoktur. Melekler ve ilim sahipleri de buna şehadet ettiler. O'ndan başka ilâh yoktur. O Azîzdir, Hakimdir" âyet-i kerimesini uyuyacağı vakit okuyacak olursa, Allah Teala ona Kıyamet gününe kadar kendisi için mağfiret dileyecek yetmişbin tane melek var eder." [127]
Şöyle de denilmektedir: Her kim bu şahitliği kalbinden inanarak ikrar ederse o, adaleti ayakta tutmuş olur. Said b. Cübeyr'den de şöyle dediği rivayet edilmiştir: Ka'be'nin etrafında üçyüzaltmış tane put vardı. Arap kabilelerinden her birisinin bir ya da iki putu vardı. Bu âyet-i kerime nazil olunca sabahleyin putların secde halinde yıkılmış oldukları görüldü. [128]
4- Âyet-i Kerime ile İlgili Açıklamalar:
"Allah... şehadet etti" açıkladı ve bildirdi, demektir. Nitekim filân kişi hakkın kimin lehine yahut kimin aleyhine olduğunu açıkladığı vakit, "hakimin yanında şahitlik etti" denilir. ez-Zeccâc dedi ki: Şahit birşeyi bilen ve açıklayan kimse demektir. Yüce Allah bize vahdaniyetini, yarattıkları ile delillen-dirdi ve açıkladı.
Ebû Ubeyde der ki: "Allah şehadet etti" buyruğu, Allah hükmetti, yani bildirdi, anlamındadır. İbn Atiyye ise der ki: Bu birkaç bakımdan reddedilir.
el-Kisaî buyruğunun ilk hemzesini üstün okuduğu gibi, "Muhakkak din..." buyruğundaki hemzeyi de bu şekilde okumuştur. el-Müberred der ki: Bu okuyuşa göre takdirî ifade şöyle olur: Allah kendisinden başka ilâh olmadığına şahitlik ederek, Allah katında dinin de İslâm olduğuna (şahitlik etti).
el-Kisaî der ki: İki hemzeyi de nasb ile oku. Bunun anlamı şöyle olur: Allah şuna şuna şehadet etti ve Allah katında dinin İslâm olduğuna da şehadet etti.
İbn Keysân der ki: İkinci olarak gelen: birincisinden bedeldir. Çünkü İslâm, tevhid demek olan bu âyetin muhtevasını açıklamaktadır.
el-Kisâî'nin naklettiğine göre İbn Abbâs da: buyruğunda: "Allah şahitlik etti ki muhakkak ki O" buyruğundaki hemzeyi esreli okurken; buyruğundaki hemzeyi üstün olarak okumuştur. Buna göre ifadenin takdiri şöyle olur: Allah, Allah katındaki dinin İslâm olduğuna şahitlik etmiştir. Daha sonra yine -sözün başına dönerek- şöyle buyurdu: Şüphesiz O'ndan başka ilâh yoktur.
Ebu'l-Muhelleb -ki kurra birisiydi- hal olmak üzere nasb ile: "Allah'ın şahitleri olarak... şahitlik ettiler" diye okumuştur.
Yine ondan: "Ki Allah'ın şahitleridirler" şeklinde okuduğu da rivayet edilmiştir.
Şu'be, Âsım'dan o Zir'den o Ubey'den o Peygamber (sav)'dan şöyle okuduğunu rivayet etmektedir: "Muhakkak Allah katında din, haniflik dinidir, ya-hudilik de değildir, hıristiyanlık da mecusilik de değildir.
Ebu Bekr el-Enbarî der ki: Ayırdetme gücüne sahip olan kimse açıkça şunu anlar: .Bu sözler Peygamber (sav) tarafından tefsir (açıklama) olmak üzere söylenmiştir. Hadisi nakleden bazı kimseler ise bunu Kur'ân'danmış gibi rivayet etmişlerdir.
"Ayakta tutarak" buyruğu yüce Allah'ın: "Allah şehadet etti" buyruğundaki ismini te'kid etmek üzere hal olarak ya da "O'ndan başka ilâh yoktur" daki zamirin hali olarak mansuptur.U) el-Ferrâ ise der ki: Bu kelime kat'
ti) ve)
Meal birinci şekle göre ynpılmıştır. İkinci şekle göre meal şöyle olabilir: "Allah şehadet etmiştir: -O gerçekten adaleti ayakta tutarak- kendisinden başka hiçbir ilâh yoktur (di-
dolayısıyla nasbedilmiştir. Çünkü bu kelimenin aslı şeklindedir. Ancak elif-lam kat' edilince (kaldırılınca) yüce Allah'ın şu buyruğunda olduğu gibi nasbolundu: "Din de daima O'nadır" (en-Nahl, 16/52).
Abdullah'ın kıraatinde ise sıfat olmak üzere: "Adaleti ayakta tutan Allah" diye okumuştur. Kist ise adalet demektir.
"Ondan başka ilâh yoktur, o Azizdir, Hakimdir" Bu buyruğun tekrarlanmasının sebebi birinci (O'ndan başka ilâh yoktur) buyruğun tez durumunda olması, ikinci şehadetin (O'ndan başka ilâh yoktur buyruğunun) ise hükmün yerini tutmasıdır.
Ca'fer es-Sadık der ki: Birinci cümle vasfetmek ve tevhid etmek, ikincisi ise resmetmek ve talim etmektedir. Yani "Siz Allah'tan başka ilâh yoktur, O Azîzdir, Hakîmdir deyiniz" demektir. [129]
19- Muhakkak Allah katında din İslâm'dır. Kitap verilenler ise ancak kendilerine ilim geldikten sonra aralarındaki ihtirastan dolayı ayrılığa düştüler. Kim Allah'ın âyetlerini inkâr ederse şüphesiz ki Allah hesabı çabuk görendir.
Yüce Allah'ın: "Muhakkak Allah katında din İslâm'dır" buyruğundaki "din" kelimesi itaat ve millet anlamındadır. İslâm ise iman ve itaatler anlamındadır. Bu açıklamayı Ebu'l-Aliye yapmıştır. Kelamcıların cumhuru da bu görüştedir.
Aslolan "iman" ve "İslâm"ın ad olduğu şeylerin birbirlerinden farklı olmasıdır. Çünkü Cibril Hadisi diye bilinen hadis bunu ifade etmektedir. [130]
Bazan bunlar eş anlamlı da olabilir; o takdirde her birine ötekinin adı verilebilir. Nitekim Abdulkays Heyetî ile ilgili hadiste bunu görüyoruz. Orada Hz. Peygamber, kendilerine yalnızca Allah'a iman etmelerini emretmiş ve şöyle demiştir: "İman nedir bilir misiniz? Onlar: Allah ve Rasûlü en iyi bilir, deyince Hz. Peygamber şöyle buyurdu: "Allah'tan başka hiçbir ilâh olmadığına, Muhammed'in Allah'ın Rasûlü olduğuna şahitlik etmek, namaz kılmak, zekât vermek, Ramazan orucunu tutmak ve aldığınız ganimetlerin beşte birini vermektir.. " [131]
Yine Hz. Peygamber'in: "İman yetmiş küsur bölümdür. Onun en alt seviyesi yolda eziyet veren şeyleri kaldırmak, en üst seviyesi ise Allah'tan başka ilâh yoktur (lâ ilahe illallah) demektir." Bu hadisi Tirmizî rivayet etmiştir. [132] Müslim de ayrıca: "Ve haya imandan bir şubedir" kısmını da eklemektedir. [133]
Kimi zaman bu kelimelerin her birisinde karşılıklı bir tedahül (örtüşme) de sözkonusu olabilir. Şöyle ki; kişi bunlardan birisini zikreder ve aslında onun ad olduğu şeyi kastetmekle birlikte; diğerinin de ad olduğu şeyi kastedebilir. Bu âyet-i kerimede olduğu gibi. Çünkü bunun kapsamına hem tasdik, hem de ameller girmektedir. Hz. Peygamber'in şu buyruğu bu kabildendir: "İman kalbin bilmesi, dil ile söylemek ve erkân ile amel etmektir" Bu hadisi İbn Mace rivayet etmiştir. [134] Önceden de geçmişti. Gerçek ise; birinci anlamın hem kelime anlamı itibariyle hem şer'î anlamı itibariyle kastedildiğidir. (Yani iman ile İslâm'ın ayrı şeyler olduğudur). Bunun dışındaki anlam ve yorumlar ise terimdeki kapsamın genişletilmesidir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
"Kitap verilenler ise ancak.... ayrılığa düştüler." Yüce Allah, kitap ehlinin gerçekleri bilmelerine rağmen görüş ayrılığına düştüklerini ve bunun aralarındaki çekememezlik ve dünyalık aramaktan kaynaklandığını haber veriyor. Bunu İbn Ömer ve başkaları söylemiştir.
Buyrukta bir takdim ve te'hir vardır. Manası şudur: Kendilerine kitap verilenlerin aralarındaki kıskançlıktan dolayı ayrılığa düşmeleri, ancak kendilerine ilim geldikten sonra olmuştur. Bu açıklamayı el-Ahfeş yapmıştır.
Muhammed b. Cafer b. ez-Zübeyr de der ki: Bu âyet-i kerime ile kastedilenler hıristiyanlardır ve bu, Necran hıristiyanlarına bir azardır.
er-Rabi' b. Enes ise, bununla kastedilenler Yahudilerdir demektedir. Bununla birlikte "Kitap verilenler" tabiri yahudileri de hıristiyanları da kapsamına alır.
Yani "kendilerine kitap verilenler" Muhammed (sav)'ın nübüvveti hususunda •"ancak kendilerine ilim" yani kitaplarında o peygamberin nitelikleri ve peygamberliğine dair açıklamalar "geldikten sonra aralarındaki ihtilaftan dolayı ayrılığa düştüler."
Şöyle de denilmiştir: Yani kendilerine İncil verilenler, İsa hususunda ancak yüce Allah'ın tek bir ilâh olduğuna, İsa'nın da Allah'ın kulu ve rasûlü olduğuna dair bilgi geldikten sonra ihtilâfa düştüler ve onun hakkında farklı görüşler, iddialar ortaya attılar.
" İhtiras" kelimesi mef ulun leh olmak üzere mansubtur.
Yahut da: " ...ler" den hal olmak üzere nasb edilmiştir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. [135]
20. Seninle tartışmaya girişirlerse "Ben bana uyanlarla birlikte yüzümü Allah'a teslim ettim" de. Kendilerine kitap verilenlere ve (kitapsız) ümmîlere: "Siz de İslâm oldunuz mu?" de. Eğer İslâm olurlarsa doğru yola girmişlerdir. Şayet yüzçevirirlerse sana yalnız tebliğ etmek düşer. Allah kulları görendir.
Yüce Allah'ın: "Seninle tartışmaya girişirlerse: «Ben bana uyanlarla birlikte kendimi Allah'a teslim ettim» de" buyruğu şu demektir: Şayet onlar seninle uydurma sözlerle ve kelime oyunlarıyla tartışacak olurlarsa, senin işin mükellef kılınmış olduğun imana sahip çıkmak ve onu tebliğ etmek olsun. Sana yardımcı olmak ise Allah'a aittir. Yüce Allah'ın: "Yüzünü" buyruğu kendini, zatını anlamındadır. Hz. Peygamber'in: "Yüzüm onu yaratana ve ona suret verene secde etmektedir" [136] hadisindeki "yüz" kelimesi de bu kabildendir.
Buradaki "yüz" kelimesinin, kasıt anlamına geldiği de söylenmiştir. Kişinin: Filan kişi şu yüze (yöne) doğru çıktı, demesi gibi. Buna dair bu anlamdaki açıklamalar daha önce Bakara Sûresi'nde (2/112. âyette) yeterince geçmiş bulunmaktadır. Ancak birinci açıklama daha uygundur. Kişinin kendisini ifade etmek üzere "yüz" tabirinin kullanılması, kişinin en şerefli organının ve en çok duyu organının toplandığı organ o olmasından dolayıdır. Şair der ki:
"Ben yüzümü teslim ettim, kendisine teslim olduğu Tatlı ve berrak suyu taşıyan bulutların."
Yüce Allah'ın: "Celâl ve ikram sahibi Rabbinin vechi (yüzü) ise baki kalır" (er-Rahmân, 55/27) buyruğu hakkında yetkin kelamcılar bunun "zatı" ifade eden bir ibare olduğunu söylemişlerdir. Kendisi ile vechi (rızası) kastedilen amel, diye de açıklanmıştır.
Allah'ın: "Bana uyanlarla" buyruğundaki "Ben" kelimesi "Teslim ettim" buyruğundaki "te" harfine atfedilmiş ve mahallen merfudur, yani bana uyanlar da teslim olmuşlardır, demektir. Bu şekilde arada te'kid olmaksızın merfu zamire atıf, aralarındaki fasıl (araya başka kelimelerin girmesi) dolayısıyla caizdir. Nâfi', Ebu Bekr ve Ya'kub: "Bana uyanlar" buyruğunun sonunda "ye" harfini, aslında olduğu şekilde tesbit etmişlerdir, diğerleri ise Mushafa tabi olarak; bunu hazfetmişlerdir. Çünkü (Hz. Osman) Mushafında bu kelime "yâ"sızdır.
Şair de şöyle demektedir:
"Bir gün dahi, bolluk içinde olduğumu gizlemiyor Fakat sıkıntımı ise, (devamlı) gizli tutar karakterim."
Yüce Allah'ın-. "Kendilerine kitap verilenlere ve ümmîlere: «Siz de İslâm oldunuz mu?» de. Eğer İslâm olurlarsa doğru yola girmişlerdir. Şayet yüz-çevirirlerse sana yalnız tebliğ etmek düşer. Allah kulları görendir" buyruğunda kasıt yahudiler ve hıristiyanlardır. "Ümmiler" ise kitabı olmayanlar demek olup kasıt Arap müşrikleridir. "Teslim oldunuz mu?" buyruğu hem takrir (durumu söyletmek) anlamında bir istifhamdır (soru) hem muhtevasında emir de vardır. İslâm'a giriniz, demektir. Taberî ve başkaları böyle demiştir.
ez-Zeccâc: "İslâm oldunuz mu?" buyruğu tehdid anlamındadır der. Bu da güzel bîr açıklamadır. Çünkü bu, İslâm oldunuz mu, olmadınız mı? anlamındadır.
Yüce Allah'ın: "Doğru yola girmişlerdir" ibaresinin dili geçmiş (mazi) si-gasıyla gelmesi, onlar için hidâyetin gerçekleşip elde edileceğinin mübalağa yoluyla haber verilmesi kastı iledir.
Tebliğ" ise fiil kökünün ikinci harfinin (aynu'l-fi'linin) hafif okunmasıyla nın mastarıdır. Sana tebliğ etmek düşer, demektir.
Bu buyruğun cihad ile neshedilen emirlerden olduğu da söylenmiştir. İbn Atiyye ise der ki: Ancak bu, buyruğun nüzul tarihini bilmeyi gerektirir. Bu âyet-i kerimelerin Necrân heyeti hakkında nazil olduğuna dair rivayetin zahirine bakılacak olursa, bunun anlamı şöyle olur: Sana düşen, sana indirilen buyrukları savaşmak ve benzeri diğer yollarla tebliğ etmekten ibarettir. [137]
21. Allah'ın âyetlerini inkâr edenlere, haksız yere peygamberleri öldürenlere ve insanlardan adaleti emredenleri öldürenlere; işte onlara elem verici bir azabı müjdele.
22. İşte onlar, dünya ve âhirette amelleri boşa çıkmış olanlardır. Ve onların hiç bir yardımcıları yoktur.
Bu buyruğa dair açıklamalarımızı da altı başlık halinde sunacağız:
1- Nüzul Sebebi:
Yüce Allah'ın: "Allah'ın âyetlerini inkâr edenlere, haksız yere peygamberleri öldürenlere...." buyruğu ile ilgili olarak Ebu'l-Abbâs el-Müber-red der ki: İsrailoğullarından birtakım kimselere kendilerini aziz ve celil olan Allah'a davet eden peygamberler geldi. Onlar da o peygamberleri öldürdüler. Daha sonra bazı mü'minler kalkıp onlara İslâm'a bağlanmalarını emrettiler. Onları da öldürdüler. İşte bu âyet-i kerime onlar hakkında nazil olmuştur.
Ma'kil b. Ebi Miskin de böyle demektedir: Peygamberler (Allah'ın salâtı selâmı üzerlerine olsun) İsrailoğullarına Allah'tan yeni bir kitap getirmeksizin- gelirlerdi. İsrailoğulları da o peygamberleri öldürürlerdi. O peygamberlere tabi olanlardan bir topluluk kalkar ve kendilerine adaleti emrederler, bunları da öldürürlerdi.
İbn Mesud'dan da şöyle dediği rivayet edilmektedir: Peygamber (sav) buyurdu ki: "İnsanlardan adeleti emredenleri öldüren topluluk ne kötü bir topluluktur! İyiliği emretmeyip kötülükten sakındırmayan bir topluluk ne kötü bir topluluktur! Mü'minin aralarından takiyye yaparak (kendisini gizleyerek) yürüdüğü topluluk, ne kötü bir topluluktur!" [138]
Ebu Ubeyde b. el-Cerrah'ın rivayetine göre de Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: "İsrailoğulları bir günün başının kısa bir bölümünde tam kırküç peygamber öldürdü. İsrailoğulları arasında âbid kimselerden on iki kişi kalkıp iyiliği emrettiler, kötülükten sakındırdılar. Aynı günün son demlerinde de işte bunların hepsi öldürüldü. Bu âyet-i kerimede yüce Allah'ın sözünü ettikleri de bunlardır." [139] Bunu da el-Mehdevî ve başkaları zikretmiştir.
Şube, Ebu İshak'tan o Ebu Ubeyde'den o Abdullah'tan şöyle dediğini rivayet etmektedir: İsrailoğullannın bir günde yetmiş peygamber öldürdüğü olurdu. Daha sonra da günün sonuna doğru onların sebze pazarları kurulurdu.
Birisi: Kendilerine bununla (bu âyet-i kerime ile) öğüt verilen kimseler, herhangi bir peygamber öldürmüş değillerdir; diyecek olursa, buna şu şekilde cevap verilir: Ancak buyruklara muhatap olanlar peygamberleri öldürenlerin yaptıklarına razı idiler. O bakımdan onların seviyesindedirler. Yine bu buyruklara muhatap olanlar da Peygamber (sav) ile ve onun ashabı ile savaştıkları gibi; onları öldürmeye de kalkıştılar. Yüce Allah da şöyle buyurmaktadır: "Hani bir zamanlar o kâfirler seni tutup bağlamak veya öldürmek ya da seni çıkarmak için tuzak kuruyorlardı..." (el-Enfal, 8/30) [140]
2- Geçmiş Ümmetlerde Ma'rufu Emretmek ve Münkerden Alıkoymak:
Bu âyet-i kerime, önceki ümmetlerde de ma'ruf emrinin, münkerden alıkoymanın vacip (farz) olduğunu göstermektedir. Risaletin ve nebevî hilafetin asıl faydası da budur. el-Hasen der ki: Peygamber (sav) şöyle buyurdu: "Her kim iyiliği emreder, kötülükten alıkoyarsa o Allah'ın yeryüzündeki ha-lifesidir. Rasûlünün halifesidir, kitabının lıalifesidir. " [141]
Ebu Leheb'in kızı Dürre'den ise şöyle dediği rivayet edilmektedir: Peygamber (sav) minber üzerinde (hutbe irad etmekte) iken adamın birisi gelip dedi ki: Ey Allah'ın Rasûlü, insanların en hayırlısı kimdir? Hz. Peygamber şöyle buyurdu: "Aralarında ma'rûfu en çok emreden, münkerden en çok alıkoyan, Allah'tan en çok korkan, akrabalık bağlarını en çok gözetendir. " [142]
Kur'ân-ı Kerîm'de de şöyle buyurulmaktadır: "Münafık erkeklerle münafık kadınlar birbirlerindendirler. Onlar münkeri emreder, mâruftan alıko-yarlar." (et-Tevbe, 9/67). Daha sonra şöyle buyurmaktadır: "Mü'min erkeklerle mü'min kadınlar da birbirlerinin velisidirler. Bunlar da iyiliği emreder, kötülükten vazgeçirmeye çalışırlar." (et-Tevbe, 9/71)
Böylelikle yüce Allah iyiliği (mârufu) emredip münkerden (kötülükten) alıkoymayı mü'minler ve münafıklar arasındaki fark olarak göstermektedir. İşte bu da mü'minin en belirgin özelliklerinden birisinin, iyiliği emretmek, münkerden de alıkoymak olduğunu göstermektedir. Bunun başı ise İslâm'a davet etmek ve bu uğurda savaşmaktır.
İyiliği emretmek, herkesin yapabileceği bir iş değildir. Öncelikle bunu sultan (devlet yetkilisi) yerine getirmelidir. Çünkü hadlerin uygulanma yetkisi ona aittir, tazir de onun görüşüne göre yapılır. Hapsetmek, serbest bırakmak, sürgün etmek, gurbete göndermek, onun yetkisi içerisindedir. O her bir şehirde, salih, güçlü, alim ve emin bir kimseyi tayin eder ve bunları yerine getirmesi için emir verir. Herhangi bir ziyade sözkonusu olmaksızın o da gereği gibi hadleri uygular. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "O mü'minlere ki eğer Biz yeryüzünde bir iktidar mevkii verirsek, onlar namazlarını dosdoğru kılarlar, zekâtı verirler, iyiliği emreder, münkerden alıko-yarlar." (el-Hacc, 22/41) [143]
3- Kötülükten Alıkoyanın Nitelikleri:
Kötülüğü yasaklayan kimsenin adaletli bir kimse olması, Ehl-i Sünnete göre şart değildir. Bu görüş bid'atçilerin konu ile ilgili kanaatlerine muhaliftir. Çünkü bid'atçiler: Münkeri ancak adil olan bir kimse değiştirmeye kalkışır, derler. Bu ise yersizdir. Çünkü adalet, insanlar arasında çok az kimsede bulunabilen bir özelliktir. Buna karşılık ma'rûfu emretmek, münkerden alıkoymak ise bütün insanlar hakkında geneldir. Eğer yüce Allah'ın: "Siz insanlara iyiliği emreder de kendinizi unutur musunuz?" (el-Bakara, 2/44) buyruğu ile: "Sizin yapmayacağınız şeyi söylemeniz Allah nezdinde büyük bir hışmı gerektirir" (es-Saf, 6l/3) buyruklarına ve benzerlerine delil diye sarılacak olurlarsa onlara şöyle denilir:
Burada yasaklanmış bir işin yapılmasından dolayı kınama sözkonusudur. Yoksa bir kimsenin münkerden alıkoyması dolayısıyla yergi sözkonusu değildir. Bir kötülüğü işleyip de onu yasaklamanın onu işlemeyeninkine göre daha, çirkin olduğunda şüphe yoktur. İşte bundan dolayıdır ki böyle yapanlar, cehennem ateşi içerisinde eşeğin değirmen etrafında döndüğü gibi döneceklerdir. [144] Nitekim biz bunu yüce Allah'ın: "Siz insanlara iyiliği emreder de..." (el-Bakara, 2/44) âyetini tefsir ederken açıklamış bulunuyoruz. [145]
4- Münkeri Değiştirme Görevi:
İbn Abdi'l-Berr'in naklettiğine göre; müslümanlar, gücü yeten her kişinin, eğer münkeri değiştirdiğinden dolayı kınamaktan başka bir şeyle karşılaşmayacak ve bu ona eziyet etmek noktasına varmayacak olursa, gücü yeten her kimsenin o münkeri değiştirmesinin vacip olduğu üzerinde icma etmişlerdir. Şayet kınamadan başka birşeyle karşılaşmayacak olursa, bu kınamanın onu münkeri değiştirmekten alıkoymaması gerekir. Eğer eliyle değiştirmeye güç yetiremiyorsa diliyle değiştirir. Buna da güç yetiremiyorsa kalbiyle değiştirir ve bundan fazlasını yapmakla mükellef değildir. Şayet kalbiyle değiştirerek red edecek olup başkasına gücü yetmiyor ise, üzerindeki sorumluluğu yerine getirmiş olur. (İbn Abdi'1-Berr) devamla der ki: Peygamber (savVden iyiliği emredip kötülükten alıkoymayı vurgulayan hadis-i şerifler oldukça çoktur. Fakat bu hadisler "güç yetirmek" kaydı ile mukayyeddir. el-Hasen der ki: Bu konuda kendisiyle konuşulacak kimse, ancak düzelmesi umulan bir mü'min yahut da kendisine birşey öğretilecek bir cahil olabilir. Kılıcını yahut kamçısını eline alıp da: Benden kork! Benden kork! diyene gelince; böy-lesiyle senin bir ilgin yoktur.
İbn Mes'ud der ki: Değiştirme gücü bulunmayan bir münkeri gören bir kimse için kalbinden o münkerden tiksinmesi ve Allah'ın da bunu bilmesi, onun için yeterlidir.
İbn Lehîa el-A'rec'den, o Ebu Hureyre'den şöyle dediğini rivayet etmektedir: Rasûlullah (sav) buyurdu ki: 'Mü'minin kendisini zelil kılması helâl değildir." Ey Allah'ın Rasûlü, kendisini zelil kılması ne demektir? diye sorulunca şöyle buyurdu: "Altından kalkamayacağı şekilde birtakım belâlara kendisini maruz bırakmasıdır. " [146]
Derim ki: Bu hadisi İbn Mace, Ali b. Zeyd b. Cüd'ân'dan o el-Hasen b. Cün-deb'den o Huzeyfe'den o da Peygamber (sav)'dan rivayet etmiştir.[147] Bununla birlikte her iki senet hakkında da tenkid edici sözler söylenmiştir.
Ashab-ı kiramdan kimisinin şöyle dediği rivayet edilmektedir: Şüphesiz bir kişi karşı çıkabilme gücü olmayan bir münkeri gördüğü takdirde üç defa-. "Allah'ım, şüphesiz bu bir münkerdir" demelidir. Bunu söylediği takdirde üzerine düşeni yapmış olur. İbnu'l-Arabî'nin iddia ettiğine göre; eğer bir kimse o münkeri izâle edeceğini umuyor, bununla birlikte onu değiştirmeye kalktığı takdirde dövüleceğinden yahut öldürüleceğinden korkuyor ise, ilim adamlarının çoğunluğuna göre, kendisini böyle bir tehlikeye atması caizdir. Şayet onun ortadan kalkmasını umut etmiyor ise, böyle bir işe kalkışmanın faydası yoktur. (İbnu'l-Arabi) der ki: Benim kabul ettiğim görüşe göre; niyeti halis ise; durum ne olursa olsun o kendisini böyle bir tehlikeye atsın ve hiçbir şeye aldırış etmesin.
Derim ki: Bu Ebu Ömer'in (İbn Abdi'l-Berr'in) sözünü ettiği icmaya muhaliftir. Bu âyet-i kerime ise, öldürme tehlikesi olmakla birlikte iyiliği emretmenin ve münkerden alıkoymanın caiz olduğunu göstermektedir. Nitekim yüce Allah: "Mâ'rûfu emret, münkerden alıkoy. Ve sana isabet edenlere da sabret..." (Lukman, 31/17) diye buyurmaktadır ki; bu da (bu uğurda) gelebilecek eziyetlere bir işarettir.[148]
5- Münkeri El, Dil, ve Kalp ile Değiştirmenin Mahiyeti ve Sorumluları:
Hadis imamları Ebû Said el-Hudrî'den şöyle dediğini rivayet etmektedirler: Rasûlullah (sav)'ı şöyle buyururken dinledim-. "Sizden bir münker gören onu eliyle değiştirsin, gücü yetmezse diliyle, gücü yetmezse kalbiyle (değiştirsin). Bu ise imanın en zayıf halidir. " [149]
İlim adamları der ki: El ile marufu emretmek, yöneticilere; dil ile ilim adamlarına; kalb ile değiştirmek ise zayıflara yani insanlar arasındaki avama ait bir görevdir. Şayet münkerin onu yasaklayan tarafından dil ile ortadan kaldırılması mümkün ise onu yapsın. Eğer ancak cezalandırmak yahut öldürmekle bu münkeri ortadan kaldırabilecekse onu da yapsın. Öldürmekten daha aşağısı ile münkeri izale etmek mümkünse öldürmek caiz değildir. Bu ise yüce Allah'ın şu buyruğundan çıkartılmaktadır: "O haddi aşan grupla Allah'ın emrine dönünceye kadar çarpışın." (el-Hucurât, 49/9)
İlim adamları da bunu esas alarak şunu söylemişlerdir: Cana yahut mala saldıran bir kimseyi, canına yahut malına veya başkasının canına zarar vermeye kalkışanı önleyebilir ve bundan dolayı onun için sorumluluk sözkonu-su değildir. Zeyd Amr'ı Bekr'in malını almak isterken görür ise, şayet mal sahibi Amr'a gücü yetmiyor ve malının alınmasına da razı değil ise Zeyd'in Amr'ı önlemesi ona engel olması gerekir. Hatta ilim adamları şöyle demiştir: İsterse bundan dolayı ona kısas uygulanacağını farzetsek dahi (Allah katında sorumlu tutulması sözkonusu değildir).
Şöyle de denilmiştir: Bir şehirde eğer dört türlü insan varsa ora halkı beladan korunmuş olurlar: Zulmetmeyen adil bir başkan, hidâyet yolu üzere âlim bir kimse, ma'rûfu emreden münkerden alıkoyan, ilmin ve Kur'ân'ın tahsiline teşvik eden hocalar ve hanımları, ilk cahiliye döneminde olduğu gibi açılıp saçılmayanlar. [150]
6- İyiliği Emredip Münkerden Alıkoymanın Terki:
Enes b. Malik'in şöyle dediği rivayet edilmektedir: Ey Allah'ın Rasûlü! Biz ne zaman iyiliği emretmeyi münkerden alıkoymayı terkedelim? diye soruldu. Şöyle buyurdu: "Sizden önceki ümmetlerde başgösteren şeyler aranızda başgösterdiği takdirde." Ey Allah'ın Rasûlü, bizden önceki ümmetlerde neler başgösterdi? Şöyle buyurdu: "Yöneticilik küçükleriniz arasında, ahlâksızlık büyükleriniz arasında, ilim de sizin ayak takımınız arasında (olursa)." Zeyd der ki: Peygamber efendimiz'in: "İlim de ayak takımınız arasında" buyruğu fasıklar arasında ilim yayılırsa demektir. Bu hadisi İbn Mâce rivayet etmiştir.[151] Bu hususa dair daha geniş açıklamalar Mâide Sûresi'nde (5/89. âyette) ve diğerlerinde yüce Allah'ın izniyle gelecektir.
Yüce Allah'ın: "Amelleri boşa gitmiş olanlardır" buyruğu ile; "Onlara.... müjdele" buyruğuna dair açıklamalar daha önceden el-Bakara Sûresi'nde [152] geçmiş bulunmaktadır. Tekrarının anlamı yoktur. [153]
23. Kendilerine kitaptan bir pay verilmiş olanları görmedin mi ki, aralarında hüküm vermek üzere Allah'ın Kitabına çağırdıyor-lar da sonra onlardan bir zümre arkasını çevirerek gidiyor?"
Bu buyruğa dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız:
1- Âyetin Nüzul Sebebi:
İbn Abbas der ki: Bu âyet-i kerime Rasûlullah (sav)'ın yahudilerden bir topluluğun yanına Beytu'l-Midras'a gelip de onları Allah'ın yoluna davet etmesi sebebiyle nazil olmuştur. Nuaym b. Amr ile el-Haris b. Zeyd ona: Ey Mu-hammed, sen hangi din üzeresin? diye sordu. Peygamber (sav): "Ben İbrahim'in dini üzereyim" diye cevap verince şöyle dediler: İbrahim yahudi idi. Peygamber (sav) da şöyle buyurdu: "Haydi Tevrat'ı getiriniz; o sizin ve bizim aramızda hakem olsun." Ancak Tevrat'ı getirmeyi kabul etmediler. İşte bu âyet bunun üzerine nazil oldu.[154]
en-Nekkâş'ın naklettiğine göre ise bu âyet-i kerimenin iniş sebebi şudur: Yahudilerden bir topluluk Muhammed (sav)'ın peygamberliğini inkâr ettiler. Peygamber (sav) onlara: "Haydi Tevrat'ı getiriniz orada benim sıfatlarım yazılıdır" dedi. Ancak onlar bunu kabul etmediler.
Cumhur: "Hüküm vermek üzere" diye okumuşlardır. Ebu Cafer Yezidb. el-Ka'ka' ise "ya" harfini ötreli olarak diye okumuştur. Ancak birinci kıraat daha uygundur. Çünkü yüce Allah şöyle buyurmuştur: "İşte bu, size karşı hakkı söyleyen Kitabımızdır."[155] (el-Câsiye, 45/29) [156]
2- Hakime Davet Edilenin Durumu:
Bu âyet-i kerimede hakime çağırılan kimsenin, hakimin huzuruna gitmesinin vacip olduğuna delil vardır. Çünkü o kimse, Allah'ın Kitabına davet edilmiştir. Şayet onu kabul etmeyecek olursa emre muhalif olur ve muhalefet e-den ile kendisine muhalefet edilenin durumuna göre, onun te'dib edilerek azarlanması gerekir. Bu bizde Endülüs'te ve Mağrib ülkelerinde uygulanan bir hükümdür. Fakat Mısır diyarında bu yoktur. Sözünü ettiğimiz bu hüküm ise Kitab-ı Kerimde Nûr Sûresi'nde yüce Allah'ın şu buyruğunda açıklanmış bulunmaktadır: "Aralarında hüküm vermek için Allah'a ve Rasûlüne davet olunduklarında onlardan bir grubun yüzçevirdiklerini görürsün... Hayır, onlar zalimlerin tâ kendileridir." (en-Nûr, 24/48-50)
ez-Zührî, el-Hasen'den senedini kaydederek, Rasûlullah (sav)'ın şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir: "Hasmı, müslüman âlimlerden birisine kendisini çağırdığı halde, bunu kabul etmeyen zalimdir, onun alacak bir hakkı yoktur. " [157]
İbnu'l-Arabi der ki: Bu, batıl bir hadistir. Ancak buradaki "o kişi zalimdir" sözü doğrudur. Onun "alacak bir hakkı yoktur" sözü ise doğru olamaz. Bununla birlikte hak üzere değildir, demek istemiş olması da muhtemeldir.
Malikî mezhebine mensup İbn Huveyzimendâd der ki: Hakimin meclisine çağrılan herkesin, hakimin fasık olduğunu bilmediği yahut da davacıya ya da davalıya düşmanlığı bilinmediği sürece bu çağrıyı kabul etmesi gerekir. [158]
3- Bizden Öncekilerin Şeriati Bize Delil Olur mu?
Bu âyet-i kerimede bizden öncekilerin şeriatinin, nesholunduğunu bildiklerimiz dışında, bizim için de şeriat olduğuna dair delil vardır. Ayrıca -ileride açıklanacağı üzere- bizden önceki peygamberlerin şeriatiyle hükmetmekle görevli olduğumuza dair de delil bulunmaktadır. Şu kadar var ki; bu, biz Tevrat okuyup ordaki hükümlerle amel ederiz, demek değildir. Çünkü elinde Tevrat'ın bulunduğu kimseler, bu konuda güvenilir kimseler değildir ve onu değiştirmişlerdir tağyir etmişlerdir. Şayet onda değişikliğe, uğramamış ve değiştirilmemiş olduğunu bildiğimiz birşey bulursak, onu okumanız caiz olur.
Buna yakın bir görüş Hz. Ömer'den de nakledilmiştir. O Ka'b'a şöyle demişti: Eğer sen onun yüce Allah'ın İmran oğlu Musa'ya indirdiği Tevrat olduğunu biliyor isen onu oku. Hz. Peygamber de Tevrat'ın değişikliğe uğratılmamış olan bölümlerini biliyordu. İşte bundan dolayı onları Tevrat'a davet etti ve Tevrat gereğince hüküm vermelerini istedi. Buna dair açıklamalar Maide Sûresi'nde (5/49. âyette) gelecektir. Ayrıca bu konuda varid olmuş haberler de yüce Allah'ın izniyle orada gelecektir. Bu âyet-i kerimenin bu hususta nazil olduğu da söylenmiştir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. [159]
24. Bu, onların: "Sayılı günlerden başka bize asla ateş dokunmayacak" demeleri yüzündendir ve uydurageldikleri yalanlar dinleri hususunda kendilerini aldatmıştır."
Burada onların yüzçevirip dönüp gitmelerine ve: "Biz Allah'ın oğulları ve sevgilileriyiz" (el-Mâide, 5/18) şeklindeki sözlerine ve buna benzer diğer sözlerine aldandıklarına işaret etmektedir. Yüce Allah'ın: "Bize asla ateş dokunmayacak" buyruğuna dair açıklamalar daha önceden el-Bakara Sûresi'nde (2/80. âyette) geçmiş bulunmaktadır. [160]
25. Ya geleceğinde şüphe olmayan bir günde onları topladığımız ve kendilerine zulmedilmeden herkese kazandığı tastamam ödendiği zaman halleri ne olacak?
Burada Peygamber (sav) ve onun ümmetine konu üzerinde durup düşünmeleri ve hayret edilecek bir halde olduklarının anlaşılması için bir hitaptır. Yani Kıyamet gününde hasredilip artık dünyada iken ileri sürdükleri o aldatıcı sözlerin tutarsızlığı, çürüklüğü ortaya çıkıp da küfür ve inkârları cüretkârlıkları ve çirkin amellerinden kazandıkları şeylere karşılık cezalandırılacakları vakit durumları ne olacaktır? Yahut ne yapacaklardır. Yüce Allah'ın: Bir günde" buyruğundaki "lâm"; " ...de" anlamındadır. Bu açıklamayı el-Kisaî yapmıştır. Basralılar ise şöyle demektedir: Bunun anlamı Hesap günü için onları topladığımız... şeklindedir. et-Taberî ise; o günde meydana geleceklerden dolayı... diye açıklamıştır. [161]
26. De ki: "Ey mülkün sahibi olan Allah'ım! Sen mülkü dilediğine verirsin, mülkü dilediğinden de alırsın. Dilediğini aziz edersin, dilediğini zelil edersin. Hayr yalnız Senin elindedir. Sen şüphe-' siz herşeye kadirsin."
Ali (ra) dedi ki: Peygamber (sav) şöyle buyurdu: "Yüce Allah Fatiha'yı, Âye-tu'1-Kürsî'yi, "Allah -adaleti ayakta tutarak- şehadet etti ki..." (Âl-i İmrân, 18) âyetini "De ki: Ey mülkün sahibi olan Allah., dilediğin kimseye de hesapsız rıztk verirsin" âyetlerini indirmeyi murad edince, kendileriyle Allah arasında herhangi bir perde olmaksızın Arş'a futundular ve şöyle dediler: Rab-bim, Sen bizleri günahlar diyarına ve Sana isyan edenlere mi indiriyorsun?
Yüce Allah şöyle buyurdu-. İzzet ve celalim hakkı için her farz namazın akabinde sizleri okuyan bir kimseyi mutlaka -yaptıkları ne olursa olsun- Hazi-ratu'l-kuds'a yerleştireceğim ve mutlaka her gün gizli olan gözümle ona yetmiş defa nazar edeceğim. Her gün asgarileri mağfiret olan yetmiş ihtiyacını göreceğim, bütün düşmanlarından onu koruyacağım, düşmanlarına karşı ona yardım edeceğim ve onu cennete girmekten ölümden başka hiçbir şey alıkoymayacak." [162]
Muaz b. Cebel der ki: Bir gün Peygamber (sav)'ın yanına gidemedim. Onunla birlikte cuma namazını kılamadım. Şöyle buyurdu: "Ey Muaz, seni cuma namazına gelmekten alıkoyan nedir? Ey Allah'ın Rasûlü, dedim. Yahudi olan Bariyaoğlu Yuhanna'nın bende bir ukıyye külçe altın alacağı vardı. Kapıma gelmiş benim dışarı çıkmamı gözetleyip duruyordu. Onun beni yanına gelmekten alıkoymasından korktum. Hz. Peygamber şöyle buyurdu: "Ey Muaz, Allah'ın, borcunu ödemeni (sağlamasını) arzu eder misin?" diye sorunca ben: Evet, dedim. Şöyle buyurdu: "Her gün: "De ki: Ey mülkün sahibi olan Allah'ım..." dilediğin kimseye de hesapsız rızık verirsin. Dünya ve âhiretin Rahmanı her ikisinin Rahimisin. Sen bu ikisinden dilediğini verirsin ve dilediğinden de alıkoyarsın. Bana borcumu ödemeyi kolaylaştır. Şayet yer dolusu altın borcun olsa Allah o borcunu sana ödetir." Bu hadisi hafız Ebû Nu-aym de Ata el-Horasanî'den rivayet etmiştir. Buna göre Muaz b. Cebel (ra) şöyle demiş: Rasûlullah (sav) Kur'ân-ı Kerîm'den bazı âyetler -yahut kelimeler- öğretti ki yeryüzünde bulunan her bir müslüman şayet kederli yahut borçlu veya üzerinde bir alacak varsa mutlaka Allah onun borcunu ödetir ve kederini giderir. Bir gün Peygamber (sav)'ın yanına gidemedim... deyip hadisin geri kalan kısımlarını zikreder. Bu hadisin Ata yoluyla gelen rivayeti gariptir. Ata bunu Muaz'dan mürsel olarak rivayet etmiştir. [163]
Âyetin Nüzul Sebebi:
İbn Abbas ve Enes b. Mâlik der ki: Rasûlullah (sav) Mekke'yi fethedince ümmetine İran ve Bizans mülkünü vadetti. Münafıklarla yahudiler: Heyhat, heyhat, dediler. Muhammed nerde, İranlılarla Bizanslıların mülkünü ele geçirmek nerde? Onlar bunu kaptırmayacak kadar güçlü ve kuvvetlidirler. Muhammed'e Mekke ile Medine yetmiyor mu ki İran ve Bizanslıların mülküne göz dikiyor? Bunun üzerine yüce Allah, bu âyet-i kerimeyi indirdi.[164]
Şöyle de denilmiştir: Bu âyet-i kerime Necranh hıristiyanlann: "İsa, Allah'ın kendisidir" şeklindeki batıl iddialarını çürütmek üzere nazil olmuştur. Çünkü İsa'nın sahip olduğu nitelikler, fıtratı sağlıklı olan herkese İsa'nın ulûhi-yete ait niteliklerin hiçbirisine sahip olmadığını açıkça ortaya koymaktadır. İbn İshak der ki: Aziz ve celil olan Allah bu âyet-i kerime ile onların inat ve küfürlerini bildirdiği gibi; Hz. İsa'nın da her ne kadar yüce Allah tarafından kendisine peygamberliğine delil olacak şekilde ölüleri diriltmek ve buna benzer mucizeler verilmiş olsa dahi, bu niteliklere tek başına yüce Allah'ın sahip olduğunu bildirmektedir. Bu nitelikleri ifade eden buyruklar ise yüce Allah'ın: "Mülkü dilediğine verirsin, mülkü dilediğinden de alırsın dilediğini aziz edersin dilediğini zelil edersin" buyruğu ile: "Geceyi gündüze geçirir, gündüzü geceye geçirirsin, ölüden diriyi çıkarırsın, diriden ölüyü çıkarırsın dilediğin kimseye de hesapsız rızık verirsin" (Âlî-İmrân, 3/27) buyruklarıdır. Şayet İsa bir ilâh olsaydı bu özelliklerin onda bulunması gerekirdi. İşte bu buyrukta hem ibret alınacak taraf ve hem de (Hz. İsa'nın ilâh olmadığına) apaçık bir belge vardır. [165]
Âyetin Açıklaması:
Yüce Allah'ın: "De ki: Ey... Allah'ım" buyruğunda yer alan "Allahumme" kelimesinin terkibi hususunda nahiv bilginlerinin farklı görüşleri vardır. Bununla birlikte bu kelimenin "he" harfinin ötreli, "mim" harfinin de şeddeli ve üstün ve münâda olduğu üzerinde ittifak etmişlerdir. el-A'şâ'nın şu sözlerinde ise "mîm" harfi şeddesiz olarak gelmiştir:
"Ebû Rebâh'ın yaptığı bir dua gibi ki Onu o büyük Allah'ım işitir."
Halil, Sibeveyh ve bütün Basralı nahivciler der ki: "Allahumme" kelimesinin asli; "ya Allah"tır. Bu kelime "yâ" nida harfi olmaksızın kullanılmaya başlayınca, onun yerine sonundaki şeddeli "mîm"i koydular. Böylelikle iki harf olan şeddeli "mîm"i "yâ" ile "eliften ibaret olan iki harfin yerine kullandılar. "He" harfindeki ötre ise, müfred münada olan ismin ötresidir.
el-Ferrâ ve Kûfeliler ise "Allahumme" kelimesinin aslının: "Ey Allah! Karşımıza hayır çıkar" şeklindedir. Bu diğer kelimeler hazfedilerek, her iki kelime birbirine karıştırılarak "Allahumme" lafzı ortaya çıktı. "He"nin üzerindeki ötre ise deki ötredir. Hemze hazfedilince hareke oraya intikal etti.
en-Nehhas ise der ki: Bu, Basrahların büyük bir yanlışlığıdır. Bu konuda doğru açıklama Halil ve Sibeveyh'in söyledikleridir. ez-Zeccâc ise der ki: Müf-red olan nidaya delil teşkil eden ötrenin terkedilerek “” kelimesindeki öt-renin "Allah" lafzına konulması imkânsız bir olaydır ve bu, yüce Allah'ın ismine karşı büyük bir saygısızlıktır.
İbn Atiyye der ki: Bu da ez-Zeccâc'ın bir aşırılığıdır. Ayrıca o hiçbir şekilde: "Allah'ım karşımıza hayır çıkar" sözünü işitmediğini ileri sürer. Arapların "ya Allahumme" demediğini söyler.
Kûfeliler ise der ki: Bazen nida harfi (yani yâ ve benzerleri) "Allahumme" lafzının başına gelebilir. Buna örnek olmak üzere de recez veznindeki şairin şu mısraını delil gösterirler:
"Ey Allah'ım, mağfiret buyursan yahut azab etsen bile..." Bir diğer şairin de şu beyitlerini buna örnek gösterirler:
"Teşbih yahut tehlil getirdiğin her seferinde
"Ey Allah'ım!" demenin senin için sakıncası ne ki (veya: sakıncası yoktur);
Bizim ihtiyarımızı bize salimen geri çevir
Çünkü biz onun hayrından asla mahrum kalmayız!"
Bir başka şair de şöyle demektedir:
"Şüphesiz, ben, bir musibet gelip çattığı zaman Ey Allah'ım, ey Allah'ım! derim."
Bu kanaatte olanlar derler ki: Şayet "mim" harfi "yâ" harfinin yerine gelmiş olsaydı, her ikisi birlikte (bu beyitlerde olduğu gibi) kullanılmazdı.
ez-Zeccâc ise der ki: Böyle bir söyleyiş şaz (kuraldışı) ve istisnadır. Bunu kimin söylediği de bilinmemektedir. Bundan dolayı Allah'ın Kitabında ve bütün Arapların divanında (şiirlerinde) bulunan söyleyişler bir kenara bırakılamaz. Bununla birlikte bunun bir benzeri de şairin şu beyitinde zikredilmiştir:
"Her ikisi benim ağzıma kendi ağızlarından liflediler (ilham verdiler) Uluyan, havlayana karşı en etkin üfürükleri."
Kûfelilerden biri kelimelerinde şeddesiz olarak "mîm" ilave edilebilirse de şeddeli olarak ilave edilemez, der.
Bazı nahivciler de şöyle demektedir: Kûfelilerin söyledikleri bir hatadır. Çünkü şayet durum dedikleri gibi olsaydı: "Allahumme" denilmesi ve sadece bununla yetinilmesi gerekirdi. Çünkü bu sözle birlikte dua da vardır. Yine kişi: Allah'ım, Rezzâk olansın Sen, der. Şayet durum iddia ettikleri gibi olsaydı, mübteda ile haber arasına iki cümle daha koymak gerekirdi. en-Nadr b. Şumeyl der ki: Her kim "Allahumme" diyecek olursa, yüce Allah'a bütün isimleriyle dua etmiş olur. el-Hasen de der ki: Allahumme lafzı dua (sırasında çağrılacak bütün isimleri) ifade eder.
"Mülkün sahibi olan" buyruğu hakkında Katâde der ki: Bana ulaştığına göre Peygamber (sav), aziz ve celil olan Allah'tan ümmetine İranlıların mülkünü vermesini diledi. Bunun üzerine yüce Allah bu âyet-i kerimeyi indirdi. [166]
Mukatil de der ki: Peygamber (sav) yüce Allah'tan İran ve Bizans mülkünü ümmetine vermesini diledi yüce Allah da ona bu duayı yapmasını emretti. Bu anlamdaki rivayetler az önce geçmiş bulunmaktadır.
"Mâlik: Sahip" kelimesi Sibeveyh'e göre ikinci bir nida olduğu için nas-bedilmiştir. Yüce Allah'ın: "De ki: Ey göklerin ve yeri yaratan... Allah'ım!" (ez-Zumer, 39/46) buyruğu da bu kabildendir.
Sibeveyh'e göre "Allahumme" kelimesinin bir sıfat ile nitelenmesi caiz değildir. Çünkü buna ayrıca "mim" harfi ilave edilmiştir. Bununla birlikte Mu-hammed b. Yezid ile İbrahim b. es-Serrî ez-Zeccâc ona muhalefet ederek şöyle derler: "Mâlik: Sahip" kelimesi i'rab bakımından yüce Allah'ın isminin sıfatıdır. Yine "gökleri ve yeri yaratan" buyruğu da bu şekildedir.
Ebu Ali der ki: Ebu Abbas el-Muberred'in görüşü bu olmakla birlikte, Si-beveyh'in söylediği daha doğru ve daha açıktır. Çünkü vasf edilen isimler arasında "Allahumme"ye benzeyen bir başka isim yoktur. Çünkü bu, kendisine ek bir ses ilave edilmiş müfred bir isimdir. Sesler ise sıfat ile nitelendirilmez. "Gâk" ve benzeri sesler gibi. Bu şekildeki tekil ismin hükmü ise, sıfat ile ni-telendirilmemektir. Bazı yerlerde böyle bir ismi sıfat ile nitelendirmiş olsalar dahi, durum böyledir. Burada kıyasa göre sıfat ile nitelendirilmemesi gereken birşey, bu isme ilave edildiğine göre bu kelime (Allahumme kelimesi) bir sese eklenmiş diğer bir ses durumunda olur. (Hayyaalelfelah'ı anlatmak üzere): "Hayye hele" sözü gibidir. Bu da sıfat ile nitelendirilmez.
Burdaki "Mülk" Mücahid'den nakledildiğine göre, peygamberlik demektir. Galip olmak yahut mal ve köleler anlamına geldiği de söylenmiştir, ez-Zeccâc der ki: Anlamı, ey kullara ve kulların malik olduklarına malik olan zat! demektir. Dünya ve âhiretin mâliki, anlamına olduğu da söylenmiştir.
"Mülkü" yani imanı ve İslâm'ı "dilediğine verirsin." Bunları vermeyi istediğin kimseye verirsin. Bundan sonraki buyruklardaki aynı kelimeler de bu anlamdadır. Bununla birlikte hazfedilmiş birtakım kelimelerin takdiri de kaçınılmazdır. Yani sen o mülkü kimden çekip almak istersen, ondan çekip alırsın, demektir. Daha sonra bu kelimeler hazfedilmiştir. Sibeveyh şu beyiti zikreder:
"Acaba bu zamanın (yaptıkları dolayısıyla) ileri süreceği bir mazereti var mıdır? İnsanlara (yaptıkları dolayısıyla) O insanlara neyi yapmak itiyorsa yapıveriyor."
ez-Zeccâc der ki: Yani insanlara neyi yapmak isterse onu yapar, demektir.
Yüce Allah'ın: "Dilediğini aziz edersin" buyruğundaki izzet yükselmek, kahretmek ve galip gelmek anlamındadır. Yine Allah'ın: "Ve o söz söylemede beni mağlub etti" (Sâd, 38/23) buyruğu da bu kabildendir.
"Dilediğini zelil edersin." Yenik düşürüp başkası ona üstünlük sağlayarak kahredilen kimse hakkında kullanılır. Şair Tarafe der ki:
"Önemli ve görüş belirtilmesi gereken işlerde ağır hareket eder; fakat eli çabuktur hayasızca konuşmalarda; Yiğitlerin yumruklarıyla zelil düşendir, vurularak itilendir."
"Hayr yalnız Senin elindedir" yani hayır da şer de senin elindedir; anlamında olup "şer" kelimesi hazfedilmiştir. Nitekim yüce Allah'ın: "Sizi sıcaktan koruyacak elbiseler" (en-Nahl, 16/81) buyruğu da böyledir.
Özellikle hayrın zikredilişinin sebebinin, ifadelerin dua olması ve O'nun hazinesine rağbetin artırılması dolayısıyla olduğu da söylenmiştir. en-Nekkâş der ki: tîayr, yani zafer ve ganimet Senin elindedir.
İşarî metodla yorumlayanlar da derler ki: Ebu Cehil, çok miktarda mala sahipti. Bedir günü kuyuya atıldı. Fakirler ise Suayb, Bilal ve Ammâr gibileri olup bunların da mal diye birşeyleri yoktu. Onların bütün varlıkları imandı.
"De ki: Ey mülkün sahibi olan Allah'ım, Sen mülkü dilediğine verirsin." Ebu Talib'in yetimi olan Rasûlullah'ı, kuyunun başında durdurur ve kuyuya atılmış birtakım bedenlere. Ey Utbe, ey Şeybe, diye seslenmesini sağladı: İşte "sen dilediğini aziz edersin, dilediğini zelil edersin." Ey Suhayb, ey Bilal, sizin buğzedilmeniz suretiyle sizden dünyayı alıkoyduğumuz kanaatinde olmayınız. "Hayır senin elindedir" yani sizin dünyalığa sahip olmayışınız acizlikten kaynaklanmamaktadır.
"Sen hiç şüphesiz herşeye kadirsin." Hakkın nimet olarak bağışlanması umumidir ve Allah dilediğini veli (kendisine dost) edinir. [167]
27. Geceyi gündüze geçirir, gündüzü geceye geçirirsin. Ölüden diriyi çıkarır, diriden ölüyü çıkarırsın. Dilediğin kimseye de hesapsız rızık verirsin."
îbn Abbas, Mücahid, el-Hasen, Katade ve es-Süddî, yüce Allah'ın: "Geceyi gündüze geçirir, gündüzü geceye geçirirsin...." âyetinin anlamı hakkında şunu söylemişlerdir: Yani Sen, birisinden eksileni ötekine geçirirsin ve nihayet gündüz onbeş saat olur ki bu da gündüzün en uzun olduğu süredir. Gece ise dokuz saat olur, bu da gecenin en kısa olduğu süredir.
Aynı şekilde: "Gündüzü geceye geçirirsin" buyruğu da böyledir. Bu el-Kelbî'nin de görüşüdür. İbn Mesud'dan da bu açıklama rivayet edilmiştir.
Âyet-i kerimenin lafızlarının kapsamına gece ile gündüzün ardarda gelmesinin girme ihtimali de vardır. Adeta birinin gitmesi, ötekine girmesi gibidir.
Müfessirler yüce Allah'ın: "Ölüden diriyi çıkarırsın" buyruğunun anlamı hakkında farklı görüşlere sahiptirler. el-Hasen der ki: Bunun anlamı kâfirden mü'mini, mü'minden de kâfir çıkartırsın, şeklindedir. Buna yakın bir açıklama Selman-ı Farisî'den de rivayet edilmiştir.
Ma'mer'in ez-Zührî'den rivayetine göre Peygamber (sav), hanımlarının yanına girdiğinde görünüşü güzel bir kadın ile karşılaşır ve: "Bu kadın kimdir?" diye sorar. Hanımları: Senin teyzelerinden birisidir, diye cevap verirler. "Hangisi?" diye sorunca hanımları: Bu el-Esved b. Abd Yeğûs'un kızı Halide'dir, derler. Bunun üzerine Peygamber (sav) şöyle buyurur: "Ölüden diriyi çıkartan Allah'ın şanı ne yücedir!" Halide, saliha bir kadın idi, babası ise kâfir idi.
Bu açıklamaya göre maksat kâfirin kalbinin ölü olduğu, mü'minin kalbinin ise diri olduğudur. Buna göre ölüm ve hayat tabirleri istiare yoluyla kullanılmış olmaktadır.
İlim adamlarının birçoğunun kanaatine göre ise âyet-i kerimede geçen "dirilik ve ölüm" gerçek anlamlarıyla kullanılmıştır. İkrime der ki: Bu, canlı olan tavuktan cansız olan yumurtanın çıkartılması, cansız olan yumurtadan canlı olan tavuğun çıkartılması gibidir.
İbn Mes'ud ise şöyle demektedir: Bundan kasıt, cansız olan nutfenin canlı olan erkekten çıkması, canlı olan erkeğin cansız olan nutfeden çıkmasıdır.
İkrime ve es-Süddî de der ki: Maksat başaktan çıkan dane ve daneden çıkan başak, hurma ağacından çıkan çekirdek ile çekirdekten çıkan hurma ağacıdır. Buna göre hurma ağacındaki ve başaktaki hayat, bir benzetmedir.
Daha sonra yüce Allah: "Dilediğin kimseye de hesapsız rızık verirsin" yani rızkı darlık ve azlık sözkonusu olmaksızın, pek çok verirsin. Nitekim: Filan kişi hesapsız olarak verir, demek de bu kabildendir. Adeta o verdiği şeyleri hesap etmiyor gibidir, anlamındadır. [168]
28. Mü'minler, mü'minleri bırakıp da kâfirleri veli edinmesinler. Kim böyle yaparsa Allah ile dostluğu kalmaz. Ancak onlardan (takiyye yaparak) sakınmanız müstesnadır. Allah size kendisinden korkmanızı emrediyor ve dönüş Allah'adır.
Bu buyruğa dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:
1- Mü'minlerin Kâfirlere Karşı Tutumu:
İbn'Abbas der ki: Yüce Allah mü'minlere, kâfirlere karşı yumuşak davranarak onları veli (dost ve sırdaş) edinmelerini yasaklamaktadır. Yüce Allah'ın: "Kendinizden başkasını sırdaş edinmeyin" (Âl-i İmrân, 3/118) buyruğu da buna benzemektedir. Orada bu hususa dair açıklamalar gelecektir.
Yüce Allah'ın: "Kim böyle yaparsa Allah ile dostluğu kalmaz" buyruğu; o kimse ne Allah'ın hizbindendir, ne de Allah'ın dostları arasındadır, demektir. Bu yüce Allah'ın: "Bu kasabaya sor" (Yusuf, 12/82) buyruğuna benzemektedir. Sibeveyh ise; O benden iki fersah uzaktadır" ifadesi benim arkadaşlarımdandır, benimle birliktedir anlamında olduğunu kaydetmektedir.
Daha sonra yüce Allah veli edinme yasağından istisnada bulunmaktadır ki; bu da bir sonraki başlığın konusudur.[169]
2- Takiyyenin Mahiyeti:
Yüce Allah'ın: "Ancak onlardan (takiyye yaparak) sakınmanız müstesna" buyruğu hakkında Muâz b. Cebel ile Mücâhid şöyle derler: Müslümanların güçlenmesinden önce, İslâm'ın yeni olduğu dönemlerde takiyye sözko-nusuydu. Bugün ise Allah İslâm'ı mü'minlerin düşmanlanna karşı takiyye yapmalarına gerek bırakmayacak şekilde güçlendirmiş bulunmaktadır.
İbn Abbas der ki: Takiyye kalbi iman ile mutmain olduğu halde dili ile (imana aykırı) sözler söyleyip öldürülmemesi ve bir günah da işlememesi demektir. el-Hasen der ki: Takiyye, kişi için Kıyamet gününe kadar caizdir. Fakat öldürmede takiyye sözkonusu değildir.
Cabir b. Zeyd, Mücahid ve ed-Dahhâk ise bunu: "Ancak onlardan takiyye yaparak sakınmanız müstesnadır" diye okumuşlardır.
Şöyle de denilmiştir: Mü'min, kâfirler arasında ikamet ediyor ise, eğer canına bir zarar geleceğinden korkuyorsa, kalbi iman ile mutmain olduğu halde diliyle onları idare etme yoluna gidebilir. Bununla birlikte takiyye ancak öldürülme yahut bir azanın kesilmesi veya büyük bir eziyet ve işkenceden korkulması halinde helâl olabilir. Kâfir olmak üzere zorlanan bir kimsenin, -doğru görünen görüşe göre- direnmesi ve küfür sözünü söyleme teklifini kabul etmemesi hakkı vardır. Hatta bu onun için ileride yüce Allah'ın izniyle Nahl Sûresi'nde (16/106. âyet 40. başlıkta) geleceği üzere, caizdir.
Hamza ve el-Kisaî kelimesini imâle ile okurken, diğerleri teflıîm ile okumuşlardır. kelimesinin aslı "fuale" vezninde şeklindedir. "Tuhm ve Tu'ne kelimeleri gibi. Burada "vav" "te" harfine "ya" da "elif harfine kalbedilmiştir.
ed-Dahhâk'ın İbn Abbas'tan rivayet ettiğine göre; bu âyet-i kerime Ensar-dan olan Ubâde b. es-Sâmit hakkında nazil olmuştur. Ubâde, Bedir gazasına katılmış takva sahibi bir kişi idi. Bazı yahudilerle antlaşması vardı. Peygamber (sav) Ahzab (Hendek) günü savaşa çıkınca Ubade şöyle dedi: Ey Allah'ın Peygamberi, beraberimde beşyüz yahudi var. Ben bunların benimle birlikte çıkarak düşmana karşı güç gösterisinde bulunmayı uygun görüyorum. Bunun üzerine yüce Allah: "Mü'minler, mü'minleri bırakıp da kâfirleri veli edinmesinler" âyetini inzal buyurdu.[170]
Bu âyet-i kerimenin -ileride Nahl Sûresi'nde açıklanacağı şekilde- müşriklerin kendisinden söylemesini istedikleri bazı sözleri söylemesi üzerine Am-mâr b. Yâsir hakkında nazil olduğu da söylenmiştir.
Yüce Allah'ın: "Allah size kendisinden korkmanızı emrediyor" buyruğu ile ilgili olarak ez-Zeccâc şöyle demiştir: Yani Allah size kendisinden sakınıp korkmanızı emrediyor.
Daha sonra bu şekildeki (âyet-i kerimedeki söyleyişi) kabul benimseyip onunla yetindiler ve kullanılan söyleyiş bu oldu. Nitekim yüce Allah: "Sen benim nefsimde olanı bilirsin bense Senin nefsinde olanı bilmem" (el-Mâ-ide, 5/116) buyruğunun anlamı da budur: Sen benim nezdimde olanı ve benim hakikatimde olanı bilirsin. Ben ise Senin nezdinde olanı ve Senin hakikatinde olanı bilmem, demektir.
Başkası ise şöyle demektedir: Bunun anlamı, Allah sizi cezası ile korkutup sakındırmaktadır, şeklindedir.
Yüce Allah'ın: "O kasabaya sor" (Yusuf, 12/82) buyruğu buna benzemektedir. Diğer taraftan: "Sen nefsimde olanı bilirsin" buyruğu ise, benim gaybımda gizleyip sakladıklarımı bilirsin, demektir. Burada "nefis" kelimesi, saklanan şey anlamında kullanılmıştır. Çünkü, kalpte saklanan şeyler, nefiste cereyan eder.
"Ve dönüş Allah'adır." Yani Allah'ın amellerin karşılığını vermesine dönülecektir.
Bu buyrukta öldükten sonra dirilişin ikrarı vardır. [171]
29. De ki: "Kalplerinizde olanı gizleseniz de açıklasanız da Allah onu bilir. Göklerde olanı da yerde olanı da O bilir. Allah herşeye ka-dîrdir."
O kalplerin gizlediklerini, kalplerin içindekileri, göklerde ve yerde olanları, onların ihtiva ettiklerini bilendir. O bütün gizlilikleri çok iyi bilir. Zerre ağırlığı dahi birşey ona gizli kalmaz. Hiçbir şey O'na saklı değildir! O'nun şanı ne yücedir. O'ndan başka hiçbir ilâh yoktur. O gizli olanı da, açıkta olanı da bilendir. [172]
30. O günde herkes ne hayır işlediyse ve ne kötülük yaptı ise karşısında onu hazırlanmış bulacak. Onunla kendisi arasında uzak bir mesafe bulunmasını arzu edecektir. Allah size kendisinden korkmanızı emreder; Allah kullarını çok esirger.
Yüce Allah'ın: "O günde" buyruğu; "Allah size kendisinden korkmanızı emreder. O günde herkes....." buyruğuna muttasıl olmak üzere "mansub" gelir. Bunun yüce Allah'ın: "Ve dönüş Allah'adır. O günde herkes..." buyruğuna muttasıl olduğu da söylenmiştir. "Allah herşeye kadirdir. O günde herkes" buyruğuna muttasıl olduğu da söylenmiştir. Bunun "O günü hatırla ki" şeklinde "hatırla" kelimesinin takdiri ile munkatı' (yani yeni bir cümle) olması da caizdir.
Yüce Allah'ın: "Allah mutlak galiptir, intikam alıcıdır. O gün yer bir başka yere.... tebdil olunacaktır" (İbrahim, 14/47-48) buyruğu da (bu yönüyle) buna benzemektedir.
"Hazırlanmış" kelimesi ise nın sılasından hazfedilmiş bulunan zamirden haldir. Takdiri şöyledir: O günde her bir nefis, hayır kabilinden neyi işlediyse onu hazır bulacaktır. Bu takdir, kaybolan şeyi bulmak anlamında olan: dan gelmesi halinde sözkonusudur.
Diğer taraftan: Ve ne kötülük yaptı ise" buyruğundaki ise daha önce geçen, ya atfedilmiştir. Arzu edecektir" kelimesi ise; ikinci olarak gelen dan hal mahallindedir.
Şayet kelimesini "bilmek" anlamında kabul edersek, o takdirde: " Hazırlanmış" kelimesi ikinci meful olur. Aynı şekilde: "Arzu edecektir" kelimesi ise ikinci meful yerinde olur. Bunun da takdiri şöyle olur: O gün her bir nefis yaptıklarının karşılığını hazırlanmış olarak bulacaktır.
Diğer taraftan ikinci nın mübteda olmak üzere merfu olması, buna karşılık "Arzu edecektir" kelimesinin mübtedanın haberi olmak üzere nasb mahallinde olması da uygundur. nın ceza (şart edatı) anlamın da olması, uygun düşmez. Çünkü "Arzu edecektir" fiili merfudur. Şayet mazi olsaydı ceza (şartın cevabı) olması caiz olurdu ve o takdirde de buyruğun anlamı şöyle olurdu: Yaptığı kötülüklerin ise; kendisi ile onun arasında büyük bir uzaklığın bulunmasını arzu edecekti. Yani doğu ile batı arasındaki kadar uzak bir mesafe olmasını isteyecekti. edatını şart için kabul ettiğimiz takdirde, gelecek zaman fiili (muzarî fiil) ancak meczum gelir. Şu kadar var ki; (cevabın başına gelen) "fâ" harfinin hazfedildiği şeklinde yorumlanması ve şu takdirde olması müstesna olur: Yaptığı kötülüğe gelince; o nefis... arzu edecektir. Ebu Ali der ki: Bu, el-Ferrâ'nın görüşüne kıyasen böyledir. Çünkü o yüce Allah'ın: "Eğer onlara itaat ederseniz elbette siz de müşriklerden olursunuz" (el-En'âm, 6/121) buyruğu hakkında burada "fe" harfi hazfedilmiştir, demektedir.
"Uzak bir mesafe": nihaî uzaklık demektir. Çoğulu da “” şeklinde gelir. Önceden galip gelmişti, istila etmişti anlamında olmak üzere: ) denilmektedir. Şair Nâbiğa der ki:
"Ancak senin gibisine yahut da senin kendisini geride bıraktığın kimseye Tıpkı asîl bir atın önceden galip gelmesi gibi."
Emed kelimesi gazap anlamına da gelir. O taktirde mazi ve mastarı “” şeklinde gelir. [173]
31- De ki: "Allah'ı seviyorsanız bana uyunuz. Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah Gafurdur, Rahimdir.
Sevgi (el-hubb): Muhabbet demektir. Esreli olarak el-hibb de bu manadadır. Bu.son şekliyle sevilen sevgili anlamına da gelir, "el-hıdn" ve "el-hadin" kelimeleri gibi. Seven kişiye "muhib", sevilene de "mahbûb" denilir, el-Cevherî der ki: Bu ise istisnaîdir. Çünkü mudâaf kelime esreli olarak "yefilu" şeklinde gelmez. Ebu'1-Feth der ki: Bunun aslı ise "zarufa" gibi "habube" şeklindedir. Birinci "be" harfi sakin okunup ikincisine idğam edilmiştir. İbn Deh-hân Said ise der ki: "Habbe"nin söylenişinde iki şekil vardır: Habbe ve ehabbe şeklinde. Bu binası ile kelimenin aslı, "zarufa" gibi "habube" şeklindedir. Buna delil ise Arapların bu kökten demeleridir. Ancak daha çok görülen "feule" vezninden "feîl" şeklidir.
Ebu'1-Feth der ki: Bu kelimenin "ehabbe" şeklinde kullanıldığına delil yüce Allah'ın: "onları sever, onlar da O'nu severler." (el-Maide, 5/54) buyruğu ile bu âyet-i kerimede geçen: "Bana uyunuz, Allah da sizi sevsin" buyruğudur. Araplar "habîb" şeklinde kullandıklarından dolayı "habbe" kelimesi "feule" vezninde de gelir. Aynı şekilde "mahbûb" da dedikleri için "feile" şeklinde geldiği de olur. "Habbe" fiili müteaddi anlamıyla kullanıldığı takdirde ism-i faili varid olmaz. O bakımdan: denilmemektedir. Çok nadir haller dışında "efalu"den ism-i mef'ûl varid değildir. Şairin şu sözü (nadir hallerden) olduğu gibi:
"(Sanma ki başkası) benim yanımda kendisine ikram olunan ve
sevilen bir konumdadır."
Ebu Zeyd de: "Onu sevdim, seviyorum" kullanışını nakletmekte ve şu beyiti zikretmektedir:
"Allah'a yemin ederim hurması olmasaydı sevmezdim onu Ve Uveyf ile Haşim'den de daha yakın olmazdı."
Yine şu beyiti de zikretmektedir:
"Ömrün hakkı için benim durumum ile bir beldeye varmak isteyişim Sevdiğinden gittikçe uzaklaşanın durumuna benzer."
el-Asmaî, bu fiilin muzâri' olarak kullanılması halinde, muzâraat harflerinden yalnızca "yâ" harfinin meftuh olarak kullanıldığını nakletmektedir, el-Hubb kelimesi su doldurulan testi gibi kaplara denilir. Farsçadan arapçaya girmiştir. Çoğulu "hibâb" ve "hibebe" şeklinde gelir. Bunu el-Cevherî nakletmektedir. [174]
Âyetin Nüzul Sebebi:
Âyet-i kerime Necrânlılardan gelen heyet hakkında nazil olmuştur. Çünkü onlar Hz. İsa ile ilgili olarak iddialarının, yüce Allah'a olan sevgilerinin ifadesi olduğunu ileri sürmüşlerdi. Bunu Muhammed b. Cafer b. ez-Zübeyr söylemiştir. el-Hasen ve tbn Güreye ise der ki: Bu âyet-i kerime bizler Rab-lerimizi seven kimseleriz, diyen Kitap ehlinden bir topluluk hakkında nazil olmuştur.
Rivayet edildiğine göre müslümanlar: Ey Allah'ın Rasûlü, Allah'a yemin olsun ki şüphesiz bizler Rabbimizi seviyoruz dediler. Bunun üzerine yüce Allah: "De ki: Allah'ı seviyorsanız bana uyunuz..." buyruğunu indirdi.
İbn Arafe der ki: Araplara göre muhabbet birşeyi onu kastetmek suretiyle istemektir. el-Ezherî de der ki: Kulun Allah'ı ve Rasûlünü sevmesi, onlara itaat etmesi ve emirlerine tabi olmasıdır. Çünkü yüce Allah: "De ki: Allah'ı seviyorsanız bana uyunuz* diye buyurmuştur. Allah'ın kullarını sevmesi, ise mağfirette bulunmak suretiyle onlara nimette bulunmasıdır. Yüce Allah: "Muhakkak Allah kâfirleri sevmez" (Âl-i İmrân, 32) diye buyurmaktadır. Yani onlara mağfiret buyurmaz, demektir.
Sehl b. Abdullah da der ki: Allah'ı sevmenin alâmeti Kur'ân'ı sevmektir. Kur'ân'ı sevmenin alâmeti Peygamber (sav)'ı sevmektir. Peygameber (sav)'ı sevmenin alâmeti sünneti sevmektir. Allah'ı, Kur'ân'ı, Peygamber'i ve sünneti sevmenin alâmeti ise âhireti sevmektir. Âhireti sevmenin alâmeti ise kendisini sevmektir. Kendisini sevmenin alâmeti ise dünyaya buğzetmektir. Dünyaya buğzetmenin alâmeti, ondan ancak yeteri kadar azık ve kendisini hayatta bırakacak kadarını almasıdır.
Ebud'd-Derdâ'nın rivayetine göre Rasûlullah (sav)'dan yüce Allah'ın: "De ki: Allah'ı seviyorsanız bana uyunuz, Allah da sizi sevsin" buyruğu hakkında şöyle buyurmuştur: "Yani iyilik, takva, tevazu ve nefsin zilleti hususunda (bana tabi olunuz) demektir." Bu hadisi Ebu Abdullah et-Tirmizî (el-Ha-kîm) rivayet etmiştir.[175]
Yine Peygamber (sav)'dan, şöyle buyurduğu rivayet edilmektedir: "Allah tarafından sevilmeyi isteyen bir kimse doğru söz söylemeye, emaneti gereği gibi eda etmeye ve komşusuna eziyet etmemeye dikkat etsin." [176]
Müslim'in Sahih'inde de Ebu Hureyre'den şöyle dediği rivayet edilmektedir: Rasûlullah (sav) dedi ki: "Şüphesiz Allah bir kulu sevdiği takdirde Hz. Cebrail'i çağırır ve: Ben filanı seviyorum, onu sen de sev, der. Bunun üzerine Cebrail onu sever, sonra semada nida ederek der ki: Şüphesiz Allah filan kişiyi seviyor, siz de onu seviniz. Bunun üzerine semadakiler onu sever. Daha sonra yeryüzünde ona hüsnü kabul bırakılır. Yine Allah bir kula buğ-zetti mi Hz. Cebrail'i çağırır ve: Ben filana buğzediyorum, sen de ona buğ-zet, def. Bunun üzerine Cebrail ona buğzeder. Sonra sema halkı arasında şöyle nida eder: Muhakkak Allah filan kişiye buğzeder, siz de ona buğzediniz. Onlar da ona buğzederler, daha sonra yeryüzünde onun için buğz bırakılır." [177]
Buna dair daha geniş açıklamalar yüce Allah'ın izniyle Meryem Sûresi'nin sonlarında (19/96. âyette) gelecektir.
Ebû Recâ el-Utaridî "bana uyunuz" buyruğunu "be" harfi üstün olarak şeklinde okumuştur.
"Ve günahlarınızı bağışlasın" buyruğu "Allah da sizi sevsin" buyruğuna atfedilmiştir. Mahbûb, Ebu Amr b. el-Ala'dan rivayet ettiğine göre Ebu Amr, kelimesinin sonundaki harfini kelimesinin başındaki "lam" harfine idğâm ederek okumuştur. en-Nehhas ise der ki: Halil ve Sibeveyh "re" harfini "lam" harfine idğam etmeyi caiz görmezler. Ebu Amr ise böyle bir yanlışlığa düşmekten uzaktır. Onun, birçok kelimede yaptığı gibi, harekeyi gizlemiş olması da muhtemeldir. [178]
32. De ki: "Allah'a ve Peygambere itaat edin." Şayet yüzçevirirler-se şüphesiz ki Allah kâfirleri sevmez.
Yüce Allah'ın: "De ki: Allah'a ve Peygambere itaat edin" buyruğuna dair açıklamalar Nisa Sûresi'nde (4/59. âyette) gelecektir.
"Şayet yüzçevirirlerse" buyruğu bir şarttır. Şu kadar var ki fiil mazi olduğundan dolayı i'rab almaz. İfadenin takdiri şöyledir: Eğer küfürleri üzere sebat edip Allah'a ve Rasûlüne itaati kabul etmeyip dönecek olurlarsa "şüphesiz ki Allah kâfirleri sevmez." Yani onların yaptıklarından razı olmaz ve asla onlara mağfiret buyurmaz. -Az önce geçtiği gibi.-
Burada "Şüphesiz o" buyrulmayıp: "Şüphesiz ki Allah" diye buyurulma-sının sebebi şudur: Araplar birşeyi ta'zim ettikleri vakit onu tekrar zikrederler. Sibeveyh şu beyiti nakletmektedir:
Ölümü görmüyorum, ölümü birşeyin geçtiğini
Ölüm zengin olanın da fakir olanın da hayatını zehir eder." [179]
33- Muhakkak Allah Âdem'i, Nuh'u, İbrahim ailesini ve İmrân ailesini seçip alemlere üstün kıldı.
Yüce Allah'ın: "Muhakkak Allah Âdem'i Nuh'u., üstün kıldı" buyruğunda geçen "istafâ" seçti demektir. Buna dair açıklamalar daha önce Bakara Sûresi'nde (2/130. âyette) geçmiş bulunmaktadır. Yine orada (2/31. âyet) "Âdem" kelimesinin türeyişi ve künyesi ile ilgili açıklamalar da geçmiş bulunmaktadır.
Bu buyruğun takdiri şu şekildedir: Şüphesiz Allah, onların da dini olan İslâm dinini seçmiştir.
ez-Zeccâc der ki: Anlamı onları çağdaşları olanlar arasından peygamberlik için seçmiştir, şeklindedir.
"Nûh" kelimesinin dan türemiş olduğu söylenmektedir. Bu Arapça olmayan (Acemî) bir isim olmakla birlikte munsarıftır. Çünkü üç harflidir. Hz. Nûh, rasûllerin piridir. Yüce Allah'ın Âdem (as)'dan sonra yeryüzü halkına gönderdiği ilk rasûl odur. Kız çocukların kızkardeşlerin, halaların, teyzelerin ve diğer yakın akrabaların nikâhlanmalannın haram kılınması onun risaletindeki hükümler arasındadır. İdris'in ondan önce olduğunu söyleyen tarihçiler yanılmışlardır. Nitekim ileride yüce Allah'ın izniyle A'râf Sûresi'nde (7/59. âyette) buna dair açıklamalar gelecektir.
"İbrahim ailesini, İmrân ailesini âlemlere üstün kıldı" buyruğuna dair açıklamalara gelince; Bakara Sûresi'nde (2/49- âyet 2. başlıkta) "âl: aile"-nin anlamı ile bunun kullanıldığı manalara dair yeterli açıklamalar geçmiş bulunmaktadır.
Buhârî'de İbn Abbas'tan şöyle dediği rivayet edilmektedir: İbrahim ailesi ve İmrân ailesinden kasıt İbrahim, İmrân, Yâsîn ve Muhammed ailelerinden mü'min olan kimselerdir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Doğrusu İbrahim'e en yakın olanlar elbette ki ona uyanlar, bu Peygamber ve iman edenlerdir. Allah da mü'minlerin velisidir" (Âl-i İmrân, 3/68) diye buyurulmaktadır.[180]
İbrahim'in ailesinin İsmail, İshak, Yakub ve onun oğullan (Esbât) olduğu, Muhammed (sav)'ın da İbrahim ailesinden (âlinden) olduğu da söylenmiştir. İbrahim âlinden kastın, bizzat kendisi olduğu, İmrân âlinden kastın da yine İmrân'ın kendisi olduğu da söylenmiştir. Nitekim yüce Allah'ın: "Ve Mû-sâ ile Hârûn aile halkının terikesinden arta kalanlar vardır." (el-Bakara, 2/248) buyruğu da bu kabildendir. Hadis-i şerifte de: "Gerçekten ona Davud ailesinin mizmarlarından bir mizmar verilmiştir" denilmektedir. [181] Şair de der ki: .
"Ali'nin, Abbas'ın ve Ebubekr âlinin (Ebubekr*in kendisinin) sevmiş olduğu Birisi vefat ettikten sonra artık, vefat etmiş hiçbir kimse için ağlama!"
Bir başka şair de şöyle demektedir:
"Yılan tarafından sokulmuş ve sayılı günlerini bekleyenin çektiği gibi; O da Leylâ âlini (kendisini) hatırlamaktan sıkıntılar çekiyor."
Burada şair bizat Leylâ'nın kendisini hatırlamaktan sıkıntı çektiğini anlatmak istemektedir.
İmrân ailesinin İbrahim ailesi (âli) olduğu da söylenmiştir. Nitekim yüce Allah (bir sonraki âyette): "Birbirinin soyundan olarak" diye buyurmaktadır.
Kastın Hz. İsa olduğu da söylenmiştir. Çünkü annesi İmrân'ın kızıdır. Önceden de açıkladığımız gibi kendisinin kastedildiği de söylenmiştir.
Mukatil der ki: İmrân, Hz. Mûsâ ile Hz. Harun'un babasıdır. Nesebi (geriye doğru) şöyledir: İmrân b. Yeshur b. Fâhâs b. Lâvi b. Yakub.
el-Kelbî de der ki: Buradaki İmrân, Meryem'in babası olan İmrân'dır. O da Hz. Süleyman'ın soyundandır. es-Süheylî'nin naklettiğine göre adı İmrân b. Mâtân'dır. Hanımının adı ise Hanne'dir. Bütün peygamberler arasında özellikle bunların sözkonusu edilmesi ise, peygamberlerin ve rasûllerin tümüyle onların soyundan gelmiş olmalarıdır. "İmrân" kelimesi sonu zaid olan "elif ve "nûn" ile bittiğinden dolayı munsarıf değildir.
"Âlemlere" buyruğundan kasıt ise tefsir âlimlerinin görüşüne göre çağdaşları olan âlemlerdir. Tirmizî el-Hakîm Ebu Abdullah Muhammed b. Ali der ki: Kasıt, bütün insanlardır. Bir diğer görüşe göre "âlemlere" buyruğu Sûr'a üfleneceği güne kadar bütün âlemlere üstün kılındıkları anlamındadır. Şöyle ki; bunlar: Rasûl ve peygamberdirler. O bakımdan bütün insanların en hayırlıları, seçkinleridir. Muhammed (sav)'a gelince; onun mertebesi ıstıfâ (seçkinlik) mertebesini de aşmıştır. Çünkü o hem habîbdir hem de rahmettir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik." (el-Enbiyâ, 21/107) Buna göre rasûller, rahmet olmak üzere yaratılmışlardır. Muhammed (sav)'ın kendisi ise bizatihi rahmet olarak yaratılmıştır. İşte bundan dolayı o, diğer bütün insanlar için bir eman olmuştur, Yüce Allah onu peygamber olarak gönderince, insanlar Sûr'a üfürülece-ği vakte kadar dünya(da helak olmak) azabından yana güvenlik altına girmiş oldular. Sair peygamberler ise böyle bir makamı işgal edememişlerdir. İşte bundan dolayı Hz. Peygamber: "Ben hediye olarak ihsan edilen bir rahmetim" [182] diye buyurmuştur. Böylelikle bizzat kendisi, Allah'tan insanlara rahmet olduğunu haber vermektedir. "Hediye olarak" buyruğunun anlamı ise Allah'tan insanlara gönderilmiş bir hediye demektir.
Denildiğine göre; Hz. Âdem beş şey dolayısıyla seçilmiştir: Bunların ilki, yüce Allah'ın kendi eliyle, kudretiyle en güzel şekilde Hz. Âdem'i yaratması, ikincisi ona bütün isimleri öğretmiş olması, üçüncüsü meleklere Hz. Âdem'e secde etmelerini emretmiş olması, dördüncüsü onu cennete yerleştirmiş olması, beşincisi de onu insanlığın atası kılmış olmasıdır.
Nûh (as)'ı da beş şey ile üstün kılıp seçmiştir: Onu insanların (ikinci) atası kılmış olması. Çünkü bütün insanlar suda boğuldular ve geriye onun soyundan olanlar kaldı. İkincisi Allah'ın ona uzun ömür vermiş olması. "Ömrü uzayıp da ameli güzel olana ne mutlu!" denilmiştir. Üçüncüsü onun kâfirler hakkındaki bedduasını da mü'minler hakkındaki duasını da yüce Allah'ın kabul etmiş olması. Dördüncüsü onu gemide taşımış olması, beşincisi ise önceki şeriatleri nesneden ilk rasûl olmasıdır. Onun risaletinden önce ise teyzelerle ve halalarla evlenmek haram değildi.
Hz. İbrahim'i de şu beş özelliği ile seçmiştir: Onu peygamberlerin atası kıldı. Çünkü rivayet edildiğine göre onun sulbünden Peygamber (sav)'ın dönemine kadar bin peygamber gelmiştir. İkinci özelliği Allah'ın onu Halil edinmesi, üçüncüsü Allah'ın onu ateşten kurtarması, dördüncüsü Allah'ın onu insanlara imam kılması, beşincisi ise Allah'ın onu birtakım kelimelerle sınayıp onları tamamlama başarısını ihsan etmiş olması.
Daha sonra yüce Allah: "İmrân ailesini" diye buyurmaktadır. Eğer buradaki İmran'dan kasıt Hz. Mûsâ ile Hz. Harun'un babası ise bunun açıklaması şöyle olur: Yüce Allah Hz. Mûsâ ile Hz. Harun'u âlemlere üstün kılmış ve seçmiştir. Çünkü Allah İmrân'ın kavmine men ve selvayı göndermiştir. Bu ise dünyada hiçbir peygambere verilmiş değildir. Şayet kasıt Hz. Meryem'in babası ise, yüce Allah ona babasız olarak Hz. İsa'yı doğuran Meryem'i ihsan etmiş olmakla onu seçmiş demektir. Nitekim dünyada bu özellik kimseye verilmiş değildir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. [183]
34. Birbirinin soyundan olarak. Allah Semîdir, Alimdir."
Daha önce Bakara Sûresi'nde "Zürriyet: Soy sop" kelimesinin anlamı ve bunun türeyişi ile ilgili açıklamalar (2/124. âyet 19- başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.
Burada "zürriyet" kelimesi hal olmak üzere nasbedilmiştir. Bu açıklama el-Ahfeş'e aittir. Yani Allah bunları biri diğerinin soyundan olmak üzere seçmiştir. Yani onların kimisi kimisinin soyundan gelmektedir.
Kûfeliler ise bunun önceki buyrukla (i'rab bakımından) alakalı olmadığı-
m söylerken, ez-Zeccâc bedel olduğunu söylemektedir. Yani yüce Allah biri diğerinden olan bir zürriyeti seçmiştir. Birinin diğerinden olması ise, din hususunda birbirlerine yardımcı olmaları demektir. Yüce Allah'ın: "Münafık erkeklerle münafık kadınlar birbirlerindendirler" (et-Tevbe, 9/67) buyruğunda olduğu gibi. Yani sapıklık üzere birbirlerine yardımcı olurlar. Bu açıklamayı el-Hasen ve Katade yapmıştır.
Bunun, seçilmek, üstün kılınmak ve peygamberlik hususlarında olduğu da söylenmiştir. Kastın soy bakımından birbirlerinden olmaları olduğu da söylenmiş ise de, konu ile ilgili görüşlerin en zayıfı budur. [184]
35. Hani İmrân'ın karısı: "Rabbim, karnımdakini hür olarak Sana adadım. Benden kabul buyur. Doğrusu hakkıyla işiten ve bilen Sensin Sen" demişti.
36. Fakat onu doğurunca: "Rabbim, ben onu kız olarak doğurdum" dedi. -Allah onun ne doğurduğunu daha iyi biliyordu.- "Erkek ise kız gibi değildir. Gerçekten ben adını Meryem koydum. Ben onu da soyunu da kovulmuş şeytandan Sana sığındırırım."
Bu buyruğa dair açıklamalarımızı sekiz başlık halinde sunacağız:
1- İmrân'ın Karısı:
Ebu Ubeyde, yüce Allah'ın: "Hani İmrân'ın karısı., demişti" buyruğundaki "Hani" kelimesinin zâid olduğunu söylemiştir. Muhammed b. Ye-zid ise burada bu kelime "hatırla" takdirindedir, demektedir. ez-Zeccâc der ki: Ayrıca İmrân'ın karısı... dediğinde; o İmrân ailesini seçmişti, anlamındadır.
İmrân'ın karısının adı Hanne'dir. Babası ise Fâkûd b. Kunbul'dur. Meryem'in annesidir ve Hz. İsa'nın anneannesidir.
Hanne, Arapça bir isim değildir. Arapçada Hanne diye bir kadın ismi bilinmemektedir. Bununla birlikte Arapçada Ebû Hanne el-Bedrî diye bir isim kullanılmıştır. Bunun adının "Ebu Habbe" olduğu da söylenmiştir. Daha sahih olan da budur. Adı Âmir'dir. [185]
Şam taraflarında ise Deyr Hanne (Hanne Manastırı) diye bir yer vardır. Yine bu isimle anılan bir başka manastır daha vardır. Ebû Nuvâs der ki:
"Ey Zatü'l-Ukeyrah'daki Deyr Hanne (Hanne Manastırı) Senden kim ayıkabilir ki? Şüphesiz ben ayık değilim."
Araplar arasında "Habbe" ismi çok kullanılır. Ebû Habbe el-Ensarî bunlardandır. "Subey'a hadisi" diye bilinen hadiste [186] sözü geçen Ebu's-Senabil b. Ba'kek'in adı da Habbe'dir.
(Noktalı) "hı" ile "Hanne" adı ile Kadı Yahya b. Eksem'in kızından başka bir kimseyi bilmiyoruz. Bu ise Mulıammed b. Nasr'ın annesidir. Ebu Cenne dışında "Cenne" ismi taşıyan kimse de bilinmemektedir. Bu ise şair Zu er-Rim-me'nin dayısıdır. Bütün bu açıklamaları İbn Mâkûla'nın kitabından naklettik. [187]
2- İmrân'ın Karısının Adağı:
Yüce Allah'ın: "Rabbim, karnımdakini hür olarak Sana adadım" buyruğunda bir adaktan söz edilmektedir. Adağın anlamına dair açıklamalar daha önceden (el-Bakara, 2/270. âyette) geçmiş bulunmaktadır. Adak, kulun kendisi için o işi bağlayıcı kılması halinde bağlayıcı olur. Denildiğine göre İmrân'ın karısı hamile kalınca şöyle demiş: Eğer Allah beni kurtarır ve ben doğum yaparsam, karnımdakini hür kılacağım.
Burada "Sana" buyruğunun anlamı ise, ibadetine adıyorum, demektir. "Hür olarak" kelimesi hal olarak nasbedilmiştir. Hazfedilmiş bir mefulun sıfatı olduğu da söylenmiştir. Yani ben Sana karnımdakini hür kılınmış (yalnız Sana tahsis edilmiş) bir köle olarak adıyorum.
Ancak, tefsir ve sözün akışı ile i'rab bakımından birinci açıklama daha uygundur. İrab açısından uygunluğuna sebep, sıfatın mevsufun yerine kullanılması bazı yerlerde caiz değildir, kimi yerde de mecazen caizdir.
Tefsir açısından uygunluğuna gelince; denildiğine göre İmrân'ın karısının bu sözü söylemesinin sebebi, doğum yapamayacak kadar ileri yaşta olmasıdır. Kendileri ise Allah nezdinde üstün yerleri olan bir aile halkı idiler. O sırada bir ağacın altında bulunuyor iken bir kuşun kursağından yavrusunun ağzına yiyecek boşalttığını görür. O da içinden böyle birşeyi arzuladı ve Rab-bine kendisine bir evlat bağışlaması için dua etti. Eğer doğumunu yaparsa bu çocuğu hür kılacağını da adadı. Yani sırf yüce Allah için azad edilmiş, kiliseye hizmet edecek ve yalnızca o hizmetle uğraşacak, kendisini sadece Allah'ın ibadetine verecek, hür bir kimse olmak üzere onu adadı.
Böyle bir adak onların şeriatlerinde caiz idi. Çocuklarına da bu şekilde anne babasına itaat etmek bir görevdi.
Hz. Meryem, doğumunu yapınca: "Rabbim, ben onu kız olarak doğurdum" dedi. Yani kız kilisenin hizmetine uygun değildir. Denildiğine göre buna sebep, ay hali olması ve bu şekilde rahatsızlanmasıdır. Bir diğer açıklamaya göre, erkeklerle beraber oturup kalkması uygun olmadığından dolayıdır. Halbuki kendisi erkek çocuk doğuracağını ümit etmişti. İşte onu "hür olarak" adamasının sebebi de budur. [188]
3- Imrân'ın Karısının Adağının Hükmü:
İbnu'l-Arabî der ki: İmrân'ın karısının hamile kaldığı yavruyu, bizzat kendisi hür olduğundan dolayı (yavrusu da hür doğacağından) adamasının sözkonusu olamayacağında görüş ayrılığı yoktur. Şayet İmrân'ın karısı cariye olsaydı, kişinin kendi çocuğu hakkında adakta bulunmasının sahih olmayacağı konusunda da görüş ayrılığı yoktur. Hangi tasarrufta bulunursa bulunsun, hüküm budur. Çünkü eğer adakta bulunan kimse köle ise, onun böyle bir söz söyleme yetkisi sözkonusu olmaz. Şayet hür bir kimse ise, yavrusunun kendisine köle olması düşünülemez. Kadının durumu da onun gibidir. Peki burada böyle bir adakta bulunmak nasıl açıklanabilir? Bunun anlamı -doğrusunu en iyi bilen Allah'tır ya- şudur: Kişi, çocuğunu onunla teselli bulmak, onun yardım ve desteğini almak, onunla avunmak için ister. İşte bu kadın da çocuğu avunmak, onunla huzur ve sükûn bulmak için istedi. Yüce Allah ona bu çocuğu lütfedince o da bu teselliden payına düşeni, O'nun rızası için terketmeyi adadı ve onu Yüce Allah'ın hizmetine vakfedeceğini belirtti. Bu ise iyi kimselerin hür (asil) olanlarının yaptığı adak şeklidir. O bu sözleriyle; benim tarafımdan hür kılınmış demek istemiştir. Yani dünyaya kölelikten, dünya işlerine kölelikten hür kılınmış olarak demektir. Sûfilerden bir adam annesine şöyle demiş: Anacığım, beni Allah için serbest bırak, O'na ibadet edeyim, ilim öğreneyim. Annesi: Olur, deyince o da yola koyuldu. Nihayet basireti açıldı, sonra annesine geri dönüp kapıyı çaldı. Annesi: Kim o? deyince o da: Ben oğlun filanım, dedi. Annesi: Biz seni Allah için bıraktık, tekrar seni geri dönüp kabul edemeyiz, diye cevap verdi. [189]
4- "Hür Olarak":
Yüce Allah'ın: "Hür olarak" buyruğu, ubûdiyyetin (kulluğun, köleliğin) zıddı olan "hürriyet"ten alınmadır. Kitabın tahrîr edilmesi (yazılması) da burdan gelir. Tahrîr ise kitabın bozulmaktan ve karışıklıktan, yanlışlıktan kurtarılması, arındırılması demektir. Husayf in rivayetine göre İkrime ve Müca-hid şöyle demişlerdir: Muharrar (hür olarak), aziz ve celil olan Allah için halis kılınmış, dünya işinden hiçbir şaibe ile şaibelenmemiş demektir. Bu ise dinde bilinen bir manadır. Katıksız ve arı olan herşeye "hür" denilir. "Muharrar" da aynı anlama gelir. Şair Zû er-Rimme der ki:
"Küpe, boynunun yan taraflarında kulağında asılı duruyor
İp (i andıran) boynundan ise oldukça uzaktır ve o (küpe) sallanıp durur."
Kum taneleri bulunmayan çamura " hur çamur" denilir. Kadına kocası ilk gece yaklaşmayacak olursa; "Filan kadın hür bir gece geçirdi" denilir. Eğer kocası ona yaklaşabilmiş ise o takdirde denilir. [190]
5- Kızın Adanması:
Yüce Allah'ın: "Fakat onu doğurunca Rabbim, ben onu kız olarak doğurdum" buyruğu ile ilgili olarak, İbn Abbas der ki: İmrân'ın karısı bu sözlerini adak olarak erkeklerden başkasının kabul edilmeyişi dolayısıyla söylemişti. Ancak yüce Allah Hz. Meryem'i kabul etti. "Kız olarak" anlamındaki kelime haldir. ("Onu" kelimesinden) bedel olarak da kabul edilebilir.
Denildiğine göre annesi, gelişip serpilinceye kadar onu büyüttü ve sonra da serbest bıraktı. Bunu Eşheb, Malik'ten rivayet etmektedir. Bir diğer görüşe göre kızını kundağına sardı ve mescide gönderdi. Böylelikle adağını yerine getirdi ve ondan elini tamamiyle çekti. İslâm'ın ilk dönemlerinde olduğu gibi onlarda da hicab (tesettür) emrinin bulunmayışı ihtimali de vardır. Bu-hârî ve Müslim'de rivayet edildiğine göre siyahî bir kadın Rasûlullah (sav)'ın döneminde mescidi süpürür, temizlerdi ve sonra vefat etti. [191]
6- Allah Adağını Kabul Buyurdu:
Yüce Allah'ın: "Allah onun ne doğurduğunu daha iyi biliyordu" buyru-ğunda yer alan: "Doğurdu" kelimesinin: " Doğurdum" şeklinde "te" harfinin ötreli olarak okunuşuna göre; bu da onun söylediği sözlerin bir devamıdır ve o takdirde bu ifade önceki ifadelerle muttasıl olur. [192]
Bu şekildeki okuyuş Ebu Bekr ve İbn Âmir'in kıraatidir. Bu okuyuş yüce Allah'a teslimiyet, O'na itaat ve boyun eğmek ve O'na herhangi bir şeyin gizli kalmasından O'nu tenzih etmek anlamını ifade eder. Bu sözünü haber vermek kastıyla söylemiş değildi. Çünkü yüce Allah'ın herşeye dair bilgi sahibi olduğu, mü'minin kalbinde yer etmiş bir esastır. O bu sözleri yüce Allah'ı tazim ve tenzih kastıyla söylemiştir.
Cumhurun kıraatine göre ise bu, yüce Allah'ın takdim edilmiş buyrukları cümlesindendir. Bu ifadenin takdiri de: "Ben onu da soyunu da kovulmuş şeytandan sana sığındırırım" buyruğundan sonra "Allah onun ne doğurduğunu daha iyi biliyordu" şeklinde olmasıdır. Bu açıklamayı el-Mehdevî yapmıştır.
Mekkî ise der ki: Bu, yüce Allah tarafından bize sebat vermek üzere bildirdiği bir gerçektir. O: Allah Meryem'in annesinin ne doğurduğunu bilendir. O ister bu sözü söylesin, ister söylemesin, demektir. Bu açıklamayı pekiştiren bir husus da şudur: Eğer bu sözler Meryem'in annesinin sözlerinden olsaydı, sözünü şöyle söylemesi uygun düşerdi: Ve sen benim ne doğurduğumu daha iyi bilensin. Çünkü "Rabbim, ben onu kız olarak doğurdum" şeklinde sözlerinin başında O'na nida etmişti. İbn Abbas'tan ise "be" harfi es-reli olarak “” şeklinde okuduğu rivayet edilmiştir. [193] Yani ona böyle söylendi anlamındadır. [194]
7- Erkek Kız Gibi Değildir:
Yüce Allah'ın: "Erkek ise kız gibi değildir" buyruğunu bazı Şafiî âlimleri şuna delil göstermişlerdir: Ramazan ayında gündüzün kocasının cima talebine itaat eden bir kadının keffaret ödemesinin vücubu erkek ile eşit değildir.
İbnu'l-Arabî (der ki): Ancak böyle bir görüşü ortaya koymak bir yanlışlıktır. Çünkü burada anlatılanlar, bizden öncekilerin şeriatine dair bir haberdir ve onlar (Şâfiîler) bunu delil kabul etmiyorlar. Bu saliha kadın bu sözleriyle, durumunun delaleti ile sözünün kafi ifadesinin tanıklığı ile anlaşıldığına göre; bu saliha kadın, çocuğunu mescide hizmet etmesi için adamıştı. Ancak bunun kız olduğunu, hizmete uygun olmadığını, avret olduğunu görünce, bu konuda maksadına muhalif bir çocuğu olduğundan dolayı, Rabbinc özür beyan etnıektedir. [195]
"Meryem" kelimesi hem müennes hem de marife olduğundan dolayı munsarıf değildir. Aynı zamanda a'cemî (Arapça olmayan) bir kelimedir. Bunu en-Nehhâs söylemiştir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. [196]
8- Kişinin Soyunu Şeytandan Sakındırması:
Yüce Allah'ın: "Gerçekten ben adını Meryem koydum" buyruğunda "Meryem" kelimesi onların dillerinde rabbin hizmetçisi anlamındadır.
"Ben onu" yani Meryem'i "da soyunu da" yani İsa'yı "kovulmuş şeytandan Sana sığındırırım." Bu ifade soy (zürriyet) kelimesinin bazen özel olarak evlat hakkında kullanıldığını göstermektedir.
Müslim'in Sahih'inde Ebu Hureyre (ra)'dan şöyle dediği rivayet edilmektedir: Rasûlullah (sav) buyurdu ki: "Şeytan tarafından dürtülmemiş hiçbir çocuk yoktur. İşte çocuk şeytanın dürtüsünden dolayı ağlayarak doğar. Bundan tek istisna Meryem'in oğlu ve onun annesidir." Daha sonra Ebu Hureyre dedi ki: Dilerseniz yüce Allah'ın: "Ben onu da soyunu da kovulmuş şeytandan Sana sığındırırım" buyruğunu okuyunuz. [197]
İlim adamlarımız der ki: Bu hadis-i şerif şunu ifade etmektedir: Yüce Allah, Meryem'in annesinin duasını kabul etti. Çünkü şeytan peygamberler ve veliler dahil olmak üzere Âdem'in çocuklarının tümünü dürter. Bundan tek istisna Meryem ve onun oğludur.
Katâde der ki: Şeytan doğan her bir çocuğu doğduğu sırada böğründen dürter. Ancak Hz. İsa ve onun annesi bundan müstesnadır. Bunların arasına perde konuldu. Onun dürtmesi perdeye isabet etti, fakat hiçbir şey bu perdeyi aşıp onlara ulaşmadı.
Bizim (mezhebimize mensup) ilim adamları der ki: Eğer durum böyle olmasaydı her ikisinin bu konudaki özellikleri sözkonusu olmazdı. Bununla beraber şeytanın herkesi dürtmesi, dürttüğü kimseleri saptırması ve azdırmasını gerektirmemektedir. Böyle birşeyi zannetmek yanlıştır, tutarsızdır. Çünkü şeytan peygamberlere ve velilere, nice defalar çeşitli bozgunculuklarla azdırma istekleriyle yaklaşmıştır.
Bununla birlikte yüce Allah, onları şeytanın maksadına maruz kalmaktan yana muhafaza buyurdu. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Şüphesiz Benim kullarım üzerinde senin hiçbir tasallutun yoktur" (el-Hicr, 15/42). Bununla birlikte -Allah Rasûlünün de belirttiği gibi- her bir Âdemoğluna onun yanından ayrılmayan bir şeytan görevlendirilmiştir. Meryem ve oğlu her ne kadar şeytanın dürtmesinden yana korunmuş iseler de şeytanın onlarla birlikte bulunmasından, onların yanında olmasından korunmuş değillerdir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. [198]
37. Bunun üzerine Rabbi onu güzel bir kabul ile karşıladı ve onu güzel bir bitki gibi büyüttü. Onu Zekeriyyâ'nın himayesine verdi. Zekeriyyâ onun yanına, mihraba her girişinde, yanında bir yiyecek bulurdu. "Ey Meryem, bu sana nereden?" derdi. "O, Allah tarafındandır" derdi. Şüphe yok ki Allah, dilediği kimseyi hesapsız rızıklandırır.
38. İşte orada Zekeriyyâ Rabbine dua etti: "Rabbim, bana katından temiz bir şey bahşet. Muhakkak Sen, duayı işitensin" dedi.
Yüce Allah'ın: "Bunun üzerine Rabbi onu güzel bir kabul ile karşıladı"
buyruğu, Allah onu kutlu olanların yoluna iletti, demektir. Bu açıklama İbn Abbas'tan nakledilmiştir. Bazıları da şöyle demiştir:
"Kabul" onu terbiye etmeyi, işlerini görmeyi üstlenmek demektir. el-Ha-sen der ki: Kabul etmenin anlamı şudur: O gece veya gündüzün kısacık bir anında dahi ona azap etmemiştir.
"Ve onu güzel bir bitki gibi büyüttü." Yani hilkatini eksiksiz ve fazlasız olarak gayet güzel bir şekilde tamamladı. Bir günde bir başka çocuğun bir yıllık sürede büyüdüğü kadar büyüyordu. "Kabul" ve "nebat" (kabul etmek ve bitirmek), gelmeleri gereken vezinden başka şekilde gelmiş masdardırlar.
Yani bunlar (birer mutlak meful olarak) aslında şeklinde gelmeli idiler. Şair der ki:
"Ölümü benden geri çevirdikten sonra
Ve sen bana yayılan yüz deve verdikten sonra nankörlük mü ederim?"
Şair "vermen" şeklinde masdarı kastetmiştir. Ancak yüce Allah'ın: "Onu bir bitki gibi büyüttü" diye buyurmuş olması; Bitti, fiil köküne delil teşkil etmektedir. Nitekim İmruu'1-Kays:
"Sonunda o en güzel yere vardık ve oldukça nazikleşti sözlerimiz, Ben boyun eğdirmek istedim zorluğa o da ne biçim boyun eğdi!"
Burada Boyun eğdi, kelimesinin masdan dır. Ancak o bu mas-darı Boyun eğdirdi, anlamına kullanmıştır. Bu kabilden karşılaşılacak bütün kelimeler bu şekildedir. Buna göre ile nin anlamı (kabul etmek demek olup) birdir. Öyleyse burada buyruğun anlamı: Onun Rabbi onu güzel bir kabul ile kabul buyurdu, şeklindedir. [199] Ru'be'nin şu sözü de bunu andırmaktadır:
"Ve ben yılanın büküldüğü gibi büküldüm."
Çünkü nın anlamı ile ın anlamı (büküldüm demek olup) birdir.
el-Katâmî'nin şu sözü de bu türdendir:
"İşin en hayırlısı senin karşına çıkandır
Yoksa onun arkasından giderek bulmaya çalıştığın değil."
Çünkü burada ile (arkasından gittiğin, demek olup) birdir.
İbn Mes'ud: " Melekler indirildikçe indirilir" (Furkan, 25/25) buyruğunu Melekleri indirdikçe indirir" diye okumuştur. Çünkü ile indirdi, demek olup anlamlan birdir.
el-Mufaddal der ki: Buyruk: O, onu bitirip yetiştirdi, o da güzel bir şekilde bitip yetişti; anlamındadır. Ancak belirttiğimiz gibi manaya riâyet daha uygundur.
"Kabul" kelimesinde aslolan ötreli olmasıdır. Çünkü bu kelime de "duhul ve huruç: Girmek ve çıkmak" kelimeleri gibi bir masdardır. Üstün ise çok az harflerde sözkonusu olur. el-Velû' ile el-Vezû' gibi. İşte bu şekilde üstün olma (kabul) gibi yalnız şu üç kelimededir başkalannda yoktur. Bunu Ebu Amr ile el-Kisaî vesair lügat imamları (ileri gelen bilginleri) söylemiştir. ez-Zec-câc ise aslı üzere "kaf" harfini ötreli olarak "kubûl" şeklindeki okuyuşu da caiz kabul eder.
Yüce Allah'ın: "Onu Zekeıiyyâ'nın himayesine verdi" buyruğu , yani onu Zekeriyya'ya kattı demektir. Ebu Ubeyde ise, işlerini görmeyi Zekeriyya üstlendi, diye açıklamıştır. Kûfeliler bu kelimeyi şeddeli olarak: “” diye okumuşlardır. O bakımdan bu kelime iki mef ule geçiş yapar. İfadenin takdiri şöyledir: Rabbi, onu Zekeriyya'nın himayesine verdi. Yani onu himaye etmekle Zekeriyya'yı görevlendirdi. Bunu ona takdir buyurdu ve ona kolaylaştırdı.
Ubeyy (b. Kâ'b)in Mushafında ise bu kelime şeklindedir. Bu şekilde başa gelen hemze ise, mef ûle geçiş konusunda kelimenin şeddeli olması gibidir. Bundan önceki " Onu kabul etti, onu büyüttü" kelimeleri de böyledir. Yüce Allah kendi zatı hakkında Meryem için ne yaptığını haber vermekte ve buna bağlı olarak buyruk: Onu himayesine verdi" şeklinde gelmiştir.
Diğer kıraat imamları ise fiili Zekeriyya'ya isnad etmek esasına göre hafif (şeddesiz) okumuşlardır. Buna göre yüce Allah bize, onun bakımını ve işlerini görmeyi üstüne alanın Zekeriyya olduğunu haber vermiş olmaktadır. Yüce Allah'ın: "Meryem'in bakımını hangisi üzerine alacak?" (Âl-i İmrân, 3/44) buyruğu buna delalet etmektedir. Mekkî der ki: Tercih edilen de budur. Çünkü kelimenin şeddeli olmasının anlamı hafif olmasının anlamına ra-cidir. Zira yüce Allah onu Zekeriyya'nın himayesine verecek olursa, o da Allah'ın emriyle bunu himayesine almış olur. Diğer taraftan eğer Zekeriyya bizzat bunu kendiliğinden himayesine almış ise, bu da Allah'ın meşîet ve kudretiyle olmuş bir iştir. Buna göre her iki kıraatin anlamı birbiriyle içiçedir.
Amr b. Mûsâ, Abdullah b. Kesir'den ve Ebu Abdullah el-Müzenî'den bu kelimeyi "fe" harfi esreli olarak şeklinde okuduğunu rivayet etmektedir. el-Ahfeş der ki: Bu kelime şeklinde söyleniyor ise de ben diye söylendiğini işitmedim. Ancak bu şekilde bir söyleyiş de sözkonusu edilmiştir.
Mpcahid, "Onu kabul etti" kelimesini, kabul buyur, şeklinde dua ve niyaz anlamını vermek üzere "lam" harfini sakin olarak şeklinde "rabbi" kelimesini de bir muzafın nidası olmak üzere mansub olarak; (şeklinde, "büyüttü" kelimesini diye "te" harfini sakin olarak "onu (himayesine verdi)" kelimesini "lam" harfini sakin olarak şeklinde, "Zekeriyya" kelimesini de medli ve mansub olarak diye okumuştur.[200]
Hafs, Hamza ve el-Kisaî ise "Zekeriyya" kelimesini medsiz ve hemzesiz olarak okumuşlardır. Diğerleri ise medli ve hemzeli olarak okumuşlardır.
el-Ferrâ der ki: Hicaz halkı "Zekeriyya" kelimesini hem medli hem medsiz olarak okurlar. Necid halkı ise bundan "elif" harfini hazfeder ve bu kelimeyi munsarıf yapar ve derler.
el-Ahfeş der ki: Bu kelimenin dört türlü söyleyişi vardır: Medli kasırh, "ya" harfi şeddeli ve munsarıf olarak şeklinde ve (cer ve nasb halinde): şeklinde kullanırlar.
Ebu Hatim der ki: şeklinde munsarıf değildir. Çünkü bu kelime Arapça olmayan (Acemî) bir kelimedir. Ancak bu yanlıştır. Çünkü bu şekilde "ya" bulunan bir kelime "kürsî ve Yahya" kelimeleri gibi munsarıf olur. Ancak med ve kasr halinde Zekeriyya munsanf olmaz. Çünkü bunda hem mü-enneslik elifi hem ucmelik (Arapçadan başka bir dilden olmak) ve hem de marife (özel isim) olmak sözkonusudur.
Yüce Allah'ın: "Zekeriyya onun yanına mihraba her gelişinde yanında bir yiyecek bulurdu... Muhakkak Sen duayı işitensin dedi" buyruğuna dair açıklamalarımızı da dört başlık halinde sunacağız: [201]
1- Hz. Meryem ile Hz. Zekeriyya:
Yüce Allah'ın: "Zekeriyya onun yanına mihraba her girişinde..." buy-ruğundaki mihrab kelimesi sözlükte, oturulan bir yerdeki en değerli mekân demektir. İleride buna dair daha etraflı açıklamalar Meryem Sûresi'nde (19/11. âyet 1. başlıkta) gelecektir. Haberde nakledildiğine göre Hz. Meryem yüksekçe bir odada bulunuyordu. Hz. Zekeriyya da yanına bir merdivenle çıkıyordu. Veddâhu'l-Yemen der ki:
"O bir mihrabın sahibidir yanına geldiğimde
Bir merdivenle çıkmadıkça onunla karşılaşamıyorum."
Yani, onun yüksekçe bir odası vardır demektir.
Ebu Salih de İbn Abbas'tan şöyle dediğini rivayet etmektedir: İmrân'ın ka-nsı yaşlandıktan sonra hamile kaldı. Karnında bulunanı hür olarak adadı. İm-rân ona: Yazık sana ne yapıyorsun? Ya doğurduğun dişi olursa? diye sordu. Bundan dolayı her ikisi de kedere kapıldı. Hanne henüz hamile iken İmrân vefat etti ve kız doğurdu. Allah da onu güzel bir kabul ile kabul buyurdu. Halbuki o zamana kadar erkeklerden başkaları hür olarak hizmete alınmıyordu.
Hahamlar kendileriyle vahyi yazdıkları kalemleriyle -ileride geleceği üzere-aralannda kur'a çektiler. Zekeriyya onu himayesine aldı ve onun için özel bir yer yaptı. Yaşı ilerleyince ona ancak bir merdivenle çıkılabilecek bir mihrab (yüksekçe bir oda) yaptı, onun için bir süt anneyi ücretle tuttu. Kapıyı da üzerine kapatıyordu. Onun yanına Zekeriyya'dan başka kimse girmiyordu. Bü-yüyünceye kadar böyle devam etti. Ay hali olduğu vakit, onu çıkartıp evine götürür ve teyzesi yanında kalırdı. Teyzesi el-Kelbî'nin görüşüne göre Zeke-riyya'nın hanımı idi. Mukatil der ki: Meryem'in kızkardeşi Zekeriyya'nın hanımı idi. Ay halinden temizlendiği vakit gusleder ve Zekeriyya da onu geri mihrabına götürürdü.
Kimi ilim adamı der ki: Meryem ay hali olmazdı, o ay halinden temizlenmişti. Zekeriyya da onun yanına girdiği vakit, yazın kış meyvesini, kışın da yaz meyvesini yanında bulurdu. Ey Meryem, bu sana nereden geliyor? diye sorunca o: Allah'tan, diye cevap verirdi. Bunun üzerine Zekeriyya çocuk sahibi olmayı arzulayarak ona bunları veren, bana da bir evlat bağışlamaya kadirdir, dedi.
Ebu Ubeyde'ye göre "Nereden" demektir. en-Nehhâs ise der ki: Ancak böyle bir açıklama kolaya kaçıştır. Çünkü "Nere" kelimesi yerler hakkında soru için kullanılır. kelimesi ise yer ve yol hakkında soru edatı olmak üzere kullanılır. Burada ise, bu meyve sana hangi taraftan, hangi cihetten geliyor? demektir. el-Kumeyt bu iki edatı farklı anlamda kullanarak şöyle demiştir:
"Nereden ve hangi taraftan sevinç sana gelip döndü?
Şevk ve arzunun da olmadığı, şüphenin de bulunmadığı bir yerden (mi)?
"Her" anlamına gelen kelimesi ise "bulurdu" kelimesiyle nasbe-dilmiştir. Yanına girdiği her seferinde... bulurdu, anlamındadır.
"Şüphe yok ki Allah dilediği kimseyi hesapsız rızıklandırır" buyruğunun Hz. Meryem'in sözlerinin devamı olduğu söylenmiştir. Bununla birlikte onun sözleri olmayıp yeni bir cümle olması da mümkündür. İşte bu, Hz. Zekeriyya'nın Allah'a dua edip evlat istemesine sebep olmuştu. [202]
2- Her Türlü Dua Allah'adır.
Yüce Allah'ın: "İşte orada Zekeriyya Rabbine dua etti" buyruğundaki: Orada" kelimesi asıl itibariyle mekân için olmakla birlikte, hem zaman hem mekan için kullanılabilen bir zarf edatıdır ve burada nasb mahal-lindedir.
el-Mufaddal b. Seleme ise der ki: kelimesi zaman için (o takdir-
de anlamı: O vakit, olur); kelimesi ise mekân için kullanılır. Kimi zaman birinin diğerinin yerine kullanıldığı da olur.
"Rabbim bana katından" nezdihden "temiz bir soy" salih bir nesil "bahşet" bağışla!
Soy (zürriyet) tekil de olabilir, çoğul da olabilir, erkek için de kullanılabilir, dişi için de kullanılabilir. Burada ise tekildir. Buna yüce Allah'ın: "Bana kendi katından bir veli (evlat) ihsan et!" (Meryem, 19/5) buyruğu delalet etmektedir. Burada "veliler" dememiştir. "Temiz" anlamına gelen kelimesinin müennes gelmesi ise, zürriyet lafzının müennes olduğundan dolayıdır. Şairin şu sözlerinde olduğu gibi:
"Senin baban bir halifedir, onu bir başkası doğurmuştur Ve sen de halifesin işte kemal budur."
Burada görüldüğü gibi Onu doğurmuştur, kelimesini müennes söylemesinin sebebi Halife kelimesinin müennes oluşundan dolayıdır.
Enes yoluyla gelen hadis-i şerifte de Peygamber (sav)'in şöyle buyurduğu rivayet edilmektedir: "Her kim ölür de geriye iyi bir soy bırakırsa, Allah ona o kimselerin amellerinin ecrinin bir benzerini yazar ve onların ecirlerinden de hiçbir şey eksiltmez. "[203]
Bakara Sûresi'nde (2/124. âyet 19. başlıkta) "soy" anlamına gelen "zürriyet" kelimesinin türeyişine dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır.
"Temiz" yani salih ve mübarek "bir soy bahşet. Muhakkak Sen duayı işitensin" onu kabul edensin.
"Allah hamdeden kulunu işitti yani "duasını kabul buyurdu" ifadesi de buradan gelmektedir. [204]
3- Allah'tan Çocuk Sahibi Olmayı Dilemek:
Bu âyet-i kerime çocuk sahibi olmayı istemenin lehine bir delildir. Böyle bir istekte bulunmak, rasûllerin ve sıddîklarin sünnetidir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Andolsun Biz senden önce peygamberler gönderdik ve onlara da eşler ve zürriyet (evlâtlar) verdik. "(er-Ra'd, 13/38) Müslim'in Sahih'in-de de Sa'd b. Ebi Vakkas'tan şöyle dediği rivayet edilmiştir: Osman dünyadan el etek çekmek istedi. Ancak Rasûlullah böyle birşey yapmayı ona yasakladı. Şayet izin vermiş olsaydı biz de kendimizi iğdiş ederdik.[205]
İbn Mace de Âişe (ranha)'dan şöyle dediğini rivayet etmektedir: Rasûlul-lah (sav) buyurdu ki: "Nikah benim sünnetimdendir. Her kim sünnetim gereğince amel etmezse benden değildir. Evleniniz, çünkü ben sizin çokluğunuzla diğer ümmetlere karşı övüneceğim. Her kimin imkânı müsaitse nikahlansın. İmkân bulamayan ise oruç tutsun. Çünkü oruç şehveti keser. " [206]
İşte bu; "çocuk isteyen ahmaktır" diyen kimi cahil mutasavvıfların kanaatini reddetmektedir. Böyle bir kimse, asıl ahmak ve şaşkın olduğunu bilmiyor. Yüce Allah İbrahim el-Halil'den şu şekilde dua ettiğini bize haber vermektedir: "Ve benden sonrakilerde de benim için güzel övgü (lisan-ı sıdk)6i-rak!" (Şuarâ, 26/84) Bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır: "Ve onlar ki: Rabbimiz, bize eş ve çocuklarımızdan gözlerimizin aydınlığı olacak kimseler ver ve bizi takva sahiplerine önder kıl! diye dua ederler." (el-Furkan, 25/74)
Buhârî de buna binaen: "Çocuk İsteme Babı" diye bir başlık açmıştır. [207]
Hz. Peygamber de oğlu vefat ettiğinde Ebu Talha'ya şöyle dedi: "Bu gece hanımınla bir arada oldun mu?" Ebu Talha: Evet deyince Hz. Peygamber şöyle buyurdu: "Allah geçirdiğiniz gecenizi mübarek kılsın." Ebu Talha dedi ki o gece hanımım hamile kaldı. [208] Yine Buhârî'de şöyle denilmektedir: Süf-yan dedi ki: Ensardan bir adam şöyle dedi: Ben onun dokuz çocuğunu gördüm hepsi de Kur'ân'ı okuyup öğrenmişlerdi." [209]
Yine Buhârî şöyle bir başlık açmıştır: "Bereket ile birlikte çok çocuk sahibi olmak için dua etmek." Daha sonra Enes b. Malik'in rivayet ettiği hadisi naklederek der ki: Umm Süleym: Ey Allah'ın Rasûlü dedi. Bu Enes senin hizmetkârındır. Sen onun için Allah'a dua et. Hz. Peygamber şöyle buyurdu: "Allah'ım, sen ona çokça mal ve evlat ver ve ona verdiklerinde de bereket ihsan et." [210] Yine Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: "Allah'ım, Ebu Sele-me'ye mağfiret buyur. Onun hidâyete ermiş olanlar arasındaki derecesini yükselt ve onun soyundan geleceklere sen halef ol!" Bu hadisi de Buhârî ve Müslim rivayet etmiştir. [211]
Hz. Peygamber buyurdu ki: "Doğurgan ve sevecen kadınlarla evleniniz. Ben çokluğunuzla diğer ümmetlere karşı övüneceğim." Bu hadisi de Ebû Dâ-vûd rivayet etmiştir. [212]
Bu anlamdaki haberler pek çoktur ve bunlar çocuk sahibi olmayı teşvik etmektedir. Çünkü insan hayatında da ölümünden sonra da çocuğundan faydalanmayı umud eder. Hz. Peygamber de: "Sizden bir kimse öldü mü üç şey müstesna ameli kesilir" diye buyurduktan sonra: "Yahut da kendisine dua edecek salih bir evladı olursa" diye buyurmuştur. [213]
Şayet bu konuda bu hadisin dışında bir buyruk olmasaydı bile bu dahi yeterdi. [214]
4- Çoluk Çocuğun Hidâyet Bulmaları İçin Allah'a Dua Etmek:
Bu sabit olduğuna göre insana düşen görev, çocuğunun, hanımının hidâyete ermesi için yaratıcısına yalvarıp yakarması, onların hidâyet, salah, iffet ve emir ve buyruklara riâyeti onlara ihsan etmesini; din ve dünyası için kendilerine yardımcı olmalarını istemesi gerekir. Böylelikle dünyasında da âhi-retinde de bunlardan büyük bir fayda sağlamış olur. Nitekim Hz. Zekeriyya: "Rabbim, Sen onu razı olduklarından kıl" (Meryem, 19/6) diye dua ettiği gibi: "Bana katından temiz bir soy bahşet" diye de dua etmiştir.
Yüce Allah (bir başka yerde salih insanların dualarını bize nakletmekte ve) şöyle buyurmaktadır: "Rabbimiz, bize eş ve çocuklarımızdan gözlerimizin aydınlığı olacak (salih evlat)Zar yer..."(Furkan, 25/74)
Rasûlullah (sav) Hz. Enes'e dua ederek şöyle buyurmuştur: "Allah'ım malını ve çocuklarını çoğalt ve bunları onun için mübarek kıl" Bu hadisi de Buhârî ve Müslim rivayet etmiştir. [215] Bu kadarı da bizim için yeterlidir. [216]
39- O mihrabda ayakta namaz kılarken melekler ona seslendiler: "Allah sana Allah'tan bir kelimeyi tasdik edici, bir efendi, nefsine hakim ve salihlerden bir peygamber olarak Yahya'yı müjdeler."
Yüce Allah'ın: "Melekler ona seslendiler" buyruğundaki: "Ona seslendiler" kelimesini Hamza ve Kisaî müzekker olarak ve "elif ile diye okumuşlardır. Ayrıca bu kelimeyi okurken imale de yaparlar. Çünkü bunun aslı "ya" harfidir ve bu harf kelimede dördüncü harftir. İbn Abbas ve İbn Mes'ud'un kıraati de "eliPlidir. Ebu Ubeyd'in tercih ettiği kıraat şekli de budur. Cerir'den rivayet edildiğine göre o Muğire'den, Muğire İbrahim'den şöyle dediğini nakletmektedir: Abdullah (b. Mes'ûd) Kur'ân-ı Kerîm'in her yerinde geçen: " Melekler" kelimesini müzekker kabul ederek okurdu. Ebu Ubeyd der ki: Görüşümüze göre o bunu müşriklere muhalefet olsun diye tercih etmiş olmalıdır. Çünkü müşrikler, melekler Allah'ın kızlarıdır, diyorlardı.
en-Nehhâs der ki: Ancak böyle bir delillendirmeden hiçbir sonuç elde edilemez. Çünkü Araplar, "erkekler dedi" anlamını ifade etmek üzere hem (müennes olarak) derler, hem de (müzekker olarak) diye söylerler. Kadınlar hakkında da aynı şekilde kullanılır. Peki onlara karşı bu şekilde Kur'ân-ı Kerîm ile nasıl delil getirilebilir? Eğer bu şekilde onlara (müşriklere) karşı Kur'ân-ı Kerîm'in bu buyruğuyla delil göstermek caiz olsaydı, onların da yüce Allah'ın: " Melekler dediğinde..." (Mesela, Âl-i İmrân, 3/42, 45 gibi) buyruğunu delil göstermeleri mümkün olurdu. Fakat böyle diyen müşriklere karşı delil, yüce Allah'ın: "Acaba onlar yaratılışlarına tanık mı oldular ez-Zuhruf, 43/19) buyruğu aleyhlerine delildir. Yani onlar böyle bir şeye tanık olmamışlardır. Peki, meleklerin dişi olduklarını nasıl söyleyebilirler? Böylelikle onların bu iddialannın bizzat bir hevâdan ibaret olduğu ortaya çıkmaktadır. Ancak " Ona seslendiler" buyruğunun çoğulun müzekker kabul edilmesi esasına göre böyle gelmesi caizdir. Aynı manadaki: buyruğu ise çoğulun müennes kabul edilmesine göredir.
Mekkî der ki: Melâike: Melekler kelimesi kırık çoğul bakımından akıllı varlıklar durumundadır. O bakımdan müennes yapıldıkları vakit de aklı olmayan varlıklar durumunda kullanılır.
Buna göre;"Onlar erkeklerdir, onlar ağaç kökleridir, onlar develerdir. Araplar dediler ki" şeklinde (müennes zamirler) kullanmak mümkündür.
Bunu yüce Allah'ın: " Melekler dediğinde" (Âl-i İmrân, 3/42) buyruğu pekiştirmektedir. Bir başka yerde de yüce Allah'ın:
"Melekler de ellerini uzatmış olarak..." (el-En'âm, 6/93) buyruğunda ise fiil, müzekker olarak gelmiştir. Bu şekilde okuyuş üzerinde de icma vardır.
Yüce Allah bir başka yerde: Melekler de her kapıdan onların yanına gelip..." (er-Ra'd, 13/23) diye buyurmaktadır. Bu buyrukta ise çoğul olan kelimenin müzekker kabul edilmesi de güzeldir, müennes kabul edilmesi de.
es-Süddî ise der ki: Ona nida eden yalnızca Hz. Cebrail'dir. İbn Mes'ud'un kıraatinde de böyledir. Yine: "O kendi emriyle... melekleri ruh ile indirir" (en-Nahl, 16/2) buyruğunda da "melek"ten kasıt Hz. Cebrail, "ruh"tan kasıt ise vahydir. Arapçada çoğul kullanılarak tek kişi hakkında haber vermek caizdir. Yine Kur'ân-ı Kerîm'de: "Onlar ki insanlar kendilerine... dediklerinde" (Âl-i İmrân, 3/173) buyruğu yer almaktadır. İleride geleceği üzere burada çoğul olan "insanlar"dan kasıt, Nuaym b. Mes'ud'dur.
Burada Hz. Zekeriyya'ya nida edenin, bütün melekler olduğu da söylenmiştir. Daha zahir olan görüş de budur. Yani onlar tarafından nida geldi, demektir.
Yüce Allah'ın: "O mihrabda ayakta namaz kılarken... Allah sana ... müjdeler" buyruğundaki "o ayakta" buyruğu mübteda ve haberdir. "Namaz kılarken" buyruğu ise ref mahallindedir. Bununla birlikte mahzuf bir zamirin hali olarak mansub da kabul edilebilir.
Allah..." buyruğunu Hamza ve Kisaî diye okumuşlardır. Melekler muhakkak Allah...; anlamındadır. "Seslenmek" söylemek manasında-dır.
Sana... müjdeler" buyruğu Medinelilerin kıraatine göre şeddelidir. Hamza ise bunu şeddesiz olarak; diye okumuştur. Humeyd b. el-Kays el-Mekkî de bu şekilde okumakla birlikte o "şin" harfini esreli "ya" harfini ötreli ve "be" harfini ise hafif (hareke vermeksizin) okumuştur. el-Ah-feş der ki: Bu kelime bu şekilde üç türlü okunur ve aynı anlamı ifade eder.
Birinci kıraatin delili, çoğunluğun bu şekilde okuyuşudur: Kur'ân-ı Kerîm'de bu kabilden bulunan mazi yahut emir fiiller bu şekilde şeddeli olarak gelmiştir. Yüce Allah'ın şu buyruklarında olduğu gibi: "Benim kullarıma müjde ver." (ez-Zümer, 39/39); "Ona bir mağfireti müjdele" (Yasin, 36/11); "Biz ona îshak'ı müjdeledik" (Hud, 11/71); "Biz sana hakk olarak müjde verdik dediler" (el-Hicr, 15/55).
İkinci kıraat ise Abdullah b. Mes'ud'un kıraati olup Tihâmelilerin söyleyişi olan 'den gelmektedir. Şairin şu beyiti de bu kabildendir:
"Ben aile halkıma müjde verdim
Sana Haccac'dan yazılı olarak okunan bir sahife geldiğini gördüğüm zaman."
Bir başka şair de şöyle demektedir:
"Kurak, düzlük bir arazide geçip giderken Avuçlarını şevkle yağmura açanları görürsen
Yardımcı ol onlara ve onların sevindiklerine sen de sevin; Sıkıntılı dar bir yere konaklarlarsa sen de konakla!"
Üçüncü söyleyiş ise 'dan gelmektedir. Şairin şu beyiti de buna uygundur:
"Ey Um Amr (sırtlanın künyesidir); sana müjdeyi müjdeliyorum Yaygın ve seri bir ölüm ile ardı arkası kesilmeyen çekirgeleri."
Yüce Allah'ın: "Yahya'yı" buyruğuna gelince; ilk kitapta onun adı "Hay-ya" idi. Hz. İbrahim'in eşi "Sârre"nin adı ise "Yesâre" şeklinde idi. Bunun Arapça karşılığı ise "doğum yapmayan, kısır" demektir. Ona Hz. İshak'ın müjdesi verilince "Sâre" denildi. Bu ismi ona Hz. Cebrail verdi. Hz. İbrahim'e: Ey İbrahim benim ismimden neden bir harf eksildi? diye sorunca Hz. İbrahim de bunu Cebrail (as')'a sordu, şu cevabı aldı: "Onun adından eksilen harf, peygamberlerin en faziletlilerinden olan ve adı Hayya olup Yahya diye adlandırılan soyundan gelecek bir evladının ismine ilave edilmiştir." Bunu en-Nek-kâş zikretmiştir.[217]
Katâde der ki: Ona "Yahya" adının verilmesi, yüce Allah'ın onu iman ve nübüvvet ile diriltmesinden dolayıdır. Bazıları da şöyle demiştir: Ona bu adın veriliş sebebi, yüce Allah'ın onun vasıtasıyla gönderdiği hidâyetle insanları diriltmiş olması, onlara hayat vermiş olmasıdır. Mukatil de der ki: Yahya adı, yüce Allah'ın "Hayy" adından türetilmiştir. O bakımdan ona "Yahya" adı verilmiştir. Onun vasıtasıyla annesinin rahmini canlandırdığı için bu adın verildiği de söylenmiştir.
"Allah'tan bir kelimeyi tasdik edici.... olarak" buyruğunda kastedilen ise müfessirlerin çoğunluğunun görşüne göre Hz. İsa'dır. Hz. İsa'ya "kelime" adının veriliş sebebi, yüce Allah'ın "ol" kelimesiyle olmasıdır. Hz. İsa babasız dünyaya gelmiştir.
Ebu's-Simmal el-Adevî ise Kur'ân-ı Kerîm'in tümünde bu kelimeyi "kâf" harfi esreli "lâm" harfi de sakin olarak okumuştur. O bakımdan bu kelimeyi burada “” şeklinde okumuştur ki, bu da fasih bir söyleyiş olup kol, uyluk kelimelerine benzemektedir.
Bir diğer görüşe göre Hz. İsa'dan "kelime" diye söz edilmesinin sebebi, insanların yüce Allah'ın kelâmı ile hidâyet bulduğu gibi, onun vasıtasıyla hidâyet bulmalarıdır.
Ebu Ubeyd ise der ki: "Allah'tan bir kelime" buyruğunun anlamı, Allah'tan bir kitap demektir. Devamla der ki: Araplar: Bana bir kelime okudu, derken bana bir kaside okudu, demek isterler. Nitekim el-Huveydera (Kutbe b. Muhsan b. Cervel'in lakabıdır)'den Hassan'a söz edilince Hassan: Allah onun kelimesine lanet etsin, demiştir. "Kelimesi"yle kastettiği ise onun kasidesidir.
Başka görüşler de ileri sürülmüştür. Şu kadar var ki birinci görüş, daha yaygındır ve ilim adamlarının çoğunluğu bunu kabul etmiştir.
Hz. Yahya, Hz. İsa'ya iman edip onu tasdik eden bir kişidir. Hz. Yahya, Hz. İsa'dan üç yaş daha büyüktü. Altı ay daha büyük olduğu da söylenmiştir. Bunlar teyze çocukları idiler. Hz. Zekeriyya (Hz. Yahya'nın) Hz. İsa hakkındaki tasdik edici tanıklığını işitince kalkıp Hz. İsa'yı -henüz daha kundaktayken- kucakladı.
Taberî'nin naklettiğine göre Hz. Meryem, Hz. İsa'ya gebe kalınca onun kız-kardeşi de Hz. Yahya'ya gebe kalmıştı. Hz. Yahya'nın annesi kızkardeşinin ziyaretine gittiğinde: Ey Meryem, benim de hamile kaldığımı haber aldın mı? diye sorunca Hz. Meryem ona: Ya sen benim hamile olduğumdan haberdar mısın? diye sordu. Hz. Yahya'nın annesi ona: Ben karnımdaki yavrumun senin karnındaki yavruna secde ettiğini hissediyorum. Bunun da onun karnındaki ceninin başını, Hz. Meryem'in karnına doğru eğdiğini hissetmesi ile olduğu rivayet edilmiştir. es-Süddî der ki: İşte yüce Allah'ın: "Allah'tan bir kelimeyi tasdik edici olarak" buyruğunda kastedilen budur.
"Tasdik edici olarak" kelimesi hal olarak nasbedilmiştir.
"Bir efendi" (anlamına gelen: Seyyid); kavmine efendilik eden ve sözüne başvurulan ileri gelen kişi, demektir. Bu kelimenin aslı: şeklindedir. Filan kişi filandan daha bir efendidir, denirken bu kelime 'den ism-i tafdil olur.
Bu buyruk insana "aziz veya kerim" adının verilmesinin caiz olduğu gibi "seyyid" adının verilmesinin de caiz olduğunu göstermektedir. Aynı şekilde Peygamber (sav)'ın Kurayzaoğullarına şöyle dediği rivayet edilmektedir: "Haydi, efendiniz için ayağa kalkınız." [218]
Buhârî ve Müslim'de Peygamber (sav)'ın Hz. Hasan hakkında şöyle dediği rivayet edilmektedir: "Benim bu oğlum bir seyyiddir. Muhtemeldir ki yüce Allah onun sayesinde müslümanlardan çok büyük iki kesimin arasını bulacaktır.', [219]
Nitekim böyle de oldu. Hz. Ali şehid edildikten sonra kırk binden çok kişi Hz. Hasan'a bey'at etti. Daha önce babasına bey'at etmemiş, babasına yaptığı bey'ati bozanlardan çok kimse de ona bey'at etmiş idi. Yedi ay kadar bir süre Irak'ta ve onun dışında Horasan bölgesinde halifelik yaptı. Arkasından Hicaz ve Iraklılarla birlikte Muaviye'nin üzerine yürüdü. Muaviye de Şam halkıyla birlikte ona karşı yürüdü. Her iki ordu Enbar'a yakın Irak Sevadından Meşkin denilen yerde karşı karşıya gelince; Hz. Hasan savaşmaktan hoşlanmadı. Çünkü karşı tarafın çoğunluğu helak olmadıkça iki ordudan birisinin galip gelemeyeceğini biliyordu. Bu ise müslümanlârın telef olması demekti. O bakımdan ileri sürdüğü birtakım şartları kabul etmesi üzerine işi Muavi-ye'ye terketti. Bunlardan birisi ise Muaviye'den sonra kendisinin halife olması idi. Muaviye bütün bunları kabul etti.
Böylelikle Hz. Peygamber'in: "Şüphesiz benim bu oğlum bir seyyiddir." buyruğu yerine gelmiş oldu. Allah'ın ve Rasûlünün Seyyidlik makamına çıkardığı kimseden daha seyyid olamaz.
Katade de yüce Allah'ın: "Bir efendi" buyruğunu ilim ve ibadette ileri gelen diye açıklamıştır. İbn Cübeyr ve ed-Dahhak ilim ve takvada ileri gelen diye açıklarken; Mücahid de; seyyid keremli, şerefli demektir, der. İbn Zeyd ise bunu kızgınlığına yenik düşmeyen diye açıklamıştır.
ez-Zeccâc der ki: Seyyid, bütün hayırlarda akranı olan kimselerin üstüne çıkabilen demektir. Bu da oldukça kapsamlı bir açıklamadır. el-Kisaî der ki: Keçi cinsinden "seyyid" iki yaşındakilere denilir. Hadis-i şerifte de şöyle denilmektedir: "Üç yaşındaki bir koyun iki yaşındaki keçiden hayırlıdır. " [220] Şair de der ki:
"Misafire kesmek için ona yaklaşan ister bir yaşındaki koyun olsun, İster iki yaşındaki koyun olsun, farketmez onun için."
"Nefsine hakim" demek olan kelimesi aslında alıkoymak, hapsetmek anlamına gelen "el-hasr"dan türemiştir. Birşeyin engel olup alıkoymasını anlatmak için bu fiil kullanılır. Şair İbn Meyyade der ki:
"Leylâ'nın senden uzaklaşması darılması değildir,
İşlerin, meşguliyetlerin de seni alıkoymaz."
Ferci dar olan dişi deveye denilir. el-Hasûr ise adeta onlardan engellenip alıkonulmuşcasına kadınlara yaklaşmayan kimse demektir. Nitekim yiyeceğini alıkoyup içki içenlerin ortaya koydukları (mezeleri) koymayan kimseye de "hasûr ve hasîr" denilir. "Filan kişiler içtiler de filan kişi onlara karşı hasûr davrandı; yani cimrilik etti demektir. Bu açıklamaları Ebu Amr'dan naklettik. Şair el-Ahtal der ki:
"Ve yağlı develeri kesip dolu kâselerle içki içen, içki arkadaşım oldu benim; Ne yiyeceğini alıkoyup cimrilik etti, ne de tatsızlık çıkardı."
Kur'ân-ı Kerîm'de de yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
Ve Biz cehennemi kâfirler için bir zindan (hasîr) yaptık" (el-İsrâ, 17/8); yani bir hapishane kıldık.
Hasîr aynı zamanda hükümdar demektir. Çünkü başkalarının göremeyeceği bir yerdedir.
Şair Lebîd der ki:
"Boyunları kalın ve pek kalabalıktırlar; adeta onlar cinler gibidir; Engel olan (hasîr) kapının yanında ayakta duruyorlar gibi."
Hz. Yahya, hasûr (nefsine hakim kılınmış) idi. Bu kelime mef'ul anlamını verecek şekilde "fa'ûl" veznindedir. Yani kadınlara yaklaşmazdı. Adeta erkeklerde bulunan özelliklerden alıkonulmuş gibi idi. Bu açıklama şekli İbn Mes'ud ve başkalarından nakledilir. Arap dilinde mef'ûl anlamında fe'ûl vezninde kelime çok kullanılır. Nitekim "halûb" kelimesi mahlûb anlamındadır. (Birincisi çok süt veren, ikincisi süt sağılan anlamındadır.) Şair der ki:
"Orada sütü sağılan simsiyah kırkiki (deve) vardır Karganın yeni biten kanat tüyleri gibi siyahtırlar."
Yine İbn Mes'ud, İbn Abbas, Katade, İbn Cübeyr, Ata, Ebu'ş-Şa'sâ, el-Ha-sen, es-Süddî ve İbn Zeyd der ki: Hasûr, iktidar sahibi olmakla birlikte, kadınlardan uzak duran ve onlara yaklaşmayan demektir. İki sebep dolayısıyla bu, bu konudaki görüşlerin en sahih olanıdır. Birinci sebep, bunun Hz. Yahya için övgü olmasıdır. Övgü ise çoğunlukla insanın yapısında olan için değil de kazanılan bir fiil için sözkonusu olur. İkinci sebep ise dilde (hasûr kelimesinin vezni olan) "feûl" vezni ise fail hakkında kullanılan sîğalardandır. Şairin şu beyitinde olduğu gibi:
"Kılıcın ucuyla onların (develerin) en semizlerinin bacaklarını (kesmek için)
pek çok vuransın, Kıtlık dolayısıyla azık bulamadıkları takdirde, işte sen develeri boğazlayansın."
Buna göre "hasûr" kelimesinin anlamı, kendi nefsini şehvetlerden alıkoyup dizginleyen kimsedir. Belki de Hz. Yahya'nın şeriati öyle idi. Bizim şe-riatimizde ise aslolan az önce geçtiği gibi nikâhtır.
Hasûr'un, evlenmesi umulmayan ve menisi gelmeyen, erkeklik organı bulunmayan anlamına geldiği de söylenmiştir. Bu açıklama da yine İbn Ab-bas'tan, Said b. el-Müseyyeb'den ve ed-Dahhâk'tan zikredilmiştir. Ebu Salih ise Ebu Hureyre'den şöyle dediğini rivayet etmektedir: Rasûlullah (sav)'ı şöyle buyururken dinledim: "Bütün Âdemoğulları yüce Allah'ın huzurunda dilediği takdirde kendilerini azab edeceği, yahut merhamet edip bağışlayacağı bir günah ile Allah'ın huzuruna çıkar. Bundan tek istisna Zekeriyya'nın oğlu Yahya'dır. Çünkü o seyyiddi, hasûrdu ve salihlerden bir peygamberdi." Daha sonra Peygamber (sav) eğilip eli ile yerden ufacık bir çöp aldı ve şöyle dedi: "Onun erkeklik organı işte bunun gibiydi, bu çöp gibiydi." [221]
Bunun anlamının kendisini Allah'a masiyet olan işlerden alıkoyan olduğu da söylenir.
"Ve salihlerden bir peygamber" buyruğu hakkında da ez-Zeccâc şöyle demiştir: Salih, Allah'ın kendisine farz kıldığı şeyleri yerine getiren, insanların haklarını da eda eden kimse demektir. [222]
40. "Rabbim, ben artık iyice kocamış, karım da kısırken nasıl oğlum olabilir?" dedi. "Öyle, Allah dilediğini yapar" dedi.
Denildiğine göre burada "rabb"dan kasıt Hz. Cebrail'dir. Yani o Hz. Cebrail'e: Rabbim -ey efendim- nasıl oğlum olabilir? diye sordu. Bu el-Kelbî'nin görüşüdür.
Kimisi de şöyle demektedir: "Rabbim"den kastı, yüce Allah'tır. Burada edatı da "nasıl" anlamındadır ve zarf olarak nasb mahallindedir.
Bu şekilde sorunun anlamı iki türlü açıklanmıştır: Birincisine göre; o hem kendisi hem de hanımı bu durumları üzere mi çocuk sahibi olacak, yoksa çocuk sahibi olabilecek hale mi döndürülecekler? İkinci açıklamaya göre o çocuğu kısır hanımından mı yoksa başkasından mı bağışlanacağını öğrenmek üzere soru sormuştur.
Bir diğer açıklamaya göre anlamı şöyledir: Ben ve hanımım bu durumda iken, nasıl çocuk sahibi olmaya layık görülebilirim? O böyle bir soruyu al-çakgönüllük göstererek sormuştu. Yine rivayet edildiğine göre dua ettiği vakit ile kendisine çocuk sahibi olacağı müjdesinin verildiği zaman arasında kırk günlük bir süre geçmiştir. Ona bu müjde verildiği zaman kendisi doksan yaşında idi. Hanımının yaşı da ona yakın idi. İbn Abbas ile ed-Dahhâk der ki: Ona çocuk sahibi olacağı müjdesi verildiğinde yüzyirmi yaşında idi. Hanımı ise doksansekiz yaşındaydı. İşte onun: "Karım da kısırken" yani çocuk doğuramayacak halde iken, ifadesinin manası da budur.
(Kısır anlamına gelen): Âkir kelimesi aynı şekilde erkek ve kadın için kullanılır. "Âkir" denildiği gibi (kadın hakkında): Ukâre de denilebilir. Âkir, aynı zamanda üzerinde hiçbir bitkinin bitmediği büyük kum yığını anlamına gelir. Ukr, şüphe bulunmakla birlikte kendisiyle ilişki kurulan kadına mehir olarak verilen şeye de denilir. Ukr yumurtası'nın horoz yumurtası demek olduğu söylenmiştir. Çünkü horoz bütün ömrü boyunca tek bir yumurta yapar. Ateşin ukru ise ortası ve büyük bir bölümü demektir. Havuzun akrı ise su içmek üzere gelen develerin durdukları son noktadır. Bu kelime ukr şeklinde söylendiği gibi ukur diye de söylenebilir. Usr ve usur gibi. Çoğulu a'kâr gelir ve bu müşterek bir lafızdır.
Yüce Allah'ın " Öyle" kelimesi nasb mahallindedir. Yani, işte yüce Allah bunun gibi dilediğini yapar.
"Oğul" anlamına gelen kelimesi ileri derecede nikâh arzusu anlamına gelen (ijbüt )'dan türetilmiştir. tabiri ise, dişisine yaklaşmak için duyduğu aşın arzudan dolayı galeyana gelmek demektir. Leylâ el-Ahyeliyye der ki:
"Şifa verdi ona onulmaz hastalığından
Bir oğul ki, kanalı salladığında onun su içmesini sağladı."
"Ğulâm," bıyıklan yeni terlemiş genç demektir. Çoğulu ğılma ve ğılmân diye gelir. "Ğaylem"in genç erkek ve genç kız anlamına geldiği de söylenmiştir. Yine bu kelime erkek kaplumbağa demektir. el-Ğaylem aynı zamanda bir yerin de adıdır. Deniz coşup da ardı arkasına dalgalandığı vakit de: ) denilir. [223]
41. "Rabbim, bana bir alâmet ver" dedi. "Alâmetin üç gün süreyle işaretten başka hiçbir şekilde insanlarla konuşamamandır. Bununla birlikte Rabbini çok an ve akşam sabah teşbih et" buyurdu.
Bu buyruğa dair açıklamalarımızı dört başlık halinde sunacağız:
1- Alâmet:
Şanı yüce Allah'ın: "Rabbim, bana bir alâmet ver dedi" buyruğundaki kelimesi burada iki mef ule geçiş yaptığı için "kıldı" anlamındadır. "Bana" kelimesi de ikinci meful mahallindedir.
Hz. Zekeriyya'ya çocuk sahibi olacağı müjdesi verilince yüce Allah'ın kudretinin bunu gerçekleştireceğine dair kanaati onun için uzak bir ihtimal olmamakla birlikte, Allah'tan bu emrin doğruluğunu ve bunun Allah'tan olduğuna dair kendisi vasıtasıyla anlayacağı bir âyet veya bir alâmet gelmesini istedi. Yüce Allah da onu melekler doğrudan doğruya kendisiyle konuştuktan sonra, böyle bir alâmeti istediği için, üç gün süreyle insanlarla konuşamama-sı ile cezalandırdı. [224] Müfessirlerin çoğu bunu böyle açıklamış ve şöyle demişlerdir: İşte, eğer dilsizlik ve buna benzer bir hastalık olmamakla birlikte, böyle bir durum olursa, her halükârda bu bir çeşit cezadır.
İbn Zeyd der ki: Zekeriyya (as)'ın hanımı kendisinden Yahya'ya hamile kalınca hiç kimse ile konuşamaz bir halde sabahı etti. Bununla birlikte Tevrat'ı okuyabiliyor yüce Allah'ı zikredebiliyordu. Fakat herhangi bir kimseyle konuşmak istedi mi buna güç yetiremiyordu. [225]
2- İşaretle Konuşmak:
Yüce Allah'ın: "İşaretten başka" buyruğundaki (işaret anlamına gelen:) "er-remz" kelimesi sözlükte dudaklarla ima etmek, işaret etmek demektir. Kaş, göz ve el ile işaret anlamına da kullanılabilir. Kelimenin asıl anlamı harekettir. Bir açıklamaya göre Hz. Zekeriyya bu alâmeti itmi'nanının artması için istemiştir.
Buna göre anlamı şöyle olur: Sen bana bir alâmet vermekle ni'me-tini tamamla. O takdirde böyle bir alâmet ek bir nimet ve bir lütuf (keramet) olur.
Bunun üzerine ona: "Alâmetin üç gün süreyle işaretten başka hiçbir şekilde insanlarla konuşamamandır" diye cevap verildi. Yani üç gün süreyle senin konuşmana engel olunacaktır.
Bu görüşün delili de yüce Allah'ın, meleklerin kendisine bu müjdeyi vermesinden sonra ona: "Nitekim sen daha önce birşey değilken ben seni yarattım" (Meryem, 19/9) diye buyurmuş olmasıdır. Yani Ben seni önceden kudretimle var ettiğim gibi; yine kudretimle senden bir evlat var edeceğim.
en-Nehhâs da bu görüşü tercih ederek der ki: Katâde'nin, Zekeriyya (as) konuşamamakla cezalandırıldı şeklindeki açıklaması, kabul edilmemiş bir açıklamadır. Çünkü yüce Allah bize, onun günah işlediğini haber vermediği gibi, böyle birşeyi istemeyi kendisine yasakladığını da bildirmemiştir. Bu bakımdan söylenecek söz şu olur: Bunun anlamı şöyledir: Rabbim, Sen bana çocuğun var olduğuna delalet edecek bir alâmeti yarat. Çünkü ben onun olup olmadığını bilemem, benim için bu bir gaybdır.
"İşaret" anlamına gelen kelimesi, munkatı' istisna olarak nasbedil-miştir. Bunu el-Ahfeş söylemiştir. el-Kisaî der ki: Bu kelime şekillerinde gelir. Ayrıca "mim" harfi üstün olmak üzere şeklinde, yine hem "mim" harfi hem de "ra" harfi ötreli olmak üzere diye de okunmuştur. Bunun tekili şeklinde gelir. [226]
3- Hukukî Bakımdan İşaretin Değeri:
Bu âyet-i kerimede, işaretin söz söyleme seviyesinde değerlendirildiğine dair bir delil vardır. Ayrıca sünnet-i seniyyede de böyle değerlendirildiğini gösteren pek çok rivayet vardır. İşaretler arasında en pekiştirici ifade Peygamber (sav)'ın kendisine dayanarak siyah bir cariyenin durumu hakkındaki hükmüdür. Hz. Peygamber ona "Allah nerededir?" diye sorunca, cariye başıyla semayı işaret etmiş, bunun üzerine Hz. Peygamber: "Sen onu azad et, çünkü o mü'mine bir cariyedir" diye buyurmuştur. [227]
Böylelikle İslâm dini kendisi ile cennete hak kazanılıp ateşten korunula-bilen diyanetin esası hakkında işareti geçerli kabul etmiştir ve Hz. Peygamber, imanı belirten sözleri bizzat diliyle söyleyenin hükmü gibi o cariyenin mü'min olduğuna hüküm vermiştir. O bakımdan işaretin dinin diğer hususları hakkında da geçerli ve etkili olması gerekir. Genel olarak fukâhanın kabul ettiği görüş budur.
İbnu'l-Kasım'ın, Malik'ten rivayet ettiğine göre dilsiz bir kimse hanımım boşadığını işaretle ifade ederse bu boşama onun aleyhine geçerli kabul edilir.
Şafiî de hastalanıp da dili tutulan bir erkeğin karısına ric'at yapmak ve onu boşamak hususunda dilsiz gibi olduğunu belirtmiştir.
Ebu Hanife ise der ki: Bu, eğer yaptığı işaretin ne anlama geldiği biliniyor ise böyledir. Şayet bu işaretin anlamı hususunda şüphe sözkonusuysa batıldır. Ancak onun bu sözü kıyas değil, istihsan yoluyla söylenmiştir. Bütün bu hususlarda kıyasa göre hüküm verilecek olursa, batıldır, demek gerekir. Çünkü dilsiz bir kimse ne konuşur, ne de onun işaretinin anlamı akıl ile kavranılabilir.
Ebu'l-Hasen b. Battal der ki: Ebu Hanife'yi bu sözü söylemeye iten, onu dine dair çeşitli hükümler hakkında işaretlerin caiz olduğunu belirten sünnetteki rivayetleri bilemeyişidir. Muhtemelen Buhârî "Talak ve Benzeri İşlerde İşaret" [228] diye bir başlık açmakla onun görüşünü reddetmek istemiştir.
Ata da der ki: Yüce Allah: "İnsanlarla konuşamamandır" buyruğundan kasıt, üç gün süreyle oruç tutmasıdır. Çünkü onlar oruç tuttukları vakit ancak işaret ile konuşurlardı. Fakat böyle bir açıklama uzak bir ihtimaldir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. [229]
4- Kur'ân'ın Sünnet ile Nesholunacağını Kabul Edenler:
Kur'ân'ın Sünnet ile neshedilebileceğini kabul eden bazıları şöyle demektedir: Zekeriyya (as) güç yetirebildiği halde konuşmaktan alıkonuldu. Bu ise Hz. Peygamber (sav)'ın: "Bir gün boyunca akşama kadar susup konuşmamak yoktur" [230] hadis-i şerifi ile neshedilmiştir.
Bununla birlikte ilim adamlarının çoğunluğu burada nesh bulunmadığını ve Hz. Zekeriyya'nın kendisini konuşmaktan alıkoyan bir hastalık sebebiyle konuşamaz hale geldiğini söylemişlerdir. Sözkonusu bu rahatsızlık ise, sağlıklı olmakla birlikte konuşamama halidir. Müfessirler de böyle demişlerdir. İlim adamlarının önemli bir çoğunluğu ise: "Akşama kadar bir gün boyunca susmak yoktur" hadisinin Allah'ı zikretmekten uzak olunmaz anlamında ^olduğunu söylemişlerdir. Anlamsız ve faydasız şeyler söylemeye gelince; elbette ki bunları söylemeyip konuşmamak daha güzeldir.
Yüce Allah'ın: "Bununla beraber Rabbini çok an ve akşam sabah teşbih et" buyruğuna gelince, birinci görüşe göre yüce Allah, dilinin tutulmuş olmasına rağmen, kalbinde Allah'ı zikretmeyi terketmemesini emretmektedir. Bundan önce Bakara Suresi'nde (2/40. âyette) zikrin anlamına dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır.
Muhammed b. Ka'b el-Kurazî der ki: Eğer Allah'ı zikretmeyi terk hususunda herhangi bir kimseye ruhsat verilmiş olsaydı elbette yüce Allah'ın şu buyruğunda Hz. Zekeriyya'ya ruhsat verilmeli idi. Çünkü: "Alâmetin üç gün süreyle işaretten başka hiçbir şekilde insanlarla konuşamamandır. Bununla birlikte Rabbini çok an" diye buyurulmuştur. Yine savaşta bulunan kimseye yüce Allah'ın şu buyruğu ile zikirde bulunmama hususunda izin verilmesi gerekirdi: "Bir topluluk ile karşılaştığınız zaman sebat gösterin ve Allah'ı çokça zikredin." (el-Enfâl, 8/45). İbn Ka'b'ın bu görüşünü Taberî nak-letmiştir.
"Teşbih et" namaz kıl, anlamındadır. Namaza: "Sübha" denilmesinin sebebi, namazda yüce Allah'ın her türlü kötülükten tenzih edilmesidir.
" Akşam" kelimesi kelimesinin çoğuludur. Bunun tekil olduğu da söylenmiştir. Akşam ise güneşin zeval vaktinden batacağı vakte ka-darki süredir. Bu açıklama Mücahid'den nakledilmiştir.
Muvatta'da el-Kasım b. Muhammed'den şöyle dediği nakledilmektedir: Ben yetiştiğimde insanlar öğlen namazını aşıy vaktinde (akşam, yani güneşin zevalinden sonra) kılmakta idiler. [231]
"Sabah" ise tan yerinin ağardığı vakitten, kuşluk vaktine kadar olan süredir. [232]
42. Hani melekler: "Ey Meryem, şüphesiz Allah, seni seçip temizledi ve seni âlemlerin kadınlarından üstün tuttu" demişlerdi.
Yüce Allah'ın: "Şüphesiz Allah seni seçip temizledi" buyruğuna dair açıklamalar daha önceden (el-Bakara, 2/130. âyette) geçmiş bulunmaktadır.
"Temizledi", Mücahid ve el-Hasen'den nakledildiğine göre küfürden arındırdı, demektir. ez-Zeccac ise ay hali, lohusalık ve buna benzer diğer kötülüklerden temizledi ve seni Hz. İsa'yı doğurmak üzere seçip üstün kıldı, diye açıklamıştır.
"Seni âlemlerin" yani el-Hasen, İbn Cüreyc ve diğerlerinden rivayete göre çağdaşı olan âlemlerin kadınlarından üstün tuttu.
Burada geçen "âlemlerin kadınlarından" buyruğunun, Sûr'a üfürüleceği ana kadar bütün kadınlardan anlamına geldiği de söylenmiştir. İleride yapacağımız açıklamaya göre de sahih olan budur. Bu, ez-Zeccâc ve başkalarının da görüşüdür. Seçilme ve üstün kılınmanın tekrar edilmesinin sebebi de şudur: Birincisinin anlamı ona ibadet etmek üzere seçilmesidir, ikincisinin anlamı ise Hz. İsa'yı doğurmak üzere seçilmesidir.
Müslim, Ebu Musa'dan şöyle dediğini rivayet etmektedir: Rasûlullah (sav) buyurdu ki: "Erkeklerden pek çok kimse kemale ermiştir. Fakat kadınlardan İmrân kızı Meryem, Firavun'un karısı Âsiye'den başkası kemale ermemiştir. Ve şüphesiz Âişe'nin kadınlara olan üstünlüğü, tiridin diğer yemeklere olan üstünlüğü gibidir. " [233]
İlim adamlarımız (Allah'ın rahmeti üzerlerine olsun) derler ki: Kemâl en ileri noktaya varmak ve eksiksiz olmak demektir. Bu kelimenin mazisi "mim" harfi hem üstün hem de ötreli olmak üzere şeklinde gelir. Mu-zarîsi ise mim harfi ötreli olarak diye gelir. Herşeyin kemali kendisine göredir. Mutlak kemal ise yalnızca yüce Allah'a aittir. Şüphesiz ki insan türünün en mükemmel olanları peygamberlerdir. Ondan sonra ise sıddîklar-dan, şehidlerden ve sahillerden oluşan Allah'ın evliyası gelir.
Durumun böyle olduğu kabul edildiğinden şöyle denilmiştir: Hadis-i şerifte sözü geçen kemâl ile kastedilen peygamberlik olduğuna göre Hz. Meryem ile Hz. Âsiye'nin iki kadın peygamber olması gerekir. Nitekim böyle bir görüş de vardır. Sahih olan Hz. Meryem'in peygamber olduğudur. Çünkü yüce Allah önceden de geçtiği gibi, sair peygamberlere vahyettiği gibi melek vasıtasıyla ona da vahyetmiş bulunmaktadır. Buna dair açıklamalar da ileride Meryem Sûresi'nde (19/12-26. âyetleri tefsir ederken) gelecektir.
Âsiye'ye gelince; onun peygamberliğine açıkça delâlet eden bir buyruk vârid olmuş değildir. Aksine yine ileride Tahrîm Sûresi'nde (66/11. âyette) açıklanacağı üzere, onun sıddîk oluşuna ve faziletine delalet eden buyruklar gelmiştir. Sahih yollarla gelen rivayetlerde Ebu Hureyre'nin naklettiğine göre Hz. Peygamber'in şöyle buyurduğu da rivayet edilmektedir: "Dünya ka-dınlannın en hayırlısı dört tanedir. Bunlar İmrân kızı Meryem, Firavun'un karısı Muzâhim'in kızı Âsiye, Huveylid kızı Hadice ve Muhammed kızı Fatı-ma'dır." [234]
Ykıe İbn Abbas'tan gelen rivayete göre Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: "Cennet halkı hanımlarının en faziltelisi Huveylid kızı Hadice, Muhammed kızı Fatıma, İmrân kızı Meryem ile Firavun'un karısı Muzâhim kızı Âsiye'dir." [235]
Yine ondan gelen bir diğer rivayete göre şöyle buyurmuştur: "Meryem'den sonra cennet halkı kadınlarının efendisi Fatıma ile Hadice'dir." [236]
Kur'ân-ı Kerîm'in ve hadis-i şeriflerin zahir ifadesi Hz. Meryem'in, Hz. Havva'dan Kıyametin kopuşuna kadar görülecek son kadına kadar bütün dünya kadınlannın hepsinden faziletli olmasını gerektirmektedir. Çünkü melekler kendisine yüce Allah'tan mükellefiyet, haber vermek ve müjdelemek gibi şeyler ihtiva eden vahyi -diğer peygamberlere bildirdikleri gibi- bildirmişlerdir. O halde Hz. Meryem bir peygamber kadındı. Peygamber ise veliden daha faziletlidir. O bakımdan Hz. Meryem mutlak olarak geçmiş ve gelecek, öncekilerin ve sonrakilerin bütün kadınlarından daha faziletlidir. Ondan sonra ise fazilette, Hz. Fatıma, sonra Hz. Hadice ve sonra da Hz. Âsiye gelir.
Nitekim Mûsâ b. Ukbe de bunu Kureyb'den böylece rivayet etmiştir. Ku-reyb'in rivayetine göre İbn Abbas dedi ki: Rasûlullah (sav) şöyle buyurdu: "Dünya kadınlarının efendisi Meryem, sonra Fatıma, sonra Hadice, sonra da Asiye'dir." [237] Bu hasen bir hadis olup rivayetler arasındaki müşkilliği kaldırmaktadır.
Nitekim yüce Allah Hz. Meryem'e hiçbir -kadına vermediği şeyleri özellikle vermiştir. Bunlar Ruhu'l-Kudüs'ün onunla konuşması, ona görünmesi, gömleğinin yakasına üflemesi ve üflemek için ona yakınlaşmasıdır. Bunlar, hiçbir kadına verilmiş özellikler değildir. Ayrıca Hz. Meryem, Rabbinin kelimelerini tasdik etmiş ve çocuk doğacağı müjdesi kendisine verilince Hz. Zekeriyya'nın alâmet istemesi gibi ayrıca bir alâmet istememiştir. İşte bundan dolayı yüce Allah indirdiği Kitab-ı Hakiminde ona "Sıddîka: çokça tasdik eden, Rabbinin sözlerini doğrulayan kadın" adını vererek şöyle buyurmuştur: "Ve onun annesi sıddîka bir kadındı." (el-Maide, 5/75). Bir başka yerde de yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Ve o Rabbinin kelimelerini ve kitaplarını tasdik etmişti. O kânitlerden (Allah'ın buyruklarına itaat edenlerden) idi" (et-Tahrim, 66/12).
Böylelikle yüce Allah Hz. Meryem'in hem sıddîk oluşuna, hem müjde kelimelerini tasdik edip doğruladığına, hem de itaat eden kânitlerden olduğuna tanıklık etmiş bulunmaktadır. Ancak Hz. Zekeriyya'ya çocuk sahibi olacağı müjdesi verilince o, yaşının büyüklüğünü ve karısının da kısırlığını gözünün önüne getirerek: Karım da kısırken benim nasıl çocuğum olabilir? diye sormuş ve kendisine bir alemet verilmesini istemişti. Hz. Meryem'e çocuk sahibi olacağı müjdesi verilince o, kendisinin bakire olduğunu, ona hiçbir insan elinin değmediğini hatırına getirince de kendisine: "Evet, öyledir ve Rabbin buyurdu ki:" (Meryem, 19/21) diye ona cevap verilmiş, o da bu kadarı ile yetinmiş, Rabbinin kelimelerini doğrulamış, bu işin içyüzünü bilenden ayrıca bir alâmet istememiştir. Peki, bütün âlemler arasında Hz. Âdem'in kız çocuklarından böyle üstün menkıbeleri bulunan bir başka kadın var mıdır? İşte bundan dolayı rasûllerle birlikte cennete es-sabikûnu (ileri gidenleri) geride bıraktığı rivayet edilmiştir.
Rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Cennete benim ümmetimin ileri gidenlerinden, aralarında İbrahim, İsmail, İshak, Ya'kub, Esbat (Hz. Yakub'un evlatları) Mûsâ, İsa ile İmrân kızı Meryem gibi ondört adam dışında, hiç kimse daha önce cennete gitmeyecektir diye yemin edecek olursa şüphesiz ki benim bu yeminim doğrudur. " [238]
Zahir bilgisini öğrenip de zahir şeyleri gizli şeylere delil gösteren kimselerin, Rasûlullah (sav)'ın şu hadis-i şeriflerine de dikkat etmeleri gerekirdi: "Ben Âdem evladının efendisiyim, bununla birlikte övünmüyorum..." Devamla onun: "Kıyamet gününde Hamd sancağı benim elimde olacaktır. Kerem anahtarları elimde olacaktır. Ben ilk konuşacak olanım, ilk şefaat edecek olanım, ilk müjde verecek olanım, ilk... ve ilk... olanım" [239] buyruğunda işaret edilen bu dünya hayatındaki sair peygamberlere olan üstünlük ve efendiliğe ancak batındaki çok büyük bir özelliği dolayısıyla nail olduğuna da dikkat etmeleri gerekirdi. İşte Hz. Meryem'in de Kur'ân-ı Kerîm'de sıddîk olduğuna ve Rabbinin kelimelerini tasdik ettiğine dair Allah'ın şahitliğine mazhar olması, ancak onu oldukça yücelten, yaklaştıran bir mertebe dolayısıyla olmuştur. [240]
Hz. Meryem'in peygamber olmadığını söyleyen kimselerin açıklaması da şöyledir: Onun meleği görmesi, ashabın Hz. Cebrail'i İslâm'a ve imana dair soru sormak üzere Dihyetu'l-Kelbi'ye benzer bir şekilde görmelerini andırmaktadır. Ashab-ı Kiram o meleği bu şekilde görmekle peygamber olmadılar. Ancak birinci görüş daha zahir (daha güçlü)dir ve çoğunluk da bu kanaattedir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
Kurtubî -merhum- de işaret ettiğimiz âyetleri tefsir ederken "erkekler" anlamına gelen "rical" kelimesini "Âdemoğullan" diye tefsir etmekle birlikte; bilhassa Yûsuf, 12/109. âyeti tefsir ederken el-Hasen'in: "Allah ne bedevilerden, ne kadınlardan ne de cinlerden bir Peygamber göndermiştir" sözlerini nakletmekte daha sonra da şunları söylemektedir: "İlim adamları derler ki: Rasûlün şartlarından biri de Âdemoğlundan, erkek ve şehirli olmasıdır." [241]
43. "Ey Meryem, kunut ile Rabbinin divanına dur, secdeye kapan, rükû' edenlerle birlikte rükû' et."
Mücahid'den nakledildiğine göre "kunût et"; namazda uzunca kıyamda dur, demektir. Katade ise, devamlı olarak O'na itaat et anlamındadır, der. "Ku-nut"un anlamına dair açıklamalar daha önceden (el-Bakara, 2/116. âyet 5. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.
el-Evzaî der ki: Melekler ona bunu deyince kalkıp namaza durdu. Ayakları şişinceye ve ayaklarından kan ve irin akıncaya kadar ayakta namaz kılmaya devam etti. Selam olsun ona...
"Secdeye kapan, rükû' edenlerle birlikte rükû' et." Burada rükû'dan önce secdeye kapanmanın sözkonusu edilmesinin sebebi "ve" atıf harfinin tertibi gerektirmeyişindendir. Bu hususa dair görüş ayrılıkları ise Bakara Sûre-si'nde yüce Allah'ın: "Şüphe yok ki Safa ile Merve Allah'ın alâmetlerinden-dir" (el-Bakara, 2/158) buyruğu açıklanırken ele alınmıştır. Şayet: "Zeyd ve Amr kalktı" denilecek olursa Amr'ın Zeyd'den önce kalkmış olması mümkündür. Buna göre buradaki buyruğun anlamı: Rükû' et ve secde yap" şeklinde olur. Bir görüşe göre ise onların şeriatinde sücud, rükû'dan önce imiş.
"Rükû' edenlerle birlikte rükû' et" buyruğu hakkında da şöyle denilmiştir: Yani onlarla birlikte namaz kılmıyor isen de onların yaptıklarını yap, anlamındadır. Bundan kastın, cemaatle namaz kılmak olduğu da söylenmiştir. Yine buna dair açıklamalar daha önceden Bakara Sûresi'nde (2/43. âyet 5. başlık ve devamı) geçmiş bulunmaktadır. [242] .
44. Bunlar sana vahyetmekte olduğumuz gayb haberlerindendir. Meryem'in bakımını hangisi üzerine alacak diye kalemlerini atarlarken sen yanlarında değildin. Çekişirlerken de sen yanlarında bulunmadın.
Bu buyruğa dair açıklamalarımızı dört başlık halinde sunacağız:
1- Gayb'ın Haberleri:
Yüce Allah'ın: "Bunlar sana vahyetmekte olduğumuz gayb haberlerin-dendir" buyruğundan kasıt şudur: Yani Zekeriyya, Yahya ve Meryem (hepsine selam olsun)'ın durumlarına dair sözünü ettiğimiz bu hususlar gayba dair haberlerdendir.
"Sana vahyetmekte olduğumuz" buyruğunda da Muhammed (sav)'ın peygamberliğine açık bir delil vardır. Çünkü Hz. Peygamber geçmişlerin kitaplarını okumamış olduğu halde, Hz. Zekeriyya ile Hz. Meryem'in kıssalarını indirdiği gibi; bunlara dair haberler vermiştir ve bu konuda kitap ehli de onu tasdik etmişlerdir.
Yüce Allah'ın: "Sana vahyetmekte olduğumuz" buyruğu ile Bunlar" buyruğuna işarette bulunmuştur. İşte bu kelimenin müzekker gelmesinin sebebi de budur.
Burada "vahyetmek"ten kasıt ise, Peygamber (sav)'a risalet vermek demektir. Vahiy ise, ilham ile de olabilir, işaretle de olabilir, başka şekillerde de olabilir. Sözlükte bunun asıl anlamı birşeyi gizlice bildirmek demektir. İşte bundan dolayı ilham da vahiy diye adlandırılır olmuştur. Yüce Allah'ın şu buyruklan da bu kabildendir: "Hani Ben Havarilere vahyetmiş idim." (el-Ma-ide, 5/111); "Ve Rabbin arıya vahyetti ki.." (en-Nahl, 16/68).
"Havarilere vahyettim" buyruğunun onlara emrettim, anlamına olduğu da söylenmiştir, ile aynı anlamda olup, "vahyetti" demektir, el-Accac der ki:
"Ve ona karar bulmasını vahyetti, o da karar buldu.!
Yani Allah arza karar bulmasını emretti, o da karar buldu.
Hadis-i şerifte de "Sür'atlice, sür'atlice" [243] denilmektedir. Bu kelimeden fiil ise; şeklinde gelir.
İbn Faris der ki: Vahiy, işaret, yazmak ve haber göndermek (risalet) demektir. Senden başkasına bilmek üzere bıraktığın herşeye (vahy) denir. Nasıl olursa olsun. Vahiy aynı zamanda hızlı demektir. Sese de 'el-Vahâ' denilir. Onlara bağırdık, çağırdık anlamında (vahiy kökünden olmak üzere- “” denilir. [244]
2- Hz. Meryem'in Himayesi:
Yüce Allah'ın: ".... sen yanlarında değildin" yani ya Muhammed, sen onların bulundukları yerde, huzurlarında bulunmuyordun, demektir.
"Kalemlerini atarlarken." Kalem kelimesi birşeyi kesmek anlamına gelen; (-uİS)'dan gelmektedir. Bunun fal için kullandıkları oklar anlamına olduğu söylenmiştir. Kendileriyle Tevrat'ı yazdıkları kalemleri olduğu da söylenmiştir, daha uygun açıklama şekli budur. Çünkü yüce Allah fal oklarını kullanmayı yasaklayarak: "Bu, bir fısktır" (el-Maide, 5/3) diye buyurmuştur. Şu kadar var ki, onların bu işi cahiliyye döneminde yaptıkları şekilden başka türlü ve başka maksatla yapmış olmaları da düşünülebilir.
"Meryem'in bakımını hangisi üzerine alacak diye.." Hangisi onu büyütecek diye. Zekeriyya (as): "Onu almaya en çok hak sahibi benim. Çünkü teyzesi benim yanımdadır" demişti. Meryem'in annesi olan Fâkûd kızı Hanne'nin kızkardeşi Fakud kızı Eşyi' onun hanımı idi.
Sair İsrailoğulları ise: Hayır biz onu almaya daha hak sahibiyiz. Çünkü o bizim büyük ilim adamımızın kızıdır, demişlerdi.
Bunun üzerine onu himayelerine almak üzere kur'a çektiler. Herkes kendi kalemini getirdi ve kalemlerini akan suya atmaları, kimin kalemi durup da su onu akıntısıyla sürükleyerek götürmezse, o kimsenin Meryem'i yanına alacağı üzerinde ittifak ettiler.
Peygamber (sav) buyurdu ki: "Sair kalemler suyun akıntısına kapılıp gitti, fakat Zekeriyya'nın kalemi üstte kaldı." [245]
Bu da Hz. Zekeriyya için bir mucize idi. Çünkü o bir peygamberdi ve onun eliyle mucizeler ortaya çıkardı. Başka açıklamalar da yapılmıştır.
"Meryem'in bakımını hangisi üzerine alacak diye" buyruğu mübtedâ ve haber olup sözün delâlet ettiği gizli fiil ile nasb mahallinde mübteda ve haberdir. İfadenin takdiri ise şöyledir: Meryem'i hangisi himayesine alacak diye bakıyorlardı. Burada fiilin: "Hangisi" kelimesinde amel etmeyişinin sebebi, istifham (soru) için oluşudur. [246]
3- Kur'a Çekmenin Hukukî Değeri:
Kimi ilim adamımız bu âyet-i kerimeyi kur'anın kabul edileceğine delil göstermiştir. Kur'a bizim şeriatimizde paylaştırmada adaleti isteyen herkes için aslî bir ilkedir. Fukahânın cumhuruna göre delilleri eşit seviyede olan kimselere göre kur'a sünnettir. Böylelikle taraflar arasında adalet sağlansın, kalpleri mutmain olsun ve onların arasında hakları paylaştıran kimse hakkında zanda bulunma ihtimalleri ortadan kalksın ve eğer paylaştırılan tek bir cinsten ise, hak sahiplerinden birisi ötekinden daha fazla hak almasın. Kitap ve Sünnete uymak, bunun böyle olmasını gerektirir.
Ebu Hanife ve arkadaşları kur'a gereğince uygulamada bulunmayı kabul etmezler. Bu konuda vârid olmuş hadis-i şerifleri red ederek, bunların hüküm bakımından bir anlam ifade etmediklerini ve yüce Allah'ın yasaklamış olduğu fal oklarına benzediğini söylemişlerdir.
İbnu'l-Münzir ise Ebu Hanife'den kurayı caiz kabul ettiğini ve şöyle dediğini nakletmektedir: Kur'a, kıyasa göre uygun bir yol değildir. Fakat bizler bu konuda kıyası terkedip ilgili rivayetleri ve sünnetteki delilleri alıp kabul ettik.
Ebu Ubeyd der ki: Üç peygamber kur'a ile amel etmişlerdir. Bunlar Yunus, Zekeriya ve peygamberimiz Muhammed (sav)'dır. İbnu'l-Münzir der ki: Kur'a ile uygulama yapılacağı hususu, ortak kimseler arasında paylaştırılan şeyler hakkında ilim adamları tarafından adeta icma ile kabul edilmiş gibidir. O bakımdan kurayı reddedenin sözünün bir anlamı yoktur. Buhârî "Ki-tabu'ş-Şehâde"nin sonlarında: "İçinden çıkılmaz işlerde kur'a ve yüce Allah'ın: "Kalemlerini atarlarken" buyruğunu" açtıktan sonra en-Nu'man b. Beşir'in şu hadis-i şerifini nakleder: "Allah'ın sınırları üzerinde duran ve onlar hakkında riyakârlık yapan kimsenin misali, bir geminin (yerlerini) paylaştırmak üzere kur'a çekenlerin durumuna benzer...." [247]
İnşaallah el-Enfal Sûresi (8/25. âyet 1. başlıkta) ile Zuhruf Sûresi'nde (43/34. âyet 5. başlıkta) buna dair açıklamalar gelecektir. Ayrıca Um-el-Ala'nın Ensar, Muhacirlerin nerede kalacaklarına dair kura çektikleri vakit paylarına Osman b. Maz'ûn'un düştüğüne dair rivayeti; Hz. Aişe'nin de: "Rasû-lullah (sav) bir yolculuğa çıkmak istediğinde hanımları arasında kur'a çekerdi. Hangisinin payı çıkarsa onunla birlikte yolculuğa çıkardı" anlamındaki hadisi de (Buhârî) orada zikretmektedir. [248]
Bu hususta (yolculukta hanımlardan birisi ile çıkma) İmam Malik'ten farklı rivayet gelmiştir. Bir seferinde bu hadis-i şerif dolayısıyla kur'a çeker derken, bir diğer seferinde yolculukta kendisine hangisini daha uygun buluyorsa onunla yola çıkar, demiştir.
Ebu Hureyre yoluyla gelen hadis-i şerife göre de Rasûlullah (sav) şöyle buyurmuştur: "Şayet insanlar ezan okumakta ve birinci safta ne gibi hayırların bulunduğunu bilip de sonra da bunu yapmak için kur'a çekmekten başka bir yol bulamayacak olsalardı elbette kur'a çekerlerdi." [249]
B¥u anlamda hadis-i şerifler pek çoktur. Kur'anın ne şekilde çekileceği ve konu ile ilgili görüş aynlıkları fıkıh kitaplarında sözkonusu edilmiştir. Ebu Ha-nife şu sözleriyle delilini açıklar: Hz. Zekeriyya ile Peygamber (sav)'ın hanımları arasında kur'a çekmesi şayet kur'asız olarak aralarında razı olup anlaşabilselerdi caiz olacak şeyler kabilindendi.
İbnu'l-Arabî ise der ki: Böyle bir gerekçe zayıftır. Çünkü kur'anın faydası ancak taraflardan her birisinin o hakkın kendisinin olmasını istediği hallerdeki gizli hükmü ortaya çıkarmaktır. Karşılıklı rıza ile ortaya çıkacak olan birşey ise başka bir konudur. Herhangi bir kimse: Kur'a, karşılıklı rızanın söz-konusu olmasıyla birlikte yapılır, diyecek olursa şunu belirtelim ki kur'a karşılıklı rıza ile birlikte hiçbir zaman yapılmaz.
Kur'a ancak tarafların karşılıklı olarak cimrilik gösterdiği ve başkasına vermeyi kendiliğinden razı olmadığı şeyler hakkında olur. Şafiî'ye ve kur'ayı kabul edenlere göre de kur'anın şekli şöyle olur: Birbirine eşit küçük parçalar kesilir. Her bir parçanın üzerine pay sahibinin adı yazılır. Bundan sonra yine aralarında fark olmayacak şekilde çamurdan birbirine eşit parçalar arasına yerleştirilir. Sonra bu çamurlar azıcık kurutulup arkasından bu işlemlerde hazır bulunmayan bir adamın elbisesine bırakılıp elbisesi üzerine örtülür, sonra bu adam elini uzatır ve bir yuvarlak çamur parçası çıkarır. Bir adamın adı çıktı mı, kendisi için kur'a çekilen pay, o kişiye verilir. [250]
4- Teyzenin Hadane Hakkı:
Âyet-i kerime aynı şekilde teyzenin hadâne (annesi ölmüş küçük çocuğun bakımını üstlenme) hakkının nine dışında diğer akrabalardan daha öncelikli olduğunu göstermektedir. Peygamber (sav) da -Emetullah adındaki- Hz. Hamza'nın kızını, teyzesi nikâhı altında bulunan Ca'fer'e verilmesi hükmünü vermiş ve: "Teyze anne makamındadır" demiştir. [251] Bu mesele daha önce Bakara Sûresi'nde (2/233- âyette 9. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.
Ebû Dâvûd, Hz. Ali'den şöyle dediğini rivayet etmektedir: Zeyd b. Harise Mekke'ye gitti ve Hamza'nın kızını getirdi. Ca'fer: Ben onu yanıma alacağım. Çünkü onu almaya daha çok ben hak sahibiyim. Hem amcamın kızıdır, hem de teyzesi benim yanımdadır ve teyze de anne demektir, dedi. Hz. Ali de: Hayır, onu almaya ben daha bir hak sahibiyim. Hem benim amcamın kızıdır, hem benim yanımda Rasûlullah (sav)'ın kızı vardır. O bu kızı almaya daha bir hak sahibidir, dedi. Zeyd de: Onu almaya ben daha çok hak sahibiyim. Çünkü onun için ben yolculuk yaptım, yola koyuldum ve onu ben getirdim. Peygamber (sav) yanlarına çıktı ve bazı şeylerden söz ederek dedi ki: "Bu kız çocuğuna gelince; ben onun Cafer'e verilmesini hükme bağlıyorum. Teyzesiyle birlikte olacak ve zaten teyze bir annedir." [252]
İbn Ebî Hayseme'nin naklettiğine göre Zeyd b. Harise Hz. Hamza'nın vasisi idi. Buna göre teyze, vasiden daha bir hak sahibi olur. Amcaoğlu ise, eğer teyzenin kocası ise, hadane hususunda -her ne kadar- teyze kızı için mahrem olmasa dahi- hadaneyi kesen bir engel değildir. [253]
45. Hani melekler şöyle demişti: "Ey Meryem, Allah kendinden bir kelimeyi sana müjdeliyor. Adı Meryem oğlu İsa Mesih'tir. Dünyada da âhirette de şanı yücedir, Allah'a yakın kılınanlardandır.
46. "Beşiğinde de yetişkinlik halinde de insanlarla konuşacaktır ve salihler dendir."
Bu buyrukta da önceden geçtiği üzere Hz. Meryem'in peygamberliğine bir delil vardır.
"Hani" anlamında kelimesi "çekişirlerken" buyruğuna taalluk etmektedir. Bunun yüce Allah'ın: "Sen onların yanında bulunmadın" buyruğuna taalluk etmesi de mümkündür.
"Kendinden bir kelimeyi" anlamındaki buyruğunu Ebu's-Semmâl: şeklinde okumuştur ki buna dair açıklamalar önceden (39. âyette) geçmiş bulunmaktadır.
"Adı Meryem oğlu İsa Mesih'tir." Burada "kelime" kelimesi, erkek çocuk anlamına geldiğinden dolayı dişi olarak; Onun adı; dememiştir.
"Mesih" Hz. İsa'nın lakabı olup sıddîk anlamındadır. Bunu İbrahim en-Ne-haî söylemiştir. Denildiğine göre bu kelime, arapçalaştınlmış bir kelimedir. Bunun aslı ise şin'lidir (meşih). Bu kelime müşterek bir lafızdır.
İbn Fâris der ki: Mesîh, damar, sıddîk, üzerinde yazı ve nakış bulunmayan düz dirhem anlamındadır. Mesh ise cima demektir. Erkek kadın ile cima ettiği vakit bu tabir kullanılır. Düz olan yere de (aynı kökten gelmek üzere): "el-emsah denilir. Kaba etleri oldukça zayıf olan kadına da "el-meshâ" denilir. tabiri; filân güzeldir, demektir. Güzel olan yaya "mesîha" denilir ki çoğulu da "mesâih" diye gelir. Şair der ki:
"Onların yan taraflarında yana yatmış yumuşak yaylan vardır Fakat bu yaylar zayıf da değildir, ince de değildir."
Hz. Meryem'in oğlunun unvanı olan "Mesih" kelimesinin nereden alındığı konusunda da farklı görüşler vardır. Yeryüzünü meshettiği, yani orada karar bulmaksızın gidip geldiği için bu adın verildiği söylenmiştir. İbn Abbas'tan rivayet edildiğine göre ise Hz. İsa, musibet sahibi birisine meshetti mi (elini sürdü mü) mutlaka iyileşirdi. Ona "Mesîh" adı bundan dolayı verilmiş gibidir. Buna göre "Mesîh" kelimesi fail anlamında fe'îl veznindedir.
Bir diğer görüşe göre Hz. İsa, bereket yağı ile meshedildiği için bu adı almıştır. Peygamberlere bu yağdan sürülürdü. Bu, kokusu hoş olan bir yağ idi. Bu yağ birisine sürüldü mü peygamber olduğu bilinirdi.
Yine denildiğine göre Hz. İsa'nın ayak tabanlanndaki iki çukur, düz olduğu (mensûh) için bu adı almıştır.
Güzelliğin onu meshetmesi yani güzelliğinin açıkça görülmesi dolayısıyla bu adı aldığı da söylenmiştir.
Ona bu adın veriliş sebebinin günahlardan temizlenmekle meshedildiğin-den dolayı olduğu da söylenmiştir. Ebu'l-Heysem ise der ki: (Sonu ha'lı olarak) el-mesîh kelimesi (sonu hı'h olarak) el-mesîh kelimesinin zıddıdır. "Allah onu meshetti" denildiği zaman, güzel ve mübarek bir hilkat ile yarattı, denilir. (Hı'h olarak) "onu meshetti" ise çirkin ve lânetli bir şekilde yarattı, anlamındadır.
İbnu'l-Arabî der ki: Mesîh sıddîk demektir. Mesîh (hı'h olarak) bir gözü kör demektir ki Deccal bu ad ile anılır.
Ebu Humeyd de der ki: Mesih'in İbranice aslı "şin"li olarak "meşih"tir. "Muşa" kelimesi Arapçaya "Musa" şeklinde geçtiği gibi, bu da "mesih" şeklinde gelmiştir. Deccâl'e "mesih" adının veriliş sebebi ise, iki gözünden birisinin meshedilmiş (kör) olmasından dolayıdır. Deccâl'in ise "mim" esreli ve "sin" harfi de şeddeli olmak üzere "missîh" diye adlandırıldığı da söylenir. Bazıları da bu kelimeyi aynı şekilde son harfi "noktalı hı" olarak da söylemişlerdir. Bazı dilciler ise bu kelimeyi "mim" harfini üstün, "hı" harfini de şedde-siz olarak "mesîh" şeklinde söylemişlerdir. Ancak birincisi daha uygundur, çoğunluğun kabul ettiği de budur. Ona bu adın veriliş sebebi onun (Deccal) yeryüzünü dolaşacak olmasıdır. Yani Mekke, Medine ve Beyt-i Makdis dışında yeryüzündeki bütün beldelere girebilecektir. O bakımdan bu da faîl anlamında "fail" vezninde bir kelimedir. Deccal, yeryüzünü mihnet ile mesh edecek (dolduracaksa); Hz. Meryem'in oğlu ise ni'met ile meshedecektir.
(Deccâl'in adı olarak) Mesih'in gözünün birisi meshedilmiş (kör) anlamına gelmesi halinde bu kelime, "mef'ûl" anlamında fail veznindedir. Şair der ki:
"Şüphesiz Mesih (ha ile); Mesih (hı ile)'i öldürecektir."
Müslim'in Sahih'inde Enes b. Malik'ten şöyle dediği rivayet edilmektedir: Rasûlullah (sav) şöyle buyurdu: "Deccal'in uğrayıp geçmeyeceği bir belde yoktur. Mekke ile Medine müstesna."[254]
Abdullah b. Amr yoluyla gelen rivayette ise: "Ka'be ve Beytü'-l-Makdis müstesna" şeklindedir. Bunu Ebu Cafer et-Taberî zikretmektedir. Ebû Cafer et-Tahâvî ise şunu ilave etmektedir: "Ve Tür Mescidi müstesna." Tahavi bunu Cunâde b. Ebi Umeyye yoluyla Peygamber (sav)'ın ashabından birisinden rivayet eder. O da Hz. Peygamber'den bunu rivayet eder.
Ebu Bekr b. Ebi Şeybe'nin Samura b. Cündüb'den rivayet ettiğine göre Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: "O (Deccal) bütün yeryüzünde ortaya çıkacaktır, ancak Harem, Beytü'l-Makdis müstesna ve o Beytü'l-Makdis'te mü'minleri muhasara altına alacaktır." Daha sonra hadisin geri kalan kısmını zikreder.
Müslim'in Sahihinde ise şöyle denilmektedir: "O bu halde iken yüce Allah Meryem oğlu Mesih'i gönderecektir. O da, iki elbiseye bürünmüş, iki elini iki meleğin kanatları üzerine koymuş olarak Dımaşk'ın doğusunda el-Me-nartu'l-Beydâ (Beyaz Minare )nin yakınında nazil olacaktır. Başını eğdiği vakit damlar, yukarı kaldırdığı vakit ondan inciyi andıran gümüş taneleri saçı-lacaktır. Onun nefesinin kokusunu alan bir kâfir mutlaka ölür. Onun nefesi ise gördüğü son noktaya kadar ulaşır. (İsa) onu (Deccal'i) takip edecektir ve sonunda ona Babu Lüd denilen yerde yetişecek ve onu öldürecektir" diyerek hadisi bütünüyle nakleder.[255]
Şöyle de denilmiştir: Mesih Hz. İsa'nın başka bir kökten türememiş bir ismidir. Bu ismi ona Allah vermiştir. Buna göre "İsa" kelimesi "Mesih" kelimesinden aynıyla bedel olur. İsa ise Arapça olmayan bir isimdir. Bundan dolayı munsarıf değildir. Eğer bunu Arapça bir kelime kabul edecek olsak dahi, özel isim olunca da nekre olunca da munsanf olmaz, çünkü bu kelimenin sonunda te'nis "elifi vardır. Şayet bu kelime müştak (başka kökten türemiş) bir kelime olursa, yönetmek ve başında işlerini idare etmek anlamına gelen 'dan türemiş olur.
"Şanı yücedir (vecîh)": Yani makam ve mevkisi yüksek, şerefli kimse demektir. Hal olmak üzere nasbedilmiştir. Bu açıklama el-Ahfeş'e aittir.
"Allah'a yakın kılınmışlardandır." Allah nezdinde yakın olanlardandır. Bu kelime az önce geçen: "Şanı yücedir" kelimesine atfedilmiştir. Yani aynıştu mes :kul İmal 30/4
"Ve salihlerdendir." Bu kelime de yine aynı şekilde: "Şanı yücedir" kelimesine atfedilmşitir. Yani o, Allah'ın salih kullarındandır da.
Ebu Bekr b. Ebû Şeybe şunu rivayet etmektedir: Bize Abdullah b. İdris, Husayn'dan o Hilal b. Yesaf'dan naklederek dedi ki: Beşikte yalnız üç kişi konuşmuştur. Bunlar İsa, YusuPun sahibi (yani kıssasında sözü edilen kişi) ile Cüreyc'in kıssasında sözü edilen kişidir. O, bu şekilde "Yusuf un sahibi" diye ifade kullanmıştır.
Müslim'in Sahih'inde ise Ebu Hureyre'den Peygamber (sav)'ın şöyle dediği rivayet edilmektedir: "Beşikte üç kişiden başkası konuşmuş değildir. (Bunlar) Meryem oğlu İsa, Cüreyc'in sahibi ile zorba birisinin adamıdır. Küçük bir çocuk annesinden süt emmekte iken ..." diyerek hadisi uzun uzadıya nak-leder. [256]
Ashab-ı Uhdud kıssasına dair Suhayb'ın rivayet ettiği hadiste de şöyle denilmektedir: "Bir kadın da imanı dolayısıyla ateşe atılmak üzere getirildi. Beraberinde de bir küçük çocuk vardı."
Müslim'den başka eserlerde: "Süt emen bir çocuk getirdi. Ateşe düşmekte tereddüt etti. Çocuk ona: Anacığım, sabret, çünkü sen hak üzeresin, de-di."[257]
ed-Dahhâk ise der ki: Altı kişi beşikte konuşmuştur. Bunlar Yusuf un şahidi, Firavun'un karısı Maşita'nın küçük çocuğu, İsa, Yahya, Cüreyc'in adamı ile zorba olan kişinin adamı. ed-Dahhâk Ashab-ı Uhdud'dan söz etmez. Böylelikle o Ashab-ı Uhdud kısasında konuşan çocuktan söz etmemektedir. Onu da ilave ettiğimiz takdirde konuşanların sayısı yedi kişi olur. Bunun ile Hz. Peygamber'in: "Beşikteyken üç kişiden başka konuşan olmamıştır" hadisi arasında bir tearuz yoktur. Çünkü Hz. Peygamber bu hadisi söylediği durumda iken kendisine vahyedilenlerden elde ettiği bilgiye göre konuşmuştur. Daha sonra yüce Allah bu hususta dilediği şeylerin bilgisini verdi; o da bunların haberini verdi.
Derim ki: Yusuf kıssasında kendisinden söz edilen kişiye dair açıklamalar ileride geleceği gibi, Cüreyc kıssasında konuşan küçük ile zorba adamın ve Ashab-u Uhdudun kıssasında konuşan küçüğe dair açıklamalar da Müslim'in Sahih'inde yer almaktadır. Uhdud ashabı kıssası ise ileride yüce Allah'ın izniyle Buruc Sûresi'nde (85. sûre) gelecektir.
Firavun'un hanımı Maşita'nın küçük çocuğuna gelince; Beyhakînin rivayetine göre İbn Abbas şöyle demiştir: Peygamber (sav) buyurdu ki: "İsra'ya çıkarıldığım gece hoş bir kokunun geldiği bir yerde yürüdüm. Bu neyin kokusudur diye sordum. Bana Firavun'un kızı Maşita ile onun çocuklarının, dediler. Maşita'nın tarağı elinden düşmüş o da: Bismillah demişti. Firavun'un (diğer) kızı: Babam mı, diye sorunca o şöyle dedi: Benim de Rabbim, senin de Rabbin, babanın da Rabbi. Senin babamdan başka Rabbin mi var? diye sorunca: Evet benim de Rabbim, senin de Rabbin babanın da Rabbi Allah'tır. Firavun onu çağırdı ve: Benden başka Rabbin var mı? diye sordu. O: Evet, benim de Rabbim senin de Rabbin Allah'tır. Bunun üzerine Firavun bakırdan büyük bir kazanın kızdırılmasını emretti. Daha sonra Maşita'nın oraya atılmasını emredince: Senden bir isteğim var, dedi. Nedir o? diye sorunca şöyle dedi: Benim ve çocuklarımın kemiklerini bir yere getirip koyacaksın. Firavun: Evet senin bu istediğini üzerimizdeki hakkın dolayısıyla yerine getireceğiz. Emir verdi ve çocukları biri ötekinin ardına ateşe atıldılar. Nihayet aralarında süt emen bir çocuğa sıra geldi. O da (annesine): Anneciğim atıl, tereddüt gösterme. Çünkü biz hak üzereyiz, dedi. (İbn Abbas) dedi ki: - Küçükken dört kişi konuşmuştur. İşte bu çocuk, Yusuf'un lehine şahitlik eden kişi ile Cüreyc kıssasında kendisinden söz edilen kişi ve Meryem oğlu Hz. İsa'dır.[258]
47. Meryem dedi ki: "Rabbim bana bir beşer dokunmamışken benim nasıl çocuğum olabilir?" Dedi ki: "Öyledir, Allah dilediğini yaratır. O birşeyin olmasını dilerse ona "ol" der; o da oluverir."
Yüce Allah'ın: "Dedi ki: Rabbim..." Efendim, demektir. O bununla Hz. Cebrail'e hitap etmektedir. Çünkü Hz. Cebrail, ona insan suretinde görününce: Ben, senin Rabbinin sana tertemiz bir evlat bağışlaması için gönderdiği elçisiyim, demişti. Hz. Meryem, onun bu sözlerini işitince, hangi yolla çocuk sahibi olacağını sordu ve dedi ki: Bana hiçbir beşer dokunmamışken benim nasıl çocuğum olur? Yani nikâh yoluyla kimse bana dokunmamışken. Kendi adıyla-anılan sûrede ise: "Ve ben ahlâksız bir kadın da değilim.'' (Meryem, 19/20) dediği nakledilmektedir. Bunu ise te'kid olmak üzere zikretmişti. Çünkü onun: "Bana bir beşer dokunmamışken" şeklindeki sözleri helâl yolla olanı da haram yolla olanı da kapsamaktadır. Demek istiyor ki: Yüce Allah'ın yaratmakta uyguladığı adeti, çocuğun ya nikâh veya ahlâksızlık yoluyla dünyaya gelmesidir.
Şöyle de açıklanmıştır: O herhangi bir şeyi Allah'ın kudretinin dışında görmüş değildir. Fakat bu çocuğun nasıl olacağını öğrenmek istemişti. Bu çocuk ileride evleneceği kocasından mı olacak; yoksa doğrudan Allah'ın yarat-masıyla mı var edilecek? Rivayet edildiğine göre Hz. Cebrail kendisine: "Öyledir, Allah dilediğini yaratır" ile "Öyle, fakat Rabbin, bu benim için pek kolaydır. Nitekim sen daha evvel birşey değilken seni yarattım; buyurdu" (Meryem, 19/9) deyince; gömleğinin yakasına ve yenine üfledi. Bu açıklamayı İbn Cüreyc yapmıştır.
İbn Abbas da der ki: Hz. Cebrail parmağı ile gömleğinin yenini tuttu ve ona üfledi. Anında Hz. İsa'ya gebe kaldı. Yine -yüce Allah'ın izniyle onun adıyla anılan sûrede açıklanacağı üzere- başka açıklamalar da yapılmıştı.
Kimisi de şöyle der: Hz. Cebrail'in üflemesi onun rahmine vardı ve öylelikle hamile kaldı. Kimisi de şöyle cevap verir: Hz. İsa Hz. Cebrail'in üflemesinden yaratılmış olamaz. Çünkü o takdirde bu çocuğun bir kısmı melekten bir kısmı insandan olur. Fakat bunun sebebi de şudur: Yüce Allah Hz. Âdem'i yaratıp onun zürriyetinden mîsak alınca, suyun bir bölümü babaların sülblerinde bir bölümü de annelerin rahminde vardı. İki su bir araya geldiği vakit çocuk olur. Yüce Allah bu iki türlü suyu Hz. Meryem'de bir arada yaratmıştı. Onun bir bölümünü rahminde bir bölümünü de sulbünde. Hz. Cebrail sulbüne, şehveti harekete gelsin diye üfledi. Çünkü kadının şehveti harekete gelmedikçe hamile kalmaz. Hz. Cebrail'in üflemesiyle şehveti harekete gelince; sulbünde bulunan su, rahmine düştü. Böylelikle her iki su birbirine karıştı ve bundan dolayı da hamile kaldı. İşte yüce Allah'ın: "Obirşe-yin olmasını dilerse" yani herhangi bir varlığı yaratmak isterse "ona: Ol der o da oluverir" buyruğunda anlatılan budur. Buna dair açıklamalar Bakara Sû-resi'nde (2/117. âyet 2. başlıkta) yeterince yapılmış bulunmaktadır.[259]
48. Ona Kitabı, hikmeti, Tevrat'ı ve İncil'i öğretecek.
49. Onu İsrailoğullarına peygamber olarak gönderecek ve (onlara şöyle diyecektir): "Ben size Rabbinizden bir âyet getirdim. Ben size çamurdan kuş gibi birşey yapıp ona lifleyeceğim ve Allah'ın izniyle hemen kuş olacak. Anadan doğma körleri ve abraşı iyi edeceğim ve ölüleri dirilteceğim Allah'ın izniyle. Yediklerinizi ve evlerinizde sakladıklarınızı da size haber vereceğim. Eğer iman edenler iseniz elbette bunlarda sizin için bir delil vardır."
Yüce Allah'ın: "Ona Kitabı, hikmeti, Tevrat'ı ve İncil'i öğretecek" buyruğu ile ilgili olarak İbn Cüreyc şöyle demektedir: Kitaptan kasıt, yazı yazmak ve hattır. Bunu yüce Allah'ın, İsa (as)'a öğretmiş olduğu Tevrat ve İncil'den başka bir kitap olduğu da söylenmiştir.
"Onu İsrailoğullarına peygamber olarak göndereceğiz." Onu peygamber kılacağız, demektir. Yahut peygamber olarak onlarla konuşacak, anlamındadır.
Bunun daha önce geçen yüce Allah'ın: "Şanı yücedir" buyruğuna atıf olduğu da söylenmiştir. el-Ahfeş der ki: Dilediğiniz takdirde Bir peygamber olarak" buyruğundaki "vav"ı fazladan gelmiş "rasûl: Peygamber" kelimesini de "ona öğretecek" anlamındaki: kelimesinin sonundaki "he" harfinden hal kabul edebilirsiniz. O zaman ifade: "Ve bir rasûl olarak ona Kitabı öğretir" takdirinde olur. Ebu Zerr yoluyla gelen uzunca hadis-i şerifte de şöyle denilmektedir: "İsrailoğullarının ilk peygamberi Musa'dır, son Peygamberleri ise İsa'dır."
"Ben size çamurdan" kuşa benzer bir suret ve onu andıran ölçülerde "kuş gibi birşey yapıp ona lifleyeceğim." el-A'rec burada geçen; gibi birşey" kelimesini Ebu Cafer ile birlikte şeddeli olarak şeklinde okumuşlardır. Diğerleri ise hemzeli okumuşlardır. Kuş anlamına gelen: "Tayr" kelimesi hem müzekker hem müennes gelebilir.
"Ona üfleyeceğim", yani yaptığım o kuşlardan birisine yahut çamura üf-leyeceğim o da bir kuş olacak. "Tacir" kelimesinin çoğulu "tecr" geldiği gibi "tair" kelimesinin çoğulu da "tayr" diye gelir.
Vehb der ki: Hz. İsa'nın bu şekilde yaptığı kuş, insanlar ona baktıkları sürece uçardı. İnsanların gözünden kayboldu mu yere ölü düşerdi. Böylelikle yaratığın yaptığı iş ile yüce Allah'ın fiili arasındaki fark ortaya çıkmış oluyordu.
Şöyle de denilmiştir: O yarasadan başka bir kuş yapmıyordu. Çünkü yaratılış itibariyle en mükemmel olan kuş odur. Böylelikle bu, ileri derecede ilâhî kudretin ifadesi oluyordu. Çünkü yarasanın hem memesi, hem dişleri hem de kulağı vardır. Ayrıca ay hali olur, temizlenir ve yavrular.
Şöyle de denilmektedir: Onların Hz. İsa'dan yarasa yaratmasını istemelerinin sebebi, diğer mahlukattan daha bir hayret verici oluşundandır. Onun ayırdedici özelliklerinden bir tanesi de; o yarasanın sadece et ve kandan ibaret olması, tüysüz olduğu halde uçması ve diğer canlıların yavruladığı gibi yavrulamasıdır. Fakat sair kuşların yumurtladığı gibi yumurtlamaz. Yavrula-dıktan sonra memelerine süt gelir ve memelerinden süt çıkar. Ne gündüzün aydınlığında ne gecenin karanlığında görür. O yalnız güneşin batışından sonra bir süre; tan yerinin ağarmasından sonra ve iyice aydınlanmadan önce bir süre görür. İnsanın güldüğü gibi güler, kadının ay hali olduğu gibi o da ay hali olur.
Şöyle de açıklanmıştır: Onların Hz. İsa'dan böyle bir şeyi yaratmasını istemeleri işi yokuşa sürmek içindir. O bakımdan onlar Hz. İsa'ya: Eğer bu sözlerini doğru söylüyor isen, bize bir yarasa yarat ve bunun canı olsun, dediler. Hz. İsa da bir çamur aldı, onu yarasa şekline soktu, sonra da ona üfledi. O da havada uçan bir kuş oldu.
Çamura şekil vermek ve çamura üflemek Hz. İsa tarafından, yaratmak ise Allah tarafındandır. Üflemenin Hz. Cebrail tarafından, yaratmanın da Allah tarafından oluşu gibi.
Yüce Allah'ın: "Anadan doğma körleri ve abraşı iyi edeceğim ve ölüleri dirilteceğim Allah'ın izniyle" buyruğuna gelince; bu buyruktaki "anadan doğma kör: el-ekmeh" kelimesi İbn Abbas'tan gelen rivayete göre anadan doğma kör olarak açıklanmıştır. Ebu Ubeyde de böyle demektedir. el-Ekmeh kör olarak doğan kimse demektir. Ebû Ubeyde, Ru'be'ye ait olan şu mısraı da zikreder:
"Ve o anadan doğma körün geri dönüşü gibi geri döndü."
İbn Fâris de der ki: Anadan kör doğana "ekmen" denildiği gibi; bu bazen sonradan da görülebilir. Şair Suveyd der ki:
"Ve iki gözü de kör oldu, tâ ki gözlerine ak düşünceye kadar."
Mücahid, gündüzün gören, geceleyin göremeyen kimsedir, der. İkrime, ışıktan gözleri kamaşan kişi demektir, der. Fakat sözlükte körlük anlamında, fiil şekillerinde kullanılışı şeklindedir. ise, ben onu kör ettim, demektir.
Baras (abraşlık) ise bilinen bir hastalıktır ki, deride görülen beyazlıktır. el-Abraş ayın bir diğer adıdır. ise bilinen bir (zehirli keler) çeşididir. Çoğulu "ebâris" şeklinde gelir.
Özellikle bu iki hastalığın sözkonusu edilmesi doktorları aciz bırakan hastalık olmalarındandır. Hz. İsa döneminde ise en yaygın ve ileri meslek doktorluk idi. İşte yüce Allah insanlara çağlarında ilerlemiş bir meslek türünden bir mucize göstermiştir.
"Ve ölüleri dirilteceğim Allah'ın izniyle." Denildiğine göre Hz. İsa dört kişiyi diriltti. Bunların biri arkadaşı olan el-Âzir, diğerleri kocakarının oğlu, vergi memurunun kızı ile Hz. Nuh'un oğlu Sam idi. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
el-Âzir adındaki kişi Hz. İsa'nın mucizesinden birkaç gün önce vefat etmişti. Hz. İsa yüce Allah'a dua etti. O da Allah'ın izniyle vücudundan yağları damlayarak kalktı, yaşadı ve çocukları dahi oldu.
Kocakarının oğluna gelince yanında bu kadının oğlu naaşın üzerinde taşınırken Hz. İsa geçti. Yüce Allah'a dua etti, oğlu ayağa kalktı, elbiselerini giyindi, naaşım kendisi boynu üzerinde taşıdı, sonra akrabalarının yanına gitti.
Vergi memurunun kızına gelince, ölümü üzerinden bir gün geçmişti. Yüce Allah'a dua etti, bundan sonra o da yaşadı ve çocukları oldu.
Çevredekiler bunu görünce: Sen ölümü üzerinde fazla zaman geçmemiş kimseleri diriltiyorsun. Belki de bunlar ölmemişlerdi de geçici bir sekteye yakalanmış olabilirler. O bakımdan sen bize Hz. Nuh'un oğlu Sâm'ı dirilt. Onlara: Bana onun kabrini gösterin, dedi. Daha sonra Hz. İsa ve onunla birlikte bir topluluk yola koyuldular. Nihayet onun kabrinin yanına vardılar. Yüce Allah'a dua etti, o da kabrinden saçları ağarmış olarak çıktı. Hz. İsa ona: Sizin döneminizde saç ağarması diye birşey yoktu. Nasıl oldu da saçlann ağardı, diye sorunca: Ey Allah'ın ruhu dedi. Sen beni çağırınca ben: Allah'ın ruhuna icabet et diyen bir ses işitim. Kıyametin koptuğunu zannettim, işte bunun dehşetinden olacak saçlarım ağardı. Hz. İsa ona ruhun nasıl kabzedil-diğini sordu, şu cevabı verdi: Ey Allah'ın ruhu, ruhun kabzedilmesinin acısı hançeremden gitmiş değildir.
Oysa ölümü zamanından itibaren dört bin yıllık bir süreden fazla bir zaman geçmişti. Çevresindekilere de: Onu tasdik ediniz, bu bir peygamberdir, dedi. Bir kısmı Hz. İsa'ya iman etti, bir kısmı da onu yalanlayarak; bu bir büyüdür, dedi.
İsmail b. Ayyaş'tan şöyle dediği rivayet edilmiştir. Bana Muhammed b. Tal-ha bir adamdan naklederek, Meryem oğlu İsa ölüleri diriltmek istediğinde iki rek'at namaz kılardı, dedi. Birinci rek'atte Tebâreke Sûresi'ni, ikinci rek'at-te ise Secde Sûresi'ni okurdu. Namazını bitirdikten sonra Allah'a hamd-ü senada bulunur, sonra da şu yedi isim ile Allah'a dua ederdi: Ey Kadîm, ey Ha-fiy, ey Daim, ey Ferd, ey Vitir, ey Ahad, ey Samed! Bunu Beyhakî zikreder ve: Bu hadisin senedi kavi değildir, der.[260]
"Yediklerinizi ve evlerinizde sakladıklarınızı da size haber vereceğim. Eğer iman edenler iseniz elbette bunlarda sizin için bir delil vardır"
buyruğuna gelince, yani ben sizin yediklerinizi de sakladıklarınızı da bilenim, demektir. Şöyle ki; Hz. İsa onların isteği üzere ölüleri diriltince, ondan bir başka mucize göstermesini isteyip şöyle dediler: Haydi evlerimizde neler yediğimizi ve yarına ne saklayacağımızı bize haber ver. Hz. İsa onlara haber vererek derdi ki: Ey filan, sen şunu şunu yedin, sen de şunu şunu yedin ve şunu şunu sakladın. İşte ".. haber vereceğim" âyeti ile kastedilen budur.
Mücahid, ez-Zührî ile es-Sahtiyanî, “” kelimesini "zel" harfi ile ve şeddesiz olarak; “” diye okurlardı.
Said b. Cübeyr ve başkaları ise şöyle demektedir: Hz. İsa, ilk mektep çocuklarına neler sakladıklarını haber verirdi. Nihayet o çocukların babalan, çocuklarına Hz. İsa ile birlikte oturmalarını yasakladılar.
Katade der ki: Kendilerine sofrada neler yediklerini ve başkalarından gizlice neler sakladıklarını haber verirdi.[261]
50. "Önümdeki Tevrat'ı tasdik edici olarak ve size haram kılınan bazı şeyleri helâl yapayım diye (gönderildim). Size Rabbinizden bir âyet de getirdim. Allah'tan korkun, bana da itaat edin.
51. "Şüphe yok ki Allah, benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir. Öyleyse O'na ibadet edin. Doğru yol işte budur."
Yüce Allah'ın: "... tasdik edici olarak" buyruğu daha önce geçen: "Peygamber olarak" buyruğuna atfedilmiştir. Bunun: Ben size tasdik edici olarak geldim, anlamında olduğu da söylenmiştir.
"Önümdeki" yani benden önceki "Tevrat'ı tasdik edici olarak ve size" yiyeceklerden "haram kılınan bazı şeyleri helâl yapayım diye." Bu buyrukta hazf vardır. Yani size haram kılınan bazı şeyleri helâl kılayım diye geldim, anlamındadır.
Denildiğine göre Hz. İsa, onlara günahları sebebiyle kendilerine haram kılınmış ve Tevrat'ta bulunmayan şeyleri helâl kılmıştır. İçyağlarını yemek ve tırnaklı her bir hayvanı yemek gibi.
Şöyle de denilmiştir: Hz. İsa kendilerine aslında Tevrat'ta onlara haram kılınmamış olmakla birlikte, ilim adamlarının haram kıldığı birtakım şeyleri helâl kılmıştı.
Ebu Ubeyde der ki: Burada geçen "bazı" kelimesinin, herşey, hepsi anlamına olması da muhtemeldir.
Lebîd der ki:
"Eğer beğenmeyecek olursam, (o) yerleri pek çok terkederim; Yahut da birtakım nefislere (herkese) ölümü gelip yapışır."
Ancak böyle bir açıklama tetkikçi, inceleyici dilcilere göre yanlıştır. Çünkü "bazı" ve "cüz" ifadeleri böyle bir yerde hepsi ve bütün anlamını ifade etmez. Çünkü Hz. İsa, onlara Hz. Musa'nın haram kılmış olduğu birtakım şeyleri helâl kılmıştı. İçyağlarının yenmesi ve buna benzer şeyler gibi. Fakat onlara öldürmeyi, hırsızlığı ve ahlâksızca herhangi bir işi helâl kılmamıştı.
Buna delil ise Katade'den söylediği rivayet edilen şu sözlerdir: Hz. İsa onlara Hz. Musa'nın getirdiğinden daha yumuşak hükümler getirmişti. Her ikisine de bizim peygamberimize de Allah'ın selamı olsun. Çünkü Hz. Mû-sâ kendilerine deve etlerini ve bazı içyağlarını haram kılmıştı. Hz. İsa da bunların bir kısmını helâl kıldı. en-Nehaî ise: "Size haram kılınan bazı şeyleri" buyruğunu şeklinde okumuştur. Yani "size haram olan bazı şeyleri" anlamındadır. Delalet eden bir karine ek olarak bulunduğu takdirde "bazı" kelimesi nadiren bütün anlamına da kullanılabilir. Şairin şu beyitinde olduğu gibi:
"Ey Ebâ Münzir, sen (çok kimseyi) yok ettin, bir kısmımızı hayatta bırak!; Merhametinle; (çünkü) kötülüğün bir kısmı, bir diğer kısmından daha hafiftir."
Kötülüğün bir kısmı tamamından daha hafiftir, demek istiyor.
"Size Rabbinizden bir âyet de getirdim" buyruğundaki "âyet" kelimesini birden çok oldukları halde tekil olarak sözkonusu etmesi, bu âyetlerin ris-aletine delalet etmek bakımından tek bir tür oluşundan dolayıdır. [262]
52. İsâ onların inkârlarını sezince: "Allah'a (giden yolda) yardımcılarım kimlerdir?'' dedi. Havariler de: "Biziz Allah'ın yardımcıları, Allah'a iman ettik, sen de şahid ol ki, biz muhakkak müslümanlardanız" dediler.
Yüce Allah'ın: "İsa onların inkârlarını sezince" İsrailoğullannın inkâr edeceklerini sezince, demektir. Burada geçen (ve "sezince" anlamı verilen: kelimesi, bilince ve bulunca demektir. Bu açıklama ez-Zeccâc'a aittir. Ebu Ubeyde ise der ki: Bu anlayınca anlamındadır. Bunun asıl anlamı ise birşeyin his (duyu) ile var olduğunun anlaşılmasıdır. İhsas, birşeyi bilmek demektir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Onlardan hiçbirini görüyor musun?" (Tâ-Hâ 20/98) Bir başka buyrukta "el-hass" öldürmek anlamında kullanılmıştır: "Onun izniyle onları öldürüyordunuz." (Âl-i İmrân, 3/152). Çekirgelere dair hadis-i şerifteki: Nihayet soğuk onu öldürünce"[263] ifadesi de burdan gelmektedir.
"Onların inkârlarını sezince" buyruğu, Allah'ı inkâr edip kâfir olduklarını farkedince; bir açıklamaya göre onların küfrü gerektiren sözü söylediklerini işitince, demektir. el-Berrâ ise onu öldürmeyi istemişlerdi, demektedir.
"Allah'a (giden yolda) yardımcılarım kimlerdir? dedi." Hz. İsa böylelikle o inkarcılara karşı yardım istedi. es-Süddî, es-Sevrî ve başkaları der ki: Bu: Allah ile birlikte... (bana kim yardımcı olur?) anlamındadır. Buna göre buradaki "Birlikte, beraber" anlamındadır. Yüce Allah'ın şu buyruklarında olduğu gibi: "Ve onların mallarını mallarınıza (katarak) yemeyi/ı. "(en-Nisa, 4/2) Mallarınızla birlikte yemeyin, anlamındadır. Doğrusunu en iyi bilen de yüce Allah'tır. el-Hasen ise der ki: Bu; Allah'a giden yolda benim yardımcılarım kimlerdir? demektir. Çünkü onları aziz ve celil olan Allah'a davet etmişti. Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Kim yardımını yüce Allah'ın bana olan yardımına katar?
Bu iki görüşe göre edatı asıl anlamında kullanılmıştır. Güzel bir açıklamadır.
Onun bu şekilde yardım dilemesi ise kavmine karşı korunmak ve davetini açığa vurmak içindi. Bu gerekçe el-Hasen ve Mücahid tarafından gösterilmiştir. Nitekim yüce Allah'ın peygamberleri ve velileri hakkındaki sünneti budur. Hz. Lût da şöyle buyurmuştu: "Keşke size yetecek gücüm olsaydı yahut güçlü bir kaleye sığınabilseydim." (Hud, 11/80) Bir aşirete ve bana yardımcı olacak arkadaşlara sığınabilseydim, demektir.
"Havariler de: Biziz Allah'ın yardımcıları., dediler." Yani O'nun peygamberine ve dinine yardımcı olacak olanlar bizleriz. Havariler Hz. İsa'nın ashabıdır. Bunlar on iki kişi idiler. Bunu el-Kelbî ve Ebu Ravk söylemiştir.
Onlara bu ismin verilmesi ile ilgili olarak farklı açıklamalar yapılmıştır. İbn Abbas der ki: Onlara bu isim elbiselerinin beyazlığı dolayısıyla verilmiştir. [264] Bunlar avcı kimseler idi. İbn Ebi Necîh ile İbn Artae şöyle demektedir: Bunlar elbise beyazlatıcıları idiler. Elbiseleri beyazlattıklarından dolayı onlara bu isim verilmiştir. Ata der ki: Hz. Meryem, Hz. İsa'yı türlü meslekleri öğrenmek üzere çırak vermişti.
Son olarak onu Havarilere vermişti. Bunlar ise elbise temizleyicisi, ağar-tıcısı ve boyacısı idiler. Hz. İsa'nın ustası yolculuğa çıkmak istedi. Hz. İsa'ya: Yanımda çeşitli renklerde pek çok elbise var. Ben de sana boya yapmayı öğretmiş bulunuyorum. Bu elbiseleri boya, dedi. Bunun üzerine Hz. İsa tek bir çömleği ısıttı ve o çömleğe bütün elbiseleri koyup: Allah'ın izniyle nasıl olmanızı istiyorsam öylece ol! dedi. Ustası geldiğinde bütün elbiselerin tek bir çömlek içerisinde olduklarını gördü. Bunu görünce: Bunları berbat ettin, dedi. Hz. İsa elbiselerin birisini kırmızı, sarı, yeşil ve buna benzer her bir elbiseyi üzerinde yazılı olarak renklerde çıkartınca boyacı bu işe hayret etti. Bunun Allah'tan olduğunu anladı ve sair insanları çağırıp ona iman etmelerini söyledi, onlar da buna iman ettiler. İşte Havariler bunlardır.
Katade ile ed-Dahhâk derler ki: Bunlar peygamberlerin has adamları olduklarından dolayı bu adı aldılar. Bununla kalplerinin temizliğini kastetmektedirler. Şöyle de denilmiştir: Bunlar hükümdar idiler. Şöyle ki, bir hükümdar bir yemek hazırladı ve insanları bu yemeğe davet etti. Hz. İsa'nın yemek yediği kap bir türlü eksilmiyordu.
Hükümdar ona: Sen kimsin? deyince Hz. İsa ona: Meryem oğlu İsa'yım, dedi. Hükümdar kendisine: Ben bu hükümdarlığımı bırakıyor ve sana uyuyorum, dedi. Ve kendisine uyanlarla Hz. İsa ile yola koyuldu. İşte Havariler bunlardır. Bu açıklamayı da İbn Avn yapmıştır.
Sözlükte "el-haver" beyazlık demektir. Elbiseyi ağartıp beyazlattığımız vakit; Elbiseyi beyazlattım, deriz. Beyazlatılan una ise denilir. Beyazlandı, ağardı anlamındadır. Ateşte beyazlatılmış tencere demektir.
Havari aynı zamanda yardımcı demektir. Rasûlullah (sav) şöyle buyurdu: "Her bir peygamberin bir havarisi vardır. Benim havarim ise ez-Zübeyr'dir." [265] Beyaz tenli kadınlara da: "el-havariyyât" denilmektedir. Şair der ki:
"Beyaz tenli kadınlara söyle ki: Bizden başkaları için ağlasınlar, Bizim için uluyan köpeklerden başkası ağlamasın." [266]
53- "Rabbimiz! İndirdiğine iman ettik ve peygamberinin ardınca gittik. Bizi şahit olanlarla beraber yaz."
"Rabbimiz: İndirdiğine iman ettik." Yani; Rabbimiz.. iman ettik derlerdi. "İndirdiğine" Kitabında indirip açıkça bildirdiğin hükümlere iman ettik "ve peygamberinin" yani İsa'nın "ardınca gittik. Bizi şahit olanlarla beraber"
Yani Muhammed (sav)'ın ümmeti ile birlikte "yaz!" Bu açıklama İbn Abbas'tan nakledilmiştir. Anlamı da şudur: Sen bizim isimlerimizi onlann isimleriyle birlikte yaz ve bizi onlardan kıl. Bizleri Peygamberlerinin doğru söylediklerine şahitlik edenlerle birlikte yaz; anlamında olduğu da söylenmiştir. [267]
54. Hile yaptılar. Allah da hilelerine karşılık verdi Allah hile yapanların cezasını en iyi verendir.
Yüce Allah'ın: "Hile yaptılar" buyruğundan kasıt, Hz. İsa'nın kendilerinden küfür ve inkârı sezdiği, yani onu öldürmek istemelerini sezdiği İsrailo-ğullarının kâfir olanlarıdır. Şöyle ki; Hz. İsa'yı ve annesini kavmi kendi aralarından çıkarttıktan sonra, Havarilerle birlikte kavmine döndü ve açıkça onlara davetini ilan etti. Onlar da Hz. İsa'yı öldürmek istediler ve ona suikast tertiplemek üzere anlaştılar. İşte âyet-i kerimede sözü geçen "hile yapmaları" budur.
Allah'ın mekri (hile yapanların cezasını vermesi) ise; el-Ferrâ ve başkalarından nakledildiğine göre kullarına bilmedikleri yerden istidrâcı (yani onları yavaş yavaş, farkına varmadan azaba yaklaştırması) demektir.
İbn Abbas ise der ki: Onlar her yeni bir günah işledikçe, biz de onlara yeni bir nimet verdik, demektir.
ez-Zeccâc da der ki: Allah'ın mekri, onların mekirlerine (hilelerine) karşılık onları cezalandırmasıdır. Bu şekilde onlara verilen karşılık (ceza), on-lann ilk olarak yaptıkları işin adı ile adlandırılmaktadır. Yüce Allah'ın şu buyruklarında olduğu gibi: "Allah onlarla alay eder." (el-Bakara, 2/15); "Halbuki O, onları aldatandır (hilelerini başlarına geçirendir)." (en-Nisâ, 4/142). Buna dair açıklamalar daha önceden Bakara Sûresi'nde (belirtilen âyet-i kerimede) geçmiş bulunmaktadır.
Sözlükte "mekr"in karşılığı hile yapmak, aldatmaya çalışmak demektir. Bacağın güzel ve dolgun olmasına da mekr denir. Yine bir çeşit elbise de bu ad ile anılır. Bunun elbise değil de boyacılıkta kullanılan kırmızı kil olduğu da söylenmiştir. Bunu İbn Fâris nakletmektedir.
"Allah'ın mekri"nin burada, Hz. İsa'nın suretinin bir başkasına verilmesi ve Hz. İsa'nın Allah'ın katına yükseltilmesi olduğu da söylenmiştir. Şöyle ki; yahudiler, Hz. İsa'yı öldürmeyi kararlaştmnca onlardan kaçmak üzere eve gitti. Hz. Cebrail onu evin üst tarafındaki havalandırma deliğinden çıkardı. Onların hükümdarları kendilerinden adi birisi olan Yahuda adındaki kişiye: Haydi yanına gir ve onu öldür, dedi. O da odaya girdi, fakat Hz. İsa'nın içeride olmadığını gördü. Yüce Allah da onun suretini Hz. İsa'ya benzetti. Dışarı çıkıp Hz. İsa'ya benzediğini gördüler; bunun üzerine onu yakalayıp öldürdüler, sonra da haça astılar. Daha sonra da: Yüzü İsa'ya benzemekte, fakat bedeni bizim adamımızın bedenine benzemektedir. Eğer bu bizim arka-daşımızsa İsa nerede ve eğer bu İsa ise bizim arkadaşımız nerede? dediler. Bunun üzerine aralarında bir kavga başgösterdi. Kimisi kimisini öldürdü. İşte yüce Allah'ın: "Hile yaptılar. Allah da hilelerine karşılık verdi" buyruğunda anlatılan budur. İleride geleceği üzere bu konuda başka açıklamalar da yapılmıştır.
"Allah hile yapanların cezasını en iyi verendir." Burada "el-Mâkir: Hile yapan, hileye karşılık veren" kelimesi 'dan ism-i faildir. Bazı ilim adamları bunun yüce Allah'ın isimleri arasında zikretmiştir. O bakımdan kulv bu ismi anarak dua edecek olursa: Ey hilelere karşılık verenlerin en hayırlısı, benim lehime (bana yapılan hilelere) karşılık ver, der. Nitekim Hz. Peygamber de dua ettiğinde: "Allah'ım, sen lehime mekr yap, fakat aleyhime mekr yapma!" [268] diye dua ederdi. Biz bunu "el-Kitabu'l-Esnâ ft Şerhi Esmaillahi'l-Hüsnâ" adlı eserimizde zikretmiş bulunuyoruz. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. [269]
55. Hani Allah şöyle buyurmuştu: "Ey İsa, senin vefatını Ben gerçekleştireceğim. Seni kendime kaldırıp yükseltecek, seni kâfirlerin içinden tertemiz çıkaracak ve sana tabi olanları Kıyamet gününe kadar küfre sapanlardan üstün tutacak olan da Benim. Sonra dönüşünüz yalnız bana olacaktır. Ayrılığa düştüğünüz konularda aranızda ben hüküm vereceğim.
Yüce Allah'ın: "Hani Allah şöyle buyurmuştu: Ey İsa, senin vefatını ben gerçekleştireceğim..." buyruğunda yer alan: "(ip: Hani" buyruğunda âmil, ya "hile yaptılar" fiilidir yahut da gizli bir fiildir. Aralarında ed-Dahhak ve el-Ferrâ'nın da bulunduğu meânî alimlerinden bir topluluk da yüce Allah'ın: "Senin vefatını Ben gerçekleştireceğim, seni kendime kaldırıp yükselteceğim..." buyruğunda takdim ve te'hir vardır, demişlerdir. Çünkü "vav" harfi tertibi gerektirmez. Buna göre mana şöyle olur: Ben seni kendime kaldırıp yükseltecek ve kâfirlerin içinden tertemiz çıkaracak, semadan indikten sonra da senin vefatını gerçekleştireceğim. Yüce Allah'ın şu buyruğunda olduğu gibi: "Eğer Rabbinden geçmiş bir söz olmasaydı (azap) lazım olurdu ve belli bir vade olmasaydı." (Tâ-Hâ, 20/129) Burada ifade: Eğer Rabbinden geçmiş bir söz ve belli bir vade olmasaydı, azap onlara lazım olurdu, takdirindedir. Şair de şöyle demektedir:
"Ey Zat-ı Irk'taki hurma ağacı; üzerine olsun; Allah'ın rahmeti ve selâm."
Yani, selâm ve Allah'ın rahmeti üzerine olsun, takdirindedir.
el-Hasen ve İbn Cüreyc de der ki: Burada yüce Allah'ın: "Senin vefatını Ben gerçekleştireceğim" seni semaya ölüm sözkonusu olmaksızın kaldırıp yükselteceğim, demektir. Tıpkı; filan kişideki malımı eksiksiz aldım, alamın-da bu kelimeyi kullanmak halinde olduğu gibi.
Vehb b. Münebbih de der ki: Yüce Allah İsa (as)'yı gündüzün üç saat kadar öldürdü, sonra da onu semaya çıkardı. Ancak bu uzak bir ihtimaldir. Çünkü Peygamber (sav)'dan gelen sahih haberlerde Hz. İsa'nın semadan ineceği ve Deccâl'i öldüreceği belirtilmiştir ki "et-Tezkire" adlı eserimizde sözü geçen bütün bu hususlara dair yeterli açıklamalar geçmiş bulunmaktadır. İleride de gelecektir.
İbn Zeyd de der ki: "Senin vefatını Ben gerçekleştireceğim" buyruğu, seni kabzedeceğim, demektir. Vefatını gerçekleştireceğim ve seni yükselte-leceğim, tabirleri aynı anlamdadır ve henüz Hz. İsa ölmüş değildir. İbn Tal-ha da İbn Abbas'tan: "Vefatını Ben gerçekleştireceğim" buyruğunun "seni öldürecek olan Benim" anlamında olduğunu rivayet etmiştir. er-Rabi' b. Enes de der ki: Burada sözü geçen "vefat", uyku halinde kastedilen vefattır. Nitekim yüce Allah: "Geceleyin sizleri vefat ettiren O'dur" (el-En'âm, 6/60); yani sizi uyutan odur, demektir. Çünkü uyku da ölümün kardeşidir. Nitekim Peygamber (sav)'a: Cennette uyku var mıdır? diye sorulunca o: "Hayır, uyku ölümün kardeşidir, cennette ise ölüm yoktur" diye buyurmuştur. [270] Bu hadisi Dârakutnî rivayet etmiştir.
Sahih görüş şudur: Yüce Allah Hz. İsa'yı ölüm de uyku da sözkonusu olmaksızın semaya yükseltmiştir. Nitekim el-Hasen ve İbn Cübeyr de böyle demiştir. Taberî de bu görüştedir. İbn Abbas'tan gelen sahih rivayet de budur. ed-Dahhâk da bu görüştedir.
ed-Dahhâk der ki: Olay şöyle olmuştur: Hz. İsa'yı öldürmek istediklerinde, Havariler on iki kişi oldukları halde bir odada toplandılar. Hz. İsa, odanın havalandırma deliğinden yanlarına geldi. İblis de yahudi topluluklarını durumdan haberdar edince dörtbin kişi bineklerine bindiler ve odanın kapısını tuttular. Hz. Mesih Havarilere: Hanginiz, cennette benimle birlikte olmak karşılığında ölümü göze alabilir? dedi. Onlardan birisi: Ben ey Allah'ın peygamberi, dedi. Bunun üzerine Hz. İsa yünden yapılmış abasını ve yünden bir sarığı üzerine attı, sopasını ona teslim etti. Bu kişi Hz. İsa'nın suretine benzetildi. Yahudilere karşı çıkınca onu öldürdüler, daha sonra çarmıha gerdiler. Hz. İsa'ya gelince; Allah onu kuş tüyleriyle donattı, nurdan giydirdi ve ondan yemek ve ekmekten lezzet alma duyusunu aldı, meleklerle birlikte uçtu.
Ebu Bekr b. Ebi Şeybe der ki: Bize Ebu Muaviye nakletti, bize el-A'meş, el-Minhal'den nakletti, el-Minhal, Said b. Cübeyr'den o İbn Abbas'tan naklederek dedi ki: Allah Tebareke ve Teâlâ, Hz. İsa'yı semaya yükseltmeyi mu-rad edince Hz. İsa, on iki kişi olan arkadaşlarının yanına, evde bulunan bir su gözesinden başından su damlayarak çıktı. Onlara şöyle dedi: Sizden biriniz bana iman ettikten sonra on iki defa beni inkâr edecektir. Sonra şöyle dedi: Hanginiz bana benzetilip de benim yerime öldürülmeyi ister? Buna karşılık benimle birlikte benim derecemde bulunacaktır. En genç olanlarından bir delikanlı kalkıp: Ben deyince, Hz, İsa: Otur dedi. Daha sonra Hz. İsa sözünü tekrarladı, yine aynı delikanlı kalkıp: Ben dedi. Hz. İsa yine: Otur dedi, Sonra aynı sözü bir defa daha onlara tekrarladı yine bu genç delikanlı kalkıp: Ben dedi. Bu sefer Hz. İsa: Evet işte sen osun, dedi. Yüce Allah o genci Hz. İsa'ya benzetti. Yüce Allah Hz. isa'yı odadaki havalandırma deliğinden semaya yükseltti. Daha sonra yahudilerden olan takipçiler geldi, Hz. İsa'ya benzeyeni aldılar, önce onu öldürdüler, sonra da çarmıha gerip astılar. Onlardan bir kişi ise Hz. İsa'ya iman ettikten sonra on iki defa Hz. İsa'yı inkâr etti.
Sonunda bunlar üç gruba ayrıldılar. Onlardan bir grup şöyle dedi: Allah dilediği kadar bir süre aramızda bulundu, sonra da semaya yükseldi. Bunlar Yakubîlerdir. Bir diğer grup da şöyle dedi: Allah'ın oğlu, Allah'ın dilediği kadar bir süre aramızda kaldı, sonra Allah onu kendisine yükseltti. Bunlar da Nasturîlerdir.
Bir diğer kesim ise; Allah'ın kulu ve elçisi Allah'ın dilediği bir kadar aramızda kaldı; sonra Allah onu kendi katına yükseltti, dediler. İşte bunlar da müslümanlardır. Kâfir olan iki grup müslîiman gruba karşı birbirleriyle yar-dımlaştılar ve müslümanlan öldürdüler. O bakımdan yüce Allah, Mulıammed (sav)'ı gönderinceye kadar İslâm bu şekilde üstü örtülü kalmaya devam etti. Hz. Peygamber'in gönderilmesiyle bu kâfirler öldürüldü. Buna dair yüce Allah da şu buyruğu inzal buyurdu; "Bunun üzerine îsrailoğullanndan bir zümre iman ettL Ve bir zümre de inkâr edip kâfir oldu. Biz iman edenleri" yani Hz. İsa döneminde ataları iman edenleri mü'minlerin dinlerini kâfirlerin dinlerine üstün kılmak suretiyle "düşmanlarına karşı destekledik de ga libler oluuerdiler" (es-Saf, 61/14).
Müslim'in Sahih'inde de Ebu Hureyre'den şöyle dediği rivayet edilmektedir: Rasûlullah (sav) buyurdu kî: "Allah'a yemin ederim. Şüphesiz Meryem'in oğlu adaletli bir hakim olarak inecektir ve şüphesiz haçı kıracak, domuzu öldürecek ve cizyeyi kaldıracaktır. Genç dişi develeri serbest bırakacaksınız, kimse onlara çobanlık etmeyecektir. Kin, karşılıklı düşmanlık, kıskançlık ortadan kaypoiup gidecektir. Malı almak için çağrılacaklar da onu kimse kabul etmeyecektir." [271] Yine Ebu Hureyre'den nakledildiğine göre Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: "Nefsim elinde olana yemin olsun ki Meryem'in oğlu, Fec er-Ravhl denilen yerden haccetmek yahut umre yapmak üzere veya her ikisini birlikte ifa etmek üzere ihrama girecektir. [272]
Bununla birlikte Hz. İsa şeriatimizî neshederek yeni bir şeriat ile inmeyecektir. Aksine bizim şeriatimizden uygulanması terk edilmiş olan hükümleri yenileyerek ve bu şeriate tabi olarak nazil olacaktır. SalmVi Müslim'de Ebu Hureyre'den rivayet edildiği gibi: Rasûlullah (sav) şöyle buyurmuştur: "Meryem'in oğlu aranızda inip de sizin imamınızın da sizden olacağı vakit haliniz ne olacaktır?" Bir diğer rivayette de: "Sizden olanla size imamlık ederse..." denilmiştir. [273] İbn Ebi Zi'b (Müslim'in senette adını verdiği üçüncü râvi) der ki: "Sizden olanla size imamlık yaparsa ifadesinin ne anlama geldiğini biliyor musun? Ben: Bana haber verCirsen öğrenirim), deyince şöyle dedi: Yani, yüce Rabbinizin Kitabı ile Peygamberinizin sünneti ile size imamlık yaparsa (sizi yönetirse) demektir. [274]
Biz bu hususa dair daha geniş açıklamaları "et-Tezkire" adlı eserimizde yapmış bulunuyoruz. Yüce Allah'a hamdolsun.
Senin vefatını Ben gerçekleştireceğim" kelimesinin aslı şeklindedir. (Yâ üzerindeki) damme ağır geldiğinden dolayı hazfedilmiştir. Bu (âyetin başında geçen) nin haberidir.
"Seni kendine kaldırıp yükseltecek" fiili de ona atfedilmiştir. "Seni... tertemiz çıkaracak, ve sana tabi olanları.. üstün tutacak" fiilleri de aynı şekilde atfedilmiştir. 'ın şeklinde okunması da mümkündür. Asıl şekil de budur. Tam bir vakfın yüce Allah'ın:
Seni kâfirlerin içinden tertemiz çıkaracağım" buyruğunun nihâyetinde olduğu da söylenmiştir. en-Nehhâs der ki: Bu güzel bir görüştür.
"Ve sana tabi olanları" da ey Muhammed "küfre sapanlardan üstün tutacak olan da Benim." Yani delilleriyle ve bunlar lehine delil ve belgeleri ortaya koymak suretiyle. Güç, kuvvet ve galip gelmekle bunu gerçekleştireceği de söylenmiştir. ed-Dahhâk ile Muhammed b. Eban der ki: Burada üstün kılınacaklardan kasıt, (Muhammed ümmeti değil) Havarilerdir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. [275]
56. Kâfir olanları da dünyada ve âbirette şiddetli azaba uğratacağım. Onların hiçbir yardımcıları da olmayacaktır.
57. tman edip salih amel İşleyenlere gelince; «uların mükâfatlarını da eksiksiz ödeyecektir. Allah zalimleri sevmez.
58. İşte bunları sana âyetlerden ve hikmet dolu Kur'ân'dan okuyoruz.
"Kâfir olanları da dünyada" öldürülmek, asılmak, esir edilmek ve cizye vermek zorunda bırakılmakla, "âhirette de" cehenneme atılmakla "şiddetli azaba uğratacağım."
"İşte bunları sana., okuyoruz1* buyruğundaki "İşte" kelimesi müb-tedâ olarak ref mahallindedir. Haberi ise "okuyoruz" buyruğudur. Bunun mübteda gizli olmak suretiyle; "durum işte böyledir" şeklinde (haber) olması da caizdir. [276]
59- Gerçek şu ki; A Halı katında İsa'nın durumu Âdem'in durumu gibidir. Allah onu topraktan yarattı» sonra ona: "Ol" dedi, o da oluverdi.
60. Hak Rabbindendir. Öyleyse şüphecilerden olma.
Yüce Allah'ın: "Gerçek şu ki; Allah katında İsa'nın durumu Âdem'in durumu gibidir. Allah onu topraktan yarattı" buyruğu kıyas yapmanın doğruluğuna delildir. Benzetmenin mahiyeti şudur Hz. Isa da Hz. Âdem gibi babasız yaratılmıştır. Yoksa Hz. İsa da onun gibi topraktan yaratılmış değildir. Birgey bir başka şeyle belli bir ortak niteliğe sahip olduğu taktirde -aralarında büyük bir fark bulunsa dahi- benzetilebilir. Gerçekten Hz. Âdem topraktan yaratıldığı halde, Hz. İsa topraktan yaratılmış değildir Bu açıdan her ikisi arasında Fark vardır. Fakat aralarındaki benzerlik, her İkisini de Allah Te-ala'ntn babasız yaratmış olması bakımındandır.
Diğer bir sebep de şudur: Her ikisinin de yaratılışının aslı topraktır. Çünkü Âdem, bizzat topraktan yaratılmadı. Fakat toprak çamur haline getirildi, sonra bu ses veren bir kuru çamura dönüştürüldü, sonra da Hz. Âdem ondan yaratıldı. İşte yüce Allah Hz. İsa'yı da bir halden diğer bir hale dönüştürdü, arkasından onu babasız olarak bîr insan haline getirdi,
Bu âyet-i kerime Necran heyetinin Peygamber (sav)'ın: "Şüphesiz İsa Allah'ın kulu ve kelimesidir" şeklindeki sözünü reddederek: Sen bizç babasız yaratılmış bir kul göster; demeleri sebebiyle inmiştir Peygamber (sav) da kendilerine: "Âdem'in babası kimdi? Siz insanın babasız oluşuna hayret mi ettiniz? Âdem'in babası da yoktu, annesi de yoktu"
Aynı şekilde yüce Allah'ın: "Onlar sana" İsa hakkında "her neyi örnek ge tirirlerse muhakkak biz sana" Âdem hakkında "hakkı ve daha güzel bir açıklamayı getiririz'' (el-Furkan, 25/33) buyruğu da böyledir.
Yine rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber, Necran heyetini İslâm'a davet edince onlar: Biz senden önce de müslümandık, dediler. Hz. Peygamber şöyle buyurdu:
"Yalan söylüyorsunuz. Sizi müslüman olmaktan alıkoyan üç şey vardır: Allah bir oğul edindi, demeniz, domuzu yemeniz ve haça secde etmeniz." Bunun üzerine: Peki İsa'nın babası kimdir? dediler. Bunun üzerine Yüce Allah'ın: "Gerçek şu ki Allak katında İsa'nın durumu Âdem'in durumu gibidir" buyruğundan itibaren: "... Allah'ın lanetinin yalancıların üzerine olmasını dileyelim" (61. âyet) buyruğuna kadar olan buyruklar nazil oldu. Peygamber (sav) onları (Mübâheley'e) çağırdı; fakat birbirlerine şöyle dediler: Eğer onun dediğini yapacak olursanız bu vadi size karşı alevli ateşle dolar taşar. Bunun üzerine Hz. Peygamber'e: Sen bize bundan başka birşey arzetmiyor musun? deyince; Hz- Peygamber (sav); "Ya İslâm'ı kabul edersiniz, ya cizye verirsiniz yahut savaşırız." İleride geleceği üzere onlar da cizyeyi kabul et-tiler.[277]
Yüce Allah'ın: "Âdem" kelimesi ile birlikte söz tamam olmaktadır. (Mealde: Gibidir" ile cümle tamamlanıyor).
Daha sonra yüce Allah: "Allah onu topraktan yarattı, sonra ona. «ol» dedi, o da oluverdi" diye buyurmaktadır
Buradaki yekûn fiili geniş zaman için olmakla birlikte; burada dili geçmiş zaman anlamında "oluverdi" şeklindedir. Gelecek zaman ifade eden. "muza-ri" fiili anlamı bilindiği takdirde mazi yönünde kullanılır. el-Ferrâ der ki: "Hak Rabbindendir" buyruğu "o" zamiri gizli olarak takdir edilmek suretiyle merfû'dur.
Ebu Ubeyde ise der ki: Bu, yeni bir söz başlangıcıdır ve bunun haberi yüce Allah'ın "Rabbİndendİr" buyruğudur. Bunun fail olduğu da söylenmiştir, Yani; hak sana gelmiştir, anlamında olur.
"Öyleyse şüphecilerden olma" buyruğunda hitap Peygamber(sav)'a ait olmakla birlikte; maksat onun ümmetidir. Çünkü Peygamber (sav), İsa (as) hakkında asla şüphe etmemişti. [278]
61. Sana İlim geldikten sonra kim onun hakkında seninle tartışırsa de ki: "Gelin, oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, kendimizi ve kendinizi çağıralım. Sonra lânetleşe-lim, Allah'ta lanetinin yalancılara olmasını dileyelim."
Bu buyruğa dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız:
1- Mübâhale (Lânetleşme):
Yâ Muhammedi: "Sana ilim" Hz. İsa'nın Allah'ın kulu ve rasûlü olduğuna dair bilgi "geldikten sonra kim onun" Isa hakkında "seninle tartışırsa"
ve sana karşı iddialarda bulunursa "de ki: Gelin..." Haydi buyurun...
Bu ifade aslında üstünlüğü ve değeri olan kimseler İçin kullanılır. Daha sonra bu kelime gelmesi istenen herkes için kullanılmaya başlandı. İleride En'am Sûresi'nde (6/151. âyette) buna dair daha etraflı açıklamalar gelecektir.
"... Çağıralım" buyruğu cezm mahallindedin "Oğullarımızı" ifadesi, kız çocukların oğullarına "ebnâ: oğullar" denileceğine delildir. Çünkü Peygamber (sav), Hz. Hasan ile Hz. Hüseyin'i getirdi; Hz. Fatıma onun arkasında, Hz. Ali de Hz, Fatıma'nın arkasından yürüyerek geldi. Hz. Peygamber de onlara: "Ben dua edersem siz de âmin deyiniz" diyordu. İşte yüce Allah'ın: "Sonra... dileyelim" buyruğunun anlamı budur,
İbtihâl dua ederken yalvanp yakarmak, tazarruda bulunmak demektir. Bu açıklama İbn Abbas'tan nakledilmiştir. Ebu Ubeyde ve el-Kisaî ise: Lanet okuyalım, anlamında olduğunu söylemiştir. İbtihâl, aslında dua ederken yakarışta lanet okumak olsun başka hususlarda olsun alabildiğine gayret göstermek, tazarru ve niyazını uzunca yapmak demektir. Şair Lebid der ki;
"Kavminden, efendi ve yaşlı başlı kimseler arasında (birlikte geldi) Dehr (zaman) onlara baktı da ibtihâl etti."
Yani onların helak edilmesi İçin (dua etmekte) alabildiğine gayret gösterdi.
Allah ona behletti, ona lanet etti, demektir. el-Behl de lanetlemek anlamındadır. Az miktardaki suya da "el-behl" denilir. Bir kimseyi kendi istediğiyle başbaşa bırakmak halinde ile denilir,
Ebu Ubeyde, Allah onu belıletti'nin ona lanet etti, lanet etsin anlamında olduğunu söylemiştir.
İbn Abbas der ki: Burada sözü edilen kimseler, Necranlıların ileri gelenleri olan es-Seyyid, el-Âkib ve Îbnu'l-Hâris'tir.
"... Allah'ın lanetinin yalancılara olmasını dileyelim." [279]
2- Peygamberliğin Belgelerinden Birisi:
Bu âyet-i kerime, Muhammed (say)'ın peygamberliğinin alâmetlerinden-dir. Çünkü Hz, Peygamber onları lânetleşmeye davet ettiği halde, bunu kabul etmediler. Bunların büyükleri olan el-Âkib'in, kendilerine; eğer lânetleşme isteğini kabul edecek olurlarsa bu vadinin onları yakmak üzere ateşle dolacağım belirtmesinden sonra cizyeyi kabul ettiler. Çünkü Muhammed (sav) Allah tarafından gönderilmiş bir peygamberdir, demişti. Ve siz de biliyorsunuz ki o İsa hakkında açık ve kesin doğruyu getirmiştir. Bu sözleri üzerine Necranlılar Hz. Peygamberle lânetleşmeyi kabul etmeyip kendi topraklarına her sene Safer ayında bin ve Recep ayında da bin elbise (toplam iki bin elbise) ödemek şartıyla geri döndüler Rasülullah (say) da islâm'a girmek yerine onlardan bu cizyeyi kabul ederek onlarla barış yaptı.[280]
3- Torun, Evlat Kabul Edilebilir mi?
Çoğu ilim adamı der ki: Hz. Peygamberin Mübâhale esnasında Hz. Hasan ile Hz Hüseyin hakkında: "Oğullarımızı ve oğullarınızı» çağıralım" buyruğu ile: "Şüphesiz benim bu oğlum seyyiddir. [281] buyruğu, Peygamber (sav)'ın iki oğlu" olarak adlandırıl maları onlara hastır. Başkaları için böyle bir-şey sözkonusu değildir. Çünkü Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: "Kıyamet gününde her bir sebep ve her bir neseb koparılmış olacaktır. Benim nesebim ve sebebim müstesna." [282]
İşte bundan dolayı Şafiî mezhebine mensup kimi ilim adamı: "Filanın oğluna" diye vasiyette bulunup da eğer o kişinin kendi sulbünden oğlu yoksa fakat oğlunun oğlu yahut kızının oğlu varsa; o takdirde bu vasiyyet yalnızca oğlun oğlu için geçerlidir, kızın oğlu için geçerli olmaz. Aynı zamanda bu Şafiî'nin de görüşüdür. Buna dair daha geniş açıklamalar ileride yüce Allah'ın izniyle En'âm Sûresi (6/84-86. âyetler 2. başlıklarda) ile Zuhruf Sûresinde (43/28. âyet 3. başlıkta) gelecektir. [283]
62. Doğrusu kıssanın hak ifadesi işte budur. Allah'tan başka ilâh yoktur. Şüphesiz ki Allah Azizdir, Hakimdir,
63. Şayet yüz çevirirlerse şüphesiz ki Allah, fesat çıkaranları çok iyi bilendir.
Yüce Allah'ın: "Doğrusu kıssanın hak İfadesi işte budur" buyruğunda yer alan "doğrusu... işte bu" ile Kur'ân-ı Kerîm ve Kur'ân-ı Kerîm'deki kıssalara işaret edilmektedir. Buna "kasas" denilmesinin sebebi ise, kıssadaki anlamların birbirinin ardınca gelmesidir. Bu da araplanti:: Filan kişi filan kişinin izini kaseder, yani takip eder, demelerinden alınmıştır.
"Allah'tan başka ilâh yoktur" buyruğundaki te'kid için fazladan gelmiştir,
"Azîz" yani asla mağîub edilemeyen, aHakîm", hikmet sahibi olan demektir ki; buna benzer açıklamalar önceden geçmiştir. Hamd Allah'adır. [284]
64. De ki: "Ey Kitap ehli! Hepiniz sizinle bizim aramızda eşit olan bir kelimeye gelin: Allah'tan başkasına ibadet etmeyelim, O'na hiçbir şeyi ortak koşmayalım ve Allah'ı bırakıp da kimimiz Htnîmiai Rab-ler edinmesin." Eğer yüz çevirirlerse o vakit "Şahit olunuz ki biz Müslümanlarız" deyin.
Bu buyruğa dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız;
İ- Kitap Ehli de Herkes Gibi Allah'tan Başkasına İbadet Edemez:
Yüce Allah'ın: De ki: Ey Kitap ehli.." buyruğunda hitap, -el-Hasen, İbn Zeyd ve es-Süddî'nin görüşüne göre- Necranlılaradır. Katade, Ibn Güreye ve diğerlerinin görüşüne göre; Medine yahudilerinedin
Onlara bu şekilde hitap edilmesinin sebebi, itaat hususunda kendi alimlerini rabler gibi bir konuma çıkartmalarından dolayıdır.
Burada hitabın bütün yahudi ve hıristiyanlara olduğu da söylenmiştir. Peygamber (sav)'ın Herakliyus'a gönderdiği mektubunda şöyle denilmektedir: "Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla. Allah'ın Rasûlü Muhammed'den Rumların büyüğü Herakliyus'a. Selam hidâyete tabi olanlara. İmdi ben seni İslâm daveti ile davet ediyorum.
İslâm'a gir, kurtulursun. İslâm'a gir, Allah sana ecrini iki defa versin. Ve şayet yüzçevirecek olursan o takdirde ırgat ve çiftçilerinin günahları sanadır. "Ve ey Kitap ehli! Hepiniz sizinle bizim aramızda eşit olan bir kelimeye gelin: Allah'tan başkasına ibadet etmeyelim... Şahit olunuz ki biz müslü-manlarız, deyin." Bu rivayette lafız Müslim'e aittir.[285]
Sevâ' (eşit); kelimesi, adalet ve insaf demektir. Bu açıklamayı Katade yapmıştır. Şair Züheyr de der ki:
"Bana bir yol gösterin ki onda zillet ve haksızlık olmasın Bununla aramızda eşitlik sağlansın."
el-Ferrâ der ki: "Adalet" anlamında denilir. "Sin" harfi üstün okunursa {kelimenin sonu) medli (sevââ) şeklinde gelir. Şayet esreli ve ötreli gelirse, o takdirde (gösterildiği şekilde) medsiz gelir. Yüce Allah'ın:
Eşit bir buluşma yeri" (Tâ-Hâ, 20/58) buyruğunda olduğu gibi. Yine (el-Ferrâ) der ki: Bu buyruk Abdullah (b. Mes'ud)'un kıraatinde: Sizinle bizim aramızda adaletli olan bir kelimeye" diye okumuştur. Ka'neb burada, "kelime" kelimesini "lam" harfi sakin olarak "küme" şeklinde okuyarak "lanfın harekesini "kePe vermiştir. Nitekim (karaciğer anlamına gelen) kebid kelimesini kibd şeklinde de okuruz.
Bu buyruğun anlamı sudur: Çağrıldığınız şeyi kabul edin. Bu ise haktan en ufak bir uzaklaşmanın sözkonusu olmadığı, dosdoğru ve adaletli bir sözdür. Yüce Allah bu sözü: "Allah'tan başkasına ibadet etmeyelim..." buyruğu ile açıklamış bulunmaktadır. bııyruğundaki Kelime"den bedel olmak üzere mecrurdur. Yahut da gizli bir mübteda takdir edilerek merfudur. Bu durumda İfadenin takdiri şöyle olur: Bu kelime: Allah'tan başkasına ibadet etmeyelim'dir. Ya da bu i'rabda mahalli olmayan müfesire (açıklayıcı) bir edattır. Bununla birlikte; " ibadet etmeyelim" buyruğu ile buna atfedilen edatlarda hem mer-fu olma hem de meczum olma hali caizdir. Bunun meczum olabilmesi "yani" anlamına gelen müfesire olması halinde söz konusudur. Nitekim yüce Allah: "Yani yürüyün...." (Sâd, 38/6) buyruğunda olduğu gibi. Ve bu durumda olumuzluk edatı cezmedici edat olur. Sibeveyh'in görüşü budur. Buna göre; İbadet etmeyelim haber olması mümkündür. Merfu olması halinde de anlamı: Biz ibadet etmeyiz... şeklinde olabilir. Yüce Allah'ın: "Onlar bilmezler mi ki, o kendilerine ne bir cevap verir ne de onlara bir zarar ya da bîr fayda sağlayabilir" (Tâ-Hâ, 20/89) buyruğu da buna benzemektedir.
el-Kisaı ile el-Ferrâ ise şöyle demektedir: " Ve O'na birşey ortak koşmayalım ve kimimiz kimimizi (rab) edinmesin," şeklinde, sözün başında yokmuş gibi cezimli okumuşlardır. [286]
2- Allah'tan Başka Rab Edinme Şekli:
"Ve Allah'ı bırakıp da kimimiz kimimizi rabler edinmesin." Yani yüce Allah'ın hela! kıldığı dışında, hiçbir kimseyi herhangi bir şeyi helâl ya da haram kılma hususunda izlemeyelim, ardından gitmeyelim. Bu da yüce Allah'ın: "Onlar Allah'ı bırakıp alimlerini, rakiplerini., rabler edindiler." (et-Tevbe, 9/31) buyruğunu andırmaktadır. Yani onlar Allah'ın haram ve helâl kılmadığı şeyler ile ilgili olarak, alim ve rahiplerini haram ve helâl kılmalannı kabul etmek suretiyle rableri ayarında tuttular. Bu da, Şer'î hiçbir delile dayanmayan nıücerred istihsa.ni kabulün, batıl olduğunu göstermektedir. el-Kiyâ et-Taberî der ki: Apaçık dayanakları olmaksızın tayin etmiş olduğu ölçüler hususunda Ebu HanitVnin istihsanlan gibi. Ayrıca bu buyrukta: "Şer'î dayanağı açıklamaksızın imamın sözünü kabul etmek icabeder" diyen ve yine imamın, şeriatten dayanağını açıklamaksızın Allah'ın haram kıldığinı helâl kılabileceğini kabul eden Rafızîlerin de görüşünü reddetmektedir.[287]
Erbâb kelimesi "rab" kelimesinin çoğuludur. Burada yer alan kelimesi de "başka" anlamındadır.[288]
3- Siz, Yüzçevirseniz de Biz Müslümanız:
Yüce Allah'ın: "Eğeryüzçevirİrlerse" yani davet olundukları şeyi kabul etmezlerse "o vakit Şahit olunuz ki biz müslümanlarız, deyin," Yani İslâm dinine bağlı kalmak, bizim ayrılmaz vasfı mı zdır. Biz bu dinin hükümlerine uyan kimseleriz. Bu hususta Allah'ın üzerimizdeki lütuf ve nimetlerini itiraf eden kimseleriz. İsa olsun Üzeyr olsun melekleri olsun hiçbir kimseyi rab edinmeyiz. Çünkü İsa ve Üzeyr de bizim gibi birer insandır. Ve hepsi de bizim gibi sonradan yaratılmışlardır. Bizler Allah'ın bize haram kılmadığı bir-şeyi, rahipler haram küdı diye haram kabul edemeyiz. O takdirde onları rab edinmiş oluruz,
İkrime de der ki: "Edinmesin" buyruğu secde etmesin, anlamındadır. Peygamber (sav)'ın zamanına kadar (insanların.) birbirlerine secdelerinin caiz olduğu, fakat Peygamber (sav)'m Hz. Muaz'ın kendisine secde etmek istemesi üzerine bunu nehyettiğini önceden açıklamış bulunuyoruz. Buna dair açıklamalar daha önceden Bakara Süresi'nde (2/34. âyet 4. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.
Enes b. Malik'İn de şöyle dediği rivayet edilmektedir: Ey Allah'ın Rasûlü, birbirimize karşı eğilelim mi? diye sorduk, Hz. Peygajnber: "Hayır" buyurdu. Dedik ki: Birbirimizle muânaka.(kucaklaşma) yapalım mı? Yine: Hayır, fakat musafaha yapın" dedi.
Bunu İbn Mace Sünen'inde[289] rivayet etmiştir.
Bu hususa dair daha fazla açıklamalar yüce Allah'ın izniyle ileride Yusuf Süresi'nde (12/100. âyet 2. başlıkta.) gelecektir.
Vakıa Süresi'nde de yüce Allah'ın izniyle Kur"ân-ı Kerîm'e yahut onun bir bölümüne taharetsiz dokunmaya dair açıklamalar gelecektir. [290]
65. Ey Kitap ehli! İbrahim hakkında niçin münakaşa ediyorsunuz? Halbuki Tevrat da İncil de ondan sonra indirilmiştir. Aklınız ermiyor mu?
Yüce Allah'ım "Ey Kitap ehli! İbrahim hakkında niçin mtinaşaka ediyorsunuz?" buyruğundaki: "Niçin" kelimesinin asli: “” şeklindedir. İstifham ile haberin arasındaki farkı göstermek üzere elif hazfedilmiştir.
Bu âyet-i kerime, yahudi ve hıristiyanların her birisinin, İbrahim'in kendi dinleri üzere olduğunu iddia etmeleri üzere nazil olmuştur. Yüce Allah onları, yahudiliğin de hıristiyanlığın da ancak İbrahim'den sonra ortaya çıktığını belirterek yalanlamaktadır. İşte yüce Allah'ın: "Halbuki Tevrat da İncil de ancak ondan sonra indirilmiştir" buyruğu bunu ifade etmektedir.
ez-Zeccâc der ki: Bu âyet-i kerîme yahudi ve hıristiyanlara karşı getirilen en açık bir delildir. Çünkü Tevrat da İncil de ondan sonra indirilmiştir ve bunlarda bu dînlerden birisinin olsun adı geçmemektedir. Halbuki İslâm adı bütün kitaplarda vardır.
Denildiğine göre; ibrahim ile Mûsâ (ikisine de selam olsun) arasında bin yıl, Hz. Mûsâ île Hz. İsa arasında da aynı şekilde bin yıl vardır.
"Aklınız ermiyor mu?" Sîzin delilinizin çürüklüğünü, sözlerinizin de tutarsızlığını aklınızla kavrayamıyor musunuz?
Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. [291]
66. Haydi siz, bildiniz olan şey hakkında münakaşa ettiniz diyelim. Ya bilginiz olmayan şey hakkında niçin münakaşa ediyorsunuz? Halbuki Allah bilir, siz bilmezsiniz.
Bu buyruğa dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız;
1- Yahudi ve Hıristiyanların Bilgisizce İddiaları:
"Haydi siz bilginiz olan şey hakkında münaşaka ettiniz diyelim." Yani Muhammed (sav) hakkında münakaşa ettiniz, kabul edelim. Çünkü onlar kitaplarında Hz. Peygamber'in niteliklerine dair buldukları bilgilerle onun peygamber olduğunu biliyorlar fakat bâtılı ileri sürerek onun hakkında tartışıyorlardı.
"Ya bilginiz olmayan şey hakkında niçin münakaşa ediyorsunuz?" Bundan kasıt da Hz. İbrahim'in yahudi veya hıristlyan olduğunu iddia etmeleridir.
Yüce Allah'ın: "Haydi siz..." buyruğunun aslı: şeklindedir. Birinci hemze, benzeri olduğundan dolayı "he" harfiyle değiştirilmiştir Bu şekildeki açıklama Ebu Amr b. el-Aİâ ile el-Ahfeş'ten nakledilmiştir, en-Nehlıâs: Bu güzel bir açıklamadır, der. Kunbul'un, İbn Kesir'den rivayetine göre (medsiz olarak): gibi, diye okuduğunu nakletmektedir. Fakat bundan daha da güzeli "he" harfinin hemzeden bedel olmasıdır. O takdirde bunun aslı şeklinde olur. Buradaki "he" harfinin tenbîh (uyarıp dikkat çekmek için) olup ın başına gelmiş olması ve çokça kullanım dolayısıyla "elifin hazfedilmiş olması da mümkündür.
kelimesinin telaffuzu iki şekilde olur. Birincisi medli, ikincisi de medsiz (kasr)dır. Araplar arasında bunu medsiz okuyan vardır. Ebû Hatim şu beyiti nakleden
"Ömrün hakkı için bizler ve bizim bu antlaşmalılarımız Tırnaklan kesilmemiş bir mihnet (savaş) içindeyiz."
Buradaki: Siz o kimselersiniz ki" edatı nida mahallin dedir. Ey o kimseler! anlamındadır. Bunun "Sizin" kelimesinin haberi oiması da mümkündür. O takdirde kelimesi Kimseler, anlamında olur, ondan sonraki ifadeler de onun sılası olur. [292] Bununla birlikte "Siz" kelimesinin haberinin, "münakaşa ettiniz" buyruğu da olabilir. [293] Bu kelimeye dair açıklamalar daha önceden Bakara Sûresi'nde (el-Bakara, 2/31. âyet 5- başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. Allah'a hamdolsun. [294]
2- Bilgisizce Tartışmak:
Âyet-i kerimede bilgisi olmayanlara tartışmanın ve konu ile ilgili yeterince araştırması bulunmayan kimsenin o konuda tartışmasının yasak kılındıgına dair delil vardır. İşte yüce Allah: "Haydi siz bilginiz olan §ey hakkında münakaşa ettiniz diyelim, ya bilginiz olmayan şey hakkında niçin münakaşa ediyorsunuz?" diye buyurmaktadır.
Bununla birlikte bilen ve yakîn sahibi olan kimsenin tartışacağına dair de emir varid olmuştur. Yüce Allah: Te onlarla en güzel yol hangisiyle onunla mücadele et" (en-Nahl, 16/125) diye buyurmaktadır.
Peygamber (sav)'dan rivayete göre ona bir adam gelip oğlunun kendisinden olmadığını belirterek şöyle dedi: Ey Allah'ın Rasûlü, benim hanımım siyah bir çocuk doğurdu. Bunun üzerine Peygamber (sav) ona: "Senin hiç deven var mı?" diye sorunca adam: Evet, diye cevap verdi. Hz. Peygamber: "Bu develer ne renk?" diye sorunca: Kırmızı diye cevap verdi. Hz. Peygamber tekrar: "Aralarında rengi siyaha çalanları da var mı?" diye sorunca adam: Evet dedi. Bu sefer Hz, Peygamber: "Peki, bu renkte olanlar nereden geldi?" diye sordu. Adam: Olur ki bir damarı çekmiş ve o renkte olmuştur Bu sefer Ra-sûlullah (sav) şöyle buyrudu; "Senin bu çocuğun da bir damara çekmiş de böyle gelmiş olabilir."[295]
İşte bu, Rasûlullah (sav) tarafından tartışmanın gerçek mahiyetine dair verilmiş ve delil getirmenin açıklanmasını ortaya koyan oldukça önemli bir örnektir. [296]
67- İbrahim ne yahudi ne de hıristiyan idi. Fakat o Haııîi bir müs-lüman idi. O müşriklerden de değildi.
Yüce Allah, Hz. İbrahim'i yahudi ve hıristiyanlann yalan iddialanndan tenzih etti ve onun Hanîf olan müslümanlık üzere olduğunu, asla müşrik olmadığını beyan etti.
Hanîf ise-. Allah'ı birleyen, hacceden, kurban kesen, sünnet olan ve kıbleye yönelen kimse demektir. Daha önce Bakara Sûresi'nde (2/135- âyette) bu kelimenin türediği köke dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır. Sözlükle Müslim İse yüce Allah'ın emrine zilletle boyun eğen, O'na itaat eden demektir. Yine Bakara Sûresi'nde (2/131- âyette) İslâm kelimesinin anlamı yeterince açıklanmış bulunmaktadır. Allah'a hamdolsun. [297]
68. Doğrusu İbrahim'e en yakın olanlar, elbette ki ona uyanlar, bu Peygamber ve iman edenlerdir. Allah da ulûm inlerin velisidir,
İbn Abbas der ki: Yahudilerin başkanlarının: "Allah'a yemin ederiz ya Mu-hammed, sen de bilirsin ki, insanlar arasında senden de başkalanndan da İbrahim'in dinine en yakın olanlar bizleriz. Çünkü o yahudi idi ve sendeki bu durumun tek sebebi kıskançlıktır" demeleri üzerine yüce Allah bu âyet-i kerimeyi indirdi.
"Evlâ: En yakındın anlamı en layık, en çok hak sahibi demektir. Bunun yardım ve destek vermek suretiyle olacağı söylendiği gibi, delil ite de olacağı söylenmiştir.
Elbette ki" dini ve sünneti üzere olup "ona uyanlar, bu peygamber" tek başına ayrıca zikredilmesi ona tazim içindir Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır: *O iki cennette meyve, hurma ve nar vardır " (er-Rahman, 55/68) buyruğunda olduğu gibi. Bakara Sûresi'nde bu türden açıklamalar yeterince geçmiş bulunmaktadır.
"Bu" kelimesi "lar*a atf ile ref mahallindedir. "Peygamber*' ise "bu" kelimesinin sıfatı veya atfı beyandır. Şayet nasb ile okunsa, "ona uyanlar"daki "İıe" zamirine atf olmak üzere günlük konuşmada caiz olur.
"Allah da müminlerin vellsidir," Yani onların yardımcısı dır. İbn Mesud'dan rivayet edildiğine göre Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur; "Şüphesiz her bir peygamberin sair peygamberlerden velileri vardır ve onlar arasından benim velim, atam ve Rabbimin Halili olan (ibrahim-as-)dır." Daha sonra Hz. Peygamber: "Doğrusu İbrahim'e en yakın olanlar, elbette ki ona İman edenler» bu Peygamber ve iman edenlerdir..." âyetini okudu. [298]
69. Kitap ehlinden bir taife sizi saptırmak istedi. Halbuki onlar kendilerinden başkasını saptıramazlar da farkında değildirler.
Bu âyet-i kerime Muâz b. Cebel, Huzeyfe b. el-Yemân ve Ammâr b. Ya-sîr'i, Nadiroğulları ile Kurayza ve Kaynukaoğulİarına mensup yahudilerin kendi dinlerine çağırmaları üzerine nazil oldu. Bu âyet-i kerime yüce Allah'ın: "Kitap ehlinden pek çok kimse hak kendilerine besbelli olmuşken ruhlarında yerleşmiş olan kıskançlıktan dolayı sizi imanınızdan sonra kâfirler olarak geri döndürmek isterler..."(el-Bakara, 2/109!) âyetine benzemektedir.
Bu görüşe göre "Min" "...den" teb'iz (kısmîJik) ifade etmektedir. Ayrıca bütün Kitap ehlinin böyle olduğu da söylenmiştir. O takdirde bu edat cinsin beyanı için olur,
"Sizi saptırmak İstedi"; yani İslâm dininden döndürmek, ona aykırı davranmak suretiyle sizi masiyete sürüklemek istediler, demektir. İbn Güreye der ki: "Sizi saptırmak istedi" helake götürmek istediler, anlamındadır. el-Ah-tal'ın şu beyitinde de bu anlamda kullanılmıştır
"Nereden geldiği bilinmeyen selin aküğı ve
Helak olup giden köpüklü bulanık bir dalgadaki çöp gibiydin."
"Halbuki onlar kendilerinden başkasını saptırmazlar" buyruğunda bir olumsuzluk ve bir olumluluk vardır.[299] "... da farkında değiller." Yani bizzat rnü'minleri saptırma amacına ulaşamayacaklarım akıl edemiyorlar.
"Farkında değiller"in İslâm'ın doğruluğunu bilmiyorlar. Halbuki bunu bilmeleri onlar için bir faradır. Çünkü bu konudaki deliller apaçıktır, belgeler göz kamaştırıcıdır; anlamında olduğu da söylenmiştir. Doğrusunu en İyi bilen Allah'tır. [300]
70. Ey Kitap ehlil Kendiniz görüp dururken niçin Allah'ın âyetlerini inkâr ediyorsunuz?
Katâde ve es-Süddt'den nakledildiğine göre; Kitaplarınızda bulunan âyetlerin doğruluğunu bilip durduğunuz halde... demektir.
Anlamının şöyle olduğu da söylenmiştir: Halbuki sizler, bunların benzeri olan ve bizzat kabul ettiğiniz peygamberlerin birtakım âyetlerini de görüp durmaktasınız.[301]
71. Ey Kitap ehlii Niçin hakkı batıla karıştırıyor ve bile bile hakkı gizliyorsunuz?
"Karıştırmak*' anlamı verilen el-lebs bir şeyi birşeye katıp karıştırmak demektir. Buna dair açıklamalar daha önce Bakara Sûresi'nde (2/42 âyette) geçmiş bulunmakladır. Bu âyet-i kerime ile bundan önceki âyet-i kerime de (işaret edilen, âyetle) aynı manadadır.
"Bile bile hakkı gizliyorsunuz" buyruğundaki "gizliyorsunuz"un sorunun cevabi; "bile bîle"nin de hal yerinde bir cümle olması da mümkündür.[302]
72. Kitap ehlinden bir grup şöyle dedi: "Varın o müzminlere İndirilenlere, gündüzün erken saatlerinde iman edin, sonunda da inkâr edin. Belki onlar da dönerler/
Bu âyet-i kerime, Ka'b b. el-Eşref, Malik b. es-Sayf ve benzerleri hakkında nazil olmuştur. Bunlar kavimlerinin ayak takımlarına: Gündüzün erken saatlerinde yani ilk saatlerinde iman edenlere indirilenlere iman edin, demişlerdi. "Gündüzün ttk saatlerine "veck" denilmesinin sebebi, en güzel vakit oluşundan dolayıdır ve gündüzün, ilk olarak, karşı karşıya, yüzyüze gelinen bölümlerinin erken dönemleri oluşu dolayisıyladır. Şair der ki:
"Günün erken saatlerinde aydınlık saçarak ışık verir Denizcinin çıkardığı, ipi çözülmüş inci gerdanlık gibi.
Bîr başka şair de şöyle demektedir:
"MâIik'in öldürülmesine sevinen kimseler
Gündüzün erken saatlerinde kadınlarınızın yanına gitsin."
Buradaki ("erken saatleri" anlamına gelen:) vech kelimesi zarf olarak nast gelmiştir, " Sonunda* kelimesi de böyledir. Katâde'nin görüşüne göre yahudiler bu İşi, müslümanları şüpheye düşürmek için yaptılar.
"Thife" kelimesi ise topluluk, cemaat anlamına gelir, (ı-ijL ^ili»): Etrafında dönmek, dolaşmak'tan gelmektedir. Bazen belli bîr grubun kendisi anlamında tekil için de kullanılabilir.
Âyetin anlamı da şudur; Yahudiler birbirlerine şöyle dediler: Siz günün erken saatlerinde Muhammed'e iman ettiğinizi açıklayınız. Sonra da akşama doğru onu inkâr ediniz. Sîzler bu şekilde yaptığınız takdirde ona uyanlar, dini hakkında şüpheye düşer ve onun dinini bırakıp sizin dininize dönerler ve: Kitap ehli, onu bizden daha iyi bilir, derler Bir diğer açıklamaya göre anlamı şu-dur: Günün erken saatlerinde Beytu'l-Makdis'e doğru namaz klimasının hak olduğuna iman ediniz. Fakat günün son saatlerinde Kâ'be'ye doğru namaz kılmasını inkâr edip kâfir olunuz. Belki onlar sizin kıblenize geri dönerler. Bu şekilde açıklama, İbn Abbas ve başkalarından rivayet edilmiştir.
Mukâtil de der ki: Anlamı şudur: Bunlar Muhammed (sav)'ın yanma günün erken saatlerinde geldiler ve daha sonra yanından ctönüp sıradan olan insanlarına şöyle dediler: O haktır; ona tabi olunuz. Sonra da şöyle dediler: Hele bir Tevrat'a bakalım. Arkasından akşama doğru geri dönüp şöyle dediler: Biz Tevrat'a baktık, orada anlatılan bu değil. Onlar bu sözleriyle peygamberin hak olmadığını söylüyorlar ve sıradan kimselerin işin içinden çıkmaması isteğiyle onun hakkında şüphe uyandırmak istediler.[303]
73. "Kendi dininize uyanlardan başkasına inanmayın.'1 De iti: "Gerçek hidâyet Allah'ın hidâyetidir." (Derler ki): "Size verilenin bir benzerinin de başkasına verildiğine veya Rabbinlzin katında onu size karşı delil getireceklerine (de inanmayın)." Deki: "Doğrusu lütuf Allah'ın elindedir, onu dilediğine verir, Allah Vâsi'dir, Alim'dir.
Yüce Allah'ın: "Kendi dininize uyanlardan başkasına inanmayın" buyruğu bir nehiydir. Bu da Yahudilerin birbirlerine söyledikleri sözlerden biridir. Yani ileri gelenler avamdan olanlara böyle dediler.
es-Süddî der ki: Burdaki ifadeler Hayber yahudilerinin Medine yahudile-rine söylediği sözlerden bir bölümdür.
Bu âyet-i kerime bu sûredeki en müşkü (anlaşılması zor) âyetlerden birisidir. el-Hasen ve Mücahid'den rivayet edildiğine göre âyet-i kerimenin anlamı şudur: "Ancak dininize uyanlara iman ediniz. Ve Rabbinizîn nezdinde onların size karşı delil getireceklerine de İnanmayınız. Çünkü onların lehine hiçbir delil yoktur. Sizin dininiz onlardan daha bir sahih ve doğrudur.
Diğer taraftan buradaki: "Delil göstereceklerine" buyrukları cer mahallindedir. Yani onların size karşı delil getirmelerine, yahut onların size karşı getirdikleri delillere inanmayınız, anlamındadır. Bu hususta onları tasdik etmeyiniz, çünkü onların delil diye ortaya koyabilecekleri birşeyleri yoktur.
"(Derler ki): "Size verilenin bir benzerinin de başkasına verildiğine...'' Tevrat, men, selva, denizin yarılması ve buna benzer pek çok mucizelerin ve diğer üstünlüklerin başkalarına verileceğine de inanmayın, demektir. Bu durumda "verildiğine" buyruğu, "veya Rabbiniz katında onu size karşı delil göstereceklerine" buyruğundan sonra gelmesi gereken bir ifadedir. Ayrıca "Gerçek hidâyet Allah'ın hidâyetidir" buyruğu ise (yahudilere ait) iki söz arasında bir ara cümlesi (i'tiraz)dır.
el-Ahfes der ki: Buyruğun anlamı şöyledir: Sizler dininize uyandan başkasına inanmayınız. Herhangi bir kimseye size verilenin benzerinin verileceğine de inanmayınız, onların size karşı delil getireceklerini de doğrulama-yınız. Buna göre el-Ahfes., bu ifadelerin atfedilmiş olduğu görüşündedir.
Bir diğer açıklamaya göre anlamı şöyledir: Herhangi bir kimseye bize verilen şeylerin benzerinin verileceği hususunda dininize uyanlardan başkasına inanmayınız. Buna göre buyruktaki istifham, yani (öOdeki hemzenin, soru edatı olarak uzatılması dolayısıyla hemzenin böyle okunması da söyledikleri inkârı (reddi) te'kid etmektedir. Ki onların söyledikleri söz: Kendilerine verilenin bir benzerinin başka bir kimseye verilmeyeceği şeklindedir. Zira ya-hudi ilim adamları onlara şöyle demişti: Size verilenin bir benzerinin verileceğine dair dininize tabi olandan başkasına inanmayınız. Yani size verilenin bir benzeri hiçbir kimseye verilmeyecektir. O halde bu ifadede de bir uyum (nesak) vardır ve ise edatı Sen Zeyd'i mi dövdün? şeklindeki ifadeyi merfu kabul edenlerin görüşüne göre de ref mahal ündedir. Haberi ise hazfedil mistir ki takdiri de şöyledir: Size verilenin bir benzerinin kimseye verileceğini tasdik yahut kabul eder misiniz? Yani doğrulanacak yahut da kabul olunacak bir türden başkalarına verilmiş birşey var mıdır? Bu da, böyle bir şeyin olacağını tasdik etmeyiniz, doğrulamayınız anlamındadır. Bununla birlikte ( gizli bir fiil takdir etmek suretiyle nasb mahallinde olması da caizdir. Nitekim: Sen Zeyd'i mi dövdün? sözünde de böyle bir gizli ftiî takdiri caizdir. Bu açıklama şekli Arapçada daha güçlü bir eğilimdir. Çünkü fiil ile istifham (soru sorma) daha uygundur. Buna göre ifadenin takdiri şöyle olur: Sizler böyle birşeyîn başkasına verileceğini kabul ediyor musunuz? Yahut, böyle birşeyi yayar mısınız? Veya böyle bir şeyden söz eder misiniz? Ve buna benzer takdirî ifadelerdir.
îbn Kesir ile tbn Muhaysin ve Humeyd med ile okumuşlardır. Ebû Hatim de der ki:nın med ile okunması; "...e mi?" anlamındadır. Burada daha hafif söyleyiş kastıyla harfi cer olan "lâm" hazfedilmiş ve onun yerine hemze medli okunmuştur. Nitekim: "O kişi mal sahibi oldu diye.." (el-Kalem, 68/14) buyruğu da aynı şekilde; ...e diye mi, için mi? anlamındadır,
Yüce Allah'ın: "Veya *.. sixe karşı deli] göstereceklerine" buyruğun, bu kıraate göre anlamı, mü'minlere hitaba bir yöneliştir. Yahut da "Veya" edalı anlamında olur. Çünkü bu ikisi de şüphe ve ceza (karşılık) ifade eden edadardır. Ve bunlardan birisi ötekinin yerine kullanılabilir. Bu durumda âyet-i kerimenin takdiri ifadesi şöyle olur: Ey mü'minler topluluğu onlar Rabbinizin nezdinde size karşı delil getirirler (diye) inanmayınız. O bakımdan ya Muhammed de ki; Şüphesiz asit hidâyet, Allah'ın hidâyetidir ve biz o hidâyet pereyiz.
Bu edatı medsiz olarak okuyanlar da derler ki: Buyruğun başındaki birinci nefty onların: "İnanmayınız* sözlerindeki inkârlarını göstermektedir, Yani yahudi alimleri onlara şöyle dediler Size verilenin bir benzerinin herhangi bîr kimseye verileceğine inanmayınız.
Yani onların ne imanları vardır, ne de size karşı ileri sürebilecekleri bir delilleri. Bu şekilde ilim, hikmet, Kitap delil, men selva, denizin yarılması ve buna benzer üstünlükler ve ikramları ihtiva eden manaya atıfta bulunulmaktadır. Bunun da anlamı şudur; Bütün bunlar ancak size verilmiş şeyler olabilir. Sizin dininize tabi olanlar dışında, size verilenlerin benzerinin herhangi bir kimseye verileceğine inanmayınız.
Bu okuyuşa göre İfadede bir takdim ve tehir vardır ve "lâm" da fazladan gelmiştir.
İfadede istisna olduğunu kabul eden de bu istisnayı birincisinden yapmamaktadır. Aksi takdirde böyle bir ifade caiz (uygun ve yerinde) olamaz. Kimse" kelimesinin gelmesi, sözün başının nehiy oluşundan dolayıdır. O bakımdan bu da ın sılasına dahildir. Zira bu da menfi olan fiilin mef'uiüdür. Ve bu edat cerr'i gerektiren bir durum olmadığından, dolayı nasb mahal Ündedir.
el-Halil der ki: Bu, hazf edilmiş ve cerri gerektiren edat dolayısıyla cer ma-hallindedir. Şöyle de denilmiştir: Burada "lâm" fazladan gelmiş (bir cer) edatı değildir. " İman etmeyiniz11 ifadesi de; ikrar etmeyiniz, anlamındadır.
İbn Cüreyc der ki: Buyruğun anlamı şudur: Sizden herhangi bir kimseye size verilenin benzeri verilir korkusuyla siz, dininize uyandan başkasına inanmayınız. Bir diğer görüşe göre anlamı şöyledir: Siz Kitabınızda bulunan Mulıammed (sav)'ın niteliklerini, sizin dininize uyanlardan başkasına bildir-meyiniz ki, bu, putlara tapanların onu tasdik etmelerine götüren bir yol olmasın.
el-Ferrâ da der ki: Yahudilerin sözlerinin yüce Alah'ın naklettiği: "Başkasına inanmayın" buyruğu ile sona ermiş olması da mümkündür. Bundan sonra yüce Rabbimiz Muhammed (sav)'a şöyle buyurmaktadır: "De ki: Gerçek hidâyet Allah'ın hidayetidir." Yani asıl gerçek açıklama yüce Allah'ın açıklamasıdır ki: "Size verilenin bir benzerinin) de başkasına" verilmeyeceği hususu yani size verilenin benzerinin kimseye verilmeyeceği hususu apaçıktır. Bu durumda " şeklindeki olumsuzluk edatı,den sonra takdir edilmiş gibidir. Yani "Verilmeyeceğine (.inanın)" şeklindedir. Yüce Allah'ın şu buyruğunda olduğu gibi: " Allah size saparsınız diye açıklar" (en-Nisa, 4/176), sapmıyasınız diye açıklar, anlamındadır. Bundan dolayı bu ifade arasında; " Kimsenin girmesi uygun düşmüştür. Ayrıca: " Veya" kelimesi de... e kadar" ve: " Ancak .,,e" anlamındadır. Nitekim şair İmruu'1-Kays şöyle demiştir:
"Ona şöyle dedim: Gözün ağlamasın; çünkü bizler
Ya bir devlete konmaya çalışıyoruz yahut ölürüz ve mazur görülürüz.
Bİr diğer şair de şöyle demektedir:
"Ben bir kavmin mızraklarına bir işarette bulunuraam, Topuldarını kırarım yahut doğrulurlar"[304]
Arapların: (Ya) bir araya gelmeyiz yahut Kıyamet kopar" sözleri de buna benzemektedir. Bu ise: ...ceye kadar (bir araya gelmeyiz}, anlamına gelir.
el-Kisaî'nin görüşü de böyledir.
el-Ahfeş'e göre ise bu edat; İnanmayın" buyruğuna atfeden bir edattır ki, bu tür açıklama önceden geçmiş bulunmaktadır. Yani onların öyle bir inançları da, delilleri de yoktur. Bu da manaya bir atıftır.
Âyet-i kerimenin bütünüyle yüce Allah'ın mü'minlere hitabı şeklinde olması ihtimali de vardır. Bu da onların kalplerine sebat vermek ve basiretlerini artırmak maksadıyla yapılmış bir hitaptır ki, bundan maksat, yahudile-rin işleri içinden çıkılmaz göstermeleri ve dinleri ile ilgili onlara karşı yalan söylemeleri halinde şüpheye düşmelerini önlemektir. Bu takdirde âyet-i kerimenin anlamı şöyle olur: Ey mü'minler topluluğu, sizler dininize uyanlardan başkasına İnanmayınız ve size verilen lütuf ve dinin benzerinin herhangi bir kimseye verileceğine de inanmayın, size muhalefet edenlerin Rabbi-niz hususunda, dininiz hakkında size karşı delil getirebileceklerine yahut buna güç yetirebileceklerine de inanmayınız, tasdik etmeyiniz. Şüphesiz gerçek hidâyet Allah'ın hidâyetidir ve muhakkak bütün lütuf Allah'ın elindedir.
ed-Dahhâk der ki: Yahudiler dediler ki: Bizler dinimiz hususunda bize muhalefet edenlere karşı Rabbimiz huzurunda delil getirip (hasımlarımızı) mağlub edeceğiz. Yüce Allah bununla onların delilleri çürütülenler ve azab edilenler olacaklarını, buna karşılık üstün gelenlerin de mü'minler olacağını açıklamakta ve Kıyamet gününde onların ileri sürecekleri iddialara karsı delil getirilip susturul a cakl arını beyan etmektedir. Rasûlullah (sav)'dan ulaşan haberde de şöyle buyrulmaktadır: "Yahudiler ve hıristiyanlar Rabbimiz nezdinde bize karşı delil getirecekler ve diyecekler ki: Sen bize tek bir ecir verdin, onlara ise iki ecir verdin. Yüce Allah şöyle buyurur: Peki, ben haklarınızdan birşey eksilterek size zulmettim mi? Onlar: Hayır, diyecekler Bunun üzerine yüce Allah şöyle buyuracak: İşte bu Benim lütf-u keremimdir, Ben onu dilediğime veririm."[305]
İlim adamlarımız der ki: Şayet onlar, bunun Allah'ın lütfundan dolayı bize verildiğini bilselerdi Rabbimiz nezdinde bize karşı delil getirmeye kalkışmazlardı. Yüce Allah böylelikle Peygamberine şunu bildirmektedir: Onlar Kıyamet gününde Rabbiniz nezdinde size karşı delil getireceklerdir.
Daha sonra şöyle buyurmaktadır: Şimdi onlara de ki: "Doğrusu lütuf Allah'la elindedir, onu dilediğine verir, Allah Vası'dir, Âlimdir.»
İbn Kesir: Verildiğine* buyruğunu; şeklinde medli olarak ve soru olmak üzere okumuştur. (Buna göre anlamı şöyle olur: Verileceğine inanır mısınız?")
Nitekim şair el-A'şâ şöyle demektedir:
"Bir gözü. kör, kötü zamanın hastalıklı ve sevindirici bir tarafı bulunmayan Bir ömrün sıkıntıya düşürdüğü, bir adam gördü diye mi?"
Diğerleri ise haber olmak üzere metisiz olarak okumuşlardır. Said b. Cübeyr ise nefty anlamım vermek üzere hemze'yi esreli olarak; Verilmez" diye okumuştur. O vakit bu da el-Ferrâ'nın da dediği gibi yüce Allah'ın sözleri cümlesinden olur. Anlamı da şöyle olur: Ya Muharnmed de ki; Asıl hidâyet Allah'ın hidâyetidir. Size verilenin bir benzeri kimseye verilmez; yahut onlar Rabbinizin katında onu size karşı delil gösteremezler. Yani ya-hudiler batıl yolla size karşı mücadele vererek; biz sizden daha faziletliyiz, diyemezler.
Yüce Allah'ın; Veya... size karşı delil gösterecekleri" buyruğunun mansub olması, mahzûf iledir. " veya" da ve anlamında ise; “” edatı gizli kabul edilir.
el-Hasen ise "te" harfini esreli, "ye" harfini de fethah olarak; kimsenin kimseye size verilenin, benzerini vermesi... anlamında okuyarak; mef ulu hazfetmiş olmaktadır,
Yüce Allah'ın: "De ki: Gerçek hidâyet Allah'ın hidâyetidir" buyruğunun açıklanması ile ilgili olarak iki görüş vardın
1- Hayra iletmek ve yüce Allah'ın nurunu göstermek, aziz ve celil olan Allah'ın elinde olup, o nuru peygamberlerine verir. Bu bakımdan sizin dışınızda sizden herhangi bir kimseye size verilenin benzerinin verilmesini inkâr edip böyle birşey olmaz, demeyin. Şayet bunu inkâr edecek olurlarsa sen de onlara: "Doğrusu lütuf Allah'ın elindedir, onu dilediğine verir" de.
2- De ki: Şüphesiz hidâyet, Allah'ın mü'minlere vermiş olduğu Muham-med (sav)'ı tasdik etmektir, başkası değildir.
İşarî tefsir yapanların kimisi bu âyet-i kerime hakkında şöyle demiştir: Siz ancak halinize ve yolunuza uygun düşenlerle birlikte olunuz, oturup kalkınız. Çünkü size muvafakat etmeyen, size murafakat etmez. (Size uygun düşmeyen, size arkadaşlık etmez)
Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.[306]
74. Dilediğine rahmetini tahsis eder. Allah büyük lütuf sahibidir.
Yani O, dilediğine peygamberliğini ve hidâyetini tahsis eâer. Bu açıklama ei-Hasen, Mücahİd ve başkaları tarafından nakledilmiştir. İbn Cüreyc der ki: O dilediğine İslâm'ı ve Kur'aıı'ı tahsis eder, Ebu Osman da der ki: Yüce Allah bu buyruğunu gayet mücmel bir ifade ite zikretmiştir ki, bununla beraber Allah'ın rahmetini ümit etmek ve ümit etmeye devam edilsin ve ondan korkanlar da korkmayı sürdürsün.
"Allah büyük lütuf sahibidir."[307]
75. Kitap ehlinden öylesi vardır ki, ona kantarla emanet bıraksan onu sana öder. Öylesi de vardır ki, ona bir tek altın emanet etsen bile tepesine dikilip durmadıkça onu sana ödemez. Bu, onların: "Ümmîler hakkında bize karşı bir sorumluluk yoktur" de-melerindendir. Onlar bile bile Allah'a karşı yalan söylemektedirler.
Bu buyruğa dair açıklamalarımızı sekiz başlık halinde sunacağız:
1- Kıraate Dair Açıklamalar:
Yüce Allah'ın: "Kitap enlinden" Abdullah b. Selâm gibi "öylesi vardır ki ona kantarla emanet bıraksan onu sana öder. Öylesi de vardır ki, ona bir tek altın emanet etsen bile., onu sana ödemez." Bununla da Yahudi Finlıâs b. Âzûrâ kastedilmektedir. Bir kişi ona bir dinar emanet bırakmıştı da emanetine ihanet etmişti. Bununla Kâb b. el-Eşref ve arkadaşlarının kastedildiği de söylenmiştir.
tbn Vessab ile el-Eşheb el-Ukaylî: : Kendisin... emanet bı-raksan" buyruğunu ) şeklinde "nûn harfi üstün olması gerekirken; " Tardım dileriz" diye (nûn'u esreli") okuyanlar gibi okumuştur ki; bu da Bekr ve Temîmlilerin şivesidir. Abdullah: "Yusuf hakkında niye bize güvenmiyorsun?" buyruğunu "te'menne'de-ki. hemze yerine tîmenne diye okumuştur, Diğerleri ise "elifi (.hemzelî) ola-
rak okumuşlardır Nâfi ve el-Kisaî şeklinde onu öder" kelimesini
idrâc (seri okuyuş) halinde : şeklinde, 'ıyâ"lı okur.
Ebu Ubeyd der ki: Ebu Amr, el-A'meş, Âsim ve Hamza, Ebu Bekr'in rivayetinde "heHyi ittifakla vakfe île (sakin) olarak ve: " Onu sana öder" diye okumuşlardır.
en-Nehhâs der ki: "He" harfinin sakin olarak okunması bazı nahivcilere göre ancak şiirde kabul edilebilir. Bazıları ise hiçbir şekilde kabul etmezler ve bu şekilde okuyanın hatâ ettiği, böylelerinin "he" harfinin sakin okunacağını kabul etmekle yanıldıklarını söylemişlerdir. Ancak Ebu Amr hakkında böyle birşey düşünülemez. O bundan daha üstündür. Ondan gelen sahih rivayete göre o, "he" harfini esreli okurdu- Bu da Yezîd b. el-Ka'ka'ın kıraatidir. el-Ferrâ der ki: Kimi Araplar, kendisinden önceki harf harekeli olduğu takdirde "he"yi sakin çıkarırlar ve: " Onu şiddetlice vurdum" derler. Tıpkı "entum, kuntum: siz, idiniz" harflerindeki "mim"i sakin telaffuz ettikleri gibi. Halbuki bunların aslı merfudur. Şairin söylediği gibi:
"Rahat da olmadığım karnının da doymayacağım görünce Karnını kum yığmındaki ağaca doğru verip yattı."
Şöyle de denilmiştir: Böyle bir yerde "he" harfinin sakin okunması cezm mahallinde olduğundan dolayıdır. Bu ise (fazladan gelen) "el-Yâ ez-zâhibe"dir.
Ebû Münzir, Sellâm ile ez-Zührî de "vaVsız ve "he" harfini ötreli olarak şeklinde okumuşlardır. Katade, Humeyd ve Mücahid ise idrâc halinde şeklinde, "vav'lı okumuşlardır- Bunun için "vav" harfinin seçilmesinin sebebi, "vav"ın dudaktan, "he" harfinin mahreç itibariyle uzak olmasıdır.
Sibeveyh der ki: Müzekkerde Hvav" müennesteki "eliP durumundadır. Bunun yerine "ya" harfi getirilebilir. Çünkü "ya11, eğer önceki harf esreli, yahut "ya" ise daha hafif söylenir. Sonra da "ya" hazfedilir, geriye esre kalır. Çünkü fiil merfu iken "yannın hazfedildiği olur. O bakımdan burada olduğu gibi bırakılmıştır, [308]
2- Kitap Ehlinin Güvenilir Olan ve Olmayanları:
Yüce Allah» kitap ehli arasında hainlik edenlerin de, güvenilir olanların da bulunduğunu haber vermektedir. Müzminler ise bunu ayırdedemezler. O bakımdan onların hepsinden uzak durmak gerekir. -Mü'minlerin de bu durumda olmasına rağmen- özellikle kitap ehlinin sözkonusu edilmesi, onlarda hainliğin daha çok oluşundan dolayıdır. O bakımdan bu konudaki ifade onların çoğunluğuna göre kullanılmıştır. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
"Kurtar" (kantar)'a dair açıklama daha önce (Âl-i İmrân, 3/14. âyet, 4. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.
"Dinarca gelince; dinar yirmidört kırat, bir kırat ise orta büyüklükte üç tane arpadır. O halde dinar toplam olarak yetmiş iki arpa tanesidir. Bu konuda icma vardır.[309]
Çok miktardaki malı gereği gibi koruyup onu tastamam ödeyen kimsenin, az olanı da bu şekilde ödeyeceği öncelikle sözkonusudur. Az miktarda hainlik eden ve vermeyen bir kimsenin daha çok miktarda hainlik yapma ihtimali daha yüksektir. İşte bu "mefhûmu'l-hitâbı”[310] kabule dair en açık delildir. Bu konuda ilim adamları arasında oldukça görüş ayrılıkları vardır ki usul-u fıkıh'da bundan söz edilir.
Yüce Allah, bir kısmı emaneti tastamam ödeyen, diğeri ise onun tepesine dikilip durmadıkça ödemeyen olmak üzere iki kısım sözkonusu etmektedir. Ancak, insanlar arasında tepesinde dikilip dursan dahi yine ödemeyen kimseler de vardır. Yüce Allah'ın sadece bu iki kısımdan söz etmesi, çoğunlukla görülen ve mutad olanın bunlar olduğundan, üçüncü kısma ise az rastla nıldığındandır. O bakımdan burada ifade çoğunluk hakkındadır.
Talha b. Musarrif ile Ebu Abdurrahman es-Sülemî ve başkaları: ınüdıkça" "dâl" harfini esreli olarak okumuşlardır. Bu şekildeki iki okuyuş, iki ayrı şivedir. Esreli okuyuş Ezd es-Serât'hlann şivesidir
Bu okuyuş 'dan; gibi gelmektedir. el-Ahfeş ise şaz olarak diye nakletmiş tir. [311]
3- Borçlunun Yakın Takibi:
Ebu Hanife, borçlunun yakından takip edilmesine dair görüşüne yüce Allah'ın: "Tepesine dikilip durmadıkça..." buyruğunu delil göstermektedir. Diğer ilim adamları ise bunu kabul etmezler. Buna dair açıklamalar ise önceden Bakara Sûresi'nde (2/280. âyette) geçmiş bulunmaktadır.
Bizim (mezhebimize) mensup olan} Bağdatlı ilim adamlarımızın bazısı borçluların hapsedileceğine yüce Allah'ın: "Öylesi de vardır ki, ona bir tek altın emanet etsen bile tepesine dikilip durmadıkça onu sana ödemez" buyruğunu delil göstermişlerdir. Bu şekildeki bir borçluyu takip etmek ve onun tasarrufunu engellemek, alacaklıların hakkı olduğuna göre; onun hapsedilmesi de caizdir.
Yüce Allah'ım "Tepesine dikilip durmadıkça" buyruğunun; yüzünü kendisine gösterip senden çekinip utanmadıkça; anlamına geldiğini de söylemişlerdir. Çünkü haya gözlerdedir. Nitekim İbn Abbas (ra)'ın şu sözüne dikkat edelim: Gözleri görmeyen bir âmâdan bir ihtiyacımızı gidermesini istemeyiniz, çünkü haya gözlerdedir. Sen kardeşinden bir ihtiyacını gidermesini isteyecek olursan senden utanıp da onu görmesi için yüzünü ona göster ve ona bak.
"Dikilip durmadıkçannın, onun peşine takılıp yanından ayılmadıkça anlamına olduğu da söylenmiştir. Çünkü sen onu takibe ara verecek olursan, senin kendisindeki alacağını kabul etmez. "Tepesine düdlip durmakla bizzat durmanın kendisini değil de devamlı istemenin kastedildiği de söylenmiştir.
"Dinar" kelimesinin aslı "dinnar"dır. Çokça kullanıldığı için kelimenin hafifletilmesi arzusuyla iki 1(nûn"dan birisi "ya"ya dönüştürülür. Buna delil ise, bu kelimenin çoğulunun "denânîr"; küçültme isminin ise "duneynîr" şeklinde gelmesidir. [312]
4- Emanetin Değeri:
Emanetin dindeki yeri ve önemi pek büyüktür. -Müslim'in Sahîh'inde belirtildiği gibi [313] emanetin, rahim ile birlikte Sırat'ın iki tarafına dikilmesi yerinin ve öneminin büyüklüğünü gösterir. Bu İkisini koruyanlar müstesna kimsenin Sıratı geç meye imkânı olmaz. Müslim, Huzeyfe'den şöyle dediğini rivayet etmektedir: Peygamber (say) bize emanetin kaldırılışından söz ederek buyurdu ki; "Kişi uykusuna dalar ve emanet de kalbinden alınır.[314] Bu hadis-i şerif bütünüyle Bakara Sûresinin baş taraflarında geçmiş bulunmaktadır. (Bk. el-Bakara, 2/7. âyet, 5- baslıkta).
İbn Mace rivayet ediyor: Bize Muhammet! b. el-Musaffâ anlattı, bize Mu-hammed b. Harb, Saîd b. Sinan'dan anlattı, Said bize Ebu ez-Zâhiriyye'den o Ebu Şecere Kesir b. Murre'den, o İbn Ömer'den naklettiğine göre Peygamber (sav) şöyle buyurmuştun "Muhakkak aziz ve celil olan Allah bir kulu helak etmek istedi mî ondan hayayı çekip alır. Ondan hayayı çekip aldı mı, ar-ük sen onun ancak buğzeden ve buğzedilen kimse olduğunu görürsün. Sen onu ancak buğzeden ve buğzedilen olarak gördün mü, artık emanet de ondan çekilip alınır. Emanet ondan çekilip alındı mı, sen onun ancak hain ve hainlik yapan olarak bilinen bir kimse olduğunu görürsün. Bu şekilde onun hain ve hainlik yaptığı bilinen bir kimse olarak gördün mü, artık rahmet de ondan çekilip alınır. Bu sefer sen onu ancak koğulmuş ve lanete uğramış olarak görürsün, Onu koğulmuş ve lanete uğramış olarak da gördün mü, bu sefer İslâm'ın boyunduruğu ondan çekilip alınır.[315]
Yine Bakara Sûresi'nde Hz. Peygamber'in: "Sana emanet verene emanetini tastamam öde ve sana hainlik edene sen hainlik etme"[316] buyruğunun ne anlama geldiğine dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır.[317] Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. [318]
5- Bu Âyet-i Kerime Kitap Ekli İçin Bir Övgü müdür?
Bu kanaate sahip olanların aksine -bu âyeti kerimeden kitap ehli'nin bir bölümünün olsun, âdil olduğu anlamı çıkmaz. Çünkü müslümanların fasıkları arasında bile emanetleri tastamam yerine getiren, pek çok mala karşı güvenilir olan, bununla birlikte de bundan dolayı yine de adaletli sayılmayan kimseler bulunabilmektedir. Çünkü adaletin ve şehadetin yolu için karşılıklı ilişkiler ve malda emanetin gereğini yerine getirmek yeterli değildir. Nitekim kitap ehlinin: "Ümmîler hakkında bize karşı bir sorumluluk yoktur* dediklerine dikkat etmemiz gerekir. Peki, bizim mallarımızın, namusumuzun kendisi için bîr vebal olmaksızın mubah olduğuna inanan bir kimse nasıl adaletli olabilir, nasal adil olduğu söylenebilir? Şayet onların adaletli kabul edilmeleri için bu kadarı yeterli olsaydı onların müslümanlarm aleyhindeki şahitliklerinin kabul edilmesi gerekirdi. [319]
6- Kitap Ehlinin Emanete Riâyet Etmeme Gerekçeleri:
Yüce Allah'ın: "Bu, onların" yanı yahudilerin "ummîlere karşı bize bir sorumluluk yoktur, demelerindendir-" Denildiğine göre yahudiler müslü-manlarla alışveriş yaptıklarında: Bizim ümmiler hakkında aleyhimize bir yol yoktur -yani onlara zulmetmemizde bir vebal olmaz.- Çünkü onlar bize muhalefet ediyorlar, diyorlardı. Hatta bunun Kitaplarında bulunduğunu dahi iddia ediyorlardı. Yüce Allah da onları yalanladı ve onların sözlerini reddederek (bir sonraki âyette) "Hayır," diye buyurdu. Yalan söylemeleri ve müslümanlarm mallarını helâl kabul etmeleri dolayısıyla onların aleyhlerine bir yol var."
Ebû İshak ez-Zeccâc der ki: Burada ("Hayır" anlamına gelen: "belâ" buy-ruğuyia) söz tamamlanmaktadır. Daha sonra yüce Allah: "Kim ahdini yerine getirir ve sakınırsa..." diye buyurmaktadır.
Denildiğine göre; yahuditer bedevî araplardan bazı mallar borç almışlardı. Bu hak sahipleri İslâm'a girince yahudiler: Sizin bizden bir alacağınız yoktur. Çünkü sizler dininizi terketüniz. O bakımdan bizden alacaklarınız da düştü, dediler ve Tevrat'ın hükmünün de böyle olduğunu iddia ettiler. Bunun üzerine yüce Allah: "Ümmîler hakkında btee karşı bir sorumluluk yoktur* şek lindeki sözlerini reddetmek üzere "hayır" diye buyurmaktadır. Yani durum sizin dediğiniz gibi değildir. Daha sonra yeni bir cümleye başlayarak: "Kim ahdini yerine getirir ve sakınırsa0 şirkten uzak durursa artık o kimse yalancılardan olmaz, aksine Alkil ve Rasûlü onu sever, diye buyurmaktadır. [320]
7- Zımnîlere Hainlik:
Adamın birisi İbn Abbas'a: Biz kasten zimmet ehli mallarından bir tavuk, bir koyun ahr ve bu konuda bizim için bir sakınca yoktur, deriz. İbn Abbas ona şöyle der: Bu kitap ehlinin: "Ümmîler hakkında bize karşı bir sorumluluk yoktur" demelerine benzer. Şunu bilin ki zımmîler cizyeyi ödedikleri takdirde gönülleri hoşluğu ile olmadığı sürece malları size helâl olmaz. Bunu Abdurrezzak, Ma'mer'den o Ebu İshak el-Hemdanîden o Sa'saa'dan: Adamın birisi İbn Abbas'a dedi... diyerek zikretmektedir. [321]
8- Bile Bile Allah'a Karşı Yalan Söylemek:
Yüce Allah'ın: "Onlar bile bile Allah'a karşı yalan söylemektedirler" buyruğu, kafirin, şehadeti kabul edilebilecek bir konuma getirilmeyeceğini göstermektedir. Çünkü yüce Allah, kâfirleri çok yalancı olmakla nitelendirmiştir.
Ayrıca bu buyruk, Allah'ın haram ve helâl kıldığından başka şeyleri haram ve helâl kılarak bunu şeriatın bir bölümü gibi kabul eden kâfirlere bir red de ihtiva etmektedir. Îbnu'l-Arabî der ki: Bundan da şu çıkar: Delile dayalı olmaksızın istihsân ile hükmedenin bu kanaati red olunur. Bununla beraber ben kıble ehlinden herhangi bir kimsenin böyle birşey söylediğini de bilmiyorum.
Haberde nakledildiğine göre bu âyet-i kerime nazil olunca Peygamber (sav) şöyle buyurdu: "Cahlllye döneminde olup da şu ayaklarımın altında olmayan hiçbir şey yoktur. Bundan emanet müstesnadır. Çünkü emanet iyi olana da kötü olana da eksiksiz olarak [322]
76. Hayır! Kim ahdini yerine getirir ve sakınırsa şüphe yok ki Allah sakınanları sever.
Kim* buyruğu mübtedâ olmak üzere merfudur ve şart edatıdır. "Yerime getirir" kelimesi ise cezm mahal Ündedir. "Sakınırsa" buyruğu da ona atfedil mistir. Yani kim Allah'tan korkar, yalan söylemez ve kendisine haram kılınanları helâl kabul etmezse "şüphe yok ki Allah sakınanları" bu şekilde davranan kimseleri "sever."
Yüce Allah'ın velilerini, dostlarını sevmesinin anlamına dair açıklamalar daha önceden geçmiş bulunmaktadır,
Yine yüce Allah'ın: "Ahdini" buyruğundaki zamir yüce Allah’a racidir. Yüce Allah lafzı ise: *Onlar bile bile Allah'a karşı yalan söylemektedirler" buyruğunda geçmiş idi. (Dolayısıyla zamir ona râci olabilir). Bunun emaneti ödeyen, küfürden, hainlikten ve ahdi bozmaktan sakınan kimseye ait olması da mümkündür. "Ahd" ise faile ve mef ule de izafe olunabilen bir mastardır.[323]
77- Allah'ın ahdîni ve kendi yeminlerini az bir pahaya değişenlerin âhirette hiçbir payı yoktur. Allah Kıyamet günü onlarla konuşmaz, onlara bakmaz, ve onları temize çıkarmaz. Ve onlar için elim bir azap vardır.
Bu buyruğa dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:
1- Âyetin Nüzul Sebebi:
Hadis imamları el-Eş'as b. Kays'tan şöyle dediğini rivayet etmektedirler: Benimle yahudilerden bir adam arasında (ortak) bir arazi vardı. O benim o arazideki hakkımı inkâr etti. Ben de onu Peygamber (sav)'ın huzuruna gö-türdürft. Rasûlullah (sav) bana: "Senin herhangi bir delilin var mı?" diye sûrdu. Ben: Hayır, dedim. Bu sefer yahudiye: "(Arazide hakkım olmadığına dair) yemin et!" diye buyurdu, Ben: O vakit yemin eder ve benim malımı alıp götürür, deyince, yüce Allah: "Aüah'ın ahdini ve yeminlerini az bir pahaya değişenlerin..." buyruğunu âyetin sonuna kadar indirdi.[324]
Yine hadis imamlarının Ebu Umame'den rivayetine göre Rasûlullalı (sav) şöyle buyurmuştur: "Her kim yeminiyle müslüman bir kimsenin hakkını kesip alırsa, Allah onun için cehennemi vacip kılar ve cenneti de ona haram kılar." Ona bir adam şöyle dedi: Ey Allah'ın Rasûlü, bu önemsiz birşey olsa dahi böyle midir? Hz. Peygamber şöyle buyurdu: "İsterse erâk (misvak) ağacından bir küçük çubuk olsun, " [325]
Bakara Sûresi'nde (2/174. âyette) de yüce Allah'ın: "Allah Kıyamet günü onlarla konuşmaz, onlara bakmaz ve onları temize çıkarmaz" buyruğuna dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır. [326]
2- Hakimin Hükmü Helâl Olmayan Birşeyi Gerçekte Helâl Kılar mı?
Bu âyet-i kerime ile hadis-i şerifler, hakimin hükmünün, lehine hüküm verilen kimse bu hükmün batıl olduğunu biliyor ise, zahiren verilen hüküm ile o malı lehine hüküm verilene baünen de helâl kılmayacağını göstermektedir.
Hadis imamları Um Seleme'den şöyle dediğini rivayet ederler: Rasûlullalı (sav) şöyle buyurdu: "Sizler benim huzurumda davalaşıyorsunuz. Ben bir insanım. Belki sizden herhangi bir kimse kendi delilini diğerinden daha güzel bir şekilde açıklayabilir Ben de sizden işittiğime uygun olarak aranızda hüküm veririm. Her kime kardeşinin hakkından birşeyin verilmesine hüküm verecek olursam onu almasın. Çünkü ben bu hükmüm ile ona cehennemden bir parça kesip veriyorum ki o Kıyamet gününde bunu getirip gelecektir."[327]
Bu hususta imamlar arasında görüş aynlığı yoktur. Bu konuda çelişkili iddiada bulunarak aşırıya giden Ebû Hanife olup o şöyle der: Batıl şahitliğe mebni olan hakimin hükmü kendisi için haram kılınmış bulunan ferci (yanı kadını) helâl kılar. Nitekim Bakara Sûresi'nde (.2/188. âyet 3, başlıkta) buna dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır. Ebu Hanİfe'nin iddiasına göre iki yalancı şahit bir adamın aleyhine hanımını boşadığına dair şahitlikte bulunsa ve hakim de bu İki şahidin şahitliğine göre hüküm verecek olsa, artık o kadın, meselenin batıl olduğunu bilenlerden olup kendisiyle evlenen kimseye dahi helâl olur.[328]
Bu, açık ve sahih hadisten yüzçevirmesi dolayısıyla onun çirkin bir iş yaptığı ve böylelikle mallan koruma altına alırken, fasİd hükümlerle bunların mubah olmayacağı görüşüne rağmen Fercİeri (namusları) böyle bir şeye karşı korumaması dolayısıyla ayıplanmış bulunmaktadır. Halbuki ferclerin gereken şekilde korunmaları ve bu hususta ihtiyatlı olmak, daha uygundur. Yüce Allah'ın izniyle Hân âyetinde (en-Nûr, 24/6-10. âyetler) onun bu sözünün tutarsız olduğuna dair açıklamalar gelecektir. [329]
78, Onlardan bir gurüh vardır ki kitaptan ^annedesiniz diye kitapla dillerini eğip bükerler. Halbuki o kitaptan değildir. "O Allah katındandır" derler. Halbuki o Allah katından değildir. Allah adına bile bile yalan söylerler.
Bununla yahudilerden bir kesim kastedilmektedir: "(. Kitapla dillerini eğip bükerler" buyruğunda Ebû Cafer ve Şeybe çokluk ifade etmek üzere; "Çokça eğip bükerler" diye okumaktadır. Yani onlar sözleri tahrif ederler ve bu yolla maksattan uzaklaşırlar.
Eğip bükmek, meyletmek anlamındadır. Eliyle büktü ve başıyla büktü ifadelen İçin yine bu fiil kullanılır. Yüce Allah'ın: Dillerini eğip bükerek" (en-Nisâ, 4/46) buyruğundan kasıf, hakka karşı inat ile ve hakkı bırakıp başkasına yönelerek... anlamındadır.
Diğer taraftan: "Kimseye dönüp bakmıyordunuz" (Âl-i Imrân, 3/153!) buyruğu da kimseye doğru yönelmiyordunuz bile anlamındadır. Birisine doğru yönelip orada ikamet ettiğin vakit; denilir. Borcu, savsaklamak anlamına da; (ayni kökten olmak üzere): "el-Leyy1 denilir. Şair (bu anlamı ifade etmek üzere) der ki:
"Ben bunu daha önceden Hassan'a borç vermiştim; İflas etmek ve borcumun savsaklanması korkusuyla; 0 aslı da ayn'ı da satmayı iyi becerir.™
Şair Zu'r-Rimme de der ki:
"Senin hiç ihtiyacın almayıp zengin olmana rağmen, benim alacağımı savsaklamak istiyorsun Ey kemer kuşanmış kimse! Güzel bir şekilde borcumu öde!"
Hadis-i şerifte de (aynı kökten olmak üzere): "Varlıklı olanın borcunu savsaklaması (leyy), ırzını (haysiyetine dokunacak davranışlara maruz kalmayı) ve cezalandırılmasını helâl kılar"[330] buyurulmaktadır.
Elsine (diUer) kelimesi tekilini müzekker kabul edene göre "UsâiTın çoğuludur; müennes kabul edene göre ise çoğulu "elsun" diye gelir. [331]
79- Hiçbir İnsana yakışmaz ki Allah kendisine Kitabı, hükmü ve peygamberliği versin de sonra o insanlara: "Allah'ı bırakıp bana kullar olun" desin. Fakat: "Kitabı okuyup öğrettiğinize göre Rabbaniler olun" (der),
"Yakışmaz" olmaması gerekir, anlamındadır. Nitekim yüce Allah'ın: 'Yanlışlıkla olması müstesna bir mü'minin, bir mii'mini öldürmesi yakışmaz" (en-NIsâ, 4/92); "Allah'ın ker hangi bir evlat edinmesi yakışmaz" (Meryem, 19/35); "Bizim böyle bir söz söylememiz bize yakışmaz" (en-Nûr, 24/16) buyruklarında olduğu gibi. Bütün bunlarda "yakışmaz" ve "gerekmez" anlamlan vardır.
"Beşer" kelimesi tek kişi için de kullanılır, çoğul için de kullanılır. Çünkü bu lielime masdar ayanndadır. Burada "beşeriden kasıt, ed-Dahhâk ile es-Süddî'nin görüşüne göre Hz, İsa'dır.
Kİtap'tan kasıt, Kur!ân-ı Kerîm'dir, Hüküm'den kasıt ise, ilim ve kavrayıştır. Aynı şekilde ahkâm (hükümler) demek olduğu da söylenmiştir.
Yani şanı yüce Allah, yalancıları peygamberlik için seçmez. Eğer herhangi bir insan böyle birşey yapmaya kalkışacak olursa, yüce Allah ondan peygamberliğin mucize ve alâmetlerini geri alır.
Sonra., desin" kelimesinin mansub olması, Ona vermesi" ile "Desin" kelimeleri arasındaki ortaklık dolayı siyi a dır. Yani bir peygamber için, hem peygamberliğin verilmesi, hem de: "Allah'ı bırakıp bana kul olun*'demesi, bir arada bulunur şey değildir, "Fakat: Rabbani olun" yani, fakat o peygamberin insanlara rabbani olun, demesi yakışır.
Denildiğine göre bu âyet-î kerime Necran lııristiyanlan hakkında nazil olmuştur. Aynı şekilde sûrenin tümünün, yüce Allah'ın: "ifanı sen erkenden mü'minleri savaşmaya elverişli yerlerde yetiştirmek üzere ailenin yanından ayrılmıştın" {A\ i İmrân, 3/121) buyruğuna kadar olan bölümünün nüzul sebebinin Necran hıristİyanları olduğu rivayet edilmiştir. Fakat onlarîa birlikte yahudiler de sözkonusu edilmektedir. Çünkü yahudiler de hıristiyanlann inkâr ve inadının aynısını göstermişlerdir.
"er-Rabbâniyyûn: Rabbaniler" kelimesinin tekili "rab"e nisbet olunan anlamında; "rabbani" kelimesidir. Rabbânî ise insanlara büyük hususlardan önce bilginin küçük hususlarını öğreterek terbiye eden, eğiten kimse demektir. Adeia o işleri kolaylaştırmak hususunda rabbe uyuyor gibidir.[332] Bu an-lamda bir açıklama İbn Abbas'tan rivayet edilmiştir.
Kimi müfessir de şöyle demiştir: Bu kelimenin aslı "rabbî"dir. Mübalağalı bir anlam ifade etmek üzere araya "elif1 ile "nün" harfleri sokulmuştur. Nitekim sakalı büyük olan kimseye "Iİhyanı", perçemi büyük olana "cummâ-nî", boynu kalın olana "rakdânî" denilmesi gibi.
el-Müberred de der ki; Rabbaniler ilim erbabı demektir. Bunun tekili "rab-bân" diye gelir. Arapların, bir kimsenin işini çekip çevirip düzelten kimseye; dan "rabfoân: çekip çeviren" demeleri gibi- Buna göre "rabbaniler"' insanların işlerini çekip çeviren ve ıslah edip düzelten kimseler demektir. "Elif" ile "nün" harfleri ise tıpkı "reyyân ve atsan (suya kanmış ve susuz)'1 dedikleri gibi mübalağa için gelmiştir. Daha sonra da nisbet ifade etmek üzere "yâ" harfi ilave edilmiştir. Tıpkı lihyâriî, rakabânî ve cummanî denildiği gi-bL Şair de der ki:
"Ben havada rehin alınmış olsam dahi;
Oradan söz (hadis) ile rabbânî alimlerim beni indirir."
Buna göre rabbânî demek, ilmiyle amil olan, Rabbin dinini bilen kimse demektir. Çünkü eğer ilmiyle amil değilse zaten alim olamaz. Bu anlamdaki açıklamalar daha önce Bakara Sûresi'nde geçmiş bulunmaktadır. [333] Ebu Reîn de der ki: Rabbânî, alim ve hakim kimse demektir. Şu'be, Asım'dan o Zir'den o Abdullah b. Mes'ud'dan "Fakat rabbaniler olunuz" buyruğu hakkında; "yani hükemâ ve ulemâ olunuz" dediğini nakletmektedir. İbn Cübeyr ise, takva sahibi hakimler olunuz, diye açıklarken, ed-Dahhâk da şöyle de-mekEedir: Hiçbir kimsenin gücü yettiğince Kur'ân'ı ezberlemeyi bırakmaması gerekir. Çünkü yüce Allah: "Rabbânî olun" diye buyurmuştur.
İbn Zeyd de der ki: Rabbanilerden kasıt yöneticiler, ahbâr'dan kasıt ise ilim adamlandır. Mücahid de der ki: Rabbaniler ahbârdan daha üstündürler.[334] en-Nehhâs der ki: Bu güzel bir açıklamadır. Çünkü ahbâr dediklerimiz ilim adamlarının kendileridir.
İlim ile birlikte siyaset ve idarede basireti bir arada bulunduran anlamıyla "rabbani" kelimesi, Arapların bir işi düzeltip onu yönetmesini anlatmak üzere kullandıkları ifade olan: "İnsanların işlerini idare etti" tabirinden alınmıştır. Böyle bir kimseye de çokluk ifade etmek üzere: "Râbb ve rabbâm" denilir. Ebu Ubeyde der ki: Ben bîr ilim adamını şöyle derken dinledim: Rabbânî helâli, haramı, emri, yasağı bilen, ümmetin haberlerini, olmuşu ve olanı bilen kimse demektir,
îbn Abbas'ın vefat ettiği gün de Muhammed b. el-Hanefîyye şöyle demişti: "İşte bugün bu ümmetin rabbânîsi Öldü."
Peygamber (sav)fdan da şöyle buyurduğu rivayet edilmektedir; "Erkek olsun dişi olsun hür ya da köle olsun her bir mü'minin Kur'ân-ı Kerîm'den bir bölüm öğrenmesi ve dininde fakîh olması (yeterli bilgi sahibi olması) onun için bir görevdir." Hz. Peygamber daha sonra: Takat, Kitabı okuyup öğrettiğinize göre rabbânî olun" âyetini okudu.[335] Bunu İbn Abbas rivayet etmiştir.
Yüce Allah'ın: "Fakat Kitabı okuyup öğrettiğinize göre Rabbânî olun buyruğuna gelince; bu buyruktaki; Öğrettiğinize'* kelimesini Ebu Arar ile Medineliler "den hafif şeddesiz olarak okumuşlardır. Ebu Hatim de bu kıraati terdlı etmiştir.[336] Ebu Amr der ki: Bu kıraati doğrulayan şey (âyet-i kerîmenin sonraki bölümünde geîen): kelimesinin şeddesiz gelerek, şeddeli olarak tedristen şeklinde gel mey i sidir. Buna karşılık, İbn Âmir ile Kûfeliler bu kelimeyi 'ta'lim'den şeddeli olarak diye okumuştur. Ebu Ubeyd de bu kıraati tercih etmekte olup der ki: Çünkü bu okuyuş, hem "bilirsiniz, hem de öğretirsiniz" kelimelerinin anlamını bir arada ifade etmektedir.
Mekkî der ki: Şeddeli olarak daha belağatlidir. Çünkü her bir muallim (öğretici) aynı zamanda bilen bir kimse olmak anlamında (alim)dir. Fakat birşeyler bilen herkes muallim olamaz. O bakımdan bu kelimenin şeddeli okunuşu, hem ilme hem de ta'lime (ilim öğretmeye) delâlet etmektedir. Şeddesiz okuyuş ise, yalnızca bilmeye delâlet etmektedir. Ta'lim (öğretmek.) ise daha beliğ ve daha çok övücü bir sıfattır. Böyle olmayan bir kelime ise, yermek için kullanıldığa takdirde, daha beliğ olur, Şeddesiz okuyuşu tercih edenler İbn Mes'ud'un: "Rabbaniler olunuz" buyruğunu; hükemâ ve ulema olunuz, diye açıklamasını delil gösterirler. O bakımdan burada sizler öğretmeniz dolayısıyla fukahâ, hukemâ ve ulemâ olunuz, denilmiş olması uzak bir ihtimaldir, el-Hasen der ki: İlminiz dolayısıyla sizler hükemâ ve ulemâ olunuz, demektir. Ebu Hayve ise; diye okumuştur. Mücahid de; "Öğrenmekte olduğunuz" anlamında olmak üzere, "te" harfini üstün, "lam"ı da şeddeli olarak şeklinde okumuştur. [337]
80. Size melekleri ve peygamberleri rab edinmenizi de emretmez. Müslüman olduktan sonra size İnkâr etmeyi mi emredecek?
İbn Âmir, Âsim ve Hamza ("emretmez" anlamındaki buyruğu) Versin de" buyruğuna atfolmak üzere mansûb okumuşlardır. Yahudilerin Peygamber (sav)'a: "Ey Muhammed, sen bizim seni rab edinmemizi mi istiyorsun?" deyip yüce Allah'ın: "Hiçbir insana yakışmaz ki Allah kendisine Kitabı, hükmü ve peygamberliği versin de.... size melekleri... de emretmez" buyruklarının nazil olmuş olması, bunu pekiştirmektedir. Ayrıca bunda "beşer"e giden bir zamir de vardır. Yani insanlar da size bunu emretmez. Burada "insan"-dan kasıt ise, Hz. İsa ile Hz. Üzeyr'dir. Diğerleri ise bu kelimeyi yeni bir cümle ve önceki buyruklarla ilişkisi olmaksızın ref ve kat" ile: diye okumuşlardır. Ayrıca burda, Allah'ın adına râci bir Zamir de vardır. Yani yüce Allah sizlere melekleri... rab edinmenizi de emretmez anlamındadır. Bu okuyuşu pekiştiren şey ise Abdullah b, Mesud'un Mushafında: Asla size emretmez" şeklindeki okuyuştur. Bu da cümlenin yeni bir cümle olduğunu göstermektedir. Yine burada da zamir yüce Allah'a aittir. Bunu da Mek-kî zikretmiş, Sibeveylı ve ez-Zeccâc da bu görüşü İfade etmişlerdir.
İbn Güreye ve bir topluluk ise şöyle demektedir: Muhammed (sav) sizlere...- emretmez, anlamındadır. Bu aynı zamanda Ebû Amr, el-Kisaî ve Haremeyn halkının kıraatidir.
"Rabler edinmenizi1* yani melekleri ve peygamberleri rabler edinmenizi emretmez. Bu kusur, hıristiyaniarda vardı. Onlar peygamberleri ve melekleri kendilerine rab edinecek derecede ta'zim ederler.
"Müslüman olduktan sonra size inkâr etmeyi mi emredecek?" Bu soru, böyle bir şeyi inkâr ve taaccüb anlamındadır. Yüce Allah peygamberlere, insanları kendilerini Ilâlı edinecek şekilde, kendilerine kut edinmeyi haram kılmıştır. Fakat diğer insanlara da peygamberlere saygı göstermeyi emretmiştir. Peygamber (sav)ın da şöyle buyurduğu variddir: "Sizden herhangi bir kimse: Benim kulum, benim cariyem demesin. Bunun yerine: Benim delikanlım, benim kızım, desin. Sizden herhangi bir kimse: Rabbim demesin, efendim desin."[338]
Kur'ân-ı Kerîm'de de yüce Allah'ın: "Rabbinin (efendinin) yanında beni an" (Yusuf, 12/42) buyruğu yer almaktadır ki, yüce Allah'ın izniyle orada bu hususa dair açıklamalar gelecektir. [339]
81. Hani Allah peygamberlerden: "Andobun ki size Kitabı ve hikmeti verdim. Sonra da size yanınızda olanı doğrulayıcı bir peygamber geldiğinde mutlaka otta inanacak ve ona yardım edeceksiniz" diye söz almış ve "İkrar edip de kabul ettiniz mi?" buyurmuştu. Onlar da: "İkrar ettik" demişlerdi, "Öyleyse şahid olun; ben de sizinle beraber şahitlik edenlerdenim" diye buyurmuştu.
Denediğine göre; yüce Allah peygamberlerden, birbirlerini tasdik edip doğrulamak, birbirlerine imanı emretmek üzere söz almıştır, tşte doğrulamak suretiyle yardımcı olmanın anlamı budur. Said b. Cübeyr, Katade, Tavus, es-Süd-dî ve ei-Hasen'in görüşü de budur, âyet-i kerimenin zahirinden anlaşılan da budur. Tavus der ki: Allah ilk mîsâkı peygamberlerden, her birinin ötekinin getirdiğini tasdik etmesi üzere almıştır.
İbn Mesud: " Hanı Allah kendilerine kitap verilenlerden .... söz almıştı.., diye okumuştur. el-Kisaî der ki: Bunun: "Hani Allah peygamberlerden misak almıştı" buyruğunun "Hani Allah peygamberlerle birlikte olanlardan söz almıştı" anlamında olması da mümkündür, Basrahlar der ki: Allah, peygamberlerden mîsâk aldığında, kendileriyle birlikte olanlardan da mîsâk almış demektir. Çünkü onlar da peygamberlere uymuş ve peygamberleri tasdik etmişlerdir.
Yüce Allah'ın: buyruğundaki anlamındadır. Si-beveyh der ki: Ben, Halil b. Ahmed'e yüce Allah'ın: "Hani Allaü peygamberlerden; Andotsun ki size Kitabı ve hikmeti verdim..." buyruğuna dair soru sordum bana: edatı anlamındadır, dedi.
en-Nelıhâs der ki: Halil'in bu açıklamasına göre bu ifade; " Size verdiğim o kitaba" takdirindedir Daha sonra ismin uzunluğu dolayısıyla (o anlamına gelen.) "he" zamiri hazfedil mistir.
Ayrıca "ki" edatı mübteda olmak üzere merfudur. Onun haberi de "Kitap ve hikmet19 kelimeleri olur. de cinsin beyanı için ohır/1 Bu ise bir kimsenin: Şüphesiz Zeyd senden daha faziletlidir, demesine benzer. Aynı zamanda bu, el-Ahfeş'in de görüşüdür ve buna göre bu "lâm" ibtidâ (başlangıç) Hlâm"ıdir.
el-Mehdevî der ki: Yüce Allah'ın: "Onlara yanınızda olanı,., geldiğinde" buyruğu ve ondan sonrakiler, sılaya atfedilmiş bir cümledir. Bu cümledeki mevsûl isme ait olan zamir ise hazfedilmiştir. İfade; Sonra da size onu doğrulayıcı bir peygamber geldiğinde... takdirindedir. [340]
Yüce Allah'ın: "Sonra da size yanınızda olanı doğrulayıcı bir peygamber geldiğinde mutlaka ona inanacak ve ona yardım edeceksiniz" buyruğunda Hz. Ali ve İbn Abbas [341] anhumaj'ın görüşüne göre sözü geçen peygamberden kasıt, Allah'ın Rasûlü Muhammed (sav)'dır. Lafız her ne kadar nekre (belirtisiz) ise de yapılan işaret muayyen bir kişiyedir. Yüce Allah'ın şu buyruğunda olduğu gibi: "Allak bir kasabayı örnek olarak verdi. Orası korku-dany.atıa güvenlik ve huzur içerisindeydi... Andolsun onlara aralarından bir peygamber geldi de onu yalanladılar..." (en-Nahl, 16/112-113)
Yüce Allah bütün peygamberlerden Muhammed (sav)'a iman etmelerine, ona yetiştikleri takdirde yardımcı olacaklarına dair söz almış ve bu şekilde ümmetlerinden de söz almalarım emretmiştir.
Yüce Allah'ın: "Mutlaka ona inanacak..." buyruğunun başındaki "lam71 harfi mîsâk almaktan ibaret olan kasemin (yeminin) cevabıdır. Çünkü mîsâk almak, yemin ettirmek ayarında dır. Bu da konuşma esnasında: "Ben senden mutlaka şu işi yapacaksın diye misak aldım" demeye benzer ve burada: Ben sana yemin ettiriyorum, demek gibidir,
Kasem ile cevabı arasına İleride geleceği üzerek tbn Kesirln kıraatinde,ın başındaki harfî-i cer okn Mâm" ile kasem ile cevabı birbirinden ayrılmıştır. Ancak bu "lâm"ı üstün okuyan İse, mîsâk almaktan ibaret olan kasemi telakki eden (karşılayan) "!âm" olarak kabul eder. "Mutlaka ona inanacak" buyruğunun başındaki "lâm" ise hazfedilmiş bîr kasemin cevabıdır. Yani, Allah'a yemin olsun ki mutlaka ona inanacaksınız, takdirindedir.
el-Muberred, el-Kisaî ve ez-Zeccâc der kî: edatı şart edatıdır. nin başına geldiği gibi; bunun da başına tahkik için "lâm" gelmiştir. Anlamı da şöyle olur: Size her bir kitap verdikçe muhakkak...
Buna göre; nasb mahallinde, "Size verdikçe" cezm mahallinde; "Sonra size gelirse..." de ona atfedilmiş olur.
"Mutlaka ona inanacak" buyruğunun başında yer alan "lâm" harfi aynı zamanda cezanın (şartın cevabının) da cevabıdır. (Bu yönüyle) yüce Allah'ın: " Ve eğer biz istersek mutlaka.... gideririz" (el-İsra, 17/86) buyruğuna ve buna benzer diğer buyruklara benzemektedir.
el-Kisaî der ki; "Mutlaka ona iman edeceksiniz" buyruğu kasem için bir imaddır; o bakımdan sözün birinci bölümüne bitişiktir. Şartın cevabtnin cevabı ise yüce Allah'ın (bir sonraki âyet-i kerimede gelen): "Artık kim bundan sonra dönerse,,." buyruğudur. Böyle bir açıklamaya göre ayrıca bir aidi takdire gerek yoktur.
Kûfeliler ise "lâm" harfini esreli olarak diye okurlar. Burada da "îâm" aynı zamanda Ki... anlamındadır ve; Aldı'ya mütaaİ-laktır. Yani, Allah onlardan kendilerine vermiş olduğu Kitap ve hikmet sebebiyle misakİannı almış, sonra eğer size beraberinizde bulunanı doğrulayıcı bir peygamber gelecek olursa bu sözden sonra mutlaka ona iman edeceksiniz (diye söz almıştır). Çünkü misak almak az önce de geçtiği gibi, yemin ettirmek anlamındadır.
en-Nelıhâs der ki: Ebu Ubeyde'nİn bu hususta güzel bir açıklaması vardır. O der kî: Bu buyruğun anlamı şudur: Hani Allah kendilerine kitap verilenlerin mîsâkını, size vermiş olduğum Tevrat sebebiyle mutlaka ona iman edeceksiniz, diye almıştı.
Bu sözde hazf bulunduğu da söylenmiştir. Buna göre anlamı şöyledir: Hani Allah peygamberlerden size gelen Kitap ve hikmeti mutlaka insanlara öğreteceksiniz ve insanlardan da iman etmelerine dair mutlaka söz alacaksınız, diye misak almıştı. Burada hazf bulunduğuna da: "İkrar edip de ahdîmi kabul ettiniz mi" buyruğu delalet etmektedir. Bir diğer görüşe göre es-reli olarak okuyanların okuyuşuna göre bu edat, "lâm"; Sonra, anlamındadır. Yani; ben size Kitap ve hikmeti verdikten sonra ona mutlaka inanacaksınız, anlamında olur. Nitekim Nâbiğa şöyle demektedir:
"Ben ona ait alâmetleri tesbite çalıştım ve sonunda onu tamdım
Altı yıl geçtikten aonra ve bu yıl da yedincidir."
"Altı yıl sonra" anlamındadır.
Saîd b. Cübeyr ise bunu; şeklinde şeddeli olarak okumuştur. "Vereceğim zaman" anlamında olur. Bunun aslının şeddesiz olma ihtimali de vardır. Yahut ın fazladan İlave edilmesini gerekli görenlerin görüşüne göre; bu edat ilave edilmiş ve böylelikle haline gelmiştir. Daha sonra "nün" harfi idgam dolayısıyla mim'e kalbedilmiş olur. Bu durumda üç tane mim bir araya gelmiş olur. Bunlardan birincisi söyleyiş hafif olsun diye hazfedilmiştir. Medıneliler ise ta'zim anlamı ifade etmek üzere; Size verdik, şeklinde diğerleri ise tekil olarak Size verdim, diye okumuşlardır.
Diğer taraftan, bütün peygamberlere değil de peygamberlerin bir kısmına kitap verilmiştir. Şu kadar var ki kitap verilenler için tağlîb sözkonusudur. Maksat da bütün peygamberlerden söz alınmış olmasıdır. Kendilerine kitap verilmemiş olan peygamberler de kitap verilmiş hükmündedirler. Çünkü onlara da hüküm ve peygamberlik verilmiştir. Yine kendilerine kitap verilmeyen peygamberler de kendilerinden önceki peygamberin kitabı gereğince hüküm vermekle emrolunmuşlardır. O bakımdan onlar da kendilerine kitap verilenlerin kapsamına girer.
Yüce Allah'ın: "İkrar edip ahdîmi kabul ettiniz mi? buyurmuştu. Onlar da: İkrar ettik, demişlerdi. Öyleyse şâhid olun! Ben de sizinle beraber şa-hidlerdenim, diye buyurmuştu* buyruğunda yec alan: İkrar ettiniz mi?" lafzı, "ikrar etmek, kabul etmek"ten gelir.
AhidH anlamında olup her iki şekilde de söylenir. Bu kelime sözlükte ağırlık anlamına gelir. Alıid'e bu adın veriliş sebebi ise; onun alıkoymak ve işi ağıriaştmp sıkı tutmak anlamını ihtiva etmesinden dolayıdır.
"Öyleyse şahit olun" İbn Abbas'tan gelen rivayete göre bilin anlamındadır. ez-Zeccâc ise; açıklayın demektirf der. Çünkü şahit davacının davasını doğrulayan kimsedir. Anlamının; sizler hem kendinize hem de size tabi olanlara karşı şahitlik edin, şeklinde olduğu da söylenmiştir.
"Ben de sizinle beraber" size ve onlara karşı "şahitlerdenim." Said b. el-Müseyyeb der ki: Yüce Allah meleklere: Onlara şahitlik edin, diye buyurdu; şeklinde açıklamıştır, O takdirde bu kendisinden söz edilmeyen hakkında dolaylı bir anlatım olur. [342]
82. Artık bundan sonra kim dönerse onlar fâsıklardır.
Bu buyruktaki; "Men: Kim," şarttır. Peygamberlerin ümmetlerinden sözün alınışından sonra kim imandan dönecek olursa; "onlar fâsıklardır"; yani imanın dışına çıkan kimselerdir.
F&sık dışarıya çıkan kimse demek olup; buna dair açıklamalar önceden (el-Bakara, 2/26. âyette) geçmiş bulunmaktadır. [343]
83. Yoksa Allah'ın dininden başkasını mı arıyorlar? Oysa göklerde ve yerde kim varsa, ister istemez O'na teslim olmuştur ve O'na döndürüleceklerdir.
84. De ki: "Allah'a iman ettik. Bize indirilene, İbrahim'e, İsmail'e, İshak'e, Yakub'a ve Esbâf a İndirilenlere, Musa'ya, İsa'ya ve peygamberlere Rableri tarafından verilenlere de iman ettik. Onların hiçbirinin arasında fark gözetmeyiz ve biz O'na teslim olanlarız."
Yüce Allah'ın; "Yoksa Allah'ın dininden başkasını mı arıyorlar?1 buyruğu ile ilgili olarak el-Kelbî der ki: Ka'b b. el-Eşref ile arkadaşları hıristiyan-lada birlikte, anlaşmazlıkları hakkında hüküm vermek üzere Peygamber
(sav)in yanına geldiler ve şöyle dediler: Bizden hangimiz İbrahim dinine daha layıktır? Peygamber (sav): "Her iki kesiminiz de onun dininden uzaktır" deyince onlar: Hayır biz senin verdiğin bu hükme razı olmuyoruz ve senin dinini de kabul etmiyoruz, dediler. Bunun üzerine yüce Allah'ın; "Yoksa Allah'ın dininden başkasını mı arıyorlar" yani istiyorlar buyruğu nazil oldu.[344]
Buradaki: "Başka" kelimesi "arıyorlar" ile nasbedilmiştir. Yani, on-îar Allah'ın dininden başkasını! mı) arıyorlar. Ebû Amr ise yalnız basma; Arıyorlar" diye gaibten haber vermek üzere "ya"lı, buna karşılık: "Ona döndürüleceksiniz" buyruğunda da muhatab te'si ile okumuş ve şöyle demiştir: "Çünkü birincisi hastır, ikincisi ise geneldir." O bakımdan anlam itibariyle aralarındaki fark dolayısıyla farklı okumuştur.
Hafs ve başkaları ise her iki fiili de; Arıyorlar, döndürüleceklerdir” diye okumuşlardır. Çünkü bundan önce: "Onlar fâsıklardır" diye buyurulmuştur. Diğerleri ise her iki fiili de muhatab olmak üzere harfiyle okumuşlardır. (Anlamı da şöyle olur: Arıyorsunuz, döndürüleceksiniz). Çünkü yüce Allah (daha önceden): "Andolsun ki size kitabı ve hikmeti verdik" diye buyurmuştur. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
Yüce Allah'ın: "Oysa... O'na teslim olmuştur" yani G'na teslimiyet göstermiş, boyun eğmiş, zillet ve itaatini arzetmiştir. Bütün mahlukat, boyun eğmiş ve teslimiyet göstermiştir. Çünkü bütün yaratıklar güçlerinin dışına çıkamayacak bir şekilde yaratılmışlardır. Katâde der ki: Mü'mİn kimse isteyerek teslim olur (İslâm'a girer) kâfir İse öleceği vakit istemeyerek îslâm'a girer, bunun ise ona bir faydası yoktur. Çünkü yüce Aüalı şöyle buyurmaktadır: "Fakat Bizim azabımızı gördüklerinde imanları onlara fayda vermedi." (el-Mü'min, 40/85)
Mücahid der ki: Kâfirin istemeyerek İslâm olması Allah'tan başkasına secde etmesiyle ve gölgesinin de Allah'a secde etmesiyle olur: "Allah'ın yarattığı şeylerin gölgelerinin zilletle ve itaat ediciler olarak, durmadan sağa sola dönerek Allah'a secde ettiklerini görmüyorlar mı?" (en-Nahl, 16/48); "Göklerde ve yerde bulunanların kendileri ve gölgeleri isteyerek istemeyerek sabah akşam Allah'a secde ederler." (er Ra'd, 13/15)
Bîr diğer görüşe göre anlamı şöyledir: Yüce Allah mahlukatı onlardan, yerine getirmelerini istediği şeylere elverişli bir yapıda yaratmıştır. Kimisi güzel, kimisi çirkin, kimisi uzun, kimisi kısa, kimisi sağlıklı, kimisi hastadır. Hepsi de zorunlu olarak O'nun emrine boyun eğerler. Sağlıklı olan itaatle ve buna severek boyun eğer, hastalıklı olan da yine itaat etmekte boyun eğmek-Eedîr, Bunu hoş görmese dahi.
İsteyerek (tav'an) boyun eğmek, kolaylıkla tabi olup uymak demektir.
İstemeyerek (kerhen) ise, zorlukla ve içten kabul etmeyerek olan itaattir. "İster İstemez" kelimeleri hal konumunda iki rnasdardır. isteyenler olarak ve istemeyenler olarak, demektir.
Rivayet edildiğine göre Enes b. Malik şöyle demiştir: Rasûlullah (sav) yüce Allah'ın: "Oysa göklerde ve yerde ne varsa ister istemez O'na teslim olmuştur" buyruğu hakkında şöyle buyurdu: Melekler Semada Ensâr ve Ab-dulkays da yeryüzünde O'na itaat ettiler." [345] Hz. Peygamber de şöyle buyurmuştur: "Ashabıma sövmeyiniz, çünkü benim ashabım Allah'tan korkarak İslâm'a girdiler, Sair insanlar ise kılıç korkusuyla İslâm'a girdiler." [346]
îkrime der ki: "İster" buyruğu tartışmaksızın teslim olan; "istemez" buyruğu ise karşılaştığı delilin kendisini tevhidi kabul etmek zorunda bıraktığı kimse hakkındadır Buna yüce Allah'ın şu buyrukları delildir: "Andolsun ki sen onlara kendilerini kimin yarattığını sorarsan elbette ki «Allah» diyecek terdir." (ez-Zuhruf, 43/87); "Eğer onlara gökleri ve yeri kim yarattı, güneşi ve ay'ı kim emrinize verdi, diye sorsan onlar elbette «Allah» diyeceklerdir."
(el-Ankebııt, 29/63.)
el-Hasen der kir Bu buyruk genel olmakla birlikte anlamı özeldir Yine ondan gelen rivayete göre: "Oysa göklerde olanlar O'na teslim olmuştur" buyruğunda söz tamam olmaktadır. Daha sonra yüce Allah: "Yer de ister istemez (O'na teslim olmuştur)" diye buyurmuştur.[347] istemeyerek teslim olan münafık olandır. Amelinin kendisine bir faydası yoktur.
"İster istemez" kelimeleri hal mahallinde iki masdardır. Mücahid'in îbn Abbas'tan nakline göre o şöyle demiştir: Herhangi birinizin bineği kendisine zorluk çıkartır yahut da serkeşlik edecek olursa kulağına şu: "Yoksa Allah'ın dininden başkasını mı arıyorlar? Oysa göklerde ve yerde kim varsa ister İstemez O'na teslim olmuştur..." âyetini sonuna kadar okusun. [348]
85. Kim İslâm'dan başka bir din ararsa ondan asla kabul olucuna/ ve o, âhirette de en büyük zarara uğrayanlardandır*
Başka kelimesi, Ararsa" kelimesinin mefulu, "(ba): Din" kelimesi de temyiz olmak üzere nasbedilmiştir. Bununla birlikte, "Ararsa" kelimesi ile nasbedilmesi, diğer taraftan "Başka" kelimesinin de "dinMen hal olmak üzere mansub oiması da mümkündür.
Mücahid ve es-Süddî der ki: Bu âyet-i kerime el-Cülâs b. Süveyd'in kardeşi el-Haris b. Süveyd hakkında nazil olmuştur. Ensardan bir kimseydi. Oniki kişi ile birlikte İslâm'dan döndü ve bunlar kâfir olarak Mekke'ye gidip sığındılar. Bunun üzerine bu âyet-i kerime nazil oldu. Daha sonra kardeşine mektup yazarak tevbe etmek istediğini bildirdi. Aynı zamanda bu İbn Abbas'tan ve başkalarından da rivayet edilmiştir. İbn Abbas der ki: Bu âyetlerin nüzulünden sonra (Haris) tekrar İslâm'a girmiştir. [349]
"O, âhirette en büyük zarara uğrayanlardandır," Hişam der kî: Yani o âhirette hüsrana uğrayan kimselerden, hüsrana uğramış birisidir. Şayet böyle olmasaydı, sık ile mevsûlün birbirinden ayrılması gerekirdi.
el-Mâzinî de der ki: (el-Hâsirîn'in başındaki) "elif ile "lâm", "er-racul; adam" kelimesinde olduğu gibidir. Nitekim bu hususa dair açıklamalar daha önce Bakara Sûresi'nde: "Ve şüphe yok ki o âkirette salihlerdendîr" (el-Bakara, 2/130) buyruğunu açıklarken geçmiş buhınmaktadır.[350]
86. İman ettikten. Peygamberin hak olduğuna tanık olduktan ve kendilerine apaçık deliller geldikten sonra küfre sapan bir kavmi, Allah nasıl hidâyete eriştirir? Allah zalimler topluluğunu hidâyete eriştirmez
İbn Abbas der ki: Ensardan bir kişi İslâm'a girdi. Sonra irtidat edip müşriklere katıldı, sonra pi§man oldu. Kavmine şöyle bir haber gönderdi: Benim adıma Rasûlullah (sav)a: Tevbe etme imkanım var mıdır? diye sorunuz. Kavmi Radûlullah (sav)'ın yanına gelerek onun tevbesi sözkonusu olur mu? diye sordular Bunun üzerine: "îman ettikten Peygamberin hak olduğuna tanık olduktan., sonra küfre sapan bir kavmi Allah nasıl hidâyete eriştirir?" âyetinden itibaren "Allah Gafurdur, Rahimdir" (âyet, 89) buyruğuna kadar nazil oldu. Bu haber ona gönderildi, o da İslâm'a girdi. Bunu Nesaî rivayet etmiştir. [351]
Bir diğer rivayete göre Ensardan birisi irtidat etti ve müşriklere katıldı. Bunun üzerine yüce Allah: "İman ettikten... sonra Allah nasıl hidâyete eriştirir?" buyruğundan itibaren: "Ancak bunun, ardından tevbe edip ıslah edenler müstesnadır" (âyet, 89) buyruğuna kadar nazil oldu, kavmi bu buyrukları ona gönderdi. Bu âyeti kerimeler kendisine okununca Allah'a yemin ederim, benim kavmim Rasûlullah (sav)'a karşı yalan söylemiyor. Ben de Ra-sûlullalı (sav)'ın Allah'tan getirdiklerinde yalan söylediğini iddia etmiyorum. Şüphesiz yüce Allah da bu üçün en doğru söyleyenidir, diyerek tevbe edip geri döndü. Rasûlullah (sav) da tevbesini kabul etti ve ona ilişmedi. [352]
el-Hasen ise der ki: Bu âyet-i kerime yahudiler hakkında nazil olmuştur. Çünkü yahudiler Peygamber !sav.)!ın geleceği müjdesini veriyorlar ve kâfirlere karşı onun yanında yer almak suretiyle zafer kazanacaklarını ileri sürüyorlardı. Ancak Hz. Peygamber gönderilince inatlaştılar, kâfir oldular. Bunun üzerine yüce Allah da: "îşte bunların cezası Allah'ın, meleklerin ve bütün insanların lanetinin üzerlerine olmasıdır" (Âyet, 87) buyruğu nazil oldu.
Diğer taraftan "nasıl" kelimesi, bir istifham edatıdır ve bu red ve inkâr anlamını ifade eder. Yani Allah böylelerine hidâyet etmez. Bu buyruğun bir benzeri de yüce Allah'ın: "O müşriklerin Allak nezdinde ve Rasûlü yanında nasıl bir ahidleri olabilir?" (eî-Tevbe, 9/7) buyruğudur. Onların böyle bir ahidleri olamaz, demektir. Şatr de şöyle demektedir:
"Kavmin dört bir yanını bir baskın kuşatmışken Yatak üstünde nasıl olur da uyuyabilirim?"
Bu durumda uyumam imkânsızdır, demek istiyor.
Denildiğine göre "Allah zalimler topluluğunu hidâyete eriştirmez"
buyruğunun zahiri şunu ifade etmektedir: İslâm'a girdikten sonra kâfir olana Allah hidâyet vermez, zalim olana da aynı şekilde Allah hidâyet vermez. Fakat bizler mürted birçok kimsenin İslâm'a girdiklerini ve Allah'ın kendilerini hidâyete erdirdiğini, yine zalimlerden pek çok kimsenin zulümden tevbe ettiklerini görüyoruz. Buna şöyle cevap verilir: Onlar küfür ve zulümlerinde diretip İslâm'a yönelmedikleri sürece Allah da onlara hidâyet vermez. İslâm'a girip tevbe ettikleri takdirde, Allah onlara hidâyeti elde etme başarısını verir. Yüce Allah en iyi bilendir. [353]
87- İşte bunların cezası Allah'ın, meleklerin ve bütün insanlaın lanetinin üzerlerine olmasıdır.
88. Ebediyyen onun içindedirler. Onlardan azab hafifletilmez ve onlara süre verilmez.
89- Ancak bunun ardından tevbe edip ıslah edenler müstesna. Doğrusu Allah Gafurdur, Rahimdir.
Yani küfürleri üzere devam ettikleri takdirde (Allah'ın meleklerin ve insanların laneti üzerlerine okır). Allah'ın ve insanların lanetinin ne anlama geldiği Bakara Sûresi'nde (2/161- lö2'de) geçmiş bulunmaktadır, tekrarlamanın bir anlamı yoktur.
"Ve onlara süre verilmez." Ertelenmezler ve sonraya bırakılmazlar daha sonra tevbe edenleri istisna ederek: "Ancak bunun ardından tevbe edip ıslah edenler müstesnadır" diye buyurmaktadır. Burada (nüzul sebebine göre) kastedilen kişi, önceden de geçtiği üzere Haris b. Suveyd'dir. Anlam* itibariyle tekrar İslâm'a dönüp ihlâsla bu dönüşü üzerinde sebat gösteren herkes âyetin kapsamına girmektedir. [354]
90.. İman ettikten sonra küfre sapıp küfürleri artanların tevbeleri asla kabul edilmez. İşte onlar sapanların kendileridir.
Katâde, Ata el-Horasanî ve el-Hasen der ki: Bu âyet-i kerime, Hz. İsa ve İncil'i inkâr edip kâfir olan sonra da Muhammed (sav)'ı ve Kur'ân-ı Kerîm'i inkâr ederek küfürleri artan yahudiler hakkında nazil olmuştur. Ebul-Âiiye de der kî; Bu âyet-i kerime Hz. Peygamber'in nitelik ve sıfatlarına iman etmelerinden sonra onu inkâr edip kâfir olan yahudi ve luristiyanlar hakkında nazil olmuştur- Küfürleri üzere kalmak ve direnmek suretiyle de "sonra küfre sapıp küfürleri artan" kimseler oldular
Bir diğer görüşe göre "sonra küfre sapıp küfürleri artanların," kazan-dıkları günahlar sebebiyle küfürlerinin artmasının sözkonusu olduğunu söylemişlerdir. Taberî'nin tercih ettiği görüş budur ve ona göre bu âyeti kerime yahudiler hakkındadır
"Tevbeleri asla kabul edilmez" buyruğu, yüce Allah'ın: "O, kullarının teu-besini kabul eden, kötülükleri bağışlayandır" (eş-Şûrâ, 42/25) buyruğu dolayısıyla müskîldir (anlaşılması, açıklanması zordur) denilecek olursa; şöyle cevap veririz:
Bunun anlamı ölüm esnasında tevbeleri asİa kabul olunmaz, şeklindedir. en-Nehhâs der ki: Bu; güzel bîr açıklamadır. Nitekim yüce Allali: 'Yoksa (makbul) tevbe kötülükleri işleyip durup da onlardan herhangi birine ölüm gelip çattığında: «Ben şimdi gerçekten tevbe ettim» diyenlerin ve kâfir olarak öleceklerinki değildir" (en-Nisa, 4/18) diye buyurmaktadır. Bu açıklama el-Hasen, Kalade ve Ara'dan da rivayet edilmiştir. Peygamber (sav) da şöyle buyurmuştur: "Muhakkak Allah gargara haline gelmedikçe (can boğaza ulaşmadıkça) kulun tevbesini kabul eder."[355]
İleride Nisa Sûresi'nde buna dair açıklamalar gelecektir.
Bir diğer açıklamaya göre: "Tevbesi asla kabul edilmez" buyruğu, yani küfre girmeden önce yapmış oldukları tevbeleri kabuî olunmaz, anlamındadır. Çünkü küfür artık o tevbeyî silmiş, boşa çıkarmıştır.
Yine: "Tevbeleri asla kabul edilmez" buyruğu, içinde bulundukları küfürden tevbe edip bir başka küfre girdikleri takdirde tevbeleri kabul edilmez, diye de açıklanmıştır Ancak Tevbe edip İslâm'a girmeleri halinde tevbeleri kabul edilir.
Kutrub der ki: Bu âyet-i kerime biz Muhammed'in ölümünü bekliyoruz. Eğer dönme görüşü bizde ağır basarsa kavmimize geri döneriz, diyen Mek-kelilerden bir grup hakkında nazil olmuştur. Onların böyle demeleri üzerine yüce Allah: "İman ettikten sonra küfre sapıp küfürleri artanların tev-beleri asla kabul edilmez" buyruğunu indirdi.
Yani onlar küfürlerinde sabit kaldıkça tevbeleri kabul olunmaz, diyerek onların tevbelerirtin makbul olmayacağını ifade etti. Çünkü böylelerinin kararları sağlıklı değildir.
Yüce Allah İse sağlıklı (kabul edilebilir) bir karar verildiği takdirde her türlü tevbeyİ kabul eder. [356]
91. Doğrusu kâfir olup kâfir olarak ölenler, yeryüzü dolusu altını fidye verecek olsalar bile o, hiçbirinden kabul edilmez. Onlar için can yakıcı bir asap vardır ve onların hiç yardımcıları yoktur*
Dolusu" şeklinde "mim" harfi esreli olarak birşeyi dolduracak miktar anlamındadır "Mim" harfi üstün olarak okunursa doldurmak anlamında masdardır.
Onu fidye verecek olsa bile" buyruğtmdaki "vaV'ın fazladan geldiği söylenmiştir. Anlamı şudur; Fidye olarak verecek olsa dahî onların hiçbirisinden yeryüzü dolusu kadar altın dahi kabul olunmaz. Nahiv-ciler arasında görüş sahibi (ehl-i nazar) kimseler de der ki: Bu "vaV'ın faz-ladan gelmiştir görüşü uygun değildir. Çünkü bir mana ifade ediyor. Âyet-i kerimenin anlamı da şöyledir: Karşılıksız olarak yeryüzü dolusu altın onlardan hiç birisinden kabul olunmaz, İsterse onu fidye olarak vermiş olsun.
"(Lai): Altın" kelimesinin nasbedilmesi ise eKFerra'nın görüşüne göre, tefsir (temyiz) olduğu içindir. el-Mufaddal Ese der ki: Açikİayıcı (temyiz) olmasını- müphem olduğu halde sözün eksiksiz olması gerekir. Mesela, benim yanımda yirmi vardır, demek gibi. Burada sayı malum takat sayısı belirtilen meçhuldür. Eğer "dirhem" diyecek olursak bunu açıklamış oluruz (ve bu takdirde bu, tefsir olarak mansub gelir). Zaten temyizin nasbedilmesi onu mecrur veya mer-fu kılan bir âmilin bulunmayışı dolayısıyladtr Nasb da harekelerin en hafif olduğundan dolayı, âmili olmayan her bîr şeyin harekesi kılınır.
el-Kisaî der der ki: Bu kelimenin mansub olması, bir "..den" edatının mahzûf olması dolayısıyla dır. Yani "altından..." anlamındadır. Yüce Allah'ın buyruğu: "Veya bunun dengi oruç tutmaktır" (el-Mâide, 5/95) yani oruç türünden, demektir. Buharı ve Müslim'de Katade'den, onun Enes b. Malik'ten rivayetine göre Peygamber (sav)'ın şöyle buyurduğu rivayet edilmektedir: "Kıyamet gününde kâfir getirilir ve ona şöyle denilir: Ne dersin, şayet senin yeryüzü dolusu kadar altının olsaydı onu kendini kurtarmak için kimselere verir miydin? O: Evet der. Ona şöyle denilir: Senden bundan daha kolay olan şey istenmişti." Buhârî'nin lafzı bu şekildedir. [357] Müslim'de ise: İstenmiştir" yerine: "Yalan söyledin senden... istenmişti" şeklindedir.[358]
92. Sevdiğiniz şeylerden iniâk etmedikçe asla Blrr'e erişemezsiniz ve her ne iniâk ederseniz şüphesiz Allah onu çok iyi bilir.
Bu buyruğa dair açıkla m alan mızi iki başlık halinde sunacağız:
1- Bu Âyetin Nüzul Sebebi:
Hadis imamları -lafız Nesâî'nin olmak üzere- Enes'ten şöyle dediğini rivayet etmektedirJer; Bu âyet-i kerime yani: "Sevdiğiniz şeylerden infök etmedikçe asla Birr'e erişemezsiniz" buyruğu nazil olunca Ebû Talha şöyle dedi: Şüphesiz Rabbimiz mallarımızı infak etmemizi istiyor. Ey Allah'ın Ra-sûiü! Şahit ol ki ben, arazimi Allah'a verdim. Bunun üzerine Rasûlullah (sav); "Sen onu akrabaların olan Hassan b. Sabit ile Ubey b. Kaba ver (vakfet) diye buyurdu. [359]
Muvatta'da ayrıca: Onun malları arasında en çok sevdiği Bi'ru Hâ idi ve bu mescidin karşısında idi. Rasûlullah (sav) oraya girer ve o bahçedeki güzel sudan içerdi" denilmekte ve hadisin geri kalan bölümleri zikredilmektedir.[360]
Bu âyet-i kerimede, hitabın zahiri ile umumunun delil olarak kullanılabileceğine deli! vardır. Çünkü ashab-ı kiram (Allah tümünden razı olsun) bu âyet-i kerime nazil olduğu sırada hitabın fehvasından başka bir şey anlamamışlardır. [361] Nitekim Ebu Talha: "Sevdiğiniz şeylerden in lak etmedikçe,..™ âyetini işitince, yüce Allah'ın bir başka âyet-i kerime Üe yalım bunu açıklayıcı Peygamberin bir sünneti ile, Allah'ın kendisinden neyi iniâk ettiğini açıklayacak olan buyruk, varid oluncaya kadar beklemek gereğini duymadı. Çünkü onlar pek çok şeyi severler.
Aynı şekilde Zeyd b. Harise'nin de böyle yaptığını görüyoruz. O da "Se-bel" admdaki sevdiği atını aldı ve- Allah'ım Sen de bilirsin ki benim bu atımdan dalıa çok sevdiğim bir malım yoktur, deyip bu aünt Peygamber (sav)a getirdi ve: Bu Allah yolunda (vakf)dır, dedi. (Oğlu) Usame b. Zeyd'e de: (Hz, Peygamber): "Onu al" deyince Zeyd adeta bundan dolayı rahatsız olmuş gibi oldu. Rasülullah (sav) da ona: "Şüphesiz Allah bunu senden kabul buyurdu" dedi. Bunu da Esed b. Mûsâ zikretmiştir. [362]
İbn Ömer ise kölesi Nâfi’i azad etti. Halbuki Abdullah b- Cafer ona karşılık bin dinar teklif etmişti. Ebu Ubeyd kızı Safiyye dedi ki: Zannederim o yüce Allah'ın: "Sevdiğiniz şeylerden İnfâk etmedikçe asla Birr'e erişemezsiniz" buyruğunu davranışına esas almıştır.
Şibl, Ebu Neclh'ten o Mücahid'den şöyle dediğini rivayet etmektedir: Ömer b. el-Hattab, Ebu Mûsâ el-Eş'arî'ye kendisine KIsra'nın Medâin şehrini fethettiği günü Celûlâ vak'asmda alınan emirlerden bir cariye satın almasını belirten bir mektup yazdı. Sa'd b. Ebi Vakkas dedi ki: Hz. Ömer o cariyeyi çağırttı, onu beğendi. Bunun üzerine dedi ki: Aziz ve celil olan Allah: "Sevdiğiniz şeylerden intak etmedikçe asla Birr'e erişemezsiniz" diye buyurmaktadır. Daha sonra Ömer (ra) o cariyeyi azad etti.[363]
es-Sevrîden rivayet edildiğine göre ona şöyle bir haber ulaşmıştır: er-Ra-bi: b. Haysem'in Um Veled'i yani er-Rabi'den çocuğu olan cariyesi şöyle dedi: Ona bir dilenci geldiğinde bana şöyle derdi: Ey filan cariye sen dilenciye şeker ver. Çünkü er-Rabif şekeri sever. Süfyan der ki: O bunu söylerken yüce Allah'ın: "Sevdiğiniz şeylerden infak etmedikçe asla Birr'e erişemezsiniz" buyruğunu esas alıyordu.
Rivayet edildiğine göre Ömer b. Abduluzİz de heybelerle şeker satın alır ve onları tasadduk ederdi. Kendisine: Sen ne diye bu şekerlerin kıymetini sadaka olarak vermiyorsun? denilince o da: Çünkü ben şekeri daha çok severim. O bakımdan sevdiğim şeyleri infak etmek istedim.
el-Hasen de der ki: Hiç şüphesiz sizler canınızın çektiği şeyleri terketme-dikçev sevdiğiniz şeyleri elde edemezsiniz. Umduğunuz şeylere ise hoşunuza gitmeyen şeylere sabretmedikçe ulaşamazsınız.[364]
2- "Birr"in Mahiyeti:
"Birr"in açıklaması hakkında Tefsir alimleri farklı görüşlere sahiptirler. İbn Mes'ıfd, tbn Abbas, Ata, Mücahid, Amr b. Meymun ile es-Süddî'den cennet diye açıklanmıştır. İfadenin takdiri ise şöyledir: Sizler sevdiklerinizden infak etmedikçe birr'in sevabına nail olamazsınız.
Nail olmak ise, vermek, bağışlamak demektir. Filan kişiden bana iyilik nail oldu, yani bana iyiliği dokundu. Buna göre buyruğun anlamı şöyle olur:
Sevdiklerinizden infak etmedikçe, cennete ulaşamazsınız ve size cennet verilme?.. Birr'İn salih amel olduğu da söylenmişin Hadis-i şerifte de şöyle bu-yuruİmuştur: "Siz sıdka sarılın, çünkü o birre iletir, birr ise cennete iletir. [365] (Bu hadis-i şerif Bakara Sûresi'nde (2/177. âyet 8. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.
Atiyye el-Avfî; birr itaat anlamındadır, demektedir. Ata da şu açıklamayı yapar: Sizler, sağlıklı, cimri, yaşamayı ümid eden, fakirlikten de korkan bir kavim iken tasaddukta bulunmadıkça dinin şerefine ve takvaya nail olamazsınız.
el-Hasen de rivayete göre şöyle demiştir: "İnfak etmedikçe" buyruğundan kasıt, farz olan zekâtım vermektir.
Mücahid ve el-Kelbî ise bu âyet-i kerime neshedilmiştir. Bunu zekâtı emreden âyet-i kerime neshetmiştir, demektedirler.
Anlamı: Hayr yolunda sadaka vermek yahut onun dışında itaatlerde bulunmak suretiyle sevdiklerinizden infak etmedikçe birre nail olamazsınız diye de açıklanmıştır. Bu da kapsamlı bir açıklamadır
Nesaî, Sa'saa b. Muaviye'den şöyle dediğini rivayet etmektedir. Ebu Zer ile karşılaştım. Ona: Bana bir hadis naklet, dedim, olur dedi. Rasûlullah (sav) şöyle buyurdu: "Bütün malından Allah yolunda iki avuç kadar infak eden her bir müslümanı mutlaka cennetin acibleri (teşrifatçıları) karşılar ve hepsi de onu yanlarında bulunanlara gelmesi için çağırtr. Ben ona: Bu nasıl olur? deyince şöyle dedi: Eğer (sadakası) deve ise iki devesi, eğer inek ise iki ineği (sadaka vermiş gibi ecir alır). [366]
Ebu Bekr b. el-Varrak der ki: Yüce Allah bu âyet-i kerime ile onları füttiv-vete [367] iletmektedir. Yani benim sizlere olan iyiliğime nail olmanız, ancak kardeşlerinize iyilik yapmanızla, onlara mallarınızdan, infak etmenizle, makam ve mevkileriniz vasıtasıyla onlara yardım etmekle nail olabilirsiniz. Eğer bunu yapacak olursanız, o takdirde benim bircime ve atifetime nail olursunuz. Mücahid der ki: Bu yüce Allah'ın: "Onlar ona olan sevgilerine rağmen fakire yetime ve esire yemek yedirirler" (el-İnsan, 76/8.) buyruğunu andırmaktadır.
"Her ne infak ederseniz şüphesiz Allah onu çok iyi bilir." Yani onu bildiğine göre, mükâfatını da verir.[368]
93. Tevrat İndirilmeden önce Isrâîlİn kendi nefsine haram kıldığından başka bütün yiyecekler tsrailoğuilarına helâl idi. De kî: "Eğer doğru söyleyenler iseniz, haydi Tevrat'ı getirip okuyun!"
94. Bundan sonra artık kim Allah'a karşı yalan uydururca* işte onlar zalimlerin tâ kendileridir.
Bu buyruğa dair açıklamalarımızı dört başlık halinde sunacağız:
Buyruğun İniş Sebebi:
Yüce Allah'ın: Helâl" demektir. Daha sonra (helâl kılınanlardan) isüsnâda bulunarak: "İsrail'in kendi nefsine haram kıldığından başka" diye bu yrul makta dır. İsrâîl ise Yakub (as)'dır.
Tirmizî'de İbn Abbas'tan rivayet edildiğine göre; yahudiler Peygamber (sav)'a: Bize İsrail'in kendisine neyi haram kıldığını bildir dediler. Hz. Peygamber şöyle buyurdu; "O çölde yaşardı. Siyatik (ırku'n-nesa) hastalığına yakalandı. Ona deve eti ile deve sütünden daha uygun birşey bulunmadı. Bundan dolayı onları kendisine haram kıldı." Yahudiler; Doğru söyledin, dediler... (Tirmizî) hadisin geri kalan kısmını kaydeder.[369]
Yine onun, o hastalıktan iyileşecek olursa en çok sevdiği yiyecek ve İçeceğini terkedeceğini adadığı da söylenmektedir. En çok sevdiği yiyecek ve İçecek ise, deve eti ile deve sülü idi.
İbn Abbas, Mücalıid, Katade ve es-Süddî der ki: Yakub (as) oldukça güçlü bir kişi olan kardeşi îsü'dan kaçarken Harran'dan Beytü'l-Makdis'e geldiği sırada bir melek ile karşılaştı. Hz. Yakub onun hırsız olduğunu zannetti. Onu curup sırtını yere yıkmak istedi. Ancak melek Hz. Yakub'un baldırını yakaladı ve arkasından semaya yükseldi. Hz. Yakub da ona bakıp duruyorken siyatikten rahatsızlandı. Bundan dolayı da oldukça sıkıntı çekti. Geceleyin ağnsından uyuyamıyordu. Geceyi feryad ederek, bağırarak geçiriyordu, Hz. Ya-kub: Şayet yüce Allah kendisine şifa verecek olursa hiçbir zaman (nun eti) yememeye ve yine damar bulunan bir yemek yememeye yemin etti, ve böylece bunları kendisine haram kıldı. Bunun üzerine çocukları damarları ayıklayıp etten çıkarmaya başladılar.
Meleğin Hz. Yakub'u bu şekilde dürtmesinin sebebi de şudur: Hz. Yakub, Allah kendisine oniki evlat verdiği ve Beytü'l-Makdis'e de sağlıklı bir şekii-de ulaşabildiği takdirde onların sonuncularını boğazlamayı adamıştı. O bakımdan meleğin onu bu şekilde dürtmesi adağının yükümlülüğünden kurtulması içindi. Bu açıklamalar ed-Dahhâk'tan nakledilmiştir. [370]
2- Peygamberlerin Haram Kılmaları:
Hz. Yakub'un bu yiyecekleri kendisine haram kılması kendi içtihadı ile mi olmuştu, yoksa yüce Allah'ın izniyle mi olmuştu? hususunda farklı görüşler vardır. Doğru olanı birincisidir. Çünkü yüce Allah: "İsrâîTifl kendi nefeine haram kıldığından başka" buyruğu ile bu haram kılmayı, ona izafe etmektedir. Diğer taraftan Peygamber, İçtihadı ile bir kanaate varacak olursa, bu bizim için uymamız gereken bir dinî hüküm halini alır. Çünkü yüce Allah onun bu uygulamasını takrir yoluyla kabul etmiş olur. Nasıl ki o peygambere yüce Allah vahiy gönderiyor ve bizim ona uymamız lazım ise, aynı şekilde Allah'ın izin vermesiyle o da ictihad ediyor ve buna güç yetirdiği takdirde de içtihadının gereğini yerine getirmek zorunlu oluyordu. Eğer önceden de Hz. Yakub'a bunları harara kılmaya dair izin verilmemiş olsaydı, elbette ki o, helâl ve haram kılmak gibi bir işe kaîkışmazdı.
Bizim Peygamberimiz de sahili olan rivayete göre balı yahut da cariyesi Mâriye'yi kendisine haram kılmıştı. Ancak yüce AİSah onun bu haram kılmasını takrîr yoluyla kabul buyurmayıp ileride Tahrim Sûresi'nde açıklanacağı üzere: "Allah'ın sana helâl kıldığını ne diye haram kılıyorsun?" (et-Tahrim, 66/1.) buyruğu nazil oldu.
el-Kiyâ et-Taberî der ki: Yüce Allah'ın: "Allah'ın helâl kıldığını ne diye haram kılıyorsun?'' buyruğunun mutlak ifadesi bunun Mâriye'ye has olmamasını gerektirir, denilebilir. Şafiî ise bu durumda keffaretin vücubunun manasının aklen anlaşıl amaya cağı kanaatinde olduğundan; keffâreti nassm konusuna tahsis ettiğini görüyoruz, Ebu Hanife ise mubah olan her bir şeyin haram kılınmasında bunun bir asıl olduğu görüşündedir O bakımdan of haram kılmayı yemin etmek gibi değerlendirmiştir. [371]
3- Muhammed (sau)'ın Peygamber Oluşunun Belgeleri:
Yüce Allah'ın: "De ki: Eğer doğru söyleyenler iseniz haydi Tevrat'ı getirip okuyun" buyruğu ile ilgili olarak İbn Abbas der ki: Yâkub (as) siyatikten rahatsızlanınca doktorlar ona deve etlerinden uzak durmasını tavsiye ettiler, o da deve etini kendisine haram kıldı. Yahudiler: Biz de deve etlerini kendimize haram kılıyoruz, çünkü Yakub onu haram kıldı, Allah da bu etin haram olduğunu Tevrat'ta bildirdi, dediler. Bunun üzerine yüce Allah bu âyetti kerimeyi indirdi.
ed-Dahhâk der ki: Yüce Allah onları yalanladı ve iddialarım reddederek şöyle buyurdu: Ey Muhammedi MDe ki: Eğer doğru söyleyenler iseniz haydi Tevrat'ı getirip okuyun," fakat onlar getirip okumadılar. Bunun üzerine yüce AİJah: "Bundan sonra artık kim Allah'a karşı yaJan uydurursa işte onlar zalimlerin tâ kendileridir" diye buyurdu.
ez-Zeccac bu âyet-i kerime ile ilgili olarak der ki: Bu âyet-i kerimede Pey-. gamberimiz Muhammed (.sav)ın peygamberliğine çok büyük bir delil vardır Onlara böyle bir hükmün Kitapları Tevrat'ta bulunmadığını haber verdiği ve onu getirmelerini emrettiği halde, onlar bunu kabul etmediler. Yani böylelikle onlar H2. Peygamber'in bunu vahye dayanarak söylediğini anlamış oldular.
Atiye el-Avfi de der ki: Deve etinin kendilerine haram olması, Hz. Yakub'un bu eti kendilerine haram kılması dolayısıyla olmuştu. Şöyle ki: İsrâîl (Hz. Yakub) siyatikten rahatsızlanınca: Allah'a yemin ederim eğer Allah bana bu rahatsızlıktan şifa verecek olursa hiçbir çocuğum onu yemeyecektir, diye yemin etti. Bu ise onlara haram kılınmamıştı.
el-Kelbî de der ki: Yüce Allah deve etini Tevrat'ta onlara haram kırmamıştı. Bu onlara sadece zulüm ve küfürleri dolayısıyla Tevrat'tan sonra haram kılınmıştı. İsrailoğullan büyük bir günah işledikleri takdirde, yüce Allah da onlara hoş ve temiz bir yiyeceği haram kılar ya da onların üzerine -ölüm- olan riczi (azabı) indirirdi. İşte yüce Allah'ın şu buyrukları bunu ifade etmektedir: "O yahudilerin zalimlikleri.., sebebiyledir ki kendilerine helâl kılman birçok pak ve temiz şeyleri onlara haram kıldık." (en-Nisa, 4/160); "Biz yaku-dilere de bütün tırnaklıları haram kıldık... Bunu onlara zulümleri yüzünden ceza diye verdik. Şüphesiz Biz doğru söyleyenleriz." (el-En'âm, 6/146) [372]
4- Siyatik Rahatsızlığının Tedavisi:
İbn Mace Sünen'inde: Siyatiğin tedavisi" diye bir başlık altında şu hadisi nakleder: Bize Hişam b. Hammad ile Râşid b. Said er-Ram-lî anlatarak dediler ki: Bize el-Velid b. Müslim anlattı, bize Hişam b. Hassan anlattı, bize Enes b. Şîrîn anlattı, o Enes b. Malik'i şöyle derken dinlemiş: Ra-sûlullah (sav)'ı şöyle buyururken dinledim: "Siyatik rahatsızlığının tedavisi için bîr bedevi koyunun kuyruk yağı alınır, eritilir, sonra da bu (yağ), üç bölüme ayrılır, her gün aç karna bir bölümü içilir. [373]
Bunu ayrıca es-SaJlebî de Tefsirinde Enes b. Malik yoluyla şöylece rivayet etmektedir: Rasûlullah (sav) siyatik hakkında şöyle buyurdu: "Küçük de olmayan büyük de olmayan bîr Arap koçunun kuyruk yağı alınır, küçük parçalara bölünür. Daha sonra eritilerek yağı çıkartılır, üçe bölünür ve her gün aç karnına üçte biri içilir. "[374] Enes der ki: Ben bunu üç kişiden fazlasına tavsiye ettim, Allah'ın izniyle şifa buldular.
Şu'be der ki: Haccac b, Yusuf döneminde bir yaşlı siyatik hakkında bana şunu anlattı: Yüce Allah adına sana yemin ediyorum; Eğer iytleşmeyecek olursan seni ya ateşle dağlayacağım yahut da bir ustura ile uaş edeceğim. Şu'be dedi ki: Ben bunu denedim. Sen böyle dersin ve siyatik olan yere bu şekilde Celini) sürersin (iyileşirsin).[375]
95. De ki: "Allah doğru buyurmuştur. O halde Hanîf olarak İbrahim'in dînine uyun. O, müşriklerden değildi."
Yani, Ey Mulıammed de ki: Allah doğru buyurmuştur. Bunlar Tevratta haram kılınmış şeyler değildir. "O halde Haıkif olarak İbrahimin dinine uyun." Bu buyrukla onun dinine uyulması emre dilmektedir.
“O, müşriklerden değildi." Bu da daha önce de geçtiği gibi onların batıl iddialarını reddetmektedir. [376]
96. Doğrusu insanlar için kurulan ilk ev, Mekke'de bulunan, âlemlere mübarek ve hidâyet olmak üzere kurulan o Evdir.
97. Orada apaçık alâmetlerle İbrahim'in Makamı vardır. Kim oraya girerse emin olur. Ona yol bulabilen herkesin Beyti haccetmesi insanlar üzerinde Allah'ın bir hakkıdır. Artık kim inkâr ederse* bilsin ki doğrusu Allah, âlemlere muhtaç değildir.
Bu buyruğa dair açıklamalarımızı beş başlık halinde sunacağız:
1- Yeryüzünde Kurulan ilk Mescid:
Müslim'in Sahih'înde Ebû Zer'den şöyle dediği sabit olmuştur Ben Rasû-lullah (sav)'a yeryüzünde kurulan ilk mescide dair soru sordum, Or "Mescid-i Haram'dır" diye buyurdu. Sonra hangisidir? diye sorunca, O: "Mescid-i Aksa" diye buyurdu. Bu sefer ben: İkisi arasında ne kadar (zamanlık bir süre) vardır? diye sordum, şöyle buyurdu: "Kırk yıl [377] Hem diğer taraftan yerin tümü senin için bir mesdddir. Namaz vakti nerede girerse orada namaz kıl." [378]
Mücahid ve Katade dedi ki: Beyt-i Haram'dan önce herhangi bir mescid kurulmuş değildir Ali (r.a) da şöyle demiştir: Beyt-i Haram'dan önce birçok evler vardı. Yani İbadet maksadıyla kurulmuş ilk ev, odur.
Mücahid'den de şöyle dediği nakledilmektedir: Müslümanlarla yahudiler karşılıklı olarak övündüler. Yahudiler: Beytü'l-Makdis Kâ'be'den daha faziletli ve daha büyüktür. Çünkü peygamberlerin hicret ettiği yer orasıdır ve O, Arz-ı Mukaddes'tedir dediler, Müslümanlar da şöyle karşılık verdi: Hayır, Kâ'be ondan daha faziletlidir. Bunun üzerine yüce Allah bu âyeti kerimeyi indirdi.
Bundan önce Bakara Sûresi'nde {.2/127'nci âyetin tefsirinde) Beyt'in inşa edilmesine ve onu ilk inşa edenlere dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır.
Mücahid der kî: Şanı yüce Allah, bu Beyt'in yerini, yeryüzünden herhangi bir şeyi yaratmadan ikibin yıl önce yaratmıştı. Hiç şüphesiz onun temelleri, en aşağıdaki yedinci arza kadar inmektedir Mescid-i Aksâ'yı ise, Süleyman (a.s) bina etmiştir. Nitekim Nesâî tarafından sahih bir isnadîa kaydedilen ve Abdullah b, Amr yoluyla gelen hadisrfe de böyle İfade edilmiştir. Peygamber (sav) buyurdu ki: "Süİeyman b. Dâvud (a.s) Beytü'l-Makdis'i inşa edince yüce Allah'tan üç husus diledi. Yüce Allah'tan vereceği hükümlerinin kendi hükmüne uygun düşmelerini söylemesini istedi; bu isteği ona verildi. Yine yüce Allah'tan kendisinden başka hiçbir kimseye verilmeyecek bir mülk verilmesini İstedi, bu da ona verildi. Yüce Allah'tan Mescidin inşasını bitirince de buraya yalnızca onda namaz kılmak arsuzuyla kim gelirse, mutlaka onu günahlarından -annesinin o kimseyi doğurduğu gibi- kurtarılmasını diledi, bu da kendisine verildi. [379]
Bu durumda bu iki hadis (son naklettiğimiz hadisi şerif" ile, başlığın başında nakledilen hadis-i şerif) arasında bir işkâl (çelişki) görülmektedir. Çünkü, Hz. İbrahim ile Hz. Süleyman arasında uzun yıllar geçmiştir, Tarihçilere göre bin yıldan fazla bir zaman geçmiştir. Bu çelişki şöyle açıklanmıştır: İbrahim ile Süleyman (ikisine de selam olsun) başkalarının temelini atmış olduğu mescidlerin binalarını yenilemişlerdir. Beyt-i Haram'ı ilk bina edenin önceden de geçtiği gibi Adem (a.s) olduğu söylenmiştir. Buna göre, onun çocuklarından başka birtakım kimselerin Beyt-i Haram'dan kırk yıl sonra Bey-tü'1-Makdis'i bina etmiş olması mümkün görünmektedir. Aynı şekilde meleklerin de Allah'ın izin vermesi üzerine Beyfi bina etmiş olmaları da mümkündür. Bütün bunlar ihtimal dahilindedir. Doğrusunu en iyi bifen Allahtıf.
Ali b. Ebi Talib (r.a) da şöyle demiştir: Şanı Yüce Allah meleklere yer yüzünde bir ev bina etmelerini ve etrafında tavaf etmelerini emretti. Bu ise, Hz, Adem'in yaratılışından önce olmuştu. Daha sonra Hz. Adem, bu evin yapabildiği kadarını bina etti ve onu tavaf etti. Ondan sonra diğer peygamberler de böyle yaptı, Sonra da onun inşasını İbrahim (a.s) tamamladı. [380]
2. Mekke Adı Nereden Gelmektedir:
Yüce Allah'ın: Mekke'de bulunan,..dır" buyruğu, Doğ-rusıTnun haberidir. Baştaki "lam" da te'kid içindir. "Bekke," Beyt'in yerinin adı, "Mekke" ise şehrin sair bölümlerinin adıdır. Bu açıklama, Malik b. Enes'den nakledilmiştir. Muhammed b. Şihâb da şöyle demektedir: Bekke mescidin adı, Mekke Harem bölgesinin hepsidir, Bunun kapsamına evler de girer. Mücahid der ki: Bekke ile Mekke aynı şeylerdir. "Mekke"nin başındaki bu "mim" harfi (Bekke'nin başındaki) ub" harfinin yerine (bedel olarak) gelmiştir. Nitekim araplar Yapışkan çamur" derken, "b" harfi yerine da derler. Bu açıklamaları da ed-Dahhak ve el-Muerric dile getirmişlerdir.
Diğer taraftan şöyle de denilmiştir: "Bekke" izdiham anlamına gelen "Bekk"den türetilmiştir. Bu şehire "Bekke" adının verilmesi ise, insanların tavaf ettikleri yerde izdiham etmelerinden dolayıdır. Aynı zamanda bu mastar, boyunun ezilmesi, bükülmesi manasına da gelir,
Şöyle de açıklanmıştır. "Bekke"ye bu adın veriliş sebebi, orada haksızlık, zulüm ve isyana kalkışmaları halinde zorbaların boyunlarını ezmesinden dolayıdır Abdullah b. e-Zübeyr der ki: Buraya herhangi bîr zorba kötülük etmek kastıyîa geldi mi, mutlaka aziz ve celil olan Allah onun boynunu kırar ve onu ezer.
"MekkCye gelince, Bu şehire bu ismin veriliş sebebinin suyunun azlığı olduğu söylendiği gibi, buraya gelmek isteyen kimsenin karşı karşıya kaldığı zorluklar dolayısıyla kemikten adeta iliğini çıkaracak kadar sıkıntılarla karşılaşmasından ötürü verilmiştir. Bu açıklama Arapların kemiğin içinde bulunanları çıkartmayı ifade etmek üzere kullandıkları Kemiğin içindekini filiğini) çıkardım, tabirinden alınmıştır.
Aynı şekilde deve yavrusunun annesinin memesindeki sütü tamamen emip içmesini anlatmak üzere; ifadesini kullanırlar. Şair de şöyle demektedir:
"Emdikçe emdi, sonunda içlerinde süt diye bir şey bırakmadılar."
Mekke'ye bu ismin veriliş sebebinin, orada zulme sapan kimseleri helak etmesi ve imkânlarını eksiltmesi olduğu da söylenmiştir. Bir başka görüşe göre Mekke'ye bu ismin veriliş sebebi, insanların orada ıslık çalıp gülmeleridir. Bu da Yüce Allah'ın: Onların, Beyt'in yanındaki duaları ıslık çalmaktan ve el çırpmaktan ibaretti" (el-EnfâJ, 8/35) buyruğundan alınmış bir açıklamadır. Ancak tasrif (Arapçada kelime türetme kuralları) böyle bir açıklamayı uygun göstermemektedir. Zira Mekke kelimesi son iki harfi aynı (muzaaf) bir kelime iken, ( 2^ ): ıslık çalmak ise sülâsî ve illetlidir. [381]
3. Mübarek Ev:
Yüce Allah: "Mübarek... olmak üzere" buyruğu, orada amellerin kat kat fazlasıyla mükâfaatlandınlışı dolayısıyla mübârekliğini ifade etmektedir.
Bereket; hayrın çokluğu demektir. "Mübarek" kelimesi, ya "Kurulan" kelimesindeki zamirden, yahut da Mekkert kelimesinden anlaşılan zarftan hal olmak üzere nasb edilmiştir. Anlamı şöyle olur: Mekke'de bulunan ve mübarek olan evdir, şeklindedir. Kur'ân-ı Kerîm'in dışında bu kelimenin: Mübarek" şeklinde ikinci bir haber olarak, yahut da (... an'dan bedel, ya da bir müpteda takdiri ile (haber) olması da mümkündür.
"Âlemlere.., ve hidâyet olmak üzere..." buyruğu da öncekine atfedilmiştir. Ve o âlemler için bir hidâyettir" anlamında da olabilir. Kur'ân-i Kerîm'in dışında Beyt"e sıfat olmak üzere mecrûr olarak şeklinde kullanılması da mümkündür. [382]
4. Apaçık Alâmetlere Sahip Bir Ev:
Yüce Allah'ın: Orada apaçık alâmetler... vardır" buyruğu, müptedâ ya da sıfat olarak merfu1 dur. Mekkeliler, İbn Abbâs, Mücalıid ve Said b. Cübeyr ise "apaçık âyetler" anlamındaki buyruğu tekil olarak Apaçık bir âyet" diye okumuşlardır ki, bununla sadece Makam-ı İbrahim kast edilir, Bunlar derler ki: İbrahim'in Makamdaki ayak izi, apaçık bir âyettir.
Mücahid ise, Makam-ı İbrahim'i, Haremin tamamı diye açıklamıştır. O, bu görüşü ile Safa, Merve, Rükün ve Makam'ın, Haremin âyetlerinden olduğu görüşünü benimsemiş olmaktadır
Diğer kıraatlerde ise, "Apaçık alâmetler" anlamında çoğuldur. Bunlar ise bu alâmetlerle Makam-ı İbrahimi, Hacer-i Esvedi, Hatîmi, Zemzemi ve bütün Meşairi kast ederler.
Ebu Cafer en-Nehhas der ki: Bunu çoğul olarak "apaçık alâmetler* anlamında okuyanların kıraati daha açık ve anlaşılırdır. Çünkü, Safa ile Merve de bu alâmetlerdendir. Diğer taraftan, sağlıklı olarak kuşun Beytin üzerine çıkamayacağı, aynı şekilde avlayıcı hayvanlar avlarının peşinden koşuklarında av hayvanı Harem sınırına girdi mi onu bırakması, eğer yağmur Rüknü Ye-mani tarafından gelirse Yemende bolluk olacağı, eğer Rüknü Sami tarafından gelirse Şanı bölgesinde bolluk olacağı, Beyt'in tamamım kuşatacak olursa her tarafta bolluk olacağı, taş atılan Cemrelere sürekli taş atılmakla birlikte aynı miktarda görünmeye devam etmesi de bu alâmetler arasındadır
"Makam" kelimesi ise, Arapların; Ben bîr yerde (makamda) kaldım, ifadelerinden alınmıştır. Makam, ayakta kalkılan yer demektir. Yine makam kelimesi, "mukam : kalkış" kelimesinden de alınmış olabilir. Buna dair açıklamalar daha önce Bakara Sûresi'nde (2/125'nd âyet, 3- başlıkta) geçtiği gibi, yine makama dair görüş ayrılıkları ve bunların hangisinin sahih olduğuna dair açıklamalar da geçmişti.
"Makam" anlamındaki kelimenin merfu1 gelmesi de mübtedâ oluşundan dolayıdır. Haberi ise hazfedilmiştir. İfadenin takdiri: Onlardan birisi de Makam-ı İbrahim'dir11 şeklindedir ki, bu açıklamayı el-Ahfeş yapmıştır.
Muhammed b. Yezid'den, "makam" kelimesinin "alâmetler" anlamındaki kelimeden bedel olduğunu söylediği de nakledilmiştir. Bu hususta ikinci bir görüş daha vardır ki, bu görüşe göre buyruğun anlamı: O alâmet (ler) Makam-ı İbrahim.,.dir" anlamındadır. el-Ahfeş'in açıklaması Arap dilinde bilinen bir husustur. Nitekim şair Züheyr şöyle demiştir:
"O, dişi devenin üzerinde su taşımak için gerekli eşyası ve diğer malzemeleri vardır ki, bütün bunlar o deveyle beraber gitmiştir. Yine o devenin, su kaplarının üzerinde asılması gereken yerleri ve ipleri de vardır.
Ayrıca bir yük ve bir su kovası da- Bu kova boşaltıldı mı, suyu uzak
yerlere kadar akar gider."
Ebu'l-Abbas'm görüşüne göre de (tekil olarak) "makam" kelimesi, "makamlar" anlamındadır. Çünkü mastardır. Yüce Allah da şöyle buyurmaktadır: "Allah kalplerine de, kulaklarına da mühür vurmuştur." (el-Bakarar 2/7)[383]
Şair de (bu kabilden olmak üzere) şöyle demektedir:
"Şüphesiz ki kapağında hastalık bulunan gözler,.."
Burada şair ("kapak" anlamına kullanılan ve mastar kipinde bulunan tarf kelimesini çoğul olarak) göz kapakları anlamında kullanmıştır. Bunu da: "Hac bütünüyle (her tarafı) Makam-ı İbrahim'dir"[384] anlamında rivayet edilen hadis pekiştirmektedir. [385]
5. Beyt-i Haram'ın Güvenliği:
Yüce Allah'ın: "Kim oraya girerse emin olur" buyruğu ile ilgili olarak Ka-tade şunları söylemektedir: Bu da aynı zamanda Harem'in alâmeti erin dendir. en-Nehhâs der ki: Bu, güzel bir görüştür. Çünkü insanlar gerçekten onun çevresinden kapılıp alınıyorlardı. Kendisine ise, hiçbir zorba ulaşamıyordu. Oysa Beytu'l-Makdis'e ulaşılmış, tahrib edilmiştir. Ama Harem'e ulaşılamamıştır. Nitekim Yüce Allah da şöyle buyurmaktadır: "Rabbinin Fil sahiplerine ne yaptığım görmedin mi ?" (el-Fîl, 105/1)
Meânî âlimlerinden (yani Meani'l-Kur'ân'a dair eser yazanlardan) birisi şöyle demektedir: Âyet-i kerime şeklen haber kipinde olmakla birlikte, anlamı emirdir. Bu da: Oraya giren kimseye eman veriniz, takdirindedir. Yüce Allah'ın şu buyruğunda olduğu gibi: "Artık hacda refes (kadına yaklaşmak) fasıklık ve kötü söz yoktur." {eİ-Bakara, 2/197) Bu ise, refes yapmayın, fasikhk etmeyin, kötü söz söyleyip tartışmayın demektir. İşte bu hususta ileri geçen imam Nu'man b. Sabit (Ebu Hanife) şöyle demiştir: Her kim kendisine had uygulanmasını gerektiren bir günah işleyip sonra da Harem'e sığınacak olursa, bu onu koruma altına alır- Çünkü yüce Allah: "Kim oraya girerse emin olur" diye buyurmakta, böylelikle Şam yüce Allah oraya giren kimseye eman verilmesini gerekli kılmaktadır. Bu husus aralarında tbn Abbas'ın ve başkalarının da bulunduğu seleften bir topluluktan rivayet edilmiştir.
İbnü'l-Arabî der ki:"Bu görüşü ileri süren herkes, iki cihetten yanılmıştır. Birincisi, bu görüşe sahip olan kimse, âyet-i kerimenin geçmişe dair haber verdiğini ve bu âyel-İ kerimeyle gelecekte de böyîe bir hüküm teshil etme kastı güdülmediğinİ anlayamamıştır. İkincisi ise, burada sözü geçen eraan ve güvenliğin önceden olup bittiğini, bundan sonra da Harem bölgesinde öîdür-me ve çarpışmanın vukua geldiğini, Şanı Yüce Allah'ın verdiği haberin ise, verdiği habere hilafen vaki olmayacağını bilmemektedir. İşte bütün bu hususlar, bunun geçmişte böyle olduğunun delilidir. Ebu Hanife, diğer taraftan çelişkiye düşerek şöyle demektedir; Eğer Hareme sığınacak olursa, ona yemek verilmez, su içirilmez, onunla herhangi bir muameleye girilmez ve konuşulmaz. Tâ ki oradan çıkıncaya kadar. Onun bu şekilde çıkmaya mecbur bırakılması hiç bir şekilde güvenlik ve emanı söz konusu etmemektedir. Diğer taraftan ondan şöyle dediği de rivayet edilmiştir: Harem bölgesinde azalarda (öldürme dışında) kısas uygulanır. Fakat bu durumda da yine güvenlik altında oJmak sözkonusu değildir"
İlim adamlarının cumhuru Haremde hadlerin uygulanacağını kabul etmişlerdir. Nitekim Peygamber (sav)'da Kâ'be'nin örtülerine asılı olarak bulunmuş olsa dahi Abdullah b. Hatal'ın ve başkalarının öldürülmesini de emretmiş idi.
Derim ki; es-Sevrî, Mansur'dan o, Mücahid'den, o, İbn Abbas'tan şöyle dediğini rivayet etmektedir: Her kim Harem bölgesinde haddi gerektiren bir iş işleyecek olursa, orada ona had uygulanır. Eğer, Harem dışındaki bir yerde öyle bir suç işleyip de Hareme sığınacak olursa, onunta konuşulmaz. Onunla alış veriş yapılmaz. Tâ ki, Harem bölgesinden çıkıp ona had uygulanıncaya kadar. Bu, eş-Şa'bî"nin de görüşüdür. İşle Kûfeliterin delili budur. İbn Abbas bunu, âyetin İfade ettiği manadan anlamıştır. O ise, bu ümmetin en büyük bilgini ve alimidir.
Doğru olan ise yüce Allah'ın bu buyrukla Araplar arasından bunları bilmeyen ve kabul etmeyen herkese bu nimetleri sayıp dökmektir. Nitekim Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: "Onların çevresinde bulunan insanlar kapılıp alınırken, Bizim kendilerine emin bir Harem (belde) kıldığımızı görmediler mi?." (el-Ankebûtf 29/67) Cahiİiyye döneminde Harem bölgesine girip, ona sığınan herhangi bir kimse, artık baskın ve öldürülmeden, -ileride Yüce Allah'ın izniyle Mâidc Sûresi'nde (5/97. âyet 2. başlıkta.) geleceği üzere- emin olup güvenlik altına girerdi,
Katade der ki: Oraya cahİİiyye döneminde giren emin olurdu. Bu da güzel bir görüştür
Rivayet olunduğuna göre, inkarcılardan birisi bir ilim adamına şöyle sormuş: Kur'ân'da; "Kim oraya girerse emin olur" denilmiyor mu?. Biz oraya girdik, şunu şunu yaptık, bununla birlikte orada bulunan kimse emin olmadı. İlim adamı ona; Sen Araplardan değil misin diye sormuş. Benim evime giren emniyet altındadır diyen bir kimse bu sözüyle neyi demek ister? O» kendi sözüne itaat eden kimselere; Bundan vazgeç, ona ilişme. Ben ona eman verdim ve ona İlişmekten kendimi uzak tuttum, demiş olmuyor mu?. İnkarcı: Evet deyince, ilim adamı şu cevabı vermiş; İşte Yüce Allah'ın: "Kim oraya girerse emin olur" buyruğu da böyledir.
Yahya b. Ca'de der ki: "Kim oraya girerse emin olur" buyruğu, ateşten emin olur anlamındadır.
Derim kî: Yahya b. Ca'de'nin bu sözü, umumî anlamıyla ele alınmamalıdır. Çünkü Müslim'in Sahih'inde Ebu Said el-Hudrî'den rivayet olunan Şefaat hadisinde şöyle denilmektedir: "Nefsim elinde olana yemin olsun ki, Kıyamet gününde mü'minlerin cehennemde bulunan kardeşleri lehine Allah'tan haki an m sonuna kadar vermesini istemek için yalvardı ki arından daha çok, simden hiçbir kimse Allah'a yalvaramaz. Şöyle diyeceklerdir: Rabbimiz, onlar bizimle birlikte oruç tutuyor, namaz kılıyor, haccediyorlardı. Bu sefer onlara: Haydi tanıdığınız kimseleri çıkartın, denilir,.." [386]
Oraya girenin ateşten emin olması hac ibadetlerini yapmak ve yüce Al-laha yakınlaşmak üzere oranın hakkını, hukukunu bilen ve onu ta'zim etmek üzere girmesi halinde sözkonusu olur.
Cafer es-Sadık der ki: Kim peygamberlerin ve Allah'ın dostlarının girdiği şekilde temiz ve iyi niyetiyle oraya girecek olursa, Allah'ın azabından emin olur. İşte Hz. Peygamber'in: "Kim hac eder de, çirkin söz söylemez iş yapmaz ve fasıklık etmez ise o, annesinin kendisini doğurduğu günkü gibi günahlarından sıyrılır.[387] Hacc-ı Mebrûr'un cennetten başka bir mükâfatı da yoktur." [388]
el-Hasen: Hacc-ı Mebrur, kişinin hacdan dünyaya karşı zahid, ahirete karşı rağbeti artmış olarak dönmesidir demekte ve şu beyitleri zikretmektedir:
"Ey Allah'ın KâTaesi, muhtaç olduğunun şuuruna vararak Rabbine sığınanın duası!
O kimse ki, arkadaşlarından ve meskeninden vedalaşti da; Korku ve ümit arasında geldi. Eğer Allah lütfedip sa'yini kabul ederse, Kurtulur, aksi takdirde kurtulamaz o. Ve sen şefaati umulan kimselerdensin
Artık Vâfid b. Haccâc (kinaye yoluyla kendisini kastediyorsa sen de merhamet eyle!"
Buyruğun anlamının: Kim Umretul-Kazâ esnasında Muhammed (sav) ile birlikte oraya girerse emin olur, şeklinde olduğu da söylenmiştir. Buna delil ise Yüce Allah'ın: "Andolsun Mescidi Haram'a -inşaaüah- korkusuzca ve emin olarak... gireceksinizdir" (el-Feth, 48/27) buyruğudur.
Burada "kim* lafzı ile akıl sahibi olmayan varlıklar kastedildiği ve âyet-i kerimenin av lıayvanlannın güvenlik altında olması hakkında olduğu da söylenmiştir ki, bu şaz bir görüştür, Bununla birlikte "kim" anlamına gelen "men" ismi mevsûlunun aklı ermeyen cansız varlıklar hakkında kullanıldığına şu buyruk delil gösterilebilir: "Onlardan kimisi de karnı üzere yürür (sürünür)." (en-Nûr, 24/45.) [389]
Yüce Allah'ın: "Ona yol bulabilen herkesin Beyti haccetmesi, insanlar üzerinde Allah'ın bir hakkıdır. Kim inkâr ederse, bilsin ki, muhakkak Allah âlemlere muhtaç değildir.”
Buyruğuna dair açıklamalarımızı da dokuz başlık halinde sunacağız:
1. Allah'ın İnsanlar Üzerindeki Hakkı: Beyt'inin Haccedilmesi:
Yüce Allah'ın Allah'ın..." buyruğundaki "lâm" harfi, vacib kılma ve bağlayıcı emir verme kastıyla getirilen "lâm" harfidir. Daha sonra Yüce Allah bunu, Araplar tarafından vücubu en güçlü ifadelerle anlatan Üzerinde" buyruğu ile te'kid etmiştir. Çünkü, Arap olan bir kimse; Filanın üzerimde şu hakkı vardır, diyecek olursa ot o filanın bu hakkını te'kid etmiş ve üzerine vacib kılmış olur. İşte Yüce Allah, hakkını, daha bir te'kid, hürmetini daha bir ta'zim kastıyla vücub ifade eden lafızların en beliği ile söz-konusu etmektedir,
Haccın farziyeti hususunda görüş ayrılığı yoktur. O, İslâm'ın temellerinden birisidir. Hac, yalnız ömürde bir defa farzdır.
Kimileri ise şöyle demiştir: Hac her beş yılda bir farzdır. Onlar bu hususta Peygamber (say)'a kadar senedini ulaştırdıkları bir hadis de rivayet ederler. Ancak bu hadis batıldır, sahih değildir. Diğer taraftan icma onların yüzlerine karşı böyle bir kapıyı kapatmaktadır.
Derim ki: Abdurrezzak dedi ki: Bize Süfyan es-Sevrî anlattı, o, el-Âlâ b-el-Müseyyeb'den, O, babasından, Or Ebu Said el-Hudrî rivayetine göre Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: "Aziz ve celil olan Rab buyuruyor ki: Ben, eğer bir kula rızkında bolluk vermiş isem, o da bana her dört yılda bir dönmeyecek olursa, şüphesiz ki mahrumdur. "[390] Bu ise el-Âlâ b. el-Müseyyeb b. RafT el-Kâhilî el-Kûfî diye bilinen, muhaddislerin çocuklarından birisinin rivayeti yoluyla meşhurdur. Bu kişiden, birden çok kişi hadis rivayet etmiştir.[391]
Onlardan kimisi "her beş yılda bir" derken, kimisi de şöyle rivayet etmektedir: el-Âlâ b. Yunus b. Habbab'dan, O, Ebu Said'den demekledir Hadis buna benzer daha farklı rivayetlerle gelmiştir. [392]
İnkarcılar haca kabul etmez ve şöyle derler: Hacda elbiselerin çıkartılması vardır. Bu hayaya aykırıdır. Say vardır. Bu da vekara aykırıdır. Taş atılan kimse bulunmaksızın Cemrelere taş atılır. Bu ise akla aykırıdır. Onlar bu ka-naatleriyle bütün bu fiillerin batıl olduğu sonucuna varmışlardır. Çünkü onlar, bu fiillerin herhangi bir hikmet ve illetini bilememektedirler. Ayrıca bunlar yüce Mevlâ'nın mutlaka kuluna vermiş olduğu bütün emirlerin maksadını bileceğini ve her bir teklifinin faydasına muttali olacağını taahhüd etmediğini bilmemektedirler. Yine onlar, kula düşenin yalnızca ilâhî emirlere uymak olduğunu, bunun faydasını aramaksızın ve bundan maksadın ne olduğunu soruşturmaksızın bu emre itaat etmekle yükümlü olduğunu bilmemektedirler. İşte bu husus dolayısıyla Hz, Peygamber telbiye getirdiğinde: Buyur, Senin emrin haktır, haktır- Ben de emrine uyuyorum. [393] Sana ibadet ederek ve Sana köleliğimi arz ederek. Buyur ey hak olan ilah-[394]
Hadis imamları da Ebu Hureyre'den şöyle dediğini rivayet ederler: Rasû-lullalı (sav) bize bir hutbe irad edip şöyle buyurdu: Ey insanlar, Allah size haccı farz kıldı. O sebepten haccediniz". Bir adam: Her sene mi Ey Allah'ın Rasûlü? diye sorunca, Hz. Peygamber sustu. Nihayet adam sorusunu üç defa tekrarlayınca, Rasûlullah (sav) şöyle buyurdu: "Eğer evet desem, şüphesiz bu vacip olur ve sizin de buna gücünüz yetmezdi". Daha sonra şöyle buyurdu: "Ben size ilişmedikçe siz de beni bırakınız. Çünkü sizden öncekiler çokça soru sormaları ve peygamberlerine muhalefet etmeleri dolayısıyla helak oldular. Ben size herhangi bir şeyi emredecek olursam ondan gücünüz yettiği kadarını ifa ediniz. Ve size bir şeyi yasaklayacak olursam, onu da terkediniz". Hadisin lafzı Müslim'e aittir.[395]
Böylelikle bu hadis şunu açıklamaktadır: Hitab, mükelleflere bir farzı emrederek yöneltilecek olursa, o emrin bir defa yapılması yeterlidir ve bu hitap tekrarı gerektirmemektedir. Bu ise, üstad Ebû îshak el-İsferâyinî ve diğerlerinin kanaatlerine hilaf en böyledir.
Rivayette sabit olduğuna göre, Peygamber (sav)'a ashabı: Ey Allah'ın Ra-sûlü, bizim bu haccımız, içinde bulunduğumuz bu yıl için midir? Yoksa ebediyyen mi bu hüküm böyledir? diye sormuşlar. Hz. Peygamber de: "Hayır, ebediyyen bu böyle olacaktır" [396] diye buyurmuştur.
İşte bu buyruk: Hac, her beş yılda bir defa farzdır diyenlerin görüşlerini açıkça reddeden bîr nasdır.
Hac, Araplarca bilinen ve meşhur bir ameldir. Hac mevsiminde kurulan pazarlar (panayırlar), yapılan itaatler ve Hamilikten kalma ameller, haccı teşvik eden sebeplerdendi. İslam gelince onlar bildikleri şeyle muhatap oldular ve yakından tanıdıkları bir isi yerine getirmekle mükellef kılındılar. Peygamber (sav), tarz hacdan önce de hac etmiştir. Arefede vakfe yapmış ve onların yaptıkları değişiklikler gibi, o da Hz. İbrahim'in şeriatında değişiklik yapmaksızın Arafat'ta vakfede bulunmuştur. Oysa o zamanda Kureyşliler Meş'a-r-i Haramda vakfe yapıyor ve: Biz harem ehliyiz, o bakımdan onun dışına çıkmayız, biz el-Hums'uz diyorlardı..Nitekim bu türden açıklamalar daha önce Bakara Sûresi'nde (2/189. âyet, 11. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.
Derim kir (Bu hususta) rastladığını en garip açıklamalardan birisine göre, Peygamber (sav) hicretten önce iki defa haccetmiş ve böylelikle de farz olan hac üzerinden sakıt olmuş. Çünkü Hz. Peygamber bununla Hz. İbrahim'in sözü geçen, şu nidasına cevap vermiş bulunuyordu: "Ve insanlar arasında hacca çağır..." (el-Hac, 22/27).
el-Kiyâ et-Taberî de der ki: Ancak böyle bir şey uzak bir ihtimaldir. Çünkü Muhammed ('sav)'ın şeriatinde: "Beyt'i haccetmesi insanlar üzerinde Allah'ın bil-hakkıdır" buyruğu varid olduğuna göre, şeriatindeki hitab gereği, haccın onun için de vacib kılınması kaçınılmaz bir şeydir. Eğer bununla: Haccetmeyenler muhatap alınmıştır, denilecek olursa, bu iddia bir tahakküm olur ve delilsiz bir tahsis olur. Diğer taraftan; bu hitap ile -bu İddiaya göre- Hz. İbrahim'in dini üzere hacceden kimselere haccın da vacib olmaması gerekir ki, böyle bir ihtimal alabildiğine uzaktır. [397]
2. Hac Fevri midir (İmkân Bulunulan İlk Fırsatta mı Haccetmelidir)?
Kitap ve Sünnet, haccın fevrî (derhal) değil de terâhî (ertelenebilir) üzere farz olduğuna delildir. îbn Huveyzimendâd'ın naklettiğine göre, Ma-lik'in mezhebinden (.görüşlerinden) çıkartılan sonuç da budur. Aynı zamanda bu, Şafiî, Muhammed b. el-Hasen ve kendisinden nakledilen bir rivayete göre Ebu Yusuf un da görüşüdür. Maliki mezhebine mensub müteahlıir Bağ-dad'h alimler arasında, lıaccın fevrî olarak farz olduğu kanaatinde olanlar da vardır. Bunlara göre güç yetirmekle birlikte haccın tehiri caiz değildir. Bu, aynı zamanda Dâvûd (ez-Zâhirî)'nin de görüşüdür. Ancak sahih olan birincisidir. Çünkü şanı yüce Allah, Hac Sûresi'nde: "Ve insanlar arasında hacca çağır. Hem piyade, kem de develer üzerinde her uzak bir yoldan sana gel-sinter" Cel-Hac, 22/27) diye buyurmaktadır. Hac Sûresi ise Mekke'de inmiştir. Burada da yüce Allah: "Ona yol bulabilen herkesin Beyt'i haccetmesi, İnsanlar üzerinde Allah'ın bir hakkıdır" diye buyurmaktadır. Bu sûre ise, Medine'de hicretin üçüncü yılında, Uhud gazvesinin gerçekleştiği sene nazil olmuştur. Rasûlullah (sav) ise, hicretin onuncu yılına kadar haccetmedi.
Bu hususta sünnetten delile gelince: Sa'd b. Bekr oğullarından Dimâm b, Sa'lebe es-Sa'dî'nin Hz. Peygamberin huzuruna gelişini anlatan hadjs-i şeriftir. Dimâm, Peygamber (sav)'ın huzuruna gelerek ona İslâm'a dair sormuş, Hz. Peygamber de şehadeti, namazı, zekâlı, oruç ve haca zikretmişti. Bu hadisi îbn Abbas, Ebu Hureyre ve Enes rivayet etmişlerdir. Hepsinde de hace'dan söz edilmekte ve haccın o vakit farz olduğunu belirtmektedir. Bunlar arasında anlatımı en güzel ve tam olan rivayet ise Enes yoluyla ge-lendir.[398]
Bununla birlikte Dimâm'ın Hz. Peygamberin huzuruna geliş zamanı konuşanda farklı görüşler vardır. Beşinci yılda geldiği söylendiği gibi, yedinci yılda ve dokuzuncu yılda geldiği de söylenmiştir. Bunun İbn Hişam, Ebu Ubeyde el-Vakidî'den Ahzâb'ın geri dönüp gitmesinden sonra Hendek gazvesinin meydana geldiği yıl olduğunu da nakletmektedir.
îb'n Abdi'1-Berr der ki: Hacc'tn fevri değil de terâhî ile farz olduğunun de-J illerinden birisi de, ilim adamlarının haccetmeye gücü yeten kimsenin bir, İki yıl ve buna benzer bir süre, haccetmeyi erteleyecek olursa, ona fasık demeyi terk etmek ve eğer güç yetirebildiği zamandan itibaren birkaç yıl sonra haccedecek olursa, üzerinde farz olan lıaccı vaktinde eda etmiş olacağını icma ile kabul etmiş olmalarıdır.
Diğer taraftan hac, bütün ilim adamlarına göre, namaz vakti çıkıncaya kadar namazını geçiren ve vakti çıktıktan sonra namazını kaza eden gibi de değildir, hastalık ya da yolculuk sebebiyle ramazan orucunu geçirip de sonradan kaza eden kimse gibi de değildir. Haccıni ifsad edip de sonradan hac-anı kaza eden kimse gibi de değildir. İlim adanılan güç yetirebildiği vakitten itibaren birkaç yıl sonra hacceden kimseye; sen üzerinde vacip olan farzı artık kaza etmiş oldun, dememeyi icma ile kabu] etmiş olduklarına göre, haccm edâ vaktinde bir genişlik (muvassaun fihi) bulunduğunu ve haccin fev-rî değil de terâhî üzere farz olduğunu anlamış oluruz.
Ebu Ömer der ki: Haccin terâhî ile farz olduğunu söyleyen herkes de bu hususta herhangi bir sınır tesbit etmemektedir. Ancak Suhnûn'darı şöyle bir rivayet gelmiştir: Haccedebilme imkanı bulup da buna güç yetirebilmekle birlikte pekçok yıl tehir eden kimseye lıaccı tehiri dolayısıyla fasık kabul edilir mi? Ve şahidliği reddedilir mi? diye kendisine sorulmuş, o da şu cevabı vermiştir: Hayır, velevki ömründen altmış yıl geçmiş olsun. Şayet yaşı altmış yılı ağacak olursa, bu sefer onun fasık olduğu kabul edilir ve şahidliği de reddedilir.
Bu ise bir vakit ve sınır belirlemedir. Şeriatte ise, bu gibi sınırlandırmalar ancak teşrî' etmek hakkına sahip olan kimseden öğrenilebilir.
Derim ki: Bu görüşü, İbn Huveyzimendâd da İbnü'l-Kasım'dan rivayet etmektedir. İbnü'l-Kasım ve başkaları derler ki: Eğer haca altmış yıl erteleyecek olursa, böyle bir kimsenin vebal altında olduğu söylenmez. Şayet altmış yıldan sonrasına erteleyecek olursa günahkâr olduğu söylenir. Çünkü Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: "Ümmetimin ömürleri altmış ile yetmiş arasıdır. Bunu aşan azdır" [399] Sanki bu son on yıllık süre İçerisinde (hacc ile mükellef olan kimse için) hitabın edâ edileceği süre daralmış gibi görülür
Ebu Ömer der ki: Suhmûn gibi kimileri, Hz. Peygamber'in: "Ümmetimin ölümlerinin çokça yaklaştığı zaman altmış ile yetmiş yaş arasıdır. Bunları aşanlar da pek azdır" buyruğunu delil gösterir iseler de; bunda delil olacak bir taraf yoktur Çünkü bu ifade, eğer hadîs sahih ise, Hz. Peygamber'in ümmetinin çoğunlukla ömrünü ifade etmektedir. Bununla birlikte bunda yetmiş yıla kadar da zamanın genişletilebileceğine delil vardır. Çünkü yetmiş yaşı da ümmetin çoğunlukla rastlanılan yaşları arasındadır. Böyle zayıf bir te'vile dayanılarak, adaleti ve emaneti sahih olarak sabit olmuş bir kimsenin fasıklı-ğına kafi olarak hükmetmemek gerekir. Başarı Allah'tandır. [400]
3. Hac Bütün İnsanlara Farzdır:
İlim adamları yüce Allah'ın: *Beyt*i haccetmesi insanlar üzerinde Allah'ın
bir hakkıdır" buyruğunda, hitabın onların hepsi hakkında umumî bir hitab olduğunu İcma ile kabul etmişlerdir. Îbnü'l-Arabî der ki: "Her ne kadar insanlar umum lafızların mutlakhğı hususunda farklı görüşlere sahip iseler de, bu âyet-i kerimenin, erkekleriyle, dişileriyle bütün insanlar hakkında kabul edilmesi gerektiğini ittifakla kabul etmişlerdir. Bundan tek istisna küçük çocuklardır. Çünkü küçük çocuk da îcma ile teklifin esasları dışındadır. Köle de bu hitabın kapsamına girmez. Çünkü köleyi, yüce Allah'ın, mutlak umum ifade eden bu buyruğunun dışına çıkartan, yine âyeti kerimenin sonunda yer alan: "Ona yol bulabilen" kaydıdır. Köle ise oraya yoî bulabilen birisi değildir. Zira efendi, sahip olduğu hakları dolayısıyla kölesini böyle bir ibadetten engeller. Şanı Yüce Allah ise, kullara olan merhameti ve kullarının maslahatı için efendinin hakkını kendi hakkından öncelemîştir. Bu hususta ümmet arasında da, imamlar arasmda da görüş ayrılığı yoktur. Biz bilmediğimiz şeyleri sayıklayamayız. Buna da icmadan başka bir delil yoktur."
İbnül-Mün/ir der ki: Muhalif kanaat belirtmesi, muhalefet sayılmayan istisnalar dışında, bütün ilim adamlarının kanaatine göre, küçük çocuğun küçükken, kölenin de köleliği sırasında haccetmeleri halinde, eğer küçük baliğ olur, köle de azad olursa, yine haccedebilmek için imkân buldukları takdirde islâm'ın farz olan haccını yerine getirmekle yükümlüdürler.
Ebû Ömer (İbn Abdî'1-Ben) der ki: Dâvûd (ez-Zâhirî) köle hususunda ve kölenin hacc farzı ile muhatap olduğu konusunda bütün bölgelerdeki fuka-hâ topluluğuna ve rivayet imamlarına muhalefet etmiştir. Halbuki ilim adam-lanrtın cumhuruna göre köle, yüce Allah'ın: "Ona yol bulabilen herkesin Bey-t'i haccetmesi insanlar üzerinde Allah'ın bir hakkıdır" buyruğundaki umumî hitabın dışında kabul edilmiştir. Buna delil ise, kölenin tasarrufta bulunma yetkisinin bulunmayışı ve efendisinin izni olmaksızın hac yapamıya-cağıdır. Tıpkı cumayı emreden yüce Allah'ın şu buyruğundaki hitabının dışında kaldığı gibi: "Ey iman edenler, cuma günü namaz için çağrıldığınızda Allah'ı anmaya Aüşurt...B(el-Cumuaf 62/9). İstisnalar hariç, genel olarak bütün ilim adamları bu kanaattedir. Aynı şekilde köle, şahadette bulunma mükellefiyetini getiren hitabın da kapsamı dışındadır. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Şahidler de (şahidlik etmeye) çağrıldıkları zaman kaçınmasın-Zar"(el-Bakara, 2/282). Köle ise bu hitabın kapsamına girmemektedir.
Yine küçük çocuk da "insanlar"dan olmakla birlikte Kalem'in (sorumluluğun) ürerinden kaldırılmış olması deliline dayanarak [401] yüce Allah'ın: "...Beyt'i haccetmesi insanlar üzerinde Allah'ın bir hakkıdır" buyruğunun kapsamı dışına çıkması mümkündür. Nitekim kadın da yüce Allah'ın: "Ey iman edenler, cuma günü namaz için çağrıldığında.^" buyruğunun kapsamına girme?:. Halbuki kadın da iman edenler kapsamına girenlerdendir, İşte kölenin de sözü geçen hitabın kapsamı dışına çıkması bu kabildendir. Ayrıca buv Hicaz, Irak, Şam ve Mağrip fukahasının da görüşüdür. Bütün bunların herhangi bir şekilde Kitabın te'vilini tahrif ettiklerini kabul etmeye imkân yoktur.
Denilse ki: Eğer köle, Mesctd-i Haram'ın yakınında bulunur da efendisi de ona izin verecek olursa, ne diye lıacc iie mükellef olmasın? Böyle sorana, şöyle cevap verilir: Bu, İcma'a karşı sorulan bir sorudur. Belki de bunun İlleti (sebebi, gerekçesi) gösterilemez. Şu kadar var ki bu hüküm, icma ile sabit olduğuna göre, biz de bunu köle bir kimsenin köle iken yapmış olduğu haccın, daha sonra hürriyetine kavuşması ve güç yetirmesi halinde İslâm haccı (far?, haca) bakımından herhangi bir önem taşımadığına delil gösterdik.
Diğer taraftan İbn Abbas'tan rivayet edildiğine göre o, Peygamber (sav)'m şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir: "Herhangi bir küçük çocuk hac eder de sonra buluğa ererse, onun bir defa daha haccetmesi gerekir. Herhangi bir bedevi, bedevi iken hacceder de, sonra hicret edecek olursa, onun bir daha haccetmesi gerekir. Herhangi bir köle hac eder de sonra azad edilirse, onun bir daha haccetmesi gerekir. [402]
İbnü'l-Arabi der ki: Kimi ilim adamımız işi nısbeten gevşek tutarak şöyle demektedir: Hac, köle üzerinde -efendisi ona haccetmek için izin verecek olsa dahi- farâyeti itibariyle sabit değildir. Çünkü (köle) aslında kalır idi. Kâfirin haccı İse sayılmaz. Ancak daha sonra köleleştiril İne e, bu sefer de hac emrine muhatap olmaz. Böyle bir görüş ise, üç bakımdan tutarsızdır. Bunları bilmek gerekir:
1) Bize göre kâfirler, şeriatin rer'î emirlerine de muhataptırlar. Malik'in görüşüne göre bunun böyle olduğu hususunda görüş ayrılığı yoktur.
2) Köle olmakla birlikte nama?, ve oruç gibi diğer ibadetleri yerine getirmekle mükelleftir. Bununla birlikte kâfirken bu mükellefiyetleri yapacak olursa, bunlar hiçbir önem taşımaz. O bakımdan haccın da böyle olması İcabe-der.
3) Küfür, İslâm'a girmekle kalkmış olur. Dolayısıyla küfrün, hükmünün de kalkması icabeder. Böylelikle bizim daha önce sözünü ettiğimin efendinin haklarının öncelikli olduğu görüşünün sağlam görüş olduğu ortaya çıkmaktadır.
Başarıya ileten Allah'tır. [403]
4- Güç Yetirebilme (Istitâ'a):
Yüce Allah'ın: "Ona yol bulabilen herkesin" buyruğunda yer alan "herkes anlamındaki kelimesi, bedeiu'1-ba'd mine! küll (bölümün bütünden bedeli) olarak (ki, kü! "İnsanlar" kelimesidir) cer mahallindedir. Çoğu nahivcilerin görüşü budur. el-Kisâî iser bu edatm "hicc: hacc etmek" kelimesi ile ref mahallinde olmasını caiz kabul eder. Buna göre ifadenin takdiri: Gücü yeten kimsenin Beyt'i haccetmesi,,." şeklindedir. Bunun şart olduğu, bulabilen"in de cezm mahallinde oluduğu, cevabının da hazf edilmiş olduğu da söylenmiştir. Yani: Ona yol bulabilenin haccetmesi üzerinde bir borçtur, takdirindedir.
Dârakutnî, İbn Abbas'tan şöyle dediğini rivayet eden Ey Allah'ın Rasûlü hac her yıl mıdır? diye soruldu. O da: "Hayır, (tarz olarak) gereken bir defa hac etmektir." Hz. Peygambere; "yol bulabilmek" nedir diye sorulunca, O da: "Azık ve binektir" diye cevap vermiştir. O, bu hadisi ayrıca Enes, İbn Mes'ud, İbn Ömer, Cabir, Aişe ile Amr b. Şuayb'dan, O, babasından, O da dedesi yoluyla da rivayet etmiştir.[404]
Ali b, Ebi Talib (r.a)'dant Peygamber (sav)'dan buyurdu ki: "Ona yol bu-labilen herkesin Beyt'i haccetmesi insanlar üzerinde Allah'ın bir hakkıdır" buyruğu ile ilgili olarak, Ona soru sorulunca şöyie buyurdu: "Bineceğin bir deve sırtı bulabilmendir."[405]
İbn Ömer'in rivayet ettiği hadisi, İbn Mace de Sünen'inde[406] Ebû İsa et-Tirmizî de Cami'inde rivayet etmiştir. Tirmizî daha sonra şunları söylemektedir: "Bu lıasen bir hadistir. İlim ehline göre de uygulama bu hadis muci-bincedir. Buna göre bir kimse, azık ve bineğe sahip olursa, ona haccetmek farzdır. (Senette ismi geçen) İbrahim b. Yezid ise, el-Hûzî el-Mekkî'dir. Kimi hadis ehli, hıfzı bakımından onun hakkında eleştiride bulunmuşlardır.[407]
İbn Mâce[408] ile Tirmizî bunu, Veki' [409] yoluyla rivayet etmekle birlikte, Dârakutnî [410] bunu, Süfyan b. Said yoluyla rivayet etmiş olup, (müştereken) şöyle demişlerdir: Bize İbrahim b. Yezid anlattı. O, Muhammed b. Abbâd'dan, O, İbn Ömer'den dedi ki: Bir adam kalkıp Peygamber (sav)'e şöyle dedi: Ey Allah'ın Rasûlü, hac ne ile (hangi şartlarla) vacip olur? Hz. Peygamber şöyle buyurdu: "Azık ve binek (île)." Adam: Ey Allah'ın Rasûlü, peki hacı kime derler? diye sorunca, Hz. Peygamber de şöyle buyurdu: "(Ta rama maktan dolayı) saçı keçeleşmiş ve koku kullanmayı da terketmiş kişiye" diye buyurdu. Bir başkası kalkarak: Ey Allah'ın Rasûlü, ya hac nedir? diye sorunca, Hz. Peygamber de: "(Hac), acc ve secc'dir". Vekî' der ki: Acc ile telbîye getirmek sureliyle, sesi yükseltmeyi, secc İle de kurbanlıkları kesmek demektir. Bu, İbn Mace'nin lafzıdır.
Haccın vacib olması için azjk ve bineğin şart olduğunu kabul edenler arasında, Ömer b, el-Hattab, oğlu Abdullah, Abdullah b, Abbas, Hasan-ı Basrî, Said b. Cübeyr, Ata ve Mücahid de vardır. Şafiî, es-Sevrî, Ebu Hanife, onun arkadaşları, Ahmed, îshak, Abdulaziz b. Ebi Seleme ve îbn Habib de bu görüştedirler. Abdûs da bunun bir benzerini Suhnûn'dan nakletmektedir.
Şafiî derki: Güç yetirebilmek iki türlüdür. Birincisi, insanın kendi bedeniyle haccedebilecek durumda olup, kendisini hacca ulaştırabilecek kadar da mala sahip olması şeklindedir. İkincisi ise, kendisi bedenen hareket edemeyecek şekilde kötürüm, binek üzerinde duramayacak halde olmakla birlikte, kendisi adına ücretli ya da ücretsiz olarak, birisine haccetmesini emredecek olursa, -ileride açıklaması geleceği üzere- kendisine itaat edecek bir kimse bulabilmesidir. Bedenen kendisi haccedebilen kişinin Kur'ân-ı Kerîm hükmü gereği haccetmesi farzdır. Çünkü Yüce Allah: "Ona yol bulabilen herkesin" buyruğu bunu gerektirmektedir. Malıyla buna güç yetirene gelince, böyle bir kimsenin de haccetmesinin farz oluşu -ileride geleceği üzere-Has'am'lı kadın dolayısıyla varid olan hadis-i şeriftir, Bizatihi haccedebilecek kimse -kit o da bineği üzerinde binmekte katlanılamıyacak kadar çok sıkıntı çekmeyen, gücü yeten kimsedir- eğer azık ve bineğe sahip olursa, hac farzını bizatihi yerine getirmek zorundadır. Eğer, azık ve binek bulamayacak, yahut bunlardan birisine sahip olamayacak olursa, hac farizası üzerinden kalkar. Şayet yürüyerek haccedebilme gücü varsa, bununla birlikte azığım da bulur, yahut da yolda, mesela, ayakkabı dikmek, hacamat yapmak veya buna benzer bir meslek İcra etmek suretiyle azığın» kazanabilme gücü varsa, böyle birisi için müstehap olan, erkek veya kadın olsun, yürüyerek hac-cetmesidir. Şafiî der ki: Kadına nisbetle erkeğin mazur görülmesi daha azdır. Çünkü, erkek daha güçlüdür. Bu şekilde haccetmek onlara göre vacib değil, müstehabtır. Ancak, insanlardan yolda dilencilik yapmak suretiyle azık elde edebilecekser böyle bir kimsenin hacca gitmesi mekruhtur. Çünkü bu durumda o kişi, diğer insanların sırtına yük olur.
Malik b. Enes -Allah'ın rahmeti üzerine olsun- der ki: Eğer, yürümeye güç yetirip azık da buluyor ise, onun farz hacctnı eda etmesi gerekir. Eğer binek bulamamakla birlikte yürümeye gücü yetiyorsa, durumuna bakılır. Şayet
azığa sahip ise, onun farz olan haca eda etmesi gerekir. Eğer azığa .sahip olmamakla birlikte yolda ihtiyaç duyacağı miktarım kazanabilme gücüne sahipse, yine durumuna bakılır. Eğer bizatihi çalışarak kazanmayan ve bu şekilde davranması uygun görülmeyen kimselerden ise, farz haca bu yolla eda etmek onun için vacip değildir. Şayet kendisi için yeterli olan miktarı, ticaret ya da bir sanat icra ederek kazanan bir kimse ise, o takdirde farz haccı-nı ifa etmesi gerekir. Aynı şekilde eğer böyle bir kimsenin, adet ve alışkanlığı insanlardan dilencilik yapmak ise, onun da farz olan haccı (bu yolla) eda etmesi gerekir. Malik, gücü yeten kimsenin haccetmesinin de farz olduğu görüşündedir, İsterse beraberinde azık ve binek bulunmasın. Aynı zamanda bu, Abdullah b, ez-Zübeyr, eş-Şa'bî ve İkrime'nin de görüşüdür. ed-Dahhak da der ki: Eğer güçlü ve sağlıklı, genç birisi olup malı da yoksa, haccını eda edip bitirinceye kadar karın tokluğuna işçi olarak çalışması gerekir. Mukatİl ona: Allah insanları Beytine yürüyerek gitmekle mükellef tutmuş mudur? diye sorunca, Dahhak şu cevabı verir: Onlardan herhangi birisinin, Mekke'de bir mirası bulunsa, onu bırakır mı? Hayır, emekleyerek dahi olsa o mirasını almaya gider. Aynı şekilde hac da onun için vacibtir.
Bu görüşü benimsiyenler, Yüce Allah'ın: "Ve insanlar arasında hacca çağır ki, hem piyade ve hem de develer üzerinde, her uzak yoldan sana gelsinler" (el-Hac, 22/27) buyruğunu delil göstererek şöyle derler: Çünkü hac, farz-ı ayn olup bedenî ibadetlerdendir. O bakımdan tıpkı namaz ve oruçta olduğu gibi, azık bulmanın da, binek bulmanın da haccın vücup şartlarından olmaması gerekir. Yine derler ki: Eğer el-Huzt yoluyla gelen ve azsk İle bineği öngören hadis sahih ise, biz bu hadisi insanların uzak bölgelerde bulunanların çoğunun durumuna ve umumî şekildeki ha cc edişlerin e hamlederek yorumlarız. Nitekim şeriatte olsun, Arapçada olsun, Arap şiirlerinde olsun, sözün mutlak olarak çoğunlukla görülen hale uygun kullanılması çokça görüten bir durumdur.
İbn Vehb, İbnü'l-Kasım ve Eşheb'in Malikten rivayetlerine göre, ona bu âyeti kerimeye dair soru sorulunca şöyle demiş: Bu hususta insanlar, kendi takatlerine kolaylıklarına ve tahammül güçlerine göre mükelleftirler. Eşheb, Malik'e; Burada kasıt azık ve binek midir? diye sorunca şu cevabı verir: Hayır, Allah'a yemin ederim ki değil. Bu yükümlülük, ancak insanlann takati oranındadır. Kişi kimi zaman azık ve binek bulmakla birlikte yolculuğa dayanamaz. Bir başkası ise, ayaklan üzerinde yürüyerek gidecek gücü bulabilir. [411]
5. Haccı Engelleyen Sebepler:
Hacca gidecek güç bulunmakla ve hac farz olmakla birlikte; kimi zaman -alacaklının kişiyi borcunu ödemeyinceye kadar yola çıkmaktan engellemesi gibi- bazı engeller ortaya çıkabilir. -Alacaklının bu engellemeyi yapabileceği hususunda görüş ayrılığı yoktur.- Yahut kişinin nafakalannı karşılamakla yükümlü bulunduğu çoluk çocuğu da olabilir. Böyle bir durumda, gidip dönünceye kadar yanlarında bulunmayacağı süre içerisinde nafakalarını sağlamadıkça haccetme mükellefiyeti yoktur. Çünkü bu şekildeki bir nafakayı hazırlamak, fevren (derhal) farzdır. Hac ise terâhî üzere (ertelenebilen türden) farzdır. O bakımdan, nafakaları sağlanması gereken çoluk çocuğa öncelik tanımak gerekir. Nitekim Peygamber (sav) da şöyle buyurmuştur: "Kişinin nafakalarını sağlamakla yükümlü olduğu kimseleri zayi etmesi, ona günah olarak yeter. "[412] Aynı şekilde anne-babanın zayi olmasından korkmak, onun yerine onlara güzel bir şekilde bakacak kimselerin bulunmaması halinde de kişi için hacca yol bulabilme sözkonusu otmaz. Şayet ona duyacakları özlem ve kendisi olmadan yalnızlık çekecekleri gerekçesiyle onu engellemek isterlerse, buna önem verilmez.
Koca, hanımını hacca gitmekten alıkoyabilir. Alıkoyamayacağı da söylenmiştir. Sahih olan ise onu alıkoyabileceğidir. Özellikle de bacan fevren olmadığı görüşünü kabul edecek olursak.
Şayet -daha önce Bakara Sûresi'nde (2/164. âyet, 5- başlıkta) açıklanmış olduğu gibi- çoğunlukla yolculuklar esenlikle sonuçlanıyor ve kendisini denizin tutmayacağını biliyor ise, deniz yolculuğu engel değildir. Eğer deniz yolculuğunda çoğunlukla yerinden kalkamayacak hale geliyor yahutu namazı kılamayacak kadar başı dönüyor, midesi bulanıyor ise, o takdirde vacip olmaz. Yolcuların çokluğu ve yerin darlığı dolayısıyla secde etmek için yer bulamayacak olursa; Malik der ki: Eğer, ancak yolcu kardeşinin sırtı üzerinde rükû ve secde yapabilecek kadar izdiham oluyor ise, böyle bir yolculuğa çıkmasın. Daha sonra da: Hiç namaz kılamayacağı bir yerde yolculuk yapar ma?. Namazı terkeden kimsenin vay haline! diye İlavede bulunur.
Yolda cana kıymak istiyen yahut da belli bir sının tesbit edilemeyen, yada oldukça fazla bir miktar ile sınırlandırılabilecek kadar mal isteğinde bulunan düşman bulunuyor ise, hac sakıt olur. Ancak, fazla miktarda istekte bulunmaması halinde haccın sakıt olacağı hususunda görüş ayrılığı vardır. Şafiî der ki: Bir cane dahi vermez ve böyle bir durumda hac farzı sakut olur.
Dilenci bir kimsenin eğer adeti dilencilik yapmak olup, zannı galibi ile kendisine bjrşeyler verecek kişi bulunacağı kanaatini taşıyor ise, haccetmesi vaciptir. Daha önce sözü geçen güç yetirebilme hususunu gözönünde bulundurmaya dair açıklamalara göre ise, vacip olmayacağı da söylenmiştir. [413]
6. Serveti Bulunmakla Birlikte Yeterli Nakit Bulamayan Kimse:
Engeller ortadan kalkıp da kişi haccedecek kadar nakit bulamamakla birİikte, ticaret mallan (emtiası) varsa, borçlu olması halinde borcunu ödemek için malından satmasına hükmedilen mallan hac için satması, (böylelikle nakit ihtiyacını sağlaması) gerekir. İbnü'l-Kasım'a: Bir adamın mal olarak sadece bîr kırbası bulunuyor, başka bir şeyi de yoksa, farz oian İslâm haccmı eda etmek için onu satıp da çoluk çocuğunun geçimlerini sağlayacak hiçbir şeye sahip olmaksızın bırakabilir mi? diye sorulunca şu cevabı vermiş: Evet, bunu yapmalı, çoluk çocuğunu da sadaka alacak durumda bırakmalıdır.
Ancak, sahih olan birinci görüştür. Çünkü Hz. Peygamber: "Kişinin geçindirmekle yükümlü olduğu kimseleri zayi etmesi, ona günah olarak yeter" diye buyurmuştur. Şafiî'nin görüşü de budur.
Şafiî'nin mezhebinde zahir (kuvvetli) olan görüş şudur: Hac ancak, gidip dönecek kadar masrafını karşılıyacak yeterli miktarda malı bulunan kimseler için farzdır. -Bunu el-îmlâ adlı eserinde ifade etmiştir.- Velevki bu kimsenin çoluk çocuğu bulunmasın.
Kimi fukaha da şöyle demiştir: Geri dönüş nazarı itibara alınmaz. Çünkü böyle bir kimsenin kendi beldesinde ikâmeti terk etmesinde fazlaca zorluk çekmesi sözkonusu değildin Çünkü onun, kendi beldesinde ne ailesi, ne çoluk çocuğu vardır. Böyle birisi için her belde bir vatandır. Ancak birinci görüş daha doğrudur. Çünkü kişi, meskeninden ayrıldığı için yalnızlık çektiği gibi, vatanından ayrılığından dolayı da yalnızlık çeker. Nitekim, evlenmemiş bir kimse zina edecek olursa, ona celde vurulmakla birlikte, şehrinden de sürgüne gönderilir. Şehrinde aile halkı olsun, olmasın farketmez.
Diğer taraftan Şafiî, el-Üm adlı eserinde de şöyle demektedir: Eğer kişinin bir meskeni ve bir hizmetçisi bulunup da, hac dolayısıyla yanlarında bulunmayacağı bir sürede aile halkının nafakasını sağlayacak kadar malı varsa haccetmesi gerekir.
Bu ifadenin zahirinden anlaşıldığına göre o, kişinin, mesken ve hizmetçiden ayn olarak fazladan haccedebilecek kadar bir malının bulunmasını nazarı itibara atmış bulunmaktadır. Çünkü o, hizmetçi ve meskene sahip olmayı, aile halkının nafakasından öne atmış görünmektedir. Sanki o, bütün bunlardan sonra (yeteri kadar malı varsa) demiş gibidir.
Arkadaşları (Şafiî mezhebinin alimleri) ise şöyle derler: Böyle bir durumda, meskenini ve hizmetçisini (kölesini) satması, bunun yerine aile halkı için de bir mesken kiralaması ve ücretle hizmet edecek birisini tutması gerekir.
Şayet ticaret yaptığı malı bulunup, ondan sağladığı kâr, kendisine ve çoluk çocuğuna yeterli gelebiliyor ve bu sürekli böylece devam ediyor ise, sermayesinden herhangi bir miktar harcadığı takdirde, sağladığı kârı azalacak ve böylelikle yetecek kadar kâr elde edemeyecek duruma düşecek olursa, sermayesinden harcayarak haccetmesi gerekir mi> gerekmez mi? hususunda iki görüş vardır.
Birinci görüş, (gerekir görüşü) cumhurun görüşüdür, sahih ve meşhur olan görüş budur. Çünkü, bir kimsenin eğer, geliri kendisine yetecek kadar bir akarı bulunuyor ise, hac etmek maksadıyla akarın aslım satması gerektiği hususunda görüş ayrılığı yoktur. Ticaret malı da aynen böyledir.
Ibn Şureyh de der ki: Böyle bir durumda haccetmesi gerekmez, malını olduğu gibi bırakır ve sermayeden alarak hacca gitmez. Çünkü hac, o kimse hakkında yeteri kadar ihtiyacından sonra arta kalan malında vaciptir.
İşte bunlar, kişinin bedenen ve mali bakımdan yol bulabilmesi, güç yetirebilmesine dair açıklamalardır. [414]
7. Hasta ve Kötürümün Durumu:
Hasta ve bineği üzerinde duramayacak kadar kötürümleşen ve adeta hiçbir şeye güç yetiremediği için azalan tamamıyla takattan kesilmiş kimselerin, hacca yürüyerek gitme yükümlülüklerinin olmadığı hususunda icma bulunmakla birlikte, (diğer) hükümleri hususunda ilim adamlarının farklı görüşleri vardır. Çünkü, şanı yüce Allah'ın haccı gücü yetene farz kıldığı icma ile kabul edilmiştir. Hasta ve kötürümün ise, güç yetirmeleri sözkonusu değildir.
Malik der ki: Bir kişi kötürüm düşecek olursa, hac farziyeti üzerinden kesinlikle düşer. Masrafını karşılayarak yahut bedelsiz olarak haccedecek kimse bulabilse dahi farz haccı yerine getirmekle yükümlü değildir. Şayet, kendisine haccetmek farz olduktan sonra kötürümleşir ve yatalak düşerse, hac farziyeti de üzerinden kalkar. Hayatta kaldığı sürece herhangi bir kimsenin onun yerine hacca gitmesi caiz değildir.
Ancak, ölümündün sonra yerine haccedilmesini vasiyet edecek olursa, malının üçte birinden hesap edilmek üzere, onun yerine birisi hacca gönderilir ve bu yapılan hac da tatavvu olur. Delil olarak da Yüce Allah'ın: "Kişi için çalıştığından başkası yoktur" (en-Necm, 53/39) buyruğunu göstermektedir. Böylelikle yüce Allah, kişi için çalışıp çabaladığından başka bir şeyin sözkonusu olmadığını haber vermektedir. Her kim: Kişi için başkasının çalışıp çabaladığı da vardır, diyecek olursa, âyetin zahirine muhalefet eder. Aynca yüce Allah'ın: "Beyt'i haccetmesi üısanlar üzerinde Allah'ın bir hakkıdır" buyruğunu, da delil göstermektedir. Böyle bir kimse ise, gücü yeten bir kimse değildir. Çünkü haccetmek, mükellefin bizzat Beyt'e gitmeyi kast etmesi demektir.
Diğer taraftan hac bir ibadettir. Namazda olduğu gibi, bu ibadeti yerine getirmekten aciz olunması halinde, bunun hakkında nâiblik (vekâlet), bedel sözkonusu olmaz. Ancak, Muhammed b. el- Münkedir Cabir'den şöyle dediğini rivayet etmektedir: Rasûlullah (sav) şöyle buyurmuştur: "Muhakkak Yüce Allah, bir tek hac sebebiyle üç kişiyi cennete girdirir: Ölen kimseyi, yerine iıac edilen kişiyi ve bu emri yerine getireni,"[415] Bunu Taberânî, Ebu'1-Kasım, Süleyman b. Alımed şöylece rivayet etmektedir: Bize, Amr b, Husayn es-Sedûsî anlattı, dedi ki: Bize Ebu Ma'şer anlattı, o, Muhammed b. el-Munkedir'den... deyip hadisin geri kalan bölümünü zikretmektedir.
Derim ki: Ebu Ma'şer'in adı Necîh'dir. Ve bu, hadis âlimlerine göre zayıf bir ravidir.
Yerine hac etmesini emrettiği takdirde, emrini yerine getirecek bir kimse bulabilen müzmin hasta, kötürüm ve oidukça yaşlanmış ihtiyar hakkında Şafiî, böyle bir kişi bir bakıma güç yetirebilen, yol bulabilen bir kimsedir, demektedir. Bu da iki türlü olur:
Birincisi; kendisinin yerine haccedecek kişiyi ücretle tutabilecek bir mal bulabilen birisinin farz haca yerine getirmesi gerekir, Bu, Ali b. Ebi Tâlib (r.a.)'in görüşüdür. Ondan rivayet edildiğine göre, o, henüz hacca gitmemiş, oldukça yaşlı birisine, bir adamın ihtiyacını karşıla, o senin yerine haccetsin, dediği rivayet edilmiştir. es-Sevrî, Ebu Ilanife, onun arkadaşları, İbnü'1-Mü-bârek, Ahmed ve İshak da bu görüştedirler.
İkinci durum ise, kişinin bedelsiz olarak kendisine itaat edecek ve onun. yerine haccedebilecek bir kimseyi bulabilme halidir. Böyle birisinin de Şafiî, Alımed ve İbn Rahaveyh'e göre, yerine haccedecek kimseyi göndermesi gerekir. Ebu Hanife ise, bu şekilde karşılıksız olarak haccedecek kimsenin bulunmasıyla -hiçbir şekilde- hac gerekmez, der.
Şafiî görüşüne, İbn AbbâVın rivayet ettiği şu hadisi delil göstermektedir: Has'amhlardan bir kadın, Peygamber (sav)'a şöyle sordu: Ey Allah'ın Rasû-lü, Allah'ın kullarına haca farz kılma emri, babama binek üzerinde duramayacak kadar kocamış bir ihtiyar iken ulaştı. Onun yerine haccedeyim mi? Hz. Peygamber; "Evet" diye buyurdu. Bu husus ise. Veda harcında olmuştu,[416]
Bir rivayette de şöyle denilmektedir: O, bineğinin sırtı üzerinde doğru dürüst duramıyor. Bunun üzerine Peygamber (sav) şöyle buyurdu: "Onun yerine haccet. Ne dersin, eğer babanın üzerinde bir borç bulunsaydı, sen onu ödeyecek miydin?" Kadın; Evet deyince, Hz. Peygamber şöyle buyurdu: "Allah'ın borcunun ödenmesi daha uygundur." [417]
Böylelikle Peygamber (sav), kızının kendisine itaat etmesi ve kendiliğinden onun yerine haccetmesi sebebiyle kişinin haccetmesini farz kılmıştır. Bu husus, kızın babasına itaati sebebiyle vacib olduğuna göre, ücretle birisini tutabilecek kadar mal bulabilmesi halinde, haccın ona vacib olması öncelikle sozkonusudur Eğer böyle bir kimseye haccının masrafları verilmekle birlikte, bu kişi, gönderenin emirlerine itaat etmeyecek olursa, sahih olan, böyle bir kimseyi ve onun kendisi yerine haccetmesini kabul etmekle yükümlü olmadığadır ve böyle birisine mal vermekle de kişinin hac edebilecek hale gelmeyeceğidir.
İlim adamlarımız derler ki: Has'amlı kadının hadisinden maksat, böyle birisi yerine haccetmenin tarz olduğunu ifade etmek değildir. Bundan maksat, sadece anne-babaya İyilik yapmayı, onların hem dünyevi, hem uhrevî maslahatlarına dikkat etmeyi, hem tabiat itibariyle, hem de şer'î yönden onlara menfaat sağlamayı kastetmektedir. Hz. Peygamber, kadının olumlu bir tepki gösterdiğini, babasına iyilik yapmak noktasında açıkça görülen samimi bir arzusunun bulunduğunu, ona hayır ve sevap ulaştırma isteğini görüp, haccın bereketinden mahrum kalmasından üzüldüğünü tesbit edince, ona bu şekilde karşılık vermiştir. Nitekim Hz. Peygamber: Benim annem haccetmeyi adadı, fakat ölünceye kadar hac edemedi. Onun yerine hac edeyim mi? diye soran kadına da: "Sen onun yerine haccet. Çünkü annenin üzerinde bir borç olsaydı, ne dersin onun borcunu öder miydin?" diye sorunca, kadın da: Evet diye cevap vermişti.[418]
İşte bunda bü gibi hususların nafileler ve Ölülere iyilik ve hayırlar ulaştırmak kabilinden olduğuna delâlet eden ifadeler vardır. Çünkü, gördüğünüz gibi, Hz.. Peygamber onlar yerine haccetmeyi borç ödemeye benzetmiştir. İcma ile kabul edilen görüşe göre ise, bir kimse borçlu olarak ölür ise, onun velisinin o borcu, kendi öz malından ödemesi icab etmez. Eğer tatavvu olarak bunu ödeyecek olursa, onun yerine bu borç da ödenmiş olur. Hadiste sözü geçen haccetmenin, kadının babası üzerine Tarz olmadığının delillerinden birisi de, kadının açıkça belirttiği "güç yetiremiyor" ifadesidir. Güç yetireme-yene de hac zaten farz değildir, İşte bu da böyle bir şeyin vacip olmayacağını ve farz olmadığını açıkça ortaya koyar O bakımdan hadisin baş tarafından kat't olarak nefyolunan (farziyet) hususunun, sonunda zannî olarak sabit olması mümkün değildir. Zaten Hz. Peygamber'in: "Allah'ın borcunun ödenmesi daha bir layıktır" ifadesi de bunu ortaya koymaktadır. Çünkü bu hadisin zahiri üzere olmadığı icma ile kabul edilmiştir. Zira, kulun borcunun ödenmesinin önceliği vardır. Ve öncelikle kulların borçlarının ödenmeye başlanacağı icma ile kabul edilmiştir. Çünkü Âdemoğlu muhtaçtır, Yüce Allah'ın ise ilıüyacj yoktur. Bu açıklamaları İbnü'l-Arabî yapmıştır.
Ebu Ömer İbn Abdi'l-Berr'in naklettiğine göre ise, Malik ve arkadaşlarının görüşüne göre, Has'amlı kadın ile ilgili hadis, ona has bir hükmü ifade eder. Başkaları da şöyle demektedir: Bu hadiste bir ızdırap vardır. İbn Vehb ile Ebu Mus'ab şöyle demişlerdir: Bu, özel olarak baba hakkında böyledir. İbn Habib ise şöyle demekledir: Kendisini tutup kaldırabilecek kimsesi bulunmayan ve hac edemeyen yaşlı kimse î!e, haccetmeksîzin ölen kimse hakkında vasiyet etmeyecek oîsa dahi, evladının onun yerine haccedebileceği hususunda ruhsal varid olmuştur. Ve böyle bir hac, o kimse için yüce Allah'm izniyle yeterli olur. Bu açıklamalar ise, kötürüm ve benzeri kimseler hakkında sözkonusudur.
Has'amlı kadının durumu ile ilgili hadisi, hadis imamları rivayet etmiş olup, bu, el-Hasen'in: "Kadının, erkeğin yerine haccetmesi caiz değildir11 şeklindeki görüşünü de reddetmektedir. [419]
8- Yol Azığı Bulamayan Kimse, Yapılan Bağışı Kabul Edebilir mi?
İlim adanılan, icrnâ' ile şunu kabul etmişlerdir: Şayet mükellefin yol azığı bulunmuyor ise, onun haccetmesi i'arz değildir. Eğer, yabancı bir kimse kendisine haccedeceği bir malı hibe olarak verecek olursa, bu konuda minnet alımda kalacağından dolayı icmâ' ile bunu kabul etmekle mükellef değildir.
Bir kişi, babasına bir mal hibe edecek olursa, Şafiî şöyle demiştir: Böyle bir hibeyi kabul etmesi gerekir, Çünkü evlat, kişinin kendi kazanandandır. Ve bu hususta babaya minnet sözkonusu edilmez. Malik ve Ebu Hanife ise, böyle bir hibeyi kabul etmekle mükellef değildir, derler. Çünkü, böyle bir durumda baba oluşun saygısı ortadan kalkar. Zira bu durumda o, babasını mükâfatlandırmış, babasının hakkını ödemiştir, denilebilir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır[420]
9. Haccetme İmkânı Olmakta Birlekte Haccetmemenin Hükmü ve Cezası:
Yüce Allah'ın: "Kim inkâr ederse, bilsin ki doğrusu Allah, âlemlere muhtaç değildir" buyruğu ile ilgili olarak, İbn Abbas ve başkaları şöyie demişlerdir: Yani, kim haccın farz olduğunu inkâr eder ve onun yerine getirilmesi gerekli olmadığı görüşüne sahip olursa,,, demektir. Hasan-ı Basrî ve başkaları da derler ki: Şüphesiz, haccedebilecek gücü olmakla birlikte haccı ter-keden bir kimse kâfirdin Tirmizî de el-HârJs yoluyla Ali (r.a)'dan şöyle dediğini rivayet eder: Rasûluîlah (sav) buyurdu ki: "Her kim kendisini Allah'ın Evine ulaştıracak bineğe ve azığa sahip olur da haccetmeyecek olursa, artık o kimse, ister yahu di, isler hıristiyan ölsün. Çünkü, Allah, Kitabında: "Ona yol bulabilen herkesin, Beyt'i haccetmesi, insanlar üzerinde Allah'ın bir hakkıdır" diye buyurmaktadır." Ebû İsa (et-Tirrnizî.) der ki; "Bu, garip bir hadistir. Biz bunu ancak bu yoldan biliyoruz. İsnadı hakkında tenkidlerde bulunulmuştur. Hilal b. Abdullah ise, meçhul bir ravidir- Haris de zayıf kabul edilmektedir." [421]
Buna yakın bîr rivayet de Ebu Umame ile Ömer b. el-Hattab (r. anhu-maVdan nakledilmektedir.
Abdu Hayr b. Yezid'den, o, Ali b. EbîTalib (ra)'dan rivayet edildiğine göre, Rasûlullah (sav) irad ettiği bir hutbesinde şöyle buyurmuştur: "Ey insanlar, muhakkak Aiiah size, ona yol bulabilen kimselere haccetmeyi farz kılmıştır. Kim bunu yapmayacak olursa, hangi halde dilerse öylece ölsün. İster yahudi, ister hıristiyan, isterse de mecusî olarak (ölsün). Ancak hastalık, yahut zalim bir yönetici gibi bir özrü bulunması hali müstesna. Şunu bilin ki, bu şekilde (özrü bulunmayan) olan kimsenin şefaatimden de bir payı yoktur, Havz'ıma da gelmeyecektir. [422]
tbn Abbas da dedi ki; RasûLullah (sav) şöyle buyurdu: "Her kimin yanında kendisini hacca ulaştıracak kadar bir mal bulunup da haccetmez veya zekât düşen bir malı bulunup da onun zekâtını vermezse, ölüm esnasında geri döndürülmeyi isteyecektir." Ey İbn Abbas, biz bu cezanın kâfirler hakkında sözkonusu olduğu görüşüne sahiptik, dediler. Bunun üzerine İbn Abbas şöyle dedi: Bu hususta ben de size Kur'ân-ı Kerîm'den bir bölüm okuyayım: "Ey iman edenler, mallarınız da, evlatlarınız da sizi Allah'ı zikretmekten alı koymasın. îtim bunu yaparsa, işte onlar zarara uğrayanların tâ kendileridir. Her hangi birinize ölüm gelip de: Rabbim beni yakın bir zamana kadar geciktirseydin de sadaka verseydim ve salihlerden olsaydım, diyeceği vakit gelmeden evvel, Bizim size verdiğimiz nzıktan infak edin." [423]
el-Hasen b. Salih, Tefsir'inde der ki: "(Beni döndürün) ki, zekât vereyim, hac edebileyim (diyecektir, anlamındadır)".
Peygamber (sav)'den rivayet edildiğine göre, bir adam kendisine bu âyet-i kerime hakkında soru sormuş, o da şöyle buyurmuştur: "Her kim, hac eder de bundan bir sevap ummaz, yahut (haccetmeyip) oturur da bir ceza alacağından korkmazsa, onu inkâr etmiş olur.[424]
Katade, el-Hasen'den şöyle dediğini rivayet etmektedir: Ömer (r.a) dedi ki: Ben, belli başlı şehirlere bir takım kimseler göndermek istedim. Bunlar, malı bulunduğu halde haccetmeyenleri tesbit etsinler ve onu cizyeye bağlasınlar.[425]
îşte yüce Allah'ın: "Kim inkâr ederse bilsin ki, doğrusu Allah, alemlere muhtaç değildir" buyruğu bunu anlatmaktadır.
Derim ki: Bu buyruk, haccı terketmenin ağır bir vebal olduğunu ifade etmek sadedindedîr. Bundan dolayı ilim adamlarımız şöyle demişlerdir: Bu âyet-i kerime şunu ihtiva etmektedir: iler kim gücü yettiği halde haccetmek-sizin ölecek olursa, onun hakkında tehdit sözkonusu olur ve başkasının onun yerine haccetmesi yeterli olmaz. Çünkü, başkasmın haccetmesi, üzerinden farzı kaldırmış olsaydı, elbetteki tehdit de sözkonusu olmazdı. Doğrusunu en iyi bilen Allahtır.
Said b. Cübeyr de der ki: Gücü yettiği halde haccetmeyen bir komşum ölecek olsa, gidîp onun cenaze namazını kılmam. [426]
[1] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/87.
[2] Kıraat-i Seb'a imamlarından biri olan Âsım'ın babasının künyesi "nûn" harfi fetha ile okunmak suretiyle "Ebu'n-Necûd" şeklindedir. "Ebu'n-Nucûd" diye ötreli okuyanlar, yanlış okurlar. (Şemsuddin İbnu'l-Cezerî, Ğâyetu'n-Nihâye, Mısır 1351/1932, I, 346).
[3] Bk. el-Bakara, 2/1. âyetin tefsiri
[4] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/87-88.
[5] el-Hâkîm, el-Müstedrek, II, 287'de: "Abdurrahman b. Hâtıb'dan gelen rivayete göre, Ömer (ra) onlara namaz kıldırmış ve: -Elif, Lâm, Mîm, Allah O'dur ki, O'ndan başka ilâh yoktur» buyruklarını okumuştur" denilerek, rekât ve âyet kaydı zikredilmektedir.
[6] Nesâî, İftitâh 67.
[7] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/88.
[8] Merhum müfessirimiz, hadisin senedinde tenkide uğramış bir râvi var ise, senedi olduğu gibi kaydetmek adetindedir. Böylelikle kendisi ilmî bakımdan sorumluluğunu yerine getirmiş olmaktadır.
Burada sözü edilen Câbir, Câbir b. Yezîd b. el-Hâris'tir. H. 127, 128 ve 132 yıllarında vefat ettiği söylenir. es-Sevrî'nin dediğine göre Câbir: "Haddesenâ (nakledilen bu hadiste olduğu gibi) dedi mi, rivayeti muteberdir. Hakkında olumlu ve olumsuz pek çok söz söylenmiştir. Belli bir dönemden itibaren senede bir, geçici olarak delirmeye başladığı, Şiâ lehine hadis uydurduğu ona yöneltilen tenkitlerdendir. (Geniş bilgi için bkz. tbn Hacer, Tehzîbu't-Tehzîb, Beyrut 1404/1984, II, 41 v.d.; ez-Zehebî, Mizânu'l-İ'tidâl, Kahire t.y., I, 379 v.d.)
[9] Dârimî, Fedâilu'l-Kur'ân 16.
[10] Dârimi'de belirtilen yerde: "Vadinin yüksekçe her iki kenarından birer rahip vardı" şeklinde.
[11] Dârimî, Fedâilu'l-Kur'ân 16.
[12] Dârimî, Fedâilu'l-Kur'ân 16.
[13] İbn Lehîa: Abdullah b. Lehîa b. Ukbe... Tenkid edilmiş râvilerden olmakla birlikte Müslim, Ebû Dûvûd, Tirmizî ve İbn Mâce'de rivayetlerinin yer alması, belli şartlarda rivayetlerinin olması, rivayetlerinin belli şartlarda kabul edildiğini göstermektedir. Hakkında "sadık: Çok doğru sözlü" ifadesi kullanılan İbn Lehîa'nın kitapları yandıktan sonra (H. 170) rivayetleri karıştırdığı belirtilmektedir. H. 74 yılında vefat etmiştir. (Bk. İbn Hacer, Tehzîbu't-Tehzîb, V, 327 v.d.; ez-Zehebî, Mizânu'l-İ'tidâl, III, 189 v.d.)
[14] Dârimî, Fedâilu'l-Kur'ân 16.
[15] Müslim, Salâtu'l-Müsâfirîn 253; Müsned, IV, 183.
[16] Müslim, Sâlatu'l-Müsâfirin 252; Müsned, V, 249, 251, 255, 257; Bureyde'den yakın bir rivayet: Müsned, V, 361.
[17] Muâviye b. Sellâm olup, hadisin senedinde yer alan ravilerden birisidir.
[18] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/88-90.
[19] Ebû Dûvûd, Vitr 23; Tirmizî, Deavât 64; İbn Mâce, Dua 9; Müsned, VI, 46l.
[20] Müsned, IV, 147-148.
[21] Hadisin kaynağını tesbit edemedik. Sûre ve âyetlerin faziletlerine dair uydurulmuş hadislerden olma ihtimali kuvvetlidir.
[22] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/90-91.
[23] Bu ve benzeri rivayetler için bk. İbn Cerîr et-Taberî, Câmiu'l-Beyûn, Beyrut 1408/1988, III, 162, v.d.; el-Vâhidî, Esbâbu Nuzûli'l-Kur'ân, Beyrut 1411/1991, s. 99-100. Suyûtî, ed-Durru'l-Mensûr, III, 140 v.d.
İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/91-92.
[24] Arap dilinde hal: Hal sahibinin durumunu açıklamak, tekid etmek ya da âmilinin yahut ondan önceki cümlenin muhtevasını tekid etmek gayesiyle fazladan gelen bir vasıf bildirir.
Hal'in dört hükmü vardır ve bunlardan birisi de; intikal'dir. Bu da hal'in, hal sahibinin sabit ve ayrılmaz bir vasfı olmaması demektir. Ancak hal olarak gelen lafız, bazan sabit ve değişmez bir vasfa da delâlet edebilir. (İbn Hişâm, Şuzûru'z-Zeheb; İbn Akîl, Şer-Ku Elfiyyeti'bn-i Mâlik, v.s... hal bahsi). İşte merhum müfessirimiz, bu ifadesiyle Kitab'm "doğrulayıcılığı" gelip geçici bir vasıf olarak değil de, sürekli bir vasıf olmak üzere hal olduğunu anlatmaktadır.
[25] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/92-95.
[26] Ebû Abdullah Muhammed b. Abdillah b. Sencer el-Cürcânî. Yukarı Mısır'da H. 258'de vefat etmiştir. Müsned sahibi, hafız ve sika'dır.
[27] Müslim, Hayz 34.
[28] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/95-96.
[29] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/96-98.
[30] Buharı, Tefsir 3. sûre 1; Müslim, İlm 1; Ebû Dûvûd, Sünne 2; Tirmizî, Tefsir 3. sûre 2; ihr, vin™ MnknrlHime 7: MüsnedVl, 48, 124, 132, 256.
[31] el-Heysemî, Mecmau'z-Zevâid, VI, 233-234, "Taberânî'den, ricali (râvileri) sikadır" kaydıyla. Ayrıca hadis, aynı manada ve farklı lafızlarla -ancak sonunda yer alan "ümmetin fırkalara ayrılacağı" kaydı bulunmaksızın-: Tirmizî, Tefsir 3. sûre 8; Müsned, V, 250, 253, 262, 269.
İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/98-99.
[32] Bk. el-Bakara, 2/1-2. âyetlerin tefsiri. Ancak orada isim er-Rabî' b. Huseym olarak geçmektedir. Doğrusu da bu olmalıdır. Bk. İbn Hacer, Tehzibu't-Tehzlb. III. 210.
[33] Bilindiği gibi esreli okuyuşa göre âyet: "Başlarınızı ve ayaklarınızı mesh ediniz" anlamında; üstün okuyuş ise: "Başlarınızı mesh edin, ayaklarınızı yıkayın" anlamındadır.
İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/99-102.
[34] Daha sonra Haricîlerden Ezrakîlerin reisi olan Nâfî' b. el-Ezrak (İbn Hacer, Fethu'l-Bârî, Kahire 1409/1988, VIII, 419).
[35] Buyruklarda yer alan ve tam fiil olarak kullanıldığı takdirde "idi" anlamını veren "kâ-ne" fiili dolayısıyla böyle diyor.
[36] Buhârî, Tefsir 41. sûre
İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/102-103.
[37] Marife olan bir kelimenin sıfatının ise marife olması gerekir.
İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/103.
[38] Bk. Bu âyetin (Âl-i tmrân, 3/7) birinci başlığı.
[39] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/103-104.
[40] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/104-106.
[41] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/106.
[42] Buhârî, Vudû' 10 ve Müslim, Fedâilu's-Sahâbe 138'de kısmen; Müsned, I, 266, 314, 328, 335.
[43] el-Heysemî, Mecmau'z-Zevâid, VI, 324, yakın ifadelerle; "Taberânî rivayet etmiş olup râvilerinden Abdullah b. Yezîd zayıftır" kaydıyla.
[44] "Cüsve"; topluluk anlamında ise de; bunun "dizüstü çökmek" anlamı gözönünde bulundurularak kullanılması muhtemeldir ve burada daha uygun görülmektedir.
[45] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/107-111.
[46] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/111.
[47] Muvattâ, Salât 25.
[48] Tirmizî, Deavât 89.
[49] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/112-113.
[50] Burada; "Vehebe: Bağışladı" fiilinin ilk harfinin "vâv" ve fiilin birinci bâb'dan olduğunu, yani aslî ikinci harfinin mazi'de meftuh, muzari'de meksûr olduğunu; mazi ve mu-zari'de de meftûh olan üçüncü bâbdan olmadığın»; böyle olsaydı, muzari'de "vâv"ın haz-fedilmesi gerektiğini belirten iki satırlık bir açıklama yer almaktadır. Ona böylece işaret etmeyi uygun gördük.
İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/113-114.
[51] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/114.
[52] el-Heysemî, Mecmâu'z-Zevâid, I, 185-186'da: "Ebû Ya'lâ, el-Bezzâr ve Taberânî el-Ke-blr'de; râvilerden Mûsâ b. Ubeyde er-Rebezînin zayıf olduğu" kaydıyla. Daha sonra Hz. Ömer'den benzeri bir rivayet kaydedildikten sonra da şunları söylemektedirler: "Taberânî, el-Evsat ve el-Bezzâr rivayet etmişlerdir; el-Bezzâr'ın senedindeki râviler sika (güvenilir) kabul edilen ravilerdir.”
İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/114-115.
[53] Buna göre mana şöyle olur: Onlar ateşin yakıtıdırlar. Tıpkı Firavun'un ve hanedanının ateşin yakıtı olduğu gibi.
[54] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/116-117.
[55] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/118.
[56] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/119-122.
[57] Buhârî, Rikaak 11: "Ömer (bu âyeti işitince) dedi ki: Allah'ım, bize süslü gösterdiklerin dolayısıyla sevinmekten başka bir şey yapamayız. Allah'ım, Senden onu hak ettiği şekilde infak etmeyi dilerim!"
[58] Müslim, Cennet 1; Tirmizî, Cennet 21; Dârimî, Rikaak 117; Müsned, III, 153, 254, 284; ayrıca Müsned, II, 260, 380'de Ebû Hureyre'den aynı lafızlarla; Buhârî, Rikaak 28'de: "Huffet: kuşatıldı" yerine "hucibet: perdelendi" lafzı ile ve Ebû Hureyre'den. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Sünne 22; Nesâî, Eymân 3, Müsned, II, 333, 354.
[59] Merhum Kurtubî'nin zikrettiği lafızlarla tesbit edemedik. Kendisi de hadis olarak sübu-tundan emin olmadığından; "ruviye: rivayet edildi" demektedir. Ancak önceden zikrettiği hadisle mana itibariyle uyum arzettiğinden, ayrıca zikretmiş görünmektedir.
[60] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/123-124.
[61] Buhârî, Nikâh 18; Müslim, Zikir 97, 98; Tirmizi, Edeb 31; İbn Mâce, Fiten 19. Ancak "eşedd: daha çetin" lafzı yerine: "edarr: daha zararlı" lafzı ile.
[62] Kaynağını tesbit edemedik.
[63] Bu hadisin asılsız olduğu belirtilmiştir. (Ebu'l-Ferac İbnu'l-Cevzî, el-Mevzûat, Beyrut 1403/1983, II, 282-283).
[64] Buhârî, Nikâh 15; Müslim, Radâ' 53, 54; Ebû Dâvûd, Nikâh 2; Nesâl, Nikâh 13; İbn Mâce, Nikâh 6; Müsned, II, 428.
[65] İbn Mâce, Nikâh 6.124-125.
İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/124-125.
[66] Buna yakın lafızlarla: Müsned, V, 211.
İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/125.
[67] Kıntâr ve çoğulu: Kanâtîr ile ilgili açıklamalar için bk. M. Necmuddin el-Kürdi, Seri Ölçü Birimleri ve Fıkhî Hükümleri, terceme: İbrahim Tüfekçi, Buruc Yayınlan, İstanbul
[68] Süyûti, el-Câmi'ul-Kebir, II, 555. (Kurtubî, Dârû'l-Hadîs baskısı IV, 34, 2 no'lu not).
[69] İbn Mâce, Edeb 1; Müsned, II, 363.
[70] Dârimî, Fedâilu'l-Kur'ân 30.
[71] Dârimî, Fedâilu'l-Kur'ân 32’de: “Muaz b. Cebel dedi ki: “Kıntar bin ikiyüz ukiyye’dir.”; “Ebu Hureyre’den, dedi ki: “Kıntar oniki bin (dirhem)dir.”
[72] Dârimî, Fedâilu'l-Kur'ân 32: "el-Hasen'den, dedi ki: Sizden birinizin diyeti olan onikibin (dirhem)dir."
[73] Dârimî, Fedâilu'l-Kur'ân 32.
[74] Burada sözü edilen ölçü birimleri ile ilgili açıklamalar için de el-Kürdî, a.g.e., ilgili bölümlere bakılmasını tavsiye ederiz.
[75] Îbnu'1-Esîr, en-Nihâye, IV, 113'te zikretmektedir.
[76] Benzer bir rivayet için bk. Dâriml, Fedâilu'l-Kur'ân 30. Kantar'ın miktarına dair benzeri diğer rivayetler için bk. Suyûtî, ed-Durru'l-Mensûr, II, 161-162.
İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/125-128.
[77] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/128.
[78] Tirmizî, Cihâd 20; İbn Mâce, Cihâd 14; Müsned, V, 300.
[79] Tirmizî, Cihâd 20; İbn Mâce, Cihâd 14; Dârimî, Cihâd 35; Müsned, V, 300.
[80] Dârimî, Cihâd 35.
[81] Nesâî, Hayl 2, İşretu'n-Nisâ 1; Müsned, V, 27'de: Ma'kul b. Yesâr'dan aynı manada.
[82] Buhârî, Cihâd 48, Musnkaat 12, Menâkıb 28, Tefsir 99. sûre 1, İ'tisâm 24; Müslim, Zekât 24; İbn Mâce, Cihâd 14; Muvatta, Cihâd 3; Müsned, II, 262, 383. Müsned, I, 395'te: Abdullah b. Mes'ud'dan.
[83] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/128-130.
[84] İbn Mâce, Ticârât 29. Burada geçen ve: "Otlaklara salmak" anlamı tercih edilen "es-sevm" alışveriş kastıyla pazarlık yapmak anlamına da gelir.
[85] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/130-131.
[86] İbn Mâce, Ticarât 69. Zevâid'den: İsnadının sahih olduğu kaydıyla.
[87] İbn Mâce, Ticarât 69. Zevâid'den: İsnadında ittifakla zayıf bir râvi olduğu kabul edilmiş bulunan Ebû Yahya el-Ezdî künyeli Zerbiy b. Abdullah bulunduğu kaydıyla. (Bk. İbn Hacer, Tehzîbu't-Tehzîb, III, 280).
[88] îbn Mâce, Ticarât 69. Zevâid'den: Senedinde kimi metruk, kimi hadis uyduran, kimi meçhul râviler bulunduğu kaydıyla. Hadisin uydurma olduğu açıkça da bildirilmiştir. Bk. İbnu'l-Cevzî, el-Mevzûât, II, 253; eş-Şevkânî, el-Fevâidu'l-Mecmûa, s. 170-171.
[89] İbn Mâce, Ticarât 69. Bu hadis hakkında da Zevâid'den: İsnadının sahih, râvilerinin ka oldukları kaydı da nakledilmektedir. Gerek bu hadise dair merhum müfessirimizin belirttiği sıhhat hükmü ile Zevâid'deki değerlendirmenin birbirine uygunluğu, gerek diğer hadislerin senedini vermek, suretiyle, sıhhatlerinin tetkike muhtaç olduklarını göstermesi, müfessirimizin bu husustaki ilmi hassasiyetinin bir örneğidir.
[90] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/131-132.
[91] İbnu'1-Esîr, en-Nihâye, I, 359. el-Azîzî, es-Sirâcu'l-Munîr Şerhu'l-Câmi'i's-Sâğir, I, 232'de: "Ebediyyen ölmeyeceğini kabul eden bir kişi gibi amel et! Yarın öleceğinden korkan kimse gibi de dikkatli ol!" anlamındaki bir rivayeti kaydettikten sonra "zayıf" olduğuna işaret etmektedir.
[92] İbnu'1-Esîr, en-Nihâye, I, 360.
[93] Ebû Dâvûd, Edeb 61; Müsned, IV, 345.
[94] İbnu'l-Esîr, en-Nihâye, V, 69.
[95] Buhârî, el-Hars 2.
[96] Buhârî, el-Hars 1; Edeb 27; Müslim, Müsakaat 12. Aynı bölümün 7-10 hadisleri de aynı manada olup Hz. Câbir'den rivayet edilmektedir. Tirmizî, Ahkâm 40; Dârimt, Buyu' 67, Câbir b. Abdullah'tan; Müsned, III, 147, 192, 229, 243.
[97] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/132-133.
[98] İbn Mâce, Nikâh 5; ayrıca: Müslim, Radâ' 59.
[99] Îbn Mâce, Zühd 1.
[100] Tirmizî, Zühd 30.
[101] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/133-134.
[102] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/134.
[103] O takdirde âyet-i kerimenin buraya kadar olan bölümünün anlamı: "De ki: Rablerinin katında takvaya erenler için bunlardan daha hayırlısını size haber vereyim mi?" şeklinde olur.
[104] O takdirde anlamı: "... Size bunlardan hayırlısını haber vereyim mi? Bunlardan daha hayırlı olan şeyler altından ırmaklar akan cennetlerdir" şeklinde olur.
[105] Bir önceki âyetin tefsiri yapılırken, ikinci başlıkta bu hadisin son bölümü zikredilmişti. Kaynaklan için oradaki ilgili nota bakınız.
[106] Buhârî, Tevhîd 38, Rikaak 51; Müslim, Cennet 9; Müsned, III, 88.
[107] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/135-136.
[108] bk. el-Baknra, 2/4, 14. başlık; 2/4; 2/45. âyetler.
[109] Tirmizî, Deavât 114. Ancak "ertelenmeyi seher vaktine" değil de "cuma gecesine" yaptığı belirtilmektedir. Nitekim Kurtubî bu hadisi işaret edilen Yusuf, 12/98. âyetin tefsi-riftde uzun uzadıya kaydetmiş ve orada da onları "cuma gecesi"ne ertelediği belirtilmiştir. Yine orada onlara mağfiret dilemeyi "seher vakti"ne ertelediği, Abdullah b. Mes'ud'un bir görüşü olarak kaydedilmektedir.
[110] İbn Ebi Şeybe ve Kitabu'z-Zühd'de Ahmed (b. Hanbel), Ebû Said el-Hudrî'den şöyle dediğini nakletmektedir: Bize ulaştığına göre Dâvûd (as), Cibril (as)e sormuş: Ey Cibril, gecenin hangi saatleri daha faziletlidir? Cibril: Bilmiyorum ey Dâvûd, şu kadar var ki Arş, seher vakti sarsılıyor, diye cevap vermiş. (Suyûtî, ed-Durrû-l Mensur, II, 164).
[111] Buhâri, Teheccüd 14, Tevhid 35; Müslim, Salâtu'l-Müsâfirîn 168-170; Ebû Dâvûd, Sünne 19; Tirmizî, Salât 211, Deavât 78; İbn Mâce, İkametu's-Salât 182; Dârimî, Salât 168; Muvatta, Kur'ân 30; Müsned, II, 264-265, 267, 282, 419, 487, 504.
[112] Müslim, Salâtıı'l-Müsâfirîn 168; Müsned, II, 383, III, 34, 43. el-Musnedu'l-Câmi', VI, 415'te belirtildiğine göre bu hadisi Nesâî, Amelıı 1-Yevmi ve'l-Leyle, 481, 482'de zikretmektedir. Ayrıca İbn Mâce, İkametu's-Salât 183'de: Rifâ'a el-Cuheni'den rivayet etmektedir. Ancak bu rivayetin senedi tenkid edilmiştir.
[113] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/135-138.
[114] el-Azîzî, es-Sirâcu'l-Munir, I, 393'te belirtildiğine göre Beyhakî, Şuabu'l-lman'da zikretmiş olup, zayıf bir hadistir.
[115] "... Buhârî'de Şeddâd yoluyla gelen yegane hadis budur; başkası yoktur." (İbn Hacer, Fethu'l-Bârî, XI, 102).
[116] Buhârî, Deavât 2, 16; Ebû Dâvûd, Edeb 101; Nesâî, Istiâze 57; îbn Mâce, Dua 14; Müsned, IV, 122, 125, V, 356.
[117] Hadisi bu lafız ve senediyle elimizin altındaki kaynaklarda tesbit edemedik. Ancak , el-Heysemî, Mecmau'z-Zevâid, X, 180'de buna benzer manada ve yakın lafızlarla Zeyd b. Erkam'dan Taberânî'den naklen ve "zayıf olduğu kaydıyla bir rivayet zikretmektedir.
İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/138-140.
[118] el-Vâhidî, Esbâbu Nuzûli'l-Kur'ân, s. 101. el-Kelbî (Muhammed b. es-Sâib b. Bişr); yalancılıkla ve rafizîlikle itham edilmiş bir neseb ve tefsir âlimidir. (Bk. İbn Hacer, Tak-rîb, II, 163; Tehzib, IX, 157 v.d.)
[119] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/140-141.
[120] Tirmizî, İlm 19; Buhârl, tim 10 (muallak); Ebu Dâvûd, İlm 1; Müsned, V, 196.
[121] el-Azîzî, es-Sirâcu'l-Munîr, II, 437; "hasen" kaydıyla.
[122] el-Azîzi, es-Sirâcu'l-Munlr, II, 437. (Ancak burada olduğu gibi el-Berâ'dan değil de Enes'ten).
[123] Bk. Ebû Dâvûd, İlm 1; Tirmizî İlm 19; Müsned, V, 196.
Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/141.
[124] Suyûti, ed-Durru'l-Mensûr, II, 166; Beyhnkî'nin "zayıf" olduğunu belirttiği kaydıyla.
[125] Mudal hadis: İsnadında birbirini takip eden iki ve daha fazla ravisi düşmüş hadislere denilir. (Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Hadis İstılahları, Ankara 1980, s. 356; Doç. Dr. Müc-teba Uğur, Ansiklopedik Hadis Terimleri Sözlüğü, Ankara 1992, s. 246).
[126] Bk. İbn Hacer, Tehzib, VIII, 217.
[127] Hadisi herhangi bir kaynakta tesbit edemedik. Uydurma hadislerin özelliklerinin bir kısmını taşıdığı da açıkça görülmektedir. "Bu hadisin senedindeki râviler arasında hadis uyduran birisi bulunmaktadır." (Şevkânî, el-Fevâidu'l-Mecmûa, s. 312).
[128] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/141-142.
[129] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/143-144.
[130] Buhârî, İman 37, Tefsir 31. sûre 2; Müslim, İman 1, 5, 7; Ebû Dâvûd, Sünne 16; Tir-mizî, İman 4; Nesâî, İman 5, 6; İbn Mâce, Mukaddime 9; Müsned, II, 426, IV, 129.
[131] Buhâr'ı, İman 40, İlim 25, Edeb 98, Âhâd 5, Tevhîd 56; Müslim, İman 23, 24, 26; Ebû Dâvûd, Sünne 14, Eşribe 7; Tirmizî, İman 5; Nesâi, İman 25: Müsned, I, 228...
[132] Buharı, İman 3; Müslim, İman 57, 58; Ebû Dâvûd, Sünne 14; Tirmizî, İman 6; İbn Mâce, Mukaddime 9; Müsned, II, 379, 445.
[133] Buhârl, İman 3; Müslim, İman 57, 58; Ebû Dâvûd, Sünne 14; İbn Mâce, Mukaddime 9.
[134] İbn Mâce, Mukaddime 9. Bu hadisin senedinde yer alan Ebu's-Salt Abdusselâm b. Salih el-Herevî hakkında cerh ve tadilde bulunulmuştur. Özellikle bu hadis ile ilgili olarak; bu hadisi kendisinin uydurduğu ve İbn Mâce'de yalnızca bu hadisinin yer aldığı belirtilmektedir. (İbn Hacer, Tehzîb, VI, 285-286).
[135] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/144-146.
[136] Müslim, Salâtu'l-Müsâfirin 201; Ebû Dâvûd, Salât 119; Tirmizi, Deavât 32; Nesâî, Tatbik 67, 68, 69; İbn Mâce, İkâmetu's-Salât 70; Müsned, I, 95, 102.
[137] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/146-148.
[138] el-Azîzî, es-Sirâcu'l-Münlr, II, 139'da yalnız son cümlesi ve "zayıP olduğu kaydıyla.
[139] Taberî, III, 216; Suyûtî, III, 169.
[140] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/148-149.
[141] Kurtubî, Dâru'l-Hadis baskısı IV, 51'de l'no'lu notta belirtildiğine göre: Suyûtî, el-Câ-miu'l-Kebîr, IV, 171'de Sevbân'dan rivayet edilmektedir.
[142] Müsned, VI, 432.
[143] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/149-150.
[144] Hadis için bakınız: Buhârî, Bed'u'1-Halk 10; Müslim, Zühd 51; Müsned, V, 205, 206, 207, 209.
[145] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/150.
[146] Tirmizî, Fiten 67; İbn Mâce, Fiten 21; Müsned, V, 405. İşaret ettiğimiz yerlerde hadisin senedi, müfessirimizin senedinden farklıdır. Bu şenedlerde İbn Lehîa ve diğeri bulunmadığı gibi; hadisin sahabeden râvisi de Huzeyfe'dir. Yani biraz sonra İbn Mâce'ye ait olarak gösterdiği senedle aynıdır.
[147] Bir önceki notta belirtilen yerler. Ancak Kurtubî merhumun senette zikrettiği: -el-Hasen b. Cündeb'den..." ibaresi "... el-Hasen'den, o Cündeb'den..." şeklindedir. Müsten-sihlerden birinin ya da yayına hazırlayanların yanlış okumasının bir sonucu olmalıdır.
[148] Bu başlıkta anlatılanlar birkaç açıdan dikkatimizi çekmektedir:
1- Evvelâ merhum müfessirimiz icmâ olduğu belirtilen görüş başta olmak üzere, bütün görüşleri özetlemek suretiyle, ilmi bir sorumluluğu yerine getirmiştir.
2- İbnu'l-Arabînin görüşünün, konu ile ilgili kabul görmüş genel kanaate uygun olmadığını belirtmekle birlikte;
3- Âyet-i kerimenin, fayda umulması halinde ölüm dahil, her türlü tehlikeyi göze alarak iyiliği emredip münkerden alıkoymaya delil olduğunu göstermektedir; diyerek, bu görüşü tercihe değer bulduğuna işaret etmektedir.
Bu ise; onun kuvvetli delili esas aldığını ve delilin ifade ettiği hükmün kabul edilmesi gerektiğine dikkat çektiğini ortaya koymaktadır.
İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/151-152.
[149] Müslim, İman 78; Ebu Davud, Salat 242, Melahim 17; Tirmizi, Fiten 11; Nesai , İman 17; İbn Mace, İkametu’s-Salat 155, Fiten 20; Müsned, III, 20, 49, 53.
[150] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/152-153.
[151] İbn Mâce, Fiten 21; Müsned, III, 187. Açıklamayı yapan Zeyd, hadisin İbn Mâce'den sonra gelen ikinci râvi olup lam adı: Zeyd b. Yahya b. Ubeyd el-Huzâî'dir.
[152] el-Bakara 2/25. âyet 1. başlık ile 2/18 âyet 10. başlıkta
[153] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/153.
[154] el-Vâhidî, Esbâbu Nüzûli'l-Kur'ân, s. 102.
[155] Ebû Câ'fer'in kıraatine göre fiil, aslına bir elif ziyadesiyle "ahkeme"den muzâri'dir. "Aramızdaki görüş ayrılığında kimin haksız olduğunu sağlamca ortaya koysun" gibi bir ifade ile Türkçe'ye aktarılabilir.
Birinci ve cumhûr'un kıraati lehine delil gösterilen âyetin delil olan tarafı ise, "söyleyen" anlamını veren "yantıku" fiilinin de aynı manayı ifade etmekle birlikte, ayrıca "elif ziyadesinin getirilmeyişidir. Çünkü "hüküm vermek" bir bakıma "konuşmak" manasınadır.
[156] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/153-154.
[157] Ebû Dâvûd, el-Merâsil, Beyrut 1408/1988, s. 284. "... etmeyen zâlimdir" bölümüne kadar.
[158] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/154-155.
[159] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/155.
[160] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/155.
[161] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/156.
[162] Hadis mevzudur. İbnu'l-Cevzî, el-Mevzûât, I, 244-245; eş-Şevkânî, el-Fevâidu'l-Mecmûa, s. 297.
[163] el-Heysemî, Mecmau'z-Zevûid, X, 185-186'da buna yakın kaydettiği rivayetlerden ilki hakkında: ""Taberânî rivayet etmiştir. Tanımadığım Nasr b. Mesrûk dışındaki râvileri sikadır. Ancak Said b. el-Müseyyeb, Muaz'dan hadis dinlememiştir" demektedir. Diğer bir rivayet hakkında da: "Taberânî, (el-Mu'cem) es-Sâgir"de rivayet etmiş olup ricali sika (güveniliridir" demektedir. el-Bezzâr tarafından rivayet ettiği belirtilen nisbeten farklı benzer bir rivayet hakkında da: "Senedinde metruk bir râvi olan el-Hakem b. Abdullah el-Eylî vardır" demektedir. Ayrıca bk. Süyûti, ed-Durru'l-Mensûr, II, 172.
İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/156-157.
[164] el-Vâhidî, Esbâbu Nuzûli'l-Kur'ân, s. 102.
[165] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/157-158.
[166] Taberî, Câmiu'l-Beyân, III, 222. el-Vnhidî, Esbâbu Nüzûli'l-Kur'ân, s. 102-103; Suyû-ti, ed-Durru'l-Mensûr, II, 171.
[167] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/158-162.
[168] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/162-163.
[169] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/163-164.
[170] el-Vâhidî, Esbâbu Nuzûli'l-Kur'ân, s. 105. "Senedinin oldukça zayıf olduğu" eseri tahkik eden tarafından bildirilmektedir.
[171] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/164-165.
[172] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/165.
[173] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/166-167.
[174] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/167-168.
[175] et-Tirınizî el-Hakîm, Nev&diru'l-Usûl, II, 459, senetsiz,
[176] Elimizin altındaki kaynaklarda tesbit edemedik.
[177] Müslim, BIrr 157; Tirmizl, Tefsir 19. sûre 6; Müıned, II, 267, 341, 412, 509, V, 263. Yalnız "sevgi" ile ilgili bölümü: Buhûrl, Bed'u'1-Halk 6, Edeb 41, Tevhîd 33; Muvatta, Şear 15; Mütntd, II, 514, V, 259.
[178] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/168-170.
[179] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/170.
[180] Buharı, Enbiyâ 44.
[181] Buharı, Fedâilu'l-Kur'ân 31; Müslim, Salâtu'l-Müsâfirin 235, 236; Tirmizi, Menâkıb 55; Nesâî, İftitâh 83; İbn Mâce, tkametu's-Salât 176; Dârimî, Salât 171, Fedâilu'l-Kur'ân 34; Müsned, II, 369, 450.
[182] Dârimt, Mukaddime 3.
[183] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/170-173.
[184] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/173-174.
[185] Ensâr'dan, Evs kabilesinden olup Bedir'e katılanlardandır. Bk. İzzuddin İbnu'1-Esîr, Us-du'l-Ğâbe, Beyrut 1409/1989, V, 65-66.
[186] Bu hadis için bk. Bukârî, Meğâzî 10, Tefsir 65. sûre 2; Müslim, Talâk 56, 57; Ebû Dâ-vûd, Talâk 47; Tirmizî, Talâk 17; Nesâî, Talâk 56; İbn Mâce, Talâk 7; Dârimî, Talâk 11; Muvatta, Talâk 83, 85, 86; Müsned, I, 447, IV, 305, 327, VI, 312, 314, 319, 375, 432; ayrıca bk. Kurtubî, el-Bakara 2/234. âyetin tefsiri.
[187] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/174-175.
[188] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/175-176.
[189] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/176.
[190] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/176-177.
[191] Buhârî, Salât 72, 74, Cenâiz 67; Müslim, Cenâiz 71; Ebû Dâvûd, Cenâiz 57; İbn Mâce, Cenâiz 57; Müsned, II, 353, 383. Bu yerlerde, Ebû Dâvûd, "genç bir delikanlı olduğunu", İbn Mâce, siyahi bir kadın olduğunu belirtirken; diğerleri "siyahi bir erkek ya da bir kadın olduğu" şeklinde rivayet etmişlerdir.
İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/177.
[192] Zaten Allah benim ne doğurduğumu biliyor, demek olur.
[193] Allah senin ne doğurduğunu daha iyi bilir, demek olur.
[194] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/177-178.
[195] Kurtubî'deki ifadeler çok açık ve anlaşılır olmadığından; İbnu'l-Arabî'nin Ahkâmu'l-Kur'ân, I, 271'deki ifadeleri de göz önünde bulundurularak bu başlığın tercümesi yapılmıştır.
Bu meselede Şafiî Mezhebindeki hüküm burada belirtildiği gibidir. (Bk. Dr. ez-Zuhaylî, el-Fıkhu'l-tslâmi, II, 669) Mâlikî Mezebine göne ise; kocasının isteğine karşı durmayıp cevap vermişse kadına da keffaret düşer. (Dr. ez-Zuhaylî, a.g.e. II, 661) Hanefi Mezhebinde cimaın gerçekleşmesi halinde hem erkeğe, hem kadına keffaret düşer. (Dr. ez-Zuhaylî, a.g.e., II, 655).
[196] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/178-179.
[197] Müslim, Fedâil 146; Müsned, II, 233.
[198] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/179.
[199] Merhum müfessir, bu açıklamalarıyla kısaca; "kabûlen" ve "nebâten" lafızlarını, bu halleriyle mef ul-i mutlak olmalarının uygun olduğunu konu ile ilgili özel kaidelere aykırı bir kullanım bulunmadığını anlatmak istemektedir.
[200] Bu şekildeki okuyuşun anlamı da şöyle olur: "Ey (Meryem'in) Rabbi! Sen bunu güzel bir kabul ile kabul buyur. Onu güzel bir şekilde büyüt ve onu Zekeriyya'nın himayesine ver!"
[201] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/180-183.
[202] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/183-184.
[203] Hadisin kaynağını tesbit edemedik.
[204] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/184-185.
[205] Buhârt, Nikâh 8; Müslim, Nikâh 6-8; Tirmizt, Nikâh 2; Nesûî, Nikâh 4; İbn Mâce, Nikâh 2; Dûrimt, Nikâh 3; Müsned, I, 176, 183.
[206] İbn Mâce, Nikâh 1.
[207] Buhârî, Nikâh 121.
[208] Buhârî, Akîka 1, Cenâiz 42; Müslim, Edeb 23.
[209] Buhârî, Cenâiz 42.
[210] Buhârî, Deavât 47.
[211] Müslim, Cenâiz 7; Ebû Dâvûd, Cenâiz 17; Müsned, VI, 297. Ancak Buhârî'de tesbit edemedik.
[212] Ebû Dûvûd, Nikâh 5; Nesûî, Nikâh 11; Müsned, III, 158, 245. Ancak Müsned'de her iki yerde de: "... diğer ümmetlere karşı..." ifadesi yerine:"... diğer peygamberlere karşı..." şeklindedir.
[213] Müslim, Vasiyyet 14; Ebû Dâvûd, Vesâyâ 14; Tirmizî, Ahkâm 36; Nesâî, Vesâyâ 8; Müs-ned, II, 372.
[214] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/185-187.
[215] Buhârî, Deavât 47; Müslim, Mesâcid 268.
[216] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/187.
[217] en-Nekkâş'ın bu açıklamasının sağlam bir dayanağı olmasa gerek. Diğer açıklamalar ise; Yahya adının sözlük anlamından hareketle yapılmış açıklamalardır.
[218] Kurayzaoğullan Sa'd b. Muâz'ın vereceği hükmü kabul edeceklerini bildirince, Sa'd (ra)ın gelişi üzerine Hz. Peygamber bu sözleri -Müslim'de açıkça belirtildiği üzere- hazır bulunan Ensâr'a söylemişti. Bk. Buhârî, İsti'zân 26; Müslim, Cihâd 64; Ebû Dâvûd, Edeb 144; Müsned, III, 22, 71, VI, 142.
[219] Buhârî, Sulh 9, Ashâbu'n-Nebiyy 22, Fiten 20; Ebû Dâvûd, Sünne 12; Tirmizî, Menâkıb 30; Nesâî, Cumua 27; Müsned, V, 38, 44, 49, 51. Ancak bu hadisi Müslim'de tesbit edemedik.
[220] Müsned, II, 402'de: "Ceza' (bir yaşında) bir koyun seyyid (iki yaşında) bir keçiden hayırlıdır" lafızlarıyla.
[221] Bk. Suyûti, ed-Durru'l-Mensûr, II, 190.
[222] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/187-194.
[223] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/194-196.
[224] Bir sonraki başlıkta geleceği üzere bu açıklama şekli Katâde'den nakledilmiştir. Kabul görmüş bir açıklama şekli de değildir. Böyle bir alâmeti istemesi, Allah'a bu nimet sebebiyle ayrıca şükretmek içindi. Konuşma organları sağlıklı, zikir ve tilavet ederken bu organları kullanabilmekle birlikte, insanlarla konuşamamak, onun için alâmet kılınmıştı.
[225] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/196.
[226] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/196-197.
[227] Kurtubî'nin kısmen naklettiği bu hadiste; sözünü ettiği şekilde "işarefin yer aldığı rivayetler: Ebû Dâvûd, Eymân 16; Müstıed, II, 291'de yer almaktadır. Diğer rivayetlerde ise "işaret etti" yerine, "dedi" lafzı açıkça zikredilmektedir: Bk. Müslim, Mesâcid 22; Ebû Dâvûd, Salât 167; Nesâî, Sehv 20; Dûriıtıt, Nuzûr 10; Muvatta, Irk 8, 9; Müsned, III, 452, IV, 222, 388, 389, V, 447, 448, 449
[228] Buhârî, Talâk 24.
[229] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/197-198.
[230] Ebû Dâvûd, Vesnyâ 9.
[231] Muvatta, Vukutu's-Salât 12.
[232] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/198-199.
[233] Buhârî, Enbiyâ 32, 46, Fedâilu Ashâbi'n-Nebiyy 30, Et'ime 25; Müslim, Fedâilu's-Sahâ-be 69; Tirmizl, Et'ime 31; İbn Mûce, Et'ime 14; Müsned, IV, 394, 409.
[234] el-Azîzî, es-Sirâcu'l-Munlr, II, 250, sahih bir isnâd ile ve Enes'ten.
[235] Hâkim, Müstedrek, II, 594, III, 185.
[236] Hâkim, Müstedrek, III, 185; el-Azîzî, es-Sirâcu'l-Munlr, II, 328. Benzer rivayetler için bk. Suyûti, ed-Durru'l-Mensûr, II, 194.
[237] Tirmizî, Menâkıb 61'de, Enes yoluyla gelen hadiste Hz. Peygamber şöyle buyurmaktadır: "Dünya kadınları arasında İmrân kızı Meryem, Huveylid kızı Hadice, Muhammed kızı Fatıma ve Firavun'un karısı Âsiye yeter."
[238] "Cennete benim ümmetimin ileri gidenlerinden önce hiç kimse cennete girmeyecektir, diye yemin edersem, hiç şüphesiz bu yeminim doğrudur" şeklinde: el-Heysemî, Mec-mâu'z-Zevâid, X, 69; el-Azîzî, es-Sirâcu'l-Munîr, III, 198.
[239] Tirmizî, Tefsir 17. sûre 18, Menâkıb 1; İbn Mâce, Zühd 37; Müsned, I, 295, III, 2, 144.
[240] Ancak kadınlardan peygamber gönderildiğini kabul etmeyenler bilhassa; Yusuf 12/109, en-Nahl, 16/43 ve el-Enbiyâ, 21/7. âyet-i kerimelerin nübüvvet ve risâlet mahiyetindeki vahye, ancak erkeklerin mazhar oldukları hususunda açık nas olduklarını belirtirler ve bunun dışında bir mana anlaşılabilen buyrukları buna göre tevil ederler.
[241] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/199-202.
[242] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/202-203.
[243] Dârimî, Mukaddime 7; Mûsned, III, 398'de uzunca bir hadiste: "Acele edin, acele edin" anlamında: "el-vehâ ve'1-acel" diye zikredilmektedir. Îbnu'1-Esîr, en-Nihûye, V, 163'te belirtildiği üzere "el-Vehâ" kelimesi, son harfi "ye" de gelebilir, "eliP de gelebilir.
[244] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/204.
[245] Buhârî, Şehâdât 30; Suyûtî, ed-Durru'l-Mensûr, II, 195-196 ve İbn Abbâs'ın sözü olarak nakletmektedirler.
[246] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/204-205.
[247] Buhârî, Şehâdât 30.
[248] Buhârî, Şehâdât 30.
[249] Buhârî, Şehâdât 30.
[250] Kur'a ve tahminin Hanefilerce caiz görülmeyişinin sebebleri için bk. Dr. ez-Zuhaylî, el-Fıkhu'l-lslâmî, II, 828; diğer meselelerde kur'anın hükmü ve görüş ayrılıkları için de A.g.e.,V, 659, v.d., 662, 672, 681, VII, 102, 333-
İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/205-207.
[251] Buharı, Sulh 6, Meğazî 43; Ebû Dâvûd, Talâk 35; Tirmizî, Birr 6
[252] Ebû Dâvûd, Talâk 35 ve bir önceki notta Buhârî'de belirtilen yerler.
[253] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/207-208.
[254] Buhârî, Fedailu'l-Medine 9; Müslim, Fiten 123.
[255] Bk. Müslim, Fiten 110; Tirmizî, Fiten 59; İbn Mâce, Fiten 33; Müsned, IV, 182, v.s...
[256] Buhârî, Enbiyâ 48; Müslim, Birr 7, 8; Müsned, II, 307, 308
[257] Müslim, Zühd 73- "Müslim'den başka eserde" diye naklettiği lafızlar da: Müsned, VI, 17-18'de Suhayb (ra)den gelen aynı rivayettir.
[258] Müsned, I, 309-310; el-Heysemî, Mecmau'z-Zevâid, I, 65.
İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/208-213.
[259] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/213-214.
[260] Zaten sözü edilen iki sûre Kur'iJn-ı Kertm'dendir ve bunların Hz. İsa döneminde inmiş olmaları mümkün değildir.
[261] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/215-218.
[262] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/218-219.
[263] İbnu'l-Esîr, en-Nihâye, I, 385.
[264] Buhârt, Fedâilu Ashâbi'n-Nebiyy 13.
[265] Buhârî, Cihâd 40, 41, 135, Meğâzî 29, Fedâilu's-Sahâbe 13; Müslim, Fedâilu's-Sahâbe 48; İbn Mâce, Mukadime 11 (Fadlu'z-Zubeyr); Müsned, I, 89, 102, 103, III, 307, 314, 338, 365.
[266] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/220-222.
[267] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/222.
[268] Ebû Dûvûd, Vitr 25; Tirmizt, Duâ 102; İbn Mâce, Duâ 2; Müsned, I, 227. Ancak: "Alla-humme..." değil de: "Rabbi...: Rabbim..." lafzı ile.
[269] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/222-223.
[270] el-Heysemî, Mecmau'z-Zevâid, X, 415.
[271] Müslim, îınnn 243, Mümed, II, 494.
[272] Müslim, Hacc 216; Musned, II, 24Q, 272.
[273] Müslim, İman 244.
[274] Müslim, İman 246.
[275] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/224-227.
[276] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/228.
[277] Suyûtî, ed-Durru'l-Mensûr, II, 229.
[278] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/228-229.
[279] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/230-231.
[280] İbn Sa'd, Tabakât, I, 357-358
İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/231.
[281] Buharı, Sulh 9, Ashabu'n-Nebiyy 22, Fiten 20; Ebu Dâvûd, Sünne 12; Tlrmizî, Menâkıb 30; Nesâl, Cutnıuı 27; Müsned, V, 36. 44, 49, 51.
[282] el-Heysemî. Mecmau'z-Zevaid. IV, 272, VIII, 216, IX, 173, 174,
[283] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/231.
[284] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/232.
[285] Buhari Bed'u'l-Vahy 6, Cihad 102, Tefsir J. sıire 4; Müslim. Cîhad 74; Müsned, I, 262-263.
[286] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/232-234.
[287] Başlığm başından itibaren buraya kadarki uçıklamalar; biirünüyle el-Kiyâ et-Taberî, Ah-kâmu't-Kur'ân, II, 288'den nakledilmiştir.
Şafii Mezhebine mensup usûl âlimleri ile fıkıh usûlünde kelameıların metodunu benimseyenlerin istihsâm reddettikleri, fıkıh usûlü İle ilgilenenlerin bildikleri bir husustur, An-'cak burada, istihsânı reddedenlerin, isühsânj; kabuledenlerden fnrkh anladıklarını ve buna binaen reddettiklerini özellikle belirtelim. Tarafların yakîaşmıları yakından takip edildiği taktirde, esasen red ve kabullerinin lafzı olmaktan öteye gitmediği görülür
İmam Şafiî; "İstîbsün ancak zevke binâen (keyfî) bir görüş belirtmedir" derken; kıyâsı delil olarak kabul eder, şartlarını ve keyfiyetini açıklar (er-Risûle, 1388/1969 baskısından İstanbul 1935 tıpkı basımı, s. 219 v.d.)
İstiksân ise, Ebul-Hasen el-Kerhrnin tarif ettiği gibi: "Müttehidin bellî bir mesele hakkında hüküm verirken, -gerekli ve daha güçlü herhangi bir sebeb dolayısıyla- benzerleri hakkında hüküm verdiği yoldan başka bir (istidlal) yoluduı) izleyerek hüküm vermesidir." (M. E. Zehra, Umlil-Fıkk, Kahire, tarihsiz, 5, 262).....
.....Buna göre istihsân, daha derin bir kavrayışla kıyasın bir çeşididir. Bu manasıyla kıyası tabu! eden bütün fukahâ istihsânı da -lafzan olmasa bile- fiilen kabul edip uygulaya gelmişi erdir. İstihsân] reddedenler de esasen, müeerred hevâ ve heves ile bir hükmü diğerine tercih etmeyi reddetmişler; delile binâen yapılan tercihi ve kiyası 1. Şafiî dahil, kıyası kabul eden hiçbir İlim adamı reddetmemiştir.
Geniş bilgi için bakınız: Şafii, er-Ri$&le, aynı yer; Ebu Bekr Muhammed b. Ahmed es-Se-rahsî, Usûii's-Serahsi, Beyrut, tarihsiz, II, Î99 v.d,; Muhaınmed el-Hudarî, Usûİi'l-Fıkk, Kahire 1389/1969, s. 334 v.d.; M. E. Zehra, a.g.e.r s. 262 v.d.; Dr. Seyyid Muhammed Musa Tâvâilâ, el-lctihâd, Kahire, tarihsiz, s. 52 v.s...
[288] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/234-235.
[289] İbn Mace Edeb 15.
[290] Görüldüğü kadarıyla burada böyle bir göndermeyi gerektiren bir husus yoktur.
İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/235.
[291] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/236.
[292] Buna göre de ifadenin anlamı şöyle olur: Sizler öyle kimselersiniz ki bilginiz oİan şey hakkında tartıştığınız halde ne diye tartışıyorsunuz?
[293] Anlamı: İşre siz bilginiz olnn hususlarda münakaşa eltiniz.., şeklinde olur.
[294] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/237.
[295] Buhârî, Talak 26, Kudüd 41, e]-İ'tisâm 12; Müslim, Li'ân 18-20; Ebû Dâvûd, Talâk 28; Tirmizî, Veiâ 4; Neeâİ, Tülük 46; İbn Mâce, Nikâh 58; Müsned, II, 233-2J4, 239, 279, 409-
[296] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/237-238.
[297] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/238.
[298] Tirmizî, Tefsir 3. sûre 3; Hâkim, el-Müstedrek, II, 292.
İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/239.
[299] Yani; "saptıramazlar" olumsuzluk, yalnız kendilerini saptırabilecekleri ifadesi de olumluluktur
[300] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/240.
[301] Yani bu âyetlerin benzerlerini kabul ettiğinize göre, bunları da kabili etmelisiniz.
İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/240.
[302] Buna göre anlam şöyle olur: Ey Kirap ehli! Niçin hakkı batıla karıştırıyorsunuz? Ve siz bilip durduğunuz halde hakkı da gizliyorsunuz.
İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/241.
[303] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/241-242.
[304] Kısaca şu demektir: "Bir kavmin bana karşı senliğini görürsem, ben de ya o sertlikle-rioi yu muşa ıtri in yahut da doğrulurlar." Her iki beyit de -veya" anlamına gelen ı"ev"den sonra gelen ınuzari fiilin nasb edilmesine delil gösterilmiştir. {Lisânu'l-Arab, V, 389).
[305] Buhârî, Mevâkft 17, İc5re 9, Enbiy3 50f Fedâllul-Kıır'ân 17, Tevhîd 31, 47; Tirmizî, Edeb 82; Müsned, II, 6, 111, 121, 129.
[306] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/243-247.
[307] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/248.
[308] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/248-249.
[309] M. Necımıddin el-Kürdi, Sert ölçü Birimleri ve Fıkhı Hükümleri, rerceme; t. Tüfekçi, Burûc Yayınevi, İstanbul 1996, s. 58 v.d.
[310] Mefhûmu'l-muhâlefe dîye de bilinen ve lafzın manaya delâlet şekillerinden biri kabu] edilen bu delâlet şekli şöylece tarif edilmiştir: "Lâfzın sözkonusu ettiği hallere dair hük~ miin muhalifinin (aksinin), sözkonusu etmediği husus bakkmda sabit olmasıdır." Delil olması ve halleri usûl alimleri arasında oldukça ihtilaflı bir konudur. Fıkıh Usûlüne dair kaynakların Delâletler bahsinde bu delâlet şekli de ele alınır.
[311] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/249-250.
[312] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/250-251.
[313] Müslim, İman 329-
[314] Buhûrt, Fiten 13, Rikaak 35; Müslim, İman 230; Tirmizl, Fiten 17; ibn Mûcer Fiten 27; Müsned, V, 383.
[315] îbn Mâce, Fiten 27.
[316] Ebû Dâvûd, Buyu' 79; Tirmizl, Buyu1 38; Dârakutnî, III, 35; Hakim, ei-Müstedrek, II, 46; Beyhakî, es-Sünen, Xf 457.
[317] el-Bakara, 2/194. âyet, 3, başlık
[318] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/251-252.
[319] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/252.
[320] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/252-253.
[321] Suyûti, el-Durru'l-Mensür, II, 244.
İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/253.
[322] İbn Kesîr, Tefsir, II, 51’de: Sâîd b, Cubeyr yoluyla.
İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/253.
[323] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/254.
[324] Buhârl, Husûmfit 4, Şehridât 19; Müslim, İman 220; Ebû Dâvûd, Eymrin 1, Akdiye 25; Tirmizt, Buyu' 42, Tefsir 3. sûre 4; İbn Mâce, Ahkâm 7; Müsned, I, 379, 426, V, 211.
[325] Buhârî, Tevhîd 4 (kısmen); Müslim, İman 218; Nesâî, Kudât 30; İbn Mâce, Ahkam S; Bâriml, Buyu' 62; Muvatta, Akdiye 11; Müsned, V, 260.
[326] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/254-255.
[327] Buhûrt, Şehâdftt 27, Huy el 10, Ahkâm 20; Müslim, Akdiye 4, 5; Ebû Dâvûd, Akdiye 7; Tirmizî, Ahkam 11; Nesûl, Kudât 13, 33; îbn Mâce, Ahkâm 5; Muvatta, Akdiye 1; Müs-ned, VI, 203, 290, 307, 308, 320.
[328] Meselâ, Hanefi Fıkıh kitaplarından el-İhtiyar (II, 88.1da şöyle denilmektedir: "Yalan şahitliğe binaen hakinim verdiği hüküm, -niküb, talük, bey, (îih$-veriş> gibi- akid ve fesihlerde ve aynı gekiide hibe ve mirasta, hem zahiren, hem bâtınen geçeriidir. Ancak Ebû Yûsuf ile Muhammed, b.1tınen geçerli değildir, derler. Şöyle ki: İki yalancı şahid, bir kadım bir erkeğin nikahladığına dair şahitlik etseler, kadı da bunun geçerliliğine dair hüküm verse, Ebû Hanife'ye göre hükütn geçerlidir ve kocanın bu kadın ile evlilik ilişkisi -Ebû Yûsuf ite Muhammed'in kanaatlerinin aksine- helâl olur..."
[329] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/255-256.
[330] Buhârl İstikraz 13 (muallak olarak); Ebû Dâvûd, Akdiye 29; Nesâî, Buyu' 100; İbn Mâce, Sadakat 18; Miisned, IV, 222, 338, 389.
[331] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/256-257.
[332] Buhâri İlim 10.
[333] Bk- el-Fâtiha Sûresi'nin Tefsiri, 4. bölüm, 8. başlık.
[334] Bu açıklamalar ve yer aldıktan kaynaklar için bk. Suyfltî, ed-Durru'l-Mensâr, II, 250-251.
[335] Bu anlamda bir sözü Abd b, Huıneyd ile İbn Ebî Hatim, ed-Dahhâk'ın bir sözü olarak nakle emişlerdir. (Sııyutî, ed-Durru'l-Mensûr, II, 251
[336] O taktirde buyruğun bu bölümü: "... Fakat Kimb'ı... bildiğinize göre..." anlamında olur.
[337] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/257-260.
[338] Buhârt, Itk 17, Müslim, Elfüz 13, 15; Ebû DûvÛü, Edeb 75; Müsned, II, 316, 423,
[339] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/260-261.
[340] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/261-262.
[341] Bnng gre burada ifadenin anlamı şöyle olmaktadır: "Hani Allah peygamberlerden size Kitap ve hikmet türünden verdiklerime .... inanacaksınız,, diye söz almıştı."
[342] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/262-265.
[343] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/265.
[344] el-Vâhidî, Esbâbu'n-Nüzuli'l-Kur'ân, s. 116'da ibn Abbas'tan ve herhangi bir sened zikretmeksizin.
[345] Suyûfî, ed-Durru'l'Mensûr, 11, 254, Deylemî'de yer aldığım belirtmektedir.
[346] Ashaba dil uzatmayj yasaklayan pekçok hadis bulunmakla birlikte; bu lâfızla bir hadis tesbit edemedik,
[347] Sözün tamam olduğunu belirttiği yerde durak yapılırsa; daha sonraki buyruğun anlamı da böyle olur.
[348] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/265-267.
[349] İbnul-Esîr, Usdu'l-Ğâbe, 1, 297.
[350] Burada mîifessirimiz;"... ve o, âhirette..." buyruğunun sılaya dahil olmakla birlikte, nasıl sonradan geldiğine dair nahivcjlerin açıklamalarına işaret etmektedir. Konu ile ilgili görüşlere belirtilen yerde değinilmişitir.
İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/268.
[351] Nesâi Tahrîınu'd-Dem 15; Müsned, I, 247 (irtidat edenin soru talebini zikretmeden).
[352] Suyûtî, ed-Durru'l-Mensûr, II, 257.
[353] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/268-269.
[354] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/270.
[355] Tirmizî, Deavât 98: îbn Mâce, Ztihd 30: Müsned, II, 132, 153: ayrıca bk. IÎT, 425, V, 362,
[356] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/270-271.
[357] Buhârî, Rikaak 49.
[358] Müslim, Sıfatu'l-Münâfikin 53", ayrıca 51, 52; Buhâri, Enbiyâ 1; Müsned, III, 218
İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/272.
[359] Nesâî, Ehbas 2; Müslim, Zekat 43; Ebu Dûvûd, Zekât 45; Müsned, III, 285.
[360] Muvatta, Sadaka 2; ayrıca bk.: Buhari Zekat 44, Vekâlet 15, Vesâyâ 17, 26, Tefsir i. süre 5, Eşribe 13; Müslim, Zekât 42; Tirmizî, Tefsir 3- sûre 5; Dârîml, Zekat 23; Müsned, IIIr 115, 141, 174, 25ö7 2Ö2.
[361] Zâhİr: Açık seçik olnn demek olup, bir fıkıh usûlü terimi olarpk; hfızlnrından maksadı açıkça anlaşılan, demektir Hitabın umumî oluşu, gerekli vasıfları kendisinde toplayan bütün mükellefleri kapsayıcı olması, demektir.
Fehva'l-hltab: Buyruğun lafzı tabirlerinden açıkça anlaşılan, demektir.
[362] Suyutî. ed-Durru'l-Mensur, II, 200-261
[363] Benzer bir rivayet: Suyütî, a-g.e., II, 260.
[364] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/273-274.
[365] Buhari, Edeb 69; Müslim, Birr 103-105; Ebû Dâuûd, Edeb 80; Tirmizl, Birr 46; Ibn Mâ ce, Mukaddime 7; D&rimt, Rikaak 7; Muvatta, Kelüm 16; Müsned, I, 8, 384, 432.
[366] Nesâî, Cihad 45; yakın lafızlarla Dârimî, Cihâd, 13; Müsned, V, 151, 153.
[367] Fütüvvet; Sözlükte cömertlik, iyilik, eliaçıklık demektir. Terim olarak; başkalarının iyiliğini kendi iyiliğinden çok istemektir. (.Şerif el-Cürcâni, et-Ta'riffât).
[368] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/274-275.
[369] Tirmizî, Tefsir 13. sûre 1; Müsned, II, 274.
[370] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/276-277.
[371] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/277.
[372] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/277-278.
[373] İbn Mâce Tıb 14.
[374] Müsned, II, 219, V, 78.
[375] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/278-279.
[376] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/279.
[377] Kabe'yi ilk bina eden İbrahim (as), Mescid-i Aksıyı ilk bina edenin de Dâvud (as) ile Süleyman tas) olduğu kabul edilirse, ilk mescidin bina ediliş tarihleri arasında kırk yıllık bir süre bulunduğu, bilinen tarihi gerçekler açısından imkânsız görülmüştür. Bu bakımdan mesele şöyle açıklanmıştır:
a. Kabe'yi ilk bina eden Hz, Âdem'dir. O'nun soyundan birileri de daha sonra Mescîd-i Aksa'yı inşâ etmiştir. İbrahim (ns> Ka'be'nin, Dâvud (as) ile Süleyman (as) Mescid-i Ak-sâ'nın inşasını yenilemişlerdir,
b. İbrahim (as)'in Kâ'be'nin ilk banisi olduğu kabul edilirse, Mescid-i Aksâ'nın ilk banisi de Kabe'den sonra İbrahim (as) ya da Ya'kub (as) olabilir. Dâvûd (ast île Süleyman (as) ise binayı genişletmiş olabilirler. (İbn Hacer, Fethu'l-Bârî, VI, 470-471; Ahmed Davu-doğlu, Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerki, İstanbul 1978, III, 34Ç». Müfessirimizin benzer açıklamaları birazdan gelecektir.
[378] Buhârt, Enbiyâ 10, 40; Müslim, Meşâçid 1, 2; Nesâî, Mesâeid 2; Müsned, I, 150, 156, 157, 160, 166; İbn Mâce, Mesâcid 7.
[379] Nesâî, Mesacid 6; İbn Mâce, İkametıfs-SnİPt 196; Mümed, II, 176.
[380] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/280-281.
[381] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/281-282.
[382] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/282.
[383] Bununla "kulaklar" anlamı verilen "semi’" kelimesinin mnstar olduğuna işaret edilmektedir.
[384] Bu, Said b. Cübeyr'e ait bir açıklamadır. İbn Kesir, II, 65
[385] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/283-284.
[386] Buhâri, Tevhîd 24; Müslim, îman 302; Nesâî, İman İS; İbn Mâce, Mukaddime 9: Müsned III, 17.
[387] Hadisin bu bökunü: Buhâri, Hacc 4, Muhsar 9, 10; Müslim, Hacc 43S; Tirmizl, Hacc 2; Nesâl, Hacc 4; İbn Mâce, Mcn3sLk 3; Dâriml, Menâsik 7; Mü&ned, II, 229, 243, 410, 484, 494.
[388] Hadisin bu bolümü: Buhârî, Umre 1; Müslim, Hacc 437; Tirmizl, Hacc 2; Nesâî, Hacc 5, 6: îbn Mâce, Mertfsik 3; Dâriml, Menâsik 7; Müsned, I, 387, U, 246, 46l, 462, III, 325, 334, 447.
[389] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/284-287.
[390] el-Heyseınî, Mecmau'z-Zevâid, ÎH, 2ÛĞ.
[391] Bk. İbn Hncer, Tekzibut-Tehzlb, VII, 171-172.
[392] İbn Hibbân, 3695 nolu hadis, [Kurtubi, Daml-FIkr 1405/1995 baskısı, IV, 135, dipnot: 2).
[393] Bu bölümü el-Heysemî, Msctnaıı'z-Zevâid? III, 223.
[394] Son cüınle: Nesaî, Menâsiku'l-Hacc 54; Müsned, II, 341, 352, 476,
[395] Müslim, Hacc 412; Nesâi, Menâstkıı'l-Hncc 1; İbn Mâce, Menasik 2; Darimi, Menâsik 4; Müsned, W, 508; ayrıca yakın lafızlarla: Tırmizl, Tefsir 5. süre 15; Müsned, I, 255, 291, 371-372.
[396] Yakın İnfizlarki: Müslim, Hacc 143; Ebû Dâvûd, Menâsik 23, 56; Nesâî, Hacc 77; İbn Mâca, Mendik 41, 84.
[397] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/287-290.
[398] Haccın Farziyetinin dile getirildiği rivayetler: Nesâi, Siyam 1: Dârîmî, VudıV 1; Müsned, 1, 250, 264; yine Dünüm m som ve cevaplan yer almnkkı birlikte şu rivayetlerde de h:ıc-cın farziyetLne dnir soru ve cevap yer ulmaıtlaktadır: Buharı, İlm 6, Ebû Dâvûd, Salat 23: îbn Mâce, İkametu’s-Salat 194: Müsned, IH. 168.
[399] Tirmizi, Ziihd 23; îbn Mâce, Zühd 27.
[400] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/290-291.
[401] Sorumlu m mim ayanla m dtıir hadis için bk, Buhârî, Talâk 11, Hudûd 22- Ebû Dâvûd, Hudûd 17; Tirmizt, Hıtdftd 1; İbn Mâce, Talâk 15; Dârimî, Hudûd î; Müsned, VI, 100-101. 144.
[402] Beyhakî, vs-Sünenu'l-Kubrâ, IV, 533, V, 291; el-Heysemî, Mecmau'z-Zeuâid, III, 206: Ta-beriîni, el-Evsat, RiySd 1407/1987. îllt 353 -bedevinin haccını sözkoiîusu etmeksizin-
[403] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/292-293.
[404] Sözü edilen rivayetler: Dârakutnî, II, 2l5-2lS1de yer almaktadır. Bu rivâyeterdeki illetler için de aynı yerde yer alna Ebıri-Tayyîb'in noikırma bakılmabdir.
[405] Drakutnî, II, 218-219. Kavilerinden Huseyn b. Abdiilah tenkide uğraratştır. Ebu't-Tay-yib et-Ta'tik, aynı yer,
[406] İbn Mâce, Menâsik 6
[407] Tirmizî, Hacc 4
[408] İbn Mâce, Menâsik 6
[409] Tirmizî, Tefsir 3. sûre 6. Az önce geçen hadis ile ilgili olarak Kıırtubî'nin de naklettiği İbrahim b. Yezid el-Huzî jje ilgili açıklamalarını, Tirmizî burada da tekrarlamaktadır.
[410] Dârakutnî,!!, 217. En faziletli Hacc1 in acc Jle secc" olduğuna dair Ebû Bekir (rp)'den gelen bir rivayeti Tirırüzl, Hncc 14; îbn Mâce, Menasik İĞ ve Dârimi, Menâsik 8'de zikretmektedirler.
[411] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/294-299.
[412] Ebû Dâvûd, Zekat 45; Müsned, II, 160, 193, 194, 195; Taberanî, el-Evsat, VI, 73; Hakim, Müstedrek, I, 415; Beyhakî, es-Sunenu'l-Kübrâ, VII, 769.
[413] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/296-297.
[414] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/297-299.
[415] Beyhakı, es-Sunen, V, 293. Beyhakî de; -biraz sonra KurUıbrnin belirteceği üzere-: Ebû Ma'şer'in. Necîh es-Sindî diye bilinen kişi olup zayıf bir râvî olduğunu belirtmektedir.
[416] Buhârl, Hacc 1; Cezâu's-Saycl 24; Müslim, Hacc 407; Ebû Dûvûd, Menâsik 25; Tirmi-zt, Hacc 85; Nesâl, Hacc 9, 12, ÂdabuM-Ktıdât 9: Muvatta, Hacc 97; Dârimt, Menâsik 23; Müsned, 1, 346, 359.
[417] Buhârl, Cezâu's-Sayd 23 ve İsti'zân 1; Müslim, Hacc 408; Tirmizl, Hacc 85; Nesâî, Hacc 12, Âdübu'l-Kudât 9\ Dârimî, Menasik 23. Ancak bu rivayetlerde borç ödeme hususu zikredilmemektedir. Borç ödeme hususunun zikredildiği rivayetler başkalarının sorduğu sorularia ilgilidir. Biraz sonra bunlardan birisi gelecektir. Yalnız İbn Mâct, Menâsik 10'da zikredilen rivayette borç ödeme örneğinden sözedilmektedir.
[418] Buhârî, Cezâu's-Sayd 22, İ'tisnm 12.
[419] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/299-302.
[420] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/302.
[421] Tirmizî, Hacc 3.
[422] Benzer hadisleri İbnu'l-Cevzî, et-Mevzûat, II, 209'dn uydurma hadîsler otorcık zikretmektedir.
[423] Tirmizî, Tefsir 63^ sûre 5.
[424] Beyhakî, es-Sunen, IV, 531. Abdullah b. Abbas'ın ve İkrime'nin açıklaması olarak.
[425] İbn Kesir. Tefsir, II, 70; Suyûtî, ed-Durr, II. 275.
[426] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/302-304.
İslami Okul Okulların En Önemlisi