Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Ali İmran Suresi 3.Bölüm - 003Aliimran - Razi03

 

Âyetinin Nüzul Sebebi 4

İkinci Mesele. 4

Üçüncü Mesele. 5

Dördüncü Mesele. 5

Beşinci Mesele. 5

Kâfirler Kâfirlere Lanet Etmez İken, Bütün İnsanların Onlara Lanet Etmesi Ne Demektir?. 6

İnkârın Artmasının Manası 6

Birinci Mesele. 7

Tevbenin Kabul Edilmemesi Meselesi 7

Kafir Kıyamet Günü Dünyadaki Bütün Malları Fidye Vermek İster 8

Kıyamette Altın Yoktur, Kâfir Bütün Dünya Altınına Sahip Olamaz İken, Niçin Bunu Fidye Vermesi Farzolunuyor?  8

Sevdiği Şeyleri İnfak Etmenin Önemi 9

Setef-i Salihin Hoşlandıkları  Mallarını İnfâk Ederlerdi 10

Birr Tabiri Hakkında. 10

Üçüncü Mesele. 10

Bu Âyetten Zekatın Murad Olduğu Görüşü. 11

Beşinci Mesele. 11

Altıncı Mesele. 11

Bu Âyetin Meshe ve Nübüvvete Delâleti 12

Birinci Mesele. 12

"Taam" Kelimesinin Manası 13

Üçüncü Mesele. 13

Birinci Mesele. 13

Hz. Allah'dan Başkasının Haram  Kılma Yetkisi Olur mu?. 14

Peygamberler de İçtihad Ederler 14

Üçüncü Mesele. 14

Yeryüzünde Bina Edilen İlk Mabed Mekke'dedir 16

Evvel (İlk) Tabirinden Maksat 16

Kâ'be'nin İlk Bina Edilişi 17

Kâ'be'nin İlk Bina Edilişini Kabul Etmeyenler 17

Kâ'benin Efdal Olmasının Sebepleri 18

Kâ'be'nin Tarıma Müsait Olmayan Yerde Kurulmasının Hikmeti 19

'Bekke" Kelimesinin Mânası 19

Birinci Mesele. 19

Mekke Kelimesinin Mânası 20

Mekke'nin Diğer İsimleri 20

Kâ'be'nin Diğer İsimleri 20

Mübarek Kelimesinin Delâleti 21

Birinci Mesele. 21

İkinci Mesele. 21

Birinci Mesele. 22

İkinci Mesele. 22

Kabe'de Bulunan Aşikâr Deliller 22

Makam-ı İbrahim Hakkında. 23

Haccetmenin Farz Olması 24

Birinci Mesele. 24

İkinci Mesele. 24

Haccın Farziyyeti İçin Binit ve Azık Bulunması Kâfi midir?. 25

Kâfirlerin Fer'î Ahk Al-ila Mükellef Olup Olmadıkları 25

İstita’a Kable'i-Fiil İddiası 25

Dini Emirleri Sual İle Kurcalamamak. 25

Yedinci Mesele. 26

Hacc Farz Olup da Haccetmeyen in Hükmü. 26

Birinci Mesele. 26

İkinci Mesele. 27

Birinci Mesele. 28

İkinci Mesele. 28

Üçüncü Mesele. 28

Ehl-i Kitabın Şâhid Olmasının Mânâsı 29

Taaccüb ve Hayret İfâdesinin Cenâb-ı Allah Hakkındaki Manası 30

Kulun Allah'dan Korkmasının Lüzumu. 30

"Allah'tan Gereği Gibi Korkun" Emrinin Mensuh Olduğu İddiası 31

Birinci Mesele. 31

'deki Mef'ul-ü Mutlak'ın Mânası 31

İkinci Mesele. 32

Birlik Olup Tefrikadan Sakınma Emri 33

Birinci Mesele. 33

İkinci Mesele. 33

Mü'minlerin Kardeşliği 33

Kardeş (Eh) Kelimesinin Mânası 34

Üçüncü Mesele. 34

Birinci Mesele. 34

"Uçurum Kenarı" Teşbihi Hakkında. 34

Üçüncü Mesele. 35

Emr-i Maruf, Nehy-i Münker'ln Lüzumu. 35

Birinci Mesele. 35

İkinci Mesele. 36

Söylediğini Yapmayan Kimsenin Emr-i Ma'ruf Yapması 36

İkinci Mesele. 37

Üçüncü Mesele. 37

Tefrikadan Sakının. 37

İkinci Mesele. 37

Üçüncü Mesele. 37

Dördüncü Mesele. 38

Birinci Mesele. 38

Kıyamette Yüzleri Ak Veya Kara Çıkanlar 38

Üçüncü Mesele. 39

İmandan Sonra. 40

Allah Hiç Kimseye Zulmetmek İstemez. 41

Birinci Mesele. 41

Allah'ın Zulmetmediği Hakkında Mu'tezile'nin Görüşü ve Onlara Verilen Cevap. 42

Râzi'nin Mutezile'ye Karşı Cevabı 42

Üçüncü Mesele. 43

Dördüncü Mesele. 43

Beşinci Mesele. 43

Altıncı Mesele. 43

İyiyi Emr, Kötüyü Men Eden En Hayırlı Ümmet 44

Kâne Fiili Hakkında. 44

Bu Âyetin İcmâ-ı Ümmet Hakkında Delil Olması 45

Burada Hitap Has, Hüküm İse Umumidir 45

Ümmet Kelimesi Hakkında. 45

En Hayırlı Ümmet Olmanın Sebebi 46

Emr-i Maruf ve Cihadın Önemi 46

Allah'a İman Vasfının Sonra Getirilmesinin Hikmeti 46

Ehl-i Kitaptan Müslümanlara Gelen Sıkıntı ve Eziyetler 47

Yahudilere Zillet ve Meskenet Damgası Vurulması 48

Birinci Mesele. 48

İkinci Mesele. 48

Üçüncü Mesele. 49

Dördüncü Mesele. 49

Yahudiler, Cedlerinin Yaptıkları Suçlardan Sorumlu Olabilir mi?. 50


"Kendilerine apaçık deliller gelmiş, o peygamberin şüphesiz bir hak olduğuna şahitlik de etmişler iken, imanlarının peşinden küfre sapan bir kavmi Allah nasıl hidâyete erdirir? Allah zâlim bir topluluğu hidâyete

erdirmez. Muhakkak ki Allah'ın, meleklerin, bütün insanların laneti onların üzerine olsun!.. İşte böylelertnin cezası.. Onlar, cehennemin içinde ebedî kalıcıdırlar. Onlardan ne azâb hafifletilir, ne de onlara bir mühlet

verilir.. Ancak bundan sonra tevbe edenler ve hallerini düzeltenler müstesna. Çünkü Allah çok affedici ve çok merhametlidir" (Âl-i imran, 86-89).

Bil ki Allah Teâlâ, İslam ve iman işinin önemini "Kim İslam'dan başka bir din ararsa, bu ondan asla kabul edilmeyecek ve o kimse, âhirette en büyük zarara uğrayanlardan olacaktır" buyruğu ile ortaya koyunca, bu önemi, İslam dinine girmeyen kimselere vereceği cezayı belirterek te'kid etmiş ve "İmanlarının peşinden küfte sapan bir kavmi Allah nasıl hidayete erdirir?" buyurmuştur. Bu tabirle ilgili birkaç mesele vardır: [1]

 

Âyetinin Nüzul Sebebi           

 

Bu âyetin sebeb-i nüzulü hususunda şu görüşler ileri sürülmüştür:

1- " İbn Abbas (r-a) şöy|e demiştir: "Bu âyet, önce inanıp da sonra irtidâd ederek kaçıp Mekkelilere sığınarak, Hz. Peygamber'in başına zamanın belâ­larının gelmesini beklemeye başlayan on kişilik bir topluluk hakkında nazil olmuştur. Cenâb-ı Hak onlar hakkında, işte bu âyeti indirmiştir. Onların içinde tevbe edenler bulunduğu için, bu tevbe etmiş olan kimseleri  'Bundan sonra tevbe edenler müstesna..." ifadesiyle istisna etmiştir.

2- Yine İbn Abbas'ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Bu âyet, Kurayza, Nadîr ve onların dininde olan yahudiler hakkında nazil olmuştur ki, onlar, Hz. Muhammed (s.a.s) peygamber olarak gönderilmeden önce, ona inanıp, nübüvvetine şehadette bulunduktan sonra O'nu inkâr etmişlerdir. O, bizzat peygamber olarak gönderilip, onlara apaçık delil ve mu'cizeler getirince, sırf haset ve kıskançlıklarından dolayı, O'nu inkâr etmişlerdir."

3-  Bu âyet, Hars İbn Süveyd hakkında nazil olmuştur. Hars, ensârdan bir kimse idi. Mürted olduğuna pişman olunca, kavmine "Benim tevbem kabul olunur mu?" diye Hz. Peygamber'e sormaları için haber yollar.. Kardeşi ona, hakkında âyet nazil olduğunu bildirince, bunun üzerine o da kalkıp Medine'ye gelerek, Hz. Peygamber'in huzurunda tevbe eder. Hz. Peygamber de onun tevbesini kabul eder.

Kaffâl (r.h) şöyle demiştir: "Bu âyetler hakkında âlimler, şu iki görüşü beyân etmişlerdir: Bazıları, Hak Teâlâ'nın Âl-i İmran 85-90. âyetlerinin aynı olay hakkında nazil olduğunu; bazıları da, kıssanın başlangıcının Âl-i İmran 91. âyeti olduğunu söylemişlerdir. Sonra bu iki izaha göre de, burada şu iki görüş söz konusudur:

a)  Bu âyetler, Ehl-i kitap hakkındadır.

b) Bu âyet, daha önce de açıkladığımız gibi, iman edip de, sonra İslam'dan dönen bir topluluk hakkındadır. [2]

 

İkinci Mesele

 

Âlimler, HakTeâlâ'nın, "İmanlarının peşinden küfte sapan bir kavmi Allah nasıl hidâyete erdirir?" ifâdesinin tefsiri hak­kında ihtilaf etmişlerdir. Bu cümleden olarak Mu'tezile: "Çünkü bizim temel kaidelerimiz, Allahu Teâlâ'nın, bildirme, deliller koyma ve lütuf fiillerini ihsan etme mânasında olmak üzere, bütün insanları dine sevkettiğine şehadette bulunmaktadır. Çünkü yukardaki hususlar herkesi içine almış olsaydı, kâfirle, sapmış olan kimseler mazur olurlardı. Sonra Cenâb-ı Hak, o kâfirleri hidâyete erdirmediğine dair hüküm vermiştir. Binâenaleyh, hidâyet lafzını, deliller getirip ortaya koyma manasının dışında başka bir biçimde tefsir etmek gerekir" demiş ve bu hususta şunları zikretmişlerdir:

a) Bu âyetten maksat, Cenâb-ı Hakk'ın, mü'minlere imanlarına karşılık bir sevap olsun diye vermiş olduğu lütuf fiillerini ihsan etmemesidir. Nitekim

Cenâb-ı Hak, "Bizim uğrumuzda mü'cahede eden/eri, muhakkak ki yollarımıza hidâyet ederiz" (Ankebut. 69); "Allah, hidâyete ermiş olanların hidâyetini artırır" (Meryem. 77); "Hidâyete ermiş olanların hidayetini arttırmış...." (Muhammed, 17) ve "Allah, rızasına tabi olanları, onunla selAl-iet yollarına ulaştırır" {Maide. 16) buyurmuştur. İşte bütün bu âyetler, Allahu Teâlâ'nın, hidâyete ermiş olan kimselerin hidâyetlerini bazan arttırabileceğine delâlet etmektedir.

b) Bu ifâdeden maksadın, Allahu Teâlâ'nın, kâfirleri cennete iletmemesidir. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Gerçekten, o inkâr edip kâfir olanlar ve zulmedenler (yok mu), Allah onları asla bağışlayacak değildir. Onları cehennemin yolundan başka bir yola da iletecek değildir" (nisa, ıee), ve "(Fakat) İman edip salth amel işleyenleri, imanları sebebiyle, Rab Taâlâ, altlarından ırmaklar akan na'îm cennetlerine erdirir" (Yunus, 9) buyurmuştur.

c)  Bu âyetteki hidâyetten muradın, Allah'ın o kimselerde marifetullahı yaratmasının olması  mümkün değildir. Çünkü  bu takdirde de marifeti yaratmanın Allah'dan olması gerekir. Zira Hak Teâlâ, o kimsede manfetullahı (kendisini bilmeyi) yarattığında, o, mü'min olur ve hidayete ermiş olur. Allah, marifeti (bilgiyi) o kimsede yaratmadığı zaman ise, o kâfir ve sapık olmuş olur. Eğer küfrü Allah yaratmış olsaydı, onlar kâfir olduğu için onları kınaması doğru olmaz ve kâfirlerin inkârı kendilerine nisbet edilemezdi. Fakat âyet-i kerime, inkâr etmeleri ve küfürde bulunmuş olmaları sebebiyle onların kınandıklarını göstermektedir. Binâenaleyh Hak Teâlâ, "İmanlarının peşinden küfre sapan bir kavmi Allah nasıl hidâyete erdirir" buyurmuş, küfrü onlara nisbet ederek, bu inkârlarından dolayı onları kınamıştır.

İşte Mu'tezile'nin bu âyetle ilgili izahlarının tamamı bundan ibarettir.

Ehl-i sünnet âlimleri ise şöyle demişlerdir: "Bu âyetteki "hidâyef'ten maksad, Allah'ın insanda marifetullahı yaratmasıdır. Çünkü Allah Teâlâ'nın, mükellefiyet yeri olan dünyadaki kanunu (sünnetullah) şu şekilde cereyan eder: Kut, birşey yapmaya niyetlenir, Allah Teâlâ da, kulun bu niyetinin peşisıra o şeyi yaratır. Binâenaleyh Cenâb-ı Hak bu âyette sanki şöyle demektedir: "Allah, onlar kâfir olmaya niyetlenip, onu irâde etmişlerken, onlarda bu marifetutlahı nasıl yaratır!" Allan en iyisini bilendir. [3]

 

Üçüncü Mesele    

 

Âyetteki, "... şâhidlik de etmişlerken.." ifâdesinin izahı konusunda iki görüş vardır:

1- Bu cümle, öncesine atıftır; takdiri ise "Onlar imân ettikten ve o peygamberin şüphesiz bir hak olduğuna şâhidlik ettikten sonra.."

şeklindedir. Çünkü fiilin, isim üzerine atfedilmesi caiz değildir. Bu, zahiren her nekadar fiilin, isim üzerine atfı gibi görünüyor ise de, mâna itibarıyla fitlin fiile atfıdır.

2- Bu cümlenin başındaki "vâv", burada mahzuf bir (Muhakkak ki) kelimesinin bulunması sebebiyle, vâv-ı haliyyedir. Buna göre mana, "Allah, peygamberin hak olduğuna şâhidlik etmiş oldukları halde, imandan sonra küfre sapan bir topluluğa nasıl hidâyet eder" şeklindedir. [4]

 

Dördüncü Mesele 

 

Âyetin takdiri şöyledir: "Allah, kendilerine apaçık deliller geldikten, peygamberin şüphesiz bir hak

olduğuna şâhidlik ettikten ve böylece de imân ettik­ten sonra, kâfir olan bir topluluğu nasıl hidâyete erdirir" şeklindedir. Buna göre, "Peygamberin hak olduğuna şâhid oluşları", "Onların iman etmelerine" atfedilmiştir. Ma'tuf, ma'tufun aleyh'ten farklı birşeydir. Binâenaleyh peygamberin hak olduğuna şâhidlik etmek, imândan farklı birşey olmuş olur. Buna karşılık şöyle cevap verilebilir: Bizim mezhebimize göre, iman kalp ile tasdik etmek manasına gelir. Şehâdet ise, dil ile ikrar etmektir. Bundan dolayı bu ikisi birbirinden farklıdır ve bu sebeple, âyet işte bu bakımdan imanın, dil ile ikrardan başka birşey olup kalpte bulunan bir mâna olduğuna delâlet etmiş olur. [5]

 

Beşinci Mesele    

 

Bil ki Allah Teâtâ, şu üç özellikten sonra meydana gelmiş olması bakımından yahudilerin küfrünün daha  büyük olduğunu belirtip yadırgamıştır:

a)  İmanlarından,

b)  Hz. Peygamberin hak peygamber oluşuna şâhidliklerinden ve,

c)  Kendilerine apaçık delillerin gelmiş olmasından sonra..

Durum böyle olunca, bu küfür, iman basiretten ve şahadeti izhardan sonraki bir salah[6] olmuş olur. Binâenaleyh onların bütün bu müsbet şeylerden sonra küfre sapmaları en çirkin bir şey olmuş olur. Çünkü bu, bir nevî inâdî ve inkârî küfürdür. Bu da, âlim insanın yanılmasının (zellesinin), câhillerin yanılmalarından daha çirkin olduğunu gösterir.

Hak Teâlâ'nın, "Allah zâlim bir topluluğu hidâyete erdirmez" buyruğu ile ilgili iki soru vardır:

Birinci soru: Cenâb-ı Hak âyetin başında, "Allah... kütte sapan bir kavmi nasıl hidâyete erdirir" buyurmuş; sonunda da "Allah zâlim bir topluluğu hidayete erdirmez" buyurmuştur ki bu, lüzumsuz bir tekrardır?

Cevap: Allah Teâlâ'nın önceki buyruğu, mürtedler hakkındadır. Hak Teâlâ, daha sonra bu hükmü hem mürtedlere, hem de.zâten kâfir olanlara teşmil ederken, "Allah zâlim bir topluluğu hidâyete erdirmez" buyurmuştur.

İkinci soru: Allah, bu âyette kâfirleri niçin "zâlimler" diye adlandırmıştır?

Cevap: Cenâb-ı Hak, "Muhakkak ki şirk en büyük zulümdür" (Lokman, 13) buyurmuştur. Bunun sebebi şudur: Kâfir, küfrü sebebiyle kendisini belâ ve ceza yerlerine sokunca, kendi kendine zulmetmiş olur.

Daha sonra Hak Teâlâ, fai"Muhakkak ki Allah 'm. meleklerin ve bütün insanların laneti onların üzerine olsun. İşte böylelerinin cezası..." buyurmuştur. Bunun mânası şudur: Allah Teâlâ, imândan sonra yeniden inkâr eden kimseleri hidâyetinden men edeceğine dair bir hüküm vermiş, sonra da bu işin onları sadece hidâyetten mahrum etmeye mahsus olmadığını, bilâkis onları dünyada hidâyete erdirme-yeceği gibi, aynı zamanda onlara büyük bir lanet ile lanet edeceğini ve âhirette ebedî olarak onlara azâb edeceğini de beyân etmiştir.   .

Bil ki, Allah'ın laneti, meleklerin lanetinden başkadır. Çünkü Allah'ın laneti, kişiyi cennetinden uzaklaştırıp onun üzerine çeşitti ceza ve azâblan indirmesiyle gerçekleşir. Meleklerin laneti ise, sözlü olur. İnsanların laneti de böyledir. Bütün bunlar, onların zâlim ve kâfir olmaları sebebiyle Çniara müstehaktır. İşte bu sebeple, bunun bir ceza olması da sahih olur. Birada iki soru bulunmaktadır: [7]

 

Kâfirler Kâfirlere Lanet Etmez İken, Bütün İnsanların Onlara Lanet Etmesi Ne Demektir?

 

Birinci soru: Zâlime ve kâfire muvafakat eden kimse onlara lanet etmediği halde, Cenâb-ı Hak niçin "bütün insanlar"ın zâlimlere lanet ettiğini bildirmiştir.

Biz deriz ki, bu hususta şu izahlar vardır:

a) Ebû Müslim, "Her ne kadar ona lanet etmese dahi, lanet etmesi gerekir" demiştir.

b) Âhirette birbirlerine lanet edecekler, demektir. Nitekim Cenâb-ı Hak, "(Cehenneme) giren her ümmet kendi arkadaşına lanet edecek" (Arat, 38) ve ' Sonra kıyamet gününde birbirinizi inkâr edipf birbirinize lanet edeceksiniz'' t, 25) buyurmuştur. Bu takdire göre, kâfirin kâfire lanet etmesi söz konusudur.

c) Âyetteki, "İnsanlar" sözünden maksat, sanki mü'minlerdir. Kâfirler ise, insan sayılmamış gibidir. Daha sonra Cenâb-ı Hak, bu üç grubun lanetini zikredince, jo**rı "hepsinin..." buyurmuştur.

d) Buna göre en doğru olan da şudur ki, bütün mahlukat, bâtıldan yana olup inkarcı olan kimselere lanet eder. Ancak ne var ki kişi, kendisinin bâtıldan yana ve kâfir olmadığına inanmıştır. Buna göre kâfir lanet edince ve o da Allah katında gerçekten kâfir olunca, o bu durumu bilmese bile, kendi kendine lanet etmiş olur.

İkinci soru: Cenâb-ı Hakk'ın,  buyruğundaki  zamiri, "lanet" kelimesine râcidir. Yani, "Onlar lanetin içinde ebedî kalacakları halde.." demektir. Lanetin içinde ebedî kalmak ne demektir?

Deriz ki, bu hususta şu iki izah yapılmıştır:

a) Onların lanet içinde ebedî kalışlarının mânası şudur: Kıyamet gününde onlara melekler, mü'minler ve kendileriyle beraber ateşte bulunan kimseler lanet ederler.  Onların  hiçbir hâli,  bu lanet eden varlıkların lanetinden kurtulamaz.

b) Lanet içinde ebedi kalmaktan maksat, lanetin cezasının ebediliğidir. Çünkü lanet, cezalandırılmayı gerektirir.  Binâenaleyh,  lanetin cezasının ebediliği lanetin ebediliğiyle ifâde edilmiştir. Bunun bir benzeri de Cenâb-ı Hakk'ın, "Kim ondan yüz çevirirse, kıyamet günü şüphesiz ki ağır yük(günah)

yüklenecektir" <râ-hâ, 100) âyetidir.

c) İbn Abbas, "Cenâb-ı Hakk'ın, ' tabirindeki  cehenneme râcidir. Buna göre, zamirin mercii zikredilmemiş demektir. Bil ki, Cenâb-ı Hakk'ın bu ifâdesi, kendisinden önceki, "Allah'ın laneti onların üzerine olsun" tabirinden hâl olduğu için, mansûbtur.

Cenâb-ı Hak daha sonra,  "Onlardan ne azâb hafifletilir, ne de onlara bir mühlet verilir" buyurmuştur. Bu âyetteki, kelimesi, "mühlet verilir" mânasındadır. Allah Teâlâ, "Ona geniş bir zamana kadar mühlet (verin)" (Bakara, 280) buyurmuştur. Binâenaleyh bu ifâdenin mânası şudur: "Onların azabı hafifletilmez ve cezaları vaktinden başka bir vakte tehir edilmez. İşte mütekellimlerin "Kâfirlere ulaşan azab, menfaat şaibelerinden uzak,daimî, kesilmeyen hâlis bir zarardır" şeklindeki sözlerinin mânası budur. Bu azabtan Allah'a sığınırız.

Sonra Cenâb-ı Allah, , "Anca/f bundan sonra tevbe edenler... müstesna..." buyurmuştur. Sonra bu tevbenin tek başına yeterli olmadığını, ona amel-i saiih'in eklenmesi gerektiğini beyân ederek, "Ve hatterini düzeltenler müstesna" buyurmuştur. Bu, "Hakka karşı bâtınların: tefekkür ile; halka karşı da zahirlerini ibâdetle ıslâh edip düzeltenler..." demektir. Bu, onların "Biz, daha önce bâtıl üzere idik" demeleriyle olur. Böylece onların önceki bâtıl yollarına aldanmtş olanlar, ondan dönerler.

Sonra Cenâb-ı Hak, "Çünkü Allah çok bağışlayan ve çok esirgeyendir" buyurmuştur. Bununla ilgili olarak şu iki izah vardır:

a) Allah, dünyada iken yaptığınız kötülükleri örtmek suretiyle gâfûr; âhirette de affetmek suretiyle rahîm olandır.

b) O, cezayı kaldırdığı için gâfûr, sevap verdiği için de rahimdir. Bunun bir benzeri de, "O inkâr edenlere, eğer vazgeçerlerse geçmiş günahlarının bağışlanacağını söyle" (Enfai, 38) âyetidir. Bu ifâdenin başına, mahzuf şart cümlesinin cevabı olduğu için fâ harfi gelmiştir. Bunun takdiri, "Eğer onlar tevbe ederlerse, şüphesiz Allah onları bağışlar" şeklindedir. [8]

 

İnkârın Artmasının Manası

 

"Gerçekten imanlarından sonra küfre girmiş, sonra da küfrünü artırmış olanların tevbeleri asla kabul olunmaz. İşte onlar sapıkların taa kendileridir" (Âl-i Imran, 90).

Bu âyetle ilgili iki mesele vardır: [9]

 

Birinci Mesele     

 

Âlimler,   küfrü  artıran  şey   hususunda   ihtilaf etmişlerdir. Bu husustaki prensip şudur: Mürted, irtidadında devam ve ısrar etmek suretiyle Küfrünü artırmış olur. Binâenaleyh ısrar küfür üzerine bir ziyade sayılmıştır. Bazan da, Küfrünü artıran kimse, o küfrüne, başka bir hususu da inkâr ederek yeni bir küfür katmış olur. Bu ikinci ihtimale göre âlimler şu değişik izahları yapmışlardır:

a) Ehl-i Kitap, Hz. Muhammed (s.a.s) peygamber olarak gönderilmeden önce, O'na inanıyorlardı. O, peygamber olarak gönderilince, O'nu inkâr etmeye başlamışlar; daha sonra da her an O'nu ta'n etmeleri, sözlerinde durmamaları, mü'minleri fitne ve fesatla yoldan çıkartmaya çalışmaları ve gördükleri her mu'cizeyi inkâr etmeleri sebepleriyle küfürlerini artırmışlardır.

b) Yahudiler, Hz. Musa (a.s)'yı tasdik etmişler, sonra da Hz. İsa'yı ve İncil'i kabul etmeyerek kâfir olmuşlar, daha sonra Hz. Muhammed (s.a.s) ile Kur'ân-ı Kerim'i de inkâr ederek küfürlerini artırmışlardır.

c) Âyet, irtidâd edip, Mekke müşriklerine sığınanlar hakkında nazil olmuştur. Onların küfürlerini artırmaları, "Biz, Muhammed'in başına, zamanın çeşitli   belâlarının   gelmesini   bekleyerek,   Mekke'de   duracağız"   demiş olmalarıdır.

d) Bu ifâdeden maksad. irtidâd edip, daha sonra da -münafıklık yaparak-İslama döndüklerini söyleyen bir topluluktur. Allah Teâlâ, onların bu nifakını "küfür" olarak ifâde etmiştir. [10]

 

Tevbenin Kabul Edilmemesi Meselesi

 

Allah Teâlâ, bir önceki âyette mürtedlerin tevbesini kabul edeceğini, bu âyette ise kabul etmeyeceğini

bildirmiştir ki, bu, şiddetli bir tenakuz gibidir. Yine delil ile sabittir ki, tevbe, şartlarına uygun bir şekilde

yapıldığında şüphesiz makbul olur. İşte bu sebepten dolayı müfessirler, "(Onlann) tevbeleri asla kabul olunmaz" âyeti hususunda ihtilaf etmiş ve şu görüşleri belirtmişlerdir:

1- Hasan el-Basrî, Katâde ve Atâ şöyle demişlerdir: "Bunun sebebi, onların   ancak   ölürken   tevbeye   yönelmeleridir.   Halbuki   Cenâb-ı   Hak, "Kötülükleri yapıp yapıp da, kendilerine ölüm geldiği zaman, "Ben şimdi gerçekten tevbe ettim" diyenlerin tevbesi (makbul) değil" (Nisa. 18) buyurmuştur.

2- Bu tabirin, onların, kalplerinde ihlâs olmadığı halde, dilleriyle tevbe etmeleriyle ilgili olması muhtemeldir.

3- Kâdi, Kaffâl ve İbnu'l-Enbârî şöyle demişlerdir: "Allah Teâlâ önce, imandan sonra inkâr edenlerden bahsedip, sonra da böyle kimselerin tevbe etmezlerse lanete müstehak kimseler olduklarını beyan buyurunca, bu âyette

de onların tevbelerinden sonra yeniden inkâr ederlerse, tevbelerinin makbul olmayıp adetâ hiç yapılmamış sayılacağını açıklamıştır." Bu görüş, âyete diğerlerinden daha uygundur. Çünkü ifâde, "Tevbe edip, hallerini düzeltenler müstesna.... Çünkü Allah gafur ve rahimdir. Eğer onlar bu durumda olur da, sonra küfürlerini artırırlarsa, onların tevbeleri asla kabul olunmaz" mânâsındadır.

4- Keşşaf sahibi şöyle demektedir:   "Onların tevbeleri asla kabul olunmaz" tabiri, onların küfür üzere ötmelerinden kinayedir. Çünkü kâfirlerden tövbesi kabul edilmeyenler, küfrü üzere ölenlerdir. Binâenaleyh sanki şöyle denilmektedir: "Yapacaklarını yapmış olan yahudi ve mürtedler, küfür üzere ölen ve tevbeleri kabul olunmayanların sınıfına giren kimselerdir.”

5- Belki de murad, onların sadece o ziyâde küfürden tevbe etmiş olmalarıdır. Çünkü aslından ötürü tevbe edilmemiş olduğu müddetçe, o ziyâdeden ötürü yapılmış olan tevbe makbul olmaz.

Ben derim ki bütün bu cevaplar, biz Cenâb-ı Hakk'ın, ''Gerçekten imanlarından sonra küfte girmiş, sonra da küfrünü artırmış olanların..." buyruğunu istiğraka değil de, geçmiş olan, mahud olan (bilinen) bir şeye hamlettiğimiz zaman söz konusu olur, geçerli olur. Aksi halde, teklif zamanında, irtidâdından ihlaslı olarak dosdoğru bir biçimde tevbe eden nice mürted vardır. Kaffâl ve Kâdî'den naklettiğimiz cevaba gelince, lafzı biz ister istiğraka, isterse mahud ve bilinen bir şeye hamledelim, bu cevap daima aynı kalan, değişmeyen bir cevaptır.

Hak Teâlâ'nın, "İşte onlar sapıkların ta kendileridir" buyruğu hakkında iki soru bulunmaktadır:

Birinci soru: Cenâb-ı Hakk'ın,   İşte onlar sapıkların ta kendileridir"

buyruğu, onların dışında kalan kimselerin "sapık ve dâl" olmamalarını gerektirir. Halbuki durum böyle değildir. Çünkü, ister iman ettikten sonra, isterse aslında kâfir olsun, her kâfir bir dâl, bir sapıktır.

Cevap: Bu, onların sapıklık ve dalâletin zirvesinde ve en ileri derecesinde bulunduktan mânasına hamledılmiştir.

İkinci soru: Allahu Teâlâ onları ilk önce, küfürlerinde devam etmek ve küfre iyice dalıp aşın olmakla vasfetmiştir. Halbuki küfür, dalâlet çeşitlerinin en çirkini ve en ileri derecede olanıdır. Vasıf ise, mübalağa için yapılır. Mübalağa ise, bir şeyi, hal bakımından daha kuvvetli olan bir şeyle tavsif etmek suretiyle olur; yoksa hal bakımından daha zayıf olan bir şeyle tavsif etmekle değil!...

Cevap: Biz bundan muradın, onların sapıklık ve dalâletin zirvesinde ve en ileri derecesinde bulundukları mânası olduğunu daha önce zikretmiştik. Bu izaha göre de mübalağa tahakkuk etmiş olur. [11]

 

Kafir Kıyamet Günü Dünyadaki Bütün Malları Fidye Vermek İster

 

"Muhakkak ki küfredenler ve kâfir olarak ölenler (yok mu?) Yeryüzünü dolduracak miktardaki altını dahi (olsa) ve onu fidye olarak verse, onlardan hiçbirinin tevbesl makbul olmaz. İşte bu kimseler yok mu, onlar İçin çok acı veren bir azâb vardır. Onların hiçbir yardımcısı da yoktur" (Âl-i Imran, 91).

Şunu bil ki, kâfir üç kısımdır:

a) Küfründen sahih ve makbul bir biçimde tevbe edenler. Ki bu çeşit kâfiri Cenâb-ı Hak, "Ancak bundan sonra tevbe edenler müstesna..." (âli imran, 89) buyruğunda belirtmiştir.

b) Küfründen fasit bir biçimde tevbe eden kâfir ki, bunu da bir önceki âyette zikretmiş, onun tevbesinin kesinlikle kabul edilmeyeceğini belirtmiştir (Al-i imran, 90).

c) Asla tevbe etmeyip, küfrü üzere ölen kâfirler ki bunları da Cenâb-ı Hak, bu âyette zikretmiştir.

Sonra Cenâb-ı Hak, bu kimseler hakkında şu üç tür tehdidin bulunduğunu haber vermiştir:

Birinci nev': Cenâb-ı Hakk'ın, "Yeryüzünü dolduracak miktardaki altını dahi (olsa) ve onu üdye olarak verse, onlardan hiçbirinin tevbesi makbul olmaz" ifadesidir. Vahidî, birşeyin dolu­sunun , o şeyi dolduracak miktar olduğunu söylemiştir. Âyet-i kerimedeki kelimesi, tefsiriyye olarak mansûb kılınmıştır. Tefsiriyye şu demek­tir: KelAl-iın hüküm bakımından tam olmasına rağmen, kendisinde bir kapalılığın bulunmasıdır. Meselâ Arapların, "Yanımda yirmi vardır" demesi gibidir. Buna göre burada sayının miktarı malûm, ama tadâd edilen, sayılan şeyler ise mübhemdir. Binâenaleyh sen  (bir dirhem) dediğin zaman, sayının neye ait olduğunu açıklamış olursun. Yine aynen bunun gibi  "O, insanların en güzelidir" dediğin zaman, o kimsenin güzel olduğunu bildirmiş, ama hangi hususta güzel olduğunu açıklamamış olursun. Ama, (yüz itibariyle) veya  (iş bakımından) dediğin zaman, bu müphemi açmış olur ve bu kelimeyi de tefsiriyye olması sebebiyle mansûb okumuş otursun. Sen bu kelimeyi mansûb okuyorsun, çünkü o kelimeyi cer veya ref eden herhangi bir sebep yoktur. Bu kelime, kendisini cer veya ref edecek Al-iillerden hâlî olunca da mansûb kılınmış olur. Çünkü nasb, harekelerin en hafif olanıdır. Böylece de bu kelime, Al-iili olmayan bir kelime gibi kabul edilmiş olur. Keşşaf sahibi şöyle demiştir: "A'meş, bu âyette bulunan lafzını, aynı âyette yer alan, kelimesinin bir açıklaması ve( ondan bir bedel olarak, ref ile şeklinde okumuştur. Nitekim,  "Yanımda yirmi can, (kişi) vardır. Bunlar adamlardır" denilmiştir.   Burada şu üç soru yöneltilmiştir:

Birinci soru: Bir önceki âyette, fâ harfi gelmeksizin "Asla kabul edilmeyecek" şeklinde; bu âyette ise, fâ harfiyle şeklinde niçin getirilmiştir?

Cevap: Fâ harfinin gelmesi, o kelAl-iın şart ve cezadan geldiğini gösterir. Ama, fâ harfi getirilmezse, kelAl-iın şart ve cezadan mürekkeb olduğu anla­şılmaz. Meselâ sen, "Bana gelenin bir dirhemi vardır" dediğin zaman bu söz, dirhemin, o kimsenin gelmesi sebebiyle o kimseye verildiği manasını ifâde etmez. Ama, "Bana kim gelirse, ona bir dirhem vardır, bir dirhem verilecektir" dediğinde bu söz, dirhemin, o kimsenin gelmesi sebebiyle ona verildiğini ifâde eder. Binâenaleyh işte bu âyette fâ harfinin getirilrnesi, fidyenin kabul edilmemesinin, o kimsenin küfrü üzere ölmesi şartına bağlandığını ifâde eder.

İkinci soru: Hak Teâlâ'nın, "Ve onu fidye olarak verse..." buyruğunun başındaki vâv'ın mânası nedir?

Cevap: Âlimler bu hususta şu izahları yapmışlardır:

a) Zeccâc, bu vâv'ın atf için olduğunu, buna göre takdirin ise şu şekilde olduğunu söylemiştir: "O kimse Allah'a, şayet yer dolusu altınla yaklaşmak istese, küfrüne karşılık bu ona hiçbir fayda vermez. Yine o kimse, yer dolusu

altına mukabil, fidye verip Cenâb-ı Hakk'ın azabından kurtulmak istese, bu fidye kabul edilmez." Bu, İbnu'l-Enbârî'nin de tercih ettiği görüştür. İbnu'l-Enbarî şöyle demiştir: "Bu, daha fazla şiddet ve katılık İfâde eder. Çünkü bu fidyenin, hiçbir surette kabul edilmeyeceğini açıkça ortaya koyan bir ifâdedir."

b) Vâv harfi, mücmel ifâdeden sonra, izahı tafsil etmek için getirilmiştir. Bu böyledir, çünkü Cenâb-ı Hakk'ın, "Yeryüzünü dolduracak miktardaki altını dahi (olsa), onlardan hiçbirinin tevbesi makbul olmaz" ifâdesi, birçok mânaya muhtemeldir.   İşte bu sebeple Cenâb-ı Hak, kabul edilmeyişin fidye cihetinden olduğunu açıkça beyân etmiştir.

c) Benim hatırıma gelen şu izahtır: Kölelerinden birisine kızan kimseye, kızdığı o kölesi bir hediyye sunduğu zaman, kesinlikle efendisi o hediyyeyi kabul etmez.. Ama ne var ki, efendisi onun fidyesini (bir bedel) kabu^ eder, ama efendisi, onun fidyesini de kabul etmediği zaman bu, efendisinin son derece kızgın olduğunu gösterir. Mübalağa, ancak o şeyin zirvede bulunan bir derecesiyle yapılır. Böylece Allahu Teâlâ, "Velev ki bu, fidye yoluyla olmuş olsa dahi, onlardan yeryüzü dolusu altının kabul edilmeyeceğine..." hükmetmiş olur. Bu, Cenâb-ı Hakk'ın, bu yolla o şeyin makbul olmadığına göre diğer yollarla o şeyin haydi haydi kabul edilmeyeceğine dikkat çekmesi sebebiyledir. [12]

 

Kıyamette Altın Yoktur, Kâfir Bütün Dünya Altınına Sahip Olamaz İken, Niçin Bunu Fidye Vermesi Farzolunuyor?

 

Üçüncü soru: Kâfirin kıyamet gününde hiçbir şeye sahip ve mâlik olamıyacağı bilinen bir husustur. Yine kâfirin, bu kadar miktar altına mâlik olduğunun farzedilmesi durumunda bile, âhirette altının kat'î olarak hiçbir fayda veremeyeceği malumdur. O halde Cenâb-i Hakk'ın, "Yeryüzünü dolduracak miktardaki altını dahi (olsa) ve onu fidye olarak verse, onlardan hiçbirinin tevbesi makbul olmaz" buyurmasının faydası nedir?

Cevap: Bu hususta da şu iki izah yapılmıştır:

a) Onlar küfür üzere ölünce, bu durumda onlar dünyada iken yeryüzü dolusu altın infâk etseler, Allahu Teâlâ onlardan bunu kabul etmeyecektir. Çünkü küfürle beraber yapılan tâat makbul değildir.

b) Söz, bir faraziye ve varsayım şeklinde vaki olmuştur. Buna göre altın, malların en değerlisinden bir kinayedir. Buna göre âyetin mânası şöyledir: "Eğer kâfir kıyamet gününde en değerli şeye sahip olsa, sonra da bol bol onu bezletmeye ve harcamaya da muktedir olsa yine de bununla kendisini Allah'ın azabından kurtarmaktan âciz kalır."

Özet olarak bundan maksat, onların, kendilerini Allah'ın azabından kurtarmaktan ümidi kesmiş olmalarıdır.

İkinci nev': Cenâb-ı Hakk'ın, "Onlar için çok acı veren bir azâb vardır" ifadesidir. Bil ki Cenâb-ı Hak, kâfirin kendisini Allah'ın azabından kurtarmasının mümkün olmadığını beyân edince, bunun peşinden bu azabın vasfını zikretmiş ve j buyurmuştu. Yani, piy "acrtıcı, acı verici.."

Üçüncü nev': Cenâb-ı Hakk'ın, "Onların hiçbir yardım­cısı da yoktur" ifadesidir. Bunun mânâsı şudur: Allahu Teâlâ, o kâfirler için fidye vasıtasıyla elîm bir azabtan kurtuluşun mümkün olmadığını beyan edince, yine yardım görme, şefaat ve muavenet yoluyla da onlar için kurtuluşun söz konusu olamayacağını açıklamıştır. Âlimlerimiz bu âyeti, şefaatin bulunduğu hususuna bir hüccet getirmişlerdir. Bu böyledir, çünkü Allahu Teâlâ, kâfirler hakkında zikretmiş olduğu tehdit ve vaîdleri, onlar için hiçbir şefaat ve yardımın olmadığını beyân ederek bitirmiştir. Binâenaleyh, eğer bu mânâ kâfirden başkası hakkında söz konusu olsaydı, bu vaîdin küfür mânâsına tahsis edilmesi bâtıl olurdu... Allah, en iyi bilendir. [13]

 

Sevdiği Şeyleri İnfak Etmenin Önemi

 

"Siz, sevdiğiniz şeylerden infâk etmedikçe, asla iyiliğe ulaşmış olamazsınız... Her ne infâk ederseniz de, Allah onu hakkıyla bilicidir" (Âl-i İmran, 92).

Bil ki Hak Teâlâ, infâkın kesin olarak kâfire fayda vermeyeceğini beyan e-dince, mü'minlere, âhirette istifâde edecekleri infâkın nasıl olduğunu öğreterek, "Siz, sevdiğiniz şeylerden infak etmedikçe, iyi­liğe ulaşmış olmazsınız" buyurmuştur. Allahu Teâlâ bu âyette, en sevdiği şey­lerden infâk eden kimselerin, iyiler (ebrâr) cümlesinden olduğunu beyân etmiş­tir. Sonra Cenâb-ı Hak başka âyetlerde, "Muhakkak ki iyiler, Naîm cennetinde-dirler" (intıtar. 13); "Şüphe yok ki iyiler, kâfur katılmış dolu bir kadehten içerler" (insan, 5); "Şüphesiz ki o iyiler, nimet içindedirler. Tahtlar üzerinde temaşa ederler. Öyle ki sen o nimetin güzelliğini yüzlerinden anlarsın. Onlara, (kadehi) mühürlü, halis bir şarabtan içirilecek ki onun sonu bir misktir. O halde yarışmak İsteyenler bunda yarışsınlar" (Mmaftmn. 22-26) ve "Yüzlerinizi doğu ve batı yönüne döndürmeniz iyilik değildir" (Bakara. 177) buyurmuştur. Buna göre Cenâb-ı Hak, diğer âyetlerde iyilerin sevabının nasıl olacağını tafsilatlı olarak beyân ettiği için, bu âyette, sevdiği malı infâk eden kimsenin birr'e, iyiliğe nail olacağını zikretmekle iktifa etmiştir.

Burada başka bir incelik daha vardır. O da şudur: Allahu Teâlâ, "Yüzlerinizi doğu ye batı yönüne döndürmeniz, İyilik değildir. Fakat iyilik, Allah'a, âhiret gününe, meleklere, kitab'a ve peygamberlere İmân eden, mala olan tutkusuna rağmen, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, dilenenlere ve, köle ve esirler(i kurtarma) uğruna veren; namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren, ahidleştikleri zaman sözlerini yerine getiren; sıkıntıda, hastalıkta ve savaşın kızışhğı anlarda sabreden kimsenin (yaptığıdır). İşte bunlar, sadık olanların ve takvaya nail olanların tâ kendileridir" (Bakara. 177) buyurmuş ve bu âyette, hayır olan amellerin çoğunu sayıp, onları "birr" (iyilik) diye isimlendirmiştir. Bu âyette de, "Siz, sevdiğiniz şeylerden İnfâk etmedikçe, asla iyiliğe ulaşmış olmazsınız..." buyurmuştur. Bunun manası şudur: "Siz bu âyette zikredilmiş olan bu hayırların tamamını yapmış olsanız dahi, sevdiğiniz şeylerden infâk etmedikçe, birr'in,iyiliğin faziletine nail olamazsınız." Bu, İnsan sevdiği şeyi infâk ettiği zaman, bunun onun tâatlarınm en faziletlisi olduğuna delâlet etmektedir. Burada bir konu bulunmaktadır ki o da şudur: Bir kimse şöyle diyebilir: kelimesi "intihâ-i gaye" ifâde etmektedir. Buna göre ifâdesi, sevdiği şeyden infâk eden kimsenin, muhak­kak olarak birr'e, iyiliğe nail olmasını gerektirir. Birr'e nail olan kimse ise, iyiler için büyük bir sevabın bulunduğuna delâlet eden âyetlerin kapsamına dahi! olmuştur. Bu da, diğer tâatları yapmasa da, sevmiş olduğu şeyden infâk eden bir kimsenin büyük sevaba nail olmasını gerektirir. Bu ise, bâtıl ve yanlıştır.. Bu müşkile şöyle cevap verilir: İnsan sevdiği bir şeyi, ancak ondan daha değerli olan bir mahbuba vesile olması için harcar. Buna göre, bu İnsanın dünyayı dünyada infâk etmesi, ancak âhiret saadetine kesin bir şekilde inandığı zaman mümkündür. Onun âhiret saadetini kabul ve itiraf etmesi ise ancak, âlim ve kadir bir yaratıcının varlığına iman edip, teklifleri, emirleri ve nehiyleri hususunda O'na itaat ve inkiyâd etmenin kendisine vâcib olduğunu kabul etmesiyle mümkündür. Sen iyice düşündüğünde, insanın dünya malını dünyada infâk etmesinin ancak, o güzel nitelik ve hasletleri dünyada kendisinde topladığı zaman mümkün olabileceğini anlarsın... Şimdi, tekrar tefsire dönüyor ve diyoruz ki, âyette birkaç mesele vardır: [14]

 

Setef-i Salihin Hoşlandıkları  Mallarını İnfâk Ederlerdi             

 

Selef bir şeyi sevdiklerinde, onu Allah için feda ederlerdi. Rivayet edildiğine göre bu âyet-i kerime nazil olduğu

zaman, Ebu Talha "Ya Resûlallah, Medine'de benim duvarla çevrili (bir hurmalığım) var. Mallarım içinde

en çok hoşuma giden odur. Onu Allah yolunda tasadduk edeyim mi?" deyince, Allah'ın Resulü, "Çok güzel, çok güzel! Bu, gelir getiren bir maldır; sen onu akraban arasında taksim edersen bence daha iyi olur" buyurdular. Bunun üzerine Ebu Talha "Ya Resûlallah böyle yapa­cağım" dedi ve onu akrabaları arasında taksim etti. Yine rivayet olunduğuna göre Ebû Talha bu bahçesini Hassan İbn Sabit ile Ubey İbn Ka'b arasında taksim etmiştir.

Yine rivayete göre Zeyd İbn Harise (r.a), bu âyet inince, çok sevdiği bir atı Hz. Muhammed (s.a.s)'e getirmiş ve onu Allah yoluna vermiştir. Hz. Peygamber (s.a.s), bu atın üzerine (onun oğlu) UsAl-ie (r.a)'yi bindirdi. Zeyd İbn Harise, içinde birşeyler hissedip üzülünce, Hz. Peygamber (s.a.s) "Şüphesiz Allah onu kabul etti" buyurdu.

Yine İbn Ömer (r.a) hoşuna giden bir câriye satın alıp azâd etmişti. Kendisine "Ona dokunmadan niçin onu azâd ettin?" denildiğinde O, "Siz, sevdiğiniz şeylerden infâk etmedikçe, asla iyiliğe ulaşmış olmazsınız..." âyetini okumuştur. [15]

 

Birr Tabiri Hakkında

 

Müfessirler âyette geçen  "birr"  kelimesinin  ne mânaya geldiği hususunda şu iki açıklamayı yapmışlardir:

a) İnsanların, kendisi ile "ebrâr" (iyi kimseler) olacak­ları, böylece de Cenâb-ı Hakk'ın "Şüphesiz ebrâr, naim cennetindedirler" (Mutaffifin, 22) âyetinin hükmüne dâhil olacakları şeydir. Buna göre "birr"den murad, insanların yaptığı makbul amellerdir.

b) Bu kelimeden maksad, mükafaat ve cennettir. Buna göre Hak Teâlâ sanki, "Siz bu makama, ancak böyle infâk ederek ulaşabilirsiniz" demek istemiştir.

Birinci görüşü benimseyenlerden bazıları "birr'in takva mânasına geldiğini söylemişlerdir. Bunun takva mânasına olduğunu söyleyenler, Hak Teâlâ'nın, /Takat bin, Allah'a, âhiret gününe, meleklere, kitab'a ve peygambere İman eden; mala olan sevgisine rağmen malını akrabaya, .yetimlere, yoksullara, yolda kalmış kimselere, dilenenlere, köle ve esirleri kurtarmaya veren, namazı dosdoğru kı!anr zekâtı veren, âhidleştikleri zaman sözlerinde duran, sıkıntıda, hastalıkta ve savaşın kızıştığı zamanlarda sabır ve metanet gösteren (kimselerin binidir.) İşte onlardır sadık olanlar ve işte onlardır müttakiler" (Bakara, 177) âyetini deli! getirmişlerdir. Ebû Zerr (r.a), birr kelimesinin "hayır" mânasında olduğunu söylemiştir ki, bu öncekine yakın bir mânadır.

"Birr"in cennet ve mükâfaat mânasına geldiğini söyleyenlerden bazıları, âyetteki, tabirinin, "Birre, yani birrin mükâfaatına nail olamazsınız" demek olduğunu; bazıları da bundan muradın, "Allah'ın dostlarına yaptığı iyilik, ikram ve ihsanı olduğunu söylemişlerdir. Ki bu (Arapların, "Falanca bana şu iyiliği yaptı" ve . "Falancanın bana olan iyiliği hiç kesilmez" şeklindeki sözlerinden alınmıştır. Nitekim Cenâb-ı Hak da: "Allah, sizinle din hususunda muharebe etmemiş ve sizi yurtlarınızdan çıkarmamış olanlara İyilik etmekten sizi men etmez.." (Mümtehine, 8) buyurmuştur. [16]

 

Üçüncü Mesele    

 

Müfessirler, âyetteki, "Sevdiğiniz şeylerden" tabiri hususunda ihtilâf etmişlerdir: Bazıları bunun, bizzat mal olduğunu söylemiş ve Cenâb-ı Hakk'ın, "Ger­çekten o (insan), haym (malı) çok sever" (Âdiyât, 8) âyetini delil getirmişlerdir, Diğer bazıları bunun, "Hibe edilecek şeyin çok kıymetli olması" mânasına geldiğini söylemişler ve Cenâb-ı Hakk'ın, "Kendinizin, ancak göz yumarak alabileceğiniz pek adî ve bayağı şeyleri infâk etmeye yeltenmeyiniz" (Bakara. 267) âyetini delil getirmişlerdir. Bazıları da bunun, kişinin kendisinin muhtaç olduğu şey mânasına geldiğini söylemişler ve buna Cenâb-ı Hakk'ın, "Kendileri de sevdikleri (ve ona muhtaç oldukları) halde yemeğini yoksula, yetime ve esire yedirirler..." (insan, aj âyetini delîl getirmişlerdir ki, bu âyette yer alan "sevdikleri" ifâdesinin tefsirlerinden birisi de, "Ona ihtiyaç hissettikleri halde..." şeklindeki tefsirdir. Nitekim Cenâb-ı Allah, "Onlar, kendilerinde, fakirlik ve İhtiyaç olsa bile, (o muhacirleri) Öz canlarından daha üstün tutarlar" (Haşr, 9) buyurmuş ve Hz. Peygamber (s.a.s) de şöyle demiştir:

"Sadakaların en faziletlisi, sapasağlam, cimri, geçim derdine düşmüş ve fakirlikten korkar olduğun halde verdiğin sadakadır."[17] Bu hususta evlâ olan şöyle denilmesidir: Bütün bu ihtimaller, fazilet ve mükafaatın çok olması hususunda nazar-ı dikkate alınan şeylerdir. [18]

 

Bu Âyetten Zekatın Murad Olduğu Görüşü  

 

Müfessirler, âyette bahsedilen infâk'ın zekât mı, yoksa zekâtın dışında başka bir infâk mı olduğu hususunda  ihtilâf etmişlerdir.   Bunlardan  olarak İbn Abbas (r.a), Cenâb-ı Hakk'ın bu ketime ile zekâtı kastettiğini, yani "Mallarınızın zekâtını vermedikçe, asla iyiliğe ulaşmış olamazsınız" demek istediğini; Hasan el-Basri de, müslümanın, Allah'ın rızasını kazanmak gayesiyle malından verdiği herşeyin, hatta bir tek hurmanın bile, "Siz, sevdiğiniz şeylerden infak etmedikçe, asla iyiliğe ulaşmış olmazsınız" âyeti ile kastedilen şeylere dâhil olduğunu söylemiştir. Kâdf birinci görüşü tercih etmiş ve bu hususta şöyle bir istidlalde bulunmuştur: Cenâb-ı Hak, mükellefin ebrardan olmasını ve cenneti kazanmasını bu infâka bağlamıştır. Bu yapılmadıkça, kul bu makamlara ulaşamaz. Bu ise ancak, farz olan infâk (zekat) için söylenebilir. Ben derim ki, âyeti zekatın dışındaki bir infâk mânasına tahsis edersek daha iyi olur; çünkü âyet en sevgili olan şeyin verilmesi hususuna tahsis edilmiştir. Halbuki, farz olan zekatta, en sevimli olan şeyi zekât olarak verme hükmü yoktur. Zira zekât veren kimseye malının en kıymetlisini ve en şereflisini vermek vâcib değildir. İşte bu sebeple doğru olan, bu âyetin, malı nafile olarak vermeye mahsus olmasıdır. [19]

 

Beşinci Mesele    

 

Vahidi, Mücahid ve Kelbî'den bu âyetin zekât âyetiyle mensûh olduğunu nakletmiştir ki bu, son

derece uzak bir ihtimaldir. Çünkü zekâtı vâcib kılmak Allah rızası için sevimli olanı harcama hususundaki teşvike nasıl ters düşer? [20]

 

Altıncı Mesele    

 

Bazıları tabirindeki edatının, teblz (kısmîlik) mânasına geldiğini söylemişler ve "Abdullah İbn Mes'ud (r.a) bu âyeti "Sev­diklerinizin bazısını infâk etmedikçe..." şeklinde okumuştur. Bunda, malın hepsini infâk etmenin caiz olmadığına bir işaret vardır. Hem sonra Cenâb-ı Allah, "Onlar, infâk ettikleri zaman ne israf eder, ne de sıkılık yaparlar, ikisi arası orta bir yol tutarlar" (Furkan, 67) buyurmuştur" demişlerdir. Diğer âlimler ise bu  edatının beyâniyye olduğunu söylemişlerdir.

Hak Teâlâ'nın, "Her ne infak ederseniz Allah onu hakkıyla bilicidir" ifâdesi ile ilgili şöyle bir soru vardır: Allah Teâlâ her zaman zaten bilici olduğu halde, niçin şart cümlesinin cevabı olarak, "Allah onu hakkıyla bilicidir" buyurulmustur?

Buna şu iki şekilde cevap verilir:

1- Bu tabirde ceza (karşılık verme) mânası vardır. Buna göre âyetin takdiri, "Her ne infâk ederseniz -ister az olsun ister çok olsun- o intakınızdan dolay Allah size mükafaat verir. Çünkü Allah onu bilir ve o Allah'a gizli kalmaz. Böylece Cenâb-ı Allah'ın o infakı bilmesi, "ona sevab vermesi" mânasında bir kinaye kılınmıştır. Bu gibi yerlerde, ta'riz (üstü kapalı anlatmak), açıkça ifâde etmekten daha beliğdir,

2- "Allah Teâlâ, ne gaye ile infâk ettiğinizi bilir. Yine Allah, sizi infâka sevkeden şeyin ihlas mı yoksa riya mı olduğunu ve sizin malınızın en iyisi ile en güzelini mi, yoksa en adîsi ile en kötüsünü mü infâk ettiğinizi bilir."

Bil ki, "Siz ne hayır yaparsanız, Allah onu bilir" (Sakara, 197), ve "Allah, ne infâk ettiniz ise veya ne adadınız ise onu bilir" (Bakara, 270) âyetleri de bunun benzeridir. Keşşaf sahibi, âyetteki *JS> ja tabirindeki j* edatının, onların infâk ettiği şeyi beyân etmek için getirildiğini ve bunun mânasının "Allah, sevdiğiniz güzel şeylerden mi, yoksa hoşlanmadığınız kötü şeylerden mi infâk ettiğinizi bilir ve ona göre size karşılık verir" şeklinde olduğunu söylemiştir. [21]

 

"Tevrat indirilmezden evvel, -İsrail'in kendisine haram kıldığı şeylerin dışında-, yiyeceğin her türlüsü İsrailoğullan için helâl idi. De ki: "Eğer sâdık kimseler iseniz, Tevrat'ı getirin ve onu okuyun." Artık kim bundan

sonra Allah'a karşı yalan uydurursa, işte onlar zâlimlerin tâa kendileridir. De ki: "Allah doğru söylemiştir. Bundan dolayı hanîf olarak İbrahim'in dinine uyun. O, müşriklerden değildi" (Âl-i İmran, 93-95).

Bil ki, bu âyete kadar olan önceki âyetler, Hz. Muhammed (s.a.s)'in nübüvvetine delâlet eden delillerin ortaya konulması ile, bu konuda ehl-i kitabın aleyhine olan susturucu burhanların getirilmesi ile ilgili idi. Fakat bu âyet, şüphelerine karşı onlara verilen cevaplan bildirmektedir. Çünkü âyetin zahiri Hz. Muhammed (s.a.s)'in, İsraitoğuHarına her türlü yiyeceğin helâl olduğunu, daha sonra bazı yiyeceklerin haram kılındığını iddia ediyor; yahudiler ise, bu hususta Hz. Muhammed ile mücâdele ederek, şu anda haram olan şeylerin kendilerine baştan beri haram olduğunu iddia ediyorlardı. [22]

 

Bu Âyetin Meshe ve Nübüvvete Delâleti

 

Bu hususu iyice anladığın zaman biz deriz ki: Âyet, şu mânalara da gelebilir:

1- Yahudiler, Hz. Muhammed (s.a,s)'in şeriatını kabul etmeme hususunda, neshi inkâr etme esâsına dayanıyorlardı. İşte bundan dolayı Cenâb-ı Hak, onların bu iddialarını, "İsrail'in kendisine haram kıldığı şeylerin dışında, yiyeceğin her türlüsü İsrâiloğullan için helâl idi" buyurarak çürütmüştür. İsrail (Yâkub (a.s)'in, kendisine haram kıldığı o şeyler, önceden helâl idi. Sonra onlar hem kendisine, hem de soyuna haram kılınmıştır. Böylece bir "nesh" hadisesi meydana gelmiştir. Binâenaleyh "nesh" caiz değildir" şeklindeki sözünüz asılsız olmuş olur. Sonra yahudiler, bu soru kendilerine yöneltilince, İsrail (Yakub)'in kendisine haram kılmış olması sebebiyle Cenâb-ı Hakk'ın haram kılmış olduğu o yiyeceğin haram olduğunu inkâr etmişler, aksine bunun tâ Hz. Adem'den bu zamana kadar haram olduğunu iddia etmişlerdir. İşte tam bu sırada Hz. Peygamber onlardan Tevrat'ı getirmelerini istemiş, çünkü Tevrat'ın bazı yiyeceklerin İsraîl (Yakub)'in, kendisine haram kılmış olması sebebiyle haram olduğunu göstereceğini söylemiştir. Böylece onlar rezif ve kepaze olmaktan korkmuş ve Tevrat'ı getirmekten kaçınmışlardır.  

Bu durumda, Hz. Peygamber'in nübüvvetinin delillerini güçlendirecek pekçok şey ortaya çıkmıştır.

a) Bu soru, onlara neshi inkâr etmeleri hususunda yöneltilmiştir ki, böyle bir soru gerekli ve kaçınılmazdır;

b) Onların yalan söylediği, Tevrat'ta olmayan şeyleri bazan Tevrat'a nisbet ettikleri, bazan da Tevrat'ta olan şeyleri ikrar etmekten kaçındıkları herkese malûm olmuş, ortaya çıkmıştır.

c) Hz. Peygamber okuma yazma bilmeyen ümmî bir zât idi. Binâenaleyh O'nun, semadan inen bir haber olmaksızın, Tevrat'ın ilimlerinden olup kapalı bulunan bu meseleyi bilmesi imkânsızdır. İşte bu, âyetin tefsiri ve nazmın açıklanması hususunda ilmî ve güzel bir izahtır.

2- Yahudiler Hz. Muhammed'e "Sen, Hz. İbrahim'in dininde olduğunu iddia ediyorsun. Eğer durum böyle olsaydı, bu husus Hz. İbrahim'in dininde haram olduğu halde, sen devenin etini ve sütünü nasıl yiyebilirsin?" demişler ve bu cümleyi, O'nun peygamberlik iddiasının doğruluğuna zarar veren bir şüphe addetmişlerdir. Hz. Peygamber (s.a.s) de, onların bu şüphelerine, bunun Hz. İbrahim, İsmail, İshak ve Yakub (a.s)'a helâl olduğunu, ancak ne var ki Yakub'un herhangi bir sebepten dolayı onu kendisine haram kıldığını ve bu haramın Yakub'un soyu için de devam ettiğini söyleyerek cevap vermiş, yahudiler bunu kabul etmeyince de onlara Tevrat'ı getirmelerini emretmiş ve onlardan, devenin etinin ve sütünün Hz. İbrahim'e haram kılınmış olduğuna delâlet eden bir âyeti Tevrat'tan bulup çıkarmalarını istemişti; onlar da bundan âciz kalarak rezil ve kepaze olmuşlardır. İşte bu durumda, onların bu tür şeylerin Hz. İbrahim'e haram oduğunu iddia etmeleri hususunda yalan söyledikleri ortaya çıkmış ofdu.

3- Allahu Teâlâ, "Biz yahudtiere bütün tırnaklıları haram ettik. Sığır ve koyunun iç yağlarım da üzerlerine haram kıldık. Bunların sırtlarına ve bağırsaklarına yapışan, yahud kemiğe kansan (yağlan) müstesna.,. Bunu onlara, zulümlerinden dolayı ceza olarak yaptık. Biz muhakkak ki doğru söyleyenleriz" (Enam, 146) âyetini indirip, "Yahudilerden sadır olan bir zulüm sebebiyie, kendilerine helâl kılınmış olan temiz ve güzel şeyleri onlara haram ettik..." (Nisa, 160)buyurunca, bu âyet Allahu Teâlâ'nın, yahudilere bu şeyleri, onların zulümlerine, haddi aşmalarına ve kötü fiillerine karşı verilmiş bir ceza olduğuna ve İsrail'in kendisine haram kıldığı tek bir yiyeceğin dışında hiçbir yiyeceğin haram olmadığına delâlet etmiştir.

Böylece bu durum, şu iki bakımdan yahudilere zor gelmiştir:

a) Bu, o şeylerin, mubah iken haram kılınmış olduklarını gösterir ki bu, neshin bulunmasını gerektirir. Halbuki yahudiler "nesh"i kabul etmemekte­dirler.

b) Bu,   onların   kötü   fiillerle  vasfedilmiş  olduklarına  delâlet   eder. Binâenaleyh bu, işte şu iki bakımdan onların aleyhine tahakkuk edince onlar, bu şeylerin yeni haram kılınmış olduğunu kabul etmeyip, aslında bu şeylerin eskiden beri haram kılınmış olduğunu iddia etmişlerdir. İşte bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.s), onlardan, Tevrat'tan sözlerinin doğruluğuna delâlet eden bir âyet getirmelerini istemiş, onlar ise böyle bir âyet getiremiyerek böylece rezil-ü rüsvay olmuşlardır. İşte bu âyetin tefsiri hususunda söylenebilecek en güzet söz budur. Bütün bunlar güzel ve doğrudur. Biz tekrar lafızların tefsirine dönelim...

Cenâb-ı Hakk'ın, ''Yiyeceğin her türlüsü İsraüoğüüan için helâl idi" buyruğuna gelince, bu hususta birkaç mesele vardır: [23]

 

Birinci Mesele     

 

Keşşaf sahibi, sözünür yen ilecek her şey veya yiyeceklerin her çeşidi" mânasına almıştır.

Ben de derim ki: Âlimler, başında elif- lam bulunan müfred lafızların umûm ifâde edip etmeyecekleri hususunda ihtilâf etmişlerdir.

Bir kısım fakîh ve edebiyatçı, başında elif-lam bulunan müfred lafzın umûm ifâde edeceği görüşünde olup,  bu görüşlerine delil olarak da şunları

zikretmişlerdir:

a)  Allahu Teâlâ bu âyetteki lafzının başına lafzını getirmiştir.

Eğerlafzı  (yiyecek şeyler) lafzının yerine geçmeseydi, bu caiz olmazdı.

b) Allahu Teâlâ bu ifâdeden, İsrail'in kendisine haram kıldığı şeyi istisna etmiştir. İstisna ise, istisna edilmemesi halinde sözün muhtevasına girecek şeyleri sözün hükmünün dışında bırakmak için yapılır. Eğer bütün yiyecekler, "ta'am" lafzına dahil olmasaydı, bu istisna doğru olmazdı. Onlar bu görüşlerini, "Andolsun asra ki muhakkak insan kati bir ziyandadır. Ancak iman edenler... müstesna" {Ast, 1-3) âyetiyle de te'kid etmişlerdir.

Allahu Teâlâ müfred lafzı, cemi lafızları vasıfladığı şeylerle vasfetmiş ve 'Ve tomurcukları birbiri Üstüne binmiş uzun boylu hurma ağaçları (yetiştirdik), kullara bir nzık olmak üzere" (Kat, 10.11) buyurmuştur. İşte bundan dolayı bu görüşte olanlar, Keşşaf sahibi'nin yapmış olduğu takdiri yapmaya gerek duymazlar, ihtiyaç hissetmezler. Ama, başında elif-lAl-i bulunan müfred isim umûm ifâde etmez diyenler, Keşşaf sahibi'nin yapmış olduğu takdiri yapmaya mecbur kalırlar ki biz bu meseleyi usûl-ü fıkıhta incelemiştik. [24]

 

"Taam" Kelimesinin Manası     

 

Ta'am kelimesi, yenilen içilen her şeye verilen bir jsimdir Ebû Hanlfe (r.h)'nin görüşünde olan bazı kimseler bu lafzın, sadece buğdaya isim olarak veril­diğini iddia etmişlerdir ki, tefsirini yaptığımız âyet bu görüşün zayıf olduğunu göstermektedir. Çünkü Cenâb-ı Hak, burada geçen "ta'am" lafzından, İsrail'in kendisine haram kıldığı şeyi istisna etmiştir. Müfessirler de, İsrail'in kendisine haram kıldığı o şeyin buğdaydan ve ondan elde edilen şeylerden başka birşey olduğu hususunda müttefiktirler. Bu hususu, Cenâb-ı Hakk'm su hakkında buyurmuş olduğu, "Onu her kim tatmazsa, o bendendir" (Bakara, 249) âyeti de te'kîd etmektedir. Yine Cenâb-ı Hak, "Kendilerine kitap verilenlerin yiyeceği sizin için helâl olduğu gibi sizin yiyeceğiniz de onlar için helâldir" (Maide, 5) buyurmuş, buradaki "sözüyle, onların kestiği şeyleri kastetmiştir. Hz. Aişe (r.anha) de, hurma ile suyu kastederek, "Bizim için şu iki "esvedân" (iki siyah veya koyu yeşil)dan başka bir taam yoktur" demiştir.

Bunu iyice kavradığına göre biz deriz ki, âyetin zahiri, bütün yiyeceklerin İsrailoğullarına helâl olduğunu göstermektedir. Sonra Kaffâl şöyle demiştir: "Meyte (lâşe) bir yiyecek olduğu halde, bize meytenin onlara helâl olduğu şeklinde bir haber ulaşmamıştır. Domuz hakkındaki hüküm de böyledir." Kaffâl sözünü şöyle sürdürmüştür: "Bunun, Hz. Peygamber (s.a.s)'in zamanında yahudilerin, Hz. İbrahim'e vaktiyle haram olduğunu iddia ettikleri yiyeceklere hamledilmesi de muhtemeldir." Bu izaha göre "ta'am" lafzındaki elif-lam istiğrak için değil, daha önce geçmiş ve bilinen birşey, yani ahd için olur. Bu durumda da böyle bir müşkil ortadan kalkmış olur. Hak Teâlâ'nın, "De ki: "Bana vahyolunanlar arasında yiyen bir kimsenin yiyeceği içinde, haram edilmiş şey olarak, sadece Ölü, dökülen kan, domuz eti mi bulmaktayım..." (En'am, 145) âyeti de böyledir. Çünkü Cenâb-ı Hak bu âyeti, yahudilerin sordukları birtakım şeyler üzerine indirmiş, böylece, de yahudiler kendilerine haram kılınanların, başka şeyler değil, şunlar şunlar olduğunu anlamışlardır. İşte bu âyette de durum böyledir. [25]

 

Üçüncü Mesele

 

Âyette geçen "hill" kelimesi masdardır. Nitekim 'Birşey helâl oldu..." denilmektedir. Bu senin, "Hayvan boyun eğdi, itaat etti" ve "Adam çok aziz ve kıymetli oldu" demen gibidir. Bu sebepten dolayı, masdar ile vasıflanmada müzekker, müennes, müfred, cemi eşittir... Nitekim Cenâb-ı Hak, "O kadınlar da onlara helâl değildir" (Mümtahme, 10) buyurmuştur. Bir şeyi masdar ile tavsif etmek, mübalağa ifâde eder. İşte burada da, ve  aynı mânadadır (Yani helâl mâna-sındadır). İbn Abbas da, zemzem hakkında, "O, hill ve mubahtır" demiştir. Bunu Süfyan İbn Uyeyne rivayet etmiştir. Süfyan ona "Hill nedir?" diye sorduğunda O, "helâl kılınan şey demektir" demiştir.

Hak Teâlâ'nın, "İsrail'in kendisine haram kıldığı şeylerin dışında..." istisnası hakkında birkaç mesele vardır: [26]

 

Birinci Mesele     

 

Âlimler İsrail (Yakub)'in kendisine neyi haram kılmış olduğu hususunda ihtilâf etmiş ve şunları söyle­mişlerdir

a) İbn Abbas (r.a), Hz. Peygamber (s.a.s)'in şöyle dediğini rivayet etmiştir:

"Yakub (a.s) çok şiddetli bir hastalığa tutuldu. Bundan dolayı da Allah'ın kendisine afiyet vermesi halinde, en sevdiği yiyecek ve içecekleri haram kılmaya nezretti. En sevdiği yiyecek deve etir en sevdiği içecek de deve sütü idi."[27] Bu, Ebu'l-Âliye, Atâ ve Mukâtil'in görüşüdür.

b) Hz. Yakub (a.s)'da siyatik vardı. Bundan dolayı o, Allah'ın kendisine şifâ vermesi halinde, etin damarlarını yememeye nezretti.

c) Bazı rivayetlerde, Yakub (a.s)'un kendisine haram kıldığı şeyin, hayvanın sırtındaki yağlar hariç, iç yağı ve böbrek yağt olduğu belirtilmiştir. Kaffâl (r.a) Tevrat'ın tercümesinden şunu nakletmiştir: Yakub (a.s) Harran'dan çıkıp Kenan beldesine gelince, Şâir beldesinde bulunan kardeşi îsû'ya bir haberci gönderdi. Haberci geri döndü ve şöyle dedi: "îsü, dörtyüz kişiyle seni karşılayacak." Bunun üzerine Yakub (a.s) korktu ve çok üzüldü; namaz kılıp duâ etti ve kardeşine hediyeler takdim etti.. Hâdiseyi, meleğin kendisini bir adam suretinde karşılamasına kadar olan kısmını anlattı... Bunun üzerine adam suretindeki o melek Yakub'a yaklaştı ve parmağını siyatik olan yere koydu. Böylece de o hastalık iyileşti, sinir de kurudu. İşte bu sebeple İsrailoğulları, etin damarlarını yememektedirler. [28]

 

Hz. Allah'dan Başkasının Haram  Kılma Yetkisi Olur mu?          

 

Âyetin zahiri, İsrail'in bunu kendisine haram kıldığına delâlet eder. Burada hatıra şöyle bir soru gelmekte-

dir: Helâl-harAl-i kılma, ancak Allah'ın emriyle sabit olur. Binâenaleyh, daha nasıl Hz. Yakub'un haram

kılması, böyle bir haramlığın meydana gelmesine sebep olabilir? Müfessirler buna şu şekilde cevap vermişlerdir:

1- İnsanın bir şeyi kendisine haram kılmasından dolayı, Allah'ın da o şeyi o kimseye haram kılmış olması uzak bir ihtimal değildir. Bakmaz mısın; insan hanımını talâk vermek suretiyle; cariyesini de, azâd etmek suretiyle kendisine haram kılıyor. Tıpkı bunun gibi Cenâb-ı Hakk'ın, "Sen bir şeyi kendine haram kılarsan, ben de onu sana haram kılarım!" demiş olması caizdir.

2- Yakub (a.s)'un, içtihâdda bulunup, içtihadının onu o şeyin haram olduğu neticesine götürmüş olması, böylece de o şeyin haram olduğuna hükmetmiş olması caizdir. Biz, şu sebeplerden dolayı peygamberlerin içtihad etmelerinin caiz olacağını söylüyoruz: [29]

 

Peygamberler de İçtihad Ederler

 

a) Hak Teâlâ'mn, "Ey akıl sahipleri, siz ibret alın" (Haşr, 2) âyetidir. Peygamberlerin,  "akıl sahipleri'nin en başında bulundukları hususunda herhangi bir şüphe yoktur.

b) Cenâb-ı Hak, 'Hüküm çıkaranlar bunu bilirdi" (Nisa, 83) buyurmuş, böylece de hüküm istinbât edenleri methetmîştir. Peygamberler bu medhe ve övgüye daha layıktırlar..

c) Cenâb-ı Hak, Hz. Muhammed'e "Allah sent bağışlasın, niçin onlara İzin verdin?..." (Tevbe. 43) demiştir. Eğer peygamberin bu izni bir nassa, âyete dayanmış olsaydı, Cenâb-ı Hak, "Niçin onlara izin verdin?" demezdi. Böylece bu durum, bu şeyin içtihadla meydana gelmiş olduğuna delâlet etmiş olur.

d) Taat olan şeylerdeki en büyük pay ve hisse, peygamberlere aittir. Allahu Teâlâ'mn hükümlerini içtihad yoluyla istinbât edip ortaya koymak, hiç şüphe yok son derece büyük ve meşakkatli olan bir tâattir. Binâenaleyh, içtihad hususunda peygamberlerin bir payının bulunması gerekir. Özellikle onların bilgileri daha fazla, akılları daha aydınlık, zihinleri daha berrak ve keskin, Allah'ın onlara tevfik ve inayeti daha çoktur.. Sonra onlar içtihadlarına dayanarak bir hüküm verdiklerinde, bu hüküm hususunda ümmetlerinin onlara muhalefet etmesi haram olur. Nitekim icmâ, içtihada dayandığında ona muhalefet etmek de haramdır.

En açık ve belli olan husus şudur ki, İsrail (a.s), bu şeyi kendisine, içtihadıyla haram kılmıştır. Çünkü, eğer bu haramlık nass ile olmuş olsaydı, o zaman, "Allah'ın İsrail'e haram kıldığı şeylerin dışında..." demesi gerekirdi... Cenâb-ı Hak bu haram kılmayı, İsrail'in bizzat kendisine nisbet edince bu, mezkur haramlığın onun içtihadıyla meydana gelmiş olduğuna delâlet eder. Bu durum tıpkı "İçtihadı onu, bu neticeye götürdü" mânasında olmak üzere, "Şafiî at etini helâl addediyor; Ebu Hanife ise onu, haram addediyor" denilmesi gibidir. İşte burada da böyledir.

3- Hz. Yakub'un şeriatına göre haram kılmanın, bizim şeriatımızdaki nezr, adakta bulunmak gibi olması da muhtemeldir. Nezri yerine getirmemiz vâcib olduğu gibi, Yakub (a.s)'un şeriatında da fahrîmi (yani kendi kendisine haram kılmayı) yerine getirmek vâcib olmuştur. Bil ki, eğer bu olmuşsa, bu sadece onun şeriatına tahsis edilmiştir. Ama bizim şeriatımızda böyle bir şey sabit değildir. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Ey peygamber, Allah'ın sana helâl kıldığı şeyi niçin haram kıltyorsun..." (Tahrim. i) buyurmuştur.

4- EsAl-im şöyle demiştir: "Belki de Yakûb (a.s)'un nefsi, o tür şeyleri yemeye meyyal İdi. İşte bunun üzerine pekçok zahidin yaptığı gibi, nefsini ezmek ve Allah rızasını elde etmek amacıyla bu şeyleri yemekten imtina etmiştir. Böylece bu imtina hali, "tahrim" (haram kılma) ifadesiyle belirtilmiştir.

5- KelAl-icılardan bir grup, Allah'ın, kuluna "Hükmet, çünkü sen ancak doğru hüküm verirsin" demiş olabileceği kanâatindedir. Belki de bu hadise, böyle bir şeydir. Kelamcılar bu meselede çok münakaşa etmişlerdir. Biz, bu münâkaşaları Usûl-ü Fıkıh kitabımızda zikrettik. [30]

 

Üçüncü Mesele

 

Bu âyetin zahiri, Yakub (a.s)'un kendisine haram kıldığı şeyi, Allah'ın İsrailoğullanna da haram kıldığını göstermektedir. Çünkü Cenâb-ı Hak, "Yiyeceğin her türlüsü İsrafloğullan için helâl idi" buyurmuş ve her türlü yiyeceğin İsrailoğullanna helâl olduğuna hükmetmiş, sonra da bu hükümden Yakub (a.s)'un kendisine haram kıldığı şeyi istisna etmiştir. Binâenaleyh istisnanın ifâde ettiği hüküm sebebiyle bu şeyin İsrailoğullanna da haram kılınmış olması gerekir. En iyisini Allah bilir.

Hak Teâlâ'nın, "Tevrat indirilmeden evvel..." ifâ­desinin mânası, "Tevrat'ın nazil olmasından önce, İsrail'in (Yakub (a.s)'un) kendisine haram kılmış olduğu şeyin dışındaki bütün yiyecek çeşitleri İsrailoğullanna helâl idi. Tevrat'tan sonra ise böyle bir durum kalmamıştır. Bilâkis Hak Teâlâ onlara, birçok yiyeceği haram kılmıştır" şeklindedir. Rivayete göre İsrailoğulları büyük bir günah işlediklerinde, Allah Teâlâ onlara ya bir çeşit yiyeceği haram kılıyordu veyahut da onları helak etmek ve onlara zarar vermek için bir şeyi musallat ediyordu. Bunun delili, Hak Teâlâ'nın, "Yahudilerden (sâdır olan) bir zulüm sebebiyle biz, (evvelce) kendileri için helâl kılman temiz ve güzel şeyleri onlara haram kıldık" (Nisa, 160) âyetidir.

Allahu Teâlâ sonra, "De ki: "Eğer samimî kimseler iseniz, Tevrat'ı getirin ve onu okuyun" buyurmuştur. Bu, yahudiierin Hz. Muhammed (s.a.s) ile münazaa ettiklerine delâlet etmektedir. Bu ya onların bu tür şeylerin Hz. Âdem'den Hz. Peygamberin zamanına kadar haram kılınmış olduğunu iddia etmeleri, bu sebeple de Hz. Peygamber (s.a.s)'in onları yalanlaması sebebiyledir, veyahut da Hz. Peygamber (s.a.s)'in bu yiyeceklerin eskiden beri mubah ve helâl olduğunu, bunun, İsrail'in kendi nefsine haram kılmış olması sebebiyle haram kılınmış olduğunu iddia etmesi, bunun üzerine de onların, bu hususta Hz. Peygamberle mücâdele ve münakaşalarını sürdürmeleri; müteakiben de Hz. Peygamber'in ehl-i kitap'tan müslüman olanları, resulün sözüne uygun olan bir âyeti Tevrat'tan bulup çıkarmaları için Tevrat'ı getirmelerini talep etmiş olması sebebiyledir. Bu iki izaha göre de, âyet-i kerimenin tefsiri açıktır. Kıyası kabul etmeyenler bu âyete tutunmuştur. Bu böyledir, çünkü Hz. Peygamber (s.a.s) yahudüerden iddlâ t ettikleri hususta Allah'ın kitabı olan (Tevrat'ı) getirmelerini istemiştir. Eğer kıyas bir delil olsaydı, Hz. Peygamber'in onlara, "Bu hükmün Tevrat'ta bulunmamasından, o hükmün hiç olmaması gerekmez. Çünkü biz onu kıyas ile de isbât ederiz" demiş olurdu. Bunların bu hüccetlerine şu şekilde cevap vermek mümkündür: Münakaşa ancak, bu hükmün Hz. İbrahim ve diğer peygamberler zamanında olup olmadığı hususunda vuku bulmuştur. Bu gibi meseleler de ancak nass ile ortaya konulabilir. İşte bu sebepten dolayı Hz. Peygamber (s.a.s) onlardan Tevrat'ın bu konudaki nassını istemiştir.

Sonra Hak Teâlâ, "Kim bundan sonra Allah'a karşı yalan uydurursa" buyurmuştur. "İftira," yalan uydurmaktır. Bu kelimenin kökü olan  yalan söylemek ve iftira etmek demektir. Bu kelimenin aslı, Arapların ifâdesine dayanır ki, bu da deriyi kesip parçalamak de­mektir. Binâenaleyh yalan için "iftira" kelimesi de kullanılmıştır. Çünkü yalan söyleyen kimse de, yalanıyla bir şeyin doğru olup olmadığını araştırmaksızın, o şey hakkında konuşarak kat'î ve kesin bir hüküm verir.

Daha sonra Cenâb-ı Hak, buyurmuştur. Yani, "Bu haram kılmanın Hz. Yakub tarafından olduğuna ve ondan önce haram kılınmış olmadığına dair bir hüccet ortaya çıktıktan sonra kim Allah hakkında iftira atarsa, işte onlar Allah'ın azabına müstehak olmuş kimselerdir. Çünkü onların küfrü, hem kendileri, hem de dînden saptırdıkları kimseler için bir zulümdür" demektir.

Sonra Cenâb-ı Hak,  "De ki: 'Allah doğru söylemiştir" buyurmuştur. Bu ifâde şu mânalara muhtemeldir:

a) "De ki habibim, Allah, bu çeşit taamın, daha önce kendilerine helâl iken daha sonra İsrail'e ve onun soyuna haram kılındığı hususunda doğru söyler." Böylece de, neshin mevcudiyeti hakkında hüküm doğru, yahudilerin şüpheleri de bâtıl olmuş olur.

b) "De ki Allah, devenin eti ve sütünün Hz. İbrahim'e helâl olduğu; Yakub onu kendine haram kıldığı için İsrailoğullanna da haram olduğu hususunda doğruyu söylemektedir." Böylece Hz. Muhammed (s.a.s), devenin eti ve sütünün helâl olduğu hususunda fetva verince, O'nun böylece Hz. İbrahim'in dinine göre fetva vermiş olduğu sabit olur.

c) De ki: "Allah, diğer yiyeceklerin İsrailoğullanna helâl olduğu, bunların ise, onların kötü fiillerine bir ceza olmak üzere, yahudilere haram olduğu hususunda doğru söylemektedir.9

Cenâb-ı Hak sonra, "Bundan dolayı Hanif olarak İbrahim'in dinine uyun" buyurmuştur. Bu, "Hz. Muhammed'in sizi uymaya çağırdığı İbrahim'in dinine tabî olunuz" demektir. Cenâb-ı Hakk'ın, demesi farketmez. Çünkü hal ile sıfat aynı manaya gelir.

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "O, müşriklerden değildi" buyurmuştur. Yani, "İbrahim onların bazısının güneşe ve aya, Arapların putlara tapmaları; yahudilerin Üzeyr (a.s)'in Allah'ın oğlu olduğunu iddia etmeleri ve hristiyanların, Hz. İsa'nın Allah'ın oğlu olduğunu iddia etmeleri gibi, Allah'a şirk koşmamış ve O'ndan başkasına ibâdet etmemiştir" demektir. Bundan maksad ise, Hz. Muhammed (s.a.s)'in inanç ve ahkAl-i bakımından Hz. İbrahim'in dini üzere olduğunu beyân etmektir. Ahkam bakımından onun dini üzere oluşu şöyledir: Hz. Muhammed (s.a.s), o bahsedilen şeyin helâl olduğu hükmünü bildirince, Hz. İbrahim de onun helâl olduğuna hükmetmiş olur. Usûl (inanç) bakımından onun dini üzere olmasına gelince, Hz. Muhammed {s.a.s) sadece tevhide ve Allah'tan başka hertürlü ma'buddan uzak kalmaya davet eder. Hz. İbrahim de işte bu inanç üzere olmuştur. [31]

 

Yeryüzünde Bina Edilen İlk Mabed Mekke'dedir

 

"Şüphesiz insanlar için konulan ve âlemler için mübarek ve hidâyet olan ilk ev, elbette Mekke'de olandır. Orada apaçık alAl-ietler, (ve) İbrahim'in makamı vardır. Kim oraya girerse emin olur" (Âi-i Imran, 96-97).

Bu âyetle, önceki âyetler arasındaki alâka hususunda şu izahlar yapılmıştır:

a) Bundan murad, yahudilerin, Hz. Muhammed (s.a.s)'in peygamberliğini inkârları  hususundaki diğer bir şüpheye cevap vermektir. Çünkü  Hz. Peygamber (s.a.s), kıblesini Ka'be'ye çevirince, yahudiler onun nübüvveti hususunda ileri geri konuşmuş ve şöyle demişlerdir: "Beyt-i Makdis Ka'be'den daha faziletli ve kıble yapılmaya daha layıktır. Çünkü orası, Ka'be'den önce yapılmıştır, Mahşerin olacağı yerdir ve bütün peygamberlerin de kıblesidir. Durum böyle olunca, kıblenin Beyt-i Makdis'den Ka'be'ye çevrilmesi bâtıldır." İşte Cenâb-ı Hak, yahudilerin bu iddiasına, "Şüphesiz insanlar için konulan... ilk ev, elbette Mekke'de olandır" diye cevap vermiş ve Ka'be'nin, Beyt-i Makdis'den daha faziletli ve şerefli olduğunu beyân etmiştir. Binâenaleyh Ka'be'yi kıble edinmek daha evlâdır.

b)  Bir önceki âyetin gayesi, neshin caiz olup olmadığını açıklamaktır. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.s), neshin caiz olduğuna, bütün yiyeceklerin İsrailoğullarma mubah iken, daha sonra Allah'ın onlardan bazısını haram kıldığını söyleyerek delil getirmiştir. Yahudiler ise, bu hususta Hz. Peygamber ile münâkaşa etmişlerdir. Hz. Peygamber (s.a.s)'in, neshedildiğini ortaya koyduğu hükümlerin en önemlisi kıble meselesidir. İşte bu sebepten ötürü Hak Teâlâ, bu âyette niçin kıble olarak Ka'be'ye dönüldüğünü açıklamıştır. Bu sebep de, Ka'be'nin, kendisinin dışındaki her yerden daha faziletli olmasıdır.

c) Allah Teâlâ, bir önceki âyette, "Bundan dolayı Hanif olarak İbrahim'in dinine uyun. O, müşriklerden değildi" buyurduğu ve Hz. İbrahim (a.s)'in dininin en büyük şiarı hacc ibâdeti olduğu için, bu âyette haccın vâcib oluşunu kendisine dayandırmak için, Beytullah'ın faziletini beyân etmiştir.

d) Yahudi ve hristiyanlardan her biri, kendilerinin İbrahim (a.s)'in dini üzere olduklarını  iddia etmişlerdir.  Bu hususun İzahı, daha önceki âyetlerde yapılmıştır. İşte bu sebepten ötürü, Allah Teâlâ Kâ'be'ye haccın Hz. İbrahim'in dininden olduğunu söylemek suretiyle onların yalancı olduklarını beyân etmiştir. Çünkü yahudi ve hristiyanlar haccetmemekte idiler. İşte bu, onların iddialarında yalancı olduklarına delâlet eder. Bu âyetle ilgili birkaç mesele bulunmaktadır. [32]

 

Evvel (İlk) Tabirinden Maksat     

 

Muhakkik âlimler, âyetteki "evvel (ilk)" kelimesinin, "sebkat eden, önce olan fert, yani ilk" mânasında olduğunu söylemişlerdir. Buna göre birisi, "Aldığım ilk köle hürdür" der ve ilk olarak 'ki köleyi birden satın almış olur ise, İkisi de âzâd edilmiş olmaz. Çünkü ilk olan şey, tek bir şey olmalıdır. Sonra bu adam, ikinci defada tek bir köle satın almış olsa, bu sözle o da âzâd edilmiş olmaz. Çünkü "ilk" olma şartı, O'nun önceden olmuş olmasıdır. Böylece "ewe!"in, ilk olan tek şey olduğu sabit olmuş olur.

Bunu iyice kavradığın zaman biz deriz ki: Hak Teâlâ'nın, "Şüphesiz insanlar için konulan... İlk ev, elbette Mekke'de olandır" buyruğu Ka'be'nin Allah'ın yarattığı ilk ev veya yeryüzünde ortaya çıkan ilk ev olduğuna delâlet etmez. Aksine âyetin zahiri, Ka'be'nin "insanlar için yapılan" ilk ev olduğuna delâlet eder. O evin "insanlar için yapılmış" olması, bütün insanlar arasında ortak olmasını gerektirir. Diğer evlere gelince, onlardan her biri bir insana aittir. Dolayısı ile, evlerden hiçbiri bütün insanlar için konulmuş olmaz. Beytullah'ın, bütün insanlar arasında müşterek olması, ancak taat ve ibâdetler için yapılmış olması ve insanların kıblesi olması bakımından olabilir. Böylece, "Şüphesiz insanlar için konulan... ilk ev, elbette Mekke'de olandır" âyeti, bu evi Allah Teâlâ'nın tâat, hayır ve ibâdetler için koyduğuna delâlet eder. Binâenaleyh bu hükme, Ka'be'nin, namazların kıblesi, hacc yeri ve ibâdetlerin sevaplarının arttığı bir mahal olması hükmü de girer.

Eğer, "Bu sıfatta Kâ'be'nin ilk oluşu, bir ikincisinin olmasını ifâde eder. Bu da, Beyt-i Makdis'in orayı ziyaretin vâcib olması gibi- bazı sıfatlar hususunda Beytuflah gibi olmasını gerektirir. Halbuki durumun böyle olmadığı bilinmektedir?" denilirse, buna şu iki şekilde cevap verilir:

1- Arapça'da "evvel" (ilk) lafzı, ilk meydana gelen şeyi ifâde eden bir isimdir. O'nun peşinden, onun gibi bir başka şeyin meydana gelip gelmemesi farketmez. Nitekim "Bu, benim Mekke'ye ilk gelişimdir" ve "Bu, benim ilk kazancımdır" denilir. Yine birisi "sahip olduğum ilk köle hürdür" dese ve daha sonra bir köleye sahip olsa, bundan sonra başka köleye sahip olmasa bile, o ilk kölesi âzâd edilmiş sayılır. İşte burada da böyledir.

2- Âyetteki, "İlk ev "den murad, insanların ibâdet ve tâatları için yapılmış İlk evdir. Hz. Peygamber (s.a.s)'in,

"Ancak şu üç mescide gitmek için yük bağlanır (yolculuğa çıkılır): Mescİd-i Haram, Mescid-iAksâ ve benim şu mescidim"[33] (hadis-i şerifinin de delâlet ettiği gibi, ibadet ve taat için yapılmış olma hususunda Beytu'l-Makdis de Kâ'be ile müşterektir. İşte Kâ'be'nin insanlar için konulan ilk beyt (ev) olduğunun doğruluğuna, bu kadar şey yeter. Fakat Beyt-i Makdis'in, her bakımdan -hatta orayı ziyaret etmenin farz olması bakımından- mutlaka Kâ'be gibi olması gerekmez. Allah en iyisini bilendir. [34]

 

Kâ'be'nin İlk Bina Edilişi       

 

Bil ki Cenâb-ı Hakk'ın,  "Şüphesiz insanlar için konulan ve âlemler için mübarek ve hidâyet olan İlk ev, elbette Mekke'de olandır" buyruğundan murad, Beytuliah'ın inşâ edilme bakımından ilk oluşu olabileceği gibi, mübarek ve hidâyet vesilesi olması bakımından ilk oluşu da olabilir. Binâenaleyh müfessirler bu âyetin tefsiri hususunda şu iki görüşü ileri sürmüşlerdir:

1- "Kâ'be, yapılış ve inşâ ediliş bakımından ilktir." Bu görüşte olanların delilleri şunlardır:

a) Vahidî (r.a) "ei-Basît" adlı eserinde, Mücâhid'den senedli olarak şunu rivayet etmiştir: "Allah Teâlâ bu evi yeryüzünde herşeyden önce yaratmıştır." Bir başka rivayette de "Allah Teâlâ, yeryüzünü yaratmadan ikibin yıl önce bu beytin (Kâ'be'nin) yerini yaratmıştır ki onun temeli en altta bulunan yerin yedinci tabakasına kadar uzanır" denilmiştir. Yine Muhammed İbn Ali İbn Hüseyin İbn Ali İbn Ebî Tâlib'in, babasından, onun dedesinden, onun da Hz. Peygamber (s.a.s)'den şöyle dediği rivayet edilmiştir:

"Allah Teâlâ meleklerini gönderip, onlara "Yeryüzünde benim içinr Beyt-i Ma'mur gibi bir ev yapın" dedi, Allah Teâlâ, gökteki (meleklerin) Beyt-i Ma 'mûr'u tavaf etmeleri gibi, yeryüzündeki herkesin de o evi (Kâ 'be'yi) tavaf etmelerini emretti. Bu iş, Hz. Âdem'in yaratılmasından Önce idi."

Yine diğer tefsir kitaplarında Abdullah İbn Ömer (r.a), Mücâhid ve Süddî'den şu rivayet edilmiştir: "Beytullah, yer ve gök yaratılırken su üzerinde yaratılan ilk evdir. Allah Teâlâ onu, yeryüzünü yaratmazdan ikibin yıl Önce yaratmıştır. Beytullah, suyun yüzünde bembeyaz bir köpük idi. Sonra yeryüzü o köpüğün altından yayılıp meydana geldi." Kaffâl, Tefsir'inde şöyle demektedir: "Hubeyb İbn Sabit, İbn Abbas (r.a)'ın şöyie dediğini rivayet etmiştir: "Makam-ı İbrahim'de ve Makam-ı İbrahim'in altında bulunan bir kitabede şöyle yazılı olduğu görülmüştür: "Ben, Mekke'nin sahibi olan Allah'ım. Mekke'yi, güneşi ve ayı yarattığım gün yarattım ve şu iki taşı koyduğum gün onu da harem bölge kıldım. Onu, yedi meiâike ile çevreledim."

b) Hz. Âdem (a.s), yeryüzüne indirilince yalnızlıktan şikâyet etti. Bunun üzerine Allah Teâlâ ona, Kâ'be'yi yapıp, onu tavaf etmesini emretti. Hz. Âdem'in yapmış olduğu bu yapı, Hz, Nuh (a.s) zamanına kadar ayakta kaldı. Cenâb-ı Hak, Tufân'ı gönderince, Beytullah aynı yerinin hizasında olmak üzere, yedinci semâya kaldırıldı ve melekler, onun yanında ibâdet etmeye -ve hergün bir giren bir daha girmemek üzere-, ona yetmişbin melek girmeye başladı. Nûh tufanından sonra Kâ'be'nin yeri belirsiz oldu. Bu durum, Allah Teâlâ'nın Hz. Cebrail'i Hz. İbrahim'e gönderip, onun yerini ona gösterip, ona o Beytullah'ı yeniden yapmasını emredinceye kadar devam etti. Binâenaleyh onun mühendisi Cebrail (a.s), ustası İbrahim (a.s), çırağı da Hz. İsmail (a.s) olmuştur.

Bil ki her iki görüş de, Kâ'be'nin Hz. Âdem (a.s) zamanında mevcud olduğunu ifâde etmektedir. Bu, en doğru görüştür. Bunun, en doğru görüş olduğuna şu hususlar delâlet etmektedir:

1- Hak Teâlâ'nın, "İşte bunlar, Allah'ın kendilerine nimet verdikleri peygamberlerden,   Âdem 'İn   zürriyetinden,   Nûh   ile   beraber  (gemide) taşıdıklarımızdan, İbrahim ile İsmail'in neslinden hidâyete erdirdiğimiz ve seçtiğimiz kimselerdendir. Onlara Rahman olan Allah'ın âyetleri okunduğu zaman, ağlayarak secdeye kapanırlardı" (Meryem, 59) âyetinin delaletiyle, bütün peygamberlerin   dininde   namaz  farz   idi.   Binâenaleyh   bu  âyet,   bütün peygamberlerin secde ettiklerine delâlet etmektedir. Secde yapmak içinse, bir kıblenin bulunması gerekir. Eğer Şit, İdris ve Nûh (a.s)'un kıblesi, Kâ'be'den başka bir şey olmuş olsaydı, bu durumda Cenâb-ı Hakk'ın, "Şû'pheiz insanlar İçin konulan... İlk ev, elbette Mekke'de olandır" sözü yanlış olurdu. Öyleyse, önceki peygamberlerin kıblesinin de Kâ'be olduğunu söylemek icab eder. Bu da, bu cihetin ebedî olarak şerefli ve mükerrem olduğunu gösterir.

2- Allahu Teâlâ Mekke'yi "Ümmü'l-Kurâ" (beldelerin anası, (ana kent) diye isimlendirmiştir. Bu ifâdenin zahiri, Mekke'nin, var olduğu andan itibaren fazilet ve şeref bakımından diğer yerlerden önde gelmesini gerektirir.

3- Rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber Mekke'nin fethi günü îrad ettiği hutbede şunu söylemiştir: "İyi bilin ki, Allah Mekke'yi, gökleri ve yeri, güneşi ve ayı yarattığı gün harem kılmıştır..." Mekke'nin harem bir belde kılınması ise, ancak Mekke var olduktan sonra mümkün olabilir.

4- Sahabe ve Tâbiûndan nakletmiş olduğumuz haberler, Mekke'nin, Hz. İbrahim zamanından önce mevcut olduğuna delâlet etmektedir. [35]

 

Kâ'be'nin İlk Bina Edilişini Kabul Etmeyenler

 

Şunu bil ki, bunu inkâr eden kimseler, şunlarla istidlal etmişlerdir:

a) Rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber şöyle demiştir:

"Allahım, nasıl İbrahim Mekke'yi haram bir belde kılmışsa, ben de Medine'yi haram bir belde kılıyorum." Bu ifâdenin zahiri, Mekke'yi Hz. İbrahim'in inşâ etmiş olmasını gerektirir. Bir kimse şöyle diyebilir: "Kâ'be'nin Hz. İbrahim'den önce mevcut olduğunu, ama haram bir belde olmayıp, Hz. İbrahim tarafından haram bir belde kılındığını söylemek de uzak bir ihtimal değildir."

b) Bu görüşte olanlar Cenâb-ı Hakk'ın, "Hani İbrahim, o beytin temellerini İsmail ile birlikte yükseltiyorlardı" (Bakara, 127) âyetine tutunmuşlardır. Bir kimse, "Belki de Beytullah bundan önce mevcut idi; ama sonra yıkıldı. Sonra Allahu Teâlâ Hz. İbrahim'e, beytin temellerini yükseltmesini emretti" diyebilir. Nitekim bu durum, birçok haberde bildirilmiştir.

c) Kâdî şöyle demiştir: "Kâ'be, tufan zamanında semâya yükseltilmişti" şeklinde söylenilen söz uzak bir ihtimaldir. Çünkü şerefti olan, bu belli cihettir. Cihetin ise, semâya kaldırılması mümkün değildir. Baksana, Kâ'be -Allah korusun- yıkılmış, taşları, kerestesi ve toprağı başka bir yere taşınmış olsaydı, bu şeylerin kesinlikle bir şerefi olmaz; o cihetin şerefi, Kâ'be yıkıldıktan sonra da devam ederdi. Her müslümanın da, yine bu cihete doğru teveccüh ederek namaz  kılması  gerekirdi.   Durum  böyle  olunca,   bu  duvarların  semâya yükseltilmesinde bir fayda söz konusu değildir."Bir kimse şöyle diyebilir:"Bu

cisimler, Altahu Teâlâ'nın onların semâya nakledilmesini emredecek kadar bir izzet ve şerefe ulaşınca, ve de, bu cisimlerdeki bu şeref de, onların bu cihette bulunmaları sebebiyle olunca, onların semâya nakledilmeleri, bu cihetin son derece tazim ve teşrif edildiğine dair delillerin en büyüklerinden olur. İşte bu görüş hakkında söylenecek şeylerin hepsi budur.

2- Bu öncelikten murad bu beytin Kâ'be'nin mübarek olup insanlar için bir hidayet vesilesi, rehber olması bakımından ilk beyt oluşudur. Rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber'e, insanlar için kurulmuş ilk mescid sorulduğu zaman O, "Mescid-i Haram, sonra da Beytu'l-Makdis" demiştir. Aralarında kaç senelik bir zaman bulunduğu sorulunca da, "Kırk sene" demiştir. Hz. Ali (r.a)'den rivayet edildiğine göre, bir adam ona, "Kâ'be, ilk ev midir? diye sorunca o, "Hayır; şüphesiz ondan önce başka evler var idi... Fakat Kâ'be, insanlar için konulmuş, mübarek olan, kendisinde hidâyet, rahmet ve bereket bulunan ilk evdir. O'nu ilk inşâ eden İbrahim'dir. Daha sonra onu, Cürhüm kabilesinden bir grup Arap yeniden inşa etmiştir. Sonra o yıkılmış, bunun üzerine onu, İmlîk İbn SAl-i İbn Nuh'un soyundan gelme krallar olan Amalika taifesi inşa etmişlerdir. Sonra Kâ'be yine yıkılmış, bu sefer de onu Kureyşliler inşa etmişlerdir" demiştir.

Bil ki âyetin, Kâ'be'nin fazilet ve şeref bakımından ilk oluşuna delâlet etmesi, şüphe edilmeyecek bir husustur. Çünkü, bu öncelikten bahsetmenin asıl maksadı, onun faziletini beyân etmektir. Zira bunun gayesi, onun Beytü'l-Makdis'ten üstün olduğunu göstermektir. Bu ise, ancak fazilet ve şeref bakımından önce olmakla tamamlanır. Yapılış bakımından önceliğin, bu gayenin tahakkukunda bir tesiri yoktur. Fakat, fazilet bakımından önceliğin sabit olması, yapılış bakımından önceliğin sübûtuna ters değildir. Biz bu hususun da sabit olduğu hususunda da deliller zikretmiştik. [36]

 

Kâ'benin Efdal Olmasının Sebepleri  

 

Bu öncelikten muradın fazilet ve şeref bakımından üstünlük olduğu kesinleşince, biz burada Beytullah'-

in faziletli oluşunun çeşitli sebeplerini zikredeceğiz:

Birinci fazilet: Ümmetler, bu beytin ilk banisinin Halilullâh Hz. İbrahim; Beytu'l-Makdis'in banisinin ise, Hz. Süleyman (a.s) olduğunda ittifak etmişlerdir. Hz. İbrahim (a.s)'in Hz. Süleyman'dan derece bakımından daha büyük, fazilet bakımından daha üstün olduğunda şüphe yoktur. Bu bakımdan Kâ'be'nin Beytu'l-Makdis'ten daha şerefli olması gerekir. Bil ki, Allahu Teâlâ Hz. İbrahim (a.s)'e Beyti tamir etmesini emretti ve, "Hatırla o zamanı kt biz Beyt'in yerini İbrahim e:' Bana hiçbir şeyi ortak koşma, beytimi tavaf^denler, kıyam edenler, rükû ve secde edenler için iyice temizle" diye merci yapmıştık" (Hacc, 26) buyurdu. Bu teklifi tebliğ eden, Cibril (a.s)'dir. İşte bu sebepten dolayı, "Âlemde Kâ'be'den daha şerefli bir bina yoktur. Çünkü onun yapılmasını emreden Cenâb-ı Hak; plânını çizen Cibril; mimarı Halilullâh, onun çırağı da İsmail (a.s)'dir" denilmiştir.

İkinci fazilet: Makam-ı İbrahim'dir ki burası, Hz. İbrahim'in, ayağını üzerine bastığı ve böylece de Allahu Teâlâ'nın, diğer kısımları değil de, Hz.

İbrahim'in ayağını bastığı kısmı bir çamur gibi yaptığı, böylece de İbrahim (a.s)'in ayağının içine gömüldüğü taştır. Bu ise, Allah'tan başka hiç kimsenin yapamıyacağı ve sadece peygamberleri için izhâr edeceği şeyler, mu'cizeler cümlesindendir. Sonra Hz. İbrahim ayağını kaldırınca, Cenâb-ı Hak taşta, tekrar katılaşma ve taş olma özelliğini yaratmıştır. Allahu Teâlâ bu taşı, daima muhafaza etmiştir ki, bu da akıllara hayranlık veren ve Allahu Teâlâ'nın o taşta izhâr etmiş olduğu apaçık mucizelerdendir.

Üçüncü fazilet: Şeytanın taşlanmış olduğu yerde birikmiş olan taşların daima az olmasıdır. Çünkü binlerce seneden beri, her sene taş atanların sayısı yaklaşık olarak altıyüzbine ulaşmasına ve her bir kişi de yetmiş taş atmasına rağmen, oraya atılmış olan taşlar bir araya getirilmiş olsa, bir sene zarfında atılmış olan taşlar kadar bile olmaz!.. Halbuki şeytanın taşlanmış olduğu bölge ne bir sel yatağı, ne de şiddetli rüzgârların estiği bir yerdir.. Haberde de, "Haccı makbul olan kimselerin attığı taşlar semâya yükseltilir" şeklinde varid olmuştur.

Dördüncü fazilet: Kuşların, havada uçarlarken Kâ'be'nin üzerinden geçmeyip, bilâkis Kâ'be'nin üzerine yaklaştıklarında oradan sapmalarıdır.

Beşinci fazilet: Kâ'be'nin civarında, köpek ve ceylân gibi yabani bazı hayvanların, birbirine eziyet etmeksizin ve de birbirlerini aramaksızın bir arada bulunmalarıdır. Bu, son derece şaşırtıcı bir durumdur. Yine Mekke'de ikAl-iet eden herkesin yağma ve baskından emin olmalarıdır ki, bu da Hz. İbrahim'in duasının bereketi sebebiyledir Çünkü Hz. İbrahim, "Ya Rabbİ, burasını emîn bir belde yap!" (Bakara, 126> şeklinde duâ etmişti. Cenâb-ı Hak da Mekke'yi emniyetle tavsif ederken, "Onlar, çevrelerinde insanlar zorla kapılıp götürülürken, orayı emin bir yer yaptığımızı görmediler mi?" (Ankebût, 67) ve, "Onlar, kendilerini açlıktan koruyup doyuran, korkudan emin kılan şu Beytin Rabb'ine ibâdet etsinler" (Kureyş, w) buyurmuştur. Bir zâlimin Kâ'be'yi tamamen yerle bir edip, Mekke'yi de harap ettiği kesinlikle nakledilmem iştir. Beytu'l-Makdis'e gelince orayı Buhtunnasr temelinden yıkmıştır.

Altıncı fazilet: Fillerden ordu kurmuş olan Ebrehe el-Eşrem, Kâ'be'yi tahrib etmek için ordularını ve fillerini Mekke'ye yöneltip, Kureyş de bu orduya karşı koymaktan âciz olup, Mekke'den ayrılarak onu Kâ'be ile başbaşa bırakınca, Allahu Teâlâ Ebrehe ve ordusunun üzerine bölük bölük kuşlar salıverdi. "Ebabil", kuşlar topluluğu demektir. Bunlar, taş taşıyıp, bu taşları Ebrehe ve ordusu üzerine atan küçük küçük kuşlar idi. Böylece gerek Ebrehe, gerekse askeri, o kadar küçük olmasına rağmen o taşlarla helak olmuşlardı. Böylece bu, Kâ'be'nin şerefine delâlet eden bir mu'cize, Hz. Muhammed'in nübüvvetine bir irhas (müjdeci) olmuştur.

İmdi eğer bir kimse, "Bütün bunların, oraya yerleştirilmiş olan ve hiç kimsenin bilemediği bir büyü sebebiyle meydana geldiğinin söylenmesi niçin caiz olmasın? Çünkü, büyünün nasıl yapıldığı hususu malûm ve meşhurdur" derse, biz deriz ki:

Eğer bu, büyü kabilinden bir şey olmuş olsaydı, hiç şüphesiz bu diğer büyülerden farklı bir büyü olmuş olurdu. Çünkü bu kadar uzun bir müddet içinde, Kâ'be'nin dışındaki hiçbir şey için, bu kadar uzun bir süre beka (devam etme) mümkün olmamıştır. Binâenaleyh bu gibi şeyler bir mû'cizedir, peygamberlerden başka hiç kimse de bunu başaramaz. [37]

 

Kâ'be'nin Tarıma Müsait Olmayan Yerde Kurulmasının Hikmeti

 

Yedinci fazilet: Muhakkak ki Allahu Teâlâ Kâ'be'yi, ziraata elverişli olmayan bir vadiye yerleştirmişti. Bunun sebep ve hikmetleriyse şunlardır:

a) Allahu Teâlâ böylece Harem'inde ikAl-iet edip Beyt'ine hizmet edenlerin, sadece kendisine tevekkül etsinler diye, kendisinin dışındaki şeylere karşı besledikleri ümidi kesmiştir.

b)  Orada hiç zâlim ve zorba ikamet etmemiştir. Çünkü onlar, sadece dünyanın güzelliklerini ve nimetlerini arzularlar. Onlar, dünya nimetlerini orada bulamadıkları için de, orasını terkederler. Bundan maksat ise, o bölgeyi, dünyaya düşkün olanların pisliğinden temiz tutmaktır.

c) Allah, hiç kimse oraya ticâret amacıyla yönelmesin, bilâkis bu yöneliş sadece ibâdet ve ziyaret amacıyla olsun diye, bu bölgeyi böyle yapmıştır.

d) Allahu Teâlâ, böylece "fakr"ın, fakirliğin şerefini izhar etmiştir. Çünkü, evlerin en şereflisini, dünyadan çok az nasibi olan bir bölgeye yerleştirmiş ve sanki şöyle demek istemiştir. "Ben, fakirleri, dünyada emin belde'nin sakin ve mukimleri kıldım... İşte bunun gibi, onları, ahirette de emin makamların ehli yapacağım. Dünyada, onlar için emniyetli bir beyt, âhirerte de emniyetli bir yurt vardır."

e)  Sanki, Cenâb-ı Hak şöyle demiştir: "Kâ'be'yi, bütün dünya nimet­lerinden uzak olan bir bölgeye yerleştirince, aynen bunun gibi marifetullah Kâ'be'sini de dünya muhabbetinden hâlî bir kalbde yaratırım." İşte Kâ'be'nin fazileti hakkında söylenebilecek olan hususlar bunlardır. Böylece de bu beytin, çeşitli fazilet ve menkıbeler hususunda insanlar için kurulmuş ilk beyt (ev) olduğu ortaya çıkar. Bunun böyle olduğu zahir olunca da, yahudilerin, "Beytu'l-Makdis, Kabe'den daha kıymetli ve şereflidir" şeklindeki sözleri geçersiz olur. Allah en iyi bilendir. [38]

 

'Bekke" Kelimesinin Mânası

 

Cenâb-ı Hak daha sonra, "Elbette Mekke'de olandır" buyur­muştur. Bu hususta birkaç mesele vardır: [39]

 

Birinci Mesele     

 

Âyette bulunan  lafzından murad, şüphe yok ki, Mekke'dir. Daha sonra âlimler bu hususta ihtilâf etmiş, bazıları şöyle demiştir: "Bekke" ve "Mekke" lafızları, aynı şeyin iki ismidirler. Çünkü bâ harfiyle mîm harfi, mahreç bakımından birbirine yakın olan iki harftirler. Bu sebeple bu harflerden herbiri, diğerinin yerine kullanılmıştır. Meselâ, "Bu, yapılması gereken bir vuruştur" denildiği gibi; "Bu, devamlıdır, daimdir" denildiği gibi, 4Bu devamlıdır" denildiği gibi, "Başını dikti, yükseltti" denildiği gibi, da denilmektedir.

 kelimesinin hangi kelimeden iştikak ettiği hususunda iki izah bulun­maktadır:

a) Bu kelime, birbirini savuşturmak, defetmek anlamına gelen keli­mesinden türemiştir. Nitekim bir kimse bir başkasını sıkıştırıp uzaklaştırdığında, oy insanlar birbirine girip sıkışıklık olduğu zaman denilir. İşte bu sebepten ötürü Saîd İbn Cübeyr, insanlar tavafta birbirini sıkıştırarak izdihama sebebiyet verdikleri için, "Mekke'ye, Bekke denilmiştir" demiştir. Bu aynı zamanda, Muhammed İbn Ali el- Bakır, Mücâhid, ve Katâde'nin de görüşüdür. Bu zâtlardan birisi şöyle demiştir: "Muhammed İbn Ali el- Bakır'ı namaz kılarken gördüm. Derken, önünden bir kadın geçiverdi. Kendisini engellemeye çalıştığında, Muhammed İbn Ali el-Bakır: "Onu bırak; çünkü Mekke'nin, Bekke diye adlandırılmasının sebebi, orada insanların birbirlerini sıkıştırmalarıdır. Orada erkek namaz kılarken, kadın onun önünden; kadın namaz kılarken ise erkek onun önünden geçebilir.. Burada, bunun bir mahzuru yoktur!" dedi."

Mekke'ye Bekke denilmiştir. Çünkü Mekke, bütün zalimlerin boynunu kırar. Herhangi bir zalim orada bir kötülük düşünürse, onun boynu unufak olur. Kutrub şöyle demiştir: "Bir kimse bir kimseyi kınayıp onun gururunu kırdığı zaman, Araplar, derler." [40]

 

Mekke Kelimesinin Mânası

 

"Mekke" kelimesinin iştikakı hususunda da şu açıklamalar yapılmıştır:

a) Bu şehre, günahları mekk ettiği, yani tamamını giderdiği için Mekke adı verilmiştir.

Bu senin, memede olan sütü iyice emip bitiren süt çocuğu hakkında söylemiş oluğun "Süt yavrusu, anasının memesini iyice emdi" ifâdesinden alınmadır.

b) Orası, dünyanın dört bir tarafından insan cezbettiği ipin bu adı almıştır. Nitekim, memedeki sütü iyice, sonuna kadar emdiğinde, denilir. Yine, kemikte olan İlikleri iyice emip yediğinde, denilmektedir.

c) Mekke, suyu az olduğu için, böyle isimlendirilmiştir. Çünkü orasının suyu adetâ çekilmiş gibidir.

Mekke, yeryüzünün göbeğinde yer alır. Kaynaklar ve gözeler Mekke'nin altından kaynar. Binâenaleyh yeryüzünün tamamı, Mekke'nin altındaki kaynaktan suyunu çeker.

Bazı âlimler "Mekke" ile "Bekke" kelimelerinin arasında fark olduğunu ileri sürerek bir kısmı şöyle demişlerdir: "Bekke, sadece Mescid-i Haram; Mekke ise bütün Harem bölgesine verilen addır. Bunun delili şudur: Bekke, kalabalık ve itişme manasından türetilmiştir. Bu ise, başka yerlerde değil ancak tavaf esnasında Mescid-i Haram'da-olur." Bunların ekserisi ise, "Mekke'nin, hem Kâ'be'nin hem de tavaf edilebilen yerlerin adı olduğunu; "Bekke"ninise bu bölgenin adı olduğunu söylemiş ve şunu delil getirmişlerdir: Hak Teâlâ'nın, "Bekke'de olan (ev)" ifâdesi, o Beyt'in Bekke'nin içinde bulunduğuna delâlet eder. Eğer "Bekke", Kâ'be manasında olsaydı, Kâ'be'nin Bekke'nin içinde olması imkansız olurdu. Fakat Bekke'yi bu beldenin ismi olarak alırsak, bu söz doğru olmuş olur. [41]

 

Mekke'nin Diğer İsimleri        

 

Mekke'nin birçok ismi vardır. K affa I (r.h), Tefsir'inde şu isimlerini saymıştır: Mekke, Bekke, Ümmü Rahm,

Küveysâ, Beşâşe, Hatime (kendisini hafife alanları kırıp döken), Ümmü'l-Kurâ. Nitekim Cenâb-ı Hak,

"Ümmü'l-Kura'yı ve onun etrafindakilerf inzâr edesin..." (şurâ, 7) buyurmuştur. Mekke, bütün beldelerin kökü olduğu ve yeryüzü onun altından yayıldığı için Ümmü'l-Kurâ (Beldelerin anası) diye adlandırılmıştır. İşte bundan dolayı orası, yeryüzünün dörtbir köşesinden gelenler tarafından ziyaret edilir. [42]

 

Kâ'be'nin Diğer İsimleri        

 

Kâ'be'nin de birçok isimleri vardır:

1- Kâ'be: Nitekim Cenâb-ı Hak, "Allah Kabe'yi o Beyt-i Haram'ı, insanlar İçin (ibâdetlerini) yerine getirme (mahalli) kıldı" (Maide, 97) buyurmuştur.

Kâ'be'nin bu ismi alışının sebebi, bu ismin yükseklik ve şerefe delâlet etmesidir.

Topuğa, ayak bileği üzerinde bir çıkıntı gibi olup, yükseldiği için "kâb" denilmiştir. Memeleri yeni tomurcuklanan kadına da, mömeieri yükseldiği için "Kâ'ib" denilmiştir. Beytullah da, yeryüzünün en şerefli, en eski ve en faziletli yeri olduğu için bu ismi almıştır.

2- Beyt-i Atîk (Eski ev). Cenâb-ı Hak, "Sonra o (kurbanların) varacakları son yer Beyt-i Atîk'dir" (Hacc, 3) ve "O, Beyt-l Atîk'i tavaf etsinler" (Hacc, 29) buyurmuştur.  Beytullah'a bu ismin veriliş sebebi hususunda şu izahlar yapılmıştır:

a) Atîk, eski demektir. Biz, Beytullah'tn yeryüzünün evlerinin en eskisi olduğunu, hatta bazılarına göre Allah'ın onu, gökleri ve yeri yaratmazdan önce var ettiğini açıklamıştık.

b) Allah Teâlâ, NuhTufanıesnasında onu semâya kaldırarak, sular altında kalmaktan i'tâk (âzâd edip kurtarmıştır).

c) Bu kelime, yuvasında güçlenip kuvvetlendiği zaman kuş için söylenen jiUaJi Jsfr ifâdesinden alınmıştır. Kâ'be de orayı tahrib etmeye niyetlenen herkesi  Allah'ın   helak  edeceği   bir  güce   ulaştığı   için,   "Atîk"  diye isimlendirilmiştir.

d) Allahu Teâlâ onu, beyti herhangi bir kimsenin mülkü olmaktan âzâd etmiştir.

e) Allah, kendisini ziyaret eden herkesi ateşten âzâd eder, mânasında o, Atîk'dir.

3- el-Mescidu'l-Haram... Nitekim Cenâb-ı Hak, "Kulunu bir gece Mescid-l Haram'dan Mescid-i Aksa'ya kadar götüren Allah'ın şanı çok yücedir" (isrâ, 1) buyurmuştur. O'nun  "Haram" olmasından  ne kastedildiğinin tefsiri, İnşa-Allah o âyetin (fırt, d tefsirinde gelecektir.

Buna eğer bir kimse, "Cenâb-ı Hakk'ın, "Şüphesiz insanlar için konulan İlk ev, elbette Mekke'de olandır" buyruğu ile, "Beytimi tavaf edenler için iyice temizle" (Hacc, 26) buyruğu nasıl birleştirilebilir? Çünkü Cenâb-ı Hak Kâ'be'yi, bir keresinde kendisine, başka bir kere de insanlara nisbet etmiştir" derse, buna şöyle cevap verilir: Sanki şöyle denilmek istenmiştir: "Ev benimdir; ancak onu, kendi menfaatim için kurmadım! Çünkü"benim hiçbir şeye ihtiyacım yoktur. Ama ben onu, senin duan için bir kıble olsun diye vaz ettim." Allah en iyisini bilendir. [43]

 

Mübarek Kelimesinin Delâleti

 

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Âlemler için mübarek olup hidayet vesilesi rehber olmak üzere..." buyurmuştur. Şunu bil ki, Cenâb-ı Hak bu beyti muhtelif faziletlerle vasfetmiştir:

Birincisi: Burası, insanlar için (ibâdet amacıyla) kurulmuş ilk evdir. Bunun, fazilet bakımından ilk olmak manasına geldiğini daha önce söylemiştik. Biz buna, şu izahları da ilâve edebiliriz:

a) Ali (r.a) "O, "bereket" sıfatı kendisine tahsis edilmiş ve kendisine giren herkesin emin kılınmış olduğu ilk evdir" demiştir.

b)  Hasan el-Basrî, "O, yeryüzünün, içinde Allah'a ibâdet edilen ilk mescididir" demiştir.

c)  Kutrûb ise, "O, kıble kılınan ilk evdir" demiştir.

İkincisi: Allah Teâlâ Kâ'be'yi "Mübarek" olmakla vasıflandtrmtşttr. Bu hususta iki mesele vardır: [44]

 

Birinci Mesele

 

"Mübarek"   kelimesi,   hal  olduğu   için   mansub gelmiştir. Buna göre ifâdenin takdiri, "O, mübarek olduğu halde Mekke'de yerleşmiş olan evdir" şek­lindedir. [45]

 

İkinci Mesele

 

"Bereket"in iki manası vardır:

a) Artmak ve çoğalmak;

b) Devamlı olmak... Allah Teâlâ devamlı, ezelî ve

ebedî olduğu için "Tebârekellah" denilir. Bereket, içinde su bulunan havuza benzer. Deve, göğsünü yere koyup çöktüğünde Jb*3* âlj* denilir.

Eğer biz "bereket"!, artma ve çoğalma manasına alır isek, Beytullah şu bakımlardan mübarek olmuş olur:

1- Taatlar orada yapıldığında, sevapları daha fazla olur. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s):

"Mescid-i Haramın, mescidime üstünlüğü, mescidimin diğer mescid-lere üstünlüğü gibidir" buyurmuştur. Daha sonra Hz. Peygamber (s.a.s):

"Bu mescidimde kılman tek namaz, başkalarında kılman bin namazdan daha faziletlidir"[46]  buyur­muştur. Bu, namaz hakkında böyledir. Hacca gelince, Hz. Muhammed (s.a.s):

söylemeden ve günah işlemeden bacanı tamamlarsa, anasının onu doğurduğu Şüngfpi, günahlarından sıyrılmış olur"[47] buyurmuştur. Diğer bir hadiste ise"Kabul edilmiş haccın mükafaatı ancak cennettir"[48]  buyurmuştur. Mağfiret ve rahmeti elde etmekten daha bereketli bir şeyin olmayacağı malumdur.

2- Kaffâl (r.h) şöyle demiştir: "Bu bereketin, "Herşeyin mahsulleri orada toplanır..." (Kasas. 57) âyetinde zikredilen hususun olması da caizdir. Böylece bu, "Etrafına bereket verdiğimiz Mescid-i Aksa'ya..." (isrâ, t) âyetinde ifâde edilen husus gibi olur."

3- Akıllı olanın, zihninde Kâ'be'nin bir nokta gibi, namazlarda ona yönelen insanların saflarının da merkezi kuşatan dâireler gibi olduğunu düşünmesi ve namaz kılarken bu noktayı kuşatan safların ne kadar çok olduğunu tasavvur etmesi gerekir. Böylece hiç şüphesiz, o namaz kılanlar içinde, yüce ruhlu, kutsî kalbli, nurânî sırlara sahip ve gönülleri rabbani şahıslar bulunur. Sonra o saf ruhlar, marifetullah Kâ'be'sine yönelip, bedenleri de şu maddî Kâ'be'ye yöneldiği zaman, o esnada Mescid-i Haram'da bulunan kimseler ruhunun nuru ile, Kâ'be'ye böylece yönelmiş olan kimselerin ruhlarının nurlarıyla birleşirler de o ilâhî nurlar, o kimsenin kalbinde artar ve o ruhanî ışıkların parıltıları, onun gönlünde büyür. İşte bu çok büyük bir derya ve şerefli bir makam olup senin dikkatini, Kâ'be'nin mübarek olduğu hususuna çeker.

Fakat biz bu bereketi, "devamlı olma" manasında tefsir edersek, durum yine aynıdır. Çünkü Kâ'be'de, tavaf edenler, ziyaretçiler ve namaz kılanlar eksik olmaz. Yeryüzü küre şeklindedir. Yeryüzü böyle olunca, her saatin, bir kavim için sabah vakti; diğer bir kavim için öğle; üçüncü bir kavim için ikindi; dördüncü bir kavim için akşam; beşinci bir kavim için de yatsı vakti olduğunu düşünmek mümkündür. Durum böyle olunca, Kâ'be, farz namazlarını edâ etmek için, dünyanın her tarafından kimselerin bulunmasından asla ayrı kalmaz. İşte bu bakımdan, bir devamlılık söz konusudur. Yine Kâ'be binlerce yıldır aynı hal üzere devam etmiştir. Binâenaleyh Kâ'be'nin bu iki bakımdan da "mübarek" olduğu sabit olmaktadır.

Üçüncüsü: Beytutlah'ın üçüncü vasfı, "Alemler için hidayet rehberi" olmasıdır. Bununla ilgili iki mesele vardır:[49]

 

Birinci Mesele

 

Bunun şu manalarda olduğu söylenmiştir:

a) "O, bütün âlemlerin namazlarında kendisine yöneldikleri kıblesidir "

b) "Kâ'be, kendisinde bulunan zikrettiğimiz deliller ve anlattığımız harikulade halleri sebebi ile, irâde sahibi bir yaratıcının varlığına ve Mz. Muhammed (s.a.s)'in nübüvvetinin doğruluğuna bir delildir. Çünkü Hz. Peygamber'in nübüvvetine delâlet eden herşey, aynı zamanda bir yaratıcının varlığına, ilmine, hikmetine, kudretine, herşeyden müstağni oluşuna ve bütün sıfatlarına delâlet eder."

c) Kâ'be,  bütün  âlemi cennete hidayet edip götürür. Çünkü farz namazlarını edâ eden herkes cennete girmeye hak kazanır. [50]

 

İkinci Mesele

 

Zeccâc, bunun "Alemler için hidayet sahibi (vesilesi)" manasına   geldiğini   söylemiştir.   Yine   o,   bu ifâdenin  "O, Alemler için bir hidayettir" mânasında, mahallen merfu olabileceğini de   söylemiştir. [51]

 

Kabe'de Bulunan Aşikâr Deliller

 

Cenâb-ı Allah'ın, "Orada apaçık alAl-ietler vardır" beyânı ile ilgili şu iki görüş vardır:

a) Bundan murad, bizim onda bulunduğunu söylediğimiz âyetlerdir. Onlar da, korkan kimsenin kendisini orda emniyette hissetmesi, o kadar taş atılmasına rağmen, taşların yok olup gitmesi, kuşların onun üzerinden uçmaması, hastanın orada şifâ bulmast, ona saygısızlık edenin peşinen cezalandırılması ve orayı harab etmeye niyet eden fil ordusunun helak edilmesi gibi hususlardır. İşte buradaki "alametler" (âyetler), bu manadadır. Âyette, "âyât" (alAl-ietler) kelimesinin beyânı yer almamıştır.

"Âyetteki, "İbrahim'in makamı (vardır) tabirinin, "apaçıkalâ-metler" tabiriyle bir ilgisi yoktur. Buna göre sanki Cenâb-ı Hak şöyle demiştir: "Orada apaçık âyetler vardır. Bununla beraber orası, Hz. İbrahim'in makamı, mekânı, seçtiği yer ve Allah'a ibâdet ettiği mahallidir. Çünkü bütün bunlar, kendisi ile şeref ve saygı kazanılan özelliklerdendir.

Buradaki ikinci bir görüşe göre âyette geçen "âyât (alametler)" lafzının beyânı yer almıştır ve bu da "Makam-} İbrahim" tabiridir. Yani, "O âyetler, makam-ı İbrahim'dir" demektir.

İmdi şayet "Buradaki "âyât" lafzı cemîdir, onun tek bir şeyle tefsir edilmesi doğru olmaz" denilir ise, buna âlimler şu şekilde cevap verirler:

a) Makam-ı İbrahim, birçok âyet yerini tutar. Çünkü Allah'ın Resulü (s.a.s) için mu'cize olan herşey, yaratıcının varlığına, ilmine, kudretine, irâdesine, hayat sahibi oluşuna ve sonradan olan varlıklara benzemekten münezzeh, mukaddes ve müstağni olduğuna delâlet eder.  Binâenaleyh,  "Makam-ı İbrahim", hernekadar tek bir şeyse de, onda saydığımız bunca deliller mecvut olduğu için, birçok deliller mesabesinde kabul edilmiştir. Bu, tıpkı, "Hakikaten İbrahim (başlı başına) bir ümmet İdi Allah'a İtaatkârdı" (Nahl, 120) âyeti gibidir.

b) Makam-ı İbrahim, birçok âyetleri ihtiva eder. Çünkü sert bir kayada ayağının iz bırakması bir âyet, ayağının ona topuğuna kadar gömülmesi bir başka âyet, o kayanın bir kısmı yumuşarken diğer kısımlarının sertliğini muhafaza etmesi bir diğer âyettir. Çünkü o taşın, sadece Hz. İbrahim'in ayaklarını koyduğu yeri yumuşamıştır. Diğer peygamberlerin mû'cizeterinin değil de, yahudi, hristiyan, müşrik ve mülhidlerden binlerce yıl bu kadar düşmanlık görmesine rağmen, Makam-ı İbrahim'in Hz. İbrahim'e has bir yer olarak muhafaza edilmiş olması diğer bir âyettir. Böylece Makam-ı İbrahim'in pek çok âyeti ihtiva ettiği sabit olmuştur.

c) Zeccâc şöyle demiştir: "Cenâb-ı Hakk'ın, "Kim oraya girerse emin olur" buyruğu, alAl-ietler (âyetler)in tefsirinin bir parçasıdır. Buna göre sanki orada, apaçık âyetler (alAl-ietler) olarak, Makam-ı İbrahim ile oraya girenlerin emin olmaları özelliği mevcuttur. Cemî^sigası bazan iki şey için kullanılabilir. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Eğer her ikiniz de Allah'a tevbe ederseniz (ne âlâ. Fakat) sizin kalpleriniz kaymıştır" (Tahrim. 4) buyurmuştur. Hz. Peygamber (s.a.s) de, "İki ve daha yukarısı ce­mâattir (cemisayılır)"[52] buyurmuştur. Bazı âlimler, bu alametleri şöyle deyip üçe tamamlamışlardır: "Bunlar, İbrahim'in makamı, oraya girenlerin emin oluşu ve insanların Allah rızası için oraya hacc yapmalarıdır. Bu âyetin devamın­daki buyruğunun başında, (o ifâdenin buraya atfını gerektiren) J' lafzı kısalık olsun diye hazfedil mistir. Nitekim, "De ki:*Rabb'im adaleti emretti" (Kru, 29) âyetinde de böyledir. Bu,  "Rabb'im, adaletli olmanızı emretti" mânasındadır.

d) Bu iki âyetin zikredilip, âyetlerin daha çok olduğuna delâlet etmesi için, diğer âyetlerin zikredilmemiş olması da caizdir. Sanki şöyle denilmiştir: "Onda apaçık birçok âyet vardır: Makam-ı İbrahim, ona girenin emin oluşu ve bunların dışında daha birçok âyet."

e) İbn Abbas, Mücahid ve Ebû Cafer el-Medenî Kuteybe'nin rivayetine göre, bu kelimeyi müfred olarak (bir âyet) şeklinde okumuşlardır.

f) Müberred,  "Makam"  kelimesi masdar olduğu  için, "ve kulakları üzerine..." (BaKara. 7) âyetinde de olduğu gibi, cemî olarak getirilmemiştir. Bundan murad, Makamiât-ı İbrahim (İbrahim'in makamlarındır. Bunlar ise, Hz. İbrahim (a.s)'in yapmış olduğu hacc menâsiki ve kurban ile ilgili işlerdir. Şüphe yok ki bunların sayısı çoktur" demiştir. Buna göre, âyetler (alametler)den murad,  "Kim Allah'ın şeâlrini büyük tanırsa..." (Hacc, 32) âyetinde de buyurulduğu gibi, haccın menâsikidir. [53]

 

Makam-ı İbrahim Hakkında

 

Cenâb-ı Hak daha sonra"İbrahim'in makamı..." buyurmuştur. Bunun hakkında birkaç görüş bulunmaktadır:

a) Kâ'be'nin  inşası yükselip,  İbrahim (a.s) de yukarıya kadar taş kaldırmaktan âciz kalınca, üzerine basıp çıktığı ve ayaklarının içine gömüldüğü taştır.

b) Hz. İbrahim (a.s) ziyaret için Şam'dan Mekke'ye gelmişti. O, (Şam'daki) hanımına dönünceye kadar, Mekke'de hayvanından inmemeye yemin etmişti. Mekke'ye  vardığında O'na,   Hz.   İsmail  (a.s)'in  annesi  olan   hanımı, "Hayvanından in de başını yıkayalım" dedi. Bunun üzerine İsmail (a.s)'in annesi o taşı getirdi ve onun sağ tarafına koydu. Hz. İbrahim (a.s), hanımı başının sağ tarafını yıkasın diye ayağını taşa bastı. Sonra hanımı bu taşı, onun başının diğer tarafını yıkamak için sol tarafına koydu. İşte böylece taşın üzerinde iki ayağının da izi kaldı.

c) Bu, Hz. İbrahim (a.s)'in insanları hacca çağırırken üzerine çıktığı taştır. Kaffl (r.h) şöyle elemiştir: "İbrahim (a.s)'in, bütün bu yerlerde aynı taşa basmış olması caizdir."

Haremde İnsanların, Bilhassa Suçluların Emînliğınin Mânası

Hak Teâlâ sonra, "Kim oraya girerse emîn olar" buyurmuştur. Bu âyetin birçok benzeri vardır: Meselâ, Cenâb-ı Hak, "Hani biz Beyti insanlar için bir toplantı yeri yapmışbk" (Bakara, 125) ve "Onu emîn

bir yer yaptığımızı onlar görmediler mi?" (Ankabut, 67) buyurmuştur. Hz. İbrahim de, "Hani İbrahim, "Yâ Rabbi, burasını emîn bir belde yap" demişti" (Bakara, 126) demiştir. Yine Cenâb-ı Hak, "Ki O, onları açlıktan kurtarıp doyurdu ve kendilerini korkudan emîn kıldı" (Kurey?. 4) buyurmuştur. Ebû Bekr er-Razi şöyle demiştir: "Cenâb-ı Hakk'ın, "Şüphesiz insanlar için vaz' olunan ilk ev..." âyetinin peşi sıra zikredilen şu âyetler de bütün Harem hakkında söz konusu olup, sonra da Cenâb-ı Hak, "Kim oraya girerse emîn olur" buyurunca, Cenâb-ı Hakk'ın bu tabirden muradının bütün Harem bölgesi olması vâcib olur. Âlimler, Harem-i Şerifte adam öldüren kimsenin, yine Harem'de kısas edilebileceği hususunda ittifak etmişlerdir. Yine âlimler, Harem-i Şerifin ancak nefse sataşma gibi hususlarda emân ifâde ettiği hususunda ittifak etmişlerdir.

Âlimler arasındaki ihtilâf, Harem-i Şerifin dışında kendisine kısas vâcib olan birisinin Harem'e sığınıp iltica etmesi durumunda, Harem'de kendisine kısas uygulanıp uygulanmıyacağı hakkındadır. Şafiî kısas yapılacağını söylerken, Ebû Hanife kısas yapılamayacağını; aksine oradan çıkıncaya kadar onun yeme, içme, alışveriş ve konuşmadan men edileceğini; Harem'den çıkınca da kendisine kısas uygulanacağı jçtihadındadır. Bu mesele hakkındaki sözümüz, Hak Teâlâ'nın, (Bakara, 125) âyetinin tefsirin­de geçmişti. Ebû Hanife (r.a), bu âyetle istidlal ederek şöyle demiştir: "Âyetin zahiri Harem'e giren kimsenin emîn olacağını haber vermektedir. Ancak âyeti zahirine hamletmek mümkün değildir. Çünkü bazan insan orada emîn olamaz. Bu durumda da âyetin ifâde ettiği mânada bir mantıksızlık oluyor. Binâenaleyh bir haber cümlesi olan bu âyeti, emir manasında almak gerekir. Bu âyetle, adam öldürmenin dışındaki suçlar hakkında amel edilmemiştir. Çünkü suçlardaki zarar, adam öldürmedeki ve Harem-i Şerifte işlediği cinayetten ötürü hakedilen zarardan daha hafiftir. Çünkü o kimse, Harem-i Şerifin hürmetine saygısızlık etmiştir. Dolayısıyla bu, âyetin zahirine göre ortaya çıkan ihtilafa dahil olmuş olur."

Cevap: Cenâb-ı Hakk'ın "Emin olur" ifâdesi, oraya bu vasfı vermek içindir. Binâenaleyh bu âyetle amel etme hususunda, emniyetin sadece bazı bakımlardan bulunması kifayet eder. Biz âyetin, bu mânaya geldiğine karar verdik. Bunu şu şekillerde izah ederiz:

Allah'a yaklaşmak için, ibâdet etmek maksadıyla Harem-i Şerife giren herkes, Kıyamet günü cehennemden emîn olmuş olur. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s), "İki Marem'den (Harem-i Şe­rif ile Mesdd-i Nebî'nin hareminden) birinde ölen kimse, kıyamet günü emin olarak diriltirilir'.'

"Gündüz bir saat Mekke'nin sıcağına sabreden kimseden, cehennem ikiyüz yıllık mesafe uzak olur." "Kim, çirkin söz söylemeden ve günah işlemeden haccıni tamamlarsa, anasının onu doğurduğu gün gibi günahlardan sıyrılmış olur"[54] buyurmuştur.

b) Bundan muradın, Allah Teâlâ'nın insanların kalbine, Mescid-i Haram'a iltica eden herkese karşı bir şefkat ve onlardan kötülükleri uzaklaştırma duygusu vermesi de olabilir.

Durum, genel olarak bu şekilde tahakkuk ettiği için, Cenâb-ı Hak mutlak olarak bunun böyle olacağını haber vermiştir. Yaptığımız bu izah, Hanefîlerin-kinden şu iki bakımdan daha evlâdır:

1- Biz bu izaha göre, haber cümlesini emir mânasında kılmamış olduk. Onlar ise, haber cümlesini emir manasında almışlardır.

2- Allah Teâlâ orasının emîn oluşunu, Beytullah'ın faziletini beyân etmek için zikretmiştir. Bunun, Beytullah'ın faziletine bir hüccet olabilmesi için, yahudilerce bilinen birşey olması gerekir. Allah Teâlâ'nın, Hz. Muhammed (s.a.s)'in şeriatında bildirdiği o hüküm, Kâ'be'nin faziletini isbat hususunda yahudi ve hristiyanlar için bir hüccet olmaz.

c) Âyetin mânası, "Kaza umresi yılında kim Hz. Peygamber (s.a.s) ile Mekke'ye girerse emîn olur" şeklinde olabilir. Çünkü Hak Teâlâ, "İnşaallah (hepiniz), emniyet içinde mutlaka Mescid-i Haram'a gireceksiniz" (Fetih, 27) buyurmuştur.            ,

d) Dahhâk şöyle demiştir: "Kim bir hacc yaparsa, daha önce kazandığı günahlardan emîn olur."

Bil ki bütün bu cevaplarda sözlerin yolu birdir. Oda, âyetteki "emîn olur" ifâdesinin, bir emniyetin bulunduğu hususunda bir hüküm bildirmesidir. Bu âyetle Al-iel etme hususunda emniyetin sadece bir cihetten bulunmuş olması kâfidir. Biz bu ifâdeyi, bu cihetlerden bir kısmına hamlettiğimizde, âyetin gereğine göre amel etmiş oluruz. Binâenaleyh geriye, Hanefilerin söylediği mânaya âyetin delâleti kalmaz. Bu görüşü kuvvetlendiren hususlardan biri de şudur: Âyeti bu cihete hamletmek, kısasın vücubuna delâlet eden nassları tahsis etmeye yol açmaz. Bu İfâdeyi Hanefilerin verdiği mânaya hamletmek ise, kısas âyetlerini tahsis etme neticesine götürür. Binâenaleyh bizim görüşümüz daha evlâdır. Allah en iyisini bilir. [55]

 

Haccetmenin Farz Olması

 

"Gitme imkânı bulanların, Beytullah'ı haccetmesi, Allah'ın insanlar üzerinde bir hakkıdır. Kim küfrederse şüphesiz ki Allah âlemlerden ganîdir ' (Âl-i İmran, 97).

Bil ki Cenâb-ı Hak Beytullah'm faziletlerini ve makamını zikredince, bunun peşinden haccın farz olduğunu belirtmiştir. Bu âyetle ilgili birkaç mesele vardır: [56]

 

Birinci Mesele    

 

Hamza, Kisâî ve Âsim 'dan rivayetle Hafs, hâ harft nin kesresi ile ; diğer kıraat imamları ise hâinin fethasıyla, şeklinde okumuşlardır. "Hâ'nın fethasıyla okunuş Hicaz, kesresi ile okunuşu ise Necid lehçesine göredir ve her ikisi de aynı manayadır" denilmiştir. Bu iki okunuşun Arapça'da mutlak olarak caiz olduğu da söylenmiştir. Meselâ, ve keli­melerinde olduğu gibi. Hâ harfinin kesresi ile olanın, yapılan işin ismi (yani hacc) mânasına; fetha ile olanın ise masdar (yani haccetmek) mânasına geldiği de söylenmiştir. Sibeveyh, kesre ile olanın da "zikr" ve "ilim" kelimeleri gibi masdar olabileceğini söylemiştir. [57]

 

İkinci Mesele      

 

Âyetteki, "Ona yol bulabilenlerin..." tabiri hakkında şu izahlar yapılmıştır:

a) Zeccâc, bu tabirin başındaki kelimesinin mahallinin, yine bu âyetteki kelimesinden bedel olarak, mecrur oldu­ğunu, mânasının ise, "Ona bir yol bulabilen insanlara..." şeklinde olduğunu söylemiştir.

b) Ferrâ ise, "Eğer, kelimesini ve sonrasını müste'nef (yeni) bir cümle kabul edersen, bu cümle şart cümlesi*olur ve cevabı, önceki kısım kendisine delâlet ettiği için hazfedilmiş olur. Bunun takdiri, "Onu haccetmeye bir yol bulursa, o kimseye Allah için Beytullah'ı hacc­etmesi gerekir" şeklindedir" demiştir.

c) İbnu'l-Enbârî: "Buradaki kelimesinin, kelimesinin bir izahı olarak ref mahallinde olması da caizdir. Buna göre sanki "Kendilerine Beytullah'ı Allah için haccvacib olan insanlar kimlerdir?" denilmiş ve "Onlar, ona bir yol bulabilenlerdir" diye cevap verilmiştir. [58]

 

Haccın Farziyyeti İçin Binit ve Azık Bulunması Kâfi midir?           

 

Ekseri âlimler, "istitâ'a" (güç yetirmejnin mevcut olması için, o insanın yiyecek ve bineceğinin bulunmasının şart olduğu hususunda ittifak etmişlerdir.

Sahabe'den bir kısrm zevat, Hz. Peygamber (s.a.s)'in "Ona (yani hacca) yol bulabilme" tabirini, "azık ve binit" diye tefsir ettiğini rivayet etmişlerdir. Kaffâl, Cüveybir yoluyla, Dahhak'ın şöyle dediğini nakletmiştir: "Bir insan genç ve sıhhatli olur, fakat haccedecek kadar parası bulunmaz ise, o kimsenin haccını yapacak para elde edinceye kadar amelelik yapması gerekir." Bunun üzerine birisi Dahhâka. "Allah, insanlara Beytullah'a yaya yürüyüp ziyaret etmelerini emreder mi?" deyince o, "Bir insanın Mekke'de alacağı bir miras olsa, onu orada bırakır mı?" dedi. Adam, "Hayır, diz üstü bile olsa oraya gider" dedi. Bunun üzerine Dahhâk, "İşte bunun gibi ona, Beytullah'ı haccetmesi farz olur" dedi.

İkrime'nin de şöyle dediği rivayet edilmiştir: "İstitâ'e" (haccedebilmek) beden sağlığı ile, binecek bir şey bulamadığı zaman, yürüyerek gidebilmektir." Bil ki, bedeni sıhhatli olan ve yürümeye gücü bulunan herkes hakkında, binecek birşey bulamadığı zaman, "O bu işi yapabilir" denilmesi uygundur. Binâenaleyh bu istitâ'a'yı azık ve binit bulabilmek mânasına almak, lafzın zahirini terketmektir. Binâenaleyh, böyle bir tahsis için ayrı bir delile ihtiyaç vardır. Bu konuda rivayet edilmekte olan haberlere dayanmak mümkün değildir. Çünkü ahâd hadislerden dolayı, Kitâb'ın, âyetin zahiri terkedilemez, Hele Muhammed İbn Cerir et-Taberî, bu haberlerin ravilerini ta'n etmişken!... Bu haberler bir başka yönden daha ta'n edilmiştir, o da şudur: Azık ve binitin bulunmuş olması, hacca istitâa (güç) olması için yeterli değildir. Çünkü istita'a'nın bulunabilmesi için, beden sıhhatine ve yolun emniyetli oluşuna da bakılmıştır. Bu husustaki hadislerin zahiri ise, bunlardan herhangi birinin nazar-ı dikkate alınmadığını gösterir. Binâenaleyh bu haberler, işte bu bakımdan da ta'n edilmişlerdir. Bu hususta Cenâb-ı Hakk'ın, "(Allah), dinde üzerinize hiçbir güçlük yüklemedt" (Hacc, 78) ve "Allah size kolaylık diler, size güçlük murad etmez" (Bakara. 165) âyetlerinin zahirî mânalarına dayanmak gerekir. [59]

 

Kâfirlerin Fer'î Ahk Al-ila Mükellef Olup Olmadıkları           

 

Bazı âlimler bu âyeti, kâfirlerin İslAl-i şeriatının ahkAl-iına muhatab olduklarına delil getirmişler ve şöyle demişlerdir: "Çünkü "Beytullah'ı haccetmesi Allah 'm insanlar üzerinde bir hakkıdır..." âyetinin zahiri, mü'minleri de kâfirleri de içine alır. İmânın olmaması, bu umûmî mânaya ters düşmez ve onu tahsis etmez (Yani mü'minlere has kılmaz). Hz. Muhammed (s.a.s)'e imânın sıhhatinin şartı olan Allah'a iman kendisinde bulunmadığı halde, bir dehrî de Hz. Peygamber (s.a.s)'e iman etmekle mükelleftir. Yine namazın sıhhatinin şartı olan abdest kendisinde bulunmadığı halde, abdestsiz kimse de namaz kılmakla mükelleftir. Binâenaleyh şartın olmaması, o kimsenin şarta bağlı olan şeyle mükellef olmasına manî değildir. İşte burada da böyledir." Allah en iyisini bilir. [60]

 

İstita’a Kable'i-Fiil İddiası       

 

Mu'tezile'nin ekserisi, bu âyeti, istitâ'anın (gücün), fiilden önce mevcut olduğuna delil getirmiş ve şöyle demişlerdir: "Eğer istita'a fiil ile birlikte (fiilin yapılış esnasında) olsaydı, haccetmeyen kimsenin de hacca istita'ası (gücü) olmuş olurdu. Hacca güç yetiremeyen kimseyi ise, bu âyette bahsedilen mükellefiyet içine almazdı. Böylece de haccetmeyen herkesin, bu âyet sebebiyle hacc yapma ile emredilmiş olmamaları gerekirdi ki bu ittifakla bâtıldır.

Âlimlerimiz Mu'tezile'nin bu görüşüne şöyle cevap vermiştir: "Bu sizin için de söz konusudur. Çünkü birşeye kadir olan ya o fiili yapmaya sebep olan şeyler bulunmadan o fiili yapmakla emredilmiş olur, veyahut da o sebepler bulunduktan sonra o fiil ile emredilmiş olur. Sebepler yok iken o fiil ile emredilmiş olmak imkansızdır. Çünkü sebepler bulunmazdan önce fiilin bulunması imkansızdır. Binâenaleyh böyle bir şeyi teklif etmek, "teklîf-i mâla yutak" olur. Fakat o fiilin sebepleri bulunduktan sonra fiil ister istemez meydana gelir. Bu durumda da onu emretmenin bir mânası olmaz. Her iki durumda da istita'a söz konusu olmayınca, bu âyetteki teklifin hiç kimseye yönelik olmaması gerekir. [61]

 

Dini Emirleri Sual İle Kurcalamamak  

 

Rivayet edildiğine göre, bu âyet nazil olunca, "Ya Resûlallah, hacc bize her sene mi farzdır?" diye soruldü ve bu soru üç defa tekrar  edildi. Hz. Peygamber (s.a.s) her üçünde de sükût etti ve dördüncüsünde:

"Eğer "evet" deseydim, (haccsize her sene) vacib olurdu. Eğer böyle vacib olsaydı, yerine getiremezdiniz. Yerine getirmeyince de kâfir olurdunuz. Dikkat edin, ben sizi bıraktığım sürece, siz de beni bırakın (Bana birşey sormayın). Size birşey emrettiğimde ise, onu elinizden geldiği kadar yapın. Size birşeyi nehyettiğimde de ondan vazgeçin. Çünkü sizden önceki ümmetler, peygamberlerine çok karşı geldikleri ve ona muhalefet ettikleri için helak olmuşlardır"[62] diye cevap vermiştir.

Sonra âlimler bu hadisle istidlal ederek, emirlerin şu iki sebepten ötürü tekrar (yani o emri tekrar tekrar yerine getirmeyi) ifâde etmeyeceğini söylemişlerdir:

a)  Bu emir hacc hakkında gelmiştir ama tekrarı ifâde etmemiştir.

b) Sahabe bu emrin tekrarı ifâde edip etmediğini sormuşlardır. Eğer emir sigası tekrarı ifâde etmiş olsaydı Arapça'yı bilen bu sahabelerin soru sormaması gerekirdi. [63]

 

Yedinci Mesele

 

Bir şeye yol bulabilmek, o şeye ulaşmaya imkân bulma mânâsındadır. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Fakat bir çıkış yolu var mı?" (Mû'minun11) "Geri dönmeye bir yol var mı?" (Şura, 44) ve"iyilik edenlere karşı bir yol yoktur" (Tevbe, 91) buyurmuştur. Binâenaleyh bu imkanın bulunmasında, beden sağlığı, yırtıcı hayvanlardan, düşmanlardan ve yiyecek içecek bulamamaktan ötürü telef olma korkusunun bulunmamasına, azık ve biniti karşılayabilecek, bütün borçları ödeyip, bütün emânetleri geri vermeye yetecek bir paraya sahip olmaya itibar edilir. Eğer o insanın bakmakla yükümlü olduğu birisi varsa, o, haccederken onlara yetecek kadar şey bırakamadtğı müddetçe ona hacc farz olmaz. Bu meselenin teferruatı fıkıh kitaplarında anlatılmıştır. Allah en iyisini bilir. [64]

 

Hacc Farz Olup da Haccetmeyen in Hükmü

 

Sonra Cenâb-ı Allah, "Kim inkâr ederse, şüphesiz ki Allah âlemlerden ganîdir" buyurmuştur. Bu ifâde ile ilgili bazı meseleler vardır: [65]

 

Birinci Mesele

 

Bu âyet hakkında iki görüş vardır:

1- Bu, tek başına müstakil bir cümledir ve Atlah'ı inkâr eden bütün kâfirler hakkında umûmî bir va'îd-dir. Bu cümlenin, öncesiyle ilgisi yoktur.

2- "Bu cümle, öncesi ile ilgilidir." Bu görüşte olanlardan bazıları bunun haccı terkeden (yerine getirmeyen) kimselerle ilgili olduğunu, bazıları da haccın farz olduğuna inanmayan kimselerle ilgili olduğunu söylemişlerdir. Bunun haccı yerine getirmeyen kimselerle ilgili olduğunu söyleyenler, bu görüşlerinde âyetin zahirine dayanmışlardır. Çünkü bundan önce hacc emri geçmiş ve onun peşisıra "Kim inkâr ederse-." tabiri getirilmiştir. Bundan bu küfrün ancak, daha önce emredilmiş olan şeyi terketmek olduğu anlaşılır. Sonra, bu görüşte olanlar bu görüşlerini bazı haberlerle te'kid etmişlerdir. Hz. Peygamber'den rivayet edildiğine göre O, şöyle buyurmuştur: "Kim haccetmeden ölürse, o kimse isterse yahudl olarak ölsün, isterse hristiyan!.,. (İslamla alakası yoktur.)"

Ebû Ümame'den rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir: "Hz. Peygamber şöyle buyurdular:

"Kim kendisini açık bir ihtiyaç veya alıkoyan bir hastalık yahut da zâlim bir hükümdar men etmeksizin, İslam’ın emrettiği haccı ifâ etmeden ölürse, o kimse dilediği bir hal üzere, ister yahudi isterse hristiyan olarak Ölsün!"[66] Said İbn Cübeyr'den rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir: "İmkânı olduğu halde haccetmemiş olan bir komşum ölse, ben onun namazını kılmam!"

Eğer, "Haccı terketmesi sebebiyle o kişi hakkında küfre hükmetmek nasıl caiz olabilir?" denilirse, Kaffâl (r.h) bu soruya şöyle cevap vermiştir:

"Bundan murad, meselenin önemine dikkat çekmektir. Yani, "küfre girmesi ve haccı inkâr eden kimsenin yaptığı şeyi yapması yakındır!" demektir. Bunun bir benzeri de, Cenâb-ı Hakk'ın dayanmıştı" (Ahzab, ıoj âyetidir. Yani, "Nerdeyse... dayan­mıştı, dayanmak üzereydi" demektir. Bunun bir başka benzeri ise, Hz. Peygam­berin,  "Kim, kasıtlı olarak bir namazı terkederse, (neredeyse) küfte girmiştir"[67] vej"Kim hayiz halinde veya "dübüründen kadını’(na) yaklaşırsa, cima ederse, (nerdeyse) küfre girmiştir"[68] hadisleridir. Çoğunluğa gelince buntar, bu tehdidi, haccın farziyetine inanmayan kimselere hamledenlerdir. Dahhâk şöyle demiştir: "Hacc âyeti nazil olduğu zaman, Hz. Peygamber altı dinin müntesibini; müslümanları, hristiyanları, yahudileri, sâbiîleri, mecusîleri ve müşrikleri topladı ve onlara bir nutuk irad ederek şöyle dedi: "Muhakka ki Allah, haca size farz kılmıştır; binâenaleyh, haccediniz..." Bunun üzerine, müslümanlar buna iman etti; diğer beş inanç mensupları ise, bunu İnkâr ederek: "Biz ona inanmıyoruz.. (Kâ'be'ye) doğru yönelerek namaz kılmayız; onu hacc da etmeyiz..." dediler. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak, "Kim küfrederse, şüphesiz ki Allah, âlemlerden müstağnidir" âyetini inzal etti. [69]

 

İkinci Mesele

 

Bil ki, ibâdetler konusunda şeriatın teklifleri iki kısımdır: Bir kısmı mâkul olduğu halde bunların tafsilâtları  anlaşılamaz.   Meselâ  namaz..   Çünkü namazın aslı mâkuldür, anlaşılmaktadır; yani o, Allah'ı ta'zim etmek ve ululamaktır. Ama namazın nasıllığına gelince, bu anlaşılamamaktadır. Zekât da bunun gibidir; onun esâsı, fakirin ihtiyacını karşılamaktır, ama nasıllığına gelince, bu da anlaşılamamaktadır. Orucun aslı da anlaşılmakta, kavranılmak­tadır ki bu da, nefsi terbiye etmektir. Ama nasıllığı ise anlaşılamamaktadır. Aynı şekilde hacc da, bilinen keyfiyetlerde muayyen bir yere yapılan seferdir. Bu ibâdetlerin keyfiyyetlerinin hikmeti bilinememekte, asılları anlaşılamamaktadır.

Sen bunu iyice anlayınca deriz ki: Muhakkik âlimler şöyle demişlerdir: "Muhakkak ki bu tür ibâdetleri yapmak, kulluğun, boyun eğmenin ve inkiyâdın kemâline birinci nev' ibâdetlerden daha fazla delâlet etmektedirler. Bu böyledir, çünkü birinci nev' ibâdeti yapmış olan kişinin bu ibâdeti, aklıyla ondaki faydalanma şekillerini bildiği için yapmış olması muhtemeldir. Ama ikinci nev' ibâdeti yapan kimse ise bu ibâdeti ancak, sırf inkıyâd, itaat ve kulluk gayesiyle yapmıştır. İşte bu anlamdan dolayı, bu âyetteki hacc emri çok çeşitli te'kîd şekillerini ihtiva etmiştir.

a) Cenâb-ı Hakk'ın, tabiri. Bunun mânası şudur: Hak subhanehu İlâh, Rabb olduğu için kullarına bu tâati yapmayı vacib kılmıştır. Bundan dolayı kulların, -ondaki hikmeti bilsinler veya bilmesinler- bu emre boyun eğmeleri vâcibtir.

b) Cenab-ı Hak önce, "insanlar" kelimesini zikretmiş, daha sonra da, /oibulabilen" ifâdesini ondan bedel yapmıştır. Bunda iki çeşit te'kîd .maktadır:

1- Bir şeyden bedei getirmek, muradı ikilemek ve tekrarlamaktır. Bu ise, o şeye gösterilen ilginin fazlalığına delâlet etmektedir.

2- İfâde önce mücmel (genel hatlarıyla) getirilmiş, sonra da açıklanmıştır (tafsîl). Bu ise, meseleye gösterilen ihtimamın fazlalığını ortaya koymaktadır.

3- Cenâb-ı Hak bu vücûbiyyeti iki ibare ile ifâde buyurmuştur. Birincisi ifâdesindeki mülkiyyet lamıdır. İkincisi ise, harf-i cerridir ki, bu harf tabirinde vücûbiyyet ifâde etmektedir.

4- Lafzın zahiri, Cenâb-ı Hakk'ın hacc ibadetini, ona gücü yeten herkese vacib kılmış olmasını iktizâ eder. Binâenaleyh, tekfîfin teşmil ve tamîm edilmesi, o şeye ne kadar çok ihtimam gösterildiğine delâlet eder.

5- Cenâb-ı Hak, "Kim haccetmezse..." yerine,  "Kim inkâr ederse..." buyurmuştur. Bu da, haccı terkeden kimse hakkında şiddetli bir sakındırma ifâde etmektedir.

6- Cenâb-ı  Hak,  kendisinin bütün âlemlerden  müstağni olduğunu zikretmiştir ki bu da, ilahî gazaba, kızgınlığa ve kulu yardımsız bırakmaya delâlet eden hususlardandır.

7- Cenâb-ı Hak,  "âlemlerden..."buyurmuş, "okâfirden" buyurmamıştır. Çünkü bütün âlemlerden müstağni olanın, bu tek insandan ve onun tâatından müstağni olmast daha evlâdır. Binâenaleyh bu, Allah'ın gazabına daha çok delâlet etmektedir.

8-AllahuTeâlâ âyetin başında "Allah'ın insanlar üzerinde bir hakkı vardır" buyurmuş; böylece bu vâcib kılmanın, sırf ulûhiyyetin izzeti ve rubûbiyyetin kibriyasından dolayı olduğunu, herhangi bir fayda temini veya bir zararı def etmek için olmadığını beyân etmiştir. Sonra da bunu, âyetin sonunda, "Muhakkak kt Allah, âlemlerden müstağnidir" ifadesiyle te'kîd etmiş­tir. Haccın emredildiğinin te'kîd edildiğine delâlet eden haberlerden bazıları şunlardır: Hz. Peygamber (s.a.s):

"Haccedemezden önce haccediniz; çünkü Beyt iki kere yıkıl­mıştır; üçüncüde işe (göğe) kaldırılacaktır"[70] buyurmuştur. Yine Hz. Peygamber'in,"Haccedemizden önce haccediniz; yeryüzü onun tarafına gitmenizi (haccetmenizi) engellemeden önce haccediniz"[71] buyurduğu rivayet edilmiştir. Bunun mânası şudur: "Emniyet bulunmadığı için veya başka bir sebeple, Mekke toprağında sefer etmeniz size imkânsızlaşmadan önce haccediniz..." İbn Mesûd'dan da şu rivayet edilmiştir:

"Çölde, yiyen her hayvanın mutlaktı helak olacağı bir bitki bitmeden önce, bu Beyti haccediniz."[72]

 

"De ki: "Ey Ehl-i Kitap, Allah yaptığınız her şeye şahid olduğu halde, Allah'ın âyetlerini niçin inkâr ediyorsunuz? "De ki: "Ey Ehl-i Kitap, kendiniz de şahid olduğunuz halde, niçin İman edenleri Allah'ın yolundan,

onda bir eğrilik aramaya yeltenerek, döndürmeye çalışıyorsunuz? Allah, yaptığınız hiçbir şeyden gafil değildir" (Al-i İmran, 98-99)

Bil ki âyetin, öncesiyle irtibatı hakkında iki izah bulunmaktadır:

1- En uygun izaha göre Allahu Teâlâ, Hz. Muhammed'in nübüvvetine, Tevrat ve İncil'de O'nun geleceğini müjdeleyen âyetlerden deliller getirince, bunun peşinden ehl-i kitab'ın şüphelerini zikretmiştir. Birinci şüphe, neshi inkâr etmekle ilgili olan şüphedir. Allah Teâlâ buna, "Yakub'un kendisine haram kıldığı şeylerden başka, yiyeceğin her türlüsü İsraüoğuîlan için haram idi" (âı-i imran, 93) âyetiyle cevap vermiştir. İkinci şüphe, Kâ'be, namazda Kâ'be'ye yönelmenin gerekliliği ve onu haccetmenin farziyyeti "e i'gi'i °'an şüphelerdir. Allah Teâlâ buna da, "Muhakkak ki insanlar için kurulmuş ilk ev.." (âl-i imran, 96) âyetiyle cevap vermiştir. Böylece, delil getirme işi tamamlan­mış, dalâlet sahiplerinin şüphelerine cevap verme işi tam ve mükemmel olmuş­tur. İşte Cenâb-ı Hak bunun peşisıra onlara yumuşak bir sözle hitab ederek, Bu apaçık deliller ortaya çıkıp, şüpheleriniz de yok olduktan sonra, niçin hâlâ Allah'ın âyetlerini inkâr ediyorsunuz?" demiştir. İşte bu, sözün tertibi ve nazmının güzelliği bakımından son derece mükemmeldir.

2- Allahu Teâlâ, Kâ'be'nin faziletlerini ve onu haccetmenin vâcib olduğunu beyân edince ve ehl-i kitap da, bunun gerçek din ve sahih inanç olduğunu biliyorlarken onlara, "Bunun hak ve gerçek olduğunu bildikten sonra, "Allah'ın âyetlerini niçin inkâr ediyorsunuz?" demiştir. Bil ki, bâtıldan yana olan kimse, ya sadece kendisi sapıktır, veyahut da sapık olmasının yanısıra başkalarını da saptırıcıdır. Yahudiler ise, her iki sıfatla da mevsûf idiler. Bundan dolayı Allahu Teâlâ önce yumuşaklık ve rıfk yoluyla onların birinci sıfatını reddetmiştir. Bu âyetle ilgili bazı meseleler vardır: [73]

 

Birinci Mesele

 

"Ey Kitap ehil Allah'ın âyetlerini niçin inkâr ediyorsunuz?" ifâde-sindeki "ehl-i kitap"tan kimin kastedildiği hususunda âlimler ihtilâf etmişlerdir. Hasan el-Basrî, "Onlar, ehl-i kitabın, Hz. Peygamberin nübüvvetinin sıhhat ve doğruluğunu bilen âlimleridir" demiş, buna da âyetteki, "Kendiniz de şahid olduğunuz halde" sözünü delil getirmiştir. Sazı âlimler de şöyle demiştir: "Bilâkis bundan murad, ehl-i kitabın tamamıdır. Çünkü onlar, bunu bilmiyor idiyseler de, hüccet onların aleyhlerinedir. Buna göre sanki onlar, istidlali terkedip taklide yöneldikleri için, bilip de sonra inkâr eden kimse gibi kabul edilmişlerdir."

Eğer, "Niçin diğer kâfirler değil de özellikle ehl-i kitap zikredilmiştir?" denilirse, deriz ki: Bu, iki sebepten dolayıdır:

1- Biz, Allah Teâlâ'nın, ehl-i kitaba karşı, Hz. Muhammed (s.a.s)'in peygamberliğinin doğruluğu hususunda Tevrat ve İncil'den deliller getirdiğini sonra da onların bu konudaki şüphelerine cevap verdiğini açıklamıştık. Bu iş tamamlanınca Hak Teâlâ onlara, "Ey Ehl-İ Kitap..," diye hitab etmiştir. İşte doğru tertip de budur.

2- Onların, Allah'ın âyetlerini bilmeleri, tevhidi ve nübüvvetin aslını itiraf ettikleri ve kitaplarında Hz. Peygamber (s.a.s)'in doğruluğunun şâhidler ile onun nübüvvetini müjdeleyen delilleri bildikleri için daha kuvvetlidir. [74]

 

İkinci Mesele

 

Mu'teztle, Allah Teâlâ'ntn "Allah'ın âyetlerini niçin inkâr ediyorsunuz?" sözünde, küfrün onlar tarafın­dan meydana getirildiğine bir delâlet bulunduğunu, bu azarlamanın yerinde olması için böyle olması gerektiğini söylemişlerdir. Nitekim insanların boylarının uzunluğu veya kısalığından, sağlıklı ve hasta oluşlarından dolayı kınanmaları da doğru değildir. Mu'tezile'nin bu görüşüne, ilim ve sebep meseleleriyle cevap verilir. [75]

 

Üçüncü Mesele

 

Buradaki "Allah'ın âyetlerinden murad, Cenâb-ı Hakk'ın, Hz. Muhammed (s.a.s)'in peygamberliği hususunda göstermiş olduğu âyetlerdir. Ehl-i kitabın bunları inkârlarından murad ise, bu âyetlerin Hz. Peygamberin nübüvvetine delâletini inkâr etmeleridir.

Cenâb-ı Hak sonra "Allah yaptığınız her şeye şâhid olduğu halde" buyurmuştur. Bunun başındaki vâv, vâv-ı hâliyyedir ve bunun mânası şu şekildedir: "Allah Teâlâ sizin yaptıklarınıza şâhid olduğu halde ve bundan dolayı sizleri cezalandıracağı halde, sizler niçin, Hz. Muhammed'in doğruluğunu gösteren Allah âyetlerini inkâr ediyorsunuz. Bu durum, Allah'ın âyetlerini inkâra cür'et göstermemenizi gerektirir."

Sonra Cenâb-ı Hak, onların bu sapıklıklarını yadırgayınca, bunun peşinden zayıf müslümanları saptırma gayretlerini yadırgadığını göstererek, "De ki: "Ey Ehl-i Kltab, niçin imân eden­leri Allah'ın yolundan döndürmeye çalışıyorsunuz?" buyurmuştur. Ferra şöy­le demiştir'Arapçada (aynı manada olarak), (Onu menettim) fiilleri kullanılır." Hasan el- Basrî de, buradaki fiili, ba­bından olmak üzere te harfinin zammesiyle şeklinde okumuştur. Müfes-sirler şöyle demişlerdir: "Ehl-i Kitap'ın, inananları Allah yolundan saptırmak istemeleri, zayıf müslümanlann kalplerine şek ve şüphe sokmak suretiyle oluyordu ve onlar Hz. Muhammed (s.a.s)'in sıfatlarının kendi kitaplarında anlatıldığını da inkâr ediyorlardı."

Cenâb-ı Hak, daha sonra "Onda bir eğrilik aramaya yeltenerek" buyurmuştur. Aynı harfin kesresiyle, kelimesi, din, söz ve benzeri şeyler gibi gözle görülmeyen herşey hakkında doğrudan sapma manasında kullanılır. Görülen varlıklardaki eğrilikler İçin, ayn harfinin fethası ile kelimesi kullanılır. Meselâ duvar,kanal ve tahta vb. şeylerin eğrilikleri için... İbnû'l-Enbârî, fiili lam harf-i cerri ile kullanılmadığı zaman tek mef'ul alır. Meselâ "Mal, ücret ve sevap istedim" denilir.

Âyette ise, "O yol için bir eğrilik arayarak..." denilmek isten­miştir. Sonra, Al-i harf-i cerri düşmüştür. Nitekim Araplar, "Sana bir dirhem bağışladım" derler. Bu, "Senin için bir dirhem bağışladım" demektir. Bunun bir benzeri de, "Senin için bir ceylan avladım" ifadesidir. Şâir de şöyle demiştir:

"Onların uşakları yönetip geldi ve şöyle bağırdı: Size bir erkek deve kuşu mu, yoksa bir eşek mi avlayayım" yani, "Sizin için... avlayayım" demek istemiştir. Âyetteki tabirindeki zamiri "yol" "sebil"kelimeşine aittir. Çünkü "sebil", kelimesi, hem müennes, hem müzekkerdir. keli­mesi ile, eğrilik ve tahrif mânası kastedilir. Buna göre bu ifâdenin mânası, "Nesh, Bedâ"ya[76] delâlet eder" yahut "Tevrat'ta Musa'nın şeriatının kıyamete kadar bakî olduğu zikredilmiştir" şeklindeki sözlerinizle, zayıf müslümanlara karşı ileri sürdüğünüz şüpheler ile, Allah'ın yolunu eğriltmek ve tahrif etmek mi istiyorsunuz" şeklindedir. Âyetin bir başka izahı daha vardın Oda, kelimesinin hâl sayılmasıdır. Buna göre mâna, "Sizler, sapık olarak bunu istiyorsunuz" şeklinde olur. Buna göre sanki onlar, kendilerinin Allah'ın dini ve yolu üzere olduklarını iddia ediyorlardı da Hak Teâlâ onlara, "Muhakkak ki sizler, sapıtmış olduğunuz halde Allah'ın yolunda olma peşindesiniz" demiştir. Bu izaha göre tyfö tabirinde bir lAl-i harf-i cerri takdir etmeye gerek kalmaz. [77]

 

Ehl-i Kitabın Şâhid Olmasının Mânâsı

 

Cenâb-ı Hak sonra, "Kendiniz de şâhid olduğunuz halde.." buyurmuştur. Bu ifâdenin birkaç türlü izahı vardır:

a) İbn Abbas (r.a) şöyle demiştir: "Yani, sizler Tevrat'ta, ondan başkasının kabul edilmeyeceği Allah dininin ancak İslAl-i dini olduğuna şahid olduğunuz halde..." demektir."

b) "Sizler, Hz. Muhammed'in peygamberliğine delâlet eden mû'cizelerin zuhur ettiğine şâhid olduğunuz halde..."

c) "Sizler, Allah yolundan saptırmanın doğru olmadığını bildiğiniz halde..."

d) "Sizler, dininizde olanlarınız arasında sözüne güvenilir ve önemli meselelerde şâhidliklerine itimâd edilir, âdil ve şâhidler olduğunuz halde..." Bunlar da yahudilerin âlimleridir. Buna göre mana şöyle olur: "Böyle olan bir kimseye, bâtıl ve yalan; sapıklık ve saptırmada ısrar etme nasıl yakışır?"

Hak Teâlâ daha sonra, "Allah, yaptığınız hiçbir şeyden gafil değildir" buyurmuştur. Bu ifâdeden murad, vâtddir. Bu, bir insanın, gidişatını beğenmediği kölesine, "Senin ne durumda olduğun bana gizli değil. Bilmediğimi zannetme!" demesi gibidir. Allah Teâlâ bir önceki âyeti, "Allah yaptığınız her şeye şâhiddir" tabiriyle; bu âyeti de, "Allah, yaptığınız hiçbir şeyden gafil değildir" tabiriyle bitirmiştir. Çünkü, onlar Hz. Peygamber'in nübüvvetini açıkça inkâr ediyorlar, ama müslümanların kalplerine şüphe atma işini açıkça yapmıyorlar, aksine bu hususta çok çeşitli hilelere başvuruyorlardı. İşte bundan dolayı Cenâb-ı Hak, açtkça yaptıkları işler hususunda "Allah şâhiddir"; gizli yaptıkları şeyler hususunda ise, "Allah, yaptığınız hiçbir şeyden gafil değildir" buyurmuştur. Hak Teâlâ, her iki âyette de, "De ki: Ey Ehl-i Kitap!.." hitabını tekrar etmiştir. Çünkü gaye, onları en güzel bir şekilde kınamaktır. Bundan dolayı, bu hoş hitabın tekrar etmesi, onları sapma va saptırma hususundaki yollarından çevirme konusunda yumuşak davranma gayesine daha uygundur ve din hususunda onlara nasihat edip sakındırmaya daha güzel delâlet etmektedir. [78]

 

"Ey iman edenlerr eğer kendilerine kitap verilenlerden herhangi bir zümreye itaat edecek olursanız, onlar sizi bu imanınızdan sonra döndürüp kâfir yaparlar. Karşınızda Allah'ın âyetleri okunup dururken ve Onun peygamberi İçinizde iken, Allah'ı nasıl inkâr edersiniz? Kim Allah'a sımsıkı tutunursa, muhakkak ki o sırat-ı müstakime (dosdoğru yola) hidayet edilmiştir" (Âl-i imran, 100-101).

Bil ki Allah Teâlâ, birinci âyette, ehl-i kitabın bir zümresini, saptırmak ve azdırmaktan sakındırınca, bu âyette de mü'minleri, ehl-i kitabın saptırma ve azdırmalarına karşı sakındırmış ve onları ehl-i kitabın sözlerine iltifat etmekten menetmiştir. Rivayet edildiğine göre, yahudi olan Şâs İbn Kays, ileri derecede bir kâfir, müslumanlara son derece kızgın olan ve hased eden birisi idi. Bir gün, Evs ve Hazreclilerin karışık bulunduğu bir ensar grubuna rastladı. Onları meclislerinde sohbet ederlerken ve câhiliyye dönemindeki düşmanlıklarının İslAl-i'ın bereketi ile tamamen ortadan kalkmış olduğunu gördü. Bu durum o yahudinin zoruna gitti. Hemen onların yanına oturarak onlara, daha önce aralarında cereyan etmiş olan harbleri hatırlattı ve bu harbler hakkında söylenmiş olan bazı şiirleri tekrarladı. Bunun üzerine ensar topluluğu aralarında tartışmaya, birbirleriyle atışmaya başladılar ve "Silahlarınıza davranın, silahlarınıza" dediler. Durum Hz. Peygamber (s.a.s)'e ulaşınca, O, beraberinde muhacir ve ensardan bir grup müslümanla onların yanına geldi ve onlara şöyle didi: "Ben sizin içinizde olduğum ve de Allah sizlere, İslAl-i ile ikramda bulunup kalblerinizi uzlaştırmış (yakınlaştırmış) olduğu halde, sizler câhiliyye hallerine tekrar dönmek mi istiyorsunuz?" dedi. Bunun üzerine onlar, bunun şeytanın bir işi ve o yahudinin bir hilesi olduğunu anladılar. Silahlarını atarak birbirleriyle kucaklaştılar ve sonra Allah'ın Resulü ile birlikte oradan gittiler. İşte, başlangıcı bundan daha kötü, sonu da bundan daha güzel başka bir gün olmamıştır. Allah Teâlâ, bu hadise üzerine bu âyeti indirdi. Âyetteki, "Eğer kendilerine kitab verilenlerden herhangi bir zümreye itaat edecek olursanız...'" buyruğundan muradın, bu hadise olması muhtemel olduğu gibi, bundan muradın yahudilerin gayret gösterdikleri hertürlü saptırmanın olması da muhtemeldir. Böylece Hak Teâlâ, mü'minler eğer onların sözleri karşısında yumuşar ve onların sözlerini kabul edecek olurlar ise, bunun onları yavaş yavaş küfre düşüreceğini beyân etmiştir. Küfür ise, hem dünya hem de din bakımından helak olmayı ifâde eder. Dünyada helak olma, düşmanlıkların ve kızgınlıkların meydana gelmesi, fitnelerin çoğalması ve kan dökmeye varan savaşların çıkması sebebiyledir. Din hususunda helak olma ise meydandadır.

Cenâb-ı Hak daha sonra, ' Karşınızda Allah 'm âyetleri okunup dururken ve O nun peygamberi içinizde iken, Allah'ı nasıl inkâr edersiniz?" buyurmuştur. [79]

 

Taaccüb ve Hayret İfâdesinin Cenâb-ı Allah Hakkındaki Manası

 

Buradaki (Nasıl) kelimesi hayret ifâde eder. Hayret ise ancak, o şeyin sebebini bilmeyen kimse için söz konusudur ve bu Allah hakkında imkânsızdır.

Öyle ise bundan kastedilen, menetme ve tehdid etme mânâsıdır. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.s), onların arasında hertürlü şüpheyi izâle edip, hertürlü delili göstermesi ve onlara peşpeşe Allah'ın âyetlerinin okunması, adetâ onların küfre düşmesini engelleyen bir mania gibi olmuştur. Binâenaleyh Hz. Peygamber (s.a.s)'in yanında bulunanlardan küfrün sadır olması, bu bakımdan daha uzak bir ihtimaldir. Buna göre, "Eğer kendilerine kttab verilenlerden herhangi bir zümreye itaat edecek olursanız, onlar sizi bu imanınızdan sonra döndürüp kâfir yaparlar" âyeti, yahudi ve münafıkların en büyük gayelerinin müslümanları İslAl-i'dan döndürmek olduğuna dikkat çekmektedir. Daha sonra Cenâb-ı Hak, müslümanları irşâd ederek, onlara vâcib olanın, bu gibi kimselerin sözlerine iltifat etmemeleri, aksine bu yahudilerden duydukları her şüpheye karşılık onu giderip, onun gerçeğini ortaya koyması için Allah'ın peygamberine dönmeleri olduğunu beyân etmiştir.

Cenâb-ı Allah daha sonra da, "Kim Allah'a sımsıkı tutunursa, muhakkak ki, sırât-ı müstakime hidayet edilmiştir" buyurmuştur. Bundan maksad şudur: Allah Teâlâ önce bir va'îd zikredince, bunun peşinden bu va'îd-i ilâhisini getirmiştir. "Kim Allah'a sımsıkı tutiınursa.." tabiri "Kim Allah'ın dinine sımsıkı tutunursa" mânasındadır. Bu ifâdenin, mü'minleri, kâfirlerin kötülüklerini savuşturma husu­sunda Allah'a iltica etmeye bir teşvik mânasında olması da caizdir. kelimesi, Arapça'da birşeye iyice tutunmak mânasına gelir ve bunun aslı ''ismet'' masdarıdır. "İsmet'', Arapça'da korumak ve muhafaza etmek mâna­sına gelir. "Âsım"da, koruyan ve meneden mânasına gelir. Bir kimse ken­disini, bir belâya düşmekten korumak için bir şeye tutunduğunda denilir. Cenâb-ı Hakk'ın, Zeliha'nın lisanından naklettiği "And ederim ki, o (Yusurun) nefsinden murad istedim de o (kendisini koruyup) namuskârlık gösterdi" (Yusuf. 32) âyeti de bu manadadır. Katâde şöyle demiştir: "Cenâb-ı Hak, âyette küfre engel olan iki şey zikretmiştir:

1- Allah'ın âyetleri'nin okunması...

2- Hz. Peygamber (s.a.s)'in onların arasında bulunması... Hz. Peygamber (s.a.s), Allah'ın rahmetine kavuşmuştur. Kitab'ın âyetleri ise ebediyyen bakidir

Cenâb-ı Hakk'ın, "Muhakkak ki o, sırat-ı müstakime hidayet edilmiştir" buyruğuna gelince, âlimlerimiz bu âyeti, kulun fiillerinin Allah tarafından yaratıldığına delil getirmişler ve şöyle demişlerdir: "Çünkü onların Allah'a tutunmaları, Allah'tan olan bir hidayet kabul edilmiştir. Bu tutunma onların fiili ve Allah'tan bir hidayet olunca, bizim görüşümüz tahakkuk eder ve sabit olur."

Mutezile ise bununla ilgili bazı izahlar yapmışlardır:

1- Bu hidâyetten murad, Cenâb-ı Hakk'ın, "Allah, o (Hitap) ile, rızasına uyarılan selAl-iet yollarına hidayet eder" (Mâide. 16) âyetinde de buyurduğu gibi, tâatlann yapılmasına bağlı olan lütuf ve ihsanları artırmadır Kaffâl (r.h)'in tercih ettiği görüş de budur.

2- Bu ifâdenin takdiri şöyledir: "Kim Allah'a sımsıkı sarılır ise, çok güzel bir şey yapmış olur. Çünkü o bunu yapmak suretiyle, dosdoğru bir yola hidayet edilmiştir."

3-  "Kim Allah'a sımsıkı sarıhrsa, o cennetin yoluna hidâyet edilmiş demektir."

4- Keşşaf sahibi şöyle demiştir: "Muhakkak ki... hidâyet edilmiştir..." tabiri "Hidayet onun için, kaçınılmaz bir şekilde hasıl olmuştur." (Allah'a sarıldı mı, işi tamamdır, artık kurtulmuş demektir!) mânasındadır. Nitekim sen, "Sen falancaya geldiğinde, muhakkak ki kurtuldun demektir!" dersin. Sanki hidâyet meydana gelmiş de Cenâb-ı Allah bunu, olmuş olarak haber vermektedir. Çünkü Allah'a sımsıkı sarılan kimse, hidâyete ermeyi umar. Nitekim cömert (kerim) bir kimsenin yanına giden kimse, onun yanında felaha ermeyi umar. [80]

 

Kulun Allah'dan Korkmasının Lüzumu

 

"Ey iman edenler, Allah'tan nasıl ittikâ etmek (korkmak) lazımsa öyle korkun. Siz, ancak müslüman olarak can veriniz. Hepiniz, toptan sımsıkı Allah'ın ipine sanlınız ve parçalanmayınız. Allah'ın üzerinizdeki nimetini hatırlayınız. Hâni siz düşman idiniz de, O, kalblerinizi birleştirmişti. İşte O'nun nimeti sayesinde kardeş oldunuz. Yine siz bir ateş çukurunun tam kenarında iken, oradan sizi O kurtardı. İşte Allah, hidâyete eresiniz diye âyetlerini size beyân ediyor" (Âl-i Imran, 102-103).

Bil ki Allah Teâlâ bundan önceki âyette, mü'minleri, kâfirlerin saptırmalarına ve desiselerine karşı uyarınca, bu âyette de onlara, hertürlü taatın ve bütün hayırların toplanıp birleştiği şeyleri emretmiştir. Onlara önce "Allah'tan... İttikâ edin.." sözüyle takvayı; "Allah'ın İpine sanlınız" sözüyle Allah'ın dinine sımsıkı sarılmayı ve üçüncü olarak da, "Allah'ın üzerinizdeki nimetini hatırlayınız" sözüyle de, Allah'ın nimetlerini anmayı emretmiştir. Bu tertibin hikmeti şudur: İnsanın fiilleri mutlaka ya korku veyahut bir arzuya bağlıdır. Korku unsuru, arzu (istek) unsurundan daha önce gelir. Çünkü bir zararı savuşturmak, bir menfaati elde etmekten daha önce ve önemlidir. Binâenaleyh, "Allah'tan nasıl ttttkâ etmek lazımsa, öyle korkun" âyeti, Allah'ın ikâbından korkutmaya bir işarettir. Sonra Cenâb-ı Hak bu korkuyu, Allah'ın dinine sarılıp sımsıkı tutunma emrine bir vesile saymıştır. Daha sonra arzu unsurunu getirmiştir ki bu, "Allah'ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın..." âyetinin ifâde ettiği husustur. Buna göre Cenâb-ı Allah sanki şöyle demektedir: "Allah'ın cezasından korkmak şunu gerektirir, nimetlerinin çokluğu da bunu gerektirir. Binâenaleyh, Allah'ın emrine inkıyâd edip, O'nun hükmüne itaat etmenizi gerektirecek olan herşey mevcuttur." Böylece zikrettiğimiz bu açıklamalarla, âyette geçen üç hususun çok uygun bir şekilde sıralandığı meydana çıkmıştır. Biz tekrar âyetin tefsirine dönelim: [81]

 

"Allah'tan Gereği Gibi Korkun" Emrinin Mensuh Olduğu İddiası

 

Cenâb-ı Hakk'in, "Allah'tan nasıl ittikâ etmek (korkmak) lazımsa öyle korkun.." buyruğuyla ilgili birkaç mesele vardır: [82]

 

Birinci Mesele

 

Bazı âlimler bu âyetin mensuh olduğunu söylemişlerdir. Bunun sebebi şudur: Ibn Abbas (r.a)'dan rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir: "Bu âyet nazil olduğu zaman, müslümaniara zor geldi. Çünkü "Nasıl ittikâ etmek lazımsa öyle korkun" âyeti, "Allah'a mutlak manada itaat edip, bir an bile olsa, isyan etmemeyi; daima şükredip nankörlük etmemeyi ve dâima O'nu anıp, hiç unutmamayı" ifâde eder. İnsanların ise buna gücü yetmez. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak, bu âyetten sonra "O halde gücünüz yettiği kadar Allah'tan İttikâ edin (korkun) " rregabün. ıe) âyetini indirmiştir. Böylece o âyet, bu âyetin başını neshetmiş fakat,   "Siz,  ancak müslüman olarak can veriniz" kısmını neshetmemiştir."

Muhakkik âlimlerin çoğu ise, bu âyetin mensim olduğu görüşünün yanlış olduğunu söylemişler[83] ve buna birkaç bakımdan delil getirmişlerdir:

1- Mu'az (r.a)'dan rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber (s.a.s) ona "Allah'ın kullan üzerindeki hakkının ne olduğunu biliyor musun?" deyince, Mu'az (r.a), "Allah ve Resulü daha iyi bilir" dedi. Bunun üzerine Hz. Peygam­ber (s.a.s): "Bu, onların Allah'a ibâdet edip. Ona hiçbirşeyf ortakkoşm&malandır"[84] buyurdu. Bu hükmün neshedilmesi caiz değildir. [85]

 

'deki Mef'ul-ü Mutlak'ın Mânası

 

2- âyetinin mânası, "Nasıl ittikâ edilmesi gerekiyor ise, Allah'tan öyle ittikâ edin" şeklindedir. Bu ise, hertürlü günahtan uzaklaşmak suretiyle olur. Böyle birşeyin neshedilmesi ise caiz değildir. Çünkü böyle bir nesih, bazı günahları mubah kılmak demektir. Durum böyle olunca, bu âyet ile "Allah'dan gücünüz yettiğince ittikâ edin" {Tegabün, ıe) âyeti aynı mânaya gelir. Çünkü Allah'tan gücü yettiğince sakınan kimse, O'ndan ittikâ edilmesi gerektiği şekilde ittikâ etmiş sayılır. ifâdesinden muradın, güç yetirile-meyecek olan bir takva olması caiz değildir. Çünkü Allah Sübhânehu, insana ancak gücünün yetebileceği şeyleri yüklediğini bildirmiştir. Kaldı ki insanın vüs'atı (gücü), takatinin altındadır. Bu âyetin bir benzeri de, Cenâb-ı Hakk'ın, "Allah uğrunda hakkıyla cihâd edin" (Hacc, 78) âyetidir.

Eğer, "Allah Teâlâ, "Onlar, Allah'ı hakkıyla takdir edemediler" (Enfal-i,9i) buyurmamış mıdır?" denilir ise deriz ki: O âyetin tefsirinde de açıklayacağımız gibi, bu ifâde Kur'ân'da üç yerde (aram, 91; Hacc, 74vezüm», 67) gelmiştir ve hepsi de mü'minler hakkında olmayıp kâfirlerin sıfatı ile ilgilidir.

"Bundan murad, Allah'a itaat edilmesidir, isyan edilmesi değil.." diyenlerin görüşü doğrudur. İnsandan unutma ve yanılma yoluyla sâdır olan kusurlara gelince, bunlar bu esâsı zedelemez. Çünkü bu gibi durumlardan mükellef olma hali insandan kaldırılmıştır. Allah'a dâima şükredip, hiç nankörlük etmemek de böyledir. Çünkü bu, insana, Allah'ın nimetlerini hatırladığı zaman vâcibtir, unuttuğu zaman ise bu vâcib değildir. Oâima Allah'ı anıp hiç unutmama da böyledir. Çünkü bu ancak dua ve ibâdet esnasında vacibtir. Bütün bunlara ise takat getirilebilir. Binâenaleyh onların zannettiği gibi bu âyetin mensuh olduğunu söylemenin bir mânası yoktur.

Musannif (Râzî) (Allah ondan razı olsun) şöyle demiştir: Ben diyorum ki, Öncekilerin, görüşlerini iki bakımdan anlatmaları mümkündür:

1- Ulûhiyyetin künhû, kullara malum değildir. Binâenaleyh, Cenâb-ı Hakk'ın kahrının, kudretinin ve izzetinin kemâlini insanlar bilemez. Bu hususta tam bir ilim söz konusu olmayınca, bu ilme uygun bir korku da meydana gelemez. Bu sebeple de, Allah'ın şanına yaraşan bir ittikâ da meydana gelmez.

2- Onlar, aynı anda hem şiddetli hem de hafifletilmiş bir ittikâ ile emrolun-muşlar, şiddetli olanı neshedilmiş, hafif olanı kalmıştır.

Şöyle de denilmiştir: Bu görüş yanlıştır. Çünkü insana vâcib olan, gücü yettiğince Allah'tan korkmasıdır. Nesh ise ancak vâcib olan şeyler hakkında olup, nefy hakkında değildir. Çünkü nefyin neshedilmesi, insanın men edilmiş olması gereken şeyden, bu men edilme halinin kaldırılmasını gerektirir ki, bu caiz değildir. [86]

 

İkinci Mesele

 

tabirinin anlamı, "nasıl ittikâ edilmesi gerekiyor ise.." şeklindedir. Buna Cenâb-ı Hakk'ın, Kat 't bilgi veren hakikat..." <vâk.a,95)âyeti de delâlet eder. Meselâ Arapça'da "O, gerçekten erkek!." denilir. Hz. Peygamber'in,  "Ben peygamberim, bunda yalan yok; Abdulmuttaltb'tn tonınuyumbenî" hadisi de bu kabildendir. Hz. Ali (r.a)'nin de, "Ben, Ali'yim, bunda yatan yok; Abdulmuttalib'in torunuyum ben!" dediği rivayet edilmiştir, kelimesi, kelimesinin fiilinin masdarı olması gibi, kelimesinin masdarıdır.

Cenâb-ı Hakk'ın, "Siz, ancak müslümanlar olarak can veriniz" buyruğuna gelince; buradaki nehy ölüm hakkında varid olmuştur. Ama bundan maksat, İslam  üzere yaşamayı emretmektir. Çünkü, ölüm onlara gelinceye kadar İslam üzerinde sebat edebilirler ve de İslam üzere oldukları halde ölürlerse, bu durumda İslam üzere ölmek, onların ellerinde olan bir şey gibi olmuş olur. Bu husustaki izahımız, Cenâb-ı Hakk'm, (Bakara, 132) âyetinin tefsirinde geçmişti.

Cenâb-ı Hak daha sonra, "Hepiniz, toptan sım­sıkı Allah'ın ipine sanlınız" buyurmuştur.

Bil ki Allahu Teâlâ müslümanlara, yasaklanmış şeylerden ittika edip sakınmalarını emredince, bütün tâat ve hayırların aslı durumunda olan şeyi, yani Allah'ın ipine sımsıkı sarılmayı emretmiştir. Bil ki, ince bir yol üzerinde yürüyen herkesin, ayağının kaymasından korkulur. Fakat o kimse bu yolun iki tarafında iki ucundan güzel ve sıkı şekilde bağlanmış olan bir ipe sıkıca tutunduğunda, korkudan emin olur. Şüphe yok ki Hak yolu, ince bir yoldur. Birçok insanın bu yolda ayağı kaymıştır. Ama, Allah'ın delillerine ve apaçık beyânlarına sımsıkı tutunan kimseler, bundan emin olmuşlardır. Binâenaleyh buradaki "ip" kelimesinden murad, din yolunda hakka, hakikata o vasıta ite ulaşılması mümkün olan her şeydir. Bunun pekçok çeşidi vardır. Müfessirlerden her biri de, bunlardan birisini zikretmişlerdir. Meselâ İbn Abbas (r.a), "Burada Allah'ın ipinden murad, "Ahdimi yerine getirin, ben de size karşı olan ahdimi yerine getireyim" (Bakara, 40) âyetinde bahsedilen "ahd"dir. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Allah'ın ipine ve insanların ipine, yani ahdine sığınma durumu müstesna" (âı-i imrân. 112) buyurmuştur. İşte Cenâb-ı Hak bu âyette "ahd" (ip) diye isimlendirmiştir. Çünkü ahd, dilediği herhangi biryere giderken, duyacağı korkuyu izâle eder ve böylece, kendisine tutunan kimseden korkunun zail olup gittiği bir ip gibi olmuş olur" demiştir. Bunun, Kur'ân olduğu da söylenmiştir. Hz. Ali'nin Hz. Peygamber'den rivayet ettiğine göre, Hz. Peygamber, "İyi bilin ki, yakında fitne çıkacak" demiştir. Bunun üzerine. "Ondan nasıl kurtulunur?" denilince, O,

"Çıkış yolu, Allah'ın Kitabıdır. O'nda, sizden öncekilerin kıssası; sizden sonrakilerin haberi ve aranızdaki meselelerin hükmü ve çözümü mevcuttur. O, Allah'ın sağlam ipidir"[87] 'buyurmuştur. İbn Mesûd (r.a), Hz. Peygamber (s.a.s)'in, "Bu Kuran, Allah'ın ipidir" buyurduğunu rtvâ-yet etmiştir. Yine Ebu Said el-Hudri (r.a), Hz. Peygamber'in,

Size önemli iki şey bırakıyorum. Bunlardan birisi, Berna'dan yeryüzüne jzatılmış bir ip olan, Allah'ın Kitabı ve benim neslim, yani Ehl-i Beytim.. "[88] buyurduğu rivayet edilmiştir. Yine bundan muradın, "Allah'ın dini"; "Allah'a tâat"; "Tevbe'de ihlâs" ve Cenâb-ı Hak bu ifâdenin peşinden, "Ve parçalanmayınız" buyurduğu için de, "cemâat" olduğu da söylenmiştir. Bütün bu görüşler birbirine yaktndır. Meselenin tahkiki, daha önce zikrettiğimiz gibidir.

Kuyuya inen bir kimse, kuyuya düşmemek için nasıl bir ipe sıkıca tutunuyorsa, bunun gibi, Allah'ın Kitabı, O'nun ahdi, dini, tâati ve mü'minlenn cemâatine sıkıca tutunma da, kişiyi cehennemin dibine yuvarlanmaktan koruduğu için, işte bu Allah'ın ipi gibi addedilmiş ve mü'minlere sımsıkı buna sarılmaları emredilmiştir. [89]

 

Birlik Olup Tefrikadan Sakınma Emri

 

Cenâb-ı Hak daha sonra, "Ve parçalanmayınız "buyurmuştur. Bunda iki mesele vardır: [90]

 

Birinci Mesele

 

Bu ifâdenin açıklanması hususunda birkaç vecih bulunmaktadır:

a) Cenâb-ı Hak, din hususunda ihtilâf etmekten

nehyetmiştir. Bu böyledir, çünkü hak ancak tektir. O'nun dışındakiler ise, cehalet ve sapıklıktır. Durum böyle olunca, buradaki nehyin din konusunda ihtilâf hususunda olması gerekir. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Artık hakdan sonra, sapıklıktan başka ne kalır?" (Yunus. 32) sözüyle de buna işaret etmiştir.

b) Cenâb-ı Hak birbirine düşmanlık ve muhâsamadan nehyetmiştir. Çünkü Araplar câhiliyye döneminde sürekli harb ediyorlar ve birbirleriyle çekişiyorlardı. Bundan dolayı Cenâb-ı Hak onları bundan nehyetmiştir.

c) Cenâb-ı Hak ayrılığa sebebiyet verip, aradaki yakınlık ve muhabbeti yok eden her şeyden nehyetmiştir.

Bil ki, Hz. Peygamber'den rivayet edildiğine göre O, şöyle demiştir:

"Ümmetim yetmiş küsur fırkaya ayrılacaktır. Bunlardan birisi kurtulacak, geriye kalan ise, ateşte olacaktır." Bunun üzerine, "Bu kurtulacak olanlar kimlerdir Yâ Resûlallâh?" denilince. O, "(İslamın) cemâatf"[91] buyurdular. Yine bir başka rivayette "en büyük topluluk'[92] ; bir başka riva­yette de 'Ben vem ashabımın üzerinde bulunduğu (yolda yürüyenler)" şeklinde gelmiştir. Bu hususta mâkûl olan izah şu şekildedir: İhtilâftan nehyedip ittifakın emredilmesi, hakkın ancak tek olduğuna delâlet etmektedir. Durum böyle olunca da, kurtulacak olanların tek (fırka) olması gerekir. [93]

 

İkinci Mesele

 

Kıyası kabul etmeyenler bu âyet ile istidlal ederek şöyle demişlerdir: Cenâb-ı Hak şer'î hükümler hakkın­da ya yakını ve kesin deliller getirmiştir denilebilir, veyahut da zannî deliller.. Eğer birinci şıkkı kabul edersek, bu hükümler hakkında zan ifâde eden kıyâs ile yetinmemiz imkânsız olur. Çünkü, yakîn ve kat'îlik gerektiren bir hususta zannî delil ile yetinilemez. Eğer ikinci ihtimal söz konusu olursa, bu durumda bu zannî olan delillere müracaat etmeyi emretmek, ihtilâf ve anlaşmazlıkların vuku bulmasını da tazammun eder. Böylece de, ayrılığa düşme ve anlaşmazlığın nehyedilmemiş olmast gerekir. Ancak ne var ki bunlar, Cenâb-ı Hakk'ın, Ve parçalanmayınız" ve "Birbirimizle çekişmeyiniz.." (Enuı, 46) buyruklarıyla ne hyed il m işlerdir. Bir kimse şöyle diyebilir: "Kıyâs ite amel etmeye delâlet eden deliller, Cenâb-ı Hakk'ın, "Ve parçalanmayınız" nehyinin umumiliği ile, "Birbirinizle çekişmeyiniz" (En«ı,«) buyruğunun umumîliğini tahsis etmektedir" Allah en iyi bilendir.

Cenâb-ı Hak sonra, "Allah'ın üzerinizdeki nimetini hatırlayınız" buyurmuştur. Şunu bil ki, Cenâb-ı Hakk'ın kullan üzerindeki nimetleri ya dünyevîdir, ya da uhrevî... Cenâb-ı Hak bu âyette her ikisini de zikretmiştir. Dünyevî nimetlerle ilgili olan ifâdeye gelince bu, "Hani siz düşmanlar idiniz de, O, kalble-rinizi birleştirmişti. İşte O'nun nimeti sayesinde kardeş oldunuz" sözüdür. Bu hususta birkaç mesele vardır: [94]

 

Mü'minlerin Kardeşliği           

 

Denildiğine göre, bu yahudi Evs ve Hazreçliler arasına fitne atıp bu iki kabileye mensup olanlardan her biri arkadaşıyla savaşmayı düşününce, Hz. Peygamber onların yanına gelir ve, aralarındaki fitne sükûnete kavuşuncaya kadar onları yumuşatmaya çalışır. Evs ve Hazreç aynı ana-babadan olan iki kardeş idiler. Ama aralarına bir düşmanlık girdi.. Cenâb-ı Hak onu İslAl-i ile söndürünceye kadar, aralarındaki savaşlar yüzyirmi sene sürdü... İşte bu âyet-i kerime onlara ve onların hallerine işaret etmektedir. Çünkü onlar, İslAl-i'dan önce birbirleriyle savaşıyorlar ve birbirlerine buğzediyorlardı. Cenâb-ı Hak onlara İslAl-i ile ikramda bulununca, birbirlerine merhamet eden, birbirleri hakkında iyi düşünen kardeşler haiine çektiler, Allah rızası için kardee oldular. Bunun bir benzeri de Cenâb-ı Hakk'ın, "Sen yeryüzünde olan her şeyi toptan harcamış olsan, yine de onların kalblerini birleştiremezdtn. Fakat Allah onların aralarını bulup kaynaştırdı" <Enm, 63) âyetidir.

Bil ki, yüzü dünyaya dönük olan kimse, insanların pekçoğuna düşman kesilir. Yüzü, Allah'ın hizmetine dönük olan kimse de, hiç kimseye düşman olmaz. Bunun sebebi ise şudur: O kimse, Hak'tan halka bakar, herkesin, Allah'ın kaza ve kader kabzasında esir olduğunu görür, bundan dolayı da hiç kimseye düşmanlık beslemez. İşte bu sebepten dolayı, "Arif kişi, emrettiği zaman rıfk ile emreder; nasihat eder; ama sert davranmaz ve ayıplamaz.. O, Allah'ın kaderdeki sırrını görür" denilmiştir. [95]

 

Kardeş (Eh) Kelimesinin Mânası    

 

Zeccac söyle demiştir: (kardeş) kelimesinin aslı kelimesi olup, bu kelimenin anlamı da talep etmektir. Buna "kardeş", maksadı, kardeşinin mak­sadıyla aynı olan kimsedir. (dost, arkadaş) kelimesi ise, iki arkadaştan her birinin, diğerinin kalbinde olanı doğrulayıp tasdik etmesi ve ondan hiçbirşeyi gizlememesi mânasından alınmıştır." Ebû Hatim ise şöyle demiştir: "Basralılar, kelimesinin çoğulu olan kelimesini neseb bakımından "kardeşler"; yine bu kelimenin çoğulu olan keli­mesini de dostluk ve sadâkat bakımından "kardeşler" hakkında kullanırlar." Ebû Hatim, bunun yanlış olduğunu söyler. Çünkü Cenâb-ı Hak, "Muhakkak ki mü'mtnler ancak kardeştirler" (Hucurât, 10) buyurmuş, bu­nunla da neseb kardeşliğini kasdetmemiş; öte yandan da "Veyahut kardeşlerinizin eylerinde" (Nur. ei) buyurmuş, bununla da neseb kardeşliğini kastetmiştir. [96]

 

Üçüncü Mesele

 

Cenâb-ı  Hakk'ın  "İşte Onun nimeti sayesinde kardeşler oldunuz" buyruğu, onlar arasında İslam'­dan sonra carî olan bütün güzel davranış ve muame­lelerin Allah'ın lütfuyla meydana geldiğine delâlet etmektedir. Çünkü onların kalbinde bu vesileyi yaratan Cenâb-ı Hak'tır. Bu sebep ise, Allah'tan meydana gelen ve iyi fiilin meydana gelmesine sebep olan bir nitettir. Bu da, fiillerin yaratılması konusundaki, Mu'tezile'nin görüşünü iptal eder. Ka'bî şöyle demiştir: "Bu, hidâyet, beyân, sakındırma, marifet ve lütuflar ile meydana gelir..."

Deriz ki: Bütün bunların hepsi, muharebeler ve savaşların bulunduğu, meydana geldiği zamanda meydana gelmişti. Binâenaleyh, ülfet ve muhabbetin meydana gelmesini iki zamandan birisine tahsis etmek, sizin de zikrettiğiniz gibi, ilâve başka bir sebepten dolayı olmuş otur.

Sonra Cenâb-ı Hak, "Yine siz bir ateş çukurunun tam kenarında ikenr oradan sizi kurtardı" buyurmuştur.

Bil ki Cenâb-ı Hak dünyevî nimetten bahsedip onları açıklayınca, bunun peşinden uhrevî nimetlerden bahsetmiştir ki, bu nimetler de O'nun bu âyetin sonunda beyân etmiş olduğu nimetlerdir. Âyetle ilgili birkaç mesele vardır: [97]

 

Birinci Mesele

 

Bu tabirin mânası, "Siz nerdeyse, küfrünüz sebebiyle cehennemin eşiğine gelmiştiniz" şeklin­dedir. Çünkü cehennem, içinde ateşin bulunduğu bir çukura benzetilmiştir. Böylece, onların, küfürleri sebebiyle cehenneme müstehak olmaları, nerdeyse cehenneme düşmeleri ve cehennemin çukuruna girmeleri gibi kabul edilmiştir. Böylece Cenâb-ı Hak, "Onlar oraya düşmek üzereyken, onları o çukurdan kurtardığını beyân etmiştir."

Mu'tezile şöyle demiştir: Bunun mânası şudur: Aİlahu Teâlâ, onlar iman etsinler diye, onlara Resulü ve diğer ihsanlar ile lütufta bulunmuştur. Âlimlerimiz ise şöyle demişlerdir: "Bütün lütuf fiilleri, mü'min ile kâfir arasında müşterektir. Binâenaleyh, şayet imanın faili ve mucidi kul olmuş olsaydı, o zaman kendisini ateşten kurtarmış olan da, kul olmuş olurdu. Halbuki Cenâb-ı Hak, onları ateşten kurtaranın kendisi olduğu hükmünü vermiştir. Böylece bu kulların fiillerini yaratanın Allah (c.c) olduğuna delâlet etmiş olur.

 

"Uçurum Kenarı" Teşbihi Hakkında

 

tabiri birşeyın kenarı mânasına gelip, kelimesinin sonundaki elif, elif-i maksuredir. Meselâ "Kuyunun kenarı" mânasında, denilir. Bu kelimenin çoğulu, (kuyular) şeklinde gelir. Yine bir kimse, bir şeyin tâ ucuna, kenarına kadar vardığında, denilir. Cenâb-ı Hakk'ın, buyruğuna gelince, Ezherî şöyle der: "Onu halâsa erdirip kurtar­dım" mânasında olmak üzere, denilir.

Hak Teâlâ'nın, "Oradan sizi O kurtardı" ifâdesi hakkında bir soru vardır, bu soru şudur: Aİlahu Teâlâ onları içinde bulundukları yerden kurtarmıştır. Only ise, uçurumun tam kenarında idiler. Uçurumun kenarı tabiri yani . müzekkerdir. Binâenaleyh, daha niçin Cenâb-ı Hak, diyerek zamiri müennes getirmiştir? Âlimlerimiz bu hususa şu şekillerde cevap vermişlerdir:

a) Zamir,  (çukur) kelimesine râcidir. Cenâb-ı Hak onları çukurdan kurtarınca, sanki onları çukurun kenarından kurtarmış olur. Çünkü çukurun kenarı da, çukurdan addedilir.

b) Zamir, (ateş) kelimesine râcidir. Çünkü Cenâb-ı Hakk'ın maksadı onları uçurumun kenarından değil, ateşten kurtarmaktır. Bu, Zeccâc'ın görüşüdür.

c) Hem hem de tabirleri çukurun kenarı mânasına gelir. Binâenaleyh, bu kelime hem müzekker, hem de müennes zamirle ifâde edilebilir. [98]

 

Üçüncü Mesele

 

Şayet  onlar  küfürleri   üzere  ölmüş  olsalardı, muhakkak ki onlar cehenneme düşerlerdi. İşte böy­lece, kendisinden sonra ateşe düşmeleri beklenen o hayatları, çukurun tam kenarında oturmaya benzetilmiştir. Bu ifâdede, (ne kadar uzun olursa olsun), hayat müddetinin pek önemli olmadığına dikkat çekmek söz konusudur. Çünkü hayat ile, o çukura düşmeyi gerektiren ölüm arasında, bir şey ile o şeyin kenarı arasındaki mesafe kadar bir mesafe vardır.

Sonra Cenâb-ı Hak, "İşte Allah, hida­yete eresiniz diye âyetlerini size beyân ediyor" buyurmuştur. Bu ifâdenin başındaki kâf harfi mahallen mansûbtur. Yani, "Allah, yukarda yapmtş olduğu beyânlar gibi, kendileriyle hi­dayete eresiniz diye, size diğer âyetlerini de açıklıyor" demektir. Cübbaî, "Ayet, Cenâb-ı Hakk'ın, onlardan hidâyete ermelerini istediğine delâlet eder" demiştir. Vahidî, "Basit" adlı eserinde buna şu şekilde cevap vermiştir: Bilâkis mâna, "Bir hidâyet ümidi üzere olasınız diye..." şeklindedir.

Ben derim ki, bu cevap zayıftır. Çünkü bu cevaba göre, Allahu Teâlâ'nın onlardan böyle bir ümit irade etmiş, murad etmiş olması gerekir. Halbuki bizim mezhebimize, anlayışımıza göre, Cenâb-ı Hakk'ın bu ümidi de irâde etmediği malum olan bir husustur. Bu hususta doğru cevap, şöyle denilmesidir: kelimesi, "teraccî" (ümid etmek, dilemek, ummak) içindir. Buna göre mâna, "Biz, ümid eden kimsenin fiiline (ummasına) benzeyen bir fiil yaptık..." şeklindedir. Allah, en iyi bilendir. [99]

 

Emr-i Maruf, Nehy-i Münker'ln Lüzumu

 

"Sizden öyle bir cemaat bulunmalıdır ki, hayra çağırsınlar, İyiliği emretsinler, kötülükten vazgeçirmeye çalışsınlar. İşte bunlar, kurtuluşa erenlerin tâ kendileridir. Siz, kendilerine apaçık deliller, âyetler geldikten sonra parçalanıp ayrılanlar, ihtilâfa düşenler gibi olmayın! İşte bu kimseler yok mu? onlara büyük bir azâb vardır. O günde ntce yüzler vardır, bembeyaz olacak, nice yüzler de kapkara kesilecek. Yüzleri simsiyah olanlara gelince, (onlara), "İmanınızdan sonra kütre girdiniz öyle mi? İşte, küfretmenize mukabil, tadın azabı!" denilir. Yüzleri bembeyaz olanlar ise, Allah 'm rahmeti içindedirler. Onlar bunun içinde ebedi kalıcıdırlar. Bunlar, hak olarak sana okuya geldiğimiz Allah'ın âyetleridir. Allah hiç kimseye hiçbir haksızlık etmek istemez. Göklerde ve yerde ne varsa, hepsi Allah'ındır. Bütün işler, ancak Allah'a döndürülür" (Âl-i İmran, 104-109).

Şunu bil ki Cenâb-ı Hak, önceki âyetlerde ehl-i kitabı iki şey ile kınamıştır:

a) Onları küfürlerinden dolayı kınayarak, "Ey ehl-İ kitap, Allah m kitaplarım niçin inkâr ediyorsunuz?" (Al-i imran, 96) buyurmuş, daha sonra da onların, başkalarını küfre düşürme konusunda faaliyette bulunmalarını tenkid etmiş ve, "Ey Ehl-i Kitap,  niçin Allah yolundan saptırıyorsunuz?.." (Al-i imran. 99) buyurmuştur. Binâenaleyh Cenâb-ı Hak, bu hltabtan, mü'minlere hitabetmeye geçip onlara ilk önce takva ve imanı emrederek, "Ey iman edenler, Allah'tan, nasıl korkulması gerekiyorsa öylece korkun ve, ancak müsliiman olarak can verin... Toptan Allah'ın ipine sanlın" (Am imran. 102-103) buyurmuş, sonra da onlara başkalarını iman ve tâata teşvik etmek etme hususunda sa'y-ü gayret göstermelerini emretmiş ve, "Sizden öyle bir cemâat bulunmalıdır ki hayra çağırsınlar, iyiliği emretsinler..." buyurmuştur. İşte bu, akla muvafık çok güzel bir tertiptir. Âyetle ilgili iki mesele vardır: [100]

 

Birinci Mesele

 

Cenâb-ı Hakk'ın, ifâdesinin tefsiri hakkında iki görüş vardır:

a) Buradaki harf-i cerri, şu iki delilden dolayı teb'îz (kısmîlik) ifâde etmez. Birinci delil: Allahu Teâlâ, "Siz insanlar için çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten vazgeçirmeye çalışırsınız" (Ah imran, 110) âyetinde, bütün ümmete iyiliği emretmeyi, kötülükten sakındırmayı vacib kılmıştır. İkinci delil: Her mükellefe ister eli, ister dili, isterse kalbiyle olsun, iyiliği emredip kötülükten nehyetmesi vacibtir. Ve yine herkese, kendisinden zararı savuşturması vacibtir. Bunun böyle olduğu sabit olunca biz deriz ki, âyet-i kertme'nin mânası şudur: "Siz hayra davet eden, iyiliği emr, kötülüğü nehyeden bir topluluk olunuz." Buradaki harf-i cerri,  "O halde murdardan, yani putlardan kaçının"  30} âyetinde olduğu gibi, tebyin (açıklama) içindir, teb'iz (kısmen) manasına değildir. Yine bir insanın bazıları değil, bütün çocukları ve köleleri kastedilerek"Falancanın, bir ordu evladı var. Padişahın, bir ordu kölesi var" denilir.

Sonra âlimler, emr-i ma'ruf ve nehy-i münkerin her nekadar bütün ümmet-i Muhammed'e vacib ise de, ümmet içinde bunu yerine getiren bir kısım bulunduğu zaman, bu mükellefiyetin diğerlerinden düşeceğini belirtmişlerdir. Bunun bir benzeri de Cenâb-ı Allah'ın, "Gere/c hafif, gerek ağırlıklı olarak elbirlik (savaşa) çıkın" (Tevbe, 41)âyeti ile "Eğerelbirlik çıkmazsanız, (Allah) sizi pek acıklı bir azaba duçar eder" rrevt», 39) âyetidir. Buna göre, buradaki emirler umumidir. Sonra bu işe yetecek bir grup mevcut olduğu zaman, bu mükellefiyet diğer mü'minlerden düşer.

b) "Âyetteki , teb'îz (kısmen) manasınadır." Bu görüşte olanlar da şu iki şekilde ihtilaf etmişlerdir:

1- Bu âyetteharf-i cerri'nin getirilmesinin faydası, bir toplum içinde, kadınlar, hastalar ve âcizler gibi, tebliğ yapmaya ve ma'rufu emredip

münkerden nehye gücü yetmeyen kimselerin bulunacağını göstermektir.

2- Bu mükellefiyet, din âlimleri içindir. Bunun böyle olduğuna şu iki şey delâlet eder:

Birincisi: Bu âyet, üç emri ihtiva etmektedir: Hayra davet, iyiliği emretme ve kötülükten sakındırma.. Hayra davetin, hayrın, ma'rufun ve münkerin ne olduğunu bilme şartına bağlı olduğu herkesçe malumdur. Çünkü cahil kişi, çoğu kez insanları bâtıla davet eder, münkeri emrederken, ma'ruf (iyi) olanı yasaklar. Yine çoğu kez o, kendi mezhebindeki hükmü bilir ama başkasının mezhebindeki hükmü bilmez. Böylece de başkasını, mezhebinde münker olmayan şeyden yasaklamış olur. Yine cahil bazan yumuşak davranması gereken yerde sert, sert davranması gereken yerde yumuşak olur ve bazan günahta devamını artıracak kimselere nehy-i münker yapar. Böylece bu mükellefiyetin din âlimleri için olduğu kesinleşir. Âlimlerin, ümmetin bir kısmını teşki ettiklerinde şüphe yoktur. Bunun bir benzeri de '<Ö (mü'mirilerin) her kısmından, din hususunda iyice ilim sahibi olmaları için bir takımın bulunması gerekmez miydi..." (Tevbe. 122) âyetidir.

İkincisi: Biz bazı insanların bu mükellefiyeti yerine getirmesi halinde, diğer mü'minlerden düşeceği mânasında, bir farz-ı kifâye olduğunda ittifak ettik. Durum böyle olunca mana, "Bazınız bu işi yerine getirsin..." şeklinde olur. Böylece de bu, hakikatte herkese olmayıp, bazı müslümanlara farz olmuş olur. Allah en iyi bilendir.

Bu hususta bir üçüncü fikir daha olup o da Dehhâk'e ait şu görüştür: Bu âyette kastedilenler, Hz. Peygamber (s.a.s)'in ashabıdır. Çünkü onlar Hz. Peygamber'den öğreniyor ve diğer insanlara öğretiyorlardı. Buna göre âyetin mânası, "Resulullah'ın sünnetini muhafaza ve dini öğrenme üzerinde ittifak etmiş bir ümmet olunuz" şeklindedir. [101]

 

İkinci Mesele

 

Bu âyet, şu üç mükellefiyeti ihtiva eder; hayra davet, ma'rufu (iyiyi) emretme ve münkeri (kötüyü) nehyet-

me... Bu üç şeyin, aralarında olan atıf vâvlarından ötürü, birbirlerinden farklı şeyler olması gerekir. Binâenaleyh biz şöyle deriz: Hayra davetin en faziletlisi, Allah'ın zâtını ve sıfatlarını bildirip O'nun mümkin varlıklara benzemekten münezzeh olduğuna inanmaya davettir. Biz, Hakk'a davetin, işte bu mânaya geldiğini söylüyoruz. Çünkü Cenâb-ı Allah, "Rabb'İnin yoluna hikmet ile davet et..." (Naw, 125) ve "De ki: "İşte bu benim yolumdur. Ben ve bana tâbi olanlar, Allah'a bir basiret (ilim) üzere davet ediyoruz. (Körü körüne değil...)" (Yusut, 108) buyurmuştur.

Bunu iyice kavradığın zaman biz deriz ki: "Hayra davet, altında şu iki türün bulunduğu bir cinstir:

a) Uygun olan şeyi yapmaya teşviktir ki bu, emr-i ma'ruftur.

b) Uygun olmayanı bırakmaya bir teşviktir ki bu da nehy-i münkerdir. Böylece Cenâb-ı Allah, daha fazla izah etmek için, önce cinsi, sonra onun iki türünü zikretmiştir. Emr-i ma'ruf ve nehy-i münker'in şartları kelAl-i kitaplarında sayılmıştır.

Daha sonra Hak Teâlâ, "İşte banlar, kurtuluşa erenle­rin taâ kendileridir" buyurmuştur. Bu tabirin izahı daha önce geçmişti. Bu âyetle ilgili birkaç mesele bulunmaktadır: [102]

 

Söylediğini Yapmayan Kimsenin Emr-i Ma'ruf Yapması                

 

Bazı âlimler, fâsık (günahkâr) kimsenin emr-i ma'ruf nehy-i münker yapamayacağına bu âyeti delil getire- re, "Çünkü âyet, bu işi yapanların kurtuluşa erenler-den olduğunu göstermektedir. Halbuki fâsıklar, fela-

ha erenlerden değildir. Binâenaleyh bilhassa emr-i ma'ruf yapan kimsenin fâsık olmaması gerekir" demişlerdir. Bunlara şöyle cevap verilmiştir: "Bu ifâde, tağlib (ekseriyeti nazar-ı itibare alma) yoluyla getirilmiştir. Çünkü genelde zahire göre, bu işi yapan kimse, ancak kendi hallerini düzelttikten sonra bu işe başlar. Zira akıllı insan, kendi işlerini, başkasının işlerinden önce yapar." Sonra fâsıkın bu işi yapamayacağını söyleyenler, görüşlerini şu âyetlerle de desteklemişlerdir: "Siz insanlara iyiliği emreder de kendinizi unutur musunuz?" (Bakara, 44); "Ey imân edenler, yapmayacağınız şeyi niçin söylüyorsunuz. Yapmayacağınız şeyleri söylemeniz, Allah katında büyük bir buğzu gerektirir" (Saf. 2-3). Bir de, eğer bu caiz olsaydı, bir kadınla zina eden kimsenin, o kadına "niçin yüzünü açıyorsun (tesettüre riayet etmiyorsun?)" diye emr-i ma'ruf yapması caiz olurdu. Halbuki bunun son derece çirkin olduğu malumdur. Âlimler, fâsıkın emr-i ma'ruf yapabileceğini söylemişlerdir. Çünkü ona hem yaptığı kötü işi bırakmak, hem de başkalarını o kötü işten uzaklaştırmaya çalışmak vacibtir. Onun, bu vaciblerden bir tarafı yapmaması yüzünden, diğerini de yapmaması gerekmez. Yine seleften, "Yapmasanız da, hayrı emredin" diye tavsiyeler gelmiştir, Hasan el- Basrî'den, Mutarraf İbn Abdullah'ın şöyle dediğini duyduğu rivayet edilmiştir: O, "Ben, yapmayacağım şeyi söylemem" dedi. Bunun üzerine Hasan el-Basrî "Hangimiz dediğini yapıyor ki... Şeytan bu söz ile, hiçbirimizin ma'rufu emretmeyip münker'den sakındifmamamıza sebep olmayı arzu eder" demiştir. [103]

 

İkinci Mesele

 

Hz. Peygamber (s.a.s)'in şöyle dediği rivayet edilmiş- "Emr-i ma'rufve nehy-f münker yapan herkes, yeryüzünde Allah 'm. Peygamberin ve Kuran 'm halifesi (vekili) olmuş olur." Hz. Ali(r.a)de, "Cihâdın en üstünü, emr-i ma'ruf ve nehy-i münkerdir" ve "Kalbi ile bir ma'rufu tanıyamayan ve münkerden nehyetmeyen, tepesi üstü gider, alt üst olur" buyurmuştur. Hasan el-Basri, Hz. Ebû Bekir (r.a)'in şöyle dediğini rivayet etmiştir:'' Ey insanlar, ma'ruf (iyi) olanı tutun ve münker (kötü) olandan kaçının ki hayır üzere yaşamış olasınız." Sevri'nin de şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Bir insan komşularınca sevilir ve kardeşleri (dostları) tarafından övülür ise, bil ki o dalkavuktur." [104]

 

Üçüncü Mesele

 

Cenâb-ı Allah, "Eğer mü'mlnlerden iki zümre, birbiriyle döğüşürlerse aralarım (bulup) barıştırın.

Eğer onlardan biri diğerine karşı saldırmaya devam ederse Allah'ın emrine dönünceye kadar o saldırganla savaşın" (Hucurat, 9) buyurmuş, arabulmayı (sulhu), savaştan Öne almıştır ki işte bu husus, kişinin emr-i ma'ruf ve nehy-i münker yaparken, en yumuşak olan üslûptan başlayıp, sonra derece derece daha katı ifâdelere doğru çıkmasını gerektirir. Hak Teâlâ'nın, "(O İtaatsiz kadınlarınızı) yataklarında yalnız bırakın. (Yine kâr etmezse) onları dövün..." (Nu*.34)âyeti de buna delâlet etmektedir. Sonra katı ve sert ifâdelerden netice alınmadığında, insana o kötülüğü eliyle, olmazsa diliyfe ortadan kaldırması, o da olmaz ise, kalbiyle o işten hoşlanmaması gerekir. 8u hususta insanlar farklı farklıdır.

Daha sonra Atlahu Teâlâ: "Siz, kendilerine apaçık deliller, âyetler geldikten sonra, parçalanıp ayrı­lanlar ve ihtilâfa düşenler gibi olmayın" buyurmuştur. Bu âyetle ilgili birkaç mesele vardır: [105]

 

Tefrikadan Sakının             

 

Bu âyetin, öncesi ile münâsebeti hakkında şu iki izah yapılmıştır:

1- Allah Teâlâ önceki âyetlerde, kendisinin, Tevrat ve İncil'de İslAl-i dininin ve Hz. Muhammed (s.a.s)'in

nübüvvetinin doğruluğuna delâlet eden şeyleri beyân ettiğini zikretmiş, daha sonra da Ehl-i kitabın Hz. Muhammed (s.a.s)'e haset ettiklerini ve apaçık olan o nasslara çeşitli şekk ve şüpheler atma hususunda hileler yaptıkların belirtmiş, sonra da mü'minlere, kendisine iman etmelerini ve kendisine davet etmelerini emretmiş, daha sonra bunu, nasslar hususunda çeşitli şüpheler atmak ve o nasslann delâletini ortadan kaldıracak fasit te'viller yapmak demek olan ehl-i kitabın yapmış olduğu bu tür fiilleri yapmaktan mü'minleri sakındırarak hitAl-ia erdirmiş ve, "Ey mü'minier, bu beyymeleri dinlediğiniz zaman, kendilerine Tevrat ve İncil'de o apaçık âyetlerin gelmesinden sonra ihtilaf edip ayrılığa düşen ehl-i kitap gibi olmayın" buyurmuştur. Bu izaha göre, âyet-i kerime, daha önceki âyetlerin bir tamamlayıcısı olmuştur.

2- Cenâb-ı Hak, emr-İ bil ma'ruf ve nehy-i ani'l-münker yapmayı emredince, bu ancak iyiliği emredenin bu teklifi zalimlere ve azgınlara karşı yerine getirebilecek bir güçte olmasıyla tamam olur. Buna güç yetirebilmek ise, ancak hak ve din bağlıları arasında ülfet ve muhabbetin olması İle mümkün olur. işte bu işi yerine getirmekten âciz kalmalarına bir sebep olmaması için, Allah Teâlâ mü'minleri ayrılık ve ihtilaftan kesin olarak menetmiştir. Bu izaha göre de âyet, sadece önceki âyetin bir tamamlayıcısı olur. [106]

 

İkinci Mesele

 

Cenâb-ı Hakk'ın, "Parçalanıp ayrılanlar ve ihtilafa düşenler.." tavsifinin birkaç izah şekli vardır:

a) Bunun mânası, "parçalanıp ayrılanlar, hevâiarına

uyup nefislerine itaat edenler ve hasedleri yüzünden ihtilafa düşenler gibi olmayın..." şeklindedir. Nitekim iblis, Hz. Adem'e hasedinden dolayı, Allah Teâlâ'nın emrini terketmişti.

b)   Bunun  mânası,   "Parçalanıp  ihtilafa  düşerek,   herbir  grubun peygamberlerden birkısmını tasdik ederken, diğerlerini tasdik etmeyen, böylece de düşmanlık ve tefrika içine düşen kimseler gibi olmayın" demektir.

c) "Müşebbihe, Kaderiyye ve Haşviyye gibi, fırkalar halinde bölünmeyin" demektir. [107]

 

Üçüncü Mesele

 

Bazı âlimler, bu iki kelimenin (ihtilaf ve tefrika kelimelerinin) mânasının aynı olduğunu, Allah'ın bu

ikisini, birbirini te'kid için getirdiğini söylemişlerdir.

Bu iki keiimenin farklı mânalarda geldiğini söyleyenler de vardır. Bu görüşte olanlar, şunları söylemişlerdir:

a)  Sizler, düşmanlık yapmak suretiyle parçalanmayın ve dinî konularda ihtilaf etmeyin.

b) Nasslardan yanlış manalar çıkararak parçalanıp, sonra herbiriniz kendi görüş ve mezhebinin te'yidi için çaba sarfederek ihtilaf etmeyiniz.

c) Âlimlerden herbiri bir beldede reis olduğu için, bedenleri bakımından ayrı oldukları gibi, herbiri kendisinin hak, başkalarının bâtıl üzere olduğunu iddia etmeleri sebebiyle ihtilafa düşmeyiniz. Ben derim ki: Sen insaflıca düşündüğünde, zamanımız âlimlerinden pek çoğunun, bu hal üzere olduğunu görürsün. Ne diyelim, Allah taksiratımızı bağışlayıp bize merhamet buyursun.. [108]

 

Dördüncü Mesele

 

Cenâb-ı Hak, bu âyette buyurup demedi. Çünkü müennes failin fiili, failden önce geldiğinde te'nis alametinin hazfedilmesi mümkündür.

Daha sonra Hak Teâlâ, "İşte bu kimseler yok mu, onlara büyük birazab vardır" buyurmuştur. Yani, "Bölünüp parçalananlara, bu tefrikaları sebebiyle âhirette çok büyük azap var." Böylece, bu ifâde, mü'minleri bölünüp parçalanmaktan menetmiş olur.

Daha sonra Allah Teâlâ, "O günde nice yüz­ler vardır, ağaracak; nice yüzler de kapkara kesilecek" buyurmuştur. Bil ki Allah Teâlâ, yahudtlere bazı şeyleri emredip, bazı şeyleri de yasaklayınca ve daha sonra da müslümanlara bazı şeyleri emredip, bazı şeyleri yasaklayınca, bu emirleri te'kid için, peşisıra âhiret hallerini zikretmiştir. Âyetle ilgili birkaç mesele vardır. Şöyle ki: [109]

 

Birinci Mesele

 

kelimesinin mansub olması hakkında iki izah  şekli vardır:

a) Bu kelime zarf olduğu için (mefûlün fîh) mansûbtur. Kelamın takdiri ise, "Bu günde onlar için büyük bir azâb vardır" şeklindedir. Böyle bir takdirin şu iki faydası vardır:

1- Yani, "İşte o azab, bu gündedir."

2- O günde, bazı yüzlerin ak, bazılarının da kara olması, bu günün hallerindendir.

b) Bu kelime, mukadder bir "an, hatırla" kelimesiyle mansûbtur. [110]

 

Kıyamette Yüzleri Ak Veya Kara Çıkanlar                  

 

Bu âyetin benzeri, pekçok âyet yardır. Meselâ söyleyenlerin kıyamet günü yüzlerinin kapkara olduğunu göreceksin" (Zümer, 60); "Onların (iyi iş yapanların) yüzlerine ne bir toz bulaşır, ne de bir horluk kaplar'' (Yunus, 26);' 'O gün yüzler vardır; parıl parıl parlayıcıdır. Cüîücüdür, sevinicidir. Ogün bazı yüzlerde vardır

ki, üzerlerini toz toprak bürümüştür" (Abese, 38) "Bazı yüzler vardır, o zaman parlaktır. Hablerine bakacaktır. Bazı yüzler de vardır ki, asıktır; onlar ki başına, bel kemiklerini kıracak büyük bir belâ gelecek" (Kıyame. 22-25); "Öyle ki sen, o nimetin güzelliğini yüzlerinde görürsün" (Mutaffiffn. 24) ve "Günahkârlar simalanyla tanınacak..." (Rahman,41)âyetleri gibi.

Sen bunu iyice kavradığın zaman biz deriz ki, bu âyetlerde bahsedilen aklık, karalık, toz, toprak ve parlaklık, ter-ü tazelik gibi tabirler hakkında müfessirlertn şu iki görüşü vardır:

a) Aklık, ferah ve süfurdan; siyahtık da gam ve kederden mecazdır. Bu, çokça kullanılan bir mecazdır. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Onlardan birine kız çocuğu müjdesi verilince, kendisi pek öfkeli olarak, yüzü mosmor (simsiyah) kesilir" (Nam, 58) buyurmuştur. Yine denilir. Yani "bana göre falancanın eli açıktır, cömerttir." Hasan İbn Alî (r.a), halifeliği Muâviye'ye teslim edince, ona bazıları, "Ey mü'minlerin yüzünü karartan" demişlerdir. Bir şâirin, ak saçları hakkında şu beyitleri var:

"Ey saçlarımın beyazlığı; yüzleri ak ve saçları siyah olanlar yanında benim yüzümü kara çıkarttın! Ömrüme yemin ederim ki, gücümün yettiğince, içinde benim yüzümün aklığı; senin o lanet olasıca yüzünün de siyahlığı bulunan bir karalıkla, seni gözlerimden ve başka gözlerin görmesinden saklayacağım..."

Araplar, arzusuna ulaşan ve gayesini elde eden kimse hakkında (yüzü ağardı) derler. Bunun mânası, sevinme ve neşelenmedir. Yine onlar, bir sürûru tebrik ederlerken "Yüzünü ağartan Allah'a hamdolsun" derler. Başına bir kötülük gelen kimseye de,  "Yüzü tozlandı, rengi kaçtı ve şekli değişti" denilir. Buna göre âyetin manası şöyle olur: "Mü'minler Kıyamet gününde, yaptıkları amellerinin üzerine gelir. Eğer amelleri, hasenat ise, yüzü ağarır, yani Allah'ın nimetlerine ve fazlına sevinir. Eğer amelleri bunun aksine olur da o kâfir kötü amellerinin tek tek tesbit edilmiş olduğunu görünce yüzü kararır, yani alabildiğine hüzün ve keder duyar. Bu, Ebû Müslim el-İsfehânî'nin görüşüdür.

b) Bu aklık ve karalık, mü'min ve kâfirlerin yüzlerinde bizzat bulunur. Çünkü bu kelimeler, burada hakiki manalarında kullanılmışlardır. Bu kelimelerin hakiki manalarında alınmasına mani bir delil de yoktur. Binâenaleyh bunları

hakikî manalarında almak gerekir. Ben derim ki: Ebû Müslim şöyle diyebilirdi: "Bizim verdiğimiz manaya delâlet eden bir delil vardır. Çünkü Cenâb-ı Hak: "Ogün yüzler vardır, parıl parıl parlayıcıdır, mütebessim ve sevinçlidir. Ogün yine yüzler vardır, üzerlerini toz toprak (bürümüştür), onu bir karanlık ve siyahlık kaplayacaktır." (Abese, 38-41) buyurmuş ve "toz toprak vet/karanlık" kelimelerini, gülme ve sevinç mukabili olarak zikretmiştir. Eğer bu kelimelerden, söylediğimiz mecazi manalar kastedilmemiş olsaydı, bu kelimelerin gütme ve sevinç mukabili zikredilmeleri doğru olmazdı. Bundan dolayı biz bu kelimelerden maksadın, gam ve keder olduğunu anlıyoruz. Böylece bu kelimeler, gülme ve sevincin mukabili olabilmişlerdir. Sonra bu ikinci görüşte olanlar, bunun sebebinin şöyle olduğunu söylemişlerdir: Mahşer halkı, bir insanın yüzünün ak olduğunu gördüklerinde, onun cennetliklerden olduğunu anlarlar ve ona daha fazla saygı duyarlar. Bunun neticesi olarak, o kimse için, şu iki bakımdan sevinç meydana gelir:

1- Said (cennetlik) kimseler, kendisinin saadet ehlinden olduğunu kavminin bilmesi ile sevinirler. Nitekim Cenâb-ı Hak, bu durumu şu şekilde haber vermiştir: "(Ona): "Gircennete"denildi. (Oda) "Keşke, kavmim, Rabb'tmin beni bağışladığını ve ikram edilenlerden kıldığını buselerdi" (dedi)" (Yasin. 26-27)

2- Onlar bunu bildikleri zaman, ona daha fazla saygı gösterirler. Böylece mükellefin yüzünde aklığın gerçek manada meydana gelmesinin, âhirette daha fazla sevinmesine sebep olacağı ortaya çıkmış olur. İşte aynı yolla, kâfirin yüzünde siyahlık bizzat bulunduğu zaman, bu, onun âhirette daha fazla kederlenmesine sebep olur. Âhiretteki aklığın ve karalığın hikmeti budur. Fakat dünyadaki hikmetine gelince, mükellef dünyada iken, âhirette böyle birşeyin olacağını bilirse, âhirette yüzleri ağaranlardan olup, kara çıkanlardan olmamak için, bu, onun taatlara daha fazla rağbet gösterip, haramları bırakmasına sebep olur. İşte iki görüşün izahı da budur. [111]

 

Üçüncü Mesele

 

Âlimlerimiz bu âyeti, mükelleflerin ya mü'min ya kâfir olacağı ve Mû'tezüe'nin iddia ettiği gibi bu ikisi ara­sında bir yerin (menzile beyne'lmenzileteyn) bulun­mayacağına delil getirmişler ve şöyle demişlerdir: "Allah Teâlâ, kıyamet ehlini iki kısma ayırmıştır. Onlardan bir kısmının yüzü aktır ve bunlar mü'minlerdir. Bir kısmının da yüzü kara olup bunlar kâfirlerdir. Cenâb-ı Hak, üçüncü bir kısmı zikretmemiştir. Eğer orada üçüncü bir kısım bulunsaydı, Allahu Teâlâ onu zikrederdi." Âlimlerimiz daha sonra, "Bu, Cenâb-ı Hakk'ın: "O gün yüzler vardır, parıl parıl parlayıcıdır, güleçtir, sevinçlidir. O gün yine yüzler vardır, üzerlerini toz toprak (bürümüştür), onu bir karanlık ve siyahlık kaplayacaktır.

İşte bunlar kâfir ve tacirlerin tâ kendileridir" {Abese, 38-42) âyetiyle de te'kid edilmektedir" demişlerdir. Kâdî, buna şöyle cevap vermiştir: "Üçüncü bir kısmın zikredilmemesi, onun bulunmadığına delâlet etmez. "O, bu sözünü şöyle açıklar: Cenâb-ı Hak burada, "O gün nice yüzler vardır, ağaracak, nice yüzlerde kapkara kesilecek" buyurmuş ve "vücûh" (yüzler) kelimesini nekire olarak zikretmiştir. Bu, umûm-ifâde etmez, yani bütün yüzleri içine almaz. Yine âyet-i kerimede zikredilenler, mü'minler ile, imandan sonra küfre dönenlerdir. Şüphe yok ki, her iki kısma dahil olmayan asıl kâfirler cehennem ehlidirler. Fâsıklar (günahkârlar) hakkındaki söz de böyledir.

Şunu bil ki biz, bu âyet-i kerimeyle şu şekilde istidlal ederek deriz ki: "Önceki âyetler, ancak tevhid ve nübüvvete imana teşvik ve bunları inkârdan menetme hakkındadır. Cenâb-ı Hak o âyetlerin peşisıra bu âyeti getirmiştir. Buna göre, âyetin zahiri, yüzün ak olmasının tevhid ile nübüvvete imân edenlerin; yüzün kara olmasının da bunları inkâr edenlerin nasibi otduğunu gösterir. Sonra, bu âyetin peşine gelen tabirler yüzleri ak olanların cennetlik, kara olanların ise cehennemlik olduğuna delâlet etmektedir. Binâenaleyh iki menzil arasında üçüncü bir menzilin bulunmaması gerekir.

Kâdî'nin, "Bu, asi? kâfirin durumu ile bir müşkillik arzeder" iddiasına gelince, buna iki şekilde cevap veririz:

1- Bizim, "Bundan muradın, insan zürriyeti Hz. Âdem'in sulbünden çıkarılıp (ahid alındığı zaman), bütün müslüman olanlar olması niçin caiz olmasın?" şeklinde cevap vermemizdir. Durum böyle olunca, herkes bu hükme dahil olmuş olur.

2- Allah Teâlâ, bu âyetin sonunda, "İşte küfretmenize mukabil tadın azabı..." buyurmuş ve böylece, azabın sebebi olarak imandan sonra olması itibarıyla küfrü değil, sırf küfür olması itibarıyla küfrü göstermiştir. Azaba mâruz kalmanın sebebi olarak küfür mutlak surette zikredilince, ister imândan sonra kâfir olsun, ister aslî kâfir olsun, her kâfir bu hükme dahil olmuş olur. Allah en iyi bilendir.

Sonra Cenâb-ı Allah, "Yüzleri mosmor (kapkara) olanlara gelince, (onlara), "imanınızdan sonra küfre girdiniz öyle mi.?" (denilir)" buyurmuştur. Bu ifâde ile ilgili birkaç soru bulunmaktadır:

Birinci soru: Allah Teâlâ önce, iki kısmı zikrederek, "Ogün nice yüzler vardır, ağaracak; nice yüzler de kapkara kesilecek" buyurmuş ve böylece yüzlerin aklığını, karalığından önce zikretmişti. Sonra bu iki kısım insana âit

hükmü belirtirken, önce yüzleri kapkara kesilenlerle ilgili hükmü zikretmiştir. Halbuki önceki sıraya göre, yüzleri beyaz olanlarla ilgili hüküm önce zikredilmeliydi?

Buna birkaç bakımdan cevap verebiliriz:

a) Buradaki vâv harfi bir sıralama ifâde etmeyip, mutlak mânada bir arada oluşu ifâde eder.

b) Yaratmaktan maksad, rahmet ulaştırmaktır, azabı ulaştırmak değil. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s) Cenâb-ı Hak'tan naklederek şöyle buyurmuştur: "Ben insanları, benden kâr elde etsinler diye yarattım, ben onlardan kâr elde edeyim diye değil..." Hal böyle olunca, Cenâb-ı Hak sevaba nail olmuş yüzleri ak kimseleri önce zikretmiştir. Çünkü daha şerefli olanı, kıymetsiz olandan önce zikretmek daha uygundur. Sonra Cenâb-ı Hak, rahmeti murad edişinin, gazabı murad edişinden daha fazla olduğuna dikkat çekmek    için    yüzleri    ak    olanları    zikrederek    âyeti    bitirmiştir. Nitekim, "Rahmetim gazabımı geçmiştir" haö'\s-\ kutsisinde de buna işaret edilmektedir.

c) Edîb olan kimseler, "Sözün başlangıcının ve sonunun, gönüle sürür, kalbe ferah verecek bir şekilde olması gerekir" demişlerdir. Şüphe yok ki Allah'ın rahmetinin önce zikredilmesi de böyledir. Binâenaleyh önce sevaba nail olanların zikredilmesi ve yine onların anlatılmasıyla sözün bitirilmesi gerekmiştir.

İkinci soru: Âyetteki, (gelince) kelimesinin cevabı nerededir?

Cevap: Onun cevabı mahzuftur. Buna göre kelamın takdiri şöyledir: "Onlara, "İmanınızdan sonra küfre girdiniz hâ!" denilir. Söz delâlet ettiği için bu hazif güzel olmuştur. Bu nev'i ifâdeler Kur'ân'da pek çoktur. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Melekler de her bir kapıdan onların yanma sokulacaklar, "sizlere selAl-i.." (diyecekler)" (Ra'd. 23-24); "Hani İbrahim o Beytin temellerini İsmail ile birlikte yükseltiyordu (ve) "Ey Babb'imiz, bizden kabul buyur.." (diyorlardı)" (Bakara, 127) ve "Günahkârlar, Rab Taala'nm huzurunda, "Ey Rabb'imiz...' (derlerken) başlarını eğdikleri zaman sen onları bir görsen!.." (Secde, 12) buyurmuştur. [112]

 

İmandan Sonra

 

Üçüncü soru: İmanlarından sonra küfre giren bu kimselerden murad

kimlerdir?

Cevap: Müfessirlerin bu hususta birkaç görüşü vardır:

1- Übey İbn Ka'b (r.a) şöyle demiştir: "Bütün insanlar, Cenâb-ı Hakk'ın kendilerini  Hz.  Âdem'in  sulbünden çıkardığı  zaman  iman  etmişlerdir. Binâenaleyh dünyada iken inkâr eden herkes, imanından sonra küfre girmiş olur." Vahidî, el-Basit isimli kitabında bu sözü, Hz. Peygamber (s.a.s)'e varan bir senetle rivayet etmiştir.

2-  Bundan murad  şudur: "İman etmenizi gerektiren şüyler size ayan beyân olduktan sonra inkâr mı ettiniz!" Bu şeyler de, Cenâb-ı Hakk'ın tevhidine ve Hz. Peygamberin nübüvvetine ait getirdiği delillerdir. Bu tefsirin sıhhatinin delili ise, bu âyetten önce gelen, "Ey ehl-İ kitap, kendiniz (Tevrat ve İncil'de) görüp dururken Allah'ın âyetlerini niçin inkâr ediyorsunuz" (Âı-i imran, 70) âyetidir. Böylece Cenâb-ı Allah, onları bunca açık âyet ve mu'cizelerden sonra inkâr etmelerinden dolayı kınamış ve mü'minlere, "Siz, kendilerine apaçık deliller, âyetler geldikten sonra parçalanıp ayrılanlar ve ihtilafa düşenler gibi olmayın" (âı-i İmran, 105) buyurmuştur.

Daha sonra Hak Teâlâ burada, "İmanınızdan sonra küfre girdiniz öyle mi?" (denilir)" buyurmuştur. Bunun, makablinin bir izahı olabilmesi için, bizim söylediğimiz mânaya hamledilmesi gerekir. Yapılan iki izaha göre de, âyet bütün kâfirler hakkında umûmî bir ifâde olur.

Âyetin, kâfirlerin bazılarıyla ilgili (husus) olduğunu söyleyenler ise şu izahları yapmışlardır:

a) İkrime, Esamm ve Zeccâc, bundan muradın ehl-i kitap olduğunu; çünkü onların, Hz. Peygamber (s,a.s), peygamber olarak gönderilmezden önce, O'na inandıklarını, peygamber olarak gönderilince de O'nu inkâr ettiklerini söylemişlerdir.

b) Kâtâde, bundan muradın, iman ettikten sonra irtidad eden kâfirler olduğunu söyler.

c) Hasan el-Basrt ise, bunların, iman ettikten sonra, nifakları sebebiyle kâfir olanlar olduğunu söylemiştir.

d) Bunların, ümmet-i Muhammed'in bid'at ve hevâ ehli olanları olduğu söylenmiştir.

e) Bunların, Haricîler olduğu söylenmiştir. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.s) onlar hakkında "Onlar, okun hedefini delip geçmesi gibi dinden çıkarlar ”[113] buyurmuştur. Bu son iki izah, son derece uzak ihtimaldir. Çünkü bunlar, bu âyetten önceki âyetlere uygun düşmezler. Bir de, bu bir delile dayanmadan tahsis yapmadır. Bir diğer husus da, halifeye isyan etme, küfrü gerektirmez.

Dördüncü soru: Hak Teâlâ'nın, (İnkâr mı ettiniz!) ifâdesinin başındaki istifham hemzesinin faydası nedir?

Cevap: Bû, inkârî bir istifham olup, daha önce geçen, "De ki, "Ey ehl-i kitap, Allah ne yaparsanız hepsine hakkıyla şâhid iken, niçin Allah m âyetlerini inkâr ediyorsunuz?" De ki: "Ey ehl-i kitap, niçin imân edenleri, Allah yolundan döndürmeye çalışıyorsunuz?" (Ah imran, 98-99) âyetlerinin mânasını te'kid etmektedir.

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "İşte küfretme­nize mukabil tadın azabı.." buyurmuştur. Bu tabirde şu incelikler vardır:

a) Cenâb-ı Hak şayet bu ifâdeyi getirmeseydi, bu ilâhî va'îd iman ettikten sonra kâfir olanlara has olurdu. Fakat bu tabir kullanılınca, va'îdin hem imân ettikten sonra kâfir olanlar, hem de aslî kâfirler (hiç imân etmemiş olanlar) için söz konusu olduğu sabit olur.

b) Kâdî şöyle der: "Âyetteki, "İmânınızdan sonra küfre girdiniz öyle mi?" ifâdesi, küfrün Allah'tan değil, kuldan olduğuna delâlet eder. Âyetteki, 'İşte küfretmenize mukabil tadın azabı..." ifâdesi de böyledir.

c) Mürcie şöyle demektedir: "Âyet, her türlü azabın, inkârın olması şartına bağlı olduğunu gösterir ki bu durum, kâfir olmayan (günahkârlar) için, bir azabın olmayacağını gösterir."

Cenâb-ı Allah sonra,

"Yüzleri ağaracak olanlar ise, Allah 'in rahmeti içindedirler. Onlar bunun içinde ebedi kalıcıdırlar" buyurmuştur. Bu ifâde ile ilgili bazı sorular vardır:

Birinci soru: Âyetteki "Allah'ın rahmeti" ile ne murad edilmiştir?

Cevap: Ibn Abbas (r.a), bundan maksadın cennet olduğunu söylerken, bazı muhakkik alimlerimiz, bunun kulun taati ne kadar çok olsa da, cennete ancak Allah'ın rahmetiyle girebileceğine bir işaret olduğunu söylemişlerdir. Biz, nasıl böyle söylemeyiz ki, kulu birşeyi yapmaya veya yapmamaya götürecek sebepler denk olduğu müddetçe, o kuldan bir fiilin çıkması imkansız olur. Bu durumda da, onu itaata götürecek sebep ağır basmadığı müddetçe, ondan herhangi bir taatın sâdır olması imkansız olur. Bu üstünlük ise, ancak Allah'ın o sebebi yaratmasıyla olur. Binâenaleyh kuldan bir tâatio sâdır olması, o kul için Allah'tan gelen bir nimet olmuş olur. Bu durumda, böyle bir taat, Allah'a bir mükâfaat vermesini nasıl gerekli kılabilir? Böylece ceriSete girmenin, bizim hak etmemiz sebebiyle değil, ancak Allah'ın lütfü, rahmeti ve keremiyim olduğu ortaya çıkmış olur.

İkinci soru: Âyetteki, "Allah'ın rahmeti İçindedirler" buyruğunun peşisıra, "Onlar bunun İçinde ebedî kalıcıdırlar " sözünün getirilmesinin ne mânası vardır?

Cevap: Sanki "Onlar orada nasıl olacaklar?" diye sorulmuş da, "Onlar orada ebedî kalacaklar, oradan ayrılmayacaklar ve göçmeyecekler.." diye cevap verilmiştir.

Üçüncü soru: Mü'minler cennette ebedî kalacakları gibi, kâfirler de cehennemde ebedîdirler. Durum böyle iken, Cenâb-ı Allah, cennetliklerin orada ebedî kalacaklarını açıkça belirttiği halde, cehennemliklerin, cehennemde ebedî kalacağını belirtmemiştir. Bunun sebebi nedir?

Cevap: Bütün bunlar, Hak Teâlâ'nın rahmetinin gazabından daha fazla olduğunu ihsas ettiren hususlardır. Çünkü Cenâb-ı Hak âyete, rahmetine nail olanlardan bahsederek başlamış ve yine bunlardan bahsederek sona erdirmiştir. Cenâb-ı Hak, "Allah'ın rahmeti içindedirler" buyurarak, rahmeti kendisine nisbet ettiği halde, azabı kendisine nisbet etmemiş ve "tadın azabı..." buyurmuştur. Yine Allahu Teâlâ, sevabın ebedî olduğunu açıkça belirtirken, azabın ebedî olduğunu burada açıkça belirtmemiştir. Yine O, azabtan bahsedince, bunun sebebi olarak onların fiillerini göstermiş ve "İşte, küfretmenize mukabil tadın azabı..." buyurmuş; fakat sevaptan bahsederken, onun sebebi olarak kendi rahmetini göstermiş ve "(Onlar) Allah'jn rahmeti içindedirler.." buyurmuştur. Âyetin sonunda da, "Allah hiç kinfceye hiçbir haksızlık etmek istemez" buyurmuştur ki, işte bu ifâde, neden ikâuı ile tehdîd etmediğini gösteren bir ifâdedir. Bütün bunlar, Cenâb-ı Hakk'ın rahmetinin gazabından daha fazla olacağını göstermektedir. Ya Erhamer-Râhimîn, (merhametlilerin en merhametlisi) rahmetinin serinliğinden, gufran ve ihsanın cömertliğinden bizi mahrum etme.

Sonra Hak Teâlâ, "Bunlar, hak olarak sana okuyageldiğimiz Allah'ın âyetleridir" buyurmuştur. Bu ifâdenin başındaki,  (Bunlar) kelimesi hakkında iki izah vardır:

1- Bundan murad, "Saydjğımız bu âyetler, Allah'ın delilleridir" manasıdır. Burada düi (Onlar) ifâdesinin «i* (bunlar) kelimesi yerine getirilmesi caiz ol­muştur. Çünkü zikredilen bu âyetler, zikredildikten sonra bitmiş ve böylece onlar sanki uzaklaşmışlar da kendilerine, (uzak varlığı işaret edilen)  keli­mesiyle işaret 'edilmiştir.

2- Allah Teâlâ, Hz. Muhammed (s.a.s)'e, İslAl-i dini hususunda gerekli olan herşeyi içine oian bir kitap indirmeyi va'adetmiştir. Binâenaleyh, Hak Teâtâ, bu âyetleri indirince, "va'adedilen o âyetler, hak olarak sana okuyageldiğimiz bu âyetlerdir" demiştir. Bu mesele hakkında geniş izahımız Bakara süresindeki {Bakara.2) âyetinin tefsirinde geçmişti. Buradaki "hak ile" ifâ­desi hakkında da şu iki açıklama yapılmıştır:

a) "İyilikte bulunana ve kötülükte bulunana müstehak oldukları karşılığı verme hususunda, hak ve adaletle içice olduğu halde..."

b)  Bu, "Hak mana ile.." demektir. Çünkü okunan şeylerin manaları da hak ve gerçektir. [114]

 

Allah Hiç Kimseye Zulmetmek İstemez

 

Sonra Hak Teâlâ, "Allah hiç kimseye, hiçbir

haksızlık (zulüm) etmek istemez" buyurmuştur ki bu hususta birkaç mesele vardır: [115]

 

Birinci Mesele

 

Cenâb-ı Hakk'ın  bu âyette  "zulüm"  kelimesini kullanması, yerinde olmuştur. Çünkü, daha önce şiddetli bir azabtan bahsedilmiştir. Halbuki Cenâb-ı Hak, Ekremu l-ekremîn (kerimlerin en kerimi)dir. Buna göre sanki O, bu hususta bir özür beyân ederek, şöyle demiştir: "Onlar bu azaba, kendi kötü fiilleri sebebiyle düşmüşlerdir. Çünkü bütün âlemin nizamı, ancak suçluları cezalandırmakta devam eder. Bu tehdid yapılınca, yalancı çıkmamak için, gereğini yapmak gerekir. Binâenaleyh Cenâb-ı Hakk'ın bu şekilde, bir özür beyân etmesi, rahmet-i İlâhiyye tarafının daha galib olduğuna en kuvvetli delillerin başında gelir. Bunun bir benzeri ifâde de, kâfirler için söz konusu olan ilâhî tehdidin zikrinden sonra, Nebe1 süresindeki "Çünkü onlar hiçbir hesab beklemiyorlardı ve bizim âyetlerimizi alabildiğine yalan sayıyorlardı" (Nebe, 27-28) âyetleridir. Yani, bu şiddetli ilâhî tehdid, onların kötü fiilleri yüzünden yapılmıştır. [116]

 

Allah'ın Zulmetmediği Hakkında Mu'tezile'nin Görüşü ve Onlara Verilen Cevap

 

Cübbâî şöyle der: "Bu, âyet-i kerime, Cenâb-ı Hakk'ın, ne kendi fiili olarak, ne de kutlarının fiili olarak kabîh (kötü ve çirkin) bir fiilin Çıkmasını irâde etmediğine ve böyle bir fiil yapmadığına delalet et­mektedir. Bunu şu şekilde açabiliriz: Zulmün, Alllah'-tan veya kuldan sudur ettiğini farzedelim. Bunun kuldan sudur etmesi durumunda, kul ya kendi nefsine zulmetmiş olur ki bu günah işlemesi sebebiyle olur; ya da başkasına zulmetmiş olur. İşte zulmün kısımları bu üç şeydir. Hak Teâlâ'nın, "Allah hiç kimseye, hiçbir haksızlık (zulüm) etmek istemez" buyruğundaki "zulüm" kelimesi, menfi cümlede nekire olarak bulunan bir kelimedir. Binâenaleyh, ister Allah'ın kendisinden, ister başkasından sudur edecek olsun, Cenâb-ı Hakk'ın hiçbir zulmü murad etmemiş olması gerekir. Böylece bu âyetin, Allah Teâlâ'nın zulmün her üç çeşidini de murad etmediğine delâlet ettiği sabit olmuş olur. Bunun böyle olduğu sabit olunca, Allah'ın zulmün bu üç çeşidinden hiçbirinin faili olmaması gerekir. Yine bundan, Allah'ın asla zulüm işlememesi ve kullarının fiillerinin faili olmaması gerekir. Çünkü kulların, gerek kendilerine, gerekse, birbirlerine yaptıkları zulümleri de, kulların amelleri cümlesindendir. Biz âyetin, Allah Teâlâ'nın asla zulmün fâiii olmadığına delâlet ettiğini söyledik. Çünkü âyet, Allah'ın zulüm olacak hiçbir şeyi dilemediğine delâlet etmektedir. Eğer Hak Teâlâ, zulmün kısımlarından birinin faili olsaydı, onu irâde etmiş olurdu. Halbuki bunun böyle olması batıldır."

Mutezile devamla şöyle demiştir: "Bu âyetle, Cenâb-ı Hakk'ın, zulmün ve kulların fiillerinin yaratıcısı olmadığı ve kulların kötü fiillerini irâde etmediği sabit olmuş olur. Çünkü Cenâb-ı Allah, zulmü irade etmemekle kendisini övmüştür. Övünme ise, kendisinden o fiilin çıkması ve onu irâde etmesi mümkün olduğu zaman yerinde olur. Binâenaleyh bu âyet, Allah Teâlâ'nın zulme kadir olduğuna delâlet eder." O zaman sevinerek şöyle dediler: "İşte bu tek bir âyet bile, Mu'tezîle'nin "adâlef'le ilgili meselelerdeki bütün kaidelerini eksiksiz ortaya koyup İzah etmektedir."Mu'tezile sözüne devamla şöyle demiştir: "Cenâb-ı Hak, zulmü murad etmediğim ve zulüm yapmayacağını belirtince, bunun peşinden, "Göklerde ve yerde n*Varsa, hepsi Allah'ındır. Bütün İşler, ancak Allah'a döndürülür " buyurmuştur. Cenâb-ı Hak bu âyeti, şu iki sebepten dolayı önceki âyetlerin peşinden getirmiştir:

a) Allahu Teâlâ, zulmü ve çirkin fiilleri murad etmediğini zikredince, buna, "Çirkin fiilin faili, o fiili ya cehlinden, veya acizliğinden veyahut da ona duymuş olduğu ihtiyaçtan dolayı yapmıştır. Bütün bunlar ise, Allah hakkında muhaldir. Çünkü O, göklerde ve yerde bulunan herşeyin mâlikidir. Bu mâlikiyyet de cehle, acziyyete ve ihtiyaca ters düşer” buyurarak istidlal etmiştir. Bu sıfatların Allah hakkında düşünülmesi imkânsız olduğuna göre, Allah'ın kabîh bir fiilin faili olması da imkâ/ısızdır.

b) Allah Ttfâlâ, zulmü hiçbir şekilde murad etmediğini söyleyince, birisi, "Biz, âlemde zulmün olduğunu görüyoruz. O'nun meydana gelişi Allah'ın irâdesi ile değfl ise, O'nun irâdesi hilâfınadır. Bu ise Allah'ın zayıf, âciz ve mağlup olmasırv gerektirir. Halbuki bunlar imkânsızdır" diyebilir. Bundan dolayı Allah Teâlâ buna, "Göklerde ve yerde ne var­sa hepsi Allah'ındır" diye cevap vermiştir. Bu, "Allah, zâlimleri zorla ve kahren zulümlerinden alıkoymaya kadirdir. Allah buna kadir olunca, âciz ve zayıf sayıla­maz" manasınadır. Yoksa, Allah Teâlâ, onlar böylece sevaba müstehak olsunlar diye, onların kendi istek ve ihtiyarlanyla günahı bırakmalarını irâde etmemiştir. Eğer Allah, İnsanları günahı bırakmaya zorlamış olsaydı, bu mana bâtıl olurdu, ortada kalmazdı."

İşte Mu'tezile'nin bu âyet hakkındaki söylediklerinin özeti budur. Onlar, bu manadaki sözlerini diğer bir şekilde şöyle ifâde ederler: Cenâb-ı Hakk'ın, "Allah hiç kimseye, hiçbir haksızlık (zulüm) etmek istemez" buyruğundan maksadı, ya kendisinin onlara zulmü irâde etmemesi, veyahut da onların birbirlerine zulmünü murad etmemesidir. Eğer birinci mânaya alırsanız, bu sizin görüşünüze göre de doğru olmaz. Çünkü sizin mezhebinize göre, Allah Teâlâ, günahsız bir kimseye de en şiddetli bir şekilde azab etse, zulüm yapmış olmaz, adalet yapmış olur. Çünkü zulüm (sizce) başkasının mülkünde tasarruf etmek demektir. Allah Teâlâ ise, başkasının değil kendi mülkünde tasarruf etmiş ofur. Binâenaleyh Allah'ın zâlim olması imkansız olur. Bu böyle olunca, âyeti "Allah, mahlûkata zulmetmeyi irâde etmez" manasında almak mümkün olmaz. Yok eğer, âyeti ikirçci mânaya, yani "O, kulların birbirlerine zulmünü murad etmez" mânasında alırsanız, yine sizin görüşünüze göre bu ifâde tam olmamış olur. Çünkü sizce bütün bu gibi zulümler, Allah'ın irâde ve yaratmasıyla olmaktadır. Binâenaleyh tizin mezhebinize göre, âyetin doğru bir manaya hamledil meşinin mümkün olmadığı ortaya çıkmış olur. [117]

 

Râzi'nin Mutezile'ye Karşı Cevabı

 

Buna şöyle cevap verilir; Bu âyetten muradın, "Allah Teâlâ'nın kullarından hiçbirine  zulmü   murad  etmemesi   manası  olması   niçin  caiz  olmasın?9 Hasmımızın, "Sizin mezhebinize göre, Allah'ın zulmetmesi imkansızdır. Dolayısıyla, zulmetmiyor olmakla övünmesi de imkansızdır" iddiasına karşı biz deriz ki ona karşı, şu iki şekilde cevap veririz:

a) Allah Teâlâ, "Onu ne bir uyuklama tutabilir, ne de bir uyku...' (Bakara, 255) ve "O, yediriyor, kendisi yedirilmiyor" (En'am. 14) buyurarak kendisini övmüş, fakat bu ifâdelerden O'nun uyuyabileceği ve yiyebileceği mânası çıkmamıştır. İşte, burada da böyledir.

b) Allah Teâlâ, eğer azaba müstehak olmayan kimselere azab ederse, bu her ne kadar O'nun için bir zulüm sayılmasa da zulme benzer. Bazan, birbirine benzeyen şeylerin isimleri, birbiri yerine kullanılabilir. Bu tıpkı, "Kötülüğün cezası ona denk bir kötülüktür" (Şura, 4ot âyetinde olduğu gibidir. Bunun benzerleri Kur'ân-ı Kerim'de pek çoktur. Bu münazaradaki bütün söz, işte bundan ibarettir. [118]

 

Üçüncü Mesele

 

Âlimlerimiz, "Göklerde ve yerde ne varsa, hepsi Allah'ındır" âyetini, Cenâb-t Allah'ın insanların fiil­lerinin yaratıcısı olduğuna delil getirmişler ve şöyle demişlerdir: "Şüphe yok ki kulların fiilleri de göklerde ve yerde bulunan şeylerdendir. Göklerde ve yerde olan herşeyin Allah'ın olması, bu fiillerin de Allah'a ait olmasını gerektirir. Bizim, "O fiiller eğer O'nun mahlûku iseler, O'na aittir" sözümüz doğrudur. Böylece bu âyet, Allahu Teâlâ'nın, kulların fiillerinin yaratıcısı olduğuna delâlet eder."

Cübbaî buna, "Hak Teâlâ'nın ifâdesindeki nisbet, fiil nisbeti değil, mütkiyyet nisbetidir. Baksana! Araplar, onun yaptığı şey olduğu manasını değil de onun mülkü ve memlûkü olduğunu murad ederek "Bu bina, falancanındır" derler. Yine âyetten maksat, Allah'ın kendisini ululaması ve uluhiyyetinı medhetmesidir. O'nun, çirkin ve fena şeyleri kendisine nisbet ederek övünmesi caiz değildir. Yine O'nun, "Göklerde ve yerde bulunanlar" buyruğu göklerin ve yerin içinde bulunanlara şamildir. Bunlar ise, cisimlerin sıfatlarından olup, ârâz otan fiillerin sıfatlarından değildir" diyerek cevap vermiştir.

Âlimlerimiz buna, çirkini ve güzeli yapmaya kadir olan kimsenin, güzeli çirkine ancak, kalbinde onu o güzel fiili yapmaya davet edecek bir şey bulunduğu zaman tercih edeceği delaletiyle, bu nisbetin fiil nisbeti olduğunu söyleyerek cevap vermişlerdir. Buna göre bu sebep de, teselsülü önlemek için Allah'ın yaratmasıyla meydana gelmiştir. Kulun fiilinin meydana gelmesi hususunda müessir olan şey, kudret ve sebebin mecmuu yani (toplamı) olduğu ve, kudret ve sebep toplamının da, Allah'ın yaratmasıyla meydana geldiği sabit olunca, kulun fiilinin yaratma ve meydana getirme bakımından sebep fiili vasıtasıyla Allah'a dayandığı sabit olmuş olur. Bu münazara hususundaki sözün tamamı, işte budur. [119]

 

Dördüncü Mesele

 

Hak Teâlâ'nın, "Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah'ındır" buyruğuna dayanarak felsefeciler şunu iddia etmişlerdir: Allahu Teâlâ bu âyette, gökte olan­ları yerde olanlardan önce zikretmiştir. Çünkü gökte olan varlıkların halleri, yerde olanların durumlarının birer sebebidir. Böylece Cenâb-ı Hak sebebi, sonuçtan önce zikretmiştir. Bu da, yerdekilerin bütün durumlarının, göktekilerin durumlarına istinâd ettiğine delâlet eder. Göktekilerin durumunun da Allah'ın yaratma ve tekvinine dayandığı hususunda herhangi bir şüphe yoktur. İşte bu bakımdan da bir cebr lâzım gelir. [120]

 

Beşinci Mesele

 

Cenâb-ı Hak, "Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah'ındır. Bütün işler, ancak Allah'a döndürülür"

buyurmuş, bu iki kelAl-iın başında da "Allah" lafzını tekrarlamıştır. Bundan gaye ise, Cenâb-ı Hakk'ı ululamayı te'kiddir. Cenâb-ı Hakk'ın bundan maksadı ise, mahlûkatın başlangıcının kendisinden olduğu gibi, sonunun da kendisine döneceğini beyân etmektir. Buna göre Cenâb-ı Hakk'ın, "Göklerde ve yerde ne varsa, hepsi Allah'ındır" buyruğu O'nun el-Evvel olduğuna; "Bütün işler, ancak Allah'a döndürülür" buyruğu ise, O'nun el-Âhir olduğuna işarettir. Bu da, O'nun hüküm, tasarruf ve tedbirinin, insanlarının başlangıcını ve sonunu ihata ettiğine ve, bütün sebeplerin kendisine nisbet edilip, bütün ihtiyaçların O'nun katında sona erdiğine delalet eder. [121]

 

Altıncı Mesele

 

Cenâb-ı Hakk'ın "Bütün işler, ancak Allah'a döndürülür" buyruğundaki edatı, Cenâb-ı Hakk'ın bir mekanda ve bir cihette bulunduğuna delâlet etmez. Bilâkis bundan murad, varlıkların, ancak O'nun hükmünün nafiz olduğu ve sadece O'nun yargısının hükümran olacağı bir yere varacağı hususudur. [122]

 

İyiyi Emr, Kötüyü Men Eden En Hayırlı Ümmet

 

"Siz insanlar için çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten vazgeçirmeye çalışırsınız, Allah'a inanırsınız. Eğer, ehl-i kitâb da iman etseydi, kendileri için elbette hayırlı olurdu. İçlerinden iman edenler vardır. Ama onların çoğu, fasıktırlar. Onlar size, ezadan başka asla hiçbir zarar veremezler. Eğer sizinle savaşırlarsa, size arkalarını dönüp kaçarlar. Sonra kendilerfne yardım da edilmez" (Al-i imrân, 110-111).

Âyetin, kendisinden önceki âyetlerle münasebeti hakkında iki izah şekli vardır:

1- Allahu Teâlâ mü'minlere bazı şeyleri emredip, bazı şeylerden nehyede-rek, onları diretme ve isyan hususunda ehl-i kitab gibi olmaktan sakındırıp, bunun peşinden de mü'minlere mükâfaat vereceğini, kâfirleri ise cezalandıra­cağını zikredince, işte bütün bu âyetlerden maksat, mükellef mü'minleri Allah'a inkiyâd ve itâata sevketmek ve, onları kendisine isyan etmekten ve diretmekten men etmek olmuştur. Sonra Allahu Teâlâ, bunun peşinden, mü'minleri kendisi­ne inkiyâd ve itaata sevketmeyi iktiza eden bir başka tabir kullanarak, ']£• fö i«l "Sizler en hayırlı bir ümmetsiniz" buyurmuştur. Buna göre mâna, "Sizler, Levh-i Mahfuz'da ümmetlerin en hayırlısı ve en faziletlisi oldunuz. Buna yakışan da, sizin bu fazileti zayi etmemeniz, kendinizdeki bu güzel hasletleri yok etmemeniz ve size yöneltilen bütün teklifler hususunda inkiyâd ve itaat içinde olmanızdır" şeklinde olur.

2- Allah Teâlâ, günahkârların ne kadar çok bedbaht olduklarını, "Yüzleri simsiyah olanlara gelince..." âyetiyle; saîd kimselerin de ne kadar mesut ve mutlu olduklarını da, "Yüzleri ağaranlara gelince..." ifadesiyle belirtince, günahkâr ve bedbaht kimselere verilecek cezanın sebebine, "Allah hiç kimseye hiçbir haksızlık etmek istemez" buyruğuyla dikkat çekip, onların bu cezaya kendi kötü fiilleriyle müstehak olduklarını Delirtince, bu âyette de, saîd kimselere verilecek mükâfaatın sebebine, insanlar için çıkanlmış en hayırlı bir ümmetsiniz" sözüyle dikkat çekmiştir. Yani, "bu saadetleri, bu mükemmellikleri ve bu şerefleri onlar ahirette elde edeceklerdir. Çünkü onlar dünyada iken, İnsanlar için çıkanlmış en hayırlı bir ümmet İdiler." Âyetle ilgili birkaç mesele vardır; [123]

 

Kâne Fiili Hakkında

 

lafzı, nahivde de izah edildiği gibi, bazan tam bir fiil, bazan nakıs bazan da zâid otur. Müfessirler, Cenâb-ı Hakk'ın, "idiniz" buyruğunun tefsirinde ihtilâf ederek, şu izahları yapmışlardır:

1- Buradaki (vâki oldu) ve (meydana geldi) manasında

olmak üzere, tam fiildir. Dolayısıyla bu fiil, bir habere muhtaç değildir. Bunas göre manâ ise, "siz en hayırlı ümmet olarak meydana geldiniz, ortaya çıktınız, 'yaratıldınız" şeklindedir. Bu takdirde ifâdesi, hâl olur. Bu, bir grup müfessirin görüşüdür.

2- Buradaki, fiili, nakıs bir fiildir. Bu hususta bir soru vardır. O da şudur: 'nin nakıs kabul edilmesi durumu, onların bu sıfatla mevsûf olduklarını ve onların şu anda bu sıfatlarla muttasıf olmadıklarını gösterir.

Cevap: Cenâb-ı Hakk'ın, sözü, müphem bırakılarak, bir şeyin geçmiş zamanda meydana geldiğini haber vermeden ibarettir. Bu Hak Teâlâ'nın, "Babb'inizden mağfiret dileyin. Çünkü O, çok bağışlayladır" (Nuh. 10) ve "Allah çok affeden ve çok merhamet edendir" (Nisa, 152) âyetlerinin delaletiyle, arızî bir inkıtaya delâlet etmez.

Bunun böyle olduğu sabit olunca biz deriz ki, nin nakıs kabul edil­mesi halinde müfessirler şu izahlarda bulunmuşlardır:

a)  "Sizler, Allah'ın ilminde en hayırlı ümmet idiniz."

b) "Sizler, sizden önce gelmiş geçmiş ümmetler içinde, en hayırlı ümmet olarak anılıyor idiniz." Bu, Hak Teâlâ'nın tıpkı, "On/ar, kâfirlere karşı çetin ve sert, kendi aralarında ise merhametlidirler. Onları, rükû ediciler ve secde ediciler olarak görürsün. Onlar Allah'tan lütuf ve rızâ taleb ederler. Secde İzinden   olan  nişanları,   yüzlerindedir.   İşte  onların   Tevrat'taki  vasıfları budur"(Fetih, 29) âyetinde ifâde ettiği gibidir. Buna göre onların kâfirlere karşı şiddetli ve sert olmaları, marufu emrederek, münker olan fiillerden nehyetmiş olmalarıdır.

c) "Sizler, Levh-i Mahfuz'da en hayırlı ümmet olarak tavsif edilmiştiniz."

d) "Sizler, iman ettiğiniz sürece, insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmet olursunuz."

e) Ebû Müslim, Cenâb-ı Hakk'ın, "Sizler en hayırlı bir ümmetsiniz" buyruğunun, O'nun "yüzleri ağaracaklara gelince..." buyruğu ile ilgili olduğunu söylemiş, buna göre ifâdenin takdirinin ise şu şekilde olduğunu belirtmiştir: "Onlara, cennete girdiklerinde, sizler dünya hayatınızda, en hayırlı ümmet oldunuz. Binâenaleyh şu anda, bu sebeple, içinde bulunduğunuz merhamete ve yüzlerinizin ak çıkmasına müstehak ve lâyık oldunuz.." denilir. Kıssanın başı ile sonu arasına fasılaların girmesi hali, Kur'ân'ın üslubunda daima olagelen bir haldir.

f) Bazı kimseler de, "Eğer AllahuTeâlâ isteseydi, "sizler..." derdi ve böylece de bu teşrif, hepimize şAl-iil olurdu. Ama, Cenâb-ı Hakk'ın, buyur­ması, Resûlullah'ın ashabından muayyen bir topluluğa tahsis edilmiştir ki, bunlar da İslAl-i'da ilk dereceyi alan muhacir ve ensâr ile, onların davrandıkları gibi davranan kimselerdir.

g) "Siz, iman ettiğinizden beri, en hayırlı bir ümmetsiniz..." Bu, onların, var olduklarından bu yana bu sıfat ile mevsüf olduklarına dikkat çekmek içindir.

3- tâ 'nin zâid olmasıdır. Bazı âlimler, Cenâb-ı Hakk'ın, "Siz en hayırlı bir ümmetsiniz" buyruğunun, O'nun tıpkı, 'Hatırlayın, (EKişünün): Vaktiyle siz pek az idiniz de, Allah sizi çoğalttı" (Arâf, 86) buyurması; başka yerde ise, "idiniz.." yerine fö "sizler" buyurarak), "Hatırlayın: Hâni vaktiyle sizler yeryüzünde azhkdmız, güçsüz bırakılmış idiniz..." (Enfâi, 26) buyurması gibi olduğunu söylemişlerdir. Buna göre tâ fiilini getirip getirmeme durumu, müsavidir; ama ne var ki tâ zikredildiği zaman, durumu tekid eder ve o işin mutlaka meydana gelebileceğini belirtir. İbnu'l-Enbarî, "Bu görüş, sakat bir görüştür. Çünkü, tâ mamulleri arasına girip veya mamullerinden sonra geldiğinde amel etmez; ama mamulle­rinden önce geldiğinde mutlaka amel eder. Meselâ Araplar, "Abdullah ayaktadır" ve tâ "Abdullah ayaktadır" derler.. Bu iki misâlde öe, tâ fiilini amel ettirmemişlerdir. Ama onlar, "yi amel ettirme­yerek " demezler. Çünkü söze, itinâ gösterilecek şeyle başla­mak, onların usullerindendir. Amel ettirilmemiş şey ise, itinâ ve özen mevkiinde bulunamaz. Yine, haberini nasbettiği için, mevzubahis âyetteki "'nin amel ettirilmemesi caiz değildir. Bu fiil haberinde amel edip, onu nasbettiğine göre, amel ettirilmemiş kabul edilemez.

d) Bir başka ihtimal de, 'nin "oldu, dönüştü, haline geldi..." manasında olmasıdır. Buna göre, bu ifâdenin takdiri,

şeklinde olur. Yani, "Marufu emredip, münkerden nehyeden ve Allah'a iman edenler olmanız hasebiyle siz, en hayırlı ümmet haline geldiniz, dönüştünüz" demektir.

Sonra Cenâb-ı Hak, "Eğer, ehl-i kftab da iman etseydi kendileri için elbette hayırlı olurdu" buyurmuştur. Yani, "Bu hasletleriniz sebebiyle en hayırlı ümmet olma vasfını kazandığınız gibi, Ehl-i Kitâb da iman etmiş olsaydı, bu en hayırlı olma vasfı, onlar için de söz konusu olurdu" demektir. Allah en iyi bilendir. [124]

 

Bu Âyetin İcmâ-ı Ümmet Hakkında Delil Olması

 

Âlimlerimiz, icmâ-ı ümmetin bir delil olduğuna bu âyeti delil getirmişlerdir. Bu, iki şekilde izah edilebilir:

a) Hak Teâlâ,   'Musa'nın kavminden bir cemâat vardır ki hakka irşâd ederler ve onunla adaleti ifâ ederler" (Araf, 159» buyurmuş; daha sonra bu âyette de, "Sizler, en hayırlı ümmetsiniz..." demiştir. Binâenaleyh bu âyetin hükmü gereğince bu ümmetin, Hz. Musa'nın kavminden hakka irşâd eden o cemâatten daha üstün olması gerekir. Bu ümmet onlardan daha üstün olunca, bu ümmetin ancak hak ile hükmetmeleri gerekir. Çünkü bu ümmet hakkında, hak olmayan şeye hükmetmeleri caiz olsaydı, bu ümmetin hakka hidâyet eden o ümmetten daha üstün olması imkânsız olurdu. Çünkü bâtıla hükmedenin, hakka hükmedenden daha hayırlı olması imkânsızdır. Böylece bu ümmetin, ancak hak ile hükmettiği sabit olur. Durum böyle olunca da, onların icmâları bir hüccet ve delil olmuş olur.

b) Âyette geçen el-ma'rûf ve et-münker kelimelerinin başındaki elif-lam istiğrak ifâde etmektedir. Bu da onların, ma'rûf olan herşeyi emredip münker olan herşeyden sakındırmalarını iktiza eder. Onlar bu şekilde oldukları müddetçe, şüphesiz onların icmâları da hak ve gerçek olur. Binâenaleyh onların icmâları hüccet olur. Bu husustaki uzun izahı, Usul-ü Fıkıh kitabımızda zikret­miştik. [125]

 

Burada Hitap Has, Hüküm İse Umumidir

 

Zeccâc şöyle demiştir: "Siz., en hayırlı bir ümmetsiniz" âyetinin zahiri, Hz. Muhammed (s.a.s)'in ashabina bir hitaptır, fakat bütün ümmet-i Muhammed hakkında umûmî bir ifâdedir. Bunun bir benzeri de,

"Sizin üzerinize oruç yazıldı" (Bakara, 183) ve "Sizin üzerinize kısas yazıldı"

 (Bakara. 178) âyetleridir. Bütün bunlar, lâfızları bakımından o zamanda mevcut olan müslümanlara bir hitaptır. Fakat bunlar, aynı zamanda, bütün müslümanlar hakkında umûmî bir hitaptır. Bu âyette de böyledir." [126]

 

Ümmet Kelimesi Hakkında       

 

Kaffâl (r.h) şöyle demiştir: "Ümmet" kelimesinin asıl manası, "aynı şey üzerinde ittifak etmiş bir cemaat" demektir. Buna göre ümmet-i Muhammed, Allah'a imân etmek ve Hz. Peygamber'in nübüvvetini ikrar etmekle tavsif edilmiş bir cemaattir. Bir kimsenin davetinin topladığı herkese, "Onlar O'nun ümmetidir" denilir. Ancak ümmet kelimesi tek başına zikredildiğinde, birinci mana anlaşılır. Baksana, "Ümmet, şunun üzerinde ittifak etmiştir" denildiğinde, bundan( ümmet-i Muhammed anlaşılır. Hz. Peygamber (s.a.s): "Ümmetim, dalâlet üzere toplanmaz (dalâlet olan birşeyde ittifak etmez)"[127] demiştir. Yine Hz. Muhammed (s.a.s)'in, Kıyamet gününde, "Ümmetim, ümmetim..." diyeceği rivayet edilmiştir. Binâenaleyh bu gibi yerlerde geçen "ümmet" kelimesinden, Hz. Muhammed (s.a.s)'in peygamberliğini kabul eden kimseler anlaşılır. Fakat O'nun davet ve tebliğinin muhatabı olan diğer insanlar için, "Onlar, ümmet-i davettir" denilir. Onlara, ancak bu şekilde "ümmet" ismi verilebilir.

Cenâb-ı Allah'ın, "İnsanlar için çıkarılmış" tabirinin iki İzahı vardır:

a) Bu, "Siz, bütün zamanlar boyunca insanlar için çıkarılmış ümmetlerin en hayırlısısınız" manasındadır. Buna göre, "İnsanlar için çıkarılmış" tabiri "İnsanlar için ortaya çıkarılmış, temeyyüz edip bilinmiş ve onunla başka ümmetlerin arası iyice tefrik edilmiş bir ümmet.." manasındadır.

b) Âyetteki "insanlariçin.." ifâdesi, (idiniz) kelimesine bağlıdır. Bunun takdiri, "Siz, insanlar için en hayırlı bir ümmet idiniz" şeklindedir. Bazı insanlar da, "çıkarılmış" kelimesi, bir başka kelimeye bağlıdır ve âyetin takdiri, "Siz, insanlar için en hayırlı bir ümmetsiniz" şeklindedir. [128]

 

En Hayırlı Ümmet Olmanın Sebebi

 

Sonra Cenâb-ı Hak, "İyiliği emreder, kötülükten vazgeçirmeye çalışırsınız ve Allah'a inanırsınız" buyurmuştur.

Bil ki bu ifâde, müste'nef (başlıbaşına) bir cümledir. Bunun maksadı ise, o hayırlı oluşun sebebini izahtır. Nitekim sen, "Zeyd cömert bir insandır. İnsanlara yedirir, giydirir ve onların iyiliğine çalışır" dersin. Sözün özü şudur: Usul-ü Fıkıhta, "Bir hükmün, ona uygun bir vasıfla birlikte zikredilmesi, o hükmün o vasfa bağlandığına delâlet eder" kaidesi vardır. İşte burada da Cenâb-ı Hak, bu ümmetin en hayırlı bir ümmet olduğu hükmünü vermiş, bunun peşinden de o taatları yani, emr-i ma'ruf, nehy-i münkeri (iyiliği yayma, kötülükten sakındırma) ve imanı zikretmiştir. Binâenaleyh hayırlı ümmet oluş, bu ibâdetlerin bulunmasına bağlanmıştır.

Burada birkaç soru vardır: [129]

 

Emr-i Maruf ve Cihadın Önemi

 

Birinci Soru: Bu üç sıfat diğer ümmetlerde de bulunduğu halde, emr-i ma'ruf, nehy-i münker yapıp, Allah'a imân etmelerinin, bu ümmetin en hayırlı oluşunu gerektirişinin sebebi nedir?

Cevap: Kaffâl şöyle demiştir: "Ümmet-i Muhammed'in, önceki ümmetlerden daha üstün olması, emr-i ma'ruf nehy-i münkeri en sağlam bir şekilde yapmalarından, yani bu uğurda savaşmalarından dolayıdır. Çünkü ma'rufu emretmek, bazan kalb ile, bazan dil ile, bazan da el ile olur ki, bunların en kuvvetlisi el ile, yani savaşma suretiyle olandır. Çünkü bu, insanın kendisini ölüme atmasıdır. Ma'ruf olan şeylerin en ma'rufu, hak din ile Allah'ın birliğini ve Hz. Peygamber'in peygamberliğini tasdik etmektir. En münker olan şey ise, Allah'ı inkâr etmektir. Binâenaleyh din uğrunda cihâd etmek, başka insanları en büyük menfaat ve ma'rufa ulaştırmak, ve zararların en büyüğünden kurtarmak için, insanın kendisinin en büyük zararı, yani bu uğurda Ölmeyi göze almasıdır. Bundan dolayı cihâdın, en büyük ibâdet olması gerekir. Bizim dinimizde cihâd meselesi, diğer şeriatlardaki cihâd meselesinden daha güçlü ve önemli olduğu için, bu, Ümmet-i Muhammed'in diğer ümmetlerden faziletli olmasını gerektiren birşey olmuştur. İşte İbn Abbas (r.a)'dan, bu âyetin tefsiri hakkında rivayet edilen şu haberin mânası da budur: "Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz. İnsanlara, "Lâilâhe illallah" (Allah'tan başka tanrı yoktur diye şahadet etmelerini ve Allah'ın indirdiği şeyleri ikrar edip kabul etmelerini emreder ve bu uğurda onlarla savaşırsınız." Kelime-i tevhid, ma'rufların en büyüğü; Allah'ı inkâr ise, münkerlerin en çirkinidir."

Kaffâl sözüne şöyle devam etmiştir: "Din için savaşmanın faydasını insaflı olan hiçbir insan inkâr edemez. Çünkü insanların pek çoğu, alışkanlıkları ve  âdetleri sebebiyle kendi dinlerini sever, onlara sunduğun deliller üzerinde düşünmeye yanaşmazlar. Fakat onlar ölümle korkutularak, hak dine girmeye zorlanırlarsa, ona girerler. Zamanla onların kalplerinde, bâtıl dinlen için olan sevgileri zayıflar ve hak dine olan sevgi artar, kuvvetlenir. Nihayet bâtıl dininden hak dine; ebedi azaba müstahak olmaktan da ebedî mükâfaat ve nimete müstahak olmaya geçer. [130]

 

Allah'a İman Vasfının Sonra Getirilmesinin Hikmeti

 

İkinci Soru: Allah'a iman, mutlaka bütün taatlardan önce bulunması gerekirken, âyet-i kerîmede niçin emr-i ma'ruf ve nehy-i münker ondan önce zikredilmiştir?

Cevap: Allah'a iman, Allah'ı kabul eden bütün ümmetlerin müşterek sıfatıdır. Allah Teâlâ, ümmet-i Muhammed'i, Allah'ın varlığına inanan diğer ümmetlerden üstün kıldığını belirtmiştir. Binâenaleyh bu "en hayırlı bir ümmet" oluşun meydana gelmesinde etkili olan hususun, bütün ümmetlerde müşterek olan "Allah'a imân" özelliğinin olması imkânsızdır. Bundan dolayı bu hayırlıltğın meydana gelmesinde müessir olan husus, ümmet-i Muhammed'in emr-i ma'ruf ve nehy-i münker hususunda diğer ümmetlerden daha ileri olmasıdır. Bu durumda, bu hayırlı oluşun bulunmasında müessir olan hususiyet, emr-i ma'ruf ve nehy-i münker yapmalarıdır. Allah'a iman hususiyeti ise, bu hayırlılıkta müessir olan hususiyetin müessir olabilmesinin şartıdır. Çünkü Allah'a iman bulunmadıkça, hiçbir taat "hayırlı" olmada bir tesire sâhib olmaz. Böylece, bu en hayırlı oluşu gerektiren hususiyetin, Muhammed ümmetinin ma'rufu emredici ve münkeri nehyedici olma hususiyetleri olduğu kesinleşmiştir. Onların Allah'a imanları bu hususiyetlerinin hayırlı oluşta müessiriyetinin şartıdır. Müessir, esere (neticeye), tesir etme şartından daha yakın (ve önemlidir). İşte bundan dolayı Cenâb-ı Hak, âyette emr-i ma'ruf ve nehy-i münker yapmayı, imandan önce zikretmiştir.

Üçüncü Soru: Burada, niçin sadece Allah'a iman zikredilmekle yetinilmiş, gerekli olduğu halde, Hz. Muhammed (s.a.s)'in peygamberliğine imân zikredilmemiştir?

Cevap: Allah'a iman, peygamber'e imanı gerektirir. Çünkü Allah'a iman etmek, ancak peygamberin doğru söylediğine inanmakla olur. Peygamberin doğru söylediğine iman ise, ancak iddiasına uygun mucizeler getirdiği zaman yerinde olur. Çünkü mucize, sözün doğruluğunu bildirip kabul etme yerine geçer. Hz. Muhammed (s.a.s)'in peygamberlik dâvasına uygun bir şekilde mucizeler izhar ettiğini gördüğümüzde, O'na inanmak Allah'a imânın ayrılmaz bir vasfı olmuş olur. İşte bu inceliğe dikkat çekmek için, âyette sadece Allah'a iman zikredilmiştir.

Sonra Allah Teâlâ: "Eğer ehl-i kitab da imân etseydi, kendileri için elbette hayırlı olurdu" buyurmuştur. Bunun iki izahı vardır:

1- "Eğer Ehl-i Kitab, bu hayırlıhğın ümmet-i Muhammed için olmasına vesile teşkil eden o dine inanmış olsalardı, onlar için de bu hayırlılık söz konusu olurdu." Binâenaleyh bu sözün maksadı, ehl-i kitabı, İslAl-i'a girmeye teşviktir.

2- "Ehl-i Kitab,  başkanlık sevgisinden ve avamın kendilerine tabî olmasından hoşlandıklarından dolayı, dinlerini İslAl-i dinine tercih etmişlerdir. Eğer onlar iman etseler, âhirette elde edecekleri büyük mükâfaatın yanısıra, dünyada iken de arzuladıkları riyaset (baş olma arzusu) da kendileri için bulunur ve böylece de bu, kendileri için yetindikleri o halden daha hayırlı olurdu."

Bil ki Alah Teâlâ, bu sözüne, atıf harfi kullanmadan, iki cümle-i ibtidâiyye (yeni başlayan cümle) ilâve etmiştir ki bunlardan birisi "İçlerinde iman edenler vardır. Ama onların çoğu fâsıktirlar" cümlesi; ikincisi ise, "Onlar size, ezadan başka asla hiçbir zarar veremezler" cümlesidir. Keşşaf sahibi: "Bu iki cümle, ehl-i kitaptan bahsedilirken, istidrâd olarak zikredilmiştir. Meselâ bir insan, "Falancadan bahsetmek gerekir. Çünkü, onun durumu şöyle şöyledir.." der. İşte bundan dolayı Cenâb-ı Hak, "Ondan iman edenler vardır" ifâdesini atıfsız zikretmiştir.

Cenâb-ı Hakk'ın,  "İçlerinden iman edenler vardır. Ama onların çoğu fâsıktıriar" sözü hakkında da şu iki soru vardır:

Birinci Soru: (mü'minler) kelimesindeki elîf-lam, istiğrak mı ifâde eder, yoksa (ahd) yani daha önce geçmiş olan ve bilinen kimseleri mi?

Cevap: Bu eîîf-lAl-i ahd için olup, bilinen kimseleri ifâde eder. Buna göre kasdediienler, yahudilerden Abdullah İbn SelAl-i ile onun etbâı; hristiyanlardan da Necaşî ile O'na tâbi olanlardır.

İkinci Soru: Sıfat, mübalağa ve te'kîd için getirilir. Binâenaleyh, kâfiri fâsık olarak zikretmede söz konusu olan mübalağa nedir?

Cevap: Kâfir, dini hususunda bazan âdil, bazan da fasık olur. Bundan ötürü o, hiçbir topluluk tarafından kabul edilmez. Müslümanlar onu, kâfir olduğu için kabul etmezken; kâfirler de kendi aralarında fasık olduğu için, onu kabul etmezler. Buna göre sanki, "Ehl-i kitâb iki kısımdır. Onlardan bir kısmı iman

eden, bir kısmı da iman etmeyip, dinlerinde fasık olanlardır" denilmiştir. Binâenaleyh onlar, hiçbir kimsenin nezdinde, kendilerine tâbi olunması gereken kimselerden değildirler. [131]

 

Ehl-i Kitaptan Müslümanlara Gelen Sıkıntı ve Eziyetler

 

Cenâb-ı Hakk'ın: "Onlar size, ezadan başka hiçbir za­rar veremezler" buyruğuna gelince: Bil ki Allah Teâlâ, mü'minleri imânlarında sağlam olmaya ve kâfirlerin sözleri ile fiillerine iltifat etmemeye "S/z, ... en hayırlı bir ümmetsiniz" sözü ile teşvik edince, onları bu hususta bir başka şekilde daha teşvik etmiştir. O da ehl-i kitab'ın, nazar-ı itibara alınmayacak kadar söz ile yapacakları azıcık eziyetleri dışında, müslümanlara zarar vermeye kadir olamamalarıdır. Eğer onlar müslümanlara karşı savaşsalar, bozguna uğrar, ve yardımsız kalırlardı. Durum böyle olunca, onların söz ve fiillerine iltifat etmemek gerekir. Bütün bunlar, "Eğer ehl-i kîtabtan herhan0 bir zümreye boyun eğecek olursanız..." (Aı-timran, 100) âyetini izah için getirilmiştir. İşte bu âyetin, yukarısı ile münâsebeti de budur.

Hak Teâlâ'nın, "Onlar size, ezadan başka hiçbir zarar veremezler" buyruğu, "Ehl-i kitabın, müslümanlara hiçbir zararı olamaz. Onların yapabilecekleri en ileri şey, ya Hz. Peygamber (s.a.s)'e ta'n etmek veyahut "Üzeyir, Allah'ın oğludur. Hz. İsa, Allah'ın oğludur. Allah, üçün üçüncüsüdür" gibi inkâr ifâde eden sözler söylemek, sizlere dilleriyle eziyet vermek, veyahut da zayıf durumdaki müslümanları korkutmak suretiyledir" mânasındadır. Bazı âlimler, sözünün, bir istisna-i munkatı' olduğunu söylemişlerdir ki bu uzak bir ihtimaldir. Çünkü zikredilen bütün bu hususlar, müslümanların kalblerine bir kederin düşmesine sebebiyet verir. Keder de bir zarardır. Binâenaleyh âyetin takdiri, "Onlar size, eziyetten başka bir zarar veremezler" şeklinde olur ki, bir istisnâ-ı muttasıldır. Bunun mânası, "Onlar size ancak pek ehemmiyetsiz bir zarar verebilirler" şeklinde olur. Âyette "ezâ" kelimesi, "zarar" manasında kullanılmıştır. Ezâ ise, "O şeye biraz eza verdim" tabirinden masdardır.

Sonra Cenâb-ı Allah,  "Eğer sizinle savaşırlarsa, size arkalarını dönüp kaçarlar. Sonra kendilerine yardım da edilmez" buyurmuştur. Bu, onların, müslümanlara karşı savaşmaları halinde hezimete ve hüsrana uğrayacaklarını; hezimetlerinden sonra da kesinlikle bir güç ve kuvvetleri olmayacağını haber vermektedir. Bunun bir benzeri de "Eğer onlar savaşa hıtuşurlarsa, bu (münafıklar) kendilerine yardım da etmezler. Yardım etseler bile, mutlaka arkalarını dönerler. Sonra kendilerine de yardım olunmaz" (Haşr, 12); "Kâfirlere de ki: "Yakında mağlub olacaksınız ve cehenneme sürüleceksiniz..." (An imran, 12) ve 'yoksa onlar, "Biz, intikam almaya kadir bir topluluğuz" mu diyorlar. Yakında o topluluk bozulacak ve arkalarını dönüp kaçacaklardır" (Kamer,44-45) âyetleridir. Bütün bunlar birer fetih, nusret ve zafer va'adidir.

Bil ki bu âyet, birçok gaybî haberleri ihtiva etmektedir. Meselâ mü'minlerin, ehl-t kitabın zararlarından emin olmaları; mü'minlerle savaşmaları halinde bozguna uğrayacakları ve bozguna uğradıktan sonra kuvvet ve saltanatlarının kalmayacağı hususları gibi... Bütün bu hususlar, Allah'ın haber verdiği şekilde tahakkuk etmiştir. Çünkü yahudiler, yaptıkları her savaşta, neticede bozguna uğramışlardır. Yine onlar, savaşa ve başkanlık elde etmeye her uğraşmalarında, başarısız kalmışlardır. Bütün bunlar, gaybtan haber vermedir ve binâenaleyh birer mucizedir.

Burada birkaç soru hatıra gelmektedir:

Birinci soru: Farzet ki yahudiler böyledirler. Fakat hristiyanlar böyle değildirler. Hristiyanların böyle olmamaları, âyetlerin doğruluğuna zarar verir? Buna karşı biz deriz ki: Bu âyetler, yahudiler hakkındadır ve bunların sebeb-i nüzulleri de böyledir. Binâenaleyh bu müşkillik ortadan kalkmaktadır.

İkinci soru: Âyetteki, fiili, meczûm olmalı değil miydi? Buna karşı biz deriz ki: Sözün başlangıcında, ceza cümlesi hükmünden, haber cümlesine dönülerek, sanki "Size, onların yardım olunmayacaklarını haber veriyorum" denilmek istenmiştir. Bunun faydası şudur: Şayet Hak Teâlâ bu ifâdeyi (şartın cevabı olarak) meczûm getirmiş olsaydı, yardım olunmama hali, onların "dönüp kaçmaları" gibi, müslümanlara karşı savaşmaları şartına bağlanmış olurdu. Fakat bu ifâde cezmedilmeyince, yardım olunmamaları mutlak bir va'îd olmuş olur. Buna göre sanki Allahu Teâlâ şöyle demiştir: "Size haber vereceğim ve müjdeleyeceğim, onların gerisin geriye kaçmalarından sonraki durum ve kıssaları, onların artık hiçbir yardım bulamayıp devamlı zillet ve meskenet içinde kalacaklarıdır."

Üçüncü soru: Hak Teâlâ'nın, ifâdesi, ne üzerine atfedil­in iştir?

Cevap: Bunun atfedildiği şey, şart ve ceza cümlesidir. Sanki şöyle denilmek istenmiştir: "Size, onların sizinle savaşmaları halinde bozguna uğrayacaklarını haber veriyorum. Sonra size, onların yardım olunmayacaklarını da haber veriyorum." Bu cümlenin başındaki y (sonra) lâfzı, sıralamada sonra oluşu ifâde etmek için getirilmiştir. Çünkü onların yardımsız bırakılacağının haber verilişi, onların dönüp kaçacaklarını haber vermekten daha önemlidir. [132]

 

Yahudilere Zillet ve Meskenet Damgası Vurulması

 

"Onlar nerede bulunurlarsa bulunsunlar, üzerlerine zillet (damgası) vurulmuştur. Ancak Allah'ın ipine ve insanların İpine (ahdine) tutunmaları müstesna... Onlar döne dolaşa Allah'ın gazabına uğradılar. Üzerlerine de

bir miskinlik vuruldu. Bu, Allah'ın âyetlerini inkâr etmeleri ve peygamberlerini haksız yere öldürmeleri sebebiyledir. (Yine) bu, isyan etmeleri ve haddi aşmış olmaları sebebiyledir" (Âl-i İmran, 112).

Bil ki Hak Teâlâ, onların müslumanlara karşı savaşmaları halinde yardvnsz kalacaklarını ve bozguna uğrayacaklarını beyan edince, aynı zamanda bir zillet ve meskenetin vurulacağını da zikretmiştir. Âyetle ilgili birkaç vardır: [133]

 

Birinci Mesele

 

Biz, bu lâfızların ne mânaya geldiklerini Bakara sûresinde (61. ayetin tefsirinde) anlatmıştık. Buna mana, "zillet, birşeyin birşey üzerine basılıp. üzerinde iz bırakması gibi, o yahudiler üzerine  âdeta basılmış ve iz bırakmıştır" şeklindedir. Araplann, "Bu, üzerime vurulmuş, benden birşey (darbe-i lazib) değildir" şeklindeki sözleri ve, haraca "daribe de bu manadan dolayıdır. [134]

 

İkinci Mesele

 

Zillet, zül (değersizlik) demektir. Âyetteki ne kastedildiği hususunda bazı tefsirler

a) Bu, en kuvvetli görüştür. Buna göre murad, onlarla savaşılması, öldürülmeleri, mallarının ganîmet çoluk çocuklarının esir edilmesi ve topraklarına el konulmascr. Sut "Onları, nerede yakalarsanız öldürün" (Bakara, 191) âyetinde ifade edildiği gibidir.

Sonra Cenâb-ı Hak, "Ancak Allah'ın ipine... tutunmaları müstesna..." buyurmuştur ki, Allah'ın ipinden murad, Allah'ın ahdi, koruması

ve Allah iîe mu'minierden olan bir teminattır. Çünkü, böyle bir dufüfndâ hükümler ortadan kalkar ve böylece de öldürülmeleri, mallarının ganimet olarak alınması ve çoluk-çocuklarının esir edilmesi hükümleri uygulanmaz.

b)  Zillet, cizye mükellefiyeti manasınadır. Çünkü onlara cizye vermeyi mecbur etmek, hakareti ve değersizliği ifâde eder.

c) Bundan murad şudur: "Sen onların içinde, güçlü bir hükümdar ve değer verilen bir başkan göremezsin. Aksine onlar her yerde küçümsenen, zelil ve değersiz kimselerdir."

Bil ki âyet-i kerimedeki zilletten muradın, sadece cizye veya sadece değersizlik mânası olduğunu söylemek mümkün değildir. Çünkü âyetteki "Ancak Allah'ın ipine... tutunmaları müstesna..." istisnası, Allah'ın ipinin mevcud olması halinde, bu zilletin söz konusu olmayacağını gösterir. Halbuki cizye, küçük görülme, ve değer verilmeme gibi hususlardan hiçbirisi, Allah'ın ipi onlar için mevcut olduğunda da zâii olmaz. Binâenaleyh zilleti, sadece cizye verme mecburiyeti manasında almak imkansızdır. Bu görüşü destekleyenlerden birisi, bu meseleye şöyle cevap vermiştir: "Bu istisna, Istisna-ı munkatî'dir." Bu, Muhammed ibn Cerir et-Taberî'nin görüşüdür. O sözünü şöyle sürdürmüştür: "Yahudiler üzerine zillet damgası vurulmuştu. Binâenaleyh Allah'tan bir ahid üzere bulunsalar da bulunmasalar da, onlar bu istisna ile, zillet halinden izzet haline geçemezler. Buna göre ifâdesinin takdiri şöyledir: "Fakat onlar bazan Allah'ın ipine (ahdine), bazan da insanların ipine sımsıkı tutunurlar." Bil ki bu, zayıftır. Çünkü, istisna edatını, "fakat" manasına hamletmek zahirin hilafınadır. Yine biz sözü, bundan muradın, "Fakat onlar bazan Allah'ın ipine (ahdine), bazan da insanların ipine sımsıkı tutunurlar" olduğuna hamletsek bile, bu durumda da sözün mânası tam olmamaktadır. Bundan Ötürü de, kendisinden sakınmak için, bu şeylere sımsıkı sarılmalarını gerektiren bir başka şeyin takdir edilmesi gerekir. Takdir et­mek ise, aslın hilafınadır. Binâenaleyh bu şeylere ancak zaruret olduğu zaman müracaat edilir. Burada bu şeylere müracaat için bir zaruret olmadığına göre, bunlara başvurmak caiz değildir. Bilâkis burada bir başka izah şekli bulunmaktadır. Bu da "zillet" kelimesini, bütün bu manaların hepsine birden, yani öldürülme, esir edilme, nesillerin köleleştirilmesi, mallarının alınması, hor ve hakir hale getirme ve aşağılanma manalarının hepsine birden hamledilmesidir. Buradaki istisnâ'nın mânası, bu hükümlerin tamamının kalmamasıdır. Bu, bazı hükümlerin kafrnaana marn dağadr dananda geriye kalacak olan bir kısım hüküm (halter) de, ortarwı aariaaaaflan "cizye" ismi ile az bir kısmın alınması, hor, hakir ve aşağak hafahnn aanasıdr İşte bu mevzuda söylenecek olan söz budur.

Cenâb-ı Hakk'ın, ifâdesinin manası, nerede rastlanıhrsa... " demektir. Nitekim, "Onu yakaladım” manasında "Falancayı harbte yakaladım" üanfc. Bu aldrnn izahı, daha önce (Bakara, 191) âyetinin tefsirinde geçmişti. [135]

 

Üçüncü Mesele

 

Cenâb-ı Hakk'ın, hakkında birkaç görüş vardr: YiuJtem Tutunacağı "Allah'ın İp"rafltzatıi

1- Ferrâ, "Bu kelamın takdir  "Allah'tan olan bir ipe lırlarsa müstesna..." şeklindedir" demiş ve bu hususta

"Beni ipine (tutunmuş) olarak görünce, korkarak yüz çevirdi. Onun ipine (tutunmuş olan zek ve afcı gönüller, bir korkak (haline getirt.

Başkaları bu izaha itiraz ederek şöyle demişlerdir: "Mevsûlün sılasının bırakılması caiz değildir. Çünkü aslolan mevsuldür. Srfa oe Aono derecededir. Binâenaleyh, asıl kendisine delâlet ettiği için, ikına olanın hazfedilmesi caizdir. Aslın hazfedilip, ikinci derecede olanın ise caiz değildir.

2- Bu istisna, mana yoluyla meydana gelmiştir. Çünkü "zillet damgasna vurulmasının   manası,   zilleti   onlara,   onlardan   hiç   ayrılmayacak  uzaklaşmayacak biçimde, en kuvvetli bir şekilde yapıştırmaktır. Buna gûf sanki şöyle denilmiştir: "Zillet onlardan asla ayrılmaz, onlar ancak Allah'tan ve insanlardan olan bir ip (ahd) sayesinde kurtulabilirler.

3-  (ip ile) sözündeki bâ harf-i cerrinin, (beraber) manasına olma­sı... Nitekim Arapların şu sözünde de böyledir: "Bizimle be­raber çık, şunu yapalım." Buna göre ifâdenin takdiri, "Ancak, Allah'tan olan bir ip (ahid) ile beraber olursa müstesna..." şeklindedir. [136]

 

Dördüncü Mesele

 

Allah'ın ipinden murad, Allah'ın ahdidir. Biz yukarıda, ahdin "ip" diye isimlendirildiğini, çünkü insanın ahid almazdan önce korktuğunu; bu korkunun onun matlûbuna ulaşmasına mâni otduğunu; bu ahd tahakkuk ettiğinde, ahid ile matlûbuna ulaşacağını açıklamıştık. Böylece bu, kendisine tutunan kimsenin zarara uğrama endişesinden kurtulacağı bir "ip"e benzemiş olur.

Eğer, "Allah Teâlâ, Allah'ın ipine, insanların ipini atfetmiştir. Bu İse, başkalığı ve muğayereti gerektirir. Bu başkalık nasıl olur?" denilirse, deriz ki: Â-limlerden bir kısmı, Allah'ın ipinden muradın, İslAl-i; insanların ipinden muradın ise, ahd ve misak, zimmet olduğunu söylemişlerdir. Bu, uzak bir ihtimaldir, Çün­kü eğer bundan murad bunlar olsaydı, o zaman Cenâb-ı Hakk'ın, "(Veyahut da, insanlardan bir ipe.,.)" demesi gerekirdi. Bazı kimseler de, buradaki bu iki ipten muradın, ahd, zimmet ve emân olduğunu söylemişlerdir. Cenâb-ı Hak bu iki ipten bahsetmiştir, çünkü mü'minlerden alınan emân, Allah'ın izniyle alman emân demektir. Bu da bana göre zayıf bir ihtimaldir.

Bu hususta benim görüşüm şudur: Zımmînin emânı iki kısımdır:

a) Allah'ın, hakkında nass getirmiş olduğu emândır ki, bu cizye almaktır.

b) Halifenin re'yine bırakmış olduğu emân... Buna göre halife, bu hususta içtihada dayanarak, bu emânı ağırlaştırabilir, hafifletebilir. İşte buna göre birinci emân şekli, "Allah'ın ipi"; ikincisi de, "mü'minlerin ipi" diye adlandırılmışlardır. Allah en iyi bilendir.

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Onlar döne dolaşa Allah'ın gazabına uğradılar" buyurmuştur. Biz bunun mânasının, onların, Allah'ın gazabı içinde kalakaldıklarını, kalmaya devam ettiklerini ve de devamlı kalacak­ları şeklinde olduğunu söylemiştik.kelimesinin aslı, mekân manasına plan (Bir yere dönmek, avdet etmek) kelimesinden alınmıştır. "Falanca, şu yere döndü, yerleşti" ve "Onu, falanca yere yerleştir­dim" tabirleri de bu mânadadır. Buna göre mâna, "Onlar, Allah'ın gazabı içinde kalıp, orada konaklayıverdiler" demektir. Senin, " "On­ların başına gazab indi; onlar o gazaba konakladılar" şeklindeki sözlerin de, eş anlamdadır.

Cenâb-ı Hak sonra, "Üzerlerine de bir miskinlik vuruldu" buyurmuştur. Ekseri âlimler, buradaki "meskenef'i cizye mânasına hamletmişlerdir. Bu, Hasan el-Basri'nin görüşüdür ki, o şöyle demiştir: "Çünkü Allahu Teâlâ meskeneti, istisna dışı bırakmıştır. Bu da, bu meskenetin onların üzerinde devamlı kaldığına ve onlardan hiç ayrılmadığına delâlet eder. Onlardan hiç ayrılmayan şey, cizye'den başka bir şey değildir." Diğer âlimler de, buradaki meskenet'ten muradın, zengin dahi olsalar, yahudilerin daima fakîr durumunda olacakları olduğunu söylemişlerdir. Diğer bazı âlimler de, bunun, Allah Teâlâ'nın, yahudilerin mallarını müslümanlara birer rızık kılacağını; böylece de yahudilerin yoksul ve miskin hale geleceklerini haber vermesi olduğunu söylemişlerdir. [137]

 

Yahudiler, Cedlerinin Yaptıkları Suçlardan Sorumlu Olabilir mi?

 

Daha sonra Cenâb-ı Hak, bu ilahî tehdit çeşitlerini zikredince, "Bu, Allah'ın âyetlerini inkâr et­meleri ve peygamberlerini haksız yere öldürmeleri sebebiyledir" buyurmuştur. Bunun manası şudur: "Allahu Teâlâ, yahudilere, hoşlarına gitmeyecek olan şu üç çeşit cezayı onlara âdeta yapıştırmış ve onların ayrılmaz bir vasft haline getirmiştir:

a) Zillet,

b) Gazab-ı ilahî,

c) Meskenet... Daha sonra bu âyette Cenâb-ı Hak, hoşlarına gitmeyen bu üç şeyin, niçin onların ayrılmaz bir vasfı olduğunu da, "Bu Allah'ın âyetlerini inkâr etmeleri ve peygamberlerini haksız yere öldürmeleri sebebiyledir'' diye beyân buyurmuştur. Burada hatıra gelebilecek birkaç soru bulunmaktadır:

Birinci soru: Bu zillet ve meskenet, İslam devletinin kuruluşundan sonra yahudilerin ayrılmaz vasfı olmuştur. Halbuki, haksız yere peygamberleri öldüren kimseler, Hz. Muhammed (s.a.s)'den asırlar ve devirler önce yaşamış olan kimselerdir. Binâenaleyh, buna göre, peygamberleri öldürmek sebebinin (illetinin) bulunduğu zamanda, bu illetin neticesi ve cezası olan zillet ve meskenet; bu netice ve cezanın bulunduğu zamanda da illet tahakkuk etmemişti... İşte, bu bakımdan burada bir müşkillik bulunmaktadır.

Buna şu şekilde cevap verilir: Hz. Peygamber zamanındaki yahudterden. her ne kadar peygamberleri öldürme fiili sudur etmemiş ise de, ancak ne w ki bu yahudiler atalarının yapmış olduğu o fiilleri tasvip edip razı olmuşt Çünkü onların ataları, peygamberleri öldürmüş; bunlar da ataiannn o Meme razı olmuşlardı. Böylece bu fiil, bu çirkin fiil onların ecdadını" bunlar da bu çirkin fiiller konusunda atalarını tasvip ettikle' içredilmiştir.

İkinci soru: Cenâb-ı Hak niçin, "Bu, tiyledir" buyruğunu tekrarlamıştır? Bunun tekrar edilmesini Bu tekrarın te'kid için yapıldığını söylemek caiz değik müekked (te'kîd olunan)den daha kuvvetli bir şeyle yaprinn Halbuki "isyan", derece bakımından küfürden daha küfrü isyan ile te'kid etmek caiz değildir.

Buna şu iki şekilde cevap verebiliriz:

a) Zillet,  gazab  ve  meskenetin  illeti,   inkârları  ve  peygamberleri öldürmeleridir. İnkârın ve peygamberleri öldürmenin illeti ise, masiyettir. Bu böyledir, çünkü onlar isyanlara ve günahlara dalınca, böylece isyan zulmetleri derece derece artmaya, çoğalmaya; iman nuru da derece derece azalmaya başlamıştır. Bu durum, aynı şekilde, iman nurunun sönmesi, (ortalığı) küfür zulmetinin kaplamasına kadar devam etmiştir. İşte bu duruma da Cenâb-ı Hak, "Hayır, bilâkis onların kazanmakta olduktan şeyler onların kalblertnl istîla etmiştir" (Mutaffmn. 14) buyruğu ile işaret etmiştir. Buna göre Cenâb-ı Hakk'ın, "Bu, isyan etmeleri sebebiyledir" ifâdesi, "illetin illeti" ve işaret olmuş olur.

İşte bundan dolayı muamelât erbabı (fakîhler, kanun adamları) şöyle demişlerdir: "Mendûb olan şeyleri terketme hastalığına tutulan kimseler, sünnetleri terketme; sünnetleri terketme hastalığına tutulan kimseler, farzları terketme; farzları terketme hastalığına tutulan kimseler, şeriatı hakir görme hastalığına; şeriatı hakir görme hastalığına tutulan kimseler de, küfre düşerler."

b) Cenâb-ı Hakk'ın, "Bu, Allah 'm âyetlerini inkâr etmeleri... sebebiyledir" buyurmakla, önceki yahudileri; "Bu, İsyan etmeleri sebebiyledir" buyruğu ise, Hz.   Muhammed   (s.a.s)  zamanındaki  yahudileri   kastetmiş  olması  da muhtemeldir. Böyle bir izaha göre de, bir tekrar olmuş olmaz. Buna göre Cenâb-ı Hak sanki, öncekilerin cezasının sebebini beyân etmiş, sonra da, sonradan gelenler öncekilere uydukları için, Cenâb-ı Hakk'ın her iki güruha da vermiş olduğu belâ ve sıkıntıların ancak, O'nun adaleti ve hikmeti babından olduğunu insanlar anlasın diye, bu sonradan gelenlerin isyan ve düşmanlığının öncekilere verilmiş olan cezanın aynısını gerektireceğini beyân etmiştir. [138]

 



[1] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/451.

[2] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/451-452.

[3] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/452-453.

[4] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/453-454.

[5] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/454.

[6] Matbu nüshada bu kelime, yazdığıımız gibi   şeklindedir. Bu ise yerinde değil­dir. Muhtemelen, aslı  yani dalâl (sapma) olabilir (ç).

[7] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/454-455.

[8] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/455-457.

[9] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/457.

[10] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/457-458.

[11] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/458-460.

[12] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/460-462.

[13] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/462-463.

[14] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/463-464.

[15] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/465.

[16] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/465-466.

[17] Müslim Zekât, 93 (11/716).

[18] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/466.

[19] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/467.

[20] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/467.

[21] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/467-468.

[22] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/468-469.

[23] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/469-471.

[24] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/471.

[25] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/471-472.

[26] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/472.

[27] Ahmed İbn Hanbel, I/273, 276.

[28] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/473.

[29] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/473-474.

[30] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/474-475.

[31] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/475-477.

[32] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/477-478.

[33] Buhari, Savm. 67.

[34] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/479-480.

[35] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/480-482.

[36] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/482-483.

[37] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/483-485.

[38] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/485.

[39] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/486.

[40] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/486.

[41] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/486-487.

[42] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/487.

[43] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/488-489.

[44] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/489.

[45] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/489.

[46] Benzeri bir hadis için bkz. Keşfü'l-Hafâ, 2/27.

[47] Benzeri, Buhâri, Muhtasar, 9-10; Nesftt, Hacc, 4 (5/114).

[48] Nesai, Hacc, 3(5/112).

[49] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/489-491.

[50] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/491.

[51] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/491.

[52] Buhİrf, ezan. 35; İbn Mâce, ikAl-ie, 44 (1/312).

[53] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/491-493.

[54] Benzeri bir hadis için bkz.: Buhari, Muhtasar, 9-10; Nesai, Hacc, 4(5/114)

[55] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/493-495.

[56] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/496.

[57] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/496.

[58] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/496-497.

[59] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/497.

[60] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/498.

[61] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/498.

[62] İbn Mâce, Menâsik, 2 (II/963).

[63] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/498-499.

[64] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/499.

[65] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/499.

[66] Darimî, Menâsik, 2 (II/29).

[67] Müsned, VI / 421 ("Allah'ın ve Resulünün emânı ondan uzaklaşmıştır" şeklinde...).

[68] Tirmizî, Taharet, 102 (I / 243).

[69] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/500-501.

[70] Keşfu'l-Hafa. 1/350.

[71] "Mesafeler kat edip gelen..." Keşfu'l-Hafa, 1/350.

[72] Keşfu'l-Hafa, I / 350.

Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/501-503.

[73] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/503-504.

[74] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/504.

[75] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/505.

[76] Allah'ın -hâşâ- önceden bilmediği birşeyi sonradan anlaması demektir. Yahudiler neshi, bir "bedâ" olduğunu ileri sürerek, kabul etmemişlerdir, (ç).

[77] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/505-506.

[78] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/506-507.

[79] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/507-508.

[80] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/508-510.

[81] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/510-511.

[82] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/511.

[83] Buhârî, İmân, 37.

[84] Reddedilen nesh, Selef-i Salihîn devrinden sonraki ıstılahdaki mânası ile olan neshtfr. İbn Abbas hazretlerinin ifadesinde ise nesh bu mânada olmayıp -lugattaki nakletme anlamına gelmekte. Umumî mânanın tahsisine gidilip daraltıldığını ifade etmektedir (ç).

[85] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/511-512.

[86] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/512-513.

[87] Tirmizi, Fezâilü'l-Kur'ân, 14 (5/172); Dirimi, 2/435.

[88] Tİrmlzî, Menâkib, 32 (5/663).

[89] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/513-515.

[90] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/515.

[91] Müsned. 3/145; Dârimt, 2/241 (Benzeri bir hadis.)

[92] Ibn MAce, fiten, 8 (2/1303).

[93] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/515-516.

[94] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/516.

[95] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/516-517.

[96] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/517.

[97] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/517-518.

[98] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/518-519.

[99] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/519.

[100] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/520-521.

[101] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/521-522.

[102] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/522-523.

[103] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/523.

[104] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/524.

[105] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/524.

[106] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/524-525.

[107] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/525.

[108] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/525-526.

[109] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/526.

[110] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/526.

[111] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/526-528.

[112] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/528-530.

[113] Buhari, Enbiya, 6; Tirmizî, Fiten, 24 (4/481); Müslim, Zekât. 142-144 (2/740-742).

[114] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/530-534.

[115] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/534.

[116] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/534.

[117] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/535-536.

[118] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/536-537.

[119] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/537-538.

[120] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/538.

[121] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/538.

[122] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/538.

[123] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/539-540.

[124] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/540-542.

[125] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/542.

[126] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/542-543.

[127] Keçfu'l-Hafâ, 2/350 (Müsned, Taberânî, İbn Mâce, Hrmizi vb. kitaplardan...)

[128] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/543.

[129] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/543-544.

[130] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/544-545

[131] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/545-547.

[132] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/547-548.

[133] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/549.

[134] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/549.

[135] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/549-551.

[136] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/551.

[137] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/551-553.

[138] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/553-554.