Pazar, 7 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Ali İmran Suresi 5.Bölüm - 003Aliimran - Razi05

Ali İmran Suresi 5.Bölüm

Allah'ın Huzuruna Toplanmanın Manası 7

Resûlullah'ın Mü'minlere Olan Şefkati 7

Birinci mesele. 7

Allah’ın Lütfu Hakında. 8

deki Ma’nın Zaid Olması Meselesi 9

Bütün Rahmetler Gerçekte Allah’tandır 9

Birinci Mesele. 9

Peygamber İnsanları Toplayıcıdır 10

Allah’ın Şefkatinden Fazla Şefkat Olmaz. 10

Birinci Mesele. 10

İkinci Mesele. 10

Üçüncü Mesele. 11

Bu Âyet Büyük Günahlann Affedilebileceğine Delildir 11

İkinci Mesele. 11

Üçüncü Mesele. 11

Şûra Kelimesi Hakkında. 11

Birinci Mesele. 11

Şûrânın Faydaları 11

Nass Varid Olmayan Her Hususta Istişare Caiz midir?. 12

Müşavere Emrinden Maksad Farziyyet midir?. 13

Beşinci Mesele. 13

Şûradan Sonra Karar ve Tevekkül 13

Birinci Mesele. 13

İkinci Mesele. 13

Üçüncü Mesele. 13

Allah Size Yardım Ederse Sizi Kimse Yenemez. 14

Birinci Mesele. 14

İkinci Mesele. 14

Üçüncü Mesele. 14

Dördüncü Mesele. 14

Peygamber Hıyanet Etmez. 15

“Gıll” Kelimesinim Lügat Manası 15

İkinci Mesele. 15

161. Âyetin Nüzul Sebebi 15

Ammeye Ait Ganimet Malından Birşey Aşırmanın Tehlikesi 16

Nübüvvet ile Hainlik ve Hırsızlık Bir Arada Bulunmaz. 16

Dördüncü Mesele. 17

Hıyanet Edip Mal Çalan, Kıyamette Onu Yüklenerek Gelir 17

Birinci Mesele. 19

İkinci Mesele. 19

Üçüncü Mesele. 19

Dördüncü Mesele. 19

Beşinci Mesele. 19

Altıncı Mesele. 19

İnsanların Birbirinden Farklı Olmaları 20

Birinci Mesele. 20

İkinci Mesele. 20

Derecelerin İyiler Veya Kötüler  Hakkında Olduğu. 20

Dördüncü Mesele. 21

Menn Kelimesinin Mânaları 22

Hz. Peygamber Yalnız Müslümanlar Değil Bütün İnsanlar için Nimettir 22

Üçüncü Mesele. 22

Hz. Peygamberin Mekke'den Zuhurundaki Faydalar 23

Size Gelenin İki Misli Düşmanlarınızın Başına Gelmişti 24

Birinci Mesele. 24

İkinci Mesele. 24

Bâtıl Yolda Olan Kâfirler Neden  Müslümanları Yenerler?. 24

Birinci Mesele. 24

Mutezilenin Âyeti Delil Getirmesi ve Onlara Cevap. 25

Allah İmtihan Etmekle Münafıkları Açığa Çıkarır 25

Birinci Mesele. 26

İkinci Mesele. 26

Münâfık Kelimesinin Mânâsı 26

İkinci Mesele. 26

Üçüncü Mesele. 27

Birinci Mesele. 27

Bu Âyetle "Mûdafaa'nın Mânası 27

Üçüncü Mesele. 27

Âyetteki Kıtalden Maksad. 27

Onlar O Gün İmandan Ziyade Küfre Yakın İdiler 28

Birinci Mesele. 28

İkinci Mesele. 28

Münafıkların, Müminleri Moral Yönünden Bozguna Sevketmeleri 28

Birinci  Mesele. 29

İkinci Mesele. 29

Üçüncü Mesele. 29

Dördüncü Mesele. 29

"Ölümü Kendinizden Uzaklaştırın!" Emrinin Mânası 29

Allah Yolunda Öldürülenler Ölü Değildir 29

Birinci Mesele. 30

İkinci Mesele. 30

Mutezileye Göre Şehitlerin Diriliği Ahirettedir 30

Mutezilenin Bu Fikrinin Yanlışlığının Delilleri 30

Şehidlerin Şimdi Diri Olmaları 31

Ölümden Sonra Ruh Hayatının Devamına Dair Âyetler 32

Ölümden Sonra Ruh Hayatının Devamına Dair Hadisler 32

Öldükten Sonra Rûh Hayatının Devamına Dair Aklî Deliller 32

Şehidlerin Bedenleriyle MükâfaatlandırılmaIarında Mevcut Müşkilat 33

Üçüncü Mesele. 34

Dördüncü Mesele. 34

"Allah İndinde" Tabirinin Manası 34

Şehidlerin Rızıklandırılmaları 34

Şehidlerin, Mücahidleri Müjdelemeleri 34

Birinci Mesele. 35

İkinci Mesele. 35

Üçüncü Mesele. 35

Şehidlerin İlahî Lütuf Sebebiyle Sevinmeleri 35

Birinci Mesele. 35

İkinci Mesele. 36

Üçüncü Mesele. 36

Allah Mü'minlerin Ecrini Zayi Etmez. 36

Birinci Mesele. 36

İkinci Mesele. 36

Üçüncü Mesele. 36

Yaralı Durumda Bile, Hz. Peygamberin Savaş Çağrısına Uyanlar 36

Birinci Mesele. 37

Âl-i İmran 172 Âyetinin Nüzul Sebebi 37

Üçüncü Mesele. 37

Birinci Mesele. 37

İkinci Mesele. 38

Uhud'un Ertesi Senesinde iki Taraf  Arasında Savaş Vaadi 38

Hz. Peygamberin ve Mü'mirilerin Şecaatleri 38

İkinci Mesele. 38

Üçüncü Mesele. 39

Bu Âyetin Nüzul Sebebi Olarak Öne Sürülen Başka Görüşler 39

Dördüncü Mesele. 39

Kâfirlerin Aleyhteki Sözlerinin Müminlerin Cesaretini Artırması 39

"İman Artırma" Tabirinden Maksat 39

İkinci Mesele. 39

Üçüncü Mesele. 40

Dördüncü Mesele. 40

(Hasbünallah) Tabirinin Mânası 40

Bu Ayette "Şeytan"dan Murad Olan İns Şeytanı 41

Fiilinin Kullanılışı Hakkında. 41

İnkâra Koşanlar Seni Üzmesin. 41

Birinci Mesele. 42

176. Âyetin Nüzul Sebebi 42

Kâfirin Küfründen Üzülmek Neden Yasaklanıyor?. 42

Küfür Allah'ın İradesiyle Olup Mu'tezile Yanlış Yoldadır 43

Birinci Mesele. 43

İkinci Mesele. 43

Üçüncü Mesele. 43

İnkârı Satın Alanlar Allah'a Zarar Veremezler 43

Kâfirlere Verilen Mühlet Onlar İçin Hayırlı Değildir 44

Birinci Mesele. 44

İkinci Mesele. 44

Üçüncü Mesele. 44

Dördüncü Mesele. 45

Âyetin Kadere Delâteti 45

Mu'tezile'nin İtirazı 45

Mutezileye Karşı Ehl-i Sünnetin Cevabı 46

Altıncı Mesele. 46

Allah İyiyi Kötüyü Ayırd Etmek İçin İmtihan Eder 47

179. Âyette Kıraat Farkı ve Her Bir Kıraatin Hücceti 47

Mü'minle Münafığın Nasıl Ayırd Edildiği 47

Bu Ayırd Etme Kat’i Değil de Zanni Kalır 48

Hakkı Verilmeyen Mallar Ateş Olup Âhirette Sahibinin Boynuna Dolanacak. 48

Birinci Mesele. 48

İkinci Mesele. 49

Üçüncü Mesele. 49

Cimriliğin Tarifi ve Hududu. 49

Birinci Mesele. 50

İkinci Mesele. 51

Yahudilerin İleri Sürdüğü Şüphelerden:"Allah Fakir, Biz Zenginiz". 51

Birinci Mesele. 52

İkinci Mesele. 52

Üçüncü Mesele. 52

Birinci Mesele. 52

Söylediklerini Yazacağız" Tabirinin  Açıklanması 53

Yahudilerin Peygamberleri Öldürmeleri 53

Birinci Mesele. 53

İkinci Mesele. 53

Birinci Mesele. 53

İkinci Mesele. 53

Üçüncü Mesele. 54

Yahudilerin İddialarının Reddi 54

Birinci Mesele. 54

İkinci Mesele. 54

Üçüncü Mesele. 54

Dördüncü Mesele. 55

Ateşin Yiyip Yakacağı Kurban. 55

Birinci Mesele. 55

İkinci Mesele. 56

Üçüncü Mesele. 56

Birinci Mesele. 56

İkinci Mesele. 56

Üçüncü Mesele. 56

Onlar Yalnız Seni Değil Önceki Peygamberleri de Yalanladılar 57

Zebur Kelimesinin Mânası 57

Semavi Kitaplar içinde Yalnız Kur'ân Mucizedir 57

İkinci Mesele. 57

Birinci Mesele. 58

İkinci Mesele. 58

Ölüm Hakkında Feytosoflann İzahı 58

Tam Ücret ve Sırf Azap Ancak Âhirettedir 59

Dünya ve Âhiret Mukayesesi 59

Dünyanın Aldatıcılığı 59

Mal ve Can Hususunda İmtihan. 59

Birinci Mesele. 60

Allah'ın İmtihan Etmesinin Mânası 60

Üçüncü Mesele. 60

Birinci Mesele. 60

İkinci Mesele. 60

Üçüncü Mesele. 61

Dördüncü Mesele. 61

Ehl-i Kitaptan Alınan Mîsak. 61

Birinci Mesele. 62

İkinci Mesele. 62

Üçüncü Mesele. 62

Kaseme Delâlet Eden Lâm.. 62

Beşinci Mesele. 62

Bildiği Gerçeği Gizlemenin Vebali 62

Birinci Mesele. 63

Yaptıklarından Hep Hoşlanıp Kendilerine Olmayan Vasıflarla Övülmekten Hoşlananlar 63

Üçüncü Mesele. 64

Dördüncü Mesele. 64

Tefekkürün Önemi 64

Resûlullah'ın Derin Tefekkürü ve İbâdeti 65

Bakara Süresindeki Benzer Âyetle Mukayese. 65

Kulluğun Kemâli 66

Zikrin Çeşitleri 66

İkinci Mesele. 66

Yatan Hastanın Namazı 66

Dördüncü Mesele. 67

Allah'ın Zatını Değil Mahlukatını Düşünebiliriz. 67

Birinci Mesele. 67

İkinci Mesele. 67

Tevhidin Afakî ve Enfüsî (Objektif ve Sübjektif) Delilleri 67

İbadetin En Mükemmeli Tefekkürle Yapılanıdır 68

İmanda Tahkikin Önemi Taklidin Geçersizliği 68

O Salih Kulların Duaları 68

Birinci Mesele. 68

İkinci Mesele. 68

Üçüncü Mesele. 68

Allah Teâla'nın Fiillerinin Hikmeti Olması Şart Mıdır?. 69

Mu'tezile'nin İddiası 69

Ehl-i Sünnetin Mu'tezile'ye Cevabı 69

Her Varlıkta Özel Bir Kuvvet  Bulunmadığı 70

Sübhaneke Lâfzının Mânası 70

Birinci Mesele. 70

Buradaki Duaların izahı 70

Birinci Mesele. 71

İkinci Mesele. 71

Büyük Günah Hakkında Mu’tezile’nin İddiası 71

Bûyük Günah İşleyen Hakkında Mürci’enin İddiası 72

Beşinci Mesele. 72

Altıncı Mesele. 72

Fasıkların Cehennemde Daimi Kalacaklarına  Dair Mu’tezile İddiası 72

Âhirette Şefaat Meselesi Hakkında Mutezileye Cevap. 73

Birinci Mesele. 73

İkinci Mesele. 73

Mü'minlerin Üçüncü Duaları 73

İmana Çağıran Münadî 73

Birinci Mesele. 74

İkinci Mesele. 74

Üçüncü Mesele. 74

Dördüncü Mesele. 74

Beşinci Mesele. 75

Müminlerin Dördüncü Duaları 75

Birinci Mesele. 75

Ebrar (İyilerle) Beraber Vefat Etmenin Mânası 75

Allah Dilerse Tevbe Etmeyen Kulu da Affeder 75

Hz. Peygamberin Günahkârlar Hakkında Şefaati 76

Mü'minlerin Dördüncü Duaları 76

Birinci Mesele. 76

Kesin Olan Şeyi Dua ile İstemenin Manası 76

Uhrevî Mükafaat İstihkakla Değil Allah'ın Va’adiyle Olur 76

Dördüncü Mesele. 77

Âhirette Rüsvaylık. 77

Duaların Kabul Edildiği Müjdesi 77

İcabete Vesileler 77

İkinci Mesele. 78

Üçüncü Mesele. 78

Dördüncü Mesele. 78

Beşinci Mesele. 78

Altıncı Mesele. 78

Üstünlük Erkeklik Veya Kadınlık İle Değil, İyi İşle Olur 78

Tabirinin Mânası 79

Hicret Edip Allah Yolunda Çile Çekenlerin Mükafaatı 79

Kâfirlerin Refah İçinde Yaşaması Sizi Üzmesin. 80

Birinci Mesele. 80

İkinci Mesele. 80

Üçüncü Mesele. 80

Müttakilere Mahsus Ziyafet 81

Ehl-i Kitaptan Olup İmân Edenler 81

Sabır ve Müsabere. 82

Murabete ne Demektir?. 82

 


Allah'ın Huzuruna Toplanmanın Manası

 

Bil  ki,   Hak  Teâlâ'nm,   "Muhakkak  ki hepiniz ancak Allah'ın  huzuruna toplanacaksınız " âyetinde bir çok incelik vardır:

a) Allah, Allah'ın huzurunda toplanacaksınız) değil, "Muhakkak ki hepiniz ancak Allah'ın huzurunda toplanacaksınız" buyurmuş­tur. Ki bunun manası, "Bütün âlemler, başkasının değil ancak Allah'ın huzurunda toplanacaklardır" şeklindedir. Bu da o kıyamet gününde yegane hâkim'in Allah olduğuna ve O'ndan başka hiçbir zarar veren veya fayda veren bulunmadığına delâlet eder. Nitekim AHah Teâlâ, 'Bugün mülk kimindir? Bir olan, kahhar olan Allah'ındır " (Mü’min, 16) ve "Bugün iş Allah'ındır" (infitar, 19) buyurmuştur.

Hak Teâlâ, "Allah" ismini, isimlerinden biri olarak zikretmiştir ki isimlerinin en büyüğüdür ve rahmeti ile kahrının mükemmel olduğunu gösteren bir isimdir. Binâenaleyh bu isim, rahmetinin mükemmelliğine delâlet ettiği için va'ad çeşitlerinin en büyüğünü, kahrinin mükemmelliğine delâlet ettiği için de va'îd çeşitlerinin en şiddetlisini ifâde etmektedir.

c) Cenâb-ı Hak, "Muhakkakki Allah'ın huzuruna..." buyururken, Lafza-ı Celâlin başındaki harf-i cerre te'kîd lamının getirilmiş olması.... bu, senin dikkatini, ilâhlığın bu toplanma ve diriltilmeyi gerektirdiği, iktiza ettiği hususuna çekmektedir.

Nitekim Cenâb-ı Hak, "Ben onu nemen hemen, herkes neye çalışıyorsa, kendisine onunla mukabele edilsin diye gizliyorum..." (Taha. ı) buyurmuştur.

d) Cenâb-ı Hakk'ın, ifâdesi, bu haşrin faili Cenâb-ı Hak olduğu halde, faili belirtilmemiş bir fiildir. Burada fail sarahaten açıklanmamıştır; çünkü zâtı yüce ve mukaddes olan yüce Allah öyle ulu bir varlıktır ki, akıllar, yaratan ve sonra insanları iade ederek diriltecek olanın; inşâ ve iade edenin ancak O yüce Allah olduğuna şehâdet etmiştir. Böylesi yerlerde sarahaten bildirmenin terkedilmesi, Cenâb-ı Hakk'ın azametine daha fazla delâlet etmektedir. Bunun bir benzeri de Cenâb-ı Hakk'ın, "Denildi ki: "Ey arz, suyunu yut..." (Hûd. 44) ifadesidir.

e) Cenâb-ı Hak onların hasrolunmasını, onların dışındakine nisbet etmiştir. Bu ise.bütün varlıkların kudret kabzasında ve meşîet-i ilahîyenin tesiri hususunda çaresiz ve boyun eğmiş olduklarına; ister ölü isterse hayatta olsunlar, rubûbiyyetin hükümran gücü ve uluhiyyetin de, kibriyâ ve azametinden dışarı çıkamama konusunda hepsinin eşit ve müsavi olduğu hususunda aklın dikkatini çekmektedir.

f) Cenâb-ı Hakk'ın, "toplanacaksınız.." buyruğu, herkese yöneltilen bir hitaptır. Bu da, bütün âlemlerin haşrolunacağına ve kıyamet meydanıyla adalet sergileri  üzerinde durdurulacaklarına,  binâenaleyh,  zâlimle  mazlumun,  katille maktulün bir araya geleceğine, Cenâb-ı Hakk'ın kulları arasında, cevr ve zulümden uzak olan adaletiyle hükmedeceğine delâlet etmektedir. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Biz kıyamet gününe mahsus adalet terazileri koyacağız" (Enbiya, 47} buyurmuştur. Cenâb-ı Hakk'ın, "Muhakkak ki hepiniz, ancak Allah'ın huzuruna toplanacaksınız" âyetini düşünen ve kendisine tevfîk-i ilahî yardım eden kimse, zikrettiğimiz bu mânaların bu âyete yerleştirilmiş esrar denizlerinden bir damla gibi olduğunu anlar. Kadî, bu âyeti, maktulün ölü (meyyit) olmadığına delil getirerek, "Çünkü Cenâb-ı Hakk'ın "Andolsun, ölseniz de, yahutöldüriilseniz de..." ifâdesi, maktulün meyyitin üzerine atfedilmiş olmasını gerektirir. Bir şeyin, yine kendisine atfedilmesi imkânsızdır" demiştir.[1]

 

Resûlullah'ın Mü'minlere Olan Şefkati

 

"Sen, Allah'tan bir rahmet sayesindedir ki, onlara yumuşak davrandm. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın, onlar muhakkak ki etrafından dağılıp gitmişlerdi. Artık onları bağışla, onların günahlarının affedilmesini dile.. İş hususunda onlarla müşavere et. Bir kerre azmettin m! artık Allah'a güvenip dayan. Çünkü Allah kendisine güvenip dayananları sever" (Âl-i Imran, 159).     .

Bil ki, müslümanlar Uhud gününde bozularak Hz. Peygamber'den uzaklaştıklarında, daha sonra geri döndükleri vakit Hz. Peygamber (s.a.s) onlara sert ve şiddetli davranmayıp, onlara yumuşak bir biçimde hitap etti, konuştu. Sonra Allahu Teâiâ, geçen âyetlerde onları dünyaları ve âhiretleri hususunda kendilerine faydalı olan şeylere irşâd edip onları affetmesi de bu şeyler cümlesinden olunca, Cenâb-ı Hak "Sen, Allah'tan bir rahmet sayesindedir ki, onlara yumuşak davrandm" buyurarak, onları affettiğinden ve onlara karşı sert davranmadığından dolayı Hz. Peygamber (s.a.s)'i övmek ve medhetmek suretiyle, onun fazl-u ihsanını arttırdı. İnsaflı olan kimse, bunun söz dizisinde güzel bir tertip olduğunu bilir. Bu âyetle ilgili bazı meseleler bulunmaktadır: [2]

 

Birinci mesele

 

Bil ki, Hz. Peygamber'in müslümanlara karşı otan yumuşaklığı, O'nun müslümanlara karşı takındığı güzel hlâkından ibarettir. Allahu Teâlâ, "Sana tâbi olan mü'min­lere kanadını indir" (Şuarâ.zısj; "Sen kolaylık yolunu tut, iyiliği emret Cahillerden yüz çevir" (A'raf, 199); "Hiç şüphesiz sen, büyük bir ahlâk üzerindesin" (Katem, 4) ve "Andolsun, size içinizden öyle bir peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya uğramanız Ona çok ağır ve güç gelir; size çok düşkündür. Mü'minlere karşı pek şefkatli, bağışlayıcıdır" (Tevbe, 12a) buyurmuştur. Hz. Peygamber (s.a.s) de; Allah 'a, bir önderin hilmi ve yumuşaklığından daha sevgili olan başka bir hllm yoktur. Yine, Allah a, bir önderin cehalet ve ahmaklığından daha sevimsiz gelen başka bir cehalet yoktur'' buyurmuştur. Binâenaleyh, Hz. Peygamber (s.a.s) bütün âlemlerin imamı olduğuna göre, onların en halimi ve en güzel ahlâklısı olması gerekir.

Rivayet edildiğine göre Hz. Osman'ın hanımı, Hz. Peygamber ile Hz. Ali, silahlarını temizlerken, Hz. Peygamber'in yanına geldi ve İbn Affân ne yaptı? İyi biliniz, Allah'a yemin olsun ki, siz onu ordunun önünde göremezsiniz..." dedi. Bunun üzerine Hz. Ali ona, "Muhakkak ki Osman, zamanı utandırdı, (rezil etti)" dedi. Hz. Peygamber ise Hz. Ali'ye, "sus!" dedi. Yine rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber (s.a.s) o vakit, "Kız kardeşlerin kocaları, sevişmek hususunda beni yordular" demiştir. Hz. Osman iki arkadaşıyla beraber Hz. Peygamber'in yanına geldiğinde, "Çok uzağa gittiniz!" demekten başka bir şey söylememiştir.

Sahabeden birisinin de, "Allahu Teâlâ bize olanca ihsanını verdi. Biz müşrikler idik.. Eğer Hz. Peygamber bu dini bize toptan getirseydi ve Kur'ân'ı bir defada indirseydi, bu mükellefiyetler bize ağır getir, bundan ötürü de İslâm'a girmezdik.. Fakat O, bizi bir tek kelimeye davet etti. Biz onu kabul edip, imanın tadını anlayınca, O'nun arkasındakileri de, din tamamlanıncaya, şeriat mükemmeileşinceye kadar, nfk yoluyla kelime kelime (yavaş yavaş) kabul ettik" dediği rivayet edilmiştir. Yine rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber (s.a.s):

' Ben size karşı ancak, bir baba gibiyim. Sizden birisi def-i hacet için gittiği zaman, kıbleye yüzünü ve arkasını dönmesin"[3] buyurmuştur.

Bil ki, güzel ahlâkın sırrı ikidir: Söyleyenin ve yapanın haline bakmak, itibar etmek... Söyleyenin haline bakmaya gelince, bu şundan dolayıdır: Nefislerin cevher­leri, mahiyet bakımından farklıdır. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s) "Ruhlar, nefisler silahlandırılmış ordulardır"[4] "İnsanlar, altın ve gümüş madenleri gibi, maden madendir"[5] buyurmuştur. Yine insanların ruhları, noksanlık hususunda ahmaklığın, hakirliğin, alçaklığın, kendilerini şehvet ve gazabın istila etmesi, mal ve lezzet sevgisinin kendisini bürümesi halinin zirvesine ulaştığı gibi kemâl cihetinden de, kudret ve celâlin, azametin zirvesine ulaşırlar..

Nazari kuvvet (tefekkür) bakımından olana gelince, bu Cenâb-ı Hakk'ın "Nur üstüne nurdur" (Nur.35)ve "Ve sana bilmediklerini öğretti. Allah'ın senin üzerindeki lüttu, keremi çok büyüktür" (Nisa, 113) buyruklarıyla anlattığı gibidir. Amelt kuvvet bakımından olan kemâle gelince bu da, Allah'ın, "Muhakkak W sen, büyük bir ahlâk üzerindesin" (Katem, 4) beyanıyla anlattığı gibidir. Hz. Peygamber'in ruhu, adeta meleklerin ruhu cinsindendir; bundan dolayı şehvetine uymaz, gazaba çağıran şeylere meyletmez, mal ve makam sevgisinden etkilenmez.. Çünkü herhangi bir şeyden etkilenen, müessir olandan daha zayıf demektir, Binaenaleyh nefis, bu maddi ve hissî olan şeylere meylettiği zaman, nefislerin ruhanî tarafı cismani taraflarından daha zayıf olmuş olur. Ama onlara meyletmeyip iltifat etmediği zaman, ruhanî tarafı cismani tarafına üstün olmuş olur. İşte bu hususiyetler nazarîdir. Hz. Peygamber (s.a.s)'in mukaddes ve münezzeh nefsi, bu hususiyetler bakımından son derece mükemmel ve yüce idi.

Failin haline bakma bakımından olan güzel ahlaka gelince, Hz. Peygamber (s.a.s) bu hususta, "Kim, Allah'ın kadersimnt anlarsa, musibettero kimseye kolay gelir " buyurmuştur. Çünkü o kimse, yeryüzünde meydana gelen hadiselerin, ilahî sebeplere dayandığını bilir. Bundan dolayı, sakınmanın kaderi savuşturmayacağını anlar. Artık arzu ettiği şeyi elinden kaçırdığı zaman gazaplanıp kızmaz ve sevdiği bir şeyi elde ettiği zaman da, ona fazla ünsiyet duyup sevinmez. Çünkü o, bu cismanî varlıklardan daha üstün olan ruhanî hakikatlere muttalidir. Binaenaleyh, bu dünyanın lezzet ve hoş şeylerinden herhangi birisini elde etme hususunda, bu dünyadaki hiç bir kimseyle çekişmeye girmez ve dünyanın arzulanan bu şeylerinden herhangi birisini elinden kaçırdığı için de, hiç kimseye kızmaz. İnsan böyle olduğu zaman güzel ahlâklı ve insanlarla güzel geçimli birisi olur. Hz. Peygamber (s.a.s), güzel ahlâkı gerektiren bu sıfatlar konusunda insanların en mükemmeli olunca, güzel ahlâkta da mahlûkatın en mükemmeli olmuştur. [6]

 

Allah’ın Lütfu Hakında

 

Âlimlerimiz, "Sen, Allah'tan bir rahmet sayesindedir ki onlara yumuşak davrandm" buyruğunu kaza ve kader meselesinde bir hüccet olarak kabul etmişlerdir. Bununla istidlal edilme şekli şöyledir: Allah Teâlâ, Hz. Peygarnber'in insanlara karşı olan güzel ahlâkının, ancak Allah'ın rahmeti sebebiyle olduğunu açıklamıştır. Binaenaleyh biz diyoruz ki, Mutezile'ye göre Allah'ın rahmeti bütün mükellefler hakkında umumîdir. Buna göre Cenâb-ı Hakk'ın, Hz. Muhammed'e yaptığı hidayet, da'vet, beyân ve irşadın bir benzerini O; İblis, Firavun, Hâmân, Ebû Cehil ve Ebû Leheb'e de yapmıştır. Bu görüşe göre, Allah Teâlâ'nm bu hususta mükelleflere yaptığı şeylerin hepsi, temiz kulların en temizi ile bedbaht kulların en bedbahtı arasında müşterek olunca, güzei ahlâkın ve mükemmel bir gidişatın onların bazılarına tahsis edilmesi, Allah'ın rahmeti sebebiyle olmamış olur.

Bu görüşe göre, Hz. Peygamber'in güzel ahlâkının, Allah'ın rahmeti sebebiyle olduğunu söylemek bâtıl ve asılsız olur. Böyle bir izah ise bâtıl olacağına göre, kulların bütün fiillerinin, Allah'ın kaza ve kaderiyle olduğunu anlamış oluruz. Mu'tezile bunu, daha fazla lütufta bulunmak manasına hamletmektedir. Bu, son derece uzak bir ihtimaldir. Çünkü, mümkün olan bütün lûtufları bütün mükellefler hakkında yapmıştır. Mükellefin, tâatından dolayı hak kazanacağı daha fazla lütuf ise, gerçekte Allah'tan değildir; mükellef onu kendisi kesbetmiştir. Çünkü o taat yaptığı zaman, bu fazla lütfü hak etmiş olur. Bu fazlalığın ona verilmesi vacip olur. Tâat yapmadığı zaman ise bu fazlalığın ona verilmesi imkânsız olur. Binaenaleyh bu, kulun kendisinden olup Allah'tan olmamış olur. [7]

 

deki Ma’nın Zaid Olması Meselesi

 

Âlimlerden çoğu, buyruğundaki lâfzının, zâid bir ism-i mevsul olduğunu düşünürler. Nitekim . Cenâb-ı Hak, "Az sonra..." (Mü'minım, 40)  "Bir ordudur ki, işte şurada" (Sâd,n) "Muhalefetleri sebebiyle.." (Nisa, 155) ve "O günahlarmdan ötürü..." (Nün, 25) buyurmuştur. Bu görüşte olan âlimler şöyle demişlerdir: "Araplar bazan tekid için, gerekli olmayan şeyi söze ilâve etmektedirler. Nitekim Cenâb-ı Hak,  "Fakat müjdeci gelip de..." (Yusuf, 96) buyurmuş, bununla "geldiğinde" manasını kastederek, bunu  edâtıyla tekid etmiştir. Muhakkik âlimler ise şöyle demişlerdir: "Ahkemu'l-Hâkimin olan Allah'ın kelâmında mânâsız ve zâid bir lafzın bulunması caiz değildir. Buradaki ^ edatının, teaccüb ifade eden bir istifham mâ'sı olması mümkündür. Bunun takdiri, "Allah'tan hangi rahmetle onlara yumuşak davrandm!" şeklindedir. Çünkü, onların suçları çok büyük olup, sonra da Hz. Peygamber (s.a.s), sözünde bir katılık ve sertlik izhar etmeyince, onlar bunun ancak rabbanî bir teyid ve ilahî bir tevfik ile olduğunu anladılar. Binaenaleyh bu, bu teyid ve tevfikin mükemmelliğine hayret etme makamı olmuş ve "Allah'tan hangi rahmetle onlara yumuşak davrandın?" Bence en doğru olanı bu görüştür. [8]

 

Bütün Rahmetler Gerçekte Allah’tandır

 

Bil ki, bu âyet-i kerime, Hz. Muhammed (s.a.s)'in ümmetine karşı rahîm olmasında, Allah'ın rahmetinin âmil olduğuna delâlet etmektedir. Bu âyetin hakikatini düşündüğün zaman onun, bütün rahmetlerin, ancak Allah'a ait olduğuna delâ­let ettiğini anlarsın.. Bunun izahı birkaç yöndendir:

a) Eğer Allah Teâlâ, kulunun kalbine hayra, rahmete ve lütfa davet eden bir his ve istidâd yerleştirmemiş olsaydı, kul bu hususlarda hiçbir şey yapamazdı. Allah Teâlâ insanın kalbine davet edici bu sebepleri, duyguları atınca, şüphesiz ki kul bu fiilleri yapar. Bu takdire göre, rahmet ancak Allah'tandır.

b)  Allah'ın dışındaki bütün merhametli varlıklar, rahmetine mukabil, ya bir cezadan kurtulma şeklinde, veya bir sevabı ve mükâfaatı elde etme şeklinde veyahut da güzel bir isim yapma gayesiyle bir karşılık bekler. Böylesi beklentilerden uzak bir durum farzetsek bile, bu durumda ondaki sebep de, kendi cinsinden olan varlıklara karşı duyulan bir rikkat, acıma ve şefkat duygusu olmuş olur. Binaenaleyh, acı içinde kıvranan bir canlı mahlûku gören kimsenin kalbi rikkate getir, üzülür; onu elem içinde müşahede etmesinden dolayı acı duyar, bundan dolayı da kalbindeki bu rikkati, acıma hissini uzaklaştırmak için, o canlıyı bu elemden kurtarır. Eğer onda, bu maksatlardan herhangi bir şey bulunmamış olsaydı, ona kesin olarak merhamet etmeyecekti. Ama Cenâb-ı Hakk'a gelince, O'nun merhameti hiçbir gayeden ötürü değildir. Binaenaleyh, rahmet ancak Allah'a aittir.

c) Allah'ın dışında merhamet eden her varlık ancak, merhamet ettiği o kimseye ya bir mal vermek suretiyle, veyahut da, belâ ve sıkıntı veren şeylerden herhangi birisini ondan uzaklaştırmak suretiyle merhamet edebilir. Ama ne var ki, merhamet edilen kimse bu maldan, ancak uzuvları salim ve sıhhatli olduğu takdirde istifade edebilir. Uzuvların sıhhatli olması ise, ancak Allah'tandır. Binaenaleyh, gerçekte rahmet ancak Allah'a aittir. Ama görünürde, Allah'ın rahmet etmesine yardım ettiği herkes "rahîm" diye isimlendirilmiştir. Nitekim Hz.Peygamber (s.a.s),'Merhamet edenlere. Rahman olan Allah merhamet eder..." Allahu Teâlâ da, Hz. Peygamber'i vasfederken, "Mü'm'mlere karşı çok şefkatli, çok merhamet edicidir {rahimdir)" (Tevbe. 128) buyurmuştur.

Sonra Cenâb-ı Hak, 'Eğerkaba, kah yürekli olsaydın, onlar muhakkak ki etrafından dağılıp gitmişlerdi" buyurmuştur.

Bil ki Allah'ın Hz. Muhammed hakkındaki rahmetinin kemâli, Hz. Peygamber'e Kabalık ve katılığın kötülüklerini öğretmiş olmasıdır. Bu âyetle ilgili birkaç mesele vardır: [9]

 

Birinci Mesele

 

Vahidî (r.h) şöyle demiştir: "Kabalık ve katılık,,kötü ahlakın bir tarafıdır. Arapçada, "Kaba oldun - kaba oluyorsun - kaba olmak, kaba­laşmak- Sen, kaba ve katısın" denilir. Bu kelimenin aslı; öJy "korktun" kelimesinden  "sakındın" kelimesinden de, (sakınan) ismi gibi iaiai dür. Fakat bu vezinde olan muzaaf kelime, (inen adam) tabirinde olduğu gibi idğam olunur. Bu kelimenin aslı  dür. Dâd harfi ile olan kelimesi, birşeyi ayırmak manasınadır. tabiri de, "Kavim birbirinden ayrıldı" manasınadır. Allah Teâlâ, "Onlar bir ticâret yahut bir oyun gördükleri zaman, ona yönelip dağıldılar.." (Cuma, ıi)buyurmuştur,  "Kitabı aç­tım" ve, "Allah, ağzım (ağzındaki dişleri) dağıtmasın" tabiri de bu köktendir.

Buna göre eğer, "fazz (kaba) ve katı yürekli arasında ne fark var?" denirse, biz deriz ki, fazz, kötü huylu demektir. "Katı yürekli" ise, kalbi hiçbir şeyden müteessir olmayan demektir. İnsan bazan kötü huylu ve hiçbir kimseye eziyet verici olmadığı halde, diğer insanlar için rikkat ve rahmet de duymayabilir. Binaenaleyh bu ikisi arasındaki fark meydandadır. [10]

 

Peygamber İnsanları Toplayıcıdır   

 

Peygamber gönderilmesinden  maksad,  peygamberin Allah'ın yüklediği mükellefiyetleri insanlara tebliğ etmesidir. Bu maksad ise, ancak insanların kalpleri o peygambere meylettiği ve gönülleri o peygamberin yanında huzur ve sükûnet bulduğu zaman tamam olur. Yine bu maksad ancak o peygamber merhametli ve kerim olup, onların kusurlarını ve hatalarını bağışlayıp affettiği ve onlara herçeşit iyilik, ikram ve şefkati gösterdiği zaman tamam olur. Bu sebeplerden dolayı peygamberin, kötü ahlaktan uzak olması gerekir. Böyle olan kimsenin de katı yürekli olmaması, aksine zayıflara yardıma meyli, fakirlere yardıma yönelişi, insanların kötülüklerini affı ve hatalara karşı müsamahası çok olan bir kimse olması gerekir. İşte bundan dolayı Cenâb-ı Allah, "Eğer kaba ve katı yürekli olsaydın, on/ar muhakkak ki etrafından dağılıp gitmişlerdi" buyurmuştur. Eğer onlar etrafından dağılsalardı, bi'set ve risâletten (peygamberlikten) gözetilen maksad elde edilememiş olurdu. KaffaI (r.h) bu âyetin Uhud gazvesi ile ilgili olduğunu ileri sürmüş ve bu âyetin, "Sen, Uhud günü hezimete uğrayıp dağıldıktan sonra sana geri döndükleri zaman, Allah'tan olan bir rahmet sayesinde, o müslümanlara yumuşak davrandın. Eğer kaba ve katı yürekli olsaydın ve bu bozgundan dolayı onlara ağır konuşsaydın, senden çekinecekleri ve uğradıkları hezimetten dolayı utanacakları için, etrafından dağılıp giderlerdi. Bu ise, düşmanının, senin ve müslümanlar hakkında hiç beklemediği birşey olurdu" manasında olduğunu söylemiştir. [11]

 

Allah’ın Şefkatinden Fazla Şefkat Olmaz

 

Yumuşaklık ve rıfk ancak, Allah'a ait haklardan bir hakkı ihmâle götürmediği zaman caizdir. Fakat böyle bir ihmâle götürür ise caiz değildir. Cenâb-ı Allah, "Ey Peygamber, kâfirlerle ve münafıklarla savaş, onlara karşı çetin ol" (Tevbe. ?3) buyurmuş ve zina haddini (cezasını) uygulama hususunda mü'minlere, "Allah'ın dini hususunda (o zina eden erkek ve kadına) acıyacağınız tutmasın" (Nur. 2) diye emretmiştir.

Burada bir diğer incelik daha bulunmaktadır, o da şudur Allah Teâlâ, bu âyette Hz. Peygamber (s.a.s)'i sertlikten men ederken, "Onlara karşı çetin ol" (Tevbe, 73) âyetinde ona sertliği emretmiştir. Buradaki âyette mü'minlere karşı sert davranmaktan onu nehyetmiş, diğerinde ise kâfirlere karşı sert olmasını emretmiştir. Bu, "Mü'minlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı onurlu ve çetin" (Mâide, 54) ve "Kâfirlere karşı çetin, kendi aralarında ise merhametlidirler" (Fetih, 29) âyetlerinde ifade edildiği gibidir. Bu sözün izahı şöyledir: İfrat da tefrit de (yani aşırılıklar) zemmotunmuştur, fazilet bu ikisi ortasında olandadır. Bundan dolayı sert davranma bazan emredilmiş, bazan nehyedilmiştir. Bu ancak, ifrat ve tefritten uzaklaşmak için olur ve geriye sırat-ı müstakim olan orta yol kalır, İşte bu sıradan dolayı Hak Teâlâ, "Böylece siz (Ümmet-i Muhammed'i) vasat (mutedil) bir ümmet yaptık" (Bakara, 143) buyurarak, orta yolu medhetmiştir.

Allah Teâlâ daha sonra, "Artık onları bağışla, günahlarının mağfiretini dile... İş hususunda onlarla müşavere et" buyurmuştur. Bil ki Allah Teâtâ, bu âyette üç şeyi emretmiştir:

Birincisi: "Onları bağışla (affet)" emridir. Bununla ilgili birkaç mesele vardır: [12]

 

Birinci Mesele

 

Kulun halinin kemali, ancak Allah'ın ahlakıyla ahlâklanmasındadır. Hz. Peygamber (s.a.s), "Allah'­ın ahlâkı ileahlaklanm" demiştir.Sonra Allah Teâlâ,önceki âyetlerde müslümanları affettiğini bildirince, Hz. Peygamber (s.a.s)'e de, Allah'ın ahlâkı ile ahlâklanma faziletini elde etsin diye, onları affetmesini emretmiştir. [13]

 

İkinci Mesele

 

Keşşaf sahibi, âyetin manasının "Senin hakkınla ilgili hususlarda onları affet, Allah'ın hakkıyla ilgili hususlarda ise, onların günahlarının mağfiretini dile" şeklinde olduğunu söylemiştir. [14]

 

Üçüncü Mesele

 

Emrin zahiri vücûb (farz oluşu) ifâde eder,  "Artık onları bağışla..." buyruğunun başındaki fâ harfi, ta'kîb (hemen) manasına delâlet eder. Binaenaleyh bu Allah'ın Hz. Peygambere derhal affetmesini vacip kıldığını gösterir. Bu da, Cenâb-ı Hakk'ın rahmetinin kemâline delâlet eder. Çünkü O, o müslümanları affetmiş ve sonra peygamberine de onları derhat affetmesini vacip kılmıştır. Bil ki, "Artık onları bağışla" âyeti, Hz. Peygamber (s.a.s)'e affı vacip kılmaktadır. Bu emir ümmete döndüğünde, bu onlara vacip olmaz, ancak mendub olur. Nitekim Allah Teâlâ, mukarreb (Allah'a çok yakın) insanların günah sayılan işlerinin, ebrâr (iyi insantar)ın hasenatı gibi olduğunu bildirmek için, "İnsanların kusurlarını affedenler..." (Al-i imran, ıw) buyurmuştur.

İkincisi: "(Onların) günahlarının mağfiretini dile" emridir. Bu hususta da birkaç mesele vardır: [15]

 

Bu Âyet Büyük Günahlann Affedilebileceğine Delildir      

 

Bu  âyette,   Allah'ın,   büyük  günah  sahiplerini  de affedebileceği ne kuvvetli bir delâlet vardır. Çünkü muharebe esnasında bozulup kaçmak, "Kim böyle bir günde o (düşmana) arka çevirirse, muhakkak ki Allah 'm gazabına uğramıştır" (Enfai, 16) âyetinden dolayı, bir büyük günahtır. Binâenaleyh Uhud'da müslümahlann hezimete düşmelerinin büyük günahlardan olduğu sabit olmaktadır. Hem sonra Allah Teâiâ geçen âyette onları affettiğini beyân etmiş, bu âyette de Peygamberine onları affetmesini, sonra da onlar için istiğfarda bulunmasını emretmiştir. Bu husus, bizim söylediğimiz şeye delâlet eden delillerin en güçlülerindendir. [16]

 

İkinci Mesele

 

Âyetteki, "(Onların) günahlarının mağfiretini dile.." emri, Hz. Peygamber (s.a.s)'e, büyük günah sahipleri için mağ­firet talep etmesini emretmektedir. Allah Teâlâ, ona mağ­firet istemesini emrettiği zaman, onun bu duasıra icabet etmemesi caiz olmaz. Bu böyledir, çünkü,kerîm olana bu yakışmaz. Bundan dolayı bu âyet, Allah Teâlâ'nın, Hz. Peygamberi bu dünyada büyük günah sahiplerine şefaatçi kıldığına delâlet etmektedir. Binaenaleyh Hz. Muhammed (s.a.s)'in onlara kıyamette şefaat etmesi daha evlâdır. [17]

 

Üçüncü Mesele

 

Allah Teâlâ, "Andolsun Allah onları affetti" (âh imran, 155) âyetinde beyân ettiği gibi, önce onları affetti, sonra da bu âyette, Hz. Muhammed (s.a.s)'e, onlar için ve onlardan dolayı istiğfar etmesini emretti. Sanki ona şöyle denilmekte idi: "Ey Muhammed, onlar için istiğfar et, çünkü ben onları sen onlara istiğfar etmeden önce bağışladım. Onları bağışla, çünkü ben, sen onları bağışlamadan önce, onları bağışladım." Bu Cenâb-ı Allah'ın bu ümmete olan rahmetinin kemâline delâlet etmektedir. [18]

 

Şûra Kelimesi Hakkında

 

Üçüncüsü, "İş hususunda onlarla müşavere et" emridir. Bu ifâde ile ilgili birkaç mesele vardır: [19]

 

Birinci Mesele

 

Arapçada, (Onlarla müşavere et, İstişare et), "müşavere", "şivâr" (istişare etmek), "meşvere" denilir. "Meşvere eden topluluk" manasında da denilir. "Şûra" kelimesi masdardırve "Onlar gizli konuşurlarken" (isrâ, 47) âyetinde olduğu gibi, topluluk bu kelime ile tavsif edilmiştir. "Müşavere" kelime­sinin, balı yerinden aldığın ve çıkarttığın zaman söylediğin sözün­den alındığı veya Arapların, bir hayvanı teşhir ettiklerinde söyledikleri sözlerinden alındığı söylenmiştir. Bundan dolayı hayvanların teşhir edildiği yere de "mişvâr" denir. Sanki teşhir ile onun iyisi kötüsü bilinmektedir. Aynı şekilde müşavere ile de, işlerin hayırları ve serleri bilinmektedir. [20]

 

Şûrânın Faydaları              

 

Allah Teâlâ'mn, Hz. Peygamber (s.a.s)'e müslümanlarla müşavere etmesini emretmesinde birçok faydalar bulun- maktadır:

1- Hz. Peygamber (s.a.s)'in onlarla müşaveresi,, onlara değer verme ve derecelerini yükseltme mânasına gelir. Bu ise, müslümanların Hz. Peygamberi çok sevmelerini ve ona ihlasla itaat etmeleri neticesini doğurur. Eğer O, bu müşavereyi yapmamış olsaydı, bu onları küçümseme anlamına gelir, böylece kötü ahlak ve kabalık olmuş olurdu.

2-  Hz. Peygamber (s.a.s), akılca insanların en mükemmeli o ise de, insanların bilgileri sonsuzdur. Binâenaleyh bilhassa dünyevi meselelerde maslahat (menfaat) yönlerinden Hz. Peygamber'in aklına gelmeyen bir hususun başka bir insanın aklına gelmesi uzak bir ihtimal değildir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s), "Siz dünya işlerinizi daha iyi bilirsiniz, ben de dinişlerinizi daha iyi bilirim"[21] buyurmuştur. İşte bundan dolayı, Hz. Peygamber şöyle demiştir:

3- Hasan el-Basrî ve Süfyan İbn Uyeyne, "Allah Teâlâ bunu ona, sırf başka insanlar müşavere yapma hususunda onun yolunca gitsinler ve ümmet-i Muhammed için bir sünnet olsun diye emretmiştir" dediler.

4- Hz. Peygamber (s.a.s) Uhud hadisesinde onlarla müşavere etti, onlar da Medine'den çıkma tarafına işaret ettiler. Halbuki Hz. Peygamber (s.a.s) çıkma taraftarı değildi. Çıktıkları zaman olan oldu. Binâenaleyh eğer Hz. Peygamber (s.a.s), bundan sonra onlarla müşavere yapmayı bıraksaydı, bu durum, onun kalbinde onlarla müşavere ettiğinden dolayı bir iz kalmış olduğuna delâlet ederdi. Bu sebeple Hak Teâlâ, onun kalbinde bu hadiseden dolayı bir iz kalmış olduğuna delâlet etsin diye, bundan sonra ona, onlarla müşavere etmesini emretmiştir.

5- Bu, "İş hususunda, onların re'yinden ve ilminden istifâde etmek için değil, fakat akıllarını, anlayışlarını, sana olan sevgilerinin derecesini ve sana itaattaki ihlâslarını aniayasın, böylece daha faziletli olan az faziletli olandan senin yanında ayırdedilsin ve onlara makamlarının kadr-ü kıymeti açıkça görünsün diye, onlarla müşavere et" manasındadır.

6- Bu, "İş hususunda onlarla müşavere et. Fakat bu, sen onlara muhtaç olduğun için değil, aksine iş hususunda onlarla müşavere ettiğin zaman, onlardan herbiri, o hadise ve işteki en uygun yönü bulmaya gayret edeceği ve böylece, temiz ruhların meydana gelmesinde yardımlaştıkları bir şeyde biribirlerine uygun gelişi gibi, onların ruhları da o işteki en uygun şeyin meydana gelmesi hususunda biribirlerine mutabık ve muvafık olacağı içindir. Namazlarda cemaat oluştaki ve cemaatla namazın tek başına kılınan namazdan daha faziletli oluşundaki sır, işte budur.

7-  Cenâb-ı Allah, Hz. Peygamber (s.a.s)'e, ümmeti ile müşavere etmesini emredince, bu, Allah katında ümmet-i Muhammed'in kadr-ü kıymetinin olduğuna delâlet eder. Bu, onların hem Allah katında, hem Hz. Peygamber katında, hem de bütün insanlar katında bir değerleri olduğunu gösterir.

8-  Büyük padişah, önemli ve mühim işlerde ancak yanındaki has ve yakın adamları ile istişare eder. İşte bunlar bir günah işledikleri zaman, Allah onları affetti. Bundan dolayı bazan onların aklına, "Her ne kadar Allah bizi fazlı ile affetti ise de, bu günahtan dolayı bizim o büyük derecemiz artık kalmamıştır" fikri gelebilir. Binâenaleyh Allah Teâlâ, tevbe ettikten sonra o dereceyi noksanlaştırmayıp, aksine daha da artıracağını beyân etmiştir. Bu şöyledir: "Bu hadiseden önce Ben (Allah), Resulüme sizinle müşavere etmesini emretmem iştim. Bu hadiseden sonra ise, kendinizin şimdi öncekinden daha yüce bir makamda olduğunuzu anlayasınız diye, ona sizinle müşavere etmesini emrettim. Bunun sebebi şudur: Siz, bu hadiseden önce amellerinize ve taallarınıza güveniyordunuz. Şimdi ise benim fazlıma ve affıma güveniyorsunuz. Bundan dolayı  affımtn, amellerinizden daha büyük; keremimin, taatlarınızdan daha çok olduğunu anlayasmız diye, şu andaki derecenizin ve makamınızın öncekinden daha büyük olması gerekir"Zikredilen ilk üç vecih, daha önce zikredilmiş olan izahlardır. Sonrakiler ise, bu mevzuyu yazarken benim aklıma gelen şeylerdendir. Murâdını ve kitabının sırlarını en iyi bilen Allah Teâlâ'dır. [22]

 

Nass Varid Olmayan Her Hususta Istişare Caiz midir?            

 

Alimler, hakkında Allah'tan bir vahiy nazil olmuş olan herhangi bir mesele hakkında, peygamberin ümmetiyle istişare etmesinin caiz olmayacağı hususunda ittifak etmişlerdir. Çünkü nass varid olduğunda, re'y ve kıyas geçersiz olur. Ama, hakkında nass olmayan bütün şeyler hakkında istişare etmek caiz midir değil midir? meselesine gelince, Kelbî ve pekçok ulemâ, bu emrin, harblerde müşavere etmeye mahsus olduğunu söylemişlerdir. Bunların delili şudur: Âyet-i Kerîme'deki ifâdesindeki elif-lâm istiğrak için değildir. Çünkü hakkında vahiy inmiş olan hususta müşavere etmenin caiz olamayacağını açıklamıştık. Binâenaleyh buradaki elif-lâmı daha önce geçen ve bilinen bir şeye hamletmek gerekir. Bu âyette daha önce geçen ve bilinen iş ise, harp ve düşmanla karşı karşıya kalma hususundaki işlerdir. Bundan dolayı âyetteki,  "Onlarla iş hususunda müşavere et" emri bu hususla ilgili olmuş olur.

Sonra bu görüşte olanlar şöyle dediler: "Bedir günü Habbâb İbn el-Münzir, Hz. Peygamber (s.a.s) ile, orduyu suyun yanında konaklatma hususunda istişare etmiş, Hz. Peygamber {s.a.s) de onun bu re'yini kabul etmişti. Yine iki Sa'd, yani Sa'd İbn Mu'âz (r.a) ile Sa'd İbn Ubâde, Hendek muharebesinde, savaşa katılmamalarına Karşılık Medine'nin meyvelerinin bir kısmını vererek Gatafan Kabilesi ile yapılmak istenen anlaşmayı bırakma görüşünde olduklarını Hz. Peygamber'e arzetmişler, Hz. Peygamber (s.a.s) de onların bu görüşlerini kabul etmiş, anlaşma sahifesini yırtınıştır."

Yine âlimlerden bazıları, bu lâfzın umûmi olduğunu, hakkında vahiy gelmiş hususların bu umûmun dışında kaldığını, vahiy gelmemiş konularda âyetin hüccet olmaya devam ettiğini söylemişlerdir. Sözün özü şudur; Allah Teâlâ, akıl sahiplerine, kıyas yapmalarını emrederek "Ey akıl ve basiret sahipleri ibret alsın"(Haşr, 2) buyurmuştur. Hz. Peygamber (s.a.s), akıl sahiplerinin efendisidir. Yine Cenâb-ı Hak, kıyasla hüküm çıkaranları medhederek, "(On­lar), bunu hüküm çıkaranlardan öğrenirlerdi" (Nisa. 83) buyurmuştur. Hz. Peygamber (s.a.s), insanların en akıllısı ve en zekisi idi. Bu da, onun kendisine vahiy gelmediği zaman ictihad etmekle emrolunduğuna delâlet eder. İctihad ise, meseleyi tartışmak ve görüşmekle kuvvetlenir. İşte bu sebepten ötürü, Hz. Peygamber (s.a.s) de istişare etmekle emrolunmuştu. O, Bedir günü ashabı ile, esirler hakkında istişare etmiştir ki, bu dinî bir mesele idi. Nassın, kıyas ile tahsis edilemeyeceğinin delili şudur: Nass, Hz. Âdem'e secde etme hususunda, bütün melekleri içine almıştır. Daha sonra iblis, kıyas yaparak tahsîste bulunmuş ve kendisini bunların dışında saymış, "Ben o (Âdem')den hayırlıyım. (Çünkü) beni ateşten yarattın, onu çamurdan yarattın" (A"m, 2) demiş ve böylece lânetlenenlerden olmuştur. Eğer nassı kıyas ile tahsis etmek caiz olsaydı, iblis bundan dolayı lanete müstehak olmazdı. [23]

 

Müşavere Emrinden Maksad Farziyyet midir?

 

Emrin  zahiri  vücub ifâde eder.   Binâenaleyh  Cenâb-ı Hakk'ın "iş hususunda onlarla müşavere et" emri farziyeti gösterir. Şafiî (r.h) bu emri nedb (mendub oluş) manasında alarak, "Bu, tıpkı Hz. Peygamber (s.a.s)'in, "Bakire kız evlendirilirken kendisinin görüşü de alınır"[24] hadîs-i şerifi gibidir. Fakat babası bakire kızı evlenmeye zorladığında bu da caiz olur. Ancak kızın gönlünü hoş etmek için onunla istişare etmek daha evlâdır. İşte bu âyette de böyledir" demiştir. [25]

 

Beşinci Mesele

 

Vahidî, "el-Vâsit" adlı tefsirinde Amr İbn Dinar'dan, İbn Abbas'ın şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Bu âyette, Hz.

Peygamber (s.a.s)'in, müşavere etmekle emrolunduğu kimseler, Hz. Ebu Bekir (r.a) ile Hz. Ömer (r.a)'dir." Bana göre bu hususta bir müşkil vardır. Çünkü bu âyette Allah Teâlâ'nın, Hz. Peygamber (s.a.s)'e, kendileriyle istişare etmesini emrettiği kimseler, kendilerini affedip kendileri için mağfiret istemesini emrettiği kimselerdir ki bunlar da bozguna uğrayan müslümanlardır. Düşün ki Hz. Ömer de bunlardan birisidir. Bu sebeple âyetin muhtevasına girmektedir. Fakat Hz. Ebu Bekir (r.a) onlardan değildir. Öyle ise o, nasıl âyetin muhtevasına girebilir. Allah en iyi bilendir. [26]

 

Şûradan Sonra Karar ve Tevekkül

 

Sonra Cenâb-ı Allah, "Bir kere azmettin mi artık Allah'a güvenip dayan" buyurmuştur. Bu ifâde ile ilgili birkaç mesele vardır: [27]

 

Birinci Mesele

 

Bu ifâdenin manası şöyledir: İstişare ile kuvvetlenen bir görüş ortaya çıktığında, buna itimad etmek vacip değildir; aksine Allah'ın yardımına, tevfikine ve korumasına itimad edip dayanmak vacip olur. Bunun maksadı da, kulun bütün işlerinde sadece Allah'a itimad edip güvenmesinin şart olduğunu ortaya koymaktır. [28]

 

İkinci Mesele

 

Âyet, tevekkülün, bazı cahillerin söylediği gibi, insanın kendisini ihmal etmesi olmadığına delâlet etmektedir. Aksi halde, müşavereyi emretmek, tevekkülü emretmeye zıd olurdu. Bilâkis tevekkül, insanın zahirî sebepleri görüp gözetmesi; ve fakat bununla beraber o sebeplere kalbiyle istinâd etmeyip, aksine Hakk'ın hıfz u emânına, himayesine dayanmasıdır. [29]

 

Üçüncü Mesele

 

Cabir İbn Zeyd'in, tâ harfinin ötresiyte, "Azmettiğim zaman..." şeklinde okuduğu nakledilmiştir. Buna göre Cenâb-ı Hak sanki Resulüne, "Ben azmettim mi, sen tevekkül et!..." demiştir. Bu, şu iki sebepten dolayı zayıftır:

a)  Allah'ı "azmetmekle" vasfetmek  caiz değildir. Bu azmin, îcâb ve ilzam manasında olduğu söylenebilir. Buna göre mâna, "Onlarla, iş hususunda müşavere et... Ben seni bir şeye mecbur edip, seni ona irşâd ettiğimde bana güven.. Artık, bundan sonra hiç kimseyle müşavere etme" şeklinde olur.

b) Bu kıraati, sahabeden hiç kimse okumamıştır. Dolayısıyla, bu kıraati Kur'ân'a ilhak etmek caiz değildir. Allah en iyi bilendir.

Sonra Cenâb-ı Hak, "Çünkü Allah, kendisine güvenip dayananları sever" buyurmuştur. Bu tabirden maksad, mükellefleri Allah'a yönelme ve Allah'ın dışında bulunan bütün şeylerden yüz çevirmeye teşviktir. [30]

 

Allah Size Yardım Ederse Sizi Kimse Yenemez

 

"Allah size yardım ederse, artık sizi yenecek yoktur. Sizi yardımsız bırakırsa, ondan sonra size yardım edebilecek kimdir? Mü'minler, ancak Allah'a güvenip dayanmalıdır" (Âl-i Imran. 160).

Ibn Abbas şöyle demektedir: "Size, Bedir gününde yardım ettiği gibi yardım ederse, size hiç kimse galip gelemez. Uhud gününde sizi yardımsız bıraktığı gibi yardımsız bırakırsa, size hiç kimse yardım edemez..." Bu âyette birkaç mesele vardır: [31]

 

Birinci Mesele

 

Âyetin maksadının, (insanları) tâate teşvik ve ma'siyetten sakındırmak olduğu ileri sürülmüştür. Bu böyledir, çünkü Cenâb-ı Hak, daha önce, Allah'a isyan etmekten kaçınan kimselere yardım edeceğini beyân buyurmuştur ki bu, "Evet, siz sabr-ü sebat eder, sakınırsanız, onlar da ansızın üstünüze gelecek olurlarsa, Rabb'fniz size alametti beşbin melekle imdâd edecektir" (ân imran, 125) âyet-i kerîmesidir. Daha sonra Cenâb-ı Hak bu âyette de, kendisine yardım ettiği kimseyi hiç kimsenin yenemiyeceğini beyân buyurmuştur. Binâenaleyh, bu iki mukaddimenin toplamından ortaya şu netice çıkar: Allah'tan ittikâ eden kimse, dünya ve âhiret mutluluğunu elde etmiş olur. Çünkü o, yanında hiçbir bedbahtlığın bulunmadığı bir saadeti ve yanında hiçbir zilletin bulunmadığı bir izzeti elde etmiş, böylece de kendisine hiç kimsenin galip gelemiyeceği bir kimse haline gelmiştir. Ama, isyan eden kimselere gelince, Allah onları yardımsız bırakmıştır. Allah'ın yardımsız bıraktığı kimseler ise muhakkak ki, yanında hiçbir saadetin bulunmadığı bir bedbahtlığa ve yanında hiç bir izzetin bulunmayacağı bir zillete düşmüştür. [32]

 

İkinci Mesele

 

Alimlerimiz   bu âyetle, imanın, ancak Allah'ın yardımı; küfrün de, ancak Allah'ın bu yardımını kesmesiyle tahakkuk edeceği hususuna istidlal etmişlerdir ki, bunun izahı son derece açıktır. Zira bu, bütün işlerin Allah'a ait olduğuna delâlet etmektedir. [33]

 

Üçüncü Mesele

 

Ubeyd İbn Umeyr, bir kimse bir kimseyi yardımsız ve çaresiz  bıraktığında Arapların  söylemiş olduğu   tabirinden  olmak  üzere,   âyeti   şeklinde okumuştur. [34]

 

Dördüncü Mesele

 

Cenâb-ı Hakk'ın, "Ondan sonra" tabiri hakkında da iki izah yapılmıştır:

a) Yani, "Yardımını kestikten sonra.."

a) Bu senin "Falancadan sonra sana yardım edecek hiç kimse olmadı" demen gibidir. Cenâb-ı Hak daha sonra, "Mü'minler, ancak Allah'a güvenip dayanmalıdır" buyurmuştur. Yani, "Bütün işin Allah'ın elinde olduğu, O'nun kazasını geri çevirip hükmünü men edecek hiçbir şeyin bulunmadığı sabit olunca, mü'minin ancak Allah'a tevekkül etmesi gerekir. Cenâb-ı Hakk'm, "Mü'mtnler, ancak Allah'a güvenip dayanmalıdır" buyruğu hasr ifâde etmektedir. Yani, "Yalnız Allah'a güvenip dayansın mü'minler; başkasına değil!" demektir. [35]

 

Peygamber Hıyanet Etmez

 

"Bir peygamberin emânete hainlik etmesi? Bu, olur şey değil. Kim, hainlik ederse, kıyamet günü hainlik ettiği şeyi(n vebalini) yüklenerek gelir.. Sonra herkese, kazandığı şey eksiksiz verilir. Onlar haksızlığa uğratılmazlar..." (Âl-i İmran. 161).

Bil ki, Cenâb-t Hak cihada teşvik hususunu mübalağa ile beyân edince, bunun peşinden cihad ile ilgili hükümleri zikretmiştir. Bu hükümlerden bir tanesi de, emânete hainlik etmekten mendir. İşte bu âyeti, bu manada zikretmiştir. Âyet hakkında birkaç mesele vardır: [36]

 

“Gıll” Kelimesinim Lügat Manası

 

fiilinin masdarı olan kelimesi, hainlik etmek anlamına gelir. Kelimenin aslı, "Bir şeyi gizlice almak.." anlamına gelmektedir. Deride, hainlik yaparak bir miktar setbıraktıkları zaman   Arapçada buna, "Hayvanı kesen ve derisini yüzen kimse hainlik yaptı  denilmektedir.

Bu kökten gelen, kelimesi ise, insanın sinesinde saklamış olduğu gizli kin anlamına gelir. ise, elbiselerin altına giyilen iç elbiseye verilen isimdir. Yine, ağaçların dibinden akan suya da, denilmektedir; çünkü sbu su, ağaçlar tarafından gizlenmektedir. Yine, dağılıp gizlendiği zaman, bu deyimiyle ifade edilir. Hz. Peygamber (s.a.s) ise şöyle buyurmuştur: "Bir kimseyi bir işe yoüarsak, o kimse de o işte herhangi bir hainlik yaparsa, onu boynunda taşıyarak kıyamet gününe gelir'[37] Yöneticilere verilen hediyeler de gütül (hainlik)tir"[38]"Hainlik etmemiş olan emanetçinin tazminat ödemesi gerekmez" "Ne hainlik vardır, ne de çekip almak, çalmak.."[39] Yine, bir kimsedir kimseyi hain olarak bulduğu zaman denilir. Bu tıpkı senin,  veya  demen gibidir. Yani "onu siyah, kara, kömür gibi buldum" veya "onu cimri buldum" demektir. [40]

 

İkinci Mesele

 

İbn Kesîr, Âsim ve Ebû Amr, yâ harfinin fethası, gayn harfinin de dammesiyle, jfc şeklinde okumuşlardır ki,

yani, "Peygamberin hıyanet etmesi yakışık almaz.." de­mektir; diğer yedi kıraat imamları ise, yâ harfinin dammesi ve gayn harfinin fethasıyla yi seklinde okumuşlardır ki, "Peygambere hainlik edilmesi yakışık almaz" demektir. [41]

 

161. Âyetin Nüzul Sebebi

 

Âyet-i kerîmenin sebeb-i nüzulü hakkında âlimler İhtilâf etmişlerdir ki, bu sebeplerden bir kısmı birinci kıraate; diğer bir kısmı da ikinci kıraate muvafık düşmektedir.

Birinci nev'e gelince, bu kısımda şu rivayetler bulunmaktadır:

a)  Hz. Peygamber (s.a.s) savaşların birisinde birtakım ganimetler elde etmiş, sonra da, elde ettiği bu ganimetleri bir araya toplamış, ama bazı sebeplerden dolayı ganimetlerin taksimi gecikmişti. Bunun üzerine bir topluluk O'na gelerek, "Ganimetle­rimizi taksim etmiyor musun?" deyince, Hz. Peygamber (s.a.s), "Şayet sizin Vhuddağı kadar altınınız olsa, ondan tek bir dirhemini bile alıkoymam. Siz, ganimetlerinize hıyanet ettiğimi mi sanıyorsunuz?" buyurmuş ve bunun üzerine HakTeâlâ bu âyeti indirmiştir.

b)  Bu âyet, vahyin tebliği hususunda nazil olmuştur. Hz. Peygamber (s.a.s), müşriklerin dinlerini kınayan ve ilahlarına hakaret eden ifâdelerin yer aldığı Kur'ân âyetlerini onlara okuyordu. Onlar da, ondan bunu yapmamasını isteyince, işte bu âyet nazil oldu.

c)  İkrime ve Sa'id İbn Cübeyr şunu rivayet etmeşlerdir: "Âyet, Bedir günü (ganimet içinden) kaybolan kırmızı bir kadife hakkında nazil olmuştur. Bu kadifeden dolayı bazı câhiller, "Belki de onu peygamber aldı" demişlerdir. Bu âyet, işte bundan dolayı nazil olmuştur."

d)  İbn Abbas (r.a)'dan, bir başka yolla şu rivayet edilmiştir: "Ashabın ileri gelenleri, Hz. Peygamber (s.a.s)'e ganimet mallarından ilâve birşey vermeyi arzu etmişlerdi de, bundan dolayı bu âyet nazil olmuştur."

e) Rivayet olunduğuna göre, Hz. Peygamber (s.a.s), öncü birlikler göndermiş ve onlar bazı ganimetler elde etmişlerdi. Hz. Peygamber (s.a.s) bu ganimetleri dağıtmış, fakat öncülere pay ayırmamıştı. Bunun üzerine bu âyet nazil oldu.

f) Kelbî ve Mukâtil şöyle demişlerdir: "Bu âyet-i kerîme, Uhud günü o okçular, ganimet elde etme arzusu ile mevzîlerini terkedip de, "Biz Allah Resûlü'nün, "Kim bfrşey alırsa o, onundur" demesinden ve Bedir gününde yaptığı gibi, burada da ganimetleri taksim etmemesinden korkuyoruz" dedikleri, bunun üzerine de Hz. Peygamber (s.a.s)'in, "Siz, bizim hainlik edip size ganimetten pay vermeyeceğimizi mi zannettiniz" demesi üzerine nazil olmuştur.

Bil ki birinci rivayete göre âyetten murad, Hz. Peygamber (s.a.s)'i, kendisi için, ganimetten herhangi birşeyi ashabından gizlemekten nehyetmektir. Daha sonraki üç rivayete göre ise ondan murad, onu, sahabenin bir kısmına verip, bir kısmına vermemek suretiyle ganimette hainlik etmekten nehyetmektir. [42]

 

Ammeye Ait Ganimet Malından Birşey Aşırmanın Tehlikesi

 

İkinci kıraate uygun olan rivayetlere gelince: Rivayet edildiğine göre Huneyn günü, Hevâzin ganimetleri Hz. Peygamber (s.a.s)'in eline geçince, bir adam ganimet içinden bir iğneyi gizlice alır. İşte âyet, bunun üzerine nazil olmuştur. Bil ki Hz. Peygamber (s.a.s), hainlik yapma işinin ehemmiyetine dikkat çekmiş ve onun büyük günahlardan olduğunu belirtmiştir. Sevbân'ın Hz. Peygamber (s.a.s)'den rivayetine göre, "Kimin ruhu, şu üç şeyden uzak olarak bedenini terkederse, cennete girer: Kibir, hainlik ve borç"[43] buyurmuştur.

Abdullah Ibn Amr (r.a)'dan rivayet edildiğine göre, adı Kerkere olan bir adam, Hz. Peygamber (s.a.s)'in mallarına nezaret ediyordu. Bu şahıs öldü. Hz. Peygamber (s.a.s) "O, cehennemdedir" buyurdu. Sahabe de, bakmaya gittiklerinde adamın üzerinde gizlice almış olduğu bir elbise ve yelek buldular. Hz. Peygamber (s.a.s) şöyle buyurdu: "İpliği ve iğneyi bile yerine veriniz. Çünkü onlar kıyamet günü bir utanç, bir ateş ve çok çirkin bir ü olacaktır.[44]

Ruveyfi  b. Sabit el-Ensari'nin rivayetine göre Hz. Peygamber (s.a.s):

“Allah a ve âhtret gününe inanan bir kimsenin, müslümanlann ganimetinden olan bir hayvana, zayıf düşürüp de öyle geri verecek şekilde binmesi helâl değildir, yine Allah a ve âhiret gününe inanan bir kimsenin bir elbiseyi eskitip de öyle geri verecek şekilde giymesi helâl değildir"[45] buyurmuştur.

Rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber (s.a.s), Selman (r.a)'ı ganimeti korumak­la vazifelendirdi: Derken ona bir adam gelerek, "Selman, elbisem yırtık idi. Ganimet­ten bir iğne iplik alıp onu diktim. Bana günah var mı?" dedi. Selman da, "Herşey, miktarına göredir" dedi. Bunun üzerine adam, elbisesinden o ipliği çekip çıkararak, ganimet malının içine kattı. Yine rivayet edildiğine göre bir adam, ganimet içinden bir veya iki ayakkabı bağı alıp, "Bunları Hayber günü ben ele geçirmiştim" dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.s), "Cehennemde olan bir veya iki ayakkabı' bağı"[46] buyurmuştur. Yine rivayete göre bir adam Hayber'de ok atıyordu. Bu adam öldüğü zaman ashab, "Ne mutlu, şehid oldu!" dediler. Hz. Peygamber (s.a.s) ise: "Hayır. Muhammed'in canı elinde olan (Allah'a) yemin ederim ki, onun taksim edilmeden Önce ganimetlerden (gizlice) almış olduğu o kadife, özerinde bir ateş gibi yanacaktır"[47] buyurmuştur.

Bil ki, bu nehiyden şu iki durum müstesnadır:

1-  İnsanın ihtiyaç nisbetinde, kendi yiyeceğini ve hayvanın yemini ganimetten alması.. Abdullah İbn Ebî Evfâ (r.a), "Huneyn günü bir yiyecek elde ettik. Bir adam geliyor, ondan kendisine yetecek kadar alıyor ve gidiyordu" demiştir. Yine Selmân (r.a)'ın. Medâin savaşında bir kaç ekmek, biraz peynir ve bir bıçak elde ettiği ve o peynirden keserek, "Haydi besmeleyle yeyintz" dediği rivayet edilmiştir.

2- İnsan o aldığı şeye muhtaç olduğu zaman... Bera İbn Azib (r.a)'in, Yemâme günü müşriklerden bir adamı vurduğu, o adamın da sırt üstü düştüğü, böylece o müşrikin kılıcını alarak onu o kılıçla öldürdüğü rivayet edilmiştir. [48]

 

Nübüvvet ile Hainlik ve Hırsızlık Bir Arada Bulunmaz            

 

Âyetteki  fiilini, yâ harfinin fethası ve ğaynın zammesi ile, " O peygambere hıyanet etmesi., uygun düşmez" şeklinde okumanın şu iki izahı vardır:

1- Bundan murad, peygamberlik ile hıyanetin bir arada bulunamayacağıdır. Bu böyledir. Çünkü hıyanet, dünyada arın, âhirette de nârın sebebidir. Hıyanete istekli olan nefis, son derece alçak bir nefistir. Peygamberlik, insanî mertebelerin en yücesidir. Binâenaleyh bu, ancak son derece yüce ve şerefli nefislere yakışır. Aynı şahısta bu iki zıt sıfatın bulunması imkansızdır. Binâenaleyh nübüvvet ve hiyânetin birlikte bulunamayacağı sabit olmuş olur. Bu âyetin bir benzeri de, "Allah'ın evlad edinmesi, olacak şey değil" (Meryem, 36) buyruğudur. Yani uluhiyyet ve çocuk edinme bir arada bulunamaz. Âyetteki  kelimesindeki lâm'ın, lâm-ı menkûle olduğunu, bunun takdirinin ise, şeklinde olduğu ve bunun "Allah'ın evlâd edinmesi olacak şey değil" (Meryem. 36) âyeti gibi, yani "Allah çocuk edinmez" şeklinde olduğu söylenmiştir.

2- Bu kıraata göre âyetin ikinci izahı şöyledir: Bir grup müslüman, Hz. Peygamber (s.a.s)'den kendilerine ganimetten daha fazla hisse vermesini istemişlerdi. Şüphe yok ki, eğer Hz. Peygamber bunu yapsaydı, bu bir hıyanet olmuş olurdu. İşte bundan dolayı Cenâb-ı Hak, peygamberini bundan iyice uzaklaştırmak için bu âyeti indirmiştir. Bunun bir benzeri de, "Eğer, (faraza Allah'a ortak koşacak olursan, yemin.otsun ki amellerin boşa gider" (Zümer.65) ve "Eğer (Peygamber), bazı sözleri bizim adımıza kendiliğinden uydurmuş olsaydı, elbette onun sağ elini (kuvvetini) alırdık " (Hakk. 44-45) âyetleridir. Binâenaleyh, buyruğu "Bu ona helâl olmaz, helâl olmayınca da o, bunu yapmaz" demektir. Bunun bir benzeri âyet de, "Onu duyduğunuz zaman, "Bunu söylemek bize yakışmaz" demeniz (lâzım) değil miydi" (Nur. ıs) yani, "Bize bunu söylememiz helâl olmaz" ifadesidir.

Bu kıraata göre âyetin izahını iyice anladığında, biz deriz ki: Bu kıraatin birçok delilleri vardır:

a)  Bu âyetin sebeb-i nüzulü olarak rivayet edilen haberlerin çoğuna göre, o kimseler Hz. Peygamber1! hiyânet etmekle suçlamışlardı. Bundan dolayı Allah Teâlâ, bu âyetle bu hususiyetin peygambere yakışmayacağını beyân buyurmuştur.

b) Kur'ân'da bu kabil âyetlerde fiil, failine isnâd edilmiştir. Nitekim "Allah'a her hangi bir şeyi ortak tutmamız bizim için (doğru) olmaz" (Yusuf, 38), "O, kardeşini tutabilecek değildi" (Yusuf, 76) ve "Allah'ın izniplmadıkça, hiçbir kimseye ölmek yoktur" (âı-i imran, 145); "Allah bir kavmi, onlara hidayet ettikten sonra... saptıracak değildir" (Tevbe, 5) ve "Allah sizi gaybma muttali kılacak değildir" (âl-i imran, 179) âyetlerinde olduğu gibi. "Zeyd'in döğülmesi olacak şey değil" denilmesi nâdirdir. Durum böyle olunca bu âyeti de, Kur'ân-ı Kerim'de çoğunlukla bulunan kısma katmak gerekir. Bunu, Ebu Ubeyde'nin Yunustan rivayet ettiği şu husus da te'kid etmektedir: Yunus, bu kıraati tercih ediyor ve "Arapça'da, tâ harfinin zammesi ile "Senin dövülmen olacak şey değil" gibi bir kullanış yoktur" diyordu.

c) Bu kıraat, Ibn Abbas (r.a)'ın tercih ettiği kıraattir. Ona, "Ibn Mes'ud, şeklinde okuyor" denilince, o, "Onlar, peygamberi öldürmek istiyorlardı. O halde hiç peygamberi hainlikle suçlamaz olurlar mı?" dedi.

İkinci şekildeki kıraate gelince, ki bu yâ harfinin zammesi ve gayın harfinin fethası ile  "hıyanet olunması..." şeklinde okunmuştur. Bu kıraatin iki izah şekli vardır:

a) Mana, "Peygambere hiyanet edilmesi olacak şey değildir" şeklindedir. Bil ki herkese karşı yapılan hıyanet haram kılınmıştır. Fakat burada bilhassa Hz. Peygamber (s.a.s)'e yapılan hainliğin zikredilmesinde birkaç fayda vardır:

1- Kendisine karşı suç işlenen kimsenin derecesi daha büyük ve yüksek olunca, ona karşı yapılan hâİnJık de o nisbeüe çirkin olur. Hz. Peygamber (s.a.s), insanların en üstünüdür. Binâenaleyh ona karşı yapılacak ihanet, en çirkin bir ihanet olur.

2- Vahiy Hz. Peygamber (s.a.s)'e, peyder pey nazil oluyordu. Bu sebeple ona karşı hainlik eden kimse hakkında vahiy geliyordu. Bundan dolayı o kimse hakkında, ahiret azabının yanı sıra, dünyanın rezil ve rüsvaylığı da söz konusu oluyordu.

3-  Müslümanlar o zaman çok fakir İdiler. Bu sebeple, o zamanda yapılan bu hainlik son derece çirkin oluyordu.

b) Kelime  kökündendir. Yani, "Hainliğe nisbet edilme" manasında, bu, anlamındadır. Müberred şöyle demiştir: "Araplar, "Onu kâfir sayıp, küfre nisbet ettin" manasında  diyorlar." Utbî ise, "Şayet maksad bu olsaydı, tıpkı "fıska nisbet etme" manasında "günaha nisbet etme"manasında  ve "küfre nisbet etme" manasında  denildiği gibi, burada da  denilmesi gere­kirdi. Evlâ olan, bu ifâdenin tıpkı, "Onu cimri buldum" ve "Onu çok siyah buldum" mânasında, ve denilmesi gibi, "Onu hâin buldum" manasında olmak üzere islitl fiilinden olduğunu söylemektir" demiştir. Keşşaf sahibi de şöyle demiştir: Bu izah şekline göre, bu kıraatin manası, birinci kıraatin manasına yakındır. Çünkü bu kıraatin bu manasına göre, Hz. Peygamber (s.a.s)'in hâin bulunması doğru değildir. Çünkü o, ancak hâin olması halinde, hain olarak bulunur (öyle olmayınca demek ki hain değildir). [49]

 

Dördüncü Mesele

 

Biz, "gulül" kelimesinin hıyanet manasına olduğunu söyledik. Ancak bu kelime örfte ve kullanılışta ganimet

malında yapılan hıyanetlere has olmuştur. Bununla beraber ganimet dışındaki hıyanetler hakkında da kullanıldığı olur. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s): "Size hıyanetlerin en büyüğünü haber vereyim mi? Aralarında bir ev ve arazi bulunan fkf adamdan biri, arkadaşının hissesinden bir çakıl taşı kadar yeri alsa, onu yedi kat yer olarak boynuna dolamış olur"[50] buyurmuştur. Bu te'vile göre, âyet "Hz. Peygamber (s.a.s)'in hertürlü hainlikten uzak olduğunu" ifade eder. Kâfirler, peygamberlik iddiasından vazgeçmesi için, bu uğurda büyük mallar harcamaya hazır oldukları halde o mallara dönüp bakmazken, hainin o Hazretten uzak olduğunu söylemeyip ne yapacağız! Bu durumda olan ve kendisine yedi kat gök ötesinden gelen vahiy için Allah’ın emin bir kulu olan kimsenin, insanlara hainlik yapacağı nasıl düşünülebilir? [51]

 

Hıyanet Edip Mal Çalan, Kıyamette Onu Yüklenerek Gelir

 

Hak Teâlâ sonra, "Kim hainlik ederse, kıyamet günü hainlik ettiği şeyin (vebalini) yüklenerek gelir" buyurmuştur. Bu hususta iki izah şekli vardır:

1- Bu, ekseri müfessirlerin görüşü olup, âyeti zahirine hamletmektir. Bu âyetin bir benzeri de, zekâtı vermeyen kimse hakkında olan şu âyettir: "Ogün, ki bunlar, üzerlerinde (yakılacak) cehennem ateşinin içinde kızdırılacak da, o kimselerin alınları, böğürleri ve sırtlan bunlarla dağlanacak. "İşte bu, nefisleriniz için toplayıp sakladıklarınız! Artık tadın (bunların acısını)" (denilecek)" (Tevt», 35). Buna Hz. Peygamber (s.a.s)'in şu hadisi de delâlet etmektedir:

'Kıyamet günü hiçbirinizi boynunda böğüren bir deve veya böğüren bir sığır veya meleyen bir koyun taşır vaziyette gelip ' Ta Muhammedi Ya Muhammedi'' diye bana seslendiğini görmeyeyim! Ben (o zaman ona): "Allah'tan gelecek azap hususunda sana asla faydalı olamam. Zaten ben sana (bunu) tebliğ etmiştim'' derim''[52].

İbn Abbas (r.a)'ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: "O şey cehennemin dibinde o kimseye gösterilir ve ona "Oraya in ve onu al" denir. O da oraya iner cehennemin dibine ulaştığında, onu yüklenir ama, bu kabul edilmez." Muhakkik âlimler, "Bunun manası şudur: "O adam, boynunda hiyanetle aldığı şeyi taşır vaziyette kıyamet günü geldiğinde, rezil ve rüsvaylığı artar" demişlerdir.

2- "Bu tabirden maksad, onun zahirî manası değildir. Aksine bundan maksad, temsil ve tasvir yolu ile va'idi şiddetlendirmektir. Bunun bir benzeri de, "Evladım, yapılan iyi veya kötü iş, bir hardal tanesi ağırlığında olsa dahi, bir kaya içinde, yahut göklerde veya yerin içinde olsa bile, Allah onu meydana çıkarır" (Lokman, ıe> âyetidir. Bu âyetten maksad, zahirî mananın kendisi değildir. Aksine bundan maksad, Allah Teâlâ'mn ilminden ve muhafazasından, yerdeki ve gökteki bir zerrenin bile hariç kalmayacağını göstermektir. Burada da aynı şekilde bu âyetten maksad, tehdidin şiddetini ifade etmektir." Bu görüşte olanlar iki vecih zikretmişlerdir:

a) Ebu Müslim, "Bundan murad şudur: Allah Teâlâ, bu hainliği onun aleyhine tesbit eder ve kıyamet günü bundan dolayı onu-azarlayıp cezalandırır. Çünkü hiçbir sır, Allah'a gizli kalmaz" demiştir.

b) Ebul-Kâsım el-Ka'bî şöyle demiştir: "Bundan murad o insanın, bu hainliği ile, bu şeyi yüklenen kimsenin meşhur oluşu gibi meşhur olacağını (teşhir edileceğini) ifade etmektir." Bil ki bu, muhtemel bir izahtır. Fakat Kur'ân ilminde itibar edilen asıl prensip, Kur'ân lâfızlarının hakiki manalarına hamledilmesinin gerektiğidir. Ancak buna mani bir delil bulunursa bu müstesna.. Burada âyetin, zahiri manasına göre alınmasına bir manî yoktur. Binâenaleyh zahirî mananın alınması gerekir.

Sonra Cenâb-ı Allah, "Sonra herkese kazandığı şey eksiksiz verilir" buyurmuştur. Bu tabir ile ilgili iki sual bulunmaktadır:

Birinci sual: Bu ifadenin, öncesine uygun düşmesi için "Sonra ona kazandığı tastamam verilir" şeklinde olması gerekmez miydi?

Cevap: Bu şekilde umûmî ifâdenin kullanılmasının faydası şudur: Hainlik yapan, kıyamette herkesi hayır olsun şer olsun, ameline göre cezalandıran bir zâtın olduğunu bilirse, kazandıkları ne kadar çok olursa olsun, onların dışında kalamayacağını anlar.

İkinci sual: Mu'tezile, kulun kendi fiilinin faili (yaratıcısı) olduğu görüşünde ve fasıklar için de va'idin olduğu iddialarında bu âyete tutunmuştur. Birincisine gelince, çünkü Allah Teâlâ bu âyette, kutun kesbine karşılık cezalandırılacağını veya mükafaatlandırılacağtnı ifâde etmektedir. Binâenaleyh eğer kulun kesbi, Allah'ın fiili olsaydı, Allah kulu, o kulda yarattığı şeyden dolayı cezalandırmış olurdu. İkincisine gelince çünkü Hak Teâlâ, kasden adam öldüren hakkında, "Onun cezası cehennemdir" (Nisa, 93) buyurmuştur. Bu âyette de, her fiil sahibinin fiilinin cezasının ona ulaşacağını bildirmiştir. Binâenaleyh her iki âyetin toplamından, fasıklar (günahkarlar) için ilahî tehdidin kesin olduğu neticesi çıkmaktadır.

Cevap: Kulun fiili ile ilgili sualin cevabı şöyledir: Bu, "ilim meselesi" ile tezad teşkil etmektedir. Va'id meselesi ile ilgili suâle gelince, bu umumi ifâde, tevbe etme hali ile tahsis edilmiştir. Tıpkı bunun gibi, aff-ı ilâhiye delâlet eden âyetlerden ötürü, affedilme halinde de bu umûmî ifâdenin tahsis edilmesi (sınırlandırılması) gerekir.

Sonra Hak Teâlâ, "Onlar, haksızlığa uğratılmazlar" buyurmuştur. Kâdî şöyle demiştir: "Bu ifâde, Allah'ın fiillerinde zulmün olabileceğini gösterir. Bu da, Cenâb-ı Hakk'ın eksik mükafaat veya fazla ceza vermesiyle olur. Bu ise, Cebriye mezhebinde olanların, "Allah'ın yaptığı herşey adalet ve hikmettir. Çünkü O, herşeyin mâlikidir" şeklindeki inançlarının aksine bir görüş beyân ettiğimiz zaman mümkün olur." Buna şöyle cevap verilir: Cenâb-ı Hakk'ın zulmetmeyeceğini söylemek, O'nun fiillerinde zâlim olabileceğini göstermez. Nitekim, "Onu ne bir uyuklama tutabilir, ne de bir uyku" (Bakara, 255) âyeti de, Allah hakkında uyku ve uyuklamanın mümkin olacağını göstermez. [53]

 

"Allah'ın rızasına tâbi olan kimse, Allah'ın hışmına uğrayan gibi midir? Onun durağı cehennemdir. O, ne kötü dönüş yeridir' (Âl-i İmran, 162).

Bil ki Allah Teâlâ, "Sonra herkese kazandığı şey eksiksiz verilir " buyurunca, bunun peşisıra bu cümlenin tafsilatını getirmiş, itaatkâr olanların mükafaatı ile günahkâr olanların cezasını beyân etmiş ve buyurmuştur. Bu âyetle ilgili bazı meseleler vardır: [54]

 

Birinci Mesele

 

Müfessirlerin, bu hususta çeşitli izahları vardır:

1-"Ganimette hainlik yapmama hususunda, Allah'ın rıza­sına tabî olan kimse, hainlik yaparak Allah'ın hışmına uğrayan kimse gibi olur mu?" Bu, Kelbî ve Dehhâk'ın görüşüdür.

2-"İman etmek ve O'na taatla ibâdet etmek suretiyle Allah'ın rızasına tâbi olan kimse, Allah'ı inkâr etmek ve O'na karşı günah işlemek suretiyle O'nun hışmına uğrayan (gazabına uğrayan) kimse gibi olur mu?"

3-"Allah'ın rızasına tabî olan muhacirler, Allah'ın hışmına uğrayan münafıklar gibi olur mu?"

4- Zeccâc şöyle demiştir:  "Müşrikler,  müslümanlara hücum edince, Hz. Peygamber (s.a.s) de müslümanları, müşriklere hücum etmeye çağırdı. Bazısı bu çağrıya uydu, bazısı uymadı. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak, "Allah'ın rızasına tâbi olan kimse ki bunlar, Allah'ın emrine uyan kimselerdir, "Allah'ın hışmına uğrayan gibi olur mu?" ki bunlar da, Cenâb-ı Hakk'ın sözünü kabul etmeyen kimselerdir.

Kadî şöyle demiştir: "Bütün bu izahlar doğrudur. Lâfzı, bunlardan birisine hasretmek caiz değildir. Çünkü lâfız umumî bir lâfızdır; bu sebeple de bütün bunları >çine alması gerekir. Çünkü tâatte bulunan herkes, Hak Teâlâ'nın, "Allah'ın rızasma tâbi olan kimse" buyruğunun muradına; nefsine ve şehvetine uyan herkes de, O'nun, Allah'ın hışmına uğrayan gibi midir?" sözünün muhtevasına girmektedir. Bu babta söylenebilecek sözün özü şudur: "Âyet, muayyen bir hadise hakkında nazil olmuştur. Ancak ne var ki sen, sebebin hususî olmasının, hükmün umumîliğine mâni olmayacağını biliyorsun." [55]

 

İkinci Mesele

 

HakTeâlâ'nın, "Allah'ın rızasına tabi olan kimse.." buyruğundaki hemze, inkâr ifâde etmekte olup, fâ harfi de bir mahzûfa atf için getirilmiştir. Kelâmın takdiri ise, "İttikâedİp, böylece de Allah'ın rızâsına tâbi olan.. gibi midir?" (elbette onun gibi değildir) şeklindedir. [56]

 

Üçüncü Mesele

 

HakTeâlâ'nın, ifâdesi, "Allah'ın gazabına uğradı, onu sırtlandı" anlamındadır. Biz bu hususu, Bakara sûresi 61. âyetin tefsirinde açıklamıştık. [57]

 

Dördüncü Mesele

 

Âsım'dan rivayet edilen iki rivayetin birinde o, râ harfinin dammesiyle; diğer kıraat imamları ise, râ harfi­nin kesresiyle şeklinde okumuşlardır ki, bu iki kalıt) da, "hoşnut oldu" fiilindenmasdardırlar. Bu ifâdenin damme ile okunması  gibi; kesreyle okunması da "zannetmek" kelimesi gibidir. [58]

 

Beşinci Mesele

 

Hak Teâlâ'nın, "Onun durağı cehennemdir" buyruğu, kendisinden önceki ifâdelerle ilgilidir. Kelâmın takdiri ise, "Allah'ın hışmına uğrayıp da, varacağıyer de cehennem olan kimse gibi olur mu?" şeklindedir. Cenâb-ı Hakk'ın, "O, ne kötü dönüş yeridir!" buyruğu kendisinden öncesiyle alâkalı olmayıp, yeni başlayan bir sözdür. Cenâb-ı Hak sanki, cehennemi zikrettiği için, bunun peşinden onun vasfını getirmiş gibidir. [59]

 

Altıncı Mesele

 

Bu âyetin bir benzeri de, "Yoksa kötülükleri kazananlar, kendilerini, iman edip de iyi amel (ve hareketlerde bulu­nanlar gibi mi yapacağız, dirim ve ölümleri bir mi olacak sandı(lar)?" (Casiye, 21), "Öyle ya, mü'mtn olan kimse, imandan hariç kişi gibi midir? Onlar, müsavi olmazlar" (Secde, ıaj ve "Yoksa biz, iman edip de güzel güzel amel edenleri yeryüzünde fesad çıkaranlar gibi mt tutacağız? Yahud, müttaküeri doğru yoldan sapanlar gibi mt sayacağız?" âyetleridir. (Mutezile) topluluğu bu âyet ile, Allah Teâlâ'nın itaatkârları cehenneme, günahkârları da cennete sokmasının caiz olmadığı hususunda istidlal etmiş ve şöyle demişlerdir: "Allah Teâlâ bunu, istib'âd (tuhaf görme, imkansız görme) yoluyla zikretmiştir. Bu şayet, aklen imkânsız olmasaydı, aksi halde bu tuhaf görme hoş ve güzel olmazdı." Kaffâl bunu te'kîd ederek şöyle demiştir: "Hikmet-i ilâhiyyede günahkârın muhsin ile müsavi tutulması caiz değildir. Çünkü böyle bir durumda, günahlara teşvik, onu mubah kılma ve tâatleri de terk söz konusudur. [60]

 

İnsanların Birbirinden Farklı Olmaları

 

Onlar ise Allah katında derece derecedir. Allah, ne yapıyorlarsa hakkıyla görücüdür" (Âl-i İmran, 163),

Cenâb-ı Hak sonra "Onlar ise Allah katında derece derecedir" buyurmuştur. Bu hususta birkaç mesele vardır: [61]

 

Birinci Mesele

 

Kelâmın takdiri, "Onlar için, Allah katında dereceler vardır" şeklindedir. Ama ne var ki bu hazf, yerinde ve güzel olmuştur. Çünkü onların amellerinin farklı oluşu, onları, zatları bakımından da farklı farklı kılmıştır. Böylece bu mecazî ifâde, hakîki ifâdeden daha beliğ olmuştur. Feylezoflar şöyle demiştir: Beşerî nefisler, mahiyyetleri ve hakikatleri itibariyle farklı farklıdırlar. Binaenaleyh bunların bir kısmı zekî, bir kısmı ahmak, bir kısmı nurlarla aydınlanmış, bir kısmı da karanlıklarla bulanmış, bir kısmt hayırlı, bir kısmı ise faydadan uzak ve hayırsızdır. Bu vasıfların farklı farklı oluşu, bedenî mizaçların farklılığından değil, aksine nefislerin mahiyetlerinin farklılığından ileri gelmektedir.

İşte bundan dolayıdır ki, Hz. Peygamber (s.a.s), "İnsanlar, altın ve gümüş madenleri gibi, maden madendirler"[62] ve yine o, "Ruhlar, teçhiz edilmiş ordulardırlar"[63] buyurmuştur. Durum böyle olunca, insanların farklı farklı derecelerde bulundukları kesinleşmiş olur; yoksa, 'Onlar için bazı dereceler vardır" demek değil... [64]

 

İkinci Mesele

 

Âyet-i kerimenin başındaki zamiri,. (âl-ı imran, 162) sözündeki, kelimesine râcidir. Çünkü lâfzı, mana bakımından cemidir. İşte bundan dolayı, bu zamirin lâfzına râci olması doğru olmuştur. Bunun bir benzeri de, "Öyle ya, mümin olan kimse, imandan hariç kişi gibi olur mu? (onlar) müsavi olmazlar" (Secde. 18) âyetidir. Çünkü, Hak Teâlâ'nın, ifâdesi, cemi sîgasında olup, fail olan vâvın mercii  lafzıdır. [65]

 

Derecelerin İyiler Veya Kötüler  Hakkında Olduğu              

 

Hak Teâlâ'nın, "Onlar" sözü, daha önce bahsi geçen kimselere râcidir. Daha önce zikri geçenler ise, Allah'ın rızâsına tâbi olanlar ile, Allah'ın hışmına uğramış olanlardır. Binâenaleyh bu zamirin ilk geçene, ikincisine veya her ikisine birden ait olmast muhtemeldir, İşte bu üç ihtimalin dışında başka bir ihtimal yoktur.

a) Bu zamirin, ilk geçen ifâdeye râci olması hali.. Bu ifâdenin takdiri ise, "Allah'ın rızasına tâbi olanların hepsi aynı mıdır. Hayır, aksine onlar, Allah katında, amellerine göre derece derecedirler" şeklindedir. Zamirin ilk geçen ifadeye râci olup, bunun daha evlâ olduğuna şunlar delâlet eder:

1-  Örfte çoğunlukla "derece" mükafaat ehli için; "dereke" de ikâb ehli için kullanılır.

2-  Hak Teâlâ, kendi hışmına uğrayanları, "Onların durağı cehennemdir. O, ne kötü dönüş yeridir" diyerek tavsif etmiştir. Binâenaleyh O'nun, "Onlar, derece derecedir" sözünün, Allah'ın rızâsına tabî olanlarla ilgili olması gerekir.

3-   Kur'ân'ın. genel âdeti, mükafaat ve rahmete dair olan şeyleri, Allah'ın kendisine nisbet etmesi, ikâba dair olan şeyleri ise Allah'ın kendisine nisbet etmemesidir. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Rabb'iniz kendi üzerine, rahmeti yazdı" (En'am, 54); "Size kısas yazıldı (farz kılındı)" (Bakara, ıra) ve "Size oruç yazıldı (farz ktlmdı)" (Bakara. 183) buyurmuştur. Cenâb-ı Hak bu dereceleri,  'Onlar İse Allah katında derece derecedir" diyerek kendisine izâle edince, bunların sevap ehline âit sıfatlardan olduğunu anlıyoruz.

4- Bu, "Baksana, biz onların kimini kiminden nasıl üstün kıldık. Elbette âhtret derece bakımından daha büyüktür, üstün kûma bakımından da daha büyüktür" (isra, 2i)âyetiyle de te'kid edilmiştir.

b) Bu zamirin,  "Allah'ın hışmına uğrayanlar" sözüne âit olması... Bunun delili de, zamirin, kendisine en yakın mercie âit olma kâidesidir. Bu, Hasan el-Basrî'nin görüşüdür. O şöyle demiştir: "Bu ifâdeden maksad, cehennemliklerin azap basamaklarındaki farklılıklarıdır. Bu, Hak Teâlâ'nın "Herkesin, yaptıktan şeylere göre dereceleri vardır" (En-âm) âyetinde olduğu gibidir. Hz. Pey­gamber (s.a.s)'in de "Muhakkak ki cehennemde, ince ateş tabakaları olduğa gibi, yoğun, kalın ince ateş tabakaları da bulunmaktadır. Ve ben, Ebu Tâlib'in, cehennemin bu ince ateş tabakasında olacağını ümid ediyorum"ye, cehennemliklerden azabı en hafif kimse, kendisine iki ateş ayakkabı giydirilmiş olan ve onların hararetinden beyni kaynayan kimsedir. O, "Ey Rabb 'im, benim çektiğim bü azabı çeken hiç başka kimse var mı?" diye feryad eder"[66] hadis-i şeriflerinde olduğu gibidir.

c) Bu ifâdenin, her ikisine birden râci olmasıdır. Bu böyledir, çünkü gerek sevap ehlinin, gerekse ikâb ehlinin dereceleri kendi amellerinin farklılığına binaen farklıdır. Çünkü Cenâb-ı Hak, "Kim zerre ağırlığınca bir hayır yaparsa, onu görecektir. Kim de zerre ağırlığınca bir kötülük yaparsa, onu görecektir" (zıizâi, ıs) buyurmuştur. Günah ve tâat fiilleri hususunda insanların mertebeleri farklı farklı olunca, ikâb ve sevabın dereceleri hususunda da mertebelerinin farklı olması gerekir. [67]

 

Dördüncü Mesele

 

Hak Teâlâ'nın, "Allah katında" tabiri, "Allah'ın hükmü ve ilminde" demektir. Bu, "Şu mesele, Şafiî nezdinde şöyle, Ebû Hanife nezdindeyse böyledir.." denilmesi gibidir. İşte böylece de, Müşebbihe'nin, "Onun huzurunda bulunan kimseler İbâdet etmekten asla kibirlenmezler" (Enbiya, ısjve "Kudret sahibi, mülkü çok yüce olanın yanındadırlar" (Kamer, 55) âyetlerini delil getirmelerinin yanlışlığı ortaya çıkar.

Cenâb-ı Hak sonra, "Allah, ne yapıyorlarsa hakkıyla görücüdür" buyurmuştur. Bundan maksad şudur: Allah Teâlâ herkese amelinin miktarına göre karşılık vereceğini belirtip, bu husus da O'nun, kulların bütün fiillerini zandan, şek ve şüpheden halî, uzak ve detaylı bir biçimde bitmesiyle tamam olunca, ounun peşinden, bu manayı te'kîd etmek için her şeyi bildiği açıklamasını getirmiştir. Bu ise O'nun, "Allah, ne yapıyorlarsa hakkıyla görücüdür" ifadesidir. Megazî sahibi olan Muhammed Ibn İshâk, Cenâb-ı Hakk'ın, "Bir peygamberin hainlik etmesi! (Bu) olacak şey değil!" (Aı-ı imran) âyetinin izahı hususunda başka bir vecih zikrederek şöyle demiştir: "Bu ifadenin manası şu şekildedir: Peygamberin, insanlara olan arzusundan veya onlardan korkmasından dolayı, Allah'ın onlara tebliğ edilmesi için gönderdiği şeyi insanlardan gizlemesi olacak şey değil!.. Sonra Allahu Teâlâ, "Allah'ın rızasına tabi olan kimse.." Yani, "Allah'ın rızasını insanların rızasına tercih eden ve insanların gazabı ve hışmı yerine Allah'ın hışmını hesaba katan kimse", "Allah'ın hışmına uğrayıp..." da, "Allah'ın değil de insanların hışmını ve gazabını hesaba katan ve insanların rızâsını Allah'ın rızasına tercih eden kimse gibi midir?" buyurmuştur.

Bu izaha göre, buradaki âyetlerin münasebeti şu şekildedir: "Allah Teâlâ, "Artık onları bağışla, Allah'tan, günahlarının bağışlanmasını iste. İş hususunda onlarla müşavere et.." (Ah imran, 159) buyurunca, bunun, ancak dine uygun olduğu zaman muteber olduğunu, ama dinin hilâfına olduğu zaman caiz olmadığını; binâenaleyh Allah'ın rızâsına tâbi olup Allah'a itaat eden kimseyle, insanların rızâsına tebaiyyet sunan kimse arasında bir müsavat ve eşitliğin mümkün olamıyacağını beyan etmiştir." İbn İshâk'ın zikrettiği bu mâna da muhtemeldir. Çünkü biz, "gulül"ün gizlice hainlik etmek manastndan ibaret olduğunu, ganimet hususunda hainlik etmek manasına tahsis edilmesinin ise, daha sonra ortaya çıkmış bir örf ve kullanış olduğunu beyân etmiştik. [68]

 

"Andolsun ki mü'minler daha evvel apaçık ve katî bir sapıklık içinde bulunuyorlarken, içlerinden ve kendilerinden onlara âyetlerini okuyan, onları tertemiz yapan, onlara kitap ve hikmeti öğreten bir peygamber göndermiş olduğu için, onlara büyük bir lütufta bulunmuştur" (Âl-i İmran, 164).

Bil ki bu âyet, birkaç yönden öncesiyle münasebet halindedir:

1- Allah Teâlâ, Hz. Peygamber't gulül ve hainlik yapmakla suçlayan kimsenin hatasını beyan edince, bunu bu âyette de tekid etmiştir. Bu böyledir, çünkü bu peygamber onların memleketlerinde ve aralarında büyüyüp gelişti. Ömrü boyunca, O'ndan doğruluk, güvenilirlik, Allah'a davet ve dünyaya itibâr etmemeden başka şey zuhur etmedi. Öyleyse, böyle olan bir zatın hıyanet etmesi nasıl yakışabilir?

2- Allah Teâlâ, Hz. Peygamber'i hainlik ve gulül yapmaya nisbet etme hususunda onların hatalarını beyan edince, bundan sonra (adetâ) şöyle demiştir: Ben o peygamber hakkında, sadece, onun hainlik ve hıyanetten uzak olduğunu açıklamakla iktifa etmeyip yetinmiyor, hatta şöyle diyorum: Onun sizin aranızda bulunması, size olan nimetlerimin en büyüklerindendir. Çünkü O, sîzi bâtıl yoldan uzaklaştırıp temizliyor ve size,  dininiz ve  dünyanız  hususunda faydalı  ilimler öğretiyor. Binaenaleyh, böyle bir zatı, hainlik yapmakla itham etmek kimin aklına gelebilir?

3-  Cenâb-ı Hak adeta şöyle diyor: "0  sizden, sizin hemşehrilerinizden ve akrabalarınızdan birisidir. Sizler ise, önemsiz ve değersiz kişilersiniz.. Binaenaleyh, Allah Teâlâ onu üstün meziyyet, fazilet ve ihsanlarla şereflendirip, bütün âlemlerden üstün kılınca, sizin aranızda bulunması sebebiyle, bu sizin için de büyük bir şeref olmuştur. Binaenaleyh O'nu kınamanız ve onu çirkin işlerle ilgili göstermeniz, akla uygun bir şey değildir.."

4-  Hz. Peygamber (s.a.s), Cenâb-ı Hakk'ın kendisi vesilesiyle kullarına ikram ve ihsanda bulunacak kadar yüce bir mertebe ve makamda bulununca, her akıllı kimsenin gücünün son noktasına kadar ona yardım etmesi gerekir. Binaenaleyh, ey mü'minler, sizin onun düşmanlarıyla savaşmanız; elinizle, dilinizle, kılıç ve mızrak­larınızla onun yanında olmanız gerekir. Bu âyetin maksadı, müslümanları, kâfirlerle cihad etmeye yeniden teşvik etmektir. Âyetle ilgili birkaç mesele vardır: [69]

 

Menn Kelimesinin Mânaları      

 

Vahidî (r.h) şöyle demektedir: Arapça'da, jü' masdarının birçok manası vardır:

a) "Gökten inen şey" manasına ki bu, Hak Teâlâ'nın, Ve size, kudret helvasıyla bıl­dırcın kuşu indirmiştik" (Bakara, 57) âyetinde belirtilen husustur.

b) "Birisine verdiğin şeyi onun başına kakma, minnet etme..." Bu Hak Teâlâ'nın, "Sadakalarınızı, başa kakmak ve incitmek suretiyle heder etmeyin" (Bakara. 264) âyetinde belirtilen husustur.

c) "Kesmek manası.." Buda, Cenâb-ı Hakk'ın, "Onlar için kesiksiz bir mükâfaat vardır" (Tin, 6) ve "Senin için muhakkak ve muhakkak tükenmeyen bir mükâfaat vardır" (Kalem. a) âyetlerinde belirtilen hususlardır.

d) "Kendisinden bir karşılık talep etmeyeceğin kimseye inam ve ihsanda bulun­mak.." Bu, Cenâb-ı Hakk'ın, "Bu, bizim bağışımızdır.

Artık ister hesapsız ver, ister tut.." (Saa, 39) ve "Az bir şey verip karşılığında çok şey isteme (Müessir,ejâyetlerindeki husustur; Allah'ın sıfatlan ara­sında bulunan  lâfzının manası da "Bir karşılık talep etmeksizin garazsız ve ivazsız ihsan eden, ilk baştan veren" demektir. HakTeâlâ'nın, buyruğunun manası, "Bu peygamberi göndermek suretiyle, onlara lütfetti, ihsanda bulundu" demektir. [70]

 

Hz. Peygamber Yalnız Müslümanlar Değil Bütün İnsanlar için Nimettir   

 

Hz. Peygamber'in peygamber olarak gönderilmesi bütün âlemlere bir lütuf ve bir ihsandır. Bu böyledir, çünkü O'nun için peygamber olarak gönderilmesiyle tahakkuk eden lütfün şekli, O'nun, o insanları Allah'ın azabından halas edipkurtaracak ve onları ilahî mükâfaata ulaştıracak şeye davet edici olmasıdır ki, bu bütün âlemleri içine alan bir husustur. Çünkü O, bütün âlemlere peygamber olarak gönderilmiştir. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Biz seni ancak bütün insanlara peygamber olarak gönderdik" (Sebe, 28) buyurmuştur. Ama ne var ki, bu lütuftan sadece müslüman olanlar istifade edince, işte bundan dolayı Cenâb-ı Hak bu lütfü sadece mü'minlere tahsis etmiştir.

Bunun bir benzeri de, Cenâb-ı Hakk'ın, herkes için bir hidâyet olduğu halde "Müttakiler için bir hidâyet rehberidir" {Bakara, 2) buyurmasıdır. Nitekim Cenâb-ı Hak "İnsanlar için bir hidâyet rehberi" {Bakara, 185) ve "Sen ancak, ondan korkanlar için bir uyarıcı ve korkutucusun" (Naziat, 45) buyurmuştur. [71]

 

Üçüncü Mesele

 

Bil ki, Hz. Muhammed'i peygamber olarak göndermek, Allah'ın insanlara bir lütfudur. Peygamberden yararlanma ne kadar çok olursa, peygamberlerin peygamber olarak gönderilmesindeki in'âm ve ihsanın nev'i de o nisbette çok olur. Hz. Muhammed (s.a.s)'in peygamber olarak gönderilmesi şu iki hususu ihtiva etmektedir.

a)  Bizzat peygamber olarak gönderilmenin kendisinden elde edilen faydalar.

b) Bizzat Hz. Muhammed'de bulunup da, O'ndan başkasında bulunmayan özellikler sebebiyle elde edilen menfaat ve faydalar.

Bizzat peygamber olarak gönderilmenin kendisinden elde edilen faydalar, Cenâb-ı Hakk'ın, "Peygamberleri müjdeciler ve azâb habercileri olarak (gönderdik). Ta ki peygamberlerden sonra insanların Allah'a karşı bir bahaneleri kalmasın.. (nisb. 165) âyetinde belirtmiş olduğu hususlardır. Ebu Abdillah el Halfmî şöyle demiştir: Peygamberlerin gönderilmesinden istifade sekti, ancak dinî hususlarda olur ki, bunlar da şu hususlar olabilir:

a)  İnsanlar eksik, anlayışı az ve dirayetsiz olarak yaratılmışlardır. Halbuki peygamberler, onlara çeşitli deliller getirmişler ve bunları çok güzel bir şekilde izah etmişlerdir. Onların kalbine her ne zaman bir şek ve şüphe gelmiş ise, onlar bunları izâle ederek cevaplandırmışlardır.

b) İnsanlar, her ne kadar Mevlâlarına hizmet etmelerinin vacip olduğunu bilseler dahi, o hizmetin ne şekilde ifa-edileceğin i bilmiyorladı. İşte peygamber olan kimse, insanlar hizmet ederken yanlışa düşmekten ve gerekli olmayan şeyleri yapmaktan emin olsunlar diye, o hizmetin keyfiyyetini açıklayıp şerhetmişlerdir.

c) İnsanlar tembellik, gaflet, gevşeklik ve usanç üzere yaratılmışlardır. Halbuki peygamber onlara, teşvik eden ve sakındıran çeşitli şeyler getirir. Öyle ki, her ne zaman onlara bir tembellik ve gevşeklik arız olsa, O onları tâata teşvik edip bu hususta ısteklendirır.

d) İnsanların akıllarının nurları, gözlerinin nurları yerine geçer. Gözlerin nurundan istifâde etmek, ancak güneşin nurlarının parlamasıyla tam ve mükemmel olur. Peygamberin nuru ise, aklî ve ilahî olup, âdeta güneşin doğuşuna benzer.. Dolayısıyla, insanların akılları, onun aklının nuruyla güç kazanır ve peygamber zuhur etmeden önce kendilerine kapalı olan gayb pırıltıları, bu sefer onlara zuhur eder ki, işte bu, bizzat peygamber olarak gönderilmenin faydalarına hakiki olarak bir işarettir. [72]

 

Hz. Peygamberin Mekke'den Zuhurundaki Faydalar

 

Hz. Muhammed (s.a.s)'de bulunan sıfatlar sebebiyle elde edilen faydalar pekçok olup, Allah Teâlâ onları işte bu âyette zikretmiştir ki, bunun ilki de, Cenâb-ı Hakk'ın, "Kendilerinden" ifadesidir. Bil ki, Peygamberin onlardan olmasından elde edilen faydalar şunlardır:

a) Hz. Peygamber (s.a.s) onların beldelerinde doğmuş ve onların içinde büyümüştü. Onlar, O'nun bütün hallerini biliyor ve bütün fiil ve sözlerine muttali bulunuyorlardı. Onlar, onun ömrünün başından sonuna kadar O'ndan sadece doğruluk ve iffeti, dünyaya iltifat etmemeyi, yalandan uzak durmayı ve devamlı olarak sıdk ve doğruluğu müşahede edip görmüşlerdi. Ömrünün başından sonuna kadar halleri devamlı doğru söylemek, emânet ehli olmak, hıyanet ve yalandan uzak olmak gibi hususlar olduğu bilinen bir kimse, sonra kalkıp, böylesi bir meselede yalan çeşitlerinin en çirkini olacak olan nübüvvet ve risâlet iddiasında bulunursa, herkes zann-ı galibi ile o şahsın bu iddiada sâdık olduğuna, doğru söylediğine hükmeder.

b)Yine onlar, Hz. Muhammed'in hiç kimsenin talebesi olmadığını, herhangi bir kitap okumadığını, hiçbir alıştırma ve tekrar yapmadığını ve kırk yaşı bitinceye kadar, nübüvvet ve risâletten kesinlikle bahsetmediğini; kırk yaşından sonra risâlet iddiasında bulunduğunu ve lisanında, hiçbir kimsenin lisanında zuhur etmemiş olan bir ilmin zuhur ettiğini; daha sonra, kitaplarında bulunduğu gibi, geçmiş ümmetlerin kıssalarını ve önceki peygamberlerin durumlarını anlattığını biliyorlardı. Binâenaleyh, akl-t selimi olan herkes bunun, ancak semavî bir vahiy ve ilahî bir İlhamla ortaya çıktığını anlar.

c) Hz. Muhammed (s.a.s) nübüvvet meselesini ortaya attıktan sonra, bu davadan vazgeçmesi için onlar O'na pekçok mal sunmuş, keza hanımlar teklif etmişlerdi. Ama, O bunlardan hiçbirine iltifat etmemiş, aksine fakirlikle yetinmiş, sıkıntılara katlanmıştır. Peygamberlik meselesi yoluna girip, O'nun durumu iyileşip, beldeler fethedip, çok çok ganimetler elde edince de, O, dünyadan uzak kalma ve Allah'a davet etme şeklinde yolunu, yaşantısını değiştirmemiştir. Halbuki yalan söyleyen kimse, dünyayı elde etmek için yalan söyler. Onu bulup da bir elde etti mi, ondan iyice istifâde eder, alabildiğine ona dalar.. Binaenaleyh, Hz. Muhammed bu hususlara dair herhangi bir şey yapmayınca, O'nun doğru ve sadık olduğu anlaşılır.

d) O'nun getirdiği Kitapta tevhidin, tenzihin, adaletin, nübüvvetin izahı, âhiret hayatının isbatı, ibâdetlerin açıklanması ve tâatlerin izah ve yorumu bulunmaktadır. İnsanın kemâlinin, hak ve hakikati lizatihi, hayrı ise amel etmek için hayrı bilmede bulunduğu herkesçe malumdur. O'nun kitabı, ancak bu iki hususu anlatmak ve ortaya koymak için gelince, her akıllı insan onun söylemiş olduğu hususlarda doğru, sadık ve sözüne güvenilir olduğunu anlar, bilir.

e) Hz. Peygamber'in bîsetinden önce, Arapların dini, putlara tapmak demek olan dinlerin en rezili; ahlâkları da, çapulculuk, yağmalama, adam öldürme ve bayağı, iğrenç şeyleri yemekten ibaret idi. Cenâb-ı Hak, Hz. Muhammed'i peygamber olarak gönderince, Allah o Arapları peygamberin gönderilmesinin bereketiyle, derecelerin en âdisi olan o derecelerden ilim, zühd, ibâdet ve dünya ve lezzetlerine iltifat etmeme hususunda ümmetlerin en faziletlisi ve üstünü olacakları bir hale nakletmiş, yüceltmiştir. Bunun, nimetlerin en büyüğü olduğu hususunda şüphe yoktur.

Bütün bunları iyice kavradığın zaman biz deriz ki, Hz. Muhammed (s.a.s) onlar arasında doğmuş ve onların içinde büyümüştü. Onlar, bütün bu halleri müşahede etmiş ve bütün bu delillere muttali olmuşlardı. Binaenaleyh, bütün bu halleri müşahede ettikleri için, onların iman etmeleri, bu durumlara muttali olmayan kimselerin iman etmelerinden daha kolay olmuştur. İşte bütün bu manalardan dolayı, Hz. Muhammed'in onlardan bir peygamber olarak gönderilmiş olması sebebiyle , Allah onlara lütfunu bildirmiş ve "İçlerinden (kendilerinden) bir peygamber gönder­mişti" buyurmuştur. Bunda başka bir minnet ve lütuf şekli daha vardır. Çünkü Hz. Muhammed'in peygamber olarak gönderilmesi, Araplar için bir şeref ve övünç vesilesi olmuştur. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Şüphe yok ki o, senin için de, kavmin için de bir şereftir" (zuhmf, 44) buyurmuştur. Bu böyledir, çünkü Hz. İbrahim (a.s.) ile iftihar etme hususu, Araplar, yahudiler ve hristiyanlar arasında müşterek idi. Sonra yahûdüer ve hristiyanlar, Hz.Musâ ve Hz.İsâ, Tevrat ve İncil ile de iftihar ediyorlardı. Arapların ise bunlara mukabil övünecekleri şeyleri yoktu. İşte Cenâb-t Hak, Hz. Muhammed (s.a.s.)'i, peygamber olarak gönderip Kur'ân'ı da onlara indirince, Arapların bundan dolayı kazandıkları şeref, diğer bütün ümmetlerin şerefinden üstün olmuş oldu. İşte İşte Cenâb-ı Hakk'ın, "İçlerinden ve kendilerinden" ifâdesindeki mana ve incelikler bunlardır.

Cenâb-ı Allah, bundan sonra, "Onlara âyetlerini okuyan, onları tertemiz yapan, onlara kitap ve hikmeti Öğreten../' buyurmuştur. Bil ki, insanın kâmil bir hale ulaşması şu iki husus ile gerçekleşir: Hakkı sırf hak olduğu için bilmek ve amel etmek için de hayrt bilip tanımak.. Başka bir tabirle bu şu demektir: İnsan nefsinin iki kuvveti vardır: Kuvve-i nazariyye (tefekkür kuvveti, akıl kuvveti..) ve kuvve-i ameliyye (iş yapabilme kuvveti). Hak Teâlâ, Hz. Muhammed (s.a.s)'e, her iki kuvvet hususunda da insanları kemâle erdirmeye bir sebep olması için, Kur'ân-ı Kerîm'i indirmiştir. Buna göre Allah Teâlâ'nın, "Onlara âyetlerini okuyan..." sözü, Hz. Peygamber (s.a.s)'in, bu vahyi Allah katından insanlara ulaştırmakla görevli olduğuna; "Onları tertemiz yapan" sözü, ilâhî bilgileri elde etmek suretiyle kuvve-i nazariyyeyi kemâle erdirici olduğuna ve "kitap" sözü de, tefsir etme bilgisine işaret etmektedir. Bir diğer ifâde ile, "kitap" kelimesi şeriatın zahirine, "hikmet" kelimesi de, şeriatın güzelliklerine, sırlarına, hikmetlerine ve faydalarına işarettir. Hak Teâlâ sonra, bu nimeti kemâle erdiren şeyi beyân etmiştir. O da şudur: O Araplar daha önce açık bir sapıklık içindeydiler. Çünkü mihnetten sonra nimet gelince, onun tesiri daha büyük olur. Nimet, ilim ve bildirme şeklinde olunca ve bunlar cehalet ve dinden uzak oluşun hemen peşinden gelince, bu nimetin kıymeti daha büyük olmuş olur. Bunun bir benzeri de, Cenâb-ı Hakk'ın, "Seni, sapmış olarak bulup da, hidayete erdirmedt mi?" (duha, 7), âyetidir. [73]

 

Size Gelenin İki Misli Düşmanlarınızın Başına Gelmişti

 

"Size, onların başına iki mislini getirdiğiniz bir musibet gelip çattığı zaman, "Bu, nereden (geldi)?" mi dediniz? De ki, "O, sizin kendinizdendir," Şüphesiz ki Allah herşeye hakkıyla kadirdir" (Âl-ı Imran, 165).

Bil ki, Allahu Teâlâ münafıkların, O'nu hainlik ve hıyanete nisbet etmek suretiyle, Hz. Peygamberi ta'n ve tenkid ettiklerini haber verince, onlardan, bu âyette başka bir şüphe daha nakletmiştir ki, bu da onların, "Şayet O, Allah katından bir elçi ve peygamber olsaydı, O'nun ordusu Uhud gününde kâfirler karşısında hezimete uğramazdı" sözleridir ki onların, "Bu, nereden (geldi)?" sözlerinden maksad bu idi. Allah Teâlâ buna, "De ki "O, sizin kendinizdendir" sözüyle cevap vermiştir. Yani, "Bu hezimet ancak, sizin isyanınızın uğursuzluğu sebebiyle meydana gelmiştir." Âyetin kendisinden öncesiyle münasebet vechinin izahı, işte budur.

Âyette birkaç mesele vardır: [74]

 

Birinci Mesele

 

"Size.., bir musibet gelip çattığı zaman" âyetinin takriri ve tefsiri. Bundan murad, Uhud hadisesidir. Cenâb-ı Hakk'ın, "Onların başına iki mislini getirdiniz.." ifâdesi hakkında iki görüş bulunmaktadır:

a)  Bu, ekseri alimlerin görüşü olup, buna göre bunun manası, "Bedir günü, onların başına iki mislini getirdiniz" şeklinde olur. Bu böyledir, çünkü müşrikler Uhud gününde yetmiş müslüman öldürmüş, müslümanlar ise, Bedir gününde onlardan yetmiş kişiyi öldürmüş, bir o kadar da esir almışlardı.

b)  Müslümanlar kâfirleri Bedir gününde hezimete uğratmıştı; Uhud savaşının başında da, aynı şekilde onlan hezimete uğratmışlardı. Ama sonraysa, isyan edip emre riâyet etmeyince, müşrikler ontan hezimete uğratmıştı.. Böylece müslümanlar müşrikleri iki kere, müşrikler de müslümanları bir kere hezimete uğratmış oldu. Zeccâc'ın tercihi de budur. Vahidî ise bu izah şeklini tenkid ederek şöyle demiştir: "Nasıl müslümanlar Bedir gününde müşriklere acı tattırmış iseler, aynen bunun gibi müşrikler de Uhud gününde onlara acı tattırmıştı. Ama onlar, müslümanlan kat'î hezimete  uğratamamışlardı.  Uhud gününe gelince,  müslümanlar başlangıçta müşrikleri hezimete uğratmış, sonraysa iş tersine dönmüştür." [75]

 

İkinci Mesele

 

"Siz, onların başına iki mislini getirdiniz'' tabirindeki fayda, dünya işlerinin tek bir nizam üzre kalmayacağı hususunda bir uyarıdır. Yani, "Sizler onları iki kere hezimete uğratınca, onların sizi bir kere hezimete uğratmasını niye tuhaf görüyorsunuz?" demektir.

Cenâb-ı Hakk'ın, "Bu, nereden (geldi)? mi dediniz" ifâdesindeyse iki mesele vardır: [76]

 

Bâtıl Yolda Olan Kâfirler Neden  Müslümanları Yenerler?        

 

Onların hayrete düşmelerinin sebebi, onların "Biz, Hak din olan İslâm'a yardım ediyoruz ve Allah'ın Resulü de bizimle beraberdir. Halbuki onlarsa, Allah'a şirk koşma ve küfür demek olan bir dine yardım ediyorlar. Binâenaleyh, onlar bize karşı nasıl muzaffer kılınabilirler, galib gelirler" demeleridir.

Bil ki Allah Teâlâ onların bu şüphesine şu iki şekilde cevap vermiştir:

a) Bu suâli naklederken zikretmiş olduğu, "Siz onların basma iki mislini getirdiniz" ifadesidir. Yani, "Dünyanın hali hep aynı kalmaz. Siz, onların başına bu musibetin iki mislini getirdiğinizde, o halde daha bunu (Uhud'daki geçici hezimeti) nasıl tuhaf görüyor, imkânsız addediyorsunuz?" demektir.

b) Hak Teâlâ'nın, "De ki "O, sizin kendinizdendir" buy­ruğudur. Bu hususta birkaç mesele vardır: [77]

 

Birinci Mesele

 

Bu cevap, iki şekilde izah edilebilir:

a) "Siz bu musibete, isyan etmeniz, emre itaat etmemeniz sebebiyle duçar oldunuz..." Bu böyledir, zira onlar Hz. Peygamber'e pekçok hususta isyan etmişlerdi:

1- Hz. Peygamber (s.a.s), "Bizim yararımıza ve lehimize olan, Medine'nin dışına çıkmayıp, bilâkis burada kalmamızdır" dediği halde, onların Hz. Peygamber'in sözünü dinlemeyip, "İlle de çıkalım!" demişlerdi. Binaenaleyh, kendisine muhalefet ettiklerini görünce O, Uhud'a doğru yöneldi.

2- Allah Teâlâ'nın nakletmiş olduğu gevşeklik ve yılgınlıklarıdır.

3- Aralarında ortaya çıkan niza ve çekişme...

4-  Bulundukları mevzileri terkedip, birliklerini dağıtmalarıdır.

5- Onların,   ganimet  elde   etmekle   meşgul  olarak,   düşmanla  savaşmak konusunda, Hz. Muhammed'in sözünü tutmamalarıdır. Bütün bunlar ise, günah ve masiyettir. Halbuki Cenâb-ı Hak onlara, isyan ve günah işlememeleri halinde zafer va'adetmişti. Nitekim şöyle buyurmuştur: "Evet siz sabreder, sakınırsanız, onlar da ansızın üstünüze gelecek olurlarsa, Rabb'iniz size alametti beşbin melekle yardım edecektir" (âh imran, 125). Binâenaleyh, şart bulunmayınca, muhakkak ki meşrut da tahakkuk etmez.

b) Hz. Ali (r.a)'nin söylemiş olduğu şu husustur: "Bedir gününde Cibril-i Emin, Hz. Peygamber (s.a.s)'e gelerek şöyle dedi: "Ey Muhammed, hiç şüphe yok ki Cenâb-ı Hak, kavminin (ashabının), esirlerden fidye almak hususunda yapmrş olduğu hareket tarzını hoş görmedi ve ashabını şu iki şey arasında muhayyer bıraktı: Esirleri alıp boyunlarını vuracaklar veyahut esirlerden fidye alacaklar, fakat onların sayısınca kendilerinden şehid alınmasına razı olacaklar. Bunun üzerine Hz. Peygamber bunu kavmine hatırlatınca, onlar şöyle dediler: "Biz kabilelerimizden ve kardeşlerimizden fidye alıyoruz, bununla düşmanla savaş konusunda güç kuvvet kazanıyoruz; bizden, onların sayısınca şehit düşmesine de razıyız." Böylece, Uhud gününde, Bedir'deki esirler sayısınca yetmiş kişi öldürülmüş oldu ki, bu HakTeâlâ'ntn, "Deki "O, sizin kendinizdendir" buyruğunun manasıdır. Yani, "Fidye almanız ve öldürülmeyi seçmeniz sebebiyle..." demektir. [78]

 

Mutezilenin Âyeti Delil Getirmesi ve Onlara Cevap             

 

Mutezile, "De ki "O, sizin kendinizdendir" beyanını delil getirip, kulların fiillerini Allah'ın yaratmadığına şu şekillerde istidlal etmiştir;

a) Bunun, Allah'ın yaratmasıyla meydana geldiğinin ve

bunda kulun kudretinin herhangi bir tesirinin bulunmadı­ğının farzedilmesi halinde, Cenâb-t Hakk'ın, "O, sizin kendinizdendir" ifâdesi yalan olmuş olur.

b) Sahabe, Allah'ın kâfiri mü'mine musallat ve üstün kılması hususunda şaşırmış, bunun üzerine de Atlah Teâlâ da, "Sizin fiilinizin kötülüğü sebebiyle böylesi kötü bir duruma düştünüz" diyerek, onların bu hayret ve şaşkınlıklarını izâle etmiştir. Binâenaleyh, kultann fiillerini Allah yaratmış olsaydı, bu cevap doğru olmazdı.

c) Topluluk, demiştir; yani, "Bu nereden geldi?" diye sormuşlardır. Bu da hadisenin sebebini öğrenmek arzusunu gösterir. Eğer, "muhdis" (bu fiilleri meydana getiren) kul olmasaydı, cevap soruya mutabık olmazdı.

Cevap: Mutezile'nin bütün bu görüşlerine, "Bu, kulun fiillerini Allah'ın yarattığına delâlet eden âyetlerle çelişir" diyerek cevap verilir.

Sonra Cenâb-ı Hak, "Şüphesiz ki Allah, her şeye hak­kıyla kadirdir" buyurmuştur. Yani Allah, emrine muhalefet edip isyan ettiğinizde, sizi düşmanınızla başbaşa bırakmaya kadir olduğu gibi, sebat ve sabretmeniz halinde de, size yardım etmeye de kadir ve muktedirdir" demektir. Alimlerimiz, bu ifâdeyle, kulun fiilini Allah'ın yarattığına istidlal ederek şöyle demişlerdir: "Şüphesiz kulun fiili de "bir şeydir." Binaenaleyh, o şeyi Allah yaratmış ve ona kadir olmuş demektir. Allah onu yaratmaya kadir olduğunda, kul da onu icad edip yaratsaydı, o zaman Allah Teâlâ'nın onu îcad edip yaratmaya kadir olması imkansız olurdu. Çünkü, kul onu îcad edip yaratınca, o fiilin Allah tarafından yaratılması imkânsız olur. Zira, var olan bir şeyi yeniden icad etmek imkânsızdır. Binâenaleyh, kulun fiilinin halikı olması, böyle bir imkânsızlığa yol açınca, kulun, fiilinin halikı olmaması gerekir. Allah en iyisini bilendir. [79]

 

Allah İmtihan Etmekle Münafıkları Açığa Çıkarır

 

"İki ordu karşılaştığı gün size gelen musibet Allah'ın izniyle idi. (Bu, Allah'ın) mü'minleri ve münafıkları bilmesi (ayırd etmesi) içindi. Onlara, 'Velin, Allah yolunda muharebe edin, yahut müdafaa yapın" denildi onlar, "Biz muharebeyi bilseydik, elbette arkanızdan gelirdik" dediler. Onlar, o gün imandan ziyâde küfre yakın idiler. Ağızlarıyla, kalplerinde olmayanı söylüyorlardı. Onların gizlediğini, Allah pek iyi bilmektedir" (Âl-i İmran, 166-167).

Bil ki bu âyet, daha önce geçen "Size, onların başına iki mislini getirdiğiniz bir musîbet gelip çattığı zaman..." (An imran. 165) âyetine bağlıdır. Hak Teâlâ önceki âyette, bu musibetin günahları sebebi ile onların başına geldiğini ve bunun onların kendileri yüzünden olduğunu zikretti. Bu âyette de, bu belânın onların başına gelişinin bir başka sebebini belirtmiştir, o da mü'mini münafıktan ayırdetmektir. Bu âyetle ilgili birkaç mesele bulunmaktadır: [80]

 

Birinci Mesele

 

Âyetteki "İki ordu karşılaştığı gün..." tabirinden murad, Uhud günüdür. İki ordudan birisi, Hz. Muhammed (s.a.s)'in ashabı olan İslâm ordusu; diğeri de Ebû Süfyan komutasındaki müşrik ordusudur. [81]

 

İkinci Mesele

 

Âyetteki "Allah'ın izniyle idi" hakkında birkaç izah şekli vardır:

1- "Allah'ın izni", mü'minler ile kâfirleri tamamen kendi hallerine bırakıp mü'minlere yardımı terketmekten ibaret olup, buradaki "izin" kelimesi, mecazî olarak, müslümanlarla kâfirleri başbaşa bırakma manasına kullanılmıştır. Çünkü Cenâb-ı Hak, müslümanları sınamak için, onları kâfirlere karşı korumamıştır. Çünkü birşeye izin vermek, izin verilen kimseyi o şeyi murad etmekten geri çevirmez. Müdafaayı bırakmak, iznin ayrılmaz bir parçası olunca, "izin" lâfzı mecazî olarak müdafaayı ve korumayı bırakma manasında kullanılmıştır.

2- "Allah'ın izniyle idi" buyruğu, "Allah'ın ilmi ile idi, (bilgisi dahilinde idi)" de­mektir. Bu tıpkı, "Allah'tan bir izin vermedir" yani, "bir bildiridir" (Tevbe  )"Sana bildirdik, bizden hiçbir şahit yoktur" (Fussüet, at, ve "O zaman, Allah'a karşı bir harbe (girmiş olduğunuzu) bilin" (Bakara. 279)âyetlerinde olduğu gibidir. Bu âyetlerde geçen "izin" kelimeleri, "bilme" manasınadır. Vahidi, bu görüşü tenkid ederek şöyle demiştir: "Ayet, mü'minleri, başlarına gelen musibetten ötürü teselli etmektedir. Teselli ise, ancak bilmeye dayanır. Çünkü Allah'ın ilmi, "O'nun timi dışında, hiçbir dişi gebe kalmaz ve doğurmaz" t, 47) âyetinin de delâlet ettiği gibi, bütün malumat hakkında umûmidir.

3-  "İzin"den murad, "Sonra Allah, sizi imtihan etmek için, sizi onlardan geri çevirdi" (Al-i imran, 152) âyetinin de delâlet ettiği gibi, "emir" manasıdır. Buna göre ifâdenin manası, "Allah Teâlâ muharebeyi emredip, sonra o muharebe de böyle bir bozguna müncer olunca, mecazî olarak "bu Allah'ın emriyle oldu" denilebilir" şeklindedir.

4- İbn Abbas (r.a)'dan nakledilen şu görüştür: Âyetteki "izirV'den murad, Allah'ın bu husustaki kaza ve kaderi, hükmüdür. Bu görüş daha uygundur. Çünkü âyet, başlarına gelen musibetten dolayı mü'minleri teselli etmektedir. Teselli ise ancak, "Bu, Allah'ın kazası ve kaderi ile olmuştur" denilerek yapılabilir. Böylece onlar da Allah'ın kazasına rıza göstermiş olurlar.

Sonra Allah Teâlâ, "(Bu, Allah'ın) mü'minleri bilmesi ve münafıkları bilmesi içindi" buyurmuştur. Bu, "Mü'minleri münafıklardan ayırdetmesi" manasınadır. Bu ifâde ile ilgili birkaç mesele vardır: [82]

 

Münâfık Kelimesinin Mânâsı      

 

Vahidî şöyle demektedir: "Bir insan iman ettiğini ifâde edip, iman etmemiş oluşunu kalbinde gizlediğinde, "Adam münâfıklık yaptı, o münafıktır" denilir. Buna göre "nifak", İslâm döneminde ortaya çıkmış bir isim olup, hangi kökten türemiş olduğu hususunda ihtilaf edilerek, şu görüşler ileri sürülmüştür:

a) Ebû Ubeyde şöyle demiştir: "Bu kelime, Arapların "tarta faresi yuvası" mâna­sına kullandıkları /jfjjl *^*ü tabirinder^ alınmıştır. Çünkü tarla faresi ve köstebeğin yuvasının iki ağzı vardır, birisine tW>AiH; diğerine de îüiÛJt denilir. Tarla faresi, bu kapıların hangisinden yakalan il maya çalışılsa, diğerinden çıkar kaçar. İşte bundan dolayı münafık da böyle isimlendirilmiştir. Çünkü o, kendisi için iki çıkış yolu koymuştur; birisi İslâm olduğunu ifâde etmesi, diğeri de kâfir olduğunu saklamasıdır. Bu ikisinden, hangisi hususunda onu yakalamak istersen, o diğerinden çıkıp kurtulur."

b)  İbnu'l-Enbârî ise, "münafık" kelimesinin, "tünel" manasına gelen kelimesinden olduğunu, bunun, "insanın tünelde kendisini gizlediği gibi, münafık da İslâm ile kendisini saklar" manasında olduğunu söylemiştir.

c) Bu ifâde, tarta faresi yuvası anlamına gelen, kelimesinden alınmıştır. Ta­kat bu, Ebû Ubeyde'nin zikrettiği şekilde değil. Bu şu şekildedir: "Nâfika", tarla faresinin toprağın altında kazıp yaptığı bir odadır. Sonra tarla faresi bu odanın toprağın üstüne çıkış yerini ince bir toprakta örter. Böylece bir şüpheye düştüğünde, o ince toprağı başıyla iter ve çıkıp kaçar. İşte bundan ötürü münafığa da "münafık" denmiştir. Çünkü o, içinde küfrünü saklar. Sen onu eşelediğinde, kendisinden o küfrü atar ve İslâm'a sarılmış görünür. [83]

 

İkinci Mesele

 

Âyetteki "mü'minleri bilmesi" ifadesinin zahiri, Allah Teâlâ'nın, bu hususta bir bilgi edinmek için, o musibete

izin verdiğini ihsas ettirir. Bu da, Allah'ın ilminin durmadan yenilendiğini düşündürür ki, Allah'ın ilmi hakkında böyle birşey düşünülemez. Binâenaleyh âyetteki "bilme"den maksad, zaten Allah tarafından bilinmekte olan şeylerdir. Bu ifâdelerin takdiri, "mü'min münafıktan ayrılıp iyice belli olsun diye, Allah o musîbete izin vermiştir" şeklindedir. Bunun ne manaya geldiği ise, daha önce geçen (benzeri) âyetlerde izah edilmiştir. Allah n iyi bilendir. [84]

 

Üçüncü Mesele

 

Âyette bir hazif olup takdiri, "mü'minlerin imanını ve münafıkların nifakını bilmesi (göstermesi) içindir" şeklinde­dir. Şuna göre eğer, "Allah Teâlâ niçin şeklinde değil de, şeklinde demiştir?" denilirse, biz deriz ki: "İsim, mananın te'kidine; onun yerine kullanılacak fiil ise mananın teceddüdüne (tekrar tekrar o fiilin işlendiğine) delâlet eder. Buna göre âyetteki, "mü'minleri" kelimesi onların imanlarında bir istikrar bulup, devamlı olduklarına delâlet eder; nifak yapanlar.. " ifâdesi ise, onların o anda nifaka uygun şeyler yaptıklarına delâlet eder."

Sonra Cenâb-ı Hak, "Onlara, "Gelin, Allah yolunda muharebe edin, yahut müdafaa yapm" denildiğinde" buyurmuştur. Bu ifâde ile ilgili birkaç mesele vardır: [85]

 

Birinci Mesele

 

Bu sözü söyleyenin, kim olduğu hususunda şu iki izah vardır:

a) Esamm, onları (böyle söyleyerek) savaşa davet edenin Hz. Peygamber (s.a.s) olduğunu söylemiştir.

b) Abdullah İbn Übeyy İbn Selûl münafığının, askeriyle Uhud'a doğru hareket ederken, "Biz kendimizi niçin savaşın içine atalım?" deyip, geri döndükleri rivayet edilmiştir. Bunlar, Hz. Peygamber (s.a.s) ile birlikte savaşa çıkmış olan bin Kişinin İçinde idiler ve üçyüz kişiydiler. Bunun üzerine onlara, Ebû Câbir İbn Abdullah el-Ensâri künyesiyie anılan Abdullah b. Amr İbn Haram (r.a), "Düşmanın karşısında Peygamberinizi ve milletinizi tek başına bırakıp gittiğiniz için, size Allah'ı hatırlatırım!" demiştir. İşte âyetteki "Onlara., denildi" ifâdesinden murad, Abdullah (r.a)'ın bu sözüdür. [86]

 

Bu Âyetle "Mûdafaa'nın Mânası   

 

"Allah yolunda muharebe edin, yahut müdafaa yapm" emrinden murad, "Eğer kalbinizde din ve İslâm sevgisi bulunuyorsa, din ve İslâm için savaşın; yok eğer böyle değilse kendinizi, ailenizi ve malınızı müdafaa etmek için savaşın" yani "ya dinin adamlarından, yahut dünyanın adamlarından olunuz" manasıdır. Süddî ve İbn Cüreyc, bunun "Bizimle birlikte savaşmıyorsanız bile, karartınızla (sayı çokluğu ile) bizi düşmanlara karşı müdafaa edin. Çünkü sayı çokluğu, heybetli ve azametli görünüşün sebeplerinden biridir. İlk izah, daha uygundur. [87]

 

Üçüncü Mesele

 

Hak Teâlâ'nın, "Allah yolunda muharebe edin, yahut müdafaa yapın" emri, onların dinî yöndeki arzularını, dün­yevî arzularından öne aldıklarını açıkça göstermektedir ki bu da, müslümantn, her işinde dinini dünyasına takdim etmesi gerektiğine delâlet eder. [88]

 

Âyetteki Kıtalden Maksad

 

Sonra Allahu Teâlâ, 'Onlar, ' 'Biz muharebe bilseydik, elbette arkanızdan gelirdik " dediler. Onlar, o gün imândan ziyade küfte yakın idiler" buyurmuştur ki bu münafıkların verdikleri cevabı ifade etmektedir. Bu hususta da şu iki izah yapılmıştır:

1- Bundan murad, "Bu iki ordu kesinlikle savaşmayacaklar, işte biz bundan dolayı geri döndük" manasıdır.

2- Bunun manası, "Biz, savaş denebilecek bir işin olduğunu bilseydik, sizin peşinizden gelirdik, yani  bunu yapmak isteyenlerin yaptıkları vuruşmaya savaş denmez. Buna, olsa olsa, "insanın kendini tehlikeye atması" denilir" şeklindedir. Çünkü Abdullah münafığı, Medine'de kalıp Uhud'a çıkılmaması görüşünde idi.

Bil ki bu sözden murad, birinci mana olursa, bu söz fasit olur. Çünkü dünya işlerinde "zannetme", bilme manasında kullanılır. Halbuki o günde savaşın olacağı emareleri apaçık ve ortada idi. Bu şekilde cevap veren o münafığa "O zaman, harpte kılıcını çekmiş birisini gördüğünde, onunla vuruşmaya yeltenmemen gerekir. Çünkü sen, onun savaşıp savaşmayacağını kesin bilmiyorsun" denilir. Dünyevî diğer işlerde de hüküm aynıdır. Halbuki aksine hak olan, muharebe emareleri zuhur ettiğinde, cihadın vacip olacağıdır.Müşrüklerin Uhud eteklerine kadar Medine’ye yaklaşmış olmalarından daha kuvvetli bir ernâre olamaz. Binâenaleyh münafığın bu şekildeki cevabı, alabildiğine âdî ve alçak olduğuna, ve bu cevaptan maksatlarının ya işi karıştırıp örtbas etme, ya da istihza etme olduğuna delâlet eder. Münafığın bu cevaptan maksadının, İkinci İzahtaki mana olması da bâtıldır. Çünkü Allah Teâlâ, müslümanlara yardım edip, ilâhî nusretlni göndereceğini va'adedince, onların böyle bir savaşa çıkmaları, kendilerini tehlikeye atma olmaz. [89]

 

Onlar O Gün İmandan Ziyade Küfre Yakın İdiler

 

Daha sonra Hak Teâlâ, münafıkların bu cevabı verdikleri esnadaki hallerini beyân ederek, "Onlar, o gün imandan ziyâde küfre yakındılar" buyurmuştur. Bu cümle ile ilgili birkaç mesele vardır: [90]

 

Birinci Mesele

 

Bu ifâde hakkında şu iki mana verilmiştir:

1- "Onlar, bu Uhud hadisesinden önce, kendilerinin mü'min olduklarını izhâr ediyorlardı ve küfürlerini gösteren

bir emare de zuhur etmiyordu. Fakat ne zaman ki, mü'minlerin ordusundan ayrılıp döndüler, işte o zaman, kendilerinin mü'min zannedilmeleri halinden iyice uzaklaştılar. Bil ki onların, müslümanlara destek olmamaları müslüman olmadıklarını göstermez.

Yine onların, "Biz, muharebe bilseydik, elbette arkanızdan gelirdik" demiş olmaları da, müslüman olmadıklarına delâlet eder. Çünkü biz bu sözün, ya müslümanlarla alay etmeye, ya da Hz. Peygamber (s.a.s)'in sözüne güvensizliğe delâlet ettiğini beyan etmiştik. Bunun her ikisi de küfürdür.

2- Bundan murad, "Onlar, imân ehlinden ziyâde kâfirlere yardım etmeye daha yakın idiler" manasıdır. Çünkü onların, çekip gitmek suretiyle müslümanlann sayısını ve karartısını azaltmaları, müşrikleri destekleme manasına gelir. [91]

 

İkinci Mesele

 

Âlimlerin pek çoğu, "Bu, Allah tarafından o münafıkların  kâfir olduğu hususunda bir nasstır" demişlerdir. Hasan el-Basri, "Allah Teâlâ, "daha yakındır" dediğinde, bu onların müşrik olduklarını yakinen ortaya kor. Bu, HakTeâlâ'nın, "(Yüzbin hatta daha fazla)" (Saftat, w)âyetinde olduğu gibidir. Binâenaleyh bu ziyâde oluşta herhangtbir şüphe yoktur. Yine mükellef ya mü'mindir, ya da kâfirdir. Binâenaleyh âyet, daha yakın oluşu gösterince, bu onlarda küfrün olduğunu gösterir" demiştir. Vahidi, "el-Basît" adlı eserinde şöyle der: "Bu âyet, kelime-i tevhid getiren kimsenin küfre nisbet edilemiyeceğine, ve mutlak olarak onun kâfir olduğunun söylenemeyeceğine delildir. Çünkü Allah Teâlâ, onlar "Lâilâhe illallah, Muhammedur-resûlullah" (Allah'tan başka ilah yoktur, Muhammed Allah'ın resulüdür) dedikleri için, gerçekte kâfir olmalarına rağmen, mutlak olarak kâfir olduklarını söylememiştir.

Sonra Cenâb-ı Hak,  "Ağızlarıyla, kalplerinde olmayanı söylüyorlardı" buyurmuştur. Bu ifâde, "Onların dilleri ve sözleri, kalplerinde olana terstir. Onlar, her nekadar dilleriyle iman ettiklerini söyleseler de, kalplerinde küfrü saklamaktadırlar" manasındadır.

Hak Teâlâ sonra da, "Allah, onların gizlediğini pek iyi bil­mektedir" buyurmuştur. Buna göre eğer, "Bilinen birşey, iki bilen tarafından bilindiğinde, onlardan biri onu diğerinden daha iyi biliyor olamaz. Binâenaleyh âyetteki, "Allah daha iyi bilendir" ifâdesi ne manaya gelir?" denilir ise, biz deriz ki; Bundan maksad, Allah Teâlâ'nın, o durumların detayını, hiç kimsenin bilemeyeceği bir şekilde bitmesidir. [92]

 

Münafıkların, Müminleri Moral Yönünden Bozguna Sevketmeleri

 

"Kendileri (evlerinde) oturdukları halde, kardeşlerine, "Eğer bizi dinieselerdi öldürülmezlerdi" diyen o adamlara de ki "Haydi öyle ise, ölümü kendi nefislerinizden geri çevirin, eğer sâdık kimseierseniz..." (Âl-i İmran, 168).

Bil ki Allah Teâlâ, "Biz muharebe bilseydik, elbette arkanızdan gelirdik" dediklerini naklettiği kimselerin, oturup kaldıkları ve geri kalışlarına hüccet getirdikleri gibi, başkalarını da geri koymaya çalışıp, bunun için de delil getirdiklerini anlatmıştır. Binâenaleyh Allah Teâlâ o kimselerin, kardeşlerine, "Harbe katılanlar bizim sözümüzü dinleselerdi, öldürülmezlerdi" dediklerini ve böylece, kâfirlere karşı savaşta Hz. Peygamber (s.a.s)'e uymak niyetinde olanları ölümle korkuttuklarını nakletmiştir. Çünkü onlar, Uhud'da müslümanların başına gelen ölümleri biliyorlardı. İnsanların hayatı sevmelerinin, tabiatlarının gereği olduğu malumdur. Binâenaleyh böyle bir ölüm şüphesinin, onların kalplerine düşmesi, şeytanın verdiği bir vesvese gibi olur. 8u âyetle ilgili birkaç mesele vardır: [93]

 

Birinci  Mesele

 

Âyetin başındaki  kelimesinin, cümle içindeki mahalli  hususunda  şu görüşler söylenmiştir:

a) Bu ifâde sözünden bedel olarak mansubtur.

b)  ifâdesindeki cemî failden bedel olarak merfûdur.

c)  Mahzûf bir mübtedanın haberi olarak merîudur ve takdiri "Onlar şöyle şöyle olanlardır" şeklindedir.

d)  Zemm yerinde olarak zemme delâlet eden mahzuf bir fiille mansubdur, [94]

 

İkinci Mesele

 

Müfessirler, bu âyetteki "diyenler"den muradın, Abdullah İbn Ubeyy ve onun taraftarları olduğunu söylemişlerdir. Esamm, bunun caiz olmayacağını söyleyerek şöyle demiş­tir: "Abdullah İbn Ubeyy, Uhud günü Hz. Peygamber'le beraber cihada çıkmıştı. Bu söz ise savaşa katılmayanlar hakkındadır. Çünkü Cenâb-ı Hak, "Kendi (evlerinde) oturdukları halde, kardeşlerine... eğer oturma hususunda bizi dinleselerdi, öldürülmezlerdi" buyurmuştur ki, bu söz savaşa çıkanlar ile, bundan sonra onları cihaddan çevirme konusunda bir şüphe meydana getirmek için, cihada çıkmaya niyetli ve azimli olan kimseler için, cihada katılmayanların cihaddan sonra söylemiş oldukları bir sözdür." [95]

 

Üçüncü Mesele

 

ifâdesinin manası, "yani, kardeşleri için dediler" demektir. Bu kardeşliğin, neseb bakımından; veyahut da aynı memleketten olma veyahut Hz. Peygamber'e düş­man olma, ya da putlara ibâdet etme hususundaki müştereklik sebebiyle meydana gelmiş olan kardeşlik olduğuna dair izah daha önce geçmişti. Allah en iyisini bilendir. [96]

 

Dördüncü Mesele

 

Vahidî şöyle demektedir: "Hak Teâlâ'nın, "Ve  oturdular" ifâdesinin başındaki vâv, haliyye vâvıdır. Bu

oturup kalmanın manası, cihâda katılmama, cihada karşı oturup kalma demektir. Yani, "Uhud'da öldürülenler, bizim oturduğumuz gibi otursalar, bizim yaptığımız gibi de yapsalardı, kurtulurlar ve öldürülmezlerdi." Sonra Cenâb-ı Hak buna, "Deki: "Haydi öyle ise, ölümü kendi nefislerinizden geri çevirin, eğer sâdık kimselerseniz!" diyerek cevap vermiştir. [97]

 

"Ölümü Kendinizden Uzaklaştırın!" Emrinin Mânası

 

Eğer, "Aradaki fark açık olmasına rağmen, bu şekilde istidlal etmenin manası nedir? Öldürülmekten sakınmak mümkündür, ama ölümden sakınmak kesinlikle mümkün değildir" denilirse, cevaben deriz ki:

Allah Teâlâ'nın zikretmiş olduğu bu delil, ancak biz kaza ve kadere inanıp, onu itiraf ettiğimiz zaman söz konusu olur. Bu böyledir, çünkü biz var olan her şeyin, ancak Allah'ın kaza ve kaderiyle meydana geldiğini söylediğimiz zaman, bir kâfirin bir müslümanı ancak Allah'ın kaza ve kaderiyle öldürebileceğini itiraf etmiş oluruz. Bu durumda da, öldürülme ile ölüm arasında geriye herhangi bir fark kalmaz. İşte bundan dolayı, böyle bir istidlal doğru olur. Ama biz, kulun fiilinin Allah'ın takdiri ve kazasıyla olmadığına hükmettiğimiz zaman, ölümle öldürülme arasındaki fark, sizin bahsetmiş olduğunuz, şekil bakımından açık ve zahir olur. Bu da, Allah Teâlâ'nın bahsetmiş olduğu delilin bozukluğu neticesine götürür. Böyle bir neticeye ulaştıranın ise bâtıl olacağı herkesin ma\ûmuö.uv. Binâenaleyh, bu âyetin bütün her şeyin Allah'ın kaza ve kaderiyle meydana geldiğine delâlet ettiği sabit olmuş olur.

Cenâb-ı Hakk'ın, "Eğer sadık kimselerseniz" buyruğuna gelince, yani "Eğer siz kötülüklerden sakınma, gayelere nail olma ile meşgul olmanız hususunda sadık, doğru kimseler iseniz..." demektir. [98]

 

Allah Yolunda Öldürülenler Ölü Değildir

 

"Allah yolunda öldürülenleri sakın ölü sanma. Bilakis onlar, Bableri katında diridirler, Allah'ın lütf-u inayetinden kendilerine verdiği şeyler ile sevinerek, nzıklanırlar. Arkalarından henüz onlara katılamayanları da: "Onlara hiç korku yoktur. Onlar mahzun da olacak değillerdir" diye müjde vermek isterler" (Al-i imran. 169-170).

Bil ki münafıklar, Uhud gününde cihada çıkanlar hakkında söyledikleri gibi, "Cihad öldürülmeye yol açar, öldürülmek ise hoş bir şey değildir. Binaenaleyh, cihaddan sakınmak gerekir" demek suretiyle, savaşa katılma hususunda arzulu olanları geri bırakınca, Allahu Teâlâ onların, "Cihâd, öldürülmeye yol açar" sözlerinin, ölümün Allah'ın kaza ve kaderiyle meydana geldiği gibi, öldürülmenin de ancak Allah'ın kaza ve kaderiyle meydana geleceğini bildirerek, bu sözlerinin bâtıl olduğunu beyan buyurmuştur. Binaenaleyh, Allah'ın öldürülmesini takdir ettiği kimsenin, ondan sakınması mümkün değildir. Öldürülmesini takdir etmediği kimselerin de, öldürülme endişeleri olmamalıdır.

Sonra Cenâb-ı Hak onların o şüphesine bu âyette, başka bir cevapla cevap vererek şöyle demiştir: "Biz Allah yolunda öldürülmenin istenmeyen bir şey olduğunu kabul etmiyoruz. Hem bu nasıl söylenebilir ki? Çünkü Allah, yolunda öldürülen kimseyi, ölümünü müteakip diriltir, ona hususî olarak bir yakınlık ve ikram dereceleri ihsan eder, yine ona çeşitli rızıkların en üstününü verip onu sevinç ve sürür derecelerinin en yücesine ulaştırır. Binaenaleyh, hangi akıllı bu şekilde öldürülmenin kötü olduğunu söyleyebilir? Âyetin, kendisinden önceki âyetlerle münasebeti, işte budur. Âyetle ilgili birkaç mesele vardır: [99]

 

Birinci Mesele

 

Bu âyet, Bedir ve Uhud şehidleri hakkında nazil olmuştur. Çünkü bu âyet nazil olduğunda, bu iki meşhur günde öl­dürülenlerin dışında başka bir şehid yok idi. Münafıklar da, m üs I uman I ardan bu iki günde öldürülenler gibi öldürülmesinler diye, mücahidleri cihaddan uzaklaştırmak, nefret ettirmek istiyorlardı. Halbuki Allahu Teâlâ, müslümanları bu iki günde cihad edip öldürülen kimselere benzemeye, onlar gibi olmaya davet etsin diye, bu iki günde öldürülenlerin fazilet ve mertebelerini beyan etmiştir. Sözün özü şudur: Cihadt terkeden kimse, dünya nimetlerine bazan ulaşır, bazan da ulaşamaz. Ulaştığının farzedilmesi halinde bile, bu dünya nimetleri önemsiz ve geçicidir. Savaşa yönelen kimseler ise, kesinlikle âhiret nimetlerine nail olur. Bu nimet büyük bir nimettir. Büyüklüğünün yanında da, devamlı ve ebedîdir. Durum böyle olunca, cihada katılmanın, onu bırakıp katılmamaktan daha efdal olduğu ortaya çıkmış olur. [100]

 

İkinci Mesele

 

Bil ki âyetin zahiri, Allah yolunda öldürülenler o kimselerin diri olduklarına delâlet etmektedir. Bu "diri olma" ile, ya hakîki mana veya mecazî mana murad edilmiştir. Bundan hakiki mananın murad edilmesi halinde onlar ya âhirette diri olacaklar, yahut da şu anda diridirler. Şu anda diri olmalarının murad edilmesi halinde, bundan murad ya ruhani, yahut da cismani bir hayatı kabul (isbat) etmektir. İşte bu âyet hakkında zikredilmesi mümkün olan derli toplu mana bunlardır. [101]

 

Mutezileye Göre Şehitlerin Diriliği Ahirettedir

 

Birinci ihtimal: Âyeti, "Onlar âhirette diri olacaklar" şeklinde tefsir etmektir ki, bu görüşü Mutezile kelâmcılanndan bir grup benimsemiştir. Meselâ, Ebu Kasım el-Kabî bunlardandır. O, şöyle demektedir: "Çünkü Allah'ın kendilerinden bahsetmiş' olduğu o münafıklar, "Muhammed'in arkadaşları, kendilerini ölüme atıyorlar. Böylece de öldürülüyorlar, böylece de hayatlarını tam yaşayamayarak herhangi bir hayra da ulaşamıyorlar" diyorlardı. Onlar bunu, öldükten sonra dirilmeyi ve âhiret hallerini inkâr ettikleri için söylüyorlardı. Böylece Cenâb-ı Hak onları tekzib etmiş, bu âyeti ile de, Allah yolunda öldürülen o kimselerin diriltileceklerini, nzıklandınlacaklarım ve kendilerine çeşitli ferah, neşe ve mutlulukların ulaştırılacağını beyan buyurmuştur. [102]

 

Mutezilenin Bu Fikrinin Yanlışlığının Delilleri

 

Bil ki, Kabî'nin bu görüşü bize göre yanlıştır. Bunun böyle olduğunun delilleri ise şunlardır:

Birinci hüccet? Hak Teâlâ'nın, "Bilâkis onlar, diridirler" ifâdesinin zahiri onların, bu âyet nazil olduğu zaman diri olduklarını gösterir. Binaenaleyh bundan sonra âyeti, onların "âhirette dirilecekleri" manasına hamletmek, âyetin zahirini terketmek demektir.

İkinci hüccet: Rahmet, fadl ve ihsan tarafının azâb ve ceza tarafından daha müreccah olduğu hususunda hiçbir şüphe yoktur. Allahu Teâlâ, azâb görecek kimseler hakkında, onlara azâb etmek için kıyametten önce onlart dirilttiğini belirtmiştir. Çünkü O, "Suda boğuldular. Ardından da bir ateşe atıldılar" (Nûh, 25) buyurmuştur ki, ifâdesinin başındaki fâ harfi, takîbiyye harfidir. Onlara azâb etme, hayat şartına bağlanmıştır. Yine Cenâb-ı Hak, "Onlar, sabah aksam ateşe arzolunacaklar (ateşe karşı tutulacaklar)" (Garrr, 45) buyurmuştur. Cenâb-ı Hak kıyametten önce, kendilerine azâb etmek için, azâb edeceği kimseleri diriltince, O'nun kendilerine ihsanda bulunup mükâfaat vermek için, mükâfaatı haketmlş kimseleri kıyametten önce diriltmesi daha evlâ otur.

Üçüncü hüccet: Şayet Cenâb-ı Hak, "Onları, cennette öldükten sonra dirilteceği zaman diri yapacağını" kastetmiş olsaydı, O, Hz. Peygamber'e, Hz. Peygamber'in bütün mü'minlerin böyle olacağını bilmesine rağmen, "sakın sar.ma" demezdi. Ama biz bunu, kabir mükâfaatı manasına hamlettiğimizde, Cenâb-ı Hakk'ın resulüne "sakın sanma" demesi güzel ve yerinde olur. Çünkü belki de Peygamber, Allahu Teâlâ'nın, kendisine itaat edip ihlaslı olanları böyle bir şerefle teşrif edeceğini bilmiyordu. Halbuki Allahu Teâlâ onları, kendilerine mükâfaatı arı m ulaştırmak için, kıyametten önce diriltir.

Buna göre şayet, "Hz. Peygamber (s.a.s), her ne kadar onların, Öldükten sonra diriltilme sırasında Rableri katında diriltileceklerini bilse bile, ama ne var ki O, onların cennetliklerden olacaklarını bilmeyebilirdi. Binâenaleyh, Allahu Teâlâ'nın peygamberini, onların dirilecekleri ve mükâfaat ve sürûrlara gark olacaklarını belirtmek suretiyle müjdelemiş olması caizdir" denilirse, biz deriz ki:

Hak Teâiâ'nın, "Sakın saramı" ifâdesi, ölümü içine almaktadır. Çünkü Hak Teâlâ, "Allah yolunda öldürülenleri, sakın ölüler sanma" buyurmuştur. Binaenaleyh, böyle bir zannı ortadan kaldıracak şey, onların şu anda diri olmalarıdır. Çünkü burada, onların kıyamette diri olacakları hususunda bir şüphe yoktur. Cenâb-ı Hakk'ın, "Sevinerek, rızıklanırlar...' ifâdesi mübtedânın haberidir. Bu, sanma ile uzaktan ve yakından herhangi bir alâkası yoktur. Böylece bu soru kendiliğinden ortadan kalkmış olur.

Dördüncü hüccet: Cenâb-ı Hak, "Arkalarından henüz kendilerine katılmayanları da., diye müjde vermek isterler" buyurmuştur. Onlara katılmayanların, mutlaka dünyada bulunmaları gerekir. Binâenaleyh, onların dünyada bulunan kimseleri müjdelemek istemelerinin, mutlaka kıyametin kopmasından önce olması gerekir. Müjdelemek işi ise, mutlaka bir hayat ve dirilikle mümkün olabilir. Binaenaleyh bu da, onların kıyametten önce diri olduklarına delâlet etmektedir. Bu istidlalimiz hakkında, ileride zikredilecek olan başka bir mesele gelecektir.

Beşinci hüccet: İbn Abbas (r.a), Hz. Peygamber (s.a.s)'in şehidlerin sıfatı hakkında şöyle dediğini söylemiştir: "Şehidlerin ruhları, yeşil kuşların içlerindedir. Bu kuşlar cennet nehirlerinin kenarlarına konar, cennet meyvelerinden yer, istedikleri yerlerde gezer dolaşır ve arşın altında, altından kandillere sığınırlar. Şehidler, meskenlerinin, yiyecek ve içeceklerinin güzelliğini ve hoşluğunu görünce, şöyle derler: "Keşke kavmimiz, cihâd konusunda arzulu ve İstekli olmaları İçin, bizim içinde bulunduğumuz nimetleri ve Allah'ın bize nasıl muamele ettiğini bilseler!" Bunun üzerine Cenâb-ı hak, "Kardeşlerinize, ben sizin namınıza haber verir ve onlara arzunuzu ulaştırırım" deyince, onlar buna son derece sevinirler ve mutlu olurlar. İşte bunun üzerine Cenâb-ı Hak, bu âyeti indirdi."

Abdullah İbn Mesûd (r.a)'a bu âyet hakkında sorulduğunda o şöyle dedi: Onu biz de sorduk, bunun üzerine bize şöyle denildi: "Şehidler, yeşil bir kubbe altında, cennet kapısında bir nehir kenanndadırlar." Başka bir rivayete göre ise, yeşil bir bahçe içindedirler.

Câbir İbn Abdullah'dan Hz. Peygamberin şöyle dediği rivayet edilmiştir: '7yi bil ki, Vhud gününde başına gelenden ötürü, Allah 'm, babanı dirilterek, ' 'Ey Abdullah İbn Amr, sana ne yapmamı istersin?" dediğini, bunun üzerine Abdullah'ın da, "Ya Rabb'i, beni dünyaya göndermeni ve senin uğrunda yeniden öldürüimeyi arzu ediyorum" dediğini sana müjdeliyorum..." Bu konudaki rivayetler, nerdeyse tevatür derecesine varmıştır. Binâenaleyh, bu nasıl inkâr edilebilir?

Kâbı, bu rivayetleri tenkid ederek şöyle demiştir: "Bu caiz değildir; çünkü ruhlar nimetlenmezler. Nimetlenecek olan, kendisinde ruh bulunduğu zaman, ancak bedendir, ruh değildir. Bedene nısbetle ruhun yeri, bedenin kuvveti durumundadır. Yine, rivayet edilen haberin zahiri, bu ruhların kuşların kursaklarında bulunmasın» gerektirir. Yine bu haberin zahiri, o ruhların cennet nehirlerinin kenarında bulunmalarını., cennetin meyvelerinden yemelerini ve istedikleri yerlerde gezip dolaşmalarını gerektirir. Bu ise, onların kuşların kursaklarında bulunması keyfiyyetine ters düşer."

Buna şu şekilde cevap verilir: Birinci tenkidiniz, ruhun cisimle kaim olan bir araz olduğu görüşüne bina edilmiştir. Biz durumun böyle olmadığını beyân edeceğiz. İkinci tenkidinize gelince, bu da kabul edilemez. Çünkü, bu gibi kelimelerden maksad. çeşitti rahatlık ve sürürların bulunmasını; hiçbir korku ve âfetin mevcut olmamasını kinaye yoluyla anlatmaktır. Bu ihtimal hakkında sözün özü budur. [103]

 

Şehidlerin Şimdi Diri Olmaları

 

İkinci ihtimal, bundan maksat, şehidlerin şu anda diri olmalarıdır. Bu görüşte olanlardan bazıları, bu hayat sahibi olmanın, ruh için olduğunu söylemişlerdir. Bazıları da bu hayat sahibi olmanın, beden için olduğunu söylemişlerdir. Bu konuya girmeden önce, bir mukaddime yapmak gerekir. Bu mukaddime de şudur: İnsan şu bünyeden ibaret değildir. Bunun böyle olduğunun delili şu iki husustur:

a) Bu bünyenin cüzleri, bir erime, çözülme ve değişime uğrama içindedirler. Halbuki insan denince, ömrünün başından sonuna kadar aynı kalan bir varlık hatıra gelir. Devamlı kalan, değişime uğrayandan başkadır. Bizim bu söylediğimizi şu husus da te'kîd eder: İnsan bazan gürbüz olur, bazan da zayıflar. İşin başında bedeni küçüktür; sonraysa büyür ve gelişir. Şüphe yok ki her insan, ruhunda, kendisinin ömrünün başından sonuna kadar tek bir şey olduğunu hisseder. Böylece de, bizim söylediğimiz şey doğru olur.

b) İnsan, bazan, bütün uzuv ve cüzlerinden gafil, bihaber olduğu halde, kendi varlığını hisseder, bilir. Bilinen bilinmeyenden başkadır. Binaenaleyh, bu iki izahla da, ruhun hissedilen bu bedenden başka bir şey olduğu ortaya çıkar. Daha sonra bunun, ateşin kömüre, yağın susama ve gülsuyunun da güle sirayet etmesi gibi, bu bedene sirayet etmesi gibi hususî bir madde olması da muhtemeldir. Yine ruhun, kendi kendine kaim bir cevher olması, ne cisim, ne de cisime dahil bulunmaması da muhtemeldir. Bu her iki görüşe göre de, beden öldüğü zaman bu şeyin ondan diri olarak ayrılması uzak bir ihtimal olmaz. Biz, onu Allah'ın öldürdüğünü söylesek de Cenâb-ı Hak ona yeniden hayat verir.

Bu izaha göre de, bu âyette olduğu gibi, kabirdeki mükâfaat hakkındaki şüpheler tamamen zail olur. Keza, "Suda boğuldular. Ardından da bir ateşe atıldılar" ınüh, 25) buyruğunda da belirtildiği gibi, kabir azabı ile ilgili bütün şüpheler de ortadan kalkmış olur. Böylece de, bizim anlattıklarımızla, bu meselede bir imkânsızlığın olmadığı ortaya çıkmış oldu. Âyetin zahiri de buna delâlet etmektedir. Binâenaleyh, bu kanâate varmak gerekir. Bizim söylediğimiz bu hususu Kur'ân, hadis ve akıl da teyid etmektedir. [104]

 

Ölümden Sonra Ruh Hayatının Devamına Dair Âyetler

 

Kur'ân'dan delillere gelince, bunlar pekçok âyettir;

a)  "Ey itminâne ermiş olan ruh! Dön Rabb'ine, sen O'ndan razı, O da senden razı olarak.. Haydi git kullarımın içine, gir cennetime..." (Fecr. 27-30) âyetidir. Cenâb-ı Hakk'ın "Dön Rabb'ine" emrinden maksadın ölüm olduğunda şüphe yoktur. Daha son­ra Cenâb-ı Hak, "Haydi gir kullarımın içine" buyurmuştur ki, bu kelimenin başındaki fâ harfi, böyle bir hayatın, ölümün akabinde olacağına delâlet etmektedir ki, bu da bizim söylediğimize delâlet eder.

b) "Nihayet herhangi birinize ölüm geldi mi, elçilerimiz   hiçbir şeyi eksik yapmaksızın   onun ruhunu alırlar" (Enam. 61) buyurmuştur ki, bu da bedenin ölümüdür. Bu ifâdenin peşinden Cenâb-ı Hak, "Sonra bunlar, Hak olan mevlâlanna, Allah'a döndürülmüşlerdir" (Enam, 62) buyurmuştur. Binâenaleyh Cenâb-ı Hakk'ın, "döndürülmüşlerdir" buyruğundaki vâv harfinin (zamirin) mercii, ruhlardır. Bu, ancak kendine ve zâtına mahsus bir hayat ile olabilir. Böylece bu, onun (ruhun) bedenin ölümünden sonra da devam ettiğine delâlet etmiştir.

c) Hak Teâlâ'nın, "Şimdi, eğer o, mukarreblerden ise, (onun nasibi) artık rahatlık, güzel rızık ve Nâim cennetidir" âyetidir, "Artık rahatlık" kelimesinin başındaki takibiyye fası, rahatlığın, güzel rızkın ve Naîm cennetinin ölümün peşinden tahakkuk edeceğine delâlet eder. [105]

 

Ölümden Sonra Ruh Hayatının Devamına Dair Hadisler

 

Bu hususun hadisten delili ise, Hz. Peygamber (s.a.s)'in, "Kim ölürse, onun kıyameti kopmuştur" şeklindeki hadisidir. Bu ifâdenin,  başındaki fâ da, takibiyye fası olup, herkesin kıyametinin ölümünden sonra olacağına delâlet etmektedir. Büyük kıyamete gelince bu, Allah'ın katında malum olan bir zamanda vuku bulacaktır. Yine Hz. Peygamber (s.a.s), "Kabir, cennet bahçelerinden bir bahçe; veyahut da cehennem çukurlarından bir çukurdur"[106] buyurmuştur.

Yine Hz. Peygamber (s.a,s)'in Bedir gününde, şehid edilen kimselere seslenerek, "Siz de Rabb'inizin va'adettiginigerçek olarak buldunuz mu?" (Arat. 44) dediği; bunun üzerine de kendisine, "Ya Resûlallah, onlar ölüdürler. Binâenaleyh sen onlara nasıl seslenebiliyorsun?" denildiğinde O'nun, "Onlar, sizden daha iyi duyarlar" dediği, veyahut da bu anlamda bazı ifâdeler söylediği rivayet edilmiştir. Yine Hz. Peygamber (s.a.s), "Allah'ın ve­lileri Ölmezler; ama onlar, bir evden (dünya) başka bir eve (âhiret) nakledilirler" bu­yurmuştur. Bütün bunlar, nefislerin (ruhların), bedenlerin ölümünden sonra da devam ettiklerine, yaşadıklarına delâlet eder. [107]

 

Öldükten Sonra Rûh Hayatının Devamına Dair Aklî Deliller

 

Aklî delillere gelince, bunlar birkaç tanedir:

a) Uyku zamanı beden zayıflar. Bedenin zayıflaması ise ruhun zayıflamasını gerektirmez. Bilâkis uyku esnasında ruh kuvvetlenir ve çeşitli halleri müşahade edip bazt gayblara muttali olur. Bedenin zayıflaması ruhun zayıflamasını gerektirmeyince, bu durum beden öldükten sonra ruhun ölmediği şeklindeki zannımızı kuvvetlendirir.

b) Fikirlerin çokluğu, dimağın kurumasına bir sebeptir. O'nun kuruması ise, ölüme sebebiyet verir. Bu fikirler, nefsin ilâhi bilgilerle kemâle ermesinin sebebidir. Bu, ruhun son derece kemâle ermesidir. Binâenaleyh ruhun kemâle ermesine vesile olan şey, ,ıynı zamanda bedenin noksanlaşmasına bir sebeb teşkil etmektedir. Bu da, ruhun bedenin ölümü ile ölmediği şeklindeki zannımızı kuvvetlendirmektedir.

c) Ruhun halleri, bedenin hallerinden farklıdır. Çünkü ruh, ilâhi marifet ile sevinir ve güzelleşir. Bunun böyle olduğunun delili, "Haberiniz olsun ki kalpier ancak zlkrullah ile yatışır, rahatlar" (Rad, 28) âyetidir. Hz. Peygamber (s.a.s) de, "Ben Rabb'imin yanında geceliyorum. O, bana yedirip İçirir"[108] buyurmuştur. Bu yiyip içmenin, marifetullah, muhabbetullah ve gayb âlemlerinin nurları ile nurlanmaktan ibaret olduğunda bir şüphe yoktur. Biz de insanların, bir hükümdara hizmet ettiği, bir makamı ele geçirdiği, veyahut da sevgilisine kavuştuğu için ileri derecede bir sevinç hissettiklerinde, yemeyi içmeyi unutup, yemeye içmeye davet edildiklerinde, kalplerinde ona karşı aşın bir nefret duyduklarını görüyoruz. Marifetutlaha iyice dalmış otan arifler, kendilerinde böyle bir nurun parıldadığını ve böyle bir sırrın kendilerine açıldığını hissettiklerinde, açlık ve susuzluğu kesinlikle duymazlar. Velhasıl ruhanî saadetler, bedenî saadetlere âdeta zıttır. Bütün bu hususlar, ruhun bağımsız olup bedenle bir alakası olmadığına galib bir zan ile hükmetmeyi gerektirir. Bu böyle olunca, bedenin ölümü ite ruhun da ölmemesi gerekir. Bu noktada, ikna edici bu deliller kifayet etsin.

Bil ki bu kaide iyice yerleştiğinde, kabir mükâfaatı ve azabı hakkında Kur'ân'da bulunan âyetlerin delâletine dair şüphe ve müşkilatlar ortadan kalkar. Bu kaideyi böylece kavradığın zaman biz deriz ki: Bazı müfessirler, şehidlerin ruhlarının, kıyamete kadar Arş'ın altında  her gece rükû ve secde ederek, diri olarak kalacaklarını söylemişlerdir. Bunun delili, Hz. Muhammed (s.a.s)'in şu hadis-i şerifidir:

"Kul, şeddede iken uyuyup kaldığı zaman, Allah Jeâlâ onunla meleklerine karşı övünür ve "Şu kuluma bakınız. Onun ruhu benim yanımda, bedeni de benim hizmetimde.. "der.'

Bil ki Hak Teâlâ, ' Bilâkis onlar, Rableri katında diridirler" âyeti de, bu gerçeğe delâlet etmektedir. "katında" lafzı bu âyette zikredildiği gibi, "O'nun katındaki (melekler). Ona ibâdet etmekten asla kibirlenmezler ve yorulmazlar" (Enbiya. 19) âyetinde de meleklerden bahsedilirken zikredilmiştir. Allah katında bulunmalarından dolayı melekler için hasıl olan saadeti anladığın zaman, yine Allah katında bulunmalarından dolayı şehidler için de böyle bir saadetin olacağını anlarsın. İşte bütün bunlar, akla âhiret marifetinin kapılarını açan izahlardır. [109]

 

Şehidlerin Bedenleriyle MükâfaatlandırılmaIarında Mevcut Müşkilat

 

Üçüncü İhtimal, bu âyetin tefsiri hususundaki bu ihtimal, bu hayatın bedenler için söz konusu olduğunu söyleyenlerin görüşüdür. Bu görüşü benimseyenler de kendi aralarında ihtilaf etmişler ve bazıları şöyle demiştir: "Allah Teâlâ, şehidlerin bedenlerini göklere, Arş'ın altındaki kandillere doğru yükseltip onlara çeşitli ikram ve saadetler vermiştir." Bazıları da, "Cenâb-ı Hak, bu bedenleri yeryüzünde bırakmış ve onları orada dirilterek bu saadetleri onlara vermiştir" demişlerdir.

Bazı âlimler bu görüşü tenkid ederek şöyle demişlerdir: "Biz bu şehidlerin bedenlerini kurtların kuşların yediğini görüyoruz. Bu durumda, yâ Hak Teâlâ'nın, o bedenleri o yırtıcı hayvanların karınlarında diriltip, onlara oralarda bu mükafaatları ulaştırdığı söylenir; yahut da yırtıcı hayvanların karınlarındaki bu parçaların, oralardan ayrıldıktan sonra Allah Teâlâ'nın onları yeniden biraraya getirip birleştirerek hayat verip mükafaatlarını verdiği söylenebilir ki bütün bunlar uzak ihtimallerdir. Bir de biz, bazan öldürülen bir insanın cesedinin bozulup çürüyünceye ve ondan cerahat ve irin akıncaya kadar günlerce öyle kaldığını görüyoruz. Binâenaleyh biz onun canlı, çeşitli nimetlerden istifade eden, akıllı ve bilgili bir varlık olduğunu mümkin görürsek, saçma sapan konuşmuş oluruz.

Dördüncü İhtimal: Âyetin tefsirinde bir izah da şöyle dememizdir: Onların diri olmalarından maksad, onlarda hayatın bizzat bulunması değildir. Aksine bundan maksad, bazı mecazi manalardır. Bunu şu şekillerde açıklayabiliriz;

1- Esâmm el-Belhî şöyle demiştir: "Ölen, dinî bakımdan çok önemli bir kişi olup, kıyamet günü akıbeti de sevinç, mutluluk ve izzet-u ikram olunca, onun için, "O diridir, ölmemiştir" denilebilir. Nitekim kendisine hiç faydası olmayan ve kendisinden hiç kimsenin istifâde edemediği câhil bir kimse hakkında da, "O ölüdür, diri değildir" denilir. Yine bu, ahmak kimse için "O bir eşektir"; eziyet veren kimse hakkında da "O bir canavar" denilmesi gibidir. Rivayet olunduğuna göre Abdulmelik İbn Mervan, Zührî ile tanışıp, onun anlayışını ve ilmî seviyesini farkedince ona, "Senin gibilerini halef bırakan kimseler ölmez" demiştir. Özet olarak, insan ölüp geride güzel bir övgü ve güzel bir nam bıraktığı zaman, onun hakkında mecazî olarak, şüphe yok ki "O ölmedi, diridir" denilir."

2-  Bazıları, bu mecazi mananın "Onların bedenleri kabirlerinde bozulmadan kalır ve toprağın altında kesinlikle çürümez" şeklinde olduğunu söylemiş ve rivayet olunan şu hadiseyi buna delil getirmişlerdir: Muaviye (r.a), şehidlerin kabirlerinin bulunduğu yerde bir su kaynağı bulmak istedi ve "Kimin bu yerde bir ölüsü varsa, onu buradan çıkarsın" diye ilân edilmesini emretti. Câbir der ki: "Bunun üzerine, biz oraya gidip ölülerimizi, bedenleri hala ter-ü taze olduğu halde çıkardık. Hatta onlardan birinin parmağına toprağı eşeleyen bel takılınca parmaktan kan damladı."

3- Onların  diri  olmalarından  maksad,  ölenlerin  yıkandığı  şekilde onların yıkanılmamalarıdır. Bu âvet hakkında söy\erû\en\erin \amam\ işte buduv. MaNükatm sırlarını en iyi bilen Allah'tır. [110]

 

Üçüncü Mesele

 

Keşşaf sahibi şöyle demiştir: Âyetteki "Sakın   ima" ifâdesi, Hz. Peygamber (s.a.s)'e veya herkese bir hitaptır.

Bu ifâde  şeklinde de okunmuştur ki, bu okuyuşa göre şu manalar verilmiştir: a) Allah'ın Resulü sanmasın..."; b) "Hiçbir sanan sanmasın.."; c) "Allah yolunda canlarını verenler, kendilerini ölüler sanmasınlar." Bu kelime sin harfinin fethasıyla okunmuştur. İbn Âmir, şeddeli olarak  şeklinde okurken; diğer kıraat imamları, şeddesiz olarak şeklinde okumuşlardır. [111]

 

Dördüncü Mesele

 

Âyetteki "Bilakis onlar... dirfdjrler  buyruğu hakkında Vahidî, "Bu kelâmın takdiri, 'Bilâkis onlar diridirler" şeklindedir" demiştir. Keşşaf sahibi "Ak­sine onları diriler san" manasında olmak üzere bu kelimenin mansub olarak  şeklinde de okunduğunu söylemiştir. Ben derim ki, Zeccâc şöyle diyor: "Eğer bu kelime mansub olarak şeklinde okunacak olsaydı, o zaman, "aksine onları diri­ler san, zannet!" manasında olması caiz olurdu." Ebû Ali el-Farisî, bu hususu tenkid ederek şöyle der: "Bu caiz değildir, çünkü bu, şüpheye düşmeyi emretmektir. Şüpheyi emretmek ise, Allah için caiz değildir. "Hisbân" masdarını ilim manasına almak, onunla tefsir etmek caiz değildir. Çünkü, dilcilerden hiçbiri bunu söylememiştir." Zeccâc, el-Farisî'ye cevap vererek şöyle diyebilir: "Hîsbân" şekk değil, zan demektir. O halde daha niçin, "Allah'ın zannı emretmesi caiz değildir" demediniz? İçtihad edilen bütün hususlarda Allah'ın mükellef tutması da, ancak zan ile değil midir?"

Ben derim ki, Zeccâc ile Ebû Ali el-Farisî arasında cereyan eden bu münazara, bu ifâdenin nasb ile şeklinde okunmayacağına delâlet eder. Hatta Zeccâc, bunun Arapçada bir izah tarzının bulunduğunu iddia ederken, el-Farisî bu hususta ona karşı gelmektedir. İ'rabda bir izah şekli, bir vechi bulunan her bir tarzda okumak (kıraat etmek) caiz değildir. [112]

 

"Allah İndinde" Tabirinin Manası

 

Hak Teâtâ'nm, "Rableri katında" buyruğu hakkında da şu izahlar bulunmaktadır:

a) "Onlara, Allah'tan başka hiç kimsenin ne bir fayda, ne de bir zarar veremiyeceği bir yerdedir.." demektir.

b) "Onlar, Rableri katında dindirler..." Yani   "Onlar, Rablerinin ilmine ve hükmüne göre diridirler." Bu, "Bu mesele Şafiî nezdinde, ona göre böyledir. Ebû Hanife nezdinde, ona göre ise, bunun aksinedir" denilmesi gibidir.

c)kelimesi, yakınlık ve ikramda bulunma manasındadır. Bu, Cenâb-ı Hakk'ın, "Onun katındaki (melekler), O'na ibâdet etmekten asla kibirlenmezler.." (Enbiya,i9)ve  "Rabb'in katında olanlar..." (Fussitet,38) âyetlerinde olduğu gibidir. [113]

 

Şehidlerin Rızıklandırılmaları

 

Hak Teâlâ'nın, "Allah'ın lütf-u inayetinden kendilerine verdiği şeyler ile sevinerek   nzıklamrlar" cümlesine gelince, bil ki kelamcılar şöyle demişlerdir: "Sevap, saygt ile beraber bulunan katıksız ve devamlı olan bir menfaattir. Buna göre âyetteki, "rızıklamrlar" kelimesi, bu menfaata işarettir; "sevinerek" ifâdesi, bu saygı sebebi ile meydana gelen sevince işarettir." Hökemâ (feytosoflar) ise söyle demişlerdir: "Kutsî ruhların cevherleri, ilâhi nurlar ile aydınlandığı zaman iki bakımdan sevinç duyarlar:

a) Bu ruhların zatlarının, kutsî cilalar ve ilâhî marifetler ile parlaması, aydınlanması ve ışık saçar hale gelmesi bakımından;

b) Onların, nur pınarına ve rahmet ile azamet kaynağına bakar hale gelmeleri bakımından..." Onlar  şöyle devam etmişlerdir: "Ruhların, bu ikinci bakımdan duydukları neş'e ve sevinç, birincisinden duyduklarından daha ileri ve mükemmeldir. Binâenaleyh âyetteki "rızıklamrlar" kelimesi birinci dereceye, "sevinerek" kelimesi de ikinci dereceye işarettir. İşte Cenâb-ı Hak bundan dolayı,  "Allah'ın lütf-u inayetinden kendilerine verdiği şeyler İle sevinerek..." buyurmuştur. Yani onların bu sevinçleri rtzık sebebi ile değil, rızkın kendilerine verilmesi sebebiyledir. Çünkü rızık ile meşgul olan, kendisi ile meşgul olmuş olur. Fakat kendisine nzık verilmesine bakan kimse, rızkı veren ile meşgul olmuş olur. Hakkı, başka bir sebepten ötürü isteyen kimse, Hak'tan mahrum olur." [114]

 

Şehidlerin, Mücahidleri Müjdelemeleri

 

Sonra Cenâb-ı Allah, "Arkalarından henüz onlara katılmayanlar hakkında da, "Onlara hiç bir korku yoktur. Onlar mahzun da olacak değillerdir" diye müjde vermek isterler" buyurmuştur.

Bil ki Cenâb-ı Hakk'ın  ifâdesi, O'nun  sözünden bedel olmak üzere, mahallen mecrurdur. Kelâmın takdiri ise, "Arkalarından henüz onlara katılmayan kimselere de, bir korku ve bir hüzün olmadığı müjdesini verirler" şeklindedir. Âyette birkaç mesele vardır: [115]

 

Birinci Mesele

 

İstibşâr, müjdeleme ile tahakkuk eden sürür ve sevinç demektir. "İstif âl" babının aslı, fiili talep etmek ifâde eder. Binâenaleyh, müjde veren kimse, sürürü talep edip de, müjde ve beşaret ile onu bulan kimse demektir. [116]

 

İkinci Mesele

 

Bil ki şehidlerin kıyamet gününden önce diri olduklarım kabul eden kimseler, bu âyeti başka şekillerde de açık­lamışlardır:

a) Şöyle denilmesidir: "Şehidlsr birbirlerine, "Biz falanca falanca kardeşlerimizi kâfirlerle savaşanlar safında bıraktık.. Binaenaleyh, eğer Allah dilerse onlar şehid edilirler, böylece de bizim elde ettiğimiz rızık ve ikramı onlar da*elde etmiş olurlar" derler. İşte bu, Cenâb-ı Hakk'ın 'Arkalarından henüz onlara katılmayanlara da... müjde verme/t isterler" âyetinden kastedilen de budur.

b) Şöyle de denilebilir: "Kıyamet koptuktan sonra şehidler, cennete girdiklerinde, Allah'ın fazlından, kendilerine verdiği şeylerle sevinir, ve rızıklanırlar. Hak Teâlâ'nın, "Arkalarından henüz katılmayanlar" sözüyle kastedilen de, şehidlerin derecesinde olmayan mü'min kardeşleridir. Çünkü, şehidler diğer mü'minlerden önce cennete girerler. Bunun delili ise, "Allah, savaşanlara oturanların üstünde daha büyük bir ecir vermiştir. Kendinden derece/er, mağfiret ve rahmet vermiştir. Allah çok bağışlayın ve çok merhametlidir" (Nisa. 95-96) âyetidir. Böylece onlar, mü'minlerin varacakları yeri, onlar için hazırlanmış olan nimetleri görmeleri ve kendileriyle bir araya gelmeyi umdukları için sevinirler ve bu sebeple de gözleri aydın olur, gönülleri hoş olur." Bu, Ebû Müslim el-İsfehanî ile ez-Zeccâc'ın tercihidir.

Bil ki birinci te'vil, ikincisinden daha kuvvetlidir. Çünkü ikincisinin neticesi, cennette bir araya gelmeleri sebebiyle, mü'minlerin birbirleriyle sevinç duymalarına dayanır. Bu ise, bütün mü'minleri içine alan bir husustur. Binaenaleyh, bunu şehidlere tahsis etmenin manası yoktur. Hem yine o şehidler, arkalarından henüz kendilerine katılmamış kimselerle sevinç duyup neşelenecekleri gibi, kendilerinden önce cennete giren kimseler vesilesiyle de, aynı şekilde sevinç duyarlar. Çünkü peygamberlerin ve sıddîklerin dereceleri, şehidlerin derecelerinin üzerindedir. Nitekim Cenâb-ı Hak, "İşte onlar, Allah'ın kendilerine nimetler verdiği peygamberlerle, sıddîklerle, şehidlerle, iyi kullarla beraberdirler" (Nisa, 69) buyurmuştur. Bu takdire göre, tahsis yapmada herhangi bir fayda yoktur. Ama, âyeti birinci anlayışa göre tefsir edersek, bu takdirde, bu özelliği mücahidlere tahsis etmede en büyük fayda elde edilmiş olur. Binaenaleyh, bu daha evlâdır. Allah en iyisini bilendir. [117]

 

Üçüncü Mesele

 

(korku), gelecekte vaki olabilecek bir kötülüğün beklenmesinden ötürü hissedilir. Hüzün ise, geçmişte mevcut

olan birtakım menfaatların elden kaçırılması sebebiyle hissedilir. Böylece, Hak Subhânehu ve Teâlâ, ilerde kıyametin hallerine dair gelecek şeyler hususunda onlar için bir korkunun söz konusu olmadığını ve dünya nimetlerinden kaçırıp elde edemedikleri şeyler hususunda da onlar için bir hüznün ve kederin söz konusu olmadığını beyan etmiştir. [118]

 

Şehidlerin İlahî Lütuf Sebebiyle Sevinmeleri

 

"Onlar, Allah'tan olan bir nimetle, (hatta) daha fazlasıyla ve Allah'ın, müminlerin mükâfaatını zayi etmeyeceği müfdeslyle de sevinirler" (Al-i imran, 171).

Âyetle ilgili birkaç mesele vardır: [119]

 

Birinci Mesele

 

Allah Teâlâ onların, daha önce zikredildiği üzere, kendilerine  katılmayan  kimselerle  sevinç duyduklarını

beyan buyurduğu gibi, onların nimetlerden rızıklanmaları sebebiyle de, kendilerinden, nefislerinden dolayı sevinç duyduklarını beyan buyur­muştur. Cenâb-ı Hak, "sevinirler" kelimesini tekrar getirmiştir. Çünkü birinci sevinç, arkalarından henüz kendilerine katılmayan kimselerin hallerinden dolayı; ikinci seviç ise, hassaten kendi durumlarından dolayı olmuştur.

Buna göre şayet, "Onların, kendi hallerinin durumlarından dolayı sevindikleri zikredilmemiş miydi? Halbuki "ferah", "istibşâr" kelimesinin ifâde ettiği manayı ifâde eder..." denilirse, biz deriz ki:

Bunun cevabı şu iki şekilde verilir:

a)  "İstibşâr"ın ifade ettiği ferahlık, en mükemmel seviyededir. Binaenaleyh, burada bir tekrar bulunmuş olmaz.

b) "Ferah" ile murad edilen, o anda meydana gelen şeylerden duyulan sevinçtir. Halbuki, "istibşar"dan murad onların, âhirette kendileri için büyük bir nimetin tahakkuk edeceğini bilmeleriyle duyulan sevinçtir. [120]

 

İkinci Mesele

 

"Allah'tan olan bir nimetle, (hatta) daha fazlasıyla.." ifâdesine gelince, "nimet", amellerin karşılı­ğında elde edilen mükâfaattır. "FazI" ise, ilâveten yapılan ihsan ve lütuftur. [121]

 

Üçüncü Mesele

 

Âyet, onların, Kardeşlerinin mutluluğundan duydukları sevincin, kendi saadetlerinden duydukları sevinçten daha mükemmel ve fazla olduğuna delâlet eder. Çünkü, ilk önce zikredilen sevinç, kardeşlerinin durumlarından dolayı hissolunan sevinçtir. Bu da insanın, kardeşlerinin ve kendisine bağlı olanlarının durumlarının iyi olmasından dolayı duyacağı sevincin, kendi durumlarının iyi olmasından ötürü hissedeceği ferahlık ve sevinçten daha mükemmel ve tam olması gerektiğine dair Allah Teâlâ tarafından dikkat çekmedir. [122]

 

Allah Mü'minlerin Ecrini Zayi Etmez

 

Cenâb-ı Hak sonra, "Ve Allah'ın, mü'minlerin mükâfaatını zayi etmeyeceği..." buyurmuştur ki, bu hususta birkaç mesele vardır: [123]

 

Birinci Mesele

 

Kisaî, elif harfinin kesresiyle, müste'nef (başlayan) bir cümle olarak "Ve, muhakkak ki Allah.."; diğer kıraat imamları da, elifin fethasıyla, manasında olmak üzere,  şeklinde okumuşlardır ki, bu ikinci kıraate göre âyetin takdiri, şeklindedir. Birinci kıraat daha tam ve daha mükemmeldir. Çünkü bu kıraata göre istibşâr, sadece Allah'ın rahmeti ve fazlı ile olmuş otur. İkinci kıraata göreyse, "istibşâr-sevinme", Allah'ın rahmeti, fazlı ve mükâfaat elde etmekten dolayı olmuş olur. Şüphe yok ki, birinci makam daha mükemmeldir. Çünkü kulun, Allah'ın bizzat kendisini, O'nun rızasını elde etmekle meşgul olması, amelinin ücretini istemekle meşgul olmasından daha tam ve mükemmeldir. [124]

 

İkinci Mesele

 

Bu âyetin maksadı, daha önce geçmiş olan   şehidlere sevap ve büyük bir sürürün ulaştırılmasının, sadece onlara

mahsus bir hüküm olmadığını; aksine her mü'minin bir miktar sevap ve ücrete müstehak olacağını beyan etmektir. Çünkü Allah Teâlâ mü'min kimseye, hakettiği mükâfaat ve ücretini ulaştırır, onu kesinlikle boşa çıkarmaz. [125]

 

Üçüncü Mesele

 

Bize göre âyet, Cenâb-ı Hakk'ın, "eht-i şataftan fasık olan kimseleri affedeceğine delâlet etmektedir. Çünkü o kimse imanı sebebiyle cennete girmeye müstehak olmuştur.Binaenaleyh, eğer o şahıs fasık olması sebebiyle cehennemde ebedî ve muhalled kalmış olsaydı, o kimseye imanının mükâfaatı ulaştırılmamış olurdu ki, bu durumda da Allah mü'min kimselerin iman etme ücretlerini zayi etmiş olurdu. Bu ise, âyetin ifâde ettiğinin aksine olan bir şeydir. [126]

 

Yaralı Durumda Bile, Hz. Peygamberin Savaş Çağrısına Uyanlar

 

"Kendilerine yara isabet ettikten sonra, yine Allah'ın ve Peygamberin davetine İcabet edenler, (hele) içlerinde iyilik yapanlar ve müttakî olanlar için pek büyük bir mükâfaat vardır" (Âl-i İmran, 172).

Bil ki Allah Teâlâ, biri "Hamrâu'l-Esed", diğeri de "Bedru's-Suğra" diye bilinen iki savaştan dolayı mü'minleri medhetmiştir ki, bunların ikisi de Uhud savaşıyla irtibatlıdır. Hamrâu'l-Esed gazvesine gelince, insaallah anlatacağımız üzere, bu âyette kastedilen işte budur. Âyetle ilgili birkaç mesele vardır: [127]

 

Birinci Mesele

 

Ayetin başındaki  kelimesinin terkibdeki yeri hususunda şu görüşler ileri sürülmüştür:

a) Zeccâc'ın görüşü olup, buna göre bu kelime mahallen merfû bir mübteda olup, haberi ise, "(hele) içlerinde iyilik yapanlar ve müttakî olanlar için pek büyük bir mükâfaat vardır" ifadesidir.

b) Bu ifâde, mahallen mecrür olup, Âl-i İmran 171 âyetinin sonundaki kelimesinin sıfatıdır.

c)  Bu ifâdenin, medihten dolayı mahallen mansûb olmasıdır. [128]

 

Âl-i İmran 172 Âyetinin Nüzul Sebebi

 

Âyetin sebeb-i nüzulü hakkında şu iki rivayet ileri sürülmuştur:

a) En doğru olan bu rivayete göre, Ebu Süfyan ve arkadaş­ları, Uhud'dan dönüp Revhâ denilen yere vardıkları zaman pişman olarak şöyle demişlerdir: "Biz onların pekçoğunu öldürdük. Onlardan geriye pek az kimse kaldı.. O halde ne diye biz onların yakasını bıraktık?... Aksine, bizim yapmamız gereken, geriye dönüp onların kökünü kazımaktır.." Böylece onlar, geri dönmeye niyettendiler. Bu haber Hz. Peygamber (s.a.s)'e ulaşınca, kâfirleri korkutmak ve onlara, gerek kendisinin gerekse ashabının son derece güçlü olduğunu göstermek istedi. Bunun üzerine O, ashabını Ebu Süfyan'ı takibe çıkmaya teşvik etti. Ve şöyle dedi: "Ben-şu anda ancak, savaşta benimle beraber olanlarla takibe çıkmayı istiyorum..." Böylece Hz. Resul (s.a.s) ashabından bir toplulukla, Kureyş'i takibe çıktı. Rivayete göre bu topluluğun sayısı yetmiş kişi kadardı. Müslümanlar, Medine'ye üç mil mesafede olan Hamrâu'l-Esed mevkiine varınca, Allah Teâlâ müşriklerin kalbine bir korku saldı da, böylece müşrikler dağıldılar. Rivayet edildiğine göre, ashabın içinde, birbirlerini birer saat süreyle omuzlarında taşıyan kimseler vardı; bütün bunlar, yaralarının çok ve ağır olmasındandı. Yine onların içinde, birer saat süreyle birbirlerine dayanarak yürüyen kimseler de vardı..

b) Ebu Bekr el-Esamm şöyle demiştir: "Bu âyet, Uhud gününde nazil olmuştur. Ashâb, bozguna uğradıktan sonra, Hz. Peygamber'in yanına dönünce, Hz. Peygamber müslümanları, takib konusunda müşriklere karşı teşvik etti, Zaten Hz. Hamza (r.a)'nın mübarek na'şına müsle (işkence) yapılmış olduğunu gördükten sonra onlar da "müsle" yapmaya niyetliydiler, ama Hz. Peygamber onları bundan men etmişti. Derken Allahu Teâlâ müşriklerin kalbine korku salmış, böylece dağılıp gitmişlerdi. Hz. Peygamber, Uhud'da şehid olanların cenaze namazını kılmış ve onları, kanlarıyla defnetmişti. Alimlerin rivayet ettiğine göre Safiyye, kardeşi Hamza'nın durumunu görmek için geldiğinde, Hz. Peygamber (s.a.s) Zübeyr'e, "Onu bırakma da, kardeşine yapılmış olan "müsle"den dolayı feryâd ü figan etmesin" demiş, bunun üzerine Safiyye de, "Ona ne yapıldığına dair haber bana geldi. Bu, Allah'a itaat etmenin yanında önemsiz bir şeydir" deyince de, Hz. Peygamber Zübeyr'e, "Ona müsaade et de, kardeşine baksın" demiştir. Safiyye de, "Hayır!" dedi ve Hz. Hamza için Allah'tan mağfiret talebinde bulundu. Yine kocası, babası, kardeşi ve oğlu öldürülmüş bir kadın gelip de, Hz. Peygamber'in hayatta olduğunu görünce, "Artık bundan sonra hiçbir musîbetin önemi yoktur!" dedi.. Âyetin sebeb-i nüzulü hakkında söylenenler, işte bunlardır. Bu rivayetlerin ekserisi, birinci görüş üzeredirler. [129]

 

Üçüncü Mesele

 

Âyette geçen, "icabet etti.." manasındadır. HakTeâlâ'nın, "Bana icabet etsinler" (Bakara, ise) emri de böyledir, 'nin bizzat İcabet etmek; l fiilinin de "icabet etmeyi istemek" nânasında olduğu söylenmiştir. Çünkü "is-tif'âl" vezninde aslolan, fiili talep etmek mânâsıdır. Buna göre mana, "Kendilerine çok ağır yaraların isabet etmesinden sonra bile, onlar icabet edip, emirleri konusunda Allah'a ve Resulüne itaat etmişlerdir..." şeklinde olur.

Cenâb-ı Hakk'ın, "(Hele) içlerinde iyilik ya­panlar ve muttaki olanlar için pek büyük bir mükâfaat vardır" buyruğu hakkında iki mesele vardır: [130]

 

Birinci Mesele

 

Hak Teâlâ'nın bu beyânı hakkında şu izahlar yapılmıştır:

a) Hak Teâlâ'nın, "iyilik yapmak..." ifâdesinin içine, emredilenlerin tamamını tutmak; "muttaki olmak.." sözünün muhtevasına da, bütün menhiyyâttan kaçınmak dahildir. Bu iki husus yerine getirildiği zaman mükellef, büyük bir mükâfaata müstehak olur.

b) "Onlar, o vakitte Allah'ın Resulüne itaat hususunda ihsanda bulunup icabet etmiş; Allah'ın Resulünden geri kalma hususunda Allah'tan ittikâ etmişlerdir." Bu Allah'ın Resulüne icabet etmelerinin vacip olduğunu gösterir.

c)  "Onlar, Allah'ın Resulüne göstermiş oldukları tâat konusunda ihsanda bulunup, bundan sonra herhangi bir menhiyyatı irtikâb etmekten de kaçınmış, sakınmışlardır." [131]

 

İkinci Mesele

 

Keşşaf Sahibi, bu âyetteki  harfi cerrinin "tebyîn" için olduğunu söylemiştir. Çünkü ihsanda bulunup ittika ederek Allah ve Resulüne icabet edenler, onların bir kısmı olmayıp hepsidir. [132]

 

"Onlar öyle kimselerdir ki, insanlar kendilerine, "insanlar size karşı ordu hazırladılar, o halde onlardan korkun" deyince, bu onların imanını artırdı ve "Allah bize yeter. O, ne güzel vekîldtr" dediler. Bunun üzerine kendilerine hiç bir fenalık dokunmadan Allah'dan bir nimet ve lütuf ile geri geldiler. Ve, Allah'ın rızasına da uymuş bulundular. Allah, çok büyük lütfü inayet sahibidir" (Al-i imren, 173-174).

Âyette birkaç mesele vardır: [133]

 

Uhud'un Ertesi Senesinde iki Taraf  Arasında Savaş Vaadi       

 

Bu âyet, Bedr-i Suğra (Küçük Bedir) savaşı hakkında nazil olmuştur. İbn Abbas şunu demiştir: Ebu Süfyân, Medine'- den Mekke'ye dönmeye niyetlenince şöyle nida etti: "Ey Muhammed, buluşma vaktimiz Bedr-i Suğra mevsimi (vak­tidir). İstersen o mevsimde savaşırız." Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.s), Hz. Ömer (r.a)'e, "De kf: "İnşallah bu aramızda böyle kararlaştırılmış olsun" dedi. Buluşma zamanı gelince Ebu Süfyan, kavmi ile birlikte harekete geçerek, Merru Zahran denilen yere gelip konakladı. Fakat Cenâb-ı Allah, kalbine bir korku verdi. Böylece geri dönme fikrine düştü. Derken, umreden dönen Nu'aym İbn Mes'ud el-Eşca'i ile karşılaştı ve ona, "Ey Nu'aym, ben Hz. Muhammed ile, Bedr-i Suğra vaktinde savaşma hususunda sözleşmiştim. Fakat bu sene, kıtlık senesidir.  Bize,  her halükarda ağaçlarda hayvanlarımızı yayacağımız ve süt içeceğimiz bir senede, (savaşmamız) uygun düş jr. Bunun için geri dönmek istiyorum. Fakat Muhammed çıkar da, ben çıkmamış olu s im, bundan dolayı onun cüreti artar. Binâenaleyh sen Medine'ye git ve onları  benden sana on deve var" dedi. [134]

 

Hz. Peygamberin ve Mü'mirilerin Şecaatleri

 

Bunun üzerine Nu'aym gitti ve müslümanları savaşa hazırlanırlarken buldu. Onlara, "Bu, doğru değil. Onlar sizin diyarınıza geldikleri halde, sizden birçoğunu öldürmüşlerdi. Eğer siz onların diyarına savaşmaya giderseniz, hiçbiriniz geri dönemezsiniz" dedi. Onun bu sözleri, bazı müslümanlara tesir etti. Hz. Peygamber (s.a.s), bunu anlayınca, "Muhammed'İn cam elinde olan Allah'a yemin ederim ki tek başıma da olsam onlara karşı gideceğim " buyurdu ve içlerinde İbn Mes'ud (r.a)'un da bulunduğu yetmiş kadar sahabe ile çıktılar. Bedr-i Suğra'ya kadar vardılar. Bu, Kinine kabilesine âit bir su idi. Burası, Arapların her yıl sekiz gün süreyle toplanıp alış-veriş yaptıkları bir pazar yeri idi. Hz. Peygamber (s.a.s) ve ashabı, burada müşriklerden hiç kimseye rastlamadılar. Burada, pazar vaktine rastladılar ve yanlarında nafakaları ile ticaret malları bulunmaktaydı. Katık ve kuru üzüm alıp sattılar ve bir dirheme karşılık iki dirhem kâr ettiler. Sonra salim ve kârlı olarak Medine'ye döndüler. Ebu Süfyan Mekke'ye dönmüştü. Mekkeliler onun ordusuna, "ceyşüş-sevîk" (çorbacılar) adını verdiler ve "Siz, (savaşmaya değil), çorba içmeye çıkmışsınız" dediler. İşte bu âyetin sebeb-i nüzulü ile ilgili söz budur. [135]

 

İkinci Mesele

 

Âyetin başındaki kelimesinin cümle içindeki yeri hakkında şu izahlar yapılmıştır:

a)  (171. âyetin sonundaki) "mü'minîn" lâfzının sıfatı olup,  diri  mahallen mecrurdur ve takdiri:"insanların kendilerine... dedikleri mü'minlerin ecirlerini Allah zayi etmez" şeklindedir.

b) (172. âyetteki) ifâdesinden bedeldir.

c)  Mübteda olup, mahallen merfudur, haberi ise, cümlesidir. [136]

 

Üçüncü Mesele

 

Hak Teâlâ'nın ifâdesi ile murad edilenler, daha önce bahsedilmiş olan kimseler olup, bunlar da Allah ve Resu­lüne icabet edenlerdir. [137]

 

Bu Âyetin Nüzul Sebebi Olarak Öne Sürülen Başka Görüşler

 

Hak Teâlâ'nın, "İnsanlar, kendilerine... dedi" ifâdesi hakkında şu izahlar yapılmıştır:

a) Buradaki, "insanlar"dan maksad, sebeb-i nüzulde de bahsettiğimiz gibi, Nu'aym İbn Mes'ud el-Eşca'î'dir. Tek kişiye, "insanlar" denebilir. Çünkü bir kişi bir söz söylediği zaman ve onun aynı sözü söyleyip, o söze razı olan taraftarları olduğu zaman, bu söz ve-fiili hepsine nisbet etmek yerinde olur. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Hani siz bir kişi öldürmüştünüz ve onun (katili) hakkında birbirinizle atışmtştınız.." (Bakara, 72); ve "Hani siz, "Ey Musa, Allah'ı açıkça görmedikçe sana katiyyen imân etmeyiz" demiştiniz..." (Bakara,55)buyurmuştur. Halbuki bu işi yapanlar, onların kendileri değil, atalarıdır. Fakat, onlar atalarına uyup, bu işlerinde onları tasvib etmek suretiyle uydukları için, bu fiil onlara nisbet edilmiştir. Burada da, bü sözün o tek kişinin sözüne razı olan bir cemaata nisbet edilmiş olması caizdir.

b) İbn Abbas ile Muhammed İbn İshak'ın görüşüdür. Buna göre     Abdu'l-Kays kabilesinden bir topluluk Ebu Süfyan'a rastladılar. Ebu Süfyan onları, müslümanları korkutmak için araya soktu ve buna karşılık kendilerine bir ücret vermeye söz verdi" demiştir.

c) Süddî şöyle demiştir; "Bunlar, münafıklardır. Müslümanlar, Ebu Süfyan'a verdikleri sözlerinden dolayı, Bedr-i Suğra'ya hareket etmek için hazırlanırlarken, münafıklar, "Onlar daha önce sizin diyarınıza gelip savaştıkları halde, çoğunuzu öldürdüler. Eğer siz, onların diyarına gidecek olursanız, hiçbiriniz geri dönemezsiniz" demişlerdir. [138]

 

Dördüncü Mesele

 

Ayetteki,"İnsanlar size karşı ordu hazırladılar" ifâdesindeki, "insanlar "dan murad, Ebu Süfyan, ordusu ve komutanlarıdır. sözü, "size karşı büyük bir topluluk topladılar" demektir. Bu cümlede mef'ul hazfedilmiştir. Çünkü Araplar, orduya (topluluk) derler ve bu kelimeyi  şeklinde cemi yaparlar. Âyetteki kelimesi "onlardan korkun" demektir. [139]

 

Kâfirlerin Aleyhteki Sözlerinin Müminlerin Cesaretini Artırması

 

Daha sonra Cen&b-ı Allah, sözü dinledikleri zaman müslümanların, buna iltifat edip, bir kıymet vermediklerini haber vererek "Bu, onların imanını artırdı" buyurmuştur. Bu ilahî buyrukla ilgili birkaç mesete vardır: [140]

 

"İman Artırma" Tabirinden Maksat   

 

Hak Teâlâ'nın,  "Bu onların imânını artırdı" buyruğundaki, "bu" zamirinin, neye râcî olduğu hususunda şu

iki görüş vardır:

a) Bu, onların korkutmalarına râcîdir.

b) Bu, onların söyledikleri sözlerin kendisine râcîdir ve takdiri, "Bu söz, onların imanını artırdı" şeklindedir. İmanın artırma işinin, bunlara nisbet edilmesi yerinde ve güzeldir. Çünkü imandaki bu artış, o sözleri dinlerken tahakkuk ettiği için, bu artışın o söze ve o sözü söyleyene nisbet edilmesi güzel olmuştur. Bunun bir benzeri de, "Fakat benim davetim, (imandan) kaçmalarından başka bfrşeyi artırmadı" (nûh, 6) ve "Fakat onlara bir korkutucu (peygamber) gelince bu, ancak onların uzaklaşmalarını artırdı" (FAtır. 42) âyetleridir. [141]

 

İkinci Mesele

 

İmandaki artıştan maksad şudur: Onlar, korkutmak için söylenen bu sözleri dinlediklerinde buna iltifat etmemiş,

aksine kalplerinde, kâfirlerle savaşma ve ister ağır ister hafif olsun emir ve yasaklarında peygambere itaat hususunda kuvvetli bir azim meydana gelmiştir. Çünkü içlerinde ağır yaralı kimseler vardı ve bunlar tedaviye muhtaçtılar. Onların kalplerinde de, Allah'ın düşmanlara karşı kendilerine yardım edeceğine ve bu savaşta onları destekleyip kuvvetlendireceğine bir güven meydana gelmişti ki "Bu, onların imanını artırdı" ifâdesinin anlattığı budur. [142]

 

Üçüncü Mesele

 

"İmân, tasdik değil, aksine taatlardan ibarettir. Taatlar ise, artıp eksilmeyi kabul eder" diyenler, bu âyeti delil getirmiş­lerdir. Çünkü Allah Teâlâ, burada imanda artış olabile­ceğini açıkça belirtmiştir. Bu görüşte olmayanlar ise, şöyle demişlerdir: "Bahsedilen artış, imanın mertebelerinde ve alâmetlerindeki artıştır. Binâenaleyh mecazî olarak imanda artış olduğunu söylemek doğrudur." [143]

 

Dördüncü Mesele

 

Bu hâdise, bütün herşeyin, Allah'ın kaza ve kaderi ile  olduğuna apaçık delâlet etmektedir. Çünkü müslümanlar Uhud'da müşrikler tarafından hezimete uğratılmışlardı. Örten, iki düşmandan birisi, diğeri tarafından yenildiğinde, galip olan tarafın kalbinde bir kuvvet ve bir hükümranlık duygusu, mağlup olan tarafın kalbinde ise bir kırıklık ve güçsüzlük duygusu meydana gelir. Halbuki Hak Teâlâ, bu durumu ters çevirmiş ve galip olan müşriklerin kalplerine korku ile endişe, mağlup durumda olan müsIumanların kalbine de, kuvvet, izzet-i nefis ile serttik vermiştir. Bu da, bütün sebep ve tesirlerin Allah'tan olduğunu göstermektedir. Bu sebepler kalplerde meydana geldiğinde, fiiller de onlara uygun şekilde gerçekleşir. [144]

 

 (Hasbünallah) Tabirinin Mânası

 

Sonra Hak Teâlâ, "Ve, "Allah bize yeter. O ne güzel vekildir" dediler" buyurmuştur. Bundan murad şudur: Onların kalplerinde imanları arttıkça, onlar bu artışa uygun olanı ortaya koyarak, "Allah bize yeter, o ne güzel vekildir!" demişlerdir. İbnu'l-Enbâri, "Hasbünallah" tabirinin "Allah bize kâfidir" demek olduğunu söylemiştir. Bunun bir benzeri de İmriu'l-Kays'ın şu şiiridir: "Sana zenginlik olarak yeyip içmek kâfidir." Ayetteki "vekil" kelimesi ile ilgili şu görüşler vardır:

a) Vekîl, "kefîl" demektir. Şâir şöyle demiştir:

"Ebu Ervâ'yı hatırladım ve sanki geçmiş işleri geri çevirmeye vekilmişim gibi geceledim" yani şair, "Sanki ben geçmiş işleri geri çevirmeye kefilmişim gibi..." demek istemiştir.

b) Ferrâ, "vekîl" kelimesinin kâfi (yeten) anlamında olduğunu söylemiştir. Bu sözün doğruluğuna delil, fit, kelimesinin başında bulunduğu cümlenin, kendinden önceki cümleye uygun olmasıdır. Meselâ sen, Allah nzıklandırıyor. O, ne güzel bir rızık vericidir" ve "Bizi, Allah yarattı. O, ne güzel yaratıcıdır" dersin. Bu, "Bizi Allah yarattı, O ne güzel bir rızık vericidir" sözünden daha güzeldir. Bu âyette de böyledir. Buna göre âyetin takdiri, "Allah bize kâfidir. O, ne güzel kâfidir" şeklindedir.

c) "Vekîl", fa'îl vezninde olup, ism-i mef'ul manasınadır. Buna göre, buradaki "vekil", "mevkûlun ileyh" (kendisi vekil kılınmış olan) manasınadır. Kâfi ve kefîl olana, "vekîl" denilmesi caizdir. Çünkü kâfi olan da, işe vekil kılınmış olur; kefil olan da..

Sonra Hak Teâlâ, "Allah'tan bir nimet ve lütuf ile geri geldiler" buyurmuştur. Bu böyledir. Çünkü Hz. Peyamber (s.a.s), savaş için çıkmıştı. Buna göre mana, "Onlar çıktılar ve geri döndüler" şeklindedir. Binaenaleyh âyette, "çıkma" hususu hazfedilmiştir. Çünkü "gerigeldiler" sözü ona delâlet etmektedir. Bu tıpkı, "Asanı denize vur" diye vahyettik. Derhal (deniz) yarıldı" (Şu'm,63)âyeti gibidir. Yani, Hz. Musa asasını vurdu, deniz de yarıldı. Hak Teâlâ'nın, "Allah'tan bir nimet ve fazl üe" ifâdesine gelince, Mücahid ve Süddi, buradaki nimetin, afiyet (belasız olarak dönme) ve "fazf'ın da ticaret olduğunu söylemişlerdir. Âyetteki "ntmet"\n dünya menfaatlarınt. "fazi'm da âhiret sevabını ifâde ettiği söylenmiştir.

Hak Teâlâ'nın, buyruğu bütün müfessirlere göre, "Onlara hiçbir, fenalık, yani bir öldürülme ve yaralanma, dokunmamıştır. Onlar, Resûlullah'a itaat hususunda, Allah'ın rızasına da uymuş bulundular. Allah çok büyük lütf-u inayet sahibidir, yaptıkları işlerde, muvaffak kılarak onlara lütufta bulunmuştur" manasındadır. Bu ifâdede, savaşa katılmayanların gönüllerine bir pişmanlık verme ve savaşa gidenlerin elde ettikleri şeylerden kendilerini mahrum ettikleri için hata ettiklerini ortaya koyma vardır. Onların, "Bu, bir savaş mı ki Allah onlara, savaş mükafaatı vermiş ve onlardan razı olmuştur" dedikleri de rivayet edilmiştir.

Bil ki siyer ve İslâm tarihi âlimleri bu hususta ihtilâf etmişlerdir. Mesela Vâkidî, önceki âyetin Hamrâ-ul-Esed hâdisesine, ikincisinin de Bedr-i Suğra hâdisesi ile ilgili olduğu kanaatindedir. Bu âlimlerden, her iki âyetin de Bedr-i Suğrâ hâdisesi ile ilgili olduğunu söyleyenler de vardır. İlk görüş daha uygundur. Çünkü Hak Teâlâ'nın, "Kendilerine yara isabet ettikten sonra" (Âw imran. itzj buyruğu, bu yaralanmanın sanki yakın bir zamanda olduğuna delâlet etmektedir. Binaenaleyh bundaki medih, yara onlara dokunduğu zaman düşmana karşı çıkmalarına mukabil medihten daha çoktur.

Diğer görüş de muhtemeldir. Bu görüşe göre "yaralanma" (karh), hezimet manasında alınmalıdır. Binaenaleyh sanki, "Bozguna uğrayıp da sonra tevbe ederek amellerini iyileştiren, diğer işlerinde Allah'tan korkan, daha sonra da sevap almaya azmederek ve kendilerine çok sayıda ordularla gelseler bile düşman karşısında ayrılıp yılgınlık göstermeyecek şekilde kendilerini düşmanla karşılaşmaya alıştırarak Allah'a icabet eden ve Allah'a tevekkül edip, bir kâfi ve yardımcı olarak Allah'tan razı olan kimseler için, bu hezimetleri de kendilerini Allah'tan alıkoymaksızın büyük bir ücret vardır. Çünkü onlar tevbe etmişlerdir" denmektedir. Allah en iyi bilendir. [145]

 

Bu Ayette "Şeytan"dan Murad Olan İns Şeytanı

 

"İşte O, ancak (sizi) kendi dostlarından korkutmakta olan şeytandır. Öyle İse siz, onlardan korkmayın, benden korkun, eğer mii'minlersentz..." (Al-i İmran176).

Bil ki âyetteki "Şeytan" kelimesi, "Sizi geri koymak isteyen ancak o şeytandır' manasında olmak üzere, lâfzının haberidir. kısmı da müste'nef bir cümle olup, şeytanın geri koyusunu açıklamak için getirilmiştir veya "Şeytan" lâfzı, ism-i işaretin sıfatı,  cümlesi ise, ism-i işaret olan ^^kelimesinin haberidir. Buradaki şeytandan murad, (Ebu Süfyan'a rastlayan) o topluluktur. Bunun Nu'âym İbn Mes'ud olduğu da söylenmiştir. Nu'aym kâfirlikte ileri gidip azdığı için, "şeytan" diye ifâde edilmiştir. Bu, Hak Teâlâ'nın "İnsan ve cin şeytanları.,." (Enam, 112) âyetinde belirtildiği gibidir. Bunun şeytanın kendisi olup, müslümanları vesveseleriyle korkuttuğu da söylenmiştir. [146]

 

Fiilinin Kullanılışı Hakkında

 

HakTeâlâ'nın, "Kendidostlarından korkutmakta olan..." ifâdesi ile ilgili şöyle bir soru vardır: Allah'ın kendilerine "şeytan" dediği kimseler, mü'minleri korkutuyorlar. O halde, "Kendi dostlarından korkutmakta olan şeytan..." ne demektir? Müfessirier bu hususta şu üç görüşü belirtmişlerdir:

1-Bu ifâdenin takdiri, "O şeytan sizi, kendi dostla­rıyla korkutur" şeklindedir. Bu takdirdeki hem ikinci mef'ul olan  "sizi" kelimesi, hem de harf-i cerr hazfedilmiştir. İkinci mef'ûlün hazfine misal, Hak Teâlâ'nın,  "Onun için korkarsan, onu denize bırak" (Kasas. /) âyetidir. Yani, "onun hakkında Firavun'dan korkarsan." demektir. Harf-i cerrin hazfine misal ise, "Çetin azabıinzâr edesin diye..." Ke:2)yani "çetin azab ile inzâr edesin diye.." âyeti ile "Okavuşma gününe inzâretmek için, yani, o kavuşma günü ile inzâr etmek için..." (Mümin, 15) âyetidir. Bu, Ferra, Zeccâc ve Ebu Ali'nin görüşü olup, bunlar görüşlerine, Ubey İbn Ka'b (r.a)'ın bu âyeti,  şeklindeki kıraatini delil getirmişlerdir.

2) Bu, Zeyd'i Amr'dan korkuttum" diyen kimsenin sözü gibi­dir. Buna göre âyetin takdiri, "sizi dostlarından korkutan" şeklindedir. Binâenaleyh burada sadece birinci mef'ul hazfedil mistir. Bu, senin "O kavme mallan verdim" demen gibidir. İbnu'l-Enbâri, bu görüşün, delili olmayan bir harf-i cerrin hazfedildiğini söyleyenlerin görüşünden evlâ olduğunu, (Kent, 2) yani  ve  (Mû'mm. 15) yani  takdirinde olduğunu, bu fiilin harf-i cersiz olarak iki mef'ul alabil­diğini ve meselâ, "Zeyd savaştan korktu" ve "Onu savaştan korkuttum" denilebildtöini, buna ten Mvt'ud (r.a)'un Ayeti föj*i şeklindeki kıraatinin de delalet ettiğini söylemiştir.

3- Ayetin manası şöyledir: "Şeytan, müşriklere karşı savaştan geri dursunlar diye, münafık dostlarını korkutur." Buna göre bu tabir "Şeytan, kendisine itaat edip emrini tutan dostlarını korkutur. Fakat Allah dostlarına gelince, onlar bunları korkutmak istediklerinde Allah dostları korkmaz, şeytanın muradına boyun eğmezler" manasındadır. Bu, Hasan el-Basrî ile Süddî'nin görüşüdür. Binâenaleyh birinci görüşte iki hazif; ikinci görüşte bir hazif bulunup, üçüncü görüşte ise herhangibir hazif yoktur. Âyette geçen "Şeytan dostlarından" maksad, müşrikler ve kâfirlerdir.

Âyetteki, "Öyle ise siz onlardan korkmayın" ifâdesindeki ^â (onlar) zamirinin mercii, ilk iki görüşe göre şeytanın dostlarına, üçüncü görüşe göre ise, "İnsanlar size karşı ordu hazırladılar" (Âi-iimran i73)âyetindeki "insanlara" râcidir. Buna göre mana, "Onlardan korkup da, savaşa gitmemeztik etmeyin ve çekinmeyin" şeklindedir.

Âyetteki,  "Benden korkun" yani, "Peygamberimle birlikte cihada çıkın ve her emrine koşun. "Eğer mü'minlerseniz..." yani, "iman, Allah'ın korkusunu insanların korkusuna tercih edip üstün tutmanızı gerektirir" demektir. [147]

 

İnkâra Koşanlar Seni Üzmesin

 

"O küfte koşuşanlar sent mahzun etmesin. Çünkü onlar Allah'a hiçbir zarar veremezler, Allah, onlara âhlrette bir nasib vermemeyi murad eder. Onlar için pek büyük bir azab vardır" (Al-i İmran, 176).

Bu âyetle ilgili birkaç mesele vardır: [148]

 

Birinci Mesele

 

Nâfî, yâ harfinin zammesi, ze harfinin kesresi ile kelimeyi  şeklinde okumuştur. Nâfî, (Enbiya, 103) âyeti dışında, bu kelimeyi Kur'ân'ın her yerinde bu şekilde okur. Enbiya süresindeki âyette ise, yânın fethası ve ze'nin zammesiyle şeklinde okur. Diğer kıraat imamları ise, Kur'ân'ın her yerinde yânın fethası ve ze harfinin zammesiyle okumuşlardır. Ezherî,"fasih olan imamların çoğunun  okuduğu şekilde, fiili  vezninde okumaktır" demiştir. Nfifl'nin delili, bu fiilin iki şekilde de kullanılabilmesi ve  denilebilmesidir. [149]

 

176. Âyetin Nüzul Sebebi       

 

Âlimler, âyetin sebeb-i nüzulü hakkında ihtilaf edip, şu görüşleri beyan etmişlerdir:

1- Bu âyet, Kureyş kâfirleri hakkında nazil olmuştur. Allah, Peygamberi Hz. Muhammed'i onların şerrinden emin kıl­mıştır. Buna göre mana, "Seninle savaşmak için, ordular toplayarak küfürde yarışanlar, seni mahzun etmesin. Çünkü onlar, bu hareketleriyle Allah'a değil, sadece kendilerine zarar verirler" şeklindedir. Bunu, onların Peygabere ve mü'min ashabına hiçbir şekilde zarar veremeyecekleri manasına anlamak gerekir. Bu ifâde, bu şekilde anlaşıldığında, mutlaka belli bir zarara hamledilmesi gerekir. Çünkü bundan sonra onların, Hz. Peygamber (s.a.s)'e birtakım zararlar verdikleri meşhurdur. Evlâ olan, bunun: ."Kâfirlerin ordular toplamaktan maksatlarının, bu dini yok etmek ve bu şeriatı silmektir. Onların bu maksatları hiçbir zaman tahakkuk etmeyecek, aksine kendi işleri bozulacak, güçleri gidecek, senin işin yücelip, ismin duyulacak" manasına hamledil-mesidir.

2- Bu âyet, münafıklar hakkında nazil olmuştur. Onların küfre koşuşup yarışları da, mü'minleri Uhud hadisesi ile korkutmaları ve ilâhî yardım ile muzafferiyetten ümitsiz bırakmaya gayret etmeleridir. Veyahut da onların, "Muhammed, mülk peşinde koşuyor. Bundan dolayı durum bazan lehine, bazan aleyhine oluyor. Eğer o, Allah'tan bir peygamber olsaydı, hiç mağlup olmazdı" demeleridir. Bu da, müslümanları (nerede ise) İslâm'a karşı soğutuyordu ve Hz. Peygamber (s.a.s) bundan dolayı üzülüyordu.

3- Bazı âlimler de şöyle demişlerdir: "Bir kısım kâfirler, müslüman olmuşlar, fakat Kureyş'ten çekindikleri için sonra irtidad etmiş (İslâm'dan geri çıkmışlardı. İşte bundan dolayı, Hz. Peygamber (s.a.s)'in gönlüne bir üzüntü düşmüştü. Çünkü O, onların bu irtidadları ile kendisine bir zarar verebileceklerini sanıyordu. İşte bundan dolayı Cenâb-ı Allah, onların mürted olmalarının, O'na bir zarar veremeyeceğini beyan buyurmuştur."

Kâdî şöyle der: "Bu izah, şunlarla da güçlendirilebilir:

a)  Küfür üzere devam eden kimse için, "küfre koşuyor" denilemez. Fakat bu ifâde ile, imandan sonra kâfir olan kimse tavsif edilir.

b) Allah Teâlâ'nın, 'Allah, onlara âhtrette bir nasib vermemeyi murad eder" buyruğu ancak daha önce iman etmiş olan kimseler için uygun düşer. Binâenaleyh bu iman bir nasib gerektirmiş ama, sonra irtidad sebebi ile boşa gitmiştir.

c) Hüzün, ancak arzu edilen birşeyi elde edememeden dolayı olur. Hz. Peygamber (s.a.s), onların imân etmelerinden istifade etmeye muktedir olup, sonra onlar kâfir oldukları  için,  ümmetinin sayısının çoğalmamış olmasından ötürü hüzünlenmiştir. İşte bundan dolayı Allah Teâlâ, O'nu bundan emin kılmış ve kendisinin durumunun değişmemesi konusunda onların iman etmeleriyle etmemelerinin müsavi olduğunu bildirmiştir."

4-Bunlardan murad, dünya malı elde etmek için, Hz. Muhammed (s.a.s)'in Tevrat'ta bahsedilen sıfatlarını saklayan, Ka'b İbn Eşref ve taraftarları gibi yahudi ileri gelenleridir. Kaffal (r.h) şöyle demiştir: "Âyeti, Hak Teâlâ'nın, "Ey Peygamber, kalpleriyle inanmadıklan halde ağızlarıyla "inandık" diyen (münafıklarla yahudüerden o küfür içinde (olabildiğine) koşuşanlar seni mahzun etmesin" (Mâıde. 4i) âyetinin de delâleti ile, bütün kâfir sınıfları manasına hamletmek uzak bir ihtimal değildir. Buna göre âyet, Hz. Peygamber (s.a.s)'İn hüznünün, bütün bu kâfirlerden dolayı olduğuna delâlet eder. [150]

 

Kâfirin Küfründen Üzülmek Neden Yasaklanıyor?                

 

Bu âyetle ilgili şöyle bir soru var: Kâfirin küfründen ve günahkârın günahından dolayı hüzün duymak, bir taattır. Binâenaleyh Allah Teâlâ, taattan nasıl nehyeder? Buna iki şekilde cevap verilir:

1- Hz. Peygamber (s.a.s), kavminin küfründen dolayı,

kendine zarar verecek kadar ileri ve aşırı derecede hüzünleniyordu. Cenâb-ı Allah bundan dolayı O'nu, bu üzüntüde aşırı gitmekten nehyetmiştir. Cenâb-t Hakk'ın, "O halde (Habibtm), nefsin onlara karşı üzüntülerle (tükenip) gitmesin" (Fâtır, s> âyetine baksana.

2- Bunun manası, "Onlar, sana zarar verecekler ve aleyhine çalışacaklar diye, seni üzmesinler" şeklindedir. Hak Teâlâ'nın, "Çünkü onlar Allah'a hiçbir zarar veremezler" buyruğuna bakmaz mısın? Yani, "onlar, kâfirlikte yarışmakla, kendilerinden başkasına zarar veremezler. Onun vebali, kesinlikle başkasına olmaz" demektir.

Sonra Cenâb-ı Hak, "Çünkü onlar Allah'a hiçbir zarar veremezler" buyurmuştur ki, "Onlar Hz. Muhammed'e ve ashabına hiçbir şekilde zarar veremeyecekler" demektir. Atâ, "Allah Teâlâ bu ifâde ile, "Onlar Allah dostlarına hiçbir yönden zarar veremezler" demek istemektedir" demiştir. [151]

 

Küfür Allah'ın İradesiyle Olup Mu'tezile Yanlış Yoldadır

 

Sonra Cenâb-ı Allah, "Allah, onlara âhirette bir nasib vermemeyi murad eder" buyurmuştur. Bu ifâde ile ilgili bazı meseleler vardır: [152]

 

Birinci Mesele

 

Bu âyet-i kerime, Mu'tezile'nin aleyhine bir âyet olup, hayır ve şerrin Allah'ın iradesi ile olduğu hususunda kat'î bir delildir. Kadî, bu âyetteki Ilmurad etmemden kastın, Allah'ın haber vermesi ve bu şekilde hükmetmesi olduğunu söylemiştir. Bil ki, bu söz şu iki bakımdan zayıftır:

a)  Öncelikle bu, âyetin zahirî manasını bırakmadır.

b) İşin Kâdî'nin söylediği gibi olduğu farzedilse bile, Allah'ın haber verip, hükmettiği şeyin aksini yapmak imkansızdır. Binâenaleyh müşkil aynen devam etmektedir. [153]

 

İkinci Mesele

 

Mu'tezile, "Cenâb-ı Hakk'ın irâdesi ademe (yokluğa) taalluk etmez"; âlimlerimiz ise, "Bu, caizdir" demişlerdir.

Âyet, âlimlerimizin görüşünün doğruluğuna delâlet etmek­tedir. Çünkü Allahu Teâlâ, "Allah, onlara âhirette bir nasib vermemeyi murad eder" buyurmuş ve kendi irâdesinin ademe (yokluğa) da taalluk ettiğini göstermiştir. Mu'tezile, bu âyetin manasının, "Allah Teâlâ, onu murad etmedi" şeklinde olduğunu ve bunun, "(Allah) sizin için zorluğu dilemez" (Bakara, ıssj âyeti gibi olduğunu söylemişlerdir. Biz deriz ki: "Bu, âyetin zahiri manasından kaçıştır." [154]

 

Üçüncü Mesele

 

Âyet, nefyde (olumsuz ifâdede) bulunan nekire kelimelerin umûm (genel mana) ifâde ettiğine delâlet etmektedir. Çünkü bu kelimeler umûm ifâde etmeseydi, kâfirleri bu ifâde ile tehdid etmek mümkün olmazdı.

Daha sonra da Cenâb-ı Allah, "Onlar için pek büyük bir azab vardır" buyurmuştur. Bu, başlıbaşına bir cümle olup, "Allah Teâlâ, onlar için kesinlikle âhiret faydalarını düşünmediği gibi, onlar için âhiret zararlarından büyük bir hisse bulunduğunu beyân etmektedir" manasınadır. [155]

 

İnkârı Satın Alanlar Allah'a Zarar Veremezler

 

"İmana karşılık küfrü satın alanlar, Allah'a hiçbir zarar veremezler. Onlar için elem veren bir azap vardtr" (Âl-i İmran. 177)

Bil ki, eğer biz bundan önceki âyetin münafıklar ile yahudiler hakkında olduğunu söylersek, bu âyetin de mürtedler hakkında olduğunu söyleriz. Aynı şekilde birinci âyetin mürtedler hakkında, bu âyetin de yahudiler hakkında olduğunu söylemek de uzak bir ihtimal sayılmaz. Yahudilerin imana karşılık küfrü satın almalarının manası şudur: Onlar, Hz. Peygamber (s.a.s)'i, henüz peygamber olarak gönderi I mezden önce de biliyor, O'na inanıyor ve düşmanlarına karşı O'na yardım edeceklerini söylüyorlardı. Fakat bizzat peygamber olarak gönderilince, O'nu inkâr edip, önceki hallerini bıraktılar ve böylece sanki imanı verip, karşılığında küfrü satın alan kimseler gibi oldular. Bu, birşey satın alan kimsenin, ona karşılık satana bir bedel vermesi gibidir.

Bu âyeti münafıklara hamletmek de uzak bir ihtimal değildir. Çünkü münafıklar, mü'minlerin yanında iken iman ettiklerini söylüyorlar, şeytan gibi olan reisleri ile başbaşa kaldıklarında, kâfir olup, imanı bırakıyorlardı. Böylece onlar sanki küfrü, imân mukabilinde satın almış oluyorlardı.

Bil ki Cenâb-ı Hak birinci âyette, "O küfre koşuşanlar.. Allah'a hiçbir zarar veremezler''; bu âyette ise, ' İmana karşılık küfrü satın alanlar, Allah a hiçbir zarar veremezler " buyurmuştur. Bu tekrarın şöyle birçok faydası vardır:

a) İmana karşılık küfrü satın alanların, ilk önce kâfir olduklarında şüphe yoktur. Onlar sonra iman etmiş, daha sonra yine kâfir olmuşlardır. Bu durum, onların çok dönek, zayıf görüşlü ve az sebatlı olduklarını gösterir. Bu karakterdeki insanlardan korkulmaz, bunların bir heybeti yoktur ve bunlar kesinlikle kimseye zarar veremezler.

b) Din işi, işlerin en önemli ve en büyüğüdür. Böyle bir şeyde, insan onu yapıp yapmamaya, ancak iyice düşünüp taşındıktan sonra yönelir. Halbuki bu insanlar, böyle mühim bir meselede, en zayıf sebepler ve en tutarsız gerekçelerle, yapmaya veya yapmamaya yöneliyorlar. Bu durum ise, onların kıt akıllı ve ahmak olduklarını gösterir. Bu gibilere, akıllılar iltifat edip değer vermezler.

c) Onların pek çoğu din meselesinde, herhangi bir şüpheden dolayı değil, aksine hasedlerinden ve dünyevî makamlar hususunda mücâdelelerinden dolayı seninle çekişirler. Ufacık dünyevî bir menfaat karşılığında, büyük âhiret mutluluğunu verecek kadar, aklı (az) olan kimse, alabildiğine ahmak demektir. Bu gibi insanlar, başkasına zarar veremezler. Bu iki âyetin tekrarındaki fayda ve manalar, işte bunlardır. Ne murad ettiğini Allah daha iyi bilir. [156]

 

Kâfirlere Verilen Mühlet Onlar İçin Hayırlı Değildir

 

"O kâfir olanlar, kendilerine mühlet tanımamızı sakın kendileri için hayırlı sanmasınlar. Onlara mühlet tanımamız, ancak günahlarını artırmaları İçindir. Onlara hor ve hakir edici bir azap vardır" (Al-i İmran. 178).

Bil ki Allah Teâlâ, Hz. Peygamber (s.a.s)'in ashabını savaştan geri bırakmak için Medine'ye gidenlerden bahsetmişti. Onlar, bazı müslümanları ancak Uhud'da öldürülen rnüslümanlar gibi öldürülmekle korkuttukları için, geri bırakabilmişlerdir. Halbuki Hak Teâlâ, bu şeytanların sözlerini, hiçbir mü'minin kabul edip değer vermeyeceğini ve mü'min'in vazifesinin ancak Allah'ın lütfü ile fazlına itimad etmek olduğunu beyân etmişti. Daha sonra ise bu âyette savaşa katılmayanların geride kalmalarının, Uhud'da şehid edilenlerin öldürülmelerinden daha hayırlı olmadığını açıklamıştır. Çünkü bu geri kalış, dünyada bir hor ve hakir oluşa, kıyamette de devamlı bir azaba sebep olmuştur. Uhud'da şehid edilenlerin Öldürülüşü ise, hem dünyada güzel bir övgüye, hem de âhirette bol mükafaata vesile olmuştur. Binâenaleyh müslümanları savaştan geri bırakmak isteyenlerin, dünya hayatına teşvik edip, şehid olmaktan soğutmalarını, ancak cahil olanlar kabul eder. Âyetin, kendinden önceki âyetlerle irtibatının izahı işte budur. Bu âyetle ilgili birkaç mesele bulunmaktadır: [157]

 

Birinci Mesele

 

İbn Kesir ve Ebu Amr, Kur'ân'da dört yerde, yani (Al-i İmran.17B); (ÂN İmran,180) (Al-i imran, 188)ve (Al-i imran, ise) âyetlerinde tâ ile  (Ah km, ıss) âyetinde ise bâ harfinin zammesi ile kıraat etmişlerdir. Nâfi ve İbn Âmir, son âyet hariç, bu kelimeleri yâ ile, sonuncusunu ise tâ ile okumuşlardır. Hamza ise hepsini tâ ile okumuştur. Kıraat imamlarının bu kelimenin sîn harfini üstün veya kesire okuyuştaki ihtilaflarını, Bakara sûresi'nde belirtmiştik. Bu kelimeyi yâ ile okuyanlar, kelimesini fiil; sözünü ise fail kabul etmişlerdir. Bu fiil, iki mef'ul veyajki mefulün yerini tutan bir mef'ul alır. Mesela,  (Zannettim) fiili ve "Zeyd'in gittiğini sandım"; ile  "Amr'ın kalktığını sandım" cümlelerinde olduğu gibi.

Buna göre, âyetteki "Kendilerine mühlet tanımamızı kendileri için hayırlı..." buyruğu, fiilin iki mef ulunun yerini tutan bir cümledir. Bunun bir benzeri de Cenâb-ı Hakk'ın, "Yoksa onların çoğunu, hakikaten (söz) dinlerler mi sanıyorsun?" (Furkân, 44) âyetidir. Bu fiili tâ ile okuyan Hamza'nın kıraatine göre, bu hususta söylenenlerin en güzeli, Zeccâc'ın şu izahıdır: Âyetteki (Kâfir olanlar) kısmı birinci mef'ul  (Kendilerine mühlet tanımamız) kısmı ise, birinci mef'ulden,bedel  (kendileri için hayırlı) sözü ise ikinci mef'ul olup, âyetin takdiri, "Ey Muhammed, kâfir olanların mühletini kendileri için hayırlı sanma" şeklinde olur. Fiil ile beraber olandı lafzının mef'ulden bedel kılınmasının misali  Hani Allah size iki taifeden birinin misali, "Hani Allah size iki taifeden birinin muhakkak sizin olduğunu va'dediyordu" (Enfai, 7)âyetidir, Buradaki fö ip "Sizin olduğunu.,." kısmı, "İki taifeden birini" sözünden bedeldir. [158]

 

İkinci Mesele

 

Uîi lâfzındaki U kelimesinin şu iki şeyden biri olması muhtemeldir:

a) Âl' manasıdır; Buna göre takdir,  mühlet verdiğimiz o şey.." şeklindedir. Fiilin sonundaki zamiri hazfedilmiştir. Çünkü ism-i mevsûle râci olan zamir bazan hazf edilebilir. Bu senin, "Gördüğüm, Zeyd'dir" demen gibidir.

b) kelimesi, kendinden sonraki kısımla birlikte masdar manasındadır. Takdiri, "Onlara mühlet vermemi..." şeklindedir. [159]

 

Üçüncü Mesele

 

Keşşaf sahibi,  lâfzının, mâ-i masdariyye olduğunu söylemistir. Eğer böyle olsaydı, yazı ilmine göre hakkı ayrı olarak yazılması idi. Fakat Mushaf-ı Osman'da bitişik olarak yazıl­mıştır. Bütün mushafların, Mushaf-ı Osman'ın hattına uyması vaciptir. Bu âyetteki lâfzının da bitişik olması gerekir. Çünkü buradaki  birinci  daki mâ'nın aksine, mâ-i kâffedir. [160]

 

Dördüncü Mesele

 

uzatıyor ve geri bırakıyoruz" manasınadır. İmlâ, mühlet vermek ve tehir etmek demektir. Vahidi (r.h), Bu kelime, zamanın bir dilimi (müddeti) manasına gelen kelimesinden iştikak etmiştir. Meselâ, "Bir müddet mühlet verdim" denilir. Bu masdarların hepsi aynı manadadır. Esmi'i de, "Meselâ, zaman uzadığında "Zaman ona uzadı" denilir; birisi için mühlet uzatıldığında "O, ona mühlet verdi" denilir" demiştir. Ebu Ubeyde, "Geniş ve uzun yer manasında olan  kelimesi ile, gece ve gündüz manasında olan  kelimesi de bu köktendir" demiştir. [161]

 

Âyetin Kadere Delâteti           

 

Âlimlerimiz, bu âyeti kaza ve kader meselesinde, pek çok yönden delil getirmişlerdir:

1- Bu mühlet verme, zamanı uzatmadan ibarettir. Şüphe yok ki bu da Hak Teâlâ'nın fiillerindendir. Âyet, bu mühlet verişin, bir hayır olmadığını açıkça beyân etmektedir. Bu da, Allah Teâlâ'nın hayr ile şerrin yaratıcısı olduğuna delâlet etmektedir.

2- Hak Teâlâ, bu mühlet verişten maksadın, onların günahlarını, azgınlıklarını ve haddi aşmalarını artırmaları olduğunu açıkça beyân etmektedir. Bu da, küfrün ve isyanın da Allah'ın irâdesi ile olduğunu gösterir. Cenâb-ı Allah, bu hususu daha sonra, "Onlara hor ve hakir edici bir azab vardır" yani, "Biz onlara, günahlarını artırsınlar ve onlar için hor-hâkir kılıcı bir azap olsun diye mühlet verdik" buyruğu ile te'kid etmiştir.

3-Cenâb-ı Hak, onlar için olan mühlet verişte onlara bir hayır olmadığını bildirmiştir. Çünkü onlar, ancak devamlı isyan ve azgınlıklarını artırırlar. Bu hayrın mevcut olması ile birlikte, Allah'ın haber verdiği şeyin aksini yapmak, iki zıd şeyi bağdaştırmak olur ki, bu imkânsızdır. Onlar, bu mühlet tanımanın yapışıra ve bununla mükellef olmalarının yanısıra, hayra ve taata kadir olmasalardı, mühtet verişin kendisinde, Mu'tezile'nin görüşünün bâtıl olmasının bulunması gerekirdi. [162]

 

Mu'tezile'nin İtirazı

 

Mu'tezile şöyle demektedir:

Birinci yönden âyetin delil getirilişine gelince, bu âyet "Bu mühlet verme hayırlı değildir" manasına gelmez. Âyetten murad, "Bu mühlet veriş, "Onlann.şehidlerin Uhud günü Ölmeleri gibi, ölmelerinden daha hayırlı değildir" şeklindedir. Çünkü buradaki bu âyetler, daha önceki âyetlerde de izah edildiği gibi, Uhud hâdisesi ve münafıkların mü'minleri cihaddan geri koymaları hakkındadır. Binâenaleyh Cenâb-t Hak, kâfirlerin bu dünyada bir müddet daha yaşatıl maların in ve kendilerine mühlet tanınmasının, şehidler gibi ölmelerinden onlar için daha hayırlı olmadığını beyân etmektir. Bu mühlet tanıyışın, o ölümden daha hayırlı olmadığını söylemek, bu mühlet verişin kendisinin hayırlı olmamasını gerektirmez.

İkinci yönden âyetin delil getirilişine gelince, "Bu âyetten maksad, o mühlet verişin, kâfirlerin küfre ve îâsıklığa daha fazla dalmaları için olduğunu beyân etmek değildir. Bunun delili ise, "Ben, cinleri de, insanları da ancak bana kulluk etsinler tüye yarattım" (Zâriyat, 56) âyeti iie, "Biz, hiç bir peygamberi, Allah'ın izniyle kendilerine İtaat olunmasından başka bir hikmetle göndermedik" (Nisa, 64) âyetidir. Aksine,âyet birkaç manaya muhtemeldir:

a) Âyetteki lâm harf-i ceninin, âkibet (tâ ki...) manasına alınmasıdır. Bu tıpkı, "Firavun'un adamları, sonunda kendilerine bir düşman ve bir deri olsun diye onu yitik olarak bulup aldılar" (Kasas, e). "Andolsun ki, biz cinler ve insanlardan bir çoğunu cehennem için yaratmışızdır" (Araf, 179) ve "Onlar, işin sonunda, Allah yolundan saptırmak için Allah'a eşler koştular" (İbrahim, ao) âyetlerindeki lâm harf-i çerleri gibidir. Halbuki müşrikler, saptırmak için değil, hidayete erdiklerini zannederek şirk koşmuşlardır. Yine "Benim sana va'z-ü nasihatim, neticesi bu olduğuna göre, sanki ancak fâsıktıkta devamını sağlamak için olmuş" denilir.

b) Bu sözde, bir takdim-tehir vardır. Buna göre takdir, "Kâfirler, bizim kendilerine mühlet verişimizin, günahlarını artırmaları için olduğunu sanmasınlar. Biz onlara ancak kendilerine bir hayır olsun diye mühlet tanıdık" şeklindedir.

c) Allah Teâlâ, onların bu mühlet esnasında ancak isyan ve azgınlıkta devamlarını artıracaklarını bildiği halde, onlara mühlet verince, bu durum, sanki bu maksaddan ötürü mühlet tanıyanın fiiline benzemiş olur. Müşabehet (birşeyi benzediği şey ile fâde etmek), güzel mecazi ifâde sebeplerinden birisidir.

d) O muarızlara (ehl-i sünnete) karşı sorduğumuz şu sorudur: Âyetteki  "günahlarını artırmaları için..." ifâdesinin lâm'ı, ümmetin icmâ'ına göre garaz (için) manasına değildir. Fakat ehl-i sünnetin görüşüne gelince, onlar Allah'ın fiillerini birtakım maksadlara (garazlara) bağlamayı tercih ediyorlar. Fakat biz, Allah'ın fiillerinin, yorgunluk ve elem verme gibi maksadlara bağlanamayacağını söylüyoruz. Hatta bize göre Allah Teâlâ, bir fiili, ancak ihsan (iyilik) maksadıyla yapar. Durum böyle olunca, bu lamın bir ta'lil ve garaz (için) manasına hamledilemeyeceğinde bir cmâ bulunmuş olur. Bu durumda da, sizin delil olarak ileri sürdüğünüz hususlar sakıt olur. Bundan sonra, "Ya, bu lamın manası nedir?" diyenin sözüne iltifat edilmez. Çünkü istidlal eden kimse, bu istidlalini lamın, ta'lil (için) manasına oluşuna bina etmiştir. Binâenaleyh lâm'ın ta'lil manasına olduğu bâtıl olunca, onun istidlali de sakıt olur.

Üçüncü yönden delil getirişleri ki bu, Allah'ın bunda bir hayır olmadığını haber vermesi ve bilmesi meselesidir. Bu da, sununla tezâd teşkil eder: Eğer kul bir fiilden men edilmişse, şüphesiz Allah onu men etmiş olur. Bu durumda da, Allah'ın ihtiyar sahibi değil, mûcib olması gerekir ki bu da icmâ ile bâtıldır." [163]

 

Mutezileye Karşı Ehl-i Sünnetin Cevabı

 

Mu'tezile'nin Birinci iddiasına şöyle cevap verilir: "O kâfir olanlar, kendilerine mühlet tanımamızı, sakm kendileri için hayırlı sanmasınlar" âyeti, bu mühlet tanıyışın kendisinde hayır olmadığı manasınadır, yoksa bunun başka bir şeyden dolayı hayır olmadığı manasında değildir. Çünkü mübalağa sîgası ancak bir râcih (tercih edilen) ve mercûh (tercih edilmeyen) söz konusu olduğu zaman zikredilebilir. Allah Teâlâ burada, bu iki şeyden sadece birini zikrettiğine göre, anlıyoruz ki bu ifâde, o mühlet verişin başka bir şeyden dolayı hayır olmadığını göstermek için değil, hiç bir hayır olmadığını beyân etmek içindir.

Mu'tezile'nin İkinci iddiasına gelince ki bu onların, "Ben, cinleri de, insanları da ancak bana kulluk etsinler diye yarattım" {zârtyat, 56) ve "Biz hiçbir peygamberi, Allah'ın izniyle kendilerine itaat olunmasından başka bir hikmetle göndermedik" (Nisa. 64) âyetlerine tutunmalarıdır. Bunun cevabı şöyledir: "Bizim delil olarak getirdiğimiz âyet "has" (hususî manalı) bir âyettir, sizin zikrettiğiniz âyet ise "âmm" (umûmî manalı) bir âyettir. Hâs olan âyet, delâleti umumî olan âyetten öncedir."

Mu'tezile'nin Üçüncü iddiasına, yani buradaki lâm harfini "âkibet" manasına almalarına gelince, bu, âyetin zahirini bir tarafa bırakmak demektir. Hem şu aklî delil de onların görüşünü bâtıl kılar: Çünkü Allah Teâlâ, o kâfirlerin azgınlık ve isyan ile mevsûf olduklarını kesin olarak bilince, bu mutlaka böyle olur. Çünkü Allah'ın bildiği şeyin, bildiği şekilde tahakkuk etmesi vacip, etmemesi ise imkânsızdır. İmkânsız olan bir şeyi irâde etmek de imkânsızdır. Binâenaleyh, Allah Teâlâ'nın onların imân etmelerini murad etmesi imkansız, azgınlık ve isyanlarının artmasını murad etmesi ise vacip olur. Bu durumda da "artırmaları için" ifâdesindeki lâm harf-i cerri-nin ta'lil için getirildiği ve bunun lâm-ı âkibet olamayacağı sabit olur.

Mu'tezile'nin âyette bir takdim-tehir olduğu şeklindeki dördüncü iddialarına ise şu üç şekilde cevap verilir:

a) Âyette bir takdim-tehir olduğunu iddia etmek, âyetin zahirini terketmektir.

b) Vahidi (r.h) şöyle der: "Bu, Cenâb-ı Hakk'ın, ifâdesindeki  lâfzını kesreti olarak ifâdesindeki  lâfzını da fethalı olarak  şeklinde okunması halinde ancak yerinde olur. Halbuki böyle bir kıraat yoktur."

c) Biz kesin aklî delil ile, Cenâb-ı Hakk'ın bu mühlet verişten muradının, imanın değil de tuğyanın bulunması olması gerektiğini beyân etmiştik. Bundan dolayı âyette bir takdim-tehir bulunduğunu söylemek, hem âyetin zahirini bırakmak, hem de kesin aklî delilin hilâfına olan bir şeyi gerekli görmek olur.

Mu'tezile'nin, âyetteki lâm harf-i cerrinin ta'lil manasına alınamayacağı şeklindeki beşinci iddialarına da şöyle cevap veririz: Bize göre Allah'ın fiillerini, kullardan sudur edecek bir gaye sebebi ile olduğunu söylemek imkansızdır. Fakat Cenâb-ı Hakk'ın, bir fiili ondan başka bir şey meydana gelsin diye yapması imkansız değildir. Hem Allah Teâlâ'nın, "Onlara mühlet tanımamız, ancak günahlarım artırmaları içindir" buyruğu, bu mühlet tanıyıştan maksadın, onlara hayrı ulaştırmak ve onlara iyilikte bulunmak olmadığı hususunda açık bir delildir. Halbuki Mu'tezite bunun aksini söylüyor. Binâenaleyh bu âyet, işte bu bakımdan, Mu'tezile aleyhine bir hüccettir.

Mu'tezile'nin, "Bu, Allah'ın fiilleri ile çelişki teşkil eder" şeklindeki altıncı iddialarına da şu şekilde cevap veririz: Sonradan olan varlıkların yaratılışında kudret-i ilâhiyyenin tesiri, Allah'ın o şeyin olmayacağını bilmesinden önce gelir. Binâenaleyh ilm-i İlâhinin, kudret-i ilâhiyyeye manî olması mümkin değildir. Fakat kula gelince, kulun kendi fiilini meydana getirmede kudretinin tesiri, Allah'ın, kulun yapmak istediği o fiilin meydana gelmeyeceğini bilmesinden sonradır. Binâenaleyh Allah'ın bu bilgisi, kulun o fiili yapmasına mâni olur. Bu âyetle ilgili münâkaşanın hepsi bundan ibarettir. [164]

 

Altıncı Mesele

 

Âlimlerimiz, kâfirler hakkında dinî nimetlerden herhangi birisini vermenin Cenâb-ı Allah için bir mecburiyet olmadığı konusunda ittifak etmişlerdir. Allah Teâlâ'nın, kâfirlere dünyevi nimetlerden vermesi gerekli olup olmadığı meselesinde âlimlerimiz farklı görüşlere sahiptirler. Bunun Allah'a gerekli olmadığını söyleyenler, işte bu âyeti delil getirmiş ve şöyle demişlerdir: "Bu âyet, Cenâb-ı Hakk'ın bu dünyada kâfirin ömrünü uzatmasını ve onu çeşitli muradlanna ulaştırmasının bir nimet olmadığına delâlet eder. Çünkü Allah Teâlâ, bunlardan hiçbirinin o kâfir için hayır olmadığını açıkça bildirmektedir. Bunun böyle olduğunu akıl da gösterir. Zira birisine zehirli bir hurma tatlısı ikram eden kimsenin, bu ikramı bir nimet verme sayılamaz. Bundan dolayı, Allah'ın kâfire dünyevî nimetler vermesinin maksadı, âhiret cezasını (artırma) olunca, bunlardan hiçbiri gerçekte nimet olamaz. Allah Teâlâ'nın, kâfirlere birçok nimetler verdiğini ifâde eden âyetlere gelince, bütün bu âyetler, o şeylerin zahiren nimet oluşuna hamledilmiştir. Bu âyet ile, o gibi âyetlerin arası ancak, "o nimetler zahiren nimet olup, gerçekte bir belâ ve gazab sebebidirler" denilerek bulunur. Allah en iyi bilendir. [165]

 

Allah İyiyi Kötüyü Ayırd Etmek İçin İmtihan Eder

 

"Allah mü'mfnleri, sizin üzerinde bulunduğunuz (şu halde) bırakacak değildir. Nihayet pis olanı temiz olandan ayıracaktır. Allah size gaybi bildirecek değildir, fakat Allah, peygamberlerinden dilediğini seçer. Binâenaleyh siz Allah'a ve peygamberlerine inanın. Eğer inanır ve ittikâ ederseniz, size çok büyük birmükâfaat var" (Al-i imran, 179).

Bil ki bu âyet Uhud hadisesi ile ilgili âyetlerin en son kısmıdır. Allah Teâlâ, o hadisede meydana gelen ölüm, bozgun, Hz. Muhammed (s.a.s)'in ağır yaralı oldukları halde, ashabını düşmanı takibe davet edişi, daha sonra onları Ebu Süfyan'a verilen sözü yerine getirmek için Bedr-i Suğra'ya gitmeye çağırışı ve bütün bunların mü'min ile münafığın birbirinden ayırdedilmesine bir delil oluşu gibi durumları haber vermiştir. Çünkü münafıklar korkmuşlar, geri dönmüşler ve müslümanlardan çok kişinin ölüşünü dillerine dolamış, daha sonra da savaşa katılmadıkları gibi, mü'minleri tekrar cihada gitmekten alıkoymaya uğraşmışlardır. İste bunun üzerine Allah Teâlâ, sizi münarıklarla birlikte ve onları siz ehl-i imandan olduklarını iddia eder vaziyette bırakmasının, hikmetine uygun düşmeyeceğini, aksine, mü'min ile münafık birbirinden ayırdedilebilsin diye bu hâdiseleri meydana getirmesinin hikmeti gereği olduğunu haber vermiştir ki işte âyetin, önceki âyetlerle irtibatı budur. Bu âyetle ilgili birkaç mesele bulunmaktadır: [166]

 

179. Âyette Kıraat Farkı ve Her Bir Kıraatin Hücceti               

 

Hamza ve Klsflî, şeddeli olarak   şeklinde okumuşlardır ki Kur'ân'ın her yerinde bu fiili bu şekilde okumuşlardır.

Diğer kıraat imamları ise, birinci yâ'nın fethası, mîm harfinin kesresi ve ikinci yâ'nın sükûnu ile ve şeddesiz olarak şeklinde okumuşlardır. Vahidi (r.h), fiilin her iki şeklinin de kullanıldığını, meselâ o şeyin, bir kısmını bir kısmından ayirdettim" ve  "Ben onu iyice ayırdettim" "Onu temyiz edip, iyice ayırdettim" denildiğini,  "Kim, herhangi bir yoldan, eziyet veren bir şeyi giderir ise, bu onun için bir sadakadır"[167] hadis-i şerifindeki kelimenin de aynı kökten olduğunu söylemiştir.

Bu fiili,  şeklinde okuyanların delili, fiilin sülâsisinin hem lâftz bakımından daha hafif olması, hem de sülâsî mezid sığasının manasını ifâde etmesidir. Onlar, "Binâenaleyh bu şekilde okumak daha evladır" demişlerdir. Ebu Zeyd, Ebu Amr'ın şöyle dediğini nakletmiştir: "Bu fiili şeddeli okumak "kesret (çokluk)" manasından dolayıdır. Fakat birşeyin bir şeyden ayırdedilmesinde, şeddesiz olarak fiili kulla­nılır. Nitekim Cenâb-ı Hak da burada, "Nihayet pis olanı temiz olandan ayıracaktır" buyurmuş ve iki şey zikretmiştir. Bu bazı dilcilerin, "fark" ile "tefrik" kelimeleri hakkında söyledikleri husus gibidir. Yine Cenâb-ı Hak, "Bugün sfzayn/m"(Yâsin. 59) buyurmuştur ki, bu fiilin mutavaat sîgasıdır." Fiili şeddeli okuyanların delili ise şudur: Şeddeli okuyuş, teksîr (çokluk) ve mübalağa manâsından dolayıdır. Mü'min ve münafıkların sayısı çoktur. Binâenaleyh bu fiili burada şeddeli okumak daha evlâdır. Âyette "tayyib" (temiz) ve habis (pis) lâfızları, her nekadar müfred olarak getirilmiş ise de, bunlardan "cins" manası kastedilmiştir. Bundan dolayı, bu kelimelerden kastedilen bir mü'min ile bir münafık değil, bütün mü'min ve münafıklardır. [168]

 

Mü'minle Münafığın Nasıl Ayırd Edildiği

 

Biz âyetin manasının, "Ey mü'minler, Allah, pis olan temiz olandan, yani münafık mü'minden ayrılıncaya kadar, sizi, üzerinde olduğunuz halde, yani mü'min ile münafığın birbirine karışık olması ve benzeri haller üzere bırakacak değildir" şeklinde olduğunu söyledik. Âlimler, mü'min ile münafığın nasıl ayırdedildiği hususunda ihtilâf etmiş ve şu görüşleri serdetmişlerdir:

a) Bu, Allah'ın, çeşitli sıkıntı, musibet ve ölümler verip, onları bozguna uğratmasıyla olmuştur. Binâenaleyh mü'min olan, Allah'a imana ve Resûlullah'ı tasdika bunlardan sonra da devam etmiş, münafık ise nifak ve küfrünü ortaya koymuştur.

b) Hak  Teâlâ,   mü'minlere yardım  edeceğini  ve  kâfirleri  zelîl  kılacağını va'adetmiştir. Binâenaleyh İslâm kuvvet bulunca, İslâm'ın devleti yücelmiş, küfür ve kâfirler ise zelil ve perişan olmuşlar ve böylece de bu ayrılma gerçekleşmiştir.

c) Buna delâlet eden emare ve ipuçlarının bulunmasıdır. Meselâ müslümanlar İslâm'ın güç ve kuvvet bulmasıyla sevinirler, münafıklar ise bundan gam ve keder duyarlar. [169]

 

Bu Ayırd Etme Kat’i Değil de Zanni Kalır

 

Burada şöyle bir soru vardır: Bu ayırma işi, iyice ortaya çıkarsa, münafıkların küfrü de ortaya çıkmış olur. Münafıkların küfrünün ortaya çıkması ise, onların münafık olarak kalmalarına mânidir. Eğer bu ayırdetme işi, iyice açık olmaz ise, o zaman da Allah'ın bu va'adi gerçekleşmemiş olur? Buna şöyle cevap veririz: Bu, katî bir ayrılışı değil de, zanni bir ayrılışı ifade etmesi bakımından tahakkuk etmiştir.

Sonra Cenâb-ı Hak, 'Allah sizegaybı bildirecek değildir" buyurmuştur ki, Subhânehû ve Teâlâ, bu ayırma işini yapacağını bildirmiş ve daha sonra bu buyruğu ile, bu ayırma işinin, Allah'ın sizi gaybına muttali kılıp da "falan münafıktır, falan da mü'mindir; falan cennetlik, falan da cehennemliktir" diyebileceğiniz bir şekilde olmayacağını beyan etmiştir. Çünkü Sünnetullah, Allah'ın cahit insanları gaybına muttali kılmamak üzere cereyan etmektedir. Hatta sizin için bu ayırma işini bilmenin tek yolu, yukarıda zikrettiğimiz, mü'min ile münafığın ayrılmasını sağlayan çeşitli belâ ve musîbetlere uğramak gibi imtihanlardır. Fakat bunu gayba muttali olma yotuyla bilmek, ancak peygamberlerin özelfiklerindendir.

İşte bu sebepten ötürü Cenâb-ı Hak, "Fakat Allah, peygamberlerinden dilediğini seçer" buyurmuştur. Bu, "Allah peygamberlerinden dilediğini seçer ve sadece onlara, "şunlar mü'min, şunlar da münafıktır" şeklinde insanları tanıma bilgisini verir" manasındadır. Bu cümlenin şu manada olması da muhtemeldir: "Allah Teâlâ, peygamberlerinden dilediğini seçer ve böylece insanları, ellerindeki şeriatlarla imtihan eder. İmtihan neticesinde de bu iki grup birbirinden ayrılmış olur."

Bu âyet şu manaya da gelebilir: "Allah sizin hepinizi, peygamberin bildiği miktarda, gaybı bilen kimseler kılmamıştır ki sizler peygamberlerden müstağnî olasınız. Aksine O, kullarından dilediğine peygamberliği verir, sonra diğer insanları o peygamberlere itaatla mükellef kılar."

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Öyleyse siz Allah'a ve peygamber­lerine inanın" demiştir. Bu emirden maksad şudur: Münafıklar, Uhud'da meydana gelen o arzu edilmeyen hâdiseler sebebiyle, Hz. Muhammed (s.a.s)'ın peygamberliğine ta'n etmişlerdi. İşte bunun üzerine Allah Teâlâ, bu hâdiselerde habis (pis) olan münafığın, tayyib (temiz) olan mü'minden ayrılması gibi birtakım faydaların bulunduğunu beyan buyurmuştur. Cenâb-ı Hak, münafıkların ileri sürdükleri şüphelerine bu şekilde cevap verince, "Öyleyse Allah'a ve peygamberlerine inanın" demiştir. Bu, "Bütün deliller, Hz. Muhammed (s.a.s)'in peygamberliğine delâlet edip, O'nun nübüvvetini ta'n hususunda ileri sürdüğünüz o şüpheye de biz cevap verince, geriye size, sadece Allah'a ve peygamberlerine iman etmek kalmıştır" demektir. Allah Teâlâ, şu incelikten ötürü "peygamberine" değil de, "peygamberlerine" demiştir: Kişiyi, peygamberlerden birisinin peygamberliğini ikrar ve itirafa götüren yol sadece mu'cizedir kî bu, Hz. Peygamber (s.a.s)'de de vardır. Bundan dolayı, peygamberler­den her birinin peygamberliğini kabul etmek gerekir. İşte bu nükteden ötürü Hak Teâlâ, "Peygamberlerine.," buyurmuştur. Bundan maksad, bütün peygamberlerin nübüvvetini isbât etmenin yolunun tek olduğuna dikkat çekmektir. Binâenaleyh onlardan herhangi birinin peygamber olduğunu kabul eden kimsenin, hepsinin peygamberliğini kabul etmesi gerekir. Cenâb-ı Allah, insanlara bunu emredince, peşisıra mükafaat va'adini getirerek, "Eğer inanır ve ittika ederseniz, size çok büyük bir mükafaat var" buyurmuştur ki bunun ne demek olduğu açıktır. [170]

 

Hakkı Verilmeyen Mallar Ateş Olup Âhirette Sahibinin Boynuna Dolanacak

 

"Allah'ın fazl-u (kereminden) kendilerine verdiğinde cimrilik edenler, sakın bunun kendileri için bir hayır olduğunu sanmasınlar, aksine bu onlar için bir serdir. Onların cimrilik ettikleri şeyler, kıyamet günü boyunlarına dolanacaktır. Göklerin ve yerin mirası Allah'ındır. Allah, ne yaparsanız hakkıyla haberdardır" (Âl-i İmran. 180).

Bil ki Allah Teâlâ, önceki âyetlerde cihad uğrunda canların harcanmasına iyice teşvik edince, bu âyette de cihad uğrunda mal hacamaya teşvik etmeye başlayarak, Allah yotunda malını harcamak istemeyip cimrilik edenler için şiddetli vaTdinin söz konusu olduğunu bildirmiştir. Bu âyetle ilgili birkaç mesele vardır: [171]

 

Birinci Mesele

 

Hamza bu kelimeyi, tâ ile şeklinde; diğer kıraat imamları ise, yâ harfi ile  şeklinde okumuşlardır.

Zeccâc, "Hamza'nın kıraatına göre mana, "Cimrilik edenlerin cimriliklerinin onlar için hayırlı olacağını sanma.." şeklindedir. Buna göre, "Cimrilik edenler.." sözü delâlet ettiği için, "cimrilikleri" ifâdesi hazfedilmiştir. Yâ ile okuyanların kıraatine göre ise şu iki izah yapılabilir:

a) Bu fiilin, faili olan zamirin mercii ya Allah Resulü veya herhangibir kimsedir. Buna göre âyetin manası, "Allah'ın Resulü veya herhangibir kimse, cimrilik edenlerin cimriliğinin onlar için hayır olacağını sanmasın" şeklindedir.

b) Bu fiilin faili, "cimrilik edenler"dir. Buna göre, âyette mef'ûl hazfedilmiş olup, takdiri, "cimrilik edenler cimriliklerinin kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar" şeklindedir. "Cimrilik edenler" ifâdesi kendisine delâlet ettiği için, mef'ûl hazfedile-bitmiştir. Bu, bir insanın "Kim yalan söylerse, o onun için bir şer olur, yani   onun yalanı bir şer olur" sözü gibidir. Şu şiirler de bunun gibidir: "Akılsız, bir şeyden nehyolunduğu zaman, ona dogrugider" yani o sefeh'e, akılsızlığa doğru gider. Ferra da şu beyti nakletmiştir:

"Onlar padişahlardır. Pödişahogullan da onlardır. O (mülkü) alanlar ve ilk efendi­lerdir." Ferrâ bu şiirdeki (onu) lâfzı ile, "mülkü" manasını kastetmiştir. Fakat daha önce melîklerden bahsedildiği için, bunu açıkça söylememiştir. [172]

 

İkinci Mesele

 

Bu kendileri için bir hayır..." ifâdesindeki  hüve zamirine, Basralılar "zamir-i fasıl", Kûfeliler ise "zamir-iimâd" adını vermişlerdir. Çünkü daha önce, "cimrilik edenler" ifâdesinin zikredilmesi, sanki cimriliğin zikredilmesi gibidir. Buna göre âdeta, "Cimrilik edenler, bu cimriliklerini kendileri için bir hayır sanmasınlar" denilmektedir. Bu hususta sözün özü şudur: Hem mübtedânın hem de haberin bir hakikati vardır. Mübtedanın hakikatinin, haberin hakikati ile tavsif edilmesi, mübtedânın ve haberin hakîkatinden farklı bir şeydir. Binâenaleyh bu tavsif, her iki şeyin kendisinden fazla bir mana olunca o tavsife delâlet eden üçüncü bir sığanın olması gerekir ki bu da "hüve" (o) kelimesidir. [173]

 

Üçüncü Mesele

 

Bit ki âyet, herhangibir hayır ve menfaat hususunda cimrilik etmenin kınandığına delâlet etmektedir. Bu hayır mai da olabilir, bir ilim de olabilir.

Birinci görüşe göre, bu va'id malda cimrilik yapmadan ötürüdür. Buna göre âyetin manası, "O cimrilik edenler, cimriliklerinin kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar. Aksine bu onlar için bir serdir. Çünkü onların cimriliğinin cezası, kendi aleyhlerine olacaktır" şeklindedir. Bu da Hak Teâlâ'nın, "Onların cimrilik ettikleri şeyler, kıyamet günü boyunlarına dolanacaktır" buyruğu İle kasdedilen husustur. Hem bu mallar onların yanında da kalmayacaktır ki bu da, Cenâb-ı Hakk'ın, "Göklerin ve yerin mirası Allah'ındır" buyruğu ile kasdedilen husustur.

İkinci görüşe göre bu cimrilikten murad, ilimde yapılan cimriliktir. Çünkü yahudiler, Hz. Muhammed (s.a.s)'in Tevrat'taki sıfatlarını gizliyorlardı. Binâenaleyh bu gizleyiş bir cimriliktir. Meselâ, "Falanca ilminde cimrilik yapıyor" denilir. İlmin, Allah'ın bir lütfü olduğunda şüphe yoktur, Cenâb-ı Hak, "(Allah) sana (evvelce) bilmediklerini öğretti. Allah m senin üzerindeki lütf-u inayeti çok büyüktür'' (Nisa 113) buyurmuştur. Hem sonra Cenâb-ı Allah, Tevrat ve İncil'de olan şeyleri yahudi ve hristiyanlara öğretip bildirmiştir. Bundan dolayı onlar, bu iki kitapta bulunan Hz. Peygamber (s.a.s)'in peygamber olarak gönderileceği müjdesini gizleyince, bu bir cimrilik olmuş olur.

Bil ki birinci görüş daha uygundur. Bunun evlâ olduğuna şu iki husus da delâlet eder:

a) Allah Teâlâ, "Onların cimrilik ettikleri şeyler, kıyamet günü boyunlarına dolanacaktır " buyurmuştur. Biz buradaki cimriliği, ilimde yapılan cimrilik olarak alırsak, âyeti tefsir ederken mecazi manayı vermeye mecbur oluruz. Fakat onu malda yapılan cimrilik olarak alırsak, mecazi mana vermeye mecbur olmayız. Bundan dolayı birinci görüş daha evlâ olur.

b) Âyeti,  maldaki cimrilik manasında alırsak, bu, malı cihadda harcama hususunda bir teşvik olmuş olur ve böylece de, âyetin kendinden önceki âyetlerle ilgisi güzel bir şekilde kurulmuş olur. Fakat biz onu, yahudilerin Tevrat'taki şeyleri gizlemeleri manasına alırsak, bu ilgi kopmuş olur veya zorlanarak bir ilgi kurulabilir. Binaenaleyh birinci görüş daha evlâ olur. [174]

 

Cimriliğin Tarifi ve Hududu      

 

Âlimlerin ekserisi, cimriliğin,  farz ve vacip olan şeyi vermemekten ibaret olduğunu ve nafile olanı vermemenin cimrilik olmadığı kanaatindedirler. Onlar bu görüşlerine delil olarak şunları getirmişlerdir:

1- Bu âyet, cimrilik hakkında çok şiddetti bir tehdld ifâde etmektedir. Böyle şiddetli bir va'id ise ancak vacip olanı yapmamaya uygundur.

2- Allah Teâlâ, cimriliği kınamış ve ayıplamıştır. Halbuki nafile olan birşeyi (sadakayı) vermeyen kimsenin kınanması ve ayıplanması caiz değildir.

3- Allah Teâlâ, dâima lütuf ve ihsanda bulunur. Çünkü onun lütfedebileceği şeylerin sınırı yoktur. Varlık alemine çıkan herşey sonludur. Binâenaleyh, şüphe yok ki Cenâb-ı Hak, her an lütfetmemektedir. Eğer lütfetmemek cimrilik olsaydı, Cenâb-ı Hakk'ın dajcimriMkle tavsif edilmesi gerekirdi ki O, bundan münezzehtir.

4- Hz. Peygamber (s.a.s), "Cimrilikten daha ileri hangi hastalık vardır?"[175] buyurmuştur. Nafile olan bir şeyi yapmayanın, "cimri" diye tavsif edilemiyeceği malumdur.

5- Lütfü terkeden, şayet cimri sayılsaydı, çok malı olan insanın, ancak bütün malını vermek suretiyle cimri olmaktan kurtulabilmesi gerekirdi.

6- Cenâb-ı Hak, "Kendilerine rızık olarak verdiğimizden (Allah yolunda) harcar­lar" (Bakara, 3>buyurmuştur ki bu âyetteki j». harf-i cerh teb'iz (kısmiyyet) manasına­dır. Binâenaleyh bu ifâdeden maksad, Allah'ın kendilerine rızık olarak verdiği şeylerden "bir kısmım" infâk eden kimseler otur. Daha sonra Cenâb-ı Hak bu kimselerin sıfatları  hakkında,   "İşte onlar,  Rablerinden (gelen) hidayetin  tam üzerindedirler" (Bakara, 5) buyurmuş ve onların hidayete erip, felaha kavuştuklarını bildirmiştir. Eğer nafile olanı yapmayan kimse, kınanmış bir cimri sayılsaydı, böyle denilmezdi.  Bundan dolayı bu âyet ile, cimriliğin "vacip olanı yapmamak ve vermemek" manasına olduğu ortaya çıkmaktadır.

Fakat vacip olan infâklar pek çoktur:

a) İnsanın hem kendisi, hem de bakmakla mükellef olduğu kimseler için yapacağı harcamalar.

b)  Zekata giren infâklar.

c) Müslümanların, canlarına ve mallarına kasteden bir düşmanı defetmek mecburiyetinde kaldıklarında, düşmanı savuşturabilecek müslümanlara mallarını infâk etmeleri vacibtir. Çünkü bu, insanın, kendisinden bir zararı savuşturması gibidir.

d) Bir müslüman çok muhtaç olduğunda, diğer müslümanların, ona hayatını sürdürecek kadar mat vermeleri vaciptir. İşte bütün bu infâk çeşitleri, vacip intaklardan olup, onu yerine getirmemek cimrilik babından sayıltr. Allah en iyi bilendir.

Cenâb-ı Allah daha sonra, "Onların cimrilik ettikleri şeyler, kıyamet günü boyunlarına dolanacaktır" buyurmuştur. Bu ifâde ile ilgili birkaç mesele bulunmaktadır: [176]

 

Birinci Mesele

 

Bu va'id'in tefsiri hususunda bazı vecihler bulunmaktadır:

1- Bu ifâdeyi zahirî manasına hamletmek. O da şu şekilde olur: Allah Teâlâ, onlara azablanna sebep olacak bir tasma takar. Denildi ki, Allah Teâlâ bu mallarını, boyunlarına dolanmış olan tasmalar gibi yılanlar şekline sokacaktır. Bu yılanların, onların bedenlerinin diğer yerlerine de sarılması mümkündür. Bu malların, boyunlarında bir yılan gibi olması, önce zekatı ödemenin lüzumunu kabul edip, sonra da onu ödememelerinden ötürüdür. Yılanların, bedenlerinin diğer yerlerini sarması ise, mallarını sımsıkı tutup ayırmak istememeleri yüzündendir. Böylece bu yılanlar onların mallarının yerine geçmiş olur. Sanki onlar, o yılanları iyice kucaklamışlar ve kendilerine iyice bitiştirmişlerdir. Bunun, onların boyunlarına dolanmış ateşten bir tasma olması da mümkündür. Bunun bir benzeri de, "O gün o mallan, cehennem ateşinin içinde, onların üzerinde kızdırılacak ve bunlarla onların alınları, böğürleri ve sırtlan dağlanacak" (Tevbe. 35) âyetidir. İbn Abbas (r.a)'ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Verilmeyen o zekatlar, onların boyunlarında, onları sokan ve onlara "Ben, dünyada iken cimrilik edip vermediğin zekatım" diyen, başında iki siyah benek bulunan, tasma şeklinde bir yılan haline getirilir."

2-  "Boyunlanna dolanacaktır" buyruğunun tefsiri hakkında Mücâhid: "Onlar, kıyamet günü, cimrilik ettiği o zekatı vermekle mükellef kılınacaklar" demiştir. Bunun bir misali de İbn Abbas (r.a)'ın, Bakara 184. âyeti, "Mükellef olanlara fidye gerekir" şeklinde okuyuşudur. Müfessirler, bu kıraatin, "mükellef olup da ona güç yetiremeyenler..." manasında olduğunu söylemişlerdir. Buna göre,buyruğu da, "Onlar, vermedikleri zekatı, yapama­yacakları bir zamanda vermekle emrolunurlar ki, bu, "Bunu yapabileceğiniz zaman yapmalı değil miydiniz?" manasında bir azarlama olur.

3-  Bu tabirin  manası,  "Onlar,  bunun günahını âhtrette kabullenecekler" şeklindedir. Bu, temsilî bir mana olup, aslında bir tasma söz konusu değildir. Meselâ, "Falan, falancanın boynunda bir tasma gibidir" denilir. Araplar, birşeyin birisinin boynunda olduğunu söylemekle, o şeyin gerekliliği manasını te'kid ederler. Meselâ, "Bu işi senin boynuna sardım, bu işi sana gerdanlık yaptım" deyişleri de bu manadadır. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Herkesin amelini kendi boynuna doladık" (i$ra, 13) buyurmuştur.

4- Âyette geçen cimriliği, ilimde yapılan cimrilik manasına alırsak, "boyunlarına dolanacaktır" tabiri, "Allah Teâlâ, onların boyunlarına ateşten bir tasma takar" manasında olur. NitekimHz. Peygamber (s.a.s) de,"Bir kimseye bildiği birşey sorulur da o da onu gizlerse, Allah, kıyamet günü ona ateşten bir gem vurur"[177] buyurmuştur ki bunun manası, "Onlar, bu gem ile ağızlarından ve dillerinden azab olunurlar" demektir. Çünkü onlar ağızları ve dilleri ile, hakkı gösteren şeyleri söylememişlerdir.

Bil ki bu cimriliği, Hz. Peygamber (s.a.s)'in nübüvvetinin delillerini gizleme manasında almak da uzak bir ihtimal değildir. Çünkü yahudi ve bristiyanfar, Kur'an'da "cimri" olarak tavsif edilip kınanmışlardır. Nitekim Cenâb-ı Hak onlardan bahsederken, "Yoksa onların, mülkten bir hisseleri mi var? Eğer öyle olsaydı. insanlara çekirdek zan kadar birşeyi bile vermezlerdi" (Nisa saı ve "Onlar, hem cimrilik yapar, hvm de insanlara cimriliği emrederler" (Nisa. 37) buyurmuştur. Yine Cenâb-ı Hak. tefsir ettiğimiz âyetin hemen peşisıra, "Gerçekten Allah fakirdir, biz zenginiz" diyenlerin sözünü yemin olsun ki Allah işitmiştir' ' <Âı-.imran,i8i) buyurmuştur ki bu söz yahudilere aittir. Âyetin, hem ilimde cimrilik, hem de malda cimrilik hakkında olup. bu tehdidin, her ikisi için olması da uzak bir ihtimal değildir. [178]

 

İkinci Mesele

 

Mu'tezile, bu âyetin günahkârların ilâhi tehdidin muhatabı olduklarına kesinlikle delâlet ettiğini söylemektedirler.

Çünkü bu vazifeleri (zekatları) yerine getirmekle mükellef

olup da, bunlar uhdesinden düşmemiş olan kimseler, hem Hz. Peygamberi hem de İslâm şeriatını tasdik eden kimselerdir. Hak Teâlâ'nın, "Aksine bu, onlar için bir serdir beyanı, onların sevaptan mahrum edilecekleri ve cehenneme girecekleri neticesine götürür. Onların cimrilik ettikleri şeyler, kıyamet günü boyunlarına dolanacaktır" buyruğu ise, çok net bir ilâhî va'İddir. Bil ki bu konudaki sözümüz Bakara suresinde geçmişti.

Sonra Cenâb-ı Hak,  "Göklerin ve yerin mirası Allah'­ındır" buyurmuştur. Bu ifâde şu iki şekilde izah edilmiştir:

a) Yerdeki ve göktekilerin. miras yoluyla sahip oldukları mallar ve diğer şeyler. Allah'a aittir. Binâenaleyh onların, Allah'ın mülkü ile. Allah'a karşı cimrilik edip. onun yolunda infâk etmemeye haklan yoktur Bunun bir benzeri de. "Si/j, kendisinde vekil kıldığımız (maUar)dan (Allah yolunda) infâk edin" (Hadio. 7f âyetidir.

b)  Ekseri müfessirlere âit olan görüşe göre bu ifâdeden murad, yerdeki ve göktekilerin helak olup, neticede bütün mülkün Allah'tan başka bir maliki olmayacak tarzda geriye kalacağıdır. Bu "veraset" manasına gelen bir tabirdir. Çünkü insanlar. Mümkün kendilerinin olduğunu iddia etmişlerdi. Hepsi ölüp, geride hiç kimse ayınca. sanki o mülklerin varisi Allah olmuştur. Bu âyetin esas ifâde etmek stediğı şudur; Allah'tan başka bütün mâliklerin mülkü bâtıl olur. Böylece bu, bir miras gibi olur. İbnül-Enbâri şöyle demektedir: "Daha evvel onda ortak iken, sonra tek kaldığında, "falan, falancanın ilmine vâris oldu" denilir. Nitekim Allah Teâlâ da. Süleyman Davud'a mirasçı oldu" (Nemi. ıeı buyurmuştur ki bu, daha önce Davud {a.s) mülkte Süleyman (as) ile ortak ve ona âmir iken, daha sonra bu ;ste Hz. Süleyman (a.s)'ın tek kaldığı manasınadır.

Allah Teâlâ daha sonra "Allah, ne yaparsanız hakkıyla haberdardır" buyurmuştur. İbn Kesîr ve Ebu Amr, buradaki fiili, failinin  "cimrilik edenler"olması için, gâibsîgasıyla ve yâ harfi ile Onların yaptıklarını..." seklinde okumuşlardır. Bu kıraata göre mana. "Allah, onların zekatlarını vermediklerini ve onları bundan ötürü cezalandırır" şeklinde olur Diğer kıraat imamları ise, itab sîgası ile ve tâ harfi ile okumuşlardır. Çünkü bundan önceki, "Eğer inanır ttikö ederseniz, size çok büyük bir mükat'aat var" buyruğu da muhatab skjasıyladır. Bu kiraata göre mana. "Allah, sizin yaptıklarınızı bilir ve onlara karşılık = z   mükafaatlandırır" şeklinde olur. Bu fiilin gâib sîgasıyla okunması, muhatab sigasıyla okunmasından daha evladır. Çünkü Keşşaf sahibi, "iltifat" üslubu ile, yâ'lı b olarak) okumak, va'idi ifâde etmede daha beliğdir. [179]

 

Yahudilerin İleri Sürdüğü Şüphelerden:"Allah Fakir, Biz Zenginiz"

 

Gerçekten, Allah fakirdir, biz zenginiz" diyenlerin sözünü, yemin olsun ki lah isitmiştir. Söyledikleri (o sözü), peygamberleri haksız yere Öldürmelehyle 'ilikte yazacağız ve    Tadın, o yaktcı azabı" diyeceğiz. Bu, ellerinizin yapıp takdim ettiği şeyin karşılığıdır. Şüphesiz kt Allah, kullarına karşı zulümkâr değildir" (Âl-i İmran, 181-182).

Bil ki âyetin, önceki âyetlerle münasebeti hususunda şu iki izah yapılabilir:

a) Hak Teâlâ, önceki âyetlerinde Allah yolunda canlarını ve mallarını harcamayı insanlara emredip bunu iyice belirtince, bundan sonra yahudilerin, Hz. Muhammed (s.a.s)'in nübüvvetini ta'n etmelerindeki şüphelerini nakletmeye başlamıştır.

Birinci şüphe şudur: Allah Teâlâ, kendi yolunda malların harcanmasını emredince, kâfirler "Allah, istediği şeyi elde etmek için şayet infak etmemizi isterse, fakir ve âciz olmuş olur. Çünkü başkasından mal isteyen kimse fakirdir. Fakirlik Allah hakkında düşünülemeyeceğine göre, O'nun, kutlarından mal talep etmesi de düşünülemez. Bu da, Muhammed'in Allah'a böyle bir talep nisbet etme konusunda yalancı olduğunu gösterir" dediler.

b) Hz. Musa (a.s)'nın ümmeti, mal infak ederek Allah'a yaklaşmak istediklerinde gökten bir ateş inip o malı yakıyordu. Bundan dolayı Hz. Muhammed (s.a.s) de, onlardan Allah yolunda matlarını harcamalarını isteyince, "Sen peygamber olsan bu maksadla mal istemezsin. Çünkü Allah Teâlâ  fakir değildir ki, dinini ıslah hususunda bize muhtaç olsun. Hatta sen peygamber olsan, bizim mallarımızı, gökten bir ateşin inip onu yakması için İstersin. Bunu böyle yapmadığına göre, senin peygamber olmadığını anladık" demişlerdi. İşte âyetin bir ilgisi de budur.

Âyetle ilgili birkaç mesele vardır: [180]

 

Birinci Mesele

 

Bil ki akıllı olan kimsenin, "Allah fakirdir, biz ise zenginiz" demesi çok uzak bir ihtimaldir. Aksine insan böyle bir sözü ancak ya istihza, ya da itzâm yoluyla söyler. Rivayetlerin pek çoğu bu sözün sadece yahudilerden çıktığını gösterir. Rivayet olunduğuna göre Hz. Peygamber (s.a.s), Benî Kaynuka yahudilerine, İslâm'a, namaza, zekata ve Allah için güzel bir borç vermeye davet eden bir mektup yazıp, bunu Hz. Ebu Bekir'le gönderince, Yahudi Fenhas, "Demek ki Allah fakir ki bizden borç para istiyor" dedi. Bunun üzerine Hz. Ebu Bekir ona bir tokat atarak, "Eğer aramızda bir anlaşma olmasaydı, boynunu uçururdum" dedi. Binâenaleyh Hz. Ebu Bekir onu, Hz. Peygambere şikayet edip, Fenhas da söylediği sözü inkâr edince, işte bu âyet Hz. Ebu Bekir'i doğrulamak için indi. Bazı âlimler de, "Allah, "Kimdir ki Allah'a güzel bir borç versin de, (Allah) onu kat kat, çok çok artırsın" (Bakara, 245) âyetini indirince, Yahudiler "Biz, Muhammed'in ilâhının bizden borç istediğini görüyoruz, demek ki biz zenginiz O fakir. Bir taraftan faizi (ribayı) bize yasaklarken, öbür taraftan bize faiz veriyor" dediler. Bu sözleriyle âyetini kasdediyorlardı.

Bil ki âyette bu sözü kimin söylediği açıkça belirtilmemiştir. Fakat âlimler, bu sözün yahudilere âit olduğunu söyleyip, bu hususta şu delilleri getirmişlerdir:

a) Hak Teâlâ, onların, kendisinin cimri olduğunu kastederek, "Şüphesiz Allah'ın eli sıkıdır'' (Maoe. 64i dediklerini nakletmiştir. Bu cehalet, burada zikredilen cehalete uygundur.

b) Hadiste, Hz. Ebu Bekir hadisesinde de naklettiğimiz gibi, onların bu şekilde konuştukları vârid olmuştur.

c) Teşbih (Allah'ı varlıklara benzetmek), yahudilerin genel karakteridir. Teşbih inancına taraftar olanların, Allah'ın her şeye gücünün yeteceği esasını kabul etmeleri mümkün değildir. Bu kimseler böyle bir esası kabul etmeyince, Allah'ın fakir değil de zengin olduğunu açıklayamazlar.

d) Hz. Musa (a.s), onlardan düşmanlara karşı cihad için kendisine uymalarını isteyince onlar "Sen Babb'inle beraber git ve ikiniz beraber savaşın. Biz burada oturup bekliyoruz" (Mâıde, 24) dediler. Bunun üzerine Hz. Musa, onlardan nefisleriyle cihad etmelerini isteyince, "Tanrı herşeye kadir olduğuna göre, O'nun bizim cihadımıza ne ihtiyacı var?" dediler. Burada da böyle olmuştur. Hz. Muhammed {s.a.s), onlardan mallarını infak ederek cihad etmelerini isteyince, onlar, "Allah zengin olduğuna göre, O'nun bizim mallarımıza ne ihtiyacı var?" dediler. Böylece âlimlerin, her nekadar başka cahil kimselerin de bu sözü söylemeleri ihtimali varsa da, bu şüpheyi yahudilere isnâd etmeleri uygun olmuştur. Görünen odur ki, o yahudiler bu sözü. Hz. Muhammed (s.a.s)'in nübüvvetini tenkid maksadıyla söylemişlerdir. Yani, "Eğer Hz. Muhammed. Tanrının kullarından mal istediği hususunda doğru olsaydı, şüphesiz o Tanrı fakir olmuş olurdu. Bu imkansız olduğuna göre, Hz. Muhammed'in bu sözünde yalancı olduğu sabit olmuştur" demek istediler. Veyahut da o yahudiler bu sözü, istihza ve alay etme için söylemişlerdir. Aklı olan birisinin bu sözü, inanarak söylemesi gerçekten uzak bir ihtimaldir. [181]

 

İkinci Mesele

 

Bu âyet, Cenâb-ı Hakk'ın, bütün sözleri duyduğunun delilidir. Bunun bir benzeri de, "Zevci hakkında seninle çekişen ve Allah'a şikayet etmekte olan kadının sözünü Allah elbette işitti" (Mücâdele, 1) âyetidir. [182]

 

Üçüncü Mesele

 

Âyetin zahiri, bu sözü söyleyenlerin bir topluluk olduğunu gösterir. Çünkü, Allah Teâlâ âyette "... diyen­lerin" buyurmuştur ki bunun zahiri, bu sözü bir topluluğun söylediğine delâlet eder. Fakat bu sözü, yahudi Fenhas'ın söylediğini ifâde eden rivayet ise, Fenhas'tan başkasının bu sözü söylemediğini gösterir. Kur'ân, bu sözü bir topluluğun söylediğini ifâde ettiğine göre, bunun bu şekilde olduğuna kesin hükmetmek gerekir.

Daha sonra Cenâb-ı Hak,"Söyledikleri (o sözü),... yazacağız" buyurmuştur. Bu tabirle ilgili olarak da birkaç mesele vardır: [183]

 

Birinci Mesele

 

Hamza bu fiili, meçhul olarak yâ ile "yazılacak" şeklinde ve sözünü de, bunun nâib-i faili ola­cak şekilde lâm'ın ref'i ile diye okumuştur. Diğer kıraat imamları ise fiili nün ile,bu kelimeyi de lâm'ın fethası ile okumuşlar ve bu yazma işini Allah'a vermişlerdir. Keşşaf sahibi, Hasan el-Basri ile A'reç'in bu fiili yâ ile ve "kati" kelimesini buna nâib-i fail yaparak  ve  şeklinde de okudukları­nı söylemiştir. [184]

 

Söylediklerini Yazacağız" Tabirinin  Açıklanması              

 

 "Yazılacaktır" manasmdaki ktraata göre, bu ifâde bir va'id olup şu manalara gelir:

a) Bu sözün, onların aleyhine yazılmasından murad, bunu onlara isbat etmek, boşa çıkarmamak ve bir kenara atmamak demektir. Çünkü insanlar bir şeyi zaif olmayacak, unu­tulmayacak ve değişmeyecek bir biçimde tesbit etmek istediklerinde, onu yazarlar, Allah Teâlâ da, burada yazma işini "böyle bir hükmü onlara verme" manasında mecazi olarak kullanmıştır

b) "Biz, onların dediklerini, kıyamet günü amel defterlerinde bunu okusunlar diye, amellerinin yazıldığı kitaplara yazarız."

c)  Bana göre burada şöyle bir diğer ihtimal daha vardır: "İnsanlar, kıyamet gününde, bu yahudilerin işi ne kadar yokuşa sürdüklerini, cahil olduklarını ve ellerinden geldiği kadar Hz. Muhammed (s.a.s)'in nübüvvetini ta'n etme hususunda ne kadar çalışıp çabaladıklarım bilsinler diye, Kur'ân'da onların bu cehaletlerini yazacağız" demektir. [185]

 

Yahudilerin Peygamberleri Öldürmeleri

 

Daha sonra Hak Teâlâ, "Peyşamberleri naksız yere öldür­melerini" buyurmuştur. Bu, "Onların peygamberleri haksız yere öldürmelerini de yazacağız" takdirindedir. Bu ifâde hakkında da iki mesele vardır: [186]

 

Birinci Mesele

 

Onların peygamberleri öldürmelerinin, Allah'ı fakir olarak tavsif etmeleri ile birlikte zikredilmesinin faydası, onların cahilliklerinin sadece o vakte has olmadığını, aksine eski­den beri cehalet ve ahmaklıkta ısrarlı olduklarını ortaya koymaktır. [187]

 

İkinci Mesele

 

Peygamberleri öldürme işinin bu yahudilere nisbet edilişinde şu iki vecih vardır:

1- "Biz onların söyledikleri sözü ve alalarının yaptıktan işi yazıyoruz. Böylece her iki grubu da lâyık oldukları şekilde cezalandıracağız." Bu, "Hanisiz birisini öldürmüştünüz..." (Bakara,72)yani, "atalarınız onu öldürmüştü..."; ' 'Hani sizi. Firavun hanedanından kurtarmıştık'' (Bakara. 49) ve ' 'Hani sizin için denizi yarmtştık..." (Bakara,50)âyetlerinde olduğu gibidir. Bütün bu âyetlerde bahsedilenler onlar değil, onların atalarıdır. Buna göre âyet, "Hem onların, hem de atalarının fiil ve sözleri tesbit ediliyor" manasını ifâde etmektedir.

2- Bu, "Onların, kendi kendilerine (içlerinde) söyledikten sözleri, aleyhlerine yazacağız." Yine onların, atalarının peygamberleri öldürmelerine razı olup, bunu tasvip etmelerini de yazacağız" demektir. Şa'bî'den rivayet edildiğine göre bir adam, onun yanında Hz. Osman (r.a)'dan bahsetmiş ve öldürülüşünün yerinde olduğunu söylemiş. Bunun üzerine Şâ'bi, "Sen de onun kanında ortak oldun" demiş, ve "De ki "Size benden evvel de nice peygamberler, apaçık deliller ve mu 'cizelerle beraber, o istediğiniz şeyi de elbette getirmişti. O halde onları niçin öldürdünüz" (Âi-ümran. 183) âyetini okumuştur. Bu öldürme ile kendilerinin arasında yaklaşık yediyüz yıl olmasına rağmen âyet öldürmeyi onlara nisbet etmiştir.

Sonra Cenâb-t Hak, "Tadın, o yakıcı azabı" diyeceğiz" demiştir. Bu tabirle ilgili birkaç mesele vardır: [188]

 

Birinci Mesele

 

Hamza fiili meçhul olarak, kelimesini merfû olarak, fiilini de yâ ile okumuştur. Diğer kıraat imamları ise bu iki fiili nûn harfi ile, ve şeklinde okumuş­lardır. [189]

 

İkinci Mesele

 

Bu tabirden maksad, Allah Teâlâ'nın, bu sözü söyleyene, "Müslümanlara kederi tattırdığın gibi, sen de şu yakıcı cehennemin azabını tat" diyerek, ondan intikam alacağını belirtmektir. "Harik" muhrik (yakıcı) manasınadır. Bu "elim" kelimesinin, mü'lim (elem verici) manasına gelmesi gibidir. [190]

 

Üçüncü Mesele

 

Bu sözün, ona ölürken, haşr esnasında veyahut de kitabı okunurken söylenmesi muhtemel olduğu gibi, aslında böyle bir söz söylenmediği halde, bunun ilâhî va'îdin söz konusu oluşundan bir kinaye olması da muhtemeldir. [191]

 

Yahudilerin İddialarının Reddi     

 

Birisi  şöyle  diyebilir:   "Onlar  şu  soruyu  sormuşlardı: Başkasından mal isteyen, fakir ve muhtaçtır. Buna göre şayet Allah, kullarından mal istiyor ise, o fakir demektir ki bu Allah için düşünülemez. Binâenaleyh Allah'ın kulla­rından mat istemediği söylenmelidir. Bu da, Muhammed'in nübüvvet iddiasında doğru olduğu inancını cerheder (yaralar)." İşte yahudilerin ileri sürdükleri şüphe budur. Bunun cevabı nerededir? Buna cevap vermeksizin, böyle bir şüpheyi ileri sürmeye dair bir ilâhî tehdid getirilmesi ne kadar yerindedir?

Biz deriz ki: Bu mesele, ehl-i sünnet âlimlerine göre ele alırsak şöyle deriz: Allah dilediğini yapar, istediğine hükmeder. Binâenaleyh kendisi zenginlerin en zengini olmasına rağmen, O'nun kullarına mal infak etmelerini emretmesi uzak bir ihtimal sayılmaz.

Meseleyi Mu'tezile'nin, "Allah, kullarının maslahatını gözetir" prensibine göre ele alırsak, bu mükellefiyetle kullara yönelik, şu gibi çeşitli faydaların bulunmuş olması da uzak bir ihtimal değildir.

a) Mal infâk etmek, mat sevgisinin kalbten silinmesine sebep olur ki bu, en büyük menfaatlerden biridir. Çünkü kul öldüğünde, geride mal bıraktığı için kalbinde mal sevgisi kalırsa, ruhunun bu ayrılıktan dolayı elem duymasına sebep olur.

b)  Mal infakı sebebi ile ebedî ve kalıcı menfaatlar elde edilir.

c) Bu infak sayesinde kalp, masivallah (Allah dışındaki şeylerin) sevgisinden boşalmış olur. Kalpte, masivallah'ın sevgisi azaldığı oranda Allah sevgisi güçlenir ki işte bu, bütün mutlulukların başıdır. Bütün bu hususları Allah Teâtâ, Kur'ân-ı Kerîm'de tekrar tekrar beyân buyurmuştur. Nitekim O, "Geriye kalacak iyi (amel ve hareketler) ise, Habb'inin nezdinde sevabca daha hayırlıdır..." (Kem, 46); "Halbuki âhiret daha hayırlı, daha süreklidir" (A'ift. 17); "Allah'ın rızası fse daha büyüktür" (Tevbe, 72) ve,  "Onlar işte yalnız bununla sevinsinler.  Bu onların toplayıp durduklarından daha hayırlıdır" (Yunus, se) buyurmuştur. Bütün bu vecihler, geniş ve güzelce zikredildikten sonra, böyle şüpheler ileri sürmek, sırf işi yokuşa sürme ve hakkı kabul etmemedir. İşte bundan dolayı Cenâb-ı Hak, bu şüpheyi zikredince, peşisıra tehdidini getirmekte yetinmiştir.

Daha sonra Allahu Teâlâ, 'Bu, ellerinizin yapıp takdim ettiği şeyin karşılığıdır. Şüphesiz ki Allah, kullarına karşı zulümkâr değildir" buyurmuştur. Bu ifâde ile ilgili olarak da birkaç mesele vardır: [192]

 

Birinci Mesele

 

Allah Teâlâ, o şiddetli va'îdi (tehdidi) zikredince, "Bu, ellerinizin yapıp takdim ettiği şeyin karşılığıdır" diyerek onun sebebini de zikretmiştir. Bu, "O yakıcı azab, sizin yaptıklarınızın cezasıdır. Çünkü siz Allah'ı fakirlikle nitelendirip, peygamberleri öldürme cüretkârlığını gösterdiniz. Binâenaleyh bu ceza bir zulüm değil, sırf adalettir" demektir. [193]

 

İkinci Mesele

 

Cübbâ'î şöyle demiştir: "Âyet, onlara ceza vermenin, bu günahların onlardan sâdır olmaması halinde bir zulüm ola­cağına delâlet eder. Âyet Cebriye'nin, "Allah, çocuklara ve mükelleflere suçsuz yere ve günahsız oldukları halde azab edebilir" şeklindeki görüşlerinin bâtıl olduğuna da delâlet eder. Yine bu âyet, kulun, kendi fiilinin yaratıcısı olduğunu da gösterir. Aksi halde zulüm söz konusu olur." Cübbâi'nin bu görüşlerine, "Sizin bu söyledikleriniz, defalarca ve zaman zaman izah ettiğimiz gibi, "dâive ilim" meselesiyle çelişki teşkil eder" diye cevap veririz. [194]

 

Üçüncü Mesele

 

Birisi, "Rabb'in, kullarına zulümkâr (çok zulmeden) değildir" (Fussitet. 46) âyeti, Cenâb-ı Hakk'ın, (çok zâlim) olmadığını gösterir. Bir sıfatın olmadığını söylemek, o sıfa­tın aslının bulunduğu vehmini verir. Bu da zulmün aslının (Allah'ta) bulunduğu manasına gelir" diyebilir. Kâdî buna şu şekilde cevap vermiştir: Cenâb-ı Hakk'ın kullarına yapacağı tehdidinde bulunduğu o azap, eğer bir zulüm otursa, bu zaten büyük olur. Böylece Cenâb-ı Hak, var olması halinde o zulmü, olabilecek büyüklüğü ile nefyetmiştir. Bu da, onların günahsız olmaları halinde onlara ceza vermenin zulüm olacağı şeklindeki görüşümüzü te'kid eder. [195]

 

Dördüncü Mesele

 

Bil ki bu âyetteki "ellerinizin" kelimesi mecazi manada getirilmiştir. Çünkü aslında fail olan, eller değil, insandır.

Fakat el, iş yapmanın âleti olduğu için, fiilleri mecazi ola­rak ele isnad etmek yerinde ve güzeldir. Sonra Allah Teâlâ, âyette bu kelimeyi, "Ellerinizin yapıp takdim ettiği şey..." diye cemî olarak getirmiştir. Bir başka âyette de, tesniye olarak, "Bu, iki elinin yapıp takdim ettiği şey sebebiyledir" (Hacc. 10) şeklinde getirmiştir ki bütün bunlar dilde meşhur olan ve güzel karşılanan kullanışlardır. [196]

 

Ateşin Yiyip Yakacağı Kurban

 

"Hakikaten, Allah, hiçbir peygambere, o (gökten inecek) bir ateşin yiyeceği bir kurban getirinceye kadar, imân etmememizi emretti" diyen (yahudilere) de ki: "Size, benden evvel nice peygamberler apaçık deliller ve mu'cizelerle beraber, o dediğinizi de elbette getirmişti. O halde, sadıklar iseniz, onları niçin öldürdünüz" (Âl-i Imran, 183).

Bil ki bu âyet, Hz. Muhammed (s.a.s)'in peygamberliğini ta'n etmek üzere kâfirlerin ileri sürdükleri ikinci şüphedir. Bunun izahı şu şekildedir: Onlar, "Allah, (gökten inecek) bir ateşin yiyeceği bir kurban getirmedikçe hiçbir peygambere imân etmememizi emretti. Ey Muhammed sen ise, böyle yapmadın. Binâenaleyh senin, peygamberlerden biri olmaman gerekir" demişlerdi. Âyetin, önceki âyetlerle münasebeti işte bu husustur.

Bu âyetle ilgili birkaç mesele vardır: [197]

 

Birinci Mesele

 

İbn Abbas (r.a) şöyle demiştir: "Bu âyet, Ka'b İbn el-Eşref, Ka'b İbn Esed, Malik İbn es-Sayf, Vehb İbn Yahuza,

Zeyd İbn Tâbûb, Fenhâs İbn Âzûrâ ve benzerleri hakkında nazil olmuştur. Onlar, Hz. Muhammed (s.a.s)'e gelerek "Ey Muhammed, Allah'ın peygamberi olduğunu ve Allah'ın sana bir kitap indirdiğini iddia ediyorsun. Halbuki Allah bize Tevrat'ta, hiçbir peygambere, ateşin yiyeceği bir kurban getirmedikçe, imân etmememizi emretti. O ateşin hafif bir sesi olur ve gökten iner. Eğer sen bize bu ateşi getirirsen, seni tasdik ederiz" dedikleri zaman, işte bu âyet-i kerime nazil olmuştur. Atâ şöyle demiştir: "İsrailoğulları Allah için kurban kesiyor, onun iç yağları ile etinin en güzel yerlerini alıp, bunları tavanı açık bir evin ortasına koyuyorlardı. Peygamberleri evin içinde durup, Rabb'isine dua ediyordu. İsrailoğulları da dışarıda, evin etrafında bekteşiyorlardı. Derken gökten hafif bir sesi olan, dumansız beyaz bir ateş iniyor ve o kurbanı yakıp bitiriyordu."

Bil ki âlimlerin, yahudilerin bu iddiaları hakkında şu iki görüşü vardır:

1- Birincisi Süddî'nin görüşüdür. Bu görüşe göre, böyle bir şart Tevrat'ta vardır. Fakat şartlı olarak vardır. Bu da şudur: Cenâb-ı Hak Tevrat'ta, "Size peygamber olduğunu iddia eden birisi gelince, Mesîh ve Muhammed hâriç, size bir ateşin yiyip bitireceği bir kurban getirmedikçe ona inanmayın. Fakat Mesîh İsa ile Muhammed geldiklerinde, onîan hemen tasdik edin. Çünkü onlar, ateşin yiyip bitireceği bir kurban olmadan gelirler" buyurmuştur. Süddî sözüne devamla, "Bu âdet Hz. İsa (a.s) gönderi I inceye kadar devam etmiştir. Allah Teâlâ, Hz. İsa'yı peygamber olarak gönderince, bu sona ermiştir" demiştir.

2- Böyle bir şart iddiası, Tevrat'a bir iftiradır. Bunun bir iftira olduğunu şunlar da gösterir:

a) Bu gerçek olsaydı, bütün peygamberlerin mu'cizesi, böyle bir kurban olurdu. Halbuki işin böyle olmadığı malumdur. Çünkü Hz. Musa (a.s)'nın Firavuna karşı mu'cizeleri, bu kurbanın dışında birtakım şeylerdi.

b) Böyle bir ateşin gökten inip, kurbanı yemesi bir mu'cizedir. Binâenaleyh gerek bu, gerek diğer mu'cizeler birbirine denktir. Bundan dolayı, bilhassa bu mu'cizenin olmasında ve ille de bunun istenmesinde bir mana yoktur. Aksine, Hz. Muhammed (s.a.s)'in elinde çok açık mu'cizeler zuhur edince, bu kurban mu'cizesi bulunsa da bulunmasa da O'nun peygamber olduğuna kesinkes hükmetmek gerekir.

c) Tevrat'ta ya, "Peygamberliğini iddia eden birisi, hertürlü mu'cizeyi getirse bile, bu kurban mu'cizesini göstermedikçe, ona inanmayın" diye bir hüküm, veyahut da "Peygamberliğini iddia eden kimseden mu'cize istenilir. İster bu mu'cize, gökten ateş getirme mu'cizesi, isterse başka birşey olsun..." şeklinde bîr hüküm vardır denilebilir. Birincisi söylenemez, çünkü ona göre, diğer mu'cizeleri getirmek, o kimsenin peygamberlik iddiasında doğru olduğuna delâlet etmez. Bu mu'cizelere ta'n etmek eğer mümkin ise, o zaman o kurban mu'cizesine ta'n etmek de mümkindir. İkincisine gelince, bu doğruluğun o muayyen kurban mu'cizesinin zuhuruna değil, mutlak   olarak   (herhangi)bir   mu'cizenin   zuhuruna   bağlanmasını   gerektirir. Binâenaleyh, sadece bu kurban mu'cizesini isteyip, ona itibar etmek abes ve lağiv olur. Bizim söylediğimiz bu hususlarla, böyle bir şüphenin sakıt olduğu ortaya çıkmış olur. Allah en iyi bilendir. [198]

 

İkinci Mesele

 

kelimesinin cümledeki yeri hakkında da şu görüşler ileri sürülmüştür:

a) Zeccâc, bu kelimenin, kelimesinin sıfatı olup mahallen mecrur olduğunu ve kelâmın "Senin Rabb'in, şöyle şöyle diyen kutlarına karşı zulümkâr değildir" şeklinde olduğunu söylemiştir.

b) Takdirin "Gerçekten  Allah  fakirdir..."  diyenlerin   sözünü  ve   "Hakikaten  Allah.,   iman etmememizi emretti..." diyenlerin sözünü, andolsun ki Allah işitmiştir" şeklinde olması...

c) Bunun, mahzuf bir mübtedânın haberi olması sebebiyle merfu olması. Takdiri, "Onlar, böyle söyleyenlerdir" şeklindedir. [199]

 

Üçüncü Mesele

 

Vahidî (r.h) şöyle demektedir: "Kurban, kendisi vesilesiyle Allah'a yaklaşılan bir iyiliktir. Bunun aslı (yaklaştı) fiilinden bir masdardır. Bu, "küfran", "rüchân" ve "hüs­ran" masdarlart gibidir. Daha sonra bu kelime ile, Allah'a yaklaşma vesilesi olan şeyin bizzat kendisi adlandırılmıştır. Hz. Peygamber (s.a.s)'in, Ka'b İbn Ucre'ye "£y Kâ'ö/ oruç kalkandır, namaz da kurban (Allah yaklaşma vestlesi)dir"[200] sözü de bu manadadır. Yani, "O namaz ile Allah'a yaklaşılır ve hacetler hususunda Allah'tan yardımı istenir" demektir.

Bil ki,(Allah Teâlâ, yahudilerin bu ikinci şüphesine cevap vererek,"De ki, "Size, benden evvel nice peygamberler apaçık deliller ve mu'cizelerîe beraber, o dediğinizi de elbette getirmişti. O halde sâdık iseniz, onları niçin Öldürdünüz?" buyurmuştur. Bu hususta birkaç mesele vardır: [201]

 

Birinci Mesele

 

Bil ki Allah Teâlâ, bu delillerle onların bu mu'cizeyi, hakka ulaşmak maksadıyla değil, aksine işi yokuşa sürmek ve haksız yere diretmek için istediklerini beyân buyurmuştur. Bu böyledir, çünkü o yahudilerin ataları, Hz. Zekeriyya, Hz. İsa ve Hz. Yahya gibi önceki peygamberlerden de bu mu'cizeyi istemişlerdi, onlar da bunu göstermişlerdi. Fakat sonra onlar, Hz. Zekeriyya ve Hz. Yahya'yı öldürmek için ellerinden gelen gayreti sarfetmişler; Hz. İsa'yı da öldürdüklerini iddia etmişlerdir. Bu da, o yahudilerin, işi sarpa sardırmak ve haksızlıkta diretmek için, o peygamberlerden bu mu'cizeyi istediklerine delâlet eder. Çünkü eğer böyle olmasaydı, onlar, o peygamberleri öldürmeye çalışmazlardı. Daha sonraki yahudiler, atalarının yaptıkları o fiillere razı olmuşlar ve onları her yaptıkları işte tasvib etmişlerdir ki bu da, onların Hz. Muhammed (s.a.s)'den, böyle bir mu'cizeyi isteme hususunda haksızlıkta diretenler olmalarını gerektirir. Onların bu mu'cizeyi hakka ulaşmak maksadıyla değil de, haksızlıkta diretmek için istemiş oldukları sabit olunca, Allah'ın hikmetinde, onlara bu mu'cizeyi vererek icabet etmesi vacip değildir. Hele bu mu'cizeden başka, Hz. Muhammed  (s.a.s)'e birçok mu'cize verilmişken!.. İşte bu, onların ileri sürdükleri o şüpheye yeterli bir cevaptır. [202]

 

İkinci Mesele

 

Cenâb-ı Hak, bu âyette şeklinde değil de, buyurmuştur. Çünkü müennesin fiili, kendinden önce geldiğinde müzekker sîgasıyla olabilir. (Cemi otan isim) önce geldiğinde fiili müennes yerine müzekker de getirilebilir. [203]

 

Üçüncü Mesele

 

Âyetteki, "O dediğinizi..."sözünden maksad, yahudilerin Peygamber (s.a.s)'den istedikleri şeydir ki bu da, ateşin yiyip bitirdiği kurban mu'cizesidir.

Bil ki Allah Teâlâ, "Peygamberlerin benden önce o dediğinizi size getirmişlerdi..." buyurmayıp, "Size, benden evvel nice peygamberler apaçık deliller ve mucizelerle beraber, o dediğinizi de elbette getirmişti" buyurmuştur. Bunun faydası şudur: Yahudiler "Allah Teâlâ, nübüvveti tasdik etmeyi, (gökten inen) bir ateşin yiyip bitirdiği bir kurban'ın zuhuruna bağlamıştır" demişlerdir. Binâenaleyh Hz. Peygamber (s.a.s) onlara: "Önceki peygamberler, bu kurbanı getirmişlerdir" demiş olsaydt, bu kadar bir İfâde ite, onların peygamberliklerini itiraf etmek gerekmezdi. Çünkü bu kurbanı getirmenin nübüvvetin mucibi değil,. şartı olması ihtimali vardır. Şart ise, bulunmadığında, meşrutun bulunmaması gerektiği, bulunduğunda ise meşrutun bulunmasının gerekmediği şeydir. Binaenaleyh eğer bu kadarla yetinilmiş olsaydı, bu ilzamın varid olmayacağı sabit olurdu. Ama Cenâb-ı Hak, "De ki, size, benden evvel nice peygamberler apaçık deliller ve mu cizelerle beraber, o dediğinizi de elbette getirmiştir" buyurunca, bu ilzam (kabule mecbur bırakma) söz konusu olmuş olur. Çünkü o peygamberler, mu'cizeler ve deliller getirince, kendilerini tasdiki gerektiren şeyi de getirmiş olmuşlardır. Onlar bu kurban mucizesini getirince, şartı da getirmiş olmuşlardır. Bu ikisi getirilince de, onların peygamberliğini kabul etmek vacip olur. Binâenaleyh peygamberin "Onlar size mu'cize ve açık deliller getirmişlerdi" şeklindeki ifâdesi olmasaydı, onlara böyle bir ilzam yapılmamış olurdu. Allah en iyi bilendir. [204]

 

Onlar Yalnız Seni Değil Önceki Peygamberleri de Yalanladılar

 

"Onlar seni yalan sayarlarsa, senden evvel o apaçık mucizeleri, sahîfeleri ve nur verici kitabı getiren peygamberler de yalanlanmalardı. Her can ölümü tadıcıdır. Ücretleriniz kıyamet günü muhakkak tastamam verilecektir. Kim ateşten uzaklaştırılıp cennete sokulursa artık o, muhakkak kurtuluşa ermiş olur. Dünya hayatı bir aldanma metâmdan başka birşey değildir" (Âl-i İmran, 184-185).

Âyette, "Onlar seni yalan sayarlarsa..." ifâdesi hakkında şu izahlar yapılmıştır:

1-Eğer onlar seni, "önceki peygamberler, bu yahudtlere (gökten inen) bir ateşin yediği bir kurban getirmişti de, onlar o peygamberleri öldürmüşlerdi" sözünde yalanlarlarsa, bil ki senden önce Nuh, Hûd, Salih, İbrahim, Şuayfb ve benzeri nice peygamberler de yalanlanmalardı.

2- Bu ifâdeden murad şudur: "Eğer onlar, nübüvvetin ve şeriatın aslında (kendisinde) seni tekzib ederlerse, bil ki senden önce nice peygamberler aynı şekilde tekzîb edilmişlerdir." Belki de en münasib olan görüş budur. Çünkü Allah Teâlâ. hangi hususta yalanlandığını belirtmemiştir. Bir de onların, nübüvvetin kendisini yalanlamaları, tekzibin en büyüğüdür. Bir diğer husus da, onların nübüvveti tekzib etmelerine bu delil ve mu'cizeleri tekzib etmeleri de dahildir. Bu âyetin getirilmesinden maksad, Hz. Peygamber (s.a.s)'i teselli etmek ve bu tekzibin peygamberler içinde sadece ona has, mahsus olmadığını, aksine o peygamberlerin de, kendilerinde mucize zuhur etmesi ve kendilerine kitap indirilmesi hususlarında onun gibi olmalarına rağmen, bütün kâfirlerin durumunun, her peygamberi tekzib edip ta'n etmek şeklinde olduğunu beyân etmektir. Buna rağmen onlar peygamberliklerini yerine getirmede, o kavimlerinden kendilerine gelen şeylere sabredip, müşriklerin eziyetlerine katlanmışlardır. Binaenaleyh, "Ey Peygamber, böyle olmada onları örnek al ve onların yoluna gir." Bu, Peygamber (s.a.s) için bir tesellidir. Çünkü bir belâ umûmî olduğunda, kolay ve hafif gelir. [205]

 

Zebur Kelimesinin Mânası

 

Âyette geçen beyyinat, hüccetler ve mu'cizeler demektir. "Zübür" kelimesi ise, kitaplar demek olup, "Zebur" kelimesinin cem'îdir, "Mezbûr" (yazılmış) manasına olan Zebur, mektup (yazılmış) manasına gelen kitap manasınadır. Meselâ, "kitabı yazdım" manasında denilir. Buna göre her kitap, Zebur demektir. Zeccâc, "Zebûr"un, hikmetli kitap manasına geldiğini söylemiştir. Zeccâc'ın bu görüşüne göre, âyete uygun olan, buradaki "zebur" kelimesinin, "menetmek" manasına olan "zebr" kökünden olmasıdır. Meselâ birisini, batı! bir şeyden menettiğin zaman J^rjll &j'j dersin. Kitap da, hakkın hilafına hususlardan meneden şeyler Kendisinde bulunduğu için "Zebur" diye adlandırılmıştır. İşte Davûd (a.s)'a verilen Zebur da, içinde men eden şeyler ve mev'izeler çok bulunduğu için bu adı almıştır. İbn Abbas, te'kid gayesiyle bâ harf-i cerrini tekrarlayarak  şeklinde okumuştur. Âyetteki "münîr" kelimesi, "açıkladım, izah ettim" manasındaki (O şeyi aydınlattım) sökünden alınmıştır. Bu âyetle ilgili iki mesele vardır: [206]

 

Semavi Kitaplar içinde Yalnız Kur'ân Mucizedir

 

Âyette yeralan, "beyyinâf'tan murad, mu'cizelerdir. Allah Teâlâ, bunun peşine "zebûr" ve "kitap" kelimelerini de

atfetmiştir ki bu, onların mucizelerinin kitaplarından başka olduğunu söylemeyi gerektirir ki bu da, diğer peygamber­lerin getirdikleri kitapların kendileri için bir mu'cize olmadığına delâlet eder. Binâenaleyh, Tevrat, İncil, Zebûr ve diğer peygamberlerin sâhifelerinden hiçbiri mu'cize değildir. Fakat Kur'ân başlıbaşına bir kitap ve bir mu'cizedir ki, bu da Hz. Muhammed (s.a.s)'in hususiyetlerindendir. [207]

 

İkinci Mesele

 

Allah Teâlâ, "Nur verici kitap" vasfını.böyle olan her kitap, "Zebur" (kitap) olmasına rağmen, "zübür" (sahifeler,

kitaplar) kelimesi üzerine atfetmiştir. Bu, yerinde ve güzel bir atıftır. Çünkü nur verici kitap (Kitab-u Münir), kitapların en şereflisi ve en güzelidir. Binâenaleyh bu atıf yerindedir. Bu, tıpkı Hak Teâlâ'nın, "Hatırla o zamanı ki biz peygamberlerden mîsaklanm almıştık. Sen-den de, Nuh'dan da.. ."(Ahzab,7)ve "Kfm Allah'a, meleklerine, peygamberlerine, Cebrail'e, Mîkail'e düşman olursa..."(Bakara, 9«) âyetlerinde olduğu gibidir. Kitab-u Münir'in (Kur'ân'ın), daha şerefli oluşu ya bütün şeriatları ihtiva etmesinden veyahut da kıyamete kadar sürecek olmasındandır. Bu âyette geçen Zübûr (kitaplar) ifâdesi ile, diğer peygamberlere verilen sâhifelerin, 'Kitab-u Münîr" İfâdesi ile, Tevrat, Zebur ve İncil'in kastedilmiş olması da muhtemeldir.

Hak Teâlâı Her can ölümü tadındır" buyurmuştur. Bil ki bu âyetten maksad, Peygamber (s.a.s)'i daha fazla teselli edip, kalbindeki hüznü iyice silmektir. Bu, şu iki yönden böyledir:

a) Herşeyin neticesi ölümdür. Bu gam ve kederler de gidecek, onlardan hiçbirşey geriye kalmayacaktır. Hüzünlerin durumu bu olduğuna göre, akıllı olan ona iltifat etmez.

b) Bu dünya yurdundan sonra, iyilerin kötülerden ayrılacağı ve herkese, yaptığının karşılığının tastamam verileceği bir âhiret yurdu vardır. İşte bu iki hakikatten herbiri, insanların kalplerinde, hüzün ve kederleri silebilecek ileri bir kuvvettedir. Bu ifâde ile ilgili birkaç mesele vardır: [208]

 

Birinci Mesele

 

"Her can (nefs) ölümü tadıcıdır" cümlesi ile ilgili şöyle bir soru vardır: Allah Teâlâ, kendisini "Nefs" diye adlandırmış ve "Benim nefsimde olan herşeyfsen bilirsin, ben (İsa) ise senin nefsinde olanı bilmem" (Mâide, 116) buyurmuştur. Hem nefis ile zât aynı şeydir. Buna göre, bütün cansızlara da "nefis" denir. Binâenaleyh ölümün, cansız varlıkları da içine alması gerekir. Yine Cenâb-ı Hak, "Allah'ın diledikleri müstesna, göklerde ve yerde kim varsa düşüp ölecektir" (Zümer. 68) buyurmuştur ki bu âyet de, müstesna olanların ölmeyeceklerini göstermektedir. Halbuki ölümün umumî oluşu, herkesin, hatta cennet ve cehennemde olanların ölmelerini gerektirir. Çünkü hepsi "her nefis" tabirine dahildir.

Buna şöyle cevap verilir: Bu âyetten maksad, Hak Teâlâ'nın, bunun peşisıra gelen, "Kim ateşten uzaklaştırılıp cennete sokulursa artık o, muhakkak kurtulmuş olur" ifâdesinin de delil oluşu ile, bu dünyadaki mükellefler (insanlar)dır. Çünkü bu âyette ifâde edilen husus, onlar için söz konusudur. Bir de, umumî bir lâftz, tahsis edildikten (sınırlandırıldıktan) sonra da hüccet olur. [209]

 

İkinci Mesele

 

"Zâikatun" kelimesi "zevk" masdarından ism-i faildir. İsm-i fail, bir isme muzâf olup, kendisi ile mazi manası murad edildiğinde, muzafun ileyhin ancak mecrur olması caiz olur. Bu senin tıpkı, "Zeyd, dün Amr'i dövdü" demen gibidir. Eğer ism-i fail ile şimdiki zaman veya istikbal manası murad edilir ise, muzâfun ileyhin hem mecrur, hem de mansub olması caizdir. Meselâ sen, "O, yarın Zeyd'i dövecek" ve  * "O, yarın Zeyd'i dövecek" dersin. Nitekim Allah Teâlâ, 'Onlar, O'nun zararını giderebiliri midirler?" (Zümer, 38) buyurmuştur. Buradaki kelimesi, ""Kâşifât" kelimesi istikbal manasında olduğu için, fethalı ve kesreli olarak iki şekilde okunmuştur. Rivayet edildiğine göre Hasan el-Basri bu âyeti, tenvin ile ve "mevt" kelimesini mansub olarak  şeklinde okumuştur ki aslolan budur. A'meş ise, tenvinşiz ve nasb ile  şeklinde okumuştur. Bu, onun şu sözü gibidir: "Allah'ı ancak çok az zikreder." Bu hususta, daha uzun izah Nisa süresindeki (Nisa, 97) âyetinin tefsirinde inşaallah gelecek. [210]

 

Ölüm Hakkında Feytosoflann İzahı

 

Feylesoflar, ölümün, bu cismânî hayatta vacip olduğunu (mutlaka meydana geleceğini) iddia etmişlerdir. Çünkü bu cismânî hayat, ancak tabiî rutubet ve tabiî hararetle olur. Sonra bu tabiî (garîzi) hararet, tabiî rutubetin çözülmesine tesir eder. Bu durum, asıl rutubet yok oluncaya kadar devam eder. Neticede tabiî hararet de söner ve böylece ölüm meydana gelir. İşte bu izaha göre, ölüm, bu cismânî hayatta mecburî olarak bulunur. Onlar sözlerine devamla şöyle demişlerdir: "Hak Teâlâ'nın, "Her ne/s ölümü tadındır" âyeti, bedenlerin ölmesi ile nefislerin ölmeyeceğine delâlet eder. Çünkü Cenâb-ı Hak, nefisleri "ölümü tadıcı" kılmıştır. Tadanın, tadma esnasında, mutlaka baki olması gerekir. Buna göre âyetin manası,

Her nefis (ruh), bedeninin ölümünü tadacaktır" şeklinde olur. Bu da, nefsin, bedenden başka birşey olduğuna ve bedenle birlikte ölmeyeceğine delâlet eder. Yine

nefis" kelimesi, bütün cisimler için kullanılan bir tabirdir. Bu ifâdede, ölüm zaruretinin cismâni hayata mahsus olduğuna bir dikkat çekiş vardır. Fakat sırf ruhî olan varlıklar, söyle değillerdir." Rivayetlerde bunun aksi vârid olmuştur. Çünkü İbn Abbas (r.a)'ın, Yeryüzünde bulunan herşey fânidir" {Rahman, 26) âyeti nazil olunca, meleklerin, Yeryüzündekiler öldü" dediklerini; "Her nefis ölümü tadıcıdır" âyeti nazil olunca da, "Biz de öldük" dedikleri" dediği rivayet edilmiştir. [211]

 

Tam Ücret ve Sırf Azap Ancak Âhirettedir  

 

Hak Teâlâ'nın,  "Her nefis ölümü tadıcıdır" buyruğu, öldürülen kimseye de "meyyit" denilebileceğine delâlet eder. Fakat besmele ile kesilen hayvana, örfün (ona başka isim) tahsis etmesi sebebi ile, "meyyit" denmez.

Sonra Cenâb-ı Hak, "Ücretleriniz kıyamet günü mtaüaka tastamam verilecektir" demiştir ve mükellefe tam ecir ve sevabın ancak .amet günü ulaşacağını beyan etmiştir. Çünkü mükellefe dünyada iken ulaşan her -«enfaat ve fayda  gamlarla, kederlerle  sona erme ve elden çıkma korkuları ile ruianmıştır. Tam ecir ve mükemmel sevap, mükellefe ancak kıyamet günü ulaşır. Zra orada gamsız sevinçler, korkusuz emniyetler, elemsiz lezzetler, sona erme endişesi bulunmayan mutluluklar vardır. Azab için de bu durum aynıdır. Çünkü sCnyada, hiç lezzet tarafı olmayan bir keder yoktur. Aksine azaplar ve kederler, aratlar ve hafiflemelerle içicedir, karışıktır. Katıksız ve devamlı elem ve azab da ancak vamette olacaktır. Biz ondan Allah'a sığınırız. [212]

 

Dünya ve Âhiret Mukayesesi

 

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Wm ateşten uzaklaştırılıp cennete sokulursa artık o, muhakkak muradına ermiş olur" buyurmuş­tur. fiili, uzaklaşmak, bir tarafa çekilmek manasınadır. Bu fiil  lâfzının iki kere söylenmesiyle meydana gelmiştir ki, birşeyi süratlice yerinden bir tarafa çekmek demektir. Bu da insanın dünyada olduğu müddetçe, sanki ateş içinde İmiş gibi olduğuna bir dikkat çekmedir. Çünkü dünyanın âfetleri çok, belâları şiddetlidir. İşte bundan dolayı Hz. Peygamber (s.a.s) "Dünya, mü'minin hapishanesidir"[213]demiştir. Bil ki insanın, ilâhi azabtan kurtulması ile ilâhi mükafaatı elde etmeden öte hiçbir maksad ve gayesi yoktur. Böylece Cenâb-ı Hak bu iki maksada ulaşan kimsenin, en büyük maksadı ve kendisinden sonra başka bir matlubun söz konusu olmadığı bir gayeyi elde etmiş olacağını beyân etmiştir. Yine Hz. Muhammed (s.a.s)'in, "Cennette bir kırbaçtık yer, dünyâ ve dünyadaki herşeyen daha hayırlıdır"[214] buyurduğu ve peşine "Kim ateşten uzaklaştırılıp cennete sokulursa artık o, muhakkak muradına ermiş olur" âyetini okuduğu rivayet edilmiştir. Yine Hz. Peygamber (s.a.s): "Kim cehennemden uzaklaştırılıp, cennete konulmayı arzu ederse, Allah'a ve âhiret gününe imân etmiş olarak ölüm ona gelsin ve insanların kendisine vermesini arzu ettiği şeyleri insanlara versin"[215] buyurmuştur.

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Dünya hayatı bir al­danma metâmdan başka birşey değildir" buyurmuştur. "Gurur" (aldanma) kefimesi, senin "Falancayı iyice aldattım" sözünden masdardır. Allah Teâlâ dünyayı, müşterinin alması için, süslenerek güzel gösterilen, bozukluğu ve adiliği sonradan ortaya çıkan mala benzetmiştir. Aldatan ve garûr olan, şeytandır. Sâ'id İbn Cübeyr'den bu âyetin, dünyayı âhirete tercih edenler hakkında olduğu, fakat bu meta ile âhireti isteyen (onu Allah yolunda sarfeden) kimseler için ise, "Bu ne güzel bir mal" dediği rivayet edilmiştir. Allah en iyisini bilendir. [216]

 

Dünyanın Aldatıcılığı

 

Bil ki dünyanın aldatıcılığı ve fesadı pek çok yöndendir:

a) İnsanın bütün arzulan yerine gelse bile, ömrü kısa olduğu, dünyaya itimad az olduğu ve ondan istifade edip edemeyeceğini tam bilemediği için, onun keder ve üzüntüleri, sevincinden daha fazladır.

b) İnsan, dünyevî isteklerini ne kadar elde ederse, o nisbette dünyaya olan arzusu artar. Dünyaya olan hırsı ve arzusu çoğaldıkça da, bu hırstan dolayı, kalbinde duyacağı üzüntü ve elemi daha şiddetli olur. Çünkü insan, maksadını elde edince, nefsinin teskin olacağını sanır. Halbuki durum hiç de böyle değildir. Aksine onun arzu ve hırsı gittikçe artar.

c) İnsan, dünyada elde ettiği mal nisbetinde, mutlulukların ve hayırların en büyüğü olan âhiret mutluluğundan mahrum kalır. Bu üç hususu iyice anladığında dünyanın bir aldanma metâı olduğunu ve mü'minlerin emiri Hz. Ali İbn Ebi Talib (r.a)'in tavsif ettiği gibi olduğunu anlamış olursun. Çünkü O, "Dünyanın dokunması yumuşak, fakat zehiri öldürücüdür" demiştir. Birisi de, "Dünyanın dış görünüşü, sevinçlerin bineği, içi ise serlerin bineğidir" demiştir. [217]

 

Mal ve Can Hususunda İmtihan

 

"Andolsun ki mallarınız ve canlarınız hususunda imtihan olunacaksınız. Sizden evvel kendilerine kitap verilenlerden ve şirk koşanlardan bir çok eziyet duyacaksınız. Eğer sabreder ve ittika ederseniz, işte bu, azmedtlmest gereken işlerdendir" (Âl-i imran, 186).

Bil ki Allah Teâlâ, Hz. Peygamber (s.a.s)'i, "Her nefis ölümü tadıcıdır" diye teselli edince, bu âyet ile de O'nu daha çok teselli etmiş ve kâfirlerin, Uhud günü kendisine ve ashabına yaptıkları eziyetten sonra, ileride de canlan ve malları hususunda, mümkün olan her türlü yolla eziyet edeceklerini bildirmiştir. Bu bildirmeden maksad, onların gönüllerine sabrı yerleştirip, sabırsızlık göstermelerini engellemektir. Bu böyledir, çünkü insan, başına gelecek belâyı bilemediği zaman, o belâ kendisine geldiğinde, bu onun için daha zor olur. Fakat o böyle bir betanın gelebileceğini bildiğinde, o belâ geldiği zaman, bu ona fazla zor gelmez.

Hak Teâlâ'nın, "Andolsım kî mallarınız ve canlarınız hususunda imtihan olunacaksınız" ifâdesi ile ilgili birkaç mesele vardır: [218]

 

Birinci Mesele

 

Vahidi (r.h), bu cümlenin başındaki lam harfinin, kasem lamı olduğunu; fiilin sonundaki "nûn"un ise te'kld için

getirildiğini; hem vâv hem de nün sakin olduğu için, vâv'ın zammelendiğini; kelimenin sonunun ictimâ-i sakineynden ötürü kesrelenmediğini; çünkü bunun cemî vâvı olduğunu, bundan dolayı makablinin harekesi olan zamme ile harekelen meşinin vacip olduğunu ve *J%aii 'jj^' (Banara, ıej âyetinin bunun bir benzeri olduğunu söylemiştir. [219]

 

Allah'ın İmtihan Etmesinin Mânası   

 

Âyetteki  kelimesi "imtihan olunacak,deneneçeksiniz" manasınadır. Halbuki Allah hakkında, "dene-

me" fiilinin kullanılamayacağı, herkesin malumudur. Çünkü deneme, İyinin kötüden aytrdedilip bilinmesi için, bilgi edinme gayesiyle yapılır. Fakat bu kelimenin Hak Teâlâ hakkında kullanılışı, "O. kuluna, denenen ve imtihan edilen kimseye yapılan muamele gibi bir muamele yapar" manasındadır. [220]

 

Üçüncü Mesele

 

Âlimler bu denemenin ne ile olduğu hususunda ihtilaf etmişlerdir. Bazıları, "Bundan murad, o müsiümanlann

başına gelen zorluk, fakirlik, kâfirler eliyle gelen ölüm, yaralama ve bozgundur. Yine onlar, cihadda sabra yapışmaları emredilme İle de denenmişlerdir" demişlerdir. Hasan el-Basrî işe, bundan maksadın, namaz, zekat ve cihad gibi bedenî ve mâlî olan, meşakkat); ve güç mükellefiyetler olduğunu söylemiştir. Kâdî, "ifâdenin zahiri, her iki hususa da muhtemeldir. Binâenaleyh âyeti her iki manada birden anlamak imkansız değildir" demiştir.

HakTeâlâ'nın, "Sizden evvel kendilerine kitap verilenlerden ve şirk koşanlardan bir çok ezfyet duyacaksınız" buyruğundan murad, yahudi, hristiyan ve müşrîklerce, müslümanlara karşı yapılan her türlü eziyettir. Çünkü ehl-i kitap, "Üzeylr Allah'ın oğludur"; "laâ, Allah'ın oğlu ve üçün üçüncüsüdür" diyor ve ellerinden gelen her şey ile, Hz. Muhammed (s.a.s)'e ta'n ediyorlardı. Ka'b İbn Eşref, onu hicvetmiş ve insanları ona muhalefet etmeye teşvik etmiştir. Müşrikler ise, insanları Hz. Muhammed (s.a.s)'e inanmamaya teşvik etmiş, onunla savaşmak için ordular toplamış ve müslümanları ona yardım etmekten alıkoymaya uğraşmışlardır. Binâenaleyh âyeti, bütün bunlara hamletmek gerekir. Çünkü ifâdeyi bunlardan bir kısmına vermek, diğerlerine vermekten daha evlâ değildir.

Allah Teâlâ, daha sonra bu iki şeye atfen "Eğer sabreder ve ittfkâ ederseniz, işte bu, azmedümesi gereken işlerdendir" buyurmuştur. Bu ifâde hakkında da birkaç mesele vardır: [221]

 

Birinci Mesele

 

Müfessirler şöyle demişlerdir: "Hz. Peygamber (s.a.s), Hz. Ebu Bekir'i, yahudi Fenhâs'a yardım istemek için gönder­mişti. Fenhas da, "Rabb'in, bizim kendisine yardım etme­mize muhtaç oldu" deyince, Ebu Bekir (r.a), onu kılıçla vurmak istedi. Halbuki Hz. Peygamber (s.a.s) gönderirken ona, "Bana dönüp gelinceye kadar, hiçbir şeyi zorla alma" demişti. Hz. Ebu Bekir bunu hatırlayınca, kendine hâkim olup vurmadı ve bunun üzerine bu âyet nazil oldu." [222]

 

İkinci Mesele

 

Âyetin iki açıklaması vardır:     

a) Bundan murad, Hz. Peygamber (s.a.s)'e, caniarı ve mallarına gelen belâlar ile eziyetlere katlanma ve karşı koymama hususlarına sabırla üstün gelmeyi emretmedir. Allah Teâlâ bunu, muhalif olanların dine girmesini daha fazla sağlayacağı için emretmiştir. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Ona yumuşak söz söyleyin. Olur ki nasihat dinler, yahut (Allah'tan) korkar" (tim. 44); "İman edenlere söyle, Allah'ın günlerini ümid etmeyenleri bağışlasınlar" yani "onlara karşı sabretsin ve intikamı bıraksınlar" (Casiye, 14); "Onlar, boş ve kötü söze rastladıktan zaman, şerefli olarak geçip giderler" (purkan, 72)"O halde, azim sahibi peygamberlerin sabrettiği gibi sen de sabret'' (Ahkai, 35) ve ' 'Sen (kötülüğü) en güzel bir şekilde savuştur. O zaman, seninle arasında düşmanlık bulunan kimse blle,sanki yakın bir dost gibi olur" (Fussiiet, 34) buyurmuştur.

Vahidi (r.h), bunun Seyf âyeti[223] inmezden önce böyle olduğunu söylemiştir. Kaffal (r.h) ise şöyle demektedir: "Bana göre bu âyet mensuh değildir. Çünkü âyetin zahiri, Uhud kıssasından sonra nazil olduğunu göstermektedir ve manası "Mü'minler, müşriklerin ve Ehl-i Kitab'ın Resulullah'a eziyet veren sözlerine karşı sabretmek ve onlara mudara yapmakla emredilmişlerdir" şeklindedir. Savaşı emretmek, bütün bu işlere sabırla mukabeleyi emretmeye ters düşmez." Bil ki Vâhidİ'nin sözü zayıftır; kuvvetli görüş, Kaffal'inkidir.

b) Bu sabır ve ittikadan murad, kâfirlerle mücahede ve muharebe etmeye ve onları reddetme hususunda sabretmeleridir. Böylece onlar, cihadın sıkıntılarına karşı sabretmekle ve yahudi Fenhas'ın hareketini reddetmede kâfirlere müdârâ etmekten ve reddini açıklamaytp sükût etmekten kaçınma hususunda Hz. Ebu Bekir (r.a) gibi davranmakla emrolunmuşlardır. [224]

 

Üçüncü Mesele

 

Sabır, hoş olmayan şeylere tahammül etmekten; takva da gerekmeyen şeylerden sakınmaktan  İbarettir.  Bundan

dolayı Cenâb-ı Hak önce sabrı zikretti, sonra bunun peşisıra takvayı getirdi. Çünkü insan, ancak gerekmeyen şeylerden geri durmak için sabra yönelir. Bunun şu şekilde bir diğer izahı daha vardır. Sabırdan murad şudur: Kötülüğe kötülükle karşılık vermek, kötülüklerin artmasına sebebiyet verir. Bundan dolayı Allah Teâlâ, dünya zararlarını azaltmak için sabrı, âhiret zararlarını azaltmak için de takvayı emretti. Âyet. bu izaha göre, dünya ve âhiret âdabını içinde toplamaktadır. [225]

 

Dördüncü Mesele

 

Âyetteki, "İşte bu, azmediimesi gereken işlerdendir" buyruğu kendisinde doğruluğun zuhur ettiğinde şüphe olmayan en doğru tedbirlerdendir" demektir. Bu da her akıllının, kendisine azmetmesi ve kesin olarak yapması gereken şeydir. "Azm", sanki hazm (ihtiyatlı ve sebatlı olma) cümlesindendir. Bunun aslı, adamın şeklindeki sözüne dayanır ki bu, "onu, terketmen caiz olmayacak bir şekilde hiç şüphesiz sana mecbur kıldım" manasınadır. Neticesi güzel olan, doğruluğu bilinen her iş, azmediimesi gereken işlerdendir. Çünkü bunlar, insanın terketmesine ruhsat verilmemiş olan şeylerdendir. Bu ifâde, şöyle bir diğer manaya da gelebilir: Bu, size, kendisini alıp yapmanız mecbur edilen şeylerdendir. Yani onu yapmaya mecbursunuz. Allah en iyisini bilendir. [226]

 

Ehl-i Kitaptan Alınan Mîsak

 

"Hant Allah, kendilerine kitap verilenlerden, "Onu, mutlaka insanlara açıklayıp anlatacaksınız ve onu gizlemiyeceksiniz" diye misâk (söz) almıştı. Onlar ise onu sırtlarının arkasına attılar ve onunla az bir menfaat satın aldılar. Satın aldıktan o şey ne kötü..." (Âl-i İmran. 187).

Bil ki bu âyetin daha önceki âyetlerle münasebeti hakkında şu iki izah vardır:

1-Allah Teâlâ, yahudilerin, Hz. Muhammed (s.a.s)'in peygamberliğine ta'n eden şüphelerini bildirip, onlara  gerekli cevabı verdikten sonra, peşisıra bu bu âyeti getirmiştir. Çünkü Hak Teâlâ, Tevrat ve İncil'de, Hz. Musa ve Hz. İsa {a.s)'nın ümmetlerine, Hz. Muhammed'ın şeriatının, nübüvvetinin ve risâletinin doğruluğuna dair yer alan delilleri açıklayıp anlatmalarını vacip kılmıştı. Bu âyetten murad, onların bu haline taaccüb edip şaşmayı ifade etmektir. Sanki şöyle denilmektedir: "Kitabınız, Hz. Muhammed'in nübüvvetinin ve dininin doğruluğuna detâlet eden delilleri ortaya koymanın size vacip olduğunu gösterdiği ve bunu emrettiği halde, O'nun nübüvvetine ve dinine ta'n etmeniz hiç size yakışır mı?"

2- Allah Teâlâ önceki âyette, Hz. Muhammed (s.a.s)'e ehl-i kitabın eziyetlerine katlanmasını vacip kılıp onların kendisine eziyetlerinden birisinin de Tevrat ve İncil'de kendisinin nübüvvetine delâlet eden delilleri saklamaları olunca ve onlar bu delilleri tahrif edip, onlara yanlış tefsirler yapınca, Hak Teâlâ bunun da sabredilmesi gereken işlerden olduğunu bildirmiştir. Bu âyetle ilgili birkaç mesele vardır: [227]

 

Birinci Mesele

 

İbn Kesir, Ebu Bekr, Âsim ve Ebû Amr, iki fiilin de fail zamirini ehl-i kitaba râci kılmak için gaib sigasıyla ve şeklinde okumuşlardır. Diğer kıraat imamları ise bu iki fiili, mîsak vaktindeki hitaba binâen, muhatab sigâsı ile tsflı olarak okumuşlardır. Yani Cenâb-ı Hak onlara "Sizler onu mutlaka insanlara açıklayıp anlatacaksınız ve onugizlemiyeceksiniz" diye hitap etmiştir. Bunun bir benzeri de, (Banara. B3i âyetidir. Bu âyetteki OjX*S V "Allah'tan başkasına ibâdet etmezsiniz" kelimesi, hem bu şekilde hem yâ ile "Allah'tan başkasına ibâdet etmezler" şeklinde okunmuştur. Yine, (isra,4)âyeti de bunun bir benzeridir."Mutlaka fesat çıkara­caksınız" kelimesi, "(Onlar, mutlaka fesat çıkaracaklar)" şeklinde de okun­muştur.) [228]

 

İkinci Mesele

 

Bu misâkın nasıl alınmış olduğu hususundaki izahımız önceki âyetin tefsirinde geçmişti. Bu böyledir, çünkü pey­gamberler, bütün mükellefiyetler ile ilgili deliller getirmiş ve ümmetlerini o delilleri kabul etmeye mecbur bırakmışlardır. Binaenaleyh Hak Teâlâ, o İsrailoğullanndan, peygamberlerinin lisanında ifâdesini bulan bir ahid almıştı. İşte misak almaktan murad. peygamberlerin yaptığı bu te'kid ve ilzamdır. Sâ'id İbn Cübeyr'den şu rivayet edilmiştir: "İbn Abbas (r.a)'a, "Abdullah İbn Abbas'ın arkadaşları (talebeleri) "Hant Allah, peygamberlerden mîsâk amh..."(ÂiHİmran, si)seklinde okuyorlar" ne dersiniz?" dedim. O da: "Allah bu ahdi peygamberlerden, kavimlerine karşı bir hüccet olsun diye almıştı" dedi. Bil ki, âyette istenen bu açıklama emri, şüphe yok ki ehl-i kitabın ulemasına mahsustur. Zira kitapta bulunanı bilenler onlardır. Vallahu A'lem. [229]

 

Üçüncü Mesele

 

Hak Teâlâ'nın, "Onu mutlaka insanlara açıklayıp anlatacaksmız ve onu gizlemtyeceksiniz" âyetindeki, "onu"

zamirleri neyi ifâde etmektedir? Bu hususta iki görüş vardır:

a) Sâid İbn Cübeyr ve Süddı bu zamirlerin Hz. Muhammed (s.a.s)'i ifâde ettiğini söylemişlerdir ki buna göre zamirler, daha önce ismen geçmemiş, fakat bilinen birşeye ait olmuş olur.

b) Hasan el-Basrî ve Katâde, bu zamirlerin âyetteki  ifadesindeki "kitab"a râcT olduğunu söylemişlerdir. Yani, "Biz onlardan, Tevrat ve İncil'de Hz. Muhammed'ın hak peygamber olduğunu gösteren delilleri insanlara açıklamalarına dair söz aldık" demektir. [230]

 

Kaseme Delâlet Eden Lâm     

 

kelimesindeki lâm harfi, yeminin cevabına gelen lâm-ı  te'kiddir ve bu  ifâdenin  takdiri, "Allah, onu açıklamaları için onlardan yemin etmelerini istedi" şeklindedir. [231]

 

Beşinci Mesele

 

Cenâb-ı Hak, şeklinde değil de şeklinde söylemiştir. Zira bu ifâdenin başındaki vâv, atıf vâvı değil, vâv-ı haliyyedir. Buna göre manası, "sizler onu gizlemeksizin insanlara açıklayıp anlatırsınız" şeklinde olur.

Binâenaleyh eğer: "Açıklamak zaten gizlemenin zıddıdır. Cenâb-ı Hak açıklamayı emrettiğine göre, bu emretmek aynı zamanda gizlemeyi nehyetmektir. Öyle ise ayrıca gizlemeyi nehyetmenin ne manası var?" denilir ise, biz deriz ki: Açıklamadan murad, Tevrat ve İncil'de, Hz. Peygamber (s.a.s)'in hak nebî olduğuna delâlet eden o âyetleri zikretmektir. Gizlemekten nehyetmenin manası ise, bu âyetlere yanlış manalar verip, arasına onları bozacak şüpheler sokmamalarıdır. [232]

 

Bildiği Gerçeği Gizlemenin Vebali   

 

Bil ki, bu âyet zahiren, her nekadar yahudi ve hristiyanlarla ilgili ise de, müslümanların da bunun muhtevasına girmesi uzak bir ihtimal değildir. Çünkü müslümanlar da Ehl-i Kur'-ân'dır. Kur'ân ise, Allah'ın kitaplarının en şereflisidir. An­latıldığına göre Haccâc, Hasan el-Basrî'ye haber gönderip, "Senden bana ulaşan şeyler nedir?" dedi. Bunun üzerine Hasan el-Basrî, "Benden sana ulaşan herşeyi ben söylemedim ve söylediğim her şey de sana ulaşmamıştır" dedi. Haccac da, "Sen "Nifak zabt-u rabt altına alınmış idi, fakat umûmîleşti ve kılıcını kuşandı" demişsin" deyince, Hasan el-Basri "evet" cevabını verdi. Haccâc "Bundan hoşlanmadığımızı bildiğin halde, seni bunu söylemeye zorlayan nedir?" dedi. Hasan el-Basri de, "Çünkü Hak Teâlâ, ehl-i kitap'tan, o kitabı insanlara açıklasınlar ve gizlemesinler diye söz almıştı" dedi.

Katâde de, "söylenilip açıklanmayan ilim, harcanmayan hazine gibidir; ifâde edilmeyen hikmet, yeyip içmeyen bir heykel gibidir" demiştir. O şöyle de derdi: "Konuşan âlime ve dikkatli dinleyiciye nu muttu... Şu bir ilim öğrenmiş onu bol bol veriyor, öbürü de hayrı dinleyip, onu ezberliyor." Hz. Peygamber (s.a.s), "Kim bir bilgiyi ona ehil olan kimseden gizlerse, ateşten bir gem ile gemlenir" buyurmuştur. Hz. Ali (r.a)'nin şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Allah Teâlâ, âlimleri, öğretip öğretmedikleri hususunda muaheze etmeden, cahilleri öğrenip öğrenmedikleri için muaheze etmez."

Sonra Cenâb-ı Hak, Onlar ise onu sırtlarının arkasına attılar ve onunla az bir menfaat satın aldılar. Satın aldıkları o şey ne kötü..." buyurmuştur. Bu ifâdeden murad şudur: "Onlar ona riayet etmediler ve önemsemediler." Bir şeyi sırt arkasına atmak, uzaklaştırmak ve önem verip hesaba katmamak manasınadır. Bunun zıddı ise, onu gözünün önüne dikmek ve iki gözünün arasına koymaktır. "Onunla az bir menfaat satın aldılar" tabiri, "Onlar, dünyevî bir menfaata ulaşmak gayesi ile gerçeği gizlediler" manasındadır. Binâenaleyh, zalimlere müsamaha göstermek ve onların gönüllerini hoş etmek, veya bir menfaat elde etmek, veya bir sakınma ve korkudan dolayı, veyahut da bildiği şey hususunda cimrilik etmek gibi fâsid bir gaye sebebi ile gerçeği insanlara açıklamayan ve ondan herhangi birşeyi gizleyen herkes, bu âyetin ifâde ettiği tehdide dahit olur. [233]

 

"Yaptıkları İle sevinen ve yapmadıkları şeylerle Övülmelerini arzu eden kimselerin, azabtan kurtulacak bir yerde bulunacaklarını sakm sanma, onlara pek acıklı bir azab vardır. Göklerin ve yerin mülkü Allah'a aittir. Allah her şeye hakkıyla kadirdir" (Âl-i İmran, 188-189).

Bit ki bu, müşriklerden gelecek olan çok eziyetlere dahil olan şeyler cümlesindendir. Cenâb-ı Allah, o eziyetlerden birisinin de, müşriklerin zayıf müslümanlara karşı yaptıkları her türlü habaset ve karıştırmadan dolayı sevinmeleri ve aynı zamanda da iyifik, takva, doğruluk ve diyanet ehli kimselermiş gibi övülmeyi arzu etmeleri olduğunu beyân etmiştir. Şüphe yok ki insan, bu gibi şeyleri müşahede etmekten dolayı eziyet duyar, rahatsız otur. İşte bundan dolayı Cenâb-ı Allah, Hz. Peygamber (s.a.s)'e, bunlara sabırla göğüs germeyi emretmiş ve o müşrikler için söz konusu olan şiddetli va'idi bildirmiştir. Bu âyetle ilgili birkaç mesele bulunmaktadır: [234]

 

Birinci Mesele

 

Hamza, Asım ve Kisâî, baştaki fiili ve fiilim muhatab sîgası ile tâ'lı olarak-, İbn Kesir, Nâfî, Ebu Amr ve İbn Âmir ise gâib sîgası ile yâ'lı olarak okumuşlardır. Birinci kıraate göre iki ihtimal vardır:

a)  Her iki fiili de bâ harfinin fethası ile okumak.

b) Her ikisini de bâ harfinin zammesiyle okumak. Bâ harfinin fethası ile okuyana göre, bu iki fiil "Ey Muhammed, veya ey dinleyen! Sanma ki..." manasındadır. Bâ harfinin zammesi ile okuyana göre ise, bunlar "Ey mü'minler! siz sanmayın ki..." şeklinde, hitap.mü'minleredir ve  (sevinenleri)kısmı birinci mef'ul, Kurtulacak bir yerde" kısmı da ikinci mef uldür. Âyetteki, sözü, birinci fiilin te'kididir.Söz uzadığı için, fiilin burada tekrar getirilmesi güzel ve yerindedir. Nitekim sen, "Sakın sanma, Zeyd sana gelip, şöyle şöyle dediği zaman doğru olduğunu sakın sanma" dersin.

İkinci kıraata, yani bu iki fiili yâ ile okuma şekline gelince, bunda da iki ihtimal söz konusudur:

1- Her ikisinde de bâ harfinin fethası ve zammesi ile okumak... Bu durumda fail, Hz. Peygamber (s.a.s) olmaktadır. (Yani Resul onların... olacaklarını zannetmesin.) Diğer kısımlar bildiğin gibidir.

2- Birincisinde bâ harfini fetha ile, ikinci fiilde ise zamme ile okumak.. Bu Ebû Amr'ın kıraatidir. Ona göre, "Sevinenler" kısmı faildir ve iki mef'ulden birisi zikredilmem iştir. Sonra Cenâb-ı Allah, bâ'nın zammesi ile fiili "Onlar sanmasınlar" şeklinde tekrar etmiştir. Bunun sonundaki zamiri fiilin faili olarak ref mahallindedirve bunun birinci mef'ûlü hazfedilmiştir. İfâdenin takdiri ise: "Şu sevinenler, kendilerini, azabtan kurtu­lacak bir yerde olacaklarını sanmasınlar" şeklindedir. [235]

 

Yaptıklarından Hep Hoşlanıp Kendilerine Olmayan Vasıflarla Övülmekten Hoşlananlar

 

Bil ki Allah Teâlâ o kavmin, yaptıkları şeylere sevinen ve yapmadıkları şeylerle övülmeyi arzu eden kimseler olduğunu bildirmiştir. Müfessirler bu hususta şunları söylemişlerdir:

a) O yahudiler, Tevrat'ın âyetlerini tahrif ediyor, onları yan­lış şekillerde tefsir edip, bunu bilmeyenlere hoş göstermeye gayret ediyor ve bu yaptıkları işlerden sevinç duyuyorlardı. Sonra da kendilerinin din, diyanet, iffet, sadakat sahibi, yalandan uzak kimselermiş gibi övülmelerini arzu ediyorlardı. Bu, İbn Abbas (r.a)'ın görüşüdür. Sen insaflıca düşünürsen, çoğu insanların bu durumda olduklarını görürsün. Çünkü onlar, dünyevi menfaatları elde etmek için her hileye başvuruyor ve gayelerine ulaşmaları sebebiyle seviniyorlar. Daha sonra da, iffetli, sadakatli ve dindar kimseler olarak övülmelerini arzuluyorlar.

b)  Rivayet olunduğuna göre Hz. Peygamber (s.a.s), yahudilerden Tevrat'ta bulunan bir hususu sormuş, onlar da gerçeği gizlemiş, onun aksini haber verip, ona Kendilerinin doğru söylediklerini ifâde etmişler, bu tersyüz edişleri sebebi ile sevinmişler ve Hz. Peygamber (s.a.s)'in, bundan dolayı kendilerini medh-ü sena etmesini istemişlerdi. Bu âyetle Cenâb-ı Allah, peygamberini işte bu sırra muttali Kılmıştı. Buna göre mana, "O yahudiler, yaptıkları o tersyüz ediş ile seviniyor ve senin, Kendilerini doğru ve vefalı kimseler diye övmeni bekliyorlar" şeklindedir.

c) Onlar, Hz. Muhammed (s.a.s)'in hak peygamber olduğuna delâlet eden -assları gizlemelerinden dolayı seviniyor ve aslında tabî olmadıkları halde, Hz. İbrahim'in dinine tâbi olmakla övülmelerini arzu ediyorlardı. Çünkü onlar Hz. İbrahim'in yahudi olduğunu ve kendilerinin de O'nun dini üzere olduklarını iddia ediyorlardı.

d) Bu âyet münafıklar hakkında nazil olmuştur. Çünkü onlar, müslümanlara karşı iman ettiklerini münafıkça ifâde etmelerinden dolayı seviniyorlardı. Çünkü onlar böylece, dünyevi menfaatlerini elde edebiliyorlardı. Daha sonra da, Hz. Peygamber (s.a.s)'in, kalplerinde olmayan imanları ile kendilerini övmesini bekliyorlardı.

e) Ebu Sâ'îd el-Hudrî (r.a) şöyle demiştir: "Bu âyet, bir savaşa Hz. Peygamber (s.a.s) ile birlikte çıkmayan ve savaşa katılmadıkları için sevinen bir grup münafık hakkında nazil olmuştur. Hz. Peygamber (s.a.s) savaştan dönünce, ona mazeret beyân etmişler, O da onların mazeretlerini kabul etmiş, daha sonra da O'nun müslüman mücahidleri müdh-ü sena edişi gibi, kendilerini de medh-ü sena etmesini ummuşlardı."

f) Bundan maksad, yahudilerin, Tevrat'ta Hz.  Muhammed (s.a.s)'i kabul etmelerine ve O'nun nübüvvet ile dinine inanmaya dâir kendilerinden alınmış olan mîsâkı (ahdi) gizlemiş olmalarıdır. Sonra onlar, bu gizlemelerinden ve Allah'ın emirlerinden yüz çevirmelerinden dolayı sevinmişler, hem de Allah'ın evlatları ve. sevgili kullan olduklarını iddia ederek, "Sayılı günler dışında cehennem bize katiyyen dokunmayacak" (Bakara, bo) demişlerdir.

Bil ki evlâ olan, âyeti bu manaların hepsine birden hamletmektir. Çünkü hepsi ortak bir noktada birleşirler ki bu da, insanoğlunun uygunsuz bir fiili yapıp, ondan dolayı sevinmesi, sonra da insanlardan, kendisini gidişatı düzgün, yolu müstakim, zâhid, kendisini Allah'ın yoluna adamış bir kimse gibi tavsif etmelerini beklemesidir. [236]

 

Üçüncü Mesele

 

Hak Teâlâ'nın ijfl W» "Yaptıkları ile.." ifâdesi hakkında şu iki izah yapılmıştır:

a) Ferrâ "Bu ifâde,  "Yaptıkları şeyler ile..." manasınadır. Bu, "Sizden bunu getiren, yani yapan o iki kişi..." (Nisa, 16) ve "Andolsun ki sen acâib bir şey getirdin, yani yaptın" (Meryem, 27) âyetlerinde olduğu gibidir” dedi. Keşşaf sahibi, fiillerinin "yapmak" manasına kullanıldığını, nitekim Cenâb-ı Hakk'ın da, "Hiç şüphesiz Onun vaadi gelecektir, yani yapılacaktır" (Meryem, eu ve "Andolsun ki sen acâib bir şey getirdin, yani yaptın" (Meryem, 28) buyurduğunu ve Übeyy (r.a)'in de âyeti "Yaptıkları şeylerle sevinenler.." şeklinde kıraatinin de buna delâlet ettiğini söylemiştir.

b) Bu kelime, "verdikleri şeylerle" manasında şeklinde de okunmuştur. Hz. Alî (r.a)'nin, bunu "kendilerine verilen şeylere" manasında  şeklinde okuduğu rivayet edilmiştir. [237]

 

Dördüncü Mesele

 

Âyetteki ifâdesi, "azaptan Kurtulacak bir yerde" manasınadır. Bu, Arapların, birisi bir şeyden kur­tulduğunda söyledikleri tabirinden alınmıştır. Ferra, bunun "azaptan uzak" manasında olduğunu söylemiştir. Çünkü "fevz" masdarı, hoş gelmeyen şeylerden uzak olma manasınadır. 'Cennete sokulursa artık o muradına ermtş olur" (Aı-i imran. tes) âyetinde de bu hususu zikretmiştir.

Cenâb-t Hak daha sonra bu hususu, "Onlara pek acıklı bir azab vardır" buyruğu ile pekiştirmiştir. Şüphe yok ki bu âyet, Allah, Hz. Peygambere eziyetlerine karşı sabretmesini emrettiği kâfir ve münafıklar hakkında nazil olmuştur.

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Göklerin ve yerin mü/kü Allah'a aittir. Allah herseye hakkıyla kadirdir" buyurmuştur. Bu âyet, "gökler ve yer kendisine âit olan zat tarafından, onlar için çok acıklı bir azab vardır. O halde, kendilerine azab edecek olan, herşeye gftlib ve kadir Allah'tan, kurtulabileceklerini nasıl ümid ederler?" demektir. [238]

 

Tefekkürün Önemi

 

"Gerçekten gökler ile yerin yaratılışında ve gece ile gündüzün peşpeşe gelişinde, temiz akıl sahipleri için elbette deliller vardır" (Âl-i İmran, 190), [239]

 

Resûlullah'ın Derin Tefekkürü ve İbâdeti

 

Bil ki Kur'ân-ı Kerim'in maksadı, kalbleri ve ruhları yaratıklarla meşgul olmaktan kurtarıp yaratıcıyı bilme deryasında garkolmaya götürmektir. Hükümleri izah ve bâtıl ehlinin şüphelerine cevap verme hususunda epeyce söz edilince, Kur'ân, tevhid, ulûhiyet, Allah'ın kibriya ve celâlini anlatan âyetleri zikrederek yeniden kalpleri nurtandırmaya yönelerek bu hususu zikretti.

Ibn Ömer (r.a) şöyle demiştir: "Hz. Aişe'ye. "Allah'ın Resulünden gördüğün en şaşırtıcı ve hayret verici şeyi bana söyle" dedim de, o hemen ağlamaya başlayıp, epeyce ağladıktan sonra, "O'nun hangi işi hayranlık ve hayret verici değildi ki! Meselâ O, benim sıram olan bir gece bana geldi ve yatağa girdi, hatta bana iyice sokuldu. Sonra bana, "Ey Âfşe, bu gece Rabb'İme ibâdet etmeme izin verir misin?" dedi. Ben de, "Ya Resulallah! senin, Allah'a iyice yaklaşmanı ve isteğinin yerine gelmesini ben de arzu ederim. Sana müsâade ediyorum" dedim. Bunun üzerine o, odadaki su kabına gitti, ondan az bir su ile abdest alıp namaza durdu ve Kur'ân'dan bir parça okudu. Derken ağlamaya başladı. Sonra ellerini kaldırıp yine ağladı. Hatta göz yaşlarının yeri ıslattığım gördüm. Bilâl, sabah namazı vaktinin girdiğini O'na haber vermek için geldiğinde O'nu ağlar buldu ve "Ya Resulallah, Cenâb-ı Hak gelmiş-geçmiş bütün günahlarını affetmiş olduğu halde sen de mi ağlıyorsun?" dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.s): "Ey Bilal şükreden bir kul olmayayım mı?" dedi. Daha sonrada: "Allah, bu gece âyetini indirmiş olduğu halde, nasıl ağlamayayım" dedi ve "Bu âyeti okuyup da, bunun üzerinde düşünmeyen kimseye yazıklar olsun" öiye ilâve etti." Yine Hz. Peygamber (s.a.s)'in: "Bu âyeti İki çenesi arasında telaffuz edip de, üzerinde düşün­meyen kimseye yazıklar olsun" dediği rivayet edilmiştir. Hz. Ali (r.a)'nin, "Hz. Peygamber, gece namaza kalktığı zaman dişlerini misvaklar, sonra gökyüzüne bakarak, "Gerçekten gökler ile yerin yaratılışında..," derdi" dediği rivayet edilmiştir.

Hikâye edildiğine göre İsrailoğullarından bir adam, Cenâb-ı Allah'a otuz yıl ibâdet ettiği zaman, bir bulut ona devamlı gölge yapardı. Fakat onlardan bir genç bu kadar müddet Allah'a ibâdet ettiği halde, onu böyle bir bulut gölgelememişti. Bunun üzerine annesi ona, "Belki de, bu müddet içerisinde senden bir ihmal sâdır olmuştur" deyince o genç, "Böyle birşey hatırlamıyorum" dedi. Annesi, "Belki de gökyüzüne bakışlarının birinde bundan ibret almadın" deyince o, "Evet" dedi. Bunun üzerine Kadın: "İşte başına gelen bundandır" dedi. [240]

 

Bakara Süresindeki Benzer Âyetle Mukayese

 

Bil ki Allahu Teâla, bu âyeti Bakara sûresinde zikrettiği gibi, burada da zikretmiş, Bakara sûresinde "Akleden bir kavim için âyetler vardır" (Bakara. Is) buyruğu ile; bu surede ise "Temiz akıl sahipleri için elbette âyetler vardır" ifâdesi ite bitirmiştir. Hak Teâiâ, Bakara sûresinde bu üç delilin yanısıra toplamı sekize varan beş delil daha zikretmiştir. Burada ise şu üç delili zikretmekle yetinmiştir ki bunlar gökler, yer ve gece ile gündüzdür. Buna göre üç soru vardır:

Birinci soru: İki sûrede aynı âyeti aynı lâfızla tekrar etmenin faydası nedir?

İkinci soru: Allah Teâlâ, niçin bu sûrede üç delili zikretmekle yetinmiş, diğer beş delili getirmemiştir?

Üçüncü soru: Cenâb-ı Hak, niçin orada, "akleden bir kavim İçin.." buyurmuş, burada da "temiz akıl sahipleri için..." buyurmuştur.

Kur'ân-ı Kerim'in sırlarını en iyi bilen Allah'tır. Fakat ben derim ki: Basiret gözünün siyahı, gözün siyahı gibidir. Gözün siyahı, bir anda iki ayrı şeye bakamayıp, gözbebeği ancak tek şeye yöneldiğinde, o esnada onu başka bir şeye doğru da çevirmek imkansız olduğu gibi, insan basiret gözünün gözbebeği olan aklını, akledilecek birşeyi düşünmeye yönelttiğinde, o esnada o kimsenin, basiret gözünün gözbebeği olan aklını akledilebilecek başka bir şeye doğru da çevirmesi imkansızdır. İşte buna göre akıl, akledilebilecek farklı şeylerle ne kadar meşgul olursa, o şeyleri kavramaktan mahrum oluşu o nisbette çok olur. İşte bundan dolayı, Allah yoluna girmiş kimsenin, işin başında mutlaka delilleri çoğaltması gerekir. Fakat kalbi marifetullah nuru ile nurlandığında, o delillerle uğraşması, kalbinin marifetullaha garkolmasına âdeta bir perde olur. Binaenaleyh Allah yoluna giren insan, işin başında delillerin çoğaltılmasını ister. Marifetullah nuru onun kalbine düştüğü zaman, delilleri azaltmadan yana olur. Öyle ki kalbinin Allah'tan başka bir şeyle uğraşmasından ötürü meydana gelen zulmetler (karanlıklar) yok olup gidince, orada marifetullah'ın nurları mükemmel olarak tecelli etmiş olur. İşte Cenâb-ı Hak bu hususa,' Haydi pabuçlarını çıkar. Çünkü sen mukaddes Tuvâ vâdisindesin" <T«hâ, 12) buyruğu ile işaret etmiştir. Buradaki pabuçlar aklın, kendileri sayesinde marifetullaha ulaşabildikleri bir çift mukaddime demektir. Akıl, marifetullaha ulaşınca onları çıkarması emredilir ve sanki ona "Sen, iki ayağını vahdaniyyetin kutsiyyet vadisine basmak istiyorsun. O halde artık delillerle uğraşmayı bırak" denilir.

Sen bu prensibi iyice anladığın zaman, bil ki Cenâb-ı Hak, Bakara suresinde sekiz çeşit delil zikretmiş, bu sûrede ise onlardan sadece üçünü getirmiştir. Bu, şuna dikkat çekmek içindir: Arif, arif olduktan sonra medlulün (delillerin gösterdiği varlığın) bilgisine iyice dalmak için, delillere daha az iltifat etmesi gerekir. Binâenaleyh işte bu sûrede üç delilin zikredilip, diğerlerinin zikredilmemesini maksadı, biraz önce söylediğimiz hususa dikkat çekmektir. Sonra Cenâb-ı Hak bu âyette, semavi delilleri zikretmiş, arzı (yeryüzüne âit) olan diğer beş delili getirmemiştir. Zira semavî dediler daha güçlü, daha açık, onlardaki dikkat çekici durumlar daha çok ve kalbin o delillerden Allah'ın azamet ve kibriyasına geçişi daha kuvvetlidir. Hak Teâlâ, Bakara süresindeki âyetini, 'akleden bir topluluk için,,"; buradaki âyetini ise "temiz akü sahipleri için..." ifâdeleri ile bitirmiştir. Zira aklın bir zahirî, bir de lübbü (özü) vardır. İşin başında ona akıl denir. Hali mükemmelleştiğinde ona "lüb" denir. Bu da söylediğimiz hususu kuvvetlendirir. İşte kalbime doğan ve aklıma gelen manalar bunlardır. Allah, azim, kerîm ve hakîm olan kelâmı Kur'ân'ının sırlarını en iyi bilendir. [241]

 

Kulluğun Kemâli

 

"Onlar, ayakta iken. otururken, yanlan üstünde (yatar)ken Allah'ı anarlar ve gökler ile yerin yaratılışı hakkında inceden inceye düşünürler. "Ey Rabb'imiz, sen bunları boşuna yaratmadın. Sen (bundan) münezzehsin. Bizi ateşin azabından koru. Ey Rabb'imiz, gerçekten sen kimi o ateşe sokarsan şüphesiz onu hor ve hakir edersin. Zâlimlerin hiçbir yardımcıları yoktur" (Âl-i tmran. 191-192).

Bil ki Allah Teâlâ, rubûbiyyetini anlatan utûhtyyet, kudret ve hikmetinin delilleri olan şeyleri zikredince, bunun peşisıra ubudiyyet (kulluk) ile ilgili hususları zikretmiştir. Ubudiyyet üç çeşittir. Kalb ile tasdik, dil ile ikrar, azalarla amel ve ibâdet... Buna göre Cenâb-ı Hakk'ın, "Allah'ı anarlar " buyruğu, dil ile yapılan kulluğa; "ayakta İken, otururken, yanlan üstünde (yatar)ken" sözü azalarla yapılan kulluğa; "gökler İle yerin yaratılışı hakkında inceden inceye düşünürler" buyruğu da kalbin, fikrin ve ruhun kutluğuna bir işarettir. İnsan işte, ancak bunların toplamıdır. Dil, zikre; azalar şükre; kalb de tefekküre daldığında, işte bu şekilde olan kul, her şeyi ile ubudiyyete garkolmuş olur. Bundan dolayı Önceki âyet, rubûbiyyetin kemâline, bu âyet ise ubudiyyetin (kulluğun) kemaline delâlet etmektedir. Bu, ruhları mahlûkattan kurtarıp Halika doğru çekmesi; sırları aldanış yurdu dünyadan alıp, affedici hükümdara doğru nakletmede, ne güzel bir tertiptir. Biz deriz ki: Bu âyetle ilgili birkaç mesele vardır: [242]

 

Zikrin Çeşitleri                

 

Müfessirlertn bu âyetle ilgili iki görüşten vardır:

1- Bundan murad, insanın devamlı olarak Rabb'ini zikret- mesidir. Çünkü insanın durumları bu üç şekilden ibarettir. Sonra Cenâb-ı Hak. insanları bu üç durum ile tavsif edince, bu onların devamlı zikredip, kesinlikle ondan ayrılmamalarının gerektiğine bir delil olur.

2- Bu âyette bahsedilen zikirden murad, namazdır. Buna göre âyetin manası, "Onlar ayakta olarak, eğer buna güçleri yetmiyorsa oturarak, eğer buna da güçleri yetmiyorsa, yanları üstü yatarak namaz kılarlar" şeklindedir. Bu da, onlar hangi halde olurlarsa olsunlar namazı terkedemezler manasına gelir. Âyete birinci görüşe göre mana vermek daha evladır. Çünkü pek çok âyet, Allah'ı zikretmenin, hatırlayıp anmanın faziletini ifâde etmektedir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s): "Kim cennet bahçelerinde, serbestçe yiyip içmek isterse, Allah'ı çokça zikretsin" buyurmuştur. [243]

 

İkinci Mesele

 

Bu zikirden murad, dil ile yapılan zikir olabileceği gibi, kalb ile yapılan zikir de olabilir. En mükemmel olan mana, her ikisi ile birlikte yapılan zikrin murad edilmiş olmasıdır. [244]

 

Yatan Hastanın Namazı          

 

Şâfif (r.h) "Hasta, yatarak namaz kıldığı zaman, bir yanına yatarak namaz kılması gerekir" demiş; Ebu Hanffe (r.h) ise, "Aksine o sırtüstü yatarak namaz kılar. O, bir hafiflik hissettiğinde, oturarak kılar" demiştir. İmam Şâf*î(r.h)'nin delili, bu âyetin zahirî manasıdır ki, Allah Teâlâ, yanları üstünde iken zikredenleri medhetmiştir. Binâenaleyh bu şekil daha uygundur.

Bil ki burada tıbbî bir incelik vardır. O da şudur: Tıbbî konularda sabit olduğuna göre insan, sırtüstü yattığında bu, o kimsenin, en mükemmel derecede düşünmesine mânidir. Fakat yan üstü yatış, buna mâni olmaz. İşte bu âyette de düşünme ve tefekkür murad edilmektedir. Bir de yan üstü yatma, uykuya iyice dalmaya manidir. Binâenaleyh bu şekil daha evladır. Çünkü bu uyanık olmaya ve Allah'ı zikretmekle meşgul olmaya daha uygundur. [245]

 

Dördüncü Mesele

 

Âyetteki, "Yanlan üstünde" tabiri kendinden önceki kelimelere atfedildiği için 'hal" olarak mansubtur. Sanki "ayakta olduğu halde, otur-auğu halde ve yan yattığı halde" denilmektedir. [246]

 

Allah'ın Zatını Değil Mahlukatını Düşünebiliriz

 

Bil ki Allah Teâlâ, onların zikrettiğini bildirip, zikrinde ancak tefekkürle tamamlanacağı sabit olunca, bundan sonra "Vegöklerle yerin yaratılışı hakkında inceden inceye düşünürler buyurmuştur. Bu ifâde hakkında da birkaç mesele bulunmaktadır; [247]

 

Birinci Mesele

 

Bil ki Allah Teâlâ, insanları kendisini zikretmeye teşvik etmiştir. İş tefekküre dayanınca, Allah, zâtını tefekküre değil göklerin ve yerin hallerini tefekküre teşvik etmiştir. Bu âyet doğrultusunda, Hz. Peygamber (s.a.s) de: "Yaratılmışlar üzerinde tefekkür edin, fakat Yaratan üzerinde tefekkür etmeyin"[248] buyurmuştur. Bunun sebebi şudur: Yaratılmışlar ile yaratana istidlalin mümâselet vasfı üzere olması mümkin değildir, ancak muhalefet vasfı üzere olması mümkindir. (Yani mahlukların özellikleri tesbit edilip Allah'ın bu sıfatlardan münezzeh olduğu sonucu çıkarılır.) Bundan dolayı biz bu mahsûsat (madde) aleminin hadis (sonradan) otuşu ile, Yaratıcının kıdemine (ebedi ve ezeli oluşuna); madde âleminin kemiyet, keyfiyet ve şekilleri ile de yaratıcının kemiyet, keyfiyet ve şekilden beri olduğuna istidlal ederiz. Yine Hz. Peygamber (s.a.s)'in, "Kendini tanıyan, Eabb'ini de tanır"[249] hadisi, "Kendisinin sonradan olduğunu bilen, Rabb'inin kadîm olduğunu; kendisinin "mümkin" bir varlık olduğunu anlayan, Rabb'inin vâcibu'l-vücud olduğunu ve kendisinin muhtaç olduğunu idrâk eden, Rabb'inin herşeyden müstağni olduğunu anlar" manasındadır.

Binâenaleyh, mahlûkât hakkında tefekkürde bulunmak, işte bu bakımdan mümkündür. Fakat Cenâb-ı Hakk'ın zâtı hakkında tefekkür etmek kesinlikle mümkün değildir. İşte bundan dolayı O'nun hakikati ancak selbî (olumsuz) sıfatlarla düşünülebilir. Bu sebeple "Allah, cevher, araz, mürekkep ve müellef bir varlık değildir. O, bir cihette bulunmaz. O'nun husûsî zâtı bu olumsuz şeylerden başkadır. O'nun husûsi zâtım bilmenin imkânı yoktur. Böylece akıl, bu noktada âdeta şaşar, dehşete ve hayrete düşer" deriz. Bu sebeple Hz. Peygamber {s.a.s), Allah hakkında tefekkür etmemizi yasaklamış, mahlûkât üzerinde tefekkür etmemizi emretmiştir. İşte bu incelikten ötürü, Allah Teâlâ, bu âyetlerde kendisini zikretmemizi emretmiş; tefekkürden bahsedince ise, kendisi hakkında değil, mahlûkâtı hakkında tefekkür etmeyi emretmiştir. [250]

 

İkinci Mesele

 

Bil ki, husûsî hakikati ile kendisini bilmek mümkin olmayan bir varlığı, ancak eserleri ve fiilleri ile bilmek mümkin olur. Binâenaleyh onun fiilleri şerefli ve yüce olduğu zaman, aklın o failin mükemmelliğini bilişi de o nisbette mükemmel olur. İşte bu sebepten ötürü, câhil bir insanın Kur'ân hakkındaki inancı büyüktür. Fakat onun inancı taklîdî ve icmali bir imandır. Ama, Cenâb-ı Hakk'ın her âyetindeki şaşırtıcı sırlara ve lâtif inceliklere muttali olan muhakkik bir müfessirin Kur'ân'ın büyüklüğü hakkındaki inancı daha mükemmeldir. [251]

 

Tevhidin Afakî ve Enfüsî (Objektif ve Sübjektif) Delilleri

 

Bunu iyice anladığın zaman biz deriz ki: Tevhidin delilleri iki kısma hasredilmiştir:

a)  Âfâkî deliller, (insanın dışındaki deliller).

b) Enfüsî (insanın kendindeki) deliller.,. Âfâkî delillerin, daha yüce ve daha büyük olduğunda şüphe yoktur. Nitekim Allah Teâlâ, "Göklerin ve yerin yaratılışı, insanların yaratılışından elbette daha büyüktür' (Mümin. 57) buyurmuştur. Durum böyle olunca, Cenâb-ı Hak bu âyette göklerin ve yerin yaratılması hususunda tefekkürü emretmiştir. Çünkü onlardaki deliller daha dikkate değer ve daha büyüktür. Biz nasıl böyle demiyelim; zira insan, şayet bir ağacın en küçük yaprağına baktığında, o yaprakta ortasında uzanan bir damar görür. Daha sonra o ana damardan, her iki tarafa doğru pek çok damarcıkların ayrıldığını ve onlardan da daha ince nice damarcıkların ayrıldığını görür. Öyle ki bunlardan gözün göremiyeceği incelikte diğer nice damarlar ayrılmaktadır. Bu durumda insan, Yaratıcı'ntn bu yaprağı, böyle yaratmış olmasında yüce hikmetleri ve şaşırtıcı sırları bulunduğunu ve O'nun bu yaprakta, yerin derinliklerinden gıdasını çekebileceği bir kuvvet yarattığını, sonra bu gıdanın parçalarının, o yaprağın her damarında, Âzîz ve Alîm Allah'ın takdiri ile eşit dağıldığını görür, anlar. İnsan, şayet o yaprağın nasıl yaratıldığını ve onun icâdındaki ve ondaki gıda alma ve büyüme kuvvetlerinin ona verilişindeki tedbirin nasıl olduğunu anlamak istese, bundan âciz kalır.

Binâenaleyh insan, aklının o küçük yaprağın nasıl yaratıldığını anlamaktan âciz olduğunu görünce, o yaprağı, içinde güneşin, ayın ve yıldızların yer aldığı göklere; keza içinde denizlerin, dağların, madenlerin, bitkilerin ve canlıların yer aldığı yeryüzüne kıyas ettiğinde, göklere ve yere nisbetle bu yaprağın yok mesabesinde olduğunu anlar. Böylece de aklının bu küçücük şeyi bile anlamaktan âciz kaldığını gördüğünde, göklerin ve yerin yaratılışındaki hayranlık uyandıran ilahî hikmetlere tam manasıyla vakıf olmanın kendisi için mümkün olmadığını anlar. O, bu parlak aklî delil ile, aklının ve anlayışının bunu ihata edemeyeceğini anlayınca, Yaratıcı'nın, vasfedenlerin O'na verdikleri vasıflarının ve bilginlerin bilgilerinin O'nu kuşatmasından çok çok yüce ve büyük olduğunu itiraf eder. Hatta Allah'ın yarattığı her şeyde, O'nu bilmeye bir yol olmasa da, Allah'ın yüce hikmetlerinin ve büyük sırlarının olduğunu kabul eder. İşte bu noktada o insan, "Sübhâneke" "Ya Rabbî sen münezzeh ve yücesin" der. Bundan murad, insanın teşbih (sübhânallah), tehlil (lâilahe illallah), tahmid (elhamdülillah) ve ta'zim ile uğraşmasıdır. [252]

 

İbadetin En Mükemmeli Tefekkürle Yapılanıdır

 

Daha sonra kul bu noktada dua ile de iştigal ederek, "Bizi ateşin azabından koru" der. Hz. Peygamber (s.a.ş)'in:

"Adamın birisi yatağında sırtüstü yatarken, başını gökyüzüne çevirip, yıldızlara ve göğe bakarak "şehAdet ederim ki senin bir Rabbin ve bir yaratıcın var. Attanım, bent bağışla" derse, Allah Teâlâ ona (rahmetle) nazar eder ve onu bağışlar" dediği rivayet edilmiştir. O, "Tefekkürgibi ibâdet yoktur" demiştir. "Tefekkür, gafleti giderir ve suyun ekin yetiştirmesi gibi, kalbe Allah korkusunu çeker" denilmiştir. Hz. Peygamber (ş.a.s)'den şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Benim, Hz. Yunus İbn Mettâ'dan üstün olduğumu söylemeyin. Çünkü onun için hergün, bütün yeryüzündeki insanların amelleri kadar (sevap göğe) yükseltilirdi." Âlimler bu âmelin, marifetullah hususundaki tefekkür ameti olduğunu söylemişler, "Çünkü hiçbir kimse azaları ile, bütün yeryüzündektler kadar amel edemez" demişlerdir. [253]

 

İmanda Tahkikin Önemi Taklidin Geçersizliği

 

Âyet, sıddîkların en yüce mertebesinin, Allah'ın zâtının ve sıfatlarının delilleri üzerinde tefekkür etme mertebesi olduğuna, taklidin geçersiz, nazar-ı dikkate alınmayan ve kıymet verilmeyen bir şey olduğuna delâlet etmektedir.

Bil ki, Allah Teâlâ, zikrullaha ve tefekküre devamlı olan o salih kullarının beş çeşit dua ettiklerini hikaye etmiştir. [254]

 

O Salih Kulların Duaları

 

Birinci çeşit: "Ey Rabb'lmiz, Sen bunları boşuna yaratmadın. Sen (bundan) münezzehsin. Bizi ateşin azabından koru" buyruğudur. Bu ifâde ile ilgili birkaç mesele vardır: [255]

 

Birinci Mesele

 

Âyette bir takdir vardır ve bu hususta iki görüş vardır: Vahidî (r.h) bu takdirin, ... "Onlar "Ey Rabbimiz derler" şeklinde olduğunu; Keşşaf sahibi, ise bu ifâde­nin hâl mahallinde olup, "Onlar,"Ey Rabb'imiz "diyerek tefekkür ederler.." şeklinde olduğunu söylemiştir. [256]

 

İkinci Mesele

 

Âyetteki "Sen, bunları boşuna yaratmadın" ifadesindeki "bunları" kelimesi, mahlukâta işaret etmektedir ve "Sen, bu hayranlık veren mahlûkatı boşuna yaratmadın" demektir. Bu ifâdedeki iJa "bunlar" kelimesi, bir çeşit saygıyı gösterir. Bu tıpkt "Gerçekten bu Kuran en doğru olana hidayet eder" (brt,9) âyetinde olduğır gibidir. [257]

 

Üçüncü Mesele

 

Âyetteki,  kelimesinin mansub oluşu ile ilgili birkaç ihtimal bulunmaktadır:

a) O, mahzuf bir masdann sıfatıdır ve"bâtıl bir yaratılışla (yaratmadın)" takdirindedir.

b) Başındaki harf-i cerhazfedildiği için mansubtur ve takdiri  "bâtıl bir gaye sebebiyle" veya "bâtıl için" şeklindedir.

c) Keşşaf sahibi şöyle demiştir: "Bu kelimenin i-ü» kelimesinden "hal" olması mümkündür." [258]

 

Allah Teâla'nın Fiillerinin Hikmeti Olması Şart Mıdır?            

 

Mu'tezıle "Allah Teâlâ her yaptığını, ancak ya kullarına ihsan gayesiyle, veyahut da bir hikmete mebni olarak yapar. Bundan murad, kulların maslahatını gözetmektir" demiştir. Onlar, bu görüşlerine bu âyeti delil getirmişler ve "Çünkü, eğer Allahu Teâlâ gökleri ve yeri bir gaye için yaratmamış olsaydı, bu sefer onları boş yere yaratmış olurdu ki, bu ise âyetin ifâdesine zıddır. Cebriyye'nin "Allahu Teâlâ gökleri ve yeri yaratmak suretiyle, kullarının ekserisinden zulüm ve bâtıl olan şeylerin sadır olmasını ve onların, yerlerin ve göklerin yaratıcısını inkâr etmelerini irâde etmiş, dilemiştir" şeklindeki görüşü ise, bu âyete ters düşmektedir. Halbuki, âyetteki "Sen (bandan) münezzehsin" ifâdesi, Allahu Teâlâ'yı, gökleri ve yeri bâtıl, boş yere yaratmaktan ve çirkin olan bütün şeylerden tenzih etmeyi ifâde etmektedir" demişlerdir.

Vahidi, bu şüpheye cevap olabilecek olan şu sözü söylemiştir: "Bâtıl", kendisinde hiçbir kuvvet, sağlamlık ve beka bulunmayan, yok otucu ve zeval bulacak olan bir şeyden ibarettir. Halbuki, göklerin ve yerin yaratılışı, sağlam ve muhkem bir yaratıştır. Cenâb-ı Hakk'ın, "O Rahman'm yaratışında hiçbir nizamsızlık görmezsin. İşte gözünü çevir, hiçbir çatlak görecek misin?" (MOk, 3) ve "Üstünüze sağlam sağlam yedi (gök) bina ettik" (Net», ^âyetlerine bakmaz mısın? İşte, Cenâb-ı Hakk'ın "Ey Babb'imiz, sen bunları boşuna yaratmadın" buyruğundan murad budur; yoksa Mu'tezile'nin zikretmiş olduğu mâna değil... [259]

 

Mu'tezile'nin İddiası

 

Buna göre eğer, "Bu izah tarzı birçok yönden reddedilmektedir:

a) Eğer "bâtıl"dan murad, gevşek ve yok olucu olan bir şey olsaydı, bu durumda âyetteki "Sen (bundan) münezzehsin" ifâdesi, Allah'ı bu gibi şeyleri yaratmaktan tenzih etme olurdu. Malumdur ki, bu bâtıldır.

b) "Biz bu sözü, söylediğimiz mânaya hamlettiğimiz zaman ancak, "Bizi ateşin azabından koru" sözünü bu ifâdeyle birleştirmek güzel olmuştur. Çünkü âyetin manası şu şekilde olmaktadır: "Sen bunları boş yere ve hikmetsiz olarak yaratmadın.. Aksine, büyük bir hikmet üzere yarattın. Bu da onları, senin tâatınla meşgul olan ve sana karşı günah işlemekten sakınan mükellefler için meskenler, sığınaklar yapmandır. Binaenaleyh, sen bizi ateşin azabından koru. Çünkü ateş, isyan edip itaat etmeyen kimselerin cezasıdır." Böylece sabit oluyor ki biz, "Sen bunlan boşuna yaratmadın" âyetini zikrettiğimiz şekilde tefsir edersek, âyetteki bu nazm ve sıralama güzel olmaktadır. Fakat biz bu âyeti, "Muhakkak ki sen bunları muhkem (sapasağlam), yapıst ve terkibi sağlam olarak yarattın" şeklinde tefsir edersek, bu takdirde bu sıralama güzel olmaz.

c) Allah Teâlâ, bu hususu başka âyetlerde de zikredip, "Ogöğü, o yeri ve bun­ların arasında bulunan şeyleri biz boşuna yaratmadık. Bu, o küfredenlerin zannıdir " (Sad, 27). "Biz göğü de, yeri de, ikisinin arasında bulunan şeyleri de oyuncuların işi) olarak yaratmadık. Biz bunları, ancak hak ile yarattık" (Dunân, 38-39) ve "Va sizi ancak boş yere yarattığımızı ve sizin hakikaten bize döndürülmeyeceğinizi mi sandınız? Mülk, ancak kendi hakkı olan Allah çok yücedir" (MCminun, yani,"Melik ve Hak olan Allah, fiilinin abes ve anlamsız olmasından münezzehtir" buyurmuştur. O'nun fiilinin abes ve anlamsız olması imkânsız olunca, bâtıl ve boş yere olması öncelikle imkânsızdır" denilirse buna şöyle cevap verilir: [260]

 

Ehl-i Sünnetin Mu'tezile'ye Cevabı

 

Bil ki, aklın bedaheti, varlığın ya zâtı gereği vacip, ya da zâtı gereği mümkin olduğuna; yine, zâtı gereği mümkin olan her varlığın, var edilmesindeki tercih iradesi hususunda, zâtı gereği vacip olan bir varlığa varıp dayanması gerektiğine şehâdet etmektedir. Bu kaziyyede, bu mümkin'in kulların fiillerine mugayir şeylere mahsus olması söz konusu değildir.[261] Bilâkis bu kaziyye, umûma şamil olarak, aklın sıhhatine şehâdet ettiği bir kaziyyedir. Durum böyle olunca, hayır ve şerrin Allah'ın kaza ve kaderiyle olması gerekir. Hayır ve şer Allah'ın kazasıyla otunca da, bu âyetten muradın, Allah'ın fiillerini, kulların faydalarına bağlamak (böylece ta'lîl etmek) imkânsızdır.

Bunu anladığın zaman biz deriz ki, âyetin manasının, Vahidî'den naklettiğimiz şey olması niçin caiz olmasın! Vahidî'nin, "Şayet böyle olsaydı, âyetteki "Sen (bundan) münezzehsin" ifâdesi, Allah Teâlâ'yi. sağlam ve dayanıklı olmayan bir şeyi yapmaktan bir tenzih olurdu; bu ise, yanlış ve doğru değildir" sözüne gelince, biz deriz ki: "Bu âyetten muradın, "Ey Rabb'imiz, sen bunları gevşek ve terkibi bozuk olarak yaratmadın. Aksine, sağlam ve muhkem olarak yarattın" manası olması ve "Sen (bundan) münezzehsin" ifâdesinin de, "Muhakkak ki sen, her ne kadar gökleri ve yeri sağlam, muhkem ve kalıcı olarak yarattıysan da, bunlara muhtaç olmaktan ve bunlardan istifâde etmekten münezzehsin.." manasında olması niçin caiz olmasın?.. Buna göre, "Sen (bundan) münezzehsin" ifâdesinin mânası budur.

Vahidt'nin İkinci olarak söylemiş olduğu, "Biz bu âyeti söylediğimiz şekilde tefsir edersek, ancak o zaman bu ifâdeyle, "Bizi ateşin azabından koru" ifâdesini bağdaştırmak yerinde olmuş olur" sözüne gelince, biz deriz ki: Bunu kabul etmiyoruz. Aksine âyetteki nazm ve tertip, kul "Sen (bundan) münezzehsin "dediğinde, Allah'ın bütün mâsivallah'tan müstağni olduğunu itiraf etmiş olursa yerinde ve güzel olmuş olur. Buna göre o kul, Allah'ı ganî olarak vasfettiğinde, kendisinin âciz, dünyada ve âhirette Allah'a muhtaç bir kul olduğunu, "Bizi ateşin azabından koru" diyerek itiraf etmiş olur. Âyetin nazmının güzelliğindeki bu izah, sizin söylediğinizden daha güzel değilse bile, ondan aşağı da kalmaz..

Allah Teâlâ'ntn fiillerinin, abes, bâtıl ve oyun olarak vasfedilmekten münezzeh olduğuna delâlet eden zikrettiğimiz diğer âyetlere gelince, onların gerektirdiği manayı biz de kabul ediyoruz. Şüphe yok ki Allah'ın bütün fiilleri hikmetli olup. doğrudur. Çünkü Allah Teâlâ, ancak kendi milkinde ve mülkünde mutasarrıftır. Bu sebeple O'nun bütün hükümleri mutlak olarak doğrudur. Bu münazara hakkında söylenen şeyler işte bundan ibarettir. Allah en iyi bilendir. [262]

 

Her Varlıkta Özel Bir Kuvvet  Bulunmadığı         

 

İslâm feylosoffarı bu âyeti, Allahu Teâlâ'nın bu felekleri, yıldızları yarattığı; onlardan her birine hususî kuvvetler yerleştirdiği; onları, hareketlerinden ve birbirleriyle irtibat-Buiunup   larından bu âlemin maslahat ve bu yeryüzü mıntıkası sakinlerinin menfaatlerinin meydana gelecek bir şekilde yerleştirdiği hususuna delil getirmişler ve şöyle demişlerdir: "Çünkü onlar şayet böyle olmuş olmasalardı, boş yere yaratılmış olurlardı. Bu ise, âyetin manasını reddeder mahiyettedir. Onlara göre biri çıkıp da şöyle diyemez: "Bunların faydası, onlar vasıtasıyla muhtar olan bir Yaratıcı ve Hâlık'ın varlığına istidlal etmektir. Bu böyledir, çünkü bu hava ve su kürelerinden her biri, bu anlamda, felekler ve yıldızlarla müşterektir. Binâenaleyh, bu durumda, onların özellikle bir felek, bir güneş ve bir ay olmasının herhangi bir manası kalmamış olur. O zaman da bu, bâttl olmuş olur. Bu ise, âyetin hilâfınadır" diyemezi'

Kelâmcılar buna şöyle diyerek cevap vermişlerdir: "Bu manada, onların hakikat yoluyla değil de, âdetin cereyanına göre birer sebep olmaları niçin yeterli olmasın?" [263]

 

Sübhaneke Lâfzının Mânası

 

Cenâb-ı Hakk'ın, vardır: "Sen (bundan) münezzehsin" ifadesiyle ilgili iki mesele vardır.[264]

 

Birinci Mesele

 

Bu, akılların, göklerin ve yerin yaratılışındaki, Allah'ın  hikmetinin eserlerini ihata etmekten âciz olduğunu bir ikrar ve tasdiktir. Yani, insanlar bu büyük büyük cisimler üzerinde düşündükleri zaman, ancak şu kadarını anlayabilirler: Bunları yaratan, bâtıl ve boş yere yaratmamış, aksine, her ne kadar akıllar tam olarak bilgisini ihata edemese de, yüce hikmetler ve büyük, engin sırlardan ötürü yaratmıştır. [265]

 

Buradaki Duaların izahı

 

Bundan maksat, Allah'ın, kullarına nasıl duâ edeceklerini  öğretmesidir. Bu şu şekildedir: Dua etmek isteyen kim senin, âyette de olduğu gibi, önce Allah Teâlâ'ya sena etmesi, daha sonra talebi zikretmesi gerekir.

Cenâb-ı Hakk'ın, "Bizi ateşin azabından koru "duasına gelince, bil ki, Allah Teâlâ bu ihlâs sahibi kullarının lisânlarının Zikrullâh'a; bedenlerinin Allah'a tâate ve kalplerinin de Allah'ın azametinin delillerini tefekküre dalmış olduğunu anlatınca, onların bu tâatlerin yanısıra, Allah Teâlâ'dan kendilerini ateşin azabından kurtarmasını da zikretmiştir. Eğer Allah Teâlâ'nın onlara azâb etmesi yerinde ve uygun olmayacak olsaydı, bu duâ anlamsız olurdu. Binâenaleyh, eğer Mu'tezile önceki âyetin kendileri için bir hüccet olduğunu zannediyorsa bilsinler ki, bu âyet-i kerimenin sonu da, Allah'tan olan hiçbir şeye çirkin denilemeyeceği hususunda bizim lehimize bir hüccet ve delildir. Bu niyaz ve tazarrûnun bir benzeri de, Cenâb-ı Allah'ın Hz. İbrahim'den hikâye ettiği şu yakarıştır: "Ceza gününde kusurlarımı bağışlayacağını umduğum da O'dur" (Şuarft, 82).

İkinci çeşit: Cenâb-ı Allah'ın onlardan naklettiği şu duadır: "Ey Rabb'imfz, gerçekten sen kimi o ateşe sokarsan, şüphesiz onu hor ve hakir edersin. Zâlimlerin hiçbir yardımcıları yoktur" Bu ifâdeyle ilgili birkaç mesele bulunmaktadır: [266]

 

Birinci Mesele

 

Bil ki onlar, Rablerinden, kendilerini cehennem azabından kurtarmasını istedikleri zaman, bunun peşisıra, isteme

makamı çok büyük olsun diye, bu ikâbın büyüklüğüne ve şıadetine delâlet eden şeyi, yani bu azabın hor ve hakîr kılıcı, alçaltıcı bir azap olduğunu zikretmişlerdir. Çünkü, Rabb'inden birşeyi yapmasını veya yapmamasını isteyen kimse, bu istediği şeyin büyüklüğünü ve önemini (kuvvetini) açıkladığı zaman, onu bu duaya sevkeden şey daha mükemmel ve talebindeki ihlâsı daha yoğun olmuş olur. Duâ ise, ancak ihlâs ile yapıldığı zaman n pstecâb olup, kabule mazhar olur. İşte bu, Allah'ın, kullarına nasıl duâ edeceklerini öğretmesidir. [267]

 

İkinci Mesele

 

Vahidî şöyle demiştir: kelimesi lügatte, birbirine yakın olan birçok manaya gelmektedir." Zeccâc, i tabirinin manasının, "Allah, düşmanı rahmetinden uzaklaştırsın" şeklinde olduğunu söylerken; başka âlimler bunun, "Allah onu alçaltsın, hor kılsın" anlamında olduğunu söylemişleraır. Şemir İbn Hamdeveyh, bunun mânası, "Allah onu rezil ve rüsvay etsin" şeklindedir. Kur'ân-ı Kerîm'de "Beni misafirlerim içinde küçük düşürmeyin" iHhö,7S)buyurmuştur" demiştir. Mufaddal, *fo fojrl tabiri, "Allah onu helak etti, etsin" anlamındadır, demiştir. İbnu'l-Enbarî, kelimesi Arapça'da telef olmak, hüccetsiz kalmak, veyahut da bir belâya düşmek suretiyle helak ve yok olmak manasındadır" demiştir. Bütün bunlar birbirine yakın olan manalardır. Sonra Keşşaf sahibi ise şöyle demiştir: "Âyetteki, ifâdesi, "Onu, son derece hor ve hakîr kıldın" anlamındadır. Bu, söylenen şu ifâdeye benzemektedir: "Falancayı geçen, gerçekten iyi geçmiştir" ve "Falancadan öğrenen gerçekten iyi Öğren­miştir." [268]

 

Büyük Günah Hakkında Mu’tezile’nin İddiası

 

Mu'tezile,   bu  âyetin   "ehl-i   salâf'tan   büyük  günah işleyenlerin mü'min olmadıklarına delâlet ettiğini, çünkü  büyük günah işleyenler cehenneme girdiklerinde, bu âye­tin delâletine göre, Allah'ın onları hor ve hakir kılacağını; mü'min kimsenin ise, "O gün Allah peygamberini ve îman edip onunla beraber olanları rüsvay etmeyecek.." (Tahnm, 8) âyetinin de gösterdiği gibi, hor ve hakîr olmayacağını; binaenaleyh, bu iki âyete göre, büyük günah işleyenin mü'min olmaması gerektiğini söylemiştir.

Mu'tezile'nin bu görüşüne şu şekilde cevap verebiliriz: Hak Teâlâ'nın, "O giın Allah peygamberini ve iman edip onunla beraber olanları rüsvay etmeyecek..." (Tahrîm, a) âyeti, hor ve hakîrliğin mutlak manada bulunmamasını gerektirmez. Bu ifâde ancak, hor ve hakîr olmanın, (onların) Hz. Peygamberle birlikte olmaları halinde bulunmamasını iktizâ eder. Bu bulunmayış, başka bir zamanda bulunabilmesi ihtimalinden dolayı, hor ve hakîrliğin bir nebze bulunmasına ters düşmez. Bana göre en doğru cevap işte budur.

Vahidî, Kitâbu'l-Basît inde, bizim söylediğimiz cevaptan başka bu mevzuda üç çeşit cevap daha zikretmiştir:

a)Saîd İbnü'l-Müseyyeb, es-Sevrîve Katâde'den, Allahu Teâlâ'nın "Cerçekteu sen kimi o ateşe sokarsan, şüphesiz onu hor ve hakir edersin" ifâdesinin ebedî olarak cehenneme girecek olan kimseler hakkında olduğu nakledilmiştir. Bana göre bu cevap zayıftır, çünkü Mu'tezüe'ye göre cehenneme girecek olan her fâsık, oraya ebedî kalmak üzere girer. Binâenaleyh, bu açıklama onlara karşı bir cevap olmaz.

b)  Cehenneme giren kimse, neticede oradan çıksa bile, oraya girdiği anda (sadece) hor ve hakir kılınmıştır. Bu açıklama da bana göre zayıftır. Çünkü istidlal konusu, Cenâb-ı Hakk'ın, "Ogün Allah, peygamberini ve îman edip onunla beraber olanları rüsvay etmeyecek.. (Tatırim, e) ifâdesi., mutlak manada mü'minlerin hor ve hakîr olmayacaklarına delâlet etmektedir. Bu âyet ise (Ah imran. 192), cehenneme giren herkes için, bir hor ve hakirliğin bulunacağına delâlet etmektedir. Binaenaleyh, bu iki âyetin hükmüne göre, cehenneme girenlerden mü'min olanla kâfir olan arasında farklı bir durum bulunmaktadır.

c)   tabiri şu iki manaya muhtemeldir:

1-  Hor ve hakîr kılmak, helak etmek.

2- Utandırmak, küçük düşürmek. Meselâ bir kimse utandığında, bir kimse birisine, onu mahcûb edecek ve utandıracak bir iş yaptığında da, "Başkası onu küçük düşürdü, utandırdı" denilir.

Bil ki, bu cevabın neticesi şudur: Bu lâfız, utandırma ile helak etme manaları arasında müşterek bir lâfızdır. Müşterek lafzı ise, müsbet ve menfî taraflarda, her iki manasına birden hamletmek mümkün değildir. Durum böyle olunca Hak Teâlâ'nın, "O gün Allah peygamberini ve iman edip onunla beraber olanları rüsvay etmeyecek..." rrahrtm, 8) ifadesiyle nefyedilmiş olanın, O'nun "Gerçekten sen kimi o ateşe sokarsan, şüphesiz onu hor ve hakîr edersin" (An imrân. 192) ifâdesinde isbât edilmiş olandan başka olması caizdir. Buna göre de, böyle bir istidlal sakıt olur.

Ancak ne var ki böyle bir cevap, "ihzâ" lafzı bu iki mana arasında müşterek olduğu zaman geçerli olur. Ama bu lâfız, aynı manayı ifâde eden bir lâfız olup, Vahidinin de zikretmiş olduğu o iki mana aynı cinsin kapsamı altında bulunan iki tür bulununca böyle bir cevap sakıt olmuş olur. Çünkü Cenâb-ı Hakk'ın, "O gün Allah peygamberini ve iman edip onunla beraber olanları rüsvay etmeyecek..." (Tahrim. 8) ifâdesi, cinsi nefyetmekte; "Şüphesiz onu hor ve hakir edersin" (Ah imrân, 1921 ifâdesi de nev'i isbât etmektedir. Bu durumda bu iki ifâde arasında bir aykırılık meydana gelmiş olur. [269]

 

Bûyük Günah İşleyen Hakkında Mürci’enin İddiası

 

Mürcie bu âyetle, büyük günah işleyenlerin hor ve hakîr edilmeyecekleri hususunda kat'î hüküm vermişlerdir. (Onlara göre) cehenneme giren herkes, hor ve hakîr olur.Binâenaleyh, büyük günah işleyenlerin cehenneme girmeyecekleri hususunda kat'î hüküm vermek gerekir. Biz, büyük günah sahibinin hor ve hakîr kılınmayacağım söyledik, zira büyük günah işleyen kimse mü'mindir; mü'min ise, hor ve hakîr-kılınmaz. Biz, büyük günah işleyenin mü'min olduğunu söyledik, zira Cenâb-ı Hak, "Eğer müminlerden iki zümre birbiriyle döğüşürlerse aralarını (bulup) barıştırın. Eğer onlardan biri diğerine karşı hâlâ tecâvüz ediyorsa, siz, tecâvüz edenle Allah'ın emrine dönünceye kadar savaşın.." (Hucurat, 9) buyurmuş, tecâvüz ve taşkınlık yapan bu kimseyi bu halinde bile mü'min diye adlandırmıştır. Halbuki, tecavüz ve taşkınlık yapma*, icmâ ile büyük günahlardandır. Yine Cenâb-ı Hak, "Ey iman edenler, öldürülen kimseler hakkında kısas yapmanız hükmedildi" (Bakara, 178) buyurmuş, haksız yere kasten adam öldüreni mü'min diye tavsif etmiştir. Böylece, büyük günah işleyenin mü'min olduğu sabit olmuş olur.

Biz mü'min kimsenin, hor ve hakir kılınmayacağım söyledik, zira Allah, "O gün Allah peygamberini ve iman edip onunla beraber olanları rüsvay etmeyecek..." (âı-i imran, 8) ve "Kıyametgünü bizi utandırma" (Ah imran. im)buyurmuştur. Sonra Cenâb-ı Hak, "Nihayet Rab'teri onlara icabet etti.." (Au imren, 195) buyurmuştur. Bu icabet, Allah Teâlâ'nın, mü'minteri hor ve hakir kılmayacağına delâlet etmektedir. Binâenaleyh, bizim yaptığımız bu açıklamalarla, büyük günah işleyen kimsenin cehennem ateşiyle hor ve hakir kılınmayacağı sabit olmuş olur. Biz, cehenneme giren herkesin, Hak Teâlâ'nın, "Gerçekten sen kimi o ateşe sokarsan, şüphesiz onu hor ve hakir edersin" (ân imran, 192) âyetine binaen, hor ve hakir olacağını söyledik. Böylece bu iki mukaddimeden, büyük günah sahibinin cehenneme girmeyeceğine dair kesin bir hüküm ortaya çıkmış olur.

Mürcie'nin bu görüşüne verilecek olan cevap, daha önce geçmiş olan söylediğimiz şu husustur; Hak Teâlâ'nın, "Ogün Allah peygamberini ve iman edip onunla beraber olanları rüsvay etmeyecek..." rftMm, 8)buyruğu, hor ve hakîr olmanın mutlak manada (hiç) bulunmayacağına delâlet etmez. Aksine bu, onların Hz. Peygamber'le beraber bulunmaları halinde hor ve hakir kanmayacaklarına delâlet eder ki, bu da, bir başka zamanda hor ve hakîr kılınmanın söz konusu olmasına ters düşmez. [270]

 

Beşinci Mesele

 

Hak Teâlâ'nın, "Gerçekten sen kimi o ateşe sokarsan şüphesiz onu hor ve hakîr edersin" (Ah imran, 192) ifâdesi, birkaç yerde tahsis edilmiş olan umûmî bir ifâdedir.

a) Hak Teâlâ'nın, "Sizden hiçbiriniz müstesna olmamak üzere, mutlaka oraya uğrayacaktır. Bu, Rabb'inİn kati olarak üzerine aldığı bir şeydir. Sonra takvaya erenleri kurtaracağız" (Meryem, 72-73) âyeti, her mü'minin cehenneme bir kere uğrayacağına, sevap ehlinin hor ve hakir kılınmaktan kurtarılacaklarına delâlet etmektedir.

b) Cehennemin bekçileri olan melekler, cehennemdedirler. Onlar da hor ve hakîr edilmekten korunmuşlardır. Nitekim Cenâb-ı Hak, "(O ateşin) üzerinde iri gövdeli, sert tabiatlı melekler vardtr" (Tahrim, 6) buyurmuştur. [271]

 

Altıncı Mesele

 

İslâm feylesofları, bu âyet ile, ruhanî azabın cismanî (bedenî) azaptan daha şiddetli ve kuvvetli olduğuna istid­lal ederek şöyle demişlerdir: "Çünkü âyet, cehennem aza­bından sonra hor ve hakîr edilme ile tehdide delâlet etmektedir. Hor ve hakîr edilme ise, utandırmaktan, küçük düşürmekten ibarettir. Bu utanma ise vicdanî bir azaptır. Binâenaleyh, şayet ruhanî azap cismanî ve maddî azaptan daha güçlü olmasaydı, cehennem ateşiyle azap gören kimseyi, hor ve hakîr kılınma ile utandırılma azajaıyla tehdit etmek yerinde ve uygun olmazdı. [272]

 

Fasıkların Cehennemde Daimi Kalacaklarına  Dair Mu’tezile İddiası

 

Mutezile bu âyet ile, cehenneme giren fasıklann oradan çıkamayacaklarına, aksine orada ebedî olarak bırakılacaklarına dair istidlalde bulunarak şöyle demektedir: "Hızy", helak olmak demektir.  Binâenaleyh, Cenâb-ı Hakk'ın, "Gerçekten sen kimi o ateşe sokarsan, şüphesiz onu hor ve hakir edersin" âyetindeki, "Şüphesiz onu hor ve hakir edersin" buyruğunun manası, "şüphesiz sen onu helak edersin, ettin" demektir. Şayet onlar, cehennemden çıkıp cennete girecek olsalardı, cehennemden çıkan herkesin helak olmaması gerekirdi. Mu'tezile'nin bu görüşüne de şöyle cevap veririz. Biz, hor ve hakîr kılmayı helak etme manasına almıyor, aksine onu hor ve hakir kılıp, utandırma anlamına alıyoruz. Bu durumda da, sizin görüşünüz zail olmuş olur. [273]

 

Âhirette Şefaat Meselesi Hakkında Mutezileye Cevap

 

Cenâb-ı Hakk'ın,  "filmlerin hiç bir yardımcıları yoktur" buyruğuna gelince, bunda iki mesele vardır: [274]

 

Birinci Mesele

 

Mu'tezile,   bu   âyetle    fasıklara   şefaat   edilmeyeceği hususunda istidlal etmişlerdir. Bu böyledir, çünkü şefaat bir nevi yardım demektir. Cinsi nefyetmek ise, nev'i nef­yetmeyi gerektirir. Mu'tezile'nin bu görüşüne birçok yönden cevap verebiliriz:

1- Kur'ân-ı Kerîm, zalimin, mutlak manada kâfir olduğuna delâlet etmektedir. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Kâfirler zalimlerin ta kendileridir" (Bakara, 2M) buyurmuştur. Bu manayı Cenâb-ı Hakk'ın, kâfirlerin şefaat ve yardımcılarının bulunmamasını kendilerine tahsis etmiş olmalarını nakletmesi de tekid etmektedir.

Çünkü kâfirler, "Artık bizim İçin ne bir şefaatçi vardır, ne de candan bir dost!.. 100-101) demişlerdir.

2- Şefaat eden kimsenin de, ancak Allah'ın izni ile şefaat etmesi mümkün olur. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Onun izni olmadıkça, katında şefaat edecek kimmiş?.." Çakara, 255) buyurmuştur. Durum böyle olunca, şefaat eden kimse, ancak kendisine izin verildikten sonra başkasına yardım edebilir. Kendisine izin verildiğinde de, gerçek manada O'nun şefaatinin bir manası kalmaz. Bu durumda da affın, ancak Allah Teâlâ tarafından olabileceği hususu ve o şefaatin hadd-i zâtında bir tesirinin olmadığı ve hükmün ancak Allah'a ait olduğu ortaya çıkmış olur.

İmdi Cenâb-ı Hakk'ın 'Zâlimlerin hiçbir yardımcıları yoktur" âyeti, hükmün ancak Allah'a ait olduğunu ifâde eder. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Gözünüzü açın ki bütün hüküm O'nundur"(Enâm.62)ve "Ogün emir, yalnız Allah 'indir" (infıtar. 19) buyurmuş­tur. Bu açıklamaya göre, bu hükmü zâlimlere tahsis etmenin herhangi bir anlamı yoktur denilemez; zira biz bunun da bir manasının bulunduğunu söylüyoruz. Çünkü Cenâb-ı Hak bu dünyada mü'min ve muttaki olan kimselere, (âhirette) mükâfaat elde edeceklerini ve cehennem azabından kurtulacaklarını va' adet mistir. Kıyamet gününde mü'minlerin böyle bir delili vardır. Fasıklara gelince, onların böyle bir delili yoktur. Binaenaleyh, "yardımcıların bulunmaması.." hükmünü, mutlak anlamda onlara tahsis etmek doğru ve yerinde olur.

3- Bu âyet, umumî hüküm ifâde etmektedir. Şefaatin bulunduğunu ifâde eden nasslar ise, hususîdir. Hâs ise umûmî olandan önce gelir. Allah en iyi bilendir. [275]

 

İkinci Mesele

 

Mutezile, fâstk kimselerin cehennemden çıkamıyacaklan hususunda istidlalde bulunarak şöyle demişlerdir: "Şâvet fâsık cehennem ateşinden çıkacak olsaydı, onu oradan çıkaracak kimse, ona yardım etmiş olurdu. Halbuki âyet, cehenneme giren fasıkın asta bir yardımcısının olmadığına delâlet etmektedir."

Cevap: Onların bu açıklamaları, Bakara sûresinde de belirttiğimiz gibi. Cenâb-ı Hakk'ın affedeceğine delâlet eden âyetlerle çelişki teşkil eder. [276]

 

Mü'minlerin Üçüncü Duaları

 

Üçüncü duaları Cenâb-ı Hakk'ın şu âyetidir: "Ey Rabb'fmiz, muhakkak ki biz, "Rabb'inlze iman edin" diye imana çağıran münadiyi İşittik de hemen iman ettik!. Ey Habb'fmiz, artık bizim günahlarımızı bağışla. Kusurlarımızı ört, canımızı da iyilerle beraber al.." (Âl-i imran, 193). [277]

 

İmana Çağıran Münadî

 

Âyetle ilgili birkaç mesele vardır:

 

Birinci Mesele

 

Bu âyette sözü edilen "münadî"nin ne ve kim olduğu hususunda iki görüş vardır:

a) Hz. Muhammed (s.a.s)'dir. Bu görüş, ekseriyetin görü­şüdür. Bunun delili ise, "Rabb'inin yoluna davet ef"(Nahi, 125) "Ve Allah'a, O'nun izniyle bir davetçt." (AhzâB,46)ve  "Ben, Allah'a da'vet ediyorum" (yusut. 106) âyetleridir.

b) Kur'â-ı Kerîm'dir. Bu görüşte olanlar şöyle demektedirler: Allahu Teâlâ, insanların mü'minlerinden bunu nakletmiştir. Nitekim Cenâb-ı Hak, cinlerin mü'minlerinden de, "Biz, hayranlık veren bîrKur'ân dinledik ki o, Hakk'a ve doğruya götürüyor. Bundan dolayı biz de ona iman ettik" (cin. 1-2) dediklerini nakletmişti. Bu görüşte olanlar, sözlerine devamla şöyle demektedirler: "Âyeti bu şekilde tefsir etmenin daha uygun olduğunun delili şudur: Çünkü herkes, Hz. Muhammed (s.a.s) ile karşılaşamaz. Ama Kur'ân'ı herkes dinlemiş ve anlamıştır. Buradaki "münadT'nin (fail olarak) Kur'ân olması her ne kadar mecazî bir mana ise de, bu meşhur ve maruf bir mecazdır. Çünkü Kur'ân, doğru olanı ihtiva edip, Allah Teâlâ da onu buna muvaffak kıldığında, onu tefekkür eden herkes hidâyete ulaşınca, böylece o Kur'ân-ı Kerîm âdeta insanları kendisine çağırmış ve kendisinde bulunan çeşitli delillerle nida etmiş olur. Nitekim cehennem hakkında da, "Yüz çeviren, arka dönen kimseyi çağırır" (Mearic. i7)denilmiştir. Çünkü o kimselerin varacağı yer, orasıdır. Fasîh ve şair kimseler de, zamanı "çağıran ve nasihat eden bir şey" olarak vasfetmişlerdir ki, onların bundan maksatları, zaman içinde vaki değişen hallere işaret etmektir. Nitekim şair şöyle demiştir:

"Ey ölüyü kabre koyan kimse.. Zaman sana seslendi, ama sen duymadın." [278]

 

İkinci Mesele

 

Hak Teâlâ'nın, "İmana çağırıyor" sözü hakkında birkaç izah bulunmaktadır:

a) Bu kelimenin, başında bulunan lâm,  manasındadır. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Sonra, nehyolundukları o şeye dönmekfe/er" (Mûcaöeie, 8); "Sonra dar dediklerine dönenler (yok mu?)" (Mücadele, 3) "Çünkü Rabb'İ kendisine vahyetmişttr" (Ziizâi,5)ve "Bizi buna hidâyet eden Allah'a hamdolsun" (Ârâf. 43) şeklinde buyurmuştur. Yine, "Onu falan şeye çağırdı, davet etti"; "Onu, falan şeye teşvik etti" "Onu falan şeye çağırdı" ve "Onu, yola iletti" denilir. Bu iki harfin birbirlerinin yerine kullanılmalarının sebebi, hem "intihâ-i gaye", hem de ihtisas manasının birlikte bulunması sebebiyledir.

b)  Ebu Ubeyde, "Âyette bir takdim ve tehir bulunmaktadır. Yani, "İman ediniz diye nida eden bir iman davetçisi duyduk" şek­lindedir. Bu, "Bize, şöyle şöyle nida eden, emîrin nidâcısı geldi..." denilmesi gibidir.

c) Bu lâm, "iHet", "mef'ûlün leh" lamıdır. Buna göre mana, "insanlar iman etsin için, etsin diye nidada bulunan bir münadî duyduk", yani, "O çağıran, bu maksattan dolayı çağırıyor" şeklinde olur. Baksana Cenâb-ı Hak, buyurmuştur, yani, "İnsanlar imân etsin diye" demektir. Bu Cenâb-ı Hakk'ın tıpkı, "Biz hiçbir peygamberi, Allah'ın izniyle kendisine itaat edilmesinden başka bir hikmetle ilk" (Nisa, 64) ifâdesi gibidir. [279]

 

Üçüncü Mesele

 

Hak Teâlâ'nın, "Çağıran birdavetçiyi işittik" buyruğunun bir benzeri de, senin  "Şöyle diyen bir adam işittim" ve "Konuşan Zeyd'i duydum" demen gibidir. Burada kelimeleri fiilin mef'ûlü olmuş, duyulan şey ise hazfedtlmiştir. Çünkü sen onu, duyulan şeyle vasfedip, o duyulan şeyi onun bir hali kılınca, bu durum seni o şeyi zikretmekten müstağni kılmıştır. Bir de, vasfın veya hâlin mutlaka zikredilmesi gerekmez. Yine, "Falancanın sözünü veya kavlini işittim" denilir. [280]

 

Dördüncü Mesele

 

Burada bir soru bulunmaktadır ki, o da şudur: "Nida eden ile, onun nida etmesini bir arada zikretmenin manası nedir? Cevap: Nidanın önce mutlak olarak zikredilip, daha sonra da iman ile kayıtlanarak zikredilmesi, nida eden kimsenin şanını tazim etmek içindir. Zira, imana davet eden münadîden daha büyük bir davetçi yoktur. Bunun bir benzen de senin, "İslâm'a ileten bir rehbere uğradım" demendir Bu böyledir, çünkü münâdî mutlak olarak zikredildiğinde, hatıra, harbe veya yanan bir şeyi söndürmeye yahut bir belâya duçar olmuş bir kimseye yardım etmeye veyahut da başa gelmiş bazı felâketlere çare olmaya çağıran bir münadî gelebilir. "Hidâyet eden" de böyledir. Bu isim bazen bir yol kılavuzuna, bazan da doğru görüşe sevkedip götüren kimseye ıtlak edilir. Binâenaleyh, sen "İmana çağıran", "İslâm'a hidâyet eden" dediğin zaman, çağıranın ve hidâyet edenin şanını yüceltmiş, onu tazim etmiş olursun. [281]

 

Beşinci Mesele

 

Ayetteki ( ifâdesinde bir hazif veya bir takdir vardır. Mahzuf olanın takdiri "imân ediniz" şeklinde; mukad­der olanın takdiri ise  "imân ediniz diye" şeklin­dedir. [282]

 

Müminlerin Dördüncü Duaları

 

AllahuTeâtâ bundan sonra onların, "Ey Rabb'imfz, artık bizim günahlarımızı bağışla, kusurlarımızı ört, canımızı da iyilerle beraber ai.." diye dua ettiklerini nakletmiştir. Bu ifâde ile itgili birkaç mesele vardır: [283]

 

Birinci Mesele

 

Bil ki onlar, böyle dua etmek suretiyle Hak Teâlâ'dan şu üç şeyi istemişlerdir:

a) Günahlarının bağışlanması.

b)  Kusurlarının örtülmesi.

c) Canlarının iyilerle beraber alınması... "Gufran", örtmek ve üstünü kapamak demektir. "Tekfir" de üstünü kapamak manasınadır. Nitekim  yani, "silahla örtünmüş, kaplanmış (tam teçhizatlı) bir adam" denilir. "Küfür" de bu manadadır. Nitekim Lebîd, "Karanlığı yıldızlan örtmüş olan bir gecede..." demiştir.

Bunu iyice anladığın zaman deriz ki: "Mağfiret","tekfir" lügat bakımından aynı manaya gelirler. Fakat ve müfessirler bu hususta şunları söylemişlerdir:

a) Bu iki kelime ile aynı mana kastedilmiş olup, ikincisi te'kid için getirilmiştir. Çünkü duada ısrarlı olup, iyice dua etmek menduptur.

b) Birincisi ile daha önce yapılmış olan günahların, ikincisi ile ise bundan sonre işlenecek günahların affı kastedilmiştir.

c) "Gufran" (günahların bağışlanması) ile, tevbe ile affolunacak günahlar; "tekfir" (kusurların örtülmesi) ile de büyük taatların silip götüreceği günahlar kastedilmiştir.

d) Birincisi ile insanın, bir masiyet ve günah olduğunu bile bile yaptığı şeyler; ikincisi ile de, bir günah olduğunu bilmeden yaptığı şeyler kastedilmiştir. [284]

 

Ebrar (İyilerle) Beraber Vefat Etmenin Mânası

 

Cenâb-ı Hakk'ın, "Canimiz/ da iyilerle (ebrâr Üe) birlikte al" âyeti ile ilgili şu iki izah vardır:

a) Ebrâr, "berr" veyahut da "bârr" (iyi, itaatkâr) kelimelerinin cem'idir. Bu, tıpkı rab-erbâb ve sâhib-ashâb kelimeleri gibidir.

b)  Kaffal, bu "birlikte" olmanın tefsiri hususunda şu iki izahı zikretmiştir:

1- Onların canlarının ebrâr ile birlikte alınması, kıyamet günü o ebrârın mertebesinde olabilmeleri için, aynı amelleri yapmış olarak ölmeleridir. Nitekim insan bazan, "Bu meselede ben Şafiî ite beraberim" der ve bununla, o inançta onun gibi olduğunu kasteder.

2-"Falanca, bağış hususunda, binlerce lira verenlerle birliktedir" denilir. Bu, "O, bin lira vermede, onlarla beraberdir" demektir. Bir üçüncü mana da, bundan muradın, onların, ebrârın (iyi kimselerin) taraftarları ve peşinden gidenler içinde yer almaları olmasıdır. Hak Teâlâ'nın,  "İşte onlar Allah'ın nimet verdiği peygamberlerle, sıddîklarla, şehidlerle ve iyi insanlarla beraberdirler" (Nisa, 69)âyeti de bu manadadır. [285]

 

Allah Dilerse Tevbe Etmeyen Kulu da Affeder

 

Âlimlerimiz bu âyeti, yani  "Ey Rabb'imiz artık bizim günahlarımızı bağışla.." buyruğunu, tevbe edilmeksizin de Allah Teâlâ'nın günahları affedebileceğine delil getir­mişlerdir. Bu âyet şu iki bakımdan delil olarak getirilmiştir:

a) Onlar, günahlarının bağışlanmasını istemişlerdir. Bu ifâdede, onların tevbe ettiklerini gösteren herhangi birşey bulunmamaktadır. Binâenaleyh, bu, onların mutlak olarak bağışlanmayı istediklerine delâlet eder. Hem sonra Hak Teâlâ, onların bu dualarını kabu etmiştir. Zira O, âyetin devamında, "Nihayet Rab'leri, onların dualarına icabet etti.." (Ân imran, 195) buyurmuştur. İşte bu ifâde, Allah Teâlâ*nın, bazan tevbe edilmeden de günahları affedeceği hususunda açık bir nasstır.

b) Allah Teâlâ, onların, imân ettiklerini haber verip, "Ey Rabb'imtz artık bizim günahlarımızı bağışla...' dediklerini nakletmiştir. Buradaki lâfzının başındaki fâ harfi, fâ-i cezâiyyedir İşte bu da, sırf imanın Allah'tan bağış talep etmeye bir sebep teşkil ettiğinin delilidir. Sonra Allah Teâlâ, "Nihayet Rab'lerİ, onların dualarına icabet etti" (Aı-ı imrar,, 195) buyruğu ile, onların bu dualarını kabul eniğini belirtmiştir. Binâenaleyh bu âyet, mücerred imânın bağışlanma Vesilesi olabileceğine delâlet eder. Bu, onları affedip hiç cehenneme sokmamaK sureti ile taa baştan olabileceği gibi, onları cehenneme sokup bir müddet azab ettikten sonra bağışlayıp oradan çıkarma suretiyle de olabilir. İşte âyetin, bu iki bakımdan da affın söz konusu oluşuna delâleti böylece sabit olur. [286]

 

Hz. Peygamberin Günahkârlar Hakkında Şefaati

 

Âlimlerimiz bu âyet ile, Hz. Muhammed (s.a.s)'in büyük günah sahipleri hakkındaki şefaatinin kıyamet günü kabul edileceğine istidlal etmişlerdir. Çünkü bu âyet, o mü'min-lerin Allah'tan, tevbe kaytt ve şartına bağlamaksızın mutlak olarak, günahlarının bağışlanmasını talep ettiklerini göster­mektedir. Hak Teâlâ da onların isteklerini kabul etmiş ve onlara taleplerini vermiştir. Binâenaleyh, Allah Teâlâ, günahların bağışlanması hususunda mü'minlerin şefaatini kabul ettiğine göre, bu hususta Hz. Peygamber (s.a.s)'in şefaatini öncelikle kabul eder. [287]

 

Mü'minlerin Dördüncü Duaları

 

Dördüncü çeşit duaları, Hak Teâlâ'nın onlardan naklettiği şu ifâdedir: "Ey Rabb'imiz, peygamberlerine bizim için va'adettiğin şeyleri bize ver. Kıyamet günü bizi rüsvay etme. Şüphe yok ki sen asla sözünden caymazsm" (Âl-i Imran, 194).

Bu âyetle ilgili birkaç mesele vardır: [288]

 

Birinci Mesele

 

Âyetteki, buyruğunda, mahzuf bir muzaf vardır. Bu mahzufun ne olduğunda şu iki izah yapıl­mıştır:

a) İfâdenin takdiri, "Peygamberlerinin dilleri üzere, bize va'adettiğin şeyleri bize ver" şeklindedir.

b) "Peygamberlerini tasdik etmemizden dolayı, bize va'adettiğin şeyleri ver" şeklindedir. Hazfedilen muzafın bunlar olduğunun delili, âyetin, imâna davet eden münâdinin yani resulün veyahut da tasdik etme manasına olan ifâdesinin peşisıra getirilmiş olmasıdır. [289]

 

Kesin Olan Şeyi Dua ile İstemenin Manası  

 

Burada şöyle bir soru söz konusudur: "Allah'ın, va'adinden dönmesi imkânsızdır. O halde imkansız olduğunu bildikleri birşeyi, daha niçin duaları ile istemişlerdir? Buna birkaç yönden cevap verilir:

1- Onların bu duadan maksadları, bir şeyin yapılmasını istemek olmayıp, kendilerinin Allah'a karşı huzû, zillet ve ubûdiyyetlerini ortaya koymaktır. Biz, olacağını kesin bildiğimiz birçok şey için de dua etmekle emrolunduk. Nitekim Cenâb-ı Hak, "O (peygamber), 'Ya Râb, sen hak ile hükmet" dedi" (Enbiya, 112) ve "O halde tevbe edenleri ve yoluna tâbi olanlan bağışla" (Mümin, 7) buyurmuştur.

2- Allah'ın va'adi, bizatihi ümmetin bütün fertlerini İçine almaz, aksine onları vasıflarına göre içine alır. Çünkü Cenâb-ı Allah, müttakîlere mükafaat, fâsıklara da ikâb va'adetmiştir. Böylece O'nun "Bizim için va'adettiğin şeyleri bize ver" ifâdesi, "Bizi, va'adettiğin mükâfaata layık kılacak amellere muvaffak kıl, ikâbına ve hızyine müstahak olacağımız amellerden koru" manasına gelir. Buna göre âyetten maksad, Allah'tan taatine muvaffak kılmasını ve günahlardan korumasını istemektir.

3- Allah Teâlâ mü'minlere bu dünyada yardım edip, düşmanlarını kahredeceğini va'adetm iştir. İşte bundan ötürü onlar, bu va'adin hemen verilmesini talep etmişlerdir. Bu manaya göre bir müşkil kalmaz.[290]                                  

 

Uhrevî Mükafaat İstihkakla Değil Allah'ın Va’adiyle Olur         

 

Âyet, onların âhiret menfaatlerini, müstehak oldukları iddiasıyla değil, Allah va'adetmiş olduğu için talep ettiklerine de- lâlet etmektedir. Çünkü Onlar, "Ey Rabb'imiz, peygamberlerine bizim için vâ adettiğin şeyleri bize ver" diye dua et­mişler ve sözlerinin sonunda "Şüphe yok ki sen, asla va'adinden caymazsın" demişlerdir. Bu da, âhiret menfaat ve sevaplarının verilmesini gerektiren şeyin, bir hak etme değil de vâ'ad-i ilâhi olduğuna delâlet etmektedir. [291]

 

Dördüncü Mesele

 

Burada, bir başka soru da şudur: Sevap bulunduğunda, hiç şüphe yok ki ikâbın söz konusu olmaması gerekir. Buna göre, "Peygamberlerine bizim için va'adettiğtn şeyleri bize ver" ifâdesi, sevabı talep etmedir. Sevap talep edildikten sonra, ikâb olunmama nasıl istenir? Halbuki onlar, mükâfaat istediklerinden sonra "Kıyamet günü rüsvay etme" demişlerdir. Aksine eğer onlar önce Allah'tan İkâb etmemesini, sonra da kendilerine sevap vermesini isteselerdi, söz daha doğru ve yerinde olmuş olurdu.

Buna da şu iki şekilde cevap verilir:

1- Sevabın şartı, saygı ve surûr ile birlikte bulunan bir menfaat olmasıdır. Buna göre, âyetteki "Peygamberlerine bizim için va'adettiğin şeyleri bize ver" dileğinden murad, menfaatler; "bizi rüsvay etme" dileğinden murad da ta'zim (saygı)dır.

2- Biz,   bu  âyetten   maksadın,   Cenâb-ı  Allah'tan  taatına  muvaffak  kılıp, günahlardan korumasını istemek olduğunu beyân etmiştik. İşte bu manaya göre, âyetin münasebeti ve nazmı yerinde ve güzeldir. Sanki şöyle denilmektedir: "Bizi taatlanna muvaffak kıl. Onlara muvaffak kıldığın zaman da, onları boşa çıkaracak ve bizi rüsvaylık ile helake düşürecek şeylerden koru." Netice-i kelâm şu denilmek isteniyor: "Bizi, taatına muvaffak kıl. Çünkü biz, senin taatlarına ancak tevfikin ve yardımınla muvaffak olabiliriz. Sen, bizi onları yapmaya muvaffak kılıp, biz de onları sürdürmeye muvaffak olursak, buna ancak senin tevfîkinie kadir olmuşuzdur." Bu, kulun herhangi bir ameli, herhangi bir fiili, herhangi bir işi ve hareketi ancak Allah'ın yardım ve tevfiki ile yapabileceğine işarettir. [292]

 

Âhirette Rüsvaylık             

 

Cenâb-ı Hakk'ın, "Kıyamet günü bizi rüsvay etme" niyazı, "Allah'tan onlara, hiç hesaba katmadıkları şeyler zuhur edecek" (zumer, 47) âyetine benzer. Çünkü insan, çoğu kez kendisinin doğru bir inanç ve Sâlih bir amel üzere olduğunu zanneder; kıyamet günü ise, itikadının bir sapıklık, amelinin de bir günah olduğu ortaya çıkar. İşte o zaman, büyük bir utanç, tam bir pişmanlık ve alabildiğine şiddetli bir üzüntü meydana gelir. Hem sonra İslâm feylosofları: "İşte bu, rûhâni azabın taa kendisidir ve bu azap cismânî azaptan daha şiddetlidir. Buna delâlet eden hususlardan birisi, Hak Teâlâ'nın, bu mü'min kullarından, bu duaları ile birçok şey talep ettiklerini nakletmesidir. Onların ilk isteği, cismânî azaptan kurtulmaktır ki bu, "Bizi ateşin azabından koru" duasıdır; son isteği de ruhanî azaptan kurtulmaktır ki bu da, "Kıyametgünü bizi rüsvay etme" duasıdır. Bu durum, rûhâni azabın, cismânî azaptan daha şiddetli olduğuna delâlet etmektedir" demişlerdir. [293]

 

Duaların Kabul Edildiği Müjdesi

 

"Nihayet Rab'leri onlara şöyle icabet etti: "İçinizden gerek erkek, gerek kadın ki birbirinizden gelmestnizdir- (hayırlı) bir iş yapanın amelini ben muhakkak ki boşa çıkarmayacağım. İşte hicret edenlerin,yurtlanndan çıkarılanların, benim yolumda işkenceye, hakarete, ziyana uğrayanların, muharebe edenlerin ve öldürülenlerin de andolsun günahlarını örteceğim ve andolsun, Allah katından bir mükâfaat olmak üzere, onları altından ırmaklar akan cennetlere de sokacağım. Güzel mükâfaat ise, Allah'ın katındadır" (Âl-i imran, 195).

Bil ki Cenâb-ı Hak onlar hakkında, onların, Cenâb-ı Hakk'ın "Gerçekte, göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde, temiz akıl sahipleri İçin elbette ibret verici deliller vardır" (âm imran, 190) âyeti olan deiil ile Allah'ı tanıdıklarını nakledip, yine onların, "Onlar ayakta iken, otururken ve yanlan üstünde iken Allah'ı hatırlayıp anarlar" (âh imran. gayetinin ifâde ettiği zikrullaha ve "Gökler ile yerin yaratılışı hakkında inceden inceye düşünürler" (âh imran, i9i) âyetinin beyân ettiği tefekküre devam ettiklerini anlatıp, sonra onların, "Ey Kabb'imiz, sen bunları boşuna yaratmadın" (Ahimran, indiye Allah'ı sena ettiklerini açıklayarak, bu hamd-ü senadan sonra "Bizi ateşin azabından koru... Şüphe yok ki sen asla sözünden caymazsm" (âihimran. 191-194)diye dua ettiklerini beyân edince, bu âyet-i kerîmede de onların dualarına icabet ettiğini bildirerek, "Nihayet Rableri onlara icabet etti.." demiştir. Bu ifâde ile ilgili birkaç mesele vardır: [294]

 

İcabete Vesileler

 

Bu âyette, duaya icabet etmenin bu şeylere bağlı olduğuna bir tenbih ve işaret bulunmaktadır. Bu şartların meydana gelmesi pek güç olduğu için, duasına icabet edilenler de pek az ve nâdirdir. [295]

 

İkinci Mesele

 

Keşşaf sahibi şöyle demiştir: "Arapçada, aynı manada (Ona icabet etti) denilir. Nitekim şâir şöyle demiştir: "Bir kimse "Ey çağrılara icabet eden kişi" diye duâ etti, fakat bu esnada hiçbir kimse ona icabet etmedi cevap vermedi." Cenâb-ı Hak da, "Ey iman edenler, Allah'a ve Peygambere icabet ediniz" {Enfaı, 24) buyur­muştur. [296]

 

Üçüncü Mesele

 

Âyetteki    ifâdesi, fethalı olarak şeklinde de okunmuştur ki bunun takdiri, (boşa çıkarmayayım diye..J şeklindedir. Yine bu ifâde, başına bir (dedi) fiili takdir edilerek kesre ile şeklinde okunmuştur. Buradaki fiil, şeddeli olarak  şeklinde de okunmuştur. [297]

 

Dördüncü Mesele

 

Âyetteki  ifâdesindeki harf-i cerrin, "O halde murdardan, yani putlardan kaçının" 30)âyetinde de olduğu gibi min-i beyâniyye olduğu veya, "İster erkek, ister kadın olsun, hayırlı bir iş yapan hiçbirinizin amelini boşa çıkarmam" manasında, olumsuzluğu te'kid için otduğu söylenmiştir. [298]

 

Beşinci Mesele

 

Bil ki bu âyetten murad, amelin bizzat kendisini zayi etmek değildir. Çünkü ameller, meydana geldikleri zaman yok olur, fanı olurlar.. Bilâkis bundan murad Allah'ın, amellerin mükâfaatını zayi etmemesidir. Zayi etmek ise, mükâfaat vermemeden ibarettir. Binâenaleyh, Cenâb-ı Hakk'ın ifâdesi, olumsuzu nefyetmek için olur ki, bu netice olarak müsbet bir mana ifâde eder. Böylece âyetin manası, "Bütün amellerinizin mükâfaatını size ulaştıracağım" demektir. Bizim bu söylediğimiz sübut bulunca, âyet, mü'minlerden hiç kimsenin cehennemde ebedî olarak kalmayacaklarına delâlet etmiş olur. Bunun delili ise şudur: Mü'min olan kimse, imanı sebebiyle bir sevaba; isyan etmiş olması sebebiyle de bir ikâba müstehak olur. Binâenaleyh, bu âyetin hükmüne göre sevap ve ikabın mü'mine ulaşması gerekir. İkisinin bir arada bulunması ise imkânsızdır. Bundan dolayı, o kimseye ya önce sevap verilir, daha sonra da ikâba duçar olur, ki bunun böyle olması icmâ ile bâtıl ve geçersizdir; veyahut da önce ikâba duçar edilir, sonra da mükâfaatı kendisine verilir, ki işte elde edilmek istenen netice de budur.. [299]

 

Altıncı Mesele

 

Müfessirlerin çoğunluğu,  âyeti,  "Allahu Teâlâ onların dualarını kabul etmiş; çünkü onları, amellerine ve tâatla-rına göre mükâfaatlandırmış ve amellerinin mükâfaatım onlara ulaştırmıştır" şeklinde tefsir etmiştir.

Buna göre eğer, "Mü'minler Cenâb-ı Hak'tan, önce günahlarının bağışlanmasını, ikinci olarak da kendilerine mükâfaat verilmesini talep etmişlerdir. Buna göre Cenâb-ı Hakk'ın, "Ben muhakkak ki, iş yapanın amelini boşa çıkarmayacağım" buyruğu Cenâb-ı Hak tarafından, sevap verme konusunda mü'minlere icabet ederek, dualarını kabul ettiğini gösterir. İmdi, günahlarının bağışlanmasını kabul ettiğini nereden anlayabiliriz?" denilirse biz deriz ki:

Azâb etmemekten, sevabın bulunması gerekmez. Ancak, mükâfaatın bulunmasından, cezanın düşmesi gerekir. Binâenaleyh Cenâb-ı Hakk'ın, "Ben muhakkak ki, iş yapanın amelini boşa çıkarmayacağım" sözü, O'nun, her iki konuda da onların dualarını kabul ettiğini göstermektedir.

Bana göre âyet hakkında bir başka açıklama da şu olabilir: Hak Teâlâ'nın, "Ben muhakkak ki, iş yapanın amelini boşa çıkarmayacağım" vâ'adi, "Ben dualarınızı zayi etmem!" demektir. Duaları zayi etmemek, onları kabul etmekten ibarettir. Binâenaleyh bu ifâdeden murad, "Sizin isteyip arzu ettiğiniz her hususta, dualarınıza bir icabet bulunur" şeklinde olur. [300]

 

Üstünlük Erkeklik Veya Kadınlık İle Değil, İyi İşle Olur

 

Cenâb-ı Hakk'ın, "Gerek erkekgerek kadın olsun" buyruğunun manası, "Her iki tür de eşit olarak, Allah'a itâata sımsıkı sarıldıklarında, dualarının kabul edilerek kendilerine mükâfaat vermek hususunda, erkekle kadın arasında bir fark yoktur" şeklindedir. Bu da, çalışanların diğer sıfatlarına bakılmaksızın, din konusunda üstünlük ve faziletin iyi amellere göre olacağını gösterir. Çünkü, onların bir kısmının erkek bir kısmının dişi veya soylu ya da soylu olmayan bir nesepten olmalarının din konusunda herhangi bir tesiri bulunamaz. Bunun bir benzeri de Cenâb-ı Hakk'tn, "İş ne sizin kuruntularınızla, ne de ehl-i kitabın kuruntulanyla olmaz. Kim bir kötülük yaparsa, onunla cezalanır..." (Nisa, 123)âyetidir. Rivayet olunduğuna göre Ümmü Seleme, "Ey Allah'ın Resulü! Ben, hicret konusunda Allah'ın sadece erkeklerden bahsedip kadınlardan bahsetmediğini duyuyorum" dediği zaman, işte yukardaki âyet nazil olmuştur. [301]

 

Tabirinin Mânası 

 

ifâdesine gelince, bu hususta da şu izahlar yapılmıştır ki, en güzeli bu ifâdenin başındaki  harf-t cerrinin kef manasına olduğunun söylen-mesidir. Yani, "Tâatlerinize mukabil mükâfaat; günahlarınıza mukabil de bir cezanın verilmesi hususunda, birbirinize benzersiniz" demektir. Kaffâl (r.h) bu ifâdenin. Arapların, "Benim huyum ve gidişatım üzeredir" manasında olmak üzere,  "Falanca bendendir" tabirinden alındığını söylemiştir. Nitekim Cenâb-ı Hak, "İşte kim ondan içerse benden değil kim onu tutmazsa artık o bendendir" (Bakara. 249} buyurmuştur. Hz. Peygamber (s.a.s) de, "Bizi aldatan, bizden değildir"[302] ve "Bize karsı silah çeken bizden değildir" buyurmuştur. Buna göre Cenâb-ı Hakk'ın, tabirinin manası, "Tâate mukabil sevaba, isyana mukabil ikâba müs-tehak olma hususunda sizin bir kısmınız bir kısmına benzer, birbirinize benzersiniz. Binâenaleyh, bu hususta bir farklılığın bulunması nasıl mümkün olabilir?" şeklinde  olur. [303]

 

Hicret Edip Allah Yolunda Çile Çekenlerin Mükafaatı

 

Sonra Cenab-ı Hak,"İşte hicret edenlerin, yurtlarından çıkarılanların, benim yolumda işkenceye, hakarete, ziyana uğrayanların, muharebe edenlerin ve öldürülenlerin de, andolsun günahlarını örteceğim ve andolsun, Allah katından bir mükâfaat olmak üzere, onları altından ırmaklar akan cennetlere de sokacağım"[304] buyurmuştur.

Allahu Teâlâ'nın, buyruğundan murad, "Allah'ın Resulüne hizmet uğrunda, vatanlarından göç etmeyi seçenler" demektir. buyruğundan murad da, kâfirlerin zorla çıkardıkları mü'minlerdir. Şüphe yok ki, öncekilerin dereceleri daha üstündür. Çünkü onlar Hz. Peygamber'e hizmet etmeyi tercih etmiş, o hizmete de gönülden bir bağlılıkla devam etmişlerdir. Binâenaleyh onlar daha üstündürler. Hak Teâlâ'mn, ifâdesinin manası ise, "Benim için, benim uğruma işkenceye... uğrayanlar" demektir.

"Muharebe ettiler ve öldürüldüler" buy'urulmuştur; çünkü muharebe, öldürülmeden önce bulunur. Nafl; Âsim ve Ebu Âmr, önce elifle olmak üzere tjAtâj peşinden de, şeddesiz olarak şeklinde okumuşlardır ki bunun manası, "Onlar o peygamberle, öldürülünceye kadar savaşmışlardı" şeklinde olur. İbn Kesîr ve İbn Âmir, önce sjtiüj sonra da şeddeli olarak şeklinde okumuşlardır, Şeddeli olarak okumanın, mübalağa ve çokça öldürüldüklerini ifâde için olduğu söylenmiştir. Bu, Hak Teâlâ'nın "Onlar için bütün kapılar tastamam açılmıştır" (Sad, M) âyetinde olduğu gibidir. Hasan el-Basrî'den de, şeddeli olarak okumanın "...ve kesip doğrandılar" anlamında olduğu rivayet edilmiştir. Hamza ve Kisaî, önce elifsiz olarak sonra da elifle 'jtfü şeklinde okumuşlardır ki, bu hususta da şu izahlar yapıl­mıştır:

a) Buradaki vâv harfi, "Secde et rükûya var" (âı-i imran. 43) âye­tinde de olduğu gibi, tertip ifâde etmez.

b) Bu, Arapların, öldürülme emareleri belli olduğunda veya kişinin kavmi ve kabileleri öldürüldüğünde söylemiş oldukları  "Ka'be'nin Rabb'ine andolsun ki, öldürüldük! (biçildik)" demeleri gibidir.

c) edatı takdir edilir. Yani "Muharebe ederek, savaşarak öldü­rüldüler" demektir. Allah Teâlâ sonra, bunu yapana şu üç şeyi va'adetmiştir:

a) Kusurları silip, günahları bağışlamak.. Bu, Cenâb-ı Hakk'ın,  "Andolsun günahlarını örteceğim" âyetinin ifadesidir ki, bu mü'minlerin  "Ey Rabb'imiz, artık bizim günahlarımızı bağışla, kusurlarımızı ört..." (Ah imran, 193) diyerek istemiş oldukları şeydir.

b) Onlara büyük mükâfaat vermektir. Bu, Cenâb-ı Hakk'ın, "Ve onları, altından ırmaklar akan cennetlere de sokacağım" âyetinin ifadesidir. Bu, mü'minlerin  "Ey Rabb'imiz, peygamberlerine bizim için va'adettiğin şeyleri bize ver" (âm imrân, 194» diyerek istemiş oldukları şeydir.

c) Bu sevabın ta'zîm ve ululamaya mazhar olmuş büyük bir sevap olmasıdır. Bu Cenâb-ı Hakk'ın, "Allah katından" ifadesidir ki, bu da o mü'minlerin "Kıyamet günü bizi rüsvay etme" fo\imran,i94)diyerek istemiş oldukları şeydir. Çünkü Cenâb-ı Hak, azameti sonsuz olan azîm bir varlıktır. Büyük hükümdar hizmetkârına, "Sana, katımdan bir elbise giydireceğim" dediği zaman bu ifâde, o elbisenin son derece kıymetli ve değerli olduğunu gösterir. Hak Teâlâ'nın  "mükâfaat olmak üzere" ifâdesi, te'kîd için getirilmiş olan mefül-ü mutlaktır. Buna göre kelamın takdiri ise, şeklindedir. Bu da, "Muhakkak ki ben onları, Allah katından bir sevap verme veya bir mükâfaatlandırma olarak mükâfaatlandıracağım" demektir. Çünkü Hak Teâlâ'nın, ifâdeleri, manasındadır.

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Güzel mükâfaat ise, Allah'ın katındadır" buyurmuştur ki bu, bu sevabın çok kıymetli bir sevap olduğunu te'kîd etmek için getirilmiştir. Çünkü Allah Teâlâ, güç yetirilen her şeye kadir, her şeyi bilen, bir şeye muhtaç olmaktan müstağni olunca, O, hiç şüphesiz, cömertliğin ve ihsanın doruk noktasında bulunmuş olur. Böylece güzel mükâfaat da, O'nun katında olmuş olur. Cafer es-Sadık'ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Kime bir şey güç gelir de, o kimse beş defa  (Ey Rabb'imiz) derse, Allah o kimseyi korkuttuğu şeyden kurtarır ve ona istediği şeyi verir.." Daha sonra da o bu âyeti okuyarak şöyle demiştir: "Çünkü Allah Teâlâ, o mü'minlerin beş kere (Ey Rabb'imiz) dediklerini nakletmiş, daha sonra da onların dualarını kabul ettiğini haber vermiştir." [305]

 

Kâfirlerin Refah İçinde Yaşaması Sizi Üzmesin

 

"İnkâr edenlerin diyar diyar dönüp dolaşması, sakm seni aldatmasın. Bur azıcık bir metadır. Sonunda varıp sığınacakları yer cehennemdir. O, ne kötü yataktır!" (ÂI-i imran, 196-197)

Bil ki Allahu Teâlâ, mü'minlere büyük bir mükâfaat vaadedip, onlar da dünyada son derece fakr-u zaruret içinde kalıp kâfirler de nimetler içinde yüzünce Allah Teâlâ bu âyette onları teselli edecek ve onlara bu sıkıntıya karşı sabretme gücü verecek şeyleri zikrederek  "sakın seni aldatmasın" buyurmuştur. Bu hususta birkaç mesele vardır:. [306]

 

Birinci Mesele

 

Biz, kelimesinin, senin, birisinin bir şeyi zahirde güzel bulup da daha sonra o şeyi araştırıp tetkik ettiğinde onu, arzuladığının aksine bir durumda bulunca söylemiş olduğun "Adamı aldattım" tabirindeki fiilin masdarı olduğunu söylemiş­tik. O zaman aldanan adam, "O işin zahiri beni aldattı" der. Yani, "Ben o işi denemeden, tecrübe etmeden kabul ettim" demektir. Araplar, kumaş topu dağılıp, daha sonra tekrar kazanıldığında,  "Onu, ilk haline getirdim" derler. [307]

 

İkinci Mesele

 

"Sakın seni aldatmasın" tabirindeki muhatabın kim olduğu hakkında iki görüş bulunmaktadır:

a) Bu, Hz. Muhammed (s.a.s)'dir. Ama   murad, O'nun ümmetidir.   Katâde şöyle  demiştir:   "Allah'a andolsun   ki  kâfirler,  Allah  Hz. Peygamber'tn canını alıncaya kadar, Hz. Peygamber'i aldatamadılar." Buna göre hitap her ne kadar Hz. Peygamber'e ise de, bundan murad O'ndan başkasıdır. Şöyle denilmesi de mümkündür: Hz. Peygamber'in buna aldanmayışının sebebi, bu âyetlerin ona peşipeşine gelmesidir. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Eğer sana sebat vermiş olmasaydık, andolsun ki, sen onlara (belki) biraz meyledecektin" (isra, 74) buyurmuştur. Bunun bir benzeri de, "Sakın kâfirlerle beraber olma.." (Hûd.42): "Sakın müşriklerden olma" (Yunus. 105) ve "Artık o yalanlayanları tanıma" (Kalem. 8).

b) Bu. bunu işiten bütün mükelleflere bir hitabtır. Sanki şöyle denilmiştir: "Ey dinleyen kimse, (bu durum) seni aldatmasın!" [308]

 

Üçüncü Mesele

 

"İnkâr edenlerin diyar diyar dönüp dolaşması..." ifâdesinin izaht hususunda iki görüş bulunmaktadır:

a) Bu âyet, ticâret edip o ticaretten istifâde eden müşrikler hakkında nazil olmuştur. Bazı mü'minler, "Gördüğümüz kadarıyla Allah düşmanları mal mülk içindeler. Bizler ise açlıktan ve sıkıntıdan helak oluyoruz" deyince, bu âyet nazil olmuştur.

b) Ferrâ şöyle demektedir: "Yahudiler, yeryüzünde ticaret için dolaşıyor mal kazanıyorlardı. Âyet, bundan dolayı nazil oldu. Buna göre, "İnkâr edenlerin diyar diyar dönüp dolaşması..." ifâdesi ile kastedilen, onların ticaret ve kâr için yaptıkları çeşitti faaliyetleridir. Yani, "Ey mü'minter topluluğu, sizter korku içinde ve mahsurken, onların kendilerini emniyette hissedip, beldelerde istedikleri gibi dolaşmaları sizi aldatmasın. Çünkü bu az bir zaman devam edecek, sonra onlar en şiddetli azaba gireceklerdir" denilmektedir."

Daha sonra Hak Teâlâ,  "(Bu) azıcık bir metadır" buyurmuştur. 8u ifâ­denin takdirinin, "Onların diyar diyar dönüp dolaşmaları, azıcık bir metadır" şeklinde :-duqu söylenmiştir. Ferrâ ise bu takdirin, "Bu, azıcık birfaidedir" şeklinde olduğunu söylemiştir. Zeccâc da bu takdirin, kazanç ve o ticaret, az bir faidedir" şeklinde olduğunu söylemiştir. Allah Teâlâ ru faydalanmayı, az olarak vasfetmiştir, çünkü dünya nimetleri âfetler ve samanlıklarla karışıktır. Sonra bu dünya metâı, netice olarak, sona erici ve fanidir. meta ezelden şu ana kadar yok iken, ve de yine ezelden ebede kadar yok olacak ton, daha nasıl az olmaz ki! O'nun, (metanın) meydana geldiği zamanı, ezel ve ebed aemek olan geçmiş ve gelecekle karşılaştırdığın zaman, bu meta az olarak telendirilmekten dahi az olur.

Cenâb-ı Hak sonra, "Sonunda varıp sığınacakları yer cehennem buyurmuştur. Yani, "Bu dünya metâı azlığına rağmen, ebedî olarak cehenneme düşmeye sebebiyet vermektedir" demektir. Az nimet büyük bir zarara sebebiyyet verince, bu bir nimet sayılmaz. Bu, Cenâb-ı Hakk'ın "Onlara fırsat verişimiz, ancak günahlarını artırmaları içindir" (Ah imran. Itb) ve "Ben onlara mühlet veririm. Benim kahrım çetindir" (Araf. 183)âyetlerinde olduğu gibidir.

Sonra Cenâb-ı Hak, "O ne kötü yataktır" buyurmuştur. kelimesi, "yatak" anlamına gelmektedir. Bunun çok kötü bir yatak olduğuna delil ise, Hak Teâlâ'nın "Onların üstlerinde ateşten tabakalar, altlarında (ateşten) tabakalar vardır" (Zümer. ıe) âyetidir. Binâenaleyh onlar, ateş tabakaları arasındadırlar. Üstlerinde ise, kılıflar olup, ateş yerler ve ateş içerler. [309]

 

Müttakilere Mahsus Ziyafet

 

'Fakat Rab'lerinden ittikâ edenler (yok mu), onlar için kendileri orada ebedî kalmak, Rab'leri katından verilecek nice ziyafetlere konmak üzere, altlarından ırmaklar akan cennetler vardır. Allah'ın nezdinde olan şeyler, iyiler için daha hayırlıdır" (Âl-i İmran. 198).

Bil ki Allah Teâlâ, vâ'îd ifâde eden âyeti zikredince peşisıra ikramını va'adettiği âyetini getirmiştir. Bu âyette geçen "nüzul" kelimesi, misafir için hazırlanan şey (ziyafet ve ikram) demektir. Hak Teâlâ'nın "Fakat Rab'lerinden ittikâ edenler" buyruğu, bütün taatları yapmayı içine alır. Çünkü "takva" mefhumuna, nehyeditenlerden ve emredilenleri yapmamaktan kaçınma girer. Bazı âlimlerimiz bu âyetle, ru'yetuilah'ın (âhirette Cenâb-ı Allah'ın görülmesinin) olabileceğine istidlal etmişlerdir. Çünkü bütün cennet bir ziyafet ve ikram olduğuna göre, ikramın en büyüğü olsun diye, ru'yetuflah'ın da bulunması gerekir. Bunun bir benzeri de. "Hakîkaten, imân edip sâlih amellerde bulunanların konakları rlrdevs cennetleridir" (KeM. 107) âyetidir.

Âyetteki "NüzÜIen" kelimesi, "cennûtün" kelimesinden hâl otarak mansubtur. Çünkü "cennâtün" lâfzı sıfat ite tahsis edilmiştir. Bunun âmili ise, lâfzındaki lâm harf-i cemdir (yani zarf-ı müstekardır). "Nüzülen" kelimesinin, te'kid manasına geten mef'ulü mutlak olması da caizdir. Çünkü onların cennetlerde ebedî kalışları, onların orada konaklamaları veya ağırlanmaları manasınadır. Ferrâ bu kelimenin, bir tefsi-riyye (temyiz) olarak mansub olduğunu söylemiştir. Nitekim sen, O bir hibe, bir satış ve bir sadaka olarak senindir" dersin.

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Allah nezdindeki" devamlı ve çok nimetler, günahkârların alıp sattıkları o yok olucu az mallardan "İyiler (ebrâr) için daha hayırlıdır" buyurmuştur. Mesleme İbn Muhârib ile Â'meş, zâ harfinin sükûnu ile ke­limeyi M ji şeklinde; Yezid İbn Ka'ka'a da,âyetin başını şeddeli olarak  seklinde okumuşlardır. [310]

 

Ehl-i Kitaptan Olup İmân Edenler

 

"Gerçekten ehl-i kitap içinde Allah'a, size indirilen (kitaba) ve kendilerine indirilmiş olan kitaba, Allah'a büyük saygı gösteren (kimse)ler olarak inananlar var Onlar Allah'ın âyetlerini az bir pahaya satmazlar. İşte onlar için, Rablert katında ecirleri var. Muhakkak ki Allah hesabını pek çabuk görendir. Ey imân edenler, sabredin, sabır yarışı yapın, nöbet beklesin ve Allah 'tan tttika edin (korkun). Umulur ki felah bulursunuz" (Âl-i İmran. 199-200).

Bil ki Allah Teâlâ, daha önce kâfirlerin halinin, sonunda cehenneme varmak olduğunu belirtmesinin yanısıra, mü'minterin hâlini de bildirince bu âyette, ehl-i kitap'tan, muttakiler sınıfına girenlerin bulunduğunu beyân buyurarak, "Gerçekten etıl-i kitap içinde... inananlar var" buyurmuştur.

Âlimler bu âyetin sebeb-i nüzulü hakkında ihtilaf etmişlerdir. Meselâ İbn Abbas, Câbir ve Katâde "Bu âyet Habeş Necâşî'sı hakkında nazil olmuştur. O ölüp, Hz. Peygamber (s.a.s) (gıyabında) canâze namazını kıldığı zaman, münafıklar: "Muhammed, hiç görmediği bir hristiyan için cenaze namazı kılıyor" demişlerdi.

İbn Cüreyc ve İbn Zeyd ise, bu âyetin Abdullah İbn Selâm (r.a) ve arkadaşları hakkında nazil olduğunu söylemişlerdir. Âyetin, Necranlılardan kırk, Habeşlilerden otuziki ve Rumlardan (Bizanslılardan) hrıstiyanken müslüman olan sekiz kişi hakkında nazil olduğu da söylenmiştir. Mücâhid bu âyet-i kerîmenin bütün ehl-i kitap hakkında nazil olduğunu söylemiştir ki en uygun görüş budur. Zira Cenâb-ı Hak, kâfirlerin varacakları yerlerinin cehennem olduğunu bildirince, ehl-i kitaptan imân edenlerin varacakları yerlerinin cennet olduğunu beyân buyurmuştur.

Bil ki Allah Teâlâ, ehl-i kitaptan imân edenleri bazı sıfatlarla tavsif etmiştir:

Birincisi, Allah'a iman;

İkincisi, Cenâb-ı Allah'ın Hz. Muhammed (s.a.s)'e indirdiği (kitaba) iman;

Üçüncüsü, Allah Teâlâ'nın, Hz. Muhammed (s.a.s)'den önceki peygamberlere indirdiği kitaplara imân;

Dördüncüsü, Allah'a büyük saygı göstermeleri -ki bunu ifade eden lâfzı, fiilinin failinden haldir. Çünkü bu fiil, cemî makamındadır.

Beşincisi, Hz. Peygamberin peygamber oluşunu ve peygamberliğinin doğruluğunu gizleyen ehl-i kitabın yaptığı gibi, Allah'ın âyetlerini az bir pahaya satmamalarıdır.

Daha sonra Cenâb-ı Hak onları, İşte onlar için Rab leri katında ecirleri vardır. Muhakkak ki Allah, hesabını pek çabuk görendir" diye anlatmıştır. Cenâb-ı Hakk'ın, "Serİ'ul-hisab" oluşu, O'nun herşeyi bilmesi ve böylece herkes için sevap ve cezanın ne kadar olduğunu bilmesi manasınadır. [311]

 

Sabır ve Müsabere

 

Cenâb-ı Hak, "Ey imân edenler sabredin, sabır yansı yapın, nöbet beklesin ve Allah'tan İttikâ edin. Umulur ki felah bulursunuz" buyurmuştur. Bil ki Allah Teâlâ, bu surede, gerek usûl (inanç), gerekse fürû (ahkam)a dâir pek çok hakikatten bahsedince, ki usûl, tevhid, adalet, nübüvvet ve âhiret meselelerinin izahı ile ilgili olan konular; fürü da hacc, cihâd ve benzeri mükellefiyet ve ahkâmla ilgili şeylerdir-, bütün âdabı içine alan bu âyetle bitirmiştir. Bu böyledir, çünkü insanın iki hali vardır:

a)  Sırf kendini ilgilendiren;

b)  Kendisi ile başkaları arasında müşterek olan şeyler. Birincisinde sabrın bulunması, ikincisinde de müsabere (karşılıklı sabır ve tahammül gösterme)'nin bulunması gerekir. Sabrın  birkaç çeşidi vardır:

1- Tevhid, adalet, nübüvvet ve âhiretle ilgili bilgileri elde etmek için, istidlal ve tefekkür meşakkati ile muhaliflerin şüphelerine cevap vermek için istinbatta bulunma meşakkatine sabretmek.

2-  Farz ve nafile ibadetleri edâ etmenin sıkıntı ve zorluklarına sabretmek.

3- Yasaklardan (haramlardan) kaçınmanın sıkıntılarına sabretmek.

4-  Hastalık, fakirlik, kıtlık ve korku gibi, dünyevî musîbet ve âfetlere karşı sabretmek.. Âyetteki, "sabredin" emrinin muhtevasına işte bütün bu kısımlar girer. Bu ilk üç kısmın da muhtevasına sayısız çeşitler girer.

"Müsabere" ise, kişinin kendisi ile başkası arasında müşterek olan sıkıntılara katlanmaktan ibarettir. Bunun içine aile, komşular ve akrabalardan kötü ahlaklı olanlara tahammül etme ile, sana kötülük yapanlardan intikam almaya yeltenmeme hususu girer. Nitekim Cenâb-f Hak, "Cahillerden yüz çevir" (Arat. 199) ve "Onlar boş ve kötü lakırdıya rastladıkları vakit, şerefli olarak (yüz çevirip) geçerler" (Furkan, m buyurmuştur. Yine "Müsâbere"nin içine, insanın başkasını kendi nefsine tercih etmesi de girer. Nitekim Cenâb-ı Hak, "(Onlar) kendilerinde fakr-u ihtiyaç olsa bile, o (din kardeşlerini) öz canlarından daha üstün tutarlar" (Haşr, 9) buyurmuştur. Yine ona, sana zulmedip haksızlık edenleri affetmen de girer. Nitekim Hak Teâlâ,

Atfetmeniz, takvaya daha yakın (ve uygun)dur" (Bakara. 237) buyurmuştur. Yine ona, mârufu (iyi şeyi) emir ve tavsiye edip, münkeri (kötülüğü) nehyetmek de girer. Çünkü emr-i ma'ruf ve nehy-i münker yapana çoğu kez, zararlar gelir. Yine buna, cihad da dahildir. Çünkü cihad, canı tehlikeye atmaktır. Yine bu müsâbereye, bâtıl ehline karşı sabredip, onların şüphelerini giderme ve cevap vermeye gayret etmek ve bu bâtıl şeyleri onların kalplerinden silme çabası da girer. Binâenaleyh Hak Teâlâ'nın, "Sabredin" emrinin, insanın sırf kendisini ilgilendiren hususlara sabrı; Sabır yansı yap)n" buyruğunun ise, insan ile diğer insanlar arasındaki müşterek her şeye sabrı içine aldığı sabit olur. [312]

 

Murabete ne Demektir?

 

Bil ki insan, her nekadar sabr ve müsâbere ile mükellef tutulmuş olsa da, insanı bunların zıddını yapmaya sevkedecek olan kötü huylar da vardır. Bunlar şehvet, gazab ve ihtirasdır. İnsan, ömrü boyu bunlarla mücâdele edip, bunları zapt-ı rapt altına almakla meşgul olmadığı sürece, sabretmesi ve müsâberede bulunması mümkün olmaz. İşte bundan dolayı Cenâb-ı Hak, 'jtyjj "nöbet beklesin" buyurmuştur. Bu gayret, fiillerden bir fiil olup, insanın her fiilinin de mutlaka bir sebebi ve maksadı olduğu için, insanın bu gayretinde de bir maksadının ve sebebinin olması gerekir ki, bu felahı ve kurtuluşu elde etmek için, Allah'tan ittikâ etmek (korkmaktır.) Bu sebeple Cenâb-ı Hak, "ve Allah'tan ttttkâ edin, umulur ki felah bulursunuz" buyurmuştur. Bu hususta sözün Özü şudur: Fiillerin kaynağı kuvvelerdir Cenâb-ı Hak, bundan dolayı sabrı ve müsâbereyi (sabır yansını) emretmiştir ki bu güzel fiilleri yapıp, kötü fiilleri işlemekten kaçınmadan ibarettir. Fiiller, kuvvelerde*-sâdtr olduğu için, Cenâb-ı Hak bundan sonra, kötü fiillerin kaynağt o kuvveler-e savaşmayı emretmiştir ki nöbet bekleşmekten (murabata)dan murad budur. Date sonra Cenâb-ı Hak bu kuvveleri, kabîh ve kötü şeyleri yapmaktan alıkoyan şeyi de zikretmiştir ki bu Allah'tan ittikâ etmek (korkmak)tır. Sonra da, Allah'tan ittikâ etme. diğer kuvvet ve ahlâklara tercih edilmesini gerektiren şeyi zikretmiştir ki bu da felâ<-(kurtuluş)tur. Böylece sûrenin sonundaki bu âyetin, ruhanî birtakım sırların ve hükümlerin hazinelerini içine aldığı; kısa olmasına rağmen, surede daha önce zikredilen usûl ve fürû ilimlerinin âdeta bir tamamlayıcısı olduğu ortaya çıkmaktadr Benim söyleyebileceklerim bundan ibarettir.

Şimdi, müfessirlerin söylediklerini zikredelim: Hasan el-Basrî şöyle demişti-"Dininizden  ötürü  sabredin.   Fakirlik  ve  açlık  sebebi  ile  onu  bırakmayı Düşmanlarınıza karşı sabır göstermede yarışın ve Uhud'da meydana gele' bozgundan ötürü yılgınlık göstermeyin." Ferra, "Peygamberinizle birlikte sabredin Düşmanlarınıza karşı sabır yarışında bulunun. Sizden daha sabırlı kimseler -bulunması uygun düşmez" demiştir Esam ise, "Bu sûrede Allah'ın mükellefiyetle çok olduğu için, Allah Teala onlara, bu mükellefiyetlere karşı sabırlı olmalanr emretmiştir. Yine bu sûrede cihada çokça teşvik ettiği için de, düşmanlarına karş sabırla dayanıp diretmeyi emretmiştir" demiştir.

Hak Teâlâ'nın  "nöbet beklesin" emri ile ilgili iki görüş vardır:

1- Bu, o kimselerin atlarını hudutlardaki nöbet yerlerine, karakollara bağlamalarından ibarettir. Onlar atlarını, hasım tarafların her biri, diğeriyle savaşa hazır olacak bir şekilde atlannı bağlarlar ve beklerler. Nitekim Cenâb-ı Hak, "ve (dhad için) bağlanıp beslenen atlar hazırlayın ki bununla, Allah'ın düşmanlarını ve sizin düşmanlarınızı korkutasımz" (Enfâi. oo) buyurmuştur. Hz. Peygamber (s.a.s)'den: "Allah yolunda kim bir gün bir gece hudut nöbeti tutarsa, bir ay ihtiyacı dışında devamlı namaz kılan ve bozmadan oruç tutan kimsenin (İbâdeti) gibi ibâdet etmiş olur"[313] dediği rivayet edilmiştir.

2- Murâbata, bir namazdan sonra diğer namazı beklemek manasına gelir. Bunun böyle olduğuna şu iki husus da delâlet etmektedir:

a)  Ebu Seleme İbn Abdurrahman'ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Hz. Peygamber (s.a.s) zamanında, murâbata yapılan (hudut nöbeti beklenen ve kendisi için hususî atlar hazırlanan) bir savaş yoktu. Binâenaleyh bu âyet ancak, bir namazı kıldıktan sonra diğer namazı bekleme hakkında nazil olmuştur."

b) Ebu Hureyre (r.a)'nin, namazdan sonra diğer namazı beklemeden bahsedip, sonra üç kere, "Dikkat edin, ribât işte budur!" dediği rivayet edilmiştir.

Bil ki bu lâfzı, zikredilen bu manaların hepsine birden hamletmek mümkündür. "Ribâfın kökü bağlamak manasına olan "rabt" etmektendir. Nitekim bir şeye sabreden kimseye, <û* Ui JaJj "Kalbini ona bağladı" denilir. Başkaları, bu kelimenin "devam ve sebat etme" demek olduğunu söylemişlerdir ki bu mana, bizim söylediğimiz sabretme ve kalbi bir şeye bağlama manası ile alakalıdır. Sonra bu sebat ve devam, cihâd için olabileceği gibi, namaz için de olabilir. Allah en iyi bilendir.

[Allah kendisinden razı olsun, İmâm Fahruddln Râzî şöyle demiştir:] "Bu sûrenin tefsiri, Allah'ın fazlı ve ihsanı ile Hicrî 595 senesi Rebîu'l-âhir ayının ilk perşembesinde tamamlandı." [314]

 



[1] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/151-152

[2] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/153

[3] Benzeri hadis: Ebu Davud, Taharet, 4 (1/3); İbn Mâce, Taharet, 16 (1/114).

[4] Buhari, Enbiya, 2.

[5] Buharı, Enbiya. 19;

[6] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/153-155

[7] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/155-156

[8] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/156

[9] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/156-157

[10] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/157-158

[11] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/158

[12] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/158-159

[13] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/159

[14] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/159

[15] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/159

[16] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/160

[17] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/160

[18] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/160

[19] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/160

[20] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/160-161

[21] Müslim, Fezâil. 141 (4/1836); İbn Mâce, Rühûn, 15(2/825).

[22] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/161-162

[23] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/162-163

[24] Ebu Davud, Nikah, 25 (2/232); Tirmizî, Nikah, 18 (4/415).

[25] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/163

[26] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/164

[27] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/164

[28] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/164

[29] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/164

[30] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/164-165

[31] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/165

[32] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/165-166

[33] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/166

[34] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/166

[35] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/166

[36] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/166-167

[37] Aynı manada hadis: İbn Mâce, Zekât, 14 (1/579); Müsned, 1/414; Buharı, Eymân, 3.

[38] Müsned, 5/424'de hadis, "Zekat toplayanların aldığı hediyeler gulüldür" şeklindedir.

[39] Darimî, Siyer, 50 (2/231).

[40] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/167

[41] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/167

[42] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/168-169

[43] Tirmizî, Siyer, 21 (4/138); İbn Mace, Sadakat, 12 (2/806).

[44] Muvatta, Ghâd, 22 (1/304).

[45] Ebû Davud, Cihâd, 131 (3/67).

[46] Buharı. Megâzî, 38; Müsüm, İmân, 183 (1/108); Ebu Davud, 3/68.

[47] Buhâri, Megazî. 38; Müslim, İman, 183 (1/108); Ebu Davud, 3/68.

[48] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/169-170

[49] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/170-172

[50] Benzeri bit hadis için bkz: Müslim, Müsâkât, 139-142 (3/1231).

[51] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/172

[52] Müslim, Imâre, 24 (3/1461)

[53] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/173-174

[54] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/175

[55] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/175

[56] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/176

[57] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/176

[58] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/176

[59] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/176

[60] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/176

[61] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/177

[62] BuhAri, Enbiya, 19.

[63] Buhârî, Enbiya, 2.

[64] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/177

[65] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/177-178

[66] Berberi hadis için bkz: Müslim, İmân, 362-364 (1/196).

[67] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/178-179

[68] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/179-180

[69] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/180-181

[70] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/181

[71] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/182

[72] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/182-183

[73] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/183-185

[74] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/185-186

[75] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/186

[76] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/186

[77] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/187

[78] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/187-188

[79] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/188

[80] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/189

[81] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/189

[82] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/189-190

[83] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/190-191

[84] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/191

[85] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/191

[86] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/191-192

[87] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/192

[88] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/192

[89] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/192-193

[90] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/193

[91] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/193

[92] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/193-194

[93] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/194-195

[94] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/195

[95] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/195

[96] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/195

[97] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/195

[98] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/195-196

[99] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/196-197

[100] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/197

[101] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/197

[102] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/198

[103] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/198-200

[104] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/200-201

[105] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/201

[106] Tirmizî, Kıyame, 26 (4/640).

[107] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/201-202

[108] Buhâri, Temenni, 9; Müslim, Sıyâm, 57-58 (2/774-775).

[109] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/202-203

[110] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/203-204

[111] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/204

[112] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/205

[113] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/205

[114] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/205-206

[115] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/206

[116] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/206

[117] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/206-207

[118] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/207

[119] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/208

[120] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/208

[121] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/208

[122] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/209

[123] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/209

[124] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/209

[125] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/209

[126] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/209

[127] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/210

[128] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/210

[129] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/210-211

[130] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/211

[131] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/211-212

[132] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/212

[133] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/212

[134] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/213

[135] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/213

[136] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/213-214

[137] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/214

[138] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/214

[139] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/214

[140] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/215

[141] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/215

[142] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/215

[143] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/215

[144] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/215-216

[145] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/216-217

[146] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/217-218

[147] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/218-219

[148] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/219

[149] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/220

[150] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/220-221

[151] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/221-222

[152] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/222

[153] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/222

[154] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/222

[155] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/222

[156] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/223-224

[157] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/224

[158] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/225

[159] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/225

[160] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/225-226

[161] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/226

[162] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/226

[163] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/226-228

[164] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/228-229

[165] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/229-230

[166] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/230

[167] Bu anlamda hadisler için bkz: Buharf, Mezâlim, 24; Ahmed İbn Hanbef. Mysned, İV/422, 423.

[168] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/231

[169] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/231-232

[170] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/232-233

[171] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/233-234

[172] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/234

[173] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/234

[174] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/235

[175] Buhâri, Humus, 15.

[176] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/235-237

[177] Ebu Davud. İlm. 9 (111/321)

[178] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/237-238

[179] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/238-239

[180] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/239-240

[181] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/240-241

[182] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/241

[183] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/241-242

[184] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/242

[185] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/242

[186] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/242

[187] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/242

[188] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/243

[189] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/243

[190] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/243

[191] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/243

[192] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/244

[193] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/245

[194] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/245

[195] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/245

[196] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/245

[197] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/246

[198] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/246-247

[199] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/247-248

[200] Buhârî, Savm. 2.

[201] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/248

[202] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/248-249

[203] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/249

[204] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/249

[205] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/250-251

[206] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/251

[207] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/251

[208] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/251-252

[209] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/252

[210] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/252-253

[211] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/253

[212] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/253

[213] Müslim, Zühd, 1 (4/2272); Tirmizi, Zühd, 16 (4/562); İbn Mâce, Zühd, 3 (2/1378).

[214] Buharî, Cihad, 73; Ttrmizi, Fezâilü'l-Cihâd, 17(4/180).

[215] MüsHm, imâre, 46 (3/1473).

[216] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/254

[217] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/254-255

[218] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/255-256

[219] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/256

[220] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/256

[221] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/256-257

[222] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/257

[223] Seyf âyeti müşriklerin nerede bulunurlarsa İslam'ı kabul etmedikleri takdirde öldürülmelerini emreden Tevbe sûresinin beşinci âyetidir.

[224] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/257-258

[225] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/258

[226] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/258

[227] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/258-259

[228] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/259

[229] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/259-260

[230] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/260

[231] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/260

[232] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/260

[233] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/261

[234] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/262

[235] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/262-263

[236] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/263-264

[237] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/264

[238] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/265

[239] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/265

[240] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/265-266

[241] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/266-268

[242] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/268

[243] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/269

[244] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/269

[245] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/269

[246] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/269

[247] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/269-270

[248] Keşfu'l-Hafâ, 1/311.

[249] Keşfu'l-Hafâ, 2/262.

[250] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/270

[251] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/270-271

[252] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/271

[253] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/272

[254] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/272

[255] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/272

[256] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/272

[257] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/272

[258] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/273

[259] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/273

[260] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/273-274

[261] Maksad şu olmalıdır: Kulların fiilleri bu hükümden hariç olup, sadece bunların dışındaki mahlukların Allah'ın iradesiyle yaratıldığı söylenemez. Kulların fiilleride O'nun yaratması olmadıkça var olmaz (ç).

[262] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/274-275

[263] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/275

[264] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/276

[265] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/276

[266] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/276

[267] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/276-277

[268] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/277

[269] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/277-278

[270] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/278-279

[271] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/279-280

[272] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/280

[273] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/280

[274] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/280

[275] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/280-281

[276] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/281

[277] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/282

[278] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/282-283

[279] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/283

[280] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/283

[281] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/284

[282] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/284

[283] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/284

[284] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/284-285

[285] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/285

[286] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/285-286

[287] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/286

[288] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/286

[289] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/287

[290] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/287

[291] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/287

[292] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/288

[293] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/288

[294] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/289

[295] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/289

[296] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/290

[297] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/290

[298] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/290

[299] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/290

[300] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/291

[301] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/291

[302] Müslim, İmân, 164 (1/99).

[303] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/291-292

[304] Buharî, Fiten, 7; Müslim, İman, 161 (1/98).

[305] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/292-294

[306] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/294

[307] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/294

[308] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/294-295

[309] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/295-296

[310] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/296-297

[311] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/297-298

[312] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/298-299

[313] Nesâi, Cihâd. 39 (6/39); Tirmizi. Fezâifü'l-Ghftd, 26 (4/188): İbn Mâce. Cihâd, 7(2/924); Müsned, 5/440.

[314] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/299-301