Tefsir Kulliyati - 2. Sayfa - 004Nisa
4. NİSA SURESİ
İndiği Yer : Medine
İniş Sırası : 92
Âyet Sayısı : 176
Nüzulü
Mushaftaki sıralamada dördüncü, iniş sırasına göre doksan İkinci suredir. Mümtehine sûresinden sonra Zilzâl'den önce inmiştir. Bakara, Enfâl, ÂI-i İmrân, Ahzâb ve Mümtehine sûreleri Medine'de Nisa'dan önce nazil olmuştur. Uzun bir sûre olduğu için çeşitli sebeplerle veya Allah Teâlâ bazı hükümleri açıklamak istediğinde doğrudan ve farklı zamanlarda gelmiştir. Buhârî'de yer alan bir rivayete göre[1] 176. âyet Kur'an'ın son âyetidir. Sûre teyemmüm âyetini ihtiva etmektedir; teyemmümün ise hicretten sonra 5 veya 6. yılda, Müreysî Gazve-si'nde, dinî hükümler ve uygulamalar arasına girdiği bilinmektedir.
Sûrenin hicret günlerinde veya Mekke'de nazil olduğunu ifade eden rivayetler zayıf bulunmuştur. "Ey insanlar!" hitabıyla başlayan sûrelerin Mekke'de vah-yedildiği genel hükmüne dayanılarak ileri sürülen son iddia çürütülürken bu hitabın, Mekke'de iniş işareti olmadığına, Medine'de geldiği bilinen birçok âyette benzer hitapların bulunduğuna, Medine'de "ey insanlar!" denildiğinde bundan, yalnızca Medineliler değil, aynı zamanda Mekkeliler'in de kastedilmiş olduğuna işaret edilmiştir[2]
Adı
Sûrenin tek ismi vardır, o da "kadınlar" manasına gelen en-Nİsâ'dır. Sûre akrabalık bağında belirleyici rol oynayan ana rahmine atıfta bulunarak başlamış, kadın (ana rahmi) aracılığı île birbirinin mirasçısı olanların miras hükümlerini düzenleyen bir âyetle son bulmuş, arada ise birçok âyet kadınlarla ilgili hükümler, açıklamalar ve değerlendirmeler getirmiştir. Bu durumda sûre adını muhtevasından almaktadır.
Kur'ân-ı Kerîm'İn 114 sûresi İçinde "er-ricâl" (erkekler) ismini taşıyan bir sûre bulunmadığı halde bu sûreye "en-Nisâ' (kadınlar) adı verilmiştir. Bu durum, kadınlar için bir onurlandırma, daha önce hep ikinci planda tutulmuş ve haklan verilmemiş kadınlarla ilgili -büyük ölçüde Medine döneminde gerçekleştirilen- İnkılâbın bir sembolü ve işareti olarak da değerlendirilebilir.[3]
Konusu
Kur*ân-ı Kerîm'in özü ve özeti olan Fatiha sûresinde müminler, "(Rabbi-miz!) Ancak sana kulluk eder ve yalnız senden yardım dileriz. Bizi dosdoğru yola ilet" (1/5-6) diyorlardı. Bu sûrede, Fâtiha'da yer alan ilkelerin -daha ziyade kulluk ve doğru yolla ilgili- detayları üç ayn alanda verilmektedir:
a) Kadın-erkek ilişkisi ve aile hayatı. Bu alanla ilgili olarak bütün insanların aynı kökten geldiği, kadının da aynı nefisten yaratıldığı, insanların hemcinslerine iyi davranmaları, erkek ve kadın her insanın hayata başladıkları koruyucu ve besleyici yatak olan ana rahmini ve akrabalık ilişkisinin doğurduğu haklan unutmamaları gerektiği bildirilmiş; akraba, eş, analı-babalı, yetim, hür ve câriye olarak kadınların haklan, aile hayatının kuralları ve miras hükümleri açıklanmış, gerektiği yer ve durumda hükümler müeyyidelere bağlanmıştır.
b) Kur'ân-ı Kerîm'in inanan muhatapları, kadm-erkek ve aüe ilişkilerinde Allah'a kulluk edecekleri gîbi inanan ve inanmayan diğer insanlarla ilişkilerinde de Allah'a kul olma şuurunu koruyacak, O'nun talimatına uygun davranacaklardır. Bu alana ait olmak üzere sûrede canın, malın ve mülkiyetin korunması, bunlara karşı yapılan tecavüzlerin cezalandırılması; adalet, iyilik, yardımlaşma, emanete riayet edilmesi gibi konulara ve hükümlere yer verilmiş; müminlerle "münafıklar, yahudiler ve müşrikler" arasındaki ilişkilere ait kaide ve hükümler getirilmiş; hicretin hükmü açıklanmış ve câhil iye izlerinin silinmesi teşvik edilerek alkollü içki kullanımının yasaklanmasına ilk adımlar atılmıştır.
c) Üçüncü olarak da çeşitli âyetlerde vakit namazı, korku namazı, namaz için gerekli bulunan temizlik (taharet) gibi ibadetlere, ferdî ve sosyal ahlâk kurallarına yer verilmiş; böylece sosyal kurallar, düzenlemeler ve kurumlardan maksadın sağlıklı bir "Allah-kul ilişkisi" kurmaya, yalnızca Allah'a kul olmak isteyenlerin önündeki engelleri kaldırmaya yönelik olduğuna işaret buyurulmuştur.[4]
Meali
Rahman ve rahîm olan Allah'ın adıyla... 1. Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan ve ondan da eşini yaratan, ikisinden birçok erkek ve kadın üretip yayan rabbinize itaatsizlikten sakının. Adını anarak birbirinizden dilek ve istekte bulunduğunuz Allah'tan ve akrabalık haklarına riayetsizlikten de sakının. Şüphesiz Allah sizin üzerinizde gözetleyicidir.[5]
Tefsiri
1. Kur'ân-ı Kerîm'de "ey insanlar!" hitabının hedef kitlesi yalnızca müminler değil, bütün insanlardır. Bu sebeple âyette "Allah'tan sakının" yerine "Rabbi-nİzden sakının" mealinde bir ifade kullanılmıştır. Çünkü insanların yaratıcı ile kutluk ilişkisine "Allah ve ilâh", insan olarak yaratılma ve geliştirilme ilişkilerine ise rab ismi uygun düşmektedir. Zira bu isim, yaratmayı ve yaratılana belli özellikler İçinde var oluş imkânı vermeyi ifade etmektedir.
Hitabın, arkadan gelecek hükümler bakımından, hiçbir fark gözetmeksizin bütün insanları hedeflemiş olmasının ikinci delili de insanlar arasındaki ilişkilere -biri geniş, diğeri nispeten dar olan- iki unsuru temel kılmış olmasıdır: a) Bütün insanların asıl maddesi, özü olan "nefis", b) İlk rahimden (bütün insanların annesi olan Havva'nın rahminden) son rahime (her bir İnsanın annesinin rahmine) kadar gelen rahimler. Yaratanı bir, özü ve aslı bir, ilk oluşta anası babası bir, sonraki oluşlarda da soyu ve ailesi bir olan insanların yalnızca bu birlikten kaynaklanan birtakım haklan ve ödevleri (bu mânada insan haklan) olacaktır, olmalıdır; Nİsâ sûresi de bu hakların ve ödevlerin önemli bir kısmını açıklamak üzere gönderilmiştir.
Kur'an'da nefis (çoğulu enfus), "insan, insanın veya başka bir şeyin kendisi, insanın hayatta iken insan olmasını sağlayan (İnsanın onun sayesinde, ona sahip olduğu için insan olduğu), ölünce de ebedî varlığını devam ettiren unsuru" mânalarında kullanılmıştır. Bazı âlimler, filozoflar ve sûfîler ruh ile nefsi aynı varlığın iki adı olarak açıklamışlar[6] bazıları ise nefis ile ruhu farklı mahiyetler olarak tanımlamışlardır. İkinci tanımlamaya göre Allah Teâlâ her bir insan için tıpkı bedeni gibi bir de nefis yaratır, Şah Veliyyullah'ın "neşeme" adını verdiği bu nefis, insantn hayatı boyunca yapıp ettiklerine göre manevî bir yapı ve kişilere göre farklı özellikler kazanır. Ruh ise şahsî değil umumidir; tek bir enerji merkezinden gelip ampulleri aydınlatan elekrik gibidir ve ilâhîdir, Allah'a aittir, halk âlemine değil emir âlemine dahildir, nefis için Allah'ın rızâsına götüren yolu aydınlatır veya onu bu yola çeker. İnsanın tabiatında ve yapısında Allah'ın rızâsına aykırı yola çeken güçler de (heyecanlar, güdüler, ihtiyaçlar) vardır, ayrıca şeytanın da İşi, insanı Allah yolundan saptırmaya çalışmaktır. İnsan (nefis), aldığı eğitim ve iradesi sayesinde bu iki çekim merkezi arasında mücadele ve imtihan vererek dünya hayatında kulluğunu ve tekâmülünü gerçekleştirmeye çalışır; "emmâre" (kötüye çeken, kötüyü emreden) nefis olmaktan kurtularak, "levvâme" (kendini tenkit eden, kınayan), "mülheme" (ilâhî ilhama mazhar olan), "mutmaİnne" (şüphelerden ve geçici zevk bağımlılığından kurtularak huzura eren), "râdıye" (Allah'ın takdirine razı olan), "merdiyye" (Allah'ın rızâsına mazhar olan) nefis basamaklarına veya derecelerine tırmanmak için çabalar[7] Ayette önce "sizi bir tek nefisten yaratan" denilmiş, sonra "ondan da eşini yaratan" buyurulmuştur; insanlardan her birinin babası ve anası bulunduğuna, her birey üreme kanunları çerçevesinde meydana geldiklerine göre burada "nefisten, ondan yaratan" sözünü "onun bir parçasından" (meselâ kaburgasından) şeklinde değil, "onun özünden, ona benzer (mislî) olan asıldan ve kökten (buradaki ifadeye göre nefisten) yaratan" şeklinde anlamak gerekir. Nitekim "Onlara ısınıp kaynaşa-sınız diye size kendi türünüzden (nefislerinizden) eşler yaratıp aranıza sevgi ve şefkat duygulan yerleştirmesi de O'nun kamtlarrndandır" mealindeki âyette de bu kelime aynı mânada kullanılmıştır (Rûm 30 !21), Nahl (16112) ve Şûra (42/11) sûrelerinde de benzer ifadeler vardır. Bütün bu âyetlerde "nefsinden yaratmak", "vücudunun bir parçasından yaratmak" mânasında değildir. Buna göre meali ve numaralan verilen âyetler, Havva'nın aslının, Âdem'in kaburgası olduğu şeklindeki yaygın inancın delili olamaz. Havva'nın veya kadınlann eğri kaburgadan yaratıldığını ifade eden hadisler, kadınla erkeğin tabii (fıtrî) olan ve değişmemesi gereken farklılıklarını ve özelliklerini anlatmak üzere yapılmış bir benzetmedir, mecazî bir anlatımdır. Nitekim bazı rivayetlerde açıkça "Kadın kaburga gibidir" buyurulmuştur[8]. Hadîslere göre kadınları erkeklere benzetmeye, tabii özelliklerini yok etmeye kalkışmak, eğimli yaratılmış kaburga kemiğini düz hale getirmeye uğraşmak gibidir. Kaburga ancak kavisti olduğunda uygun, sağlam ve kâmildir, fonksiyonunu yerine getirir; düz olsaydı akciğerin şekline uymaz ve onu koruyamazdı. Şu halde onu düzeltmeye çalışmak bozmaya ve kırmaya çalışmak demektir.
Adem ile Havva yaratıldıktan sonra bunlardan birçok erkek ve kadının meydana getirildiği ve yeryüzüne dağıtıldığı ifade buyurulmaktadır. Bazı müfessirler dünyada yalnızca bir erkekle bir kadının bulunduğu bir zamanda bunların çocuk-lannın nasıl çocuk meydana getirebilecekleri üzerinde durmuş ve "birinci batında ikiz doğan bir erkek ve bir kızın, ikinci batında yine ikiz doğan bir kız ve bir erkekle evlendiklerini, o tarihte başka yolu bulunmadığı için Allah'ın farklı batınlarda doğan kardeşler arasında evlenmeyi caiz kıldığını ifade etmişlerdir[9]. Bize göre böyle bir tasavvur zaruri değildir; çünkü Allah Teâlâ'nın insanı nasıl yarattığını açıklayan âyetlerde topraktan, çamurdan, nefisten ve Allah'ın ruhundan üflemesiyle yaratıldığı kayıtlan ve şekilleri vardır. Son şekil Hz. îsâ'nın yaratılmasıyla ilgilidir. Meryem, bir erkekle beraber olmadan Allah'ın ruhundan üflemesi[10] ve bunun açıklaması mahiyetinde olan "ruhun insan şekline bürünüp Meryem'e görünmesİ"yle (Meryem 19/17) hamile kalmış ve Allah'ın ona ulaştırdığı bir "kelimesi"[11] olarak Hz. îsâ'yı doğurmuştur. Keza Hz. Zekeriyyâ bir zürriyet vermesi için rabbine dua etmiş, rabbİ-nin de duasını kabul ederek Yahya'yı ona vereceğini müjdelemesi üzerine "kendisinin yaşlandığını, eşinin de çocuktan kesildiğini" ifade ederek bunun nasıl olacağını sormuştu. Rabbin ona cevabı şöyle olmuştur: "İşte böyle; Allah dilediğim yapar"[12]; "... O, bana kolaydır; daha önce, sen hiçbir şey değilken seni de yaratmıştım" (Meryem 19/9). Hz, Âdem'in yaratılmasında ana da yoktur baba da; Hz. îsâ'nın yaratılmasında yalnızca ana vardır; Hz. Yahya'nın yaratılmasında ana ve baba vardır, fakat çocuk yapma kabiliyetleri mevcut değildir. Kur'ân-ı Kerîm'de ve sağlam rivayetlerde "kardeşlerin birbiriyle evlendikleri" bilgisi verilmediğine göre ilk yaratılan erkekle kadından birçok erkek ve kadının türetilmesi-nin nasıl olduğunun bilinmediğini, yukarıda zikredilen şekillerden birisine göre veya bir başka şekilde yaratma ve çoğaltmanın olabileceğini ifade etmek bize daha uygun görünmektedir.
Akrabalık bağının (sıla-i rahim) hakkını vermemekten sakınmanın, Allah'ın emirlerine aykırı davranmaktan sakınma ile beraber zikredilmesi İslâm'da akrabalık ilişkisine ne kadar önem verildiğine güçlü ve açık bir işaret teşkil etmektedir. Ayrıca bu giriş, sûrede "ana, kız kardeş, eş" gibi sıfatlarla erkeğe bağlı (aralarında akrabalık veya akid ilişkisi bulunan) kadınların haklarına riayet edilmesi gerektiğine ve bunun Allah'ın emirlerine riayet mahiyetinde olduğu hükmüne de işaret etmekte, gelecek hükümler için manevî bir müeyyide vermektedir.[13]
Meali
2. Yetimlere mallarını verin, temizi pis olanla değişmeyin, onların mallarını kendi mallarınıza katarak yemeyin; zira bu büyük bir günahtır, 3. Yetimlerin hakkına riayet edemeyeceğinizden korkarsamz, beğendiğiniz kadınlardan ikişer, üçer, dörder nikahlayın. Haksızlık etmekten korkarsamz tek kadın veya mülkiyetinizde bulunan câriye ile yetinin; bu, adaletten ayrılmamanız için en uygun olanıdır. 4. Kadınlara mehirlerini borcunuzu öder gibi verin. Eğer onun bir kısmını size gönül razısıyla verirlerse onu da afiyetle yiyin. 5. Allah'ın geçiminize dayanak kıldığı mallarınızı aklı ermezlere vermeyin; o mallarla onları besleyin, giydirin ve onlara güzel şeyler söyleyin. 6. Evlilik çağına gelinceye kadar yetimleri deneyin; eğer onlarda akılca bir olgunlaşma görürseniz hemen mallarını kendilerine verin, büyüyecekler de mallarını alacaklar diye o mallan israf ile ve tez elden yiyip tüketmeyin. Zengin olan (veli) yetim malına tenezzül etmesin, yoksul olan da kararınca yesin. Mallarım kendilerine verdiğiniz zaman yanlarında şahit bulundurun; hesap sorucu olarak da Allah yeter.[14]
Tefsiri
2. İnsanoğlunun dünya hayatında mutluluğu bulabilmesinin ve yaratılış amacını gerçekleştirmesinin maddî şartları içinden ikisinin önceliği vardır: a) Aile ve cemiyet içinde sağlıklı, dengeli ve düzenli insanî ilişkiler, b) Âdil ve mâkul bir İn-san-servet ilişkisi. 1. âyette önemle tavsiye edilen aile ve akrabalık bağlarına riayetin tabii sonuçlan olarak, 2. âyetten 6. âyetin sonuna kadar geniş ailede yetimlerin haklarından söz edilmiş, velisiyle yetim arasındaki şahsî ve malî tasarruf ilişkisi kaidelere bağlanmıştır. Aradaki iki âyette evlilik ve mehîr konularına temas edilmiştir. Ancak bu temas, yetimlerin hukuku ile ilgili kaideler koyma ve tavsi-velerde bulunma iradesinden doğduğu için dolaylı olmuştur, yani meşhur teaddüd-i zevcât (birden fazla kadınla evlenme) izni doğrudan hüküm konusu olmamış, yetimlerin haklarını korumak için bir araç olarak ve bu münasebetle zikredilmiştir. 7. âyetten İtibaren de servet dağılımının en önemli unsurlarından biri olan miras hükümlerine yer verilecektir.
İnsanoğlu bugüne kadar savaşa, tabii felâketlere ve ölüme çare bulamamıştır. Bir gün savaşa çare bulsa ve devamlı bir barış ortamı sağlasa bile dünya hayatını, diğer ikisiyle beraber yaşayacağı anlaşılmaktadır. Savaşlar, tabii felâketler ve ölümler arkada babalarını ve analarını kaybetmiş çocuklar bırakmaktadır. Babasını kaybeden her çocuk (yetim) şahsı ve malları için bir koruyucuya, eğitici ve temsilciye muhtaç olur, işte bu koruyucu ve temsilciye veli denir. Velinin vazifesi yetimi görüp gözetmek, onun şahsî ve malî menfaatini kollamaktır: Yetimi himayesi altına alan, koruyup yetiştiren kimselere Resûlullah'ın, cennette kendileriyle beraber olacağı müjdesi vardır[15]. Bunu yapmayan, üstelik yetim malını yemeye, gasbetmeye, onu kendine ait kötü malla değiştirmeye kalkışan veli, görev ve yetkisini kötüye kullanmış, emanete hıyanet etmiş olmaktadır. "Temizi ve iyiyi, pis ve kötü olanla değiştirme"nin bir başka şekli de helâli bırakıp haram olanı, hakkı olmayan şeyi almak ve yemektir, haramdan yararlanmaktır.[16]
3. Yetimler çoğu defa velileri tarafından evlendirilmekte, damat adayı ve evlilikle ilgili olarak ileri sürülen şartlar konusunda da velilerin isteği belirleyici olmaktadır. Yetim bir başkasıyla evlendirilirken onun menfaatinin koruyucusu velidir. Eğer yetim bir kızı bizzat veli almak, nikahlamak isterse bu takdirde onun koruyucusu yoktur, şartlan belirlemek de -aynı zamanda evlenme akdinin diğer tarafı olan- veliye kalmaktadır. Bu durumda hakkın kötüye kullanılması,.yetimlerin hukukunun zayi olması ihtimali artacağından velilere, adaletten sapma riski karşısında, himayeleri altında bulunan ve kendileriyle evlenmeleri caiz olacak kadar da uzak akrabaları olan yetim kızlarla evlenmek yerine, başka kadınlarla evlenmeleri tavsiye edilmekte; "ikişer, üçer, dörder" demek suretiyle de dünyada evlenilecek kadınların tükenmediğine, velayeti altındaki yetim kızlar dışında birçok kadının bulunabileceğine işaret buyunılmaktadır. Hz. Âişe'nin "yetimlerin hakkına riayet edemeyeceğinizden korkarsanız..." mealindeki âyetin geliş sebebi olarak zikrettiği yaygın âdet ve sorular, yukarıdaki açıklamanın tarihî bir vakıa olduğunu göstermektedir. Buna göre veliler ya mallarına göz koydukları için -istemedikleri, sevmedikleri halde- himayeleri altındaki yetimlerle evleniyorlardı yahut da isteyerek evleniyor, fakat mehİrlerinİ ve çeyizlerini emsaline göre eksik beürliyor lardı[17].
Âyetin dolaylı olarak temas ettiği birden fazla kadınla evlenme (teaddüd-i zevcât, poligami) imkânı ve âdeti, İslâm'ın geldiği çağdan çok öncelere kadar uzanmaktadır. O çağlarda Mısır, Hindistan, Çin ve İran'da, eski Yunan ve Roma toplumlarında, yahudilerde ve Araplar'da ya nikahlamak ya da evde veya evin dışında bir yerde dost tutmak suretiyle erkekler, birden fazla kadınla evlilik yapıyor veya evliliğe benzer İlişkiler yaşıyorlardı. Bu devirlerde birden fazla kadınla evlenmenin çeşitli sebepleri vardı. İslâm'ın geldiği bölgede özellikle köylerde ve dağ başlarında yaşayan bedevilerin çok kadınla evlenmelerinin baş sebebi, hem düşmana karşı korunmanın, hem de çevresi üzerinde hâkimiyet sağlamanın güçlü ve muharip nüfusa ihtiyaç göstermesidir. Diğer sebepler arasında kırsal hayatın güçlüğü ve birçok emekçiyi gerekli kılması, kabileler arasında sürüp giden savaşların, yağma, baskın ve talan hareketlerinin çok sayıda erkek ölümüne sebep olması, bunun sonucu olarak da kadın-erkek arasındaki sayı dengesinin erkek aleyhine bozulması gösterilebilir.
Şu halde erkeğin birden fazla kadınla evlenme imkân ve uygulamasını İslâm getirmemiş, mevcut uygulamayı belli şartlara ve hukuk kurallarına bağlamak suretiyle İyileştirerek devam ettirmiştir. Devam ettirirken de iki durumu birbirinden ayırmış gibidir: a) Henüz evlenmemiş olanlara -bu âyette- bir kadınla yetinmeleri tavsiye edilmiş, birden fazla kadınla evli olanlar için adalete riayet edememe tehlikesinin bulunduğu, bundan uzak kalmanın en uygun yolunun ise bir kadınla evlenmek olduğu dile getirilmiştir, b) 129. âyette ise birden fazla kadınla fiilen evli olanlara hitap edilmiş, birden fazla kadın arasında adalete tam riayetin mümkün olmadığı bir kere daha hatırlatıldıktan sonra hiç olmazsa adaletsizlikte, farklı ilgi ve muamelede ölçünün kaçırılmaması istenmiştir.
Beşerî sistemler köklü değişikliklere uğratılarak amaca uygun hale getirilirler. İslâm'da bir bütün halinde köklü değişim söz konusu değildir, onda değişmez kurallar vardır. Ancak bir kural, bir hüküm uygulandığında tabii olmayan olumsuz bir sonuç doğuyorsa uygulamayı durdurma imkânı da mevcuttur. Bu cümleden olarak, tarihî ve sosyal şartlara bağlı bir cevazdan (izin, serbest bırakma) ibaret olan çok kadınla evlilik, genellikle kötüye kullanıldığı ve olumsuz sonuçlar doğurduğu takdirde, müslümanların veya yetkili temsilcilerinin kararıyla engellenebilir. Bu tasarruf, Allah'ın hükmünü değiştirme anlamına gelmez. Bu, tıpkı şartlarını yerine getirememekten korkan ferdin tek kadınla evli kalmayı yeğlemesi gibidir; şartları oluşursa ruhsat da geri döner[18].
"Mülkiyetinizde bulunan câriye ile yetinin" tavsiyesi de yetimlerin ve kadınlann haklanna riayet gerekçesine dayanmaktadır; ancak bunda cariyelerin de menfaati vardır. Allah Teâlâ önce aile bağı İçinde hür kadınlara ve yetimlere yapılan haksızlıkları ortadan kaldırmayı murat etmiş, bunu sağlayacak hukukî düzenlemelere ışık tutmuştur. Aynı zamanda ve bir çırpıda kölelik ve cariyeliği kaldırmak hikmete uygun bulunmadığından bunu da zaman içinde kaldırmanın çok yönlü tedbirlerini vahyetmiştir. Kefaretler, İbadet sayılarak teşvik edilen ihtiyarî azat etmeler, kölelere tanınan çeşitli haklar, onların özgürlüklerini kazanmaları konusunda kendilerine maddî yardım yapılması yönündeki teşvikler, köleliğin kaynaklarını kurutmaya yönelik yasaklar bu tedbirler arasındadır. Yetimlerin ve hür kadınların haklanna riayet edememekten korktuğu için sahip olduğu câriye ile evli gibi yaşayacak olan müminin avantajı, cariyenin hür kadınlara nispetle daha az hakka sahip bulunmasıdır. Bu tavsiyenin, câriye lehine olan yanı ise bir aile kadını olmak ve çocuk doğurması halinde, alınır-satılır bir câriye olmaktan kurtulmaktır. Çünkü İslâm'ın getirdiği bir ıslahat olarak sahibinden çocuğu olan câriye "çocuk annesi" (ümmü'l-veled) adını almakta, artık evden ve elden çıkarılması caiz olmamakta, kocası ölünce de tamamen hürriyete kavuşmaktadır.[19]
4. Mehir, sadak, nihle, ecir (çoğulu ücûr) kelimeleri, evlenme akdinde erkeğin kadına verdiği (muaccel) veya borçlandığı (müeccel) malı ve meblağı ifade eder. Bazı toplumlarda erkekler kadınları zorla alırlardı; sonra velilerine (yakın akraba olan erkeklere) bir ödeme yaparak kadınlarla evlenme yoluna gidildi. Ülkemizin bazı yörelerinde âdet olan başlık ödemesi bu uygulamanın bir kalmtısıdır. İslâm bunları ortadan kaldırdı, velilerin bir mal veya meblağ karşılığında velayetleri altındaki kızları kocaya vermelerini yasakladı. Bunun yerine, bir karşılık beklemeden, ahm-satım mahiyetinde olmaksızın, kocanın eşine bir hediye vermesini veya borçlanmasını gerekli kıldı, bu "gerekli hediye"nin adı da -en yaygını mehir olmak üzere- yukarıdaki kelimelerle ifade edildi.
Kadınların zayıflığından istifade ederek borçlandıkları mehri ödemeyen veya verdiklerini geri alan erkekler de bulunduğu için âyette "Kocaları eşlerine versin" gibi bir ifade yerine "Kadınlara mehirlerini verin" ifadesi tercih edilmiş, bu hakkın yerine getirilmesi bir sosyaLve hukukî vazife olarak telakki edilsin istenmiştir.
Mehir bir yandan kadınlara verilen değerin ve onlara karşı gösterilen rağbetin bir sembolü, diğer yandan da bir teminat, bir güvenlik vasıtasıdır. Mehrin teminat oluşu iki noktada kendini gösterir: a) Boşamayı güçleştirmesi. Çünkü mehir borçlanılmış ise boşama halinde erkek tarafından derhal ödenecektir, yani boşama bir malî külfet getirmektedir. Peşin ödenmiş ise yeniden evlenme yeni bir ödemeyi gerektirecektir. b) Kendi imkânlarına dayalı ekonomik yeterliği bulunmayan kadınlar için mehrin bir müddet İhtiyaç karşılama vasıtası olması. Boşanmış kadın, bu sayede yeni bir iş, eş veya himaye elde edinceye kadar aç ve açıkta kalmayacaktır.
Mehrin kocaya bağışlanması caizdir; ancak bu konuda maddî veya manevî bir baskı yapılmayacak, bağışlama mutlak mânada gönül rızâsına dayanacaktır. Bu konuda titiz davranan bazı müctehidler, dilediği zaman kadının bağışladığı mehri geri isteyebileceğine hükmederken "rızânın devamlı olmasını" şart koşmuş gibidirler.[20]
5. Kısıtlı olanlara ait (onların mülkiyetinde bulunan) mallar için "mallarınız" ifadesinin kullanılması "millî servet" kavramına, "geçiminize dayanak kıldığı" ifadesi de insan hayatında malın önemine işaret etmektedir. Buna benzer âyetlerle hadislerden bir dinî maksat çıkarılmıştır ki, buna malın korunması ilkesi denir. İslâm, kimin mülkiyetinde bulunursa bulunsun malda, servette diğerlerinin de haklan ve menfaatlerinin bulunduğuna, bu sebeple mülkiyetin ve malın korunması sorumluluğuna bütün toplumun katılmasının gerekli olduğuna dikkat çekmiştir.
"Aklı ermez" diye çevirdiğimiz sefih hukuk dilinde, "malını akıllıca kullanma yeteneğinden mahrum bulunan insan" anlamında kullanılır. Böyle kimseler için bir vasî tayin edilir. Normal durumlarda çocukların velileri aynı zamanda vasileridir. Vasî kısıtlının malını korur ve akıllıca nemalandınr, bu arada onun ihtiyaçlarının da bu maldan karşılanmasını sağlar.[21]
6. Çocukların evlenme çağına gelmeleri, normal hallerde reşîd olmalarının, yani rüşd dönemine girmelerinin de zamanıdır. Ancak evlenme yaşı geldiği halde riişdün hâsıl olmaması veya riişd hali görüldüğü halde yaşın gelmemiş olması da mümkündür. Bu sebeple âyet malın teslimini iki şarta bağlamıştır: a) Evlenme yaşının gelmesi. Müctehidlere göre bu, on beş-on dokuz yaşları arasında değişmekte, bazılarına göre kızlarla erkek çocuklar için farklı yaşlar öngörülmektedir. Devlet ictihadlar arasından birini seçerek kanunlaştırma ve uygulamayı buna göre yapma imkânına sahiptir, b) Fiilen riişdün yani malı akıllıca kullanma yeteneğinin oluşmasıdır. Veliler ve vasiler uygun vasıtalarla kısıtlıları deneyecekler, riişdün oluştuğuna kanaat getirdiklerinde şahitler huzurunda mallarını, artık reşîd olan sahiplerine teslim edeceklerdir.
Kısıtlıların mallan üzerinde tasarrufta bulunan vasilerin, ihtiyaçları bulunduğu takdirde, örfe veya kanuna göre bu maldan uygun bir pay yahut ücret almaları caizdir. İhtiyacın bulunmaması halinde hem kısıtlının hem de cemiyetin menfaatine olan bu işin ücretsiz, hasbî olarak, kamu yararı düşüncesiyle ve Allah rızası için yapılması tavsiye edilmiştir.[22]
Meali
7.Ana-babanın ve yakınların bıraktıklarından erkeklere pay vardır; yine ana-babanm ve akrabanın bıraktıklarından kadınlara da pay vardır; azından çoğundan, belli pay. 8. (Vâris olmayan) yakınlar, yetimler ve yoksullar miras taksiminde hazır bulunurlarsa bundan, onları da rızıklandırın ve onlara güzel söz söyleyin. 9. Geriye eli ermez, gücü yetmez çocuklar bıraktıkları takdirde korkacak olanların (başkalarının yetimleri için de) kalpleri sızlasın; Allah'tan sakınsın ve doğru söz söylesinler. 10. Yetimlerin mallarını haksız olarak yiyenler şüphesiz karınlarına ancak ateş dolduruyorlar. Zaten onlar alevlenmiş ateşe gireceklerdir.[23]
Tefsiri
7. Nisa sûresi, başta kadınlar olmak üzere aile fertlerinin haklarını açıklamaya devam ediyor ve bu âyetle bir Câhilİye adetini daha kaldırarak miras paylaşımında adaletli bir düzen kovuyor. İslâm'dan önce Araplar mirastan kadınlara ve kızlara pay vermezlerdi. Vârisler ya vasiyet ile ya da -vasiyet yok ise- güç ve yaşa göre belirlenen erkeklerden ibaret idi. Doğumdan akraba olan erkeklerden başka, evlât edinme ve kan kardeşliğine benzer kardeşlik sözleşmeleri yapmak suretiyle ilişki kurulan erkeler de vâris olurlardı. Mekke döneminde uygulanması mümkün olmadığı için miras taksimiyle ilgili bir değişiklik yapılmadı. Medine'ye hicret edilince muhacirlerin birçok yakın akrabası -çoğu müşrik olarak- Mekke'de kalmış oldular. Önce Hz. Peygamber'in "her bir muhacire bir Medİneli müslüma-nı kardeş etmesi" sonucunda doğan yakınlık (muâhât) ile karşılıklı sözleşme (mu-vâlât) miras hakkına sebep kılındı (bu sûrenin 33. âyeti bu geçici durumla ilgilidir). Daha sonra Mekke'de kalan akraba Medine'ye göçüp yeni doğumlarla da aileler genişleyince hedeflenen düzenleme yapıldı ve kadınlar da dahil olmak üzere belli derecelere kadar akraba olanlar birbirine vâris kılındı. İbn Abbas bu konuda şu önemli açıklamayı yapmıştır: Bu âyetler gelip durumu değiştirmeden önce mi-ras erkek çocuğa kalırdı, ana-babaya da vasiyet yoluyla mal bırakılırdı. Müslümanlar Mekke'den Medine'ye göçünce, Hz, Peygamber'in muhacirlerle ensar ara-sında kurduğu kardeşlik bağlantısı sebebiyle bu iki zümre arasındaki miras ilişkisi devreye girdi. Sonra bu sûrenin 33. âyeti ve bunu açan 11 ve 12. âyetler gelince, manevî kardeşlerin birbirine vâris olmaları hükmü kaldırılmış oldu. Artık manevî kardeşler arasında geçerli olan ilişki iyi niyet, yardımlaşma, ikram ve İstenirse vasiyet yoluyla mal bırakma şekline dönüştü[24],"Azından çoğundan, belli pay" ifadesi, miras az olsun çok olsun hak sahiplerinin belli paylarının bulunduğunu belirtmekte ve aşağıda açıklanacak olan miras paylarının sahiplerine verilmesi konusunda titizlik gösterilmesi gerektiğine işaret etmektedir.[25]
8. Bu âyet hem sosyal adalet hem de İslâm'ın insanlara telkin ettiği merhamet, şefkat, Özgecilik, karşılık beklemeden yardım gibi erdemlerin benzeri bulunmaz bir örneğini sergilemektedir. Vefat edip az veya çok bir mal bırakan kimsenin, kanunî mirasçıları yanında, mirastan payı bulunmayan uzak akrabası ve ko-nu-komşusu, eşi-dostu arasında yoksullar ve hizmetçileri bulunabilir. Mirasçı akraba ölüm acısını -yerini doldurmasa bile- miras payı ile bir dereceye kadar telâfi ederler. Ölen kişi yakınları, sevdikleri veya velinimetleri olarak diğerlerinin de kaybıdır. İşte bu kaybı kısmen telâfi etmek ve miras paylaşımı vesilesiyle muhtaçları nasiplendirmek için âyette zikredilen kimselere mirastan pay verilmesi ve gönüllerinin alınması tavsiye edilmiştir. Bu tavsiyeye uyulduğu takdirde nispeten uzak oldukları için mirasçı olamayan akraba ve diğer ilgilileriyle mirasçılar arasına soğukluk, kıskançlık, dışlanmışlık gibi olumsuz duyguların girmesi de önlenmiş olacaktır.
Bu âyetin, aşağıda gelecek olan miras âyetleriyle neshedildiğini (hükmünün kaldırıldığını) düşünenler olmuşsa da arada bir zıtlık, bir çelişki bulunmadığından; yani hem mirasçı olmayan yakınları ve yoksulları mirastan bir şeyler vererek nasiplendirmek hem de -mirasın, geri kalan büyük kısmından- mirasçıların paylarını vermek mümkün olduğundan nesih hükmüne varmak isabetli bulunmamıştır. Bu-hârî'nin nakline göre İbn Abbas da bu âyetin hükmünün yürürlükten kaldırılmadığım (mensuh olmadığını), uygulamaya açık bulunduğunu ifade etmiştir[26].
Uzak akrabaya ve yoksullara mirastan bir miktarın dağıtılmasının hükmü (bunun farz mı, tavsiye mi olduğu) konusu da tartışılmıştır. Mezhep imamlarının da dahil bulunduğu çoğunluk bunun farz değil, gönüllü bir tasadduk olduğunu, zekâttan başka mecburi sadaka yükümlülüğünün de bulunmadığını göz önüne alarak "Verilmesi güzel olur, menduptur" deyip âyeti böyle yorumlamışlardır. Ayrılacak bir miktarın zikredilen kimselere dağıtılmasının mecburi olduğunu söyleyen müc-tehidler de vardır.
Danışmalar sonunda belirlenecek uygun bir miktarın belli bir fonda toplanması ve genellikle yoksullarla talep eden uzak akrabaya sarfedilmesi, bu ilâhî emrin bir düzen içinde uygulanmasını sağlayabilecektir.[27]
9. Bu vesileyle yetimler konusuna bir daha dönülmüştür. Çünkü yetimler hem miraslarını tam olarak alma hem de mallarının korunması ve reşîd olduklarında bu malların kendilerine teslim edilmesi konularında korunmaya, gözetilmeye muhtaçtırlar. Etkili olsun diye hitap, insanların vicdanlarına yöneltilmiş "Yetimleri kendi çocuklarınız olarak düşünün" denilmek istenmiştir; geride bıraktığı yetimlerinin haksızlığa uğrayıp perişan olmalarına kim razı otur! Veliler ve vasiler bugün başkasına olanın yarın kendilerine olacağını bilmeli, yeryüzünde haksızlık bulundukça ondan bir gün kendilerinin ve çocuklarının da zarar göreceğini unutmamalıdırlar.[28]
Meali
11. Allah size, çocuklarımı hakkında erkeğe, iki kadın payı kadar (vermenizi) emreder. İkiden fazla kadın iseler bıraktığının üçte ikisi onlarındır. Eğer yalnız bir kadınsa yarısı onundur. Ölenin çocuğu varsa, ana-babasından her birinin mirastan altıda bir hissesi vardır. Eğer çocuğu yok da ana-baba-sı ona vâris olmuşlarsa anasının hakkı üçte bîrdir. Ölenin kardeşleri varsa anasının payı, vasiyetten ve borçtan sonra altıda birdir. Babalarınız ve oğullarınızdan hangisinin fayda bakımından size daha yakın olduğunu bilemezsiniz. Bunlar Allah tarafından konmuş paylardır; şüphesiz Allah ilim ve hikmet sahibidir. 12. Yapacaktan vasiyetten ve borçtan sonra, eşlerinizin, çocukları yoksa, bıraktıklarının yarısı sizindir. Çocukları varsa bıraktıklarının dörtte biri sizindir. Çocuğunuz yoksa sizin de, yapacağınız vasiyetten ve borçtan sonra, bıraktığınızın dörtte biri onlarındır. Çocuğunuz varsa bıraktığınızın sekizde biri onlarındır. Eğer bir erkek veya kadının, anası, babası ve çocukları bulunmadığı halde malı mirasçılara kalırsa ve bir erkek yahut bir kız kardeşi varsa, vasiyetten ve borçtan sonra her birinin payı altıda birdir. Bundan fazla iseler üçte bire ortaktırlar. Kimse zarar görmesin; Allah'ın hükmü budur. Allah her şeyi bilendir, hilim sahibidir. 13. Bunlar Allah'ın sınırlarıdır. Kim Allah'a ve Peygamberi'ne itaat ederse Allah onu, zemininde ırmaklar akan cennetlere koyacaktır, orada devamlı kalıcıdırlar; işte büyük kazanç budur. 14. Kim de Allah'a ve Peygamberi'ne itaatsizlik eder ve sınırlarını aşarsa Allah onu, devamlı kalacağı bir ateşe sokar, onun için alçaltıcı bir azap vardır.[29]
Tefsiri
11-12. Sahâbîlerden Câbir (r.a.) hastalanmış, kendini bilmez halde yatarken Resûlullah, yanına Hz. Ebû Bekir'i de alarak onu ziyarete gitmişti. Abdest aldı, hastanın yüzüne biraz su serpti. Kendine gelen Câbir Resûlullah'a, "Malım hak-kında ne yapayım?" diye sorunca miras âyetleri nazil oldu[30].
İslâm hukukunda mirasın (terike) nasıl taksim edileceği geniş ölçüde Kur'ân-ı Kerîm'de, bu âyetlerle sûrenin sonundaki 176. âyette açıklanmıştır. Sünnet ve ic-mâ delilleri de bu âyetlerde yeterince açıklanmamış olan kısımların hükmünü açıklığa kavuşturmuştur.
Ölenin anası, babası, oğlu, kızı, kardeşi gibi bazı yatanlarının hisseleri bu âyetlerde ve birkaç hadiste belirlendiği ve açıklandığı İçin bunlara "belli payların sahipleri" mânasında ashâbü'l-ferâiz denilmiştir. Tek başlarına olunca mirasın tamamını, bunlarla beraber olunca geri kalanı alan akrabaya ise asabe denir. Meselâ ölenin oğlu tek başına bulunsa mirasın tamamını alır, ölenin karısıyla (oğulun anası veya analığı) bulunduğu takdirde ise bunun sekizde bir hissesinden geri kalan sekizde yediyi alır. Ashâbü'l-ferâizin birbirine ve asabeye göre değişen ve paylarını etkileyen durumlarına ha) denir ve böyle kırk hal vardır.[31]
11. âyette tek kızın ve ikiden fazla kızın paylan belirlenmiş, ancak iki kızın payı ifade edilmemiştir; müctehidler ve müfessirler iki kızın payının da -İkiden fazlası gibi- üçte iki olduğu sonucuna varmışlardır. Çünkü âyetin başında "Erkeğe iki kadınınki kadar pay vardır" buyurulmuştur, erkeğin bu payı (ölenin bir kızı ve bir oğlu olsa oğlunun alacağı pay) üçte iki olduğuna göre -erkek bulunmadığında da- iki kadının payının üçte iki olduğu buradan anlaşılmaktadır, öteden beri uygulama da böyle olmuştur.
İlgi çekici bir husus da miras taksiminde kadının payının esas alınması ve erkeğin alacağı payın buna göre belirlenmesidir. Bu açıklama şekli bize, kadının mirastan pay almasını sağlayan önemli inkılâbın pekiştirilmesine yönelik gibi gözükmektedir.
"Babalarınız ve oğullarınızdan hangisinin fayda bakımından size daha yakın olduğunu bilemezsiniz" ifadesi, İslâm'da miras taksiminin şahsî duygulara ve tercihlere göre değil, akrabalık bağına ve bu bağın cemiyet ve aile hayatında sağladığı faydalara göre belirlendiğini göstermektedir. Mirasın akrabalık bağına dayanması ve bunun da akraba fertleri arasında farklı bulunması, payların da buna göre az veya çok olmasını gerektirmektedir. "Aralarında rahim bağı bulunanlar Allah'ın hükmüne göre birbirlerine daha yakındır" (Enfâl 8/75) mealindeki âyet de, usul veya fürû olma bakımından aynı çizgi üzerindeki (aynı derecedeki) yakın akrabanın uzağını mirastan mahrum edeceğine (hacb kaidesi) ışık tutmaktadır.
Miras hakkında ya kandan ve doğumdan ya da evlenmeden oluşan yakınlık esas alındığı için evlât edinme, kardeşlik sözleşmesi, sırf vasiyete dayalı-miras paylaştırma usulleri ortadan kaldırılmıştır.
Miras paylaşımında kadınların yan erkek hissesi kadar pay almaları ilk bakışta bazı kimselere ters gelmiş, "Kadının daha fazla pay alması gerekildi" gibi düşünülmüş, müslüman olmayan bazı yazarlar da bu bakımdan İslâm miras hukukunu tenkit etmişlerdir. Halbuki konuya, İslâm'ın getirdiği yükümlülükler bütünü, nimet-külfet dengesi gibi başka unsurlar göz önüne alınarak bakıldığında bu dağıtım şeklinin adalet ve hakkaniyete daha uygun olduğu görülmektedir. Şöyle ki:
a) Bütün durumlarda kadının payı erkeğinkinin yarısı kadar değildir. Çocukları da bulunan bir ölünün mirası paylaştırılırken anası ile babası hayatta iseler bunların paylan altıda birer olmak üzere eşittir. Dede ve nine de böyledir. Anası bir olan kardeşler birden fazla iseler mirasın üçte birini -erkek ve kadın- eşit olarak paylaşırlar. Bu eşit paylaştırmada ya mirasçının ölü ile ilişkisi ya da onu ölüye bağlayan vasıta göz önüne alınmıştır.
b) Aynı derecede erkekle kadın akraba yan yana geldiğinde erkeğe, iki kadın hissesi kadar pay verildiği durumlarda aile ve kamu yaran ile malî yükümlülükler göz önüne alınmış ve buna göre bir denge kurulmuştur. Bugün daha ziyade Batı toplumlarında durumun kısmen değiştiği gözlenmekte olsa bile geçmiş zamanlarda erkekler, ticarî tecrübe, bilgi birikimi ve toplumsal aktivite gibi imkân ve konumlan itibariyle servetin rasyonel kullanılışına kadınlardan daha yatkın olmuşlardır. Âyette, bu gibi objektif şartlar dikkate alınarak, içinde toplumun da hakkı bulunan servetin, daha çoğunun üzerinde tasarruf hakkı erkeğe verilmek suretiyle servetin korunması, iyi idare edilmesi, aile ve toplumun ondan âzami derecede istifade etmesi amaçlanmıştır.
c) Tasarruf ve idare bakımından mirasın çoğuna erkekler hükmetmekte iseler de bizzat faydalanma bakımından kadınlar daha avantajlı durumdadırlar. Çünkü kadınlar, erkeklerin aldıklarının yarısını almakla beraber bu yanda başkalarının -meselâ kocalarının, erkek kardeşlerinin- tasarruf, müdahale ve istifade haklan yoktur. Kadınlar bu hisseyi istedikleri gibi kullanırlar. Evlenirken düğün masrafı, mehir (kocanın karısına vereceği veya borçlanacağı teminat akçesi), evlendikten sonra ailenin geçiminin temini hep erkeğe yüklenmiştir ve bu vesileyle kadınlar, erkeklerin aldtklan mirastan da istifade etmektedirler. Hesaplandığında görüleceği üzere kadınlar, mirasın üçte birine mâlik olduklan halde faydalandıktan pay yaklaşık olarak üçte ikiyi bulmaktadır. Aynca erkeklerin askerlik, belli dereceye kadar muhtaç akrabanın nafakasını temin, kaza tazminatı (diyet) ödemesine katılma gibi -kadınlar için söz konusu olmayan- malî yükümlülükleri de vardır.
d) İslâm miras taksimini tenkit edenlerin dikkat etmeleri gereken bir husus daha vardır: Eski Roma, Yunan, Mısır, Hint, İran, Çin ve Arabistan'da kadınlar mirastan tamamen mahrum bulunuyorlardı; miras taksiminde ulaşılmak İstenen amaç, servetin ailede kalması, başka ailelere intikal etmemesi idi. Ortaçağ'dan sonra Batı'da, kadınlarla erkeklerin mirastan eşit pay almaları için bazı hukukî düzenlemeler yapıldı, kanunlar çıkarıldı. Ancak bu defa kadınların, mallan üzerinde serbest tasarruf haklarına sınırlamalar -özellikle erkeklerin izni şartı- getirildi. Buna karşı yem zamanlarda yapılan mücadeleler sonunda genellikle elde edilen sonuç, mülkiyet ve tasarrufta eşitlik olabildi. İslâm'ın daha baştan verdiği hak ise mülkiyet bakımından kadına üçte bir olan, fakat tasarruf ve istifade bakımından üçte ikiyi bulabilen bir miras payıdır.
11 ve 12, âyetlerde birkaç kere tekrarlanan "vasiyet ve borçtan sonra" ifadesi hem bu ikisinin, taksime nispetle önceliğine hem de önemine işaret etmektedir. Bu talimata göre önce ölünün borçlan Ödenecek, sonra vasiyeti yerine getirilecek, daha sonra da kalan miras paylaştırılacaktır. Hadisler ve icmâ, vasiyeti mirasın üçte biri ile sınırlamış, vârislere vasiyet yoluyla mal bırakmayı da yasaklamıştır. Te-rikenin üçte ikisi vârislerin mahfuz hisseleridir. Ölen mâlik, malının üçte birinden fazlasmı yabancılara (vâris olmayanlara) veya bir hayır kurumuna vasiyet etmiş olsa bile -vârisler razı olmadıkça- bu vasiyetin üçte biri aşan miktarı geçerli değildir.
Vâris olamayan akraba İle yetimlerin mirastan faydalandırılmaları, ayrıca nafaka, zekât, kurban, fıtır sadakası, üçte birle sınırlı vasiyet, ihtiyaç devam ettiği müddetçe -zekât ödenmiş olsa bile- yoksulların servet üzerindeki hakları ve bunlara ek olarak adaletli bir sekile sokulmuş olan miras taksimi, İslâm'ın öngördüğü sosyal adalet ve refahın sağlanmasında rol oynayan önemli kural ve kurumlardır.
13 ve 14. âyetlerde, yukarıda belirtilen buyruk, yasak ve tavsiyelerin Allah Teâlâ tarafından konulmuş sınırlar olduğu, Allah ve Resulüne itaat edenlerin âhi-rette büyük mükâfatlara nail olacakları, onlara itaatsizlik edip Allah'ın koyduğu sınırları aşanların ise ağır cezalara çarptırılacağı vurgulanmıştır.[32]
Meali
15. Kadınlarınızdan çirkin fiilde bulunanlara karşı aranızdan dört şahit getirin. Eğer şahitlik ederlerse, o kadınları ölüm ahp götürünceye yahut Allah onlara bir yol açıncaya kadar evlerde tutun. 16. İçinizden bu çirkin fiili işleyen ikilinin canlarını yakın. Eğer tövbe eder, durumlarını düzeltirlerse artık onlara eziyet etmekten vazgeçin; çünkü Allah tövbeleri çok kabul eden, çok esirgeyendir.[33]
Tefsiri
15-16. Nûr sûresi hicrî 6. yılda, Nisa sûresi ise 4-6. yıllar arasında vahyedil-miştir. Fuhşun çeşitlerine göre cezalarının belirlendiği bu iki sûrenin ilgili âyetleri bir yandan birbirini tamamlamış; diğer yandan -muhtemelen- sonra gelenler, önceki gelenlerin bir kısım hükümlerini değiştirmiştir (nesih veya tahsis etmiştir). Âyetlerin açıklamaya muhtaç kısımlarını da hadisler açıklamış, böylece fuhuş suçuyla ilgili bazı cezaların kaynağını sünnet ve buna dayalı sahabe icmâı teşkil etmiştir.
"Çirkin fiil" diye tercüme ettiğimiz fahişe kelimesi Kur'an'da, hemcinsler arasındaki cinsel ilişki için de kullanılmıştır[34]. Buradan hareketle âyetler lafızlarına uygun olarak yorumlandığında 15. âyette kadınların kendi aralarında yaptıkları fuhuştan (sevicilik, lezbiyenlik), 16. âyette de erkeklerin kendi aralarında yaptıkları fuhuştan (livâta, homoseksüellik) bahsedildiği anlaşılmaktadır. Nûr sûresinin 2. âyetinde ise kadınlarla erkekler arasında yapılan fuhuş (zina) suçunun hükmü açıklanmıştır; şu halde suçların cezalarıyla ilgili hükümlerde bîr değiştirme (nesih) söz konusu değildir. Nitekim İsfahanlı müfessir Ebû Müslim (ö. 323/935) âyetleri böyle anlamış, Muhammed Abduh ve Reşîd Rızâ da el-Me-nâr'da[35] bu anlayışı desteklemişlerdir. Buna göre:
a) Seviciliğin cezası kadınları evlerde hapsetmektir; "Allah'ın onlara bir yol açması" ise hallerini düzeltmeleri ve erkeklerle evlenmeleridir.
b) Livata suçunun cezası, bunu yapanlara söz ve fiille eziyet çektirmek, onlara maddî ve manevî olarak acı vererek canlarını yakmak, böylece bu iğrenç fiili işlemekten vazgeçmelerini sağlamaktır. Ceza olarak ne söyleneceği, ne yapılacağı âyette açıklanmamış, ictihad ve uygulamaya bırakılmıştır.
c) Kadınla erkek arasında yapılan fuhuşun cezası ise Nûr sûresinde (24/2) açıklandığı üzere yüzer sopa vurmaktır.
Bu anlayış ve yorum, âyetlerin lafzî ifadesine uygun olmakla beraber konuyla ilgili hadisler ve uygulama göz önüne alınınca birçok cevapsız soru ve çözülmemiş problem doğmaktadır. Yukarıdaki anlayışı ortaya koyanlar ve onu destekleyenler bu problemleri, ilgili hadislerin sahih olmadığını ileri sürerek veya "Hadisler daha önceki dinlere veya örfe dayalı uygulamayı aksettirmektedir, âyetler gelince bu üygulâralar terkedilmiştir" şeklinde te'viiler yaparak[36] çözme yoluna gitmişlerdir. Ancak gerek homoseksüel ilişki ve gerekse evli erkeklerin ve kadınların zinası için öngörülen ağır cezaların -Nûr sûresi geldikten sonra da- asırlar boyunca uygulandığı, yüz sopa cezasının ise evlilik hayatı yaşamamış (muhsan olmayan) erkekle kadının zinasına tahsis edildiği bilinmektedir. İlgili hadislerin sahih olmadığını söylemek, hadis ve usul ilminde yerleşmiş kaidelere göre kolay ve isabetli değildir. Bu hadislerde geçen ifadeler de bu hükümleri açık biçimde içermektedir. Şöyle kî:
a) İbn Abbas, "Allah'ın açtığı yoF'un, getirdiği çözümün "Evlilerin zinası için recim (taşlayarak öldürmek), bekârların zinası için İse yüz sopa" olduğunu belirtmiştir[37].
b) Hz. Peygamber "Allah'ın açtığı yoF'un evli zânîler için recim, bekâr zânî-ler için İse yüz sopa olduğunu açıklamıştır[38].
c) Yine Resûlullah, Allah'tan başka tanrı olmadığına ve kendisinin Allah'ın elçisi olduğuna iman eden kimseler arasında sadece üç büyük suçtan birini İşleyenlerin ölüm cezasına çarptırılacağını belirterek bunlardan birinin de zina eden "evlilik yaşamış" kadın ve erkek olduğunu belirtmiştir[39]. Bu hadis evlilik hayatı yaşamış bulunan kimseler için zina cezasının ölüm olduğunu açıkça ifade etmektedir.
d) Hz. Peygamber hayatta iken, onun bilgisi dahilinde ve verdiği hükme dayanan birden fazla recim cezası uygulanmıştır. Bunların bir kısmı müslüman kadınlarla ve erkeklerle, bir kısmı ise -kendi istekleriyle bir hakim olarak Hz. Pey-gamber'e başvurdukları için- bu konuda onun hüküm vermesini isteyen yahudiler-le ilgilidir[40]. Yahudiler, zina eden bir kadınla erkeğin davasını Resûlullah'a getirdiklerinde o, Tevrat'ta bunun cezasının ne oluğunu sormuş, yahudiler gerçeği gizleyerek sopa cezasından bahsetmişlerdi. Yahudi iken müslüman olan Abdullah b. Selâm'in müdahalesi ve Tevrat'taki yerini göstermesi üzerine yahudiler onu doğrulamak mecburiyetinde kalmışlar, Hz. Peygamber de gereğinin yapılmasını emretmişti[41]. Bugün elimizde bulunan Tevrat'ta da recim cezasına yer verildiğini görüyoruz[42].
e) Hz. Peygamber'in irtihalinden sonra Râşid Halifeler devrinde evlilere zina cezası olarak recim uygulanmıştır[43].
f) Hz. Ömer recim cezasının Allah Teâlâ tarafından Peygamberine bildirildiğini, bunu âyet gibi okuduklarını, ihmal edilmemesi gerektiğini -önem verdiğini gösteren bir tavır ve üslûp içinde- açıklamıştır[44].
Bu açık ifadeler ve uygulama karşısında müetehid ve müfessirlerin kahir ekseriyeti, evli iken zina eden kadınların ve erkeklerin cezalarının recim olduğu hükmünde birleşmişlerdir. Buna göre eziyet etme ve hapsetme cezalarının yerine gelen sopa cezası âyetle, recim cezası ise hadisle belirlenmiştir. Âyetin âyeti neshet-mesinin caiz olduğunu benimsemiş bulunan usulcütere göre burada bir problem yoktur. Ancak Ebû Bekir İbnü'l-Arabî, 15. ayetin getirdiği cezanın muvakkat olduğunu ("Allah bir yol açıncaya, başka bir çözüm getirinceye kadar" buyuruldu-ğunu) göz önüne alarak burada nesihten söz edilemeyeceğini, belli bir müddete kadar geçerli olan hükmün, o müddet dolunca zaten ortadan kalktığını, bundan sonra geçerli olacak hükmün de açıklandığını ifade etmiştir (1,354). 16. âyete gelince buradaki hükmü değiştiren bir âyet, bir de sünnet vardır. Âyet bekâr suçlular için sopa cezasını koymuştur, sünnet ise bunu teyit ettikten sonra evlilerin zina suçu için recim cezasını getirmiştir. Burada recmi kabul edenler, zaruri olarak sünnetin âyeti neshini de kabul etmiş olmaktadırlar. Usulcülerin büyük çoğunluğu, mütevâtir (başından itibaren yalan üzerinde birleşmelerini aklın kabul edemeyeceği ölçüde çok sayıda kişi tarafından rivayet edilmiş) sünnetin âyeti neshedebilece-ği kanaatindedir. Ebû Bekir İbnü'l-Arabî recmi bildiren hadislerin mütevâtir geldiğini ileri sürmektedir (I, 361). Bazı usul eserlerinde İmam Şafiî'nin, sünnetin Kur'an'la neshedİlebileceği kanaatinde olduğu belirtilmekle beraber, kendi eserinde sünnetin Kur'an'ı, aynı şeklide Kur'an'ın da sünneti hiçbir şekilde neshedeme-ceğini savunmaktadır[45].
Sopa ve recim cezası gelmeden önce inen 15 ve 16. âyetlerin hükmü "kadınların veya erkeklerin kendi cinsleri arasındaki cinsî ilişkiler içindir" denildiği takdirde nesih problemi ortadan kalkar. Geriye Nur sûresinin 2. âyetindeki sopa cezasının evli zina suçlularım da kapsamına alıp almadığı konusu kain". "Bu âyet bekâr zina suçluları içindir" diyenler recmi getiren hadislere dayanıyorlar. Bize göre bu hadislerin uydurma olduğunu söylemek -usule göre- mümkün olmamakla beraber getirdikleri recim cezasıyla ilgili bazı sorular ve problemler de yok değildir:
a) Recim cezası İslâm'dan önce vardır ve uygulanmıştır, İslâm'ın getirdiği, başlattığı bir ceza değildir.
b) Zina cezalarının daha hafif olanları Kur'ân-ı Kerîm'de yer aldığı halde recim cezasına Kur'an'da yer verilmemiştir. 25. âyette gelecek olan mümin cariyelerle ilgili "Evlendikten sonra fuhuş yaparlarsa onlara, hür kadınların cezasının yansı gerekir" mealindeki ifade, hür ve evli kadınların zina cezalarının da yüz sopa olduğuna işaret etmektedir. Çünkü yüz sopanın yansı uygulanabilir, fakat recim (ölüm) cezasının yansından söz edilemez.
c) Hz. Peygamber, hayatında uygulanan birkaç recim cezasında hazır bulunmamış, infazı başkalarına havale etmiştir. Suçun ispatı bu vak'aların tamamında suçlunun itirafıyla hâsıl olmuş ve ceza, müslüman suçluların ısrarla günahtan temizlenmeyi istemeleri üzerine infaz edilmiştir.
d) "Zina ettim, beni cezalandırarak temizle" diye gelen müslümanlan Hz. Peygamber Önce geri çevirmiş, söylediklerini duymamış gibi davranmış, ısrar etmeleri üzerine kurtarıcı telkinlerde bulunmuş, "Deli mi, içmiş mi, yaptığı zina olmadığı halde öyle mi sanıyor?" demiş, bütün bunlara rağmen ısrar ettikleri için cezalandırma yoluna gitmiştir[46].
e) Mâiz isimli sahâbî, infaz başlayınca can acısıyla kaçmaya başlamış; arkasından yetişen infazcılar onu öldürmüşlerdi. Dönünce durumu Hz. Peygarnber'e anlatmışlar. O da "Keşke bıraksaydınız! Tövbe ediyor, Allah da onu kabul buyu-ruyordu" demiştir. Sahabenin recmedilen müslümanlar hakkında ileri geri konuşmaları karşısında da, "O öyle tövbe etti ki bir ümmete paylaştınlsa her bir ferdine yeterdi"; başka bir rivayete göre, "O öyle bir tövbe etti ki, Medine halkından yetmiş kişiye paylaştınlsa -bağışlanmaları için- yeterdi" buyurmuştur[47]. İbn Teymiyye, İbn Kayyim gibi fıkıhçılar bu hadislere dayanarak tövbe eden, kendiliğinden gelip suçunu itiraf eden suçlulara cezayı uygulayıp uygulamama konusunda ülü'l-emrin serbest olduğu sonucuna varmışlardır[48].
f) Recim cezasını getiren hadiste Hz. Peygamber,"... Bekârlar için yüz sopa ve bir yıl da sürgün, evli veya evlilik geçirmiş kimseler için yüz sopa ve recim" ifadesini kullanmıştır[49]. Müctehidler bu hadiste geçen cezaların İkisi hakkında farklı görüş, anlayış ve değerlendirme getirmişlerdir: 1. Kadının başka bir yere sürülmesi, 2. Recim yanında bir de sopa cezasının uygulanması. Hadiste bu İki ceza da yer aldığı halde bunlar uygulanmaz diyen müctehidler olmuştur. Hatta Ebû Hanîfe'nin, "sürgün cezasının had (değişmez, kanunî ceza) değil, uygulaması yöneticilere bırakılmış ta'zir cezası nevinden olduğunu" söylediği nakledilmiştir[50]; yani Kur'an'da olan ceza had, sünnetin getirdiği ilâve ceza ise ta'zir olarak değerlendirilmiş olmaktadır.
Yukarıdaki altı madde bizi şu sonuca götürmektedir: Recim cezası -mutlaka ve değişmez olarak uygulanacak- hadlerden değildir. İslâm'dan Önce de uygulandığı için İlk İslâm topluluğunun tanıdığı, yadırgamadığı, cay dinci bulduğu bir ceza çeşididir. Bu sebeple Hz. Peygamber çok az da olsa bu cezanın uygulanmasına izin vermiştir. Sonuç olarak evlilerin zina suçlarının had nevinden cezası, bekârla-nnki gibi yüz sopadır. Recim ise kamu düzeni ve suçların önlenmesi ilkelerinin gereğine göre uygulanıp uygulanmaması, usulüne göre ümmetin alacağı karara bırakılmış, ta'zir nevinden bir cezadır. Cezaların çoğu gibi bu cezalar da ispat ve infazdan önce tövbe etmekle (pişmanlık göstermek ve ıslâh-ı hal etmekle) ülü'1-emir tarafından düşürülebilir.[51]
Meali
17. Allah'ın kabul edeceği tövbe, ancak bilmeden kötülük edip de sonra tez elden pişmanlık getirenlerin tövbesidir; işte Allah bunların tövbesini kabul eder; Allah her şeyi bilendir, hikmet sahibidir. 18. Yoksa kötülükleri yapıp yapıp da içlerinden birine ölüm gelip çattığında "Ben şimdi tövbe ettim" diyenlerle kâfir olarak ölenler için kabul edilecek tövbe yoktur. Onlar için acı bir azap hazırlamışızdır.[52]
Tefsiri
17-18. Önceki âyetin sonunda zina suçu işleyenlerin tövbesinden söz edildiği için bu iki âyette gerçek, samimi, kabule şayan tövbe'nin ne olduğu ve ne olmadığı açıklanmıştır. Buna göre insanlar hak dine inanan ve inanmayanlar diye ikiye ayrılır. Hak dine inanmayanların tövbesi ona iman etmektir; iman, daha önceki inkarcılıkla o hal içinde işlenmiş günahların bağışlanmasını sağlar. Hak dine inananlar bilerek ve isteyerek günah işlemiş olurlarsa bunların tövbesi de yaptıklarından pişmanlık duymaları, samimi olarak Allah'a yönelip bir daha günah işlememek üzere söz vermeleriyle gerçekleşir.
Âyette geçen "bilmeden" ifadesi, "yapılanın kötülük veya günah olduğunu bilmeden" mânasında olmayıp, "bildiği halde iradesine hâkim olamayan, bilgisini uygulamayan, nefsine uyup kötülük yapan" mânasında kullanılmıştır. İnsanlar yaşadıkları müddetçe tövbe kapısı açıktır. Ne zaman akılları başlarına gelir ve tövbe ederlerse Allah'ın, vaadinin gereği olarak bu tövbeyi kabul buyurması ve günahkâr kullarını affetmesi umulur, lütfundan beklenir. Günahkâr kişi hayatının son saniyelerine kadar tövbe etmez, dünya hayatından ümit kestikten ve gayb âlemine dahil bulunan berzah ve âhiretle ilgili bazı gerçekleri gördükten, hissettikten sonra henüz can vermeden tövbe ederse, bu tövbenin sebebi, gayba imana dayalı samimi pişmanlık olmayıp yüz yüze gelinen cezadan kurtulmaya yönelik bulunduğu, tekrar kulluk ve itaat imtihanına fırsat da kalmadığı için kabul edilmeyecektir. Kabul edilmeyen bir başka tövbe de hayatını, hak dini inkâr içinde geçirdikten sonra ölen ve âhiret âlemini gördükten sonra pişmanlık duyanların tövbesidir. Bu da gayba iman ve samimi pişmanlıktan kaynaklanmadığı için Allah tarafından kabul edilmeyecektir. Bu hükmü teyit eden başka âyetler de vardır[53].
Meali
19. Ey iman edenler! Kadınlara zorla vâris olmanız size helâl değildir. Apaçık bir edepsizlik yapmadıkça, onlara verdiğinizin bir kısmını ele geçirmeniz için kendilerini boşanmaktan engellemeyin. Onlarla iyi geçinin. Eğer onlardan hoşlanmazsanız, Allah'ın hakkınızda çok hayırlı kılacağı bir şeyden de hoşlanmamış olabilirsiniz. 20. Eğer bir eşi bırakıp da yerine başka bir eş almak isterseniz, onlardan birine yüklerle mehir vermiş olsanız dahi ondan hiçbir şeyi geri almayın. Siz onu, iftira ederek ve apaçık günah işleyerek mi geri alacaksınız! 21. Aramzda beraberlik yaşadığınız ve onlar sizden sapasağlam bir söz de aldıkları halde mi onu geri alacaksınız![54]
Tefsiri
19. "Kadınlara zorla vâris olmak" ya kendileri veya malları için söz konusu olmaktadır. İslâm'dan önce her ikisi de yapılmakta idi. Birincisi, ölen kimsenin büyük oğlunun -kendisinin öz annesi değilse- onun karışma (üvey annesine) sahip olması şeklindeydi. O dönemde ölen kişinin, karısıyla evlenecek, başka eşinden oğlu yoksa ya kadın elini çabuk tutup kaçar, baba tarafına sığınır ve kurtulurdu ya da ölenin erkek yakınlarından birisi erken davranıp gelir, kadının üzerine elbisesini atar ve böylece ona sahip olurdu. İkincisi kadının kendine değil, malına zorla vâris olmaktır. Bu da iki şekilde olmakta İdi: a) Kocası karısını sevmediği ve ona İlgi göstermediği halde boşamaz, nikâhı altında iken ölmesini ve malının kendisine kalmasını beklerdi, b) Kadınları ve kızları velileri evlendirmezler, bekâr veya dul olarak vefat etmelerini ve mallarının kendilerine kalmasını isterlerdi[55]. Birinci uygulamayı yansıtmak için âyetin ilk cümlesini "Kadınları zorla miras olarak almayın" şeklinde tercüme etmek gerekir. Biz ikincisini esas aldığımızdan bu cümleyi "Kadınlara zorla vâris olmanız size helâl değildir" seklinde çevirdik. Kadınlara karşı haksızlık ve zulüm demek olan bu âdetler ve uygulamalar İslâm'da kaldırılmış, haklar sahiplerine verilmiştir.
"Apaçık bir edepsizlik yapmadıkça" kaydı iki şekilde anlaşılmıştır: Zina etmedikçe veya evlilik hukukuna riayetsizlik etmedikçe. Birinci yoruma göre evli kadın zina ederse kocası, ona verdiği mehir ve yaptığı masrafın bir kısmını geri alabilmek için kendisini sıkıştıracak, rahatsız edecek, fakat boşamayacaktır. Kadın bu rahatsızlık sebebiyle kocasına bir meblağ ödedikten sonra boşanma imkânım elde edecektir. Yaptığı masrafın tamamını değil de bir kısmını geri almasına izin verilmesinin sebebi, zina etmeden önce geçirilen evlilik hayatına bîr bedelin aynl-masıdtr. Bazı müfessirler bu hükmün, yine zina suçuyla ilgili bulunan Hân âyeti[56] ve hadle (zina cezası) kaldırıldığım ifade etmişlerdir[57]. İspattaki güçlük sebebiyle zina cezasının uygulanmaması ve İhtiyarî olduğundan liâna da başvurulmaması hallerinde bu âyetin uygulanma sahası bulunacağı için nesih iddiasına katılmıyoruz,
İkinci yoruma göre evli kadın iffetli olmakla beraber hak hukuk ve sınır tanımaz bir tutum içine girerse (nüşûz) bu âyet kocaya, yaptığı masrafın ve ödediği mehrin bir kısmını almak üzere sıkıştırma, rahatsız etme hakkı vermektedir. Bakara sûresinin 229. âyetinde geçen "karı ve koca Allah'ın koyduğu sınırlara: riayet etme, karşılıklı haklan koruma konusunda başarısız olmaktan korkârtarsa kadının bir miktar malî fedakârlıkta bulunması ile evlilik hayatını sona erdirmeleri"nİn bundan farkı, onun karşılıklı rızâya, bunun ise kocanın sıkıştırmasına bağlı bulunmasıdır.
"Onlarla iyi geçinin" şeklinde tercüme edilen kısım lafza daha bağlı kalınarak "Onlara karşı mâruf çerçevesinde davranın" diye de çevrilebilir. Ma'rûf "toplum tarafından bilinen, kabul edilen, hoş karşılanan, dine göre de meşru ve makbul olan davranışlardır. Evlilik birliği içinde erkeklerin ve kadınların karşılıklı haklan ve "yükümlülükleri vardır. Bu hak ve yükümlülüklerin bir kısmı Kur'an ve sahih sünnet tarafından ortaya konmuştur, bir kısmı ise toplumun örfüne, âdetine ve ahlâkına bağlı ve dayalı olarak belirlenmektedir. İslâm öncesi Arap toplumunun örf ve âdetleri arasında bulunan ve kadınlara karşı haksızlıklar ihtiva eden anlayış ve uygulamalar naslarla kaldırılmış; bunların yerine, kadını ve erkeğiyle insan haysiyet ve şerefine uygun olan hükümler getirilmiştir. İslâm'ın dinî, ahlâkî ve sosyal hayatta gerçekleştirdiği inkılâba uygun olarak oluşan fıkıh ve ahlâk kurallarıyla ümmetin örfü, âdeti evlilik birliğine de hâkim olmuş, erkekler ve kadınlar birbirlerine karşı bu kurallar çerçevesinde davranmışlar, ilişkilerini buna göre yürütmüşlerdir.
Erkeklerin kadınlara karşı kötü davranışları (mâruf çerçevesini aşan muameleleri) her zaman kadınların kusurundan kaynaklanmaz. Erkeklerin kötü huylu olmaları, başka kadınlara meyletmeleri, zaman içinde eşlerinden soğumaları, hatta onlardan nefret eder hale gelmeleri gibi sebepler de onları kötü davranışa itebilir; bu âmillerin etkisiyle erkekler, kadınlarını boşamaya, evlilik hayatına son vermeye karar verebilirler. Bu durumda Kur'ân-ı Kerîm'in tavsiyesi erkeklerin acele etmemeleri, duygularını kontrol etmeleri; duyguya dayalı isteklerin her zaman insanlar için hayırlı sonuçlar doğurmadığını, istenmediği halde yapılan veya katlanılan şeylerin de bazan insan hakkında hayırlı olduğunu düşünmeleri, bu kabilden tecrübeleri hatırlamaları, evlilik hayatını ve bu hayat içinde iyilik ve adaletten ayrılmama çizgisini ellerinden geldiğince korumaya çalışmalarıdır.[58]
20-21. İslâm'dan önce, kadının kusuru bulunmadığı halde ondan ayrılmak ve bir başka kadınla evlenmek isteyen erkekler bir yolunu bulup ödedikleri mehri4e geri almak isterlerdi. Bu durumda kadın hem eşini, yuvasını ve maişetini hem de bir süre geçimine medar olacak menlini kaybetmiş olurdu. Erkeklerin bu amaçlarına ulaşabilmek için kullandıkları yollardan biri de kadına iftira atmak, onu birtakım kötü huy ve davranışlar İçinde göstermekti. Kadınlar bu tehdit karşısında yılar, böyle bir lekeden kurtulabilmek için mehirlerini geri vermeye razı olurlardı. İslâm, bu zalimce davranışları yasaklamış, evlenme akdini "ağır sorumluluklar yükleyen bir ahid, sapasağlam bir sözleşme" olarak nitelemiş, evlilik birliği içinde geçen güzel günlerin hâtırasını kirletmenin çirkinliğine işaret etmiştir.
"Yüklerle mehİr vermiş olsanız dahi" ifadesindeki "yüklerle" kelimesi, âyette geçen kıntâr kelimesinin karşılığı olarak seçilmiştir. Arapça'da kıntâr, Türkçe-miz'deki "çuvalla altın, bir çuval altın" deyiminde olduğu gibi çokluktan kinayedir, kelimenin lügat mânaları arasında "bir öküzün derisi doluşunca" mânası da vardır. Tefsircİ ve fıkıhçüar, "Kur'ân-ı Kerîm'de, caiz olmayan bir şey örnek olarak da zikredilmez" kaidesinden yola çıkarak ve bu âyete dayanarak kadınlara verilecek mehrîn üst sınırının bulunmadığını ileri sürmüşlerdir. Gerçi Hz. Peygamber mehir konusunda aşın gidilmemesini istemişlerdir, fakat bu bir tavsiyeden ibarettir ve imkânı olanların çok mehir vermelerine engel değildir. İnsanların bu izni kötüye kullanmaları ve mehir ödeme konusunda âdeta yarışa girmeleri yoksulların evlenmelerini güçleştirdiği için Hz. Ömer, nıehrin üst sınırını 400 dirhem (1280 gram) gümüş olarak belirlemeye karar vermiş, mescidde minbere çıkarak bu kararını açıklamıştı. Bunu işiten Kureyşli bir kadın mescide gelip halifeye itiraz etmiş, aralarında şu konuşma cereyan etmiştir:
-Ey müminlerin emîri! Allah'ın kitabı mı yoksa senin emrin mi uygulama önceliğine sahiptir?
-Tabu ki Allah'ın kitabı, niçin bunu soruyorsun?
-Sen biraz önce insanların fazla mehir ödemelerini yasakladın, halbuki Allah Teâlâ kitabında "... Onlardan birine yüklerle (çuvalla altın) mehir vermiş olsanız dahi ondan hiçbir şeyi geri almayın" buyurmaktadır.
Bunun üzerine Hz. Ömer, "Herkes Ömer'den daha bilgili" (bir başka rivayette) "Doğru düşünen ve söyleyen bir kadın, hata eden bir başkan, Allah yardımcımız olsun!" demiş; ardından tekrar minbere çıkarak mesciddekilere şunları söylemiştir: "Sİzi, kadınlara mehir verme konusunda aşın gitmekten menetmiştim. Herkes kendi malında dilediğini yapsın, serbestsiniz"[59].
Bu olay, yalnızca kadınlara verilecek mehrin üst sınırının belirlenmesi konusunda değil, İslâm'ın ilk yıllarında cemiyet içinde kadının konumu, rolü ve hakları konusunda da önemli ipuçları vermektedir.[60]
Meali
22, Geçmişte olanlar bir yana-babalarınran nikahladığı kadınlarla evlenmeyin; çünkü bu bir edepsizliktir, iğrenç bir şeydir ve kötü bir yoldur. 23. Analarınız, kızlarınız, kız kardeşleriniz, halalarınız, teyzeleriniz, erkek kardeş kızları, kız kardeş kızları, sizi emziren analarınız, süt bacılarınız, eşlerinizin anaları, kendileriyle birleştiğiniz eşlerinizden olup evlerinizde bulunan üvey kızlarınız size haram kılındı. Eğer onlarla birleşmemiş olursanız (evliliğiniz son bulduğunda) kızlarını almanızda size bir sakınca yoktur. Kendi sulbünüzden olan oğullarınızın eşleri ve iki kız kardeşi birden almak da size haram kılındı; ancak geçen geçmiştir, Allah çok bağışlayıcı ve esirgeyicidir. 24. Elinizin altında bulunan cariyeler müstesna evli bulunan kadınlar da size haram kılındı; Allah'ın size emri budur. Bunlardan başkasını, namuslu olmak, zinakâr olmamak üzere mallarınızla (mehirle) istemeniz size helâl kılındı. Onlardan faydalanmanıza karşılık kararlaştırılmış olan metihlerini verin. Me-hir kesiminden sonra karşılıklı anlaşmanızda size günah yoktur. Şüphesiz Allah ilim ve hikmet sahibidir.[61]
Tefsiri
22. Buradan itibaren üç âyette evlenme mânileri açıklanmaktadır. Hemen bütün dinlerde ve beşerî hukuklarda belli derecelerdeki yakınlar arasında evlenme yasaklanmış, bu yakınlık tarafların evlenmelerine mâni olarak değerlendirilmiştir. İslâm'a göre evlenme mânileri bu âyetler yanında sünnet ve icmâ kaynaklarına da dayanmış, bu kaynaklardaki açıklamalarla -aralarında evlenme akdi yapılması caiz olmayanlar listesi- tamamlanmıştır. Buna göre erkeklerin evlenmeleri haram kılınan kadınları (muharremât) şu sınıflarda toplamak mümkündür: t. 1.Usul. Analar ve onların anaları...
2. Fürû. Kızlar ve kız torunlar...
3. Belli derecedeki yan hısımlar. İster ana-baba bir olsun, ister yalnızca anadan veya babadan olsun kız kardeşler, halalar ve teyzeler, kız yeğenler.
4. Belli derecedeki süt yakınları. Bir çocuk bir kadından süt emince kadın sütannesi, kadının kocası sütbabası, kadının çocukları da sütkardeşleri olur ve emen bunlarla evlenemez.
5. Evlenme ile oluşan (musâhere) hısımlar. Bunlar İkiye ayrılmaktadır: a) Devamlı haram olanlar. Cinsî temas yapılmamış olsa dahi nikâh yapılan zevcenin annesi (kayınvalide) ve onun annesi... Nikahtan sonra cinsî temas da yapılmış olan zevcenin -daha önceki kocasından olma- kızları ve bunların fazlan... Oğulların ve torunların eşleri (gelinler) ve babaların eşleri (üvey anneler), b) Geçici olarak haranı olanlar. Zevcenin belli derecedeki yakınlarını ikinci eş olarak almak. Bu yakınlığın sının şöyle tespit edilmiştir: Zevcenin yakını olan kadının erkek olduğu var sayıldığında birbiriyle evlenmeleri -akrabalık, dolayısıyla- caiz değilse bu iki kadını bir arada nikahlamak da câİz değildir.
6. Başkalarının nikâhı altında bulunan (fiilen ayn yaşasalar bile kocalarının veya hakemlerin ve hâkimin boşamadığı, ayırmadığı) kadınlar.
19. âyette kadınlara zorla vâris olmak yasaklanırken babalann eşleriyle (üvey analar) -onlar istemediği halde- evlenmek de yasaklanmıştı. Bu âyette konuya açıklık getirilmiş ve taraflar İstese bile üvey analarla evlenmenin yasak olduğu bildirilmiştir.
Akrabalığın ve hısımlığın evlenmeye engel olması kaide olarak bütün dinlerde, hukuk ve ahlâk sistemlerinde vardır. Sınırların geniş veya dar tutulması bu sistemlerin oturduğu temel inanca, felsefeye, sistemin insan fıtratı ve tabiatıyla ilişkisine, fuhuş anlayışına ve aileye verdiği öneme bağlı olmuştur. İslâm'a göre cemiyetin çekirdeği ailedir, ailenin ilgi ve dayanışma açısından geniş tutulması öngörülmüştür. Bu geniş aile çerçevesi içinde bir kısım fertlerin birbiriyle ilişkisi ve birlikteliği daha çok olacaktır. Farklı cinsten iki ferdin çeşitli durumlarda bir arada olmaları şehvet İçgüdüsünün harekete geçmesine, meşru olmayan cinsî ilişkilerin vukuuna sebep olabilecektir. Bu olumsuz gelişmeyi engellemek üzere -aile fertlerinin birlikteliğini sınırlamak yerine- cinsî ilişkinin evlenmek suretiyle olması dahi yasaklanmış; böylece birbirlerine, geleceğe yönelik, muhtemel kan-koca olarak bakmaları ihtimali de ortadan kaldırılmıştır.
"Babalarınızın nikahladığı kadınlarla evlenmeyin" cümlesinde geçen "nikahladığı" kelimesinden evlenme akdi mi, yoksa cinsî temas mı kastediliyor? Bu soruya iki cevap verilmiştir: a) Evlenme akdi, b) Hem evlenme akdi hem de -evlenme akdi bulunmadan- cinsî temas; yani zina.
İkinci cevabı benimseyenlere göre babaların nikahladığı, evlendiği kadınlarla (üvey analar) evlenmek de, babaların zina ettiği kadınlarla evlenmek de haramdır. Başka bir deyişle zina da "evlenme manii" oluşturur; babanın zina ettiği kadın, oğulun üvey anası gibi olur ve onunla evlenmesi caiz olmaz.
Şâfıî, (bir rivayette) Mâlik, İbn Abbas, Zührî, Leys b. Sa'd gibi "Burada nikâhtan maksat evlenme akdidir" diyenlere göre zina, evlenme engeli oluşturmaz, babanın zina ettiği kadınla oğulun evlenmesi caiz olur. Bize göre de burada nikâhtan zina kastedilmiş olamaz; çünkü bir cümlede iki kere nikâh kelimesi geçmektedir ve bunlardan birincisinin "evlenme akdi" mânasında olduğu kesindir, ikincisinin de aynı mânada kullanılmış olması dil ve mantık gereğidir. Babanın zina ettiği kadınla evlenmeyi bu âyete dayanarak haram saymak yerine, sapmamış, bozulmamış insan fıtratına ters düştüğü içîn çirkin (mekruh) kabul etmek daha doğru olsa gerektir. Nitekim Mâlikîler'den İbnü'l-Mevvâz'ın da bu görüşte olduğu bilinmektedir[62].
23. Sütanne, sütbaba (sütannenin çocuğunu doğurduğu ve bu doğumdan gelen sütü ile süt çocuğunu emzirdiği sırada evli bulunduğu kocası), sütkardeşler ve diğer bazı süthısımlannın -evlenmenin yasak olması bakımından- öz anne ve akraba gibi olmaları ilgili âyet ve hadislerle sabit olmuş, İslâm'a mahsus bir anlayış ve hükümdür. Çocuğun başka bir gıda ile beslenip gelişemediği bir çağında (ilk iki yaşında) onu emziren kadın, tıpkı doğuran ana gibi çocuğun hayatının idamesini sağlamakta yani Allah Teâlâ çocuğun hayatının devamına sütanneyi vasıta kılmaktadır. Bu bakımdan emziren kadın anne kabul edilmiş, onunla ve bir kısım yakınlarıyla emen çocuğun evlenmesi haram kılınmıştır. Yine bu sebepledir kî, bazı âlimlere göre ilk iki yaşı içinde bile çocuk sütten kesilir, başka gıdalarla beslenir hale gelirse bundan sonra -henüz iki yaş dolmadığı halde- emzirme haram kılıcı olmaz[63].
Müctehid ve müfessirlerin çoğuna göre haram talan emzirmenin çağı çocuğun ilk iki yaşı ile sınırlıdır (Bakara 2/233). Buna karşılık, sahabeden Hz. Âişe, müctehidlerden Leys b. Sa'd gibi bazı âlimler, Hz. Peygamber'in bazı tasarruflarına bakarak bu konuda yaş smın bulunmadığı ve hangi yaşta olursa olsun emzirmenin evlenmeyi haram kılacağı kanaatine ulaşmışlardır. Diğer Peygamber.hanımları (ümmehâtü'l-mü'minîn) ve müctehidîerin çoğunluğu ise haklı olarak, bu konudaki uygulamaların özel ve geçici bir izin olduğu, başkalarına teşmil edilemeyeceği görüşünü benimsemişlerdir.
Müctehidîerin çoğuna göre iki yaşını doldurmamış çocuğun midesine inen bir yudum süt dahi "süthısımlığı" ilişkisi için yeterlidir. Bazı rivayetlere dayanarak bunu beş doyumluk emmeye kadar çıkaranlar olmuştur[64].
24. Bu âyette geçen muhsanât, muhsınîn kelimeleri "menetmek, engellemek" mânasına gelen ihsan masdarından gelmektedir. Âyetlerde ihsan kelimesi kadınlar için "evli olmak", "iffetli olmak" ve "hür olmak" mânalarında kullanılmıştır. Her üç durum da kadını, zinadan koruduğu için bu mânalar, kökteki "engellemek" manasıyla ilgili bulunmaktadır. Hangi âyette bu üç mânadan hangisinin kastedildiği karinelerle bilinecektir.
Evlenme mânileri sayılırken zikredilen "muhsan kadınlar"dan maksat evli kadınlardır. Bu âyetle -Câhİliye devrinde bazı durumlarda caiz görülen- birden fazla erkekle evli olma âdeti kaldırılmış, bir kadının ancak bir erkeğin nikâhı altında bulunabileceği ve yalnızca onunla kan-koca hayatı yaşayabileceği hükmü getirilmiştir; yani İslâm'da çok kocalılık caiz değildir.
"Ellerinizin altında olanlar müstesna" cümlesiyle cariyelerin kastedildiğinde birleşilmekle beraber- hükmün uygulanmasıyla İlgili olarak farklı yorumlar vardır: a) Kadın esir alınınca evlilik bağı sona erer, esirler gazilere dağıtılınca hissesine kadın esir düşen gazi onunla cinsî hayat yaşayabilir. Kadının, müslümanlarla savaşan veya düşman ülkesinde bulunan gayri müslim kocasıyla nikâhlı olması onun "muh-san" sayılmasını gerektirmez, b) Cariyenin sahibi, onu başkasıyla evlendirmiş olsa dahi istediği zaman -hamile olmadığını tespit için- bir hayızlık bekleme süresinden sonra onunla cinsî temasta bulunabilir, c) Evli câriye sahip değiştirince yeni sahibi, onun evlilik akdini iptal edebilir, d) Mülkiyetin İntikali boşama yerine geçmektedir[65].
İslâm'ın geçmişten devraldığı ve zaman İçinde ortadan kaldırmayı hedeflediği kölelik sistemine ait bulunan bu hükümler tarihe intikal etmiştir.
Yukarılarda sayılan "evlenilmesi yasak" kimseler dışında kalanlarla evlenmenin caiz olduğunu bildiren cümle, daha sonra gelen "zevcenin üzerine teyzesi veya halasını almanın yasaklanması, haram kılan sütün -doğumdan hısımlık ölçü siindegenişletilmesi" gibi bazı hadis açıklamalarıyla, ayrıca zina eden kadınla ve erkekle evlenmeyi meneden [66], mümin kadının gayri müslim erkekle evlenmesini yasaklayan naslarla sınırlandırılmıştır [67].
"Bunlardan başkasını, namuslu olmak, zinakâr olmamak üzere mallarınızla (menirle) istemeniz size helâl kılındı" diye çevirdiğimiz cümlede geçen "muh-sın"ı, mealinde olduğu gibi "namuslu, iffetli" mânasında anlamak gerekir, "nikâh yapmak şartıyla" şeklinde anlamak doğru değildir. Çünkü kişinin kendi câriyesiy-le nikâh yapma mecburiyeti yoktur, ayrıca "gayra müsâfihîn" (zinaya sapmaksı-zm) kaydı da bu mânaya karîne olmaktadır.
"Onlardan faydalanmanıza karşılık..." cümlesinde kullanılan istimtâ' kelimesi müt'a kökünden gelmektedir. En azından İslâm'ın ilk yıllarında uygulanmış bazı ictihadlara dayanılarak bazı mezheblere göre halen câri olan bir nikâhın, yani belli bir süre ile sınırlı evlenmenin adı da "müt'a nikâhı "dır. Hem kelimenin kökünde bulunan "faydalanma" mânası, hem de "istimtâ"' kelimesinin ilk dönemdeki terim (örfte yerleşmiş) mânası bir kısım tefsircileri, bu âyetin müt'a nikahıyla ilgili olduğu sonucuna götürmüştür. İmâmî-Şiîler' den başka İbn Abbas, İbn Mes'ûd, Übey b. Kâ'b, Katâde, Miicâhİd, Süddî, İbn Cübeyr gibi sahabe ve tabiîn müfessir ve müctehidleri bunu (âyetin müt'a nikâhı konusunda olduğunu) savunmuşlardır. İhtiyaç bulunduğu için müt'a nikâhının bir müddet mubah kılındığı konusunda ittifak vardır. Müslümanların devamlı evlilik imkânı bulmaları ve geçici nikâha ihtiyacın ortadan kalkması sonucu yasaklanmış olduğu konusunda ise ihtilâf vardır. Ehl-i sünnet çoğunluğu, nihaî yasaklama yılında ve yasaklayan nas konusunda ihtilâf etmekle beraber bu nikâhın, ebedî olarak yasaklandığı hükmünü benimsemişlerdir[68]. İmâmî-Şiîler'e göre ihtiyaç ve zaruret şartı bulunmaksızın müt'a nikâhı caizdir. Ehl-i sünnet'e mensup âlimlerden ve özellikle sahabeden bazılarına göre de müt'a nikâhı caizdir, onu Hz. Peygamber değil İkinci halife yasaklamıştır. İmrân b. Husayn bunu söylerken İbn Abbas da, "Ömer müt'a nikâhını yasaklamasaydı çok az kişi zina ederdi" demiştir. İbn Mes'ûd, Câ-bir gibi sahabeden de bu nikâhın caiz olduğu rivayet edilmiş, aynı zamanda bu sahabenin görüş değiştirdikleri ve sonunda müt'a nikâhının caiz olmadığına kani oldukları da rivayet edilmiştir. İbn Âşûr, "İbn Abbas ve İmrân b. Husayn'ın görüş değiştirmediklerini" ifade ettikten sonra müt'a nikâhının hükmüyle ilgili olarak sonucu şöyle özetlemiştir (V, 11): Farklı haber ve rivayetlerden çıkan sonuca göre Resûlullah müt'a nikâhını iki kere serbest bırakmış ve İki kere de yasaklanmıştır. Bundan anlaşılan mezkûr tasarrufun tekrarlanan nesih (hükmü kaldırma) olmadığı, serbest bırakılmasının şiddetli ihtiyaca bağlı kılındığıdır. Râviler ruhsatın gerekçesini anlayamamış ve bunu nesihle karıştırmışlardır. Halkın Hz. Ebû Bekir ve Ömer'in hilâfetlerinde miit'a nikâhı yaptıkları ve ikinci halifenin, son zamanlarında bunu yasakladığı sabittir. Sonuç olarak yolculukta ve savaşta kişinin eşinden ayrı düştüğü zamanlarda olduğu gibi "hadislerdeki yasaklama süresini geciktirmeyi gerektiren" zaruretler bulunduğunda bu nikâh caizdir. Normal (süresiz) nikâhta şart koşulan mehir, şahit, veli gibi hususlar bunda da şarttır. Süre bitince evlilik ilişkisi de sona erer, müt'a devam ederken taraflardan biri ölürse arada miras hukuku doğmaz, nikâh süresi sona erince kadın bir hayız görecek kadar bekler (id-det tutar), çocukların nesebi babalarına ait olur..."[69].
İslâm'da evliliğin gerekçesi fert ve toplumun temel ihtiyaçlarından biri olan aileyi kurmak ve yaşatmaktır. Bu gerekçe evliliğin devamlı olmasını ve cinsî tatmin amacının ikinci planda kalmasını gerektirir. Ancak zina büyük bir günah ve suç kabul edilerek şiddetle yasaklandığından, devamlı evlilik kurma imkânından mahrum bulunan, fakat cinsî tatmin ihtiyacı içinde bunalıma düşen müminler için, böyle bir zarurete dayalı olarak müt'a nikâhına ruhsat verildiği ve bunun da istisnaî olduğu anlaşılmaktadır.[70]
Meali
25. İçinizden mümin ve hür kadınlarla evlenmeye gücü yetmeyen kimse, ellerinizin altında bulunan mümin câriye kızlarınızdan alsın. Allah sizin imanınızı daha iyi bilmektedir. Birbirinizden türeyip gelmektesiniz. Öyleyse iffetli yaşamaları, zina etmemeleri ve gizli dost da tutmamaları şartıyla ve sahiplerinin de izniyle onları nikahlayıp alın, mehirlerini de âdete uygun olarak verin. Evlendikten sonra bir fuhuş yaparlarsa onlara, hür kadınların cezasmın yarısı gerekir. Bu, içinizden günaha düşmekten korkanlar içindir; sabretmeniz ise sizin için daha hayırlıdır. Allah çok bağışlayıcı ve esirgeyicidir. 26. Allah size bilmediklerinizi açıklamak ve sizi, sizden öncekilerin yollarına iletmek, günahlarınızı bağışlamak istiyor. Allah hakkıyla bilicidir, büyük hikmet sahibidir. 27. Allah sizin tövbenizi kabul etmek ister; nefsanî arzularına uyanlar ise büsbütün yoldan çıkmanızı isterler. 28. Allah yükünüzü hafifletmek ister; çünkü nisan zayıf yaratılmıştır.[71]
Tefsiri
25. Burada câriye olmayan kadınlar İçin kullanılan muhsan vasfı, "hür" mânasında, cariyeler için kullanılanı ise "iffetli, namuslu" mânasındadir. Müminler hür ve müslüman kadınlarla evlenebilmek için gerekli bulunan maddî güce sahip olmazlarsa daha az bir masrafla câriye nikahlayabiliyorlardı. Eşin hem gayri muslini hem de câriye olması ondan doğacak çocukları daha ziyade olumsuz etkileyeceği için hiç değilse mümin olması istenmiştir. Gayri müslim kadınlarla mümin erkeklerin evlenmelerini caiz görmeyen müctehidlere göre burada bir mesele yoktur; hür olsun, câriye olsun müminin evleneceği kadın mümin olacaktır. Ancak "Hür ve kitap ehli olan gayri müslim kadınlarla mümin erkeklerin evlenmeleri caizdir" diyen müctehidler bu âyette hem hürler hem de cariyeler için geçen "mümin" vasfını şu şekilde te'vil etmek durumunda kalmışlardır: Kadın hür ve kitabî ise onunla evlenmek caizdir. Burada "mümin" sıfatının kullanılması, müslüman erkeklerin genellikle mümin kadınlarla evlenmeleri vakıasından kaynaklanmıştır. Ebû Hanîfe'ye göre cariyeler için kullanılan "mümin" sıfatı da böyledir ve mümin olmayan cariyelerle de evlenmek caizdir. Diğer müctehidler aynı âyette geçmiş olmasına rağmen hür kadınlar için "mümin"i te'vil etmiş, cariyeler için İse hakiki mânada almış ve "Mümin olmayan câriye ile evlenmek caiz değildir" demişlerdir. Doğrusu her iki sınıf kadın için de kullanılan "mümin" sıfatını aynı mânada almak, hükmü buna göre tespit etmektir[72].
Câhiliye devrinde köle ve cariyeye insan nazarıyla bakılmadığı için İslâm'dan sonra da bunlarla evlenme konusunda isteksiz davranilacağı göz önüne alınmış, şu deyim ve ifadelerle bu telakkinin kırılması istenmiştir: "Feteyât" (genç kızlar), "ailelerinin (ehl) İzni ile", "birbirinizden türeyip gelmektesiniz, hepiniz aynı kökten türemesiniz." Cariyeler için Allah Teâlâ'nın kitabında kullandığı bu üç vasıf, yalnızca o devir için değil, son yıllara kadar kölelere hayvan muamelesinin yapıldığı bütün zamanlar için bir inkılâptır ve İslâm'ın köleliği ortadan kaldırmak üzere attığı adımların ontolojik ve psikolojik alt yapısını hazırlamaktadır. Evet köle ve cariyeler de hür olanlar gibi insan çocuklarıdır, hepsi insanlıkta birbirine eşit olan "insanlar"dan doğup meydana gelmişlerdir. Köle ve cariyelerin sahiplerinin bu sahipliği, insan dışındaki malların sahipliği gibi değildir, aile büyüklerinin diğerlerine sahipliği gibidir, köle ve cariyeler de aile fertlerinden sayılır. Ailenin kızları nasıl "feteyât" ise cariyeleri de öyle feteyâttır; yani ailenin evlenme çağına gelmiş kızlarıdır.
Câhiliye devrinde câriye sahipleri, bunları ücret karşılığında fuhuş yapmak üzere kiralar ve üzerlerinden para kazanırlardı. Âyet bu çirkin ve insanlık dışı âdeti de ortadan kaldırmış, cariyelerle evlenmenin namuslu, ciddi ve hukukî bir evlenme olmasını istemiştir.
Evli cariyenin zina yapması halinde kendisine verilecek cezanın, hür kadın-larınkinin yansı kadar olması müfessirleri ve fıkıhçıları, burada "hür" diye tercüme edilen muhsanât kelimesiyle ilgili farklı yorumlara sevketmiştir. Eskilerin büyük çoğunluğu burada kelimeyi, "evli kadın" değil, "bekâr olan hür kadınlar" mânasında anlamışlardır. Böyle kadınların zina yapmaları halinde cezalan yüz sopadır, cariyelere ise elli sopalık ceza uygulanacaktır, Muhsanât kelimesinin "namuslu" ve "evli" kadınlar mânasında da kullanıldığı bilinmektedir. Burada kelimeye "evli kadın" mânası vermeyi engelleyen karine, evli kadınların zinasına uygulanan recim cezasının bölünemez oluşudur. Bu ceza Kur'ân-ı Kerîm'de yoktur. Meseleye Kur'an içinde kalarak çözüm getirmeyi tercih edenler burada da muhsanât kelimesini "evli kadın" diye anlamış ve onların zina cezasınm da yüz sopa olacağına bu âyeti delil olarak göstermişlerdir. Bu anlayışa göre hadislerde ifade edilen recim cezası ya müslümanlara ait değildir, yahut da evlilerin zina suçunun had cinsinden cezası olmayıp ta'zir türünden bir cezasıdır ve uygulanması, ceza siyasetinin gereğine göre yöneticilere bırakılmıştır.[73]
26."... öncekilerin yollarTndan maksat, Allah Teâlâ'nın Hz. Âdem'den itibaren gönderdiği peygamberlerin, ümmetlerine gösterdikleri yollar, bildirdikleri inanış ve yaşayış bütünüdür. Tevhid temeline oturan bu dinî inanış ve yaşayışın önemli bir kısmı evrenseldir, bütün zaman ve mekânlarda geçerlidir; geri kalan kısmında ise amaç (makasıd) birliği vardır. Bu sebepledir ki Hz. îsâ, "Mûsâ şeriatını kaldırmak İçin değil, uygulamak ve tamamlamak için geldiğini" bildirmiş[74], hâtemü'l-enbiyâ olan Peygamberimiz de, "Ben güzel ahlâkı tamamlamak İçin gönderildim" buyurmuştur {el-Muvatîa\ "Hüsnü'l-huluk", 8). Nuh, İbrahim, Mûsâ ve îsâ'ya tavsiye edilen ve bildirilen şeyin son peygambere de bildi-rilip din kılındığını ifade eden âyet de[75] bu mânayı desteklemektedir.[76]
27. İnsan iki etki arasında kulluk mücadelesi vermektedir. Müsbet etki Allah Teâlâ'dan, meleklerinden ve iyi ahlâklı müminlerin oluşturduğu eğitim çevresinden gelmekledir. Bu müsbet etkinin hedefi kulun günaha girmemesi, girdiği takdirde hemen pişman olup tövbe etmesi, Allah'ın affına ve rızâsına mazhar olması, buna vesile olacak bir hayat sürmesidir. Olumsuz etki ise nefisten, şeytandan ve kötü insanların oluşturduğu olumsuz eğitim çevresinden gelmektedir. Bunun da hedefi kulu Allah yolundan İyice uzaklaştırmak, iyilik ve fazilet yerine günah, azgınlık ve taşkınlıkta yarışmasını sağlamaktır.[77]
28. İnsanın zayıf yaratılmasından maksat, kulluk imtihanını kazanabilecek kadar güç ve donanımdan mahrum olması değil, imtihan gereği -İradesi ve gücü yanında- bazı zaaflarının bulunmasıdır. Bunlardan biri de cinsel arzudur. İslâm dini, bu tür arzulan yok sayan katı bir yasaklar sistemi getirmeyip bunların meşru yollardan tatminini istemiştir. Müteakip âyetlerde değinildiği üzere insanın zaaflarından biri de mal tutkusudur. İslâm bunun ortaya çıkaracağı ahlâkî bozulmayla ilgili uyanlarda bulunmakla beraber meşru kazanma yollarını da teşvik etmiştir. Allah kullan için güçlük değil, kolaylık murat eder[78]; onları imtihan için bile olsa çıkmaz yollara zorlamaz, taşınamaz yüklerin altına sokmaz. Her bir yükümlülüğün, olağan üstü veya olağan dışı hallere bağlı kolaylıkları, yükü hafifletici ruhsatlan vardır.[79]
Meali
29. Ey iman edenler! Karşılıklı rızâya dayanan ticaret dışında mallarınızı aranızda haksızlıkla yemeyin. Ve kendinizi Öldürmeyin. Şüphesiz Allah size karşı çok merhametlidir. 30. Kim haddi aşarak ve haksızlığa saparak bunu yaparsa onu ateşe koyacağız ve bu Allah'a çok kolaydır. 31. Eğer size yasaklanan büyük günahlardan kaçınırsanız sizin küçük günahlarınızı örteriz ve sizi değerli bir yere koyarız.[80]
Tefsiri
29. Önceki âyetlerde servetin ve menfaatin intikalinde rol oynayan miras, hibe, mehir gibi meşru yollardan söz edilmişti. Bu âyette de en geniş mânasında yani "karşılıklı rızâya dayanan ve konusu maddî değerler olan hukukî işlem" anlamında ticaretten söz edilmekte; bu yollar dışında kalan, bunlara ters düşen ve bundan dolayı haksız (bâtıl) diye nitelenen yol ve şekillerle insanların mallarım ellerinden almak ve bunlardan yararlanmak yasaklanmaktadır. Hırsızlık, gasp, rüşvet, faizcilik ve tefecilik, fahiş fiyat, aldatma bu bâtıl yolların ve şekillerin Önde gelenleri ve yaygın olanlarıdır. Ticaret genellikle alınan malı, üzerine kâr koyarak satmak suretiyle yapılır. Mal alınırken bir bedel takdir edilmiştir; satılırken aynı bedelle devredilmediğine göre -fazlalıktan ibaret olankâr karşılıksız gibi gözükmekte, bu bakımdan da "haksız kazanç yollan"na yakın, onları andırır bulunmaktadır. Muhtemelen bu sebepledir ki, haksız kazanç yasaklanırken hemen yanında -istisna şekliyle- ticaret serbest bırakılmıştır. Alımla satım bedelleri arasındaki artı fiyat farkından ibaret olan kâr da meşrudur. Çünkü malı alıp satan tacir hem kamuya yararlı bir hizmet görmekte hem sermayesini riske atmakta hem de emek çekip meşgul olmaktadır. Hz. Ömer ihtikârı (karaborsayı) yasakladıktan sonra "... fakat kim yazda ve kışta, zahmet çekip yüklenerek pazara mal getirirse o kişi, Ömer'in misafiridir; istediği gibi satsın, istediği gibi tutsun" diyerek bu gerekçeye işaret etmiştir[81]. Bâtıl yollarda bu unsurlar ve nitelikler yoktur; güçlü olan karşı tarafı ezmekte, onun zaaf ve ihtiyaç içinde olmasından yararlanmakta, gerçek rızâ söz konusu olmadan malını alıp yemektedir.
"Kendinizi öldürmeyin" cümlesinde hem hayatın hem de kamu düzeninin korunmasını hedefleyen önemli ve ince işaretler mevcuttur. Malların haksız yollardan elde edilip yenilmesi ve faydalanılması yasaklandıktan hemen sonra "Kendinizi öldürmeyin" buyurulması özellikle dikkat çekicidir. Şöyle ki haksızlık, hukukî ve sosyal adaletsizlik anarşiyi doğurur veya körükler, bir kere toplum düzeni bozulup asayiş ortadan kalkınca can güvenliği de tehlikeye düşer; yalnız haksızlığa uğrayanlar değil, başkasının malını haksız olarak alıp yiyen veya başkasının canına haksız olarak kıyan da bu güvensizlikten nasibini alır, kendisi canından olduğu gibi yakınlarının da mal ve canlan zarar görür. Âyetin asıl hedefi haksız olarak başkasını öldürmeyi yasaklamak olduğu halde bu başkalarını kastederek "Kendinizi öldürmeyin" buyurulması, hayat hakkının korunması bakımından çok canlı bir vurgu taşımaktadır. Zira kişinin kendi hayatıyla başkasının hayatı arasında fark yoktur, bütün hayatlar eşit derecede korunmaya lâyıktır, korunma hakkına sahiptir. Birinin canına kıyan kendi canına kıydığını düşünmeli, bu şuur İçinde olmalıdır.
Âyet, İslâm'ın bütün muamelât hükümlerinin hedefi olan "beş zaruri/önemli değerin ve amacın (makasıdü'ş-şerîa) korunması" ilkesinden ikisini ihtiva etmektedir: Canın korunması ve malın korunması. Bundan önceki âyetler evliliği teşvik edip zinayı yasaklayarak neslin korunması ilkesini, ileride gelecek 43. âyet sarhoş olmayı yasaklayarak akim korunması ilkesini, aralarda sık sık tekrarlanan Allah'a itaat ve kulluk, resulüne itaat ve ittibâ, bütün peygamberlerin getirip tebliğ ettikleri dîne inanma ve bağlanma emirleri de dinin korunması maksadını ihtiva etmektedir.[82]
30. Burada öldürme suçunun âhirete ait cezası açıklanmış olsa da "haddi aşarak veya düşmanlık duygusuyla" ve "haksız olarak" kayıtları dünya hayatında, hukuk çerçevesinde yaşama hakkının kaybedilebileceğine, insanların bazı ağır suçları işleyerek yargı yoluyla Ölüme mahkûm edilebileceklerine, bu durumda infazı yapanların veya meşru savunma durumunda öldürenlerin her iki âlemde sorumlu olmayacaklarına işaret edilmektedir. Hayat hakkını koruma gerekçesiyle mutlak olarak idam cezasına karşı çıkmak, amacına ters düşen bir tavır ve tedbirdir; hayatı korumanın en geçerli tedbirlerinden biri de haksız yere cana kıyanın kendi canına kıymış olduğunu bilmesi ve bunun fiilen gerçekleşmesidir[83].
31. Dinin yasakladığı ve işleyenin ceza göreceğini bildirdiği davranışlara günah (Arapça'da "ism") denilmektedir. Günahlar büyük (kebâir) ve küçük (sağâ-ir) olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. Küçük günahlar için Kur'ân-ı Kerîm'de le-mem, büyük günahlar için ise fahişe ve bunun çoğulu olan fevâhiş kelimeleri de kullanılmaktadır[84]. Bu bağlamda seyyiât (tekili seyyie) kelimesinin de "küçük günah" anlamında kullanıldığı görülmektedir[85]. Büyük günahların tanımı ve sayısı konusunda farklı ifadeler vardır. Tanımlan arasından, bir fikir vermek üzere şunlar zikredilebilir:
a) Nisa sûresinin başından buraya kadar sayılan günahlardır.
b) Karşılığında ateş, azap ve lanet zikredilen günahlardır.
c) Kur!ân-ı Kerîm'de yasaklanan davranışlardır.
d) Kişinin dini önemsemediğini, dindarlığının zayıf olduğunu gösteren günahlardır.
Bir kısmı hadislerde sıralanmış olan büyük günahlar listesinde de şunlar vardır: Allah'a ortak koşmak, adam öldürmek, iffetli kadınlara iftira atmak, yetim malı yemek, savaştan kaçmak, dinini yaşayabilmek için hicret ettikten sonra -şartlar değişmediğfhalde- tekrar eski yurduna dönmek, büyü (sihir) yapmak, Mescİd-i Haram'da günah işlemek, ana-baba hakkına riayet etmemek, yalancı şahitlik yapmak, faiz yemek...[86].
Günahların büyük ve küçük olanlarının dünya ve âhiret hayatını ilgilendiren farklı hüküm ve etkileri vardır. Büyük günah işleyenler Ehl-t sünnet'e göre dinden çıkmazlar, dünyada ve âhîrette fâsık mümin olarak muamele görürler. Mu'tezile'ye göre imanla küfür arasında bir yerde bulunurlar. Hâricîler'e göre ise dinden çıkmış sayılırlar. Büyük günahlarla ilgili yasaklama şekli daha şiddetli ve serttir. Büyük günah işleyenlerin tövbe etmeleri gereklidir. Büyük günahları iradelerini kullanarak terkedenler küçük günahlardan tövbe etmiş sayılırlar. Büyük günah işleyenler fâsık sıfatını alır ve birçok vazife ve ehliyet için gerekli bulunan "adalet" vasfını kaybetmiş olurlar. Büyük günaha bulaşmış hakimin hükmü bozulur. Açıktan açığa büyük günah işleyenleriyle sosyal ilişkiler kesilebilir. Bunlara karşı, münkerin (dine ve ahlâka aykırı davranışlar) ortadan kaldırılması çerçevesinde mücadele edilir.[87]
Meali
32. Allah'ın sizi birbirinizden üstün kıldığı şeyleri iç çekerek arzu etmeyin. Erkeklerin de kazandıklarından nasipleri var, kadınların da kazandıklarından nasipleri var. Allah'ın lütfundan isteyin; şüphesiz Allah her şeyi bilmektedir. 33. Ana, baba ve akrabanın geride bıraktıklarından her bir cins için yakın vârisler belirledik. Antlaşma yoluyla yakınlık bağı kurduğunuz kimselere de paylarını verin. Çünkü Allah her şeyi görmektedir. 34. Allah'ın insanlardan bir kısmını diğerlerine üstün kılmasına bağlı olarak ve mallarından harcama yapmaları sebebiyle erkekler kadınların yöneticisi ve koruyu-cusudurlar. Sâliha kadınlar Allah'a itaatkârdır. Allah'ın korumasına uygun olarak, kimsenin görmediği durumlarda da kendilerini korurlar. (Evlilik hukukuna) baş kaldırmasından endişe ettiğiniz kadınlara öğüt verin, onları yataklarda yalnız bırakın ve onları dövün. Eğer size itaat ederlerse artık onların aleyhine başka bir yol aramayın; çünkü Allah yücedir, büyüktür. 35. Eğer kan-kocanm aralarının açılmasından korkarsanız, erkeğin ailesinden bir hakem ve kadının ailesinden bir hakem gönderin. Düzeltmek isterlerse Allah aralarını bulur; şüphesiz Allah her şeyi bilen, her şeyden haberdar olandır.[88]
Tefsiri
32. Hz. Peygamber'in eşi Ümmü Seleme, "Ey Allah'ın elçisi! Erkekler savaşıyor, biz savaşamıyoruz, biz mirasta onların aldığının yansını alıyoruz" diyerek açıklama istemişti. Yine aynı hanım ve başkaları, kadınların hicretlerinin Kur'an'da zikredilmemesi, bir erkek şahide karşı iki kadın şahidin gerekli bulunmasına paralel olarak amellerin karşılığının da böyle olup olmadığı gibi hususlarda aydınlanma ihtiyacında olduğunu belirtmişti. Bu tür tereddütleri giderici birkaç âyet gelmiş olup bunlardan birisi de açıklamakta olduğumuz âyettir[89] .
İnsanların yanıp yakılarak arzu ettikleri, imrenip göz diktikleri şeyler arasında maddî olanlar kadar manevî olanlar da vardır. Sûrenin başından buraya kadar ve bundan hemen sonra zikredilecek hükümler, emirler ve yasaklar göz önüne alındığında, Allah Teâlâ'nın arzu edilmesini veya göz dikilmesini yasakladığı şeyler arasında Öncelikle şunlar akla gelmektedir: Zenginlerin serveti, vârislerin farklı hisseleri, yetimlerin malları, kadınların miras paylan (mirastan mahrum edilmeleri), mehirleri, her bir cinse Allah Teâlâ tarafından verilen fıtrî / tabii özellikler...
Âyetteki "temenni" kavramı, "gerçekleşmesi imkânsız veya zor olanı arzula-mak"tır. Bir şeyi temenni etmenin dinî ve ahlâkî yönü bakımından farklı çeşitleri vardır:
a) Din, hukuk ve ahlâkın engellemediği bir şeyi, başkasının elindekine göz dİkraeksizin Allah'ın lütfundan istemek. Bu da "Allah yolunda gehid olmayı temenni etmek" gibi olması mümkün istekler yanında, Hz. Peygamber'in "defalarca diriltilip Allah yolunda şehid olmayı"[90], keza "kardeşlerim" diye nitelediği, kendisinden sonra İslâm'a dahil olacak müslümanlan görmeyi istemesi gibi İlâhî âdete göre mümkün olmayan istekleri de içermektedir.
b) Allah'ın âdetine (koyduğu kanunlara) veya dinine göre olması caiz ve mümkün olmayan şeyleri temenni etmek. Kadınların erkek olmayı, erkeğin fizik gücüne sahip olmayı, miraslarının erkeğin miras hakkına eşit olmasını dilemeleri gibi.
c) Allah'ın takdirine, vergisine razı olmamayı, ona karşı itirazı, hoşnutsuzluğu ifade eden temenniler.
d) Başkasında bulunan nimetin benzerini / mislini, ona göz dikmeden, "Onun değil de benim olsun" demeden temenni etmek. Büyük bir âlimin ilmi gibi bir ilim, Karun'un serveti kadar bir serveti istemek bu kısmın örnekleridir.
e) Bir önceki maddede zikredilen temenni şeklinin, başkasının elindekinî temenni mahiyetinde olması. Belli bir şahsın eşini, bii valinin makamını istemek gibi.
f) Başkasının elindeki nimetin -kendisine gelmesi söz konusu olmaksızm-yok olmasını istemek.
a ve d şıklarında yer alan temenni çeşitleri meşrudur, yasak sının içinde değildir; diğer temenniler ise yasaklanmıştır. Bunlar içinden başkalarına zarar verenler, Allah'ın takdirine razı olmamayı İfade edenler, haset ve kinden kaynaklananlar haram derecesinde yasaklardır. İnsanların boş hayallere kapılmaması, mümkün olmayan şeylerin peşine düşmemesi için yasaklananlar ise mekruh yasaklar içine girmekte, müminleri eğitmeyi hedeflemektedir.
Olmayacak şeyleri temenni etmek insanda, çalışarak elde edilecek şeylere yönelik teşebbüs ve çaba gösterme iradesini zaafa uğratmakta, haset ve kin duygularını beslemektedir. Allah'a karşı ilk isyan İblîs'in Hz. Âdem'i kıskanmasından çıkmış, İlk öldürme olayına da Kabil'in, Hâbil'i kıskanması sebep olmuştur. Birçok gasp, isyan, hırsızlık, cinayet, kumar ve zina suçunun temel sebebi başkalarının elinde olana göz dikmek ve kıskanmaktır. Komünizm insanları ekonomik yönden eşit hale getirmeyi hedeflemiş fakat sonunda iflâs etmiştir. Feministler kadınla erkek arasındaki farkları sıfırlamayı hedeflemişler, her toplumda marjinal bir grup olarak kalmışlardır. Bugün mâkul çizgideki sosyal bilimcilerin teklifleri iki cinsin farklılık içinde birliği, bütünlüğü, âdil paylaşımı ve tabii iş bölümünü gerçekleştirmeye yönelmektir. İslâm'ın teklifi herkesin, mümkün ve caiz olmak şartıyla dilediğini elde edebilmek için elinden gelen çabayı sarfetmesi, mahrum olduklarını bilmesi ve görmesi yanında sahip olduklarını da bilip görmesi, bunların kıymetini.takdir etmesi, gayret göstermesine rağmen elde edemediği önemli ihtiyaçlarının cemiyet tarafından karşılanması, Allah'ın nimeti ve lütfü sonsuz olduğu için -başkalarına verileni değil- Allah'ın hazinesinde olanı, O'nun lütfundan istemesi, beklemesi ve bunun için bizzat gayret göstermesidir.
"Erkeklerin de kazandıklarından nasipleri var, kadınların da kazandıklarından nasipleri var" cümlesi kadın haklan bakımından oldukça erken bir devirde ortaya konmuş bir inkılâp hükmü içermektedir. Roma hukukundan XX. asrın ortalarına kadar Batı dünyasında câri birçok hukuka bakıldığında hem kazanma şansı ve fırsatı hem de kazandığına sahip olma, onun üzerinde serbest tasarruf hakkı bakımından kadınların aleyhine olan birçok hükme yer verildiği görülmektedir. Günümüzde bile bazı aile hukuklarında kadın evlilik birliği içinde kendi kazandıklarına ve mal varlığına tek başına sahip olamamakta, bunlar üzerinde dilediği gibi tasarruf edememektedir. Burada bir haksızlık olduğu gibi kadınların ve erkeklerin aynı işleri yapmalarını, aynı şeyleri kazanmalarını temenni etmekte de aşırılık ve insan tabiatına aykırılık vardır. Doğrusu her iki cinsin eşit ve farklı yönlerini, tabii özelliklerini tanımak, bunları ortadan kaldırmaya çalışmamak, her birini kendi kabiliyet, özellik ve eğilimleri yönünde üretken ve verimli olmaya teşvik etmek, her birinin ürettiğine sahip olmasını sağlamak, varlıklıların yoksun olanlara el uzatmalarını ve sahip oldukları nimetleri bir ölçüde paylaşma mutluluğunu tatmalarını özendirmektir. İslâm'ın da yapmak istediği budur.[91]
33. Burada "vârisler" diye tercüme edilen kelime mevâlî'dİr. Bunun tekili olan mevlâ "kişinin yakını, doğumdan akrabası" mânasına da gelmektedir. Ana ve babanın geride bıraktığı böyle akraba arasında amcalar, dedeler, dayılar... vardır. Bu akrabanın da oğul ve torunları "akraba"nın mevâlîsidir. Kan hısımlarının vâris olmaları bu âyete göre genel hükümdür. Eğer miras âyetinde zikredilen vârisler bulunmazsa veya bunlar hisselerini aldıktan sonra artan miras varsa, müctehidle-rin çoğunluğuna göre, yakından uzağa doğru baba tarafından akrabaya (asabe) ve bazı müctehidlere göre ana tarafından akrabaya (zevi'l-erhâm) verilecektir. Ebû Hanîfe ve Ahmed b. Hanbel'in anlayışları böyledir.
Bu âyeti "Ana, baba ve akrabanın bıraktığı her şey için kadınlı erkekli yakın (akraba) vârisler belirledik" şeklinde tercüme etmek de mümkündür.
"Antlaşma yoluyla yakınlık bağı kurduğunuz kimseler" cümlesi için çeşitli yorumlar yapılmıştır. Miras hükümleri gelmeden once evlât ve kardeş edinme, vasiyet yoluyla miras bırakma, tazminat ve miras sözleşmesi yapma gibi âdetler vardı. Bir kısım miictehid ve müfessirler miras âyetlerinin bu uygulamaları ortadan kaldırdığını ifade etmişlerdir. Ebû Hanîfe gibi bazı müctehidlere göre şartlarına uygun miras ve tazminat sözleşmesi (muvâlât akdi) bu âyete dayalı olarak vardır, yürürlükten kaldırılmamıştır; bunlar da sıra kendilerine gelirse mirastan hisselerini alırlar.
"Asabeye, zevi'l-erhâma, sözleşmeli mirasçıya -miras âyetlerinde gösterilen paylar dışında- mirastan pay verilmez" diyen müfessirlere göre bu âyette geçen mevâlî kan hısımlarını, "antlaşma yoluyla yakınlık bağı kurduğunuz (akidlerin bağladığı) kimseler" ise evlenme hısımlarını ihtiva etmektedir.[92]
34. Burada yalnızca kocaların değil, bütün erkeklerin koruyucu ve yönetici (kavvâmûn) olmaları iki gerekçeye dayandırılmıştır: a) Allah insanların bir kısmına diğerlerinden üstün kabiliyetler vermiştir, bu cümleden olarak koruma ve yönetme bakımından erkekler, kadınlardan daha uygun özelliklerle donatılmışlardır. b) Erkekler aile geçimini ve diğer malî yükümlülükleri üslenmişlerdir. Bazı müfessirlere göre bu İki gerekçeden birincisi insan tabiatının değişmez özelliğidir; genel olarak erkeklerde akıl ve mantık ön plandadır, kadınlarda ise duygu Öne çıkar. Koruma bakımından fizikî güç Önemlidir ve erkekler bu yönden daha güçlüdürler. İkinci gerekçe ise yaratılıştan değil, kültür ve medeniyet şartlarına bağlı alışkanlıklar, âdetler, tutumlardan kaynaklanmaktadır, İslâm'ın geldiği çağda daha yoğun, günümüzde ise önemli ölçüde olmak üzere erkeklerin bu fonksiyonları da devam etmektedir, İslâm hukuk kurallarına göre erkek hem -geniş mânada- ailenin geçiminden tek başına sorumludur, hem de mehir, diyet, cİhad gibi malî tarafı olan yükümlülükleri vardır.
Erkeğin "kavvâm" olması hangi yetkileri ve vazifeleri ihtiva etmektedir? Bu soruya verilen cevaplar eskiden yeniye değişik olabilmiştir. Yalnızca âyet ve hadislerin lafızlarını değil, bunların yanında uygulamayı ve dolayısıyla örf ve âdeti de göz önüne alan müctehid ve müfessirler, sözlük mânası "bir şeyin üzerinde duran, hâkim olan, özen gösteren, onunla yakından ilgilenen" demek olan kavvâmh-ğa, "reislik, yöneticilik, eğitim, koruma, savunma, ıslah, kazanma, üretme" mânalarını yüklemişlerdir, Tarih boyunca erkekler bu işleri ve sıfatları, fiilen kadınlardan daha ziyade yüklenmişlerdir. Çağımızda kelimeye yüklenen hâkim mâna ise "aile reisliği"dir.
Ayetten erkeklerin yönetim, savunma ve koruma bakımlarından genel olarak önde oldukları anlaşılmakla beraber, takip eden cümleler göz önüne alındığında burada, aile kurumunda hâkimiyet ve yöneticilik mânasının ağır bastığı görülecektir. Ailede kurucu unsur karı-kocadır. Bu temel kurumu oluşturan, yöneten, yönlendiren dinî, ahlâkî, hukukî kurallar vardır. Kurallara uyulduğu müddetçe mesele yoktur. Taraflar kuralları bozar, haklan çiğnerse düzeni sağlamak ve adaleti gerçekleştirmek üzere çeşitli tedbirler ve müeyyideler devreye girecektir. Bu âyette hanımın, 128. âyette ise kocanın hukuku çiğnemesi ve düzene baş kaldırması (nü-şûz) ele alınmıştır. Aile hayatı içinde kadın, kurallara göre rolünü ifa edip etmemesi yönünden İki sıfatla nitelendirilmiştir: Sâliha ve nâşize. Sâliha kadınlar hem kocalarının ve diğer aile fertlerinin yanında (açıkta, zahirde) hem de onların bulunmadıkları yerlerde (gayb) vazifelerini hakkıyla yerine getirir; Allah'ın koyduğu, toplumun benimsediği kuralların dışına çıkmaz, aileye İhanet etmez, şerefine leke sürmezler. Bazı davranış ve tavırları sebebiyle yoldan çıkma, hukuka baş kaldırma (nüşûz) belirtileri gösteren, böylece nâşize olması ihtimali beliren kadınlara karşı ne yapılacak, aile düzeni ve hukuku nasıl korunacaktır? Bu noktada Kur'ân-ı Kerîm vazifeyi ailenin reisi sıfatıyla önce kocaya vermektedir. Öngörülen tedbirlere başvurmasına rağmen koca düzeni sağlayamazsa ve ailenin dağılmasından korkulursa sıra hakemlere gelecektir. Âyette hukuka baş kaldıran, meşru aile düzenini bozmaya kalkışan (nâşize) kadına karşı erkeğin yapabileceği şeyler öğüt vermek, yatakta yalnız bırakmak ve dövmek şeklinde sıralanmıştır. Öğüt vermek ve yatakta yalnız bırakmak, küsmek gibi tedbirler problem teşkil etmemiştir, ancak dövme tedbiri özellikle çağımızda, kadın hakları ve insanlık haysiyeti yönlerinden önemli bir tartışma konusu olmuştur. Esasen tefsir ve hadis kitaplarına bakıldığında kadının baş kaldırma durumunda bile kocası tarafından dövülmesini, eski tefsirciler arasında da farklı yorumlayanların, bunun caiz olmadığını ileri sürenlerin bulunduğu aşağıdaki alıntılarda görülmektedir.
Dövme tedbiri ve hükmünün bu âyet dışında- en Önemli dayanağı ilgili hadislerdir. Bu hadislerin, aksini söyleyen rivayetlere nispetle daha sahih ve sağlam olanlarında Peygamberimiz kadınların dövülmesini menetmekte, eşlerini dövenlere "hayırsız" demekte, bu davranışla aynı yuvayı ve yatağı paylaşmanın bağdaşmazlığına, insanî ve ahlâkî olmadığana dikkat çekmektedir[93]. Bu âyetin geliş sebebi olarak zikredilen bir olay da, esasen Araplar'da âdet haline gelmiş bulunan kadın dövme eylemine Hz. Peygamber'in olumsuz bakışını ve bunu ortadan kaldırma iradesini yansıtmaktadır[94].
Fıkıh kitaplarında dövmenin şekli ve miktarı üzerinde durulmuş, kadına zarar vermemesi, iz bırakmaması, yüze vurulmaması genel olarak kaydedilmiştir. Bazı tefsircilere göre vurma tamamen semboliktir, meselâ müfessir Atâ'ya göre misvak (dişlerin temizlendiği, fırça büyüklüğündeki özel, yumuşak ağaç dalı) gibi bir şeyle yapılacaktır[95].
İkinci nesil âlimlerinden Atâ, hukuku çiğneyen kadına uygulanacak müeyyide ile genel olarak kadını dövme konusundaki hadisleri birlikte değerlendirmiş ve şu sonuca varmıştır: Erkek, namusu lekeleyecek bir davranışta (fahişe) bulunmayan, yalnızca nâşize olan karısını dövemez, ancak ona karşı öfkesini ortaya koyabilir. Atâ'nın bu anlayışını açıklayan -biri eski, diğeri çağdaş- iki tefsir âlimi farklı dayanaklardan hareket etmişlerdir. Bunlardan Ebû Bekir İbnü'l-Arabî'ye göre Atâ, âyette geçen dövmenin ibâha (serbest bırakma) ifade ettiğini, genel olarak erkeğin karısını dövmesini yasaklayan hadislerin ise kerahet (mekruh ve çirkin görme) hükmü getirdiğini tespit etmiş ve sonuç olarak "Koca, karısını dövemez" demiştir (1,420). Çağdaş tefsircilerden İbn Âşûr'a göre Atâ, âyet ve hadislerin farklı durumlara göre farklı hükümler getirdiğini anlamış; öğüt ve küsmenin kocaya, tecavüzün şiddetine göre sopa vb. müeyyide uygulamanın ise kısmen kocaya, genel olarak da yönetim ve yargıya (iilü'1-emre) ait bulunduğu sonucuna varmıştır. Koca iyi niyetle (ıslah etmek ve aileyi korumak maksadıyla) ve sının aşmadan, kadına zarar vermeden -nâşize olan eşine- birkaç sopa vurursa buna izin verilecektir, sınır aşılır, bu izin kötüye kullanılırsa ülü'1-emr kocaların eşlerini sopalamasını kesin olarak yasaklayabilecektir[96].
Kocasına baş kaldırdığı, aile hukukunu çiğnediği, uzun zaman sevdiği ve kabullendiği kocasını istemez olduğu için karmm, kocası tarafından -belli ölçüler içinde- dövülebileceği hükmüne tarihîlik açısından da bakılmıştır. İbn Âşûr'a göre dövme izni bazı toplulukların veya toplum tabakalarının örf, âdet ve ruh hallerine riayet edilerek verilmiştir, her zamanda ve her durumda geçerli değildir. Nü-şûz durumunda kocanın karısını dövebilmesi için aralarında yaşadıkları toplumda dövmenin ayıp, anormal, aşağılayıcı, zarar verici, hukuka aykırı telakki edilmemesi, kocanın öfkesinin karısı tarafından ancak bu vasıta ile hissedilir olması gerekir, izin böyle topluluklar ve durumlar için geçerlidir. Hz. Ömer'in Mekke halkı İle Medine halkını, kadınlara hâkimiyet bakımından karşılaştırdığı şu sözleri de toplum değiştikçe ilişki ve davranışların da değişebileceğini göstermektedir: "Biz muhacirler kadınlarımıza hâkimdik, sözümüzden çıkmazlardı, Medine'ye gelince gördük ki, Medine'nin yerli kadınları kocalarına hâkim durumdalar, bu defa bizim kadınlarımız da onlara benzemeye, onlar gibi davranmaya başladılar"[97].
Bize göre bu âyette, kadının aile hukukunu çiğnemesi halinde bir ıslah tedbiri olarak başvurulabilecek bellibaşlı yolların insanlığın tecrübeleri ve özellikle içinde yaşanılan topluluğun örf ve âdeti dikkate alınarak zikredüirken "kocanın karısını dövmesi" eylemine de yer verilmiş olmakla beraber, bu uygulama Hz. Peygamber tarafından toplum ıslah edilerek, insanın ve özellikle zevcenin dövüle-meyeceği ifade ve telkin edilerek kötülenmiş, "iyi bir kocanın karısını dövemeye-ceği" kaidesi bu yakışıksız davranışın önüne bir set olarak konmuştur. Burada sünnet (Resûlullah'm sözleri ve uygulaması) âyeti neshetmemiş, yerelliğini ve kültürel bağlamını açıklamıştır.[98]
35. Ailede huzur ve düzeni bozan kişi, taraflardan sadece birisi olduğunda "nüşûz"dan söz edilir. Aile düzeni iki tarafın karşılıklı anlaşmazlıklarından, hukuk ihlâlinden ve geçimsizlik çıkarmalarından İleri geliyorsa ve bu durum uzayıp gittiği İçin ayrılmaları, ailenin dağılması ihtimali ortaya çıkarsa "şîkâk" hali gerçekleşmiş olur. Bu durumda Kur'ân-ı Kerîm'in gösterdiği yol, teklif ettiği çözüm usulü "anlaşmazlığın hakemlere götürülmesidir. Âyetin açık ifadesine göre hakem tayin edecek olan merci, kan ve koca veya bunların aileleri değil, devletin ilgili kurumudur (ülü'1-emr). Şikâk durumunda resmî kurum hakem tayin etmekle yükümlüdür, ancak bu yükümlülük kan-kocanın da hakem tayinine engel teşkil etmez. Kurumun (meselâ mahkeme) tayin edeceği iki hakemden birinin kocanın, diğerinin de karının ailesinden olması âyette zikredilmiştir. Bu kaydın bağlayıcı olup olmadığı konusu tartışmalıdır. Şafiî gibi "Böylesi daha iyi olur, müstehaptır" diyenler yanında, "Akraba içinde hakemliğe uygun şahıslar bulunduğu müddetçe yabancılardan hakem tayini caiz değildir" diyenler de olmuştur.
Hakem, tarafların nzâsı veya hâkimin tayini ile anlaşmazlık konusunu hükme bağlayan kişidir. Hakemin salâhiyetinin "hâkim" gibi mi yoksa "vekil" gibi mi olduğu da tartışılmıştır. Hz. Ömer, Osman, Ali, İbn Abbas gibi önde gelen sahâ-bîler yanında Nehâî, Şa'bî, Mâlik, Evzâî, Şafiî gibi âlimler hakemlerin salâhiyetlerinin hâkim gibi olduğu; yapacakları araştırma, soruşturma, danışma sonunda evlilik hayatının devamı veya sona erdirilmesinden hangisine hükmederlerse onun geçerli olacağı, karı veya kocadan birinin aksini dilemesinin etkisi olmayacağı hükmüne varmışlardır. Çünkü bu müctehidlere göre- hakem tayininin mânası ve işlevi bundan ibarettir. Bu icühad hakemlere, araya mahkeme girmeden aile bağını çözme salâhiyetini tanımakla aile sırlarının mahkemelerde aleniyete dökülüp gözler önüne serilmesi sakıncasını da ortadan kaldırmaktadır. Ebû Hanîfe ve onun gibi düşünen az sayıdaki müctehid ise hakemlerin salâhiyetlerinin vekilin salâhiyeti gibi olduğu, tarafların iradesi dışında bir çözüme gidemeyecekleri kanaatini benimsemişlerdir. Buna göre hakemlerin vazifesi tarafların arasını düzeltmek, kusurlu olan tarafı yola getirmek İçin uygulanacak yöntem ve müeyyideyi belirlemek gibi hususlardan ibarettir. Osmanlılar'in son dönemlerinde kabul edilen 1917 tarihli Hukuk-ı Âiie Kararnamesi şikâk durumunda başvurulan hakemlere "aile meclisi" adını vermiş ve meclisin yetkisi konusunda Hanefî mezhebinin değil, çoğunluğun İçtihadını kanunlaştırmıştır (md. 130).
İslâm hukukunda boşama (tatlik, talâk) hakkı kocaya aittir. Bu hükmü ya anlamayan veya kötüye kullanmak isteyenler "kadın hakkına aykırı" olarak değerlendirmişler, "İslâm hukukuna göre kadın evlilik hayatında zarara uğrasa, zulüm görse, mutlu olmasa dahi kocası boşamadıkça bunlara katlanmak mecburiyetindedir" demişlerdir. Âyetin açık ifadesiyle bunun ışığında yapılmış ictihadlar bu anlayışa kesin olarak yol vermemektedir. Evlilik hayatı İçinde zarar ve zulüm gören, mutlu olmayan kadın, kocası boşamak istemediği halde hâkime veya hakemlere başvurarak evlilik hayatını sona erdirebilir. Aynca yine kadının irade ve teşebbüsüyle devreye girecek olan "bedel vererek boşanma" (muhâlaa) yolu da açıktır.
Âyetin asıl muhatabı ümmet olduğundan, kocanın boşama hakkını kötüye kullanmak suretiyle kadını mağdur etmesi halinde aile meclisi veya toplumun devreye girmesi, tayin edecekleri hakemler aracılığı ile anlaşmazlıkları çözüme bağlaması gerekir.[99]
Meali
36. Allah'a kulluk edin ve ona hiçbir şeyi ortak koşmayın, ana-babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yakın arkadaşa, yolcuya, ellerinizin altında bulunanlara iyi davranın. Allah kendini beğenen ve böbürlenip duran kimseyi asla sevmez. 37. Bunlar cimrilik eden ve insanlara da cimriliği tavsiye eden, Allah'ın kendilerine lütfundan verdiğini gizleyen kimselerdir. Biz, kâfirler için alçaltıcı bir azap hazırladık. 38. Ve bunlar Allah'a ve âhiret gününe inanmadıkları halde mallarını, nisanlara gösteriş için sarfedenlerdir. Bir kimsenin arkadaşı şeytan olursa o ne kötü bir arkadaştır! 39. Allah'a ve âhiret gününe iman edip de Allah'ın kendilerine verdiğinden harcasalardı ne olurdu sanki! Allah onların durumunu hakkıyla bilmektedir. 40. Şüphe yok ki Allah zerre kadar haksızbk etmez; o zerre, bir iyilik ise onu katlar, kendi katından da büyük mükâfat verir. 41. Her bir ümmetten bir şahit getirdiğimiz ve seni de onlara şahit tuttuğumuz zaman halleri nice olacak! 42. Küfür yoluna sapıp peygamberi dinlemeyenler o gün, Allah'tan hiçbir haberi gizleyemez hale düşerek yerin altında kaybolmayı temenni ederler.[100]
Tefsiri
36-39, Buradan İtibaren yedi âyette, sûrenin ana konulan arasında bulunan cemiyet düzeni, bu düzenin harcı durumundaki yapıcı sosyal ilişkiler, yakından uzağa doğru insanlara iyi davranmak, maddî ve manevî yardımda bulunmak, bunları gösteriş için değil, sırf Allah nzâsı için yapmak ve böylece cemiyet halinde dünya hayatını yaşarken de bir Allah'a kulluğu gerçekleştirmek tavsiye ve teşvik edilmektedir. Allah'a başkasını ortak koşmak (şirk) birisi inançta, diğeri amelde ve davranışta olmak üzere iki çeşittir. İnançta şirk, Allah'tan başka bir varlığın tanrı olduğuna veya Allah'a mahsus sıfatlardan bir kısmını taşıdığına inanmakla olur. Amelde şirk ise ibadeti ve kulluğu Allah'a tahsis edip, yalnız O'nun için yapacak yerde başka varlıkları da O'na ortak kılmakla gerçekleşir. Bu âyetlerde kınanan kibir, cimrilik, gösteriş yapma duygu ve eylemlerinde iki çeşit şirkin de izleri vardır. Kibirlenen kimse Allah karşısında bağımsızlığını ilân ediyor ve nefsi-ne tapıyor demektir. Cimrilik eden kimsede ise Allah'ın lütfuna karşı nankörlük ve güvensizlik vardır. İyiliği insanlar görsün ve kendisini övsünler diye yapanlar ibadet ve kulluğa Allah rızâsından başka unsurlar katmaktadırlar. Yalan söylemek, sözünde durmamak, emanete hıyanet etmek nasıl kişiyi -terim anlamında münafık kılmasa bile- münafık sıfatlı kılıyorsa, yukarıda sıralanan nitelikler de inşam müşrik yapmasa bile- şirke yaklaştırmakta, müşriklere ait bulunan bazı duygu, düşünce ve davranışların içine sokmaktadır.
Kendisine iyi davranılacak kimselerin başında ana-baba gelmektedir. Burada olduğu gibi birçok âyette "Allah'a şirk koşmayı yasaklama"nın hemen arkasından ana-babaya iyi davranma emrinin gelmesi anlamlıdır; işin önemini göstermektedir. Akrabaya, yetimlere ve yoksullara iyilik etmek birçok âyet ve hadiste hararetle tavsiye edilmiştir. Burada komşu, arkadaş, yolcu ve el altında bulunanlar da iyilik (İhsan) edilecekler arasına alınmışlardır.
Türkçe'deki komşu teriminin karşılığı olan âyetteki câr kelimesi, "yakın olma, yakınlık" anlamındaki civar ve mücâvere masdarlaiından İsim olup genellikle birbirine yakın meskenlerde yaşayan kişilerin ve ailelerin her birini ifade eder. Ayrıca aralarında meslek, iş yeri, arazi vb. yönlerden yakınlık bulunanlar hakkında da kullanılmaktadır[101].
Müfessîrler, âyetteki komşu kavramı hakkında değişik yorumlar aktarmışlardır. Meselâ Evzâî'nin, bir evin farklı yönlerinde bulunan kırkar evi o eve komşu saydığı belirtilir. Bazı rivayetlere dayanarak bir evden batırıldığında sesin duyu-labildiği bütün evlerin komşu sayılması gerektiği söylenmişse de bu rivayetlerin sıhhati tartışmalı olduğundan bu görüşe itibar edilmemiştir[102]. Âyetlerde ve sahih hadislerde komşuluğun sınınyla ilgili sarih bir bilgi bulunmadığını, bu hususta ölçü veren rivayetlerin sıhhatinin ise kuşkulu olduğunu belirten birçok âlim, kimlerin komşu sayılacağım örfün belirlediği görüşünü tercih etmişlerdir[103].
Yaygın yoruma göre âyette geçen "yakın komşu" ile evleri en yakında bulunan komşular, "uzak komşu" ile de nispeten daha uzakta oturan komşular kastedilmiştir. İlkiyle akrabalık bağı bulunan, ikincisiyle akraba olmayan komşuların veya ilkiyle müslüman, ikincisiyle gayri müslim komşuların kastedildiği gibi daha başka yorumlar da yapılmıştır[104]. Kurtu-bî, bu son yorumu da sahih bir yorum olarak değerlendirir; ayrıca âyetteki "ihsan" kelimesinin, yerine göre komşunun mutluluğunu ve kederini paylaşma, birlikte dostça yaşama, komşuya eziyet etmeme ve onu himaye etme gibi erdemli davranışları içerdiğini belirtir[105]. Hadislerde de komşuluğun önemini ve komşu haklarını anlatan çeşitli açıklamalar bulunmaktadır. Bunların en dikkate değer olanı "Cebrail, komşu hakkı üzerinde o kadar Önemle durdu ki, neredeyse komşuyu komşuya mirasçı yapacak sandım" anlamındaki hadistir[106]. Başka hadislerde de komşusunun, kötülük yapmasından korktuğu kimselerin tam olarak iman etmiş olamayacağı[107]; Allah katında en hayırlı komşunun, komşularına en çok iyilik eden kimse olduğu[108] bildirilmekte; ayrıca komşuların, en yakın olanlardan başlamak üzere birbiriyle hediyeleşmeleri de öğütlen-mektedir[109].
Sosyal hayatın aileden sonraki halkasını komşular oluşturduğundan her din ve kültürde komşuluk ilişkileriyle ilgili kurallar bulunur. İslâmî kaynaklarda komşu hakları genel olarak kul hakları (hukuk-ı ibâd) veya insan haklan (hukuk-ı âde-miyyîn) denilen haklar çerçevesinde ele alınır, bu haklarla ilgili buyruk ve yasaklar komşuluk ilişkilerini de bağlar. Ayrıca özel olarak komşuluk haklarına da yer verilir[110]. İnsan ilişkileriyle ilgili âyet ve hadisler bütün olarak dikkate alındığında İslâm'da, yabancılara karşı nefret telkin eden ve onları aşağılayan yahudi telakkisinin[111] âdil ve ahlâkî görülmediği; buna karşılık İncil'in "Düşmanlarınızı sevin" buyruğunun da[112] gerçekçi bulunmadığı anlaşılmaktadır. Bunun en açık kanıtlarından biri, "Bîr topluluğa duyduğunuz kızgınlık sizi adaletsizlik yapmaya itmesin. Adaletli olun; bu, takvaya daha uygundur"[113] mealindeki âyettir. "Allah'a ve âhiret gününe inanan kimse komşusuna eziyet etmesin"[114]; "Allah'a ve âhiret gününe inanan kimse komşusuna iyilik etsin"[115] mealindeki örneklerde de görüldüğü gibi hadislerde komşuluk kavramının din ayırımı yapılmaksızın mutlak olarak kullanılmasını dikkate alan âlimler, gayri müslim komşuların da komşuluk haklarının bulunduğu görüşünde birleşmişlerdir[116]. Özellikle komşuları üç gruba ayırarak akraba olan müslüman komşuların akrabalık, dindaşlık ve komşuluk hakları; akraba olmayan müslüman komşuların dindaşlık ve komşuluk hakları; gayri müslim komşuların ise komşuluk haklarının bulunduğunu belirten hadis[117], sıhhati kesin olmasa bile konuyla ilgili sahih hadislerin ruhuna uygun düşmesi, ayrıca bu husustaki genel İslâmî telakkiyi yansıtması bakımından önemli görülmüş ve konu hakkındaki hemen bütün kaynaklarda bu rivayete yer verilmiştir.
Konumuz olan âyetteki buyruklardan biri de yolcuya yardımdır. Ulaşım ve iletişimin güç ve sınırlı olduğu zamanlarda yolcuya yardımcı olmanın önemi daha fazla idi. Günümüzde de yolculuk esnasında yardıma muhtaç hale gelen, yer ve yol soran, dil bilmediği için iletişimde güçlük çeken kimselere yardım ihtiyacı devam etmektedir. Bu husustaki âyet ve hadisler dikkate alındığında Allah rızâsı için yolculara yardım eden, seyahat rehberliği yapan resmî ve sivil kurumlar oluşturmanın müslümanlara düşen kulluk vazifeleri arasında bulunduğu ortaya çıkmaktadır.
"Ellerinizin altında bulunan (ellerinizin sahip olduğu)" kimseler, kölelik kaldırılmadan önce birinci derecede köleler idi, İslâm bunlara iyi davramlmasım, efendisiyle köle arasındaki ilişkinin "İhsan" çerçevesinde olmasını ısrarla istemiştir. Günümüzde kölelik kaldırılmıştır, ancak güçlülerin elleri altında eskiden olduğundan daha çok zayıflar bulunmaktadır. Müminler her nevi gücün Allah'tan olduğunu asla unutmayacaklar; maddî ve manevî güç sermayesini insanları ezmek ve sömürmek için değil, Allah'a kulluk yolunda, iyilik ve hizmet için kullanacaklardır.[118]
40. Allah Teâlâ kulun yaptığı iyiliği değerinden fazlasıyla, ederini katlayarak mükâfatlandırmaktadır; iyilik ve ibadet kulun elinden gelendir, mükâfatı ise Allah vermekte ve şanına lâyık bir keyfiyet ve kemiyette ihsan buyurmaktadır.[119]
41. Kendilerine hak din ve peygamber gönderilen her ümmetin şahidi peygamberi olacaktır. Kıyamette Allah Teâlâ ümmetleri toplayacak, hesaba çekecek, peygamberlerini de şahit tutacaktır. İyi ahlâkı tamamlamak için gönderilmiş, bütün hak dinlerin değişmez esaslarını son olarak aydınlığa çıkarmış ve uygulamış, insanlığa kıyamete kadar sürecek bir din ve nizam getirmiş olan hâtemü'l-enbiyâ da bütün peygamberlerin şahidi olacaktır. Çünkü o, diğerlerinin getirip tebliğ ettiklerini ve daha fazlasını bilmektedir. Şehîd ve şahidin bir mânası da "temsil eden, şahsında gösteren"dir. Peygamberler Allah Teâlâ'nın irade ve rızâsını temsil eden, onun dilediği, beğendiği, hoşnut olduğu kulu şahıslarında gerçekleştiren kâmil insanlar, has kullar ve bu mânada canlı şahitlerdir. Hâtemü'l-enbiyâ olan Hz. Muhammed ise bütün peygamberlerin güzel sıfat ve özelliklerine vâris olmuş, yalnız kendisine ait bulunan kemalât ile de onları aşmıştır. Onun bütün peygamberlere şahit olması, bu özelliğinin tabii bir sonucudur. İnsanlar dünyada yaşadıkları kulluk imtihanının âhirette sonucunu almak üzere toplandıklarında peygamberleri, bir "cevap anahtarı" gibi onlara takdim edilecek; doğru ve yanlışlarını onların şahıslarında, kendi gözleriyle görecek, vicdanlarıyla hissedeceklerdir.[120]
Meali
43. Ey iman edenler! Siz sarhoş iken ne söylediğinizi bitinceye kadar, yolcu olan müstesna olmak üzere, cünüp iken de gusül edinceye kadar namaza yaklaşmayın. Eğer hasta olur veya bir yolculuk halinde bulunursanız yahut sizden biriniz ayak yolundan gelirse yahut kadınlara dokunup da -bu durumlarda- su bulamamışsanız o zaman temiz bir toprağa yönelin (teyemmüm edin); yüzlerinize ve ellerinize sürün. Şüphesiz Allah çok affedici ve bağışlayıcıdır.[121]
Tefsiri
43. Araplar'in hartır ismini verdikleri "şarap" İslâm'dan sonra hemen yasaklanmamıştı, bu sebeple daha önce şarap içmeye alışmış bulunan müslümanlar da onu içerler ve sarhoş olurlardı. Hicretin başlarında "Sana içkiyi ve kumarı soruyorlar. De ki: Bu ikisinde insanlar için büyük zarar (ism) ve bazı faydalar vardır; zararları da faydalarından büyüktür"[122]mealindeki âyet gelince sahabeden bazıları âyette geçen ism kelimesine "zarar, kötülük, eziyet" mânası vererek "Bİz onu ism için değil, faydalarından dolayı içiyoruz" dediler ve içmeye devam ettiler. Ancak bu âyet şarap ve benzeri sarhoşluk veren içkilerin yakında yasaklanacağına işaret ediyor, içenleri psikolojik olarak bunu bırakmaya hazırlıyordu. Bundan üç yıl sonra bir olay cereyan etti: Abdurrahman b. Avf yemek hazırlamış., arkadaşlarını davet etmişti. Yediler, içki içtiler ve sarhoş oldular. Namaz vakti gelince Hz. Ali'yi imam yaparak namaza durdular. İmam namazda, Kâfirûn sûresini, mânayı değiştirecek şekilde yanlış okudu, bunun üzerine tefsirini yapmakta olduğumuz âyet nazil oldu[123]. Artık müslümanlar şarabı, ancak sabah ve yatsı namazlarından sonra içmeye başladılar. Çünkü bu namazlardan sonra -daha sonraki namaz vaktine kadarsarhoş olup ayıkmak imkânı buluyorlardı[124] .
Yeni emre göre sarhoş olanlar ne söylediklerini bilecek hale gelinceye, cünüp olanlar ise boy abdesti (gusül) alıncaya kadar namaz kılmayacaklardı. "Yolcu olanlar müstesna" diye tercüme edilen kısmı âyette "âbirî-sebîl" şeklinde geçinektedir; bu ifadenin lafzî tercümesi ise "yolu geçenler"dİr. Hemen aşağısında yolcuları anlatmak üzere "alâ sefer" ifadesi kullanılmıştır. Yolcular böyle ifade edildiğine göre "âbirî-sebîT'e farklı bir mâna verilmelidir. İşte böyle düşünen ve bir kısım açıklayıcı rivayetlerden de yararlanan tefsirciler bu ifadeyi "yolu mescid-den geçenler, mescidde oturmadan bir tarafından girip diğer tarafından çıkarak yoluna devam edenler" şeklinde anlamışlardır. Medine'ye hicret edildiğinde ilk yapılan bina mescid olmuştu. Mescidin çevresinde de bir kısım ashabın evleri vardı, bu evlerin şehre açılan yolu mescidden geçiyordu, bu sebeple bazan cünüp olarak mescidden geçmek gerekebiliyordu, âyet buna izin vermiş, bazı rivayetlere göre Resûlullah birkaç istisna dışında evlerin yollarını değiştirtmiştir[125], Bu açıklamayı benimseyenlere göre "... namaza yaklaşmayın" cümlesindeki namazdan maksat "sarhoşlar için namaz ibadeti", cünüp olanlar için ise "namaz kılınan yer olan mesciddir." Cünüp olanlar, içinde oturmamak üzere -ihtiyaca binaen- mescide girip çıkabilirler; bu tefsiri yapanlar içinde İbn Mes'ûd, İbn Dînâr, Nehaî, Mâlik, Şafiî gibi âlimler vardır. Âyeti farklı yorumlayan, aralarında Ali, İbn Abbas, İbn Cübeyr, Mücâhid, Ebû Hanîfe gibi âlimlerin de bulunduğu diğer gruba göre "yolu geçenler"den maksat, bizim mealinde tercih ettiğimiz gibi yolculardır. Yolculukta su bulunmaması, mevcut suya hayati ihtiyacın bulunması gibi sebeplerle cünüp olanlar boy abdesti almakta güçlük çekebilirler; bu sebeple yolculuk halinde cünüp olanlara teyemmüm meşru kılınmıştır. Aşağıda "alâ sefer" şeklinde farklı bir ifade ile yolcular geçeceği halde burada zikredilmesi, suyun bulunmaması veya suya olan ihtiyacın yolculuk halinde daha fazla olmasındandır[126].
Yolculukta su bulunmadığı veya onu kullanmaya bir engel bulunduğu takdirde teyemmümün caiz olduğu hükmünde ittifak vardır. Şafiî gibi bazı müctehidler su mevcut ise hazarda (yolcu olmayanlar için) hayatî tehlike bulunmadıkça teyemmümün caiz olmadığı hükmünü benimsemişlerdir. Nisa süresindeki bu âyet sefer halinde, Mâide süresindeki 6. âyet ise hazar halinde teyemmümün gusül ve abdest yerine geçtiğini ifade etmektedir.
Teyemmüm, niyet edildikten sonra yer kabuğuna ait temiz toprak, kil, kum, taş gibi bir nesneye iki elin içi ile dokunup yüzü, sonra bir daha dokunup dirseklere kadar kolları meshederek yapılmakta, hem abdest hem de -cünüpler için- gusül yerine geçmektedir. Gusül İslâm'dan önce de Araplar'in bildiği ve uyguladığı bir maddî-mânevî temizliktir. Araplar'ın bu temizlik usulünü ya Hz. İbrahim geleneğinden , ya da yahudilerden (Levililer, 15/16-18) almı ş olacakları düşünülmüştür[127]. Teyemmüm İslâm'a mahsus bir ibadet hazırlığı ve manevî temizlik aracıdır. Bununla beden temizlenmese de Allah'ın huzuruna durup namaz kılacak olan kul bir temizlik şuuru kazanmakta ve kendini ibadete hazırlamaktadır.
Teyemmüm âyeti hicretten sonra 6. yılda Müreysî seferinde gelmiştir. Bu seferde Hz. Âişe'nin bir gerdanlığı kaybolmuş, aramak için vakit harcanmış, suyun bulunduğu menzile ulaşma imkânı kalmamıştı. Abdest almak için su bulamayan halkın, durumu Hz. Ebû Bekir'e şikâyet etmesi üzerine o da gelmiş kızı Âişe'ye çıkışmıştı. Bu sırada Hz. Peygamber onun dizine başını koymuş istirahat etmekte iken teyemmüm âyeti geldi. Bu âyetin konumuz olan Nisa sûresi âyeti mi, yoksa Mâide sûresinin 6. âyeti mi olduğu konusunda tereddüt vardır. Ebû Bekir İbnü'l-Ârabî'ye göre âyetin "sarhoş ve cünüpler için namazı yasaklayan" kısmı Hz. AH ile ilgili olay üzerine gelmiştir. Diğer kısmın gelmesine ise Hz. Âişe ile ilgili hadise sebep olmuştur. Bu hadise üzerine gelen kısım Mâide sûresinin 6. âyetinde-dir. Nisa sûresinde ise münasebet düştüğü için tekrar vahyedilmİştir. Buhârî'nin Sahîh'inde teyemmümle ilgili kısmın hem Mâide hem de Nisa sûrelerinin tefsirlerinde[128] tekrar edilmesi de bu anlayışı desteklemektedir (1,442). Aksini de kaydetmekle beraber Nisa sûresinin Mâide'den önce geldiğini ileri süren İbn Âşûr, Kurtubî'nin de aynı görüşü paylaştığından hareketle -olayı nakleden- HzÂişe'nin kastettiği teyemmüm âyetinin Nisâ'daki bu âyet olduğu kanaatine meyletmiştir[129].
Sonuç olarak bu iki âyet birbirini tamamlayarak hazarda ve seferde, sarhoş, cünüp ve abdestsiz olanların yapamayacakları bazı şeyleri açıklamakta, olağan ve olağan dışı durumlara ait çözümler getirmektedir.
"Kadınlara dokunmak"tan maksat nedir? Âyette kullanılan lems ve nıülâme-
se kelimesinin hakikat mânası "el veya bedenin bir kısmıyla dokunmak", mecaz mânası ise "cinsî temasta bulunmak"tır. Lems ile eş anlamlı olan mess kelimesi Kur'ân-ı Kerîm'de cinsel ilişki mânasında da kullanılmıştır[130] . Müctehid ve müfessirler bu iki mânadan birini tercih konusunda ihtilâfa düşmüşlerdir:
1. Hz. Ali, İbn Abbas, Mücâhid ve Ebû Hanîfe'nin aralarında bulunduğu bir gruba göre maksat cinsî temasta bulunmaktır, yalnızca dokunmak (deri teması) guslü de, abdesti de bozmaz.
2. Mâlik, Ahmed ve İshak'a göre cinsî haz almak masadıyla dokunma abdesti bozar, böyle bir maksat bulunmadan dokunmak abdesti bozmaz,
3. Şafiî'ye göre cinsî haz maksadı bulunsun bulunmasın deri teması abdesti bozar; bu anlayış İbn Mes'ûd, İbn Ömer, Ziihrî gibi müctehidlerden de nakledilmiştir.
4. Evzâî'ye göre el ile dokunmak abdesti bozar, bedenin diğer bir yeri ile dokunmak bozmaz. Şevkânî bu görüşleri naklettikten sonra bizce de doğru olan şu açıklamada bulunmuştur: Kur'ân-ı Kerîm'İn burada kullandığı kelime her iki mâna için de uygundur, birini diğerine tercih mümkün değildir, böyle ihtimalli durumlarda kelimeden bir hükme varılamaz. Burada Hz. Peygamber ve sahabenin uygulamasına bakmak gerekir; buraya bakıldığında ulaşılan sahih sonuç ise yalnızca deri ile dokunmanın abdesti bozmadığı, âyette kastedilen dokunmanın "cinsî temasta bulunmaktan ibaret" olduğudur (1,527-529).
"Eğer hasta olur veya bir yolculuk halinde bulunursanız... -bu durumlarda- su bulamamışsanız" ifadesinden yalnızca hastalık veya yolculuk halinin teyemmüm ruhsatı için yeterli olmadığı, ayrıca bu durumlarda suyun bulunmaması veya bulunsa bile kullanma imkânının olmaması gerektiği mânası çıkmaktadır. Su bulunmadığında hasta ve yolcu olmayanlar da teyemmüm edebildiklerine göre burada "hasta ve yolcu" olmanın önemi kalmamaktadır. Şu halde niçin bu kayıtlar konmuştur? Eğer Nisa sûresinin -özellikle bu âyetin- Mâide'den daha önce İndiği kabul edilirse bu soruya şu cevap verilebilir: Nisa sûresinde "yolculuk ve hastalık halinde su bulamayanlar" için, Mâide sûresinde ise "hazar halinde su bulamayanlar" için teyemmüm ruhsatı açıklanmıştır. Soruya şu cevaplar da verilmiştir: a) Suyun bulunmama ve kullanılamama İhtimali hastalık ve yolculuk halinde daha fazla olduğundan bu iki durum özellikle zikredilmiştir, b) Suyu bulamamak mecazen "bulunduğu halde ihtiyaç, korku, zarar görme gibi bir sebeple onu kullanma imkânından mahrum olmak" mânasına da gelmektedir. Yolcular ve hastalarda bu mânada "suyu bulamama" hali daha çok olmaktadır.[131]
Meali
44. Kendilerine kitaptan nasip verilenleri görüyor musun? Sapıklığı satın alıyorlar ve sizin de yoldan çıkmanızı istiyorlar. 45. Allah düşmanlarınızı daha iyi bilir. Gerçek bir dost olarak Allah yeter, bir yardımcı olarak da Allah kâfidir. 46. Yahudilerden bir kısmı kelimeleri yerlerinden saptırıyorlar. Dillerini eğip bükerek ve dine saldırarak "işittik ve karşı geldik; dinle, dinlemez olası, râinâ" diyorlar. Eğer onlar "Dinledik ve itaat ettik, dinle ve bizi gözet" deselerdi şüphesiz kendileri için daha hayırlı ve daha doğru olacaktı; fakat inkârları sebebiyle Allah onları lânetlemiştir. Artık pek az inanırlar. 47. Ey Ehl-i kitap! Biz birtakım yüzleri silip dümdüz ederek arkalarına çevirmeden yahut cumartesi adamlarını lanetlediğimiz gibi onları da lanetlemeden önce, siz de olanları doğrulamak üzere indirdiğimize iman edin. Allah'ın emri mutlaka yerine gelecektir. 48. Allah kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz; bundan başkasını dilediği kimse hakkında bağışlar. Allah'a ortak koşan kimse büyük bir günah işleyerek iftira etmiş olur. 49. Kendilerini temize çıkaranlara ne dersin? Hayır, Allah dilediğim temize çıkarır ve kimseye kılpayı kadar haksızlık edilmez. 50. Bak, nasıl da Allah üzerine yalan uyduruyorlar! Apaçık bir günah olarak bu yeter. 51. Kendilerine kitaptan nasip verilenleri görmedin mi? Putlara ve bâtıla iman ediyorlar, sonra da kâfirler için "Bunlar Allah'a iman edenlerden daha doğru yoldadır" diyorlar. 52. Bunlar Allah'ın lanetlediği kimselerdir. Allah'ın rahmetinden uzaklaştırdığı kimseye yardımcı bulamazsın. 53. Yoksa onların mülkten bir nasipleri mi var? Öyle olsaydı insanlara çekirdek parçası bile vermezlerdi. 54. Yoksa onlar, Allah'ın lütfundan verdiği şeylerden dolayı insanlara haset mi ediyorlar? Oysa İbrahim soyuna da kitabı ve hikmeti verdik ve onlara büyük bir hükümranlık bahsettik. 55. Onlardan bir kısmı İbrahim'e inandı, kimi de ondan yüz çevirdi; kavurucu bir ateş olarak cehennem yeter. 56. Şüphe yok ki, âyetlerimizi inkâr edenleri gün gelecek bir ateşe sokacağız; onların derileri pişip acı duymaz hale geldikçe derilerini, başka deriler ile değiştiririz ki acıyı duysunlar. Allah daima üstündür ve hikmet sahibidir. 57. İnanıp iyi işler yapanları da, içinde ebediyen kalmak üzere, zemininde ırmaklar akan cennetlere sokacağız. Orada onlar için tertemiz eşler vardır ve onları koyu bir gölgeliğe alacağız.[132]
Tefsiri
44-45. Sûrede bir yandan aile, miras hukuku, ibadet gibi alanlarda müslü-manlara mahsus hükümler açıklanırken diğer yandan hak dine inanmayanların dünya hayatında diğer inanç sahiplerine karşı haksız, kaba, insafsız, zulme varan davranışları anlatılmakta; bunların âhirette görecekleri muamele ve ağır cezalar tasvir edilmektedir. Bu mukayeseli anlatım tarzı müminlerin içinde bulundukları durumu daha iyi kavramalarını, nimet ve iyilikleri Allah'tan bilip şımarmadan şükretmelerini, karşılaştıkları güçlük, külfet ve mahrumiyetleri ise fazla büyütmeden sabır ve tahammül göstererek ecre çevirmelerini sağlamaktadır. 44-57. âyetler yukarıda geçen 36-42. âyetlerin konu bütünlüğü bakımından devamı gibidir. Başta yahudiler olmak üzere bütün kâfirler ve inanmadıkları halde inanmış gözükerek miislümanları aldatan münafıklar bu âyetlerde müminlere tanıtılmakta, tuzak ve taktikleri .açıklanmakta, müslümanlar uyarılmaktadır.[133]
46. Yahudilerden bir kısmının kelimelerin yerlerini değiştirmeleri -muhtemelen bu âyetten alınan- tahrif terimi İle ifade edilmektedir. Tahrifin çeşitleri vardır. Âyetin devamında verilen örnekler tahriftir, burada müsbet mâna ve değer ifade eden kelimeler alınmakta, ya ses benzerliğinden veya kelimelerin diğer mânalarından yararlanılarak olumsuz, kötü, aşağılayıcı maksatlarla kullanılmaktadır. Meselâ "râinâ" kelimesi Arapça'da "Bizi gözet, durumumuzu göz önüne alarak konuş..." mânasına gelir, müminler bu kelimeyi olumlu bir mânada kullanmakta, Hz. Peygamber'den söylediklerini iyi anlamaları ve yerine getirebilmeleri için- durumlarını gözeterek konuşmasını, açıklamalarını buna göre yapmasını istirham etmektedirler. Yahudiler ise İbrânîce'de ses itibariyle bu kelimeye benzeyen ve "ah-mak, kaim kafalı" gibi bir mâna ifade eden "râûnâ" kelimesinin mânasını kastederek "râinâ" demektedirler. Tahrifin diğer şekilleri kelimelerin yerlerini değiştirmek, kelimeleri başkalarıyla değiştirmek ve lafızla alâkası olmayan veya kastedilme ihtimali çok uzak bulunan mânalar vererek sözü asıl mânasından saptırmak suretiyle yapılmaktadır. Bir kısım yahudiler ve hıristiyanlar tahrifin bütün şekillerini yapmışlar, hem kendilerini aldatmışlar hem de başkalarını saptırmak istemişlerdir. Kötü niyetle davranan, hidayet karşısında sonuna kadar direnen kâfirler akıl ve iradelerini böyle kullandıkları için ilâhî lanete müstahak olmuşlardır, lanetlenmişlerin ise inanmaları beklenemez. "Artık pek az inanırlar" ifadesi, "Bunu çok az adam söyleyebilir", "utanması az" deyimlerinde olduğu gibi olumsuzluk ifade etmek İçin kullanılmıştır, "Artık inanmazlar" demektir.[134]
47. "Yüzleri silip dümdüz etme"nin hakikat mânası yüzdeki organları kaldırmak, yok etmektir. Mecaz mânası ise bu organların işe yararlığını ortadan kaldırmak , çirkin, nursuz, işe yaramaz hale getirmektir. Hakikat mânası kastedildiği takdirde "arkalarına çevirmek"ten maksat bu organları kafanın arkasına koymaktır. Organlar burada olunca öne gitmek isteyen kimse arkaya doğru gidecektir. Kelimenin mecaz mânası kastedilmiş ise geriye çevirmekten maksat, bu organlar ile elde edilecek hayır, bereket, verimlilik ve saadetten mahrum olmak, kemale doğru ilerlemek yerine ilkelliğe doğru gerilemektir[135].
48. Yukarıda Ehl-i kitap'tan bahsedildikten sonra "Allah Teâlâ'nın şirk dışındaki bütün günahları dilerse affedeceğini" bildiren âyetin gelmesi sebebiyle bazı müfessirler, bu âyetin öncekilerle ilgisi bulunduğunu düşünmüşler, buradaki mağfiret (bağışlama) kavramının ne mânaya geldiği sorusuna cevap aramışlardır. Bu cevaplardan birine göre burada bağışlanan ceza tabii felâketler, mağlûbiyet, esaret gibi kâfirlere dünyada verilen cezadır. Allah bu cezayı müşriklerden kaldırmaz, diğerlerinden isterse kaldırır. Bir başka açıklamaya göre ise bağışlama "müsamaha, hukuk dahilinde yaşama hakkı verme" mânasına germektedir. Ehl-i kitap zimmet akdine bağlanarak müslümanların himayesinde kendi dinlerine göre yaşama hakkına sahiptirler, müşrikler İse ya iman edecekler yahut da yok edileceklerdir[136]. Müşriklere yaşama hakkı ve imkânı verilmeyeceği hükmünü benimseyenler Tevbe sûresinin 5. âyetine dayanmaktadırlar. Ancak bu âyetin üstü ve altı dikkatle okunduğunda müşriklerin öldürülmesi emrinin şirk suçuna değil, onların antlaşmaları bozmaları ve hukuka riayet etmemelerine bağlı olduğu anlaşılacaktır. İlgili naslar bir arada değerlendirildiği zaman bu konuda ulaşılan sonuç şudur: Zulme sapmayan, hürriyet ve adalet üzerine kurulmuş toplum düzenini bozmayan bütün fertler ve gruplar -dinleri, inançları ne olursa olsun- hayat hakkına sahiptirler.
Bağışlama âyetinin üst tarafına bağlı olmadığını, bu konuda genel bir hüküm getirmek üzere indirildiğini düşünen tefsircilere göre de ortada önemli problemler ve sorular vardır; bu yüzden âyete "müteşâbih" diyenler bile olmuştur. Çünkü âyeti tek başına ele alıp lafza bağlı yorum yaptığımızda şu sonuçlar çıkmaktadır: a) Allah Teâlâ -Ehl-i kitap gibi- müşrik olmayan inkarcıları bağlayabilecektir, b) Günahkâr müminleri, tövbe etmeseler bile bağlayabilecektir, c) Kâfir iman etse ve günahkâr mümin tövbe etse bile bunları bağışlamayabilecektir; çünkü "isterse bağışlar" ifadesi vardır. Halbuki konuyla ilgili birçok âyet ve hadis, bu üç konuda kesin olarak farktı hükümler getirmiştir. Şu halde bağışlama âyetinin -bu farklı hüküm getiren- âyet ve hadisler çerçevesinde anlaşılması gerekmektedir, tek başına ve zahire göre yorumlamak önemli ölçüde hatalı anlayışlara yol açacaktır.
İbn Âşûr'un, İbn Atıyye'yi (II, 64) tamamlayarak yaptığı açıklamaya göre bağışlanma şansı bakımından insanları dört gruba ayırmak gerekir:
1. Hak dinin inkârında ısrar ederek ölen kâfirler; bunlar ebedî olarak cehennemde kalacaklardır.
2. Günahı olmayan (muhsin) müminler; bunlar Allah'ın vaadine göre kesin olarak doğrudan cennete gireceklerdir.
3. Günah işledikten sonra tövbe eden ve tövbesinde sebat ederek ölen müminler; bunlar da bir önceki müminler gibidir.
4. Günah işleyip tövbe etmeden ölen müminler. Bunlar da: a) Mürcie mezhebine göre cennete girerler, günahları buna engel olmaz; Allah Teâlâ'nın ceza tehditleri (vaîdler) kâfirlerle ilgilidir, müminler -günahkâr da olsalar- buna dahil olmazlar, b) Mu'tezile'ye göre büyük günah işleyip tövbe etmeden ölenler cehennemliktir. Hâricîler'e göre büyük veya küçük günah işleyip tövbe etmeden ölenlerin İmanı yoktur, kendileri ebedî cehennemliktir. Vaad âyetleri (mükâfat sözü veren âyetler) günahsız veya tövbe etmiş müminlere aittir, vaîd âyetleri ise kâfir olsun imanlı olsun günahkârlara aittir; onların durumunu bildirmektedir, d) Ehl-i sünnet'e göre mutluluk ve esenlik müjdesi veren vaad âyetlerinin zahiri (teker teker lafzî yorumdan çıkan hüküm) genel olmakla beraber maksat özeldir, bunlarla günahsız müminlerle günahkârlar içinden Allah'ın ceza vermeyeceği grup kastedilmiştir. Ceza tehdidi içeren vaîd âyetlerinin de zahiri genel olmakla beraber kastedilenler Özeldir, belli bir gruptur; yani kafirlerle Allah Teâlâ'mn cezalandıracağı günahkâr müminler kastedilmiştir.
Tefsir etmekte olduğumuz âyette geçen "Bundan başkasını dilediği kimseler için bağışlar" cümlesi yukarıda açıklanan âyetler arası ilişki yumağı içinde ele alınacaktır; bu âyet icmal (özet), diğerleri tafsildir (geniş, detaylı açıklamadır). Allah'ın hangi kullarına ceza vermeyi, hangilerine de vermemeyi dileyeceği yine kendisi tarafından diğer âyetlerde açıklanmıştır. Buna göre tövbe eden kimse daha önce müşrik, Ehl-i kitap, günahkâr müslüman olsa da Allah Teâlâ tarafından bağışlanacak ve tövbesi kabul edilecektir; çünkü O böyle vaad etmiştir. Tövbe etmeden ölen günahkâr müminler ise -günahlarını karşılayan ve aşan sevapları, hayırları, iyi işleri, eserleri bulunmadığı takdirde -ebedî olarak değil- günahlarının cezasını çekecek kadar cehennemde kalacaklardır. Allah bunun böyle olmasını istemiş ve iradesini kitabında bildirmiştir[137] .
49. "Kendini temize çıkarmak" şeklinde tercüme edilen tezkiye fiil ve sözle olmaktadır. İnsanın ahlâkını iyileştirmek, kendini kötü huy ve alışkanlıklarından kurtarmak için gerekeni yapması, eğitimden geçmesi makbuldür, İslâm bunu teşvik etmiştir. Sözle tezkiye "bir kimsenin dürüst, iyi, önemli kusurlardan uzak olduğunu söylemek" suretiyle yapılır. Gerçekten böyle olan, böyle bilinen birisi İçîn gerektiğinde tezkiyede bulunmak da sakıncalı değildir, hatta duruma göre güzel ve gerekli de olabilir. İslâm'da kötü görülen, menedilen tezkiye, kişinin kendisini sözle tezkiye etmesidir, övmesidir.
Yahudiler Özellikle kendilerinin "Allah'ın oğullan ve sevgilileri"[138], "dostları"[139] olduklarını, "birkaç gün dışmda âhiret cezası çekmeyeceklerini "[140] söyleyerek kendileri için sözlü tezkiyede bulunmuşlardı; âyet bu davranışı da mahkûm etmekte, kişilerin veya grupların kendilerini överek bir yere varamayacaklarını, topluluk nezdinde itibar kazanamayacaklarını ifade buyurmaktadır.[141]
51. Uhud Savaşı'ndan sonra Medine yahudilerinden bir grup Kâ'b b. Eşref, Huyey b. Ahtab gibi reislerinin peşine takılarak Mekke'ye gelmişler, müslüman-lara karşı savaşmak üzere Mekke müşrikleriyle bir anlaşma yapmak istemişlerdi. Mekkeliler bunların okur yazar ve Ehl-i kitap olduklarını göz önüne alarak kendi din ve gelenekleriyle Hz. Peygamber'in getirdiği din ve yaptığı işler hakkında bilgi vermişler, yahudİlerden bir değerlendirme yapmalarını istemişlerdi. Yahudiler İslâm aleyhine, şirk lehine hüküm verdiler ve değerlendirme yaptılar, şirkin İslâm'dan daha hayırlı olduğunu söylediler, hatta müşriklerin isteği üzerine putlara (cibt) secde ettiler. Âyet-i kerîme -başkalarına da ibret olmak üzere- bu çirkin, ahlâksız, ikiyüzlülüğe dayalı, kendi kutsal kitaplarına da aykın (Çıkış, 20/3-4) davranışı kınamak ve sahiplerinin hak ettikleri cezayı bildirmek için gönderildi[142].
54. Yahudiler de Muhammed Mustafa gibi Hz. İbrahim soyundan gelmektedirler. Allah Teâlâ bu büyük Peygamber'in soyuna peygamberlik, saltanat (yönetim yetkisi) ve hikmet (gerçeğin ve adaletin bilgisi) vermeyi vaad etmiş, bu vaadini de yerine getirmiştir. Yahudiler (İsrâiloğullan) bu nimetlerin kadrini bilememiş, nankörlük, bencillik ve cimrilik etmiş, bu davranışların cezasını da zillet içinde sürünerek ve oradan oraya sürgün edilerek görmüşlerdir. Allah Teâlâ'nın vaadi olan nimetler yine İbrahim aleyhisselâm soyundan gelen son peygambere ulaşınca ya-hudiler bunu kıskanmışlar, bu yüzden apaçık gerçekleri inkâra yönelmişlerdir.[143]
56. İnsan bedeniyle İlgili bilgiler arttıkça acıyı beyne ulaştıran sinirlerin iç organlarda değil, zarlarda ve deride olduğu anlaşılmıştır. Uzun zaman veya ebediyen yanacak olan bir bedenin derisi yok olsaydı sahibi yanma acısını duyamaz hale gelirdi. Böyle bir kurtuluşun bile mümkün olmayacağı "Onların derileri pişip acı duymaz hale geldikçe derilerini başka deriler ile değiştiririz" buyurulmak suretiyle İfade edilmiştir.
Beden ruha ve şuura haz ve elemi ulaştıran bir vasıtadan ibarettir. Kişinin nefsi, ruhu ve şuuru değişmedikçe bedenin veya bir parçasının değişmesi kişinin de değişmesini, bir başka insan olmasını gerektirmez. Bu sebeple durmadan yenilenen deri ile azap etmenin -günahsız deriye azap etmek mânasına geleceği için-adalete aykırı olduğunu iteri sürmek yanlış anlama ve değerlendirme ile eksik bilgiye dayanmaktadır; çünkü acı çeken deri değil, insanın kendisi; değişmeyen ruhu ve şuurudur.[144]
Meali
58. Allah size, emanetleri mutlaka ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder. Allah size ne güzel öğütler veriyor. Şüphesiz Allah her şeyi işitmekte, her şeyi görmektedir.[145]
Tefsiri
58. Hz. Peygamber Mekke'yi fethedince burada Kureyş kabilesinin çeşitli ailelerinde bulunan bazı salâhiyet ve vazifeleri yeniden düzenlemiş, bir kısmını kaldırmıştı. Kaldırmadığı hizmetler arasında Mescid-i Haram ve çevresinin hizmetiyle su işleri vardı. Birinci hizmet Abdüddâroğullan adına Osman b. Talha'da, ikinci hizmet ise Hâşimoğulları'ndan -aynı zamanda Hz. Peygamber'in amcası olan-Abbas'ta idi. Hz. Peygamber, vazifelerle ilgili yeni bir düzenleme yapmak üzere Kabe'nin anahtarını Osman'dan almıştı, amcası Abbas bu hizmetin de kendisine verilmesini talep etti. Bunun üzerine emanet âyeti geldi ve anahtar yine Osman b. Talha'ya teslim edildi[146].
Burada emanetin yerine getirilmesi, ehline verilmesi ve insanlar arasında adaletle hükmedilmesi yönündeki emirlerin muhatapları genel olarak bütün insanlar, özel olarak müminler ve daha özel olarak da yöneticiler gibi emanet ve adaletten kamu adına sorumlu otan şahıslar ve kurumlardır.
Tarih boyunca insanların huzur ve mutlulukları iki sebeple kazanılmış veya kaybedilmiştir: Emanet ve adalet. Emanetler ehline verildiği ve adalete riayet edildiği müddetçe cemiyette huzur ve saadet bulunmuş, hıyanetler ve haksızlıklar ise huzursuzlukların, kavgaların, savaşların, servet ve neslin helak olmasının baş sebepleri arasında yer almıştır.
Emanet, korunması istenen maddî ve manevî değerdir. Kişinin kullanıp sahibine iade etmek üzere aldığı eşya emanet olduğu gibi devletin hizmet makamları da emanettir; ilim, din, antlaşma ve sözleşmeler, komşuluk hakları... emanettir. Bütün bunlar korunacak, muhatap ve ilgililerine teslim edilecek, ne maksatla verilmiş ise ona uygun olarak kullanılacaktır.
Hz. Peygamber "Münafıkın üç belirtisi vardır: Konuştuğunda yalan söyler, söz verdiğinde yerine getirmez, kendisine bir şey emanet edildiğinde hıyanet eder"[147] buyurarak emanete riayet etmeyenleri münafık vasıflı insanlar olarak tescil etmiştir.
İnsanlar arasında hüküm genellikle bir ihtilâf ve dava halinde, haklı olanı haksız olandan ayırmak veya hakkın kime ait olduğunu açıklamak suretiyle gerçekleşir. Adalet, "eşitlik ve dengeyi sağlamak" demektir. Burada eşitlikten maksat, herkese aynı şeyi, aynı vasıf ve miktarda vermek değildir; herkesin hakkını, hak ettiğini, lâyık olduğunu almada eşit olmasıdır; güçlü de olsa haksızın, güçsüz de olsa haklı ile hukuk karşısında eşit muamele görmesidir. İnsanların haklarını yiyenler bunu, genellikle kendilerini karşıdakilerden üstün ve güçlü görerek yaparlar. Kamu gücünü, zayıf olmasına rağmen haklı olanın yanına koymak suretiyle muamelede eşitlik, yani adalet sağlanmış olur.
Adaletin gerçekleşmesi -âdil uygulayıcılar yanında- kimin neye lâyık, kimin neyi hak ettiği konusunda doğru, hakkaniyete uygun, dengeli bilgi ve ölçülere sahip olmaya bağlıdır. Hukuk kur allan, bağlayıcı mevzuat işte bu bilgi ve ölçüleri vermek için oluşturulur, vazedilir. Hukuk kurallarını, ilâhî irşaddan bağımsız olarak insanlar koyarlarsa -insanların kendilerini aşmaları, beşeri kayıtlardan, cemiyet kültür ve değerlerinden etkilenmemeleri mümkün olmadığı için hakkaniyet ölçüleri, hak ediş dengeleri bozuk olabilir. Bilgi eksik, ölçü bozuk olunca da -düzen, hukuk ve mahkeme bulunsa bile- adalet gerçekleşmez. İnsanı ve kâinatı yaratan Allah mizanı da koymuştur. Mîzan, "maddî ve manevî alanlarda denge, hakkaniyet ve adalet ölçüsü" demektir. Hukukla ilgili imzanın aranıp bulunması bakımından vazgeçilemez kaynak ilgili naslardır (âyet ve hadislerdir). Âyet ve hadislerin nokta tayini şeklinde açıklamadığı konularda ise fayda (mesâlih), yorum (anlama, beyan), kıyas ictihadlanna ve örfe" başvurulacak; bu yoldan, adaleti gerçekleştirecek olan hüküm ve ölçülere ulaşılacaktır. Hüküm ve ölçüler bulunup bilindikten sonra sıra uygulamaya gelir. Uygulamada adaletin bozulmamasınm iki teminatı vardır: a) İmana dayalı ahlâk; b) Cemiyetin emanet ve sorumluluk duygusu içinde gerçekleştireceği denetim. Sağlam hukuk kuralları, ahlâk ve kamu denetiminin bulunduğu yerde adaletin gerçekleşmemesi için bir sebep kalmaz.[148]
Meali
59. Ey iman edenler! Allah'a itaat edin, Peygamber'e itaat edin, sizden olan ülü'1-emre de. Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz -Allah'a ve âhi-rete gerçekten inanıyorsanız- onu, Allah'a Ye Peygamber'e götürün. Bu, elde edilecek sonuç bakımından hem hayırlıdır hem de en güzelidir. 60. Sana indirilene re senden önce indirilenlere inandıklarını ileri sürenleri görmedin mi? Onu tanımamaları kendilerine emredildiği halde tâğutun önünde mahkemeleşmek istiyorlar. Şeytan da onları büsbütün saptırmanın yollarını arıyor. 61. Onlara, "Allah'ın indirdiğine ve Peygamber'e gelin" denildiği zaman münafıkların senden iyice uzaklaştıklarım görürsün. 62. Önceden yapıp ettikleri yüzünden başlarına bir felâket gelince hemen "Biz yalnızca iyilik etmek ve arayı bulmak istedik" diye yemin ederek sana nasıl gelirler! 63. Onlar, kalp-lerindekini Allah'ın bildiği kimselerdir. Onlara aldırma, kendilerine öğüt ver ve onlara durumları hakkında tesirli söz söyle. 64. Biz her bir peygamberi, Allah'ın izniyle, ancak kendisine itaat edilmesi için gönderdik. Eğer onlar kendilerine kötülük ettiklerinde sana gelseler de Allah'tan bağışlanmayı dikselerdi, Peygamber de onlar için mağfiret dileseydi, elbette Allah'ı ziyadesiyle affedici ve esirgeyici bulurlardı. 65. Hayır, rabbine andolsun ki, aralarında çıkan anlaşmazlık hususunda seni hakem kılıp sonra da verdiğin hükümden içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın kabullenmedikçe ve boyun eğip teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar. 66. Eğer onlara kendinizi öldürün yahut yurtlarınızdan çıkın diye emretmiş olsaydık, pek azı müstesna bunu yapmazlardı. Eğer kendilerine verilen öğüdü yerine getirselerdi, bu onlar için hem daha hayırlı hem de (imanları için) daha sağlamlaştıncı olurdu. 67.0 zaman elbette kendilerine nezdimizden büyük mükâfat verirdik. 68. Ve onları dosdoğru bir yola iletirdik. 69. Kim Allah'a ve Peygamber'e itaat ederse işte onlar, Allah'ın kendilerine lütuflarda bulunduğu peygamberler, sıddıklar, şehidler ve sâlih kişilerle beraberdirler; bunlar ne güzel arkadaşlardır! 70. Bu lütuf Allah'tandır; bilen olarak Allah yeter.[149]
Tefsiri
59. Buradan İtibaren on bir âyetin asıl konusu itaattir. "Söz tutmak, boyun eğmek, emri yerine getirmek" mânasına gelen itaat, sosyal, siyasî, hukukî, ahlâkî boyutlarıyla İslâmî hayat düzenini kuran temel kavram ve kurumlardan biridir. Bu açıdan aynı mahiyette olan emanet ve adalet kavramlarından sonra buna yer verilmiş, araya "münafıklar ve fâsıklar" gibi emre uymayanların dünya ve âhirette karşılaşacakları sonuçlan bildiren âyetler konmuştur.
Allah'a itaat, "O'nun Kur'ân-ı Kerîm'de ve elçisinin tebliğ mahiyetindeki söz ve davranışlarında ortaya çıkan emir ve iradesine uymak" demektir. Resûlul-lah'a itaat, öncelikle tebliğ ettiği Kur'an'a ve vahye dayalı sünnete uymaktır. Ancak "ve" bağlacı ile yetinilmeyip "İtaat ediniz" emrinin "Resûlullah" için de tekrar edilmesi ona itaatin, "Kur'an'dan ibaret olan vahyin tebliğine uyma"yı aştığını, kaide olarak bütün davranışlarının örnek edinilmesini, bütün buyruklarının yerine getirilmesini İçine aldığını göstermektedir. Sahabe, Resûlullah'in "dinî veya bağlayıcı olmadığını bildirdiği, ya da karineler yoluyla böyle olduğunu anladıkları emirleri" dışındaki bütün emir ve isteklerini, "Ona itaat dinî bir görevdir" şuuru içinde yerine getirmişlerdir; bunu yaparken de itaat hakkındaki âyet ve hadislerle Allah elçisinin gönderiliş amacına, kendisine verilen vazifelere ve O'nım örnekliğini bildiren naslara dayanmışlardır.
"İtaat ediniz" emri tekrarlanmadan "ülü'1-emre de..." denilmesi, bunların itaat yükümlülüğü bakımından Allah ve Resulü gibi olmadıklarına, emirleri meşru (Allah ve Resulü'nün talimatına uygun) olmadıkça kendilerine itaat edilmeyeceğine işaret etmektedir. "Hiçbir mahlûka, Allah enirine uymadığı takdirde itaat edilemez", "Ancak mâruf (meşru) olan emre itaat edilir", "Allah'a itaatsizlik sayılan emre itaat edilmez"[150] mealindeki hadisler bu kaideyi açıkça ifade etmektedir. Âyetin nüzul sebebi de aynı kaideyi destekler mahiyettedir: Hz. Peygamber bir gruba (seriyye) askerî görev vermiş, başlarına da Abdullah b. Huzâfe'yi geçirmişti. Abdullah bir sebeple öfkelenmiş, emri altındakilere odun toplayıp yakmalarını, ateş olunca da içine girmelerini emretmişti. Emri alanlar tereddüt içinde kaldılar. Bir kısmı "Komutana (ülü'1-emre) itaat edilir" diye ateşe girmeye teşebbüs ediyorlar, bir kısmı ise "bu itaatin, buyruğun meşru olmasına bağlı bulunduğunu" düşünerek onları engelliyorlar, "Biz ateşten kaçarak Peygamber'e katıldık" diyorlardı. Bu itiş kakış devam ederken ateş söndü, seferden dönünce durumu Resûhıllah'a arzettiler. "Ateşe girseydiler kıyamete kadar ondan kurtulup çıkamazlardı. İtaat ancak meşru emre olur" buyurdu[151]. Bu âyetin daha önce inmiş, fakat yanlış anlaşılması üzerine Resûlullah tarafından açıklama yapılmış olması da, seriyye vak'asından sonra inmiş olması da muhtemeldir[152].
Ülü'1-emr, "emir sahipleri, emir verme salâhiyeti taşıyan ve bu konumda olanlar yani âmirler" demektir. Bunlardan maksadın kimler olduğu konusunda "devlet başkanı, onun veya toplumun yetki verdiği yöneticiler ve komutanlardır", "âlimlerdir" gibi çeşitli anlayışlar ve rivayetler vardır, "...sizden olan emir sahiplerine itaat edin" buyurulduğuna göre bunların belli kişiler ve makam sahipleri olduğu, iman ve dünya görüşü itibariyle müslüman olanlardan seçildiği veya tayin edildiği, meşru buyruklarında bunlara itaat etmenin Allah emri ve dinin gereği olduğu anlaşılmaktadır. İslâm dini, gerek kamu hayatında ve gerek özel hayatta bazı sıfat ve özellikleri taşıyan kimselere itaat edilmesini, onların buyruklarının yerine getirilmesini ve söylediklerine uyulmasını istemiştir. Başkan, aile reisi, komutan, ana-baba, bilmeyenlere göre bilenler (âlimler) bunlardandır ve ülü'1-ernr kavramına bunlann tamamı dahil bulunmaktadır. Kamu hayatındaki ülü'1-emr ya halife gibi ümmetin seçmesi ve biatıyla belirlenir -onun tayin ettiği yüksek dereceli memurlar da dolaylı olarak ümmetin belirlediği ülü'1-emr olurlar ya da bir makamin tayinine gerek bulunmadan, taşıdıkları üstün vasıflarla bu yetkiyi elde ederler. Bu üstün vasıflar "İslâm, İlim ve adalef'tir. Bilmeyenler, müslüman, âdil (kâmil ahlâk sahibi) ve âlim olan kimselere danışmak (fetva sormak) ve aldıkları cevabı uygulamak mecburiyetindedirler. Devlet başkanı ve yöneticiler de bilmedikleri konulanbilenlere sormakla yükümlüdürler. Bu açıdan bakıldığında birinci derecede ülü'l emr "âlimlerdir", ikinci derecede ülii'1-emr ise "yöneticiler, âmirler ve kumanda mevkiinde olanlar"dır.
"Bir hususta anlaşmazlığa düşmek" Allah İle mümin kullan arasında olamaz, Resûlullah ile ümmeti arasında da düşünülemez. Geriye yönetici, yönetilen, bilen, soran... şeklinde ümmet kalır; bu çerçevede ümmet arasında bir anlaşmazlık çıktığında mesele Allah'a ve Resule götürülecektir. Yönetilenlerle ülü'1-emr arasındaki ihtilâfta, bu İkincisi de taraf olduğu İçin tek merci Allah ve Resulü'dür; yani -aşağıda açıklanacağı üzere- dinin ana kaynaklan ışığında çözüm üretecek kurumlardır. İhtilâfın tarafları arasında ülü'1-emr bulunmazsa, meselenin halledilmesinde onun da -benimsenen idare şekline göre salâhiyeti çerçevesinde- devreye girmesi tabiidir; ancak ülü'1-emr tasarruflarında Allah ve Resulü'nden bağımsız değildir.
Meselenin "Allah'a götürülmesi" Kur'an'a, "Resule götürülmesi" ise sünnete başvurmayı gerektirir, Anlaşmazlık konusunda bu iki kaynakta çözüm ve hüküm var ise bu, bütün ümmet için bağlayıcıdır ve gereğine uyularak anlaşmazlık çözüme kavuşturulur. Bu iki kaynaktaki çözüm her zaman nokta tayini şeklinde değildir. Kıyamete kadar ortaya çıkacak bütün anlaşmazlıkların konu konu, parça parça çözümü Kitap ve Sünnet'te bulunmaz, Ancak bütün anlaşmazlıkların çözümüne ışık tutan ilkeler, işaretler, delâletler, örnek ve emsal çözümler vardır. Bunlardan yararlanarak çözüm ve hüküm bulma işine ictihad denir. İctihad bilinmeyenleri, açıkça belli olmayanları, anlaşmazlıkları Kitaba ve Sünnet'e başvurarak (götürerek) çözme metodunun ve çabasının adıdır; Resûlullah tarafından sahabeye öğretilmiş, daha sonraki nesiller de bunu, onlardan alarak kullanmış ve geliştirmişlerdir[153].
"Eğer bir hususta (âyetteki kelimeyle "şeyde") anlaşmazlığa düşerseniz..." şeklindeki cümle yapısı umum (genellik) İfade eder. Buna göre müminlerin hayatında ihtilâf konusu olan her şey çözümü Kur'an'dan ve Sünnet'ten alacak, başka bir deyişle çözüm, bu iki kaynağa başvurularak aranacaktır. Hem hâkim (hüküm koyan, hukuk vazeden) hem de mâbud (kendisine ibadet edilen) yalnızca Allah 'tır. Allah'a mahsus bulunan bu sıfat ve salâhiyetlerin -aynı mahiyette olmak üzere- bir başka merci veya şahsa tanınması şirk, bu merci ve şahsın da Kur'an'daki adı, 60, âyette zikredildiği üzere tâguttur.[154]
60-61. Önceki âyette "Allah'a ve âhirete gerçekten iman edenlerin, anlaşmazlıkları Allah'a ve Resulü'ne götürecekleri" ifade buyurulmuştu. Bu âyette ise "inandım" dedikleri halde gerçekten inanmayanların (münafıklar) anlaşmazlık çıktığında nasıl hareket ettikleri anlatılıyor ve onların şahsında âdeta bir iman testi yapılıyor. Hz. Peygamber'in Medine hayatı başladığında bazı yahudiler menfaatleri icabı İslâm'ı kabul etmiş gibi göründiüer. İlk münafıklar arasında bunlar da bulunduğu için "... senden önce indirilenlere inandıklarını ileri sürenler" ifadesi kullanılmıştır. Âyet için birkaç nüzul sebebi rivayet edilmiştir. Bunların tamamında ortak olan unsur, mümin olduğu veya mümin göründüğü halde anlaşmazlığı Allah'a ve Resulü'ne götürerek çözmeye razı olmamak, bir başkasını (tâgutu, meselâ Kâ'b b. el-Eşref i veya kâhin Ebû Bürde el-Eslemî'yi) onların yerine koymak ve onun çözümüne nzâ göstermektir[155].
62-63. Münafıklar iki tarafı idare etmeye çakşırken çoğu defa açık verirler, sahtekârlıkları ortaya çıkar, bu defa cezadan ve tecrit edilmekten kurtulmak üzere te'villere kalkışır, yaranmak istedikleri tarafı iyi niyet ve samimiyetlerine ikna etmeye çalışırlar. Bütün bunlara rağmen zahirde inanır görünmeleri, açıkça inkâra sapmamış olmaları sebebiyle onlara karşı müslüman imişler gibi davranıhnası, gerçek İmana kavuşmaları için kendilerine öğüt verilmesi; arıza kalplerinde, içlerinde olduğu için oraya girecek, orayı etkileyecek sözler söylenmesi emredilmiştir.[156]
64. İtaat eylemi bîr üst ve bîr de astın obuasını gerektirir. Allah bütün kullarını insanlık şerefi ve kulluk fırsatı bakımından eşit yaratmıştır. Birilerinin, kendilerine itaat gerekli olması bakımından diğerlerinden üst ve üstün olması,peygamberlik gibi Allah vergisi olan vasıflar dışında genellikle insanların gayretleriyle elde ettikleri faziletlere, becerilere, bilgilere ve ümmetin, usulüne göre kendilerine yetki vermesine ve bütün bu vasıflarından dolayı onlara itaat edilmesini Allah'ın istemesine (izni) bağlıdır. Bu cümleden olarak Allah Teâlâ peygamberlerini, kendilerine itaat edilsin diye göndermiştir; çünkü onlar Allah'ın elçileridir, peygamberlere itaat, Allah'a itaat demektir.
Münafıklar olsun, günahkâr, âsi (itaat etmeyen) müminler olsun bu davranışlarıyla Allah Teâlâ'ya zarar veremezler. O'nun kullarına verdiği sıkıntılar da, kulların vereceği müsbet, meşru tepkilere göre dünyada ve âhirette lehlerine olabilecektir. Şu halde Allah'a ve Resulü'ne itaat etmeyenlerin kötülükleri, zulümleri, zararları eninde sonunda kendilerine dönmekte, kendilerine dokunmaktadır. Bu mânada "kendilerine kötülük edenler" için de tövbe kapısı açıktır. Allah Teâlâ tövbeleri hemen kabul edeceğini, içtenlikle tövbe edenlerin daha öncesine ait kirli sicillerini tertemiz kılacağını vaad etmiştir. Nifak ve isyana sapanlar kendilerini temize çıkarmak için çıkmaz yollara girmek, tutarsız te' villere başvurmak yerine samimi olarak pişman olmalı, Resûlullah'a gelip suçlarını itiraf etmeli, bağışlaması için Allah'a yalvarmak ve O'nun sevgili peygamberinden de kendileri için dua etmesini, Allah'ın bağışlamasını dilemesini istemelidirler.[157]
65. Zübeyr b. Avvâm ile bahçe komşusu arasında su yüzünden bir anlaşmazlık çıkmıştı. Hz. Peygamber'e başvurdular; o da "Zübeyr! Bahçeni suladıktan sonra suyu sal ki komşun da sulasın" buyurdu. Komşu (bu hükmün din kuralı koyma değil, sulhetme mahiyetinde olduğunu düşünmüş olmalı ki) Hz, Peygamber'e, Zübeyr'in tarafım tuttuğunu ima etti. Bunun üzerine Hz. Peygamber adamın tutumundan hoşnut olmadı ve bu defa Zübeyr'e normal hakkını kullanmasını söyledi. Medineli komşunun bu davranışı sebebiyle 65. âyet nazil oldu[158] . Buna göre gerçek iman sahiplerinin iki temel vasfı olmalıdır: a) Aralarında bir anlaşmazlık çıktığında Resûlullah'ı hakem kılmak, onun hükmüne başvurmak. b) Hz. Peygamber bir hüküm verince bunu benimsemek, âdil olduğuna inanmak, itiraza kalkışmamak. Allah'ın dininin hükmü demek olan Resûlullah'ın hükmüne başvurmak ve bunu gönülden benimsemek iman alâmeti olmakla beraber insanların beşeriyet icabı menfaatlerine uygun gördükleri ve istedikleri hükmü elde edememeleri karşısında üzüntü duymaları da küfür veya nifak alâmeti değildir; yeter ki, verilen hükmün haklı ve âdil olduğuna inansınlar![159]
66. İslâm'dan önceki dinlerde Allah Teâlâ'mn, kullarım imtihan için "kendilerini öldürmelerini veya yurt ve yuvalarını terkedip başka yerlere göçmelerini" emrettiği olmuştur (Bakara 2/54). Hâtemü'l-enbiyâ olan Hz. Muharnmed'e gönderilen dinde aslolan, emirlerin ve yükümlülüklerin fıtrata uygun ve kolay olmasıdır. İnsan tabiatına uymayan, insana ağır gelen, normal ve katlanılabilir külfet ve zahmet sınırını aşan teklif ve yükler İslâm'da yoktur. İtaat kaidesini açıklayan âyetler arasında bulunan 66. âyet İslâm'ın bu özelliğini farklı bir üslûp içinde dile getirmektedir: Allah Teâlâ müslümanlara "Kendinizi öldürün, yurdunuzu terkedin..." kabilinden ağır emirler vermiyor, insanların çoğunun itaat edemeyeceği şeyleri müslümanlardan istemiyor. Şayet böyle emirler verseydi insanların çoğu buna itaat etmezlerdi. Allah'ın istediği kolay, fıtrata uygun ve kulların menfaatine yönelik olan şeylerdir. Üstelik bunlara da büyük ecirler, mükâfatlar vermektedir.
Bu âyeti şöyle anlayan tefsirciler de olmuştur: "Kendilerini öldürmek"ten maksat meşru savaşta (cihad) düşman saflarında yer alan yakınlarını öldürmektir, "yurtlarını terketmek"ten maksat da hicrettir. Allah Teâlâ bu gibi emirlere pek az kimsenin itaat edebileceğini, ancak bu itaatin da ecrinin çok büyük olduğunu bildirerek müslümanları -aşağıdaki âyetlerde emredeceği- cihada hazırlamaktadır[160].
69-70. Şevkânî'nin Taberânî, Ziya el-Makdisî gibi hadisçilerden naklettiğine göre bir sahâbî Allah Resulü'ne gelmiş ve dünyayı kendisine dar eden şu endişesini dile getirmiştir: "Ey Allah'ın elçisi! Ben seni kendimden ve çocuklarımdan daha çok seviyorum. Evimde iken seni hatırlıyor, hasretine dayanamadığını için hemen gelip görüyor, yüzüne bakıyorum. Senin ve benim ölümümü düşündüm. Anladım ki, sen öldüğünde ve cennete girdiğinde peygamberlere mahsus yüce makamlarda bulunacaksın. Ben ise cennete girdiğimde seni göremeyeceğimden korkuyorum!" Hz. Peygamber bu sözlere cevap vermeden Cebrail gelmiş, Allah'a ve Resulü'ne itaat edenlerin cennette kimlerle beraber olacaklarını bildiren âyeti getirmiştir (1,545).[161]
Meali
71. Ey iman edenler! Tedbirinizi alın da ya ayrı bölükler halinde ya da hep birden savaşın. 72. İçinizden bazıları vardır ki, pek ağırdan alır. Eğer başınıza bir felâket gelirse "Allah yüzüme baktı da onlarla beraber bulunmadım" der. 73. Eğer Allah'tan size bir lütuf erişirse -sanki sizinle onun arasında bir arkadaşlık yokmuş gibi- "Keşke onlarla beraber olsaydım da ben de büyük bir kazanç elde etseydim" der. 74.0 halde, dünya hayatını âhiret karşılığında satanlar Allah yolunda savaşsınlar. Kim Allah yolunda savaşır da öldürülür veya galip gelirse biz ona yakında büyük bir mükâfat vereceğiz. 75. Size ne oldu da Allah yolunda ve "Rabbimiz, bizi halkı zalim olan bu şehirden çıkar, bize tarafından bir sahip gönder, bize katından bir yardımcı yolla!" diyen çaresiz erkekler, kadınlar ve çocuklar uğrunda savaşmıyorsunuz? 76. İman edenler Allah yolunda savaşırlar, inanmayanlar ise bâtıl dava uğrunda savaşırlar. Şu halde şeytanın dostlarına karşı savaşın. Şüphe yok ki şeytanın planı (tuzağı) daima zayıftır. [162]
Tefsiri
71. Allah'a ve Resulü'ne itaat emredilip bunun gerçek imanla alâkası etkili bir şekilde açıklandıktan sonia ilâhî buyrukların en ağırlarından biri olan savaş konusuna intikal ediliyor. Müslümanların düşmanlarına karşı savaşmalarına daha önce izin verilmiş ve 6. yılda gelen bu süreden önce Bedir, Uhud, Hendek gibi savaşlar gelip geçmiş bulunduğuna göre bu âyetlerde teşvik edilen savaşın Mekke fethi olması ihtimali kuvvetli görünmektedir.
Hudeybiye Antlaşması'ndan sonramüslümanlar biraz nefes alma imkânı bulmuşlardı. Fakat Mekkeli müşriklerle Medineli münafıklar iş birliği içinde çalışıyor, müslümanlann kökünü kazımak için planlar yapıyor, tuzaklar kuruyorlardı. Ayrıca Mekke'de ve başka yerlerde, kâfirler arasında kalmış, baskı altında yaşayan müminleriyle dinleri ne olursa olsun zayıf, arkasız ve yoksul oldukları için hakları yenen, zulme uğrayan insanlar vardı. Hem bunlan kurtarmak hem de gerektiğinde kendilerini savunmak için müminlerin uyanık ve güçlü olmaları gerekiyordu. Bu âyet müslümanlan, antlaşmaya güvenerek tedbirsiz davranıp gafil avlanmaya karşı uyarmaktadır. Müminler daima uyanık ve cenge hazır durumda olacaklar, gerektiğinde savaşacaklar ve düşmanı mağlûp edebilmek için -topyekün taarruz, küçük gruplar halinde taciz ve vur kaç harekâtı gibi- hangi taktiği uygulamak gerekirse onu uygulayacaklardır.[163]
72-73. Müminler savaşa çağrıldığında ağırdan alanların, mağlûbiyet olursa "Allah yüzüme baktı da onlarla beraber bulunmadım" diye İçten içe sevinenlerin, zafer ve ganimet elde edilirse "Keşke onlarla beraber olsaydım..." diye dövünen-lerin kimler olduğu sorusuna iki cevap verilmiştir. Bir kısım tefsirciye göre bunlar, henüz gönüllerinde iman, gereği gibi yerleşip güçlenmemiş, hayatıyla imanı arasında tam bir paralellik hâsıl olmamış müminlerdir. Çünkü âyet "İçinizden bazıları vardır ki... " diye başlamaktadır. Diğer bir yoruma göre bunlardan maksat münafıklardır. Bu durumda "içinizden..." ifadesi, görünüşe göredir; zira münafıklar dış yüzleri, görünüşleri bakımından müminler gibidirler, onların cemaatine dahildirler. Bize göre burada müminlerin içinde bulunan zayıf imanlı, kararsız ve sebatsız müslümanlarla münafıkların birlikte kastedilmiş olması da mümkündür. İmanı, davası uğrunda ölüme götürecek güçte ve seviyede bulunmayan sıradan insanlar, ayette de tasvir edildiği gibi, daima içlerinden menfaat hesaplan yaparlar; girişecekleri işin getirişi ve götürüşü ile ilgili ihtimaller arasmda gidip gelirler.[164]
74. Allah'a ve âhirete hakkıyla iman etmiş olanların fayda-zarar, kazanç-kayıp hesapları dünya hayatıyla sınırlı değildir. Allah rızâsı ve ebedî hayat daima hesaba dahildir, dahil olmanın da ötesinde terazide ağır basmaktadır. Ölçüsünde, tercihinde, değerlendirmesinde Allah rızâsı ve âhiret menfaati ağır basan, âhiretini dünyasına değil, dünyasını -gerektiğinde- âhiretine feda eden müminler, Kur'an dilinde "dünya hayatını âhiret karşılığında satanlar" yani dünyayı verip âhireti satın alanlardır. Allah emri olan savaş bu ölçüye vurulduğunda çıkacak sonuç âyette şöyle tasvir edilmektedir: Savaşa giren ya zafer kazanır veya yenilir ve şehid olur. Her iki durumda da âhireti tercih eden mümin kazançlıdır. Çünkü Allah savaşıp galip gelenlere de şehid olanlara da büyük mükâfatlar vermektedir. Rağbet edilmesi gereken de işte bu mükâfattır.[165]
75-76. Müslümanlar Mekke'ye hicret ettikten sonra da Mekke müşrikleri onların peşini bırakmamış, bazan başka kabileler ve Medİneli bir kısım yahudilerle iş birliği yaparak Bedir, Uhud ve Hendek savaşlarını yapmış, yeni dinin sâlikleri-ni hicret yurtlarında yok etmek istemişlerdi. Ancak bu amaçlarına ulaşamadılar ve hicrî 6. yılda Hudeybiye Antlaşması'ni yapmaya mecbur kaldılar. Bu antlaşmanın bir maddesine göre bundan sonra müslüman olup Mekke'den kaçanlar iade edilecekti. Böylece hicret imkânı bulamayan müslümanlarla bu madde gereği iade edilen müslümanlar, bunların eşleri ve çocukları Mekke'de kaldılar, müşriklerin çeşitli zulüm ve baskılan altında yaşamaya devam ettiler. Bu müminler, işkence ve baskı dayamlamaz hale geldikçe Allah'a yalvanyor ve bir kurtarıcı göndermesini istiyorlardı. Âyetler bunların dua ve niyazlarına bir cevap olmakla beraber anılan tarihî ilişkiyi aşan boyutlan da vardır; çünkü savaş nerede ise insanlıkla yaşıttır. İdam cezasını kaldırarak suçsuz, günahsız insanların hayat hakkını korumak nasıl mümkün olmazsa savaşı kaldırarak, yok ederek, hesap dışı tutarak banşı ve uluslararası ilişkilerde adaleti sağlamak da öyle mümkün değildir. Yapılması gereken, savaşın hukukî ve ahlâkî amaçlarını belirlemek ve onu bu amaçtan saptırmamak-tır. Savaşla ilgili âyetlere bakıldığında İslâm'ın, ancak zulmü, din yüzünden baskıyı ve haksız saldınyı ortadan kaldırmak için buna izin verdiği görülmektedir. Bu âyetlerden burada gördüğümüz ikisi, savaşın iki önemli amacını ortaya koymaktadır: a) Allah rızâsını elde etmek, b) Zulmü engelleyip adaleti sağlamak. "Allah rızâsı" da fayda bakımından kullara dönmektedir. Allah Teâlâ'nın hiçbir şeye ihtiyacı bulunmadığından, O'nun rızâsı için savaşmak, kullarının yaran, din ve vicdan hürriyetinin temini için savaşmaktır. Allah mutlak âdil olduğu ve zerre kadar zulme razı olmadığından "Allah rızâsı için savaşmak" adalet, hukuk ve hakkaniyet uğrunda savaşmaktır. Allah'a ve hak dine inanmayanların da bir tanrıları, baş eğdikleri, itaat ettikleri -maddî, manevî- bir önderleri olacaktır. Bu önderler Kur'an'a göre tâgutlardtr, şeytanlardır. Bunlara tâbi olanların savaş amaçlan ise hukuk ve adaletin gerçekleşmesi değil, egoizmin tatminidir, zulüm, baskı ve sömürüdür.[166]
Meali
77. Kendilerine, "Elinizi savaştan çekin, namazı kılın ve zekâtı verin" denilen kimseleri görmedin mi? Sonra onlara savaş farz kılınınca bîr de gördün ki, içlerinden bir grup Allah'tan korkar gibi, hatta daha fazla bir korkuyla insanlardan korkuyorlar da "Rabbimiz! Savaşı bize niçin yazdın, bizi yakın bir süreye kadar geri bıraksan olmaz mıydı?" diyorlar. Onlara de ki: "Dünya menfaati önemsizdir, Allah'tan korkanlar için âhiret daha hayırlıdır ve size zerre kadar haksızlık edilmez". 78. Nerede olursanız olun ölüm sizi yakalar; sarp ve sağlam kalelerde olsanız bile! Kendilerine bir iyilik dokunsa "Bu Allah'tan" derler, başlarma bir kötülük gelince de "Bu senden" derler. "Hepsi Allah'tandır" de. Ne oldu bu adamlara ki bir türlü sözü anlayamıyorlar! 79. Sana gelen iyilik Allah'tandır. Başına gelen kötülük ise nefsindendir. Seni insanlara elçi gönderdik; şahit olarak da Allah yeter. [167]
Tefsiri
77. Mekke'de müminler çeşitli baskı ve işkenceler görüyorlar, henüz savaş izni gelmediği için şiddete şiddetle mukabele edemiyorlar, bu durumu zaman zaman Resûlullah'a arzederek savaşmak için izin istiyorlardı. Hicrete kadar bu izin gelmedi, müminlere namaz ve zekât emredildi. İmanların güçlenmesi, nefislerin terbiye edilmesi, Allah rızâsı için Ölümü göze alacak bir ruh kemalinin oluşması beldendi. Hicretten sonra savaş (cihad) izni gelince de kısmen müminler ve daha ziyade münafıklar düşmanla savaştan korktular, "Keşke bu emir biraz daha sonra gelseydi" temennisinde bulundular. Tehlikeyi konuşmakla yaşamak bir değildir; asıl cesaret tehlikeyi yaşarken ortaya çıkar. Burada hem bu çelişkiye işaret edilmekte hem de bir başka üslûp içinde savaştan ve ölümden korkmanın, doğru düşünen ve iman şuuru içinde yaşayan bir müminin işi olmadığı hatırlatılmaktadır. Evet, bu korku düşünen bir müminin işi olmamalıdır; zira âhiret mükâfatı yanında gelip geçici olan dünya nimetleri -çok da olsa- azdır. Dünyada az yaşayan, fakat Allah rızâsını kazananlar âhirette ebedî saadetlere nail olacaklar, dünyada çok yaşayan, dünya nimetlerinden çokça istifade eden, fakat Allah rızâsını kazanamayanlar ise âhirette daha önemli ve büyük nimetlerden mahrum kalacaklardır. Hâsılı kimseye haksızlık edilmeyecek, herkes ettiğinin karşılığım görecektir.[168]
78-79. Ecelsiz ölüm olmaz. Ecel gelince de kişinin savaşta veya barışta olması sonucu değiştirmez. Sağlam kalelere girip saklama, hatta göklere çıkıp yıldızlarda otursa bile ölüm gelip onu bulacaktır.
Daha ziyade yahudiler işleri iyi gittiğinde, sağlık, kazanç ve ürünleri iyi olduğunda -kendilerini Allah'ın seçkin kulları olarak gördükleri için- "bu Allah'tan" diyorlar, işler ters giderse bunu da -hâşâ- Hz. Peygamber'in uğursuzluğuna bağlıyor, onun yüzünden böyle olduğunu ileri sürüyorlardı. Bu vesileyle onlara ve bütün insanlığa iyilik-kötülük, hayır-şer meselesi hakkında işin doğrusu bir kere daha anlatılmaktadır. Buna göre insanların başına ne gelirse gelsin, çevrelerinde İyi veya kötü ne olursa olsun bunların tamamı, hayrı-şerri, iyisi-kötüsü Allah'tandır; O takdir etmiş, murad eylemiş ve yaratmıştır, ancak olup biten şeylerde insanların katkısı, iyilik ile kötülük, hayırla şer bakımından -yine Allah böyle istediği için-farklı olmaktadır. Eğer iradelerine bırakılmış konularda iyi bir şeyle karşılaşır, bir nimete nail olur, bir başarı elde ederlerse Allah'ın verdiği aklı, bilgiyi, iradeyi ve gücü doğru ve yerinde kullanmış oldukları anlaşılır. Allah böyle istediği, buna razı olduğu, verdiği kabiliyetleri bu sonucu elde etmek üzere kullansınlar diye verdiği için hayır, iyilik, basan Allah'tandır. Yine insanların irade ve tercihlerine bırakılan konularda, alanlarda, işlerde insanlar akıl, bilgi, irade ve güçlerini -ki bunların hepsini veren Allah'tır- yerinde ve doğru kullanmazlar, bu yüzden O'nun razı oltnadığr, kendilerinin de hoşlarına gitmeyen sonuçlar elde ederlerse bu sonuçlar (şer, kötülük) kendilerindendir; bunlara kendileri sebep olmuşlardır. İmkân verdiği halde rızâsı bulunmadığı için kötülük Allah'a yüklenemez, "O'ndandır" denemez. İyiliğin Allah'tan, kötülüğün insandan olduğu Resûlullah muhatap alınarak ifade buyurulmuştur, halbuki bunun böyle olduğunu o bilmekte ve yaşamaktadır, başkaları yanlış anlamasınlar diye de hemen arkasından "Seni elçi olarak gönderdik, şahit olarak Allah yeter" buyurulnıuş, hayır-şer konusundaki gerçeğin onun şahsında ve aracılığı İle insanlığa duyurulmak istendiğine işaret edilmiştir.[169]
Meali
80. Resûlullah'a itaat eden Allah'a itaat etmiş olur, yüz çevirenlere gelince seni onlara bekçi olarak göndermedik.
81. "İşimiz itaat" diyorlar, senin yanından ayrılınca da içlerinden bir grup, içinden, söylediğinin tersini kuruyor, Allah da onların içlerinden kurduklarını kaydediyor. Sen de bunlardan yüz çevir ve Allah'a güven, güvenilecek vekil olarak Allah yeter.[170]
Tefsiri
80. Kur'ân-ı Kerîm âyetlerinin bir kısmı özel, parça, detay olan konulan açıklar, bir kısmı da bu âyette olduğu gibi pek çok konuya ve hükme ışık tutan, temel ve kaynak teşkil eden kurallar, genel hükümler getirir. Dinin Öğrenilmesi ve yaşanmasında Allah Resulü'nün konumu, rolü ve salâhiyeti hem kelâmcılan hem de fıkıh usulü âlimlerini meşgul etmiştir. Dine davet edilen insanların bunu kabul etmemeleri halinde yapılacak işlem konusu da özellikle "din ve vicdan hürriyeti" bakımından önem arzetmektedir. Âyet, bu iki konuda önemli kurallar getirmektedir.
Allah Resulü'nün işi, görev ve yetkisi vahyi tebliğ etmekten ibaret değildir. Onun ümmete örnek olmak, vahyi açıklamak, gerekli görülen yerlerde boşlukları doldurmak ve yeni oluşan İslâm toplumuna (ümmet) liderlik etmek gibi vazife ve salâhiyetleri vardır. O bir söz söylediğinde veya bir şey talep ettiğinde Allah'ın irade ve rızâsına uygun bir söz söylüyor -karineler aksini göstermiyorsa- O'nun kullarına bildirmek istediğini bildiriyor, yapmalarını istediğini talep ediyordur. Aynı mânada birçok âyetin kesin delâleti sebebiyle fıkıh usulü âlimleri, dinin ikinci kaynağının sünnet (ResÛiullah'ın sözü, fiili ve tasvibi) olduğunda İttifak etmişlerdir. Onun aynı zamanda diğer İnsanlar gibi bir insan (beşer) olduğunu bildiren âyetlerle (meselâ Kehf 18/110) her davranışının bağlayıcı olmayacağını bildiren hadisler, uygulama ve vahalar göz önüne alındığında sünnetin "bağlayıcı delil olma" özelliğinin mutlak olmadığı, bazı kayıt ve şartlara (en önemlisi dinî kural getirmediğine dair bir delil ve karinenin bulunmamasına) bağlı olduğu da anlaşılmaktadır. Böyle bir delil bulunmadıkça Hz. Peygamber'in davranışlarım -onun örnekliğinin tabii bir sonucu olarak- dînî kural getiren, irşad eden, yol gösteren, izlenmesi gerekli veya faydalı olan davranışlar olarak almak ve değerlendirmek gerekir.
"Dinde zorlama yoktur" kuralının[171] bir başka delilini teşkil eden "Seni onlara bekçi göndermedik" mealindeki cümle, din ve vicdan hürriyeti konusunda önemli bir dayanaktır. Resûlullah tebliğ eder, tebliğ ettiği dini mükemmel Örnek olarak kendinde ve örnek kılmak istediği toplum (ilk nesil) hayatında uygular; böylece dini hem söz hem de fiil halinde muhataplarına ulaştırınca onun vazifesi bitmiş olur. İnsanları zorla dine sokmak ve imanlarının bekçiliğini yapmak onun sorumluluk çerçevesine dahil değildir. Allah'ın cenneti de cehennemi de vardır. Her ikisine gidecek olan müminler ve kâfirler, iyiler ve kötüler olacaktır. Hz. Peygamber'in ve ümmetinin savaşları, mücadeleleri başka dinleri ve inançları ortadan kaldırmaya, insanları zorla İslâm'a sokmaya yahut imha etmeye yönelik değildir; tam aksine mücadelenin hedefi, her çeşit zulmü ve bu arada din konusunda baskıyı ortadan kaldırmak, herkesin inancına göre serbestçe yaşamasını sağlamaktır.
Müslüman olduğu halde alenî olarak dinin emirlerine itaat etmeyen, yasakları çiğneyen kimselere uygulanan yaptırımlar, onlan baskı altında ibadete sevket-me, zorla dindar kılma amacına yönelik olmayıp, kamu düzenini, asayişi ve genel ahlâkı korumak içindir. İbadetin özünün ihlâs (onu yalnızca Allah rızâsı İçin yapmak) olduğunu bildiren, niyeti ibadetlerin şartı kılan bir dinin, insanları, zorla, baskı altında, korkutarak ibadete sevkedeceği düşünülemez; bu sebeple İslâm'da -imanlı ve dindar kılmak için- ne kâfire baskı yapılır ne de mümine!
Allah Teâlâ'nın, Peygamberi !ni, bütün dinlerin üstünde yer alsın diye "bir hidayet ve hak din" ile gönderdiğini bildiren âyetlerle[172] "dinde zorlama olmadığını" bildiren âyetler arasında bir çelişki yoktur; çünkü Peygamberimiz İslâm'ın üstünlüğünü, diğer dinleri ve mensuplarını yok ederek veya onlara baskı yaparak değil, bir yandan akla ve sağ duyuya hitap eden delillerle, bir yandan da İslâm'3 n güzelliklerini yaşayıp yaşatarak ortaya koymaya çalışmıştır. Ayrıca mealindeki âyetler böyle bir sonucu talep etmekten ziyade hedef göstermeye yöneliktir. Aradan asırlar geçtiği halde hâlâ yeryüzünde birçok din vardır ve bunların mensuplarının sayısı müslümanlann beş katma yakındır. Hz. Peygamber'i örnek alan müslümanların yaptığı, daha doğrusu yapmaları gereken şey, asrın dili ve mantığı ile İslâm'ın ve yalnızca onun hak din olduğunu diğer din mensuplarına açıklamak ve onu yaşayarak göstermektir. Üstünlüğün ortaya konmasını talep eden âyetlerin uluslararası siyaset bakımından mânası, hak dini temsil eden müslümanların diğer din ve ideoloji mensuplarından zayıf olmamaları, bağımsızlıklarını gözleri gibi korumalar], dünya düzeninde söz sahibi olmaları, dünyada hakkın ve adaletin hâkim kılınmasını bir vazife olarak üstlenmeleridir.[173]
81. Gerek ülke içinde gerekse dış dünyada İslâm davetine olumlu cevap vermeyenler, Allah'a ve Resulü'ne itaat etmeyenler bulunacaktır. Bunlara karşı müslümanların siyasî ve hukukî tutumları birçok âyette işlendiği gibi din ve vicdan hürriyeti, adalet, iyilikte yarış ve dayanışma... çerçevesinde ülkeyi ve dünyayı paylaşmak şeklinde olacaktır. Sayılan ve güçleri ne olursa olsun İslâm'a girmekten yüz çevirenler karşısında müminlerin psikolojik durum ve tutumları ise kendine ve davasına güvenen insanların durum ve tutumları gibi olacaktır. Çünkü müminler hak dine inanmakta, onu hayatlarında rehber edinmekte ve güçlerini, huzurunda secde ettikleri kadİr-i mutlak olan Allah'tan almaktadırlar. Bütün insanlar bir tarafta O bir tarafta olsa yine de güvenmek İçin Allah yeter.[174]
Meali
82. Kur'an'ı inceleyip düşünmüyorlar mı? Eğer Allah'tan başka birinden gelmiş olsaydı onda birçok tutarsızlık ve çelişki bulurlardı! [175]
Tefsiri
82. Kur'an'a İnanmayan, Allah ve Resulü'ne itaat etmeyen gayri müslimlerin Kur'an üzerinde düşünmeye davet edilmeleri İki önemli gerçeğe dayanmaktadır:
a) Kur'an'ın eşsizliği (i'câz) inancı, bir bilgi ve hidayet kaynağı olarak öneminin anlaşılıp tasdik edilmesi yalnızca müminlerin -imana dayalı- sübjektif değerlendirmelerine bağlı ve bunların sonucu değildir. Normal, akla ve mantığa sahip her insan düzgün düşündüğü ve Kur'an'ı peşin hükümsüz incelediği zaman bu sonuca varacaktır.
b) Kur'an'ı Allah'tan alıp tebliğ eden Resûlullah ona güvenmektedir. Yâre ve ağyâre onu sunarak incelemelerini, onun Allah'tan olduğuna aklen hükmettikten ve vicdanen kanaat getirdikten sonra inanmalarını İstemektedir. Bunu isteye-bilmektedİr; çünkü onda hiçbir tutarsızlık ve çelişki yoktur.
Kur'ân-ı Kerîm yirmi üç yıl içinde gece ve gündüz, kışın ve yazın, hazarda ve yolculukta, sıkıntıda ve rahatlıkta, darlıkta ve bollukta, savaşta ve barışta parça parça gelmiştir. Muhtevası fevkalâde zengin ve çeşitlidir. İnsan ve insaniyetle ilgili her konuya, varlığın başlangıç ve sonuna, yaratılış ve yok edilişe, ahlâkî erdemlere, fert ve cemiyet olarak insanla ilgili kurallara ve kanunlara, tarihî olaylara, kıssalara temas etmekte, insanları eğitmeye yönelik öğüt ve ibret tablolarına yer vermektedir. Buna rağmen onun ne üslûbunda (eşsiz ifadesinde, edebî seviyesinde) ne de temas ettiği konular, getirdiği hükümler ve verdiği bilgiler arasında bir tutarsızlık, bir çelişki ve -kaynak farkı düşüncesine götürecek- bir farklılık var-dtr. İnansın inanmasın düz mantıkla düşünen herkesin Kur'an'ı inceleyerek ulaşabileceği bu sonuç, onun Allah'tan geldiğinin reddedilemez bir delilini teşkil etmektedir. Şu halde onun davetini kabul etmeyenlerin bu tavır ve kararlan, akıl muhakemesinden ve bilgiden ziyade kökleşmiş peşin hükümlere, beşeri zaaflara, aklıselimin işleyişini engelleyen duygu ve tutku hâkimiyetine dayanmaktadır. Nitekim "Kur'an'ı okuyup düşünmezler mi? Yoksa kalpler üzerinde kilitleri mi var!"[176] mealindeki âyet, sağlıklı düşünmeyi engelleyen bu psikolojik etkenleri daha canlı bir biçimde vurgulamaktadır.[177]
Meali
83. Kendilerine güven veya korku veren bir haber geldiğinde onu yayıyorlar. Halbuki onu Resûlullah'a veya aralarından yetki sahibi kimselere götür selerdi, içlerinden, haberin mâna ve maksadını çıkarabilenler şüphesiz onu anlarlardı. Size Allah'ın lütfü ve rahmeti olmasaydı, azı müstesna, şeytana uyup giderdiniz. 84. Şu halde Allah yolunda savaş. Sen ancak kendinden sorumlu olursun. Müminleri de teşvik et. Allah, inkâra sapanların gücünü kıracaktır. Allah'ın gücü daha çetin, cezası daha şiddetlidir.[178]
Tefsiri
83. Topluluğu olumlu veya olumsuz olarak etkileyecek haberlerin gelmesi ve bunun yayılmasının zararlı sonuçlar doğurmasına tarihî örnek olarak Küçük Bedir diye bilinen askerî hareket öncesinde Ebû Süfyân'ın Medine'ye birini göndererek kendisinin büyük bir güç hazırladığı ve Medine'ye hücum edeceği haberini yayması zikredilmiştir[179]. Ancak tefsircilerin de işaret ettikleri üzere bu gibi haberlerin tahkik edilmeden ve sonuçlan hesaplanmadan hemen halka yayılmasının zararlı olması yalnızca savaş haline ve savaşla ilgili olana mahsus değildir. Her çeşit haberin topluluğa yayılmadan önce hem doğruluğunun araştırılması hem de yayıldığı takdirde toplulukta hâsıl edeceği sonuçların hesaplanması gerekmektedir. Âyet, günümüzde tartışılan "medyanın duyarlık ve sorumluluğu" meselesi bakımından da ilgi çekici ve yol göstericidir.
Haberlerin halka duyurulmadan önce "Resûlullah'a ve ülü'1-emre götürülmesi" buyruğu, onların hem haberin doğru olup olmadığı hem de halk üzerinde yapabileceği tesiri daha iyi ölçüp biçebilecek ve anlayacak durumda olmaları gerekçesine dayanmaktadır. Burada "yetki sahipleri" diye çevirileri "ülü'l-emr"den maksat -o tarih itibariyle henüz ayrı bir grup teşkil etmedikleri için- âlimler veya yöneticiler değildir; işten anlayanlar ve savaşta kumanda görevi üslenmiş olanlardır.
"Allah'ın lütfü ve rahmeti" aynı zamanda en güzel örnek olan bir peygamber ve onun aracılığı ile bir kitap göndermesi, insanın aklını doğru kullanması ve iradesine sahip olması için gerekli bulunan yolu ve yöntemi öğretmesi, öğütler vermesidir.
Âyetin "azı müstesna" diye tercüme edilen kısmının özel hadise ile ilgili açıklaması "Duyup gerekli araştırmaları yapmadan yaydığınız haberlerin azı müstesna çoğunda şeytanın istediğini yerine getirmiş olurdunuz" şeklindedir. Ayet özel bağlamından çıkarılarak daha genel bir alana taşındığında ise mâna şöyle olmaktadır: Allah Teâlâ peygamber ve kitap göndermeseydi inanç, bilgi ve kararlarınızın çoğunda şeytana uyardınız.
İstisna kaydına nasıl mâna verilirse verilsin sonuçta insanların ilâhî lütuf ve rahmete muhtaç oldukları, bu lütfün maddî olanları yanında peygamber ve kitap göndermek, doğruyu ilham etmek, doğru düşünme ve karar alma konusunda yardım etmek gibi manevî olanlarının da bulunduğu anlaşılmaktadır.[180]
84. Hz. Peygamber'in hayatının hiçbir döneminde cihad, ümmet dışında, tek basma ona farz kılınmamıştır. Bu tarihî gerçekten hareket edildiğinde âyeti, "Tek başına sen cihad etmekle yükümlüsün" şeklinde anlamak yanlış olacaktır. Âyetin demek istediği şudur: "Gerek sen ve gerekse diğer müminler tek başınıza kalsamz dahi gerektiğinde cihad etmekle yükümlüsünüz ve Allah herkesi kendi yükümlülüğünden hesaba çekecektir."
Allah'a İnananlar O'nun zararı defetme gücünün düşman gücünden daha büyük, cezasının da daha çetin olduğu konusunda bir şüphe taşımazlar. Burada vur* gulanan husus, Allah Teâlâ'nın sonsuz gücünden yararlanmanın ön şartı olan ci-haddır; yani tek başına da kalsa müminin hedefe ulaşabilmek için gereken çabayı göstermesi, fedakârlığa katîanmasıdır. Allah'ın âdeti, gücünü iman edenlerden yana koymak değildir; zafer ve bağan bunların şartlarını yerine getirenlerin, kulun yapması gereken hususları, zaferin ve başarının şartlarım ihmal etmeyenlerindir.[181]
Meali
85, Kim güzel bir şefaatte bulunursa ondan kendisi için bir nasip olur; kim de kötü bir işe aracılık ederse onun da buna denk bir payı olur. Allah her şeyi koruyup hakkını vermektedir. 86. Size bir selâm verildiğinde ya daha güzeli ile veya dengi ile cevap verin. Allah her şeyin hesabını eksiksiz bilmekte-dir. 87. Allah -ki, kendisinden başka tanrı yoktur- elbette kıyamet günü hepinizi huzuruna toplayacaktır, bunda hiçbir kuşku yoktur. Sözce Allah'tan daha doğru kim vardır![182]
Tefsiri
85. Şefaat, selamlaşma, Allah Teâlâ'nın ilmi, kudreti ve kıyamet konularını ihtiva eden üç âyetin araya girmesinden sonra -aşağıda geleceği üzere- yine münafıklar ve müşriklerle savaş ve banş halindeki ilişkilere geçilmesi aynı zamanda bu âyetler arasındaki konu ilişkisine de ışık tutmaktadır. Çünkü müslümanlar bu âyetlerin geldiği dönemde müşrikler ve münafıklarla iç İçe yaşıyorlar, savaşta ve barışta onlarla çeşitli ilişkiler içinde oluyorlardı. Bu ilişkilerin tevhidi zedelemeden ve ümmete zarar vermeden sürdürülebilmesi için ilâhî irşada ihtiyaçları vardı.
Türkçe'de şefaat daha ziyade âhirettteki aracılık ve özellikle de Hz. Peygamber'in, hem bütün insanlara (hesaba çekilmenin, yargılanmanın bir an önce başlaması, bekleme sıkıntısının son bulması için) hem de ümmetinin günahkârlarına (günahlarının bağışlanması için) Allah nezdinde yapacağı aracılık mânasında kullanılır. Kur'an'da ve Arapça'da ise şefaatin buna ek olarak daha geniş bir mânası vardır: İki kişi arasında görülecek bir iş, elde edilecek bir fayda veya önlenecek bir zarar konusunda üçüncü bir şahsın devreye girmesi, aracı olması, hatırını ve gücünü kullanarak sonuç elde etmeye teşebbüs etmesidir. 88. âyette geleceği üzere müminler, bazan müslüman olmayan kimseler için de bu mânada şefaatte bulunuyorlardı. Ayrıca hemen her zaman toplum içinde aracılık faaliyeti sürdürülmüş ve aracılar bulunmuştur. Özellikle hukuk, adalet, ehliyet ve emanet duygusu ve şuurunun ve bunlara dayalı uygulamaların ikinci plana atıldığı; güçlü, hatırlı, yakın olanların -haklı veya haksız olarak- işi bitirdiği dönemlerde, bu mânada toplum ahlâkının zaafa uğradığı zamanlarda şefaat (adam bulma, torpil kullanma) yaygın, normal, hatta zaruri hale gelmektedir. Âyet hem tarihî hem de evrensel olarak şefaat konusunda bir kural getirmektedir: Şefaat kötü, çirkin ve yasak değildir; ancak meşru, hukuka ve ahlâka uygun olmalı, iyi, başkası aleyhine haksızlık doğurmayacak bir sonucun hâsıl olması için yardım mânası ve amacı taşımalıdır. Böyle olan şefaatin ecri vardır. Hâsıl olan iyilik ve ecirden şefaat sahibi (buna aracılık eden, hatırını ve imkânını kullanan) kimseler de nasip alırlar. Haksız bir talebin, kötü sonucun gerçekleşmesi için yapılan aracılık da yapana sorumluluk getirir; haksıza, zâlime, kötülük edene verilen cezanın benzeri bir ceza ona da verilir.[183]
86. Aracılık için birisine başvuranlar işe selâm İle başlayacaklardır. Müminler karşılaştıklarında selâmlaşacak, karşılıklı olarak iyi dilekte bulunacaklardır. Her kültürde selamlaşma âdeti ve bu âdetin gerektirdiği usul ve âdâb vardır. Bu münasebetle müslümanlar arasında selamlaşmanın nasıl olması gerektiği konusuna geçilmiştir. "Selâm" diye tercüme edilen tahiyye, hayat kelimesiyle aynı kökten olup lügat mânası itibariyle "sağlık, uzun ömür dilemek" demektir. Tefsirciler buradaki tahiyye buyruğunu üç şekilde açıklamışlardır: a) Hapşıramn "elhamdülillah" demesi ile başlayan karşılıklı dualar; b) Hediye verene hediye ile mukabele; c) Selâm verip almak. Tahiyye kelimesi daha ziyade bu üçüncü mânada kullanılmıştır.
Câhiliye devrinde de çeşitli sözlerle selamlaşma yapılır, ama selamlaşmada köleliğin ve sınıf farkının İzleri görülürdü. Selâm vermek mecburiyetinde olanlar, verirken birtakım kayıtlara bağlı bulunanlar köleler, zayıflar ve garipler olurdu. İslâm dini getirdiği eşitlik ve fazilet anlayışına uygun olarak bir selamlaşma âdabı oluşturdu. Sünnet ve örf bunun verilişini "esselâmü aleyküm" veya "selâmün aley-küm", alınışını da "aleykümüsselâm, aleykümselam, ve aleykümüsselâm ve rah-metullah ve berekâtüh" şeklinde belirledi. Selamlaşma müslümanlar arasında bir ülfet, kaynaşma, sevgi aracıdır, banş İçinde olma işaretidir. Selâm verip alanlar birbirlerine Allah'tan "iyilik, esenlik, rahmet, bereket" dilemektedirler. Bu sebeple selamlaşma Kur'an'da ve Sünnet'te teşvik edilmiş, âlimler tarafından hükmü ve âdabı üzerine kafa yorulmuş, açıklamalar yapılmıştır.
Bir miislüman bir veya daha fazla müslümanla karşılaştığı, bir araya geldiği zaman selâm vermek sünnettir, bu selâmı birisi verince diğerlerinin onu alması fazdır. Bir kişinin verdiği selâmı topluluktan birinin almasıyla vazifenin yerine gelmiş olup olmayacağı konusu tartışılmıştır. Ebû Hanîfe'ye göre topluluktan her birinin selâmı alması gerekir. Gayri müslimlere de müminlere verilen selâmın verilebileceğini ileri süren âlimler bulunmasına rağmen ekseriyete göre onlara bir mümin böyle selâm vermez, onlar verirlerse "ve aleyküm" (size de olsun) şeklinde mukabele edilir[184]
Meali
88. Size ne oluyor da münafıklar hakkında ikiye bölünüyorsunuz? Halbuki kendileri hak ettikleri için Allah onları küfre geri çevirmiştir. Allah'ın saptırdıklarını doğru yola getirmek mi istiyorsunuz? Allah'ın saptırdıkları için asla doğruya yol bulamazsın. 89. Kendileri nasıl inkâr etmişlerse sizin de öyle inkâr etmenizi, böylece onlara eşit ve benzer hale gelmenizi isterler. Allah yolunda hicret edinceye kadar onlardan dostlar edinmeyin. Eğer yüz çevirirlerse onları yakalayın, bulduğunuz yerde öldürün; hiçbirini dost ve yardımcı edinmeyin. 90. Ancak kendileriyle aranızda antlaşma bulunan bir toplumla ilişki içinde olanlar yahut sizinle de kendi kavimleri ile de savaşmayı içlerine sindiremeyip size sığınanlar müstesna. Allah dileseydi onları başınıza belâ ederdi de sizinle mutlaka savaşırlardı. Artık onlar sizi bırakıp bir tarafa çekilirler de sizinle savaşmazlar ve size barış teklif ederlerse Allah size, onların aleyhine bir yola girme hakkı vermemiştir. 91. Bunlardan başka hem sizden hem de kendi topluluklarından emin olmak isteyen kimseleri de bulacaksınız. Bunlar ne zaman fitneye yönlendirilseler hemen dönüp ona dalarlar; bu sebeple sizden uzak durmaz, size barışçı davranmaz ve yakanızdan ellerini çekmezlerse onları hemen yakalayın, de geçirdiğiniz yerde öldürün. İşte onlar hakkında size apaçık bir yetki vermiş olduk.[185]
Tefsiri
88-89. Buradan itibaren 91. âyete kadar Özel olarak Kur'an'ın geldiği tarihte ve çevrede, genel olarak da her zaman ve her yerde, gruplar ve topluluklar olarak müslümanlarla ötekiler (müslüman olmayanlar) arasındaki ilişkiler ele alınmaktadır. İslâm başka inançları ve hayat tarzlarını benimseyen fertlere ve gruplara da hayat hakkı tanıdığı, onları hem kendi içlerinde hem de dünya yüzünde korumayı müslümanlara ödev kıldığı için ilişkilerin -taraflara zarar vermemesi amacıyla- bazı kurallara bağlanmasına ihtiyaç hâsıl olmuştur. Bu ihtiyaç hem âyetlerle hem de Hz. Peygamber'in ve onun çizgisindeki halifelerin uygulamalarıyla -farklı ve yeni ilişki biçimlerine de örnek teşkil edecek şekilde- karşılanmıştır.
Müslümanlar Mekke'den Medine'ye hicret ettikten sonra çeşitli ilişkilere girmek durumunda oldukları gayri müslimler şöyle çeşitlenmişlerdi: Mekke'de ve Medine'de yaşayan müşrikler, Medine ve civarında yaşayan Ehl-i kitap (daha çok yahudiler), hem Mekke'de hem de Medine'de yaşayan, müşrik veya Ehl-i kitap oldukları halde bu durumlarını gizleyen ve müslüman görünen münafıklar. Gayri müslimlerin müstümanlarla gruplar arası siyasî ilişkileri de şu kategoriler içinde cereyan ediyordu: a) Hasımlar ve düşmanlar, b) Antlaşmaklar ve bunlarla antlaşma yapmış bulunan diğerleri, c) Tarafsızlar. 91. âyete kadar bu konular ele alınmış, ilişkilerde uyulacak kurallara ışık tutulmuştur.
Burada zikredilen münafıkların Medine'de yaşayanlar mı, yoksa Mekke'de kalanlardan bir grup mu olduğu konusunda tefsircilerin farklı açıklamaları vardır. Buhârî'nin nüzul sebebi olarak rivayet ettiği hadis şöyledir: Bazı insanlar, Uhud Savaşı için sefere çıkan Hz. Peygamber'in ashabına katıldıkları halde Medine'ye geri dönmüşlerdi. Kalanlar onlara yapılacak muamele konusunda ilciye ayrıldılar. Bir grup Hz. Peygamber'e onları öldürmesini öneriyor, diğerleri ise bu öneriye karşı çıkıyorlardı. Bunun üzerine "Size ne oluyor da münafıklar hakbnda ikiye bölünüyorsunuz?" mealindeki âyet geldi. Hz. Peygamber de şöyle buyurdu: "O Medine'dir; ateş nasıl gümüşün pasım giderirse o da manevî kirleri yok eder"[186], Bu rivayeti farklı şekillerde nakleden başka hadisçi ve tarihçiler de vardır[187]. Bunlara dayanan tefsircilere göre âyetin geliş sebebi bu olaydır. Ancak geliş sebebini bu olaya bağlamakla akla gelecek bütün sorular cevaplandırılmış olmamaktadır. Nitekim söz konusu gruba ait açıklamalar getiren 89. âyette "Allah yolunda hicret edinceye kadar..." kaydı vardır. Medine'ye dönen münafıklar için göç (hicret) söz konusu olamayacağına göre âyetten bunların kastedilmiş olması (ve olayın nüzul sebebi olması) uzak bir ihtimal olarak kalmaktadır. Bu sebepledir İbn Âşûr, haklı olarak -bu nüzul sebebini benimseyenler için- şöyle bir te'vilin kaçınılmaz olduğunu kaydetmiştir: "Burada hicretten maksat iman ve cihada dönmektir"[188] . Taberî de -aynı gerekçe ile-nüzûl sebebinin Medine'de yaşayan ve Uhud Savaşı'nda geri dönen münafıklar değil, Mekke'de yaşayan, gerçekte putperest oldukları ve müslümanlar aleyhine faaliyette bulundukları halde Medine'ye geldikçe veya müslümanlarla karşılaştıkça kendilerini onlardanmış gibi gösterenler olduğunu zikretmektedir[189]. Müslümanlarla savaş durumunda olan gayri müslimler ve bunlara yardımcı olanların ele geçirildiklerinde esir edilmeleri, gerektiğinde öldürülmeleri savaş halinin tabii sonuçlanndandır.
"... İnkâr etmenizi, böylece onlara eşit ve benzer hale gelmenizi isterler" cümlesi, farklı inanç ve düşüncede olan grupların birbirlerine karşı sosyopsikolo-jİk durum ve tutumlarını ifade etmektedir. Bu beşerî ve sosyal kural asırlar boyu değişmeden gelmiştir. Ulus devletlerin doğduğu günümüzde de insanların eşitlikten tam yararlanabilmeleri için aynı ulustan olması gerekiyor. Uluslar, aradaki "farklı ulustan olma" durumunun ortadan kalkmasını istemiyorlar; ancak kültür, inanç ve ideoloji farkının temel haklar açısından bir ayırımcılık sebebi sayılmamasını istiyorlar. Ne var ki, sözde çoğulculuğu savunanlar uygulamada bunun, diğer inanç sistemlerinin, kültür ve ideolojilerin ortadan kalkması ve dünyada tek tip bir kültürün (günümüzde Batı kültürü) kalması şeklinde gerçekleşmesini hedefliyorlar. Bunca insan haklan belgelerine ve antlaşmalarına rağmen uygulamada sırf renkleri, kültürleri ve inançları farklı olduğu için bir kısım insanlar ve uluslar diğerlerine eşit sayılmıyor, haklarına eşit derecede saygı gösterilmiyor ve sahip çı-kılmıyor. "Sen onların dinlerine uymadıkça yahudiler de hıristiyanlar da senden asla memnun kalmayacaklardır" (Bakara 2/120) mealindeki âyet de bu gerçeği ifade etmektedir. Bugün yeryüzünde mevcut birçok din, ideoloji ve kültür açısından insan haklarında eşit olmanın şartı aynı kültürü ve inancı paylaşmaktır. Ancak İslâm'da insanların, insan haklarından yararlanabilmeleri için müslüman olmaları şartı yoktur. Allah Teâlâ kullarının müslüman olmalarını ister, bundan hoşnut olur fakat onları buna zorlamaz. Dileyenlerin kendisini de, hak dini de inkâr etmelerine fırsat verir, bundan dolayı onlardan dünyada rahmetini ve rızkını esirgemez. Müslümanlar da başka dînden olanlara bu ilâhî muamele örneği çerçevesinde yaklaşmak ve davranmak durumundadırlar. İslâm dini, Ehl-i kitabı tevhid çerçevesinde birliğe, bütün insanlığı da barış ve insan haklarına saygı ilişkisi içinde yaşamaya davet etmesine rağmen müslümanlarla müslüman olmayanlar arasında hâlâ değişmediği müşahede edilen uygulamadaki bu tutum ve yaklaşım farkı sebebiyle onların dostluk ve yardımlarına güvenmemek esastır. Müslümanlar elbette kendilerine düşmanca davranmayan, antlaşmalarına sadık kalan gayri müslimlerle banş ve iyi ilişkiler içinde olacaktır. Ancak karşı tarafın -açıklanan ve tarih boyunca yaşanıp görülen- temel yaklaşım ve tutumlarının da unutulmaması gerekmektedir.[190]
90, İlk yıllarda müslümanlann çevresinde bulunan gayri müslimlerden İki grup daha bu âyette söz konusu edilmektedir: a) Müslümanlarla antlaşmalı bulunan gruplarla himaye ve birlikte hareket gibi anlaşma ilişkisi içinde olan topluluklar. Dostun dostu, barışığın barışığı aynı muameleyi göreceği için bunlarla savaş haline son verilecektir. Nitekim Hudeybİye Antteşması'nm bir maddesinde bu hüküm şu şekilde yer almıştır: "Dileyen kabileler Kureyş safında, dileyenler de Mu-hammed'in tarafında akid ve ahde (antlaşma) dahil olabilirler" [191]. b) Tarafsızlar. Ulus devletlerin doğmadığı zamanlarda ve İslâm'ın ilk tebliğ edildiği çevrede önemli ve yaygın sosyal gruplardan ikisi de kavim ve kabile idi. Kur'an dilinde kavim kelimesi "hısım akraba, kabile, kabileler topluluğu birlik ve mutlak anlamda topluluk" mânalarında kullanılmaktadır. O dönemde gayri müslimler arasında kendi kavim ve kabilelerine karşı savaşmak istemedikleri gibi onların düşman ilân ettikleri ve savaştıkları diğer topluluklara karşı da savaşmak istemeyen gruplar vardı. Bunlar Medine'ye gelip niyetlerini açıkladıklarında kendileriyle bir mânada "tarafsızlık antlaşması" yapılacaktır.[192]
91. Tefsircilerin Medine çevresinden Gatafân ve Esedoğullan'nı, Mekke'den de Abdüddâroğullan'nı örnek olarak gösterdikleri bu grup, menfaatleri böyle gerektirdiği İçin Medine'ye gelince müslüman oluyorlar, Mekke'ye gidince de şirke dönüp müşriklerle beraber putlara tapıyor, gerekli gördüklerinde müslümanlar aleyhine Kureyş'le İş birliği yapıyorlardı. Hz. Peygamber açıkça kâfir olmayanları, gizli din taşıyanları, müslüman görünenleri, dıştan göründükleri gibi kabul ediyor, kişinin küfrüne açık ve objektif delil bulunmadıkça ona mümin muamelesi yapıyordu . Allah Teâlâ bunların münafık olduklarını, müslümanlıklarımn samimi olmadığını bildirerek müslümanlara -insanların kalpleri bilinemeyeceği için başka türlü elde edilemeyecek olan- bir delil vermekte ve bu grubun da sulha yanaşmadıkları, müslümanlara zarar verdikleri sürece kendileriyle savaşanlar gibi mütalaa edilmesi gerektiğini bildirmektedir.[193]
Meali
92. Yanlışlıkla olması dışında, bir müminin bir mümini öldürmeye hakkı olamaz. Yanlışlıkla bir mümini öldüren kimsenin mümin bir köle azat etmesi ve ölenin ailesine teslim edilecek bir diyet vermesi gereklidir; ancak ölünün ailesi o diyeti bağışlarsa o başka. Öldürülen, mümin olmakla birlikte size düşman olan bir topluluktan ise mümin bir köle azat etmek lâzımdır. Eğer kendileriyle aranızda antlaşma bulunan bir topluluktan ise ailesine teslim edilecek bir diyet vermek ve mümin bir köleyi azat etmek gerekir. Bunları bulamayan kimsenin Allah tarafından tövbesinin kabulü için iki ay peşpeşe oruç tutması lâzımdır. Allah her şeyi bilmektedir, hikmet sahibidir. 93. Kim de bir mümini kasten öldürürse cezası, içinde devamlı kalmak üzere cehennemdir. Allah ona gazap etmiş, onu lanetlemiş ve onun için büyük bir azap hazırlamıştır. 94. Ey iman edenler! Allah yolunda savaşa çıktığınız zaman iyi anlayıp dinleyin. Size selâm verene, dünya hayatının geçici menfaatine göz dikerek "Sen mümin değilsin'* demeyin. Bilesiniz ki Allah katında sayısız ganimetler vardır. Daha önceleri siz de böyleydiniz. Derken Allah size lütufta bulundu. Bu sebeple iyi anlayıp dinleyin. Hiç şüphe yok ki Allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır. [194]
Tefsiri
92. Gayri müsîimJere "savaş, banş ve tarafsızlık" ilişkileri çerçevesinde nasıl davranılması gerektiği konusundan sonra müminler arasındaki ilişkilere geçilmiş ve bu ilişkinin kural olarak dostluk ve kardeşlik ilişkisi olacağı birçok âyette beyan edildiği için bir müminin bir diğerini kasten öldürmesinin düşünülemeyeceğini, hiçbir müminin böyle bir cinayeti göze alamayacağını, böyle bir şeyin asla olmaması gerektiğini vurgulayan ve telkin eden bir giriş yapılmış, devamında önce yanlışlıkla vuku bulan öldürme olaylarının telâfisi ve cezası bildirilmiş, sonra gelen 93. âyette ise şiddetle kınanmış ve yasaklanmış olmasına rağmen yine de bir kasten öldürme olayı meydana gelirse bunun nasıl bir suç teşkil edeceğine ve ağır cezasına temas edilmiştir,
Taberî ve Vahidî gibi müfessirlere göre âyetin gelmesi şöyle bir olay üzerine olmuştur: Ebû Cehil'in anneden kardeşi Ayyaş b. Ebû Rebîa müslüman olmuş, Hz. Peygamber'den önce Medine'ye hicret etmişti. Ebû Cehil, iki kardeşini de yanına alarak Medine'ye gelmiş, Ayyâş'a "Annemiz seni görmedikçe gölge altına girmeyeceğine yemin etti. Gel beraber gidelim, annemiz seni görsün, sonra döner Medine'ye gelirsin. Vallahi sana zarar vermeyiz, dönmeni de engellemeyiz" diyerek onu ikna etmiş, Mekke'nin yolunu tutmuşlardı. Şehirden biraz uzaklaşınca Ayyâş'ı bağladılar, Mekke'ye bağlı olarak getirdiler, dininden dönmedikçe bağlarını çözmeyeceklerini söyleyip onu hapsettiler. Haris b. Zeyd adını taşıyan kardeşi gelip gidip Ayyaş'ı dövüyor ve ona işkence ediyordu. "Seni tenhada gördüğüm an öldüreceğim" diye yemin eden Ayyaş, fetih gününe kadar Mekke'de kaldı, sonra Medine'ye geldi, Küba'da kardeşi Hâris'e rastladı. Bu arada Haris müslüman olmuştu, fakat Ayyaş bunu bilmediği için onu öldürdü, sonra da müslüman olduğunu öğrendi. Pişmanlık içinde Hz. Peygamber'e geldi, olup biteni anlattı. Bunun üzerine ilgili âyet geldi. Nüzul sebebi olarak başka olaylar da zikredilmiştir[195]. Bir müminin yanlışlıkla öldürdüğü müminin ailesi ya İslâm topluluğu içinde bulunur ya müsliimanlarla aralarında antlaşma bulunan bir topluluk içinde olur ya da bir düşman toplulukla beraber yaşar. Bu üç farklı duruma göre yanlışlıkla mümin öldürmenin cezası da değişmektedir:
a) Öldürülen müminin ailesi İslâm devleti içinde bulunuyorsa öldürenin yükümlülüğü diyet ve kefaret olmak üzere ikidir. Kefaretten maksat öldürenin bir mümin köleyi hürriyetine kavuşturması, buna İmkân bulamadığı takdirde ise iki ay ara vermeden oruç tutmasıdır. Bilindiği üzere İslâm'dan önce başka topluluklarda olduğu gibi Araplar'da da çeşitli vesilelerle insanları köleleştirme uygulaması vardı. İslâm bu vesilelerin tamamını yasaklamış ve yalnızca savaşta esir olma yolunu açık bırakmıştır. Bir yandan savaşan askerleri teşvik etmek, diğer yandan da -hürriyetini kaybetmeyi felâketlerin en büyüğü sayan- Araplar'ı müslümanlara karşı savaşa girmekten caydırmak gibi maksat ve sebeplerle açık tutulan bu kapı da hem doğrudan köleliğe götüren bir kapı olmaktan çıkarılmıştır[196], hem de köleleşen kimselerin yeniden hürriyete kavuşturulması için çeşitli vesileler öngörülmüştür. Bunlardan biri de -burada görüldüğü gibi- yanlışlıkla bir mümini öldürmektir. İbadet mahiyetinde bir ceza olan kefaret aynı zamanda kazayı yapan kimsenin eğitilmesine, daha dikkatli davranması için güçlü bir telkin almasına vesile olmaktadır.
Yanlışlıkla bunu yapan müminin, daha doğrusu onun yakınlarının (âkılesi) ikinci yükümlülüğü ise diyettir. Diyet, maktulün ailesine verilen belli cins ve sayıdaki hayvan veya aynı değerde mal ve paradır; yani bir nevi tazminattır, kan bedelidir. Diyet İslâm'dan önce de uygulanmıştır. Câhiliye Araplan'nın kasten öldürme olaylarında diyet kabul etmeyi şerefsizlik saydıkları, yanlışlıkla öldürme olaylarında ise yaygın olarak diyeti aldıkları, alman diyetin miktarının öldüren ve öldürülenin sosyal durumuna göre değiştiği bilinmektedir. Hz. Peygamber diyeti yaşlan farklı gruplardan oluşan 100 deve olarak belirlemiş, yanlışlıkla veya kasten Öldürmeye göre de 100 devenin vasıflan değişik olmuştur[197] Para ile alım-satım-dan ziyade malı malla değişmenin yaygın olduğu tarihî çevrede diyeti de her kabilenin yetiştirdiği, ürettiği, ihtiyacını gidermede kullandığı maldan almak daha kolay olacağı için deve üzerinde ısrar edilmemiş, altını olanlardan 1000 dinar, gümüşü olanlardan 12.000 dirhem, Hz. Ömer zamanında, sığır yetiştirenlerden 200 sığır, koyunculardan 2000 koyun, elbise üretenlerden 200 kat elbise alınmıştır ki, bunların herbiri, o yıllarda yaklaşık olarak 100 devenin kıymetine eşittir. Kaza yoluyla öldürmenin diyetini -Câhiliye devrinde olduğu gibi- öldürenin, mirastaki sıraya göre âkile denilen erkek akrabası üç yılda eşit taksitlerle öder. Büyük ailelerin dağıldığı ve fertler arası dayanışma amacına yönelik lonca, esnaf teşkilâtı vb. yeni örgütlenmelerin yapıldığı dönemlerde bu teşkilât âkile gibi değerlendirilmiştir. Şu halde âkılenin akraba olması şart değildir, başka dayanışma ve yardımlaşma birliklerinin de bu vazifeyi üslenmeleri mümkündür. Diyeti alma hakkı maktulün mirasçılarına aittir, Maktulün ailesi İslâm ülkesinde oturmakla beraber gayri müslim olurlarsa -bunlar müslümana vâris olamayacakları için- diyet devlete ödenir. Şâfıî, Evzâî gibi bazı müctehidlere göre İse bu durumda diyet borcu düşer. Aşağıda geleceği üzere diyetin miras olarak değerlendirilmemesi de mümkündür. Bu takdirde gayri müslim aileye de diyet verilebilecektir.
b) Antlaşmalı, fakat gayri müslim bir topluluk içinde yaşayan müminin diyeti ailesine ödenir. Bu hüküm, ödenen diyetin aileye miras yoluyla intikal etmediğini, onların gönüllerini almak, acılanın hafifletmek maksadıyla -kendi hakları olarak- ödendiğini göstermektedir. Burada da aile (ehl) kavramını "müslüman" olarak anlayan ve gayri müslimlere diyet verilemeyeceğini ileri süren müctehidler ve tefsirciler vardır.
c) Müslümanlara düşman olan bir topluluk içinde yaşarken kaza ile öldürülen müminin diyeti, orada oturan gayri müslim ailesine veya devletine ödenmez. Çünkü ödenmesi halinde düşman, müslüman servetiyle güç kazanacak ve müslü-manlara daha çok zarar verebilecektir.
Son iki durumda da köle azat etmek, buna imkân bulunmazsa iki ay kesintisiz oruç tutmak şeklinde yerine getirilen kefaret cezası vardır.[198]
93."... Cezası, içinde devamlı kalmak üzere cehennemdir" ifadesi, Ehl-i sünnet âlimleri tarafından "uzun süre kalmak üzere" şeklinde te'vil edilmiş, böyle anlaşılmıştır. Çünkü birçok âyet ve hadîste bit kimse İslâm'dan çıkıp inkâra sapma-dıkça ne kadar büyük bîr günah işlerse işlesin cezasını çektikten sonra cehennemden çıkacağı ve cennete gireceği ifade edilmektedir[199]. Buna karşı büyük günah işleyenlerin kâfir olup cehennemde ebedî kalacaklarını ileri süren Haricîler'le bunların İmandan çıkacaklarını, fakat küfre de girmeyeceklerini, bununla beraber cehennemde devamlı kalacaklarını iddia eden Mu'tezile bu âyetin zahirine dayanmışlardır.
Büyük günah işleyenlerin tövbelerinin kabul edileceği inancı bu üç grup tarafından paylaşılırken başta İbn Abbas olmak üzere birkaç âlim, haksız olarak adam öldüren kimsenin tövbesinin kabul edilmeyeceğine kani olmuşlar; konumuz olan âyetin, küfür dahil her günahın tövbesinin makbul olacağını ifade eden nas-ları nesih veya tahsis ettiğini (bu ağır cinayeti işleyenleri dışarıda bıraktığını) ileri sürmüşlerdir[200]. İslâm âlimlerinin çoğunluğunca benimsenmiş olan bir kurala göre usulüne uygun te'vil ve yorumlama yoluyla da olsa bir âyetin hükmünün geçerliliğini koruduğunu kabul etmek, hükmünün kaldırılmış veya sınırlandırılmış olduğunu (nesih veya tahsis edildiğini) ileri sürmekten önce gelir. Birçok âyet ve hadiste yalnızca küfür/şirk istisna edilerek[201]geri kalan bütün günahların tövbe ile ortadan kalkacağı, silineceği ifade edilmektedir. Şu halde üzerinde durduğumuz, bunlarla çelişir gibi gözüken âyeti de "tövbe etmediği takdirde" veya "cezalandırıldığı takdirde" şeklinde anlayarak diğerleriyle bütünleştirmek mümkündür.
Kasten adam öldüren kimselere uygulanacak dünya cezası kısastır. Maktulün ailesinin tamamı veya bir kısmı kısastan vazgeçer yahut tazminat karşılığında sulha razı olurlarsa kısas cezası düşer ve diyet devreye girer. Kasten öldürme suçunda diyeti, katilin âkılesi değil kendisi öder[202].
94. Müminler askerî görevler alarak Medine dışına çıkıyorlar, bu arada tanımadıkları insanlara rastlıyorlardı veya düşman olduğunu bildikleri ve çatışmaya girdikleri bir topluluk içinde bazı kimseler kelime-i tevhid okuyarak müslüman olduklarını ifade ediyorlardı. İsmi hakkında farklı rivayetler bulunan[203] bir sahâbî, karşısındaki şahıs selâm verdiği -bir rivayete göre- kelime-i tevhidi telaffuz ettiği halde, ölümden kurtulmak için ve korkusundan böyle yapıyor diyerek onu öldürmüştü. Hz. Peygamber durumu öğrenince çok üzüldü ve " Kalbini mî yardın, samimi olmadığını nereden biliyorsun?" diyerek öldüren sahâbîye çıkışmıştı. Âyetin bu ve benzeri olaylar üzerine geldiği zikredilmiştir. Âyette geçen selâm kelimesini, "barış" mânasına gelen "selem" şeklinde okuyanlar da vardır; bu takdirde mâna şöyledir: "Size barış teklif edenleri, size teslim olanları öldürmeyin."
Bir kimse müslümanlaia selâm verdiği, kelime-i tevhidi okuduğu ve müslüman olduğunu söylediği, savaştan vazgeçip müslümanlara teslim olduğu, barış teklif ettiği takdirde onu öldürmek caiz değildir. Kur'ân-ı Kerîm, şüphe üzerine kâfir olduklarına hükmederek düşman safında bulunan İnsanı öldürme hatasına düşmektense, o insanın samimi müslüman olup olmadığı konusunda yanılmayı, yanlışlıkla müslüman sayıp buna göre davranmayı tercih etmiştir. Müminler bir kimseye kâfir veya düşman muamelesi yapabilmek için onun böyle olduğundan emin olmak durumundadırlar. İnsanların bu vasıflan kesin olarak belli olmadıkça -şüphe üzerine- küfürlerine veya düşmanlıklarına hükmedileraez. Bu yaklaşım, toplum içinde istikrarın, huzur ve asayişin, kamu düzeninin sağlanması bakımından önemli olduğu gibi korku veya menfaat sebebiyle müslüman gözükerek müslümanlann arasında yaşayan kimselerin zaman içinde samimî müslüman olmalarına da kapıyı açık tutmaktadır. Müslümanlar dinlerini iyi temsil ettikleri takdirde aralarında yaşayanların onları taktir etmeleri ve kendilerine katılmaları ihtimali yükselecektir.
Müminler, kendi geçmişlerini ve İslâm'a ilk adımlarını atarken yaşadıkları psikolojiyi düşündükleri zaman, "selâm verenlere, müslüman oldum diyenlere, ke-lime-İ tevhidi söyleyenlere..." onları bu beyanlarında samimi kabul ederek yaklaşmalarının kaçınılmaz, tabii ve mâkul olduğunu daha rahat anlayacaklardır. Çünkü müslüman olduğu halde henüz hicret etme imkânı bulamamış, müminlerle tanışamamış, kabilesi içinde imanını gizleyerek yaşama durumunda kalmış olanlar hep böyle yapmışlar, müslüman olanlarla ilk karşılaştıklarında ya selâm vererek veya kelime-i tevhidi ifade ederek durumlarını anlatmaya çalışmışlardır. Öte yandan bir kimsenin imana gelmesi bazan birden olurken bazan da adım adım gerçekleşmektedir; hidayette ilk adımın atılması, ilk eğilimin hâsıl olması önemlidir. Keza başlangıçta müminlerin bununla yetinmeleri, İnsanların hidayete kavuşmalarım kolaylaştırmak bakımından da önemlidir.
"... Derken Allah size lütufta bulundu" mealindeki cümleyi tefsirciler iki şekilde anlamışlardır: a) Sizin de başlangıçta durumunuz güç, imanınız zayıf,henüz temayül halinde... idi; sonra Allah size yardım etti, durumunuzu düzeltti, imanınızı güçlendirdi, b) Ganimet elde etmeye öncelik vererek kişinin samimi olmadığına hükmedip onu öldürmeniz bir hata, bir günah idi. Ancak yine de bilgi eksiğiniz ve mazeret teşkil edebilecek şüpheniz bulunduğu için Allah lütfedip sizi bağışladı. Fakat bundan sonra, savaş halinde ve düşman bölgesinde bile olsa öldürmeyi gerektiren durum ve tavırdan iyice emin olmadıkça bir kimseyi Öldürmeniz asla caiz değildir.[204]
Meali
95. Müminlerden -özür sahibi olanlar dışında- oturup kalanlar, malları ve canlarıyla Allah yolunda cihad etmekte olanlara eşit olamazlar. Allah, malları ve canlarıyla cihad edenleri, derece bakımından oturanlardan üstün kıldı. Gerçi Allah bütün müminlere güzel gelecek vaad etmiştir, ama müca-hidleri, çok büyük bir karşılıkla oturanlardan üstün kılmıştır. 96.0'ndan gelen rahmet, günahların örtülmesi ve üstünlük dereceleri... Zaten Allah hep günahları örtmekte ve rahmetiyle muamele etmektedir. 97. Kendilerine yazık etmekte iken hayatlarını sona erdirdikleri kimselere melekler "Ne işte idiniz?" dediler, "O yerde zayıf görülenlerden idik" cevabını verdiler. Melekler ise "Allah'ın arzı geniş değil iniydi, hicret etsej diniz ya!" dediler. İşte onların barınağı cehennemdir ve orası gidilecek ne kötü bir yerdir! 98. Erkekler, kadınlar ve çocuklar içinden zayıf sayılanlar; çaresiz kalanlar ve hiçbir kurtuluş yolu bulamayanlar müstesnadır. 99. İşte bunları, umulur ki Allah affeder; Allah çok affedicidir, günahları bağışlayıcıdır. 100. Allah yolunda hicret eden kimse yeryüzünde gidecek birçok uygun yer ve imkân bulacaktır. Kim Allah ve Resulü uğrunda hicret ederek yurdundan çıkar da sonra ölüm onu yolda yakalarsa artık onun mükâfatını vermek Allah'a aittir; Allah daima günahları örtmektedir, engin rahmet sahibidir.[205]
Tefsiri
95. Buradan itibaren 100. âyete kadar Allah Teâlâ kullarını, cihad etme ve dini koruma vazifesine riayet bakımından şu gruplara ayırmıştır:
a) Dinini öğrenip yaşayabileceği bir mekâna göçen, burada oturan ve gerektiğinde malı ve canıyla cihad ederek maddî ve manevî değerlerini koruyan müminler. Bunlar diğer müminlerden derece (rütbe, şeref, mükâfat) bakımından üstündürler. Allah onları, kendisine yakınlık dereceleri, günahlarını örtme ve rahmetine mazhar kılma yoluyla ödlillendirecektir.
b) Tppyekün savaş ve seferberlik durumu bulunmadığı için mallan veya canlarıyla savaşa katılmayıp işleri güçleriyle meşgul olan müminler. Bunlar da ibadetleri ve diğer iyi işleri sebebiyle ecir alırlar, cennete girerler, fakat cihad sevabından ve mücahidtere mahsus şeref, mağfiret ve rahmetten mahrum kalırlar.
c) Savaşa çağrıldıkları ve mazeretleri de bulunmadığı halde katılmayanlar. Burada açıkça zikredilmemiş olmakla beraber bunu yapanların hoş görülmeyeceği ve cezalandırılacakları hem âyetin dolaylı anlamından hem de başka âyetlerden anlaşılmaktadır[206].
d) İslâm'ın rahatça öğrenilip uygulanabileceği bir ülkeye göç etme imkânları bulunduğu halde yeterli olmayan mazeretlere dayanarak dinî hayatları için tehlike teşkil eden çevrede yaşamaya devam edenler. Bunların cehennem ile cezalandırılacakları bildirilmektedir.
e) Gerçek mazeretleri bulunduğu, çaresizlik içinde oldukları için müslüman-lann arasına, din ve vicdan hürriyetinin bulunduğu ülkelere göçemeyen müminler. Allah bunlara da af ve mağfiret ümidi vermekle beraber, imkân bulduklarında hicret etmelerini teşvik etmekte, yeryüzünde hürriyet içinde yaşayabilecekleri yerlerin bulunduğunu bildirmektedir.
f) Hicret yolunda ölenler. Bunlar da niyetlerine göre Ödüllendirilecek, Allah tarafından muhacir muamelesine tâbi tutulacaklardır.
"Özür sahibi olanlar"dan maksat, özellikle âmâ olanlar, genel olarak da savaşa katılmayı engelleyecek bir vücut arızası bulunanlardır. Hz. Peygamber'in Kur'ân-ı Kerîm'i yazdırdığı vahiy kâtiplerinden biri olan Zeyd b. Sabit, bu kayıtla ilgili olarak şu Önemli açıklamayı yapmıştır: Resûlullah cihad edenlerle oturanların eşit olmadıklarını bildiren âyeti bana yazdırırken gözleri görmeyen Ümmü Mektûm çıkageldi ve "Ey Allah'ın resulü! Yemin ederim ki, eğer görseydim ben de cihada katılırdım" dedi. Bunun üzerine Resûlullah'ın dizi benim dizimin üzerinde iken vahiy gelmeye başladı, bacağıma öylesine bir ağırlık çöktü ki uyluk kemiğim kırılacak sandım. Sonra Resûlullah'in üzerinden bu hal giderildi ve "özür sahibi olmaksızın" kaydı geldi[207]. Buhârî'nin aynı bölümde kaydettiği bir rivayete göre bu olay Bedir Savaşı şurasında cereyan etmiştir; "oturup kalanlar"dan maksat da bu savaşa katılmayanlardır.
Âyet İslâm'daki eşitlik kavramına da açıklık getirmektedir; temel insan haklarında bütün insanlar eşit olmakla beraber liyakat, ehliyet ve çaba ile elde edilen faziletlere bağlı haklarda hem müminlerle diğerleri hem de cihad edenle etmeyen müminler birbirine eşit değildirler.
Bu bağlamda mücahid. değerleri korumak için yapılan savaşa bizzat katılan, canını tehlikeye atan kimsedir. Malı ve vergisiyle savaşa katkı yapan veya mazereti sebebiyle fiilen savaşa katılamayan kimseler, büyük ecir alsalar bile fiilen savaşa katılan mücahidlerin derecesine ulaşamazlar[208].
96. Önceki âyette geçen "derece" kelimesi, üstünlüğün hangi bakımdan olduğunu açıklamak için gelmiştir. Buradaki "dereceler" kelimesi ise Allah Teâlâ'mn mücahidlere vereceği üstünlük derecesinin bir tek dereceden ibaret olmadığını, güzel sonuçlan birbirinden farklı ve üstün birçok derecenin söz konusu olduğunu ifade etmektedir.[209]
97. "Kendilerine yazık etmekte iken" ölen kimseler, Mekke'den Medine'ye göç etme imkânları bulunduğu halde bunu yapmayan, Mekke müşrikleri arasında yaşamaya devam eden, bu sebeple ya tekrar küfre dönen veya dinlerini tehlikeye atanlardır. İbn Abbas bu âyetle ilgili olarak şu açıklamayı yapmıştır: Müslümanlardan bir grup insan müşriklerle beraber bulunuyor, savaşlarda da Resûlullah'a karşı müşriklerin sayısını arttırmış oluyorlardı. Bu arada atılan oklardan ve sallanan kılıçlardan isabet alıp yaralanıyor veya ölüyorlardı. Bunun üzerine "kendilerine yazık ederken..." âyeti nazil oldu[210] . Müşriklerin arasında yaşamaya devam eden kimseler ister bu beraberliğin veya baskının etkisiyle yeniden şirke dönsünler, ister dönmeyip her an bu tehlike içinde yaşasınlar kendilerine yazık (kötülük) etmektedirler, yapmaları gereken şey müslümanlann arasına gelip onlarla beraber yaşamaktır.
"Zayıf sayılanlar" dîye çevirdiğimiz müstad'afîn kelimesi, hâkim topluluk tarafından güçsüz ve önemsiz sayılan, taleplerine kulak asılmayan, adamdan sayılmayan, hakkını almaktan aciz bulunan kimseleri ifade etmektedir. Medine'ye hicret ederek bu durumdan kurtulma imkânları var iken Mekke'de zillet ve zaaf içinde yaşamayı tercih edenlerde olduğu gibi, müstad'af olmakta ve böyle kalmakta kişinin kendi etkisi ve kusuru bulunursa sorumluluğu söz konusudur. Bilgisiz, amelsiz, imansız kalmaya bu durum mazeret olamaz.[211]
98. Ayyaş b. Ebû Rebîa olayında[212] olduğu gibi hapiste veya bağlı kalmak, hasta veya sakat olmak, hicret için gerekli olan maddî ve manevî imkânlardan yoksun bulunmak vb. sebeplerle müşriklerin arasından çıkamayan, müstad'af olarak onlarla yaşamak durumunda kalan, bu yüzden dinî hayatım riske atmış bulunan kimseleri Allah bağışlayacağını bildirmektedir. Çünkü O, hiçbir kimseyi gücünün yetmediği bir şeyle yükümlü kılmamaktadır[213]
100. "Allah yolunda" olanlar, yani Allah'ın rızâsını elde etmek, O'nun iradesine uygun bir hayat yaşamak üzere, böyle bir hayatın mümkün olmadığı yerden mümkün olduğu yere hicret etmek, bu maksatla doğduğu, büyüdüğü, çevre ve imkânlar elde ettiği yurdunu terketmek İsteyen kimseler bilmelidirler ki yeryüzünde gidilecek başka yerler vardır; buralarda da maddî ve manevî nimetler, hürriyet ve rahatlıklar bulmak mümkündür. Zillet, baskı ve dinî hayatın devamı bakımından tehlike altında yaşamaktansa bu olumsuzlukların bulunmadığı yerleri aramak ve buralarda hayata yeniden başlamak denemeye değecektir.
97-100. Ayetlerde Allah rızâsı için, Allah'ın dinini serbestçe yaşamak ve yaymak maksadıyla hicretin teşvik edildiği, hatta mazereti bulunmayan kimselerin kınandığı ve ceza göreceklerinin bildirildiği açıktır. Bu âyetleri destekleyen hadisler yanında onlara zıt gibi gözüken, daha doğrusu hicretin gerekli olduğu dönemi tarihî olarak sınırlayan hadisler de vardır. Bunların bazıları meâlen şöyledir:
"Müşrikle içli dışlı olan ve onunla beraber oturan kimse onun gibidir." Ebû Davud'un rivayet ettiği bu hadisin senedinde bazı kusurlar bulunmuş olmakla beraber ileride gelecek olan 140. âyetin bunu desteklediği ifade edilmiştir.
"Düşmanla savaş sürdüğü müddetçe hicret mecburiyeti devam edecektir." Başka bir rivayette "tövbe kapısı kapanıncaya yani kıyamet kopmaya başlayıncaya kadar" kaydı vardır.
"Mekke fethinden sonra hicret mecburiyeti kalkmıştır; lâkin cihad ve iyi niyetle yurdundan ayrılmanın gerekliliği devam eder; bu sebeple savaşa çağırıldığınız zaman hemen katılın"[214]. Hz. Âişe bu hadise şöyle bir açıklama getirmiştir: "Bugün artık hicret mecburiyeti yoktur, daha önce mümin, dinini korumak, bu yüzden mâruz kalacağı baskıdan kurtulmak için Allah'a ve Resu-lü'ne kaçıp sığınıyordu, bugün ise Allah İslâm'ı açıkça yaşanır hale getirmiştir, mümin nerede olursa olsun rabbine kulluk edebilir"[215].
İlgili âyetler ve hadisler birlikte değerlendirildiğinde ortaya çıkan sonuç şu olmaktadır: Hz. Peygamber Medine'ye hicret edince iki sebeple hicret farz olmuştu: a) Peygamber'i desteklemek, gücünü arttırmak, müslümanlarla beraber olmak. b) İslâm'ı öğrenmek ve yaşamak için elverişli olmayan bir yerde, insanlara dinden dönmelerini sağlamak üzere baskıların uygulandığı bir çevrede oturmaya devam imanmı ve din hayatını tehlikeye atmamak. Mekke fethedilip en önemli düşman olan Mekke müşrikleri kontrol altına alınınca birinci gerekçe ortadan kalkmış oldu. Bundan sonra hicretin farz olup olmaması ikinci gerekçeye bağlı hale geldi. Belirleyici unsur kişinin dinî hayatı olunca hükmün de buna bağlı bulunması tabiidir. Klasik kaynaklar dârü'l-küfr'ü (müslüman olmayanların kültür ve düzenlerinin hâkim bulunduğu ülkeleri, toplumları) potansiyel olarak "uygun olmayan çevre" kabul ettiklerinden, buradan dârü'l-İslâm'a göçülmesinin gerekliliği üzerinde durmuşlardır. Ancak günümüzde müslümanlann siyasî ve kültürel hâkimiyetleri bulunan ülke ve toplumlarda belli bir dinî anlayış ve yaşayışa karşı baskılar yapılabilimekte, buna karşı gayri müslimlerin hâkim bulundukları ülkede din ve vicdan hürriyetinin sınırlan daha geniş olabilmektedir. Bu sebeple göç ve beraber oturma mecburiyetini "siyasî ve kültürel hâkimiyet" yerine "din, düşünce ve vicdan hürriyetine" bağlamak günümüz için daha geçerli gözükmektedir.
Tâhir b. Âşûr, hicretin hükmü bakımından müslümanın oturduğu yeri altı maddede incelemiştir. Aşağıda özetlenecek olan bu yaklaşım tarihe olduğu kadar günümüze de ışık tutacak, konu hakkında tutarlı bir fikir verecek niteliktedir:
a) Dindarlara baskı yapılan, her din veya belli bir din mensuplarının dinlerini terketmeleri istenen ülkeler. Burada oturan müslümanlann uygun yerlere hicret etmeleri, tıpkı ilk dönem hicreti gibi farzdır. Nitekim Endülüs'te hıristiyan olmaya zorlanan müslümanlann büyük bir kısmı katliama mâruz kalmış; hayatlarını kurtarabilenler her şeylerini bırakarak oradan hicret etmişlerdir. Bunlann da önemli bir kısmının yollarda kaybolmalarına sebep olan bu hicret, hicrî 902'den 1016 yılına kadar sürmüştür.
b) Din yüzünden baskı yapılmayan, fakat müslümanlar için mal, namus ve can güvenliği de bulunmayan ülke. Dârü'1-harp mahiyetinde olan böyle yerlerde mazeretsiz oturmak da caiz görülmemiştir.
c) Din yüzünden baskı, mal, can ve namus bakımından tehlike bulunmadığı halde müslümanlara, gayri müslimlere mahsus hukukun uygulandığı ülke. Bugün Batı'da, hıristiyanlann yaşadığı ülkelerde böyle yapılmaktadır ve bu ülkelerde oturmanın hükmü konusunda İbn Âşûr, Mâlikîler'den, mekruh ve haram şeklinde iki görüş nakletmektedir.
d) Bir önceki maddeden farklı olarak müslümanlara, kendi dinlerine uygun hukuk kurallarının uygulandığı, şer'î mahkemelerin hükümlerine, âlim ve müftülerin fetvalanna göre hareket edilmesine İzin verilen ülkeler. Geçmişte Sicilya'da (Normandiyalı Roger zamanında) ve bir zamanlar İspanya'nın Gırnata bölgesinde böyle bir uygulama olmuş, bu durumda ne kalanlar göçenleri ne de göçenler kalanları kınamışlardır.
e) Yabancılara mağlûp olmuş, ağır şartlarla antlaşmaya razı olmuş sömürge, manda vb. durumundaki İslâm ülkeleri. Bu ülkelerde yönetimin başında müslü-manlar bulunduğu ve İslâmî hükümler yürürlükte olup din yüzünden bir baskı da söz konusu olmadığı için hicret mecburiyetinin bulunmaması tabii görülmüştür.
f) Müslümanlara baskı yapılmamakla beraber başka inanç, ahlâk ve dünya görüşlerine mensup kimselere de diledikleri gibi yaşama hürriyeti verilen, bu sebeple İslâm'a aykırı birtakım uygulamaların açıkça görüldüğü, din ve ahlâk kurallarını çiğneyenlere karşı yalnızca sözlü uyarıya imkân verilen, bazan bunun da mümkün olmadığı ülkeler. Bazı fıkıhçılar böyle ülkelerden de hicretin farz olduğunu ileri sürmüşlerse de tarihte Ubeydîler zamanında Kayrevan'da, Fâtımîler devrinde Mısır'da bu vakıa yaşanmış, fakat saygın âlimlerden hiçbiri ülkesinden göçmemİştir[216]. Şevkânî, bu son maddede özetlenen duruma işaret ettikten sonra şu görüşü İleri sürmüştür: "Doğru olan hüküm böyle yerlerden göçmenin farz olmadığıdır. Çünkü yalnızca açıktan günah işleniyor diye bir ülkeyi "küfür ülkesi" saymak ne naslara ne de akla uygun düşer"[217]. Fakih ve müfessir Ebû Bekir İbnü'l-Arabi, İslâm'a aykırı söz ve davranışların açıkça ortaya konduğu ve karşı çıkılması da imkân dışında bulunan ülkelerde oturmanın caiz olmadığını bazı âyetlere[218] dayandırdıktan sonra hocalarından olup Mısır'da oturan Ebû Bekir el-Fihrî ile aralarında geçen şu ilginç tartışmayı aktarmaktadır:
- Mısır'dan kendi memleketine göçsen ya!
* Hâkim niteliği bilgisizlik ve akılsızlık olan bir yere göçemem.
- Mekke'ye göç, Allah'ın ve Resulü'nün misafiri olarak yaşa; biliyorsun ki, bid'atların ve haramın yaygın olduğu yerlerde yaşamak caiz değildir!
- Orada birçok kimsenin hidayetine sebep oluyorum, halkı irşad ediyorum, tevhid inancını telkin ediyor, birçok yanlış inancı engelliyorum, insanları Allah yoluna çağırıyorum... (1,485).
Bu nakillerden de anlaşıldığı üzere kitaplara geçen teorik açıklamalar her zaman ve mekânda ihtiyacı karşılamaya, en uygun davranışı belirlemeye yetmemektedir. Tutulması gereken yol ve yöntem, âyetlerin ve hadislerin amacını kavramak ve ona göre davranmaktır.[219]
Meali
101. Yeryüzünde sefere çıktığınız zaman kâfirlerin sizi gafil avlamalarından korkarsanız namazı kısaltmanızda size bir günah yoktur. Şüphesiz kâfirler sizin apaçık düşmammzdır. 102. Sen de içlerinde bulunup onlara namaz kıldırdığın zaman onlardan bir bölük seninle beraber namaza dursun, silâhlarım da alsınlar. Bunlar secde ettiklerinde ötekiler arkanızda olsunlar, sonra henüz namazlarını kılmamış bulunan bölük gelip seninle beraber namazlarını kılsınlar ve bunlar da ihtiyat tedbirlerini ve silâhlarını alsınlar. Kâfirler isterler ki, siz silâhlarınızdan ve eşyanızdan gafil olasınız da üzerinize ansızın bir baskın yapsınlar! Eğer yağmur yüzünden bir zarar görürseniz veya hasta olursanız silâhlarınızı bırakmanızda size bir günah yoktur. Yine de ihtiyat tedbirinizi alın! Allah elbette kâfirler için alçaltıcı bir azap hazırlamıştır. 103. Namazı bitirince de ayakta iken, otururken ve yatarken Allah'ı anın. Güvenlik içinde olduğunuzda namazı gerektiği gibi kılın. Şüphe yok ki namaz, müminler üzerine vakitleri belli olarak yazılmış bir ödevdir. 104. Düşman topluluğunu takip hususunda gevşeklik göstermeyin. Siz acı çekiyorsanız şüphesiz onlar da sizin çektiğiniz gibi acı çekiyorlar. Üstelik siz Allah'tan, onların beklemedikleri şeyleri umup bekliyorsunuz! Allah her şeyi bilmekte[220]
Tefsiri
101. Hicretle ilgili âyetlerden sonra savaş ve sefer hallerinde namazın nasıl kılınacağı konusu açıklanmıştır. Çünkü hicret uzun yolculuğu gerektirmektedir, savaş da silâhların başından ayrılmamayı, düşmana karşı tetikte olmayı veya fiilen çarpışmayı kaçınılmaz kılmaktadır. Bütün bu hallerde akla gelen soru, müslüman-ların en önemli ibadetleri olan namazın ne olacağıdır? Terk mi edilecektir, kazaya mı bırakılacak, İmkânların elverdiği ölçüde ve şekilde vakti içinde cemaatle mi kılınacaktır?
Kur'ân-ı Kerîm'in bu sorulara verdiği cevap açıktır: Sefer halinde namaz kısaltılacak, düşmanın karşısında bile olsalar müslümanlar iki gruba ayrılarak hem nöbete ve savaş halinin icabı olan önlemleri almaya devam edecekler hem de sırayla imamın arkasına gelerek bir rek'atı İmamın arkasmda, bir rek'atı da kendi başlarına kılacaklardır. İnsanların yaratılış amacı Allah'a kulluktur, namaz Allah'a kulluğun benzeri bulunmaz bir aracıdır. Şuuru yerinde olan her mümin, savaş halinde bile imkânların elverdiği ölçüde -eksilterek de olsa- namazı eda edecektir. Esasla ilgili olarak bu açıklığın dışında kalan detayları da Hz. Peygamber'in sünneti tamamlamış, akla gelecek sorulan o cevaplandırmıştır.
101 ve 102. âyetlerle İlgili hadisler birlikte ele alındığında karşımıza iki namaz şekli çıkmaktadır: Yolcu namazı (seferî namaz) ve korku namazı (salâtü'l-havf). 101. âyet korku namazı hakkında açık bir delil, bir tehlike söz konusu olmadan kısaltılan yolcu namazı hakkında ise nispeten üstü kapalı bir delildir; yolcu namazını sünnet açıklığa kavuşturmuştur. "Biz Kur'an' da korku namazıyla yolcu olmayanların namazını buluyoruz, fakat yolcu namazını göremiyoruz" şeklindeki bir soru üzerine Abdullah b. İbn Ömer'in yaptığı şu açıklama da bu anlayışı desteklemektedir: " Biz hiçbir şey bilmez iken Allah Teâlâ Muhammed'i peygamber olarak gönderdi; biz ancak onun yaptığını görüp yapıyoruz"[221]
Hz. Aişe'nin "Namaz yolculukta olsun, kişinin devamlı oturduğu yerde olsun ikişer rek'at olarak farz kılındı, sonra yolculukta iki rek'at olduğu gibi bırakıldı, yolcu olmayanlar için ise rek'atlar arttırıldı"[222] şeklindeki bir ifadesini de göz önüne alan tefsirciler âyeti şöyle açıklamışlardır: Dört rek'atlı farz namazlar başlangıçta ikişer rek'atlı idi. Hicretin başında öğle, ikindi ve yatsı namazlarının farzları dörder rek'ata çıkarıldı. İlk yıllarda genel olarak savaş ve sefer yoktu, birkaç yıl sonra savaş için seferler başlayınca bu âyet geldi ve "namazın kısaltılarak iki rek'at kılınmasında günah bulunmadığını" bildirdi. Hz. Âişe "Seferde olduğu gibi bırakıldı" derken "yolculukta, ilk farz kılınan rek'at âdetlerinin değiştirdilmediğini" ifade etmektedir; bundan da anlaşılan "hicretten sonra yolculukta namazın hiçbir zaman dört rek'at olarak kılınmadığıdır."
Yolcu namazının kısaltılması hükmü hicretin 4. yılında açıklanmıştır. Bu tespit, "ikinci yıl, hicretten kırk gün sonra" şeklindeki tespitlerden daha sıhhatlidir, 102. âyette açıklanan korku namazı İse hicretin 6. ile 7. yılları arasında cereyan eden Zâtürrika Gazvesi'nde uygulanmış ve ilk kılınan korku namazı da bir ikindi namazı olmuştur.
Tefsircilerin cevap aradıkları bir soru da âyette geçen "korkarsanız" kaydıdır. Böyle bir korkunun bulunmaması halinde yani savaş maksadı ve tehlikesinin bulunmadığı yolculuklarda dört rek'atlı farzların iki rek'at olarak (kasredilerek) kılınmasının delili nedir? Âyetten böyle bir delâlet çıkaramayan birkaç müctehid "Normal yolculuklarda namaz hsaltılamaz" demişlerdir. Ancak bunların ilgili hadisleri görmedikleri veya sahih bir yoldan elde edemedikleri anlaşılmaktadır. Çünkü birçok sahih hadis ve yaygın sünnet normal yolculuk hallerinde de hem cem'in (öğle İle ikindinin ikisinden birinin vaktinde arka arkaya, akşam ile yatsının da yine ikisinden birinin vaktinde arka arkaya kılınmasının) hem de kasrın (dört rek'atlı farzları ikiye indirerek kılmanın) caiz olduğunu göstermektedir. Müslim'in rivayet ettiği bir hadise göre Ya'lâ b. Ümeyye bu konuyu Hz. Ömer'e şöyle sormuştu: "Allah 'korkarsanız' diyor, ama artık bu durum ortadan kalktı, ne dersiniz?" Hz. Ömer'in cevabı şu olmuştur: "Ben de senin gibi bu işi garip buldum ve Hz. Pey-gamber'e sordum; 4Bu Allah'ın size bir sadakasıdır, öyleyse siz de O'nun sadakasını kabul edin' buyurdular" ("Salâtü'l-müsâfirîn", 4). Bu hadisten yola çıkarak tutarlı bir açıklama yapan İbn Âşûr özetle şöyle demektedir: Korku ve tehlike bulunduğunda namazı kısaltmak ruhsattır, Allah'ın kullan için bir kolaylık lütfetmesidir. Tehlikesiz yolculuklarda namazı kısaltma İzni ise bir sadakadır. O'nun ruhsatı da, sadakası da reddedilmemelİdir. 101. âyet, daha önce sünnet yoluyla meşru kılınan "tehlikesiz yolculuklarda da kısaltmanın caiz olduğu" hükmünü tekrarlamış ve bunu 102. âyette gelecek olan korku namazının nasıl kılınacağı konusuna bir giriş kılmıştır. Mesele bundan ibarettir; iki kılmanın vacip veya sünnet olduğunu ispat için bazı fatihlerin yaptıkları zorlama te'villere gerek yoktur (V, 184).
"Korku namazı gafil avlanma, baskına uğrama gibi muhterflfel tehlikeye mi mahsustur yoksa fiilen çarpışma devam ederken de kıhnabilir mi?" sorusuna da müctehidler farklı cevaplar vermişlerdir. Hanefîler'e göre fiilen çarpışma devam ederken namaz kılınamaz; çünkü Resûlullah Hendek Savaşı'nda dört namazı ertelemiş, çarpışma devam ederken kılmamıştır (meselâ bk. Buhârî, "Megazî", 29; el-Muvaîta', "Salâtü'l-havf', 4), Ayrıca çarpışmanın gerektirdiği hareketlerle namazı bağdaştırmak mümkün değildir; bu hareketler namazı bozar. Diğer miictehidler içinde "Rükû ve secde yapamayacak durumda olanlar îmâ ile kılarlar", "Her rek'at yerine bir defa tekbir alarak kılmış olurlar"," Bir kere vurmak gibi az hareket namazı bozmaz, çok hareket bozar" diyenler olmuştur[223]. Namazın belli vakitler içinde eda edilen bir ibadet olduğunu belirten âyet göz önüne alındığında, mazeret sebebiyle bazı kısımları eksik yapılsa bile savaş halinde de -imkânlar hangi şekilde kılmaya izin veriyorsa- o şekilde ve zamanında kılmanın maksada daha uygun olduğu ortaya çıkmaktadır,[224]
102. Korku namazının Resûlullah'm imamlığında nasıl kılınacağının tarif edilmesi Hz. Âişe gibi bazı müctehidleri "bu şeklin, onunla kılınan namaza mahsus olduğu" hükmüne sevketmişse de çoğunluk bunun, başka imamların arkasında cemaatle kılman korku namazlarım da içine aldığı kanatindedirler.
İmamın her bir grupla birer rek'attan toplam iki rek'at namaz kılacağı âyetten açıkça anlaşılmaktadır. Ancak grupların, İmamla kılmadıktan diğer rek'atı nerede ve nasıl kılacakları konusu burada açıklanmamıştır. Hadis kitaplarında verilen bilgiler ve yapılan açıklamalar da birbirinden farklı uygulamaların bulunduğunu göstermektedir: a) Birinci grup imamla bir rek'at kıldıktan sonra imam ayakta bekler, grup ikinci rek'atı burada kılar, selâm verip nöbet mahalline giderler. Ardından ikinci grup gelir, imam bunlara da bir rek'at (imamın ikinci, bu cemaatin birinci rek'atını) kıldırır, imam selâm verir, grup kalkıp diğer rek'atı kılarak selâm verir ve düşmanın karşısındaki yerlerine giderler, b) Birinci grup imamla bir rek'at kılınca selâm vermeden yerlerine giderler. İkinci grup gelir; bir rek'at da onlara kıldıran imam selâm verir. Sonra her iki grup sıra ile birer rek'at daha kılarak selâm verirler[225]. Bazı fıkıhçı ve tefsirciler sünnette geçen farklı uygulamalardan birini diğerine tercih için uğraşırlarken Şevkânî gibi düşünenler şöyle demişlerdir: "Sahih sünnette geçen bütün şekiller meşrudur, duruma göre bunlardan birini uygulayan sünnete uygun davranmış olur" (1,571).
Namaz esnasında silâhların bir tarafa bırakılmaması esas ve İhtiyata daha uygun bulunmakla beraber bunda da zorluk bulunursa -gerekli tedbirler alınarak- silâhlar bir tarafa bırakılabilecektir. Benzeri âyet ve hadislerden açıkça anlaşılmaktadır ki, müminin asıl işi, hayatının amacı Allah'a kulluktur, itaat ve ibadettir: Ancak dinde ve ibadette güçlük yoktur, Allah'ın muradı kullarına eziyet etmek değildir; nerede eziyet varsa orada ilâhî rahmetin eseri olan ruhsatlar, kolaylıklar devreye girmektedir.[226]
103. "Namazı bitirince..." şeklinde tercüme edilen kısım çoğunluğun anlayışına uygun bir tercüme olup buna göre mâna şöyledir: Allah'ı anmak, Allah ile beraberlik şuurunu yaşamak namaz haline mahsus değildir. Mümin her durumda O'nu anmah, gönlünde ve şuurunda O'nunla beraber olmalıdır. "Korku namazının imam arkasında rükûlu ve secdeli kılınması şart değildir, imkânın elverdiği ölçüde kılınır" diyenlere göre bu kısmın çevirisi "Namazı kılmak istediğinizde..." şeklinde olup bu da, "Korku namazı ayakta, oturarak ve yatarak kılmabİlir" anlamına gelmektir. Kıyas yoluyla hastalık vb. mazeretlerde de namazın böyle kılınabileceği sonucuna varılmıştır.
Savaş halinde korku namazıyla ilgili görüş farkı bakımından âyetin ikinci kısmı da iki şekilde anlaşılmıştır: a) Fiilen savaş halinde namaz kılınmaz, savaş bitip de güven ve huzur hali avdet edince namazınızı kılın, b) Korku (tehlike) halinde olsun, fiilen savaş durumunda olsun kılınan korku namazı ve verilen ruhsatlar bu hallere mahsustur. Korku geçince, savaş sona erince ruhsatlar da biter, namaz normal hallerdeki şartlarına uygun ve tam olarak kılınır.[227]
104. "Düşmanı takip konusunda gevşek davranılmaması talimatı Uhud Savaşı sonrasındaki takibe işaret etmektedir" diyenler olmuşsa da tefsircilerin çoğuna göre bütün zamanlan, düşmanları ve savaş hallerini içine almaktadır. Müminler daima düşmanları hakında bilgi sahibi olacaklar, gerektiğinde onlardan Önce davranarak askerî harekât gerçekleştirecekler, barışı devamlı kılabilmek için savaşa devamlı hazır olacaklardır. Evet, bunu yapmak düşmanlarından daha çok müminlere yakışmaktadır. Çünkü inkarcıların ebedî hayatta bir beklentileri yoktur, müminlere zarar verdiklerinde elde edecekleri kazanç bu dünya ile sınırlıdır. Müminler ise dünyada barış, huzur, güven ve helâlindan maddî menfaat elde etmenin yanında, hatta bunların ötesinde Allah rızâsını elde etmek ve bunun da sonucu olarak ebedî hayatta mutlu olma fırsatını yakalamak gibi teşviklere mazhar bulunmaktadırlar.[228]
Meali
105. İnsanlar arasında Allah'ın sana gösterdiğine göre bükmedesin diye hakkı içeren kitabı sana indirdik; hainlerden taraf olma! 106. Allah'tan mağfiret dile. Şüphesiz Allah çok yarlığayıcı, ziyadesiyle esirgeyicidir. 107. Kendilerine hıyanet edenleri savunma. ÇünkU Allah, hainliği meslek edinmiş günahkârları sevmez. 108. İnsanlardan gizlerler de -razı olmadığı sözü geceden kurup düzdüklerinde yanlarında olan- Allah'tan gizleyemezler. Allah onların bütün yapıp ettiklerini kuşatmaktadır. 109. Haydi siz dünya hayatında onlara taraf çıkıp savundunuz; ama kıyamet günü Allah'a karşı onları kim savunacak yahut onlara kim vekil olacak! 110. Kim bir kötülük yapar veya nefsine zulmeder de sonra Allah'tan mağfiret dilerse, Allah'ı çok yarhğayıcı ve esirgeyici bulacaktır. 111. Kim bir günah işlerse onu ancak kendi aleyhine işlemiş olur. Allah her şeyi bilmektedir, büyük hikmet sahibidir. 112. Kim de bir hata veya günah işler, sonra onu bir suçsuzun üzerine atarsa şüphesiz büyük bir iftirada bulunmuş ve apaçık bir günahı yüklenmiş olur. 113, Allah'ın sana lütfü ve esirgemesi olmasaydı onlardan bir güruh seni yanıltmaya yeltenmişti; halbuki onlar ancak kendilerini saptırırlar, sana hiçbir zarar veremezler. Allah sana kitabı ve hikmeti indirmiş, bilmediğini sana öğretmiştir. Sana Allah'ın lütfü gerçekten büyük olmuştur. 114. Onların fısüdaşmalarımn birçoğunda hayır yoktur. Ancak bir sadaka yahut bir iyilik ya da insanların arasını düzeltmek isteyenler müstesnadır. Kim Allah'ın nzâsmı elde etmek için bunu yaparsa biz ona ileride büyük bîr karşılık vereceğiz.[229]
Tefsiri
105. Bu on âyette insanların arasında meydana gelen anlaşmazlıklar, davalar, tartışmalar karşısında Hz. Peygamber'İn ve daha ziyade onun şahsında ümmetinin takınmaları gereken tavır, oynamaları gereken rol ve uygulamaları gereken muamele şekli açıklanmaktadır. Pek azı müstesna olmak üzere özel bir hadise üzerine gelmiş bulunan âyetlerin hedefi, sadece o hadiseyi açıklamak ve hükmünü ortaya koymak değil, bu münasebetle müslümanlara, kıyamete kadar uyacakları kaideleri -detaylı veya çerçeve hükümler olarak- açıklamaktır.
Bu âyetlerin gönderilmesinin de şöyle özel bir sebebi vardır: Rifâa b. Zeyd isimli sahâbî, yabancı tacirlerin Medine'ye getirdikleri has undan bir miktar satın almış ve bunu, içinde silâhlarının da bulunduğu evin sofasına koymuştu. Şehirde kötü şöhreti olan Übeynk ailesinden biri gece sofaya girmiş, unla birlikte Ri-fâa'nın silâhlarını da çalmıştı. Rifâa durumu farkedince -bu hadiseyi rivayet eden-yeğeni Katâde b. Nu'mân'a gelip olayı haber verdi. Katâde gerekli araştırmayı yapıp Übeynk ailesine ulaşınca onlar suçu Lebîd isimli masum bir müslümanın üzerine attılar. Lebîd kılıcını çekip üzerlerine yürüyerek "Ben çalacağım ha! Vallahi ya hırsızı haber verirsiniz ya da şu kılıcımla sizi doğrarım!" deyince suçlamadan vazgeçtiler. Mağdurlar araştırmaya devam ederek hırsızın Übeynk ailesinden olduğuna kesin kanaat getirdikten sonra Resûlullah'a başvurdular, Hz. Peygamber "Gerekeni yapacağım" cevabını verdi. Übeynk ailesi durumu öğrenince bir plan kurdular; uygun birini Resûlullah'a göndererek İftiraya uğradıklarını, ortada bir delil bulunmadığı halde Katâde tarafından hırsızlıkla suçlandıklarını bildirip yakındılar. Katâde durumu öğrenmek üzere gelince Resûlullah ona, "Bana müslü-man ve iyi insanlar oldukları söylenen kimseleri, elinde bir delil olmadığı halde hırsızlıkla suçladın!" diyerek serzenişte bulundu. Katâde olup bitenden son derecede üzüntü duyarak amcasına geldi ve durumu anlattı. Rifâa "İşimiz Allah'ın yardımına kaldı" cevabını verdi. Bu olay üzerine yukarıda meali verilen âyetler geldi[230]. "Allah'ın sana gösterdiğine göre hükmedesin diye..." ifadesi "hakkı içeren kitabı indirme"nin gerekçesini açıklamaktadır. Kitabın hakkı İçermesi, gerçekleri, olanı ve olması gerekeni bildirmesi, "usul öğretme, genel ve özel hükümler koyma, bilgiler verme" şeklinde gerçekleşmektedir. "Allah'ın öncelikle peygamberine, sonra da onun aracılığı ile insanlara gerçeği öğretmesi" birinci derecede bu şekilde (Kur'an vahyi ile) olmaktadır. İkinci derecede gerçeğin kaynağı sünnettir. Sünnet hem mâna ve hükmün Allah tarafından bildirilmesi hem de Hz. Peygamber'in, içinde içtihada dayalı olanların da bulunduğu bütün tasarruflarının ilâhî kontrol altında bulunması bakımından bu özelliği taşımaktadır.
Hz.Peygamber'in Kur'an'ı anlama,küllî kuralları özel konulara,ilişkilere ve problemlere uygulama konularında hata etmesi mümkün değildir. Çünkü bunlar peygamberlerin aslî vazifeleri olan tebliğe dahildir. Başkalarının ise bu alanda hata etmesi, yanlış ictihadda bulunması mümkündür. Kanunu belli bir olaya ve davaya uygulama, yani yargılama ve hüküm verme alanına gelince burada Hz. Peygamber de objektif verilere, ispat delillerine dayanmak mecburiyetindedir. Veriler ve deliller hâkimi hangi hükme görülüyorsa o hükmü açıklamak durumundadır. Burada, başkaları gibi Hz. Peygamber'in de yanılması mümkündür. Bu genel kuralı âyetlerin gelmesine sebep olan hadiseye uygulayalım: Kur'ân-ı Kerîm, kitapta gösterilen usule göre ve hükümlere uygun olarak hükmedilmesini istiyor, mahkemeye getirilen davalarda hain ve haksız olduğu anlaşılan tarafı tutmamak ve savunmamak gerektiğini bildiriyor; bir suç veya günah işleyenin bunu başkasına atmasını, iftira ve bühtanda bulunmasını yasaklıyor; peygamberler dahil insanların bilgilerinin yeterli olmadığını, Allah'ın bildirdiklerine muhtaç bulunduklarını açıklıyor... Bütün bunları bilmede, anlamada ve yeri geldiğinde hadiselere uygulamada Hz. Peygamber yanılmaz. Allah bunları göstermiştir, bildirmiştir, o da bunlara göre hükmeder. Söz konusu hırsızlık olayında da bu kurallar geçerlidir. Sıra hırsızın kim olduğunu tespite gelince Kur'an bunu bildirmez; Hz. Peygamber de -mucizeler bir yana- kaide olarak bu konuda vahiy yoluyla elde ettiği bilgiye dayanmaz; herkes için geçerli olan ispat delillerine, objektif verilere dayanır ve bunlara bağlı olarak da yanılabilir. Meselâ yalancı şahitlere dayanarak veya haksızın güçlü savunmasının etkisi altında kalarak hatalı bir hüküm verebilir, Übeyrık'ın oğlu yerine kendisine iftira atılan Lebıd veya yahudi aleyhine hükmedebilir. Ancak bu hükümden dolayı, diğer bütün hâkimler gibi o da sorumlu olmaz; üstelik vazifesini, yukarıda açıklanan mânada Allah'ın gösterdiği gibi yaptığı için ecir de alır. Bütün vebal ve sorumluluk onu ve hâkimleri yanıltan hainlere, hakka ve emanete hıyanet edenlere ait olur. Bu hususu canlı ve etkili bir ifade ile bizzat Hz. Peygamber şöyle açıklamıştır: "Ben ancak bir beşerim ve siz bana davalarla geliyorsunuz. Olur ki biriniz delilini daha güzel ifade eder de ben, ondan işittiğime dayanarak lehinde hükmederim. Her kime, kardeşine ait bulunan bir hakkı hükmederek verirsem sakın onu almasın; çünkü ona ateşten bir parça vermiş olurum!"[231].
Bu âyeti, Hz. Peygamber'in ictihadla hükmetmesinin caiz olmadığına delil gösterenler olmuşsa da bu delillendirme tutarlı değildir. Çünkü onun ictihadla hükmettiği, hatta bazan yanıldığı ve Allah tarafından hatasının düzeltildiği sağlam delillerle sabittir. O'nun "Allah'ın gösterdiği ile hükmetmesi" hem özel ve genel konulu naslarla hükmetmesini hem de bunları yorumlayarak, açıkça temas etmediği konulara yayarak (bir mânada ictihad ile) hükmetmesi demektir. Râzî'nin deyişiyle "Esasen kıyas ederek hükmetmek de nasla hükmetmek demektir. Çünkü kıyas yapan nastan hareket etmekte, onu ölçü olarak almaktadır" (XI, 33).
"Hainlerden taraf olmak, onları savunmak" yasaklanıyor, 109. âyette de "Kıyamet günü Allah'a karşı onları kim savunacak yahut onlara kim vekil olacak" diye soruluyor. Bu hüküm ve irşad özellikle iki meslek erbabını muhatap alıyor: Hâkimler ve avukatlar. Âyetlere göre bunların asıl vazifeleri hakkın yerine gelmesi ve sahibini bulması için çalışmaktır. Davacının mevkii, şöhreti, serveti, rütbesi, sağladığı menfaat ne olursa olsun hâkim ve vekiller haksız olduğu halde onun tarafını tutmayacak, hükmün onun lehinde çıkması için özen göstermeyeceklerdir. Özellikle avukatlar bütün bilgi ve becerilerini, haksız da olsalar müvekkilleri lehine hüküm almak için değil, hakkın ortaya çıkması ve sahibini bulması için kullanacaklardır. Bu anlayış ve ahlâk içinde hareket edecek olan avukatlara da birinci derecede haklıların davaları sayesinde, ikinci derecede ise haksızların davalarında sulhu aramak, cezada ve tazminatta adalet ve hakkaniyetin gerçekleşmesine katkıda bulunmak gibi işler ve işlevler sebebiyle "iş bulunacak" ve onlar da -ahlâk ilkelerini çiğnemeden- maddî ihtiyaçlarını gidermenin yolunu bulmuş olacaklardır.[232]
106. Müfessirler âyetlerde geçen "taraf olma, savunma, Allah'tan mağfiret dile" gibi sert ifadelerin yorumu konusunda ikiye ayrılmışlardır. Bir gruba göre bu hitaplar Hz. Peygamber'in şahsında ümmete yöneliktir, hadiseyi yaşayan müminler ve münafıklarla daha sonra gelecek olan ümmet fertlerini uyarmakta ve bilgilendirmektedir. Diğer gruba göre Hz. Peygamber de bu hitaba-dahildir; günah derecesinde olmasa bile olayla ilgili kusuru sebebiyle o da uyarılmıştır. Taberî bu grup içinde yer almış [233] ; fakat İbn Atıyye bu yoruma karşı çıkarak Hz. Peygamber'İn zahire, ortada olan delillere göre hareket ettiğini, bunun ise günah ve kusur olmadığım, mağfiretin hainlerle ilgili bulunduğunu ifade etmiş (II, 110); İbn Âşûr İse Hz. Peygamber'e kusur isnat etmesi sebebiyle edebe ay kın bulduğu bu yoruma karşı tepkisini şu ifade ile ortaya koymuştur: "Bu yorum zayıf anlayışlı olan, sakat fikirlerini desteklemek için haberleri bağlamından saptırarak yorumlayan kimselerin davranışlarına tipik bir örnektir" (V, 193). Râzî bu münasebetle "peygamberlerin günah işlemelerinin caiz olup olmadığı" tartışmasını bir daha özetlemiş, "Câİz değildir" görüşünü savunmuş ve Hz. Peygamber'e yönelik "Mağfiret dile..." hitabını özetle şöyle yorumlamıştır: Suçlular suçu başkalarına atıp şahitler gösterince Hz, Peygamber onları cezalandırmayı düşünmüştü, mağfiret dilemesi emri ya bu düşüncesinden dolayıdır -çünkü onun kemaline bu yakışır- ya da suçlular adınadır (XI, 34).
Bize göre olayda Hz. Peygamber'e nispet edilecek bir günah veya kusur söz konusu değildir. Çünkü o ümmete örnek olacak şekilde davranmış, elinde kesin delil bulunmayan kimselerin insanları suçlamaya kalkışmalarını doğru bulmamış, objektif delillere göre davayı yürütmüştür. Kur'ân-ı Kerîm'in bilinen üslûbuna göre burada istiğfar, onun aracılığı İle suçluların Allah'tan bağışlanmayı dilemeleri anlamındadır[234].
107. Emanete hıyanet edenler, bir yolunu bulup başkalarının hakkını yiyen* ler geçici dünya hayatında kendilerine bir menfaat sağlamış, refah ve rahatlık içinde yaşamış olabilirler. Ancak bu hıyanetin ağır sorumluluğu onlarla birlikte âhire-te taşınacağı ve kendilerinden hesap sorulacağı, hakkın haine ceza, hak sahibine ecir olarak yerini bulacağı düşünüldüğünde, dünyada elde edilen geçici menfaat karşılığında ebedî hayatta kaybedilen nimetlerin büyüklüğü göz önüne alındığında, emanete hıyanet edenlerin -âyette ifade buyunıluğu üzere- başkalarından önce ve daha çok kendilerine zarar verdikleri ve ebedî saadetlerini ziyan ettikleri anlaşılacaktır.[235]
108. Haksız menfaat elde edenler, başkalarının hak etmedikleri zarara uğramalarına sebep olanlar, tek kelimeyle hainler emellerine birtakım tuzaklarla, planlarla ulaşırlar; gizli görüşmeler yaparlar, tertipler içine girerler ve bunların gizli kalacağını zannederler. Tecrübe göstermektedir ki, çoğu defa bunlar dünyada ortaya çıkmakta, rezillik ve rüsvalık hallerini yaşamaktadırlar. Dünya hayatında ve insanlar bakımından yaptıklarını gizlemeye muvaffak olsalar bile, onlar bu kötülükleri yaptıklarında ilmiyle yanlarında olan ve bilgisi her şeyi kuşatan Allah'tan bir şey gizlemeleri mümkün değildir. Hainler, derinlik olarak bakıldığında zekâ yoksunu da olduklarından, insanlar nezdinde utanç yaşamamak için hainliklerini gizleme yoluna giderken "her şeyin Allah'ın bilgisi içinde cereyan ettiğini" unuturlar ve O'ndan utanmayı akıl edemezler,[236]
112. "Kim de bir hata veya günah işler..." şeklinde çevirdiğimiz kısımda geçen hatîe kelimesi, "iyi niyetle veya istemeden olumsuz bir sonuca sebep olmak" mânasmdaki hatâ'dan farklıdır. Sahibine sorumluluk getiren hatîede iki fiil vardır: Caiz ve makbul olmayan birinci fiil zararlı ve olumsuz olan ikinci fiili doğurmuş, ona sebep olmuştur, ancak bu fiillerin sahibi birincisini işlerken ikincisinin sonucunu kastetmemiş, onun olmasını istememiştir. Meselâ bir kimse içerek sarhoş olsa sonra da sarhoşluk yüzünden sağlıklı düşünme ve iradesine hâkim olma melekesini kaybettiği için bir cinayet işlese bu cinayeti hatîedir. Biz bu mânayı yansıtmak üzere "hata etmek" yerine "hata işlemek" karşılığını seçtik. "Günah" diye çevirileri ism kelimesi ise, "kasıtlı olarak ilâhî bir yasağı çiğnemek" mânasında kullanılmaktadır. Bunların ikisi de kötüdür (sû') ve her şeyden önce kişinin kendisine yaptığı kötülüktür. Böyle bir duruma düşen kulun yapacağı şey pişman olmak, tövbe etmek, hakkı sahibine teslim etmek, adalete başvurmak, Allah'a yönelmek ve O'ndan bağışlanmayı dilemektir.
Bir zulüm, günah, hata ve kötülüğün içine düşen kimse bundan kurtulmak için Kur'an'in gösterdiği yollara girecek yerde suçunu başkalarının üstüne atarsa, masum insanları suçlar, zarar ve ceza görmelerine sebep olursa işlediği günah ve hata katlanacak, bir de iftira ve bühtan günahını yüklenmiş olacaktır.[237]
113. Bu âyette dört önemli bilgi ve hüküm vardır
a) Yukarıda açıklandığı üzere dinin tebliği yani doğru olarak ümmete ulaştırılması, öğretilmesi ve hayatlarında uygulanması konusunda -ilâhî korama altında bulunan- Hz. Peygamber yanılmaz. Bu konuda onu yanıltmak isteyenler ve bu mânada ona zarar vermek isteyenler ancak kendilerine zarar vermiş ve kendileri yanılmış olurlar.
b) Allah Teâlâ ona kitabı ve hikmeti göndermiştir. Kitap da hikmet de onun kendinden, beşerî bilgi kaynağından değil, Allah'tandır, Kitaptan maksadın Kur'an olduğunda ittifak vardır. Hikmet ise birden fazla mâna verilerek açıklanmıştır: 1. Kur'an'ın ahkâm âyetleri dışında kalan, din ve dünya için faydalı bilgiler getiren kısmıdır. 2. Sünnettir. 3. Vahyi anlama ve uygulama kabiliyetidir. 4. Hz. Peygambere mahsus zihnî yapı ve tefekkür kabiliyetidir[238].
c) Hz. Peygamber vahiy gelmeden önce gerek dîn ve gerekse dünyanın geçmişi, o günü ve geleceği konusunda bilmediği bazı şeyleri sonradan vahiy yoluyla Allah'tan öğrenmiştir.
d) Başta kitap ve hikmet nimeti olmak üzere Allah Teâlâ, sevgili peygamberine büyük lütuflarda bulunmuş, müstesna özellikler bahsetmiştir. Bunların bir kısmından onun ümmeti ve bütün insanlık da istifade etmiştir, etmektedir, edecektir.[239]
114. Bu âyetin yukandakilerle alâkası, Übeyrık ailesinin hırsızlığı örtmek ve başkalarının üzerine atmak için yaptıkları gizli görüşmeler, fısıldaşmalar ve giriştikleri gizli tertiplerdir; âyet özelde bu davranışı, genelde de benzerlerini kınamaktadır.
Birkaç kişinin gizli olarak toplanıp konuşmaları veya başkalarının yanında bir tarafa çekilerek aralarında söyleşmeleri, fısıldaşmalan genellikle bunu gören, haber alan kimselerin tecessüslerini tahrik etmekte, meraklarını harekete geçirmekte, şüphe ve töhmetlerini celbetmektedir. Gerçekten de insanların İçinde açıkça konuşulmayan konuların gizlenecek bir yönü olduğu ortadadır ve bunu açıklamak çoğu defa insanların haynna değildir. Bu sebeple âyetler[240] ve hadisler[241] gizli görüşmeleri hoş görmemiş, gerektiren istisnalar dışında müminlerin açıklığı tercih etmelerini, içlerinin ve dışlarının bir olmasını; kitap, sünnet, yöneticiler ve halk karşısında ihlâslı olmalarını, içtenlikle davranmalarını, ikiyüzlülükten uzak durmalarını istemiştir.
Burada caiz olan gizli görüşmelere, fısıldanmalara konu olabilecek üç istisnadan söz edilmiş ve bunların kulluk yönünden işe yaraması, ecre lâyık olması da bir şarta yani ihlâsa, Allah rızâsı için olmasına bağlanmıştır. İstisnaların birincisi olan sadaka, en geniş manasıyla insanlara maddî ve manevî yardımda bulunmak ve iyilik etmektir. "Ma'rûf', mâkûl, meşru ve makbul olan davranışlar ve ilişkilerdir. "İnsanların arasını düzeltmek" de Kur'an'da ve sünnette sık sık vurgulanan güzel bir davranış biçimi, bir iyilik çeşidi, bir sosyal ödev örneğidir. Birçok zaman ve mekânda mahkemelerin dolup taşması, ceza evlerinin mahkûmlara dar gelmesinin önemli sebeplerinden biri de toplumun bu vazifeyi ihmal etmesidir. Geleneğimizde mevcut olan, yerleşim yerinin büyükleri, ileri gelenleri tarafından Allah nzâsı İçin yerine getirilen, en önemli müeyyidesini toplumun tepkisinde bulan bu sosyal müessese tarihe karışmış; nemelâzımcıhk, başına buyrukluk, aşın bencillik ve sorumsuz bireysel özgürlük anlayışı bu güzel âdeti elimizden alıp götürmüştür. Öz değerlerine bağlı eğitimcilerin, kaybolmaya yüz tutmuş değerlerimizi yeni nesillere kazandırmak için gayret etmeleri zaruret haline gelmiştir.
Bu üç hayırlı, faydalı ve gerekli davranış, bazan gizli görüşmelerin yapılmasını, zamanından önce bazı bilgilerin ve haberlerin yayılmamasını kaçınılmaz kıldığı için yasak kapsamından çıkarıldığı gibi meselâ iki kişinin veya grubun arasını düzeltmek için yalan söylemeye bile izin verilmiştir[242]
Meali
115. Yolun doğrusu kendine apaçık belli olduktan sonra Resûlullah'a karşı çıkan ve müminlerin yolundan başkasını izleyen kimseyi saptığı yönde bırakırız ve onu cehenneme atarız. Orası varılacak ne kötü bir yerdir! 116, Allah, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz, ondan başkasını dilediği kimseler için bağışlar. Allah'a ortak koşan büsbütün sapıtmıştır. 117. Onlar Allah'ı bırakıp ancak birtakım dişi putlardan medet umuyorlar; başkasından değil, isyankâr şeytandan dilekte bulunuyorlar. 118-119. Allah onu lanet-lemistir, o da "Kullarından belli bir pay alacağım, onları mutlaka saptıracağım, onları boş kuruntulara kaptıracağım, kesinlikle onlara emredeceğim de hayranların kulaklarım yaracaklar, emredeceğim de Allah'ın yarattığını değiştirecekler" demiştir. Allah'ı bırakıp da şeytanı dost edinen kimse elbette apaçık bir ziyana düşmüş olur. 120. Onlara durmadan vaad eder, boş ümitler verir. Şeytanın onlara söz vermesi aldatmadan başka bir şey değildir. 121. İşte onların yeri cehennemdir, ondan kaçıp kurtulacak bir yer de bulamayacaklardır. 122. iman eden ve iyi işler yapanları, içinde ebedî kalmak üzere, altında ırmaklar akan cennetlere koyacağız. Allah bunu hak bir söz olarak vaad etti. Söz bakımından kim Allah'tan daha doğru olabilir. 123. Ne sizin kuruntularınız, ne de Ehl-i kitabın kuruntuları... Kim bir kötülük yaparsa onun cezasını görür ve kendisi için Allah'tan başka bir dost da bir yardımcı da bulamaz. 124. Erkek olsun, kadın olsun her kim iman etmiş olarak iyi işler yaparsa işte onlar da cennete girerler ve zerre kadar haksızlığa uğratılmazlar. 125. İşini güzel yaparak kendini Allah'a veren ve İbrahim'in, Allah'ı bir tanıyan dinine tâbi olan kimseden dince kim daha güzel olabilir? Ve Allah İbrahim'i dost edinmiştir. 126. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah'ındır ve Allah her şeyi kuşatmaktadır.[243]
Tefsiri
115. İsminin Tu'me veya Ebû Tu'me olduğu rivayet edilen hırsız, suçu vahiy yoluyla açıklık kazanınca Mekke'ye kaçmış, İslâm'ı terkederek müşrikler arasına katılmış ve yine bir hırsızlık yaparken ölmüştü[244]. Gerek hak din olarak ve gerekse âdil hüküm şeklinde hak ve hakikat ortaya çıkınca buna teslim olmayan, hakka ve hakikate karşı direnen kimseler Resûlullah'a ve dolayısıyla Allah'a karşı[245] direnmiş, başkaldırmış, müminlerin yolundan başka bir yola girmiş olmaktadırlar.
"Resûlullah'a karşı çıkmak, muhalefet etmek ve müminlerin yolundan başka bir yol tutmak", cehenneme girme cezasını gerektirecek kadar ağır bir günahtır, sapık bir inanış ve davranış biçimidir. Ancak bu inanış ve davranışın cezayı gerek-tirebilmesi için önemli bir şart öngörülmüştür: "Yolun doğrusu kendine apaçık belli olmak." Yükümlü kişiye doğrunun apaçık belli olması biri genel diğeri özel olmak üzere iki şekilde gerçekleşmektedir. Genel olanı İslâm'ın tebliğ edilmesi ve insanlara, bunun doğru bir yol olduğunu anlayacak kadar aklın verilmiş bulunması; Özel olanı ise her bir yükümlünün bizzat İslâm'ı öğrenme ve üzerinde akıl yorma, delilleri değerlendirme ve onun hak din olduğuna kanaat getirme imkân ve fırsatına sahip bulunmasıdır. Râzî'nin de işaret ettiği üzere burada taklide atıf yapılmakta, İslâm'ın hak din olduğu sonucuna taklit yoluyla (bilenler böyle dedikleri İçin) değil, bizzat düşünerek ulaşmak gerektiği vurgulanmaktadır (XI, 44).
"Müminlerin yolundan başka bir yolun izlenmesi yasaklanmasını bazı âlimler icmâ deliline dayanak kılmışlardır. İmam Şâfıî er-Risâle adlı eserinde ic-mâm dayanağı konusunu özel olarak ele almakla beraber herhangi bir âyet zikretmediği halde bazı eserlerde Şafiî'nin bu âyeti icmanın Kur'an'daki dayanağı olarak gösterdiği nakledilir. Böyle düşünenlere göre "müminlerin yolu" maddî olamaz; çünkü bütün müminlerin üzerinde bulundukları fizikî bir yol yoktur. Bundan maksat onların dinî hayatlarında ittifakla (icmâ ile) benimsedikleri ve takip ettikleri yoldur. Bu yoldan başkasına sapmak yasaklandığına göre İcmâ dinde bir hüccettir; yani bağlayıcı delildir, hüküm kaynağıdır. Âyeti icmâa delil kılmaya karşı çıkan âlimlere göre bağlam göz önüne alınmalıdır. Burada "yoFdan maksat Resû-lullah'ın yoludur, İslâm dinidir. Müminler bu yolu takip ettikleri için ve ettikleri sürece doğru yoldadırlar, onun yoluna karşı çıkanlar ise -bu mânada- müminlerin yoluna da karşı çıkmış olmaktadırlar. Gazzâlî, Kur'an'da icmâın hüküm kaynağı olduğunu açıkça gösteren bir âyet bulunduğunu kabul etmemiş, hadislere ve ümmetin uygulamasına dayanarak ispat yolunu denemiştir. Râzî, lbnü'1-Hâdb, Şev-kânî gibi fıkıh usulü âlimleri bu âyetin icmâa dayanak gösterilmesine muhalefet etmişler ve yukarıdaki delile şunu da eklemişlerdir: Bir müetehid yaşadığı çağda ictîhad eder ve içtihadı da diğer müctehidlerin ittifaklarına ters düşerse "Bu müetehid müminlerin yolundan çıkmıştır" denilemez. Çünkü ietihad İslâm'ın içinde, Resûlullah'm izinde cereyan etmektedir; dolayısıyla o müetehid İslâm'dan çıkmamıştır[246]Burada belli bir nassın (âyet ve hadis) kaynağına aidiyetiyle (sübût) mânası ve hükmü üzerinde ittifak edilmesi anlamında olan icmâ ile ortada böyle bir nas bulunmadığı halde ictihadlann birleşmesinden -başka bir deyişle muhalif bir görüşün olup olmadığının bilinmemesinden- ibaret olan icmâı birbirinden ayırmak gerekmektedir. Birincisinin bağlayıcılığının güçlü delilleri vardır, ancak ikinci icmâ için bunu söylemek mümkün değildir [247]"Müminlerin yolundan ayrılma" eylemine bir de sosyal, kültürel, siyasî, bilimsel ve teknolojik boyutuyla bakmak gerekmektedir. İslâm'ın tâbilerinİ birlik ve beraberliğe çağırdığında şüphe yoktur. Fertler ve gruplar arasında -bazı konularda- anlayış ve görüş farkları bulunsa bile bunun, toplum birliğini bozacak eylemlere, bölünüp parçalanmalara kadar götürülmesi İslâm'ın sosyal ve ahlâkî amacına ters düşmektedir. Siyasî bakımdan müminlerin yöneticileri denetleme, hukuk dışına sapanları yola getirme, gelmeyenleri usulüne uygun bir şekilde (fitneye yani parçalanma, bölünme, iç savaş gibi olumsuz sonuçlara sebep olmadan) görev-' den uzaklaştırma yükümlülükleri vardır. Bunu yaparken de müminler toplu halde hareket edecekler; azlıkta kalanlar cumhura (çoğunluğa) uyacaklar, farklı düşünce ve kanaatlerini korumakla beraber karşı eyleme (isyan) girişmeyeceklerdir. Mümirilerin yolundan ayrılma eylemi cehennemle cezalandırıldığına göre burada'dan maksadın "din ve dîni oluşturan inanç, hükümler ve davranışlar" olduğu anlaşılmaktadır. Bu mânada dine dahil olmayan kültür, bilim ve teknoloji alanlarında mümin fertlerin ve grupların farklı yollar, yöntemler, renkler edinmeleri, meselâ ilmî buluşlar yapmaları, yeni teknolojiler oluşturmaları, dil, kıyafet, görgü kuralları, günlük yaşayış biçimi edinmeleri "müminlerin yolundan ayrılmak" anlamına gelmeyecektir. Bu mânada farklılıklar ve renkler İslâm camiasının zenginliğini teşkil ve temsil edecek, cüzlerin (parçalar, gruplar) birbirini tamamlamasını sağlayacaktır.
"Müminlerin yolundan başka bir yola girenleri saptıkları yönde bırakması" Allah Teâlâ'mn dünya hayatında kullan için takdir buyurduğu kanunudur. İsrâ sûresinde de doğru yola giren, takvayı seçen, asıl hedef olarak ebedî hayata yönelen kimselerle eğri yola giren, günahtan kaçınmayan ve geçici dünya menfaatlerini ebedî olana tercih eden kimselerden söz edildikten sonra şöyle buyurulmuştur: "Hepsine, bunlara da ötekilere de rabbinin ihsanından kesintisiz veririz. Rabbinin ihsanı sınırlı değildir" (17/20). Eğer böyle olmasaydı, doğru yola girenlere imkân verilse, eğri yolu izlemek isteyenler de engellenseydi imtihanın mânası kalmaz, bu imtihan dünyasında kimin Allah'a, kimin nefsine ve şeytana kul olduğu ortaya çıkmazdı.[248]
116. Allah Teâlâ'mn günahları bağışlamakla ilgili âdeti, kanunu bu sûrenin 48. âyetinde Ehl-i kitaba hitaben ifade edilmişti. Burada ise Allah'a şirk koşanların bağışlanmayacağı bildirilmektedir. Bu sûrenin 137 ve 168-169. âyetlerinde müşriklerin dışındaki gayri müslimlerden olup iman esaslarını inkâr edenler, küfürde ileri gidip zulme sapanlar da "bağışlanmayanlar" çerçevesine alınmış, bütün bunların gidecekleri yerin cehennem olduğu bildirilmiştir. Ehl-i kitap'tan olduğu halde inancında şirk unsuru bulunan, meselâ Allah'ı bir değil üç, üçten biri olarak bilen kimselerin kâfir oldukları ise bir başka âyette açıklanmıştır[249]
117. "Dişi putlar" diye tercüme edilen inâs kelimesi sözlükte "dişiler" anlamına gelmektedir. Bunu "dişi putlar" şeklinde çevirmemizin sebebi, bunlardan maksadın "Lât, Uzzâ ve Menât" şeklindeki dişil isimlerle anılan meşhur putlar olduğuna dair açıklamalardır. [250] Burada Araplar'in, kadınları aşağıladıkları halde putlarını dişilere mahsus isimlerle annıa-lanndaki çelişkiye de işaret edilmiştir. Kelimeyi doğrudan "put" mânasına gelen vesen kelimesinin çoğulu olarak "vüsünen" şeklinde okuyanlar da olmuştur. Gerek bu okuyuşu ve gerekse inâs kelimesinin kökünde bulunan "edilgenlik" mânasını göz önüne alarak âyeti daha genel çerçevede yorumlayan tefsirciler, şu ilgi çekici açıklamayı getirmişlerdir: Allah'tan başka hiçbir varlık, kendisine tapanlara bir fayda sağlayamaz, onlara yönelen bir kötülüğü engelleyemez; aksine tapanlar taptıklarına birtakım özellikler verir, menfaatler sağlarlar. Bu bakımdan "Allah'tan başka bir varlığın tanrı kabul edildiği" hiçbir din farklı ve müstesna değildir, buradaki tahsis ("ancak" ifadesi) bu gerçeği dile getirmektedir.
İnsanın bilgi edinmesini, karar vermesini, arzu etmesini ve eyleme geçmesini sağlayan psikolojik yapı İçinde yanıltıcı, olumsuz, çirkin ve günah olan kararlara, eylemlere götüren, iten unsurlar da vardır. Her bir fert psikolojik hayatında, şahsî tecrübesinde İçindeki iyi ile kötüyü, iyiliğe çeken güçle kötülüğe çeken gücü tanır, hisseder, yaşar. Bunlar akıl denilen melekeyi de etki altına alır, yanlış bilgi ve kanaat üretmesine, yanlış yöne gitme kararı almasına sebep olabilirler. İnsanın ruh yapısında mevcut olan bu ikilinin iyi olanı rahmana, O'nu dinlemeye, O'na itaat etmeye; kötü olanı ise şeytana, onu dinlemeye ve onunla iş birliğine açıktır, yatkındır. Şeytanların başı İblîs Allah'ın emrine karşı gelmiş, onun hemcinsleri de bu özelliği devralmışlardır. Başta putperestlik olmak üzere hak ve hakikate ters düşen dinlere intisap eden kimseler olsun, müslüman oldukları halde günah işleyen, amelde kusuru olan şahıslar olsun bu inanış ve davranışlarıyla günaha girmiş olmaktadırlar. Onları bu günaha iten güçler arasında şeytan da vardır. Şu halde puta tapan aslında şeytana tapmakta, ona İtaat etmektedir. Çünkü putların İnsanları etkileme güçleri yoktur, etkileyenlerin başında Allah'ın buyruğuna karşı gelen şeytan vardır.[251]
118-121. Burada şeytanın diğer özellikleri ve insanlara etkileri açıklanmaktadır:
a) Şeytan Allah tarafından lanetlenmiş, huzurundan kovulmuş ve rahmetinden mahrum kılınmıştır.
b) O bütün insanları değil, ancak belli bir kısmını etki altına alabilecektir. Allah Teâlâ şeytana, kullarını saptırmak için çabalama hürriyeti vermiştir. Ancak onun, kullar üzerinde cebredici bir etkisi yoktur. Rabbine samimiyetle kulluk eden müminlerin şeytandan yana bir korkulan olamaz.[252]
c) Şeytan, İmanı zayıf, ibadeti eksik, bu sebeple aklı ve iradesi yalnız, desteksiz ve zayıf kalmış insanları doğrudan, iyiden, haktan saptırmaya çalışır, onları olmayacak kuruntularla, tatlı hayallerle oyalar, aldatır; iyi davranışlardan, faydalı uğraşlardan alıkor.
d) Şeytanın insanlara yaptırdığı yanlışların en önemlileri iki örnekle anlatılmıştır: 1. Puta adanan devenin gözünü kulağını yarmak. Bu örnek bütün akıl ve ilim dışı kabullere ve hurafelere işaret etmektedir. 2. Allah'ın yaratış düzenini değiştirmek. Bu Örnek de fıtrata ve selim tabiata aykırı sapmalara dikkat çekmektedir.
İbn Âşûr bu münasebetle kadınların ve erkeklerin vücutlarında yaptıkları bazı değiştirme, güzelleştirme ve düzeltmeleri değerlendirerek şu sonuca varmıştır: Sünnet olmak, belli yerlerdeki kılları almak ve gidermek, tıraş olmak, tırnak kesmek, küpe takmak için kulağı delmek gibi İslâm'ın izin verdiği, hatta teşvik ettiği güzelleştirme ve düzeltmeler "yaratılış düzenini değiştirme" mânası taşımaz. Bunlar temizlik, kolaylık ve güzellik sağlayan, tabii ve fıtrî güzelliğin ortaya çıkmasını temin eden işlemlerdir. Kaş aldırma, saç taktırma, dişleri düzeltme konusunda rivayet edilen ve "sertlik ve ağır ceza tehdidi taşıyan" hadisler yalnızca bu küçük şeylere yönelik olmamalıdır. Bu tür uygulamalar ya o zaman iffetsiz kadınların veya müşriklerin özellikleri idi ya da şeytanın tesiri bulunan, şeytanî maksatlarla sergilenen davranışlardı .
Günümüzde tıbbın mümkün hale getirdiği estetik ameliyatlarla yapılan değiştirmeleri de ikiye ayırmak gerekecektir: a) Normal olana göre biçimsiz, yersiz, aşın hacimde, maddî veya psikolojik olarak rahatsızlık verici oluşumların düzeltilmesi. Bunlar tedavi sayılır ve caizdir, b) Normal olanı ya daha ziyade güzelleştirmek veya değişiklik arzusuyla değiştirmek. Yaratılış düzenini değiştirmeyi hedefleyen bu tür uygulamalar dinen tasvip edilmez.[253]
123-124, Bîr önceki âyetten itibaren 126. âyete kadar iman yolunu seçen, şeytana değil, Rahmân'a kulak veren, imanını ibadetlerle, iyi ve güzel işlerle güçlendiren kimselerin dünyada ve âhirette elde edecekleri meyvelerden, güzel sonuçlardan söz edilmekte, bunların başında gelen cennet ve ebedî saadet vaadinin Allah'a ait bulunduğu ve hiçbir kimsenin sözüne O'nun kadar sadık olamayacağı vurgulanmaktadır.
Bazı Ehl-i kitap gruplarıyla bir kısım müslümanlar veya müşrik Araplar, boş kuruntulara, delilsiz, dayanaksız kanaatlere kapılarak Allah'ın kendilerine farklı muamele edeceğini, günah isteseler bile âhirette cezalandırmayacağını iddia etmişlerdir. Ayetler bu gibi boş sözleri ve kuruntuları reddettikten sonra şu evrensel kanunu ilân etmektedir: Dünya hayatında sa'y (emek, çaba, eser) kanunu geçerlidir. Kötülük eden cezasını görür, hakça bir düzende kimse onu koruyamaz. Mümin olup iyi işler yapan, güzel davranışlarda bulunanlar da, cinsiyetleri ne olursa olsun cennete girerler, kendi seçimleri ve eserleri olmayan farklılıklardan dolayı zerre kadar haksızlığa uğratılmazlar.[254]
125. Her dinin, her ideolojinin mensubu kendine ait olanın diğerinden üstün ve güzel olduğunu iddia eder. Özellikle din konusunda en doğruyu, en güzeli tespit edebilmek için dinin mahiyet ve amacı bakımından objektif sayılabilecek ölçülere ihtiyaç vardır. Kur'an'ın öngördüğü ölçü dinin iman, İslâm ve ihsan'ı ihtiva etmesidir. İmandan maksat tevhîd inancıdır, Allah'ı bir bilmek ve yalnızca O'na ibadet etmektir. Nitekim Hz. İbrahim'in yolu da budur, bu yüzden Allah onu kendisine dost kılmış, ona Allah'a dost olma şerefini bahsetmiştir. İslâm'dan maksat kul olarak bütün bağlantılardan sıyrılmak, kulluk şuuruyla yalnız Allah'a yönelmek, kendini O'na teslim etmektir. İhsandan maksat ise bir yönüyle ihlâstrr; kulluğa başka bir beklentiyi karıştırmamaktır, bir yanıyla da hayırdır, güzelliktir, kişinin her yaptığını güzel ve mükemmel yapma iradesidir. Bu üç unsuru ihtiva eden din hak dindir, güzel dindir, ondan daha üstünü olamaz. Çünkü hak birdir, en güzel de bir tanedir.
"Dost" diye çevirilen halîl kelimesi Arapça'da, "kişinin devamlı beraber olduğu, sırlarını paylaştığı, huyu huyuna, suyu suyuna uyan samimi arkadaşı" demektir. 125. âyette açıklandığı üzere her şeyin sahibi olan ve her şeyi kuşatan Allah'ın kullan arasından birini, insanlar arasında olan ve bilinen mânada dost edinmesi düşünülemez. Şu halde burada dostluk özel bîr mânada kullanılmıştır. Yapılan tanım ve yorumlardan şöyle bir sonuç çıkarmak mümkündür: "Gönlünde Allah'tan başkasına yer vermeyecek kadar O'nu seven ve O'nun tarafından da sevilen, rızâsına mazhar olan, peygamberlik başta olmak üzere üstün hasletler, özellikler ve lütuflarla şereflendirilen kimse" Allah'ın dostudur. Biz insanlar, başkalarına karşı beslediğimiz duygulan ve aramızdaki ilişkinin mahiyet ve biçimini biliriz. Bu mânada bir kimseyi severiz; o, habîb (sevgili, sevilen) olur. Bir başkasını sevmenin ötesinde dost ediniriz, o da haBl olur. Allah Teâlâ bize bizim dilimizle, bizim tahayyül, tasavvur ve idrak kapasitemize uygun bir üslûpla hitap ettiği için kendinden bize yönelik ilgiyi de bu kelimelerle İfade buyurmuştur. O'nun zâtını bilemediğimiz gibi bu ilgi ve ilişkinin mahiyetini de bilemeyiz. Ancak insanlar arası ilişkiden yola çıkarak, bunu beşer planında bir örnek, kısmen de olsa anlama aracı kılarak Allah'a habîb ve halîl olmanın büyük bir mazhariyet olduğunu, keyfiyeti bilinemez bir yakınlık ifade ettiğini -her birimiz irfan derecemize göre- anlarız, bununla mutlu oluruz.[255]
Meali
127. Senden kadınlar hakkında açıklama istiyorlar. De ki: "Onlara ait hükmü, Allah ve kitapta size okunan âyetler açıklıyor; onlar için yazılanı kendilerine vermediğiniz, nikahlamak da istemediğiniz yetim kadınlar hakkında, çaresiz çocuklar hakkında, yetimlere âdil davranmanız hususunda size okunup duran âyetler (açıklıyor). İyilik olarak ne yaparsanız şüphesiz Allah onu eksiksiz bilmektedir. 128. Eğer bir kadın kocasının kötü muamelesinden yahut yüz çevirmesinden endişe ederse aralarında bir uzlaşmaya varmalarında onlara günah yoktur ve sulh hayırlıdır. Nefisler de cimriliğe meyillidir. Eğer güzel davranır ve Allah'a itaatsizlikten sakınırsanız şüphesiz Allah yaptıklarınızdan haberdardır. 129. Ne kadar üzerine düşseniz de kadınlar arasında âdil davranmaya güç yetiremezsiniz; bari birine büsbütün kapılıp da diğerini askıda imiş gibi bırakmayın. Eğer arayı düzeltir ve Allah'a itaatsizlikten sakınırsanız bilin ki Allah çok bağışlayıcıdır, engin rahmet sahibidir. 130. Eğer karı-koca aynlırlarsa Allah bol rızkından onların ihtiyaçlarım giderir. Allanın lütfü geniştir, hikmeti sonsuzdur.[256]
Tefsiri
127. Osmanlı Türkçesi'nde de kullanılan istif tâ, "dinin hükmünü sormak", iftâ ise "bu soruya cevap vermek, dinin hükmünü sorana açıklamaktır. Âyet hükmü açıklayan iki kaynaktan söz etmektedir: Allah ve O'nun kitabı. Başka birçok âyet ve ilgili hadisler Hz. Peygamber'e de dinî hükümleri açıklama salâhiyeti vermektedir. Bu hükümleri Resûlullah'a vahiy yoluyla bildiren de, okunan kitabı in-dîren de Allah olduğuna göre dinî hükmü koyma salâhiyetinin yalnızca O'na ait olduğu anlaşılmaktadır. Gerek Hz. Peygamber'in ve gerekse âlimlerin yaptıkları, Allah'ın bildirdiğini kullara ulaştırmaktan ve açıklamaktan ibarettir; Hz. Peygamber'e bildirmesi vahiy yoluyla olmakta, âlimlerin bilgisi ise okumaya, anlamaya, öğrenmeye, ilmî çabaya bağlı bulunmaktadır.
Hz. Âişe, hükmü genel olan bu âyetin özel ve tarihî muhataplarını şöyle açıklamıştır: Bundan maksat, yanında velisi ve vârisi olduğu, hurma ve hurmalığa varıncaya kadar her şeyine kendisini ortak kıldığı yetim kadın bulunan adamdır. Bu adam ne o kadını nikahlamak ister, ne de -malına ortak edecek diye- başkasıyla evlenmesine izin verir. Bu şekilde evlenmesini engeller durur. Âyet işte böyleleri hakkında nazil olmuştur [257]
"Onlar için yazılanı kendilerine vermediğiniz, nikahlamak da istemediğiniz yetim kadınlar..." kısmını "Onlarla evlenmek istediğiniz halde kendilerine mehir-lerini vermediğiniz, mehİr vermeden kendileriyle evlenmek İstediğiniz kadınlar" şeklinde de çevirmek mümkündür.
"Çaresiz çocuklar"dan maksat da kendisini koruyacak yakınlarını kaybetmiş, merhametsiz velilerin eline düşmüş, hakkını korumaktan âciz erkek çocuklardır. Kimsesiz, yetim ve çaresiz çocukları yine de akrabalarının yanma vermek, onlar tarafından himaye edilip yetiştirilmelerini sağlamak en iyi yoldur. Ancak akraba da olsa bazı kimselerin ahlâkı bozuk, vicdanı zayıf olabileceği için her durumda çaresiz kadınların, kız ve çocukların korunması gerekmekte, bazan bu konuda görev topluma ve resmî kurumlara düşmektedir. Velisi yanında haksızlığa uğrayan kimse hâkim tarafından tayin edilecek bir vasî vasıtasıyla himaye edilir. Vakıflar başta olmak üzere ilgili sosyal kurumlar da himaye vazifesini üslenirler. Çünkü Allah çaresizlerin ve zayıfların korunmasını müminlerden istemektedir.[258]
128. "Kadınlar" mânasında Nisa adı verilmiş bulunan bu sûrenin başlarında, 34. âyette kadından kaynaklanan, geçimsizlik, 35. âyette her iki tarafın kusuru veya istememesi sebebiyle ortaya çıkan ayrılma tehlikesi söz konusu edilmişti. Bu âyette ise erkeğin olumsuz davranışlarının sebep olduğu aile geçimsizliği üzerinde durulmaktadır.
Burada "kötü muamele" diye çevirdiğimiz nüşûz kelimesi 34. âyette "baş kaldırma" şeklinde ifade edilmişti. Kelimenin sözlük mânası "yüksek yer, yüksek yere çıkmak, bulunduğu yerden aynlmak"tır. Râgıb el-îsfahânî Kur'an sözlüğü konulu el-Müfredat isimli kitabında kadının nüşûzünü "kocasından nefret etmesi, ona itaat etmeyi kendine yedirememesi, başkasına göz koyması" şeklinde açıklamıştır. Tefsirciler erkeğin nüşûzünü de "nefret, uzaklaşma, normal evlilik ilişkilerini aksatma, söz ve fiille incitme, sert davranma" ifadeleriyle açıklamışlardır[259]35. âyette kullanılan şikak kelimesi ise " muhalefet, ters düşme, ayrılma" mânalarına gelmektedir. Bu durumda iki taraftan veya taraflardan birinden kaynaklanan bir duygu veya davranış sebebiyle aile hayatının devamı tehlikeye düşmekte, evlilik bağının kopması ihtimali ortaya çıkmaktadır.
Kadının baş kaldırması veya geçimsizlik çıkarması (nüşûz) durumunda aileyi kurtarmak üzere alınacak tedbirler 34. âyetin tefsirinde açıklanmıştı. Burada ise yine nüşûz kelimesiyle hanımına karşı kötü muamele eden, evlilik hukukunu yeri-ne getirmeyen, âdil davranmayan ve eşinden yüz çeviren (i'râz) koca söz konusu edilmektedir. Böyle bir sebeple kadının, hâkime veya hakeme başvurması ve evliliğin sona erdirilmesini (şikak) istemesi de mümkündür. Ancak ailenin yıkılması taraflara ve başta çocuklar olmak üzere bunlarla bağlantılı bulunan diğerlerine önemli zararlar getirdiği için son çare olan ayrılıktan önce alınması gerekli tedbirler vardır. 34. âyette kadın baş kaldırınca, evlilik hukukunu ihlâl edince kocasına önerilen üç aşamalı tedbir vardı: Öğüt verme, yatağını ayırma ve hafifçe dövme. Bu tedbirlerden ilkini kadın da yapabilir. İkincisi duruma göre kocasının işine de gelebilir; dolayısıyla istediği de bu olacağı için kadın bakımından böyle bir tedbirin anlamı kalmaz. Dövme tedbiri hem kadının yapabileceği bir şey değildir hem de İslâm'ın koca için bile hoş görmediği, yapmamasını istediği -fakat o gününün toplumsal telakkisinde normal karşılanan ve geçerli sayılan- bîr âdettir. Eğer kadın bu durumda ayrılmayı istemiyorsa elinde bir İmkân kalmıştır: Sulh, uzlaşma, anlaşma, kötü muameleyi asgariye indirme tedbiri. Tefsir ve esbâb-ı nüzul kitaplarında verilen tarihî örneklerle konumuz olan 128-129. âyetlerden anlaşıldığı üzere burada sulh, uzlaşma, anlaşma ve kötü muameleyi asgariye indirmenin önemine bir daha vurgu yapılmakta; ayrıca bazı beşerî zaaflara dikkat çekilerek aile huzurunu devam ettirmede ve problemleri aşmada özverili davranmanın yaran hatırlatılmaktadır.
Âyette genellikle insanların doğal yapılarında mal-mülk tutkusunun bulunduğu olduğu hatırlatılarak kocası tarafından kötü muamele gören kadının, ona bazı menfaatler sunarak kendisine karşı iyi davranmasını sağlayabileceğine, böyle bir imkânı değerlendirmenin uygun olduğuna da işaret edilmiştir. Ancak güzel olan, takvaya yakışan bu değildir. Erkek, eşinin kendisine bir menfaat sağlaması veya
haklanndan vazgeçmesi karşılığında ona iyi davranmakla, bu yoldan evliliği sürdürmeye razı olmakla iyi ve güzel insan (muhsin), takva sahibi kul (muttaki) vasıflarım kazanamaz. İyi, güzel, takva sahibi insanın yapacağı şey Allah rızâsı için âdil davranmak, kimseye haksızlık etmemek, kimseyi üıcitmemektir.[260]
129. Sûrenin başında (3. âyet), eşler arasında âdil davranamamaktan korkan kimselere bir kadınla yetinmeleri tavsiye edilmişti. Burada ne kadar istense, üzerine düşülse, gayret edilse de birden fazla eş arasında her yönden âdil davranmanın mümkün olmadığı açık ve kesin bir ifadeyle dile getirilmiştir. Bu gerçek karşısında beklenirdi ki birden fazla kadınla evlenmek yasaklansın. Ancak Allah Te-âlâ zaruretleri, mübrem ihtiyaçları, fevkalâde halleri bildiği İçin bunu yasaklamadı; kullarının uygulamada zorlanacakları bir yasak hükmü koymak yerine, iki alternatifli bir tavsiye ile yetindi: a) Tek hanımla evli olanlar -bir zaruret bulunmadıkça- bununla yetinmelidirler. Çünkü Allah ilgili âyetlerde adalet ve hakkaniyete vurgu yapmaktadır. Oysa erkekler birden fazla kadınla evlenmeleri halinde haksızlıklar olacak ve bundan dolayı günaha girebileceklerdir, b) 3. âyetin tefsirinde açıklanan zaruretler neticesinde birden fazla kadınla evli bulunan erkekler ise gönül ilişkisi, sevgi ve bağlılık gibi insanın elinde olmayan durum ve farklılıklar dı-şrnda, maddî konularda objektif, ölçülebilir hak ve menfaatlerde kadınlarına eşit davranacak, biriyle evlilik hayatını fiilen yaşarken diğerini askıda (yalnız bırakılmış, ilgi ve ilişkiden dışlanmış, ihtiyaç içinde veya maddî bakımdan diğerlerinden aşağı durumda) bırakmayacaklardır.[261]
130. Bütün çabalara rağmen evlilik hayatını sürdürmek mümkün olmuyorsa sırf ekonomik zaruretler sebebiyle, aç ve açık kalma korkusuyla buna katlanmak gerekmez. İslâm'da kadının çalışması, para kazanması, mal-mülk sahibi olması yasaklanmış değildir. Ancak bundan maksat kadını, basit sebeplerle aile hukukunu, huzur ve mutluluğunu ihlâle sevkeden, aile hayatını bozmaya yönelten bir "ekonomik Özgürlük" de değildir. Kadın tıpkı erkek gibi Allah'a kulluğunu bu alanda da ispat etmek için kazanır, servet sahibi olur. Çalışamayan, kazanamayan veya bunu tercih etmemiş bulunan kadınlara gelince, bunların sırf aç ve açık kalma korkusuyla istemedikleri, mutlu olmadıkları, haksız ve kötü muameleye uğradıkları bir evliliği sürdürme mecburiyetleri yoktur. Âyet topluma görev yüklemekte, böyle kadınların geçimini sağlayacak yakınları yoksa toplumu yükümlü ve sorumlu kılmaktadır. Çünkü Allah, darlığı genişleten lütfunu, esirgemeden dağıttığı rızkını; kendisine itaat eden, malî ibadet vazifelerini yapan kullan aracılığı ve onların eliyle muhtaçlara ulaştırmakta, onları darlıktan bolluğa çıkarmaktadır.[262]
Meali
131. Göklerde ve yerde ne varsa Allah'ındır. Sizden önce kendilerine kitap verilenlere ve size kesinlikle "İtaatsizlikten sakının" diye emretmiştik. Eğer inkâra saparsanız biliniz ki, göklerde ve yerde ne varsa Allah'ındır. Allah'ın hiçbir şeye ihtiyacı yoktur, O her türlü övgüye lâyıktır. 132. Göklerde ve yerde ne varsa Allah'ındır. Güvenmek için Allah yeter. 133.0 isterse -ey insanlar!- sizi toptan yok eder ve yerinize başkalarını getirir. Allah'ın gücü kesinlikle buna yeter. 134. Dünya mükafatını isteyenler bilsinler ki Allah nez-dinde hem dünya hem âhiret mükâfatı vardır. Allah her şeyi işitmekte, her şeyi görmektedir.[263]
Tefsiri
131-133. Önceki âyetlerde adalet, sulh, İyilik ve takva emredilmiş, istenmesine ve çaba gösterilmesine rağmen aile hayatına devam edilememesi durumunda ayrılmanın da bir çözüm olacağına işaret edilmiş, aç ve açık kalma korkusuyla zulme boyun eğmek, İstenmeyen bir evliliğe katlanmak gerekmediği vurgulanmıştı. Hemen arkadan Allah'ın bu emir, tavsiye ve açıklamalarıyla ilgili bulunan sıfatları zikredilmek suretiyle onlar teyit edilmiş, bu isteklerin ve açıklamaların nasıl bir makamdan geldiğinin düşünülmesi istenmiştir.
Allah'ın "göklerde ve yerde ne varsa hepsinin sahibi ve mâliki olduğunun" üç kere tekrarlanması kendisinin bu Özelliğini ve sıfatım güçlü ve teyitli olarak ifade etmekten ziyade üç ayrı hükmü ve mânayı teyit etmek İçindir. Önce boşanma halinde Allah'ın taraflara imkânlar bahşedeceği bildirilmiş, arkasından Allah'ın her şeyin mâliki olduğu gerçeği hatırlatılmıştır. Sonra insanların Allah'tan korkmaları ve inkâra sapmamaları istenmiş, bu isteğin Allah'ın İhtiyacından değil, kullamı ihtiyacından kaynaklandığına işaret edilmek üzere O'nun her şeye mâlik olduğu tekrar ifade edilmiştir. Daha sonra bu ezelî-ebedî gerçek bir daha zikredilmiş, itaatsizlik halinde bütün insanları yok edip yerine başkalarını getirmeye de kadir bulunan Allah'ın bunu yapmamasının aczinden değil, hikmetinden kaynaklandığı bilinsin istenmiştir.[264]
134. İslâm dini kendi mensuplarından dünya menfaatini, ziynetini, güzelliklerini terketmeyi istememiştir, ancak bunların hayatın amacı kılınmasını, ebedî hayatın ve mutluluğun unutulmasını da büyük bir bahtsızlık saymış; böyle bir tercihi, değerlinin, değersiz karşılığında satılması olarak tasvir etmiştir. Âyet iki muhtemel yanlışı düzeltmeye yöneliktir: a) Bütün amaçları dünya menfaatinden, dünya hayatını maddî zevkleri bakımından dolu dolu yaşamaktan ibaret olanlara âhİ-ret saadetini hatırlatmış, ona karşı hazırlıklarının ne olduğunu sormuştur, b) Ahi-ret menfaatini, mutluluğunu isteyenlerin dünyadan bir şey istememeleri gerektiğini zannedenlere, bunlar arasında bir çelişme bulunmadığını, âhireti isteyenlerin, dengeyi bozmadan dünyayı da istemelerinin sakıncalı olmadığını hatırlatmıştır.[265]
Meali
135. Ey iman edenler! Kendinize veya ana-babanıza ve akrabanıza karşı da olsa adaletten asla ayrılmayan, Allah için şahitlik eden kimseler olun. Zengin olsunlar, yoksul olsunlar Allah onlara sizden daha yakındır. Öyleyse siz hislerinize uyup adaletten ayrılmayın. Eğer adaletten sapar veya üzerinize düşeni yapmaktan geri durursanız bilin ki, Allah yaptığınız her şeyden haberdardır.[266]
Tefsiri
135. İnsan topluluklarının korunmaya, düzene ve adalete ihtiyaçları vardır; devlet de bu ihtiyaçlardan doğmuştur. Adaletin gerçekleşmesinde bağlayıcı hukuk kuralları kadar onları uygulayan yönetici ve hâkimlerle hakkın veya suçun ispatı için gerekli bulunan şahitler önemli rol oynamaktadırlar. Adalet görevlilerinin doğruluktan sapmalarına sebep olan âmilleri iki gruba ayırmak mümkündür: Maddî menfaat, manevî eğilim ve değerler. Âyetin "Kendinize veya ana-babanıza ve akrabanıza karşı da olsa" kısmı birinci âmiller grubuna, "zengin olsunlar, yoksul olsunlar" kısmı ise ikinci gruba işaret etmekte, bunları bir genel anlatım üslûbu içinde ihtiva etmektedir. Hâkim ve şahitler elde edecekleri veya elden kaçırmak istemedikleri şahsî menfaatleri veya yakınlarının menfaatleri sebebiyle adaletten sa-pabitmektedirler. Ayrıca davacı ve davalının sosyal, ekonomik ve siyasî durumu da şahit ve hâkimleri etkileyebilmektedir. Meselâ bir maddî menfaati dava eden kimsenin yoksul, davalının ise zengin olması durumunda, hak zenginin olduğu halde yoksul lehine şahitlik edildiği veya hüküm verildiği görülmektedir. Halbuki zengin de yoksul da Allah'ın kullandır, onları içinde bulundukları duruma göre değerlendirecek, haklarında hayırlı olanı lütfedecek, sorumluluklarını belirleyecek ve hikmetinin bir sonucu olarak dilediğinde özel lütuflarda bulunacak olan da Allah'tır. İnsanların O'nun yerine geçmeye, adaleti saptırma pahasına bazı kimseleri kayırmaya haklan yoktur. Bu sebeplerle gerek hâkimlerin ve gerekse şahitlerin haksız tarafa meyletmeleri veya hakkın ortaya çıkmasını, adaletin gerçekleşmesini engellemek İçin hükümden ve şahitlikten geri durmaları, mahkemeyi oyalayan davranışlar içine girmeleri de yalancı şahitlik ve hukuka aykırı hüküm kadar adalete aykırı bulunduğundan âyet bunları da yasaklamış, bazı şeyleri halktan gizlemek mümkün olsa bile Allah'tan gizlemenin imkânsız olduğunu vurgulamışın".
Âyetten açıkça anlaşılan hüküm yakın akrabanın birbiri lehine ve aleyhine yapacakları şahitliklerin muteber ve geçerli olduğudur. Kurtubî'nin verdiği bilgiye göre (V, 411), İslâm'ın İlk nesillerinde Allah korkusu hâkim ve güzel ahlâk yaygın bulunduğundan -bu âyete de dayanarak- yakınların birbirleri İçin şahitlikleri kabul ediliyordu, bu konuda hiçbir kimseden peşinen şüphe edilmiyordu. İslâm topluluğu sosyal ve kültürel değişmeler geçirdikçe yakınların birbirleri hakkında yapacakları şahitliklerin geçerliği tartışılmaya başlandı, "yakınlığın ve menfaatin saptırma ihtimali güçlü bulunduğu durumlarda" birçok müetehide göre şahitlik geçerli sayılmadı.[267]
Meali
136. Ey iman edenler! Allah'a, peygamberine, peygamberine indirdiği kitaba ve daha önce indirdiği kitaba iman edin. Allah'ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve âhiret gününü inkâr eden kimse iyice sapıtmıştır. 137. İman edip sonra inkâr edenleri, sonra yine iman edip tekrar inkâr edenleri, sonra da inkârlarını arttıranları Allah ne bağışlayacak ne de onları yolun doğrusuna iletecektir.[268]
Tefsiri
136. "Ey iman edenler!... iman edin" cümlesi, ilk bakışta İman edenleri yeniden iman etmeye çağırmaktadır. Burada bir çelişki bulunmadığını göstermek için tefsirciler tarafından "Maksat dışa karşı inanmış gibi görünen münafıklardır, ikinci iman çağrısı, imana devam çağrısıdır, inananlar kâmil mânada imana çağırıl-maktadır" gibi çeşitli açıklamalar yapılmıştır. Biz âyeti şöyle anlıyoruz: Hak, bâtıl bütün dinlerde bir inanç şekli ve konusu vardır. Dinsizlik ve tanrıtanımazlık da bir çeşit İnançtır. İnancın şeklini ve konusunu doğru olarak belirleyebilmek için -akla aykırı- olmamakla beraber aklı aşan bir bilgi kaynağına ihtiyaç bulunduğu da ortadadır. Bu bilgi kaynağı (Allah'tan gelen vahiy) muteber bir imanın nitelik ve niceliğini açıklamakta; İnanmak isteyen, imana meyleden, kendisine ait bilgilenme ve bir kanaate ulaşma kapasitesini kullandıktan sonra imana karar veren kimselerin, bu mânada iman edenlerin nelere, nasıl inanmaları gerektiğini bildirmektedir, bu anlamda "iman edin" demektedir. Âyete göre Kur'ân-ı Kerîm geldikten sonra yeryüzünde yaşayan ve iman etmek isteyen kimseler Allah'a, meleklere, Kur'ân-ı Kerîm'e ve ondan önce gönderilen kitaplara (halen geldikleri gibi korunmamış olsalar bile daha önce de kitapların indirilmiş bulunduğuna), son peygamber Muhammed Mustafa'ya ve ondan önce gönderilen peygamberlere ve âhiret gününe iman etmek durumundadırlar. Bunlardan birine bile inanmayan kimselerin imanı muteber değildir, bunlardan birini bile inkâr eden kimseler "doğru, hak, geçerli, kurtarıcı" imana kavuşamamış, hak dinden sapmış sayılırlar.[269]
137. İslâm tarihinin ilk döneminde iman ile inkâr arasında gidip gelenler, bunu kötü maksatla yapanlar veya iman henüz yeterince kafalarına ve gönüllerine yerleşmemiş bulunduğu için böyle hareket edenler olduğu gibi tarihin başka devirlerinde de benzeri durumlara rastlanmıştır. Önemli ve muteber olan son durumdur; insanlar sonunda imana karar verir, bunda sebat ederlerse kurtulurlar, daha önceki inkârları da bağışlanır. Çünkü "İman, kendisinden önceki sayfayı siler, inanç bakımından sabıka kaydını ortadan kaldırır"[270] Sonu inkâr olan ve bu halde ölenler (inkârlarını arttıranlar) bağışlanmazlar, İnkarcıların doğru yolda oldukları da iddia edilemez. İnkâr ile -iman bakımından- doğru yolda olmak çelişkilidir, ikisi bir arada bulunamaz.[271]
Meali
138. Münafıklara haber ver ki, onlar için acı bir azap vardır! 139. Müminleri bırakıp kâfirleri dost edinenler, onların yanında izzet mi arıyorlar? Bilsinler ki bütün izzet yalnızca Allah'a aittir. 140,0 size kitapta şunu indirmiştir: Allah'ın âyetlerinin inkâr edildiğini yahut onlann alaya alındığını işittiğiniz zaman, onlar başka bir söze geçmedikçe kendileriyle beraber oturma-vın: aksi takdirde süDhesiz sîz de onlar gibi olursunuz. Allah elbette münafıkların ve kâfirlerin tamamını cehennemde bir araya getirecektir. 141. Sizi gözetleyip duranlar; eğer size Allah'tan bir zafer nasip olursa onlar, "Sizinle be-reber değil miydik?" derler. Kâfirler kazançlı çıkarsa "Üzerinize kol kanat gerip müminlerden sizi korumadık mı?" derler. Artık kıyamet gününde Allah aranızda hükmedecek ve kâfirlere müminler aleyhinde asla yol vermeyecektir. 142. Münafıklar Allah'a oyun etmeye kalkışıyorlar. Halbuki Allah onların oyunlarım kendi başlarına çevirmektedir. Onlar namaza kalktıklarında üşenerek kalkarlar, insanlara gösteriş yaparlar, Allah'ı da pek az hatıra getirirler. 143. Arada bocalayıp duruyorlar; ne onlara, ne bunlara! Allah'ın şaşırttığı kimseye asla bir yol bulamazsın. 144. Ey iman edenler! Müminleri bırakıp kâfirleri dost edinmeyin. Allah'a aleyhinizde apaçık bir delil mi vermek istiyorsunuz? 145. Şüphe yok ki münafıklar cehennemin en alt kanlıdadırlar; artık onlara asla bir yardımcı bulamazsın. 146. Ancak tövbe edip hallerini düzeltenler, Allah'a sımsıkı bağlanıp dinlerini yalnızca O'na özgü kılanlar başkadır. İşte bunlar müminlerle beraberdirler ve Allah müminlere yakında büyük bir mükâfat verecektir. 147. Eğer siz iman eder ve şükrederseniz Allah size neden azap etsin? Allah şükre karşılık veren ve her şeyi bilendir.[272]
Tefsiri
138-139. Daha önce iman ve küfür kavranılan üzerinde durulmuş, muteber bir imanın şartlan açıklanmıştı. Buradaki on âyette İse açık ve gizli kâfirlere karşı Allah'ın muamelesiyle müminlerin karşılıklı ilişkilerde uyacakları ilkeler ve kurallar ortaya konmaktadır.
Münafığın "ikiyüzlü, inananlann arasında onlardan gözüken kimse" mânasına geldiği bilinmektedir. Âyette münafıkların acı akıbeti haber verildikten sonra iki özelliklerinden daha söz ediliyor: Müminleri bırakıp kâfirleri dost edinmek, güçlü ve şerefli olabilmek için onların himayesine sığınmak, beraberliklerini tercih etmek. Bu ikî niteliğin özellikle zikredilmesinde müminler için bir işaret sezinlememek mümkün değildir. Müminlerin asıl güvenecekleri, dayanacakları, kader birliği yapacaklan kimseler iman kardeşleridir. Başka din ve ideoloji mensupları-na bu ölçüde güvenmek doğru değildir. Eşyanın tabiatına göre onlara bel bağlamak risklidir. Bunun da ötesinde "mümini bıraktp kâfiri dost ve veli edinen" kimsenin imanında, müminlerle ilişkilerinde bir arıza bulunması, imanının nifaka yakın olması ihtimali vardır. Aynı şekilde güçlü ve saygın olmak için müminleri bırakıp kâfirlere sarılan, onlann himayelerine sığınan kimselerde de aşağılık duygusu, özgüven eksikliği ve iman zayıflığı bulunması ihtimali kuvvetlidir. Mutlak güç ve üstünlük Allah'a aittir. Başka hiçbir kimse Allah'a dayanan ve güvenen mümin kadar güçlü ve şerefli olamaz. Müminler de Allah'a güvendikleri, O'na sığındıkları, şerefi ve saygınlığı O'na kul olmakta aradıkları ve buldukları İçin manevî bakımdan güçlü ve şereflidirler. Maddî bakımdan da güçlü olmamaları için bir sebep yoktur. Buna rağmen onları bırakıp kâfirlerle beraber olmakta şeref ve güç arayanların imanlarında zaaf, kendilerinde münafıklıktan bir iz bulunduğu anlaşılmaktadır.[273]
140. İslâm'ı kabul etmemiş bulunan kimselerin bir kısmı bunu açıkça İfade ederken diğer kısmı -menfaatleri böyle gerektirdiği İçin- durumlarını gizler, müminlerin arasında yaşar, sinsice onlara maddî ve manevî zarar vermeye çalışırlar. Kâfirlerin müminlere verdikleri zararlardan biri de dini inkâr etmek, aleyhinde konuşmak, dinin kurallarını ve dindarları alaya almaktır. Bu inkâr, hakaret ve alay, açık veya kapalı bir şekilde devam ettiği sürece müminlerin vazifesi sükût etmemek, buna rızâ göstermemek, evrensel mânada ahlâkî olmayan bu davranışı engellemektir. Eğer müminlerin gücü böyle bir tepki göstermeye yetmiyorsa bulunduğu meclisi ve beraberliği terketme vazifesi vardır. Dinin inkâr edildiği, aleyhinde bulunulduğu ve alaya alındığı yerde -bunu engellemeye gücü yetmeyen mümin-oturmayacak, bunları yapanlarla beraberliğini sürdürmeyecek, o yeri ve o kimseleri terkedecek, onlardan uzaklaşacaktır. Çünkü beraberliğin devamında üç önemli zarar vardır: a) Bunu yapanların cüret ve cesaretlerinin artması, b) Böyle bir davranış karşısında tepkisiz kalan müminlerin giderek buna alışmaları, hatta etkilenmeleri; kutsal değerlerine yönelik hassasiyetlerinin zaafa uğraması, c) Güçlerinin yettiği ölçüde tepki göstermedikleri, bu mânada olup bitene razı oldukları için günahkâr olmaları. Nitekim âyette geçen "Aksi takdirde şüphesiz siz de onlar gibi olursunuz" şeklindeki ağır suçlama ve uyan bir yandan müminlerin bu zararlı sonuçtan kurtulmalarını hedeflerken diğer yandan zahirde olanı tasvir etmektedir. Çünkü bir mecliste dine hakaret edildiği, mukaddeslerle alay edildiği halde hiçbir kimse tepki göstermiyorsa "orada olanların tamamının kâfir olduğuna" hükmedilebilir, yani burada hiçbir müminin bulunmadığı zannı hâsıl olabilir.[274]
141. Münafıklar iki tarafı da idare ettikleri için daima zarardan ve kayıptan uzak kalma, menfaati ve kazancı yakalama arzusu, tertibi ve taktiği üzerinde olurlar. Ancak çekirgenin nihayet üç kere sıçrayıp sonunda yakalandığını ifade eden özdeyişte belirtildiği gibi ya bir gün yakayı ele verirler ya da sonunda kazanan müminler olur.
Gizli veya açık kâfirler karşısında müminlerin, zaman zaman mağlûbiyete uğradıkları, onlardan zarar gördükleri de bir vakıadır. Bu vakıa karşısında "Allah'ın, müminler aleyhine kâfirlere yol vermeyeceği" ifadesinin nasıl anlaşılması gerektiği üzerinde düşünülmüştür:
a) Bu, kıyamet gününde olacak, müminlerin mutlak üstünlükleri, gerçek zaferleri orada ortaya çıkacaktır.
b) Kâfirler inanç konusunda müminlerin delillerini çürütüp kendi inançlarım ispat edemeyeceklerdir.
Ebû Bekir İbnü'l-Arabî'nİn isabetli tenkidine göre bu iki anlayış da zayıf görünmektedir. Çünkü bir önceki cümle dünyada zaferin de yenilginin de olabileceğini, nihaî hükmün âhirete bırakıldığını ifade etmektedir; burada tekrarın bir faydası yoktur. İnanç konusunda ise kâfirlerin zaten ispat edici delilleri olamaz; olması mümkün olmayan için "Allah yol vermeyecek..." demek anlamlı değildir.
c) Kâfirlerin üstün gelmelerinin, İslâm diyarını ve müslümanları hükümleri altına almalarının hukuk yönünden meşru bir sonucu yoktur; Allah onlara böyle bir hak tanımamaktadır. Fıkıhçılar bu mânadan yola çıkarak gayri mûsikilerin, ellerinde bulunan müslüman kölelerin bu statülerinin hukuki mahiyetini ve hükmünü tartışmışlardır.
d) Bazan yenilgiye uğrasalar, istilâ altında kalsalar bile Allah, müminlerin devletini sona erdirme ve izlerini silme fırsatını kâfirlere vermeyecektir.
e) Bu ilâhî vaad, müminlerin bölünüp aralarında savaşmamaları, ahlâkî eğitim ve kontrol (emir bİ'1-ma'rûf nehiy ani'l-münker) vazifelerini ihmal etmemeleri ve günah girdabına gömülmemeleri şartına bağlıdır; "Başınıza gelen her musibet kendi yapıp ettikleriniz yüzündendir" mealindeki âyet[275] de bu mânayı desteklemektedir [276]
İbn Âşûr, burada müminlerden maksadın, Hz. Peygamber zamanındaki müminler yani İslâm'ın ilk nesli olması, Allah Teâlâ'nın bu vaadi, onlar için vermiş bulunması ihtimalinden de söz etmiştir (V, 238).
Son üç maddede ifade edilen anlayış bize göre de isabetlidir. Müslim'in rivayet ettiği şu hadis, son iki maddede anlaşılan mânanın açıklaması gibidir: Hz. Peygamber buyuruyor ki: "Allah bana doğusuyla batısıyla bütün dünyayı toplu olarak gösterdi. Doğularını ve batılarını, ondan bana gösterilen yerlere ümmetimin sahip ve hâkim olacağım gördüm ve bana kırmızısıyla beyazıyla iki hazine de verildi (bu iki hazine altın ve gümüş, Roma ve İran, Suriye ve Irak... şekillerinde yorumlanmıştır). Rabbimden ümmetimle ilgili olarak 'onları genel bir kıtlık ve yoklukla helak etmemesini, kendilerinden başka bir düşmanı üzerlerine salıp köklerini kazımamalarını ve istiklâllerine son vermemelerini' istedim. Rabbim de şöyle buyurdu: 'Ey Muhammedi Ben bir hüküm verdiğimde bu geri çevirilemez. Ben sana ümmetinle ilgili olarak onları bir genel kıtlıkla yok etmemeyi, kendileri bölünüp bir grubu diğerini öldürmedİkçe ve esir almadıkça dünya üzerlerine gelse -kendilerinden başka- onların varlıklarına ve istiklâllerine son verecek bir düşmanı onlara musallat kılmayacağımı vaad ediyorum" [277]
142-143. Münafıkların daha yakından tanıtıldığı bu iki âyette şu özelliklerinin altı çizilmektedir:
a) Münafıklar Allah'ın sevgili kullan olan müminler için hazırladıkları tuzaklar, uyguladıkları taktikler, onları içten çökertmek için aldıkları tedbirler-yoluyla başarıya ulaşacaklarım umarken bütün bunların Allah Teâlâ'nın bilgisi altında cereyan ettiğini, O'nun her şeyi görüp işittiğini unutuyorlar ve böylece gülünç duruma düşüyorlar. Gizli kamera ile rezaletleri filme alınıp sonra ilgililere gösterilince, yaptıkları ortaya çıkınca gülünç, mahcup ve perişan olanlar misali münafıklar da yaptıklarını Allah'ın müminlere bildirmesi sebebiyle rezil ve rüsvay olmaktadırlar.
b) Kendilerini müslüman göstermek durumunda olan münafıklar cemaatle namaza iştirak etmek mecburiyetinde kalmaktadırlar. Bu ise onların zoruna gittiğinden, kendilerine ağır geldiğinden İsteksiz davranmaktadırlar. Maksatları yalnızca gösterişten, kendilerini müslüman göstermekten ibaret olduğu için namaza sadece şekil yönünden katılmaktadırlar. Allah'ı anmaları ve hatırlamaları da bu çerçevede (evlerinde namaz kılmadıkları, namazda ancak duyulacak yerlerde zikre katıldıkları için) az olmaktadır.
c) Münafıkların hayatı, iç ve dış dünyaları tem bir istikrarsızlık tablosudur. Devamlı bir huzursuzluk, dikkat, açık vermeme korkusu, iki tarafı memnun etme arzusu içinde yaşamakta, ömürlerini böyle tüketmektedirler. İnanmadıkları için müminlerle tam bir İş birliği içinde olmadıkları gibi gizli kâfirlikleri anlaşılmasın diye kâfirlerle de tam bir iş birliği ve dayanışma yapma İmkânını bulamamaktadırlar.
d) Kendİ iradeleriyle bu yolu seçen kimseleri Allah zorla imana sevketmez. Kendileri istemeyince -Allah da cebren imana getirmediğinden- kimsenin onları hidayete kavuşturması mümkün olmamaktadır.
e) 145. âyette geleceği üzere münafıkların cehennemdeki yerleri, açıkça inkâr yolunu seçenlerin yerlerinden daha aşağılayıcı ve daha ziyade acı ve ıstırap verici bir kattır. Kur'an'a göre bütün kâfirler azap çekeceklerdir, ancak bunlardan üç grubun azabı diğerlerinden daha şiddetli olacaktır: 1. Hz. îsâ'dan, gökten sofra indirme mucizesini talep edenler örneğinde olduğu gibi mucizeyi gördükten ve hak dinin delilleri apaçık ortaya çıktıktan sonra inkârda ısrar edenler [278] 2.Firavun örneğinde görüldüğü gibi zayıflara din ve inançları yüzünden baskı yapanlar ve küfre önderlik edenler [279] 3, Münafıklar.[280]
144. Çeşitli vesilelerle tekrar edilen "müminleri bırakıp kâfirleri veli edinmeme, müminleri ihmal ederek kâfirleri dost tutmama" talimatı, müminlerle gayri müslimler arasındaki bütün iyi ilişkileri yasaklayan bir hüküm olarak anlaşılmamalıdır. "Müminleri bırakıp" kaydında ısrar edilmesi bu kaydın önemli olduğunu göstermektedir. Müminleri bırakmamak, onları birinci planda dost, veli, taraf saymak şartıyla gayri müslimler ile de, taraflar ve bütün insanlık için hayırlı olacak, faydalar sağlayacak, kötülükleri önleyecek ilişkiler kurmak, anlaşmalar yapmak ve dayanışmalarda bulunmak yasak değildir, hatta teşvik edilmiştir[281] Müminleri bırakıp kâfirleri dost edinenler, onlarla düşüp kalkanlar, dinleri ve dindaşları aleyhine de olsa kâfir dostlarının yapıp ettiklerine ses çıkaramayanlar, kâfirlerin kendilerine hâkim olmasına itiraz etmeyenler; bütün bunları -ki hepsi "velayet, veli edinme" kavramına dahildir- mecbur olmadıkları halde yapanlar, kâfirlere dünyada ve âhirette verilecek cezaya katılmaya lâyık ve müstehak olurlar. Allah vereceği cezaya -âdeti gereği- bu yapılanları gerekçe gösterir.[282]
146. İnsanların şuuru yerinde bulunduğu müddetçe tövbe kapısı açıktır. İşlenen günah büyük de olsa, sapılan inkâr ve küfür şirk ve nifak da olsa tövbe kapısı açıktır. Münafıklar durumlarını düzeltir, gücü ve şerefi Allah'ta ve onun hak dini* ne girmekte, müminlerle beraber olmakta arar, dinlerini gösteriş için değil, Allah'a olan iman, sevgi, saygı ve bağlılıklarından dolayı yaşarlarsa müminlerle eşit hale gelirler. Unutmamak gerekir ki Allah müminlere, hayallerin eremediği büyüklük ve çekicilikte nimetler hazırlamıştır.[283]
147. Allah kullarına lütufta bulunmakla büyümez, ceza vermekle de küçülmez. O, mutlak büyüktür, mutlak kâmildir. O'nun vahiy yoluyla bildirdiği sıfatları ve fiilerine genel bir bakış yapıldığında rahmetinin gazabına galip olduğu, kullarını sevdiği, onlardan iman, ibadet ve güzel davranışlar beklediği, bunlardan hoşnut olduğu, dünyayı imtihan için yarattığından iyilerin mükâfatı, kötülerin ise cezayı hak etmelerinin hikmet gereği bulunduğu, hak edilenin üstündeki lütfü için sınır bulunmamakla beraber azabının, kulların günahlarına ve suçlarına uygun ve bunlarla sınırlı olduğu anlaşılmaktadır. Bu ilke çerçevesinde iman eden ve verilen imkânları yerinde kullanan, buna ek olarak diliyle de nimetin sahibini zikredip O'na şükranlarını sunan kula rabbi niçin azap etsin? İman yerine küfre, ibadet ve iyilik yerine kötülüğe sapan kimseler, bunların karşılıklarını gördüklerinde kusuru Allah'ta değil, kendilerinde arasınlar![284]
Meali
148, Allah kötü sözün açığa vurulmasını sevmez; ancak haksızlığa uğrayan başka. Allah her şeyi işitmekte ve bilmektedir. 149. Bir iyiliği açıklar veya gizlerseniz yahut bir kötülüğü affederseniz şüphesiz Allah da ziyadesiyle affedicidir; O her şeye kadirdir.[285]
Tefsiri
148. Yaşlandığı İçin evinde namaz kılmak ve yakınlarına da kıldırmak isteyen birisi Hz. Peygamber'i, bir kere olsun evinde namaz kılması için ve onun kıldığı yeri, evin namazgahı (mescid) haline getirmek maksadıyla davet etmişti. Kabul buyurdular, namazı kıldıktan sonra ev sahibi ikramda bulundu. Oradakilerden birisi, komşulardan Mâlik b. Duhşüm isimli kişiyi sordu, bir diğeri de "O münafıktır, Allah'ı ve Resulü'nü sevmez" dedi, Hz. Peygamber, "Böyle söyleme, görmüyor musun ki o, yönünü Allah'a çevirerek (samimi olarak) lâ ilahe illallah diyor" buyurdu. Adam, "Allah ve Resulü daha iyi bilir. Biz onun yönünü münafıklara çevirdiği, onlarla samimiyet kurduğu kanaatinde olduğumuz için böyle söyledik" deyince de "Allah rızâsını dileyerek, samimi olarak 'lâ İlahe illallah' diyen kimseye Allah cehennemi haram kılmıştır (ontı cehenneme sokmaz)" buyurdu [286] İbn Âşûr gibi, bu olayla âyet arasında, haklı olarak ilgi kuranlar olmuştur. Bir kimse hakkında başkalarına kötü, o kişinin aleyhinde, incitici bir söz söylemek kaide olarak caiz değildir. Âyete göre bunun istisnası haksızlığa uğrayan kimsedir; böyle bir kimse uğradığı haksızlığı, kendisine yapılan kötülüğü açıklamak, İlgililere duyurmak mecburiyetindedir. Aslında bu da "vuran, kıran, çalan, çarpan, yalan söyleyen, sözünde durmayan..." bir kimse hakkında kötü söz söylemektir. Ancak bundan zarar gören kimse için bunları açıkça söylemek, başkalarına duyurmak caiz görülmüş, Allah tarafından izin verilmiştir. Bir kimseye karşı haksızlık yapan ve zarar veren kimsenin yaptığı kötülüğü açıklamak caiz olunca, zulmü ve kötülüğü, bireyi aşarak bir gruba veya topluma zarar veren kimsenin durumunu açıklamak elbette caiz olacaktır. Açıklamanın ötesinde beddua etmenin de caiz olduğu ifade edilmiştir. Daha İleri giderek gıybet, iftira, küfür derecelerine varan aleyhte konuşma ise caiz görülmemiştir.[287]
149. Kişilere kendilerini koruma, bunun için kötülük yapandan, hakka tecavüz edenden şikâyetçi olma, onun durumunu başkalarına açıklama imkânı verilmekle beraber, bu hukuka uygun davranıştan önce ahlâk ve fazilete daha uygun bulunan bir başka davranış tavsiye edilmektedir: 1. Taraflar için daha hayırlı olacaksa kötülüğü bağışlamak, üstünü örtmek, onu başkalarının duymasına imkân vermemek. 2. Duruma göre iyiliği açıklamak veya gizlemek.[288]
Meali
150-151. Allah'ı ve peygamberlerini inkâr edenler, Allah ile peygamberlerini birbirinden ayırmak isteyenler, "Bir kısmına inanırız ama bir kısmına inanmayız" diyenler ve bunlar arasında bir yol tutmak isteyenler yok mu, işte gerçek kâfirler bunlardır ve biz kâfirlere alçaltıcı bir azap hazirlamışızdır. 152. Allah'a ve peygamberlerine îman edip onlardan hiçbirini diğerlerinden ayırma) anlara gelince; işte Allah bir gün onlara mükâfatlarım verecektir. Allah çok bağışlayıcıdır ve sonsuz rahmet sahibidir.[289]
Tefsiri
150-151. İlâhî dinlerin tamamı Allah'ın vahiy yoluyla peygamberlerine gerekli bilgiyi göndermesi, onların da ümmetlerine bunları iletmeleri, uygulamada örneklik etmeleri suretiyle oluşmuştur. Vahiy tek kaynaktan geldiği için bu dinler arasında çelişki bulunması mümkün değildir; farklılıklar ise dinin, dünya hayatını düzenleyen kurallarının, medenî ve zihnî seviyeye uymak durumunda olmasından kaynaklanmıştır. Bu dinlerin her biri, daha önce gelmiş ve peygamberine bildirilmiş bulunan dinleri onaylar, onların da hak dinler olduklarını kabul ederler. Bu cümleden olarak müslümanlar, Hz. Âdem'den Resûl-i Ekrem'e kadar gelmiş geçmiş bütün peygamberlere ve onların getirdikleri kitaplara inanırlar. Hıristiyanların ve yahudilerin de -vahye dayalı, İlâhî dinlerin mensupları oldukları için- böyle davranmaları gerekirken yahudiler Hz. îsâ'yı ve Hz. Muhammed'i, hıristiyanlar da Hz. Muhammed'i inkâr etmişler, bunların peygamber olduklarına ve getirdikleri kitapların da Allah'tan geldiğine inanmamışlardır. 150. âyetin tamamı, hak dinlerin ve peygamberlerin bir kısmına inanmayanlara yönelik kabul edilirse mâna şudur: Allah'ın gönderdiği peygamberlerin bir kısmına inanırken diğer kısmını inkâr edenler, iman bakımından O'nunla peygamberlerini ayırmaktadırlar. Çünkü kâmil bir iman hem Allah'a hem de O'nun bütün peygamberlerine inanmakla gerçekleşir. Allah'ın bazı peygamberlerine ve bu arada son peygambere inanmayanlar -ellerindeki kitapları bozulduğu ve peygamberleri de vefat etmiş bulunduğu İçin-doğru bir Allah inancına da sahip olamazlar. Şu halde bunlar, son peygamber inkâr etmekle Allah'a iman bakımından da inkâra sapmış, dinli olmakla kâfir olmak arasında bir yol tutmuşlardır. Bir şeye din diye inandıkları için imanlıdırlar, imanları içerik bakımından düzgün ve tam olmadığı için kâfirdirler.
Bazı tefsircüerin yaptıkları gibi âyetin dört parçasının dört ayn inanç grubunu tanımladığı kabul edilirse mâna şöyle olur: "Allah'ı ve peygamberlerini inkâr edenler" müşrikler, ateistler ve benzerleridir; "Allah ile peygamberlerini birbirinden ayıranlar", Allah'a inanan ama peygamberleri inkâr edenlerdir; " bir kısmına inanırken bir kısmını inkâr edenler" yahudiler, hıristiyanlar ve benzerleridir; "bunlar arasında bir yol tutanlar" ise münafıklardır. Bunların tamamı inkarcıdırlar, kâfirdirler, Allah Teâlâ'nın murat ettiği, hoşnut olduğu bir dinden, bir inanç düzeninden uzaklaşmışlardır. Muteber, geçerli, kurtarıcı iman, İslâm'ın âmentüsünde ifadesini bulmuş olan İmandır, 152. âyette özetlenen inançtır[290]
Meali
153. Ehli kitap senden, gökten bir kitap indirmeni istiyorlar. Onlar bundan daha büyüğünü Musa'dan istemişler, "Bize Allah'ı apaçık göster" demişlerdi de bu haksız davranıştan yüzünden onları hemen yıldırım çarpmıştı. Bilâhare kendilerine açık deliller geldikten sonra buzağıyı (tam) edindiler; biz bunu da affettik. Ve Musa'ya apaçık bir delil verdik. 154. Ant içmeleri sebebiyle (sözleşmeyi desteklemek ve önemine dikkat çekmek için) dağı başlarına diktik ve onlara " Baş eğerek kapıdan girin" dedik; onlara, "Cumartesi günü sımrı aşmayın" dedik; kendilerinden sağlam söz aldık. 155. Sözlerinden dönmeleri, Allah'ın âyetlerini inkâr etmeleri, haksız yere peygamberleri öldürmeleri ve "Kalplerimiz kılıflanmıştır" demeleri sebebiyle... Dahası inkârları sebebiyle Allah o kalpler üzerine mühür vurmuştur. Pek azı müstesna artık iman etmezler. 156. Bir de inkâr etmelerinden ve Meryem'e büyük bir iftira atmalarından; 157. "Allah elçisi Meryem Oğlu îsâ Mesîh'i öldürdük" demeleri yüzünden... Halbuki onu ne öldürdüler ne de çarmıha gerdiler; (başkası ona benzer kılındığı için) şüphe içine düşürüldüler. Onun hakkında ihtilâfa düşenler bu konuda tam bir kararsızlık içindedirler. Bu hususta zanna uyma dışında hiçbir bilgileri yoktur ve kesin olarak onu Öldürmemişlerdir. 158. Bilâkis Allah onu kendine kaldırmıştır. Allah izzet ve hikmet sahibidir. 159. Ehl-î kitap'tan her biri ölümünden önce ona mutlaka iman edecektir; o da kıyamet gününde onlara şahit olacaktır. 160-161. Yahudilerin zulmü sebebiyle, bir de pek çok kimseyi Allah yolundan engellemeleri, kendilerine yasaklandığı halde faizi almaları ve haksızlıkla insanların mallarını yemeleri yüzünden önceden helâl kılınan temiz ve iyi şeyleri onlara haram kıldık ve içlerinden inkâra sapanlara acı bir azap hazırladık.[291]
Tefsiri
153-154. Peygamberleri inkâr edenler, onları yalancılıkla suçlayanlar mûcİ-ze istediklerinde genellikle bundan maksatları o mucizeyi görüp imana gelmek değildir; asıl gayeleri peygamberleri güç duruma düşürmek, mucize gösterememele-ri halinde yalancı olduklarını ortaya çıkarmaktır. Ancak inkarcılara -beklediklerinin aksine mucizeler geldiğinde de iman etmek yerine çeşitli bahaneler ileri sürmüşler, mucizeyi sihir olarak değerlendirmişler ve daima bir başkasını, daha büyüğünü, daha zorunu istemişlerdir. Hz. Peygamber'e en büyük ve en anlamlı mucize olan Kur'ân-ı Kerîm gelip dururken gerek müşriklerin[292] ve gerekse burada İfade edildiği üzere Ehl-i kitabın "ona gökten bir kitap gelmesini" istemeleri bu isteklerinde samimi olmadıklarını, inkâr ve inatları sebebiyle böyle davrandıklarını göstermektedir.
Allah peygamberini teselli etmek üzere İsrâiloğullan'nm Hz. Musa'ya yaptıklarını hatırlatmaktadır. Onlar peygamberlerinden -gökten kitap gelmesine nispetle- daha büyük ve imkânsız olan bir şey istemişler, "Allah'ı bize açıkça göster" demişlerdi. İsrâiloğullan'nm bu ve benzeri talepleri, sayısız haksızlıkları, azgınlık, şımarıklık ve taşkınlıkları sebebiyle Allah, onları yola getirmek için birçok mucize göndermiş, zaman zaman da kendilerini cezalandırmış, yoldan çıkmamaları için yemin ettirip söz (mîsâk) almış, gerektikçe bunu kendilerine hatırlatmıştı, ancak onlar yola gelecek ve doğru yolda İlerleyecek yerde azgınlık, taşkınlık ve sapkınlıklarına devam etmişler, altından bir buzağıyı tanrı yerine koymuşlardı. Allah bu kadar büyük bir manevî suçu ve günahı da bağışlamış, böylece ıslah olmaları için peygamberine yetki ve delil vermişti. Hz. Mûsâ, geçmişte yaptıklarını ve Allah'ın onlara büyük lütuflarmı hatırlatarak davet ve eğitme vazifesine devam etmişti. Şu halde Allah'ın son elçisi de böyle yapmalı, müşriklerin ve Ehl-i kitabın bu saçma sapan istekleri karşısında yılmamalı, vazifesine devam etmeli idi [293]
155-161. Bu yedi âyette İsrâiloğullan'nın, başta kendilerine gönderilen peygamberler olmak üzere insanlara yaptıkları çeşitli zulüm ve kötülüklerden örnekler verilmekte, Hz. îsâ'mn çarmıha gerilmesi konusuna ise açıklık getirilmektedir. Âyetlerde "şu sebeplerle..." denilip arada "üzerlerine yıldmm düştüğü", "kendilerine birtakım yiyeceklerin haram kılındığı" zikredilmekle beraber başta veya sonda "Bu sebeplerle kendilerine şu ceza verildi" denilmediği için tefsirciler farklı açıklamalar yapmışlardır: a) Yaptıkları kötülükler sebebiyle kendilerine verilen ceza "yıldmm veya yiyeceklerin haram kılınmasıdır" ve bu ceza arada zikredilmiştir, b) Ceza cümlesi zikredilmemiş, muhatapların -Kur'an'da çeşitli vesilelerle açıklanan-cezaları düşünmeleri ve bu fiillerin karşısına yerleştirmeleri istenmiştir.
Daha önce Bakara sûresinin 83-84. âyetlerinde İsrâiloğulları'ndan alındığı bildirilen sözün muhtevası hakkında bilgi verilmiş, buradan 88. âyete kadar da müslümanlara yaptıkları zulümler, Hz. Muhammed'den Önce kendilerine gönderilen peygamberleri yalanlamaları ve öldürmeleri, davetlerine karşı direnmeleri ve "Kalplerimiz kılıflıdır" diyerek onları dinlemeyeceklerini abartılı bir şekilde ifade etmeleri gibi konularda önemli açıklamalar yapılmıştı. Al-İ İmrân (3/45 vd.) ve Meryem sûrelerinde (19/16-35) Hz. Meryem'in mucizevî bir şekilde Hz. îsâ'ya hamile oluşu, sonra onu dünyaya getirmesi, İsrâiloğulları'nın ağır iftiraları, yeni doğan bebeğin, Allah'ın İzniyle konuşarak annesini temize çıkarması hususları açıklanmaktadır.
Burada sayılanlar arasında yer alıp açıklanması gereken önemli bir tarihî vak'a Hz. îsâ'ya yönelik, ihanet ve bunun sonucunda meydana gelen olaylardır. Gerçi Âl-i İmrân'da (3/55) Hz. isa'nın "vefat ettirilmesi ve Allah nezdine kaldırılması" konusuna temas edilmiştir. Ancak orada da bu vefatın ve kaldırılmanın nasıl ve ne zaman olduğu konusunda açıklık yoktur. Burada açık olarak ifade edilen husus ise Hz. îsâ'nın yahudiler tarafından katledilmedîği ve aşağıda açıklanacak olan "satb" olayının da Hz. îsâ üzerinde gerçekleşmediğidir.
Elde bulunan İnciller'de[294]olayın detaylarında önemli farklılıklar bulunmakla beraber- Hz. îsâ'nın akıbeti şöyle anlatılmaktadır: On İki havariden biri olan yahuda İskariyot, başkâhine gidip para karşılığında onu kendilerine teslim edebileceğini söyledi. Yahuda'ya otuz gümüş verdiler, îsâ'nın yerini onlara haber verdi, gelip yakaladılar, çarmıha gerdiler, burada ruhunu teslim etti. Tabileri onu alıp bir kabre gömdüler, bilâhare kabre geldiklerinde üzerindeki taşın kaldırılmış, kabrin içinin de boş olduğunu gördüler; îsâ diriltilmiş, kıyam etmişti. Bazı şâkirdlerine göründükten ve getirdiği dini yaymalarım onlara vazife olarak verdikten sonra göklere çıkmış ve babasının (Tann'nın) sağına oturmuştu.
Hz. îsâ'nın yaşadığı çağda ve bölgede idamlar çarmıha germek suretiyle yapılır, mahkûmlar çarmıhta bir müddet kaldıktan sonra kemikleri ve özellikle de omurga kemikleri kırılıp omuriliği çıkarılarak öldürülürdü. Arapça salb kelimesi hem mahkûmu haça çivilemek, hem de "omurgasını kırıp omuriliğini çıkararak öldürmek" mânalarına gelmektedir [295]Diğer İnciller'de bulunmamakla beraber Yuhanna'daki şu İfade bu bakımdan ilgi çekicidir: "... başını eğip ruhu verdi... Askerler gelip diğer mahkûmların bacaklarını kırdılar; fakat îsâ'ya gelip onun zaten ölmüş olduğunu görünce bacaklarını kırmadılar... Çünkü bu şeyler 'Onun hiçbir kemiği kırılmayacaktır' yazısı yerine gelsin diye vâki oldu" (19/30-36).
İnciller'de yazılanlar bu şekilde olmakla beraber hıristiyanlar Hz. isa'nın akıbeti konusunda ikiye ayrılmışlardır: Çoğunluğa ve resmî inanca göre o çarmıha gerilerek öldürülmüş,böylece insanlığın günahını (ilk günah) canıyla ödemiş, sonra babasının yanma gitmiştir. Barnaba İncili'ne ve bir kısım hıristiyanlara göre ise Hz. îsâ çarmıhta öldürülmemiştir. Birisi ve muhtemelen onu ihbar eden Yahuda, Allah tarafından îsâ'ya benzetilmiş, yahudiler de onu tutup çarmıha gererek öldürmüşlerdir [296]
Bu bilgileri ihtiva eden kaynakların önemlilerinden biri olan Barnaba İncili, Hz. îsâ'nın havarilerinden ve Markos'un amcaoğlu Aziz Barnaba'ya aittir. Bu İncil, konsİllerde oluşturulan ve daha çok Pavlus'un etkisinde kalan resmî Hıristiyanlığa aykırı düştüğü için yasaklanmış, uzun müddet bazı yüksek seviyeli din adamlarının elinde gizli kaldıktan sonra 1738'de Viyana Kütüphanesi'ne konmuş ve böylece ortaya çıkmış, birçok dile tercüme edilmiştir.
Kur'ân-ı Kerîm'in açık ve kesin İfadesine göre Hz. îsâ bir peygamberdir (4/171), düşmanları tarafından çarmıha gerilerek öldürülmemiştir. Allah Teâlâ peygamberini onlardan korumuş, aralarından çıkarıp himayesine almış, nezdîne yükseltmiştir. 157. âyetin, "(Başkası ona benzer kılındığı için) şüphe İçine düşü-rüldüler" şeklinde çevirilen kısmında geçen teşbih kavramının bir mânası "benzetmek, benzer kılmak" bir başka mânası da "şüpheye düşürmek"tir. Bu mânalardan birincisine göre İhbarcı Hz. îsâ'ya benzetilmiş ve çarmıha gerilerek katledilmiştir. İkincisine göre Hz. îsâ'yı çarmıha gerip öldürmüş değillerdir; bu konuda zaten kendileri de şüphe ve ihtilâf içindedirler. 157. âyetin sonundaki "Onu kesin olarak öldürmediler" cümlesini de iki şekilde anlamak mümkündür: 1. "Onu öldürdüklerini iddia edenler bu konuda kesin bilgiye sahip değildirler; bu mâna, teşbihin ikinci mânasını teyit etmektedir, 2, "Onu öldüremedikleri kesindir." Bu mâna da teşbihin, "birini diğerine benzetme" anlamını desteklemektedir.
Kur'an'a göre Hz. îsâ'yi çarmıha gererek öldüremedikleri kesin olmakla beraber akıbetinin ne olduğu konusunda aynı kesinlik yoktur. Taberî ve İbn Kesir gibi tefsirlerde uzun uzadıya yer verilen rivayetlere ve müslümanlar arasında yaygın olan inanca göre Hz. îsâ, basıldıkları evin tavanında açılan bir delikten göğe çıkarılmıştır, maddî olmayan bir semada yeniden geleceği günü beklemektedir. O gün gelince yere inecek, deccâlı öldürecek, bütün dinlerin nihâî bir özeti ve özü olan İslâm'a hizmet edecek, yeryüzünü ahlâkî yönden ıslah eyleyecektir.Ancak Kur'ân-ı Kerîm'in ifadesi böyle bir anlayış
için kesin ve ihtimalsiz bir delil olarak kullanılamaz. Çünkü gerek burada açıklanan 158, âyette ve gerekse Âl-i İmrân sûresinin 55. âyetinde Allah Teâlâ, onu "kendine yükselttiğini, kaldırdığını" ifade buyuruyor; burada "sema"dan söz edilmiyor, "Onu semaya kaldırdı" denmiyor; O'na yükselen şeyin ise yaratılmış bir nesne (ruh ve ceset) olması da uygun, hatta mümkün değildir. Allah Teâlâ'mn her şeye kadir olduğunda, peygamberlerine nice mucizeler lütfettiğinde şüphe bulunmamakla beraber burada "Hz. isa'nın bedeniyle beraber göğe yükseltildiği" ifadesi mevcut değildir. Aksine 158. âyette "kendisine yükseltti, kaldırdı", Âl-i İm-rân'da İse "Seni vefat ettireceğim ve seni nezdime yükselteceğim" buyurulmuştur. Bu iki âyete bir arada mâna verildiği zaman ortaya çıkacak sonuç, "onun önce vefat ettirildiği, sonra Allah'a götürüldüğüdür ve bunun, asırlarca sonra değil, öldürme teşebbüsü sırasında veya kısa bir müddet sonra vuku bulduğudur." Bu gerçekler bilgiyi -bütün diğer peygamberlerin aldığı- tek kaynaktan, vahiy yoluyla Allah'tan alan son peygamberin gelmesiyle ortaya çıkmış ve insanlığa ilân edilmiştir. Nitekim Hz. îsâ da bugün elde bulunan tnciller'de yer alan şu cümleleriyle buna işaret etmiştir: "... benim gitmem sizin için hayırlıdır; çünkü gitmezsem tesel-lici size gelmez... Size söyleyecek daha çok şeylerim var, fakat şimdi dayanamazsınız. Fakat o hakikat ruhu gelince size, her hakikate yol gösterecek; zira kendiliğinden söylemeyecek, fakat her ne işitirse söyleyecek... Benimkinden alacak ve size bildirecektir" [297]Burada geçen "tesellici" ve "hakikat ruhu"nun aslında Ahnıed'e tekabül eden bir kelime olduğu, fakat Ehl-İ kitabın kelimeyi bu şekilde değiştirdikleri birçok araştırmacı tarafından ileri sürülmüştür[298] "Ehl-i kİtap'tan her biri Ölümünden önce ona mutlaka iman edecektir; o da kıyamet gününde onlara şahit olacaktır" mealindeki 159. âyet iki şekilde anlamaya müsaittir: 1. "Hz. îsâ'nın ölümünden önce..." Bu anlayış ve yorum, "onun ölmediği, semada ineceği günü beklediği" inancına delil kılınmıştır. Ancak Hz. îsâ âhir zamanda yeryüzüne indiğinde yaşamakta olan Ehl-i kitap, gelmiş geçmiş bütün yahudiler ve hıristiyanlar olmadığı için bu anlayış yorum, âyetin açık mânasına -lafzı bir delil bulunmadığı halde kapsamını daraltmadıkça (tahsise gidilmedikçe)- ters düşmektedir. 2. "Her bir Ehl-i kitap mensubu kendi ölümünden önce..." Bu anlayışa göre Allah, kulu ve elçisi îsâ'ya bir lütuf ve teselli olarak her bir yahudi ve hıristiyana, son nefeslerini verirken gerçeği gösterecek, yahudiler onun peygamber olduğuna, hıristiyanlar da Allah'ın oğlu değil, peygamberi ve elçisi olarak gönderildiğine İnanacaklardır; âhir nefeste gerçekleşecek olan bu yeis hali imanı, hayattan ümit kesildikten sonraki inanma onlara bir fayda sağlamayacaktır.[299] İş işten geçtikten sonra inanma fayda vermediği gibi bunu hesap (mahkemeleşme) sırasında berâet delili olarak ileri sürmenin de faydası olmayacaktır. Çünkü onların Hz. îsâ'ya, Allah'ın bîr peygamberi olarak -İnanmanın işe yaradığı bir zamanda- iman etmediklerine o da şahitlik edecektir.
Âl-i İmrân'da (3/55)"... Sana tâbi olanları kıyamet gününe kadar inkâr edenlerden üstün kılacağım" buyurulmuş; burada 155. âyette de yahudiler kastedilerek "... pek azı müstesna artık iman etmezler" denilmiştir. Bu iki âyet de "her bir Ehl-i kitap mensubunun ölmeden Önce ona iman edecekleri" anlayışına ters düşmektedir. İbn Âşûr "... ölümünden önce ona iman edecektir" kısmında geçen "ona" zamirinin "Hz. îsâ'ya değil, "yukarıda anlatılan "katledümediği, aksine Allah nezdi-ne yükseltildiği" vakıasına ait bulunduğunu, ona İşaret ettiğini ileri sürmüştür. Ona göre yahudiler ve hıristiyanlar, ömürlerini tereddüt içinde geçİrseler de sonunda Hz. îsâ'nın çarmıha gerilmediğİne, yahudiler tarafından bu şekilde öldürülmediğine iman edeceklerdir.
Bütün bu açıklamalar şu kanaatimizi teyit etmektedir: Kesin olan, Hz. îsâ'nın yahudiler tarafından çarmıha gerilerek, omurgası parçalanarak Öldürülmediği, Allah Teâlâ'nın kulu ve elçisini onların elinden bir şekilde kurtardığı, onu daha sonra vefat ettirdiği ve kendine yükselttiğidir. "Vefat ettirme"nin şekli ve zamanıyla "kendine yüksettme"nin nasıllığı konusu ihtimallere açıktır. Kur'ân-1 Kerîm'de şehidlerin mutlu sonlarını anlatırken "Allah yolunda öldürülenleri sakın Ölüler sanma! Bilâkis onlar diridirler; Allah'ın, lütuf ve kereminden kendilerine verdik-leriyle sevinçli bir halde rableri yanında nzıklara mazhar olmaktadırlar.[300] buyurulmuştur. Bu âyete göre şehidler de diğer insanların ölmesi gibi ölmemİşlerdir, Rableri nezdinde nzıklara mazhar olmaktadırlar. Ancak bu ifadeyi "Ruhları ve cesetleriyle Allah'ın nezdine yükseltilmişlerdir ve orada dünyalılar gibi yaşamaktadırlar" şeklinde anlamak mükün değildir. Şu halde hayatın da, ölümün de çeşitleri vardır ve Allah nezdinde olmak, Allah'a yükseltilmek maddî olarak anlaşılamaz. Çünkü Allah zamandan, mekândan ve maddeden münezzehtir.
Bir Mehdî ve îsâ Mesîh beklentisi, çeşitli zamanlarda birtakım sahtekârların ortaya çıkıp mehdîlik ve mesîhlik iddiasında bulunmalarına sebep olagelmiştir. Hz. îsâ'nın, bir ıslahat vazifesiyle yani Ehl-i kitabın bozulan inançlarını İslâmî İti-kad esasları doğrultusunda düzeltmek ve yanlışlıklan gidermek, kötülükleri ortadan kaldırmak üzere dünyaya yeniden gelmesi mukadder ise bunun için gövdesini ölümsüz kılmak ve onu gökte bekletmek zaruri değildir; bunun ilâhî takdir ve kudretle başka şekillerde de gerçekleşmesi mümkündür. Müslümanların vazifesi de ıslahat için Mehdî'yi veya Hz. îsâ'yı beklemek değildir; kötülüğü engellemek, iyilik ve güzellikleri yaymak, yaşamak ve yaşatmak için ellerinden geleni yapmak, canla başla çalışmaktır. Allah müminlerden, ıslahatçıyı bekleyip beklemediklerini değil, bunun için kendilerinin ne yaptıklarını soracaktır[301]
Meali
162. Onlar arasından ilimde derinleşmiş olanlarla müminler -ki bunlar sana indirilene ve senden önce indirilmiş olana iman ederler- namazı kılanlar, zekâtı verenler, Allah'a ve âhiret gönüne inananlar başkadır. İşte onlara pek yakında büyük mükâfat vereceğiz.
163. Biz Nuh'a ve ondan sonra gelen peygamberlere vahyettiğimiz gibi sana da variyettik. Ve İbrahim'e, İsmail'e, İshak'a, Ya'kub'a, torunlara, îsâ'ya, Eyyûb'a, Yûnus'a, Harun'a ve Süleyman'a variyettik. Davud'a da Zebur'u verdik.
164. Bir kısım peygamberleri sana daha önce anlattık, bir kısmını ise sana anlatmadık. Ve Allah, Mûsâ ile gerçekten konuştu.
165. Müjdeleyen ve uyaran peygamberler gönderdik ki, insanların peygamberlerden sonra Allah'a karşı tutunacak bir delilleri obuasın! Allah izzet ve hikmet sahibidir.
166. Fakat Allah sana indirdiğine şahitlik eder; onu kendi ilmi ile indirdi. Melekler de şahitlik ederler. Ve şahit olarak Allah yeterlidir.[302]
Tefsiri
162. Ehl-i kitabın gerçeğe uymayan inançları, hem kendilerine hem de başkalarına zarar veren birtakım davranıştan zikredildikten sonra tamamının böyle olmadığı, içlerinde müstesna kimselerin de bulunduğu ifade ediliyor. Bu farklı Ehl-i kitap mensupları da ikiye ayrılıyor: İlimde derinleşenler, böyle bir özellikleri bulunmamakla beraber fıtrî akıllarını kullanarak iman edenler. Her iki grup, daha öncekilere gönderilenler yanında son peygambere vahyedilmiş bulunan kitaba da İman ettikleri, bununla da kalmayıp hem bedenî (namaz) hem de malî (zekât) ibadetlerini yerine getirdikleri için Allah'tan büyük bir mükâfatı hak etmiş oluyorlar.[303]
163-165. Diğer gayri miislimler ve inkarcılar yanında Ehl-i kitabın da hem birbirine hem de İslâm'a olumsuz bakışları, Allah nezdinde geçerli bulunan imana nispetle yanlış veya eksik bir inanç içinde bulundukları, bunlardan bir grubun, Hz. Peygamber'e gökten bir kitap İndirilmesini istedikleri yukarıda geçen âyetlerde zikredilmişti. Özellikle Ehl-i kitap'tan olanların bu taleplerinde ne kadar haksız ve çelişkili olduklarını açıklamak üzere bu âyetlerin geldiği anlaşılmaktadır.
Hz. Peygamber'in şahsında Ehl-İ kitaba şu gerçekler hatırlatılıyor: Din, Allah'ın peygamberlerine vahyederek bildirdiği bilgi ve öğretiler bütünüdür. Ellerinde bulunan kitaplarda hem vahiyden hem de peygamberlerden söz edilmiş, kendileri de bunlara inanmışlardır. Muhammed Mustafa da diğerleri gibi bir peygamberdir. Ona gelen Kur'an da, diğer peygamberlere gelen Tevrat, Zebur, İncil gibi bir ilâhî kitaptır. Aslında kendileri kitaplarında bunların çoğunun isimlerini buldukları ve bildikleri halde daha önce okuma-yazma öğrenmemiş bulunan son peygamberin bunlardan haberi yoktur. Ona peygamberleri de, kitapları da bildiren, öğreten Allah'tır. Diğer peygamberler nasıl ümmetlerine hem müjdeler hem de uyanlarla gelmişlerse son peygamber de öyle gelmiştir. Bu arada kendilerini de uyarmış, iman etmedikleri takdirde uğrayacakları akıbeti, "bilmiyorduk, haberimiz olmadı" deme imkânlarının da bulunmayacağını bildirmiştir.
Allah Teâlâ insanlara gerektiği kadar peygamber göndermiştir, ayrıca her İnsan topluluğunda onlara yol gösteren rehber kullan vardır[304] Ancak peygamberlerin tamamının İsimlerini Kur'an'da saymamış, müslümanlann bilmelerinde fayda gördüğü peygamberleri yeteri kadar zikretmiş ve faaliyetleri hakkında bilgi vermiştir. Burada isimleri sayılan peygamberlerden başka (bu âyetin vahye-dîlmesinden önce) Hûd, Sâlİh, Şuayb, Zekeriyyâ, Yahya, İlyas, Elyesa', Lût gibi peygamberlerden söz etmiştir. Hadislerde peygamber olduklan zikredilen Hâlid b. Sinan el-Absî gibi isimler de vardır[305]
Allah Teâlâ'nrn Hz. Mûsâ ile konuşması, Şûra sûresinde (42/51) açıklanan "konuşma yollan"ndan birisiyle; yani "perde arkasından konuşma" yoluyla gerçekleşmektedir. Bu konuşmada melek aracılığı yoktur, doğrudan kalbe ve zihne iletilme de yoktur, konuşan gözükmeksizin "bir söyleme ve anlama" vardır. Söyleyen, konuşan Allah olduğuna göre elbette burada, insanlar arasındaki konuşmada olduğu gibi araçlar, sesler ve harfler mevcut değildir. Allah Teâlâ'nın kelâm (konuşma) sıfatının eseri ve tecellisi olan, bu sıfatın, açıklama iradesini yerine getirmek üzere muhatabıyla keyfiyetsİz olarak ilişki kurması (taalluk) sonucunda -Allah bakımından değil, kul bakımından yeni oluşan- bu olay, melek aracılığı ile olduğunda Cebrâire nasıl ulaşıyorsa, onun aracılığı olmadan peygambere de öyle ulaşmaktadır; çünkü yaratılmış olmak, Allah'ın bir sıfatı olmamak bakımından bu ikisi arasında bir fark yoktur. [306]
"İnkarcıların ve itaatsizlerin bahanelerini ortadan kaldırmak" ve "Bize bilgi gelmedi, uyanlmadık" diye kendilerini savunmalarına imkân vermemek için peygamberlerin gönderilmiş olması, peygamberler gelmediği dönemlerde yaşayan veya bulundukları yer ve durum itibariyle peygamberlerin tebliğlerini alamamış, bunlarla yeteri kadar ilgi kuramamış bulunan insanların sorumluluklarını akla getirmektedir. Bu konu İslâm düşüncesinde tartışılmış, a) "Allah'ı bilme ve O'na inanma dahil hiçbir sorumluluk bulunamaz; çünkü insan aklı bunlar için yeterli değildir", b) "Allah'ın varlık ve birliğini bilmek ve O'na inanmak yükümlülüğü vardır", c) "İmana ek olarak aklın iyilik ve kötülüğünü bilebileceği birçok davranışıyla da yükümlülük vardır" şeklinde üç görüş ortaya çıkmıştır. Bunlardan ilk ikisi Ehl-i sünnet'e ait olup ikincisi orta yolu temsil etmektedir. Bu tartışma "peygamberi görmemiş, davetini işitmemiş, onunla yeteri kadar ilgi kuramamış" insanlarla ilgilidir. Hz. Peygamber'in davetini işittikten, onunla uzun zaman yaşadıktan, İtiraz edip cevap aldıktan sonra hâlâ inkârda ısrar edenlerin, keza daha sonraki asırlarda dünyaya geldiği halde hak dini sahih bir şekilde (aslına uygun olarak) işittiği ve bildiği halde imana gelmeyenlerin sorumlu olacakları hem akıl hem de bu âyet ve benzeri nakil yollarıyla anlaşılmaktadır.[307]
166. Bu âyet hem Hz. Peygamber'e yönelik bir teselli İçermektedir hem de gerçeğin, -kaynağından gelen- güçlü bir ifadesidir. Evet Ehl-i kitap ve diğerleri, parça parça gelmekte olan Kur'an'ı, onun Allah'tan geldiğini ve vahiy ürünü olduğunu inkâr etseler de bu sonucu değiştirmez. Çünkü Allah, her şeyi kuşatan ilmiyle bunun böyle olduğuna şahitlik etmekte yani bu gerçeği bildirmektedir. Vahiyle ilgili melekler de olup biteni görerek olayın şahidi olmuşlardır. Bu şehâdet Öncelikle Hz. Peygamber'in manevî gücünü arttırmaktadır, ayrıca bunu duyanların Kur'an'a bir de bu gözle bakmalarını teşvik etmektedir.[308]
Meali
167, İnkâr eden ve Allah yolundan alıkoyanlar şüphesiz doğru yoldan çok uzaklaşmışlardır. 168-169. İnkâr edenleri ve hakkı gözetmeyenleri, Allah asla bağışlayacak depdir. Onları, içinde ebedî olarak kalacakları cehennem yolundan başka bir yola da yönlendirecek değildir. Bu da Allah için çok kolaydır.[309]
Tefsiri
167-169. Daha önce inkârın çeşitleri, bunları temsil eden kimselerin zihnî ve ahlâkî tavırları açıklanmış, hidayete yönelmeleri için gerekli yönlendirmeler yapılmış, delil ve işaretler verilmişti. Bundan sonra gelecek âyetlerde ise hem bütün insanlığa hem de özellikle EhM kitaba yönelik bir çağn yapılacaktır. Bu ikisi arasında psikolojik olarak hazırlanmayı sağlayacak bir geçiş olmak üzere, çeşitli yollarla insanların gerçeği bulmalarını, hak dine inanmalarım ve hayatlarını buna göre düzenleyip yaşamalarını engellemede, hakkı gözetmeme (zulüm) ve peygamberi inkâr etmede ısrar edenleri bekleyen korkunç akıbet canlı bir şekilde haber verilmektedir.[310]
Meali
170. Ey insanlar! Peygamber rabbinizden size gerçeği getirdi. Şu halde kendi iyiliğinize olarak iman edin. Eğer inkâr ederseniz bilin ki göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah'ındır. Allah sınırsız ilim ve hikmet sahibidir. 171. Ey Ehl-i kitap! Dininizde aşırı gitmeyin ve Allah hakkında, gerçekten başkasını söylemeyin. Meryem oğlu îsâ Mesîh ancak Allah'ın elçisidir, Allah'ın Meryem'e ulaştırdığı kelimesidir ve O'ndan bir ruhtur. Şu halde Allah'a ve peygamberlerine iman edin, "üçtür" demeyin, bundan vazgeçin; hakkınızda hayırlı olan budur. Allah ancak bir tek ilâhtır. O, çocuğu olmaktan münezzehtir, göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nundur. Güvenmek ve dayanmak için Allah yeter. 172. Ne Mesîh Allah'ın bir kulu olmaktan geri durur ne de yakın melekler. Büyüklenerek O'na kulluktan geri duranların hepsini Allah, yakında huzuruna toplayacaktır. 173. İman edip iyi işler yapanlara Allah ecirlerini tam olarak verecek ve lütfundan onlara daha fazlasını da ihsan edecektir. Kulluğundan yüz çevirenlere ve kibirlenenlere gelince, onlara acı bir şekilde azap edecektir; bunlar kendileri için Allah'tan başka ne bir dost ne de bir yardımcı bulabileceklerdir. 174. Ey insanlar! Şüphesiz size rabbinizden kesin bir delil geldi ve size apaçık bir nur indirdik. 175. Allah'a iman edip O'na sımsıkı sarılanlara gelince, Allah onları, kendinden bir rahmet ve lütuf içine daldıracak ve onları dosdoğru kendine ulaştıran bir yola iletecektir.[311]
Tefsiri
170. Genel olarak inkarcıları ve özel olarak da Ehl-i kitabı muhatap alan önceki âyetlerde bunların dayanakları çürütüldüğü ve taleplerinin anlamsızlığı açıklandığı için içlerinde Arabistan müşriklerinin ve çevrede yaşayan Ehl-i kitabın da bulunduğu bütün insanların hak dine çağrılmalarına uygun bir zemin hazırlanmış oldu. Bu sebeple önce bu âyette bütün insanlar, takip eden âyette ise Ehl-i kitap hak dine, tevhid inancına davet edilmektedir.
Resûlullah'ın Allah'tan getirdiği gerçek Kur'an'dır ve İslâm'dır. Allah bütün insanları bu dîne inanmaya çağırmaktadır. Kur'an'ın nazil olduğu yerde ve zamanda "Ey insanlar!" denildiği zaman bundan yakın çevredeki inkarcılar, müşrikler anlaşılsa bile "bütün insanlara yönelik" bir çağrıyı Arabistan kıtasına ve müşriklere özgü kılmak ilâhî maksada uygun değildir. Çünkü Kur'an âyetleri insanların, bunlardan ibaret olmadığını, çeşitli ırk, renk, dil ve kültürden olan başka insanların da bulunduklarını açıklamaktadır. Hz. Peygamber de İslâm davetini Arabistan yarımadası ve Arap kavmi ile sınırlı tutmamış, Habeşistan'dan İran'a ve Bizans'a kadar dünyanın dört bucağına ulaştırmaya çalışmıştır.
Allah'ın kullarını imana ve iyi davranışlarda bulunmaya (amel-i sâlih) çağırması -hâşâ- kendisi buna muhtaç olduğu için değildir. Çünkü insanlar da dahil olmak üzere bütün yaratılmışlar O'na aittir, O'nun mülküne dahildir. İman ve sâlih ameller insanlara lâzımdır, buna muhtaç olan insanlardır, dünya ve âhiret mutlulukları imana ve salih amele bağlıdır. Bu sebeple insanlar için hayırlı olan davranış, dini inkâr ve ilâhî emirlere isyan etmek veya bunlara karşı ilgisizlik değil, iman ve salih amellerdir.[312]
171. "Ey Ehl-i kitap! Dininizde aşın gitmeyin ve Allah hakkında, gerçekten başkasını söylemeyin" cümlesi hem yahudileri hem de hıristiyanları muhatap almaktadır. Çünkü her iki grubun da inançları içinde, Allah'ın Kur'an'da açıkladığı makbul ve doğru inanca aykırı taraf ve unsurlar vardır ve bunlara da yine Kur'an'da yeri geldikçe işaret edilmiştir.
Genellikle peygamberler ümmetlerine, kendilerinden sonra gelecek olan peygamberden de söz ettikleri için yahudiler "Mesîh" adıyla bir peygamberin gelmesini bekliyorlardı. Hz. îsâ gelip kendisinin beklenen peygamber olduğunu açıklayınca yahudiler onu inkâr ettiler, bekledikleri Mesih'in başka niteliklere sahip ve kendilerine mahsus bir peygamber olacağını, olması gerektiğini ileri sürdüler. Hz. îsâ'nın ana rahmine düşmesi, doğumu, doğduktan sonra Allah'ın lütfettiği mucizeler, hayatı, kendisini ortadan kaldırmak üzere tertiplenen tuzaktan kurtuluşu olağan üstü idi, buna başka âmiller de eklenince hırisüyanlann çoğu doğru, gerçekte olana uygun bir îsâ Mesîh inancına ulaşamadılar. Kendisinden önce gelen kitapları tasdik etmek (doğrulamak ve bozulan kısımlarım tashih etmek) üzere gelen Kur'an bu İnanç bozukluklarını yeri geldikçe uygun üslûplar içinde düzeltmiştir. Burada yapılan düzeltme Hz. îsâ'nın ne olup ne olmadığı ile ilgilidir. Evet beklenen Mesîh "Meryem oğlu îsâ"dan başkası değildir, o Allah'ın kuludur, peygamberidir, kelimesidir ve O'ndan bir ruhtur. Tanrı değildir, Tann'nın oğlu değildir, yalancı peygamber de değildir. Hz. îsâ'nın bu üç temel niteliğini hıristiyanlar da kabul etmektedirler. Ancak kelimelere verdikleri mânalar, yükledikleri kavramlar doğrudan sapmıştır, ilâhî muradın ve rızânın dışına çıkmıştır. Çünkü onlara göre îsâ'nm elçiliğinin mânası "Allah'ın oğlu olması"dır, kelimenin mânası, "İlâhî hakikatin, Meryem'in rahminde îsâ ile birleşmesidir"; böylece îsâ Allah'ın oğlu, Meryem de O'nun bir mânada eşi olmaktadır. Ruhtan maksat da Allah'ın ruhudur, nefsidir, îsâ'nın hakikati, ana rahminde o ruh (Rûhulkudüs) sayesinde oluşmuştur. Yuhanna İncili'nin başında bu inanç şöyle ifade edilmektedir: "Kelâm (söz, kelime, logos) başlangıçta var idi ve kelâm Allah nezdinde idi ve kelâm Allah idi... Dünyada idi ve dünya onunla oldu ve dünya onu bilmedi. Kendininkilere geldi ve kendininkiler onu kabul etmediler. Fakat onu kabul edenlerin hepsine, onun ismine iman edenlere onun oğulları olmak selâhiyetini verdi... Ve kelâm beden olup inayet ve hakikatle dolu olarak aramızda sakin oldu. Biz de onun izzetini, babanın biricik oğlunun izzeti olarak gördük" (171-14).
Kur'an'm açıklamalarına göre de Hz. îsâ Allah'ın kelimesidir, ancak kelâm ve ilâhî kelime (söz, logos), irade ve kudret gibi Allah'ın sıfatıdır. Olağan üstü bir oluşa şahit olduğumuzda "Allah'ın kudreti" deriz, burada kudret mecazen "Allah'ın kudretinin eseri" mânasına gelmektedir. Aslında yalnızca îsâ değil, bütün varlık ve oluşlar Allah'ın kelimesidir, O'nun "kün" (ol) emriyle olmuşlardır.[313]Ancak diğer İnsanların oluşmasında, Allah Teâlâ'nın iradesi ve âdeti gereği başka sebepler, vasıtalar, kanunlar devreye girdiği halde Hz. îsâ'nın oluşmasında yine O'nun İradesiyle bu gibi vasıtalar devreye girmemiş, Allah "böyle olsun dediği" İçin onun annesi kocasız hamile kalmış ve îsâ'yi doğurmuştur[314]
îsâ Mesîh Allah'tan bir ruhtur; bütün insanların özünde aynı ruh vardır; çünkü Allah ilk insanın maddesini yaratıp ona insan şeklini de verdikten sonra aynı ruhtan ona da üflemiş, o biyolojik yapı içine "bir ilâhî emir olan, mahiyeti bilinmeyen ruh"tan bir parça yerleştirmiş, insanı onunla tamamlamıştır [315] İnsanlar bu ruhu ölünceye kadar vücutlarında taşırlar, onun özelliklerini yaşarlar, öldükten sonra ise ruh insan vücuduyla alâkasını keser ve kendine mahsus manevî âleme (daha sonra terimleşen ifadeyle halk âleminden emir âlemine) intikal eder. Hz. îsâ için "O'ndan bir ruhtur" ifadesinin kullanılması ya onun bu ruhtan nasibinin daha fazla olduğundandır veya bu ruhun ona intikalinin, diğer (anah-ba-balı) insanlardan farklı şekilde ve farklı yoldan olması sebebiyledir,
"Hz. îsâ, diğer peygamberler gibi bir beşer, bir kul, bir peygamber ise -başka insanlarda da aynı özellikler bulunduğu için- onun Allah'ın kelimesi ve ruhu ol-masıntn beşer üstü bir yanı ve mânası yoksa bu nitelikler niçin kullanılmıştır, niçin Hz. Peygamber'in tanımlandığı gibi 'O kendisine vahiy gelen bir beşerdir' denilmemiştir?" şeklinde bir soru akla gelebilir. Bu haklı sorunun cevabı şudur: İn-ciller'de Hz. îsâ bu nitelikleriyle tanımlanmıştır, ilk zamanlardaki müminler bu sözlerin mânalarım doğru anlamışlar, beşer olan îsâ'nın üstün nitelikleri olarak yorumlamışlardır. Fakat zaman içinde, Hıristiyanlığın yayıldığı ülkelerde hâkim olan putperestliğin, tanrının üç unsurdan oluştuğu inanç ve anlayışını içeren dinlerin, felsefelerin ve mistik yaklaşımların etkisiyle bu niteliklerin mânaları değiştirilmiş, ilâhî maksada aykırı yorumlar yapılmıştır. Kur'an bu vasıflan yeniden zikrederek nitelemenin doğru, vahye dayalı ve ilâhî olduğuna, sonraki yorumların ise sahih mâna ve inançtan saptığına işaret etmektedir.
"Üç demeyin" cümlesi, çok veciz bir şekilde, tarihten gelip günümüzde de yaşayan hıristiyan mezheplerinin hâkim ortak inancını ortaya koymakta, sonra gelen kısımıyla 172. âyet -ve aşağıda zikredeceğimiz başka âyetler- ise bu inancı akıl ve nakil delilleriyle reddetmekte, dayanaklarını çürütmektedir.
Bilindiği üzere Hıristiyanlığın meşhur ve muteber bütün mezheplerinde bu üçleme (teslis) inancı vardır. "Asıl, kelime, isim, sıfat" karşılıklarıyla açıklanan uknum kelimesi, bu üç unsurdan her birini ifade etmek üzere kullanılmaktadır. Birinci uknum 'Tann'nın zâtı" olup, kadîm {başlangıcı, evveli, yaratanı olmayan) varlıktır; bütün varlıkların aslı, var oluşu O'na dayanır. İkinci uknum "Tann'nın ilmf'dir, bu oğuldur, birinci uknumun altındadır ve bütün aklî güçler (kabiliyet ve melekeler) ona bağlıdır. Üçüncü uknum "Rûhulkudüs"tür, bu hayat sıfatıdır, ikinci uknumdan sonra gelir, madde âleminin var olması ona dayanır. Tann'nın ilim sıfatı -ki buna kelime de demektedirler- Mesîh ile birleştirilince, İnciller'de geçen "oğul" kelimesi böyle yorumlanınca ortaya hulul inancı çıkmış oldu. Hulul, Allah'ın ilminin, dolayısıyla da zâtının (lâhûtun), Îsâ-Mesîh'in vücuduyla (nâsût) birleşmesi, iki uknumun tek asıl varlık (cevher) haline gelmiş bulunmasıdır. Bu gelişmeler sonunda Hıristiyanlığa teslîs inancı girmiş oldu, buna göre Tanrı "baba, oğul ve Rûhulkudüs" denilen üç unsurdan oluşuyordu; bu üç bir idi, bir de üç idi.
Hıristiyanların tevhidden aynlarak teslîs inancına düşmelerinin önemli bir sebebi eldeki İnciller'de, aksine ifadeler de bulunmakla beraber (Matta, 1; Yuhanna, 20) teslis inancına götüren parçaların mevcut olmasıdır [316]Eldeki Yeni Ahid'in sonunda yer alan Pavlus'un mektupları ve özellikle Galatyalı-lar'a Mektubu'nda hem teslisin açık izleri hem de "Oğulun, insanların günahlarına kefaret olmak üzere kurban olduğu" ifadesi yer almaktadır (1/2-5). Pavlus, hı-ristİyanlara işkence eden militan bir yahudi iken milâdın 38. yılında, güya mâna âleminde Hz. İsa'yı görmüş, Hıristiyanlığı kabul etmiş,bundan sonra bir "aziz" gibi davranarak kilisenin kurallarını koymuş, diğer İncil yazarlarını etkilemiş ve îsâ'nın tanrı olduğu inancını yaymıştır.
Teslis İnancı yerleşmeden önce hıristiyan din adamları arasında farklı inanç taşıyanlar, Allah'ı bir, Hz. îsâ'yı peygamber olarak tanıyanlar bulunuyordu. Bunlardan birisi de İskenderiyeli Arius idi. Hıristiyanlığı benimseyen İlk Roma İmparatoru Kostantin önce Arius'un inancına meyletti. Bunun tepki görmesi üzerine 325 yılında İznik'te ilk ruhanî meclisi (konsil) topladı. 2048 din adamının katıldığı bu konsilde büyük ihtilâflar çıktı. İmparator birlik ve istikran sağlamak üzere Arius gibi düşünenleri tasfiye etti ve geriye kalan din adamları, Pavlus'un yolundan yürüyerek teslise dayalı resmî hıristiyan inancını oluşturdular. İmparatorun tercih ve kararına dayandığı için Arapça'da "Melkâniyye" diye ifade edilen bu mezhep, Roma İmparatorluğu'nun doğu ve batı olarak ayrılmasından sonra ikiye ayrıldı: Papalığı da elinde tutan batı hıristiyan inancı Katolik, doğu ise Ortodoks adını aldı. Bunlardan başka Ya'kubİyye, Nestûriyye (Hz. îsâ'da tanrılık ve insanlık unsurlarının birbirine katışmadan bulunduğunu ileri süren bu mezhep 431'de Efes Konsili'nde reddedildi, mensubu azdır). Daha sonra XVI. asırda Luther tarafından yapılan reform hareketiyle başlayan Protestanlık mezhepleri doğdu; ancak bunların yaşayan ve yayılanlarından hiçbiri Allah'ın birliği (tevhid) inancına dönemedi, hepsinde teslis bir inanç esası olarak kabul edildi. İslâm'ın geldiği çağda hem bir kısım Araplar hem de Arap olmayan kavimler bu mezhepleri, dolayısıyla -detayda farklar bulunsa da esası teslise dayanan- hıristiyan inancını benimsemiş bulunuyorlardı. "Üç demeyin" ifadesi bu veciz şekliyle bütün bu mezheplerin tev-hİdden sapmış bulunan inançlarını ifade etmekte ve hedef almaktadır[317]
Kur'ân-ı Kerîm, Hz. îsâ'nın Tanrı'nm oğlu olduğu inancını biri genel, diğeri özel İki delile dayanarak reddediyor. Genel olan, Allah Teâlâ'nın baba olmasının ve oğul edinmesinin imkânsızlığı, böyle bir tasavvurun "bir, tek, eşi ve benzeri bulunmayan, her şeyi kuşatan, hiçbir şeye ihtiyacı olmayan, her şeyin kendisine muhtaç olduğu Allah" kavramına aykırı olduğu, bununla çeliştiği, ikisinin bir arada düşünülemeyeceği delilidir. Buradaki 171. âyet gibi Bakara sûresinin 117. âyeti de bu delili içermektedir.[318]
Özel olan delile göre Hz. îsâ'nın hayatından, yapıp ettiklerinden yola çıkan delildir. Gerek Kur'ân-ı Kerîm'de gerekse elde mevcut tncil-ler'de Hz. îsâ'nın, babasız da olsa bir anadan doğduğu, diğer insanlar gibi yiyerek, içerek, hastalanıp iyi olarak, acı çekerek, Allah'a ibadet ve dua ederek... yaşadığı, sonunda yahudilerin hışmından Allah'a sığındığı (hıristiyanlann inancına göre onlar tarafından öldürüldüğü) te'vil götürmeksizin açıkça ifade edilmiştir. Bütün bu özellikler ve nitelikler Allah veya O'nun oğlu olma kavramına ters düşmekte, bununla çelişmektedir. 172. âyet de diğerleri gibi bu ikinci delili "Allah'a ibadet yönünden" dile getirmektedir.
Kur'an âyetleriyle bunların yorumuna göre Hz, Meryem ve oğlu îsâ'nın hayat hikâyeleri ve özellikleri şundan ibarettir: Hz. îsâ'nın annesi Meryem, İnırân'ın kızıdır, annesi ona hamiİe kaldığında erkek olduğunu zannederek mâbed hizmetine adamıştı. İnırân, kızı doğmadan vefat etti, doğan çocuk kız olunca anne buna üzüldü, yakındı, sonra adını "Meryem" koydu ve teslim etmek üzere mabede getirdi. Mâbedde bulunan din adamları Meryem'i himayelerine alma konusunda ihtilâfa düştüler, kuraya başvuruldu ve Meryem Zekeriyyâ'nm himayesine girdi, Meryem yükümlülük çağına gelince hâmisi ona -perdelerle ayrılmış- bir oda tahsis etti, orada rabbine ibadet ediyordu, Zekerriyâ onun yanma her geldiğinde yiyecek içecek nesneler görüyordu, kendinden başka buraya gelip giden olmadığı için bunların nereden geldiğini sorduğunda Meryem "Bunlar Allah'tan, Allah dilediğini hesapsız olarak nzıklandırır" diyordu. Meryem dürüst, iffetli, temiz, Allah tarafından seçilmiş, melekler aracılığı ile kendisine doğru bilgiler gelen, Allah'ın ona tahsis ettiği lütuflardan söz edilen bir bakire idi. Perdeli yerde örtü içinde İken Allah ona, tam olarak insan kılığına girmiş olan ruhu (Cebrail) gönderdi, ruh Meryem'e hitaben "Allah'ın elçisi olduğunu, kendisine babasız bir çocuk bahşetmek üzere geldiğini ifade etti, oğluna Allah'ın lütfedeceği mucizeleri, onu Rûhulku-düs'le destekleyeceğini, kitabı, hikmeti, Tevrat'ı, İncil'i öğreteceğini, İsrâiloğulla-rı'na peygamber olarak göndereceğini..." müjdeledi, sonra ona ruhu üfledi, Meryem bu üfleme sonucunda îsâ'ya hamile kaldı[319] Her şeye rağmen büyük bir heyecan, şaşkınlık ve mahcubiyet içinde olan Meryem karnındaki çocukla uzak bir yere çekilip gitti, doğum sancısı onu bir hurma ağacına yönlendirdi, "Keşke bundan önce öl-seydim de unutulup gitseydim!" dedi. Alt tarafından birisi ona şöyle seslendi: "Tasalanma, rabbin senin alt yanında bir su arkı (veya başka bir yoruma göre şerefli bir insan) vücuda getirmiştir. Hurma dalını kendine doğru silkele ki, üzerine taze, olgun hurma dökülsün. Ye iç, mutlu ol! İnsanlardan birini görürsen de ki: Ben, Allah'a adakta bulundum; artık bugün hiçbir insanla konuşmayacağım." Nihayet çocuğu taşıyarak kavmine getirdi. Dediler ki: "Meryem! Gerçekten sen çirkin bir şey yaptın! Ey Harun'un kız kardeşi! Baban kötü bir adam değildi; annen de iffetsiz değildi." Bunun üzerine Meryem çocuğa işaret etti. "Biz, dediler, beşikteki bir çocukla nasıl konuşuruz?" Cevabı çocuk verdi: "Ben Allah'ın kuluyum; O, bana kitabı verdi ve beni peygamber yaptı. Nerede olursam olayım, o beni kutlu ve bereketli kıldı; yaşadığım sürece bana namazı, zekâtı ve anneme saygılı olmayı emretti; beni bedbaht bir zorba yapmadı. Doğduğum gün, öleceğim gün ve diri olarak kabirden kaldırılacağım gün esenlik banadır" (Meryem 19/22-33). Annesine meleğin müjdesinde bildirdiği gibi îsâ, İsrâiloğullan'na peygamber olarak gönderildi, onları tevhid dinine davet etti, kendisini desteklemek üzere mucizeler verildi, daha önceki peygamberleri onayladığı gibi kendisinden sonra gelecek peygamberi de ismini vererek, Ahmed diyerek müjdeledi. İsrâiloğullan'nın ve özellikle kâhinlerin, din adamlarının, ileri gelenlerin kibir ve inatları karşısında ümidi kırıldı, kendisine sadık kalan on iki kişi ile ibadet ve davet hayatını devam ettirmeye çalıştı, inkarcılar kendisini öldürmeye karar verip kaldığı yeri basınca Allah onu kaldırdı, ellerinden kurtardı, başka birini ona benzetti, onu çarmıha gerdiler ve olup bitenler sebebiyle de şüphe içinde kaldılar [320]
Kur'an'a göre Hz. îsâ'nın yirmi civarında üstün özellikleri, müstesna nitelikleri vardır: O, Allah'ın kulu ve peygamberidir[321] müstakil bir diri ve kitap sahibi bulunan beş büyük peygamberden (ülü'1-azîm) biridir[322] Allah ona îsâ Mesîh adını vermiştir[323] Allah'ın kelimesidir ve ruhudur[324] rehber ve öncü mânasında imamdır [325] kulların amellerine şahitlik edeceklerden biridir [326] son peygamberin geleceğini müjdelemiştir (Saf 61/6), dünyada ve âhirette şerefli, itibarlı ve Allah'ın yakınlığına mazhar olanlardandır[327] mustafâdır yani seçilmişlerdendir [328] müctebâ-dır yani tercih edilmişlerdendir ve iyi (sâlih) kullardandır [329] nerede olsa mübarektir, arınmıştır, insanlar için bir mucizedir (âyettir), Allah'tan bir rahmettir, annesine bağlı ve saygılıdır ve Allah'ın selâmına mazhardır[330]Allah'ın kendilerine kitabı ve hikmeti öğrettiği kutlu kişilerden biridir.[331]
172-173. Müşrikler, "melekler Allah'ın kızlarıdır" diyorlar[332]hıristiyanlar da îsâ Mesîh'in Allah'ın oğlu olduğunu ileri sürüyorlardı. Bu iki iddianın reddinde kullanılan delil, meleklerin ve îsâ'nm davranışlarından hareket eden vakıa delilidir; çünkü gerçekte olan, fiilen gerçekleşen şey, gerek meleklerin ve gerekse Hz. îsâ'nm Allah'a kulluk ve ibadet ettikleridir. Melekler bunun için var edilmişlerdir, Hz. îsâ'nm Allah'a kulluk ve ibadetle ömrünü geçirdiği İse yalnızca Kur'an'ın nakli ile değil, İncil'deki açıklamalarıyla da sabittir [333] Allah ibadet eden değil, kendisine ibadet edilendir; melekler ve Hz. îsâ da Allah'a ibadet ettiklerine göre bunların ne tann ne de O'nun oğlu veya kızı olmaları mümkündür.
Allah'a ibadetten geri duranlar ikiye ayrılır; bir kısmı bilgisizlik, tembellik, İmkânsızlık gibi sebeplerle ibadet edemeyenler, diğerleri ise bildikleri ve İmkân buldukları halde büyüklendîkleri, Allah'a kulluğu içlerine sindiremedikleri için ibadetten geri duranlar. Birinci gruba girenler, ya İyilikleri kötülüklerine, sevapları ibadet eksiklerine ve günahlarına galip geldiğinden veya Allah'ın lütfundan affedilebilirler. İkinci gruba girenler ise -kendileri bunu istemedikleri halde- zorla Allah'ın huzuruna getirilecekler, elleri kelepçeli sanık ve tutukluların mahkeme huzuruna celbedildikleri gibi Allah huzuruna çıkarılınca acizliklerini anlayacaklar, büyüklenmeierinİn anlamsızlığı ortaya çıkacaktır. Ceza ve mükâfat konusundaki ilâhî kural ise şudur: Birinci kısım olarak tanımlanan kusurlular affedilmedikleri takdirde yalnızca günahları kadar ve ağır olmayan bir ceza göreceklerdir; bunlar için, Allah izin verdiği takdirde, şefaat kapısı da açık olacaktır. İkinci gruba girenlerin cezası -günahları ölçüsünde- ağır ve şiddetli olacak, ayrıca Allah'tan başka ne bir dost ne de yardımcı bulabileceklerdir. Sığınabilecekleri bir Allah kalacak, fakat dünya hayatında O'na karşı büyüklendikleri ve kul olmayı reddettikleri için yardım beklemeye de yüzleri olmayacaktır. Dünyada Allah'a kulluktan geri durmayan, ömrünü bir Allah'a kulluk, ibadet ve güzel işler, iyi davranışlarla geçiren müminlere gelince Allah, onlara ibadetlerinin ve güzel davranışlarının karşılığını verdikten sonra lütfundan bir de fazlasını ihsan edecek, onları hak ettiklerinin üstünde ödüllendirecektir. Cezada denge adalet gereği olup bunun bozulması haksızlıktır. Hak edilenin üstünde ödüllendirme ise adalete aykırı olmayıp ödüllendirenin lütuf, cömertlik ve kereminin eseridir.[334]
174-175. Arapça karşılığı burhan olan "kesin deliPden maksat akıldır ve aklın yürüyerek imanın ve hidayetin sınırına kadar gelmesini sağlayan işaret taşlandır; yani insanın kendi iç ve dış, maddî ve manevî varlığı ile onu çepeçevre saran kâinatta sergilenmiş olan alâmetler, deliller, yol bulduran izlerdir. "Apaçık nur" ise "indirdik" yükleminin de delaletiyle Kur'an'dır [335] Burada tekrar bütün insanlara hitap edilmekte, akıllarını doğru kullanarak, kendilerini ve kainatı doğru gözlemleyip, okuyup yorumlayarak Allah'a inanmaları, bu imandan sonra Hz. Peygamber, onun gösterdiği mucizeler ve özellikle getirip tebliğ ettiği kitap üzerinde doğru ve yeterli düşünerek Resûlul-lah'a ve Kur'an'a iman etmeleri; putlara, kendileri gibi beşer oldukları halde tan-nlaştırdıklan insanlara, hayvanlara, hatta İmanı dışlayan akla (sakat düşünceye) sarılmak yerine Allah'a sarılmaları, O'nun gönderdiği dine sımsıkı tutunmaları istenmektedir. Bu imana kavuşan ve rehbere sarılanlar için üç mükâfat vaad edilmekte, başka bir deyişle üç güzel sonuç müjdelenmektedir: 1. Allah'ın rahmet deryasına dalmak, 2. O'nun lütfuna mazhar olmak, 3. Hidayet; yani insanı dosdoğru Allah'a, O'na kul olma devletine, rızâsına erme nimetine götüren İlâhî rehberlik. Dünya hayatında kul, bu üç değerli ödülden daha büyüpnü bulamaz ve elde edemez; bütün nimetler, mükâfatlar ve ecirler bu üç ödülün içindedir. İnsanlar Allah'ın rahmetiyle esirgenir, lütfuyla gönenir, hidayetiyle doğruyu, güzeli ve iyiyi bulurlar, bilirler ve yaşarlar.[336]
Meali
176. Senden fetva isterler. De ki: "Allah, babası ve çocuğu olmayan kimsenin mirası hakkındaki hükmü şöyle açıklıyor: Eğer çocuğu olmayan bir kimse ölür de onun bir kız kardeşi bulunursa, bıraktığının yansı bunundur. Eğer (ölen) kız kardeşin çocuğu yoksa erkek kardeş de ona vâris olur. Kız kardeşler iki tane olursa, bıraktığının üçte ikisi onlarındır. Eğer erkekli kadınlı daha fazla kardeş varsa, erkeğin hakkı iki kadın payı kadardır. Yanıl-mayasınız diye Allah size açıklama yapıyor. Allah her şeyi bilmektedir.[337]
Tefsiri
176. "Kadınlar" mânasında Nisa adı verilen bu sûrenin son âyetinin de ağırlıklı olarak kadınların (kız kardeşlerin) miras haklarıyla ilgili bulunması anlamlıdır. Öz kızların bile mirastan mahrum edildiği bir sosyal çevrede; sûrenin başında, anadan erkek kardeşler yanında kız kardeşler, burada ise babadan erkek kardeşler yanında kız kardeşler de mirastan pay sahibi kılınmak suretiyle İslâm'ın kadınlara getirdiği haklar konusuna bir daha dikkat çekilmiştir.
Âyet muhtemelen Hz. Peygamber'in Veda haccına hazırlandığı günlerde veya ondan birkaç ay önce, ağır hasta olan Câbir b. Abdullah'ın sorusu üzerine vah-yedilmiştir. Çünkü Câbir'in babası ve çocukları yoktu, buna karşılık dokuz tane kız kardeşi vardı[338] "Babası ve çocuğu olmayan kimsenin mirası" diye çevirilen kısmın Arap-ça'daki karşılığı kelâle'dir. Hem babanın hem çocuğun bulunmaması halindeki miras durumuna kelâle denilmesinde ittifak, çocuk bulunmamakla beraber babanın bulunması haline bu ismin verilmesinde ihtilâf vardır,
Kelâle ile ilgili miras hükümleri Kur'an'da; şu âyetlerde açıklanmıştır: a) Ana bir kardeşlerle ilgili olanı sûrenin başında (12. âyet), b) Ana-baba bir veya baba bir kardeşler arasındaki miras hükümleri buradaki âyette, c) Diğer durumlar ise bir çerçeve hüküm olarak "Aralarında rahim bağı bulunanlar Allah'ın hükmüne göre birbirlerine daha yakındır" mealindeki âyette[339]
"Çocuğu olmayan" ifadesinde geçen "çocuk" Arapça'daki veled'in karşılığıdır. Bu dilde veled kelimesi, hem erkek hem de kız çocukları için kullanılır. Kelimeye bu mânayı veren bazı müctehidler, kız çocuğunun bulunması halinde de kelâle durumunun oluşmayacağı ve kız kardeşlerin vâris olamayacağı yorumunu yapmışlardır. Ancak müctehidlerin çoğunluğu (cumhur), kelimenin tek başına erkek için de kullanıldığından hareket ederek ve sahih bir hadise [340] dayanarak "Kız çocuğu bulunsa dahi ana-baba bir veya baba bir kız kardeşler vâris (asabe) olurlar" demişlerdir.
Sûrenin 12. âyetinde kardeşler ana bir oldukları için erkek kardeşle kız kardeşler mirastan eşit pay almışlardı: Birer tane iseler her biri altıda birer alırlar, birden fazla iseler üçte bir aralarında eşit paylaştırılır. Burada İse kardeşler baba bir (yani öz) kardeşlerdir. Baba tarafından akraba erkeklerin kadınlara karşı nafaka vb. malî yükümlülükleri bulunduğu, kadınların ise böyle bir yükümlülükleri mevcut olmadığı için erkek kardeşlere, hizalarındaki (aynı derecedeki) kız kardeşlere nispetle iki misli pay verilmiş, böylece nimet-külfet dengesi kurulmuştur. Mirasta, gerekli bulunan durumlarda, aynı derecedeki mirasçı kadınlara, erkek yandaşlarına nispetle yan hisse verilmesinin sebebi, kadınların ikinci sınıf insan olarak kabul edilmelerinden veya haklarının eksîltilmesinden değil, bu nimet-külfet dengesi zaruretinden kaynaklanmaktadır.
Allah'ın her şeyi bildiğine vurgu yapılarak "Yanılmayasınız diye Allah size ıçıklama yapıyor" buyurulması, Kur'an'ın yalnızca iman, ibadet ve ahlâkla ilgili açıklamalar yapmak, bilgi ve hükümler getirmek için vahyedilmediğİni, hukuk vb. alanlarda da müminlere hükümler ve kurallar getirdiğini, insanların bu alanda da ilâhî irşada ihtiyaçlarının bulunduğunu göstermektedir.[341]
[1] Ferâiz", 14.
[2] İbn Âşûr, IV, 212.
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/3.
[3] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/3-4.
[4] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/4.
[5] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/5.
[6] meselâ bk. Gazzâlî, İhya', III, 2 vd.
[7] Şah Veliyyullah, et-Tefhîmâtü'l-üâhiyye, I, 222; II, 216 vd.; Hüccetullâhi'l-bâliga, I, 38-40,58-61).
[8] Buharı, "Nikâh", 79,80; Müsned,V, 151.
[9] Tabâtabâî, IV, 146.
[10] Enbiyâ 21/91; Tahrîm 66/12.
[11] Nisa 4/171.
[12] Âl-i İmrân 3/40.
[13] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/5-7.
[14] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/8.
[15] Buhârî, "Talâk", 25, "Edeb", 24; Müslim, "Zühd", 42.
[16] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/8-9.
[17] Buhârî, "Talâk", 25, "Edeb", 24; Müslim, "Zühd", 42.
[18] Bu konuda tapılan tartışmaların iyi bir özeti için bk.İbn Aşur, IV,226-229;Tabatabai,I,195-209.
[19] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/9-11.
[20] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/11-12
[21] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/12.
[22] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/12
[23] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/13.
[24] Buhârî, "Tefsîr", 4/5,7.
[25] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/13-14
[26] Tefsîr", 4/3
[27] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/14-15
[28] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/15
[29] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/16
[30] Buharı, "Tefsir", 4/4.
[31] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/16-17
[32] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/17-19
[33] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/20
[34] Ankebût 29/28.
[35] IV, 438-440.
[36] Ateş , II, 229
[37] Buhâri, "Tefsîr", 4/1 vd.
[38] Müslim, "Hudûd",12-14.
[39] Buhârî, "Diyât", 6; Müslim, "Kasâme", 25-26.
[40] Müslim, "Hudûd", 16-33; el-Muvatta', "Hudûd", 2-6.
[41] Müslim, "Hudûd", 26.
[42] Levililer, 20,24/16 vd.; Tesniye, 22/13 vd.
[43] el-Muvatta', "Hudûd", 9-10; Ebû Bekir İb-nü'1-ArabU, 359.
[44] Müslim, "Hudûd", 15; el-Muvat-fa\ "Hudûd", 9-10.
[45] Bilgi için bk Şâfıî, er-Risâle, s. 106-117; Muhammed Ebû Zehre, eş-Şâfiî, s. 260-266.
[46] Müslim, "Hudûd", 22.
[47] Müslim, "Hudûd", 24.
[48] İ'lâmü'l-muvakkıîn, III, 79.
[49] Müslim, "Hudûd", 12.
[50] Ebû Bekir İbnü'l-Arabî, 1,358.
[51] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/20-24
[52] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/24
[53] bk. Bakara 2/162; ÂH İmrân 3/91.
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/24-25
[54] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/25
[55] İbn Âşûr, IV, 283-284; Buharı,"Tefsir", 4/6.
[56] Nûr 24/6-7.
[57] İbn Âşûr, IV, 285.
[58] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/26-27
[59] İbn Hacer, d-Metâlibü'l-âliye, Kuveyt, 1973, II, 4-5; Şevkânî, Neylü'l-evtâr, VI, 180.
[60] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/27-28
[61] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/29.
[62] İbn Âşûr, IV, 292.
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/29-31
[63] İbn Âşûr, IV, 297.
[64] Müslim, "Radâ", 26-32; Ebû Dâvûd, "Radâ", 9-11; bu konuda geniş bilgi için bk. Ömer Nasuhi Bilmen, Hukuki İslâmiyye ve Istüahatı Fıkhiyye Kamusu, İstanbul 1985, II, 78-92.
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/31-32
[65] EbÛ Bekir İbnü'l-Arabî, 1,384; İbn Âşûr, V, 6 vd.; Tabâtabâî, IV, 285 vd.
[66] Nûr 24/3.
[67] bk. Bakara 2/221; Mümtehine 60/10.
[68] hadisler için bk. Buhârî, "Nikâh", 31 vd.; Müslim, "Nikâh", 11-32; Ebû Dâvûd, "Nikâh", 14.
[69] Şîa adına savunma ve delillendirme için bk. Tabâtabâî, IV, 290 vd.
[70] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/32-34
[71] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/35
[72] gayri müslim kadınlarla evlenmenin cevazı için bk. Mâide 5/5; Mümtehine 60/10.
[73] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/35-36
[74] Matta, 5/17.
[75] Şûra 42/13.
[76] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/36-37
[77] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/37
[78] Bakara 2/185.
[79] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/37
[80] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/37-38
[81] el-Muvatta', "Büyü"', 56.
[82] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/38-39
[83] bilgi bk. Bakara 2/178-179
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/39
[84] Necm 53/32
[85] Seyyie hakkında bilgi için bk. En'âm 6/160
[86] Buhârî, "Edeb", 6, "Eymân", 16...; Müslim, "îmân", 143444
[87] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/39-40
[88] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/41
[89] Tirmizî, "Tefsir", 5/8-9.
[90] Buhârî, "İmân", 26, "Cihâd", 7; Tirmi-zî, "Fezâilü'l-cihâd", 25.
[91] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/41-43
[92] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/43-44
[93] Buhârî, "Nikâh", 93.
[94] bk. Cessâs, II, 188; Ebû Bekir İb-nü'1-Arabî, 1,415.
[95] Cessâs, II, 189; İbn Atıyye, II, 48.
[96] V, 43-44.
[97] BuhM, "Nikâh", 83; İbn Âşûr, V, 41-42.
[98] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/44-47
[99] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/47-48
[100] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/49
[101] Lisânü'l-'Arab, "cvr" md.
[102] bk. Abdurrahman b. Ahmedb. Muhammedb. Fâyis, Ahkâku'l-civârfi'l-fikhi'l-İslâmî, s. 33-34.
[103] meselâ bk. İbn Kudâme, el-Mugm, Kahire 1412/1992, VIII, 537; Merdâvî, el-İn-sâf, VII, 243; Âlûsî,V, 29.
[104] Zemahşerî,1,267-268; Şevkânî, 1,521.
[105] V, 183-184.
[106] Buhârî, "Edeb", 28; Müslim, "Birr", 140,141.
[107] Buhârî, "Edeb", 29; Müslim, "İmân", 73.
[108] Tirmizî, "Birr", 28.
[109] Buhârî, "Şüf a", 23; "Hibe", 16.
[110] meselâ bk. Gazzâlî, İhya', II, 212-215.
[111] bk. H. Lesetre, "Prochain", Diction-naire de la Bible, V, 683-684.
[112] Matta, 5/43-44.
[113] el-Mâide 5/8.
[114] Buhârî, "Rikak", 23; Nikâh", 80; Müslim, "İmân", 74, 75.
[115] Buhârî, "Edeb", 31; Müslim, "İmân", 74,76, 77.
[116] Kurtubî, V, 188.
[117] Acrûnî, I, 328.
[118] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/49-52
[119] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/52
[120] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/52
[121] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/53
[122] Bakara 2/219.
[123] Tirmizî, "Tefsîr", 5; Ebû Dâvûd, "Eşribe",1.
[124] içkinin kesin olarak yasaklanması hakkında bilgi için bk.Mâide 5/90.
[125] Buhârî, "Salât", 80.
[126] Cessâs, I, 202-205.
[127] İbn Âşûr, V, 62.
[128] Tefsir", 4/10; 5/3.
[129] V, 63.
[130] Bakara 2/236-237.
[131] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/53-56
[132] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/57-58
[133] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/58-59
[134] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/59
[135] Cumartesi adamlarının lanetlenmesi" hakkında bk. Bakara 2/65-66; A'râf 7 /163.
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/59
[136] İbn Âşûr, V, 80.
[137] V, 81-83. Ehl-i kitabın akıbeti için bk. Bakara 2/62.
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/59-61
[138] Mâide 5/18.
[139] Cum'a 62/6.
[140] Bakara 2/80.
[141] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/61-62
[142] bâtıl" diye çevirdiğimiz tâgut kelimesi hakkında bilgi için bk. Mâide 5/60.
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/62
[143] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/62
[144] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/62
[145] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/63
[146] Müslim, "Hac", 390.
[147] Müslim, "îmân", 107-109.
[148] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/63-63
[149] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/6566
[150] Buhârî, "Ahkâm", 4, "Megazî", 59; Müslim, "İmâre", 39
[151] Buhârî, aynı yerler; Ebû Bekir İbnü'l-Arabî, 1,452
[152] İbn Âşûr.V, 102
[153] Cessâs, I, 212-213
[154] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/66-68
[155] nüzul sebepleri için bk. Buhârî, "Şirb", 6-9; Müslim, "FezâiT, 129; İbn Kesîr, II, 304^305; Şevkânî, 1,544.
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/69.
[156] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/69.
[157] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/69-70.
[158] Müslim, "Fezâ'îl", 129.
[159] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/70.
[160] İbnÂşûr,V, 114.
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/70-71.
[161] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/71.
[162] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/71-72.
[163] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/72.
[164] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/72-73.
[165] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/73.
[166] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/73-74.
[167] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/74-75.
[168] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/75.
[169] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/75-76.
[170] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/76.
[171] İbn Bakara 2/256.
[172] Tevbe 9/33; Feth 48/28; Saf 61/9.
[173] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/76-78.
[174] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/78.
[175] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/78.
[176] Muhammed 47/24.
[177] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/78-79.
[178] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/79-80.
[179] bk. Âl-i İmrân 3/175
[180] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/80
[181] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/81
[182] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/81.
[183] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/81-82
[184] ayrıca bk. Nur 24/ 27,61.
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/82-83.
[185] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/84
[186] Tefsir", 4/15.
[187] bk. İbn Kesîr, II, 352-35.
[188] V, 151.
[189] V, 200 vd.; îbn Kesîr, ü, 354.
[190] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/84-86.
[191] Müsned, IV, 325; İbn Kesîr, II, 354.
[192] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/86-87.
[193] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/87.
[194] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/87-88.
[195] Taberî, V, 204.
[196] çünkü bu uygulama, harp esirlerine yapılacak seçenekli İşlemlerden yalnızca birisidir, bk. Mu-hammed 47/4.
[197] bk. el-Muvatta', "Ukûl", 1-4; Müslim, "Kasâme", 6; Dârimî, "Diyât", 12-13).
[198] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/88-90.
[199] meselâ bk. Nisa 4/48.
[200] BuhM, "Tefsir", 4/16.
[201] meselâ bk. Nisa 4/48,116.
[202] bk. Bakara 2/178-179.
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/90-91.
[203] Buhirî, "Tefsir", 4/17; Taberî, V, 222 vd.; Râzî, XI, 2 vd.
[204] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/91-92.
[205] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/93.
[206] bk. Tevbe 9/118-120; Fetih 48/16-17.
[207] Buharı, "Tefsir",4/18.
[208] cihad hakkında ayrıca bk. Âl-i İmrân 3/200; Mâide 5/35; Tevbe 9/73.
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/93-95.
[209] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/95.
[210] Buhârî, "Tefsîr", 4/19.
[211] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/95.
[212] bk, 92. âyet.
[213] Bakara 2/233,286.
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/95-96
[214] Buhârî, "Cihâd", 1.
[215] bu hadislerin kaynaklan, se-ned tenkitleri ve açıklamaları için bk. Şevkânî,JVeyfü'f-evtfr, VIII, 27 vd.
[216] V, 179-180.
[217] Neylü'l-evtâr, VIII, 29.
[218] En'âm 6/68 vb.
[219] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/96-98.
[220] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/99
[221] el-Muvatta', "Kasrü's-salâf',7.
[222] el-Muvatta', "Kasrü's-salât", 8.
[223] Cessâs, II, 263.
[224] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/100-102.
[225] el-Muvatta', "Salâtü'1-havf", 1-3.
[226] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/102.
[227] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/102-103.
[228] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/103.
[229] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/104-105.
[230] Tirmizî, "Tefsir", 5/22.
[231] Bu-hârî, "Şehâdât", 27; Müslim, "Akzıye", 4.
[232] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/105-107.
[233] V, 264-265.
[234] üslûba örnek olarak ayrıca bk, 64. âyet
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/107-108.
[235] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/108.
[236] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/108.
[237] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/108-109.
[238]ayrıca bk. Bakara 2/269
[239] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/109.
[240] Mücâdile 58/8-9, 12; Tâha 20/62; Tevbe 9/78.
[241] Buhârî, "İsti'zân", 47; Müslim, "Selâm", 37-38.
[242] Ebû Dâvûd, "Edeb", 58; Tirmizî,"BiiT",2.
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/109-110.
[243] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/111-112.
[244] Taberî, V, 273 vd.
[245] Nisa 4/80.
[246] Gazzâlî, el-Müstasfâ, 1,174 vd.; Râzî, XI, 43; Şevkânî, I, 579.
[247] icmâ konusunda bilgi için bk. İbrahim Kâfi Dönmez, "İcmâ", DİA, XXI, 417-431.
[248] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/112-114.
[249] Mâide 5/73; tövbenin bağışlanmaya tesiri için bk. Nisa 4/48.
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/114.
[250] Taberî'nİn de tercihi bu yöndedir, V, 280
[251] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/114-115.
[252] Hicr 15/40; Sâd 38/83
[253] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/115-116.
[254] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/116-117.
[255] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/117.
[256] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/118.
[257] Buhârî, "Tefsir", 4/23
[258] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/118-119.
[259] Ta-berî, V, 305; Kurtubî, V., 403, Râzî, XI, 65
[260] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/119-121.
[261] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/121.
[262] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/121.
[263] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/122.
[264] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/122-123.
[265] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/123.
[266] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/123.
[267] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/123-124.
[268] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/125
[269] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/125.
[270] Müsned, IV, 199, 204; İbn Mâce, "Zühd", 30
[271] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/125-126.
[272] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/126-127.
[273] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/127-128
[274] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/128.
[275] Şûra 42/30
[276] Ebû Bekir İbnü'l-Arabî, 1,509-511; ayrıca bk. Kurtubî, V, 419-422
[277] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/128-130.
[278] Mâide 5/115
[279] Gafir 40/46
[280] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/130-131.
[281] Âl-i İmrân 3/28; Mümtehine 60/7-8.
[282] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/131.
[283] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/131.
[284] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/131.
[285] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/132.
[286] Buhârî, "Salât", 46; "Et'ime", 15
[287] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/132.
[288] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/132-133.
[289] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/133.
[290] ayrıca bk. Bakara 2/62
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/133-134.
[291] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/135.
[292] İsrâiloğullan'nm ardı arkası gelmez istekleri ve bunlara karşı Allah Teâlâ'nın muka-belesiyle onlardan alınan sözün mahiyeti ve Tür dağının kaldınlmasımn mânası için bk. Bakara 2/ 54-56,63, 93; A'râf 7/155.
[293] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/135-136.
[294] Matta, 26-28; Markos, 14-16; Luka, 22-24 Yuhan-na, 19-21
[295] Râgıb el-İsfahânî, el-Müjredât, "slb" md
[296] Neccâr, Kısasü'l-enbiyâ, s. 403,448 vd.; İbn Âşûr, V, 22
[297] Yuhanna, 16/7-15; krş. Saf 61/6.
[298] Hamîdullah, Le Saint Coran, s. 739.
[299] Râzî, XI, 103-104
[300] Al-i İmrân 3/169-170
[301] bu konuda bilgi için ayrıca bk. İlyas Çelebi, "îsâ [Kelâm]", Dİ A, XXII, 472-473
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/136-141.
[302] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/141.
[303] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/142.
[304] Ra'd 13/7
[305] âyette geçen Dâvûd peygamber için bk. Bakara 2/251, Sâd 38/17 vd.; Zebur hakkında bilgi için bk. Enbiyâ 21/105
[306] Allah'ın konuşması konusu hakkında ayrıca bk. "Tefsire Giriş" bölümünün "I. Kur'ân-ı Kerîm, A) Tanımı ve Özellikleri, 2. Vahiy" başlığı; Nisa 4/164; A'râf 7/143-144
[307] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/142-143.
[308] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/143-144.
[309] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/144.
[310] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/144.
[311] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/145.
[312] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/145-146
[313] Yâ-sîn 36/82
[314] Âl-i İmrân 3/47; Meryem 19/21
[315] Hicr 15/29
[316] Yuhanna, 14,17
[317] Hıristiyanlık hakkında geniş bilgi için bk. Kürşat Demirci-Mehmet Aydın-fiaki Adam-Mus-tafa Sinanoğlu, "Hıristiyanlık", Dİ A,328-372
[318] Mâide 5/17, 75
[319] Âl-i İmrân 3/35-44; Meryem 19/16; Enbiyâ 21/91; Tahrîm 66 /12
[320] Âl-i İmrân 3/45-58; Zuhruf 43/63-65; Saf 61/6,14; Mâide 5/110-111; Nisa 4/157-158
[321] Nisa 4/172; Mâide 5/75
[322] Ah-zâb 33/7; Şûra 42/13; Mâide 5/46
[323] Âl-i İmrân 3/45
[324] Nisa 4/171
[325] Ahzâb 33/7
[326] Nisa 4/159; Mâide 5/117
[327] Âl-i İmrân 3/45
[328] Âl-i İmrân 3/33
[329] En'âm 6/85-87
[330] Meryem 19/19,33
[331] Âl-i İmrân 3/48
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/146-151.
[332] Nahl 16/57
[333] meselâ bk. Mat-ta, 4/8-10
[334] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/151-152.
[335] burhanın terim olarak anlamı için bk. Bakara 2/111
[336] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/152-153.
[337] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/153.
[338] Müsned, I, 2638; Buhârî, "VudÛ"', 44; "Merdâ", 21; Müslim "Ferâiz",8;Taberî,VI,41).
[339] Enfâl 8/75
[340] Buhârî, "Ferâ'iz", 5-15)
[341] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/153-155.
İslami Okul Okulların En Önemlisi