Nisa Suresi - Kuran - 004Nisa - 11. Sayfa
Dünyanın En Temiz İnsanı Müslümanlardır.
NİSA SURESİ
Medine'de nazil olmuştur 176 ayettir.
Kadınlar sûresi diye bilinen bu sûre, İbni Mesud ile İbni Abbasi sevindiren vebizede ümit veren 40,31,48,64,116 nolu ayetleri bize bildiren sûredir. Mirası helal yollardan yemenin yollarını öğreten sûredir. Dostla düşmanı belirleyen ve bunlara karşı tavrımızı öğreten sûredir.
Nisa "kadınlar" manâsına geliyor. Kadın sûresi diye Türkçe'ye tercüme edilebilir, ama isimler genelde tercüme edilmez. Hani adın ne? Ali, Türkçe karşılığı olarak yüce diyor muyuz? demiyoruz. Adın Mustafa, nedir Türkçe karşılığı? Seçilmiş, süzülmüş. Seçilmiş veya süzülmüş demiyoruz, Mustafa diyoruz. Genelde bütün dünya dillerinde tercüme yapılırken isimler, şahıs isimleri, köy isimleri tercüme edilmiyor. Şehir isimleri tercüme edilmiyor. Onun için biz de yine Nisa sûresi diye isimlendireceğiz bunu. Fakat kadın manâsına geldiğini bileceğiz.
Bazıları kitap yazmış günümüzde, "kadının adı yok" diye. Bizim kitabımızda kadının adı var! Nisa Sûresi diye bir sûre onlar adına isimlendirilmiş; onun dışında erkeklere hitap eden bütün âyetler, kadınlara da hitab etmektedir. Ve müştereklik vardır. Bütün âyetler hem erkekler, hem de kadınlara yöneliktir. Kadınların haklarını özellikle bildiren bu Nisa Sûresi ve Nûr Sûresi'nde ağırlık kadınlar hakkındadır. Yani bizim kitabımızda kadının adı vardır. Çünkü ilk insan nesli Hz. Âdem (a.s..v) ve Hz. Havva validemizden türemiştir. İkisi de bizce anne ve babadır. Ve biri peygamber, biri de peygamber eşidir. İkisi de saygıya layık insanlardır.
İman ediyoruz, ve ikisine de saygı gösteriyoruz. Allah (c.c) birinci âyet-i kerimesinde; "Ey insanlar!" buyuruyor. Kur'an-i Kerim'de iki türlü hitab vardır insanlara; "Yâ eyyühennâs" der veya "Yâ eyyühellezine amenu' der. Amenû diye başlayan âyet-i kerimelerde; daha ziyade mümin topluluğa hitap eder. O mümin topluluğa, emirler, yasaklar veJıaber-ler verir. "Yâ eyyühennâs" dediğinde ise; hem mümin toplum girer, hem de inanmayanlar girer.[1]
(1) Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan, ondan da eşini yaratan ve her ikisinden pekçok erkek ve kadını (yeryüzüne) dağıtan Allah'dan sakının. Kendisiyle birbirinizden istekte bulunduğunuz Allah'dan ve akrabadan da sakınınız. Şüphesiz Allah, üzerinizde gözeticidir.
Şimdi bu âyeti-i kerimede yani; Nisa Sûresi'nin birinci âyet-i kerimesine, bütün dünya insanı muhatabdır; "Ey insanlar!" Yani Araplar, Türkler, Çerkezler, Lazlar, Japonlar, Ruslar, Amerikalılar, İngilizler, Afrikalılar. Asyalılar, Antartikalılar... Dünya üzerinde yaşayan ve ergenlik çağma gelmiş her insana, kadın ve erkek ayırd etmeksizin diyor ki Rabbim:
«Sizi yaratan rabbinizden sakınınız!» emrine karşı gelmekten sakınınız, yasaklarını çiğnemekten sakınınız. Öyle bir Rab ki O; «Sizi bir tek nefisten yaratmıştır». Bir tek candan yaratmıştır sizi. Yani burada iki türlü nimetini, bize bildiriyor Rabbimiz. Bir, kudretini bildiriyor. Bir tek candan sizi çoğalttı. Böyle bir güce, itaat edin, iman edin, onun emir ve yasaklarına riayet edin der. Bir de Allah sizi bir tek nefisten yarattı. Yani, siz hepiniz birlikte bir babanın çocuklarısınız, kardeşsiniz. Bu kardeşliğinizi hatırlayın ve hep beraber sizi yaratana ibadet ediniz. Ondan sakınınız. Onun dışındakilerden değil!
Takvayı daha önce dersimize devam edenler bilirler. Hani dikenli arazide yürümek gibi. Yalın ayak dikenli arazide dikenlere basmamak için insan yürür ya, işte takva bu demişler... Yani insanoğlu, bu caddeler- , de, evlerde, dairelerde, kışlalarda yürürken; dili, eli, beli harama değmeden yürümesine de takva denebilir. Allanın haramlarına değmeden yürümektir.
«O Allah, o bir candan onun eşini yarattı» Yani, Hz. Âdem'den Hz. Havva validemizi yarattığına dikkat çekiyor. Doğrudan âyet-i kerimede açık ifadelerle bu yok. Yalnız, açık ifade şu: sizi bir tek candan yaratan Rabbinizden ittikâ ediniz, sakınınız. O bir tek candan onun eşini yarattı, diyor.
Tefsircilerimiz o bir tek candan kasıt, Hz. Âdem'dir, onun eşinden kasıt da Hz. Havva vâlidemizdir. Peki bunu tefsirciler kendileri mi uydurur? Hayır. Bunu da onlar Peygamber Efendimiz (a.s.v)'ın hadis-i şeriflerinden alırlar. Peygamber Efendimiz Aleyhisselâtü Vesselam, âyet-i kerime ışığında; Hz. Havva'nın, Hz. Âdem'in kaburga kemiğinden yaratıldığını haber vermiştir.[2] Hemen bütün hadis kitaplarının rivayet ettiği bu hadisi, Batılı ilim adamları doğrulamadığından, bir kısım Batıya imanı İslam'a imandan önde gelenler inkâra yöneldiler.
"Efendim İsrailiyattanmış. Tevrat'tan geçmiş" diyorlar. Tevrat'ta geçen birçok şey var ki Kur'an'da da geçer. "Efendim akıl kabul etmezmiş" Topraktan Hz. Âdem'in yaratıldığına inanan bu akıl, bir canlının parçasından Hz. Havva'nın yaratıldığına haydi haydi inanır. Meniden insan yaratıldığım görüyoruz.
"Efendim, Allah başka şeyden yaratamaz mıydı?" Bu sorunun sonu gelmez. Hz. Âdem'i ağaçtan yaratamaz mıydı diye de sorulabilir ve sorular devam eder.
Yarın. Batılılar Rabbimizin bu âyetle («Ondan eşini yarattı») işaret ettiği Efendimizin de açıkladığı bu olayı ilmi metodlarla ispata başladıkları zaman, bu hadise ve âyete ilk sarılacak olanlar da onlar olacak.
Ayet-i kerimede, «İsa'nın yaratılışı; Âdem'in yaratılışı gibidir.»[3] İsâ (a. s) nasıl babasız dünyaya gelir diye, o günün Yahudileri iftira ederler, Hz. Meryem validemize... Allah (c.c) diyor ki; "Peki, siz isa'ya böyle itiraz ediyorsanız, ilk insan nasıl yaratıldı? Âdem nasıl yaratıldı? Bunun yine anası var. Ben İsa'yı anası varken babasız dünyaya getirdim. Yani, onu ben yarattım. Peki, Âdem'in yaratılışına inanıyorsunuz, topraktan değil mi? Evet. Öyleyse topraktan yaratılan bir insana inanıyorsunuz, anasız babasız insana inanıyorsunuz da, buna niye inanmıyorsunuz?" gibi bir ifadeyle, Allah (c.c.) «Adem'i, Allah topraktan yarattı.» «Ona ol dedi. O da oluverdi.» diyor. Günümüzde derslerimize devam eden sevdiğim bir ahbabım der ki; "Hocam, bizim yakın bir dostumuz var. Herşeye inanıyor da, Hz. Adem'in topraktan yaratıldığına inanmıyor, bunu bir görüştürelim seninle." dedi. Görüştük, TRT'den kemancılıktan emekli olmuş. İyi bir insan, gönlü hoş bir insan ama, aklı buna takılmış kalmış. Buna âyet okumanın anlamı yok. Yani anlamaz. Anlaması mümkün değil. Hani, adam Allah'ı inkâr ediyormuş, karşısındaki de, "Yahu nasıl inanmazsın, kul hüvallahu ehad" diyormuş. Öbürü de diyormuş ki, "Yahu ben Özünü inkâr ediyorum, sen sözünü bana delil getiriyorsun" diyormuş. "Şimdi buna âyet okumayayım" dedim. Dedim ki; "Sen evine git, bir tane domates al, yaz gününde şöyle elinde bir sık ve ondan sonra koyuver oraya. Üç gün değme. Üç gün sonra var onun yanına. Ne göreceksin! Yüzlerce sinekçik göreceksin üzerinde. Bir sinekçiğin yaratilma-sıyla, bir insanın yaratılması; zorluk bakımından bizce, insanlık alemince, ilim alemince aynıdır. Yani, ilim âlemi bir tek sinekçiği yaratabilse, insanı yaratabileceğine hükmedecek. Çünkü orada bir cân var. bütün mesele o canın o tene verilmesindedir. Orada binlerce sinekçiğin domatesin üzerinde belirivermesini görüyorsun değil mi? görüyorsun. Peki buna niye itiraz etmiyorsun? Yani domatesten böyle pırt diye canlı çık'iverir mi diye niye söylemiyorsun? Çünkü görüyorsun da ondan. Yumurtanın içinden civcivin çıkıverdiğini hep görüp durduğumuzdan bize normal bir olay gibi geliyor. Ama hiç görmemiş bir insan için çok fevkalâde bir olaydır bu. Allah (c.c) da ilk zamanda Hz. Âdem'i topraktan yaratmış. Nasıl ki, topraktan bembeyaz gülü, nasıl ki topraktan mor menekşeyi, nasıl ki topraktan kırmızı karanfili yaratıyor, Allah (c.c). Nasıl ki biz hepimiz, babalarımızın, menisinin beş milyonda biri kadar olan, küçücük bir suyun şekillenmiş haliyiz. Nasıl oluyor? Allah (c.c)'ın tabiata koymuş olduğu kanunlar doğrultusunda oluyor. Tabi televizyonun dili ile doğa yapıyor. Bizim dilimizle Allah yapıyor bunu. Özellikle imansızlar Allah yapıyor demeyi sanki yasaklamış gibidir.
Geçenlerde bir tanesi de yazı yazmış. Efendim, din dersi ile diğer dersler arasında çelişki var. Din dersi, herşeyin yaradılışının Allah olduğunu söylüyor, diğer kitaplar da doğa olduğunu söylüyor. Onun için din dersi okullardan kaldırılsın! Çocuklar çelişkiye düşürülmesin diyor. Bunu profesör yazmış! Gazetenin birinde, kocaman Devlet parasıyla profesör olmuş bu adam, bu memleketin ekmeğini yemiş, suyunu içmiş; Avrupa'lara, Amerika'lara bu memleketin parasıyla gitmiş ve geriye dönmüş. Avrupa adına ajanlık yaparak, insanları imansızlaştırma yolunda çalışıyor.
Tabiat diyelim; nedir tabiat? Üzerine bastığımız topraktır tabiat. Nedir tabiat? Aldığımız havadır, güneştir. Onlar eğer bir çiçeği yaratacak güce sahip olsalardı, bizi üzerlerinde gezdirmezlerdi.
Allah (c.c) ondan, yani o candan eşini yarattı. «Ve o ikisinden (yani o bir erkek ve bir kadından) birçok erkek ve kadını (yeryüzüne) yaydı.» diyor Allah (c.c). Yani yeryüzünde şu anda dünyanın neresinde bir insan varsa, beş milyarın üzerindeki bu insanların hepsi bir anayla bir babadan dünyaya geldiler.
«Allah'tan sakının», iki defa okuduk yukarıda, «Bir tek nefisden sizi yaratan Rabbinizden sakının.» Burada ise Allah (c.c)'dan sakının ki; O Allah, adıyla birbirinizden istekte bulunursunuz.
"Yahu, Allah aşkına" diyorsunuz ya, işte o anlamdadır bu. Veya hani, "Kardeşim benim borcum var! On milyon lira, Allah aşkına ver" diyorsunuz. Hani kendi aranızda isteklerde bulunurken Allah'ı aracı yapıyorsunuz ya; işte o Allah'dan sakının. Daha kimi aracı yapıyorsunuz? Bir de yakınlığımızı ileri sürerek istekte bulunuyorsunuz ya. İşte ondan da sakınınız.
Allah'dan ve bir de aracı olarak kullandığınız akrabalık ilişkilerinden de sakının. Yani bu akrabalık ilişkilerim koparmaymız diyor Allah (c.c) Erhâm. Rahim kelimesini biliriz. Ana rahmi deriz, rahim kelimesini kullanırız.
Rahîm kelimesini de biliriz. Çünkü bismillahirrahmânirrahîm. Errahîm; Allah (c.c)'ın Esma-i Hüsnâ'smdan bir tanesidir. Allah (c.c) hadis-i kutsisinde buyuruyor ki; «Ben rahîmim». Rahm ile Rahîm aynı kökten yani kelime olarak aynı kökten çıkmıştır. Allah (c.c)'m rahmetine lâyık olmak isteyenler, sıla-i rahme riâyet etsinler, gözetsinler. Yanı, yakın akrabalarını gözetsinler. Öncelikle aynı rahimden geldiklerini gözetsinler.
Yani kardeşlerini, dayılarını, halalarını, teyzelerini, amcalarını, akrabalarını, kardeşlerini. Oğlan kardeşlerini ve kızkardeşlerinin haklarını gözetsinler. «Kim, akrabaları ile ilişkilerini düzeltirse Allah'la olan ilişkilerini düzeltir.» «Kim akrabaları ile alâkayı keserse, Allah da ondan alâkayı keser.» diyor Peygamber Efendimiz (a.s.v)[4]
Kur'an-ı Kerîmi; bir çoğunuz okumaya başladı, Bir kısmınız ise okumasını biliyor. Manâsı anlaşılmak için indirilmiş. Anlaşılmak için değil yalnız. Anlaşılanı tatbik etmek için indirilmiş kitaptır. Aile hayatımızı toplum hayatımızı, devlet hayatımızı kendisine göre düzenlememiz için, Allah (c.c) Kur'an-ı Kerîm'i indirmiş.
Bu surede, insanın yakınlarıyla olan ilişkisini, insanın eşiyle olan ilişkisini, insanın rabbiyle olan münasebetlerini ve insanın insanlarla olan münasebetlerini ve insanlar içerisinde, hani sefih insanlar yani, malını haram yollarda saçıp savuran insanlar olursa; hukuken onlara neler yapılması gerektiğini ve yetimlerin haklarını belirleyen bir sûredir bu Nisa Sûresi.
«Allah sizin üzerinizde gözeticidir» buyuruyor. Yani, yaptığınız her şeyi, söylediğiniz her kelimeyi, attığınız her adımı ve baktığınız her yeri bilmektedir. Öyleyse, güzel düşünelim. Güzel söyleyelim. Güzel görelim ve güzelliklerin yayılması için gayret sarf edelim. Herşeyin iyisine dikkat edelim.
Hani uzun yollara giderken radar var! diyoruz ya. Radarın Arapça adı da Rakîb veya Rasîd'dir. Burada da Allah (c.c)'ın isimlerinden biri de Rakîb'dir. Yani, murakabe altında tutan, insanın bütün hareketlerini ve davranışlarını gözeten mânâsına geliyor.
Nasıl ki, radara, yoldaki cihaza yakalanmayalım. Doksanı geçersek ceza vermeyelim diye sürat sınırını aşmıyorsak, Allah (c.c)'ın koymuş olduğu haramlar yasaklar vardır. O yasaklan aşmadan ömür yolculuğunu bitirecek olursak, yarın öbür dünyada, trafik memuru gibi karşımıza çıkacak olan melekler tarafından hesaba çekilmeyiz. Haddi aşacak olursak; onlardan dolayı, cezaya çarptırılacağımızı Allah (c.c) bize haber veriyor.[5]
(2) «Yetimlere mallarını veriniz, iyi ile kötüyü değiştirmeyiniz. Mallarını, mallarınıza katarak yemeyiniz. Şüphesiz bu, büyük bir günahtır.»
«Yetimlere mallarını veriniz.» O, hani bir baba ölüyor. Vasî olarak bazen en yakını ona vasî veya velî oluyor. Eğer bulunmazsa; «Ben velîsi olmayanın, velîsiyim.» diyor.[6] Peygamber Efendimiz (a.s.v). Devlet ya kendisi doğrudan, veya bir adamı o yetimin malına velî kılar, vasî kılar. O da bülüğa, hani ergenlik çağına erinceye kadar onun malını korur, gözetir, işletir. Allah (c.c) onların mallarını veriniz. «İyi ile kötüyü değiştirmeyiniz.» Hani, yetimin malı çok değerli. Ama caddenin üzerinde babasından kalmış bir dükkanı var.
Orada onun sermayesi işletilmesi gerekiyor. Velînin de dükkanı var. Ama çok tenhâ bir yerde, Kendi mallarım ana caddenin üzerine, yetimin mallarını geri caddeye hani burada hîle-i şer'iyye kullanılıyor. Yani, Ya-rabbi işte yirmi metrekarelik dükkanı vardı, benim de yirmi metrekarelik dükkanım vardı. Benim malım oraya onun malı oraya değiştirdik. Değişen birşey yok. Peki, değişen bir şey yoksa; seninki dükkanında kalsaydı ya. Niye değiştirdin? Allah (c.c) «İyi ile kötüyü değiştirmeyin.» yani, kendi kötülerinizi verip, onun iyilerini almayınız. Veya kendi malınız sizin için en helâl olanıdır. Bir de bu mânâ var. Kendi mallarınızı yemeyip de, yetimin güzel görünen malını yerseniz, o sizin için haram olduğundan o size kötüdür. Öbür dünyanızı perişan edecektir.
Öyleyse, az da olsa kendi'malınızı yiyiniz. Yetimin malı güzel görünse de siz haksız yere alacak olursanız, o sizin için haramdır.
«Mallarını (yani yetimin mallarını) kendi mallarınıza katarak yemeyin.»«Bu büyük bir günahtır.» diyor Allah (c.c). Burada şahıslara hitâb eder gibi ama, topyekün insanlara hitâb ediyor Rabbim. Topyekün insanlara hitâb ederken; bir, şahısları fert olarak teker teker ilgilendiriyor. Böyle bir durum başınızda ise; mesela; ağabeyiniz vefat eder, çocukları sizin himayenizde kalır. Mesela; ağabeyinizle beraber bir dükkanı işletiyordunuz. Kardeşiniz veya ağabeyiniz vefat etti. Aynı dükkanı işletiyorsunuz, ağabeyiniz sağ iken şartlar nasılsa, Öyle işletmeye devam edeceksiniz. Çocukların haklarını koruyacaksınız. Ferd olarak yapacağımız şeyler bunlar. Bir de, bu âyet-i kerîmeden anlaşılan devleti yönetenlerde insan olmaları nedeniyle devlete yönelik işlerdir. Onlar da yetimin haklarını ve mallarını korumakla aynı şekilde görevlidirler.[7]
(3) «Yetimler hakkında adaletsizlikten korkarsanız, hoşunuza giden kadınlardan ikişer ikişer, üçer üçer, dörder dörder nikahlayın. Eğer yine adaletsizlikten korkarsanız, bir kadın veya elinizin sahip olduğu yeterlidir. Bu zulmetmemeye en yakındır.»
«Eğer yetimlere adalet yapamamaktan korkarsanız» adil davranamayacağınızdan korkarsanız;
«Sizin için kadınlardan hoşunuza giden iki, üç, veya dörder tane alınız.» Burada âyet-i kerîmenin tefsirinde şöyle diyorlar: Cahiliye döneminde bir insan himayesine yetimleri aldığında; yetim, kız ise onun malına tamah ederek evlenmeye kalkıyor, Zorla evlenmeye kalkıyor. Yani, yetimi besleyip büyütüyor. Yetim onunla evlenebilecek durumda, yani nikâhı engelleyen bir hal de yok, "Madem ben seni besledim, büyüttüm, malını da bugüne kadar yönettim. Malı da bol bunun, ben bunu zorla kendime alırım ve malıyla da geçinir giderim", diyen insanlar var. Şimdi burada adalet yapamayacaklar tabiiki. Çünkü malına göz dikerek bu işi yapıyor. Eğer böyle bir durumda olursanız, onlarla değil, hoşunuza giden diğer kadınlarla evlenin, yani malı hoşunuza gitti diye onlarla değil. Hoşunuza giden diğer kadınlarla evlenin. İki tane alın, üç tane alın veya dört tane alın. Eğer adalet yapamamaktan korkarsanız o zaman bir tek kadınla evleniniz. Veya sahip olduğunuz cariyelerle evleniniz diyor Allah (c.c). Türkiye'de İslâm, İslâmî iktidar, şeriat denilince, Batı'ya göre yetişti-
rilmiş aydınımızın ilk hatırına gelen şey dört evliliktir. Anadolu'da vaizdim. Bir köye konuşmak için gittim, kahvede konuşmamız gerekiyor. Cami cemaati az. Muhtar ve köyün imamı ile kahveye gittik. Kahvede lüksler (aydınlatıcı) var, elektrik yok. Tabii lüks lambasının ışığında konuşuyoruz. Herkes oyunu bıraktı. Fakat masanın birinde dört tane delikanlı bırakmadılar, devam ettiler. Ben de müdahale etmedim. Etsem durdururum, ama müdahale etmedik, oynasınlar dedik. Konuşurken, bir tanesi hem oyunu oynuyor, hem de diyor ki; "Ne diyorsun yani; İslam iktidar olsun da, bir adam dört kadınla mı evlensin? Dört kadının dört tane, kayınvalidesi olur. Biz birinin dırdırım çekemedik" diyor adam. O zaman dedim ki; "Kes şu kumarı. Bırak onu." dedim. Bıraktı, "Dön bu tarafa", döndü. Dedim ki, "Bir kere konuşmamız evlilik üzerine değil. Yani konuyla ilgisi bile yok. Sen niye bunu söyledin? Peki! benim de sana sorum var" dedim. "Muhtara soralım, köyün nüfusu kaç?", "Yüzaltmış" dedi. "Küçük bir köy. 160 nüfuslu bir köy. Kaçı erkek, kaçı kadın?" dedim. "75'i erkek, 85'i kadın". Şimdi ona döndüm. "Bugünkü sisteme göre 75 erkeği 75 kadınla evlendirebilirsin. Geriye kaldı 10 kadın, ne yapacaksın?" dedim. "Hiç düşünmedim" dedi adam. Senin zaten görevin düşünmemek. Kumar oynamak düşünmeyi önler. İçki içmek düşünmeyi önler. Onun için geri kalmış ülkelerde bunlar çok fazla işleniyor. Üçüncü dünya ülkeleri birinci sırada geliyormuş bu tür içki tüketmede. Özellikle adamları içiriyorlar, düşünmesinler diye. Ama sana bu aklı verenler düşünmüşler. Onlar pek boş değiller. Yani sana bu fikri veren adam düşünmüş. Onlar da iki kısma ayrılmış. Bir kısmı diyor ki; "Biz fuhşa karşıyız. Sosyal bir devlet kuralım. Sosyal bir devlette 75 erkek 75 kadınla evlenir. Geriye kalan 10 kadına devlet eli ile evler yaparız. Ona devlet eli ile geçinebileceği kadar bol miktarda maaş bağlarız. Yani onu kimseye muhtaç etmeyiz" diyor. Onların yanıldığı nokta şurası: İnsanın ihtiyacı yemek, içmek değildir. Allah (c.c) fıtratımıza vermiştir. Erkek kadına karşı meyyal, kadın da erkeğe karşı meyyaldir. Yemek, giymek gibi, içmek gibi, uyumak gibi insanın da derdini açacağı, bağrına başını yaslayacağı bir eşe ihtiyacı vardır. Kadının da erkeğe ihtiyacı vardır. Bu 10 tane kadmm bu ihtiyacını nasıl karşılayacaksınız. İşte bu noktada bugünkü Batı âlemi ve (Türkiye de, medeni hukukunu oradan almıştır.) Türkiye de dahil olmak üzere, çıkar yolu her kazaya bir genelev yapmakta bulmuşlar. Bir zaman parlamentoda; (Onbin nüfusu bulan bütün kasabalara dahi genelev açalım" diyen parlamentoya bu milletin oylarıyla seçilmiş bir insan teklifte bulunmuştur. Bu bir zarurettir yalnız. Adama "cık cık" deyip ayıplamayın. Yani bu sistem böyle devam ederse bu, bu sistemin zaruri neticesidir. Madem ki, bu insanlar tek evlilikte zorunlu hale getiriliyor. Türkiye nüfusunda kadın erkekten fazladır. Dünya nüfusunda da kadın erkekten fazladır. Harpler de erkekler üzerine dönüp dolaşıyor. Yedi yıllık İran-Irak harbinde bütün erkekler telef olmuştur. Ve kadınları kalmıştır. Ve kadınların erkeğe ihtiyacı var. Böyle bir ortamda Batı çıkış yolu olarak genelevi açılsın bunlara demiş. Genelevi açılıyor, her tarafa genelevi açmış. Genelevler yeterli olmayınca da sokak üzerlerinde kendini satışa arz eden kadınları devlet eliyle teşvik ediyor
Hani Türkiye'de yüksek tahsilini bitirmiş bir bayan anlatıyor. Müfettiş bir bayan, "Yolda bekliyorum diyor. "Elimde çanta, teftişe gideceğim, bekliyorum. Taksi gelip düt deyip duruyor yanımda. Bakıyor bana gidiyor. Ben bir taksi bekliyorum onunla gideceğim. Yani beni oradan alacak bir taksi var. Bir taksi, beş taksi, on taksi olmuş... Birini durdurmuş! "Yahu yavrum, siz niye düdük çalarsınız" demiş. "Abla, burada o yollular bekler de onun için çalarız" demiş. "Yani, o yollular bekler, sen o yollulardan değilsen, git ileride bir yerde bekle, burası pek tekin bir yer değil" demiş.
Bu yetkililer tarafından teşvik edilmiyor belki, ama müsaade edilmesi teşvik edilmesi anlammadır. Ve bunların teşhir edilmesi, teşvik edilmesi anlam in adır. Ve bunları müslüman insanın önünde tutulması teşvik edilmesi anlammadır. Ve bunların yıldız kabul edilmesi ve insanlara böylece lanse edilmesi o işi devlet eliyle teşvik ediyorlar anlamını taşımaktadır. Tabiki sistemin gereğidir yalnız bu. Yani buradaki insanlara, şahıslara düşman olmayacaksınız. Efendim, hani hoca efendi şu başbakanı kast ediyor, bu başbakanı kast ediyor.. Hiçbirini kast etmiyorum. Sistemin gereği bu. Kim olursa olsun; sistem böyle devam edecekse o sistemin zaruri neticesi bu olacaktır. Bu olmasın istiyorsanız, geminin rotasını çevireceksiniz. Hani, rota eğer Rusya'ya doğru, veya Washington'a doğru çevrilirse, bunlar olacak demektir. Allah'ın kitabına doğru çevrilirse o zaman ol-
mayacak demektir. Allah'ın kitabına doğru çevrildiğinde, rotanın başında günahkâr bir insan olsa bile o gemiye binilir. Hani, bir hadis-i şerif vardır; "Günahkâr bir insan veya iyi bir insan olsa da, müslümanın ardında namaz kılınır" buyurulur.[8]
Efendimiz buyurur: "Benden sonra bir çok kişi sizi yönetecek, iyiler iyilikle, günahkârlar kötü yönetecek. Onlar hakka uygun yönettiği müddetçe siz itaat ediniz." (Ibni ceriri taberi) Rota, kitaba göre ayarlanmış da; adam onu sürerken bazı günahlar işliyor. Kendi şahsını ilgilendiriyor, toplumu değil. Ama öbür tarafta rotayı Washington'a veya Rusya'ya göre ayarlamış, ehli-i tarîk bir arkadaşı da kaptan yapmışlar. Bu ne olursa olsun gece kâim, gündüz sâim olsun, hiç değeri yok bu adamın! Allah katında da insanlar katında da bunun değeri yoktur. Yani, mesele insanlar meselesi değil, mesele sistemler meselesidir.
İslam dinine giren İngiliz şarkıcı Yusuf İslam, Türkiye'ye geldiğinde basın tarafından epeyce gündemde tutuldu. Üniversitede öğretim görevlisi bir doçentimiz ona tercümanlık yaptı. Gazetecilerden dil bilenleri, kendileri röportaj yapıyor. Bilmeyenlere de aracı oluyor. Dinime düşman gazetelerden bir tanesi geldi. Fakat Yusuf İslam uyanık. Gazetenin ne niyette olduğunu biliyor. Mesela; Muhabir geliyor diyor ki; "Ben filan gazetedenim" diyor. Yusuf İslam biliyor, o gazetenin nasıl faaliyet yürüttüğünü. Demiş ki, "Seninle bir şartla röportaj yaparım" gülerek dedi. "Söylediklerimi aynen y ayini ayac aks an yaparım" dedi. O da dedi ki; "Söz veriyorum. Aynen yayınlayacağım. Peki!" Sordu. Birinci sorusu; "Girdiğiniz bu İslam dininde bir erkeğin dört kadınla evlenmesine ne diyeceksiniz? Yani bunun mantığını nasıl kabul edeceksiniz? Siz, bir Batılı aydın şarkıcı, sanatkâr insan olarak bunu nasıl kabul ettiniz?" O da diyor ki; "Ben müslüman olmadan önce binlerce İngiliz kadınıyla yattım, kalktım. Siz o zaman gelip de bunu niye yaptın? ayıp be adam! Bin tane kadınla yatılır mı? diye niye sormadınız...? Şimdi Allah'a çok şükür müslüman oldum ve bir tek kadınla evliyim. Yani böyle de devam ettirme niyetindeyim. Ve tek kadınla evliliğime ve Kur'an-ı Kerîm'de de; eğer adil davranama-yacaksanız tek kadınla evlilik,o teşvik ediliyor âyet-i kerîmede. Fakat dörde kadar evlilik zaruri haller olduğunda. Mesela adamın karısı ellisine gelmiştir. Felç olmuştur. Kadınlık görevini yapamamaktadır. Ne yapsın.
Bugünkü sisteme göre boşasın diyor. Boşasın da ne yapsın! Anası ölmüş, babası ölmüş, gidecek yeri yok. Bakacak kimsesi yok. Dinim diyor ki; "Ona yine aynı eski hanımın gibi değer vereceksin. Sayacaksın, seveceksin. Eğer zarureten ihtiyaç hissediyorsan; bir başka kadınla da evlenirsin. İkisine de âdil bir şekilde davranacaksın" diye cevap verir. Bir kilo et birine aldın mı, bir kilo eti öbürüne de alacaksın. Yediyüz elli gram olmayacak! İkisininki de dengeli olacak.
Gönülden sevgiye gelince; o ayrı. Ona siz sahip olamazsınız diyor Allah (c.c). Yani gönülden sevgide adalet yapamazsınız. Elinizde değil bu. Bundan dolayı da günaha girmezsiniz. Bu çocuklarınız için de böyledir. İki tane çocuğunuz, beş tane çocuğunuz vardır. Yedi tane çocuğunuz vardır. Bunlardan birini veya ikisini, gönülden fazla seversiniz. Bunda, gönlünüze hâkim olamazsınız. Sevgiye hâkim olunmaz. Yani bir adam, kızını veya oğlunu sevmişse, niye sevdin denmez. Bu ayrı bir iş. Orada hâkim olunamayan iştir. Allah bunu böyle yarattığı için, Allah orayı mazur görüyor zaten. Fakat bu sevginin dışta görüntüsünde âdil davranmalısınız. Onun için bir oda vermişsek, onun için de yine aynı derecede bir oda, onun odasına birşey alınmışsa aynı değerde onun odasına da birşey alınacak. Dış görüntüsünde adalet. Onun yatağında bir gece yatılmışsa, onun yatağında da bir gece yatılacaktır. Eğer bunlara riâyet edilecek maddi veya bedenî gücünüz yoksa, o zaman tek kadınla evlenin diyor Allah (c.c). Bugünkü sistem, genelevlerle ve birçok sokakları, hani Batı'ya gidenler bilirler, belirli bir şehrin KÖln'ün veya Amsterdam'ın veya Paris'in belirli sokakları vardır. O sokaklarda ayaküstü kendini satan, hayvan pazarında hayvanların satıldığı gibi kadınlar kendilerini satmak üzere belirli yerlerde dururlar. Ve kendilerini satarlar. Sistemin gereği budur. Dinim ise; her can Allah'ın yarattığı değerli bir varlıktır düsturuna sahiptir,
«Adem oğullarını yüce ve şerefli kıldık» diyor. Şerefsiz bir duruma düşmesine mânı oluyor. Böylece, razı değildir, Allah (c.c). Böyle zor durumda kalındığı durumlarda erkeklerin o kadınları da himayelerine alması gerektiğine ruhsat vermiş bu âyet-i kerîmeyle Allah (c.c). Günümüzde, hani geçenlerde kadın konusunda, bekâret konusunu tartışmışlar, kendi aralarında. Efendim, müslüman kesimin bekârete önem vermesi çağdaş
değilmiş. Onu böyle diyeceklerine; Allah'ın bekâret zarım yaratması çağdaş değil, ilme aykırıdır, deseler daha iyi olurdu. Yani kendi açılarından iyi olurdu. Madem ki, bu vardır, kirpik vardır ve yerinde güzeldir. Kaş vardır ve yerinde güzeldir, kazısınlar kaşlarını! Ne Önemi varki. Kazısın kaşlarını öyle gezsin. Birini kazısın, biri kalsın da yürüsün. Veya kiprik-lerini kırpsın da yürüsün! Allah (c.c) neyi yaratmışsa bizim için güzeldir ve değerlidir. Bekâret bizim için bir edep hâyâ göstergesidir. Ama tamamen de değildir. Bir hastalıktan dolayı, bir ameliyattan dolayı bekâret zarım kaybeden bir kızımızın; kaybetmeyen kızımızdan zerre kadar farkı yoktur. Burada kaybedilen, fuhuşla yırtılan bekâret zarı değil. Onun iffeti kaybedilmiştir. İnsanlığı kaybedilmiştir. Ve onun için değer vermiyoruz. Yoksa bekâreti; herhangi bir vesileyle, hastalıktan veya ameliyattan dolayı kaybedilirse, kızımız hiçbir şey kaybetmez. Peki, bunu niye bu sene gündeme getiriyorlar?
Geçen sene gündeme getirmediler, evvelki senelerde yoktu bu gündemde. Şöyle, kendi aralarında mutlu olamıyorlarmış. Yani imansız bir kız; gönlünce yaşıyor, kendisi gibi imansız bir oğlanla. Sonunda evlenmeye karar verince; parası bol, zengin, bir de müslüman olan erkek arıyorlar. Yine Mercedes'i olsun, evi olsun. Fakat biraz da dinine bağlı olsun. Açıklığına karışmasın. Ama dinine de bağlı olsun diyor. Niye? Dinine bağlı olan avradı boşamıyormuş. Bunu, Adalet Bakanlığı'nın danışmanı olan Adalet Bakanlığı Müsteşarı televizyonda söyledi. Dünyada en gerilerdeyiz boşanma konusunda. Televizyonda spiker soruyor; "Bunu neye bağlıyorsunuz?" "Halkımızın müslüman olmasına bağlıyoruz" diyor. Müslüman kesim en az boşananlardandır. En çok boşananlarsa, dinine inanmayan veya dinine fazla ilgi göstermeyen kesim. Daha fazla boşanıyor. Bir artisti bazıları takip ederler. Yedi kocasını sayarlar. Bir sene içerisinde bunlar olmuş bitmiştir. Onun için her naneyi yedikten sonra mutaassıp değil ama, dinini seven, milyarder bir koca anyorlardır. O da bekâret arıyormuş. Babasından kalma bir namus anlayışı var, onu arıyormuş. Vay efendim, biz iyi koca bulacaktık da bekâretimizi kaybettik, onun için almıyorlar bizi. Bu çağdaş değildir gibi geçen gün kadınlar kendi aralarında bağırıp çağırmışlar. Biz, her halükârda dinine inanan insanlar-
la, yeniden dinine dönen insanların geçmişleriyle zerre kadar ilgilenmiyoruz. Peygamber Efendimiz (a.s.v); «İslâm geçmişi siler» buyuruyor. Mekke'de iken Peygamber Efendimiz (a.s.v) aleyhinde şarkılar söyleyen pavyon kadını Saarra isimli bir kadın, bir kıtlık senesinde Medine'ye geliyor. Efendimiz'in devlet kurduğu Medine'ye. Durumunu arz ediyor. Efendimiz, Saarra'yı Mekke'den tanıyor, şarkıcı. Şarkıları da Efendimiz aleyhinde yazılmış. Müstehcen şiirleri şarkı halinde, erkekleri eğlendirmek üzere okuyor. Yaşının biraz geçkin olması ve kıtlığın da yüzgöstermesi, Bedir'de Mekkelilerin mağlûb olması nedeniyle şarkıcılara pek önem verilmemiş. Kadın Efendimiz'e geliyor. Efendimiz, yine yardım elini ona uzatmış. Deve vermiş ve ona bir sene yiyebileceği kadar buğday vermiş. Mekke'ye göndermiş. Ve ö kadın, Peygamber Efendimiz Mekke'ye girdiği, feth ettiği yıldan itibaren müslüman olmuş. Ve Hz, Ömer dönemine kadar müslümanca yaşamış bir kadın. Ve bizim sahabî kadınlarımızdan-dır. Yani İslam geçmişi siler. Bu tür kadınlara, geçmişlerini kendileri söylemesinler, biz de geçmişleri hakkında tek kelime zaten bilmeyiz, ve onları dile getirmeyiz. Hani bekâret zarı ile uğraşacaklarına, o zan yaratan Allah (c.c)'ın ahkâmına boyun eğseler daha rahat ederler. Ayete devam edersek.
«Bu, zulmetmemek için (kadınlara) en yakın yol budur.» Yani kadınlara zulmetmemek için en yakın yol, bir tek kadınla evlenmektir. Rab-bim, bir kadın almayı teşvik ediyor. Dört kadına da izin veriyor. Türkiye'de, bu Batı'ya göre yetiştirilmiş insanlarımız bunu bilmiyorlar. Dinin emri gibi kabul ediyorlar. Tek kadın teşvik ediliyor. Dört kadına da ruhsat, izin veriliyor, emredilmiyor.[9]
(4) «Kadınlara mehirlerini gönül hoşluğuyla veriniz. Eğer onlar mehirierinden size güzellikle birşey verirlerse onu afiyetle yiyiniz.»
Evlenirken, nikâh akdi yapılırken veya nikâh akdinden önce rnihir tesbit edilir. Âzamisi yani en yukarısı yoktur. Yani rakam olarak yoktur.
Asgarisi vardır. Efendimiz (s.a.v) döneminde en az verilen mihir iki koyun alabilecek kadar paradır. Bu asgarisi, en azıdır. Çoğu ise bir koyun da olur, beş koyun da olur, beşyüz milyon da olur. Onun sınırı yoktur. O kendi aralarındaki gönül rızasıyla yaptıkları anlaşmaya bağlıdır. Ama yine Efendimiz, «Kadınların en hayırlısı mihri kolay olanıdır» buyuruyor. Ve kendi kızı Fatıma validemizin mihri öyle ahım şahım birşey değildir.
Eğer kadınlar kendilerine vermiş olduğunuz mihri, size yine tekrar hediye olarak iade ederlerse, onu da afiyetle yiyebilirsiniz diyor Allah(c.c).
Yani iki gönül bir olduktan sonra samanlık saray olur derler ya; iki gönül bir olduktan sonra kadının mihri helâl olur. O zaman evde, paradan dolayı çekişme meydana gelmez.[10]
(5) «Allah'ın size yönetmeniz için verdiği malları, sefihlere vermeyiniz. O mallardan onları yediriniz, giydiriniz ve onlara güzel söz söyleyiniz.»
Sefih insanlara mallarınızı vermeyiniz. Sefih; kârını zararından ayırt edemeyen ve malını meşru olmayan yollarda saçıp savuran adama denir. Sefih; İslam hukuku yürürlükte olmuş olsaydı, bu âyet-i kerîmeye göre; hani Hilton'da bir gecede şu kadar şişe patlatmış, şu kadar içki parası vermiş denilen adamların malına devlet el koyar. Devletin malına, zimmetine geçirtmez. Yine adamın malıdır, fakat o adamın o mal üzerindeki tasarrufunu önler. Oraya devletin de o adamın da razı olabileceği bir velî, bir kayyim tayin eder. O adam aklını başına alıncaya kadar, onun adına devlet, o malı yönetiverir. Yani gayri meşru yollarda malın saçıp savrulmasını böylelikle engeller. Buradan şu hüküm çıkar; Herkesin İslam hukukuna göre mülk edinme hakkı vardır. Ama herkes kendi malına, bu mal benimdir diye istediği gibi haram yolda tasarrufta bulunamaz. Meşru yollarda tasarrufta bulunur.
Malının tamamını çok hayırlı bir müesseseye, İslam yolunda verebilir. Ama, bunu gayri meşru bir yolda kullanma hakkını dinim ona vermez. O malda, toplumun, hakkı vardır. Onun için, yönetimini devlet kendisi üstleniyor. Ve o adam adına yönetiyor. Yalnız, hani dinimde komünistlikte olduğu gibi mala el koymak yoktur. O şahıs adına devlet, o malı yönetiyor. O adam derse ki; "Ben bu işleri yapmaktan vazgeçtim. Aklımı başıma aldım, bu tür şeylere bir daha girmeyeceğim." dediği ve bunu da ispat ettiği taktirde, yine o malı kendisine iade ediliyor. Onun için Allah (c.c), «Onların mallarını vermeyin» dememiş. Mallarınızı sefih insanlara vermeyiniz ki; Allah sizi onlar üzerine yönetici kılmıştır. Kayyım kılmıştır. Onların malını siz yönetin. Bu arada onları da aç bırakmayın tabi. «O mallarından onları rıziklandırınız» yani o adamın eski durumunu da na-zar-ı itibara alarak. Yani malın sahibi olarak evini işçilerini, kendi yediğini içtiğini de gözetleyerek, yani sosyal durumunu da nazar-ı itibara alarak, onun geçimini temin ediniz. «Onları (sosyal durumuna uygun bir şekilde) giydiriniz» «Ve onlara güzel sözler söyleyiniz.» Yani kırıcı da ol-mayınız, mallarım yönetirken diyor Allah (c.c).[11]
(6) «Yetimleri ergenlik çağına gelince deneyin; Eğer onlarda olgunlaşma görürseniz, mallarını veriniz, zengin (veli veya vasi) yetimin malından yemesin. Fakir olan (veli veya vasi) ise uygun şekilde yesin. Yetimlerin mallarını kendilerine verdiğinizde, onlar üzerine şahit bulundurun. Hesap sorucu olarak Allah yeter.»
Yetimlerin mallarını yönetiyorduk ya; yetimlerin mallarını yönetirken, çocuklar büyümüşler, ergenlik çağına gelmişler. Onları ergenlik çağına geldiğinde deneyin. Eğer onların rüştüne erdiği konusunda siz bir kanaat sahibi olursanız mallarım kendilerine teslim ediniz. Hani daha önce geçti; yetimin bir dükkanı vardı, kendi dükkanınız da vardı. İkisini de çalıştırıyorsunuz. Yetim adına çalıştırıveriyorsunuz. Çalıştırıvermenin karşılığı olarak siz mutlaka takdir edileni alıyorsunuz (ki âyet-i kerîme şimdi gelecek) ve derken, çocuk buluğ çağma ermiş, ergenlik çağına gelmiş. Bu arada deneyin. Nasıl deneyin? Dükkanın başında onu bırakıyorsunuz. Almasına, satmasına, çeklere, senetlere imza atmasına bakıyorsunuz. Herşeyi düzenli götürüp gidiyor. Yani, bana ihtiyaç kalmamıştır dediğiniz bir anda, malını kendisine iade ediniz, yani veli ve vasilikten çekiliniz.
Onun malını saçıp savurarak yemeyiniz. Onun büyümesinden korkarak, onun, çocuğun büyümesinden korkarak saçıp savurarak mallarını yemeyiniz.
Yetimin varisi veya velisi olan kişi zenginse, iffetli davransın, onun malından yemesin. Yani Allah rızası için onun malım yönetiversin.
Eğer yetimin mâlına bakan kişi fakirse haddi aşmadan ma'rufa uygun şekilde yiyebilir.
Yetimler ergenlik çağma gelip, kendi mallarını yönetebileceği kanaati hasıl olunca mallarını teslim ediniz. Mallan teslim ederken şahidler huzurunda yapınız. Yaptığınız hukuka uygun olsun. Gönlünüz de rahat olsun. Hile yapar, hukuka da uydurursanız bilinki, Allah (c.c) hesaba çekmede yeterlidir.[12]
(7) «Anne, baba ve akrabaların miraslarında erkeklere pay vardır. Kadınlar için de az veya çok belirli pay vardır.»
Allah (c.c); «Namazı kılınız» diye emretmiş, fakat kaç rekat kılınacağını öğretmeyi Rasul'üne bırakmış.Mirasda varislerin paylarının ne kadar olacağını ise Kur'an açık açık belirtmiş.Çünkü miras yoluyla kişiler haksızlık yaparak haram yerlerse, haramla beslenen vücudun ibadeti de kabul edilmez.Cahiliye döneminde kadınların mirastan payı yoktu. Bu âyet-i kerîme ile erkekler ve kadınların mirastan az veya çok pay alacaklarını haber verir.Günümüzde hâlâ cahiliye âdetlerine uygun hareket ederek kız çocuklarına mirastan pay vermeyenler var.
"Hocam, biz kızları gönüllüyoruz. Tarladan dükkandan vermiyoruz ama parayla gönüllüyoruz" diyenlere "siz paylarını ellerine tapusuyla teslim edin. Sonra onlar satarlarsa alın." diyorum. "Başkasına satarsa" diyenlere, "İşte o zaman Şuf a hakkınızı kullanarak onların sattığı paradan mahkeme kararıyla siz satın alırsınız. İslam hukukunda 'zarar etmek de yok, zarar görmek de yok." diyoruz.[13]
(8) «Mirasın taksiminde (varis olmayan) yakın akrabalar, yetimler ve düşkünler hazır bulunurlarsa onları da rızıklandırın ve onlara güzel söz söyleyin,»
Taksim esnasında ölenin yakınlarına, çevredeki yoksullara ve yetimlere de birşeyler vererek gönüllemeli.
Anadolu'nun bazı yörelerinde bu âyet uygulanıyormuş ama birçok yerde uygulanmamaktadır. Uygulanmamasının sebebi dört mezhebe göre de onbirinci âyetin bu âyeti neshetmiş olmasıdır. Onun için bunlar feraiz kitaplarına girmemiştir.
Ama siz hukuki bir hak olarak olmasa bile ölüyü hayırla yadetmeleri için birşeyler veriniz. Mesela, babanızı çok seven bir yakınına saatini verseniz, öbürüne teşbihini verseniz, paltosunu bir fakire giydiriverseniz iyi olur. Hz. Ebu Bekir vefat ettiğinde oğlu Abdurrahman ile kızı Aişe anamız bu âyetin hükmüne uymuşlar.[14]
(9) «Arkalarında zayıf çocuklar bıraktıklarında bunların durumlarından korkanlar (başkalarının çocuklarına vasi veya veli olduklarında onlara haksızlık etmekten) çekinsinler. Allah'dan sakınsınlar ve doğru söz söylesinler.»
Bütün âlemin çocuklarını kendi çocukların gibi bileceğiz. Öldüğümüz zaman senin çocuklarına nasıl davranılmasını istiyorsan Öyle davranacaksın.
Malı taksim ediyorsan haksızlık yapmayacaksın. Veli veya vasiy ol-nıuşsan iyi ve dürüst davranacaksın. Çocuklarına farklı muamele etmeyeceksin.[15]
(10) «Yetimlerin mallarını haksız yere yiyenler, ancak kendi karınlarına ateş yemiş olurlar ve yakında aleve atılacaklar.»
Harun-u Reşid kardeşi BehlüTe; "Nereden geliyorsun?" demiş. O da; "Cehennem'deri geliyorum" diye cevap vermiş. "Cehennem'in ateşi nasıl?" diye sormuş, o da; "Orada ateş görmedim" demiş. "Nasıl olur?" deyince, "Herkes ateşini bu dünyadan götürüyor" diye cevaplamış.
Al-i İmran'in 180'nci âyetinde de açıklandığı gibi bu dünyada kazandığımız haram mallar ateş olup boynumuza dolanacak, karnımız da ateş olacak.
Bir insan güle oynaya kendini yakmak için odun toplarsa, ona deli deriz ve tedavi etmek için gönüllü gitmezse zorla hastaneye yatırırız.
Tevbe Sûresi'nin 34 ve 35'nci âyetlerinde altın ve gümüşün toplayıp infakta bulunmayanlar için o altın ve gümüş Cehennem'de kızdırılıp alınlarına, sırtlarına ve böğürlerine basılacağını haber verir.
Haram, helal demeden köşe dönmek için ticaret, siyaset, alavere, dalavere herşeyi yapanlar ve televizyonda da gülerek boy gösterenler birbirleriyle yarışırken, ben şu kadar odun topladım, ben senden fazla odun
topladım diye birbirleriyle yarıştıklarını görüyor, onlara üzülüyor ve ıslahı için Rabbime dua ediyorum.[16]
(11) «Allah, evlatlarınız hakkında erkeğe, iki kadın hissesi kadarını tavsiye eder. Eğer kadınlar ikiden fazla iseler terikenin üçte ikisi onlarındır. Eğer kadın tek başına ise yarısı onundur. Eğer ölenin çocuğu varsa anne ve babasından herbirine terikenin altıda biri vardır. Şayet ölenin çocuğu yoksa, anne ve babası ona varis olur. Annesi için üçtebir vardır. (Bu hisseler) yaptığı vasiyyet ve borcu yerine getirildikten sonradır. Babalarınız ve çocuklarınızdan hangisi faydalı olmakta size daha yakındır bilemezsiniz. Bunlar Allah tarafından belirlenmiş hisselerdir. Muhakkak Allah doğruyu en iyi bilen ve emirleri en sağlam ve hikmetli olandır.»
Dünyada dinime sataşmak, İslam'ın Batı'da yayılmasını engellemek için yetiştirilen müsteşrikler ordusunun en fazla istismar ettiği âyetlerden biride budur.
"Kadın erkek eşitliği istiyoruz" diyorlar. Güreşte, boksta, koşuda," jimnastikde, sporun bütün dallarında erkeklerle birlikte yarışacağız demiyorlar. Rekorlar belli, Hiçbir dalda öne geçebilmiş değiller.
Biz ikisinin ayrı ayrı yaratık olduğunu yarış tır ılm aması gerektiğine inanırız. Lale ile sünbül, gül ile karanfil yarıştırılmaz.
Bunları ayrı ayrı yaratan R.abbimiz, özellik ve güzelliklerini de ayrı yaratmış ve onların fıtratına uygun emirler, hak ve görevler vermiştir.
Kadının mirastaki yeri olarak birtek şey biliyorlar o da oğlan iki, kız bir alır hükmüdür.
Halbuki kadının anne olarak aldığı ayrıdır, ölenin hanımı olarak aldığı ayrıdır. Kız kardeşi olarak aldığı ayrıdır. Kızı olarak aldığı ayrıdır.
Kızı olarak da üç durum sözkonu sudur;
1. Eğer ölenin oğlu ve kızı varsa oğullar iki alır, kızlar oğulların yarısını alır.
2. Eğer ölenin oğlu almazsa, kız da bir tane ise malın yarısını alır.
3. Eğer ölenin oğlu olmazsa, kızlar da birden fazla iseler malın üçte ikisini aralarında eşit şekilde bölüşürler.
İşte bu âyet-i kerîmede Rabbimizin koyduğu kanun budur. Bunu yürürlükten kaldıranlar, inkâr edenler olduğu gibi, hakim güçlere yaranmak için 1400 sene sonra İngiliz dilini öğrenerek tefsir doçenti olanlar, İngiliz mantığıyla yürürlükten kaldıranlarla inkâr edenlerin doğru yolda olduğunu ispata çalıştılar.
İslam'ın bu hükmünü bugünkü yaşantıya bakarak değerlendiriyorlar.
İslami bir yönetimde çarşıda dilenen insanı gören devlet yetkilisi onu araştırır, gerçekten dilenme durumuna düşmüşse devlet başkanının aldığı maaş kadar hazineden aylık verir.
Her insanın sosyal ihtiyaçlarını devlet karşılamak mecburiyetindedir. Fakirler, miskinler, yolcular, borçlular, devlet tarafından korunmalıdır. Televizyonda gösterip "Kocamızın eline bakmak istemiyoruz" dedirtiyorlar. Bu program iş çevrelerinin çıkarınadır. Bu kapitalistler çalışan kadına az ücret verirler kimse ses çıkartmaz. Bu kapitalistler çalışan kadına cinsel tacizde bulunurlar. Bunu da yayınlarlar. Yapılan anketlerde yüzde altmışının cinsel tacize uğradığını, bu yüzde otuzun da patrona "evet" dediğini ahlaksız bir dergi yayınladı.
Kocasının elinden para almak istemeyenler, başkasının elinden birçok tavizle para alma mecburiyetinde kalıyorlar.
Hepsi için söylemiyorum. Yüzde kırkı da namusuyla çalışıyor. Benim karşı çıktığım şey, "Kocamızın elinden para almak istemiyoruz" sözüdür. O el senin elindir. Senin elin de onun elidir. Siz tek viicud oldunuz. "Sen" ve "Ben" yok artık."Afiyet olsun yârim, sen yedikçe ben doydum", mısrası bizim İslam kültürünün mahsulüdür. Bu rejim içinde yetişenler de "Ben yiyeyim sen bak, otur" mantığını geliştirdiler.
Dinimiz mirasta kadına yarım vermişse, evlilik hayatında bu, yiyecek, içecek, giyecek ve sağlık masraflarını erkeğe yüklemiş.
Farzedin ki, bir adam öldü, dört kızı bir oğlu kaldı. Ölen adamın altı dükkanı var. Bunları İslam hukukuna göre bölüşecekler. Oğlana iki dükkan, kızlara birer dükkan verilir. Kızlar evlenirler. Bakımları kocaya ait ve dükkanı kendine ait. Oğlan evlenir. İki dükkanı var ve aldığı hanımının bakımı da oğlana ait.
Şimdi sorarım, hangisinin durumu daha iyidir?
Boşanan malı mülkü olmayan kadınlar bugünkü sistemde olduğu gibi, herkesin malı olmaya terkedilmezler ve devlet onların asgari geçim parasını verir ki, onun da sının devlet başkanının maaşıdır.
Babanın mirastaki durumu üç haldedir;
1. Baba, ölenin oğlu veya oğlunun oğlu ile bulunursa altıda bir alır.
2. Baba, ölenin kızı veya oğlunun kızı ... ile bulunursa altıda biri aldıktan sonra varislerin hissesi de verildikten sonra asabe olarak artanı alır.
3. Baba, Ölenin çocuğu veya çocuğunun çocuğu olmazsa diğer varisler hisselerini aldıktan sonra asabe olarak artanı alır.
Mesela bir adam ölüyor, geriye hanımı ve babası kalıyor. Hanım malın dörtte birini alır. Geriye kalan dörtte üçü ölenin babası alır. Annenin mirastaki durumu da üç haldedir;
1. Eğer ölenin çocuğu veya oğlunun çocuğu veya kardeşi varsa anne altıda bir alır.
2. Eğer ölenin çocuğu veya oğlunun çocuğu veya kardeşlerinden biri bulunmazsa üçte bir alır.
3. Eğer ölenin çocuğu, oğlunun çocuğu veya kardeşlerinden biri bu-, lunmaz da, ölenin eşi ve babasıyla bulunursa Ölenin eşi hissesini aldıktan sonra kalanın üçte birini alır.
Mesela adam ölmüş, dört dönüm arazi bırakmış. Geriye hanımı, annesi ve babası kalmış, hanımı dörtte bir hissesini alır. Geriye üç dönüm kaldı. Bu üç dönümün üçte birini anne alır. Geriye iki dönüm kalır. İki dönümü de asabe olarak baba alır.
Baba, erkek olarak yine anneden fazla aldı. Ama annenin bakımı babaya aittir.
Mal taksimine geçilmeden önce;
1. Ölenin evinde başkasına ait olan emanet veya ödünç alınan eşyalar sahiplerine verilir,
2. Kabrine milyarlık masraflar yapılmadan, cimri de olmadan teçhiz ve tekfini yapılır.
3. Borçları ödenir.
4. Vasiyyetleri malının üçte birini geçmiyorsa yerine getirilir. Sonra taksimine geçilir.
İslam'ın miras hukukuna sataşanlar bugün uygulamakta oldukları kanunlarla anne ve babalara zulmediyorlar.
Binbir zorluklar içinde oğlunu veya kızını okutuyor. Çocuğu İstanbul'da evleniyor. Zengin oluyor. Anne ve babasını yanına alıyor. Bir müddet sonra çocuk oluveriyor. Milyarlık zengin oğlanın hanımı ve bir çocuğu olduğu için bugünkü hukuka göre anne ile baba hiçbir şey alamıyor. Tarlasını tapanını satan anneyle baba tekrar köye dönüyor ve komşuların vereceği ekmeğe muhtaç ediliyor.
Rabbirniz ise "Babalarınız ve çocuklarınızdan hangisi size fayda bakımından yakındır bilemezsiniz" buyurur.
Biz bu miras hukukunun hikmetine girmeden Allah'dan bir farz olarak kabul edip iman etmişiz.
İslam'ın miras hukukunu insanlara duyuralım. Ben, bu rejimin harbiyesinde okumuş, çok itibarlı makamlarda bulunmuş değerli bir insana İslam'ın miras hukukunu anlattım. Ardından bugün köşe dönücülerin ağızlarının suyunu akıtacak kadar yüksek rakamlı bir parayı hak sahiplerine dağıttığını gördüm.[17]
(12) «Eğer ölen kadınlarınızın çocuğu yoksa, miraslarının yarısı sizindir. Şayet onların çocukları varsa,vasiyyetveya borçların ödenmesinden sonra geriye kalan malın dörtte biri sizindir.
Eğer sizin çocuğunuz yoksa geriye bıraktığınız malın dörtte biri kadınlarınızındır. Şayet çocuğunuz varsa yaptığınız vasiyyet veya borçlarınızdan arta kalanın sekizde biri onlarındır.
Eğer bir erkek veya kadına kelâle olarak (baba veya evladı olmadan) varis olunursa, (anadan) erkek veya kız kardeşinden herbirine altıda bir vardır. Eğer kardeşler ikiden fazla olursa vasiyeti ve borcu ödendikten sonra kimseye zarar vermeden üçte bir de ortaktırlar. Bunlar Allah'dan bir vasiyyettir. Allah âlimdir, halimdir.»
Kocanın mirastaki durumu iki haldedir:
1. Ölen karısının çocuğu veya oğlunun çocuğu yoksa malın yarısını alır.
2. Ölen karısının çocuğu veya oğlunun çocuğu olursa dörtte bir alır. Kadının mirastaki durumu iki haldedir:
1. Ölen kocasının çocuğu veya oğlunun çocuğu ... yoksa dörtte bir alır.
2. Ölen kocasının çocuğu veya oğlunun çocuğu ... varsa sekizde bir alır.
Ölenin birden fazla hamım olması birşey değiştirmez. Herkes dörtte bir veya sekizde bir hissesini alır.
Kelâle: Baba veya çocuğu tarafından varisi olmayıp anne bir kardeşleri varis olan kişiyedir. Veya aynı kişiye varis olan anne bir, kardeşlerine kelâle denir. İkisi de doğrudur.
Anne bir kardeşlerin mirastaki durumu üç haldedir:
1. Eğer ölenin babası, baba tarafından dedesi, oğlu, kızı veya oğlunun oğlu veya kızı yoksa anne bir kardeş de bir tane ise mirastan altıda bir hisse alır. Bu kardeşin kız eya oğlan olması birşey değiştirmez.
2. Birinci durumda açıklanan anne bir, kardeşler birden fazla olursa, mirasın üçte birini alırlar. Bu durumda erkekle kadın eşit olarak üçte bir paylaşırlar.
3. Ölenin oğlu, oğlunun oğlu ..., kızı, oğlunun kızı, babası veya dedesi olursa mirastan birşey alamazlar.[18]
(13) «İşte bunlar Allah'ın koyduğu kanunlardır. Kim Allah'a ve Resulü'ne itaat ederse onu altından ırmaklar akan Cennet'e koyacaktır. Orada ebedi olarak kalacaklardır. İşte büyük başarı budur.»
Tabiatta herşeyin kanunu ve sının vardır. Gözümüzün görme sınırı vardır. Çınar ağacım büyüme sınırı vardır. İnsan boyunun uzama sınırı vardır. Dünya yörüngesinin, yıldızların sınırı vardır. Sınırı aşan herşey zulmetmeye başlar.
Türkçe'de "Haddini bil" diyoruz ya, işte bu âyette geçen hudut kelimesiyle aynı köktendir. Allah'ın da insanlar için çizdiği helal ve haramı ayırt eden bir sınırı vardır.
Ramehürmüzinin "Emsal-ül-Hadis" isimli eserinin 84'ncü sahifesinde Ibni Ömer'in, Efendimiz'den rivayet ettiği hadise uygun olarak "Mümin kazığa bağlı at gibi" olmalıdır. Helaller sahasında gönlünce dolaşmalı,
haram sınırına yaklaşmamalı.
Günümüzde yönetimler Allah'ın sınırlarını, kanunlarım kaldırıp kendileri ithal kanunlar edinmişler:[19]
(14) «Kim Allah'a ve Rasulü'ne isyan ederse ve sınırlarını aşarsa, onu ebedi olarak ateşe sokar. Ve onun için alçaltıcı azap vardır.»
Maide Sûresinin 44, 45 ve 47'nci âyetlerini yanlış tefsirler yaparak İslam hukukuna harp açanları kurtarmaya çalışanlar ve hocalaşanlar, bu âyetin elinden nasıl kurtaracaklar acaba?
Allah'ın âyetlerini çıkarlarımız karşılığında satmayalım. Belki bu siyasiler, size inamyordur ve siz de onları saptırıyorsunuzdur. O zaman sa-pıttıranların cezası iki kat olur.[20]
(15) «Kadınlarınızdan fuhuş yapanlara sizden dört şahid isteyin. Eğer şahidlik yaparlarsa, ölünceye kadar veya Allah onlara bir çıkış yolu verinceye kadar evlerde tutun.»
Fuhuş: Söz ve davranışların en çirkinine denir, Bu âyette kinaye yoluyla zina kasdedilmiştir. Zinanın çok kötü bir davranış olduğunu ifade etmektedir.
Nur Sûresi'in ikinci âyeti nazil olmadan bu âyet nazil olmuş ve zina eden bir kadının suçu dört adil, müslüman, erkek şahidle ispat edildiği takdirde ölünceye kadar veya Allah bir çıkış yolu verinceye kadar evlerde hapsedilmesini emreder.
Ölünceye kadar haps edilmeyeceği ne işaret ediyor daha sonra gelen cümle.
Allah da çıkış yolunu Nur Sûresinde göstermiş ve zina eden erkekle zina eden kadının suçları dört şahidin şehadetiyle sabit olunca, yüzer değnek vurulur demiş.
Niçin dört şahid? Dört kişinin aynı anda aynı suçun fiilen işlenmesini görmek mümkün değil ki? denebilir.
Önce şu bilinsin ki, İslam hukukunda gaye cezalandırmak değildir. Hatta, hakim "şüpheden yararlanarak cezayı kaldırır"[21]
Peki hanımının zina ettiğini gören koca bunu dört şahidle ispat etmesi mümkün değil. O zaman ne olacak? Nur Sûresi'nin altıncı âyeti, kocanın hakim huzurunda mülaane yapması ile hanımından ayrılır (Bak. Nur 6). Bu kocanın şehadetiyle eşler boşanırlar ama kadın, had cezasıyla cezalandırılmaz.
Çünkü âyette istenen dört şahid bulunmamıştır. O takdirde suçu sabit olmamıştır. Niçin boşanıyorlar? Hanımının zina ettiğini iddia eden bu hususta Allahm lanetine bile razı olan bir erkekle, o kadının birarada kalmasının ne anlamı olur?[22]
(16) «İçinizden bu fuhuşu yapanların her ikisine de eziyet ediniz. Eğer tevbe ederler ve durumlarını düzeltirlerse onlara eziyetten vazgeçin. Elbette Allah tevbeyi kabul edendir, Rahmidir.»
Bu sûrenin onbeşinci ve onaltmcı âyetleri Nur Sûresi'nden önce nazil olmuştur. Zina eden erkekle kadına hakimin takdir edeceği ta'zir cezasıyla eziyet edilmesi emredilmiştir. Nur Sûresi'nin ikinci âyeti nazil olunca ikisine de denk ceza indirilmiş ve hapis cezasıyla eziyet cezası kaldırılmıştır.
Mücahid ise, bu âyetten kasdedilen iki kişi, cinsel ilişkide bulunai iki erkektir demiş.
Hz. Lud Aleyhisselam'a iman etmeyen milletin, kötü adeti batının siyasi, sanatçı ve tüccarı arasında yayılmaya başlayınca, onlara benzemeye çalışanlardan birkaç kişi de İstanbul'da duyulmaya başladı. Bunların sayısını çoğaltmak için özel gayret gösterenler televizyonu araç olarak kullanmaktalar.
Bugün bize düşen, bu yaptıklarının yeni birşey olmadığını, binlerce yıl önce bir milletin bundan helak olduğunu hatırlatıp, tevbe etmelerini sağlayıp durumlarını düzeltmeye yardımcı olmaktır.[23]
(17) «Bilmeden kötülük yaptıktan sonra hemen tevbe edenlerin tevbesini kabul etmek ancak Allah'a aittir. Allah onların tevbesini kabul eder. Allah Alimdir, Hakimdir.»
Benim mealde "bilmeden" diye tercüme ettiğim "cehalet" kelimesidir. Bilmeden günah işlenir mi? Bugün herkes inkârın, faizin, zinanın, kumarın, hırsızlığın, gıybetin günah olduğunu bilir ve bilerek yapar.
Bilmek yapmak demektir. Kitaptan yüzme dersi alan, yüzmenin bütün kurallarını bilen biri, denize düşerse veya atlarsa bilmesi onu kurtaramaz.
Biz kötülükler içinde yüzen insanların bunu cehaletinden yaptıklarını bileceğiz ve Rabbimiz katında tevbe kapısının açık olduğunu söyleyeceğiz.[24]
(18) «Ölüm kendilerine gelinceye kadar kötülük yapıp da, ölüm anında "ben şimdi tevbe ettim" diyenle, kâfir olarak ölenlerin tevbesi kabul değildir. Biz onlara elem verici azap hazırladık.»
Âyet-i kerîmede "ölüm gelinceye kadar" ifadesinin zamanını belirlemek üzere Peygamber Efendimiz "Can boğaza gelmedikçe Allah, kulun tevbesini kabul eder" buyurmuş.[25]
Peygamber Efendimiz, "Doksan dokuz insanı öldürdükten sonra papaza gidip tevbesinin kabul edilip edilemeyeceğini sorduğunu, "Hayır" cevabını alınca papazı da öldürüp sayıyı yüze çıkaran,sonra bir ilim ehline gidip yüz kişiyi öldürdüğünü tevbesinin kabul edilip edilmeyeceğini sorduğunu, onun da "Allah'la kişinin tevbesi arasına kimsenin giremeyeceğini, filan şehîre gitmesini" söyler. O salih insanların ülkesine doğru giderken ecelinin geldiğini, rahmet melekleri ile azap meleklerinin çekiştiğini, insan şeklinde bir meleğin gelip iki şehir arasını ölçmelerini, han-. gisine yakınsa ona göre muamele yapılması gerektiğini söylediğini, arasının ölçüldüğünde tevbekâr katilin bir karış salih insanların olduğu şehire yakın olduğunu ve affedildiğini haber verir,"[26]
Biz bu hadis-i şeriften, kulun günahı ne kadar büyük olursa olsun Allah'ın affedebileceğini anlıyoruz. Bir de ecelin gelişine kadar tevbe kapısının açık olduğunu anlıyoruz. Ancak tevbe yeis halinde kabul edilmez, yani bu âyete göre can boğaza gelmiş dayanmış, işte o anda kabul edilmez demişler.
Tırmîzi'nin Daavad 106'da rivayet ettiği bir hadis-i kudsiye göre kişinin günahı gökyüzüne (Ayyuka) çıksa, yeryüzünü dolduracak kadar günah işlese, şirk olmadığı müddetçe istiğfarla Rabbine dua edip, affını ümit etse Allah'ın onu affedeceğini müjdeler.
Allah'dan ümit kesmeyeceğiz, ancak Allah affedicidir, diyerek ona isyan etmeyeceğiz.[27]
(19) «Ey iman edenler, kadınlara zorla varis olmak size helâl değildir. Apaçık fuhuşla gelmedikçe onlara verdiğinizin bir kısmını götürmeniz için onları sıkıştırmayın. Onlarla hoşça yaşayın. Eğer onlardan hoşlanmıyorsanız, umulur ki Allah hoşlanmadığınız şeyde birçok hayır kılmıştır.»
Cahiliye döneminde kocası ölen bir kadın anne-baba evine gitmeden önce biri ona sahip çıkarsa onun malı olurmuş. Kocasından kalan malıyla beraber istemediği bu adama geçermiş.
Veya yetimin malı vardır. Onu zorla nikahına alarak malına sahip olunurmuş.
Bugün aynı cahiliye dönemini yaşayan zengin aileler. Holding imparatorluklarını birleştirmek için tarafların oğlu ile kızım çağdaş zorlamalarla birleştiriyorlar. "Siz nikahı kıyın da sonra ikiniz de gönlünüzün çektiğıyle yaşayın, teninizi başkalarına verin ama malınızı vermeyin" diyorlar.
Rabbimiz bu ayeti kerimeyle malına varis olmak için zorla kadın alınmayacağını haber veriyor. Yani yasaklıyor.
Severek aldığınız eşlerinize gönül hoşluğuyla verdiğiniz mihir ve hediyeleri de geri almayınız diyor.
Ancak açık bir fuhuş meydana gelmişse mihri geri isteme hakkı doğuyor. Eşlerimizle hoş geçinmemiz isteniyor. Tarafların ikisine de bu emir vardır. Hoşunuza gitmeyen bir huyu varsa hemen ayrılmanız gerekmez. O hoşa gitmeyen huyun gerisinde çok güzel şeyler gizli olabilir. Bademin kabuğu çok serttir ama içi gayet tatlıdır. "Dikensiz gül olmazmış". Denizde inci mercan gibi değerli hazinelerin yanında timsahlar vardır.
Yani bir huyunu sevmediğiniz eşinizden sevecek bin huy bulabilirsiniz.[28]
(20) Eğer bir eşi bırakıp yerine başka bir eş almak isterseniz, Ona (birinciye ) yüklerle altın vermiş olsanız bile hiçbir şeyi geri almayınız. Apaçık günaha girerek ve iftira ederek mi geri alacaksınız?
Dinimiz evlenmeyi kolaylaştırmış. Bu günkü rejimde yirmidört saatin onaltı saatinde evlenemezsiniz. Nikah için gün ve saat verilecek, o güne kadar evlenemezsiniz. Dinimize göre yirmidört saatin her saatinde evlenebilirsiniz. Belirli devletin ta'yin ettiği şahıs veya yerde değil, dilediğiniz yerde iki şahid huzurunda evlenilebilir.
Boşanmada kolaylaştırılmıştır. Ancak bugün mahkemelerde boşanma davalarını açanlar islam hukukuna iman edenler değildir. İslam hukukuna iman edenler eşlerini Allah'ın bir emaneti olarak görür ve korurlar. Medeni hukuka iman edenler hayvan alır satar gibi değiştiriyorlar.
Dinimiz, boşanmaya karar vermiş kişinin bunu iyilikle yapmasını, hanımına iftira yaparak boşamamasmı ister. Ve onlara verdiği mihir ve hediye tonlarca altın olsa bile geri alınmasını yasaklar.[29]
(21) Nasıl geri alacaksımzki? Birbirinize karıştınız. Onlar sizden sapasağlam söz almışlar.
Birbirinizle sarmaşdolaş olduğunuz eşinizle birgün ayrılmaya karar verdiğinizde, ayrılırken bile güzel aynim. Verdiğiniz mihir ve hediyeleri almayın. Nasıl alırsınız? Çok iyi günleriniz oldu. Birbirinize karıştınız. Yani sarmaş dolaş oldunuz ve nikah akdi yapılırken Allah'ın huzurundc sizden söz almışlardı.
Allah'ın kelamı sözlerin en güzeli. Severek aldığınız, bağrınıza bastığınız eşlerinize verdiğiniz mihir ve hediyeler, tonlarca altın olsa bile boşanırken geriye almıyacaksınız buyuruyor.
Yani tonlarca altın- eşinizin bir gülümsemesine denk değildir.
Milyonlarca dolar, mark, lira, riyal, yen gibi paralar ağaçdan yapıl' Bir ağaca veya bin ağaca eşinizi değişemezsiniz.
Hatta İslam hukukuna göre kadının zülfünün teli terazinin bir tarafına konsa öbür tarafına da dünyanın bütün altını, gümüşü, yakutu, elması, incisi konsa zülfünün teli ağır gelir.
İslam hukukunun yerine batıdan ithal edilen medeni hukukun gölgesinde kadın ticareti, genelevlerde kanunların gölgesi altında yapılmaktadır.Kadınlar ve erkekler onurunuzu korumak için islam dinine sanlınız.[30]
(22) Babalarınızın nihakladığı kadınlarla evlenmeyin. Geçmişte olanlar hariç. Çünkü bu fuhuştur ve kötü bir yoldur.
En büyük anarşi hukuk. İslam hukuku Cahiliye dönemini sona erdirirken o dönemde meydana gelen hakların bir kısmını devam ettiriyor.
Mesela Cahiliye dönemi hukukuna göre babasının hammıyla yani analığıyla bir kişi evlenebiliyordu. Bu ayet bu kanunu yürürlükten kaldırıyor. "Ancak geçmişte olanlar müstesna" diyerek geçmişte yapılan evliliklerin feshedilmesini, yani ayrılmalarını emrediyor. Ancak o dönemde meydana gelen çocuklar miras hukukundan doğan haklar kabul ediliyor.
Yani analığıyla evli olanlar boşanacaklar. Ama o evlilikten doğan çocuklara sahip olacaklar. Bu ayet ilan edildiği günden itibaren yürürlüğe girmiştir. Analıklarla evlenilmeyecek.
Babanın nikah yaptığı, nikâh yapıp gerdeğe girdiği, veya zina ettiği kadınla oğlu, torunu evlenemez.
Eskiden "koministim" diyen şimdi koministliğinden utanan ve ateistim diyen bir kaç imansız bu konulan da gündeme getirip "niçin evlenilmesin" diyerek Ebu Cehil'in cehalet devrini geri getinnek istemişlerdi.
Ama Allah'a hamdolsun fıtratı temiz insanlar islam tarafını seçtiler ve bu gün gündemde islam vardır.[31]
(23) Size, anneleriniz, kızlarınız, kız kardeşleriniz, halalarınız, teyzeleriniz, oğlan kardeşinizin kızları, kız kardeşlerinizin kızları, sizi emziren süt anneleriniz ile süt kardeşleriniz, hanımlarınızın anneleri , gerdeğe girdiğiniz kadınlardan olan ve evinizde bulunan üvey kızlarınız- Eğer gerdeğe girmemişseniz o üvey kızlarla evlenmenizde bir günah yoktur. Kendi sulbünüzden olan oğulların hanımları ve iki kız kardeşi bir nikahda birleştirmeniz size haram kılındı. Geçmişte olanlar hariç. Şüphesiz Allah günahları örtendir, esirgeyendir.
Ayeti kerimede zikredilenlerle evlenmek haram. Ancak ayetin işareti yoluyla babaanne, anneanneler ve yukarıya doğru ne kadar giderse haram olduğuna delalet eder.
Kızlar ve torunlar aşağıya doğru ne kadar giderse gitsin haramdır. Yani bir kişi torununun torunuyla evlenemez.
Halalarınız ister babadan, ister dededen olsun evlenmek haramdır. Teyzeleriniz ister anneden, isterse anneanneden olsun evlenmek haramdır. Oğlan veya kız kardeşinizin kızları, torunları ve onların torunları haramdır. Süt anneler ve süt kız kardeşler haramdır. Buharinin Nikah 20, 21 de rivayet ettiği "Doğumun haram kıldığını sütte haram kılar" Hadisi ile Müslim Rada 1 de rivayet ettiği "Neseb yoluyla haram olanlar süt yoluyla da haram olurlar" hadisine göre süt baba, süt anne, süt hala, süt teyze gibi yukarda sayılanlar, süt yoluylada haram olurlar. İstisnaları için fıkıh kitaplarına bakınız.
Hanefi fakihlerinden Ebu Yusuf ve Muhammed'e göre ilk iki sene içinde emerse süt kardeşi olur.İmam Ebu Hanife'ye göre ilk otuz ay içinde emerse süt çocuğu olur ve haramlik sabit olur. Hanefilere göre, bu emmenin az veya çok olması farketmez.
"Emenin, emzirene nefsi haram. Emzirenin, emene nesli haram" kaidesi bir çok şeyi anlatır, ama siz bu konularla karşı karşıya geldiğinizde, İslam fıkhını iyi bilen birine sormayı ihmal etmeyiniz.
İki kızkardeşi aynı anda nikah altında tutmak da haram. Bir adamın hanımı ölse, hanımının kız kardeşiyle evlenebilir. Boşadığı hanımın kız kardeşiyle evlenebilir. Ancak ikisiyle birlikte evlenemez. Geçmişte böyle bir evlilik olmuşsa birini boşayacak.
Gelinleriniz de haram kılınmıştır. Oğlunuz ölse veya boşansa gelininizle evlenmeniz size ebediyen haramdır. O sizin kızınız gibidir.[32]
(24) Birde evli kadınlarla nikah (anmanız size haram kılındı. Ancak harp esiri olarak elinizin altında olanlar müstesna. İşte bunlar Allah'ın bir yazısı olarak haram kılındı. Bunların dışındaki kadınlar-
da namuslu ve zinadan kaçınanlardan mallarınızdan (mihrînizi vererek) aramanız size helal kılındı. Onlardan hangisinden nikahla fay-dalanmişsanız, onların farzdan ücretini 'mehrini) veriniz. Mehri takdir ettikten sonra aranızda anlaşırsanız size bir günah yoktur. Ma-hakkak Allah bilendir, hükmünde hikmet sahibidir.
Savaş esiri olarak ele geçen cariye kadınlar kendi ülkesinde iken evli olsa bile esir düştüğü yerden esir mübadelesi ile veya fidye ile geri isten-memişse veya esir alan taraf esirleri iade etmemiş ve bir gazinin eline verilmişse o gazi, o kadınla evlenebilir. Esaret, nikahın da kopmasına sebeb olmuştur.
Bunun dışında evli kadınla nikahlanılamaz.
İçinde bulunduğumuz İstanbul gibi büyük bir şehirde bir kadınla erkek evlenseler, sonra kadının evli olduğu ortaya çıksa sorumluluk kadına aittir,
Bu esir kadınlarla evlenmek cinsel ta'ciz değildir. Ta'ciz Bosna'da Sırpların müslüman kadınları ordusuna teslim etmesidir. İslam hukukunda ise iadesi hiçbir yoldan mümkin olmayan esirler gazilere teslim edilir. Birtek gaziye teslim edilen kadın yalnız onundur. O gazi de onunla evlenmek için bir hayız - aybaşı müddeti bekleyecektir. Yani hukuka uygun hareket edecektir.[33]
(25) Sizden kim namuslu mümine kadınlarla nikahlanmaya gücü yetmezse ellerinizin altınaki mümin cariyelerinizden alsın. Allah imanınızı daha iyi bilir. Sîz birbirinizdensiniz. O halde fuhuş yapmadan gizli dost edinmeyen namuslu kadınlardan sahiplerinin izni ile mehirlerini güzellikle vererek onları nikahlayınız. Namuslarıyla yaşarlarsa (ne güzel) Eğer evlendikten sonra fuhuş yaparlarsa olara (cariyelere) hür kadınların cezasının yarısı vardır. Bu (cariyelerle evlenme izni sizden günaha girmekten korkanlar içindir. Sabretmeniz sizin için daha hayırlıdır. Allah günahları örtendir, esirgeyendir.
Cariyeyle evlenen hür bir erkek, o kadının Hz. Adem'in çocuğu olduğunu, kendisi gibi aynı yerden geldiğini bilecek, ev, elbise, yiyecek, içeceklerinde yani nafakasından ayırım yapmadan verecek.
Zina etmeyen dost edinmeyenlerden seçecek eşini.Çünkü temiz erkekler temiz kadınlara, temiz kadınlar temiz erkeklere layıktır.Ancak zina edenlerden tevbe edip durumunu düzeltenler de temiz sayılırlar. İbni Mace, Zühd 30 da Efendimizden rivayet ettiği bir hadise göre "günahına tevbe eden, günah işlemeyen gibidir" buyurur.
Cariye zina ederse cezası hür kadının cezasının yarısıdır. Yani elli değnek vurulur.
Zinaya düşmekten kendini alikoyabilen kişinin cariyeyle evlenmesinden evlenmemesi daha hayırlıdır.
Bu ayet ve bundan önceki ayette "o evlendiğiniz kadınlara ücretlerini-mihirlerini veriniz" cümlesini yanlış yorumlayarak Mut'a nikahına fetva çıkaranlar olmuş ama Ashab ve tabiinin çoğunluğu bu ücretten kasıd mi-hirdir demişler.[34]
(26) Allah size bilmediklerinizi açıklamak, sizden öncekilerin yollarını göstermek ve tevbelerinizi kabul etmek ister. Allah bilendir hükmünde hikmet sahibidir.
Kur'an-ı Kerim'in tamamını okuduğumuzda yemek yemenin adabını, kapı çalmanın adabını komşuluk ilişkilerini, uluslararası ilişkileri devlet yönetimine kadar herşeyi açıkladığını görürüz.Havada kanat çırpan kuşa kadar herşey hakkında bize bilgi verir.Geçmişten iyi ve kötü Örnekleri haber vererek kötülükten uzaklaşıp iyiliğe yaklaşmayı öğretir.Bu arada yaptığımız hatalar için de tevbe etmemizi ister. Eğer tevbe edersek, tevbeleri kabul edeceğini bildirir.[35]
(27) Allah tevbelerinizi kabul etmek istiyor. Şehvetlerinin peşinde gidenler ise sizin büyük bir sapıklığa meyletmenizi isterler. Şehvetine uyanları yalnız zina edenler anlamına almayın. Allah'ın emir ve yasaklarına karşı çıkıp kendi nefsinin ürettiği kanun, tüzük, yönetmelik, fikir, ideal gibi şeylere uyanlardır.
Çağımız zinasız olmaz deyip de genelevler açıp zina için vesika verenler, faizsiz ekonomi olmaz diyerek, zenginlere fakirleri kul köle yapanlar, "yabancı dostlarımızla içki içmezsek olmaz" diyerek sarhoş olup ülkelerinden geçenler, şehvetine uyan sapıklardır. Bu sapıklar ellerindeki güçleri kullanarak insanları da zorla saptırmak için çok çalışmışlar ama başarılı olamamışlar. Allaha hamdolsun.[36]
(28) Allah sizin sorumluluklarınızı hafifletmek ister. Çünkü insan zayıf olarak yaratılmıştır.
Allah emir ve yasaklarında bizim gücümüzü esas almış ve gücümüzün üstünde yük yüklememiştir.
Nefis verip güzeli yaratıp da evlenmeyi yasaklayarak zina yapmayın dememiş. Zina etmeyin, evlenin demiş. Zayıf yaratılışımızla evlilik müessesesi olmasaydı biz dayanamazdık. Buna rağmen günaha girenlere tevbe kapısını açık bırakmış.[37]
(29) Ey iman edenler, mallarınızı aranızda batıl yollarla yemeyin.
Ancak aranızda rızanızla yaptığınız ticaret müstesna. Nefislerinizi öldürmeyin. Mahakkak Allah sizi çok esirgeyendir.
Müminin nzkı helal olmalıdır. Helal rızıkda ticaret, ziraat, sanayi, veraset, bağış gibi İslam hukukuna uygun yollarla olur. Hırsızlık,.rüşvet, faiz, aldatma, yalan söyleme yollarıyla birbirinizin mallarını yemeyiniz.
"Nefislerinizi öldürmeyin" yani intihar etmeyin, veya başkalarının canı da canınız gibidir. Haksız yere adam öldürmeyin anlamındadır. Maide suresinin 32 nci ayetinde haksız yere adam öldürmenin bütün insanları öldürmüş gibi olduğunu haber verir.[38]
(30) Kim haddi aşarak, haksızlık yaparak bunu yaparsa, yakında biz onu ateşe yaslarız. Bu, Allah'a çok kolaydır.
Geçimini haram yollardan temin eden, insana değer vermeyip haksız yere öldüren aslında her hareketiyle kendini cehenneme biraz daha yaklaştıran insandır.
Bütün orduları ve teknolojileri ile ülkeleri sömürenler, sömürüye karşı duran insanları öldürenler iyi bilsinlerki Allah'ın huzuruna teker teker gelecekler. Dünyaya teker teker geldikleri gibi hesaplarını da tek başlarına vereceklerdir. Hepsinin hesabını görmek de Allah'a gayet kolaydır.[39]
(31) Eğer siz yasaklandığınız günahların büyüklerinden kaçınırsanız, bizde sizin kötülüklerinizi örter ye sizi değerli bir yere yerleştirırız.
Büyük günahlar, Kur'an ve sahih sünnetin bize haber verdikleridir. Kur'an-ı Kerim'de bir kötülüğü anlattıkdan sonra "kim onu yaparsa Cehenneme girer" "Allah'ın la'neti ona olsun" "Biz onu Cehenneme atarız" gibi tehdid ifadesiyle haber verilenler büyük günahdir.
Hadisi şeriflerde ise "el Kebairu seb'un" büyük günah yedidir diye başlayıp onları sayan hadisler vardır. Buhari'nin şehadet 10, istitabe 1 de Müslim, iman 143 de rivayet ettiği hadislerde ve İbni Kesir'in bu ayetin tefsirinde rivayet ettiği hadislerde, şunlar büyük günah olarak bize öğretilmiş ve sakınılması istenmiştir.
1- Allah'a şirk koşmak. Tabiatta cereyan eden kanunları tabiat kendiliğinden yapar demek tabiata tapınmak demektir. "Bu su, bu çağlayan bu çiçek tabiatın bize bağışıdır" diyen kişi yer tanrısına tapmıyor demektir. Tabiatı ve tabiat kanunlarını yaratan Allah (c.c.) a inanması şarttır. İnsanlara doğruyu ve yanlışı iyiyi ve kötüyü, helal ile haramı öğreten Allah'ın teşrii kanunu olan Kur'an-ı kabul etmeyip kendisi gibi bir insanın emir ve jyasaklarma öncelik tanıyan kişi Allah'a ortak koşmuştur.
2- Anne babaya zulmetmek, gönlünü kırmak.
3- Haksız yere adam öldürmek.
4- Faiz yemek.
5- Yetim malı yemek.
6- Harpden kaçmak.
7- İffetli mümin erkek ve kadınlara zina iftirasında bulunmak.
8- Yalan söylemek, Yalancı şahidlik yapmak.
9- Rızık endişesiyle çocuğunu öldürmek.
10- Komşu kadınıyla zina etmek.
11- İçki içmek.
12- Namazı terketmek.
13- Allah'dan ümit kesmek.
14- İslam toplumundan ayrılmak.
15- Hırsızlık yapmak.
16- Gıybet yapmak.
17- Hicretten sonra İslamın medeniliğinden bedeviliğe dönmek.
Büyük günahları anlatan özel kitaplar vardır. O kitaplarda yüzlercesi sayılmaktadır. Efendimizin hadislerinde en önemlileri bildirilmektedir.
Bugün dünyanın her tarafında can alan, orman yakan evler yıkan anarşinin temelinde Allah'a ortak koşmak vardır.
Devletim diye ortaya çıkan insanlar, kanunlar hazırlıyorlar, asker ve polis gücüyle bütün insanları sekiz - on kişinin iyi, dediğine "iyi" kötü dediğine "kötü" dedirtmeye zorluyorlar.
İnsanlar yaratilışdan hür doğdukları için bir başkasının koyduğu kanunlara takılmak istemiyor. Her kanun koyucu da kendi çıkarlarını ön plana alıyor, ve çıkar kavgaları başlıyor.
Allah'a ortak koşmayanlar; bütün akılları Allah'ın yarattığını, onun koyduğu kanunlara uymanın kimseyi rencide etmediğini, yaratana itaat edilmesi gerektiğini, yaratılmış karşısında eğilinmediğini söyler ve inanırlar.
Bu büyük günahlardan kaçınılsa, insanlar arasında zengin fakir çatışması da ortadan kalkar.
Büyük Millet Meclisi yolsuzlukları araştırma komisyonu başkanı "yolsuzluk yapan, köşe dönen, bankaları soyan yüz kişinin çalıp çırptığı parayla Türkiye'nin bütün köylerine yol, su elektrik ve hastahane yapılabilir" diyor.
Bunlar küçük hırsızlar. Bir de küçük devletlerin altın, gümüş, fosfat, petrol, orman yeraltı ve yerüstü zenginliklerini çalan Amerika ve onun suç ortağı İngiliz, fransız ve diğer kafir ülkelerin fakir bıraktığı ülkeler.
Bu suçların başı şirk. Sonra diğerleri gelmektedir.
Biz büyük günahlardan vazgeçer, pişmanlık duyar, af talebinde bulunursak, Allah küçük günahlarımızı bağışlayacağını ve iyi yerlere yerleştireceğini bildirir.
Bu dünyada da iyi yere yerleştirir, dünya da devleti, ahirette de Cenneti verir.[40]
(32) Allah'ın, sizi kendisiyle birbirinize üstün kıldığı şeyleri istemeyiniz. Erkeklere kazandıklarından bir pay vardır. Kadınlarada kazandıklarından pay vardır. Allah'dan fazlasını isteyin. Muhakkak Allah herşeyi bilendir.
Erkek kadın olmayı istemesin. Kadın erkek olmayı istemesin. Güreşde, halterde, koşuda, güzellikde, akılda, şiirde, mimari de dünya birincisi olayım demesin. Allah'ın kendisine verdiği özellikleri işletsin. Allah'ın yarattığı insanlar arasındaki farklılık insanlık için rahmettir.
Hepimizin aklını, gücünü, anlayışını, sevgisini, nefretini aynı ölçüde yaratsaydı dünya çekilmez olurdu.
Bir gül veya denize bakan beş milyar insan, aynı kelimelerle aynı şiiri yazardı.
İki güreşçi ölünceye kadar birbirini yıkamazdı. Beş milyar insan koşuya başlama isteğini aynı anda duyar, koşar ve aynı dakika, saniye ve salisede varırlardı.
Hepsi aynı rengi sever, aynı planda ev yapar, aynı şeyleri yer ve aynı anda cinnet geçirirdi. Yani ayrı özelliklere sahip olmamız dengeyi sağlıyor. Anadolu insanı bu ayeti "Her akıl bir olsa koyuna çoban bulunmazdı" diye atasözü halinde türkçeleştirmişler. Kadının iyiliklerinin karşılığı kendine aittir, kötülüklerinin cezası da kendine aittir. Erkek için de aynıdır. Allah katında değerleri aynıdır. İmanları, ihlasları ve amelleri oranında Allah'a yaklaşırlar.
Kadının kazandığı kendinedir. Erkeğin kazandığı da kendinedir. Kadın ve erkek birbirinden bağımsız olarak mülk edinip işletebilir.[41]
(33) (Erkek ve kadından) her biri için ana, baba, akraba ve yeminlerinizin bağladığı kişilerin miraslarından hisse tayin ettik. Onlara hisselerini veriniz. Muhakkak Allah herşeye şahiddir.
Erkek ve kadının varis olarak durumlarına göre mirasta payları vardır. Bu surenin 11, 12, ve 13 ncü ayetlerinde bazı varislerin paylarını açıklamıştık. Burada bir de anlaşmalı varis olan mevla-ı muvalattan bahsediyor.
Cahiliye döneminde başka ülkeden gelen, varisi olmayan veya nesebi belli olmayan bir insan diğerine "Sen benim mevlamsın. Ölürsem malım sana kalsın. Suç işlersem malicezalarımaortak olursun" diyor. O da kabul ediyordu.
İslam dini bunu da düzenledi. Bu müessesenin yalnız, garip kimsesiz insanların lehine düzenleyerek kabul etti. Miras konusunda aralarındaki sözleşmeyi hak sahipleri haklarını aldıktan sonra yürürlüğe koydu.
Mesela: vela sahibi biri ölünce Eshabi feraiz asabeler, mevle-ı-ataka, zevil erham haklarını aldıktan sonra kalan maldan hissesini alır.[42]
(34) Allah bir kısmınızı diğerlerinize üstün kılması, erkeklerin mallarından infak etmeleri sebebiyle erkekler kadınlar üzerinde kaimdirler. Saliha kadınlar, itaat eden, Allanın koruduğu gibi (kocasının malını ve namusunu) yokluğunda koruyan kadınlardır. Geçimsizliklerinden korktuğunuzda onlara nasihat edin, yatakda yalnız bırakın, onları döğün. Eğer size itaat ederlerse aleyhlerinde başka yol aramayın. Muhakkak O çok yüce, çok büyüktür.
Yazıları ve davranışlarıyla farkına varmadan dinime savaş açanlardan biri bana Kur'anda" erkekler kadınlar üzerinde hakimdir" diye bir ayet var mı?" dediğinde hayır böyle bir ayet yok. Ayette "erkekler kadınlar üzerinde kaimdirler" diye geçer. Kaim, Kayyum, kayyim, Kavvam kelimeleri aynı kökden türemiştir.
Ayakta tutan, kıvamına getirip onu koruyan, yöneten manalarına gelir. Vakfın mütevellisine "Kayyım" denir. Bu kayyim vakfı kendi istediği gibi yönetmez. Vakıfın şartlarına uygun hareket eder. Aile ocağının kıvamında devam etmesi için Allah (c.c.) kadının ve erkeğin hak ve görevlerini belirlemiş. Kimse diğerine gayri meşru bir emir verme veya yasak koyma hakkına sahip değildir. Bu ailede erkeğin görevi, Allah'ın belirlediği hak ve sorumlulukları yürürlükte kılma sorumluluğunu ergenlik çağına gelmiş aklı başındaki erkeğe vermiştir.
Peygamber Efendimiz, "Allah'a isyan olan işlerde kadın kocasına itaat etmez" buyurmuş.[43]
Allah'ın emir ve yasaklarına ters düşen isteklerde bulunamaz. İstekde bulunursa kadın itaat etmez.
Evin içinde erkeğin sözü veya kadının sözü olmaz. "Allah'ın dediği olur. Allah'ın emir ve yasaklarının olmadığı günlük işleri aralarında danışarak, konuşarak hallederler.
Bu yönetme hakkının doğuş sebebi olarak, çoğunlukla erkeklerin kadınlara oranla daha güçlü ve dayanıklı olmalarından ve evin geçiminin kocaya ait olmasından kaynaklandığını haber verir.
Saliha kadınlar, Allah'a gönülden itaat eden, kocasının yokluğunda malını ve namusunu koruyan kadınlardır.
"Ben saliha olmak istemiyorum" deyip geçimsizlik başlatan kadınlara gül gibi yüz, bal gibi sözlerle nasihat etmeli.
Nasihat fayda vermediği zaman da yatakda üç günü geçmemek kaydı ile ayrı durmalı. O da fayda vermiyorsa yüzüne vurmadan, kemiğini kırmadan, vücudunda iz yaptırmadan, doktorun cinnet hjalindeki hastasını kendine getirmek için vurduğu gibi dövülür.
Ayette dövmeyi üçüncü sırada zikretmiş. İyi bir insan bu üçüncüye fırsat vermemelidir. Peygamber Efendimiz aynı anda dokuz hanımla yaşadı, ama hiçbirine tokak vurduğu rivayet edilmemiştir.
Tokat kişinin çarelerinin bittiğini, güçsüzlüğünü gösterir. Sekiz yaşındaki kızım Şifa'ya fena halde kızıp ilk defa tokat vurmaya karar verdiğimde bu ayet beni engellemiştir.
Kabahat çocukda değil bende. Çare tükenmemeli, nasihatin bin şekli varsa kullanılmalı dedim ve ondan sonrada hiç vurmadım.
Ayette kadın geçimsizlik yaparsa diyor. Ya erkek geçimsizlik yaparsa ne olacak? bu konuda ayet var mı?
Evet bu surenin 128 nci ayetinde "kadın, erkeğin geçimsizlik yapmasından veya yüz çevirmesinden korkarsa, aralarını bulmalarında günah yoktur. Sulhetmek hayırlıdır" anlamında ayet nazil olmuştur. Yeri gelince açıklanacak.[44]
(35) Eğer aralarının açılmasından korkarsamz, erkeğin ailesinden, bir hakem, '
kadının ailesinden bir hakem gönderin. Eğer aralarını sulh etmeyi isterlerse Allah aralarında başarı kılar. Şühesiz Allah herşeyi bilendir. Herşeyden haberdardır.[45]
Hakemlik
Eşler arasında uyumlu geçim esasdır. İki ten bir can olmalıdır, ancak ikisinin de insan olması nedeniyle bazı tatsız olaylar olabilir.
İslam hukuku insan oğlu için inmiştir. Romanlarda, pembe bulutlar üzerinde, hayal ülkesinde yaşayanlara inmemiştir. Onun için mevcud inJ sanın meselelerine çareler sunar.
Bu ayette eşler arasında ayrılığa götüren bir geçimsizlik baş gösterirse, hakim erkek ve kadın tarafından iki hakem tayin ederek aralarının bulunmasını ister.
1400 sene önce nazil olan bu ayet İsviçre'den ithal edilen medeni hukukla ortadan kaldırıldı. İsviçre kantonlarında yetişen bu hukuk Anadolu bozkırlarında aileler arasında huzursuzluk meyana getirdi. Yetmiş sene sonra tekrar İslamın hakem usulü gündeme geldi. Geldi ama yine yanlış geldi. Ayeti kerimede hakemlerin biri erkek tarafından biri de kadm tarafından olması isteniyor. Çünkü bunlar ailedendirler. Tarafların çocukluğunu, yetişme tarzlarını, isteklerini, beklentilerini bilirler. Kendilerinden bir parça olduklarından önemserler.
Hakemler eşlerden aldıkları vekalete göre yetkilidirler. Islaha veya boşanmaya vekalet almışlarsa ona göre hareket ederler. Hakim, hakemlere yetki vermişse Hanefi fıkhına göre arabulmaya yetkilidir. Boşamaya yetkili değildirler. Malikilere göre ise hem ıslaha hemde boşamaya yetkilidirler,[46]
(36) Allah'a ibadet ediniz, Ona hiçbirşeyi ortak koşmayınız, ana babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolda kalmışa, ellerinizin altında olanlara iyilik yapın. Muhakkak Allah kibirleneni, böbürleneni sevmez.
İnsanî ilişkilerin İslamileşmesi lazım, Yunus Emre: "Yaradılmışı severiz yaradandan ötürü" diyor. İyi bir müslüman olabilmemiz için önce Allah'a kulluk yapmamız gerekir. Kanun koyucu yalnız odur. Onun yetki
verdiği Rasülüdür. Kitap ve sünnet ışığında yürüyen devlet başkanıdır. Allah'a başkaldırıp "ben de kanun koyarım" diyenleri Allah'a ortak koşmayın.
Allah'ın yarattığı, bizim yaratılışımıza sebeb olan anne vcbabamıza iyilik yapmamız emrediliyor.
Allah'a itaat eden, ana babaya, müslüman komşuya, müslüman olmayan komşuya, yakın ve uzak komşuya, yakın arkadaşa, yolda kalmışa ve elinizin altındakilere iyilik yapmakla emrolunduğunuza göre, bütün insanlara iyilik yapmakla emrolunuyoruz.
Ev komşusu, asker arkadaşı, okul arkadaşı, gurbet arkadaşı, velhasıl görüştüğümüz herkes komşu veya arkadaş oluyor ve biz bunlara iyilik yapmakla emrolunmuşuz.
İyilik ise duruma göre değişir. Tatlı bir dil, gülen bir yüz iyilik olduğu gibi, borcuna, derdine, ölüsüne, doğumuna, düğününe yardımcı olmak da iyiliktir.
Günahkarı günahından vazgeçirmek, müslüman olmayana İslamı tebliğ etmek en büyük iyiliktir.
İmam Ebu Hanife (r.a.) nin Yahudi komşusu evinin çöpünü her gece Ebu Hanife'nin kapısı önüne dökermiş. Ebu Hanife de her sabah süpürüp çöplüğe atar ses çikarmazmış. Talebelerine söylese yahudinin işini bitirirler, ama söylemez. Yıllar böyle geçer, sonunda yahudi havradaki hahamla Ebu Hanife'nin arasında mukayese yapar ve müslüman olur. Şahsımıza yapılanlara sabredelim. Hakkımızı helal edelim. Fakat İslama yapılan saldırıda sabır olmaz.[47]
(37) O (kibirlenip böbürlenen) ler, cimrilik yapıp insanlara da cimriliği emreden ve Allah'ın kendilerine fazlından verdiğini gizleyenlerdir. Biz kafirler için alçaltıcı azab hazırladık.[48]
Cimrilik
Otuzaltıncı ayette herkese eli ve gönlü açık bir mümin anlatıldı.' Bu ayette ise "ben Allah'dan daha iyi kanun koyarım. Onunki bu çağa uymaz, benimki çağdaş kanundur" diyerek kibirlenen ve bunu konferans, panel, açık oturumlarda böbürlenerek anlatanlar, kendileri cimri oldukları gibi başkalarına da cimriliği emrederler.
Eskiden cimriler peyniri şişenin dışından yalatırlarmış. Şimdi eline şişeyi de vermezler. Televizyondan dünyanın dört bucağındaki nimetleri gösterirler. Sonra da bu nimetlere şu zorba devletin askerlerinin koruması altında filan despot şirket sahibidir diye armasını gösterirler.
Maun suresinde hergün bu tür insanların siyasetini okur dururuz: "Dini yalanlar, dine inanmaz, yetimi azarlar, fakirin doyurulması için teşvik etmez. İhtiyaç sahibinin ihtiyacını karşılamaz."
Bosna Hersek'de üçyüzbin insan Hristiyan dünyanın kurşunlarıyla sefalet içinde ölürken, Hristiyan ülkelerde kişi basma harcanan dolar, su elektrik, kağıt, süt ve etin istatistik rakamları kabarık ilan edilir.
Cimriye sormuşlar "yiğit insan kimdir" demişler. "Açlıktan çocuklarının feryadı Arşı titretirken yüreği titremeyen insandır" diye cevap vermiş. Buna göre en yiğit insan Hristiyan Amerika ve Avrupadadır.
İslam alemindeki halkın Bosna Hersek için yüreği yanıyor. Para topluyor. Yerine ulaştıramıyor. Gitmek istiyor, yollar kapalı. Yavrusunun yanışını çeresizlik içinde seyreden anne gibi yüreği yanıyor.
Eh o kafirlerin de yanacağı günler gelecek.
Muhammed suresinin 38 nci ayeti kerimesinde "cimrilik yapan kendisine cimrilik yapmış olur" buyurur.
İslamın i'lası için malından cömertlik yapmayanlar, malın tamamını kafirlere kaptırınca anlıyorlar.
Üzerinde secde ettiği vatanın kafirler tarafından çiğnenmemesi için canından cimrilik yapıp cepheye gitmeyenlerin, evine kadar düşman gelip canlarını aldığında, cimriliğin cezasını çeker.
İşçisine karşı cimrilik yapan iş yeri yanınca uyanır.
Cimrilik bir tür hastalıktır. Tedavisi gerekir. Buhari'nin Humus 15 de rivayet ettiği bir hadisde Efendimiz "cimrilikden daha kötü hangi hastalık vardır?" buyurur.[49]
(38) Onlar mallarını insanlara gösteriş için harcarlar, Allah'a ve ahiret gününe inanmazlar. Şeytan kime arkadaş olursa o ne kötü bir arkadaştır.
Cömertlik müslümana aittir. Kafir insan mal varlığını insanlara dağıtabilir mi? Kur'an-ı Kerim evet diyor. Kafir insan, insanları Allah yolundan alıkoymak için tonlarca altınını harcar. Enfal suresinin 36 ncı ayetinde Rabbimiz bize bunu haber verir. İnsanları dinden döndürmek için mallarını harcayacaklarını ama sonuçda mağlup olacaklarını haber verir.
Bu gün Bosna Hersek'de Avrupa, Amerika ve Rusya'nın Sırplara yaptığı silah, yiyecek yardımı tonlarca altını buluyor. Niçin? sorusuna ise "Avrupamn ortasında müslüman devlet istemiyoruz" diye cevap veriyorlar.
Bir de tıp merkezlerine, eğitim ve öğretim kurumlarına büyük miktarda yardım yapan kafirler var.
Bunlar da insanlık için verirler. İnsanlardan "aferin" mükafatı plaket veya madalya alırlar.
Müminler ise insanlara, hayvanlara ve tabiata yaptıkları iyiliklerinin karşılığını Allah dan almak üzere yardım ederler.[50]
(39) Allah'a ve ahiret gününe inanıp, Allah'ın onlara rızık olarak verdiğinden infak etselerdi, ne olurdu sanki? Allah onları bilmektedir.
Gösteriş için malını hayır yollarında dağıtanlar ne olurdu Allah'a ve ahirete inanarak Allah için verselerdi. Büyük miktarlarda malı, parayı dağıtıyor ama, ahirette karşılığını göremiyor. Çünkü mükafatı verecek olan Allah'ı inkar etmiş. Mükafat olarak verilecek olan cenneti inkar etmiş.
Gösteriş için cömertlik yapanlar ahirette karşılığını istediklerinde, Allah (c.c.) onlara "siz iyiliği "cömert adam" desinler diye yaptınız. O söz size söylendi karşılığını aldınız" buyuracak[51]
(40) Muhakkak Allah zerre kadar zulmetmez. Eğer iyilik olursa onu kat kat artırır ve katından büyük mükafat verir.
Lokman suresinin onaltıncı ayetinde yapılanların hardal tanesi kadar bile olsa ve o taş içinde gökte veya yerde olsa Allah'ın huzuruna getirilip değerlendirileceğini haber verir.
Bu ayette ise "zerre ağırlığında" diye ifade edilmiş. Yani küçüklükte ne kadar küçük olursa olsun iyilik ise kat kat sevabını alır. Kötülük yapmış ise yaptığının karşılığım görür. Çünkü Allah kimseye zulmetmez. Yapmadığı suçdan cezalandırmadığı gibi, yaptığı suçun tam karşılığını verir.
Lokman suresinin onaltıncı ayetinde; yaptığın, kaya içinde, gökte ve yerde de olsa Allah'ın huzuruna getirilir diyor, bu ayetten hareketle atalarımız iyilik yap denize at. Balık bilmezse Halik bilir, demişler. Biz müs-lüman olarak denize balığa, gökyüzüne, kuşlara ve insanlara Allah için iyilik yapmaya devam edeceğiz.[52]
(41) Her ümmetten bir şahid getirdiğimizde, sen de onlar üzerine şahid getirdiğimizde (halleri) nasıl olur?
Hiç kimse şahidsiz değildir. Hiçbir toplum da peygambersiz değildir. Nahl suresi otuzaltınci ayette her ümmete peygamber gönderildiğini haber verir. Peygamberlerin asrında yaşamayan bizlere de o peygamberlerin varisleri olan alimler şahidlik yapacaktır. Şeyhul Kurra Abdurrahman Gürses hoca efendi, peygamber efendimize indirilen Kur'an-ı Kerimi eksiksiz fazlasız bu çağın insanlarına okutmaktadır. Değerli müfessirlerimiz ingilizce, almanca, fransızca, rusça, Japonca arapça ve Türkçe bütün dillerde tefsirini yaparak şahidlerden olmaya çalışmaktadırlar.
"Avustralyamn en ücra bir köyünde İslamdan hiç haberi olmayan kişinin durumu ne olacak?" diye soru sorarak müslümanları sıkıştırmaya çalışan batı kafalı bir insan cahilliğini ortaya koyar. Çünkü Kur'an-ı Kerim İsra suresi onbeşinci ayetinde cevabı verilmiştir.
Avustralya veya Antartikadaki adamı bırak. Caminin minaresinin karşısındaki evde oturupta İslamdan haberi olmayan senin durumun ne olacak? O müezzin günde beş defa çağırdığına şahitlik yapacaktır.
Ayrıca namaz kıldığınız yer, hayırlı işler yaptığınız mekanlar, yaptığınız zikrullahı işiten eşya da size şahitlik yapacaktır.
Nur suresinin yirmidördüncü ayetinin haber verdiğine göre dillerimiz, ellerimiz ve ayaklarımızda yaptıklarımıza şahidlik yapacaktır.[53]
(42) Kâfir olanlarla, peygambere isyan edenler o gün toprak olmayı arzu edecek. Allah'dan bir sözü dahi gizleyemeyecekler.
Nebe suresinin son sahifesinde de ifade edildiği gibi kâfirler suç ve cezalarıyla karşı karşıya geldiklerinde toprak olup gitmeyi arzu edecekler ama olamayacaklar. Toplum içinde suçu ortaya çıkan bir adam da durumunu anlatırken "öyle utandımki yeryanlsa yere girecektim" der.
Dünyada ve ahirette utancından yerlere girmek isteyen bir adam durumuna düşmemek için kâfirlik ve isyan hastalığından kurtulmamız lâzım.
Ağzınızdan çıkan her kelimeye dikkat ediniz. Hakkı ve halkı rencide etmesin. "Sözler havada yok olup gidiyor. Elle tutulur birşey değildir" demeyin. Allah katında ağzınızdan çıkan her kelimenin hesabını vereceğiz.
En'am suresinin yirmiüçüncü ayeti, müşrikler, müşrik olmadıklarım söyleyecekler diyor. Yani küfrünü gizlemeye çalışacak ama herşeyi konuşturan Allah kişinin dilini, elini ve ayaklarını konuşturarak suçunu itiraf edecek.[54]
(43) Ey iman edenler, sarhoşken söylediğinizi bilinceye kadar, yolculuk hali müstesna yıkanincaya kadar cünüpken namaza yaklaşmayın. Eğer hasta olur veya yolculuk üzere olursanız veya sizden biri heladan gelirse, veya kadınlara dokunur da su bulamazsanız temiz toprağa teyemmüm ediniz; yüzlerinize ve ellerinize meshediniz. Muhakkak Allah çok afveden, günahları örtendir.
Sigara tiryakisine sigarayı bıraktırmak için hergün bir sigara azalttırıyorlar. 20,19,18,17,16;15 sonunda bir ve son. Uyuşturucu mübtelasmı tedavi ederlerken de bu metod uygulanıyor.
Toplumda içki içmemenin ayıp olduğu bir dönemde onlara peygamber olarak gönderilen Efendimiz ilk anda içkilerine ses çıkarmamış. İlahi tebliğ metodunda öncelikli olanlardan başlanmış. Önce kişinin sağlam bir imana sahip olması gerekir, sonra namazla cemaatlaşma, sonra cemaata zarar verenlerin giderilmesi doğrultusunda ayetler nazil oldu.
Medine'de İslam devleti kurulduktan sonra Bakara suresinin 219 ncu ayetiyle içkinin günahının ticari faydasından daha fazla olduğunu bildiren ayet nazil olunca bir kısım sahabe hemen içkiyi bırakmış. Sonra bu ayetle "Sarhoşken namaza yaklaşmayın" yasağı gelince birçoğu yine bırakmış. Çünkü öğleyin içseler ikindi namazı var. İkindi vaktinde içseler akşam namazı var. Birçoğu bırakmış bir kısmı içmeye devam etmiş.
Maide suresinin 90 nmcı ayeti nazil olunca içki tamamen yasaklanmıştır. Sahabenin geçilmez büyüklüğü buradadır. Allah ve Resulünün yasakladığı bir şeyi anında son vermeleridir.
Günümüzde bir kısım müslümanımız "inşallah, maşallah, Allah kerim" ifadeleriyle yasaklan çiğnemeye devam ediyorlar.
Bugünden itibaren alkollü içkilere son.[55]
Teyemmüm
Teyemmüm: Temiz toprakla yüz ve elleri dirseklere kadar meshet-mektir.
"Temiz toprak" ifadesinin içine taşın her çeşidi girer. Mermer, akik, firuze girer. Halı elbise üzerindeki toz üzerinde teyemmüm yapılır.
Önce niyyet eder, sonra iki elini toprağa vurur, sonra iki eliyle yüzünü mesheder. İkinci defa ellerini toprağa vurur. Sol eliyle sağ elini dirseğe kadar mesheder. Sağ eliylede sol elini dirseğe kadar mesheder.
Sudan bir mil, yani üç kilometre uzakta bulunan bir insan cünüpse veya abdestsiz ise teyemmüm ile cünüplükden çıkabilir. Teyemmüm ile ibadetini yapar.
Fıkıh kitaplarımız bir mil demişler. Meşakkatsiz ibadet etmek gerekir. Ama hasta olan kişiye doktoru su değdirmemesini emretmişse veya mahkum camdan dışardaki suyu görüyor fakat ulaşamıyorsa veya hasta suya ulaşamıyorsa teyemmüm ederek namazını kılacaktır.[56]
Dünyanın En Temiz İnsanı Müslümanlardır.
Siz bulunduğunuz şehirde İslam yaşamayan kesimin en gözde şık. bayanım seçseniz, sonra günde beş vakit namaz kılan herhangi bir hanımı alsanız ve her ikisini ikindi vaktinde bir labaratuarda yüzünü tahlil yaptırsanız, namazını kılan kadın temiz raporu alır, öbürü pis raporu alır. Çünkü namazını kılan hanım sabah, öğle ve ikindi namazlarında üçer defa-
dan dokuz kere yüzünü yıkadı. Öbür bayan ise yalnız makyajını tazeledi.
Doktorlarımızın açıklamasına göre insan vücudunda milyarlarca hücre ölüp dirilmede. Makyaj ise o ölü hücrelerin vücudda yapışıp kalmasına sebep olmakta.
Güzel kokular sürünmeye gelince, müslüman kadın ve erkek bunu sünnettir diyerek sürünür ve ibadet kaydıyla yapar.
Peygamber efendimiz "Eşimin benim için süslenmesinden hoşlandığım gibi, ben de onun için süslenmekten hoşlanırım" buyurur.[57]
(44) Kendilerine kitapdan bir pay verilenleri görmedin mi? Sapıklığı satın alıyorlar ve sizin de yolu sapıtmanızı istiyorlar.
Fahişe, yaptığı işin kötü olduğunu bilirmiş. Ancak bütün kadınların fahişe olduğunu söyler ve öyle olmasını arzu edermiş. Çünkü herkes fahişe olursa kendisine fahişe gözüyle bakılmayacak ve "fahişe" denmeyecekmiş.
Bugünkü ehli kitap yani Yahudi ve Hristiyan ilim adamları yollarının yanlış olduğunu biliyorlar. Ancak hasedlerinden İslam yolunda olanlarında kendileri gibi cehenneme çıkan sapık yollara girmesi için "Birleşmiş milletler"i kurmuşlar ve bu yola girmeyenleri de Nato askerleriyle öldürmeye yönelmişlerdir.
"Ama hocam bunlar bize ekonomik ve askeri yardım yapıyorlar. Başarılı öğrencilerimizi ülkelerinde eğitiyorlar. Bunlar bizim düşmanımız değil, dostlarımizdır" diyenlere:[58]
(45) Allah düşmanlarınızı daha iyi bilir. Dost olarak Allah yeter. Yardımcı olarak yine Allah yeter.
Atalarımız "domuz derisinden post, kâfirden dost olmaz" demişler.
Ekonomik ve askeri yardım yapan kâfirlerin emellerinin ne olduğunu anlamayan kalmadı. Belediye zabıtası mahallerin başıboş köpeklerine belediye bütçesinden ekmek yardımı yaparak zehirliyor. Oltaya takılan yemle balık tavada kızartılabiliyor.
Bunlar bizi, kasabın koyunu sevdiği gibi severler ve ekonomik yardım yaparlar. Şeker hastasına baklava yedirerek iyilik yaparlar.[59]
(46) Yahudilerden bir kısmı kelimeleri yerlerinden tahrip ediyorlar. Dillerini eğerek dine saldırarak "işittik, isyan ettik. Dinle, dinlenil meyesice. Bizi de güt"dediler. Keşke onlar "işittik, itaat ettik, dinle ve bizi de gözet" deselerdi onlar için daha hayırlı ve daha doğru olurdu. Ancak küfürleri sebebiyle Allah onlara rahmetinden uzaklaştırdı. Onun için onların çok azı dışında iman etmezler.
"Bizi güt" diye tercüme ettiğimiz Rama kelimesini Efendimize hakaret olarak kullanıyorlardı.
Yahudilerin insanlığa düşmanlıkları, peygamberleri öldürmelerinden, Tevratı tahrif etmelerinden, konuşurken lastikli kelimeler kullanmaların-
dan, peygamberi dinlememelerinden, dinlenmesini de engellemelerinden kaynaklanıyor.
"Bugünkü Yahudilerin suçu ne? Bunlar peygamber öldürmediler. Hz. Muhammed (s.a.v.) zamanında yaşamadılar. Ona lastikli kelime söyleyerek hakaret etmediler" diyenler, Yahudilerin bugünlerde sinagoglarında okunan Tevratlarmda "Ele geçen her adamın gövdesi delik deşik edilecek ve tutulan her adam kılıçla düşecektir. Çocukları gözleri önünde yere çarpılacak, evleri yağma edilecek, karılan kirletilecek ırzlarına tecavüz edilecek" "Çocukları tutup kayaya çarpan ne mübarektir."[60] diye yazmakta ve bu emride Filistinde uygulamaya koymaktalar.
Yahudilerin bu huylarından dolayı laneti hakettikleri haberiyle Rab-bimiz bizi uyarıyor.
Lastikli konuşmalara son verelim. "İzindeyiz" sözüyle bazılarını memnun edenlerle, gizlice evlerde bunu açıklayarak "ayının izindeyiz yakalayacağız" diyenler, iki tarafın da işine yaramayan insanlardır.
Biz yahudilere inat her yatsı namazından sonra Bakara suresinin son iki ayetini okur ve "işittik ve itaat ettik Ey Rabbimiz afvını isteriz dönüş sanadır" deriz.[61]
(47) Ey kitap verilenler, bir kısım yüzleri silip arkalarına çevirmeden, veya sebt (cumartesi) halkına lanet ettiğimiz gibi onlarada lanet etmeden yanınızdaki (kitabı) doğrulamak üzere indirdiğimize
(Kur'ana) iman ediniz. Allah'ın emri yerine gelmiştir.
Tevratın içindeki batıl arasında ışıldayıp duran Hak kelamım doğrulayarak, batılın içinden çekip çıkaran Kur'an-ı Kerime iman etmeleri istenmektedir.
Eğer iman etmezlerse yine yüzsüz ataları gibi yüzlerinin silineceği ve maymun karakterine bürünecekleri bildiriliyor.
Ve gerçekten yüzsüzlükte dünya birincisidirler.
Maymunlaşmaya gelince, huyları da aynen maymun. Afrikada avcılar maymun avlamak için ağzı dar çömlek içine fındık koyup ormana bı-rakırîarmış. Maymun gelir çömleğin içine elini uzatır fındığı avuçlarmış. Elinin içi dolu olunca çömleğin ağzından çıkmazmış. Maymun da fındığı sevdiğinden bırakamazmış ve avcı onu yakalarmış.
İşte yahudi de aynı. Altını, markı, doları görünce dayanamayıp atlıyor. Ama her asırda onu yakalayan Buhtunnasırlar, Hitler çıkıveriyor.
Yahudiler cumartesi gününün görevlerine riayet etmedikleri için taklidcilikten kurtulamadılar. Müslüman Türkler de batının isteğine uyarak cumayı değiştirdiklerinden taklidcilikten kurtulamadılar.
"Yalnız cumadan ne olur?" demeyin. İnsanın şahsiyeti en küçük tavizle yıpranır. Vücuda giren küçücük mikrop gibidir taviz.[62]
(48) Muhakkak Allah kendisine ortak koşulmasını afvetmez. Bunun dışmdakileri dilerse afveder. Kim Allah'a ortak koşarsa büyük bir günahla iftira etmiş olur.
Kur'an-ı Kerimde üzerinde en fazla durulan birinci konu Allah'a iman ve O'na şirk koşmama konusudur.
Şirk, çiçeğin köküne dökülen asit gibidir. Şirk kana giren öldürücü mikrop gibidir. Küçüklüğüne bakmayın milyonlarca amelinizi götürebilir. Onun için birinci derecede imanımıza sahip olacağız ve Allah'a şirk koşmayacağız.
Öyle ise şirk ne demektir? Şirketi bilirsiniz, iki veya daha fazla kişi bir araya gelerek orktaklaşa iş yaparlar. Ortaklar hisseleri oranında o şirkette söz sahibi olurlar.
Allah'a şirk koşmak ise, bu dünya, gökyüzü ve bütün yaratılmışlar üzerinde Allah'dan başka yaratıcının varlığım kabul etmek, Allah'a ortak koşmaktır.
Bugün Türkiye'de "Bu çocuklar ve çiçekler tabiatın bize hediyesidir" diyenler bilinçsiz bir şekilde Allah'ın yarattığı tabiatı ilahlaştırarak Allah'a ortak kabul ediyorlar. Eski Yunanda iyilikler ilahı, kötülükler ilahı, aşk tanrıçası gibi Allah'a ortaklar edinirlerdi.
Günümüzde bir kısım düşünürler insanın kendi kanına, kalbine, gözüne kulağına hakim olamadığım, bir tek hücresini yaratamadığını, beyninin sırlarını çözemediğini görünce, "bunları ben yaratamadığıma göre tabiat hiç yaratamaz" diyerek Allah'a iman etmeye mecbur kaldı.
Ancak bunların içinden bir kısmı "Allah yeri göğü yarattı, çiçeklerle donattı, ama insanların idaresini insana bıraktı" diyerek Allah'ın kanunlarını kaldırarak, kendisim, yaratmadığı insanı yönetmeye kalktı ve başına terör belasını satın aldı.
Dünyanın her tarafında devlet yönetimine baş kaldıranların ortaklaşa söyledikleri birşey var: "Siz hangi üstünlüğünüzle bizi yönetme hakkıriı elinizde tütüyorsunuz."
Sosyalist ülkelerdekiler sosyalizme başkaldırırlar, kapitalist ülkelerdekiler kapitalizme başkaldırırlar. "Bu kuralların doğruluğunu sizden başka kim söylüyor? yanlış diyenleri cezalandırma hakkını ve cezasını yöntemini belirlemeyi size kim veriyor? diyorlar ve silaha sarılıyorlar.
Bunlar da üçüncü bir yanlış grup olarak ortaya çıkıyorlar. Bunlar da: "Bizim dediğimiz dedik çaldığımız düdük" diyerek bir başka şirk ortamı oluşturmak istiyorlar.
Bir hukuk profesörü "Hocam Kur'an bindörtyüz sene önce indi. O gün şartlarına uygundu. Günümüz şartlarına uygun değil" dediğinde:
-"Tabiat kanunlarım Allah milyonlarca yıl önce koydu, o günün şartlarına uygundu. Günümüzde bu çiçeğin açması, bu kuşun uçması, bu güneşin doğması, ayın batması yirmibirinci asra uygun değil diyor muyuz.
Fizik, kimya, biyoloji bilginleri tabiat kanunlarında bir eksiklik veya fazlalık bulabiliyorlar mı?
-Hayır.
-"Öyle ise milyonlarca yıl önce koyduğu kanunlar çağımıza uyuyorsa, bindörtyüz yıl önce indirdiği kanunlar da bize uygundur" deyince, "bunun duyurulması lâzım hocam" demişti.
Bugün televizyonda bakan veya genel müdürler konuşurken "şunları bunları yapmamız lâzım ama anayasa, kanunlar ve tüzükler müsait değil. Değiştirmemiz lâzım" diyorlar. İki sene önceki hükümet bunları bağlamış. Bunlar değiştirilince kendilerinden sonra gelecek olanı bağlamak üzere kanunlar yapacaklar.
Bunlar art niyetlimi ki bunu yapıyorlar? Hayır. Bir çoğu iyi niyetlerle yapıyorlar ama yarını yaratmadıkları için yarının hangi sorunları getireceğini bilemiyorlar, Yanlışları Allah'ın kanununa boyun eğmeyerek başkalarının koyduklarına boyun eğmelerinde.
Şirk: "Allah kanun koyar ama, ben de koyarım" diyerek Allah'a kendisini ortak koşmaktır.
Şirk: "Allah kanun koyar ama, filanın koyduğu kanunlar Allah'ın koyduklarından daha güzeldir" diyerek o filanı Allah'a ortak koşmaktır.
Böyle inanan insanlar, bu inançlarından dönmedikçe yaptıkları bütün güzel işleri ona fayda vermeyecektir. Allah şirki afvetmez. Onun dışında-
ki bütün büyük günahları Allah dilerse afveder. Burada biraz durmalı.
Günümüz de yeni yeni bazı şeyleri duymaya başladım. Kırk yıldır haram yemeyen biri "Bir defa günaha girsem ne olur?" demiş beş kilo altın değerinde parayı birkaç kişiden dolandırıp bir ev ve araba aldıktan sonra Kabeye tevbe etmeye gitmiş.
Kur'an-ı Kerimde[63] "Ancak tevbe ettikten sonra durumu düzeltenler" deniliyor. Bu ayete dayanarak alimlerimiz "tevbe günahın cinsinden olur" demişler.
Yani zimmetine haksız yere mal geçiren, hırsızlık, dolandırıcılık, soygun, gasp, rüşvet gibi yollarla haramdan mal kazananların tevbesi o mal varsa aynısını, yoksa en sonverdiği andaki değerini ödedikten sonra Allah'dan af talebinde bulunmalıdır.
Kul hakkıyla Hakkın huzuruna varmamaya dikkat edelim.[64]
(49) Kendilerini temize çıkaranları görmedinmi? Hayır, Allah kimi dilerse onu temize çıkarır. Onlar iplik kadar haksızlığa uğratılmazlar.
Yahudiler ve hristiyanlar kendilerini Allah'ın çocukları ve sevgili kulları olduklarını iddia ediyorlar.[65]
Peygamberleri ve adaleti emreden doğru insanları öldürmelerinin sebebi kendilerinin cehennemde sayılı günlerde yanacaklarına sonra çıkacaklarına inanmalarındandır.[66]
Allah (c.c )bu ayeti kerimesiyle kimsenin kendini temize çıkaramayacağını, Ancak Allah'ın temize çıkaracağını haber veriyor.
Her suçlu kendisinin suçsuz olduğunu söyler ama, Allah herkesin ne yaptığını bilir ve herkese yaptığının karşılığını verir. Kimseye fitil kadar, zerre kadar zulmetmez.
Peygamberler ve peygamberlerin cennetle müjdelediği insanların dışında hiçbir kimse "ben cennetliğim demesin. Veya filan cennetliktir demesin. Ama "Müminler cennettedir. Kalbinde zerre kadar imanı olan cennete gidecektir" Hadislerini söylesin.[67]
(50) Bak Allah'a karşı nasıl yalan uyduruyorlar? Apaçık günah olarak bu yeter.
Ellerindeki dünyevi imkanlara bakarak kendilerinin Allah'ın sevgili kulu ve çocukları olduklarım söyleyenler, Allah'a iftira yapmaktalar. Günah olarak bu yeter onlara.
İslam ve iman nimetini tadanlar da, Allah'a hamdetmelidirler ve Allah'a kul olmaya layık olmak için çok çalışmalıdırlar. "Allah beni cennete koymayıp da şunları mı koyacak" diyenler cehenneme giderler. Allah korusun.[68]
(51) Kitapdan biraz pay verilenleri görmedin mi? Puta ve Allah'a kaldıran put adamlara iman ediyorlar ve kâfirler için "bunlar iman edenlerden daha doğru yolda" diyorlar.[69]
(52) İşte onlar Allah'ın kendilerine lanet ettiği kimselerdir. Kime Allah lanet ederse, ona sen yardımcı bulamazsın.
Kendilerine kitap verildikten sonra onu tahrif eden, peygamberlerini öldüren bu yahudiler kendilerine yeni yeni ilahlar edindiler ve onlara tapındılar.
Bir tarafda Allah'dan geldiğini iddia ettikleri Tevrat, diğer tarafda put adamların koyduğu protokollar. Böyle hakkı batılla karıştırdılar.
Karışık bir imansızlıkla etraflarına bakınca kâfirleri müslümanlara tercih ettiler de, Allah'ın lanetini hakettiler. Yahudiler eskiden öyle imiş. Ya şimdi nasıl?
Şu andaki yahudiler dünyanın her tarafında yaşayan kâfirlerin hepsini müslümanîardan üstün görürler ve onlara yardım ederler.
Amerika'da şeytana tapanlarla, Tibette fareye tapanları dahi müslümanlara tercih ederler. Niçin?
Hak dinin İslam dini olduğunu bildiklerinden vede haset ettiklerinden. Yani bu din bize gelmeliydi. Bizim dışımızdakilere geldi diyerek düşmanlık yapıyorlar.[70]
(53) Yoksa onların bu mülkde bir payımı varmış. O takdirde onlar insanlara bir çekirdek bile vermezler.
Allah'ın hükümranlığında ortağı yoktur. Peygamberliği dilediğine verir. Bu konuda hiçbir insanın isteğinin etkisi yoktur.
Yaradılmışlar üzerindeki tam hakimiyet Allah'a aittir. Biz kanımıza
kalbimize hakim değiliz. Allah'ı inkâr eden Ateist ve Atarit, Allah'ın verdiği dille inkâr eder. Onun verdiği elle inkârını basın yoluyla Allah'ın kullarına duyurur.
Kendi kanının akmasına etkisi olmayan bir insan, Allah'ın kanunlarına karşı kanun koyup insanlar üzerinde hükmetme tarafına giderse, bir kısım insanlara, çekirdeğin üzerindeki zarı bile fazla görür. Bugün batının uygulaması bu ayeti doğruluyor. Batı toplumu fazla beslenme neticesinde ölüyor.
Eski korsanlar organize olup devlet kurarak adına Amerika, İngiltere gibi isimler vererek, Afrika ve diğer kıta insanlarını soyup soğana çevirip gitmişler. Ellerindekini, toprak altındakileri aldıkları gibi şimdi içkiden, viskiden, şampanyadan parçalanan ciğerlerini yenilemek için başka insanları canlı öldürüp ciğerlerini söküp götürüyorlar.
Rabbimin emrine uyalım. İnsanı insanın insafına bırakmayalım.[71]
(54) Yoksa Allah'ın fazlından insanlara verdiğine haset mi ediyorlar? Biz ibrahim ailesine kitap ve hikmeti verdik, ve onlara büyük bir mülk verdik.
Bu ehli kitap herşeyin en iyisine kendilerinin layık olduğuna inandıklarından yeryüzündeki nimetlerin kendilerine ait olduğunu iddia ettikleri gibi gökyüzü nimetinden olan kitabın, peygamberliğin ve hikmetin de kendilerine ait olduğunu iddia ediyorlar.
Kendilerinden başkasına peygamberlik gelince de hemen hased ediyorlar.
Bugünkü yahudi ve hristiyanlar da 1400 sene önceki atalarının yolunda devam edip hasetlerini sürdürüyorlar. Filistinde kimsesiz bıraktıkları çocukların Allahu Ekber demeleri karşısında küçüldüklerini, ezildiklerini hissediyor ve hristiyan imparatoru Amerikadan müslüman çocukları öldürmek için yardım istiyor.[72]
(55) Onun için onlardan bir kısmı ona iman etti, bir kısımda ondan yüz çevirtti. Tutuşmuş cehennem ona yeter.
Yahudi insandır. Hristiyan insandır. Allah'ın yarattığı yüreği taşımaktadır. Aklını başına alanlar büyük ticaret yapıyor ve yalnız yetmiş seksen senelik hayata aldanmayıp ölüm sonrasına da yatırım yapıyorlar.
Hz. Musa'yı, Hz. İsa'yı gönderen Allah Hz. Muhammedi de gönderdi. Tevrata, İncile, iman ettiğimiz gibi Kur'ana da iman ettik diyorlar. Kur'an nazil olurken iman eden yahudi ve hristiyan olduğu gibi günümüzde Amerika, İngiltere, Almanya, Fransa gibi ülkelerde İslamın yayılışı kâfirleri korkutmaktadır.[73]
(56) Ayetlerimizi inkâr edenleri yakında ateşe yaslayacağız. Derileri pişdikçe azabı tatsınlar diye başka deriyle değiştireceğiz. Muhakkak Allah Azizdir, Hakimdir.
Cehennemdeki kâfirlerin cezasında hafifleme yok. Af yok. Ceza müebbeddir. Bazı müslümanlarımız dahi Kur'an okumadan hristiyan mantığıyla "cehennemde ceza ruhidir bedensel değildir" deyiveriyorlar.
Bu ayeti kerimede bu iddia çürütülüyor. Derileri her yanışında yeniden tazeleniyor. Yanıp bitmiyor.
Günümüzde Ateistin biri "Cehennem insan haklarını ihlal ediyor" diyor. Dikkat edin bu ülkenin insanı batının kusmuğunu beyninde taşısada, ben ateistim diyerek şöhret.olmaya çalışsa da farkına varmadan ağzından cehennem inancı olduğu ortaya çıkiveriyor.
Bunlar rejimin çıldırttığı insanlardır, yardıma ihtiyaçları var. Lütfen bu insanların tedavisi için Kur'an reçeteleri uygulayın.[74]
(57) İman edip ameli salih işleyenleri ise, yakında orada sonsuza kadar kalmak üzere, altından. ırmaklar akan cennetlere koyacağız. Orada onlara tertemiz eşler vardır. Ve onları koyu gölgeye koyacağız.
İman ve imanın çiçeği olan ameli salih işleyenler, yanmanın ve donmanın olmadığı, çiçeklerinin solmadığı, sevgililerin ihtiyarlamadığı, her an yepyeni bir güzellikle göründükleri cennette ebedi kalacaklardır.
Ebedi yaşanan yerde usanılmaz mı? Sorusuna "Tecellide tekrar yoktur" diye verilen cevap ne kadar güzel.
Dünyada her nefesimiz bizi ölüme yaklaştırır. Doğup batan her güneş bizim ağzımızın tadından birşeyler götürüp ihtiyarlığa yaklaştırıyor.
Cennette ise her an yeni bir güzellik, tazelik ve tadla karşılaşılacaktır.[75]
(58) Muhakkak Allah size emanetleri ehline vermenizi, hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder. Allah bununla size ne güzel öğüt veriyor. Muhakkak Allah işitici ve görücüdür.
Vaaz veren hoca "Kur'anda herşey var" demiş. Dinleyenlerden biri "saatim bozuldu Kur'ana bir bak ne diyor" deyince hoca bu ayeti okur ve bir saatcıya gitmesini söyler.
İnsanı baytara muayene ettirmiyoruz. Bu konuda oylamayada gitmiyoruz. Okuma yazma bilmeyeni okula öğretmen tayin etmiyoruz. Bunun öğretmenliğini halk istiyorsa öğretmen yapalım diye oylamayada gitmiyoruz. Filan köydeki üfürükçüyü tıp fakültesine dekan yapalım mı diye oylamaya sokmuyoruz.
Altmış kişilik otobüsü yolculardan kim sürsün diye yolcular arasından oylamayla şoför seçmiyoruz ve ehliyetli şoföre canımızı emanet ediyoruz.[76]
(59) Ey iman edenler, Allah'a itaat ediniz. Peygambere ve sizden olan emir sahiplerine itaat ediniz. Herhangi bir şeyde çekişirseniz, eğer Allah'a ve ahiret gününe iman ediyorsanız onu Allah'a ve Rasu-lüne havale ediniz. Bu daha hayırlı ve sonuç itibariyle daha güzeldir.
Elli sekizinci ayette adaletle hükmetmemiz isteniyor. Peki kişi nasıl adil olabilir? İnsanların akılları, parmak çizgileri kadar farklıdır.
Herkese göre adalet anlayışı ayrılır. Beş milyar insan varsa beş milyar ayrı anlayış var demektir. Bosna'da, Filistin'de, Keşmir'de, Afganistan'da milyonlarca müslümamn hristiyan silahıyla ölmesine, batının adalet anlayışındaki farklılık sebep olmuştur.
Onun içindirki Allah (c.c.) doğruyu bulmak için Allah'a ve Rasulüne ve bu ikisi doğrultusunda yöneten müslüman devlet başkanına itaat etmemiz emredilmektedir. İhtilaf olduğunda insanların akılları kadar ileriyi görebilen sınırlı kanunlara sıkışıp kalmayıp doğrudan Allah'ın kanunlarına müracaat edilirse sonucun daha güzel.olduğu haber veriliyor.[77]
(60) Sana indirilene ve senden önce indirilenlere iman ettiklerini iddia edenlerin Tağut (put adamlar) önünde muhakeme olmalarını istediklerini görmedin mi? Halbuki onları inkâr etmekle emrolun-muşlardı. Şeytan onları uzak bir sapıklığa düşürmek ister.
Allah'a iman ettiğini, fakat çağdaş putların koyduğu kanunların daha güzel olduğunu söyleyen münafık kâfirleri haber veriyor. Tağutun kanunları güçlünün yanındadır. Çıkar çevreleri de dünyevi çıkarları için inanmadıkları kanunları koruyarak, kula kul olmayı ve Allah'a isyan etmeyi tercih ederek, ahireti satıp dünyayı satın alıyorlar ve böylece tamamen sapıtıyorlar.[78]
(61) Onlara "Allah'ın indirdiğine ve Rasule gelin" dendiği zaman, münafıkların senden tamamen uzaklaştığını görürsün.
Allah (c.c.) günümüz münafıklarının röntgenini bize sunuyor. Bugün müslümanlar bu münafıklara "geliniz Allah ve Rasulünün emir ve yasaklarma uyunuz.Batının peşinden yetmiş sene gittîniz bir arpa boyu ilerleyemediniz” denildiğinde sineğin gülden kaçtığı gibi müslümanlardan uzak durmaya çalışıyorlar.[79]
(62) Nasıl? Elleriyle yaptıklarından dolayı başlarına bir musibet geldiğinde, sonra "Biz ancak iyilik yapmak ve arayı bulmak istemiştik" diye yemin ederler.
Ancak başlarına bir bela gelince de yaltaklanırlar, kâfirler gibi açık ve mert düşman değiller. Cami ile kilise arasında kalan iki yüzlüler, bir oraya bir buraya koşarak iki taraftan da faydalanacağız derken, iki tarafı da kaybediyorlar.[80]
(63) Onlar öyle kişilerdir ki, Allah onların kalplerindekini bilir. Sen onlardan vazgeç ve onlara va'zet. Onlar hakkında beliğ (az,öz, ve etkili) söz söyle.
Münafık, iki yüzlülüğünü müslümanlardan gizlese bile Allah'dan gizleyemez. Bize düşen görev, onları bilip bilmezlikden gelerek nasihat etmek az, Öz, ve etkili sözler söyleyerek münafıklık hastalığından onları kurtarmak.[81]
(64) Biz gönderdiğimiz her peygamberi Allah'ın izni ile itaat olunsun için gönderdik. Keşke onlar nefislerine zulmettiklerinde sana gelselerdi de, Allah'a istiğfarda bulunsalardı da, Peygamber de onlar için istiğfar etseydi. Muhakkak Allah'ı tevbeleri kabul edici ve merhamet edici olarak bulacaklardı.
Günümüz münafıklarına düşen görev; hemen münafıklıktan vazgeçip Allah'ın kitabına, Rasulünün sünnetine dönerek geçmişi için Allah'a tevbe etmekdir.
Müslümanlara düşen görev ise: yıllarca müslümanlar aleyhine çalışan bir insanın İslama girmesine sevinip geçmişi için istiğfarda bulunmaktır.[82]
(65) Hayır, öyle değil. Rabbine yemin olsun ki, onlar aralarındaki çekişmede seni hakem tayin etmedikçe ve senin verdiğin hüküme yüreklerinde sıkıntı duymadan teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar.
Allah'a ben de yemin ederimki bugün Allah'a kitaba iman ettiğini söyleyerek müslümanları kandırıp makam ve mevki elde edenler, o makama gelince, biz ancak batı kanunlarına uyarız, Kur'an bindörtyüz sene önce inmiştir, zamanı geçmiştir diyenler de kâfir olurlar.
Allah'a çok şükür biz bu tür insanlardan değiliz. Ancak ayetin devamında aleyhimize hüküm çıktığında gönül rahatlığıyla kabul etmemiz istenmektedir.
O şanlı ecdadımız bunu ifade etmek için "Şeriatın kestiği parmak acımaz" demişler.[83]
(66) Eğer onlara "nefislerinizi öldürünüz veya ülkenizden çıkınız" diye yazmış olsaydık, çok azı müstesna onu yapamazlardı. Eğer onlar kendilerine va'z edilen şeyi yapmış olsalardı onlar için daha hayırlı ve yerleşmesi daha sağlam olurdu.
Allah (c.c.) İbrahim peygambere (s.a.v.) oğlunu kesmesini emreder. O da alır bıçağı kesmeye kalkar. Oğlu İsmail'de babasına "Babacığım emrolunduğunu yap" diye boynunu gösterir. Rabbimiz de İbrahim'ine kesmesi için koç gönderir, ama İbrahim'i de dost edinir. Sevdiği için her-şeyini vermeye hazır olandır dost.
Biz canlarımızı ve mallarımızı Allah için vermeye hazır olmadığımız müddetçe dünyada devlete ve izzete, ahirette cennete varmamız mümkün değildir.[84]
(67) O zaman onlara tarafımızdan büyük mükâfat verirdik.[85]
(68) Ve onları muhakkak dosdoğru yola çıkarırdık."
Allah'ın dini doğrultusunda can ve malını verenler, karşılığında cennet satın aldıklarından ticarette kazançları çok fazla olur. Ücretleri çok büyük olur ve Allah onlara dosdoğru yolu verir.[86]
(69) Kim Allah'a ve Rasulüne itaat ederse işte onlar Allah'ın kendilerine nimet verdiği peygamberler, sıddıklar, ve şehitler ve salih-lerle beraberdirler. Onlar ne güzel arkadaşlardır.[87]
(70) İşte bu Allah'dan bir Iütufdur. Bilen olarak Allah yeter.
Bu dünyada bile hırsızlar, katiller, sapıklar, sarhoşlar, yankesiciler, soyguncularla beraber olmak istemeyiz. Aynı apartmanda oturmak sıkıntı verir, iyi ve temiz insanları ararız.
İnsanların en değerlisi peygamberlerdir. Sonra onları diliyle, canıyla,
malıyla tasdik edenler, sonra şehitler, sonra salihler gelir.
Ahirette bunlarla beraber olmanın yolu Allah'a ve Rasulüne itaattan geçmektedir. Ahirette bunlarla beraber olmak da Allah'ın mü'mınlere bir lütfudur. Allah (c.c.) az amellerimizi çok kabul ederek lütfundan, kereminden, rahmetinden bize bunlara komşu olmayı nasip edecektir.
Çakalların gölgesinde zillet içinde yaşamaktansa, kâfirlere komşu olarak yaşayıp onların artığıyla rahat gibi görünen alçak bir hayatı çekmektense, izzet içinde ölüp şehidler kervanına katılmak daha değerlidir.[88]
(71) Ey iman edenler, kendinizi koruyacak önlemler (silahlar v.s.) aliniz. Gurup gurup harbe çıkınız veya topyekün seferber olunuz.
Düşmanımız. İnsanların İslama giden yolunu engelleyenlerdir. Allah'ın yarattığı canları Allah'a isyan ettirerek cehennemdeki ateşe atanlardır.
Bir toplumu sapık eğitim yollarıyla topluca ateşe atan, dinsizlerdir. Bunların zararsız hale getirilmeleri için ilmi dirayete, medeni cesarete sahip insanlar yetiştirmek görevimizdir.
Suyun yumuşaklığından çiçekler, çemenler, ağaçlar anlar. Demiri yumuşatmak için, denizleri dökseniz yumuşamaz. Demiri ateşle eritir, çekiçle döğerseniz istediğiniz şekli verirsiniz. İşte bir kısım kâfirler de katı demirler gibidir. Kur'an'ı ve insanları kâfirleştirerek cehenneme atmaya kalkarsa, onu da engellemek için silaha sarılmir.[89]
(72) Muhakkak içinizden öyleleri vardır ki ağırdan alır da geri kalır. Eğer size bir musibet gelirse "onlarla beraber olmadığım için Allah bana lütfetti" der.
Müslümanlar arasında kendini gizleyen münafıklar, müslümanlarla beraber İslamî hizmete koşmada ağır davranırlar. Müslümanlar, kâfirler tarafından yakalanır, cezalandırılırlara ağır davrandıklarına, müslüman-larm arasında bulunmadıklarına sevinirler. Müslümanlar ise bulunamadıklarına üzülürler.[90]
(73) Eğer size Allah'dan bir nimet isabet ederse, sanki sizinle onlar arasında hiç bir sevgi yokmuş gibi "Keşke ben de onlarla beraber olsaydım da, büyük ganimetler elde etseydim" diyecektir.
Münafığın bu hastalığa tutulmasının sebebi, ahirete inanmayıp herşeyin bu dünyada olduğuna inanmasıdır. Para, şan ve şöhret kimin tarafında ise o tarafa koşar.
Bu dünyada top gibidir. Kafirlerle Mü'minler arasında elden ele geçip durur. Kâfirlerin devlet kurduğu çok görülür ve halen de vardır. Ancak münafıkların kurduğu bir devlet yoktur.
Onlar ne onlardan, ne bunlardandırlar. İki sürü arasında gezip dururlar. Camii ile kilise arasında ömür bitirirler.[91]
(74) Dünya hayatını verip ahireti satın alanlar artık Allah yolunda harbetsin. Kim Allah yolunda harbeder, öldürülür veya galip gelirse yakında ona büyük mükâfat vereceğiz.
Asıl yurt olarak ahireti kabul eden mü'minler, bu dünyayı geçici ve ahiret için bir tarla kabul ederler. Burada ekdiklerini biçeceklerinden, ahi-rette karşılaşmak istedikleri şeyleri ekerler.
Allah'ın dininin hakimiyeti yolunda en değerli canlarını vermekden kaçınmazlar. Allah (c.c.) dini uğrunda canını verenlerin veya gazi olanların büyük mükâfatla karşılaşacaklarını haber veriyor.[92]
(75) Size ne oluyor ki: Allah yolunda ve "Ey Rabbimiz, ahalisi zalim olan şu ülkeden bizi çıkar. Bize tarafından bir dost gönder ve bize tarafından bir yardımcı gönder" diyen zayıf bırakılmış erkekler, kadınlar ve çocuklar uğrunda çarpışmıyorsunuz?
Müslümanlar yeryüzünde insanlara iyiliği emretmek kötülükten alıkoymak için çıkarılmış en hayırlı ümmettirler. Bundan rahatsız olan, "hayat yalnız dünya hayatıdır" diyen kâfirler, tarih boyunca peygamberleri ve ümmetlerini öldürmeye teşebbüs etmişler ve bir kısmını öldürmüşler, bir kısmını yerinden yurdundan göçe zorlamışlar. Çocukları öldürmüşler, yaşlıları yakmışlar.
Geçmişde yapmışlar da, günümüzde yapmıyorlar mı? Günümüzde ikibinli yıllara yaklaşırken medeni diye tanıtılan batılı hristiyan devletler elbirliği yaparak, Avrupa'nın ortasında Bosna'da bir milyona yakın insanı çocuk, kadın, genç, ihtiyar ayırımı yapmadan Öldürüyorlar.
Akrebin görevi sokmak, ateşin görevi yakmaktır. Allah (c.c.) bize yardım etmemizi emrediyor. Müslüman olmakdan başka suçu olmayan bu insanların feryadını duymamızı ve onları yakmak için benzin döken elleri kırmamızı emrediyor.
O müslümanlara yardım elini uzatan onların velisi oluyor. Veli olmak isteyenlere bir fırsat, buyurun mazlumlara, müstez'aflara yardım ediniz.[93]
(76) İman edenler Allah yolunda çarpışırlar. Kâfirler ise Tağutlar (put adamlar) yolunda çarpışırlar. Öyle ise siz şeytanın dostlarını öldürünüz. Muhakkak şeytanın hilesi zayıftır.
Toprak parçası için savaşılmaz. Irkçılık yolunda savaşılmaz. Ancak üzerinde secde ettiğimiz, Allah'ın kanunlarını icra ettiğimiz bir karış toprağın da düşman geçmemesi için canımızı veririz. "Biz Allah için harbe-deriz" derken niçin, nasıl, kime karşı ne zaman harbedeceğimiz bizi yaratan Allah (c.c.) belirler. Onun koyduğu kuralları aşmayız.
Kâfirlerde tapındıkları insanların kanunlarının ayakta kalması için savaşırlar. Onun uğrunda mallarını harcarlar. Çünkü çıkarları putlarının hakimiyetiyle kaimdir. Onun yıkılmasını istemezler. Ancak onların hile, tuzak, plan ve programlarının gayet zayıf olduğunu, örümcek ağına benzediğini ve o zulüm ağını parçalayıp temizlememiz gerektiğini emreder.[94]
(77) Görmedin mi? Onları ki onlara (harpden) "ellerinizi çekin, namazı dosdoğru kılın, zekatı verin" denilmişti. Ne zamanki onlara harp farz kılındı, bir de bakmışsın ki onlardan bir kısmı Allah1 dan korkar gibi veya daha fazla insanlardan korkmaya başladılar. Ve onlar "Rabbimiz bize harbi niçin farz kıldın? Yakın bir zamana kadar geciktirseydin" dediler. Deki: Dünya malı azdır. Allah'dan sakınanlar için ahiret daha hayırlıdır. İplik kadar dahi haksızlığa uğratılmayacaksınız.
Düşmanın yokluğunda atıp tutanlar, mangalda kül bırakmayanlar, Allah bize de harp emri verse de kesip biçsek diyenlerden korkulur.
Gül "ben güzelim, ben güzelim" diye bağırıp durmaz. Açar, koku saçar, bülbülü kendine aşık eder ve güzelliğini bülbüle söyletir.
Gerçek er kişiler de yiğitliğin destanını yazdırırlar. Para karşılığında destan okuyan adam gibi olmazlar. Laf yapmazlar, iş yaparlar. İnsanlardan korkmazlar. İnsanları yaratan Allah'dan korkarlar. Allah'dan kurmayanlar da Allah'ın yarattıklarından korkarlar.
Allah'ın yazdığından başkasının olmayacağına inanan; ölüm gelince nerede olsa ona yetişeceğini bilen bir müslüman, Allah'dan başkasından korkmaz.
Harbi istemez ama, kaçınılmaz olunca da geri durmaz. "Zamanı değil" maskesi arkasına sığınmaz.[95]
(78) Nerede olursanız olun, velevki yükseltilmiş burçlarda olun ölüm size ulaşır. Onlara bir iyilik isabet ederse "bu Allah tarafındandır" derler. "Eğer onlara bir kötülük isabet ederse "Bu sendendir" derler. Deki: Bunların hepsi Allah'dandır. O kavme ne oluyor ki neredeyse hiçbir sözü anlamıyorlar.
Deniz ortasında yapılan tarihi kız kulelerinin efsanesinde hep Ölümden kaçanların hikayesi vardır. Uzayda hava geçirmez çelik zırhlar içinde her türlü ihtiyacı karşılayabilecek uzay gemileri yapılsa bile ışığın, havanın giremediği yere ölümün gireceğini haber veriyor Rabbimiz. Harpden korkmayın. Ölüm yalnız harp meydanlarında değildir.
Yatağında ölenlerin sayısı harp meydanında ölenlerden daima fazladır. Hayır da şer de Allah'dandır. Bu bizim iman esaslarım ızdandir.
Dini için cephede düşmanla savaşmakdan kaçan, ölümden kurtulmuş değildir. Düşman, kaçanın evine kadar gelir, kaçanın eline kazmayı verir, kabrini kazdırır, sonra öldürür. Eceli gelenin çaresi kaçmak değildir.[96]
(79) Sana gelen her iyilik Allah'dandır. Sana gelen her kötülük de sendendir. Biz seni insanlara peygamber olarak gönderdik. Şahid olarak Allah yeter.
Hayır ve şerrin Allah'dan olduğuna iman ediyoruz. Bu ayette ise hayrın Allah'dan, kötülüğün kendimizden olduğu bildiriliyor. Arada çelişki var gibi ama çelişki yoktur.
Çünkü ateşin yakması için Allah'ın koyduğu tabiat kanunlarının olması şart. Ateş olsa benzin olsa da hava olmasa yangın olmaz. Kötülüğün oluşması için kişinin hevası olması şart. Bu, Allah'ın koyduğu kanun olması nedeniyle, hevayı da Allah yarattığı için "hayrı da şerri de yaratan Allah'dır" diyoruz. Günaha girilecek şeyle iradeyi bir araya getiren insan olması nedeniyle kötülük insana nispet edilmiştir.[97]
(80) Kim peygambere itaat ederse Allah'a itaat etmiş olur. Kim de yüz çevirirse... Biz seni onlara muhafız göndermedik.
Elçiye gösterilen hürmet, onu gönderene hürmet sayılır. Peygambere itaat, onu gönderen Allah'a itaat kabul edilmektedir.
Biz peygamber efendimizi Allah'ın kulu kabul ederiz. O bir insandır, ilâh değildir. Ancak getirdikleri Allah'dan olması nedeniyle ona itaat bize farzdır. Günümüzde batı etkisi altında kalan bir kısım müslümammız "Allah'a itaat ederiz ama, Rasulüne itaat etmeyiz. O da bizim gibi insandır" gibi ilmi, mantıki dayanağı olmayan sözler söylüyorlar.
Eğer Allah'a itaat ediyorsanız buyurun Allah (c.c.) "Rasule itaat edin" Rasule itaat Allah'a itaattir buyuruyor.
Mademki O da bizim gibi insandır diyorsunuz. Buyurun siz de onun gibi konuşun. Bindörtyüz senede eskimeyen, modası geçmeyen, zamanla sınırlı olmayan sözler edin.[98]
(81) İtaat ettik" derler. Senin yanından çıktıklarında ise onlardan bir kısmı senin söylediklerinden başkasını planlar. Allah onların planladıklarım yazar. Sen onlardan vazgeç, Allah'a tevekkül et. Vekil olarak Allah yeter.
İsrail oğullarından bir kısmını haber verirken "işittik ve isyan ettik" dediklerini bildirir.
Münafıkların karakteri her dönemde aynıdır.Peygamber Efendimize de "itaat ettik" diyorlar ama yanından çıkınca, Efendimizi öldürmek, düşmana teslim etmek için zararlı mescit yapmakdan Bizansla işbirliği yapmaya kadar her türlü tuzağı kuruyorlar, ama kurdukları tuzağa kendileri düşüyorlar.
Müslüman her işinde Allah'a tevekkül eder. Allah ise onların plân ve programlarını bilmektedir.[99]
(82) Onlar Kur'anı düşünmüyorlar mı? Eğer Allah'dan başkası tarafından olsa idi onda birçok çelişki bulurlardı.
Onlar Kur'anı okusalar, okuduklarını düşünseler, geçmişde nice peygamberlerin en güçlü zalim devletlere galip geldiğini görecekler. Böylect yabancı devletlerle işbirliğine son verecekler.
Onlar Kuran üzerinde biraz kafa yorsalar, Kur'anın emir ve yasaklar arasında uyum olduğunu, haberlerle çelişmediğini görecekler.
Bugünkü kanunlar insan tarafından konulduğu için, ahlaki kurallari; emirler, emirlerle yasaklar arasında çelişki vardır.
İçki imali, satımı, içilmesi, içilen yerlerin korunmasıyla ilgili kanunlara karşı içkiyle mücadele eden kanunlar da vardır. Allah'ın kitabında çelişki yoktur.[100]
(83) Onlara emniyet veya korkuya ait bir haber geldiğinde onu yayıyorlar. Eğer o haberi peygambere ve onlardan olan emir sahiplerine götürselerdi, onların içinden o haberden mana çıkaracak olanlar onu bilirdi. Eğer Allah'ın Iütfu ve rahmeti olmasaydı çok azınız müstesna siz şeytana uyardınız.
İslami bir devlette bütün müslümanlar devletinin devamı için gözcü, bekçi, koruyucudurlar. Mütteki insanın ta'rifinde bu vardır. Devletinin ayakda durması için her an uyanık olan insan demektir.
Devletinin çıkarına veya zararına olan olay veya haberi duyduğunda hemen onu yetkili birimlere bildirmelidir. Halka bildirerek paniğe sebep olmamalıdır. Devletin yetkili birimleri, açıklamakta fayda görürlerse onlar açıklarlar.[101]
(84) Allah yolunda harbet. Sen ancak kendinden sorumlusun. Mü'minleri de teşvik et. Olaki Allah, kâfirlerin gücünü engeller. Kuvvet ve cezalandırmada Allah daha şiddetlidir.
Fitne ateşine benzin dökenlere, zulm edenlere, insanların imanını alıp cehennem ateşine atanlara, yeryüzünde fesad çıkaran, yerde ve gökyüzünde dengeyi bozan, tabiattaki ormanları ve mahsulleri değiştirenlere karşı harbet. Tek başına olsan da harbet. Sen kendinden sorumlusun. Mü'minleri de harbetmeye teşvik et.
Bir kişinin harbetmesinden ne çıkar demeyin. Bir örümcek, Mekkeli müşriklerin gözüne perde çekerek Efendimizi korumuştur. Fil suresinde okuduğumuza göre Ebabil kuşları filleri yenmiştir.
Bugün milyarı aşan müslümanların peygamberi tek başına tebliğe başlamıştı. Hz. Musa kardeşi Harun'la, Hz. İsa tek başına başlamış, kendi çağlarının kâfirlerine galip gelmişlerdir.[102]
(85) Kim güzel bir şefaatta bulunursa, aracı olan için de bir hisse vardır. Kim de kötü bir şefaatta bulunursa, onun için de bir hisse vardır. Allah herşeye Kadir ve Razik'dır.
İyiliğe öncülük yapan, hayıra yol gösteren kişi onu yapan gibi sevabını alır. Seksendördüncü ayette kendisi harbeden kişinin mü'minleri de teşvik etmesi istenmektedir. Başkalarını teşvik edince de sevap alır.
Kötülüğe öncülük yapan kişi o kötülüğün her yapılışın da onu yapmadığı halde günaha girer.
Günümüzde politika sahasında dinime düşman olanlara, oy vererek destek verenler, o politikacının yaptığı icraatlardan nasibini alır.[103]
(86) Bir selamla selamlandığmızda, ondan daha güzel selam verin veya aynıyla karşılık verin. Muhakkak Allah herşeyin hesabını yapandır.
Selam, çekirdeği çiçeğe dönüştüren bahar yeli gibidir. Selam karanlığı aydınlığa çeviren ışık gibidir. Elle tutulmaz, gözle görülmez ama insanlar sevgilerini selama sararak karşıdaki mü'minin gönlüne gönderirler.
Rabbimiz selam verilmesine işaret ederken selamın alınmasını emrediyor. Selamı rastgele almak değil, selamı verenden daha güzel almamızı emrediyor.
Selamı güzel alma, hareketlerimiz ve sözlerimizle olur. Selam verene yüzünüzü çevirerek, gülümseyerek yürekden cevap veriniz ve o "selamün aleyküm" demişse siz de "ve aleykümüsselam ve rahmetullah" deyiniz.
Kâfirlere selamın nasıl alınacağını Taha suresinin kırkyedinci ayetinde "es-selamü ala menittebealhûda" " Selam hidayete tabi olanlara" şeklinde verilmesi öğretilmektedir.[104]
(87) Allah Ondan başka ilah yoktur. Onda şüphe olmayan kıyamet gününde, sizi mutlaka toplayacaktır. Allah'dan daha doğru sözlü kim var?
Bu dünyada bizi yaratan Allah, yaşatan Allah, yönetenimiz de Al-lah'dır. Biz buna iman etmişiz. Vücudumuzu, Adana'dan gelen domates, Erzurum'dan gelen peynir, Edirne'den gelen ayçiçeği, Ayvalık'tan gelen zeytinyağı, Karaman'dan gelen bulgur, Rize'den gelen çay, Yemen'den gelen kahve, Afrika'dan gelen muzdan toplayan Allah (c.c.) kıyamet gününde yine toplayacaktır. Allah söylerse sözlerin en doğrusunu söyler.[105]
(88) Size ne oluyor ki, onların yaptıklarından dolayı, Allah'ın tepe taklak getirdiği münafıklar hakkında siz iki guruba ayrılıyorsunuz? Siz, Allah'ın saptırdığını mı yola getirmek istiyorsunuz? Allah kimi sapıtırsa sen ona yol bulamazsın.
Dinde münafık olanlar kesinlikle kâfirdirler. Bakara suresinin 8-13ncü ayetlerinde fotoğrafları bildirilen münafıklar, mü'minleri gördüklerinde "biz de iman ettik derler" Kâfirlerin yanına varınca da "müslümanlarla dalga geçiyoruz" derler.
Günümüzdeki münafıklar da meydanlarda, televizyonlarda, Allah, Maşaallah, İnşaallah, Ktfr'an, İslam gibi kelimeleri kullanırlar, halkın huzurunda mushafı öperler ama, Kur'amn ahkamını icra etmek üzere iki kişi bir araya gelseler, örgüt kurmuşlar diye cezalandırıyorlar.
Bunlara göre müslümanlarımız da iki guruba ayrılıyorlar. "Bunlara kâfir demeyin bakın kitabı öptü. İnşaallah dedi" diyorlar. Öbürleri de "Kur'ana karşı harp açan bu insanlar hacca da gitse, seneyi oruçlu geçirse kâfirdirler" diyorlar.
Rabbimiz bizi uyarıyor ve bu münafık kâfirler yüzünden ayrılığa düşmememizi emrediyor.[106]
(89) Onlar kendileri inkâr ettikleri gibi sizin de inkâr etmenizi ve onlarla denk olmanızı isterler. Onlar Allah yolunda hicret edinceye kadar, onlardan dost ve yönetici edinmeyiniz. Eğer yüz çevirirlerse onları yakalayın, nerede bulursanız onları öldürün. Onlardan dost ve yardımcı edinmeyin.
Fahişe, yaptığı işin kötü olduğunu bildiği halde herkesin fahişe olmasını istermiş. Çünkü herkes fahişe olursa kendisine fahişe denmez.
İşte kâfirler, hristiyanlar ve yahudiler kendi sapık inançlarının farkındalar. Müslümanların sahip olduğu İslâm dininin doğru ve hak olduğunu bilirler ama, hasetlerinden müslümanlarm da kâfir olmasını isterler.
Masonik kulüplerden biri Müslüman bir noteri kulübün üyesi olmaya davet eder. Noter de müslüman olduğunu ve İslamı yaşadığını söyleyince, davet eden kişi, "kulübümüzde din ayırımı yoktur. Dileyen dilediği yere tapınır" diye cevap verir.
Dikkat edin. Kendi dinlerine güvenleri olmadığından, şeytana tapanlar, fareye tapanlarla kendi dinlerini eşit tutanlar, Müslümam da oraya davet ederek İslam dinini de onların alçak seviyesizliklerine düşürerek eşit olmak isterler.[107]
İyi bir koşucu önde giderken, çelme takıp ayağını kıran tembel koşucuya madalya verilmez. Okuyarak cehaletten kurtulup yükseleni, aşağıya doğru çeken şahıs alkışlanmaz.
İnsanları cehenneme atan sapık yöneticilerin karşısına dikilip "bu insanların cennete giden yolunu kapatıyorsunuz" dediklerinde, onları da kendileri gibi cehennem zebanisi yaparak eşitlik sağlamaya çalışanları nerede bulursanız öldürünüz. Onları yönetici dost edinmeyiniz.[108]
(90) Ancak sizinle onlar arasında andlaşma olan millete sığınanlar veya sizinle ve kendi milletiyle harp etmekden yürekleri sıkılanlar müstesna. Allah dileseydi onları sizin üzerinize musallat eder ve onlar sizinle muhakkak harp ederlerdi. Eğer onlar sizden uzak durur, sizinle savaşmaz ve sizinle barış yapmak isterlerse, onların aleyhine olarak Allah size bir yol vermemiştir.
Müslüman eline kilınç alıp kâfir kesen insan değildir.
Peygamber efendimizin yirmi üç senelik peygamberliği döneminde iki buçuk milyon kilometre kare toprak fethedildi. Bu süre içinde harp meydanında öldürülen kâfir sayısı 150 kişidir.[109]
Biz öldürmek için gelmedik. Haksız yere bir kişi öldürenin bütün insanları öldürmüş gibi olacağını, Kur'an'dan[110] okuyor ve iman ediyoruz.
Bu ayet kâfir olduğu halde müslümanlara karşı harp açmayan, harp açanların yanında yer almayan, tarafsız kalan, müslümanlarla andlaşma yapanlara dokunulmaması gerektiğini bildirir.[111]
(91) Diğerlerini de hem sizden hem kendi kavminden emin olmak isterken bulacaksınız. Ne zaman fitneye döndürülürseler, başaşağı atılırlar. Eğer sizden uzak durmazlar, barış andlaşması yapmazlar ve ellerini sizden çekmezlerse, onları hemen yakalayın. Nerede bulursanız öldürün.İşte bunlar üzerine sizin için apaçık delil verdik.
Tarafsızlığını koruyanlara dokunulmaz. Ancak insanları dinden döndürmeye katılırlarsa, bu tür sapık faaliyetlere balıklama atlarlarsa, sizden uzak durmaz, andlaşmaya yanaşmaz, ellerini sizden çekmezlerse o sizi öldüren, dinsizleştirmek isteyen, yerinizden yurdunuzdan etmek isteyenleri yakalayın öldürün.
Bir tane kurd'a acıyıp bırakıveren insan, binlerce kuzu'ya acımıyor demektir.[112]
(92) Bir mü'minin bir mü'minî öldürmesi yakışmaz. Hata ile olan müstesna. Kim hata ile bir mü'mini öldürürse mü'min bir köleyi hürriyetine kavuşturması ve diyetini ölünün ehline vermesi gerekir. Ancak ölünün ehli bağışlarsa (diyet vermez). Eğer ölen sizin düşmanınız olan milletten ise vede mü'minse bir mümin köle azad etmek gerekir. Eğer aranızda anlaşma olan bir millettense, ehline diyet verilmesi ve mü'min bir köle azad edilmesi gerekir. Eğer (köleyi) bulamazsa Allah katında tevbenin kabulü için ardarda iki ay oruç tutması lazımdır. Allah, Alimdir, Hakimdir.
Mü'min bir insanın bir başka mü'mini öldürmesi yakışmaz, vede öldüremez. Çünkü o mü'min onun din kardeşidir. Kişi kardeşini öldürmediği gibi, din kardeşini de öldüremez.
Ancak hata ile olan müstesna. O elde olmayan bir şeydir. Allah, hata ile yapılanları afveder. Ancak öldürme olayı kul hakkına da girdiğinden ölenin varislerine kan bedeli dediğimiz diyetini ödeyecek ve bir tane de mü'min köle azad edecektir. Eğer mü'min bir köleyi bulamazsa ardarda iki ay oruç tutar.
Eğer öldürüien mü'min, müslümanlara düşman bir toplumun arasında yaşıyorsa, vatanı ayrı olduğundan diyet gerekmez, ama mü'min bir, köle azad eder.
Eğer öldürülen andlaşma yaptığınız bir toplumdan ise, hem diyeti verilir, hem de mü'min bir köle azad edilir.
Mücadele suresinin üçüncü ayetinde, zıhar yapan birinin bir köle azad etmesi gerektiğini söyler. Burada ise kölenin mü'min olması gerektiği özellikle vurgulanır.
İmamı Şafii mutlak, mukayyede hamledilir der ve zıhar yapanın da mü'min köle azad etmesini bildirir.[113] İmam Ebu Hanife ise, sebebler ayrı olunca, mukayyed, mutlakı takyid etmez der ve hata ile mü'mini öldüren, mü'min bir köle azad eder. Zıhar yapan ise köle azad eder. Yani köle isterse kâfir veya mü'min olsun farketmez. Çünkü ayette yalnız "bir köle" ifadesi kullanılmıştır.[114]
(93) Kim bir mü'mini haksız yere (öldürülmesini helal kabul ederek) kasden öldürürse, cezası ebedi cehennemdir. Allah ona gazap ve la'net etmiştir ve ona büyük bir azab hazırlamıştır.
Bilerek, planlayarak, haksız yere bir mü'mini Öldürmek büyük günahlardandır. Allah (c.c.) bu öldürmenin dehşetini bize bildirmek için ebedi cehennemlik olduğunu, Allah'ın gazabını ve lanetini üzerine çektiğini bildirir.
İnsanlar, insanların yaptığı tarihi, alçıdan heykelleri bile kırmaktan kaçınırlarken, bizler Allah'ın yarattığı canlı, seven, okşayan, gülen, ağlayan insanı nasıl kırarız.
Allah (c.c,) Furkan suresi 68-70 nci ayetlerinde haksız yere adam Öldürmenin cezasının ebedi cehennem olduğunu haber verdikten sonra tevbe edip ameli salih işleyenler müstesnadır diyor.[115]
(94) Ey iman edenler, Allah yolunda cihad için yürüdüğünüzde iyice araştırın. Siz dünya hayatının malını isteyerek, size selam verene "sen müslüman değilsin" demeyin. Ganimetlerin çoğu Allah ka-tmdadir. Daha önce siz de öyle idiniz de Allah size ihsanda bulundu. İyi araştırın. Muhakkak Allah yaptıklarınızdan haberdardır.
Dünyevi çıkarlar için insan öldürülmez. Dünyanın bütün altın ve gümüşü, incisi, mercanını verseler, karşılığında haksız yere adamın öldürülmesini isteseler, dinen caiz değildir.
Hristiyan batı ülkeleri bin dolara adam öldüren kiralık katillerle dolup taştığı gibi, devletleri de para karşılığında silah satmak için ülkeler arasında harpler çıkarırlar.
Bir kişinin söz ve davranışlarından kâfir olduğu ortaya çıkmadıkça onun selam vermesi, kelimei tevhidi söylemesi müslümanlığına işaret eder.
Kişilerin kalbini bilmemiz mümkün değildir. Ancak diliyle Lailehe illallah dediği halde, yaptığı işlerle İslama karşı harp açmışsa, her vakit namazda camide görsek yine de kâfirdir. Araştırmadan karar vermek yok.[116]
(95) Mü'minlerden özürsüz olarak oturanlarla, malları ve canlarıyla Allah yolunda cihad edenler eşit değildirler. Allah, malları ve canlarıyla cihad edenleri, oturanlar üzerine bir derece üstün kıldı. Allah, her birine güzellik (cennet) va'detti. Allah, mücahidleri oturanlar üzerine büyük mükâfatta üstün kıldı.[117]
(96) Kendinden dereceler verdi, bağışladı ve esirgedi. Allah bağışlayıcı ve esirgeyicidir.
Dağ doruklarından çağlayarak akan, ağaçların, çiçeklerin canına can katan su ile, bataklıkta durduğu yerde kokan su eşit değildir.
Dünya üzerinde insanları dinsiz eğitim yoluyla cehennem ateşine atan, insanların elindeki tabii kaynaklan almak için yakıp yıkan, zulm e-den insanlara karşı cihad eden ile, özürsüz cihada katılmayıp oturan mü'min aynı değildir.
Allah, imanları sebebiyle her ikisine de cenneti va'detmiştir ama, mükafatları aynı değildir.[118]
(97) (Mücahidlere katılmayarak) kendilerine zulmedenlerin canlarını melekler alırken "Nerede idiniz" (niçin mücahidlerle beraber değildiniz?) dediklerinde "Biz yeryüzünde güçsüzdük" dediler. Melekler de "Allah'ın arzı geniş değilmiydi? Oralara hicret etseydiniz ya" dediler. İşte onların sığınağı cehennemdir. O ne kötü dönüş yeridir.[119]
(98) Ancak (mücahidlere katılmaya) yol bulamayan, çareye gücü yetmeyen erkeklerden, kadınlardan ve çocuklardan güçsüz olanlar müstesna.[120]
(99) Allah'ın onları afvetmesi umulur. Allah afvedici ve bağışlayıcıdır.
Özürsüz olarak cihada katılmayan mü'minler, imanları sebebiyle cennete gireceklerdir. Ancak cihad vaktinde geri kalmalarının cezasını da çekecekler. "Güçsüzdüm" demek mazeret değil. Hiçbir kimse malı, mülkü, anası babası, parası, hürriyeti olmayan Hz. Bilal-i Habeşi'den daha güçsüz olamaz.
O Bilal, Allah'ın mülkünün genişliğini gördü, Medine'ye hicret etti, Efendimizle birlikte harplere katıldı ve bütün müslümanların efendisi oldu.
Ancak hicrete gücü yetmeyen, cihada çıkacak bir yol bulamayan müslümanlar, erkek, kadın ve çocuklar bu azabı tatmayacaklar.
Allah'ın onları afvetmesi umulur. Çünkü Allah kişilerin kaldıramayacağı yükü yüklemez.[121]
(100) Kim Allah yolunda hicret ederse yeryüzünde yerleşecek çok yer ve bolluk bulur. Kim evinden Allah'a ve Rasulüne muhacir olarak çıkarsa, sonra da ona ölüm erişirse, muhakkak onun sevabı Allah'a düşer. Allah, bağışlayıcı ve esirgeyicidir.
Allah için yerinden yurdundan, baba ocağından, yar kucağından ayrılıp başka yerlerde İslamı yaşayıp tebliğ etmek isteyenlerin en fazla düşündükleri şey, başını sokacağı ev ve karnını doyurmaktır.
İşte Allah (c.c.) o konuda teminat veriyor. İaşe ve ibate için endişe duymamalarım söylüyor, geçmişden örnekler de veriyor.
İbrahim (s.a.v.), kâfir devletin en üst düzeyde bir yetkilisinin oğlu iken, Allah'ın emrini yerine getirmek için bir elindeki balı, öbür elindeki yağı bırakarak hicret ediyor ziraata hiç de elverişli olmayan Mekke'ye yerleşiyor. Allah (c.c.) da onu susuz bırakmıyor ve zemzemi fışkırtıyor.
Hz. Musa firavunun sarayındaki zuîme dayalı bolluğu bırakıyor ama, Allah çölde onları bıldırcın eti ve kudret helvasıyla ve bir taşdan fışkırttığı su ile besliyor,
Mekke'den hicret eden mü'minlere hiç tanımadıkları Habeş Kralı, önce ülkesinin kapılarını açıyor, sonra gönül kapısını açarak müslüman oluyor.[122]
(101) Yeryüzünde sefere çıktığınızda eğer kâfirlerin sizi belaya sokmasından korkarsanız, namazı kısaltmanızda bir günah yoktur. Muhakkak kâfirler sizin için apaçık düşmandırlar.[123]
(102) Onların arasında olup onlara namaz kıldırdığında, onlardan bir kısmı seninle namaz kılsınlar, silahlarını alsınlar. Secdeyi yaptıklarında (yani birinci rekatı kıldıklarında) arka tarafınıza geçsinler. Namaz kılmayan diğer kısmı gelsin ve seninle namaz kılsınlar ve hazırlıklarını ve silahlarını alsınlar. Kâfirler, sizin silahlarınızdan ve eşyanızdan gafil olmanızı ve üzerinize birden saldırmayı isterler. Eğer yağmurda bir eziyet olsa veya hasta olsanız silahlarınızı bırakmanızda size bir günah yoktur. Harp hazırlığınızı yapınız. Muhakkak Allah, kâfirler için alçaltıcı azap hazırlamıştır.
Kâfir karşısında namazın nasıl kılınacağını Allah (c.c.) genişçe anlatıyor. Beş vakit namaz için yalnız emir vardır. Ancak düşman karşısında kılınan namazı bize tarif ediyor.
Bu da bize namazın ve cemaatin önemim anlatıyor. Düşman karşısında bile olsanız namaz kılınacak, cemaata katıhmlacak, silahlardan uzak durulmayacak.
Bu milleti önce dinden, namazdan uzaklaştırmaya, sonra harp sanayi-inden soğutmaya çalıştılar.
Ayetten fakihlerimizin anladığı namaz kılma şekli şudur. Komutan orduyu iki gruba ayırır. Bir grup imamın ardına durur, öbür grup düşmana karşı durur. İmam birinci grupla namazın yarısını kılar. Birinci grup düşmana karşı gider ikinci grup gelir, imamla beraber namazın geri kalan yarısını kılar ve imam namazını tamamladığı için selamı verir.
Düşman karşısındaki o birinci grup, dilerlerse yerlerinde, dilerlerse namaz kılınan yere gelerek namazlarından kalan kısmı okumadan tamamlar. Çünkü bunlar "Lahık" dirlar.
İkinci grup da dilerlerse yerlerinde, dilerlerse namaz kılman yere gelerek namazlarında kıraeti yerine getirerek namazlarını tamamlarlar. Bunlar "Mesbuk" oldukları için okurlar. "Siz silahı bırakın, zikire ve namaza bakın" diyenler bu ayetleri yeniden okusunlar. Zikir yaparken, namaz kılarken silahı bırakmama emrini unutmasınlar.
Bu ayette ta'rifi yapılan bu namazı peygamber efendimiz yirmidört defa kıldırmış.[124]
Bu namazı, bizim çağımızda, Rus ordularını sekiz sene süren savaşda mağlup eden bir avuç Afganistan mücahidleri dağ doruklarında kıldılar ve zafere ulaştılar.[125]
(103) Namazı kıldığınızda, ayakta, oturarak ve yan üstü yatarak Allah'ı zikrediniz. Korkudan emin olduğunuzda namazı dosdoğru kılın. Muhakkak namaz belirli vakitlerde farz kılınmıştır.
Namazdan sonra zikir yapmanın şekli yoktur. Yolda yürürken, ayakta dururken, otururken, yatarken Allah'ı zikrederiz.[126]
(104) Kâfirleri araştırmada gevşek davranmayın. Eğer siz acı çekiyorsunuz, sizlerin acı çektiği gibi onlar da acı çekiyorlar. Onların Allah'dan ümid etmediğini siz ümid ediyorsunuz. Allah herşeyi bilendir. Hakimdir.
Düşmanı takipde gevşeklik göstermeyin. Her an denetiminiz altında olsun. Gözlerinizi üzerlerinden ayırmayın. Harp esnasında acı duymanız, takip esnasında yorulmanız sizi gevşekliğe sevketmesin. Acı karşılıklıdır. Yorgunluk da öyle. İki güreşçinin güçleri, kuvvetleri, teknikleri denk olsa uzun müddet güreşseler ikisi de yorulur ve gevşeklik gösteren kaybeder.[127]
(105) Allah'ın gösterdiği doğrultuda insanlar arasında hükmede-sin diye sana kitabı hak ile indirdik. Sakın hainler tarafında olma.
Ayeti Kerime, Kur'anı Kerimin niçin indirildiğini bize haber veriyor. İnsanlar arasında hükmedilmesi için gönderilmiş Adalet, Adil olan Allah'ın gösterdiği doğrultuda olursa adalet olur. Yoksa adaletin ne olduğunu belirlemek insanlara bırakılırsa, insan sayısınca adalet olurdu.
Allah (c.c.) peygamber efendimize bile Allah'ın gösterdiği doğrultuda hükmetmesini emretmektedir.
İnsan aklıyla yazılan kanunlar, insan aklı gibi noksandır. Akıl akıldan üstündür. Eksik akıllı birilerinin koyduğu kanunla daha akıllı birini yönetmeye çalışmak doğru değildir.
Terazinin kilosunda eksiklik olursa o teraziyle en dürüst insan satış yapsa haksızlık yapar. Onun için önce adalet terasizi eksiksiz olmalıdır. O eksiksiz adalette herşeyi yaratan, yaşatan, yöneten, bilen, duyan, gören, Allah'ın gösterdiği Kur'ani adalettir.
Haklı olan kişi yahudi olsa, haksız olan da babanız olsa ve o babanızda Kur'an öğreten biri olsa, yine de haklının yanında olmamızı, hainlere arka çıkmamayı emreder.[128]
(106) Allah'dan af talebinde bulun (istiğfar et) Allah yarlığayıcı esirgeyicidir.[129]
(107) Kendilerine hainlik yapanları savunma. Muhakkak Allah hainlik yapanı, günah işleyeni sevmez.
İbni Hacer-il Askalani "el-İsabe fi temyiz is-Sahabe" isimli eserinde sahabeler arasında zikrettiği fakat müslümanlığı konusunda söz edildiğini söylediği Tu'me bin Ubeyrik çaldığı bir zırhı yahudinin evine emaneten bırakır.
Çalıntı mal yahudinin evinde bulununca yahudi, malın Tu'meye ait olduğunu emaneten bıraktığını söyler. Ancak Tu'me bunu inkar eder. Tu'me'nin yandaşları da Tu'me'yi tasdik ederler ve yahudiyi hırsız durumuna düşürürler.
Peygamber efendimiz hükümünü vermede acele etmez. Derken bu ayetler nazil olur ve yahudinin suçsuzluğu Tu'me münafığının iftiracı ve hırsız olduğu ortaya çıkar,
Allah'ın adaletine bakınız. Müslüman kıyafetindeki hırsızı teşhir ediyor, haklı olan yahudiyi temize çıkarıyor.
Peygamber efendimize de "Allah'a istiğfar et" diyor. Yani senin gönlünden yahudi bunu yapar diye geçen düşüncene de istiğfar et diyor.
Günümüzde çok büyük miktarda rüşvet, soygun yapan yolsuzlukla yolunu bulanlar yetkili yandaşları, bakan arkadaşları veya yoldaşları tarafından temize çıkarılıyor ve günah keçisi birini bulup cezayı ona yükleyi-veriyor.[130]
(108) Gece vaktinde Allah'ın beğenmediği sözü konuşurlarken Allah onlarla beraberdir. İnsanlardan gizlerler, Allah'dan gizlemezler. Allah onların yaptıklarını kuşatıcıdır.
Evlerinde, parlamentolarında, localarında, klüplerinde, müslümanla-nn aleyhine kurdukları tuzakları, planlan, ördükleri çorapları insanlardan gizleyebilirler ama Allah'dan gizleyemezler.
Babalarına, ve dayılarına dayanarak milletin hakkım yiyip soru bile sorulamaz ama Allah onlara her nefesin, her adınım, her lokmanın hesabını soracaktır.[131]
(109) Haydi dünya hayatında onları (hainleri) savundunuz. Kıyamet gününde Allah'a karşı onları kim savunacak veya kim o hainlere vekil olacak?
Bu dünyada hainleri, haksızları savunan olabilir. Ama ahirette Allah'ın huzurunda, yönetici put insanlar yönettiklerinden kaçıp kurtulmaya çalıştığında, babanın oğula fayda veremediği bir zamanda o hainleri kim savunacak.
Kimse savunmayacağına göre, canını seven canım cehennemden korusun. Allah'a, kitabına iman etsin ve Rasulünün yolunda yürüsün.[132]
(110) Kim kötü iş yapar, yahut kendine zulmeder, sonra da Allah'dan af talebinde bulunur, istiğfar ederse, Allah'ı afvedici ve merhamet edici olarak bulur.
Hainlere, suçlulara, soygunculara ilan ediliyor. Geliniz yaptıklarınızdan vazgeçiniz. Tevbe ediniz. Allah günahları gizleyen ve merhamet edendi edendir.
Peygamber efendimizin arkadaşlarının birçoğu müslüman olmadan önce birçok suçu işleyen insanlardı. Katiller, yer altı dünyasının babalarıydılar. Çünkü küfür sisteminde yaşamak, öyle olmasını gerektiriyordu.
Ancak İslama girdiler. Tevbe ettiler. Eski yanlışlarını düzelttikleri gibi başkalarının da yanlışına izin vermediler.[133]
(111) Kim günah işlerse, işlediği kendine zarar verir. Allah herşe-yi bilendir. Hakimdir.
Çalan, çırpan, iftira eden, inkâr eden, yalan söyleyen, başkasına zarar verip kendine fayda sağladığım zanneder. Halbuki, yaptığı günah kendini dünyada rezil eder, ahirette yakar.
İnsan ahiretteki ateşini dünyadan götürür. Boğazınızdan geçen her lokmanın ahirette sizin için ateş olup olmaması sizin elinizde. Onu helalden kazanırsanız, o lokmanın enerjisini Allah yolunda kullanırsanız, ahirette cennette güle dönüşür. Haram lokma ise ateşe dönüşür.[134]
(112) Kim hata veya günah işlerse, sonra o günahı günahsız birine atarsa, iftirayı ve apaçık günahı kendine yüklemiş olur.
"İstiğfar" yaptığın suçu Allah'a itiraf ederek özür dileyip af edilmesini istemektir.
Suçu işleyip itirafdan kaçınan, daha sonra onu bir başkasının üzerine atan kişi kendi sırtına iki kat yük yüklemiş demektir. İşlediği suçun yanında bir de suçu başkasına yükleme günahını yüklenmiş olur.[135]
(113) Eğer sana Allah'ın fazlı ve rahmeti olmasaydı onlar seni sapıtmayı kasdetmişlerdi. Onlar ancak kendilerini sapıtırlar. Sana hiç bir şeyle zarar veremezler. Allah sana kitabı ve hikmeti indirdi. Bilmediklerini sana öğretti. Allah'ın sana olan fazlı büyük oldu.
Bu surenin 106-107 nolu ayetlerinde açıklandığı gibi, işlediği hırsızlık suçunu Yahudiye atan insan nerede ise Allah Rasulünü yanıltıyordu.
Ama Allah'ın lutfu keremi ile ayetler indi. Yahudinin suçsuzluğu ortaya çıktı.
Yahudi kâfirdir. Cezasını Allah ahirette verir. Ancak adalet ise işlenmeyen suçdan hiçbir insanı cezalandırmaz. Allah o kâfiri temize çıkarıyor. Günümüz müslümanları buna çok dikkat etmelidirler.
Kadı Şureyh'in huzurunda Hz. Ali ile bir yahudinin davası görülür. Tararların sözlerine göre yahudi haklı çıkar. Kadı Şureyh, Hz. Ali'nin aleyhine hükmünü verince, yahudi hayretler içinde kalır ve Kadı Şureyh'e "Hakim bey, ben yalan söyledim. Gerçek Alinin dediği gibidir. Sen Ali'nin hakimisin. Nasıl olsa Ali'yi haklı çıkarırsın diye düşündüm ama, yanılmışım. Böyle bir adalete iman edilir" der ve müslüman olur.
Atalarımız "yiğidi öldür ama hakkını yeme" derler. Yahudiyi Kudüs'ten çıkar ama yahudiye borcun varsa ödememezlik yapma.[136]
(114) Onların fısıldamalarının bir çoğunda hayır yoktur. Ancak sadaka vermeyi, iyilik yapmayı insanlar arasını düzeltmeyi emreden fısıldaşma hariç. Bunları Allah'ın rızasını kazanmak için yapanlara yakında büyük mükafaat vereceğiz.[137]
(115) Kim kendisine yol apaçık belli olduktan sonra Rasule karşı gelir ve mü'minlerin yolundan başkasına giderse, biz onu yöneldiğine kavuştururuz ve cehenneme yaslarız. O ne kötü bir dönüş yeridir.
Loca veya klüplerde biraraya gelip başbaşa verip fısıldayarak müslü-manlar aleyhine tezgah kuranlar; babanız öldü, anneniz öldü. Loca kurucunuz öldü. Şimdi hesap veriyor. Siz de öleceksiniz. Keşke fakirlere, evsizlere, elektriksizlere yardım edecek planlar kursaydımz.Ma'rufu, yani-Allah'ın kitabını insanlara duyurmanın yollarını konuşsaydınız.
İşçilerle işverenlerin, amirle memurun, karıyla kocanın, devletle milletin arasını bulacak işleri fısıldaşsaydınız daha iyi olurdu. Allah katında mükafatı büyük olurdu.Rasulün yolundan ayrilıp put insanların peşinden gidenler, ahirette onunla beraber yanacaklar. Ona göre ahirette kiminle olmak isterseniz bu dünyada onunla dost olunuz.[138]
(116) Allah, kendisine ortak koşulmasını asla afvetmez. Şirkin dı-şındakileri dilediği kişiler için afveder. Kim Allah'a ortak koşarsa (Allah yolundan) çok uzak bir sapıklığa sapar.
Bu âyet-i kerîmenin bir benzeri daha önce geçmişti. Yine Nisa Sûresi'nin 48. âyet-i kerîmesi aynı. Sonunda bir farklılık vardır.
Kur'an-ı Kerim'de tekrarlar vardır. Bazı âyetler aynen tekrar edilir. Yeri geldikçe. Bazen kıssalarda tekrarlanır. Meselâ Musa (a.s)'ın kıssasının bir bölümü, (Bakara Sûresi'nde) anlatılırken. Bir başka sûreye geçiyoruz. (Tâhâ Sûresi'nde) yine bir tekrar vardır. Bir (Errahmân) sûresinde (Fe bi eyyi âlâ-i rabbikûme tükezzibân) diye tekrarlar vardır.
Bu tekrarlar o konunun önemine binaen tekrarlanmış oluyor. İnsanın gönlüne yerleştirilmesi için tekrarlanmıştır. Günümüzde, kitap yazma tekniği olarak bazı ilim adamlarının geliştirmiş oldukları teknikler, metodlar vardır. Onların metoduna uygun yazılmamıştır, Kur'an-ı Kerim. Ona göre indirilmemiştir. Onun içindir ki, bu tür metodlara alışmış olan bir kısım okumuş-yazmış takımımız, Kur'an-ı Kerim okunduğunda o teknik ve metodları göremeyince, güya bir eksiklik bulduğunu zannediyor. Olmaz böyle şey, diyor. Peki neye göre olmaz?.. Bu tekniği veya metodu bulan kişinin kurallarına uymadığı için olmaz.
Ama, mesela bu kitap yazma teknikleri ve metodları konusunda da insanlar ittifak etmiş değiller. Düzeltme doğruymuş. Bir başka ekole göre böyle olmalıdır, ihtilafı günümüzde de devam edip gidiyor.
Allah, İnsanların koydukları kurallara tâbi değil, insanlar Allah'ın koyduğu kurallara tâbi olmak için yaratılmışlardır. Onun için Allah (c.c) Kur'an-ı Kerim'inde bazı âyetleri tekrarlamıştır. Önemine binaen tekrarlamıştır. Meselâ, Nisa Sûresi'ni 48. âyet-i kerimesinde Allah, "Mutlaka Allah, O'na şirk koşulmasını affetmez.", "Kendisine şirk koşulmasını affetmez.", "Bunun dışındaküeri ise dilediğini affeder."buyurur. Yani şirk haricinde, dileğince bütün günahları affedeceğini bu âyet-i kerimeyle Allah (c.c) bildirmiş.
48. âyet-i kerimede bildirmiş. Ama bu âyet-i kerimede de yine aynı âyeti burada da tekrarlamıştır. Dikkat edersek âyet-i kerimelerin geldiği yerleri âyet-i kerimesinde ehl-i kitaba iman telkin ediliyor. Kendilerinden önce Yahudilerin düştükleri kötü sonuçlara düşmemeleri Allah (c.c) tara-fından uyarılıyor. Arkasından da "Allah şirk hariç bütün günahları affeder" diyor. Yani insanlar yaptıkları kötülüklerden dolayı, Allah benim günahlarımı affetmez. Affetmeyeceği boyutlara ulaşmıştır. Benim günahlarım öyle afla, merhametle silinmez, gibi bir ümitsizliğin içerisine girmemesi için.
Burada da; "Kim Allah Rasulü'nün ve müminlerin dışında başka bir yola uyarsa onu cehenneme gönderir" diyor ve arkasından da «Allah dilerse, dilediğinden bütün günahları affeder» diyor Allah (c.c).
Peki şirki niye affetmiyor. Şirk; Daha Önceki derslerimizde de tekrarladık bu konuyu. Şirk kelimesi, şirket kelimesi, müşterek kelimeleri aynı kökten türemiş. Şirket veya daha fazla kişinin bir müessesede ortak olmasıdır. Şirk de; Allah (c.c)'ın yarattığı bu kâinat üzerinde Allah'dan başkasının söz sahibi olduğunu kabul etmek şirktir. Şirkin tarifi bu. Bu kâinatta, bu âlemde, Allah'ın yarattığı bu yer ve gökte Allah'dan başkasının söz sahibi olduğunu kabul etmek, ne demektir? bunun yönetiminde 2 kişi var demektir. Birini Allah yönetiyor, birini de bir başka ilâh yönetiyor demektir ki; buna şirk diyoruz. Bunu Allah (c.c) kafiyyetle affetmeyeceğini ifade ediyor.
Hem de kuvvetle, te'kidle söylüyor. (İnallahe) (İnne) kelimesi genelde tekid için kullanılıyor, Kat'iyettle affedilmez, diyor Allah (c.c). K'im Allah'a şirk koşarsa; yani bu kâinattaki yönetiminde, Allah'ın dışında birinin de söz sahibi olduğunu kabul ederse. «Çok kötü bir sapıklığın içerisine düşmüştür.» diyor. «Çok uzak bir sapıklığın içerisine düşmüş olur» diyor Allah (c.c).
Yani sapıklık deyince genelde bizde, «İşte sapığın biri çocuğa tecavüz etti. Sapığın biri bir adam öldürdü. Sapığın biri filan yerden bir malı çaldı, gasbetti» gibi. Sapık deyince milletin aklına basının diliyle; çocuğa tecavüz eden, adamı haksız yere öldüren veya adamın elinden zorla alıp kaçan gibi, daha ziyade zorla tecavüz edene sapık diyorlar, basın dilinde.
Doğru o bir sapıktır. Ama asıl sapıklık Allah'a giden yolu bırakıp, başka yola gitmektir. Hâkimiyetin ve otoritenin yalnız ve yalnız Allah'a ait olduğunu kabul etmeyip, Allah yanında bir başkasına da hükmün ait olduğunu kabul etmektir. Halbuki âyet-i kerime «Hüküm kayıtsız şartsız Allah'a aittir. Yalnız ona ibadet yapmamızı emretmiştir Allah (c.c) » diyor.[139]
(117) Müşrikler ancak Allah'dan başka, dişi tanrıçalara taparlar ve ancak inatçı şeytana taparlar.
Yani dişi ilâh, Türkçe (tanrıça) diye ifade edilmiş. "Tanrıçalara da ibadet ederler" diyor. Bir kısım ehli kitap; "Allah melekleri kendisine kız edindi. Melekler Allah'ın kızlarıdır" gibi iftirada bulunmuşlar, Kur'an-ı Kerim bunu haber veriyor.
Buranın tefsirinde diyorlar ki, Mekke'deki müşriklerin putları olan (Lât, Menat ve Uzza) daha ziyade dişi tanrıçalar idiler. Ve onlar önünde
hükümlerini icra ediyorlar. Onlar önünde bayramlarını merasimlerini yapıyorlar ve onların önündeki fal okîarıyla hangi adam haklı, hangi adam haksız olduğu konusunda kararlar veriyorlardı. Allah (c.c) da «Onlar dişi ilahlara dua ederler, onlara yardım talebinde bulunurlar ve onun doğru hüküm vermesini isterler.»
«Allah'ın rahmetinden uzaklaştırılmış, hiç ibadeti olmayan şeytana onlar dua ederler, ona çağırırlar» diyor Allah (c.c).
(Mürid) kelimesini de Türkçe'de çok kullanırız diyor, Elmalılı merhum (Men mered) kelimesiyle. Arapça'dan geçmiş olan, şeytanın sıfatı olan (mürid)i Türkçe'de de (mered) olarak kullanmışız diyor.
Arapça'da (merad) hani (ot bitmeyen arazi) mânâsına geliyor. Kendisinde tüy bitmemiş kadın, mânâsına kullanmış Arap. Burada (şeytan-ün merid) ise, kendisinde ibadetten-itaatten hiçbir şey bulunmamış. Yalnız isyan var, iftira var, fasıklık var, her türlü pislik var. Ama ibadetten, tâattan, iyilikte, güzellikten hiçbir şey üzerinde bulunmayana (merid) diyorlar. (Merad adam) da Türkçe'de belki o anlamdan geçmiştir, bilemiyorum.
"Onlar tanrıçalarına dua ederler ve şeytana dua ederler, şeytan'dan yardım talebinde bulunurlar" diyor.
Yasin Sûresi'nin 5. sayfasında da Allah (c.c) «Ey beni Âdem, ben sizden söz almadım mı, Şeytana tapmayınız diye. O sizin için apaçık bir düşmandır. Ve ancak bana ibadet ediniz diye söz almadım mı» diyor Allah (c.c)
Peki günümüzde şu soru gelir. Hocam, şeytana ibadet yapmayız kî biz. Veya kâfirler bile şeytana ibadet yapmazlar ki. Veya kâfirlerin bir kısmı şeytana inanmaz ki, denilebilir. Hani bir kısım ateistler derler ki, "Ben Allah'ada inanmam, şeytana da inanmam" der. Zaten onu sana veren şeytan.
- Oğlum şeytan diye birşey yok, diyen şeytan. Allah diye birşey yok, diyen de şeytan. Yani sen şeytanın etkisi altında kalmışsın zaten. Böylelikle bu sözüyle şeytanın yolundan gittiğini göstermiş oluyor kişi.[140]
(118) Allah onu rahmetinden uzak kıldı. O da "Muhakkak kullarından bir pay elde edeceğim" dedi.
Lanetin Türkçe karşılığı; "Allah o şeytanı rahmetinden uzak tutmuştur" diyor Allah (c.c). Yani bizim Türkçe'de (lanet) kelimesi (ilenç) ilenme olarak geçer. Bazıları böyle anlamışlar. Diyorlar ki; "Hocam Allah ilenir mi?" diyor. Bir kere sen (lânet)i yanlış anlamışsın. Kur'an-ı Ke-rim'deki (leâne) kelimesi Allah'ın rahmetinden uzak oldu manasınadır.
Peygamber Efendimizin (a.s.v)"leanellahü" diye başlayan hadis-i şerifleri vardır. Ve bazı kötülükleri sayar onun arkasından. Orada derki; "Bu kötülükleri yapan Allah'ın rahmetinden uzak olur" diyor. Veya "Allah'ın rahmetinden uzak olsun" manasınadır. Peygamber Efendimiz (s.a.v.)'in söylemiş olduğu bu hadis-i şerif.
Yoksa ilenmek, hani kocakarıların ağızlarını rastgele sallayıp, veya (cadı karılar) diyelim. Yoksa yaşı ilerlemiş çok değerli ihtiyar annelerimiz varki, ağızlarından hep rahmet kelimesi çıkar. Benim bir ara evinde oturduğum bir hacı anne vardı da, ağzı hep rahmetle dolu kelimelerle meşguldü.
- Ooo kuzum, ayağın cennete varsın inşaallah. Ooo! Kâbelerde gezersin inşaallah. Öyle güzel laflar bilirdi. Ama yaşı da 90'm üzerindeydi.
Bazı cadaloz veya dini-diyaneti bilmeyen kadınların ilaçları değildir. Buradaki lanet, yapılan kötülüklerden dolayı Rabbimin rahmetinden uzak kalmasıdır, şeytanın veya şeytanın doğrultusundaki insanların.
"Şeytan Allah'ın rahmetinden uzak kalınca, lanetine müstehak olunca dedi ki Rabbime;[141]
(119) (Şeytan diyor:) Elbette onları sapıtacağım. Onlara boş arzular vereceğim. Onlara emredeceğim hayvanların kulaklarını yaracaklar. Yine emredeceğim Allah'ın yarattığını değiştirecekler. Kim Allah'dan başka dost olarak, şeytanı dost edinirse apaçık zarardadır.
"Senin kullarından bir kısmından belirli olan nasibimi mutlaka alacağım" diyor. Yani bu insanlardan bir kısmını saptıracağım. Madem ki, ben onların yüzünden Allah'ın rahmetinden uzaklaştım. Yani uzaklaşmasının sebebi; Bakara Sûresi'nde geçmişti. Allah (c.c) «bu Âdem'e secde et» dediğinde secde etmekten kaçınmıştı. Hatta ileride gelecek. Secde etmemesinin gerekçesini de söylüyor.
O mantık kullanıyor, kuru mantık. İlme dayanmayan. Sırf hokkabazlık, (mantık da demeyelim de hokkabazlık). Laf kalabalığı, mugalâta dediğimiz şeyler. Diyor ki; "Ya rabbi, sen beni ateşten yarattın, onu topraktan yarattın. Ateş, topraktan daha yücedir. Yüce olan yüce olmayana secde etmez" diyor. Böylelikle Allah'ın rahmetinden uzak kalıyor.
Âlimlerimiz diyorlar ki; Yalnız secde etmemesinden dolayı uzaklaş-tırılmamıştır. Eğer Allah (c.c) şeytanı yalnız secde etmemesinden dolayı uzaklaştıımiş olsaydı, bu müslüman toplumun tamamı helak olurdu.
Öyle ya, bugün 5 vakit namazımızı birçoğumuzun kıldığına inanırım ama, kılmayanımız veya bazen kaçıranımız olmuştur. Şeytan bir secdeden dolayı uzak tutulmuş. Müminler de öyle olabilirdi. Asıl uzaklaştırılmasına sebep o değildir, diyorlar.
Ya? (Hani hem kel hem fodul) diye bir tâbir vardır ya. Secdeyi yapmadı ama, secde yapmamayı da savunmaya kalktı bu sefer, işte rahmetten uzak kalması burdandır diyorlar.
Hani insan suç işlese de, suç işlediği kişiye karşı da "Kabul suç işledim" dese affedilir. Ama, "Bunu yaptım, yaparım da, yine de devam ederim bu işe. Çünkü ben bu işte gayet haklıyım. Ben bu adamı öldürme hakkına sahibim." diyecek olursa; bu söz öldürmekten veya çalmaktan daha büyük bir suçtur. Çünkü budaha sonra gelecek bütün cinayetlere kapı açmaktır.
"Onun için; şeytan da bundan dolayı uzak tutulmuştur" diyoı âlimlerimiz.
O da diyor ki, "Madem ki ben bu insanlar yüzünden Allah'ın rahmetinden uzak tutuldum, ben de onlara tuzaklarımı kuracağım. Onlardan belli bir kısmını kendi tarafıma geçireceğim. Geçiremediklerimin amelinden alacağım, çalacağım. Malından çalacağım. Aklını-fikrini çalacağım. Yani onlardan birşey almaya kıyamete kadar devam edeceğim."Allah (c.c) bize şeytanı tarif ediyor;
"Şeytanın tuzağı gayet zayıftır" diyor.
Ben bu âyet-i kerimeyi okurken, sanki ilk defa okuyormuşum gibi irkildim. Amanyarabbi! Bu nasıl olur. İnsanları azdıran insanları yoldan saptıran genelde şeytanın vesvesesi. Peki burda.da "şeytanın hilesi gayet zayıftır" diyorsun. Ama izahında demişler ki, başarısı şeytanın güçlülüğünden değil, yaptığı hileler ve tuzakların devamlilığındanmış. Devamlı Yılmak bilmiyor. Size namazınızı kılmamanız için,,size iyilik yapmamanız için, size dininizin ihyası için, bir cihad faaliyetine girmemeniz için, 40 yerden 40 tane mantık oyunu getiriverir. Vervese veriverir.
Siz herbirini aştığınızda o biraz pusar ama, yine yolunda devam eder. Ömür boyu devam eder. Yolda, namazda, evinizde, yatağınızda devamlı size vesvese veriverir.
Yarın ticarette şöyle yapıverirsen köşeyi dönersin. Böyle yapıverirsen şu parayı elde edersin, gibi gayri meşru yollar teklif ediverir. Siz dersiniz ki; (Euzübillahimineşşeytanirracim). "Senin yoluna uymayacağım" dersiniz. Biraz durur, ama arkasından, "Ya! öyle ama, işte şu şu işleri de yapıverirsen sen de eller gibi olursun" deyiverir. Yani devamlı bize hile ve tuzaklarını kurmaya yönelik olduğundan başarısı oradan geliyor.
Peygamber Efendimiz (a.s.v) de ümmetine demiş ki; "Amellerin en değerlisi az olup, devamlı olanıdır" diyor. Hani sizde diyorsunuz ya! "Oğlum sebat lâzım, sebat" diyorsunuz. Hani işte sebat lâzım, ibadette sebat lâzım, dostlukta sebat lâzım, herşeyden sebat gerekiyor.
Devam ediyor şeytan, "Onlardan bir kısmını alacağım. Onları sapıtacağım. Onlara bu dünyada erişilmez idealler vereceğim. Onlara emredeceğim ve hayvanların kulaklarını dildireceğim, kestireceğim ve onlara yine emredeceğim de, mutlaka onlar Allah'ın yarattığım değiştirecekler" diyor (şeytan). Allah (c.c) şeytanın tuzaklarını haber veriyor aslında bize. Beş tane teker teker açıklamaya çalışalım.
"Sapıtacağım" Nasıl sapıtır? İnsan hayatta herşeyde iki alternatifle karşı karşıya kalır. Evinize rızk getireceksiniz, Ailenizi besleyeceksiniz.
Bu insanın midesine giren herhangi bir yiyecek madde, helâl olsa da - haram olsa da vücudunuzu ayakta tutar, insanın kamım doyurur veya. Siz, ekmeğinizi Allah'ın emri üzerine, helâlinden kazanmak zorundasınız. Ama haram da getirirseniz ekmek gelmem demez, çocuklar yemem demez. Yenen de haram olduğundan dolayı bedene beslemem demez. O zatında değil, ona insanın kazandırdığı sıfattadır, kötülük. Meselâ elma ağacından bir tanesini satın aldınız, kopardınız helâldir. Elma sahibi sırtını donuverdi vede siz satın almadan kopardınız o haramdır. Aynı elle aynı dalda iki elma alıyorsunuz. Birini paranızla alıyorsunuz o helâldir. Birini de adam görmeden alıyorsunuz o da haramdır. İkisi de besleyicidir bunların.
Şeytan, daima çalmayı, almayı, gaspetmeyi emreder. Erkeğin kadına olan ihtiyacı, kadının da erkeğe olan ihtiyacı vardır. Bunu meşru yoldan karşılamak da, gayrı meşru yoldan karşılamak da vardır. Fakat şeytan hep gayri meşru yolu cazibeli hale getirmiştir. Orada sapitacaktır.
İtikat; Allah'a, kitaplara, meleklere, ... iman en doğru yoldur. Ama orada da o çeşitli şüpheler verme suretiyle, itikatta da insanları saptırma tarafına gitmektedir. Çok mantıklı cümleler buluveriyor onlara. Hani Allah'a, kitaplara, ahirete, ... imanda, imansızların da mantığının bayağı güçlü olduğunu, başka mantıkla da çabuk yıkılacak kadar da zayıf olduğunu çeşitli misallerle anlatmaya çalışmıştık.
Şeytan onlara diyor ki; (Cenabı Allah'a diyor ki) "Ben onlara erişilmesi mümkün olmayan idealler vereceğim."
Meselâ, (ileride de gelecek) Yahudiler diyor ki, "Allah bizi ahirette birkaç gün yakacaktır. Hatta tefsirlerde 7 günden fazla bizi yakmayacak-tır" diyorlar onlar. Onların ideali o, Allah bizi 7 günden fazla yakmayacaktır. Veya biz şöyle soylu-böyle soylu milletiz. Dünyanın galibi biziz, biz olacağız diyorlar. Bunu da şeytan onlara dedirtiyor.
Bu âyet-i kerimenin tefsirinde, Peygamber Efendimiz (s.a.v) (ki biraz sonra bu konuyu biraz daha açıcı bir âyet-i kerime gelecek);
Ne sizin idealleriniz, hayalleriniz, kuruntularınız, ne de ehli kitabın idealleri, hayalleri, kuruntuları gerçektir. Yani biz yüceyiz, yükseğiz demekle olmaz. Ya ne ile olur? İşle olur, yani o işin yapılmasıyla olur. Allah bizi seviyor demekle olmaz. Allah'ın seveceği işi yapmakla olur, anlamına geliyor.
Ama bunlar okumadan âlim, gezmeden seyyah, evlenmeden çocuk sahibi olmak, tohum atmadan, buğday beklemek gibi kuruntuların içine sokuverir. İnsanlar bazen; bu konuda romanlar, hikâyeler yazmıştır. Efsanesi bile geliştirilmiştir. Bir görünmez adam oluverseydim diye film bile çevirilmiştir.
Müslüman olanı da olmayanı da aynı hayali kuruyor. Müslüman olan; hocam işte bir görünmez adam olsaydım. Bu imansızlığı körükleyen adamların yanına giriverseydim, onlar toplantıda iken şöyle iki tıktık vuruverseydim filan.
Olmayacak şeylerin peşinde koşulmaz. Onun olacak yolu Peygamber Efendimiz (a.s.v)'in yoludur. Gideceksin ve adamın karşısına görünen şeklinle çıkacaksın, edebi dairesinde durumu arzedeceksin. Karşılığında çeşitli belâ ve musibetler gelebilir, rahmet de gelebilir. Bazen hani Musa (a.s) gibi denizi geçme mecburiyetinde kalırsın. Bazen İbrahim (a.s) gibi ateşe düşme mecburiyetinde kalırsın. Bazen Yusuf (a.s) gibi hapishaneden devlet makamına geçmek mecburiyetinde kalabilirsin.
Ama peygamberlerin metoduna uygun olarak yapılır. Görünmez adam olmayla filan bu işler yapılmaz. Böyle bir temenniyi ancak şeytan verir. Bunu verdirir, verdirir sonra da görünmez adam olamayınca bu iş biter.
Bizim oralarda anlatırlardı. Bu işin yalanı ve pala vrası şöyle; Efendim bahar mevsiminde ilk gördüğün yılanı öldüreceksin. Öldürdün. Başını keseceksin, toprağa gömeceksin, ağzına da bir tane kuru fasulye koyacaksın. Fasulye bitecek, sulayacaksın ve o fasulye kuruyacak. Onun fasulyelerini teker teker ağzına alacaksın. Aynaya da bakacaksın. O fasulyelerden bir tanesi var içinde. Ağzına koydun mu görünmez adam oluyorsun. Kaç tane fasulye var 100 tane. 100 tanesini teker teker ağzına koyacaksın, deneyeceksin. Ondan sonra böyle geçip gideceksin.
Bu tarih boyunca; sadece bizim toplumumuzda değil. Eskiden Yahudi, ve hıristiyan toplumunda da, olan uydurma, kendi gücüne güvenmeyip, başka güçler aramaktan kaynaklanan ümniyyelerdir.
"Ve ben onları (insanlara) mutlaka emredeceğim. Hayvanların kulaklarını da yaracaklar" diyor.
Bunun efsanesi de şöyle. Cahiliye döneminde Mekkeli müşriklerin yavrulayan develeri, (yavrusunu 5 veya 6 kesin bilemeyeceğim) 5 veya 10 tane yavru yaparsa, mukaddes bir deve kabul ediyorlar. Ondan sonra o deveye yük yüklemiyorlar, kesmiyorlar, etini yemiyorlar, vadiye sürüve-riyorlar. O dilediği yerde yer, içer, gezer böyle bir deva olurmuş. Belki Hindistan'ın ineği de zamanında öyle bir inekmiştir. Sonradan tapınılan inek oluvermiş.
Allah (c.c) böylesine 3-5 yavru yapmakla, 10 boduk yapmakla hiçbir şeyin mukaddeslik kazanmayacağım, herşeyin yaratılış gayesi doğrultusunda kullanılması gerektiğini bildirirken, şeytan diyor ki, "Bu size 10 tane yavru vermiş, bunda bir ilâhilik vasfı var. Öyleyse buna yük yükleme-yin, binmeyin, sütünü sağmayın, bundan sonra kendi halinde yaşasın" diyor. Bunda şeytanın ne çıkarı var?
Tapınma meylini Allah (c.c)'dan yaratıklara doğru yönlendiriyor. Allah (c.c)'dan başka; yaratma, yönetme, yaşatma ve insanlara kutsiyet verme hakkına sahip olan, hiç bir kuruluş, şahıs, dernek, vakıf ve parti yoktur.
"Ve yine o insanlara emredeceğim ben" İşte burasıda, günümüzde en çok gündemde olan, çevrecilerin de el attığı bir konu vardır. Efendim yeşili koruyalım, tabiattaki dengeyi muhafaza edelim. Gibi çalışmalar vardır. Tabiattaki dengeyi bozma konusunda ilk faaliyet şeytandan geliyor. İnsanların aklına da bunu ilk defa sokan şeytandır. Yani denizin kirlenmesi, havanın tozlanması, bulanması, efendim yukarıdaki ozon tabakasının delinmesi, tabiattaki birçok zararlı varlıkların ve zararsızların ölmesi zararlıların çoğalması şeytanın insanlara verdiği vesveseden kaynaklanıyor.
Hocam nasıl olur bu...? Düşünün bu, bir yere, bir köyün kenarına kurşun fabrikası kurulmuş. Köylünün hepsi zehirlenmişler, çocuklar sakat doğmaya başlamış. Halbuki bu fabrika köyün, yakınına değil de, köye daha uzak bir dağın yamacına kurulabilirdi.
Ama şeytan diyor ki, oğlum oraya kurarsan şu kadar masraf edersin, masraf artar, elektrik çekeceksin, yol yapacaksın oraya kadar. Bu kadar
masrafa katlanma. Ver köyün muhtarına veya başkasına şu kadar rüşvet, işini hallet diyor. Bu şeytanın vesvesesidir.
Halbuki bu tesis kurulurken beraber arıtma tesisleri de kurulabilir. Batılı diyor ki; bu tesisler daha yeni gelişti. Tabii batılı başlattı bu şeyleri, Anadolu'daki bir köyün yakınına bu fabrikayı kurma fikrini de veren yine batılıdır.
Bu işin maliyetini düşürmenin yolu, elektriğe ve suya en yakın yere kurmaktır. Arıtma tesisi kurmak için ek bir tesise gerek yok. Bu işi hallet. Nasıl hallet? Elini biraz çalıştırıver yetkililere diyor. Yetkililer de kendi parası hesabına, insanlarına canına değer vermiyorlar. Neticede sakat çocuklar, olmaya başlayınca, sızlanma dönemi başlıyor ama yine tedbir alınmıyor.
Şeytan, ben onlara emredeceğim. Tabiatta Allah'ın yarattığı şeyleri değiştirme konusunda diyor. Âlimlerimiz bunu böyle izah etmişler. "Allah'ın yarattığını değiştirmek". Yani tabiat kanunlarını değiştirmekle, gayesi doğrultusunda değil, onu tam aksi istikamette kullanmak suretiyle yapılacağını emredeceğim diyor.
İşte onu içine alıyor zaten. Yani bunun tefsirinde şöyle açıklama yapmışlar. O gün için cinsiyet değişikliği yok. Bunun tarihi yeni değil. İbnelik (homo seksüellik) ta Lût (a.s)'ın kavminin başlattığı bir şeydir. Kur'an-ı Kerim bunu haber veriyor. İlk defa Lût (a.s)'ın kavminde bu pislik zuhur etmiş diyor. Kavmi deyince, ona iman etmeyen kavimler.
Bakara Sûresi'nde geçti, onun tefsirini yaptık. O inanmayan toplum diyor ki, Yahu bu adamı çıkaralım, sürelim buradan. Bu temiz bir adam, diyorlar. Yalnız o dönemin imansız, aynı zamanda ibneleri (homo seksüelleri), çağımızın ibnelerinden biraz daha insaflılar. Diyorlar ki, bu adam temiz bir adam.
Lût (a.s); "Yahu yapmayın. Bakınız o kadar kızlarımız var. Allah (cc) kızı erkek için, erkeği kız için yaratmış" deyince. Lût (a.s)'ı anlıyorlar bunlar.
"Yahu bu dürüst bir adam. Toplumun içinde bu olmaması gerekir, bunu sürgün edelim" diyorlar. Yani dürüstlüğünü kabul ediyorlar. Sürecekler ama dürüstlüğünü kabul ediyorlar. Temiz insanlar bunlar diyorlar.
Onların lideri bir ara o çok satan gazetelerden birinide bir sayfa de-
meç verdi. Bunu yapmamak çok gericilik-yobazlıktır dedi. Yaa! Hele hele yüksek tahsilini yapmış da, bunu yapmamışsa bu çok ayıp birşey diyor. Yani bunlar, onlardan da daha bir pisi gayri.
Allah (cc) "Onlar Allah'ın yarattığını değiştirecekler" derken, bir böyle tefsir ediyorlar, bunu misal veriyorlar. Bir de insanı kadın yapmayı yasaklar diyor.
Şeytan bunu emreder diyor. Meselâ Osmanlı'da savunulması mümkün olmayan şeylerden bir tanesi. Osmanlı deyince tamamında değil tabii. Yani bir Osman Bey, Orhan Bey, bir Fatih döneminde yok bu. Daha sonraki dönemlerde "hadım ağalığı" türetilmiş. Yani sarayın içiyle uğraşacak hadımağalan (onların rızasıyla tabii). Adam demiş ki sarayda yağlı ballı yaşayayım da bu erkeklik uzvum da gitsin, demiş, hadımlığa razı olmuş. Ama dinine uygun bir iş değildir. Dinim bunu yasaklamıştır. İnsanın hadım yapılması, yani hayasının alınıp erkekliğinin yok edilmesi dinen yasaklanmıştır, haramdır.
Tefsir kitaplarında; bunu yapan, yani erkeklerin ibnelik yapmasını, bu âyetin tefsirinde. Bir de erkeklerin hadım edilmesinin yasak olduğunu yazar. Şeytan bunları emreder diyor. Çağımızda yazılan tefsirlerden birinde de (doğum kontrolü) yapmayı da yazar. Burada birşey geliyor yalnız. Eğer müslüman bir doktor, âdil, sahasında uzman bir doktor derse ki; "Eğer hamile kalırsa ölüm tehlikesi ile karşılaşırsın" derse, onun engelleme hakkı vardır. Nitekim benim köyümden bir kadın Hollanda'da vefatı bundan olmuştu. 5-6 tane doğum yaptı. Doktor "doğum yapma, sen" demiş. Onlar ya dinlemediler, ya engelleyemediler bilmiyorum. Hamile kal-wmış,ve bir gün vefat etmiş.
Bizim fakihlerimizde; eğer böyle bir gerekçe doktor tarafından kendilerine bildirilmişse doğum kontrolü yaparlar diyor.
Daha önce söyledim galiba. Bizim orada Hoca efendiye Allah (c.c)'a ve Peygamber (s.a.v)'e inanmayan biri gelmiş demiş ki; "Yahu hoca doğum kontrolüne ne diyorsun?", "Kontrolü yapayım mı yapmayayım mı?" demiş. "Yap" demiş hoca. "Ulan hoca aydın bir hoca olduğun belli oluyor" demiş. "Başkalarına soruyorum olmaz, diyorlar" demiş. "Oğlum kim dedi sana bunu?", "Filan, filan dedi", "Yanlış konuşuyorlar oğlum yap, sizin gibi imansızın nesli ürememesi lâzım. Yılandan yılan yavrusu doğar" demiş. "Sizin yumurtalarınızın kırılması lâzım. Ama bizim olanların yere düşmemesi lâzım. Bize haramdır, ama siz devam edin, nesliniz tükensin" demiş.
Öyledir yani, meselâ Almanya, Fransa nüfusu devamlı azalıyor. Adamların endişeleri, yapmış oldukları hesap, bilgisayarları ile yapmışlar. Tahmini hesapları 2020 yılında Türkler otomatikman Reisicumhuru seçeceklermiş. Yani Türkler'den seçecekler. Nüfus o kadar artıyor. Onlar doğum yapmıyor "güzelliğim bozulmasın" diye.
Tarih boyunca da birçok devlet doğum kontrolü neticesinde yok olmuştur. Bu konuda batıda yapılmış kitaplar vardır. İsimler vardır. Filan devlet doğum kontrolü yaptı ve bunu yapmayan filan devlet bunları teslim aldı diye isimleri ve tarihleri dahi vardır.
"Allah'ın yarattığını mutlaka değiştireceklerdir" diyor. Bu insan, hayvan, tabiat üzerinde, deniz, hava ve heryerde tabiattaki Allah (c.c)'ın fıtratta yarattığını olumsuz yönde değiştirmeyi emreden şeytandır.
Aslında günümüzde çevrecilik filan yeni birşey zannedilir. Çevrecilik 1400 seneden beri müslümanlarda vardır. Nasıl vardır? Müslümanlar bunun eğitiminden geçerler. Çevrecilik eğitiminden geçerler. Her hacca giden adam o toplum içinde güçlü olarak kabul edilir değil mi. Hem bedeni gücü yerinde, ekonomik gücü yerinde ve itikadı ve ameli yerinde, kültür seviyesi de yerinde olan insanlar hacca giderler. İhramlı oldukları müddetçe bir canlının canını alamazlar. Bir canlıyı öldüremezler yasaktır. Nedir bu? Canlının canına değer vermeyi daha önce öğreten dinim, ih-ramlı olduğu müddetçe tatbikatını da yaptırıyor.
Hani askerde masalarda eğitimi verirler. Sonra dışarıda birde tatbikatını yaptırırlar ya, öyle bir tatbikat. O ihramlı olduğu müddetçe birtek yaprağı koparmama eğitiminden de geçer. Eğer bir yaprak koparırsa sadaka verecektir. Bir canlı öldürürse onun büyüklüğüne küçüklüğüne göre sadaka verecek veya kurban kesecektir. Mutlaka keffaretini ödeyecektir. Yani ihramlı olduğu sürece canlı öldürmeme ve koparmama eğitiminden geçen müslümanlar, 1400 sene evvelinden bu hareketi başlatmışlar.
Şimdi bir kısmı iyi niyetlidir ama bir kısım insanlar da kötü niyetlerle ele almışlar. Geçende bir ağaç kesilmiş, orada oturma eylemi yapmışlar. Binlerce arabanın geçişini engellemişler o gün akşama kadar. Fakat aynı
adamlar yılbaşında kesilen devrilen çamlara ses çıkarmayacaklar. Böyle adamlar kendileri çam devirecekler. Yani bunların yeşile saygılarının sahte olduğunu ocak ayında göreceğiz. Yine yeşile saygıyı biz gösteriyoruz. Rabbimin yarattığı, Rabbimi zikrediyor diyoruz.
Ayette geçtiği gibi, "Yerde ve gökte ne varsa Allah'ı teşbih eder" inancımız var bizim. Yerdeki çayırın Allah'ı teşbih ettiğine inanıyoruz. Sarkan bir dalın Allah'ı zikrettiğine inanıyoruz. Zikreden bu dervişlerin arasında yürüyoruz biz. Dağlar ve taşların Allah'ı zikrettiğine inanıyoruz.
Dağlar ile taşlar ile çağırayım mevlam seni, diyen Yûnus bunu anlayan insandır. Âyetin doğrultusunda söylüyor yani.
"Kim Allah'dan başka, şeytanı dost edinecek olursa, o apaçık bir zarardadır" diyor Allah (c.c). Yani dost olarak Allah yeter. Hani şair; "Allah yeter, geri kalanı ise hevestir" demiş.
Peki Allah'ı sevince diğerlerini sevmez miyiz? Yaratılanı severiz, Yaratan'dan ötürü. Allah'ı seven, Allah'ın kullarını da sever. Allah'ın yarattıklarını sever. Allah'ı sevenleri sever.[142]
(120) Şeytan onlara vaadde bulunur. Onlara boş arzular verir. Şeytan onlara ancak aldanmayı va'deder.
"Şeytan ancak onlara vaadeder"(Gurur); Şu gururlanma dediğimiz şey değil. Türkçe'deki (gurur) da aynı kökten gelmiş ama, Türkçe'deki gururlanma, kibirlenme anlamında anlaşılmış.
Arab'ın dilinde (gurur) aldanma mânâsına geliyor. Hani "Kim bizi aldatırsa bizden değildir." hadis-i şerifleri, (aldanma).Şeytanın vaadi ancak insana aldanma elde ettirir.
Şeytan, "şöyle olacaksın, böyle güzel kazanacaksın köşeyi döneceksin. Böyle güzel kadına sahip olacaksın, araba sahibi olacaksın, şu işi yapıver canım. Ondan sonra tevbe edersin. Daha yaşın genç. 50'sinde tevbe edersin. Canım yaşın daha genç. Baban rahmetli 90 sene yaşadıydı. 80'ine gelince yaparsın." Şimdi bunu söyleyen çok adam var değil mi?
Bazı ibadetleri söylediğinizde, işte hocam 40'ına, 50'sine veya 6Ö'ına bir varalım da; hani namaz, hac, tevbe gibi ibadetler için belirli bir yaşa gelelim de... diyorlar.
Ama birçok hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz (s.a.v) gencin ibadetiyle, yaşlının ibadetinin denk olmadığını ifade ediyor.[143]
(121) İşte onların yeri cehennemdir. Ondan kurtulacak yer bulamazlar, diyor Allah (c.c).
Şimdi ahirette şeytanla, şeytana tâbi olanların karşı karşıya geleceğini haber verir Rabbim.[144] "Orada şeytanla, şeytana uyanlar yanyana gelirler. Bunların hepsinin cehennemlik olduğu kendisine bildirilince; (Vay! Ulan bizi sapıttın. Hani bu işleri yaparsanız cennete gidersiniz diyordun) Bizim yaptıklarımızı bile süsliiyordun. Âyet-i kerimelerinde Rabbim; "Amellerini onlara güzel gösterdi" diyor. Olur mu amellerini güzel göstermek.
Günümüzde de bazı insanlar; Allah (c.c)'a, Peygamber (s.a.v)'e inanmam ama ben şöyle, şöyle hayırlı işler yapıyorum. Eğer cennet varsa ben gitmeyeceğim de kim gidecekmiş. Benim kalbim tertemiz."
Bunlar insana şeytanın verdiği mantık oyunlarıdır, sözlerdir. Onların amelini süsleme faaliyetidir bu. Orada da şeytanın bu söylediklerinin boşa çıktığını görüverince adam; aklanmış durumuna düştü. Bu duruma düşen adam ne yapar? Alır eline bıçağı yürür üzerine. Orada bıçak yok ama kinle üzerine yürür. O da der ki, niye benim üzerime geliyorsunuz? Allah size birşey vadetti, ben de vadettim size. Allah cenneti vadetmişti. Niye onun sözünü tutmadınız da benim sözümü tuttunuz. Sizi zorla alacak gücüm de yoktu benim. "Sizin üzerinizde otoritem de yok benim."
Yani elinizden, boynunuzdan tutup, yapacaksın bu işi. Rüşvet alacaksın, zina edeceksin, hırsızlık yapacaksın. Siyasetçi olup da bu milleti perişan edeceksin diye, senin boynundan da tutacak değildim ben. Ben senin amelini süslüyordum. Ama o işi yaptırma gücü yoktu bende. Öyleyse ben sizi çağırdım. Siz de geldiniz, gelin dedim, geldiniz. Kendinizi ayıplayın, beni ayıplamayın" der.
"Kendinizi ayıplayın, beni ayıplamayın" diyor şeytan, şeytan kendisini kurtarır mı? O da gider cehenneme de. Orada mümine hiçbir fayda yok.
"İman edip ameli salih işleyenlere gelince. Onları altından ırmaklar akan cennete ebedi olarak koyarız" diyor Allah (c.c).
Şimdi geliş yerine bakın âyet-i kerimenin. Yukarıda şeytan; "Onlan saptıracağım, tabiattaki dengeyi bozduracağım. Allah'ın yarattığını bozduracağım. Onlara erişilmez hayaller, kuruntular vereceğim" diyor. Kâfirin yaptığı bu.[145]
(122) İman edip ameli salih işleyenlere gelince, onları altından ırmaklar akan cennetlere ebedi olarak koyacağız. Allah doğrulukla va'dediyor. Allah'dan doğru söyleyen kim vardır?
Tabiattaki dengeyi korumak ameli salihtir. Bir şehir kurarken, evlerin planlarını dinime göre yapmak ameli salihdir.
Hocam şehrin planında da dini kurallar olur mu? Olur, Köyünüzde babanızın evini gözünüzün önüne getirecek olursanız. Bütün camlar kıbleye yöneliktir. Eski evlerin camları kıbleye yöneliktir. Şu 25-30 senelik evleri demiyorum. Eski evlere kapıdan girip cama doğru döndünüz mü evinizde kıble orasıdır.
Ama İstanbul şehrine geldiniz. Bir kısmınızın kıblesi kapıya doğru. Eve girecek olan varsa önünden geçeceğim diye giremez. Bir kısmının kıblesi köşeye doğru. Bu arsa tasarrufundan dolayı filanı değil. Oranın planını çizen mühendisin iş bilmezliğinden kaynaklanıyor. Kıble şu taraftır diye yolları ona göre çiziverdi mi bütün evlerin kıblesi, kıbleye geliverir. Ama biraz ters çizdi mi yollarını bütün evler ters gelir. Ecdadımız, bütün yolları camiye çıkarmış.
Fatih'te en az 30 tane yol vardır. Fatih Camii'ne çıkar. Bu bir ameli salihtir. Ama günümüzde bütün yollar, büstün oraya çıkar. Veya bankanın oraya çıkar. Namazınızı dikkatle kılmak ameli salihtir. Planınızı güzel çizmek ameli salihtir. Evin düzenini güzel yapmak ameli salihtir. Konuşmayı düzeltmek, tabiatta dengeyi korumak, o da ameli salihtir.
"Bunları yapanları ebedi olarak, altından ırmaklar akan cennete koyacağız" diyor Allah (c.c). Çünkü bunların bu dünyadaki yeri güzel. Burada yüzü güzel olanlar ahirette de güzel yerlere layıktır buyurmuş Rabbim. "Allah'ın vaadi, gerçektir." "Allah'ın sözünden daha doğru sözlü kim vardır" diyor Allah (c.c).
Yani şeytan da size birşey söylüyor ama, Allah'ın sözünden daha doğru sözlü bir insan da yoktur. Cin de yoktur, şeytan da yoktur.
Hani günümüzde bazı insanlar da, koyduğu bazı kurallarla çok doğru sözler söylüyor gibiler.
O gün için insanlar: "Yahu fevkalâde güzel söylemiş bu adam". Veya mesela kanunlar konusunda, bu adam da hakikaten aklı başında bir hu-kukçuymuş, güzel ifade etmiş ve"Efradını cami-ağyânnı manî kaide koymuş, denebilir. Ama aradan birsene geçtikten sonra, onun birçok eksiklerini birbaşka hukukçu ortaya çıkanverir. İki sene sonra bir başkası çıkıve-rir, hatta bir seneye kalmıyor. Hani anayasa hukukunu yazan Orhan Kaptıkaçtı; kabul edildikten bir hafta sonra dedi ki; "Değiştirilmesi gereken yerler var" Yani bu adam hâin mi değil mi?
Değil, adam yazdıktan bir hafta sonra baktı ki; yahu şu virgül surda olmayacak, burada olacaktı. Virgülden ne olur? Hani bildiğiniz bir cümle vardır. "Oku da adam ol, baban gibi eşşek olma" veya "Oku da adam ol baban gibi, eşek olma." Virgüle misal bu veriler çoğunlukta.
Bu hukukta da böyledir. Virgülü buraya atarsanız, filana 100 milyar lirayı kaptırabilirsiniz. Buraya atarsanız paşaya kaptırırsınız. Buraya atarsanız paşanın yaverine kaptırırsınız. Yani bir virgülle mana değişebilir.
Adam evine gelir bir düşünür. Olmadı, tüh, keşke değiştir şeydik, der. Olmadı derken dürüstçe davranıyor. Peki değiştir deyip, değiştirsek, kabul edilse, yine yetersiz kalır. İnsandır devamlı tazelenmektedir. Onun için biz "Sübhânallah"diyoruz. "Allah'ı eksik sıfatlardan tenzih ederim." "Onu kemâl sıfatlarla muttasıf kılarım" manasınadır.
Yani kemal sıfatlarla muttasıf olan Allah (c.c)'dır. İnsanlarda bu yok. Kemal sıfatı yok insanlarda. En kemâl sıfatına 35-40 yaşında geldi derken, o gün geriye düşüyor, İhtiyarlama başlıyor. Beli kamburlaşıyor, gö-
zü fersizleşiyor. Öbür gün çocukluk hali gibi yiyemeyen, içemeyen, altını tutamayan bir ihtiyar haline tekrar dönüveriyor.
Öyleyse bunun düşünce yapıcı da aynen böyle ilerler ve geriler.[146]
(123) "iş sizin boş arzularınıza uygun değildir. Ehli kitabın boş arzularına da uygun değildir. Kim kötülük yaparsa onunla cezalanır. Allah'dan başka dost ve yardımcı bulamazlar.
Vay efendim; Yahudiler diyorlarmiş ki, En büyük Musa (a.s)'dir. Onun yolundan gidenler cennete gider. Öbürü diyor; Müslümanlar diyor ki; En büyük Peygamber Efendimiz fa.s.v), Hıristiyanlar diyor ki; en büyük İsa (a.s) biz önce geldik, bizim kitabımız, peygamberimiz sizden önce. Müslümanlar da; Bizim peygamberimiz sonuncudur vs. gürültü.
Allah (c.c) diyor ki; "Bunlarla olmaz bu iş" Ya? "Bunların yolundan gitmekle olur." Yani kuru gürültüyle. "Biz âhir zaman peygamberinin ümmetiyiz. En son kitabı okuyoruz. Amel etmedikten sonra... Bal, bal, bal demekle ağzımız tatlanmıyor. İllâki yemek lâzım. "Kim bir kötülük yaparsa, ondan dolayı cezalandırılır."
Yeni yaptığınız öğünmeleriniz, kuruntularınız size fayda vermez. Kötülüğü yaptınız mı cezalandırılırsınız." "Allah'dan başka ona bir dost veya yardımcı bulamaz."
Bu âyeti kerime diğer ayetlerden çağrışım yapıyor. Meselâ 116. âyeti kerime "Şirk hariç, dilerse Allah bütün günahları affeder" âyeti kerimesi; için "Benim için Kur'an'daki en sevimli âyet budur" demiş Hz. Ali Efendimiz.
Bütün âyetler sevimlidir de. Bu genel af ilanı gibi birşeydir. Fakat en şiddetlisi de demiş Hz. Aişe validemiz; Hz. Ebu Bekir'de de aynı kanaat var. Bu âyettir demişler. "Kim bir kötülük yaparsa onunla cezalandırılır. Ondan dolayı cezalandırılır ve o kişi katında Allah'tan başka bir yardımcı, bir dost da bulamaz". Sahabe; Ya Rasulullah, kötülük yapmayanımız yok bizim, demiş. Madem ki insanız, İnsan olmamız hasebiyle mutlaka
elimizden, dilimizden, gözümüzden, gönlümüzden bir kötülük çıkıyor, demiş.
Peygamber Efendimiz (s.a.v) de demiş ki; "Allah (c.c) kulunu sevince, birçok günahının bu dünyada affedilmesi için bazı şeyler verir ona" Meselâ bir ayağının ağrıması, bir günahınızın keffareti olarak gidiverir. Tabii ona sabr ederseniz.
"Allah'ım bana vereceğine, o kadar gâvur vardı, onlara vermedin niye bana verdin..." gibi şikayette bulunmayacağız.
"Ya Rabbi, bunu bana vermişsin, ben bunun tedavisiyle uğraşayım. Bunun gıdası da, ilaçladır, bu bir misafirdir. Bunun şöyle iyice ilaçla karnını bir doyurayım Ya Rabbi, senin Peygamberin de doktora gitmiş tedavi olmuş, tedavi olmamızı öğütlemiş. Onun gıdasını vereyim. Misafire hürmette kusur etmeyeyim" diye dua etmemiz gerekiyor. Hastalıklara da hürmette kusur etmeyin. Yani, onun da gıdaları vardır. Doktorların verdiği ilaçlardır. Fakat bilin ki, hem tedavi oluyorsunuz, hem de bir günahınızın affına sebep oluyorsunuz. Ayağınıza batan diken, günahınızın affına sebeptir. Hadis-i şeriftir bunlar. Fakat tutup da yalın ayak dikenlerin üzerinde yürümek yok.[147]
(124) Erkek ve kadınlardan kim mümin olarak salîlı amel işlerse işte onlar cennete girerler zerre kadar zulüm edilmezler diyor Allah (cc). .
Yani Allah (c.c); ameller ve amellerin karşılığı olan sevaplarda erkek-kadın olmadığını bu âyet-i kerimeyle ifade ediyor. 124. âyet-i kerime.
Yani bir erkek, "Efendim erkek kadından üstündür. Meselâ öğle namazını erkek de kadın da kılsa; erkeğin sevabı, kadının sevabından fazladır" Yok öyle birşey.
Mü'min olarak erkek veya kadın iyi ameller işlerse; iyi amelin değer kazanması için şart mümin olmaktır. Hani filan adam Allah (c.c)'a, Peygamber (a.s.v.)'a inanmıyor ama, bir milyon dolarını şöyle bir hayır müessesesine vakfetmiş, edebilir. Yani böyle insanlar var görüyoruz. Peki bu karşılığını görmeyecek mi orada? diyor. Rabbim kimsenin hakkını yemez. Rabbim sorar? "Kimin için yapmıştır kulum?" Senin için, diyemez. Yalan söyler.
Orada herkesin içi-dışına "iç-dış oluverecektir." Herkes içinde gizlediklerini dışında görüverecektir. Gizlemek mümkün değil yani. "Senin için yapmamıştım Ya Rabbi!"
"Kim için yapmıştır?" "Desinler, için yapmıştım" Kim desinler? İnsanlar. İşte o insanlar burada. Mahşer yerinde böyle duruyor, git onlardan al karşılığını. Onlar için yaptıysan onlardan al buyrulacak. Ama Allah (c.c.) rızası için bir adam bir fakirin çırasını yakmak için bir kibrit çakı-vermişse, Allah onun yolunu cennete kadar aydınlatır. O kibrit yüzünden.
Bir insan bir garibin ayağına batmış bir dikeni ayağından Allah rızası için çıkarıverse, Bir doktor bir garibin ayağından batan bir iğneyi çıka-rıverse, bunu da Allah rızası için yaparsa; Allah ona diken için Cennet'te gül bitiri verir.
Ne yaparsanız yapın, Allah rızası için yapın. Yardım ediyorsunuz, borç veriyorsunuz Allah rızası için. Borca mal veriyorsunuz, Allah rızası için, "Hocam ticaret için yapıyoruz". Yahu siz Allah rızası için yapın da, hem ticaret yapın hem de sevap alın.[148]
(l25) Güzel işler yaparak yüzünü Allah'a teslim eden, hiçbir puta tapınmayan İbrahimin dinine uyan kişiden dince daha güzel kim vardır. Allah, İbrahimi dost edinmiştir.
Yani iki insan hayır yapıyor. Birisi Allah rızası için-yapıyor, diğeri desinler diye yapıyor. Biri ilan ediyor, birisi gizliyor.
Gizleyen, iyilik yapan ve bu iyiliği yalnız Allah için yapandan daha güzel olan kim vardır. "Hiçbir puta tapınmamış, İbrahimin dinine tâbi olandan, daha güzel dini olan kim vardır?" (Yani yoktur manâsına geliyor.) "Ve Allah İbrahimi dost edinmiştir" diyor Allah (c.c.) Niye İbrahimi dost edinmiştir? "İbrahim (a.s.) ateşe atıldığında, Allah (c.c.) ateşe emir verip ateşin gülistana döndüğünü", haber veren ayeti kerimenin tefsirinde İbn-i kesir ; (Senedi hafif zayıf olmasına rağmen oraya rivayet edilmiş, haberle ilgili olup itikadı zedelemediği için kabul edilmiş.) Hadisi şerifte diyorki: "Ateşe atıldı, havada giderken Cebrail (a.s.) geldi, dile benden ne dilersen dedi. Oda dediki "Ben Allah'a tevekkül ettim, sana tevekkül etmedim, ve Allah (c.c.) de onun ateşini gülistana çevirdi" diyor.
İşte dostluk burdan geliyor. Yani Allah (c.c.)'den başka yardım edecek birini tanımamak, ondan başka kimseden yardım istememek. Biz bunu yapıyoruz, derken; Yarabbi, ancak senden yardım talebinde bulunuruz. Öyle Cebrail'den veya günümüzde filan efendiden, Falan devletten, filan kurtarıcıdan, carttan curttan değil. Yalnız ve yalnız senden yardım talebinde bulunuruz, diye fatiha suresinde en güzel şekilde Allah'a bağlılığımızı ifade ediyoruz.
Bunu dille yaptığımız gibi, ateş hattında da yapabilirsek. İbrahim (a.s.) ateş hattında bunu yapmış, bizde onu yapabilirsek, dostluğunu mutlak surette gösterir.
Birde, "oğlum filana git onlar yardım elini uzatsınlar. Ne olur ne olmaz" diyenlerimiz var. Bu Allah ya görür ya görmez demektir. Allah korusun.
Yani burada esbaba tevessül etmeyeceksiniz anlamına değil. Esbaba tevessül edeceksiniz.
Yani yapılması gereken, kulun yapılması gerekeni yapacaksmızda. O kul onu yaparken şunu bileceksiniz. Rabbim yardımını gönderir ama filanın eliyle gönderir. Hani herşey Allahtan diyormuş birisi, herşey Allahtan derken bir gün imansızın biri gelmiş ardından bir tokat atmış . Buda Allah'tan demiş. Vuran adam yani, Oda Allah'tan bana kızma demiş. Bu sefer diğeri kızgın bir şekilde bakmış.
- Ee niye baktın? Madem Allahtan olduğunu biliyorsun.
- Biliyorumda, bu Allah'ın kullandığı pis el kimin eli diye baktım demiş.
Herşey Allahtandır. Ama bir işini yaparken, yaptırırken, kendi kanu-
nu gereği, birşeyi diğerine sebeb kılıyor. Ateş yakıcıdır ama yakma özelliğini ona, O vermiştir. Onunla biz evimizi ısıtıyoruz, yemeğimizi pişiri-yoruz. Ateşin zatından dolayı değil, Allah'ın ona verdiği özellikden dolayı bu oluyor.[149]
(126) Göklerde ve yerdekiler Allah'a aittir. Allah herşeyi kuşatıcıdır.
İlmi ile kuşatmıştır, kudreti ile kuşatmıştır. Yani, yahu ben böyle bir duruma düşersem Allah görürmü görmezmi, bilirmi bilmezmi." Allah, kainatı kuşatmıştır. Denizin 10 bin metre 15 bin metre derinliğinde küçücük zerre kadar yaratıklar varmış. Bazan televizyondan gösteriyorlar. Allah onun da rızkını ayağına gönderiveriyormuş. Onu dahi ilmiyle ve kudretiyle kuşatıyor, Rabbim, ki gönderiyor onun rızkını ayağına. Öyleyse: Nereye gidersek gidelim, nerde olursak olalım, Allah ilmiyle ve kudretiyle bizi kuşatmıştır, kâfiride kuşatmıştır.
Öyleyse; bu tabiatta yürürken, İslami hizmetler için yürürken yalnız olmadığımızı hissedelim. Yürüyorsunuz, sizi, yolu, kâfiri ve ekonomik güçleri ve ordularını, herşeyi Rabbim kuşatmış. Onun mülkünde Rabbim yürü demiş. Hatta koş demiş. "Allah'ın rahmetine ve cennetine doğru koşunuz."
Yarış yaparken karşındaki düşmanın gücüne bakıp ta yarışından geri durma. Allah herşeyi kuşatmıştır, bilmektedir. O gücüyle de, ilmiyle de herşeyi kuşatmıştır. Tabii ayağını bastığın yer Rabbimi zikrediyor. Gördüğün şey Rabbimi zikrediyor, öyleyse yalnız değilsin.
Kur'an-ı Kerimin üslubu bu, değişiveriyor konular.[150]
(127) Senden kadınlar hakkında fetva istiyorlar. De ki, kadınlar ve mirasdan kendilerine farz olanı vermediğiniz ve nikahlanmayı arzu ettiğiniz yetime kadınlar, çocuklardan çaresiz olanlar ve yetimler için adil davranmanız hakkında size okunan ayetler hakkında Allah hükmünü açıklıyor. Hayırdan ne yaparsanız, şüphesiz Allah onu bilir.
"Size daha önce okunan (ki Nisa suresinin baş tarafında okunanlardır) 2.3. ayetlerde; kadınlarla evlilik konusunda, mihir konusunda ve yetimlerin haklan konusunda, Allah (c.c.) ayet-i kerimelerini bize bildirmişti.
Yetimin de vasisi olarak bir adam görevlendirilir, yetim bir kız çocuğu büyüyor, bakıyor ki malı güzel ve zengin. Ee kendisi de güzel. Kızın gönlü olmadan kendisiyle evlenmeye zorluyor Bu yasaktır, bakıyoruz ki malı fazla, kız güzel değil, kendisi almıyor, başkasıyla evlenmesine mani oluyor. Çünkü evlenirse malıyla beraber başkasına gidecektir. O maldan kopmak istemiyor. Yani bu tür konularda Allah'n hükmüne göre hareket edilmesi konusunda. Yetimin rüşdünü isbat edince malının geri verilmesi gerektiği konusunda, O kadınların rızasını alarak onlarla evle-nilmesi, gibi konularda Allah c.c'ün bize bildirdiği ayet-i kerimelere göre hareket ediniz. Yetimler konusunda da adaletle hükmetmelerini Allah (c.c.) daha önce size okumuştu. "Eğer hayırdan herhangi bir şey yapacak olursanız, Mutlaka Allah (c.c.) o yaptığınız hayırları bilir" diyor Allah (c.c.)[151]
(128) Eğer kadın, kocasının dikbaşhlığından veya yüz çevirmesinden korkarsa, aralarını bulmaya çalışmalarında o ikisine hiçbir günah yoktur. Anlaşmak daha hayırlıdır. Nefisler cimriliğe hazırlanmıştır. Eğer iyilik yapar ve Allah'dan sakınırsanız, muhakkak Allah yaptıklarınızdan haberdardır.
Yani her insanın mayasında cimrilik vardır. Fakat eğitimle bu cömertliğe dönüştürülmüştür. Cömertlik de fıtridir. Cömertlikle- cimrilik, sevmek ve nefret etmek, korkmak. Bunlar fıtratta beraberimizde verilir. Ama bu; eğitim kanalıyla ya adil olunur, ya zalim olunur.
Hani Hz. Ömer (r.a.) bıçak gibi bir adam. Kültürü nedeniyle zaîim olmuş. Ama sonra müslüman olmuş adil olmuş. İnsamn fıtratında cömert olmak ta cimri olmak da var. Eğitim nedeni ile bu maya cömertliğe yönlendirilir. Veya şeytanın fakirliği vaadetmesi nedeni ile de cimriliğe yönlendirilir.
İnsanın mayasında korku vardır. Rabbimin nimetidir dedik. Ama eğitim yoluyla korkulacak şeyler çoğaltılır. Dünyada evlenmeme korkusu, fakir olma korkusu, çocuğunu evlendirememe korkusu, nedeni ile adam her türlü haramı işleyebilir. Bu sefer korku o yöne yöneltir. İnsanlar korku nedeni ile Allah'ın dinine hizmet etmeyebilir. Rabbim, "İnsanlardan korkmayın, Allah'dan korkun ayeti kerimesiyle, korkunun yönünü gösterir ve açıverir.
İnsanların nefisleri cimriliğe hazırlanmıştır. Yani cimrilik de vardır insanın mayasında. "Eğer ihsanda bulunursanız, Allah'dan sakınırsanız. Allah yapmakta olduklarınızdan haberdardır" diyor Allah (c.c.)
Burada konu şu. Kadın kocasının kendisinden yüz çevirmesinden korkarsa, sulh anlaşması yapmalarında bir günah yoktur diyor. Sulh yapmalarıda daha hayırlıdır. Boş anabilirler de. Ama sulh yapmaları daha hayırlıdır.
Şimdi, tefsirlerde der ki; Hatta örnekte Peygamber Efendimiz (a.s.v.)'ın hanımı Şevde (r.a.) misal olarak verilmiş. Şevde (r.a.) ihtiyar bir kadındı. Peygamber Efendimizle evlendiğinde. Bir müddet evli kaldı-
lar ve daha da ihtiyarladı. Yani kadın olarak kadınlık görevini yerine getiremiyordu. Yani yatakta kadınlık görevini yapamaz durumda idi. Şevde (r.a.) validemiz, Peygamber Efendimiz (a.s.v.)'a Demiş ki; "Ya Rasulal-lah! bütün hanımlarının arasında adaleti gözetiyorsun. Yani birgün benim yanımda, birgün öbürünün yanında kalıyorsun. (Bu arada şu hatırlarına geliyor bazılarının. Efendim, Peygamber Efendimizin 9 hanımı vardı. Birinci hanıma 9 gün sonramı sıra gelecek? Bu zulüm olmaz mı. Yani genç bir kadına 9 gün sonra sıra gelmesi ona zulüm olmaz mı, diye soru geliyor. Birçok hadisi şerifte görüyoruz ki peyhamber efendimiz (a.s.v.) bir gecede bütün kadınlarını dolaştığı da vardır.) Ya Rasulallah, ben ihtiyar bir kadınım, kadınlık görevini yapamıyorum. Benim gecemi en genç olan Hz. Aişe'ye veriyorum" diyor. Beni boşama yeter ki, diyor. Yani ben senin himayende, senin nikahın altında ve senin evinde kalayım. Ama beni boşama diyor. Bu bizim Örneğimiz.
Adam hammıyla mutlu günler yaşamışlar. 40'ına gelmişler. Derken bir hastalık nedeni ile hanım kadınlık görevini yapamaz olmuş. Doktora gitmişler. Bazi ameliyatlar olmuşlar. Kadın, kadınlık görevini yapamaz olmuş. Ne yapalım şimdi. Erkeğe ömür boyu kadın yüzü görmeden yaşa arkadaş mı diyelim. Değil. Burada kadını muhayyer kılıyoruz biz.
Erkeği de muhayyer kılıyoruz. Adam evlenmek isteyebilir. Ama evlenme mecburiyetinde değil. Derse ki: Hayatım ben buna razıyım, bundan sonra kadın görmesemde olur. Ben senin kokunda yaşar giderim, derse. Dinim onu zorlamıyor. Ama adam ben evlenmek istiyorum diyor. Hanım da diyor ki; ben senin eşin olarak kalmak istiyorum. Ama ikinci bir kadınla da evlenmeni arzu ediyorum, der ve bu konuda bir anlaşmaya varırlarsa, onlara bir günah yoktur, anlaşmaları daha hayırlıdır diyor Allah (c.c.)
Burada şu konu akla gelir. Hocam hastalık sadece kadınlara mı? Yani erkek hastalanmaz mı?Erkek de hastalanır. O da Erkeklik görevini yapamaz hale gelebilir. Fıkıh kitaplarımız der ki; o zaman kadın da müslüman hakime müracaat eder. Doktordan alınan rapor üzerine, müslüman bir hakim, koca boşamam derse bile, hakim boşadı mı, kadın bir başkası ile evlenme hakkına sahiptir. Bunun bizim fıkıh kitaplarımızda, Kitâbüttalâk bölümünde kadının boşama haklarının olduğu yerlerde açıklaması vardır.
Yani dinimde, hukukumda hiç kusur yoktur, eksiklik te yoktur. Eksik görenler kendi gözlerinin kusurlarıyla görüyorlar. Meselâ bazen nezle grip gibi bir hastalığa uğrarız da suyun hiç tadı yok dersiniz. Suyun tadı var da senin ağzının tadı yok, dersiniz. İşte bu iş buna benzer.
Yani İslam hukukunda eksiklik bulan adamın kendi gözünde bir sakatlık var. Veya basiretinde gönlünde bir sakatlık var. Rabbim bir konuya daha dikkatimizi çekiyor. Bazı kitaplarda okusanız bulamazsınız bunu. Günümüz insanoğlu bugüne kadar yazmış ama, bazı şeyleri 1400 sene evvelinden efendimiz, insanın gönlüyle ilgili, sevmekle ilgili, aşkla ilgili ifadeleri en son şekliyle bize bildirilmiş. "Bütün gücünüzle hırslı davran-sanız bile kadınlar arasında eşitlik sağlamayı başaramazsınız" diyor Rabbim. Gönülde ama, gönülde bunu sağlayamazsınız diyor. Çünkü insanoğlunun gönlü birini fazla sever. Bu anne ve babasıyla da böyledir. Ya annenizi babanızdan ya da babanızı annenizden fazla seversiniz. 2 tane çocuğunuz var. Arasında 1 yaş fark var. Birini diğerinden fazla sevebilirsiniz. Günah değil bu, günah olanı; dış görüntüde adaletsiz davranmanız-dır. Hani biri kız biri erkek 2 çocuğunuz var. Birini bir dizinize, birini bir dizinize oturtacaksınız. Onlara çaktırmayacaksınız ama birini fazla sevebilirsiniz. Çünkü gönlünüze siz hakim değilsiniz.
Hatta Peygamber efendimiz Ya Rabbi, işte benim elimden gelen bu. Yani hanımlarına ve çocuklarına muamelelerini birgün arzederken, benim elimden gelen gücümün yettiği bu Ya Rabbi, diyor.
Gönlünüze hakim olamazsınız. Ama dış görüntünüze hakim olursunuz. Ama içinizden annenize başörtü almak geçti. O esnada babanıza da bir kazak veya bir çorap alın. Babanıza bir çorap aldığınızda annenize de bir sakız alın. Yani dışta dengeyi sağlayın. İçte onu sağlayamazsınız.[152]
(129) Ne kadar uğraşırsanız (uğraşın) kadınlar arasında adil olmaya gücünüz yetmez. Öyle ise tamamen birine meyledip öbürünü askıda (ne dul, ne evli) gibi bırakmayın. Eğer arayı düzeltir ve sakınırsanız muhakkak Allah hataları örten ve merhamet edendir.
Yani annenizi fazla sevip te babanızı bırakıvermeyin. İki evli bir insan hanımlarından birini fazla sevip hep onda kalarak, diğerini kocasız-mış gibi bırakivermek, o da doğru değildir. Yapmayın diyor Rabbim. "Eğer aralarını bulur ve Allah'dan da sakınacak olursanız, Allah affedicidir, merhamet edicidir."[153]
(130) Eğer eşler ayrıhrlarsa, Allah geniş nimeti ile her birini diğerine muhtaç kılmaz. Allah herşeyi kuşatandır, Hakimdir.
Zengin kılar derken, illa ayrılanlar zengin olacak anlamında değil, yani herkesin başının çaresine bakacak bir yolu, Allah'ın onlara vermesidir.
Kadın erkekten erkek de kadından müstağni olur. Allah öyle bir imkân verir. Nasıl verir? Canım onlar tanımadan evvel 20 sene ayrı ayrı yaşamadılar mı? Yani kadın erkeği bulmadan önce 15,20 sene yaşamadı mı? Yaşadı. Öyleyse ayrıldıktan sonra da birbirlerine muhtaç olmadan, bu Allah'ın mülkünde yine onlar yaşamaya devam eder. Fakat ayrılmama taraftarıdır ayet-i kerime.
"Allah hükmünde hikmet sahibidir, güçlüdür, herşeyi kuşatmıştır ve zengindir." "Yerdeki ve göktekiler Allah'a aittir."
Yani kadın da erkek de endişe etmesin. Bir araya gelirlerse de ayrıhrlarsa da, yine itaatlarına devam. Allah yerdeki ve göktekilerin sahibidir. O sahibi olunca, kişi de sahibine teslim olursa, sahibi de onu ihmal etmez.[154]
(131) Göklerdekiler ve yerdekiler Allah'a aittir. Andolsun ki sizden önce kendilerine kitap verilenlere ve size Allah'dan sakınmanızı tavsiye ettik. Eğer inkâr ederseniz iyi bilinki göklerde ve yerdekiler Allah'a aittir. Allah Ganidir, Hakimdir.[155]
(132) Göklerde ve yerdekiler Allah'a aittir. Vekil olarak Allah yeter.
Yani Allah'ı inkâr ediyorsunuz ama, binlerce onun yarattığı ile karşı karşıyasınız. Onlarda onun, sen de onunsun. Yani sen kimin mülkünde kimi inkâr ediyorsun. Kimin verdiği dille kimi inkâr ediyorsun. Yani bu ateistler, Gavurum derken dilini kendi yaratabil şeydi, biraz hak verme imkânı olurdu. Ama Allah'ın verdiği dille, Allah'ın verdiği akılla kelimeleri buluyor, ve Allah'ı inkâr ediyor. Yerde ve gökte ne varsa O'nundur ve O'nun mülkünde bu adamlar inkârda bulunuyorlar. "Övülmüş olan da Al-lah'dır ve zengin olan da Allah c.c.'dür."
"Yerde ve gökte ne varsa Allah c.c'ündür." Nedim bir şiir yazmış da, Osmanlı döneminde. (Ey Nedim-Ey Nedim....) diye devam ediyor. Her mısranm başında Ey Nedim! le başlıyor, ve devam ediyor şiir. Herhalde biraz bıkkınlık veriyor gibi olmuş; Kendisi demiş ki:
"Hoştur tekellümün dile Ey Nedim!Gulûyu şişe de gulgul müsün nesin?" diyor.
Şişe ağzı dar olur. Yaz gününde ve Ramazan gününde yüreğinizin yandığı bir anda şişeden bir su dökün bakalım. Böyle Lik, lık, lık, lık.... eder. Aynı şeyi tekrar ediyor ama çok tatlı bir ses diyor. Şişenin çıkardığı sese gul gul diyorlarmış Osmanlı döllerinde. Şimdi ayet-i kerime tekrar gibi geliyor ama, konuya öyîc uygun düşüyor ki: tekrar değil aslında. Şelâle bir sesi bir daha çıkarmazmış hiç. Ama aynı gibidir. Çıkarmıdığını nerden biliyoruz. Dinlemeye doymuyorsunuz da ondan.
Bülbül aynı öter gibidir ama bir öttüğünü bir daha ötmezmiş. Eğer bir öttüğünü bir daha ötse kimse bülbül taşımazmış. Kasete alıp istedikleri zaman dinlerdi. Birgün, iki gün derken. Bıkkınlık veriyor. Ama bülbül taşıyanlar bıkmıyorlar. Çünkü böyle verilmesi ve vurulması gereken yerde, ayetlerini indiriveriyor.[156]
(133) Ey insanlar! Allah dilerse sizi giderir, başkalarına yetirir. Allah buna kadirdir.[157]
(134) Kim dünya sevabını isterse iyi bilsinki dünya ve ahiret sevabı Allah katımladır. Ailah herşeyi işitendir, görendir.[158]
(135) Ey iman edenler! Kendiniz, anne-babanız ve akrabanız aleyhinede olsa Allah için şahidlik yaparak adaleti yerine getirenlerden olun. İster zengin ister fakir olsun farketmez. Allah onlara daha yakındır. Adaletten yüz çevirerek nefsin arzusuna uymayın. Eğer dilinizi eğer veya yüz çevirirseniz iyi bilinki Allah yaptıklarınızdan haberdardır.
Allah c.c bu ayeti kerimesinde Adaletten ayrılmamayı ve adaletle şahitlikleri yerine getirmeyi istemektedir. Hayatımızda, insanlar arasındaki münasebetlerimizde bize çok önemli ve bizi perişan eden bir hastalığımıza dikkat çekiyor.Bu ayeti kerimesinde rabbim şöyle buyuruyor.Ey iman îdenler!
"Adaletle kaim olun. Allah için şahitlik yaparak, adaletle kaim olun. Adaleti kaim kılın. Şahitliğinizi adaletle yerine getirin. Adaleti ayakta tutun. Adalet ayakta değilse adaleti getirin."
Üç tane hüküm bir arada bu ifadelerde.
1- İnsanlar adalete muhtaç. Yalnız insanlar değil, tabiattaki herşey adaletle kaim. Yer ve gök adaletle kaim diye bir ifade vardır. Allah (c.c.) de bize "Adaleti yerine getiriniz. Adaleti kaim kılınız derken (Kavvam) kelimesi ile ifade etmiş. Yani; adaleti yerine getiren adamlar bulun siz. Adalet yoksa tabii ki. Memleketi zulüm almışsa zulmü kaldırmak ve zulmün yerine adaleti getirmek, top yekûn müslümanlarm asli görevleri olduğunu ifade ediliyor.
"Peki adalet gelmişse, onun devamını sağlayıcı olun" diyor. Allah (c.c.)Yani müslümanlar adaleti kaim kıldıktan sonra, adil bir devlet (İslam Devleti) kurduktan sonra görevlerini yerlerine getirdiler. Çiftçisi çiftinde, işçisi işinde, esnafı dükkanlarında, memuru dairesinde, kendi maişetiyle meşgul olurken, herkes kendi işiyle meşgul olurken; gözünün bir ucuylada adalete el uzamyormu, uzanmıyormu bunu dikkatle gözetecektir,
Yani bir müslüman devletin bütün teb'ası, adaletin ayakta durma-sıyla görevlidir.
Bunlar (mütteki) diye tabir ettiğimiz insanlar. Adaletin ayakta durması için herkesin kendini görevli bilmesi, birde kendisine verilen görevi yerine getirmesi.
"Bana verilen görevi yerine getirdim tamam" demekle olmaz . Herkesin kendine verilen görevi yerine getirdikten sonra, başkasının da görevini yerine getirmesini isteyecek, tavsiyede bulunacak, nasihatta bulunacaktır.
Allah için şahitler olarak, şahitleri ananızın- babanızın hatırı için ve komşu hatırı için. (Yahu şimdi olayı gördük, şahitlik yapmazsak ayıp olur) gibi bu türden şahitlik yapmayacağız.
Yalnız ve yalnız Allah (c.c.) rızası için şahitlik yapılacak. Bir başka ayet-i kerimede[159] "Şahitliklerinizi Allah için yapınız"diyor Allah (c.c.)
Yoksa filanın hatırı için yapmazsan ayıp olur, diye şahitlik yapılmaz. Yalnız ve yalnız Allah'ın kullarından birtanesinin bile, haklarının kaybolmaması için şahitlik yapacağız.
Peygamber efendimiz (a.s.v.) "Şahitlerin en hayırlısı istenmeden şahitlik yapandır." diyor.
Hani bir olayı gözünüzle gördünüz, fakat davacı adam sizi tanımıyor, adresinizi bilmiyor. Davalık olmuşlar ve sizin de adresinizi veremiyor, (Evet benim olayı gören bir adam vardı, ama bilemiyorum" diyor. Sizde bunu biliyorsunuz. O insan sizi çağırmadan gidip, "Evet ben olayı gördüm veya duydum, olay şöyle cereyan etmişti." diye şahitliği yapacaksınız.
"Velevki bu şahitliğiniz zararınıza olsa bile, zatınızın zararına olsa bile. "Anne ve babanızın aleyhine olsa bile"
Anne veya babanızın bir yabancı adamla, (hani Türkiyede en sevimsiz adamlar yahudilerdir) yahudiyle kavgalaşmıslar. Anne veya babanızın yahudiye vereceği var. Babanız inkâr ediyor. Yahudiye diyor ki: "hadi ulan yahudi, namussuz kâfir. Ben senden almadım böyle bir parayı veya altını vs." diyor. Fakat babanız bu parayı biliyorsunuz ki aldı.
Anne ve babanızın aleyhine bile olsa, şahitliği adaletle yerine getireceksiniz. "Akrabalarınızın aleyhine bile olsa."
Sıralama da güzel. Evvela can'dan başlıyor. Kendi aleyhinize olsa da , anne-babanızın aleyhine olsa da, daha geride akrabalarınızın aleyhine de olsa, "şehadetle adaletten ayrılmayın" diyor Allah (c.c.)
Devam ediyor yine. "O kişi isterse zengin olsun, isterse fakir olsun, Yine adaletten ayrılmayın ." "Allah o fakire de, zengine de sizden daha yakın, ona yardımda o daha layık. Siz kime yardım etmeye kalkıyorsunuz)
"Hani Türkiyenin en zengin adamıyla, en fakir adamı, sizin gözünüzün önünde kavga ettiler. Haksız olan fakir. Bu durumda; "Ulan elime düştün hani, göstereceğim sana" deyipte, fakirin tarafında yer alıp, zenginin aleyhinde olmayacağız. Zengin düşmanlığıda yapmayacağız.
Onun haksızlığı varsa, ayrıca alın onu, ta midesinin içindeki haramı çıkartın, ayn.
Ama bu olayda biri haklı biri haksız. Haklı olanın hakkı teslim edilecektir ve adaletle şahitlik yapılacaktır, orada.
Veya zengin haksız, fakir haklı. Bu sefer de zenginin parasının hatırına onun tarafını tutup, fakiri haksız çıkarma tarafına gidilmeyecektir.
Efendim (Ben burada fakiri korudum hocam. Her ne kadar fakir haksızdı ama, fakiri koruduk, hani zenginden birkaç milyon alıverdik, mahkemeye gitmesin dedik ve alıverdik.)
O fakire cehenneme gitmesi için haram lokma alıverdiniz ve kendiniz de cehenneme layık oldunuz.
Olmaz bu, haklıya hakkı verildikten sonra, daha önce işlemiş olduğu haramları ayrıca ondan alınır. Yani haksiz olduğu yerde müdahele ederseniz, o adamda sizin zatınıza olan düşmanlık değil, dininize olan düşmanlık başlar. Veya var olan düşmanlığı artar.
"Adaletsizlik yapmada veya adalet yapmada kendi arzularınıza tabi olmayınız"
Yani, eğri ile doğruyu siz kendiniz belirlemeye kalkmayınız." diyor Allah (c.c.)
"Eğer kıvırırsanız, olayı gördünüz, biliyorsunuz da ama, oraya varınca hakim huzurunda dilinizi eğip, (avul yavul yapıp) Türkçe karşılığı; kıvırırsanız, Veya şahitlik yapmaktan yüz çevirirseniz, Yani (Ben görmedim bilmem) derseniz."Mutlaka Allah sizin yapmakta olduğunuz herşey-den haberdardır." diyor Allah (c.c.)
Birgün o mahkeme-i kübra'da mutlaka bu gizlediğiniz veya kıvırdığınız olayları orada rabbimin huzurunda tekrar ikrar ettikten sonra, cezasını da çekeceksiniz diyor Allah (c.c.)
Anlatabildim mi, bilmem. Yani insanların kesesi veya kasası veya size olan yakınlığı, sizi adaletten hiçbir şekilde ayırmamalıdir. Anneniz ve babanızın aleyhin Mte olsa, kendi aleyhinize de olsa, akrabalarınızın aleyhinede olsa, hakkı belirlemede siz kendi mantığınızı değil haklı olanın hakkını vermekle görevlisiniz.
(Efendim biliyorum, bu adam haklı bu adam haksız ama, haklı adam çok zengin. Haksız adam çok fakir. Ben ifademi biraz değiştirsem, bu garibanı da zengin ederiz) İşte bu kendi arzumuza tabi olmak demektir. Kendi hevamza tabi olmaktır.
Allah zengine de, fakire de sizden daha layıktır. Ona ne lâzım olduğunu o daha iyi bilir. Öyleyse siz kendinizi hevamza tabi olarak, kendi hevanızı kendinize ilah edinmeyin.
Hani Allah (c.c.) bir ayet-i kerime de "Kendi arzusunu kendisine ilah edineni (Gördün mü? yani gördün)
Yani ben hiçbir şeye inanmam. Allah'a da inanmam, peygambere inanmam diyen adam, dinsiz değildir. Kendine has bir dini vardır. Kendi aklı veya kendinden önce beğendiği bir imansız onun ilahıdır. Onun fikriyatı doğrultusunda gider. Onun kitabini okur, ona göre mantığını geliştirir. Onun da kendine göre batıl bir dini vardır.
Hani puta tapan, ineğe tapan, insanın nasıl ki tapındığı Önde adamı vardır, bununda Önünde bir adam vardır. Hayır onları da kabul etmiyorum derse, kendi istek ve arzularını, herşeyin üstünde tuttuğundan; bu sefer ona tabi olmakta ve kendisine ilah kabul etmektedir. Allah (c.c.) "Sakın hevaya tabi olarak adaletten ayrılmayın" diyor.
Ve devam ediyor.[160]
(136) Ey iman edenler! Allah'a, Rasulüne, bu Rasulüne indirdiği kitaba ve daha önce indirdiği kitaba iman ediniz. Kim Allah'ı, Meleklerini, Kitaplarını, Peygamberlerini, Ahiret gününü inkâr ederse çok uzak bir sapıklığa düşmüştür.
Yani Tevrata- İncile- Zebura ve diğer sahifelere de iman etmemizi Allah (c.c.) emrediyor. Ama, burda şu soru gelmiş. Alimlerimiz demişler ki, ("Ey iman edenler, iman ediniz.") diyor.
Zaten iman etmişiz, yani niye "İman edenler iman ediniz ? deniliyor.
Hakiki müminler için bu şunu ifade eder. İmanımızı kemale erdiriniz. İman ettiniz de; imanınız biraz daha kuvvetlice, sağlam, tam tekmil olsun.
Yani, konuştuğumuz insanlar müminler olsun. Dostlarımız mü'minler olsun. Alışveriş yaptığınız insanlar, kâmil bir imana sahip olsun. Mahal-lenizdeki insanlar, komşularınız, kâmil insanlar olsun. Sohbet ettiğiniz insanlar gelip gittiğiniz insanlar, kız alıp verdiğiniz insanlar, kâmil mü'minler olsun.
Böylece bir bakmışız ki;mahalleniz şehriniz topyekün devletiniz mü'minlerden oluşuvermiştir, (Ey iman edenler iman ediniz) derken; "İmanınızı kemâl noktasına, yani tam olgunluğa erdiriniz" diyor Allah (c.c.)
Münafıklara bu ayet şunu demek istiyor. "Ey iman eder gibi görünenler, gerçekten iman ediniz."Genelde bizim imanımız "taklidi iman"dır Yani hepimizin imam taklidi'dir bizim, Niye taklididir?Dünya'ya geldik. Biraz okuma yazma veya kelimeleri anlamaya başladık. Annemiz- babamız bize dedi ki; Allah vardır, birdir, şeriki-naziri yoktur. Hadi söyleyiver bakayım. Kimin kulusun? Kimin ümmetisin? dediler. Bizde öğrendik, iman ettik. Bu taklidi imandır. Yani annemizi, babamızı, mahallemizin hocasını taklid edersek, bizde iman ettik. Bu ayetin manâsı şudur demişler. Böylece "Ey taklidi yoldan iman edenler (Taklidi iman kötü değildir) Ama, Ey taklidi olarak iman edenler, tahkiki olarak iman ediniz. Yani sizde kendiniz araştırarak imanınızı takviye ediniz, demektir.
Nasıl takviye edersiniz? Bu bilgilerinizi Kur'an ayetleriyle teyid edersiniz, kuvvetlendirirsiniz. Bu bildiklerinizi, tabiattaki Allah'ın ayetlerine bütün eşyaya bakmak suretiyle, Rabbimin san1 atını orada görürsünüz ve, böylece aman Ya Rabbi, ne güzel yaratmışsın, senden başkası bunu zaten yapamaz, gibi taklidi imanımız, tahkika eriştirilir.
Yani Allah (c.c.) bize bunu demek ister. Yakın dostlarımızdan bir tanesi Eski İslam Enstitüsünü ve de Ankara Siyasalı bitirdikten sonra, İngiltereye doktora yapmak için gitmişti. Doktorayı yaptı ve geldi. O anlattı bana.
Londra'da camide oturuyoruz diyor. Caminin imamı var, onunla beraber. Derken bir İngiliz girdi içeriye. İmama dedi ki; "Ben müslüman olmak istiyorum." İmam onu misafir etti. Ona izzet-ikram etti. Çay yaptı. Orada hazır olanlardan ne varsa onlardan da ikram etti. Dinimizin güzelliklerini ona bir daha arzetti. Yani Kelime-i şehadetle neyi söylediğini, neyi kabul ettiğini biraz açıklayarak anlattı. Adam Kelime-i şehadeti getirdi, ayrılacak.
Ayağa kalktı ve hocaya dedi ki; "Bu kapıdan kâfir olarak girdim. Müslüman olarak çıkıyorum. Müslümanlar bir kapıdan çıkarken nasıl davranırlar? diye imama sordu. (Yani öyle yapacak o da.) İmam zekii tabi diyor. Derhal hatırına geldi, demiş ki; camidesin, camiden çıkarken sol ayak atılarak çıkılır. Sol ayağını at ve şu kelimeyi de söyle. Onu ezberle-tiverdi diyor. (Bismillahirrahmanirrahim) diyerek çık demiş.
Şimdi o camiden sol ayağını atarak ve besmele ile bize de gülümseyerek çıktı. Sonra imamla bir daha görüştüm ben. İmam demiş ki; Yahu ne güzel bir adama çattık böyle. O akşam telefon etti bana "Ben yatıyorum müslümanlar nasıl yatar?" demiş. O da demiş ki; Müslümanlar sağ tarafı üzerine yatarlar, sırtüstü de yatarlar, sol tarafı üzerine de yatarlar ama; yüz üstü yatmayı pek tercih etmezler.
Bunun birkaç duası da var ama sen yine (Bismillahirrahmanirrahim) de. İlerde göstereceğim ama bu gece (besmele) ile yat. İster sağ tarafına, ister sol tarafına, ister sırtüstü yat, demiş.
Hoca demiş ki; "Gel Ali. (Arkadaşın adı Ali) ikimizde birden bir şehadet getirelim, yeniden bir müslüman olalım" demiş. Biz tuttuk, o imamla yeniden bir şehadet getirdik, ve müslüman olduk yeniden. Yani bundan sonra yapacağımız her işin; sünnette ve Kur'an da acaba nasıl yapılmış, araştırarak yapalım diye karar verdik, diyor.
Yani yeniden müslüman olalım demenin anlamı budur. Bundan sonra üniversiteye gittiğimizde hocaya karşı. (Mesela orda mastır hocası var.) Mastır hocasına karşı konuşurken hangi nezaket kurallarına riayet etmem gerekiyor. Peygamber efendimize açıyorum, bakıyorum. Peygamber efendimiz Ebu Cehil'e karşı nasıl davranmış. Bunları okuyoruz ve ona göre hareket ediyoruz.
Efendimiz (a.s.v.) Mekke'de yürüyor. Mekke'deki kadınların açıklığı bu günkünden açık. Şimdiki; (hani bir ara bir bakan yüzü yanık bir bakan) altsız-üstsüzlük kanunu çıkarmıştı, Kültür bakanı. Onun çıkardığı kanun 1400 sene evvel yürürlükteydi Mekke devletinde. Hatta bunlar biraz gerideler. Onlar yüksük dahi takınmazdı. Yani dünyada elde edilen birşey takınmazdı. Belirli bir mevsimde yaparlardı bunu. Yani Hac mevsiminde, o putlarının önünde bir merasimleri var, birkaç gün devam ediyor. Orada; ayakkabı yok, küpe yok, yüksük veya bilezik de yok. Yani dünyadan elde edilen birşey yok. Böylece geziyorlardı.
Öyle bir ortamda Peygamber efendimiz (a.s.v.) gözünü nasıl sakınıyordu? Kulağını nasıl sakınıyordu; bunlara dikkat ediyoruz. Londra da gezerken biz de onlara riayet ediyoruz, diyor o arkadaş.
Ayet-i Kerime buna uygun- Yani bunu açıklıyor bize "Ey iman edenler. Allah'a, Rasulüne, Rasule indirdiği kitaba, daha önce indirilen kitab-lara, iman ediniz" diyor.
"Kim Allah'ı , meleklerini, kitaplarını ve peygamberlerini, ahireti inkâr ederse o çok uzak bir sapıklığın içerisindedir. Çok derin bir sapıklığın içine düşmüştür diyor Allah (c.c).
Burada imanın tam beş şartını saymış, 6. şart olarak da "Allah'a iman"ın içerisindedir. "Kadere iman" demişler. Çünkü Allah'ın ilim sıfatı içinde oluyor bütün herşey. Onun programı içerisinde olunca, kaderimiz zaten onun ölçüp biçtiği şeydir.
Kader: ölçmek-biçmek, O'nun kânuna uygun bir şekilde tatbik etmek, oluyor. O da Allah (c.c.)ün (ilim sıfatı) içinde, tecelli ettiğinden, meydana geldiğinden, imanın 6 şartı burada vardır. 5'ini zaten saymış. (Kader) de (Allah'a iman)m içinde vardır. Kim bu imanın 6 şartını inkâr ederse, "Çok derin bir sapıklığın içine düşmüştür." diyor. Allah (c.c.)
Bir arkadaş Ankara'da, (yine İslam Enstitüsünden beraber mezun olduğumuz) imamlık yapıyormuş, o anlatıyor.
"Hocam Üniversiteye yakın benim imamlık yaptığım cami. (İsim de veriyor.) İşte filan Prof. Cuma'ya geliyor.. Fakat "Ben Allah'a inanırım da, Peygambere inanmam " diyormuş. Yahu ne diyeyim bu adama? diyor.
Dedim ki; "Sen niye namaz kılıyorsun? diye sorsana. Niye namaz kılıyorsun? "Kur1 an-da Allah emretti de ondan."
Peki, niye sübhane rabbiyel azim- sübhane rabbiyel a'la- Ettehiyyatü'yü niye okuyorsun. Bunlar Kur'an da değil. Hani (semiallahülimen ha-mideh- Rabbena lekel hamd)
Bunlar Kur'an'da değiller. Bunları niye okursun sen? Okurum. Bunlar peygamberin sözü. Peygamberin sözünü okuyorsun, kendine inanmıyorsun. Olmaz böyle şey, Bu saçmalık olurmu? diye anlatmasını istemiştim.
Allah (c.c.) bunların hepsine imanı şart koşuyor bize. Biz de hergün yatsı namazımızın arkasından; "ve ileykel mesıyr" Dönüş sanadır yarab-bi, demek suretiyle imanın 6 şartını orada tekrar ediyoruz.[161]
(137) İman ettikten sonra kâfir olanları, sonra iman edip sonra kâfir olanları, sonra kâfirlikte ileri gidenleri, Allah onları affetmez ve onları doğru yola çıkarmaz.
Yani dönekler bunlar. Kur'an-ı Kerim'de 3 tür insan olduğunu, Bakara suresinin daha ilk başında Allah (c.c.) bize haber vermiştir. Bakara Suresi'nin ilk 5 ayeti mü'minin sıfatlarım anlatıyor. Arkasından 2 ayet kâfiri tanıtıyor, onun ardından gelen 13 ayette münafığı tanıtıyor.
Dikkat edin. Münafığı 13 ayette tanıtıyor, kâfiri 2 ayette, Mü'mini 5 ayet-i kerime ile tanıtıyor. Demek ki toplumun bize en zararlı olanları münafıklar. Seni gördü mü müslüman, kâfiri gördü mü kâfir.
Bu tür insanları (Allah bunları affetmeyecektir) diyor, kâfir iman edince de iyi oluyor. Yani böyle inadına gâvur olanlar, iman edince de çok iyi oluyorlar. Meselâ Hz. Ömer (r.a.)
Eline kılıcını alıp, bu peygamberi benden başkası öldüremez deyip, yürüyen adam, Müslüman olduktan sonra ise, kılıcını alıp, Kabe'nin önüne gelip; "Anasını evlatsız, hanımını kocasız, evlâdını babasız bırakmak isteyenler çıksın karşıma bakayım diye bilen bir insandır.
Yani günümüzde de; bu dinime fazlaca sataşan herifler var ya, onlar bu tarafa gelecek olurlarsa, ne arslan adam olurlar onlar.
Onun için onları böyle ziyaret ediverin. Gönüllerini alıverin. Deyinki; "Yahu sen ne Ömer olursun ya" filan. Deyiverin bakalım canım.Olmasa bile o söz onun içerisine bir nokta gibi yerleşir. Bir çekirdek gibi yerleşir, zaman içerisinde, belirli bir ortam bulunca o çekirdek de çiçek açıverir. Hatta kelimeler, çekirdekler gibi de değildir.Çekirdekler ya açarlar veya çürürler. Kelimeler öyle değil. Ya o gün açar veya bir sene sonra açar veya bir kelime bir adamın yüreğinde 50 sene durur, 50 sene sonra açar.
Onun için herkese olumlu sözler söylemeye devam edin. "Senden ne müslüman olur ya." filan deyiverin.[162]
(138) Münafıklara müjdeleki onlara muhakkak acıklı bir azap vardır.[163]
(139) Onlar ki Müminleri bırakıp kâfirleri dost ve yönetici edindiler. İzzeti o kâfirlerin yanındamı arıyorlar? Şüphesiz izzetin tamamı Allah'a aittir.
"İzzet Allah'a aittir, Rasulüne aittir, mü'minlere aittir." Yani vakarlı bir hayat ancak mü'minlere aittir.
Bu dünya da bazı mahrumiyetlere katlansa bile, zillet içerisinde yaşar. Belki bazı şeylerden mahrum bir şekilde yaşar ama, izzetinden, onurundan birşey feda etmeden yaşar mü'min. Ama o münafık: çıkarı nerede ise oradadır. Akif merhum:
-"Arkasından takla attın, en dem'i bir şöhretin, diyor." En alçak bir şöhretin bile arkasından takla attın, diyor. O günün imansız yazarlarından birini dile getiriyor tabii ki.Bu ayet-i kerimenin tefsirinde Peygamber efendimiz (a.s.v.) şöyle buyurmuş."Kâfir insanlarla yakınlık kurarak kendisine bir şeref, şan, paye ayıranların durumunu anlatmış. Hani, günümüzde; en büyük kâfir oiarak; (daha onlardan büyük kâfirler vardır da) siyasi sahada büyük olarak anlatıyorum. Yoksa, en gâvur adam Bush veya Gorbaçov değil. Onlardan daha şiddetli kâfir insanlar vardır. Fakat makam olarak da bunlar en büyük ya; "Efendim onunla beraber filan gün bir cevizin altında bir kahve içmiştik." demekle bu tür insanları kastediyor. Peygamber efendimiz (a.s.v.)
"Kim kendisini 9 tane kâfir babaya nisbet ederse, (Yani benim babam şöyle, filanca, falanca, filancalar) ama bunların hepsi de kâfirliği ile meşhur adamlar. "Onlara kendisini nispet ederse, 10. cusu o olur cehenneme gitmekte" diyor. Onlarla beraber cehenneme gitmekte de 10. cusu bu olur.
Hayatta kâfir bir babayla, kâfir bir Öğretici siyle, kâfir bir komutanıyla, kâfir bir arkadaşıyla, iftihar edilmemelidir. Hani benim çok namıssız bir arkadaşım var, dermişiniz. Bu şehrin en hırsız adamı benim en. yakın dostumdur. Ailecek gelir gideriz, diyebilirmisiniz bunu. Yahu hırsızın günahı kendine aittir. Bir fahişenin günahı şahsını ilgilendiriyor. Ama, bu otoriteyi elinde tutan kâfirlerin durumu topyekün insanlığı ilgilendiriyor. Bunlara olan yakınlıktan, dostluktan veya onlara olan sevgiyi belirtmekten Allah'a sığınmak lâzım.[164]
(140) Allah'ın ayetlerinin inkâr edildiğini veya o ayetlerle alay edildiğini duyduğunuzda, onlar bir başka söze dalıncaya kadar onlarla oturmayın. Yoksa sizde onlar gibi olursunuz. Muhakkak Allah, Münafıklarla, kâfirlerin hepsini cehennemde toplayacaktır diye, size kitapda indirdi.
Yani onlar Allah'ın ayetlerini yalanlayan bir konuşma yapıyorlarsa, Allah'ın ayetleri ile dalga geçiyorlarsa, o mecliste oturmayın." diyor, Allah (c.c.)
Fakat onu bırakıp başka bir konuya geçmişlerse ayrı. Orada da oturmanız gerekiyorsa, oturabilirsiniz. Fakat onlar Allah'ın ayetlerini hafife alıyorlar ve inkâr ediyorlarsa siz de orda oturuyorsanız "Siz de o takdirde onlarla berabersiniz" diyor.
Gavur olursunuz. "Günahta veya gâvur olmada onlarla berabersiniz" diyor. Allah (c.c.) Ne yapalım hocam.
Müdahele edersiniz. M. Akif merhum;
-Biri ecdadıma sövdümü kovarım.
Karşısındaki; kovamazsın ki!...
-Hiç değilse yanımdan kovarım, diyor.
-Onu da yapamazsın ki;
-Eh efendilik bende kalsın der, çeker giderim.
Allah (c.c.) bu yolu da açmış "Orada oturmayın!" Şimdi burada oturmayın derken, (gidin!) anlamında almışlar bazı arkadaşlar. Çekin gidin, anlamında almış bunu. Orada oturmayın. Oturmayınca ne yapacağız, alaylı konuşan o ağzı kapatacağız. Şöyle veya böyle kapatın. Ama kapatacağız.
Peki buna gücü yetmeyebilir. Evvelâ dille müdahele eder. Ona da gücü yetmeyebilir kişinin. Müdahele edecek imkan da olmayabilir. Yani karşı taraf güçlüdür. Dille de müdahele edemeyecek, elle de müdahele edemeyecek, o zaman yapılacak şu, oradan çıkıp gidecektir.
Niye gidecektir, diyelim ki ben böyle bir yerdeyim. Benim sevenlerimden olarak sizlerden biri de böyle bir mecliste var. Ki böyle bir olay oldu. Bir düğün merasimi nedeniyle, Hocam gelde bir konuşuver dediler. Gittim biraz 5-10 dakika geç kalmışız. Bir arkadaş konuşuyor. Hoca bir arkadaşmış, o da ama öyle akü almaz şeyler anlattı ki, hayretler içerisinde kalırsınız. Yani hadis uydurucuları bile böyle bir şey düşünememişler, zaman içerisinde Peygamber efendimiz hakkında.
Şimdi, seni sevenler orada. Hoca acaba bunu kabul edecekmi, etme-yecekmi. Ondan sonra biz geleceğiz kürsüye ya. Onu beklerler.
Peygamber efendimizin hadisleri 3 türdür diyoruz, değilmi?.
1- Kavli hadisleri. Söyledikleri.
2- Fiili hadisleri. Yaptıkları.
Peygamber efendimiz şunu şöyle yapmıştı diyoruz. Biz de yapıyoruz.
3- Bir de onayladıkları takriri sünnet diyoruz.
Efendimizin huzurunda bir olay yapılıyor. Peygamber efendimiz ona da ses çıkarmıyor, işte bu da sünnet oluyor. Şimdi siz de bir yerdesiniz, müdahele etmiyorsunuz. Sizi seven bir adam da der ki; "Ha doğru söylüyor bu adam demek ki. Eğer doğru söylememiş olsalardı bu hoca müdahele ederdi. Müdahele etmediğine göre bu arkadaşlar doğru söylüyorlar." imajı meydana gelir. Onun için mutlak surette tepkiyi belirteceksiniz.
Ya dilinizle belli edeceksiniz, ya elinizle belli edeceksiniz veya çıkıp gitmek suretiyle, Hocam öyle bir yer ki hani hapishanedeyiz diyor adam. Hapishanede kovuşun içindesiniz. Ama bir tane yok kovuşun içerisinde 10 tane imansız var diyelim. Güçlüler de susturuyorlar da çıkıp gitme imkânı da yok. İşte o zaman da kalben buğz edeceksin.
Kalben buğz edeceksin. Başka yapacak bir şey yok gayri. Buda imanın zaafına delâlet eder, demişler.
"Allah kâfirleri de münafıkları da, tamamını cehennemde bir araya getirecektir." diyor.[165]
(141) Eğer Allah'dan size bir fetih olursa sizi gözetip duran (Münafıklar) "Biz sizinle beraber değilmiydik" derler. Eğer kâfirlerin bir payı olursa, (Münafıklar) "Size yardım edip müminlerden korumadık mı?" derler. Allah kıyamet gününde aranıza hükmedecektir. Allah, müminler aleyhine kâfirler için asla herhangi bir yol vermeyecektir.
"O münafıklar; Sizi şöyle uzaktan gözetleyip dururlar."
Tabi günümüzde bir çok insan, münafıkça davranıyor. Günümüzün kâfiride münafıkça davranıyor yalnız. Yani açıkça hnstiyanım, yahudiyim, efendim budistim, diyen insanlar da münafıkça bir tavrın içerisine girmişlerdir.
Şöylece müslümanları gözleyıp sahada, politikada başarılı olursanız."Biz de sizinle beraber değilmiydik yani sizinle beraberdik. Sizi destekliyorduk. Sizin tarafınızdaydık" diyorlar. Amma "Eğer kâfirler tarafına bir pay olursa, Yine derler ki gâvurlara; "Sizi galip getiren biz değirmiyiz. "Mü'minlere karşı sizi koruyan biz değilmiydik." Onlar hakkında size haberler veriyorduk, onların zayıf taraflarını söylüyorduk. Sizin tarafınızda yer alıyorduk," diyorlar. Onlar ne derse desin. "Allah kıyamet gününde sizin aranızı açacaktır." Yani kâfiri, münafığı, mü'mini apaçık belli olacak. Karışıklığa da gelmeyecekler.Kâfirlerde, münafıklarda topluca cehenneme sürüp, mü'minleri cennete koyacaktır.
Peki hocam öbür dünyada böyle olacak da, bu dünya'da müslümanlar hiç mi ayrılmayacak onlardan? "Allah kâfirlere; mü'minler üzerinde hâkimiyet sağlamaya bir yol bulamayacaklardır" diyor Allah (c.c.)
Zaman içerisinde bu ayet-i kerime ile, âlimlerimiz ve tefsircilerimiz, epeyce meşgul olmuşlar. Bir kısmı demiş ki; Elhamdülillah demişler. Çünkü Peygamber efendimiz zamanında müslümanların kaybettiği yok, Uhud'un dışında. Orda da toprak kaybı yok hiç. Harp sahasında bir yarı mağlubiyet var. Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali (r.a.) zamanında ve ondan sonra emeviler zamanında hiç kayıp yok. Devamlı İs-lamm yükselmesi var. Yayılması var. O zaman tefsircilerimiz; "Allah'a çok şükür bu böyledir kıyamete kadar da böylece gidecektir." diyorlar.
Ama ne zaman ki müslümanlar mağlup duruma düşünce, o zamanın âlimleri yeniden bu ayet-i kerimelere bakmışlar. İmam Ebu Hanife Hz'leri diyor ki; "Her ne kadar günümüzde kâfirler, müslümanlara hiçbir zaman galip gelemiyorlarsa da, bu kıyamete kadar böyle devam edecek, anlamında değildir." Bu şu anlamdadır.
"Kâfirler, mü'minlerin gönüllerine hâkim olamayacaklardır, manasınadır. Yani mü'minin gönlündeki imanı alamayacaklardır, manasınadır.
Ülkesini istilâ edebilirler. Evini işgal edebilirler. Ama yüreğindeki imam, onu alamazlar. Hani Akif merhumun "Alınır kal'a mı göğsündeki iman" diyor. Yani, ayet-i kerime göğsündeki imanın alınamayacağına işaret eder demişler. Ki. günümüzde de doğru olanı, İmam Ebu Hanifenin bu söyledikleridir.
Çünkü, hani halkı müslüman olan ülkelerde, bu güne kadar bakıyorsunuz, Osmanlının parçalanmasıyla beraber, halâ o gün ingilizlerin başa getirdiği adamların çocukları devam ettiriyor yönetimleri. Babadan oğula böyle devam edip geliyor. Niye, sizin dedeniz Osmanlıyı iyi parçaladıy-di, onun mükâfatı olarak sizin krallığınızı devam ettireceğiz, diyorlar ve 250 bin askeri de oraya yığıveriyorlar.
Demokrasi tarafkarı olan insanlar, krallığı savunuyorlar. Babalarının hayrına savunmuyorlar tabii ki.
Mü'min insanlar üzerinde hâkimiyetlerini kuramayacaklardır.
Fakat iman şartıyla. İman şartı var yalnız. Biz gerçekte ashabın imam gibi bir imana sahib olsak, böyle birkaç tane insan çıkarabilmiş olsak, ben şu anda yeminle inanıyorum ki, başarı sağlanır. Bu anda dahi başarı sağlanabilir.
Yani malını ve canını; (oran yok %10'u %20'si yok) Malını ve canını Allah'ın dini yoluna koyabilecek sahabi ayarında birkaç tane insan çıksın, bu iş başarılır.[166]
(142) Allah onlara oyun ederken, münafıklar Allah'a oyun etmeye kalkarlar. Onlar namaza kalktıklarında tembelce kalkarlar, insanlara gösteriş yaparlar ve Allah'ı çok az anarlar.
"Allah'a hile yapmaya kalkarlar, münafıklar mü'minlere de hile yapmaya kalkarlar." Diyor Allah (c.c.)
Burada da "Münafıklar Allah'a hile yapmaya kalkarlar." Halbuki; "Allah onların hilelerim ve tuzaklarını kendi başlarına geçiriverir." Ayet-i kerimede; "Kötü tuzak kendi sahibini yakalar" diyor Allah (c.c.) Bunlarda müslümanlara hile yaptıklarını, aldattıklarını ve atlattıklarını zannediyorlar ama, birgün kâfir müslüman olunca o münafığın iç yüzünü müslümana söyleyiverir.
Hatta gâvur, müslüman olunca, gel bakalım deyiverir ve iki taraftan da tokadı yeyiverir o tür insanlar.
Günümüzde de laf getirip götürenler, iki insanın arasını açmaya çalışanlar, iki taraftan da güleryüz görseler de, her iki tarafta ona iyi insan gözüyle bakmazlar kullanırlar.
Tuvalet taşı gibi lâzım olunca kullanır sonra atıverirler. Tuvalet kâğıdı gibi bu adamlar bunu, lâzım olunca yine kullanır, atarlar. Tekrar lâzım olunca yine kullanır, sonra yine atarlar.Onların o kadar değeri vardır. Allah c.c onlanda güzel anlatıyor bize.Müslüman görünüyorlar. Müslüman görününce, namaz kılması gerekiyor önce insanın. "Namaz için kauçuklarında, tembel tembel kalkarlar, ağırdan aldırırlar" Namazlarında insanlara gösteriş yaparlar. Hani, bir adamın yanında namaz kılacak olursak 5 defa (sübhanerabbiyel azim) der.
Efendimiz onu tarif ederken, o tür namazı "Horozun dane topladığı gibi secdeye varırlar kalkarlar. Horoz daneyi böyle alıyor ya Secdeye de onlar öyle gelirler giderler diyor. Bu münafık namazıdır diyor. Peygamber efendimiz Ta'dili Erkana riayetle namaz kılacağız.
"Allah'ı çok az anarlar. İnsanları görünce anarlar, insanları görmeyince Allah'ı zikretmezler."[167]
(143) Bunlar arasında bocalayıp dururlar. Ne onlardandırlar, nede bunlardandırlar. Allah'ın sapıttığına sen herhangi bir yol bulamazsın.
Hani cami ile kilise arasında kalmış beynamaz derler bu tür insanlara, Mevlana bunları anlatmak için şöylece bir hikaye anlatıveriyor.
Eski bir kilisenin diyor, tavanı yok. (Yazlık bir kilise galiba bu) Ama Meryem ana'nın heykeli var orada. Bir kuş hergün gelirmiş onun tepesine çiş eder gidermiş. Buna fena bozuluyor papaz ama, yakalayamıyorda. Aklı erenin birine demiş ki; Yahu bıktım ben bu kuştan, ne yapayım ben buna demiş. Demiş ki; heykelin yanı başına bir de şarap koy. Bir gün gelir susadım diye ondan içer olduğu yere de yığdır kalır demiş. Papaz keskin bir şarap koymuş oraya. Gerçekten kuş gelmiş oraya pislemiş, sonra da şaraptan içmiş içmiş ve bayılakalnıış oraya. Papaz tutmuş. Demiş ki; Madem ki müslümandın niye şarap içtin? Madem hırıstiyandın niye heykele sıçtın? demiş. Senin hakkın ölümdür, demiş boynunu koparmış atıvermiş. Allah (c.c.) "İkisinin arasında gelir-gider" diyor.
"Ne o taraftan ne de bü taraftandır." Ve münafığı tarif ederken "İki sürü arasında kalmış bir koç gibidir" diyor. Münafık ne o taraftan ne bu taraftan.
Bir Hadisi şerifte; "o taraftan gelenler de toslarlar ona, bu taraftan gelenler de" bizden değilsin diye buyrulur.
Efendimiz onu anlatıyor. Bu taraftan gelenlerde toslarlar orta yerdekine bu taraftan gelenlerde toslarlar orta yerdekine diyor işte münafık da odur. Ve bize yöneliyor Rabbim[168]
(144) Ey İman edenler, Müminlerden başka kâfirleri yönetici dost edinmeyin. Aleyhinize olmak üzere Allah'a açık bir belgemi vermek istiyorsunuz.
Burada, "dost edinmeyiniz" deyince, daha önce de söyledim bunu, Yani mahallenizde bir tane hıristiyan var. Bir tane yahudi var. Komşunuz ev komşunuz. (Bu insanla insani münasebetlerinizi kesin) anlamında değil bu. Komşumuz, hani eskiden köylerde birbirlerinden çay biter çay alırlar, tuz isterler, ateş isterler. Yani karşılıklı komşular birbirlerine olan ihtiyaçları vardır. Bu ihtiyaçlar devam ettirilir. Sabahleyin karşılaşılınca güler yüz gösterilir. Ama müslümanlarla ilgili, diniyle ilgili, vatanla ilgili, üzerine secde ettiğiniz vatanla ilgili hiçbir konu onunla konuşulmaz. Sır verilmez ona. Dost edinilmez onlar.
Zaten o (veli) kelimesinden, "yöneticide edinmeyiniz" manâsına da gelir bu. (Veli-Vali) o işi yöneten manâsına geliyor. "Onları kendinize dost edinip, yönetici de kılmayınız" diyor.
"Böyle yapmakla, Allah katında kendinize bir hüccet, bir delil mi yapmak istersiniz" Yani böyle yaparsanız Allah (c.c.) kıyamette cezalandırır. Cezalandırma gerekçesi olarak da, (Sen kâfirlerle dost oldun, mü'minlere düşman oldun) der. Böyle dememek, böyle bir duruma düşmemek için" "Kâfirleri kendinize dost edinmeyiniz" diyor Allah (c.c.)
Günümüzde bir kısım insanlar; bazı imansızlarla dostluğu, iftihar vesilesi yapıyorlar. Çok yanlış ediyorlar. Şunu bilsinler ki, samimi bir müslümanı hiç bir kâfirde gönülden sevmez. Çıkarı varsa ancak, dost görünür.
Maddi çıkar olabilir bu. Makam mevki olabilir bu. Yani bu tür çıkarları varsa dost olur. Yoksa gerçekten küfrüne iman etmiş bir insan da, sağlam bir müslümanı sevmez. Sever, şöyle sever. Hani bu adam da kendi inancının adamı.
Orda takdir eder ayrı, fakat onunla dost olamaz. Bir araya gelemezler zaten. Hani birisi kumar oynamak istese, birisi ibadet yapmak istese, aynı yerde ikisi de bir anda zevk alamazlar. Birbirinden zevk almazlar bunlar.
Biri gıybet yapacak biri zikir yapacak. Aynı anda karşı karşıya gelecekler. Birisi, (Lâilahe illallah) birisi de, ulan (filan şöyle şöyle yapmış, filan böyle yapmış) diyecek. Yani birbirinden zevk alamazlar ki, bu insanlar birbirini sevsinler, olmaz böyle şey.[169]
(145) Muhakkak münafıklar ateşin en alt katımladırlar. Seri on-iara yardımcıda bulamazsın.[170]
(146) Ancak tevbe edenler, durumlarını düzeltenler, Allah'a sımsıkı sarılanlar, dinlerini yalnız Allah'a halis kılanlar hariç. İşte bunlar Müminlerle beraberdirler ve Allah yakında müminlere büyük mükâfat verecektir.
Kâfirliğinde ve münafıklığında, işlediği cürüm ne kadar büyük olursa olsun, tevbe ettiği takdirde affa uğrar. Tevbe pişmanlık duymaktır. Geç-
miştekine pişmanlık duymak. (O anda yaptıklarından vazgeçtiğini ikrar etmek ve gelecekte de yapmamaya karar vermektir demişler) tevbenin tarifi bu.
Yalnız tevbe etmekle olurmu? yani tevbe ettim. Filan zaman şu kötülükleri yapmıştım, diyerek vazgeçtim Ya Rabbi!.. demek, yetmiyor. Devam ediyor ayeti kerime çünkü: "Tevbe edenler, geçmişte bozduklarım düzeltenler."
Geçmişte bir bozgunculuk yapmış adam gidip onu düzeltecektir. Hani bu ilerde, (Hûcurat suresi)nde gelecek. Gıybetin affı nasıl mümkün olur diye. Orada tarifi vardır. Gıybet yapmak haram. Büyük günahlardan. Hani bir adam hakkında konuşmuşsunuz, (iftira etmişsiniz) filan adam şöyle şöyle yapmış diyorsunuz, birinin yanında.
Sonra tevbe etmek istiyorsunuz. Tevbeniz aynı adamların yanlarına varıp, (Ben filan zamanda, filan adamın aleyhinde şöyle-şöyle konuşmuştum ya, ben o zaman iftira etmiştim. Ben bu iftiramdan vazgeçiyorum.) diyeceksiniz. Tevbesi bu diyor.
Yoksa elinize teşbihi alıp (estağfirullah) olmaz. O zaman melekler; "Hadi bakalım fırla Cehenneme doğru" deyiverirler adama.
Allah (c.c.) "Tevbe edenler ve de düzeltenler" Bir,kendi haİlerirîi düzeltiyorlar. Birde geçmişte bozduklarım düzeltiyorlar. "Allah'ın kitabına sımsıkı sarılanlar" daha "Dinlerini yalnız ve yalnız Allah için yapanlar." Yani, katkı yok. Başka dinlerin başka görüşlerin, başka imansızlıklardan zerre kadar katkı yok.
Hani Türkçe de şöyle bir ifade kullanılır. (Halis altın) diyoruz. Halis altın demek 999 milyemlik değil, 1000 milyem İçinde hiç katkı maddesi yok. Buna halis altın veya som altın diyoruz. Aynen (halis) kelimesi kullanılmış burada da.
"Dinlerini de Allah için halis kılıyorlar." Yani dini konularda hiçbir vakit Allah'ın kelâmı yerine başkasının kelamı tercih olmadığı gibi, Allah'ın kelâmı ile beraber filanınkini de kabul etsek, o da olmaz.
O Altının içerisine gümüş veya bakır veya bir başkasını katarak kalitesini veya ayarını düşürmek gibidir. O zaman halis olmaktan çıkar. Halis altın olmaktan çıkar. Kalitesini aşağıya doğru 22 ayara, 18 ayara, 14 ayara, 12 ayara kadar düşürmüş oluyoruz biz bunu, Allah (c.c.) de "Halis olanlar, dinlerinde halis olanlar" der. "İşte onlar da mü'minlerle beraberdirler."
Yani bir münafık veya kâfir. Yaptığına tevbe edecek. Eski yaptıklarını düzeltecek. Allah'ın kitabına sımsıkı sarılacak ve dininde halis olacak. Bu biraz zor. Dininde halis olmak biraz zordur.
Hayatımız boyunca bazı kişileri tanıdım. İmansız hayat yaşamışlar. İslama da geçmişler. Mesela Rojer Gorudi denen adam. Müslüman olduğunu söyledi. Dünyaya ilan etti adam. Fakat yaşının 80 olması veya 70'in üzerinde olması bundan sonra kitabı ve sünneti fazla okumaya , yani gerek bedeni veya fikri veya zaman olarak ayıramaması nedeni ile, söylediği sözler içerisinde yanlışlıklar devam edip gidiyor. Eski kültürüne İslami bir kalıp bulmaya çalışıyor. Bu da yanlış.
Yani eski bir kültürün ürününü, İslami kalıplar içerisine sokmak, halis dini katkılı hale getirmek demektir. Som altın olmaktan, som din olmaktan, halis din olmaktan işi çıkartır o. Tabiiki kendisi açısından, yoksa benim dinime birşey olmaz. Bu Allah'ın dini Peygamber efendimize indirildiği gibidir. Kıyamete kadar da böyle devam edecektir.
Biz karışıklık yaparsak, kendi dinimizle yani kendi inancımızla karışıklık yaparız. Kendi bulanık imanımızı bize içirirler öteki dünyada. Yoksa Allah'ın dini yine halis olarak kalacaktır. S. Sevri (r.a.),
"Söz kabul edilmez amel olmadan" diyor. Çok güzel bir ifade bu. Efendim işte namaz şöyle efdaldir, böyle efdaldir veya cihad şöyle değerlidir, böyle değerlidir. Veya şehitlik Allah katında mertebesi çok yüksektir diyor.
Abdullah Cevdet ki, (O zamanlar Adûvvullah Cevdet denmiş kendisine) Yani din düşmanı, Cevdet denilmiş. Onun bir makalesini okumuştum, diyor ki, Birinci cihan harbiydi. Birisi şehitlikle ilgili bir yazı yazmış. Çok güzel yazmış ama diyor. Bu cağaloğlunun buralarda karşılaşı-verdik, tebrik ettim kendisini diyor.
Demiş ki, yazını okudum, çok güzel anlatmışsın şehitliği. Yani o yazıyı okuyan cepheye gider, demiş. "Allah size de nasip etsin" demiş. Ben bu sözü söyleyince benim ölmemi mi istiyorsun gâvur, dedi diyor.
Şimdi, bu tür sözdür işte. S. Sevrinin söylediği, bu söz kabul edilmez, amel olmayınca.
-Anne ve babamı pek severim ben diyor. Ama senede bir defa elini öpmeye gitmediği gibi yardım da etmiyor. Bu nasıl sevgi ise..
-Namaz çok kıymetli bir ibadettir diyor da, kılacak zamanı olmuyor arkadaşın. Bu sözlerin hiçbiri kabul edilmez, diyor.
-Mücahid olmak lâzım hocam mücahid. Allah mücahidleri sever, cihad etmek lâzım. Diyor, fakat eli olmuyor arkadaşın, zamanı olmuyor, bu işe.
Bunlar kabul değildir. Amele dönüşmedikçe. Peki amele dönüşürse, amel kabul edilmez, ihlâs olmayınca, diyor.
Yani yaptığınız işi yalnız Allah için yapacaksınız. Filan adam desin için yapmayacağız. Her ne yaparsanız yapın. Çiçek ekiyorsanız Allah için ekin. Aman ya Rabbi!.. senin bu toprağın, kara toprağın bembeyaz çiçeğe dönüşecek, bir müslüman buna baktığında gönlü güzelleşecek, gözü güzelleşecek, diye ekerseniz onun sevabı vardır. Hem eviniz de çiçek açacak, hem sevaba gireceksiniz. Yani yaptığımız her şeyde iyi niyetle Allah rızasını aradınız mı işler güzelleşiyor.
İhias olacak. Peki ihlas da var. İhlâs da varsa yine kabul edilmez, diyor Süfyanı Sevri. Ya, yaptığınız iş sünnete uygun olacak.
Geçen gazetelerde bir haber. (Allah rızası için oğlunu kesmiş.) Gazetelerin haberi doğrumudur değilmidir bilmiyoruz. Yani gazete onu çarpıttı da mı verdi. Çarpıtmadan mı verdi, onu bilemiyoruz. Ama öylede olabilir, dengeyi yitirmiştir veya yanlış birinin eline geçmiştir ki; ben öyle
bir insan tanırım. Hala yaşayan bir adamdır.
Yani yanlış insanın eline düşmek suretiyle de, böylece insanlar dünyalarım da perişan ediverirler. Yapılan iş sünnete uygun olacak. Orada da sünnete uymayan bir şey var. Akşam şıh efendisi ona Allah'ı görmekle ilgili bir konuyu sohbet yapmış.
Nasıl görülür? nasıl görülür?... derken, bir haller oldu. Uzun bir haller oldu diyor.
Halbuki, birçok hadisi şerifte ve Allah (c.c.)'ün ayeti kerimelerinde "Bu gözlerle görülmez" buyrulur.
"Şu gözler Allah'ı görmez." Ee cennette?. "O zaman apayrı bir görüş verilir gözlere" diyor ehli sünnet, ama bu gözler görmez. Çünkü bunun sınırı var. Görüş alanınızın sının var. Allah (c.c.)'ün gücü, kudreti ise bütün yıldızlan, kâinatı kuşatmış. Göz neyi görecek burada.
Yani yapılan iş ihlasla olacak. İhlas da sünnete uygun olacak. Allah rızası için oğlunu keser veya oğlum günaha girmesin diye gözünü çıkaran bir adam, öbür dünyada hesabını verecektir. Çünkü yaptığı iş* iyi niyetli ama iyi niyet haramı helâl kılmaz. Diye bir kaidemiz vardır.
"Allah mü'minlere yakında büyük nıükafaat verecektir" diyor Allah (cc.)[171]
(147) Eğer şükreder ve iman ederseniz Allah size azabı niye yapsın? Allah şükrü kabul edendir, bilendir.[172]
(148) Haksızlığa uğrayan hariç Allah kötü sözün yayılmasını sevmez. Allah herşeyi işiticidir, bilicidir.
Hayatta, size söylenen bir kötü sözü tekrarlamayın kimseye. "Yahu bana filan adam şöyle dedi" demeyin. Mademki o adam söylemiş birde siz duymuşsunuz: o adam başka yerde de söylemiyor. Öyleyse bunu yaymayın.
Kendi yaptığınız bir kötülüğü de kimseye söylemeyin. Bir hadisi şerifte; "Yaptığınız bir kötülüğü veya günahı kimseye söylemeden, Rabbi-min huzuruna gelirseniz, Allah da öbür dünyada bu günahı açmaz" diyor.
Yani ondan dolayı hesaba çekmeyecek ve cehenneme de koymayacaktır, Hayatta yaptığınız bir günahı, işlediğiniz bir cürmü, kendinizin dışında birine söylemeyin.
Buna dikkat çekiyor Rabbim. "Kötü sözlerin yayılmasını Allah (c.c.) sevmez." Peki söylenince ne olur hocam? Söylenince: Bir söylediğinizin günahı, bir işlediğiniz günah, sizin söylediğinizden bir başkası da örnek kaptı. O da yanlış. O da günah.
- "Haa! bizim zamanımızda bir küp içerdik de sarhoş olmazdık" gibi laf üreten insanlarımız var.
- Bunu işiten delikanlı da acaba biz de içebilirmiyiz diyor. Gidiyor bir küp de o içiyor.
Şimdi o ne kadar içmişse onun günahı var. Şimdi içmiyor ama, delikanlılık döneminde bir küp içtiğini anlattı buna. Bunu işiten delikanlı da gitti bir küp içti. O içtiği kadar yine bu anlatana günah vardır.
"Mü'minlerin dışında kâfirleri dost edinmeyiniz" ayetinin açıklamasında bir hadisi şerif var. Peygamber efendimiz "Kim Allah'a ve ahirete iman ederse, içki sofrasında oturmasın" diyor. Hani biraz önce anlatmaya çalıştığım; "bir imansızın Allah'ın ayetleriyle alay ettiği bir yerde oturmayınız." Orda oturmayacaksınız. İçki sofrasında da oturmayacaksınız.
Ya onu engelleyeceksiniz ve yahut da kalkıp gideceksiniz. Böyle bir durum. Yani orada, kötülüğe şahit olmamaya da dikkat edeceğiz tabiki.
Kötülüğü söylemeyin; yayılmasına yardımcı olur. Günümüzde basın-yayın birçok hayırlı işler yaptığı gibi, birçok kötü şeyleri de yayıveriyor. İyi şeyleri yayıyor, nasıl? Diyelim ki (bir ara televizyonda verilmişti.) Gaziantepte emekli bir memur, Gece bir lokantaya gitmiş. Kardeşim sen 12'den sonra artan yemekleri ne yaparsın? Dökerim demiş.
-Bana ver onları. Ne yapacaksın? -Fakirler var onlara dağıtayım, demiş.
Onları ordan aldım diyor 2-3 fakiri doyurdum. Derken öbür lokanta derken öbür lokanta......bir araba aldım. Gaziantepte 150-200 kadar aileyi diyor, yatsıdan sonra dökülecek olan yemekleri alıp onları doyuruyorum diyor.
Bunun verilmesi, başka şehirlerimizde de bu işin yapılmasına sebep olur. Siz birşey yapmak istiyorsunuz da, yapamıyorsunuz. Derken haa! bende bunu yaparım diyorsunuz. Bu tür haberler yayümaîıdır.
İyi haberler yayümaîıdır. Ama kötü haberler size kadar gelmişse sizde kalmalıdır. Sizden ileriye götürmeyin. Hayatta götürmeyin. Çünkü o sözden alıp ta yapacak insanlar vardır.
Ancak Rabbim. "Zulme uğrayanın feryad etme hakkı vardır"diyor. Bir adam zulme uğramışsa o feryad eder. Buna misal olarak Peygamber efendimize biri gelmiş.
-Ya Rasullellah! benim filan yerde evim var. Yanıbaşındaki komşum bana eziyet ediyor, demiş. Kaç defa söyledim halâ eziyetine devam ediyor. Peygamber efendimizde demiş ki; "Eşyam yolun ortasına indir, gelene geçene söyle. Bu adam bana eziyet ediyor" de bakayım.
O da eşyasını indirmiş yolun ortasına. Yahu nedir bu hal? bu adam bana eziyet ediyor. Bıktım bunun komşuluğundan diye birkaç kişiye söyleyince: Allah aşkına koy şu eşyaları, bir daha yapmayacağım demiş adam.
Yani zulme uğrayan kişinin feryad etme hakkının olduğunu bu ayet-i kerimeyle ifade ederken, Peygamber efendimiz bu hadisi şerifiyle "Cihadın en efdalı, zalim bir devlet başkanının karşısına geçip, onun zulmüne karşı adil sözü söylemektir." diyor.
-Senin yaptığın yanlıştır, bu doğrudur. Ve Akif merhum bir de misal veriyor. Emeviler zamanında bir zalim sultan, kendisi serveti sağman içerisinde yaşarken, milleti kıtlıktan ölüyor. Ağaçlar kuruyor, ineklerin sütleri kurumuş, eti kemiğine yapışmış. Kıtlık sefalet almış yürümüş. Bir kafile ile beraber bir çocuk da gelmiş. Çocuk kafilenin önüne geçmiş. Evvela kafilenin ileri gelenleri anladılar durumu. Fakat adam hiç yardım etmiyor, Çocuk ileri atıldı ve dedi ki;
-Bu kadar servet eğer senin kendi malınsa, bu mal sana fazla. Kendi ihtiyacın olanını al gerisini dağıt bunlara demiş. Eğer bu servet bu insanlarınsa, yani milletinse, işte millet buraya gelmiştir, mallarını iade et. Eğer bu mallar Allah'insa, bu insanlarda Allah'ın kullandır, bu malı bu kullara dağıt" dedi diyor. Adam da insafa geldi ve dağıttı diyor. Akif merhum.
İşte cihadın en güzeli zalim sultanın Önünde feryad etmektir. Arkasında değil önünde takla atıp arkasından küfretmek iş değildir. Yüzüne karşı söylemektir asıl olan. Allah (c.c.) de bunu bize ifade ediyor. (Akif merhum bu hadisi şerifi şöyle vermiş.)
-Bir adam dursa da bir zalim imamın yüzüne -Adli emretse, bu zalimde onun hak sözüne -İnkıyad eyleyecek yerde, tutup kıysa ona
-O mücahid yazılır taa şühedanın başına. -Hamzadan sonra gelen en şanlı şehit odur. -Hak için can verenin payesi elbet budur.[173]
(149) "Bir iyiliği açıklar veya gizlerseniz veya bir kötülüğü afvedersiniz, muhakkak Allah affedicidir herşeye gücü yetendir. "
Ne güzel ifade, affedicidir herşeye gücü yetendir. Yani herşeye gücü yettiği halde affedendir Allah (c.c). Zaten affetmenin de değeri burdan geliyor. Adama sormuşlar adın ne? Mülayim, oğlum mülayim olmazsan ne yapabilirsin zaten. 30 kg.lık adamsın demiş.
Yani gücü yettiği halde affetmek, işte o yiğit insandır. Peygamber efendimiz birgün sormuş arkadaşlarına. "Kimdir sizce pehlivan? demiş. Ya Rasulallah herkesi yenen adam pehlivandır. Demişler. O değil gücü yettiği anda, intikam alabileceği bir zamanda hasmını afvedendir" diyor.
Bu konuda bir şiirde var, manzum olarak yazılmış. 3 kardeş var. Babası demiş ki: "En güzel hediyemi 3 kardeşten birine vereceğim. Gidin dolaşın bir iyilik yapın gelin. Hanginiz en güzel iyiliği yapmışsa, işte ben ona en değerli mirasımı vereceğim demiş." ve çocuklar gidip gelmişler.
-Birisi demiş. Baba ben filan adamdan borç para almıştım. Kaç zaman sonra adam öldü. Varisleri de bende olduğunu bilmiyordu. Yüklü de bir paraydı ama ben buna rağmen, varislerine parayı verdim. "Eh iyi yaptın"
-Diğeri baba gemiyle gidiyorduk, anne ile çocuk güvertede idiler, derken çocuk gemiden denize düşüverdi. Herkes telaşlanıyor, bağırıp fer-yad ediyor ama kimse göze alıp denize atlıyamadı. Ben atladım ve o çocuğu kurtardım. "Eh insanlığa yakışanı yapmışsın" dedi.
-Öbürü; Baba kanlı, kinli bir düşmanım vardı. Yıllarca beni Öldürmek
için benim en zayıf tarafımı arayıp duruyordu. Ama birgün dagbaşmda baktım ki, bir uçurumun kenarında uyumuş. Şöyle ayağımla ıdversem düşecek ve ben de kurtulacaktım. Ama itmedim onu. Elinden tuttum uyandırdım. Ve bir daha böyle yerlerde yatma düşersin dedim.
Baba da dedi ki: Bu hediye sana aittir. Çünkü kini yutmak kadar zor birşey yoktur. Gerçekten de O'dur. Ama Allah (c.c.) "Kinlerini yutarlar" "İnsanları affederler" diye tarif ediyor mü'mini. Bu Nisa suresinin şu ayetinde; kâfirlerin bir başka mantığını söylüyor.[174]
(150) Allah'ı ve peygamberlerini inkâr edenler, Allah ile Peygamberleri arasmı ayıranlar, bir kısmına İnanır, bir kısmına inanmayız diyenler, iman ile küfür arasında bir yol tutunmak isteyenler:[175]
(151) İşte bunlar gerçek kafirlerdirler. Biz kâfirler için alçaltıcı azabı hazırladık.[176]
(152) Allah'a ve Peygamberlerine iman eden, onlardan hiçbiri arasında ayırım yapmayanlara gelince işte onlara yakında ecirlerini vereceğiz. Allah Gafurdur, Rahimdir.
O kâfirler Allah'ı inkâr ederler. Peygamberlerini inkâr ederler. Allah ile peygamberleri arasını açmayı murad ederler. (Bir kısmıda derki biz Allah'a inanırız da peygambere inanmayız.) derler. (Biraz önce anlattığım Profesörün dediği gibi, Ben Allah'a inanırım da peygambere inanmam.) Rabbim onu da tarif ediyor işte. Kur'anda var yani. Her tür adam ne söy-lemişse Kur'anda yeri vardır diyorum. Birgün sonra çıkar . "Bir kısmına inanınz, bir kısmına inanmayız." Yani İsa'ya Musa'ya inanırız diyorlar. Yahudiler İsa'ya inanmayız diyorlar. Hıristiyanlar; Musa'ya İsa'ya inanırız da Muhammede inanmayız diyorlar. Bir kısım insanlar da aradan bir yol tutarlar böyle. Hem mü'mini hem de gâvuru memnun edecek bir yol ararlar.
"İşte gerçek gâvur bunlardır" diyor Allah (c.c.) Allah'ı inkâr ederlerse kâfirdir. Peygamberleri inkâr ederse kâfirdir. Peygamberlerden birini inkâr etse kâfir olur adam. Kur'an-ı Kerimde ismi bildirilen peygamberler vardır. Bunlardan birini inkâr etmek tümünü inkâr etmek gibidir.
Olurmu hocam? Olur. Şöyle olur hani suyu tahlil merkezleri var. Hıf-zıssihha veya özel kuruluşlar gibi. Suyu tahlil ediyorlar. Siz torosların eteğinden veya Bolu dağlarının eteğinden çok tatlı bir sudan su aldınız. Çok temiz şişelerin içine koydunuz. 25 tane şişeye koydunuz. 25 peygamber, 25 tane şişe. Diyoruz ya peygamberlerin hepsi Allah c.c'den "Peygamberler arasında ayırım yapmayınız" Nerde ayırım yapmayız? İçindeki söyledikleri ifadelerde. Ama şişe değişik. İsa şişesi, Musa şişesi, Peygamber efendimiz (a.s.v.) yani kalıp olarak değişiklikler var.
Fakat bunların getirdiği mesaj Allah kelamıdır. O kelam sıfatında değişiklik yoktur. Şimdi siz 25 tane şişeyi hıfzıs sinhaya veya bir özel kuruluşa götürüyorsunuz. Diyor ki şu 24 tanesi güzel de, şu varya hayatta ben bundan kötü su görmedim diyor adam.
"Kardaşım, aynı yerden aldık, aynı şişeye koyduk. Yani ya senin ilminde bir yanlışlık var. Ya aletinde bir bozukluk var. Ya kafanda bir karışıklık var senin." Başka tarafa götürüyoruz. Diyor ki 25'ide sağlam. Geriye götürüyor şimdi, Hıfzıssıhhaya götürüyor diyelim. 25'ide sağlam aynı su diyor. Yine o arkadaşa götürüyoruz. Diyor ki; Şu 24'ü (inad ettiya gayri) sağlam da, şu bozuk. Bozuk dediği de, daha Önce doğru dediği yalnız. O bir rakam biliyor. Hani karga 2 rakam bilir 3cüyü bilmezmiş. 24' sağlam bir tanesi bozuk diyor. Peki ama daha önce sen şu şişeye bozuk diyordun, şimdi bu şişeye bozuk diyorsun. Sen rakamı tutturuyorsun, suyu tutturamıyorsun, Niye? Suyun özelliğini bilmiyorsun sende ondan.
Allah'ın kelamını özelliğini bilmiş olsan, İsa (a.s.)'ın İnciliyle, Musa (a.s.)'ın Tevratıyla Kur'anı kerimin kelamı arasında fark yoktur. Hepsi Allah kelamıdır bunların. Peygamberler arasında ayırım yapmıyoruz biz. Ayıranlar: gerçek kâfirlerde onlardır."Kâfirler için alçaltıcı azabı hazırladık" diyor Allah (c.c.) "Allah'a ve peygamberlerin hepsine iman edenler. O peygamberler arasında hiç bir ayırım yapmayanlar. İşte onlara mükâfatlarını Allah verecektir." "Allah affedicidir, Allah merhamet edicidir" diyor Allah (c.c.)[177]
(153) Ehli kitap senden gökten kendilerine kitap indirmeni istiyorlar. Bundan daha büyüğünü Musa'dan istemişlerdi. "Bize Allah'ı apaçık göster" demişlerdide, zulümleri sebebiyle yıldırım çarpıvermişti. Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra buzağıyı (ilah) edindiler. Biz bunuda afvettik. Musa'ya apaçık saltanat verdik.
"Ehli kitap (Yahudi ve Hırıstiyanlardir ehli kitaptan kasıt) sana gökyüzünden kitap getirmeni istiyorlar." Peygamber efendimize mademki peygambersin, böyle kalitesi, yazısı, kağıdı yeryüzünde olmayan gökyüzünden gelmiş bir kağıtta bize getir diyorlar.
Yani peygamberliğini ispat etmek istiyorsan böyle bir kitap getir bize diyorlar. Gökyüzünden insin. Senin dilinden duymayalım biz bu işi diyorlar. Efendimiz buna üzülüyor tabii ki. Ama Allah (c.c.) diyor ki: "Yani bu soru yalnız sana sorulmadı. Adamlar Musa'ya bundan büyüğünü sordular. Bize apaçık Allah'ı göster dediler. Biz bu gözlerimizle Allah'ı görmeden sana iman etmeyiz dediler. Bu ayeti kerimenin tefsiri daha önce geçti. Hani günümüzde diyorumya.. Yenilik adına, (düşünce planında yalnız teknolojik sahada değil) düşünce adına yeni bir söz söyleyen adam çıksın, diyorum.
Söylediği güzel bir şeyse, geçmişte bir peygamberin dilinden izah edildiğini Kur'andan bulacağım. İddia ediyorum bunu. Efendim eğer söylediği yanlış bir şeyse; geçmişte kâfirlerin, şeytanların veya firavunun veya nemrudun ağzından söylenmiş olduğunu Kur'anda bulacağız. Günümüzde; efendim ben labaratuarda görmediğime inanmam, Allah'ıda laba-ratuarda inceleyemediğimize göre yoktur, deyiveren geri zekalının biri yeni birşey söylemiyor.
1400 sene evvelinden Rabbim diyor ki; "Sen buna üzülme, Yahudiler Musa'ya dediler aynı sözü" "Biz Allah'ı apaçık[178] gözlerimizle görmeyince iman etmeyiz diyorlar"Yani sana kitap indirmeni istiyorlar. "Onlar daha ağırını, daha büyüğünü Musa dan istediler de "Onların zulümleri sebebiyle onları yıldırım çarpıverdi" diyor Allah (c.c.)"Apaçık Tevratm ayetleri kendilerine geldiği halde, geldikten sonra da buzağıyı kendilerine ilah edindiler. Buna rağmen tevbe ettilerde biz onları affettik" diyor Rabbim.
Yani bir adam çıkacak veya grup çıkacak, peygamberin karşısına geçecek, o zaman Musa (a.s.)'a biz Allah'a inanmayız diyorlar. Toplu halde inanmayız.
Niye? Bizim burda buzağıdan ilahımız var. Yahu hocam bunlar olmuş mu acaba diye bazı adamların hatırına gelmiş olabilir. Yani buzağıya bir adam tapar mı? Yahu günümüzde de aynı şeye tapıyor insan. Biz Allah'ın dediklerine inanmayız. Ama surda arkadaş var kendisi yarına kadar ölse de şekli duruyor biz buna inanırız diyorlar. "Biz Allah'a inanmayız ama buzağıya taparız" diyen arasında bir fark var. Onun tapındığının hiç değilse eti yenir.
Ama buna rağmen Allah (c.c.) diyor ki; "Buna rağmen tevbe ettilerde biz onları affettik" diyor. Yani Allah seni affetmez diye kimseye söylemeyin. Ölmüş insansa söylenir. Bir adam imansız gitmişse, (şunu deriz mesalâ. Firavunu Allah affetmeyecektir.) deriz. Ama bir adam sağ olduğu müddetçe, (Allah seni affetmez) sözünü hayatta sarf etmeyeceğiz. "Ve biz Musa'ya apaçık hüccetler, deliller verdik' diyor Allah (c.c.)[179]
(154) Söz vermeleri için Tur'u üzerlerine kaldırdık ve onlara "Kapıdan secde ederek girin" dedik. "Cumartesi günü haddi aşmayın" dedik ve onlardan sağlam bir söz aldık.
Ama bütün bunlara riayet etmediklerini biz Bakara suresinin tefsirinde 50-55. o sıradaki ayetlerinde anlatmaya çalışmıştık.[180]
(155) Sözlerini bozmaları, Allah'ın ayetlerini inkâr etmeleri, haksız yere peygamberleri öldürmeleri sebebiyle ve "kalblerimiz kılıflıdır" demeleri sebebiyle lanet ettik. Hayır, onların küfürleri sebebiyle Allah, kalbleri üzerine mühür vurmuştur. Onlardan ancak çok azı iman ederler.[181]
(156) Bir de inkâr etmeleri ve Meryem'e büyük bir iftira yapmaları sebebiyle lanet ettik.[182]
(157) Allah'ın Rasulü, Meryem oğlu İsa'yı öldürdük demeleri sebebiyle lanet ettik. Onu öldürmediler de asmadılar da. Ancak onlara benzetildi. Onun hakkında ihtilaf edenler şüphe içindedirler. Zanna uymaktan başka onların hiçbir bilgisi yoktur. Onu yakinen öldürmediler.[183]
(158) Ancak Allah onu kendine kaldırmıştır. Allah Azizdir, Hakimdir.
Onlar niye kalpleri mühürlenmiş, niye cezaya çarptırılmışlar? "Küfürleri ve de Meryem'e iftiraları nedeniyle" Meryem validemizi de, İsa (a.s.v.)'mı da korumak bize düşüyor. Çünkü yahudiler Meryem validemize zina isnadında bulunuyorlar.
Hâlâ daha öyle devam edip gidiyorlar. İsa (a.s.) hakkında da düşünceleri yine yanlıştır. Yahudilerin de o zaman da öyle idi, günümüz yahu-dilerinin de kanaati hâlâ Öyledir.'
Yine yahudilerin şu sözü sebebiyle "Meryem oğlu İsa'yı biz öldürdük demeleri yüzünden" buyuruyor. Yahudilerin suçları sıralanıyor. Allah'ı apaçık görmeden inanmayız dediler. Buzağıyı kendilerine ilah edindiler Allah'a cat-i söz verdikleri halde, sözlerini bozdular Cumartesi gününün kutsiyetini bozmayın dediğimiz halde çiğnediler. Peygamberlerini öldürdüler. Kalbimiz kapalıdır dediler. Meryem validemize iftira ettiler. Allah'ın rasulünü İsa (a.s.)'i öldürdük dediler.
Bu sayılanlar, bunların cürümleri, suçlan. "Buna rağmen tevbe ettiler de onları afvettik" Tevbe edenleri tabii. Halbuki "onlar İsa (a.s)'ı öldüre-mediler" "Onu asamadılar da" "Ancak onlara benzetildi" Yani tefsirlerde Isa (a.s)'a bir insan benzetiliyor ve o adamı asıyorlar. Kendi adamlarından birini. Hatta muhbir, jurnalciyi asıyorlar. Jurnalcinin şeklini İsa (a.s.) gibi görüyor yahudiler ve devletin polisiye veya zabıta güçleri onu milletin gözü önünde asıyorlar.
Yani jurnalcilerin, iki tarafı idare etmeye çalışanların neticesi bu. Bu dünyada da bak asılıyor. Papazın kuşun kafasını kestiği gibi. Hem İsa (a.s)'ın yanında mü'min görünen, hem de yahudilere onları jurnalliyen adamın kafası kesiliyor. "Bu konuda ihtilaf edenler, şüphe içindedirler." Bu konuda onların bir ilmi yoktur. Ne hrıstiyanların bir ilmi var. Ne de yahudilerin bir ilmi var.
"Ancak zanna tabi olmaları vardı" Yani yakinen bir bilgileri yok. Zan üzeredirler. "Yakinen onu Öldüremedüer." Yani bizim öldürdüğümüz kesin İsa'dır deyip ispat da edemediler. Şimdi Yahudiler eğer İsa'yı öldürmüş olsalardı, o gün için o kadar hrıstiyan var. Onlar da gözleri ile görmeleri gerekirdi. Baktılarki asılan adam İsa (a.s.) değil. Bu sefer onların, sonradan gelen bir kısım dönekleri; "İlahın oğluydu kendi yanına aldı" dediler. İlahilik vasfı verdiler.Bir kısmı da öldürdük dediler, orda yanüdılar. "İkisininki de doğru bilgi değildir" diyor Allah (c.c.)[184]
(159) Ehli kitapdan herkes ölmeden önce ona muhakkak iman edecektir. O, kıyamet gününde onlara şahid olacaktır.
Bu ayeti kerime Hz. İsa'nın kıyamete yakın zamanda dünyaya gönderileceğine işaret etmektedir. Ehli kitap olan yahudi ve hristiyanların tamamının hz. İsa ölmeden iman edeceğini haber veriyor. Şu anda yaşayanların bir kısmı inkâr ediyor, bir kısmı da yanlış iman ediyor, ayette İsa (a.s)'m Allah katına kaldırıldığını haber verdiğine göre henüz ölmedi ilerde her canlı gibi o da ölümü tadacaktır. Neredeyse tevatür derecesine çıkan hadislerin haber verdiği İsa'nın inişi haberini teyid etmektedir bu ayet-i kerimenin işareti[185]
(160) Yahudilerin zulmü ve Allah yolundan birçok kimseyi alıkoymaları sebebiyle onlara helal kılınan güzel ve temiz şeyleri haram kıldık.[186]
(161) Yasaklandığı halde faiz almaları ve batıl yollardan insanların mallarını yemeleri sebebiyle (de haram kıldık) kâfirler için acıklı azap hazırladık.
Allah (c.c.) birçok ayeti kerimesinde; kendi ahkâmına zıt bir hüküm koyumıaması gerektiğini, kendisinden başkasına itaat ve ibadet edilmemesi gerektiğini birçok vesile ile bize emrediyor. Aksi istikamette bir şey yapmamızı da yasaklıyor. Bu konuda geçmişten de örnekler veriyor. Ehli kitabın 3 tane yapmış olduğu kötülüğe dikkat çekiyor.
1- Ehli kitabtan, yahudilerin. Özellikle (hâdû) kelimesiyle yahudileri hedefliyor. Zulüm yapmaları sebebiyle.
Bir kendi nefislerine yaptıkları zulüm. Bir de çevrelerindeki insanlara yaptıkları zulüm.
Başta zulüm; Allah'ı (c.c.) inkâr, Rasulüne karşı kötü niyet besleme ve peygambere karşı verdikleri sözü yerine getirmeme. Bunlar 1. derecede zulümdür. Bunları yaptıktan sonra insan Allah'ın kullarına zulüm, haydi haydi yapar. 2. derecede de insanlara yapılan zulüm geliyor.
Ama Allah (c.c.) her ikisini birden içine alacak şekilde, "Zulüm yapmaları sebebiyle" diyor. Kendilerine zulmetmeleri sebebiyle, insanlara zulmetmeleri sebebiyle ve eşyaya zulmetmeleri sebebiyle, Allah'a ve peygambere karşı gelmeleri sebebiyle ve bir de "Allah yolundan insanla-nda alıkoymaları sebebiyle."
"Kendilerine yasaklanmış olduğu halde faizi yemeleri sebebiyle, ve bir de insanların mallarını batıl yollardan yemeleri sebebiyle onlara helal kılınan birçok şeyi haram kıldık" diyor Allah (c.c.)
Dört tane suçlarını sıralayıvermiş. Zulüm, insanları dinden alıkoyma hareketleri, faiz yemek ve bir de batıl yollardan insanların mallarım yemek.
"Batıl yollardan insanların malını" deyince; İslam hukukuna, (o gün içinde Tevrat'ın hukukuna) yani Allah (c.c.)'ün hukukuna uygun olmadan yapılan alışverişlerden elde edilen kârlar da yine batıl yollardan elde edilmiş mal demektir.
Yani; İslama uygun olmayan akitler, alışverişlerden elde edilenler yine de batıldır. Ondan elde edilen malı yemek de bir müslümana haramdır.
Ayrıca burada, rüşvet yoluyla başkalarının malını yemek de anlaşılmış oluyor. Hakkı olmayan şeyi ele geçirmek ve haksız yere yemek, manâsı da çıkıyor. "Bunları yaptıklarından dolayı" diyor Allah (c.c.) "Kendilerine helal kılınan bazı şeyleri biz onlara haram kıldık" diyor.
Bunu tefsircilerimiz şöyle açıklamışlar. Tabii daha önce geçen, ve daha sonra gelen ayetlerle işi ele alarak. Al-i İmran suresinde Allah (c.c.) "Bütün yiyecekler İsrail oğullarına helaldi" "Tevrat indirilmeden önce kendilerine beni İsrail bu yiyecekleri haram kıldılar." "Dedi ki o ehli kitaba, (yani yahudilere) "Getirin Tevrat'ı," "Onu okuyun." "Eğer doğru söylüyorsanız, buyrun okuyun" diyor Kur'anı Kerim.
"Yani sizin Tevratınızda da bunlar yazılı değildir. Siz bunların haramlığım kendiliğinizden uyduruyorsunuz" diyor.
Bu ayete dayanarak; Kur'an-ı Kur'an'la tefsir ediyoruz ya: Birinci derecede Kur'an ayetlerini tefsirde yolumuz, metodumuz, Kur'an ayetiyledir. Burada, hani bu Nisa sûresinin 160. ayeti kerimesinde; "Zulümleri sebebiyle helal kılınan birçok şeyi onlara haram kıldık" diyor Allah (c.c.)
Peki nasıl haram kılınmış bu. Aslında Rabbim onlara haram kılmadığı halde, onlar kendiliklerinden onu haram kılmışlar. Buna bir örnek.de vermiş. İbn-i Kesir tefsirinde diyor ki, Yakup, (a.s.) peygamberdi. Zaten Beni İsrail Yakûb'un çocukları manâsına gelir. İsrail Yakûp (a.s..)'ın adıdır. Peki Yakûp nedir öyleyse; Yakûp; ağabeysiyle beraber, annesinden kiz doğmuştur. Yakûb kelimesi, arâbın dilinde önden geleni takip eden manasına gelir.
Beni İsrail Yakûb'un çocukları manâsına geliyor diye daha önce söylemiştik. Yani ehli kitaba "Ey! Beni İsrail" derken Yumuşak bir ifade kullanıyor Kur'anı Kerim. "Ey peygamber çocukları, aklınızı başınıza alın manâsında" söylüyor Allah (c.c.)
Yakûb (a.s.) diyor; son zamanlarında yani: vefatına yakın ihtiyarlık dönemlerinde, bazı şeyleri yememeye başladı. Yani perhiz yapmaya başladı ve ölünceye kadar da bazı şeylerden uzak durdu" diyor sıhhati açısından tabii ki. Haram olduğu için değil, sıhhati açısından bazı şeyleri yemedi Yakûb (a.s.)
Onun has mü'minleri o öldükten sonra, Yakûb (a.s.) öldükten sonra "Peygamberimiz bunu yemezdi" diyerek yememeye başladılar ve onların çocukları da aynı yolu takip etti. Birgün geldi; "Bu bizim dinimiz de haramdır" demeye başladılar. Derken: Allah'ın (helal) kıldığı şeyi, bunlar kendilerine (haram) kıldılar.
Daha önce bir ayetin tefsirinde Allah (c.c.) şöyle buyurmuştu: "Allah'ın çıkardığı, bu helal nimetleri kim haram kılıyor" buyurmuş. Yani bir şeyin helal veya haram oluşunu onu yaratan belirler. Yaratmayan o eşya hakkında söz sahibi değildir. Onun iyiliğini veya kötülüğünü belirleme hakkı Allah (c.c.)'ündür. Öyle olunca bu ehli kitap; kendilerine haram olmayan şeyleri de, haram kılıverdiler.
Bunu Allah (c.c.) bize haber vermekle, günümüzde bizim de helal olan şeyleri, haram kılmamamız gerektiğine dikkat çekmiş oluyor tabii ki.
En'am suresinde de buna benzer bir ayet var. Yani En'anı suresinin 146. ayet-i kerimesinde "Tırnaklı hayvanları kendilerine haram kılmaları nedeniyle daha sonra da Allah (c.c.) onlara bu yiyecekleri haram kıldığını ifade ediveriyor.
Yani kişiler onun haramliğını kendileri istemiş oluyorlar Allah (c.c.) bunları bize haber veriyor ki, Allah'ın helal kıldıklarını, katiyetle haram kılmamaliyiz.
Tabiinden Hasan-ı Basri hz. leri zamanında bir tane adam tatlı ye-mezmiş. Helvayı yemezmiş. Niye yemiyorsun? demişler. "Efendim, dünya nimetidir, dünya nimetlerine fazla meyletmemek lâzım. Onun için bunu ben nefsime yasakladım" demiş.
Yani tatlı olduğu için. Tadı tatmamak için, öyle mi? demiş. "Evet efendim" demiş. Öyleyse bundan sonra sen su içme demiş. Çünkü sudan daha tatlısı yokki demiş.
Allah'ın helal kıldığı şeyleri, vücudumuza zarar vermedikleri, sıhhatimize zarar vermedikleri müddetçe, oranlı bir şekilde, haddi aşmamak kaydiyle müsade edilmiştir. Haram koyma hakkı yalnız ve yalnız Allah (c.c.)'e aittir. Ya peygamberler? Peygamberlere de Allah o yetkiyi verdiği için vardır. Yani peygamberler de hani ayeti kerime de "Peygamberler onlara pis olanları haram kılar" diyor. Yani Peygamber Efendimiz (a.s.v.)'a bu yetkiyi Allah (c.c.) veriyor.
Peki ya mezhep imamlarımız?... Mezhep imamlarının helal veya haram kılma yetkilerinin olmadığını kendileri söylerler. Onların da fıkıh kitaplarını, yani kendi ictihadlarını toplayan kitapları okursanız onlar derler '] ki; "Helali veya haramı koyan Allah (c.c.)'dür" Ya bizim yaptığımız; Onların koymuş olduğu, yani Allah'ın indirdiği ayetler, Peygamber Efendimizin sünnet-i seniyyesi'nden okuyarak, ümmeti Muhammed'e özet halinde bir şeyler arzetmek içindir" demişler. Yani şu ayetten şu manâ çıkıyor, bu hadisten bu manâ çıkıyor, diyerek o doğrultu da birşeyler söylemisler. Ayet ve hadislerde bulamadıkları ve kendi dönemlerinde karşılarına gelen bir kısım olayları da ictihad etmişler.
Orada "haram" derken mesalâ daha önce birşey Allah'ın ayetiyle haram kılınmış, Efendimizin sünnetiyle haram kılınmış. Peki neden dolayı haram kılınmış:
Mesela, ayet-i kerimede "İçkinin, şarabın haram kılındığı bildiriliyor." Peki şarap niye haram kılındı; sarhoşluk vermesi nedeniyle, haram kılınmıştır. "Öyleyse sarhoşluk veren şey yeni de icad edilmiş olsa 1994 yılında da haramdır" demişler. Çünkü haram kılınmasının illeti sarhoşluk vermesidir. "Öyleyse sarhoşluk veren herşey haramdır" demişler. Tabii bu doğrultuda Peygamber Efendimiz (a.s.v.)'ın hadisi şerifine de dayanmışlardır.
Yahudiler de zulümleri sebebiyle ve Allah'ın dininden, Allah'ın yolundan insanları alıkoymaları sebebiyle. Yalnız kendileri kâfir olmaları ile kalmıyorlar, başkalarının da kendileri gibi olmasını istiyorlar. Hani daha önce söylemiştik. Fahişe, fahişeliğin kötü olduğunu bilirmiş. Ama bütün namuslu kadınların da fahişe olmasını istermiş. Niye bütün namuslu kadınlar da fahişe olursa ona fahişe denmeyecek. Ve kendisi rahat edecekmiş. Onun için kâfir bir insan, kâfirliği ile kalsa zararı kendisinedir.
Ama öyle kalmıyor. Başka insanların iman üzerinde olması, İslamca yaşaması insanlara batıyor. Mesela bazı insanlar var ki; müslümanlarla hayatta karşılaşmazlar. Yediği yer ayrıdır, eğlendiği yer ayrıdır, mahallesi ve apartmanı dahi ayrıdır bu insanların. Oturdukları gezdikleri, tozdukları, konuştukları, eğlendikleri, içtikleri, yazdıkları, çizdikleri yerler tamamen müslüman toplumdan ayrıdır. Ama tutar iki de bir müslümanların aleyhine (aman geliyorlar), diye yazılar yazmaya kalkar. Niye; neyle farkına varıyor. Günde 5 defa ezan-ı Muhammedinin İstanbul semasında hani, hepsi birden bir gulgule halinde vermeleri adamı endişeye düşürüveri-yor. Ve bu adam yazma-çizme yoluyla da acaba; bu adamların kendilerini engellemezsek de çocuklarını bu dinden uzaklaştırabilimliyiz diye de 70 senedir uğraştılar.
Ama tam uğraşmazlar: (Allah onlara din nasip etsin) bize fayda verdi. Onların yazılarına bakıp bakıp da, zulmünü görüp görüp de dinine sarılanların adedi daha da çoğahverdi.
Allah (c.c.) "Zulümleri sebebiyle ve dinden alıkoymaları sebebiyle vede batıl yollardan insanların mallarını yemeleri sebebiyle; onlara helal kılınan şeyler, iyi şeyler, onlara haram kılındı" diyor.
Şimdi, öylesine 4 şeyki: Dört suç, yani Yahudinin işlemekte olduğu 4 suç, ogün için 1400 sene öncesinden işlenen bu suç, günümüzde de aynen işlenip durmaktadır.
Zulüm: son haddine varmıştır dünya genelinde. Ve insanlığı dinden alıkoyma hareketleri eskisi gibi hapishane, işkence yoluyla falan değil: makam verme, para verme, unvan verme, bazı dünyevi imkânları önüne serme yoluyla insanların yolu sapıtılıyor.
Baktılar ki; hani hapishane Yusuf (a.s.)'ı devlete götürüyor. Baktılar ki ateş İbrahim (a.s.)'i devlete götürüyor. (Bunları deneme yanılma yoluyla onlar da aklını başına aldı.)
Baktılar ki, sürgüne gönderiliyor Peygamber Efendimiz (a.s.v.) gibi; 8-10 sene sonra gelip orayı fethediyor. Öyle olunca sürgün, hapishane, ateşe atma gibi yollardan vazgeçip, bu sefer Önüne para verme, makam verme, kadın verme, yoluyla insanları İslami çizgiden alıkoymaya gayret ediyorlar.
Bu yol öbürlerinden biraz daha başarılı oluyor. Ama Allah'a senalar olsun ki, bunlara da boyun eğmeyen binlerce yiğit insan, bu İslam insanları arasında çıkmaktadırlar. "Biz kâfirlere yakıcı azabı hazırladık" diyor Allah (c.c.) Peki yahudilerin hepsi mi böyle? Değil.[187]
(162) Ancak onlardan ilimde derinleşenlerle müminlere, sana indirilene ve senden önce indirilene de iman edenler, namazı kılanlar, zekatı verenler, Allah'a ve Ahirete iman edenlere işte onlara yakında büyük mükâfat vereceğiz.
Peygamber Efendimiz (a.s.v.) Medine de insanlara dini tebliğ ederken, hemen etrafında olan yahudilerin, Abdullah bin Selâm gibi insanlar, müslüman olmuşlardır. Bakmışlar ki, Tevratta zikredilen Peygamber gelmiş ve onun mesajına şöyle bir kulak vermişler. Tevratta zikredilen konular en doğru şekliyle tahrifsiz bir halde burada bildiriliyor. Ve hemen iman edivermişler.
Bunların sevabı iki kat olmuş.
1- Geçmişte hak yol üzere olmaya çalışıyorlardı. Niyetleri iyi idi.
2- Bir de hak peygamber gelince hiç ısrar etmediler, düşmanlığa girmediler, ve peygamber Efendimize iman ediverdiler.
Peki, bu ayeti kerime: Yalnız geçmiş olayı mı bize hatırlatır? Değil.
Günümüzde de gerçekten Tevrata ve incile, gerçekten inanmış samimi ilim adamları diğerlerinden biraz daha yakındır İslama girmeye.
Ama günümüzde bir kısım papazlar veya hahamlar da vardır ki; sanki bir gerilla örgütünün lideri gibi veya yeraltı örgütünün veya mafya babası gibi faaliyet yürütüyorlar. Bu insanların incile veya Tevrata olan inançları da ona göre olduğundan İslama kulak vermeleri mümkün değildir.
Meselâ, biz yani îslami ilimler sahasında araştırma yapan arkadaşlarımız, bir çoğunu bilirim ki; İncili okumuşlardır, Tevratı da okumuşlardır. Ama şu İstanbul şehrinde bir papaz veya bir haham Kur'an-ı Kerimi Allah rızası için değil, acaba ne var diye okumamıştır.
Efendim ben gördüm bir papaz Kur'andan bazı ayetler biliyor. Biliyor ama kendi araştırması ile değil. Onun eline de yine diğer papazlar tarafından yazılmış, Kur'an-i Kerim'de bizden şöyle bahsediliyor diye yazılmış makaleler veya kitaplar vardır. Yani bizi, yani Kur'an-ı Kerimi anlatan batıda yazılmış eserler vardır, oradan bilir.
Böyle olmaz. Mesela bizim içimizden ki olmuştur zaman içersinde. Hâlâ yaşayan insanlar da vardır. Tevratinjalmutunve yahudilerin aleyhinde yazılmış kitaplar da vardır bu memlekette. Onun içerisinden 1-2-5 cümle almak suretiyle hücum kitaplarıdır, bunlar. Halbuki okuduğumuzda, o Tevrattan aldığı o bir cümle Kur'an'da da vardır. O da onun farkında değil. Yani adı Türk ve Müslüman olan bu insan bunun da farkında değildir.
Oraya sataşmakla Kur'an'da bir ayete de sataştığının farkına varmaz bu adam. Şimdi böyle bir kitabı okumakla, İncil ve Tevrat hakkında bilgi edinmemiş olursunuz.Yanlış yönlendirmiş olursunuz. Peki hocam biz de okuyalım mı? Şunu diyeyim. Baştan sona Kur'an-ı Kerimin hangi ayet nerededir. Hangi sure nerededir diyebilecek kadar bir bilgiye sahip olduktan sonra okuyun. Size söylüyorum. Ama bunu bilmeden başka bir kitabı okumanın anlamı yok yani.
Bu kendi kitabımız, kendi imanımız bu. Öbürlerine de iman ediyoruz. Ama bu kitap diyor ki: "Onlar tahrif edilmiştir." Öyleyse doğrusunu bundan öğrendik mi, diğerlerini okursak zarar vermez.Ama doğrusunun ne olduğunu öğrenmeden başka kitap okuyacak olursak; onlar bize zarar verir. Evvela doğruyu öğrenelim. Sonra da yanlışa da ihtiyacım var, diyerek okursak veya bir karşılaştırma için okuyayım derseniz, bir insanın karşılaştırmayı yapabilmesi için, ikisini de bilmesi veya ikisinden birini çok iyi bilmesi lâzım.
Öyleyse bizim Kur'an-ı Kerimimizi baştan sona tam manâsıyla Öğrendikten sonra, manâsıyla beraber: "Ha! Bu konuda ayet, falan suredeydi" diyebilecek hale geldikten sonra o kitapları da okumanın hiç bir zararı yok.
"Onlar arasında ilimde rusûh bulanlar, ve iman edenler onlar sana indirilene, senden önce indirilenlere iman ederler, namazlarını kılarlar veya o namazlarını kılan meleklere de iman ederler" manâsı da verilmiş ve "Zekatlarını verirler" zekatlarını verirler derken "kendi bedenlerinin zekatlarını da verirler, mallarının zekatlarını da verirler, Allah'a ve ahiret gününe iman edenler vardır."
"İşte biz onlara yakında büyük mükâfat vereceğiz" diyor Allah (c.c.)
Yani ehli kitapken müslüman olmuş insanların da mükâfatının büyük olacağım haber veriyor. Öyle olunca günümüzde çevremizde mesalâ işyerimiz veya dükkanımız veya evimiz, bir kilisenin veya havranın yakınında ise ve onun papazı veya hahamı ile tanışıyorsak, merhabalaşıyorsak, onlara biraz daha sıcak ilgi gösterecek, onlara kendi kitabımız olan Kur'an-ı Kerimin tefsirini takdim ederek faydalı olmaya çalışacağız.
Bak sizin hakkınızda; "İlim de derinleşmiş olanlar, Kur'an'ada iman ederler, Tevrata da iman ederler, İncile de iman ederler" diyor efendim. Siz de benim kanaatime göre İncili ve Tevratı iyi bilen insansınız, yani bu ilim de bir hayli derinleşmiş bir insansınız Allah (c.c.) böyle haber veriyor.
"Ve iman ederseniz mükâfatınızın çok büyük olacağını haber veriyor" diyecek olursanız insanoğlunun yüreğine bir serinlik serpmiş olursunuz. Belki de bir çekirdek atmış olursunuz ki: O da iman çiçeği halinde yeşeriverir.[188]
(163) Nuh'a ve ondan sonra gelen peygamberlere yahyettiğimiz;ibi sanada vahyettik. İbrahim'e, İsmail'e, İsnak'a, Yakub'a Esbata (İbrahim'in torunlarına) İsa'ya Eyyub'a, Yunus'a, Harun'a, ve Süleyman'a vahyettik. Davuda da Zebur'u verdik.
Burda sayılan peygamberler; Nuh, İbrahim, İsmail, İshak ve Yakup (a.s.) (vel esbadi) ve onun torunlarına (ve İsa ve Eyyüb'e, ve Yûnûs'e, ve farûn'e, ve Süleyman) Bunların hepsine bir vahy gönderdik. "Ve Davud'a da Zebur'u verdik" diyor Allah (c.c.)
Ve devam eden yerde bir de Musa (a.s.)'ı zikrediyor. 12 peygamberin adı bu iki ayeti kerimede bildirilivermiş. Bu kadar değil tabii kur'an-ı Kerim de 25 kadar peygamberin ismi verilmiş. "3 tane peygamber midir, değil midir" diye alimlerin şüphe ettiği, ihtilaf ettikleri (Üzeyir, lokman, Zülkarneyn) onunla 28 tanedir. 28 tanesinin ismi verilmiş. Bu ayet-i kerimeler de ise 12 tanesinin ismi verilmiş.[189]
(164) Peygamberlerden bir kısmını sana daha önce anlatmış bir sim peygamberi de anlatmamıştık. Musa da Allah ile konuştu.[190]
(165) İnsanların Allah'a karşı bahaneleri olmaması için, müjdeledi ve sakmdırıcı olarak peygamberlere gönderdik. Allah Azizdir, ıkimdir.
"Nice Peygamberleri sana daha önce anlattık." Yani "bu ayetlerden geçen ayetlerde nice peygamberler hakkında sana bilgi verdik. Hani; Adem (a.s.)'la, İsa (a.s.) hakkında, İbrahim (a.s.) hakkında, İdris, Adem, Nuh, Hûd, Salih, İbrahim, İsmail gibi peygamberler hakkında sana bilgi verdik."
"Yine bir kısım peygamberler varki sana da onlar hakkında bilgi vermedik." Yani peygamberler yalnız Kur'an-ı Kerim'de adı geçenler değildir. "Sana bilgi verilmeyen birçok peygamberler de gelmiş geçmiştir" diyor Allah (c.c.)
Peki hocam onlardan da bahsetseydi!.. Bu ayeti kerimenin tefsirinde İbn-i Kesir'de epeyce hadisi şerifler verilmiş. Yani yüzbinlerin üzerinde, hatta bir hadisi şerifte 1000 kere 1000 diyor. Yani 1 milyon manâsına gelen; (Araba 1 milyonu ifade etmek istersen (elfi-elfin) dermiş;) 1000 kere 1000 peygamberin gelip geçtiği de ifade ediliyor, orada. Bu hadislerin tamamından şunu çıkarmış alimlerimiz. "Sayılarını bilemeyeceğimiz kadar çok peygamber gönderilmiştir." Allah (c.c.) de sayı bildirmemiş zaten.
"Sana kıssalarını anlatmadığımız peygamberler gönderdik" diyor Allah (c.c.) "Ve Allah Musa ile de konuşmuştur" diyor. Bir kısmına vahy yoluyla, vahy ki; gizli bir ses, gizli bir işaretle meramın anlatılmasına vahy deniliyor.
Musa (a.s.) ile doğrudan konuştuğunu ifade ediyor Allah (c.c.) Peygamber Efendimiz (a.s.v.) 'in da Miraç'ta doğrudan konuştuğunu öğreniyoruz. Kur'an-ı Kerim'in diğer ayetlerinin tamamı Cebrail (a.s.) tarafından Peygamber Efendimiz (a.s.v.) 'a bildirilmiş. Musa (a.s.) Tûr dağında doğrudan Rabbimin kelamını almış.
Bu ayeti kerime ve diğer ayeti kerimeler buna işaret ediyor. Peki niye göndermiş Allah (c.c.) peygamberlerini!... "'Peygamberleri gönderdi, müjdeci ve de uyarıcı olarak." Cennetle müjdeleyen, devletle müjdeleyen, ve zilletle korkutan ve cehennemle korkutan peygamberleri göndermiş. "Müjdeci ve de uyarıcı olarak göndermiş Allah (c.c).
(Korkutucu ) olarak da bazı meallerde. Bazı meallerde de (uyarıcı) olarak.
(İnzar) aslında sakındırmak- korkutmak manâsında. Yani; korkutmak derken insanın, insanı korkutması gibi değil. Bir insan bir yola gidiyor ve o yoldan gelmekte olan veya o yolu bilen birisi diyor ki; "Yahu gitme o yola, onun ilerisi yılanlı vadiye çıkar. Gitme o yola, o yolun sonu uçuruma gider veya o yola gitme. O yolun çeşitli yerlerine tuzak kuruldu. Ayı tuzağı kuruldu veya aslan tuzağı kuruldu. Farkına varamazsın düşersin. Veya onun ilerisinde ateş yakıyorlar ve de geleni atıyorlar" diye uyarma. İşte bu uyarmadır.
Peygamberler ise bu dünyada insanların gittikleri yollara bakıyorlar ve diyorlar ki: "Bu yoldan gidenin sonu cehenneme varır. Bu dünyada zillete varır, öbür dünyada cehenneme varır" diyorlar. Hani iki tane bir yol böyle gelirken, ana rahminden çıkmış; bulûğ çağına ergenlik çağına gelinceye kadar geliyor. Ergenlik çağma gelince çocuğun önünde iki yol var.
Birisi sağa doğru gidiyor, cennete doğru, birisi sol yola gidiyor, cehenneme doğru diyor. (Şimdi bu sağcılık -solculuğun günümüzdeki ile ilgisi yok bunun.) Derken tam bunun ortasında bir peygamber elinde kitapla diyor ki; "Şu yoldan giderseniz dünyada devlet, ahirette cennete varırsınız, ama bu yoldan giderseniz zillete uğrarsınız, ve sonunda da cehenneme çıkıverirsiniz. "Ben sizi uyarmakla görevlendirildim. Cenneti müjdelemekle, güzelliklerini anlatmakla görevlendirildim" diyor Peygamberler. (Allah rahman ve rahimdir) diyoruz ya (Bismillahirrihmanirrahim) i çokça söylüyoruz ya; Rabbim imtihan için göndermiş bu dünyaya bizi.
Onu ifade ediyor kendisi. Ayet-i Kerimesinde, ama imtihan için bizi gönderen Rabbim bize kopye veriyor. Hani kopye çekmek yasak okullarda. Fakat Rabbim kitap gönderiyor. "Bu işi şöyle yapacaksınız, şu işi böyle yapacaksınız. Yani imtihanda şöyle başaracaksınız" diyor. O da değil; o kitabı bize açıklayıverecek, neyi nasıl yapacağımızı gösteriverecek peygamberler de gönderiveriyor Allah (c.c.) Niye bunu gönderiyor, peygamberlerini gönderiyor?
"Peygamberlerden sonra Allah'a karşı insanların delilleri olmasın diye." Yani insanlar Ya Rabbi! biz cennetin olduğunu nerden bilelim. Cehennemin olduğunu nerden bilelim. Biz bunun haram olduğunu nerden bilelim ki. Rüşvetin veya faizin haram olduğunu nerden bilelim ki" demesinler diye peygamberler göndermiştir. Yani peygamberler rüşvet haramdır, faiz haramdır, fuhuş haramdır, içki haramdır, şirk en büyük hatadır, haramdır, yani anasıdır her şeyin. Bunları belirlemek üzere peygamberler gönderiyor. Ki insanlar; "valla biz bunu bilemedik, bize öğreten biri de olmadı" demesinler diye, diyor.
Biz bu ayeti kerimelerden şunu anlıyoruz ki: Tabii daha başka ayet-i kerimeler var. Mesela İsra suresinde "Peygamber göndermediğimiz insanlara biz azap etmeyiz" diyor Allah (c.c.) "Her topluma bir hidayet rehberi vardır gönderilmiştir" diyor Allah (c.c.)
İnsanlar itiraz ederken, itirazlarında haklı olmasınlar diye Allah (c.c.) peygamberlerini göndermiş. "Allah herşeye galiptir, güçlüdür, hüküm edicidir, hüküm göndericidir ve hükmünde hikmet sahibidir."[191]
(166) Ancak Allah sana ilmi ile indirdiğine şahidlîk yapar. Melekler de şahidlik yapar. Şahid olarak Allah yeter.
Kitabın hak olduğuna şahit de yine Allah (c.c.)dür. Çünkü kelam onun. Kelam onun olunca nasıl şahitlik yapar? Kelam onun olunca zaten şahitlik daha güzel oluyor. Çünkü; kelamın Allah kelamı olması; Peygamber sözü olmadığını ortaya çıkarıyor. Eğer peygamberin kendisi bunu söylemiş olsaydı; (Cahiliyye döneminde o kadar şahit insan vardı. Edip insanlar vardı. Peygamber Efendimizden edebiyatı daha iyi bildiklerini iddia ediyorlardı bu adamlar. "O zaman Muhammed öyle mi söylemiş, al biz de böyle söyleriz" derler ve dengede olurdu. Yani iki insan birbirine benzer güzel şiirler, güzel nesirler yazabilirler.
Ama Allah kelamının, diğerleriyle mukayese edilemeyecek derecede farklı olması; bu kelamın Allah kelamı olduğunun delili. Öyle olunca bu konunun böyle olduğuna Allah bizzat kendisi şahit. "Melekler de şahitlik yaparlar" "Şahit olarak da Allah yeter." Yani günümüzde bütün dünya insanı, dinimizi inkâr etse, Kur'an'ı kabul etmese, biz onlar adına üzülürüz. Kitabımız adına üzülmeyiz, dikkat edin.
Kitabımızı inkâr edenlere kitabımız adına üzülmeyiz. Çünkü bunun doğru olduğunun şahidi Allah'dır deriz. Bunun biz ispatıyla uğraşmıyoruz. Biz şunun için uğraşıyoruz. Bu ayet bu insanın gönlüne de girsin ve bu insanın canı cehennemde yanmasın diye uğraşıyor, kabul etmeyene üzülüyoruz. Aramızda fark bu. Hani günümüzde kendi hukuklarını insanlara zorla kabul ettirmek isteyenler, ya bunu kabul edin, ya bak ne kadar iyi yapılmış filan diye zorlamalar var. Bizim bu konuda zorumuz yok. Bu konuda mahcubiyetimiz yok. Bu konuda ezilmişliğimiz yok. Çünkü bu söz bizim değil. Bu söz bizi yaratan Allah (c.c.)'ündür. Bunun şahidi kendisidir. Bizim üzüntümüz bu söz bu insanların yüreğine girmediğinden, iman etmediklerinden dolayı, bu insanların canı yanacak. Bu can yanmamalıdır diye üzüntü duyuyoruz o kadar. Benim için önemli de onun için diyorum. Yani moral bakımından önemli bu, dünyada tek başına kalsa-nız, bizler 5 milyar insan inanmıyor kitabınıza, şu tereddüdü geçilmeyeceksiniz. "Acaba ben inanmıyorum ya, acaba ben mi yamlıyorum ki," bu gönlümüzden hiç geçmeyecek.
Rabbim bu kitabın Allah kelamı olduğuna şahittir, ayeti kerimesiyle o şahit. Öyle olunca onun şahitliği karşısında onun yarattıklarının yalancı şahitliğinin hiç değeri yoktur.[192]
(167) İnkar edip Allah yolundan alıkoyanlar uzak bir sapıklığa düşmüşlerdir.[193]
(168) İnkar edip zulmedenleri Allah afvetmemiştir ve onları doğru yola da iletmez.[194]
(169) Ancak ebedi olarak kalacakları cehennem yoluna iletir. Bu Allah'a çok kolaydır.
Yani onlar da yclsuz değiller. Her insanın gidecek bir yolu vardır. Mü'minin yolu (sıraM müştekim) dir. Ve onu her namazında (ihdinassıratal müstakim) diyerek tekrarlar durur. Öbürününki de cehennem yoludur ve orada ebedidir de. "Orada ebedi olarak kalıcıdır."
Hocam bu kadar, Hz. Adem'den günümüze kadar gelen bu kadar kâfiri bu yolda Allah (c.c.) nasıl yürütür, nereye gider, nerde toplar, nasıl bunları "atar.
"Bütün bunlar Allah için gayet kolaydır." Hz Adem'den bu güne kadar gelen insanları bu dünya üzerinde doyuran Rabbim. Gözümüzle görüp duruyoruz bunu işte. Hani kaç insanın geçtiğinin hesabı yapılamamış. Yapılması da zor. İmkansız hatta. Yani hz. Adem'den bu güne kadar kaç milyon veya trilyon insan geçti bilinemiyor. Ama dünyanın kaç ton olduğu belli. Her gelen bir avuç alıp götürseydi, dünya biterdi. Ama olduğu gibi duruyor.Yani bütün bunlar Allah için gayet kolay şeylerdir. Yaratan
O. Yaşatan O. Yöneten O. Ne mutlu mtislümana ki; bunun bilincindedir ve yaratanına ve yaşatanına teslim olarak müslümatı olmuştur.[195]
(170) Ey İnsanlar, peygamber size Rabbinizden hakkı getirdi. Ona iman ediniz, bu sizin için hayırlı olur. Eğer inkâr ederseniz, göklerde ve yerdekiler Allah'a aittir. Allah Alimdir, Hakimdir.
Gerçek olana sarılın, gerçek olmayana sarılmayın. Doğru olanı alın. Yanlış olanı değil. O peygamber doğru olanı getirdi. Hak olanı getirdi, Rabbinizden "Öyleyse ona iman edin de, size de hayırlı olsun" diyor Allah (c.c.) "Yani faydalı olsun" diyor.
"Peki ya inkâr ederseniz, eğer o peygambere iman etmez de onu inkâr ederseniz. Allah'a bir zarar vermeniz mümkün değil." "Yerde ve gökte her ne varsa Allah (c.c.)'e aittir." Yani sizin ibadetinize, sizin imanınıza Allah'ın ihtiyacı yok. Bu kadar ısrarla sizin iman etmenizi istiyorsa, bu sizin hayrmızadır.
Yoksa ne imanınız, ne ameliniz, hiçbir şekilde Allah'a fayda vermez. "Kim İslâmi tercih ederse, hidayete girerse kendinedir, Kim de sapıtacak olursa, sapıklığı kendi zarannadır" diyor Allah (c.c.) "Allah herşeyi bilendir, herşeye hükmedendir" diyor Allah (c.c.) Yani iman edeni de, etmeyeni de edecek olanı da, etmeyecek olanı da bilir.[196]
(171) Ey ehli kitap, dininizde haddi aşmayın ve Allah katında gerçek dışında birşey söylemeyin. Meryem oğlu İsa Mesih ancak Allah'ın Rasu lü. Meryem'e ulaştırdığı kelimesi ve ondan bir ruhdur. Allah'a ve peygamberlerine iman ediniz. Allah üçtür demeyin. Böyle demekten vazgeçin. Bu sizin için daha hayırlıdır. Allah ancak birtek ilandır. Çocuğu olmaktan münezzehtir. Göklerde ve yerdekiler onundur. Vekil olarak Allah yeter.
Tabi ehli kitap derken; yahudi ve hırıtiyanlar derken, hitap bize de var burada. Onlara hani (kızım sana derim gelinim sen işit) taktiği var ya, Allah (c.c.) de onlara diyor ki: "Haddi aşmayın. Dininiz konusunda haddi aşmayın"
Onun ruhunu, melek vasıtalarıyla İsa(a.s.)'ı ilka eden Allah (c.c.)dür. Yani yaratıcısı Allah'dır. Öyleyse dininizde haddi aşıpta, (Hay İsa Allah'ın oğludur, o 3 rabden bindir, ve biri üçtür- üçü birdir) gibi şeylere girmeyin. "Allah'a iman edin." "Peygamberlerin hepsine iman edin." Yalnız Hz. İsa'ya değil, bütün peygamberlere iman edin. "O ilah üçtür de demeyin" buyuruyor Allah (c.c.) "Bu batıl ve sapık inançlarınıza son verin, sizin için hayırlı olur" diyor Allah (c.c.)
"Mutlaka Allah bir ilahdır." "Onun için ondan bir çocuk olmasını ondan tenzih ederiz." Yani Allah (c.c.)'ün çocuğu yoktur. Olmamıştır. "Yerde ve gökte her ne varsa onundur."
Yani tüm kainattaki çocuklar, analar, babalar, kızlar, gelinler, hepsini yaratan O. Dağları, taşlan, çiçekleri, kuşları yaratan O. Ayrıca bir oğul edinmeye ihtiyacı yok ki. "Güvenilecek dayanılacak, vekil olarak Allah yeter" diyor Allah (c.c.)
Onlar, ehli kitap peygamberlerine imanda haddi aşmışlar. Günümüzde de buna benzer olaylar olur. Peygamber Efendimiz bu konuda bizi uyarmış "Hristiyanlar Meryem oğlu İsa'yı haddi aşarak Öğdükleri gibi, siz de beni haddi aşarak öğmeyin " diyor. "Allah'ın bana vermiş olduğu makamı zikredin yeter" diyor. Yani o da nedir? (O Allah'ın kulu ve rasu-lüdür.) ifadesi ile ifade edilmiş.
Yani peygamber Efendimizin bir rasullük rütbesi vardır. Ama ondan önce kulluk rütbesi vardır. Yani bir anadan, bir babadan dünyaya gelmiş, çocukken büyümüş, yürürken düşmüş kalkmış, yemek yemiş, su içmiş bu dünyada ve yine eceli gelmiş o da vefat etmiş. Kehf suresinin sonunda özellikle uyarılıyoruz. "Deki insanlara!" "Ben de sizin gibi bir insanım de onlara."
Peki, fark "Bana vahy geliyor" diyor Allah (c.c.) Yani benim bir farklı tarafım, bana vahy gelmesindendir. Yoksa bende sizin gibi insanım. Sakın ha beni ilahlık mertebesine, ona yakınlık bir makama yükseltmeyin" diyor Peygamber Efendimiz (a.s.v.)
Hıristiyanlar, Hz. İsa A.S.'a aşırı muhabbetten bu duruma düştüler yalnız. Yani, o saf tertemiz insanlardan bir kısmı benim peygamberim, ya peygamberden daha ileri, benim ilâhım demek suretiyle ileriye gidiverdi-ler.
Günümüzde insanları severken de, yaşayan insanları, yani şu anda Mahmut hocayı seviyorsanız, Mahmut hocanın hata edebileceğini düşüneceksiniz. Günaha girebileceğini de hesap edeceksiniz. Yani bu adam da günaha girer. Peki günaha girerse bu adam ne yaparım. Muhabbetten ek-
siklik olmasın yine, sevginizden eksiklik olmasın. Uyarın: yani bu yaptığın iş yanlıştır deyin.
Ama hocam benim şıhim yanılmaz, İşte bu, hırıstiyanların Hz. İsa'ya söylediklerinin bir benzeridir. Yanılmaz diye bir şey yok. Peygamber yanılmış. Allah (c.c.) uyarmış bunları. Ayeti kerimesinde Peygamber Efendimiz (a.s.v.)'ın bir davranışı Rabbimin hoşuna gitmeyince azarlanıyor. Peygamber Efendimiz azarlanıyor orada. Onun için; Peygamberler büyük günaha girmez.
Ama yanılırlar. Yanılmaları neticesinde Rabbim tarafından düzeltilirler. Peygamberler hatasız gitmişler öbür dünyaya. Yani önemi burası. Hatasız gitmişlerdir. Hataları bu dünyada iken düzeltilmiş Rabbim tarafından. Hatta bazıları derler ki; hata demiyelim de (zelle) diyelim derler. Bu biraz daha yumuşak kelimedir.
Ama büyük günah işlemezler. Onlar korunmuşlardır. Hz Adem'den, peygamber Efendimize kadar olan bütün peygamberler büyük günah işlememişler. Fakat kayma ki, (zellenin türkçe karşılığı kaymadır.) Bazen kayma olur. O da Rabbim tarafından düzeltilir. Kur'an-ı Kerim'de Yunus (a.s.)'ın bir kayması var. Efendimiz de Yunus gibi olma diye uyarılıyor. Yani Yunus peygamberin bir hatası bildiriliyor. Sen de onun gibi olma diye de Peygamber Efendimizi de uyarmış oluyor.
Onun için günümüzde yaşayan, sevdiğimiz insanların, insan olduğunu hesap edeceğiz. Hatalarını gördüğümüzde onlardan ayrılmayacağız.
Mesela bazı arkadaşlar tanırım bir efendiyle beraber çalışmışlar, çalışmışlar derken aleyhine geçivermiş. Şimdi başka bir efendi ile beraber öbürünün aleyhinde veryansın ediyor. Kendisine dedim ki, "Bak aradan 1,2 sene geçmez onun da aleyhinde aynen konuşursun sen. Çünkü dil alışkanlığı yapmışsın, bu işte.
insanları, hani Mevlana'nın güzel bir sözü var. "Dostsuz kalmış dün-ya'da hatasız dost arayan." Hatasız dost, hatasız şeyh, hatasız ilim adamı, hatasız insan bulmak mümkün değildir. Dost isek biz; hatasını şeyhimiz de olsa söylemek gerekir.
Aman hocam şeyhe söylenir mi o? Niye söylenmesin ki. Hz. Ömer şeyh gibi değil ki. Hz. Ebubekir şeyh gibi değil ki. Bütün şeyhler Hz. Ömer- Hz. Ebubekir- Hz. Osman ve Hz Ali'nin ayağının tozu olamaz. O hutbede iken, "aşağıdan birisi valla varmayayım yanına ha!" deyiveriyor yani. Yaptığın yanlışı düzeltirim diyor. Kilincımla düzeltirim seni" diyor. Ve hesap soruyor. Ve o hesap soracak bir topluma sahip olduğundan dolayı da Hz. Ömer Rabbine hamdediyor.
"Aman ya Rabbi! böyle bir toplumu bana lütfettiğinden dolayı sana hamd ederim" diyor. Ve o toplumla Kudüs'ü alıyor, ve o toplumla İran'ı alıyor. Yoksa böyle kuzu gibi, koyun gibi, insanlarla olmaz bu iş.
Koyunu bilirsiniz. Belki bir kısmınız bilmez de, bir kısmınız bilirsiniz. Koyunlar giderken yolda, önden biri gitti mi, özellikle yaz gününde öbürleri onların ayaklarının arasına kafayı sokarlar ve giderler. Öndeki yolu görüyor, öbürleri hiç yol görmez. Mesela tren yolunda, bazı kazalarda, işte tren bir sürüye çarptı, 50 tane koyunu öldürdü, haberini hep duyarız.
Fakat tren, bir keçi sürüsüne çarptı da, 50 tane keçi öldü, haberini duyamazsınız. Niye! Her keçi ayrı yürür. Kendi gözünü kendi kullanır. Ama koyunların hepsi bir gözden hareket ederler.
Dinim de böyle bir şey yok. Peygamber Efendimiz (a.s.v.) Uhud'a çıkacak. Toplamış arkadaşlarını. Gelin bakalım demiş. Ne diyorsunuz?. Efendimiz (a.s.v.) Bedir harbinde toplamış arkadaşlarını. Gelin bakalım harp esnasında, harbe girecekler ne diyorsunuz? Ensardan birisi kalktı şöyle dedi. Muhacirinden biri kalktı böyle dedi.Peygamber Efendimiz A.S.V bunların hepsini özetledi ve kararını verdi.
Yani her insanın bir gören gözü, bir de basiret denilen kalb gözü vardır. Bu basiretler de köreltilmemelidir. Bu ehli kitap İsa A.S.'a olan fazla muhabbetlerinden, kendi basiretlerini köreltmişler. Ve böylelikle kâfir oluvermişlerdir. Seveceğiz derken gâvur olmuşlar. Tehlikeli bir şey seveceğiz derken gâvur olmak. Niyet iyi idi. Yani sapıtma gayesi ile filan olmuş değil bu. Gayet iyi niyetlerle başlamış ama, imansızlığa dönüşüver-
miş bu iş. Peygamber Efendimiz burda bizim dikkatimizi çekiyor. Sakın bana böyle birşey yapmayın diyor. Biz ona salatü-selam getiririz. Ve "eşhedü enne muhammeden abdühü ve râsulühü" deriz. Yani abdühü'yü ilave ediyoruz. Kul olmasını hatırlıyoruz ve râsulühü diyoruz.
Efendim ezanda yok abduhü kelimesi. Râsulühü de yeter zaten. (Eşhedü enne muhammeden rasulüllah) Muhammed Allah'ın elçisidir. Elçi, yani insandır ilah değildir.
Ve bu ehli kitabın; Allah'ın oğul edindiği sözüne karşı günde birkaç defa (Lem yelid velem yuled) diye reddiye gönderiyoruz. Yani siz varya, akşama kadar okuduğunuz surelerde aslında hırıstiyan- müslüman mücadelesini gündemde tutuyorsunuz, "Allah doğmamıştır da, doğurmamıştır da." Kendisinden bir çocuk, oğul olmadığı gibi kendisi de doğmamıştır. Diyoruz. "Onun dengi ve benzeri de yoktur."[197]
(172) Mesih de Allah'a yakın melekler de Allah'a kul olmakdan kaçınmazlar. Kim Allah'a kulluk yapmaktan kaçınır ve kibirlenirse Allah onların hepsini huzurunda toplayacaktır.
Yani melekler ki; günah işleme durumları yok. Allah o meyli vermemiş, meleklere. Onlar hep ibadet halindeler. Günümüzde bir kısım insanlar türemiş. Geçende bir tanesi dükkana kadar geldi adam. Genç bir delikanlı, "Hocam işte ben hakikat arayıcısıyım." Eee. "Orda aradım-burda aradım şimdi biryer buldum" diyor. O bulduğu yer Kur'an-ı, Tevrat'ı, incil'i hepsini kaldı rıvermişler, orta yerden başlarında bir adamın mesajları ile idare edip gidiyorlar.
"Allah'a yaklaşmak içindir herşey yakın olduktan sonra ne gerek var" diyor. Yani biz Allah'ı bulmuşuz, onunla yakın olmuşuz. Daha ondan sonra ibadete ne gerek var. Şeyhinin sözü tabii bu.
Rabbim o tür sözlerin söyleneceğini de biliyor. Biz ki insanız günah işleme meylimiz devamlı vardır. Yani mescitte alnımızı secdeye koyduğumuz halde bile günah hatırınıza gelebilir. Meleğin hatırına bu gelmez. "O melâike bile Allah'a ibadetten uzak durmaz" diyor Allah (c.c).
Halbuki; hani bunlar mantiken doğru gibi sözler. Yaklaşmak içindir bütün ibadetler. Yaklaştıktan sonra niye efendim onun yanında ibadet yapacaksın diyor. Hani, bir de şöyle söylüyor. "Mecnun Leylâ'ya aşık. Leylâ, leylâ, leylâ diyor. Peki Leylâ'nın yanına vardıktan sonra da yine Leylâ, Leylâ, Leylâ mı dersin?" diyor.
Hayır söylemeyi bırakır. Mantiken fena değil. Peki ama Leylâ, Leylâ diyerek Leylâ'nın yanına varan kişi Leylâ'nın yanına varınca onu bırakı-verir mi? Bir insan arzu ettiği şeyi elde etmek için yollarını arar. Elde ettikten sonrada ona yakınlığını devam ettirecek, işler yapar. Onun içindir ki Allah'a yakın melekler, Allah'a ibadetten uzak durmazlar.
Tabi yaklaşmasının ölçüsü ne. İbadetini son zirveye vardırmak. Yoksa mekân olarak yaklaşma değil. Yani bir mekân yaklaşması değil. Zaman yaklaşması değil. İbadetinde, taatında öyle ileri gidiyor, ve o yine ibadetine devam ediyor ve makam ve menzilini artırıyor.
Bunlar hayallerinde belirli bir yer hedefliyorlar. Oraya vardıklarını zannediyorlar. Kendilerini kandırıyorlar. Tabi soruyu soran delikanlı yanımdan ayrılırken "Onların hesabını görürüm hocam" diyerekten çıktı gitti.
Kim Allah'a ibadetten kaçınırsa, kibirlenirse, Allah onların hepsini kendi katında huzuruna toplayacaktır." Kibirle nenlerin hepsi, böyle uzak duranların hepsi, onun huzurunda toplanacaklar yine hesap gününde.
Mü'minler ise onun hesabını bildiklerinden bu dünyada toplanmaya çalışıyorlar. Yani Allah'ın huzurunda herkes toplanacak mahşer günü. Biz ise, azaba uğramayalım diye bu dünyada toplanıyoruz o kadar.' Namaz da bir araya gelişlerimiz, hacda bir araya gelişlerimiz, hayır işlerinde birbirimize yardım edişlerimiz, bu dünyada bir araya gelmek ve toplanmak suretiyle, öbür dünyada Allah'ın huzurunda cezalandırılmak için toplanmayı önlemek için. Hani Yunus Emre "Gelin bugün yanalım, yarın yanmamak için" diyor. Yani yarın öbür dünyada yanmamak için bu dünyada bazı nefsin istediği şeyleri vermeyelim. Bunlar belki bize sıkıntı verir ama, öteki dünyada da kişiyi sıkıntıdan kurtarıverir.[198]
(173) İman edip ameli salih işleyenlere, Allah mükafatlarını tam verecek ve bol nimetini artıracaktır. Allah'a ibadetten kaçınıp kibir-lenenlere gelince onları acıklı bir azapla cezalandıracaktır. Allah'dan başka dost ve yardımcı bulamazlar.
"İman edip ameli salih işleyenlere Allah (c.c.) onların mükafatını, ücretini verir, ve kendi katından da artırır" diyor. Yani adaletiyle muamele etmez Rabbim, rahmetiyle muamete eder. Adaletiyle muamele: yaptığınıza karşılık iyilik. Rahmetiyle muamele ise yaptığınızın karşılığını kat kat vermek suretiyle, o yaptığınızın ücretini artırmaktır.
"Allah'a kul olmaktan yan çizen, kibirlen enlere gelince Allah onlara acıklı bir azapla azap eder. Allah'dan başka onlara bir yardımcı, bir dost da bulamazlar" diyor Allah (c.c.)
Bu dünya da şefaatçi, aracı bulunabilir. Adam katil olur. Yolunu bulur kurtulur, para verir kurtulur. Çeşitli vesilelerle kurtulmaya çalışır Başarılı da olabilir. Ama, O Allah'a kulluk yapmaktan kibirlenen kişiler, Allah katında hiçbir şefaatçi, hiçbir yardımcı ve hiçbir dost da bulamaz.
Hani, bu kulluk yapmaya kibirlenenlerin Türkçe de bir ifadeleri var. "Yiğidin alnı yere gelmez" ifadesiyle kullanıyorlar bunu. Peki sana bu yiğitliği, bu endamı kim verdi, Allah (c.c.) Kendin bir hücreyi yaratabilecek durumda değilsin. O seni yaratan Rabbime bu vücut secdeye kapanırsa değer kazanır. Yoksa yiğitlikle ne ilgisi var ki. Bu itlik gibi bir şey. Yiğitlikle ilgisi yok bunun. Sırtında et taşıyorsun. Başka bir şey değil.[199]
(174) Ey insanlar Rabbinizden açık bir delil geldi ve size apaçık bir nur indirdik.
Nûr ki: hani Türkçe karşılığı ışık diyelim. İnsanın önünü aydınlatan ışık, Sizin önünüzü aydınlatan, bu dünyada eşinize, çoluğunuza, çocuğunuza, dostlarınıza ve komşularınıza, insanlık ailesine ve eşyaya karşı neyi nasıl yapacağımız konusunda ışık veriyor size ve düşmanın her türlü mantık oyunlarına karşı da Allah (c.c.) bir delil olarak, bürhân olarak ki; (bürhân-ı kati) Kâfirin bütün mantığının kökünü kesecek şekilde de kitabını indirmiştir Allah (c.c.)
Bu Kur'an-ı Kerim'de, imansızların söyleyebilecekleri her şeyin cevabı var. Yeri geldikçe söylüyorum. Kâfirlerin söyleyebilecek yeni birşeylerinin olmadığını "Küfür cephesinde yeni birşey yok" isimli eserimde açıkladım.[200]
(175) İman edip, ameli salih işleyip, Allah'ın kitabına sımsıkı sarılanları, yakında rahmetine ve bol nimetine daldıracak ve onları dosdoğru yola ulaştıracaktır.
İman edenlere, İman edenler yeterli değil yalnız. Birçok ayeti kerime de özellikle böyle dikkatimizi çekiyor Rabbim. Burada bir farklı ifade kullanılmış.
"Allah'ın ipi olan Kur'an-ı Kerime sımsıkı sanlınız. Sakın parçalanmayınız" diyor Allah (c.c.) Öyle olunca; bizim bu dünya'da da mutlu cennet hayatı yaşayabilmemiz, ahirette de cennet hayatı yaşayabilmemizi iki şarta bağlamış Rabbim.
1- İman edeceğiz.
2- Allah'ın gönderdiği kitaba sımsıkı sarılacağız.
Sımsıkı sarılacağız demek... Böyle bağrına basıp ta götürme anlamında, değil yani. Böyle sıkma değil. Başta ki (Bismillahirrahmanirrahim) den, en sondaki, (minel cinneti ven nâs) ayetine kadar. Namazından, imanından, cihadından, orucundan, zekatından, kapı çalmanın âdabından, miras hukukuna kadar, doğumdan ölüme kadar, insana yöneltilen emir ve yasaklan yerine getirirse bir adam; bu dünya'da devlet, ahirette cennet vardır, bu kişiye.[201]
(176) Senden fetva soruyorlar. Deki Allah, ketale (usul ve furuu olmayan kimse) hakkında size fetva veriyor. Eğer bir kişi ölür, çocuğu olmaz ve bir kız kardeşi olursa terikenin yarısı onundur. Eğer kız kardeş ölür, oğlan kardeş ona varis olur, kız kardeşin de çocuğu olmazsa oğlan kardeşi terikenin tamamına varis olur. Eğer varisler iki kız (veya daha fazla) olurlarsa onlara terikenin üçte ikisi vardır. Eğer varisler erkek ve kadınlardan oluşursa erkeğe kadının iki misli vardır. Saparsınız diye Allah size açıklıyor. Allah herşeyi bilir.
Fetva kelimesi Arapçadan Türkçeye geçmiş bir kelime. Burada da (Yufti) fetva kelimesinden türetilmiş bir kelime "Size fetvayı Allah veriyor" diyor Allah (c.c.)
Burada şunu anlıyoruz biz. Birşeyin hükmünün ne olduğunu; Allah (c.c.) bildirmişse, o konuda bizim söyleyecek sözümüz yoktur, bitti. Onun zıttına bir söz söylemek insanı bazen küfre götürür.
İnançsızca söylenecek olursa küfre götürür. Bilinçsizce söylenecek olursa büyük günaha götürür insanı.
Bu konuda (kelâle) ki; kelâle: Bir adam ölüyor. Kadın veya erkek önemli değil. Bir erkek veya kadın ölüyor. Varis olarak baba-dede yok daha önce ölmüşler babası ve dedesi. Aşağıdan çocuğu da yok. Oğlu veya kızı da yok. Peki oğlarî kardeşi veya kız kardeşi var. Bu oğlan veya kız kardeşlere, arabın dilinde mirasçı olarak (kelâle) ifadesi kullanılmış.
Yani peygamber Efendimize geliyorlar. "Ya Rasulallah!.. İşte filan adam öldü. Onun mirasçısı olarak babası yok. Ölmüştü daha önceden. Dedesi yok. O da ölmüştü. Çocuğu da olmadı bir hanımı var. Bir annesi var. Ama oğlan kardeşi var, kız kardeşi var. Bu oğlan ve kızkardeşinin bunların da mirastan payı var mı? Ya Rasulaîlah!.. diye soruluyor Peygamber Efendimize.
Peygamber Efendimiz btf konuda kendisi cevap vermiyor. Derken bu ayeti kerime nazil oluyor. "Sana kelâle hakkında sorarlar. Onlara kelâlenin fetvasını Allah veriyor de." Yani bu cevap Rabbim'den geliyor de, onlara.
Cevap şu. "Bir adam ölürse çocuğu da olmazsa, onun da bir kız kardeşi varsa, (Bir erkek Ölüyor, çocuğu yok. Ama bir kız kardeşi var.) O adamm malının, geriye bıraktığı malının yarısı kız kardeşinindir."
(Şimdi şöyle düşünün) "Bir kadın ölmüş. O kadının oğlu yok, kızı yok. Babası- dedesi de yok. Ama oğlan kardeşi var. "O zaman onun çocuğu yoksa; o malın geriye kalanını alır." Geriye kalanını alır demek şu: Mesela kadının kocası var. Koca kendi hissesini aldıktan sonra, geriye kalanı oğlan kardeşinindir. Kocanın hissesini Nisa suresinin baş tarafında Allah (c.c.) belirlemişti. (Eğer çocuğu varsa 1/4 çocuğu yoksa 1/2 alır.) "Eğer ölen kadının çocuğu yoksa, o zaman yarıyı alır." "Eğer kadının çocuğu varsa o zaman 1/4 alır" diye kocanın hakkı zaten belirlenmişti. Kocanın hakkından sonra geriye kalanı oğlan kardeş alır. "Bir erkek ölür. Çocuğu ve babası da olmazsa, ama kız kardeşleri 2 ve daha fazla olurlarsa o zaman mirasın 2/3'sini alırlar."
"Eğer ölenin çocuğu- babası ve dedesi yoksa, (ama oğlan kardeşleri ve kız kardeşleri var. Kadınlı erkekli varlarsa o zaman, erkekler ve kadınlar; erkekler 2, kız 1 almak suretiyle mirası bölüşürler." "Sapıtmayası-nız diye Allah (c.c.) size mirası böylece açıklıyor." "Allah herşeyi bilmektedir" diyor Allah (c.c.)
Nisa suresinin başında da ifade ettiğimiz gibi; Allah (c.c.) Kur'an-ı Kerim'inde, namazın rekâtlarım bize bildirmemiş. Peygamber Efendimize havale etmiş, namazın rekâtlarını o bildirmiştir.
Sabah namazının farzı 2 rekattır. Öğle namazının farzı 4 rekâttır, îkindininki 4 rekâttır. Akşamınki 3 rekâttır. Yatsının ki 4 rekâttır diye Peygamber Efendimiz bize bildirmiş.
Ama miras hukukunda varislerin hisselerini, paylarını Allah (c.c.) bizzat teferruatına inerek kendisi bildirmiş. Önemine binaen. Onun için:
insanların hayatında, özellikle Türkiyede ilk değiştirilen kanunlardan bir tanesi de miras hukukudur.
Miras hukukunun değişmesi ile İslama göre malların bölüşülmemesi nedeni ile bir çok insan onun-bunun malını yeme durumuna düşmüştür.
Haram lokma da yüreğe girdikten sonra insanın yapmayacağı şey azalır. Yani yapamayacağı şey kalmaz o insanların.
Biz mümkün mertebe, miraslarımızı Allah'ın koyduğu kurallar içerisinde bölüşmeye dikkat edelim.
Kanunlara uygun hale getirirsiniz. Hani, kardeşler anlaştıktan sonra; mahkemeye giderler biz şurayı şöyle yaptık, burayı höyle yaptık diye kabul ederler. Erkek kardeşler olarak siz biraz daha şey olun. Yani, tabi kız kardeşlerinize karşı biraz daha yumuşak, özellikle damatlar olarak daha iyi davranın. Damatlar olarak çünkü kaybedici durumdasınız. Kaybederken kazanacaksınız. Benim tanıdığım, çok sevdiğim bir dostum; ben kendisine bunları anlattıktan sonra, kayınbiraderine milyonlarca para iade etti.
Yani bundan 20-25 sene önce bugünkü kanunlara göre bölüşmüşler ama, bu işin yanlış olduğunu anladıktan sonra, hanımına diyor ki; Hamın bu senin malından şu kadar milyonu (ki, çok büyük adettir bu) sen, senin kardeşinden haksız yere almışsın. Bunu iade edelim. Rabbimizin emrine uyalım gel deyip, geriye iade ediverdiler.
Şimdi öbürü de kerata biriydi, o da ısınmaya başladı birkaç milyonu görünce beraber. "Yahu dinimiz böylemi imiş" diyerekten ısınmaya başladı yani.
Onun için, İslâmm yaşandığı yerde hayat vardır. Bu hayatımızı, bu dünyada iyi bir şekilde devam ettirdiğimiz gibi Rabbim ahirette de cennetinde devam ettirsin inşaallah.[202]
[1] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/209.
[2] Hadis için Buhari, Enbiya I, Müslim, Rada 62-65, Ahmet Müsned 518, 151, İbni Mace Taharat 75, Ebu Davut Nikah 15 ve diğer kaynaklar.
[3] Âl-i İmran, 59
[4] Buhari, Edeb 13
[5] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/210-214.
[6] Ahmed, Müsned 4/133,50
[7] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/214-216.
[8] Ebudavut, Salat 64
[9] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/216-222.
[10] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/222-223.
[11] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/223-224.
[12] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/224-225.
[13] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/225-226.
[14] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/226.
[15] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/227.
[16] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/227-228.
[17] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/228-231.
[18] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/232-233.
[19] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/233-234.
[20] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/234.
[21] Bak. Tırmîzi, Hu-dud 2-5, Ebu Davud, Salat 114
[22] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/234-235.
[23] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/235-236.
[24] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/236.
[25] Tırmîzi, Daavut 98, İbni Mace, Zühd, 30, Ahmet, Müsned 2/132, 153, 3/425
[26] Müslim, Tevbe 47, Buhari, Enbiya 54, Ahmed, Müsned 3/86
[27] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/236-237.
[28] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/237-238.
[29] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/239.
[30] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/239-240.
[31] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/240.
[32] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/241-242.
[33] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/242-243.
[34] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/243-245.
[35] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/245.
[36] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/245-246.
[37] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/246.
[38] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/246-247.
[39] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/247.
[40] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/247-250.
[41] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/250-251.
[42] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/251-252.
[43] Buhari Nikah 94
[44] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/252-254.
[45] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/254.
[46]Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/254-255.
ibni Kudame, Muğni 81172
[47] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/255-256.
[48] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/256-257.
[49] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/257-258.
[50] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/258-259.
[51] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/259.
Müslim emarat 152, Tirmizi Zühd 48
[52] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/259-260.
[53] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/260-261.
[54] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/261.
Bak Fussilet 20.21
[55] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/262-263.
[56] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/263.
[57] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/263-264.
Ebu Davud K. Nikah
[58] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/264.
[59] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/265.
[60] Tevrat işaya 13/14, Mezamiri 37/9, Zekeriya 14/2
[61] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/265-266.
[62] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/266-267
[63] Bakara 160, Ali İmran 89, Nur 5
[64] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/267-270.
[65] Maide 18
[66] Ali İmran 20-24
[67] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/270-271.
[68] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/271.
[69] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/271-272.
[70] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/272.
Bak bu surenin 54ncü ayeti ve Bakara 109
[71] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/272-273.
[72] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/273-274.
[73] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/274.
[74] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/274-275.
[75] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/275-276.
[76] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/276.
[77] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/276-277.
[78] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/277.
[79] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/277-278.
[80] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/278.
[81] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/278.
[82] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/278-279.
[83] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/279.
[84] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/279-280.
[85] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/280.
[86] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/280.
[87] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/280.
[88] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/280-281.
[89] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/281.
[90] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/281-282.
[91] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/282.
[92] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/282.
[93] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/283.
[94] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/283-284.
[95] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/284-285.
[96] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/285-286.
[97] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/286.
[98] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/286-287.
[99] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/287.
[100] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/287-288.
[101] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/288.
[102] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/288-289.
[103] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/289.
[104] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/289-290.
[105] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/290.
[106] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/290-291.
[107] Bak: Bakara 109
[108] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/291-292.
[109] Bak: Hz. Peygamberin savaşları S.8 Prof M. Hamidullah. İstanbul 1962
[110] Maide suresi 32nci ayetten
[111] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/292-293.
[112] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/293.
[113] Bak: el ümm 5/270
[114] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/293-295.
[115] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/295.
[116] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/295-296.
[117] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/296.
[118] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/296-297.
[119] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/297.
[120] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/297.
[121] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/297-298.
[122] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/298-299.
[123] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/299.
[124] Bak: Merakıl-felah ve Reddül muhtar, ibni Abidin 1/570
[125] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/299-300.
[126] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/300-301.
[127] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/301.
[128] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/301-302.
[129] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/302.
[130] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/302.
[131] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/303.
[132] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/303.
[133] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/303-304.
[134] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/304.
[135] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/304.
[136] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/304-305.
[137] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/305.
[138] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/305-306.
[139] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/306-308.
[140] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/308-309.
[141] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/309-310.
[142] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/310-319.
[143] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/319-320.
[144] İbrahim Sûresi'nin 22. âyetinde
[145] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/320-321.
[146] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/321-323.
[147] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/323-324.
[148] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/324-325.
[149] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/325-327.
[150] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/327.
[151] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/327-328.
[152] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/328-331.
[153] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/331-332.
[154] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/332.
[155] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/332-333.
[156] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/333.
[157] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/334.
[158] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/334.
[159] Talak suresi Ayet 2
[160] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/334-338.
[161] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/339-343.
[162] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/343-344.
[163] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/344.
[164] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/344-345.
[165] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/345-348.
[166] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/348-350.
[167] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/350-351.
[168] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/351-352.
[169] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/352-354.
[170] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/354.
[171] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/354-358.
[172] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/358.
[173] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/359-362.
[174] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/362-363.
[175] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/363.
[176] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/363.
[177] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/364-365.
[178] Bakara suresinin 33 ayetinde
[179] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/365-367.
[180] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/367.
[181] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/368.
[182] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/368.
[183] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/368-369.
[184] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/369-370.
[185] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/370.
[186] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/370-371.
[187] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/371-376.
[188] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/376-379.
[189] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/379-380.
[190] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/380.
[191] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/380-383.
[192] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/383-384.
[193] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/384-385.
[194] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/385.
[195] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/385-386.
[196] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/386.
[197] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/387-391.
[198] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/391-393.
[199] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/393-394.
[200] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/394.
[201] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/394-395.
[202] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 2/395-398.
İslami Okul Okulların En Önemlisi