Nisa Suresi 1.Bölüm - 004Nisa - Kurtubi01
2. Allah Adına Dileklerde Bulunmak: 6 'Akrabalık Bağı'Anlamına Gelen: Kelimesinin Okunuşuna Dair Farklı...">1- Bütün İnsanlar Tek Bir Candan'dır.
2. Allah Adına Dileklerde Bulunmak:
"Akrabalık Bağı"Anlamına Gelen: Kelimesinin Okunuşuna Dair Farklı Görüşler ve Açıklamaları:
3. Akrabalık Bağlarını Gözetmenin Hükmü:
4, Süt Akrabalığı Yoluyla Zevi'l-erhâm (Yakın Akraba) Olanların Akrabalık Hakkım Gözetmek:
6. Yüce Allah'ın Gözeticiliği:
1- Yetimlere Mallarını Vermek:
2. Yetimlere Mallarını Verme Şekli:
3. Yetime Malını Teslim Etme Halinde Hileli Yollara Sapmak:
4. Velinin, Himayesindeki Yetiminin Mallarından Kendi Mallarına Karıştırması:
5, Yetimlerin Mallarını Yemek, Büyük Bîr Günahtır:
2. "Size Helâl Olan Kadınlardan... Nikahlayın" Buyruğundaki “Mâ” Edatının Kullanılmasına Dair:
3. Yetim Kızın Bulûğdan Önce Nikâhlanması:
4. Yetim Kız'a Mehri Misil Verme Gereği:
5- Yetim Kızın, Velisi İle Evlendirilmesi:
6. Helâl Olan Kadınların Nikâhlanması:
7. İkişer, Üçer Dörder Kelimelerine Dair Açıklama:
8. Âyette Dörtten Fazla Kadın île Evtenitebileceğine Dair Delil Yoktur:
10. Erkeğin Yatağından Uzak Katabileceği Süre:
11. Birden Fazla Kadınla Evlilikte Adaletin Gözetileceği Hususlar:
12. Adalet Yapamayanın Cariyelerle Yetinmesi:
13. Haksızlıktan Uzak Durmaya Götüren Yol:
14. Erkek Kölenin Evlenebileceği Kadın Sayısı:
1. Kadınlara Mehir Verme Gereği:
2. Kadına Mehir Vermenin Hükmü:
5. Mehir Allah'ın Kadınlara Bir Bağışıdır:
4. Kadının Mehrini Bağışlaması:
5. Mehrini Bağışlayan Kadının Bağışından Vazgeçmesi:
6. Kadının Şart Koşarak Mehrini Bağışlaması:
8. “” Kelimesinin Nahiv Açısından Durumu:
9. Mahirden Yemenin Miibak Oluşu:
10. Bağışlanan Mehrin Katıksız Helâl Oluşu:
1. Âyetler Arası İlişki ve Vasi Tayini:
3. Sefihin Hacr Altına Alınmasının Hükmü:
4. Hacr Altına Alınmadan Önce Sefihin Fiilleri:
5- Büyüğün Hacr Altına Alınması:
6. Allah'ın Geçimlik Kıldığı Mallar;
7. Yetimlerin Nafakalarının Mallarından Karşılanması:
8. Baliğ Olup Malı ve Kazancı Bulunmayan Oğulların Nafakasının Hükmü:
10. Yetimlere Güzel Söz Söylemek:
1. Âyeti Kerîmenin Nüzul Sebebi:
2. Yetimlerin Denenmesinin Mahiyeti:
3. Bulûğ ve Bulûğa Dair Bazı Hükümler:
4. Âyet-i Kerîmedeki "Reşitlik" ve "İstinâs”ın Manaları:
6. Reşitliği Anlaşılan Kimseye Malını Teslim Etmenin Şartları:
7- Babası Bulunup Hacr Altındaki Kız Çocuğun Fiillerinin Hükmü:
10. Vasinin Yetimin Malında Tasarrufunun Sınırları:
11. Yetimlerin. Mallarını Büyümeden Önce Yemeye Kalkışmak:
12. Zengin Vasi, Yetimin Malından Yememelidir:
13. İffetli Davranmaları Yahut Maruf Ölçüler İçerisinde Yemeleri Emrolunan Muhatapların Kimliği;
14. Maruf Ölçüler İçerisinde Yemenin Mahiyeti;
15. Yetimlere Mallarını Teslim Ederken Şahid Bulundurmak:
16. Veli Ya da Vasi, Yetimi, Bedenen Korumakla da Mükelleftir.
17. Allah Herkesin Hesabını Görecek Olandır:
1. Âyetler Arası İlişki ve Âyetin Nüzul Sebebi:
2. Âyet-i Kerîmenin İfade Ettiği Diğer Hususlar:
3. Akrabalık Kavramının Kapsamı:
4. Kadınların da Mirastan Paylan Vardır:
5. Gayrimenkullerin Paylaştırılması:
1. Mirasın Pay Edilmesinde Hazır Bulunanlara Birşeyler Vermek:
2. Mirasçı Tasarrufta Bulunamayacak Kadar Küçük ise:
1- Âyetin Nüzul Sebebi ve Kimler Hakkında Sözkonusu Olduğu:
3. Ayet-i Kerimedeki Tehdit Unsuru:
Ferâiz (Miras Hukukunun) in Önemi:
2- Kitap ve Sünnete Dayalı İlmin Önemi:
3- Mirasa Dair Ayetin Nüzâl Sebebi:
4- "Çocuklar" İfadesinin Kapsamı:
6- İslâm'ın İlk Dönemindeki Mirasa Hak Kazanma Sebepleri:
7. Terikeden Borcun Ödenmesi, Vasiyetin Yerine Getirilmesi...
8- "Çocuklar" Tabirinin Kapsamı:
9- Kız Çocukların Mirastaki Payları:
10- Ötenin Tek Bir Kız Bırakması Hali:
11- Ölümü Esnasında Hanımı Hâmile Bulunan Kimsenin Mirası:
15- Miras Alan Nineler ve Konu ile İlgili Görüş Ayrılıkları:
17- Anne-Babanın Mirastan Pay Oranları İkili, Birlidir:
19- Kardeşlerle Birlikte Annenin Mirası:
21- Vasiyetin Yerine Getirilmesiyle Borcun Ödenmesi:
22. Zekât ve Hac Gibi Allah'a Ait Hakların Terikeden Ödenmesi:
23- Babalarınız ve Oğullarınız...
25- Bu Şekilde Paylaştırma Allah'ın Emri ve Hikmetinin Tecelliyidir:
28- Kelâle'nin Geçtiği İki Yer ve Anlamları:
29- Kelâle Kelimesinin Dilde Kullanılışına Dair Bazı Açıklamalar:
Câhiliye Dönemi ile İslâm'ın İlk Yıllarında Mirasçılık Sebepleri:
32. Vasiyette Mirasçılara Zarar Vermemek:
32- Hastalık Halinde Yabancı Lehine Borç İkrarının Hükmü:
33- Vasiyette Zararın Tehlikesi ve Bunun Şekilleri:
35- Allah'ın Sınırlarına Riâyet île Allah'a ve Peygamberine İtaat:
O Kadınlar ki" Kelimesinin Kullanılışına Dair:
4- "Kadınlarınızdan" Lafzındaki İzafenin Anlamı:
5- Fuhuş Yapanlara Karşı Şakid Bulundurmak:
6- Şahidlerin Erkek Olmaları Gereği;
7- Zina Edenlere Önceleri Öngörülen Ceza:
8- Âyetteki Bu Hapis Bir Ceza mıydı, Bir Tehdit miydi?
5- Zina Edenlere Sürgün Cezası:
6- Sürgün Cezasını Kabul Edenler ve Erkek ile Kadının Hükmü:
1- Tevbeleri Kabul Olunacak Kimseler ve Allah'ın Tevbeleri Kabul Etmesinin Hükmü:
2- Tevbe Bütün Günahkârlar Hakkında Umumidir:
4- Tevbeleri Kabul Olunmayacaklar;
1- Kadınların Miras Alması Hususunda Cahiliye Âdeti, İslâm'ın Bunu Reddi ue Nüzul Sebebi:
2- Hayasızlık Yapan Kadına Karşı Takınılacak Tavır:
3- "Sıkıştırmama" Emrinin Muhatapları Veliler Kabul Edilirse...
4- "Kadınları Sıkıştırma Yasağının Atfedildiği Cümle ve Bir Kıraat:
5- "Apaçık" Buyruğunun Kıraat Farkları:
8- Kadınlardan Hoşlanmamaya Rağmen Katlanma Emri:
2- Kötü Geçim ve Serkeştik Her İki Taraftan İse, Eşler Ayrılmak İsterlerse:
4- Mehirden Birşey Geri Alınamaması:
5- Mehrin Geri Ahnamayışınm Gerekçesi:
6- Kadınların Aldıkları "Kuvvetli Söz":
2- Üvey Anneyi Nikahlamanın Yasaklanışı....
4- Bu Nikahın Yasak Kılınış Sebebi:
1- Kendileriyle Evlenilmesi Haram Olanlar (Muharremat):
2- Şer’i Hükümler Neye Taalluk Eder:
5- Süt Kardeşliğe Dair Şahitlik:
6- Evliliği Haram Kılan Süt Akrabalığı:
7. Süt Annenin Kocasının Durumu:
8- Süt Kızkardeşler ve Sthrî Akrabalar:
10- Üvey Kızların Haram Olma Şartı:
12- Oğulların Hanımları ile Babaların Hanımları da Haramdır:
13. Satın Alınan Cariyenin Hükmü:
14. Zina İlişkisi Haram Kılar mı?
15- Lut Kavminin Ameli, Nikâh Hurmiyetine Sebep Teşkil Eder mi?
17- Kızkardeşlerin Aynı nikâh Altında Tutulması:
18. Mülkiyet Yoluyla İki Kızkardeşle Olmanın Hükmü...
20- Rıcî Talâk İle Boşadığı Kadının Kız Kardeşini ve Yakınlarını nikahlamanın Hükmü:
21- Geçmiş Olanın istisna Edilmesi:
2. Âyet-i Kerimenin Açıklanması île İlgili Görüşler:
4. Âyet ile Haram Kılananlar ve Ayrıca Hadis-i Şerifte de Haram Kılındıkları Bildirilenler:
5- Bir Arada Nikâh Altında Tutulmaları Haram Olan Kadınlar:
6. Nikâkda da îffeti Korumak Esastır:
9. Âyetten Kasıt Mehir midir, Mut'a Nikahı mıdır:
10. Mut'a Nikâhının Kaç Defa Mubah Kılınıp Nesh Olunduğu:
11. Mut'a Nikâhına Dair Hükümler:
12. Mut'a Nikâhı Halinde Had Sözkonusu mudur?
13. Mehir Olarak Verilecek Değerin Mahiyeti:
14. Mehrin Artırılıp Eksiltilmesi:
1. Hür Kadınlarla Veya Cariyelerle Evlenmek:
2. Kitab Ekli Hür Kadını Nikahlayabilecek Durumda Olan Bir Kimse Cariye île Evlenir mi?
3. Cariye Üzerine Hür Kadınla Evlenmenin Hükmü:
4. Nikahı Altında İki Cariye Varken, Hür Kadınla Evlenme Hali:
5. Aynı Anda Nikâhı Altında Tutabileceği Cariye Sayısı:
6- Kişi Kendi Öz Cariyesi İle Nikâhlanamaz;
7- "Fetâ "Kelimesine Dair Açıklama:
8- Kitab Ehli Cariyelerle Evlenmenin Hükmü:
9. Üstünlüğün Ölçüsü Takvadır:
10. Cariye île Evlenme Hakkındaki İslâm Öncesi Telakkilerin Reddi;
11. Cariyeler Sahiplerinin İzni İle Nikahlanır:
13. Evlenileceklerin İffetli Olma Gereği:
14. Köle ve Cariyelerin Zina Cezası:
15- Köle ve Cariyelere Zina Haddini Kim Uygular:
16. Zina Edip Had Uygulanmadan Azad Edilen Cariyenin Durumu:
17. Köle Zina Ettiğini İkrar Ederse:
18. Efendinin Zina Eden Köle ve Cariyesini Affetmesinin Hükmü:
19. Köle ve Cariyelere Hadlerin Yarısının Uygulanması ve Hikmeti: Yüce Allah'ın:
20- Zina Eden Cariyeyi Satmanın Hükmü:
21. Bekârlığa Katlanmak, Cariyelerle Evlenmekten Hayırlıdır:
1- Batıl Ahş-Veriş Türlerinden; Urbûn (Kaparolu) Alış-Veriş.
2. Karşılıklı Rızaya Dayalı Ticaret:
3. Kur’ân-ı Kerim’e Göre Ticaretin Mahiyeti:
5. Satın Alınmak îstenen Matın Tadına Bakmak:
7. Alış Verişte Rızanın Mahiyeti ve Buna Dair Hükümler:
9- Cahil Safîlerin Yanlış Kanaati:
1. Büyük Günahların Mahiyeti ve Buna Dair Görüşler:
2. Günahtan Kaçınmanın Mükâfatı:
EN-NİSA
SÛRESİ
Rahman ve Rahim Allah'ın Adı île (Medine'de inmiştir. 176 âyettir).
Bu sûre tek bir âyet dışında Medine'de inmiştir. Sözkonusu bu tek âyet: "Şüphesiz ki Allah size emanetleri ehline vermenizi...emreder" (en Nisa, 4/58) âyeti olup -ileride açıklanacağı üzere-Mekke'de fetih günü Osman b. Talha el-Haceb[1] hakkında nazil olmuştur. En-Nakkaş der ki: Bu sûrenin Peygamber {.sav)'ın Mekke'den Medine'ye hicreti sırasında nazil olduğu da söylenmiştir.
Kimisi de der ki: Yüce Allah'ın "Ey insanlar!" hitabının bulunduğu buyruklar, Mekke'de inmiştir, Alkarne ve başkaları da böyle demiştir. O bakımdan bu sûrenin, baş taraflarının, Mekke'de inmiş olduğunu andıran bir niteliği var demektir. Bununla birlikte Hicretten sonra nazil olan buyruklar, Medine'de nazil olmuştur. En-Nehhâs İse bu sûre Mekke'de inmiştir, der.
Ben derim ki: Birinci görüş daha sahihtir Çünkü Sahih-i Buharı'de Hz. Âi-şe'nin şöyle dediği rivayet edilmektedir: Nisa Sûresi ancak ben Rasûlullah (savcın yanında bulunduğum sırada nazil olmuştur.[2] Âişe bununla Hz. Peygamber'in kendisiyle gerdeğe girmiş olduğunu kastedmektedir. Peygamber (sav)'ın, Âişe (r.anlıaJ ile Medine'de gerdeğe girdiği hususunda iiim adamları arasında görüş ayrılığı yoktur.
Diğer taraftan bu sûrenin hükümlerini yakından inceleyen bir kimse bu-nun hiç şüphesiz Medine'de inmiş bir sûre olduğunu açıkça anlar. Yüce Allah'ın: "Ey insanlar" hitabının yer aldığı buyruklar Mekke'de inmiştir, şeklinde kanaat belirtenlerin görüşü doğru bir görüş değildir. Çünkü Bakara Sûresi de Medine'de İnmiş bir sûre olmakla birlikte, o sûrede iki yerde: "Ey insanlar" hitapları yer almıştır. Nitekim bu husustaki açıklamalar önceden (el-Bakara, 2/21 ve 168. âyetlerde) geçmiş bulunmaktadır. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. [3]
1. Ey insanlar! Sizi tek bir nefisten yaratan, ondan da zevcesini var eden ve her ikisinden bir çok erkekler ve kadınlar türetip yayan Rabbinizden korkun ve yine O'nun adı ile birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah'tan sakının, akrabalık bağlarını kesmekten de. Şüphesiz Allah, üzerinizde tam bir gözetleyicidir.
Bu buyruğa dair açıklamalarımızı akı başlık halinde sunacağız: [4]
1- Bütün İnsanlar Tek Bir Candan'dır.
Yüce Allah'lıın: "Ey insanlar! Sizi tek bir nefisten yaratan.., Rabbinizden korkun buyruğu ile ilgili olarak, daha ünce el-Bakara Sûresi'nde "en-Nâs: insanlar" kelimesinin iştikake, takvâ'nın, rabb'ın, yaratmanın, zevcin (eş) ve türetip yayma'mn (el-bess)'İn anlamına dair açıklamalar geçmiş bulunduğundan dolayı bunları tekrara gerek yoktur.[5]
Âyet kerimede aynı zamanda yaratıcının varlığına da dikkat çekilmektedir.
"Tek kelimesinin müennes "te"si ile gelmesi "nefs" kelimesinin müennesliği dolayısıyladır. Nefs kelimesi ise kendisiyle müzekker kast olunsa dahi, müennes gelir. Bununla birlikte günlük konuşmada: "Tekbir nefisten" şeklinde gelmesi de mümkündür. O takdirde mana kastedilerek bu şekilde (müenneslik "te"si olmaksızın) söylenmiş olur. Bunun böyle gelmesine sebep, nefs ile Âdem (a.s)'ın kast edilmiş olmasıdır. Bunu Mü-cahid ve Katade söylemiştir Aynı zamanda bu kelime, bu şekilde îbn Ebi Ab-le tarafından müenneslik "te"sİ olmaksızın şeklinde de okunmuştur.
"Türetip yayan" buyruğunun anlamı yeryüzünde dağıtıp yayan, demektir Yüce Allah'ın ; "Etrafa saçılmış kıymetli yaygılar vardır" (el-Gâşiye, 88/16) buyruğunda kullanılan kelime de aynı köktendir. Buna dair açıklamalar da daha önceden Bakara Sûresi'nde (2/164. âyet 8. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.
"Her ikisinden" yine kasıt, Hz. Âdem ile Hz. Havva'dır. Mücâhid der ki Hz. Havva Hz. Âdem'in en alttaki kaburga kemiğinden yaratılmıştır.[6]' Hadis-i şerifte de: "Kadın eğri bir kaburga kemiğinden yaratılmıştır'[7]' diye buyrul-makladır ki, bu da daha önce el-Bakara Sûresi'nde (2/35. âyet 4. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.
"Bîr çok erkekler ve kadınlar" yani onların soyundan gelenleri yalnızca iki tür olarak yarattı. Bu buyruk, hunsanın müstakil bir tür olmamasını gerektirir. Fakat onun gerçek bir hüviyeti vardır ki, kendisini bu iki türe ait kılmaktadır. Bu da onun Hz. Âdem soyundan gelmesidir. O bakımdan daha önce el-Bakara Sûresi'nde (2/35, âyet 4. başlıkta) geçtiği üzere onda bulunan organların fazlalık ya da eksikliği gözönünde bulundurularak bu iki türden birisine katılır. [8]
2. Allah Adına Dileklerde Bulunmak:
Yüce Allah in; "Kendisi adına birbirinizden dileklerde bulunduğunuz Allah'tan ve akrabalık bağını kesmekten de (sakının)" buyruğunda takva emri (Allah'tan korkmak, sakınmak) kendilerine emir yöneltilen kişilerin bu konuda dikkatlerini çekmek ve onları uyarmak için tekrar edilmiştir,
"Kendisinden** edatı da sıfat olmak üzere nasb mahallindedir. "Akrabalık bağı" anlamındaki iafızda buna alfedilmiştir. Yani Allah'a karşı gelmekten de sakının, akrabalık bağlarım kesmekten de sakının,
Medine'lileı: "Birbirinizden dileklerde bulunduğunuz anlamına gelen; kelimesini, şeklinde "t" harfini "sin" harfine idğam ile okumuşlardır. Kuleliler ise bunu, iki "t" bir arada geldiği için, birinci "t"yi hazf ederek "sîn"i de şeddesiz olarak okumuşlardır Çünkü bunun anlamının ne olduğu açıkça bilinmektedir. Yüce Allah'ın: Günah üzere birbirinizle yardımlaşmayınız" (el-Maide, 5/2) buyruğu ile: "; İnerde irce"{el-Kadr, 97/4) kelimeleri ve benzerlerinde olduğu gibi. [9]
"Akrabalık Bağı"Anlamına Gelen: Kelimesinin Okunuşuna Dair Farklı Görüşler ve Açıklamaları:
İbrahim en-Nehaîf Kaiade, el-A'meş ve Hamza, bu kelimenin sonunu esreli (cer ile) okumuşlardır. Nahivciler bu konuda çeşitli açıklamalarda bulunmuşlardır. Basra'h nahivcilerin ileri gelenleri bu şekilde okumak yanlış bir okumadır, böyle bir okuyuş helâl (caiz) olamaz, demişlerdir. Kufeli nahivciler ise; bu, çirkin bir okuyuştur, derler ve bundan fazla birşev söylemeyip neden çirkin olduğunu da belirtmezler. en-Nelıhâs ise, bu konuda "bil-diğim kadarıyla" kaydını da eklemektedir.
Sîbeveyh ise der ki: Aslında cer mahallindeki zamire (burada "kendisi adına" anlamına gelen deki zamiri kastediyor) atıf yapılmaz. Çünkü böyle bir zamir tenviri seviyesindedir. Tenvin'e ise ati" yapılmaz.
Bir gurup nahivci de der ki: Aslında bu (bu şekilde mecrur bir zamire değil de) bilinen bir şeye atfedil m iştir. Çünkü Araplar akrabalık bağı adına bi-ribirlerinden dileklerde bulunur ve: "Allah adına ve akrabalık bağı adına senden dilekle bulunuyorum" derlerdi.
el-Hasen, en-Nehaî ve Mücahid de âyet-i kerimedeki bu ifadeyi böylece açıklamışlardır. Mesele ile ilgili doğru olan da -ileride de görüleceği üzere-budur.
Ancak aralarında ez-Zeccac'ın da bulunduğu bazı kimseler bu görüşü zayıf kabul eder ve şöyle derler: Açık bir ismin, cer halinde, cerr'e sebep olan açıkça ifade etmedikçe, zamire atfedilmesi çirkin bir iştir. Mesela yüce Allah'ın şu buyruğunda buf açıkça zikredilmiştin "Biz onu ve onun. evini yerin dibine geçirdik" (el-Kasas, 28/81).
Bununla birlikte; Ona ve Zeyd'e uğradım, şeklindeki bir ifade çirkin görülmektedir. ez-Zeccâc, el-Mâzinî'den naklen der ki: Çünkü atfedilen ile kendisine atfedilen aynı ifadede ortaktırlar, onların herbirisi ötekinin yerini tutabilir. Buna göre; Zeyd'e ve sana uğradım kastıyla: ifadesi caiz olmadığı gibi; aynı şekilde; sana ve Zeyd'e uğradım kastıyla: ifadesi de caiz değildir. Sibeveyh'e göre ise böyle bir ifade çirkindir Ve ancak şiirde bunun kullanılması caiz olur, Şair'in şu ifadesinde olduğu gibi:
"Artık bugün yatın geldin, bizi yeriyor ve bize aövüp sayıyorsun
Çek git, artık sana da, günlerin bize gösterdiklerine de hayret etmiyoruz!"
Burada görüldüğü gibi; "Günler" kelimesinin başına " lıarf-i cerr'inî getirmeksizin " Sana" kelimesindeki kef harfine zaruret dolayısıyla atfetmiştir. Bir diğer şair'in şu beyti de bu kabildendir:
"Kılıçlarımızı yüksek direklere benzer yerlere asarız
Ve onlarla (kıbçlarla) topuklar (imiz) arasında oldukça genişçe bir mesafe vardır."
Burada görüldüğü gibi; Topuklar" kelimesini zorunlu olarak; onlarla... arasında" deki zamire atfetmiştir.
Ebû Ali (el-Farisî) der ki: Bu kıyasa (konuyla ilgili kurallara.) göre zayıftır. et-Tezkiretu'l-Mehdiyye adlı eserde el-Farisi'den nakledildiğine göre; Ebu'l-Abbas el-Müberred şöyle demiştir: Arkasında namaz kıldığım imam eğer: Ne de siz beni kurtarabilirsiniz" (ibrahim, 14/22) ile (aslolan bu kelimenin son "y" harfinin esreli değil de üstün okunmasıdır): "Kendisi adına birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah'tan ve akrabalık bağını kesmekten de. diye (son "mim" harfini esreli) okuyacak olursa ayakkabılarımı alır, giderim.
ez-Zeccâc der ki: Zayıf ve Arapça bakımından çirkin olmakla birlikte Hamza'nin bu şekildeki kıraati dini inanç açısından da oldukça büyük bir hatadır. Çünkü Peygamber (sav): "Babalarınızın adına (babam hakkı için) diye) yemin etmeyiniz"[10] buyurmuştur. Allah'tan başkası adına yemin etmek caiz olmadığına göre, akrabalık bağı adına yemin nasıl caiz olur? Ben İsmail bin îshak'ın Allah'tan başkası adına yemin etmenin oldukça büyük bir iş olduğu kanaatini açıkladığını ve yeminin yalnız Allah adına yapılabileceğini ifade ettiğini gördüm.
en-Nehas der ki: Bazılarının: "Akrabalık bağı adına kelimesinin bir yemin olduğunu söylemeleri hem anlam hem de İ'rab bakımından bir yanlışlıktır. Çünkü Peygamber (sav)'dan gelen hadis bu kelimenin üstün okunması gerektiğine delâlet etmektedir. Şu'be, Avn b. Ebi Cuhayfe'den, o el-Münzİr b. Cerir'den o babasından şöyle dediğini rivayet etmektedir: Peygamber (sav)'ın yanında bulunuyorduk. Mudar'dan ayakları çıplak elbisesiz bir topluluk geldi. Rasûlullah {.sav)'ın yüzünün onların bu fakir halleri dolayısıyla değiştiğini gördüm. Daha sonra öğlen namazını kılıp müslümanlara hutbe irad ederek dedi ki: "Ey insanlar! Rabbinizden korkunuz... ve akrabalık bağını kesmekten de" diyerek -son kelime olan akrabalık bağı anlamına gelen: kelimesini üstün okudu[11] sonra: "Kişi dinarından, dirheminden, bir ölçek buğdayından tasaddukta bulunsun...diyerek" hadisin geri kalan kısmını zikretti.[12]
Bunun ifade ettiği mana ise bu kelimenin nasb ile okunacağıdır. Çünkü Hz, Peygamber onları akrabalık bağlanın gözetmeye teşvik etmiştir. Yine Peygamber (sav)'tn: "Kim yemin edecekse ya Allah adına yemin etsin yahut sus-sun[13] dîye buyurduğu sahih rivayetle sabit olmuştur, İşte bu da: "Ben Allah adına ve akrabalık bağı adına senden istiyorum" diye ifade kullandıklarını söyleyenlerin' (yani âyet-i kerimedeki bu kelimenin esreli okunabileceğini söylemek isteyenlerin) görüşlerinin doğru olmadığını ortaya koymaktadır. Hbu tshak der ki: "Kendisi adına isteklerde bulunduğunuz" ifadesi, kendisi adına haklarınızı istediğiniz, demektir. Buna göre yine bu kelimenin es-reli olarak okunmasının bir manası olmaz.
Derim ki: İşte, dil bilginlerinin bu kelimenin esreli olarak okunmasının doğru olmadığını belirten konu İle İlgili olarak tesbit edebildiğim açıklamaları bunlardır. İbn Atiyye de bu görüşü tercih etmiştir. Ancak İmam Ebu Nasr Abdurrahim bin Abdulkerim el-Kuşeyrî bu görüşü red ederek kelimenin atfedilmiş olduğunu yani (esreli okunacağı görüşünü.) tercih ederek şunları söylemektedir: Böyle bir açıklama, dinin ileri gelen ilim adamlarınca red olunur. Çünkü kıraat imamlarının okudukları okuyuşların hepsi Peygamber (sav)'dan tevatür yoluyla sabit olmuştur ve bu ilim adamları bunu bilirler. Peygamber (savVdan herhangi bir şey sabit olduğu takdirde bir kimse bunu red edecek olursa, o Peygamber (sav)'ı reddetmiş ve onun okuduğu şekli çirkin görmüş olur. Bu ise oldukça sakıncalı bir konumdur ve böyle bir durumda dil ve na-hiv'in iteri gelen ilim adamları takh'd edilmez. Çünkü Arapça esas itibariyle Peygamber {savj'den öğrenilir. Hiç kimse de onun son derece fasih olduğu hususunda şüphe etmez. Konuyla ilgili nakledilen hadise gelince; bu tartışma götürür bir husustur. Çünkü Hz. Peygamber Ebu'l-Uşerâ denilen bir sa-habiye: "Baban hakkı için, keşke onun böğrüne bir darbe İndirmiş olsaydın"[14] dîye buyurmuştur. Diğer taraftan böyle bir yasak, Allah'tan başkası adına yemin hususunda varid olmuştur. Bu ise akrabalık bağı hakkı ile başkasına iltimasta bulunmak (tevessül) dir. Bu konuda da yasak söz konusu değildir. Yine et-Kuşeyrî der ki: Evet, bunun akrabalık bağs adına bir yemin olduğu söylenmiştir. Yani : Akrabalık hakkı için Allah'tan korkun, demeye benzer.
Nitekim: Baban hakkı için sen bunu yap" da denilmektedir. Kur'an-ı Kerîm'de ise: "Yıldıza andolsun, Tûr'a andolsun, incire andolsun, ömrün hakks için" gibi yeminler de yer almıştır.
Ancak böyle bir açıklama oldukça zorlanarak yapılmış bir açıklamadır, {da denilmiştir).
Derim ki: Hayır, bunda bir zorlama sözkonusu değildir. Çünkü "Akrabalık bağı için" kelimesinin bu kabilden olması uzak bir ihtimal değildir. Böylelikle Yüce Allah, birliğine ve kudretine delâlet eden diğer yaratıklarına yemin ettiği gibi, bu akrabalık bağını tekid etmek için de ona yemin etmiş olmakta ve bu tekidi kendisinin yüce adı birlikte zikredecek kadar İİeriye götürmüş bulunmaktadır. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
Zaten yüce Allah'ın dilediği şeye yemin etme, dilediğini yasaklama, dilediğini mubah kılma hakkıdır. O bakımdan bunun da bir yemin olma ihtimali uzak değildir. Araplar da akrabalık bağı hakkı için yemin etmektedir, Diğer taraftan bu kelimenin başında "be" harfi kastetilmiş olmakla birlikte, şairin şu sözlerinde hazf edildiği gibi hazfedilmiş olması da uygundur:
"Onlar aşiretçe uğursuzdurlar ıslah edici değillerdir;
Ve ancak bir ayrılık dol ayısı ile kargaları öten kimselerdir.
Burada görıîîdüğü gibi kelimesi "be" harfi cerri gelmemiş olduğu halde mecrûrdur.
îbn ed-Dihân Ebu Muhammed Said b. Mübarek der ki: el-Kûfî zahirin (açık İsmin) mecrûr'a (mecrur zamire) affedilmesini caiz kabul eder ve bunun mümkün olduğunu söyler Şairin şu beyitİ de bu kabildendir:
"Yazıklar olsun sana ! Ya bana seslen yahut da; Yaşlı, aert tabiatlı ve sür'atli e eşeklerden metanetli, mütahammil olanlarını çağır."[15]
(Az önce geçen bir beyit'in son mısra'ı olan) şu mısra da bu kabildendir:
"Ve çek git artık, sana da günlerin getirdiklerine de hayret etmiyoruz. (.Yine az önce geçen) şu mısrada bu kabildendir:
Onlarla (kılıçlarla) topuklar(ımız) arasında genişçe bir mesafe vardır"
Şu mısra da bu kabildendir:
Sana ve ed-Dahhâk*a bir Hind kılıcı yeterî
Bir diğer şairin su beyti de bu kabildendir:
"Göğün ufuklarına çıkmak istedi de oralara
Çekip çıkartacak birisini bulamadı, yerde de oturacak bir yer bulamadı.
Bir diğeri de şöyle demektedir:
"Onda da bütün işlerde de boşa giden bir şey yoktur.
Onun gaybe dair herhangi bir emri ile hüküm verildi mi, mutlaka meydana gelir."
Bir başka şair de şöyle demektedir:
"Bir bölüğün yanından geçiyorum, bilmiyorum ama Ölümüm orada mı gerçekleşecek, yoksa başka birisinde mi?"
Burada "başkasında" anlamına gelen; kelimesi, ".....de, da" anlamına gelen ile cer ma hal Ündedir.
İşte bazıları da Allah'ın: Orada hem sizin için hem de miktarını temin edemeyeceğiniz kimseler için bir çok geçimlikler yarattık." (el-Hicr, 15/20) buyruğundaki kelimesini Sizin İçin" kelimesindeki "kef" ve "mtm" harflerine atfetmiştir.
Abdullah bin Yezid de (âyet-i kerimedeki): Akrabalık bağları" kelimesini mübtedâ olmak üzere ref ile okumuştur. Buna göre haber mukadderdir, takdiri de şöyledir; Akrabalık bağlarının ise gözetilmesi gerekmektedir. Bununla birlikte bunun iğrâ (teşvik) olması da muhtemeldir. Çünkü Araplar arasında iğra'yı ret"' edenler de vardır. el-Ferrâ bu kabilden olmak üzere şu beyitleri nakletmektedir:
"Şüphesiz ki aralarında Umeyr'in ve Umeyr'in benzerlerinin
bulunduğu bir kavim ile Yine birileri es-Seffâh olan bir kavim
Elbetteki yardıma çağıran: "Silaha, silaha (sanlın)" dediğinde Onlara karşı çıkmaya gerçekten değer."
Âyet-i kerîmedeki Akrabalık bağları" kelimesinin nasb ile kendisi adına1' kelimesinin mahalline atf olduğu da söylenmiştir. Çünkü bu zamirin mahalli nasb'dır. Şairin şu mısra'ında olduğu gibi:
"...Çünkü biz dağ da değiliz, demir de değiliz."
Zaten Araplar da önceden Allah adına ve akrabalık adına senden istiyorum" derlerdi. Bununla birlikte bu kelimenin mansub okunması İle ilgili daha kuvvetli görülen görüş, -önceden de belirttiğimiz gibi- mansub bîr fiilin takdiri ile nasb edilmiş olmasıdır. [16]
3. Akrabalık Bağlarını Gözetmenin Hükmü:
Ümmet, akrabalık bağım gözetmenin vacib (farz), bu bağı kesmenin haram olduğunu ittifakla kabul etmiştir. Peygamber (sav)in, kendisine: Annemin akrabalık hakkını gözeteyim mi- diye soran Esmâ'y^: "Annenin akrabalık hakkını gözet" diye buyurduğu sahih rivayetle sabit olmuştur. [17] Annesi henüz kâfir olmakla birlikte onun akrabalık bağını gözetmesini emretmiştir.
Böylece akrabalık bağını gözetmenin gereğini tekid için, kâfirin dahi akrabalık bağını gözetmekte bir fazilet olduğu belirtilmiştir, Hatta Ebu Ha-nife ve onun arkadaşları eğer asebe ve hissesi belli bir mirasçısı (ashâbu'l-ferâiz) yoksa, zevi'l-erhâm'ın[18] mirasçı olacaklarını söyleyecek kadar bu konuda ileri gitmişlerdir.
Yine onların görüşlerine göre; akrabalık bağının saygınlığı dolayısıyla, ze-vi'1-erhâm olan akrabalar akrabaların! köle olarak satın alanların aleyhine azad edileceklerini dahi söylemişlerdir. Bunu Ebû Davud'un Peygamber (sav) 'in söylediğini rivayet ettiği: "Her kim kendisiyle evlenümesi haram olan bir zu rahimini (akrabasını) mülkiyetine geçirirse o kişi hürdür'[19] hadisi ile pekiştirmişlerdir. Aynı zamanda bu ilim ehli çoğu kimsenin de görüşüdür.
Bu görüş, Ömer bin el-Hattab (ra) ile Abdullah bin Mes'ud'dan rivayet edilmiş, ashabı kiramdan bu hususla kendilerine muhalif olan kimse de bilinmeinektedir. Aynı zamanda Hasan-ı Basri, Cabir bin Zeyd, Ata, eş-Şa'bî ve ez-Zührî'nin de görüşü olup es-Sevrî, Ahmed ve İshak da bu kanaattedir
Bu konuda bizim ilim adamlarımızın (Maliki mezhebinin) üç görüşü vardır. Birincisine göre bu hüküm babalara ve dedelere hastır. İkincisine göre bu hüküm kardeşlerle alakalıdır. Üçüncü görüş İse, Ebu Hanife'nin görüşü gibidir.
Şafiî ise der ki: Çocukları, babalan ve anneleri dışında kişinin mülkiyetine geçirdiği kimseler, onun aleyhine azad edilmezler. Kardeşleri olsun diğer yakın akrabalarından olsun, herhangi bir kimse onun aleyhine azad edilmez.
Ancak doğru olan, belirtmiş olduğumuz ve aynı zamanda Tirmizî'nin de Nesâî'nin de rivayet ettiği hadis-i şerif dolayısıyla birinci olan görüştür. Bu hadisin rivayet yollarının en iyisi Nesâî'nin yaptığı rivayettir, O bunu Dam-ra'dan, o Süfyan'dan, o Abdullah bin Dinar'dan, o da İbn Ömer yoluyla rivayet etmiştir. îbn Ömer dedi ki; Rasûlullah (sav) şöyle buyurdu: "Her kim mahrem bir akrabasına (kendisiyle evlenmesi haram olan yakın akrabasına) malik olursa bu, onun aleyhine olmak üzere azadedilir."[20]
Bu hadis-i şerif adil kimselerin adil kimselerden nakli ile sabit olmuş bir hadis olup hadis imamlarından her hangi bir kimse onunla ameli rerketme-yi gerektiren bir illet ile onu tenkid etmiş değildir. Şu kadar var ki Nesâî hadisin sonunda: "Bu münker bir hadistir" derken başkası da bu hadisi Dam-ra tek başına rivayet etmiştir, demiştir.[21] İşte hadisçilerin ıstılahına göre hadisin münker veya şazz olması bu demektir. Damra ise adil ve sika bir ravi olup, bir hadisi sika bir ravinin tek başına rivayet etmesi hadise zarar vermez. Doğrusunu en Eyi bilen Allah'tır. [22]
4, Süt Akrabalığı Yoluyla Zevi'l-erhâm (Yakın Akraba) Olanların Akrabalık Hakkım Gözetmek:
İlim adamları süt akrabalığı yoluyla zevi'l-erhâm olan akrabaların akrabalık bağım gözetmenin hükmü hakkında farklı görüşlere sahiptirler.
İlim ehlinin çoğunluğu bu tür akrabaların, hadisin hükmü kapsamında olmadığını söylemişlerdir.
Kadı Şerik ise bu akrabaların da azad edileceğini söylemiştir.
Zahiri mezhebine mensup bazı kimseler ile kimi kelam alimleri çocuk babasına malik olduğu takdirde, babasının oğlunun aleyhine azad edilmeyeceğini söylemişler ve Hz. Peygamber'in şu buyruğunu delil göstermişlerdir:
"Bir oğulun babasını mükâfatlandırabilmesi, ancak babasını köle bulup ta onu satın atdığî ve onu azad ettiği takdirde mümkün olabilir."[23] Derler kî: Satın almak sahih olduğu takdirde mülkiyet de sabit olur. Mülkiyet sahibinin de tasarruf hakkı vardır.
Ancak bu, onların şeriatın maksatlarını bilmediklerini ortaya koymaktadır. Yüce Allah: "Ve anne-babaya da iyilik yapın,.." (el-İsrâ., 17/23)diye buyurmaktadır. Böylelikle kendisine ibadet emri ile anne-babaya iyiliğin gereğini bir arada zikretmiştir. Babanın çocuğunun mülkiyeli ve tahakkümü altında kalmaya devam etmesi ise asla iyilik olamaz. O halde ya: "Onu satın aldığı ve azad ettiği..," hadisinin gereğince onu azad etmelidir; yahut âyet-i kerime gereğince ona iyilik yapmak tçin azad etmelidir.
Cumhurun kanaatine göre ise hadisin anlamı şudur: Evlat babasını satın almakla babasının azad edilmesine sebep teşkil etçiğinden dolayı, şeriat babasını azad etmeyi tıpkı ondan vaki olmuş gibi çocuğa nisbet etmiştir.
İlim adamlarının mülkiyet yoluyla kimlerin azad edileceğiyle ilgili farklı görüşlerine gelince; birinci görüşün delili zikrettiğimiz şekilde Kitap ve Sünnetten anlaşılandır.
İkinci görüşün delili ise, evliliği haram kılan akrabalığın hadis-i şerifte anılan babanın akrabalığı gibi kabul edilmesidir. Esasen bir kimseye oğlundan daha yakın kimse bulunmaz. O bakımdan bu hadis-i şerif baba ile İlgili kabul edilir. Kardeş ise bu hususta ona yakın bir derecededir. Çünkü kardeş kardeşe baba yoluyla yakın olur. O bakımdan kardeş, ben onun babasının oğluyum diyerek kardeşine olan yakınlığını izah eder.
Üçüncü görüşün dayanağı ise az önce zikrettiğimiz Damra yoluyla gelen hadisi şeriftir. Doğrusunu en iyi bilen Allahtır. [24]
5- "Akrabahk"ın Kapsamı:
Yüce Allah'ın: "Akrabalık bağı" buyruğunda sözü geçen akrabalık {er-rahim), mahrem olan ile olmayan arasında her hangi bir fark söz konusu olmaksızın bütün akrabaları kapsayan bir isimdir.
Ebû Hanife, yapılan hibeden vazgeçmenin yasaklılığı hususunda mahrem akrabalığa itibar eder. [25] Amca çocuklarına yapılan hibeden dönmek akrabalık bağım kesmek ve akrabalık sözkonusu olmakla birlikte caizdir. Bundan dolayı bu tür (mahrem) akrabalıklara miras, velayet ve diğer hükümler de ta-aliuk etmektedir.
Burada yalnız mahrem akrabalığı nazarı itibara almak, esasen herhangi bir dayanak sözkonusu olmaksızın Kitabın nassına bir fazlalıktır. Onlar (Hanefi'ler) böyle bir şeyi (mesnedsiz fazlalığı) bir nesli olarak değerlendirirler. Yine bu görüşte akrabalık bağım kesmenin gerekçesine bir çeşit işaret de vardır. Ayrıca onlar bunu (hibeden dönmeyi) amca çocukları, dayı ve teyze çocukları hakkında da caiz kabul etmişlerdir.[26] Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. [27]
6. Yüce Allah'ın Gözeticiliği:
Yüce Allah'ın: "Şüphesiz Allah üzerinizde tam bir gözetleyicidir." O, her şeyi koruyup gözetendir, demektir. Bu açıklama İbn Abbas ve Mücahid'den nakledilmiştir. İbn Zeyd ise, her şeyi en iyi bilendir diye açıklamıştır.
"Gözetleyici" (er-Rakîb.) koruyucu anlamına geldiği söylendiği gibi, koruyan anlamına geldiği de söylenmiştir. Buna göre gözetleyici (er-Rakîb), yüce Allah'ın sıfatlarındandır, er-Rakîb koruyan ve gözetleyen anlamındadır. Gözetleme halinde bu fiilden gelen kipler kullanılır. (Yine aynı kökten gelen): el-merkab, gözetl ey İçinin üzerinde durduğu ve etrafı görebilen yüksekçe yer (gözetleme kulesi) demektir. er-Rakîb belli paylan bulunan kısmet arama oklarından olan yedi okun üçüncüsünün adıdır.[28] Bir çeşit yılana bu ismin verildiği de söylenmiştir. O halde bu kelime müşterek bir lafızdır. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. [29]
2- Yetimlere mallarım verin, temizi murdar olana değiştirmeyin. Onların mallarını mallarınızla (karıştırarak) yemeyin. Muhakkak ki bu, büyük bir günahtır.
Bu buyruğa dair açıklamalarımızı beş başlık halinde sunacağız:
1- Yetimlere Mallarını Vermek:
Yüce Allah'ın: "Yetimlere mallarını verin" buyruğunda yer alan "yetim-ler"den kasıt, (bîr zamanlar) yetim olan kimselerdir. Yüce Allah'ın: "Ve sihirbazlar secdeye kapanıverdiler" (el-A'râf, 7/120) buyruğunda olduğu gibi. Çünkü hem Allah'a secde etmek, hem sihirbazlık birlikte olmaz. Aynı şekilde büluğ sözkonusu olduğu takdirde de yetimlik sozkonusu olmaz. Peygamber (sav)'e d& "Ebu Talibin yetimi" denilmesi daha önceki durumu nazarı itibara alınarak söyleniyordu.
*îtâ" mastarı vermek anlamındadır. Bağış ve verilen şey anlamına gelen "etv" kelimesi de bu kökten gelmektedir. Rüşvet anlamına gelen "ilâve" kelimesi de burdandır.
Yetim ergenlik çağına varmayan kimse hakkında kullanılır Bakara Sûre-si'nde (2/83. âyet 5- başlıkta) buna dair yeteri kadar açıklamalar önceden geçmiş bulunmaktadır.
Bu âyet-i kerimelerde yetimlerin veli ve vasilerine hitab edilmektedir.
Mukatil ve el-Kelbî'nin açıklamalarına göre bu âyet-i kerime, çokça malı bulunan ve yetim olan bir kardeşinin oğlu bulunan Gatafan'lı bir kişi hakkında nazil olmuştur. Yetim, ergenlik çağma varınca amcasından malını kendisine vermesini istedi, fakat amcası malını ona vermedi. Bunun üzerine bu âyet-i kerime nazil oldu. Amcası: Çok büyük bîr günah işlemiş olmaktan Allah'a stğLnınz, diyerek inalı yeğenine geri verdi. Peygamber (sav) de şöyle buyurmuştur: "Her kim nefsinin dmriliğinden korunup bu şekilde geri döner (hakkı sahiplerine iade eder) ise artık o kendi yurduna konaklar" Burada ise yurdundan kasıt cennettir. Delikanlı bu malı eline geçirince onu Allah yolunda infak etti. Bu sefer Hz. Peygamber şöyle buyurdu: "Ecir tahakkuk etti, fakat geriye günahı kaldı." Nasıl Ey Allah'ın Rasûlu? diye sorulunca Hz, Peygamber şöyle açıkladı: "Bu delikanlının ecri tahakkuk etti, takat günahı da babası üzerinde kaldı." [30] Çünkü babası müşrik bir kimse idi. [31]
2. Yetimlere Mallarını Verme Şekli:
Yetimlere mallarının verilmesi iki şekilde olabilir. Birincisi yetimin veliliği sözkonusu olduğu sürece yiyecek ve giyecek ihtiyacının karşılanması. Çünkü küçük yahut yaşı büyük olmakla birlikte sefih (beyinsiz) gibi malının tamamını alıp kullanma hakkına sahip olamayanlar için bu, ancak bu yolla mümkün olabilir,
İkincisi ise malı ona teslim etmek ve malında tasarruf etme imkânım verecek şekilde malı ona vermek. Bu da yetimin denenip reşitliğinin ortaya çıkması halinde sözkonusu olur. Böyle bir durumda olan kimseye "yetim" adını vermek mecazen olur. İbarenin anlamı ise; Önceleri yetim olan... şeklinde olur. Bu önceki durumda alınan ismin, sonraki halinde de devamını ifade eder. Nitekim önceleri sihirbaz olan (sonradan Hz. Musa'ya iman eden) ler hakkında da yüce Allah'ın: "Ve sihirbazlar secdeye kapaniverdiler" (el-A'râf, 7/120) buyruğu da bu kabildendir. Peygamber (sav) e da "Ebu Talib'in yetimi" deniliyordu. Artık velinin, yetimin reşitliğini gerçekten anladıktan sonra malını ona vermemesi haram olur ve vermediği takdirde asi olur. Ebû Ha-nîfe der ki: Yetim yirmibeş yaşına geldiği takdirde, durum ne olursa oisun malı ona teslim edilir. Çünkü o artık dede olacak yaştadır.
Derim ki: Yüce Allah bu âyet-i kerimede reşitliğin tesbit edilmesinden söz etmemiş te: 'Yetimleri evlilik çağına erdikleri zamana kadar deneyin. Şayet onlarda bir reşittik görürseniz mallarını kendilerine teslim edin" (en-Nİsâ, 4/6) buyruğunda neden zikretmiştir. Hanefi mezhebine mensub Ebû Bekr er-Râzî, "Ahkamu'l-Kur'ân" adlı eserinde şunları söylemektedir: Yüce Allah bir yerde reşitlîk kaydını zîkretmeyip, bir diğer yerde reşîtlik kaydını zikrettiğine göre, bunların ikisi ile de amel edilmesi gerekmektedir. O bakımdan derim ki: Yetim 25 yaşma vardığı halde henüz akimi başına almamış (sefih) olup reşitiiği tesbit edilememişse dahi malının kendisine teslim edilmesi icabeder. Dalıa küçük olduğu takdirde ise bu iki âyet-i kerimeyle amei etmenin bir gereği olarak teslim etmek icap etmez. Ebu Hanife de der ki: Artık kişi reşitliğine erince (25 yaşma ulaşınca) onun dede olabilmesi söz konusu olur. Artık dede olabilecek yaşa geldiğine göre, yetim olduğu gerekçesiyle ve yetim adı altında ona malının verilmesi nasıl doğru olabilir? Böyle bir şey oldukça uzak bir ihtimal olmaz mı?[32]
İbnu'î-Arabî ise der ki: Böyle bir görüş banidir. Açıklanabilecek bir tarafı yoktur. Özellikle miktar belirten hükümlere dair onun kabul elliği görüşe göre; bunlar kıyas yoluyla sabit olamaz, aksine bunlar ancak nass'tan alınıp öğrenilebilir. Bu meselede ise böyle bir nass sözkonusu değildir. Yüce Allah'ın izniyle ilim adamlarının hacr'a dair görüşleri ileride (bu sûrenin 5, âyetinin tefsirinde) gelecektir. [33]
3. Yetime Malını Teslim Etme Halinde Hileli Yollara Sapmak:
Yüce Allah'ın: "Temizi murdar olana değiştirmeyin..." buyruğunun anlamı şudur; Yetimin malından olan semiz koyunu alıp zayıfını, hilesiz gümüş dirhemleri alıp hileli olanları vermeyiniz. Cahiliyye döneminde din diye bir şey tanımadıkları için, yetimlerin mallarını yemekten çekinmez, yetimin mallarından iyi ve kaliteli olanı alır, onun yerine kendi mallarından adi ve bayağı olanı verirler ve isme kargılık isim, başa karşılık baş derlerdi. Yüce Allah ise-bu şekildeki bir davranışı onlara yasakladı. Bu, Said bin el-Müseyyeb, ez-Zührî, es-Süddî ve Dahhak'm görüşüdür. Âyetin zahirinden anlaşılan da budur.
Şöyle de denilmiştir: Yani sizin için helâl olan kendi malınızı bırakıp, sizin için haram olan yetimlerin mallarını yemeyiniz. Mücahid, Ebu Salih ve Ba-zân derler ki: Allah'tan gelecek helâl rızkı beklemeyi bir kenara iterek^ elinizi çabuk tutup onların mallarından size murdar olanı yemeye kalkışmayınız. İbn Zeyd der ki: Cahiliyye dönemindeki insanlar kadınlara ve çocuklara mirastan bir pay vermez, mirasın en büyük bir bölümünü kendileri alırlardı. Atâ der ki: Bir şeyden anlamaz ve küçük yaşta olup yanında barındırdığın yetiminin aleyhine olarak kâr sağlama.
Bu iki görüş, âyetin zahirinden anlaşılanın dışında kalmaktadır.
("Değiştirme" kelimesi): Bir şeyi bir şeyle değiştirmek, birini ötekinin yerine almak, demektir Bedel kelimesi de aynı kökten gelmektedir. [34]
4. Velinin, Himayesindeki Yetiminin Mallarından Kendi Mallarına Karıştırması:
Yüce Allah'ın: "Onların mallarını mallarınızla (karıştırarak) yemeyin" buyruğu hakkında Mücalüd der ki: Bu âyet-i kerime harcamalarda malı karıştırmayı yasaklamaktadır. Araplar kendi harcayacakları nafakalarını yetimlerinin nafakalarına karıştırıyorlardı. Onlara bu şekilde davranmaları yasaklandı. Daha sonra bu, yüce Allah'ın: "Şayet onlarla bir arada yaşarsanız onlar sizin kardeşlerinizdir"{v\-Bakar<ır 2/220) buyruğu ile nesli olundu. İbn Fûrek, el-Hasen'den şöyle dediğini rivayet etmektedir: İnsanlar CAshab-ı kiram) bu âyet-i kerimeden (nafaka ve harcamaları) karıştırmanın yasaklandığı anlamın* çıkardılar ve kendiliklerinden bu işten uzaklaştılar. Bakara Sûre-si'ndeki âyet-i kerime ile, bu konudaki hüküm onlara hafifletildi.
Sonraki iiim adamlarından (müteahhirûn) bir kesim şöyle demiştir: Buradaki: e, a" edatı, ile, birlikte" anlamındadır
Yüce Allah'ın: Allah'a giden yolda Benim yardımcılarım kim olacak?" (es-Saff, 6l/l4) buyruğunda da olduğu gibi. el-Kutebîde şöyle bir beyit nakletmektedir:
"Oldukça sağlam kulplara bağlı olarak, gölgeliklerde bağladıkları; Zayıf atları ile çadırların önlerini kapatırlar."
Ancak bu edat'ın bu anlama kullanılması pek uygun değildir. Bu konuda işinin erbabı olan ilim adamları der ki: " e, a" edatı asiî anlamı üzere icullanılmış olup, bu "izafet: eklemek, katmak" anlamım da ihtiva etmektedir. Yani onların mallarını kendi mallarınıza katıp eklemek suretiyle yemeyiniz. Böylelikle yetimlerin mallarının kendi mallan gibi olduğu kanaatine sahip olmaları sonucunda, o mallardan yemek veya yararlanmak suretiyle, yetimlerin mallarında tasarrufta bulunmaları yasaklanmaktadır. [35]
5, Yetimlerin Mallarını Yemek, Büyük Bîr Günahtır:
Yüce Allah'ın: "Muhakkak bu büyük bir günahtır" buyruğu, bu şekilde onların mallarım yemek büyük bir günahtır, demektir.
İbııi Abbas, el-Hasen ve başkaları böyle açıklamışlardır. Buradaki "Hûb" kelimesi günah manasınadır. Aslında bu kelime develeri yaptıklarından alıkoymak için kullanılır. Günaha "Hûb" denilmesi ise işlenmesi yasaklandığı içindir.
Nitekim dua esnasında da: Allah'ım bana Havbe'mi yani günahımı bağışla! diye dua edilir.[36] Havbe aynı zamanda İhtiyaç anlamına da gelir Yine dua esnasında: Havbe'mi sana arzediyorum, derken ihtiyacımı sana sunuyorum, demektir. Hûb, aynı zamanda yalnızlık anlamına da gelir. Hz, Peygamber de Ebû Eyyub'a: "Muhakkak Um Eyyûb'u boşamak büyük bir Hûb'dur" [37] diye buyurmuştur.
Bu kelimenin üç türlü söylenişi varır Birincisi "hâ" harfi ötreli olarak: şeklinde olup genel olarak bu şekilde okunmuştur ve bu, Hicazlıla-rın şivesidir el-Hasen: şeklinde okumuştur. el-Ahfeş dedi ki: Bu Te-mîmliler'in söyleyişidir, derken Mukati! bunun Habeşlilerin şivesi olduğunu nakletmektedir.
Hûb, bu kelimenin mastarıdır. Hiyâbe de aynı şekildedir. Yine Hûb isim de olabilir Ubey bin Ka'b ise bunu mastar olarak: şeklinde okumuştur. Bunun (azık anlamına gelen); "Zaad" kelimesi gibi bir isim olması da mümkündür. "Vav" harfinden sonra bir hemze ile "el-Hav'eb" geniş yer, demektir.
Yine bu, bir suyun da adıdır. "Allah ona Havbe'yi kattı" şeklindeki ifade, yoksulluk ve muhtaçlığı ona tattırdı, demektir. Kötü bir ihtiyaç ve yoksullukla geceledi, şeklindeki tabir de bu kabildendir. Burada 'ya' harfi aslında "vav"dır. Kendisini ibadete verdi, demektir. Yine bu kelime hüzünlenmek anlamına gelmekle birlikte; engellemek, alıkoymak için bağırmakta olduğu gibi, aşırı yüksek sesle bağırmak anlamına da gelir. Bir şeyden ağrı, sızı ve ızdırap duymaya da "tehavvub" denilir.
Tufayl der ki:
"Muhaecer sabahı bizim ta ciğerlerimizde duyduğumuz
Öfke ve üzüntü gibisini haydi siz de tadınız!" [38]
3. Eğer yetim kızlara adaletli davranamayacağıniidaii korkarsanız sîze helâl olan kadınlardan ikişer, üçer, dörder olmak üzere nikahlayın. Şayet adalet yapamayacağınızdan korkarsanız, o zaman bir tane almalısınız yahut sahibi olduğunuz cariyede r) ile yetinmelisiniz. Bu, sizi haksızlıktan daha çok alıkoyar.
Bu buyruğa dair açıklamalarımızı ondört başlık halinde sunacağız:
1. Adaletsizlikten Korkmak:
Yüce Allah'ın: " Eğer... korkarsanız" buyruğu şarttır. Bu şartın cevabı ise "... nikahlayın" buyruğudur. Yani eğer onlara vereceğiniz mehir. ve nafakalarında âdil davran ama maktan korkarsınız "size helâl olan kadınlardan..." yanı onlann dışında kalan kadınlardan, "nikahlayın"
Lafız, Müslim'in olmak üzere hadis imamlarının rivayetine göre Urve bin ez-Zübeyr, Hz. Âişe'den yüce Allah'ın: "Eğer yetim kızlara adaletli davra-namayacağınızdan korkarsanız size helâl olan kadınlardan ikişer, üçer, dörder olmak üzere nikahlayın" buyruğu hakkında şöyle dediğini nakletmektedir; Kardeşimin oğlu, bu velisinin himayesinde bulunan yetim kız hakkındadır. Bu kızın malı velisinin mah iîe bir arada bulunmaktadır. Malı ile güzelliği İle velisinin hoşuna gittiğinden o da onunla evlenmek ister. Fakat ona vereceği mehirde adaletli davranarak, başkasının ona verdiği kadar mehir vermek istemez, İşte bu gibi yetim kızlara adaletli bir şekilde davranmadıkça ve böylelerine oniara ödenebilen mehr'in azami miktarını ödemedikçe nikahlamaları yasaklandı. Bunların dışında kalan ve kendileri için helâl olan kadınları nikâhlamakla emrolundular... diyerek hadisin geri kalan kısmını zikretti. [39]
İbn Huveyzimendâd der ki: İşte bundan dolayı biz şöyle deriz: Vast'nin kendi adına (himayesinde bulunan.) yetimin mahndan birşeyler satın alması ve kendi malından ona birşeyler satması -kendisini kayırmaksızın- caizdir. Müvekkilin vekil tayin ettiği kimsenin kendisi adına satın aldığını yahut o yetim kıldan satın aklığını tetkik etmesi hakkı vardır. Ayrıca Sultanın (devlet yetkilisinin) vasi'nin bu kabilden yaptıklarına nezaret etmek hakkı da vardır. Bıı konuda kendisini kayırdığı agkça ortaya çıkmadıkça herhangi bîr kimsenin babayı gözetim altında tutma hakkı ise yoktur. Ancak kendisini kayırdığı anlaşılırsa o takdirde Sultan bu işe müdahale: eder
Bu hususa dair açıklamadı11 bundan önce Bakara Sûresi'nde (2/220. ayetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.
ed-Dahhâk, el-Hasen ve başkaları der ki: Bu âyet-i kerime cahiliyye dönemi ile İslâm'ın ilk dönemlerinde görülen, kişinin dilediği kadar hür kadtn-lar ile evlenebilme hükmünü nesi) etmekte (sona erdirmekteldir. AycM Kerime bu kadınların «ayısını döıt ile sınırlandırmıştır. İbn Abbas ile İbn Cübeyr ve başkaları da der ki: Âyet-i kerimenin anlamı şudur Eğer sizler yetimler hakkında adalet yapamayacağınızdan korkuyor iseniz, aynı şekilde kadınlar hakkında da korkunuz. Çünkü onlar yetimler hakkında haksızlıktan çekindikleri halde, kadınlar hususunda bundan çekinmezlerdi.
Korkarsanız" kelimesi zıt anlamlı kelimelerdir. Kendisinden korkulan şey, vukua geleceği bilinen; zan olunan bir şey de olabilir. Bundan dolayı ilim adamları buradaki "korkmak"ın açıklanması hususunda farklı görüşlere sahiptirler.
Ebu Ubeyde der ki burada "korkardanız" kesin olarak inanırsanız anlamındadır. Başkaları ise zannederseniz anlamınadjr derler. İbn Atıyye ise derki: İşte bu konuda maharetti ilim adamlarının tercih ettiği budur. Bu kelime: Kesin kanaat sahibi olmak anlamına değil de zannetmek şeklindeki asli anlamı üzere kullanılmıştır. Buna göre ifadenin takdirî şöyle olur: Her kim yetim kıza adil davranmak hususunda kusurlu hareket edeceği zanmna sahip ise, o yelim kızdan vazgeçsin.
Adalet yapmanız..." demektir. Adalet yapmayı ifade etmek üzere: denilir. Bir kimse başkasına haksızlık ve zulüm yaptığı zaman ise; denir. Allah da şöyle buyurmaktadır: Zalim olanlara gelince onlar cehenneme odundurlar" (el-Cin,72/15) burada " el-kasilün" zulüm ve haksızlık yapanlar, demektir. Hz, Peygamber de şöyle buyurmaktadır:
Dinde kist yapanlar Kıyamet gününde nurdan minberler üzerinde olacaklardır, [40] Burada: "kist yapanlar11 adil olanlar, anlamındadır.
İbn Vessab ile en-Nelıai "te" harfini üstün olarak: şeklinde en ve (olumsuzluk edatı) takdiri ile okumuşlardır. Yanı; Eğer haksızlık yapmaktan korkardanız.., demiş gibi olmaktadır. [41]
2. "Size Helâl Olan Kadınlardan... Nikahlayın" Buyruğundaki “Mâ” Edatının Kullanılmasına Dair:
Eğer: Burada edsü asıl iri bari ile aklı bulunmayım varlıklar hakkında olmakla birlikte, nasıl olur da insanlar hakkında kullanılmıştır? diye sorulacak olursa, buna beş türlü cevap verilebilir:
Birinci cevap; Bu edat ile “O kimse” edatı birbirlerinin yerlerine kullanılabilmektedir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmuştur: " Sema'ya ve onu bina edene andolsun ki..." (eş-Şems, 91/5) görüldüğü gibi burada bu edat, ;ıkıl sahibi varlıklar hakkında kullanılan diğer edatın yerine kullanılmışın". Yine bir başka yerde yüee Allah (akıl sahibi için kullanılan edatı aklı olmayan hayvanlar hakkında kullanarak) şöylece buyurmaktadır: "Allah bütün hayvanları sudan yarattı. Onlardan bazısı karnı üzere yürür, bazısı iki ayak üzere yürür, bazısı dört ayak üzere yürür..." (en-Nur, 24/45)
Görüldüğü gibi burada üefsirini yapmakta olduğumuz âyetin bu bölümünde) "mâ" edatı akıl sahibi varlıklar olan kadınlar hakkında kullanılmakladır Çünkü bundan sonra yüce Allah "kadınlardan" diye buyurmakta ve müphem olan bir tabiri beyan etmektedir, ibn Ebi Able ise, akıt sahibi varlıklar için kullanılan edatı zikrederek: '
Helâl olan" diye okumuştur.
İkincisi: Basralılann dil bilginleri der ki: Bu edal akıl sahibi olmayan varlıklar hakkında kullanıldığı gibi sıfatlar hakkında da kullanılır. Mesela; yanında ne (kim) var? diye sorulur. Cevab olarak: Oldukça kibar ve şerefli birisi (insan); diye cevap verilir. O halde âyet-i kerimenin anlamı şudur: Kadınlardan helâl olanları nikahlayınız. Haram olan bir şey ise helâl olamaz. Yine Kur'ân-ı Kerîmde: Âlemlerin rabbi (dediğin) nedir?" (eş-Şuarâ, 26/23) diye soran Firavun'a Musa (as) da onun sorusuna uygun bir şekilde cevap vermiştir. İleride gelecektir.
Üçüncüsü, bazı kimseler bu âyel-i kerimedeki "mâ" edatının zari edatı olduğunu nakletmekledir. Yani; sizler nikahlanınayı hoş ve güzel bir şey gördüğünüz sürece... demektir. /Vneak İbn Atiyye der ki: Şu kadar var ki bu görüş bir parça zayıflın
Dördüncü cevap: el-Ferra der ki burada "mâ" edatı mastar ekidir. en-Neh-has ise; bu oldukça u^ak bir ihtimaldir. Çünkü; Hoş olaru nikahlayınız, demek doğru olamaz. el-Ccvherî der ki: Bu kökten gelen kelimenin, iiil ve mastar kullanılışı şöyledir: Alkame de der ki:
"Sanki onun kokusu burunda tütüyor gibidir
Beşinci cevap: Burada umâ"dan kasıt, akdin kendisidir. Yani helâl olan bir nikâh yapınız demektir. Ancak İbn Ebî Able'nin kıraati bu üç görüşü de reddetmektedir. Ebu Amr b. el-Ala'nın naklettiğine göre Mekkelliler gök gürültüsü işittiklerinde: Gökgürültüsü kendisini teşbih edenin şanı ne yücedir!" derler ve burada "mâ" edatını "men" anlamında kullanırlar. Yine onların: "Sizi bizlere müsahhar kılanın şanı ne yücedir" şeklindeki sözleri de aynı durumdadır.
İlimle uğraşan herkes, yüce Allah'ın: ^Eğer yetim kızlara adaletli davra-namayacağuuzdan korkarsanız..." buyruğunun muhalif mefhumunun söz-konusu olmayacağını ittifakla kabul eder. Çünkü müslümanların icma ile kabul ettiklerine göre; yetim kızlar hakkında adalet yapamayacağından korkmayan kimsenin de ikişer, üçer yahut dörder olmak üzere birden fazla kadını -tıpkı bundan korkanlar gibi- nikahlayabileceğim kabul etmişlerdir, işte bu da âyet-i kerimenin, bundan korkan kimselere cevap olmak üzere nazil olduğunun hükmünün bundan daha genel kapsamlı olduğunun delilidir. [42]
3. Yetim Kızın Bulûğdan Önce Nikâhlanması:
Ebû Hanife, bulûğdan önce yetim kızın nikahlanma s inin caiz kabul edilmesi hususunda bu âyet-i kerimeye delil dîye yapışır ve der ki:
Kızın yetimliği bulûğdan önce sözkonusudur. Bulûğdan sonra ise o yetim değil mutlak olarak bir kadındır. Buna delil şudur: Eğer baliğ olmuş bir kızı nikahlamak sözkonusu olsa herhangi bir şekilde onun misline ödenen mehirden daha aşağı ödemesi ona yasaklanmaz di. Çünkü bu durumda evlenecek olan kadının kendisi bunu kabul etmiş olur. Böyle bir durumda böyle bir nikah İcma ile caiz olur.
Malik, Şafii ve ilim adamlarının cumhuruna göre ise, böyle bir nikâh kiz bulûğa ermedikçe ve görüşü alınmadıkça caiz değildir. Çünkü yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Kadınlar hakkında senden fetva isterler..." (en-Nisâ, 4/127.) "Kadınlar: en-Nisa" ise tıpkı erkeklerde "adamlar: er-Rical" kelimesi gibi ergenlik çağını geçmişler hakkında kullanılır. Adam (racul) kelimesi küçük yaştaki çocuğu kapsamaz. Kadınlar (nisa) ismi de aym şekildedir. Kadın (el-mer'a) küçük kızı kapsamaz. Yüce Allah aynı âyette: "Yetim kadınlar hakkında..."(en-Nisâ, 4/127") diye buyurmaktadır. O âyet-i kerimede sözü geçen bu yetim kadınlar» (tefsirini yapmakta olduğumuz) bu âyette sözü geçen yetim kızlardır Nitekim Hz. Âişe de böyle demiştir. Buna göre yaşı büyük yetim kız da âyet-i kerimenin kapsamına girmiş olduğundan onun izni alınmaksızın evlendirilmez. Küçük yetim kız ise nikâhlanamaz. Çünkü onun izni diye bir şey sözkonusu olmaz.
Bulûğa erdiği takdirde ise nikâhlanması caiz olur. Şu kadar var ki izni ile olmadıkça evlendirilmez. Nitekim Dârakutnî, Muhammed bin İshak'dan, o Nafi'den, o da İbn Ömer yoluyla rivayet ettiği hadiste de bu böyledir. İbn Ömer der ki: Dayım Kudame bin Maz'un beni kardeşi olan Osman bin Maz'un' un kızı ile evlendirdi. Muğire bin Şu'be o kızın annesinin yanına giderek ona mal vadinde bulundu ve kızını kendisine istedi. Durumu Peygamber (sav)'a götürülünce Kudame dedi ki: Ey Allah'ın Rasûlu, o kardeşimin kızıdır. Ve ben babasının tayin ettiği vasisiyim, onun hakkında da herhangi bir kusurum olmamıştır. Ben onu senin de faziletini ve bana olan akrabalığım bildiğin bir kişi ile evlendirdim. Rasûlullah (sav) ona şöyle dedi: "O yetim bir kızdır. Yetim olan kız ise kendi işini öncelikle kendisi halletmelidir". Böylelikle o kız benden alındı ve onu Muğire bin Şu'be ile evlendirildi. Dârakut-nî dedi ki: Bu hadisi Muhammed bin İshak Nafi'den işitmemiştir O bunu Ömer bin Hüseyin yoluyla Nafi'den işitmistir.[43]
Ayrıca bunu tbn Ebi Zi'b, Ömer bin Hüseyin'den, o Nafi'den, o Abdullah bin Ömer yoluyla şöylece rivayet etmiştir: Abdullah bin Ömer dayısı Osman bin Maz'un'un kızı ile evlendi. Abdullah dedi ki: Annesi Rasûlullah (sav)'a giderek; Benim kızım bu işten memnun değildir, dedi. Peygamber (.sav) Abdullah'a o kızdan aynlmaatm emretti, o da ayrıldı. Hz. Peygamber buyurdu ki: "Yetim kızları onların görüşünü sormadıkça nikahlamayınız. Susacak olurlarsa işte bu susmaları onların izni demektir". Abdullah'tan sonra onunla Muğire bin Şu'be evlendi.[44]
İşte bu, Ebû Hanife'nin nikâhın sahih olması için velinin şart olmadığı şeklindeki aslî kaidesine binaen söylemiş olduğu, yetim kız bulûğa erdi mi veliye ihtiyacı yoktur, şeklindeki görüşünü de reddetmektedir. Bu husus daha önceden el-Bakara Sûresi'nde[45] geçmiş bulunmaktadır Buna göre Hanefi'lerin; bu hadis-i şerif "izni ile olmadıkça5' buyruğu dolayısı ile baliğ olmayan kız hakkında yorumlanır, şeklindeki görüşlerinin de bir anlamı yoktur. Çünkü o takdirde ayrıca "yetim"den söz etmenin bir anlamı olmazdı. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. [46]
4. Yetim Kız'a Mehri Misil Verme Gereği:
Hz. Âişe'nin âyet-i kerimeyi açıklamasına dair söylediği sözlerinde (ki âyetin tefsirinin baş tarafında geçmişti), Malik'in görüşü olan mehr-i misil'e dair bir delil vardır. Aynı şekilde eğer mehir olarak verilen malın bir kısmı bozulur ve miktarında da bir aldatma sözkonusu olursa yine mehr-i misl'e başvurulacağına dair de bir delil vardır. Çünkü Hz. Âişe: "Onun benzerine verilen mehirden daha aşağısı ile...." diye bir ifade kullanmıştır. O halde mehr-i mislin her tür insan için durumlarına göre bilinen bir miktarda olması gerekmektedir.
Yine Malik der ki: İnsanların (çeşitli kesimlerinin) bilinen nikahlama âdabı ve yine kendileri tarafından bilinen usulleri vardır. Yani bu hususta onların bilinen mehtrleri ve bilinen küfüvlükleri (denklikleri) bulunmaktadır. Malike; zengin bir kızı bulunan bir adamın, fakir bir kardeşi oğluyla evlendirmesi üzerine annesinin kiraz etmesi ile ilgili sorulan soruya o: Ben bu hususta o kadının söyleyebileceği bir sözünün (itiraz hakkının) bulunduğu görüşündeyim. Böylelikle bizzat babanın kendi kanaatine göre, annenin kendisine itirazı hakkını düşürecek kadar bir süre geçinceye kadar annenin itiraz hakkı olduğu görüşünü irade etmiştir. Bunun 'görüyorum" anlamına gelen ibarenin bir elif fazlasıyla; görmüyorum, şeklinde rivayeti de vardır. Ancak birincisi daha sahihtir,
Yetim olmayan kızın mehı-i mislinden daha aşağı mehir ile nikahlanma-sı caizdir. Çünkü âyet-i kerime yetimler hakkındadır Ayeti kerimenin mefhumu budur. Yetim olmayan kızın durumu bundan farklıdır. [47]
5- Yetim Kızın, Velisi İle Evlendirilmesi:
Yetim kız baliğ olup onun velisi de ona adil bir şekilde mehir verecek olursa o kızla evlenmesi caiz olur. Hz. Âişe'nin de açıklamasına uygun olarak, hem nikahlayan hem kendisine nikhâhlanan bizzat kendisi olur. Ebu llani-le. EvzaL, es-Sevri ve Ebu Sevr de bu görüşte olduğu gibi; tabiinden el-Ha-sen ve Rabia da bu görüşü ifade etmişlerdir. Aynı zamanda Ley s'in görüşü de budur.
Züfer ve Şafiî ise der ki: Velinin Suttan'ın izni olmadığı sürece o kızla evlenmesi: yahut o kı?.ı, kızın büyük dedesine kendisinden daha yakın olan bir veli taralından yahut böyle bir neseb akrabalığında onun gibi bir veli onunla evlendirihnedikçe caiz olmaz, Bizzat kendisinin akdın iki taralım üstlenerek hem nikahlayan hem de nikahlanan olması caiz değildir
Bu görüşlerine delil olarak da, Hz. Peygamberin: "Velisiz ve adil iki şahit olmaksızın nikâh olmaz41*1 * buyruğu sebebiyle, nikah akdinde velinin şartlardan bir şait olduğunu gösterirler. O halde nikahlayan ve nikahlananlar ile şahitlerin birden fazla olması icabeder Onlardan iki kişi bir kişi taralından temsil edilecek olursa, sözü geçenlerden birisi sakıt olur.
Bu mesele hakkında üçüncü bir görüş daha vardır. Buna göre; böyle bir kadın kendisini evlendirme işini üçüncü bîr şalı ısa havale eder Bu el-Muğire bin Şube'den rivayet edilmiş olup, Ahraed bin Hanbel de bu görüştedir. Bunu İbnü'l-Münzir zikreder. [48]
6. Helâl Olan Kadınların Nikâhlanması:
Yüce Allah'ın: "Size helâl olan kadınlardan,,." buyruğu (âyeti kerime-deki: "tâbe" kelimesi el~Hasen, Ibn Cübeyr ve diğerlerinden nakledildiğine göre; size helâl olan kadınlardan anlamındadır, Âyet-i kerimede nikâhı caiz olanların ztkredilmesiyle yetinilmiştir. Çünkü haram kılınan kadınlar pek çoktur.
İbn İshak, el-Cahderî ve Hamza "tâbe" kelimesini imale İle okumuşlardır. Ubey Mushaf'ında İse bu kelime (elif ile değil de) "ye" ile olup şeklinde yazılıdır. İşte bu da bu kelimenin imale ile okunacağına bir delildir.
"Kadınlardan" ifadesi de ergenlik yaşına ulaşmamış olanlara "kadınlar: en-Nisâ" demlemeyeceğinin delilidir, "en-nisâ" kelimesinin tekili ise "nisve-tün"dur. Nisveiün kelimesinin kendi kökünden gelen tekil bir lafzı yoktur. Bunun yerine "imraetün" denir. [49]
7. İkişer, Üçer Dörder Kelimelerine Dair Açıklama:
Yüce Allah'ın: "İkişer, üçer, dörder" buyruğu i'rab bakımından "mâ'dan bedel olmak üzere nasb mahallindedir. Bu kelimeler de nekire olup munsa-rıf değildir. Çünkü bu kelimeler hem adl'dir (başka vezinden nakledilerek kullanılmıştır) hem de birer sıfatta-. Ebû Ali böyle demiştir. Taberî ise bunların başına elif ve lam girmediği İçin marife olduklarını ve marifelik bakımından "Umer (Ömer)" durumunda olduklarını söyler. Bu açıklamayı da el-Kufi yapmıştır. Şu kadar var ki ez-Zeccâc bunun yanlış olduğunu söylemektedir. Bir diğer görüşe göre bunların munsanf olmayış sebebi, lafız ve mana itibari ile üdl olmalarıdır. "Ühâd: birer birer" kelimesi (bir anlamına gelen) ehad ve vâhid kelimesinden, (ikişer anlamına gelen:) Me.snâ kelimesi isneyn i$-neyn'den, (üçer anlamına gelen) sülâse kelimesi selâse selâse'den, (dörder anlamını gelen) ruba' kelimesi de erbaa erbaa' den adPdir. Bunların herbi-risioİn söylenişi de iki türlüdür;
Fuâl ve Mef'al veznindenilir. Aynı şekîide Onar onar"a kadar böylece devam eder.
Ebu İshak es-Sa'lebî ise; şeklinde üçüncü bir görüş daha nakletmektedir: Tıpkı "Umer ve Zufer" kelimelerinin söylendiği gibi,
en-Nehaî de bu âyel-i kerimede böylece okumuştur. el-Mehdevî, en-Ne-lıai ve ibn Vessab'dan "ruba"1 kelimesinde "elif sız olarak; şeklinde okuduğunu nakletmektedir. Bu okuyuş "elif'İi okuyuştan daha hafif geldiği için kası1 edilmiştir.
Şairin şu beyitinde yaptığı gibi:
"Allah'tan gelen bir sel geldi,
Mahsulü bol bahçenin mahsulüne doğru"
es-Sa'lebî der ki: Bu bina (kip) de "dört" den fazlası, el-Kü mey t'ten nak ledilen şu beyit müstesna, kullanılmaz.
"Artık sen diğer adamlardan onar haslet ile ileri geçip
Onları geride bırakmcaya kadar sana yetişmekten ümitlerini kesmemişlerdi.
(Ama artık ümitlerini kestiler)."
İbn Dehhân der ki: Bazıları da bu konuda araplardan işittikleri ile yetinirler. Bu da "Uhâd" dan "rubâ'"a kadar olandır. İstisnası dolayısıyla da beyite itibar etmezler. Ebu Amr b. el-Hacib der ki:
Bu hususta: birer birer... dörder dörder" denir. Acaba bunların dışında dokuza kadar bu şekilde kullanılır mu kullanılmaz mı hususunda da görüş ayrılığı vardır. Konu île ilgili görüşlerin en doğrusu; bu konuda kullanılacaklarına dair sabit bir rivayetin olmadığıdır. Buhârî de Sahih'inde bunu açıkça ifade etmiş bulunmaktadır.[50]
Bu kelimelerin adi oluşuna gelince; bunlar adî olmayan sayıların kullanıldığı yerlerde kullanılmazlar. Mesela senBana iki kişi ile üç kişi geldi, diyebilirsin. Amma daha öncesinden bir çoğul ifade eden kelime gelmedikçe İkişer ve üçer geldiler, demek caiz olmaz. Çoğul ifade eden ismin gelişine örnek de şudur O topluluk bana birer, ikişer, üçer, dörder geldi, denilerek bu kip'ten kelimeler kullanılır ve aynca bir tekrara gidilmez. Burada olsun âyet-i kerimede olsun bu kelimeler hal mahal-iindedir; sıfat da olabilirler. Bu sayıların sıfat oluşları yüce Allah'ın şu buyruğunda açıkça görülmektedir: "Melekleri ikişer, üçer ve dörder kanatlı yo-ratan..." (Fâtır, 35/1."). Burada bu sayılar "kanatlar"ın sıfatıdır ve bu kelimeler burada nekire (belirtisiz) olarak gelmişlerdir. Sâide b, Cueyye de der ki:
"Fakat benim yakınlarım öyle bir vadide bulunuyorlar ki
Orada yaşayanlar, in&anları ikişer, üçer takip edip yakalayan kurtlardır.
el-Ferrâ da şöyle bir beyit nakletmektedir:
"Biz ona karşılık ikişer ve birer kişi öldürdük Aranızdan dört ve bir beşincilerini daha."
Görüldüğü gibi burada belirtisiz olduğu halde "kurtlar" kelimesini ikişer ve birer ile vasfetmiştir, el-Ferra'nın beyiti de böyledir. Yani biz ona karşılık bir takım kimseler öldürdük.
Buna göre bu isimler, ister marıfe İster nekire ile birlikte kullanılsınlar, munsarıf değildirler. el-Kisaî ile el-Ferrâ ise bunların sayı olarak kullanılmaları halinde belirtisiz olmaları dolayısıyla munsarıf olabileceklerini kabul ederken, el-Ahfeş ise eğer bunlar ismen zikredilecek olurlarsa, -artık adi olma özellikleri ortadan kalkmış olacağından- ister marife ister nekireli hallerde kullanılmış olsunlar, bunların munsarıf olacağını iddia etmiştir. [51]
8. Âyette Dörtten Fazla Kadın île Evtenitebileceğine Dair Delil Yoktur:
Şunu bil ki buradaki "ijdşer, üçer ve dörder" sayıları Kitap ve Sünneti anlamaktan uzak, bu ümmetin selefinin kabul ettiklerinden yüz çeviren ve aradaki "vav" harfinin cem edici olmak üzere (sayıları toplamak kastıyla) kullanıldığını iddia eden kimselerin söylediği gibi, dokuz kadın ile evlenmenin mubah olduğuna delâlet etmemektedir. Bu İddiada bulunanlar aynca Peygamber (sav)'ın dokuz hanım ile bir arada evli bulunduğunu ve bunların hepsini aynı anda nikâhı altında tuttuğunu belirterek görüşlerini desteklemeye çalışırlar. Bu cahilce iddiada bulunup bu görüşü ileri sürenler Eâflzîlerie bir takım Zahirîlerdir. Bunlar "ikişer" kelimesini iki diye anladıkları gibi "üçer ve dörder" kelimelerini de böylece anlamışlardır. Yine bazı Zahirîler bundan daha da çirkin bir iddiada bulunarak, onsekiz hanımı aynı anda nikâhı altında bulundurmanın mubah olduğunu söylemişlerdir. Onlar bu iddialarını ileri sürerken bu kip'lerin tekrarı İfade ettiğini ve aradaki "vav"ın da toplam ifade etmek için kullanıldığını delil diye ele alırlar Buna göre bunlar ikişer'i iki iki anlamında kabul ettikleri gibi üçer ve dörder kelimelerini de böylece anlamışlardır. Ancak bütün buntar dili ve sünneti bilmemekten kaynaklandığı gibi, ümmetin icmaı'na da bir muhalefettir Çünkü ashab'dan olsun, tabiinden olsun herhangi bir kimsenin, nikâhı altında dört hanımdan fazla bulundurduğu işitilmiş değildir.
Malik, Muvatta\nd& en-Nesâî ve Dârakutnî de Sünen'lerinde rivayet ettiklerine göre, Peygamber (sav) Sakiflî Gaylan b. Umeyye'ye İslâm'a girdiği sırada -ki nikahı altında on tane hanım vardı- şöyle demişti: "Sen bunlardan dört tanesini seç ve diğerlerinden ayrıl."[52]
Ebû Davud'un Kitabında ela cl-Haris b, Kays'ın şöyle dediği rivayet edilmektedir: Sekiz lıanıınım olduğu hakle İslâm'a girdim. Bundan Peygamber (savla sözedince: "Onlardan dördünü seç" diye buyurdu."[53]
Mukaiil de der ki: Kays bin el-Haris'in nikâhı allında sekiz hür kadın vardı. Eu âyet-i kerime nâzii olunca Rasûlullah (sav) ona dördünü boşamasını ve diğer dördünü do nikâbı akında tutmasını emr etti. Evet Mukati] "Kays bin el-Harİs11 diye nakletmişlir. Ancak doğrusu lîbû Davud'un da zikrettiği gibi bu kişinin adının fised'li Haris bin Kays olduğudur. Aynı şekilde Muhammed bin el-Hasen "Kitabu's Siyer el-Kebir"inâc bu kişinin Haris bin Kays olduğunu nakletmektedir. Bu rivayet f'ukalıâ taralından iyice bilinmektedir.
Peygamber (sav )'e bu kadar hanımla nikâhında tutmasının mubah kılınışına gelince; bu ileride el-Ahzab Sûresi'nde (33/50- âyette) açıklanacağı üzere bu, onun özeliiklerindendir.
Bu iddiada bulunanların aradaki "vav" harfinin toplam ifade ettiği şeklindeki iddialarına gelince; zayıf bir görüş olarak vav'ın bu anlamı ifade ettiği .söylenmese de yüce Allah, Araplara en fasih dil ile hitap etmiştir. Araplar ise dokuz demek varken onu bırakıp ta iki ve üç ve dört demezler. Aynı şekilde Araplar: Filan kimseye dört, altı ve sekiz ver deyip de doğrudan onsekiz demeyen kimsenin bu söyleyişini çok çirkin görürler. Burada "vav" ancak ve ancak bedel mahallindedir. Yani sizler İki nikahlamak istemezseniz onun yerine üç, üçle yetinmek istemezseniz onun yerine dön kadın nikâhhyabilir-siniz.
İşte bundan dolayıdır ki burada atıf "vav" ile yapılmış "ev: veya" ile yapılmamıştır. Eğer bu atıf "ev" ile yapılmış olsaydı, bu durumda meselâ iki hanımı bulunanın üçüncü bir hanımı nikâhlcımamasının, üçüncü hanımı bulunanın da dördüncü bir hanımı nikahlamamasınla anlaşılması mümkün olurdu.
Bu yanhş iddiada bulunanların "ikişer11 kelimesi iki, 'üçer" kelimesi üç, "dörder" kelimesi de dört diye anlaşılmayı gerektirir; demelerine gelince, bu konuda dil bilginleri onlarla aynı kanaatte olmadıklarından delilsiz bir iddiadır ve onların bir bilgisizliklerinin sonucudur. Diğer iddiada bulunanların cahillikleri de bu şekildedir. Bunlar "ikişer" kelimesinin iki iki, "üçer'in üç üç, "dörder"in dört dört anlamını ifade elliğini bilmedikleri gibi; İki iki, üç üç ve dört dörl'ün münhasıran o sayıyı ifade etmek İçin; ikişer, üçer ve dör-dcr'în ist1 bu anlama gelmediğini bilmediklerinden dolayıdır. Çünkü Araplara göre adi olarak kullanılan sayılarda, o kelimelerin aslıncüı bulunmayan fazladan bir mana v:ırdu\ O bakımdan Araplar: Atlar ikişer ikişer (mesnâ) geldi, dediklerinde, bundan kasıtları iki iki yani çifter çifter geldikleridir. el-Cev-lıerî der ki: Adi olan sayılar da bu şekildedir. Başkaları ise der ki: Sen: O topluluk barın ikişer yahut üçer yahut, teker veya onar geldi, diyecek olursan, bundan maksadın onların senin yanına tuk tek yahni ikişer ikişer veya üçer üçer yahut onar onar geldiklerini anlatmaktır. Asılda (yanf asıl sayı için kullanılan bir, iki, üç... sayılarında) ise bu anlam yoktur- Çünkü sen: Topluluk bana üç üç yahul on on geldi, diyecek olursan, o takdirde o gelen lopİulu-ğu üç: ve on sayılarına hasrettiğini ifade etmiş olursun. Fakat sen: Onlar bana dörder ve ikişer geldiler, diyecek olursan, sayılarını hasretmiş olmaksın. Aksine onların dört dön yahut iki İki geldiklerini kastetmiş olursun. Sayılarının daha fazla veya daha çok utmaları arasında fark olmaz.
O halde onların her bir kip'i o kip'in gerektirdiği miktarın asgarisini ifade ettiğini kendi kanaatlerine dayanarak Heri .sürmeleri delilsiz bir İddiadır. (Yani burada ikişerin iki. üçer'in üç daha.,, olmak üzere dokuz hanımla aynı anda evli olunabileceğini ve benzeri iddialarda bulunmak böyledir). [54]
9. Dört Hanım île Evli Bulunan Bir Kimsenin Beşinci Bir Hanım île Evlenmesi İle İlgili Görüş Ayrılıkları:
Müslüman ilim adamlarının dört hanını ile evli bulunan kimsenin, beşinci hamın ile evlenmesine dair görüş ayrıhklanna gelince; bu konuda Maiik ve Şaiîî der ki: Eğer bunun yasak olduğunu biliyor ise ona had uygulanır. Ebu Sevr de bu görüştedir. ez-Zülıri ise der ki: Bunun yasak olduğunu biliyorsa recm edilir. Bilmiyor İse iki haddin (yani zina için belirlenmiş iki cezanın) daha azı olan sopa vurmaktır. Bu durumda da kadına mehri verilir ve ebediy-yen bir daha biribirleriylc evienememek üzere biribirlerinden ayrılırlar.
Bîr başka kesime göre ise, herhangi bir hususta ona had sözkonusu değildir. Bu en-Nu'man'ın (Ebu Hanile'nin) görüşüdür. Yakub (Ebıı Yusuf) ile Mühammed ise der ki: Evlenîlinesi haram olan kimse ile haram akid halinde, ona had uygulanır, fakat bunun dışında kaian diğer nikâhlar dolayısıyla ona had uygulanmaz, Mccusj bir kadınla evlenmesi yahut bit akidde beş kadın İte evlenmesi, nıut'a evliliği yapması, şahitsiz evlenmesi efendisinin izni olmaksızın bir cariye ile evlenmesi halleri buna örnektir.
Ebu Sevr der ki: Kğer böyle bir evliliğin kendisine helâl olmadığını biliyor ise şalı ilsiz evlenme hali dışında, bütün bu hallerde ona had uygulanması icabedeı\ Bu husuMa hanımlarının dördüncüsünün iddeli bitmeden önce kasti olarak beşinci bir kadını nikahlayan erkek hakkında en-Nehaî'ye ait olan üçüncü bir görüş daha vardır. Ona göre böyle birisine yüz sopa vurulur, fakat sürgüne gönderilme/.
İşte bizim (İslam) âlimlerimizin İbnü'l Münzır'in naklettiğine göre beşinci kadın ile ilgiiî fetvası bu olduğuna göre; ya bundan la/lasını nikahlamak hakkındaki görüşleri nü olabilir? [55]
10. Erkeğin Yatağından Uzak Katabileceği Süre:
ez-Zübeyr bin Bekkâr nakleder ki: Bana ibrahim el-Hizâmî Muhammed bin Ma'n el-Ğıfarî'den naklederek dedi ki: Kadının birisi Ömer bin el Hattab (r.a)'ın yanına gelerek şöyle dedi: Mü'minlerin emiri! Gerçek şu ki benim kocam gündüzün oruç tutar, geceleyin namaz kılar ve: Sen o yüce Allah'ın itaati gereğince amel ettiği için ben de ondan şikâyetçi olmaktan hoşlanmam. Hz. Ömer ona; Senin kocan ne iyi bir kocadır! dedi. Kadın Hz. Ömer'e aynı sözlerini tekrarladıkça o da ona aynı şekilde cevabım tekrarlıyordu. Bu sefer Ka'b el Esedî3 Hz. Ömer'e: Ey mü'mînlerin emiri, aslında bu kadın kocasının yatakta kendisinden uzak duruşundan şikâyet etmektedir, deyince Hz. Ömer ona: Onun bu sözleriyle ne demek istediğini anladığına göre haydi ikisi arasında hükmünü ver, dedi. Bu sefer Ka'b: Kocasını bana çağırınız, dedi. Kocası yanına getirilince ona şöyle dedi: Senin bu hanımın senden şikâyet etmektedir. Kocası: Yemek yahut içecek ile ilgili bir hususta mı? Ka'b: Hayır deyince, kadın (şiir halinde) şöyle dedi:
"Ey doğru ve hikmetli hüküm veren hâkim
Candan arkadaşımın me&cidi kendisini yatağıma gelmekten alıkoydu
Onun kendisini ibadete vermesi, yanımda yatmaya olan rağbetini giderdi
Ey Ka'b, haydi hükmünü ver ve bu konuda tereddüte mahal bırakma
O, gece gündüz bir türlü rahat uyku uyumuyor
Ben kadınlar ile ilgili hususlarda ondan övgüyle söz edemiyorum."
Bunun üzerine kocası da (şiir halinde) şu cevabı verdi:
Onun yatağına ve süslenmiş odasına rağbetimi azalttı: Çünkü ben inen sûrelerin dehşete düşürdüğü bir kimseyim Nahl Sûresi'nde ve yedi uzun sûrede Zaten Allah'ın Kitabında çok büyük korkutmalar vardır."
Ka'b'de aynı şekilde (şiir halinde) şu cevabı verdi:
"Be hey adam, bunun senin üzerinde bir hakkı vardır
Akh eren kimseler için dört günde bir payı vardır.
İşte sen bu kadına bunu ver ve gerekçe bulmaktan vazgeç!"
Daha sonra dedi ki: Aziz ve celil olan Allah sana İkişer, üçer ve dörder olmak üzere kadın nikahlamanı helâl kıldı. O bakımdan senin kendini Rabbi-ne ibadete verebileceğin üç gecen vardır.
Bunun üzerine Hz. Ömer şöyle dedi: Allah'a yemin ederim, senin yaptığın bu işlerden hangisine hayret edeceğimi bilemiyorum. Bu ikisinin durum-
larını iyice anlamana mı? Yoksa aralarında verdiğin hükme mi? Haydi git, seni Basra Kadısı tayin ediyorum.
Ebû Hudbe İbrahim bin Hudbe de rivayet ederek der ki: Enes bin Malik bize şunu anlattı: Peygamber (sav)'ın yanma kocasının haksızlığına karşı yardım taleb eden bir kadın gelip dedi ki: Kadınların lehine olan benim lehime değildir; (çünkü) benim kocam her gün (yıl boyunca) oruçludur. Bunun üzerine Hz. Peygamber şöyle buyurdu: "Bir gün senin, bir gün onundur. İbadet için bir gün ve kadın için bir gün." [56]
11. Birden Fazla Kadınla Evlilikte Adaletin Gözetileceği Hususlar:
Yüce Allah'ın: "Şayet adalet yapamayacağınızdan korkarsanız o zaman
bir tane almalısınız" buyruğu ile ilgili olarak ed-Dahhâk ve başkaları der ki; Kadınlarına meyletmek, sevgi beslemek, cima, işret, dört, üç, yahut iki hanım arasında günlerini paylaştırmak hususlarında eğer adalet yapamamaktan korkarsanız "o takdirde bir tane almalısınız." Böylelikle yüce Allah günleri paylaştırmakta ve güzel geçinmek hususunda adaleti terke götüren birden fazla evliliği yasaklamaktadır. Bu da adaletin vacib oluşuna delildir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
"O zaman bir tane almalısınız" anlamına gelen: kelimesi ref ile de yani şeklinde okunmuştur. Bunun anlamı da bir tane lıamm ile evlenmeniz yeterli olur, şeklindedir. el-Kisaî der ki: O zaman bir tek kadın ite evlenmek yeterli olur. Bu kelimenin mansub okunuşu ise bir fiil takdir etmeye göredir. Yani: O takdirde tek bir kadın nikahlayınız, demektir.[57]
12. Adalet Yapamayanın Cariyelerle Yetinmesi:
"Yahut sahibi olduğunuz cariye(ler)le yetinmelisiniz." Buyruğunda "sağ ellerin malik oldukian"ndan kasıt cariyelerdir. Bu buyruk, "o zaman bir tane almalısınız" buyruğuna atf edilmiş olup anlamı şudur: Yani bir kadın hakkında dahi adalet yapamayacağından korkarsa o takdirde o kimse, sağ elinin malik olduklanyla yetinmelidir.
İşte bu buyrukta sağ elin sahip olduklarının (yani cariyelerin) ilişkide ve gün paylaştırmada haklarının olmadığına delil vardır. Çünkü buyruğun anlamı şudur: "Şayet" paylaştırma hususunda "adalet yapamayacağınızdan korkarsanız o zaman bir tane almalısınız yahut sahibi olduğunuz cariyelerle yetinmelisiniz." Böylelikle sahip olunan cariyelerin tümü tek bir kişi gibi ifade edilmiştir. Bu da cariyelerin ilişki yahut gün paylaştırma hususunda hak sahibi olma ihtimallerini ortadan kaldırmaktadır. Şu kadar var ki salıip olunan cariyeler hususunda adalette bulunmak, onlara güzel şekilde sahip olup kölelerine yumuşak davranma vücubuna bağlıdır. Diğer taraftan yüce Allah âyel-i ktM'imede sahip olmayı ele nisbel etmiştir Çünkü bu, bir öv-gü sıkıtıdır Sağ el (el yemin) ise gücü dolayısıyla gü^el şeyleri yapmak hususiyetine sahiptir.
Onun ini ak eden el olduğu görülmüyor mit? Nitekim Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "O kadar ki onun sol eli sağ elinin ne İnfak ettiğini bilmez." [58] Bey'at esnasında alı id veren el de odur. Yapılan yemine "yemin" adının verilmesi de buradan gelmektedir. Şeref sancaklarını kaldırıp yükselten de odur. Nitekim şair şöyle demiştir
"Herhangi bir sancağın şeref için yükseltilmesi halinde Hemen onu Evs'li Arabe, sağ eliyle (yemîn ile) alıp kaldırır." [59]
13. Haksızlıktan Uzak Durmaya Götüren Yol:
Yüce Allah'ın: "Bu sizi haksızlıktan daha çok alıkoyar" buyruğu, bu sîzin haktan sapmamanız ve zulme gitmemeniz için daha uygundur, demektir. Bu şekildeki açıklama İbn Abbas, Mücahid ve başkalarından nakledilmiştir.
Bir kimse zulmedip haktan meylettiği vakit bu fiil kullanılır. Ok hedefinden saptığı zaman da bunu ifade etmek üzere denilir, îbn Ömer de: "Şüphesiz ki o, ölçü ve tartısı haktan sapan bir kimsedir" derken bu kökten gelen kelimeyi kullanmıştır. Şair de der ki:
"Allah Rasûlüne uyduk, dediler de Rasûlün sözünü bir kenara bıraktılar Ve ölçülerde haksızlık yaptılar (adaletten uzaklaştılar),"
Ebû Talib de der ki:
"Doğruluk terazisi ile (tartar) ve bir arpa dahi çalmaz Onun haktan asla sapmayan bir de kendinden şahidi vardır.
Bir başka şairde şöyle demektedir:
"Üç kişi ve (geçimlerini kendileriyle sağladığım) üç dişi deve Zaman gerçekten benim geçindirdiğim kimselere (ehl-i iyalime) karşı gerçekten zulmetti, haktan saptı."
Kişi fakir ve yoksul düştüğü takdirde "ayn" harfinden sonra "vav" yerine "ye" harfi ile olmak üzere): denilir. Nitekim yüce Allah'ın: Şayet bir fakirlikten korkarfianız..." (et-Tevbe, 9/28) buyruğu da bu kabildendir Şairin şu beyiıi de beyledir
"Fakir bilemez ne zaman zengin olacağını Zengin de bilemez ne zaman fakir düşeceğini"
Fakir bir kişiyi ifade etmek üzere '"âil" topluluğu ifade etmek üzere "'ay-le" denilir İhtiyaç hali muhtaçlık ve fakirliğe de ayle ve 'file denilir. Aynı zamanda bir şey bir kimseye ağır ve zor geldiği takdirde de ("ayn" harfinden sonra "vav" ile olmak üzere): "'âle ye'ûlu" denilir.
Şafiî derki: "Bu sizi haksızlıktan daha çok alıkoyar" buyruğunda yer alan: 'm. geçindirmekle yükümlü olduğunuz aile halkınızın çoğalmasını engeller, anlamında okluğunu söylemiştir.
es-Sa'lebî der ki: Böyle bir açıklamayı ondan başka bir kimse yapmamıştır. Çünkü bir kimsenin geçindirmekle yükümlü olduğu aile halkı çoğaldığı takdirde ("ayn" harfinden sonra "ye" harfi yelmek üzere): e'âie yu'îİu denilir. İbnü'f-Arabi İse bu kelimenin, sekizincisi sözkonusu olmamak üzere yedi anlam İhtiva ettiğini iddia etmekledir. Bunlar meyletmek, artmak, zulmetmek, fakir düşmek, ağır gelmek anlamlandır. Bunları İhn Dureyd nakletmiş-tir. el-Hansâ İse şöyle demektedir;
"Ve aşirete za.te.iL üzerindeki ağır yükler yeterli gelir,"
Altıncısı, evjad-ı İyalin ilılıyaçlannı karşılamak anlamında. Nitekim Hz, Pey-pamber'in: " Ve geçindirmekle yükümlü olduğun kimselerden başla[60] buyruğu da bu kabildendir. Yedincisi galip gelmek anlamındadır. Nitekim Sabn laştı" ifadesi de bu kabiEdendir. Geçindirmekle yükümlü olduğu çoluk çocuğu çoğalan kimse için de: denilir. Ancak geçindirmekle yükümlü olduğu aile halkının çokluğu anlamında bunu kullanmak doğru değildir.
Jerinı kî: es-Sa'lebî'nin: "Bunu ondan başka söyleyen yoktur'1 şeklindeki sözüne gelince; Dârakutnî bunu Süncn'tnde Zeyd bin Eslem'e isnadı ile zikretmiştir. Bu Cabir bin Zeyd'in de görüşüdür. Bunlar ise İslam alimlerinden ileri gelen iki imamdır, (Önder ilim adamıdır). Bu imamlar hu görüşü Şafiî'den önce Ueri sürmüşlerdir. İbnü'l-Arabi'nin zikrettiği şekilde bunun yalnızca yedi anlamı vardır, bunun dışındaki anlamları doğru değildir, şeklindeki açıklaraalan ise doğru olamaz. Nitekim biz bu kelimenin "işin zor ve içinden çıkılamaz bir hal alması" anlamına da kullanıldığını belirtmiştik ki bunu el-Cevherî nakletmektedir. el-Herevî ise öaribu'I-Hadîs adlı eserinde şunları söyler: "Ebû Bekr der ki bu kelime, bir kimsenin yeryüzünde yolculuk etmesi Cayn" harfinden sonra "ye" harfi gelecek şekilde) anlamında da kullanılır. el-Ahmer dedi ki: Bir iş bir kimseyi aciz bıraktığı takdirde:
denilir. '*
Bu kelimenin geçindirmekle yükümlü olduğu iyalin çokluğu anlamında kullanılışına gelince; el-Kisaî, Ebû Amr ed-Dûrî ve İbnü'l-A'rabî bunu zikretmiştir. el-Kisâî Ebu'l-Hasen Ali bin Hamza der ki: Araplar bu kelimeyi ("ayn" harfinden sonra "vav" harfi gelmek suretiyle) kişinin geçindirmekle yükümlü olduğu kimselerin çokluğunu ifade etmek üzere kullanırlar. Ebu Hatim de der ki: Şafiî Arap dilini bizden daha iyi bilen bir kimse İdi. Bu kelimenin bazı kabilelerce bu anlamda, kullanılmış olması muhtemeldir. Müfessir Sa'lebî ise der ki: Hocamız Ebu'l-Kasım bin Habib dedi ki: Ben Ebu Umer ed-Dû-rî'ye buna dair soru sordum -ki o dil hususunda tartışılmaz bîr önderdi-. Şöyle dedi: Bu Himyerlilerin bir söyieyişidir. Daha sonra da şu beyiti okudu:
"Şüphesiz ki ölüm her canlıyı alıp yakalar
Evet, bunda şüphe yoktur, isterse onun davarları ve çoluk çocuğu
alabildiğine çok olsun."
Ebû Amr bin el Alâ da der ki: Arapların kelimeleri farklı anlamda kullanmaları artık alabildiğine çoğalmış bulunuyor, O kadar ki artık ben bir yanlış konuşan herhangi kimseden yanlış bir şey öğrenmekten korkar oldum.
Talha bin Musarrif, "Bu sizi haksızlıktan alikoyar..." anlamına gelen: buyruğunu -"ayn" harfinden sonra "vav" ile değil de "ye" ile-: şeklinde okumaktadır ki, Şafiî'nin, açıklamasına delili de budur.
İbn Atiyye derki: ez-Zeccâc ve başkaları *"âle" kelimesinin iyal'den gelişi ile ilgili açıklamayı şu sözleriyle tenkid etmektedirler: Şanı yüce Allah çokça cariye edinmeyi mubah kılmıştır. Bu ise geçindirmekle yükümlü olduğu kimselerin sayısını çoğaltmayı gerektirir O halde bu buyruğun; geçindirmekle yükümlü olduğunuz kimselerin sayısının çok olmamasına daha yakındır anlamında olması nasıl düşünülebilir?
Ancak böyle bir tenkid doğru değildir. Çünkü cariyeler, aslında satış suretiyle kendilerinde tasarrufta bulunulan bir maldır. Kişiyi zor durumda bırakan geç indirilmesi gereken kimseler ise ancak yerine getirilmesi gereken
haklara sahip hür kadınlardır. İbnü'l-A'rabînin naklettiğine göre Araplar kişinin geçindirmekle yükümlü olduğu aile halkı çoğaldığı takdirde ("ayn" harfinden sonra "ye" harfi ile olmak üzere): derler.[61]
14. Erkek Kölenin Evlenebileceği Kadın Sayısı:
Kölenin dört kadın ile evlenebileceğini caiz görenler bu âyet-i kerimeyi delil getirirler. Çünkü yüce Allah: "Size helal olan kadınlardan ikişer, üçer, dörder olmak üzere nikahlayın" diye buyurmaktadır. Bundan maksat ise görüldüğü gibi helâl olan kadınlardan ikişer, üçer, dörder olmak üzere nikâlı-lamaktır. Bu buyrukta hür ile köle ayırımına gidilmemiştir. Bu Dâvûd (ez-Zâhirî) ve Taberi'nin görüşüdür. Malik'ten meşhur olan görüş bu olduğu gibi; Muuaîta'ındaki ifadelerinden de onun bu görüşü kabul ettiği anlaşılmaktadır.[62] Aynı şekilde Ibnü'I Kasım ve Eşheb de ondan bunu böylece nakletmiş-tir. İbnü'i Mevâzîn naklettiğine göre de İbn Vehb, Mattk'ten kölenin ancak iki hanım ile evlenebileceğini rivayet etmektedir. Ayrıca bu, aynı zamanda el-Leys'in de görüşüdür, demektedir.
Ebû Ömer (İbn Abdi'1-Berr) der ki: Şafiî, Ebû Hanife ve bunların arkadaştan ite es-Sevrî ve Leys bin Sa'd kölenin iki kadından fazlası ile evlenemeyeceğini söylerler. Ahmed ve İshak da bu görüştedir. Ömer bin el-Hattab, Ali bin Ebi Talib ve Abdurrahman bin Avf'dan köle hakkında iki kadından fazlasını nikâhlaya maya cağına dair rivayet gelmiştir. Ashabdan onlara muhalefet eden kimse olduğunu da bilmiyorum. Bu, aynı zamanda Şa'bî, Ata, İbn Şîrîn, el-Hakem, İbrahim ve Hammad'm da görüşleridir.
Bu görüşün lehine olan delil ise, kölenin boşama hakkı ve haddine dair hükme kıyasta bulunmaktır. Kölenin haddi hür kimsenin haddinin yarısıdır. Boşama sayısı da ikidir. îlâ'da bulunma süresi de iki aydır, Ve buna benzer köleye dair hükümleri bu şekilde belirtirken, diğer taraftan köle dört kadın nikahlayabilir demesinin bir çelişki olduğunun söylenmesi uzak bir ihtimal değildir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. [63]
4. Kadınlara mehillerini hoşnutlukla verin. Bununla beraber gönül hoşluğu ile size onun bir kısmını bağışlarlarsa onu da afiyetle yeyin.
Bu buyruğa dair açıklamalarımızı on başlık halinde sunacağız:
1. Kadınlara Mehir Verme Gereği:
Yüce Allah'ın: "Kadınlara mehillerini hoşnutlukla verin" buyruğunda-ki "Mehirler" kelimesi çoğul olup bunun tekili “” kelimesidir. el-Ahfeş dedi kir Temimoğulları bunun tekilini “” diye çoğulunu da: “”diye söylerler. Bununla birlikte istendiği takdirde ("dal" harfi) üstün ile de okunabilir, sakin de okunabilir. eS-Mâzinî dedi ki: Kadının meh-rini İfade etmek üzere "sad" harfi esreli olarak "sidâk" denilmekle birlikte, fethah olarak (sadak şeklinde) denilemez, Yakub ve Ahmed bin Yahya da en-Nehhâs'dan bunun üstün ile okunabileceğim nakletmîşlerdir.
Bu âyet-i kerimede hitap kocalaradır, Bu görüş İbn Abbas, Katade, İbn Zeyd ve İbn Cüreyc'in görüşüdür. Yüce Allah kocalara eşlerine gönül hoş-nuluğu ile mehirlerinİ vermelerini, onu karşılıksız bağışlamalarını emretmiştir.
Burada hitabın velilere olduğu da söylenmiştir. Bu görüşü de Ebû Salih ileri sürmüştür. Çünkü kadının velisi onun mehrini alır ve ona birşey vermezdi. Bu şekilde davranmaları yasaklandı ve bu mehri kadınlara vermekle emrolundular el-Kelbî bir rivayetinde der ki: Cahiliyye döeminde veliler, velayetleri altında bulunan bir kadını evlendirdiklerinde eğer onunla beraber yaşıyor iseler az olsun, çok olsun mehrinden ona bir şey vermezlerdi. Şayet yabancı bir kadın ise, bir deve sırtında onu kocasına götürür ve ona bu deveden başka bîr şeyi de vermezdi. İşte bunun üzerine; "Kadınlara mehir-terini hoşnutlukla verin" âyeti nazil oldu.
el-Mu'temir bin Süleyman babasından naklen dedi ki: Hadramî, âyet-i kerimeden kastın kadınları şiğar yoluyla (yani bir kadını verip öbürünü almak karşılığında) evlenen kimselerdir' işte bunlara mehir tayin etmeleri emrolun-du, demektir.
Ancak birinci açıklama daha kuvvetlidir. Çünkü zamirler aynıdır ve genel olarak hepsi de kocalara aittir ve maksat tâ kocalardır. Çünkü yüce Allah daha önce: "Eğer yetim kızlara adaletli davranamayacağmızdan korkar-sanız... kadınlara mehirlerini hoşnutlukla verin* diye buyurmaktadır. Bunlar .ise zamirler arasında bir uyumun olmasını ve ilkinde zamir ne ise, sonrakinde de o olmasını gerektirmektedir. [64]
2. Kadına Mehir Vermenin Hükmü:
Bu âyet-i kerime kendisi ile evlenilecek kadına mehir vermenin vücubu-na delildir. Bu hususta da icmâ' vardır Bu konuda, Iraklılardan bir takım ilim ehlinden gelen rivayet müstesna, görüş ayrılığı yoktur. Bunlara göre elendi kölesini kendisine ait bir cariye ile evlendirecek olursa, ona mehir öde-
mek icabetmez. Ancak bu görüşün bir kıymeti yoktur. Çünkü yüce Allah: "Kadınlara mehirlerini hoşnutlukla verin" diye buyurmakta ve umumi bir ifade kullanmaktadır. Başka bir yerde de: "Onları velilerinin izni ile nikahlayın, mahirlerini de güzellikle kendilerine verin" (en-Nisa,4/25) diye buyrul-maktadır, Yine ilim adamları icmâ' ile mehrin çokluğunun herhangi bir sınırı olmadığını belirtmekle birlikte; İleride yüce Allah'ın: "Önceki yüklerle mehir vermiş olsanız bile" (en-Nisâ,4/20) buyruğunda açıklanacağı üzere, mehrin aZL hususunda farklı görüşlere sahiptirler.
Bu buyruğun "mehirlerini" anlamına gelen: kelimesini "sad" harfini üstün, "dal" harfini de ötreli olarak okumuşlardır. Katâde ise bu kelimeyi "sad" harfini ötreli, "dal" harfini de sakin olarak okumuştur, en-Nehaî ve İbn Vessâb ise bu iki harfi de ötreli ve tekil olmak üzere şeklinde okumuşlardır. [65]
5. Mehir Allah'ın Kadınlara Bir Bağışıdır:
Yüce Allah'ın: Hoşnutlukla" buyruğu "nûn" harfi hem esreli, hem de ötreli olmak üzere iki türlü okunabilir
Bu kelimenin aslı vermekle alakalıdır Mehir (sidâkj da yüce Allah'tan kadına bir atiyye, bir bağıştır. Bunun kocalar tarafından herhangi bir anlaşmazlığa mahal vermeksizin gönül hoşluğu ile verilmesi anlamında olduğu söylenmiştir.
Katâde bu kelimeyi, yerine getirilmesi gereken bir fariza olmak üzere verin, diye açıklamıştır. İbn Cüreyc ile İbn Zeyd miktarı belli, adı konulmuş bir farz olmak üzere verin, diye açıklarlar.
Ebû Ubeyd de der ki: Nihle olabilmesi için, onun adının konulmuş ve miktarının bilinmiş olması gerekir. ez-Zeccâc ise bu kelime; siz bunu dinî bir yükümlülük olarak yerine getiriniz, anlamındadır. Çünkü nihle kelimesi diyanet ve millet fdin ve şeriat) anlamındadır. Onun nihlesi budur, denilirken, dini budur, denilmek istenmektedir
Böyle bir açıklama ise cahiliyye döneminde mehri alıp yiyenlere bir hi-tab olarak kabul edilmesi halinde güzeldir. Nitekim kadınlardan birisi kocası hakkında şunları söylemektedir:
"O bizim kızlarımızdan mehirlerini almaz."
Başkasının yaptığı gibi yapmaz, dernek istemektedir. İşte bu buyrukla yüce Allah, mehri velilerinden alıp onu hanımlara verilmesini emretmektedir.
"Gönül hoşluğuyla" kelimesi başına takdir edilen bir fiildeki kocalara ait
zamirden, bir hal olmak üzere nasb edilmiştir ki söz konusu bu ful in takdiri de: "( U*j /jijL^l ) Onlara gönül hoşluğu ile mehir veriniz" şeklindedir, Bunun tefsiri (temyizi) olmak üzere nasb edildiği de söylenmiştir. Yine hal mahallinde ve zikredilen kelimenin kökünden olmamak üzere mastar (yani farklı kökten mef ulu mutlak) olduğu da söylenmiştir. [66]
4. Kadının Mehrini Bağışlaması:
Yüce Allah'ın: "Bununla beraber gönül hoşluğu île stee onun bir kısmını bağışlarlarsa-.." buyruğunda kocalara hitap edilmektedir. Bu hitab umumu ile kadının mehrini kocasına bağışlamasının -ister bakire, ister dul olsun-caiz olduğunun delilidir. Fukahanın cumhuru da bu görüştedir.
Ancak İmam Malik, bakirenin mehrini kocasına hibe etmesini kabul etmemekte ve böyle bir yetkinin metırin mülkiyeti kadına ait olmakla birlikte, velinin olduğunu kabul etmektedir. el-Ferrâ ise bunun velilere hitab olduğunu iddia eder. Çünkü veliler Ccahiliyye döneminde) melıri alır ve ondan ka~ dınlara bir şey vermezlerdi. O halde, velilere mehirden ancak kadsnın gönül hoşluğu ile verdiği miktar muhalidir. Bununla birlikte birinci görüş daha sahihtir. Çünkü buyrukta bundan önce velilerden söz edilmemektedir.
"Onun* buyruğundaki zamir ise mehre aittir. İkrime ve başkaları da böyle söylemiştir.
Âyet-i kerimenin nüzul sebebine gelince; nakledildiğine göre bazıları eşlerine ödedikleri mehirden kendilerine herhangi bir şeyin geri dönmesinden çekindiler ve buna yanaşmak istemediler. Bunun üzerine: "Bununla beraber gönül hoşluğu ile size..." âyeti nazil oldu.[67]
5. Mehrini Bağışlayan Kadının Bağışından Vazgeçmesi:
İlim adamları kendisi adına tasarrufta bulunma imkânına sahip kadının mehrini kocasına bağışlaması halinde, bunun gerçekleşeceğini ve kadının artık bu bağıştan vazgeçme hakkının olamayacağını ittifakla kabul etmişlerdir. Şu kadar var ki kadı Şüreyh böyle bir kadının bundan geri dönebileceği görüşündedir. Yüce Allah'ın: "Bununla beraber gönül hoşluğu ile size onun bîr kısmını bağışlarlarsa...n buyruğunu delil göstermiştir. Eğer mehrini geri isteyecek olursa bu, onun gönül hoşluğu ile bunu vermediğini ifade eder.
İbnü'l-Arabî der ki: Böyle bir açıklama batıldır. Çünkü artık o gönül hoşluğu ile onu bağışlamış, bunu yemiştir. Artık kadının bu konuda söyleyecek bir sözü kalmamıştır. Zira maksat fiilen yemek değildir. Aksine bu böyle bir şeyin helâl olacağını kinaye yoluyla ifade eder. Bu da açıkça anlaşılmaktadır. [68]
6. Kadının Şart Koşarak Mehrini Bağışlaması:
Kadın nikâh akdi sırasında kendisinden başka bir kadın ile evlenmemesini şart koşup bundan dolayı da mehrinin bir kısmını kocasına bağışlayacak olsa, sonra da kocası başka bîr kadın ile evlenecek olursa; İbnu'l-Kasım yoluyla gelen rivayete göre, kocanın herhangi bir sorumluluğu sözkonusu değildir. Çünkü kadın esasen koşulması caiz olmayan bir şart ileri sürmüştür. Nitekim Berîre'nin yakınları vela (sahiplik hakkı) onu satanın ait olmak üzere Hz. Aişe'nin Berire'yi azad etmesini şart koşmuşlardı. Ancak Peygamber (sav) akdi sahih kabui ederken ileri sürdükleri şartı iptal etmiştir.[69]
İşte burada kadının kocasının ödemesi gereken mehrinin bir kısmını düşürmesi sahih, fakat akdin bu şekilde yapılması ve burada böyle bir şartın ileri sürülmesi batıldır.
İbn Abdu'l-Hakem ise dedi ki: Şayet kadının mehrinden onun misline ödenen mehir kadarı veya daha fazlası kalmış ise, artık kocasından dönüp bir şey geri alamaz. Eğer mehrinin bir kısmını indirmiş ve bu sefer kocası ondan başkası ile evlenmiş ise, kendi misline ödenen mehrin tamamını rücû! yoluyla alır. Zira koca bu hususta kendi aleyhine bir şart kabul etmiş, buna karşılık ise kadının kendisinden alması gereken bir miktarı koca almıştır. O halde Hz. Peygamber1 in: "Mü'minler kabul ettikleri şartlara riâyet ederler" [70] buyruğu dolayısıyla bu şartına bağlı kalması icabeder. [71]
7. Azad Etmek Mehir Olur mu?
Âyet-i kerimede azad etmenin mehir olamayacağına delil vardır. Çünkü azad etmek bir mal değildir. Zira kadın bunu hibe edemeyeceği gibi kocanın da bunu yemesine imkân yoktur.
Mâlik, Ebû Hanife, Züfer, Muhammed ve Şafiî de bu görüştedir,
Ahmed bin Hanbel ile tshak ve Yakub (Ebu Yusuf) ise der ki: Bu mehir olur ve böyle bir kadının azad edilmesi dışında bir mehri sözkonusu değildir. Zira Hz. Safiyye ile ilgili ve hadis imamları tarafından rivayet edilen hadis bunu ifade etmektedir. Buna göre Peygamber (sav) Hz. Safiyye'yî azad etti ve onun azadına onun mehri otarak kabul etti.[72] Enes'den de böyle bir uygulama yaptığı rivayet edilmektedir. Zaten Hz. Safiyye İle ilgili bu hadisi rivâyefeden de odur
Ancak birincileri şu sözleriyle buna cevap verirler: Hz. Safiyye ile ilgili hadiste buna dair delil yoktur. Çünkü Peygamber (sav) nikâh hususunda mehirsiz olarak evlenmek gibi bir özelliğe sahipti. Hz. Zeyneb ile de evlenmesi velisiz ve mehîrsiz olmuştur. O bakımdan bir kimsenin bü şeyleri delil olarak ileri sürmemesi gerekir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. [73]
8. “” Kelimesinin Nahiv Açısından Durumu:
Bu kelimenin burada beyân (temyiz) olduğu için nasb edildiği söylenmiştir. Sibeveyh Üe Kûfeli nahivciler mansub gelen kelimenin beyân'dan önce gelmesini caiz kabul etme2İer. Ancak el-Mâzinî ve Ebu'l-Abbas el-Müberrid, amilin fiil olması halinde bunu caiz kabul ederler. Örnek olarak da şu mıs-rayı naklederler:
"Ve ayrılmak dolayısıyla gönül hoşnut olmaz."
Kur'ân-ı Kerîmde de yüce Allah; Gözleri zelil olarak... çıkarlar" (el-Kamer, 54/7) diye buyurmaktadır. Bu takdire göre bu kelimenin: Derisi çatlarcasına yağla dolup taştı ve yüzü güzelletti" şeklindeki ifadeler kullanılabilir. Sibeveyh'in görüşünü kabul edenler derler ki: Bu masradaki "nefs" kelimesi, temyiz olmak üzere nasb edilmiş değildir. "Yani: kastediyorum" takdirinde bir fiil dolayısıyla nasb edilmiştir. Durum böyle olduğu takdirde bu beyit, âyet-i kerimedeki bu kelimenin bu şekilde okunuşun(un temyiz dolayısıyla olduğun)a delil gösterilemez. ez-Zeccâc da der kir Bu mısraın rivayeti:
"Ve benim nefsim ayrılıktan hoşlanmaz" şeklindedir.
Bununla beraber eğer âmil da olduğu gibi munsarıf olmayan bir kelime olursa mümeyyizin takdim edilmesinin caiz olmayacağını herkes ittifakla kabul etmiştir. [74]
9. Mahirden Yemenin Miibak Oluşu:
Yüce Allah'ın: "Onu da— yeyin" buyruğundan kasıt, şeklen yemek değildir. Bundan kasıt hangi yolla olursa olsun mubah olduğudur. Bundan sonra gelecek olan yüce Allah'ın: *Şüpheyok ki zulümle yetimlerin mallarını yerler..."(en-Nisâ, 4/10) buyruğunda kast edilen yemek ile aynı şeydir. Bur-da da maksat görüldüğü gibi bizzat yemek değildir. Şu kadar var ki yemek, maldan yararlanma şekillerinin en İleri derecesi olduğundan dolayı çeşitli tasarruf şekilleri "yemek" diye İfade edilmiştir.
Bunun bir benzeri de yüce Allah'ın şu buyruğudur: "Cuma gününde namaz için nida olunduğunda Allah'ın zikrine koşun ve alış verişi bırakın." (el-Cumua, 62/9) Bilindiği gibi burada bizzat alış verişin şekil olarak kendisi kast edilmemektedir. Aksine maksat nikâh ve buna benzer kişiyi Allah'ı zikretmekten alıkoyan şeylerdir. Ancak burada alış verişin zikrediliş sebebi, onun kişiyi Allah'ı zikretmekten alıkoyan en önemli husus oluşundan dolayıdır. [75]
10. Bağışlanan Mehrin Katıksız Helâl Oluşu:
Yüce Allah'ın: Afiyetle buyruğu "onu yiyin" buyruğunda-ki "o" zamirinden hal olmak üzere nasb edilmiştir. Bunun hazfedilmiş bir mastarın sıfatı olduğu da söylenmiştir. Yani gönüllerinizin hoşluğu ile afiyette ye-yin, anlamında olur. Birinci kelimenin mastarı şeklindedir. Herhangi bir zorluk ve sıkıntı sözkonusu olmaksızın gelen her şeye denilir. Bu kelime kelimesinden ismi faildir.[76]
ın günah olmaksızın 'ın da onda sizi rahatsız edecek, hastalık verecek bir şey olmaksızın, anlamına geldiği de söylenmiştir. Kuseyyir der ki:
"Arasına herhangi rahatsızlık verici bir şey karışmaksızm aiîyet olsun, Azze'ye bizim haysiyet ve şerefimiz helâl görüp çiğnedikleri,"
Hanımının mehrinden kendisine bağışladığı birşeyleri yiyen Alkame'nin huzuruna bir adam girdi ve ona şöyle dedi: Afiyetle yenilmesi söylenenden sen de ye!"
el-Henî! kelimesinin yenilmesi esnasında rahatsızlık vermeyen ve afiyetle yenilen helâl şey; el-merî kelimesinin ise sonucu itibariyle güzel olan, rahatsızlık ta vermeyen eziyet de vermeyen tam anlamıyla hazmedilen şey demek olduğu da söylenmiştir.
Âyet-i kerimede bu buyrukla anlatılmak istenen şudur: Siz dünya hayatında onun sizden isteneceğinden âhirette de bundan dolayı size bir sorumluluk geleceğinden korkmaksızın yeyiniz. Bu anlama İbn Abbas'ın Peygamber (sav)'dan yaptığı su rivayet de delâlet etmektedir. Hz. Peygambere su: "Bununla beraber gönül hoşluğu ile size onun bir kısmını bağışlarlarsa onu da afiyetle yîyüı" buyruğu hakkında soru sorulmuş, o da şu cevabı vermiştir: "Hanım eğer zorlanmaksızın, bu hususta herhangi bir otorite size bu konuda hüküm vermeksizin, kendi İradesiyle kocasına bir bağışta bulunacak olursa. Yüce Allah bundan dolayı âhirette sizleri sorumlu tutmayacaktır"
Hz. Ali'den de şöyle dediği rivayet edilmektedir: Sizden herhangi bir kimse bir şeyden rahatsızlık duyacak olursa hanımından mehrinden kendisine bir dirhem vermesini istesin, sonra onunla bal satın alsın ve yağmur suyu ile birlikte onu içsin. Böylelikle yüce Allah onun hem ile merî (afiyetle yenendi ve gökten indirilen mübarek suyu bir arada yemesini sağlamış olacak. Doğrusunu en İyi bilen Allahtır[77]
5. Allah'ın sizin için geçimlik kıldığı mallarınızı beyinsizlere vermeyin. Kendilerine bunlardan yedirin, giydirin. Bir de onlara güzel söz söyleyin.
Bu buyruğa dair açıklamalarımızı on başlık halinde sunacağız:
1. Âyetler Arası İlişki ve Vasi Tayini:
Yüce Allah: 'Yetimlere mallarını verin" (en-Nisâ, 4/2 i buyruğunda yetimlere mallarının verilmesini emr edip hanımlara da mehirlerinin ulaştırılmasını buyurduktan sonra, sefih (aklı ermeyen, beyinsiz, bunak") baliğ olmayan kimseye de malının verilmesinin caiz olmadığını beyan etmekledir O halde âyet-i kerime yetimler için vasi, veli ve kefil (ihtiyaçlarını görüp gözetecek kimse) tayininin sabit oluşuna bir delildir.
İlim ehli icma ile müslüman, hür, güvenilir ve adil bir kimsenin vasi tayin edilmesinin caiz olduğunu kabul etmişlerdir. Ancak hür bir kadını vasi tayın etmenin cevazı hususunda farklı görüşleri vardır.
Genel olarak ilim ehli kadının vasi tayin edilmesinin caiz olduğunu kabul ederler. Ahmed bin Hanbel de Hz. Ömer'in Hz. Hafsa'ya vasiyette bulunduğunu delil gösterir.
Ata'bin Ebi Rebah'tan rivayet olunduğuna göre o kocası tarafından vasi tayin edilen kadın ile illgili olarak şöyle demiş: Kadın vasi olamaz. Koca böyle birşey yapacak olursa kavminden başka bir erkeğe bu vasilik görevi havale edilir.
İlim adamlarının köleye vasiyet hususunda da farklı görüşleri vardır. Şafiî, Ebu Sevr, Muhammed ve Yakub (Bbu Yusuf) bunu kabul etmezken; Malik, Evzai ve îbn Abdi'I-Hakem ise bunu caiz kabul ederler, Bu -kendi kö-
İesini vasi tayin etmesi halinde- Nehaî'nin de kabu] eîtiği bir görüştür. Buna dair yeterli açıklamalar daha önce Bakara Sûresi'nde (2/180. âyet 5. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. [78]
2. Sefihlerin Kimliği:
Yüce Allah'ın: "es-Sufehâ: Beyinsizler" buyruğu ile ilgili olarak "sefeh" kelimesinin anlamına dair açıklamalar bundan Önce e3-Bakara Sûresi'nde (2/13. âyette) geçmiş bulunmaktadır.
İlim adamları burada sözü geçen, sefihlerin kim oldukları hususunda farklı görüşlere sahiptir. Salim el-Aftas, Said bin Cübeyr'den şöyle dediğini rivayet etmektedir: Bunlar yetimlerdir, onlara mallarınızı vermeyiniz. en-Neh-hâs der ki: Bu, bu âyet-i kerime hakkında söylenenlerin, en uygunudur. İsmail bin Ebi Halid de Ebu Malik'den rivayet ettiğine göre o şöyle demiş: Bunlar küçük çocuklardır. Onlara mallarınızı vermeyiniz. Bu maliarr berbat ederler, telef ederler ve elinizde bir şey kalmaz. Süfyan da Humeyd el-A'rac'den o da Mücahid'den, bunların kadınlar olduğunu söylediğini rivayet etmektedir. en-Nehhâs ve başkaları ise, bu, sahih olmayan bir görüştür, demektedirler, Çünkü Araplar bu kelimeyi kadınlar hakkında çoğul yapacak olurlarsa "sefâih yahut sefîhât" derler. Zira kadınlar için kullanılan (ve bu kelimenin kadın için kullanılan tekili olan sefîhe'nin vezni) taile'nin çoğulu, çoğunlukla bu şekilde gelir.
Şöyle de açıklanmıştır: Sen doğru dürüst ticareti bilmeyen bir kimseye malım mudarebe ortaklığı için yahut bir vekilin eline teslim etme! Hz. Ömer'den de şöyle dediği rivayet edilmekledir: Kim tefekkuh etmezse (konu ile ilgili gerekli dini bilgileri bulunmazsa) bizim pazarlarımızda ticaret yapmaya kalkışmasın. İşte yüce Allah'ın: "Mallarınızı beyinsizlere vermeyin" buyruğundan kastedilen budur. Yani hükümleri bilmeyen kimselere mallarınızı verme-yiniz-
Bunun mallar kâfirlere tesJim edilmez, anlamında olduğu da söylenmiştir. O bakımdan ilim adamları müslüman bir kimsenin alım satım için zım-mi birisini vekil tayin etmesini yahut da malını ona mudarebe yoluyla vermesini mekruh görmüşlerdir.
Ebû Mûsâ el-Eş'arî (r.a) dedi ki: Burada sözü geçen sefihler (beyinsizler), hacr altına alınmayı hak eden herkestir. Bu kapsamlı bir açıklamadır.
İbn Huveyzimendâd dedi ki: Sefîh'in hacr altına alınması hususuna gelince, sefıh'in çeşitli halleri vardır: Birisinde küçüklüğü dolayısıyla hacr altına alınır. Delilik yahut başka bir sebep dolayısıyla, kit akıllı olması hali, kendi malını gereği gibi koruyup gözetememesi ve kö*ü tasarrufta bulunması hali. Baygın kimseye gelince, tmam Malik, bu durumunun çabucak gelip geçmesi dolayısıyla hacr altına alınmamasını daha güzel görmüştür.
Hacr bazan kişinin bizzat kendisi hakkında söz konusu olur, bazan da kişinin başkası hakkında sözkonusu olur. Kişinin kendi hakkı dolayısıyla hacr altına hangi hallerde alınacağından az önce söz ettik. Başkasına ait haklar sebebiyle hacr alüna alınanlar ise; köle, borca batmış, ölüm hastalığında olan kimsenin malının (vasiyet edebileceği miktardan arta kalan) üçte ikisinde tasarruf, iflas etmiş ve kocası bulunan kadının, kocasının hakkı dolayısıyla hacr altına alınması ve kendi hakkı hususunda bakire kızın hacr altında bulunması.
Küçük ve delinin hacr altına alınacağı hususunda görüş ayrılığı yoktur. Büyüğün hacr altına alınması ise kendi malında kendisi adına güzel tasarrufta bulunamayacağından ve kendi malını uygun olmayan yerlerde telef etmeyeceğinden emin olunamadığı içindir. O bu haliyle küçüğe benzediğinden hacr altına aİmır. Böylesinin hacr altına alınacağı hususunda ise görüş ayrılığı vardır. Buna dair açıklamalar gelecektir. Malını masiyetlerde, kendisini Allah'a yaklaştırıcı ibadetlerde ve mubah şeylerde telef etmesi arasında ise bir fark yoktur. Allah'a yakınlaştı nen amellerde malını telef eden kişiyi mezhebimize (Maİiki mezhebine) mensup ilim adamları hacr akına almak hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Kimisi böylesini hacr altına alırken kimisi de hacr altına almaz. Kölenin hacr edilmesi hususunda görüş ayrılığı yoktur. Borca batmış olanın elindeki mal ise alacakları lehine elinden ahnır. Çünkü bu hususta aslıab-ı kiram'ın icmaı vardır. Aynca Hz. Ömer böyle bir uygulamayı Cü-heyneli Useyfi' adındaki birisine yapmıştır. [79] Bunu Mâlik el-Muvatta'da. zikreder. Bakire kız da bu hali devam ettiği sürece hacr altındadır. Çünkü kendi işini gereği gibi çekip çeviremez. Onun bu durumu, evlenip insanlar onun yanına girip çıkıncaya, kendisi de evinden dışarı çıkıp yüzünü açıp faydalıyı zararlıdan ayırd edecek hale gelinceye kadar devam eder. Kocasının hakkı dolayısıyla hacr altında tutulan evli kadına gelince; buna sebep ise Rasû-lullah (sav)'m şu buyruğudur: "Kocası nikâhına sahip olmuş bir kadının üçte biri dışında kendi malında tasarrufu caiz değildir," [80]
Derim ki: Malını arttırması dolayısıyla ve savurgan olmaması dolayısıyla [81] hacr altında olmasa dahi, hükümleri bilmeyen kimseye de malı teslim edilmez. Buna sebep ise hangi alıç verişin fasit, hangisinin sahih olduğunu, hangisinin helâl, hangisinin haram olduğunu bilmeyişjdir. Alış verişlere dair bilgisizlik hususunda zımmi de onun gibidir. Diğer taraftan zımmi olan bir kimsenin faiz ve benzeri birtakım işlemlere gireceğinden de korkulur. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
Tefsir alimleri burada malın sefihlere ait olmasına rağmen muhataplara izafe edilmesinin sebebi hususunda farklı görüşlere sahiptirler.
Bir görüşe göre mallar muhatapların elinde olduğundan dolayı kendilerine izafe edilmiştir. Bu muhataplar ise o maliara nezaret eden kimselerdir. O bakımdan ifadede bir genişletme yoluna gidilerek onlara nisbet edilmiştir. Yüce Allah'ın şu buyruklarında olduğu gibi: "... Kendinize Allah tarafından bir selâm almak üzere selam, veriniz" (en-Nûr, 24/61); "Kendi kendinizi öldürmeyiniz1* (el-Bakara, 2/54) Bunun muhataplara izafe ediliş sebebinin, onların mallarının da muhatapların mallarının türünden oluşu dolayısıyladır. Çünkü mallar bütün insanlar arasında elden ele intikal etmek, birisinin mülkiyetinden diğerinin mülkiyetine geçmek bakımından ortak bir niteliğe sahiptin Yani bu mallar ona ihtiyaç duymaları halinde onlarındır. Tıpkı sizin ırzınızı koruyan, sizi himaye eden, kadrinizi yükselten ve işlerinizi görmenizi sağlayıp ayakta tutan mallarınız gibi.
Ebû Musa el-Eş:arî, İbni Abbas, Hasan ve Katade'nin .söyledikleri bir başka görüş daha vardır: Burada kasıt, gerçekten muhatapların kendi mallandır. İbn Abbas der ki: Geçimine sebep olan kendi malını hanımına ve oğluna vererek, sen onların elindekine bakacak ve sana bakmalarını gözetleyecek hale düşen bir fakir olma. Aksine onlara infak eden bizzat sen ol.
Bu açıklamaya göre burada sefihlerden kasıt, kadınlar ve çocuklardır. Yani kişinin küçük çocukları ve hanımıdır. Bu, Mücahid ve Ebû Mâlik'in sefihler hakkındaki görüşleri ile birlirte ele alınır. [82]
3. Sefihin Hacr Altına Alınmasının Hükmü:
Âyet-i kerime sefihin hacr altına alınmasının caiz olduğuna delildir. Çünkü yüce Allah bunu: "Mallarınızı beyinsizlere vermeyin" diye buyurduğu gibi bir başka yerde de: "Eğer üzerinde hak olan borçlu sefih ya da zayıf bir kimseise... onun velisi adaletle yazdırsın" (el-Bakara, 2/282.) diye buyurmaktadır. Böylelikle zayıf kimsenin velayet altına alınmasını sözkonusu ettiği gibi, sefihin de velayet altına alınmasını ifade etmektedir,
"Zayıf* anlam İtibariyle küçük anlamını da ihtiva eder. Sefih ise anlam itibariyle baliğ olmuş büyük kimseyi ifade eder. Çünkü sefihlik bir yergi ismidir. İnsan ise sahip olmadığı şeyler dolayısıyla yerilmez. Diğer taraftan baliğ olmayan kimseden kalem kaldırılmıştır. Onun yeriimesi ve vebal altında kalması sözkonusu değildir. Bu açıklamayı el-Hattâbî yapmıştır. [83]
4. Hacr Altına Alınmadan Önce Sefihin Fiilleri:
İlim adamları hacr altına alınmadan önce sefihin fiilleri hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Malik ile, -İbnü'l-Kasım dışında kalan- bütün Mâliki alimler derler ki: İmam onun elini alıkoymadığı sürece sefihin bütün işleri ve yaptıkları caizdir. Aynı zamanda bu Şafiî'nin ve Ebu Yusufun da görüşüdür.
İbnül-Kasım ise der ki: İmam onun elini tasarruftan çekmese dahi böyle birisinin tasarrufları caiz değildir. Esbağ ise der ki: Eğer sefih olduğu açıkça ortada ise onun fiilleri merduttur. Şayet sefıhîiği açıkça ortada değilse imam onu hacr altına alıncaya kadar fiilleri reddolunnıaz,
Suhnûnf Malik'in konu İle ilgili görüşüne şöylece delil getirmektedir: Eğer hacr'den önce sefihin fiilleri red edilecek olursa imamın herhangi bir kimseyi hacr akına almasına ihtiyaç kalmaz.
İbnü'l-Kasım'm delili ise Buhârtnin Câbir (ra> yoiuyla rivayet ettiği hadis-i şeriftir. Buna göre başka hiçbir malı bulunmayan adamın birisi bir köleyi azad eder. Peygamber (sav) ise onun bu azadını geri cevirir.[84] Bundan önce de onun için herhangi bir hacr sözkonusu değildi. [85]
5- Büyüğün Hacr Altına Alınması:
Büyüğün hacr altına alınması hususunda fukahânın farklı görüşleri vardır. Malik ve fukahânın cumhuru hacr altına alınabileceğini söylerken, Ebû Hanite âkil olarak bulûğa ermiş bir kimsenin, malını ifsad eden bir kişi durumunda olmadığı sürece, hacr altına alınmayacağını söylemektedir. Bu şekilde olduğu takdirde yirmibeş yaşma ulaşıncaya kadar malı ona teslim edilmez. Yirmibeş yaşına vardığı takdirde ise, malını ister ifsad eden bir kimse olsun, ister olmasın her durumda maJı kendisine teslim edilir. Çünkü böyle bir kişi oniki yaşında iken hanımını hamile bırakabilir. Altı ay sonra bunun bir çocuğu olup, nihayette baba ve dede de olur. İşte ben dede olabilecek yaşa gelen bir kimseyi hacr altına almaktan utanırım, der
Yine Ebu IlanEfe'den şöyle dediği nakledilmiştir: Malının kendisine verilmeyeceği süre içerisinde eğer (malını) ifsad edici bir şekilde bulûğa ererse mutlak olarak onun tasarrufları geçerlidir. Bununla birlikte ihtiyaten malı kendisine teslim edilmez.
Ancak bütün bunlar gerek aklî bakımdan (kıyas bakımından), gerekse rivayet açısından zayıftır.
Dârâkutnî şunu rivayet eder: Bize Muhammed b. Ahmed b. eJ-Hasen es-Savvaf anlattı. Bize Hâmid b. Şuayb haber verdi. Bize Şureyh b, Yunus haber verdi, Bize Yakub b. İbrahim -ki bu kadı Ebu Yusuftur- haber verdi. Bize Hişanı b, Urve'nin babasından haber verdiğine göre, Abdullah b. Cafer, ez-Zübeyr'e gelip şöyle dedi: Ben şunları şunları satın aldım. Buna karşılık Ali, mü'minierin emirine gidip bu hususta bana hacr koymasını istemeyi düşünüyor. ez-Zübeyr dedi ki: Satişta ben de seninle ortağım. Bunun üzerine Hz. Alî, Hz. Osman'a varıp şöyle dedi: Cafer'in oğlu (Abdullah) şunları şunları satm aldı, haydi onu hacr altına al. Bu sefer ez-Zübeyr; Bu satışta ben de onun ortağıyım deyince Hz. Osman şöyle dedi: Ben kendisine ortağın Zü-beyr olduğu bir alış verişte bulunan bir kimseyi nasıl olur da hacr altına alırım? Yakub (Ebu Yusuf) der ki; Ben hacr altına alınacağı görüşünü kabul ediyorum ve bu kanaatteyim. Böyie bir durumda hacr akında bulunan kimsenin alış verişini iptal ederim. Eğer hacr altına alınmadan önce alır veya satarsa onun bu alış verişini caiz kabul ederim, Yakub b. İbrahim der ki: Ebu Hanife ise böyle bir kimseyi hacr altına almaz ve konu ile ilgili hacr altına alınma görüşünü de kabul etmez. [86]
Buna göre Hz. Osman'ın: Ben böyie bir adamı naşı! hacr akma alabilirim? görüşü büyüğün hacr altına alınmasının caiz oluşuna delildir. Çünkü Abdullah b. Cafer Habeşistan'da iken dünyaya gelmiştir. Orada müslümanlann ilk doğan çocuğu da odur. Babası ile birlikte Peygamber (sav)'ın huzuruna Hayber'in fethedildiği yıl geldi ve Hz. Peygamber "den hadis dinledi, hadis belledi, Hayber gazvesi ise lıicretîn beşinci yılında olmuştu. Bu da Ebu Hanifc'nin görüşünü reddetmektedir. İleride yüce Allah'ın izniyle bunun delili de gelecektir. [87]
6. Allah'ın Geçimlik Kıldığı Mallar;
"Allah'ın sizin için geçimlik kıldığı mallarınızı..." Sizin geçiminiz ve dininizin salâhı için varetmiş olduğu mallarınızı... Buyruğunda yer alan: ... ki" kelimesi, ayrıca "te" harfinin esreii okunuşu ile: yine "te" harfinin sakin olarak okunması İle: şeklinde olmak üzere üç türlü söylenişi vardır.
Bu kelimenin resniyesi (ikili) de aynı şekilde üç türlü gelmektedir. Birincisi şeklinde, ikincisi "nün" harfi hazf edilerek: şeklinde, üçüncüsü ise "nün" harfi şeddeii olmak üzere; şeklindedir.
Bu kelimenin çoğul halinin söyleniş şekillerine gelince; yüce Allah'ın izniyle bu sûrede yeri gelince (4/15. âyet 2. başlıkta) gösterilecektir.
(Mealde; "Geçimlik" diye ifade edilen);) aynı anlamda olmak üzere ayakta tutan şey, unsur demektir. Mesela, filan kişi aile halkının ve evinin "kıyamı ve kıvamıdır" denilirken yine; filan kişi durumunu ikame etmektedir denilirken ıslah edip düzeltmektedir, anlamındadır kelimesinde yer alan "kaf harfi esreli olduğu için (âyet-i kerimede olduğu gibi) "vav" harfi "ye" harfi ile ibdal edilmiştir (değiştirilmiştir).
Medine'lilerin bu kelimeyi okuyuşu ise "elif siz olarak: şeklindedir. el-Kisâî ile el-Perrâ "Kıyam ve kivânT kelimelerinin (âyet-i kerimede yer alan): J'K.ıyâm" anlamında olduğunu söylemişlerdir. Onlara göre bu kelime mastar (mef'ûl-i mutlak) olmak üzere nasb edilmiştir. İşlerinizin kendisi ile ıslâh olduğu ve sizin geçinmek için bir araç kıldığı mallarınızı beyinsizlere vermeyin, takdirindedir.
el-Ahfeş bu kelimenin; işlerinizi ayakta tutan, işlerinizi gören şeyler anlamına geldiğini söylemiştir. O bu kelimenin çoğul olduğu zehabına kapılmıştır. Basraİılar İse bu kelimenin 'in çoğul olduğunu söylerler. Yani Allah malları eşyanın bir kıymeti olarak belirlemiştir, demektir. Ancak Ebu Ali bu görüşün hatah olduğunu belirterek şöyle der: Bu kelimenin aslı) şeklinde olup: kelimeleri gibi bir mastardır. Fakat AraplarınAtlar kelimesinin, at kelimesinin çoğulu ve benzeri erinde k i "vav" harfinin çoğul yapılırken "ye" harfine dönüştürülmesinde olduğu gibi, bîr istisna teşkil etmiştir. 'ın anlamı, durumun ıslahında sebat ve bu hususta devamlılık demektir
el-Hasen ve en-Nehaî; O ki" kelimesinin çoğulu olmak üzere şeklinde okumuşlardır. Ancak avam bu kelimeyi şeklinde çoğul lafzı ile okumuşlardır. el-Ferra" der ki Arapçada çoğunlukla; o kadınlar ki, o mallar ki kelimelerinde (ismi mevsullan) çoğul olarak kullanırlar. Aynı şekilde malların dışında kalan çoğul isimler de böyledir. Bunu da en-Nehhâs zikretmektedir. [88]
7. Yetimlerin Nafakalarının Mallarından Karşılanması:
Yüce Allah'ın: "Kendilerine bunlardan yedirîn, giydirin" buyruğunun anlamının, siz o mallarda onîar için harcanmak üzere belli bir miktar tesbit edin, şeklinde olduğu söylenmiştir Bu İse kişinin nafakasını ve giyeceğini karşılamak durumunda olduğu eşi ve küçük çocukları hakkında sözkonusudur O halde bu buyruk, çocuğun nafakasının babaya, kadının nafakasının da kocaya düştüğünün delilidir.
Buhârî'de, Ebu Hureyre (r.a)'dan şöyle dediği rivayet edilmektedir: Peygamber (sav!) buyurdu ki: "Sadakanın en faziletlisi geriye bir zenginlik bırakandır Yukarıdaki el aşağıdaki elden üstündür. Ve sen öncelikle geçimini sağlamak durumunda olduğun kimselerden başla. Kadın; Ya bana yiyecek verirsin yahut beni boşarsın, der. Köle: Beni yedir ve beni çalıştır, der. Eviat da:
Beni yedir, beni kime bırakırsın? der." Ey Ebu Hureyre sen bunu bizzat Ra-sûluüah (sav)'dan duydun mu? diye sorduklarında o şöyle dedi: Hayır, bu Ebu Hureyre'nin (söylenen ifadelerden çıkardığı güzel sonuçlardan birisidir. [89] el-Mühelleb dedi ki: Hanımın ve çocukların nafakasını sağlamak icma ile vacibtir. Bu hadis de bu hususta bir delildir. [90]
8. Baliğ Olup Malı ve Kazancı Bulunmayan Oğulların Nafakasının Hükmü:
İbnü'i-Münzir dedi ki: Oğullardan bulûğa erip de malı ve kazancı bulunmayanların nafakası hususunda fukananın farklı görüşleri vardır. Onlardan bir kesim babanın erkek baliğ oluncaya kadar kız çocuklarına da evlenip onlarla gerdeğe girilinceye kadar infak etmekle yükümlü olduğunu söylemişlerdir. Şayet onunla gerdeğe girildikten sonra kocası onu boşar yahut ölürse babasının ona nafaka vermek yükümlülüğü kalmaz. Eğer onunla gerdeğe girmeden önce boşayacak olursa, nafakası eskiden olduğu gibi babasına aittir. [91]
9. Torunun Nafakası:
Oğlun oğlunun nafakasını dede karşılamakla yükümlü değildir. Bu, Mâ-lik'in görüşüdür. Bir diğer kesime göre ise dede erkek çocuklar ergenleşin-ceye, kız çocuklar da ay hali oluncaya kadar torunlarına nafaka vermekle yükümlüdür. Bulûğa ermelerinden sonra ise kötürüm olmaları hali müstesna nafakalarını vermek yükümlülüğü yoktur. Malları bulunmadığı sürece çocukların erkek yahut kız olmaları arasında bir fark olmadığı gibi, kendi çocuğu, çocuğunun çocuğu da ne kadar aşağıya inerse insin, ondan başka kendilerine nafaka verecek gücü bulunan bir babalan bulunmadığı sürece nafakalarım kendisi verir Bu da Şafiî'nin görüşüdür.
Rir başka kesim ise, babanın nafakasına muhtaç olmayacakları bir şekilde malları bulunmaları hali dışında, erkek olsun, kadın olsun, küçük olsun, bulûğa ermiş olsun, bütün çocuklarının nafakasını babalarının sağlamasını vaciptir. Bunu da Hz. Peygamber'in Hind'e söylemiş olduğu şu: "Sana ve çocuğuna maruf ölçüler içerisinde yetecek miktarını al [92] hadisinin zahirinden çıkartırlar:
Ebû Hureyre yoluyla rivayet edilen: "Oğul: Bana yiyecek ver, beni kime terk ediyorsun der" ifadesi de şunu göstermektedir: Böyîe bir sözü kazanmaya ve meslek icra etmeye gücü yetmeyen bir kimse söyler Bulûğ yaşına ulaşmış olan bir kimse ise böyle bir söz söylemez. Çünkü bu yaşa gelen bir kişi artık kendisi için çalışacak ve kazanacak bir yaşa gelmiş demektir. Yüce Allah'ın: "Nihayet evlilik çağına erdikleri zamana kadar..." (en-Nisâ, 4/6) buyruğu buna delildir. Bu ayet-i kerime de evlilik çağma ulaşmayı bu hususta bir sınır olarak belirlemiştir,
Hadisteki: "Kadın: Ya bana yiyecek verirsin yahut da beni boşarsın der" ifadesi ise: "Geçim darlığı dolayısıyla hakim karı-kocayı birbirinden ayırmaz. Kadının sabretmesi gerekir ve hakimin hükmü ile nafaka onun zimmetine (borç olarak) taalluk eder" diyenlerin görüşlerini reddetmektedir. Bu da Ata ve ez-Zührî'nin görüşüdür, Kûfeliler de yüce Allah'ın şu buyruğuna yapışarak bu kanaate sahip olmuşlardır: "Eğer borçlu ödeme zorluğu çeken bir kimse ise ona kolaylık zamanına kadar bir mühlet veriniz." (el-Bakara, 2/280) Derler ki: O halde kocaya da nafakayı kolaylıkla ödeyebileceği bir zamana kadar süre tanımak icabeder. Diğer taraftan yüce Allah'ın: "Sizden eşi bulunmayanları nikahlayın..." (en-Nûr, 24/32) buyruğu ile ilgili olarak derler ki: Burada yüce Allah fakirin dahi evlendirilmesini teşvik etmiştir. Fakirliğe rağmen evlenmelerini teşvik etmişken fakirliğin hakim yoluyla boşanmalarına sebep olarak görülmesi caiz olamaz. Ancak ileride yeri gelince açıklanacağı üzere bu âyet-İ kerimede onların lehine delil olacak bir taraf yoktur. Görüş ayrılığı halinde ise, hadisteki ifadeler birer nass'dır (açık ve kafi delildir). Âyet-i kerimede bitabın, kendi nezareti altında bulunan malından yetime infak etmek üzere veliye yönelik olduğu da söylenmiştir, Nitekim burada malın kime izafe edildiği hususuna dair görüş ayrılıkları açıklanırken de buna işaret etmiştik.
Vasi, yetimin malına ve durumuna göre infak eder. Şayet yetim küçük, malı da çok ise, o yetime süt anne ve dadılar tutar ve ona bol bol harcamada bulunur. Eğer büyük ise ona yumuşak ve güzel elbiseler alır, güzel yiyecekler yedirir, hizmetçiler tayin eder. Şâyel daha aşağı bir durumda ise durumuna göre harcamada bulunur. Eğer bundan da aşağı durumda bulunursa, o takdirde yemeğinin kaliteli olması gerekmez ve ihtiyaç kadar ona giyecek alır.
Şayet yetim, malı bulunmayan bir fakir ise, o takdirde îmanı'ın (İslâm Devlet Başkanı'nın ve bu konuda yetkili olanların) Beytü'l-Mal'den onun nafakasını, karşılamalar] gerekir. İmam bu işi yapmayacak olursa, o takdirde ona yakınlık sırasına göre müslümanlar nafakasını karşılamakla görevlidir. Annesi ise bu konuda en yakın olan kişidir. Böyle bîr durumda annenin çocuğuna süt emzirmesi ve onun ihtiyaçlarını görmesi gerekir. Buna karşılık da ne ondan ne de başka herhangi bir kimseden rücü' yoluyla herhangi bir şey alamaz. el-Bakara Sûresİ'nde yüce Allah'ın: "Anneler çocuklarını iki bütün, yıl emzirirter..."buyruğunu açıklarken (2/233- âyet 1, 2,.. başlıklarda) bu hususta açıklamalarda bulunmuştuk. [93]
10. Yetimlere Güzel Söz Söylemek:
Yüce Allah'ın: "Birde onlara güzel söz söyleyin" buyruğunda onlara yumuşak hitap edilmesi, güzel vaadlerde bulunulması istenmiştir.
Güzel (maruf) sözün mahiyeti hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bunun onlara: Allah size bereketler ihsan etsin, sizi himayesine alsın, sizin iyiliğinize olan şeyleri takdir buyursun, ben senin sadece bir nezaretçinim, malın için böyle bir ihtiyat senin faydanadır; sana gibi onlara dua etmek anlamına geldiği söylendiği gibi, bunun anlamının şöyle olduğu da söylenmiştir: Onlara güzel vaadlerde bulununuz. Yani; eğer reşit olursanız biz de sizlere mallarınızı teslim ederiz, deyiniz. Baba da oğluna şöyle der: Nihayetle benim malım sana varacaktır. Allah'ın izniyle reşit olup da ne şekilde tasarrufta bulunacağım öğrendiğin takdirde bu mala sen sahip olacaksın gibi,., [94]
6. Yetimleri evlilik çağına erdikleri zamana kadar deneyin. Şayet onlarda bir reşitlik görürseniz mallarını kendilerine teslim edin. Büyüyecekler diye onları İsrafla tez elden yemeyin. Zengin olan afiflik etsin, fakir olan da örfe göre yesin. Mallarını kendilerine geri verdiğiniz zaman onlara karşı şah id bulundurun. Hesap sorucu olarak Allah yeter.
Bu buyruğa dair açıklamalarımızı onyedi başlık halinde sunacağız:
1. Âyeti Kerîmenin Nüzul Sebebi:
Yüce Allah'ın: "Yetimleri... deneyin" buyruğundaki ibtilâ; denemek anlamındadır. Buna dair açıklamalar daha
önceden (el-Bakara, 2/49. âyet 13-başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.
Bu âyet-i kerime yetimlere mallarının geri verilme keyfiyetini açıklama sadedinde herkese yönelik bir hitaptır.
Denildiğine göre âyeti kerime Sabit b- RifVe ile onun amcası hakkında nâzı! olmuştur. Şöyle ki: Rifa'e vefat ettiğinde oğlu (Sabit) küçüktü. Amcası
Sabit, Peygamber (sav)'ın yanına varıp şöyle dedi: Kardeşimin oğlu, benim himayemde küçük bir yetimdir Onun malından bana helal olan nedir ve malını kendisine ne zaman geri vereyim? Bunun üzerine yüce Allah bu âyet-i kerimeyi indirdi.[95]
2. Yetimlerin Denenmesinin Mahiyeti:
İlim adamları buradaki "deneme^nin mahiyeti hususunda farklı görüşlere sahiptir. Bir görüşe göre buradaki denemek, vasinin himayesi altındaki yelimin ahlâkını yakından takip etmesi, onun ne gibi maksatlar peşinde olduğuna kulak vermesi demektir. Bu suretle onun ne kadar necib olduğunu öğrenir, kendi maslahatları hususunda malını eüinde tutmak noktasındaki gayretini yahut da bunları, ihmal edip etmeyeceğini bilir. Eğer bu konuda İyi şeyler tesbit edecek olursa bizim (mezhebimize mensup) İlim adamlarımız da, başkaları da şöyle derler: Kendisinde tasarrufa müsaade edeceği kadar malından bir miktarı ona teslim etmesinde bir sakınca yoktur. Şayet o, malım artırıp çoğaltır, güzel bir şekilde İdare edecek olursa, o takdirde deneme gerçekleşmiş olur. Bu durumda vasinin de bütün malım yetime teslim etmesi icab eder. Eğer ona teslim ettiği malda kötü tasarrufta bulunursa, yetimin malını yanında alıkoyması İcab eder.
Bununla birlikte ilim adamları arasında: Küçük çocuğu deneyip de reşit olduğunu tesbit ederse, üzerindeki velayeti kalkar ve artık malanı ona teslim etmesi, malında serbestçe tasarrufta bulunmasına müsaade etmesi gerekir, diyen ilim adamı yoktur. Çünkü yüce Ailalı: "Evlilik çağına erdikleri zamana kadar" diye buyurmaktadsr.
Fukahâdan bir topluluk da şöyle demektedir: Küçük için iki durumdan birisi sözkonusudur. Ya erkek çocuktur yahut kız çocuktur Erkek çocuk ise nasıl İdare edip tasarrufta bulunduğunu öğrenmek için bir ay bir süreyle evin nafakasını kendisinin görüp gözetmesini ister. Yahut da kendisinde tasarrufta bulunmak üzere ona az bir miktar mal verir. Bununla birlikte o malını telef etmemesi için de onu gözetmeyi İhmal etmez.
Telef edecek olursa, vasinin onun. tazminatım ödemesi de gerekmez. Eğer yetimin uygun olanı araştıran bir kimse olduğunu görürse, malım ona teslîm'eder ve bu hususta ona karşı da şahid tutar
Eğer himayesi altındaki çocuk kız ise, ipin eğirlilmesi pamuğun teslim edilip ücretinin ödenmesi ile eğrilmiş İp olarak geri alınması ve bunun kalitesinin kontrol edilmesi hususunda eğiıicileri yakından ukibi gibi; ev hanımının bu ve benzeri işleri ve evini idare etmesi, işlerini yakından takip edebilmesi için gerekli miktar verilir.
Eğer bu kız çocuğunun reşit olduğunu lesbir ederse aynı şekilde malını ona teslim eder ve ona karşı şahid bulundurur. Aksi takdirde her ikisinin de reşitliği ortaya çıkıncaya kadar hacr altında kalmaya devam ederler.
el-Hasen, Mücalıid ve başkaları der kî: Akılları, dindarlıkları ve mallarım artırıp çoğaltmaları hususunda onları denerler. [96]
3. Bulûğ ve Bulûğa Dair Bazı Hükümler:
Yüce Allah'ın: "Evlilik çağına erdikleri zamana kadar..." buyruğundan kasıt, ergenlik çağına ulaşmaktır. Çünkü yüce Allah bir başka yerde: "Sizden çocuklar baliğ oldukları takdirde..." (en-Nûr, 24/59) diye buyurmakladır. Burada da baliğ olmaktan (ei Hulum) kasıt, bulûğ ve nikâlılanabilme halidir.
Bulûğ beş husus ile anlaşılır. Bunların üçü erkekler ve kadınlar arasında müşterektir. İkisi ise kadınlara hastır; bunlar da ay hali olmak ve gebe kalmaktır. Ay hali olmakla gebe kalmanın bulûğ demek olduğu hususunda ve farzlarla şer'î hükümlerin bunlar dolayısıyla vacib olduğu hususunda ilim adamları arasında görüş ayrılığı yoktur.
Ancak geri kalan üç hususta görüş ayrılıkları vardır. Bunlardan ikisi olan tüylerin bitmesiyle yaş hakkında Evzâi, Şafiî ve İbn Ilanbel şöyle derlen On-beş yaş ihtilâm olmayanın bulûğ yaşıdır. Aynı zamanda bu İb<~ wchb, Ksbağ, Abdulmelik b. el-Macışun, Ömer b. Abdulaziz ile Medme'lilerdcn bir gurubun görüşüdür. İbnü'l-Arabi de bunu tercih etmiştir. Bunlara göre bu yaşa ulaşan kimselere hadler uygulanır ve farzlar; eda etmesi gerekir.
Esbağ b. el-l-'erec der ki: Bizim kabul eniğimiz görüş ise şudur: Farzların yerine getirilmesinin gerektiği ve hadlerin uygulanabileceği bulûğ sınırı, onbeş yaştır. Bu benim en hoşuma giden ve bence en güzel görüştür. Çünkü cihadda ve savaşta hazır bulunan kimseye ganimetten payın verildiği yaş sının budur.
Buna delil olarak îbn Ömer'in Hendek Gazvesi günü Rasûlullah'a arze-dilmesinî gösterir. O sırada İbn Ömer onbeş yaşında bulunuyordu. Hz. Peygamber de onun savaşa katılmasına izin vermişti. Oysa Uhud günü savaşa katılması için henüz daha ondört yaşında bulunduğundan bu izni vermemişti. Bunu Müslim rivayet etmiştir.[97]
Ebû'Ömer İbn Abdi'1-Berr derdi kî: Bu, doğum tarihi bilinen kimse hakkında böyledir. Ne zaman doğduğu ve kaç yaşında olduğu bilinmeyen ya-hud da yaşını kabul etmeyen kimse hakkındaki uygulama ise, Nafı'den, onun Eslem'den, onun da Ömer b. el-Hattab (r.a)'dan yaptığı rivayete göre amel edilir. Buna göre Hz. Ömer ordu kumandanlarına şöyle bir mektup yazmıştır: "Şunu bilin ki, ustura kullanımına başlamamış hiçbir kimseye cizye yükümlülüğü koymayın." Hz. Osman da hırsızlık yapan bir genç çocuk hakkında: "Durumuna bakınız, eğer eteklerinde kıl bitmiş ise elini kesiniz" demiştir. Atiyye el-Kurazî der ki: Rasûlullah (sav) Kurayza oğullarının kontrol edilmesini emr etli. Onlardan her kimin tüyleri bitmiş ise hepsini Saad b. Mu-az'ın verdiği hüküm gereğince öldürdü. Henüz tüyleri bitmemiş olanları da hayatta bıraktı. Ben de henüz tüyleri bitmemiş olanlardan idim. O bakımdan bana ilişmedi.[98]
Malik, Ebu Hanife ve başkaları ise der ki: İhtüarn olmayan bir kimse hakkında artık o yaşa erişen herkesin mutlaka ihtilâm olduğu yaşa ulaşmadıkça baliğ olduğuna hüküm verilmez. Bu yaş ise onyedi yaştır. Artık had uygulanmasını gerektiren bîr iş yapacak olursa, ona had uygulanır.
Malik de bir seferinde şöyle demiştir: Böyle birisinin baiig olması sesinin kalınlaşması ve burun yumuşağının sertleşmesi ile anlaşılır.
Ebû Hanife1 den bir diğer rivayet daha gelmiştir ki; bu da ondokuz yaşı ile bulûğa hükmedileceği şeklindedir. Daha meşhur olan da budur. Kız çocuğu hakkında ise şöyle demektedir: Kız çocuğunun bulûğu onyedi yaşına ulaşmakla tahakkuk eder. Bununla birlikte gözetim altında bulundurulur, el-Lu'hıî ise ondan, onsekiz yaşa ulaşmakla kız çocuğun baliğ olacağı rivayet etmektedir.
Dâvûd (ez-Zâhirî) der ki: llıtilam olmadıkça çocuk kırk yaşına varsa dahi yaşı sebebiyle bulûğa ermiş kabul edilmez.
Tüylerin (koltuk altlarında ve etekte) bitmesine gelince; kimi fukaha: Bu bulûğa delil kabul edilir, demektedir. Bu da İbnü'l-Kasım ve Salim'den rivayet edilmiştir. Malik de bir seferinde böyle demiştir. Şafiî'nin iki görüşünden birisi bu olduğu gibi, Alımed, İshak ve Ebu Sevr de bu görüştedir. Bunun bulûğun bizzat kendisi olduğu da söylenmiştir. Şu kadar var ki onunla kâfirler hakkında hükme varılır ve tüyleri bitmiş olan öldürülür, tüyleri henüz bitmemiş olan kimseler ise esir alınan çocuklar arasına katılır. Bu da Şafiî'nin Atiy-ye el-Kurazî yoluyla gelen (az önce kaydedilen) hadis dolayısıyla söylediği bir diğer görüşüdür. Henüz sertleşmemiş tüylere ve biter gibi görünen dipsiz kıllara itibar edilmez. Hüküm bizzat kıllara terettüp eder.
Îbnü'l-Kasım der ki: Malik'î şöyle derken dinledim: Bana göre uygulama Ömer b. el-Hattab hadisine göredir: Eğer artık o ustura kullanıyor ise mutlaka ona had uygularım. Esbağ der ki; İbnü'l-Kasîîn bana dedi ki: Bununla birlikte ben hem tüylerin bitimi hem de bulûğ bir arada olmadıkça ona had-din uygulanması hoşuma gitmez.
Ebû Hanife ise der ki: Tüylerin bilimiyle herhangi bir hüküm sabit olmaz.
Böyle bir şey bulûğ da değildir. Bulûğa delil de olamaz, ez-7,ührî ve Ata derler ki: İhtilam olmayana had yoktur. Aynı zamanda bu Şafiî'nin de görüşüdür. Bir seferinde Malik de bu görüşe meyletmiştir. Malik'in bazı arkadaşları da bu görüştedir. Bu görüşün zahirine göre İse yaşa ve tüy bitimine itibar edilmez.
İbnül-Arabî der ki: "Eğer İbn Ömer'in naklettiği hadis yaş hususunda delil olmuyor ise bunların yaş ve yıllarla ilgili olarak sözünü ettikleri her bir husus asılsız bir iddia olur. Rasûlullah (sav)'ın geçerli ve uygun gördüğü yaş ise ona itibar etmeyenlerin ve bu konuda şer'î delil getiremeyenlerin görüşlerinden daha uygundur. Aynı şekilde Peygamber (sav), Kurayza oğullan esirlerine yaptığı uygulamada tüylerin bitmiş olmasına itibar etmiştir. Peygamber (sav)'ın itibar ettiği iki hususu terkedip tevile yönelen ve Peygamber'İn laf-zan muteber göstermediği Allah'ın da şeriatte kıyas ile varılacak bir sonuç olarak görmediği iki hususu kabul eden, bu gibi kimseleri ben nasıl mazur görebilirim. Bunların mazereti ne olabilir?"
Derim ki: Bu (İbnü'l Arabi'nin) buradaki (bu âyeti tefsir ederken) söylediği sözdür. el-Enl'âl Sûresi'nde ise bunun aksini söylemektedir. Çünkü orada İbn Ömer'in hadisine baş vurmamakta ve bizim ilim adamlarımızın onu tevil ettiği gibi o da o hadisi tevil etmektedir. Bunun gereği de savaşmaya güç yetirip ona ganimetten pay verilen kişinin yaşı olan onbeş yaş ile buna güç yetiremedîğinden ona pay verilmeyen ve bundan dolayı da çoluk çocuk arasında değerlendirilen kimseler arasında fark gözetmektir Ömer b. Abdula-ziz'in bu hadisten (Atiyye el-Kurayzi hadisinden) anladığı da budur. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. [99]
4. Âyet-i Kerîmedeki "Reşitlik" ve "İstinâs”ın Manaları:
Yüce Allah'ın; "Şayet onlarda bir reşittik görürseniz mallarını kendilerine teslim edin" buyruğunda geçen kelimesi, "görürseniz" anlamındadır. Yüce Allah'ın: Tür tarafında bir ateş gördü..."(el-Kasas, 28/29) buyruğundâki kelime de bu manadadır. el-Ezherî der ki: Araplar: Git bak, kimseyi görecek misin?" derler. Yani bak, gör gö^et anlamındadır. Şair en-Nâbiğa da der ki:
"Acaba bir kimse (avcı) var mı diye bakimp duruyordu..."
Şair burada kendisine hücum edecek bir avcı var mı diye etrafına bakı-nıp duran ve böylelikle ondan sakınmaya çalışan bir yaban öküzünü kastetmektedir. Gördüm, hissettim, buldum kelimelerinin
aynı anlama olduğu da söylenmiştir. İşte yüce Allah'ın: "Şâyei onlarda bir
reşitlik görürseniz" buyruğu da bu kabildendir. Onların reşit olduğunu bilirseniz, demektir Bunun asıl anlamı ise; reşit olduklarını görürseniz, şeklindedir.
Genelde herkes: Reşitlik kelimesini "ra" harfini Ötreli "şin" harfini de sakin olarak okumuştur, cs-Sülemî, İsa, es-Sekafi ve İbn Mes'ud İse bu kelimeyi ura" harfini de ıişin" harfini de üstün olarak okumuşlardır ki, bu iki türlü okuyuş iki ayrı söyleyiştir. Âyet-i kerimede geçen bu şekliyle kelimenin, “”'m mastarı, “”'ın ise “”'m maştan olduğu söylenmiştir. “”kelimesi de böyledir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır[100]
5. Reşitliğin Mahiyeti:
İüm adamları yüce Allah'ın: "Keşitlİk" buyruğunun tevili hususunda farklı görüşlere sahiptir. el-Hasen. Katâde ve başkaları der ki: Bundan kasit, akıl ve dinde bir salâhtır. îbn Abbas, es-Süddî ve es-Sevrî de der ki: Bundan ka-stt akılda salâh ve malın muhafaza edilmesidir. Said b. Cübeyr ile eş-Şa'bî der ki: Kişinin sakalı uzayıp gider ama bununla birlikte henüz reşit olmamış olabilir- Böyle bir durumda yaşlı başlı bir insan olsa dahi malı o yetime verilmez. Tâ ki onun reşit olduğu görülünceye kadar. ed-Dahhak ta böyle demiştir: Yetim, malım ıslah ettiği görülüp bilininceye kadar yüz yaşma varsa dahi malı kendisine teslim edilmez. Mücahid de der ki: Burada reşitlikterı kasıt, özel olarak akıldaki bir reşıtUktİr.
İtim adamlarının çoğunluğu ise, reşitliğin ancak bulûğdan sonra sözko-nusu olduğu ve eğer bir kimse îhtilâm olacak yaşa geldikten sonra, reşit olmamış ise isterse yaşım başım almış olsun, üzerindeki lıacr kaldırılmaz. Bu Malikin ve başkalarının görüşüdür.
Ebû Ilanife ise der ki: Hür ve baliğ olan bir kimse eğer adam olmak noktasına ulaşmış İse lıacr altına alınmaz- Aklıbaşında olduğu takdirde, isterse insanların en fâsıkı ve en ileri derecede malını saçıp savuran bir kimse olsun. Züfer b, el-Huzeyl de bu görüşü benimsemiştir. Bu, en-Nelıaî'nin de kabul ettiği görüştür. Onlar bu hususta Katade'nin Enes'ten yaptığı şu rivayeti deli! gösterirler: Buna göre Habban b. Munkiz bu hususta yeterli olmamakla birlikte alış veriş yapardı. Ey Allah'ın Rasûlü, onu hacr altına al, çünkü bu konuda gerekli becerisi olmadığı halde, alış veriş yapıp duruyor, dediler. Peygamber (sav) onu yanına çağırıp: "Alış veriş yapma" diye buyurduysa da o: Ama yapmadan edemiyorum, dedi. Bu sefer Hz. Peygamber ona şöyle buyurdu: "Alış veriş yaptığın zaman aldatmak olmasın, de ve senin için üç gün muhayyerlik vardır."[101]
İşte bu kanaati savunanlar derler ki: Yakınları tasarruflarında aldandığı için hacr allına alınmasını Hz. Peygamber'd en istedikleri halde, o bunu kabul etmediğine göre, hacr'in caiz olmadığı da sabit olmuş demektir. Ancak bu hususta onların lehine delil olacak bir taraf yoktur. Çünkü bu, d-Bakara Sûre-si'nde (2/282. âyet, 17- başlıkta) de açıkladığımız gibi o kişiye has bir durumdur. Başkasının durumu böyle değildir.
eş-ŞafİÎ der ki: Eğer kişi mahnı ve dinini ifsad eden yahut dinini değil de yalnızca malini ifsad eden bir kimse ise, hacr altına alınır. Şayet dinini ifsad edip de mahnı ıslah eden bir kimse ise, bu hususta İki görüş vardır. Bunlardan birisine göre hacr allına alınır. Ebu'l-Abbas b. Şüreylı'in tercihi budur. İkinci görüşe göre ise hacr altına alınmaz. Ebu tshak el-Mervezî'nin tercih ettiği görüş de budur, Şafii mezhebinde daha zahir (kuvvetli) görünen görüş te budur. es-Sa'İebî der ki: Burada bizim sözünü ettiğimiz sefih'in hacr altına alınması hususu aynı zamanda Osman, Ali, Zübeyr, Âişe, İbn Abbas, Abdullah ve İbn Cafer (Allah hepsinden razı olsun); Eabiinden de Şüreyh bu görüştedirler.
Fukaha'dan da Mâlik, Medineliler, Evzaî, Şamlılar, Ebû Yusuf, Muhammed, Ahmed, İslıak ve Ebu Sevr de bu görüştedirler. es-Sa'lebî der ki: Bizim mez-heb alimlerimiz bu meselede icma olduğunu iddia etmişlerdir. [102]
6. Reşitliği Anlaşılan Kimseye Malını Teslim Etmenin Şartları:
Bu husus anlaşıldığına göre şunu bil ki; malm teslim edilmesi İki şartla olur. Bunlar da; reşitliğin anlaşılması ile baliğ olmaktır. Eğer bunlardan birisi bulunup da diğeri bulunmazsa, malın teslim edilmesi caiz değildir. Âyetin nassı bunu gerektirmektedir. Bu aynı zamanda İbnü'l-Kasım Eşheb ve İbn Ve-hb'in Malik'ten âyet ile ilgili olarak yaptığı rivayettir.
Ebû Hanife, Züfer ve Nehaî dışında fukahâ topluluğunun da görüşü budur. Bunlar yirmibeş yaşa ulaşmak suretiyle reşitliğin görülüp anlaşılması şartını kabul etmezler. Ebû Hanife der ki: Çünkü bu yaşa gelen bîr kimse dede olabilecek yaştadır. Bu ise onun görüşünün zayıf olduğunu ve Ebu Bekr er-Razi!nin Ahkâmu'l-Kur'ân adlı eserinde, Ebû Hanife lehine daha önceden geçtiği üzere iki âyeti değerlendirerek gösterdiği delilin, zayıflığını da ortaya koymaktadır. Çünkü böyle bir şey, mutlak ve mukayyed kabilindendir. Mutlak olan buyruk ise, usul âlimlerinin ittifakı ile mukayyet olana havale edilir, (Yani mukayyed'in getirdiği kayda itibar olunur). Eğer bir kimsenin bahtı yoksa, onun dede olabilmesi ne ifade eder.
Şu kadar var ki bizim (Maliki mezhebine mensub) ilim adamlarımız, kız çocuk hakkında bulûğ ile birlikle kocasının onunla gerdeğe girmesi şartını koşmuşlardır. İşte o takdirde reşitlik hususunda gerekli deneme tahakkuk etmiş olur.
Ebû Hanıfe ile Şafiî bu görüşte değildirler. Onlar erkek ve kız çocuklarda denemeyi az önce açıkladığımız şekilde kabul etmişlerdir. Şu kadar var ki bizim ilim adamlarımız şu sözleriyle aralarında fark görürler: Kız çocuğu erkek çocuğundan farklıdır. Çünkü kız çocuğu perde arkasındadır, işlerle haşir neşir olmaz. Bakire olduğundan dolayı da dışarılara çıkmaz. O bakımdan kız çocuğu hakkında onun nikâhlanması şartı gözönünde bulundurulmuştur. O vesile ile bütün maksatları anlamış olur, Erkek ise ondan farklıdır. Çünkü o tasarrufta bulunmak ve ilk yetişme çağından bulûğuna kadar insanlarla karşı karşıya bulunmak suretiyle bir takım bilgilere sahip olur. Bulûğ ile de aklı kemale erer. Böylelikle onun için maksat da hasıl olur.
Bununla birlikte Şafiî'nin görüsü daha doğrudur. Çünkü eğer kadın bütün iş ve maksatlarını bilen, malını saçıp savurmayan birisi ise, bizzat kocasının onunla ilişkide bulunup haşefesini sokmuş olması reşitliğini hiç bir şekilde artırmaz.
Diğer taraftan ilim adamlarımız işi daha ileriye götürerek şöyle derler: Kocasının kendisiyle gerdeğe girmesinden sonra çeşitli durumlarla içli dışlı olacak şekilde bir sürenin geçmesi de kaçınılmazdır, İbnü'l-Arabî der ki: Bu sürenin belirlenmesi hususunda tlim adamlarımız birçok görüş ortaya koymuşlardır. Babası olan kiz hakkında beş, altı ve yedi yıl ileri sürülmüş olması, bu görüşlerin bir kısmıdır. Babası da vasisi de bulunmayan yetim kız hakkında İse gerdeğe girmesinden sonra bîr yıl tesbit etmişlerdir. Ebedi olarak velayet altında tutulan kız için de, rüştü sabit olacağı zamana kadar, diye sınır getirmişlerdir. Ancak bütün bunlara dair delil yoktur, Babası bulunan kız hakkında bir takım yıllar sınırını getirmek oldukça zordur. Yeüm kız hakkında bir yıl diye sınır belirlemek ondan da zordur- Reşitliği açıkça ortaya çıkıncaya kadar velayet altında bulunan kızın hacrinin devamına gelince; (reşitliği ortaya çıkınca) artık vasi, üzerindeki hacrini kaldırır, yahut da hakim o kızı onun hacri altından çıkartır, Kur'ârTın zahirinden anlaşılan budur.
Bütün bunlardan gozerilen maksat ve anlatılmak islenenler, yüce Allah'ın: "Şayet onlarda bLrreşitlik görürseniz" buyruğunun kapsamına girmektedir. O halde reşitliğın itibara alınması biricik yol olarak karşımıza çıkmaktadır. Şu kadar var ki reşitliğın görülmesi, rüşte erenin durumunun fark-lılığına-göre farklılık arzeder. İşte sen bunu iyice belle; bunu esas alarak hükümler çıkar; fakat kendisine dair delil bulunmayan tahakkümlerden de uzak dur.[103]
7- Babası Bulunup Hacr Altındaki Kız Çocuğun Fiillerinin Hükmü:
Babası bulunan kız çocuğun bu süre (hacr süresi) içerisinde yaptıkları hususunda fukahâ farklı görüşlere sahiptir. Hacrin devamı dolayısıyla yaptık-lan red olunan işler diye değerlendirilir; hacrden sonra yaptıkları ise, caiz ola-
rak değerlendirilir, denilmiştir.
Diğer bir kısmı ise bu süre zarfında yaptıkları, yaptığı işin doğruluğu ortaya çıkmadıkça, reddedilecek işler olarak kabul edilir. Bundan sonra yaptıkları ise, selîhliği ortaya çıkıncaya kadar geçerli olarak kabul edilir.
8. Hacri Bitene Malını Teslim Etmenin Formaliteleri:
Hacr akında bulunan kimseye malını geri teslim etmek için Sultana (Devlet yetkilisine) gerek var mıdır yok mudur, hususunda farklı görüşler vardın Bir kesim bu işin mutlaka Sultana götürülmesi ve onun huzurunda reşitliği-nin sabit olduktan sonra, malının ona teslim edilmesi kaçınılmazdır derken, bir diğer kesim de şöyle demektedir: Bu husus vasinin içtihadına bırakılmıştır. Bu konuda işin Sultana götürülmesine gerek yoktur.
îbn Atiyye der ki; Günümüz vasilerinde doğru olan ise bu işin Sultana götürülmesinden ve onun huzurunda reşitliğinin tesbit edilmesinden uzak durmamaktır
Çünkü günümüzde bu husus çok az gerçekleşmekle birlikte vasîlerin çocuğu reşit kabul etmek, serihUği dolayısıyla hacı altında bulunanı ibra etmek üzere birbirleriyle anlaştıkları görülen bir husustur. [104]
9. Reşitliği Tesbit Edildiğinden Malın Kendisine Teslim Edilmesinden Sonra Tekrar Sefihliği Görülecek Olursa:
Reşitliğinin ortaya çıkması sebebiyle malı kendisine teslim ediidikten sonra, savurganlığı ve doğru dürüst inalını idare edememesinin ortaya çıkmasıyla tekrar sefil iliğe dönecek olursa, bize (Maliki mezhebine) göre hacri geri döner.
İki görüşünden birisine göre Şafiî de bu görüştedir.
Ebû Hanife ise tekrar hacri geri dönmez; çünkü o âkil ve baliğdir, der- Buna delil ise had ve kısaslardaki ikrarının geçerli olduğunun kabul edilmesidir.
Bizim delilimiz yüce Allah'ın şu buyruklarıdır: "Allah'ın sizin içingeçim-lik kıldığı mallarınızı beyinsizlere vermeyin." (cn-Nisâ, 4/5) Yüce Allah bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır: "Eğer üzerinde hak olan (borçlu) beyinsiz yahut zayif olur yahut bizzat yazdırmaya gücü yetr&ezse onun velisi adaletle yazdırsın." (el-Ba.ka.ra, 2/282)
Bu buyruklarda böyle bir kimsenin sefih olarak hacr altına alınması ile serbest bırakılmasından sonra bu sefihliğin tekrar başgöstermesi arasında fark gözetilmemektedir. [105]
10. Vasinin Yetimin Malında Tasarrufunun Sınırları:
Vasinin yelimin malında babanın yapma hakkına sahip olduğu ticaret, ibdâ'[106] alım ve satım gibi işleri yapması caizdir. Aynî ma Harından, ekin, davar gibi mallarından zekâtını ve fitresini de ödemesi gerekir. İşlediği cinayetle-rin diyetlerini ve para bedellerini, telef ettiği şeylerin kıymetlerini, anne-ba-banm nafakası ile ödenmesi gerekli diğer haklan da öder.
Yetimi evlendirmesi ve onan adına malından melırirû ödemesi caizdir. Onun adına cariye yatın alabilir, onun haklarını gözetmek şartıyla leh ve aleyhine sulh yapar.
AlacakİLİarın bazılarının borçlarını ödeyip geriye diğer borçlarını ödeyebilecek kadar bir miktarı kalmış ise, vasinin bu yaptığı uygulama caiz (geçerli) dir. Şayet malının geri kalan kısmı lelcf olursa, diğer alacaklıların vasi üzerinde alacak bir şeyleri olmaz. Aynı şekilde borçlarını tahsil etmiş olanlardan da alacakları olmaz. Alacaklılar malın bütününü borçlarına karşılık aldıktan sonra, başka alacaklılar gelecek olursa, eğer vasi geri kalan borçlan biliyor yahut ölmüş kimsenin ödenmemiş borçları yapmış olduğu biliniyor ise- o takdirde vasi hisselerine uygun olarak kendilerine isabet edecek olan miktarı bu alacaklılara tazminat olarak öder ve daha önceden borçlarını tahsil etmiş olanlara o miktarda rücü' eder (geri alır). Şayet bu durumu bilmiyor ve ölen şahsın da. böyle bir borçla borçlandığı bilinmiyor ise, vasinin herhangi bir yükümlülüğü olmaz.
Eğer vasi şahid tutmaksızın ölenin borcunu ödeyecek olursa, tazminatını öder. Şayet şahid tular ve şahidlerin öldüğü vakte kadar iş uzayıp giderse (yani geri kalan alacaklıların alacaklarını İstemesi bu vakte kadar kalırsa) herhangi bir şey ödemesi gerekmez. Bakara Sûresi'nde yüce Allah'ın: "Şayet onlarla bir arada yaşarsanız onlar sizin kardeşlerinizdir.. " (2/220. âyet, 6. başlıkta) buyruğunu açıklarken, vasinin harcama (infak) ve diğer hususlara dair hükümlerini yeteri kadar açıklamış bulunuyoruz.
Cenab-ı Allah'a hamd olsun-[107]
11. Yetimlerin. Mallarını Büyümeden Önce Yemeye Kalkışmak:
Yüce Allah'ın: "Büyüyecekler diye onları israfla tez elden yemeyin" buyruğundan maksat, -hitabın delili nazarı itibara alınarak- israfa sapmaksızm mallarını yemenin caiz olduğunu anlatmak değildir. Aksine inaksal, yetimlerin mallarını yemeyiniz, çünkü o bir israftır, demektir. Şanı yüce Allah vasilere -ileride açıklanacağı üzere- kendileri için mubah olan miktarın dışında yetimlerin mallarından yemeyi yasaklamaktadır.
İsraf; sözlükte ifrata kaçmak ve haddi aşmak demektir. Âl-i İmran Sûre-si'nde (3/147. âyette) bu hususa dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır, İsraf aynı zamanda infak ve harcamada yanlışlık yapmak demektir. Şair'in şu beyiti bu kabildendir:
"Onlar sekiz kişi tarafından güdülen yüz deve verdiler Bu bağışlarında ne bir başa kakma vardır, ne de bir israf."
Yani verdikleri bu yerlerde hatalı davranmıyorlar. Bir başka şair de şöyle demektedir:
Ye onlardan biri&i, atlar kendilerini çiğ^yip geçerken: Çok israf ettiniz
(lıaddî aşıp yanlışlık yaptınız), dedi. Biz de: Gerçekten biz böyle israf edenleriz, diye cevap verdik."
en-Nadr b. Şumeyl der ki: Şeref, .savurganlık ve gaflet anlamına geiir. İleride yüce Allah'ın İzniyle el-En'am Sûresi'nde (. 6/110. âyet 23. başlıkta) israfa dair daha geniş açıklamalar gelecektir.
Tez elden" buyruğunun manası onlar büyümeden önce, acele ederek demektir. Büyümek ise bülûg halidir. Tez elden (el-bidâr) kelimesi mübadere şeklinde de aynı manada kullanılabilir. Tıpkı kıtal ve mukatele kelimelerinde olduğu gibi. Bu kelime Câyet-i kerimede) "isrâfen" buyruğuna atf edilmiştir.
"Büyüyecekler diye" buyruğu ise "bidat" kelimesi ile mahallen man-subdur. Anlamı da şudur: Yani ey yetimin vasisi, hacrin (himayen, gözetimin.) altında bulunanın malını ganimet bilerek, reşit olup da malım almadan önce elini çabuk tutayım deyip yemeye kalkışmayasın.
Buyruğun bu şekildeki açıklanması îbni Abbas ve başkalarından nakledilmiştir. [108]
12. Zengin Vasi, Yetimin Malından Yememelidir:
"Zengin olan afi fi i k etsin" buyruğunda yüce Allah, yetimlerin mallarından vasilere nelerin helâl olduğunu beyan etmektedir. Bununla zengine velayeti altındaki yetimin malını yemekten uzak durmasını emretmekte, la-kir olan vasiye de onun malından maruf ölçüler içerisinde yemeyi mubah kılmaktadır.
Kişinin bir şeyden uzak durmasını, kendini alıkoymasını ifade etmek
üzere; kelimeleri afiftik etti, afif davrandı, anlamında kullanılır. Bir şeyden afiftik etmek o şeyi terk etmek demektir. Yüce Allah'ın şu buyruğu da bu kabildendir: "Nikahlanmak imkânı bulamayanlar da iffetli davransınlar." (en-Nûr, 24/33) İffet, helâl olmayan ve yapılmaması gereken şeylerden uzak durmak demektir.
Ebû Dâvûd, Huseyn el-Muallim yoluyla Amr b. Şuayb'dan o babasından, o da dedesinden rivayetine göre bir adam Peygamber (sav)'ın huzuruna gelerek şöyle dedi: Ben fakirim ve hiçbir şeyim yok. Himayem altında da bir yetimim var (onun malından yiyebilir miyim)? Bunun üzerine Hz. Peygamber şöyle buyurdu: "İsrafa sapmaksızın, savurganlık etmeksizin ve onun malından da kendin için bir şey satmaya^ biriktirmeye kalkışmaksızm yetiminin malından yiyebilirsin."[109]
13. İffetli Davranmaları Yahut Maruf Ölçüler İçerisinde Yemeleri Emrolunan Muhatapların Kimliği;
ilim adamları, muhatapların kimler oldukları, bu âyet-i kerimeden kimlerin kastedildiği hususunda, farklı kanaatlere sahiptir. Müslim'in Sahih'inde Hz. Aişe'den yüce Allah'ın: "Zengin olan afifiik etsin, fakir olan da örfe göre yesin" buyruğu ile İlgili olarak şöyle dediği nakledilmektedir: Bu buyruk, gözetimi altında yetim bulunan ve onun durumunu İslah etmeye çalışan, yetimin velisi hakkında nazil olmuştur. Eğer muhtaç bir kimse ise yetimin malından yemesi caiz olur.
Bir rivayette de; malının miktarına göre maruf ölçüler içerisinde... denilmektedir.[110]
Kimisi de şöyle demektedir: Maksat şudur: Eğer yetim zengin ise ona bol bol harcamada bulunur ve kendisi de yetimin malına elini sürmez. Şayet fakır ise, ona malının miktarına göre harcamada bulunur. Bu açıklamayı Rabia ile Yalıya b. Said yapmıştır.
Ancak birincisi cumhurun görüşü olup sahih olan görüştür. Çünkü yetim, küçüklüğü ve sefihliği dolayısıyla kendi malında tasarrufta bulunması hususunda muhatap alınmaz. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. [111]
14. Maruf Ölçüler İçerisinde Yemenin Mahiyeti;
Cumhur, maruf ölçüler içerisinde yemenin mahiyeti hakkında farklı görüşlere sahiptir.
Bir topluluk der ki: Burda maruf ölçüler içerisinde yemek, muhtaç olduğu vakit yetiminin malından borç alması, ödeme imkânı olduğunda da o borcunu ödemesi demektir. Bu, Ömer b. el-Hattab, İbn Abbas, Abîde (es-Selmâ-nî), İbn Cübeyr, eş-Şa'bî, Mücahid ve Ebu'l-Âliye'nin görüşüdür. Aynı zamanda el-Evzaî de bu görüştedir Bununla birlikte, ihtiyacı olan miktardan fazlasını da borç almaz. Hz, Ömer der ki: "Şunu bilin kt, ben Allah'ın malına karşı kendi durumumu, velinin yetimin malına karşı durumu gibi tesbit ettim. Eğer ihtiyacım olmazsa afiflik ederim. Eğer fakir düşersem maruf ölçüler içerisinde yerim. Ödeme imkânım olduğu vakit de o aldığımı öderim."[112]
Abdullah b. el-Mübarek de Asımdan, o Ebul-Aliye'den şunu rivayet etmektedir; "Fakir olan da örfe göre yesin" yani borç olmak üzere yesin^ dedikten sonra: "Mallarını kendilerine geri verdiğiniz zaman onlara karşı şa-hid bulundurun" buyruğunu okudu.
ikinci bir görüş de İbrahim, Atâ, Hasan-ı Basrî, Nehâî ve Katâde'den rivayet edilmiştir. Buna göre onlar, maruf ölçüler içerisinde bir şeyler yiyen fakir vasinin, o yediklerini ödeme yükümlülüğü yoktur Çünkü bu onun yetime nezaret etmesinin bir hakkıdır, Fukahânm kabul ettiği görüş de budur. e]-Hasen ayrıca der ki: Bu, Allah tarafından ona yedirilen, ikram edilen bir miktardır. Çünkü o açlığını giderecek kadar yer, avretini örtecek kadar giyinir. Bununla birlikte kalitesi yüksek keten ve takım elbiseler giyinme yoluna gitmez-
Bu görüşün sıhhatine delil ise, ümmetin şu husus üzerinde icmâ' etmiş olmasıdır Müslümanların işlerini görüp gözeten İmamın (İslâm Devlet başkanının) maruf ölçüler içerisinde yediğini ödemek yükümlülüğü yoktur. Çünkü yüce Allah, onun payını Allah'ın malı arasında olmak üzere tesbit etmiştir O bakımdan Hz. Ömer'in söylediği kabul edilen: "Eğer imkânım olursa aldığımı öderim" şeklindeki ifadesinde (öbür görüşü savunanların lehine) delil yoktur.
İbn Abbas, Ebu'l-Âliye ve eş-Şa'bî'den rivayete göre maruf ölçüler içerisinde yemek, nasıl uyuz develeri katranlıyor, kaybolan bir malı ilan ediyor, havuzları su sızdırmasın diye sıvıyor, hurmaları topluyor ise, onun gibi davarların sütlerinden yararlanmak, malın aslına zarar vermemek şartıyla köleleri istihdam etmek ve bineklerin sınma binmek gibi faydalar sağlamakla olur. Malların ayni kısmına ve asıllarına gelince; vasinin bunlardan birşey alma hakkf yoktur.
Bütün bunlar fukahânm şu sözlerinin kapsamına dahildir: O yaptığı işin ücreti kadarını alabilir. Bir gurup; işte maruf ölçüler içerisinde yemek budur. Bunun için Öötme yapması sözkonusu değildir, fakat bundan fazla yemesi ise haram kılınmıştır. cl-Hasen b. Salih b. Hayy -tbn Hayvan da denilir- ise babanın tayin ettiği vasi ile hakimin tayin ettiği vasi, arasında fark gözetmektedir. Ona göre babanın tayin ettiği vasi maruf ölçüler içerisinde yetimin malından yiyebilirse de, hakimin tayın ettiği vasinin herhangi bir şekilde yetimin malından yeme imkânı yoktur. îşte bu da üçüncü bir görüştür.
Konuyla ilgili dördüncü bir görüş de Mücahid'den şöylece rivayet edilmektedir: Vasi, yetimin maundan borç da alamaz, başka bir yolla da alamaz. Onun kanaatine göre âyet-İ kertme yüce Allah'ın şu buyruğu ile nesli edilmiştin "Ey iman edenler! Mallarınızı aranızda batıl yollarla yemeyin. Aranızda karşılıklı bir anlaşma ile gerçekleştirdiğiniz bir ticaret olması müstesna." (en-Nisâ, 4/29) Böyle bîr yolla yemek ise, bir ticaret değildir. Zeyd b. Eslem de der ki: Bu âyet-i kerimedeki ruhsat yüce Allah'ın: "Şüphe yok ki zulümle yetimlerin mallarını yiyenler..." (en-Nisâ, 4/10) buyruğu ile nesh edilmiştir. Bişr ir el-Velid de libu Yusuf'tan şöyle dediğini nakletmektedir: Bilemiyorum, belki de bu âyet-i kerime yüce Allah'ın: "Ey iman edenler! Mallarınızı batıl yollarla yemeyin, aranızda karşılıklı bir anlaşma ile gerçekleştirdiğiniz bir ticaret olması müstesna" (en-Nisâ, 4/29) buyruğu ile nesh edilmiştir.
Konu ile ilgili bir beşinci görüş ise; ikâmet hali ile yolculuk hali arasında fark gözeten bir görüştür. Eğer yetim ile birlikte şehirde ikamet etmekte ise; onun malından yiyemez. Şayet onun için yolculuk yapma gereğini duyarsa o takdirde ihtiyaç duyduğu kadarını alabilir. Ve ondan herhangi bir şey brriktiremez. Bu, Ebû Hanife ile onun iki arkadaşı Ebû Yusuf la Muhammed'in görüşüdür.
Alttncı bir görüş; Ebû Kilâbe der ki; O topladığı mahsullerden maruf ölçüler içerisinde yesin. Onun nakdî servetinden İse, borç olsun, başka türlü olsun herhangi bir şey almak hakkına sahip değildir.
Yedinci bir görüş İkrime, İbn Abbas'uın: "Fakir olan da öffe göre yesin" buyruğu ile ilgili olarak şöyle dediğini nakleder: Eğer muhtaç olur ve zorunlu bir ihtiyaç duyarsa (yesin). eş-Şa'bı der ki: Böyle bir durumda kan ve domuz eti yemesi helâl olacak olursa yetimin malından alır» daha sonra ödeme imkânı bulursa öder. en-Nelıhas ise der ki: Böyle bîr görüşün anlamı yoktur Çünkü bu derecede zaruret haline düşecek olursa, o yetimin malından olsun, onun dışında başkasının malından kendisini hayatta tutacak kadarını alabilir.
Yine ibn Ab bas ve en-Nehaî der ki: Maksat vasinin kendi malından maruf ölçüler içerisinde yemesidir Tâ ki yetimin malından yemeye muhtaç olmasın. Böylelikle zengin kimse zenginliği dolayısıyla afiftik etmiş olur, fakir kimse de kendisine (kendi öz malandan) harcamalarını alabildiğine kısar ki, yetiminin malına ihtiyaç duyacak hale düşmesin,
en-Nehlıas der ki: Bu açıklama bu âyet-i kerimenin tefsiri ile Ügiii olarak
yapılan rivayetlerin en güzelidir. Çünkü başkalarına ait mallar mahzur (hak-sîz yere el sürülmesi haram) olan mallardır. KaL'î bir delil ile olmadığı sürece o mallardan herhangi birine el sürmek serbest olamaz.
Derim ki: el-Kiyâ, et-Taberî, Ahkâmu'l-Kur'ân adlı eserinde bu görüşü tercih ederek şöyle demektedir: Seleften bazı kimseler bu âyet-i kerimenin hükmü gereğince vasinin küçüğün malından israf sınırına ulaşmayacak bir miktarda yiyebileceği vehmindedir. Bu ise yüce Allah'ın: "Mallarınızı aranızda batıl yollarla yemeyin. Aranızda karşılıklı bir anlaşma ile gerçekleştirdiğiniz bir ticaret olması müstesna" (en-Nisâ, 4/29) buyruğuna muhaliftir. Böyle bir şey ise yetimin malında tahakkuk etmemektedir. Yüce Allah'ın: "Zengin olan afiflik etsin" ifadesi, kişinin kendi malı ile alâkalıdır, yetimin malı ile değil. Bunun da manası şudur: Yetimin malını kendi mallarınızla birlikte yemeyiniz. Aksine yalnızca kendi mallarınızdan yemekle yetininiz. Buna yüce Allah'ın; "Onların mallarını mallarınızla karıştırarak yemeyin. Muhakkak bu büyük bir günahtır" < en-Nisâ, 4/2) buyruğu da buna delâlet etmektedir. Yüce Allah'ın: "Zengin olan afiflik etsin, fakir olan da örfe göre yesin" buyruğu ile de yetecek miktarı aşmama hususu açıkça ortaya çıkmakladır. Tâ ki yelimin malından yemek gereğim duymasın. İşte âyel-i kerimenin ihtiva ettiği anlamın tamamı budur Bizler başkasının malını rızası olmaksızın -özellikle de yetim hakkında- yemeyi yasaklayan muhkem bir takım âyetlerle karşı karşıya bulunuyoruz. Bu âyet-i kerimenin ise bir kaç manaya gelme ihtimali olduğunu görmekteyiz. O halde bu âyet-i kerimeyi konu ile ilgili diğer muhkem âyetlerin manasına göre anlamak kaçınılmaz bir haldir.
Konu ile ilgili .selefin kanaatine destek bulmak amacıyla: Hakimler de müs-lümanlara yaptıkları iş dolayısıyla rızıkl arını (maaşlarını) almaktadır. Vasiyi de aynı şekilde yetim için çalışan bir kişi olarak göremez miyiz ve niçin yaptığı iş kadar ücret almasın? diye bir som sorulacak olursa ona şöyle cevap verilir:
Şunu bil ki, seleften hiçbir kimse vasinin zengin olmakla birlikte küçük çocuğun malından birşeyler almasını vasi için caiz kabul etmemiştir, Halbuki hakimin durumu böyle değildir. İşte bu, iki mesele arasındaki bir farktır. Aynı şekilde islâm'ın gerekli kıldığı işleri İfa eden l'akihlerin, hakimlerin ve halifelerin aldıkları malların muayyen bir maliki yoklur. Şanı yüce Allah bu sahipsiz malı belli bir lakım niteliklere sahip bazı sınıflara tahsis etmiştir. Hakimler de bu sınıflardan birisidir. Vasi ise yaptığı iş karşılığında muayyen bir kimsenin malını onun rızası olmaksızın almaktadır. Yaptığı işin miktarı ve mahiyeti ise meçhuldür. Aldığı ücret de meçhuldür. Böyle bîr şeyin ise hak edilme ihtimali uzaklır.
Derim ki- hocamız İmam Ebul-Abbâs şöyle derdi: Fğer yetimin malı, velisini kendi özel ihtiyaçlarını ve işlerini aksatacak derecede meşgul edecek şekilde büyük bir uğraşıyı gerektirecek kadar çok ise, o takdirde veliye yaptığı işin ücreti tesbit edilir. Şayet kişiyi kendi ihtiyaçlarını görmekten alıkoymayacak kadar önemstz ise, o maldan hiçbir şey yemez. Bununla birlikte yetime zarar vermeksizin ve çoğa da kaçmaksızın az miktarda bir süt İçmesi, yahut az miktarda yiyecek veya yağ yemesi de müstehabtır Hatta adeten tarafların biribirierine müsamaha ettikleri görülegeien miktarda dahi yiyebilir. Hocamız devamla der ki: Sözünü etçiğimiz ücret, az miktarda hurma, yahut süt yemek maruf" olan şeylerdir. O bakımdan âyetin buna göre anlaşılması uygun düşmektedir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
Derim ki: Bununla birlikte bundan daiıi sakınmak Allah'ın izniyle daha ia-ziletli oİandtr.
Miras paylaştırıcı hakimin alıp da rüsum adım verdiği ve ona tabi olanların yaptıkları talanlara gelince; ben bunun açıklanabilir veya helâl olabilecek tarafını bilmiyorum. Bunlar yüce Allah'ın: "Şüphe yok ki haksızlıkla yetimlerin mallarını yiyenler karınlarına ancak bir ateş yemiş olurlar" (en-Nisâ, 4/10) buyruğunun genel kapsamına girmektedirler. [113]
15. Yetimlere Mallarını Teslim Ederken Şahid Bulundurmak:
Yüce Allah: "Mallarını kendilerine geri verdiğiniz zaman onlara karşı şahid bulundurun" buyruğunda, gerekli şekilde korunmaya yahut töhmetleri izale etmeye dikkat çekmek üzere şahid tutmayı emretmektedir. Bu şekilde şahid tutmak, bjr gurup ilim adamına göre müstehaptır. Bu konuda da vasinin sözü kabul edilir. Çünkü vasi güvenilir (emin) bîr kimsedir.
Bir diğer kesim ise, bu tarzdır, demektedir. Âyetin zahirinden anlaşılan da budur; ve vasi sözü kabul edilen emin bir kimse değildir. Tıpkı kendisine verileni geri verdiğini iddia eden vekil yahut yanında emanet bırakılan kimse gibidir. Çünkü vasi olsa olsa baba tarafından emin görülen bir kimsedir. Baba onu emin gördüğü sürece onun başkası hakkında söyleyeceği söz, kabul edilmez. Nitekim vekil olan bir kimse, adil olarak bilindiği için kendisine em-rolunanı Zeyd'e verdiğini iddia edecek olursa, beyyine ile bunu ortaya koymadığı sürece bu iddiası kabul olunmaz, İşte vasinin durumu da böyledir,
Ömer b, cl-Hattab (r.a) ile İbn Cübeyr'in görüşüne göre ise burada sözü geçen şahid bulundurmak, vasinin daha önce fakirken yeşimin malından aldığı borcu bolluğu esnasında ödemesi hali hakkındadır.
Abîde der ki: Bu âyet-i kerime, yetimin malından birşeyJer yiyenin o miktarı ödemesinin vacib oluşuna bir delildir. Buna göre âyetin manası şöyle olur; Sizler yetimin malından bir miktar borç alır yahut yiyecek olursanız, bunu ödemeniz halinde şahid bulundurunuz.
Doğrusu ise lafzın hem bu hali hem de diğer halleri de kapsadığı şeklindedir.
Buyruğun zahirine göre maksat şudur: Sizler velayetiniz altında bulunana herhangi bir hacamada bulunacak olursanız, şahid tutunuz. Tâ ki herhangi bir anlaşmazlık ortaya çıkacak olursa, beyyine getirmek imkânı bulunsun. Çünkü şahid tutmak suretiyle emanet olmak üzere kabz olunan her bir maldan ibra olmak, ancak onun ödendiğine dair şahid tutmakla mümkün olur. Çünkü yüce Allah: "Şahid bulundurun” diye buyurmaktadır. O halde şayet şahid tutmaköizm birseyler kabz etmiş ise, o kabzettiğini tekrar ödemesi halinde ödediği kimseye karşı bunu ödediğine dair şahid tutmasına gerek yoktur.
Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. [114]
16. Veli Ya da Vasi, Yetimi, Bedenen Korumakla da Mükelleftir.
Vasi ya da kefil (yetimi gözeten kişi ya da veli) yetiminin malını korumak, o malı uygun şekilde artırıp çoğaltmakla yükümlü olduğu gibi, küçüğü bedenen de korumakla yükümlüdür. Yetimin malını korumayı, gereken şekilde zaptu rapt altına almakla gerçekleştirir. Bedenini de edebiyle korur. Bu anlamdaki açıklamalar daha önce el-Bakara Sûresi'nde (2/220. âyette) geçmiş bulunmaktadır.
Rivayete göre adamın birisi Peygamber (sav)'a gelip şöyle demiş: Benim himayem altında bir yetim vardır, Onun malından birseyler yiyeyim mi? H2. Peygamber şu cevabı verdi: "Hvet, onun malından kendin için mal ayırıp bi-riktirmeksizin ve onun malıyla kendi malını korumak yoluna gitmeksizin (yiyebilirsin)." Peki ey Allah'ın Rasûlü onu döveyim mi? deyince, Hz, Peygamber: "Hangi sebepten kendi çocuğunu dövüyorsan o sebepten dolayı (dövebilirsin),"[115]
Îbnü'l-Arabi der ki: (Bu) her ne kadar senet itibari ile sabit değilse de, herhangi bir kimse artık bundan başka bir çare de bulamaz.[116]
17. Allah Herkesin Hesabını Görecek Olandır:
Yüce Allah'ın; "Hesap sonıcu olarak Allah yeter" buyruğu amellerinizi hesaba çeken ve onların karşılığını verecek kimse olarak Allah yeter, demektir. Bu herhangi bir hakkı inkâr eden herkes için bir tehdittir. Lafzatullah başına gelen "be" harfi zaittir. Bu buyruk ref mahallindedir. [117]
7. Baba ve anne ile yakın akrabaların bıraktıklarından erkekler için bir pay, yine anne ve baba ile yakın akrabaların bıraktıkların-dan kadınlar için 4e bir pay vardır. Bu, o maldan -az veya çok olsun- farz kılınmış bir paydır.
Bu buyruğa dair açıklamalarımızı beş başlık halinde sunacağız:
1. Âyetler Arası İlişki ve Âyetin Nüzul Sebebi:
Yüce Allah yetimlerin durumunu sözkonusu ettikten sonra hemen ardından mirasa dair hususları zikretmektedir.
Âyet-i kerime Ensardan Evs, b. Sabit hakkında nazil olmuştur. Evs vefat etmiş ve geriye Um Kucce[118] adında bir hanım ile yine ondan doğma üç kız bırakmıştı. Ölenin amcaoğullarından ve vasilerinden Süveyd ile Arfece adındaki iki kigi kalkıp onun malını aldılar, hanımına ve kız çocuklarına hiçbir şey vermediler. Cahiliyye döneminde Araplar, kadınlara da, -erkek dahi olsalar- küçük çocuklara da hiçbir miras vermezler ve atların sırtında savaşan, mızraklarla vuruşan, kılıçla dövüşen ve ganimet elde edenden başkasına bir-şey verilmez, diyorlardı.
Um Kücce bu hususu Rasûlullalı (sav)'a anlatınca, ölenin amca çocuklarını çağırdı. Kendisine: Ey Allah'ın Rasûlü, dediler bu kadının çocukları ne ata biner, ne zayıf düşmüş birisine yardım edebilir, ne de düşmana bir zararı dokunabilir. Bunun üzerine Hz, Peygamber: "Şimdi gidiniz, Allah'ın bu hususta bana neler emredeceğine bir bakayım" dedi.
Bunun üzerine yüce Allah, onlan reddetmek, sözlerini ve cahilce giriştikleri tasarruflarını iptal etmek üzere bu âyet-i kerimeyi indirdi.[119]
Çünkü küçük mirasçıların büyüklere nisbetle daha bir hak sahibi olmaları gerekirdi. Zira onlar tasarrufta bulunmak, kendi menfaatlerine olan işlere nezaret etmek imkânına sahip değiller. Oysa cahiliyye Arapları hükmü tersyüz ettiler, mirastaki hikmeti iptal ettiler. Hevâlarına uyarak saptılar, görüş ve tasarruflarında hataya düştüler. [120]
2. Âyet-i Kerîmenin İfade Ettiği Diğer Hususlar:
İlim adamlarımız der ki: Bu âyet-i kerimede üç husus ifade edilmektedir. Birincisi mirasın illeti (gerekçesi, sebebi) açıklanmaktadır, bu da akrabalıktır. İkincisi, yakın yahut uzak olsun her türlüsüyle akrabalığın genelliği, üçüncüsü ise genel bir ifade ile farz olarak tesbit edilen payın dile getirilmesi. Bu mücmel İfadeler ise, mirası anlatan âyet-i kerimelerde açıklanmaktadır. O bakımdan bu âyet-I kerime hüküm için ve bu bozuk görüşün iptal edilmesi için bir hazırlık mahiyetindedir. Sonunda konu ile ilgili rahatlatıcı ve yeterli açıklama geldi. [121]
3. Akrabalık Kavramının Kapsamı:
Rivayette sabit olduğuna göre Ebu Talha malı olan Bi'ruhâ'yı sadaka olarak bağışlayıp, Peygamber (sav)'a bunu zikredince Hz. Peygamber ona: "Sen onu fakir akrabalarına tahsis et (vakfet)" diye emretmiş, bunun üzerine o da orayı Hassan ve Ubeyy'e vermişti. F.nes der ki; Her ikisi de ona benden dalıa yakın idiler.[122]
Ebû Dâvûd der ki: Bana Muhammed b. Abdullah el-Ensari'den ulaştığına göre o şöyle demiş: Ensardan olan Ebu Tallıa'nın adı Zeyd'dir. Onun geriye doğru nesebi şöyledir: Zeyd b. Selıl b. el-Esved b. Haram b. Amr b. Zeydi Me-nat b. Adiyy b. Amr b. Malik b. en-Neccar, Hassanın da nesebi geriye doğru şöyledir: Hassan b- Sabit b. el-Münzİr b. Haram. Böylelikle her ikisi Haram adındaki üçüncü atalarında neseblcri bir araya gelmektedir. Ubey'in de geriye doğru nesebi şöyledir: Ubey b. Ka'b b. Kays b. Ubeyd b. Zeyd b. Mu-aviye b, Amr lx Malik b. en-Neccar. {Muhammed b. Abdullah) el-Ensarî der ki: İşte Ubû Talha İle benim babam arasında altı baba (göbek) vardır. [123] (Ebû Dâvûd) dedi ki: Amr b. Malik ise, Hassan'ın da, Ubey b. Kâab'ın da, Ebu Tal-ha'nın da nesebinin kavuştuğu dedeleridir.
Ebû Ömer (İbn Abdi'1-Berr) der ki: tşte bu ifadede, akrabalığın neseb itibari ile bu derecede ve buna yakın derecelerde olanlar için sözkonusu olmasını gerektiren bir mana vardır. Bundan daha yakın olanın akrabalık kapsamına girmesi ise öncelikle sözkonusudur. [124]
4. Kadınların da Mirastan Paylan Vardır:
"Bu, o maldan az veya çok olsun farz kılınmış bir paydır" buyruğuyla
yüce Allah, kız çocukların da mirasta bir paylarının olduğunu tesbit etmekle beraber bunun ne kadar olduğunu beyan etmemektedir. Bunun üzerine Peygamber (sav), Suveyd İle Arlece'ye Evs'in malından herhangi bir şeyi dağıtmamaları için haber gönderdi. Çünkü yüce Allah, Evs'in kız çocukları için de bir pay ayırdığını belirtmektedir. Bununla birlikte bu miktarın ne kadar olduğunu beyan etmemiştir, O bakımdan Rabbimizin ne inzal buyuracağım beklemek gerekir (dedi). Bunun üzerine yüce Allah'ın: "Çocuklarınız hakkında Allah size şöyle emrediyor..." buyruğundan itibaren: "En büyük kurtuluş işte budur" (en-Nisâ, 4/1143) buyrukları nazil oldu. Hz. Peygamber onlara: "Um Kucce'ye Evs'in geriye bıraktığı malın sekizde birini, kız çocuklarına üçte ikisini veriniz, malın geride kalan bölümü de sizindir" diye haber gönderdi.[125]
5. Gayrimenkullerin Paylaştırılması:
İlim adamlarımız bu âyet-i kerimeyi kalan mirasın durumunda değişiklik olacaksa da hisselere göre paylaştırılacağına delil göstermişlerdir. Hamam, ev, zeytinlerin toplandığı yer ve pay sahiplerinin orada yerleştirilmesi suretiyle faydalanılmaz hale gelen ev gibi.[126]
Malik der ki: Onlardan herhangi birisi kendisine düşen paydan faydalanması sözkonusu olmasa bile bu paylaştırılır. Çünkü yüce Allah: öBuf o maldan az veya çok olsun farz kılınmış bir paydır" diye buyurmaktadır.
Aynı zamanda bu İbn Kİnane'nin de görüşüdür. Şafiî de böyle demiştir, Ebû Hanife'nin görüşü de buna yakındır. Ebû Hanife der ki: İki kişinin ortak olduğu küçük bir ev, ortaklardan birisi tarafından pay edilmesini isterken, diğeri bunu kabul etmiyorsa, ev kabul etmeyenin payına verilir.
İbn Ebi Leylâ ise der ki: Eğer pay sahipleri arasında kendisine verilecek paydan faydalanamayacak durumda olan varsa, o mal paylaştırılmaz. Pay sahiplerinden herhangi birisine zarar gelmenin sözkonusu olduğu herbir paylaştırma yapılmaz. Bu Ebu Sevr'in de görüşüdür
Îbnü'l-Münzir der ki: îki görüşün daha sahih olanı budur. Ayrıca İbnü'l-Kasım da, -İbnü'l-Arabi'nin naklettiğine göre- bunu Malik'ten de rivayet etmiştir. İbnü'l-Kasım der ki: Benim görüşüme göre paylaştırılamayan ev, oda ve hamamlar ile paylaş tın İmasında zarar bulunup ta paylaştırıldtğı takdirde ondan yararl anı lamı yacak ise, o mai şuPa hakkı sözkonusu olmaksızın satılır. Çünkü Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Pay edilemeyen her şeyde şuf a sözkonusudur. Eğer sınırlar ortaya çıkacak olursa şuPa sözkonusu olmaz."[127] Böylelikle Hz. Peygamber, sınırların belirlenme ihtimali bulunan herşey hakkında şuf a'nın sözkonusu olacağını, sınırlarının belirlenmesi mümkün olan arasından da paylaştırılmayan şeylere şuf a'nın taalluk edeceğini belirlemiş olmaktadır. Hadisin delil olarak ifadesi budur,
Derim ki: Bu görüşün lehine delillerden birisi de, Dârakutnî'nin İbn Cü-reyc yoluyla rivayet ettiği hadis-i şeriftir. İbn Güreye der ki: Bana Sıddık b. Mûsâ, Muhammed b. Ebi Bekr'den, o babasından, o da Peygamber (sav)'dan rivayetine göre, Peygamber şöyle buyurmuş: "Paylaştırılması kabil olan şey dışında mirasçılar aleyhine parçalayıp dağıtma olmaz."[128]
Ebû Ubeyd der ki: Bu şöyle olur: Adam ölür ve geriye öyle birşey bırakır ki, mirasçıları arasında paylaştırılacak olursa bu ya onların hepsine zarar verir, yahut bir kısmına. İşte hadis böylesinin paylaştı almayacağını söylemektedir. Geriye bir mücevherat, hammam, atlas kumaş ve benzeri şey bırakmak buna bir örnektir. Hadis-i şerifte geçen "tadiye" kelimesi birşeyi parçalayıp dağıtmak demektir. Yüce Allah'ın şu buyruğu da bu kabildendir:
Onlar ki, Kur'ân'ı bölük pörçük ettiler" (el-Hicr, 15/91).
Yüce Allah, âyet-i kerimede: "Zarar verici olmayan,,," diye buyurarak (en-Nisâ, 4/12) zarar vermeyi kabul etmemektedir. Nitekim Hz. Peygamber der "Zarar vermek de yoktur, zarara karşılık zarar da verilmez.[129] diye buyurmaktadır. Aynı şekilde âyet-i kerîmede paylaştırma da sözkonusu edilmemektedir. Âyet-i kerime yalnızca az ya da çok olsun, küçüğün de, büyüğün de pay alması gerektiğini ortaya koymaktadır ve cahiliyyedeki kanaatleri reddetmek üzere: "Erkekler için bir pay... kadınlar için de bir pay vardır" diye buyurmaktadır. Bu husus oldukça açıktır.
Payım ortaya çıkarılmasına gelince; bu da bir başka delilden alınmaktadır. O da mirasçının şöyle demesi ite olur: Yüce Allah'ın buyruğu gereğince bana ödenmesi gereken bir pay vardır. O payı kullanmama imkân veriniz. Ona ortak olan kimse de ona şöyle cevap verir: Özel olarak o paydan yararlanma imkânını sana vermemize imkânımız yoktur. Çünkü böyle bir imkân malın itsad edilmesi, şek] inin değiştirilmesi, kıymetinin eksilmesi gibi sebepler dolayısıyla, benim de, senin de zarar görmemiz sonucunu verir. Bu durumda tercih sözkonusu olur. Daha zahir (kuvvetli) olan görüş, menfaati ortadan kaldıran ve malın kıymetini eksilten paylaştırmanın sözkonusu olmayacağı şeklindedir. Bunun da az önce sözünü ettiğimiz delil ile birlikte böyle olması gerekir. Başarıya ulaştıran Allah'tır,
el-Ferrâ der ki: Farz kılınmış bir pay" ifadesi;
Vacib olan bir paylaştırma ve yerine getirilmesi gereken bir hak" ifadesine benzer. Bu, mastar anlamında bir isim olduğundan dolayı mansub gelmiştir. ez-Zeccac ise, hal olmak üzere nasb edilmişti^ der. Yani sözügeçen bu kimselerin payları onlara farz olarak belirlenmiştir. el-Ahleş der ki: Yüce Allah bunu onlara bir pay olarak tesbit etmiştir, demektir. Farz kılınmış (el-mefrûd) ise miktarı tayin edilmiş ve yerine getirilmesi gereken şey demektir.[130]
8. Paylaştırma sırasında yakınlar, yetimler ve yoksullar da hazır bulunursa ondan kendilerini rızık I andırın ve onlara güzel sözler söyleyin.
Bu buyruğa dair açıklamalarımızı dört başlık halinde sunacağız:
1. Mirasın Pay Edilmesinde Hazır Bulunanlara Birşeyler Vermek:
Yüce Allah, mirastan pay hak etmemekle birlikte paylaştın I ma da hazır bulunan ve mirasçı olmayan akraba yahut yetim ve fakirlere, eğer mal çok ise ikramda bulunmayı ve onların mahrum edilmemelerini, şayet miras akar, yahut da az birşeyler vermeye dahi imkân vermeyecek kadar az olursa, onlara Özür beyan etmeyi emir buyurmaktadır. Bununla birlikte az miktardaki mirastan birşeyler vermenin ecri de çok büyüktür. Çünkü bazan tek bir dirhem yüzbin (dirhem)i geride bırakabilir.
Ayet-i kerime bu görüşe göre muhkemdtr. Bu görüş de İbn Abbas'ındır. Tabiînden de Urve b. ez-Zübeyr ve onun dışında kalan bir gurup da bunu benimsediği gibi; Ebu Mûsâ el-Eşârî de bunun böyle uygulanmasını emretmiştir.
İbn Abbas'tan bu âyet-t kerimenin nesh edilmiş olduğuna dair rivayet de elmiştir Onu nesh eden de yüce Allah'ın: "Çocuklarınız hakkında Allah size şöyle emrediyor: Erkeğe iki dişinin payı kadar (veriniz)." (en-Nisâ, 4/11} âyetidir.
Said b. el-Müseyyeb ise, bunu miras ve vasiyet âyeti nesh etmiştir, demektedir. Bu âyet-i kerimenin nesh olduğunu söyleyenler arasında Ebu Malik, îk-rime ve ed-Delıhâk da vardır. Ancak birinci görüş daha sahihtir. Çünkü bu âyet-i kerime mirasçıların kendi paylarını lıakettiklerinİ; paylaştırma esnasında yanlarında hazır bulunup ta mirastan pay almayan kimseleri de mirasa ortak etmenin müstehap olduğunu beyan etmektedir.
İbn Cübeyr der ki: İnsanlar bu ayeti zayi ettiler (yani onunla amel etmez oldular). el-Hasen der ki: Fakat insanlar cimrilik ettiler.
Buhârî de îbn Abbas'dan yüce Allah'ın; "Paylaştırma sırasında yakınlar, yetimler ve yoksullar da hazır bulunursa...'* âyeti hakkında bu âyet muhkemdir. Nesh edilmiş değildir dediğini nakletmektedir. [131] Bir rivayete göre de şöyle demiştir: Birtakım kimseler bu âyetin nesh olduğunu iddia etmektedir Allah'a yemin ederim ki hayır o nesh edilmiş değildir. Fakat bu gereğince amelin ağırdan alındığı buyruklardan birisidir.
Âyet-i kerimede iki kesimden sözedilmektedir. Birisi mirasçıdır. İşte başkasını rızıklandıracak olan budur. Bir diğer kesim ise miras almamaktadır. İşte maruf söz söyleyerek sana bir şey veremiyorum, der.[132]
İbn Abbas dedi ki; Yüce Allah mü'minlere miraslarını paylaştırmaları sırasında akrabalık bağlarını, yetimlerinize yoksullarını vasiyyet yoluyla gözetmelerini emretmiştir, Şayet ortada vasiyet yoksa o takdirde miras yoluyla onların bağlan gözetilir en-Nehhâs der ki: Bu âyet-i kerime ile ilgili olarak söylenen sözlerin en güzeli budur. Yani mendupluk, hayır işlemenin teşviki ve yüce Allah'a şükür olmak üzere bu buyruğun gereğinin yerine getirilmesi sözkonusudur.
Bir kesim de der ki: Bu şekilde az birşeyler vermek farz anlamında vacib-tir. Mirasçılar bu kesimlere gönüllerinin hoşluğu ile birşeyler verirler. Kap-kacak, eskimiş elbise ve hafif şeyler. Bu görüşü İbn Atİyye ve d-Kuşeyrî nakletmektedir. Sahih olan bunun mendupluk ifade ettiğidir. Çünkü böyle bir-şey farz olsaydı, terikede kazandan bir hak ve mirasta bir ortaklık olurdu. Taraflardan birisinin hakkı bilinirken, diğer tarafın hakkı meçhul kalırdı. Bu ise hikmete ayktndır, anlaşmazlığa, güzel ilişkilerin kopmasına sebeptir.
Bir başka kesim de, âyet-i kerimede muhatap ve kast olunanların mirasçılar değil de, vasiyet ile mallarını paylaştıran ölümü yaklaşmış bulunan kimselerdir, der. Bu, İbn Abbas, Said b. et-Müseyyeb ile İbn Zeyd'den rivayet edilmiştir. Hasta bir kimse vasiyette bulunmak suretiyle malını dağıtmak ister ve o esnada mirasçı olmayan kişi yanında hazır bulunursa, onu mahrum etmemelidir.
Bu -doğrusunu en iyi bilen Allah'tır ya- vasiyetin vacib olduğu ve henüz miras âyetinin nazil olmadığı dönemlerde sözkonusu olabilirdi. Ancak birinci görüş daha sahihtir ve kabul edilen, alınması gereken görüş de odur. [133]
2. Mirasçı Tasarrufta Bulunamayacak Kadar Küçük ise:
Şayet mirasçı malında tasarruf edemeyecek kadar küçük ise, bir kesimin görüşüne göre, küçük mirasçının velisi, hacri altında bulunan bu küçüğün malından uygun göreceği miktarda birşeyler verir. Birşeyler vermez, de denilmiştir. Aksine paylaştırmada hazır bulunanlara: Bu maldan bana ait birşey yoktur. Bu mal yetime aittir. Bulûğa erecek olursa ona hakkınızı öğretip bildiririm der. İşte maruf söz de budur.
Ancak bu husus, ölenin herhangi bir vasiyette bulunmaması halinde böyledir. Şayet vasiyette bulunmuş ise, ona vasiyet edilen miktar ne ise verilir.
Abîde ile Muhammed b. Sîrîn'in görüşüne göre ise; bu âyet-i kerimede sözü geçen nzı ki andırmaktan kasıt, onlara yiyecekleri bir yemek yapmaktır. Nitekim onlar bu şekilde davranmışlar ve terikeden bir koyun kesmişlerdi. Abîde dedi ki:
Eğer bu âyet-i kerime olmasaydı bu benim öz malımdan olacaktı. Kata-det Yahya b. Ya'mer'den şöyle dediğini rivayet etmektedir: İnsanların terket-tikleri üç muhkem âyet-i kerime vardır. Bu âyet isti'zan âyeti: "Ey mü'mirt-ler! Sağ ellerinizin malik olduğu... sizden üç defa izin istesinler..." (en-Nurf 24/58)- "Ey insanlar! Şüphesiz Biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık..." (el-Hucurat, 49/13) âyetleridir. [134]
3. Paylaştırma:
Yüce Allah'ın: " Ondan" buyruğundaki zamir paylaştırma manasına aittir. Çünkü bu, mal ve miras anlamındadır. Zira yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "O da onu kardeşinin yükünden çıkardı.w (Yusuf, 12/76) Kasıt maşrapa (sikâye)'dır. Çünkü bu manada kullanılan ve daha önce geçen "suvâ1" kelimesi müzekkerdir.[135]
Hz. Peygamber'İn: Bir de mazlumun bedduasından sakın. Çünkü onunla, (beddua ile) Allah arasında bir perde yoktur." [136] Görüldüğü gibi burada da müzekker bir zamir (manen mü-zekker olan) dua manasına iade edilmiş bulunmakladır.
Aynı şekilde Hz. Peygamber'in Süveyd b. Tarık el-Cu'fî'ye şarap hakkında soru sorduğunda verdiği cevap da böyledir: "Şüphesiz ki o, (şarap kelimesi manen müennes bîr kelime olmakla birlikte buradaki zamir müzekker kullanılmıştır) bir ilaç değildir, aksine o bir hastalıktır." [137] Burada da görüldüğü gibi zamir içkinin manasına iade edilmiştir. Bunun örneği pek çoktur. Paylaştırma anlamını ifade etmek üzere: O-nunla malı paylaştırdı, kendi aralarında paylaştılar, ikisi onu pay ettiler" denilir. Bu kelimenin İsmi ise müennes olmak üzere "kısmet" şeklinde gelin Kasm İse, bunun mastarıdır. Paylaştırma yerine "maksim" denilir. Taksim ise, darmadağın etmek, dağıtmak anlamındadır. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. [138]
4. Söylenecek Güzel Sözler:
Yüce Allah'ın: "Ve onlara güzel sözler söyleyin" buyruğu ile İlgili olarak Said b. Cübeyr şöyle demektedir: Onlara: Buyurun alın, Allah size bereket ihsan etsin, denilir, Şöyle de denilmiştir. Onlara birşeyler vermekle birlikte, keşke bundan daha fazlasını verebilseydim, deyiniz. Yine şöyle denilmiştir: Birşeyler vermekle birlikte ayrıca mazeret belirtmeye ihtiyaç yoktur. Evet onlara hiçbirşey verilmeyecek olursa en azından güzel bir söz söylemeli ve bir çeşit mazeret beyan etmelidir. [139]
9- Arkalarında kendileri hakkında endişe edecekleri âciz ve güçsüz çocuklar bırakacak olanlar korksunlar. Allah'a karşı takvâ-h olsunlar da dosdoğru söz söylesinler.
Bu buyruğa ciair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:
1- Âyetin Muhatapları:
Yüce Allah'ın: Korksunlar" buyruğu emir olduğundan mec-zumdur ve sonundaki "elif1 (-i maksura olan "yâ" harfi) bundan dolayı hazf edilmiştir. Sibeveyh'e göre şiirdeki zaruret hali dışında, cer harflerine kıya-sen emir için (fiilin başına gelen) emir lâm'ının gizli olması caiz değildir. Kûfeliler ise, cezm ile birlikte lâm harfinin hazf edilmesini caiz görmüşlerdir. (Buna dair) herkes (örnek olarak) şu beyti nekleder:
"Ey Muhammed; eğer sen herhangi bir şeyin kötü akıbetinden Korkacak olursan; her nefis senin için feda olsun."
Korksun" buyruğunun mef ulü ifadenin delâleti dolayısıyla hazf edilmiştir "Endişe edecekleri" buyruğu da Vin cevabıdır. İfadenin takdiri ise: Eğer terkedecek olurlarsa, korkarlar... Bu edatın cevabında "lâm" harfinin hazf edilmesi de caizdir.
Bu âyet-i kerimenin tevili hususunda ilim adamlarının farklı görüşleri vardır. Bir kesim der ki: Bu vasilere bir Öğüttür. Yani sîz yetimlere kendinizden sonra öz çocuklarınıza yapılmasını arzu etliğiniz gibi muamele ediniz. Bu açıklamayı İbn Abbas yapmıştır. İşte bundan dolayı (daha sonra) yüce Allah: "Şüphe yok ki, zulümle yetimlerin mallarını yiyenler,." (en-Nisâr 4/10) diye buyurmuştur.
Bir başka kesim şöyle demektedir: Maksat bütün insanlardır. Yüce Allah onlara hem yetimler hakkında hem de başkalarının çocukları hakkında, kendilerinin himayesinde olmasalar dahi, Allah'tan korkmalarını emir buyurmuştur. Onların her birisi kendisinden sonra öz çocuğuna neler yapılmasını arzu ediyor ise, o şekilde başkalarının çocuklarına da güzel ve doğru söz söylesinler. .
eş-Şeybânî'nin naklettiği de bu kabildendir. Dedi ki: Mesleme b. Abdül-meiik'in kumandanlığında bir gurup asker ile birlikte Konstantiniyye (İstanbul) önlerinde idik. Aralarında İbn Deylemî'nin de bulunduğu ilim ehlinden bir gurup ile birlikte oturduğumuz bir günde meclistekiler; âhir zamanda meydana gelecek dehşetli bir takım olaylardan sözetmeye başladılar Ben ona (tb-nü'd-Deylemî'ye): Ey Bişr'Ln (yahut Busr'un) babası, ben hiç çocuğum olmasın diye arzu ederdim, dedim, Bana şöyle dedi: Buna gerek yok. Çünkü Allah'ın herhangi bir kimseden ortaya çıkmasını hükme bağladığı herbir can mutlaka ortaya çıkar. O kişi ister bundan hoşlansın, ister hoşlanmasın, Fakal eğer sen onlardan yana emin olmak isliyorsan, başkaları hakkında Allah'tan kork. Sonra bu ayeti kerimeyi okudu. Bir diğer rivayette de şöyle denilmektedir: Eğer ona yetişecek olursan Allah'ın seni kendisinden kurtaracağı ve şayet sen kendinden sonra bir çocuk teıkedecek olursan Allah'ın .senin hakkında (kötülük yapmaktan) onları koruyacağı bir işi sana göstereyim mi? Ben: Tabii deyince, şu: "Arkalarında kendileri hakkında endişe edecekleri..." âyetini sonuna kadar okudu.
Derim ki: Mulıammed b. Kâ'ab el-Kurazfnin Ebu Hureyre'den yaptığı şu rivayet de bu manayı ifade etmektedir: Ebu Hureyre'nin rivayetine göre Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: "Her kim sadakayı güzel bir şekilde (ihsan ile) verirse Sırat'ı geçer. Her kim dui bir kadının ihtiyacını karşılayacak olursa, Allah da onun geride bırakacakları kimselere nezaret edecek halefler takdir eder."[140]
Burada bir grup müfessirin ifade ettiği üçüncü bir görüş daha vardır: Bu âyet-i kerimeden kasıt, ölüm esnasında vasiyette bulunacağı sırada yanında hazır bulunanların kendisine şöyle söylediği kimsedir: Şüphesiz Allah senin çocuklarını rızıklandıraçaktır. Şimdi sen kendine bak, malını Allah yolunda vasiyet et, sadaka ver, köle azad et. Bu da nihayet bütün malını bu şekilde dağıtır. Yahut da onun tamamını kuşatacak şekilde bu tür işler yapar. Bu ise onun mirasçılarına zarar verir. İşte böyle bir uygulamaya gitmeleri yasak kılındı. Âyet-i kerime onlara şöyle diyor gibidir: Sizler; sizden sonra mirasçılarınız ve geride bıraktığınız zürriyetiniz için korktuğunuz gibi, aynı şekilde sizden başkalarının mirasçıları için de korkunuz, onlan kendi mallarını saçıp savurmaya itmeyiniz. Bu açıklamayı İbn Abbas, Katade, es-Süddî, ibn Cü-beyr, ed-Dalıiıâk ve Mücahid yapmıştır. Said b- Cübeyr, İbn Abbas'tan söyle dediğini rivayet eder: Kişi başkasının vasiyeti esnasında hazır bulunacak olursa: Malım vasiyet et, şüphesiz Allah senin çocuklarına nzık verecektir, dememelidir. Bunun yerine şöyle desin: Kendin için önden hayır gönder ve çocuğun için de birşeyler bırak, İşte yüce Allah'ın: "Allah'a karşı takvâlı olsunlar" buyruğunun anlamı budur.
Miksem ve Hadramî derdi ki: Âyet-i kerime bunun aksi bir durum hakkında nazil olmuştur. Bu da şudur. Ölümü yaklaşmış oîan kimseye yanında hazır bulunanlar: Sen mirasçıların için birşeyler sakla, çocuklarına birşeyler bırak, çünkü malında çocuklarından daha çok hak sahibi kimse yoktur, der ve böylelikle onun vasiyet yapmasını önlemeye çalışır. Bunun sonucunda da akrabaları ve kendisine vasiyetle bulunulma hakkına sahip olan herkesi zarara sokar. İşte böylelerine deniliyor ki: Sizler nasıl ki kendi soyunuzdan gelenler için korkuyor ve onlara iyilik yapılmasından hoşnut oluyorsanız, aynı şekilde yoksullar ve yetimler hakkında da bu şekilde güzel ve doğru söz söyleyiniz. Onlara zarar vermek hususunda Allah'tan korkunuz.
Bu iki görüş; mirasa dair âyet-i kerimenin nüzulünden önce vasiyetin va-cib olduğu zamanı gözönünde bulundurmak esasına mebnidir. (Böyle bir açıklama) Said b. Cübyr ile îbn Müseyyeb'den rivayet edilmiştir.
İbn Atiyye derdi ki; Bu iki görüşten hiçbirisi bütün insanlar hakkında uygulanamaz. Aksine insanlar iki kesimdir. Onlardan kimisine bu sözlerin birisi, kimine de diğeri uygun düşer. Şöyle ki; bir adam eğer mirasçılarının her-birisi kendi başına zengin halde terk ediyor ise, böyle birisine vasiyette bulunmayı teşvik etmek ve kendisi için önden hayır göndermeye itmek güzeldir. Şayet mirasçılarını güçsüz, ihmal edilmiş, mal varlıkları az bir şekilde terk edecekse, böyle birisine de onlara birşeyler bırakmayı ve ihtiyatlı hareket etmeyi teşvik etmek uygundur. Çünkü hiç şüphesiz bu şekilde hareket etmekten dolayı alacağı ecir, yoksullara yardımcı olmak halinde alacağı ecir gibidir. O halde gözönünde bulundurulması gereken zayıflık halidir. Bu hale göre hareket etmek İcabeder.
Derim ki: Böyle bîr açıklama doğru ve yerindedir. Çünkü Hz. Peygamber, Hz. Sa'd'a şöyle demişti: "Şüphesiz ki senin, mirasçılarını varlıklı olarak bırakman, onları insanlara avuç açar halde fakir ve yoksul bırakmandan daha hayırlıdır. [141] Şayet insanın çocuğu yok, yahut çocuğu olmakla birlikte kendisi de babasından ayrı ve zengin ise, babasının da ondan yana bir korkusu yoksa, böyle bir durumda insanın öncelikle yapması gereken malım önünden göndermesidir (kendisinin vasiyette bulunmasıdır). Tâ ki çocuğu ondan sonra uygun olmayan yerlere harcamasın ve ondan dolayı da vebale girmesin. [142]
2. Dosdoğru Söz Söylemek;
Yüce Allah'ın: "Allah'a karşı takvaİı olsunlar da dosdoğru söz söylesinler" buyruğundaki "dosdoğru" (es-sedîd); adalete uygun ve doğru söylemek-tir. Yanı sizler hasta olan kimseye; üzerinde bulunan ve malından ödenmesi gereken hakları çıkartmasını söyleyiniz. Artık bundan sonra da küçük mirasçılarına zarar vermeyecek miktarda da akrabalarına vasiyet etsin.
Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Sizler ölüye adaletli söz söyleyiniz. Bu ise ona: Lâ ilahe illallah sözünü telkin etmesi, fakat böyle demesini emretmemesidir. Aksine o ölüm döşeğindeki şahıs, onun bu sözünü işitecek şekilde kendi kendisine söylesin ve böylelikle telkin elsin, Peygamber (sav): "Ölülerinize (yani ölüm vakti yaklaşmış olanlara) Lâ ilahe illallah'ı telkin ediniz"[143] diye buyurmakta, onlara böyle demelerini emrediniz, diye buyurma-maktadır. Zira böyle demesini emredecek olursa kızıp İnkâra yönelme ihtimali vardır.
Bundan maksadın yetim olduğu da söylenmiştir. Yani yetimi azarlamasınlar ve onu hafife alıp küçümsemesinler.[144]
10. Şüphe yok ki zulümle yetimlerin mallarını yiyenler, karınlarına ancak bir ateş yemiş olurlar. Onlar yakında alevli bir ateşe de gireceklerdir.
Bu buyruğa dair açıklamalarımızı da üç başlık halinde sunacağız:
1- Âyetin Nüzul Sebebi ve Kimler Hakkında Sözkonusu Olduğu:
"Şüphe yok ki zulümle yetimlerin mallarını yiyenler..." buyruğunun Mer-sed b. Zeyd diye anılan Gatafanlı bir kişi hakkında nazil olduğu rivayet edilmektedir. Bu kişi kardeşinin yetim olan küçük çocuğunun malına veli tayin edilmişti. Onun malını yedi. îşte yüce Allah bu âyeti kerimeyi onun hakkında indirdi. Bunu Mukatil b. Hayyân nakletmiştir. Bundan dolayı cumhur der ki: Bu buyrukta kast edilenler, yetimin malından kendilerine mubah olmayan şeyleri yiyen vasilerdir.
İbn Zeyd ise der ki: Bu âyet-i kerime kadınları ve çocukları mirasçı kabul etmeyen, onlara miras vermeyen kâfirler hakkında nazil olmuştur.
Her türlüsüyle mal almaya "yeme" adı verilmiştir. Çünkü asıl maksat, malın yenihnesidir ve eşya çoğunlukla yemek suretiyle tüketilir.
Özellikle "karinlar'dan söz edilmesi ise, onların düşüklüklerini açıklamak ve üstün ahlâkî değerlerin zıtlanna sahip oldukları için çirkinliklerini ortaya koymaktır,
Yenîlen şeye "ateş* adının verilmesi ise, nihayette varılacak olan yerin o oluşundan dolayıdır. Yüce Allah'ın şu buyruğunda olduğu gibi; "Ben rüyamda kendimi şarap sıkıyor gördüm." (Yûsuf, 12/36.) Burada maksat üzüm sı-kıyorken görmektir.
Bir görüşe göre buradaki ateşten kast, haramdın Çünkü haram ateşi gerektirir. Yüce Allah o bakımdan harama bu ismi vermiştir. Ebû Said el-Hudrî'nin şöyle dediği rivayet edilmektedir: Peygamber (sav) bize kendisinin İs-râ'ya çıkarıldığı geceden sözederken buyurdu ki: "Deve dudaklan gibi dudakları olan ve dudaklarıyla yakaladıktan sonra ağızlarına ateşten tas dolduran bir kimsenin de görevlendirildiği bir topluluk gördüm. Ağızlarına doldurulan bu ateşten taş altlarından çıkıyordu. Ey Cebrail, bunlar kim oluyor? diye sordum bana: Bunlar haksızca yetimlerin mallarını yiyenlerdir, dedi."[145] Kitap ve sünnet yetimin malını haksızca yemenin büyük günahlardan olduğuna delâlet etmektedir. Hz. Peygamber de: "Helak edici yedi büyük günahtan uzak durunuz" diye buyurmuş ve bunlar arasında: "Yetimin malını yemeyi" da saymıştır.[146]
2. Alevli Ateş
Yüce Allah'ın: " Alevli bir ateşe de gireceklerdir" buyruğunu İbn Âmir ve Ibn Abbas'tan bir rivayete göre Âsim, meçhul fiiî olmak üzere Ciyâ" harfini ötreli olarak okumuşlardır (Anlamı: Alevli bir ateşe atılacaklardır, şekiinde olur). Yüce Allah (aynı kökten gelen kelime ile) şöyle buyurmaktadır: "Ben onu SekarJa (cehenneme) sokacağım." (el-Müddessir, 74/26) Ebû Hayve ise bu kelimeyi J'yâ" harfini ötreli, "sâd" harfini üstün, "lam" harfini de şeddeli olmak üzere kökünden gelen bir kelîmeymiş gibi okumuştur. Buna sebep ise bu fiilin ardı ardına çokça tekrarlanacağından
dolayıdsr. Bu okuyuşa dedi) de Yüce Allah'ın: Sonra onu. ardı ardına cehenneme sokunuz" (el-Hâkka, 69/31) buyruğudur. Arapların: Onu ardı ardına ısıtıp durdum, şeklindeki sözleri de burdan gelmektedir. Ateş ile ısınmayı İfade etmek üzere de: fiili kullanılır. Şair der ki:
"Defalarca onların savaşlarının kızgın ateşiyle ısmdım
Aşırı soğuktan elleri donmuş bir kimsenin ısınmak istemesi gibi.
Geri kalanları İse bu kelimeyi; den gelecek şekilde "yâ" harfini üstün olarak okumuşlardır. Nitekim yüce Allah şöyle bu-yurmaktadır: işte oraya bedbaht olandan başkası girmez. * (el-Leyl? 92/15) kelimesi, ateşe yaklaşarak yahut bizzat ona temas ederek ısınmak, demektir. el-Haris b. Abbâd'ın şu beyti de burdan gelmektedir:
"Allah bilir ki ben bu cinayeti (suçu) işleyenlerden değilim Ve şüphesiz ki bugün ben onun ateşiyle yanıyorum".[147]
Şair İse, alevli kor ateş demektir[148]
3. Ayet-i Kerimedeki Tehdit Unsuru:
Bu âyet-î kerime tehdiL âyetlerinden birisidir. Günalı işleyenleri tekfir edenler lehine deli) olacak bir tarafı yoktur. Ehl-i sünnetin itikadına göre bu bir takım günahkârlar hakkında sözkonusudur. Bunlar önce cehenneme uğrar, sonra orada yanar ve bir çeşit ölümle ölürler. Halbuki ebediyyen cehennemde kalacak olanlar orada ölmezler de, dirilmekler de.
Böyle bir açıklama ile Kitap ile sünnette varid olan buyruklar bir arada teiif edilip yorumlanmaktadıf. Tâ ki, her ikisinde varid olan haberler, haber verilen husus hakkında çelişkiliymiş gibi anlaşılmasın.
Bu husus (cehennemde ebedi kalış), ikıhi meşiet ile onların bir bölümünden sakıt olacaktır. Çünkü yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Muhakkak Allah, kendisine şirk koşulmasını mağfiret etmez. Fakat bunun dışında olanı dilediği kimselere mağfiret eder" (en-Nisâv 4/48 ve 116. âyetler) Bu kabilden varid olmuş karşı karşıya kalınacak bütün buyruklar hakkında söylenecek söz (yapılacak açıklama) bu şekildedir.
Müslim, Sahihinde, Ebû Sald el-HudıTdcn şöyle dediğini rivayet etmektedir: Rasûlullalı (sav) buyurdu ki: "Orada kalacak olan cehennemliklere gelince, onlar orada asla ölmezler de dirilmezler de. Fakat günahları sebebiyle -veya hataları sebebiyle diye buyurdu- ateşin kendilerine İsabet edip de, Allah'ın bir çeşit ölümle öldüreceği bir takım kimseler de vardır. Nihayet bunlar kömür olacaklarında şefaat için izin verilecek, guruplar halinde getirilerek cennetin nehirleri üzerine dağıtılacaklar. Daha sonra: Ey cennetlikler, bunların üzerine su dökünüz! denilecek. Onlar da selin sürüklediği çamurlar arasında biten tohum gibi yeşerecekler." Orada hazır bulunanlardan birisi şöyle dedi: Sanki Rasûlullalı (sav) adeta çölde davar otlatıyormuş gibi (.bunları anlatıyordu)[149]
11. Allah, çocuklarınız hakkında size şöyle vasiyet ediyor: Erkeğe iki dişinin payı kadar (veriniz). Eğer kadınlar ikiden fazla iseler, mirasın üçte ikisi onlarındır. Şayet {kzj bir tek ise mirasın yarısı onundur. (Ölenin) çocuğu varsa anne ve babanın her birine mirasın altıda biri (verilir). Çocuğu olmayıp da anne ve babası kendisine mirasçı olana gelince; üçte biri annesînin-«Hr. Şayet (ölenin) kardeşleri varsa o vakit altıda biri annesinin dk. Bu, yapacağı vasiyetten yahut borcun (un ödenmesin) dan sonradır. Babalarınız ve oğullarınızdan size faydaca hangisinin daha yakın olduğunu bilemezsiniz. Bunlar Allah'tan bir farz olarak (böyle tayin edilmiştir). Şüphesiz ki Allah Alîmdir» Hakimdir.
12. Çocukları yoksa, hanımlarınızın geriye bıraktıklarının yarısı sizindir. Şayet çocukları varsa bıraktıklarının dörtte biri sizindir. Bunlar vasiyetlerinden yahut borç (lann) dan sonradır. Eğer çocuğunuz yoksa bıraktığınızın dörtte biri onlarındır. Şayet çocuğunuz varsa yapacağınız vasiyet ve borçtan sonra sekizde biri onlarındır. Eğer bir erkek veya kadına çocuğu ve babası olmadığı halde (kelâle) mirasçı olunuyor ve bunların erkek veya kız kardeşi varsa, herbirine altıda bir düşer, şayet daha çok iseler o halde hepsi yapacağı vasiyet ve borçtan sonra üçte bire ortak olurlar. Ancak zarar verici olmamalıdır.
(Bunlar) Allah'tan bir vasiyet olarak (gelen buyruklardır), Allah her şeyi bilendir, Halimdir.
13. İşte bunlar Allah'ın sınırlandır. Kim Allah'a ve Rasûlüne itaat ederse onu orada ebediyyen kalmak üzere altından ırmaklar akan cennetlere sokar. İşte en büyük kurtuluş budur.
14. Kim de Allah'a ve Rasûlüne isyan eder, şuurlarını aşarsa onu da orada ebedî kalmak üzere ateşe koyar. Üstelik onun için küçültücü bir azap da vardır.
Bu buyruklara dair açıklamalarımızı otuzbeş başlık halinde sunacağız:
Ferâiz (Miras Hukukunun) in Önemi:
Yüce Allah daha önce: „ Erkekler için birpay,,- kadınlar için de bir pay vardır" (en-Nisâ, 4/7) âyetinde mücmel olarak sözünü ettiği hususları burada "Allah çocuklarınız hakkında size şöyle vasiyet ediyor..." âyet-i kerimesinde beyan etmektedir.
İşte bu> beyanın soru sorma zamanından sonraya bırakılmasının caiz olduğuna delil teşkil etmektedir.
Bu âyet-i-kerime dinin hükümlerinden bir hüküm, ahkâmın esas dayanaklarından bir dayanak, ana âyetlerden bir âyettir. Çünkü feraiz (İslâm miras hukukunun) in kıymeti çok büyüktür. O kadar ki o, ilmin üçte biri kabul edilmiştir. Yansı olduğuna dair rivayet de vardır. İnsanlar arasından çekip kaldırılacak ve unutulacak ilk ilimdir. Bunu Dârakutnî, Ebû Hureyre (r.a)'dan ri-vây er etmiştir Buna göre Peygamber (.sav) şöyle buyurmuştur: "Feraizi öğreniniz ve onu insanlara öğretiniz. Çünkü o ilmin yansıdır. Unutulacak İlk şey o olduğu gibi, ümmetimin arasından çekip kaldırılacak ilk şey de odur,"[150]
Yine bu hadis Abdullah b. Mes'ud yoluyla da rivayet edilmiştir Abdullah b. Mes'ud dedi ki: Rasûlullah (sav) bana şöyle buyurdu: "Kurân'ı öğreniniz onu insanlara Öğretiniz. Feraizi de öğreniniz ve onu insanlara öğretiniz. İlmi öğreniniz ve onu insanlara öğretiniz. Çünkü ben (zamanı gelince) ruhu kabz olunacak birisiyim. Şüphesiz ki, ilim de kabz olunacak ve fitneler ortaya çıkacaktır. O kadar ki, iki kişi bir miras taksimi hususunda anlaşmazlığa düşecekler fakat, aralarında hüküm verecek bir kimseyi bulamayacaklardır." [151]
Bu husus böylece sabit olduğuna göre; şunu bil kiT feraiz ashab-ı kiram'ın bilgilerinin en önemli bölümüdür. Onların tartıştıkları hususların en büyükleridir. Fakat insanlar, bu ilmi zayi ettiler. Mutarrifin Malik'ten rivayetine göre; Abdullah b. Mes'ud şöyle demiştir: Bir kimse feraizi, boşamayı ve lıaccı (buna dair hükümleri) öğrenememiş ise çölde yaşayan (eğitim görmemiş) insanlara üstünlüğü nedir?
İbn Vehb de Malik'ten şöyle dediğini nakletmektedir; Rabia'yı zaman zaman şöyle derken dinlerdim: Her kim feraizi Kur'ândan öğrenmeksizin öğrenecek olursa, onu çok çabuk unutur. Malik der ki: Gerçekten doğru söylemiş.[152]
2- Kitap ve Sünnete Dayalı İlmin Önemi:
Ebû Dâvûd ve Dârakutnî, Abdullah b. Amr b. el-As'dan şöyle dediğini rivayet eder: Rasûlullah (sav) buyurdu ki: "İlim üç türlüdür Bunun dışında kalan ise bir fazlalıktır: Ya muhkem bir âyet, yahut uygulanan (kaim) sünnet veya adil bir fariza," [153] Ebû Süleyman el-Hattabî der ki: Muhkem âyet, yüce Allah'ın Kitabıdır. Bunda muhkem olma şartını koşmasının sebebi şudur: Kimi âyet-İ kerime kendisi île amel edilmeyen mensuh bir âyettir; onu nes-heden ile amel olunur. Kaim sünnet ise, Hz. Peygamberden gelen sabit sünnetlerden olan her bir sünnettir.
"Âdil bir fariza" buyruğuna gelince, bunun iki türlü tevil edilme ihtimali vardır Birincisine göre bununla paylaştırmada adaletin kastedilmiş olması muhtemeldir. O taktirde bu. Kitap ve sünnette sözü geçen paylara uygun bir şekilde adil olarak paylaştırılan bir fariza (miras hissesi)dır İkinci şekle göre, bu Kitap ve sünnetten ve bunlann anlamlarından çıkartılmış bir fariza olabilir. O taktirde bu fariza (mirastaki hak) tıpkı Kitap ve sünnetten alınmış olana denk (ona muadîl olur. Zira nass yoluyla Kitap ve sünnetten alınmış gibidir.
îkrime rivayetle der ki: İbn Abbas, Zeyd b. Sabit'e bir kişi göndererek; geriye kocasını ve anne-babasını bırakıp ölen bir kadın hakkında sordurdu. Zeyd dedi ki: Malın yansı kocanındır. Geri kalanın üçte biri annenindir. Bu sefer ona şöyle sordu: Sen bunu Allah'ın Kitabında mı görüyorsun, yoksa görüşüne dayanarak mı söylüyorsun? Zeyd: Ben onu görüşüme dayanarak söylüyorum. Hiç bir zaman bir anneye babadan daha fazla bir pay veremem. Ebû Süleyman (el-Hattabî) dedi ki: îşte bu, nass bulunmadığı takdirde bir farîza-nın tadil edilmesi kabilindendir. O da bunu nass ile tesbit edilmiş olan buyrukları nazan itibara alarak söylemiştir. Sözü geçen nass ise yüce Allah'ın; "An-ne-babası da kendisine mirasçı olana gelince üçte biri annesinindir" buyruğudur, Burada annenin payı üçte bir olarak tesbit edildiğine göre, geri kalan ve üçte ikiye eşit olan mal da babaya ait olur. Burada Zeyd, kocanın payını almasından sonra, malın arta kalan yansını, eğer anne-baba ile birlikte evlat yahut pay sahibi başka bir kimse yoksa, malın tümüne kıyas etmiştir. Bu malı da. ikisi arasında (anne-baba arasında) üçte birlere ayırarak paylaştırmış, anneye bir payf babaya da geri kalan miktar olan üçte iki pay vermiştir. Böyle bir paylaştırma ise, anneye malın geri kalan bölümünden malın tümüne nisbetle üçte birinin verilip, babaya ise kalan ve altıda bire eşit olan miktarın verilmesinden daha bir adildir. Çünkü geri kalanın üçte biri anneye verilecek olursa, asıl itibariyle baba mirasın aslında anneden daha fazla bir pay sahibi olmakla birlikte, anneye babadan daha fazla verilmiş olur. Halbuki baba asıl itibariyle anneden önce ve daha fazla pay alır. Böyle bir paylaştırma ise, îbn Abbas'ın kanaati olan genel malın üçte biri kadannın anneye verilerek daha fazla pay ayrılırken, babanın payını da altıda bire düşürüp azaltmaktan daha bir adildir İşte bundan dolayı İbni Abbas'm görüşü terk edilerek, fukahânın geneli Zeyd'in görüşünü kabul edip benimsemiştir.
Ebû Ömer (îbn Abdi'1-Berr) der ki: Abdullah b. Abbas (r.a) geriye kalan koca ve ebeveyn hakkında şöyle demiştir: Kocaya malın yansı verilir. Anneye ise malın genelinin üçte biri verilir Babaya ise geri kalan verilir Bir kadın ve bir anne-baba hakkında da, dörtte biri kadının, anneye genel malın üçte biri, geri kalan ise babaya verilir, der. Kadı Şüreylı, Muhammed b. Şirin, Davud b. Ali ile aralarında İbn el-Lebbân diye tanınan Ebu'l-Hasen Mu-hammed b. Abdullah el-Faradî el-Mısrî'nin yer aldığı bir grup ela her iki meselede de böyle söylemiştir. Ayrıca bunun Hz. Ali'nin müşterekeye[154] dair görüşüne kıyasen verilmiş bir hüküm olduğunu da ileri sürmüştür.
(Ebu Ömer) bir başka yerde de şöyle demektedir: Bu Hz. Ali'den de rivayet edilmiştir. Ebu Ömer der ki: Ali, Zeyd, Abdullah, diğer ashab-ı kiram ile genel olarak ilini adamlarından meşhur olup bilinen görüş, Malik'in tes-bit ettiği husustur. Bunların lehine ve îbn Abbas'a karşı delillerden birisi de şudur: Anne-baba, beraberlerinde başka hiçbir kimse bulunmaksızın birlikte mirasçı olacak olurlarsa, anne üçte bir, baba da üçte iki alır. Aynı şekilde kocadan artan yanda da ortak oldukları takdirde yine üçte bir ve üçte iki alırlar. Bu hem aklî bakımdan konu üzerinde düşündüğümüz zaman doğrudur, hem de kıyasa göre doğrudur. [155]
3- Mirasa Dair Ayetin Nüzâl Sebebi:
Mirasa dair âyetin nüzul sebebi ile ilgili farklı rivayetler gelmiştir. Tirmi-zî, Ebû Dâvûd, İbn Mâce ve Dârakutnrnin Cabir b. Abdullah'tan rivayetine göre 5aJd b. er-Rabrin hanımı dedi ki: Ey Allah'ın Rasülü! Sa'd öldü, geriye de iki kız çocuğu ve kendi kardeşi kaldı. Kardeşi kalkıp Sa'd'in bıraktıklarını aldı. Kadınlar ise sahip oldukları mallar üzre nikahlanırlar. Hz. Peygamber o mecliste kendisine cevap vermedi. Daha sonra tekrar ona gelip dedi ki; Ey Allah'ım Rasûlü, Sa'd'ın kız çocukları (ne olacak)? RasÛlullah (sav) şöyle buyurdu: "Bana (Sa'dın) kardeşini çağır” Kardeşi gelince ona şöyle dedi: "İki kız çocuğuna üçte iki, hanımına sekizde bir ver, geri kalanı da senindir." Ebû Davud'un rivayetinin lafızları böyledir. [156] Tirmizî ve diğerlerinin rivayetinde ise şöyle denilmektedir: Bunun üzerine miras âyeti nazil oldu. (Tirmizî) dedi ki: Bu, sahih bir hadistir.[157]
Yine Hz, Cabir rivayetle dedi ki: RasÛlullah (sav) Ebu Bekir ile birlikte ben Benu Selime arasında olduğum sırada beni (hastalığımda) yürüyerek ziyarete geldiler. Aklımın başımdan gitmiş olduğunu (baygın olduğumu) gördüler. Peygamber bir su getirilmesini istedi. Abdest aldı. Sonra o sudan üzerime serpti, ben de ayıldım. Ey Allah'ın Rasûlü! Malıma ne yapayım diye sordum. Bunun üzerine: "Allah, çocuklarınız hakkında size şöyle vasiyet ediyor: Erkeğe iki dişinin payı kadar (veriniz)" âyeti nazil oldu. Bu hadisi, Buhârî, ve Müslim rivayet etmiştir. [158] Bunu Tirmizî de rivayet etmiş olup orada ayrıca şu ifadeler yer almaktadır: Ey Allah'ın Rasûlü, dedim. Malımı çocuklarım arasında nasıl paylaştırayım? Bana bir şey söylemedi. Bunun üzerine: "Allah, çocuklarınız hakkında size şöyle rivayet ediyor: Erkeğe iki dişinin payı kadar (veriniz)" buyruğu nazil oldu, (Tirmizî) dedi ki: Bu hasen, sahil) bir hadistir. [159]
Buhârî'de İbn Abbas'tan gelen rivayete göre, bu buyruğun nüzulü (önceleri) miras kalan malın çocuklara, vasiyetin ise anne-baba'ya yapılması şeklindeki uygulama dolayısıyla olmuştur. İşte o uygulama bu âyet-i kerimelerle nesh olundu. [160]
Mukatil ve el-Kelbî der ki: Bu âyet-i kerime Um Kücce hakkında nazil olmuştur. Bunu da daha önce zikretmiş bulunuyoruz.
es-Süddî der ki: Bu âyeti kerime Hassan b. Sabit'in kardeşi olan Abdur-rahman b. Sabit'in kız çocukları sebebiyle nazil olmuştur.
Şöyle de denilmiştir: Cahiliyye dönemi insanları savaşa katılıp düşmanla çarpışanların dışında kimseye miras vermezlerdi. İşte âyet-İ kerime küçük, büyük herkesin payını beyan etmek üzere nâzil oldu.
Bu buyruğun herkese bir cevap olmak üzere nazil olmuş olması da uzak bir ihtimal değildir. Nüzulünün gecikme sebebi de bundandır. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
el-Kiyâ et-Taberî der ki: Bazı rivayetlerde vârid olduğuna göre cahiliyye döneminde uygulanan küçüğe mirastan pay vermemek İslâm'ın ilk dönemlerinde de yapılıyordu. Bu âyetle bu uygulama nesli edilinceye kadar böyle sürdü. Halbuki, bizim şeriatimizde böyle bir şey sabit olmamıştır. Aksine bunun hilafına hüküm sabit olmuştur.
Bu âyet-i kerime Sad b. er-Rabî'in mirasçıları hakkında nazil olmuştur. Bunun Sabit b. Kays b. Şemmas'ın mirasçıları hakkında nazil olduğu da söylenmiştir. Ancak birinci görüş, nakil ehline göre daha sahihtir. Bunun üzerine Rasûlullah (sav) amcaya verilmiş olan mirası geri aldı. Şayet onun şeriatimi-ze göre önceden miras alacağı sabit olmuş olsaydı» o verileni ondan geri almazdı. Hiçbir zaman bizim şeriatimizde at üzerinde savaşmayıp korunması gereken şeyleri koruyuncaya kadar küçüğe miras verilmez; diye bir hüküm sabit olmuş değildir.
Derim ki; Kadı Ebu Sekr İbnü'l-Arabî de bu görüştedir, O şöyle diyor: Bu âyet-i kerimenin nüzulü oldukça güzel bir nükteye de delâlet etmektedir. O da şudur Cahiliyye dönemi insanlarının uygulaması olan malı almak (ve mirasçılara vermemek) İslâm'ın ilk dönemlerinde ses çıkarılmamış ve ikrar edilmiş bir şer'î uygulama olmamıştır. Çünkü eğer ikrar ile kabul edilmiş bir şeriat (hukuki uygulama) olsaydı, Peygamber (sav) iki kız çocuğunun amcası hakkında aldığı mallarım geri vermeleri şeklinde hüküm vermezdi. Herhangi bir hüküm uygulamaya konulduktan sonra neshedici hüküm gelecek otursa, bu ancak gelecekteki uygulamaları etkiler. Daha önce geçmiş hükümleri nakzetmez. Ancak bu, yapılmış haksız bir uygulama idi ve kaldınldt. Bu açıklamayı İbnü'l-Arabî yapmıştır. [161]
4- "Çocuklar" İfadesinin Kapsamı:
Yüce Allah'ın: "Allah, çocuklarınız hakkında size şöyle vasiyet ediyor" buyruğu ile ilgili olarak Şafiî'ler derler ki: Yüce Allah'ın: "Allah, çocuklarınız hakkında size şöyle vasiyet ediyor1* buyruğu, kişinin sulbünden gelen çocuklan hakkında hakikat anlamındadır. Oğlun çocukları ise bunun kapsamına mecaz yoluyla girmektedir. Buna göre bir kimse, oğlunun oğlu bulunduğu halde oğlu olmadığına dair yemin edecek olursa, yemininde hânis (yalan söylemiş) olmaz. Filanın çocuklarına vasiyette bulunacak olursa, filanın oğlunun çocukları bu vasiyetin kapsamına girmez. Ebu Hanife ise der ki:1 Eğer sulbünden oğlu yoksa, oğlunun çocukları bunun kapsamına girer. Bilindiği gibi lafızlar söyledikleri ile değişiklik arzetmez. [162]
5- Miras Alamayanlar:
İbnü'l-Münzir der ki: Yüce Allah: "Allah, çocuklarınız hakkında size şöyle vasiyet ediyor* diye buyurduğundan dolayı, âyetin zahirine göre mirasın mü'miniyle, kâfıriyle bütün çocukların bir hakkı olması icabeder. Şu kadar var ki, Rasûlullah (sav)'tn: "Müslüman kâfire mirasçı olmaz...”[163] diye buyurduğu sabit olduğundan, yüce Allah'ın bu buyruğunda çocukların bir kısmını kastetmiş olduğunu, bir kısmını da kastetmemiş olduğunu öğrenmiş oluyoruz. Buna göre hadis-i şerifin zahiri gereğince müslüman kâfire, kâfir de müslümana mirasçı olmaz.
Derim ki: Yüce Allah: "Çocuklarınız hakkında..." diye buyurduğuna göre; kâfirlerin elinde esir bulunan çocuklar da onların kapsamına girer.
Müslüman olarak hayatta olduğu bilindiği sürece o da mirasçıdır. Nehaî müstesna, bütün ilim ehli böyle demiştir. Nehaî ise, esir çocuk miras alamaz demektedir. Eğer bu çocuğun hayatta olduğu bilinmiyor ise, o takdirde hükmü mefkûd [164] hükmündedir. Peygamber (sav)'ın mirası, şu buyruğu dolayısıyla âyetin kapsamına girmez: "Bize mirasçı olunmaz. Bizim bıraktığımız sadakadır."[165] İleride buna dair açıklamalar, yüce Allah'ın izniyle Meryem Sûresi'nde (18/7. âyet 2. başlıkta) gelecektir. Aynı şekilde babasını yahut dedesini, yahut kardeşini ya da amcasını kasten Öldüren kişi, hem sünnetteki delil dolayısıyla, hem de icma-ı ümmet dolayısıyla çocuklar arasına girmez. Yine daha önce Bakara Sûresi'nde (2/72, âyette.) geçtiği üzere öldürdüğü kimsenin malından da diyetinden de herhangi bir şeyi miras olarak alamam.
Eğer hata yoluyla öldürmüş İse, yine öldürdüğünün diyetinden miras alamaz, fakat onun malından miras alır. Malik'in görüşüne göre bu böyledir, Şafiî, Ahmed, Süfyan ve Rey ashabının görüşüne göre ise -yine daha önce Bakara Sûresi'nde (2/72. âyette)- açıklandığı gibi ne malından ne de diyetinden herhangi bir miras alamaz. Malik'in görüşü ise daha sahihtir, tshak ve Ebu Sevr de bu görüştedir. Aynj zamanda Said b. el-Müseyyeb, Ata b. Ebi Rebâh, Mücahid, ez-Zührî, el-Evzaî ve İbnü'l-Münzir'in görüşü de budur. Çünkü yüce Allah'ın, Kitab-ı Keriminde mirasçı kıldığı kimsenin mirası sabit bir mirastır. Ondan ancak sünnet ve icma ile herhangi bir kimse istisna edilebilir. Bu hususta, hakkında farklı kanaatlerin bulunduğu herbir husus, mirasın sözko-nusu olduğu âyetlerin zahirine havale edilir. [166]
6- İslâm'ın İlk Dönemindeki Mirasa Hak Kazanma Sebepleri:
Şunu bil ki, İslâm'ın ilk dönemlerinde birkaç sebepten dolayı mirasa hak kazanılıyor idi. Hilf (Kardeşlik antlaşması), hicret ve bu hususta yapılacak akidleşme bunlar arasındaydı. Daha sonra yine bu sûrede yüce Allah'ın izniyle: "Herbiri için mirasçılar kıldık" (en-Nisâ, 4/33) buyruğunu açıklarken belirteceğimiz üzere, bu nesholundu. İlim adamları icmâ1 ile eğer çocuklarla beraber miktarı tesbit edilmiş farz hisse sahibi kimseGer) bulunuyor ise, onlara o farz hisselerinin verileceği ve geri kalan malın ise erkeğe, iki dişinin payı verilmek üzere paylaştınlacağı üzerinde icma etmişlerdir. Çünkü Hz. Peygamber: "Farz hisseleri sahiplerine ulaştırınız" [167] diye buyurmuştur. Bu hadisi hadis imamları rivayet etmiştir. Kastettiği, yüce Allah'ın Kitabında yer alan farz hisselerdir. Bunlar ise: Yarım, dörttebir, sekizdebir, üçteiki, üç-tebir ve altıdabir olmak üzere altı ayrı hissedir.
Yanın hisse; beş kişiye verilir Sulpten kızçocuğu, oğlun kızı, anne-ba-babir kızkardeş, bababir kızkardeş ve koca. Bütün bunlar bu hisseyi kendilerini o hisseyi almaktan hacb [168] edecek bir kimse bulunmadığı takdirde söz-k onu su dur.
Dörttebir; hacbedici kimsenin bulunması halinde, kocanın ve hacbedici kimse bulunmadığı takdirde ise hanımın ya da hanımların hissesidir.
Sekizde bir; hacbedici kimse olduğu takdirde hanımın ya da hanımların hissesidir.
Üçteiki; dört kişinin hissesidir Sulben iki ve daha fazla kızçocuklan, oğlun kızlarının, anne-bababir yahut bababir kızçocuklannin. Bütün bunlar da kendilerini bu payı almaktan hacbedecek kimselerin olmadığı halde bu payı alırlar.
Üçtebir; iki kesimin payıdır. Çocuğun ve oğlun çocuğunun olmaması ile erkek ve kız kardeşlerden iki ve daha yukarısının bulunmaması halinde annenin payıdır. Bir de annebir çocuklardan iki ve daha yukarısının payıdır. Buradaki üçtebir bütün malın üçtebiridir. Geri kalanın üçtebiri ise, bu da koca yahut hanım ile birlikte anne-babanın bulunması halinde annenin payıdır. O takdirde anne kalanın üçtebirini alır. Buna dair açıklamalar az önce geçmişti. Yine dedenin, beraberlerinde pay sahibi kimse bulunması şartıyla, kardeşlerle birlikte bulunup, kalanın üçtebiri de dede için daha uygun bir pay olduğu meselelerde de böyledir.
Altıdabir; yedi kişinin hissesidir: Anne, baba, oğul ve oğlun oğlu ile birlikte dedet nine ve birden çok olmaları halinde nineler, sulb yoluyla kız ile birlikte oğlun kızları, anne-bababir kızkardeşle birlikte bababir kızkardeşler ile erkek yahut dişi olsun anne bir tek çocuk.
Bütün bu farz hisseler, yüce Allah'ın Kitabından alınmıştır. Ancakj tek nine ile birden çok ninelerin hisseleri müstesnadır. Bu, sünnetten çıkartılmıştır.
Miras yoluyla bu hisselerin alınmasını gerektiren sebebler ise üç tanedir; Sabit neseb, akdolmuş nikâh ve azad yoluyla velâ.
Kimi zaman bu üç sebep bir arada bulunabilir. Erkek, hem Ölen kadının kocası, hem onu azad etmiş olan mevlâsı, hem de amca çocuğu olabilir.
Kimi zaman da yalnızca bu iki sebep bir arada bulunabilir. Kocanın aynı zamanda hanımının mevlâsı olması; yahut kocası ve amcasının oğlu olması gibi. Bu durumda İki bakımdan miras alır ve tek başına olması halinde malın tamamı onun olun Yansını kocası olması hasebiyle, diğer yansını velâ yahut neseb yoluyla ahr. Bir diğer örnek: Kadın kişinin hem kızı hem de onun velâ yoluyla azad ettiği olabilir. Tek başına olması halinde malın tamamını kendisi ahr. Yarısını neseb yoluyla, diğer yansını da velâ yoluyla alır. [169]
7. Terikeden Borcun Ödenmesi, Vasiyetin Yerine Getirilmesi...
Borç ödenip vasiyet yerine getirilmedikçe, mirasdn paylaştırılması) söz-konusu olmaz. Mütevaffamn ölümünden sonra terikesindeki muayyen haklar çıkartılır. Daha sonra kefenlenmesi ve kabre gömülmesi için gereken masraflar, sonra da mertebelerine göre borçlar, bundan sonra da üçtebirinden vasiyetler ile vasiyet manasını taşıyan diğer hususlar, yine mertebelerine uygun olarak çıkartılır. Bunlann dışında kalan ise mirasçılar arasında (pay edilecek) mirastır
Mîrascılann hepsi onyedi kişidir. Bunlann onu erkeklerdendir: Oğul ve aşağıya doğru istediği kadar gitse de oğlun oğlu, baba ve istediği kadar yukarıya gitse de babanın babası (ced, dede), erkek kardeş ile erkek kardeşin oğlu, amca ve amcanın oğlu, koca ve ni'met mevlâsı. Yani âzâd etmiş bulunan efendi.
Kadınlardan da yedi mirasçı vardır, bunlar: Kız, aşağı doğru ne kadar giderse gitsin oğlun kızı, anne ve ne kadar yukarı doğru giderse gitsin nine, kızkardeş, hanım ve ni'met'in mevlâsı yani âzâd eden hanımefendi.
Fazilet sahibi birisi bu mirasçıları sür halinde şöylece sıralamaktadır:
"Erkek mirasçıları toplamak istersen
Kadın mirasçıları da onlarla beraber zikrederek:
Erkeklerden mirasçılar toplam on kişidir.
Kadın mirasçılar ise yedi kişidir.
Erkek mirasçıları şiir halinde ş&ylece sıraladım:
Oğul, oğlun oğlu ve amcanın oğlu,
Baba da onlardandır ve o bu tertipdedir,
Dede de yakın erkek kardeşten önce gelir,
Yakın kardeşin oğlu ve bir de amca,
Koca, âzâd eden efendi; sonra anne,
Oğlun kızı ondan sonra gelir, bir de kız,
Hanım da, nine de ve kızkardeş
Mevlâ olan kadın yani âzâd eden hanımefendi
İşte aen bunu kendin için takdir edilmiş bir araç olarak yanına al." [170]
8- "Çocuklar" Tabirinin Kapsamı:
Yüce Allah'ın: "Çocuklarınız link kın da" buyruğu, ister fiilen var olsun, isterse de annesinin karnında cenin olarak bulunsun, ister yakın, ister uzak olsun, erkek yahut dişi olsun -az önce geçtiği gibi kâfir dışında kalan- bütün çocukları kapsamına alır. Kimisi der ki: Bu yakın çocuklar hakkında hakikat, uzaklar hakkında mecazdır. Kimisi de şöyle der: Hepsi hakkında da hakikattir. Çünkü "evlâd; çocuklar11 kelimesi "tevellücTden gelmektedir Şu kadar var ki, çocuklar ölene yakınlıklarına göre miras alırlar. Yüce Allah da: "EyÂdemoğullartr(el-Arâf, 7/26) diye buyurmaktadır. Hz. Peygamberde: "Ben Âdemoğullannın efendisiyim"[171] diye buyurduğu gibi: "Ey İsmailoğul-ları! Ok atışı yapınız. Çünkü sizin atanız atıcı idi" [172] diye buyurmuştur
Şu kadar var ki bu kelime mutlak olarak kullanıldığında örfen çoğunlukla hakikat üzere yakm ve a'yân çocuklar[173] hakkında kullanılır. Şayet sulbünden gelen çocuklar arasında erkek çocuk varsa, artık çocuğun çocuğunun alacak birşeyi olmaz. İşte bu da ilim ehlinin icma ile kabul ettiği hususlardan birisidir. Şayet sulbünden gelen çocuklar arasında erkek çocuğu bulunmayıp torunları arasında erkek varsa, önce sülb'den gelen kızlardan başlanarak onlara üçte ikiye kadar verilir. Bundan sonra geriye kalan üçtebir yakınlıkta eşit olmaları halinde, yahut erkek kendisinden daha yukarıda bulunan kızlardan aşağıda bulunuyor ise, torunlar arasında erkeğe iki, dişinin payı kadar miras paylaştırılır.
Bu Mâlik'in, Şafiînin ve Rey ashabının görüşüdür. Ashabdan, tabiînden ve onlardan sonra gelenler arasındaki İlim adamları da genel olarak bu görüştedir.
Ancak, İbn Mes'ud'un söylediği rivâyel edilen şu görüşü müstesnadır: Eğer erkek lorun ki£ çocuğun karşısında bulunuyor ise, (kalan üçicbir) ona geri verilir. Şayet ondan daha aşağıda bulunuyor ise, kalan kız çocuğa geri verilmez. O bu görüşünü belirtirken yüce Allah'ın: "Eğer kadınlar ikiden fazla ise, mirasın üçte ikisi onlarındır" buyruğuna riâyet eder ve kız çocuklara sayılan ne kadaf çok olursa olsun üçte İkiden fazlasını vermez.
Derim ki: İbnü'l-Arabî İbn Mes'ud'dan bu tafsilâtı böylece zikretmiştir. Ancak İbnü'l-Münzir ile el-Bâcî'nin İbn Mes'ud'tan naklettikleri şöyledir: Sülb'den olan kızlardan anan, oğlun oğullarına verilir. Fakat oğlun kız çocuklarına verilmez. İkisi de (İbnü'l-Münzir ve el-Bâcî de.) bunun dışında her hangi bir tafsilat zikretmezler. Aynca Îbnü'l-Münzir bunu Bbu Sevr'den de nakletmektedir.
Buna yakın bir görüşü Ebû Ömer (İbn Abdi'i-Berr) de nakletmiştir. Ebû Ömer der ki: Bu hususta İbn Mes'ud muhalefet ederek der ki; Kız çocuklar üçte ikiyi tamamladıkları takdirde, geriye kalan yalnızca oğlun oğullarına verilir. Onların kızkardeşlerine birşey verilmeyeceği gîbib onlardan daha yukarıda bulunan oğlun kızlarına da, onlardan aşağıdakilere de birşey verilmez. Ebû Sevr ile Davud b- Ali (ez-Zâhirî) de bu kanaattedir. Buna benler bir görüş Alkarne'den de rivayet edilmiştir.
Bu kanaate sahip olanların delili, İbn Abbas'ın Peygamber (sav)'dan naklettiği şu buyruğudur: "Sız miras kalan malı, ferâiz sahipleri arasında Allah'ın Kitabına uygun olarak paylaştırınız. Ferâiz'den arta kalanı ise en yakıtı erkek kişiye veriniz"- Bunu Buhârî, Müslim ve başkaları rivayet etmiştir. [174]
Cumhurun delillerinden birisi yüce Allah'ın şu buyruğudur: «Allah, çocuklarınız hakkında size şöyle vasiyet ediyor. Erkeğe iki dişinin payı kadar (veriniz)." Çünkü çocuğun çocuğu da çocuktur. Aklî düşünme ve kıyas bakımından da; malın genelinde kendi derecesinde bulunanı asabeleştiren herkesin, aynı şekilde malın arta kalan bölümünde de onu asabelik derecesine ulaştırması gerekir. Tıpkı sulben çocuklarda okluğu gibi- O halde bu yolla oğlun oğlunun, kız kardeşini mirasa ortak etmesi gerekir. Tıpkı sulb yoluyla'gelen oğlun kız kardeşini ortak etmesi gibi.
Herhangi bir kimse Ebû Sevr ile Davud'un lehine: Oğlun kızı, tek başına üçte ikiden artandan herhangi bir miras alamamakta ve kardeşi de onu asabe kılamamaktadır diyecek olursa, cevabım!?, şu olur:
Böyle bir kız çocuğu eğer beraberinde kardeşi bulunacak olursa onunla güç kazanır ve onunla beraber asabe olur. Yüce Allah'ın: "Allah, çocuklarınız hakkında size şöyle vasiyet ediyor..." buyruğunun zahirinden anlaşıldığı gibi, o da burada anılan çocuklardandır. [175]
9- Kız Çocukların Mirastaki Payları:
"Eğer kadınlar ikiden fazla iseler,, mirasın üçte ikisi onlarındır" buyruğunda yüce Allah, tek bir kıza mirasın yansını, ikiden fazfa olanlara da üçte ikisini vermiş bulunmaktadır.
Ancak İki kız çocuğuna Kİtab-ı Kerim'inde nass ile belirttiği bir pay zikredilme mistir.
İlim adanılan, iki kız çocuğuna üçte ikiyi vermenin delilinin ne olduğu hususunda bir takım açıklamalarda bulunmuşlardır. Bir görüşe göre bu hususta delil İcmâ'dır-
Ancak bu iddia rnerduttur. Çünkü İbni Abbas'tan sahih olarak nakledildiğine göre o iki kız çocuğuna mirasın yarısını vermiştir. Zira yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Eğer kadınlar ikiden fazla iseler mirasın üçte ikisi onlarındır." Bu da şart ve ceza cümlesidir. Der ki: Ben o bakımdan iki kız çocuğuna üçte iki kadarını vermem.
Bir diğer görüşe göre iki kız çocuğuna mirasın üçte ikisi, iki kızkardeşe kıyasen verilmiştir. Çünkü yüce Allah sûrenin sonlarında şöyle buyurmaktadır: "Eğer çocuğu bulunmayıp da kızkardeşi bulunan bir erkek Ölürse bıraktığının yarısı kız kardeşe kalır,.. Eğer kızkardeşler iki (veya daha fazla) ise erkek kardeşin bıraktığının üçte ikisini alırlar," (en-Nisâ, 4/176) İşte burada üçte ikide ortak olmak noktasında iki kız çocuğu da iki kızkardeş gibi değerlendirilmiştir, Kızkardeşler de ikiden fazla oldukları takdirde üçte ikide ortak olmak bakımından kız çocuklar gibi değerlendirilmiştir.
Ancak buna da şöyle bir itiraz varittir: Kızkardeşler hususunda nass bunu belirlemiştir. İcma da bu şekilde olmuştur. O bakımdan buna dayanarak o kız çocukların payı böylece kabul edilir.
Bir diğer görüşe göre, âyet-i kerimede iki kız çocuğunun üçte ikiyi alacağına dair delil olacak bir yön vardır. Şöyle ki, erkek kardeşi ile birlikte bir kız çocuğu üçte bir aldığına göre; iki kız çocuğunun da üçte ikiyi alacaklarını öğrenmiş oluyoruz. Bu sözü söyleyen ve bunu delil diye gösterenler, İsmail el-Kadî ile Ebû'l Abbas el-Müberred'dir. en-Neiıhâs ise der ki; Böyle bir delil getirme nazar ehlince (akli mantıki esaslara göre) yanlıştır Çünkü görüş ayrılığı iki kız çocuğu ile ilgilidir. Tek kız çocuğu hakkında değildir. Ona muhalif" oianîar ise şu cevabı verir: Ölen geriye iki kız çocuğu ile bir erkek çocuğu bırakacak olursa, kız çocukları yarısını abr (üçte ikisini almaz). O halde bu, onların farz hisselerinin bu kadar olduğunun delilidir.
Bir diğer görüşe göre "fazla" anlamına gelen kelimesinin zaid olduğu söylenmiştir. Buna göre; eğer kadınlar iki kişi iseler, demek olur. Allah'ın: "Boyunların üstüne vurunuz." tel-Enfâl, 8/121 Yani (üstüne anlamına gelen kelime olan fevka kelimesi zaid olup") boyunlara vurunuz, demektir.
Şu kadar var ki en-Nehhas ile İbn Atiyye bu görüşü reddederek şöyle derler Bu açıklama yanlıştır. Çünkü zarfların da bütün İsimlerin de Arap dilinde bir mana ifade etmeksizin zaid olarak gelmeleri caiz değildir. îbn Atiyye der ki: Diğer taraftan yüce Allah'ın: "Boyunların üstüne vurunuz" buyruğun-daki ifade fasih olan ifadedir. Ve burada "üstüne" anlamındaki kelime zaid gelmemiştir. Aksine manayı daha bir sağlamlaştırmakta, pekiştirmektedir. Çünkü boyuna indirilen bîr darbenin beyinden aşağıda, eklem yerlerinde, kemiklerin üzerinde olması İcabeder. Nitekim Dureyd b. es-Simme de şöyle demiştir: Sen darbeni beyinden aşağıda ve kemiklerin üzerine indir. Ben kahramanların boyunlarını böylece vuruyordum.
İki kız çocuğuna üçte ikinin verileceği hususundaki en güçlü delil, nüzul sebebinde rivayet edilen sahih hadistir.
Hicazlılarla Esedoğulları üçtebir, dörttebir... ondabire kadar: şeklinde söylerler. Temimoğulları ve Rabialılar ise, üçte bir derken lâm'ı sakin okurlar ve: Onda bir'e kadar böylece söylerler Üçe tamamlamayı ifade etmek üzere: Onları üçe tamamladım, dirhemleri üçe tamamladım, derler Ancak yüze ve bine tamamlamayı ifade etmek için de derler. [176]
10- Ötenin Tek Bir Kız Bırakması Hali:
Yüce Allah'ın: "Şayet kız, bir tek ise mirasın yansı onundur" buyruğunda geçen: kelimesini Nâfi1 ve Medineliler: şeklinde ve yi "oldu, idi" anlamında olmak üzere tam kabul ederek, merfu okumuşlardır. Şairin şu beyitinde olduğu gibi:
"Kış oldu mu artık beni ısıtınız,
Çünkü yaşlı bir kimseyi kış daha da yaşlandırır."
Diğerleri ise bu kelimeyi nasb ile okumuşlardır. en-Nehlıâs der ki: Bu okuyuş güzel bir okuyuştur. Eğer geriye bırakılan yahut kalan çocuk "bir tek İse" anlamına gelir. Nitekim: "Eğer kadınlar... İseler" buyruğunda da böyle okunmuştur.
Buna göre; sulbden gelen kız çocuklar ile birlikte oğlun kız çocukları var-
sa, sulbden gelen kızlar da iki ve daha fazla ise oğlun kız çocuklarını mirastan hacb ederek, farz hisse almalarını önlerler. Çünkü oğlun kız çocuklarının üçte ikilik miras hakları dışında farz hisse olarak miras almaları sözko-nusu değildir.
Şayet sulbden gelen kız çocuk bir tek ise, o takdirde oğlun kızı, yahut kızları sulbden gelen kız çocuklarla beraber üçteikiyi tamamlayacak şekilde miras alırlar. Çünkü bu, iki ve daha fazla sayıdaki kız çocuğun miras olarak aldıkları farz hisseleridir. Oğlun kızları da, -yoklukları halinde- öz kızların yerini tutarlar. Aynı şekilde oğlun oğulları da hacb ve miras hususlarında bizzat öz oğulların yerini tutarlar. Bu şekilde kız çocukları arasında altıda bir ha-keden kimse olmadığı takdirde bu pay, oğlun kızın? ait olur. Oğlun kızı, müteveffanın anne-bababir kız kardeşinden altıdabiri almaya daha layıktır.
Ashab ve tabiinden rukahânın cumhuru bu görüştedir. Ancak Ebû Mûsâ ile Süleyman b. Ebi Rebîa'dan rivayet edildiğine göre kız çocuğu mirasın yarısını alırken, geri kalan yarısını da kız kardeş alu*. Oğlun kızının ise bunda bir hakkı yoktur. Ebû Musa'dan ise onun bu görüşünden dönmüş olduğunu gerektiren sahih rivayet gelmiştir. Bunu da Bulları rivayet etmektedir: Bize Âdem anlattı, bize Şu'be anlattı, bize Ebû Kays anlatarak dedi ki: Ben Huzeyl b ŞerahbîH şöyle derken dinledim: Ebû Musa'ya bir kız çocuk, oğlun krzı ve kız kardeşin (miras payları) hakkında soru soruldu. O da şöyle dedi: Kız çocuğuna yansı, diğer kız çocuğuna da yarısı verilir. Bununla birlikte İbn Mes'ud'a git, o da bana tabi olacaktır. İbnMes'ud'a sorulup ona Ebû Musa'nın söylediği haber verilince; şöyle dedi: Andolsun o vakit ben sapıtmış olurum, hidâyet bulmuş olanlardan olmam. Ben böyle bir mesele hakkında Peygamber (sav)'ın hüküm verdiği şekilde hükmümü vereyim: Kız çocuğa yansı, oğlun kızına üçte ikiyi tamamlamak üzere altıda biri verilir Geri kalan ise kız kardeşe aittir. Bunun üzerine biz de Ebû Musa'ya gittik. Ona İbn Mes'ud'un söylediğini haber verince şöyle dedi: Şu büyük bilgin aranızda bulunduğu sürece bana birşey sormayınız. [177]
Şayet oğlun kızı veya kızları ile birlikte o kızın derecesinde yahut ondan daha aşağıda ve onu asabe yapan bir oğul bulunuyor ise, geriye kalan -az önce geçtiği üzere tbn Mes'ud'un görüşüne hilafen- yarım, ikisi arasında erkeğe ifci dişinin hakkı olmak üzere pay edilir. Miktarı ne olursa olsun. Şu kadar var ki, sulbden gelen kız çocuklarının yahut sulbden gelen kız ve oğlun kız çocuklarının üçteikiyi tamamlamaları halinde bu böyledir. Anne-bababir kız kardeş ile bababir kız kardeş ve erkek kardeşler hakkında da şöyle denilir: Anne-bababir kızkardeşe yansı, geri kalan ise bababir erkek ve kızkardeşlere verilir. Kızkardeşlere altıdabirden fazla pay isabet etmediği sürece bu böyledir. Şayet altıdabirden fazlası onlara isabet edetek olursa, üçte ikiyi tamamlamak üzere onlara altıda bir verilir ve bundan fazlası onlara verilmez. Ebû Sevr de bu görüştedir. [178]
11- Ölümü Esnasında Hanımı Hâmile Bulunan Kimsenin Mirası:
Erkek ölüp de geriye hamile bir hanım terk edecek olursa, doğanın erkek mi, kız mı olduğu ortaya çıkıncaya kadar malı bekletilir-
İlim ehli icmâ' ile şunu kabul etmişlerdir: Erkek ölüp de hanımını hamile bırakacak olur ise, karnındaki çocuk miras alır. Canlı olarak doğup, doğum esnasında ağlayacak, olursa, bu sefer ondan da miras alınır.
Yine ilim adamları hep birlikte derler ki: Eğer ölü doğacak olursa miras almaz. Şayet canlı doğmakla birlikte, ağlamayacak olursa, bir kesim miras-ta hakkı olmadiğını söylerler. İsterse kıpırdasın yahut aksırmış olsun. Ağla-madıkça mirasta hakkı yoktur. Bu, Malik, Kasım b. Muhamined, îbn Sirîn, eş-Şâ'bî, ez-Zührî ve Katade'nin görüşüdür,
Bir başka kesim ise şöyle demektedir: Hareket etmek, feryad etmek, süt emmek, nefes atmak suretiyle doğanın hayatta olduğu anlaşılacak olursa, o da hayatta olanların hükümlerine tabi olur. Bu da Şafiî, Süiyân es-Sevrî ve el-Evzaî'nin görüşüdür.
İbnü'l-Münzir der ki: ŞâTıînin görüşünün kıyasen kabul edilebilme ihtimali vardır. Şu kadar var ki varid olmuş haber buna engeldir. Bu da Rasû-lullah (sav)'ın şu buyruğudur: "Doğan herbir çocuğu mutlaka şeytan dürter. O da şeytanın bu dürtmesi dolayısıyla ağlayarak dünyaya gelir. Bundan tek istisna Meryem'in oğlu ve onun annesidir."[179] İşte bu, konu ile İlgili varid olmuş bir haberdir. Böyle bir haber hakkında ise nesh sözkonusu olamaz. [180]
12- Hunsânm Miras Alması:
Yüce Allah'ın: "Çocuklarınız hakkında" buyruğu, hunsâyı da kapsamına alır. Hunsâ ise iki ferci bulunandır.
îlim adamları icma ile onun mirasının küçük abdestini bozduğu yere göre verileceğini kabul ederler. Eğer küçük abdestini erkeklerin yaptığı yerden yapıyor ise, erkek mirası alır. Şayet kadının yaptığı yerden yapıyor ise kadın mirası alır.
İbnü'l-Münzir der ki; Ben bu hususta Malik'ten gelmiş herhangi bir rivayet bellemiş değilim. Hatta Îbnü'l-Kasmı, Malik'e ona dair soru sormaktan çekindiğini de zikretmektedir.
Şayet her İki yerden de küçük abdestini yapıyor ise, o takdirde sidiğin öncelikle çıktığı yer muieberdir. Bu da Saki b. el-Müseyyeb, Alımed ve îshak'm görüşüdür, Bu aynı zamanda rey ashabından da nakledilmiştir. Katade Said b. el-Müseyyeb'den huasâ hakkında şöyle dediğini rivayet eder: Küçük ab-deslini bozduğu yere göre ona miras verilir. Eğer her ikisinden de abdestî-ni bozuyorsa öncelikle hangisinden bozduğuna bakılır. Heriki yerden de aynı anda abdest bozuyorsa yanm erkek ve yarım kadın (hissesi verilir). Yakub, (Ebû Yusuf) ile Muhammed der ki: Hangilerinden daha fazla çıkıyor ise ona göre mirasını alır. Bu görüş el-Evzâf den de nakledilmiştir. en-Numan b. Sabit (Ebû Hanife) de der kî: Şayet bir arada her İkisinden de çıkıyorsa o müş-kildir. Ben hangi tarai'tan daha çok çıktığına da bakmam. Ondan gelen başka rivayete göre; bu şekilde olduğu takdirde onun hakkında bir görüş belirtmekten kaçınmıştır. Yine ondan şöyle dediği de nakledilmiştir: Eğer müşkil olursa, ona iki paydan daha aşağısı hangisi ise o verilir. Yahya b. Adem ise der ki; Erkeğin bozduğu yerden abdestini bozuyor, bununla birlikte kadın gibi ay hali oluyor ise, abdestini bozduğu yere göre miras alır. Çünkü konu ile ilgili gelen haberde; küçük abdestini bozduğu yere göre ona miras verilir, denilmektedir,
Şafiî'nin görüşüne göre ise: Her iki yerden de abdestini bozuyor, onlardan biri ötekinden önce olmuyorsa, o takdirde bu hunsâ, müşkildir. Ona kız çocuk mirası verilir. Geri kalan miktar ise durumu açıkça ortaya çıkıncaya, yahut mirasçılar kendi aralarında sulh yaparak anlaşıncaya kadar kendisi ile .sair mirasçılar arasında pay edilmek üzere bekletilir. Ebû Sevr de bu görüştedir.
eş-Şa'bî der ki: Ona erkek mirasının yansı ile, kız çocuk mirasının yansı verilir el-Evzaî de bu görüştedir. Malik'in görüşü de budur. İbn Şaş da ael-Cevahirü's-Sernine Alâ Mezhebi Malikin Âlimi'l-Medine" adlı eserinde şunları söylemektedir: Eğer hunsâmn biri erkek diğeri, dişi olmak üzere iki fer-ci var ise, hangisinden küçük abdesti bozduğuna bakılır ve abdestini bozduğu yere göre hükmünü alır. Her ikisinden de abdestini bozuyor ise hangisinden daha çok yaparsa o muteberdir. Şayet durum eşit olursa, öncelik nazarı itibara alınır. Her ikisinden de beraber yapıyorsa, bu takdirde sakalda tüy bitimi ile memelerin büyüklüğü, bu memelerinin kadınların memelerine benzemesine itibar edilir. Her iki durum bir arada görülecek olursa, o takdirde bulûğ halindeki durumu muteberdir. Şayet ay hali olursa ona göre hüküm verilir. Şayet yalnızca ihtilam olursa yine ona göre hüküm verilir. Eğer her İkisi bir arada bulunursa, o takdirde bu hunsâ, müşkildir. Şayet ne erkeklere has, ne de kadınlara has olan fere'den birisi yoksa, bunun yerine sadece küçük abdestim yaptığı bir yer varsa bulûğu beklenir. Eğer ayırdedicî bir alâmet ortaya çıkarsa, o nazarı itibara alınır, aksi takdirde bu hunsâ müşkil-dîr. Artık müşkil olduğu hükmünü verdiğimiz takdirde tse, alacağı miras, erkek ve kız miraslarından yarımşar yarımşardır.
Derim ki: Sözünü ettikleri bu alâmetler müşkil hunsâ hakkındadır. Biz el-Bakara Sûresi'nde (2/35- âyet, 4. başlıkta) bu konuda bir alâmete, bu sûrenin başlığında da bir takım alâmetlere işaret ettik. Bu alâmetler onu bu iki türden birisine katar. Bu da kaburga kemiklerinin nazarı itibara alınmasıdır. Bu konudaki açıklama, Ali (r.a)'dan rivayet edilmiştir ve o buna göre hüküm vermiştir. Faziletli alimlerden birisi, hunsâmn hükmünü pek çok beyitlerde şiir halinde açıklamış bulunmaktadır. Bunların ilki şöyledir:
"0 hallerine göre nazarı itibara alınır; Meme, sakal ve küçük abdestini bozma yeri"
Yine bu şiirinde şair (devamla) der ki:
"Eğer bütün halleri birbirine eşit olur da,
Açıkça anlaşılmaz ve belirtileri, içerisinden çıkılamayacak hal alırsa,
Onun yakın akrabasının mirasından alacağı pay,
Payın sekizde altısıdır
Müşkil olması sebebiyle hakkettiği işte budur;
Onun bu payında bir ekailme vardır.
Gerçekten böyle Mrisinin nikahlanmamak,
Dünyada yaşadıkça ve ona başkasını nikahlamamak gerekir.
Çünkü o katıksız bir aile halkı (dişi) değildir
Ve artık o erkekler arasında (dişi) sayılmamaktadır
Benim bu şiirde sözünü ettiğim her hususu
İlim ehlinin ileri gelenleri söylemiştir.
Bazıları onun hakkında söz söylemek istememiştir,
Bunlara da bundan dolayı kınama meyli olmaz.
Çünkü o söz konusu edilirken, açıkça
Aşırı bir çirkinlik sözkonusudur ve besbellidir bu.
İşte onun bu gizli durumu hakkında geçmiş olan
İmamı Murtaza Ali'nin hükmü şudur:
Eğer ki, kaburga kemikleri ekaik ise
Artık onun erkeklere katılması gerekir
Mirasta, nikâhta ve ihramda
Hacda, namazda ve (aairj hükümlerde
Eğer erkeklerden fazla bir kaburga kemiği varsa
O takdirde o, kadınlar arasında sayılır
Çünkü kadınların fazladan bir kaburga kemikleri vardır
Erkeklere göre bu faydalı bilgiyi ganimet belle
Çünkü daha önceden beri Âdem'den bu kemik eksilmişti Havva'nın yaratılması için ve bu aöz, bir haktır Çünkü Peygamberin söylediğinden de buna dair Bir delil vardır; selâm olsun Rabbimizden ona.
Ebû'l-Velid b. Rüşd de der ki; Hunsâ-yı müşkil, koca da olmaz, hanım da olmaz, baba da olmaz, anne de olmaz.
Şöyle de denilmiştir: Sırtından ve karnından çocuk doğuranlar da görülmüştür. İbn Rüşd der ki: Eğer bu sahih ise, o takdirde sulbünden olan oğlundan tam bir baba mirası alır. Karnından olan oğlundan ise tam bir anne mirası alır. Ancak bu oldukça uzak bir ihtimaldir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
Dârakutnî'nin Sünen'inde Ebû Hâninin, Ömer b Beşir'den şöyle dediği rivayet edilmektedir: Âmir eş-Şa'bf ye erkek de olmayan dişi de olmayan, erkeğin de, dişinin de organına sahip bulunmayan, göbeğinin altından küçük ve büyük abdeste benzer birşeyler çıkartan yeni doğmuş bir çocuk hakkında sorulmuş. Âmir'e böylesinin mirası hakkında soru sorulunca Amir şu cevabı vermiş: (Ona) erkeğin payının yarısı ile dişinin payının yansı verilir. [181]
13- Anne ve Babaların Mirası:
Yüce Allah'ın: "Anne ve babanın her birine mirasın altıda biri (verilir)" buyruğunda yer alan anne-babadan kasıt, ölenin anne-babasıdır. Bu ise ay rica zikredilmeksizîn kinaye (zamirin zikredilmesi) yoluyla bilinir İfadenin buna delâleti dolayısıyla bu kinaye (yani hazf) caiz görülmüştür. Yüce Allah'ın: Nihayet o, (güneş) perdenin arkasına gizlendi." (Sâd, 38/32); "Muhakkak Biz onu Kadir gecesinde indirdik." (ei-Kadr, 97/1)
Altıdabîr" kelimesi de mübtedâ olmak üzere merfû'dur. Ondan önceki ise onun haberidir.
Aynı şekilde "Üçte bir, altıdabir" ile: "Bıraktığının yansı" da böyledir. "Dörttebir sizindir" buyruğu da böyledir. Dörttebiri onlarındır” buyruğu da; Sekizde biri onlarındır" buyruğu da böyle olduğu gibi; Anne ve babanın herbirine mirasın altıda biri (verilir)” buyruğu da böyledir.
"el-Ebevân (ebeveyn, anne ile baba)" kelimesi baba anlamına gelen: ile anne anlamına gelen: tesniyesi (ikili) dir. Ancak arapçada "el-um: anne" lafzı kullanıldığından baba anlamına gelen "eb" kelimesinin müennesi anne hakkında kullanılmamıştır. Bununla birlikte araplar arasında birbirinden farklı iki şeyi birbirine uyan iki şeymiş gibi kullanarak, onlardan birisini ötekine ya söylenişi daha hafif, yahut da şöhreti dolayısıyla tağ-lib edenler vardır. Bu da buna elverişli birtakım İsimlerde semaî olarak gelmiştir. Anne ve babaya: "Hbevân," güneş ile ay'a; ıtel-Kameran," gece ile gündüze; "el-melevân" demeleri bu kabildendir. Aynı şekilde Hz. Ebû Bekr ile Hz. Ömer'e; "el-Umerarv' demeleri de böyledir.
Müzekkerliğin hafifliği dolayısıyla (ay anlamına gelen) el-Kamer'i, güneş anlamına gelen (eş-ŞemsVe tağlib ederek (el-Kamerân) demişlerdir. Aynı şekilde Hz. Ömer'in halifelik dönemi daha uzun ve daha ünlü olduğundan dolayı Hz. Ömer'in adını Hz. Ebû Bekir adına tağlîb ederek (el-Umerân) demişlerdir, Arapların el-Umerân tabiri ile Önler b. el-Ualtab ile Ömer b. Abdula-ziz'İ kastettiklerini ileri sürenin sözüne itibar edilmez. Çünkü Araplar bu kelimeyi Ömer b. Abdulazizl görmeden önce kullanmaya başladılar. Bu açıklamayı İbnü'ş-Şecerî yapmıştır.
"Çocuklarınız" buyruğunun kapsamına aşağı doğru ne kadar İnilirse bütün çocuklar girdiği şekilde; "babalarınız" buyruğunun kapsamına yukarı doğru ne kadar çıkılırsa çıkılsm bütün babalar girmez, Çünkü yüce Al Lalı'in: "Anne-babanın herbirine" buyruğu tesniye bir lafızdır- Genel olma ihtimali de yoktur, çoğul olma ihtimali de yoktur. Halbuki "çocuklarınız" buyruğu böyle değildir. Bu görüşün sıhhatine delil ise, yüce Allah'ın şu buyruğudur: "Çocuğu olmayıp da anne ve babası kendisine mirasçı olana gelince, üçte biri annesinindir." Yukarı anne ninedir. Ona ise farz hisse olarak üç> tebirin verilmeyeceği icma' ile sabittir. O halde ninenin bu lafzın dışında kaldığı kesindir Bunun dedeyi kapsadığı ise ihtilaflı bir husustur.
Dedenin, baba olduğunu söyleyip onun sebebiyle çocukları hacb edenlerden birisi de Ebû Bekr es-Sıddîk (r.a)'dır. Hayatta olduğu sürece bu hususta ashab-ı kiramdan ona kimse muhalefet etmemiştir. Ancak onun vefatından, sonra bu hususta anlaşmazlığa düşmüşlerdir. Dedenin baba olduğunu söyleyenler arasında, İbn Abbas, AJbdullah b. ez-Zübeyr, Âişe, Muâz b. Cebel, Ubeyy b. Kâdb, Ebû'd-Derdâ ve Ebû Hureyre de vardır. Bunların hepsi de baba bulunmadığı takdirde dedeyi tıpkı baba gibi kabul ederler ve onun vasıtasıyla bütün kardeşleri hacb ederek, dedenin varlığı ile birlikte kardeşler hiç miras almazlar. Bu görüşü aynı zamanda Ata, Tâvüs, el-Hasen ve Ka-tâde de kabul etmiştir. Ebû Hanife, £bû Sevr ve îstıak da bu kanaattedir. Bu konuda onların lehine olan delil ise, yüce Allah'ın: "Babanız İbrahim'in dînine"(el-Hacc, 22/28) buyruğu İle: "Ey Ademoğulları" (el-A'raf, 7/26) buyrukları ve Hz, Peygamberin: "Ey İsmail oğulları ok atını?., çünkü sizin babanız atıcı idi" buyruğudur.
Ali b. Bbi Talib, Zeyd ve İbn Mes'ud ise, kardeşlerle birlikte dedeye de miras verileceği kanaatindedirler. Anne-baba bir kardeşler, yahut baba bir kardeşlerle birlikte olduğu takdirde de payı -farz sahibi İle birlikte olması hali
müstesna- üçtebirden aşağı olmaz. Farz sahihleri ile birlikte olduğu takdirde Zeyd'in görüşüne göre de payı altıda birden aşağı olmaz. Aynı zamanda bu, Malik, Evzaî, Ebû Yusuf, Muhammed ve Şâfıînın de görüşüdür.
Hz. Ali ise, kardeşler ile birlikte olması halinde dedeyi altıda bire kadar kardeşlerle birlikte (mirasa) ortak yapar ve ister farz sahipleriyle birlikte olsun, ister başkaları iie beraber bulunsun ona altıda birden aşağı pay vermezdi. Bu, îbn Ebi Leylâ ile bir kesimin de görüşüdür.
İlim adamlar! icmâ ile şunu kabul ederler: Dede, baba ile birlikle miras alamaz. Oğul babasını hacb eder. Onların dedeyi hacb ve miras hususunda baba seviyesinde değerlendirmeleri, ölen kişi geriye bütün konumlarda ondan daha yakın bir baba terketmediğt halde sozkonusudur.
Cumhurun kanaatine göre dede, kardeş çocuklarını mirastan düşürür. Ancak Şa'bî'den, onun Ali'den yaptığı rivayet bundan müstesnadır. O, paylaştırma hususunda kardeş çocuklarını tıpkı kardeş gibi değerlendirmiştir.
Cumhurun görüşünün delili şudur: Buradaki kardeş erkek olarak kız kardeşini asabe yoluyla mirasçı kılmaz. O bakımdan tıpkı amca ve amcanın oğlu gibi dede ile mirası paylaşmaz.
eş-Şa'bî ise der ki: İslâm'da kendisine miras verilen ilk dede, Ömer el-Hat-tab (ral'dır. Ömer'in oğlu Asım'ın bîr oğlu öldü. Geriye iki kardeş bıraktı. Ömer onun malının tamamını almak istedi. Uz. Ali ile Hz, Zeyd'e bu hususta danışınca, onlar kendisine bir misal vermeleri üzerine şöyle dedi: Eğer ikiniz de aynı görüşte birleşmcmiş olsaydınız, ben kendi görüşüme göre onu oğlum gibi değerlendirmez, kendimi de onun babası gibi değerlendirmezdim.
Dârakutnînin Zeyd b. Sâbİt'ten rivayetine göre Ömer b. el-Hattab bir gün yanma girmek üzere izin istedi. O da Hz. Ömer'e izin verdi. Bu sırada cariyenin biri onu taramakta idi. Zeyd başını çekince Hz. Ömer ona: Bırak seni tarasın, dedi. Zeyd: Ey mü'mînlerin emiri, bana haber göndermiş olsaydın ben senin yanına gelirdim, deyince Hz. Ömer şöyle dedi: Hayır, ihtiyaç benimdir, ben sana dede hususunu tetkik etmen için gelmiş bulunuyorum, Zeyd: Allah'a yemin ederim ki? senin bu hususta söylediğin doğru değildir. Bunun üzerine Ömer dedi ki: Benim bu söylediğim vahiy değildir kir (farkiı bir şey söylemekle") ona bir şeyler eklemiş yahut eksiltmiş olalım. Bu konuda da senin söyleyeceğin sana ait bir görüş olacaktır. Eğer senin görüşünün bana uygun düştüğünü görürsem ona uyarım. Aksi takdirde bu hususta senin aleyhine bir şey olmaz. Zeyd yine kanaat belirtmeyi kabul etmedi- Ömer kızgın bir şekilde çıkıp dedi kü: Ben senin yanına benim ihtiyacımı karşılarsın zannıyla gelmiştim.
Daha sonra yine daha önceki geliş saatinde geldi. Kanaatini açıklaması için ısrar etti. Nihayet Zeyd dedi kî: Bu hususta kanaatimi yazacağım. Zeyd, bu kanaatini bir bağırsak parçası üzerine yazdı ve ona bir misal verdi. Ona verdiği misal, tek bir gövde üzerinde biten bir ağacın misali idi.
Bu ağaçtan önce bir dal çıkar, sonra bu daldan bir başka dal daha çıkar. Dala suyu ulaştıran gövdedir. Eğer sen ilk dalı kesecek olursan su öbür dala kadar ulaşır. İkinci dalı da kesersen bu sefer su ilkine ulaşır. Hz. Ömer bu örneğin yazılı olduğu parçayı alarak insanlara bir hutbe irad etti. Daha sonra bu bağırsak parçası üzerindeki örneği onlara okuyup dedi ki: Gerçekten Zeyd b- Sabit dede hakkında bir söz söyledi ben onu uygulamaya koydum. (Zeyd) dedi ki: Ömer bu şekilde ilk dede idi. O, oğlunun oğluna ait mirasın tamamını diğer kardeşlerine (Ölenin kardeşlerine) bir şey vermeksizin almak İstemişti. Bundan sonra Ömer b. el-Hattab (r.a) o malı paylaştırdı.[182]
14- Ninenin Durumu:
Ölenin annesi yoksa ninenin altıda bir alacağı hususunda ilim ehlinin ic-mâ'ı vardır. Annenin kendi annesini de baba annesini de hacbedeceği üzerinde de icma etmişlerdir. Ancak babanın anneanneyi lıacb edemeyeceği üzerinde de icmâ1 vardır.
Şu kadar var ki oğlu hayatta iken ninenin miras alması hususunda ihtilâf etmişlerdir. Bir grup, oğlu hayatta olduğu takdirde nine miras almaz, demektedir. Bu, Zeyd b. Sabit, Hz, Osman ile Hz. Ali'den rivayet edilmiştir. Malik, es-Sevrî, el-Evzaî, Ebû Sevr ve rey ashabı da bu görüştedir.
Bir diğer kesim ise, ninenin oğlu ile birlikte miras alacağım söyler. Bu görüş de Hz. Ömer, İbn Mes'ud, Osman, Ali3 Ebû Mûsâ el-Eş'arî'den rivayet edilmiştir. Şüreyh, Câbir b. Zeyd, Ubeydullah b. el-Hasan3 Şureyk, Ahmed, İshak ve İbnü'l-Münzir de bu görüştedir. Aynca İbnü'i-Münzir de der ki: Nasılki dedeyi babadan başka kimse hacb edemiyor ise, nineyi de anneden başka bir kimse hacb edemez. Tirmizî'nin rivayetine göre Abdullah, oğlu hayatta bulunan nine hakkında şöyle demiştir: "Ob oğlu hayana iken oğlu ile birlikte olduğu halde Rasûlulİah'ın kendisine altıda bir yedirdiği ilk ninedir."[183] Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır[184]
15- Miras Alan Nineler ve Konu ile İlgili Görüş Ayrılıkları:
İlim adamları ninelerin miras almaları hususunda farklı görüşlere sahiptir. Mâlik der ki: Miras alan ancak iki nine vardır. Bunlar annenin annesi, baba anne ile her iki tarafın anneleridir, Ebû Sevr de Şafiî'den böylece rivayette bulunduğu gibi, tabiînden bir grup da bu görüştedir. Şayet bu iki nineden birisi tek başına bulunuyor ise, altıda bir alır. İki nine bir arada bulunur da yakınlıkları e§it olursa, altıda biri aralarında paylaşırlar. Aynı şekilde ikiden çok olur ve yakınlıkta biri birlerine eşit olmaları halinde de durum böyledir. Bütün bunlar üzerinde icmâ' vardır
Eğer anne tarafından olan nine yakın olursa, yalnız başına o altıda biri alır. Şayet baba tarafından olan nine yakın olursa, uzak olsa dahi, anne tarafından olan nine ile altıda bir aralarında pay edilir. Anne tarafından da yalnızca tek bir nine miras alır. Annenin babasının annesi olan nine, hiçbir halde miras alamaz. Zeyd b. Sabit'in kabul ettiği görüş budur. Bu hususta gelen en sağlam rivayet de budur. Malik'in ve Medinelilerin görüşü de böyledir.
Bir diğer görüşe göre nineler, anne durumundadır. Birarada bulundukları takdirde a I uda bir onlar arasından en yakın olanlarına verilir. Nitekim babalar da bir arada bulundukları takdirde> onların en yakınları mirasa hak kazanır. Erkek çocuklar da erkek kardeşler de erkek kardeşlerin oğullan, amca çocukları da birarada bulundukları takdirde onların en yakın olanları mirasa hak kazandığı gibi, annelerde de durum böyledir.
İbnü'l-Münzir der ki: Bu daha sahihtir ve ben de bu görüşü kabul ediyorum. Evzaî üç nineye miras veriyordu. Bunların birisi, anne tarafından nine, diğer İkisi de baba tarafından ninedir. Bu aynı zamanda Ahmed b. Hanbel'in de görüşüdür. Bunu Dârakutnî Peygamber (sav)'dan mürsel olarak rivayet etmiştir.[185]
Zeyd b. Sabit'den ise bunun aksi rivayet edilmiştir. O üç nineye miras veriyordu. Bunların ikisi anne tarafından, birisi ise baba tarafından nine idi. [186] Ali (r.a) ın görüsü de Zeyd'in bu görüşü gibidir. Altıda biri nineleri ister anne tarafından, ister baba tarafından otsun daha yakın olanlarına verirlerdi. On-lann yakınlık derecesinde olmayanlarını da altıda birde kendilerine ortak etmezlerdi. es-Sevrî, Ebû Hanife, arkadaşları ve Ebû Sevr de bu görüştedirler.
Abdullah b. Mes'ud ile İbn Abbas ise, dört nineye de miras veriyorlardı. Aynı zamanda bu Hasan-ı Basrî, Muhammed b. Sirîn ve Cabir b. Zeyd'in de görüşüdür. Îbnü'l-Münzîr der ki; Nesebi müteveffaya ulasan her bir nine, eğer neseb esnasında iki anne arasına bir baba giriyor ise, o nine miras alamaz. Bu kendisinden ilim bellenen her ilim adamının görüşüne göre böyledir.[187]
16. Anne Babanın Mirası:
"(Ölenin) çocuğu varsa anne ve babanın her birine mirasın altıda biri (verilir)" buyruğunda yüce Allah, çocuğunun bulunması halinde ebeveynin her birisine altıda biri farz hisse olarak tayin etmiş ve çocuğu müphem bırakmıştır. O bakımdan bu hususta erkek ile dişi arasında bir fark yoktur. Buna göre bir kimse ölüp de geriye bir oğul ve anne-babasını bırakacak olursa, anne-babanın her birisi aluda birini alır, geri kalan ise oğlundur. Geriye bir kız çocuğu ile anne-baba bırakacak olursa, kız çocuk yansın t alır, anne-babanın lıer birisi altıda bir alır. Geriye kalan en yakın asabe olan babaya verilir. Çünkü Rasûlullah (sav) şöyle buyurmuştur: "Farz hisselerden geri kalan en yakın erkek mirasçıya aittir.[188] Böylelikle baba iki yönüyle bir arada hak almaktadır Birincisi asabe olarak, diğeri de farz hisse olarak.
"Çocuğu olmayıp da anne ve babası kendisine mirasçı olana gelince; üçte biri annesinindir" buyruğunda şanı yüce Rabbimiz şunu bildirmektedir: Eğer anne ve baba çocuklarına mirasçı oluyorlarsa, anne mirasın üçte birini alır.
"Anne ve babası kendisine mirasçı oluyorsa" buyruğu tle üçte birin anneye ait olduğunu bildirmesi, geriye kalan üçte ikinin babaya ait olduğunu ortaya koymaktadır. Bu da iki kişiye: Bu mal aranızda paylaştırılacaktır dedikten sonra, onlardan birisine: Ey filan, bunun üçte biri senindir, demeye benzer. Böylelikle diğerine o maldan ait olan miktarın üçte iki olduğunu açık ifade ile (nass ile) ifade etmiş oluruz- Çünkü yüce Allah'ın: "Anne ve babası kendisine mirasçı olana" buyruğundaki ifadenin kuvveti, her ikisinin de çocuk olsun, başkası olsun bütün pay salnplerinden ayrı olduğunu göstermektedir. Bu hususta görüş ayrılığı yoktur
Derim ki: Buna göre üçte İki, babaya ait miktarı tesbit edilmiş farz bir hisse olur Asabe yoluyla alınmış miktar onun kapsamında yoktur. İbnü'î-Ara-bî'nin naklettiğine göre ise, babaya çocuğun olmaması halinde fazladan bir üçtebir pay verilmesinin manası (hikmeti), erkek olması, yardımcı olması, geçimi kendisinin sağlamakla yükümlü olmasıdır. Anne ise sadece akrabalığı dolayısıyla asıl payı üzere kalır.
Derim ki: Ancak bu, reddedilen bir görüştür. Çünkü bu, çocuğun hayatta bulunması halinde de sözkonusudur. Neden altıda birden mahrum edilmektedir? Ancak zahir olan şu ki, çocuk hayatta, olduğu takdirde akıda birden mahrum edilmesi, küçük çocuğa şefkat ve onun malını korumak mak-sadfna matufdur. Zira bu şekilde çocuğun malından bir miktarın çıkartılması (ve ölenin babasına verilmesi), çocuğa karşı bir çeşit haksızlık olabilin Yahut da bu emir, taabbudî bir emirdir (sebebini kavramamız mümkün değildir. Bize itaat düşer). Bu konuda söylenen en uygun görüş budur, Başarıya ileten Allah'tır. [189]
17- Anne-Babanın Mirastan Pay Oranları İkili, Birlidir:
Eğer yüce Allah'ın: "Anne ve babası kendisine mirasçı oluyorsa" buyruğunda fazladan "vav" harfinin gelmesinin faydası nedir? Halbuki ifadenin zahirine göre bu harf eklen m eksizin: Eğer onun çocuğu olmayıp an-ne-babası ona mirasçı ise, denilmeliydi.
Böyle soran birisine cevabımız şudur: Bu harfin getirilmesi ile bu hususun karar kılmış ve sabit bir durum olduğu haber verilmek isLenmiştir. Böylelikle bu hususun sabit olup karar kıldığını bildirmektedir.
Bu da; tek başlarına kalmaları halinde annc-babanın durumunun çocukların durumu gibi olduğunu ortaya koymaktadır. Yani onların paylarının nis-bett de erkeğe, [ki dişinin payı nisbetindedir.
Böylelikle baba, birisi farz hissesi, diğeri ise asabe hissesi olmak üzere iki türlü payı bir arada alır. Çünkü o da tıpkı çocuk gibi kardeşleri hacb eder. Bu da hükümde bir adalettir, hikmeti zahir olan bir husustur. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. [190]
18- Bir Kıraat:
Yüce Allah'ım Üçte biri annesinindir" buyruğunu Kûfeliler: şeklinde hemzeyi csıeli olarak okumuşlardır. Bu da Sibcveyh'in naklettiği bir söyleyiştir el-Kisai der ki: Bu, Hevâzîn ile HuzeyHilerden çoğunun söyleyişidir. Çünkü İâm" harfi esreli olup, bir başka harfe bitişik olduğundan, esreden sonra o bitişik harfi (burada hemze'yi) ötreli okumak istemediklerinden, o harfin ötresini esreye değiştirir. Zira Arap dilinde vezninde bîr isim yoktur. Buradaki hemzeyi ötreli okuyanlar ise asla uygun olarak okumuşlardır. Diğer taraftan "lam" harfi ayrılabilmektedir. Zira bu harf, başına gelmektedir. Bütün bu açıklamaları en-Nehhâs yapmıştır. [191]
19- Kardeşlerle Birlikte Annenin Mirası:
"Şayet (Ölenin) kardeşleri varsa o vakit altıda biri annes in İndir." buyruğunda görüldüğü gibi, kardeşler annenin payını üçtebirden allıdabire hacb etmekledirler. Bu da "hadb-ı noksan" (eksiltme hacb'ı) diye bilinir. Kardeşlerin anne-baba bir, baba bir yahut anne bir olmaları arasında bir fark yoktur. Bununla birlikte kardeşlerin bir payları da yoktur.
İbni Abbas'ian onun zaman zaman şöyle dediği rivayet edilmektedir: Kardeşlerin anneden hacb ettikleri altıdabir kardeşlere aittir. Yine ondan diğerlerinin görüşü gîbi bu payın babaya ait olacağı da rivâyel edilmiştir.
Katade der ki: Bu payı kardeşler değil de babanın alış sebebi, babanın kardeşlerin ihtiyaçlarını karşılayıp onların nikâhlarının velisi olması ve onlara nafakalarım harcaması dolayisıyladır.
İlim ehli icma ile şunu belirtirler: İki ve daha yukarı kardeşler ister erkek, ister kız olsunlar, ister anne-baba bir, ister baba bîr, isterse de annebir olsunlar, annenin üçtebir olan payını hacb ederek altıdabire indirirler. Bundan tek istisna İbn Abbas'tan gelen şu rivayettir: Buna göre iki kardeş, tek bir kardeş hükmündedir. Annenin üçtebir payını üç kardeşten daha aşağısı hacb edip indirmez.
Bazı kimseler ise, kız kardeşlerin annenin payını üçtebirden altıdabire hacb etmiyeceği kanaatindedirler Çünkü yüce Allah'ın hitabı kardeşler hakkındadır. Dişilerin mirastaki kuvvetleri ise, erkeklerin mirastaki kuvvetleri gibi değildir ki, itibara alınmalarını, onların biribirlerine katılmalarını gerektirsin.
el-Kiyâ et-Taberî der ki: Bu şekilde kanaat belirtenlerin görüşleri, kız kardeşlerin erkek kardeşlerle birlikte olmamalarını gerektirir. Çünkü "İhva (erkek kardeşler)" lafa mutlak olarak kullanıldığı takdirde "ahavât (kız kardeşler)11! kapsamaz. Nitekim "benûn (erkek çocuklar)" lafzı da, "benat (kız ço-cuklar)"ı kapsamaz. Bu ise, bir erkek ve bir kız kardeşin varlığı ile annenin payının üçtebîrden altıdabire hacb edilmemesini gerektirir. Ancak bu müs-lümanlann İcmâınm hilâfmadır. Eğer âyet-i kerimede erkek kardeşlerle birlikte kast ediliyor iseler, tek başlarına da kastediliyorlar, demektir.
Hepsi de çoğulun asgarî miktarının iki olduğunu da delil göstermişlerdir. Çünkü tesniye bir şeyin kendi misline cem edilmesi (katılması) dır. O halde anlam bunun çoğul olmasını gerektirir. Nitekim Hz. Peygamber de: "İki ve daha yukarısı cemaat (çoğul)'tır." [192] Sibevyh'ten de şöyle dediği nakledilmektedir: Ben el-Halil'e: "Bu şekillerin en uygun olanı hangisidir?" diye sordum. O da.-. İki kişi cemaattir, dedi. Şairin şöyle dediği de sahih olarak nakledilmiştir;
"Suyu da, bitkisi de bulunmayan, oldukça uzak, son derece korkunç ve kurak
olan o iki arazi parçası; Onların yüksekçe olan yerleri, iki kalkanın dış tarafını andırmaktadır."
el-Aİıfeş de şöyle bir beyit nakletmektedir:
"Kadınlar bizlere haberi getirip gelince
Dediler ki: Durum aramızda oldukça yaygınlık kazandı.
"Bir kavmin zenginine saygıyla aelâm verilirken Fakir olana cimrilik edilip selam verilmiyor İkisi arasında ölüm eşit değil midir Ölüp de kabirlere gömüldüklerinde."[193]
Bu hususta (yani annenin mirasının kardeşler dolayısıyla üçtebirden at-tıdabire hacb edilmesi hususunda) Hz. Osman ile İbn Abbas arasında görüş alış verişi yapılırken, Hz. Osman dedi ki: Senin kavmin -Kureyşlileri kastediyor- fesahat ve belagat ehli oldukları halde anneyi hac bettiler.
Bu hususda çoğulun asgari miktarı üçtür, demese dahi, (başka hususlarda) "çoğulun asgarisi üçtür" diyenler arasında İbn Mes'ud, Şafiî, Ebû Hanife ve başkaları da vardır. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. [194]
20- Bir Kıraat Farkı:
Yüce Allah'ın: "Bu; yapacağı vasiyetten yahut borcundan sonradır." Buyruğunda yer alan: Yapacağı vasiyyet" kelimesini İbn Kesîr, Ebû Arar, İbn Âmir ve Âsim "sâd" harfini fethalı olarak; Yapılacak vasiyyetden..." diye okumuştur. Diğerleri ise bu kelimenin bu harfini esreli olarak okumuştur. Bu vasiyet fiilinin geçtiği diğer yerlerde de böyledir.
Şu kadar var ki, iki yerde de Asımdan gelen rivayet farklı gelmiştir "Sâd" harfinin esreli okunuşu, Ebû Ubeyd ye Ebû Hakim'in tercihidir. Çünkü bundan önce ölenden söz edilmektedir.
el-Ahfeş ise der ki; Bunun doğrulayıcı delili de yüce Allah'ın: "Yaptıkları vasiyet" ile; "Yapacağınız vasiyet" buyruklarıdır. [195]
21- Vasiyetin Yerine Getirilmesiyle Borcun Ödenmesi:
Borcun vasiyetten önce geldiği hususunda icmâ' bulunduğu halde; âyet-i kerimede vasiyetin borçtan önce sözkonusu edilmesinin hikmeti nedir?
Tirmizî'nin el-Hâris1ten rivayet ettiğine göre Hz. Ali şöyie demiştir: Peygamber (sav), vasiyetten önce borcun ödenmesini hükme bağladığı halde, sizler borcun ödenmesinden önce vasiyeti yerine getirmeye kalkışıyorsunuz. (Tirmizî ayrıca) der ki: Bütün ilim ehlince de uygulama buna göredir.
Vasiyetten önce borcun ödenmesine başlanır.[196]
Dârakutnî de Âsim b. Damra yoluyla Hz. Ali'nin şöyle dediğini rivayet etmektedir: Rasûlullah (sav) buyurdu ki: "Borç, vasiyetten öncedir. Mirasçıya da vasiyet yoktur." [197] Bu hadisi onlardan (Haris ile Asımdan) Ebû İshak el-Hemdânî rivayet etmiştir.
Böyle bir soruya beş türlü cevap verilebilir:
Birincisi: Bu iki hususun (yani vasiyet ile borcun) mirastan öne alınacağı kastedilmiştir. Yoksa bunların kendileri arasında ayrıca bir öncelik sıralaması kastı yoktur. Bu bakımdan vasiyet lafzan önce geçmiştir.
İkinci cevap: Vasiyet bağlayıcılık (lüzum) itibariyle borçtan daha aşağıda olduğundan dolayı ona önem verilmek için öne alınmıştır. Nitekim yüce Allah: "Küçük büyük hiç birşey bırakmayıp sayıp dökmüş" (el-Kelıf, 18/49) diye buyurmaktadır.
Üçüncü cevap: Çokça vuku bulduğu ve meydana geldiğinden dolayı öne alınmıştır. Bundan dolayı şeriatın da nassıyla birlikte^ adeta her ölenle beraber ondan ayrılmaz birşey gibidir. İstisnaî olduğundan dolayı da borcu sonraya bırakmıştır. Çünkü borç kimi zaman olabilir, kimi zaman olmayabilir. O bakımdan öncelikle kaçınılmaz gibi olanı sözkonusu etti, daha sonra da zaman zaman meydana gelen bir şey olan borcu ona atfetti Bu açıklamayı ayrıca "ev; veya" ile atfedilmesi de pekiştirmektedir. Şayet borç, eğer rütbe itibari ile sonradan gelen bir şey olsaydı, atfın "vav" edatıyla olması gerekirdi.
Dördüncü cevap: Vasiyetin öne alınmasının sebebi, yoksul ve zayıfların payı oluşundan dolayıdır. Borcun sonraya bırakılması ise, güç, kuvvet, otorite ve bu hususta söz söyleme hakkı bulunan bir alacaklının istediği pay olu şundandır.
Beşinci cevap: Vasiyeti kişi kendiliğinden inşa ettiğinden dolayı öne alınmıştır. Borç ise onu ister sözkonusu etsin, ister etmesin nasıl olsa ödenmesi gereken bir haktır. [198]
22. Zekât ve Hac Gibi Allah'a Ait Hakların Terikeden Ödenmesi:
Bu husus bu şekilde sabit olduğundan dolayı Şafiî, zekât ve Hacc borcunun mirastan önce alınması gerektiğine delil göstererek der ki: Kişi zekâtını ödemekte kusurlu hareket etmiş ise, bunun sermayesinden ahnması icabed-er. Bu ilkin açık ve kuvvetli bir görüş gibi görülür. Çünkü bu da haklardan bir haktır. Âdemoğlunun haklan gibi ölümden sonra ölenin yerine edâ edilmesi icabeder. Özellikle de zekâtın harcama yeri insanlardır.
Ebû Hanife ve Mâlik ise söyle demektedir: Eğer ödenmesini vasiyet edecek olursa, malının üçte birinden edâ edilir. Birsey söylemezse, onun adına malından birşey çıkartılmaz. Devamla derler ki: Çünkü böyle bir uygulama mirasçıları fakir bırakmayı gerektirir. Hatta bunu bazan kastî olarak yapar ve tamamıyla ödemez. Tâ ki, kendisi öldükten sonra bütün bu tür borçları malının tamamını kuşatır ve mirasçılara hiç bir hak bırakmamış olur. [199]
23- Babalarınız ve Oğullarınız...
Yüce Allah'ın: "Babalarınız ve oğullarınız..." buyruğu mübtedâ olarak merfu'dur. Haber ise gizlidir. Takdiri şöyledir: İşte bunlar; kendilerine pay tesbit edilenler ve miras verilenlerdir. [200]
24- Akrabaların Faydası:
Yüce Allah'ın: "Sfcee faydaca hangisinin dana yakın olduğunu bilemezsiniz" buyruğu ile ilgili olarak, bunun dünyada dua ve sadaka ile bir yakınlık olduğu söylenmiştir. Nitekim seleften rivayet edildiğine göre: "Şüphesiz kişi kendisinden sonra evlâdının duasıyla yüceltilir.” Sahih hadiste de şöyle buyrulmuştur: "Kişi öldüğü takdirde ameli kesilir. Üç şeyden müstesna..." Bunlar arasında da: "Yahut kendisine dua edecek salih bir evlat."[201]
Bu yakınlığın âhirette olduğu da söylenmiştir. Evlat daha faziletli olduğundan babası hakkında şefaatçi olabilir. Bu açıklama İbn Abbas ve el-Hasen'den nakledilmiştir. Kimi müfesshier şöyle demektedir: Evlât, âhirette derece itibariyle babasından daha yüksekte ise, Allah'tan dilekte bulunarak babasının da kendi derecesine yükseltilmesini ister. Aynı şekilde baba da mevki itibariyle evladından daha yukarıda ise istekte bulunur. Buna dair açıklama ileride Tür Sûresi'nde (52/21. âyette) gelecektir. Hem dünya hem âhirette söz-konusu olduğu da söylenmiştir. Bunu da îbn Zeyd demiştir. İfadenin lafzı da bunu gerektirmektedir. [202]
25- Bu Şekilde Paylaştırma Allah'ın Emri ve Hikmetinin Tecelliyidir:
"Bunlar Allah'tan bir farz olarak (böyle tayin edilmiştir)" buyruğunda yer
alan: kelimesi tekid edici mastar olarak nasb edilmiştir, Çünkü "vasiyet ediyor" buyruğunun anlamı zaten size farz kılıyor, demektir.
Mekkî ve başkaları da; bu tekid edici bir haldir, demektedir. Bunun amili ise, "vasiyet ediyor" buyruğudur, Ancak bu açıklama zayıf bir açıklamadır. Bu âyet-i kerime bundan önce geçen buyruklarla ilgilidir. Şöyle ki, yüce Allah akrabalık hususunda ortak yanları bulunmakla birlikte akrabalara vasiyet için alabildiğine gayret gösterme külfetinden kurtarılmış olduklarını kullarına öğretmektedir. Burada akrabalık noktasında müştereklikten kasıt şudur: Babalar ve evlatlar dünyada yardımlaşmak, koruyup, gözetmek, âhirette de şefaat ile birbirlerine faydalı olurlar. Bu husus baba ve çocuklar hakkında sözkonusu olduğu gibi, bütün akrabalar hakkında da aynı şekilde sözkonusudur. Eğer paylaştırma insanların kişisel kanaatlerine bırakılmış olsaydı, akrabaların her birisinin zenginlik durumlarına bakmak, onu gözönünde bulundurmak gerekirdi. Bu halde ise, işin belli bir disiplin ve kıstası olmak imkânı olmazdı. Çünkü durum alabildiğine farklılık ar-zederdi.
Bundan dolayı şanı yüce Allah şunu beyan etmektedir: Kula en yakışan şey, mirasın miktarlarım tesbit hususunda onu kişisel kanaatine terk etmemektir. Aksine yüce Allah, miras miktarlarını şer't olarak alabildiğine açıklamış; daha sonra da: şöyle buyurmuştur: "Şüphesiz ki Allah* mirasın ne şekilde paylaştınldığını çok iyi bilen "Alimdi*1, Hakimdir." O bakımdan mirasın paylaştın İmasına dair hükümlerini koydu ve bu miktarların sahiplerini geniş geniş açıkladı .
ez-Zeccâc der ki: "AHmdlr." Yani her şeyi yaratmadan önce en iyi bilendir. "Hakimdir." Takdir ettiği şeylerde ve tayin ettiği takdirleri yerine getirmekte hikmeti sonsuz olandır.
Bazılan da şöyle demiştir: Şam yüce Allah, ezelden beri de öyledir ve ebediyete kadar böyledir. Onun geçmişe dair verdiği haber, geleceğe dair haber vermesi gibidir. Sibevyh'in görüşüne göre ise, onlar (Araplar) bu hususta bir hikmet ve bir ilim olduğunu gördüler. Onlara: Muhakkak aziz ve celil olan Allah ezelden beri böyleydi ve ebede kadar gördüğünüz şekilde Alîm ve Hakimdir. [203]
26- Eşlerin Mirası:
Yüce Allah'ın: "Çocukları yoksa, hanımlarınızın geriye bıraktıklarının yarısı sizindir-..* diye başlayan iki âyet-i kerimede hitap erkekleredir. Burada geçen çocuklar, sulben çocuklardır ve ne kadar aşağıya giderlerse gitsinler, onların çocuklarıdır Erkek ya da kız olmaları bir yada daha fazla olmaları arasında fark yoktur. Bu icma ile kabul edilmiştir.
İlim adamları İcmâ' ile şunu da kabul etmişlerdir; Çocuğun yahut çocuğun çocuğunun olmaması halinde koca mirasın yansını alır. Çocuğun bulunması halinde ise, dörtte biri kocanındır. Kadın ise, çocuk olmadığı takdirde kocasının terikesinin dörttebirini miras alır. Çocuğu varsa sekizde bir alır.
Yine icmâ' ile şu hükmü kabul etmişlerdir: Hanımın bir, iki, üç ya da dört olması halinde, eğer kocanın çocuğu yoksa dörtte birde, tek bir çocuğu varsa sekizde birde ortaktırlar. Çünkü yüce Allah, tek bir kız çocuğu ile tek bir
kız kardeşin hükmü ve bunlardan daha fazla olmaları halinde hükümleri arasında fark gözetmediği gibi; burada hanımların bir tane olmaları ile birden fazla olmalarının hükmü arasında da fark gözetmemiştir. [204]
27- "Kelâle'nin Mahiyeti:
Yüce Allah'ın: "Eğer bir erkek veya kadına çocuğu ve babası olmadığı Gkelale) halde mirasçı olunuyor..." buyruğunda geçen "kelâle" nesebin kişiyi kuşatması anlamını ifade eden: “” tabirinden mastardır. (Taç anlamına gelen): "el-lklîl" ismi de buradan gelmektedir. Kelâle, aynı zamanda ay'ın menzillerinden birisinin adıdır. Çünkü ay, bu menzile ulaştığında, onun etrafını kuşatır. Taç ve başın dörtbir yanım kuşatan bağ anlamına gelen "el-İklîP de buradan gelmektedir.
Kişi, oğlu ve babası bulunmaksızın ölürse, işte onun mirasçıları kelafe'dir. Ebû Bekr es-Sıddîk, Ömer, Ali ve ilim adamlarının çoğunluğunun görüşü budur, Yahya b. Âdem ise, Şerik, Züheyr ve Ebû'I-Ahvas'tan, bunlann da Ebû İshak'tan, onun Süleyman b. Abd'den rivayetine göre Süleyman şöyle demiştir: Ben onların kelâle'nin oğlu ve babası olmaksızın ölen kimsenin adı olduğu hususu üzerinde icma edip anlaşmış olduklannı gördüm. "Kitabü'l-Ayn*m müellifi (Sîbeveyh) ite dilci Ebû Mansur, İbn Arefe el-Kutebî, Ebû Ubeyd ve îbnü'1-el-Enbârî de böyle demiştir.
Baba ve oğul kişinin iki yanını temsil eder. Bunlar gittikleri takdirde, ne-seb onu zayıf düşürmüş (tekellül olur, O bakımdan etrafı beyaz çiçeklerle kuşatılmış bulunan bahçeye; denilmesi de bundan dolayıdır. Şöyle bir beyit nakledilmiştir:
"Onun mesken tuttuğu yer,
Her tarafim roka ve taze acurdun kuşattığı bir bahçedir."
Şair burada iki çegit bitkiden söz etmekte {bunların bahçesinin her tarafını kuşattığını anlatmak istemekte)dir. Şair İmruu'J-Kays da der ki:
Arkadaş! Bir şimşek görüyorsan -ben de sana onun parıltısın] göstereyini-Etraû şimşeklerle kuşatdmış bulut içerisinde hareket eden iki elin parıltısı gibi,"
İşte bundan dolayı yakın akrabalara "kelâle" denilmiştir. Çünkü bunlar,
öleni dörtbir yanından çevrelemiş olmakla birlikte onlar da kendisinden değil, o da kendilerinden değildir. Onun etrafını çevrelemeleri ise neseblerinin onunla beraber olmasıdır. Nitekim bedevi bir arap şöyle demiş: Malım pek çok, bununla birlikte mirasçılarım bana nesebi eri oldukça gevşek olan (kelâle) kimselerdir. el-Ferazdak da der kî:
"Şan ve şeref mızrağını (yahut asasını) miras aldınız; Cama) kelâleden değil; Fakat Menafoğullarından ikiai olan: Abdi Şems ile Haşim'den"
Bir diğer şair ise şöyle demektedir:
"Şüphesiz kişinin babası kendisini daha candan himaye eder. Kelâle olan akraba (akrabalığı uzak, neseb bağı gevşek) olan ise hiç
(senin için) gazaplanmaz."
Kelalenin bitkin düşmek anlamına gelen "el-Ketâl’den alınmış olduğu da söylenmiştir. Adeta miras, uzak akrabalıktan ve zorluk ve bitkinlikten sonra sahibine ulaşıyor gibi olduğundan (bu tip mirasçılara bu isim verilmiştir),
el-A'şâ der ki:
"Yemin ettim kelâkliği dolayısıyla da.
Ayakları çıplak olduğu için de ona mersiye okumayacağım diye;
Muhammed ile karşılaşacağın zamana kadar."
Ebû Hatim ve el-Eslem de Ebû Ubeyde'den şöyle dediğini nakletmektedir: Kelâle, baba, oğul veya kardeşin mirasçı olmadığı herkesin adıdır. Böyle bir kimseye araplar kelâle adını verirler.
Ebû Ömer (îbn Abdi'1-Berr) der ki: Ebû Ubeyde'nin burada baba ve oğul ile birlikte kardeşi de kelâlelik için bir şart olarak zikretmesi, açıklanacak tarafı bulunmayan bir yanlışlıktır. Kelâle hakkında ondan başka bunu şart olarak zikreden kimse de yoktur.
Ömer b. el-Hattab'dan rivayet edildiğine göre kelâle, özellikle çocuğu olmayan kimsedir. Bu Ebû Bekir'den de rivayet edilmiş olmakla birlikte daha sonra her ikisi de bu görüşlerinden dönmüşlerdir.
İbn Zeyd der ki: Kelâle, hem hayatta olan hem ölen kimse hakkında kullanılır. Ata'dan nakledildiğine göre kelâle, Oöylelerinin miras olarak bıraktığı) mal demektir. İbnü'l-Arabî ise der ki: Bu ilginç bir görüştür, fakat açıklanabilir bir tarafı da yoktur.
Derim ki: Bunun az önce i'râbını yaparken açıklanan şekilde açıklanabilir bir tarafı vardır. İbnül-Arabî'den, kelâlenin uzak amca çocukları olduğu rivayet edilmiştir, es-Süddî'den ise kelâlenin, ölenin adı olduğu nakledildiği gibi, yine ondan cumhurun görüşüne benzer bir görüş nakledilmiştir.
Bütün bu açıklamaların, uygun izahları i'râb ile ortaya çıkmaktadır
Şöyle ki; kimi Kûfeliler "re" harfini esreli ve şeddeli olarak " Kelâleye miras bırakırsa" diye okumuşlardır. el-Hasen ve Eyyûb ise, -onlardan farklı rivayetler de gelmiş olmakla birlikte- "re" harfini esreU ve şedde-siz olarak: diye okumuşlardır. Bu iki kıraate göre kelâle, ancak ya mirasçılar, yahut malın kendisi olabilir. Meânî bilginleri de böyle nakletmişler-dir. Çünkü birinci okuyuş den ikincisi ise; den gelmektedir.
Kelâle kelimesi ise onun mef ulü; ise vaki oldu anlamında (tam bir fiiDdır.
Bu kelimeyi "re" harfini üstün olarak diye okuyanların okuyuşuna gelince, bu okuyuşa göre kelâle'nin mal olma ihtimali vardır. İfade: Eğer bir takım mirasçılar kelâle olan mala mirasçı olurlarsa, ...takdirinde olur. Böy-lelikte bu kelime hazfedilmiş bir mastarın sıfatı olur. Yine kelâle'nin mirasçıların adı olması ve Vin haberi olması da mümkündür. Buna göre ifadenin takdiri: Mirasçıları olan bir kelâle... şeklinde olur.
Yine bu edatın vaki olduğu anlamında tam bir fiil olması da mümkündür O takdirde, da "erkek" kelimesinin sıfatı olur ve, erkek kelimesi de ile ref olmuş olur. ise temyiz veya hal olmak üzere man-sûb olur. Buna göre, "kelâle" Ölünün kendisi demektir, ifade: Eğer bir erkeğe ölene nesebi mütekellil (zayıf) birisi taralından mirasçı olunuyor ise... takdirinde olur. [205]
28- Kelâle'nin Geçtiği İki Yer ve Anlamları:
Aziz ve celil olan Allah, kelâle'yi Kitab-ı Kerim'inin iki yerinde zikretmektedir. Sûrenin son tarafında ve burada. Her iki yerde de kardeşlerin dışında bir mirasçı zikretmemektedir.
Bu âyet-i kerimede ilim adamlarının icmaı ile sözü geçen kardeşlerden kasıt annebir kardeşlerdir. Çünkü yüce Allah: "Şayet bundan daha çok iseler... üçte bire ortak olurlar" diye buyurmaktadır. Sâd b. Ebî Vakkâs da burayı: Annebir erkek yahut kız kardeşi varsa..." açıklamasıyla birlikte okurdu,
Anne-baba bîr kardeşlerin, yahut bababir kardeşlerin miraslarının bunun
gibi olmadığı hususunda ilim adamları arasında görüş ayrılığı yoktur O halde onların bu icmâlan sûrenin son tarafında zikredilen kardeşlerin, ölenin anne-bababir yahut baba bir kardeşi olduğunun delilidir. Çünkü yüce Allah'ın: "Şayet (mirasçılar) erkek ve kız kardeşler iseler, o zaman erkek için kadının iki payt vardır" (en-Nisâ, 4/176) buyruğundan dolayı bu böyledir.
Yine ilim adamları annebir kardeşlerin mirasının bu şekilde olmadığı hususunda ihtilâf etmemişlerdir. O halde her iki âyet-i kerimede, bütün kardeşlerin hep birlikte kelâle olduklarının da delilidir. es-Şa'bî der ki: Kelâle, çocuk ve baba dışında kalan kardeş yahut onların dışında asabeden olan mirasçılardır. Ali, îbn Mes'ud, Zeyd ve İbn Abbas da böyle demiştir. İste bu, bizim ilk olarak zikrettiğimiz birinci görüşün aynısıdır. Taberî der ki: Doğrusu §u ki, kelâle, ölüye mirasçı olan baba ve oğlunun dışındaki mirasçılardır. Çünkü Hz. Cabir'den şu sahih haber nakledilmiştir: Ey Allanın Rasûlü! dedim. Bana sadece bir kelâle mirasçı oluyor, malımın tümünü vasiyet edeyim mi? Hz, Peygamber: "Hayır" buyurdu. [206]
29- Kelâle Kelimesinin Dilde Kullanılışına Dair Bazı Açıklamalar:
Dil bilginleri der ki: Arapça'da: Kelâle erkek ve kelâle kadın," denilebilmektedir. Bunun tesniyesi de çoğulu da yoktur. Çünkü bu kelime de vekâlet, delâlet, semahat, ve şecaat gibî bir mastardır.
Yüce Allah'ın: Ve onun kardeşi varsa buyruğunda zamir tekil olarak gelmiş ve ikile delâlet eden: İkisinin, dememiştir. Arapların iki isim zikredip daha sonra ikisinden haber verilen hükümleri aynıysa kimi zaman onlardan birisine, kimi zaman her ikisine bu hükmü izafe ederek kullanmaları adetine uygun bir şekilde bu ifade kullanılmıştır.
Meselâ Araplar şöyle derler: Her kimin yanında bir köle yahut bir cariye varsa (erkeğe ait zamir kullanarak) ona (yine kadına ait tekil zamir kullanarak) o cariyeye (tesniye zamiri kullanarak) ikisine (ve çoğul zamiri kullanarak) onlara iyilikte bulunsun" derler.
Yüce Allah da şöyle buyurmaktadır: Sabır ve namaz ile yardım dileyin. Şüphesiz ki o çok büyüktür." (el-Bakara, 2/45). Yine bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: "Zengin yahut fakir olsa dahi, Allah ikisine de daha yakındır."(en-Nisâ, 4/135)
Burada (çoğul zamir kullanılarak) "Allah onlara daha yakındır" denilmesi de el-Ferrâ ve başkalarından nakledildiğine göre caizdir, (Kadın anlamına gelen): kelimesinde hemzesiz olarak denilebilir, aslolan da budur. (Kardeş anlamına gelen): kelimesinin aslı da: şeklindedir.
Bunun böyle olduğunun delili ise (tesniyesi yapıldığı Zaman): de-nilmesidir. Burada "vav" hazf edilmiş ve kıyasa uygun olmayarak değişikliğe uğratılmıştır.
d-Ferrâ der ki: (Kız kardeş anlamına gelen): kelimesinin ilk harfinin ötreli olması, ondan hazfedilen harfin "vav" oluşundan dolayıdır. Tıpkı (kız çocuğu anlamına gelen): kelimesinin ilk harfinin esreti olması gibi. Çünkü ondan da hazf edilen harf "ye" harfidir. Yine böyle bir hazf ve böyle bir talil (gerekçelendirilmesD kıyasa uygun değildir. [207]
30- Kardeşlerin Mirasları:
"Şayet bundan daha çok iseler o halde hepsi üçte bire ortak olurlar"
buyruğundaki bu ortaklık, sayıca çok olsalar dahi erkek ile kız kardeşlerin eşit olmalarım gerektirmektedir. Şayet anne dolayısıyla mirasçı oluyorlarsa, erkek, kızdan daha fazla miras almaz. Bu hususta ilim adamlarının icmâ'ı vardır. Erkek ve kızların mirastaki farz hisselerinde eşit aldıkları annebir kardeşlerin mirasları dışında söz konusu değildir.
Bir kadın ölür, geriye kocasını, annesini ve annebir erkek kardeşini bırakacak olursa, kocası mirasın yansını, annesi üçte birini, anne bir erkek kardeşi ise altıda birini alır. Şayet geriye bir kardeş yerine iki erkek ve iki de kız kardeş bırakacak olursa, -ve mesele aynı durumda ise- yine koca mirasın yansını, annesi altıda birini, İki erkek ve iki kız kardeş ise üçte birini ahrlar. Böylelikle de fariza tamamlanmış olur. Ashabın geneli bu görüştedir. Çünkü onlar, erkek ve kız kardeşler dolayısıyla annenin payını üçte birden altıda bire hacb ettiler. îbn Abbas ise, Avl'ı[208] kabul etmiyordu. Eğer anneye üçte biri verecek olursa, meselede avl olurdu, o da bu görüşü kabul etmiyordu. Avl ise başka yerde sözkonusu edilmiştir. Onun sözkonusu edileceği yer burası değildir.
Eğer ölen kadın geriye kocasını, annebir kardeşler ile baba-annebir bir kardeş bırakacak olursa, koca mirasın yansını, annebir kardeşleri üçte birini alırlar. Geriye kalan ise anne-baba bir kardeşine ait olur. İşte bu şekilde kendisi için tesbit edilmiş farz hissesi bulunanlara o hisseleri verilir, geriye bir şey artacak olursa asabeye kalır.
Eğer kadın, farklı (anne-bababîr ve annebir) kardeşler olmak üzere altı kardeşi terkedecek olursa, işte bu meseleye "Himariye Meselesi" adı verilir. Aynı zamanda "Müştereke" diye de bilinir. Bu durumda bâzılarına göre taksimat şöyle yapılır: Annebir kardeşlere üçte bir, kocaya yansı, anneye de altıda bir verilir. Anne-bababir erkek ve kız kardeşler ile, baba bir erkek ve kız kardeşler ise sakıt olur. Bu görüş Ali, İbn Mes'ud, Ebû Mûsâ, eş-Şa'bî, Şüreyk ve Yahya b. Âdem'den nakledilmiştir. Alımed b. Hanbel de bu görüştedir. İb-nü't-Münzir'in tercih ettiği görüş de budur.
Çünkü koca, anne ve annebir kardeşler miktarları belli farz hisse sahibidirler. Asabeye ise herhangi birşey kalmamaktadır.
Bir başka kesim ise şöyle demektedir. Babalarının eşek olduğunu farzet-sek dahi, anneleri birdir. Böyle diyerek bütün kardeşleri üçte birde ortak kabul ederler. İşte bundan dolayı bu meseleye "müştereke" ve "himariye meselesi" adı verilmiştir. Bu görüş de Ömer, Osman yine İbn Mes'ud1 dan, Zeyd b. Sabit, Mesrûk ve Şüreyh'den nakledilmiştir Mâlik, Şafii ve İshak da bu görüştedir. Şu kadar var ki bu mesele ölenin erkek olması halinde istikamet bulmaz.
İşte bunlar, Ferâiz ilminin genel bir özelidir. Âyet,i kerime bütün bunları ihtiva etmiş bulunmaktadır. Hidâyete ileten Allah'tır. [209]
Câhiliye Dönemi ile İslâm'ın İlk Yıllarında Mirasçılık Sebepleri:
Cahiliye döneminde mirasçılığa sebep, erkek olmak ve güç kuvvet sahibi olmaktı. Onlar kadınlara miras vermez, yalnız erkeklere miras verirlerdi. Yüce Allah da önceden de geçtiği gibi: "...Erkeklerin de bir payı vardın.. Kadınlarında bir payı vardır* (en-NIsâ, 4/7) buyruğu ile bunu iptal etti.
Yine cahiiiye dönemi ile İslâm'ın ilk dönemlerinde antlaşma da miras se-beplerindendi. Yüce Allah, ileride de açıklanacağı üzere: "Ve sağ ellerinizle anlaşma yaptıklarınız..." (en-Nisâ, 4/33) buyruğu ile buna işaret etmektedir. Daha sonra antlaşma sebebiyle mirasçılık yerini hicret sebebiyle miras-çılığa bıraktı. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "îman edip de hicret etmeyenler ise, hicret edene kadar sizin onlarla hiçbir velayet bağınız yoktur." (el-EnfaJ, S/72) Bu da ileride gelecektir. Yine orada yüce Allah'ın izniyle "Zevi'l erhâm" hakkında ve onların mirasına dair açıklamalar gelecektir. Ayrıca en-Nür Süresi'nde (24/6-10'ncu âyetler, 29'ncu başlıkta) Liân dolayısıyla nesebi sabit olan çocuğun mirası, veled-i zinanın ve mükâtebin mirası -yüce Allah'ın izniyle- gelecektir.
İlim adamlarının cumhurunun görüşüne göre, hayatta olduğu bilinen esirin mirası sabittir (mirası hak eder, onun adına saklanır"). Çünkü o da üzerlerinde İslâm hükümlerinin cereyan ettiği müslümanlar cümlesindendir. Sa-id b. el-Müseyyeb'den rivayet edildiğine göre o, düşman elinde bulunan esir hakkında, miras almaz, denmiştir. Mürted'in mirasına dair açıklamalar ise daha önce el-Bakara Sûresi'nde (el-Bakara, 2/ 217-218, âyetler, 11. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. Allah'a hamd olsun. [210]
32. Vasiyette Mirasçılara Zarar Vermemek:
Yüce Allah'ın: "Ancak zarar verici olmamalıdır" anlamındaki buyruk hal olarak nasb edilmiştir. Âmil ise "yapacağı vasiyet" anlamına gelen: dır. Yani o zarar vermeksizin vasiyetini yapar. Bu da mirasçılara zarar vermeyecek şekilde vasiyetini yapmalıdır, demektir. Daha da açacak olursak, mirasçılara zarar vermek maksadıyla, olmayan borcunu, borçmuş gibi vasiyet etmemeli ve bu türden herhangi bir borç ikrarında bulunmamalıdır.
Buna göre zarar vermek, vasiyet ve borca râcidîr. Bunun vasiyete râci olması ya üçte birden fazla vasiyette bulunması yahut miras alan birisine vasiyette bulunması şeklinde olur. Eğer yaptığı vasiyet üçte biri aşarsa o red olunur. Mirasçıların onu geçerli kabul etmeleri hali müstesnadır. Çünkü burada mirasçıların haklan engellenmektedir Allah'ın bir hakkı değildir.
Eğer mirasçı olan birisine vasiyette bulunacak olursa, yaptığı o vasiyet miktarı da miras gibi işlem görür. İlim adamları icmâ' ile mirasçıya vasiyetin caiz olmayacağını kabul etmişlerdir. Bu hususa dair açıklamalar daha önce el-Bakara Sûresi'nde (2/180. âyet, 7-8. başlıklarda) geçmiş bulunmaktadır.
Zarar vermemenin borca raci olmasına gelince, bu da kişinin ikrarda bulunması caiz olmayan bir durumda borç ikrarını yapması suretiyle olur. Meselâ ölümü ile neticelenen hastalığında mirasçı olan birisine yahut iyilikte bulunsun diye arkadaşı olan birisine borç ikrarında bulunması böyledir. Bize göre böyle bir ikrar caiz değildir.
el-Hasen'den onun: "Ancak zarar verici olmamalıdır. Allah'tan bir vasiyet olarak**." anlamındaki buyruğu izafeten: Allah'tan gelen bu vasiyete (riâyet edip) zarar vermemek üzere" diye okumuştur, en-Nehhâs der ki: Kimi dilciler bunun bir lalın (yanlış okuma) olduğu iddiasında bulunmuştur. Çünkü ism-i fail mastara izafe edilmez. Şu kadar var ki bîr hazf sözkonsu olmak suretiyle bu kıraat güzel bir kıraattir. Anlamı da şöyle olur; Vasiyet sahibi zarar vermeksizin. Yani o, yapacağı bu vasiyet ile mirasçılarına alacakları miraslarında zarar vermeksizin...
İlim adamları hastalığı halinde mirasçı olmayan birisi lehine borç ikrann-da bulunmasının -eğer sağlıklı iken üzerinde borç bulunmuyor ise- caiz olduğunu icmâ' ile kabul etmişlerdir. [211]
32- Hastalık Halinde Yabancı Lehine Borç İkrarının Hükmü:
Şayet sağlığı halinde beyyine ile ispatlanan borcu bulunmakla birlikte, yabancı birisine borç ikrarında bulunacak olursa, kimileri önce sağlıklı iken üzerindeki borçlar ödenmeye başlanılır, demektedir. Bu en-Nehaî ile Kûfelüe-rin görüşüdür. Derler ki: Bu şekilde alacaklı olan alacağını aldıktan sonra, hastalık halinde lehlerine ikrarda bulunulan kimseler de hisselerine göre alacaklarını alırlar.
Bîr diğer kesim ise şöyle demektedir: Eğer bu ikrar mirasçıdan başkası lehine yapılmış ise, bütün alacaklılar arasında fark yoktur. Bu da Şafiî, Ebû Sevr ve Ebû Ubeyd'in görüşüdür. Ebû Ubeyd'in naklettiğine göre bu, Medirtelile-rin de görüşüdür. Bunu el-Hasen'den de rivayet etmiştir. [212]
33- Vasiyette Zararın Tehlikesi ve Bunun Şekilleri:
el-Bakara Sûresi'nde (2/182. âyet, 6. başlıkta) vasiyette mirasçılara zarar vermek ve bunun şekillerine dair tehditler açıklanmış bulunmaktadır.
Ebû Dâvûdt (tenkide uğramış bir ravi olan) Şehr b. Havşeb yoluyla gelen hadiste, Ebû Hureyre'den, RasûluHah (sav)'ın kendisine şöyle dediğini nakletmektedir: "Şüphesiz er kişi yahut kadın, altmış yıl süreyle Allah'a itaat üzere amel eder. Daha sonra ölüm gelip onları bulur da vasiyette zarar verirler. Bu sefer onlara cehennem vacib olur,"
Şelırdedi ki: Ebû Hureyre de bana: "Hepsi yapacağı vasiyet ve borcun ödenmesinden sonra... ancak zarar verici olmamalıdır11 buyruğundan itibaren; "işte ea büyük kurtuluş budur" buyruğuna kadar olan bölümü okudu. W* İbn Abbas der ki: Vasiyette (mirasçıya) zarar vermek, büyük günahlardandır. Ayrıca bunu Peygamber (sav)1 den rivayet etmiştir.t2)
Şu kadar var ki, Maliksin mezhebinde ve İbnü'l-Kasım'dan meşhur olan görüş şudur: Vasiyetle bulunan kişi kendisine ait olan üçtebirinde vasiyette bulunduğu takdirde onun yaptığı bu iş zarar vermek değildir. Zira bu, onun hakkıdır. O, bu miktarda dilediği şekilde tasarrufta bulunabilir. Yine Malikî mezhebinde şöyle bir görüş de vardır: Böyle bir vasiyet zarar vericidir ve red olunur. Başarı Allah'tandır. [213]
Vasiyet Kelimesinin Kıraati:
"Vasiyet kelimesi, hal mevkiinde mastar olmak üzere nasb edilmiştir. Âmili: Vasiyet ediyor" (11. âyet) buyruğudur. Bunda ârmTin: "Zarar verici" lafzı olması da uygun düşer. İfadenin anlamı şu olur: Yani vasiyetle zararın vaki ohna(ma)sı veya vasiyet sebebiyle zararın vukua gel-me(me)sidir. Bu kelimenin bu şekilde ameli uygun görülmüştür. Bu açıklamayı İbn Atiyye yapmaktadır.
Yine el-Hasen b, Ebil-Hasen izafet yapmak suretiyle; Vasiyet ile zarar verici olmaksızın, şeklînde okumuştur.
Nitekim: Savaş kahramanı demek böyledir, Tarafa b. el-Abd'in: "Çıplağın üzerindeki ucuz beyaz elbise" tabiri de böyledir.
Bunun ifade ettiği anlam ise, mananın sahih olması dolayısıyla önceden
Cl) Ebû Dâv&d Vesâyâ 3; Tirmizl, Ves3yâ 2; îbtt Mûce, Vesâyâ 3. (2)Dûrakutnl,lV, 151.
de belirttiğimiz gibi ifadedeki geniş bir kullanım tasarrufudur.
Daha sonra yüce Allah: "Şüphesin ki Allah Âlimdir, Halim'dir* diye buyurmaktadır. Yani O, mirasa layık miras ehlinin kimler olduğunu çok iyi bilendir, aranızdan bilmeyenlere kargı çok Halimdir Öncekilerden bazıları da: "AllahÂlimdir, Haklm'dir" diye okumuşlardır. Yani O, miras ve vasiyetin taksimi hususunda hikmeti sonsuz olandır. [214]
35- Allah'ın Sınırlarına Riâyet île Allah'a ve Peygamberine İtaat:
Yüce Allah'ın: "İşte bunlar Allahıns«urlarHİırttbuyruğundaki: (ilk) buyruğu, anlamındadır. Yani sözü geçen bu hükümler, Allah'ın hükümleri olup, bunları bilesiniz ve gereklerinee amel edesiniz diye, O, sise bunları açıklamıştır.
"Kim Allah'a ve Rasûlüne" mirasların taksimi hususunda "itaat ederse" ve bunları ikrarla kabul edip yüce Allah'ın kendisine emrettiği şekilde gereklerinee amel ederse, "onu orada ebediyyen İt alın ak ü%ere altından ırmaklar akan cennetlere sokar." Bu, cennetlere sıfat olmak üzere nasb mahallinde bir cümledir.
"Kim de Allah'a ve Rasûlüne isyan eder" buyruğundan kasıt ise, mirasların taksimi hususunda O'na karşı gelerek bu şekilde paylaştırmaz ve bu hükümler gereğince amel etmezse "sınırlarını aşarsa" yani emrine aykırı davranırsa, "onu da orada ebedi kalmak üzere ateşe koyar."
İsyandan eğer küfür kastediliyor ise, burada da "ebedi kalış (hulûd)" ifade ettiği bu anlamıyla kullanılmış demektir
Eğer isyandan kasıt, büyük günahlar ve yüce Allah'ın emirlerini aşıp çiğnemek ise, o takdirde ebedi kalış, uzunca bir süreyi ifade etmek üzere istiare yoluyla kullanılmış bir kelimedir.
Nitekim: Allah mülkünü daim kılsın demek de bu kabildendir. Şair Züheyr de şöyle demiştir:
"Ve beü sapasağlam kazıklar gibi olan dağlar dışında ebedi birşey (göremiyorum)."
Bu anlamdaki açıklamalar daha önce birkaç yerde geçmiş bulunmaktadır.
Nâfi1 ile İbn Âmir: "Onu... sokar" buyruğunun: "Koyarız" şeklinde her iki yerde de "nün" harfi ile, şanı yüce Allah'ın koymayı kendisine izafe etmek anlamında okumuştur.
Diğerleri ise, bu kelimeyi her iki yerde de "ye" harfi île okumuştur. Çünkü daha önce yüce Allah'ın adi geçmiş bulunmaktadır. Yani Allah onu oraya koyar, demektir. [215]
15. Kadınlarınızdan fuhuş yapanlara karşı içinizden dört şahit getirin. Şayet şehâdet ederlerse, ölüm onları alıp götürünceye yahut Allah onlara bir çıkar yol göster inceye kadar onları evlerde alıkoyun.
Bu buyruğa dair açıklamalarımızı sekiz başlık halinde sunacağız:
1- Âyetler Arası İlişki:
Yüce Allah bu sûrede kadınlara iyilik yapmayı onlara iyi davranmayı, onların mehirlerini kendilerine teslim etmeyi sözkonusu edip, sonunda mesele onların miraslarının erkeklerin miraslarıyla birlikte alınması noktasına kadar geldikten sonra, yine burada yaptıkları hayâsızlıklarda onlara verilecek ağır cezayı sözkonusu etmektedir ki, kadm, herhangi bir şekilde iffetli olanı terk etme sinin uygun düşeceği vehmine kapılmasın. [216]
O Kadınlar ki" Kelimesinin Kullanılışına Dair:
Yüce Allah'ın: O kadınlar ki" buyruğu (o kadın ki anlamına gelen): kelimesinin çoğuludur. Bu, rnüennesler için müphem bir isimdir. Aynı zamanda marifedir, Onu nekire (belirsiz) yapmak için başındaki elif ile lâm'ın alınması da caiz değildir. Çünkü bu edat elif ile lâm bir arada olmadıkça tamam olmaz.
Daha Önceden de geçtiği gibi, bunun üç türlü söylenişi vardır. Aynı şekilde bu kelime "yâ" harfini hazf etmek, esreyi bırakmak suretiyle şeklinde; hemzeli ve "yâ" harfini de zikredek şeklînde; hemzeli "ye" harfinin hazfı ile şeklinde ve hemzenin de hazfî ile de çoğulu yapılabilir.
Eğer çoğul olan bu ismi bir daha çoğul yapmak istersek, şeklinde; şeklinde çoğul yaparız, Araplardan bunun "ye" harfini hazfedip, esreyi bırakmak suretiyle şeklinde bir söyleyiş de rivayet edilmiştir. Bunu Îbnü'ş-Şecerî bildirmektedir el-Cevherî der ki: Ebu Ubeyd şu beyiti nakletmektedir:
"O kadınlar, onlar ve o pek çok kadınlar ki;
Benimle birlikte doğan yaşıtlarımın yaşlandığını iddia ettiler,"
Yine "te" harfi düşürülerek “” diye de söylenir. 'm küçültme ismi, "te" harfi üstün ve "ye" harfi şeddeli olarak “” şeklinde gelir. Recez vezninde şair der ki:
"O kadıncağızdan, o kadıncağızdan ve o kadından sonra."
Kimi şairler de bu edatın başına nida harfini getirirler. Şu kadar var ki nida harfleri elif ve lamın bulunduğu isimlerin başına, bizim: "Ya Allah" şeklindeki sözümüzden başkasına girmez. Bu şekilde kullanan şairler, adeta bu edatı da elif ile lamın kendisinden ayrılmaması bakımından lafza-i celâle benzetmiş gibidir. İşte şair şöyle diyor:
"Senin yüzünden ey kalbime kasteden kadın [ Ve sen bana sevgide cimrilik ediyorsun"
Musibete duçar oldu, da denilir. Bu iki isim musibete verilen iki isimdir. [217]
3- Fuhuş:
Yüce Allah'ın: "Kadınlarınızdan fuhuş yapanlar" buyruğunda yer alan "cl-fühişe" burada zina anlamındadır. Fahişe oldukça çirkin iş demektir. Akıbe(t) ile Âfiye(t) kelimeleri gibi mastardır. İbn Mes'ud bu kelimeyi harfi cer edatı olan "be" ile birlikte diye okumuştur. [218]
4- "Kadınlarınızdan" Lafzındaki İzafenin Anlamı:
Yüce Allah'ın; "Kadınlarınızdan buyruğundaki izafet, İslâm anlamında ve mü'min kadınların durumunu açıklamak sadedindedir. Nitekim yüce Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: "Erkeklerinizden iki şahit bulundurun"Tel-Bakara, 2/282) Çünkü kâfir kadın, neseb dolayısıyla müslüman-ların kadınlarından olabilir. O vakit o, bu hükmün kapsamına girmez. [219]
5- Fuhuş Yapanlara Karşı Şakid Bulundurmak:
Yüce Allah'ın: "Kadınlarmızdan fuhuş yapanlara karşı içinizden dört şahid getirin" buyruğu, mü slü manlar dan dört şahid getirin demektir. Yüce Allah zinaya özel olarak, sahiciliği dört olarak tesbit etmiştir. Böylelikle bunu iddia edecek olanın durumunu ağırlaştırmayı ve kulların halini de setr etmeyi murat etmiştir. Zinada şahidlerin dört olmak suretiyle tesbit edilmesi, Tevrat'da da, İncil'de de, Kufân'da da sabit bir hükümdür. Yüce Allah bir başka yerde: "Aiuksan kadınlara zina isnad edip sonradan dört şahid getiremeyen o kimselere seksen(er) deynek vurun" (en-Nûr, 24/4) diye buyurmaktadır. Burada da: "Onlara karşı İçinizden dört şahld getirin* diye buyurmaktadır.
Ebû Dâvûd, Câbir b. Abdullah'tan şöyle dediğini rivayet etmektedir: Yahudiler kendilerinden zina etmiş bir erkek ve bir kadın getirdiler. Peygamber (sav) buyurdu ki: "Bana aranızdan en bilgin iki kişiyi getiriniz" Ona 5u-riya denilen birisinin iki oğlunu getirdiler. Hz. Peygamber onlara yemin verdirerek: "Bu iki kişinin durumunu Tevrat'ta ne şekilde görüyorsunuz?" diye sordu. Suriya'nın iki oğlu: "Tevrat'ta gördüğümüz şudur: Eğer dört kişi, erkeklik organını kadının tercinde milin sürmedanhkta bulunduğu şekilde gördüklerine dair şahidlik ederlerse, ikisi de recm olunurlar" dediler. Hz. Peygamber sordu: "Peki, onları recm etmekten sizi alıkoyan nedir?" Dediler ki: Bizim hakimiyetimiz elimizden gitti, o bakımdan Öldürmekten hoşlanmadık. Bunun üzerine Rasûlullalı (sav) şahidlerin getirilmesini istedi. Şahidler gelipt erkeğin erkeklik organını kadının fercinde sürmedanlıktaki mil gibi gördüklerine dair şalıidlik ettiler. Bunun üzerine Rasûlullah (sav) recm olunmalarını emretti. [220]
Bir topluluk da şöyle demiştir: Zinada şahidlerin dört tane olmalarının sebebi, zina eden her bir kişi için -diğer haklarda olduğu gibi- iki şahidinin bulunmasıdır. Çünkü bu her birisinin sorumlu tutulduğu bir haktır. Ancak bu açıklama zayıftır. Çünkü kasâmede levs halinde [221] yemin sözkonusu olmaktadır. Burada onların herbirisinin herhangi bir dahli söskonusu değildir. [222]
6- Şahidlerin Erkek Olmaları Gereği;
Yüce Allah'ın: "İçiniidea" buyruğu dolayısıyla (ki buradaki zamir erkeklere ait bir zamirdir) şahitlerin erkek olmaları kaçınılmazdır. Bu konuda ümmet arasında bir görüş ayrılığı da yoktur. Yine şahidlerin âdil olmaları gerekir. Çünkü yüce Allah, alış verişlerde ve boşadıktan sonra ric'at yapmak halinde şahidlerde adalet şartını aramıştır. Bu husus ise hem daha büyük, hem de adalet şartının aranması bakımından daha önceliklidir. İşte bu da fıkıh usulü kitaplarında açıklandığı üzere, delile dayanarak mutlak olanın mu-kayyed olana hamledilmesi kabilîndendir Bu hususa dair şahidi i k yapacak olanlar zimmet ehlinden olamaz. İsterse zımmi bir kadın hakkında hüküm verilecek olsun. Nitekim bu husus ileride Mâide Sûresi'nde (5/106. âyet, 6. başlıkta) gelecektir.
Ebû Hanife, yüce Allah'ın: "İçinizden dört şahld" buyruğunu ileri süre rek, zina isnadında kocanın şahidlerden birisi olması halinde, onun lanetleş-emeyeceğini ileri sürmüştür. Buna dair açıklama da yine yüce Allah'ın izniyle Nûr Sûresi'nde (24/6. âyet ve devamının tefsirinde) gelecektir. [223]
7- Zina Edenlere Önceleri Öngörülen Ceza:
Zina edenlere öngörülen ilk ceza yüce Allah'ın: "Şayet şehadet ederlerse., .onları evlerde alı koyun" buyruğunda dile getirilmektedir, islâm'ın ilk dönemlerinde bu böyte İdi. Bunu Ubade b, es-Sâbit, el-Hasen ve Mücahid söylemiştir. Daha sonra bir sonraki âyette sözü gelecek olan "eziyet etmek" ile bu hüküm nesh edildi. Bilâhare bu da Nûr Sûresi'ndeki âyet-i kerime ile ve evlilerin recm cezası ile nesh olundu.
Bir diğer kesim ise şöyle demektedir: Hayır, önce sözkonusu olan ceza eziyet vermekti. Daha sonra onları evlerde alıkoymakla nesh olundu. Şu kadar var ki3 âyetlerin tilâvetinde takdim ve tehir yapıldı- Bunu İbn Fûrek zikretmektedir. Bu şekilde alıkoymak, evlerde haps etmek, bu suçlan işleyenlerin çoğalmasından Önce İslâm'ın ilk dönemlerinde idi. Bu suçu işleyenler çoğalıp da güçlenmelerinden korkulmaları üzerine, onlar için özel bir hapis yapıldı, Bunu İbnu'l-Arabî söylemektedir. [224]
8- Âyetteki Bu Hapis Bir Ceza mıydı, Bir Tehdit miydi?
İlim adamları, sözü geçen bu hapsedip alıkoymanın, bir had mi, yoksa bir had tehdidi mi, olduğu hususunda farklı iki görüşe sahiptirler. Bunlardan birisine göre bu, had uygulanacağı tehdidi idi.
İkinci görüşe göre ise, haddin kendisi idi. Bu da İbn Abbas ve el-Hasen'in görüşüdür.
İbn Zeyd şunu da eklemektedir: Bunlar nikâhı uygun yolundan başka bir yolda aradıkları için bir ceza olmak üzere ölünceye kadar evlilikten men olundular. İşte bu da böyle bir cezanın onlar için bir had, hatta daha da ağır bir ceza olduğunu göstermektedir. Şu kadar var ki, bu hüküm belli bir süreye kadar devam eden bir hükümdü. Bu da bir sonraki âyette sözü geçen eziyet hükmüdür.
Tabii bu konuda ilgili âyetlerden hangisinin daha erken nazil olduğuna dair yorum farkını nazan itibara almak gerekir. Her iki ceza da belli bir süreye kadar devam etmiştir.
Bu da Hz. Peygamberin Ubâde b. es-Sâmit yoluyla geİen hadisinde söylediği şu sözlerdir: "Benden alınız < öğreniniz), benden alınız! Allah onlara yol götermiş bulunuyor. Eğer evlenmemiş olan evlenmemiş olanla zina edecek olursa, yüz sopa ile bir yıl sürgün, evli evli ile zina edecek olursa, yüz sopa ve recm ile cezalandırılacaklardır," [225]
İşte bu, yüce Allah'ın: "Sonra orucu geceye kadar tamamlayın" (el-Baka-ra, 2/187) buyruğunu andırmakladır. Gece geldi mi, artık onun nihai vakti sona erdiğinden dolayı, orucun hükmü de kalkmaktadır. Yoksa nesh olunduğundan dolayı değil. İşte bu usûl alimleri arasından muhakkik müteahhi-rînin görüşüdür. Çünkü nesih ancak telif edilmeleri bir türlü mümkün olmayan ve her bakımdan biribirleriyle çelişen iki buyruk hakkında sözkonusu-dur. Burada ise, hapsetmek, ayıplamak, sopa vurmak ve recmin bir arada anlaşılıp yorumlanmasına İmkân vardır.
Kimi ilim adamı da şöyle demiştir: Eziyet ve ayıplama» sopa cezası ile birlikte bakidir. Çünkü bu iki ce2amn birbiriyle çatışan {.tearuz eden) tarafı yoktur. Aksine bunlar tek bir kişiye uygulanabilir. Hapsedilmek ise, icmâ ile nesli olmuştur. Önceki alimlerin (mütekaddimûn) neshi bu gibi şeyler hakkında da kullanmış olmaları, tabirin genişletilmesi (tecevvuz)den ibarettir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. [226]
16. Sizlerden fuhuş yapanların her İkisine de eziyet edin. Eğer tevbe edip hallerini düzeltirlerse, artık onları bırakm. Şüphesiz Allah tevbelerl çok kabul edendir. Rahimdir.
Bu buyruğa dair açıklamalarınızı yedi başlık halinde sunacağız:
1- Dil Bilgisi Açıklamaları:
Allah'ın: "kelimesi" O kimse ki"nin ikilidir. Kıyasa göre bunun şeklinde olması gerekirdi, ke-
İlmelerinde olduğu gibi. Sibeveyh der ki: Burada "ye" harfinin hazf ediliş sebebi, tam isim İle müphem isimlerin birbirlerinden ayırt edilmesi içindir. Ebû Ali ise der ki, "yâ" harfi kelimeyi daha da hafifletmek için hazf edilmiştir. Çünkü de herhangi bir karışıklıktan yana emin olunmuştur.
Zira burada "nün" harfi hazf olunmaz. Tam isimlerde tesniye "nûn"u ise, kelimelerinde olduğu gibi, izafe halinde hazf edilebilmektedir. Eğer "ya" harfi hazfedilecek oisa, bu sefer tekil kelime de ikile ben-zemiş olur.
İbn Kesir bu kelimeyi, şeklinde "nun" harfini şeddeli olarak okumuştur. Bu, Kureyşlilerin bir söyleyişidir. Bunun sebebi; (la )ln "elifinden bedel olmak üzere şeddeyi kullanmış olmasıdır. Nitekim ileride Kasas Sûre-si'nde yüce Allah'ın İşte bu İkisi.., iki belgedir" (el-Kasas, 28/32) buyruğunu açıklarken belirtileceği gibi. Bu ismin kullanılışında "nün" harfinin hazf edilmesi suretiyle; şeklinde bir söyleyişi daha vardır. Bu, Kûfelilerin açıklamasıdır. Basrahlar ise şöyle derler: "Nûn" harfinin hazf ediliş sebebi sıla (yani tarif lâm'ının bitişmiş olması) ile ismin uzamış olmasıdır. Aynı şekilde şeklinde ve: ". 3U ikisi... iki belgedir" şeklinde lıeı ikisinde de "nûn" harfleri şeddeli olarak da okumuştur. Diğerleri ise şeddesin olarak okumuşlardır. Ebû Arnr bunu yalnızca dı şeddeli okumaktadır.
O ikisi" mübtedâ olmak üzere meıfu'dur. Sibeveyh der kiı Bu buyruğun anlamı şudur: Size okunan buyruklar arasında şu da vardır ki, onu yapanlar, yani aranızdan o fuhşu irtikab edenler...
"ikisine de eziyet edin" buyruğunda "fe" harfinin geliş sebebi, ifadede emir manası bulunduğundan dolayıdır. Çünkü smi, fiile bitişik olarak gelince bu isimde şart manası ortaya çıkmış oldu. Zira bu isim hakkında muayyen bir şeyin varlığı sözkonusu değildir Burada bu isimde şart manası ve müphemlik bir arada bulununca, şart durumuna geldi ve o bakımdan onun cevabının başına da "fe" harfi gelmiş oldu. Ondan önce zikredilen zamirlerin nasb edilmeleri için, kendilerinden önce bir fiilin hazf edilmesi uygun düşmediğinden dolayı ikisi de müptedâ olmak üzere ref olundular. Bu, Sibeveyhrin tercihidir. Bununla birlikte mahzuf bir fiil takciiri ile nasb olunmaları da caizdir Böyle bir tercih ise ifadenin emir ve yasak anlamına gelmeyi halinde sözkonusudur. Kişinin: Yanında bulunan iki kişiye, onEara ikramda bulun, demesine benzer. [227]
2- Eziyetin Mahiyeti:
Yüce Allah'ın: "Her ikisine de eziyet edin" buyruğu ile ilgili olarak, Katade ve es-Süddî şunları söylerler: Burada eziyetin anlamı, azarlamak ve ayıplamaktır. Bir kesim İse bunun, ayıplamak sözkonusu ohnaksazın, ağır ve
katı sözler söylemektir derler. îbn Abbas der ki: Onlara ağır sözler söyleyip, ayakkabılarla vurmak demektir. en-Nehlıas der ki: Bazıları da bunun nesh olunduğunu ileri sürmüşlerdir. Derim ki: Bunu İbn Ebi Necîh, Mücahid'den rivayet etmiştir. Buna göre Mücahid der ki: "Kadınlarınızdan fuhuş yapanlara..." buyruğu ile "Şistlerden fuhuş yapanların..." buyruğu ilk dönemlerde idi. Bunları en-Nur Sûresi'ndeki âyet-i kerime nesli etmiştir. Bunu en-Neh-has söylemiştir. Daha evla olmak üzere şöyle de denilmiştir: Bu nesh olmuş değildir. Çünkü her ikisinin de azarlanarak te'dib edilmeleri ve ikisine de: Siz suç işlediniz, fıska saptınız, yüce Allah'ın emrine muhalefet ettiniz, denilmesi gerekmektedir. [228]
3- Bu Âyetlerin Kapsamı:
İlim adamları yüce Allah'ın: "KacLınlafuuzdan..." buyruğu ile: "Sizlerden..." buyruğunun tevili hususunda farklı görüşlere sahiptir. Mücahid ve başkaları der ki: Birinci âyet-i kerime, muhsan olanlar ve olmaya nlarıyla kadınlar hakkında umumidir. İkinci âyet-i kerime ise, özel olarak erkekler hakkındadır. Bu ikinci âyet-i kerimede tesniye lafzı, erkeklerden muhsan olan ve olmayan iki sınıfı beyan etmektedir. Kadınların cezası haps olunmaktır. Erkeklerin cezası ise eziyet edilmektir. İşte bu, âyetlerdeki lafzın gerektirdiği bir açıklamadır. İfadelerde kullanılan nass ise bütün zina kesimlerini kapsamaktadır. Ayrıca lafız cihetinden birinci âyet-i kerimede * kadınlar iniz dair lafzı, ikincisinde ise (müzekker olarak): "Sîzlerden" lafzı bu görüşü teyid etmektedir. Bunu en-Nehhâs tercih etmiş ve İbn Abbastan rivayet etmiştir.
es-Süddî, Katade ve başkaları ise şöyle demektedir: İlk âyet-i kerime muhsan kadınlar hakkındadır Demek istiyor ki: Erkeklerden de muhsan olanlar anlam dolayısıyla onların hükmüne girmektedir, İkinci âyet-i kerime ise, muhsan olmayan bekâr erkek ile bakire kız hakkındadır. İbn Atiyye der ki: Bu sözün anlamı tam ve eksiksizdir. Şu kadar var ki, âyetin lafzı buna pek uygun düşmemektedir. Taberî bunu tercih etmiş olmakla birlikte, en-Nehhas bunu kabul etmeyip şöyle demektedir: Müennes ifadelerin müzekkere tağ-libî uzak bir ihtimaldir. Çünkü haki anlamı sahih olunca, hiç bir İfadeyi mecaz olarak yorumlama yoluna gitmemek gerekir.
Btr diğer görüş de şöyledir; Önceleri bu şekilde evlerde alıkoymak, zina eden kadınlar hakkında sözkonusuydu. Erkekler hakkında değildi. İşte bundan dolayı özellikle kadının evde alıkonulması sözkonusu edildi. Daha sonra eziyet olunmaları hususunda erkek de, kadın da bir arada aynı hükümde ortak edildi.
Katade der ki: Kadın hem hapsedilir, hem eziyete maruz bırakılırdı. Erkek ise sadece eziyete maruz kalırdı. Bunun böyle olmasının sebebi ise, erkeğin gidip gelmeye ve kazanmaya muhtaç olmasıdır[229]
4- Zina Edenlerin Hükmü:
İlim adamları, açıkladığımız üzere zina edenlerin hükmünü beyan eden Ubade b. es-Sâmit yoluyla gelen hadisin muktezâsına göre hüküm belirtmek hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Ali b. Ebi TaKb, sözünü ettiğimiz hadisin muktezâsına göre görüş belirtmiştir. Hz. Ali'den nakledildiğine göre, O, Hemdanlı Şurâha'ya önce yüz sopa vurmuş, bundan sonra da onu recm etmiş ve şöyle demişti: Allah'ın Kitabı gereğince ona sopa vurdum. Rasûlullah (sav)'in sünneti gereğince de onu recm ettim. [230] Hasan-ı Basri, Hasen b. Salih b. Hay ve İshak da bu görüştedir.
Bir gurup ilim adamı da şöyle demektedir: Hayır, evli olana sopa söz konusu olmaksızın sadece recm cezası vardır. Bu görüş Hz. Ömer'den rivayet edilmektedir. Aynı zamanda bu, ez-Zührî, en-Nelıaî, Malik, es-Sevrî, el-Ev-zaî, Şafiî, Rey ashabı, Ahmed ve Ebu Sevr'in de görüşüdür. Bunlar bu görüş-lerini açıklarken, Peygamber (sav)'ın Mâiz ite Gâmid'li kadını recmetmîş olduğunu, Hz. Peygamber'in Uneys'e: "Şu adamın hanımının yanına git, eğer itiraf ederse onu recm et" [231] demiş olduğunu ve sopa vurmaktan herhangi bir şekilde sözetmediğini belirtirler. Eğer sopa bu durumda meşru olsaydı el-betteki bunu açıklar ve susmazdı.
Onlara şöyle cevap verilir: Hz. Peygamberin onu açıkça İfade etmeyişinin sebebi, yüce Allah'ın Kitabıyla sabit olmasıdır. Bu cezanın meşhur olması, Ku-rân-ı kerimde de bunun açık nass ile ifade edilmiş olması dolayısıyla bundan sözetmemiş olabilir. Çünkü yüce Allah'ın; "Zina eden kadın Ue zina eden erkeğin herbirine yüzer değnek vurun" (en-Nur, 24/2), buyruğu bütün zina edenleri kapsamına almaktadır. Doğrusunu en iyi bilen Allahtır.
Aynı şekilde Hz. Ali'nin bu uygulamayı halifelerden alıp benimsemiş olduğu ve ona karşı bu uygulamada tepki gösteri lmeyip, sen nesh olunmuş hüküm ile amel ettin, neshedeni terk ettinr denilmemiş olduğu da bunu açıklamaktadır. Bu da gayet açık bir husustur. [232]
5- Zina Edenlere Sürgün Cezası:
Evlenmemiş olanların sopayla birlikte sürgüne gönderilip gönderilmeyeceği hususunda ilim adamları farklı görüşlere sahiptir. Cumhurun kabul ettiği görüş, böyle bir kimsenin sopa cezasından sonra sürgüne gönderileceği şeklindedir. Bu Raşit Halifeler Ebû Bekir, Ömer, Osman ve Ali'nin görüşüdür Aynı zamanda İbn Ömer'in de görüşü budur, (Allah hepsinden razı olsun). Ata, Tavus, SüJyan, Malik, İbn Ebi Leylâ, Şafiî, Ahmed, îslıak ve Ebu Sevr de bu görüştedir.
Sürgüne gönderilmeyeceği kanaatini ise Hammad b. Ebi Süleyman, Ebu Hanife ve Muhammed b, el-Hasen belirtmişlerdir.
Cumlıurun bu husustaki delili daha önce geçen Ubade b. es-Samİt yoluyla gelen hadis ile Ebu Hureyre'nİn, Zeyd b. Halid'in rivayet ettiği işçinin zinası ile ilgili (ve az önce işaret edilen) hadis-i şeriftir. O hadiste şunlar da geçmektedir: Peygamber (sav) buyurdu ki: "Nefsim elinde olana yemin ederim ki, aranızda Allahın Kitabı gereğince hüküm vereceğim. Senin koyunların ve cariyen sana geri verilecektir." Oğluna yüz sopa vurduktan sonra bir sene de sürgüne gönderdi. Bunu hadis imamları rivayet etmiştir.[233]
Böyle birisinin sürgüne gönderilmeyeceği görüşünde olanlar ise Ebu Hureyre'nİn cariye ile ilgili hadisini delil gösterirler. [234] Orada ise yalnız sopadan sozedilrrıekte, sürgünden söz edilmemektedir. Abdurrezzak, Ma'mer'den, o, ez-Zührî'den, o, Said b, el-Müseyyeb'den şöyle dediğini nakletmektedir: Hz. Ömer, Rabia b. Ebi Ümeyye b. Halefi şarap içtiği için Hayber'e sürgüne göndermişti, O da, Heraklius'a katılıp lıtristi yan lığa girdi. Bunun Ü2erine Hz. Ömer: Bir daha hiç bîr müslümam artık sürgüne göndermeyeceğim, dedi.
Bu görüşü savunanlar derler ki: Şâyei sürgün yüce Allah'ın koyduğu hadlerden bir ceza olsaydı, bundan sonra Ömer bu cezayı terk etmezdi. Diğer taraftan Kitab-ı Kerimde yer alan nass sopadır. Nassa bir şey ilave etmek ise neslidir. Bu durumda, kar/i delille sabit olmuş bir hüküm, vahid haberle neshedilmiş olur.
Böyle diyenlere cevap şudur:
Ebu Hureyre'nİn rivayet ettiği hadis, cariyeler hakkındadır. Hürler hakkında değildir, Abdullah b. Ömer'den ise, zina ettiği için cariyesini dövüp sürgüne gönderdiği sabit olmuştur.
Hz. Ömer'in: Artık bundan sonra hiçbir müslümam sürgüne göndermeyeceğim, sözünden kasti; -doğrusunu en iyi bilen Allahtır ya- şarap içme hakkındadır. Çünkü Nafi'in İbn Ömer'den rivayetine göre Peygamber (sav), hem sopa vurmuş, hem de sürgüne göndermiştir.
Hz. Ebû Bekir de hem sopa vurmuş, hem sürgüne göndermiştir. Hz. Ömer de hem sopa vurmuş, hem sürgüne göndermiştir. Bunu da Tirmizî Câmiinde, Nesâi Sünen'inde, Ebu Kureyb Muhammed b. el-Âlâ, el-Hemda-nî'den, o, Abdullah b. İdristen, o, Ubeyduîlah b. Ömer'den, o, Nafîden [235] rivayet etmiştir, [236] Dârakutnî der ki: Bu hadisi sadece Abdullah b. İdris rivayet etmiş ve ondan Ebu Kureyb dışında sika ravilerden herhangi bir kimse muttasıl senetle nakletmiş değildir. Peygamber (sav)'dan ise, sürgüne gönderdiğine dair rivayet sahih olarak bize ulaşmış olduğundan dolayı, artık kimsenin söyleyecek bir sözü kalmaz. Sünnetin kendisine muhalefet ettiği kira-senin karşısındaki davacı ise, sünnettir. Başarı Allah'tandır.
Nassa bir şeyler ilave etmek bir nesihtir şeklindeki iddialarına gelince, böyle birşey doğru kabul edilemez. Aksine bu, asıl ceza ile birlikte bir başka hükmün ziyadesidir. Diğer taraftan bizzat kendisi sahih olmayan bir habere dayanarak, su île abdest almanın yanında nebiz ite abdest alınabileceği görüşünü fazladan ileri sürmüş, Peygambere yakın akrabalarının {ganimetten pay alabilmeleri için) fakir olmaları şartını koşmuştur. (Bk. el-Enfâl, 8/41, âyet, 12. başlık) Bu ve buna benzer Kur'ân-ı Kerimde nass ile tesbit edilmemiş daha başka bir takım görüşleri de hep böyledir. Bu anlamda bir takım açıklamalar bundan önce Bakara Sûresi'nde (2/106. âyette) geçmiştir. İleride de gelecektir. [237]
6- Sürgün Cezasını Kabul Edenler ve Erkek ile Kadının Hükmü:
Sürgüne gönderilme cezasını kabul edenler, hür erkeğin gönderileceği hususunda görüş birliği halindedirler. Ancak köle ve cariyenin sürgüne gönderilmesi hususunda farklı görüşleri vardır. Her ikisinin de sürgüne gönderileceğini kabul edenlerden birisi de İbn Ömer'dir Q, zina eden bir cariyesine sopa cezası vurduktan sonra Fedek'e sürgün göndermiştir.
Şafiî, Ebû Sevr, es-Sevrî, Taberî ve Davud da bu görüştedir. Kölenin sürgüne gönderilmesi hususunda Şafiî'nin farklı görüşleri vardır. Bir seferinde: Ben kölenin sürgüne gönderilmesi hususunda istihare yaparım derken, bir seferinde de altı ay süreyle sürgüne gönderileceğini söylemiştir. Bir başka sefer ise, kendi beldesinin dışında bir yere bir sene sürgüne gönderilir, demiştir. Taberî de bu görüştedir. Yine Şafiî'den cariyenin sürgüne gönderilmesi hususuna dair iki farklı görüş nakledilmiştir.
Malik ise der ki: Erkek sürgüne gönderilir, fakat kadın da, köle de sürgüne gönderilmez. Sürgüne gönderilen kimse ise, sürgüne gönderildiği yerde haps edilir. Meselâ Mısır'dan Hicaz'a, Şağb'e, Asuvan'a ve benzeri yerlere, Medine'den de, Hayber ve Fedek'e sürgüne gönderilir. Ömer b. Abdulazİz de böyle yapmıştır. Hz. Ali de, Kûfe'den Basra'ya sürgüne göndermiştir. Şafiî der ki: Sürgün mesafesinin asgarisi bir gün bir gecelik yoldur. İbnü'l-Arabi der ki: Sürgünün asıl uygulaması şuna dayanır: İsmailoğulları Harem bölgesinde herhangi bir cinayet ve suç işleyenin, o bölgeden sürgüne gönderileceği Üzerinde ittifak etmişlerdi. Böylelikle bu onlar arasında din gibi uygulaya geldikleri adet haline geldi. İşte bundan dolayı insanlar, herhangi bir kimse bir suç işleyecek olursa, onu, beldesinden sürgüne gönderme geleneğini alıp kabul ettiler. Bu uygulama, cahiliyye döneminde de İslâm gelene kadar devam edip durdu. İslâm da bunu Özel olarak zinada kabul etti. Kölenin sürgüne gönderilmeyeceğini ileri sürenler, Ebû Hureyre'nİn cariye ile ilgili hadisini delil göstermişlerdir. Çünkü kölenin sürgüne gönderilmesi, sürgüne gönderildiği süre zarfında o kölenin menfaatlerinden yararlanamamak şeklinde o kölenin sahibine bir cezadır. Bu ise şeriatın tasarrufuna uygun düşmemektedir. O halde bizzat cinayet işleyenden başkası cezalandmlamaz. Aynı şekilde köleden cuma, hac ve cjhad da sakıttır. Ve bunlar yüce Allah'ın onun üzerindeki haklarıdır. Bunların sakıt olması efendisinden dolayıdır. İşte sürgüne göndermek de böyle olmalıdır. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
Kadın sürgüne gönderilecek olursa, bunun kendisi sebebiyle çıkanlıp sürgüne gönderildiği şey olan fuhuşa bir daha düşmesine sebep olma ihtimali de vardır Diğer taraftan sürgüne göndermek, avretinin açılmasına, onun aslolan halinin zayi olmasına sebep teşkil eder. Çünkü asîolan kadının evinin dışına çıkmasını engellemek ve evinde namazının daha faziletli olduğudur. Peygamber (sav) da şöyle buyurmuştur: "Kadınlara (gereğinden çok) dış elbise almayınız kif evlerden dışan çıkmasınlar." [238] Böylelikle, sürgüne göndermeyi ifade eden hadisin umumunun muteber kabul olunacağına dair lehine şahadet edilen maslahat ile tahsis olunacağı ortaya çıkmaktadır. Bu ise usul alimleri ve kıyas bilginleri arasında hakkında ihtilaf olunmuş bir meseledir. Bir başka kesim, oldukça istisnai (şâz) bir görüş ortaya atarak şöyle demektedir: Yaşlı kimse hem sopa, hem de recm ile cezalandırılır. Genç ise sadece sopa cezasına çarptınlır. Bu görüşü İleri sürenler, Zeyd b. Sabit yoluyla gelen hadiste geçen "eş-şeyh : yaşlı, ihtiyar" lafzına tutunurlar. Zeyd b. Sabit'in rivayetine göre o, Rasûlullah (sav)'ı şöyle buyururken dinlemiş: "Yaşlı erkek ve yaşlı kadın zina ettiklerinde, her ikisini de kesin olarak recm ediniz". Hadisi Nesâî rivayet etmiştir.[239] Ancak bu görüş fâsid bir görüştür.
Çünkü başka bir hadiste bunun yerine "evli : es-seyyib" lafzı kullanılmıştım[240]
7- Tevbe Ederlerse:
Yüce Allah'ın: "Eğer tevbe edip" yani fuhuştan tevbe ederek vazgeçip "hallerini" bundan sonraki fiillerini "düzeltirlerse, artık onları bırakın".
Yani onlara eziyet etmeyi ve ayıplamayı terk edin.
Bu uygulama hadlerin nüzulünden önce idi. Hadler nazil olunca, bu âyei-i kerimeyi nesh etti.
Burada sözü geçen "vazgeçmek'ten kasıt, onlardan ayrılmak, onlara darılmak anlamında bir vazgeçmek değildir. Bu onları yüzçeviren bir kimsenin terk edişi, birakışı ile terkedip bırakmaktır. Bu ise daha önce işledikleri masiyet ve bîr sonraki âyette de sözü edilecek cahillikleri sebebiyle onları hakir görmektir.
Allah'ın tevbeleri çokça kabul etmesi, masiyetten döndükleri takdirde kullarının dönüşünü kabul edendir, demektir.
17. Allah'ın tevbelerini kabul edeceği kimseler, kötülüğü ancak bilmeden yapanların, sonra da çarçabuk tevbe eden kimselerlnki d ir. İşte Allah'ın tevbelerinl kabul edeceği kimseler bunlardır. Allah Alimdir, Hakimdir.
18. Yoksa kötülükleri İşleyip duran, nihayet onlardan birine ölüm gelip çattığında: "Ben şimdi gerçekten tevbe ettim" diyenlerin ve kâfir olarak öleceklerinki değildir. İşte Biz, onlar için çok acıklı bir azap hazırlamış izdir.
Bu iki âyete dair açıklamalarımızı dört başlık halinde sunacağız:
1- Tevbeleri Kabul Olunacak Kimseler ve Allah'ın Tevbeleri Kabul Etmesinin Hükmü:
"Allah'ın tevbelerini kabul edeceği kimseler,.-" diye başlayan âyet-i kerimeyle ilgili olarak, bu âyetin günah işleyen herkes hakkında umumi olduğu söylendiği gibi, yalnızca bilmeyen kimseler hakkında olduğu da söylenmiştir. Günah işleyen herkesin tevbesi ise, başka bir yerde sözkonusu edilmiştir.
Ümmet, müzminlerin tevbe etmelerinin farz olduğunu ittifakla kabul etmiştir. Çünkü yüce Allah şöyle buyurmaktadır; "Ey mü'mınler Allah'a top luca tevbe edin." (en-Nûr, 24/31.)
Aynı türden olmayan bir başka günaha devam etmekle, belli bir günahtan dolayı yapılan tevbe, sahih olur. Bu, şöyle diyen Mutezile'ye muhalif bir kanaattir: Herhangi bir günahı işlemekte olan bir kimse tevbe etmiş olamaz-Hiç bir masiyet arasında fark gözetmek mümkün değildir. Ancak bizim açıkladığımız Ehl-i Sünnet'in bu konuya dair görüşüdür.
Kul tevbe ettiği takdirde, Şanı yüce Allah muhayyerdir. Dilerse o tevbe-yi kabul eder, dilerse etmez. Tevbenin kabul olunması, Ehi-i Sünnete muhalif kanaat belirtenlerin söyledikleri gibi, aklî bakımdan Ailah için vacibtîr, de-nilemez- Çünkü, bir şeyin vacib olabilmesi için bunu o kimseye vacib kılanın rütbe itibariyle daha yukarıda olması şartı vardır. Gerçek ise şu ki, Allah, bütün yaratıkların yaratıcısı, onların maliki ve onlara mükellefiyetler koyandır. Dolayısıyla herhangi bir şeyin O'nun hakkında vacib olmakla nitelendirilmesi doğru değildir. O, bundan yüce ve münezzehtir. Şu kadar var ki, Şanı yüce Allah, -ki, O, va'dinde sadık olandır- kullarından isyan edenlerin tevbelerini kabul edeceğini şu buyruğu ile bizlere haber vermektedir: 'Kullarından tevbeyi kabul eden, kötülükleri de affeden O'dur." (eş-Şura, 42/25) Yüce Allah'ın: "Onlar, Allah'ın kullarının tevbesini kabul eden... olduğunu bilmediler nu'?M (et-Tevbef 9/104) buyruğu ile: 'Muhakkak ki Ben, tevbe eden... olanlara çok çok mağfiret edenim" (Tâ-Hâ, 20/82). Buyrukları ise, yüce Allah'ın kendisi için vacib kıldığı bir takım şeyleri haber vermesine ge-Lİnce, bu buyruklarla haber verdiği o şeylerin kendisi için vacib olmasını gerektirir. Akide (inanç,) ise, aklen O'nun hakkında herhangi bir şeyin vacib olmadığı şeklindedir Bu konudaki sem'î buyrukların zahiri ise, Onun tevbe edenin tevbesini kabul edeceğini ifade etmektedir.
Ebûl-Meâlî ve başkaları der ki: Bu zahir ifadeler, yüce Allah'ın tevbeyi kabul edeceğine dair zanm galip bilgi vermektedir. Yoksa yüce Allah hakkında tevbeyi kat'î olarak kabul edeceğini ifade etmezler.
İbn Atiyye der ki; Ancak bu hususta Ebû'l-Meâlî ile (aynı kanaati paylaşan) başkalarına muhalefet edilmiştir. Bir kişinin şanları tam ve nasuh bir tevbe ile tevbe ettiğini farzetsek, Ebû'l-Meâlî der ki: Böyle birisinin tevbesinin
kabul olunacağına dair galip zan sözkonusudur. Başkası ise der ki: Yüce Allah'ın kendi zatı hakkında haber verdiği şekilde, O'mm böyle bir kimsenin tevbesini kat'î olarak kabul edeceği söylenir. İbn Atiyye der ki: Babam (Allah'ın rahmeti üzerine olsun) bu görüşe meyleder ve tercih ederdi. Ben de bu görüşteyim. Yüce Allah'ın; "O, kullarının tevbesini kabul edendir" (eş-Şûrâ, 42/25) buyruğu ile: "Şüphesiz ki Ben, çok çok mağfiret edenim" (Tâ-hâ, 20/82) buyruğunun ifade ettiği mananın bu şekilde tevbe ettiği farzolu-nan kimse hakkında sözkonusu olmaması, yüce Allah'ın kullan hakkındaki merhameti île bağdaşmaz. Bu husus bu şekilde anlaşıldığı takdirde, şunu bil ki, yüce Allah'ın: "Allah'ın tevbelerini kabul edeceği..." buyruğunda bir hazf vardır. Zahiri üzere değildir. [241] Ancak bunun anlamı O'nun tevbe-leri kabul etmesinin, Allah'ın kullarına lütuf ve rahmeti ile olduğunu ifade etmektedir. Bu da Hz. Peygamber'in Muaz b. Cebel'e söylediği şu sözler ka-bilîndendin "Allah'ın kullan üzerindeki hakkının ne olduğunu biliyor musun?" O, Allah ve Rasûlü daha iyi bilir deyince, Hz. Peygamber: "Onları cennete koymasıdır" [242] diye buyurdu.
İşte bütün bunların ifade ettiği mana şudur:
Bu Allah'ın hak va'di ve doğru sözü dolayısı ile, Allah'ın lütuf ve rahmetinden ötürü böyledir. Buna delil ise yüce Allah'ın: O, rahmeti kendi üze rineyazmıştır/' (el-En'âm, 6/12) yani O? bunu vad etmiştir, demektir.
Burada üzerine buyruğunun : Yanında anlamına olduğu da söy-lenmişse de, ikisinin ifade ettiği mana birdir. İfadenin takdiri; Allah nezdin-de... şeklindedir. Yani O, sahih kılan şartları bulunduğu takdirde, tevbeyi kabul edeceğine dair vaadde bulunmuştur ve va'dinden cayması sözkonusu değildir.
Tevbenin sahih olmasının şartlan dört tanedir: Kalbten pişmanlık duymak, masiyeti derhal terk etmek, bir daha benzerini işlememek üzere karar vermek ve bu tevbeyi başkasından değil de, yüce Allah'tan haya ederek yapmış olmak. Bu şartlardan birisi yerine gelmeyecek olursa tevbe sahih olmaz. Günahın itiraf edilip, çokça mağfiret dilenmesinin de tevbenin şartlarından olduğu söylenmiştir. Bundan önce Âli İmran Sûresi'nde, tevbenin anlamı ve hükümlerine dair geniş açıklamalar geçmiş bulunmaktadır. (Bk. 3/90. âyet) Bildiğim kadarıyla tevbenin herhangi bir haddi düşürmediği hususunda görüş ayrılığı yoktur. [243]
Bundan dolayı ilim adamlarımız der ki: Hırsız erkek> hırsız kadın ve başkasına zina iftirasında bulunan kimse, tevbe eder ve aleyhlerine sahicilik edilecek olursa onlara had uygulanır.
Buradaki "Üzerine" edatının "...deo, dan" anlamına geldiği de söylenmiştir. Yani Allah tarafından tevbeleri kabul olunacak kimseler.,, anlamındadır. Bunu Ebûbekr b. Abdus söylemiştir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. İleride et-Tahrim Sûresİ'nde (66/8, âyette) nasûh tevbe ile kendisinden tevbe olunacak hususlara dair açıklamalar gelecektir. [244]
2- Tevbe Bütün Günahkârlar Hakkında Umumidir:
Yüce Allah'ın: "Kötülüğü ancak bilmeden yapanların..." buyruğundaki: 'Kötülük (es-sû’; ile el-En'âm Sûresİ'nde: "Aranızdan kim bilmeksizin bir kötülük işlerse" (el-En'âm, 6/54) buyruğundaki "kötülük" tabiri küfür ve mahiyetlerin tümünü kuşatan umumi bir tabirdir. Rab-bine asi olan herkes, o masiyetinden vazgeçinceye kadar cahildir.
Katâde der ki: Peygamber (sav)'ın ashabı, herbir masiyetin ister kasten olsun, ister bilmeyerek olsun bir cehalet olduğunu icma ile kabul etmişlerdir, îbn Abbas, Katâde, ed-Dahhâk, Mücahid ve es-Süddî de böyle demiştir.
ed-Dahhâk ve Mücahid'den şöyle dedikleri rivayet edilmiştir; Burada cehaletten, bilmemekten kasıt, kasten işlemektir. İkrime der ki: Dünyanın bütün işleri cehalettir. O, bununla özellikle İnsanı Allah'ın itaati dışına çıkartanları kastetmektedir Böyle bir ifade de yüce Allah'ın: "Muhakkak dünya hayatı bir oyun ve bir eğlencedir" (Muhammed, 47/36) buyruğu ile paralellik arzetmektedir,
ez-Zeccac der ki: Burada yüce Allah'ın: "Bilmeden" buyruğunun anlamı, fani zevklerini ebedi zevklerine tercih etmeleri demektir. Yine bu "bilmeden" kelimesinin, cezanın mahiyetini bilmeyerek işlemek anlamında olduğu söylenmiştir. Bunu İbn Fûrek na ki etmiştir. İbn Atiyye der ki: Ancak İbn Fürek'in görüşü zayıf görülmüş ve bu kanaati reddolunmuştur. [245]
3- Erken Tevbe Etmek Gereği:
Yüce Allah'ın: "...sortra da çarçabuk tevbe eden kimselerinkidir* buyruğu hakkında İbn Abbâs ve es-Süddî der ki: Bu buyruk, "ölüm hastalığından önce tevbe edenlerinkidir...” demektir. ed-Dahhâk'tan da şöyle dediği rivayet edilmiştir: Ölümden önce olan herşey yakın demektir.
Ebû Miclez ve yine ed-Dahhâk, İkrime, İbn Zeyd ve başkaları ise derler ki: Melekleri ve ruhunun kabz edilmekte olduğunun görülmesinden ve kişinin kendisini kaybetmesinden önceki tevbe, yakın zamanda yapılmış tevbe demektir.
Mahmud el-Verrak şu beyitleri ne güzel söylemiş:
"Ölümden ve dillerin tutulmasından önce; Kabul edilmesi umulan bir tevbeyi önden gönder, kendin için. Nefislerin çaresiz kalmasından önce bunu acele yap. Çünkü öylesi bir tevbe bir azıktır, bir ganimettir; güzel hareket eden ve
Rabbine dönen kimse için."
İlim adamlarımız (Allah'ın rahmeti üzerlerine olsun) derler ki: Böyle bir vakitte tevbenin. sahih oluş sebebi, henüz umudun devam etmesi, kişinin pişmanlık duymasının sahih olması, fiili terk azminin sahih olmasıdır.
Tirmizî, İbn Ömer'den Peygamber (savcın şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir: "Kişinin cam boğazına gelip dayanmadığı sürece, şüphesiz Allah kulunun tevbesini kabul eder." Tîrmizî der ki, bu hasen garip bir hadistir.[246]
Can boğaza gelip dayanmadıkça" ifadesi ise, canının boğazına gelip kendisiyle gargara yapılan şey durumuna ulaşmaması halidir. Bu açık lamayı el-Herevî yapmıştır.
Şöyle de denilmiştir: Bunun anlamı; günah üzerinde ısrar efmeksizin, yakın bir zamanda (günahın işlenmesi üzerinden kısa zaman geçtikten sonra) tevbe etmeleri demektir. Sağlıklı iken acele edip tevbe edeninki daha faziletlidir. Ayrıca umduğu salih ameli daha çok yetişip yerine getirebilir. Ölüm ise, herşeyden uzak kalınan bir zamandır, Nitekim şair şöyle demiştir:
"Benim bu yerim (mezarım) dışında uzak kalınan bir yet var mı ki,
varsa neresidir?"
Salih el-Murrî, el-Hasenden şöyle dediğini rivayet etmektedir: Her kim işlemiş olduğu bir günahtan dolayı Allah'a tevbe etmiş bulunan kardeşini o günahı dolayısıyla ayıplayacak olursa, Allah da o ayıplayanı mutlaka o günahla müptela kılar.
Yine el-Hasen der ki: İblis yere indirilince şöyle dedi: İzzetin hakki için, ruh onun cesedinde bulunduğu sürece ben de Âdemoğlundan ayrılmayacağım. Yüce Allah da şöyle buyurdu: "Ben de izzetim hakkı için Âdemoğlun canı boğazına gelip dayanmadığı sürece tevbeyi esirgemeyeceğim." [247]
4- Tevbeleri Kabul Olunmayacaklar;
Yüce Allah: "Yoksa tevbe... kâfir olarak öleceklerinkl değildir" buyruğunda Ölümün gelip çatmış ve artık hayata dönmekten ümidini kesmiş olan kimselerin, tevbeleri kabul olunanlar kapsamına girmeyeceğini ifade etmektedir. Nitekim Firavun, suya gömülüp boğulmak noktasına gelince, izhar etmiş olduğu imanın taydaşını görmedi. Çünkü böyle bir zamanda tev-benin faydası olmaz. Zira bu vakit teklif zamanı bitmiş olmaktadır. İbn Ab-bâs, İbn Zeyd ve müfessirlerin cumhuru böyle demiştir. Kâfirler küfürleri üzere ölürler, âhirette de onların tevbeleri kabul olunmaz. Yüce Allah'ın: ""İşte Biz onlar için çok acıklı bir azap hazırlamışladır'" buyruğunda onlara işaret edilmektedir. Bu da ebedi bir azaptır. Şayet bu buyruğu ile hepsine işaret edilmekte ise, o takdirde, isyankârlar hakkında ebediliğin sözkonusu olmadığı bir azap vardır. Bu da buradaki "kötülüklerin (seyyiât'ın)" küfürden daha aşağı olan günahlar anlamına kullanılması demektir. Yani tevbe, küfürden daha aşağı günahlar işleyip,, sonra ölüm gelip çatınca tevbe edenlerin-ki değildir. Kâfir olarak ölüp de Kıyamet gününde tevbe edenlerinki de değildir.
Şöyle de açıklanmıştır: Burada sözü geçen "kötülükler (seyyiât.)" küfür demektir, O takdirde buyruğun anlamı şöyle olur: Makbul tevbe ölüm esnasında tevbe eden kâfirlerinki değildir. Kâfir olarak ölenlerinkî de değildir
Ebû'l-Âliye der ki: Âyetin baştanın olan: "Allah'ın tevbelerlnî kabul edeceği kimseler..." buyruğu mü'minler hakkında inmiştir Sonraki ikinci âyet-i kerime ise münafıklar hakkında inmiştir ki o da şudur: "Yoksa kötülükleri işleyip duran...değüdin" buyruğu fiilleri üzere ısrar eden kimselerin tevbeleri kabul olunmaz demektir.
"Nihayet onların birine ölüm gelip çattığında" kuyruğundaki ölümün gelip çatmasından kasıt, kişinin nefes alırken ağzındaki tükürüklerin boğazına kaçması, canının çekilip alınması ve ölüm meleğinin görülmesi halidir. "Ben şimdi gerçekten tevbe ettim diyenlerin... değildir." İşte böylesi için tevbe yoktur.
Daha sonra yüce Allah, kâfirlerin tevbelerini sozkonusu ederek şöyle buyurmaktadır: ^Ve kâfir olarak üteceklerin ki de değildir. İşte Biz onlar için çok acıklı bir azap hazırlamış izdir."
Yani oldukça ıstırap verici ve devamlı bir azap hazırlamısızdır. Buna dair açıklamalar daha önceden (bit, el-Bakara, 2/10. âyetin tefsiri) geçmiş bulunmaktadır. [248]
19- Ey iman edenler! Kadınlara zorla mirasçı olmanız sîze helâl olmadığı gibi, -onlar apaçık bir hayasızlık işlemedikçe- kendilerine verdiğinizden bîr kısmını alıp götürmeniz için onları sıkıştırmayın. Onlarla iyi geçinin. Şayet onlardan hoşlanmadıysanız (sabredin). Çünkü hoşunuza gitmeyen bir şeyde Allah pek çok hayır takdir etmiş olabilir.
Bu buyruğa dair açıklamalarımızı sekiz başlık halinde sunacağız:
1- Kadınların Miras Alması Hususunda Cahiliye Âdeti, İslâm'ın Bunu Reddi ue Nüzul Sebebi:
"Kadınlara zorla mirasçı olmanız size helâl olmadığı gibi anlamındaki bu buyruk, daha önce sözü geçen hanımlar ile ilgili açıklamalarla ilgilidir. Bundan maksat, onlara yapılan zulmü ve zararı ortadan kaldırmaktır. Hitap, onların velilerinedir.
-Mastar anlamını veren-: buyruğu ise, Helâl olmaz" buyruğu ile reP mahallindedir. Yani kadınlara zorla mirasçı oluşunuz size helâl değildir.
"Zorla" anlamına gelen: hal mahallinde mastardır.
Bu âyetin nüzul sebebi ile ilgili yapılan rivayetler ve müfessirlerin görüşleri farklı farklıdır. Buharı, "Ey İman edenler! Kadınlara zorla mirasçı olmanız size helâl olmadığı gibi... kendilerine verdiğinizin bir kısmını ahp götürmeniz için onları sıkıştırmayın" buyruğu hakkında İbn Ab-bâs'm şöyle dediğini nakletmektedir: Adam öldüğü vakit onun velileri, hanımı üzerinde daha bir hak sahibi idiler. Onlardan birisi istediği takdirde, onunla evlenebilirdi. İsterlerse onu başkasıyla evlendirirler, istemezlerse evlendirmeklerdi. Onlar, akrabalarından daha çok (kadın üzerinde) hak sahibi idiler. Bunun üzerine bu âyet-i kerime nazil oldu. Bu hadisi ayrıca Ebû Davud bu manada rivayet etmiştir. [249]
ez-Zührî ve Ebû Miclez der ki; Birisi öldü mü, onun başka anneden olma oğlu, yahut asabeleri arasında en yakın olan, elbisesini kadının üzerine atardı. Böylelikle kişi o kadın üzerinde bizzat kendisinden ve velisinden daha bir hak sahibi olurdu. İstediği takdirde ölenin verdiği melıir dışında ona mehir vermeksizin onunla evlenirdi. İsterse de başkası ile evlendirir, meh-rini kendisi alır ona o mehirden birşey vermezdi. Dilediği takdirde ise Ölenden aldığı mirası kendisine fidye olarak versin dîye ona engel olur yahut Ölüp de kendisi onun mirasını alsın diye bekletirdi. Bunun üzerine yüce Allah: "Ey İman edcolerî Kadınlara torla mirasçı olmanız size helâl olmadığı gibi..." buyruğunu indirdi. Buna göre âyet-i kerimenin anlamı şöyle olur; Sizin o kadınları kocalarından miras alarak, sizin onlara koca olmanız helâl değildir.
Şöyle de açıklanmıştır: Mirasçı elini çabuk tutup (kocası ölen kadının) üzerine bir elbise bırakacak olursa, o kadın üzerinde kendisi daha bir hak sahibi olurdu. Şayet kadın çabuk davranıp ailesinin yanına gidebilirse, bu sefer kadın kendisi hakkında daha bir hak sahibi olurdu. Bunu es-Süddî söylemiştir.
Bir başka görüş de şöyledir: Adam yaşlı bir kadınla evli iken canı genç bir kadınla evlenmek İsterdi. Fakat sahib olduğu mal dolayısıyla yaşlı kadından ayrılmaktan hoşlanmaz, onu yanında alıkoyardı. Ona yaklaşmazdı da. Kadtn malını ona fidye olarak verip kendisim kurtarıncaya veya kadın ölüp de kocası onun malına mirasçı oluncaya kadar bu böyle devam ederdi. Bunun üzerine bu âyet-i kerime nazil oldu. Koca eğer onunla birlikte olmaktan hoşlanmıyor ise boşamakla, onu zorla, istemeyerek yanında alıkoymamakla eraro-lundu. İşte yüce Allah'ın: "Kadınlara zorla (lıoşlanmaksızın) mirasçı olmanız helâl olmadığı gibi.**" buyruğunda kastedilen budur.
Ayet-i kerimeden kasıt, cahİliye dönemindeki uygulamaları ortadan kaldırmak, kadınların malın miras alınması gibi erkeklerden alınacak mirasın bir mal gibi değerlendirilmemesini sağlamaktır.
"(kjîi) kelimesinin "keP harfinin ötreli okunuşu Hamza ve Kisaî'ye göredir. Geri kalanlar ise bunu üstün okurlar. Her birisi ayrı bir söyleyiştir, el-Kutebî der ki, "kef harfinin üstün okunuşu ikrah (zorlamak) anlamındadır. Ötreli okunuşu; zorluk ve sıkıntı manasına gelir.
O bakımdan: sözü, isteyerek yahut istemeyerek, hoşuna gitsin veya gitmesin bu işi yapacaksın, anlamındadır.
Âyet-i kerimede hitab ve 1 üçleredir. Burada hitabın onun mirasına tamah ederek, kötü bir şekilde onlarla geçinerek, onları alıkoyan yahut mehirleri-nin bir bölümünü fidye olarak verip vazgeçinceye kadar onları alıkoyan kadınlann kocalarına olduğu da söylenmiştir, Bu görüş daha sahihtir. Bunu İbn Atiyye tercih ederek şöyle demiştir: Bunun delili ise yüce Allah'ın: "Onlar apaçık bir hayasızlık işlemedikçe...* buyruğudur Eğer bir hayasızlık yapacak olurlarsa, artık velinin o kadının malım almak kastıyla alıkoyması, ümmetin icmaı ile (velinin) hakkı değildir. Böyle bir hak, bundan sonraki meselede açıklanacağı üzere kocaya aittir. [250]
2- Hayasızlık Yapan Kadına Karşı Takınılacak Tavır:
Yüce Allah'ın: "Onları sıkıştırmayın" buyruğu ile ilgili açıklamalar daha önceden geçmiş ve bunun "engellemek" anlamına geldiğine dair açıklamalar el-Bakara Sûresi'nde (2/232. âyet, 3. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.
"Onlar apaçık bir hayasızlık işlemedikçe" buyruğunda yer alam "Hayasızlık (el-fahişe)"nin anlamı hakkında insanların farklı görüşleri vardır. el-Ha-sen bunun zina demek olduğunu söylemektedir. Ona göre bakire zina ettiği takdirde ona yüz sopa vurulur ve bir sene sürgüne gönderilir. Kocasından almış olduğu (melıri) de kocasına iade eder.
Ebû Kilâbe der ki: Kişinin karısı zina ettiği takdirde, kendisine fidye verinceye (bul1 yapıncaya) kadar karısını sıkıştırmasında, ona zarar verecek uygulamalarda bulunup zorluk çıkartmasında bir mahzur yoktur.
es-Süddî de der ki: Kadınlar böyle yapacak olurlarsa, o takdirde mehir lerini geri alamazlar. İbn Sirîn ve Ebû Kilâbe der ki: Onun karnı üzerinde bir adam bulmadığı sürece ondan fidye alması helâl değildir. Çünkü yüce Allah: "Onlar apaçık bir hayasızlık işlemedikçe" diye buyurmaktadır.
İbn Mes'ud, İbn Abbâs, ed-Dahhâk ve Katâde der ki: Âyeti kerimede yer alan "apaçık hayasızlık79, nefret etmeleri ve serkeşlik etmeleridir. Devamla derler ki: Kadın serkeşlik ettiği takdirde kocasının, kansınin malını alması helâl olur. MâUk'in de görüşü budur.
İbn Atiyye der ki: Şu kadar varki, ben ondan nakledilmiş ve âyet-i kerimede geçen "hayasızlık (el-iahişe)1'nin anlamına dair açık bir ifade bellemiş değilim.
Bir başka topluluk da şöyle demektedir: Buradaki hayasızlıktan kasıt, dilinin müstehcen olması, söz ve davranışı ile kölü geçimdir. Bu aynı zamanda "en-nüşûz (serkeşlik)"in anlamlarından birisidir.
Kimi'ilim ehli; serkeşlik eden kadından hul' olmak üzere mal almanın caiz olduğunu kabul ederler
Şu kadar varki, bu gibi kimseler ise, yüce Allah'ın: * Kendilerine verdiğinizin bir kısmını alıp götürmeniz için" buyruğunu nazarı itibara alarak, ondan alacağı hul1 bedelinin ona vermiş olduğu (mehir) den fazla olmaması gerektiği görüşündedirler.
Malik ve ilim ehlinden bir gurup ise şöyle demektedir: Koca serkeşlik eden kadından sahip olduğu malın tümünü dahi alabilir İbn Atİyye der ki: Kadının zina etmesi ise, kocaya serkeşlikten, de, eziyet vermesinden de daha ağırdır. Bütün bunlar ise, mal almayı helâl kılmayan hayasızlıklar (fahişe) dır.
Ebû Ömer (îbn Abdi'İ-Berr) der ki: İbn Sirîn ve Ebû Kilâbe'nin görüşleri bana göre hiç bîr kıymet ifade etmez. Çünkü hayasızlık (el-fahişe), kimi zaman müstehcenlik ve eziyet anlamına da gelebilir. Bundan dolayı müstehcen kimseye (el-berzî) fahiş ve mütefalıhiş adı verilmiştir. Koca, karısının fuhuş yaptığına muttali olduğu takdirde onunla la ne deşebilir, dilerse de onu boşayabilir. Bu durumdaki karısını, kendisine malını fidye vermek üzere sıkıştırmasına gelince kocanın böyle bir hakkı yoktur. Ve ben herhangi bir kimsenin: Ebû Kitabe dışında, karısını zina ederken bulduğu takdirde ona hul' verinceye kadar karısını sıkıştırabileceğini, ona kötü davranabileceğini söyleyen başka bir kimse bilmiyorum. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır,
Yüce Allah'ın: "Allah'ın sınırlarım korumayacaklarından korkarsa-nız" yani birlikte güzel geçinmek, kadının kocasının haklarını, kocanın da karısının haklarını yerine getirmesi hususunda bir endişeniz olursa, "o halde kadının birşeyleri fidye vermesinde her ikisi için de bir vebal yoktur" (bk. el-Bakara, 2/229. ayet, 4. başlık) diye buyrulmaktadır. Bir başka yerde de:"Bununla beraber gönül hoşluğu ile size onun bir kısmını bağışlarlarsa, onu da afiyetle yiyin" (en-Nisa, 4/4) diye buyrulmaktadır. İşte bu âyeti kerimeler bu hususta asıl delilleri teşkil etmektedir.
Ata el-Horasanî der kî: Bir kocanın hanımı eğer bir hayasızlık işleyecek olursa, daha ünce ona vermiş olduğu mehri geri alır ve onu dışarı çıkartırdı. Bu ise indirilen hadlerle nesh edildi.
Bu konuda dördüncü bir görüş de vardır: "Onlar apaçık bir hayasızlık işlemedikçe* buyruğu, zina edip evlerde haps olunmadıkça anlamındadır. O takdirde bu neslıten önceki bir buyruktur. Aıa'mn sözünün anlamı da budur, ancak bu zayıf bir görüştür. [251]
3- "Sıkıştırmama" Emrinin Muhatapları Veliler Kabul Edilirse...
Bizler, "sıkış Ur mama" hitabında kast edilenlerin "veliler" olduğu görüşünü, kabul edersek; bunun fıkhı sonuçlan şöylece ortaya çıkar: Velinin, velayeti altındaki kadını sıkıştırdığı sahih olarak tesbit edilecek olursa, hakim, kadının ve kocasının durumuna bakar. Ancak kız çocuklarına yaptığı uygulamalarda baba bundan müstesnadır. Eğer babanın kız çocuklarını sıkıştırmasında bir salâh varsa, ona itiraz olunmaz ve bu konuda tek bir görüş vardır. Bu (sıkıştırma) da evlenmeye talip olan kimseler hakkında söz konusu olur. Eğer onun bu sıkıştırması, sahili olarak tesbit edilirse, İmam Malik'in mezhebinde bu konuda iki görüş vardır; Birisine göre, baba da diğer veliler gibidir. Hakim kızı ile evlenmek isteyenler arasından dilediği kimse ile evlendirir ve babasını da mahkemeye davet eder. Diğer bir görüş ise, bu hususta durum babasına arz olunmaz. [252]
4- "Kadınları Sıkıştırma Yasağının Atfedildiği Cümle ve Bir Kıraat:
Onları sıkıştırmayın"buyruğunun nehiy olması dolayısıyla
cezm olması mümkündür. O takdirde bunun başında yer alan "vav" harfinin, birinci cümle ile ilişkisi bulunmayan bir atıf harfi olması sözkonusudur. Bununla beraber bunun mansub olmak üzere, Zorla mirasçı olmanız" buyruğuna atfedilmiş olması da caizdir O takdirde "vav" harfi bir fiili bir diğer fiile atfeden bir edat olur. İbn Mes'ud ise, buradaki ibareyi: Ve onları sıkıştırmanız da" şeklinde okumuştur. Bu okuyuş ise, mansub olma ihtimalini kuvvetlendirdiği gibi, sıkıştırmanın nass ile caiz olmayan bir davranış olması ihtimalini de kuvvetlendirmektedir. [253]
5- "Apaçık" Buyruğunun Kıraat Farkları:
Yüce Allah'ın: Apaçık" buyruğu Nâfi' ve Ebû Amr'ın kıraatine göre "ye" harfi şeddeli ve esreli olarak okunmuştur. Diğerleri ise "ye" harfini şeddeli olarak okurlar. İbn Abbâs ise, bir şeyin apaçık olması anlamını İfade eden: tabirinden "be" harfini esreli, "ye" harfini de sakin (med harfi) olarak; diye okumuştur. Bütün bu kıraat şekillerinin hepsi fasih söyleyişlerdir. [254]
6- Kadınlarla İyi Geçinmek:
Yüce Allah'ın: "Onlarla İyi geçinin buyruğuna gelince, Allah'ın size emretmiş olduğu şekilde, güzel surette onlarla geçinin, demektir. Burada hitap herkesedir. Çünkü ister koca olsun, ister veli olsun, herkesin kadınlarla belli bir geçimi vardır. Buradaki emirde çoğunlukla kast olunanlar kocalardır. Bu da yüce Allah'ın: ifa iyilikle tutmak..." (bk. el-Bakara, 2/229. âyet, 4, baslık) buyruğunu andırmaktadır. Güzel geçim ise, kadının mehir ve nafaka gibi haklarını eksiksiz ödemek, suçsuz yere yüzüne karşı surat asmamak, onunla güzel konuşmak, kaba ve sert konuşmayıp başkasına meylettiğini izhar etmemek suretiyle olur. Geçim (işret): İse, içli dışlı olmak, samimi bir şekilde konuşup şakalaşmak gibi anlamlara gelmektedir. Tarafeynin şu beyiti de bu kabildendir:
"Bir eefer alabildiğine uzak bir yere uzaklaşıp gitse de
Beraber oturup kalktığımız sevgili(ler)le geçen zamanımız buna üstün gelir.
Bir kimse ile geçinmeyi ifade etmek üzere topluluk halindeki geçimi ifade etmek üzere de, denir.
Yüce Allah, kocalara, kadınları nikahladıkları takdirde onlarla güzel bir şekilde geçinmelerini emretmektedir ki, beraberlikleri, arkadaşlıkları ve bi-ribirleriyle içli dışlı olmaları mükemmel şekilde olsun. Çünkü böyle bir geçim şekli nefsi daha bir huzura kavuşturur ve geçimi daha bir tatlı laştınr. Bu ise koca hakkında vacib olan bir İştir. Mahkeme karan İle yerine getirmek zorunda olduğu bir husus değildir.
Kimisi de şöyle demektedir: Güzel geçim, kadının kendisi için süslendiği gibi, onun da karısına güzel görünmesidir. Yahya b. Abdurrahman el-Han-zalîder ki: Muhammed b. el-Hanefîyenin yanına gittim. O da benim yanıma kırmızı bir örtüye bürünmüş olarak çıktı. Sakalından ise misk, amber, ud ve yağ karışımı koku damlıyordu. Ona: Bu da ne? diye sordum. Dedi ki: Bu örtüyü hanımım üzerime sardı, bu kokulan da bana sürdü. Biz, canımızın çektiği şeyleri onlarda görmek istediğimiz gibi, onların da aynı şekilde bizde görmeyi arzuladıkları şeyler vardır.
İbn Abbâs (r.a) der ki: Ben hanımımın bana süslenmesini sevdiğim gıbt, aynı şekilde hanımıma süslenmeyi severim. Bu ise bizim sözünü ettiğimiz ifadenin kapsamına girmektedir İbn Atiyye der ki: Peygamber (sav) in şu buyruğu da âyet-i kerimenin anlamım ifade etmektedir: "Onda eğrilik olduğu halde, sen ondan yararlanmaya bak."[255] Yani eğriliğine rağmen sen onunla kötü geçinmeye kalkışma. O takdirde ayrılıklar buradan başgösterir ve anlaşmazlıklar bununla ortaya çıkar. Bu İse hul" yapmaya bir sebeptir. [256]
7- Hanıma Hizmetçi Tutma:
Yüce Allah'ın: "Onlarla İyi geçinin" buyruğunu, ilim adamlarımız şuna delil göstermişlerdir: Şayet kadına tek bir hizmetçi yeterli gelmiyor ise, bu sefer kocası ona yeteri kadar hizmetçi tutar. Halife ve hükümdar kızlan ile tek bir hizmetçinin yeterli gelmediği benzeri hanımlar böyledir. îşte iyi bir şekilde geçinmek budur.
Şafiî ile Ebû Hanife ise şöyle demektedir: Kocanın tek bir hizmetçiden başka hizmetçi tutma yükümlülüğü yoktur. Bu ise bizzat kadının kendi hizmeti için yeterlidir. Tek bir hizmetçinin yeterli gelmediği bir kadın dünyada yok-tur.'Bu da birden çok atı bulunan bir savaşçının durumuna benzer. Böyle birisine sadece tek bir at payı verilir. Çünkü böyle birisi ancak tek bir at üzerinde savaşabilir.
Bizim (mezhebimiz olan Mâliki mezhebine mensup) ilim adamlarımız der ki: Bu yanlıştır Çünkü görülecek işleri pek çok olan hükümdar kızları gibi kimselere tek bir hizmetçi yetmez. Zira böyle bir kadının elbiselerinin yıkanması, yatağının düzeltilmesi ve buna benzer tek bir kişinin yapamayacağı pek çok işleri vardır. Bu da açıkça görülen bir husustur. Doğrusunu en iyi bilen Allahtır. [257]
8- Kadınlardan Hoşlanmamaya Rağmen Katlanma Emri:
Yüce Allah'ın: "Şayet onlardan hoşlanmadıysaaız...'' buyruğu şu demektir; Eğer -herhangi bir hayasızlık işlemeksizin ve serkeşlikte bulunmaksızın-çirkinlikleri, yahut kötü huylan dolayısıyla onlardan hoşlanmadınız ise, böyle bir durumda katlanma menduptur. Çünkü neticede Allah'ın o kadından, salih evlatlar ihsan etmesi umulur.
şart edatı ise, ile merfu'dur ile birlikte fiil hoşlanmama fiili) mastardır.
Derim ki: Müslim'in Sakih inde Ebû Hureyre yoluyla varid olan şu hadis-i şerif de bu manayı ifade etmektedir: Ebû Hureyre dedi ki: Rasûlullah (sav) şöyle buyurdu: "Mü'min bir erkek, mü'min bir kadından tiksinip nefret etmesin. Çünkü onun bir huyundan hoşlanmayacak olsa dahi bir diğer huyundan razı olur." [258] Yani: Kansına ondan ayrılacak noktaya itecek kadar tam anlamıyla buğz etmesin. Bu da böyle bir noktaya gelmemeye çalışılmalıdır, demektir. Aksine onun kötü halini iyi hallerine versin ve sevdiği hallerini gö-zönünde bulundurarak hoşlanmadığı hallerine gözyumsun. Mekhûl dedi ki: îbn Ömer'i şöyle derken dinledim: Erkek, yüce Allah'tan hayırlısını dilerse, ona hayırlı olan verilir. Bu sefer o aziz ve celil olan Rabbine karşı (kendisi için hayırlı görüleni beğenmeyerek) kızgınlık gösterir. Aradan fazla zaman geçmeksizin kendisine yine en hayırlısının verilmiş olduğunu görür.
İbnu'l-Arabî naklederek dedi ki: el~Mehdiyye kentinde, Ebû'l-Kasım b. Ha-bib bana, Ebû'I-Kasım es-Seyyuri'den haber verdi. Ebû'l-Kasım, Ebû Bekr b. Abdurrahman'dan şöyle dediğini nakletmektedir:
Şeyh Ebû Muhammed b. Ebi Zeyd, ilim ve din bakımından yüksekçe bir mevkide ve ileri derecede bilgi sahibi idi. Geçimi kötü bir hanımı vardı. Ona karşı haklannı yerine getirmiyor, diliyle kocasına eziyet veriyordu. Karısı hakkında ona birtakım sözler söyleniyor ve onun bu hallerine katlandığı için kınanıyordu O ise şöyle derdi: Ben bedenimin sağlığı, bilgim ve sahip olduklanmla Allah'ın bana eksiksiz nimet verdiği bir kimseyim Belki de bu kadın günahıma bir ceza olmak üzere baha gönderilmiştir. O bakımdan ondan ayrılacak olursam, başıma ondan daha ağır bir cezanın geleceğinden korkarım. İlim adamlarımız derler ki: İşte bu da mubah olmakla birlikte, boşamanın mekruh oluşuna bir delildir. Peygamber (sav)'den da şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "Şüphesiz Allah, boşama ve (aşın) yemek yeme dışında mubah kıldığı hiçbir şeyi mekruh görmez. Ve şüphesiz Allah, dolup taşan bir bağırsağa buğz eder. [259]
20. Bir eşi bırakıp da yerine bir başka eş almak İsterseniz, öncekine yüklerle (mehir) vermiş olsanız bile ondan hiçbir şey almayın. Onu bir iftira veya apaçık bir günah diye alır mısınız?
21. Hem birbirinize karışmış ve onlar sizden kuvvetli bir söz almışken onu nasıl alabilirsiniz?
Bu buyruklara dair açıklamalarımızı altı başlık halinde sunacağız:
1- Ayetler Arası İlişki:
Bundan önceki âyet-i kerimede, kadının sebep teşkil ettiği ayrılmanın hükmü ile, kocanın ondan (bu durumda) mal alabilme hakkına sahip olduğu belirtildikten sonra, bunun akabinde kocanın sebep teşkil ettiği ayrılıktan söz edilmekte ve eğer herhangi bir serkeşlik ve kötü geçim sözkonusu olmaksızın boşanmak istiyor İse, erkeğin kadından herhangi bir mal isteme hakkına sahip olmadığı beyan edilmektedir. [260]
2- Kötü Geçim ve Serkeştik Her İki Taraftan İse, Eşler Ayrılmak İsterlerse:
Eğer kan-koca da serkeşlik ediyor, biribirleriyle kötü geçiniyor ise, bununla, ikisi de ayrılmayı arzu ediyorlarsa, hükmün ne olduğu hususunda ilim adamlarının farklı görüşleri vardır.
Mâlik (r.a) der ki: Kadının ayrılığa sebep teşkil etmesi halinde, kocanın kadından mal alma hakkı vardır. Bu durumda da erkeğin bu ayrılığa sebep teşkil etmesi nazarı İtibara alınmaz. Bir gurup ilim adamı da şöyle demektedir: Serkeşliğin yalnızca kadın tarafından olması ve bu konuda kadının kocadan istekte bulunması hali müstesna, kocanın kadından mal alması caiz değildir. [261]
3- Kadına Mehir Miktarı:
Yüce Allah'ın: "Öncekine yüklerle (melıir) vermiş olsanız bile..." âyeti mehirleri yüksek tutmanın caiz olduğuna delildir. Çünkü yüce Allah, mubah olmadık bir şeyi misal göstermez. Ömer (r.a.) irad ettiği bir hutbesinde şöyle demişti; Şuna dikkat edin, kadınların (nehirlerini yüksek tutmayın. Şayet bu, dünyada bir şeref, Allah nezdinde de bir takva olsaydı, bunu sizden ziyade elbette Rasûlutlah (sav)'ın yapması gerekirdi. Halbuki oT hanımlarından olsun, kızlarından olsun, hiçbir kimsenin mehrini onikî ukiyeden fazla tes-bit etmiş değildir.
Bu sefer bir kadın karşısına dikilerek; ey Ömer dedi, Allah bize vermig-ken sen bizi mahrum mu edeceksin? Şanı yüce Allah: "Öncekine yüklerle (mehir) vermiş olsanız bile ondan hiçbir şey almayın" demiyor mu? Hz. Ömer: Evet bir kadın isabet etti, Ömer hata etti, diye cevap verdi.
Bir rivayete göre de, Hz, Ömer başını önüne eğdi ve bir süre sessiz durduktan sonra dedi ki: Bütün insanlar senden daha fakihtir ey Ömer!
Bir diğer rivayete göre de şöyle demiştir: Bir kadın isabet etti ve bir erkek de hata etti. Sonra böyle bir şeye (çok mehir vermeye) karşı tepki göstermekten vazgeçti. Bunu Ebû Hatim el-Büstî, "Saftık Miisned^inde, Ebû'l-Acfa es-Sülemî'den rivayet ederek şöyle demiştir: Ömer insanlara hutbe irad etti... Daha sonra bu rivayeti oniki ukiyye ibaresine kadar nakletti. Ancak bu arada bir kadının kalkıp ona karşı söylediklerinden sonraki bölümü nakletmedi.
İbn Mace de bunu Sünen'inde Ebû'l-Acfa'dan rivayet eder ve: "...ukiyyeden sonra şu fazlalığı nakleder: Erkek hanımına verdiği mehri öyle bir ağırlaştırır ki, sonunda bundan dolayı içinde kadına karşı bir düşmanlık besler ve der ki: Ben senin yüzünden kırbanın İpine dahi muhtaç oldum -veya kırba gibi terieyinceye kadar çalışıp didinmek zonanda kaldım- (Ebu'1-Acfâ dedi ki): Ben, arap doğmuş bir kimse olduğum halde kırbanın ipinin yahut kırbanın terlemesinin ne olduğunu bilmiyordum."[262]
el-Cevherî der ki: Aslında; : Kırbanın ipi tabiri ibaresinin başka bir söyleyişidir. Ondan başkaları ise şöyle demektedir: Kırbanın ipinden kasıt, kırbanın asıldığı bağı demektir. Burada hadiste şunu söylemektedir: Ben kırba ipine varıncaya kadar senin için mükellefiyet altına girdim. Kırbanın teri ise, kırbanın suyu demektir. Bununla da şu söylenmek istenmektedir: Senin için o kadar sıkıntılara katlandım ki, yolculuklar yaptım ve kırbanın terine dahi muhtaç oldum. Bu da kırbanın içindeki suyu demektir.
Şöyle de açıklanmıştır: Kırbanın teri tabiriyle, kırbanın terlemesi; terleyin-ceye kadar senin için yoruldum ve mükellefiyetler altına girdim, kast edilir,
Bir diğer görüşe göre: Araplar yolculuklarında beraberlerinde su alırlar. Bu suyu da develere asarlardı. Bunu da sırayla yapıyorlardı. Çünkü bu su sırta ağır bir yük teşkil ediyordu.
Bu açıklama ile hem "arak : ter" hem de, "alak : askı ipi" kelimeleri açıklanmış olmaktadır. el-Esmaî der ki; Kırbanın arakı (teri) sıkıntı anlamındadır. Bunun aslının ne olduğunu da bilemiyorum demiştir. Yine el-Esmaî der ki: Ben Ebû Tarafe'nin oğlunu -ki gördüklerimin en fasih konuşanı idi- şöyle derken dinledim; Bizim yaşlılarımızın şöyle dediklerini diniemişimdir: Ben filandan kırbanın arakını (terini) gördüm diyorlar, bundan da çektikleri sıkıntıyı anlatmak istiyorlardı. Sonra bana İbnü'l Ahmer'e ait şu beyıti okudu:
"Onun bu söyledikleri bir sövgü sayılmaz.
O sözün affedilmesi iae, yorgun deve üstündeki kırbanın teri gibidir"
Ebû Ubeyd der ki: Şairin anlatmak istediği şudur: Kendisini öfkelendiren, fakat sövgü de olmayan ve kendisine "kırbanın teri" gibi ulaştırılan bir söz işitir ve bundan dolayı o sözü söyleyeni sorumlu tutmaz. Şairin burada kırba kelimesini kullanması mümkün olmadığından yine aynı anlama gelen "es-sika" kelimesini kullanmış, bundan sonra da yorgun deve sırtındaki tabirini kullanmıştır. Bunun da anlamı şudur: Araplar yolculuklarında kırbaları develere yükletirlerdi. Bu ifade ise el-Ferrâ'nın naklettiklerini andırmaktadır, el-Ferrâ'nın iddiasına göre araplar yolculuklarında dağlardan geçtiklerinde, beraberlerinde su taşırlar ve bunu da nöbetleşe develerin sırtına asarlardı, Çünkübu suyun sırt üzerinde taşınması bir yorgunluk ve bir meşakkat veriyordu. el-Ferrâ bu açıklamayı, "arak" kelimesi hakkında değil de, aalak" kelimesi hakkında yapıyordu.
Bir kesim de şöyle demektedir: Âyet-i kerimeden yüksek miktarlarda rnehir vermenin cevazı anlaşılmamaktadır. Çünkü burada kantarın misal verilmesi mübalağa yoluyladır. Şöyle buyurulmuş gibidir: Ve siz bu kadınlara kimsenin vermediği kadar büyük miktarda melıir vermiş olsanız dahî... demektir. Bu da Hz. Peygamberin: "Her kim Allah için bir mescid yapacak olsa, -velev ki bu bir kekliğin oturup yumurtladığı yer kadar dahi olsa- Allah da o kimseye cennette bir ev yapar" [263] buyruğuna benzemektedir. Bilindiği gibi bîr kekliğin oturabileceği kadar bir yer mescid olamaz.
Yine Peygamber (sav), ödeyeceği mehrinde kendisinden yardım istemek üzere gelmiş bulunan îbn Ebi Hadred'e bu mehrinin ne kadar olduğunu sormuş, o da ikiyüz deyince, Rasûlullah (sav) öfkelenmiş ve şöyle buyur-muştu: "Sanki siz, altını ve gümüşü Medine'nin kara taşlığının bir tarafından veya bir dağdan kesiyormuş gibisiniz."[264]
Bazıları bunlardan mehillerin fazla miktarda verilmesinin yasaklandığı sonucunu çıkartmışlar. Ancak böyle bir sonuç çıkartmayı gerektiren bir durum yoktur. Peygamber (sav)'ın evlenen böyle bir adama bu şekiİde tepki göstermesi, mehrin fazlalığı ve çok verilmesi dolayısıyla değildir. Onun bu şe kilde tepki göstermesi, fakir olduğu bu halinde kendisini yardım istemek ve dilenmek ihtiyacına sokması dolayısıyladır. Çünkü bu, ittifakla mekruhtur Hz. Ömer ise, Hz. Ali'nin, Hz. Fatıma'dan olma kızı, Um Gülsum'e (Allah hepsinden razı olsun) kırkbin dirhem mehir vermişti,
Ebû Davud, Ukbe b. Âmirden, Peygamber (savVin bir adama: "Seni filan kadın ile evlendirmeme razı mısın?" diye sormuş; evet deyince, bu sefer kadına: "Seni de filan erkekle evlendirmeme razı mısın?" diye sormuş, kadın da evet demişti. Hz. Peygamber de bunları birbirleriyle evlendirmiştL Erkek, kadın için herhangi bir mehir tayin edilmeksizin gerdeğe girdi ve ona birşey vermedi. Bu koca, Hudeybiye'de hazır bulunmuş kimselerdendi. Hayber'de de ona ait bir pay vardı, Ölümü yaklaştığında dedi ki: Rasûlullah (sav) beni filan ile evlendirdi ve ben ona bir mehir tayin etmediğim gibi, ona mehir olarak bir şey de vermemiştim. Sizi şahid tutuyorum ki, ben ona mehir olarak Hayber'deki payımı veriyorum. Bunun üzerine kadın, oradaki payını aldı ve bunu yüzbîne sattı. [265]
İlim adamları mehrin azamisi hususunda herhangi bir sınırlandırma olmadığını icma ile kabul etmişlerdir. Çünkü yüce Allah: "Öncekine yüklerle (mehir) vermiş olsanız bile...” diye buyurmuştur. Ancak asgari miktarının ne olduğu hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Yüce Allah'ın: "Mallarınızla... istemeniz" (en-Nisâ, 4/24) buyruğunu açıklarken bu hususlar ele alınacaktır. Kıntann sınırı ile ilgili açıklamalar, daha önce Âli îmran Sûresi'nde ( âyet, 4.'başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.
îbn Muhayssn: Öncekine... vermiş olsanız" buyruğu Birine" kelimesinin başındaki hemzeyi vasıl ile okumuştur ki, bu da bir söyleyiştir. Şairin şu sözü bu kabildendir:
"Ve toz dumanın altından onun sesini işitirsin.'* Bir diğeri de şöyle demektedir:
"Şayet savaşmayacak olursam bana bir peçe giydiriniz.” [266]
4- Mehirden Birşey Geri Alınamaması:
Yüce Allah'ın: "Ondan hiçbir şey almayın" buyruğu île ilgili olarak, Bekir b. Abdullah el-Müzenî şöyle demektedir: Koca hul' ile ayrılmak isteyen kadından birşey alamaz. Çünkü yüce Allah: "Hiçbir şey almayın*1 diye buyurmaktadır. O böylelikle bunu el-Bakara Sûresi'ndeki ayeti neshedici olarak kabul etmektedir. [267] İbn Zeyd ve başkaları da der ki: Bu âyet-i kerime yüce Allah'ın Bakara Sûresi'nde yer alan: "Onlara verdiklerinizden tirşeyi geri almanız sizin için helâl olmaz." (el-Bakara, 2/229) Ayeti ile nesh edilmiştir.
Doğrusu, bu âyetlerin hepsinin muhkem olduğu, bunlar arasında nasih ve mensûhun bulunmadığı, her birisinin ötekisi ile birlikte ele alınacağıdır. Taberî der ki: Bu âyet-i kerime muhkem bir âyettir. Bekr (.el-Müzenî): "Eğer kadının kendisi birşey vermek isterse" şeklindeki ifadesinin bir anlamı yoktur, çünkü Peygamber (sav), Sabit b. Kays'a hanımının vermiş olduğu meh-ri geri almasını caiz kılmıştır. [268]
"Onu bir İftira olarak..." anlamındaki kelime burada hal mevkiinde mastardır. "Veya apaçık bir sunan" buyruğu da ona atfedilmiştir. "Apaçık" kelimesi “günah"ın sıfatıdır. [269]
5- Mehrin Geri Ahnamayışınm Gerekçesi:
Yüce Allah'ın: "Hem birbirinize karışmış... iken onu nasıl alabilirsiniz?" buyruğu halvet olması halinde mehrin geri alınmasının yasak oluşunun bir gerekçesidir. Bazıları der ki: Birbirine karışmak" kelimesi, kocanın hanımı ile cima etsin etmesin tek bir örtü altında bulunması demektir. Bunu el-Herevî nakletmektedir ki> bu el-Kelbî'nin açıklamasıdır.
el-Ferrâ der ki: Bu kelime erkeğin kadın ile başbaşa kalıp onunla cima etmesi demektir. îbn Abbas, Mücahid, es-Süddî ve başkaları der ki: Bu âyet-i kerimedeki bu kelime cima anlamındadır. îbn Abbas der ki; Ama yüce Allah kerimdir. O bakımdan kinayeli buyurmuştur, Sözlükte bu kelime asıl itibariyle karışmak anlamındadır. Birbirine karışmış şeylere “” denilir. Şair der ki:
*0na: Ey halam dedim, devem senindir ve ayrıca Heybemde birbirine karışmış kuru burma ve kuru üzüm.'*
Birbirine karışmış ve başkanlan bulunmayan topluluğa da: denilir.
Karışmış" kelimesi cima etmese dahi halvette bulunmak anlamına alındığı takdirde, acaba sadece halvetin varlığı ile mehrin ödenmesi gerekir mi, gerekmez mi hususunda ilim adamlarımız birbirinden farklı dört görüş ortaya atmışlardır. Birisine göre, mücerred halvet ile mehrin Ödenmesi gerekir. Diğer görüş ilişki olmadıkça mehir tahakkuk etmez. Üçüncü görüş, kadının zifaf odasında kocası ile başbaşa (halvette) kalması ite mehrin ödenmesi gerekir. Dördüncü görüş ise, erkeğin evinde olması ile kadının evinde olması arasında fark gözetilip hükümlerin Farklı olacağını belirten görüştür.
Sahih olan, kayıtsız şartsız halvet ile mehrin ödenmesi gerektiği görüşüdür, Ebu Hanife ve arkadaşları da bu görüştedir. Onlar derler ki: Koca hanımı ile sahih olarak halvette bulunacak olursa mehrin tamamı (ve ayrılık halinde) iddet gerekir. Duhul olmuş olsun, yahut olmasın farketmez. Dârakut-nî, Sevbân'dan şöyle dediğini nakletmektedir: Rasuhıllah (sav) buyurdu ki: "Kim kadının örtüsünü açar ve ona bakarsa mehir Ödemek icabeder." [270]
Hz. Ömer de şöyle buyurmuştun "Kapıyı kapatır, perdeyi indirir ve (nikâhsız olarak görülmesi haram yeri) avreti görürse mehir Ödemek icab eder." [271]
Ali (r.a)'nin de şöyle dediği rivayet edilmektedir: "(.Erkek) kapıyı kapatır, perdeyi indirir, (.kadının) avrettim) görürse, mehir ödemesi vacip olur."[272]
Malik de der ki: Bir sene ve buna benzer uzun bir süre koca karısı İle birlikte kalacak olursa ve her ikisi de birbirlerine dokunmadıkları hususunda ittifak ederlerse ve kadın da mehrin tamamını isteyecek olursa^ ona hak kazanır.-
Şafii der ki: Böyle bir durumda kadının iddet bekleme yükümlülüğü yoktur. Mehrin yansını hak eder. Buna dair açıklamalar daha önce el-Bakara Sûresi'nde (2/237. âyet, 5- başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. [273]
6- Kadınların Aldıkları "Kuvvetli Söz":
Yüce Allah'ın: "Hem... onlar sizden kuvvetli birsöi almışken..." buyruğunun açıklaması ile ilgili üç görüş vardır.
Bir görüşe göre buradaki kuvvetli sözün, Hz. Peygamberin: "Kadınlar hakkında Allah'tan korkunuz. Çünkü siz onları Allah'ın emaneti diye aldınız ve onların fercleri Allah'ın adı ile size helâl oldu" buyruğunda dile getirilmiştir. [274] Bunu İkrirne ve er-Rabf söylemiştir.
İkinci görüşe göre, yüce Allah'ın: "Boşama iki defadır. Ya iyilikle tutmak, ya güzellikte salmaktır" (el-Bakara, 2/229) buyruğunda dile getirilmiştir Bunu el-Hasen, İbn Şîrînf Katade, ed-Dahhak ve Süddî söylemiştir
Üçüncü görüş ise, nikâh bağıdır. Kocanın ben nikahladım ve nikâh bağına malik oldum sözüdür. Bu da Mücahid İle İbn Zeyd'in görüşüdür. Bir gurup ise, kuvvetli sözden kasıt çocuktur demişlerdir.
Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. [275]
22. Babalarınızın nikahladığı kadınları nikahlamayın. Ancak geçmiş olan müstesna. Şüphe yok ki o, bir hayasızlıktı. İlahi gazaba sebep İğrenç bir işti ve kötü bir yoldu.
Bu buyruğa dair açıklamalarımızı dört başlık halinde sunacağız:
1- Âyetin Nüzul Sebebi:
Yüce Allah'ın: "Babalarınızın nikahladığı kadınları nikahlamayın" buyruğu ile ilgili olarak denildiğine göre, insanlar yüce Allah'ın: "Ey iman edenler, kadınlara zorla mirasçı olmanız size helâl olmadığı gibi..." (en-Nisâ, 4/19) âyetinin nüzulünden sonra, babalarının hanımlarının rızasıyla evlenmeye devam ettiler. Ve bu durum: "Babalarınızın nikahladığı kadınları nikahlamayın7* âyeti nazil oluncaya kadar böylece devam etti. Böylelikle böyle bir evlilik her durumda haram oldu. Çünkü nikâh kelimesi hem cima, hem evlenmek hakkında kullanılır.
Şayet baba bir kadın ile evlenmiş yahut, nikâhsız olarak onunla ilişkt kurmuş ise, ileride de yüce Allah'ın izniyle açıklanacağı gibi onun oğluna haram olur. [276]
2- Üvey Anneyi Nikahlamanın Yasaklanışı....
Yüce Allah'ın: "Nikahladığı1 buyruğundan kastedilenlerin kadınlar olduğu söylendiği gibi, akid olduğu yani babalarınızın Allah'ın dinine muhalif olan Fasid nikâhını yapmayın, anlamında olduğu da söylenmiştir. Çünkü yüce Allah, nikâhın ne şekilde olacağını sağlam esaslara bağlamış, şartlarını da geniş geniş açıklamıştır. Bu görüş, Taberî'nin de tercih ettiği görüştür. Buna göre; "...den: (mealde:...lan)" edatı, kelimesine taalluk etmektedir." Nikahladığı" ise mastardır.
Taberî der ki: Şayet bunun anlamı, babalarınızın nikahladığı kadınları nikahlamayın şeklinde olsaydı, o takdirde; 'ın yerine 'in gelmesi gerekirdi. Buna göre buradaki yasak, onların da, babalarının yaptıkları fasid nikâh gibi nikâh yapmamalarıdır. Ancak (maksadın kadınlar olduğunu söyleyen birinci) görüş daha sahihtir. O takdirde ve edatlarının anlamında olur. [277]
Bunun böyle olduğunun delilide, ashab-ı kiramın âyet-i kerimeyi bu manada ahp kabul etmiş olmalarıdır. Buradan, çocukların babalarının evlenmiş oldukları kadınları nikahlamalarının yasak olduğuna delil getirmişlerdir.
Araplar arasında oğlun, babasının hanımını ondan sonra nikâhlamayı alışkanlık haline getirmiş bir takım kabileler vardı. Bu uygulama Ensar arasında bağlayıcı bir uygulamaydı. Kureyşliler arasında ise, karşılıklı rıza ile mubahtı. Nitekim Amr b. Umeyye'nin babasının ölümünden sonra, babasının hanımı ile evlendiğini biliyoruz. Bu kadından Müsafir ve Ebu MuayE adındaki çocukları olmuştur. Bu sebepten Umeyye'den ise EbuVİs ve diğer çocukları vardı. Umeyye oğullan, Müsaflr ile Ebu Muayt'ın hem kardeşleri hem amcaları idiler. Bu şekilde evlenenlerden birisi de Saftan b, Umeyye b. Halef idi. O, babasından sonra, babasının hanımı olan el-Esved b. el-Muttalib b, Esed kızı Fahite İle evlenmişti. Umeyye ise, henüz karısı hayatta iken öldürülmüştü. Yine bu tür evlilik yapanlardan birisi de Manzur b. Zebban'dt. O da babasının, Harice'nin kızı Müleyke adındaki hanımı ile evlenmişti. Bu kadın ise önceden Manzur'un babası Zebban b. Seyyar'ın nikâhı altında idi.
Bu kabilden evlenenlerden bir diğer kişi ise, Hısn b. Ebi Kays'dır. O, babasının hanımı olan Ma'n kızı Kubeyşe ile evlenmişti. el-Esved b. Halef de babasının hanımı ile evlenmişti.
el-Eşas b. Sevvâr der ki: Ebu Kays, ensardan salih kimselerdendi. Vefat ettikten sonra oğlu Kays, babasının hanımı ile evlenmeye talib olmuş, o da şöyle demişti: Ben seni oğlum biliyorum. Fakat Rasululiah (sav)'a gidip onunla danışayım. Bunun üzerine Rasulullah'a gidip durumu bildirdi. Yüce Allah da bu âyet-i kerimeyi indirdi.[278]
Araplar arasında kızıyla da evlenenler vardı. Bu kişi ise, Hacİb ^. Zürare idi. Bu Mecusilik dinîne girmiş ve bu kötü işi yapmıştı. Bunu da en-Nadr b. Şumeyl "Kitabü'l-Mesâlib" adh eserinde zikretmiştir. Yüce Allah da mü'min-lerer babalarının yaptıkları bu uygulamayı böylelikle yasaklamış oldu. [279]
3- Geçmiş Olanın İstisnası:
Yüce Allah'ın: "Ancak geçmiş olan müstesna buyruğu geçmiş ve daha önce olup bitmiş olan müstesna demektir.
Selef: geçmiş, senden önce geçmiş bulunan ataların ve akrabaların hakkında kullanılan bir tabirdir.
Buradaki istisna munkatı'dır. Yanı, ama geçmiş olandan uzak durunuz ve onu terkediniz. Buradaki; "Ancak" kelimesinin "sonra" anlamına geldiği de söylenmiştir. Yani geçmişte yapılan bu uygulamadan sonra... demektir. Allah'ın şu buyruğunda olduğu gibi: Onlar orada ilk Ölümden başka ölümü tatmazlar" (ed-Duhân, 44/56} Bunun anlamı ise: İlk ölümden sonra ölümü tatmazlar, şeklindedir.
Burada yer alan: "Ancak geçmiş olan müstesna" buyruğunun geçmiş olan da dahil olmak üzere nikahlamayın, anlamında olduğu da söylenmiştir. Yüce Allah'ın şu buyruğunda olduğu gibi: "Bir mü'min diğer bir mfrmini -yanlışlıkla olması müstesna- Öİdiiremez" (en-Nisa, 4/92) buyruğunda olduğu gibi. Yani hata yoluyla dahi öldüremez, demektir, âyet-i kerimede şu anlamda olmak üzere takdim ve tehir olduğu da söylenmiştir: Babalarınızın nikahladığı kadınları nikahlamayınız. Çünkü bu büyük bir hayasızlık idi, İlahi gazaba sebep iğrenç bir işti. Ve o kötü bir yoldu. Geçmiş olan müstesna. Bir görüşe göre de âyet-i kerimede: "Babaları-nızm nikahladığı kadınları nikahlamayın buyruğu dolayısıyla hazfedilmiş ifadeler vardır. Bu iradeler de şöyledir: Sizler bunu yapacak olursanız, cezalandırılır ve sorgulanırsınız. Ancak geçmiş olan müstesna. [280]
4- Bu Nikahın Yasak Kılınış Sebebi:
Yüce Allah'ın: "Şüphe yofcki o, bir hayasızlıktı. (İlâhî gazaba sebep iğrenç bir işti ve kötü bîr yoldu}." Bunun ardından yüce Allah böyle bir nikâhı alabildiğine ve arka arkaya kötüleyici ifadelerle yerdi. Bu ise böyle bir işin ilerisi olmayacak şekilde son derece çirkin olduğunun delilidir Ebu'l-Abbas dedi ki: Ben İbnül-Arabi'ye bu şekildeki makt nikâhına dair soru sordum o şöyle dedi: Bu makt nikâhı, kişinin babasının hanımı ile babasının onu boşamasından yahut ölmesinden sonra evlenmesidir. Böyle evlilik-yapan adama ise, dayzan adı verilir. İbn Arafe dedi ki: Bir kimse babasının hanımı İle evlenip ondan çocuğu olacak olursa, onun bu çocuğuna araplar el-maktî (yani makt nikâhının çocuğu) adını verirlerdi. Makt, asıl itibarı ile buğzetmek anlamındadır. Bu kelime 'den gelir.
Buğza ve gazaba uğrayan kimseye de; denilir. Araplar, bu şekilde babasının hanımı ile evlenen kimseye MakH derlerdi. Yüce Allah da o bakımdan böyle btr nikâh ve evliliğe aMakt" adını vermiştir. Çünkü bu, bu işi yapanı gelip bulan gazabı gerektiren bir iştir.
Âyet-i kerimeden maksadın, kişinin babaların herhangi bîr şekilde ilişki kurmuş olduğu kadın ile ilişki kurmayı yasaklamak olduğu da söylenmiştir. Ancak babaların cahiliyye döneminde, nikahlamak yoluyla değil def zina yoluyla ilişki kurmuş olduğu kadınlar, bundan istisna edilmiştir. İşte bu tür kadınlarla sizin evlenmeniz caizdir. Daha Önce babalarınızın zina yoluyla ilişki kurmuş olduğu kadınlarla nikâh akdi yaparak, ilişki kurmanız sizin için caizdir. Bu açıklamayı İbn Zeyd yapmıştır. Bu açıklamaya göre istisna muttasıl olur. O takdirde bu, -ileride de açıklaması geleceği üzere- zinanın mahremliği gerektiren bir sebep olmayacağı hususunda aslî bir delil olur. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. [281]
23. Anneleriniz, kızlarınız, kızkardeşleriniz, halalarınız, teyzeleriniz» kardeş kızları* hemşire kızları, sizi emziren süt annelerini*, süt hemşireleriniz, eşlerinizin anaları ve kendileriyle zifafa girdiğiniz eşlerinizden himayenizde bulunun üvey kızlarınız size haram kılındı. Eğer o kadınlarla zifaf a girmemişteniz, sizin için bir vebal yoktur. Sulbünüzden oğullarinızın hanımları ve iki kız kardeşi birlikte almanız da (size haram kılındı). Ancak geçmiş olan müstesna. Şüphesiz Allah Gafurdur, Rahîmdlr.
Bu buyruğa dair açıklamalarımızı yirmibir başljk halinde sunacağız:
1- Kendileriyle Evlenilmesi Haram Olanlar (Muharremat):
Yüce Allah'ın: "Anneleriniz, kızlarınız... size haram kılındı" âyeti şu demektir: Annelerinizi nikahlamanız, kızlarınızı nikahlamanız... size haramdır. Yüce Allah, bu âyet-i kerimede nikâhlanmalan helâl ve haram olan kadınları zikretmektedir.
Bundan Önce babanın hanımı İle evlenmenin haram kılındığı zikredildiği gibi, yüce Allah, yedisi neseb yoluyla, altısı da süt emme ve sıhrî akrabalık yoluyla olmak üzere bazı kadınlarla evlenmeyi haram kılmıştır.
Mütevatir sünnet ise bunlara bir yedincisini daha katmıştır ki, bu da kadım halası ile birlikte nikâh altında tutmaktır. Ayrıca icma da bunu açıkça ifade etmiştir. İbn Abbas'tan da şöyle dediği sabittir: Neseb yoluyla yedi, sihri akrabalık yoluyla yedi kadın ile evlenmek haram kılınmıştır.
Daha sonra İbn Abbas, bu âyet-i kerimeyi okumuştur. Ensarın mevlası olan Amr b. Salim de böyle demiş ve şunu eklemiştir: Yedincisi ise yüce Allah'ın: "Evli kadınlar.,.0 (en-Nisâ, 4/24) âyetinde yer almaktadır.
Kendileriyle evlenilmesi haram olanlardan neseb yoluyla haram kılınan yedi kadın şunlardır:
Anneler, kızlar, kızkardeşler, halalar, teyzeler, erkek kardeşin kızları ile kız-kardeşin kızları. Sıhrî akrabalık ve süt emme yoluyla haram kılman yedi kadın ise: Süt anneler, süt kizkardeşler, hanımların anneleri, anneleriyle evlenilmiş himayedeki kız çocuklar, oğulların kızları ve iki kızkardeşi aynı nikah altında tutmak, yedincisi ise (bir önceki âyeti kerimede geçen: "Babalarınızın nikahladığı kadınları nikahlamayın" buyruğunda zikredilmiştir,
Tahavî der ki: Bütün bunlar, üzerinde ittifak bulunan muhkem hükümlerdendir. Bunlardan bir tanesini nikahlamak, icma ile caiz değildir.
Şu kadar varki, kocalarının kendileriyle gerdeğe girmemiş olduğu kadınların anneleri bundan müstesnadır.
Selefin cumhuru, kızın nikâlılanması dolayısıyla, annesinin haram olacağı, bununla birlikte kızın ise, annesiyle gerdeğe girilmedikçe haram olmayacağı görüşündedir. Değişik bölgelerdeki fetvj imamlarının tümü bu görüşle fetva vermişlerdir.
Seleften bir başka kesim ise, anne ile kızının (rabîbe) aynı olduğu kanaatinde olup bunlardan herhangi birisi öteki ile gerdeğe girilmedikçe haram olmayacağını söylerler.
(Bunlar) derler ki; Yüce Allah'ın: "Eşlerinizin anaları" buyruğu, yani kendileriyle gerdeğe girmiş olduğunuz eşleriniz demektir. "Ve kendileriyle zifafa girdiğiniz eşlerinizden himayenizde bulunan üvey kızlarınız size haram kılındı" diye buyurulmuştur. Bunlar gerdeğe girme şartının hem anneler hakkında, hem de himayede bulunan üvey kızlar hakkında olduğunu iddia etmişlerdir. Bunu Hilas (b. Amr el-Hecerî), Ali b- Ebi Talib'den rivayet etmiştir, Ayrıca îbn Abbas, Cabir ve Zeyd b. Sabit'den de rivayet edilmiş olup, aynı zamanda bu, îbn ez-Zübeyr ile Mücahid'in görüşüdür.
Mücahid der ki: Gerdeğe girmek her İki halde de kast edilmiştir. Ancak cumhurun görüşü buna muhaliftir. Ve cumhurun görüşüne göre fetva verilmektedir.
Iraklılar ise bu hususta, işi şöyle diyecek kadar ileri götürmüş ve sıkı tutmuşlardır: Zina yoluyla onunla ilişki kuracak olsa yahut öpse veya şehvetle ona dokunmuş olsa, o kadının kızı ona haram olur.
Ancak bize ve Şafiî'ye göre kızı sahih nikâh olmadıkça haram olmaz. Haram olan bir şey ise, hiçbir zaman helâl olanı -ileride de geleceği üzere- haram kılamaz. Hilas'ın, Hz. Ali'den naklettiğine gelince» delil olmaya elverişli değildir. Hadis ilmi ehlince onun rivayeti sahih değildir. Ondan sahih olan rivayet İse, çoğunluğun görüşü gibidir.
İbn Cüreyc der ki: Ata'ya sordum: Bir kişi bir kadını nikâhlar, sonra o kadını görmeden onunla da cima etmeden onu boşayacak olsa, o kadının annesi ile evlenmesi helâl olur mu? Ata, hayır dedi. Çünkü onun nikahladığı o kadın serbest bırakılmıştır. O kadınla ister gerdeğe girmiş olsun, ister girmemiş olsun (farketmez). Bu sefer ona: Peki İbn Abbas: "Eşlerinizinanaları' buyruğunu "kendileriyle gerdeğe girmiş olduğunuz eşleriniz.,," diye mi okuyordu? diye sordum. O; hayır hayır diye cevap verdi.
Said, Katade'den, o, İkrime'den, o da İbn Abbas'tan yüce Allah'ın: "Eşlerinizin anaları* buyruğu hakkında şöyle dediğini rivayet eder: Bu kadının durumu müphemdir. Kız çocuğa akid (nikâh) yapmakla (artık) o kadın helâl olmaz. Aynı şekilde Malik de Muvatta'mda, Zeyd b. Sabit'ten bunu böylece rivayet etmiştir. Muvatta'da şöyle denilmektedir: "Zeyd: Hayır dedi. Anne müphem bırakılmıştır. Yani onun hakkında bir şart koşulmamıştır. Şart sadece üvey kızlar hakkındadır."[282]
İbnü'l-Münzir der ki: İşte sahih olan budur Çünkü bütün kadınların anneleri yüce Allah'ın: "Eşlerinizin anaları* buyruğunun kapsamına girmektedir. Ayrıca bunu i'rab bakımından şu açıklama da desteklemektedir: İki haber eğer âmil bakımından farklılık arzederlerse bunların nâ'ti (sıfatı) bir olmaz, Nahivcilere göre, Senin hanımlarına yolum uğradı ve Zeyd'in zarif hanımlarından da kaçtım-, şeklindeki ifadede "zarif hanımlar" kelimesinin, hem senin hanımlarının hem de Zeyd'in hanımlarının sıfatı olması caiz değildir.
Aynı şekilde âyet-i kerimede yer alan, " kadınlar ki", ismi mev-suhmun her iki kadın türü hakkında da nâ't olarak kullanılmış olması caiz değildir Çünkü ikisine dair haber farklı farklıdır.
Şu kadar varki, "yani" anlamı kastedilerek caiz olur. el-Halil ve Sibeveyh (buna dair) şu beyiti zikrederler:
"Şüphesiz orada Bktel ve Rizam vardır.
Orada iki hırsızdırlar, bunlar ise kafaları kırarlar."
Burada (ikinci mısra'ın başında) yani anlamı vardır. Bu ise Amr b. Şuayb'ın babasından, onun da dedesinden nakledilen hadiste açıkça ifade edilmiştir. Peygamber (sav) şöyle buyurmaktadır: "Adam bir kadını nikahladığı takdirde, artık onun annesiyle evlenmesi ona helâl olmaz. Kızı ile gerdeğe girmiş olsun yahut olmasın. Anne ile evlendiği takdirde ise, şayet onunta gerdeğe girmeksizin, onu boşayacak olursa, dilediği takdirde kızı ile evlenebilir." Bu hadisi Buhârî ve Müslim rivayet etmişlerdir.[283]
2- Şer’i Hükümler Neye Taalluk Eder:
Bu husus böylece açıklandıktan ve sabit olduktan sonra şunu bilki, haram kılmak: aynların sıfatı değildir. Aynların haram ve helâl kılınması diye birşey sözkonusu değildir, bunun kaynağı da olmazlar. Teklif ancak emir ve nehiy ile ve mükelleflerin hareket edip etmeme gibi fiillerine taalluk eder. Ancak fiiller aynlar hakkında sözkonusu olduğu şeyler olduklarından dolayı emir, nehiy ve hüküm onlara izafe edilmiş, mecazen onlara taalluk etmiştir.
Bu da kinaye (mecaz) yoluyla fiilin meydana geldiği yeri anlatmak için mahalli zikretmek anlamında bir mecazdır.[284]
3- Anneler:
Yüce Allah'ın; "Anneleriniz" buyruğunda herhangi bir şekle has olmaksızın her halde ve genel bir şekilde annelerin haram kılındığını ifade etmektedir. Bundan dolayı ilim ehli buna müphem adını verirler. Yani bu hususta haramhğın kapanmasına bir yol olmadığı gibi, haram olmayan bir bölüm de yoktur. Haramlığın kuvveti dolayısıyla bu ismi almıştır. Kızların, kızkar-deşlerin ve diğer zikredilen muharrematın durumu da böyledir.
Anneler anlamına gelem kelimesi, kelimesinin çoğuludur. ile kelimeleri aynı anlamda olmak üzere "anne” demektir. Kur'ân-ı Kerim’de her ikisi de kullanılmıştır. Buna dair açıklamalar daha önceden Fatiha Sûresi'nde[285] geçmiş bulunmaktadır. Şöyle de denilmiştir: Anne kelimesinin aslı şeklinde veznindedir. Tıpkı iki ayrı kuş ismi olan isimleri gibi. Bu kelimeden sondaki iki harf düşmüş, ancak çoğul yapılınca tekrar bu harfler yerlerini almıştır. Şair der ki:
"Benim annem Hindiftir, Devs ise babam.
Yine denildiğine göre; kel leyenler şu beyiti delil gösterirler:
Yine denildiğine göre; kelimesinin aslı (ot) kelimesidir. Bunu söy-
"Sen onu bütün musibetlerde dönüp sığındığın Bîr anneden diye kabul etlin/'
O cakdirde bunun çoğulu da: (od) şeklinde gelir. Çoban şöyle der:
"Müıkit ve Muharrik'in değerli yavruları anneleri idi onların. Onlara vuran (üstüne aşırüan) koçlar ise hakiki koçtu."
Anne (el-unım) seni doğurmuş her dişinin adıdır. Bunun kapsamına yakın anne girdiği gibi, onun anneleri, nineleri, babanın annesi, nineleri ve ne kadar geriye giderlerse gitsinler hepsi girer.
Kız (el-bint) ise, senden doğma her dişinin adıdır. Şöyle de denilebilir; Bir derece yahut bir kaç derece ile doğum suretiyle nesebi sana ulaşan her dişinin adıdır. Bunun kapsamına sulben kız girdiği gibi, o kızın kızları ve oğlun kızlarının -istedikleri kadar aşağıya doğru gitsin- hepsi girer.
Kız kardeş (el-uht), iki aslında veya o iki asıldan birisinde sana komşu olan her dişinin adıdır. Kız (bint)'in çoğulu benât gelir. Bunun asli; O'dır. Kullanılan kelimeleri ise kelimeleridir. el-Ferrâ der ki: Esrenin "ya" harfine delalet etmesi için kelimesinin "be" harfi esreli gelmiştir.
Buna karşılık "vav" harfinin hazfedildiğine delalet etmesi için; Kızkardeş" kelimesinin "elifi ötreli gelmiştir. Çünkü 'ın aslı şeklindedir. Çoğulu ise diye gelir.
Hala Cel-Amme), baban yahut deden ile iki aslında veya ikisinden birisinde komşu olan her dişinin adıdır. Şöyle de denilebilir. Nesebi sana varan her bir erkeğin kızkardeşi senin halandır. Hala, anne cihetinden de olabilir. Bu da annenin babasının kızkardeşidir.
Tkyze (el-Hâle) iser iki aslında yahut ikisinden birisinde, annenle ortak olan herbir dişinin adıdır. Şöyle de denilebilir: Doğum yoluyla nesebi sana gelen her dişinin kızkardeşi senin teyzendir. Teyze baba cihetinden de olabilir. Bu da babanın annesinin kızkardeşidir.
Erkek kardeşin kızı, senin erkek kardeşinin onun üstünde vasıtalı veya vasıtasız babalık nisbeti olan her bir dişidir. Kızkardeşin kızı da bu şekildedir. İşte bunlar neseb yoluyla haram kılınan yedi kadındır. Nâfi' -Ebubekr b. Ebi Uveys'în rivayetine göre Kardeş" kelimesini başında elif-lâm gelmiş ise, "hı" harfini, harekeyi naklederek şeddeli okumuştur.[286]
4- Süt Anneler:
Yüce Allah'ın: "Sizi emziren süt anneleriniz" buyruğunda sözü geçen süt annelerin haramlılığı, açıkladığımız kimselerin haramlığı gibidir. Rasûlullah (sav) şöyle buyurmuştur: "Neseb yoluyla haram olan, aynı şekilde süt emmeden dolayı da haram olur." [287] Abdullah (b. Mes'ud): Annelerinizi,.. şeklinde "tensizt hemzeli olarak okumuştur.
Yüce Ahllah'ın:" halinden kesilmiş olan kadınlar" (et-Talâk, 65/4) buyruğunda olduğu gibi.
Şair der ki:
"Ecrini umarak haccetmeyen,
Fakat suçsuz ve bir şeyden haberi olmayan kimseyi öldürmek isteyen
o kadınlardan..."
"Sizi emdiren kadınlarca gelince, bir kadın küçük bir çocuğa süt emzire-cek olursa, onun annesi olacağından dolayı, ona haram olur. Kızı da onun kızkardeşi olacağından, emzirene annenin kızkardeşi de çocuğun teyzesi olacağından, annesi de çocuğun ninesi olacağından, sütün sahibi olan o kadının kocasının (üvey) kızı da onun kızkardeşi olacağından, kocanın kızkardeşi de halası olacağından, kocanın annesi de ninesi olacağından, o kadının oğul ve kızlarının kızlan da onun erkek ve kız kardeşlerinin kızları olacağından hepsi ona haram olurlar.[288]
5- Süt Kardeşliğe Dair Şahitlik:
Ebû Nuaym Ubeydullah b. Hişam el Halebî der ki: Malik'e: Bir kadın süt kardeşi ile birlikte hacceder mi? diye soruldu. O da: Evet dedi. Ebu Nuaym dedi ki, yine Malik'e şöyle soruldu: Bu kadın evlenip kocasıyla gerdeğe girse, sonra bir başka kadın gelip her ikisini de emzirdiğini iddia etse, (durum ne olur)? Malik dedi ki: Bunlar birbirlerinden ayrılırlar. Eğer kadın mehir diye herhangi bir şey almışsa, aldıkları ona aittir. Adamın ödemesi gereken bir-şey kalmışsa, artık birşey ödemesi gerekmez.
Sonra Malik dedi ki: Peygamber (sav)'e bunun benzeri bir durum hakkında soru sorulmuş, o da böyle emretmiş idi. Ey Allah'ın Rasulü dediler, o (şahit kadın) güçsüz bir kadındır. Bunun üzerine Peygamber (sav) şöyle buyurdu: "(Böyle bir durumda) filan kişi (süt kızkardeşi ile evlendi denilmez mi?" [289]
6- Evliliği Haram Kılan Süt Akrabalığı:
Süt emmek dolayısıyla evliliğin haram oluşu, daha önce el-Bakara Sûre-si'nde (2/233. âyet, 4 ve 5. başlıklarda) geçtiği üzere iki yıl içerisinde süt emme gerçekleştiği takdirde sözkonusu olur.
Bize göre, bağırsaklara ulaştığı takdirde, bir defa emmiş olsa dahi, emilen sütün az yada çok olması arasında bir fark yoktur. Şafii ise, süt emzirmede iki şartı nazarı itibara alır. Bunlardan birisi, be§ defa emmiş olmaktır. Çünkü Hz, Âİşe şöyle demiştir: Allah'ın indirdiği buyruklar arasında: Bilinen on defa emmenin haram kıldığı ifade edilmiş!!. Sonra bu on defa süt emme, bilinen btş süt emme ile nesh olundu- Sasulullah (sav) vefat ettiğinde bunlar Kur'ân-ı Kerimden okunan buyruklar arasında yer alıyordu.[290]
Bu rivayette delil olacak taraf şudur: On defa süt emmek, beş defa süt emmekle nesholundu. Şayet haram kılma eğer beş defa emmekten daha aşağısına taalluk etseydi, o takdirde bu beş defa süt emmeyi nesli etmiş olurdu. Bunlara karşı ise, haber-i vahid veya kıyas delil olarak kabul olunamaz. Çünkü bunlarla nesh olmaz. Diğer taraftan "Senle hadisi" diye bilinen hadiste şöyle denilmektedir: "Sen ona beş defa süt emzir, onlarla haram olur," [291]
İkinci şart ise, süt emmenin İki yaşın içinde olması, eğer iki yaştan sonra olursa haram kılmaz. Çünkü yüce Allah: "Anneler çocuklarını iki tam yıl em-zirirler. Bu, emzirmeyi tamamlamak isteyenler içindir" (el-Bakara, 2/233) diye buyurmaktadır. Bir şeyin tam olup kemalini bulmasından sonra ise, herhangi birşey sözkonusu olamaz.
Ebu Hanife, iki yıldan sonra altı ayı da nazarı itibara alır. Malik ise, bir ay ve o civardaki süreyi muteber kabul eder. Züfer ise der ki; Sadece süt ile yetiniyor ve sütten kesilmemiş ise, süt emmektir. İsterse üç yaşını geçmiş olsun. el-Evzaî der ki: Eğer bir yaşında iken sütten kesilir ve bu sütten kesilmesi devam edecek olursa, artık bu kesmeden sonra süt emme sözkonusu olmaz. el-Leys b. Sa'd ise, ilim adamları arasında tek başına büyük kişinin süt emmesinin haram kılmayı gerektireceği kanaatini kabul eder. Bu aynı zamanda Aişe (r.anha)'nın da görüşüdür. Bu görüş, Ebu Musa el-Eşari'den de rivayet edildiği gibi, onun bu görüşten döndüğüne dair de rivayet vardır. Şöyle ki: Ebu'l-Huseyn'in, Ebu Atiyye'den yaptığı şu rivayettir. Ebu Atiyye dedi ki: Adamın birisi hanımı ile Medine'den geldi. Bu kadın doğum yaptı ve memeleri şişti. Kocası bu sütü emip tükürmeye koyuldu. Karnına ondan bir damla girdi. Ebu Musa'ya durumu sorunca, o senden bain talakla boşanmış oldu dedi. Haydi İbn Mes'ud'a git ve durumu haber ver. Adam da îbn Mes'ud'a gidip durumu haber verince, îbn Mes'ud, Bedevi arap ile Ebu Musa el-Eşa-rİ'nin yanma geldi ve şöyle dedi: Senin görüşüne göre şu kır saçtı adam süt emecek çocuk mudur. Şunu bil ki süt emmekten dolayı ancak eti ve kemiği besleyip geliştiren emme halinde haram olmak sözkonusudur. Ebu Musa el-Eş'arî dedi ki: Bu büyük ilim adamı aranızda bulunduğu sürece bana herhangi bir şey sormayınız. [292] İşte Ebu Musa'nın "bana herhangi bir şey sor-mayfruz" şeklindeki bu sözleri, onun bu görüşünden döndüğünün delilidir.
Hz. Aişe de, Ebu Huzeyfe^nin mevlası, Salim'in kıssasını delil olarak gösterir. Salim o sırada yetişkin birisi idi. Peygamber (sav), Sehle bint Süheyl'e, O; ona süt emzir diye emir vermişti. Hadisi Muvatta ve başkaları rivayet etmiştir. [293]
Bir kesim de şaz olarak on defa süt emmeyi muteber kabul etmiştir. Bunu da indirilmiş buyruklar arasında "on defa süt emme" ibaresinin bulunduğunu delil diye kabul ederek ileri sürerler. Bu kesime görüldüğü kadarı ile nesh edici ifade ulaşmamış gibidir
Davud (ez-Zâhirî) der ki: Üç defa süt emmedikçe haram olmaz. Buna da Rasulullah (sav)'ın şu buyruğunu delil göstermiştir: "Bir defa süt emzirmek ile iki defa emzirmek haram kılmaz." Bunu da Müslim rivayet etmiştir. [294]
Bu hadisi şerif Hz. Aişe ve İbn ez-Zübeyr yoluyla rivayet edilmiştir. Âhmed, İshak, Ebu Sevr ve Ebu Ubeyd de buna göre görüş belirtmişlerdir. Bu da Hitab'ın delilini kabul etmektir. Hitab'ın Delili [295] hususunda ise görüş ayrılığı vardır.
Bunların dışında, kalan ve fetva veren, imamlar ise, tek bir defa süt emmenin dahi tahakkuk ettiği takdirde -önceden de belirttiğimiz gibi- haram kıldığını kabul ederler. Bunlar da, hakkında süt emme adının kullanılabileceği asgari miktarı delil diye alırlar. Bu ise, Medine'de görülegelen uygulama ile sıhfî akrabalığa kıyasen desteklenmiştir. Bu kıyasın illeti ise şudur: Süt emmek, haramhğm ebedi olmasını gerektiren sonradan meydana gelen bir husustur. Dolayısıyla bunda da tıpkı sihri" akrabada olduğu gibi sayı şartı aranmaz. el-Leys b. Sa'd da der ki: Müslümanlar süt emmenin, azının da çoğunun da oruçlunun orucunu bozacak kadar olduğu takdirde, beşikte emilir-se haram kılacağını icma ile kabul ederler, Ebu Ömer ise der ki: Leys bu husustaki görüş ayrılığına vakıf olamamıştır.
Derim ki: Bu hususta en açık nass, Peygamber (savl'ın şu buyruğudur: "Bir ve iki defa süt emmek haram kılmak". Bunu Müslim Sahihinde rivayet etmiştir. [296] Bu da yüce Allah'ın: "Sizi emziren süt anneleriniz" buyruğunu tefsir etmektedir. Yani sizi üç defa ve daha fazla süt emzirmiş anneleriniz demektir. Şu kadar var ki, bunun emilen sütün, süt emenin karnına varmış olduğundan kesin olarak emin olunmaması haline hamledîlmesi de mümkündür, Çünkü: "Bilinen on defa süt emmek ve bilinen beş defa süt emmek" ifadeleri bunu ortaya koymaktadır. Burada süt emmeler, "bilinen" diye nitelendirilmiştir. Bu ise, emilen sütün küçüğün karnına vardığı vehmedilen, yahut bu hususta şüpheye düşülen emme hallerini dışarda bırakmaktır.
Bu Hitabın Delili şunu ifade etmektedir: Eğer süt emmeler "bilinen" türden değilseler haram kılmazlar. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. Tahavî'nin de naklettiğine göre, bir ve iki defa süt emmeye dair hadis sabit bir hadis değildir. Çünkü bu hadisi bir seferinde İbn Zübeyr, Peygamber (sav)'den, diğerinde Hz. Aişe'den, bîr diğerinde ise babasından rivayet etmektedir. Böyle bir rivayet ise onu delil olmak mevkiinden düşürür.
Hz. Aişe'den ise, ancak yedi defa emmenin haram kılacağı rivayet edilmiştir. Yine Hz. Aişe'den kızkardeşi Um Gülsüm'e, Salim b. Abdullah'a on defa emzirmesini emrettiği rivayet edilmektedir Hz, Hafsa'dan da benzeri bir rivayet gelmiştir. Yine Hz. Hafsa'dan üç defa da rivayet edilmiştir. Şafii (r.a)'ın da dediği gibi beş defa da rivayet edilmiştir. Aynı zamanda bu îshak'dan da nakledilmiştir. [297]
7. Süt Annenin Kocasının Durumu:
Yüce Allah'ın: "Sizi emziren süt anneleriniz" buyruğu lebenü'1-fahl[298] diye bilinen sütün, süt emziren kadının kocasına ait olduğunu kabul eden görüşü reddedenler, delil diye göstermişlerdir, Bu görüşü reddedenler, Said b. el-Museyyeb, İbrahim en-Nehaî ve Ebû Seleme b. Abdurraliman'dır. Bunlar derler ki: Süt emme, koca tarafından herhangi bir kimseyi haram kılmaz.
Ancak cumhur şöyle demektedir: Yüce Allah'ın; "Sizi emziren süt anneleriniz"[299] buyruğu fahrin (yani süt annenin kocasının) baba olduğunu göstermektedir. Çünkü süt ona nisbet edilir, Zira o süt, o babanın çocuğu sebebiyle gelmiştir.
Bu görüş zayıftır. Çünkü çocuk hem babanın hem annenin suyundan yaratılmıştır. Fakat süt, sadece kadından gelir, erkekten süt çıkmaz. Erkeğin yaptığı ise ilişki kurmaktır. Bu da erkekten meninin inişine sebeptir. Çocuk doğduğu takdirde, Allah, herhangi bir şekilde babaya izafe edilmeksizin sütü hal-keder. Bundan dolayı babanın sütte herhangi bir hakkı yoktur. Süt tamamiy-le annenindir. Böyle bir hükmün (sütün) suya (meniye) kıyas edilerek çıkartılmasına imkan yoktur.
Ancak Rasulullah (sav)fın; "Nesebten ne haram oluyorsa, süt emmekten de haram olur" buyruğu ıli süt emmekten dolayı haram kılmayı gerektirmektedir. Bununla beraber suyun ona nisbet edilmesi açıkça görüldüğü gibi, süt emzirmenin aynı şekilde erkeğe nisbet yönü ortada görülmemektedir. Çünkü süt emzirme anneden olmaktadır.
Evet, bu hususta asi olan ez-Zührî ile Hişam b. Urve'nin, Urve'den onun da Hz. Aişe'den rivayet ettikleri şu hadis-i şeriftir: Hicabın nüzulünden sonra el-Kuays'ın kardeşi Hz. Aişe'nin süt amcası olan Eflah, gelip yanına girmek için izin istedi. Hz, Aişe dedi ki: Ona izin vermeyi kabul etmedim. Peygamber (sav) gelince durumu ona bildirdim. O da şöyle buyurdu: "Yanma girsin. Çünkü o, -ellerin toprakla dolasıcal- senin amcandır." [300]
Ebû'l-Kuays ise, Hz, Aişe'ye süt emzirmis kadının kocasıydı. Aynı şekilde bu da bir haber-i vahid'dir. Sözü geçen Eflah'm, Hz. Ebû Bekir ile birlikte süt emmiş, onun süt kardeşi olma ihtimali de vardır. Bundan dolayı Hz. Peygamber: "Yanına girsin. O, senin amcandır" diye buyurmuştur.
Özetle söyleyeceğimiz şudur: Bu hususta bir şey söylemek doğrusu müş-kıldir. En iyi bilen Allah tır. Fakat, uygulama bu şekildedir. Haram kılma hususunda ise ihtiyat daha iyidir. Bununla birlikte yüce Allah'ın: "Geriye kalanları ise... size helâl kıhndı" (en-Nisa, 4/24) buyruğu ise, muhalif kanaatte olanların görüşünü kuvvetlendirmektedir.[301]
8- Süt Kızkardeşler ve Sthrî Akrabalar:
Yüce Allah'ın: "Süt hemşireleriniz buyruğunda kastedilen anne-baba bir süt kızkardeştir. Bu kızkardeş., kişinin annesinin babasından gelen süt ile emzirdiği kızdır. Annenin buna kişinin kendisiyle birlikte süt vermiş olması, yahut kardeşin ondan önce veya sonra doğmuş olması arasında fark yoktur. Baba bir kızkardeş ise, üvey ananın süt emzirdiği kızkardeştir. Annebir kızkar-deş, anhenin bir başka babadan olma sütüyle emzirdiği kızdır
Daha sonra yüce Allah, sıhrî akrabalık yoluyla haram olanları zikrederek: "Eşlerinizin anaları" diye buyurmaktadır. Sıhrî akrabalar dört kişidir; Hanımın annesi, hanımın (başka kocadan olma) kızı, babanın hanımı (üvey anne) ile oğlun kızı. Hanımın annesi, önceden de geçtiği üzere mücerred olarak kızının sahih akid ile nikâhlanmasıyla haram olur. [302]
9- Üvey Kızlar:
Yüce Allah'ın: "Ve kendileriyle zifafa girdiğiniz eşlerinizden himayenizde bulanan üvey kızlarınız size haram kılındı" buyruğu başlıbaşına bağımsız bir ifadedir. Yüce Allah'ın: "Kendileriyle zifafa girdiğiniz eşlerinizden" buyruğu birinci kesime racı değildir. Aksine bu, sadece üvey kızlara ra-cidir. Çünkü önceden de geçtiği gibi en yakın zikrolunan kimseler onlardır
(Himaye edilen üvey kız anlamına gelen) Rabîbe: Kişinin hanımının başka kocadan olma kızıdır. Ona bu ismin veriliş sebebi, o kızı kendi himayesinde terbiye etmesidir. O bakımdan o kız, terbiye edilen (marbûbe) olur. Ve bu kelime (bu âyet-i kerimede) mef ûle vezninin verdiği anlamı vermek üzere, faile vezninde kullanılmıştır
Fukahanın ittifakla kabul ettiğine göre rabîbe, üvey babasının annesi ile zifafa girmesi halinde haram olur. İsterse bu üvey kız, üvey babasının himayesinde bulunmasın. Kimi mütekaddîmin ile Zahirîler, istisnaî olarak şöyle demişlerdin Kızın annesi ile evlenen kocanın himayesinde olmadıkça üvey kız, ona haram olmaz. Üvey kız bir başka beldede bulunacak yahut da baba zifafa girdikten sonra annesinden ayrılacak olursa, o üvey kızla evlenebilir.
Bu görüşün sahipleri âyeti delil gösterir ve şöyle derlen Yüce Allah, üvey kızı iki şarta bağlı olarak haram kılmıştır Bunlardan birisi, o kızın annesiyle evlenen kocanın himayesinde bulunması, ikincisi ise, annesiyle zifafa girmesi. Bu iki şarttan birisi olmadı mı, haram olmak da söz konusu değildir. Yine H.2. Peygamberin şu hadisini delil gösterirler: "Eğer o, benim himayemde bulunan üvey kızım (rahibem) olmasaydı yine de bana helâl olmazdı. Çünkü o, benim süt kardeşimin kızıdır."[303]
Görüldüğü gibi burada himayede olmak şartını koşmuştur. Ayrıca Ali b. Ebi Talibden bunun caiz olduğunu da rivayet etmişlerdir. İbnül-Münzir ve et-Tahâvî de der ki: Evvela Ali'den rivayet edilen hadis sabit değildir. Çünkü onu rivayet eden İbrahim b. Ubeydullah, Malik b. Evs'den, O, Hz. Ali'den rivayet etmiştir. Ancak bu İbrahim, bilinen bir ravi değildir. İlim ehlinin çoğunluğu da bu hadise karşı başka hadisleri delil getirmiş ve bu hadisin diğer hadislere muhalif olduğunu söylemişlerdir. Ebû Ubeyd der ki: Bunu da Hz. Peygamberin: "Sakın bana kızlarınızı da, kızkardeşlerintei de (evlenme teklitı ile) arz etmeyiniz"[304] diyerek genel bir ifade kullanmış ve hiç bir zaman; "Himayemde bulunanları" kaydını getirmemiştir. Aksine haram oluşları hususunda hepsini aynı şekilde değerlendirmiştir. et-Tahavî der ki: (âyet-i kerimede üvey kızların) "himayede olmak"la nitelendirilmeleri, üvey kızların çoğunlukla üvey babalarının himayelerinde oluşlarından dolayıdır. Yoksa böyle olmadıkları takdirde haram olmazlar, anlamında değildir. [305]
10- Üvey Kızların Haram Olma Şartı:
Yüce Allah'ın: *Eğer o kadınlarla zifafa girmenüşseniz" buyruğundan kasıt üvey annelerdir.
"Sizin için bir vebal yoktur" yani o kadınları boşamiş iseniz yahut ölmüş iseler kızlanni nikahlamanızda sizin için günah sözkonusu değildir. İlim adamları icma ile şunu kabul etmişlerdir: Erkek, kadın ile evlenir, sonra da onunla zifafa girmeden önce o kadını boşar, yahut ölürse, o kadının kızını nikahlaması ona helâldir. Şu kadar var ki, üvey kızların haram kılınmasının gerçekleşmesi için şart olan annelerle zifafa girmenin anlamı hakkında farklı ka-naatelere sahiptirler. İbn Abbas'tan şöyle dediği rivayet edilmektedir: Zifafa girmekten kasıt cimadır. Bu aynı zamanda Tavus, Amr b. Dinar ve diğerlerinin de görüşüdür Malik, es-Sevrî, Ebû Hanife, el-Evzaî ve el-Leys de, kocanın hanıma şehvet ile dokunması halinde o kadının annesinin de kızının da kocaya haram olacağını, aynı şekilde babaya da onun oğluna da haram olacağını ittifakla kabul etmişlerdir. Bu aynı zamanda Şafiî'nin iki görüşünden birisidir.
Ancak, bakmak hususunda farklı kanaatleri vardır. Malik der ki: Saçına, göğsüne yahut da güzelliklerinden herhangi bir tarafına lezzet almak kastıyla bakacak olursa, o kadının annesi ve kızı ona haram olur. Kûfeliler der ki: Şehvet kastıyla fere i ne bakacak olursa, bu da tıpkı şehvet kastıyla ona dokunmak gibidir. es-Sevrî: Kasti olarak fercine bakar yahut ona dokunacak olursa, haramlık sözkonusu olur, der ve şehvet kaydım zikretmez. İbn Ebi Leylâ der ki: Dokunmadığı sürece bakmak dolayısıyla haram olmaz. Şafiî'nin görüşü de budur.
Bakmakla haram olmanın tahakkuk edeceğine delil şudur: Bakmak bir çeşit faydalanmak (İstimta) dır O bakımdan bu da tıpkı nikâh (cima) hükmünde görülmüştür Zira hükümler lafızlara değil, manalara taalluk eder.
Şöyle denilebilir: Bu (yani bakmak) faydalanmak suretiyle bir araya gelmenin bîr çeşididir. Çünkü bakmak da bir araya gelmek ve kavuşmaktır. Bakmakta birbirini seven kimseler arasında bir faydalanma sözkonusudur. Şairler bu hususta işi oldukça ileriye götürmüş ve şöyle demişlerdir:
"Gece Ummu Amr' ile bizleri bir araya getirmiyor mu? İşte böylesi bizim birbirimize yaklaşmamızdır. Evet» o da hilali görüyor tıpkı benim gördüğüm gibi, Gündüz de onu buruyor, tıpkı beni bürüdüğü gibi."
Bir araya gelişi bu şekilde dile getirdiğine göre, ya bakmak, beraber oturmak, karşılıklı konuşmak ve lezzet almak ne demektir! [306]
11- Oğulların Hanımları:
Yüce Allah'ın: "Oğullarınızın hanımları..." buyruğunda geçen "el-Halâ-il" kelimesi zevce anlamına gelen "halîle"nin çoğuludur. Ona "haille" deni-liş sebebi, kocanın hulul ettiği (konaklayıp kaldığı) yerde koca ile beraber kadının da hulul etmesidir. O bakımdan bu kelime "faîle" vezni anlamını taşıyan ve "faile" vezninde bir kelimedir. ez-Zeccâc ve bir topluluk, bu kelimenin "helâl" lafzından geldiği kanaatindedir. O bakımdan hanıma helâl kılınmış anlamında "halîle11 denilmektedir. Her birinin ötekinin izannı çözmesi (halletmesi) n den dolayı ona halîle denildiği de söylenmiştir. [307]
12- Oğulların Hanımları ile Babaların Hanımları da Haramdır:
İlim adamlan, babaların nikâh akdi yaptığı kadınların oğullara, oğulların da nikâh akdi yaptığı kadınların babalara haram olduğunu icma ile kabul etmişlerdir, nikâh akdi ile birlikte zifafa girmenin gerçekleşip gerçekleşmemesi durumu değiştirmez. Çünkü yüce Allah'ın: "Babalarınızın nikahladığı kadınları nikahlamayın" (en-Nisa, 4/22) buyruğu ile; "Sulbünüzden oğullarınızın hanımları...*1 buyruğu bunu gerektirmektedir. Herhangi birileri fâ-sid bir nikâh yapacak olursa, tıpkı sahih nikâhla haram olduğu gibi diğerinin onunla nikâh akdetmesi haram olur.
Çünkü fasid nikâh, ya ittifakla fasid olduğu kabul olunan bir nikâhtır, veya fasid olduğu hususunda görüş ayrılığı vardır. Eğer fasid olduğu ittifakla kabul edilen bir nikâh ise, ek herhangi bir hükmü gerektirmez ve varlığı yokluğu gibidir. Eğer fâsid olduğu hususunda görüş ayrılığı var ise, o takdirde sahih nikâh akdine taalluk eden harardık, aynen ona da taalluk eder. Çünkü böyle bir nikâhın da mutlak lafzın kapsamına girme ihtimali vardır. Evlilik hususunda haram oluş ile helâl oluş, tearuz edecek olursa, haram oluş galip (üstün) tutulur. Doğrusunu da en iyi bilen Allah'tır.
İbnü'l-Münzir der ki: Kendisinden ilmin bellendiği İslâm âleminin değişik bölgelerindeki alimlerinin her birisi icma ile şunu kabul etmişlerdir: Erkek fasid bir nikâha dayanarak bir kadın ile ilişkide bulunacak olursa, o kadın, onun babasına da, oğluna da, dedelerine de, torunlarına da haram ahır Satın alınması halinde cariyenin hükmüne gelince bunu da blf monraki başlıkta ele alacağız.[308]
13. Satın Alınan Cariyenin Hükmü:
İlim adamları icma ile şunu kabul etmişlerdir Cariyenin satın alınması akdi dolayısıyla, o cariyenin satın alanın, babasına ve oğluna haram olmasını gerektirmez.
Bir kişi bir cariye satın alır, ona dokunur yahut öperse, babasına da oğluna da haram olur. Bu hususta ihtilâf ettiklerini bilmiyorum. O bakımdan onların (haramdan ) esenliğe kavuşmalan için haram kılınması İcabeder. Dokunmakla değil de bakmak konusunda haram oluşu hakkında, ihtilaf halinde olduklarından dolayı yine de bu ihtilafları dolayısıyla caiz olmaz. Yani böyle bir cariyenin baba ve oğula haram olması gerekir.
İbnü'l-Münzir der ki: Rasulullah (sav):ın ashabından herhangi bir kimseden bizim söylediğimize muhalif bir kanaat sahih olarak rivayet edilmiş değildir, Yakub (Ebû Yusuf) ve Muhammed ise der ki: Bir kimse bir kadının fer-cine şehvetle bakacak olursa, o kadın onun babasına da oğluna da haram olur. O adama tercine şehvetle baktığı kadının annesi de kızı da haram olur.
Malik der ki: Cariye ile ilişki kursa, yahut ilişki kurmaksızm bu maksatla otursa, yahut onu öpse veya tenini tenine değdirse, ya da zevk alacak şekilde eliyle yoklasa, oğluna helâl olmaz.
Şafiî ise der ki: Böyle bir cariye ancak dokunmakla haram olur. Dokunmak-sızın sadece bakmakla haram olmaz. Bu, Evzaî'nin de görüşüdür. [309]
14. Zina İlişkisi Haram Kılar mı?
Fukaha, zina yoluyla ilişki kurmanın, kadını (ilişki kuranın usûl ve fürû'una) haram kılıp kılmadığı hususunda farklı kanaatlere sahiptirler.
İlim ehlinin çoğunluğu der ki: Bir adam, bir kadına zina yoluyla yaklaşacak olsa, bundan dolayı o kadını nikahlaması o kocaya haram olmaz. Aynı şekilde karısının annesi yahut kızı ile zina edecek olursa, yukarısı ona haram olmaz, Ona had uygulanması yeterlidir. Bundan sonra artık kendi karısı ile duhulü mümkündür.
Kim bir kadın ile zina eder, sonra o kadının annesini yahut kızını nikahlamak isterse, bundan dolayı her ikisi de ona haram olmaz.
Bir başka kesim ise ona haram olacağını söylemişlerdir. Bu görüş îmran b. Husayn'dan rivayet edilmiştir, eş-Şa'bî, Ata, el-Hasen, Süfyan-ı Sevrî, Ah-med.'fshak ve Rey ashabı bu görüştedir. Bu görüş Malik'ten de rivayet edilmiştir. Ondan gelen rivayete göre zina, anneyi ve kızı haram kılar ve (bu bakımdan) tıpkı helâl ilişki gibidir. Bu aynı zamanda (Mâliki mezhebine mensup) Iraklıların da görüşüdür.
Malik ilcHicazlılardan nakledilen sahih görüş de şudur: Zinanın bu bakımdan bir hükmü yoktur. Çünkü yüce Allah; "Eşlerinizin anaları" diye buyurmaktadır. Halbuki kendisiyle zina ettiği kadın, kendi hanımının annele-
ri arasında olmadığı gibi, onun kızı da himayesi altına aldığı üvey kızlarından, rebâîbinden) değildir. Bu Şafiî ve Ebû Sevr'in de görüşüdür. Çünkü zina halinde mehir, iddet, vücudu, miras, çocuğun nesebinin İlhakı kalkıp, bunun yerine had vacib olduğundan zina hakkında, caiz olan nikâhın hükmü gibi hüküm vermek de ortadan kalkar.
Darakutnî, ZührTden, o, Urve'den, o da Aişe'den gelen bir hadiste Hz. Ai-şe'nin şöyle dediğini rivayet etmektedir: Rasulullah (sav)'a bir kadın ile zina edip o kadınla yahut onun kızıyla evlenmek isteyen bir adam hakkında soru soruldu da, o da şöyle buyurdu: "Haram bîr iş helâli haram kılmaz. Ancak nikâh ile olan haram kılar." [310]
Öbür görüşün lehine delillerden birisi de, Peygamber (sav)'ın Cüreyc'e dair verdiği haberde yer alan şu ifadelerdir: "Ey çocuk, baban kimdir?" diye sorulunca o da: Falan çobandır demiş.[311] İşte bu, zinanın helâl ilişkinin haranı kıldığı gibi haram kıldığına delildir. Dolayısıyla kendisiyle zina edilen kadının annesi de, kızları da, zina eden kişinin babalarına da çocuklarına da helâl değildir. Bu aynı zamanda Îbnü'l-Kasım'ın çt-Müdevuene'deki kayıdı-dır. Yine bu hadis, zina eden kişinin suyundan yaratılan kızınf annesiyle zina edene helâl olmayacağının da delilidir. Meşhur olan görüş de budur.
Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Bir kadının fercine ve onun kızının-kine bakan adama Allah, (rahmet nazarı ile") bakmaz."[312] Burada ise Hz. Peygamber, haram ile helâl arasında herhangi bir fark gözetmemiştir.
Yine bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: "Allah, bir kadının örtüsünü açan, aynı şekilde onunda kızının örtüsünü açan kimseye (rahmet nazarıyla) bakmaz." [313] İbn Huveyzimendâd der ki: İşte bundan dolayı biz şunu söyledik: Öpmek ve sair faydalanma şekilleri haramhğı yaygınîaştmr. Abdulmelik el-Mâcişûn der ki: O kadın (yani kendisiyle zina edilen kadının annesi yahut kızı) helâldir. Sahih olan da budur. Çünkü yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Ve o sudan bir insan yaratandır. Ondan neseb akrabalığı ve sihri ak-rabalaryarattı."(el-Furkan, 25/54) Bundan maksat ise, ileride Furkan Sûresi'nde (54. âyet 2. başlıkta) açıklanacağı üzere sahih nikâhtır. Bu iki mesele ile ilgili olarak nakledilen hadisi şerifte delil yönü ise, Peygamber (sav)'ın Cüreyc'den, onun zinadan olma oğlu, zina edene nisbet etmiş olduğunu nakletmesi, Allah'ın da Cüreyc için izhar ettiği harikulade bir olay olan çocuğun konuşup bunun böyle olduğuna tanıklık etmesi ile, bu nisbeti de tasdik etmesi, diğer taraftan Peygamber (sav)'ın da bunu, Cüreyc'den, onu övmek ve kerametini ortaya koymak sadedinde haber vermiş olmasıdır. Buna göre böyle bir nisbet, hem yüce Allah'ın tasdiki ile, hem Peygamber (sav)'ın bunu haber vermesiyle sahih olarak ortaya çıkmaktadır Böylelikle hem evlatlık hem de buna dair hükümler sabit olmaktadır.
Denilse ki; Buna göre evlatlığın ve babalığın diğer hükümleri olan karşılıklı miras alma, velayet ve diğer hükümlerin de cereyan etmesi gerekir Müslümanlar, bu tür iki kişi arasında karşılıklı miras almanın sözkonusu olamayacağım ittifakla kabul etmişlerdir. O halde böyle bir nisbet sahih değildir.
Buna cevap şudur: Evet, bu husus bizim sözünü ettiğimiz noktaları da gerektirir. Bununla birlikte haklarında icmaın gerçekleştiği hükümleri de istisna etmemiz gerekir, İstisnanın dışında kalan diğer hususlar İse o delilin ifade ettiği asıl üzere kalmaya devam eder.
Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. [314]
15- Lut Kavminin Ameli, Nikâh Hurmiyetine Sebep Teşkil Eder mi?
Yine ilim adamları bu kabilden olmak üzere Lut kavminin ameli meselesinde de farklı görüşlere sahiptirler Mâlik, Şafiî, Ebû Hanife ve arkadaşları, bu amel dolayısıyla nikâh haram olmaz, derler.
es-Sevrî ise der ki: Küçük çocukla oynaşırsa, ona annesi haram olur. Bu Alımed b. Hambel'in de görüşüdür der ki: Hanımının oğlu yahut babası, veya kardeşi ile Lut kavminin işini yapacak olursa, kendi hanımı ona haram olur. el-Evzî der ki: Bir çocukla Lut kavmi ameli türünden bir ilişkiye girse, kendisiyle ilişki kurulan çocuğun kızı olsa, bu işi yapana o kız ile evlenmek caiz olmaz. Çünkü o kız kendisiyle duhul ettiği birisinin kızıdır. Ahmed b. Hambel'in de görüşü budur. [315]
16. Evlatlıkların Durumu:
Yüce Allah'ın: "Sulbünüzden oğullarınızın" buyruğu bir tahsis ifade eder. Bu ifade ile araplann evlatlık edindiği sulbden gelmeyen herkesin dışarıda bırakılması istenmiştir. Peygamber (sav) ile (Peygamberlikten önce evlatlık edinmiş olduğu) Zeyd b. Hârise'nin hanımı (Hz. Zeynep ) ile evlendiğinde müşrikler, oğlunun kızı ile evlendi dediler. Peygamber (sav) onu evlatlık edinmişti.
Nitekim buna dair açıklamalar ileride Ahzab Sûresinde ( 33/37. âyette) gelecektir.
Süt oğlun -sulbden olmasa dahi- hanımı da Hz. Peygamber'in: "Neseb yoluyla haram olan süt emmek yoluyla da haram olur."[316] Hadisine dayalı olan icma ile haram kabul edilmiştir. [317]
17- Kızkardeşlerin Aynı nikâh Altında Tutulması:
Yüce Allah'ın: "Ve iki kız kardeşi birlikte almanız da" buyruğu "anneleriniz... size haram kılındı" buyruğuna atfedilmiştir. "İki kızkardeş" ise,
hem nikâh yoluyla, hem de mülkiyet yoluyla onlarla birlikte olmayı kapsayan umumi bir lafızdır. Ümmet, icma ile bu âyeti kerime dolayısıyla kız kardeşlerin tek bir nikâh akdi altında bulundurulmasının yasak olduğunu kabul etmiştir. Hz. Peygamberin şu hadisi de bu icmaın dayanaklanndandır: "Bana kızlarınızı da kızkardeşlerinîzi de arzetmeyiniz. (Onlarla evlenmemi teklif etmeyiniz)." [318]
Ancak mülkiyet yoluyla iki kız kardeş ile birlikte olmanın hükmü hakkında ihtilaf etmişlerdir. Bütün ilim adamları, mülkiyet yoluyla İki kız kardeşle ilişki kurulmasının caiz olmadığını kabul etmişlerdir. îcma ile ikisinin aynı anda mülk edinilebilmeşinin caiz olduğunu kabul etmelerine rağmen bu böyledir. Kadın ve kızının da birlikte satın alınmasında da durum bu şekildedir. Fakat ilim adanılan, ilişki kurmuş olduğu cariyenin kız kardeşini nikâh akdiyle almak hakkında farklı kanaatlere sahiptirler. el-Evzaî der ki: Mülkiyeti altında bulunan bir cariye ile ilişki kuracak olursa, onun ki2 kardeşi ile evlenmesi caiz değildir. Şafiî der kir Kız kardeşlerden birini miHkiyeti altında bulundurmak, diğerini nikâhlamaya engel değildir.
Ebû Ömer İbn Abdi'l-Berr) der ki: nikâh akdini satın almak gibi kabul eden, bunu caiz kabul eder. Fakat onu ilişki kurmak gibi kabul eden , caiz görmez.( Fukaha) icma ile şunu kabul etmişlerdir: Zevcenin kızkardeşini nikâh akdi ile almak caiz değildir. Çünkü yüce Allah, " iki kızkardeşi birlikte ?hpaın? da* buyruğunda nikâh akdi ile iki kızkardeş ile evlenmeniz de haramdır demektedir.
Sen bu hususta ilim adamlarının neyi icma ile kabul ettiklerini, hangilerinde de İhtilafa düştüklerini vukufıyetle bil ki, yüce Allah'ın izniyle bu hususta da neyin doğru olduğunu açıkça anlayasın.
Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. [319]
18. Mülkiyet Yoluyla İki Kızkardeşle Olmanın Hükmü...
Zahirîler bu hususta istisna teşkil ederek şöyle derler: Mülk edinmek yoluyla bîr arada iki kız kardeşle birlikte ilişki kurmak, mülkiyet akdiyle onları bir arada bulundurmak caiz olduğu gibi caizdir Bu hususta onlar, Hz. Osman'dan mülkiyet yoluyla bir arada bulunan iki kızkardeş hakkında: "Onları bir âyet haram kılmış, bir diğer âyet ise helâl kılmıştır" şeklinde söylediği rivayet edilen sözünü delil göstermişlerdir. Bunu Abdurrezzak zikretmektedir: Bize Ma'mer, ez-Zührîden anlattı, o, Kabisa b. Züeyb'den naklettiğine göre, Osman b. Affan'a, mülkiyet yoluyla elde bulundurulan iki kız kardeş hakkında soru soruldu da şöyle dedi: Bunu sana ne emrederim, ne de yasaklanırı. İkisinin bir arada bulundurulmasını bir âyet-i kerime helâl kılmış, diğer âyet de haram kılmıştır. Bu soruyu soran, Hz. Osman'ın yanından çıkınca, Rasulullah (sav)'ın ashabından bir adam ile karşılaştı. -Ma'mer: Zannederim Ali ile karşılaştı, dedi.- Adam dedi ki: Osman'a neye dair soru sordun? Adam sorduğu soruyu ve verdiği fetvayı ona bildirdi. Karşılaştığı zat ona dedi ki: Fakat ben sana bunu yasaklıyorum. Eğer senin aleyhine benim bir yolum bulunsaydı (otorite ve yetkim olsaydı) yine de bu işi yapsaydın, şüphesiz sana ibret alınacak bir ceza verirdim. Tahavî ve Darakutnî de Hz. Ali ve îbn Abbas'tan, Hz. Osman'ın sözüne benzer kanaat zikretmişlerdir." [320]
Bu şekildeki, iki kızkardeşi helâl kılan âyet-i kerime yüce Allah'ın: "Geriye kalanları ise... size helâl kılındı" (en-Nisa, 4/24) buyruğudur. Ancak fetva imamlarından hiçbir kimse bu görüşe iltifat etmemiştir. Çünkü onlar, yüce Allah'ın Kitabının tevilinden buna muhalif kanaat çıkarmışlardır. Onların bu anladıkları tevili tahrif etmeleri ise caiz değildir. Ashabı kiramdan bu görüşü (yani bir arada bulundurulmalarını caiz kabul etmeyen görüşü) ifade edenler arasında, Ömer, Ali, İbn Mes'ud, Osman, İbn Abbas, Ammar, İbn Ömer, Aişe ve İbn ez-Zübeyr de vardır. Bunlar Allah'ın Kitabını bilen ilim ehli kimselerdir. Onlara muhalefet eden bir kimse tevil hususunda işi alabildiğine zorlayan bir kimse demektir.
İbnü'l-Münzir'in naklettiğine göre de, Ishak b. Rahaveyh, ilişki kurmak suretiyle bu şekilde iki kızkardeşi bir arada bulundurmayı haram kabul etmiştir. İlim ehlinin cumhuru ise bunu, mekruh görmüşlerdir. İbnü'l-Münzir, İmam Malik'i de bunu mekruh görenler arasında zikretmektedir. Bununla birlikte, onlan aynı anda mülkiyet altında bulundurmanın caiz olduğunda görüş ayrılığı yoktur. Anne ve kızının durumu da böyledir.
İbn Atiyye der ki: İshak'ın konu ile ilgili söylediği sözlerden birisine göre, bu şekilde iki kız kardeşi bir arada bulunduran ve onlarla cima eden kimse recm edilir. İmam Malikin şu sözünden de bunu mekruh gördüğü neticesi çıkartılır: Önce birisi ile ilişki kursa, sonra diğeri Üe ilişki kursa, onlardan birisini kendisine haram olarak tayin ve tesbit edinceye kadar her ikisinden de uzak tutulur Fakat ona had gerekmez.
Ebû Ömer der ki: "Hz. Ali'nin, sana ibret alınacak şekilde bir ceza verirdim" diye söyleyip, ona zina haddini mutlaka uygulardım dememiş olması, bir âyeti, yahut bir sünneti tevil edip, kendi kanaatine göre haram ilişkide bulunmadığı görüşünü taşıyan kimsenin, bu görüşünde hatalı olsa dahi, icma ile zina eden bir kimse olarak değerlendirilmez. Şu kadar var ki, bilmemesi mazeret olmayan bir iddiada bulunması hali bundan müstesnadır. Seleften bazılarının mülkiyet yoluyla iki kızkardeşi bir arada bulundurmak meselesi ile ilgili olarak: "Bu iki kızkardeşi bir âyet-i kerime helâl, diğeri de haram kılmaktadır" şeklindeki ifadeleri ise, bilinen ve mahfuz bir rivayettir. Do-layısı ile bu kadar güçlü bir şüphesi bulunan bir işi yapan kimseye zina haddi nasıl uygulanabilir.[321] Başarı Allah'tandır. [322]
19- Kardeş Cariyelerden Birisi İle îlişki Kurmuşsa, Diğeri İle îlişki Kurmak İstediği Takdirde Ne Yapması Gerekir:
Cariyelerden birisi ile ilişki kurmayı sürdürürken, diğeri ile İlişki kurmak isteyecek olursa, yapması gerekenin ne olduğu hususunda ilim adamlarının görüşleri vardır.
Ali, İbn Ömer, Hasan-ı Basrî, Evzaî, Şafiî, Alımed ve İshak derler ki: Birincisi İle ilişki kurmayı, satmak yahut azad etmek veya bir başkasıyla onu evlendirmek suretiyle mülkiyetinden çıkartmadığı sürece diğeri ile ilişki kurması caiz değildir.
İbnü'l-Münzir der ki: Bu hususta Katade'nin ikinci bir görüşü vardır, O da şöyledir: Cariyelerden birisi ile ilişki kurmayı sürdürürken, diğeri ile ilişki kurmak isterse, birincisini kendisine haram kılmayı ve ona yaklaşmamayı niyet eder. Daha sonra kendisine haram kıldığı bu birinci cariyenin istibrasını bekler ve bu arada her ikisinden de uzak durur. Birincisi İstibrasım tamamladıktan sonra, ikincisi ile ilişki kurar.
Bu hususta üçüncü bir görüş de şöyledir: Yanında iki kız kardeş cariye varsa, onlardan ikisine de yaklaşmaz. el-Hakem ve Hammad böyle demiştir. Bu anlamdaki bir görüş en-Nehaî'den de rivayet edilmiştir.
Malik'in görüşü ise şöyledir: Bir adamın yanında mülkiyet yoluyla iki kızkardeş bulunmakta ise, onlardan dilediği herhangi birisi ile ilişki kurabilir ve diğerinden de uzak durur. Bu hususta da iş onun güvenirliğine bırakılır, Eğer ikincisi ile ilişki kurmak.isterse, şu fiillerden herhangi birisi ile birincisinin fercini kendisine haram kılar. Birincisini ya mülkiyetinden çıkarır, ya başkasıyla evlendirir, ya satar yahut belli bir süreye kadar azad eder veya onunla mükâtebe akdini yapar, yahut uzun bir süre bir başkasının hizmetine Verir. Şayet onlardan birisi ile ilişki kurarken, birincisini haram kılmak-sızın ikincisiyle İlişki kuracak olursa, her ikisinden de uzak durmalıdfr. Onlardan diğerini haram kılmadığı sürece birisine yaklaşması caiz değildir. Ve bu husus onun güvenirliğine bırakılmaz. Çünkü artık o, ilişki kurduğu kimse hakkında İtham altındadır. Bundan önce ise itham altında değildir. Çünkü, o vakte kadar ancak birisi ile ilişki kurmakta idi.
Bu hususta Kefelilerin, yani es-Sevrî, Ebû Hanife ve arkadaşlarının görüşü ise şöyledir: İki cariyesinden birisi ile ilişki kuracak olursa, diğeri ile ilişki kuramaz. Eğer birincisini satar, yahut evlendirecek olursa, sonra tekrar ona döndüğü takdirde, öbüründen uzak durur.
Bununla birlikte, yanındaki cariyenin kızkardeşi boşanmak yahut vefat dolayısıyla iddet bekleme süresi içerisinde olduğu sürece, mülkiyeti altındaki ile İlişki kurabilir, İddetinin bitmesinden sonra ise, ilişki kurmakta olduğu cariye ile, ilişki kurma hakkını başkasına vermediği sürece ilişki kuramaz. Bu anlamda bir görüş Ali (r.aVdan da rivayet edilmiştir, (Görüşlerinin gerekçesi olmak üzere) derler ki: Çünkü baştan beri o cariye ile ilişki kurmayı engelleyen mülkiyet halen mevcuttur. O halde, o ikinci cariyenin ona tekrar dönmesi İle mülkiyetinde kalması arasında bir fark yoktur.
Malik'in bu konudaki görüşü güzeldir. Çünkü bu halihazırda sahili olan bir haram kılmadır. Ayrıca bu noktada işin sonunu nazarı itibara almayı gerektiren bir durum yoktur. O bakımdan satmak yahut evlendirmek suretiyle onunla ilişki kurmayı kendisine haram kılması yeterlidir. Böylelikle derhal o cariye ona haram olur. Azad hususunda görüş ayrılığı yoktur. Çünkü hiçbir şekilde azad ettiğinde tasarrufta bulunamaz. Kitabet yaptığı cariyeye gelince, kitabet bedelini ödemekten acze düşebilir ve sonunda tekrar onun mülkiyetine geri dönebilir.
Eğer bir adamın yanında ilişki kurduğu bir cariye bulunuyorsa, sonra onun kızkardeşi ile evlenecek olursa, bu hususta Maliki mezhebinde nikâha dair üç görüş vardır. Bu görüşlerin üçüncüsü, Müdevvene'deki şu görüştür: nikâh akdi gerçekleştiği takdirde her ikisinden de uzak tutulur. Onlardan birisini kendisine haram kılıncaya kadar bu böyle devam eder. Bununla birlikte böyle bir nikâh da mekruhtur. Zira bur ilişkinin caiz olmadığı bir husus üzerinde yapılan bir akiddir. İşte bu da -Şafiî'den daha önce nakledildiği gibi- mülkiyetin nikâha mani olmadığını gösteren bir delildir. Yine bizzat bu hususta bir başka görüş daha vardır: Böyle bir nikâh akdi gerçekleşmez. Evzaînin konu ile ilgili görüşünün anlamı budur. Eşheb ise, KitabU'l-îstibrâ'âa. şöyle demektedir: Birisi hakkında yapılan nikâh akdi, mülkiyeti altında bulunan cariye ile ilişki kurmayı haram kılar. [323]
20- Rıcî Talâk İle Boşadığı Kadının Kız Kardeşini ve Yakınlarını nikahlamanın Hükmü:
İlim adamlan icma ile şunu kabul etmişlerdir: Koca, hanımını ricat imkânına sahip olduğu bir şekilde boşayacak olursa, boşadığı kadının iddetî sona erinceye kadar, o hanımının kız kardeşini, yahut onun dışında dört kadını nikâhlayamaz.
Ancak, ricat yapma imkânı bulunmayan bir şekilde kadını boşamış olduğu takdirde, farklı görüşleri vardır. Bir kesim der ki: Boşadığı kadının idde-tî sona ermedikçe o hanımın kızkardeşîni de, dördüncü bir hanımı da nikâh-layamaz. Bu görüş Hz. AH ve Zeyd b. Sabifden rivayet edilmiştir. Mücahid, Ata b. Ebi Rabah, Nehaî, Süfyan-ı Sevrî3 Ahmed b. Hanbel ve Rey ashabının görüşü de budur.
Bir diğer kesim ise şöyle demektedir: Bu şekildeki hanımının kızkardeşi-ni de nikahlayabilir, onun dışında dördüncü bir hanım da nikahlayabilir. Bu görüş, Ata'dan da rivayet edilmiştir. Bu ondan gelen iki rivayetten daha sağlam olanıdır. Bu görüş aynı şekilde Zeyd b, Sabifden de rivayet edilmiştir. Said b, el-Müseyyeb, el-Hasen, Kasım, Urve b. ez-Zübeyr, İbn Ebi Leyla, Şafiî, Ebû Sevr ve Ebû Ubeyd de bu görüştedir. İbnü'1-Münz.ir der ki: Zannederim Malik'in de görüşü budur. Biz de bu görüşteyiz. [324]
21- Geçmiş Olanın istisna Edilmesi:
Yüce Allah'ın: "Ancak geçmiş olan müstesna" buyruğunun ifade ettiği anlamın, daha önce geçen: "Babalarınızın nikahladığı kadınları nikahlamayın. Ancak geçmiş olan müstesna" buyruğundaki anlam gibi olması muhtemel olduğu gibi, bunun fazladan bir manaya gelme ihtimali de vardır. O da geçmiş olanın caiz olduğu ve cahiliye döneminde görülegelen kardeşlerle bi-rarada evli bulunmanın, o dönemde sahih bir nikâh olmakla birlikte İslâm-da da bu durumun cereyan etmesi halinde, iki kardeşten birisini seçmek arasında muhayyer bırakılacağı hususudur. Mâlik ve Şafiî de böyle demiştir.
Bu hususta kâfirlerin yapmış oldukları akidlerin, îslamın öngördüğü ve şeriatın gerektirdiği şekilde olmasına bakılmaz. Bu iki kızkardeşi tek bir akidde bir arada almış olması ile, bunları ayrı ayrı akidlerde almış olması arasında da fark yoktur. Ebû Hanife ise, iki kızkardeşi tek bir akidde nikahlamış ise, her ikisinin de nikâhının batıl olduğu görüşündedir.
Hişam b. Abdullah, Muhammed b. el-Hasen'den şöyle dediğini rivayet eder: Cahiliye dönemi insanları, iki tanesi müstesna, bu âyet-i kerimede zikredilen bütün muharrematı biliyorlardı. Bu iki muharremattan birisi babanın hanımı, diğeri ise iki kızkardeşi bir arada bulundurmaktı.
Nitekim yüce Allah: "Babalarınızın nikahladığı kadınları nikahlamayın. Ancak geçmiş olan müstesna diye buyurmuştur.
Yine : "îki kızkardeşi birlikte almanız da (size haram kılındı). Ancak geçmiş olan müstesna" diye buyurmuştur.
Fakat, diğer haram kılınanlar hakkında ise; "ancak geçmiş olan müstesna" ibaresini tekrarlamarnıştır.
Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. [325]
24. Evli kadınlar da (size haram kılındı). Sahib olduğunuz cariyeler müstesna. (Bunlar) Allah'ın size yazdıklarıdır. Geriye kalanları ise -iffetinizi koruyup zinaya sapmaksızm- mallarınızla (nikâh yolunu) aramanız size helâl kılındı. O halde onlardan hangisi ile faydalandı iseniz, ondan dolayı onlara tayin edildiği şekilde mehirlerini veriniz. Miktarını tayin ettikten sonra da, gönül hoşluğu İle uzlaştığınız şey hakkında size bir vebal yoktur. Şüphesiz Allah, hakkıyla bilendir, Hakimdir.
Bu buyruğa dair açıkla malan mızı onciört başlık halinde sunacağız:
1. Evli (Muhsan) Kadınlar:
Yüce Allah'ın: "Evli kadınlar da" buyruğu, daha önce geçen ve evlenil-meleri haram kılınmış olan kadınlara atfedil mistir. Muhsan olmak, korunmak, kendisini himaye etmek demektir. İçinde korunulduğundan dolayı kaleye "hısn" adının verilmesi de buradan gelmektedir.
Yüce Allah'ın:: Ve Biz ona sizin faydanıza savaşlarınızda sizi korusun diye giyecek yapmak sanatını öğrettik" (el-Enbiya, 21/80) buyruğundaki "korumak" anlamını ifade eden kelime de bu kökten gelmektedir. Ata "hisan" denilmesi de burdan gelmektedir. Çünkü at, sahibini helak olmaktan korumaktadır. el-Hasan ise, kendisim helâktan koruduğundan dolayı iffetini koruyan kadına denir demiştir Nitekim şair Hassan b. Sabit de, Hz. Âişe (r.anha) hakkında şöyle demiştir:
"İffetini koruyandır. Oldukça vakarlıdır.
En ufak bir şüphe dolayısıyla itham olunmaz asla.
Ve o, her zaman için birşeyden haberleri olmayanların etinin tadına bakmaz, {Kimsenin gıybetini yapmaz).”
Mastarı ise "eİ-hasâne" diye gelir. Htsn (kale) kelimesi de "ilm" kelimesi gibi (aynı vezinde) dir,
Muhsanât'tan burada kasıt, kocası bulunan kadınlardır. Muhsan kadın denilince, evli kadın anlaşılır. Muhsin kadın, ise, hür kadın anlamındadır. Yüce Allah'ın: "Mü'minlerden muhsan (.hür ve iffetli) kadınlarla sizden önce kendilerine Kitap verilenlerden muhsan kadınların..." (el-Maide, 5/5) buy-ruğundakî "muhsan" kelimeleri bu kabildendir. Muhsin kadın, iffettli kadın demektir. Nitekim yüce Allah: "Gizli dost edinmeyen muhsan kadınlar" (en-Nisa, 4/25) diye buyurduğu gibi, burada da: "İffetini koruyup (muhsan erkekler) zinaya sapmaksızın..." diye buyurmaktadır. Buna göre muh-sana, mutaine ve hasan kelimeleri, iffetli kadın, yani fısktan uzak duran, kendisini koruyan kadın demektir. Hür olmak da kadını, kölelerin yaptığı, işlediği İşlerden alıkoyar, engeller. Yüce Allah'ın: "Muhsan kadınlara iftirada bulunan kimseler..." (en-Nûr, 24/4) buyruğunda "muhsan kadınlardan kasıt hür kadınlardır.
Cahiliye döneminde cariyelerin zina etmeleri bir örftü. Nitekim Utbe kızı Hind, Peygamber (sav)'a beyât ettiği sırada; "Hiç hür kadın zina eder mi?" diye sormuştu. [326] Koca aynı zamanda hanımının bir başkasıyla evlenmesini engellemektedir (Evli kadına "muhsan" denilmesi bundandır,) Buna göre "Hâ, Sâd ve Nûn" harflerinin oluşturduğu kelimenin anlamı, açıkladığımız gibi, alıkoymak, engellemektir. İhsan kelimesi İslâm hakkında da kullanılır. Çünkü İslâm da koruyucu ve engelleyicidir. Ancak bu anlamda Kitapta vârid olmamıştır. Fakat sünnette vârid olmuştur. Peygamber (sav)'ın şu hadis-i şerif bu kabildendir: İman, habersizce, suikast yoluyla öldürmenin bağıdır (engelidir)." [327] Şair el-Hüzelînin şu beyiti de bu kabildendir:
"Ey Mâlik'in anası, artık şimdi durum evdeki gibi değildir.
Fakat boyunları zincirler (yükümlülükler) çevrelemiş bulunmaktadır."
Bir başka şair de şöyle demektedir:
"Haydi gel konuşalım, dedi. Olmaz, dedim. Allah da, İslâm da aenin bu halini kabul etmez."
Suhaym'in şu mısraındakî ifade de bu türdendir: "Kişiyi engelleyici olarak, ağarmış saçları ve İslâm yeterlidir."[328]
2. Âyet-i Kerimenin Açıklanması île İlgili Görüşler:
Bu husus böylece anlaşıldıktan sonra, şunu belirtelim ki, âyet-i kerimenin tevili hususunda ilim adamlarının farklı görüşleri vardır.
İbn Abbas, Ebû Kılâbe, İbn Zeyd, Meklıûl, ez-Zührî ve Ebû Said el-Hud-rî der ki: Burada muhsan (evli) kadınlardan kasıt, özel olarak ve yalnızca kocaları bulunan ve esir alınan kadınlardır. Yani bu kadınlar harp diyarından esir alınmak suretiyle kişinin mâlik oldukları dışında, haramdır. Esir olarak mülkiyete geçirilen kadınlar İse, payına düştükleri kimseye -kocaları bulunsa dahi- helâldir. Bu aynı zamanda Şafiî'nin: Esirlik, nikâhın hükmünü kaldırır şeklindeki görüşünü de ifade eder. îbn Vehb ve İbn Abdilhakem de böyle demiş, bunu Mâlikten de rivayet etmişlerdir. Eşheb de bu görüştedir. Buna da Müslim'in Sahih'inde rivayet ettiği, Ebû Said el-Hudrî yoluyla gelen şu hadis-i şerif delalet etmektedir: Rasulullah (sav), Huneyn günü Evtas'a bir ordu gönderdi. Bu ordu düşman île karşılaştı, onunla savaştılar. Düşmana galip gelip kadınlarını, çocuklannı esir aldılar. Peygamber (sav)'ın ashabından bazıları, müşrik kocaları dolayısıyla onlarla ilişki kurmaktan çekindiler. Bunun üzerine yüce Allah bu hususta: "Evli kadınlar da (size haram kılındı). Sahip olduğunuz cariyeler müstesna" buyruğunu indirdi. Yani bu kadınlar iddetleri sona erdikleri takdirde, size helâldirler,"[329]
İşte bu âyet-i kerime Peygamber (sav)'ın ashabının, kocalan bulunan esir alınmış kadınlarla ilişki kurmaktan çekinmeleri sebebiyle nazil olduğu hususunda sahih ve sarili bir nastır. Yüce Allah, onların bu çekinmelerine cevap olmak üzere; "Sahip olduğunuz cariyeler müstesna" buyruğunu indirmiştir. Mâlik, Ebû Hanife ve arkadaşları, Şafiî, Alımed ve tshak ile Ebû Sevr de bu görüştedir. Yüce Allah'ın izniyle sahih olan da budur.
Ancak fukahâ böyle bir cariyenin ne i!e istibra edileceği hususunda farklı görüşlere sahiptir. el-Hasen der ki: Rasulullah (savVın ashabı, esir aldıkları cariyeyi bir defa ay hali olmakla istibra ediyorlardı.
Yine Ebû Said el-Hudrî yoluyla, Evtaslıl ardan alman kadın esirler hakkında şöyle dediği rivayet edilmektedir: "Hamile esir kadın ile doğum yapıncaya, hamile olmıyan esir bir kadın ile de ay hali oluncaya kadar ilişki kurulmaz." [330]
Görüldüğü gibi burada, önceki kocanın firaşı (yani onunla birlikte oluşu nikâhO'nın herhangi bir etkisi kabul edilmemiştir... "Esir alınan kadın mülkiyet altındadır." Fakat o bir zevce idi ve nikâhı ortadan kalktı. O bakımdan cariyeler gibi iddet yapmalıdır denilemez.
Nitekim el-Hasen b. Salih'ten şöyle dediği nabledilmiştir: Böyle bir cariye kadının, eğer dar-ı harpte kocası var ise iddeti iki aydır. Şu kadar varki, ilim adamlarının tamamı bu şekilde kocası bulunan esir kadının da, kocası bulunmayan esir kadının da, istibralarmın aynı şekilde ve bir defa ay hali olmakla gerçekleşeceği görüşündedirler. Mâlik'in mezhebinde meşhur olan görüşe göre de kan-kocanın bir arada esir alınmaları ile, ayn ayrı esir alınmaları arasında bir fark yoktur. İbn Bukeyr'in ondan rivayetine göre, eğer ka-rı-koca birlikte esir alınır ve kocası hayatta bırakılırsa, nikâhları üzere devam ederler Burada Mâlik'in bu rivayetteki görüşüne göre, kocasının bırakılması, mâlik olduğu şeylerin de bırakılması demektir. Çünkü artık onun bîr ahdi olmuştur. Hanımı da mâlik olduğu şeyler arasındadır. Dolayısıyla birbirlerinden ayrılmazlar. Bu Ebû Hanite'nin ve es-Sevrî'nin de görüşüdür, İbnü'l-Kasını da bu görüşte olup, aynca bunu Mâlik'ten rivayet etmiştir.
Sahih olan îse, zikrettiğimiz gerekçe dolayısıyla birinci görüştür. Diğer taraftan yüce Allah da: "Sahip olduğunuz cariyeler müstesna" diye buyurmaktadır. Böylelikle yüce Allah, sağ elin sahip oluşuna (.mâlik olmaya) durumu bağlamakta ve bunu etkin sebep olarak ortaya koymaktadır. Böylelikle hem umum açısından, hem de gerekçelendirmek (talîl) açısından hüküm ona taalluk etmektedir. Bundan tek istisna delil ile tahsis edilendir.
Âyet-i kerime ile ilgili olarak Abdullah b. Mes'ud, Said b. el-Müseyyeb, el-Hasen b. Ebri-Hasen, Ubey b- Ka'ab, Câbir b. Abdullah ve İkrime'nin rivayetine göre, İbn Abbas'ın ifade ettiği ikinci bir görüş daha vardır. Bu görüşe göre âyet-i kerimede kastedilenler, kocaları bulunan kadınlardır. Yani bu kadınlarla evlenmek haramdır. Şu kadar var ki, kocanın, kocası bulunan bir cariye satın alması bundan müstesnadır, Çünkü böyle bir cariyeyi satmak, onu boşamak demektir. Yine onu sadaka olarak vermek, onu boşamaktır. Miras alınması da onu boşamaktır. Kocanın onu boşaması da onun boş anma sidir.
İbn Mes'ud der ki: Kocası bulunduğu halde cariye satılacak olursa, müşteri, o cariye ile ilişki kurmakta daha bir hak sahibidir. Aynı şekilde esir alınan kadının durumu da böyledir.
Bütün bu hususlar, cariye ile kocasının birbirlerinden ayrılmalarını gerektiren sebeplerdir. Bu kanaatin sahipleri derler ki; Durum böyle olduğuna göre cariyenin satışının da onu boşamak gibi olması kaçınılmaz bir şeydir. Çünkü, bütün müslümanların icmaı ile kabul ettikleri şu ki, aynı anda bir kadının ferci iki kişiye birlikte helâl olamaz.
Derim ki: Ancak bu görücü Berîre ile ilgili hadisi şerif reddetmektedir. [331] Çünkü Aişe (r.anha) Berîre'yi satın almış ve onu azad etmiştir. Daha sonra Peygamber (sav)r onu, kocası olduğu halde muhayyer bırakmıştır.
Berîre'nin Hz. Aişe'nin onu satın alıp arkasından azad etmesinden sonra da kocası Muğîs'in nikâhı altında iken muhayyer bırakılmış olduğu üzerinde icrna etmiş olmaları, cariyenin satışının onun boşanması demek olmadığının delilidir. Rey ehli olsun, Hadis ehli olsun, değişik bölgelerin rukaha-sının topluluğu bu görüştedir. Bunlar, aynı şekilde, bu durumdaki cariyeye talâk verilmesi dışında herhangi bir yolla boşanmasının sözkonusu olmayacağını kabul etmişlerdir.
Bazıları yüce Allah'ın; "Sahip olduğunuz cariyeler müstesna" buyruğunun genel olduğunu ve bunun savaş esiri kadınlara kıyasen böyle olduğunu delil göstermişlerdir. Şu kadar varki bizim sözünü ettiğimiz Berîre ile ilgili hadis-i şerif, bunu tahsis etmekte ve bu kanaati reddetmekte; böyle bir hükmün Ebû Said el-Hudrî hadisine göre savaşta alınan esirlere has olduğu-nu ortaya koymaktadır. Yüce Allah'ın izniyle doğru ve gerçek olan da budur.
Âyet-1 kerime ile ilgili olarak üçüncü bir görüş daha vardır. es-Sevrî, Mücalıid'den, o, İbrahim'den, o da İbn Mes'ud'dan yüce Allah'ın: "Evli kadınlar da (size haram kılındı). Sahip olduğunuz cariyeler müstesna" buyruğu hakkında dedi ki: Maksat, müslumanlardan olsun, müşriklerden olsun, kocaları bulunan kadınlardır.,. Ati b. Ebi Talib de dedi ki: Maksat müşriklerden kocaları bulunan kadınlardır.
el-Mu vatta'da Said b. el-Müseyyeb'den: "Evli kadınlar da" buyruğunda kastedilenler, kocaları bulunan kadınlardır. Bu da yüce Allah'ın zinayı haram kıldığı anlamına gelir. [332]
Bir kesim de şöyle demektedir: Bu âyeti kerimede muhsan kadınlardan kasıt, iffetli kadınlardır. Yani bütün kadınlar haramdır. Allah, ister kocası bulunsun, ister kocası bulunmasın bütün kadınlara "muhsan" adını vermiştir. Çünkü şer'î hükümler özleri itibariyle bunun böyle olmasını gerektirmektedir.
"Sahip olduğunuz cariyeler müstesna" buyruğu, ister nikâh yoluyla, isterse de satın almak yoluyla sahip olduğunuz kadınlar demektir. Bu, Ebûl-Âliye, Abide es-Selmanî, Tavus, Said b. Cübeyr ve Atanın görüşüdür. Ayrıca Abîde bunu, Hz. Ömer'den de rivayet etmiştir. Böylelikle bunlar nikâhı da sahip olunan şeyler kapsamına sokmuşlardır. Bunlara göre yüce Allah'ın: "Sahip olduğunuz cariyeler müstesna" buyruğunun anlamı şöyle olur: Yani nikâhlarına sahip olduğunuz ve satın almak sureliyle de kendilerine mâlik olduğunuz cariyeler müstesnadır. Böylelikle, sanki nikâh altındaki kadınlar da, mâlik oldukları cariyeler de kişinin sağ elinin mâlik oldukları kimseler gibidirler. Bunların dışında kalanlar ise zina otur. Bu da güzel bir açıklamadır
İbn Abbâs der ki: "Evli kadınlar (muhsanâtrdan kasıt, müslümanlardan olsun, Kitab ehlinden olsun, iffetli kadınlar demektir. İbn Atiyye der ki: Bu açıklamaya göre, âyet-i kerimenin anlamı, zinanın haram kılınışına raci olur.
Taberî, isnadını kaydederek, bir kişinin Said b. Cübeyr'e şöyle dediğini nakletmektedir: îbn Abbas'a bu âyet-i kerime hakkında soru sorulduğunda, bu âyet-i kerimeye dair herhangi bir şey söylemediğini görmedin mi. Said dedi ki: İbn Abbas bunu bilmiyordu. Yine Mücahid'den şöyle dediğini senediyle nakletmektedir: Bana bu âyeti kimin tefsir edebileceğini bir bilsem, hiç şüphesiz develerin sırtında uzun yolculuklar yapar yine ona giderdim. Bu da yüce Allah'ın: "Evli kadınlar... Hakimdir" âyetidir. İbn Atiyye der ki: Bununla birlikte ben bu sözün İbn Abbas'a nasıl nisbet edildiğini de bilmiyorum, Mücahid'İn böyle bir sözü nasıl söylemiş olduğunu da bilmiyorum. [333]
3. Allah'ın Yazdıkları:
Yüce Allah'ın: (Bunlar) Allah'ın size yazdıklarıdır" buyruğu tekid edici mastar olarak nasbedil mistir. Yani bu kadınlar sizin için Allah'tan size bir farz yazılarak haram kılınmıştır.
Buna göre: "Size haram kılındı* buyruğu, Allah size onların haram olduklarını yazdı demektir. ez-Zeccac ile Kûfeliler derler ki: Bu buyruk, iğrâ olduğu için nasbedilmiştir. Yani Allah'ın üzerinize yazdığına bağlı kalınız- Yahut Allah'ın yazdıklarına dikkat ve riâyet ediniz. Ancak, Abu'l-AH'nin naklettiğine göre böyle bir görüş su götürür, Çünkü iğra'da mansub olan ismin, iğrâ harfinden önce zikredilmesi caiz değildir. O bakımdan: "Zeyd'e dikkat et, Zeyd'i gözünden kaçırma" anlamında: denilemez.
Bunun yerine Zeyd'e dikkat et, Amr'ın gözünden kaçırma! denilir. Ebû'l-Ali'nin burada söylediği, ismin; “” ile mansub olduğunun kabul edilmesi halinde doğrudur. Ancak fiilin hazfedilmiş olduğu takdirine göre, böyle söylemek caizdir.
Ayrıca "Bu Allah'ın yazdığı ve farz kıldığıdır" anlamında olmak üzere merfu olması da caizdir.
Ebû Hayve ve Muhammed b. es-Semeyka': "Allah üzerinize yazdı" anlamında, yüce Allah'a isnad edilen mazi fiil olarak okumuşlardır. Anlamı da; Allah size zikretmiş olduğu haram kılma hükümlerini yazmış bulunuyor.
Abîde es-Selmanî ve başkaları der ki: Yüce Allah'ın: "Allah'ın size yazdıklarıdır*' buyruğu Kur'ân-ı Kerimde sabit olan: "İkişer, üçer ve dörder nikahlayınız" buyruğuna işarettir. Ancak bu u£ak bir İhtimaldir. Daha zahir olan ise: "Allah'ın size yazdıklarıdır" buyruğunun, insanlar ile Arapların yaptıkları arasında engel teşkil eden haram kılmaya işaret olduğudur. [334]
4. Âyet ile Haram Kılananlar ve Ayrıca Hadis-i Şerifte de Haram Kılındıkları Bildirilenler:
Yüce Allah'ın: Geriye kalanları ise... size helâl kılındı" buyruğunu Hamza, el-Kisaî ve Hafs rivayetinde Asım, Size helâl kılındı şeklinde daha önce geçen!"Size haram kılındı" buyruğuna paralel olarak okumuşlardır. Diğerleri ise, Yüce Allah'ın: "Allah'ın size yazdıkları" buyruğuna uygun olarak üstün diye okumuşlardır.
Bu âyet-i kerime, kadınlardan sözü geçenlerin dışında kalanların haram kılınmamasını gerektirmektedir. Oysa durum böyle değildir.
Çünkü yüce Allah, Peygamberi (sav) aracılığı ile âyet-i kerimede zikretmediği kadınları da haram kılmıştır ve onun vasıtasıyla haram kıldıkları da bunlara ilave edilir. Zaten yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Peygamber size neyi verdiyse onu alın ve neyi yasak ettiyse (ondan) sakıttın." (el-Haşr, 59/7)
Müslim ve başkaları da, Ebû Hureyre (ramdan Rasûlullah (sav)'ın şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir: "Kadın halası ile de bir arada nikâh altında bulundurulmaz, yine bir kadın teyzesi ile de bir arada nikâh altında bulundurulmaz." [335]
İbn Şihab der ki: a Kadının babasının teyzesini de, babasının halasını da aynı durumda görüyoruz." Şöyle de denilmiştir: Kadının halası ve teyzesi ile birlikte nikâhlanmasımn haram oluşu, bizzat âyet-i kerimeden anlaşılmaktadır. Çünkü yüce Allah, İki kızkardeşi bir nikâh altında tutmayı haram kılmıştır. Kadının halası ile birlikte nikâh altında bulundurulması ise, iki kızkardeşin nikâh altında bulundurulması demektir Veya teyze bizzat anne makamında, hala da baba makamında olduğundan dolayı (âyet-i kerime ile yasaklanmıştır).
Ancak sahih olan birinci görüştür. Çünkü, esasen Kitab ve sünnet de aynı şeydir. O bakımdan yüce Allah sanki şöyle buyurmuştun Kitabda sözünü ettiğimiz kadınlar ile, Muhammed (sav)'ın dili üzere açıklayarak beyanı tama mladıklanmın dışında kalanları size helâl kıldım.
İbn Şihab'ın: "Babasının teyzesini de, babasının halasını da bu seviyede görüyoruz" şeklindeki sözüne gelince, o, bu görüşe şundan dolayı varmıştır: hadis-i şerifteki teyze ve hala terimlerini umuma hamletmiştir ve böylelikle , bunları da bu kapsama sokmuştur. Çünkü hala (amme), kişinin babası ile iki aslında yahut onlardan birisinde ortak olan her dişinin adıdır. Teyze de, (anne cihetinden) böyledir Nitekim bunu açıklamıştık.
Ebû Davud'un Musannef(Sünne)'i ile diğer hadis kitablannda Ebû Hurey-re'nin şöyle dediği rivayet edilmektedir: Rasûlullah (sav) buyurdu ki: "Kadın halası üzerine nikahlanmaz. Hala da kardeşinin kızı üzerine nikahlanmaz. Yine kadın teyzesi üzerine, teyze de, kardeşinin kızı üzerine nikahlanmaz. (Aralarından) büyük kadın küçük kadın üzerine, küçük kadın da büyüğü üzerine nikahlanmaz.[336]
Yine Ebû Davud, İbn Abbas'tan, o da Peygamber (sav)'den rivayet ettiğine göre, Hz. Peygamber, hala ile teyzenin bir arada nikâh altında tutulmasını da mekruh görmüştür. İki hala ile iki teyzenin de bir arada nikâh altında tutulmasını mekruh görmüştür.[337]
Buradaki "aynı nikâh altında tutmaz" anlamında fadesi, "ayn" harfinin merfu okunuşu ile rivayet edilmiştir ki, bu da meşruiyete dair bir haber vermektir. O halde bu, böyle bir şeyin nelıyedildiği anlamım ifade eder. Bu hadis-i şerif gereğince sözü geçenlerin, aynı anda nikâh altında tutulmasının haram kılınışı hususunda gereğince amel olunacağı icma ile kabul edilmiştir,
Ancak Hariciler, iki kızkardeş ile, bir kadının halası ve teyzesi ile birlikte aynı nikâh altında tutulmasını caiz kabul ederler. Şu kadar var ki, onlann muhalefetine itibar edilmez. Çünkü Hariciler, dinden sıyrılıp çıkmış ve ondan uzak düşmüşlerdir. Zira Hariciler, sabit sünnete muhalefet etmişlerdir.
Hz. Peygamber'in: "İki hala ve iki teyze bir arada nikâh altında tutulmaz" buyruğuna gelince; bunun anlaşılması, kimi ilim ehlince, içinden çıkılmaz bîr hal almış ve bunun anlamı hakkında hayrete düşmüşlerdir. Böylelikle bu ilim adamları bunu, oldukça uzak bir ihtimale veya caiz olmayan bir manaya yorumlamış ve şöyle demişlerdir: İki haladan kasıt mecazi bir manadır. Yani hâla ile onun kardeşinin kızı demektir. O bakımdan her ikisine de iki hala denilmiştir. Nitekim, Hz. Ebûbekir ile Hz. Ömer'in uygulamalarına "Sün-netü'l-Umerayn" denilmesi de böyledir. Bu açıklamayı yapan, iki teyze ile ilgili olarak da aynı şeyi söylemektedir.
Ancak en-Nehhas şöyle demektedir; Bu, nerdeyse benleri işitilmedik, oldukça zoriama bir açıklamadır. Yine bu açıklamada, zorlamayla beraber, faydasız yere sözün tekrar edilmesi de vardır. Zira bunun manası, hala ile kardeşinin oğlunun bir arada nikanlanmayacağı olduğuna, iki hala ile de hala ve onun kardeşinin kızı kastedildiğine göre, o takdirde bu ifadelerde gerek-siz ve anlamsız bir tekrar var, demektir. Eğer durum bu ilim adamının dediği gibi olsaydı, o takdirde "(Beyne: Arasında", kelimesi ilavesiyle "ve teyze arasında" demesi gerekirdi. Oysa hadis böyle değildir. Çünkü hadis: "Hala ile teyzenin birarada nikâh altında tutulmasını yasakladı" şeklindedir. Hadisin lafzına göre; birisi diğerinin halası, diğeri ise ötekinin teyzesi olan iki kadının aynı nikâh altında tutulmaması şeklindedir.
en-Nehhas der ki: İşte bu, doğru ve anlaşılır bir mana ifade eder. Şöyle-ki, bir adam ve onun oğlu, bir kadın ve kızı ite evlenirler. Yani adam kızı ile evlenir, oğul İse anne ile evlenir. Bunların herbirisinin bu hanımlarından birer kızları olur. Bu durumda babanın kızı, oğlunun kızının halasıdır. Oğlun kızı ise babanın kızının teyzesidir. İki teyzeyi bir arada nikâh altında tutmaya gelince, bu da her birisinin hanımının ötekisinin teyzesi olmasını gerektirir. Bu da bir kimsenin, bir adamın kızı ile evlenmesi, diğerinin de ötekinin kızı ile evlenmesi şeklinde olur. Bunların her birisinin bir kız çocuğu doğar ve bunların herbirisinin kızı ötekinin teyzesi olur İki halanın bir arada nikâh altında tutulmasına gelince, bu da her birisi diğerinin halası olan iki kadını aynı nikâh alünda tutmamayı gerektirmektedir Bu da şöyle olur: Bir kimse bir diğerinin annesiyle evlenir, o da onun annesi ile evlenir. Bunlardan herbirisinin bir kızı olursa, bunların herbirinin kızı ötekinin halası olur. İşte bunlar, yüce Allah'ın, Rasûlü Muhammed (sav)'ın aracılığı ile Kurân-ı Kerimde sözü edilmeyen kimselerle evlenmeyi haram kıldığı kimselerdir. [338]
5- Bir Arada Nikâh Altında Tutulmaları Haram Olan Kadınlar:
Bu hususu bu şekilde açıkladıktan sonra şunu belirtelim ki, ilim adamları bir arada nikâh altında tutulmaları haram olan kadınlar ile ilgili olarak güzel bir kaide tesbit etmişlerdir. Mu'temir b. Süleyman, Fudayl b. Meysere'den, o, Ebû Cerir'den, o da Şa'biden şöyle dediğini rivayet etmektedir: İki kadın dan birisi, erkek kabul edilecek olursa, eğer o erkeğin o kadınla evlenmesi caiz olmuyorsa, bu ikisinin aynı nikâh altında tutulmaları batıldır. Ben ona (Ebû Cerir, Şa'bi'ye) : Bunu kimden öğrendin? diye sorunca şöyle dedi: Bunu Rasûlullah (sav)3m ashabından öğrendim.
Süfyan es-Sevrî der ki; Bize göre bunun açıklaması, bu tür akrabalıkların neseb yoluyla akrabalar olmaları ile ilgilidir. Yoksa bu, bir kadının başka bir kocadan olma üvey kızı ile birlikte dilediği takdirde, onları bir nikâh altında bulundurması seviyesinde değildir.
Ebû Ömer der ki: Bu ise, Mâlik, Şafiî, Ebû Hanife ve Evzaî'nin mezhebine göre böyledir. Hadis ehlinden olsun, diğerlerinden olsun, çeşitli bölgelerin diğer fukahası da bildiğim kadarıyla bu asıl kaide hakkında farklı kanaate sahip değillerdir. Seleften kimisi, kocanın başka kadından olma kızı ile bir kadını (yani o kızın üvey annesini) aynı nikâh altında tutmasını mekruh görmüştür. Buna sebep ise onlardan birisinin erkek olması halinde, diğerine hela) olmayışıdır. Fakat ilim adamlarının kabul ettiği görüş, bunda bir mahzur olmadığı ve bu konuda gözönünde bulundurulması gerekenin neseb akrabalığı olup, onun dışında kalan sıhrî akrabalığın bu hususta gözönünde bulundurulmayacağıdır.
Diğer taraftan bir takım haberlerde, sözü geçenlerin aynı nikâh altında bir arada bulundurulmalarının yasak kılınış gerekçesine de dikkat çekici ifadeler varid olmuştur. Bu gerekçe (illet) ise, aynı nikâh altında bulundurmanın sebep teşkil edeceği yakın akrabalık bağlarının kesilmesidir. Bu ise, kumalar arasında görülen kıskançlık sebebiyle ortaya çıkan kin ve kötülüklerdir, îbn Abbas'ın şöyle dediği rivayet edilmektedir: Rasûlullah (sav), bir erkeğin bir kadım halasının üzerine yahut teyzesinin üzerine almaşım yasaklayarak şöyle buyurdu: "Sizler böyle birşey yapacak olursanız, o takdirde akrabalık bağlarınızı kesmiş olursunuz". Bunu Ebû Muharnmed eİ-Asilî "Feva-id" adlı eserinde, îbn Abdi'l-Ber ve başkaları da zikretmiştir.[339]
Ebû Davud'un "el-Merasîl" adlı eserinde yer alan rivayetlerden birisi de şöyledir: Huseyn b. Talha dedi ki: Rasûlullah (sav) kadının akrabalık bağlarının koparılması korkusuyla kızkardeşleri üzerine nikâhlanmastnı yasakladı. [340]
Seleften kimisi, bu illeti daha da ileriye götürüp genişleterek, kadının yakın herhangi bir akrabası ile birlikte aynı nikâh altında bulundurulmasını kabul etmemiştir. Bu akrabası İster amca kızı, ister hala kızı, ister dayı kızı, ister teyze olsun. Bu da İshak b. Talha ile İkrime, Katade ve tbn Ebi Necih yoluyla gelen rivayette, Ata'dan nakledilmiştir. Ancak, İbn Cüreyc'in Ata'dan yaptığı rivayete göre, bunda bir beis yoktur. Sahih olan da budur.
Hasan b. Hüseyn b. Ali, aynı gecede Muhammed b. Ali'nin kızı ile, Ömer b. AlTnin kızını nikahlayarak, iki amca kızını bir nikâh altında toplamıştır. Bunu Abdurrezzak zikretmektedir. İbn Uyeyne şunu da ilave eder: Böylece onların (akraba^ hanımları (ziyaret ya da tebrik için) bu ikisinden hangisinin yanma gideceklerini bilemez oldular. Mâlik ise, bunu mekruh görmekle birlikte, ona göre böyle bir nikâh haram değildir.
ıbnü'l-Kasım'ın semâ' yoluyla (işiterek) naklettiğine göre ise, Mâlik'e, iki amca kızı aynı nikâh altında toplanabilir mi diye sorulmuş, o da: Ben bunun haram olduğunu bilmiyorum, demiştir. Kendisine: Peki bunu mekruh görüyor musun diye sorulunca, o da: Şüphesi2 bazı kimseler bundan sakınmaktadırlar diye, cevap vermiştir.
İbnü'1-K.asım da der ki: Bu helâldir, bunda bir beis yoktur. İbnü'l-Münzir de der ki: Herhangi bir kimsenin böyle bir nikâhı batıl gördüğünü bilmiyorum. Bu şekilde akrabalar nikâh ile mubah kılınanlar arasında yer alırlar. Bunlar Kitap, sünnet ve icma ile olsun, bu kapsamın dışında kalan kimseler değillerdir. Aynı şekilde, iki hala kızı ile, iki teyze kızı arasında da durum böyledir. es-Süddî ise, yüce Allah'ın: "Geriye kalanları ise... size helâl kilindi" buyruğunu, yani fercin dışında kalan hususlarda nikâh demektir, diye açıklamıştır. Bunun anlammın şu olduğu da söylenmiştin Yüce Allah sîze, mahrem olanların dışında kalan diğer akrabalarınızı helâl kılmıştır. Katade'ye göre de: Bundan kasıt ise, özel olarak mülkiyet altında bulunan cariyelerdir, (Yani cariyeleriniz bunun dışında olmak üzere size helâldir.) [341]
6. Nikâkda da îffeti Korumak Esastır:
Yüce Allah'ın: "Mallarınızla aramanız..." buyruğu hem evlenmeyi, hem satın almayı birlikte ifade eden bir sözdür. Burada (ol) -ki başına geldiği fiile mastar anlamını kazandırır- ( v)'den bedel nasb mahal ündedir, Hamza'nın kıraatine göre ise reff mahallinde olur. Bunun anlamının (ü^ ) yahut, (.&.) şeklinde olması da muhtemeldir. (Aramanız için veya aramanız suretiyle manalarım verir). Bu durumda "lâm" yahut "be" hazf edilecek olursa, o takdirde kelime nasb mahallinde olur
"İffetinizi koruyup* anlamındaki kelime hal olmak üzere mansub'dur. Zinadan kendi iffetinizi koruyarak uzak kalmanız.,, anlamındadır.
"Zinaya sapmaksızın" zina etmeksizin demektir. Zinaya "sifâh" denilmesinin sebebi, suyun dökülmesi ve akması anlamına gelen: Yden alınmış olmasından dolayıdır.
Peygamber (sav), bir düğün sırasında def seslerini işitince şöyle buyurmuştur: işte bu nikâhtır. Sifah (zina) da değildir. Gizlice yapılan nikâh (fuhuş) da değildir.'' [342]
Şöyle de denilmiştir: Yüce Allah'ın: "İffetinizi koruyup zinaya sapmak-sızın* buyruğunun iki anlama gelme İhtimali vardır Bunlardan birisi, açıkladığımız mana. Bu da nikâh akdi ile iffetini korumaktır. Buna göre ifadenin takdiri şöyle olur: Sizler zina yoluyla değil, nikâh yoluyla mallarınızla evliliğin menfaatlerini arayınız. O takdirde, bu âyet-i kerime umum ifade eder.
Bununla birlikte "iffetinizi koruyup" buyruğunda» iffeti korumak kadınlara ait bir sıfattır, denilmesi ihtimali vardır. Bunun anlamı da şöyle olur: Yani siz, o kadınlarla onların İffetli (muhsana) olmaları şartına bağlı olarak evleniniz, Fakat birinci şekil daha uygundur Çünkü, âyet-i kerimenin umumi anlamı ile anlaşılması mümkün olup, muktezasmı delil kabul etmek imkânı varsa, evlâ olan onu böylece anlamaktır, Diğer taraftan, ikinci anlamın muk-tezasına göre, zina yapan kadınlarla evlenmek helâl olmaz. Bu ise icma'a muhaliftir. [343]
7- Mehir:
"Mallarınızla" buyruğunda yüce Allah, kadınları mallar karşılığında nıkâh-lamayı mubah kılmıştır. Bu ise, mal karşılığı olmaksızın nikâh yapıldığı takdirde, böyle bir nikâhla mübahlığm sözkonusu olmamasını gerektirmektedir. Çünkü bu çeşit bir nikâh, bu hususta kendisine bağlı olarak iznin verildiği şart yerine getirilmeksizin yapılmıştır. Tıpkı şarap, domuz yahut da mülk edinilmesi sahih olmayan bir şeyi mehir olarak tayin edip nikâh akdi yapmaya kalkışmak gibi.
Ayrıca Ahmed'ln, azadlık da mehir olabilir, şeklindeki görüşü bununla red olunmaktadır. Çünkü böyle bir davranışta, herhangi bir malın teslim edilmesi sözkonusu değildir. Bunda yalnızca kendisine bir mal teslim edilmesi hakkını kazanmaksızın cariye üzerindeki mülkiyetin ıskat edilmesi sözkonusu-dur. Mevlâmn, daha önce kendi nezdinde malik olduğu bir şey, ona intikal etmemiş, sadece sakıt olmuştur. Koca azad ettiği cariyesine bir şey teslim etmeyip, o eski cariyesinin de onun üzerinde herhangi bir şeyi hak etmesi sözkonusu olmamışsa koca bununla sadece mülkünü telef etmiş olur ve bu a£ad etmesi de mehir olmaz.
Bu emir, vücub gerektiren bir emirdir. Azadhğın (mehir olarak) verilmesi sahih birşey olamaz. Bu ise yüce Allah'ın: "Kadınlara mehirlerini veriniz" (en-Nisâ, 4/4) buyruğu ile birlikte gayet açıktır. Diğer taraftan yüce Allah'ın: "Bununla beraber gönül hoşluğu ile size onun bir kısmını bağışlarlarsa, onu da afiyetle yeyin"(en-Nisa, 4/4) buyruğunun ifade ettiği hususun azad etmekte gerçekleşmesi imkânsızdır. O halde geriye raehrin mal olarak verilmesinden başka bir şey kalmıyor. Çünkü yüce Allah; "Mallarınızla" diye buyurmaktadır.
Bu görüşü kabul edenler, mehrin miktarı hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Şafiî, yüce Allah'ın: "Mallarınızla" buyruğunun umum ifade ettiğini ileri sürerek, mehrin az olsun çok olsun caiz olacağını söylemiştir. Sahih olan görüş de budur.
Ayrıca bunu Uz, Peygamberin, kendisini bağışlayan (Peygamber Efendimize evlendirme yetkisini veren) kadın ile ilgili hadis-i şerifte: "Velev ki demirden bir yüzük olsun" [344] buyruğu ile şu hadis-i şerif bunu desteklemektedir: Hz. Peygamber: "Bekadan evlendiriniz" buyurdu ve bunu üç defa tekrarladı. Ey Allahın Rasuiü, aralarında mehir ne olacak? diye sorulunca, şöyle buyurdu: "Bir erak (misvak) çubuğu dahi olsa, akrabalarının üzerinde karşılıklı razı oldukları şeydir."[345]
Ebu Said el-Hudrî dedi kî: Rasulullah (sav)'a, kadınlara verilecek mehir-ler hakkında sorduk da şöyle buyurdu: "Mehir, akrabalarının üzerinde anlaştıkları şeydir." [346]
Hz. Cabir de, Rasulullalı (savVın şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir: "Eğer bir adam, bir kadına avuçlarını dolduracak kadar yiyecek (buğday) verecek olursa, ona karşılık o kadın kendisine helal olur." Bu iki hadisi de Da-rakulnî Sünen'inde rivayet etmiştir. [347]
Şafiî der ki: Herhangi bir şeye bir bedel olması yahut ücret olarak verilmesi caiz olan her bir şey mehir olabilir Aynı zamanda bu, ilim ehlinin çoğunluğunun da görüşüdür. Medinelilerden olsun, diğer şehir halkından olsun, hadîs ehli topluluğunun da görüşü budur. Buniarın hepsi az olsun, çok olsun, mehri caiz görmüşlerdir. Aynı zamanda bu» Malik'in arkadaşı Abdullah b. Vehb'in görüşü olup, İbnü'l-Münzir ve başkalarının tercih ettiği görüş de budur.
Said b. el-Müseyyeb der ki: Kocası hanımına bir kamçı dahi mehir olarak verecek olursa, o kadın, o kamçı karşılığında ona helal olur. Said'in kendisi de kızını Abdullah b. Vedaa'ya iki dirhem mehir ile nikahlamıştır. Rabia der ki: Bir dirhem karşılığında dahî nikâh caizdir. Ebu'z-Zinad da der ki: Kan-ko-carun akrabalarının karşılıklı razı oldukları miktardır. Malik der ki: Mehir, ya bir çeyrek dinardan, yahut da üç dirhemden -ölçek ile* daha aşağı olamaz. Mezhebimize mensup kimi ilim adamı, Malik'in bu görüşüne gerekçe olarak şunu göstermiştir: Nikah yoluyla kadının helai olmasına en çok benzeyen şey, (hırsızlıktan dolayı elin kesilmesidir). Çünkü kadının ferci de bir uzuvdur. El de bir uzuvdur. O bakımdan kadının ferci de belli miktarda bir mal karşılığı ile mubah olur. Bu da ya dörttebir dinardır, yahut ölçek ile üç dirhemdir. İşte Malik burada ferci ele kıyasen bu hükme varmıştır.
Ebu Ömer der ki: Ancak Ebu Hanife bu kanaate ondan önce sahib olmuştur.
O da raehri, elin (hırsızlık dolayısıyla) kesilmesine kıyas etmiştir. Ona göre ise el, ancak ya altından bir dinar, yahut da keylî olarak on dirhem karşılığında kesilir. Ona göre bundan daha aşağı mehir olmaz. Arkadaşları ve mezhebine rnensub kimseler de bu kanaattedir. Mehrin asgarisi hususunda, değil de, elin kesilmesi hususunda onun hemşehrilerinin çoğunluğu bu görüştedir. ed-Ûeraverdî de Malik'e, çeyrek dinardan daha aşağı mehir olmaz deyince, şöyle demiştir: Sen bu hususta Iraklıların yolunu izlemiş oluyorsun ey Abdullah'ın babası! Ebu Hanife ise, Cabir'in rivayet ettiği hadisi delil göstermiştir. Buna göre Rasulullah (sav) şöyle buyurmuştur: "On dirhemden aşağı mehir olmaz." Bu hadisi de Dârakutnî rivayet etmiştir. [348] Şu kadar var ki, senedinde Mübeşşir b. Ubeyd vardır ki, metruk bir ravidin
Davud el-Evdî'den rivayet edildiğine göre, Davud, eş-Şa'bi'den, Şa'bi de Hz. Aliden şöyle dediğini rivayet etmektedir: Mehir on dirhemden aşağı olama?. Ahmed b. Hanbel der ki; Ğıyas b. İbrahim, Davud el-Evdî'ye eş-Şa'bi'den o, Hz. Ali'den, on dirhemden aşağı mehir yoktur, ifadesini telkin etti. Böylelikle bu hadis oluverdi. [349]
en-Nahaî-dedi ki: Mehrin asgarisi kırk dirhemdir, Said b. Cübeyr elli dirhemdir, İbn Şubrume, beş dirhemdir demektedir. Ayrıca bunu Dârakutnî, İbn Abbas'tan o da, Hz. Ali'den: Beş dirhemden daha aşağı mehir olmaz [350] diye de rivayet etmiştir.[351]
8. Mehir Neyin Karşıhğtdtr:
Yüce Allah'ın: "O halde onlardan hangisi ile faydalandı iseniz, ondan dolay) onlara tayin edilen şekilde «nehirlerini verinin" buyruğunda: "Fa-yadalanmak"dan kasıt, burada, lezzet almaktır.
''EcirlerMen kasıt da (mealinde de gösterildiği gibi) mehirlerdir. Mehrin "ücret11 diye adlandırılış sebebi ise, bunun onlardan faydalanmanın karşılığı olmasıdır Bu da mehre ücret denileceği hususunda açık bir nassdır.
Aynı zamanda bu, kadına sağlanan cinsel menfaati karşılığında mehrin verildiğine delildir. Çünkü menfaatin karşılığı olan şeye ücret adı verilir. Bununla birlikte ilim adamları, nikâh yapıldığında akid konusunun ne olduğu hususunda farklı görüşlere sahiptir. Akid konusu kadının bedeni midir, yoksa cinsel menfeat midir, yoksa helâl oluşu mudur?
Bu hususta üç görüş vardır. Ancak kuvvetli olan görüş., üçünün de birlikte kast edildiğidir. Çünkü yapılan akid, bütün bunları gerektirmektedir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. [352]
9. Âyetten Kasıt Mehir midir, Mut'a Nikahı mıdır:
İlim adamları âyetin anlamı hususunda farklı görüşlere sahiptirler, el-Hasen, Mücahid ve başkalan der ki: Âyetin manası şudur: Kadınlardan sahih nikâh yoluyla cima' suretiyle faydalanıp, lezzet aldığınız şeylere mukabil, siz de "onlara tayin edildiği şekilde mehirlerlnl veriniz" demektir,
Buna göre koca, hanımı ile bir defa dahi cima edecek olursa, eğer meh-rin miktarı tesbit edilmiş (müsammâ) ise, mehlr tümüyle vacib olur. Eğer tes-bit edilmemiş yani müsemma değil ise, mehr-i mislini ödemek icabeder.
Şayet nikâh iasid ise, iasid nikâh ile ilgili mehir hususunda Malik'den farklı rivayetler gelmiştir. Acaba bu durumda kadın, mehr-İ misle mi hak kazanır, yoksa sahih olarak tesbit edümiş bir mehir ise, mehr-i müsemmâ'ya mı hak kazanır? Bir seterinde: Mehr-i müsemmâ'ya hak kazanır demiştir. Mezhebinden zahir olan (kuvvetli) görüş de budur. Çünkü, karşılıklı rıza ile tesbit ettikleri şey, yakın olarak bilinen bir husustur. Mehr-i misil ise ictihad ile tesbit edilir. O bakımdan her ikisinin yakîn olarak bildiği şeye başvurmak gerekir. Zira şüpheye dayanarak mal hak edilmez. "Mehr-i misil" şeklindeki sözlerinin izahı da şudur: Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur; "Herhangi bir kadın, eğer velisinin izni olmaksızın nikâhlanacak olsa, onun bu nikâhı batıldır. Şayet onunla zifafa girilirse o takdirde onun ferci helâl bilinmiş olmasının karşılığında ona mehr-i misil vardır..."[353]
İbn Huveyzimendâd der ki: Âyet-i kerimenin mut'a nikâhının caiz oluşu şeklinde yorumlanması yerinde değildir, doğru olamaz. Çünkü Rasulullah (sav), mut'a nikâhını yasaklamış ve haram kılmıştır. Diğer taraftan yüce Allah da: "Onları velilerinin izniyle nikahlayın" (en-Nisa, 4/25) diye buyurmaktadır. Bilindiği gibi, velilerin izniyle yapılan nikâh şer'î bir nikâh olan ve bir veli ile iki şahidin huzurunda yapılan nikâhtır. Mut'a nikâhı İse böyle değildir. Cumhur der ki: Bundan kasıt İslâmın ilk dönemlerinde uygulanan mut'a nikâhıdır. İbn Abbas, Ubey ve İbn Cübeyr ise, âyet-i kerimenin bu bölümünü şöylece okumuşlardır: O halde onlardan hangisi ile belli bir süreye kadar faydalandı İseniz, ondan dolayı onlara mehirlerini veriniz". Ancak daha sonra Peygamber (sav), bu nikâhı yasaklamıştır. Said b. el-Müseyyeb der ki: Bunu miras ile ilgili âyet-i kerime nesh etmiştir. Çünkü mut'a da miras sözkonusu değildi. Aişe ile el-Kasim b. Muhammed ise der ki: Mut'anın haram kılmışı da, nesli olunuşu da Kur'ân-ı Kerimdedir. Bu da yüce Allah'ın şu buyruğunda yer almaktadır: "Ve onlar ırzlarını korurlar, meğerki eşlerinden yakut sahih oldukları cariyelerinden müstesna. O vakit onlar kınanmazlar. (el-Mu'minun, 23/5-6) Mut'a ise ne nikâhtır, ne de cariye olarak mülkiyet edinmektir.
Dârakutnî, Ali b. Ebi Talib'den şöyle dediğini rivayet etmektedir: Rasûlul-lalı (sav) mut'a nikâhını yasakladı. CHz. Ali) dedi ki: Mut'a nikâhı evlenme imkânı bulamayan kimse içindi. Ama karı-koca arasında nikâh, talâk, İddet ve mirasa dair hükümler nazil olunca nesh olundu. [354] Ali (r.a)'dan şöyle dediği de rivayet edilmiştir: Ramazan orucu, her türlü orucu (farziyetini) nesh etti. Zekat, her türlü sadakayı (farziyetini) nesh etti. Boşama, iddet ve miras da mutVyı nesh etti. Udhiye (kurban bayramı, kurban kesmek.) da her türlü kurbanı nesh etti. [355] İbn Mes'ud'dan da şöyle dediği rivayet edilmiştir: Muta nesh olunmuştur. Onu, talâk, iddet ve miras neshetmiştir.[356] Ata da İbn Abbas'tan şöyle dediğini rivayet etmiştir: Mut'a nikâhı, ancak yüce Allah'tan kendisiyle kullarına merhamet buyurduğu bir rahmet idi. Şayet, Ömer'in onu yasaklaması olmasaydı, bedbaht olan kimseler dışında zina eden olmazdı.[357]
10. Mut'a Nikâhının Kaç Defa Mubah Kılınıp Nesh Olunduğu:
İlim adamları mut'anın kaç defa mubah kılınıp nesh olunduğu hususunda ihtilaf etmişlerdir. Müslim'in Sahih'mde Abdullah b, Mes'ud'dan şöyle dediği rivayet edilmektedir: Rasûlullah (sav) ile birlikte kadınlarımız olmaksızın gazaya çıkardık. Biz: Kendimizi hadımlaştırmayalım mı? diye sorduk. Ancak o bize bunu yasakladı. Sonra da belli bir süreye kadar elbise karşılığında kadınları nikâhlamaya ruhsat verdi. [358]
Ebû Hatim el-Büstî Sahih'inde der ki: Onlann Peygamber (sav)'e: "Kendimizi hadımlaştırmayahm mı" diye sormaları, mut'anın, kendilerine bu şekilde faydalanma mubah kılınmadan önce yasak olduğuna delildir. Çünkü yasak olmasaydı, onlann böyle bir soru sormalarının anlamı olmazdı. Daha sonra onlara gazada iken belli bir süreye kadar elbise karşılığında kadınları nikahlamalarına ruhsat verildi. Sonra yine Hayber yolunda mut'ayı yasakladı. Sonra yine mut'aya Fetih yılı izin verdi. Daha sonra üçüncü defa akabinde onu haram kıldı. Ve artık o, Kıyamet gününe kadar haram kılınmıştır.
İbnül-Arabî der ki: Kadınlarla mut'a yapmaya gelince, bu şeriatin garip hadiselerin dendir. Zira önce İslâm'ın ilk dönemlerinde mubah kılınmıştı.
Daha sonra Hayber yılı haram kılındı. Sonra Evtas gazasında mubah kılındı. Bundan sonra yine haram kılındı ve haram kılma işi nihai bir şekil olarak devam etti Şeriatte buna benzer Kıble meselesi dışında bir mesele daha yoktur. Çünkü Kıblede de nesh iki defa takahhuk etmiş, bundan sonra nihai şeklini almıştır. Bu hususta konu ile ilgili hadislerin çeşitli yollarını bir araya getirenler şöyle demektedir: Bu rivayetler mut'anm yedi defa helâl ve haram kılınmış olmasını gerektirmektedir. İbn Ebi Amra, İslâm'ın ilk dönemlerinde mubah olduğunu rivayet ettiği gibi, Seleme b- el-Ekva ise, bunun Evtas gazvesinde mübalı kılınmış olduğunu rivayet etmektedir, Hz. Ali'nin rivayetinden ise, bunun Hayber günü haram kılınmış olduğu anlaşılmaktadır. er-Rabi' b. Sebre rivayetinden, fetih günü mubah kılındığı anlaşılmaktadır.
Derim ki: Bütün bu rivayet yollannın hepsi, Müslim'in Sahih'inâe vardır.[359] Başka hadis kitaplarında ise, Uz. Ali'den, HZ- Peygamberin bunu Tebûk gazvesinde yasakladığı yer almaktadır. Bunu İshak b. Raşid, ez-Zührî'den, o, Abdullah b. Muhammed b, Ali'den, o, babasından o da Hz. Ali'den rivayet etmiştir. Şu kadar varki, İshak b. Raşid'in, İbn Şihab (ez-Zührî) den yaptığı bu rivayete uyan bulunmamıştır. Bunu Ebû Ömer (b. Abdi'1-Berr)- Allahın rahmeti üzerine olsun- söylemiştir. [360] Ebû Davud'un Musennefinde, er-Rabi' b. Sebre'den gelen rivayete göre, muta Veda haccında yasaklanmıştır. Ebû Davud, bu hususta gelen en sahih rivayetin bu olduğu görüşündedir. [361]
Amr, el-Hasen'den şöyle dediğini rivayet etmektedir: Mut'a, kaza umresinde üç gün helâl kılınmış olması müstesna, hiç bir zaman helâl kılınmış değildir. Bundan önce de helâl kılınmamıştı, daha sonra da helâl kılınmadı. Bu, aynı zamanda Sebre'den de rivayet edilmiştir İşte bunlar, mut'anın helâl ve haram kılındığı yedi ayrı yerdir.
Ebû Cafer et-Tahavî der ki: Peygamber (sav)'dan mut'anın serbest bırakılmış olduğunu rivayet eden bütün bu ravilers hepsi de yolculukta olduğunu, yasaklamanın ise, bundan sonra yasaklanmış olduğunu haber vermektedirler. Onlardan herhangi bir kimse, bunun ikamet halinde olduğunu haber vermemektedir. İbn Mes'ud'tan da böylece rivayet edilmiştir Peygamber (sav)'ın bunu, Veda haccında mubah kıldığına dair ifadelerin yer aldığı, Sebre yoluyla gelen hadis ise, bütün bunların hepsinin ihtiva ettiği mana dışında bir ifade taşımaktadır. Biz, bu noktayı tetkik ettik. Ve bunu ancak Abdulaziz b. Ömer b. Abdulaziz'in rivayetinde bulduk, başkasında rastlayamadik. Bunu İsmail b. Ayyaş, Abdulaziz b, Ömer b. Abdulaziz'den rivayet etmiştir. O da, bu olayın Mekke fethinde olduğunu, ashabı kiramın Hz. Peygambere bekarlıktan şikâyet ettiklerini, bunun üzerine de bu hususta onlara ruhsat verdiğini nakletmektedir. Veda bacanda ise, onların bekarlıktan Hz. Peygambere şikâyette bulunmalarına imkân yoktur. Çünkü kadınlarla beraber haccetmiş-lerdi. Diğer taraftan Mekke'de kadınlarla evlenmeleri de mümkündü, O vakit de, daha önceki gazvelerdeki halde değillerdi.
O halde, şu muhtemeldir: Peygamber (sav)'ın buna benzer bir hususu gazalarında ve toplu olarak bulunulan yerlerde tekrarlaması adeti olduğundan dolayı, mut'amn haram kılınışım Veda haccında bir daha zikretmiştir Çünkü insanlar, orada birarada idi. Tâ ki, o ana kadar bunu işitmemiş olan kimseler de haram kılındığını işitsin. Bunu bu şekilde tekid etti ki, helâl olduğunu iddia edecek hiçbir kimsenin bir şüphesi kalmasın.
Diğer taraftan Mekkeliler bunu çokça kullanıyorlardı. [362]
11. Mut'a Nikâhına Dair Hükümler:
Leys b. Sa'dr Bukeyr b. el-Eşec'denv o,.eş.-Şerrid'in mevlâsı Ammar'dan şöyle dediğini rivayet etmektedir: îbn Abbas'a mut'a hakkında sordum. O zina mıdır, nikâh mıdır? diye. Bana; Zina da değildir, nikah da değildir dedi, Peki nedir? diye sordum, şu cevabı verdi: Mut'a yüce Allah'ın dediği gibidir. Ben de: Peki kadının iddet bekleme yükümlülüğü var mıdır? diye sordum. O, evet bir defa ay hali olmak. Bu sefer, peki birbirlerine mirasçı olurlar mı? diye sordum, hayır dedi. Ebû Ömer dedi ki: Seleften olsun, haleften olsun, ilim adamları, mut'amn mirasın sözkonusu olmadığı, belli bir süreye kadar nikahlanmak olduğu hususunda kimsenin ihtilafı yoktur. Süre bitimi ile birlikte boşama sözkonusu olmaksızın birbirlerinden ayrılırlar.
İbn Atiyye der ki: "Mut'a, iki şahid, velinin izni ve belli bir süreye kadar erkeğin kadın ile evlenmesi şeklindeydi. Bununla birlikte aralarında miras-çılık sözkonusu olmazdi- Karşılıklı olarak ittifak ettikleri ücreti de kadına verirdi. Süre bitti mi, artık erkeğin kadın aleyhine bir yolu olmazdı. Bununla birlikte rahminin temizliğini gözetirdi. [363] Çünkü çocuk, hiç şüphesiz ona ilhak edilir, Eğer kadın hamile kalmamışsa, başkası ile nikâhlanması helâl olur. en-Nehhas'ın Kîtab'ında ise: "Bunda hata vardır. Çocuk mufa nikâhında babaya İlhak edilmez." [364]
Derim ki: en-Nehhas'ın ibaresinden anlaşılan budur. Çünkü o, şöyle demektedir: Mut'a, erkeğin kadına ben seninle bir günlüğüne -veya buna benzer bir süre zikreder- evleniyorum. Şu şartla ki, senin iddet bekleme sorumluluğun yoktur Aramızda miras da olmayacaktır, talâk da olmayacaktır. Buna şalıidlik edecek bir şah id de olmayacaktır. Bu ise, zinanın tâ kendisidir, İslam'da (böylesi) hiçbir zaman mubah kılınmamıştır. Bundan dolayı Hz. Ömer şöyle demiştir: Bana mut'a evliliği yapmış bir adam getirilecek olursa, mutlaka onu taşlar altında gömerim. [365]
12. Mut'a Nikâhı Halinde Had Sözkonusu mudur?
Mut'a nikâhı Üe erkek, kadın ile zifafa girecek olursa, erkeğe had vurulup çocuk ona ilhak edilmez mi? Yoksa şüphe dolayısıyla had vurulmaz ve çocuk ona ilhak edilir, ama ta'zir edilip cezalandırılır mı? Bu hususta ilim adamlarımızın iki farklı görüşü vardır.
Bugün için mut'a nikâhının haram olduğu kabul edilmekle birlikte, kimi ilim adamlarının görüşüne göre, çocuk, mut'a nikâhında babaya ilhak edilir denildiğine göre, mubah görüldüğü o dönemde çocuk nasıl olur da babaya ilhak edilmesin? İşle bu, mut'a nikâhının o zamanlar sahih nikâh hükmünde olduğunu göstermektedir. Ancak, süresi belli olması ve miras hususunda ondan farkh idi.
el-Mehdevî3 İbn Abbas'tan şunu nakletmektedir: Mut'a nikâhı, velisiz ve şahidsiz yapılırdı. Ancak, onun bu naklettiğinde belirttiğimiz bu husus dolayısıyla bir zayıflık vardır.
İbnü'l-Arabî der ki: İbn Abbas mut'a nikâhının caiz olduğunu kabul ediyordu. Sonradan bu görüşten döndüğü de sabit olmuştur. Böylelikle mut'anın haram olduğu hususunda icma gerçekleşmiş olmaktadır.
Mezhebimizde meşhur olan görüşe göre, bir kimse mut'a yapacak olursa recm edilir. Malik'ten gelmiş bir diğer rivayete göre ise, recm edilmez. Çünkü mut'a nikâhı haram değildir.
Fakat bizim mezhebimizin İlim adanılan, diğer ilim adamları arasında yalnız kaldıkları garip bir usûl kaidesine dayanarak böyle söylemişlerdir. O garip kaide ise şudur:
Sünnet ile haram kılınan bir şey, acaba Kurân'ı-Kerim ile haram kılınanlar gibi midir, değil midir? Malîk'ten, bazı Medineli alimlerimizin rivayetine göre, bunlar birbirlerine eşit değildir. Ancak bu görüş zayıfür.
Ebû Bekr et-Tartusî der ki; Mut'a nikâhına İmran b, Husayn, İbn Abbas, kimi ashab ve Ehl-i Beytten bir kesim dışında ruhsat veren yoktur,
İbn Abbas'ın bu husustaki ruhsatı hakkında şair de der ki:
"Kafileye diyorum* çünkü burada kalmaklığımız uzun sürdü: Arkadaş, ne dersin, îbn Abbas'm fetvasına göre amel etmeye var mısın? Yumuşak tenli ve bedenli birisi hakkında... İnsanlar dönünceye kadar senin sığınağın olsun."
Sair ilim adamları, ashabın, tabiînin ve selef-i salihin fukahası, bu âyet-i kerimenin, nesh olduğu ve mut'anın haram olduğu görüşündedirler. Ebû Ömer der ki: Mekke halkından olsun, Yemenlilerden olsun, İbn Abbas'ın ahşabı (onun görüşünü benimseyenler), hepsi de mut'anın İbn Abbas'm görüşüne göre helâl olduğunu, diğer İnsanların ise onu haram kıldığını kabul ederler. Ma'mer dedi ki: ez-Zührî der ki: İnsanlar, bu mut'adan o derece nefret ettiler ki, şairin birisi şöyle diyecek kadar İşi ileri götürdü:
"Konuşanın oturması uzun sürünce; dedi ki:
Ey arkadaş, ne dersin, İbn Abbas'ın fetvasına göre amel etmeye?,.." [366]
13. Mehir Olarak Verilecek Değerin Mahiyeti:
Yüce Allah'ın: "Ecirlerini: mehirferinT buyruğu, hem mal olanı, hem malın dışında olanı kapsar. O bakımdan mehrin, aynî malların menfaatleri olması da caizdir. Şu kadar var ki bu hususta ilim adamlarının farklı görüşleri vardır. Malik, Müzenî, Leys, Ahmed, Ebû Hanife ve arkadaşları bunu kabul etmezler. Ancak Ebû Hanife şöyle demektedir: Böyle bir mehri zikrederek evlenecek olursa, nikâh caizdir ve böyle bir mehir kadına zikrolunmamış, miktarı tesbit edilmemiş mehir hükmündedir. Eğer kadın ile gerdeğe girecek olursa, ona mehr-i misil verilir. Şâyec onunla gerdeğe girmeyecek olursa, kadın için mut'a hakkı (uygun bir hediye) vardır. İbnü'I-Kasınu Ki-tabu Mukammed'de bunu mekruh görürken, Esbağ bunu caiz kabul etmektedir, İbn Şâs ise der ki: Öyle bir şey vukua gelirse, ashabımızın (.mezhebimize mensup arkadaşlanmızın} çoğunluğunun görüşüne göre geçerlidir. Ayrıca bu Esbağ'ın İbnü'l-Kasım'dan rivayetidir.
Şafiî der ki: Bu durumda nikâh sabittir, Koca, karısına neyi tesbit etmişse onu öğretmesi gerekir. Eğer onu zifafa girmeden önce boşayacak olursa, Şafiî'nin bu hususta iki görüşü vardır: Bir görüşüne göre: Böyle bir sûreyi öğ-
retmenin ecrinin yarısını kadına verir, diğer görüşüne göre ise, mehr-İ mislinin yarısını almayı hakeder.
İshak der ki: Nikah caizdir. Ebû'l-Hasan el-Lahmî der ki: Bütün bunların caiz olacağını söylemek görüşlerin en güzelidir îcare ve Hacda mülk edinilen, satılan ve alınan diğer mallar gibidirler. Şu kadar var ki Malik bunla-n kerih görmüştür. Çünkü o, melırin muaccel verilmesini müstehab kabul eder. İcare ve Hac İse müeccel anlamındadır.
Birinci görüşün sahipleri yüce Allah'ın: "Mallarınızla" buyurmuş oJduğu-nu delil gösterirler. Mal İse hakikatte insanların tama ettikleri, kendisinden yararlanılmak üzere hazırlanan şeydir. îcarede rakabeden yararlanmak ile ilim öğretmenin faydası gibi şeyler ise mal değildir.
Tahavî der ki: Görüş birliği ile kabul edilen esas şudur: Bir adam, bir diğer adamı kendisine ismini belirttiği Kur'ânJı- Kerim'in bir sûresini öğretmek üzere bir dirhem karşılığında ücretle tutsa> bu caiz değildir. Çünkü icare akid-leri ancak iki husustan birisi için caiz olur. Ya bir kumaşı dikmek ve buna benzer muayyen bir iş için yapıhr, yahut da muayyen bir süre için yapılır. Eğer bir sûreyi öğretmek üzere birisini ücrette tutacak olursa, böyle bir ücret ne belli bir süre içindir, ne de belli bir iş içindir. Aksine o, o kişiyi bir şeyler öğretmek üzere ücretle tutmuştur. Ancak, öğrenecek kişi, az bir zamanda çok şey de öğrenebilir, uzun bir zamanda az bir şey de öğrenebilir. Aynı şekilde evini Kurân'i- Kerim'den herhangi bir sûreyi kendisine öğretmek üzere satacak olursa, yine icareler ile ilgili sözünü ettiğimiz hususlar dolayısıyla caiz olmaz. Öğretmek ile ne menfaatler, ne de aynî mallar mülk olarak edinileni iyeceği ne göre, kıyasen öğretme karşılığında kadının nikâhına malik olunamıyacağı ortaya çıkmaktadır. Başarıya ulaştıran Allah'tır.
Ancak bunu caiz kabul edenler; Sehl b. Sa'd'm rivayet ettiği, kendisini Hz. Peygambere (evlendirmek üzere) hibe eden kadın ile ilgili hadisi delil gösterirler. [367] Bu hadis-i şerifte Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Haydi git, ben bu kadım Kurân'ı- Kerim'den bildiğin bölümler karşılığında evlendirdim". Bir diğer rivayette ise şöyle buyurmuştur: "Haydi git, ben bu kadını seninle evlendirdim, ona Kurân'dan (bildiklerini) öğret". Bu görüşü savunanlar derler ki: İşte bu hadis-i şerifte, nikâh akdinin tahakkuk edip, öğretmek olarak belirlenen mehrin İse, sonraya kaldığına delil vardır. Bu da Hz. PeygamberimKurân'dan bildiklerin karşılığında..." buyruğundan açıkça anlaşılmaktadır. Çünkü başa gelen "be" harfi karşılık (ivaz) ifade etmek içindir. Bunu buna karşılık al, yani bunu bunun yerine buna İvaz olarak al, demek gibidir. Diğer rivayetteki: "Ona öğret" buyruğu da öğretme emri hususunda açık bir nassdır. Diğer taraftan hadisin akışı da bütün bunların nikâh için olduğunun tanıklığını yapmaktadır. Böyle bir tutum, adamın Ku-rân'ı- Kerim'den ezberledikleri dolayısıyla, ona bir ikram olsun diye kabul edilmiştir, şeklindeki söze de iltifat edilmez. Çünkü o takdirde bu "be" harfi "lam" anlamına gelir. [368] İkinci rivayetteki: "Kurandan bildiklerini ona öğret" sözü bunun böyle olmadığını açıkça ifade etmektedir. Yine Ebû Talha'dan rivayet edilen, Um SüleynYe talib oluşu ile ilgili rivayette görüşlerine delil olacak bir taraf yoktur. Bu rivayete güre, Ebû Talha, Om Süleym'e talib olmuş, o da kendisine müslüman olduğu takdirde onunla evleneceğini söylemiştir, Ebû Talha müslüman olunca Um Süleymle evlendi. O bakımdan o kadının mehrinden daha şerefli bir mehir bilinmemektedir. Çünkü onun mehri İslâm idi, [369] Bunun delil olamayış sebebi İse, bunun Ebû Talha'ya has oluşudur Aynı şekilde öğretmek ve buna benzer diğer menfaatlerde görülenin aksine islâm oluşda kocadan kadına herhangi bir şey (fayda) ulaşmamaktadır. Hz. Şu-ayb da Hz. Musa'yı mehri olmak üzere koyunlarına çobanlık etmesi karşılığında kızıyla evi endi rmışti. Nitekim buna dair açıklamalar Kasas Sûresi'nde (bk. 28/27, âyet, 11. başlıkta) gelecektir.
İbn Abbasın rivayetine göre, Rasûlullah (sav) ashabından birisine:" Ey filan evlendin mi? diye sormuş. Hayır kendisiyle evlenebileceğim bir şeyim yok deyince, Hz. Peygamber şöyle sordu: "Sen kul hu vallahu ahed'i biliyor musun?" Adam: Evet biliyorum deyince, Hz. Peygamber "işte bu Kurân'ın üçte-birine denktir. Peki Âyete'l- Kürsî'yi biliyor musun?" Adam yine: Biliyorum dedi, Hz. Peygamber: "İşte bu da Kurân'ın dörtte birine denktir. Peki Nasr Sûresi'ni (110. süre") bilmiyor musun?" diye sorunca, adam yine; biliyorum deyince, Hz.. Peygamber: "Bu da Kurân'ın dörtte birine denktir. Peki ya İza Zülzilet O9- sûre) 'i bilmiyor musun" deyince, yine adam biliyorum dedi. Bu sefer Hz. Peygamber: "Bu da Kurân'ın dörtte biri demektir. Evlen, evlen diye buyurdu."[370]
Derim ki: Dârakutnî, Sehl ile ilgili hadisi İbn Mes'ud yoluyla da rivayet etmiştir. Bu rivayette, Malik'in ve diğerlerinin gösterdiği delili açıklığa kavuşturan bir fazlalık vardır. Bu rivayette Rasûlullah (sav) şöyle sormuştur: "Bu kadım kim nikahlamak ister." Bunun üzerine o adam kalktı ve: Ben ey Allah'ın Rasulü dedi. Hz. Peygamber: "Senin malın var mı?” diye sorunca, hayır ey Allanın Rasulü, dedi. Hz. Peygamber: "Peki Kur'ân'dan (ezber) okuduğun bir bölüm var mı?" diye sorunca adam: Evet dedi. Bakara Sûresi'ni ve mufassal sûrelerden bazılarım biliyorum. Rasûlullah (sav) şöyle buyurdu: "Bu kadım ona Kur'ân okutup öğretmen şartıyla sana nikahlıyorum. Allah sana rızık olarak verecek olursa da ona karşılık verirsin".
Bunun üzerine o adam bu şartla o kadınla evlendi. İşte bu, -sahih olduğu takdirde- öğretmenin mehir olamayacağına dair açık bir nassdır Dârakut-nî ise der ki: Bunu Utbe b. es-Seken tek başına rivayet etmiştir. O ise hadisi metruk bir kimsedir. [371]
Tayin edildiği şekilde"1 kelimesi ise, hal mevkiinde mastar olarak nasb edilmiştir, Yani tayin edilmiş olarak, tayin edildiği gibi demektir. [372]
14. Mehrin Artırılıp Eksiltilmesi:
Yüce Allah'ın: 'Miktarım tayin ettikten sonra da gönül hoşluğu ile uzlaştığınız şey hakkında size bir vebal yoktur" buyruğu mehri artırmak veya eksiltmek hususunda vebal sözkonusu değildir, demektir. Mehirin tesbit edilmesinden sonra karşılıklı rıza ile olursa bu mümkündür. Maksat ise, zifafa girmeden önce koca karısını boşayacak olursa, kadının kocayı mehirden ibra etmesi, yahutta kocanın mehri tamamen eksiksiz ödemesidir.
Âyet-i kerimenin mut'a hakkında olduğunu kabul edenler ise bunu şöyle açıklarlar: İşte bu İslam'ın ilk dönemlerinde, mut'a süresini artırmak hususunda karşılıklı nza ile belirledikleri ücrete bir işarettir.
Çünkü mutJa yasaklanmadan önce, erkek kadın ile, mesela bir dinar karşılığında bir ay süre ile evlenir. Ay sona erdi mi kimi zaman, sen süreyi artır ben de sana mehri artırayım, derdi, İşte bu âyet-i kerime, (mut'anın caiz olduğu dönemlerde) karşılıklı rıza ile bunun caiz olduğunu açıklamaktadır. [373]
25- İçinizden hür (muhsan) olan mü'min kadınları nikahlayacak bir bolluğa güç yetiremeyenler, sahip olduğunuz mü'min cariyelerinizden (alsın). Allah imanınızı çok İyi bilendir. Kiminiz kinü-LÜzdensiniz, Onları velilerinin İzniyle nikahlayın. Mehlrlerini de güzellikle kendilerine verin; zinadan kaçınan, gizli dost edinmeyen, namuslu kadınlar olmaları halinde». Şayet evlendikten sonra fuhuş İşlerlerse, onlara hür kadınlara verilen cezanın yarısı verilir. Bu (izin) içinizden günaha girmekten korkanlar İçindir. Sabretmeniz ise sizin için daha hayırlıdır. Allah çok mağfiret edendir, Rahimdir.
Bu buyruğa dair açıklamalarımızı yirmibir başlık halinde sunacağız:
1. Hür Kadınlarla Veya Cariyelerle Evlenmek:
"İçinizden hür (muhsan) olan mü'min kadınları nikahlayacak bir bolluğa güç yetiremeyenler..." âyet-i kerimesiyle yüce Allah, nikahlamak hususunda hükümleri hafiflettiğine dikkat çekmektedir Bu da güç yetire-meyen kimsenin cariyeyi nikahlayabileceği hükmüdür.
İlim adamları, âyet-i kerimede geçen "et-Tavl: güç yetirme"nin anlamı hussunda üç farklı görüş belirtmişlerdir. Birinci görüşe göre bu, bolluk ve zenginliktir Bunu İbn Abbas, Mücahid, Said b. Cübeyr, es-Süddi, îbn Zeyd ve el-Müdevvene'de Malik söylemiştir. O bakımdan lütuf ve güç yetirmek hususunda başkasına göre daha İleri durumda olanın halini ifade etmek için bu kelimeler kullanılır. Mali bakımdan kudret sahibi olan kimseye: "Zû tavl" denilir. Tül ise kısalığın zıddı (uzunluk) demektir. Burada maksat ise ilim ehlinin çoğunluğuna göre, mehir verebilme kudretidir.
Şafiî, Ahmed, İshak ve Ebû Sevr de bu görüştedir. Ahmed b. el-Muazzel der ki: Abdulmelik dedi ki: Thvl, kendisi ile nikâha güç yetirilen nakit, ticaret malı yahut ödeme gücü olan bir kimsedeki alacaktır. Yine der ki: Satılması^ ica-reye verilmesi mümkün olan herşey de tavl'dır. Yoksa bir, iki veya üç kadının nikahı altında bulunması tavl değildir. Yine der ki: Ben bunu Malik (r.a)'den işittim, Abdulmelik dedi ki: Çünkü kadın ile başka bir kadın nikâhlanılmaz. Onun aracılığı ile bir başka kadına ulaşılmaz. Zira kadın bir mal değildir,
Malik'e, güç ve imkânı bulunduğu halde bir cariye ile evlenen kişini durumu sorulunca, o şöyle demiş: Birbirlerinden ayrılmaları gerektiği görüşündeyim. Bu kişi zinaya düşmekten korkuyor, denilince, bu sefer: Ona kamçı ile vurulur, diye cevap verdi. Sonra bu konudaki kanaatini hafifletti.
İkinci görüşe göre, burada tavl'dan kasıt hür kadındır. Malik'in hür kadın 'in tavl olup olmadığı hususundaki sözleri farklıdır.
el-Müdevveneydç der ki; Hür kadın, (adam için) eğer bir başka kadını nikahlayacak kadar bolluğu yok ve zinaya düşmekten de korkuyor ise, cariyeyi nikahlamasını engelleyecek türden bir tavl değildir. Kitabu Muham-med'de ise, hür kadının tavl mesabesinde olduğunu gerektirecek ifadeler kullanılmıştır. el-Lahmî der ki: Kur'ân'ın zahirinden anlaşılan da budur. Buna yakın bir görüş İbn Habib'den rivayet edildiği gibi, Ebû Hanife de böyle demiştir. Bu ise şunu gerektirmektedir: Yanında hür kadın bulunan bir kimsenin bolluğu olmasa ve zinaya düşmekten korksa dahi, cariyeyi nikahlaması caiz değildir. Çünkü böyle bir kişi hanımı olduğu halde, şehvetinin ardına düşmüş bir kimsedir. Taberî de bu görüşü benimsemiş ve bunun lehine delil göstermiştir. Ebû Yusuf da der ki: Tavl'den kasıt, nikâhı altında hür kadının bulunmasıdır. Nikahı altında hür kadın varsa, o kimse tavl sahibi demektir. Böy-lesinin cariyeyi nikahlaması caiz değildir.
Üçüncü görüşe göre tavl ise, bir cariyeyi sevip aşık olan bir kimsenin, onu nikâhlamayıp sabredip direnç göstermesi demektir. Böyle bir kimse, eğer bu şekilde cariyeyi sever ve ondan başkası ile evlenemeyecek hale gelirse, eğer ona olan aşkına tahakküm edemiyor, onunla zina etmekten korkuyor ise, hür bir kadını nikahlamak için mali bakımdan genişlik içerisinde olsa dahi, böyle birisinin cariye ile evlenmesi caizdir. Bu, Katade, Nehaî, Ata ve Süf-yan-ı Sevrî'nin görüşüdür. Bu açıklamaya göre ise; "Bu, içinizden günaha girmekten korkanlar içindir" buyruğu sabredememe ve direnememe haline sıfat olur.
Birinci te'vile göre ise, cariye ile evlenmenin iki şartı vardır. Birincisi, malî genişliğe sahip olamama, diğeri ise günaha girme korkusu. Bu iki şart bir arada bulunmadıkça cariye ile evienmek sahih olmaz. Malikî mezhebinin İbn Nafi\ İbnü'l-Kasim, İbn Vehb ve îbn Ziyad rivayeti ile el-Müdevvene'âeki açık ifadesi ve görüşü budur Mutarrif İle İbnü'l-Macişûn ise der ki: Yüce Allah'ın buyurduğu gibi iki şart bir arada bulunmadığı sürece, erkeğin cariyeyi nikahlaması helâl değildir ve nikâhları üzere de bırakılmazlar. Esbağ da böyle demiştir. Aynı zamanda bu görüş, Cabir b. Abdullah, İbn Abbas, Ata, Tavus, ez-Zührî ve Mekhul'den de rivayet edilmiştir.
Şafiî, Ebû Sevr Ahmed ve İshak bu görüşte olduğu gibi, İbnü'l-Münzir ve başkaları da bunu tercih etmiştir.
Mehir bulmakla birlikte nafakayı sağlama imkânı bulamama hali ile ilgili olarak Malik, aKitabu Muhammed"de şöyle demektedir: Böyle bir kimsenin cariye ile evlenmesi caiz olamaz. Esbağ ise, bu caizdir demektedir. Çünkü cariyenin nafakası, eğer onu yanına almazsa, cariyenin sahiplerine aittir.
Âyet-i kerime ile ilgili olarak dördüncü bir görüş daha vardır. Mücahid der ki: yüce Allah'ın bu ümmete sağladığı genişliklerden birisi de, cariyeyi ve hı-ristiyan kadını nlkâhlamaktın Velevki varlıklı olsa dahi, Ebû Hanife de böyle demiştir. Ayrıca o, nikâhı altında hür bir kadın yoksa, günaha düşme şartını da koşmamıştır. Bu görüşün sahipleri derler ki: Çünkü, kendisiyle (mehir olarak vermesi halinde) cariyeyle evlenmesi mümkün olan her bir mali, aynı şekilde hür kadına da vererek evlenebilir.
Buna göre âyet-i kerime, kayıtsız ve şartsız olarak, cariyenin nikâhlanma-sının caiz olduğu hususunda asli bir delildir. Mücahid der ki: Süfyan da bu görüşü alır. Şöyle ki: Ben ona cariyenin nikâhı hakkında soru sordum, o bana İbn Ebi Leyla'dan, o, el-Milhan'dan, o, Abbad b. Abdullah'dan, o, Ali (r.a)'dan şöyle dediğini rivayet etti: Hür kadın, cariye üzerine nikâhlanacak olursa, o takdirde hür kadına iki gün, cariyeye bir gün ayırır. Devamla dedi ki: Ali bunda bir beis görmüyordu. Bu, yüce Allah'ın: "Geriye kalanları ise... size helâl kılındı" (en-Nisa, 4/24) buyruğu iler "İçinizden hür (muhsan) olan mü'min kadınları nikahlayacak... güç yttiremeyenler... bu İçinizden günaha gir inekten korkanlar içindir11 buyruğu dolayısıyla böyledir. Zira yüce Allah'ın: "Size helâl olan kadınlardan ikişer, üçer, dörder olmak üzere nikahlayın. Şayet adalet yapamayacağınızdan korkarsanız, o zaman bir tane almalısınız..,"fen-Nisa, 4/3) buyruğu da bunu gerektirmektedir
Bununla birlikte herkes ittifakla şunu kabul etmiştir: Hür bir kimser adalet yapamayacağından korksa dahi, dört kadın ile evlenebilir,
Derler ki: Aynı şekilde cariye ile de evlenebilir. Velev ki hür kadını nikahlayacak gücü bulunsun ve günaha düşmekten de korkmasın. Malikten hür bir kadın ile evlenecek gücü bulunanın cariye İle evlenebileceği rivayet edilmekle birlikte, bu onun sözü olarak zayıf bir rivayettir. Bir başka seferinde ise şöyle demiştir: Böyle bir şey, açık seçik bir haram değildir. Onu caiz görüyorum. Sahih ise, hür, müslüman bir kimsenin, müslüman olmayan bir cariyeyi hiç bir şekilde n i kanlamasının caiz olmadığıdır. Aynı şekilde müslüman bir cariye ile de açıklamış olduğumuz gibi, âyet-i kerimenin nassı île tesbit edilen iki şarta bağlı olarak evlenebilir.
Âyet-i kerimede geçen "el-anet (günaha düşme korkusu)" zina demektir. Eğer hür kadınla evlenme imkânı bulamıyor, bununla birlikte zinaya düşmekten de korkmuyorsa, cariyeyi nikahlaması caiz değildir. Hür kadın Üe evlenme gücü bulunmakla birlikte, zinaya düşmekten korkması halinde de durum böyledir.
Hür, Kitab ehlinden bir kadını nikahlayabilecek gücü bulunması ile İlgili açıklamalar ise, bir sonraki başlığın konusudur. [374]
2. Kitab Ekli Hür Kadını Nikahlayabilecek Durumda Olan Bir Kimse Cariye île Evlenir mi?
Hür ve Kitab ehli bir kadınla evlenebilme imkânı olan bir kimsenin cariye ile evlenebilmesi hususunda ilim adamlanmı&n farklı görüşleri vardır. Denildiğine göre, cariye ile evlenir. Çünkü müsiüman cariye, hiçbir zaman kâfir kadın gibi değildir. Çünkü mümin bir cariye, hür müşrik bir kadından hayırlıdır. İbnü'l-Arabî de bu görüşü tercih etmiştir. Yine denildiğine göre, Kitab ehli olan kadın ile evlenir. Çünkü, cariye her ne kadar imam dolayısıyla Kitab ehli kadından daha faziletli ve üstün ise de, kâfir kadın da hür olmakla ondan üstündür ve hür kadın bu durumda zevce olur. Aynı şekilde onun oğlu da hür olur ve köJeleştirilmez. Cariyenin çocuğu İse köleleştiri-lir. İşte mezhebin benimsediği asıl kaidelerine uygun olan görüş budur. [375]
3. Cariye Üzerine Hür Kadınla Evlenmenin Hükmü:
İlim adamları, cariye üzerine, durumdan haberdar olmayan hür bir kadınla evlenenin hükmü hakkında farklı kanaatlere sahiptir. Bir kesim nikâh sabittir, demektedir. Said b. el-Müseyyeb, Ata b. Ebi Rebah, Şafiî, Ebû Sevr ve Rey ashabı böyle demiştir. Hz. Ali'den de bu görüş rivayet edilmiştir. Hür kadının, durumu bildiği takdirde muhayyer olacağı da söylenmiştir.
Diğer taraftan kadın, hangi hususlarda muhayyerdir? Bu konuda ez-Züh-rî, Said b. el-Müseyyeb, Malik, Ahmed ve İshak der ki; Onunla beraber kalmak, yahut ondan ayrılmak hususunda muhayyerdir. Abdulmelik ise der ki; Cariyenin nikâhını kabul etmek yahut onu fesh etmek hususunda muhayyerdir. Nehaî ise der ki: Eğer cariye üzerine hür kadın ile evlenecek olursa, ondan çocuğu olması hali müstesna cariyeden ayrılır. Eğer çocuğu varsa, birbirlerinden ayrılmazlar. Mesruk ise der ki: Cariyenin nikâhı fesholunur. Çünkü bu, meyte gibi zaruret dolayısıyla mubah kılınmış bir husustur. Zaruret kalktt mı, mübahlık da ortadan kalkar. [376]
4. Nikahı Altında İki Cariye Varken, Hür Kadınla Evlenme Hali:
Nikâhı altında iki cariye bulunup, hür kadın
bunlardan birisini bilir, diğerinden haberdar değilse, muhayyerdir Nitekim eğer hür bir kadın üzerine cariye ile evlenecek olur ve hür kadın buna razı olursa, sonra bir cariye ile daha evlenir yine razı olursa, sonra üçüncü bir cariye ile daha evlenip de bu sefer bunu reddederse, hür kadının muhayyerlik hakkı vardır. O halde, iki cariye ile evli olduğunu bilmeyip yalnızca birisi ile evli olduğunu bilirse, yine durum böyle olur, Îbnü'l-Kasım der ki; Malik dedi ki: Bizim bu meselelerde hür kadının muhayyerliğini kabul edişimizin sebebi, bizden önce ilim adamlarının böyle söylemiş olmasıdır. O, bununla Said b. el-Müseyyeb, İbn Şihab ve diğerlerini kastetmektedir. Malik ise der ki: Şayet onların bu dedikleri olmasaydı ben bunu helâl görecektim.
Çünkü bu Allah'ın Kitabında helâldir. Eğer hür kadın ona yeterli gelmiyor, bir diğerine ihtiyaç duyuyor, fakat diğer kadına da mehir verme gücü yoksa, cariye ile evlenmesi caizdir. Bu, Kur:ân-ı kerimin zahirine göre dört kadın ile evleninceye kadar böyledir. Bu görüşü Malik'ten İbn Vehb rivayet etmiştir. İbnül-Kasım'm Malik'ten rivayetine göre ise, yaptığı bu nikâhı geri çevrilir. Îbnü'l-Arabî der ki: Delil bakımından birincisi daha sahihtir. Ayrıca Kur'ân-ı Kerimde olan da budur. Çünkü, muhakkak, sebebe razı olan bir kimse, ona bağlı olarak oıtaya çıkacak sonuçlara da razı olur ve onun muhayyerliğinin bulunmaması gerekir.
Çünkü, o kadın, onu dört kadın ile nikahlanma hakkına sahip olduğunu bilmektedir. Ayrıca hür bir kadın île evlenme gücü olmadığı için cariye ile evlendiğini bilmektedir. Allah'ın o kadın hakkında koştuğu şart, bizzat kadının kendisi için koştuğu şart gibidir. Yüce Allah'ın şartlarında ise, o kadının, o şartları bilmesine itibar edilmez. İşte bu, bu konuda tahkikin en ileri derecesidir, insaf da bu görüşü kabul etmeyi gerektirmektedir. [377]
5. Aynı Anda Nikâhı Altında Tutabileceği Cariye Sayısı:
Yüce Allah'ın: "el-Muhsanât" buyruğunda kastedilenler, hür kadınlardır. Buna delil ise, yüce Allah'ın: "Mü'nıin cariyelerinizden" buyruğu ile, cari yeleri zikretmiş olması buna delildir. Bir kesim tset burada muhsanat'tan kasıt, iffetli kadınlardır, demiştir. Ancak bu zayıf bir görüştür. Çünkü, cariyeler de bu açıklamanın kapsamına girer. O bakımdan Kitab ehli cariyelerini nikâhlamayı da caiz görürler, mü'min kadınlardan fuhuş yapanlarla nikâhlamayı ve Kitab ehli kadınlarla nikâhlamayı haram kabul ederler. Bu ise, ibn Meysere ve es-Süddî'nin görüşüdür.
İlim adamları, hür kadınlarla evlenme gücü bulamayıp, zinaya düşmekten korkan hür bir kimsenin, kaç cariye nikahlayabileceği hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Malik, Ebû Hanife, İbn Şihab ez-Zührî ve el-Haris el-Uk-lî: Dört cariye ile evlenebilir, derler. Hammâd b. Ebi Süleyman ise der ki: İki-de'n fazla cariye nikâhlamaya hakkı yoktur. Şâfıî, Ebû Sevr, Ahmed ve İshak ise der ki: Ancak tek bir cariyeyi nikahlamak hakkına sahiptir Bu, aynı zamanda İbn Abbas, Mesrûk ve bir gurubun görüşüdür.
Onlar yüce Allah'ın: "Bu içinizden günaha girmekten korkanlar içindir" buyruğunu delil gösterirler, Bu ise, tek bir cariye nikahlamak ile ortadan kalkacak bir husustur. [378]
6- Kişi Kendi Öz Cariyesi İle Nikâhlanamaz;
Yüce Allah'ın: "Sahib olduğunuz mü'nün cariyelerinizden7' buyruğu, başkasının cariyesi ile evlensin, anlamındadır. Kişinin kendisine ait cariye ile evlenmesinin caiz olmadığı hususunda ilim adamları arasında görüş ayrılığı yoktur. Çünkü haklar (cariye ve zevce haktan) arasında tearuz ve farklılık söz-konusu olur. [379]
7- "Fetâ "Kelimesine Dair Açıklama:
Allah'ın: Cariyelerinizden1' kasıt, mülkiyet altında bulunan cariyeler demektir. Bu kelime genç ksz, kelimesinin çoğuludur. Araplar, köleye "fetâ, cariyeye de fetât" derler. Sahih hadiste de Hz. Peygamber şöyle buyurmaktadır: Sakın sizden herhangi bir kimsev kölem ve cariyem demesin. Bunun yerine oğlum ve kızım desin." [380] Bu hadis-i şerif ileride de gelecektir. Feta ve fetât kelimeleri aynı zamanda gençlik çağının başlangıcında hür çocuklar hakkında da kullanılır, fienç ve yaşlı köleler için de kullanılır. [381]
8- Kitab Ehli Cariyelerle Evlenmenin Hükmü:
Yüce Allah'ın: "Mü'min cariyelerinizden” buyruğu, Kitab ehli olan cariye ile evlenmenin caiz olmadığını açıklamaktadır. Mü'min olma sıfatı, M islik ve arkadaşları, Şafiî ve arkadaşları, Sevrî, Evzaî, Hasan-ı Basrî, Zührî, Mc-k-hûl ve Mücahıd'e göre bir şarttır. Aralarında Rey ashabının bulunduğu ilim ehlinden bir kesim ise şöyle demiştir; Kitab ehli cariyenin nikâhlanması caizdir.
Ebû Ömer, (İbn Abdi'J-Berr) der ki: Bu hususta onların bu görüşlerini da-ha önceden söylemiş bir kimse biimiyorum. Şu kadar varki, Ebû Meysere, Amr b. Şurahbil şöyle demiştir: Kitab ehlinin cariyeleri, onların hür kadınları gibidir. Bu görüşün sahipleri derler ki: Yüce Allah'ın: "Mü'min cariyelerinizden" buyruğu daha üstün vasfı belirtmek içindir. Yoksa bunların böyle ol-mıyanlan caiz olrnıyacağı anlamında bir şart değildir. Bu da yüce Allah'ın: "Şayet adalet yapamayacağınızdan korkardanız, o zaman bir tane almalısınız" (en-Nisa, 4/3) buyruğunda olduğu gibidir, Eğer bir kimse, adaiet yapamayacağından korkar ve birden fazla kadınla evlenecek olursa, bu caizdir. Fakat, efdal olan evi en memesi din Burada da aynı şekilde, efdal olan mü'min olmayan bir cariye ile evlenmemesidir. Ancak, rnü'min olmayan cariye ile evlenecek olursa, bu da caizdir DeüJ olarak da, cariyeleri hür kadınlara kıyas etmeleridir.
Diğer taraftan yüce Allah'ın: "Mü'min kadınlar" kaydk, hür kadınlar hakkında, Kitab ehli olanlannı nikâhlarnayı engellemediği gibi, aynı şekilde cariyeler hakkında da "mti'mlıT kaydı Kitab ehli cariyelerin nikâhına mani değildir. Eşheb ise, el-Müdevvene'de şöyle demektedir: Müslüman kölenin Ki-lab ehli bir cariye ile evlenmesi caizdir. O halde ona göre yasak olan, koca-nın hem hürriyet hem de din bakımından kadından üstün olması halidir.
Diğer taraftan ilim adamları arasında müslüman bir kimsenin, mecusî bir kadını, yahut putperest bir kadını nikahlaması mn caiz olmayacağı hususunda görüş ayrılığı yoktur. Bu gibi kadınları nikahlamak icma ile haram olduğuna göre, kıyasen ve aklî olarak, onların mülk edinilmeleri (..cariye olmaları) suretiyle de onlarla ilişki kurmak haram olur. Tavus'tan, Mücahid, Ata ve Amr b. Dinar'dan şöyle dedikleri rivayet edilmiştir: Mülkiyet altında bulunan mecusî cariyenin nikâhlanmasında bir mahzur yoktur. Ancak bu, istisnai (şâz) ve terkedilmiş bir görüştür. Bölge fakihlerinden hiçbir kimse buna iltifat etmiş değildir. Ancak bu görüşün sahipleri yine devamla derler ki: Fakat müslüman olmadıkça onunla ilişki kurması helâl değildir. Bu mesele ile ilgili hususlar, el-Bakara Sûresi'nde [382] yeteri kadar izah edilmiş bulunmaktadır. Allah'a hamdolsun-[383]
9. Üstünlüğün Ölçüsü Takvadır:
Yüce Allah'ın: "Allah İmanınızı çok iyi bilendir" buyruğunun anlamı şudur; Allah, bütün işlerin gizliliklerini en iyi bilendir. Zahiri durumları ise size aittir. Hepiniz Adem'in çocuklarısınız, Allah nezdinde sizin en değerli ola-nmi£, en takvalı olanımzdır. O halde, zaruret olduğu takdirde cariyelerle evlenmekten çekinmeyiniz. Velev ki esaretten yeni kurtulmuş olsun, yahut dilsiz ve benzeri bir durumda olsun. Bu ifadelerde bir cariyenin imanının, kimi zaman bazı hür kadınların imanından daha üstün olabileceğine dikkat de çekilmektedir. [384]
10. Cariye île Evlenme Hakkındaki İslâm Öncesi Telakkilerin Reddi;
Yüce Allah'ın: "Kiminiz, kimînizdensiniz" buyruğu mübtedâ ve haberdir. Zeyd, evdedir demek gibi. Yani siz Adem'in çocuklarısınız. Siz, mü'min kimselersiniz anlamında olduğu da söylenmiştir, İfadede takdim ve tehir olduğu da söylenmiştir. Bu görüşe göre anlam şöyledir: Sizden hür ve mü'min kadınları nikahlama gücüne sahip olamayanlar, biriniz ötekinin cariyesini nikâhlasın: Bu, bunun cariyesini, öbürü de Öbürünün cariyesini. Buna göre "kiminiz" ifadesi, [.uygun) fiili ile ref edilmişti); ki, bu fiil de "nikâhlasın" anlamındaki fiildir. Bu ifadeden maksat, cariyenin çocuğunu iyi görmeyen ve onu ayıplayarak, ona "el-Hecîn (.arap'ın, arap olmayandan doğma çocuğu, melez)" adını veren arapların ruhların] bu işi kabul edecek hale getirmek için hazırlamaktır. Şeriat, cariyeyi nikahlamanın caiz olduğu hükmünü getirince, onlar bu işin hoş görülmemesinin anlamsız olduğunu öğrendiler. Fakat, cariyenin seviye olarak aşağıda görülüp, hür bir erkeğin zaruret olmadıkça onunla evlenmesi caiz görülmemiştir. Buna sebep ise, doğacak çocuğun kö-leİeştirilmesi ve cariyenin mevlâsının (efendilerinin) hizmeti ile meşgul olması dolayısıyla devamlı olarak kendisini kocasına veremeyeceği gerçeğidir. [385]
11. Cariyeler Sahiplerinin İzni İle Nikahlanır:
Yüce Allah'ım "Onları velilerinin izniyle nikahlayın" buyruğu; onlara sahip olanlann velayet ve izniyle nikahlayın dernektir. Köle de aynı şekilde efendisinin izni olmadıkça evlenemez. Çünkü köle, müîkiyet altındadır. Onun böyle bir yetkisi yoktur Bedenî tümüyie bu mülkiyet kapsamındadır. Ama aralarındaki fark şudur: Köle efendisinin izni olmaksızın evlenecek olur ve efendisi bunu geçerli kabul ederse, o nikâhı caizdir. Malik ve Rey ashabının görüşü budur. Aynı zamanda bu, Hasan-ı BaSrî'nin, Ata b. Ebi Rebah'ın, Said b. el-Müseyyeb'in, Şüreyh ve eş-Şa'bPnin de görüşüdür. Cariye ise, sahiplerinin izni olmaksızın evlenecek olursa, bu nikâh festi edilir, efendinin onu geçerli kabul etmesiyle geçerli olmaz. Çünkü, cariyede dişilik özelliğinden dolayı, sözkonusu olan velayet eksikliği kesinlikle nikâh akdinin gerçekleşmesine engeldir.
Bir başka kesim ise şöyle demektedir: Köle efendisinin izni olmaksızın ni-kâhlanırsa, nikâhı fesh olunur. Bu, Şafiî, Evzaî ve Dâvüd b. Ali'nin görüşüdür. Derler ki; Eğer nikâh esnasında bizzat hazır ise, efendinin bunu geçerli kabul etmesi caiz değildir Çünkü, fasid akdin sonradan geçerli kabul edilmesi sahih bir davranış değildir. Eğer, köle nikahlanmak istiyor ise, bunu, izlenmesi gereken yolla gerçekleştirmelidir. Müslüman ilim adamları icma İle şunu kabul ederler: Efendisinin izni olmaksızın kölenin nikâhı caiz değildir, ibn Ömer bu şekilde nikâhla evlenen köleyi zani sayar ve ona had uygulardı. Bu Ebû Sevr'in de görüşüdür.
Abdurrezzak da, Abdullah b. Ömer (b. Hafs b. Âsim b. Ömer)'denv o, Nafi’den, o da İbn Ömer'den; ayrıca, Ma'mer'den, o, Eyyubvdan, o, Nafı'den, o da İbn Ömer'den naklettiğine göre, İbn Ömer, kendisinin izni olmaksızın nikâh yapmış bir kölesini aldı ve ona had uyguladı, nikahladığı kadın ile onu birbirinden ayırdı ve o nikahladığı kadına (.cariyeye) verdiği mehri iptal elli. Yine Abdurrezzak der ki: Ayrıca bize, İbn Güreye, Musa b. Ukbe'den haber verdiğine göre, Musa ona Nafi'den, o, îbn Ömer'den bildirdiğine göre, İbn Ömer, velisinin izni olmaksızın kölenin nikâhının zina olduğu görüşünde idi ve onun görüşüne göre böyle bir köleye had vurulmalıdır. Her ikisinin nikahlamasını sağlayanların da cezalandırılacağı kanaatine sahipti. (Yi-ne Abdurrezzak) dedi ki: Bize İbn Güreye de Abdullah b. Muhammed b Akîl'den şöyle dediğini haber verdi: Ben Cabir b. Abdullah'ı şöyle derken din ledim: Rasûlullalı (sav) buyurduki: "Herhangi bir köle efendisinin izni olmaksızın nikahlayacak olursa, o kişi zinakârdır." [386] Ömer b. el-Hattab (ra)'dan da şöyle dediği nakledilmektedir: Böyle bir kimse, haram bir nikâh yapmıştır. Eğer efendisinin szniyîe nikâh yapacak olursa, o takdirde boşama, fere kimin için helâl ise, onun elindedir. [387]
Ebû Ömer der ki: Hkaz ve Irak bölgelerinin fukahalarmın tümünün görüşü budur. Boşama yetkisinin efendinin elinde olduğu hususunda İbn Ab-bas'tan farklı rivayet gelmemiştir. Cabir b. Zeyd ve bir gurup da bu hususta ona tabi olmuşlardır. Bu ise İlim adamlarına göre nazarı itibara alınmaması gereken şaz görüşlerdendir. Zannederim, İbn Abbas bu hususta, yüce Allah'ın: "Allah şöyle bir misal gösterdi: Hiçbir şeye gücü yetmeyen, başkasının mül-kiyetînde olan bir köle..." (en-Nahl, 16/75, ayrıca bk. aynı âyetin tefsirinde 2 ve 3. başlıklar) buyruğunu tevil ederek bu hükme varmış olmalıdır. İlim ehli ise, kölenin nikâhının, efendisinin izniyle olması halinde caiz olduğunu ic-ma İle kabul etmişlerdir.
Şayet fâsid bir nikâh yapacak olursa, Şafiî der ki: Eğer nikahladığı Üe gerdeğe girmemişse, kadına hiçbir şey verilmez. Şayet gerdeğe girmişse, azad edildiği takdirde ona mehir vermesi gerekir. Bu, Şafiî mezhebindeki sahih görüştür Aynı zamanda, Ebû Yusuf ve Muhammed'in de görüşüdür. Onlara göre de azad edilinceye kadar mehir vermek yükümlülüğü yoktur
Ebû Hanife der ki: Onunla gerdeğe girecek olursa, kadına mehir vermesi gerekir. Malik ve Şafiî der ki: Köle, iki kişinin ortak mülkiyetinde ise, sahiplerinden birisi evlenmesi için ona izin verse, o da nikâhlansa, nikâh batıldır. Cariye ise, nikâh hususunda, sahiplerinden izin ister, onlar da izin verirse bu nikâhı caizdir. İsterse, akdi fiilen kendisi gerçekleştirmesin, bunun yerine nikâh akdini yapacak kimseleri görevlendirmiş olsun. [388]
12. Mehir Ödeme Gereği:
Yüce Allah'ın: "Mahirlerini de güzellikle kendilerine verin" buyruğu nikâhta mehrin vacib oluşuna ve mehrin cariyeye ait olduğuna delil vardır.
"Güzellikle: Maruf ile" buyruğunun anlamı ise, şeriate ve sünnete uygun surette veriniz, demektir. Bu da, cariyelerin aldıkları mehre, efendilerinden daha bir hak sahibi olmalarını gerektirir. Malik'in görüşü de budur. Kitabu'r-Ruhun (Rehinler BahsO'inde der ki: Efendinin-, cariyesinin mehrini alıp, onu çeyizsiz bırakma hakkı yoktur. Şafiî ise der ki: Mehir efendiye aittir. Çünkü o, bir ivazdır, Cariyeye aît olamaz. Bunun asıl dayanağı ise malın aslında (rakabesinde, yani cariyenin kendisinde) faydalanma hakkına sahip olmaktır. Cariyenin burada sözkonusu edilmesi ise, mehrin ona sebep vatib oluşundan dolayıdır. Kadı İsmail ise, Ahkâm adlı eserinde şunu zikretmektedir: Bazı İrak alimleri, bir kişi cariyesini kölesiyle evlendirecek olursa, ona me-lıir verilmeyeceğini iddia etmişlerdir. Ancak bu görüş, Kitap ve sünnete muhaliftir der ve bu konuda uzun uzun açıklamalarda bulunur. [389]
13. Evlenileceklerin İffetli Olma Gereği:
Yüce Allah'ın: "Zinadan kaçman, gizli dost edinmeyen, namuslu kadınlar olmaları halinde" buyruğunda geçen muhsanât: namuslu kadınlar" iffetli kadınlar demektir. El-Kisaî: "İffetli, namuslu kadınlar" kelimesinin Kur'ân-ı kerimde geçtiği her yerde, "sâd" harfini esreli okumuştur. Bundan tek istisna ise, yüce Allah'ın: İçinizden hür olan kadınlar" buyruğudur. (Burada bu kelimenin "sâd" harfini üstün okumuştur) Diğerleri ise, bu kelimeyi, Kur'ân-ı kerimde geçtiği her yerde (sâd harfini.) üstün olarak okumuşlardır.
Daha sonra yüce Allah: "Zinadan kaçınan" yani zina etmeyen, yani açıktan açığa zinada bulunmayanlar olarak dîye buyurmaktadır. Çünkü cahiliye dönemi insanları arasında açıktan açığa zina eden kadınlar vardı, Bu kadınların tıpkı baytarların bayrakları gibi, dikili bayrakları olurdu.
"Gizil dost edinmeyen"; hayasızlık ve fuhuş yapmak için arkadaşları, dostları bulunmayan kimseler demektir. "Dostlar" anlamına gelen kelimesinin tekili şeklinde gelir. Kişinin arkadaşına bu isim verilir. tabiri İse, çokça arkadaşları bulunan kimse hakkında kullanılır. Bu açıklamalar, Ebû Zeyd'den nakledilmiştir.
Denildiğine göre, "Müsâfiha", açıktan açığa zina eden kadın demektir. Yani bu iş için kendisini kiralayan kadın demektir. Dostu olan kadın ise, bu işi gizlice yapan kadın demektir. Bir diğer görüşe göre "Müsâfiha (zina eden) kadın" herkesle zina yapan, dostu bulunan kadın ise, tek bir kişi ile zina eden kadın demektir. Araplar, alenî zinayı ayıplarlar, fakat dost edinmeyi ayıpla-mazlarch. Daha sonra ise îslâm bütün bunları kaldırds. İşte İbn Abbas ve diğerlerinden nakledildiğine göre, yüce Allah'ın: "Gizlisiyle, açığıyla fuhşiya-ta yaklaşmayınız" (el-En*âm, 6/151) buyruğu bu hususta nazil olmuştur. [390]
14. Köle ve Cariyelerin Zina Cezası:
Yüce Allah'ın: Şayet evlendikten sonra..." buyruğundaki ke limenin hemzesini, Âsim, Hamza ve Kisâî üstün olarak, diğerleri ise, ötre olarak okumuşlardın Üstün ile okuyuşun anlamı, "o cariyeler müslüman olurlarsa'1 ötre ile okumanın anlamı; "o cariyeler evlendirilirlerse" şeklindedir.
Müslüman bîr cariye zina edecek olursa, hür kadına verilen zina cezası olan celdin yansı verilir. Cumhurun, yani İbn Mes'ûd, Şa'bî, ez-Zührî ve diğerlerinin görüşüne göre, cariyenin mulısan olması, müslüman olması demektir. Buna göre, kâfir bir kadın zina edecek olursa, had vurulmaz. Bu da îbnü'l-Münzİr'in zikrettiğine göre, Şafii'nin görüşüdür. Başkaları ise, cariyenin mulısan olması demek, hür bir erkekle evlenmesi demektir. Buna göre, evli bulunmayan müslüman cariye zina edecek olursa, ona had yoktur. Bunu da Said b. Cübeyr, el-Hasen ve Katade söylemiştir îbn Abbas ve Ebû'd-Der-dâ'dan da bu görüş rivayet edildiği gibi, Ebû Ubeyd de böyle demiştir.
Ebû Ubeyd der ki: Ömer b, el-Hattab (r.a)'dan rivayet edildiğine göre, ona cariyeyevurulacak had hakkında soru sorulmuş, o da şöyle demiştir; "Cariye başının üzerindeki kürkü evin arkasında bırakmıştır." eİ-Asmaî der ki: Burada kürk (el-Ferva), başın üzerindeki deridir. Ebû Ubeyd der ki: Burada Hz. Ömer, bizzat bu deriyi kast etmemiş tir, Kadın, evin arka taralında başının derisini nasıl bırakabilir ki? Şu kadar var ki, bu bir örneklendirmedir. O, bununla başörtüsünü kastetmiştir. Cariyenin üzerinde başörtüsü ve hicabın sozko-nusu olmadığını, cariyenin sahiplerinin gönderdikleri her yere çjkıp gittiğini» bundan imtina edemediğini, böylelikle de zinadan kaçınma gücü bulunmayan yere dahi gidebileceğini İfade etmek istemektedir. Koyun gütmek, vergi ödemek ve benzeri işler gibi. Sanki Hz. Ömer, zina etmesi halinde, işte bu lıusus dolayısıyla üzerinde had olmadığı görüşüne sahip gibidir.
Bir başka kesim ise şöyle demektedir: Cariyenin mulısan olması, evlenmesidir. Şu kadar var ki, sünnet-i seniyye ile had, evli bulunmayan müslüman cariye hakkında vacibtir. Nitekim, Buharı ve Müslim'in Sahih'lerinde yer aldığına göre: Ey Allah'ın Rasulü, cariye muhsan değilken zina ederse, ne olur? diye sorulması üzerine, o da: Cariyeye had vurulmasının vacib olduğunu belirtmiştir. [391] ez-Zührî der ki: Evli cariyeye, Kur'ân-ı kerîmin nassı gereği had uygulanır. Evli bulunmayan müslüman cariyeye ise, hadis gereği had uygulanır.
Kadı İsmail de, yüce Allah'ın: "Şayet evlendikden sonra" buyruğu hakkında müslüman olmalarından sonra diye açıklayanların bu açıklaması, uzak bir ihtimaldir der. Çünkü, daha önce yüce Allah'ın: "Sahib olduğunuz mü'min cariyelerinizden" buyruğunda imanları sözkonusu edilmiştir. Şu kadar var ki, bunun evli olmaları demek olduğunu söyleyip, evlenmedikçe de cariyeye had uygulanmayacağı görüşünde olanlar, Kur'âiM Kerimin zahirinden anlaşılan kanaati benimsemişlerdir. Zannederim, bunlar da bu hadisi bilmiyorlardı. Bize göre durum şöyledir: Cariye, eğer evli olduğu takdirde zina edecek olursa, Allahın Kitabı gereğince ona celde vurulur. Şayet evlen-meksizin zina edecek olursa, bu seter Peygamber (sav)'ın hadisi gereğince yine ona celde vurulur, fakat onun için recm sözkonusu değildir. Çünkü recm ikiye bölünemez. Ebû Ömer (İbn Abdi'1-Berr) der kî: Yüce Allah'ın buyruğunun zahiri, müslüman dahi olsa, evlenmedikçe cariye hakkında haddin söz-konusu olmamasını gerektirmektedir.
Ancak sünneti seniyye, muhsan olmasa (evlenmese) dahi cariyeye celde vurulacağını ifade etmiştir. O halde bu fazladan bir beyandır.
Derim ki: Müminin sırtı, yasak bölgedir. Yakîn olmadıkça mubah olmaz-İhtilaf bulunması halinde ise yakîn yoktur. Ancak, sahih sünnette bu hususla celde cezası gelmeseydi bu böyle olacaktı. Doğrusunu en iyi biten Allah'tır. Ebû Sevr de İbnü'l-Münzir'in naklettiğine göre şöyle demiştir: İkisinin (köle ile cariyenin) recmedilecekleri hususunda (Fukahâ) ihtilaf halinde iseler de, ikisinin de muhsan olmaları halinde recm olunurlar. Şu kadar var ki, eğer reo molun mayaca ki a rina dair bir icma varsa, icmaı kabul etmek daha uygundur. [392]
15- Köle ve Cariyelere Zina Haddini Kim Uygular:
İlim adamları, zina eden köle ve cariyelere haddi kimin uygulayacağı hususunda farklı görüşlere sahiptir.
İbn Şihâb der ki: Zina eden köle ve cariyeyi, sahiplerinin cezalandırması şeklinde sünnet uygu lana gelmiş tir. Ancak onların durumları, sultana (yönetici ve hakime) götürülecek olursa, herhangi bir kimse onun önüne geçmek hakkına sahip değildir. Bur Peygamber (sav)'in: "Sizden herhangi birinizin cariyesi zina çdecek olursa, ona haddi uygulasm" [393] buyruğunun muktezasıdır. Hz. Ali de irad ettiği hutbesinde şöyle demiştir Ey insanlar, kölelerinize haddi siz uygulayınız. Onlardan muhsan olana da, olmayana da. Çünkü Rasûlullah (sav)'a ait olan bir cariye zina etmişti. O da bana ona celde vurmamı emretti. Bir de baktım ki, henüz yeni doğum yapmış. Ona celde vuracak olursam öldürmekten korktum. Bunu Peygamber (sav)'e nakledince, iyi ettin diye buyurdu. Hadisi Müslim, Hz. Ali'ye mevkufen rivayet etmiştir. [394] Nesaî bu hadisi müsned olarak zikreder ve şöyle der: Rasûlullah (sav) buyurduki: "Sağ ellerinizin malik olduklarına hadleri uygulayınız. Onlardan muhsan olanına da, olmayanına da." [395]
İşte bu, efendilerin malik oldukları kimselere muhsan olanlarına da, olmayanlarına da haddi uygulayacaklarına dair açık bir nasstır.
Malik (r.a) dedi ki: Efendi, zina eden kölesine, şarap içen ve zina iftirasında bulunan kölesine şahitlerin şahidük etmesi halinde had uygular. Fakat, hırsızlık halinde elini kesemez. Onun elini imam keser. Bu, el-Leys'in de görüşüdür.
Ayrıca, ashab-ı kiramdan bir topluluktan kölelerine had uyguladıklarına dair rivayetler gelmiştir. İbn Ömer ve Enes bunlar arasındadır. Ashab-ı kiram arasından bu hususta onlara muhalefet eden yoktur. îbn Ebi Leylâ'dan da şöyle dediği rivayet edilmiştir: Ensar'ın geri kalanlarına yetiştim. Onlar, zina etmesi halinde cariyelerine meclislerinde (had) vuruyorlardı.
Ebû Hanİfe ise der ki: Kölelere de, cariyelere de hadleri, zinada olsun, sair haddi gerektiren suçlarda olsun veli değil, sultan (devlet yetkilisi) uygular. Bu el-Hasen b. Hayy'in de görüşüdür.
Şafiî ise der ki: Haddi gerektiren her hususta, köleye haddi mevla uygular ve (hırsızlık yaparsa) onun elini keser. Şafiî zikrettiğimiz hadisleri delil göstermiştir.
es-Sevrî ve Evzaî de zina etmesi halinde ona had uygular demektedir. Hadislerin muktezası da budur. Doğrusunu en iyi bilen Ailahtir. Kölelerin sürgüne gönderilmesi ile ilgili açıklamalar da bu sûrede (4/16. âyet, 6, başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. [396]
16. Zina Edip Had Uygulanmadan Azad Edilen Cariyenin Durumu:
Bir cariye, zina ettikten sonra, efendisi ona had uygulamadan önce azad edilirse, artık efendinin ona had uygulama yetkisi kalmaz. Bu husus nezdin-de sabit olduğu takdirde ise, ona sultan had uygular. Şayet zina eder, sonra evlenirse, artık efendisinin ona yine had uygulama yetkisi -kocasının hakkı dolayısıyla- yoktur. Çünkü bu haddin kocaya da zarar verme ihtimali vardır. Bu, Malik'in görüşüdür. Şu kadar varki, kocanın da aynı efendinin mülkiyetinde olmaması gerekir. Eğer, koca da aynı efendinin mülkiyetinde ise, o takdirde efendinin ona had uygulaması caiz olur. Çünkü her ikisinin (zina eden cariyenin de, kocasının da) hakkı efendilerinin hakkıdır. [397]
17. Köle Zina Ettiğini İkrar Ederse:
Köle zina ettiğini İkrar edip, efendisi bunu kabul etmezse, ikrarı dolayısıyla köleye had uygulamak icabeder. Efendinin bunu inkâr etmesine de bakılmaz. Bu hususta ilim adamları arasında icma vardır.
Müdebber (azad edilmesi efendisinin ölümü şartına bağlanmış) köle, um-muîveled (efendisinden çocuğu olan cariye), mükâtep (belli bir bedel ödemek şartıyla azad edilmesi yazışma ile tesbit edilmiş,) köle ve bir bölümü azad edilmiş kölenin durumu da böyledir.
Yine icma ile şunu kabul etmişlerdir: Cariye zina edip de sonra azad edi-lecek olursa, ona cariyelere uygulanan had uygulanır. Eğer, azad edildiğini bilmediği halde zina eder, sonra da bu durumu öğrenir ve ona (cariye) haddi uygulanmış ise, bu takdirde hür bir kadına uygulanan haddin geri kalan kısmı da tamamlanır. Bunu İbnü'l-Münzir zikretmiştir. [398]
18. Efendinin Zina Eden Köle ve Cariyesini Affetmesinin Hükmü:
İlim adamları zina eden köle ve cariyesini af etmesinin hükmü hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Hasan-ı Basri affetmek hakkına sahiptir derken, ondan başkaları, haddi uygulamaktan başka bir şey yapamaz. Tıpkı sultanın öğrenmesi halinde haddi uygulamamak imkânına sahip olmadığı gibi. Efendi de ona, haddi uygulaması icabettiği takdirde cariyesini af edemez, der-İer. Bu da Ebû Sevr'in görüşüne göre böyledir. İbnü'l-Münzir der ki: Biz de bu görüşteyiz. [399]
19. Köle ve Cariyelere Hadlerin Yarısının Uygulanması ve Hikmeti: Yüce Allah'ın:
"Onlara, hür kadınlara verilen cezanın yansı verilir" buy-
ruğundaki "cezaMan kasıt, celdedîr. "Hür kadınlar"dan kasıt ise, burada hür ve bakire olanlardır. Çünkü, evli ve hür kadının recmedilmesi gerekir. Eecm ise bölünme kabul etmez. Bakireye, evli olmasa dahi muhsana denilmesinin sebebi, daha sonra muhsan olacağından dolayıdır. Nitekim kurbanlığa, kurban edilmeden önce, "udhiye" denilir. İneğe de, henüz daha toprağı altüst etmeden önce (toprağı altüst eden anlamında) "musîra" denilir.
Buradaki Hel-Muhsanât"ın evli kadınlar anlamına geldiği de söylenmiştir. Çünkü hadis-i şerifte, muhsan kadınlar hakkında sopa vurmak ve recm ce-zasımn olduğu belirtilmiştir. Recm İse, bölünme kabul etmediğinden dolayı, geriye onlar (zina eden cariyeler.) hakkında dövmenin yarısı ceza olarak kalmaktadır.
Cariyelerin hadlerinin eksilmesindeki faydaya gelince: Cariyelerin hür kadınlardan daha zayıf oluşudur. Şöyle de denilmektedir: Cariyeler hür kadınların vardıkları gibi muradlarına varamazlar. Yine şöyle denilmiştir: Ceza da nimete göredir. Nitekim yüce Allah'ın, Peygamber (sav)'ın hanımlarına hitaben şöyle dediği görülmüyor mu: "Ey Peygamber hanımları, sizden kim apaçık bir hayasızlık işlerse, onun için azabı iki kat arttırılır..,'' (el-Ah-zab, 33/30) Çünkü, Peygamber hanımlarının nimeti daha fazla olduğundan, onların cezaları da daha ağır olarak tesbit edilmiştir. Cariyelerin de sahip oldukları nimetler daha az olduğundan, cezaları da daha azdır,
Âyet-i kerimede özel olarak cariyelerin haddi zikredilmiş, fakat kö]eîerin haddi zikrediImemiştİr. Çünkü, kölelerin de, cariyelerin de haddi eşittir: Zina da elli celdedir. Zina iftirası ve içki içmek te, kırk celdedir. Çünkü cariyenin haddi, köleliğin eksikliği dolayısıyla eksilmiştir. O bakımdan mülkiyet altında olmak gerekçesiyle, erkek köleler de bunun kapsamına girmiştir. Nitekim Hz. Peygamberin: "Her kim bir köledeki ortaklık hissesini azad edecek olursa..." [400] buyruğunun kapsamına cariyeler de girmiştir. İşte bu, ilim adamlarının asıl anlamında kıyas adını verdikleri şeydir. Yüce Allah'ın: "Muhsan kadınlara iftira atanlar..." (en-Nûr, 24/4) buyruğu da bu kabildendir. Bunun kapsamına ileride yüce Allah'ın izniyle, Nur Sûresi'nde (bk, en-Nûr, 24/4. âyet, 3- başlıkta) açıklanacağı üzere, muhsan olan erkekler de kati olarak girmektedir. [401]
20- Zina Eden Cariyeyi Satmanın Hükmü:
İlim adamları, icma ile şunu kabul etmişlerdir: Zina eden cariyeyi satmak, o cariyenin sahibi için bağlayıcı ve vacib değildir. Bununla birlirke onu satmasını tercih etmişlerdir. Zira Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur; "Sizden herhangi birinizin cariyesi, zina edip de, zinası açıkça ortaya çıktığı takdirde ona had vursun. Bununla birlikte onu, bundan dolayı bir daha azarlayıp yüzüne vurmasın. Sonra bir daha zina edecek olursa, yine ona had vursun ama, onu azarlayıp zina ettiğini yüzüne vurmasın. Sonra üçüncü bîr defa daha zina edecek ve zinası açıkça ortaya çıkacak olursa, kıldan bir ip karşılığında dahi olsa artık onu saüversin." Bu hadisi, Müslim, Ebû Hureyre'den rivayet etmiştir. [402]
Zahiriler ise, dördüncüsünde zina ettiği takdirde satmanın vacib olduğunu söylemişlerdir. Dâvûd ve diğerleri bunlar arasındadır. Çünkü Hz. Peygamber: "Onu satsın" ve "sonra onu örülmüş bir ip karşılığında dahî olsa satınız" diye buyurmuştur, İbn Şihab der ki: Üçüncü defadan sonra mı, dördüncü defadan sonra mı (satın) dediğini bilemiyorum, Böyle bir cariyeyi satacak olursa, zina ettiğini bildirir, Çünkü bu gizlenmesi helâl olmayan kusurdur.
Eğer; hadisten maksat, zina eden cariyenin uzaklaştırılmasıdır. Onu satanın zina ettiğini bildirmesi vacib kabul edilirse, herhangi bir kimse onu satın almaz. Halbuki biz onu uzaklaştırmakla emrolunmuşuz, denilecek olursa, buna cevap şudur:
Btjyle bir cariye, bir maldır ve zayi edilmez. Çünkü malın zayi edilmesi yasaklanmıştır. Başıboşla bırakılmaz. O takdirde bu, onunla zinaya bir teşvik ve buna bir İmkân hazırlamak olur. Her zaman için de haps olunamaz.
Çünkü o takdirde onun efendisine sağlayacağı menfaat ortadan kalkmış olur. Geriye onu satmaktan başka çare kalmamaktadır. Olur ki, ikinci efendi onunla ilişki kurmak suretiyle iffetini korur, yahut alabildiğine ona göz-kulak olur da böyle bir iş yapmasına engel olur. Özetle söylenecek olursa, sahiplerin değişmesi ile durumunda da değişmeler olabilir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. [403]
21. Bekârlığa Katlanmak, Cariyelerle Evlenmekten Hayırlıdır:
Yüce Allah'ın: "Sabretmeniz ise, sizin için daha hayırlıdır" buyruğunun anlamı şudur: Bekârlığa sabredip katlanmak, cariyeyi nikâhİamaktan hayırlıdır. Çünkü cariye ile evlenmek, doğan çocuğun köleleşmesi sonucunu verir. Oysa, kişinin kendisini koruması ve üstün ahlâkî değerlere sahiplenmeye devam etmesi, bayağılıklara düşmekten daha iyidir. Ömer ('r.a)'ın şöyle dediği rivayet edilmektedir: Hür herhangi bir kimse, bir cariye ile evlenecek olursa, kendisini yan yanya köleleştirmîş demektir. Yani kendi çocuğunu köle yapar. O bakımdan böyle bir şeye karşı direnmek ve sabretmek, çocuğun kö-leleşmemesi için daha faziletlidir. Said b. Cübeyr de der ki: Cariyeyi nikahlamak ancak, zinaya bir yakınlıktır. Yüce Allah da: "Sabretmeniz İse sizin için daha hayırlıdır" yani cariyeleri nikahlamadan durmanız daha hayırlıdır, diye buyurmuştur,
İbn Mace'nln Sünen'inde ed-Dahhâk b, Müzahim'den şöyle dediği rivayet edilmektedir: Ben Enes b. Maliki şöyle derken dinledim: Rasûlullah (sav)'ı şöyle buyururken dinledim: "Her kim temiz ve arındınlmış olarak Allah'ın huzuruna çıkmak istiyorsa, hür kadınlarla evlensin." [404] Bunu Ebû İshak es-Sa'!e-bi de, Yunus b. Mirdas yoluyla rivayet etmiştir ki, Yunus, Enes'in hizmetçisi idi. (Ebû İshak) şunu da ekler: Ebû Hureyre dedi ki; Rasûlullah (sav)'ı şöyle buyururken dinledim: "Hür kadınlar evin salâhı, cariyeler ise evin helaki -veya- evin fesadıdırlar" [405]
26- Allah size açıkça bildirmek, sizi sizden öncekilerin sünnetlerine İletmek, tövbelerinizi kabul etmek ister. Allah hakkıyla bilendir, Hakimdir.
Yani Allah size, dininize dair hususları, işlerinizde faydanıza olan şeyleri, sizin İçin helâl ve haram olanları açıklamak diler.
Bu, yüce Allah'ın hükmünün bulunmadığı bir olayın varlığının imkânsız olduğuna delildir, yüce Allah'ın şu buyruğu da -ileride geleceği üzere- bu kabildendir: "Biz o Kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık* (el-En'arn, 6/38) Bundan sonra da yüce Allah: Allah sizden hafifletmek ister" (en-Nisa, 4/28) diye buyurmaktadır. Böylelikle bu âyet-i kerimeden sonra gelmiştir. Tefsirini yaptığımız âyette bunun yerine "lâm" harfi gelmiştir. el-Ferra der ki: Araplar, Diye, için" anlamına gelen "lâm" ile 'i birbirinin yerine kullanırlar. O bakımdan Araplar, “” anlamına gelen "lâm" harfini, dilemek ve emr etmek anlamındaki fiillerin başında edatını getirir ve şöyle derler: Yapmanı istedim. Çünkü bunların ikisi de gelecekteki isteği İfade eder.
Şu kadar var ki; Yapacağını zannettim, demek caiz değildir. Çünkü böyle bir durumda;) Senin kalkmış olduğunu sandım, denilir. Kur'an-ı kerimde de şöyle buyurulmaktadır: Aranızda adalet yapmakla emrolundum." (eş-Şura, 42/5)
Âlemlerin Rabbine teslim olmakla emr olunduk" (el-En'âm, 6/71); yine Ağızlarıyla Mlahın nurunu söndürmek isterler." (es-Saff, 61/S)
Allah'ın nurunu söndürmek isterler." (et-Tevbe, 9/32) Şair de şöyle demektedir:
"Ben onun hatırasını unutayım istiyorum, fakat sanki Leylâ her yolda benim gözüme görünüyor."
Görüldüğü gibi burada" unutmak" fiilinin başına gelen "lâm" harfi -kelimeyi mastara çeviren- anlamındadır.
en-Nehhâs der ki: Fakat ez-Zeccâc, bu görüşün hatalı olduğunu belirtir ve der ki: Eğer lâm anlamında olsaydı, onun basma bir başka !'lâm"m daha gelmesi gerekirdi. Nitekim: Bana ikram etmen için geldim, denilip: “” şeklinde "lâm" harfi de getirilerek söylenebilir. Sonra bize, (ez-Zeccâc) şu beyiti okudu:
"Ben istedim ki insanlar bilgin bunların
Kays'ın şalvarları olduğunu ve heyetler buna tanık iken.
Burada ifade; ben bununla sizin için açıkça ortaya çıkmasını istedim, takdirindedir. en-Nehhas der ki: Bu konudaki kanaatler o derece arttı ki, kimi kurra işi bu "lâm"a en lâm'ı diyecek noktaya götürdüler.
Buyruğun anlamının: Yüce Allah size açıklamak istediğinden dolayı bunu dilemektedir, şeklinde olduğu da söylemiştir.
"Sizi sizden öncekilerin sünnetlerine İletmek” sîzden önceki hak ehlinin sünnetlerine iletmek ister. Burada "sizi iletmek" ifadesinin anlamının sizi, sizden önceki hak ve batıl ehlinin izlediği yolları açıklamak ister, şeklinde olduğu da söylenmiştir. Bazı nazar ehli (.aklî yöntemlerle yaklaşan kimseler) der ki: Bu buyrukta şuna da delil vardır: yüce Allah, bu âyeti kerimeden önce bize neyi haram kıldı ise, bizden öncekilere de haram kılınmıştır. en-Nehhas ise der ki: Bu yanlıştır. Çünkü o takdirde, buyruğun anlamı şöyle olur: O, sizlere, sizden öncekilerden kendilerine yasak kılınan şeylerden uzak duranların durumunu beyan etmektedir. Oysa mana şöyle de olabilir; O, sizden önceki peygamberlere beyan ettiği gibi size de beyan etmektedir. O vakit, bu buyruk ile bizzat değindikleri bu hususa işaret etmiş olmaz.
Şöyle de denilmektedir: Yüce Allah'ın: "Allah size açıkça bildirmek ister—" buyruğu yeni bîr hususun başlangıcını teşkil etmektedir. Yani yüce Allah size, kendisine nasıl itaat edileceğini beyan etmeyi dUer ve "sizi, sizden öncekilerin sünnetine iletmek" öncekilerin sünnetlerini size bildirmek "ister. " Onlar emrimi terk edince, akıbetlerinin nasıl olduğunu size göstermek isterim. Sizler ise, bunları yapacak olursanız, hemen sizi cezalandırmam. Fakat, tevbenizi kabul ederim. "Allah" tevbe eden kimseleri "hakkıyla inlendir", tevbeyi kabul etmesi dolayısıyla da hikmeti sonsuz "Hakimdir." [406]
27- Allah, tevbelerinizi kabul etmek ister. Şehvetlerine uyanlar ise, sizin büyük bir sapıklığa düşmenizi İsterler. 28. Allah, sizden (yükünüzü) hafifletmek İster. Zaten insan zayıf yaratılmıştır.
Yüce Allah'ın: "Allah tevbelerinizi kabul etmek ister" buyruğu nıübte dâ ve haberdir. ise, î ister" buyruğu ile nasb mahallindedir.
Aynı şekilde; sizden hafifletmek ister," Âyetinde Hafifletmek" buyruğu, İster" fiili ile nasb mahallin-dedir. Buyruğun anlamı şudur: Allah sizin tevbe etmenizi ister. Yani tevbe-nizi kabul edip, günahlarınızı affetmek ve üzerinizdeki yükleri hafifletmek İster. Denildiğine göre bu, şeriatın bütün hükümleri hakkında böyledir. Sahih olan dabudur.
Yine denildiğine göre, ha fitletme kten kasıt, cariyenin nikâh I a nab i İme sidir. Yani Biz, sizin kadınlara karşı sabretmek noktasındaki zayıflığınızı bildiğimizden dolayı, cariyelerle evlenmeyi mubah kılmak suretiyle yükünüzü hafiflettik. Bu açıklamayı, Mücahid, îbn Zeyd ve Tavus yapmıştır. Tavus der ki: İnsanın kadınlara karşı zaaafı olduğu kadar hiçbirşeye karşı zaafı yoktur.
"Şehvetlerine uyanlar" dan muayyen olarak kimlerin kastedildiği hususunda farklı görüşler belirtilmiştir. Mücahid, bunlar zinakâriardir derken, es-Süddî, bunlar yahudi ve hıristiyanlardır, demektedir. Bir kesim de, özel olarak yahudüerdir. Çünkü yahudiler, müslümanların baba bir kızkardeşleri nikahlamak hususunda kendilerine tabii olmalarım istemişlerdir.
İbn Zeyd der ki: Bununla umum kastedilmiştir. Daha sahih olan da budur.
Meyi etmek (sapıklığa düşmek); doğru yoldan sapmak demektir. Doğru yo) üzerinde bulunmayan bir kimse.başkalarıntn da kendisi gibi o yol üzerinde olmasını isterki, (onların sapıkhğı dolayısıyla) kendisine herhangi bîr musibet gelip yetişmesin.
Yüce Allah'ın: "Zaten insan zayıf yaratılmıştır" buyruğundakizayıf" kelimesi hal olarak mansubtur Buyruğun anlamı da şudur: İnsanın he-vasi kendisini meylettirrneye, saptırmaya sebeptir. Şehvet ve kızgınlığı ise, onu aceleciliğe, hafifliğe iterler Bu da zayıflığın en ileri derecesidir. O bakımdan onun yükümlülüklerinin hafiflet ilmesine ihtiyacı vardır Tavus der ki: Bu, öüel olarak kadınlar hususunda böyledir. îbn Abbas'tan bu lafzı: Ve (Allah) insan! zayıf yaratmıştır" diye okuduğu rivayet edilmiştir. Yani Allah, insanı zayıf yaratmıştır Bu da kadınlara karşı sabır ve takati yok, demektir. Ibnü'l-Müseyyeb der ki: Seksen yaşıma geldim. Gözümün biri kör oldu, diğeri ile çok az görüyorum. Benim bu adamım -erkeklik organım kastediyor- ise, kör ve sağırdır. Bununla beraber yine de kadınların fitnesinden korkuyorum.
Buna yakın bir ifade Ubede b. es-Sabit (r-a)'dan rivayet edilmiştir, Ubadc der ki: Benim şu halimi görmüyor musunuz? Ancak başkasının bana destek vermesi halinde kalkabiliyorum. Ve ancak, bana yumuşatılan şeyleri -Yahya dedi ki: Yumuşatılıp ısıtılan şeyleri demek istiyor- yiyebiliyorum. Arkadaşım da -Yine Yahya: Erkeklik organını kastediyor, dedi- uzun bir zamandan beri ölmüş bulunuyor, buna rağmen benini için helâl olmayan bir kadın ile halvette kalmak hoşuma gitmez. İsterse bana karşılık güneşin üzerinde doğduğu herşeyi bana versinler. Buna sebep ise, şeytanın bana gelip, arkadaşımı aleyhime harekete geçirmesinden korkmamdın Çünkü onun, ne görecek gözü, ne işitecek kulağı vardır. [407]
29. Ey iman edenler! Mallarınızı aranızda bâld yollarla yemeyin. Aranızda karşılıklı bîr rıza ile gerçekleştirdiğiniz bir ticaret olması müstesna. Kendinizi öldürmeyin. Şüphe yok ki Allah, size çok merhamet edendir.
Bu buyruğa dair açıklamalarımızı dokuz başlık halinde sunacağız:
1- Batıl Ahş-Veriş Türlerinden; Urbûn (Kaparolu) Alış-Veriş.
Yüce Allah'ın: "Bâtıl yollarla" buyruğundan kasıt, hak olmayan yollarla demektir. Bunun şekilleri ise, Önceden de açıkladığımız gibi, pek çoktur. Bu buyruğun ne anlama geldiğini daha önce Bakara Sûresi'nde (2/188. âyet, 3-başlıkta) açıklamış bulunuyoruz,
Batıl yollarla malı yeme türlerinden birisi de, urban salısı diye bilinen satş çeşididir. [408] Bu şöyle olur: Bir kişi senden mal alır, yahut senden bineğini kiralar. Buna karşılık, bir dirhem veya daha fazla bir para teslim eder. Eğer o malı satın alır yahut bineğe binerse, teslim ettiği bu para malın bedelinden, yahut bineğin kirasından düşülür Şayet malı satın atmaktan vazgeçer, yahut bineği kiralamazsa, daha önce vermiş olduğu para da senin olur. Bu, Hicaz-lı ve Iraklı bölge fukahâları topluluğuna göre, uygun değildir ve caiz de değildir Çünkü bir çeşit kumar, ğarar ve muhataralı alış-veriştir. Karşılıklı bir ivaz veya hibe sözkonusu olmaksızm, malın batıl bir yolla yeni İme sidir. Böyle bir yolla mal yemek ise kma ile batıldır. Urban satışı, eğer bu şekilde meydana gelirse, kabzdan önce de, sonra da fesh edilen bir satıştır. Şayet mal, mevcut ise, geri verilir. Eğer tüketilmiş İse, o malın kabzedildiği günkü kıymetini geri iade eder.
Aralarında îbn Sirîn, Mücahid, Nail1 b, Abdüllıarİs ve Zeyd b. Eslem'in de bulunduğu bir topluluktan, belirttiğimi?: şekildeki bir urban satışım caiz gördükleri rivayet edilmiştir. Zeyd b. Eşlem de şöyle dermiş; Rasûlullah (sav) bu alış-verişi caiz kabul ediyordu, Ebû Ömer (İbn Abdil'1-Berr) ise der ki: Böyte bir şeyi, Peygamber (sav)'m caiz gördüğü sahih bir yoHa bilinmemektedir. Şu kadar varki, Abdurrezzak bunu, el-Eslemî'den, o da Zeyd b. Es-lem'den mürsel olarak zikretmiştir. Bu ve benzeri bir rivayet ise delil olamaz. Caiz olan urban satışının, Malik'in ve onunla birlikte diğer fakihîerin açıkladıkları şekilde olma ihtimali vardır. O da şöyle olur: Önce ona peşin bir ur-bun (kaparo) verir, sonra ödemiş olduğu bu miktar, satışın tamamını tercih edecek olursa, ödiyeceği bedelden hesap edilir. Malik'ten ve diğerlerinden gelen rivayete göre bu tür alış-verisin caiz olduğu hususunda görüş ayrılığı yoktur. Malik'in Muvatta'ında, kendisince sika kabul edilen raviden şöyle bir rivayet kaydedilmektedir: Amr b. Şuayb, babasından, onun, dedesinden rivayetine göre Rasûlullah (sav) urban satışım yasaklamıştır. [409]
(îbn Abdil'1-Berr) Ebû Ömer der ki: İnsanlar burada kendisince sika kabul edilen ravi hakkında tenkitte bulunmuşlardır. Bu konuda söylenen doğruya en yakın olma ihtimali bulunan görüşe göre, o, bu hadisi İbn Lehia, yahut da îbn Vehb'den, o İbn Lehia yoluyla almıştır. Çünkü İbn Lehia bunu Amr b. Şuayb'dan işitmiş ve ondan rivayet etmiştir. İbn Lehia1 dan da bu hadisi, İbn Vehb ve başkaları nakletmişlerdir. İbn Lehia ise, ilim adamlarından birisi olmakla birlikte denildiğine göre onun kitapları yanmıştır. O bakımdan bu tarihten itibaren ezberinden hadis naklettiği takdirde, hata yapardı. îbnü'l-Mübarek ve İbn Vehb'İn ondan rivayetine gelince, bazılarına göre bu sahihtir. Kimisi de, İbn Lehia'nın rivayet ettiği bütün hadisleri zayıf kabul eder. Oldukça geniş bilgisi vardı, bildiği hadisler de pek çoktu. Şu kadar var ki, hadis alimlerine göre, onun durumu bizim belirttiğimiz gibidir. [410]
2. Karşılıklı Rızaya Dayalı Ticaret:
Yüce Allah'ın: Aranızda karşılıklı bir rıza ile gerçekleştirdiğiniz bir ticaret olması müstesna" buyruğu munkatf bir istisnadır. Yani, ama karşılıktı rıza ile yapılan ticaret yoluyla yiyebilirsiniz. Ticaret ise, ahş-veriştir. Bu buyruk, yüce Allah'ın -önceden de geçtiği gibi-t "Allak, ahş-verişi helâl, faizi haram kılmıştır" (el-Bakara, 2/285) buyruğunu andırmaktadır.
Ticaret" kelimesi merfu' olarak da okunmuştur. Yani ortada bir ticaret olması hali müstesna, demek olur. Sibeveylı de buna uygun olarak, şu beyiti zikretmektedir:
"Zühl b. Şeybanoğullarına feda olsun şu devem Yıldızı bol ve aydınlık bir gün (gece) olursa."
Buradaki -ve benzeri cümlelerdeki- "kine et-tâamme" denir. Çünkü bu, Faili ile birlikte tam bir anlam ifade etmekte, ayrıca mefule İhtiyacı kalmamaktadır.
Ticîiret" kelimesi, nasb olarak da okunmuştur, o takdirde "kâne" nakısa olur. Çünkü habersiz, sadece ismi ile tamam olmamaktadır. Bu okuyuşa göre de ismi kendi bünyesinde müstetirdir. Dilersen bunu takdir de edebilirsin. Yani, malların ticaret mallan olması hali müstesna- Bu durumda, rau-zaf hazfedilmiş, muzafun lieyh de onun yerine ikame edilmiştir. Buna dair açıklamalar önceden geçmiştir. Yüce Allah'ın; Eğer ödeme zorluğu çeken birisi ise..." (el-Bakara, 2/280) buyruğu da bu kabildendir. [411]
3. Kur’ân-ı Kerim’e Göre Ticaretin Mahiyeti:
Yüce Allah'ın buyruğundaki "ticaret" kelimesi, sözlükte karşılıklı ivazlaş-madan ibarettir. Şanı yüce Allah'ın kuluna yaptığı işlerin bir bölümü olan sa-lih amellere karşılık olarak verdiği ivaza, ecir denilmesi bundan ötürüdür, yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Ey iman edenler, size, sizi can yakıcı bir azaptan kurtaracak bir ticaret göstereyim mi?" (es-Saf, 61/10); "Onlar asla durgunluk bulmayacak bir ticaret umarlar" (Fâtır, 35/29); "Muhakkak Allah, kendilerine cenneti vermek karşılığında, mü'minlerden canlarını ve malla rint satın almıştır." (et-Tevbe, 9/111)
Böylelikle yüce Allah, bütün bunlara mecazi olarak aJım ve satım adını vermiştir. Bu da kendisi vasıtasıyla maksatlara ulaşılan alım ve satım akidleri-ne benzetilerek yapılmıştır. Bu da iki yolla gerçekleşir:
Birincisi, herhangi bir taşıma ve yolculuk olmaksızın, yalnızca mukim halde îketı meydana gelen değişikliklerdir. Bu da fiyatların yükselmesini beklemek ve ihtikârdır. Değerli kimseler, bundan yüz çevirmiş, buna rağbet göstermemiştir. Kendini bilenler de buna iltifat etmemişlerdir.
İkincisi ise, mal ile birlikte yolculuklar yapmak ve onu bir beldeden bir beldeye taşımakla olur. Bu, insanlık sahibi kimselere daha bir yakışır, daha faydalı ve faydası da daha kapsamlıdır. Şu kadar var ki, böyle bir ticaretin tehlikesi daha büyük, aldanma ihtimali daha fazladır. Peygamber (sav)'ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Muhakkak malıyla beraber yolculuk yapan kişi, Allah'ın korudukları müstesna, tehlike ile, helak olmakla karsı karşıyadır." [412] Rivayete göre, Tevrat'ta şöyle denilmiştir: Ey Ademoğlu, sen yeniden bir yolculuk yap, Ben de sana yeniden bir rıztk vereyim. Taberî der ki: Bu âyet-i kerime ...[413] diyenlerin sözlerinin yanlış olduğunun en açık bir delilidir. [414]
4. İvazlı ve İvazsız Akidler:
Şunu bilki, ivazlı her türlü akid, ivaz hangi şekilde olursa olsun bir ticarettir. Şu kadar var ki, yüce Allah'ın: "Batıl yollarla* buyruğu, Şer'an caiz ol-rnıyan, faiz yahut İvazın bilinememesi veya şarap, domuz ve buna benzer fâ-sid bir ivaz tesbit etmek gibi caiz olmayan her türlü ivazı kapsamın dışında tutmuştur.
Yine bu ifade ile, karşılığında ivaz bulunmayan her türlü akid de kapsamın dışına çıkarılmıştır. Karz, sadaka ve -sevap hibesi (karşılığında bir bedel verme şartı koşularak yapılan hibe) olmaması şartıyla- hibe ve teberru akidleri ise, ilgili yerlerinde sözkonusu edilmiş başka delillerle caizdir. Bunlar, ittifakla kabul edilmiş akidlerin iki ayn bölümünü teşkil etmektedir. Yine bir kardeşinin, seni yemeğe davet etmesi de bu kapsamın dışındadır.
Ebû Dâvûd, İbn Abbas'tan, yüce Allah'ın: "Mallarınızı aranızda batıl yollarla yemeyin. Aranızda karşılıklı bir rıza Ue gerçekleştirdiğiniz bir ticaret olması müstesna* buyruğu hakkında şöyle dediğini rivayet etmektedir. Bu âyet-i kerimenin nüzulünden sonra, herhangi bir kimse, başka bir kimsenin yanında yemek yemekten çekinirdi,
Bu, Nur Sûresi'nde yer alan diğer âyet-i kerimede nesh edildi.
Yüce Allah: "Âmâya vebal yoktur, topala vebal yoktur, hastaya vebal yoktur ve size de evlerinizden yemeniz dolayısıyla vebal yoktur... sizin için topluca veya ayrı ayrı yemenizde bir vebal yoktur" (en-Nur, 4/61) diye bu-yurunca, bu sefer zengin kişi, yakınlarından bir başkasını yemeğine davet eder ve şöyle derdi:
Ben bu yemeği yemekten çekiniyorum, der ve şöyle devam ederdi: Yoksul bir kimse buna benden daha bir hak sahibidir. İşte bu gibi tutumları dolayısıyla, yüce Allah onlara, üzerinde Allah'ın adının anılmış olduğu şeylerden yemek ile, Kitab ehlinin yiyeceklerini helâl kıldı. [415]
5. Satın Alınmak îstenen Matın Tadına Bakmak:
Çarşıdan bir şey satın almak isterken, o malın sahibi satın almadan önce sana: Ye helâl olsun, diyecek olsa dahi sen ondan yeme. Çünkü sana ondan yemek için izin vermesi, satın alasın diyedir. Belki bu alış veriş aranızda gerçekleşmez. O takdirde senin yediğin o şeyde (helâl oluşu açısından) bir şüphe olur. Fakat sana, o şeyin niteliğini anlatsa, sen de ona binaen satın alıp da, o niteliklere sahip olmadığını görürsen, alıp almamakta muhayyersin. [416]
6. Ticarette Gabn:
Cumhur, ticarette ğabn'ın caiz olduğunu kabul etmektedir. Mesela, bir kişi, yüz dirhem değerindeki bir yakutu, bir dirheme satacak olsa, bu caizdir. Bu yolla o yakutu satın alan kişinin mülkiyeti sahihtir, Kişinin çokça malını değersiz ve az miktardaki bir şeye satması caizdir. Bu, ğabnin miktarı bilindiği takdirde, İlim adamları arasında görüş ayrılığı bulunmayan bir husustur. Nitekim, bağışta bulunacak olursa, hibe caizdir. Ancak bu miktarın bilinmemesi halinde ulemânın farklı görüşleri vardır Kimisi şöyle demiştir:-Gabn miktarını ister bilsin, ister bilmesin, akidde bulunan şahıs reşid, hür ve baliğ olduğu takdirde caizdir.
Bir başka kesim ise şöyle demektedir: Gabn üçte biri aştığı takdirde mer-duîtur. GabnJın mubah olan bölümü, ticaretlerde örfen bilinen ve asıl kıymete yakın olan fiyatlarda olması halindedir. Aşırı ve fahiş ğabn ise mubah değildir. Bunu Malik (Allah'ın rahmeti üzerine olsun )'in arkadaşlarından İbn Ve-hb demiştir. Ancak birincisi daha sahihtir. Çünkü Peygamber (sav), zina eden cariye ile ilgili hadîste şöyle buyurmuştur: "Velev ki kıldan örülmüş bir İp karşılığında dahi olsa, onu satsın." [417]
Yine Hz. Peygamber'in, Hz. Ömer'e söylediği şu sözîer bunu gerektirmektedir: "Onu sana tek bir dirheme dahi satacak olsa yine onu -atı- alma." [418] Yine Hz. Peygamber şöyle buyurmaktadır: "İnsanları bırakınız, Allah onların kimini kiminden nzıklandırsın." [419] "İkâmet eden bir kimse, dışardan gelen bedevi bir kimseye satmasın." [420]
Görüldüğü gibi bütün bu hadi.s-i şeriflerde, ğabn (satılan/satmalınan malın gerçek değerinden az ya da çok miktarda satılması/alınması) miktarının üçte bir veya başka bir oranda olması gibi, azı ya da çoğu arasında herhangi bir ayrım gözetilmemektedir. [421]
7. Alış Verişte Rızanın Mahiyeti ve Buna Dair Hükümler:
Yüce Allah'ın: "Aranızda karşılıklı bîr rıza ile..»" buyruğu görüldüğü gibi, (bir işin karşılıklı yapıldığını ifade eden) müfaale kipi île gelmiştir. Çünkü ticaret, iki kişi tarafından yapilır.
İlim adamları karşılıklı rızanın ne olduğu hususunda Farklı kanaatlere sahiptirler. Bir kesim der ki: Karşılıklı rızanın tamam olması ve kesinleşmesi, alış-veriş akdi yapıldıktan sonra bedenen ayrılmadır. Veya birisinin diğerine: tercihini bildir deyip, diğerinin de lercih ettim, demesiyle olur. Bu da yine, akidden sonra olur ve bedenen ayrılmasalar dahi alış veriş kesinlik kazanır. Bunu ashab ve tabiinden bir topluluk ifade etmiştir. Şafiî, es-Sevrî, el-Evzaî, el-Leys İbn Uyeyne, İshak ve başkaları da böyle demiştir.
el-Evzaî der ki: Birbirlerinden ayrılmadıkları sürece her iki taraf da muhayyerdir. Bundan üç alış veriş müstesnadır: İslam devlet yöneticisinin (veya yetkilisinin) ganimetleri satışı, mirastaki ortaklık ve ticaretteki ortaklık. Bu üç hususta alış veriş olduğu takdirde, artık alış veriş vacib (bağlayıcı) olur ve taraflar için muhayyerlik sözkonusu olmaz. Yine el-Evzaî der ki: Ayrılmanın sınırı ise, taraflardan herbirisinin diğerinin gözünden kaybolmasıdtr But Şamlı fakihlerin görüşüdür, el-leys ise der ki: Aynimak, onlardan birisinin yerinden kalkmasıdır. Ahmed b. Hanbel de şöyle dermiş: Bedenleriyle biribîrle-rinden ayrılmadıkları sürece mu hay yerdirler. İster ikisi de: Bunu tercih ettik desinler, ister böyle bir sözü söylemesinler. Bulundukları yerden bedenleri ile ayrılmadıkları sürece (muhayyerlikleri) devam eder. Bu görüşü yine Şafiî de ifade etmiştir.
Bu hususta varid olan hadisler dolayısıyla bu konuda sahih olan da budur. Aynı zamanda bu kanaat, İbn Ömer, Ebû Berze ve bir gurup ilim adamından da rivayet edilmiştir.
Mâlik ve Ebû Hanife derler ki: Alıç verişin tamam olması, alış veriş akdinin dil ile yapılmasıdır. Bununla akid kesinleşir ve muhayyerlik ortadan kalkar Muhammed b. el-Hasan ise der ki: Hadis-i şerifteki: "Alış veriş tarafları birbirlerinden ayrılmadıkları sürece muhayyerdirler"[422] hadisinin anlamı şudur: Satıcı, ben bunu sana sattım dediği takdirde, müşteri: Kabul ettim demediği sürece bu sözünden dönebilir. Bu, Ebû Hanife'nin de görüşüdür, Mâ-likî. mezhebindeki açık ifade de böyledir. Bunu da İbn Huveyzîmendâd nakletmektedir. Bu durumda satıcının dönme hakkı olmadığı da söylenmiştir. Buna dair açıklamalar, daha önce Bakara Sûresinde (2/275. âyet, 16 ve 17-başhklar da.) geçmiş bulunmaktadır.
Birinci görüşün sahipleri, Semura b. Cundub, Ebü Berze, ibn Ömer, Abdullah b. Amr b. el-Âs, Ebû Hureyre ve Hakim b. Hızara ile başkalarının rivayetlerinden sabit olan, Peygamber (sav)'ın şu buyruğudur: "Satıcı tarafları birbirlerinden ayrılmadıkları sürece, yahut onlardan birisi diğerine: Tercih et, demedikleri sürece muhayyerdirler." [423]
Bu hadisi, Eyyub Nafi'den, o da İbn Ömer'den rivayet etmiştir. Hz. Peygamberin: "Yahut birini diğerine: Tercih et" demesi, diğer rivayette yer alan: "Muhayyerlik satışı müstesna" demesi İle: "Onların satışlarının muhayyerlik üzere olması müstesna"[424] ifadelerinin ve benzerlerinin anlamım izah etmekledir. Yani, onlardan birisi diğerine, alış verişin tamamlanmasından sonra: Haydi alış verişin geçerliliğini yahut feshini tercih et, der. Eğer alış verişin geçerli olduğunu tercih ederse, birbirlerinden aynlmasalar dahi aralarında alış veriş tamam olur. İbn Ömer, -ki bu hadisi rivayet eden odur- herhangi birisiyle alış veriş yapar ve alış verişin geçerli olmasını isteyecek olursa, az bir şey yürür, sonra geri dönerdi. Usul (fıkıh) kaidelerine göre, bir hadisi rivayet e-den bir kimse, onun tevilini (yorumunu) daha iyi bilir. Özellikle bu ashab için böyledir. Çünkü onlar, söylenen sözü daha iyi bilirler ve söylenen durumu daha iyi bellemişlerdir.
Ebû Dâvûd ve Dârakutnî, Ebu'l-Vadî'den şöyle dediğini rivâyetetmektedir: Bir ordu ile birlikte bir seferde bulunuyorduk. Beraberinde at bulunan bir adam geldi. Bizden birisi ona: Şu atı şu köle karşılığında satar mısın? diye sordu. O da: Evet dedi. Atı sattı, sonra da bizimle birlikte geceyi geçirdi. Sabah olunca kalkıp atının yanma gitti- Bizden olan adam ona: Senin atla ne ilgin kaldı ki, bu atı bana satmamış miydin? diye sordu. O da şöyle dedi: Benim böyle bir alış verişe ihtiyacım yok. Satın alan adam: Buna hakkın yok. Sen onu bana satmıştın deyince, hazır bulunanlar ikisine de şöyle dedi: İşte Ra-sulullaiı'm arkadaşı Ebû Berze buradadır. Haydi onun yanına gidiniz. O da onlara şunu sordu: Rasulullah (savcın hükmüne ikinizde razı mısınız? Her ikisi: Evet dediler. Bunun üzerine Ebû Berze şöyle dedi: Rasulullah (sav) buyurdu ki: "Alıcı ve satıcı birbirlerinden ayrılmadıkları sürece muhayyerdirler". Ben de sizin birbirinizden ayrıldığınızı görmüyorum.[425]
tşte iki tane sahabi. Bunlar hadisin ne maksatla söylendiğini bilen kimselerdi. Ve bu hadis muktezasınca amel ettiler. Hatta tüm ashabın uygulaması böyleydi. Salim dedi ki: İbn Ömer dedi ki: Bizler alış veriş yaptığımız takdirde, alan ve satan birbirlerinden ayrılmadıkları sürece her birimiz muhayyer olurdu. (İbn Ömer) dedi ki: Ben ve Osman bir alış veriş yaptık. Ona vadideki malımı arazimi Hayberdeki arazisi karşılığında sattım. (İbn Ömer) der ki: Ona satınca, Osman "ben kendisinden ayrılmadan alış verişi geri çevirir korkusuyla geri geri gitmeye başladım. Bunu Dârakutnî rivayet ettikten sonra, şunları söyler: Dilciler kelimesinin şeddesiz olarak okunuşu ile şeklinde şeddeli okunuşu arasında fark gözetmişlerdir. Birincisini sözde ayrılmak (Türkçedeki fiyat kesişmek) hakkında, ikincisini ise bedenen ayrılmak hakkında kullanmışlardır.[426]
Ahmed b. Yalıya Sa'leb der ki: Bana İbnü'kA'râbî haber vererek, el-Mufad-dai'dan şunu nakletti; Şeddesiz olarak bu kelime kullanıldığında sözlerin ayrılması demektir. Şeddeli olarak kullanılırsa, iki kişinin ayrılması anlamındadır. O bakımdan sözle ayrılmak hakkında "iftirak" mastarının, bedenen ayrılmak hakkında da "teferruk" mastarının kullanılacağım bildirmiş oldu.
Mâlikîler görüşlerine delil olarak, dalıa önce Deyn âyetinde (el-Bakara, 2/280. âyette) açıklanan hususları ve yüce Allah'ın: "Akidhrinizi tamı tamına yerine getiriniz." (el-Mâide, 5/1) buyruğunu delil göstermişlerdir. İşte burada iki taraf birbirleriyle akidleşmiş bulunuyorlar. Bu hadiste ise, akidlere eksiksiz bağlı kalmak iptal edilmektedir. Devamla derler ki: Ayrılmak bazan nikâh akdi ve yüce Allah'm fırâk (ayrılık) adını verdiği talak'ın vukuu akid-lerde olduğu gibi, sözle de olabilir, Nitekim yüce Allah (talak hakkında) şöyle buyurmaktadır: "Eğer birbirlerinden ayrılırlarsa, Allah her birini geniş lütfundan zengin kılar." (en-Nisâ, 4/130") Bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır: "Ayrılığa düşenler gibi olmayın," (.Âli İmran, 3/105) Hz. Peygamber de; "Ümmetim... fırkaya ayrılacaktır"[427] diye buyurmuş ve burada bedenleriyle ayrılacaklarından söz edilmemiştir. Dârakutnî ve başkaları Amr b« Şüayb'dan şöyle dediğini rivayet etmektedirler: Amr dedi ki: Şuayb'ı şöyle derken dinledim: Ben, Abdullah b. Amr'ı şöyle derken dinledim: Ben Peygamber (savVı şöyle buyururken dinledim: "Herhangi bir kimse, bir başkasından bir şey satın alacak olursa, yerlerinden ayrılıncaya kadar onların her birisi muhayyerdir. Ancak onların bu alış verişlerinin muhayyerlik alış verişi olması hali müstesnadır. O takdirde onlardan herhangi birisinin, karşı taraf alış verişini geri çevirir korkusuyla arkadaşından ayrılması helal olmaz.[428]
İşte Mâtikî mezhebi alimleri derler ki: Bu da ayrılmadan önce alış verişin aralarında tamam olduğunun delilidir. Çünkü, ikâle (alış verişten vazgeçmek) ancak, tamamlanmış olan alış verişlerde sahili olur. Yine derler ki: Hz. Peygamber'in: "Alış veriş yapanlar muhayyerdirler" buyruğunun anlamı, akid yapmadıkları sürece alış veriş hakkında konuşan ve pazarlık yapanlar muhayyerdirler, demektir Akid tamamlandıktan sonra artık o alış verişte muhayyerlik batıl olur.
Bu iddialara cevap: Bunların sözlü ayrılışı gerekçe diye ileri sürmelerinden kasıt, Âli îmran Sûresi'nde (105. âyette) açıkladığımız gibi dinlerdir. Bazı yerlerde bu açıklama sahih olsa bile, bu konuda bu açıklama doğru değildir. Bunu şöylece açıklayalım: Kendisiyle bir araya gelişin meydana geldiği ve alış verişin tamam olduğu sözün ne olduğunu bize söyleyiniz. Bu, kendisiyle ayrılışın kastedildiği bir söz müdür, yoksa başkası mıdır? Şayet: Baş-kasıdır, diyecek olurlarsa, bunlar imkânsız bir iddiada bulunmuş ve aklen kabul olunmayacak bir şey söylemiş olurlar. Çünkü ortada bundan başka bir söz bulunmamaktadır. Eğer: Bundan kasıt bizzat o sözün kendisidir diyecek olurlarsa, onlara şöyle denilir: Taraflann kendisiyle biraraya geldikleri ve kendisi vasıtasıyla alış verişlerinin tamam olduğu söz, nasıl ayrıldıkları sözün kendisi olabilir. Bu imkânsızın tâ kendisidir ve tutarsız bir sözdür. Hz, Peygam-ber'in: "Arkadaşı vazgeçer korkusu ile onlardan herhangi birisinin diğerinden aynlması helal değildir" buyruğunun anlamına gelince -eğer bu sahih ise-mendupiuk ifade eder. Buna da Hz. Peygamber'in: "Kim bir müslümanm ika-lesini (alış verişi geri çevirmek istemesini) kabul ederse, Allah da onun bir tökezlemesini bağışlar."[429] buyruğu delildir. Yine müslümanların, hadisin zahirinden anlaşılanın hilafına böyle bir şeyin (ayrılmanın) helâl oluşu üzerinde icma etmiş olmaları da buna delildir.
Bir başka delil de onların, alış verişin geçerli olması ve -bizzat kendisinin istemesi hali dışında- alış verişinden vazgeçmemesi için aynlmasının caiz oluşu üzerinde icma etmiş olmalarıdır. Müslümanların bu husus üzerinde böylece icma etmiş olmaları: "...helâl değildir" rivayetini, eğer bundan kasıt men-dupluk ifade etmesi değil ise, reddetmeleridir. Bu rivayetten kasıt bu değilse, icmâ ile bâtıldır.
Alış veriş yapan iki kişinin, pazarlık yapan kişiler diye tevil edilmesine gelince, bu da lafzın zahirim bırakıp başka manaların peşine yönelmektir. Çünkü bu, alış veriş yapanlar akidlerinin tamamlanmasından sonra, meclislerinde bulundukları sürece muhayyerdirler, anlamındadır. Taraflardan birisinin diğerine: Haydi tercihini yap deyip, onun da tercihini bildirmiş olması hali bundan müstesnadır. Birbirlerinden ayrılmayacak olsalar dahi artık atış veriş (yapılmış veya yapılmamış olsun) kesinlik kazanmış olur. Buna göre ortada bir muhayyerlik kabul edilecek olursa, kabul edilen bu muhayyerliğin, muhayyerlik şartı ile alış veriş yapılması demektir. Böyle bir muhayyerlik, bedeni ayrılıktan sonra da devam eder. Bu bölüme dair tamamlayıcı bilgiler, hilaf (mezhepler arası görüş ayrılıklarını eie alan) kilaplarda dır.
Amr b. Şuayb'ın: "Babamı şöyle derken dinledim" demesi de onun rivayet ettiği hadisin sıhhatine bir delildir. Çünkü Dârakutnî şöyle demektedir: Bize Ebu Bekir en-Neysaburî anlattı, bize Muhammed b. Ali el-Verrâk anlattı dedf ki: Ben Ahmed b. Hanbel'e şöyle dedim: Şuayb babasından herhangi birşey dinledi mi? O şöyle dedi: (Şuayb), Babam bana nakletti der Ben şöyle dedim: Peki, babası Abdullah b. Amr'dan (hadis) dinledi mi? O: Evet, görüşüme göre ondan hadis dinlemiştir. Dârakutnî dedi ki: Ben Ebu Bekr en-Neysaburîyi şöyle derken dinledim: O, Amr b. Şuayb b. Muhammed b. Abdullah b, Amr b. el-As'dır. Amr b. Şuayb'ın babasının Şuayb'dan hadis dinlemesi, Şuayb'ın da dedesi Abdullah b. Amr'dan hadis dinlemesi sahih olarak sabit olmuştur.[430]
8. Doğru Sözlü Tacir:
Dârakutnî, İbn Ömer'den şöyle dediğini rivayet etmektedir: Rasulullah (sav) buyurdu ki: "Doğru sözlü, güvenilir ve müslüman tacir, Kıyamet gününde peygamberlerle, sıddîklarla ve şehidlerle birlikte olacaktır."[431]
Tacirin malının propagandasını yapmak ve onu güzel göstermek için yemin etmesi, yahut da malını sunarken Peygamber (sav)'a Sallallahu alâ Muhammed, bu ne kadar güzeldirf diyerek salavât getirmesi mekruhtur. Ticaretle uğraşanın, ticaretinin kendisini farzları eda etmekten alıkoymaması müstehaptır.
Namaz vakti geldiği takdirde, şu âyet-i kerimenin sözünü ettiği kimselerden olabilmesi için ticaretini bırakması gerekir; "Onlar öyle erlerdir ki, ne ticaret, ne de kârlı bir alış veriş kendilerini Allah'ı anmaktan... alıkoymaz." (en-Nür, 24/37) İleride gelecektir.[432]
9- Cahil Safîlerin Yanlış Kanaati:
Bu âyet-i kerime ile naklettiğimiz hadis-i şeriflerde, ticaret ve sanayi ile geçimini talep etmeyi kabul etmeyen cahil sufilerin görüşleri reddedilmektedir. Çünkü yüce Allah, malların batıl yollarla yenilmesini haram kılmış, ticaret ile helâl kılmıştır. Bu da gayet açık bir gerçektir.[433]
10. Can Öldürmek[434]:
Yüce Allah'ın: "Kendinizi öldürmeyin" buyruğunda yer alan"öldürmeyin" kelimesini el-Hascnf çokluk ifade eden: diye okumuştur.
Tefsir alimleri, bu âyet-i kerimeden maksadın, insanların birbirlerini öldürmelerini nehyetmek olduğunu icma île kabul etmişlerdir. Diğer taraftan âyet-i kerimenin lafzı, bir kimsenin dünyaya olan hırsı ve mal isteği uğrunda maksatlı olarak kendisini öldürmesi yasağını da kapsamaktadır. Bu ise, kişinin kendisini telef olmaya götürecek aldatıcı işlere itmesi suretiyle olur. Yüce Allah'ın: "Kendinizi öldürmeyin" buyruğunun kızgınlık veya öfke halinde öldürmeyin, anlamına geldiği de söylenebilir. Ama yasak, bütün bunları kapsamaktadır. Amr b. el-As, Zâtiisselâsiî gazvesinde; telef olurum korkusuy-ia cünüp olduğu vakit .soğuk suyla gusletmeyi kabul etmediğinde, bu âyet-i kerimeyi delil göstermişti. Peygamber (sav) da onun bu şekilde delil göstermesine karşı çıkmayıp, birşey söylerneksizin bundan dolayı gülmüştü, Bu hadisi Ebû Dâvûd ve başkaları rivayet etmiştir.[435] tleride gelecektir. [436]
30- Kim haddi aşarak ve haksızlık ederek bunu yaparsa, yakında Biz onu ateşe sokacağız. Bu da Allah'a pek kolaydır.
Buyrukta yer alan "bunu" ile öldürmeye işaret edilmektedir. Çünkü bu işarete en yakın olarak zikrolunan şey odur. Bunu Ata söylemiştir. Bu işaretin, batıl yollarla mal yemeye ve canı öldürmeye ait olduğu da söylenmiştir. Çünkü her ikisine dair yasak, birbiri ardında ve birbiriyle uyumlu bir şekilde gelmiş bulunmaktadır. Akabinde de nehye uygun olarak tehdit yer almaktadır.
Yine denildiğine göre bu, yüce Allah'ın sûrenin baş tarafından itibaren; "Kim... bunu yaparsa" buyruğuna kadar yasak kılınan bütün hususlarda umumi bir, tehditc işarettir.
Taberî de der ki: "Bunu" işareti, son yapılan tehditten itibaren yasak kilınan şeylere aittir. Bu son tehdit de yüce Allah'ın: "Ey iman edenler, kadınlara zorla mirasçı olmanız size helâl olmadığı gibi..." (en-Nisâ, 4/19) buyruğudur. Çünkü sûrenin baş tarafından itibaren zikrolunan her yasak İle bir tehdit gelmiştir. Ancak; "Ey iman edenler, kadınlara zorla mirasçı olmanız size helal olmadığı gibi..." buyruğu bundan müstesnadır. Bu buyruktan itibaren: "Kim haddi aşarak ve haksızlık ederek bunu yaparsa..." buyruğundan başka herhangi bir tehdit gelmemiştir.
Udvan, haddi aşmak demektir. Haksızlık (zulüm) ise, bir şeyi konulması gereken yerden başka yere koymak demektir. Buna dair açıklamalar daha önceden geçmiş bulunmaktadır. (Bk. el-Bakara, 2/35- âyet, 13- başlık).
Burada tehdidin, haddi aşmak ve zulüm kayıtlarıyla birlikte sözkomısu edilmesi, yanılarak ve yanlışlıkla yapılan işin kapsam dışında tutulması içindir. Manaları birbirlerine yakın olmakla birlikte, haddi aşmanın ve zulmün bir arada zikrolunirtası, lafızlarının farklı oluşundan dolayıdır. Böyle bir kullanım, şu rmsrada da olduğu gibi, söz esnasında güzeldir:
"Ve onun söylediği sözü yalan ve dolan buldu,"
Lafızların farklı oluşu dolayısıyla atıf güzel düşmüştür. Nitekim, uzak ve alabildiğine uzak olsun anlamında; denilmektedir. Hz Yakub'un söylediği bildirilen şu ifadelerde de böyledir: Ben keder ve üzüntümü ancak Allah'a şikâyet ederim." (Yusuf, 12/86) Burada da lafızların farklı oluşu dolayısıyla bu uygun düşmüştür.
Onu... sokacağız" buyruğu ateşin sıcağım ona dokunduracağız; demektir Bu âyet-i kerimelerle Ebû Said el-Hudrî'nin, haklarında tehdidin sözkonusu edildiği isyankâr ve büyük günah işleyenlere dair rivayet ettiği hadisin bir arada ne anlam ifade ettiğine dair açıklamaları daha önceden yapmış olduğumuzdan, burada onları tekrarın bir anlamı yoktur. el-A'meş ve en-Nehaî "Onu... sokacağız" anlamındaki bu kelimeyi, şeklinde "nün" harfi üstün olarak- den nakledilmiş gibi okumuştur.
Bunun da ifade ettiği anlam aynıdır. Ötreli okuyuş da gibi hemzelisinden nakledilmiş demektir. [437]
31. Size yasaklanan büyük günahlardan kaçınırsanız, (diğer) gü-nalüann m mağfiret ederiz ve sizi şerefli bir mekâna koyarız.
Bu buyruğa dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız: [438]
1. Büyük Günahların Mahiyeti ve Buna Dair Görüşler:
Yüce Allah bu sûrede, büyük günahları yasakladığından dolayı bunlardan sakınmaya karşılık, küçük günahların yükünü hafifleteceği vaadinde bulunmaktadır. Bu ise günahların, büyük ve küçük günahlar olmak üzere iki kısma ayrıldığının delilidir. Tevil ehli (müfessirler) ile fukahâ bu görüştedir.
Yine onlann görüşlerine göre, büyük günahlardan sakınmak şartıyla dokunmak ve bakmak, bu onun için vacib olduğundan dolayı değil- yüce Allah'ın doğru vaadi ve gerçek sözü gereğince - kafi olarak örtülür, affedilir. Bu hususta yapılacak açıklamalann bir benzeri, daha önce Yüce Allah'ın: "Al-lahhn tevbelerini kabul edeceği kimseler..." (en-Nisâ, 4/17) buyruğunu açıklarken yaptığımız açıklamalara benzemektedir. Şanı yüce Allah, büyük günahlardan kaçınmak suretiyle küçük günahları bağışlar.
Şu kadar var ki, büyük günahlardan kaçınmaya bir hususun daha eklenmesi gerekir. O da farzların yerine getirilmesidir. Müslim, Ebû Hureyre'den şöyle dediğini rivayet etmektedir: Rasufullah (sav) buyurdu ki: "Beş vakit namaz, cumadan cumaya (kılınan cuma namazı.) ile ramazandan ramazana (tutulan oruç) kulun büyük günahlardan kaçınması şartıyla, aradaki küçük günahların bağışlanmasına sebep teşkil eder." [439]
Ebû Hatim eE-Bustî de Sahih Müsned'inde Ebû Hureyre ile Ebû Said el-Hud-rîden Rasulullah (sav)m minberinin üzerine oturduktan sonra şöyle buyurduğunu nakletmektedir: -Üç defa-: "Nefsim elinde olana and ederim ki" dedi, sonra sustu. Herbirimiz başını önüne eğip, Rasulullah (sav) bu yemini dolayısıyla üzüntüyle ağlamaya koyuldu. Sonra şöyle buyurdu: "Beş. vakit namazı eda eden, Ramazanı oruç tutan, yedi büyük günahtan uzak duran her bir kula, mutlaka Kıyamet gününde cennetin sekiz kapısı açılır. Hatta o sevincinden yerinde dahi duramaz". Sonra Hz. Peygamber: "Size yasaklanan büyük günahlardan kaçınırsanız, (diğer) günahlarınızı mağfiret ederiz" âyetini okudu.[440]
Kitab-i Kerimin buyrukları ile, sahih sünnetteki rivayetlerde yer alan, harama bakmak ve buna benzer küçük günahlann, (bu suretle) kesin olarak bağışlanacaklarını İfade eden buyrukları birbirini desteklemektedir. Sünnet-i seniyye de "kaçınmak"dan maksadın, bütün günahlardan bütünüyle kaçınmak olmadığını da açıklamıştır. Doğrusunu en iyi bilen Allahtır.
Usulu'd-Din - Tevhid, Akaid, Kelâm- âlimleri ise şöyle demişlerdir: Büyük günahlardan kaçınmaktan dolayı küçük günahların bağışlanması kafi olarak vacib değildir. Bunun, zann-ı galible, kuvvetli bir umut ile böyle olacağı şeklinde yorumlanır. İlahî meşîetin bu konuda dilediğini yapacağı da sabittir. Buna da delil şudur: Eğer bizler, büyük günahlardan kaçınıp, farzları yerine getiren kimseye kesin olarak küçük günahlarının bağışlanacağını, affedileceğini söyleyecek olursak, şüphesiz ki bu, hiç bir sorumluluğun kesinlikle söz-konusu olmadığı mubah hükmünde olur. Bu ise, şeriatın kulplarını sökmek demektir. Bize göre küçük günah diye birşey yoktur, el-Kuşeyrî Abdurrahim der ki: Sahih olan şu ki (bütün günahlar) büyüktür. Fakat, onlardan kimisi, kiminden daha büyük ve daha ağırdır. Bunlar arasında herhangi bir ayrıma gitmemekteki hikmet ise, kulun bütün masiyetlerden kaçınmasını sağlamaktır.
Derim ki: Yine bazılarının dediği dediği: Sen günahın küçüklüğüne bakma, kime karşı gelip isyan ettiğine bak; sözünde olduğu gibi, bizzat emre muhalif hareket etmeye bakanlara göre bu bakımdan bütün günahlar büyük olm\ İşte kadı Ebu Bekr b. et-Tayyib'ın sözü de Ebû İshak el-İsferayini( Ebu'l-Me-âli (el-Cuveynî), Ebu'n-Nasr Abdurrahim el-Kuşeyrî ve benzerlerinin söyledikleri şu sözleri de bu şekilde açıklanıp anlaşılmalıdır: Kimi günaha küçük günah denilmesinin sebebi, ondan daha büyük olan günaha nisbetledir Meselâ, küfre nisbetle zinaya küçük günah demek gibi. Zinaya nisbetle de, öpül-mesİ haram olan birisini öpmeye küçük günah demek gibi. Bize göre, başka bir günahtan kaçmıldığı için bağışl anılması sözkonusu olan bir günah yoktur. Aksine, bütün bunlar büyük günahtır ve bu günahları işleyenin -küfür müstesna- işi Allah'ın meşîyetine kalmıştır. Çünkü yüce Allah: "Şüphesiz Allah, kendisine şirk koşulmasını mağfiret etmez. Ondan başkasını da dilediğine bağışlar" (en-Nisâr 4/48) diye buyurmaktadır.
Bunlar, yüce Allah'ın bu buyruğunu, büyük günahlarını tekil olarak şu: "Size yasaklanan büyük günahtan kaçınırsanız" diye okuyanların kıraatini de delil göstermişlerdir. Büyük günah ise, şirktir. Devamla derler ki: "Günahlar şeklindeki çoğul kıraate göre ise maksat, küfrün çeşitli türleridir. İşte bu konudaki hükme kaytt getiren bu âyet-i kerimeye bu alanda mutlak olarak vârid olmuş bütün buyruklar red olunur. (Onun ışığında anlaşılır). İşte yüce Allah'ın: "Ondan başkasını dilediğine bağışlar" buyruğu bu kaydı getirmektedir. Bunlar Müslim'in ve diğerlerinin Ebû Umâme'den rivayet edilen Rasülullah'ın şu buyruğunu delil gösterirler: "Her kim, sağ eliyle müslüman bir şahsın hakkını kesip alırsa, Allah, cehennemi ona vacib kılar ve cenneti ona haram kılar". Bir adam ona şöyle dedi: Ey Allah'ın Rasûlü, ya basit bir şey olsa dahi mi? Hz. Peygamber şöyle buyurdu: "İsterse erâk (misvak) ağacından bir çubuk olsun." [441]
Görüldüğü gibi, çokça günah hakkında ağır tehditler sözkonusu olduğu gibi, basit ve önemsiz görülen şeyler hakkında da tehditler varid olmuştur. İbn Abbas der ki: Büyük günah, yüce Allah'ın (Kur-an'ı Kerim'in") sonunda cehennem azabı, yahut gazap, lanet veya azap ile sona erdirdiği her günah -ür, İbn Mes'ud da der ki: Büyük günahlar, yüce Allah'ın, bu sûrede 33- âyet-i kerimenin sonuna kadar yasakladığı günahlardır. Bunu doğrulayan, yüce Allah'ın: "Size yasaklanan büyük günahlardan kaçınırsanız..." buyruğudur.
Tavus der ki: İbn Abbas'a büyük günahlar yedi tane midir? diye sorulmuş, o: Hayır yetmiş olma ihtimali daha yakındır. Said b. Cübeyr de der ki: Bir adam İbn Abbas'a: Büyük günahlar yedi tane inidir? diye sormuş, o da: Hayır, yediyüz olması yecti olmasından daha yakın bir ihtimaldir. Şu kadar var ki, istiğfar ile beraber büyük günah (in günahı) kalmaz, ısrar ile küçük günah (küçük günah olarak) kalmaz.
İbn Mes'ud'dan da şöyle dediği rivayet edilmiştir: Büyük günahlar dört tanedir Allah'ın lütuf ve inayetinden ümit kesmek Allah'ın rahmetinden ümit kesmek, Allah'ın mekrinden emin olmak ve Allah'a şirk koşmak. Bunların büyüklüğüne de Kur-an'ı Kerimin buyrukları delildir.
İbn Ömer'den de bunların şu dokuz günah oldukları rivayet edilmiştir: Haksız yere canı öldürmek, faiz yemek, yetim malını yemek, suçsuz iffetli kadına zina iftirasında bulunmak, yalan şahitlik yapmak, anne-baba haklarına riâyet etmemek, savaştan kaçmak büyücülük yapmak ve Beyt-i Haram'da İlli ad (zulüm) yapmak.
İlim adamlarına göre şunlar da büyük günahlar arasında sayılır: Kumar, hırsızlık, içki içmek, selef-i saliha sövmek, hakimlerin haktan uzaklaşıp hevâ-ya tabi olmaları, yalan yere yemin etmek, Allah'ın rahmetinden ümit kesmek, kişinin kendi anne-babasına -birisine sövmesi üzerine onun da anne-babasına sövmesi suretiyle- sövmesi, yeryüzünde fesad çıkarmak uğrunda koşuşmak ve buna benzer Kur-an'ı Kerimde ve hadis İmamlarının rivayet ettikleri hadis-i şeriflerde beyan edildiğine göre, sayıp dökülmesi pek çok olan günahlar. Müslim'de "Kûabü'1-İman" adını verdiği bölümde, bu büyük günahlardan pek çoğunu zikreder.
Bu husustaki rivayetlerin farklılığı dolayısıyla, ilim adamları bunların sayıp dökümü hususunda farklı görüşlere sahiptir. Konu ile ilgili benim görüşüm de şudur: Bu hususta münhasıran bu kadardır, demek maksadı güdülmemiş, pek çok sahih ve hasen hadis gelmiştir. Fakat, zarannın çokluğuna nisbetle elbetteki, bunların kimjsi kimisinden daha büyüktür. Şirk bütün bu günahların en büyüğüdür. Yüce Allah'ın bu husustaki açık nassı dolayısıyla şirk bağışlanmaz.
Bundan sonra İse Allah'ın rahmetinden ümit kesmek gelir. Çünkü Allah'ın rahmetinden ümit kesmek, Kur-an'ı Kerimî yalanlamaktır. Zira sözü hakkın tâ kendisi olan yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "'Rahmetim, herşeyi kuşatmıştır." (el-Ârâfr 7/156) Allah'ın rahmetinden ümit kesen ise, kendisine mağfiret olunmayacağım söylemekle, geniş olan bir şeyi daraltmış olur. Tabii bu, onun böyle olacağına inanması halinde sözkonusu olur.
İşte bundan dolayı yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Çünkü kâfirler topluluğundan başkası Allah'ın rahmetinden ümit kesmez." (Yusuf, 12/87) Bun-dan sonra, Allah'ın rahmet edeceğinden yana ümit kesmek: (el-Kunût) gelir, Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "RahMinin rahmetinden sapıklardan başka kim ümit kesebilir ki" (el-Hicr, 15/56). Bundan sonra Al)ahin mekrinden yana kendisini emin görüp, masiyeüer-de dizginden boşalıp aşırıya gitmesi ve amelsin olarak Allah'ın rahmetine bel bağlaması gelir. Yüce Allah, bu konuda da şöyle buyurmaktadır: "Allah'ın mekrinden, hüsranda olan topluluktan başkası emin olamaz" (el-Âraf, 7/99). Bir başka yerde de şöyle buyurülmaktadır: "İşte sizin Rabbiniz hakkındaki bu zannınızdır sizi helake götüren. Bunun sonunda siz, hüsrana uğrayanlardan oldunuz." (Fussilet, 41/23)
Daha sonra haksızca adam öldürmek günahı gelir. Çünkü, bununla canlar yok edilir, varlık imha edilir.
LiH kavminin ilişkisinde ise? neslin kesilmesi sözkonusudur. Zina ile suların karışması dolayısıyla nesebler karışır. İçki içmekle, teklifin temel sebebi oLan aklın giderilmesi sözkonusudur. Namaz ve ezanın terkedilmesiyle, İslâm şeâirinin açığa çıkarılması terkedilmiş olur.
Yalan şahidlikte ise, başkalarının haram olan kanları, namusları, mallan helal kılınmış olur.
Ve buna benzer zararları açıkça ortada olan diğer günahlar... İşte şeriatın ağır ceza tehdidinde bulunduğu yahut da sözünü ettiğimiz şekilde varlık âleminde zararının büyük olduğunu ifade ettiği her bir günah, büyük bir günahtır. Bunun dışında kalanlar ise küçük günahlardır, işte bu açıklama bu hususta sağlam bir ölçü ve bir kıstas ortaya koymaktadır. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. [442]
2. Günahtan Kaçınmanın Mükâfatı:
Yüce Allah'ın: "Ve sizi şerefli bir mekâna koyarız" buyruğunda "mekân" anlamına gelen kelimesini Ebû Amr ve Kulelilerin çoğunluğu "mim" harfini ötreli olarak; diye okumuşlardır. Bunun mastar olma ihtimali vardır. Sizleri şerefli bir girdirişle girdiririz demek olur. Mef ul de mahzuf olur. Sizleri cennete şerefli bir girdirişle girdiririz, anlamına gelir. Bu kelimenin mekân ismi olması da muhtemeldir. O takdirde bu kelime mef ül olur. (Mealde de böyle yapılmıştır).
Medinelîler İse, bu kelimeyi " harfini üstün olarak okumuşlardır. Bu durumda bunun, mastar olup, takdirî bir fiil ile nasb edilmiş olması da caizdir. Takdirî de şöyledir: Biz sizi girdiririz, siz de şerefli bir girişle girersiniz. Bu takdire ifade delâieE etmektedir. Bu kelimenin ismi mekân olması da mümkündür. O takdirde mefulün bilî olduğu için mansubtur. Yani, biz sizleri şerefli bir yere girdiririz, o da cennettir.
Ebû Said b. el-Ârabî der ki: Ben, Ebû Dâvûd es-Sicistanî'yi şöyle derken dinledim : Ebû Abdullah Ahmed b. Hanbel'i şöyle derken dinledim: Bütün müslümanlar cennette olacaktır. Ona: Nasıl diye sordu, dedi ki: Aziz ve ce-lil olan Allah: "Size yasaklanan büyük günahlardan kaçınırsanız, (diğer) günahlarınızı mağfiret ederiz ve sizi şerefli bir metana koyarız" diye buyurmaktadır. Bu "şerefli mekândan kasıt, cennettir.
Peygamber (sav) de şöyle buyurmuştur: "Ben şefaatimi, ümmetimden büyük günah sahibi olan kimselere sakladım." Aziz ve celil olan Allah, büyük günahların dışında olanları mağfiret ettiğine göre, Peygamber (sav) de büyük günahkârlara şefaatçi olacağına göre, geriye müslümanların üzerinde hangi günah kalır ki?
İlim adamlarımız derler ki: Ehli sünnete göre büyük günahlar, önceden de geçtiği üzere -ölümden önce- o günahları işlemekten vazgeçenlere mağfiret olunur. Müslüman olup da o günahları işlemeye devam edenlere de, bu günahlar mağfiret olunabilir.
Nitekim, yüce Allah; "Bunun dışında kalanı da dilediğine bağışlar" diye buyurmaktadır. Bundan maksat ise, o günahları işlemeye devam ederken ölen kimselerdir. Şayet maksat ölümden önce tevbe edenler olsaydı, şirk ile diğer günahlar arasında ayırım gözetmenin bir anlamı olmazdı. Çünkü şirkten dahi (ölümden önce) tevbe eden kimse mağfiret olunur.
İbn Mesud'dan şöyle dediği rivayet edilmektedir: Nisa Sûresl'nde beş âyei-1 kerime vardır ki onlar, benim için bütün dünyadan daha sevimli (ve değerli)'dir. Bunlar da yüce Allah'ın: "Size yasaklanan büyük günahlardan kaçınırsanız" buyruğu; "Şüphesiz Allah kendisine şirk koşulmasını mağfiret etmez" (en-Nisâ, 4/48) buyruğu; "Kim bir kötülük yapar yahut nefsine zulmeder de..." (en-Nisâ, 4/110) buyruğu; "Şayet (yapılan) bir iyilik olursa onu kat kat artırır" (en-Nisâ, 4/40) buyruğu ile: "Allah'a ve peygamberlerine iman edip..." (en-Nisâ, 4/152) buyruğudur.
îbn Abbas da der ki: Nisa Sûresi'nde sekiz âyet-i kerime var. Bunlar, bu üm-mel için güneşin üzerine doğup battığı herşeyden daha hayırlıdır: "Allah size açıkça bildirmek...ister" (en-Nisâ, 4/26); "Allak tevbelerinizi kabul etmek ister" (en-Nisâ, 4/27); "Allah sizden, hafifletmek ister" (en-Nisâ, 4/28); "Size yasaklanan büyük günahlardan kaçınırsanız (diğer) günahlarınızı mağfiret ederiz"; "Şüphesiz AHah, kendisine şirk koşulmasını mağfiret etmez..." (.en-Nisâ, 4/48); "Allah şüphesiz zerre ağırlığı kadar dahi zulmetmez" (cn-Nisâr 4/40); "Kim bir kötülük yapar yahut nefsine zulmeder de sonra Allah'tan mağfiret dilerse..." (en-Nisâ, 4/110); "Eğer şükredip iman ederseniz, Allah size azabı neylesin?" (en-Nisâ, 4/147) [443]
[1] Hâciblik (hicâbe); görevini ifa eden demektir. KicSbe: Kâbenin koruyuculuğunu yapmak demektir. HücibLer, Kabe'yi korur ve anahtarlarım ellerinde bulundururlardı. (Eb-nu'l-Esîr, en-Nİhâye, I, 3-40).
[2] Buhârî, Meuâkıbu'l-Ensür 44, ancak en-Nisâ Sûresi'nin nüzulünden söz edilmemektedir.
[3] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/545.
[4] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/546.
[5] İlgili açıklamalar için sırası ile bk. el-Baknrn, 2/2. âyet 5- başhk; el-Fâtiha, 1/2. nyet 8. başlık; el-Bakara, 2/21. a yet; el-Bakara, 2/35. âyet 4. başlık; el-Bakara, 2/164. ayet 8. başlık.
[6] İbn Mace, Tahüre 77'de: Ebu'l-Yemân el-Mısrî İle î. Şafiî arnsmd;ı geçen bir koniışmn-dîi Şafiî'nin sözü olarak geçmektedir.
[7] Buhârî, Enbiyâ 1, Nikâh 80, Müslim, Raclâ' 60. öl; Müsned, V, 8.
[8] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/546-547.
[9] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/547.
[10] Buhârî, Menâkıbu'l-Ensâr 26, Tevhid 13, Eymân 4; Müslim, Eymân 1, 6; Tirmizi, Nüzur 8, 9; Nesâî, Eyındn 4, 5, 6, 10.
[11] Bu kelimenin bu şekilde okunduğu kaydı, yalnız Nesüî, Zekiit 64'te yer almaktadır.
[12] Müslim, Zekât 69, Nesâl, Zekat 64; Müsned, IV, 358-359.
[13] Buhâri, Şehadat 26, Edeb 74, Eyman 4; Müslim, Eymân 2; Dârimi, Nüzur 6; Muvatta, Nüzur 14, Müsned, II, 7, 11.
[14] Ebû Dâvûd, F-dâhîlö; Tirmizî, Sayd 13; Nesâî, Dahâyâ 25, îbnMâce, Zelrlih 9; Dâ-rimt, Eddlıî 12; Müsned, IV, 334, Ancak hadisre Ebû Nasr el-Kuşeyrî'nİn sözünü ettiği şekilde yemin ifadesi bulunmadığı gibi; hadis: "Eğer (o hayvanın) baldırına dahi darbeyi indirmiş olsaydın, yeterli olurdu"anlamındadır.
[15] Burada "metanetli, mütehammil' anlamına gelen kelimelerin başına harf-i cer gelmediği halde esreli okunmuştur; görüşüne delil olarak burası göster ilmektedir.
[16] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/547-553.
[17] Buhârî, Hibe 29, Cizye 18, Edeb S; Müslim, Zekât 50; Ebû Dâvûd, Zekât H; Müstıed, VI* 344, 347, 355.
[18] Ashâbu'l-ferâiz; Alkıh'jn Kieıb'ında, yahut Sünnette ya d:ı icraa ile miktarı belli pay sahibi jnimsçi]ardır, (Dr, V. Zuhayiî, el-Fıkhu'l-İslâmî, VIII, 281)
Asabe: Farz hisse sahiplerinden sonm mi rasttın arta kulam alan baba tarafından erkek akrabalardır. (Aynı örer, VIII, 282)
Zevl'l-erhâm: Asabe de olmayan, ashâbu'l-ferâiz de olmayan akrabalar olup bunların bulunmaması halinde ölüye mirasçı olan hala, teyze gibi dişi ya d.ı kendileri ile ölen arasında dişi bir akmba bulunan erkeklerdir. Annenin babası, dayı gibi... (Aynı eser, VIII, 283).
[19] Ebû Dâvûd, ttk 7; Ttrmizl, Ahkam 28ı tbn Mâce, İtk 5; Müsned, V, 15, 18.
[20] Nesâî, bunu Kiiıiib-i Sitte'den birisi sayılan SiineıVinde değil de, "es-Sünenu'l-Küb-râ"da zikretmektedir. (Dr. Biişir Avvâd Maruf ve arkadaşları, el-Müsnedel-Cânti', Beyrut ve Kuveyt 1413/1993, X, 435, Belirtilen yerde, Nesâî knydettLği şekilde hadisin senedi ve hadise dair mülahazası da kaydedilmiştir),
[21] Hadisin râvilerinden olan Daınra b. Rabîa'nın bu rivayeti ile ilgili mülâhazalar için bk. Tirmizî, Ahkâm 28; İbn Ha«r, Tehzîbu't-Tehzîb, IV, 404.
[22] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/553-554
[23] Müslim, Itk 25: Ebû Dâuâd, Edeb 120; Tirmizi, Birr 8; îbn Mâce, Edeb 1, Müsned, II. 230. 263, 376, 445
[24] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/554-555
[25] "Mahrem olan akrabalara yapılan hibeden dönüş, snhih olmaz..." (Dr. V. ez-Zııhayli, el-Fıkhu'l-İslâmî, V, 31).
[26] Malikîler, ancak dar sınırlar çerçevesinde hibedea dönüşü caiz kabul ederler. (Bk. Dr. Zuhayli, a,g,ç>, V, 27). Hanefilerin yaklaşımını eleştirine sebebi bu olmalıdır.
[27] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/555-556
[28] Bu okkırcı dair açıklanın için bk. el-Bakara, 2/219. flyetin tefsiri 7. başlık.
[29] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/556
[30] el-Vâhidî, Esbâbu'n-Nüzûl, s. 146.
[31] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/556-557
[32] Yani ona inalının Tesir olmuş1' vasfıyla teslim edilmesi gerekir. Merhum mtlfessirimi-zin naklettiği ibareler ile el-Cassâs'ın ibareleri arasında bir dereceye kadar farklılık vardır. Bk. Ahkamu'l-Kur'ân, İstanbul 1325 baskısından Beyrut, tarihsiz upkı basım, I. 489V II, 49,
[33] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/557-558
[34] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/558-559
[35] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/558-559
[36] Bk. Ebû Dâvûd, Vilt 25, Tıb 19; Tirmizî, Deavat 102; İbn Mace, Dua 2; Müsned, I, 227, VI, 21.
[37] el-Heyseınî, Mecmau'z-Zevâid, IX, 262.
[38] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/560.
[39] Buhârî, Tefsir 4. sûre 1, Şerike S, Vesiiyâ 21, Nikâh lf 16, 19, 43, Hiyel 8; Müslim, Tefsir 6; Ebû Dâüûd, Nikâh 12; Nesâî, Nikah 66; Dârakutnl, lll, 264-266.
[40] Müslim, îınürc 18; Nesâî, ÂH^bııİ-Kudül 1; Müsned, II. 160.
[41] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/561-562.
[42] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/563-564.
[43] Dârakutni, III, 230.
[44] Dârakutni, III, 229.
[45] el-Bakara, 2/221. âyet"... iman edinceye kadar da müşrik erkeklerle (inüslüman hanımları) evlendirmeyin..," bölümü ikinci başlıkla
[46] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/564-565.
[47] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/565-566.
[48] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/566-567.
[49] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/567.
[50] Buhârît Tefsir 4. sûre başlıkta
[51] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/567-569.
[52] Muvatta, Talak 76; Dârakutnî, III, 271; Tirmizî, Nikâh 33; İbn Mâce, Nikâh 40.
[53] Ebâ Dâvâd, Talak 25: İbn Mâce, Nikah.
[54] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/569-571.
[55] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/571.
[56] Bu lafızlarıyla tespiı edemedik. Ancak; "Eşinin senin üzerinde bir hakkı vardır, nefsinin senin üzerinde hakkı vardır..." (Buhâri, Nikâh 1, Müslim, Siyam 188 vs.) hadisinde aynı anlam dile getirilmektedir.
İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/572-573.
[57] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/573.
[58] Buhârî, Ezan 36. Hııdûd 19? Zekât l6: Müslim. Zekat 91: Tirmizl, Zühd 53: Muvatta, Şear 14: Müsrıed, II. 439.
[59] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/573-574.
[60] Bııkârî, Zt'kiil 18, N:ıl:ık:ıl 2: Müslim, Zek:îı 95. 97. 11)6; Ebû Dâvüd, /ckâl, ıû; Tir mizî, Zühd yi: Nesâî. Zck:"ı[ ^1, 53. 60; Dârimî, ZukâJ 2[, 22, Müsned, Jl. 94, 152...
[61] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/574-577.
[62] Muvatta, Nikâh 43.
[63] İbn Abdi'l-Berr, el-îstizkâr XVI, 310.
İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/577.
[64] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/578.
[65] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/578-579..
[66] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/579-580.
[67] Suyııti ed-Durru'l-Mensur II, 432.
İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/580.
[68] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/580.
[69] Buhâri, Salat 70, Şurut 3, 10 ive daha bir çok yerde); Müslim, Itk 5, 6, S vs.-f Ebû Dâuûd, Ferâiz 12, Itk 2 ve diğer hadis kitaplarının muhtelif bahislerinde, (Bk. el-Mu'cemu’l-Mufehres li Elfazi'l-Hadis, IV, 122, satır 11 vd.)
[70] Buhâri, îcâre 14; Ebâ Dâvud, Akdiye 12; Tirmizi, Ahkam 17; İbn Mâce, Ahkâm 23.
[71] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/580-581.
[72] Buhâri, Salatul-Havf 6, Nikah 13, 68, Meğâzî 38; Müslim, Nikâh 85; Ebû Davûd, Nikâh 5; Tlrmizi, Nskâh 24; İbn Mâce, Nikah 42; Darimi, Nikâh 45; Müsned, 11!, 99, 165 v.s...
[73] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/581-582.
[74] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/582.
[75] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/582-583.
[76] Burada bu iki kelimenin Arap dilinde söyleniş şekillerine dair bir kaç satırlık bir açıklama gereksiz görüldüğünden tercüme edilmemiştir.
[77] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/583-584.
[78] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/584-585.
[79] Cuheyne'li UseyfT, borca batmış olduğu için Ömer (r.a.)"in, onun hakkında: "Kimin on-. dan bir alacağı varsa, sabah gelsin, inalını alacakları anısında hisselerine göre paylaştıracağız' dediği, dinine bağlı güvenilir bir zat imiş. (el-Fîrûzâbâdî, ei-Kamûs, Beyrut 1407/1987, s. 941).
[80] Ebû Dâvûd, Bııyû1 84; Nesâî, Umul 5; İbn Mâce, Hibe 7. "Üçte bir" kaydından söz edilmektedir. Hadisin yorumu için (NesâTde) iîgili haşiyeye (VI, 278-279) bakılması uygundur. Özetle, hadisin sahih kabul edilmesi halinde bile, kadının kendi malında tasarruf sahibi olduğunu ort.ıy.1 koyan diğer nasJnr dolayısıyla, bu hadis olsa olsa karı-koca arasındaki bir adâb ve güzel geçim ile ilgili bir tavsiyeden ibarettir.
[81] Basılı inerinde: "... tedbirsizliğine rağmen..." anlaınmda olmakla birlikte; yazma nüshaların birinde tercümedeki nnlaına uygun ibare daha uygun görüldüğünden, tercümeye esas alınmıştır,
[82] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/585-587.
[83] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/587.
[84] "Peygamber (sav), -başkaca hiçbir malı bulunmayan- ashabından bir kişinin, bir köleyi (kölesini* vefatından sonra geçerli olmak üzere nzad etti ümidebber). Peygamber onu sekizyüz dirheme sara ve parasını omı gönderdi." (Btıkârî, Ahkâm 32; ayrıca bk. Buyu1 59, Itîî 9; Müslim, ZekSt 41, Eymân 58, 59; Ebû DâvCtd, Itk 9; Nevât, Zekât 60, Buyu' 84, Kudflt 29; Müsned, III, 305, 3Ğ8, 370, 371)
[85] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/588.
[86] Dârekutnî, IV, 231-232.
[87] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/588-589.
[88] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/589-590.
[89] Buhârî, Nafakat 2; Müsned, II, 252, 299. Ebû Dâvûd, Zekât 39; Nesâi, Zekât 60 da kısmen.
[90] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/590-591.
[91] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/591.
[92] Buharî, Buyu' 95, Nafakar 9, 14, Ahkam 28; Müslim, Akdiye 7; Ebû Dûuûd, Buyu1 79; Nesûi, Kudâi 31; İbn Mâcs, Tic;ırâr 65; DârimL Nikâh 54; Müsned, VL 39, 50, 206.
[93] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/591-592.
[94] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/593.
[95] el-Vâhîdi. Esbâbu Nüzüli'l-Kur'ân, s. 147; Sııyûii, ed-Durru'l-Mensür, II, 437.
İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/593-594.
[96] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/594-595.
[97] Buhârî, Megâzî 29, Şehâdat 18; Müslim, İmare 91; Ebu Dâvûd, Hudûd 18: Tirmizî, Cihâd 32l İbn Mâce, Hudûd 4.
[98] Ebû Dâvûd, Hudûd 18: Tirmizl, Siyer 29: İbn Mâce, Hudüd 4; Nesâî, Talak 20; Müsned, IV, 310.
[99] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/595-597.
[100] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/597-598.
[101] Ebû Dâvûd, Buyu' 66; Tirmizî, Buyu’ 2S;Nesâi, Buyu’ 12. Daha kLSfi olmak üzere: flw /ıdrl, Huyu' 48, İslikrtz 19, Hıısıım:1i 3, Miyel 7; Müslim, Buyfl' 4B; Muvatta, lluyft1 90; M(isned, İl, 80, 129-130.
[102] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/598-599.
[103] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/599-600.
[104] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/600-601.
[105] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/601.
[106] İbda": Bir kimseye belli bir ııuılı -kendisine herhangi bir kür sağlama mnsı şartıyla- salın :ıİ!n;ık üzere paıvı vermek demektir. (Dr. ez-Zııheyli. el-Fıkhu'lhlâmi, VII1. 143) Mezheplere göre tnı irine gelince: Malikilere göre, herhangi bir kâr sağlamak sözkonusu ol-mıtksjztn filnn yerden bir ııı:tJ sarın ^Isın diye biricisine para vermektir. Hanelilere göre; kârın sermaye sahibine ait olması şartıyla birisine ticaret yapmak üzçre bir sermaye vermektir.
Şafiîlere göre; malı. karşılık olmaksızın onunla licnrçı yapacak bir kimse ile birlikte fjtin-derınektir. Dr. ez-Zulıaylî. a,g,e. IV, 819, tlipnot: 1)
[107] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/601-602.
[108] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/602-603.
[109] Ebû Dâvud, Vesayâ 9'. Nesâi, Vesâyâ 11; İbn Mâce, Vesayâ 9; Müsned, II, 186, 215-216
İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/603-604.
[110] Buhâri, Vesaya 22, Büyü’ 95, Tefsir 4, sure 2; Müslim, Tefsir 10-11
[111] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/604.
[112] Beyhâkî, es-Sünenu'l-Kubrâ, VI. 7, 575; Suyutî. ed-Durru'l-Mensur, 11, 436.
[113] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/604-608.
[114] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/608-609.
[115] İbn Kesîr, Tefsîru'l-Kur'âni'l-Azîm, II, 139; Suyûtî, ed-Durru'l-Mensur, II, 437-
[116] Devammda gerekçesini şöyle açıklamaktadır: "... Çünkü maksat, ıslâhtır. Bedenin ıslâhı, inalın ıslahından önemlidir. Buna delil, (oğluna) namazı öğretip (gerektiğinde) onu dövebilınesidir. Onu aharlayarak, zorlayarak hanımdan uzak tutar." (İbnu 1-Arabî, Ahkâmu'l-Kur’ân I, 327).
İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/609.
[117] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/609.
[118] Hanımın adı kaynaklarda; Um Hııccc, Um Kuhhe, Um Kücce olarak geçmektedir, (el-Vâhidî, Esbâbu Nüzûli'l-Kur'ân, s. 148; Suyûlî, ed-Durru't-Mensür, II, 439)
[119] el-Vâhidî ve Suyûti aynı yerler.
[120] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/610.
[121] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/611.
[122] Buhâri, Zekat 44, Vekâlet 15, Vesâyâ 17, 26. Tefsir 3- sûre 5, Eşribe 13, Eymân 33; Müslim, Zekât 42; Ebû Dâvûd, Zekât 45; Dârimî, Zekât 23; Muvatta, Saduka 2; Müsned, III, 141, 256, 285.
[123] Ebu Dâvûd, Zekat 45.
[124] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/611.
[125] Ebû Dâvûd, Ferâiz 4; Tirmizî, Ferâiz 3; îbn Mâce, Ferdiz 2; Müsıted, III, 352; el-VShi-dî, Eshâbu Nûzâli'l-Kur'ân, s. 149-150; Suyütî, ed-Durru'l-Mensûr, 11, 43*439. Ölen şahsın adı: Ebû Dâvûd ile el-Vâhîdî tarafından 'Sabit b. Kays"; Tirmizî, İbn Mâce ve MÜs-nedde: "Sn'd b, er-Rabî*"; Sııyûtî tarafından -merhum müfessîriınize uygun okırcık-;'Evs b. Sabit" olarak zikredilmektedir.
Ancak Ebû Davud'un hadisin sonunda kaydettiği: "Bişr bu h:ıdisi rivayetinde hata diniştir. Bu iki kız (Sabit b. Kaysın değil), Sa'd b. er-Rabî'in kızlarıdır. Sabit b. Kays, Yemâ-me'de şehid düşmüştür" nouıyla ölenin Tirmitf, İbn Mâce ve Mitsned'in kaydettiği şp-hıs olduğunu tercih etmektedir.
İbnu'1-Esîr de (Usdv'l-Ğ&be* I, 165-166 ile 580-581'de) bu hususu incelemiş olup, olayın Evs b. Sabit ile ilgili olduğunun şüpheli olduğunu beyan etmektedir,
Buna göre bu kıssanın Sa"d b. er-Rabî'in hanımı ve kızları hakkında olma ihtimali daha kuvvetli görünmektedir.
İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/611-612.
[126] Bu cümJenjn son bölümü İbmı'1-Ar.ıbi'de: "Paylarının en küçüğünün çıkartılması suretiyle faydaianılamaz hale gelenler gibi" şeklindedir. (Ahkamu.'l-Ku.r'ân, I, 328)
[127] Buhârît Buyu1 96, 97, Şerike S, 9t Hiyel 14, Şvıfa 1; Ebû Dâvüd, BuyıV 73; Tİrmizt, Ah-kâın 33; Nesâî, Buyu' 109; İbn Mâce, Şuf a 3; Mavalla, ŞuPa î; Müsned, III, 296, 399.
[128] Dârakutnî, IV, 219.
[129] İbn Mace, Ahkâm 17; Muvatta, Akdiye 31; Müsned, I, 313, V, 327.
[130] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/612-614.
[131] Buhârî, Tefsir 4. sûre 3.
[132] Suyûtî, ed-Durru'l-Mensûr, II, 440. Burada son cümlenin anlamı şöyledir: "... Bir diğeri ise miras almamaktadır. Maruf (güzel) söz söyleyecek olan budur. Bu bir yetim malıdır. (Paylaştıranın) bu malda bir hissesi yoktur."
[133] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/614-616.
[134] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/614-616.
[135] Burada anlatılmak islenen şudur; Paylaştırma anlamına gelen "kısmet" kelimesi müen-nestir. Ona raci olan zamirin de tnüennes olması gerekir. Ancak âyet-i kerimede zamir müzekkerdir. Müzekker oiuş sebebiyle zamir, kelimenin kendisine değil de manasına raci almalıdır. Burdaki mana ise mal ve mirastır ve bunlar da müzekkerdir. Verdiği bu ve diğer örneklerde de benzeri dunun sözkonusudur.
[136] Buhârî, Zekat 63, Mezâlim 9, Meğâzî 60; Müslim, İman 29; Ebû Dâvûd, Zekâi 5; Tir-mizt, ZekSt 6, Birr 68; Nesâî, Zekat 46, İbn Mâce, Zekat 1; Müsned, 1, 233. Bu rivayetlerden -ınilfessirimizin belirttiği şekilde zamirin müzekker olarak zikredildiği rivüyer-]er, Buhârî'nin Zekât ve Meğâzî bölümlerinde yer atan rivayetleridir. Diğerlerinde zamir müennes olup manaya değil, "beddua" diye tercüme ettiğimiz ve lafzan müennes oîan "davet" kelimesine racidir.
[137] Lafzı itibariyle mUennes olmakta birlikçe, zamirin manaya müzekker olarak râci otdıı-ğu rivayetler; Müslim, Eşribe 12; İbn Mâce, Tıb 27; Müsned, IV. 311. Lafza müennes olarak raci olduğu rivayetler: Ebû D&uûd, Tıb 11; lirmizl, Tıb 8; Dârimî, Eşribe 6; Müsned, IVh 317, V, 399.
[138] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/616-617.
[139] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/617.
[140] Elimizin altındaki kaynaklarda yerini tespit edemedik.
[141] Buhârî, Cenâiz 36, Vesayâ 2, Menakıbu’l-Ensar 49, Nnfcıkm 1, Merdâ 16, Deavât 43, Fe-rûiz 16; Müslim, Vasiyyet 5, 8; EbÛ Dâvûd, Vesâyâ 2; Tirmizi, Vesâyâ 1; Nfsâî, Vcs3-y3 3; îbn Mâce, Ves3yâ 5; Muvatta, Vesâya 4; Müsned, I, 1Ö87 172f 173, 176, 179.
[142] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/618-620.
[143] Müslim, Cenaiz 1. 2; Ebû. Dâvûd, Cenülz 16; Tirmizl, Cengiz 7; Nesâî, Ceniıİz 4: ibn Mâce, Cenniz 3; Müsned, III, 3.
[144] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/620-621.
[145] İsrü hadisinin geçtiği bazı yerler Bııhârî, SaUît 1, H^ıcc 76, Bed*u'l-Halk 6, 7..r; Müslim, İmnn 259. 266, 267. Eşribc 91; Tirntizi, Tefsir 17, 5Ûre 1; Nesâî, Salât 1-
[146] Buharı, Vesâyâ 23, Tıb 48, Hııdûd 44; Müslim, İman 145; Ebû Dâvûd, Vesâyâ 10; Ne-sâî, Vesâyâ 12,
İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/621-622.
[147] Aynen el-Bakarcı, 2/3. âyetin tefsiri 10. başlıktaki açıklamalara d:ı bakılması.
[148] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/622-623.
[149] Müslim, İman 306; İbn Mâce, Ziihd 37; Dârimî, Rikaak 96-, Müsned, III. 11, 20, 90.
İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/623.
[150] Dârakutnî, IV, 67.
[151] Dârakutnî, IV, 81, 82.
[152] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 5/9-10.
[153] Ebû Dûvûd, Feraiz 1; İbn. Mâce, Mukaddime 8; Dârakutnî, IV, 68.
[154] Bu mesele "müştereke," "haceriyye* ve "himariyye" diye bilinir. Geniş bilgi için bk. Dr. ez-Zuhaylî, el-Ftkku'l-lslâmî, VIII, 311, 321, 343.
[155] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 5/10-11.
[156] Ebû Dâvûd, Ferâiz 4; Tirmizi, Feraiz 3; İbn Mâce, Ferâiz 2, Darakutni, IV, 78.
[157] Tirmizî, aynı yer.
[158] Buhârt, Tefsir 4. sûre 4; Müslim, Ferâiz 6, 7 az farkla: £bü Dâoûd, Ferâiz 2.
[159] Tirmizl, Ferâiz 6.
[160] Buhürt, Tefsir 4. sure 5.
[161] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 5/11-13.
[162] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 5/13.
[163] Buhârî, Hacc 44, Meğâzî 48, Ferâiz 26i Müslim, Ferâiz 1; -Ebu Dâvûd, Feraiz 10; Tirmizi Ferâiz 15; îbn Mâce, Ferâiz 6; Dârimi, Ferâiz 29; Muvatta, Hacc 13.
[164] Mefkûd: îzi bilinmeyecek şekilde beldesinden aynlıp gitmiş ve aradan uzunca bir zaman geçmiş olmasına rağmen, ölü mü sağ mı olduğuna dair haber alınamayan kişidir. (Dr. ez-Zuhaylî. el-Ftkhu'l îslâmh V, 784)
[165] Meselâ; Buhârî, Hums 1, Nafakât 3. Ferâiz 3; Müslim, Cihad 49-52; Ebû Dâvûd. tmâre 19; Tirmizt, Siyer 44; Mesaî, Fey 9; &£uvatta, Kelâm 27; Müsmdt 1,4, 6,9, II. 463, VI, 145, 262.
[166] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 5/13-14.
[167] Buhârî, Ferâiz 5, 7, 9, 15; Müslim, Ferâîz 2, 3; Tirmizî, Fersiz S; Müsned, 1, 325.
[168] Hacb: Sözlükte engellemek demektir. Şer'ı bir terim olarak da; muayyen bir mirasçının, kendisikadar miras almayan bir başka, mirasçı tarafından, kısmen ya da tamamen miras almasının engellenmesi demektir. Baba varken dedenin miras alamaması, oğlun varlığı dolayısıyla kocanın payının yarını hisseden döıttebire inmesi gibi. (Dr. Vehbe ez-Zuhaylî, el-Fıkhu'l-îslâmi, Vtll, 345.)
[169] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 5/14-16.
[170] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 5/16-17.
[171] Müslim, Fedâil 3; Ebu Davûd, Sünne 13; İbn Mâce, Zühd 37; Müsned, I, 5.
[172] Buharî, Cihad 78, Enbiyâ 12, Menâkıb 4- İbn Mâce Cihad 19; Müsned, I, 364, IV, 50.
[173] A'yân çocuklar {Benu'l-a'yân.); Ana-bababir erkek ve kız kardeşler. (Ö. M. Bilmen, Hukuk-İslâmiyye, İstanbul 1969, V, 209).
[174] Buharî, Ferâiz 5, 7, 9, 15; Müslim, ferâiz 2, 3: i; İbn Mâce, Feraiz 10; Darimî, Ferâiz 28; Müsned, I, 325.
[175] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 5/17-19.
[176] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 5/19-20.
[177] Buharî Ferâiz 8; Ebû Dâvûd, Ferâiz 4; Tirmizi, Ferâiz 4; İbn Mace, Ferâiz 2; Dârimi, Feraiz 1, Müsned, I, 464- Dârakutni, IV, 79. 80
[178] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 5/20-22.
[179] Müslim, Fedâil 146; Mü&ıted, II, 233.
[180] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 5/22.
[181] Dârakutni, IV, 81; Dârimi, Feraiz 25.
İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 5/22-25.
[182] Darakutni, IV, 93-54.
İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 5/25-28.
[183] Tirmizî, Feraiz 11. Tirmizi, hadisin sonunda şu kaydı düşmektedir. "Bu, ancak bu yolla ınerfû' olarak bildiğimiz bir hadistir. Nineyi oğlu ile birlikte Peygamber ashalbından bazıları misarçı kabul ederken; bazıları mirasçı kabul etmem iştir,"
[184] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 5/28.
[185] Dârakutnî, IV, 91.
[186] Dârakutnt, IV, 92.
[187] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 5/28-29.
[188] Hadis 8. başlığın sonlarında geçmişti. Kaynaklan İçin »raya bakınız.
[189] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 5/29-30.
[190] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 5/31.
[191] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 5/31.
[192] Buhari Ezan 35 (zikrettiği bir hadisin anlamından hareketle, bâb başlığı olarak); İbn Mâce, İkmnetu's-Salât 44; Müsned, V, 254, 269 ("Bu ikisi cemattir" anlamında); Beyhâkî, es-Sünenu'l-Kübra, III, 97, 98.
Bir başka şair de şöyle demektedir:
[193] Bu beyitlerin hepsinde önce ikilden söz edilmekte, daha sonra da bunlara üç ve yukarısı için kullanılan çoğul zamiri gönderilmektedir.
[194] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 5/31-33.
[195] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 5/33.
[196] Tirmizl, Vesüyâ 6.
[197] Dârakutnî, IV, 97.
[198] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 5/33-34.
[199] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 5/34-35.
[200] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 5/35.
[201] Müslim, Vasiyye 14; Ebû Davûd, Vesâyâ 14; Tirmizi, Ahkâm 36; Nesaî, Vesayâ 8; Müsned, II, 372.
[202] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 5/35.
[203] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 5/35-36.
[204] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 5/36-37.
[205] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 5/37-39.
[206] Bk.; Buhâri, Vudû' 44, Merdâ 21; Müslim, Ferâiz 8; Darimî, Vesâyâ 8, Müsned, III, 298
İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 5/39-40.
[207] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 5/40-41.
[208] Avl: Farz hisse sahiplerinin alacakları payların toplamının ortak paydadan fazla olduğu miras meselelerine verilen İsimdir. Ö. N. Bilmen, Hukuki İslamiyye, V, 210; Dr-ez-Zuhaylî, el-Fıkhu'l-lsİ&miyyer VIII, 353). Diğer bir ifade ile; meselenin ortak paydasının payların toplamından küçük olmasıdır. (H. Karaman, Mukayeseli İslâm Hukuku, İstanbul 1974, s. 414)
[209] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 5/41-42.
[210] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 5/42.
[211] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 5/43.
[212] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 5/43-44.
[213] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 5/44.
[214] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 5/44-45.
[215] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 5/45.
[216] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 5/46.
[217] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 5/46-47.
[218] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 5/47.
[219] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 5/47.
[220] Dâvûd Hudûd-25.
[221] Levs Yapılan ithamın ya da iddianın doğruluk ihtimalini ileri götüren halden an-İaşılan ya da ifadelerden çıkartılan bir dereceye kadar güçlü karineler demektir. (Bk. Dr. efc-Zııhaylî, çl-Fıkku'lîd&mî, VI, 398)
[222] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 5/48.
[223] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 5/48-49.
[224] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 5/49.
[225] Müsiim, Hudûd 12: Ebu Dâvûd Hıuifid 23; Tirmizi, Hudııd 8: îbtt Mâce, Hudûd 7-
[226] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 5/49-50.
[227] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 5/50-51.
[228] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 5/51-52.
[229] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 5/52.
[230] Buharî, Hudûd 21; Dârakutnî, İH, 123,124; ez-Zeylaî, Nasbu'r-Râye, III, 319; eş-Şevkanî, Neylü'l-Evtâr, VII, 96.
[231] Buhârî, Sulh 5, Şurut 9, Vekâlet 13, Ahkam 39, Ahbâru'l-Ahâd 1, Eymân 3; Müslim, Hudûd 25; Tirmizi, Hudud 8; Nesaî, Kudat 22; îbn Mâce, Hudûd 7; Dârimi; Hudûd 12, Müsned, IV, 115-116.
[232] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 5/53.
[233] Bir önceki başlıkta geçen ve Hz, Peygamberin durumu tahkik için Üneys'i gönderdi-ğinin kaydedildiği hadisin bir bölümüdür. Kaynaklarını omda kayd ettik.
[234] Burada Hz. Peygamber1 indiriye zina ettiğinde zinası açıkça ortaya çıkarsa, ona cel-de (sopa) vursun,, ama ayıplamasın, kınamasın. Sonnı bir daha zina ederse ona yine celde vursun, ama ayıplamasın ki nama s m. Üçüncü defa zina ederse, kıldan yapılmış bir İp karşılığında dahi olsa artık onu salıversin" hadisine ve bu anlamdaki hadislere işaret edilmektedir Bu ve bu anlamdaki hadisler: Buhârî, Suyu' 66,110, Hudûd 36; Müslim, Hudud 30-33; Ebu Dâvûd, Hudûd 32; Müsned, IV, 249, 494.
[235] Tirmizi, Hudûd ll'deki sened şu şekildedir: "...Abdullah b- tdrîs, Ubeydullnlı'tan, o, Nâfi’den, o, İbn Ömer'den..."
[236] Tirmizî, Hudûd 11.
[237] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 5/53-55.
[238] Bu hadis daha Önceden Âli İmran, 3/14. âyet, 2. başlığında da geçmişti Hadisi eı-Ta-berânî, el-Evsatr IV, 75'de zikretmekte ise de, işaret edilen yerde de kayd edildiği gibi, ilsiniz olduğu belirtilmiştir. {Ebul-Ferac İbnu'l-Cezvî, el-Mevzûât, Beyrut, 1403/1983, II, 282, 283).
[239] Burada kayd edildiği gibi Zeyd b. Sabit'in rivSyetiyle: Dârimİ, Hudud 16, Müsn&d, V. 183. îbn Abbas'tan Ömer (r.a) yoluyla biraz uzun ve farklıca rivayeti; îbn Mace, Hudûd 9, Dârimİ, Hudud 16; Muvattâ, Hudud 10.Ubeyy b. Ka'b'dan: Musned, V, 132.
[240] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 5/55-57.
[241] Çünkü âyetin zahirinden Allah'ın levbeleri kabul etmekle yükümlü olduğu anlamında, 'üzerinde" inanası vardır.
[242] Buhârî, Libas 101, Cihâd -46, İstizan 30, Rlkoak 37, Tevhid 1; Müslim, İman 49-51; Tirmizi, İman 18; İbn Mâce, Zühd 35; Müsned, III, 260-261.
[243] Farklı görüşler için bk. el-Maîde. 5/38. âyet, 26. başlık.
[244] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 5/58-60.
[245] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 5/60.
[246] Tirmizi, Deavat 98; îbn Mâce, Zühd 30; Müsned, II. 132, 153, III.
[247] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 5/60-61.
[248] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 5/62.
[249] Buhârî, Tefsir 4. sûre 6; Ebû Dâvûd Nikah 21, 22.
[250] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 5/63-65.
[251] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 5/65-66.
[252] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 5/66-67.
[253] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 5/67.
[254] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 5/67.
[255] Buhari, Nikâh 19, Enbiya 1; Müslim. Radâ" 59, 60, 65; Tirmizl, Taîâk 12; Ûârimi, Nikâh 35; Müsned, II, 428, 449, 497, 530, VI, 279.
[256] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 5/67-68.
[257] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 5/68-69.
[258] Müslim, Radâ 6l; Müsned, II, 329.
[259]Hadisi bu lafzıyîa tesbit edemedik. Karnı tıkabasa doldurmanın mekruh olduğunu ifade eden rivayetler için bk. Tirmizî, Zühd, 47; Müsned, IV, 132. Yersiz talâk'in mekruh oluşuna dair rivayetler için bk. Beyhakî, es-Sünenü'l-Kübrû, VII, 527-528,
İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 5/69-70.
[260] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 5/70.
[261] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 5/70-71.
[262] İbn Mûce, Nikâh 17; ayrıca bk.: Dârimî, Nikâh 18; Ebû Dûvûd Nikâh 27, 28; Tirmizî, Nikâh 23.
[263] Ibn Mâce, Mesacid 1; Müsned, I, 241.
[264] Müslim, Nikâh 75 (yakın lafızlarla).
[265] Ebü Dâvüd, Nikâh 31.
[266] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 5/71-74.
[267] el-Bakara, 2/222, âyette sözü edilen "kadının fidye verebileceğini belirten' hükmü kast etmektedir.
[268] Buhâri, Talâk 12; Ebû Dâvûd, Talak 17-18; Tirmizt, Talâk 10; Neaaî, Talâk 34, 53; İbn Mace, Talâk 22; Dârimî, Talâk 7; Mavatta', Talâk 31; Müsned, VI, 4J3-434.
[269] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 5/74.
[270] Dârakutnî, III, 307.
[271] Darakutnî, III, 307.
[272] Dârakutnl, III, 307.
[273] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 5/74-76.
[274] Müslim, Hacc 147; Ebû Davûd, Mennsik 56; İbn Mâce, Menasik 84; Dârimî, Mennsik 34; Müsned, V, 73 (Veda Haca hutbesinin bir bölümü olarak).
[275] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 5/76.
[276] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 5/76-77.
[277] Nitekim mealde de böyledir.
[278] el-Vâhidî, Esbâbu Nüzuli'l-Kurân, s. 151-152, es-Suyûtî, ed-Durru'l-Mensür, II, 468.
[279] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 5/77-78.
[280] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 5/78.
[281] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 5/78-79.
[282] Muvatta', Nikâh 9.
[283] Hadisi bu lafız ve mana ile Buhârî ile Müstim'dt teshil edemedik- Tirmİzt, Nikah Jö'da lafız itibariyle buna yakın ve aynı manada bir hadis nakletmekle; M. Fuad Abdulbakî de hadisin cahrici ile ilgili olarak düştüğü notta: "Kütüb-i Siîte sahiplerinden Tirmîzî dışında bu hadisi tahrie eden yoktur" demektedir.
İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 5/80-82.
[284] Yani; âyet-i kerime'de: "Analaruıız... size haram kılındı" buyruğunda, haram kılınan aynlar olarak "analar... v.s." söz konusu edilmektedir Oysa kasıt, bizzat anaların haram oldukları değildir. Kasıt, belli bir fiil olan ve mükellef tarafından yapılan onları nikahlamak fiilinin haram olduğunu anlatmaktır Nikahlama fiili, onlar hakkında sözkonusu olduğundan, "haram kılına" bizzat onlara izafe edilmiştir.
İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 5/82-83.
[285] Sûrenin isimlerinin açıklandığı bölümlerde Um d-Kur'ân adı açıklanırken.
[286] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 5/83-84.
[287] Buhâri, Şehadât 7, Fardu’I-Hımıus 4; Müslim, 1, 2, 9, 12,13; Ebû Davûd, Nikâh 6; Tirmizi, Rada 1; Nesai, Nikâh 50; îbn Mâce Nikâh 34; Darimî, Nikâh 48; Muvatta, Radâ' 15; Müsned. I, 275 v..., VI, 51.
[288] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 5/84-85.
[289] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 5/85.
[290] Müslim, Radâ' 24; Kbû DâvQ.d, Nikah 10; Tirmizî, Radâ' 3; Nesal, Nikâh 51; Muoatta, Radâ' 17; Dârimî, Nikâh 49. "Bunların Kur'ândan olan buyruklar arasında okunmaya devam ecmesi" de; oldukça geç nesh olan buyruklar arasında yer almaları dolayısıyla, nesholunduklarının bir takım kimseler tarafından bilinmemiş olması ile açıklanmıştır. (Müslim ve Nesat'&e belirtilen hadis Üe ilgili açıklamalar).
[291] Ebû Dâvûd, Nikâh 10 Muvatta, Radâ 12; Müsned, VI, 201, 271.
[292] Ebû Dâvûd Nikâh 8.
[293] Az önce bu hadise işaret edilmişti. Kaynaklan için oraya bakınız..
[294] Müslim, Radâ 18, 22; Nesâi, Nikâh 51; Dârimî, Nikâh 49; Müsned ,VI, 339, 340. Aynı manadaki başka hadisler içirt bk: Müslim, Kadı, 17, 20, 23; Ebû Dâvûd, Nikâh.10; Tir-mizît Radâ 3; Nesâi, Nikâh 51; Ibn Mace, Nikâh 35; Dârimî, Nikâh 49; Müsned, IV 4, " 5; VI, 31, 96t 216, 247, 340.
[295] Hitabın Delili: Mefhum-i Muhalefe diye de bilinen ve "hakkında hüküm belirtilmemiş bir hususun hükmünün, hakkında hüküm belirtilmiş olandan farklı obuası" (Dr. Abdül kerim Zeydan, el-Veciz fi Usuli'l-Fıkk, İstanbul, 1978 sh. 311) diye tanımlanan bir de-lâlei şeklidir. Buradaki hadiste bu delâlet şekli kısaca şöyle açıklanır. Hadiste bir ve iki defa süt emmenin hükmü zikredilmiş ve haram kılmadığı belirtilmiştir. Üç defa emmekten söz edilmemiştir. Demek ki haram kılmayan azamî miktar iki defa emmektir. O halde haram kılan asgari miktar da (burada zikredilmemiş olan) üç defa emmektir.
[296] Hadis ve kaynakları az önce geçti.
[297] Tahâvî'nin bu husustaki rivayetleri inceden inceye tetkik etmesi ve konu ile ilgili etraflı açıkiamalan için bk. Ebû Cafer et-Tahâvî, Şerku Müşkili'l-Âsâr, Beyrut 1415/1994, XI, 480-500.
İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 5/85-88.
[298] Lebenu'1-Fahl: Sütü kendinden olup süt emziren kadın ile evli olan kocaya "el-Fabi" denilir. Böyle bir kocadan gelen kadının sütüne de "lebenu'1-fahl" denilir. Cumhura göre, süt kocaya piçtir ve süt dolayısıyla hanım kılma ona taalluk eder. (Dr. V. ez-Zuhaylî, «t-Fıkhu'1-İslâmi, VII, 141) Buna göre emziren kadının kocası, ennen çeeıı-|un «üt babası oiur, O bakmışını hem ikisi arasında hem de enîar cihetinin elma babalar ve nesebe^ evlatlar arasında hnrmnlık sabit oiur, (Dr, ez-Zuhayli, a,g,e, VII, 175.)
[299] Dördüncü başlığın baş taraflarında geçti.
[300] Buhari, Nikâh 117, Müslim, Rada 7 v.d. Ebû Dâvud., Nikâh 7; Tlrmizi, Rada’ 2; Nesai, Nikah 52; İbn Mace, Nikah 3; Muvatta', Rada’ 2, 3; Darimi, Nikah 48; Müsned, VI, 194.
[301] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 5/88-89.
[302] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 5/89-90.
[303] Buhârî, Nikâh 20, 25, Nafakaat 16; Müslim, R&dâf 15,16; Ebu Dûvûd, Nikâh 6; Nesâî, Nikâh 46; îbn Mûce, Nikâh 34, 'Müsned, VI, 309.
[304] Aynı hadisin devamında.
[305] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 5/90-91.
[306] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 5/91-92.
[307] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 5/92.
[308] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 5/92.
[309] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 5/93.
[310] Darakutnî, III, 268; Beyhakî, es-Sünen, VII.275.
[311] Buhârî, el-Amel fl's-Salât 7, Mezâlim 35, Enbiyâ 48; Müslim, Birr ve Sıla 7, S- Müsned, II, 307, 308, 385, 433-434.
[312] Beyhakî, es-Sünen, VII, 275'te Abdullah b. Mes'ûd'un sözü olarak.
[313] Kaynağmı tespit edemedik.
[314] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 5/93-95.
[315] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 5/95.
[316] Bu âyetin tefsiri, 4, başlıkta geçti. Kaynaklan için oraya bakınız.
[317] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 5/95.
[318] Bu âyeiin tefsiri, 9- başlıkta geçti. Kaynaklan için oraya bakınız.
[319] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 5/96.
[320] Dârakutni, III, 281; Beyhakî, Sünen, VII, 265; İbn Abdil'1-Berr, el-Istizkâr, XVI, 249.
[321] İbn Abdil-Berr, el-İstizkâr, XVI, 248 v.d.
[322] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 5/96-98.
[323] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 5/98-99.
[324] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 5/99-100.
[325] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 5/100.
[326] Suyûtî, e.d-Durru'1-Mensûr, VIII, 140.
[327] Ebû Dâvûd, Cihâd 157; Müsned, I, 166, 167, IV, 92.
[328] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 5/101-103.
[329] Müslim, Radâ' 33-35; Ebû Dâvû± Nlkflh 44: Tirmizi, Nikâh 36; Tefsir 4- süre 3,4; Nes&i, Nikâh 59; Müsned, III, 72,84.
[330] Ebû Dâvüd, Nikâh 44.
[331] Buhârî, Ferâız 20, 22, Itk 10, Nikâh 18, Talâk 14, Efirne 31^ Müslim, İlk 9, 10, 14; Ebû Davda, Talâk 19, 20, 21; Tirmizt, Radâ" 7; Nesai, Zekâl 99, Talak 29, 30, 31, Buyu1 78; ibnMâce, Talâk 29; Dûrimî, Talâk 15; Muvatta', Talâk 25; Müsned, I, 215, 36l. VI, 42, 46, 170, 180.
[332] Muvatta', Nikâh 39.
[333] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 5/103-106.
[334] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 5/106-107.
[335] Buhârî, Nikâh 27; Müslim, Nikâh 33, (ayrıca bk. 34 ,37 ve 40); EbûDâv&d, Nikâh 12; ibn Mace, Nikâh 31; Dârimi, Nikah 3; Muuatta, Nikâh 20.
[336] Ebû Dâvûd, Nikâh 12.
[337] Ebû Dâvûd, Nikâh 12.
[338] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 5/107-109.
[339] îbn Hibbân, 1275, hasen bir senedle. Nakleden: Şuayb el-Arnavut, Ebû Dâvud, el-Merâsîl, S. 182-183'te 2 nolu dipnot.
[340] Ebu Dâvud, el-Merâsil, 5. 182.
[341] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 5/109-111.
[342] Bu lafız ve inana ile kaynağım tespit edemedik.
[343] Konu ile ilgili geniş açıklamalar İçin bk. en-Nür, 24/3. ayet, 1. başlık.
İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 5/111-112.
[344] Buharî, Nikâh U, 32, 35, 37, 40, 44, 49-51, Fedâili'i-Kur'ân 21, 22, Libâs 49; Müslim, Nikâh 76; Ebû Dâvûd, Nlkah 3Ü; Tirmizl, Nikâh 23; Ne&âi, Nikâh 1, 62, 69: îbn Mace. Nikah 17; Dârimh Nikah l£; Muvatta', Nikâh 8; Müsned, V, 330, 336.
[345] Dârakutnt, IIl, 244.
[346] Dârakutnl, III, 242.
[347] Dârakutnl, III, 243.
[348] Dârakutnî, III, 245.
[349] Dârakutnî, III. 246.
[350] Dârakutnî, III, 246.
[351] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 5/112-114.
[352] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 5/114.
[353] Ebû Dâvûd, Nikâh 19; Tirmizt, Nikâh I4jbn Mâce, Nikâh 15; Müsned/Vl, 47, 66, 166; Dârakutnl IH, 221; Hakim, ei-Müstedrek, IIf 16S; Beyhakî Sünen,, VII, 169, 202 ve 223-224'de hadis: "Velisinin izni olmaksızın nikahlanan herhangi bir kadının nikâhı,(üç defa) batıldır. Eğer onunki gerdeğe girerse fercîni heUil kabul ettiği için ona mehir vermesi gerekir. Şayet anlaşmazlığa düşerlerse, velisi olmayanın velisi svıltan (İslâm devleti) dir." anlamındadır. Merhum rnüfessirin kaydettiği -mehr-i ınisil'den söz eden manada da: Dârimh Nikâh ll'de yer almaktadır.
[354] Darakutni, 111, 259-260
[355] Suyûtî, ed-Durru'l-Mensûr, 11, 486.
[356] Suyûtî, ed-Durru'l-Mensûr, 11, 486.
Suyûtî, ed-Durru'l-Mensûr, 11, 486. Ancak Ali (r.a)'ın sözü olarak.
[357] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 5/115-116.
[358] Buhârl, Nikâh 8; Müslim, Nikâh 11; Mûsned, I, 420, 432; aynca bk: Buhârî, Tefsir 5. Sûre, 9; Tirmizî, Nikâh 2; Nesaî, Nikâh 4; İbn Mâce, Nikâh 2; Dârimî, Niküh 1, 2; hiüs-ned, I, 175, 176, 183, 385, 390, 450,
[359] Bk. Müslim, Nikâh 13-32.
[360] İbn Abdi'I-Berr, el-lstizkar, XVI, 289.
[361] Ebû Dâvüd, Nikah 13.
[362] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 5/116-118.
[363] İbn Atiyye'de ifade . "Kadın rahminin temizliğini gözetir" (el-Muharrar el-Veciz, IV. 80) şeklindedir.
[364] İbn Atiyye'de bu ifade şu şekildedir; "Bunda lafız itibarıyla fahiş bîr hata vardır. Mut'a nikâhında çocuğun (babanın nesebine) ilhak edilmeyeceği vehmini vermektedir.15 (el-Muharrar el-Veciz, IV, 81}
[365] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 5/118-119.
[366] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 5/119-120.
[367] Hadisin kaynakları 7. başlıkta gösterilmiştir.
[368] Yani bildiğine mtikâfaaî olsun diye seni bu kadınla evlendiriyorum, elemek olur.
[369] İbn Abdi'l-Berr, et-Temkîd, XXÎV119 el-İstizkâr, XVI, 82
[370] Tirmizi, Fedailu'l-Kur’an 10; Miisned, III, 221. Ancak hadis, İbn Abbâs'tan değil; Enes b. Mâlik'tendir.
[371] Darakutnî, III, 250, Aradaki; "îşte bu... bir nassdır" cümlesi, Kurtubîye aîttir.
[372] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 5/120-123.
[373] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 5/123.
[374] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 5/124-127.
[375] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 5/127.
[376] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 5/127.
[377] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 5/127-128.
[378] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 5/128.
[379] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 5/129.
[380] Buharl, Itk 17; Müslim, Elfüz 13, 15; Ebu Dâvud, Edeb 75; Müsned, II, 316. 4^. 444. 463, 484, 491, 508.
[381] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 5/129.
[382] 2/221. nyetin, "müşrik kadınları... müşrik bir kadından elbette daha hayırlıdır" diye başlayan ilk bölümünün 5, 6 ve 7. başlıklarında.
[383] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 5/129-130.
[384] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 5/130.
[385] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 5/130-131.
[386] Ebu Dâvud, Nikâh 14; Tirmizî, Nikâh 21; DArimf, Niknh 40; Münned, III, 377; Beyhaki, Sünen, vii, 205.
[387] Beyhakî, Sünen, VII, 206.
[388] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 5/131-132.
[389] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 5/132-133.
[390] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 5/133.
[391] El-Buhârî, Itk 17, Buyu’ 66, Hudûd 35; Müslim, Nikâh 52;Ebu Dâvud, Hudûd 32, İbn Mace, Hudud 14; Dârimî, Hudûd 18; Muvatta, Hüdûd 14; Müsned, II, 249, 386, 422, IV. 116, 117, 343, VT, 65.
[392] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 5/133-135.
[393] Buhârt, Itk 17, Hudud 35; Müslim, Hudûd 30-32, Ebu Dâvud, Hudüd 32; Tirmizî, Hudûd 13; îbn Mâce Hııdûd U\ Dârimî, Hudûd 18; Muoatta, Hudûd 14; Müsned, IV, 116, 117, 343, V|, 65 (aynı manada yakın lafızlarJn).
[394] Müslim, Hudûd 34; Tirmizl, Hııdftd 13; Müsmd, I, 156.
[395] Ebu Dâvûd, Hudûd 32; Müsned, I, 145; Kesat"de tespit edemedik.
[396] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 5/135-136.
[397] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 5/136.
[398] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 5/136-137.
[399] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 5/137.
[400] Buhârî, Şerike 5, 14, ilk 5; Müslim, itk 1, Eymân 47, 48, 51; Ebû Dâvûd, Irk 6; Tirmi-si, Ahkam 14; Nesuî, Buyu' 105,106; İbn Mûce, Itk 7; Mü&ned, I, 56, U, 15, 112.
[401] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 5/137-138.
[402] Buharı, Hudûd 36, Buyu' 66,110; Müslim, Hudûd 30-32; EbuD&vud, Hudûd 32; Tir-mizî, Hudûd 13; Müsned, II, 249, 494.
[403] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 5/138-139.
[404] İbn Mâce, Nikâh 8.
[405] el-Azîzî, es-Sirâcu'l-Münir, Şerhu'l-Câmii's-Sağîr, II, 220.
İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 5/139.
[406] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 5/140-141.
[407] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 5/141-143.
[408] Urban ile urbun aynı anlamda ve Türkçe'de "pey akçesi" ya da "kaparo" anlamındadır. Hanbelîler, örfte uygulaması goriildüğünden ve bunun caiz olduğuna dair bir takım rivayetlerin vnrlığmdnn ürürü, -cumhura hilafen- caiz kabul etmişlerdir (Dr. Vehbe ez.-Zuhaylî, el-Fıkhu'l-îslami, IV, 211, 449, 508.)
[409] Bbû Dâvûd, Bııyû' 67: İbn Mâce, Ticarât 22: Muvatta, Buyu’ ; Müsned, II, 183.
[410] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 5/143-144.
[411] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 5/144-145.
[412] İbnu'l-Esir, en-Nihaye, IV, 98de zikretmektedir. İbn Manzür, Li&ânu'i-Arab, II, 72de bu sözü "bir A'râbî (Bedevî)ye" nisbet etmektedir.
[413] Taberi, VI, 32de şöyle denilmek tedif: "Bu ayeti kerimede, ticaret ve sanat yoluyla rı-ztk talebini kabul etmeyen mutasavvıfların sözleri yalanlanmaktadır. Çünkü yüce Allah: "Ey iman edenler! Mallarınızı aranızda bâtıl yollarla yemeyin. Aranızda karşılıklı bir rıza ile gerçekleştirdiğiniz bir ticaret olması müstesna" diye buyurmaktadır."
[414] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 5/145-146.
[415] Ebu Davud Et'ime 6.
İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 5/146.
[416] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 5/147.
[417] en-Nisâ, 4/25 ayet 20. başlığın baştaraflarında geçti. Kaynağı için oraya bakınız.
[418] Buhârî, Zekât 59; Müslim, Hibat 1; Nesâi, Zekât 100; Muvatta, Zekat 49.
[419] Müslim, Buyu’ 20; Beyhakî, es-Sünen, V, 568.
[420] Buhârî, Buyu' 70; Müslim, 18-23.
[421] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 5/147.
[422] Buhâri, Buyu' 19, 22, 42. 44, 45, 46. 47; Müslim, Buyu, 43, 46; Ebû. Dûvûd, Üuyiî1 51; Tirmizi, Büyü 26, Nesai, Büyü 4. Ön 9V10; İbn. Mâcs, Ticiknı 17; Darımı, Buyu' 15: Mu vatta; BuyıV 79: Müsned, I, 5ü. I], i, 9 vs...
[423] Bu rivayetler de genellikle az önce kaynağı gösterilen hadisin geçtiği yerlerde geçmektedir.
[424] Bu rivayetler de genellikle az önce kaynağı gösterilen hadisin geçtiği yerlerde geçmektedir.
[425] Kurtubi'de ifnde, tercüme etçiğimiz anlamı verecek şekilde "Lâ erakuma’fteraktuma ” şeklindedir. Ebû, Dâvud, Buyu' 51'de: " Lâ erakuma’fteraktuma " şeklinde olup aynı anlamı vermektedir. Ancnk, Dârakutnî, 6'da "Le erakunuv.fteriikn.ima" sekimde olup, '"görüşüme göre siz, birbirinizden ayrılmışsınız' antonıındndır. Man:ı lafız itibariyle birbirine zıt ise de. her iki halde de; Ebîi Berzc'nin ayrılma olmadıkça iilış-veriş'ıen dönme hakkının sabit olduğu görüşünde olduğunu ortaya koymaktadır, Rivayetler anısındtıki farklılık, o özel halin aynlm:i olarak değerlendirilip değerlendirilmeyeceği ile alakalıdır.
[426] Dârakutnî, IIIf 6. Ancak dilcilerin bu açıklaması elimizdeki matbu nüshada bulunma-
maktadır
[427] Ümmetin fırkalara ayrılacağım bildiren bu tür hadisler için bk.: Ebû Davûd Sürme i; Tirmizi İman 18; îbn. Mûce, Piten 17; Müsned, V, 250, 253, 262, 269 v.s..
[428] Darukutni, III, 50.
[429] Ebu Dâvûd, Buyu' 52; îbn Mâce, Ticarât 26.
[430] Dârakutnî, III 50.
İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 5/148-152.
[431] Dârakutnî, III, 7.
[432] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 5/152.
[433] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 5/152.
[434] Merhum müfesir burda. "Kendinizi öldürmeyin" buyruğunu kaydettiktenten sonra-, buna dair açıklamalarımızı biz başlık halinde sunacağız" demekledir. Biz bunu görüldüğü şekliyle 10. başlık olarak sunmayı tercih etlik.
[435] Ebû Dâvûd, Tahare 124.
[436] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 5/153.
[437] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 5/153-154.
[438] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 5/155.
[439] Müslim, Tahâre 16; Müsned, II, 359, 40ü, 414; aynen bk.: Müslim, Tahârt H; Tirmizi, Salât 46; îbn Mâce, İkametu's-Salât 79; Müsned, II, 484.
[440] Az farkla; Nesaî, Zekat 1.
[441] Müslim, İman 218; Nesâi, Âckibu'l- Kudflt 30: îbn Mâce, Alıksın S; Dûrimî, Buyu' 62: Muvattâ, Akdiye 11: Müsned, V, 260.
[442] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 5/155-158.
[443] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 5/158-160.
İslami Okul Okulların En Önemlisi