Nisa Suresi 2.Bölüm - 004Nisa - Munir02
|
Vatan Sevgisi, Allah'ın Ve Peygamberinin Emirlerine Sarılmak |
|
Nüzul Sebebi |
|
Ayetler Arası İlişki |
|
Açıklaması |
|
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler |
|
Allah'a Ve Peygambere İtaat Etmenin Mükâfatı |
|
Kelime ve İbareler: |
|
Nüzul Sebebi |
|
Ayetler Arası İlişki |
|
Açıklaması |
|
Ayetten Çıkan Hüküm Ve Hikmetler |
|
İslâm'da Kıtal (Savaşma) Esasları |
|
Belagat: |
|
Kelime ve İbareler: |
|
Ayetler Arası İlişki |
|
Açıklaması |
|
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler |
|
İnsanların Savaş Farz Kılındığı Zamanki Durumları |
|
Belagat: |
|
Kelime ve İbareler: |
|
Nüzul Sebebi |
|
Ayetler Arası İlişki |
|
Açıklaması |
|
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler |
|
Rasul'e İtaat Allah'a İtaattir, Kur'an'ı Tedebbür Ve Tefekkür Etmek Lâzımdır, Kur'an Allah Katındandır |
|
Belagat: |
|
Kelime ve İbareler: |
|
Nüzul Sebebi |
|
Ayetler Arası İlişki |
|
Açıklaması |
|
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler |
|
Sağlam Bir Kaynağa Dayanmaksızın Haber Yaymak |
|
İ'râb: |
|
Kelime ve İbareler: |
|
Nüzul Sebebi |
|
Ayetler Arası İlişki |
|
Açıklaması |
|
Ayetten Çıkan Hüküm Ve Hikmetler |
|
Cihada Teşvik |
|
Kelime ve İbareler: |
|
Ayetler Arası İlişki |
|
Açıklaması |
|
Ayetten Çıkan Hüküm Ve Hikmetler |
|
Güzel Şefaat, Selâm Almak, Ölümden Sonra Diriliş Ve Tevhidin İspatı |
|
Kelime ve İbareler: |
|
Ayetler Arası İlişki |
|
Açıklaması |
|
Ayetten Çıkan Hüküm Ve Hikmetler |
|
Münafıkların Vasıfları, Hilekârlıkları, Müslümanları Küfre Düşürme Çabaları, Onlara Nasıl Davranılacağı |
|
Belagat: |
|
Kelime ve İbareler: |
|
Nüzul Sebebi |
|
Ayetler Arası İlişki |
|
Açıklaması |
|
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler |
|
Hata Yoluyla Ve Kasten Öldürmenin Cezası |
|
Belagat: |
|
Kelime ve İbareler: |
|
Nüzul Sebebi |
|
Ayetler Arası İlişki |
|
Açıklaması |
|
Kasten Öldürme: |
|
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler |
|
Selama Özen Göstermek Ve Hüküm Verirken İyice Araştırma Yapmak |
|
Belagat: |
|
Kelime ve İbareler: |
|
Nüzul Sebebi |
|
Ayetler Arası İlişki |
|
Açıklaması |
|
Ayetten Çıkan Hüküm Ve Hikmetler |
|
Mücahidler İle Cihadı Bırakıp Evinde Oturanlar Arasındaki Üstünlük Farkı |
|
Belagat: |
|
Kelime ve İbareler: |
|
Nüzul Sebebi |
|
Ayetler Arası İlişki |
|
Açıklaması |
|
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmeter |
|
Mustaz'af Olanların Hicreti |
|
Belagat: |
|
Kelime ve İbareler: |
|
Nüzul Sebebi |
|
Ayetler Arası İlişki |
|
Açıklaması |
|
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler |
|
Yolculukta Namazı Kısaltmak Ve Korku Namazı |
|
Belagat: |
|
Kelime ve İbareler: |
|
Nüzul Sebebi |
|
Ayetler Arası İlişki |
|
Açıklaması |
|
Korku Namazı: |
|
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler |
|
Akşam Namazının Korku Namazı Şeklinde Kılınması: |
|
Savaşın Kızışması Durumunda Namaz: |
|
Düşmanın Peşinden Koşan ile Düşman Tarafından Takip: |
|
İhtiyat Yolunun Tutulması ve Silah Taşınması. |
|
Namazda Silâhın Taşınması Mendup Mudur, Yoksa Vacip Midir? |
|
Acıları Düşünmemek Suretiyle Savaşa Teşvik Etmek Ve İki Güzel Neticeden Birini Beklemek |
|
Kelime ve İbareler: |
|
Nüzul Sebebi |
|
Açıklaması |
|
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler |
|
Hak İle Ve Mutlak Adaletle Hükmetmek |
|
Belagat: |
|
Kelime ve İbareler: |
|
Nüzul Sebebi |
|
Ayetler Arası İlişki |
|
Açıklaması |
|
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler |
|
Hayırlı Gizli Konuşmalar, Resule Düşmanlığın Ve Müminlerin Yolundan Başka Yola Uymanın Cezası |
|
Kelime ve İbareler: |
|
Nüzul Sebebi |
|
Ayetler Arası İlişki |
|
Açıklaması |
|
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler |
|
Şirk Ve Şirkin Akıbeti, Şeytan Ve Şeytanın Kötülükleri, İmanın Ve Salih Amelin Karşılığı |
|
Belagat: |
|
Kelime ve İbareler: |
|
Ayetler Arası İlişki |
|
Açıklaması |
|
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler |
|
Cennete Hak Kazanmak Boş Temennilerle Değildir, Kötü Veya İyi Amelin Karşılığında Dikkate Alınacak Hususlar |
|
Belagat: |
|
Kelime ve ibareler: |
|
Nüzul Sebebi |
|
Ayetler Arası İlişki |
|
Açıklaması |
|
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler |
|
Yetimlerin Gözetilmesi, Geçimsiz Karı Kocanın Arasında Sulh Yapılması, Hanımlar Arasında Adalete Uyulması |
|
Belagat: |
|
Kelime ve İbareler: |
|
Nüzul Sebebi |
|
Ayetler Arası İlişki: |
|
Açıklama: |
|
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler |
|
Kâinatta Mülk, Mükemmel Kudret Ve İrade Gerçekte Sadece Allah'ındır, Mücahid İçin Dünya Ve Ahirette Mükâfat Vardır |
|
Kelime ve İbareler: |
|
Ayetler Arası İlişki |
|
Açıklaması |
|
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler |
|
Hüküm Verirken Adil Olmak, Hakkın Şahitliğini Yapmak, Allah'a, Resule Ve Semavî Kitaplara İman Etmek |
|
Belagat: |
|
Kelime ve İbareler: |
|
Nüzul Sebebi |
|
Ayetler Arası İlişki |
|
Açıklaması |
|
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler |
|
Münafıkların Sıfatları, Cezaları Ve Müminlere Karşı Tavırları |
|
Belagat: |
|
Kelime ve İbareler: |
|
Ayetler Arası İlişki |
|
Açıklaması |
|
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler |
|
Münafıkların Diğer Tutumları, Cezaları Ve Kâfirlerle Dostluktan Nehyedilmesi |
|
İ'râb: |
|
Kelime ve İbareler: |
|
Ayetler Arası İlişki |
|
Açıklaması |
|
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler |
|
Kötü Sözü Açıkça Söylemek, Bunun Affedilmesi İle İyiliğin Açığa Vurulması Ve Gizlenmesi |
|
Belagat: |
|
Kelime ve İbareler: |
|
Nüzul Sebebi |
|
Ayetler Arası İlişki |
|
Açıklaması |
|
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler |
|
Küfür Ve İman İle Bunların Ceza Ve Mükâfatı |
|
Belagat: |
|
Kelime ve İbareler: |
|
Ayetler Akası İlişki |
|
Açıklaması |
|
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler |
|
Yahudilerin İnatçı Tutumları |
|
İ’rab: |
|
Belagat: |
|
Kelime ve İbareler: |
|
Nüzul Sebebi |
|
Ayetler Arası İlişki |
|
Açıklaması |
|
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler |
|
Yahudilerin Zulümlerinin Ve Faiz Almalarının Akıbeti İle Aralarından İman Edenlerin Ecirleri |
|
Belagat: |
|
Kelime ve İbareler: |
|
Ayetler Arası İlişki |
|
Açıklaması |
|
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler |
|
Peygamberlere Gönderilen Vahyin Birliği İle Peygamber Göndermenin Hikmeti |
|
İ'râb: |
|
Belagat: |
|
Kelime ve İbareler: |
|
Nüzul Sebebi |
|
Ayetler Arası İlişki |
|
Açıklaması |
|
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler |
|
Kâfirlerin Sapıklığı, Cezaları, İnsanların Son Peygambere İman Etmeye Davet Edilmeleri |
|
Kelime ve İbareler: |
|
Ayetler Arası İlişki |
|
Açıklaması |
|
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler |
|
Kur'ân-ı Kerim'de Meryem Oğlu İsâ Mesih |
|
Belagat: |
|
Kelime ve İbareler: |
|
Ayetler Arası İlişki |
|
Açıklaması |
|
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler |
|
İnsanların "Nurun Mübin=Apaçık Nur" Olan Kur'ân'a İmana Davet Edilmeleri |
|
Kelime ve İbareler: |
|
Ayetler Arası İlişki |
|
Açıklaması |
|
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler |
|
Kelâlenin Yahut Baba Ve Anne Bir Yahut Sadece Baba Bir Erkek Ve Kız Kardeşlerin Mirası |
|
Kelime ve İbareler: |
|
Nüzul Sebebi |
|
Ayetler Arası İlişki |
|
Açıklaması |
|
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler |
Vatan Sevgisi, Allah'ın Ve Peygamberinin Emirlerine Sarılmak
66- Gerçekten, biz onlara "Kendinizi öldürün, yahut yurtlarınızdan çıkın" diye yazsaydık (farz kılsaydık) içlerinden birazı hariç olmak üzere, bunu yapmazlardı. Onlar kendilerine öğütleneni hakkıyla yapsalardı bu kendileri için elbet hem daha hayırlı, hem (imanları- m) sağlamca kökleştirmiş olurdu.
67-Ve o zaman biz de onlara tarafımız- dan Pek b«yük bir mükâfat (cennet) verirdik.
68- Onları elbet doğru yola iletirdik.
Nüzul Sebebi
"Onlar kendilerine öğütleneni hakkıyla yapsalardı..." ayetinin iniş sebebi şudur:
Sabit b. Kays b. Şemmâs ile Yahudilerden bir adam karşılıklı övündüler. Yahudi dedi ki: Vallahi Allah bize "Kendinizi öldürün" diye emrettiğinde biz (atalarımız) buna itaat ederek kendimizi öldürmüşüzdür. Sabit de, Vallahi, Allah bize de "Kendinizi öldürün" diye farz kılsaydı bizler de kendimizi öldürürdük, dedi. Bunun üzerine Allah Teâlâ: "Onlar kendilerine öğütleneni hakkıyla yapsalardı, bu kendileri için hem daha hayırlı, hem (imanlarını) sağlamca kökleştirmiş olurdu" ayetini inzal eyledi. [1]
Ayetler Arası İlişki
Allah Teâlâ, imanın ancak, aralarında ortaya çıkan ihtilâf ve çekişmelerde Rasul-i Ekrem'in (s.a.) hakem kılınması ile kemale erip tamam olacağını açıkladıktan sonra burada da, insanlardan çoğunun bu hususta imanlarının zayıflığı sebebiyle kusuru ve ihmali bulunduğunu zikretmektedir. [2]
Açıklaması
Allah Teâlâ, insanların çoğunun, işleyegeldikleri yasaklardan el çekmeleri e mrolunduğunda bunu yapmayacaklarını haber vermektedir. Çünkü çoğunun kötü tabiatleri, karakterleri ilâhî emre karşı gelmeye meyillidir. Bu haber, Allah Teâlâ'nm olmamışı veya olanın da nasıl olduğunu bilmesi kabilindendir.
Şayet Allah Teâlâ, buzağıya tapınmalarından tevbe eylemeleri için kendilerini öldürmelerini emrettiği İsrailoğulları gibi diğer insanlara da kendilerini öldürmelerini emretseydi, intihar bir tevbe yolu olurdu. Yahut biz onlara yurtlarından çıkmalarını ve Allah yolunda başka diyarlara göç etmelerinin farz kıl-saydık, işte bu emirleri yani kendini öldürme ve yurdunu terk etme emrini onların az bir kısmı yerine getirirdi, demektir.
Ve onlar kendilerine öğütlenen, gösterilen ve sebepleri, illetleri, hikmetleri, vaad ve tehditleri ile birlikte bildirilen emirleri, yasakları yapsalardı, şüphesiz onlar için daha hayırlı ve güzel olurdu, imanlarını, dinlerini daha sağlamca yerleştirmiş bulunurdu.
Eğer onlar bu büyük hayırı işleseler ve emrolunduklarını yerine getirselerdi, o zaman biz de onlara tarafımızdan pek büyük bir ecir ve mükâfat bağışlardık, cenneti verirdik. O cenneti Peygamberimiz (s.a.) Hazretleri, el-Bezzâr ve Taberanî'nin el-Evsat'ta Ebu Saîd el-Hudrî vasıtasıyla rivayet ettikleri hadiste şöyle övmüştür: "Cennette gözlerin görmediği, kulakların işitmediği, hiç bir insanın hatırına gelemeyecek nimetler bulunmaktadır."
Biz işte onları elbette dünyada ve ahirette doğru yola, hem dünya, hem de ahiret mutluluğuna götürecek salih amele muvaffak kılardık. [3]
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler
İlâhî emirlere itaat, dağlar gibi sağlam bir iman gerektirir. Taat, nefse hoşlandığı değil, hoşlanmadığı fiili yüklemek demektir ki bunu bütün insanlardan az bir kısmı başarabilir. Eğer insanlar emrolunduklarını yapsalar, yasaklandıklarından kaçmsalar, muhakkak bu kendileri için dünyada ve ahirette daha hayırlı olur, hak üzerinde sebatın bir delili, ahirette de büyük bir sevaba hak kazanma sebebi bulunur. Çünkü hadis-i şerifte bildirildiği gibi cennet nefsin hoşuna gitmeyen şeylerle, cehennem de şehvet çekici peylerle kuşatılmıştır.
Bu ayet-i kerime indiğinde, Müslümanlardan bir kısmı ilâhî emri uygulamak için hazır olduklarını göstermişlerdi. Ebu İshâk es-Subey'î diyor ki: "Gerçekten biz onlara "Kendinizi öldürün..." ayeti indiği vakit bir adam "Eğer emro-lunsaydık muhakkak yapardık, hamdolsun bize afiyet veren Allah'a" dedi. Bu söz Resulullah'a (s.a.) ulaşınca buyurdu ki: "Ümmetimden öyle adamlar vardır ki onların kalplerindeki iman sabit dağlardan daha sağlamdır." İbni Vehb der ki: İmam Malik, bunu diyen zatın Hz. Ebubekir es-Sıddîk (r.a.) olduğunu söyledi. en-Nekkâş ise bunun Ömer b. el-Hattâb (r.a.) olduğunu zikretmiştir. Ebu'l-Leys es-Semerkandî de, öyle söyleyenlerin Ammâr b. Yâsir, Abdullah b. Mes'ud ve Sabit b. Kays olduğunu ve "Eğer Allah Teâlâ, kendimizi öldürmemizi ve yurtlarımızdan çıkmamızı emretse, elbette bunu yaparız" dediklerini, bunun üzerine Peygamberimiz (s.a.)'in "Bu adamların kalplerindeki iman sabit dağlardan daha sağlam" buyurduğunu zikreder.
Amir b. Abdillâh b. ez-Zübeyr demiştir ki: "Gerçekten, biz onlara ...yazsay-dık.r ayeti indiği zaman Resulullah (s.a.) "Eğer böyle bir emir inseydi İbni Üm-mi Abd (yani Abdullah b. Mes'ud) elbette uygulayanlardan biri olurdu" buyurdu.
Şureyh b. Ubeyd de şöyle diyor: Resulullah (s.a.) "Gerçekten, biz onlara ...yazsaydık" ayetini okuduğu zaman eliyle Abdullah b. Raha'ya işaret ederek: "Eğer Allah Teâlâ bunu farz küsaydı, şu da o az kısım insanlardan olurdu" buyurdu.
"Yahut yurtlarımızdan çıkın" cümlesinde vatan sevgisine, insanların vatanlarına bağlı olduğuna, bu bağlılığın cana kıymakla aynı derecede zikredüi-şine, vatandan göç etmenin zorluğuna işaret bulunmaktadır. [4]
Allah'a Ve Peygambere İtaat Etmenin Mükâfatı
69-70- Kim Allah'a ve Peygamber'e itaat ederse işte onlar, Allah'ın kendilerine nimetler verdiği peygamberlerle, sıddıklar-la, şehitlerle, salihler (iyi adamlar) ile beraberdirler. Onlar ne iyi arkadaştırlar. Bu Allah'tan bir nimettir. Her şeyi hakkıyla bilen olarak Allah yeter.
Kelime ve İbareler:
"es-Sıddîkîn," sıddîk kelimesinin çokluğu olup sözünde ve itikadında sadık, doğru olan kişilere denir. Ebu Bekir es-Sıddîk ve peygamberin ashabının ileri gelenleri doğruluklarından dolayı ve ilâhî vahyi en kuvvetli şekilde tasdik ettikleri için bu isimle anılmıştır. Allah Teâlâ da şöyle buyurur: "Kitap'ta İdris'i de an. Çünkü o sıddîk (çok sadık) bir peygamberdi." (Meryem, 19/56).
"eş-Şühedâ," şehid kelimesinin cemisi olup delil ve burhan ile dinin doğruluğuna şahitlik eden, din uğrunda kılıç, ok ve silahla savaşan kimseye denir. Şühedâ, Allah yolunda ölmüş kimselerin ismidir.
"es-Sâlihîn" ise sâlîh kelimesinin cemisi olup istikamet ve selâmet üzere olan, iyi yönleri kötü yönlerinden çok fazla olan kimseye denir.
"Onlar ne iyi arkadaştır" yani onlar ne güzel cennet arkadaşlarıdır. Onları cennette görüp ziyaret eder, makamları diğerlerine göre daha yüksek derecelerde olsa da beraberlerinde bulunur. [5]
Nüzul Sebebi
Taberanî ve İbni Merdûveyh Hz. Aişe'den rivayet etmişlerdir. Hz. Aişe (r.a.) diyor ki: Bir adam Peygamberimiz (s.a.)'e gelerek şöyle dedi: Ey Allah'ın Rasulü, muhakkak ki sen bana canımdan da, çoluk çocuğumdan da daha sevgilisin. Evimde olup seni hatırladığımda artık duramıyorum, gelip seni görmeden sükûnete eremiyorum. Kendi ölümümü ve senin ölümünü düşününce anlıyorum ki sen cennete girdiğin vakit diğer peygamberlerle birlikte yüce makamlara yükseltilirsin. Ve korkarım ki cennete girdiğimde ben seni göremem artık. Resul-i Ekrem (a.s.) hiç bir cevap vermedi. Nihayet Cebrail (a.s.) bu ayeti indirdi: "Kim Allah'a ve Peygamber'e itaat ederse... işte onlar... peygamberlerle... beraberdirler."
el-Kelbî diyor ki: Ayet, Resulullah (s.a.)'ın mevlâsı (kölesi) Sevbân hakkında inmiştir. Sevbân, Hz. Peygamberi pek çok severdi, O'nu görmemeye dayanamazdı. Bir gün rengi solmuş, bedeni zayıflamış bir halde geldi. Yüzünde hüzün ve öldükten sonra Hz. Peygamberi (s.a.) artık görememe korkusunun belirtisi okunuyordu. Bu durumu Resulullah'a (s.a.) söyledi. Hemen Allah Teâlâ bu ayeti indirdi.
İbni Ebî Hatim, Mesrûk'tan tahric ediyor: O dedi ki: Hz. Peygamber (s.a.)'in ashabı "Ey Allah'ın Rasulü, bize dünyada senden ayrı kalmak yaraşmaz. Sen bizden önce alınırsan (vefat edersen) bizim üzerimizdeki derecelere yükseltileceğinden artık seni göremeyeceğiz..." dediler. Bunun üzerine Allah celle ve alâ "Kim Allah'a ve Peygamberce İtaat ederse... peygamberlerle beraberdir." ayetini indirdi.
Yine İbni Ebî Hatim, İkrime'nin şöyle dediğini tahric eder: Bir genç Peygamberimize (s.a.) gelerek dedi ki: "Ey Allah'ın Nebisi! Dünyada seni görme nimetine erdik. Fakat kıyamet günü seni göremeyiz. Çünkü sen cennete yüksek derecelerde olacaksın." Bunun üzerine Allah Teâlâ bu ayet-i kerimeyi indirdi. Resulullah (s.a.) da o gence: "Sen cennette benimle olacaksın inşaallah" dedi. [6]
Ayetler Arası İlişki
Yukarıda geçmiş bulunan ve Allah'a ve Rasul'e itaati emreden ayetleri Allah Teâlâ bu itaatin büyük mükâfatını beyan ile noktalamıştır ki o bütün nefislerin ulaşmaya göz diktiği yüce bir emeldir. [7]
Açıklaması
Allah ve Rasulünün emrettiklerini yapan ve yasakladıklarını bırakan kimseyi Allah azze ve celle izzet ve ikram yurdu olan cennetine sokar, kullarının en seçkin grubu olan yüce derece sahiplerine arkadaş kılar. Bu kıymetli zevat dört mertebedir:
Peygamberler, sıddıklar, şehitler, sonra müminlerin umumu olan ve dış ve içleri selim, istikamet üzere bulunan salih kişilerdir. Lafız, her salih ve şehidi içine alır. Allah ve Rasulü'ne itaatkâr olan kimse onlarla aynı yerlerde bulunur, oradaki nimetlerden istifade eder. Onları görmek ve huzurlarında bulunmak suretiyle yararlanır. Yoksa onlarla aynı derece ve makamda eşit olamazlar, bu bakımdan aralarında farklar vardır. Ancak dünyada onlara uyup itaat etmelerinden dolayı devamlı ziyaretleşirler. Ve her biri kendi halinden hoşnuttur, razıdır.
Sonra Allah Teâlâ onları överek buyuruyor ki: "Onlar ne iyi arkadaştır." Bu dört sınıf zevat, o kişiyi çok sevdiklerinden, onu görmekten sevinç duyduklarından ötürü ona arkadaş olurlar. Buradaki "refik (arkadaş)" kelimesi murâ-fık "devamlı şekilde arkadaşlık, yoldaşlık eden kişi" manasınadır ve cemi (çoğul) şekli kasdedilmektedir. Mana "Onlardan her biri arkadaş olmak yönünden ne güzeldir" demektir. Nitekim "Sonra sizi bir çocuk olarak çıkarıyoruz." (Hac, 22/5) ayetinde de çocuk kelimesi müfred olarak gelmiştir, manası, "Sizden her birinizi bir çocuk olarak çıkarıyoruz" demektir.
Ayet-i kerimenin manasını Taberanî'nin merfu olarak rivayet ettiği "Kim bir kavmi severse Allah da onu onlarla beraber hasreder (kıyamet günü birlikte kılar)." hadisi ile Buharî ve Müslim'in Enes (r.a.)'ten tahric ettikleri "Kişi sevdiği ile beraberdir." hadisi de teyit etmektedir. Sevgi ise "(Habibim) de ki: Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin." (Âl-i İmran, 3/31) ayetinde Duyurulduğu gibi itaat etmeyi gerektirir.
Allah Teâlâ'ya ve Hz. Peygambere itaat eden kişiye verilecek bu mükâfat büyük bir ilâhî lütuftur. Ona hak kazananı en iyi Allah bilir, kim takva sahibidir daha iyi bilir. İtaatkâr müttakiler, sapıtmış günahkârlar ve riyacı (gösterici) münafıkların kim olduklarını bilmeye Allah Teâlâ kâfidir.
Ayet-i kerime, onların bu dereceye sadece itaatleri sebebiyle değil, Allah Teâlâ'nm fazl u keremi ile eriştiklerini de haber vermektedir.
Artık münafıklar hallerini ıslah etmezlerse o kötü ve uğursuz sonuca kavuşmaktan sakınsınlar. İtaatkâr, sadık müminlere de Allah Teâlâ'nm fazl u ihsanı, nimetleri kutlu olsun, kavuşacakları sevaplara, mükâfatlara sevinsinler. [8]
Ayetten Çıkan Hüküm Ve Hikmetler
Münafıkların kendilerine öğüt verildiği zaman yapıp tevbe edecekleri ve o takdirde ilâhî nimetlere kavuşacakları emri zikrettikten sonra Allah Teâlâ bu emri yerine getirenin kavuşacağı sevabı beyan eylemiştir.
Bu ayet-i kerime Fatiha süresindeki "Bizi doğru yola, kendilerine nimet verdiklerinin yoluna ilet." (6-7) ayetlerinin tefsiridir. Vefatı sırasında Peygamberimiz (s.a.) Hazretlerinin tekrarladığı "Allahım, beni refik-i a'lâ'ya ulaştır." duasındaki muradı da budur. Buharî'nin rivayetine göre Hz. Aişe (r.a.) dedi ki: Resulullah (s.a.)'m şöyle buyurduğunu duydum: "Sıhhati bozulan hiç bir nebi yoktur ki dünya ile ahiret arasında muhayyer bırakılmış (tercih hakkına sahip) olmasın." Sıhhati bozulup rahatsızlandığı sırada sesi boğuk boğuk çıkıyordu ve şöyle diyordu: "Allah'ın kendilerine nimetler verdiği peygamberler, sıddıklar, şehitler ve salih kimselerle beraber (kıl ya Hak)" Anladım ki kendisi de artık muhayyer bırakılmıştır.
Kurtubî diyor ki: Bu ayet-i kerimede Hz. Ebu Bekir es-Sıddîk'in (r.a.) halifeliğine delil bulunmaktadır. Şöyle ki: Allah Teâlâ kitabında evliyasının derecelerini zikrederken en üst mertebede olan peygamberlerle başlamış, ikinci olarak sıddıkları zikreylemiştir. Aralarında bir vasıta kılmamıştır. Müslümanlar da Ebu Bekir es-Sıddîk (r.a.) Hazretlerinin "sıddîk" diye isimlendirilmesinde Muhammed (a.s.)'in rasul (peygamber) olarak isimlendirilmesi üzerindeki ic-maları gibi icma etmişlerdir. Bu sabit ve onun "sıddîk" oluşu sahih bulunduğuna ve Resulullah'tan (s.a.) sonra ikinci şahıs (Tevbe, 9/40) olduğuna göre, Hz. Peygamberden sonra hiç bir kimsenin onun önüne geçmesi caiz olamaz.[9]
İslâm'da Kıtal (Savaşma) Esasları
71- Ey iman edenler, (düşmanlarınıza karşı) korunma tedbirinizi alın da küçük kıtalar (bölükler) halinde savaşa çıkın, yahut toptan seferber olun.
72- İçinizden (öylesi vardır ki) muhakkak ağır davranacaktır. Eğer size bir musibet gelip çatarsa der ki: "Allah bana cidden lütfetti. Çünkü onlarla beraber bulunmadım!"
73- Eğer size Allah'tan bir lütf u inayet gelirse (o zaman da), sanki sizinle kendisi arasında hiç bir dostluk olmamış gibi, muhakkak "Keşke ben de onlarla beraber olaydım da büyük bir murada (ganimete) ereydim" der.
74- Artık ahiret (saadeti) yerine (geçici) dünya hayatını satanlar, Allah yolunda savaşsınlar. Kim Allah yolunda savaşıp da öldürülürse, veya (düşmana) galip gelirse ona pek büyük bir ecir (mükâfat) vereceğiz.
75- Size ne oluyor ki Allah yolunda, acizlik ve ızdırap içinde bırakılıp "Ey Rabbimiz, bizi halkı zalim olan şu memleketten (kurtarıp) çıkar, bize senin tarafından bir sahip gönder, bize senin katından bir yardımcı yolla" diyen erkekler, kadınlar ve çocuklar uğrunda düşmanla savaşmıyorsunuz?
76- İman edenler Allah yolunda savaşırlar. Kâfirler de şeytan yolunda savaşırlar. O halde siz de şeytanın dostlarıyla savaşın. Şüphesiz ki şeytanın hilesi zayıftır.
Belagat:
"Artık ahiret yerine dünya hayatını satanlar..." Burada istiare sanatı vardır. "Şirâ (satmak)" lafzını mübadele (karşılıklı değiş-tokuş) için istiare etmiş, ödünç almıştır. Fani, geçici olanı baki ve devamlı olan ahiret karşılığında satıyorlar, demektir.
"İman edenler" ile "kâfirler" kelimeleri arasında mukabele sanatı vardır.
"Size ne oluyor ki savaşmıyorsunuzl" sorusu kınamak için yöneltilmiş bir sorudur. Sizin savaşmaya bir engeliniz yoktur, demektir. [10]
Kelime ve İbareler:
"Korunma tedbirinizi alın" yani düşmanınıza karşı uyanık olun.
"infirû (düşmanla savaşa kalkın, çıkın)" kelimesinin masdar şekli "nefr"dir ki manası bir şeyden endişelenmek, onu merak etmektir. Bir şeyden ayrılmak ve bir şeye meyletmek demek olan "nuzû" gibidir.
"Allah yolunda" Allah'ın dinini yüce kılmak için "savaşsınlar." Allah yolu Allah'ın kelimesini (dinini) yüce kılmak ve davetini yaymak suretiyle hakkı teyit edip yardım eylemektir.
"Ahiret yerine dünya hayatını satanlar" yani dünya hayatını satıp karşılığında ahiret nimet ve sevaplarını alanlar; "öldürülürse..." yani şehit olursa...
"el-vildân; çocuklar" kâfirler tarafından hicret etmeleri engellenen, kendilerine eza edilen çocuklardır. İbni Abbas "Ben ve annem onlardan idik" demiştir.
"Bir yardımcı" yani bizi düşmanlardan koruyacak birisi. Allah Teâlâ onların dualarına icabet eylemiş, bir kısmının Mekke'den çıkışını kolaylaştırmış, diğer bir kısmı da Mekke'nin fethine kadar kalmıştı. Hz. Peygamber (s.a.) Attâb b. Useyd'i Mekke valiliğine tayin etmiş, o da mazlumların hakkını zalimlerinden almıştı.
"Tağut" şeytan veya hak, adalet ve hayrı aşıp batıla, zulme, şerre sapan manasına gelir.
"Şeytanın dostları" yani onun dininin yardımcıları. Allah'tan alacağınız güçle onlara galebe çalınız.
"...Şüphesiz ki şeytanın hilesi zayıftır." Şeytanın müminlere karşı kurduğu tuzak çürüktür, Allah'ın kâfirlere karşı hazırladığı tuzağa dayanamaz. Şeytanın hilesi, çeşitli entrika ve yollarla fesat için çabalaması şeklindedir. [11]
Ayetler Arası İlişki
Allah Teâlâ münafıklardan sakındırıp Allah'a ve Peygamberine itaati emrettikten sonra, burada itaatkâr olanlara tevhid kelimesini yüceltmek, dininin şanını yükseltmek için Allah yolunda cihad etmelerini, kâfirlerin ansızın yapacakları saldırıdan korunmak için hazırlıklıblmalarını emretmiş sonra da cüıad, azim ve çalışmalarını gevşeten münafıkların hallerini beyan eylemiştir. Böylece iç cepheyle ilgili konulardan dış cepheyle ilgili olanlarına, toplumda karşılıklı ilişkiler hakkındaki siyasetten, savaş siyaset ve hukukuna geçilmektedir. [12]
Açıklaması
Allah Teâlâ burada mümin kullarına düşmanlarına karşı korunma tedbirlerini dikkatlice almalarını emrediyor. Bu müminlerin savaş için gerekli silahları hazırlamalarını ve savaşacak bir ordu kurmalarını gerektirir. Cenab-ı Hak savaşta izlenecek siyaseti de çiziyor, zafer ve ezici bir başarıya götürecek kıtal ve savaş kaidelerini de ortaya koyuyor.
Ey müminler, uyanık olun, korunma için gerekli tedbirleri alın. Düşmanlıkları def için hazırlık yapın. Çünkü bir çok şiddetli çarpışma ve hücumlara maruz kalacaksınız. Bu daimi bir emirdir, asırlar boyunca değişen savaş alet ve vasıtalarına, kaidelerine göre değişecek şekillerde yerine getirilir. Hz. Ebu Bekir (r.a.) Yemame harbinde Hâlid b. Velid'e şöyle demiştir: "Onlar sana karşı neyle savaşırsa sen de onlara karşı savaşta aynısını kullan: Kılıca karşı kılıç, mızrağa karşı mızrakla." İşte kara, deniz ve hava savaşlarında dünyada hangi araçlar kullanılıyorsa ona göre hazırlık yapmak lâzımdır.
Müminin savaşlara atılmaktan korkması, çekinmesi doğru olmaz. Çünkü insanın eceli ne bir an gecikir, ne de bir an önce gelir. Müminlerin düşmana karşı güçlü olmak için imkânları dahilindeki bütün sebeplere yapışması gerekir. Bu hususta kaderi delil diye ileri sürüp sorumluluktan kaçmamalı, herhangi bir başarısızlık ve bozguna uğrama korkusundan dolayı ümitsizliğe düşmemelidirler. Hakim'in Hz. Aişe (r.a.)'den rivayet ettiği "Hazr (sakınma, tedbir), kadere karşı fayda vermez" hadisi, tedbirini alma işiyle çatışmaz. Zira tedbire baş vurmak da kaderin içindedir. Çünkü kader, işlerin sebebiyete muvafık olarak cereyan etmesi demektir. Yani müsebbekât, sonuçlar genel olarak sebeplerin miktarına göre meydana gelir. Hazr (tedbir) sebeplerden biri olduğuna göre tedbir almak da kader gereğince amel etmek olur.
"Küçük kıtalar (bölükler) halinde savaşa çıkın, yahut toptan seferber olun." Savaş için arka arkaya topluluklar halinde, bölükler, kıtalar, birlikler olarak davranın, çıkın. Yahut düşmanın güç ve haline göre nasıl uygun görüyorsanız öylece toptan, birbirinizi takviye ederek seferber olun. Bu emir, İslâm ümmetinin cihad için daima hazır olması gerektiği manasınadır. Şu ayetin benzeridir: "Siz de onlara (düşmanlara) gücünüzün yettiği kadar kuvvet ve (cihad için) bağlanıp beslenen atlar hazırlayın ki bu hazırlıkla Allah'ın düşmanı ve sizin düşmanınız olanları korkutasınız." (Enfâl, 8/60).
Fakat iç cephede bulunan sizden bazısı cihaddan kendisi geri kalabilir, mü-cahidlerin harekâtına bazı engeller çıkarabilir, cihad azim ve gayretlerini kös-teklemeye kalkışabilir. Bunlar münafıklar veya zayıf imanlı ve korkak kişilerdir.
Bir kere münafıklar savaşa hiç rağbet göstermezler. Çünkü İslâm'ı ve Müslümanları sevmezler. Zayıf imanlı ve korkaklara gelince, zayıf karakterli, iradesi güçsüz veya korkak olduklarından cihada katılmakta tereddüt gösterirler.
Bunlar bulanık suda avlanmaya çalışırlar, sonuçları ve fırsatları, olayları kendi lehlerine değerlendirirler. Eğer başınıza ölüm, yenilgi gibi bir musibet gelip çatarsa kendi canlarını kurtarmış oldukları için çok sevinirler. Onlardan biri çarpışmada bulunmadığı için Allah'a hamdederler, bunu Allah'ın kendilerine bir lütfü sayarlar da sabırdaki ya da öldürüldükleri takdirde şehitlik rütbe-sindeki mükâfatları kaçırdıklarının farkına varmazlar.
Eğer size Allah'tan bir lütf u inayet yani bir nusret, zafer, ganimet gelirse, -sanki sizin dininize mensup değillermiş gibi- derler ki: Keşke savaşa katılsay-dık da biz de ganimetten bir pay kapsaydık.
Her iki durumda da onlar zayıf akıllı, dar görüşlü, zayıf imanlı, korkak kişilerdir. O yüzden Allah Teâlâ onları yermiş, Müslümanlarla bağlarının koptuğunu gösteren ince bir üslûpla "...sanki sizinle kendisi arasında hiç bir dostluk olmamış gibi..." buyurarak kınamıştır. Ayet dinleyen kimsede düşünce ve muhasebe duygularını harekete geçirmekte, onu hakiki durumu ve ayıpları üzerinde durmaya, değerlendirme yapmaya yöneltmektedir.
Allah Teâlâ daha sonra zayıfların halini beyandan kuvvetli olan müminlerin odak noktasını açıklama konusuna geçiyor. Görevi yerine getirmekten geri duranlar dairesinden bu büyük günahtan, cihaddan geri kalma günahından nefsi temizleme imkânı bulanların eriştikleri bir dereceye yükselmeyi ele alıyor. Cenab-ı Hak mümin kullarını kendi yolunda cihad etmeye, Mekke'de ve daha başka memleketlerdeki cihaddan aciz ve zayıf vaziyette bulunan erkek, kadın ve çocukları kurtarmak için çalışmaya teşvik ediyor.
Artık Allah yolunda, O'nun tevhid kelimesini yüceltmek, hak, tevhid, adalet, şeref, kuvvet, medeniyet dini olan İslâm'a yardım için ebedî olan ahiret hayatı karşılığında geçici, fani dünyayı satmış olan kimseler savaşsınlar. Ta ki Allah'ın kelimesi (tevhid akidesi) yükselsin, Allah'ın kelimesi en yüce, kâfirlerin kelimesi ise alçak olsun. Allah Teâlâ aziz, mutlak galip; hakîm, tek hüküm ve hikmet sahibidir.
Bu emirden sonra da Allah Teâlâ cihadın sevabını beyan eyleyerek savaşa terğib ve teşvik etmektedir. Kim Allah yolunda savaşıp da düşmana galip gelirse veya düşman ona galip olursa, Allah Teâlâ ona pek büyük bir ecir, cennet ve pek güzel mükâfatlar verecektir. Bu da cihad ve cihad etmenin şerefine delâlet etmektedir. Nitekim Müslümanlar, fetihten önce Mekke'de, Bilâl, Suheyb, Am-mâr ve ailesinin başına geldiği gibi müşriklerden pek şiddetli eza ve cefa görmüşlerdir.
Sonra ileri sürülebilecek özürleri geçersiz sayarak cihada daha fazla teşvik etmektedir. Allah Teâlâ'nm yolunda cihada, savaşa katılmanıza ne gibi bir engel ve özrünüz var ki? Bu suretle siz şirk yerine tevhidi, şer yerine hayrı, zulüm ve işkence yerine adalet ve merhameti yerleştireceksiniz. Kureyş kâfirlerinin hicret etmelerini engelleyip dinlerinden çevirmeye çalıştığı, aciz ve zayıf durumdaki erkek, kadın ve çocuklardan oluşan din kardeşlerinizi kurtaracaksınız.
Bunlardan bahsetmek hamaset ve mertlik duygularını galeyana getirir, insanı faaliyete geçirir, görev ve zayıfları zulümden kurtarmak için fedakârlık gösterme hissini uyandırır.
O zayıfların yardımcı ve el uzatacak kimseleri kalmamıştır. Bulundukları ağır işkence ve acılardan dolayı dua ediyorlar: Ey Rabbimiz, bizi, halkının kâfir olduğu, kullarına zulmedilen bu memleketten, Mekke'den çıkar. Bize senin tarafından bir dost gönder de işlerimizi üstüne alsın, bizi kurtarsın, canlarımızı ve ırzımızı korusun. Bize yine senin tarafından bir yardımcı yolla da bizi zulümden kurtarsın, zalimlere karşı bize yardım etsin, hicret etmemize yardımcı olsun. Önümüzde senin yüce kapından başka bir yol kalmadı, ey Allahımız!
Allah Teâlâ, ondan sonra Müslümanlara göre cihadın hedefleri ile savaşın müşriklerin gözündeki amaçları arasında bir karşılaştırma yapmıştır. Şöyle ki: Müminler şehit, hak, adalet, halklara insafla muamele kelimesi olan Allah'ın kelimesini yükseltmek için savaşırlar, yoksa zamanımızda yapıldığı gibi sömürgecilik kurmak, çıkar sağlamak, tecavüz etmek, zulüm, başkalarının mallarını ve servetlerini yağmalamak için değil. Kâfirler ise evhama dayalı amaçlar veya bayağı maddi hedefler, sadece şehvetlerini temin gayesi uğrunda savaşırlar. Onlar ancak şeytanın vesvesesine, putçuluğun yerleştirilmesine, küfür sistemlerine ve ehline yardıma razı olurlar, ganimet kapma peşindedirler yahut mücerred zafer kazanıp yenme, Arap kabilelerinin önünde şan ve şöhret kazanma duygusuyla övünerek nefislerine pay çıkarma, çalım satma amacını gütmektedirler.
Fakat kesin olan âkibet, en sonunda hakkın batıla galebe çalmasıdır. Çünkü hak güçlüdür, sabittir. Hak ehli daha izzetli ve sağlamdır. Batıl zayıftır, yenilir, ehli de daha zayıf ve korkaktır. Hak yücedir, onun üzerine başka şey yük-selemez. O sebeple Allah Teâlâ bu ayetlerle şu manada emir vermektedir: Ey müminler, şeytanın kendilerini evhama, kuruntuya düşürdüğü, zulüm ve tah-npte şeref ve yüksek bir makam bulunduğu şeklinde vesveseye kaptırdığı dostlarıyla, yardımcılarıyla savaşın. Onların kuvveti, sayıları ve silahları sizi aldatmasın. Çünkü şeytanın hilesi, tedbiri, vesvesesi zayıftır, olgun akıl ve yüksek fikir sahipleri katında hiç bir etkisi yoktur. Size gelince, sizin dostunuz Rahman'dır. O'nun dinine yardım ettiğiniz müddetçe sizin yardımcınız, işlerinizi tedbir ve muvaffak kılacak O'dur. Allah'ın askerleridir galip olacaklar. Allah'ın hizbi (dinine mensup olanlar)dır başarıya erecek olanlar. [13]
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler
Bu ayet-i kerimeler İslâm ümmetinin savaş sırasındaki dış ilişkilerinde takınacakları sabit, değişmez tavırları açıklamaktadır.
Ayetler ilkin Muhammed (s.a.) ümmetinin ihlâslılarına cihada hazırlık yapmalarını, daima tedbirli bulunmalarını bildirmektedir. Allah yolunda, şeriatı ve İslâm ülkesini korumak ve zayıfları kurtarmak için düşmanlarla cihadı ve çarpışmayı emretmektedir. Düşmanlarına bilgisizce, onların sahip bulunduğu kuvvet, sayı ve silahlar hakkında raporlar elde edip incelemeden, nasıl karşı koyacakları konusunda tafsilâtlı ve sağlam bilgiler toplamadan saldırmamalarını talep etmektedir. Onun için müminlere "Hazrinizi (korunma tedbirinizi) alın" Duyurulmuştur. Bu savaşa başlama üslûp ve metodunu tespittir.
Tedbir almak, Allah'a tevekkül etmeye aykırı olmaz, aksine tevekkülün ta kendisidir. Çünkü tevekkül gereken sebeplere yapışmayı terk etmek manasına gelmez. Tevekkül Allah'a güvenmek, O'nun kaza ve kaderinin geçerli olduğuna kesin inanmak, O'nun Peygamberinin (s.a.), yeme, içme, düşmandan korunma, silah ve teçhizat hazırlama gibi lüzumlu sebepleri elde etmeye çalışma hususundaki sünnetine uymak, Allah'ın mutad kanunu neyi icap ettiriyorsa onu kullanmak demektir.
Sehl der ki: Kim, tevekkül sebebi terk etmek suretiyle olur derse, muhakkak Resulullah'm (a.s.) sünnetine ta'n etmiş (lekelemiş, ayıplamış) olur. Çünkü Allah azze ve celle "Artık elde ettiğimiz ganimetten helal ve hoş olarak yiyin." (Enfal, 8/69) buyurmaktadır. Ganimet bir kazanmadır. Yine "(Ey müminler) hemen vurun kâfirlerin boyunlarının üstüne, vurun onların her bir parmağına!" (Enfal, 8/12) buyurmuştur. Bu da bir ameldir. Peygamberimiz (s.a.) de "Şüphesiz ki Allah Teâlâ meslek sahibi mümin kulu sever" buyurmuştur. [14] Hz. Peygamber (s.a.) Seriyyeîere [15] ikazda bulunurlardı.
Ayette hazerin, tedbiri almanın kaderle çatıştığını veya bir şeyi kaderden menettiğini gösteren bir delil bulunmuyor. Lâkin biz kendimizi tehlikeye de atmamakla emrolunduk. Hadiste "Deveni bağla ve tevekkül et" buyurulmuştur. [16] Kader, Allah Teâlâ'nm kazasına uygun olarak cereyan eder, Allah dilediğini yapar, tedbirini almak da kaderden olur.
İkinci olarak ayetler harp kaidelerinden birine veya savaş ve plan siyasetlerinden birine delâlet etmektedir. Şöyle ki: Müslümanların görevi imam (devlet başkanı) insanları düşmanla savaşa çağırdığı zaman cihada katılmaktır. Bu birbiri peşine gruplar halinde çıkmak yahut da bütün ordu toptan savaşa katılmak suretiyle olur. Bu şekiller de düşmanın durumu, hazırlık ve istihkâmları ile ilgili raporlara dayanarak ve savaştaki gelişme ihtimallerine göre komutanın uygun göreceği maslahat göz önüne alınarak tespit edilir. Seferber olan topluluğa (nefir) denir.
Buna göre ayet neshedilmiş olmayıp şu ayetler ile de çatışmaz: "(Ey müminler) sizler gerek hafif, gerek ağırlıklı olarak elbirlik (savaşa) çıkın." (Tevbe, 9/41); "Eğer (emrolunduğunuz bu cihada) elbirlik çıkmazsanız Allah sizi pek acıklı bir azaba duçar eder." (Tevbe, 9/39); "(Bununla beraber) müminlerin hepsinin (topyekün) savaşa çıkmaları lâyık değildir." (Tevbe, 9/122). Çünkü her bir ayet ile uygun harp şart ve durumuna göre amel edilir. Birisi, Müslümanların hepsine birden savaşın gerektiği şartlar hakkında iken, bir diğeri bir kısım Müslümanın savaşmasının kâfi. geldiği durumlara aittir.
Üçüncü olarak ayetler, ümmet arasında her zaman, cihaddan alıkoyan, geri duran münafıklar gurubunun bulunabileceğine irşad etmektedir. "Tebtıe" ve "ibtâ" geri kalma ve durma demektir. Münafıkların daimî âdeti savaştan geri durma, başkalarını da kendileriyle beraber geri bırakmadır. Onlar ümmetin içindedirler, aynı cins, dil ve âdetlere sahiptirler, müslümanmış gibi gözükürler. Fırsatçı ve çıkarcıdırlar: İslâm topluluğu bir fetih, zafer, ganimet elde ederse münafıklardan olan kişi keşke, ben de onlarla beraber olup büyük bir murada, imkâna kavuşsaydım, der. Sanki ümmet ile bağı kopuk, dostluğu yokmuş, cihad etmek üzere söz vermemiş gibidir. Şayet İslâm ümmetinin başına ölüm, yenilgi gibi bir musibet gelirse münafık sevinir ve der ki: Allah gerçekten bana lütfetti, beni korudu da onlarla savaşta birlikte bulunmadım. İşte bu münafıklardan çok ciddi bir şekilde sakınmak icap eder. Onlardan maksatlı söylenti ve dedikodular beklenmelidir; zayıflık, yenilgi, zamanımızda kuvvetlerin denk olmadığı gibi cihad ruhunu, maneviyatını kırıcı, köreltici yayınlar yapabilirler.
Dördüncü olarak ayetler müminlerin Allah yolunda savaşması emrini tekit eylemiştir. O müminler ki ahiret saadeti karşılığında fani dünya hayatını satmışlar, ahirette kendilerine vereceği sevaplar mukabilinde canlarını ve mallarını Allah azze ve celleye feda etmişlerdir.
Allah yolunda öldürülen veya düşmana galip gelen müminlere verilecek ahiret sevabı, hiç bir insanın tahmin ve tasavvur edemeyeceği kadar büyüktür, pek çoktur.
"Öldürülür, yahut düşmana galip gelirse" cümlesinin zahiri şehit olup öldürülen ile ganimete sahip olarak dönen gazinin aynı derecede olmasını gerektirir. Yani Allah yolunda savaşan herkese, ister şehit düşsün, isterse düşmana galip gelsin, Allah Teâlâ katında büyük bir ecir, bol bir mükâfat vardır. Müslim'in Sahih'inde Ebu Hureyre (r.a.)'den rivayet edildiğine göre Resulullah 's.a.) da şöyle buyurmuştur: "Allah Teâlâ kendi yolunda cihada çıkan kimseye, evinden ancak benim yolumda cihad etmek amacıyla ve bana iman, peygamberlerimi tasdik ederek çıkarsa, ben onu şehit olursa cennete koymaya, gazi olursa ecire, sevaba ve ganimete nail kılarak evine döndürmeye kefilim, diye kefil olmuştur. Son cümlenin manası şudur: Mücahitlerden şehit olmayan bir kişi için iki şeyden birisi söz konusudur: Ganimete nail olamazsa ecir almak, yahut ganimete nail olmak, ecir alamamak. Bütün bunlar cihad yolunda mücahidin niyetinin ne kadar halis olduğuna göre farklılık gösterir.
Ancak cihada, ganimete de nail olmak arzusuyla niyet ettiği takdirde, ganimet nasip olursa ahirette alacağı ecri üçte ikisine peşin olarak dünyada kavuşmuş, üçte biri ahirete kalmış olur. Şayet ganimet elde edemezse bütün ecir ve sevabı ahirette tam olarak verilir. Bu değerlendirmeler Abdullah b. Amr'ın rivayet ettiği başka bir hadisten anlaşılmaktadır.[17]
Beşinci olarak ayet-i kerime cihada teşvik edip savaşın meşru olmasına yol açan bir kısım halleri açıklamıştır:
1- Allah yolunda savaşmak: Cemaatin Ebu Musa (r.a.)'dan rivayet ettiği şu hadis bunu açıklamaktadır: "Kim Allah'ın kelimesi (tevhid ve hak nizamı) en üstün olsun diye savaşırsa, o kişi Allah yolundadır." Yani dinin hükmü en üstün ve hakim olsun, Allah'ın birliğini ilân eden İslâm bayrağı yükselsin, hak ve adalet yerleşsin diye çalışan, güzel ahlâka, tek ve en güçlü olan Allah'a ibadet edip tazimde bulunmaya, O'nun yanında herhangi bir beşeri ilâh tanımamaya davet eden kimse, Allah yolundadır demektir.
2- Zayıf ve çaresiz kalmış mümin kulları düşmanın elinden kurtarmak: Bazı canlar feda edilse de bu dinî bir görevdir. Müslüman cemaatinin esirlerini savaş yoluyla, ya da mal vererek kurtarmaları vazifeleridir. Mal vererek kurtarma imkânı varsa bu görev daha da lüzumlu olur. İmam Malik (r.a.) "İnsanlar üzerine aralarında toplayarak fidyelerini vermek suretiyle esirlerini kurtarmak vaciptir" demiştir. Bu hususta, İmam Ahmed ve Buharî'nin Ebu Musa (r.a.)'dan naklettikleri "Esiri (fidyesini ödeyerek) kurtarın" hadisi gereği herhangi bir görüş ayrılığı yoktur. Aynı şekilde ulema, Müslümanların esirlere, zayıflara malî ve maddî yardımda da bulunmaları gerektiğini söylemişlerdi. Maddî yardım (muvâsat), fidye vermekten daha aşağı derecededir.
Tarihte mustaz'af (acizlik ve ızdırap içinde bırakılmış) olanlardan bir kısmı Mekke'de kalmış olan müminlerdi. Kureyş kâfirlerinin hakaret ve işkencelerine maruz kalıyorlardı. Cenab-ı Peygamber (s.a.) Efendimiz kurtulmaları için haklarında şöyle dua ediyordu: "Allahım, Velid b. Velid'i, Seleme b. Hi-şam'ı, Ayyaş b. Ebî Rabîa'yı, mustaz'af (aciz durumdaki) müminleri de kurtar." İbni Abbas "Ben ve annem de Mekke'deki mustaz'aflardan idik" demiştir.
Savaşın hedefleri hakkındaki şu karşılaştırma ne hoştur: Müminler, Allah'a itaat yolunda, O'nun dinini ve şeriatının hükümlerini yaymak için savaşırlar. Onların yardımcısı ve dostu Allah'tır. Kâfirler ise tağut yolunda (şeytan ve onun temsilcisi olduğu zulüm, hurafe, sihirbazlık, kehanet, putlara ve heykellere tapmaya çağrı uğrunda) savaşırlar. Kâfirlerin şeytandan başka dostu yoktur. Şeytanın müminlere karşı kurduğu tuzak, Allahîın kâfirlerin hilesine vereceği karşılığa göre çok zayıf ve çürüktür. Zaferi gerçekleştirecek gerçek kudretin sahibi Allah Teâlâ'dır. Şeytanın gücü vehmidir, aldatıcılığıdır.
Cabir b. Abdullah, münafık ve kâfirlerin hakemliğine baş vurdukları ta-ğutlarm sayısı hakkında kendisine soru sorulduğunda şöyle cevap vermiştir: Cüheyne'de bir tane, Eslem'de bir tane ve her kabilede bir tane vardı.
Ebu İshak der ki: Tağut kelimesinin şeytan manasına olduğunun delili: "Şeytanın dostlarına karşı savaşınız, şüphesiz şeytanın hilesi zayıftır" ayetidir. Şeytanın ve ona tabi olanların hile ve tuzaklarının tesiri azdır, zayıftır demektir. [18]
İnsanların Savaş Farz Kılındığı Zamanki Durumları
77- (Daha önce) kendilerine "Ellerinizi (savaşmaktan) çekin, dosdoğru namazı kılın, zekâtı verin" denilen kimselere bakmaz mısın? Şimdi onların üzerine kıtal (savaş) yazılınca (farz kılınınca) içlerinden bir zümre, Allah'tan korkar gibi, hatta daha şiddetli bir korku ile insanlardan korkuyorlar. Onlar "Ey Rabbimiz üzerimize (şu) savaşı niçin yazdın? Bizi yakın bir zamana kadar geciktiremez miydin?" dediler. (Onlara) de ki: "Dünya metâı (faydası) pek azdır. Ahiret ise sakınanlar için elbet daha hayırlıdır. Size fetîl (zerre) kadar bile zulmedilmez."
78- Nerede olursanız olun, hatta sağlam yüksek kalelerde bile bulunun, ölüm size çatıp yetişir. Eğer onlara bir iyilik dokunursa "Bu Allah katından-dır" derler. Şayet onlara bir fenalık dokunursa "Bu senin katındandır (senin yüzündendir)" derler. De ki: "Hepsi Allah tarafındandır. Böyle iken o kavme ne oluyor ki (kendilerine söylenen) hiç bir sözü anlamaya yanaşmıyorlar?"
79- Sana gelen her iyilik Allah'tandır. Sana gelen her fenalık da kendinden-dir. Seni (Habibim) insanlara bir peygamber olarak gönderdik. (Buna) hakkıyla şahit olarak da Allah yeter.
Belagat:
"Allah'tan korkar gibi..." benzetmesi mücmel bir teşbih-i mürseldir.
"onlara ne oluyor ki..." ifadesi ileri derecedeki cahilce davranışlarının şaşılacak durumda olduğunu beyan için kullanılan soru şeklidir. [19]
Kelime ve İbareler:
Kendilerine "Ellerinizi (savaşmaktan) çekin..." denenler sahabeden bir topluluktur. Mekke'de müminlere vaki olan kâfir eza ve cefalarına karşı onlarla savaş izni istedikleri vakit kendilerine böyle denilmişti.
"Onların üzerine yazılınca" yani kendilerine kıtal (savaş) farz kılınıp em-redildiği zaman. "...Allah'tan korkar gibi" yani Allah'ın azap ve gazabından korkar gibi "insanlardan korkuyorlar" onlarla savaşmaktan korkup çekiniyorlar.
"Bizi geciktiremez miydin?" yani bizi geciktirseydin de kendi yakın ecellerimizle ölseydik.
"Onlara de ki: Dünya metâı" dünyada kendisinden istifade edilen, kullanılan faydalar, zevkler, rahatlıklar, "azdır" yani çabucak kaybolucudur. "Ahiret ise" yani cennet ve nimetleri... "sakınanlar için elbet daha hayırlıdır."
"Size fetîl kadar..." zerre kadar. Bu kelime, hurma çekirdeğinin yarığında bulunan ince iplik manasınadır. Azlık ve basitliğe misal vermek için kullanılır, "zulmedilmez" amellerinizden hiçbir şey eksiltilmez.
"Nerede olursanız olun. Yüksek kalelerde" yükseltilmiş kireçle sıvanmış yüksek binalarda, "bile bulunun." Bununla askerlerin düşmana karşı koymak için içine sığındıkları muhkem, sağlamca inşa edilmiş kaleler, hisarlar da mu-rad edilmiş olabilir, "ölüm size çatıp yetişir." Ne türlü bir mekân ve makamda bulunursanız bulununuz ölüm sizi yakalar, kurtulamazsınız.
"Hasene" yani ona sahip olan kimse tarafından güzel bir şey diye nitelenen verimlilik, genişlik, ganimet ele geçirme gibi şeyler.
"Seyyie" yani ona sahip olan tarafından hoşlanılmayan şiddet, sıkıntı, belâ, kuraklık, yenilgi, yaralanma, ölüm gibi şeyler.
"Sözü anlamıyorlar." Kendilerine söylenen bir sözü anlamaya bile yanaşmıyorlar. Bir fiile yanaşmadıklarını söylemek, o fiili yapmadıklarını söylemekten daha ağır ve beliğ bir ifadedir. [20]
Nüzul Sebebi
"Kendilerine "Ellerinizi (savaştan) çekin..." denilen kimselere bakmaz mısın?" 77. ayetin nüzul sebebi ile alakalı olarak Nesâî ve Hâkim, İbni Abbas (r.a.)'tan tahric ediyor: Abdurrahman b. Avf ve bir kısım ashabı Peygamberimize (s.a.) gelerek "Ey Allah'ın Nebisi, müşrik iken bizler rahat ve izzet içinde bulunuyorduk. Ne zaman ki iman ettik, zillete düştük, (ne yapacağız?)" dediler. Buna Cenab-ı Peygamber (s.a.) Hazretlerinin cevabı "Bana affetmek emredildi. O kavimle (kâfirlerle) savaşmayın" oldu. Allah Teâlâ peygamberine Medine'ye intikal ettikten sonra kıtal (savaşmak) emrini verdi. Bu zevat daha önceki müsadeye binaen savaştan el çektiler. Allah Teâlâ da "(Daha önce) kendilerine "Ellerinizi (savaşmaktan) çekin..." denilen kimselere bakmaz mısın?..." ayetini indirdi. Hasan-ı Basrî "Ayet bütün müminler hakkındadır" demistir. Mücahid ise ayetin Yahudiler hakkında olduğunu söyler, münafıklar hakkındadır, da denmiştir. Manası: Allah Teâlâ'dan gelecek ölümden korktukları gibi müşrikler tarafından öldürülmekten de korkarlar demektir.
"Nerede olursanız olun ölüm size çatıp yetişir." (78. ayet) ayetin nüzul sebebi ile alakalı ılarak İbni Abbas'ın şöyle dediği rivayet olunur: Allah Teâlâ Uhud günü şehit düşen Müslümanları zikrettiği zaman cihaddan geri kalmış bulunan münafıklar "Öldürülen kardeşlerimiz bizim yanımızda kalsalardı ölmezler ve öldürülmezlerdi" dediler. Bunun üzerine Allah Teâlâ bu ayeti indirdi. [21]
Ayetler Arası İlişki
Allah Teâlâ yukarıda geçen ayetlerde savaşa hazırlık yapmayı, gerekli tedbirleri almayı emredip, bundan geri duran ve başkalarını da engellemeye çalışanları zikretmiş, kendi yolunda ve zayıf müminleri kâfirlerin elinden kurtarmak için savaşma emrini vermişti. Burada ise Mekke'de iken müşriklerle savaş izni isteyen bir topluluğu zikretmektedir. Kendilerine savaş farz kılınınca içlerindeki münafıklar ve zayıf imanlılar bundan hoşlanmamışlardı. İşte daha önceki talepleri ile iş ciddiye binince takındıkları tavır arasındaki tenakuz sebebiyle Allah Teâlâ onları tevbih etmekte, yermektedir. [22]
Açıklaması
Müminlere Mekke'de iken namaz, zekât ve fakirlere malî yardım etmeleri, müşriklere karşı müsamaha ve af ile karşılık vermeleri emrolunmuştu. Düşmanlarından öçleri almak için kendilerine savaş izni verilmesini istiyorlardı. Bir çok sebeplerden ötürü de durum bunun için uygunluk göstermiyordu. Meselâ düşmanların pek çok olan sayısına mukabil Müslümanların sayısı az idi. Ayrıca yeryüzünün en şerefli köşesi olan Mekke'de, kan dökülmesi, zulüm işkencesi yasak olan Haram Belde'de bulunmakta idiler. O yüzden orada kendilerine cihad emrolunmamıştı. Medine'ye hicret ettiklerinde, artık kendilerine ait bir yurt olunca, daha fazla güç ve yardımcılar, Ensâr bulunca cihada izin verildi. Bununla birlikte daha önce temenni ettikleri savaş emri verilince bir kısmı buna dayanamadı, insanlarla çarpışmaktan şiddetli bir korkuya kapıldılar. İşte Allah Teâlâ bize bunların kıssasını anlatmaktadır.
Şu kimselere bakmaz mısın ki İslâm'ın başlangıcında Mekke'deyken kendilerine "Barışa sarılın, kendinizi ve ellerinizi cahiliye savaşlarından çekin, rükünlerine riayet ederek namazı huşu içinde kılın, halk arasında birbirine şefkat ve yakınlık duygularını uyandıracak olan zekâtı verin" denilmişti. Çünkü cahiliye devrinde en basit sebepten dolayı harp çıkarırlar, kalpleri kinle kaynardı. Fakat Medine'de kendilerine cihat ve kâfirlerle savaş farz kılınınca bir kısım insanlar, yani münafıklarla zayıf imanlılar bundan hoşlanmadılar. Kâfirlerin kendilerine savaş açıp onları öldürmelerinden korktular. Bu korku Allah'ın azap ve başlarına felâket indirmesi derecesinde, hatta Allah'tan korkma derecesinden de fazla bir noktaya vardı.
Allah Teâlâ onların bu şiddetli korku ve endişelerini hikaye ederek buyuruyor ki: Onlar şöyle dediler: "Ey Rabbimiz, niçin bizim üzerimize savaşı, kıtali farz kıldın. Bizi bıraksaydm da normal bir ölümle ölseydik ya! İsterse bu ölüm yakın bir zamanda gelecek ecel ile olsun. Şu savaş farzını başka bir zamana er-teleseydin daha uygun olurdu. Çünkü savaşta kanlar dökülecek, çocuklar yetim, kadınlar dul kalacak!"
Bu sözler şu ayettekilere de benziyor: "İman edenler "(Cihad hakkında) bir sure indirilmeli değil miydi?" derler. Fakat muhkem (hükmü baki) bir sure indirilip de içinde savaş zikrolunca, kalplerinde hastalık bulunanların (münafık ve zayıf imanlılar) ölüm zamanı üstlerine oaygınlık gelmiş olanların bakışı gibi sana bakmakta olduklarını görürsün." (Muhammed, 47/20).
Sonra Allah Teâlâ şöyle buyurarak onların şüphesinin reddedilmesini em-reylemektedir: "De ki: Dünyanın metâı (faydası) pek azdır..." Yani, sizin ölüm endişesiyle savaşı geciktirme talebiniz ve savaştan geri kalmanız dünya malına ve lezzetlerine rağbetinizden, bağlılığınızdan kaynaklanıyor. Halbuki dünyadaki kendisinden yararlanılan her şey geçicidir, ahiretteki yararlara, nimetlere göre pek azdır. Muttaki, haramlardan sakınan ve Allah'a itaat eden kişinin ahireti, dünya hayatından daha hayırlıdır. Çünkü dünya nimetleri sınırlıdır, yok olmaya mahkumdur. Ahiret nimetleri ise çoktur, sınırsızdır, ebedidir, hiç bir bulanıklığı ve yorgunluğu yoktur. Ve onlara ancak Allah'tan korkan, O'nun emirlerine uyup yasaklarından kaçman müminler nail olacaktır. Sizler her şeyden dolayı hesaba çekileceksiniz.
Amellerinizden hiç bir şey, bir fetîl miktarı yani hurma çekirdeğinin arasındaki ince iplik kadar bile eksiltilmeyecektir. Aksine karşılığını tastamam alacaksınız. Bu cümle, müttakî müminleri dünyalık nimetler karşısında teselli etmekte, ahirete rağbet ve arzularını artırmakta, cihada teşvik eylemektedir.
Şüphesiz ölüm, kimsenin kaçamayacağı kesin bir durumdur. Sizler çaresiz ona doğru gitmektesiniz. Kimse ölümden, sağlam, yüksek güçlü bir kalede iyi korunan bir yerde dahi bulunsa kurtulamaz. Ölüm meleği Azrail'in gelmesini hiç bir şey engelleyemez. Allah Teâlâ başka ayetlerde de bu hususu kuvvetle belirtmiştir: "Her can ölümü tadıcıdır." (Âl-i İmran, 3/185). "Yeryüzünde bulunan her canlı fanidir" (Rahman, 55/26); "Biz senden önce de hiç bir beşere (insana dünyada) ebedilik vermedik." (Enbiya, 21/34). Ölüm, en sonunda bütün yaratıkların varacağı netice olduğuna ve ne bir an sonra, ne de bir an önce değil tam tespit edildiği vakitte geleceğine göre cihaddan korkmaya gerek yoktur. İnsan ister cihad etsin, ister etmesin onun eceli kesindir, alnında yazılıdır. Halid b. Velid ölüm döşeğinde şöyle diyordu: "Şu şu olaylar ve savaşlarda bulundum. Vücudumda ok, mızrak, veya kılıç yarası bulunmayan bir yer kalmadı. Ama işte yine de (ne yazık ki) yatağımda ölmekteyim. Korkakların gözüne uyku girmesin!.." Nice muharip (savaşçı) ölümden dönmüştür. Nice savaştan geri kalıp yatağında oturan da yarasız, beresiz oluvermiştir.
Sonra Cenab-ı Hak o münafıkların bir sözü sebebiyle şaşılacak bir durum zikretmektedir. Onlara ganimet, bolluk, bereket gibi bir iyilik geldiği, meyve, ekin, çocuk ve benzeri bir rızka kavuşdukları zaman "Bu Allah katındadır. O'nun lütfundan ve ihsanındandır. Başka kimsenin bunda bir payı yoktur" derler. Ama bir hezimet (yenilgi), kuraklık, yağmursuzluk, meyve ve ekinlerde bir telef-zarar, veya çocukların ya da hayvanların yavrularının ölmesi gibi başlarına bir fenalık, kötülük geldiği zaman ise "Ey Muhammed, bütün bunlar senin yüzünden, sana uymamız, senin dinine tabi olmamız sebebiyledir" derler. Nitekim Allah Teâlâ, Firavun kavminin de böyle yaptığını haber vermiştir: "Fakat onlara iyilik (bolluk) gelince "Bu, bizim hakkımızdır" dediler. Eğer kendilerine bir fenalık da (kıtlık, belâ) gelirse Musa ile onun beraberinde olanlara uğursuzluk yüklerlerdi. Gözünüzü açın ki onların uğursuzluğu ancak Allah tarafından-dır. Fakat çokları bilmezler." (Araf, 7/131). Bu tavrı belirten başka bir ayette de "İnsanlardan kimi de Allah'a, (dininin yalnız bir tarafından (tutup) ibadet eder." (Hacc, 22/11) buyurulmaktadır.
Yahudiler gibi görünüşte İslâm'a girmiş olan ama işin gerçeğine bakılırsa İslâm'dan hoşlanmayan münafıklar da böyle söylemişlerdir. Hatta başlarına bir şer, fenalık geldiğinde bunu Peygamberimize (s.a.) uymalarına bağlamışlar, Hz. Muhammed'e (s.a.) -hâşâ- uğursuzluk yüklemeye kalkışmışlardır ve "Bu senin katındandır (senin yüzündendir)" yani "Kendi dinimizi terk edip Muhammed'e tabi olmamız yüzünden bu belâ başımıza geldi" demişlerdir.
Allah Teâlâ bu iddiayı şöylece reddediyor: Bu onlar tarafından atılmış batıl bir iddiadır. Hepsi Allah tarafındandır. Her şey Allah'ın kaza ve kaderiyle-dir. Allah'ın sebep-müsebbep (sebep-sonuç) kanunu dairesinde gerçekleşmektedir.
Şu adamların akıllarına ne isabet etti de kendilerine söylenen sözü, ağızlarından çıkan lafın gerçek yönünü anlamıyorlar? Aklî yeteneklerini yitirdiler-de mi böyle kötü bir sonuç çıkarıyorlar ve sebep-müsebbep ilişkisini, Allah'ın herşeyin yaratıcısı olduğunu anlamıyorlar? Sonra Allah Teâlâ Rasul-i Ekrem'ine (s.a.) hitap ediyor. Hitap ile murad olunan insan cinsidir, böylece cevap da elde edilebilir yani ey insan, sana gelen her hasene, iyilik Allah'tan, Allah'ın fazl u ihsanından, lütfundan, rahmet ve tevfikindendir ki öylece kurtuluş ve hayır yoluna girersin. Ve sana gelen her seyyie, fenalık da kendindendir, senin tarafındandır, işlediğin amelinden kaynaklanır. Çünkü sen akıl, hikmet, ilâhî hidayet kaideleri ve ilim ile tecrübe sonuçlarının kılavuzluğunu kullanma yoluna girmedin. O yüzden ey Ey Habibim, onların hastalığına bile senin sebep olduğunu söylüyorlar. Gerçek şu ki irsî, soyaçekim yoluyla gelen hastalık insanın kendisinden ve doğru olmayan yollara girmesi sebebiyle meydana gelir. Mesele Allah Teâlâ'nın: "Size çarpan her musibet, kendi ellerinizin (ihtiyar ve iradenizin) işleyip kazandığı (günahlar) yüzündendir. Bununla beraber Allah) bir çoğunu da affeder (ve musibete uğratmaz)." (Şûra, 42/30) ayetinde buyurduğu gibidir.
Sen ise Ey Muhammed (s.a.) bizim katımızdan bütün insanlara gönderdiğimiz bir peygambersin. Onlara Allah Teâlâ'nm hükümlerini, kanunlarını, Allah'ın sevdiği ve razı olduğu, sevmediği ve kabul etmediği hususları tebliğ ve beyan eylersin. Seni peygamber olarak gönderdiğine hakkıyla şahit olarak da Allah Teâlâ yeter. O, seninle onlar arasında da şahittir. Senin onlara tebliğ ettiklerini onların da küfür ve inatta bulunarak hakkı reddettiklerini bilmektedir. Sana düşen sadece tebliğdir. Hayır ve şer, yaratılması ve var kılınması yönünden Allah Teâlâ'dandır. Kesb ve ihtiyar (kulun kendi iradesiyle bir şeyi yapması) bakımından ise şer, kuldandır.
Kısaca burada iki şey bulunuyor:
1- Her şey Allah Teâlâ katındandır. Yani her şeyin yaratıcısı, insanın çalışması ve kazanması ile ulaşacakları prensipleri, kanunları, kaideleri koyan O'dur.
2- İnsana dokunan fenalık ve şer ise, insanın bu kanun ve prensipleri, sebepleri anlamaktaki kusurundan, ihmalinden kaynaklanmaktadır.
"Hepsi Allah tarafındandır." ile "Sana gelen her fenalık da kendindendir." ayetleri arasında bir taaruz (çelişki) yoktur. Çünkü birinci ayet-i kerime yaratılması ve var edilmesi itibariyle her şeyin Allah'tan olduğunu kasdediyor. İkinci ayet-i kerime ise günahlar yahut dünya hayatındaki genel kanun ve prensipleri anlamaktaki kusuru sebebiyle, kulun kendi iradesiyle kazanması ve sebebiyet vermesi bakımından fenalığın kendisinden kaynaklandığı manasınadır. [23]
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler
"Kendilerine, ellerinizi (savaştan) çekin...denilen kimselere bakmaz mısın?" Bu ayet-i kerimenin Kurtubî'nin de ifade ettiği gibi bir kısım Yahudi, münafık ve zayıf imanlı kişiler hakkında inmiş olması daha makuldür. Zira Ashab-ı Kiramın (r.a.) tarihinde şer1! hükümlerden birisinin vahiy yoluyla indirilmesine itirazda bulundukları bilinmemektedir. Ayetin akışı da bunu gösteriyor: "Onlar: "Ey Rabbimiz üzerimize şu savaşı niçin yazdın? Bizi yakın bir zamana kadar geciktireydin ya..." dediler". Ecellerin mahdut, nzıkların kaderde taksim edilmiş olduğunu bilen bir sahabiden böyle bir sözün sadır olması mümkün değildir. Tam tersine onlar isteyerek ve kabullenerek Allah'ın emirlerine boyun eğerler, ahiret yurduna ulaşmayı dünyada kalmaktan daha hayırlı görürlerdi. Nitekim hayatlarını böylece geçirdikleri tarihen sabittir. Allah Teâlâ hepsinden razı olsun. Amin!
Ayetin iniş sebebi hakkında Nesâî ve Hâkim'den gelen rivayet araştırma ve incelemeye muhtaçtır. Abdurrahman b. Avf gibi cennetle müjdelenmiş bir sahabinin yukarda geçen sözü söylemiş olması mümkün değildir.
Ayet-i kerimenin delâlet ettiği hükümlere gelince:
1- Dünya ve dünyadaki meta, fayda, lezzet, şehvet, eğlence gibi şeyler fanidir, sınırlıdır. Devamlı nimetleri ve cennetlerde ebedi kalış da içinde olmak üzere ahiret hayatı, günahlardan sakınan kimse için daha hayırlıdır. Peygamber (s.a.) Efendimiz de "Benim ile dünyanın misali bir yolcunun haline benzer: O yolcu bir ağacın altında öğleyin biraz uyur, istirahat eder sonra da kalkıp yola devam eder, oradan ayrılır" buyurmaktadır.
2- Ölüm hükmü kesinleşmiş, eceli sona erenin ondan geri kalamayacağı bir iştir. İnsan ister meskun bölgelerde kurulu sağlam ve muhteşem kalelerde bulunsun, isterse savaş meydanlarında bulunsun, bu netice değişmez. Savaşlardan savaşlara koşarak hayatını geçirmiş olan Halid b. Velid (r.a.)'in evde döşeğinde ölmesi en büyük bir ibrettir.
Başka bir deyişle eceller ne zaman biterse, o vakit ruhun da cesedi terk etmesi lâzım gelir. Bu, öldürülmek veya kendi kendine ölmek ya da Allah'ın ruhun çıkması için koyduğu diğer kanunlardan biri yoluyla olabilir.
3- İçinde yaşamak için ülkeler, şehirler kurmak, binalar yapmak, malları ve canları korumak, Allah Teâlâ'nın sünnetidir yani kulları hakkında koyduğu kanunudur. Bunlar sebeplerin en büyüğü ve önemlilerindendir. Bizlere de bu sebeplere yapışmak emredilmiştir. Nitekim peygamberler de ülke ve şehirler kurmuşlar, tedbir olarak ve daha iyi korunmasını temin etmek için etrafına hendekler kazdırmışlardır. Bütün bu örnekler, tevekkülün sebeplere yapışmayı terk etmek olduğunu söyleyen kimselere en etkili cevaptır.
4- "Eğer onlara bir iyilik (hasene) dokunursa "Bu, Allah batındandır" derler. Şayet onlara bir fenalık dokunursa "Bu senin katındandır" derler." ayet-i kerimesi İbni Abbas (r.a.) ve diğer müfessirlere ve te'vil alimlerine göre Yahudiler ve münafıklar hakkında inmiştir. Bunlar, Resulullah (s.a.) Efendimiz Medine'ye geldiği zaman "Şu adam ile ashabı buraya geleliden beri meyvalarımızm ve ekinlerimizin eksildiğini fark etmekteyiz" demişlerdir.
5- Şiddet, sıkıntı, bolluk, zafer, hezimet, yenilgi, hepsi Allah tarafmdandır. Allah Teâlâ'nın kaza ve kaderi, O'nun yaratması ve var etmesi iledir.
6- Ey insanlar topluluğu, verimlilik, bolluk, rızık genişliği gibi nail olduğumuz her şey Allah Teâlâ'nın size olan fazl u keremindendir. Başınıza gelen kuraklık, rızık darlığı gibi şeyler kendinizden, yani bunlar günahlarınız sebebiyle o aşınıza gelmiştir. Nitekim Hasan-ı Basrî, es-Süddî ve daha başka alimler böyle söylemişlerdir.
Cahiller, "De ki: "Hepsi Allah tarafmdandır" ayetini "Hasene (iyilik) ve seyyie (fenalık) Allah'tandır, yarattıklarından değildir" şeklinde anlayarak hataya düşmüşlerdir. Hataları "seyyie"yi "masiyet-günâh" diye tefsir etmelerinden kaynaklanmaktadır. Halbuki öyle değildir. "Seyyie" ile murad olunan belirli bir şeydir. Kuraklık, geçim darlığı ve benzeri gibi. Çünkü, eğer "hasene" ile murad iyilik yapan kimsenin fiili, "seyyie" ile fenalık edenin fiili olsaydı, Ce-nab-ı Hakkın ayette, "İşlediğin bir iyilik, işlediğin bir fenalık" şeklinde söyler-iı. Çünkü iyilik ve fenalığın hepsini de işleyen, yapan kuldur. Bu fiiller kula, onları işlediği zaman nispet edilir, başkasının yapması durumunda fiil o kula ait kabul edilmez.
7- Resulullah (s.a.) ilâhî bir risalet ve davet sahibidir. Bu risalet, Allah Te-âlâ tarafından ona vahyedilmiştir. Artık kendi nebisinin peygamberliğinin doğru olduğuna ve o peygamberin sadık bulunduğuna şahit olarak Allah Teâlâ kâfidir. [24]
Rasul'e İtaat Allah'a İtaattir, Kur'an'ı Tedebbür Ve Tefekkür Etmek Lâzımdır, Kur'an Allah Katındandır
80- Kim o Peygamber'e itaat ederse muhakkak Allah'a itaat etmiştir. Kim de yüz çevirirse... Zaten seni onların başına bekçi göndermedik ya!
81- Onlar (sana): "Hayhay, emrine uyduk" derler. Fakat senin yanından ayrıldıkları zaman da onlardan bir topluluk senin söylediklerinden başkasını geceleyin kurarlar. Allah onların gizlice ne planlar kurduklarını yazıyor. Onun için sen onlardan yüz çevir (aldırış etme). Allah'a güvenip dayan. Allah, bir vekil olarak yeter.
82- Onlar hâlâ Kur'an'ı gereği gibi düşünmeyecekler mi? Eğer o, Allah'tan başkası tarafından olsaydı elbet içinde birbirini tutmayan bir çok (tutarsızlıklar) bulurlardı.
Belagat:
"Onlar hâlâ Kur'an'ı gereği gibi düşünmeyecekler mi?" ifadesi inkâr ve tenkit murad edilerek kullanılmış bir sorudur. [25]
Kelime ve İbareler:
Biz "seni onların başına bekçi" amellerini gözetleyen, koruyan olarak "göndermedik". Aksine Allah'ın azabıyla korkutucu, nezir olarak gönderdik. İşleri bize aittir, taşkınlıklarının karşılığını biz vereceğiz. Bu ifade savaş emri gelmeden önceki devir ile ilgilidir.
"Bir topluluk" gündüz sana "söylediklerinden başka" şeyleri "geceleyin planlayıp kurarlar." Yahut hilekârlık ederek senin söylediğin ve emrettiğinin aksini tertip ederler. Ya da itaat edeceklerine dair verdikleri sözün ve garantinin tersine harekette bulunurlar. Çünkü onlar kabulü değil, reddi, itaati değil isyanı içlerinde gizlemektedirler, söyledikleri ve dışa vurdukları şeylerde münafıklık yapmaktadırlar.
"Allah onların gizlice ne planlar kurduklarını yazıyor." Geceleyin kurdukları gizli planlarını, ona göre cezalandırılmaları için onların sayfalarına yazılmasını emrediyor.
"Onlar hâlâ Kur'an-ı gereği gibi düşünmeyecekler mi?" Kur'an-ı Kerim'i iyice düşünüp, ondaki eşsiz manalara nazar kılıyorlar mı?" Kur'an'ı tedebbürün manası, manalarını düşünmek, içindekileri anlayıp kavramak demektir.
"Eğer o Allah'tan başkası tarafından olsaydı" manalarında çelişkiler, nazmında ve belagatında aykırılıklar bulunurdu da bazı ayetler mucize mertebesine vardığı halde diğer bazıları o dereceden geri kalır ve dolayısıyla benzerinin meydana getirilmesi mümkün olurdu. Gayb ile ilgili verdiği haberlerin bir kısmı haber verilen konuyla uyumluluk gösterir, diğer bir kısmı ise konuya tamamen zıt olurdu. Bazı ayetler sahih bir manaya delâlet ederken bazıları fasit olan ve uygun bulunmayan bir manaya delâlet ederdi. [26]
Nüzul Sebebi
Mukâtü'in rivayetine göre Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyururdu: "Beni seven muhakkak Allah'ı sevmiştir. Bana itaat eden muhakkak Allah'a itaat etmiştir. " Bunun üzerine münafıklar şöyle demeye başladılar: Şu adamın söylediğini işitmiyor musunuz? Bize Allah'tan başkasına ibadet etmememizi yasakladığı halde kendisi neredeyse şirke giriyor. Hıristiyanların İsa'yı rab edindikleri gibi bizim de kendisini rab edinmemizi istiyor. Bunun üzerine Allah Teâlâ bu ayet-i kerimeyi inzal eyledi. [27]
Ayetler Arası İlişki
Cenab-ı Hak yukarıda geçen Allah'a ve Rasulüne itat emrini burada tekit etmekte, Rasul-i Ekrem (s.a.)'e itaatin netice itibarıyla Allah'a itaat olduğunu beyan buyurmakta, münafıkların entrika ve hilekârlıklarını ortaya çıkarmaktadır. [28]
Açıklaması
Allah Teâlâ, kulu ve peygamberi olan Hz. Muhammed (s.a.) hakkında haber vermekte, ona itaat edenin Allah'a itaat etmiş olduğunu, ona isyan edenin Allah'a isyan etmiş bulunduğunu, çünkü onun asla kendi arzu ve hevesine göre konuşmadığını, söylediklerinin kendisine gönderilen bir vahiy olduğunu bildirmektedir. Sahihayn'da Ebu Hureyre (r.a.)'den nakledilen bir rivayette Cenab-ı peygamber (s.a.) şöyle buyurmaktadır: "Kim bana itaat ederse muhakkak Allah'a itaat etmiştir. Kim bana isyan ederse muhakkak Allah'a isyan etmiştir. Kim emire itaat ederse, muhakkak bana itaat etmiştir. Kim de emire isyan ederse muhakkak bana isyan etmiştir."
Ayetin manası: Kim Rasul-i Ekrem'e (s.a.) itaat ederse, o muhakkak Allah'a itaat etmiş olmaktadır. Zira gerçekte emreden ve nehyeden Allah Teâlâ'dır. Peygamber ise sadece emri ve nehyi, yasağı teklif etmektedir. Dolayısıyla itaat, bizzat Peygamber'e değil, onun emri ve nehyi kendisinden alıp teklif ettiği zata yani Allah azze ve celle'ye yapılmış olmaktadır.
Ama Hz. Peygamber (s.a.)'in dünya işlerine dair emir ve tavsiye ettiği hurmaların aşılanması, zeytin yağı yenmesi ve bedene sürülmesi, buğday, arpa gibi yiyeceklerin öğütülürken, hamur yapılıp yoğrulurken tartılması gibi hususlara gelince, bunlar kendisinin kanaati ve içtihadıdır.
Ashab-ı Kiram (r. anhum) bir işle ilgili olarak onun Allah'tan gelen bir vahiy mi, yoksa Cenab-ı Peygamberin bir içtihadı mı olduğu hakkında şüphe ettikleri zaman Rasul-i Ekrem'e (s.a.) sorarlardı. Eğer vahiy ise tereddütsüzce itaat ederlerdi. Şayet kendi görüşü ise onlar da görüşlerini söylerler, daha uygun gördükleri husus varsa onu beyan ederlerdi. Nitekim Bedir ve Uhud savaşlarında böyle olmuştur. Resulullah (s.a.) bazan onların görüşlerine katılır ve uygulardı.
Ey Habibim sana itaatten yüz çeviren muhakkak zarara ve hüsrana uğrar, kaybeder. Onun işi hakkında senin yapacağın bir şey yoktur. İstediğim şey hususunda onu zorlayamazsın. Sana düşen sadece belağ yani tebliğ etmektir. Onların üzerine musallat olmuş, zorba birisi değilsin sen. Hüsran ve helak onlara er veya geç ulaşacaktır. Nitekim sahih bir hadiste şöyle buyurulmaktadır: 'Kim Allah'a ve Rasulü'ne itaat ederse muhakkak rüşde (hidayete) ermiştir. Kim de Allah'a ve Rasulü'ne isyan ederse, o kimse kendisinden başkasına zarar : ermiş olmaz."
Daha sonra Allah Teâlâ münafıkların durumlarını haber veriyor. Onlar zahiren muvafakat ve itaat ettiklerini belirtirler. Münafıklık edip zahiri bir teslimiyet arz ederek "Bizim işimiz sana itaat etmektir" ya da "Emrine itaat edilecek bir emirdir" derler. Senin bulunduğun yerden ayrılıp uzaklaştıktan sonra ise geceleyin senin yanında söyleyip arz ettiklerinden başka görüş ve fikirler, planlar kurarlar, tertip ederler. İbni Cerir et-Taberî, İbni Abbas (r.a.)'tan onun şöyle dediğini rivayet ediyor: Onlar öyle insanlardı ki Resulullah (s.a.)'m »anında bulunurlar iken canlarını ve mallarını güven altına almak için, Allah'a ve Rasulü'ne iman ettik, derlerdi. Fakat Allah Rasulü'nün yanından çıkrıktan sonra onun yanında söylediklerinin aksine bir tavır ve yola girerlerdi. O sebepten dolayı Allah Teâlâ kendilerini ayıplayıp azarlamıştır.
Allah celle ve alâ onların tertip ve tuzaklarını bilmektedir. Kulların işlerini ve sözlerini yazmaya memur kıldığı yazıcı hafaza meleklerine, münafıkların bu hal ve sözlerini yazıp kaydetmelerini de emretmektedir. Bu tehditteki mana şudur: Cenab-ı Hak haber veriyor ki kendisi o münafıkların gönüllerinden geçenleri de, aralarında gizlice konuştukları sırları da, Rasul-i Ekrem (s.a.) Hazretlerine muhalefet ve isyan etme hususunda geceleyin verdikleri ve vardıkları kararları da -her ne kadar zahiren ona itaatkâr ve muvafakat eder gözükseler ie- gayet iyi bilmektedir, o yüzden de onları cezalandıracaktır.
Ey Rasulüm! Sen onlardan yüz çevir. Müsamahakâr ol, onlara karşı da yumuşak davran. Hemen onları hesaba çekme, kurdukları komplo ve desiselere fazla önem verme, açıklarını hemen ortaya dökme. Ve onlardan da korkma, Allah Teâlâ'ya tevekkül et. O'na güven, işini O'na ısmarla, bütün işlerinde O'na güvenip dayan. Çünkü onların seslerine karşı Allah sana yeter. Zira Allah Teâlâ, kendisine tevekkül edip, yalnız O'na dönenlere dost, yardımcı ve destek olarak kâfidir.
Allah Teâlâ, ondan sonra Kur'an-ı Kerim'i tedebbür etmeyi, manasını iyice düşünerek okumayı, muhkem manaları ve belâğatli lafızlarını anlamayı emrediyor. Bu düşünce yolunun plan ve metodunu tashih etmek hususu zaten O'nun kefaleti altındadır. O Kur'an'da hiçbir ihtilâf, karışıklık, çelişki bulunmadığını, çünkü onun Hakîm ve Hamîd olan Allah katından indirildiğini, Hak'tan gelen bir hak olduğunu haber veriyor. Onun için, Allah Teâlâ "Onlar Kur'an'ı hiç düşünmüyorlar mı? Yoksa onların kalpleri üzerinde (kat kat) kilitler mi var?" (Muhammed, 47/24) ayetindeki sualden sonra buyuruyor ki: "Eğer o Allah'tan başkası tarafından olsaydı" (Nisa, 4/82) yani kul tarafından yazılıp ortaya konmuş olsaydı, "Elbet içinde birbirini tutmayan birçok (şeyler) bulurlardı." Yani onda pek çok ihtilâf, tezat, tutarsızlık ve benzeri şeylere rastlarlardı. Halbuki şu Kur'an bütün bu tür eksikliklerden salim ve uzaktır, çünkü o Allah Teâlâ'nın katından inmiştir.
Bulunması muhtemel ihtilâf ve farklılıkların ortaya çıkacağı yerler ya Kur'an'm nazmında ya da manalarında olabilirdi.
Nazmı ve belâğati yönüyle düşünülse bazı ayetler mucize derecesine varmış iken diğer bazıları o dereceden daha aşağı olabilirdi.
Manaları yönüyle düşünülecek olursa bazı ayetlerin manası doğru, bazısının ki fasit ve sakat olabilirdi. Gaybdan, geçmiş ümmetlerin kıssalarından haber verirken gerçeğe uygun olan haberlerin yanısıra gerçek ve vakıa ile bağdaşmayanları da nakledebilirdi. Milletlerin sosyal, iktisadî ve siyasî ahvali ile ilgili gerçekleri tasvir ettiği gibi hurafeleri ve yanlışları da zikredebilirdi. Akide esaslarını, anayasa prensiplerini, genel hükümleri ihtiva eylediği gibi bunları çürüten ve yıkan hükümler de bulundurabilirdi.
Tertibi bakımından ele alınacak olursa Kur'an-ı Hakim, toptan değil de yirmi üç küsur yıl boyunca çeşitli olaylar ve münasebetlere göre ayrı ayrı, per-deypey indirilmesine rağmen son derece sağlam, tutarlı, mütenasip, şahane bir düzene sahiptir. Zira Peygamberimiz (s.a.) Hazretleri her bir ayet ve sure vah-yolunduğunda kâtiplerine onlara nereye yazacaklarını, tescil edeceklerini bildirmiş ve takip etmiştir. Zaten kendisi de ayetleri hafızasından silinmeyecek şekilde sağlam ve sabit olarak "(Habibim) seni okutacağız da (asla) unutmayacaksın" (A'lâ, 87/6) ayetinde belirtildiği gibi ezbere biliyordu.
İşte bu çeşit ihtilâf ve ihtimallerin hiçbiri Kur'an-ı Kerim'de bulunmamaktadır. Bu da kesin bir şekilde gösteriyor ki Kur'an, Allah kelâmıdır. Ne önünden, ne ardından ona hiçbir batıl (yanaşıp) gelemez. O, belâğatiyle, fesahatiyle, akıcılığıyla bütün beliğ ve fasih kimseleri acze düşürmüştür. Gerçekleri hiçbir ihtilâf ve çelişki olmaksızın tam manasıyla tasvir eylemiştir. Geçip gitmiş devirleri vakıaya uygun olarak doğruca haber verdiği gibi, zamanındaki ahvali, nefisîerdeki ve kalplerdeki gizli esrarı da hayret ve şaşkınlık verecek şekilde, tenkitçi dilleri susturacak ölçüde sağlamca bildirmiş, gelecekle ilgili verdiği haberler de aynen öylece gerçekleşmiştir. Akidenin temel prensiplerini, genel ve özel konulara, milletlerarası siyaset ve yönetime ait daha önce görülmemiş hü-kümer vaz'etmiştir. Öyle ki bunlar, bugün beşeriyetin uzun bir mücadele ve çalkantılar döneminden sonra ulaşabildiği en modern ve sağlam nazariye ve felsefî doktrinlerden daha ileri bir seviyede durmaktadır.
Gayb âlemini, kıyamet manzaralarını öyle canlı, hissedebilir bir şekilde bize tasvir etmiştir ki sanki onları görüyormuş, onları yaşıyormuş gibi oluruz. Şiddetli etkisinden ve muhteşem bir şekilde tasvirinden, hikayelerinin doğru ve gerçekçi oluşundan ötürü zihinlerimizde bıraktığı izler kaybolmak bilmez: "Allah, kelâmının en güzelini -(ayetleri birbiriyle) ahenkli, katmerli (tıklım tıklım gerçeklerle dolu) bir kitap halinde- indirmiştir ki Rablerine derin saygı göstermekte olanların ondan derileri ürperir, sonra da hem derileri, hem kalpleri Allah'ın zikrine (yatışıp)yumuşar." (Zümer, 39/23).
Eğer Müslümanlar kendilerine karşı insaflı düşünüp davransalar bu mübarek Kur'an'ı terk edilmiş olarak bırakmazlardı. Onun ihtiva ettiklerini iyice düşünseler ve kendileri için çizdiği en doğru hayat yolunu anlayıp takip etselerdi, şu andaki zelil duruma düşmezlerdi. Kur"an bir hidayet rehberidir, bu ümmetin nurudur, ışığıdır. Allah Teâlâ'nm bildirdiği dosdoğru yoldur, mutluluk anahtarıdır, gerçek menfaatin gerçekleşmesi İslâm ümmetinin bina edilip medeniyetle ilerlemesinin tek yoludur. Nitekim Allah celle ve alâ şöyle buyuruyor: "Gerçek bu Kur'an (insanları) öyle bir yola doğrultup götürür ki o, en adil ve en doğru bir (yol)dur. O, salih amel (ve hareketlerde bulunan müminlere kendileri için muhakkak bir ecir olduğunu da müjdeler." (İsra, 17/9). [29]
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler
Ayet-i kerimeler şu noktalara işaret etmektedir:
1- Resulullah'a (s.a.) itaat farzdır. Ona itaat etmek Allah Teâlâ'ya itaat etmek demektir.
2- Allah'ın Rasulü'ne itaatten yüz çeviren kendi heva ve arzularına tabi olmuş, şehvetlerine boyun eğmiştir, gerçek menfaatini ziyan etmiştir. Kendisini dünyada uçuruma sürüklemiş, ahirette de cehennem azabına düşürmüş olmaktadır.
3- Münafıkların hile ve foyaları ortaya çıkarılmıştır. Onlar Hazret-i Nebiy-yi Ekrem'in (s.a.) yanmdayken "Biz itaat ediyoruz" veya "Senin emrine itaat edilir" gibi sözler söylüyorlar, ancak hemen daha evvel söylediklerinin tersini ortaya koyuyorlardı. Bu basit, cahil, sefih insanların bile takınmaya tenezzül etmeyecekleri bir tavırdı. Onların Peygamberin huzurunda iken söylediklerinin hiçbir yaran yoktur. Çünkü itaate yürekten inanmayan hakikatte itaatkâr sayılmaz. Makbul ve muteber olan sonuçlardır. Şu sabittir ki itaat itikadın ya-nısıra fiilen bulunmasıyla geçerli ve faydalı olur.
O münafıklar o türlü tavırlarından bir şey de ele geçirmiş değildirler. Tam aksi ortaya çıkmış, daha dünyadayken bütün insanların önünde rezil duruma düşmüşler, ahirette de bu nifakları helak ve hüsrana uğramalarına sebep olmuştur. Çünkü Allah Teâlâ münafıklıklarını amel defterlerine kayıt etmiştir, ona göre cezalarını verecektir.
Ondan dolayı münafıklara pek önem vermeye de gerek yoktur. Zaten Peygamber Efendimiz (s.a.)'e de onlardan yüz çevirmesi, onların işini Allah Te-âlâ'ya ısmarlaması, düşmanlara karşı zafer elde etmek için O'na tevekkül edip güvenmesi emrolunmuştur. Allah ne güzel dost ve ne güzel vekildir.
4- Manalarını anlamak için Kur'an-ı Kerim'i tedebbür etmek, iyice anlamaya çalışarak okumak bir vazifedir, her Müslümana dinen bir farzdır. Manaları ve gözettiği hedefler üzerinde durmadan, düşünmeden, sadece tilâvetle okumak yeterli değildir. Burada düşünmeye, istidlalde bulunmaya, akaid ve dinin temel esaslarında taklidin iptal edildiğine de delil bulunduğu gibi ayet ayrıca kıyas prensibinin ispatı hususunda da delil teşkil etmektedir.
5- Ayetteki "birçok ihtilâflar bulurlardı" cümlesinden maksat, kıraat lafız-larındaki, misal ve delâletlerinin lafızlarındaki, sure ve ayetlerin miktarların-daki farklılıklar değildir. Kastedilen belagat seviyesindeki mucize olan nazmın-daki, manaları ve fikirlerdeki, haberler ve gayb alemiyle ilgili hususlardaki, hayat nizamı ve hükümlerindeki çelişki ve farklılığın olmamasıdır. [30]
Sağlam Bir Kaynağa Dayanmaksızın Haber Yaymak
83- Onlara eminlik veya korku hususunda bir haber geldiği vakit onu yayıverirler. Halbuki bunu Peygamber'e ve onlardan (müminlerden) emir sahiplerine (idarecilere) havale etmiş olsalar onlardan hüküm çıkarmaya kadir
olanlar onun ne olduğunu bilirlerdi. Allah'ın sizin üzerinizdeki lütf u inayeti ve esirgemesi olmasaydı, birazınız
müstesna olmak üzere muhakkak ki şeytana uyup gitmiştiniz.
İ'râb:
"...birazı müstesna" ifadesinde İbnü'l-Enbârî'nin zikrettiği gibi (I, 262) altı ihtimal vardır:
1- İstisna, "Şeytana uyardınız" cümlesinden olabilir.
2- "Hüküm çıkarmaya kadir olanlar" cümlesindeki cemi vâv'ından olabilir.
3- "Haberi yayarlar" cümlesinden olabilir.
4- "Bihî: haberi" kelimesinden olabilir.
5- "Onlara geldiği zaman" cümlesindeki hum (onlara) kısmından istisna olabilir.
6- "Sizin üzerinizdeki nimeti" cümlesindeki aleykum (sizin) kısmından olabilir.
Şöyle de denmiştir. Bunun takdiri "illâ ittibâan kalîlen" (az bir tâbi oluş) şeklindedir. Mevsuf olan kelime (ittibâan) hazfedilmiş, sıfatı onun yerine ikame edilmiştir. Zamahşerî der ki: Bu, "Sizden birazı müstesna" veya "az bir tabi oluş hariç" takdirindedir. [31]
Kelime ve İbareler:
"Onlara bir haber geldiği" yani Rasul-i Ekrem'in (s.a.) seriyyelerinin, askerî birliklerin elde ettikleri bir zafer veya yenilgi haberi geldiği "vakit onu ya-yıverirler."
"Halbuki bunu onu emir sahiplerine havale etmiş olsalardı", Ashabın büyükleri gibi görüş ve dirayet sahibi olanlara müracaat etseler veya kendilerine kesin haber gelene kadar sussalar.
"onlardan hüküm çıkarmaya kadir olanlar..." İstinbât, kuyudan suyu çıkarmak manasınadır. Burada murad olunan ise alim bir adamın aklı ve ilmi sayesinde ortaya çıkardığı fikir, hüküm ve meselelere dair çözümlerdir. İşte öyle alim kişiler gerçek durumu peygamberden ve emir sahiplerinden öğrenip yayanlardır, "onun ne olduğunu" yayılması uygun bir haber olup olmadığını "bilirlerdi. "
"Allah'ın sizin üzerinizdeki lütfü inayeti" yani İslâm nimeti "ve esirgemesi" yani Kur'an-ı Kerim göndermek suretiyle merhameti olmasaydı "şeytana uyup gitmiştiniz." Onun emrettiği fuhuş ve münkerata kapılmıştınız. [32]
Nüzul Sebebi
Müslim, Ömer b. el-Hattab'dan (r.a.) rivayet etmiştir: Peygamber (s.a.) hanımlarından itizal ettiğinde (uzaklaştığında) mescide girmiştim. Baktım ki insanlar ellerindeki çakıl taşlarıyla yere bir şeyler çiziktiriyorlar: "Resulullah (s.a.) hanımlarını boşadı" diyerek üzülüyorlardı. Mescidin kapısına dikildim ve var gücümle "Hanımlarını boşamadı" diye bağırdım. Bunun üzerine bu ayet nazil oldu: "Onlara eminlik veya korku hususunda bir haber geldiği zaman onu yayıverirler. Halbuki bunu peygamberlere ve onlardan (müminlerden) emir sahiplerine havale etmiş olsalardı, onlardan hüküm çıkarmaya kadir olanlar onun ne olduğunu bilirlerdi." O haberin hükmünü istinbât eden bendim.
İbni Cerir et-Taberî diyor ki: Bu ayet, Rasul-i Ekrem'in (s.a.) kendilerine söylediğinin veya kendilerinin Hz. Peygamber'e söyledikleri söz ve vaadlerin tersine planlar ve desiseler kuran topluluk hakkında nazil olmuştur.
Suyutî ise: "Ayet-i kerime münafıklardan veya zayıf imanlı müminlerden bir grup hakkında nazil olmuştur. Bazı müminlerin kalpleri zayıflasın, Peygamberimiz (s.a.) de rahatsız olsun diye böyle bir yola tevessül ederdi" demektedir.
Kanaatimce Suyutî'nin söylediği sebep daha barizdir. Zira haber yaymak, bazı söylentilerin dolaşmasına yardımcı olmak ya ümmetin düşmanı bulunan münafıkların kötü bir maksatla işledikleri bir fiil yahut da zayıf imanlı, cahil halk tabakasının iyi niyetle yaptıkları bir iş olabilir. Hz. Ömer (r.a.)'in tavrı da nüzul sebeplerinden birisi olabilir.
Zemahşerî ise şöyle diyor: Bunlar henüz sosyal olaylar hakkında tecrübesi bulunmayan, işlerin iç yüzünden haberdar olmayan zayıf imanlı bazı Müslü-manlardı. Rasul-i Ekrem (s.a.) Hazretlerinin gönderdiği seriyyeler (askerî birlikler) ile ilgili olarak kendilerine ulaşan bir emniyet, selâmet, korku, aksaklık, hezimet haberini derhal yayarlar, bu şayia da genel bir bozgunluk veya felâket sebebi olurdu. [33]
Ayetler Arası İlişki
Ayet-i kerimenin kendisinden önceki kısımla münasebeti açıktır: Allah Te-âlâ burada Kur"an-ı Kerim'in tedebbür edilmesini, iyice düşünerek okunmasını, anlaşılması için dikkat ve gayret sarf edilmesini emretmektedir. Bu da hayatın bütün işlerinde ve ahvalinde -haberleri nakletmek vb. şeyler de buna dahildir-meseleyi araştırıp tahkik etmek zaruretini öğrenmeye sevkeden bir sebeptir. [34]
Açıklaması
Bu, işlerin ve meselelerin gerçek yönünü öğrenmeden hemen haberini alıp yayan kimselere yöneltilmiş bir nehiydir. Çünkü haberlerin sahih olmaması da mümkündür. Müslim Sahih'inde Ebu Hureyre'nin naklettiği bir hadiste Peygamberimiz (s.a.)'in "Kişiye günah olarak her duyduğunu anlatması yeter" buyurduğunu rivayet etmektedir. Başka bir sahih hadiste de 'Yalan olduğunu zannettiği bir sözü anlatıp nakleden kişi de iki yalancıdan biridir" buyurmaktadır. Buhari ve Müslim'de Muğire b. Şu'be'den (r.a.) nakledildiğine göre Rasul-ı Ekrem (s.a.): "Kîl u kâl'den (yani dedikodudan nehyetmiştir." Yani insanların dillerinde dolaşan sözleri hiç bir araştırma ve soruşturma yapmadan nakletmeyi yasaklamıştır. Ebu Davud'un S«nen'inde de "Zeâmû (demişler, ileri sürmüşler) sözü kişi için ne kötü bir binittir" buyurulmuştur.
Ayetin manası şöyledir: Emniyet (barış) ve korku (savaş) durumları ile ilgili bir haber güvenilir olmayan kaynaklardan gelerek cahil halka veya münafıklara ya da genel konularda tecrübesi ve bilgisi bulunmayan bazı zayıf Müslümanlara ulaşabilir ve onlar da hemen halka duyurup yaymaya girişebilirler. Bu ise insanların genel menfaatine zarar veren kötü bir iştir.
O sebeple kamu işleri ile ilgili söz ve açıklamaların Müslümanların başkanına yani Rasul-i Ekrem'e (s.a.) veya emir sahibi olan idarecilere, ehl-i hal ve'l-akd olan ümmetin şûra heyetinin üyesi bulunan zatlara bırakılması gerekir. O tür konularda konuşma hakkına onlar sahiptir. Sağlam haberleri, işlerin gerçek yönlerini ortaya çıkarma imkânı onların elindedir. Bilgileri, istifade ettikleri kaynakların çeşitliliği, savaş ve savaş hileleri, entrikaları hususundaki tecrübelerine dayanarak alınması gerekli tedbirler ve söylenecek sözler hakkında onlar yetkilidirler.
Her duyduğunuzu anlatmakta, sağlamlığını araştırıp sormadan bütün haberleri nakletmekte ise devlete açık bir zarar verme durumu söz konusudur. O yüzden zamanımızda her devlet basm-yaym, radyo, televizyon ve diğer iletişim organlarındaki haberlere belli oranda sansür uygulamaktadır. Tâ ki toplumda kargaşa ve karışıklık çıkmasın, insanlar şayialara kapılmasın. Bu kontrol, sansür barışta da, savaş zamanlarında da mevcuttur.
Daha sonra Allah Teâlâ imam sağlam olan müminlere lütf u inayet edip kendilerini o türlü bozuk ve şaibeli akımlardan koruduğunu belirterek beyan ediyor ki: Eğer Allah'ın, sizin üzerinizdeki lütfü ve esirgemesi olmasaydı -çünkü sizi hidayete sevkeden, Allah'a ve Rasulü'ne itaat etmeye muvaffak kılan, sizi sağlam bir ilmî kaynağa yani peygambere ve ümmetin emir sahibi olan zevatına idarecilerine müracaat etmeye kılavuzlayan O'dur- sizler de şeytanın vesveselerine uyardınız veya Zamahşerî'nin dediği gibi kâfir olarak kalırdınız. Bundan sizin pek azınız müstesna olurdu, yahut birazcık bir itaatla da olsa şeytana uyardınız. Bu ayet-i kerimenin bir benzeri de şu ayettir: "Eğer üzerinizde Allah'ın fazl u rahmeti olmasaydı içinizden hiçbiriniz ebedi temize çıkamazdı" (Nûr, 24/21). [35]
Ayetten Çıkan Hüküm Ve Hikmetler
Ayet-i kerimenin yönelttiği nasihat ve irşadlar şunlardır:
1- Haberleri rivayet ve hikâye etmeden önce doğru olup olmadığını araştırmak vaciptir. Duyurulacak haberler üzerinde genel bir kontrol gereklidir. Böylece ümmetin sırları ve birliği korunmuş, güçlü, birbirine bağlı ve sağlamca hayatını devam ettirmesine, maksatlı propaganda ve şayialardan etkilenmemesine çalışılmış olur.
2- İlim ve tecrübe sahipleri ile ümmetin idarecisi mevkiinde bulunanlar genel meseleler, kamu işleri hususunda konuşma hakkına daha lâyıktırlar. Bunlar aynı zamanda dinî konularda çalışma görevinin başındadırlar.
3- Allah Teâlâ'nın lütfü ve inayeti, rahmeti olmazsa, şeytanın vesvese ve iğvalarının peşine düşmek pek çok rastlanan ve görülen bir durumdur.
4- İmam el-Cassâs er-Râzî der ki: Ayet aynı zamanda olaylar ile ilgili hükümlerde kıyas ve içtihat ile hüküm vermenin vacip olduğuna da delâlet etmektedir. Müminlerin meselelerini, olayları hayatında ve huzurunda iken Ra-sul-i Ekrem'e (s.a.), vefatından sonra veya huzurunda değil iken de alimlere havale ve arz etmelerini emretmektedir. Şüphesiz ki bu, hakkında nas bulunmayan konulardaki meselelerde böyledir. Çünkü üzerinde nas bulunan meselelerin istinbatı, hükümlerinin yeniden konması diye bir şey asla söz konusu olamaz. Böylece şu sabit olmaktadır ki Allah'ın ahkâmından kimisi üzerinde nas bulunmaktadır, kimisi de nassm arasına, muhtevasına konulmuştur. Bize düşen bu ikinci kısmı istidlal ve istinbat yoluyla öğrenmeye çalışmaktır.
Ayet-i kerimenin ihtiva ettiği bir kısım manalar da şunlardır: Hadiseler ve olaylar ile ilgili hükümlerden bazıları hakkında nas bulunmaz, ama o hüküm hakkında delâlet ve işaretler vardır. Alimlerin o hükmü istinbat etmesi, hakkında nas bulunan benzeri meselelere kıyas ederek neticeye varması gerekir. Avam insanlardan olan kişilerin de bu olaylarla ilgili hükümlerde alimleri taklit etmesi icap eder. Peygamber (s.a.) Efendimiz de bazan hükümleri istinbat etmek, delilleri kullanarak hükme varmakla mükellef olmuştur. Çünkü Allah Teâlâ Rasul'e (s.a.) ve emir sahiplerine (idarecilere) müracaat etmeyi emrettikten sonra "Onlardan hüküm çıkarmaya kadir olanlar, onun ne olduğunu bilirlerdi" buyurmuştur. Bunu Rasul'ü hariç tutup sadece emir sahiplerine mahsus bir iş olarak tespit etmemiştir. Bu da gösteriyor ki herkesin istinbat ve istidlal yoluyla hükmü öğrenmeye çalışma hakkı bulunmaktadır.[36]
Cihada Teşvik
84- Artık Allah yolunda savaş. Sen ken- dinden başkasından mükellef tutulma- yacaksın. İman edenleri de teşvik et. Olur ki Allah o kâfir olanların şiddeti n* defeder. Allah'ın azabı çok çetindir, ibret alınacak cezası da pek şiddet-
Kelime ve İbareler:
"Sen kendinden başkasından mükellef tutulmayacaksın." Onların cihad yolunda geri durmalarına önem verme. Tek başına da olsa sen savaş. Sana zafer vaad olunmuştur.
"Olur ki Allah o kâfirlerin şiddetini" yani güçleri ve saldırılarını "defeder." [37]
Ayetler Arası İlişki
Allah Teâlâ daha önceki ayette münafıkların ve imanı zayıf olanların gevşeklik ve cihaddan geri durduklarını, itaat edecekleri görüntüsü verdikleri halde kalplerinde bunun zıddmı taşıdıklarını zikredince, buradaki ayete "Artık sen Allah yolunda savaş." diye başlamıştır[38]
Açıklaması
Allah Teâlâ bu ayet-i kerimede de kulu ve peygamberi Muhammed (s.a.)'e savaşa bizzat girişmesini, kendisine yardımdan geri duranları bırakmasını ve onlara önem vermemesini emretmektedir.
Ey Habibim Muhammed! Artık sen Allah yolunda savaş. Onlar seni yalnız ve tek başına bıraksalar da önemli değil. Eğer düşmanlara karşı zafer elde etmek istiyorsan kendinden başkasını cihada atılması için sorumlu tutma. Çünkü sana yardımcı olacak olan Allah'tır, askerler değil. O isterse sana tek başına da, etrafında binlerce asker ile yardım ettiği nusret ve zaferi nasip eder.
Kendin dışında kalan ve niçin bize savaşı farz kıldın ya Rab diyen, senin yanında ve karşında arz ettikleri itaatten başka entrika ve planlarla meşgul olanlara gelince onları kendi işleriyle başbaşa bırak. Şüphesiz Allah yaptıklarının cezasını verecektir.
Onlar hakkında sana düşen sadece cihada teşvik etmektir, onları kınamak, azarlamak değildir. Allah Teâlâ haber verip vaad ediyor ki -O asla vaadinden caymaz- sana yönelecek şu Kureyş kafilesinin her ne türlü şiddet ve kuvveti olursa olsun onu defedecektir. Çünkü Allah Teâlâ kudret ve kuvvetçe de Kureyş'ten çetindir. Kahr u ceza, azap etme bakımından da daha çetindir. Onların kâfirlikleri, hak aleyhine cüretkârlıkları sebebiyle dünyada da ahirette de cezalarını vermeye kadirdir.
İşte bu ilâhî vaad fiilen gerçekleşmiş, Allah Teâlâ kâfirlerin satvet ve kuvvetlerini defetmiş ve kırmıştır. Şöyle ki: Ebu Süfyan Uhud savaşından sonra gelecek yıl Bedir'de Müslümanlarla tekrar karşılaşma ve savaşma talebinde bulunmuş, Resulullah (s.a.) da bu talebi kabul etmişti. Uhud savaşının üçüncü senesinde Küçük Bedir'de karşılaşma vakti geldiğinde Rasul-i Ekrem (s.a.) kesin olarak çıkma kararını vererek: "Nefsim elinde olan Allah'a yemin olsun ki tek başıma da olsam savaşa muhakkak çıkacağım" buyurmuş, beraberinde sadece yetmiş kişi bulunduğu halde sefere çıkmış ve zafer elde etmişlerdi. Çünkü Ebu Süfyan "Bu yıl kıtlık yılı diyerek yoldan geri dönmüştü." Kureyşlilerin yanında sadece kavut bulunuyordu, halbu ki onlar savaş gibi önemli işlere ancak bolluk zamanlarında girişirlerdi. Böylelikle Allah Teâlâ Peygamber Efendimiz (s.a.)'den kâfirlerin şerrini defetmiştir. [39]
Ayetten Çıkan Hüküm Ve Hikmetler
Bu ayet-i kerime savaşa ve muharebeye girmeye en yüksek derecede bir teşviki ihtiva etmektedir. Müslümanlar cihada katılmaktan geri durdukları taktirde sadece Peygamberimiz (s.a.) sorumlu tutulmaktadır. Mana şöyledir: Düşmana karşı cihadı, mustaz'af (himaye ve yardıma muhtaç) müminlere imdada koşmayı tek başına da kalsan terk etme. Çünkü Allah sana zafer vermeyi vaad etmektedir. ez-Zeccac diyor ki: Allah Teâlâ peygamberine tek başına savaşma durumunda kalsa bile cihadı emretmiştir. Çünkü nusret ve zaferi garanti etmiştir.
Ayet-i kerime Rasul-i Ekrem (s.a.)'in davetine kuvvete baş vurarak karşı gelen müşriklerle tek başına da olsa savaşma emrini aldığına delâlet etmektedir. Aynı zamanda Peygamberimiz (s.a.) Hazretlerinin benzersiz bir şecaat ve cesarete sahip olduğunu da göstermektedir. Nitekim Uhud ve Huneyn savaşlarında da böyle olmuş, asla sebattan ayrılmamıştır. Diğer savaşçılar, kahramanlar bile O'nun arkasında ve siperinde kalmışlardır. Hz. Ali (k.v.) der ki: Harp kızıştığı ve gözleri kan bürüdüğü demlerde Resulullah'ı kalkan edinir, onunla korunurduk. Düşman tarafına O'ndan daha yakın kimse kalmazdı.
Ayet-i celile müminleri cihada, savaşa teşvik hususuna şamil olduğu gibi, Allah Teâlâ'nın peygamberine zafer ve nusret vaadinin, yukarıda açıkladığımız gibi gerçekleştiğini göstermektedir. Bu vaadin kesilmeden devam etmesi halinin bulunması lâzım değildir. Ne zaman bulunursa meselâ bu bir lahza olsa bile Allah vaadinde durmuş demektir. Cenab-ı Hak Küçük Bedir hadisesinde müşriklerin güçlerini kırmıştır; nitekim verdikleri tekrar savaşa gelme sözünden dönen onlar olmuştur: "Savaşta, müminlere Allah'ın yardımı yetti." (Ah-zab, 33/25). Aynı şekilde müminler Hudeybiye'de müşrikler üzerine zafer kazanmışlardır. Müşrikler fırsatını kollayıp Müslümanlara gadretmek, bir baskın düzenlemek niyetinde idiler. Müslümanlar işin farkına vardılar ve hemen harekete geçip baskına hazırlananları esir aldılar. Halbuki o sıralarda iki taraf arasında elçiler gidip gelmekteydi. Bu ayet-i kerimedeki murad işte o hadiselerdir: "O Allah, onların elini sizden çekendi." (Fetih, 48/24).
Allah Teâlâ, Hendek Savaşı gününde de ahzab (müttefik kâfir ordular)nın kalplerine korku salmıştır ve "Savaşta, Allah'ın müminlere yardımı yetti." (Ahzâb, 33/25) ayetinde belirtildiği gibi müşrikler herhangi bir çarpışmaya ve savaşa girmeden bırakıp gitmişlerdir.
Yahudiler de diyarlarından, mallarından, müminlerin kendileriyle savaşmasına gerek kalmadan çıkıp gitmişlerdir. Pek çok Yahudi ve Hıristiyan dâr-ı islâm'da kalmayı ve cizye (vergi) ödemeyi kabullenmişlerdir. Bazıları savaşsız memleketlerini terk etmiştir. Allah Teâlâ müminleri onların kuvvet ve şiddetinden kurtarmıştır.[40]
Güzel Şefaat, Selâm Almak, Ölümden Sonra Diriliş Ve Tevhidin İspatı
85- Kim güzel bir şefaatte bulunursa ondan kendisine bir hisse vardır. Kim de kötü bir şefaatle şefaatte bulunursa ondan kendisine bir pay vardır. Allah her şeye hakkıyla kadir ve nazırdır.
86- Bir selâm ile selâmlandığınız vakit siz ondan daha güzeli ile selâm alın veya onun aynısıyla karşılayın. Şüphesiz ki Allah her şeyin hesabını hakkıyla arayandır.
87- O, öyle bir Allah'tır ki, O'ndan başka hiçbir ilâh yoktur. Olacağında hiçbir şüphe bulunmayan kıyamet günü elbette hepinizi toplayacaktır. O Allah'tan daha doğru sözlü kimdir?
Kelime ve İbareler:
"Kim şefaatte bulunursa..." Bir kimsenin yardımcısı olarak yanına katılıp işinin görülmesinde aracılık ederse...
"Mukît" yani hakkıyla kadir ve koruyucudur, herkese amelinin karşılığı ile mukabele edecektir.
"Tehiyye" aslında uzun ömür dilemek için dua etmek demektir. Ama dahe sonra sabah ve akşam yapılan hayır duaya isim olarak kullanılmıştır. Şeriat Müslümanların selâmını, "esselâmu aleykum" olarak belirlemiştir. Bu selâmde Müslümanların şiar parolasının selâmet, emniyet ve sevgi olduğuna işaret bu lunmaktadır.
"Hasîb" yani amellere göre hesabı gören, mükâfat ve ceza veren. "Allah'tan daha doğru sözlü kimdir'?" Yani Allah'tan daha doğru sözlt kimse yoktur. [41]
Ayetler Arası İlişki
Allah Teâlâ, müminleri cihad ve savaşa teşvik ettikten sonra burada da beyan ediyor ki onlar sana itaat ettiklerinde pek çok hayra nail olacaklardır. Sana da bu hayırdan ulaşacak bir hisse vardır. Çünkü onları cihada teşvikte sen de bir emek sarf ediyorsun. Mücahid der ki: Bu ayet, insanların birbirlerine şefaatçi ve yardımcı olması hakkında inmiştir. [42]
Açıklaması
Hayırlı netice verecek bir iş hususunda yardıma çalışan kimse için hakkın batıla galip gelmesinden bir hisse ve onu takiben elde edilen dünyada şeref ve ganimet, ahirette de nail olunacak sevaptan bir pay vardır.
Aynı şekilde bir günah yolunda katkıda bulunan kimse de çalışması ve niyetinden ötürü gereken günah ve vebali yüklenir. Sahih bir hadiste Rasul-i Ekrem (s.a.) şöyle buyurmuştur: "Hayır işlerinde şefaatçi olunuz, ecir alırsınız. Allah, peygamberinin lisanı üzere dilediği şeyi hükme bağlar." [43]
Şefaat iki nevidir: Güzel ve çirkin. Güzel şefaat, kendisiyle bir Müslüma-nın hakkının gözetildiği, Müslümandan bir şerrin defedildiği veya ona bir hayır sağlayan, Allah rızası için yapılan ve o yüzden rüşvet almayan, caiz olan bir iş hakkında yapılan, Allah'ın had cezalarından bir had ya da kul haklarından bir hak hususunda olmayan türdeki şefaattir. Deniliyor ki: Güzel şefaat, Müslüman için dua etmektir. Çünkü o da Allah Teâlâ katında şefaatte bulunmak manasındadır. Peygamberimiz (s.a.) Hazretleri şöyle buyurmaktadır: "Kim 'Müslüman) kardeşi için gıyabında dua ederse duasına icabet olunur. Melek dua edene de, aynısı senin için olsun, der." [44] İşte bu da dua edenin hissesi olmaktadır. Müslüman aleyhine yapılan dua da bunun tersinedir.
Kötü şefaat ise güzel olanın aksinedir. Şimdi yaygın olan ise aracılık etmeler, adam kayırmalar, menfaat ve rüşvet alarak yapılan kötü şefaatlerdir ve başkalarının haklarını çiğnemek, mallarını zalimce yollarla ele geçirmek için yapılmaktadır. Rivayet edildiğine göre Mesrûk bir şefaatte bulunmuş, lehinde şefaat ettiği kimse de hediye olarak Mesrûk'a bir cariye sunmuştu. Mesrûk hiddetlenerek hediyeyi reddetmiş ve "Kalbinde olanı bilseydim senin ihtiyacın hakkında tek kelâm etmezdim, tamamlanması için bir kelime bile söylemezdim" demiştir. [45]
"Allah her şeye hakkıyla kadir ve nazırdır." Herşeyi muhafaza edicidir, her şeye şahittir. Ayette geçen "mukît" kelimesinin kudret ve iktidar sahibi, hesabı lâyıkıyla görücü, manalarına geldiği de söylenmiştir. Cenab-ı Hak şefaatçılarm maksatlarına muttalidir, bilicidir. Herkese maksadına göre karşılık verecektir. Herkese hak ettiği ceza ve mükâfatı vermeye kadirdir. Çünkü O'nun koyduğu kanuna (sünnetullaha) göre ceza (karşılık) amel ile alâkalıdır.
Daha sonra yüce Mevlâ insanlara selâmı ve selamlaşma âdabını öğretmektedir. Selamlaşma da güzel şefaat gibi insanlar arasında yakınlaşma ve iyi ilişki kurma vasıtalarındandır. Ayette geçen "tehiyye" kelimesinin aslı Allah'ın uzun ömürler vermesi için dua etmek demektir. "Tahiyyat Allah'a mahsustur" diye okunan duanın manası ise Allah'ın mülk ve kudretine delâlet eden ve kendileri yerine kinaye olarak kullanılan lafızlar, ifadeler demektir. Sahih olan burada tehiyye kelimesinin "selâm" manasına gelmesidir. Nitekim Allah Teâlâ da "tehiyye" lafzı ile şöyle buyurmaktadır: "Onlar sana geldikleri zaman seni Allah'ın selâmlamadığı bir şeyle selâmlarlar." (Mücadile, 58/8).
Size bir Müslüman selâm verdiği vakit kendisine ondan daha güzel veya aynı şekildeki bir selâm ile karşılık vermek vaciptir. Daha fazla bir ifade ile selâm almak mendup, benzer bir ifade ile karşılık vermek ise farzdır. Bu şahıs "Esselâmü aleykum" dediği zaman kendisine selâm verilen ya "Ve aleykümü's-selâm" şeklinde yahut da "Ve aleykümü's-selâm ve rahmetullah" şeklinde selâmı alır. Şayet "ve berakâtüh" lafzını eklerse bu daha faziletlidir. Her bir kelime için on hasene (derece) sevap elde eder. Selâmın güleryüz, sevinç ve güzel bir muamele ile alınması daha münasiptir.
İbni Cerir, Selmân-ı Fârisî (r.a.)'den rivayet ediyor: Bir adam Peygamberimize (s.a.) geldi ve "Esselâmü aleyke ya Resulullah" dedi. O da "Ve aleyke's-selâmu ve rahmetullah" dedi. Sonra başka birisi gelip "Esselâmü aleyke ve rahmetullahi ve berakâtüh ya Rasulallah" dedi. Ona da Resulullah (s.a.) "Ve aleyke's-selâm ve rahmetullahi ve berakâtüh" diye karşılık verdi. Daha sonra biri daha gelerek "es-Selâmü aleyke ya Rasulallah ve rahmetullahi ve berakâtüh" dedi. Ona ise cevabı "Ve aleyke" oldu. Bunun üzerine adam "Ey Allah'ın Peygamberi, anam-babam sana feda olsun, filân ve falan kimseler sana gelip selâm verdiklerinde, bana verdiğin karşılıktan daha fazla ifadelerle onların selâmını aldın" deyince Hz. Peygamber (s.a.): "Sen bize bir şey bırakmadın ki. Allah Teâlâ "Bir selâm ile selâmlandığınız vakit ondan daha güzeli ile selâmı alın veya onu aynı-sıyla karşılayın" buyurdu. Biz de sana aymsıyla karşılık verdik" diye cevap verdi.
"Şüphesiz ki Allah her şeyin hesabını hakkıyla arayandır." Sizi selâmlama ve onun dışındaki her şeyden dolayı hesaba çekecektir. Bu ifade selâmın yayılmasını ve selâm verenin selâmını almanın vacip olduğunu tekit etmektedir. Ebu Davud'un Ebu Hureyre (r.a.)'den rivayet ettiğine göre Resulullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: "Nefsim elinde olan Allah'a yemin ederim ki iman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olamazsınız. Size yaptığınız zaman birbirinizi seveceğiniz bir işi göstereyim mi?: Aranızda selâmı yayınız."
Daha sonra Allah Teâlâ onların selamlaşma, cihad, hayır işleri ve şefaat-tan dolayı mükâfat alacaklarını beyan etmekte ve varışın, dönüşün tek ve biricik ilâh bulunan Allah'a olacağını, ahirette yeniden diriliş (ba's) ve amellerin karşılığının verileceğinin kesinlikle vuku bulacağını haber vermektedir. Bu ayet dinin iki esas rüknünü de takrir eylemektedir: Tevhid (Allah'ın tek ilâh ol-duğu)'nu ispat ediyor ve "O, öyle bir Allah'tır ki, ondan başka bir ilâh yoktur" ayetiyle bütün mahlukat üzerinde yegâne ilâhlık haklarının O'na ait olduğunu haber veriyor. Ahirette diriliş (ba's) ve cezanın olacağı da müteakip kasem ile ispat olunmaktadır: "Olacağında hiçbir şüphe bulunmayan kıyamet [46] günü elbette hepinizi toplayacaktır." Cenab-ı Hak gelmiş geçmiş herkesi öldürüp toprak altında toplayacak, sonra da hepsini tek bir sahada diriltecek ve herkese ameline göre karşılık verecektir. Ayet, yeniden dirilme hususunda şek ve şüphe duyanlar hakkında nazil olmuştur. Allah Teâlâ bunu tekit için kendi adına yemin etmiştir.
"O Allah'tan daha doğru sözlü kimdir?" Yani sözünde verdiği haberde, va-ad ve tehdidinde Allah celle ve alâ'dan daha sadık ve doğru kimse yoktur, tek ilâh O'dur, başka bir rab olamaz. O'nun verdiği bu bilgi bütün kâinatı kuşatan ilminden kaynaklanmaktadır. Durum "Benim Rabbim hata da etmez, unutmaz da." (Tâ-Hâ: 20/52) ayetinde buyurulduğu gibidir. [47]
Ayetten Çıkan Hüküm Ve Hikmetler
1- Güzel şefaat mubahtır. Yani hakkını almaya götüren, rüşvete bağlı olmayan şefaat caizdir. Kötü şefaat ise yani bir batıl, günah ve tecavüz için veya Allah'ın had cezalarından bir haddi düşürmek maksadıyla veya bir hakkın çiğnenip iptali ya da rüşvet almak için yapılacak şefaatler haramdır.
Güzel ve kötü olanın tespitinde ölçü şeriattır. Şeriatın güzel gördüğü yani iyilik ve taat yolları ile ilgili olanlar güzel, kötü gördüğü yani masiyet ve haram yolları ile ilgili olan da kötüdür.
2- Tanıdığına, tanımadığına selâm vermeye, merhabalaşmaya teşvik ve terğib olunmaktadır. İmam Nahaî der ki: "Selâm vermek sünnettir, almak ise farzdır." Selâm alırken ne kadar ziyade ifade olursa sevap da o kadar çok olur. Sadece "Esselâmü aleykum" diye selâm verene ve aynı şekilde mukabele edene on hasene verilir. Eğer "rahmetullahi" lafzı ilâve edilirse sevap yirmi hasene, "ve berakâtüh" lafzı da söylenirse sevap otuz hasene olur. Nebi'nin İmrân b. Husayn (r.a.)'dan naklettiği hadiste böyle bildirilmektedir. İbni Abbas (r.a.)'tan mervidir ki: "Selâmı almak vaciptir. Bir adam Müslüman bir topluluğa uğradığında onlara selâm verir de onlar selâmını almayacak olurlarsa, o kimselerden ilahî rahmet çıkarılır, adamın selâmını da melekler alırlar." İbni Cerir'in yine Ibni Abbas (r.a.)'tan nakline göre Peygamberimiz (s.a.) şöyle buyurmuştur: "Allah'ın halkından sana selâm verenin selâmını al, o kişi mecusi de olsa. Çünkü Allah Teâlâ "Bir selâm ile selâmlandığınız vakit, siz ondan daha güzeli ile selâmı alın veya onun aynısıyla karşılayın buyurdu."
Hasmına karşı "Es-selâmü aleyküm" diyen kişi ona canı hususunda eman vermiş demektir.
Sünnet olan binekli olanın (yüksekte bulunduğu için) yaya olana, yayanın oturana (vakar ve sükûnetinden dolayı), azın çoğa ve küçüğün büyüğe (topluluk ve çoğunluğun şerefinden ötürü) selâm vermesidir. Erkek, kendisine yabancı olan kadına selâm vermez, ama hanımına verir. Buhari ve Müslim'de şöyle rivayet gelmiştir: "Binekli yürüyene, yaya olan oturana, az çoğa selâm verir." Rivayet edildiğine göre Resulullah (s.a.) çocukların yanından geçerken onlara selâm vermiştir. Tirmizî'nin rivayetine göre Cenab-ı Peygamber (s.a.) bir kadın topluluğunun yanından geçerken eliyle selâm vermiştir. Buhari ve Müslim bir hadis şöyledir: "İslâm'ın en üstün ve hayırlı ameli yemek yedirmen, tanıdığına ve tanımadığına selâm vermendir." İmam Hâkim, Rasul-i Ekrem'in (s.a.) kelâmı olarak "Selâmı yayın ki selâmet bulaşınız" hadisini de rivayet etmektedir. Malikîler kadınlara selâm vermeyi caiz görmüşlerdir, ancak genç kadınlara selâm vermeyi şeytanî bir vesvese veya şehvetle bakış neticesi konuşarak fitneye götürür korkusu varsa caiz görmemişlerdir. Hanefiler ise aralarında mahremi olanlar bulunmuyorsa kadınlara selâm vermeyi menetmişlerdir. Hanefiler diyorlar ki: Ezan, kamet, namazda seslice kıraat etmek gibi hususlar kadınlardan sakıt olunca selâm almaları da sakıt olur, icap etmez, kendilerine selâm da verilmez.
İmam Suyutî şöyle belirtmektedir: Sünnette sabit olduğuna göre kâfirin, bid'atçinin, fasıkm selâmını almak, def-i hacet yapana, helada olana, yemek yiyene selâmını iade etmek vacip değildir. Hatta yemek yiyen dışında bu sayılanların selâmını almak mekruhtur. Kâfire sadece "Ve aleyke (sana da) denir. Resulullah (s.a.) Efendimiz'in şöyle buyurduğu sabittir: "Ehl-i Kitap selâm verdiğinde siz "Ve aleyküm (size de) deyiniz." [48] Bunun manası "Dediğiniz sizin üzerinize de olsun" demektir. Çünkü Ehl-i Kitap selâm verirken "Essâmu aleyküm (ölüm üzerinize olsun)" derlerdi. Bir rivayette de şöyle gelmiştir: "Yahudi-ye ilk sen selâm verme. Eğer önce o selâm verecek olursa "Ve aleyke (sana da)" de." Bu cumhurun görüşüdür.
Hutbe esnasında, aşikâre Kur"an okurken, hadis rivayet ederken, ilim müzakeresinde bulunurken, ezan ve kamet sırasında selâm alınmaz. Namaz kılana da selâm verilmez. Namaz kılan kimse, kendisine selâm verildiği taktirde muhayyerdir: Dilerse parmağıyla işaret ederek alır, dilerse namazı bitirdikten sonra alır.
İmam Ebu Yusuf (r.a.)'tan rivayet edildiğine göre tavla ve satranç oynayana, şarkıyıca, def-i hacet edene, hamam ve benzeri yerlerde özürsüz yere avret yerini açana selâm verilmez.
Tahâvî, selâmın abdestli olarak alınmasının müstehap olduğunu zikretmiştir. Nebiyy-i Ekrem (s.a.)'in selâmı almak için teyemmüm ettiği rivayet olunmuştur. İmam Ebu Hanife (r.a.) selâmın çok yüksek bir sesle alınmayacağını belirtmiştir.
Hasan-ı Basrî (r.a.) de diyor ki: Kâfire "Ve aleyke's-selâm" demen caizdir. Ama "ve rahmetullah" deme, zira o cümle istiğfar (affını dileme) manasınadır. Şa'bî, kendisine selâm veren bir Hıristiyana "Sana da selâm ve Allah'ın rahmeti olsun" diye karşılık vermiş, niye böyle dediği sorulduğunda ise "O da Allah'ın rahmeti sayesinde yaşamıyor mu?" demiştir.
Bazı alimler, ortada kendilerine ihtiyaç doğuran bir hadise varsa, zımmî olan Ehl-i Kitab'a da ilk olarak selâm verilmesine ruhsat vermiştir ki İmam Nahaî bunlardandır. Hâsılı, bazı imamlara göre, gayr-ı müslimlere de ilk olarak selâm vermek, selâmlarını almak caizdir.
Selâmı açıktan açığa verip almak sünnettir. İmam Şafiî'ye göre parmak ve elle işaret kâfi gelmez. Malikîlere göre uzakta ise kâfidir.
3- Allah Teâlâ her şeye mukît yani şahit ve muktedirdir; hasîb, yani her şeyi gözetiminde tutan, muhafaza edici, amellere göre hesaba çekendir. Haberinde, vaadinde, tehdidinde, sözünde O'ndan daha doğru ve sadık kimse yoktur.
4- Allah Teâlâ'nm vahdaniyeti sabittir, bütün mahlûkatm biricik ilâhı ve rabbi O'dur. Ba's (diriliş) ve ahirette ceza yani amellerin karşılığını bulma haktır.
5- Kur'an-ı Kerim, Allah kelâmıdır. O'ndan gelmiş bir vahiydir: "O Allah'tan daha doğru sözlü kimdir?"
Allah Teâlâ ve Nebî dışındakilerin kelâmları ise bilerek veya yanlışlık ya da cehaletle olsun doğru da yalan da olabilir. [49]
Münafıkların Vasıfları, Hilekârlıkları, Müslümanları Küfre Düşürme Çabaları, Onlara Nasıl Davranılacağı
88- Siz hâlâ niçin münafıklar hakkında -Allah onları kazandıkları yüzünden tepesi aşağı getirdiği halde- iki kısım oluyorsunuz? Allah'ın saptırdığını siz mi doğru yola getirmek istiyorsunuz? Allah kimi saptırırsa artık onun için hiçbir yol bulamazsın.
89- Onlar, kendileri küfre girdikleri gibi sizin de küfredip onlarla beraber olmanızı arzu ettiler. O halde, onlar Allah yolunda hicret edinceye kadar içlerinden dostlar edinmeyin. Eğer yüz çevirirlerse onları nerede bulursanız yakalayıp tutun, onları öldürün. Onlardan ne bir dost ne de bir yardımcı edinin.
90- Sizinle aralarında antlaşma bulunan bir kavme sığınanlar, yahut ne sizinle ne de kendi kavimleriyle savaşmak istemedikleri için göğüsleri daralıp size gelenler müstesnadır. Allah dileseydi elbette onları sizin başınıza musallat eder de sizinle herhalde savaşırlardı. Artık onlar sizi bırakıp bir tarafa çekilirler de sizinle vuruşmazlar ve size barış teklif ederlerse, o halde Allah size onların aleyhine bir yol bırakmamıştır.
91- Diğer bir takımını da şu halde bulacaksınız: Onlar hem sizden emin olmak, hem kendi kavimlerinden emin olmak isterler. Ne zaman fitneye döndürülürler ise onun içine baş aşağı atılırlar. Öyle ise onlar sizi bırakıp bir tarafa çekilmezler, size barış teklif etmezler, ellerini çekmezler ise onları nerede bulursanız yakalayıp tutun, onları öldürün. İşte size onlar hakkında apaçık bir ferman verdik.
Belagat:
"Siz hâlâ niçin münafıklar hakkında iki kısım oluyorsunuz?" ile "Allah'ın saptırdığını siz mi doğru yola getirmek istiyorsunuz?" cümleleri inkâr manasına gelen bir sorudur.
"Allah'ın saptırdığını siz mi doğru yola getirmek istiyorsunuz?" cümlesinde tıbâk sanatı vardır.
"Kendileri küfre girdikleri gibi sizin de küfredip... olmanızı arzu ettiler" cümlesinde mugayir cinas sanatı vardır.[50]
Kelime ve İbareler:
"Allah onları tepesi aşağı getirdiği halde..." Burada murad olunan onların müslümanlara dostluk ve bağlılık gösterdikten sonra gadre ve savaşa kalkışmaları halidir. [51]
Nüzul Sebebi
"Siz hâlâ niçin münafıklar hakkında iki kısım oluyorsunuz?" 88. ayetin nüzul sebebi ile ilgili olarak: Buharî, Müslim ve başkaları Zeyd b. Sabit (r.a.)'ten şöyle rivayet eder: Resulullah (s.a.) Uhud savaşma çıktığında kendisiyle beraber gidenlerden bazıları geri döndü. Onlar hakkında Ashab-ı Kiram iki kısma ayrıldı. Bir kısmı, "öldürelim derken diğer bir kısmı, hayır, öldürmeyelim, diyordu. Bunun üzerine bu ayet-i kerime nazil oldu.
İbni Cerir'in İbni Abbas (r.a.)'tan rivayetine göre ayet Mekke'de müslüman olduklarını izhar etmiş bir kavim hakkında inmiştir. Bunlar Müslümanlar aleyhine müşriklere yardım etmekte idiler. Müslümanlar bunlar hakkında hüküm vermekte ihtilâfa düştüler de o yüzden bu ayet indi.
Saîd b. Mansur ile İbni Ebi Hatim, Sa'd b. Muaz b. Ubâde'nin şöyle dediğini tahric etmişlerdir: Resulullah (s.a.) insanlara hitap ederek buyurdu ki: Bana eza eden ve evinde bana eza verenleri toplayana karşı bana yardımcı olacak kim var? Sa'd b. Muâz hemen "Eğer Evs'ten ise onu öldürürüz, eğer Hazredi kardeşlerimiz ar. smda ise bize emredersiniz, sana itaat ederiz" dedi. Bunun üzerine Sa'd b. Ubade kalkıp "Ey Muâz'm oğlu, Resulullah'a (s.a.) itaat et. Senden meydana gelenleri bilmektesin" dedi. Useyd b. Hudayr da ayağa kalktı ve "Ey Ubâde'nin oğlu, sen münafıksın ve münafıkları seviyorsun" dedi. Onun üzerine ayağa kalkan Muhammed b. Esleme de şöyle dedi: "Ey insanlar susun, aramızda Allah'ın peygamberi bulunmakta. O bize emreder, biz de emrini infaz ederiz." Bunun üzerine "Siz hâlâ niçin münafıklar hakkında iki kısım oluyorsunuz?" ayeti indi.
Ahmed b. Hanbel, Abdurrahman b. Avf (r.a.)'tan rivayet etmiştir: Araplardan bir kavim Medine'de Resulullah'a (s.a.) geldiler ve müslüman oldular, sonra Medine'nin o zaman yaygın olan hummasına yakalandılar. O yüzden gerisin geriye Medine'den çıktılar. Yolda onlarla bir kısım Ashab karşılaştılar ve sordular: "Ne oldu da Medine'den ayrıldınız?" Onlar "Medine'nin hummasına yakalandık" dediler. Ashab "Allah Rasulü'nde sizin için alınacak güzel bir örnek yok muydu? (O ve Ashabı bu çeşit şeylere sabrediyor)" dediler. O adamlar hakkında bazısı "Bunlar münafık olmuş" derken, bazısı da "Münafık olmazlar" diye hüküm verirken bu ayet nazil oldu.
Ancak bu rivayetin isnadında tedlîs ve inkıta vardır, yani buna itimad etmek sahih değildir.
"Ancak aralarında antlaşma bulunan bir kavme sığındılar..." 90. ayetin nüzul sebebi ile ilgili olarak: İbni Ebî Hatim ve İbni Merdûveyh, Hasan-ı Bas-rî'den şöyle dediğini tahric etmektedir: Sürâka b. Mâlik el-Mudlicî bize şöyle anlatmıştı: Resulullah (s.a.) Bedir ve Uhud'da zaferler elde edip etraftaki kabileler İslâm'a girmişti. Halid b. Velid'in bir askerî birlik ile kavmim olan Mudli-coğulları üzerine Resulullah (s.a.) tarafından sevk edileceği haberini aldım. Hemen Medine'ye gelip Hz. Peygambeı-'e dedim ki: "Nimet aşkına, benim kavmime asker sevk edecekmişsin. Ben, onlarla mütareke yapmanı istiyorum. Çünkü senin kavmin Kureyş müslüman olursa bizimkiler de müslüman olup İslâm'a girerler. Kureyş müslüman olmazsa kavminin onlar üzerine galip bulunması uygun olmaz."
Bunun üzerine Resulullah (s.a.) Halid b. Velid'in elini tuttu ve "Onunla git ve istediğini yerine getir" dedi. Halid de onlarla Resulullah (s.a.)'a karşı kimseye yardım etmemeleri, Kureyş İslâm'a girerse onlarla beraber müslüman olmaları şartıyla sulh yaptı. Bunun üzerine Allah Teâlâ "Sizinle aralarında antlaşma bulunan bir kavme sığınanlar müstesna." ayetini indirdi. Onlara iltica edenler de onlarla yapılan antlaşmaya dahil oldular.
İbni Ebî Hatim, İbni Abbas, (r.a.)'ın şöyle dediğini tahric etmiştir: "Ancak... bir kavme sığınanlar..." ayeti Hilâl b. Uveymir el-Eslemî, Suraka b. Mâlik el-Mudlicî ile Cuzeyme b. Amir b. Abdi Menafoğulları hakkında indi. İbni Ebî Hâtim'in Mücahid'den naklettiği bir rivayete göre ayet Hilâl b. Uveymir el-Eslemî hakkında inmiştir. Bu zat ile Müslümanlar arasında bir antlaşma vardı. Kavminden bazı kimseler ona gidip Müslümanlara karşı beraber olmaları teklifinde bulunmuş, Hilâl ise Müslümanlarla da kendi kavmiyle de savaşmak istememişti. [52]
Ayetler Arası İlişki
Bu ayetlerde de münafıkların ahvali ve utanç verici tavırları beyan edilmekte, müminlerin de münafıklar hakkında iki ayrı görüşe ve zümreye ayrılmaları kınanmaktadır. Çünkü münafıkların küfrü apaçık ortadadır, kâfir oldukları ve kendileriyle savaşılması gerektiği kesinlik taşıyan bir meseledir. Yukarıda geçmiş olan 60-63, 64-68, 72-73. ayetler ile 142-143. ayetler de münafıkların yaptıkları işleri ele alıp tenkit ediyor ve kınıyordu. [53]
Açıklaması
Münafıkların kâfir olduğu hususunda gerekli deliller mevcut olduğu halde müminlerin onlar hakkında farklı görüş ve gruplara ayrılmasını hoş karşılamayan Allah Teâlâ hitap ederek soruyor: Onlar hakkında niçin farklı görüşlere sahip taraflar haline geldiniz? Bir kısım onları temize çıkarıp haklarında hayır yollu şahitlik etmekte, diğer bir kısım ise münafıkları tan u teşnide bulunup küfre girdiklerine şehadet eylemekte. Halbuki münafıklar kâfirdirler. Allah Teâlâ onları haktan ayırıp dalâlete düşürmüştür. Buna sebep ise isyanları, Allah'ın Rasulü'ne muhalefet etmeleri, batılın peşinden gidip Müslümanlara düşmanlıkta bulunmaları, Müslümanlara buğzedip aleyhlerine entrika ve komplolara girişmeleri, Mekke'den Medine'ye hicret etmemeleridir. Münafıklar aslî fıtratları artık bozulduğu için sanki baş aşağı ters çevrilmişler, yüzleri üzeri yürür bir vaziyete düşmüşlerdir. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: 'Yüz üstü, düşe kalka yürümekte olan kimse mi daha çok hidayete erendir. Yoksa doğru bir yol üzerinde dümdüz yürüyen mi?" (Mülk, 67/22). "Allah onları kazandıkları yüzünden tepesi aşağı getirdi" cümlesinin manası şudur: Allah Teâlâ onları daha önceden oldukları hâle, müşriklerin hükmüne döndürdü. Sebep ise irtidat edip müşriklere katılmaları ve Resulullah (s.a.) aleyhine komplo düzenleyip hilekârlık yapmalarıdır.
"Allah'ın saptırdığını siz mi doğru yola getirmek istiyorsunuz?" Yani kendi istek ve fiilleriyle dalâlete düşmüş, sapıtmış olanları İslâm'a hidayet etmeyi mi istiyorsunuz? Hak yoldan sapıtmış olan kişiyi ona geri çevirmek için bir yol bulamazsın ki. Çünkü hakkın yolu açıktır: O da fıtratın çizdiği, selim aklın götürdüğü ve hayır ile şer, faydalı ile zararlı, hak ile batıl hakkında tarafsızca edilecek tefekkürün yolunu izlemek, o kadar.
Daha sonra Allah Teâlâ münafıkların garip bir tavrını zikrediyor: "Onlar sizin de dalâlete düşmenizi, sapıtmanızı arzu ediyorlar. Ta ki dalâlet bakımından siz de onların haline düşesiniz ve islâm dini tamamen yok edilsin." Bu şekilde temenni etmeleri ise sadece size şiddetli düşmanlık ve buğuzlarmdan, küfürdeki devamlı azgınlıklarından kaynaklanmaktadır. Zira kendi dalâlet ve kâfirlikleri, taşkınlıkları yetmiyor, başkalarını da sapıtmaya düşürüyorlar.
O yüzden Allah Teâlâ münafıkların hilelerinden ve bu türlü entrikalarından sakındırmaktadır. İman ettiklerine dair açık bir delil bulununcaya, Medine'ye hicret etmelerine kadar putperest müşriklere karşı size yardım edecek diye münafıklardan dostlar, yardımcılar edinmeyin. Çeşitli dava ve meselelerinizde sadakatle size yardımcı olduklarını görürsen ve diğer şartları yerine getirirlerse o zaman imanlarında sadık olduklarını anlarsınız.
Fakat Allah yolunda hicret etmek gibi zahirî imandan yüz çevirip Medine dışındaki yerlerinde kalmaya devam edecek olurlarsa, nerede ve ne zaman, ister Harem sınırları içinde, isterse Harem dışında onları yakalayın ve öldürün; onlarla dostluk ve ittifak kurmayın ve hiçbir önemli işin başına da onları getirmeyin. Aynı halde devam ettikleri müddetçe Allah düşmanlarına karşı onlardan yardım da talep etmeyiniz.
Sonra Allah Teâlâ onlardan iki sınıfı bu hükmün dışında tutmuştur:
Birincisi, Müslümanlarla aralarında antlaşma bulunan bir kavime sığınanlardır. Sizinle sulh veya zimmîlik antlaşması ile antlaşma yapmış olan bir kavme, ahit ve antlaşma müddeti esnasında iltica edenlerin hükmünü de antlaşmanız bulunanlarınki gibi kabul edin. Bu hüküm, Buharî'de de zikredilen Hudey-biye sulhuna uygun düşmektedir. "İsteyen Kureyş'in sulh ve antlaşmasına girer, isteyen de Muhammed ile ashabının sulh ve antlaşmasına girer." Ebu Bekir er-Râzî diyor ki: İmam, kendisiyle kâfirlerden bir kavim arasında bir antlaşma akdederse, şüphesiz bu antlaşmaya her iki tarafa rahm (akrabalık), ittifak ve velâ yoluyla mensup olup taraftar ve destekçi durumunda bulunanlar da dahil olurlar. Ama başka bir kavimden olan kimse, şart koşulmadıkça antlaşmaya dahil değildir. Başka bir kabileden olup antlaşma yapan tarafların akdine girmesi şart koşulan kişi ise, andlaşma buna göre akdolunmuş ise dahil olur. Nitekim Hudeybiye'de Kinâneoğulları Kureyş'in ahit ve tarafına dahil olmuş idi. [54]
İkincisi, tarafsızlardır: Başlan daralmış olarak gelen ve sizinle savaşmayı istemeyen, kendi kavimlerine karşı savaşmak da kendilerine kolay gelmeyenler. Bunlar sizin ne lehinize ve ne de aleyhinize bulunmaktalar. Bugünkü deyişle tarafsız durumdadırlar. Onlar antlaşma icabı Müslümanlara karşı savaşmadıkları gibi ırk ve cins gibi köklü irtibatlarını korumak için kendi kavimleriyle de savaşmazlar. Ne de olsa kendi kavimleridir, karşılarına çıkmak istememekte mazurdurlar.
Her iki sınıfa Allah Teâlâ'nm şu ayeti ile muamele olunur: "Size harp açanlarla, Allah yolunda siz de savaşın. Fakat haddi aşmayın. Şüphesiz Allah haddi aşanları sevmez." (Bakara, 2/190).
Allah Teâlâ'nm size bir lütf u keremi ve rahmeti neticesi onlar sulh yapmışlardır. Böylece de Allah onların zararını sizden defetmiştir. Allah dileseydi, size karşı savaşa girmelerini ilham ederek onları size musallat kılardı ve sizinle onlar da savaşırlardı.
Eğer bunlar ve benzerleri sizi bırakıp geri çekilir de savaşmazlarsa ve size barış teklif ederlerse, onlar bu halde devam ettiği sürece sizin onlarla savaşmaya hakkınız yoktur. Bedir savaşma istemeye istemeye müşriklerle birlikte çıkmak zorunda kalan Abbas ve emsali, Haşimoğullarından bir grup böyleydi. O yüzdendir ki Peygamberimiz (s.a.) Abbas'ın öldürülmesini yasaklamış, esir edilmesini emreylemişti.
Zeroahşerî diyor ki: Allah Teâlâ'nm o insanları Müslümanlara karşı savaştan çevirmişolması onlara taarruz etmeme ve öldürülmekten kurtulma sebeplerinden biridir.
Daha sonra Allah T&âlâ görünüşte yukarıda anlatılan zümreye benzeyen bir başka cemaatin hükmünü beyan eyliyor. Fakat bunların niyetleri ötekilerinki gibi değildir. Bunlar münafık bir kavimdir, Resulullah (s.a.) ve ashabına karşı müslüman gözüküyorlar ki o yönden canlarını, mallarını, çoluk çocuklarını emniyet altına almış olsunlar. Fakat alttan alta da kâfirlere yardakçılık yapıyorlar, onların ibadet ettiklerine ibadet ediyorlar. Müslümanlardan emin olmak istiyorlar ama kalben içten kâfirlerle birliktedirler [55] Allah Teâlâ'nm şu ayetinde belirttiği bir halde bulunuyorlar: "Şeytanlarıyla başbaşa olunca, emin olun, biz sizinle beraberiz, derler." (Bakara, 2/14). Burada da halleri şöyle tasvir ediliyor: "Ne zaman fitneye döndürülürler ise onun içine baş aşağı atılırlar." Yani kavimleri onları ne zaman Müslümanlara karşı savaşmaya çağırırsa, en çirkin, azgın bir şekilde o çağrıya uyarlar ve savaşa tepe takla atılır ve diğer bütün düşmanlardan daha şiddetli bir şekilde harbe katılırlar. Zemahşerî diyor ki: [56] Süddî dedi ki: Fitne, burada şirk manasınadır. Yani münafıklar ne zaman şirke davet edilirler ise en kabih ve çirkin bir dönüşle ona dönerler. Onlar münafıklık üzerinde idman yapmışlardır. İbni Cerir ise ayetin Esed oğulları ve Gatafan kabilesi hakkında indiğini hikâye eder. Başka kimseler hakkında indiği de söylenmiştir.
Bunların hükmü şudur: Eğer sizi bırakıp bir tarafa çekilmezler, size barış teklif etmezler ve tarafsız kalmazlar, müşriklerle birlikte olurlar ve sizinle savaştan uzak kalmazlarsa onları esir edin, nerede karşılaşırsanız onları öldürün. Onlar aleyhinde size apaçık bir delil, düşmanlıkları ortaya çıktığı için öldürülmeleri hakkında gayet kesin bir ferman verdik.
Bu hükümler, İslâm'ın barışa, güvenliğe, ahde, antlaşma ve sulha ne kadar çok önem verdiğini göstermektedir. Razî diyor ki: Ekseri alimler "Bu da gösteriyor ki onlar bize karşı savaşı bırakıp bizden sulh talebinde bulunurlar ve savaştan ellerini tamamen çekecek olurlarsa, bizim de onlarla savaşmamız ve onları öldürmemiz caiz olmaz" demişlerdir. [57]
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler
1- İslâm'ın münafıklar hakkındaki tavrı gayet açıktır: Münafıkların kâfir olduklarına ve öldürülmelerinin caiz olduğuna hükmedilir. Onlar hakkında iki ayrı görüş ve gruba ayrılmak, küfürlerine dair deliller açıkça gözler önüne serili ise sahih olmaz. Durumları hakkında ayet inen münafıklar Abdullah b. Übeyy b. Selûl ile arkadaşlarıdır. Bunlar yukarıda Âl-i İmran'da da geçtiği gibi Uhud savaşma çıkmışken Resulullah'ı (s.a.) yalnız bırakıp askerleri ile geri dönmüşlerdi. İbni Abbas (r.a.) diyor ki: Onlar Mekke'deki bir kavimdir, iman etmişler, fakat hicreti terk etmişlerdi. Dahhak da onlar "Eğer Muhammed galip gelirse zaten tanınıyoruz. Şayet kavmimiz galip gelirse daha hoşumuza gider" diye konuşurlardı, demektedir.
İşte bu şahıslar hakkında Müslümanlar iki kısma ayrılmıştı. Bir kısmı onları dost sayıyor, bir kısmı da onlardan teberri ediyor, uzak olduğunu söylüyordu. İşte o hususa Allah Teâlâ "Siz hâlâ niçin münafıklar hakkında iki kısım oluyorsunuz?" buyurmaktadır.
2- Münafıklar, kâfirlik ve münafıklık bakımından Müslümanların da kendileriyle aynı seviyede olmalarını temenni etmektedirler. Allah Teâlâ onlardan uzak ve beri olmayı emrederek "Onlar Allah yolunda hicret edinceye kadar içlerinden dostlar edinmeyin" buyurmaktadır. Başka bir ayet de şöyledir: "Hicret edecekleri zamana kadar, sizin onlara hiçbir şey ile velayetiniz yoktur." (Enfâl, 8/72).
Hicretin değişik türleri bulunmaktadır:
a) Peygamberimiz (s.a.) yardım etmek için Medine'ye hicret etmek. Bu, İslâm'ın başlangıç döneminde farzdı. Buharî'nin rivayet ettiği hadisinde Rasul-i Ekrem (s.a.) şöyle buyurmaktadır: "Mekke'nin fethinden sonra artık hicret yoktur."
b) Münafıkların, Resulullah (s.a.) ile gaza ve savaşlarda hicret etmeleri.
c) Dâr-ı harpte Müslüman olan kişinin hicret etmesi ki bu da farzdır.
d) Müslümanın, Allah'ın haram kıldığı şeylerden hicret etmesi, onları terk etmesi. Rasul-i Ekrem (s.a.) Hazretleri, Buharî, Ebu Davud ve Nesâî'nin İbni Ömer (r.a.)'den rivayet ettikleri hadisinde buyurur ki: "Muhacir, Allah'ın yasak ettiği şeyleri bırakan kimsedir." Başka bir lafız da: "Allah'ın, ona haram kıldığından hicret eden, ayrılan kimsedir" şeklindedir.
Bu iki hicret zamanımızda sabit ve vardır.
e) Te'dip ve terbiye maksadıyla günahkâr ve isyankâr kimseleri, tevbe edinceye kadar yalnız bırakmak. Vazgeçip tevbe edinceye kadar bunlarla konuşulmaz, görüşülmez. Nitekim Resulullah (s.a.) KaTb b. Mâlik ve iki arkadaşına böyle davranmıştı.
3- Münafıklar esir edilip öldürülürler. Allah Teâlâ buyuruyor ki: "Eğer yüz çevirirlerse onları nerede bulursanız yakalayıp tutun, onları öldürün." Bu hüküm onların tevhidden yüz çevirip hicret etmemeleri durumunda böyledir, harem dahilinde veya dışında (hill'de) nerede yakalanırlarsa ölüm cezasına çarptırılırlar.
4- Müslümanlarla antlaşması bulunan bir kavme iltica eden, sığınan kimseleri öldürmek, onlarla savaşmak haramdır. Tarafsız olan ve bu halde devam edip Müslümanlarla da kavimleriyle de savaşmayanlar hakkındaki hüküm de böyledir.
5- "Sizinle antlaşması bulunan bir kavme sığınanlar... müstesna." ayeti, harbîler (kendileriyle savaş halinde olduğumuz düşman) ile ehl-i İslâm arasında mütareke (sulh) yapılmasının meşru olduğuna -şayet mütarekede Müslümanlar için menfaat bulunuyorsa- delildir.
6- Allah Teâlâ istediğini yapma kudretine maliktir. Dilediğini, dilediğine dilediği vakit musallat kılar. Allah Teâlâ'nın müşrikleri müminler üzerine musallat etmesi, onlara bu yolda kudret ve kuvvet vermesi suretiyle olur ve bu da ya münker ve günahların yaygınlaşması sebebiyle ceza ve intikam için veya "Andolsun ki sizi imtihan edeceğiz. Tâ ki içinizden mücahidleri ve sabr u sebat edenleri belirtelim, haberlerimizi açıklayalım" (Muhammed, 47/31) ayetinde beyan edildiği gibi iptilâ ve imtihan için yahut da günahların temizlenmesi içindir: "Bazen lehte bazen de aleyhte olan günler Allah'ın müminleri tertemiz yapması içindir." (Âl-i İmran, 3/141).
7- İğreti duran, fırsatçı davranan, iman etmiş gözüküp şirke dönmeye hazır haldeki kimselerle de ahitlerini bozmadıkları sürece sulh üzere olunmalıdır.
"Diğer bir takımını da şu halde bulacaksınız..." ayeti onların durumunu anlatmaktadır.
Katâde diyor ki: Bu ayet Tihâme'den bir kavim hakkında inmiştir. Bunlar Resulullah'a (s.a.) gelerek eman talep etmişler, hem ondan, hem de kendi kavimlerinden emin olmak istemişlerdi.
Mücahid ayetin Mekke ahalisinden bir topluluk hakkında inmiş olduğunu söyler.
Süddî ise "Ayet, hem Müslümanlardan, hem de müşriklerden emin olmak isteyen Nuaym b. Mes'ûd hakkında inmiştir" demektedir.
Hasan-ı Basrî de münafıklardan bir topluluk ile ilgili olduğunu söylüyor.
Yine deniliyor ki: Ayet Esed ve Gatafan kabilesi hakkında inmiştir. Bunlar Medine'ye gelerek müslüman olmuşlar, memleketlerine döndüklerinde ise küfürlerini izhar etmişlerdir.
Bunların fırsat gözetledikleri "Ne zaman fitneye döndürülürler ise onun içine baş aşağı atılırlar" ayetinde açıkça ifade edilmektedir: "Baş aşağı atılırlar" ifadesi, verdikleri ahit ve sözlerden cayıp vazgeçerler manasınadır. Şirke çağrıldıkları vakit dinden çıkıp ona dönerler, manasına olduğu da söylenmiştir. [58]
Hata Yoluyla Ve Kasten Öldürmenin Cezası
92- Bir müminin diğer mümini, yanlışlık eseri olmayarak öldürmesi helâl olmaz. Kim bir mümini yanlışlıkla öldürürse mümin bir köle azad etmesi ve ölenin ailesine teslim edilecek bir diyet vermesi lâzımdır. Meğer ki onlar diyeti sadaka olarak bağışlamış olsunlar. Eğer ölen, mümin olmakla beraber size düşman bir kavimden ise mümin bir köle azad etmek lâzımdır. Şayet kendileriyle aranızda bir antlaşma olan bir kavimden ise o vakit ailesine bir diyet vermek ve bir de mümin bir köle azad etmek gerektir. Kim bunları bulamazsa, Allah tarafından tevbesinin kabulü için birbiri ardınca iki ay oruç tutması icap eder. Allah, herşeyi bilendir, gerçek hüküm ve hikmet sahibidir.
93- Kim bir mümini kasten öldürürse cezası, içinde ebedî kalıcı olmak üzere, cehennemdir. Allah ona gazap etmiştir, ona lanet etmiştir ve ona çok büyük bir azap hazırlamıştır.
Belagat:
"Yanlışlık eseri olması dışında öldürmesi..." ve "Kim bir mümini yanlışlıkla öldürürse..." cümlelerinde itnâb sanatı vardır.
"boyun, azad etmek" kelimelerinde mecâz-ı mürsel vardır. Cüz' (boyun) zikredilmiş, ama küll (kölenin tamamı) murad olunmuştur. [59]
Kelime ve İbareler:
"Kim bir mümini yanlışlıkla" yani av, ağaç gibi başka bir şeye atarken isabet ettirirse, yahut da genellikle öldürücü olmayan bir alet ile vurur da "öldürürse mümin bir köle azad etmesi ve ailesine teslim edilecek bir diyet" kan parası "vermesi lâzımdır." Yahut bedeli olarak öldürülenin ailesine, varislerine verilecek mal.
"Meğer ki onlar diyeti sadaka olarak bağışlamış olsunlar." Yani öldürülenin ailesi katile o diyeti bağışlamış, affetmiş iseler...
"...peşpeşe iki ay oruç" yani iki kameri ay oruç tutacak ve şer"î bir mazeret bulunmaksızın hiç ara verilmeyecek. Allah Teâlâ bu diyette, zıhar cezasında olduğu gibi yemek yedirme şıkkına intikal etme hususunu zikretmemiştir. İmam Şafiî iki kavlinden daha sahih olanına göre böylece hüküm vermiştir.
"Allah tarafından bir tevbe olarak" yani nefislerinizi tertemiz kılmak ve yaralarınızı sarmak için. [60]
Nüzul Sebebi
"Bir müminin diğer mümini..." 92. ayetin nüzul sebebi ile ilgili olarak: İb-ni Cerîr, İkrime'nin şöyle dediğini rivayet ediyor: Amir b. Lueyy oğullarından Haris b. Yezîd, Ebu Cehil ile bir olup Ayyaş b. Ebî Rabia'ya işkence ederdi. Yıllar sonra Haris, Medine'ye Resulullah'a (s.a.) hicret için yola çıktı. Medine'nin Harra mevkiinde Ayyaş buna rastgeldi ve hâlâ kâfir olduğunu zannederek kılıcı çekip adamı öldürdü. Sonra da Peygamberimize (s.a.) gelip yaptığını haber verdi. Bunun üzerine "Bir müminin diğer bir mümini, yanlışlık eseri olmayarak öldürmesi helâl olmaz." ayeti indi.
"Kim bir mümini kasten öldürürse..." (93.) ayetin nüzul sebebi ile ilgili olarak: İbni Cerîr, Cüreyc yoluyla İkrime'den rivayet ediyor: Ensar'dan bir adam, Mıkyes b. Sabâbe'nin kardeşini öldürdü. Resulullah (s.a.) Mıkyes'e, kardeşinin diyetini verdi, o da alıp kabul etti. Ama daha sonra kardeşinin katilini yakaladığında da adamı öldürdü. Cenab-ı Peygamber (s.a.) Hazretleri de onun hakkında "Ne Harem dahilinde, ne de hill bölgesinde ona eman vermiyorum" buyurdu ve adam Mekke fethedildiği sırada öldürüldü. İbni Cüreyc "Kim bir mümini kasten öldürürse..." ayeti onun hakkında inmiştir, demiştir. [61]
Ayetler Arası İlişki
Allah Teâlâ bundan önce münafıklarla ve Müslümanlarla barış anlaşması yaptıktan sonra hıyanet edip düşmanlara yardım eden kavme karşı harp etmenin hükümlerini zikrettikten sonra burada da öldürülmesi helâl olmayan bir kişiyi kasten ya da hata yoluyla öldürmenin maktul ister müminlerden, isterse kendileriyle anlaşma yapılmış bir kavim ve zimmîlerden olsun, hükmünü beyan eylemektedir. [62]
Açıklaması
Ne şekilde olursa olsun bir müminin diğer bir mümin kardeşini öldürme hakkı yoktur. Öldürme fiili sadece hata, yanlışlık eseri işlenmiş olabilir. Hata yoluyla öldürme ise, öldürme fiilini veya o şahsı ya da canının çıkmasını genelde kasdetmeyecek bir surette meydana gelir. Çünkü insan öldürmek büyük bir cinayettir, helak edici yedi büyük günahtan birisidir. Allah Teâlâ "Kim bir canı, bir can karşılığında veya yeryüzünde bir fesat çıkarmasından dolayı olmayarak öldürürse, bütün insanları öldürmüş gibi olur" (Mâide, 5/32) buyurmaktadır.
Buhari ve Müslim'de İbni Mes'ud (r.a.)'un rivayet ettiği hadisinde Resulullah (s.a.) da buyuruyor ki: "Lâ ilahe illallah, Muhammedun Resulullah" diye şehadet etmiş Müslüman bir kişinin kanı ancak üç şeyden birisi ile helâl olur: "Bir can karşılığında can, zina eden evli, dinini terk edip cemaatten ayrılan bir kişi olması sebebiyle." Bu üç durum karşısında ise halkın bir şey yapma yetkisi yoktur. Onların cezasını verme hak ve selâhiyeti sadece İslâm devlet başkanına ya da onun naibine aittir.
İbni Mace'nin, İbni Ömer (r.a.)'den rivayetinde Peygamberimiz (a.s.) buyuruyor ki: "Mümin bir müslümanın öldürülmesi işine yarım kelime ile de olsa yardımcı olmuş olan kişi, kıyamet gününde iki gözü arasına "Allah'ın rahmetinden ümidi kesilmiş" diye yazılı olarak gelir." Beyhâkî de Berâ b. Azib (r.a.)'den tahric eder ki: Nebi (a.s.) Hazretleri şöyle buyurdu: "Allah katında dünyanın yok olması mümin bir adamın öldürülmesinden daha hafif ve kıymetsizdir. "
Hata yoluyla öldürmekten dolayı ceza verilmesinin sebebi, bunun da bir ihmal, dikkatsizlik, önemsememe gibi bir durumda işlenmiş olmasıdır ki o yüzden de ceza icap etmektedir.
Hata yoluyla öldürme cezasında iki şey vardır: Mümin bir köleyi azad etmek ve öldürülenin ailesine diyet vermek. Birinci vacip yani bir köle azadı, ha-taen de olsa işlenmiş olan bu büyük günahın kefareti olarak gerekmektedir. Bunun şartı ise kölenin mümin olmasıdır, kâfir köle azadı yetmez. Cumhura göre köle müslüman ise, yaşı küçük olsun büyük olsun kâfir bir maktulün kefareti olarak azad edilmesi sahihtir. İmam Ahmed, Abdullah b. Abdullah'tan, o da Susaldan, bir adamdan rivayet ediyor: Adam siyah bir cariyeyi getirip dedi ki: Ya Rasulallah, benim mümin bir köle azad etme borcum var. Şayet şu cariyeyi mümin görürsen (sayarsan) azad eyleyeyim. Resulullah (s.a.) de cariyeye: "Allah'tan başka ilâh olmadığına şehadet ediyor musun?" diye sordu. Evet, deyince yine: "Benim Allah'ın Rasulü olduğuma da şehadet ediyor musun?" diye sordu. Cariye, evet, dedi. Tekrar "Öldükten sonra dirilmeye inanıyor musun?" diye sorduğunda cariye "Evet" deyince Hz. Peygamber (s.a.): "Azad et onu" buyurdular. Bu rivayet isnadı sahihtir, sahabinin isminin bilinmemesinin bir zararı yoktur.
İmam Malik'in Muvatta'sı, İmam Şafiî'nin ve İmam Ahmed'in Müsnedle-rinde, Müslim'in Sahih'i, Ebu Davud ile Nesâî'nin Sürenlerinde Muâviye b. el-Hakem (r.a.)'den şöyle rivayet olunmaktadır: Bu siyah cariye getirildiği vakit Resulullah (s.a.) ona "Allah nerede?" diye sordu. "Gökte" dedi. "Ben kimim?" dediğinde de "Allah'ın Rasulüsün" cevabını verince, Resulullah (s.a.) "Azad et onu, çünkü mümindir" buyurdu.
İkinci vacip olan diyete gelince, öldürülen kişinin ailesine kayıplarından dolayı bir bedel vermek icap etmektedir. Sünnet'te sabit olan miktarı yüz devedir. Kadının diyeti, erkeğin diyetininkinin yarısıdır. Zira erkeğin kaybından dolayı ailenin ziyan ettiği maslahat, kadının kaybından dolayı uğradığından daha büyüktür. Ebu Davud, Nesâî ve diğer imamların Amr b. Hazm'den rivayetlerine göre Resulullah (s.a.) Yemen ahalisine bir mektup yazdı, onda şu hususlar da yazılıydı: "Şer"! bir sebep olmaksızın bir mümini öldürdüğü delil ile sabit bulunan kimseye kaved, yani kısas icap eder. Ancak öldürülen kişinin velileri (mirasçıları) diyete razı olurlarsa ne âlâ. Bir can hususunda da diyet yüz devedir." Mektubun ilerisinde daha sonra şöyle buyuruluyordu: "Altın ehli olan ise bin dinar verecektir." Yani diyetin cinsi, yaygın olan sermayeye göre tayin edilir. Altın ile iş görenler bin dinar, gümüş ile iş görenler Hanefîlere göre on bin dirhem, cumhura göre on iki bin dirhem, devesi çok olanlar da yüz deve öderler. İmam Şafiî der ki: Altın veya gümüşle iş görenlerden de neye ulaşırsa ulaşsın ancak yüz deve kıymeti alınır.
Deve cinsinden alınacak diyet beş sınıf halinde olur. İmam Ahmed ve Sünen sahiplerinin İbni Mes'ud (r.a.)'dan rivayetlerine göre Resulullah (a.s.) hata-en öldürmenin diyetinin şöyle ödenmesine hükmetti:
a) Yirmi adet bint-i mehaz (iki yaşına girmiş dişi deve).
b) Yirmi adet ibn-i mehaz (iki yaşına girmiş erkek deve).
c) Yirmi adet bint-i lebûn (üç yaşına girmiş dişi deve).
d) Yirmi adet hıkka (dört yaşma girmiş dişi deve).
e) Yirmi adet cezea (beş yaşına girmiş dişi deve).
Ahmed, Mâlik ve Şafiî'nin mezheplerinin görüşü budur. Ebu Hanife'ninki de böyledir, ancak o ibn-i lebûn yerine ibn-i mehazı saymıştır. [63]
Kasda benzer (şibh-i amd) katlin diyeti ise İmam Ebu Hanife'ye göre üç çeşitten alınır: Kırk adet halife (yüklü), otuz adet hıkka (dört yaşına girmiş dişi deve), otuz adet cezea (beş yaşma girmiş dişi deve) [64]
İmam Malik şibh-i amd şeklini, babanın oğlunu öldürmesi hali dışında kabul etmez. Kasden öldürmenin diyeti İmam Ebu Hanife ile İmam Mâlik'in meşhur olan görüşüne göre zikredildiği gibidir. İmam Şafiî'ye göre ise şibh-i amd diyetine benzer.
Hata yoluyla öldürmenin diyetini ödemek, katilin âkılesine düşer. Âkile, Hicaz alimlerine göre katilin baba tarafından olan akrabası, yani asabesidir. Çünkü insanlar Peygamberimiz (s.a.) ile Hz. Ebu Bekir (r.a.) zamanında âkile usulüyle amel etmişlerdi, o zaman insanların kayıtlı olduğu bir divan/sicil yoktu.
Hanefîlere göre âkile, katilin mensup olduğu divanda kayıtlı kimselerdir. Bunların tertibini Hz. Ömer (r.a.) yapmıştı.
Şayet âkile diyeti ödemekten aciz kalırsa diyet, beytu'l-maldan (hazineden) alınır.
Burada şöyle bir sual sorulabilir: Allah Teâlâ "Herkesin kazanacağı kendisinden başkasına ait değildir. Günahkâr hiçbir nefis diğerinin günah yükünü taşımaz" (En'âm: 6/164) buyururken nasıl oluyor da âkile diyeti ödemek zorunda kalıyor, katilin suçundan dolayı sorumlu tutuluyor? Bezzâr'm Abdullah b. Mes'ud (r.a.)'dan rivayet ettiği hadisinde de Resulullah (s.a.) "Hiçbir adam babasının suçuyla da, kardeşinin suçuyla da sorumlu tutulamaz" buyurmuştur. Ebu Davud ve Nesâî'nin naklettiği Ebu Ramse hadisinde geçtiği üzere Hz. Rasul-i Ekrem (s.a.) Ebu Ramse ve oğluna hitaben de: "O senin aleyhine cinayet işlemiş olmaz, sen de onun aleyhine cinayet işlemiş olmazsın" buyurmuştur.
Bunun cevabı şöyledir: Gerçekte bu, başkasının işlediği suç ve günahı bir şahsa yüklemek kabilinden değildir. Çünkü diyet öncelikle katile aittir. Âkile bunu, nasıl başka bir katilin diyetinin ödenmesinde yardım etmesi mümkün oluyorsa, işte öylece kendi akrabası olan katile yardım etmek bakımından yüklenmiş olmaktadır. Nitekim aynı kabile fertleri düşmana karşı zafer kazanmak için yardımlaşmakta, dıştan gelen baskınları defetmekte, mali yönden dayanışmaya girip birbirleri namına fidye ödemektedirler.
Bir takım hadisler de âkılenin, yani baba cihetinden asabe olan akrabaların diyeti yükleneceklerine delâlet etmektedir. Buhari ve Müslim Ebu Hureyre (r.a.)'den rivayetlerine göre bir kadm diğer bir kadının karnına vurdu ve karnındaki ceninin ölü olarak düşürmesine sebep oldu. Bunun üzerine Resulullah (s.a.) vuran kadının âkılesinin gurre (Hanefîlerce miktarı beş yüz dirhem olan mâli tazminat) vermesine hükmetti. Hamel b. Mâlik kalkıp "İçmemiş, yememiş, bağırmamış, ses çıkarmamış biri için nasıl fidye veriyormuşuz, böylesinin kanı heder olur" deyince, Rasul-i Ekrem (s.a.) Hazretleri "İşte bu cahiliye secicinden (süsCü nutukCarındanJdır" buyurdu.
Varit olduğuna göre Hz. Ömer (r.a.), Abdülmuttalib'in kızı Safiyye'nin kölesi bir cinayet işleyince fidyeyi ödeme işini Hz. Ali (k.v.)'ye yüklemişti.
Hz. Ali, Safiyye'nin erkek kardeşinin (Ebu Talib'in) oğlu idi. Safiyye'nin mirasının ise oğlu Zübeyr'e ait olduğuna hükmetmişti.
Cenin diri olarak anne karnından çıktığı takdirde, diyet ile beraber kefaret de icap ettiği hususunda alimler arasında ihtilâf yoktur. Ancak ölü olarak çıktığı zaman kefaret gerekip gerekmeyeceği hususu ihtilaflıdır.
İmam Mâlik "Bu durumda gurre ve kefaret gerekir" diyor. İmam Ebu Ha-nife ile İmam Şafiî ise "Gurre gerekir, kefaret değil" diyorlar.
Ceninden dolayı alınmış gurrenin miras malı olup olamayacağında da ihtilâf bulunmaktadır. Mâlik ve Şafiî diyorlar ki: Ceninden dolayı alınmış gurre, Allah'ın kitabına göre ceninden geriye kalmış bir miras sayılır, çünkü gurre de bir diyettir.
Hanefîler de şöyle diyorlar: Gurre sadece annenin hakkıdır. Çünkü bu annenin vücudundaki organlardan bir organın kesilmesi suretiyle onun aleyhine işlenmiş bir cinayet olup diyet sayılmaz.
Fukahadan Ebu Bekir el-Esamm'a göre diyet, katilin bizzat kendisi üzerine düşer, âkıleye değil. Çünkü "Mümin bir köleyi azad etmesi ve ailesine teslim edilecek bir diyet vermesi lâzımdır..." (Nisa, 4/92) ayeti, kendisine bu hüküm icap eden kişinin katil olduğunu gerektirmektedir, diyet de böyledir.
Zamanımızda ise sosyal düzen, Arapların eski nizamından farklı bir hale gelmiş, kabile bağlan ve bağlılığı kaybolmuş, her şahıs kabilesine değil kendi kendine dayanır olmuştur. İbni Abidin'in de beyan ettiği üzere son devir Hanefi alimlerinin bazıları buna göre hüküm vermişlerdir. Maamafih, şartlar mevcut ise ve uygulaması mümkün olduğu taktirde âkile sistemini ne kadar faydalı olacağı inkâr edilemez.
"Meğer ki sadaka olarak bağışlamış olanlar" cümlesinin manası şöyledir: Diyet öldürülenin ailesine verilir. Ama onlar bunu affedip bağışlarlarsa o zaman diyet icap etmez. Çünkü diyet, onların hatırını ve gönüllerini almak için, katil ile aralarında bir düşmanlık ve kavga olmasın diye ve ölen kişi sebebiyle uğradıkları zarar yerine bir tazminat olmak üzere vacip olmuştur. Affettikleri takdirde ise gönülleri olmuş, bundan vazgeçmiş demektir. Zaten Allah Teâlâ bu şekilde affa teşvik için "sadaka olarak bağışlamış olsunlar" diye ifade etmiştir.
Şayet maktul (öldürülen şahıs) Müslümanlarla savaş hali üzere bulunan (ehl-i harp) düşman bir kavimden olup kendisi mümin ise ve hicret etmediği için onun iman ettiğini Müslümanlar bilmiyorsa, onlara diyet verilmez. O durumda katilin sadece mümin bir köle azad etmesi icap eder. Yukarıda geçen Haris b. Yezîd'i Ay-yâş'ın öldürmesi hadisesi buna bir misaldir. Aynı şekilde dar-ı harpte iman edip de müslümanlığı bilinmediği için öldürülmüş olan herkesin hükmü böyledir.
Fakat öldürülen şahıs Müslümanlarla barış üzerine antlaşma yapmış (muahid) bir kavimden ise, -zimmîler ve sulh akdi yapmış kimseler gibi- mirasçılarına da ölülerinden dolayı diyet verilmesi gerekir. Mümin veya kâfir muahi-din (antlaşmalınm) öldürülmesinden ötürü icap eden bedel tam bir diyet ve mümin bir köle azad etmektir. Bu İmam Ebu Hanife'nin görüşüdür. Çünkü ayetin misâk (antlaşma) ehli olan muahidler ve zimmîler hakkındaki zahir hükmü bunu göstermektedir. İmam Ebu Hanife kısas hususunda Müslüman ile zimmiye eşit kabul ettiği diyette de eşit kalmak etmektedir.
İmam Malik'e göre ise hataen ve kasten öldürme durumlarında muahidle-rin diyeti Müslümanların diyetinin yarısı miktarıdır. Ahmed ve Tirmizî'nin rivayet ettiği hadisinde Resulullah (a.s.) "Kâfirin diyeti Müslümanın diyetinin yarısıdır" buyurmaktadır. Amr b. Şuayb dedesinin şöyle dediğini nakleder: Resulullah (s.a.) zamanında diyet sekiz yüz dinar ve sekiz bin dirhem idi. Ehl-i Kitabın diyeti ise Müslümanların diyetinin yarısı kadardı. Bu böyle sürdü. Ömer (r.a.) halife seçilince kalkıp "Şüphesiz develerin kıymeti çok pahalandı" diye hitap ederek gümüş ehline on iki bin dirhem, altın ehline bin dinar, sığırı olanlara yüz sığır, koyunu olanlara iki bin koyun, hülle (kat elbise)den de iki-yüz hülle olarak diyet takdir etti. Zimmîlerin diyetini bıraktı ve hiçbir şeylerini artırmadı. Dört sünen sahibi de Rasul-i Ekrem (a.s.)'in "Muahidin diyeti Müslümanların diyetinin yarısı kadardır" hadisini rivayet etmişlerdir.
İmam Ahmed'den, kasten öldürme durumunda muahidin diyetinin Müslü-manın diyeti gibi başka hallerde ise yansı kadar olacağı rivayet edilmiştir.
İmam Şafiî ise şöyle diyor: Hataen ve kasten öldürme durumunda muahidin diyeti Müslümanm diyetinin üçte biri kadardır. Çünkü bu meselede söylenen hükmün en azı budur. Hz. Ömer (r.a.) onun diyetini dört bin dirhem olarak takdir etmiştir ki bu da Müslüman diyetinin üçte biri olmaktadır.
Diyeti maktulün varisleri alırlar. Diyet miras gibidir. Borçlar ondan kapatılır, vasiyetler ondan yerine getirilir ve kalan da mirasçılara dağıtılır. Rivayete göre bir kadın gelerek kocasının diyetinden kendi hissesini talep eder. Hz. Ömer (r.a.) "Sana bir şey düştüğünü bilmiyorum, diyeti almak da âkile olan asabelere aittir" der. Bazı sahabiler Resulullah (s.a.)'ın kocanın diyetinden karısına da miras verilmesini emrettiğine şahitlik edince Hz. Ömer (r.a.) de aynı hükmü verir.
Azad edecek köle veya bedeli olan mala sahip olmayan ya da zamanımız-daki gibi köle bulamayan (ki bu İslâm'ın hedeflerindendir) kimse, peşpeşe iki kameri ay müddetince oruç tutar, şerı bir özür bulunmaksızın iftar ile bu günlerin arası kesilmez, kesilecek olursa oruca yeniden başlamak lâzım gelir.
"Allah'tan bir tevbe olarak" Allah Teâlâ bu hükümleri kendi tarafından bir kabul ve rahmet olmak üzere, gönüllerinizi de, hataen öldürme cürmüne götüren kusur, ihmal, araştırmama ve dikkatsizlik izlerinden temizlemek için meşru kılmıştır.
Allah Teâlâ gönüllerin ahvalini, onları neyin tertemiz yapacağını hakkıyla bilendir. Hata yoluyla katil olanın kasten suç işlemediğini de bilmektedir. O yüzden ona kısas cezasını yüklememiştir. Yine Allah Teâlâ koyduğu hüküm ve kanunlarda hikmet sahibidir. Tazminat olarak diyet takdir etmesi de son derece hikmet ve maslahat eseridir. [65]
Kasten Öldürme:
Bir mümini kasten (taammüden) öldüren kişinin bu fiilinden dolayı cezası ise ebedî cehennem azabıdır, yani orada temelli kalacaktır. Allah ona gazap etmiştir, bu büyük cürmü, cinayeti işlemesinden ötürü ondan intikam alır, rezil ve rüsvay eder. Ona lanet etmiştir, yani onu rahmet-i ilâhisinden uzak kılıp ona büyük bir azap hazırlamıştır.
Kasten o adamı öldüren katilin tevbesi kabul olunur mu?
İbni Abbas (r.a.) ile sahabe ve tabiinden bir kısım zevata göre [66] kasten katil olan kişi için tevbe söz konusu değildir. Bu suçun ne kadar büyük olduğunu gösteren birçok hadis mevcuttur. Nitekim yukarıda geçen İbni Ömer (r.a.) ve Berâ b. Azib (r.a.) hadisi bunlardandır. Durum burada şirkten tevbe etmiş kişininkinden -katil olmuş, zina etmiş olabilir- farklıdır, onun tevbesi kabul olunur. Çünkü o, müşrik haldeyken, bu gibi suçları haram kılan İslâm şeriatına iman etmiş değildi, onun bir nevi mazereti bulunuyordu. Ayrıca onunla ilgili hüküm İslâm'a girmesini teşvik edici mahiyettedir. Fakat öldürmenin haramlı-ğını, suç olduğunu bilen bir müminin böyle bir özrü bulunmamaktadır.
Cumhura göre ise taammüden, kasten katil olanın tevbesi de kabul olunur. Allah Teâlâ: "Ey kendilerinin aleyhinde haddi aşanlar Allah'ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin. Çünkü Allah bütün günahları mağfiret eder. Şüphesiz ki O çok mağfiret edici (yarlığayıcı), çok esirgeyicidir." (Zümer, 39/53) buyurmaktadır. Bu hitap, küfür, şirk, şüphe, nifak, kati (öldürme), fasıldık vb. bütün günahlar hakkında umumidir. Her kim tevbe edecek olursa Allah da onun tev-besini kabul eyler. Yine Cenab-ı Mevlâ azze ve celle şöyle buyurur: "Şüphesiz ki Allah, kendisine şirk koşulmasını yarlıgamaz. Ondan başka şeyi dileyeceği kimseler için, yarlıgar." (Nisa, 4/48). Bu da Allah'a şirk koşma ve O'na eş tanıma dışındaki bütün günahlar için geçerlidir.
Buhari ve Müslim'de rivayet olunduğuna göre İsrâiloğulları zamanında bir adam yüz kişi öldürmüş, sonra da bir alime tevbe etmesine imkân kalıp kalmadığını sormuş. Alim de "Senin ile tevbe arasına kim girebilir ki, neden engel bulunsun?" demiş, sonra ona günahlarından uzaklaşıp tevbe ederek Allah'a ibadetle meşgul olacağı bir başka şehre gitmesini tavsiye etmiş. Adam da oraya hicret ederken yolda ölmüş. Adamı rahmet melekleri alıp götürmüşler. Israiloğullan zamanında böyle olduğuna göre bu ümmette olması daha da evlâ ve lâyıktır. Çünkü Allah Teâlâ İsrâiloğulları'na yüklediği ağır yük ve sorumlulukları bizden kaldırmış, sevgili peygamberimizi dosdoğru ve müsamahakâr İslâm dini ile göndermiştir.
Ayrıca kâfirlik, katillikten daha büyük bir günah ve suçtur. Kâfirlikten tevbe kabul olunduğuna göre adam öldürmekten tevbe etmek de daha evlâ olarak kabul edilir. Sonra Furkan süresindeki şu ayet de katilin tevbesinin kabul edileceğine delâlet etmektedir: "Onlar ki Allah'ın yanı sıra bir başkasını tanrı edinip ona tapmazlar. Allah'ın haram kıldığı cana haksız yere kıymazlar, zina etmezler. Kim bunları yaparsa cezaya çarpar. Kıyamet günü de azabı katmerle-şir ve onun içinde hor ve hakir olarak ebedî bırakılır. Ancak tevbe ve iman edip salih (iyi) amel işleyen bunun dışındadır." (Furkan, 25/68-70).
"Kim bir mümini kasten öldürürse, cezası... cehennemdir." ayet-i kerimesine gelince, Ebu Hureyre (r.a.) ve seleften bir cemaat bu hususta şöyle demektedir. Allah Teâlâ, o kişiyi cezalandıracak olursa cezası budur. Her bir günaha dair bildirilen tehditler de buna göre izah edilir. Muvazene, yani iyilikler ile kötülüklerin tartılıp karşılaştırılacağı görüşünde olan alimlere göre günahkâr bir kişinin bir takım salih amelleri bulunabilir. Bunlar da bu yüzden gereken cezanın ona erişmesini engelleyebilir.
Cumhurun görüşüne göre, sayesinde kurtulacağı salih bir ameli bulunmadığı taktirde o kişi ebediyen orada bırakılmaz. Hulud kelimesi, o taktirde devamlı kalmak değil, çok uzun bir müddet kalmak manasına hamledilir. Çünkü Resulullah'tan (s.a.) şu manada bir çok hadis tevatüren gelmiştir: "Kalbinde zerre ağırlığından daha az iman bulunan kimse de sonunda cehennemden çıkarılır."
İkrime ve İbni Cüreyc gibi bazı alimlerin kanaati ise ayet-i kerimenin hükmünün öldürmeyi helâl sayan kimseyle ilgili olduğu yolundadır. Onlar "kasten (müteammiden)" kelimesini "helâl sayarak" manasında tefsir etmektedirler. Öyle olanın cezası da cehennem azabında devamlı, ebediyen kalmaktır.
Fahreddin er-Râzf nin cevabmdaki tercihi ise şöyledir: Bu ayet-i kerime iki yerde tahsis olunmuştur:
Birincisi: Kasten öldürme, düşmanlık yoluyla olmadığı takdirde kısas durumundaki öldürme gibidir.
İkincisi: Katilin tevbe ettiği öldürme. Ayete bu iki yerde tahsis girdiği zaman, biz de "Ondan başka şeyi, dileyeceği kimseler için yarlıgar" (Nisa, 4/48) ayetine dayanarak affın hasıl olduğu durumlarda umum (genellik) ifadesini tahsis eyleriz. [67]
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler
1- İmanın gereği insan öldürmekten kesin olan çekinmektir; ne kasten ve ne de hata yoluyla. Çünkü bu, Yaratıcı'nın hakkına tecavüz etmektir, büyük bir cürümdür, çok çirkin bir fiildir. Peygamberimiz (s.a.)'in "Müslümanların kanları birbirine denktir" hadisinde hasseten hür kimseler murad edilmiştir. [68]
2- "Bir müminin diğer bir mümini yanlışlık eseri olmayarak öldürmesi helâl olmaz" ayeti üzerinde alimler, buna kölelerin (abîd) girmeyeceği, ayetteki murad edilenlerin köleler değil, hür kimseler olduğu hususunda icma etmişlerdir.
3- "Mümin bir köleyi azad etme" yani Allah Teâlâ'nm zıhar kefaretinde vacip kıldığı gibi, hataen adam öldürenin de mümin bir köle azad etmesi icap eder. Tabii köle azadı hakkında çeşitli görüşler var, ancak asrımızda bunların zikredilmesine gerek bulunmuyor.
4- Hata yoluyla öldürme suçunda gerekli ikinci vacip diyettir. Diyet, kan pahası olarak ölenin velisine ödenir. Allah Teâlâ, kitabında diyetin miktarını tayin ve tespit etmemiştir. Ayette sadece mutlak olarak diyetin icap ettiği zikredilmiştir, âkılenin mi, yoksa katilin kendisinin mi ödeyeceği belirtilmemiştir. Bunun hükmü yukarıda da açıkladığımız gibi, Peygamberimizin sünnetinden alınmıştır.
5- "Meğer ki onlar sadaka olarak bağışlamış olsunlar" cümlesi diyeti affetmenin caiz olduğunu göstermektedir. Tasadduk lafzı vermek demektir ve maktulün varisleri olan veliler, Allah Teâlâ'nm kendilerine ödenmek üzere katilin âkılesi üzerine vacip kıldığı diyeti, ibra ve affettikleri taktirde diyetin düşeceği murad olunmaktadır. Ancak Allah Teâlâ için icap eden kefaret, velilerin ibrası ile düşmez. Çünkü katil, Allah'ın ibadetinde bulunan bir mümin şahsı telef eylemiştir; o halde Rabbine serbestçe ibadet için başka birini, bir köleyi halâs etmesi, hürriyetine kavuşturması gerekmektedir.
Velilerin hakkı diyettir. Kefaret ise, cinayeti işleyenin malından icap eder, onun yerine başka biri bu ödemeyi yüklenmez.
6- "Eğer (öldürülen) mümin olmakla beraber size düşman bir kavimden ise" cümlesinin işaret ettiği konu şöyle olur: Bir mümin kâfirlerin ülkesinde yahut onlarla savaş halinde iken bir kimseyi kâfirdir diye öldürürse İmam Mâ-lik'in mezhepte meşhur sayılan görüşüne ve İmam Ebu Hanife'ye göre bakılır: Şayet bu maktul, iman edip de kâfir halde bulunan kavmi arasında kalmış mümin bir adam ise onun için diyet lâzım gelmez, kefareti sadece mümin bir köle azad etmektir. Zira öldürülenin kavmi kâfirdirler, onlara diyet verilip de onunla Müslümanlar aleyhine güçlenmelerine yardım etmek sahih olmaz. Ayrıca iman ettiği halde hicret etmemiş bu adamın hürmeti, saygı gösterilmesi gerekli hakkı azdır ve de "İman edip de hicret etmeyenlere ise, hicret edecekleri zamana kadar, sizin onlara hiç bir şey ile velayetiniz yoktur." (Enfâl, 8/72) ayeti gereğince onun için diyet gerekmez. Bir mümin İslâm ülkesinde öldürülürse, kendi kavmi de Müslümanlara karşı savaş halinde bulunuyorsa, o kimse için Beytü'l-mâle diyet ödenir ve kefaret de yerine getirilir [69]
Şafiî, Evzâî, Sevrî ve İbni Sevr'e göre diyetin düşmesi sadece velilerin hepsinin kâfir olmaları halindedir. O takdirde ister dar-ı harpte, isterse İslâm diyarında öldürülmüş olsun diyeti verilmez. Diyet vacip olmuş olsa, bu Beytül-mâl'in yine Beytü'l-mâl'e vermesi için vacip olmuş demektir ki öldürme hadisesi İslâm diyarında da vuku bulsa böyle bir halde diyet lâzım gelmez.
Müslim'in Sahih'inde zikredilen hadise ile ilgili hüküm de bunu teyit etmektedir. Üsâme (r.a.) Cüheyne kabilesinden ölüm korkusuyla canını kurtarmak için son anda Lâilâhe illallah diyen bir adamı öldürmüş, Peygamberimiz (s.a.) de ona "Bir köle azad et" buyurmuştur. Kısas veya diyet cevazı vermemiştir.
7- "Şayet kendileriyle aranızda bir antlaşma olan bir kavimden ise..." Bu hüküm, öldürülen zımmî ve muâhid hakkındadır. O taktirde hem diyet, hem de kefaret gerekir. İbni Abbas, ŞaTjî, Nahaî ve Şafiî'nin görüşü böyledir.
8- Ulema, kadının diyetinin erkeğin diyetinin yarısı olduğu üzerinde icma etmiştir. Çünkü kadının mirastaki payı yarımdır. Şahitliği de erkeğin şahitliğinin yansına denktir. Bu hüküm sünnet ile sabittir, Kur'an ile değil. Kasten öldürme suçunda ise erkekler ile kadınlar birbiri mukabilinde kısas edilirler. Bu hükmün dayanağı Bakara suresinde geçen "Can, can karşılığında, hür hür karşılığında.... kısas olunur" ayetidir.
Bir adam diğer bir adamın üzerine düşüp birisinin öldüğü durum ile ilgili meselede alimler farklı görüştedirler.
Şureyh, Nahaî, Ahmed ve İshâk diyorlar ki: Üstte bulunan altta kalanı tazmin eder, alttaki üsttekini tazmin etmez.
İmam Malik, iki adamdan birinin ötekini çekip beraberce düşerek öldükleri durum hakkında "Çeken adamın âkılesine diyet icap eder" demiştir. Şafiî'nin ashabından bazısı ise "Diyetin yarısını tazmin eder, çünkü hem onun fiilinden hem de, üzerine düşenin ağırlığından dolayı ölmüştür" der.
Çarpışma (tesadüm) ile ilgili bazı hükümleri de şöylece zikrediverelim: İki adamdan biri diğerine çarpsa ve ikisi de ölse, bu durum hakkında Şafiî "Kendisine çarpılan adamın diyetini ödemek çarpan adamın âkılesine düşer, çarpan adamın diyeti heder ve heba olur, der. Birbiriyle çarpışıp ikisi de ölmüş olan iki atlı hakkında ise her birisi üzerine arkadaşının diyetinin yarısını ödemek düşer. Çünkü onlardan her birisi, hem kendi fiilinden, hem de arkadaşının fiilinden dolayı ölmüş bulunuyor, demektedir.
Mâlik ve Ebu Hanife'ye göre ise her birisinin diğerinin diyetini ödemesi icap eder ve bu da âkılesine aittir.
Günümüzde cereyan eden iki otomobilin veya iki geminin çarpışması durumlarında da aynı hükümler söz konusudur.
9- Ehl-i Kitab'm diyeti hakkında ihtilâf bulunmaktadır. Malikîler ve İmam Ahmed yukarıda zikrettiğimiz Amr b. Şuayb hadisini delil göstererek Kitap Ehli olan bir erkeğin diyetinin Müslümanın diyetinin yarısı, mecusininkinin sekiz yüz dirhem, kadınlarının diyetlerinin de bu miktarların yarısı kadar olduğunu söylemektedir.
Hanefîlere göre diyetlerin hepsi, Müslüman, Yahudi, Hıristiyan, mecusi, muahid, zimmî olsun eşittir. Bunun delili Cenab-ı Mevlâ'nın ayetteki "...bir diyet vermesi lâzımdır" kavlidir ki bu diyetin, Müslümanın diyetinde olduğu gibi kâmil ve tam olarak verilmesini gerektirir. [70] İbni Abbas'ın rivayeti de bunu te'yit etmektedir: Rasul-i Ekrem (s.a.) Kurayza ve Nadir oğullarının diyetini eşit ve tam olarak takdir eylemiştir. Ancak bu rivayet çok zayıftır.
İmam Şafiî ise şöyle diyor: Bir Yahudi ve Hıristiyanm diyeti, bir Müslümanın diyetinin üçte biri, bir mecusunin diyeti sekiz yüz dirhemdir. Çünkü bu o konuda söylenmiş olan miktarın en az miktarıdır. -Yukarıda bunu izah etmiştik.- Zimmet ve uhde ise yakîn (kesin bilgi) veya hüccet (delil) yoksa beridir, yükümlülükten uzaktır.
10- Azad edecek köle bulamayan veya köle alacak kadar malî imkânı olmayan iki ay peşpeşe oruç tutar. Özürsüz yere bir gün bile orucunu açsa yeni baştan başlar. Cumhurun görüşü budur. Hayız, hastalık gibi bir özür bulunursa İmam Mâlik'e göre oruca yeniden başlamaz. İmam Ebu Hanife ile iki görüşünden birine göre İmam Şafiî "Hastalık durumunda yeniden başlar" der.
11- Allah celle ve alâ, kitabında kasten ve hata yoluyla öldürme meselesini zikretmiş, şibh-i amd (kasda benzer) şeklini zikretmemiştir. İmam Mâlik der ki: Allah'ın kitabında sadece kasten ve hata yoluyla öldürme şekli bulunuyor. Şibh-i amd şeklini ise tanımayız.
İslâm ülkelerindeki fakihler ve mezheplerin imamları ise Abdullah b. Amr (r.a.)'da şibh-i amd (kasta benzer) öldürme şeklini tespit etmişlerdir:
Resulullah (a.s.) buyurdu ki: "Dikkat ediniz, kasta benzer hata yoluyla yani kamçı ve sopa ile öldürme durumunda yüz deve diyet icap eder. Bunların kırkının yavrusu da karınlarında olacak." Ancak hadisin muhaddislere göre derecesi muzdaribdir; İbni Abdi'1-Berr, isnadı yönünden sabit olmadığını belirtir.
Şibh-i amd öldürme şeklini kabul eden ulema, bunun sınırlarının tespiti, neyin kasten sayılacağı hususunda üç görüşe ayrılmıştır:
a) İmam Ebu Hanife'ye göre kasıt (amd) demir ile işlenen cinayettir. Demir dışında değnek, ateş ve benzeri aletler şibh-i amd'dır. [71]
b) Ebu Yusuf ve Muhammed'e göre, kendisi gibi öldürücü olmayan şekil şibh-i amd sayılır.
c) Şafiî'ye göre de vuruşta kasten, öldürmesi bakımından hataen olan; yani öldürme maksadıyla olmayan ama neticede ölüme yol açan vuruş, şibh-i amd'dir. Hataen öldürmede, hem vuruş hem de ölüme sebep olan hata söz konusudur. Kasten öldürme halinde her ikisi kasten olur.
Fakihler, kastın, şibh-i amd ve hataen öldürme fiilinin ispatı hususunda cinayetin kendisiyle işlendiği alete itimat ve itibar ederler. Çünkü bizim katilin niyetine vakıf olmamız mümkün değildir, o yüzden cinayet aleti, niyet yerine kâim (geçmiş) kabul edilir. Evlâ olan katilin gerçek niyetini öğrenmek, kasten mi yoksa hataen mi öldürdüğünü anlamak için cinayetin işlendiği şartları, karine ve belirtileri araştırmaktır.
Şibh-i amd öldürmedeki muğallaza (ağırlaştırılmış) diyet miktarı hususunda fukahanm farklı görüşleri vardır. Atâ, Şafiî ve şibh-i amd olarak kabul ettiği tek hal olan babanın oğlunu öldürmesi meselesinde İmam Mâlik diyorlar ki: Bunun diyeti otuz hıkka, otuz cezea ve kırk adet halifedir.[72]
İmam Ebu Hanife'ye göre bu diyet dört sınıftan verilir: Dörtte biri bint-i lebûn, dörtte biri hıkka, dörtte biri cezea, dörtte biri de bint-i mehaz.
Şibh-i amd durumunda diyet, Hanefî, Şafiî ve Hanbelîlere göre katilin âkı-lesine düşer.
Kasten öldürme durumunda âkile, diyeti yüklenmez. Bunun caninin malından ödenmesi gerekir.
Kasten öldürme halinde kefaret icap eder mi? Hata yoluyla cinayet işleme durumunda kefaret gerektiği hususunda icma bulunmaktadır. Ama kasten adam öldürene kefaretin icap edip etmediğinde ihtilâf edilmiştir. Cumhura göre icap etmez. Çünkü kefaretlerde kıyas olmaz. Kur"an nassı, kasıtlı olmayan günâhtan doğan yarayı sarmak üzere hata yoluyla öldürmek hakkında gereken kefareti zikretmekle yetinmiştir.[73]
İmâm Şafiî ı§§ Mmîi, kasten, şibh-i amd ve hata yoluyla öldürme durumlarında vacip görmektedir. Çünkü kasten öldürmedeki günah, hataen öldürme durumundakinden daha büyüktür, dolayısıyla kasten olan öldürmede kefaret daha uygun ve gereklidir. Kasten öldüren kişi cinayetinin günahını affettirmeye daha muhtaçtır.
Yanlışlık ile öldürmeye bir topluluk katılırsa, dört mezhebin de ittifakıyla bunlardan her birine kefaret vacip olur.[74]
Selama Özen Göstermek Ve Hüküm Verirken İyice Araştırma Yapmak
94- Ey iman edenler, Allah yolunda harbe çıktığınız zaman, tam açıklanmasını bekleyin. Size selâm verene, dünya hayatının menfaatini arayarak "Sen mümin değilsin" demeyin. İşte Allah'ın katında bir çok ganimetler vardır. Önceden siz de böyle iken Allah size lütfetti. O halde iyice açıklanmasını bekleyin. Şüphesiz ki Allah ne yaparsanız hakkıyla haberdardır.
Belagat:
"Allah yolunda harbe çıktığınız zaman" ibaresinde iki istiare vardır. Darp (ayağını yere vurmak) lafzı düşmanlarla cihad etmek için, sebîl (yol) lafzı da Allah'ın dini için istiare yapılmıştır. [75]
Kelime ve İbareler:
Meselenin "tam açıklanmasını bekleyin." Bir kıraete göre ise "fe-tesebbe-tû" şeklindedir. Yani meseleyi iyice araştırın, hüküm vermekte acele etmeyin demektir.
"Selâm" selamlaşma veya müslüman oluşun alâmeti bulunan kelime-i şe-hadeti getirerek teslim ve tabi olmaktır.
"...bir çok ganimetler vardır" yani sizi, bir şahsı malından dolayı öldürmekten müstağni ve uzak kılacak derecede çok nimetler ve nzıklar vardır.
"...önceden siz de böyle iken" yani kelime-i şehadeti söyler söylemez canlarınız ve mallarınız dokunulmazlık kazandı.
İman etmeniz ve istikamete girmeniz suretiyle "Allah size lütfetti."
Bir mümini öldürmemek için "çok iyi araştırın" ve İslâm'a yeni girene de size edildiği gibi muamele edin.
"Şüphesiz Allah ne yaparsanız hakkıyla haberdardır." Yaptıklarınızın karşılığını da verecektir. [76]
Nüzul Sebebi
1- Buharî, Tirmizî, Hâkim ve diğer muhaddisler İbni Abbas (r.a.)'tan rivayet ediyorlar: Süleymoğullarından bir adam önüne katıp götürdüğü bir koyun sürüsü olduğu halde Cenab-ı Peygamberin (s.a.) ashabından bir topluluğun yanından geçti ve selâm verdi. Onlar "Bu adam ancak bizden kendini korumak ve kurtarmak için selâm verdi" deyip (müslüman değil zannıyla) adamın üzerine yürüdüler ve onu öldürdüler, koyunlarını da Peygamberimize (s.a.) getirdiler. Bunun üzerine "Ey iman edenler, Allah yolunda harbe çıktığınız zaman..." ayeti indi.
2- Bezzâr'm başka bir vecihle İbni Abbas'tan rivayetine göre Resulullah (s.a.) bir seriyye (askerî birlik) gönderdi. Seriyyede Mikdâd da bulunuyordu. Seriyye varıncaya kadar düşman dağılmış kaçmış, sadece yanında epeyce çok malı bulunan bir adam kalmıştı. Adam "Eşhedü enlâ ilahe illallah (=Allah'tan başka ilâh olmadığına şehadet ederim)" dedi ama Mikdâd onu öldürdü. Döndüklerinde Nebi (s.a.) Hazretleri, Mikdâd'a 'Yarın kıyamette "Lâ ilahe illallah"ı ne yapacaksın bakalım?" dedi. Allah Teâlâ da bu ayeti indirdi.
3- Ahmed, Taberânî ve başka muhaddisler Abdullah b. Ebî Hadrad el-Es-lemî (r.a.)'den onun şöyle dediğini tahric ediyorlar: Resulullah (s.a.) bizi aralarında Ebu Katâde ve Muhallim b. Cessâme'nin de bulunduğu bir grupla sefere gönderdi. Yolda Amir b. el-Edbat el-Eşceî yanımızdan geçerken bize selâm verdi. Muhallim ise adamın üzerine atılıp onu öldürdü. Medine'ye Nebi (s.a.)'nin yanma geldiğimizde durumu haber verdik. Hakkımızda şu Kur"an ayeti indi: "Ey iman edenler, Allah yolunda harbe çıktığınız zaman..." vd.
İbni Cerir de, İbni Ömer hadisi olarak bir benzer rivayeti tahric etmiştir.
4- Sa'lebî'nin İbni Abbas (r.a.)'tan rivayetine nazaran öldürülenin adı Fe-dek ahalisinden Mirdâs b. Nehîk el-Gatafanî idi. Öldüren ise Üsâme b. Zeyd, o seriyyenin emiri de Galib b. Fedâle el-Leysî idi. Mirdâs, kavmi yenildiğinde tek başına kalmış, koyunlarını da bir dağa sürmüştü. Müslümanlar kendisine yetişince "Lâ ilahe illallah Muhammedun rasulullah, esselâmü aleykum" demişti ama Üsâme b. Zeyd onu öldürmüştü. Döndüklerinde de bu ayet nazil olmuştu.
Ayetin iniş sebebinin bir kaç tane olmasına da bir engel yoktur. İster birinci ve üçüncü rivayetlerdeki gibi koyunların sahibinin İslâmî selâmı vermesinden sonra inmiş, isterse savaşta hemen silâh kullanmaktan sakınmak için inmiş olsun, katil de ister Mikdâd veya Muhallim olsun, isterse Üsame olsun durum aynıdır. Resulullah (s.a.) ayet-i kerimeyi her vaka ve olayla ilgili olan kişilere okumuş olabilir.
Kurtubî der ki: İbni İshak'ın Siyeri, Ebu Davud'un Sünen'i ve İbni Abdi'l-Berr"in el-İstiâb'm&a da zikredildiği üzere ekseri alimlere göre katil Muhallim b. Cessame, maktul (öldürülen) de Amir b. el-Edbat idi. [77]
Ayetler Arası İlişki
Bu ayet de eski savaşlarda hasıl olan hataen öldürme çeşitlerinden birini beyan eylemektedir. Müşriklerle harp halinde veya harp ederken bir adamın müslüman olmadığı hakkında acele hüküm verilerek böyle hatalar işleniyordu.
Kurtubî, bu ayetin, yukarıda geçen ayetlerde zikredilen öldürme ve cihad konularına bağlı olduğunu söylemiştir.[78]
Açıklaması
Ey Allah'ı ve Rasulü'nü tasdik edenler! Düşmana karşı cihad için yola çıktığınız ve Müslüman mı kâfir mi, barışçı mı savaşçı mı diye durumundan şüphelendiğiniz birini gördüğünüz vakit onun hakkında hüküm vermekte acele etmeyin, hakikî durumunu iyice tahkik edin. Size selâm vermesi ve kelime-i şe-hadeti diliyle söylemesi, mümin oluşundan ötürü müdür diye araştırın. Onu öldürmekte acele davranmayın. Teslim olup sizinle savaşmayan ve müslüman olduğunu izhar eden kişiye "Sen mümin değilsin" demeyin. Siz zahire, dış duruma göre amel etmekle memursunuz. İç durumunu Allah Teâlâ daha iyi bilir.
Siz acele ederek dünya hayatının mal ve metamı sonunda kaybedecek olan fani ganimetlerini elde etmek istiyorsunuz ama biliniz ki Allah katında sayılamayacak kadar çok rızıklar, nimet ve lütufiar bulunuyor. Göklerin ve yerin hazineleri O'nun yanındadır. Allah'a itaat ve ibadet ederek o sonsuz nimetleri talep edin, bu sizin için daha hayırlıdır. Sizin bu şekilde davranmanız ve insanların kalplerindeki iman hakkında hüküm vermekte acele ederek onları "Yapmacık olarak, bizden kendini korumak için, kılıç korkusundan dolayı böyle söylüyor" diye itham etmeniz size yakışmaz ve zaten bu muameleniz sahih de olmaz.
Hem nasıl unutursunuz ki sizler de daha önce böyle idiniz. Gizlice iman etmiştiniz, imanınızı müşriklerden gizliyordunuz. Daha sonra imanınızı açığa vurdunuz. Öldürdüğünüz kişinin hali de işte böyleydi, imanını kendi kavminden gizlemekteydi. "O zaman da hatırlayın ki siz yeryüzünde azlıktınız, mus-taz'aflardan (aciz ve zayıf tanınanlardan) idiniz" (Enfâl, 8/26). Allah Teâlâ size lütfetti de emniyet ve huzur haline kavuştunuz, müminler sırasına katıldınız. Allah celle ve alâ size istikamet ve imanınızı açığa vurabilmek gibi nimetleri vermek, dinini aziz kılmak, İslâm'ın gücünü takviye etmek, öldürmekte acele davrananın tevbesini kabul eylemek gibi lütuflarda bulundu. Üsame, bu olaydan sonra "Lâ ilahe illallah" diyen hiçbir kimseyi öldürmeyeceğine yemin etmiştir. Zemahşerî "Önceden siz de böyle idiniz" cümlesinin tefsirinde der ki: İslâm'a ilk girdiğiniz vakit siz de bu halde idiniz. Ağzınızdan kelime-i şehadet duyulur duyulmaz kanlarınız ve mallarınız dokunulmazlık kazandı, gönlünüz-dekinin dilinizden çıkana uygun olmadığının anlaşılması beklenmedi. [79]
Allah Teâlâ daha sonra iyice araştırma yapmak icap ettiği hususunu tekit etmiş, yapmaya girişecekleri bir iş ile ilgili açık delillere, yeterli karinelere sahip olmalarını, acele verilmiş bir karar ve zanla hareket etmemelerini emretmiş ve işin gerçeği anlaşılana dek düşünmeleri gerektiğini bildirmiştir. Çünkü
imanın bulunduğuna hüküm vermek için salt görünen hal kâfidir. Öldürmek için ise adamın kâfir olarak kaldığına dair kuvvetli bir delile dayalı zannı galip bulunmalıdır. O halde siz de İslâm'a yeni girenlere, size yapılanı yapın, öldürmekten ve savaştan vaz geçmek için zahirî İslâm'ı muteber kabul edin.
Şüphesiz ki Allah Teâlâ yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır, ahvalinize niyet ve maksatlarınıza vakıftır. Onlara göre size hakettiğiniz karşılığı verecektir. Bu ifade bir tehdit ve vaiddir, aynı hataya düşmenin tekrarlanmaması için bir uyarıdır. O halde hemen öldürmek için koşturmayın, bu konuda ihtiyatlı olun, hataya düşmekten son derece sakının. [80]
Ayetten Çıkan Hüküm Ve Hikmetler
Bu ayetin konusu, önemine binaen hüküm vermede ve adam öldürmede acele hareket edilmemesine, iyice araştırma ve tahkikatta bulunmanın gerekliliğine hasredilmiştir. Bir şahsın müslüman olduğu hakkında hüküm vermek için, zahiren kelime-i şehadeti söylemesi ile yetinilir, kalbindekini açığa çıkarmaya, gerçek yönünü ve durumunu bilmeye gerek yoktur. Bu zaten beşerin, insanoğlunun yapacağı bir iş değildir. Kalplerin işi gaipleri, göze görünmeyenleri yegâne bilici olan Allah'a kalmıştır. Bu hüküm rivayeti için de münasiptir.
Bu ayetin iniş sebebi hakkında meşhur olan, Müslim'in Sahih 'inde Üsa-me'den gelen rivayettir. Üsame diyor ki: Resulullah (s.a.) bizi bir seriyye ile göndermişti. Cüheyne kabilesinin bulunduğu hurağat [81] bölgesine bir sabah baskın yaptık. Ben bir adama yetiştim. Adam "Lâ ilahe illallah" dedi ama ben aldırmayıp ona mızrakla vurdum. Sonra bu işten dolayı içime bir şüphe düştü. Durumu Peygamberimize (s.a.) söyledim. Resulullah (s.a.) "Adamı lâ ilahe illallah dedi de mi öldürdün?" diye sorunca ben "Ey Allah Rasulü, o silah korkusundan ötürü bunu söyledi" dedim. Bunun üzerine Cenab-ı Peygamber (s.a.): "Şehadeti gerçekten söylemiş mi, söylememiş mi, bilmen için kalbini yarsaydın ya!" buyurdular.
Üsame'nin şöyle dediği rivayet edilmektedir: Daha sonra Resulullah (s.a.) benim için üç kere istiğfar eyledi ve "Bir köle azad et" diye emretti; herhangi bir kısas veya fidyeye hükmetmedi.
Fakihler ise şöyle demektedirler: Bu durumda o adam öldürülürse, katil de onun mukabilinde öldürülür. Üsame öldürmemiştir; çünkü olay daha İslâm'ın ilk devirlerinde cereyan etmiştir ve adamın canının kurtarmak için ve silah korkusundan dolayı şehadet getirdiği tevil ve kanaati ile bunu işlemiştir. Çünkü bir kimsenin kanını ve malını kurtaran mani kelime-i şehadeti mutmain, gönül hoşluğu ve rahatlığı ile söylemesidir. Peygamberimize (s.a.) de ne halde söylerse söylesin bunun kendisini kurtaracağını haber vermiştir. Müte-vatir hadiste buyuruyor ki: "Allah'tan başka ilâh yoktur deyinceye kadar insanlarla savaşmakla memur oldum. Bu kelimeyi söylediklerinde ise hakkıyla olması hali dışında kanlarını ve mallarını benden korumuş olurlar." O sebepten Üsame'ye hitaben: "Kelime-i şehadeti gerçekten söylemiş mi, söylememiş mi, bilmen için onun kalbini yarsaydın ya!.." buyurmuştur. Yani o bu sözünde doğru mu yoksa yalan mı söyledi, baksaydm ya; bu mümkün olmadığına göre dilinden duyduğunu kabul etmekten başka yol kalmamıştır, demektir. "İnsanlarla savaşmakla emrolundum" hadisinden murad, Arap müşrikleri olup Yahudiler ve Hıristiyanlar değildir. Çünkü onlar "lâ ilahe illallah" derler. Onların ayrıca Muhammed (s.a.)'in peygamber olduğunu kabul eylediklerini ilân etmeleri lâzımdır. [82]
Fıkıh bakımından burada önemli bir hüküm bulunmaktadır ki o da şudur: Hükümler, zahirî hallere ve zann-ı galibe bağlı olarak verilirler, kesinlik taşımak ve gönüllerde gizli olan hususlara vakıf olmak şartı üzere değil. [83]
"Size selâm verene, sen mümin değilsin, demeyin" ayetinin tehiyye yani selamlaşma olarak tefsir edilmesine de bir mani bulunmuyor. Çünkü o kişinin İslâm selâmı ile selâmlaması, kendisinin itaat edip boyun eğdiğini bildirmektedir. Bununla tarafsızlık ve savaşmayı terk etmesinin murad edilmesi de muhtemeldir. Eğer "Selâmün aleyküm (=selâm size)" derse, yine bunun gerisinde ne gibi bir durum olduğu yahut neyin kastedildiği bilinmese dahi onun öldürülmesi uygun olmaz. Çünkü ortada şüphe uyandıran bir hal bulunmaktadır, imam Mâlik'e (r.a.) göre bir kimsenin "Ben müslümanım, ben müminim, ben namaz kılıyorum" demesi yeterli değildir. Peygamberimiz (s.a.)'in "İnsanlar 'Allah'tan başka ilâh yoktur, (Lâ ilahe illallah)" deyinceye kadar kendileri ile savaşmaya memur kılındım" sözünde, insana dokunulmazlık sağlayan kelimeyi söylemesi lâzımdır. [84]
Yani İslâm selâmı ile selâmladıktan veya namaz kıldığı görüldükten sonra gereken doğruyu yanlıştan ayırıcı kelime olan "Lâ ilahe illallah"ı söylemesidir. Bu, harbin sona erdirilmesi, savaşın ve vuruşmanın bitirilmesi ile ilgilidir. Bu durumda görünüşe bakarak hüküm vermek yeterli olur. Yoksa bazılarının bu ayeti delil göstermeye kalkışması gibi imanın sadece dil ile ikrar etmekten ibaret olduğu hakkında değildir. Çünkü gerçek iman kalp ile tasdik etmektir. Yoksa dilleri ile "Lâ ilahe illallah" diyen münafıklar da iman etmiş sayılırlardı; halbuki onlar mümin kabul edilmemektedir.
Ayet-i kerime, müminlerin cihaddan güttükleri hedefin, Allah Teâlâ'nın meşru kıldığı üzere, Allah'ın kelimesini (dinini) yüce kılmak olduğu hakkında açık bir nasstır. Müminlerin silahtan maksatları harp ganimetlerine kavuşmak, dünya malları veya maddi çıkarlar elde etmek değildir. Zira Allah Teâlâ, başkaca helâl yollardan ve haram-yasak işlemeksizin pek çok rızıklar ve ganimetler vaad etmiştir. O sebeple şu fani şeyleri elde etme peşinde koşmayın. [85]
Mücahidler İle Cihadı Bırakıp Evinde Oturanlar Arasındaki Üstünlük Farkı
95- Müminlerden özür sahibi olmaksızın oturanlarla, Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad edenler bir olamaz. Allah mallarıyla, canlarıyla cihad edenleri, derece itibarıyla, oturanlardan çok üstün kıldı. Allah hepsine de cenneti vaad etmiştir. Fakat Allah, cihad edenlere oturanların üstünde daha büyük bir ecir vermiştir.
96- Kendi tarafından dereceler, mağfiret ve rahmet vermiştir. Allah, çok yarhğayıcıdır ve çok esirgeyicidir.
Belagat:
"Allah mallarıyla, canlarıyla cihad edenleri, derece itibarıyla.....üstün kıldı." cümlesi ile "Fakat Allah, cihad edenlere, oturanların üstünde daha büyük bir ecir vermiştir." cümlesinde itnâb sanatı vardır. [86]
Kelime ve İbareler:
"ed-darar (özür)" körlük, topallık, felçli olmak gibi sahibinin cihada katılmasını engelleyen hastalık ve illetler demektir. [87]
Nüzul Sebebi
Buharî, Berâ (r.a.)'dan rivayet ediyor: "Müminlerden, oturanlar... ile müca-hidler bir olamazlar" ayeti inince Resulullah (s.a.) "Filanı çağırın" dedi. O kimse yanında yazı için gereken hokka, levha, kemik gibi malzemeler olduğu halde geldi. Resulullah (s.a.) "Müminlerden oturanlar ile Allah yolunda cihad edenler bir olamaz" diye yaz buyurdu. O sırada müezzin İbni Ümmi Mektûm, Peygamberin (s.a.) arka tarafında bulunuyordu. Dedi ki: "Ey Allah'ın Rasulü, ben körüm." Bunun üzerine o ayet yerine "Müminlerden özür sahibi olmaksızın oturanlar ile... mücahidler bir olmaz..." ayeti nazil oldu.
Tirmizî, benzer bir sebebi İbni Abbas hadisinde şöyle rivayet etmiştir: Abdullah b. Cahş ile İbni Ümmi Mektûm "Biz ikimiz de kör kimseleriz" dediler.
İşte "Özür sahibi olmaksızın" cümlesinin eklenmesi sebebinin beyanı budur.
Sûyutî ise; "Müminlerden oturanlar... ile mücahidler bir olamaz" ayeti Müslüman oldukları halde hicret etmeyen, sonra da Bedir günü kâfirlerle birlikte öldürülmüş olan bir topluluk hakkında inmiştir. Ayetin inişi Bedir Gazası zamanında olmuştur." demektedir. [88]
Ayetler Arası İlişki
Allah Teâlâ, kelime-i şehadet getiren birini hataen öldürme suçunu işledikleri için müminleri itab edip kınadıktan sonra, burada, cihadın faziletini, ci-had edenlerin oturanlara olan üstünlüğünü beyan etmektedir. [89]
Açıklaması
Bedir Gazasına gitmeyen bir topluluğun yaptığı gibi müminlerden cihada katılmayıp evlerinde, yurtlarında oturanlar ile zalimlerin tecavüzünü engellemek, hakkı hakim kılıp onu savunmak suretiyle Allah'ın rızasını kazanmak için mallarını ve canlarını O'nun yolunda feda ederek cihad edenler bir ve eşit olamazlar. İslâm'ın ilk devrinde, hicret sonrası Bedir Savaşma katılanların cihadı böyleydi.
Ancak Allah Teâlâ, cihad farizası yükümlülüğünden özür sahiplerini istisna etmiştir. Özür sahipleri körlük, topallık gibi hastalığı bulunanlardır. Bu durum, cihadı terk etmeyi mubah kılıcı bir özürü bulunanlar için, Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad edenlerle aynı olmaktan bir çıkış yolu olmaktadır. O sebeple bunlar, güçleri bulunsa cihad etmeye gönülden niyet ettikleri için kınanmaz ve azarlanmazlar. Buharî, Ahmed ve Ebu Davud'un rivayetine göre Resulullah (s.a.) Tebûk Gazasından sonra Medine'ye girerken "Medine'de öyle insanlar var ki gittiğiniz her yerde, geçtiğiniz her vadide sizinle beraber olmuşlardır" buyurdu. Ashab "Kendileri Medine'de bulundukları halde mi?" diye sorunca Resulullah (s.a.): "Evet, Medine'de bulundukları halde. Onları cihada katılmaktan özür alıkoydu" cevabını verdi.
Sonra Allah Teâlâ, cihad edenlerin, özrü bulunmadığı halde cihaddan geri kalıp yurtlarında oturanlara olan üstünlüğünü haber vermiştir. Allah Teâlâ öyle bir dereceye yükselmiştir ki miktarını tahmin mümkün değildir: Dünyada zafer, nusret, iyi nam ve şöhret ile ganimetler, ahirette de cennette bulunan yüksek makamlar ve bol sevaplar...
Allah Teâlâ cihad edene de, cihadı temenni etmekle birlikte bir özrü veya acizliği sebebiyle cihaddan geri kalıp oturana da, her iki zümrenin de imanı kâmil, niyet ve ameli halis olduğu için hüsnâyı, yani cenneti ve bol mükâfat vaad etmiştir.
İbni Kesir diyor ki: Ayet, cihadın farz-ı ayn olmadığına, farz-ı kifâye olduğuna delâlet etmektedir.[90]
Daha sonra Allah Teâlâ mutlak olarak mücahitlere özür sahibi olmaksızın cihaddan geri oturanların üstünde daha büyük bir ecir verdiğini haber vermektedir.
Bu büyük ecir, yüksek cennetlerin odalarında bulunan yüce makam ve derecelerdir. İnsanların bunları dünyada sayı ve hesap ile takdir edip ölçmesi zordur. Nitekim Allah Teâlâ bir ayet-i kerimede de: "Baksana, biz onların kimini kiminden nasıl üstün kıldık. Elbette ahiret, dereceler itibarıyla da daha büyüktür, üstün kılmak bakımından da daha büyüktür." (İsra, 17/21) buyurmuştur. Derecelerdeki üstünlük farkı iman kuvvetine, Allah rızasını rahat ve nimetlere, kamu menfaatini özel menfaate tercih etmeye dayalıdır.
Sahihayn'da Ebu Said el-Hudrî (r.a.) tarafından rivayet edilen hadisinde Resulullah (s.a.) buyuruyor ki: "Cennette yüz derece vardır. Allah bunları kendi yolunda cihad edenler için hazırlamıştır. Her iki derecenin arası, gök ile yeryüzü arası gibidir." Resulullah (s.a.), İbni Mes'ud (r.a.) tarafından rivayet edilen hadisinde de şöyle buyuruyor: "Kim bir ok atarsa ona bir derece ecir ve sevap verilir." Bir adam "Ey Allah Rasulü, derece nedir?" diye sorunca Resulullah (s.a.): "Ona gelince, o senin annenin kapı eşiği değildir, iki derece arası yüz senedir." [91] dedi.
Ecir ve sevap aynı zamanda günahların, hataların mağfiret edilmesidir. Bu rahmet ve berekât hallerini, Rahman onlara mahsus kılmış olup fazl u keremi ile mağfiretten fazla olarak vermiştir. O'nun tarafından sunulan bir ihsan ve ikramdır bunlar. Allah Teâlâ'nm şanı ve hiç ayrılmaz daimi sıfatı, hak etmiş olanlara mağfireti ile muamele etmesidir. Rahmeti de aklen bunun kendisine icap ettiği kimseleredir. Ancak bu, ilahî lütfa kalmış bir iştir. [92]
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmeter
1- Bedihî olarak (ilk bakışta) da, tabiî ve şer"î olarak da düşkünlük, felçli-lik, körlük, topallık gibi bir özür sahibi olmaksızın, cihaddan geri kalıp oturanlar ile Allah rızası için canlarını ve mallarını feda eden mücahitler arasında bir eşitlik olamaz. Ayetin manası şudur: Hastalık ve benzeri bir engeli bulunmayan, sağlığı yerinde olan müminler, mücahitler ile eşit olamaz.
Alimler diyor ki: Ayette geçen zarar ehli, özür sahibi olanlar, demektir. Çünkü kendilerinde bulunan hastalık ve benzeri dertler cihaddan kendilerini menettiği için onlara zarar vermiştir. Yukarıda zikredilen "Medine'de bir takım kimseler vardır ki..." hadisi, özür sahibinin ve de gazinin ecir ve sevabının verileceğine delâlet etmektedir.
Deniliyor ki: Özür sahibinin ecrinin öbürüyle denk olması da muhtemeldir. Çünkü Allah'ın fazl u keremi geniştir. Verdiği sevap zaten fazl u ihsandır, istihkak (tam olarak hak etme) değildir. Allah sadıkane olan bir niyete, fiili için vermediği sevabı lütfeder.
Özür sahibine ecri kat kat olmadan verildiği halde, gazi doğrudan cihada katıldığı için ecrini kat kat fazla alarak üstün kılınılır da denilmiştir. Kurtubî diyor ki: Bu hususta gelen sahih hadise göre "Medine'de öyle kimseler var ki..." ayeti hakkında muhtemeldir birinci görüş daha sahihtir. [93]
2- Bazı alimler bu ayete dayanarak divan ehlinin sevabının gönüllülerden daha büyük olduğunu söylemişerdir. Çünkü divan ehlinin sevabı, fedakârlık gösterdikleri, zor durumlarda savaşa gönderildikleri, her daim komuta ve sefere çıkma emri altında oldukları için gönüllülerden daha fazladır. Gönüllüler sa-vaife (yaz mevsiminde yapılan büyük seferlere) katıldıkarı için daha emniyette ve rahat sayılırlar.
3- Bazıları da zenginliğin fakirlikten daha üstün olduğuna bu ayeti delil gösterirler. Çünkü Allah Teâlâ burada kendisiyle salih ameller yapmaya muvaffak olunan malı zikretmektedir.
Bu meselede netice olarak üç görüş vardır.
Bazılarına göre zenginlik daha iyidir. Çünkü zengin muktedir ve güçlüdür, fakir ise acizdir. Kudret ise acizlikten daha üstündür. Bu görüş, "Şükreden zengin sabreden fakirden daha üstündür" sözüne daha uygundur.
Bazıları da fakirliği üstün tutmuştur. Çünkü fakir dünyalığı terk etmiş, zengin ise onlara bulaşmıştır. Dünyayı terk etmek ise dünyaya bulaşmaktan ve dünya şehvetlerine dalmaktan daha üstündür.
Diğer bir kısım da bu ikisinin arasını bulmanın tercih edilmesi görüşündedir. Bu ise fakirlik sınırından çıkıp zenginlik derecelerinin en aşağısına varmakla, böylece her ikisinin üstünlüğüne ulaşmak ve kınanacak yanlarından uzak kalmak suretiyle gerçekleşir.
4- "Allah, mallarıyla, canlarıyla cihad edenleri, derece itibarıyla oturanlardan çok üstün kıldı" ayetinden sonra "Kendinden dereceler...vermiştir." diye buyurulması hakkında bazı alimler: "Önce bir derece, sonra dereceler denmesi mübalağa, beyan ve tekittir" demişlerdir. Bazıları ise: "Allah cihad edenleri, özür sahibi olarak oturanlardan bir derece, özür sahibi olmaksızın oturanlardan sayısız derecelere üstün kılmıştır." demektedirler.
Yine deniliyor ki: Derece kelimesinin manası ulüvv, yükseklik demektir. Yani, Allah Teâlâ onların şanını, ismini yüceltti, onları överek, takdir ederek âli ve yüksek kıldı, manasınadır. Bu, dünyadaki derece ile ilgili olandır. Ahiret-te ise onlar için bir çok dereceler, yani kimisi kiminden daha yüksek olan menziller, makamlar bulunmaktadır. [94]
Mustaz'af Olanların Hicreti
97- Öz nefislerinin zalimleri olarak canlarını alacağı kimselere melekler derler ki: "Ne yaptınız!" Onlar: "Biz yeryüzünde mustaz'aflar (aciz kimseler) idik" derler. Melekler de: "Allah'ın arzı geniş değil miydi? Siz de oraya hicret edeydiniz ya" derler. İşte onlar var ya, onların barınakları cehennemdir. O ne kötü bir yerdir.
98- Erkeklerden, kadınlardan, çocuklardan zaaf ve acizlik içinde bırakılıp da hiç bir çareye gücü yetmeyen ve bir yol bulamayanlar müstesna.
99- İşte onlar var ya, Allah'ın kendilerini affedeceğini umabilirler. Allah, çok affedici, çok yarlığayıcıdır.
100- Kim Allah yolunda hicret ederse, yeryüzünde gidecek barınacak bir çok yerler de bulur, genişlik de bulur. Kim evinden, Allah'a ve O'nun peygamberine muhacir olarak çıkıp da sonra kendisine ölüm yetişirse, muhakkak ki onun mükâfatı Allah'a düşmüştür. Allah çok yarlığayıcı, çok esirgeyicidir.
Belagat:
"Ne yaptınız1?" ve "Allah'ın arzı geniş değil miydi?" cümlelerindeki soru kınamak ve azarlamak için gelmiştir.
"Allah'ın kendilerini affedeceğini umabilirler... Allah çok affedici" ve "...hicret ederse... muhacir olarak çıkarsa" cümlelerinde mugayir cinas vardır.
"Canlarını alacağı kimselere melekler der ki" cümlesinde can alan tek melek Azrail olduğu halde, şanının ne kadar büyük olduğunu belirtmek maksadıyla cemi sigası kullanılmıştır. [95]
Kelime ve İbareler:
"Öz nefislerinin zalimleri olarak..." Yani kâfirler arasında kalıp hicret etmemeleri sebebiyle. [96]
Nüzul Sebebi
97. ayetin nüzul sebebi:
"Öz nefislerinin zalimleri olarak canlarını alacağı kimselere melekler derler ki..." Buharî'nin İbni Abbas (r.a.)'tan rivayetine göre Müslümanlardan bazıları müşriklerle beraber kalmışlardı. Bunlar Rasululah (s.a.)'a karşı müşriklerin kalabalığını çoğaltıyorlardı. Savaşta kendilerine isabet eden bir okla veya kılıç darbeleriyle ölebiliyorlardı. Bunun üzerine Allah Teâlâ "Öz nefislerinin zalimleri olarak canlarını alacağı kimselere melekler derler ki..." ayetini indirdi.
İbnül-Münzir ve İbni Cerir de İbni Abbas (r.a.)'ın şöyle dediğini tahric etmektedir: Medine ahalisinden bir kavim müslüman olmuşlardı, fakat bunu gizliyorlardı. Bedir günü müşrikler onları kendileriyle beraber çıkardılar. Bunların bazıları savaşta ödürüldüler. Haklarında müslümanlar "Onlar müslüman-dı, savaşa zorla çıkarılmışlardı, onlar için af ve mağfiret dileyiniz" dediler. Hemen ardından "Öz nefislerinin zalimleri olarak canlarını alacağı kimselere melekler derler ki. T ayeti nazil oldu. Müslümanlar, bu ayet-i kerimeyi Mekke'de kalmış olanlara yazdılar, hiçbir mazeretleri kalmadığını bildirdiler. Onlar da Mekke'den çıktılar. Ama müşrikler yetişerek eziyet ve tehditlere onları caydırdılar ve geri döndüler. Bunun üzerine "İnsanlardan öylesi var ki "Allah'a inanmadık" der de Allah uğrunda eziyet olunduğu zaman insanların fitnesini Allah'ın azabı imiş gibi tanır." (Ankebut, 29/10) ayeti indi. Müslümanlar bunu da Mekke'dekilere yazdılar, onlar da çok üzüntüye kapıldılar. Ardından "Sonra senin Rabbin işkencelere uğratıldıktan sonra hicret edenlerin, sonra da cihad edenlerin ve sabredenlerin lehinedir." (Nahl, 16/110) ayeti indi. Bunu da onlara yazdılar ve onlar da Mekke'den çıktılar. Müşriker de arkalarından yetişti. Artık kurtulan kurtuldu, ölen öldü.
100. ayetin nüzul sebebi:
"Kim evinden... muhacir olarak çıkarsa..." İbni Ebi Hatim ve Ebu Yalâ'nm ceyyid bir sened ile İbni Abbas (r.a.)'tan rivayet ettiğine göre Damra b. Cündüb muhacir olarak evinden çıktı ve ailesine "Beni bir bineğe bindirin, müşriklerin topraklarından beni Rasululah'a (s.a.) çıkarın, dedi. Ama Peygamberimize (s.a.) kavuşamadan yolda öldü. Bunun üzerine vahiy geldi: "Kim evinden, Allah'a ve O'nun peygamberine muhacir olarak çıkıp da sonra kendisine ölüm yetişirse muhakkak ki onun mükâfatı Allah'a düşmüştür."
Deniliyor ki: Leysoğullanndan Cunda' b. Damra, Mekke'deki mustaz'aflar-dandı ve hastaydı. Allah Teâlâ'mn hicret hakkında indirdiği ayeti duyunca "Beni Mekke'den çıkaruı" dedi. Kendisi ve yatağını oğulları eliyle bir deveye yüklettirdi. Yola çıktı. Fakat Ten'îm mevkiinde [97] vefat etti. Allah Teâlâ onun hakkında "Kim evinden... muhacir olarak çıkarsa..." ayetini indirdi [98]
Ayetler Arası İlişki
Allah Teâlâ yukarıda geçen ayette Allah yolunda cihad edenlerin özrü olmaksızın oturanlardan üstün olduğunu zikrettikten sonra burada bin grup insanın halini anlatmaktadır. Gerçekte zayıf olmadıkları halde bunları kâfirler taciz ediyor, zaafa düşürmeye çalışıyorlardı. İslâm'ın başlangıç devrinde Mekke'den Medine'ye hicret etmek farz idi. İşte bu farzı terk etmeleri hususunda o insanların hiçbir mazereti bulunmuyordu. Çünkü kâfirlerin Müsümanlara verdikleri eza ve cefa çok şiddetliydi. O derece ki Müslümanları önce Habeşistan'a hicrete, sonra da Peygamberimiz (s.a.) ile beraber Medine'ye hicret etmeye mecbur bırakmıştı. O vakitlerde bazı Müslümanlar ise vatan sevgisi yüzünden Mekke'de oturup kalmış, bazıları hastalık, yaşlılık, yol tehlikesi gibi sebeplere hicret etmekten acze düşmüş, diğer bir kısmı da hicrete koyulmuş fakat yolda ölmüştür. [99]
Açıklaması
Ecelleri bittiği vakitte hicreti terk etmeleri ve şirk diyarında ikamet etmeye rıza göstermeleri sebebiye öz canlarına zulmedici oldukları halde canlarını alacakları kimselere melekler, onları kınayıp azarlayarak derler ki: Dininizin durumu hakkında ne işte idiniz? Yani onlar hiçbir iş yapmamışlardır, hicret etmeye güçleri bulunduğu halde hicret etmemişlerdir.
Bunlar Mekke ahalisinden müslüman olmuş bulunan bir topluluktu. Hicretin farz olduğu o dönemlerde hicret etmemişlerdir.
Kınayıp tekdir olundukları hususta gerçek bir özür beyan edememeksizin şöylece kendilerini mazur göstermeye çalışanlar: "Bizler Mekke'de mustaz'af idik, zelil durumda bulunuyorduk, dini ve onun farzlarını tatbik etme gücüne sahip değildik" derler. Bu çürük bir delil olduğu için melekler tarafından kabul edilmez. Melekler, mazeretlerini reddederek "Allah'ın arzı geniş değil miydi? Siz de oraya hicret edeydiniz ya" derler. Bundan maksat şudur: Hayır, sizler Habeşistan'a hicret edenlerin yaptığı gibi dininizi açıkça ortaya koymanıza mani olmayan bazı ülke ve diyarlara gitmeye, yahut Resulullah'm yanına hicret etmeye kadir idiniz.
Bu da gösteriyor ki bir kişi, bir beldede dininin şeâir ve esaslarım tatbik edemiyorsa veya başka bir beldede Allah Teâlâ'nm hukukuna daha riayetkar, ibadette daha devamlı olacağını biliyorsa, hicret etmesi onun üzerine bir haktır. Dininin şeâir ve esaslarını tatbik edebiliyorsa -zamanımızda Avrupa ve Amerika'da ikamet edenler gibi- o taktirde hicret etmek onlara vacip değildir ama sünnettir, çünkü dar-ı küfürde (kâfirlerin diyarında) ikamet etmek mekruhtur.
Peygamberimiz (s.a.)'den rivayet edilmiştir: "Kim dini sebebiyle bir yerden başka bir yere firar ederse, bu mesafe bir karış toprak bile olsa, onun için cennet vacip kılınmış olur ve atası İbrahim (a.s.) ile peygamberi Muhammenin 's.a.) cennette yoldaşı olur. Allahım, benim sana hicretimin sadece dinim sebebiyle firar olduğunu bilmekteysen, ömrümün hayırlı sona ermesine ümıd edilen fazl u keremine ve dilenen rahmetine kavuşmaya onu sebep eyle. Senin için beytinin yanında itikâf suretiyle ikamet edişimi, ikram yurdu olan cennetinde komşuluk ile birleştir, ey mağfireti çok geniş olan Allahım." [100]
Hicret görevini yerine getirmekte kusurlu davranan o kimselerin meskeni, üzerlerine farz olan bir emri terk ettikeri için cehennemdir. Çünkü İslâm'ın ilk devirlerinde hicret etmek farz idi.
Onlar için cehennem ne kadar kötü bir varış yeridir! Zira orada başlarına hep çirkin ve kötü şeyler gelecektir.
Sonra Allah Teâlâ bu tehditten gerçekten mustaz'af, zayıf ve aciz durumda olanları istisna etmiştir. Onlar fakirlik, acizlik veya ihtiyarlık gibi sebeper-den dolayı Mekke'den hicret etmeye kudret bulamıyorlardı. Erkeklerden Ayyaş b. Ebî Rabia, Seleme b. Hişâm [101], kadınlardan İbni Abbas'ın annesi Üm-mü'1-Fadl, yeni yetişen delikanlılardan İbni Abbas ve emsali kimseler bunlardan idi.
Bunlar ya hastalık, düşkünlük gibi bir acizlikten ötürü hicret etme gücünü bulamıyorlar, yahut da fakirlikten dolayı çıkamıyorlar, geçilecek yollan bilemedikleri için yola gidemiyorlardı. İbni Abbas diyor ki: Ben ve annem, hiçbir çareye gücü yetmeyen ve bir yol bulamayan mustaz'af kimselerden idik. Gerçekten de böyle yeni yetişen gençler hicret etmekten aciz olan kişilerdendir.
Onları Allah'ın affetmesi, hicreti etmeleri gerektiği halde şirk diyarında ikamet etmeleri sebebiyle hesaba çekmemesi ümid olunur. Burada hicreti terk etmenin büyük bir günah olduğuna da ima ve işaret edilmektedir.
Allah Teâlâ'nın şanı ahirette günahları affetmek, ayıpları örterek mağfiret etmektir.
Zemahşerî burada "Niçin Allah'ın onları affedeceğini umabilirler" diye tama' (ümid) ifade eden "asâ" kelimesi kullanıldı?" diye soruyor, cevabını da şöyle veriyor: Hicreti terk etme işinin sınırlarının çok dar olduğuna, o hususta ruhsat olmadığına delâlet etmesi için bu ifade kullanılmıştır. Açık bir özür sebebiyle hicretten geri kalmış kimsenin hakkı bile "Allah'ın beni affedeceğini umarım" demek olduğuna göre, artık başkasının hali nasıl olur, bilinmez. [102]
Daha sonra Allah Teâlâ aciz ve zayıf halde bulunanların himmetlerini, gayretlerini harekete geçirmek için teşvik ederek diyor ki: Kim Allah yolunda yani O'nun rızasını elde etmek ve gerektiği şekilde dinini tatbik etmek için hicret ederse Allah Teâlâ'nm şu geniş arzında hicret etmeye uygun pek çok yer de bulur, buna yol da bulur, kavimlerinden -onlara rağmen- ayrılıp giderler. Ayette geçen "rağm" kelimesi, zül ve horluk manasınadır. Bu kelime asıl olarak devenin burnunun toprağa sürünmesi manasındadır. Muhacir olan kişi, zillet ve itelenmekten kurtulmasının yanısıra, yeryüzünde hayırları ve geniş imkânları olan barınaklar bulur. Ayetteki "murâğan", hoşlanmadığı şeylerden uzakta bulunan kimse, "seâten" de rızık, imkân demektir.
Allah Teâlâ ayette muhacirlere geçim yolarını kolaylaştıracağını, düşmanlarının burnunu yerlere sürteceğini ve onlara karşı zafer vereceğini vaad etmektedir. Bunların hepsi hicrete teşvik içindir.
Sonra Allah Teâlâ hicret niyetiyle evinden çıkarak yurdunu, ailesini, malını terk eden, ama Medine'ye ulaşamadan yolda ölen kimseye, hicretinden ötürü Allah katında pek büyük ecir ve sevap vaad etmiştir. Bu hicretin sevabı O'nun nezdinde artık sabit ve vâkidir, ne şekilde mükâfatandıracağmı O bilmektedir.
Allah Teâlâ'nın şanı daima bu muhacirleri mağfiret etmek, lütf u ihsanı ve şefkat göstererek şümullü rahmetini üzerlerine bol bol tamamlamak olmuştur. Buhari ve Müslim'de Hz. Ömer b. el-Hattab (r.a.)'dan rivayet edilen meşhur hadis de bu manayı tekit ediyor: Rasululah (s.a.) buyurmuştur ki: "Ameller niyetlere göredir. Herkes için ancak niyet ettiği şey vardır. Kimin hicreti Allah ve Rasulü'ne idiyse, hicreti Allah ve Rasulü'ne olarak sabit olmuştur. Kimin hicreti de elde edeceği bir dünyalık, nikahlayacağı bir kadına idiyse, onun hicreti de hicret ettiği şeye sabit olmuştur."
Allah Teâlâ'nın bu açık ve kuvvetli vaadi ile, zayıflık veya acizlik sebebiyle hicreti terk edenlere mağfiret vaad edişi ve onlar için de Allah katında bir ümide yer oluşu arasındaki fark ne büyüktür! [103]
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler
Kurtubî'nin zikrettiği gibi daha sahih olan rivayete göre bu ayet ile Mekke ahalisinden bir cemaat murad edilmektedir. Bunlar müslüman olmuş ve Resul-i Ekrem (s.a.)'e iman ettiklerini açıklamışlar, ancak Peygamberimiz (s.a.) Medine'ye hicret ettiğinde ise kavimleriyle beraber kalmışlardı. Bunların bir kısmı dinlerinden dönmeleri için müşriklerden eza ve cefa görünce fitneye düşmüşlerdi. Bedir günü de onlardan bazısı kâfirlerle beraber çıkmıştı. Sonra bu ayet nazil olmuştu.
Allah Teâlâ işte hicretten tenbellik edip geri kalanları ikaz etmiş, doğru yolu göstermiş, onların imkânının bulunduğunu, hicret etmeye ve kendilerini zillete, zaafa düşürenlerden uzaklaşmaya kadir olduklarını belirtmiştir. Gerçekten zayıf ve aciz durumda olmadıkları için özürlerini kabul etmemiştir.
Günahların ve masiyetlerin işlendiği bir diyarı terk etme hususunda bu ayette delil bulunmaktadır.
Gerçekten düşkün durumda bulunan ve Rasul-i Ekrem'in (s.a.) kurtulmaları için dua ettiği Ayyaş b. Ebî Rabîa, Seleme b. Hişâm gibi erkekler ile zayıf kadınlar ve çocukları ise Allah Teâlâ'nın affedip yarlığayacağı ümid edilir.
Medine'ye giderken yolda ölenin ecri sadakati, azimeti ve hâlis niyetinden dolayı haktır ve Allah katında sabittir.
İslâm'ın ilk devrinde Medine'ye hicretin bir çok sebepleri vardı. Bir kaçı şunlardır:
1- Dinin şeâir ve esaslarını tatbik etmek imkânı bulmak, dinleri yüzünden baskıdan kurtulmak. Tabi baskı altında kalan herkes güvenilir bir yer aramak zorundadır, yoksa büyük günaha girmiş olmaktadır.
2- Dinin hükümlerini ve meselelerini öğrenme imkânı bulmak. İslâm'ın hükümlerini öğreten alimerin bulunmadığı bir diyarda ikamet eden her müslü-manın dini ilimler elde edeceği bir beldeye hicret etmesi lâzımdır.
3- İslâm devletini kurmak, İslâm davetini yeryüzünün çeşitli bölgelerine yaymak, bu daveti ve Allah davetçilerini savunmak için hazırlık yapmak.
Bu gibi sebepler Mekke'nin fethine kadar geçerli kaldı. Mekke fethedilip insanlar gruplar halinde İslâm'a girince, Ashab-ı Kiram (r.a.) insanlara dinlerinin hükümlerini öğretmek için çeşitli yerlere dağılınca, İslâm gücü artınca ve Arap yarımadası şirk ve putperestlik pisliğinden temizlenince, hicret farzının hükmü kalkmış oldu. Ahmed ve Buhari ve Müslim'in İbni Abbas (r.a.)'tan rivayet ettiğine göre Resulullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: "Fetihten sonra hicret yoktur. Cihad ve niyet vardır. Seferberliğe çağrıldığınızda icabet edin."
Öyle anlaşılıyor ki hicreti gerektiren şartlar ve yukarıda sıralanan sebeplerden biri bulunduğu takdirde hicret her zaman ve asırda yine vacip olur.
Hicretin kısımlarını İbnu'l-Arabî'nin açıkladığı gibi zikretmek güzel olur. Diyor ki:
Hicret altı kısma ayrılır:
1- Dâr-ı harpten dâr-ı İslâm'a çıkmak. Diğer kısımlarıyla birlikte bu çeşit, Peygamberimiz (s.a.) zamanında farz idi. Bu hicret, kıyamete kadar farz olarak bakidir. Dâr-i harpte kalırsa isyan etmiş olur. Yukarıda açıklandığı gibi hakkında değişik hükümler vardır.
2- Bidat işlenen yerden çıkmak: İbnu'l-Kâsım der ki: İmam Mâlik'in (r.a.) şöyle dediğini işittim: Selefe (İslâm büyüklerine) sövülen bir beldede ikamet etmesi hiçbir kimseye helâl olmaz. İbnul-Arabî de şöyle demektedir: Bu doğrudur. Mün-keri değiştirmeye gücün yetmezse oradan ayni. Allah Teâlâ "Ayetlerimiz hakkında dalanları gördüğün zaman -onlar Kur'ân'dan başka bir sözle meşgul oluncaya kadar- kendilerinden yüz çevir. Eğer şeytan sana unutturursa, o halde hatırladıktan sonra artık o zalimler topluluğu ile beraber oturma." (En'âm, 6/68) buyurmuştur.
3- Haramın hakim ve galip olduğu yerden çıkmak: Çünkü helâli istemek ve aramak her Müslümana farzdır.
4- Bedenî işkence ve ezadan kaçmak: Bu Allah Teâlâ'nm bir fazl u ihsanıdır, o hususta ruhsat vermiştir. Çünkü bir kişi bir yerde canına kastedilmesin-den korkuyorsa, Allah ona hadiseyi atlatmak için oradan çıkma ve canının kurtarma izni tanımıştır.
5- Suyu, havası ağır ve hastalıkların yaygın olduğu yerlerden temiz yerlere gitmek. Rasul-i Ekrem (s.a.) Efendimiz Medine'nin havası kendilerine ağır gelen çobanların sağlıklarına kavuşuncaya kadar yayla ve sahralara çıkmasına izin vermiştir. Bu yüzden sadece tâûn hastalığından ötürü çıkmak hariç tutulmuştur. Peygamberimiz'den (s.a.) gelen bir hadiste belirtidiğine göre Allah bunu yasaklamıştır. Ancak alimlerimizin kitaplarda bundan dolayı çıkmanın mekruh olduğunu söyediklerini gördüm.
6- Malda eziyet ve rahatsızlık görme korkusuyla kaçmak. Çünkü Müslü-manm malının hürmeti, kanının hürmeti (dokunulmazlık ve saygınlığı) gibidir. Ailesinin hürmeti ise aynıdır, hatta daha da kuvvetlidir. [104]
Yolculukta Namazı Kısaltmak Ve Korku Namazı
101- Yeryüzünde sefere çıktığınız zaman, eğer kâfirlerin size fenalık yapacağından endişe ederseniz namazı kısaltmanızda üzerinize vebal yoktur. Şüphesiz ki kâfirler sizin apaçık düş-manınızdır.
102- Sen de içlerinde bulunup da kendilerine namaz kıldırdığın vakit, onlardan bir kısmı seninle birlikte dursun, silahlarını da alsınlar. Bu suretle secde ettikleri zaman da arka tarafınızda bulunsunlar ve henüz namazını kılmamış olan diğer bir kısmı gelip seninle beraber namazlarını kılsınlar ve onlar da ihtiyat tedbirlerini ve silahlarını alsınlar. O küfredenler arzu ederler ki siz silahlarınızdan ve eşyanızdan gafil olsanız da üstünüze derhal bir baskın yapsınlar. Eğer size yağmurdan bir eziyet olursa, yahut hasta bulunursanız silahları koymanızda üzerinize vebal yoktur. Bütün ihtiyat tedbirlerini de yine alın. Şüphe yok ki Allah kâfirlere hor ve hakir kılıcı bir azap hazırlamıştır.
103- Artık namazı bitirdiğiniz vakit ayakta iken, otururken ve yanlarınız üzerindeyken Allah'ı anın. Sükûn ve güven haline geldiğiniz vakit ise namazı dosdoğru kılın. Çünkü namaz müminler üzerine vakitleri belli bir farz olmuştur.
Belagat:
"Artık namazı bitirdiğiniz vakit..." ifadesinde umumî bir lafız kullanılmış, hususî bir mana murad edilmiştir. Murad edilen korku namazıdır.
"...namazı dosdoğru kılın. Çünkü namaz..." ifadesinde namaz kelimesinin tekrar edilmesinde itnâb bulunmaktadır. Faziletine dikkat çekilmektedir. [105]
Kelime ve İbareler:
"Eğer kâfirlerin size fenalık yapacağından" yani öldürmelerinden veya daha başka türlü zarar ziyan vermelerinden. Burada kâfirler lafzı o gün vaki olan durumu açıklamaktadır, başka bir mefhumu bulunmamaktadır. Sevgili Peygamberimizin sünneti sefer mesafesini beyan etmiştir ki dört berîd, yani iki merhale, bugünkü ölçülerle 89 km. uzunluğundadır.
"...namazı kısaltmanızda" sadece dört rekâtlı olanları iki rekât olarak kılmak suretiyle bir kısmını terk etmenizde "üzerinize vebal yoktur", vebal, sıkıntı verme demektir. Bu lafiz İmam Şafiî'nin "namazı kısaltmak vacip olmayıp ruhsattır" görüşüne delildir.
"...silahlarını da alsınlar..." Burada, savaşmak için kullanılan eskiden kılıç, hançer, ok gibi silahlar, zamanımızda ise tüfek, tabanca, top vb. silahlar murad olunmaktadır.
"...namazı dosdoğru kılın..." yani rükün ve şartlarını tam olarak yerine getirerek eda edin.
"Vakitleri belli bir farz" yani vakitleri belirlenmiş sabit bir farzdır ve o vakitte eda edilmesi lâzımdır. [106]
Nüzul Sebebi
101. ayetin nüzul sebebi:
"...yeryüzünde sefere çıktığınız zaman..." ayetinin nüzulü ile ilgili rivayet şöyledir: İbni Caerir et-Taberî'nin Hz. Ali (k.v.)'den rivayetine göre Beni Nec-câr"dan bir kavim Resulullah'a (s.a.) sorarak dediler ki: "Ey Allah'ın Rasulü, bizler yeryüzünde sefere çıkıyoruz, namazımızı nasıl kılacağız?" Bunun üzerine Allah Teâlâ "yeryüzünde sefere çıktığınız zaman, namazı kısaltmanızda üzerinize bir vebal yoktur." cümlesini inzal etti. Sonra vahiy kesildi. Bundan bir yıl kadar sonra Resulullah (s.a.) gazaya çıktı ve orada öğle namazını kıldırdı. Müşrikler onları görünce "Muhakkak Muhammed ve ashabı sırtlarını size döndürmüş bulunuyorlar, onlara arkadan bir baskın yapsanız ya!" dediler. İçlerinden biri ise "Onların bunun peşinden bunun benzeri bir namazları daha var" dedi. İşte Allah Teâlâ iki namaz (öğle ile ikindi) arasında "eğer kâfirlerin size fenalık yapacağından endişe ederseniz" cümlesinden başlayarak "hür ve hakir kılıcı bir azap hazırlamıştır" ibaresine kadar olan kısmı gönderdi ve böylece korku namazının hükmü inmiş oldu.
102. ayetin nüzul sebebi:
"Sen de içlerinde bulunup da" kısmının indirilişi ile ilgili rivayet şöyledir.
Ahmed, Hakim (sahih olduğunu belirterek), Beyhâkî ve Darakutnî, Ebu Ayyaş ez-Zevkiyy (r.a.)'den tahric ediyorlar: Diyor ki: Resulullah (s.a.) ile beraber Usfân'da bulunuyorduk. Başlarında Hâlid b. Velid'in olduğu müşrikler karşımıza çıktılar. Onlar bizimle kıble arasında kalmışlardı. Resulullah (s.a.) orada bize öğle namazı kıldırdı. Müşrikler "Onlar bu haldeyken ansızın bir baskın yapsak" diye konuştular. Sonra da "Şimdi onlar öyle bir namaz vakti gelecek ki o kendilerine oğullarından ve canlarından daha sevimlidir" dediler. Cibril (a.s.) işte o zaman öğle ile ikindi arasında bu ayet-i kerimeyi indirdi: "Sen de içlerinde bulunup da kendilerine namaz kıldırdığın vakit." İşte bu olay, Halid b. Ve-lid'in İslâm'a giriş sebebi olmuştur.
Benzer bir rivayeti Tirmizî Ebu Hureyre (r.a.)'den, İbni Cerîr Câbir b. Abdullah (r.a.) ve İbni Abbas (r.a.)'tan nakletmiştir.
"Eğer size yağmurdan bir eziyet olursa..." kısmının indirilişi:
Buharî'nin tahririne göre İbni Abbas (r.a.) "Eğer size yağmurda bir eziyyet olursa, yahut hasta bulunursanız" kavli Abdurrahman b. Avf (r.a.) hakkında indi, kendisi o sırada hasta idi." demiştir. [107]
Ayetler Arası İlişki
Söz hâlâ cihad ve hicret ile ilgilidir. Cihad seferi gerektirir. Allah Teâlâ sefer mazereti, cihad ve düşmanla savaş özrü ile bile namaz vazifesinin düşmeyeceğini beyan eyliyor. Ayet-i kerime sefer sebebiyle dört rekâth namazı kısaltmanın ve cihad ederken korku namazı kılınmasının meşru olduğunu ispat etmektedir. [108]
Açıklaması
Yeryüzünde yolculuğa çıktığınız zaman kâfirlerden öldürmek, esir etmek gibi bir fenalıktan ya da yol kesici eşkiyadan korkarsanız dört rekâth namazları kısaltmanızda üzerinize bir günah veya vebal yoktur. Ta ki kâfirler sizin namazla meşguliyetinizi fırsat bilip size galebe çalmasın. Onlara bu imkânı vermeyin de namazı kısaltın. Ayetten muradın şöyle olması da sahihtir: Kâfirlerin siz rükû ve secdede bulunurken onların hareketlerini göremediğinizden size bir zarar vermelerinden korktuğunuz zaman böyle yapın. Sonra Allah Teâlâ düşmanlardan ne kadar çok sakınmanız gerektiğini tekit ederek buyuruyor ki: Kâfirler sizin açkıca düşmanlarınızdır. Açık bir düşmanlık yapmaktadırlar. Size bir fenalık ve zarar vermelerinden ve galebe çalmalarından sakının. Garaz ve hedeflerini gerçekleştirme fırsatı tanımayın onlara.
"...size bir fenalık yapmalarından endişe ederseniz" ayetinin zahiri ile amel ederek bazı alimler diyor ki: Burada birinci ayet ile onu takip eden ikinci ayette ve Bakara süresindeki "Fakat korkarsanız o halde yürüyerek, yahut binekli olarak kılın." (2/239) ayetinde açıklanan korku namazında rekâtları kısaltmak murad edilmektedir. İmam Şafiî (r.a.) demiştir ki: Korku dışında namazı kısaltmak sünnet ile sabittir. Sefer esnasındaki korku namazında kısaltmak ise Kur*an ve sünnet ile sabittir. Sünnetten yüz çevirerek sefer durumunda namazın tam rekâth olarak kılınması hoş değildir.
Başka alimlere göre ise "...endişe ederseniz" ayeti genelde hakim olan hal göz önüne alınarak varit olmuştur. Çünkü Müslümanlar üzerinde galip olan hal seferlerde düşmandan endişe etmektir. O yüzden Müslim'in rivayetinde de zikredildiği üzere Ya'lâ b. Umeyye Hz. Ömer'e (r.a.) "Niçin emniyet içinde bulunduğunuz halde hâlâ seferde namazı kısaltıyoruz?" diye sorduğunda Hz. Ömer (r.a.) şöyle der: "Senin şaştığın şeye ben de şaştım ve Resulullah'a (s.a.) bunu sordum: "Bu Allah Teâlâ'nın size tasadduk ettiği bir sadakadır. O'nun sadakasını kabul edin" buyurdu.
Korku namazında iki şart (sefer ve düşmanların fenalık etmeleri) aranmaz. Yeryüzünde yola çıkılmasa ve sefer hali bulunmasa, bilâkis düşmanlar gelip bizi kendi ülkemiz ve beldemizde işgal etse, o zaman da korku namazı caizdir. İki şartın bulunması gerekmez.
Hz. Ali'den rivayet olunan ve yukarıda geçen nüzul sebebi misafirin (yolcunun) namazı kısaltmasının meşru olduğuna delâlet ediyor. Kurtubî der ki: Bu haber sahih ise, buna karşı kimsenin bir diyeceği yoktur. O zaman onda korku dışında da namazın kısaltılacağına Kur"an'dan delil bulunmuş olmaktadır. Zaten benzer bir rivayet İbni Abbas (r.a.)'tan gelmiştir. Demiştir ki: 'Yeryüzünde sefere çıktığınız zaman, namazı kısaltmanızda üzerinize bir vebal yoktur" ayeti, seferdeki namaz hakkında indi: "...eğer kâfirlerin size fenalık yapacağından endişe ederseniz" kısmı bir sene sonra 'korku hakkında indi'. Buna göre ayet iki hüküm ve meseleyi ihtiva etmektedir. "Yeryüzünde sefere çıktığınız zaman..." kısmı ile sefer, yolculuk murad edilmektedir ve söz tamamlanmıştır. Sonra bir farzı zikretmeye başlamakta ve şartı belirtmektedir. Takdiri şu şekildedir: Kâfirlerin size bir fenalık etmesinden çekindiğiniz takdirde, sen de içlerinde bulunup da kendilerine namaz kıldırdığın vakit.." Cevabı arkadan gelmektedir: "...onlardan bir kısmı, seninle birlikte dursun..." "Şüphesiz ki kâfirler sizin apaçık düşmanınızdır" cümlesi ise ara cümlesidir [109]
"Namazı kısaltmanızda üzerinize bir vebal yoktur" cümlesinin zahiri, namazı kısaltmak ile tam olarak kılmak arasında serbest bırakmakta, tam kılmanın efdal olduğuna işaret etmektedir.[110] İmam Şafiî, serbestlik ifade ettiği görüşündedir. Peygamberimiz (s.a.)'in seferde tam olarak kıldığı rivayet edilmiştir. Darakutnî Hz. Aişe (r.a.)'den rivayet ediyor: Resulullah (s.a.) ile beraber Medine'den Mekke'ye umre yaptım. Mekke'ye gelince "Anam babam sana feda olsun Ey Allah'ın rasulü, sen namazı kısa kıldın, ben tam kıldım. Sen oruç tuttun, ben ise tutmadım" dediğimde "Ey Aişe iyi ettin" buyurdu ve beni ayıplamadı. Hz. Osman (r.a.) yolculuk halinde namazı kısaltarak da tam olarak da kılmıştır.
İmam Ebu Hanife'ye (r.a.) göre yolculukta namazı kısaltmak ruhsat değil, azimettir; kısaltma dışında bir şeyi işlemek caiz olmaz. Hz. Ömer (r.a.)'in şu sözü buna delildir: "Peygamberimizin lisanından varit olduğu şekilde yolculuk namazı iki rekâttir, bu iki rekât tam namazdır, kısaltma sayılmaz. Hz. Aişe (r.a.)'in şu sözü de buna delildir: "Namaz ilk önce ikişer rekât farz kılındı. Yolculuk halinde bu hüküm aynen kaldı, ikamet halinde ise dörde çıkarıldı."
Öte yandan Peygamberimiz (s.a.) bütün seferlerinde kısaltma hükmünü benimsemiş ve tatbik etmiştir. İbni Abbas'tan (r.a.) şöyle dediği rivayet olunmaktadır. Resulullah (s.a.) yolcu olarak çıktığı vakit, dönene kadar namazı iki rekât kılardı. İmrân b. Husayn (r.a.) diyor ki: Peygamberimiz (s.a.) ile beraber haccettim. Medine'ye dönene kadar namazları ikişer rekât olarak kılıyordu: "Mekke ahalisine de "Siz dört rekât kılınız, bizler şimdi seferi (yolculuk halinde bulunan) bir topluluğuz" demiştir.
Buhari ve Müslim'in rivayetine göre İbni Ömer (r.a.) de şöyle demiştir: Yolculuk halinde Resulullah (s.a.) ile beraber bulundum, farzda iki rekât üzerine bir şey artırmadı. Ebu Bekir, Ömer, Osman (r. anhum) ile beraber de yolculuk yaptım, onlar da hayatlarının sonuna kadar iki rekât üzerine bir şey artır-madılar. Allah Teâlâ (c.c.) "Andolsun ki Resulullah'ta sizin için güzel bir örnek vardır" (Ahzab, 33/21); "O halde Allah'a ve O'nun ümmı peygamber olan rasu-îüne -ki kendisi de o Allah'a ve O'nun sözlerine iman etmektedir- iman edin, ona tâbi olun. Tâ ki doğru yolu bulmuş olunuz." (A'raf, 7/158) buyurmaktadır. Eğer Allah Teâlâ'nın muradı namazı kısaltmak ile tam olarak kılmak arasında serbest bırakmak olsaydı, oruçta beyan ettiği gibi bunu da beyan eylerdi.
Hz. Osman (r.a.)'dan varit olan habere gelince onun mazereti bulunuyordu. O Mekke'den evlenmiş ve demişti ki: Ben bu beldede evlendiğim için namazları tam olarak kıldım. Çünkü Resulullah (s.a.)'m şöyle buyurduğunu işittim: "Bir beldede evlenen kimse artık oranın ahalisindendir."
Zamahşerî "Namazı kısaltmanızda üzerinize bir vebal yoktur" ayeti hakkında şöyle diyerek cevap vermiştir. Ashab rekatları tam kılmaya yani dört rekât kılmaya alışmış oldukları için hatırlarına namazı kısaltarak kılmaları halinde eksiklik varmış gibi bir his gelebileceğinden kendilerinden günah ve vebali nefyedilmiş, namazı kısaltma hususunda gönülleri hoş olsun, emniyet hissine sahip olsunlar istenmiştir. [111]
Alimler buradaki kısaltma (kasr) ile ne murad edildiği, bunun namazların rekâtlarındaki kısaltma mı, görünüş ve şeklindeki bir kısaltma mı olduğu üzerinde ihtilâf etmişlerdir. [112]
Bir kısmı muradın rekât adedinin kısaltılması olduğunu söylemiş, Müslim'de geçen Ya'lâ b. Ümeyye hadisini delil olarak göstermiştir. Ya'lâ der ki: Ömer b. Hattab'a (r.a.) sordum: "Artık emniyet içinde olduğunuza göre nasıl oluyor da namazları kısaltıyoruz?" Dedi ki: "Senin şaştığına ben de şaşmış ve Resulullah'a (s.a.) sormuştum. O da: "Bu, Allah'ın size tasadduk ettiği bir sadakadır. O'nun sadakalarını kabul ediniz" buyurdu. Yukarıda açıkladığımız gibi bu da ayette geçen kısaltmanın rekât sayısını kısaltmak olduğuna delâlet etmektedir. Müslim'in Sahih'inde İbni Abbas'ın (r.a.) şöyle dediği rivayet ediliyor: Allah Teâlâ namazı Peygamberimizin (s.a.) lisanı üzere ikamet (hazar) halinde dört, yolculuk halinde iki rekât olarak farz kıldı. Fakat Kadı İbnu'l-Arabî el-Kabes adlı kitabında demiştir ki: Alimlerimiz (Allah hepsine rahmet eylesin) bu hadisin icma ile merdûd (reddedilmiş) olduğunu söylemişlerdir.
Aynı, şekilde "kasır" kelimesi, bir şeyden onun sadece bir parçasını kısaltmak, onunla yetinmek manasında kullanılır. Sıfatta kasretmek ise değiştirmek olup onun bir parçasını, bazısını yerine getirmek manasına gelmez. Çünkü sıfattaki kasr, imayı-işareti meselâ rükû ve secde yerine koymaktır.
Yine "namazı kısaltmanızda..." ayetinde kullanılan, "min" cer harfi teb'îz (bazısını ifade etmek) içindir ve bazı rekâtlar ile yetinilmesine delâlet etmektedir.
Cassâs gibi diğer bir kısım alimlere göre ise, ayetteki namazı kısaltmaktan murad olunan, namazın sıfat ve heyetinin (şeklinin) kısaltılmasıdır. Rekât sayılarının eksiltilmesi değildir. Kısaltma rükû, secde ve imayı, rükûya kalkmayı terk etmek suretiyle olur. Çünkü ayet "yeryüzünde sefere çıktığınız zaman" cümlesi ile yolculuk namazı hakkındadır.
Hz. Ömer'in "Yolculuk namazı iki rekâttır..." şeklindeki sözü de yolculuk namazının -ister korku halinde, isterse emniyet halinde kılınsın- tamam olduğunu, kısaltılmış olmadığını göstermektedir. O zaman da ayetteki kasr, rekâtların adedinin eksiltilmesi değil, sıfat ve şeklinin kısaltılması manasına gelir.
Kasrı mubah kılan yolculuk hakkında ise farklı görüşler bulunmaktadır:
1- Hanefilere göre bu, Kûfe'den Medain şehrine kadar olan mesafedir ki üç günlük bir yürüyüştür. "İki gün ve üçüncü günün çoğu kadar süren bir mesafedir" diye de söyledikleri rivayeti vardır.
Hanefilerin delili, İmam Ahmed'in Avf b. Malik el-Eşceî'den mana olarak zikrettiği şu hadisi şeriftir: "Mukim bir gün ve bir gece mesheder, yolcu ise üç gün." Sünnette ise kocası veya mahremi olmaksızın kadının üç günden fazla süren bir yolculuğa çıkması nehyedilmiştir. Bu da üç günden az olan yolculuğun sefer olmadığını, ikamet hükmünde olduğunu göstermektedir.
2- Mâliki ve Şafiîlere göre ise bu mesafe dört berîdlik yoldur. Bir berîd dört fersah gelir. Darakutnî İbni Abbas (r.a.)'tan, Peygamberimiz (s.a.)'in şöyle buyurduğunu rivayet eder: "Ey Mekkeliler, dört berîdden daha az bir mesafede, Mekke'den Usfan'a kadar bir yerde namazı kısaltmayınız." Bir fersah 5544 m. dir. [113]
Korku Namazı:
Sonra Allah Teâlâ korku namazının nasıl olduğunu beyan etmiştir. Bunun Kur'ân'daki mücmel (kısa) şekli şöyledir:
Ey Muhammed veya O'nun makamında bulunan müslüman devlet başkanı, Müslümanlardan bir cemaatın içinde bulunup, onlara namaz kıldırmak istediğin, ezan ve kamet ile onlara seslendiğin vakit orduyu iki kısma ayır. Bir kısmı seninle beraber cemaat olarak birinci rekâtı kılsın. Ansızın baskın yapabilecek düşmanla karşılaşmaya namazdan sonra hazır olabilmek için silahlarını da yanlarına alsınlar. Siz secde ederken arkanızdaki diğer kısım sizi korur.
Çünkü namaz kılanın korunmaya en çok ihtiyacı olduğu an secde ettiği andır. Zira düşmanı görememektedir. Sonra bu birinci grup kendi başına ikinci rekâtı tamamlar. Sen ise ikinci rekâtın başında ayakta beklersin.
Ondan sonra askerin ikinci kısmı gelip seninle beraber birinci grubun kıldığı gibi bir rekât kılar. Bu senin ikinci rekâtın olmaktadır. Onlar da ilk kısmın yaptığı gibi bütün ihtiyat tedbirlerini alsınlar ve silahlarını yanlarında bulundursunlar. İkinci kısmın ihtiyatlı olmasını emretmekteki hikmet şudur. Çünkü düşman birinci grubun namazına pek dikkat edip anlayamaz. Olabilir ki secde ettiklerinde bir baskın yaparlar.
Ondan sonra ey habibim ikinci grubu son teşehhütte beklersin, onlar kalkar, ikinci rekâtı tamamlarlar ve sonunda onlarla birlikte selâm verirsin.
Buna göre birinci grup insanla beraber tekbir alma ikinci grup da onunla birlikte selâm verme şerefine ermiş olurlar.
Daha sonra Allah Teâlâ namaz esnasında silahım yanında bulundurma, bütün ihtiyat tedbirlerini alma emrinin sebebini açıklamaktadır. Kâfirler, arzu ve temenni ederler ki siz namazınızla meşgul olurken silahlarınızdan ve eşyanızdan gafil olasınız da üzerinize çullansınlar, birdenbire baskın düzenleyip sizi öldürsünler, mallarınızı talan eylesinler. Allah Teâlâ sizin muvaffak olmanızı, zafer kazanmanızı istiyor, o yüzden sizi sakındırıyor ve daima hazırlıklı olmanızı emrediyor.
Sonra silah taşımanın zor olduğu durumlara dair özürleri açıklayarak diyor ki:
Eğer yağmur, hastalık veya başka bir mazeretten ötürü size bir eziyet olursa silahları koymanızda üzerinize bir günah yoktur. Ama bu, bütün ihtiyat tedbirlerini alarak ve düşmana karşı tam hazırlıkla birlikte olsun. Çünkü düşman en ufak bir zaaf halinizi beklemekte, hareketlerinizi gözetlemektedir; ona karşı uyanık olun, gaflete düşmeyin.
Şüphesiz Allah Teâlâ kafirler için dünyada ve ahirette son derece hor ve hakir kılıcı bir azap hazırlamıştır. Dünyadaki perişanlıkları Müslümanların onları mağlup etmesi şeklinde olacaktır. Ahirette karşılaşacakları hüsran ise cehennem ateşi içinde görecekleri ebedi azaptır. Bu Allah'ın kâfirleri zelil kılacağı, onları yâr ve yardımcısız bırakıp zafer vermeyeceği yolunda bir tehdittir. Ancak sebep-müsebbeb (neden-sonuç) ilişkisi bakımından Allah'ın koyduğu sünnet (kanun) gereği Müslümanlardan istenen şey bütün ihtiyat tedbirlerini almaktır. Ta ki gevşemesinler, sebeplere yapışmayı bir yana bırakmasınlar.
İbni Mace hariç cemaatin (Kütüb-i Süte sahiplerinin) Sehl b. Ebî Hasme (r.a.)'den rivayetine göre, Zâtü'r-Rikâ' gazvesinde ordunun bir kısmı Resulullah (s.a.) Hazretleri ile namaza durdu. Diğer kısmı düşman karşısında kaldı. Hz. Rasul beraberindekilere bir rekât kıldırdı sonra ayakta bekledi, onlar kendileri ikinci bir rekâtı da tamamlayıp düşman karşısına geçtiler. Askerin ikinci kısmı geldi. Rasul-i Ekrem (s.a.) onlara kendi namazından kalan ikinci rekâtı kıldırdı, onların ikinci rekâtı tamamlamasından sonra onlarla birlikte selâm verdi.
Bu şekilde korku namazını eda ettikten sonra içinizden Allah Teâlâ'nın nimetlerini, kendi dinine yardım edene dünyada zaferi, ahirette de sevaplar vereceğine dair vaadini hatırlayarak zikreyleyin. Dilinizle de hamdü sena, tekbir ve dualar edin. Çünkü Allah'ı zikretmek kalbi kuvvetlendiren, himmet ve gayreti yükselten şeylerdendir. Sabır ve sebat ile zafer ve nusret gerçekleşir. Nitekim Allah Teâlâ: "Bir grup düşmanla karşılaştığınızda sebat edin ve Allah'ı çok anın ki felah ve zafere eresiniz." (Enfâl, 8/45) buyurmaktadır.
Savaş bitip seferden beldenize dönerek sükûn ve emniyet haline kavuştu-rulduğunuz vakit, namazı mutad şekilde, rükün ve şartlarını tamamlayarak dosdoğru kılınız; çünkü namaz dinin direğidir.
Korku zamanında bile namazın farz oluşunun sebebi, namazın belirli vakitlerde edası sabit halde bulunan bir farz olmasıdır. Ebedi şekilde hatta savaşlarda ve korku anlarında bile namazın terk edilmesi doğru değildir. Cenab-ı Hak (c.c.) bunu beyan ederek: "Fakat korkarsanız o halde yürüyerek, yahut bi-nekli olarak namaz kılın. Emniyet haline kavuştuğunuz zaman bilmediklerinizi öğretmiş olduğu gibi Allah'ı zikredin..." (Bakara, 2/239) buyurmaktadır. [114]
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler
Bu ayetler yolculuk halinde dört rekâtlı namazların kısaltılması ve korku namazının nasıl kılınacağı hakkındadır. "Yeryüzünde yolculuğa çıktığınız zaman..." ayeti -fıkhî ihtilâflardan sarf-ı nazar edersek- yolculukta namazı kısaltmanın hükmüne açıkça delâlet etmektedir.
Yukarıda da açıklandığı gibi namazı kısaltmanın hükmü hakkında alimlerin farklı görüşleri bulunmaktadır.
Hanefîlerin de aralarında olduğu bir kısım ulemaya göre seferde namazı kısaltmak Hz. Aişe (r.a.)'nin şu hadisine binaen farzdır: "Namaz ikişer rekât olarak farz kılınmıştır." Fakat Kurtubî diyor ki: Bu hadiste bu hükme delil yoktur, çünkü Hz. Aişe buna kendisi muhalefet etmiş, yolculukta namazını tam olarak kılmıştır. O da rivayetin kuvvetini zayıflatmaktadır. Bir çok belde fakih-leri onun muteber bir kaide olmadığında ittifak etmişlerdir. Yolcu olan kimse mukîm olan imama uyduğu zaman icma ile namazı onun gibi kılar, yani tamamlar.
Diğer bir kısmı da -Hz. Ömer, İbni Abbas, Cübeyr b. Mut'im (r. anhum) bunlardandır- "Namaz hazar (ikamet) ve yolculukta ikişer rekât, korku halinde bir rekât olarak farz kılındı" demişlerdir.
Malikîlerde meşhur olan görüşe göre, namazı kasretmek (kısa olarak kılmak) sünnettir. Şafiîler ile Hanbelîlere göre ise bu bir ruhsattır, yolcu kısaltmak ile tam kılmak arasında serbesttir; "...namazı kısaltmanızda üzerinize bir vebal yoktur" ayetinin zahiri de bunu ifade eder.
Peki kasretmek mi, tam kılmak mı, hangisi daha faziletlidir? Maliki mezhebinde sahih sayılan görüş, yolcunun tam kılmak ile kasretmek arasında serbest (muhayyer) olduğudur. İmam Mâlik (r.a.) ise kasretmenin müstehap olduğu görüşündedir ve tam kıldığında vakit içerisinde ise namazı iade etmesi gerektiği kanaatindedir.
Hanbelîlere göre mutlak olarak kasretmek efdaldir. Çünkü Resulullah (s.a.) buna devam etmiştir.
Şafiîlere göre ise kasretmek, şayet nefsinde buna karşı bir hoşnutsuzluk duyarsa, yahut sefer, (Hanefîlerce 96 km.) olarak takdir olunan üç konaklık bir mesafeye yapılmışsa, tam olarak kılmaktan efdaldir. Böylece sünnete uyulmuş, İmam Ebu Hanife gibi kasrı farz kabul eden zevat ile ihtilâf etmekten çıkılmış olur.
Namazı kısaltmayı mubah kılan sefere gelince bu, ekseriya kendisinden dolayı meşakkat, zorluk erişecek derecede uzun mesafede olan yolculuktur. Ha-nefîlere göre bunun mesafesi Hz. Osman, İbni Mes'ud ve Huzeyfe (r. anhum) kavilleri ve yukarıdaki deliller ile amel edilerek üç günlük yol yani 96 km. olarak tespit edilmiştir. Cumhura göre ise 48 Hâşimî mili veya iki merhale (yani gecesiz iki mutedil gün ya da gündüzsüz iki mutedil gece yürüyüşü), yahut da dört berîd yani 16 fersahtır. Çünkü İbni Ömer ile İbni Abbas (r.a.), 89 km. olarak takdir olunan dört berîdlik mesafede oruçlarını açarlar, namazlarını da kı-saltırlardı.
Alimler cihadda, hac ve umrede, sıla-i rahim ve gönül ihya etme hususunda namazları kasretmenin caiz olduğu hususunda icma etmişler, bunun dışındaki konularda ihtilâf etmişlerdir.
Abdullah b. Mes'ud'un "Namaz sadece hac veya cihad yolunda kasredilebi-lir, isyancı, yol kesici ve benzerlerinin yolculuğu gibi ma'siyet olan yolculukta kasr yoktur" sözüne binaen Cumhur, ticaret vb. için mubah olan seferde kasrın caiz olduğu görüşündedirler.
İmam Ebu Hanife ve İmam Evzaî bu durumların tamamında namazın kasredilmesini mubah görmüşlerdir. Buna göre bu yolculuğuyla isyankâr olan kimse için bile namazı kasretmek sahihtir.
Seferi olan kimsenin ne zaman kasredeceği (namazları kısaltarak kılacağı) hususunda alimler ihtilâf etmişlerdir:
a) Cumhur seferinin köyünün evlerinden dışarı çıkmadıkça namazı kasre-demeyeceği görüşündedirler. Zira bu anda -köyünün evlerinin bittiği noktada-yeryüzünde dolaşmaya başlamış olmaktadır.
b) Niyet ettiği andan itibaren namazı kasreder. Haris b. Ebî Rabia'dan rivayet edildiğine göre Haris sefere niyet etti. Evinde cemaate iki rekât namaz kıldırdı. Cemaatin içinde el-Esved b. Yezid ve İbni Mes'ud'un arkadaşlarından birkaç kişi vardı. Ata b. Ebî Rabah ve Süleyman b. Musa da bu kanaattedirler. Buna göre "Yeryüzünde yolculuğa çıktığınız zaman..." şeklindeki ayetin manası, yeryüzünde yolculuğa niyet ettiğiniz zaman şeklindedir.
Seferi kimse iftitah tekbirinden itibaren namazı kasretmeye niyet etmiş olmalıdır. Kasretme niyetiyle namaza başlar, sonra namaz esnasında ikamete azmederse bu namazı nafile olarak kabul etmiş olur.
Alimler seferinin ikamete niyet ettiği zaman namazını tam olarak kılacağı ikamet müddeti hakkında ihtilâf etmişlerdir:
İmam Malik, Şafiî ve Ahmed şöyle demişlerdir: Seferi dört gün ikamete niyet ettiği zaman namazı tam kılar. Ancak İmam Ahmed şöyle demiştir: 21 farzı kılmaya yetecek kadar bir müddet ikamete niyet ederse namazı kasreder.
Hanefiler diyor ki: 15 gün ikamete niyet ederse namazları tam kılar, daha az olursa kasreder. Bu şekilde İbni Abbas ve İbni Ömer'in kavliyle amel etmektedirler.
Seferi kimse vatanına dönünceye kadar namazı kasreder. Yahut bir yeri vatanı kabul ederek konaklayıncaya kadar -senelerce sürse bile- namazı kasreder.
Kur'an-ı Kerim'de zikredilen "korku namazı"na ihtiyaç duyulabilir. Müslümanlar kıbleye arkalarını dönmüş durumda ve düşmanın yüzü de kıbleye dönük olabilir. Bu Peygamberimiz (s.a.)'in Zat'ir-Rıka'daki namazına muvafıktır. Peygamberimiz (s.a.)'in Usfan'daki namazında ve İbni Ömer'den rivayet edilen bir başka yerde kılman namazda Müslümanlar kıble tarafında idiler.
"Korku namazı" nın şekli hakkında Sünnet-i Nebeviyyedeki rivayetler birbirlerinden farklıdır.
İbnül-Kassar Peygamberimiz (s.a.)'in bu namazı on yerde kıldığını zikretmektedir.
İbnül-Arabî diyor ki: Peygamberimiz (s.a.)'den "korku namazı"nı 24 defa kıldırdığı rivayet edilmiştir. [115]
İmam Ahmed ise şöyle diyor: Korku namazı hakkında rivayet olunan her hadis sabittir (sahihtir). Hepsi sahih ve sabit hadislerdir. Onlardan hangisiyle korku namazı kılınırsa inşaallah bu namaz yerine gelmiş olur.[116]
Burada Müslümanlar arasında tatbik edilmiş amelî bir örnek olması sıfatıyla fıkıh alimlerinin görüşlerini zikredeceğiz. Ayetin bu görüşlere uygun bir şekilde tefsir edilmesi mümkündür:
1- İmam Ebu Hanife ve İmam Muhammed (rh.a) korku namazının şu şekilde kılındığı görüşünü ileri sürdüler: İmam cemaati iki gruba ayırır. Bir grup imamla birlikte namaza durur. Diğer bir gurup da düşmanın karşısında cephede bulunur. İmam önce birinci gruba iki secdeli tek rekât namaz kıldırır. Bundan sonra bu grup ikinci grubun yerine geçer. Bunu müteakip düşmanın karşısında cephede bulunan ikinci grup gelir. İmam bunlara iki secdeli bir rekât namaz (imama göre ikinci rekât) kıldırır. İmam selâm verir, bu ikinci grup selâm vermezler. Çünkü bunlar mesbûk (namaza geç kalan kimse) hükmündedirler. islâm vatanını korumak için düşmanın karşısına yaya gitmişlerdir.
Bunlardan sonra birinci grup tekrar aynı yerlerine gelir (yahut bulundukları yerde çok daha fazla yürümüş olmamak için) namazlarının ikinci rekâtlarını kılarlar. Bu birinci grup ikinci rekât namazlarını münferiden ve kıraatsiz olarak kılarlar. Çünkü bunlar lâhık hükmündedirler. Bunlar daha sonra teşehhüt için otururlar, selâm verirler ve tekrar düşmana karşı cepheye giderler.
Daha sonra ikinci grup gelir. Fatiha ile birlikte sure okuyarak namazlarını tamamlarlar. Çünkü bunlar imamla birlikte namazın başında bulunmamışlardır. Bu sebeple sabık olarak kabul edilmişlerdir.
Bu durum İbni Şihab ez-Zührî'den, o da Salim'den, Salim de babası İbni Ömer'den yaptığı şu rivayetle sabit olmuştur:
Resulullah (s.a.) iki gruptan biriyle bir rekât namaz kıldı. Diğer grup düşmana karşı cephede idi. Sonra birinci grup ayrılıp ikinci grubun cephedeki yerini aldı. Bundan sonra ikinci grup geldi. Efendimiz (s.a.) ikinci rekâtı ikinci grupla birlikte kılıp selâm verdi.
Bunun üzerine ikinci rekâtı Peygamberimiz (s.a.) ile birlikte kılan ikinci grup kalkıp eksik kalan bir rekâtı tamamladılar. Birinci grup da namazlarını ikinci gruptan sonra kıldılar.
Bu rivayetin benzeri Nafi'den, o da İbni Ömer'den Buhari-Müslim rivaye-tiyle, ayrıca İbni Abbas'tan rivayet edilmiştir.
2- Abdurrahman b. Ebî Leylâ diyor ki: Düşman Müslümanlarla kıble arasında ise İslâm ordusu iki saf olurlar.
İmam tekbir alır, hepsi tekbir alırlar. İmam rükû eder, birinci ve ikinci saf-fin tamamı rükû ederler. İmam ve birinci saf secdeye varır, ikinci saf düşmanın karşısında ayakta bekler. Birinci saf secdeleri bitirip ayağa kalkınca ikinca saf secde eder. İkinci saf secdelerini bitirince ayağa kalkar. Arkadaki saf öne geçer. Öndeki saf geri kalır. İmam bu iki saffa diğer rekâtı da aynı şekilde kıldırır.
Düşman kıblenin arkasında ise İmam ve birinci saf kıbleye doğru namaza durur. Diğer saf düşmana doğru döner. İmam tekbir alınca her iki saf da tekbir alır. İmam rükû edince her iki saf da rükû eder. Daha sonra imamla beraber olan birinci saf iki secde eder. Sonra ters döner, düşmana karşı yönelirler. Bundan sonra diğer saf gelir. Onlar da secde eder. İmam bu iki saffa, ikinci rekâtı kıldırır. Her iki saf birlikte rükû ederler. Sonra imamla beraber olan birinci saf secde eder. Sonra düşmana doğru döner. Daha sonra ikinci saf gelir. İmamla birlikte secde edip bu rekâtı bitirirler. Sonra imam ve her iki saf birlikte selâm verirler.
Bu durumu İbni Abbas Peygamberimiz (s.a.)'in Usfan'daki namazını anlatırken rivayet etmiştir. Bu şekil namazı İmam Ahmed, Müslim ve İbni Mace Cabir'in hadisi olarak rivayet etmişlerdir.
Düşmanın kıble cihetinde olması durumunda Şafiî ve Hanbelîler bu rivayeti dikkate almışlardır.
3- İmam Malik (r.a.) diyor ki: İmam bir grupla öne geçer, diğer grup düşmanın karşısında bulunur. İmam kendisiyle birlikte olan gruba iki secdeli bir rekât kıldırır ve ayağa kalkar. İmamla birlikte olan grup ikinci rekâtı yalnız başlarına kılarlar. Sonra teşehhüt için otururlar ve selâm verirler. Sonra da henüz namaz kılmamış olan grubun yerine gider, onların yerlerinde dururlar.
Daha sonra ikinci grup gelir. İmam onlara (kendisinin, ikinci rekâtı, onfa-rın birinci rekâtı olarak) iki secdeli bir rekât namaz kıldırır. Sonra teşehhütte bulunurlar. İmam selâm verince bu ikinci grup ayağa kalkıp geri kalan rekâtı kendi kendilerine kılarlar.
Peygamberimizin, Zatü'r-Rika' gazvesindeki namazının şekli bu idi. Bu rivayeti İbni Mace hariç diğer Kütüb-i Süte müellifleri Sehl b. Ebî Hasme'den nakletmişlerdir.
İmam Ahmed'in, "Sehl'in hadisine gelince ben bu hadisi tercih ediyorum" dediği rivayet bu rivayetir.
Şafiîler ve Hanbelîler düşmanın kıble cihetinde olmadığı durumda bu rivayete dayanmışlardır. Ancak İmam Malik ile onların arasındaki fark şudur: Şafiîler ve Hanbelîler "İkinci grup namazlarını kendi kendine tamamlayıncaya kadar imam selâm vermez, ikinci grupla birlikte selâm verir" demişlerdir. [117]
Akşam Namazının Korku Namazı Şeklinde Kılınması:
Fıkıh alimleri akşam namazının korku namazı şeklinde kılınması hususunda ihtilâf etmişlerdir:
a) Hanefî, Malikî ve Şafiîler şöyle demişlerdir: İmam birinci gruba iki rekât, ikinci gruba bir rekât kıldırır.
b) Ancak Şafiîler şöyle demişlerdir: Birinci grup kendi kendine namazı bi-tiriceye ve ikinci grup gelinceye kadar imam ayakta bekler. Fakat -Şafiîlerin görüşüne göre daha önce de geçtiği gibi- imam selâm vermez. [118]
Savaşın Kızışması Durumunda Namaz:
Fıkıh alimleri savaşın kızışması, çarpışmanın şiddetlenmesi ve namaz vaktinin çıkmasından korkulduğu durumlarda kılınacak korku namazı hakkında da ihtilâf etmişlerdir:
a) Hanefîler diyor ki: Çarpışmanın kızışması durumunda namaz yoktur. Eğer çarpışma devam ediyorsa namazları fasit olur. Bu durumda namazı sonraya bırakırlar.
b) İmam Malik, Sevrî, Evzaî, Şafiî ve alimlerin çoğunluğu şöyle demişlerdir.- Mücahid imkân buldukça namazı kılacaktır. Bu konuda İbni Ömer'in şu sözü delildir: Bundan daha fazla korku varsa mücahid binekli veya ayakta, yahut da ima ile namaz kılar.
İmam Malik Muvatta adlı kitabında "Kıbleye dönerek veya kıbleye dönmeden kılabilir" demektedir. Yani rükû ve secde edemiyecek durumda namaz una ile olur.
İmam Şafiî diyor ki: Namaz halinde iken kılıçla bir vuruş vurmasının, bir mızrak atmasının hiçbir mahzuru oktur. Eğer vuruşlar peşpeşe gelirse namazı bozulur. Bu konuda ayetten başka deliller de vardır. [119]
Düşmanın Peşinden Koşan ile Düşman Tarafından Takip:
Alimler düşmanın peşinden koşan ile düşman tarafından takip edilen kimsenin namazında ihtilâf etmişlerdir:
a) İmam Malik ile ashabından bir grup alim "Bu iki kişinin durumu aynıdır. Her ikisi de binek üzerinde namazlarını kılarlar" demiştir.
b) İmam Evzaî, Şafiî ve hadis fakihleri "Düşmanın peşinden koşan sadece yerde namaz kılabilir" demişlerdir. Kurtubî ise şöyle demektedir: Bu görüş sahihtir. Çünkü düşmanın peşinden takip etmek nafiledir. Farz namaz ise mümkün olduğu kadar binek üzerinde değil, yerde kılınmalıdır. Binekli kimse bu namazı ancak çok şiddetli korku içinde olması halinde kılar. Düşmanı takip eden ise çok şiddetli korku içinde sayılmaz.
Askerler bir karaltı görüp onu düşman zannederlerse namazı korku namazı şeklinde kılarlar. Daha sonra bunun başka bir şey olduğu anlaşılırsa bu takdirde ihtilâf edilmiştir:
a) Malikîlerden bir kısmı ile Hanefîler şöyle demişlerdir: Bunlar kıldıkları korku namazını iade ederler. Çünkü bunun yanlış olduğu ortaya çıkmıştır. Hakimin verdiği hükümde hata edip dönmesi gibi doğruya dönerler.
b) Malikîlerin diğer bir kısmı ile İmam Şafiînin iki kavlinden en mutemet olanına göre namazı iade etmeleri şart değildir. Çünkü bunlar kendi içtihatlarına göre amel etmiş olurlar. Bu da onlar için caizdir. Tıpkı kıbleyi tespit etmede hata etmeleri gibi. Evlâ olan görüş de budur. Çünkü bunlar kendilerine em-rolunan şeyi yapmış olmaktadırlar. [120]
İhtiyat Yolunun Tutulması ve Silah Taşınması.
Nisa Suresi 102. ayette geçen "... ve silahlarını da yanlarına alsınlar" cümlesiyle "... Onlar da namazda tedbirlerini ve silahlarını alsınlar" cümlesi düşmanın emeline ulaşmaması ve fırsat yakalamaması için gerekli tedbirin ve silahların alınmasını emretmektedir. Silah ise geniş anlamıyla kişinin savaşta kendisini savunduğu her şeydir. [121]
Namazda Silâhın Taşınması Mendup Mudur, Yoksa Vacip Midir?
İmam Ebu Hanife diyor ki: Onlar silâhlarını taşımazlar. Çünkü silâhlarını taşımaları vacip olsaydı bunu terk etmeleri halinde namazları bozulurdu.
İmam Ebu Hanife'nin bu görüşüne şu şekilde cevap verilmiştir: Silâhlanın taşımaları namaz için vacip olmamış, sadece kendilerine güç ve kuvvet olması için ve maslahatlarına bakılarak vacip olmuştur.
İbni Abdil-Berr diyor ki: İlim ehlinin çoğunluğu korku namazı kılanın bu namazı kılarken silâhını yanına almasını müstehap saymaktadırlar. "Silâhlarını yanlarına alsınlar" ifadesine mendup manasına hamletmişlerdir. Çünkü korku olmasaydı silâhları almak vacip olmazdı. Dolayısıyla bu emir de mendup olmaktadır.
Malikîlerden İbnü'l-Arabi, İmam Şafiî ve Zahirîler ise şöyle derler: Korku namazında silâh almak Allah'ın bunu emretmesi sebebiyle vaciptir. Ancak yağmur sebebiyle sıkıntı içerisinde olan kimse bundan hariçtir. Çünkü bu durumda silâhı bırakması caizdir. Her ne durumda olursa olsun -Kurtubî'nin dediği gibi- vacip olmasa bile ihtiyat sebebiyle müstehaptır.
Ayrıca "Secdeye vardıkları zaman..." ifadesi kaza rekâtının secdelerini yaptıkları zaman demektir. Bunlar namaz kılan birinci grup olup namazdan ayrılsınlar demektir. Bu ifade secde kelimesiyle namazın tamamının anlatılmak istendiğine delâlet etmektedir. Ayetteki bu ifade Peygamberimiz (s.a.)'in şu hadisi gibidir: "Sizden biriniz mescide girdiği zaman iki secde etsin." [122] Yani iki rekât namaz kılsın.
"Kâfirler temenni ettiler ki..." ayeti silâhların alınmasının hikmetli yönünü beyan etmektedir. Bu tedbir ve ihtiyat birinci grup için değil ikinci grup için zikredilmiştir. Çünkü ikinci grup tedbir ve ihtiyat için daha evlâdır. Zira düşman maksadını bu vakte kadar ertelemez. Bu rekât, namazın sonudur. Ayrıca düşmanlar silâh müslümanlara ağır gelmeye başladı, bitkin düştüler, diye düşünebilirler.
Bu ayette sebeplere sarılmaya, kurtuluş vesilelerini edinmeye ve selâmete ulaştıracak çarelere baş vurmaya delil vardır. Cenab-ı Hak daha sonra iki şey emretti:
- Allah'ı zikretmek
- Belirli vakitlerde namazı eda etmek.
Allah'ı zikretmeyi Cenab-ı Hak şöyle beyan etmiştir: Ey mü'minler!.. Korku namazını bitirdiğiniz zaman her çeşit hallerinizde ayakta iken, otururken ve yanlarınız üzerine yatarken Allah'ı zikredin.
Allah'ı zikretmek Allah'ın kendisine -kendi dinine- yardım edenleri zafere eriştirmesi, ahirette de sevaba nail kılması vaadini hatırlamak suretiyle gönüllerinizle, Allah'a hamdetmek, tekbir getirmek, tehlil getirmek ve zaferle dua etmek suretiyle dillerinizde olur. Zikir kalple de olur, dille de olur. Kalple zikir, Allah'ın mahlûkatmda bulunan ve kendisine işaret eden, O'nun hakimiyetine, güzel bir şekilde yaratmasına delâlet eden delillerini, Allah'ın azametini, celâlini ve kudretini düşünmektir. Dille zikir ise Allah'ı ta'zim, teşbih ve takdis etmektir.
Burada emredilen zikir -cumhur'un görüşüne göre- korku namazının arkasında yapılan zikirdir. Zikir ta'zim ve huşu ile birlikte olur. Zikirdeki hikmet, mücahid müminlerin cihatlarında sadece Allah'a güvenip dayanmaları, yardım ve zaferin yalnız Allah'tan gelmesi için her hallerinde Allah Teâlâ ile olan irtibatlarının devam etmesidir. Zira zafer sadece O'nun elindedir. O her şeye kadirdir. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor:
"Ey iman edenler! Bir düşman grubuyla karşılaştığınız zaman sebat edin. Allah'ı çok zikredin. Umulur ki kurtuluşa erersiniz." (Enfai, 8/45).
Zikir -Allah Teâlâ'nın talep ettiği gibi- devamlı ve çokça olur. Çünkü bu kurtuluş aracıdır ve haşyetullah (Allah korkusu) vesilesidir. Ne zaman haşye-tullah bulunursa o zaman itaat bulunur, masiyetten kaçınma bulunur. İşte kazanç ve saadet budur.
İbni Cerîr "Allah'ı ayakta iken ve otururken zikredin" ayeti hakkında İbni Abbas (r.a.)'ın şu sözünü naklediyor: Allah kullarına bir farz kalmışsa mutlaka bu farz için bir mükâfat da tayin etmiştir. Sonra da bu farzı eda etmelerine engel olacak özür çıkarsa bu özürlerini kabul etmiştir. Ancak zikir bundan müstesnadır. Çünkü Cenab-ı Hak zikir için bir son nokta tayin etmemiştir. Aklı yerinde olmayanlar dışında hiçbir kimseyi zikri terk etme hususunda mazur görmemiş, şöyle buyurmuştur: Allah'ı ayakta iken, otururken ve yatarken, gece-gündüz, karada ve denizde, yolculukta ve ikamet halinde, zenginlik-fakirlik, sağlık-hastalıkta, gizli-açık her durumda zikredin.
Namazın devamlı bir şekilde farz oluşuna gelince: Allah Teâlâ müminlere şöyle beyan eder: Korku namazını kıldığınız zaman -Bu ifade "Yeryüzünde yolculuğa çıktığınız zaman..." ayetinin mukabilidir- namazı kısaltmak ve özel bir şekilde kılmak gerektiği korku durumu ortadan kalktığı zaman namazı en kâmil şekilde rükünleri, sayısı ve kılınış şekli tam olarak eda edin. Zira namaz sizin üzerinize belirli bir vakitte farz kılınmıştır. Yani vakitleri belirli olarak farz kılınmıştır. Namazın belirli vakitleri dışına çıkmak caiz olmayıp yolculukta ve ikamet halinde mutlaka vaktinde eda etmek gereklidir. Sünnet-i Nebeviyye seferi kimseye bir ruhsat, kolaylaştırma ve hafifletme olarak yolculukta yapılacak kısaltma, cem', takdim ve tehir durumlarını beyan etmiştir.
Beş vakit namazın belirli vakitlerde kılımasınm sebebi, gafletin mümini kötülüğe ve hayırda ihmalkâr davranmaya sevk etmemesi için gece-gündüz Rabbini hatırlatın olmasıdır. [123]
Acıları Düşünmemek Suretiyle Savaşa Teşvik Etmek Ve İki Güzel Neticeden Birini Beklemek
104- O kâfir kavmi takip etmek hususunda gevşeklik göstermeyin. Siz (yaralarınızdan dolayı) acı duyuyorsanız onlar da sizin acı duyduğunuz gibi acı duyuyorlardır. Siz Allah'tan onların ummadıkları şeyleri umuyorsunuz. Allah herşeyi gayet iyi bilendir, sonsuz hikmet sahibidir.
Kelime ve İbareler:
"Kafir kavmi takip etmek" savaşmak için düşmanı takip etmek "hususunda gevşeklik göstermeyin." Yani zafiyete düşmeyin. Burada düşmanlar kâfirlerdir.
"Sîz acı duyuyorsanız" yani yaralarınızın acısını duyuyorsunuz "onlar da sizin acı duyduğunuz gibi acı duymaktadırlar" sizinle çarpışmaktan korkmaktadırlar.
"Allah" her şeyi "gayet iyi bilendir" ve yaptıklarında "hikmet sahibidir." [124]
Nüzul Sebebi
Bu ayetin (Nisa, 104) Uhud Savaşı hakkında nazil olduğu söylenmiştir. Bu savaşta Peygamberimiz (s.a.) müşriklerin izini takip etmek için yola çıkmıştı. Müminler içinde yaralılar da vardı. Peygamberimiz (s.a.) -Âl-i İmran suresinde geçtiği gibi- sadece bu savaşta bulunanların çıkmasını emretmişti.
Bu ayetten önceki ayetler savaş esnasında namazın nasıl kılınacağı hakkında idi. Bu ayetler kâfirlerin son derece düşmanlık beslediklerine ve Müslümanlara darbe vurmak için uygun bir fırsat kolladıklarına işaret etmişti. Yine bu ayetler müminlerin namaz esnasında almaları gereken tedbirlere de işaret etmişti.
Burada ise Allah Teâlâ savaşta zafiyet göstermekten nehyetmektedir. Çünkü savaşta acı duymak her iki taraf için ortak bir durum olsa da müminler şu iki güzellik sebebiyle yani zafer ya da cennet ve sevaba nail olmayı beklemek suretiyle Rabbi nezdindeki mükâfat sebebiyle ayrı özelliğe sahiptirler. Bu ayet müminleri gerçek hayattan alınmış ikna üslûbu ile mü'minlere canlılık vermekte ve onları savaşa teşvik etmektedir. [125]
Açıklaması
Düşmanlarla çarpışma hususunda zafiyet göstermeyin, gevşeklik göstermeyin. Namazı bitirdikten sonra daima onlarla çarpışmaya hazır olun. Size isabet eden yaralama acıları bahanesiyle düşmanlarla yapılacak çarpışmalara girme konusunda hiç tereddüt etmeyin. Zira acı çekme keyfiyeti savaşan her iki taraf arasında ortak bir durumdur. Çünkü onlar da sizin gibi beşer olup acı duymakta ve bu acılara tahammül etmektedirler. Siz sabretmeye ve tahammül etmeye daha lâyık iken size ne oluyor da sabretmiyorsunuz!
Gerçek şudur: Onların çarpışmalarının kabul edilmeye lâyık bir hedefleri yoktur. Zira onlar batıl üzerindedirler. Batıl ise sonunda yok olmaya mahkûmdur. Halbuki sizler Hak üzerindesiniz. Allah size yardımı vaad ettiği halde onlara yardım vaadinde bulunmadı. Savaşmaları sebebiyle onlara verilecek hiçbir sevap ve semere yoktur. Allah size ceneti garanti etti.
Onların putlarda başka yardım isteyecekleri hiçbir merci yoktur. Putların ise hiçbir zararı veya faydası dokunmaz. Halbuki siz sadece Allah'a ibadet etmekle yardım ve rahmet talep etmek hususunda O'na iltica ediyorsunuz. Göklerin ve yerin anahtarlarını elinde bulunduran O'dur. Zafer sadece O'nun kudreti ve dilemesiyle gerçekleşir.
Siz Allah'tan onların hiçbir zaman ummadıkları şeyi, Hak dinin diğer dinlere galip gelmesini, bol sevap ve cennet nimetlerini umuyorsunuz.
Niyetinizi ihlâslı kılarsanız, Allah'ın dinine yardım ederseniz ve O'nun mukaddesatım müdafaa ederseniz Allah size iki güzellikten birini yani ya zafer ya da şehitlik sebebiyle cenneti vaad etmiştir.
Ancak ümidini kaybeden, ahiretten ümit kesen kimse genellikle korkak, azmi zayıf, gayreti az bir kimse olur. Sadece emirleri yerine getirmek için ya da grupçuluk, ırkçılık ve diğer milletlere üstün gelme, lider olma arzusu için çarpışır.
Allah herşeyi bilen sonsuz hikmet sahibidir. Halinizi gayet iyi bilir, size emrettiği ve nehyettiği hususlarda sonsuz hikmet sahibidir. Dininiz ve dünyanızda sizin için mutlaka yararlı olan şeylerde ilmi ve hikmeti gereği sizi yükümlü kılar. [126]
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler
Bu ayetin bir benzeri şu ayettir: "Eğer siz bir yara almışsanız aynı yarayı düşmanlarınız olan o topluluk da almıştır." (Al-i İmran, 3/140).
Bu iki ayet de çarpışmaya, savaş meydanında sabırlı olmaya, düşmanların önünde sebat etmeye, zayıflık, gerileme, gayretsizlik ve azimsizlikten kaçınmaya teşvik etmektedir.
Bu iki ayette gerçekçi delillerle ikna etme yolu tutulmuştur. Çünkü savaş savaşan her iki taraf için yok olmak, tahribat, öldürme, yaralama, can ve mal kaybı demektir. Müminler kendilerinin aldıkları yaralarla acı duyuyorlarsa düşmanları da kedilerinin aldıkları yaralarla acı duymaktadırlar.
Ancak mümilerin farklı özelliği vardır. Bu özellik, müminlerin zaferi ve Allah'ın sevabını ummaları, başkalarının ise böyle bir ümit taşımamalarıdır. Çünkü Allah'a iman etmeyen Allah'tan hiçbir şey ümit etmez. Dolayısıyla müminler savaşa karşı düşmanlarından daha çok arzu duymaktadırlar.
Allah Teâlâ her şeyi ve mümin kullarının durumunu en iyi bilendir. Müminler için mutlaka sonsuz hikmet, kesin menfaat, değişmez ve daimî fayda bulunan şeyleri emreder. [127]
Hak İle Ve Mutlak Adaletle Hükmetmek
105- Gerçekten biz sana, Allah'ın gösterdiği şekilde insanlar arasında hükmetmen için Kitab'ı hak olarak indirdik. Sen hainlerin savunucusu olma.
106- Allah'tan mağfiret dile. Şüphesiz ki Allah çok bağışlayan ve çok merhamet edendir.
107- Kendi kendilerine hainlik edenlerden yana mücadele etme. Çünkü Allah hainlikte ileri giden aşırı günahkâr kimseyi sevmez.
108- Onlar (yaptıkları kötülükleri) insanlardan gizliyorlar da Allah'tan gizlemiyorlar!.. Oysa geceleyin Allah'ın razı olmadığı sözü planlarken Allah onlarla beraberdir. Allah onların yaptıklarını (ilmiyle) kuşatıcıdır.
109- İşte siz dünya hayatında onları savundunuz. Peki kıyamet gününde Allah'ın huzurunda onları kim savunacaktır? Ya da onlara kim vekil olacaktır?
110- Kim bir kötülük işler veya nefsine zulmeder de sonra Allah'tan mağfiret dilerse Allah'ı çok bağışlayıcı ve çok merhamet edici bulur.
111- Kim bir günah işlerse ancak kendi aleyhine zarara girmiş olur. Allah her şeyi bilen sonsuz hikmet sahibidir.
112- Kim bir hata yapar ya da günah işler ve sonra bunu suçsuz birinin üzerine atarsa şüphesiz o kimse büyük bir iftira ve apaçık bir günah yüklenmiş olur.
113- Eğer Allah'ın senin üzerindeki lütuf ve rahmeti olmasaydı onlardan bir grup mutlaka seni saptırmaya çalışırdı. Halbuki onlar ancak kendilerini saptırabi-lirler. Sana hiçbir zarar veremezler. Allah sana kitabı ve hikmeti indirmiş ve sana bilmediklerini öğretmiştir. Allah'ın senin üzerindeki lütfü çok büyüktür.
Belagat:
"Allah'tan mağfiret dile... Allah çok bağışlayandır", "Hainlik edenler... hainlikte ileri giden" ve "Allah'tan mağfiret dilerse... Allah'ı mağfiret edici olarak bulur." ibareleri arasında cinas-ı mugayir sanatı bulunmaktadır.
"Onlar insanlardan gizliyorlar da Allah'tan gizlemiyorlar" ayetinde ise tı-bâk-ı selb sanatı vardır. [128]
Kelime ve İbareler:
"Gerçekten biz sana Allah'ın gösterdiği şekilde" sana bildirdiği ve vahyet-tiği şekilde "insanlar arasında hükmetmen için Kitab'ı hak olarak indirdik. Sen" hırsızlık, günah işlemek ve başkalarını itham etmek suretiyle insanlara ve kendilerine hainlik eden "hainlerin savunucusu" yani onları müdafa eden "olma."
"Kendi kendilerine hainlik edenlerden" yani masiyet işlemek suretiyle nefislerine hainlik edenlerden "yana mücadele etme." Mücadele, karşılıklı tartışmanın en şiddetli şeklidir. Zira hiyanetlerinin vebali kendi üzerlerinedir.
"Çünkü Allah hainlikte ileri giden" çok hain olan, "aşırı günahkâr" günah işlemekte aşırı giden "kimseyi sevmez."
"Onlar insanlardan gizliyorlar" yani insanlardan utanarak ve korkarak gizleniyorlar "da Allah'tan gizlemiyorlar. Oysa geceleyin Allah'ın razı olmadığı" hırsız olmadığına ve Yahudinin onunla itham edildiğine dair yemin etmek üzere azimli oldukları şeklindeki "sözü planlarken" gizli gizli kurarken, tuzak hazırlarken "Allah onlarla beraberdir."
"Allah onların yaptıklarını kuşatıcıdır." Yani her şeyi bilendir, ilmi her şeye şamildir.
"İşte siz dünya hayatında onları savundunuz." Onların tarafını tuttunuz. "... onlara kim vekil olacaktır?" Onların durumunu üstlenen, onları müdafa eden, savunan kim olacaktır? Yani hiçbir kimse bunu yapamaz.
"Kim bir kötülük" bir günah "işler" onunla başkasına kötülük yapmış olursa "veya nefsine zulmeder" sadece kendisini ilgilendiren bir günah işler "de sonra Allah'tan mağfiret dilerse" yani tevbe ederse... İstiğfar, günahtan pişman olmak ve tevbe etmekle birlikte Allah'tan mağfiret istemektir.
"Kim bir günah işlerse ancak kendi aleyhine zarara girmiş olur." Zira vebali onun üzerine olur; başkasına zarar vermez.
"Kim bir hata" küçük günah "işlerse" Hatîe (hata) ile ism (günah) arasında fark şudur: Hatîe, kasten veya kasıtsız olarak işlenen günahtır, yahut küçük günahtır; ism ise günah olduğu bilinerek kasten işlenen günahtır, yahut büyük günahtır.
"ve sonra bunu suçsuz birinin üzerine atarsa" ona nispet eder ve onu bununla itham ederse "şüphesiz o kimse büyük bir iftira ve apaçık bir günah yüklenmiş olur." yani nefsine böyle bir günahı yüklemiş olur. Bühtan, başkasına yalan yere iftira etmektir.
"...Bir grup mutlaka seni saptırmaya..." yani hakkı karışık göstermek suretiyle hak ile hükmetmekten seni çevirmeye "çalışırdı." bunu gizlice düşünmüşlerdi. "Onlar sana hiçbir zarar veremezler." Zira saptırmalarının vebali onların üzerinedir. [129]
Nüzul Sebebi
Tirmizî, Hakim ve İbni Cerir'in Katade b. Numan'dan rivayet ettiklerine göre "Bu ayetler Tu'me b. Ubeyrık hakkında nazil olmuştu. Tu'me ensarın Zafe-roğullan kolundan bir kimse idi. Yanında emanet olarak bulunan amcasının zırhını çalmıştı. Bu zırhı bir un çuvalının içine saklamıştı. Un zırhhın açtığı deliklerden dökülüyordu. Bu un çuvalını da Zeyd b. Semîn adlı bir Yahudiye vermişti. Zırhı Tu'me'nin evinde aradıklarında bulamadılar. Tu'me bu zırhı almadığına ve bunun hakkında hiçbir bilgisi olmadığına dair yemin etti. Unun izini takip ettiler. Nihayet Yahudinin evine ulaşıp zırhı aldılar. Yahudi:
- Bu çuvalı bana Tu'me verdi, dedi. Yahudilerden bir grup da buna şahitlik ettiler. Fakat Tu'me bunu inkâr etti. Tu'me'nin kabilesi olan Zaferoğulları:
- "Resulullah (s.a.)'a gidelim," dediler ve Peygamberimiz (s.a.)'den arkadaşlarını savunmasını istediler. Peygamberimiz'e:
- "Bunu yapmazsan arkadaşımız helak olur, rezil olur. Yahudi suçsuz olur." dediler.
Peygamberimiz (s.a.) de olayın bu şekilde olmuş olacağını umuyordu. Gönlü onlarla beraber olup Yahudinin cezalandırılması şeklinde idi. Bunun üzerine bu ayet indi.
Müfessirlerden bir grubun görüşü budur, [130]
Rivayet olunduğuna göre Tu'me Mekke'ye kaçıp dinden dönmüş, bir hırsızlık esnasında üzerine duvar yıkılmış, ölmüştü. [131]
Ayetler Arası İlişki
Bu ayetler müminleri münafıklardan uyarmaya, onlarla cihad etme hususunda hazırlıklı olmaları konusuna devam etmektedir.
En çok dikkat edilmesi gerekli konulardan biri insanlar arasında hükmetmektir. Müminler hiçbir kimsenin hatırını gözetmeksizin hak ve adaletle hükmetmek zorundadırlar.
Alimler diyorlar ki: Tu'me ve kavmi münafık idiler. Aksi takdirde onlar böyle tahmin ve iftirada bulunarak Peygamberimiz (s.a.)'den Yahudiye hırsızlık suçunu yakıştırma talebinde bulunmazlardı. Şu ayet-i kerime bunun delilidir: "Eğer Allah'ın senin üzerindeki lütuf ve rahmeti olmasaydı onlardan bir grup mutlaka seni saptırmaya çalışırdı. Halbuki onlar ancak kendilerini saptı-rabilirler. Sana hiçbir zarar veremezler." (Nisa, 4/113). [132]
Açıklaması
Allah Teâlâ Rasulüne insanlar arasında hiçbir kimsenin hatırını gözetmeden, gayri müslim bile olsa hiçbir kimseye haksızlık yapmadan hak ve adaletle hükmetmeyi emretti. Rasulüne hitaben şöyle buyurdu:
Gerçekten biz sana insanlar arasında Allah'ın sana vahyettiği ve bildirdiği hükümlerle hükmetmen için varsa vahiyle hükmetmen için, açık bir vahiy yoksa içtihatla hükmetmen için bu Kur'an'ı haberinde, talebinde ve hükmünde hakkı gerçekleştirme ve beyan etme vasıflarıyla hak olarak idirdik.
O halde insanlar arasıda Allah'ın şeriatı ile hükmet. Sen kendine hainlik eden kimseyi müdafaa ederek, O'ndan hakkı isteyeni reddederek hain kimsenin savunucusu olma. Husumette hasmın mücadele kuvvetinden etkilenerek hakkı araştırma hususunda gevşeklik gösterme.
Burada -Usûl alimlerinin zikrettikleri gibi- bu ayetin delaletiyle ve Buharî ve Müslim'in Sa/uMerindeki Ümmü Seleme hadisinin delaletiyle Peygamberimiz (s.a.)'in içtihatla hükmetmeye hakkı olduğuna işaret vardır.
Ümmü Seleme (r.a.) validemiz anlatıyor: Resulullah (s.a.) odasının kapısında bir tartışma sesi duydu. Dışarı çıktı. Onlara hitaben şöyle buyurdu:
"Dikkat edin. Ben ancak bir beşerim. Ben duyduğum şeyle hükmederim. Olabilir ki sizden biriniz hüccet getirme hususunda diğer taraftan daha kabiliyetli olabilir, ben de onun lehine hükmedebilirim. Kimin lehine bir müslümanın hakkına hükmetmişsem bu ateşten bir parçadır. İster bu ateş parçasını yüklensin isterse terk etsin."
İmam Ahmed'in Ümmü Seleme (r.a.)'den yaptığı rivayete göre, ellerinde delil bulunmayan kendi aralarında zamanı geçmiş miras davasını görmek üzere Ensar'dan iki zat Peygamberimiz (s.a.)'e geldiler. Peygamberimiz (s.a.) onlara şöyle buyurdu: "Siz benim huzurumda davanızı arz ediyorsunuz. Ben sadece bir beşerim. Olabilir ki sizden biriniz hüccet getirme hususunda diğer taraftan daha kabiliyetli olabilir. Ben ancak duyduğum şeyle hükmederim. Kimin lehine kardeşinin hakkından bir şeyle hükmetmişsem onu almasın. Ben bu kimseye ateşten bir parça koparmış vermişim demektir. O kimse kıyamet günü boynunda takılı olarak bu ateş parçasını getirecektir."
Bunun üzerine bu iki zat da ağladılar. İkisinden her biri de:
- Benim hakkım kardeşimin olsun, dedi. Peygamberimiz (s.a.):
- "Söylediklerinize gelince, bu hakkı aranızda taksim edin. Sonra aranızdaki hak payını gözetin. Sonra da kur"a çekin. Daha sonra her biriniz arkadaşından helâllik dilesin."
Ebu Davud'un Üsame b. Zeyd (r.a.)'den rivayet ettiği hadis-i şerifte şu ziyade yer almaktadır: "Ben bana vahiy inmeyen konularda aranızda sadece kendi reyimle hükmederim."
Peygamberimiz (s.a.)'in içtihatta bulunmasını caiz gören alimlerin cumhuru şöyle demiştir: Bu olayın ve Bedir esirlerinden fidyenin kabul edilmesi olayının delaletiyle Peygamberimiz (s.a.)'in hata etmesi caizdir. Fakat O, hatayı onaylamaz, hatada ısrar etmez.
"Lil-hâinîn" ifadesindeki lâm sebeb bildirmek içindir. Yani seni götürmek istedikleri noktada hainlerin savunucusu olma. Hainler ise burada Tu'me ve Tu'me'nin kabilesidir.
Tu'me'nin davranışı yüzünden tam olarak tespit edemediğin suçsuzluğu ve Yahudinin cezalandırılması konusunda teşebbüs ettiğin hatadan dolayı Allah'tan mağfiret dile.
Bu ve benzeri konularda istiğfar etmekle emrolunması peygamberlerin masumiyetine leke düşürmez. Çünkü O'nun bu konuda sadece arzusu olmuştu. Arzu ise günah olarak nitelendirilmez. Bilakis bu durum "iyilerin güzel amelleri Allah'a daha yakın kullar için günah sayılabilir" kabilindendir. O'nun istiğfar ile emrolunması sadece hüküm verme hususunda kesinlikle ispat esasının vacip olduğu hususunda O'nü ve O'nun ümmetini irşad etmek ve O'nun sevabını ziyade etmek içindir.
Peygamberimiz (s.a.) bu olay hakkında ayetler nazil olmadan hüküm vermemiş, hak olduğuna inandığı ölçülerden başka bir şeyle amel etmemiştir. Efendimiz (s.a.) sadece Tu'me'nin kabilesini savunma hususunda hüsnü zanda bulunmuştu. Cenab-ı Hak da Rasulünün Müslümanm genellikle doğru sözlü, Yahudinin de genellikle yalan konuştuğu kanaatine aykırı olarak Rasulüne bu olayın gerçek yönünü beyan etmişti.
Sonra da Cenab-ı Hak Tu'me'nin kabilesini ve başkalarını tevbeye davet ederek: "Şüphesiz ki Allah çok bağışlayan ve çok merhamet edendir." buyurmuştu. Yani Allah Teâlâ kendisinden mağfiret dileyen için çok mağfiret edici, rahmet niyaz eden için rahmeti çok geniştir.
Ya Muhammedi.. Başkalarının haklarına tecavüz etmek suretiyle kendi nefislerine hainlik edenler lehine mücadele etme.
Ayette, başkalarına karşı hainlikte bulunmak kendi nefislerine hainlikte bulunmak olarak tesmiye edilmiştir. Çünkü yaptıkları bu hainliğin zararı kendilerine ait olacaktır.
Şüphesiz ki Allah çok hainlik eden, günah işlemeyi alışkanlık haline getiren kimseye buğzeder. Emanet ve istikamet ehline ise sevap vermeyi ister.
Burada ayet, Tu'me'nin hıyanette ve günah işlemede aşırı gitmesini Allah'ın bildiğini mübalağa sigasıyla ifade etmiştir.
Hırsız Tu'me tek kişi olduğu halde ayette "hainler" ve "nefislerine hıyanet edenler" kelimeleriyle ifadeye yer verilmiştir. Bunun iki sebebi vardır:
Birincisi: Tu'menin kabilesi olan Zaferoğulları Tu'menin suçsuz olduğuna şahitlik ettiler ve O'na destek oldular. Dolayısıyla günahta O'na ortak oldular.
İkincisi: Bu ayette Tu'me'yi ve O'nun hıyanetiyle hainlik yapan herkesi içine alması için cemi ifadesi kullanıldı. Yani "Hiçbir haini savunma ve hainden yana mücadele etme." denmiş gibidir. [133]
Daha sonra Allah Teâlâ hainlerin durumlarını ve onların çirkin hasletlerini beyan ederek şöyle buyurdu: Bu hainlerin durumu şudur: Onlar suçu işleme durumunda ya utanarak ya da korkarak insanlardan gizleniyorlar da görünen ve görünmeyen âlemi bilen, onlarla beraber olan, onların durumunu bilen, buna muttali olan, onların gizli sırlarından hiçbir şey kendisine gizli kalmayan Allah'tan gizlenmiyorlar. Zira onlar Allah'ın razı olmadığı sözü planlıyorlardı. Bu tedbir, Tu'me'nin çaldığı zırhı Yahudi Zeyd'in evine atıp onu hırsızlıkla itham edip kendisinin suçsuz olduğuna yemin etmeyi planlamasıdır.
Allah onların amellerini kuşatmakta, yaptıklarını tespit etmektedir. Onların Allah'ın azabından kurtulma ümitleri yoktur.
ZEmahşerî diyor ki: Bu ayet insanların Allah'ın huzurunda olduklarını, Allah'la aralarında hiçbir perde, hiçbir gaflet veya habersizlik olmadığını bilmelerine rağmen ne kadar hayasız ve Allah korkusu taşımayan kimseler olduğunu açıkça ilân etmektedir.
Cenab-ı Hak daha sonra müminleri hainlere yardımcı olmaktan ve onlara sevgi beslemekten sakındırarak -mealen- şöyle buyurdu:
Ey hainlerden yana mücadele eden ve dünyada onları suçsuz göstermeye çalışan!.. Kıyamet gününde Allah'ın huzurunda onların amellerine ve durumlarına tamamen vakıf olan Allah Teâlâ'nın hüküm verici olduğu zamanda onları kim savunacak? Kim onların yerine onların davalarının vekili ve onların avukatı olacak? O halde müminlerin üzerine düşen Allah'ı murakabe etmek ve Allah Teâlâ'nın huzurundaki bu korkunç mahşer gününde cevap vermeye hazırlanmaktır: "O gün hiçbir kimse kimseye bir fayda sağlayamaz. O gün emir Allah'ındır." (İnfıtar, 82/19).
Diğer bir ifadeyle: Farzedelim ki siz dünyada Tu'me ve kabilesini savundunuz, peki ahirette Allah azabıyla yakaladığı zaman onları kim savunacak? Allah'ın azabına ve intikamına karşı kim onların vekili, koruyucu ve savunucusu olacaktır?
Bu ayette Yahudiye karşı Tu'me'ye yardım etmek isteyenlere azarlama ve tenkit vardır. Yine bu ayetteki ifadeye göre hakiminin hükmü zahiren geçerli olur ama gerçek farklı olabilir. Yani lehinde hüküm verilen kişi için bu verilen hüküm haramı helâl kılmaz. Kendisinin hakkı olmadığını kesinlikle bildiği bir şeyi almasını caiz kılmaz.
Bundan sonra Cenab-ı Hak tevbe etmeyi teşvik ederek şöyle buyurdu: Kim başkasına kötülük yaparak çirkin bir günah işlerse yahut yalan yere yemin gibi bir masıyetle kendi nefsine zulmederse, sonra da bu günahına karşı Allah'tan mağfiret dilerse Allah tarafından bir lütuf ve ihsan olarak O'nu günahları çok çok affedici, ayıp işleyenlere karşı çok çok merhametli olarak bulacaktır.
Bu ayette Tu'me ve kabilesi tevbe ve istiğfara teşvik edilmekte ve günahtan çıkış yolu beyan edilmekte, gerçekleri karalamak ve adalet kalesini yıkmak isteyen Hak düşmanlarına karşı uyarıda bulunulmaktadır.
Cenab-ı Hak daha sonra genel bir şekilde günah ve masiyet işlemekten sakındırarak şöyle buyurdu: Kim günahı gerektiren bir masiyet işlerse onun suçu ve yaptığı bu ameli kendi nefsine vebaldir, kendi şahsına zarardır. Bunun zararı başkasına geçmez. Çünkü bu fiiline karşılık cezalandırılacak olan kendisidir. Allah Teâlâ insanların yaptıklarını geniş ilmiyle bilmektedir. İnsanlara koyduğu hükümleri aşmalarını engelleyecek esaslar koymuştur. O aynı zamanda günah işleyen kimse için koyduğu ceza ile büyük hikmet sahibidir.
En büyük suçlardan biri de bir insanın yanlışlıkla ve hiçbir kasdı olmaksızın ya da günah olduğunu bile bile bir günah iyleyip sonra suçsuz bir kimseyi bu günahla itham etmesidir. Bu davranış bühtandır, yalan yere iftirada bulunmaktır. Bu kimse iki suç işlemiş olmaktadır: Hem kendisini günahkâr kılan günahı işlemiş, hem de kendisinin iftiracı olarak adlandırılmasına sebep olacak olan suçsuz kimseye ithamda bulunmuştur.
Cenab-ı Hak daha sonra Peygamberini himaye ettiğini beyan ederek şöyle buyurdu: Eğer Allah'ın senin üzerindeki lütuf ve rahmeti, himaye ve ikramları olmasaydı, ayrıca onların sırlarına muttali kılmak üzere sana indirdiği vahiy olmasaydı Zaferoğulları'ndan bir grup seni Hak ile hükmetmekten ve adalet yolunu tutmaktan vazgeçirirlerdi. Halbuki onlar suçu işleyenin arkadaşları olduğunu gayet iyi bilmektedirler.
Yani Allah'ın sana verdiği peygamberlik, masumiyetle teyidi ve olayın gerçeğini beyan etmek suretiyle rahmeti olmasaydı onlardan bir grup seni adaletli hüküm vermekten alıkoyabilirlerdi. Ancak onların bu teşebbüsleri başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Zira vahiy senin için hakkı açık bir şekilde ortaya koymuştur.
Onlar gerçekte hak ve doğruluk yolundan sapmaları sebebiyle sadece kendilerini, saptırmaktadırlar. Zira günah sadece onların üzerinedir ve vebal sadece onlara aittir. Onlar sana hiçbir zarar veremezler. Çünkü sen durumun görünen şekliyle hareket ettin. Gerçeğin bunun zıddı olacağı aklına bile gelmezdi. Allah seni insanların şerrinden ve onların aralarında hüküm verirken nefsî arzulara tabi olmaktan ve her çeşit kötülüklerden korumaktadır.
Allah sana Kitab'ı -yani Kur'an'ı- ve Hikmeti -yani şeriatın ana esaslarını anlamayı ve sırlarını idrak etmeyi- indirmiştir. Sana kitap, şeriat ve gerçeklerin anlaşılması hususunda daha önce bilmediğin gizli durumları, kalplerin esrarını, din ve şeriatın emirlerini öğretmiştir.
Allah'ın senin üzerindeki lütfü gayet büyüktür. Zira seni bütün insanlara gönderdi. Seni peygamberlerin sonuncusu ve kıyamet gününde insanlar için şahit kıldı. Seni insanlardan korudu. Senin ümmetini orta yolda dengeli ve güvenilir bir ümmet kıldı. O halde sen de buna karşı şükret. Ümmetin de bu nimetlere şükretsin. Böylece insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmet ve başkaları için güzel bir örnek olsun. [134]
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler
Bu ayetler şu hükümleri ihtiva etmektedir:
1- Allah'ın kendisine öğrettiği ve vahyettiği şekilde ister açık nas olarak isterse şeriatın temel esaslarına dayanan görüş ve içtihatla olsun insanlar arasında hak ve adaletle hükmetmesi için Allah'ın hüküm vermeyi peygamberine havale etmesi.
2- Tu'me b. Ubeyrık ile kabilesinden onu destekleyen Bişr, Beşîr ve Mübeş-şir adlarındaki üç kardeş ile amcaoğulları Üseyr b. Urve'nin azarlanması. Zira bunlar Tu'me'nin hırsızlık ithamından ve geceleyin Rıfaa b. Zeyd'den zırh ve un çalması suçundan aklanmasında ve Zeyd b. Semin adlı Yahudiyi hırsızlıkla suçlamaları teşebbüsünde Tu'me'ye batıl yolda yardımcı olmuşlardı.
3- Kendisiyle hükmedilecek kanun, "Allah'ın sana gösterdiği şekilde" hük-medilmesidir. Bunun manası da şeriatın kanunlarına göre ya açık bir vahiy yahut vahiy esaslarına göre cereyan eden görüşle hükmedilmesidir.
Bu, kıyasta temel kaidedir. Bu ayet Peygamberimiz (s.a.) için içtihadın caiz olduğuna delâlet etmektedir. Aynı zamanda Kurtubî'nin görüşüne göre Efendimiz (s.a.)'in bir görüş ileri sürdüğü zaman isabetli olacağına delildir. Çünkü bu görüşü ona Allah göstermiştir. Allah Teâlâ peygamberlerini masumiyet garantisi altına almıştır. Halbuki bizler bir görüş ileri sürdüğümüzde bunun kesin olarak isabetli olduğunu söyleyemeyiz.
4- Allah Teâlâ'nm "Hainleri savunma" ifadesi davalarda batıl bir davranışta bulunan ve suçluluğu açık ve kesin olan kimseye vekil ve yardımcı olmanın caiz olmadığına delâlet etmektedir. Bir kimsenin kesin olarak haklı olduğunu bilmeden hiçbir kimseyi savunması caiz değildir. Allah (c.c.) bu ayette Rasulünü töhmet ehlini desteklemekten ve söylediği delillerle hasmına karşı onu savunmaktan nehyetmiştir.
5- Alimler diyorlar ki: Müslümanlar bir topluluğun münafık olduklarını anlayınca bu münafık grubu savunmaları, himaye etmeleri, onlar adına mücadele etmeleri uygun değildir. Zira bu Peygamberimiz (s.a.) zamanında meydana gelmiş ve bu gibiler hakkında "Hainleri savunma!" ayetiyle "Kendi nefislerine hainlik eden kimselerin adına mücadele etme" ayeti inmiştir.
Buradaki hitap Peygamberimiz (s.a.)'edir. Bundan murad bu şekilde hareket eden müslümanlardır. Bunun delili de bu hitaptan sonra zikredilen "İşte siz dünya hayatında onları savundunuz" ifadesidir. Çünkü Peygamberimiz (s.a.) onların aralarında hakem idi. Bu sebeple O'ndan özür dilenir, O kimseden özür dilemezdi. Dolayısıyla burada maksat başkalarıdır.
6- "Allah'tan mağfiret dile" ayeti Peygamberlerin Ubeyrık oğullarının müdafaasını takdim etmeye ve Yahudinin elinin kesilmesi suretiyle cezalandırılmasına yönelme gibi günah olmayan şeylerden istiğfar etmekle emrolunabile-ceğine delâlet etmektedir.
Bu onların suçsuzluğuna inandığı için bir savunma ve zahirle amel etmedir. Bu "İyilerin sevapları Allah'a daha yakın kullan için günah sayılabilir" kabilindendir.
Denilmiştir ki: İstiğfarla emrolunma, ümmetinden günahkâr olanlar ve batılı savunanlar içindir.
Yine denilmiştir ki: Bu, teşbih yoluyla istiğfar kelimesini tekrarlama emridir. Tıpkı bir adamın bir günahtan tevbe etmeyi kasdetmeksizin teşbih niyetiyle "estağfirullah, estağfirullah, estağfirullah" demesi gibi.
Bir başka görüşe göre: Buradaki hitap Peygamberimiz (s.a.)'edir. Bundan murad edilen de Ubeyrıkoğulları'dır. Tıpkı "Ey Peygamber Allah'tan kork!.." ' Ahzab, 23/1); "Eğer sen şüphede isen..." (Yunus, 10/94) ayetlerinde olduğu gibi.
7- Cenab-ı Hakk'ın "Kendi nefislerine hainlik edenler adına mücadele etme, onları savunma!" ayeti hainleri savunmaktan açık bir şekilde nehyetmek-tedir. Yani nefislerine hainlik edenler adına hüccet getirme. Allah ise hainden ve aşırı derecede hıyanet edenlerden razı olmaz.
8- İnsan çoğu zaman dar görüşlü, düşüncesi sınırlı, tavırları sathî olan bir varlıktır. Bazan insanın bir günahı işlemeye teşebbüs ettiğinde kendisi gibi olan insanlardan gizlediğini, utandığını ama Allah'tan gizlemediğini ve utanmadığını görürsün. Halbuki Allah korkulmaya ve kendisinden utanılmaya daha lâyıktır. Zira varış O'nadır. Ceza sadece O'nun elindedir.
9- Gerçekler Allah'ın huzurunda, hesap âleminde, kıyamet gününde kesin ve açık bir şekilde ortaya çıkacaktır. Dava vekili sanığı dünya hayatında savunur ama kıyamet günü batıl ehlini kim savunup onun adına mücadele edebilecektir?
Bu istifham inkâr ve azarlama manasmdadır.
Kim onlara vekil olabilir? Yani işlerinin idaresini kim üstlenebilir? Yaratıklarını idare etmeyi üstlenen Allah'tır. Allah böylelerini azabıyla yakaladığı ve cehenneme koyduğu zaman bunların işini görecek, onlara yardımcı olacak hiçbir kimse yoktur.
10- İsyankârlar ve günahkârlar için tevbe kapısı daima açıktır. "Kim bir kötülük işler ya da nefsine zulmeder de sonra Allah'tan mağfiret dilerse Allah'ı çok bağışlayıcı ve çok merhamet edici bulur." ayeti bunun delilidir.
İbni Abbas diyor ki: Allah bu ayette Ubeyrık oğulları'na tevbe etmelerini teklif etmektedir.
11- Günahın vebali ve acı sonucu bizzat günah işleyen kimse üzerinedir. Bunun delili de "Kim bir günah işlerse o kimse ancak kendi aleyhine zarara girmiş olur." yani sonucu ona aittir, zararı sadece ona gelir, ayetidir. Çünkü dünyada musibetlere, belâlara, ahirette ise cehennem azabına uğramak suretiyle zarar görecek olan odur.
Kesb, insanın kendisine fayda getirecek yahut kendisinden zararı giderebilecek davranışlarıdır. Bunun için Cenab-ı Hakk'm fiili "kesb" olarak adlandırılmaz.
12- Bühtan çok büyük bir suçtur. Bühtan suçsuz bir kimseye yalan uydurarak suç isnadında bulunmaktır. Ya da din kardeşini tamamen uzak ve suçsuz olduğu bir şeyle itham etmektir.
Allah Teâlâ buyuruyor ki: "Kim bir hata veya günah işler de sonra suçsuz bir kimseyi bununla itham ederse büyük bir bühtan ve apaçık bir günah yüklenmiş olur." (Nisa, 4/112)
Bu ayette teşbih yapılmıştır. Zira günahlar ağırlık ve yük gibi olup taşınan eşyaya benzetilmiştir. Yine Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: "Onlar kendi günah yüklerini ve kendi yükleriyle birlikte diğer günah yüklerini de taşıyacaklardır." (Ankebut, 29/13)
Taberî diyor ki: Ayette hatîe (hata) ile ism (günah) arası ayrılmıştır. "Ha-tîe" kasıtlı ve kasıtsız yapılan hatalardır. "İsm" ise sadece kasten ve bilerek işlenen günahlardır.
13- Peygamber'i sapıtma ve yanıltma teşebbüsü Allah'ın O'nu masum -günahsız- kılması ve O'na olan lütuf ve rahmeti sebebiyle başarısızlıkla sonuçlanmıştır.
Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: "Allah'ın senin üzerindeki lütuf ve rahmeti olmasaydı -Yani seni hak ile uyarması, peygamberlik ve masumiyetle donatmak şeklindeki lütfü olmasaydı- onlardan bir grup seni sapıtmaya ve yanıltmaya çalışacaktı."
Çünkü onlar Resulullah (s.a.)'tan Tu'me b. Ubeyrık'ı bu ithamdan aklamasını ve bu suçu Yahudiye yüklemesini istemişlerdi. Böyle bir istek de -açıkladığımız gibi- sadece Yahudiden gelebilirdi. Allah (c.c.) da bu konuda uyarıda bulunmak ve bu durumu Peygamber'ine bildirmek suretiyle lütufta bulundu: "Onlar sadece kendilerini yanıltırlar." Zira bunlar sapıkların amelini işlemektedirler. Bunun vebali de kendilerine dönecektir. "Onlar sana hiçbir şekilde zarar veremeyeceklerdir." Çünkü sen masumsun, günahtan korunmuşsun.
14- Allah Peygamber'ine Kur’an'ı ve hikmeti -yani vahiyle hükmetmeyi ve şeriatın esaslarını anlamayı- indirdi. Peygamber'ine daha önce bilmediği şer'î esasları ve hükümleri öğretti. [135]
Hayırlı Gizli Konuşmalar, Resule Düşmanlığın Ve Müminlerin Yolundan Başka Yola Uymanın Cezası
114- Sadaka vermeyi, iyilik yapmayı ve insanlar arasında sulh yapılmasını emreden kimse müstesna onların fısıltılı konuşmalarının çoğunda hiçbir hayır yoktur. Kim bunları Allah rızası için yaparsa ona büyük bir mükâfat vereceğiz.
115- Kim kendisine doğru yol açıklandıktan sonra Peygamberle ayrılığa düşer ve müminlerin yolunun dışında bir yol takip ederse onu gittiği bu yolda bırakırız ve cehenneme atarız. O cehennem ne kötü bir yerdir!...
Kelime ve İbareler:
"Necvâ" fısıldaşmak veya iki kişi arasındaki sır demektir. "Onların fısıltılı konuşmalarının çoğunda" yani aralarındaki gizli konuşmalarının çoğunda "hiçbir hayır yoktur. Ancak sadaka vermeyi, iyilik yapmayı ve insanlar arasında sulh yapılmasını emreden kimse"nin yaptığı gizli hayırlı konuşmalar bundan 'müstesna."
"Ma'ruf", şeriatın ve selim aklın onayladığı ve gönüllerin kabule lâyık gördüğü iyi ameldir.
"Kim bunları Allah rızası için" yani dünyevî bir gaye ile olmaksızın Allah'ın rızasını talep ederek "yaparsa ona büyük bir mükâfat vereceğiz."
"Kim ... ayrılığa düşerse" düşmanlık eder muhalefette bulunursa... Yani birbirine düşmanlık edenlerin her biri bir tarafta bulunursa... [136]
Nüzul Sebebi
Bu ayetler Tu'me b. Übeyrık ailesinin bozgunculuk ve şer üzerine işbirliği, hırsızlık suçunun Yahudinin üzerine atılması hususunda kendi aralarında geceleyin gizlice konuşmaları hakkında nazil olmuştur.
Rivayete göre Peygamberimiz (s.a.) elinin kesilmesi şeklinde hüküm verince Tu'me Mekke'ye kaçmış, dininden dönmüş ve müşrik olarak ölmüştü. Bunun üzerine "Kim Rasul'e karşı gelirse..." (Nisa, 4/115) ayeti nazil oldu. [137]
Ayetler Arası İlişki
Bu iki ayetin konusu bundan önceki ayetlerle irtibat halindedir. Bundan önceki ayetlerde kendi nefislerine hainlik eden ve suçunu insanlardan gizleyip de Allah'tan gizlemeyenlerin durumu anlatılmaktadır. Bu kimseler suçsuz kimseye hırsızlık ithamında bulunmak için gizlice anlaşan Tu'me b. Ubeyrık ve yardımcıları idi.
Cenab-ı Hak da burada hayırda yardımlaşma, emri bil-maruf veya kardeşler arasını ıslah etme kasdıyla olmadıkça her çeşit saklı konuşma, gizli tedbir ve fısıldaşmada hiçbir hayrın olmadığını bildirdi. Sonra da Allah Teâlâ Ra-sul'ün (s.a.) emrine aykırı davranmanın ve müminler cemaatinin yolundan başka bir yola tabi olmanın cehennem ateşine girmeyi gerektiren büyük bir cürüm olduğunu zikretti. [138]
Açıklaması
Tu'me'nin kabilesi gibi insanların kendi aralarında yaptıkları konuşmaların ve fısıldaşmalann pek çoğunda hiçbir hayır yoktur.
Ancak şu üç hususta yapılan gizli konuşmalar bundan müstesnadır:
1- Muhtaç olana yardım etmek, fakir ve yoksula yardımcı olmak için sadaka vermekle emredilmesi.
2- Emri bi'1-maruf yapılması: Ma'ruf, şeriatın emrettiği umumî maslahat ve genel hayır bulunan hususlardır.
3- Dava ve çekişmelerinde insanların arasını düzeltmek ve ıslah etmek.
Nitekim bu husus İbni Merdûveyh, Tirmizî ve İbni Mace'nin Ümmü Habi-be'den rivayet ettiği hadiste de belirtilmektedir: Bu hadiste Efendimiz (s.a.) şöyle buyurmuşlardır:
"Ademoğlunun bütün sözleri lehine değil, kendi aleyhinedir: Ancak Allah'ı zikretmek, emri bi'l-maruf ve nehyi ani'l-münkeryapmak müstesnadır."
İmam Ahmed, Ümmü Gülsüm bnt. Ukbe'den naklediyor: Resulullah (s.a.)'ın şöyle buyurduğunu işittim: "İnsanların arasını ıslah eden, hayrı geliştiren ya da hayır söyleyen kimse yalancı değildir." Ümmü Gülsüm devam etti: "Ben Peygamberimiz (s.a.)'in insanların birbirlerine söyledikleri yalanların üç şeklinden başka hiçbir şekline izin verdiğini görmedim: Savaşta, insanların arasını düzeltmede, erkeğin hanımına ve hanımın erkeğine konuşmasında söylediği söz."
İmam Ahmed'in İbni Ömer (r.a.)'den rivayet ettiğine göre Peygamberimiz (s.a.) şöyle buyurmuştur: "Sadakanın en faziletlisi insanların arasını düzeltmektir."
Ebubekir el-Bezzar ve Beyhakî'nin Enes (r.a.)'ten rivayet ettiklerine göre Peygamberimiz (s.a.) Ebu Eyyüb (r.a.)'e şöyle buyurmuştu:
- Sana bir ticaret göstereyim mi? Ebu Eyyüb:
- Evet ya Rasulallah, dedi. Efendimiz (s.a.):
- Bu, insanlar birbirleriyle bozuştukları zaman insanların arasını ıslah etmeye çalışmandır. İnsanlar birbirlerinden uzaklaştıkları zaman aralarını yaklaştır mandır.
Ayet-i kerimede "pek çoğunda" ifadesi kullanıldı. Çünkü fısıldaşmalarm bir kısmı tarım, ticaret, sanayi vb. özel işler ve mubah olan şeylerde olur. Bunlar kötülükle nitelendirilmez. Bu işlerde hayır maksadı da yoktur. Ayette geçen kendisinde hayır vasfı bulunmayan pek çok fısıldaşmalar başkalarının durumlarını ilgilendiren konularda fısıldaşmadır.
Allah Teâlâ fısıldaşmayı genellikle günah ve şerrin kaynağı olarak saymıştır: "Ey iman edenler! Aranızda fısıltı ile konuştuğunuz zaman günah işlemeyi, düşmanlık yapmayı ve Peygamberce karşı gelmeyi fısıldaşmayın. İyilik ve takva hakkında fısıldasın. Dirildikten sonra huzurunda toplanacağınız Allah'tan korkun." (Mücadile, 58/9).
İmam Malik, Buharı ve Müslim'in İbni Ömer (r.a.)'den rivayet ettiklerine göre Peygamberimiz (s.a.) şöyle buyurmuştur: "Bir araya gelenler üç kişi olunca iki kişi bir üçüncüsünü bırakıp kendi aralarında fısıldaşmasınlar. Zira bu durum üçüncü kişiyi üzecektir." Bu bir zarar vermedir. Zarar verme ise icma ile haramdır.
Fısıldaşmanın çoğunlukla kötü bir şey olarak nitelendirilmesinin sebebi şudur: Genellikle hayrı açıkça ortaya koyma âdet olmuş, şer ve günah gizlilikle zikredilir, komplolar gizlice planlanır olmuştur.
Efendimiz (s.a.) buyuruyor ki: "Günah, gönlünde darlık meydana getiren, göğsünde tereddüt meydana getiren, insanların bilmesinden hoşlanmadığın 'şeydir." [139]
Ayette zikredilen bu şeylerin en hayırlı amel oluşu sadece gizli oldukları durumdadır, yoksa açıkta yapıldıkları zaman değildir. Bunun delili şu ayettir: 'Sadakaları açıktan verirseniz bu ne güzeldir!.. Eğer sadakaları gizler de fakirlere verirseniz bu sizin için daha hayırlıdır." (Bakara, 2/271).
Cenab-ı Hak bundan sonra bu üç amelin yapılması üzerine kararlaştırılan sevabı zikretti: Allah'ın rızasını kazanmak, O'nun emrine itaat etmek kasdıyla bu hususta ihlâslı bir şekilde ve Allah (c.c.) katında bunu yapmanın sevabını yalnızca Allah'tan bekleyerek kim bu üç ameli yaparsa şüphesiz Cenab-ı Hak buna bol, büyük ve geniş mükâfat verecektir.
Hayırlı fısıldaşma durumlarına karşılık güzel mükâfat ve hayırla yapılan bu vaadden sonra Cenab-ı Hak kötülükle fısıldaşan, insanlara komplo düzenleyen, cemaatten ayrıldıklarını ve Rasul'e düşmanlıklarını ilân edenleri tehdit ederek şöyle buyurdu:
Kim İslâm dininden dönerek ve hidayet peygamberine ve onun sünnetine açıktan düşmanlık ederek Rasul'e karşı gelir ve düşmanlık ederse, Peygamberimiz (s.a.)'in getirdiği şeriat yolundan başka bir yola girerse, müminlerin cemaatinin yolundan başka bir yola uyarsa Allah o kimseyi çevireceği yere çevirir. Yani bu kişiyi o yola giren, bu batıl yolda yürüyen, bir istidrac olarak bu durumdan memnun kalan bir kimse kılar, onu dalâlet çukurlarında bocalayan bir kimse olarak bırakır.
Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor: "Bu sözü (Kur'an'ı) yalanlayanları sen bana bırak. Biz onları nereden geldiğini bilmedikleri bir azaba yavaş yavaş yaklaştıracağız." (Kalem, 68/44).
"Onlar doğrudan sapınca Allah da onların kalplerini saptırmıştı." (Saf, 61/5) "Onları azgınlıkları içinde bırakırız, bocalayıp dururlar." (En'am, 6/110)
Allah ahirette o kimsenin varacağı yeri cehennem ateşi kılar. Onun varacağı bu yer ne kötü bir yerdir!.. Zira kim hidayetten çıkarsa kıyamet gününde onun yolu cehennem yolu olur.
Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: "Zulmedenleri ve eşlerini bir araya toplayın." (Saffat, 37/22).
"Günahkârlar ateşi görürler ve oraya düşeceklerini anlarlar. Fakat ondan kaçıp sığınacak bir yer bulamazlar." (Kehf, 18/53).
Burada şu gerçeğe işaret vardır: Kim kendi nefsini bir yola, bir yöne çevirirse ve gönlü memnun ve razı olduğu halde bu yola yönelirse Allah onu bu durumuyla başbaşa bırakır. Kötü yolu tercih ettiği ve doğru yoldan uzaklaştığı için o kimsenin cezası da beklenen ve adalet gereği bir durum olur. [140]
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler
Bu iki ayet şu hususlara işaret etmektedir:
1- İnsanların gizlice fısıldaşmalarınm çoğunda yahut bir cemaatin konuşmasının ya da iki kimsenin kendi aralarında gizli veya açık konuşmasının çoğunda hayır yoktur. Ancak şu üç kimsenin gizlice konuşmaları bundan müstesnadır:
- Sadaka vermeyi emreden kimse: Sadaka ile ihtiyacına insanlardan pek azının muttali olduğu muhtaç, zavallı ve fakirlere yardım yapılır.
- Ma'rufu emreden kimse: Ma'ruf, bütün iyilik amellerini içine alan bir kelimedir. Peygamberimiz (s.a.) şöyle buyurmuştur: "Her ma'ruf (iyilik) bir sadakadır. İyilikten biri de din kardeşini güler yüzle karşılamandır" [141] Yine Peygamberimiz (s.a.) şöyle buyurmuştur: "Ma'ruf ismi gibidir. Kıyamet günü cennete ilk girecek kişi ma'ruf ve ma'rufu işleyenlerdir."
- İnsanlar arasını ıslah etmeyi emreden kimse: Islah kan, mal, ırz ve insanlar arasında ihtilâfın vaki olduğu her şeyde, Allah rızası güdülen her sözde olur. Gösteriş ve başkanlık sevdası olan kimse ise sevaba nail olamaz.
Hz. Ömer (r.a.) Ebu Musa el-Eş'arî (r.a.)'ye yazdığı mektubunda şöyle diyordu: "Davalılar birbirleriyle sulhedinceye kadar davalarını reddet. Zira derhal hüküm verilmesi onların arasında kin meydana getirir."
Enes b. Malik (r.a.) diyor ki: "Kim iki kişi arasını ıslah ederse Allah her kelime karşılığında o kimseye bir köle azad etme sevabı verir."
Bu ayet (Nisa, 4/114) şu ayetlerin benzeridir: "Müminlerden iki grup vuruşurlarsa, aralarını ıslah edin." (Hucurat, 49/9).
"Eğer kan-koca kendi aralarında sulhederlerse onlara hiçbir mahzur yoktur. Sulh daha hayırlıdır." (Nisa, 4/128).
"Eğer ikisi de aralarını ıslah etmek istiyorlarsa Allah onları muvaffak kılar." '(Nisa, 4/35).
2- Rasul'e düşmanlık etmek, o'na muhalefet etmek, İslâm'ı terk etmek veya İslâm'dan dönmek, müslümanlarm yoluna aykırı davranmak bunu işleyen kimseyi Allah'ın yardımından ve gözetiminden mahrum kılar, o kimsenin karanlık ve dalâlet bataklığında bocalamasına, kendi nefsî ve beşerî arzularının güdümüne girmesine sebep olur. O kimsenin cehennem ateşine girmesini gerekli kılar. Bu haktan sapan kimsenin varacağı yer ne kötüdür!
Bu ayetin (Nisa, 4/115) benzeri şu ayettir: "Allah'a ve Rasul'üne savaş açanlar alçaklarda olacaklardır." (Mücadile, 58/20). Yani o kimse Rasul'ün yolundan başka bir yola girerse inanç ve dinde Peygamber'e aykırı davranırsa... demektir.
3- Alimler ve bunların başında İmam Şafiî diyor ki: "Kim doğru yol belli olduktan sonra Rasul'e karşı gelir ve müminlerin yolundan başka yola tabi olursa..." ayeti icmanın delil oluşunu göstermektedir. İcma Peygamberimiz
s.a.)'in ümmetinden olan müçtehitlerin O'nun vefatından sonraki asırlarda sert bir hüküm üzerine ittifak etmeleridir.
Zira Allah Teâlâ müminlerin yolundan başka bir yola tabi olmakla Peygamber'e yapılan vaad ve tehditlere aykırı davranmayı bir arada zikretmektedir. Bu da ümmetin icma etmesinin sahih olduğuna delâlet etmektedir. Zira müminlerin yolundan başka bir yola tabi olan kimseye tehdit yapılmaktadır. [142]
4- "Onu yoluna çeviririz." ayeti Allah'ın o kimseden uzak olduğunu, o kimseyi girdiği bu putların ve batıl dinlerin yoluna havale edeceğini haber vermektedir. Allah o kimseye yardımı ve zaferi üzerine almamaktadır. [143]
5- "Doğru yol belli olduktan sonra" ayeti bu konuda şiddetli bir yasaklama ve durumunun çirkin olduğunu açıklamak ve bu husustaki tehdidi beyan etmek içindir. Zira o kimse Resulullah (s.a.)'m doğruluğuna delâlet eden mucizelerin ortaya çıkmasından sonra da inatçı bir kimse idi [144]
Şirk Ve Şirkin Akıbeti, Şeytan Ve Şeytanın Kötülükleri, İmanın Ve Salih Amelin Karşılığı
116- Şüphesiz ki Allah kendisine şirk koşulmasını bağışlamaz. Bunun dışındaki günahları dilediği kimse için bağışlar. Kim Allah'a şirk koşarsa muhakkak ki derin bir sapıklığa düşmüş olur.
117- Onlar Allah'ı bırakıp da sadece bir takım dişi varlıklara yalvarıp yakanr-lar. Böylece onlar ancak inatçı şeytana yalvarmış olurlar.
118- Allah o şeytana lanet etmiştir. Şeytan da şöyle dedi: Yemin olsun ki kullarından belirli bir kısmını mutlaka elde edeceğim.
119- Yemin olsun ki onları mutlaka saptıracağım. Onları boş kuruntulara sokacağım. Onlara emir vereceğim, hayvanların kulaklarını delecekler. Yine onlara emir vereceğim, Allah'ın yaratışını değiştirecekler, dedi. Kim Allah'ı bırakıp da şeytanı dost edinirse şüphesiz ki o apaçık bir hüsrana uğramış olur.
120- Şeytan onlara vaadlerde bulunur ve onları boş kuruntulara sokar. Şeytan onlara sadece aldatıcı vaadlerde bulunmaktadır.
121- İşte böylelerin yeri cehennemdir. Onlar oradan kaçacak bir yer bulamayacaklardır.
122- İman edip salih ameller işleyenleri de altlarından ırmaklar akan cennetlere koyacağız. Onlar orada ebedî olarak kalacaklardır. Bu, Allah'ın hak olan vaadidir. Allah'tan daha doğru sözlü kim vardır?
Belagat:
"Dalle... dalâlen" kelimeleri ve "Hasıra... husrânen" kelimeleri arasında cinas-ı mugayir sanatı vardır. [145]
Kelime ve İbareler:
"Onlar Allah'ı bırakıp da sadece bir takım dişi varlıklara" Lat, Uzza ve Menat gibi putlara "yalvarıp yakarırlar." Yani müşrikler bunlara taparlar yahut yönelirler ve bunlardan yardım talep ederler. Bu da bir çeşit ibadettir.
"Böylece" bu putlara tapmakla "onlar ancak inatçı şeytana" pislik üzerine alışmış, itaatten çıkmış olan İblis'e "yalvarmış" tapmış "olurlar." Şeytan insan ve cinlerden pis olan ve eziyet veren varlıktır.
'"Merîden" şaşırtma ve sapıklığa düşürmekte alışkın olan yahut inatçılık yaparak kibirlilik gösterip itaatten yüz çeviren anlamında olup "el-merîd" isyankâr ve inatçı demektir.
"Allah o şeytana lanet etmiştir." Onu rahmetinden uzaklaştırmış, gazap ve horlama ile birlikte onu kovmuştur. "Şeytan da şöyle dedi: Yemin olsun ki, kullarından belirli" kesin, değişmez "bir kısmını" bir payını "elde edeceğim" onları bana uymaya davet edeceğim.
'Yemin olsun ki, onları mutlaka" vesvese ile haktan "saptıracağım," onları dalâlet ve fesatçılığa sevk edeceğim. "Onları boş kuruntulara sokacağım." Kalplerine hayat boyunca ne dirilme ne de hesap vardır diye temenniler sokacağım, batıl kuruntuları onlara süsleyeceğim. "Onlara emir vereceğim, hayvanların kulaklarını delecekler" onları diğerlerinden ayırmak ve putlara tahsis etmek için hayvanların kulaklarını kesecekler. "Onlara emir vereceğim, Allah'ın yaratışını" dinini küfürle, Allah'ın haram kıldığını helâl kılmak, helâl kıldığını haram kılmak suretiyle "değiştireceğim, dedi."
"Kim Allah'ı bırakıp şeytanı dost edinirse" şeytanı dost edinir, ona itaat ederse "şüphesiz ki o kimse apaçık bir hüsrana uğramış olur." Onun varacağı yer ebedî cehennemdir.
"Şeytan onlara" hayatı müddetçe "vaadlerde bulunur ve onları boş kuruntulara sokar." Onları dünyada emellerine ulaşacakları temennisine ve dirilme ve amellere karşılık olmayacağı kuruntulara sokar.
"Şeytan" bu şekilde "onlara, sadece aldatıcı" batıl "vaadlerde bulunmaktadır."
"Onlar oradan kaçacak" kurtulacak, uzaklaşacak, sığınılacak "bir yer bulamayacaklardır. "[146]
Ayetler Arası İlişki
Birinci ayet daha önce geçen dininden dönen Tu'me kıssasıyla irtibat halindedir. Zira Tu'me dininden dönmeseydi Allah'ın rahmetinden mahrum olmazdı. Çünkü şirk günahından başka her günahın mağfiret edilmesi mümkündür.
"Kim Rasul'e karşı gelirse..." (Nisa, 4/115) ve "Şüphesiz ki Allah kendisine şirk koşulmasını affetmez." ayeti hakkında alimler şöyle demişlerdir: Bu iki ayet hırsızlık yapan, Peygamberimiz (s.a.) elinin kesilmesi hükmünü verince de Mekke'ye kaçan ve dininden dönen Tu'me b. Ubeyrık hakkında inmiştir.
Said b. Cübeyr diyor ki: Tu'me Mekke'ye varınca Mekke'de bir evin duvarını deldi. Müşrikler de ona yetişip onu öldürdüler. Bunun üzerine Cenab-ı Hak "Şüphesiz ki Allah kendisine şirk koşulmasını affetmez" ayetini indirdi.
Dahhak diyor ki: Kureyşlilerden bir grup Medine'ye geldiler. Müslüman oldular sonra da Mekke'ye mürted olarak döndüler. Bunun üzerine: "Kim Pey-gamber'e karşı gelirse..." ayeti nazil oldu.
Ayet her ne kadar zırh ve benzeri eşya çalan kimse hakkında nazil olmuşsa da bu ayet Müslümanların yoluna aykırı davranan herkes hakkında umumidir. [147]
Bundan sonraki ayetler de öncesine uygundur. Bu ayetlerde Cenab-ı Hak şirk suçu ve tehlikesi, şeytanın amelleri, lanetlenmesi ve cezası ile iman ve amel-i salih arasında karşılaştırma yaptı.
Çünkü şeytan şirk ve putperestliğe davet etmektedir. Bunun karşısında da inancın temelinde şeytanın vesveseleriyle etkilenmeyen yahut bazan pek az etkilenen sarsılmaz iman kalesi yer almaktadır. Bu bir uyarı ve teşviktir. [148]
Açıklaması
Şüphesiz ki Allah, kendisine ortak koşulmasını ve şirk koşan kimseyi asla affetmez. Fakat O, şirkin dışındaki günahları affedebilir, onlara azap etmeyebilir.
Kim Allah'a bir şeyi ortak koşarsa o kimse sapıtır ve hidayet yolundan uzaklaşıp azgınlık uçurumuna düşer, hak yoldan başka bir yola girer, hidayetten sapar, doğruluktan uzaklaşır. Nefsini helak eder, dünya ve ahirette nefsini kaybeder, iki cihanda saadetten mahrum kalır. Zira şirk sapıklık olup aklı ifsat eder, ruhun safiyetini bulandırır, müşrik evhamların ve hurafelerin kulu olur. Dolayısıyla şirk ruhun bozukluğunun ve akılların sapıklığının son noktası, hurafe ve batılların yuvasıdır.
Allah Teâlâ buyuruyor ki: "İnsanlardan bir kısmı Allah'tan başka eş edinen kimselerdir. Onlar bu eşleri Allah'ı sevdiği gibi severler, iman edenler ise en çok Allah'ı severler." (Bakara, 2/165).
Bu ayetin zikri daha önce geçmişti. Burada da hasta gönüllerden şirkin tesirlerini kökünden yok etmek, şirki ortadan kaldırmak ve İslâm'ın asıl mak-sadlarına aykırı esaslarını yıkmak için bu ayet tekit olarak tekrar edildi.
Şirk İslâm inancına, tevhid akidesine son derece zıt bir husustur. Allah'a imanı aşılamak için, şirk bataklığından, tehlikesinden sakındırmak için, şirkin fıtrat esasına ve akl-i selimin (bozulmamış aklın) gereklerine aykırı oluşunu bir defa daha tekit etmek için tekrar edilmesinde hiçbir kusur yoktur.
Tirmizî Hz. Ali (r.a.)'nin şu sözünü rivayet etmektedir: Kur'an'da bana bu ayetten daha hoş gelen bir ayet yoktur: "Şüphesiz ki Allah kendisine şirk koşulmasını affetmez." Tirmizî diyor ki: Bu hadis "hasen-garib" bir hadistir.
Şirkin dışındaki günahların affedilmesi iman nurunun baki kalması sebebiyledir. Bu mağfiret Allah'ın dilemesi şartına bağlıdır. Allah kullarından dilediği kimseleri affeder. Nitekim O, tevbe ve kendisine yönelmek sebebiyle mağfiret eder. Bu, günahların silinmesinin yoludur.
Ama o müşriklere gelince onlar ihtiyaçlarını görmek için sadece hiçbir faydası ve zararı dokunmayan ölülere yönelirler, yahut Lat, Uzzat ve Menat gibi dişi putlara [149] yönelir, onlara tapınırlar. Her kabilenin, "Falan oğullarının dişisi" diye adlandırılan o kabileye has putu vardı. Yahut onlar müşriklerin kendileri hakkında "Allah'ın kızları" dedikleri meleklere yönelirler: "Onlar Rahmanın kulları olan melekleri dişi olarak kabul ettiler." (Zuhruf, 43/19).
Onlar gerçekte sadece eziyet vermek için inatçılık yapan, pis şeyler üzerine alışkanlık yapan isyankâr şeytana tapıyorlar. Zira bu putlara tapınmayı emreden o şeytandır. Ona (şeytana) itaat etmek demek ona tapınmak demektir.
Allah o şeytana lanet etmiştir. Yani onu zelil kılmak ve horlamakla birlikte rahmetinden ve lütfundan kovmuştur. Zira o insanın göğsüne verdiği vesveselerle şerrin, fesatçılığın ve batılın davetçisidir.
Şeytanın azgınlığının ve bozgunculuğa davetinin örneklerinden biri şu şekilde yemin etmesidir: "Yemin olsun ki kullarından belirli bir kısmını mutlaka elde edeceğim." Yani insanlardan belirli bir miktarını, bir grubunu kendime talebe olarak alacağım. Bu ayet yine şeytanın sözünü nakleden şu ayete benzemektedir: "Yemin olsun ki ben onların hepsini saptıracağım. Ancak içlerinden kendilerine ihlâs verilen kulların müstesna -Onlara dokunamam.-" (Hicr, 15/39-40).
Onları mutlaka saptıracağım. Yani onları haktan ve doğru inançtan çevireceğim.
Onları boş kuruntulara sokacağım, yani geçici dünya lezzetlerini ve tevbe-yi terk etmeyi onlara süslü göstereceğim, ve onlara bazı kuruntular vaad edeceğim. Onlara ileri erteleme ve geciktirmeyi emredeceğim ve onları nefsî arzularına tabi olmaya teşvik edeceğim.
Onlara sapıklığı emredeceğim. Onlar da hayvanların kulaklarını kesecekler, yani kulaklarını yarıp işaretleyecekler ve bu hayvanları putlara has kılacaklar. Tıpkı üzerine binmeyi terk ettikleri "bahîra", dişi on yavru doğuran ve binilmeyip putlara tahsis edilen, yavrusu veya fakirlerden başkası tarafından sütü içilmeyen "sâibe", bir erkek bir dişi yavru dünyaya getiren, dişisi erkek kardeş ile irtibat kurdu diyerek dişisi sebebiyle erkeği kesilmeyen, sütü sadece erkeklere ait olup kadınlar tarafından içilmeyen şaibe gibi kabul edilen "vasile" develeri gibi...
Onlara emir vereceğim. Onlar da hayvanları iğdiş yapmak, yüze dövme yapmak gibi fıtratı bozup Allah'ın yaratışını değiştirecekler.
İmam Ahmed ve Kütüb-i Süte müelliflerinin rivayet ettikleri sahih hadis-i şerifte İbni Mes'ud şöyle diyor: "Allah dövme yapan ve yaptıran kadına, kaş aldıran ve aldırtan kadınlara, güzellik için dişlerini seyrekleştiren kadınlara, Allah'ın yarattığı şekli değiştiren kadınlara lanet etmiştir." İbni Mes'ud devam ediyor: Dikkat ediniz! Ben de Resulullah (s.a.)'ın lanet ettiklerine lanet ediyorum. Bu Allah'ın kitabında şu ayette yer almaktadır: "Rasul size neyi verdiyse onu alın. Sizi neden nehyettiyse onu bırakın." (Haşr, 59/7).
Müfessirlerden bir grup alim demişlerdir ki: Allah'ın yarattığını değiştirmek Allah'ın dinini değiştirmek demektir. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır:
'Yüzünü bir tevhid ehli olarak tamamen dine çevir. Bu Allah'ın fıtrî dinidir ki, Allah insanları yaratılıştan bu din üzerine kılmıştır. Allah'ın yaratışında hiçbir değişiklik yoktur." (Rum, 30/30).
Yine Buharî ve Müslim'in Sa/uMerinde sabit olan hadis-i şerifte şöyle bu-yurulmaktadır: "Her doğan çocuk fıtrat üzerine (Hak dini kabule meyyal olarak) dünyaya gelir. Onu anne ve babası Yahudi, yahut Hristiyan, ya da Mecusî kılar. Tıpkı bir hayvan yavrusunun sağlam doğduğu gibi doğar. Siz hiç burnu, kulağı, eli veya dudağı kesik olarak doğan bir hayvan yavrusu gördünüz mü ?"
Kim şeytanı kendi işini üstlenecek bir dost veya itaat edilecek bir önder olarak kabul ederse dünya ve ahirette apaçık hüsrana uğramış olur, hatta gerçekte hem dünyayı hem de ahireti kaybetmiş olur. Bu tekrar elde edilmesi mümkün olmayan, bunu kaçıranın tekrar kavuşamayacağı bir kayıptır. Kur*an hidayetini terk etmekten ve şeytanın üslûp ve metodlarına uymaktan daha büyük kayıp ne olabilir?
Şeytan kendi dostlarına batıl vaadlerde bulunmakta ve yalan kuruntular vermektedir. Mallarını Allah yolunda harcadıkları zaman fakirlik, hastalık ve kalkınma kervanından geri kalmakla onları korkutmakta, meselâ kumar oynamakla onlara zenginlik ve servet vaadinde bulunmakta ve kendilerinin dünya ve ahirette kazanacakları temennisinde bulunmakta, bu hususta yalan ve iftira uydurmaktadır.
Şeytan onlara sadece aldatıcı vaadlerde yani aldanacakları batıl vaadlerde bulunmaktadır. Bu vaadleri zina, kumar ve içki içmek gibi bazı şeylerde faydalarla süslemektedir. Halbuki bunlar pek çok zararlı şeyler, kötülükler ve elemlerle doludur. Nitekim Cenab-ı Hak kıyamet gününde İblis'in durumunu anlatırken şöyle buyurmaktadır:
"Allah'ın emri yerine gelince şeytan dostlarına şöyle der: Şüphesiz Allah size gerçek bir vaadde bulunmuştu. Ben de size bir vaadde bulunmuştum. Fakat ben size olan vaadimi bozdum. Benim sizin üzerinizde hiçbir nüfuzum, tesirim yoktu. Ben sadece sizi (sapıklığa) davet ettim. Siz de benim bu davetimi kabul ettiniz..." (İbrahim, 14/22).
İşte şeytanın yaptığı vaadleri ve ortaya koyduğu kuruntuları güzel görenlerin varacağı ve ulaşacağı yer kıyamet gününde cehennemdir. Onlar orada kaçacakları bir yer bulamazlar. Yani onların ayrılacakları, sığınacakları hiçbir yer yoktur, hiçbir kurtuluş yoktur, hiçbir sığınak yoktur. Onlar ateş üzerine yaygı serip oturan kimsenin sıçraması gibi cehennemde sıçrayıp dururlar.
Cenab-ı Hak bundan sonra saadete erenlerin ve takva sahiplerinin durumunu ve verilen tam ikramı anlatarak şöyle buyurdu: İman edenler Allah'ı, peygamberlerini, kitaplarını, ahiret gününü tasdik edip O'nun kaza ve kaderine razı olanlar, salih ameller işleyenler yani güzel amelleri ve kendilerine emredilen hayırlı amelleri işleyenler, nehyedildikleri çirkin amelleri terk edenler... İşte bunları Allah ihtiva ettiği çeşitli ebedî nimetlerle birlikte altlarından ırmaklar akan cennetlere koyacaktır. Onlar orada diledikleri şekilde ve nereye isterlerse gideceklerdir. Onlar orada devamlı bir şekilde hiçbir zeval ve yer değiştirme olmaksızın ebedî olarak kalacaklardır. İşte bu, gönüllerin arzuladığı en büyük, en yüce kazançtır.
Bu vaad hiçbir şüphe olmayan gerçek bir vaaddir. Yani bu Allah tarafından bir vaaddir. Allah'ın vaadi ise hiç şüphesiz meydana gelecektir.
Bu sebeple bu ifadeyi haberin gerçekleşeceğine delâlet eden bir mastarla yani "hakkan" (gerçekten) ifadesiyle vurgulamıştır.
Her şeye kadir olan O'dur. O ikramı, rahmeti ve lütfü geniş olandır. Şeytanın vaadi ise aldatmacı bir söz ve yalandır. Bundan sonra Cenab-ı Hak şöyle buyurdu: "Allah'tan daha güzel sözlü kim olabilir?" Yani Allah'tan daha doğru sözlü, haberi daha doğru hiçbir kimse olamaz. O'ndan başka ilâh yoktur. O'ndan başka rab da yoktur.
Resulullah (s.a.) Tirmizî'nin rivayet ettiği hutbesinde şöyle buyurmuştur: "Sözlerin en doğrusu Allah kelâmıdır. Hidayetin en hayırlısı Muhammed (s.a.)'in hidayetidir. İşlerin en kötüsü sonradan çıkanlardır. Her sonradan çıkan şey bidattir. Her bidat de sapıklıktır. Her sapıklık da cehenneme lâyıktır." [150]
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler
Bu ayetlerde şu konulara işaret edilmektedir:
1- "Şüphesiz ki Allah kendisine şirk koşulmasını affetmez." ayeti Haricîlere reddiyedir. Zira Haricîler büyük günah (kebâir) işleyen kimsenin kâfir olduğunu iddia etmişlerdir. Hz. Ali (r.a.)'den bu ayetin Kur*an ayetleri içinde kendisinin en çok hoşuna giden ayet olduğuna dair bir hadisi yukarıda zikretmiştik.
Malikîler ve diğer ehl-i sünnet alimleri kâfirlerden başka hiç kimsenin cehennemde ebedî kalmayacağı görüşünde ittifak etmişlerdir. Yine ehl-i kıbleden olan fasık kimse tevbe etmeden ölmüşse bu kimsenin cehennemde azap görse bile hiç şüphesiz Resulullah (s.a.)'m şefaatiyle yahut tamamen Allah'ın rahme-tiyle cehennemden çıkacağı muhakkaktır
Dahhâk diyor ki: Bedevilerden yaşlı bir şahıs Peygamberimiz (s.a.)'e gelip:
- Ya Rasulallah! Ben günah ve hatalara dalan yaşlı bir kimseyim. Ancak Allah'ı tanıyıp iman ettiğimden bu yana O'na hiçbir şeyi şirk koşmadım. Allah katında benim durumum ne olur? dedi. Bunun üzerine Cenab-ı Hak "Şüphesiz ki Allah kendisine şirk koşulmasını affetmez. Bunun dışındaki dilediği kimseleri affeder." buyurdu.
2- Allah'ın putları "dişi" olarak tavsif etmesi putların güçsüz olduklarına hafif yollu işarettir.
"Onlar Allah'ı bırakıp dişilere yalvarıp yakarırlar" ayeti Mekke halkı hakkında inmiştir. Zira onlar putlara tapıyorlardı. Bu putlar Lat, Uzza ve Me-nat gibi "dişi" olarak nitelendirilen putlardı. Her mahallenin taptığı bir put vardı. Mekkeliler bu putlar için "Falan kabilenin putu" manasına "Falan kabilenin dişisi" ifadesini kullanıyorlardı. Buradaki ayet ise hayret etme makamında gelmiştir. Zira her cinsin dişisi o cinsin düşük kalitelisidir. İşte bu da cansız varlıkları Allah'a ortak koşan, onlara "dişi" ismini veren yahut onların dişi olduklarına inanan kimselerin bilgisizliğidir.
Bir görüşe göre "Dişilere yalvarıyorlar" demek ölülere yalvarıyorlar demektir. Çünkü ağaç gibi, taş gibi varlıklar canı olmayan ölülerdir. Bir başka görüşe göre "dişiler", meleklerdir. Zira putperestler "Melekler Allah'ın kızlarıdır, onlar bizim Allah katında şefaatçilerimizdir" diyorlardı.
3- Şeytana itaat etmek ona ibadet etmek, ona tapmak demektir. "Onlar sadece inatçı şeytana yalvarıp yakarırlar." ayetiyle İblis kastedilmektedir. Zira onlar şeytanın gösterdiği yola itaat ettikleri zaman ona tapmış olmaktadırlar.
Bu ayetin mana yönünden benzeri şu ayettir: "Onlar Allah'ı bırakıp din adamlarını ve ruhbanlarını rabler edindiler." (Tevbe, 9/31). Yani onlar din adamlarına tapmadılar, sadece emrettikleri hususlarda onlara itaat ettiler.
4- İblis'i lanetleme: Lanet -örfte- kızgınlık ve gazapla birlikte olan uzaklaştırma demektir. Allah'ın bizzat isim vererek İblis'e laneti caizdir. Ayrıca Firavun, Haman ve Ebu Cehil gibi ölmüş kâfirlere lanet okumak da caizdir. Küfürlerine karşılık olmak ve küfürlerinin çirkinliğini ortaya koymak için isim vermeksizin topluca kâfirleri lanetlemek caizdir.
"İyi bilin ki, Allah'ın laneti zalimlerin üzerinedir." (Hud, 11/18) ayetinin delaletiyle isim vermeksizin zalimlere lanet etmek de caizdir. Mutlak olarak isyankâr kimseye lanet etmek de ittifakla caizdir. Zira Peygamberimiz (s.a.) İmam Ahmed, Buharî, Müslim, Nesaî ve İbni Mace'nin Ebu Hureyre (r.a.)'den rivayet ettiği hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur: "Allah hırsıza lanet etmiştir. Hırsız miğfer çalar ve eli kesilir." Bütün bu lanetler isim verilmeksizin yapılır.
5- Şeytanın öğrencileri kâfirler ve isyankârlardır. Bu kimseler şeytanın özellikle azdırdığı ve dalâlete düşürdüğü kimselerdir. Hadiste şöyle bir ifade yer almaktadır: "Her bin kişiden biri Allah'a, diğeri şeytana aittir." Cenab-ı Peygamber'in Sahih-i Müslim'de yer alan hadisinde haber verdiği cehennem grubu şeytanın nasibidir.
6- Şeytanın araçları: Saptırmak (hidayet yolundan çevimek), hayır işlemekte ve tevbe etmekte mühlet vermek suretiyle hayat boyunca batıl temennilerle oyalamak... Masiyette ısrar etmekle birlikte bilgili olmak... Hayvanların kulaklarını kesmek ve bunu putların alâmeti olarak yapmak... Yaradılışın aslını değiştirmek... Hayalarını burmak, gözleri çıkarmak, kulakları kesmek gibi hayvanlara eziyet etmek suretiyle maddî değişiklik yapmak, inancı değiştirmek, tuğyana düşerek helâli haram, haramı helâl saymak suretiyle manevî değişiklik yapmak.
Müslim Iyad b. Hımar'dan naklediyor: Peygamberimiz (s.a.) şöyle buyurmuştur: "Allah (c.c.) buyuruyor: Ben kullarımı tevhid ehli olarak yarattım. Onlara şeytanlar geldi. Onları dinlerinden uzaklaştırdılar. Kendilerine helâl kıldığım şeyleri haram kıldılar."
Bu değişiklik şeytanın fiilinden ve tesirinden dolayı olunca Peygamberimiz (s.a.) Ebu Davud'un Hz. Ali (r.a.)den rivayet ettiği kurbanlar hakkında nakil şöyledir: "Göz ve kulaklara dikkat etmemizi, şaşı, kulağı kesik, kulağının ucu kesik veya kulağı yarık koyunları kurban etmememizi emretmişti."
İmam Malik, Şafiî ve fakih alimlerden bir grup kulağının bir kısmı veya çoğu kesik olan yahut kulaksız doğan koyunun kurban olmasını bu sebeple caiz görmemişlerdir.
Hayvanların iğdiş edilmesine gelince, alimlerden bir grup kurbanın etlenmesi ve benzeri fayda amacı güdüldüğü zaman bunu caiz görmüşlerdir. Cumhur da iğdiş edilmiş hayvanın kurban edilmesini caiz görmüşlerdir.
İnsanoğlunun iğdiş edilmesine gelince, bu haramdır. Zira iğdiş etmekte belki de sahibinin helak olmasına sebep olacak büyük bir acı vardır. Bu bir çeşit "müsle" (azaları yok etme) olup Peygamberimiz (s.a.) bundan nehyetmiştir. Ayrıca neslin kesilmesine sebep olur. Peygamberimiz (s.a.) Abdürrezzak'm Said b. Ebî Hilâl'den -mürsel olarak- rivayet edilen hadis-i şeriflerinde: "Evleniniz, çoğalınız. Ben kıyamet gününde diğer ümmetlere karşı sizin çokluğunuzla iftihar ederim" buyurmuştur.
Hayvanın diğerlerinden ayırdedilmesi için hayvana dövme yapılması veya işaretlenmesi Peygamberimiz (s.a.)'in şeytanla ilgili yasaklamalarından istisna edilmiştir.
Vesm, ateşle yapılan dağlama demektir. Sahih-i Müslim'de Enes (r.a.)'ten rivayet edildiğine göre Enes (r.a.) şöyle anlatıyor: "Resulullah (s.a.)'ın elinde işaretleme aleti gördüm. Peygamberimiz (s.a.) her malın bilinmesi, hakkının yerine getirilmesi, bundan başkasına geçilmemesi için sadaka ve ganimet develerini işaretliyordu."
Vesm, yüz dışında bütün azalarda caizdir. Zira yüz güzelliğin merkezidir. Çünkü hayat onunla kaimdir.
Müslim'in Cabir'den rivayetine göre "Resulullah (s.a.) yüze vurmaktan ve yüze dövme yapmaktan nehyetti."
Yasak olan değiştirme hallerinden birisi de dövme yapmak ve yaptırmak, peruk takmak ve taktırmaktır ve bunun delili İbni Mes'ud hadisidir. Bu hadis dövmenin haram olduğu hakkında açık bir ifadedir.
"Veşm : döğme" kadının elinin sırtına ve bileğine iğne batırması, sonra bu deliği sürme veya mum dumanı ile doldurması ve elin yeşillenmesidir.
Bu hadis peruk takmanın da haram olduğuna açık bir delildir.
7- Şeytana uymak kayıptır. Çünkü Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor: "Kim Allah'ı bırakıp da şeytanı dost edinirse" yani şeytana itaat eder, Allah'ın emrini terk ederse "şüphesiz ki o apaçık bir hüsrana uğramış olur." Yani kendini kaybeder ve Allah Teâlâ'nın hakkını terk etmek sebebiyle aldanır.
8- Şeytanın vaadleri ve temennileri yalancı ve aldatıcıdır: "Şeytan onlara vaadde bulunur ve onları boş kuruntulara sokar. Şeytan onlara sadece aldatıcı vaadlerde bulunmaktadır."
Ayetin manası şudur: Şeytan batıl ve lüzumsuz mal, mevki ve makam vaadinde bulunur, öldükten sonra dirilme ve ceza olmadığını söyler. Onlara hayır yolunda harcama yapmamaları için fakirlik vesvesesi verir. Bütün bunlar aldatma ve kandırmadır.
İbni Arafe diyor ki: "Gurur, aldatıcı husus", görünüşte hoşuna giden şey olup özü hoşlanılmayan veya bilinmeyen şey demektir. Şeytan çok aldatıcıdır. Çünkü o nefsin arzu edeceği şeylere teşvikte bulunur. Halbuki bunun ardında kötülük vardır.
9- Şeytana itaat edenlerin cezası cehennemdir. "İşte böylelerin yeri cehennemdir. Onlar oradan kaçacak -sığınılacak- bir yer bulamayacaklardır."
10- Salih ameller ve hayırlar işleyen müminlerin sevabı, altlarından ırmaklar akan ebediyet cennetleridir. Bu ifade her çeşit daimî ve hoşa giden nimetlere, gönül huzuruna, zihin rahatlığına ve ebedî mutluluğa işaret etmektedir.
Allah'tan daha doğru sözlü kim olabilir? Yani Allah Teâlâ'dan daha doğru sözlü, vaadi daha doğru olan hiçbir kimse yoktur. [151]
Cennete Hak Kazanmak Boş Temennilerle Değildir, Kötü Veya İyi Amelin Karşılığında Dikkate Alınacak Hususlar
123- Bu durum ne sizin kuruntunuza, ne de Ehl-i Kitab'ın kuruntusuna göredir. Kim bir kötülük işlerse onun cezasını görecektir. O kimse kendisine Allah'tan başka hiçbir dost ve yardımcı bulamaz.
124- Erkek veya kadın kim mümin olarak güzel amelleri işlerse bu gibi kimseler cennete girerler. Onlara zerre kadar haksızlık yapılmaz.
125- İyi ameller işleyerek kendisini Allah'a teslim eden ve İbrahim'in tevhid dinine tabi olan kimseden daha güzel dindar kim olabilir? Allah İbrahim'i kendine dost edinmişti.
126- Göklerde olan ve yerde olan her şey Allah'ındır. Allah her şeyi kuşatıcıdır.
Belagat:
"Yüzünü Allah'a teslim eden..." ifadesinde istiare vardır. "Yüz" kelimesi kasıt ve cihet için istiare edilmiştir.
"Ahsenü..." ve "muhsinün" kelimelerinde cinas-i mugayir sanatı vardır. [152]
Kelime ve ibareler:
"Bu durum ne sizin kuruntunuza ne de Ehl-i Kitab'ın kuruntusuna göredir. " Bu durum temennilere bağlı değil, bilakis salih amellere bağlıdır.
"Kim bir kötülük işlerse" ya ahirette ya da hadiste geldiği gibi belâ ve mihnetlerle "onun cezasını görecektir."
"O kimse kendisine" işini üstlenecek, kendisini koruyacak ve kendisinden azabı giderecek "hiçbir dost ve" kendisine yardımcı olacak, himaye edecek, başına gelen bu durumdan kendisini kurtaracak hiçbir "yardımcı bulamaz."
"Onlara zerre kadar haksızlık yapılmaz." Nekîr veya nekre, hurma çekirdeğinin üzerindeki bir nokta demektir. Azlık için bir örnek olarak zikredilmektedir.
"İyi ameller işleyerek" yani iyi amelleri yapıp kötü amelleri terk ederek "kendisini Allah'a teslim eden" O'na boyun eğen, amellerinde ihlâslı olan "tev-hid ehli olarak" sapıklığı, dalâleti ve diğer bütün dinleri bırakıp sağlam ve hak dine meylederek "ibrahim'in dinine, İslâm dinine uygun dinine "tabi olan kimseden daha güzel dindar kim olabilir?"
"Allah İbrahim'i kendine dost" seçkin, sevgisi samimi bir dost "edinmişti."
"Göklerde olan ve yerde olan" mülk, yaratık, kul vb. "herşey Allah'ındır. Allah her şeyi kuşatıcıdır." Bütün her şeye kadir olmakla birlikte herşeyi bilmektedir. Allah'ın bu sıfatı daimidir. [153]
Nüzul Sebebi
İbni Ebî Hatim İbni Abbas (r.a.)'tan naklediyor: Yahudi ve Hıristiyanlar ""Bizden başkaları cennete girmeyecek dediler. Kureyşliler de "Biz tekrar diril-meyeceğiz" dediler. Bunun üzerine Cenab-ı Hak şu ayeti indirdi: "Bu durum ne sizin kuruntunuz, ne de Ehl-i Kitab'ın kuruntusuna göredir..." (Nisa, 4/123).
İbni Cerir et-Taberî Mesruk'un şu sözünü naklediyor: Hıristiyanlar ve İslâm ehli birbirlerine karşı övünmeye başladılar. Bu grup:
-Biz sizden daha üstünüz, dedi. Diğer grup da:
-Biz sizden daha üstünüz, dedi. Bunun üzerine Cenab-ı Hak şu ayeti indirdi: "Bu durum ne sizin kuruntunuz ne de Ehl-i Kitab'ın kuruntusuna göredir." (Nisa, 4/123).
Yine Taberî Mesruk'tan naklediyor: "Bu durum ne sizin kuruntunuza ne de Ehl-i Kitab'ın kuruntusuna göredir" ayeti indiği zaman Ehl-i Kitap müminlere "Siz de bizimle eşitsiniz" dediler. Bunun üzerine şu ayet nazil oldu: "Erkek veya kadın kim mümin olarak güzel ameller işlerse bu gibi kimseler cennete girerler..." (Nisa, 4/124). [154]
Ayetler Arası İlişki
Cenab-ı Hak geçen ayetlerde asılsız kuruntular verme hususunda şeytanın rolünü zikredip Ehl-i Kitab'ın ve bazı zayıf imanlı Müslümanların gönüllerinde tesiri olduğunu beyan edince bu kuruntuların tesirini, salih amel işlemenin fazileti ve mükâfatını beyan etmek gayet münasip olmuştur.
İbni Cerir ve İbni Ebî Hatim Süddî'den naklediyorlar: Müslüman, Yahudi ve Hıristiyanlardan bir grup bir araya gelmişlerdi. Yahudiler Müslümanlara:
-Biz sizden daha hayırlıyız, bizim dinimiz sizin dininizden öncedir, bizim kitabımız sizin kitabınızdan öncedir, bizim peygamberimiz sizin peygamberinizden öncedir, biz Hz. İbrahim (a.s.)'in dini üzerindeyiz, cennete sadece Yahudi olanlar girecektir, dediler.
Hıristiyanlar da bu sözün benzerini söylediler. Müslümanlar ise:
-Bizim kitabımız sizin kitabınızdan sonradır, bizim peygamberimiz sizin peygamberinizden sonradır, siz bize tabi olmakla ve bu eski dininizi terk etmekle emrolundunuz; biz sizden daha hayırlıyız, biz Hz. İbrahim, Hz. İsmail ve Hz. İshak'm (a.s.) dini üzerineyiz; bundan sonra cennete sadece bizim dinimiz üzerine olanlar girecektir, dediler.
Bunun üzerine "Bu durum ne sizin kuruntunuza, ne de Ehl-i Kitab'ın kuruntusuna göredir." (Nisa, 4/123) ayeti nazil oldu. Cenab-ı Hak Müslümanların diğer dinlerin ehlinden onlara karşı övünen kimselere karşı ortaya koydukları hüccetlerini destekleyip Müslümanları galip kıldı.
Bu hadisin benzeri Katade'den de nakledilmiştir. [155]
Açıklaması
Durum ne sizin kuruntularınıza bağlıdır ey Müslümanlar, ne de sizin kuruntularınıza bağlıdır ey Kitap Ehli! Amellerin karşılığı yapılan amele bağlıdır. Mücerret temenni ile ne size, ne de onlara kurtuluş yoktur. İtibar edilen ve değer verilen husus Allah'a itaat, değerli peygamberlerinin diliyle Allah'ın tayin ettiği şeriata uymaktır.
İbni Ebî Şeybe Hasan-ı Basrî'den -mevkuf olarak- naklediyor: "İman temenniden ibaret değildir. Fakat kalpte yerleşen ve amelin de kendisini tasdik ettiği şeydir." Yine Hasan-ı Basrî diyor ki: "Bir kavmi mağfiret aldattı. Dünyadan günahlarla dolu olarak çıktılar. Sadık ve samimi olsalardı amellerini güzelleştirirlerdi."
Kim bir kötülük işlerse onun cezasını görecektir. Zira verilen karşılık amelin eseridir. Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: "Kim zerre ağırlığınca kötülük işlerse onu görür." (Zelzele, 99/8).
İmam Ahmed Ebu Bekir b. Zübeyr'den rivayet ediyor: Haber verildiğine göre Hz. Ebu Bekir (r.a.) Peygamberimiz (s.a.)'e:
— Ya Rasulallah! "Bu durum ne sizin kuruntunuza ne de Ehl-i Kitab'ın kuruntusuna göredir" ayetinden sonra kurtuluş nasıl olacaktır? Her işlediğimiz kötülükle cezalandırılacak mıyız? diye sordu. Peygamberimiz (s.a.) şöyle cevap verdi:
— Allah seni mağfiret eylesin ey Ebu Bekir! Sen hastalanmıyor musun? Yorulmuyor musun? Üzülmüyor musun? Sana bir sıkıntı isabet etmiyor mu? Bunun üzerine Hz. Ebu Bekir (r.a.):
— Evet dedi. Efendimiz (s.a.):
— İşte bu cezalandırıldığınız şeylerdendir buyurdu,
Said b. Mansur, Ahmed, Müslim, Tirmizî ve Nesaî Ebu Hureyre (r.a.)'den rivayet ediyorlar: "Kim bir kötülük işlerse onun cezasını görecektir" ayeti indiği zaman bu durum Müslümanlara ağır geldi. Bunun üzerine Resulullah (a.s.):
— Doğru olun ve doğruluğa yaklaşın. Zira Müslümana isabet eden her şeyde Müslüman için kefaret vardır. Hatta ayağına batan dikende, çektiği sıkıntıda kefaret vardır, buyurdu.
Bu hadis ve benzerleri dünyadaki hastalıklar, belâlar, musibetler ile dünyanın dertleri ve korkulan sebebiyle Allah'ın hataları sileceğine delâlet etmektedir.
Kim kötülük işlerse kendisinin işini üstlenecek, kendisini koruyacak ve kendisinden cezayı kaldıracak hiçbir dost ve kendisine yardımcı olacak ve başına gelen bu durumdan kendisini kurtaracak hiçbir yardımcı bulamaz. Ölçü sadece iman ve amellerdir, temenni, kuruntu ve rüyalar değildir.
Buna mukabil olarak, karşılaştırma ve adalet gereği olarak -bu ameli işleyen ister kadın ister erkek olsun- imanında sadık olduğu halde nefsini ıslah edecek salih amel işlerse bu şekilde amel edip Allah'a ve ahiret gününe iman eden kimseler cennete girecekler ve amellerinin ecirlerinden, isterse bu amel gayet basit ve zerre kadar bile olsa hiçbir haksızlığa uğramayacaklardır.
Cennetin ve saadetin yolu imanla birlikte salih amel işlemektir. Cehennemin yolu ise kötü ameldir. Allah'ın şeriatı ve dinine uyulmadığı müddetçe övünmek bir millete veya gruba ya da peygambere mensup olmak hiçbir yarar sağlamayacaktır.
Cenab-ı Hak bundan sonra kemal derecelerini zikrederek devam etti ve şöyle buyurdu: Kalbini sadece Allah'a ihlâsla teslim eden, dua veya dileğinde O'ndan başkasına yönelmeyen, gönlünü O'ndan başka rab veya mabud tanımaksızın sadece Allah'a teslim eden kimseden din yönünden daha güzel kim olabilir?
Ayette kalbin yönelmesi ve maksat "yüzü teslim etmek" şeklinde ifade edilmiştir. Zira yüz kalpte bulunan duygu ve düşüncelerin aynasıdır.
O kimse bu kalbi ihlâs ile ve kâmil imanla birlikte güzel amel işler, yani iyilikleri yapar, kötülükleri terk eder, faziletli ahlâk ve hasletlerle muttasıf olur. Şirkten yüz çevirmekle, putperestlik ve putperestlerden uzak durmak suretiyle tevhid dini olan Hz. İbrahim (a.s.)'in dinine tabi olur. Hak din olan İslâm dinine sarılır. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır:
"Bir zaman İbrahim babasına ve kavmine şöyle demişti: Ben sizin tapmakta olduğunuz bütün ilâhlardan kesinlikle uzağım. Ancak beni yaratan müstesna. Beni O hidayete ulaştıracaktır. İbrahim bu tevhid kelimesini kendisinden sonrakilere onlar hakka dönsünler diye, ebedî bir kelime olarak bıraktı." (Zuhruf, 43/26-27).
"De ki: Hayır! Biz hakka yönelen İbrahim'in dinine uyarız. O Allah'a ortak koşanlardan değildi." (Bakara, 2/135).
"Allah İbrahim'i kendine dost edinmiştir." Bu cümle ara cümlesi olup mecazi bir mana taşır. Yani Allah İbrahim (a.s.)'i seçti, O'na samimi dostun samimi dostuna yaptığı ikramına benzer özel ikramda bulundu. Allah katında Allah'ın kendisini samimi dost edinecek kadar yakın bir dereceye sahip olan kimse dinine ve yoluna tabi olmaya lâyık bir kimsedir.
Yani Allah İbrahim (a.s.)'e selim bir fıtrat ve inanç, kuvvetli bir akıl ve tertemiz bir ruh, Allah'ı kâmil manada tanıma iradesi, güçlü bir azim, putperestlik ve şirkle savaşma hususunda yüce bir gayret vermek suretiyle lütufta bulunmuş; böylece İbrahim (a.s.) ulü'1-azm (son derece azimli ve yüksek mertebeli) peygamberlerden biri olmuştu. O Rahman'ın samimi dostu ve şeytanın düşmanıdır.
Cenab-ı Hak bundan sonra itaat etmenin sebep ve hikmetini zikrederek şöyle buyurdu:
Göklerde ve yerde bulunan her şey Allah'ın mülkü, O'nun kullan ve yaratıklarıdır. Bütün hepsinde tasarrufta bulunan sadece O'dur. O'nun takdir ettiği kaderi geri çevirecek bir güç, verdiği hükmü reddedecek bir kuvvet yoktur. Azameti ve kudreti, adaleti, hikmeti, lütfü ve rahmeti sebebiyle O'nun yaptığından sual edilmez. O'nun kudretiyle birlikte ilmi her şeyi kuşatıcıdır, hepsinde nüfuz sahibidir. Kullarından hiçbir şey O'na gizli kalmaz. O'nun ilminde göklerde ve yerde bulunan zerre ağırlığınca bir şey, zerreden küçüğü de büyüğü de gizli kalmaz. Kullarının amellerini bilen kimse hayırlı ve şerli amellerinin karşılığını onlara verecektir. Kulların üzerine düşen kendileri için en güzel olanı tercih etmektir.
Bu ayet salih amel işleyenlerle kötü amel işleyenlerin zikredildiği ayetle sıkı irtibat halindedir. Mana şu şekildedir: Göklerin ve- yerin mülkü Allah'ındır. O'na itaat etmek onların üzerlerine vaciptir. Kâinatı çevreleyen yüce kudret sahibi olmak, vaad ettiği ve tehdit ettiği şeyleri yerine getirmek sıfatıyla muttasıf olması sebebiyle her şeyde kendisine yönelmeye lâyık olan Allah Teâlâ'dır. Hatta İbrahim Halil (a.s.) ve diğer peygamberler de Allah'a yönelmek zorundadırlar. [156]
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler
Bu ayetler aşağıdaki hüküm ve tavsiyelere delâlet etmektedirler:
1- Hiçbir kimsenin emel ve temennilerle ilgisi yoktur. Sevap ve ceza amele bağlıdır. Kim salih amel işlerse kendi lehinedir. Kim kötü amel işlerse kendi aleyhinedir. Yüce Allah (c.c.) kullarına zulmedici değildir.
Salih kulların dostu ve yardımcısı Allah'tır. Dalâlet ve fesat ehlinin yardımcısı da şeytandır. Şeytan ise kendi nefsini Allah'ın azabından kurtarmaktan acizdir; nasıl dünya hayatında aldattığı kimseleri koruyabilsin?
Müşriklerin işlerini üstlenecek bir dostları veya onlara yardım edecek bir yardımcıları yoktur. Yani ayet kâfirle ilgili kabul edilirse kâfirin dost ve yardımcısı yoktur; müminle ilgili kabul edilirse müminin Allah'tan başka dost ve yardımcısı yoktur, demektir.
2- Güzel ameller iman olmadıkça kabul edilmez. "Erkek veya kadın kim mümin olarak güzel ameller işlerse ..." buyurulmaktadır. Dolayısıyla iman asıl şarttır. Zira o, din binasının temelidir.
Çünkü müşrikler Kabe'nin hizmetini, hacılara yemek yedirme, misafiri ağırlama vazifelerini yerine getiriyorlardı. Ehl-i Kitab'ın ise önceliği vardı. Ehl-i Kitap "Biz Allah'ın oğulları ve dostlarıyız" diyorlardı. Fakat salih amelleri bu ayetin gereğince iman olmadığı için hiçbirine fayda vermeyecektir.
3- İslâm dininin diğer dinlere üstünlüğü: Çünkü "İyi ameller işleyerek kendisini Allah'a teslim eden ve İbrahim'in tevhid dinine tabi olan kimseden daha güzel dindar kim olabilir." buyurulmuştur.
'Yüzünü Allah'a teslim eden..." ifadesinin manası kim dinine Allah için ih-lâslı bir şekilde bağlanırsa, boyun eğerse ve O'na ibadetle yönelirse demektir. Bazı alimler "iyi ameller işleyerek" ifadesinin manasını "tevhid ehli olarak" şeklinde anlamışlardır. Bu ifadeye Ehl-i Kitap girmez. Çünkü Ehl-i Kitap Hz. Muhammed (s.a.)'e imanı terk etmişlerdir. Millet kısaca ve öz manasıyla din demek, Hanîf ise müslüman demektir.
4- İbrahim (a.s.) Allah'ın halilidir (samimi dostudur). Zemahşerî diyor ki[157]: Bu ifade samimi dostun yanında samimi dostun ikramına benzer ikramıyla
Allah'ın özel olarak Hz. İbrahim'e ikramda bulunmasından, O'nu seçmesinden mecazdır.
"Halil" kendisiyle dostluk kurulan demektir. Halil, senin hasletlerinde sana uygun olan, senin yolunda, seninle birlikte yürüyen ya da senin kendisinin noksanlarını kapattığın gibi senin noksanlıklarını kapatan kimsedir.
Sa'leb diyor ki: Samimi dosta "halil" ismi verilmiştir. Çünkü onun sevgisi kalbe işliyor, kalpte hiçbir boşluk bırakmadan kalbi tamamen dolduruyor.
Denilmiştir ki: Halil'in anlamı meful manasında, (mahbûb) manasmdaki habîb) gibidir. İbrahim (a.s.) Allah'ı seven ve Allah tarafından sevilen bir zat idi.
Yine denilmiştir ki: "Halil" kelimesinin manası özel olmaktır. Yani İbrahim (a.s.), devrinde peygamberlik için seçilmiştir.
Her ne durumda olursa olsun Allah'ın İbrahim (a.s.)'i halili (samimi dostu) olarak seçmesinde zatının veya sıfatlarının gerçeğine yaklaşmakla hiçbir ilişki yoktur. Allah'ın O'nu halili olarak seçmesinin sebebi ya yemek ikramında bulunması yahut kendisinin ölünceye kadar Rabbinin hadimi olma yolunu seçmesidir.
Kasım b. Ebî Ümame'den rivayet edildiğine göre Peygamberimiz (s.a.) şöyle buyurmuştur: "Şüphesiz ki Allah İbrahim'i halili (samimi dostu) olarak seçtiği gibi beni de halili olarak seçmiştir. Ayrıca hiçbir peygamber yoktur ki bir halili olmasın. Benim halilim de Ebu Bekir'dir." [158]
5- Allah göklerin ve yerin gerçek sahibi ve yaratıcısıdır. "Göklerde ve yerde olan her şey Allah'ındır." ayetinin manası burada şudur: Allah Hz. İbrahim'i O'nun dostluğuna muhtaç olduğu için, yahut O'ndan destek almak için değil O'nun güzel bir şekilde kendisine itaat etmesi sebebiyle halili olarak seçti. Zira göklerde ve yerde olan her şey Allah'ındır. Sadece kendisinin emrine uyduğu için O'na ikramda bulunmuştur.
6- Allah'ın ilminin geniş olması: "Allah her şeyi kuşatıcıdır." Yani O'nun ilmi her şeyi kuşatmaktadır. [159]
Yetimlerin Gözetilmesi, Geçimsiz Karı Kocanın Arasında Sulh Yapılması, Hanımlar Arasında Adalete Uyulması
127- Kadınlar hakkında senden fetva istiyorlar. De ki: Kadınlar hakkında size fetvayı Allah veriyor: Kendilerine yazılan haklarını vermediğiniz ve kendilerini nikahlamak istediğiniz yetim kızlar ve zavallı çocuklar hakkındaki ve yetimlere adaletle davranmanız hususundaki hükümleri Kur'an'da size okunan ayetler açıklar. Ne hayır işlerseniz şüphesiz ki Allah onu bilir.
128- Bir kadın eğer kocasının geçimsizliğinden ya da kocasının kendisinden yüz çevirmesinden endişe ederse karı-kocanın aralarında anlaşarak sulh olmalarında ikisine de bir sakınca yoktur. Sulh daha hayırlıdır. Ne var ki nefisler cimri olarak yaratılmıştır. Eğer iyi geçinir, gerçekten Allah'tan korkar-sanız şüphesiz Allah yaptıklarınızdan tamamen haberdardır.
129- Ne kadar isteseniz de hanımlar arasında adaleti sağlamaya gücünüz yetmez. O halde (hiç olmazsa) birine tamamen meyledip diğerini askılı gibi bırakmayın. Eğer nefsinizi ıslah eder, Allah'tan korkar sanız muhakkak ki Allah çok bağışlayıcı ve çok merhamet edicidir.
130- Eğer karı-koca birbirlerinden ayrılacak olurlarsa Allah onların her birini geniş lütfayla kimseye muhtaç bı-rakmaz. Allah lütfü geniş ve sonsuz hikmet sahibidir.
Belagat:
"Yuslıha beynehümâ sulha... Ves-sulhu" ve "Temüû küllel-meyl" cümlesinde cinas-i mugayir sanatı bulunmaktadır, "...diğerini askılı gibi bırakmayın." cümlesinde ise mürsel mücmel teşbih sanatı vardır. [160]
Kelime ve İbareler:
"Kadınlar hakkında" kadınların durumu ve mirasları hususunda "senden fetva istiyorlar. De ki: Kendilerine yazılan" farz kılınan miras ve mehir gibi "haklarını vermediğiniz ve kendilerini nikahlamak istediğiniz yetim kızlar ve zavallı çocuklar hakkındaki ve yetimlere" miras ve mehirde "adaletle davranmanız hususundaki" size kapalı gelen "hükümleri Kur'an'da size okunan ayetler açıklar. Ne hayır işlerseniz şüphesiz ki Allah onu bilir." Yaptığınızın karşılığını verir.
"Bir kadın eğer kocasının geçimsizliğinden" yatağını "terk etmek suretiyle kibirlenmesinden dolayı veya hanımına buğzetmesi ve gözünün hanımından daha güzel birine kaymasından dolayı ihmalkârlığından "ya da kocasının kendisinden yüz çevirmesinden endişe ederse" aile beraberliğini arzu ederek, taksim veya nafaka konusunda kadının kocasına mal verme teklifinde bulunması suretiyle "karı kocanın aralarında anlaşarak sulh olmalarında ikisine de bir sakınca yoktur." Kocası buna razı olursa ne âlâ. Aksi takdirde hanımının hakkını vermesi yahut hanımından ayrılması gerekir. "Sulh" ayrılık, geçimsizlik ve yüz çevirmekten "daha hayırlıdır. Ne var ki "Nefisler cimri" son derece açgözlü "olarak yaratılmıştır." Ayetin manası şöyledir: Kadın kocasından alacağına müsamaha göstermez. Erkek de hanımından başkasını sevdiği zaman hanımına neredeyse hiç hoşgörü' göstermez. "Eğer" hanımlarla "iyi geçinir" kadınlara zulmetmek hususunda gerçekten "Allah'tan korkarsanız şüphesiz Allah yaptıklarınızdan tamamen haberdardır." Yaptıklarınıza karşı size mükâfat verecektir.
"Ne kadar isteseniz de hanımlar arasında" sevgi hususunda "adaleti sağlamaya gücünüz yetmez. O halde" hiç olmazsa mal taksimi ye nafaka hususunda hanımlardan "birine tamamen meyledip diğerini" ne boşanmış ne de evli imiş gibi olmayan "asılı gibi bırakmayın." "Eğer" Taksimlerde adalet göstermek suretiyle "nefsinizi ıslah ederseniz" zulmetmekten "Allah'tan korkarsanız muhakkak ki Allah" kalbinizde olan meyli "çok bağışlayan ve" size "çok merhamet edendir."
"Eğer karı-koca birbirlerinden ayrılacak olurlarsa Allah onların her birini geniş lütfuyla" yani hanıma başka bir eş lütfederek yahut kocaya başka bir eş lütfederek "kimseye muhtaç bırakmaz. Allah" mahlûkatına karşı "lütfü geniş" ve onlara emrettiği hususlarda "sonsuz hikmet sahibidir." [161]
Nüzul Sebebi
"Kadınlar hakkında senden..." 127. ayetin nüzul sebebi: Buharı bu ayet hakkında Hz. Aişe (r.a.)'nin şu sözünü nakletmiştir: Yanında yetim bir kız yetiştiren, o yetim kızın velisi ve varisi olan, malında hatta hurma salkımında ortak kıldığı halde o yetim kızla evlenmekten yüz çeviren ve o kızı başka biriyle evlenmeyezorlayan, o şahsı yetim kızın malına ortak kılan ve o yetim kızın başkasıyla evlenmesine engel olan kişi hakkında bu ayet nazil olmuştur.
İbni Ebi Halim Süddi’den naklediyor: Cabir (r.a.)’in çirkin bir amca kızı vardı. O kızın babasından miras kalan malı vardı. Cabir o kızla evlenmek istemiyor, evleneceği kocası malını alır götürür korkusuyla kızı başkasıyla evlendirmiyordu.
Cabir bu durumu Peygamberimiz (s.a.)’e sordu. Bunun üzerine bu ayet nazil oldu.
“Bir kadın eğer kocasının geçimsizliğinden” 128. Ayetin nüzul sebebi:
Tirmizi İbni Abbas (r.a.)’tan bu ayetin Sevde bnt. Zem’a hakkında nazil olduğunu rivayet etmektedir. İbni Abbas (r.a.) anlatıyor:
Sevde Resulullah (s.a.)’ın kendisini boşamasından korkmuş ve “Beni boşama , beni tut, benimle olacağın günü Aişe’ye tahsis et” demişti. Peygamberimiz(s.a.) de böyle yapmıştı. Bunun üzerine “Karı-kocanın aralarında anlaşarak sulh yapmalarında ikisine de bir sakınca yoktur.” ayeti indi. Karı-kocanın üzerinde sulh yaptıkları şey caizdir. Tirmizi diyorki: Bu hadis “hasen-garib”dir.
Ebu Davud ve Hakim Hz. Aişe (r.a.)’den bunun benzerini rivayet etmişlerdir
İbni Uyeyne ve Said b. Mansur Zühri’den, o da Said b. Üseyyeb’den rivayet ediyorlarki Rafi b. Hadic’in nikahı altında Muhammed b. Mesleme’nin kızı Havle vardı. Ya kibrinden veya başka bir sebeple ondan hoşlanmamış, onu boşamak istemişti. Havle”Beni booşama da bana dilediğin malı ayır” demişti. Sünnet de bu şekilde ceryan etmişti. Bunun üzerine “Bir kadın kocasının geçimsizliğinden ya da kocasının kendisinden yüz çevirmesinden endişe ederse...” ayeti indi.
Buhari ve Hakim Hz. Aişe (r.a.)’den rivayet ediyor: “Bir kadın kocasının geçimsizliğinden ya da kocasının kendisinden yüz çevirmesinden endişe ederse...” ayeti hakkında Hz. Aişe diyor ki: “Benim durumum hakında sana helallik vereyim” diyen kadın hakkında bu ayet nazil oldu.[162]
Ayetler Arası İlişki:
Bu sure iki genel konuyu ele almıştır:
a) Birincisi, kadınlar, yetimler, akrabalık, miras ve hısımlık hükümleri.
b) Sonra da “Allah’a kulluk edin, Allah’a şirk koşmayın” ayetinden başlayarak dinin esasları, Ehl-i Kitap ve münafıkların durumu ve savaş.
Sonra tekrar kadınların ve güçsüz yetimlerin hükümlerine, aralarını ıslah etmek suretiyle ve hanım sayısı birden fazla ise hanımlar arasında adaleti gözetmek suretiyle karı-koca birliğinin temellerinin sağlamlaştırılmasına dönüldü. [163]
Açıklama:
Ya Muhammed! Kadınların durumu ve onların miras ve aile hakları, mali durumları ve karı-koca durumları muamelede adaletle davranmak, güzel geçinmek ve geçimsizlik durumunu ıslah etmek hakkında sana fetva sorarlar.
De ki: Onlar hakkında size fetvayı Allah veriyor: Onların durumları hakkındaki kapalı hususları size beyan ediyor. Yine bu surenin başından beri •vur'an'da size okunan miras hususunda yetim kızlara nasıl muamele edileceği -e yetimlerin mallarının verilmesi gibi diğer hükümleri açıklıyor.
"Yetimlere mallarını verin." (Nisa 4/3). Yetim kızlarla evlenmekten sakının ak hakkında 'Yetimler hakkında adaleti sağlamaktan korkarsanız." (Nisa, 4 31 buyrulmuştur.
Sizin çirkin âdetleriniz, yetim kızların velileri olduğunuz ve miras elinizde r olunduğu zaman onlara takdir edilen paylarını vermemek şeklinde devam etti Halbuki siz o yetim kızların güzelliğinden ve mallarından istifade etmek istiyorsunuz. Şu mana da ihtimal dahilindedir: Siz çirkinlikleri sebebiyle o yetim uzları nikâhlamaktan yüz çeviriyorsunuz.
Rivayet edilmiştir ki Hz. Ömer (r.a.) yetim bir kızın velisi kendisine geldi-i~ zaman ona:
— O yetim kızı biriyle evlendir. Onun için senden daha hayırlı birini bul ierdi. Yetim kız çirkin olur, malı da bulunmazsa velisine:
— Bu yetim kızla evlen, sen buna daha lâyıksın derdi. Zira bilindiği gibi :ahiliye devrinde adam yetim kızı ve malını kendi nefsi için alır, kız güzel olurca onunla evlenir ve malını da yerdi. Kız çirkinse ölünceye kadar evlenmesine engel olurdu.
"el-Müstaz'afîn" ifadesi yetim kızlar üzerine atfedilmiştir. Yani "Allah size vladınız hakkında tavsiyede bulunuyor..." (Nisa, 4/10) ayetinde açıkça belirti-~n miras hususundaki haklarını vermediğiniz zavallı çocuklar hakkında size :kunan ayetler... Cahiliye döneminde kadın ve çocuklar mirasçı olamaz, sadece idleri idare eden kadınlar mirasçı olurlardı.
"Yetim kızlar" üzerine atıf yapılması halinde amil olan kelimenin "yüftî-£üm" olması sahihtir. Yani O yetim kızlar, zavallı çocuklar ve yetimlere adaletle davranmanız için size fetva veriyor.
Kısaca Allah iki güçsüz kimsenin hakkını hatırlatıyor. -Kadın, -Yetim çocuk.
Ayetlerin manalarını düşünmek ve içindekilerle amel etmek üzere bu ayetlerinden gafil oldukları için bu hatırlatmayı yapıyor.
"...yetimlere adaletle davranmanız..." Yani Allah size yetimlere adaletle muamele etmeniz ve onların işlerine özel bir itina göstermeniz hususunda yine size fetva veriyor.
Zemahşerî'nin zikrettiği gibi "Ve en-tekûmû" kelimesinin mukadder bir fi-ılîe yani "Ye'müruküm" fiiliyle nasbedilmiş olması da caizdir. Bu emir yetimlere bakmaları, haklarını tam olarak vermeleri, hiçbir kimsenin onlara haksızlık yapmasına veya haklarını çiğnemesine müsaade etmemeleri hususunda ümmete verilen bir hitaptır.
Yetimlere, güçsüzlere ve kadınlara büyük veya küçük bir hayır işlerseniz şüphesiz ki Allah bunu gayet iyi bilir. Buna karşılık size en güzel mükâfatı verir.
Bu ifade hayırları işlemeye ve emirlere uyulmasına teşvik etmektedir. Allah (c.c.) bunların hepsini gayet iyi bilmektedir. Buna karşılık en kâmil ve en mükemmel mükâfatı verecektir.
Cenab-ı Hak daha sonra kan-koca arasında ihtilâfları ortadan kaldırma yollarını bildirmiş, burada üç durum zikretmiştir:
-Erkeğin hanımından nefret etmesi durumu -Erkeğin hanımıyla anlaşması durumu -Erkeğin hanımından ayrılması durumu
Birinci Durum: Kadın kocasının kendisinden nefret etmesinden veya kendisinden yüz çevirmesinden endişe ederse, alacağı nafaka veya giyecek yahut geceleme yeri gibi haklarından ya da haklarının bir kısmından vazgeçebilir. Kocasının da bunu kabul etme hakkı vardır. Kadının kendi malından kocasına vermesinde hiçbir sakınca yoktur, erkeğin bunu kabul etmesinde de hiçbir sakınca yoktur. Burada "korku" kelimesi buna delâlet eden bir takım işaretlerin ortaya çıkması şartıyla gerçek anlamında kullanılmıştır.
Bu durumda ayetin manası şudur: Kadın kocasının kendi nefsini hanımına teslim etmemesi, nafaka vermemesi ve hanımına sevgi ve rahmetle muamele etmemesi yahut küfürlü sözlerle, dövmekle ve benzeri davranışlarla eziyet etmesi gibi alâmet ve emarelerle kocasının geçimsizliğinden veya kendisine tepeden bakmasından endişe ederse yahut kendisinin kötü tabiatı ve ahlâkı, yaşının ilerlemesi ya da çirkinliği veya usanç vermesi sebebiyle kocasının kendisiyle konuşmaktan ve onunla huzur içinde yaşamaktan vazgeçmesi suretiyle kendisinden yüz çevirmesinden endişe ederse...
İşte bu durumda kadının kocasının nikâhı altında kalmaya devam etmesi için kendi haklarından bir kısmından ya da tamamından vazgeçmek suretiyle yahut kocasının kendisini boşaması için malından bir kısmını bağışlamak -hu-lu' bedeli vermek- suretiyle karı-kocanm kendi aralarında sulha baş vurmalarında hiçbir sakınca yoktur. "Karı-kocanm fidye konusunda anlaşmalarında hiçbir mahzur yoktur."
Fakat eşler Allah'ın aralarında meydana getirdiği sevgi ve rahmet prensiplerini daima hatırlasınlar. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor:
"Size kendi içinizden kendileriyle huzura kavuşacağınız eşler yaratması ve aranızda sevgi ve rahmet meydana getirmesi Allah'ın kudretinin alâmetlerin-dendir. Şüphesiz bu hususta düşünen bir topluluk için deliller vardır." (Rum, 30/21).
Bu ayetlerin nüzul sebeplerini beyan ederken İslâm'ın ilk asrında kadının kocasının yanında kalması ve kocasının kendisini boşamaması için hanımın taksim anında (gecelemede) hakkını kumasına bırakması veya her iki ayda bir defa gecelemekle yetinmesi şeklinde bazı kadınlara ait bir kaç durumu zikretmiştik.
İkinci Durum: Bu durum "sulh* kelimesiyle ifade edilen eşler arasındaki söz birliği durumudur. Yani hanımın haklarından bir kısmını kocasına bırakıp kocanın bunu kabul etmesiyle karı-kocanm birbirleriyle sulh olmaları tamamen ayrılmaktan daha hayırlıdır.
Birbirleriyle anlaşmak Allah'a ayrılıktan daha sevimli olunca Allah Teâlâ 'Sulh daha hayırlıdır" buyurdu. Yani eşlerin birbirlerinden ayrılmalarından, boşanmalarından, geçimsizlikten ve birbirlerinden yüz çevirmelerinden, kötü geçimden daha hayırlıdır. Ya da aile birliğini korumak için, aile düzeninin yıkılmasını ve çocuklara zarar verilmesini engellemek için ayrıca boşanmanın helâller arasında en çok buğzedilen şey olması sebebiyle sulh her şeyde husumet duymaktan daha hayırlıdır. [164]
Bütün bunlar iyilikle geçinmeye ve adaletle muamele etmeye dönmeyi gerektirir. Bu cümle bir ara cümlesidir. Yine "Nefisler cimri olarak yaratılmıştır" cümlesi de bu şekilde bir ara cümlesidir.
Yani Kur*an burada bir parantez açarak nefislerin bir tabiatım açıklamıştır: Bu cimrilik üzerine hırs gösterilmesidir. Meselâ kadınlar hakkın paylaşılması, nafaka ve iyi geçim hususunda, kocasını kıskanma, kocasının mehir ve iddet nafakası vermesi hususunda hırslıdırlar. Erkekler de kendi malları hususunda ve ailenin yıkılmasından hoşlanmamaları hususunda azami gayret gösterirler. Dolayısıyla karşılıklı hoşgörü ve sulh devam ettiği müddetçe her iki taraf için daha hayırlıdır. Karşılıklı hırsların olduğu yerde sulh, anlaşma ve ba-nşma ayrılmaktan daha hayırlıdır.
Sulh, kadının kocasının gönlünü almak üzere kendi payına düşen hakkının tamamından veya bir kısmından vazgeçmesi şeklinde iki tarafın anlaşmalarıdır.
Nitekim Şevde bnt. Zem'a (r.a.) validemiz Peygamberimiz (s.a.)'in kendisinden ayrılmasını istemediği ve Hz. Aişe'nin Peygamberimiz (s.a.)'in kalbindeki yerini bildiği için kendi sırasını Hz. Aişe'ye hibe etmişti.
Yine rivayet olunduğuna göre kocası kendisinden hoşlanmadığı için hanımını boşamak isteyen ve kocasından bir çocuğu bulunan bir hanım kocasına:
—Beni boşama, bana dokunma da çocuğuma bakayım. Bana sadece iki ayda bir defa uğra yeter diye teklifte bulundu. Kocası da:
—Sana yeterli ise bu durum benim için daha hoştur dedi ve hanımının bu teklifini kabul etti [165]
Sulh durumlarından biri de kadının mehrinin tamamını veya bir kısmını ya da nafakasını kocasına bağışlamasıdır. Kadın bunu yapmazsa erkeğin sade-
"Allahım... Bu benim yapabildiğim bir paylaştırmadır. Senin sahip olup da benim sahip olamadığım hususlarda -yani sevgi hususunda- beni ayıplama." Zira Hz. Aişe (r.a.) hanımları içerisinde en çok sevdiği hanımı idi.
"O halde (hiç olmazsa) birine tamamen meyletmeyin." İstenmeyen hanıma tamamen zulmetmeyin. Onun rızası olmaksızın onun payına düşeni elinden almayın. Yani tamamen bir tarafa eğilmekten kaçınmak elde olan ve mümkün olan bir şeydir. Tam manasıyla adil olmakta kusurunuz olsa bile bu konuda ihmalkâr davranmayın. Burada bir parça azarlama yapılmaktadır. Onlardan birine biraz meylettiğiniz zaman tamamen meyletmeyin, demektir.
"...diğerini askılı gibi bırakmayın." Yani diğer hanım yahut istenmeyen hanım askıda gibi ne evli ne de boşanmış halde kalmasın. Bilâkis sizin üzerinizde onu razı etmek, onunla güzel geçinmek ve onun haklarını korumak görevi vardır.
İmam Ahmed, sünen müellifleri ve Ebu Davud et-Tayalisî'nin Ebu Hurey-re (r.a.)'den rivayet ettiklerine göre Efendimiz (s.a.) şöyle buyurmuşlardır: "Kimin iki hanımı olur da birine meylederse kıyamet günü bir tarafı düşük olarak gelecektir."
"Eğer nefsinizi ıslah eder, Allah'tan korkar sanız..." Yani işlerinizi ıslah eder ve adaletle paylaşma yaparsanız, birine meyletmek ve diğerine zulmetmekten dolayı tevbe ederseniz, gelecekte her çeşit durumda Allah'tan sakınırsanız Allah sizin geçmişte hanımlarınızdan birine diğerlerinden daha çok meyletmeniz şeklindeki günahınızı affedecektir. Zaten Cenab-ı Hakk'm şanı ihmalkâr kullarını affetmek, kendisine yönelen ve tevbe eden kullarına rahmette bulunmaktır.
Üçüncü Durum: Bu durum ayrılma durumudur: Allah Teâlâ eşlerin çözüm, tedavi, uyum ve aralarında anlaşmalarının çok zor olması sebebiyle birbirlerinden ayrıldıkları zaman Allah erkeği hanımına, hanımı da kocasına muhtaç kılmaz. Erkeğe o hanımdan daha hayırlısını verir. Hanıma da o kocadan daha hayırlısını verir. Allah lütfü geniş, ikramı büyük, bütün fiilleri, takdiri ve şeriatında son derece hikmet sahibidir. [166]
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler
"Bilmiyorsanız ilim ehlinden sorun." (Nahl, 16/43) ayetine binaen dinde fetva istemek şeriatta istenen bir emirdir.
127. ayet kadınların hak ve yükümlülükleri hususunda istenen fetva üzerine inmişti. Peygamberimiz (s.a.)'e kadınlarla ilgili miras ve diğer konularda pek çok hüküm soruluyordu.
"Kendilerine yazılan hakları..." ifadesiyle anlatılmak istenen husus miras, mehir veya nikâh ve diğer hususlarda kadınlar için tayin edilen haklardır.
"Kur'an'da size okunan ayetler..." ifadesinin manası şudur: Onlar pek çok hüküm hakkında soru soruyorlardı. Bu ayetin inmesinden önce hükmü beyan
Erkeğin kendisinden meydana gelen geçimsizlik durumunda kadının malından bir şey almaya Cenab-ı Hakk'ın izin vermesinin ve hanımın geçimsizliğine kocasının vereceği cezayı önce hanımına nasihatte bulunması, sonra hanımını yatakta terk etmesi ve sonra da onu dövebilmesi şeklinde belirtmesinin ve ayet-i kerimede:
"Geçimsizliğinden korktuğunuz kadınlara nasihatte bulunun, onları yataklarında terk edin, ve onları dövün." (Nisa, 4/34) buyurmasının asıl sebebi, Allah Teâlâ'nın erkeklere hanımlara hakim olma derecesini vermesi, erkeğinin hakimiyeti altında olan kadının kocasını cezalandırma yetkisinin bulunmaması ve Allah'ın akıl, din ve zor yükümlülükleri taşımak hususunda erkekleri kadınlardan üstün kılmış olmasıdır. Bu üstün kılma erkeğin geçimsizliğinin ancak çok çok önemli bir sebep olması durumunda meydana geleceğine işaret etmektedir.
Kadın duygularının kendisine hakim olması, aklının ve dininin noksanlığı sebebiyle kadının en basit sebeple geçimsiz olmasına sık rastlanır. Sonra ayrıca erkeğin boşama yoluyla hanımından ayrılma hakkı vardır, ama tersi mümkün değildir. Hanımdan ayrılık işaretleri ve hoşnutsuzluk alâmetleri görüldüğü zaman hanım için böyle bir fırsat yoktur.
"Sulh daha hayırlıdır" ayeti bu meselede eşlerden birinin diğerine mal vermesi ya da kadının eşiyle birlikte geceleme hususundaki hakkından mutlak olarak yahut belirli bir müddet veyahut uzun bir müddetle vazgeçmesi şeklinde yapılacak sulhun bütün çeşitlerinin mubah olduğuna işaret etmektedir.
Bilakis ayet eşler arasında anlaşmazlık durumları dışında sulhun caiz olduğuna delâlet etmektedir. Ancak delillerin tahsis ettiği durumlar müstesnadır. Bu da Cassas'ın dediği gibi inkâr dolayısıyla yapılan sulhun ve meçhul durum sebebiyle yapılan sulhun caiz olduğuna delâlet etmektedir. [167] Zira bu cümlenin bir ara cümlesi olarak gelmesi ve bir özlü söz şeklinde zikredilmesi bu lafzın umumî bir ifade olmasını tercihe lâyık kılmaktadır.
Yine Kurtubî diyor ki: "Sulh daha hayırlıdır" ayeti umumî ve mutlak bir lafız olup gönle huzur veren ve ihtilâfı önleyecek gerçek sulhun mutlak olarak hayırlı olmasını gerekli kılmaktadır. Erkekle hanımı arasındaki bir mal, ya da münasebet veya başka bir şey ortaya konarak yapılan sulh bu manaya girmektedir .[168]
Cenab-ı Hak "Nefisler cimri olarak yaratılmıştır." ayetiyle cimriliğin herkeste bulunduğunu ve insanın yaradılışı ve tabiatı itibariyle mutlaka cimrilikte bulunabileceğini hatta bu huyun sahibini hoşlanmadığı bazı şeylere sevke-debileceğini haber vermektedir.
Aç gözlülük şer*î hakların yahut kişiliğin gerekli kıldığı hakların engellenmesine sebep olduğu zaman çok daha çirkin bir haslettir.
"Eğer iyi geçinir, Allah'tan korkarsanız..." ayeti kocalara yapılan bir hitap olup cimrilik yapabileceği ve iyi geçinmeyebileceğine delâlet etmektedir. Yani hanımlarınızdan hoşlanmadığınız halde onlarla birlikte oturmak suretiyle iyi geçinir ve onlara zulmetmekten sakınırsanız bu sizin için daha faziletlidir.
Yükümlülükler dairesinden kaldırılmış olan adalet insanın sultasına ve iradesine boyun eğmemektedir. Zira sevgi ve hoşnutsuzlukta adalet insanın gücü dışındadır. İşte Cenab-ı Hakk'ın imkânsız olduğunu bildirdiği adalet sevgide ve hoşnutsuzlukta adaletle davranmaktır.
İbni Abbas, Katade, Mücahid ve Ebu Ubeyde gibi selef-i salihinden tefsir alimleri şöyle demişlerdir: Allah'ın gücümüz dışında olduğunu haber verdiği adalet hanımlar arasında kalbî sevgide ve tabiatlerin meyletmesinde eşit davranmaktır. Bunun da imkânımız dışında olduğu bilinmektedir. Bu ayette kastedilen adalet sadece kalbî sevgideki adalettir. Aksi takdirde bu ayet daha önceki "Hoşunuza giden kadınlardan ikişer, üçer, dörder evlenin..." ayetiyle çelişirdi.
Emredilen ve birden fazla kadınla evlenmenin şartı olarak zikredilen adalete gelince bu adalet mükellefin günlerini paylaştırma, nafaka, elbise, ev gibi insanın gücünün yettiği ve sahip olduğu hususlarda hanımlarının arasında eşit davranması demektir.
Dolayısıyla hanımlar arasında sevgide eşitlik farz değildir. Çünkü sevgiye hakim olunamaz. Hz. Aişe (r.a.) -daha önce de geçtiği gibi- Efendimiz (s.a.)'in hanımları arasında O'na en sevimli olanı idi. Bundan cinsî münasebet hususunda hanımlar arasında eşit davranmanın da farz olmadığı sonucu çıkmaktadır. Zira bu da sevgi ve meyle bağlıdır. Sevgi ise kalplere hakim olan Allah'ın elindedir.
Fakat bu çeşit meyletme "Tamamen meyletmeyin" ayeti sebebiyle zulme sebep olmamalıdır.
Mücahid diyor ki: Kasten kötülük yapmayın. Günlerin taksimi ve nafaka konusunda eşitliğe sarılın. Çünkü bu gücünüz dahilindedir.
"Onu askıda gibi" -ne evli ne boşanmış halde- bırakmayınız" ayeti gereğince kadının şerefinin korunması, kişiliğine saygı duyulması ve onun sapmaya zorlanmaması gerekir.
Burada kadının durumu asılı bir eşyaya benzetilmiştir. Zira asılı olan şey ne yerde durmakta ne de asılı olduğu şeye dayanabilmektedir.
Cenab-ı Hak eşler arasında sulha teşvik ettikten sonraki "Buna rağmen karı koca birbirlerinden ayrılacak olurlarsa Allah her birini geniş lütfuyla müstağni kılar" ayetiyle mutlaka gerekli olduğu zaman ayrılmanın caiz olduğunu beyan etmektedir. Allah eşlerden herbirinin hatırını hoş tutmakta, herbirine kendisini diğer eşinden müstağni kılacağı ve ona muhtaç etmeyeceği vaadinde bulunmaktadır.
Ayrılmalarının sebebi üzerlerine farz kılınmış olan Allah'ın haklarını terk etmekten korkmak ise her ikisi de O'na hüsnü zan etsinler. Allah erkeğe gözünün nuru olacak başka bir hanım, kadına da huzur bulacağı başka bir koca nasip edecektir.
Cafer b. Muhammed'den rivayet edildiğine göre bir adam ona fakirlikten şikayet etti. Cafer nikâhlanmasını emretti. Adam gidip evlendi. Sonra tekrar gelip fakirlikten şikayet etti. Bu defa boşanmasını tavsiye etti. Bu durum kendisine sorulduğu zaman şöyle cevap verdi:
"Bu adam belki "Eğer fakir iseler Allah onları lütfuyla zengin kılar" ayetinin ehlindendir, diye ona nikâhlanmasını emrettim. Bu ayetin ehlinden olmayınca ona boşanmasını tavsiye ettim. Dedim ki: Belki de bu adam "Eğer birbirlerinden ayrılacak olurlarsa Allah onların herbirini geniş lütfuyla kimseye muhtaç bırakmaz" ayetinin ehlindendir. [169]
Cenab-ı Hak ayeti, kendisini bütün mahlûkat için yeterli olduğu, fiillerinde ve hükümlerinde son derece hikmet ve itina sahibi olduğunu bildirerek bitirmiştir.
Bu ifade rızık, zenginlik ve imkân kaynağının Allah olduğu ve O'nun kulların rızıklannı kefaleti altına aldığına her şeyde yaratma, yoktan var etme, hüküm koyma, hakimiyet, tasarruf ve ceza verme hususunda hikmetinin yüce olduğuna açık bir nastır. [170]
Kâinatta Mülk, Mükemmel Kudret Ve İrade Gerçekte Sadece Allah'ındır, Mücahid İçin Dünya Ve Ahirette Mükâfat Vardır
131- Göklerde ve yerde bulunan her şey sadece Allah'ındır. Biz sizden önce kendilerine kitap verilenlere de size de Allah'tan korkun diye tavsiyede bulunduk. Eğer inkâr ederseniz (bilin ki) göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah'ındır. Allah hiçbir şeye muhtaç değildir. Sonsuz hamde lâyıktır.
132- Göklerde ve yerde bulunan her şey sadece Allah'ındır. Vekil olarak Allah yeter.
133- Ey insanlar!.. O dilerse sizi yok eder ve yerinize başkalarını getirir. Allah buna gerçekten kadirdir.
134- Kim dünya mükâfatını isterse (bilsin ki) dünya ve ahiret mükâfatı Allah katandadır. Allah her şeyi çok iyi işiten ve çok iyi görendir.
Kelime ve İbareler:
"Biz sizden önce kendilerine kitap verilenlere" yani Yahudi ve Hıristiyanla-ra kendi kitaplarında tavsiyede bulunduk. Kitap, cins isim olup bütün semavî kitapları içine alır. Yani, onlara da, "...size de" ey Kur'an ehli "Allah'tan korkun!" O'na itaat etmek suretiyle O'nun azabından korkun "diye tavsiyede bulunduk. Onlara da size de şöyle dedik: "Eğer inkâr ederseniz" size tavsiye edilen şeyi tanımazsanız bilin ki "göklerde ve yerde" yaratık, mülk ve kul olarak "ne varsa hepsi Allah'ındır." Sizin inkâr etmeniz ona zarar vermez. "Allah" mahlûkatma ve onların ibadetlerine "hiçbir şeye muhtaç değildir. Sonsuz hamde lâyıktır." İnsanlar ona hamdetseler de etmeseler de O, onlara yaptığı iyiliklere karşı övülmektedir.
"Göklerde ve yerde bulunan her şey sadece Allah'ındır." Bu cümle Allah'tan korkma gereğini ispat etmek için tekit olmak üzere tekrarlanmıştır.
"Vekil olarak" hâkim güç, yegâne koruyucu ve göklerde ve yerde olan her şeyin kendisine ait olduğuna şahit olarak "Allah yeter." [171]
Ayetler Arası İlişki
Cenab-ı Hak adaleti, yetim ve zayıflara iyilikte bulunmayı emrettikten sonra bu emrettiği işleri, kulların amellerine ihtiyaç duyduğu için emretmediğini açıklamaktadır. Zira göklerde ve yerde bulunan her şey O'nun mülküdür. O hepsinden müstağnidir ve onları müstağni kılmaya da kadirdir. Sadece kullan hayır ve iyilik emellerine teşvik için bu ifade kullanılmıştır. [172]
Açıklaması
Cenab-ı Hak kendisinin, göklerin ve yerin gerçek sahibi ve hakimi olduğunu ifade etmektedir. Göklerde ve yerde bulunan mülk, yaratık, icad, tasarruf ve kul olarak her şey Allah'ındır, mutlak hüküm O'nundur.
Biz senden önceki Yahudiler, Hıristiyanlar ve diğerlerine size emrettiğimiz şeyle emrettik. Onlara size tavsiye ettiğimiz şekilde sadece Allah'a kulluk edip O'na hiçbir şeyi ortak koşmamalarını, O'nun emirlerim ve şeriatını yerine getirmek suretiyle gerçekten Allah'tan korkmalarını tavsiye ettik.
Siz Allah'ın nimetlerini ve size olan ihsanını inkâr ederseniz, bilin ki Allah mülkün gerçek sahibidir. Sizin şükretmeniz ve takva sahibi olmanızın O'na hiçbir yararı dokunmadığı gibi sizin inkâr etmeniz ve isyanda bulunmanız da O'na hiçbir zarar vermez. O bunları size buna ihtiyacı olduğu için değil, rahmeti sebebiyle tavsiye etti.
"Siz inkâr ederseniz" ifadesi "Allah'tan korkun" ifadesine atfedilmiştir. Zira mana şudur: Biz onlara da size de takvayı emrettik. Onlara da size de şöyle dedik: Siz inkâr ederseniz bilin ki mülk Allah'ındır.
Zemahşerî'nin dediği gibi[173] mana şöyledir: Bütün mahlûkat Allah'ındır. O bütün yaratıkların yaratıcısı ve gerçek sahibidir, mahlûkata çeşitli şekillerde nimet veren O'dur. O halde mahlûkatı arasında O'na itaat olunması ve isyan olunmaması mahlûkatın O'nun cezasından sakınmaları ve mükâfatını ummaları Allah'ın hakkıdır. Biz geçmiş ümmetlerden kendilerine kitap verilenlere ve size Allah'tan korkun diye tavsiyede bulunduk. Yani bu eski bir vasiyet olup Allah kullarına bu şekilde vasiyette bulunmaya devam etmektedir. Bu sadece size özel bir durum değildir. Zira onlar takva sebebiyle O'nun nezdinde saadete kavuşurlar. Onlar bununla neticede kurtuluşa nail olurlar. Onlara ve size şöyle dedik: İnkâr ederseniz bilin ki göklerinde ve yerinde bulunan, O'nu bir tanıyan, O'na kulluk eden ve O'ndan korkan melekler, insanlar ve cinler ve diğer varlıklar Allah'ındır.
Allah zatıyla yarattıklarından, her şeyden ve hepsinin ibadetinden müstağnidir. Onlardan hiçbir kimse hamdetmezse de O kendi zatıyla ve mükemmel sıfatlarıyla nimetlerinin çokluğu sebebiyle hamdedilmeye lâyıktır. Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:
"Ben onlardan hiçbir rızık istemiyorum. Ben onlardan beni doyurmalarını da istemiyorum. Şüphesiz ki rızık verici olan, kuvvet sahibi ve güçlü olan Allah'tır." (Zariyat, 51/57-58).
Daha sonra bu ifadeyi tekit için tekrar etti: Göklerde ve yerde bulunan her şey yaratık ve mülk olarak Allah'ındır. Göklerde ve yerde var etmek ve yok etmek, diriltmek ve öldürmek hususunda Allah dilediği şekilde tasarrufta bulunur. Vekil olarak Allah yeter. Hakim olarak, koruyucu olarak, kullarının rızık-ları ve diğer işlerinde kefil olarak Allah yeter.
Zemahşerî diyor ki: "Göklerde ve yerde bulunan her şey Allah'ındır" ifadesinin tekrar edilmesi O'ndan sakınmaları, O'na itaat etmeleri ve isyan etmemeleri için Allah'tan sakmılmasınm sebebini ispat etmektedir. Zira haşyetul-lah (Allah korkusu) ve takva bütün hayrın aslıdır. [174]
Cenab-ı Hak daha sonra umumî ve açık bir tehditte bulunarak şöyle buyurdu:
Ey insanlar!.. Yüce Allah dilerse sizi ortadan kaldırır ve sizin yerinize başkalarını getirir. O buna kadirdir. Çünkü göklerde ve yerdeki her şey O'nun kabzası altındadır ve O'nun hakimiyetine boyun eğmiştir. Allah yaratmaya ve yok etmeye son derece muktedir. O'nun dilediği hiçbir şey O'nun için imkânsız değildir.
Bu ifade Peygamberimiz (s.a.)'e eziyet eden ve O'nun davetine karşı çıkan müşriklere karşı gazap ve korkutma ifadesidir. Yani isyan ettiğiniz zaman sizi ortadan kaldırmaya ve değiştirmeye muktedir olduğunu beyan etmektedir. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: "Siz yüz çevirirseniz O sizi başka bir kavimle değiştirir. Onlar sizin gibi olmazlar." (Muhammed, 47/38).
Seleften bir alim şöyle demiştir: Allah'ın emrini zayi ettikleri zaman kullar Allah'ın nazarında ne kadar da basittirler!..
Yine Cenab-ı Hak buyuruyor ki: "O dilerse sizi yok eder ve yeni bir yaratık getirir. Bu Allah'a ağır değildir." (İbrahim, 14/19-20). Yani bunu yapmak O'nun için imkânsız değildir.
Cenab-ı Hak daha sonra şöyle buyurdu: "Kim dünya mükâfatını isterse..." Yani kim bu gayreti, ameli ve cihadıyla dünya mükâfatını yani mal, mevki vb. dünya nimetlerini isterse bilsin ki dünya ve ahiret mükâfatı Allah katındadır. Tıpkı cihadıyla sadece ganimet almak isteyen mücahid gibi... İstediği şey çok basittir. Bilâkis onun dünya ve ahiret hayırlarını istemesi gerekir. Allah rızası için cihad ederse hem ganimeti alır, hem de cennete nail olur.
Ayetin manası şudur: Eğer isterse Allah katında dünya ve ahiret mükâfatı vardır. İnsanın dünya ve ahiret mükâfatını birlikte arzu etmesi gerekir.
Burada dinin kendi mensuplarını dünya ve ahiret saadetine ulaştırdığına, r u hidayetin de Allah'ın lütuf ve rahmeti olduğuna hafif yolla işaret vardır. Müslümanlar Rablerinin emirleri ve düsturlarının hidayeti üzere dosdoğru devam ederlerse dünyanın efendileri olurlar.
Bu ayet şu ayetlerin bir benzeridir: "İnsanlardan bir kısmı, "Ey Rabbimiz! Nimetlerini bize dünyada ver" der. Bunların ahirette hiçbir nasibi yoktur. OnIardan bir kısmı da, ey Rabbimiz! Bize dünyada da ahirette de iyilik ver. Ve bizi :-ihennem azabından koru" der. İşte onların kazandıklarından payları vardır." Bakara, 2/200-202).
"Kim ahiret menfaatini isterse onun mükâfatını artırırız. Kim de dünya "-,; ıfaatini isterse ona dünyada istediğinin bir kısmını veririz. Ahirette ise hiç-• -.- nasibi yoktur. (Şûra, 42/20).
"Kim geçici dünya hayatını isterse dünyada istediğimize dilediğimiz kadar .'.rıriz. Sonra da ona cehennemi hazırlarız. Oraya perişan bir halde Allah'ın ~z-.metinden kovulmuş olarak girer. Kim de ahireti diler, mümin olarak ahiret -r.n gerekeni yaparsa işte onların amelleri Allah katında makbuldür. Dünya ve z'.ıreti arzulayanlardan her ikisine de Rabbinin nimetlerinden veririz. Rabbi-•>.;•". nimetleri kimseye yasak edilmiş değildir." (İsra, 17/18-21).
Cenab-ı Hak ayeti şu ifade ile tamamladı: "Allah her şeyi çok iyi işiten ve :-:k iyi görendir." Yani Allah geçmişte ve devamlı olarak kullarının sözlerini işi-ii her maksadı ve ameli çok iyi görendir. Kullar da sözlerinde ve davranışla-r.nda Cenab-ı Hakk'ı murakabe etme mecburiyetindedirler. [175]
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler
Bu ayetlerden mahlûkatın başlangıcından itibaren her millette ve her din-ie Allah yolunda çalışan ve cihad eden herkes için ilâhî vahiyde daim olan ve reğışmeyen esaslar anlatılmaktadır. Bu esaslar şunlardır:
1- Göklerin ve yerin mülkü, mülk, yaratık, tasarruf ve hakimiyet olarak Allah'ındır.
2- İlahî emirlere uymak ve nehiylerden kaçınmak suretiyle Allah'tan korkmakla emrolunması bütün ümmetler için genel bir emirdir.
Ariflerden biri bu ayet (Nisa, 4/131) hakkında şöyle demiştir: Bu ayet Kuran ayetlerinin değirmen taşıdır. Zira hepsi bunun etrafında döner.
3- Kulların isyankârlıkları ve küfrü Allah'a zarar vermez, itaatkârlıkları - e imanları da O'na fayda vermez.
Cenab-ı Hak "Göklerde ve yerde bulunan her şey sadece Allah'ındır" ifadesin: 13. ayette iki defa, sonra 132. ayette üçüncü defa tekrarlar. Bu ifadeyi ya t alların dikkat etmeleri, melekûtu ve mülkünde bulunan varlıklara bakmaları j-n ve kendisinin bütün âlemlerden müstağni olduğunu tekit etmek için ya da şu gibi faideler için tekrarlamıştır:
Cenab-ı Hak önce Allah'ın herkesi geniş lütfuyla (rızkıyla) müstağni kılacağını, kimseye muhtaç bırakmayacağını bildirdi. Zira göklerde ve yerde olan herşey O'nundur; O'nun hazineleri tükenmez.
Daha sonra da şöyle buyurdu: Size ve Kitap Ehli'ne Allah'tan korkmaızı tavsiye ettik. Eğer inkâr ederseniz bilin ki O sizden müstağnidir. Zira göklerde ve yerde bulunan her şey O'nundur.
Sonra üçüncü olarak "Vekil olarak Allah yeter" ayetiyle mahlûkatmı koruyup gözeteceğini, zira göklerde ve yerde bulunan her şeyin kendisinin olduğunu beyan etti.
Cenab-ı Hak "Göklerden olan kimseler" buyurmayıp "Göklerde bulunan her şey" buyurdu. Zira ayetteki "mâ" ism-i mevsulü her cinsi içine almaktadır. Göklerde bulunan akıl sahibi olan ve olmayan her şeyi içine almaktadır.
Kısaca: Bu tekrar her şeyin Allah'ın geniş imkânı dahilinde olduğu inancım kökleştirmek için ve Allah'ın mutlak istiğnasını kulların inkâr etmelerinin ona hiç bir zararı dokunmayacağını ilân etmek, Allah'ın mahlûkatını koruyup gözettiğini beyan etmek için yapılmıştır.
4- Müşrikleri, münafıkları ve bütün isyankârları yok etmek, şu anda bulunanlardan daha itaatkâr olacak diğerlerini getirmek için mutlak irade ve kâmil kudret Allah'ındır.
Ayetteki "O dilerse sizi yok eder" ifadesi idarecilik, emirlik, başkanlık durumunda bulunup da emri altında bulunanlara adaletle davranmayan kimseleri yahut alim olup da ilmiyle amel etmeyen ve insanlara nasihatte bulunmayan kimseyi yok etme ve yerine başkasını getirme tehdidi ve uyarısında bulunmaktadır.
"Kudret" Allah'ın ezelî sıfatıdır. Bilgisinin sonu olmadığı gibi takdirinin de sonu yoktur. "Allah buna kadir idi" ayetindeki mazi sigasıyla Allah'ın sıfat-laruıdaki gelecek zaman sigası birdir. Ancak bu ifadenin Cenab-ı Hakk'ın zatı ve sıfatı hakkında olduğu kanaati hakim olmasın diye özellikle mazi sigası kullanıldı. Kudret, kendisi vasıtasıyla fiilin yapılabildiği özelliktir. Kudretle birlikte acizlik ortadan kalkar.
5- Kim ahireti talep ederek Allah'ın kendisine farz kıldığı şekilde amel ederse Allah ona bunun karşılığını ahirette verir. Kim de sadece dünyayı isteyerek amel ederse dünyada O'na sadece yazılmış olan nimetler verilir, ahirette ise O'nun için hiçbir mükâfat yoktur.
Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: "Ahirette onun hiçbir nasibi yoktur." (Şûra, 42/20); "Ahirette öyleleri için sadece ateş vardır." (Hud, 11/16). Bu mana ayetten murad edilenlerin münafık ve kâfirler olmasına göredir. Taberf nin tercihi budur. [176]
Doğru olan -İbni Kesirln dediği gibi- ayetin umumî ve manasının zahir (açık) olduğudur.
Kişi sadece dünyayı elde etmeyi hedeflememeli bilakis hedefi ve gayeyi hem dünyayı hem de ahireti elde etmeye yönelik yücelikte olmalıdır. [177]
Hüküm Verirken Adil Olmak, Hakkın Şahitliğini Yapmak, Allah'a, Resule Ve Semavî Kitaplara İman Etmek
135- Ey iman edenler!.. Kendiniz ya da anne babanız ve yakınlarınız aleyhinde de olsa, Allah için şahitlik ederek adaleti hakim kılanlar olun. O kimseler zengin de olsa fakir de olsa Allah onlara daha yakındır. O halde adaleti yerine getirmeyip nefsî arzularınıza uymayın. Eğer eğri davranır veya (haktan) yüz çevirirseniz şüphe yok ki Allah yaptıklarınızdan haberdardır.
136- Ey iman edenler!.. Allah'a, Rasul'üne, Rasul'üne indirdiği Kitab'a ve daha önce indirdiği kitaba iman edin. Kim Allah'ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve ahiret gününü inkâr ederse, şüphesiz o derin bir sapıklığa düşmüştür.
Belagat:
"Kavvamîne bi'l-kıst" (adaleti ayakta tutanlar adaleti hakim kılanlar) ifadesi mübalağadır. Yani adaleti ikame etmek hususunda çok çok gayretli olan kimseler olun demektir.
"...Zengin de olsa fakir de olsa" ifadesinde tıbak sanatı vardır.
"Ey iman edenler... İman edin" ifadesinde şekil değiştiği için cinâs-ı nakıs yapılmıştır.
"Dalle dalâlen" ifadesinde cinas-ı mugayir sanatı vardır. [178]
Kelime ve İbareler:
"Ey iman edenler..." Şahitlik etmeniz "Kendiniz ya da anne-babanız ve yakınlarınız aleyhinde de olsa" sadece "Allah için" Allah rızası için gerçeğe "şahitlik ederek adaleti" en güzel şekilde "hakim kılanlar olun." Hakkı ikrar edin, gizlemeyin. "O kimseler zengin de olsalar fakir de olsalar Allah onlara" sizden "daha yakındır." onların menfaatlerini daha iyi bilir. "O halde adaleti
•.erine getirmeyip" haktan ayrılıp zengini memnun etmek yahut fakire şefkat etmek için şahitliğinizde "nefsi arzularınıza uymayın. Eğer eğri davranırsanız" şahitlikte dillerinizi sağa sola çevirirseniz yahut şahitliği eda etmekten "yüz :euirirseniz" yani şahitlik yapmazsanız "şüphe yok ki Allah yaptıklarınızdan haberdardır." size yaptıklarınızın karşılığını verecektir. [179]
Nüzul Sebebi
135. ayetin nüzul sebebi:
İbni Ebî Hatim Süddî'den naklediyor: Bu ayet Peygamberimiz (s.a.)'e nazil rlduğu zaman biri zengin diğeri fakir iki kişi O'na davalı ve davacı olarak geldiler. Peygamberimiz (s.a.) fakirin tarafını tutuyordu. Zira fakirin zengine zulmedemeyeceği görüşünde idi. Allah da bunu reddedip zenginle fakir hakkında sadece adaleti yerine getirmesini emretti. [180]
Ayetler Arası İlişki
Bu emir insanlar arasında adaletle davranma hakkında umumî bir emir-iır. Bu emir fetva isteme ayetinde (127. ayette) yer alan yetimlere ve kadınlara idaleti emretme ayetinin hemen ardından gelmiştir. Zira cemiyetin ayakta durması adaletle mümkündür. Nizamın korunması ve mülkün devamlılığı an-:ak adaletle sağlanabilir. Dolayısıyla adalet daimî mülkün temelidir. [181]
Açıklaması
Allah Teâlâ mümin kullarına adaleti yerine getirmelerini, Allah'ın emri "ususunda kınayanların kınamasına aldırış etmemelerini, birbirlerine yardım-r: ve destek olmalarını emretmektedir.
Ey müminler!.. Adaleti yerine getirme hususunda son derece gayretli olun. Adalet genel bir emir olup hem idarecilerin insanlar arasında hüküm vermede, -em herhangi bir sahadaki çalışmada, hem de ailede adil olmayı ihtiva etmektedir. Yani hakim yahut vali veyahut görevli kişi insanlar arasında verdiği r.-_ıkümlerde, meclislerde ve her çeşit ihtiyaçlarını görmede eşit davranacak, -er iş sahibi işçileri arasında eşit davranacak; kişi hanımları ve çocukları İrasında muamele ve bağış hususunda eşit davranacaktır.
Sizler Allah'ı razı kılacak hakkı araştırmak ve şahitliği Allah'ın rızasını irzu ederek yerine getirmek suretiyle Allah için hak şahitleri olun. Böylece .-ahitlik hiçbir kimseyi gözetmeksizin ve ayrıcalık yapmaksızın doğru, adil ve rerçek şahitlik olsun.
Şahitliğinizin sonucu kendi nefsinizin aleyhine bile olsa, zararı size dönse r.le hakkı ikrar edip gizlememek suretiyle sırf hak için şahitlik yapın. Kim tendi nefsi aleyhine hak sözle şahitlik yaparsa kendi aleyhine şahitlik yapmış :îur. Zira şahitlik hakkı ortaya çıkarmak demektir.
Yine şahitlik anne babanızın ve diğer yakınlarınızın aleyhine bile olsa ve zararı onlara dönse bile siz yine gerçek sözle şahitlik edin. Zira anne-babaya itaat ve akrabalarla irtibatı devam ettirmek Allah'ın rızasına uymayan şahitlikle olmaz, bilakis iyilik, ziyaret ve itaatte, hak yolda ve meşru hususlarda olur.
Zengini sadece zengin olduğu için, fakiri de fakirliği sebebiyle acıdığınız için gözetmeyin. Bilakis bu işi Allah'a bırakın. Allah zengini de fakiri de gözetir. O ikisine sizden daha yakın ve menfaatlerini sizden daha iyi bilir.
Haktan batıla meyledip de nefsî arzularınıza uymayın. Zira nefsî arzularda ayaklar kaymaktadır. Yahut nefsî arzular asabiyet ve insanların sizlere buğzetmesi sizi işlerinizde ve vazifenizde adaleti terk etmeye sevketmesin. Hangi durumda olursa olsun adalete sarılın. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: "Bir topluluğa olan kininiz sizi adaletsizliğe sevk etmesin. Adaletli olun. Çünkü bu (adaletli olmak) takvaya daha yakındır." (Maide, 5/8).
Dilinizi eğer büker, şahitliği bozup değiştirirseniz, "Kitap Ehli'nden bir grup dillerini eğip bükerler." (Âl-i İmran, 3/78) buyurulduğu gibi dillerinizi eğip bükerseniz yahut şahitliği eda etmekten yüz çevirirseniz... Yüz çevirme, şahitliği gizlemek ve terk etmektir. Cenab-ı Hak "Kim şahitliği gizlerse şüphesiz o kalbi günahkâr kimsedir." (Bakara, 2/283) buyurmaktadır.
Peygamberimiz (s.a.) de Müslim'in Zeyd b. Halid el-Cüheni (r.a.)'den rivayet ettiği hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmaktadır: "Size şahitlerin en hayırlısını haber vereyim mi: Bu kimse şahitliği istenmeden yerine getiren kimsedir."
Eğer yanlış davranır yüz çevirirseniz Allah sizin amellerinizden gayet haberdardır. Size bunun karşılığını verecektir. Burada Alîm (gayet iyi bilir) ifadesi yerine Habîr (gayet haberdardır) sıfatı kullanılmıştır. Zira haberdar olmak her şeyin inceliklerini ve gizli yönlerini gayet iyi bilmek demektir. Şahitlikte ise aldatma, hile, lafı evirip çevirme sıkça görülmektedir. Cenab-ı Hak bunları gayet iyi bildiğine göre emre aykırı davrananlar bundan sakınsınlar demektir.
Cenab-ı Hak daha sonra Allah'a, Rasul'üne ve indirdiği kitaplara imanı emretti. Bu hitap müminlere ise bunun manası bu hususta sebat edin, buna devam edin, sürekli bu şekilde olun demektir.
Nitekim mümin her namazda "Bizi doğru yola ilet." (Fatiha, 1/6) demektedir. Yani bu hususta bizi basiretli kıl, hidayetimizi artır, bize bunun üzerinde sebat ihsan eyle demektir.
Yine Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: "Ey iman edenler!.. Allah'tan korkun. O'nun Rasul'üne iman edin." (Hadîd, 57/28). Bu İbni Kesir ve Kurtubî'nin görüşüdür. [182]
"Rasul'üne indirdiği kitap" ifadesiyle Kur'an-ı Kerim'i kastetmektedir. "Daha önce indirdiği kitap" ifadesi ise cins isim olup bütün önceki kitapları içine almaktadır.
Eğer bu hitap Ehl-i Kitab'm müminlerine yapılmış ise bundan önceki peygamberlere ve Kur'an'dan önce indirilen-kitaplara iman ettikleri gibi Peygamberimiz (s.a.)'e ve Kur'an'a iman etmelerinin emredildiği mâaası anlaşılmalıdır.
Rivayet edildiğine göre bu hitap Yahudilerden iman edenlere yapılmıştır. İbni Abbas ve aynı şekilde Kelbî diyor ki: "Bu ayet Abdullah b. Sellâm, Esed b. Ka'b, Übeyd b. Ka'b, Sa'lebe b. Kays, Abdullah b. Sellâm'ın kızkardeşinin oğlu Sellim ve Yamin b. Yamin hakkında nazil olmuştur. Zira bunlar Resulullah (s.a.)'a gelip "Biz sana, Kitabına, Musa'ya, Tevrat'a ve Üzeyr'e iman ediyoruz. Bunların dışındaki kitapları ve peygamberleri inkâr ediyoruz" dediler. Peygamberimiz- (s.a.) de: "Hayır! Allah'a, Rasul'üne, kitabı Kur'an'a ve bundan önceki her kitaba iman edin" buyurdu. Onlar da "Bunu yapmayız" dediler. Bunun üzerine bu ayet nazil oldu. Hepsi de iman ettiler. [183]
Ayette Kur'an hakkında "nezzele" kelimesi kullanılmıştır. Çünkü Kur'an parça parça, zaman zaman, olaylara göre, kulların hayatları ve ahiretleri hakkında ihtiyaç duydukları hususlara göre indirilmiştir.
Önceki kitaplar ise toptan bir bütün halinde indirilmiştir. Bu sebeple Cenab-ı Hak önceki kitaplar hakkında "enzele" kelimesini kullanmıştır.
Cenab-ı Hak imanı emrettikten sonra küfredenlere tehditte bulunmuştur:
Kim Allah'ı, meleklerini veya kitaplarından ve peygamberlerinden bir kısmım yahut ahiret gününü inkâr ederse sapıklığa düşmüştür. Yani hidayet ve hak yoldan dışarı çıkmıştır, istenen esaslardan tamamen uzaklaşmıştır.
Kim Allah'ın kitapları ve peygamberleri arasında ayırım yaparsa Yahudiler ve Hıristiyanlar gibi bir kısmına iman edip bir kısmını inkâr ederse bu kimsenin imanına itibar edilmez ve kabul edilmez. Bir kimse kendi peygamberine ve kitabına iman etse bile kendi kitabında müjdelenen Hz. Muham-med (s.a.)'i inkâr ederse bir kitabı veya bir peygamberi inkâr etmesi sebebiyle hepsini inkâr etmiş olacaktır. [184]
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler
Bu ayetler insanlar arasında hüküm verme ve yargılamanın adalet esası üzerine olması, şahitliğin gerçeğe uygun yapılması temel esasları ile Allah'ın peygamberleri arasında hiçbir ayırım yapmaksızın bütün nebileri ve rasulleri tasdik etme, hepsine iman etme ve bu şekilde bir dini inanca sahip olma esaslarını ihtiva etmektedir.
Birinci ayet (Nisa, 4/135) şu iki şeyi gayet açık ve kesin bir şekilde emretmektedir:
Birincisi: Adaleti yerine getirme konusunda son derece itina göstermek, bu konuda korkmadan, haktan sapmadan ve hüküm vermede tereddüt göstermeden karşılıklı yardımlaşma esasını gözetmek... Zira gökler ve yeryüzü adaletle ayakta durmaktadır.
Selef-i salihin bütün yargılamalarında hatta düşmanlarla birlikte aleyhine hüküm verilenler Müslümanlar bile olsa adalet esasına sarılmakta yegâne örnek olmuşlardır. Bu hususta onların eşsiz örnekleri ve kıssaları vardır:
Meselâ: Abdullah b. Revaha'yı Peygamberimiz (s.a.) Hayber halkının meyvelerini ve ekinlerini tahmin etmek üzere görevlendirip gönderdiği zaman Yahudiler kendilerine yumuşak ve tavizkâr davranması için Abdullah b. Revaha'ya rüşvet teklif etmişlerdi. Bunun üzerine Abdullah b. Revaha:
"Allah'a yemin olsun ki ben size benim için yaratılmışların en hayırlısı olan bir zatın (Resulullah'm) yanından geliyorum. Siz ise maymunlar ve domuzlar haline getirilen bir kavimden olup bana göre en sevimsiz insanlarsınız. Ancak O'na olan sevgim ve size olan buğzum beni sizin hakkınızda adaletsizlik etmeye sevketmeyecektir." Bunun üzerine Yahudiler: "Gökler ve yeryüzü bunun üzerine (adalet üzerine) ayakta durmaktadır" dediler.
ikincisi: Şahitliğin sonuçları kendi aleyhimize yahut anne-baba ve yakınlarımızın aleyhine bile olsa hak için şahitlik yapmak. Çünkü hak daima yüksektir, ondan yüksek hiçbir şey olamaz. Çünkü hak tabi olmaya en lâyık olandır. Çünkü kendi nefsimizin menfaatleri ve zevklerinin üstünde olmak Allah'a olan sahih bir imanın işaretidir. Çünkü anne babaya itaat, sıla-i rahim ve akraba ile irtibat hak ve meşru ölçüler dairesi içinde olur. Yaratıcıya isyan olan hususlarda yaratılana itaat yoktur.
Şahitlik sadece Allah için, yani O'nun zatı, O'nun rızası, O'nun mükâfatı için olmalıdır. İnsanlar, hakkı ehline vermelidir. Bu da O'nun şehadeti bizzat kendi nefsi üzerine yerine getirmesi demektir. Allah müminleri bu edeple terbiye etmiştir. Nitekim İbni Abbas şöyle demektedir: Onlar kendileri aleyhine bile olsa hakkı söylemekle emrolunmuşlardı.
Burada zengin-fakir gözetilmesine ihtiyaç yoktur. Zengin ve fakirin işlerini Allah üstlenmiştir. Zengin ve fakirin herbirine Allah daha yakındır.
Nefsî arzulara tabi olmak uçuruma düşürücü yani helak edicidir. Cenab-ı Hak buyuruyor ki: "İnsanlar arasında hak ile hükmet. Nefsî arzulara tabi olma ki seni Allah'ın yolundan saptırmasınlar." (Sad, 38/26).
Nefsî arzulara tabi olmak haksız olarak şahitliğe ve hüküm verirken zulmetmeye sebep olur.
ŞaTai diyor ki: Allah idarecilerden üç söz aldı:
-Nefsî arzularına tabi olmamaları,
-İnsanlardan değil de Allah'tan korkmaları,
-Allah'ın ayetlerini basit bir dünya metaına değişmemeleri.
Şahitlikte tahrifte bulunmak, iki taraftan birine meyletmek, hakkı söylememek, hakkı yerine getirmekten yüz çevirmek, hükmederken zulmetmek bütün bunlar cezayı ve şiddetli azabı gerektirir. Nitekim bu, ayetin sonundaki tehditten anlaşılmaktadır: "Eğer eğri davranırsanız ve yüz çevirirseniz şüphesiz ki Allah yaptıklarınızdan haberdardır." Yani buna karşılık sizi cezalandıracaktır.
Ayetin lafzı hem hüküm vermek hem de şahitlik için genel bir ifadedir. Her insan adaletle davranmakla emredilmiştir. Hadis-i şerifte "İmkân sahibi olanın borcunu ödemekte oyalama yapması şikayetçi olunması ve hapsedilmesini gerektirir." (D buyurulmuştur.
Anne - Baba Lehine ve Aleyhine Şahitliğin Fıkhı Yönü:
Fıkıh alimleri anne-babanın lehinde veya aleyhinde şahitlikle ilgili bazı hususlara işaret etmişler ve şöyle demişlerdir:
Evladın anne-babasınm aleyhindeki şahitliği geçerli ve makbuldür. Bu onlara itaat edilmesi emrine aykırı değildir. Bilakis onlara olan itaatin gereği (hakkı açıklamak için gerekiyorsa) onların aleyhine şahitlikte bulunmak ve onları batıldan kurtarmaktır. "Kendinizi ve ailenizi cehennem ateşinden koruyun." (Tahrim, 66/6) ayetinin manası budur.
Evladın anne-babasmın lehinde ve anne-babanm evladın lehinde şahitliğine gelince, bu konuda ihtilâf vardır:
Zührî diyor ki: Selef-i salihinden geçmiş büyüklerimiz anne-baba ve kardeşin şahitliğini caiz görüyorlar ve Cenab-ı Hakk'ın "Allah için şahitlik ederek adaleti hakim kılanlar olun" ayetini tevil ediyorlardı. Selef-i salihinden hiçbir kimse bu konuda itham edilmemişti. Daha sonraları insanların bazı tavırları olup idarecilerin onları itham etmelerine sebep oldu, dolayısıyla itham edilebilecek kimsenin şahitliği terk edildi. Bu da şahitliğin evlat, baba, anne, kardeş, karı, koca hakkında caiz görülmemesi sonucunu getirdi. Bu görüş Hasan-ı Bas-rî, İbrahim Nehaî, Şa'bî Şüreyh, İmam Malik, Sevrî, İmam Şafiî, Ahmed b. Hanbel, İmam Ebu Hanife ve ashabının mezhebidir.
Bazı alimler ise şahitler adil (güvenilir) iseler yakınları hakkında şahitliklerini caiz gördüler. Bu görüş Hz. Ömer (r.a.) ile Ömer b. Abdülaziz'den rivayet edilmiştir. İshak ve Müzenî'de bu kanaattedir.
İmam Şafiî karı-kocanın birbirleri lehindeki şahitliklerini kabul etmiştir. Çünkü bunlar birbirlerine yabancı idiler, aralarında sadece karı-koca sözleşmesi olup bu da yok olmaya mahkûmdur. Aslolan hususî bir durum olmadıkça şahitliğin kabul edilmesidir. Hususî durum dışındaki hüküm, asıl olan kaide üzerine devam edecektir.
İmam Şafiî'ye şu cevap verilmiştir: Karı-koca ilişkisi şefkati, irtibatı, ülfet ve sevgiyi gerekli kılmaktadır. Karı-koca arasındaki mal-mülk menfaatleri devam etmektedir. Töhmet altında kalma kuvvetli ve açıktır.
Ebu Davud'un Amr b. Şuayb'dan, o da babasından, o da dedesinden naklettiği hadisi şerifte "Resulullah (s.a.) hain erkek ve kadının şahitliğini, kindar olanın kardeşi hakkındaki şahitliğini, özel görevlilerin şahitliğini reddetmiş, başkalarının şahitliğini kabul etmiştir."
Bu hadisi İmam Ahmed, Ebu Davud, Nesaî, İbni Mace ve Hakim Şerid b. Süveyd'den rivayet etmişlerdir.
Hattabî diyor ki: Zül-gımr (kindar olan), kendisi ile aleyhinde şahitlik yaptığı kişi arasında açık bir düşmanlık besleyen kimsedir. Töhmet sebebiyle bunun şahitliği reddedilir. Kani' (özel görevli), ise sadece bir topluluğa hizmet etmekle meşgul olan, onların ihtiyacını gören ücretli veya vekil gibi kişilerdir. Şahitliğinin reddedilmesinin manası, kendine menfaat elde etmek töhmeti altında bulunmasıdır. Yaptığı şahitlikle kendi lehine menfaat temin eden her kişinin şahitliği reddedilir.
Bu hadis babanın oğlu lehine yaptığı şahitliği caiz görenlere karşı bir delildir. Zira baba çocuğunu sevme ve ona meyletme fıtratı üzerine yaratıldığı için bununla menfaat elde etmektedir.
İmam Malik'e göre şahitliği reddedilecek olan kimselerden biri, Bedevi'nin kasabalı aleyhine şahitliğidir. Bunun delili Ebu Davud ve Darakutnî'nin Ebu Hureyre (r.a.)'den naklettikleri Peygamberimiz (s.a.)'in şu hadisi şerifidir: "Bedevi'nin kasabalı aleyhine şahitliği caiz değildir."
İkinci ayete (Nisa, 4/136) gelince: "Ey iman edenler" şeklinde başlayan bu ayet anlaşıldığı gibi bütün müminler hakkında nazil olmuştur. Ayetin manası, ey tasdik edenler, bu tasdikiniz üzerine devam edin, sebat edin; hem Kur'an'ı hem de diğer peygamberlere indirilen bütün kitapları tasdik edin demektir.
Denilmiştir ki: Bu, münafıklara bir hitaptır. Buna göre mana, "Ey görünüşte iman etmiş olanlar!.. Allah için ihlâslı olun" demektir.
Bir başka görüşe göre, bundan murad müşriklerdir. Ona göre mana, ey Lat, Uzza ve tağutlara iman edenler!.. Allah'a iman edin. Yani Allah'ı ve O'nun kitaplarını tasdik edin demek olur.
Yine denilmiştir ki: Bu ayet Hz. Muhammed (s.a.)'den önce geçen peygamberlere iman edenler hakkında nazil olmuştur. [185]
Münafıkların Sıfatları, Cezaları Ve Müminlere Karşı Tavırları
137- İman edip sonra inkâr eden, sonra iman edip tekrar inkâr eden, sonra da inkârlarında ileri gidenleri Allah bağışlamayacak ve onları doğru yola eriştirmeyecektir.
138- Münafıklara kendilerine can yakıcı bir azap olduğunu müjdele.
139- Onlar müminleri bırakıp kâfirleri dost ediniyorlar. Yoksa onların yanında izzet ve şeref mi arıyorlar? Hiç şüphesiz bütün izzet ve şeref Allah'a aittir.
140- Allah size kitabınızda "Allah'ın ayetlerinin inkâr edildiğini ve onlarla alay edildiğini işittiğiniz zaman başka bir söze geçmedikleri müddetçe onlarla birlikte oturmayın. Aksi takdirde siz de onlar gibi olursunuz." diye hüküm indirmiştir. Hiç şüphesiz Allah bütün münafıkları ve kâfirleri cehennemde toplayacaktır.
141- Onlar daima sizi gözetlerler. Allah tarafından size bir fetih nasip olursa "Biz de sizinle beraber değil miydik?" derler. Eğer kâfirlere bir nasip (zaferden bir pay) olursa onlara "Biz size üstünlük sağlayıp sizi müminlerden korumadık mı?" derler. Allah kıyamet gününde aranızda hüküm verecektir. Allah müminlere karşı kâfirlere asla hiç bir imkân vermeyecektir.
Belagat:
"İman ettiler." ve "küfrettiler." kelimeleri arasında tıbâk sanatı vardır. "Câmiun" ve "Cemîan" kelimeleri arasında ise cinas-ı iştikak yapılmıştır.
"Münafıklara müjdele" ifadesi tehekkümî (alaylı) bir üslûptur. "Korkut" kelimesi yerine alaylı bir tarzda "müjdele" kelimesi kullanılmıştır.
"Yoksa onların yanında izzet ve şeref mi arıyorlar?" sorusu inkârîdir. Burada azarlama ve tehdit amacı güdülmektedir. [186]
Kelime ve İbareler:
Ey Muhammedi.. "Münafıklara kendilerine can yakıcı bir azap" cehennem azabı "olduğunu müjdele." Yani onları bununla korkut.
"Onlar müminleri bırakıp kâfirleri dost ediniyorlar." "Evliya" kelimesi "velî" kelimesinin çoğuludur. Veli yardım eden, destek olan, dost anlamındadır. Münafıklar kâfirlerde kuvvet olduğu zannma kapılarak onları dost edinmişlerdir.
"Onların yanında izzet ve şeref mi arıyorlar1?" istiyorlar. Yani bunu onların yanında bulamazlar. "Hiç şüphesiz" dünya ve ahirette "bütün izzet ve şeref Allah'a aittir." Yani izzet ve şerefe sadece Allah dostları kavuşur.
"Allah size Kitap'ta" Kur'an'da "Allahın ayetlerinin" Kur'an'ın "inkâr edildiğini ve onlarla alay edildiğini işittiğiniz zaman başka bir söze geçmedikleri" başka konu konuşmadıkları "müddetçe onlarla" kâfirlerle ve alay edenlerle "birlikte oturmayın diye hüküm indirmişdir."
"Onlar daima sizi gözetlerler" size belâ çatmasını yahut başınıza bir iş gelmesini beklerler. "Allah tarafından size bir fetih" zafer ve ganimet "nasip olursa biz de" dinde ve cihadda "sizinle beraber değil miydik?" O halde ganimetten bize de verin "derler."
"Eğer kâfirlere bir nasip" sizin üzerinize bir zafer nasip "olursa" onlara "Biz size üstünlük sağlamadık mı?" sizi galip kılmadık mı? Sizin öldürmenize imkân tanımadık mı? Sizi baki kılmadık mı? "Sizi müminlerden korumadık mı?" Müminlerin haberlerini size duyurmak ve onu küçük düşürmek suretiyle sizin müminlere karşı zafer elde etminizi temin etmedik mi? Bizim sizin üzerinizde hakkımız, minnetimiz vardır.
"Allah kıyamet gününde" sizi cennete, onları cehenneme sokmak suretiyle onlarla sizin "aranızda hüküm verecektir."
"Allah müminlere karşı kâfirlere asla hiç bir imkân vermeyecektir." Dünyada tamamen yok olma imkânı vermeyecektir. İbni Kesir diyor ki: Bazı zamanlarda bazı insanlara karşılık kâfirler zafer elde etmiş olsalar da Allah kâfirleri Müslümanlar üzerine musallat edip tamamen yok etmelerine fırsat vermeyecektir. Zira dünya ve ahirette hayırlı sonuç takva sahiplerinindir. [187]
Nitekim Cenab-ı Hak bir ayette şöyle buyurmaktadır: "Hiç şüphesiz biz Peygamberimize ve iman edenlere dünya hayatında yardım ederiz." (Gafir, 40/51). [188]
Ayetler Arası İlişki
Cenab-ı Hak geçen ayette Allah'a, Rasul'e ve inen kitaplara iman etmeyi emredince imanın dışında kalan iki sınıfı zikretmesi uygun düşmüştür:
Birinci Sınıf: Münafıklık yaparak görünüşte iman eden, sonra küfre dönen ve dalâlet üzere ölen kimselerdir. Ölümden sonra onların tevbe etmeleri mümkün değildir. Allah onlara mağfiret etmeyecektir.
İkinci Sınıf: Müslüman görünen ve kâfirlerle birlikte sevgi bağı kuran münafıklar topluluğudur. Bunlar için cehennemde acıklı bir azap vardır. [189]
Açıklaması
İmanlarını açığa vurup da sonra küfre dönenler, sonra iman edip daha sonra küfredenler, daha sonra aşırı gidip küfürde devam edenler ve sonra da küfür üzerinde ölen kimseler için mağfiret yoktur. Onlara hayır yolu gösterilmez.
Yani kendilerinde dinden dönme fiili tekrar tekrar görülenler, ziyadesiyle küfür etmeleri ve küfür üzerinde ısrar etmeleri beklenenler, imanın gerçeğini anlamak için kabiliyeti kaybedenler, hidayet üzerine sebatkâr olmaya çalışmayanlar, Allah'ın mağfiretini, rahmetini, ihsanını ve rızasını asla elde edemeyeceklerdir. Bu tereddütten sonra cennete ve cennetteki hayır, kurtuluş ve saadete asla ulaşamayacaklardır. Zira hayatları boyunca onların tevbe ettikleri görülmemiştir. Onlar ölünceye kadar küfürleri, tuğyanları ve İslâm'a olan düşmanlıklarında devam etmişlerdir.
Ey Muhammed! Bu münafıkları ve kâfirlere meyleden ve onlarla dostluk kuran diğerlerini cehennem ateşinde derecesi bilinmeyen acıklı bir azapla müjdele, yani bununla korkut.
Hayırb akıbetin takva sahiplerine ait olduğunu, zira Allah'ın takva sahipleriyle beraber olduğunu bilmeyerek üstünlüğün kâfirlere ait olacağını zannetmeleri, bu sebeple de müminlerin dostluğunu terk etmeleri, kâfirleri dost ve yardımcı edinmeleri münafıkların sıfatlarındandır.
Daha sonra Cenab-ı Hak onların bu tavırlarını reddetmiş, onları azarlamış ve eğer onlar bu tavırlarıyla kâfirlerin yanında izzet, şeref ve üstünlük arıyorlarsa hata ettiklerini belirtmiştir. Zira izzet, şeref ve üstünlük dünya ve ahi-rette Allah'ındır. Allah bunu dilediğine verir.
Ayetten murat izzet, şeref ve üstünlüğün sonunda Allah'ın, Yahudilere ve diğer insanlara karşı izzet vereceğini vaad ettiği Allah dostlarının olduğudur. Cenab-ı Hak buyurdu ki: "İzzet (şeref, üstünlük, kuvvet, hakimiyet ve yücelik) Allah'ın, Rasulünün ve müminlerindir." (Münafikun, 63/8).
İbni Abbas diyor ki: "İzzeti onların yanında arıyorlar" ayetiyle Kaynuka oğullan kastedilmektedir. Zira Abdullah b. Übeyy b. Selul onlarla dostluk kurmuştu.
Cenab-ı Hak daha sonra imanında sadık olan müminleri ve kendini mümin gösteren münafıkları Allah'ın ayetleriyle alay eden kâfirlerin meclislerinde oturmaktan nehyetti. Onlara kulak vermeyin, başka bir söze girinceye kadar onlarla birlikte oturmayın. Çünkü siz onlarla birlikte oturursanız onların sözlerine razı olmanız sebebiyle küfürde onlara ortak olursunuz.
Bu ayet aynen şu ayet gibidir: "Bizini ayetlerimize dalan (ileri-geri konuşan) kimseleri gördüğün zaman onlar başka bir söze dalıncaya kadar onlardan yüz çevir." (En'am, 6/68).
Nehyin sebebi şudur: Müşrikler meclislerinde Kur'an hakkında ileri geri konuşuyorlar, Kur'an'la alay ediyorlardı. Müşrikler böyle ileri-geri konuşmaya devam ettikleri müddetçe Müslümanlar onlarla birlikte oturmaktan nehyolun-dular.
Medine'deki Yahudi alimleri de aynen müşrikler gibi hareket ediyorlardı. Bunun üzerine Müslümanlar Mekke'de müşriklerle birlikte oturmaktan nehyo-lundukları gibi Yahudi alimleriyle de oturmaktan nehyolundular. Kur'an hakkında ileri geri konuşan Yahudi alimleriyle beraber oturanlar münafıklardı. Dolayısıyla onlara: "Siz de küfürde Yahudi alimleri gibisiniz" denilmiş oldu.
Burada münkerin karşısında susan kimsenin günaha ortak olduğuna ima edilmektedir.
Daha sonra Cenab-ı Hak hepsinin sonlarını beyan etti. Münafık ve kâfirlerin tamamını yani kâfirler ve onlarla birlikte oturanların tamamını cehennemde toplayacağını kararlaştırdı. Zira bunlar dünyada Allah'ın ayetleriyle alay etmek üzere toplandıkları gibi kıyamet günü azapta bir araya geleceklerdir. Zira bir şeye razı olanın hükmü tamamen onu işleyen kimsenin hükmü gibidir.
Cenab-ı Hak sonra münafıkların bazı durumlarını beyan etti. Onlar müminler için meydana gelecek hayır ve şerri beklemektedirler.
Müminlere Allah tarafından bir zafer, fetih veya ganimet nasip olursa "Biz de destekleyici ve teyit edici olarak sizinle beraberdik, bize de ganimetten bir pay ayırın, bizim hak kazandığımız taksimde bizi de ortak edin" diye iddiada bulunmuşlardı.
Kâfirlere bir zaferden nasip olduğu zaman -Meselâ Uhud'da olduğu gibi-münafıklar onlara şöyle dediler: Sizi biz galip kılmadık mı? Size öldürme ve esir etme imkânını biz vermedik mi? Müminlere karşı size yardımcı olmadık mı? Biz Müslümanları sizin yerinize oyalamak, onların kalplerine korku ve endişe vermek suretiyle size yardımcı olduk. Bundan dolayı onlar sizinle çarpışmaktan çekindiler. Onların sizin üzerinize hakim olmasını engelledik. O halde elde ettiğiniz ganimetten bizim de nasibimizi getirin.
Müslümanların zaferinin "fetih", kâfirlerin zaferinin "nasip" olarak adlandırılmasının sebebi Müslümanların şanını yüceltmek ve kâfirlerin elde ettiği payı küçümsemektir. Zira Müslümanların zaferi büyük bir hadise olup bu sebeple gök kapıları açılmakta, melekler Allah dostlarına yardım için inmektedirler. Kâfirlerin nasibi ise Zemahşerî'nin de dediği gibi[190], sadece basit bir hissedir ve dünyadan elde ettikleri küçük bir paylardır.
Cenab-ı Hak daha sonra müminlerle münafıklar arasındaki durumu kesin çizgilerle belirtti: Ey sadık müminler ve ey yalancı münafıklar!.. Allah kıyamet günü aranızda hüküm verecek, herkese amelinin karşılığını verecektir. Müminler cennete, münafıklar cehenneme gireceklerdir.
Sonra da Allah Teâlâ vesveseci münafıkların sarılabilecekleri bütün ümitleri de kesip attı: Müminler Allah'ın şeriatına ve dinine sarılmaya devam ettikleri müddetçe Allah kâfirlere müminleri tamamen ortadan kaldırma, müminleri yok etme imkânı vermeyecektir. Bazan kâfirler bir zafer elde etseler de bu geçici bir zafer olacaktır. Zira hayırlı sonuç dünya ve ahirette sadece takva sahiplerinin olacaktır. "Müminlere yardım etmek bizim üzerimize borçtur." (Rum, 30/47); "Siz Allah'a (Allah'ın dinine yardım ederseniz) O da size yardım eder ve ayaklarınızı sabit kılar." (Muhammed, 47/7). [191]
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler
Bu ayetler şu noktalara işaret etmektedir:
1- Kâfir iman ettiği zaman eski küfrü affolunur, ancak tekrar döner, inkâr ederse önceki küfrü affolunmaz. Bunun delili Sahih-i Müslim'de Abdullah b. Mes'ud (r.a.)'dan rivayet edilen şu hadis-i şeriftir.
Sahabeden bazıları Peygamberimiz (s.a.)'e:
—Ya RasulallahL Biz cahiliyetteki amelimizden sorumlu olacak mıyız? diye sordular. Peygamberimiz (s.a.):
—Sizden kim İslâm'da güzel amel işlerse öncekilerden sorumlu olmaz. Kim kötülük işlerse hem cahiliyetteki hem de İslâm'daki amelinden sorumlu olur, buyurdu. Bir başka rivayete göre "Kim İslâm'da kötülük işlerse önceki ve sonraki ile sorumlu olur." denmiştir.
Buradaki "kötülük" küfür manasındadır. Zira burada kötü amel işlemek manası uygun ve doğru değildir. Zira böyle olursa İslâm'ı kabul etmenin kendinden önceki amelleri silmemesi gerekir. Ancak ölünceye kadar bütün günahlardan masum olan kimse bundan müstesna sayılır. Böyle bir şey de icma ile batıldır [192]
2- "Onları hidayet yoluna iletmez" ayetinde kadercilere reddiye vardır. Zira Cenab-ı Hak kâfirlere hayır yolunu göstermez. Böylece kul hidayetten Allah Teâlânm iradesiyle mahrum olur.
3- "Şüphesiz ki iman edip daha sonra küfredenler" ayeti mürtedlerin hükmünü yani dinden dönmenin bütün amelleri boşa çıkaracağı hükmünü ihtiva etmektedir.
4- Acıklı azap Allah Teâlâ'nm haber vermesiyle hiç şüphesiz münafıklara mahsustur. Allah'ın haberi ise değişikliğe uğramaz.
5- "Kâfirleri dost edinenler..." ayetiyle tevhid ehlinden masiyet işleyenlerin münafık olmadıklarına delil vardır. Zira Müslüman kâfirleri dost edinmez.
Ayet kâfirlerle dostluk yapılmamasını ve onların dinle ilgili amellerde yardımcı kabul edilmemesini ihtiva etmektedir.
Sahih hadiste Hz. Aişe (r.a.)'den rivayet edildiğine göre müşriklerden bir adam Peygamberimiz (s.a.) ile beraber savaşmak üzere İslâm ordusuna katıldı. Efendimiz (s.a.) o kimseye:
—Dön. Biz müşrikten yardım istemeyiz buyurdu. [193]
6- İzzet yani galibiyet, hakiki ve tam kuvvet Allah'ındır.
7- Allah'ın ayetleriyle (Kur'anla) alay eden kâfirlerin meclislerinde oturmak haramdır. "Size kitapta şu hüküm indirildi..." ayetindeki hitap genel olup dürüst veya münafık olarak imanını ortaya koyan herkes içindir. Zira bu kimse imanı ortaya koyunca Allah'ın kitabının emirlerine sarılması gerekir. Halbuki münafıklar Yahudi bilginleriyle birlikte oturuyor, Kur'anla alay ediyorlardı.
"Başka bir söze -yani küfürden başka bir söze- dolmadıkça onlarla birlikte oturma. O halde sen de onlar gibi olursun" ayeti kendilerinden bir münker görüldüğü zaman günahkârlardan kaçınmanın vacip olduğuna delâlet etmektedir. Zira onlardan kaçınmayan kimse onların davranışına razı olmuş demektir. Küfre rıza ise küfürdür. Cenab-ı Hak "O halde sen de onlar gibi olursun" buyurmaktadır. Buna göre bir masiyet meclisinde oturup onları yadırgamayan kimse günahta onlarla birlikte eşit derecede olur. O kimse masiyet konuştukları ve masiyet işledikleri zaman onları uyarmalıdır. Eğer onların bu durumundan hoşlanmadığını bildirmeye muktedir değilse onların yanından kalkmalıdır ki bu ayette adı geçenlerden olmasın.
Masiyet işleyenlerden kaçınmak sabit olduğuna göre bid'at ve nefsî arzular peşinde koşanlardan sakınmak evlâdır.
8- Münafıkların tavır ve tutumları şaşılacak, alay edilmeyi ve her iki taraftan kovulmayı gerektiren çok zayıf bir tutumdur. Zira münafıklar bir taraftan kendilerini Müslümanlara destek olan ve cihadlarmı teyit eden kimseler olarak onların ganimetlerini arzu ediyorlardı. Diğer taraftan da kâfirlere gidip onları savunduklarını ve onlar adına Müslümanları basite aldıklarını, böylece Müslümanların onlardan korktuklarını söyleyerek kâfirlerin ganimetlerine konmayı arzu ediyorlardı
"Sizi daima gözetleyenler..." ayeti münafıkların da Müslümanlarla birlikte gazvelere çıktıklarına delâlet etmektedir. Bunun için "Biz sizinle beraber değil miydik?" demişlerdir. Ayrıca ayet münafıklara ganimet verilmediğine delâlet etmektedir. Bunun için onlar ganimet talebinde bulunmuşlar ve "Biz sizinle beraber değil miydik?" demişlerdir.
Münafıkların "Biz 'sizinle beraber değil miydik ?" sözüyle Müslümanlara minnette bulunmak istediklerini de ihtimal dahilindedir. Yani biz onların haberlerini size bildiriyorduk. Biz sizin yardımcılarınız idik, manasmdadır.[194]
9- "Allah müminler üzerine kâfirlere asla üstünlük vermeyecektir" ayeti hakkında İbnü'l-Arabî ve ona tabi olarak Kurtubî [195] şu beş vechi zikretmiştir:
a) Cenab-ı Hak kâfirlere müminler üzerine kendi tarafından bir üstünlük vermeyecektir. Ancak sizler birbirinize batılı tavsiye ederseniz, münkeri neh-yetmezseniz, tevbeyi terk ederseniz düşmanın sizin üzerinize musallat olması sizin tarafınızdan ve sizin sebebinizle olur. İbnü'l-Arabî bu tefsirin çok nefis olduğunu söylemektedir.
"Sebil" kelimesinden murad "hüccet, delil" demektir.
Bu durum kıyamet günü olacaktır. Taberî bu görüşü tercih etmiş, İbnü'l-Arabî de bu husustaki haberin faydasız olması sebebiyle bu görüşü zayıf bir görüş olarak kabul etmiştir.
b) Benim de tercih ettiğim bir başka görüşe göre Allah kâfirlere müminlerin devletini yok edecek, izlerini silecek, müminlerin varlığını ortadan kaldıracak bir imkân vermeyecektir. Nitekim Sahih-i Müslim'de Sevban (r.a.)'dan rivayet edilen bir hadis-i şerifte Peygamberimiz (s.a.) şöyle buyurmaktadır:
"Rabbimden müminler üzerine onların vatanlarını mubah sayacak (onları tamamen ortadan kaldıracak) kendilerinden başka bir düşman musallat etmemesi için dua ettim."
Bu ayet hakkında Cassas diyor ki: Kocanın dinden dönmesi sebebiyle eşler arasında ayrılık vaki olması hususunda bu ayetin zahiri delil olmaktadır. Zira nikâh akdi kocaya hanımını evinde tutma, cezalandırma ve evden dışarı çıkarmama hakkı, kadına da nikâh akdinin gerektirdiği hususlarda kocasına itaat etme yükümlülüğü getirmektedir.
Nitekim Cenab-ı Hak, "Erkekler kadınlar üzerine hakimdirler" buyurmaktadır. Bu ayet kocanın dinden dönmesi sebibiyle ayrılığı ve kocanın hanımı üzerindeki haklarının ortadan kalkacağını gerekli kılmaktadır. Çünkü nikâh devam ettiği müddetçe kocanın hakları sabittir. Kocanın hanımı üzerindeki yetkileri devam etmektedir. [196]
Münafıkların Diğer Tutumları, Cezaları Ve Kâfirlerle Dostluktan Nehyedilmesi
142- Münafıklar Allah'ı aldatmak isterler. Halbuki Allah onların hilelerini kendilerine çevirir. Onlar namaza kalktıkları zaman tembel tembel kalkarlar. İnsanlara gösteriş yaparlar. Allah'ı pek az anarlar.
143- Onlar bu arada (iman ile küfür arasında) bocalamaktadırlar. Ne bunlara (müminlere) ne de şunlara (kâfirlere) bağlanırlar. Allah kimi doğru yoldan saptmrsa sen artık ona bir yol bulamazsın.
144- Ey iman edenler!.. Müminleri bırakıp da kâfirleri dost edinmeyin. Allah'a kendi aleyhinize olacak apaçık bir delil mi veriyorsunuz?
145- Şüphesiz münafıklar cehennem ateşinin en aşağı tabakasındadırlar. Sen onlar için asla bir yardımcı bulamazsın.
146- Ancak tevbe edenler, kendilerini düzeltenler, Allah'a sımsıkı sarılanlar, Allah için dinlerine ihlâsla bağlananlar müstesna. Çünkü bunlar müminlerle beraberdirler. Allah müminlere büyük bir mükâfat verecektir.
147- Eğer siz şükrederseniz ve iman ederseniz Allah size ne diye azap etsin? Allah şükredenlerin mükâfatını veren ve her şeyi gayet iyi bilendir.
İ'râb:
"Mâ yefalü" ibaresindeki "mâ" harfinde iki farklı görüş vardır: Birincisi, "yef alü" fiilinin nasb mevkiinde soru edatı olmasıdır. Yani, "Size neden azap etsin?" manasındadır. (Meal bu şekilde verilmiştir).
İkincisi, "mâ" harfinin olumsuzluk edatı olmasıdır (Yani "azab etmez" anlamını verir). İbnül-Enbarî diyor ki: Birinci görüş en uygunudur. [197]
Kelime ve İbareler:
"Münafıklar" kendilerine küfrün dünyevî hükümlerinin uygulanmasını reddetmek için içlerinde gizledikleri küfrün aksini yani imanı ortaya koymak suretiyle "Allah'ı aldatmak isterler." Hıda' (aldatma), başkasına bir şeyin gerçeğine aykırı fikir vermektir. "Halbuki Allah onların hilelerini kendilerine çevirir." Aldatmalarına karşı onlara cezasını verecek. Onların içlerinde gizledikleri niyetlerini Allah'ın peygamberine bildirmesi sebebiyle dünyada rezil olurlar, ahirette ise cezalandırılırlar.
"Onlar namaza kalktıkları zaman tembel tembel" yani namazı ağırdan alarak üşene üşene "kalkarlar." Namazlanyla "İnsanlara gösteriş yaparlar." Yaptıkları bu amellerine karşı içlerinde istek duymaksızın insanlar arasında tanınmak amacım güdüyorlardı. "Allah'ıpek az anarlar."
"Onlar bu arada" imanla küfür arasında "bocalamaktadırlar." Tereddüt içerisindedirler. "Ne bunlara" yani müminlere "ne de şunlara" yani kâfirlere bağlanırlar."
"Allah'a kendi aleyhinize olacak apaçık bir delil mi" açık kuvvetli bir delil, münafık olduğunuzu gösteren bir burhan mı "veriyorsunuz?"
"Şüphesiz münafıklar cehennem ateşinin en aşağı" en dip "tabakasındadır-lar. Sen onlar için asla" onları azaptan koruyacak "bir yardımcı bulamazsın."
"Ancak" münafıklıktan "tevbe edenler, kendilerini" amellerini "düzeltenler, Allah'a sımsıkı sarılanlar" Allah'a güvenenler "Allah için" riyadan uzaklaşıp "dinlerine ihlâsla bağlananlar müstesna... Allah müminlere büyük bir mükâfat" yani ahirette cennet "verecektir."
"Allah şükredenlerin mükâfatını veren" müminlerin amellerine mükâfat vermek suretiyle karşılık veren "ve her şeyi" yaratıklarını "gayet iyi bilendir." [198]
Ayetler Arası İlişki
Bu ayetler münafıkların sıfatlarını, durumlarını ve tutumlarını beyan eden önceki ayetleri tamamlamaktadır. [199]
Açıklaması
Münafıklar cahillikleri, basitlikleri, bilgilerinin ve akıllarının azlığı, psikolojik hastalıkları ve anlayışsızlıkları sebebiyle hileye yönelirler. Hilekâr kimsenin yaptığı gibi küfrü gizleme ve imanı açığa vurma şeklinde hareket ederler. Nitekim Bakara suresinin başlarında onların bu özellikleri şöyle anlatılmıştı: "Onlar Allah'ı ve iman edenleri aldatmak isterler." (Bakara, 2/9).
Hiç şüphesiz Allah aldatılamaz. Zira O bütün sırları ve gizlilikleri bilir. Fakat onlar durumlarının insanlar arasında revaç bulduğu gibi, görünüşte kendilerine şeriat hükümleri uygulandığı gibi olacak zannederler. Kıyamet gününde Allah katındaki hükümlerinin de böyle olacağını, durumlarının Allah katında da makbul olacağını zannederler.
Nitekim Cenab-ı Hak onların kıyamet gününde kendilerinin dünyada iken istikamet ve doğru yol üzerinde olduklarına yemin edeceklerini, bu yeminlerinin kendilerine faydalı olacağına inandıklarını haber vermekte, şöyle buyurmaktadır: "O gün Allah hepsini diriltir. Onlar size yemin ettikleri gibi Allah'ın huzurunda da yemin ederler." (Mücadile, 58/18); "Allah da onları aldatır (onların hilelerine kendilerine çevirir)." Yani onların hilelerine karşılık onlara ceza verir. Bu birinci lafza uygun olsun diye "aldatma" şeklinde adlandırılmıştır. Meselâ "Onlar hile yapar, Allah da onlara hile yapar (yani hilelerinin karşılığını verir)". (Enfal, 8/30) ayeti de böyledir. Yahut O, aldatmaya karşılık genellikle yapılacak şeyi onlara yapar. Yani zahiren kendilerine şeriat ahkâmı uygulansın diye bırakır. Dünyada kanlarına ve mallarına dokunulmaz. Ahirette ise onlara aşağı tabaka hazırlanır. Dünyada onları rezillik, perişanlık, sıkıntı, işkence ve sürekli korku hiç yalnız bırakmaz.
Cenab-ı Hak münafıkları ahirette insanların huzurunda rezil de edebilir. Sıratta müminlere nur verildiği gibi onlara da nur verilir; sonra nurları söndürülür. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır:
"O gün münafık erkek ve kadınlar müminlere: "Bize bakın da nurunuzdan istifade edelim" derler. Onlara: "Arkanıza dönün de nur isteyin" denilir. Müminlerle münafıklar arasına kapısı olan bir sur çekilir. Onun içinde rahmet, dış tarafında da azap vardır."
"Münafıklar müminlere "Dünyada biz sizinle beraber değil miydik?" diye çağrıda bulunurlar. Müminler de "Evet, fakat siz kendinizi fitneye kaptırdınız, müminlerin bir belâya uğramasını beklediniz, din hususunda şüpheye düştünüz. Allah'ın emri gelinceye kadar boş emeller sizi aldattı. Sizi Allah'a karşı aldatıcı şeytan aldattı" derler."
"Bugün ne sizden ne de kâfirlerden, kurtulmanız için hiç bir fidye kabul edilmeyecektir. Yeriniz cehennemdir. Sığınacağınız odur. O ne kötü bir yerdir." (Hadîd, 57/13-15).
İmam Ahmed ve Müslim'in İbni Abbas (r.a.)'tan rivayet ettiği hadiste Efendimiz (s.a.) şöyle buyuruyor: "Kim ismini duyurmak isterse Allah (kıyamette kötü bir şekilde) ismini duyurur. Kim gösteriş yaparsa Allah da onu (kıyamet gününde kötü bir şekilde insanlara) gösterir."
İbni Abbas diyor ki: "Allah'ın onları aldatmakla cezalandırması şu şekildedir. Allah kıyamet gününde insanlarla birlikte yürümek üzere onlara nur verir. Sırata ulaştıkları zaman nurları söner, karanlıkta kalırlar. Bunun delili Cenab-ı Hakkın şu ayetidir:
"Onların durumu aydınlanmak için ateş yakan kimsenin durumuna benzer: Ateş çevresini aydınlatınca Allah onların nurlarını giderdi ve onları karanlıklar içerisinde bıraktı da görmez oldular." (Bakara, 2/17).
"Namaza kalktıkları zaman tembel tembel kalkarlar." Yani ağır ağır, üşe-ne üşene kalkarlar. Zira onları namaza sevkedecek imanları yoktur. Onların namaz hususunda hiçbir niyetleri yoktur. Namazın manasını da düşünmezler. Bu onların dış görünüşlerinin sıfatıdır.
Cenab-ı Hak daha sonra onların çürük iç durumlarını da anlatarak şöyle buyurdu: "İnsanlara gösteriş yaparlar." Yani onların ihlâsı yoktur. Allahla hiçbir irtibatları yoktur. Bilakis onlar sadece suni ve yapmacık bir tavırla hareket ederek insanların kendilerini görmelerini isterler, namazlarında gösteriş ve şöhret amacını güderler. Bunun için umumiyetle yatsı ve sabah namazlarından geri kalırlar.
Nitekim Buharî ve Müslim'in Sa/u'A'lerindeki bir hadis-i şerifte Peygamberimiz (s.a.) şöyle buyurmaktadır: "Münafıklara en ağır gelen namazlar yatsı ve sabah namazlarıdır. İnsanlar bu iki namazdaki ecri bilselerdi sürünerek de olsa bu namazlarına gelirlerdi."
"Onlar Allah'ı çok az zikrederler."'Yani namazlarında haşyetullaha uymazlar, ne dediklerini bilmezler. Onlar namazlarından gafil ve habersizdirler. Gerçekte ise onlar namazı pek az kılarlar. Hiç kimse görmediği zamanlarda ise hiç namaz kılmazlar.
Münafıklar bununla birlikte imanla küfür arasında bocalamakta, tereddüt etmekte ve şaşkınlık geçirmektedirler. Onlar gerçekte ne müminlerle beraberdirler, ne de gerçekten kâfirlerle beraberdirler. İçleri kâfirlerle beraberdir. Onlardan bir kısmı da şüphe rüzgârına kapılmışlardır. Bazan müminlere bazan da Yahudiler gibi kâfirlere meylederler: Tıpkı Cenab-ı Hakkın Bakara suresinin başlarında buyurduğu gibi: "Şimşek onları aydınlattıkça onun ışığında yürürler, üzerlerine karanlık çökünce de dikilip kalırlar." (Bakara, 2/20). Bu iki gruptan birine hakimiyet nasip olursa kendilerinin o gruptan olduğunu iddia ederler.
"Allah kimi doğru yoldan saptırırsa sen artık ona bir yol bulamazsın." Yani amelleri, tavrı ve ahlâkı sebebiyle Allah kimi hidayet yolundan çevirirse artık onun girebileceği hayır ve doğruluk yolu bulamazsın.
Cenab-ı Hak daha sonra müminleri münafıklar gibi davranmaktan ve kâfirleri dost edinmekten sakındırdı. Şu mealde buyurdu:
Ey Allah'a ve Rasul'üne iman edenler!.. Müminleri bırakıp kâfirleri dost edinmeyin. Yani kendileriyle arkadaşlık, dostluk, samimiyet ve sıcak ilişki kuracağınız, sevgiyle sırlarınıza ortak edeceğiniz, kendilerine müminlerin özel durumlarını açıklayacağınız dost ve yardımcılar edinmeyin.
Nitekim bir başka ayette Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: "Müminleri bırakıp kâfirleri dost edinmeyin. Kim böyle yaparsa Allah'tan (bekleyeceği) hiçbir şey yoktur. Ancak onlardan sakınmanız hali müstesna, Allah sizi kendisinden sakındırır." (Âl-i İmran, 3/28).
"Ey iman edenler!... Yahudi ve Hıristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirinin dostudur." (Maide, 5/51).
Ancak İslâm devletinde zimmilerin umumi vazifelerde görevlendirilmeleri haram değildir. Çünkü bunlar sahabe asnnda divanlarda çalışmışlardı. Ebu İs-hak es-Sabî Abbasî Devletinde vezir idi.
"Allah'a kendi aleyhinize olacak apaçık bir delil mi veriyorsunuz?" Siz kâfirleri dost edindiğiniz zaman cezayı hak etmekle Allah'a kendi amelleriniz aleyhinde olacak açık bir hüccet mi vermek istiyorsunuz? Yani kâfirlerle dostluk münafıklığa delildir. Bu ancak bir münafıktan sadır olabilir.
Cenab-ı Hak daha sonra münafıkların meşhur cezasını zikretti: "Şüphesiz münafıklar cehennem ateşinin en aşağı tabakasındadırlar." Yani onların yeri ateşin en alt derecesindedir. Ateş de yedi tabakadır: Bunlar sırasıyla cehennem, laz'â, hutame, setr, sekar, cehm, hâviye'dir. Bazan birbirlerinin adlarıyla da anılırlar. Cennet de derece derecedir. Bunlar da birbirlerinin üstündedirler.
Münafığın azabının kâfirin azabından daha şiddetli oluşunun sebebi münafığın küfür bakımından kâfir gibi olması, küfrüne ilâve olarak İslâm ve Müslümanlarla alay etmesidir.
Münafıklar kendilerini bu azaptan kurtaracak yahut bu azabı hafifletecek kimseyi asla bulamayacaklardır.
Cenab-ı Hak daha sonra ıslah yolunu zikretti. Islah yolu münafıklıktan tevbe etme kapısının açılmasıdır. Cenab-ı Hak münafıkların tevbesinin sahih bir tevbe olarak kabul edilmesi için "Ancak tevbe edenler, kendilerini düzeltenler, Allah'a sımsıkı sarılanlar, Allah için dinlerine ihlâsla bağlananlar müstesna." ayetinde dört şart zikretti. Bu şartlar şunlardır:
1- Geçmiş fiilden pişman olmak,
2- Nifak kirlerini temizleyen salih amelleri işlemekte gayretli olmak (kendini düzeltmek),
3- Allah'a sarılmak yani O'na güvenmek, O'nun kitabına sarılmak, Peygamberi Hz. Muhammed Mustafa (a.s.)'nın hidayetiyle hidayete ermek,
4- Allah rızası amacmı taşımak. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır:
"Allah'a iman edip O'na sarılanlara gelince, Allah onları kendi tarafından bir rahmet ve lütfa sokacak ve onları doğru yola iletecektir." (Nisa, 4/175).
Allah için ihlâslı olmak, kulların sadece O'na ibadet etmeleri, O'na halisane bir şekilde yönelmeleri, O'na itaat ederken sadece O'nun rızasını arzu etmeleri, bir zararı ortadan kaldırmak veya bir menfaat elde etmek için O'ndan başkasına iltica etmemeleri şeklinde olur. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur: "Biz ancak sana ibadet eder ve ancak senden yardım dileriz." (Fatiha, 1/5).
İşte münafığın tevbesinin kabulünün şartları bunlardır. Kâfire gelince onun tevbesinin kabulünün şartı sadece küfrü terk etmesidir.
Nitekim Cenab-ı Hak buyuruyor ki: "Küfredenlere de ki: Eğer (küfürden) vazgeçerlerse onların geçmiş günahları bağışlanır." (Enfal, 8/38).
Münafık, küfrünü gizleyip imanını açığa vuran kimsedir. Kâfir ise küfrünü açıktan ilân eden kimsedir.
Bu tevbe eden kimseler müminlerle beraberdirler yani müminlerin dostları ve her iki dünyada arkadaşlarıdır, kıyamet günü onların zümresindedirler.
Allah müminlere mikdarı bilinmeyen büyük bir mükâfat verecektir. Onlar bu mükâfatta müminlerle ortak olacaklardır. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur: "Hiçbir nefis yaptıklarına karşılık olarak kendileri için gizli kılınan gözlerinin nuru hurileri bilemez." (Secde, 32/17).
Cenab-ı Hak daha sonra onlara azap edilmesinin sebebini -yani Allah'ın nimetlerini inkâr etmelerini- zikretti. İnkâr manasmdaki bir istifham ile şöyle buyurdu:
Ey insanlar! Allah size ne diye azap etsin? O size, öç ve intikam almak sebebiyle yahut bir zararı engellemek veya bir fayda elde etmek için azap etmiyor. Zira Allah bütün insanlardan müstağnidir. Bu hususta O'na hiçbir şey caiz değildir. Fakat O aynı zamanda adalet ve hikmet sahibidir. O salih kimse ile salih olmayanı eşit saymaz. Kâfir, münafık ve isyankâr kişi kendisine verdiği nimetlerinden dolayı Allah'a şükretmez. Allah'a hakikî iman hususundaki vazifelerini yerine getirmezler. Allah'ın nimetlerini hayır yolunda sarf etmezler.
Eğer amellerini düzeltmek, O'na hakkıyla iman etmek suretiyle Allah'a şükretmiş olsalar benzerleri için hazırlanan bol sevaba lâyık olurlar. Allah şa-kirdir, şükredenlere karşı mükâfat verir, itaat edene sevap verir. Yaratıklarını gayet iyi bilir, O'na hiçbir şey gizli kalmaz
Kim Allah'a iman eder, nimetlerine şükretmek suretiyle vazifesini yerine getirirse Allah bunu gayet iyi bilir. Buna karşılık ona en bol mükâfatı verir.
Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: "Hani Rabbiniz ilân etmişti: Siz şükrederseniz size artırırım. Eğer nankörlük ederseniz, şüphesiz benim azabım şiddetlidir." (İbrahim, 14/7).
O, az ameli çok mükâfatla, basit bir şeyi büyük bir ecirle ödüllendiren, son derece ikramsever ve çok çok ihsan edendir. Bir iyiliği on misline hatta daha çok emsaliyle katlar.
Allahım! Bizi şükreden ve sabreden, ihlâslı takva sahibi, dünya ve ahiret-te kendilerinden razı olduğun müminlerden kıl! [200]
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler
Bu ayetler şu önemli hükümlere dikkatimizi çekmektedir.
1- Nifak ve riya her ümmette ve her zaman var olan iki haslettir. Nifak küfrü gizleyip İslâm'ı ortaya koymaktır. Riya ise Allah'ın emrine uymak için değil, insanların görmesi için güzel ameli ortaya koymaktır.
2- Münafık tilki gibi hile ve aldatmaya dayanır. Durumu ise insanlara derhal açığa çıkar. Nifakının başlamasından itibaren yaptığı münafıklıktan hiçbir şey Allah'a gizli kalmaz. Münafıklar bilgisizlikleri ve kıt akıllan sebebiyle Allah'ı aldatmak isterler. Halbuki Allah onları aldatacaktır. -Bu aynı lafız kullanılarak yapılan müşakele sanatıdır.- Allah'ın aldatması demek, Allah dostlarını ve peygamberlerini aldatmalarına karşılık Allah'ın münafıkları cezalandırmasıdır.
3- Dünyada münafık kimseye zahiren şeriatın hükümleri uygulanır. Ahi-rette ise Hasan-ı Basrî'nin dediği gibi, mümin ve münafık her insana kıyamet günü bir nur verilir. O zaman münafıklar şımarırlar ve kurtulduklarını zannederler. Sırata geldikleri zaman her münafığın nuru söner. İşte bu anda söyleyecekleri söz şudur: "Bize bakın. Biz sizin nurunuzdan iktibas edelim." (Hadîd, 57/13).
4- Münafıkların vasıflarından biri namazı gösteriş için kılmalarıdır. Yani onlar tembel tembel, çok ağır ve zor bir şekilde namaz kılarlar. Onlar hiçbir mükâfat beklemezler. Bunu terk etmeleri sebebiyle gelecek cezaya da inanmazlar.
Daha önce geçen sahih hadiste şöyle buyuruluyor: "Münafıklara en ağır gelen namazlar, yatsı ve sabah namazlarıdır." Münafıklar gündüz yorgunluğu sebebiyle yatsı namazlarını kılmazlar, sabah namazı vakti gelince de uyku onlara daha sevimli gelirdi. Eğer kılıç (ceza) olmasaydı namazı kılmazlardı.
Cenab-ı Hak münafıkları gösteriş ve korku anında Allah'ı az zikretmekle tavsif etmektedir. Peygamberimiz (s.a.) namazı geciktiren kimseyi zemmederek -üç defa- "İşte şu münafıkların namazıdır" buyurmuş, sonra da bu namazı tarif etmiştir: "Münafıklardan biri güneşi gözetler, nihayet güneş şeytanın iki boynuzu arasına girdiği -yani güneş batacağı zaman- kalkar, Allah'ı pek az zikrederek dört defa yeri gagalar." Bu hadisi İmam Malik ve başkaları rivayet etmiştir.
Cenab-ı Hak müminleri az zikretmekle tavsif etmiştir. Zira onlar Allah'ı Kur'an okuyarak veya teşbih ederek zikretmemekte, sadece tekbir getirmek suretiyle zikretmekteydiler. Denilmiştir ki: Cenab-ı Hak bunu azlıkla tavsif etmiştir. Zira Allah az zikri kabul etmez. Yine denilmiştir ki: Zikri, ihlâs olmaması sebebiyle kabul etmez.
5- Kim münafıkların namazı gibi namaz kılarsa ve zikri de onların zikri gibi olursa kabul olmama hususunda onlara katılır ve Cenab-ı Hakk'ın "Namazlarında huşu sahibi olan müminler kurtuluşa ermişlerdir." (Mü'minûn, 23/1-2) ayetinin dışında kalır. Ancak özrü olursa müstesna. Bu durumda Peygamberimiz (s.a.)'in namazı eksik kılan bedevi Arab'a öğrettiği gibi sadece farzı kılar. İmamların rivayet ettikleri gibi buyurdular ki:
"Namaza kalktığın zaman güzel bir abdest al, sonra kıbleye dön ve tekbir getir. Sonra Kur'an'dan kolayına gelen ayetleri oku. Sonra da rükûda tatmin oluncaya kadar rükû et. Sonra ayağa kalk. Nihayet ayakta tam anlamıyla dur. Sonra da secdede tatmin oluncaya kadar secde et. Sonra kalk, tatmin oluncaya kadar otur. Sonra bir defa daha aynı şekilde secde et. Bunu namazının her rekâtında yap."
Yine Peygamberimiz (s.a.) İmam Ahmed ve Kütüb-i Sitte müelliflerinin Ubade (r.a.)'den rivayet ettikleri hadis-i şerifte şöyle buyurur: "Ümmü'l-Kufan'ı (Fatiha'yı) okumayan kimsenin namazı yoktur."
Tirmizî'nin rivayet ettiği hadis-i şerifte de şöyle buyurur: "Kişinin rükû ve secdede belini düzeltmediği namaz makbul değildir." Bundan dolayı alimlerin bir çoğu bu hadis sebebiyle tadil-i erkan farzdır demişlerdir. İmam Ebu Hanife ise bunun farz olmadığı ve haber-i âhad'la sabit olduğu için vacip olduğu görüşündedir.
6- İbnül-Arabî diyor ki: Kim insanlar onun namazını görsünler ve kendisini namazda görsünler de onun imanına şahit olsunlar diye ya da şahitliğinin kabulü ve imamlığının caiz olması için namaz kılarsa bu nehyedilen riyadan değildir. Bunda ona hiçbir mahzur yoktur. Masiyet olan riya, kişinin namazı insanları kandırmak için ve menfaate yol olsun diye açıktan kılmasıdır. Bu doğru olmayan bir niyettir, o kimsenin namazı iade etmesi gerekir.[201]
7- Münafık tereddüt içinde, endişeli ve dengesizdir. Münafıklar müminlerle müşrikler arasında tereddüt içindedirler. Ne imanda ihlâs sahibidirler, ne de açıktan inkâr ederler.
Sahih-i Müslim'de İbni Ömer (r.a.)'den rivayet edilen bir hadiste Peygamberimiz (s.a.) şöyle buyururlar: "Münafık kimsenin benzeri iki sürü arasında dolaşan şaşkın koyun gibidir ki bir defasında bu sürüye diğerinde öteki sürüye katılır."
8- Müminleri bırakıp kâfirleri dost edinmek haramdır. Bundan murad İbni Kesirdin dediği gibi kâfirlerle arkadaşlık, dostluk ve karşılıklı yardımlaşma, onlara gizlice sevgi göstermek, müminlerin gizli durumlarını, sırlarını onlara bildirmektir. Kâfirlerle dostluktan nehyeden ayetler pek çoktur.
9- Münafığın cezası küfrünün büyüklüğü, masiyetlerinin çokluğu ve müminlere olan eziyeti sebebiyle cehennemin en alt tabakası olan "hâviye"ye girmektir.
Ateş derekelerinin (alt derecelerinin) en üstünü cehennemdir. Sonra sırasıyla lazâ, hutame, se'îr, sekar, cehm ve hâviye'dir. Bazan bütün bu derekelerin hepsi birinci tabakanın (cehennemin) ismiyle adlandırılır. Allah lütfü ve kere-miyle cehennemin azabından bizi korusun.[202]
10- Münafığın tevbesi bir takım şartlarla makbuldür. Bu ayetin açıkça beyan ettiği gibi sözünü ve davranışını ıslah etmesi, Allah'a sarılması, Allah'ı iltica yeri ve sığınak olarak kabul etmesi ve dinde ihlâslı olması şartlarıyla tevbesi makbuldür.
11- Münafıklara veya başkalarına azap verilmesinde Allah'ın hiçbir maslahatı yoktur. Nitekim şu ayet bunu açıkça ifade etmektedir: Siz şükreder ve iman ederseniz size azap etmekte O'nun ne menfaati vardır? Burada Cenab-ı Hak şükreden müminin azaba uğramayacağına, O'nun kullarına azap vermesinin mülkünü artırmayacağına ve yaptıklarına karşılık kullarına ceza vermeyi terk etmesinin O'nun hakimiyetini eksiltmeyeceğine, ancak ilâhî hikmetin ve adaletin bu azabı gerekli kıldığına işaret etmektedir:
Tabiînden Mekhul diyor ki: Dört şey vardır ki kimde bulunursa onun lehine olur. Yine dört şey daha vardır ki, kimde bulunursa onun aleyhine olur. Kişinin lehine olan dört şey şükür, iman, dua ve istiğfardır. Cenab-ı Hak buyuruyor ki: "Siz şükrederseniz ve iman ederseniz Allah size azap etmeyi ne yapsın?" (Nisa, 4/142). Yine Cenab-ı Hak buyuruyor ki: "Sen onların içinde olduğun halde Allah onlara azap edecek değildir. Onlar istiğfar ettikleri halde Allah onlara azap edici değildir." (Enfal, 8/33). Yine Cenab-ı Hak buyuruyor ki: "De ki sizin duanız (ibadetiniz) olmasa Rabbim size ne diye önem versin1?" (Furkan, 25/77).
Mekhul devam ediyor: "Kişinin aleyhine olan üç şey şunlardır: Hile, hakka tecavüz (zulüm) ve yeminden dönmek." Cenab-ı Hak buyuruyor ki: "Kötü hile ancak sahibine zarar verir." (Fatır, 35/43). Yine Cenab-ı Hak buyuruyor ki: "Sizin hakka tecavüz etmeniz kendi aleyhinizedir." (Yunus, 10/23)
Yine Cenab-ı Hak buyuruyor ki: "Kim yeminden dönerse kendi aleyhine olur."(Feih, 48/10)
12- Allah itaat etmelerine karşılık kullarının şükrünü kabul eder. "Yeşku-ruhum" ifadesinin manası onlara mükâfat verir, az bir ameli kabul eder; buna karşılık bol sevap verir. Bu Allah'ın kulun ibadetine karşılık şükrüdür, yani mükâfatıdır. [203]
Kötü Sözü Açıkça Söylemek, Bunun Affedilmesi İle İyiliğin Açığa Vurulması Ve Gizlenmesi
Allah çirkin sözün açıktan söylenmesini sevmez. Zulme uğrayan müstesna. Allah Semî'dir, Alîm'dir.
149- Bir iyiliği açığa vurur veya gizler yahut bir kötülüğü affederseniz, şüphe Allah da affeden, Kadir olandır.
Belagat:
"Açığa vurur... veya gizler..." kelimelerinde tıbâk vardır. [204]
Kelime ve İbareler:
"Allah çirkin sözün açıktan söylenmesini sevmez." Allah -bunlara karşılık ceza vermesi anlamıyla- hiç bir kimsenin bu işi yapmasını sevmez. Açığa vurmak (el-Cehr) bir şeyi ilân etmek, açıkça yapmak demektir. "Zulme uğrayan müstesna". Zulme uğrayan, uğradığı zulmü bildirmek ve kendisine zulmedene beddua etmek suretiyle bu zulmü açığa vurmasından dolayı Allah tarafından sorumlu tutulmaz. "Allah" , söylenen sözleri işiten "Semî'dir"; yapılanları da bilen "Alîm'dir." [205]
Nüzul Sebebi
Hennâd b. es-Serrî, Mücâhid'in şöyle dediğini rivayet etmektedir: "Allah çirkin sözün açıktan söylenmesini sevmez, zulme uğrayan müstesna" ayet-i kerimesi, Medine'de birisini misafir eden ve ev sahibi olarak misafirini iyi ağırlamayan bir kimse hakkında nazil olmuştur. Misafir olan kişi daha sonra, gördüğü muameleyi anlatmaya koyuldu. Böylelikle ona ev sahibinden gördüklerini anlatma ruhsatı verilmiş oldu. Yani bu ayet-i kerime (bu durumda olan bir kimsenin) gerektiğinde şikayette bulunabileceği hususunda ruhsat vermek üzere inmiştir. Aynı zamanda, İbni Cüreyc'den de rivayet edilmiştir. [206]
Ayetler Arası İlişki
Bu iki ayet-i kerime, münafıklardan ve Kitap Ehli'nden olup küfre sapan kimselerden söz eden önceki ayetlerle ilişkilidir. Yüce Allah müminleri onların kusurlarından, kötü işlerinden ve niteliklerinden sakındırıp, böyle olanların cehennemin en aşağı tabakalarında olduklarını beyan ettikten sonra, kötü sözü açıkça söylemenin; hayrı da açıklamanın ya da gizli tutmanın hükmünü açıklamıştır; ta ki müminler kayıtsız ve şartsız olarak kötü sözü açığa vurmanın meşru olduğunu sanmasınlar. Çünkü kötü sözün açıkça söylenmesiyle çirkin şeyler ve ayıplar yaygınlık kazanır, ümmet zarar görür. Kötü sözün açıkça söylenmesinin meşruluğu zulüm hali ile kayıtlıdır. Diğer taraftan iyiliğin açığa vurulması ile gizli yapılması arasında ise bir fark bulunmamaktadır. [207]
Açıklaması
Yüce Allah kötü sözü açıkça söyleyen, insanların kusurlarını ulu orta anlatan kimseleri cezalandırır. Çünkü böyle bir tutum düşmanlığı körükler, nefreti, kini galeyana getirir, ruhlara düşmanlık tohumlarını eker. Aynı şekilde bu, o sözleri dinleyenlere de bir kötülüktür. Bunun sonucunda o sözleri dinleyenlere kötülükleri işleme, kötülük işleyeni taklit etme cesaretini verir, işitenleri kötülük yapmaya iter. Çünkü kötülüğü dinlemek tıpkı kötülük yapmak gibidir.
Kötü sözü gizli söylemek de aynı şekilde haramdır ve cezayı gerektirir. Şu kadar var ki, ayet-i kerimede zararı daha fazla, fesadı daha genel ve daha tehlikeli olduğundan dolayı yalnızca açıkça söyleme hali zikredilmiştir. Çünkü Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: "Şüphesiz hayasızlığın müminler arasında yaygınlık kazanmasını isteyenler için dünyada da ahirette de oldukça acıklı bir azap vardır. Allah bilir, siz bilmezsiniz." (Nûr, 24/19).
Daha sonra Yüce Allah kötü sözün açıkça söylenmesinin caiz olduğu bir hali istisna etmektedir: Bu, yöneticiye, hakime veya üzerindeki zulmü kaldırması, imdadına koşması umulan başka herhangi bir kimseye zalimin zulmünden şikayette bulunma halidir. Zalimi şikayet etmek şer"an istenen bir iştir. Çünkü Yüce Allah kullarının zulme karşı sessiz kalmalarını yahut kendilerine yapılan haksızlıklara boyun eğmelerini yahut küçük düşürülmeyi kabullenerek zillete sessizlikle karşılık vermelerini sevmez. İmam Ahmed şunu rivayet etmektedir: "Şüphesiz hak sahibinin söylemesi gereken bir söz vardır." Bu ise iki zarardan daha hafif olanını işlemek ve iki kötülükten daha büyük olanını bertaraf etmek kabilinden bir tutumdur.
Kötü sözü açıkça söylemenin caiz oluşu ile caiz olmayışı hallerinin her birisi, Yüce Allah'ın alabildiğine hassas gözetimi altındadır. O söylenen bütün sözleri işitir. Sözleri söylemeye iten niyet ve maksatları bilir. Bütün yaratıkların yaptıkları her türlü fiil ve tasarrufları çok iyi bilendir. Haklı olana sevap verir. Batıl üzere olanı cezalandırır. Zulmün ortadan kaldırılmasına yardımcı olur, her zalimin zulmüne ceza verir.
İster söz, ister fiil kabilinden olsun, hayırlı herhangi bir şeyi açığa vurmak yahut gizlemek veya kötülük yapanı bağışlamak gibi amellerin her birisini Allah hayır ile mükâfatlandırır, hatta Allah böyle davranmaya teşvik bile eder.
Çünkü Yüce Allah hayırlı işler yapmayı sever, kötülükleri bağışlar. Bununla birlikte O, kötülük işleyeni cezalandırmaya tam anlamıyla kadir olandır. Yüce Allah'ın emrettiği ahlâkî güzelliklerle bezenmek ise güzel bir iştir ve teşvik edilmiştir. [208]
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler
Ayet-i kerimeler aşağıdaki hususlara delâlet etmektedir:
1- İnsanların kusurlarını yaygınlaştırmak suretiyle kötü sözü açıktan söylemek münker bir iş olup Allah bunun cezasını verir.
2- Zulme uğrayan bir kimsenin üzerindeki zulmü kaldırmak için mahkemeye başvurması ve zalimin yaptığı işi anlatması mubahtır. Nitekim zalime beddua etmek de caizdir. Mazlumun yaptığı dua ise Allah tarafından kabul edilir. Hâkim, İbni Ömer'in şöyle dediğini rivayet etmektedir: "Mazlumun bedduasından çekinin. Çünkü onun bedduası semaya bir kıvılcımmış gibi yükselir." Tâberânî ile ed-Dıyâ (el-Makdisî), Huzeyme b. Sabit'in şöyle dediğini naklederler: "Mazlumun bedduasından sakının. Çünkü o beddua bulutlar üzerinde taşınır ve Allah şöyle buyurur: "İzzet ve celâlim hakkı için, bir süre sonra dahi olsa mutlaka ben sana yardım edeceğim."
İbni Abbâs ve başkaları da şöyle der: "Zulme uğrayan kimsenin kendisine zulmedene beddua etmesi mubahtır, sabretmesi ise onun için daha hayırlıdır."
Hasan-ı Basrî de şöyle demiştir: "Zalime beddua etmeyin. Bunun yerine: Allahım, sen ona karşı bana yardımcı ol ve benim ondaki hakkımı al, deyin."
Ayet-i kerimenin zahirinin gerektirdiği ise mazlumun kendisine zulmedenden intikam alabileceğidir. Fakat eğer (zalim olan) mümin bir kimse ise, haddi aşmamalıdır. Nitekim Hasan-ı Basrî'den gelen bir başka rivayette böyle denilmektedir: "Bununla birlikte sövmek ve iftira etmeye misliyle karşılık vermek caiz değildir, bu konuda ancak mahkemeye başvurabilir."
3- Misafir ağırlamayı vacip kabul edenler bu ayeti delil göstererek şöyle derler: Zulmün yasaklanmış olması misafir ağırlamanın vücubunu göstermektedir. Bu, el-Leys b. Sa'd'ın görüşüdür. Cumhur ise misafir ağırlamanın ancak ahlâkî erdemlerden olduğu görüşündedir.
4- Hakkın talep edilmesinde haddi aşmayıp mutedil olmak, şer'an istenen bir iştir. Çünkü Yüce Allah'ın: "Allah (her şeyi işiten) Semî'dir, her şeyi bilen (Alîm)dir." buyruğu, zulmetmemesi için zalimin sakındırılmasını ifade ettiği gibi zulme uğrayan kimsenin intikam almakta haddi aşmaması içinde bir uyarıdır.
5- Zulmün ortadan kaldırılması hususunda dayanışma İslâmın esasların-dandır. Hz. Peygamber, Taberânî'nin en-Nu'mân b. Beşîr'den naklettiği zayıf bir rivayete göre şöyle buyurmaktadır: "Aranızdaki beyinsizlerin ellerini (zulüm ve haksızlıklardan) çekin, alıkoyun." Ahmed, Buharî ve Tirmizî'nin Enes'ten rivayetine göre Peygamber Efendimiz (s.a.) şöyle buyurmuştur: "Zalim veya mazlum olsun kardeşine yardım et." Hazır bulunanların: "Haydi mazlumken ona yardım ettik, peki zalime nasıl yardım ederiz?" demeleri üzerine Resulullah (s.a.): "Sen zulmetmekten onu alıkoyarsın. İşte bu, ona bir yardımdır." diye cevap vermiştir.
6- Kalbi iman ve ihlâs ile dolu bir kimsenin yahut da insanları iyilik yapmaya teşvik etmek maksadını güden bir kimsenin, yaptığı iyiliği açığa vurması güzel bir iştir. Eğer mükâfat ve sevabı ortadan kaldıran riyakârlıktan korku-lursa, bu sefer hayrın gizli tutulması daha faziletlidir. Bu efdal olana dair bir açıklamadır. Ayet-i kerimenin riyakârlık söz konusu olmaksızın yapılan bir hayra karşılık verilecek sevabı elde etmek için açıkça belirttiği esas ise, hayrın açığa vurulmasının da gizlenmesinin de eşit olduğu şeklindedir.
7- Kötülük yapanı affetmek, teşvik edilmiş bir davranıştır. Çünkü af -intikam alma gücüne sahip olmakla birlikte- yüce Allah'ın sıfatlarındandır. İbni'l-Mübârek, el-Hasen'den şöyle dediğini rivayet eder: Kıyamet gününde bütün ümmetler âlemlerin Rabbi huzurunda diz çöktüklerinde şöyle nida olunacak: "Haydi mükâfatları Allah'a ai olanlar ayağa kalksınlar." O vakit dünyada iken başkalarını affedenler dışında kimse ayağa kalkamayacaktır. Nitekim bunu Yüce Allah'ın şu buyruğu da tasdik etmektedir: "Her kim affeder halini düzeltirse, onun ecrini vermek Allah'a aittir." (Şûra, 42/40) Ahmed, Müslim ve Tir-mizî, Ebu Hureyre'den Resulullah (s.a.)'m şöyle buyurduğunu nakletmektedirler: "Hiç bir sadaka hiç bir malı eksiltmez. Affetmek dolayısıyla Allah kulunun izzetinden başka bir şeyini artırmaz ve bir kimse Allah için tevazu gösterdi mi, mutlaka Allah onu yükseltir." [209]
Küfür Ve İman İle Bunların Ceza Ve Mükâfatı
150- Allah'ı ve peygamberlerini inkâr edenler, Allah ile peygamberlerinin arasını ayırmak isteyenler "Bir kısmına inanır, bir kısmını da inkâr ederiz" deyip bu ikisinin arasında bir yol tutmak isteyenler var ya;
151- İşte onlar gerçekten kâfir olanlardır. Kâfirlere alçaltıcı bir azap hazırla-mışızdır.
152- Allah ve peygamberlerine iman edip onlardan birini diğerinden ayır-mayanlara; işte onlara Allah mükâfatlarını verecektir. Allah Gafûr'dur, Ra-hîm'dir.
Belagat:
"İnanır... inkâr ederiz. kelimeleri arasında tıbâk vardır. [210]
Kelime ve İbareler:
"Bir kısmına inanır" Peygamberlerin bazısına inanır ve "bir kısmını da inkâr ederiz." Onların bir bölümünün peygamberliğini kabul etmeyiz diyerek "bu ikisinin arasında bir yol tutmak isteyenler" : Küfür ile iman arasında izleyecekleri bir yol tutanlar. "Kâfirlere alçaltıcı" küçük düşürücü "bir azap hazırlamı-şızdır.": Bu ise cehennem azabıdır. "Onlara Allah mükâfatlarını" amellerinin sevabını verecektir. "Allah" itaat ederleri bağışlayan "Gafûr'dur" Kendisine itaat eden kimselere karşı da merhanıeı ii olan "Rahîm'dir." [211]
Ayetler Akası İlişki
Yüce Allah kâfirler ile birlikte oturup kalkmayı, onlarla arkadaşlık kurmayı, onlarla samimi olmayı nehyedip münafıkların bir takım özeliklerini ortaya koyup, müminlerin dikkatlerini kötü ve çirkin sözlerden neyin açıklanmasının mubah olduğuna çektikten sonra, Kitap Ehli'nin kâfir oluş sebeplerini, imanın iki esasını açıklamak suretiyle izah etmektedir. Bu iki esas ise Yüce Allah'a iman ile peygamberler arasında herhangi bir fark gözetmeksizin bütün peygamberlere imandır. Peygamberlerin kimisine iman edip kimisini inkâr eden kimse, Cehennem azabında cezalandırılmayı hak eden kâfirlerden olur. Yani Yüce Allah müşriklerle münafıkları söz konusu ettikten sonra, Kitap Ehli olan Yahudi ve Hristiyanlardan kâfir olanları söz konusu etmektedir. [212]
Açıklaması
Yüce Allah bu ayet-i kerimelerde kendisini ve peygamberlerini inkâr eden Yahudi ve Hristiyan kâfirleri tehdit etmektedir. Çünkü Yahudi ve Hristiyanlar iman hususunda Allah ile peygamberleri arasında fark gözetmişler, ayırıma gitmişler, bazı peygamberlere iman ederken bazı peygamberleri inkâr etmişlerdir. Bunu da taassupları, miras aldıkları geleneklere körü körüne bağlılıkları, heva ve heveslerinin arkasından gitmeleri dolayısıyla yapmışlardır. Yahudiler Hz. İsa ile Hz. Muhammed dışında diğer peygamberlere iman ederken, Hristiyanlar da bütün peygamberlere iman ettikleri halde, peygamberlerin sonuncusu ve en şereflisi olan Hz. Muhammed (s.a.)'i inkâr etmişlerdir.
Peygamberlerden herhangi birisini inkâr eden kimse, diğer peygamberleri de inkâr etmiş demektir. Çünkü bütün peygamberlere iman etmek farzdır. Kıskançlık, taassup veya başka sebeplerle herhangi bir peygamberin peygamberliğini reddeden kimse, böylece iman ettiği peygamberlere olan imanın şer"î bir iman olmadığını açıkça ortaya koymuş olur.
Bundan dolayı Yüce Allah; "Allah'ı ve peygamberlerini inkâr edenler" buyruğuyla onları Allah'ı ve peygamberlerini inkâr eden kâfirler olmakla damgala-mıştır. "Allah ile peygamberlerinin arasını ayırmak isteyenler", iman hususunda onlar arasında ayırım gözetmek isteyenler, "bir kısmına inanır bir kısmını da inkâr ederiz, diyerek bu ikisi arasında bir yol tutmak isteyenler var ya" İman ile küfür arasında bir yol tutturmak, İslâm ile Yahudilik arasında uydurma bir din icat etmek isteyenler. Bunlar hakkında Yüce Allah bizlere şu haberi vermektedir: "İşte onlar gerçekten kâfir olanlardır." Onlar iman ettiklerini iddia ettikleri kimselere kesin ve tartışılmaz bir şekilde kâfir olmuşlardır. Çünkü onların imanları şer"! bir iman değildir. Zira bir peygambere Allah'ın peygamberidir, diye iman eden kimselerden olsalardı, delil ve belge itibariyle daha açık bir şekilde peygamberliği ortada olana da iman etmeleri gerekirdi. Yüce Allah kayıtsız ve şartsız olarak dini inkâr eden her bir kâfire veya bir takım peygamberlere iman edip diğerlerine iman etmediği için kâfir olan başka din mensuplarına kısacası bütün kâfirlere zelil kılıcı, küçük ve hakir düşürücü bir azabı, küfürlerinin bir cezası olmak üzere hazırlamıştır.
Böylelikle peygamberleri inkârın iki türlü olduğu açıkça ortaya çıkmaktadır: Birisi bütün peygamberleri inkâr, diğeri ise onların bir kısmını inkâr. Birinci tür inkarcı kâfirler hiç bir peygambere iman etmezler. Çünkü bunlar peygamberliği ve peygamberleri inkâr ederler. İkinci tür kâfirler ise bir takım peygamberlere iman etmekle birlikte, bir kısmına iman etmezler. Hz. Musa'ya iman edip Hz. İsâ ile Hz. Muhammed'in peygamberliğini inkâr eden Yahudiler ile Hz. Mûsâ ve Hz. İsa'ya iman ettikleri halde Muhammed (s.a.)'i inkâr eden Hristiyanlar gibi.
Allah'ın azabını hak etmek bakımından bu iki kesim arasında bir fark yoktur. Çünkü Allah'a ve peygamberlerine iman parçalanma kabul etmez. Gerçekten Allah'a iman eden bir kimse insanları doğru yola çağırmak üzere Allah'ın göndermiş olduğu peygamberlerinin tümüne iman eder. Çünkü peygamberleri gönderen O'dur. Peygamberler Allah ile yarattıkları arasında elçidir. Allah'a iman ile birlikte onun bir takım peygamberlerinin inkârı düşünülemez. Böyle bir durumda ise Hz. Musa'ya iman ederken, Hz. İsa'nın inkâr edilmesi makbul değildir. Bütün peygamberlere iman ile birlikte Muhammed (s.a.)'in inkâr edilmesi kabul olunamaz. Çünkü Hz. Peygamber onların kitaplarında anılmış, ellerindeki kitaplarda geleceği müjdesi verilmiş, o da beraberlerinde bulunan kitapları tasdik etmiştir. Kur'an-ı Kerim kendisinden önceki semavî kitaplar üzerinde bir hakim (müheymin)dir ve Allah kime peygamberliği vereceğini en iyi bilendir. Yüce Allah: "Biz sizden her birinize bir şeriat ve bir yol tayin ettik" (Mâide, 5/48) buyurmuştur.
Daha sonra Yüce Allah bundan önceki iki kesim ile birlikte üçüncü bir kesimden daha söz etmektedir ki, bunlar Müslümanlardır. Bunlardan hep birlikte söz etmesinin sebebi ise aralarında karşılaştırma yapmak, öğüt ve ibret almaktır. İşte bu Müslümanlar Allah'a ve bütün peygamberlerine iman edenlerdir. Bunlar Allah tarafından indirilen bütün kitaplara, Allah'ın gönderdiği bütün peygamberlere iman ederler. Nitekim Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: "Peygamber Rabbinden kendisine indirilenlere iman etti. Müminler de. Onların her birisi Allah'a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine iman ettiler. Biz onun peygamberlerinden hiç bir kimse arasında fark gözetmeyiz (derler)." (Bakara, 2/285)
İşte bunlar için Yüce Allah çok büyük bir mükâfat ve oldukça şerefli bir sevap ve ecir hazırlamıştır: "İşte onlara Allah" Allah'a ve peygamberlerine iman ettikleri için "mükâfatlarını verecektir. Allah Gafûr'dir, Rahîm'dir." Eğer onların bazılarının günahları varsa onların günahlarını bağışlayacaktır. Onlara iyilikle muamele edecek ve iyiliklerini kat kat artıracak şekilde onlara merhamet edecektir. Nitekim Yüce Allah kendilerini hidayete iletmek, en sağlıklı ve doğru yolu açıklamak, en üstün ve dosdoğru yolu bildirmek üzere peygamberler göndermek suretiyle de bütün kullarına gerçekten Rahîm sıfatıyla merhamet etmiştir. [213]
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler
İman ve küfür bir araya gelmez iki zıddır. İman parçalanma kabul etmez. Küfrün cezası birdir, isterse şekilleri birden çok olsun. Bütün dinleri ve peygamberleri inkâr eden, Allah'ın varlığını tanımayıp onun birliğine iman etmeyen, bütün peygamberleri inkâr eden yahut onların bazılarına iman edip diğer bazısını inkâr eden kişi kâfirdir. Kitap Ehli olan Yahudi ve Hristiyanlar da kâfirdir, çünkü onlar Resulullah (s.a.)'m peygamberliğini inkâr etmişlerdir. Ayet-i kerime Hz. Peygamberi inkârın bütün peygamberleri inkâr olduğunu açıklamaktadır. Çünkü ne kadar peygamber geldiyse hepsi de Muhammed (s.a.)'e ve diğer bütün peygamberlere iman etmeyi kavimlerine açıktan açığa emretmişlerdir. Şanı Yüce Allah da, Allah ile peygamberleri arasında ayırım gözetmenin küfür olacağını açıkça ifade ediyor. Bunun küfür oluşunun sebebi ise, Yüce Allah'ın bütün insanlara peygamberler aracılığıyla gönderdiği şeriate göre kendisine ibadet etmelerini farz kılmış olmasıdır. İnsanların peygamberleri veya peygamberlerin getirdiği şeriatleri kabul etmeyip reddetmeleri, yaratıcıyı reddetmek manasına geleceği için, küfürden başka bir şey değildir.
Yine Yüce Allah, peygamberlerin bazısına iman edip bazısını inkâr etmenin inkâr olduğunu da açıkça ifade etmiştir. İman ile küfür arasında ortalama bir yol edinmek yahut da İslâm ile Yahudilik arasında bir din uydurmak da Kur'ân şeriati tarafından reddedilmiştir.
Yüce Allah, gönderdiği son peygamberi inkâr etmeleri halinde, bu tutumlarının kendilerine fayda vermeyeceğini şu buyruklanyla pekiştirmektedir: "İşte onlar gerçekten kâfir olanlardır." Rasulünün peygamberliğini inkâr ettikleri takdirde, Onu da inkâr etmiş olurlar. Ayrıca o peygamberin geleceğini müjdeleyen her bir peygamberi de inkâr etmiş olurlar. İşte bundan dolayı onlar gerçekten kâfir olmuşlardır.
Küfrün cezası ise ayet-i kerimenin açıkladığı gibidir: "Kâfirlere alçaltıcı bir azap hazırlamışızdır." Cenab-ı Allah kâfirlerin bütün çeşitleri için hor kılıcı, zelil kılıcı bir azap hazırlamıştır.
Allah'ın varlığını, birliğini tasdik eden, bütün peygamberlere iman eden, peygamberlerin hiç birisi arasında fark gözetmeyen Müslümanlara ise Allah amellerinin mükâfatını verecektir. Allah onların isyan edenlerine mağfiret eder. Onlara hemen azap etmez, aksine tövbe ve dönüş için bir fırsat verir. Kur'ân, peygamberler, akıl, duyular, tekrarlanıp duran deneyler, iman duygusunu uyandıran olaylar aracılığı ile onları dosdoğru yola iletir. [214]
Yahudilerin İnatçı Tutumları
153- Kitap Ehli senin kendilerine gökten bir kitap indirmeni isterler. Mû-sâ'dan da bundan daha büyüğünü istemişlerdi ve: "Bize Allah'ı apaçık göster" demişlerdi de zulümlerinden dolayı onları yıldırım yakalamıştı. Sonra da kendilerine bunca açık ayetler ve deliller geldiği halde yine de buzağıya taptılar. Nihayet biz bunları affettik, Musa'ya apaçık bir hüccet verdik.
154- Söz vermelerine karşılık Tûr dağını üzerlerine kaldırdık ve onlara: "Kapıdan secde ederek girin." dedik. "Cumartesi gününde aşırı gitmeyin" dedik ve onlardan ağır bir teminat aldık.
155- Sözlerini bozmaları Allah'ın ayetlerini inkâr etmeleri, peygamberleri haksız yere öldürmeleri, "kalplerimiz perdelidir" demeleri yüzünden; hayır Allah küfürlerine karşılık onların kalplerini mühürledi de artık pek azı hariç onlar inanmazlar.
156- Bir de kâfir olmaları ve Meryem'e iftirada bulunmalarından;
157- Ve: "Allah'ın Rasulü Meryem oğlu İsa Mesih'i öldürdük" demelerinden. Oysa onu öldürmediler ve asamadılar; ancak onlara (İsa'ya) benzer gösterildi. Onun hakkında ihtilâfa düşenler an-dolsun ondan yana şüphe içindedirler. Bu hususta onların bilgileri yoktur; ancak zanna dayanmaktadırlar. Onu gerçekten öldürememişlerdir.
158- Bilakis Allah onu kendi katına yükseltmiştir. Allah Azîz'dir, Ha-kîm'dir.
159- Kitap Ehli'nden olup ölümünden önce ona inanmayacak hiç bir kimse yoktur. Kıyamet günü de aleyhlerinde şahit olacaktır.
İ’rab:
"Sözlerini bozmaları... yüzünden": Sözlerini bozmaları yüzünden onları lanetledik. "Onu gerçekten öldürememişlerdir." ibaresindeki halin ilgili olduğu yere göre üç türlü anlaşılması mümkündür: Birisi bu konuda kendileri kesin kanaat sahibi olarak onu öldürdüklerinden emin bir surette onu öldüremediler yahut kesinlikle öldürdükleri o değildi, onun o olup olmadığı hususunda şüpheli idiler yahut onu öldürüp öldüremediklerinden emin olamadılar, yani öldürme hususunda dahi şüphedeydiler.
"Kitap Ehli'nden olup... bir kimse yoktur": Kitap Ehli'nden olan herkes mutlaka ona, yani Hz. İsa'ya ölümünden önce iman eder. Bu da iki türlü anlaşılabilir: Birincisi, Kitap Ehli'nden olsun başkalarından olsun, her bir kâfir ölüm esnasında hakikati açıkça göreceğinden ona iman eder; ikincisi, Hz. İsâ ahir zamanda yeryüzüne inecek ve böylelikle Yahudilerden olsun, diğerlerinden olsun onu yalanlayan herkes ona iman edecektir. Ancak ikinci açıklama ayetin zahirine pek uygun değildir; birinci açıklama şekli daha uygundur. [215]
Belagat:
"Allah'ın Rasulü Meryemoğlu İsa Mesih": Burada onların Hz. İsa'yı rasul olmakla nitelendirmeleri, onunla alay etmek yoluyladır. Çünkü onun peygamberliğine iman etmiyorlar.
"Peygamberleri haksız yere öldürmeleri" Burada mürsel bir mecaz vardır. Çünkü peygamberlerin bir kısmı kasdedüerek bütün peygamberleri ifade edecek bir tabir kullanılmıştır. Aynı şekilde "Allah'ın ayetlerini inkâr etmeleri" buyruğunda mürsel bir mecaz vardır. Çünkü bunlar (Yahudiler) diğerlerini değil de Kur"ân ve İncil'i inkâr etmişlerdir.
"Kalplerimiz perdelidir" ifadesinde de istiare vardır. Burada perde, anlamamayı ifade etmek için kullanılmıştır.[216]
Kelime ve İbareler:
"Kitap Ehli senin... isterler.": Yahudiler senden, inatlaşmak kasdıyla, Kitabın Hz. Musa'ya indirildiği gibi semadan toptan indirilmesini isterler. "Musa'dan da bundan daha büyüğünü istemişlerdi." Onların ataları: "Bize Allah'ı apaçık göster demişlerdi de onları yıldırım yakalamıştı" Bu isteklerindeki aşırılık ve zulümlerine karşı bir ceza olmak üzere ölümleriyle sonuçlanan semadan inen bir ateş geldi, "açık ayetler": Allah'ın birliğine delâlet eden mucizeler ile Hz. Musa'nın peygamberliğine apaçık delil teşkil eden denizin yarılması, beyaz el ve asa gibi mucizeler. "Nihayet biz bunu affettik" Onları toptan imha etmedik. "Musa'ya apaçık bir hüccet verdik." Onlara tövbe etmek üzere kendilerini öldürmeleri emrini vermek suretiyle Musa'ya onların üzerine apaçık bir tasallut verdik, onlar da ona itaat ettiler.
"Söz vermelerine karşılık" Onlardan söz alınması dolayısıyla böyle olmuştu, ta ki sözlerini bozmasınlar. "Tûr dağını" Tûr dağı onların o sırada eteklerinde bulundukları dağdı. Bu dağı, korksunlar ve misakı kabul etsinler diye "üzerlerine kaldırdık ve onlara: Kapıdan secde ederek" kasabanın kapısından secde ederek "girin, dedik" Zilletini izhar ederek, itaatle boyun eğerek ve eğilerek giriniz. "Cumartesi gününde aşırı gitmeyin": Size mubah kılınan sınırları aşmayın, o günde hileli yollarla balık avlamaya çalışarak cumartesi gününün saygınlığını çiğnemeyin, "...kalplerimiz perdelidir": Senin söylediklerini kavramayı önleyecek şekilde kalplerimiz örtülüdür. "Allah kalplerini mühürledi": Küfürleri sebebiyle kalplerine mühür bastı; o bakımdan onlar hiç bir öğüdü anlayamamaktadır. "Pek azı hariç onlar anlayamazlar": Abdullah b. Selâm ve arkadaşları gibileri dışında iman eden bulunmaz, "...büyük iftirada bulunmaları..." Hz. Meryem'e zina isnadında bulunarak ortaya dehşet verecek, hayrete düşürecek bir yalan atmışlardı. "Allah'ın rasulü Meryem oğlu İsa Mesih'i öldürdük diye" iddiada bulunmuşlardı. İşte bütün bunlar sebebiyle biz onlara azap verdik. [217]
Nüzul Sebebi
İbni Cerîr et-Taberî, Muhammed b. Ka'b el-Kurazî'den şöyle dediğini rivayet etmektedir: "Yahudilerden bazı kimseler Resulullah (s.a.)'m yanına gelerek dediler ki: "Musa bize, Tevrat levhalarını Allah'tan getirdi. Haydi, seni tasdik etmemiz için sen de bizlere bu şekilde levhalar getir!" Bunun üzerine Yüce Allah da: "Kitap Ehli senin kendilerine gökten bir kitap indirmeni isterler... Meryem'e büyük iftirada bulunmalarından..."a kadar olan buyrukları indirdi. Yahudilerden birisi diz üstü çöküp şöyle dedi: "Allah sana da, Musa'ya da ve hiçbir kimseye de hiçbir şey indirmiş değildir." Bunun üzerine Yüce Allah: "Allah'ı gerektiği gibi bilip tanıyamadılar." (En'am. 6/91; Hacc, 22/74; Zümer, 39/67) buyruklarını indirdi.
Yine rivayet edildiğine göre Ka'b b. el-Eşref ile Finhâs b. Âzûrâ ve başkaları Resulullah (s.a.)'a şöyle dediler: Sen gerçekten bir peygamber isen Musa'ya verildiği gibi sen de bize semadan toptan bir kitap getir. Bunun üzerine bu ayet-i kerimeler nazil oldu. İbni Cüreyc şöyle der: Hz. Peygamberden üzerlerine: "Allah'tan filâna, filâna ve filâna kendilerine getirmiş olduğu şeylerde onu tasdik etmelerine" dair yazılmış bir levha getirmesini istediler.
Müfessirlerce bilindiğine göre Yahudiler, Muhammed (s.a.)'den gözleri önünde semaya çıkmasını istemişlerdir. Bu şekilde semaya çıkıp üzerlerine tıpkı Musa'ya Tevrat'ın verildiği gibi, bir defada iddia ettiği şeyler hususunda kendisini doğrulayacak yazılı bir kitabı üzerlerine indirmesini istemişlerdir. Onlar bu isteği Resulullah (s.a.)'la inatlaşmak üzere ileri sürmüşlerdi. Yüce Allah da böylelikle onların atalarının Hz. Musa'ya karşı bundan daha büyük ve daha muazzam bir istekte bulunmak suretiyle inatlaştıklarını bildirdi ve: "Bize Allah'ı apaçık göster" demiş olduklarını zikretti.
Onlar bu sözleri işi yokuşa sürmek, inatlaşmak, küfür ve inkâr kasdıyla söylemişlerdi. Nitekim daha önce Kureyş kâfirleri de Resulullah (s.a.)'tan böyle bir istekte bulunmuşlardı. Bu da İsrâ suresinde şöylece dile getirilmektedir. "Ve dediler ki: Sen bize yerden bir kaynak fışkırtmadıkça sana asla iman etmeyeceğiz". (İsrâ, 17/90). [218]
Ayetler Arası İlişki
Ayet-i kerimeler kendilerinden önceki ayetlerle ilişkilidirler. Bunların da konusu Kitap Ehli'dir. Bundan önceki ayet-i kerimeler onların küfürlerini açıklamaktaydı. Çünkü onlar: "Peygamberlerin kimisine iman eder, kimisini inkâr ederiz." diyorlardı. Bu ayet-i kerimeler de onların işi yokuşa sürdüklerini, ayak direttiklerini, inat ve inkâr olsun diye bir takım şeyler istediklerini göstermektedir. [219]
Açıklaması
Kitap Ehli olan Yahudiler senden, üzerlerine senin Allah tarafından kendilerine gönderilmiş peygamber olduğuna tanıklık edecek semavî bir hat ile yazılmış bir kitap indirmeni isterler. Bu, onların dinin gerçeğini, peygamberlik ve risaletin anlamını bilmediklerinin, ilâhî meşietin ve rabbanî hikmetin anlamını idrâk etmediklerinin delilidir: "Eğer üzerine kâğıtlar içerisinde bir kitap in-dirsek, onlar da elleriyle ona dokunsalardı, hiç şüphesiz kâfir olanlar: Muhakkak bu apaçık bir büyüdür, diyeceklerdi." (En'âm, 6/7) Bu bilgisizliklerinin sebebi ise, Allah'ın kendileriyle peygamberlerini desteklediği gerçek mucizeler ile büyücülerin hile ve göz bağcılıklarını ayırdedememeleridir.
Onların bu istekleri iyi niyetli bir istek değildir. Bu istek ikna olmak, samimiyetle belge ve delil istemek maksadıyla yapılmış değildir. Böyle bir istek işi yokuşa sürmek, karşısındakini aciz bırakmak ve zora sokmak maksadıyla yapılmıştır. Hasan-ı Basrî şöyle der: Eğer onlar bunu doğruyu bulmak kasdıyla istemiş olsalardı, şüphesiz onlara istediklerini verirdi.
Ey Muhammedi Sen onların bu istekleri dolayısıyla hayrete düşme, şaşırma. Çünkü onlar Musa'dan bundan daha büyük bir istekte bulunmuş ve şöyle demişlerdi: Bize Allah'ı herhangi bir engel ve perde söz konusu olmaksızın gözle görülecek şekilde, açıkça göster. İşte bu, onların Allah'ı gereği gibi bilemediklerinin delilidir. Çünkü onlar Allah'ın gözler ile idrâk edilebilecek sınırlı bir cisim olduğunu sanmışlardı.
Böyle bir isteği ataları yapmış olmakla birlikte Hz. Peygamberimiz çağında yaşayan Yahudilere bu istekte bulunmanın nisbet ediliş sebebi, atalarının yaptıklarına razı olan ve onları taklit eden mirasçıları oluşlarmdandır. İşte bu da fertlerinin bir kısmının yaptığı işlere razı olması halinde, aynı ümmetin birbiri ile dayanışma içerisinde, birlik içerisinde oluşunun şekillerinden birisidir.
Aciz bırakmak arzusuyla yapılan bu istekleri dolayısıyla, kendilerinin ölümlerine sebep olan yıldırımın düşmesi ile cezalandırılmışlardı. Sonra Allah onları diriltmişti.
Söz konusu bu diriltme Bakara suresinde yer alan şu buyruklarda açıklanmaktadır: "Hani: Ey Mûsâ! Allah'ı açıktan açığa görmedikçe asla sana iman etmeyeceğiz, demiştiniz de bu sebepten siz bakıp dururken yıldırım gelip sizi yakalamıştı. Sonra da şükredersiniz diye ölümünüzün ardından sizi diriltmişti" (Bakara, 2/55-56).
Diriltmelerinden sonra Mısır topraklarında Hz. Mûsâ tarafından gösterilen bunca göz kamaştırıcı mucizeleri ve reddedilemez gerçekleri görüp düşmanları olan Firavun ve askerlerinin denizde boğulup helak edilişini görmelerine rağmen, henüz bu yerden fazla uzaklaşmamışken putlara tapınan bir topluluğun yanından geçtiler de Hz. Musa'ya: "Onların tanrıları olduğu gibi sen de bize bir tanrı yap" dediler. Yüce Allah onların buzağıya ilâh edinmelerini A'râf suresinin 152. ayetinde Ta-ha suresinin de 88. ayetinde söz konusu etmektedir. Buzağıyı bu şekilde ilâh edinmeleri ise Hz. Musa'nın Yüce Allah'a münacata gidişi sırasında olmuştu. Hz. Mûsâ yanlarına dönünce yaptıklarından tövbe ettiler ve birbirlerini öldürdüler. Aralarından buzağıya tapınmamış olanlar tapınmış olanları öldürdü. Daha sonra Yüce Allah onları diriltti ve tövbe etmeleri üzerine onları affetti. Hz. Musa'ya da apaçık bir delil ve belge verdi. Yani güçlü, açık seçik, rahatlıkla görülüp tanınacak bir belge: Asa, denizin yarılması ve beyaz el gibi. Bunlara ayet-i kerimede "sultan" adının veriliş sebebi ise, bu gibi belgeleri getirenin belgesinin kahredici, yani ister istemez kabul edilmesi gereken bir belge oluşundandır. Bu belge görülmekte insanların benzerini getirmelerinin mümkün olmadığı bilindiğinden, kalpler buna boyun eğmek zorunda kalır.
Onların tövbeleri birbirlerini öldürmeleri şeklinde olup bu kendilerine: "Artık bırakınız" denilinceye kadar devam edip gitti. Bu öldürülen kimse için şehitlik, hayatta kalan için bir tövbe idi. Nitekim Yüce Allah Bakara suresinde şöyle buyurmaktadır: "Hani Mûsâ kavmine şöyle demişti: Kavmim, şüphesiz sizler buzağıyı ilâh edinmekle kendinize zulmettiniz. Haydi sizi yaratana tövbe ediniz, bunun için de kendinizi (birbirinizi) öldürünüz. Böylesi sizi yaratan nez-dinde sizin için daha hayırlıdır. O da tövbenizi kabul etti. O tövbeleri çokça kabul edendir, Rahîm'dir." (Bakara, 2/54) İsrailoğulları'nın karşı karşıya kaldıkları durumlardan ve tedip edilme üslûplarından hayrete düşürücü birisi de Yüce Allah'ın üzerlerine Tûr dağını adeta bir gölge yapan bir bulut gibi kaldırmış olmasıdır. O sırada onlar o dağın vadisinde bulunuyorlardı. Tûr"un bu şekilde tepelerine kaldırılması ise, Tevrat hükümlerine bağlı kalmayı kabul etmeyip Hz. Musa'nın getirdiklerine itaati reddetmeleri esnasında olmuştu. Bu şekilde cezalandırılmalarının sebebi ise, Yüce Allah'ın önceden kendilerinden almış olduğu, kendilerine indirilenler gereğince tam bir ciddiyet ve ihlâs ile amel edeceklerine dair sözleriydi.
Daha sonra itaat etmeye mecbur edildiler, onlar da itaate dönüp secde ettiler. Dağ, tepelerine düşer korkusuyla başlarının üstünde duran dağa baka kaldılar. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Hani biz bir zaman dağı üzerlerine sanki bir gölgelikmiş gibi çekip kaldırmıştık da üstlerine düşecek sanmışlardı. Size verdiğimizi kuvvetle alın (demiştik)" (A'râf, 7/171).
Onlara kasabanın, yani Beytulmakdis'in kapısından secde ederek, yani zillet ve itaatle boyun eğerek girmeleri, girerken de "hıttah" demeleri emrolun-muştu. Bunun anlamı şuydu: "Allah'ım, Cihadı terkedip ondan yüz çevirdiğimiz için ve bundan dolayı da kırk yıl boyunca şaşkın şaşkın dolaştığımız için kazanmış olduğumuz günahları üzerimizden kaldır." Ancak hem söylemeleri emrolunan sözü söylemeyip muhalefet ettiler, hem de yapmaları istenen davranışı da değiştirdiler. Kendilerinden söylemeleri istenilen söz yerine "Arpa içinde bir buğday", diye bir söz söyleyerek ve kıçları üstünde sürünerek girdiler.
Yüce Allah, cumartesi yasağına riayet etmelerini ve bu kendileri için şer"î bir hüküm olarak devam ettiği sürece Allah'ın kendilerine yasak kıldıklarına bağlı kalmalarını emrederek Hz. Dâvûd aracılığı ile şöyle buyurmuştu: "Cumarteside haddi aşmayın." Yani dünyevî işlerle uğraşmak suretiyle o hususta Allah'ın size belirlemiş olduğu sınırları çiğnemeyin. Ancak onlar bu hususta balık avlamak ile ilgili bilinen hilelerini yaptılar ve emre muhalefet ettiler: "Andolsun sizler cumartesi hususunda aranızdan haddi aşanları bilmişsinizdir. Biz de kendilerine: Hor ve hakir maymunlar olunuz, dedik." (Bakara, 2/65)
Allah da onlardan çok ağır bir misak almıştı. Yani Tevrat'a tam bir ciddiyetle, bütün güçleriyle sarılıp onun gereğince amel edeceklerine, Hz. İsa ile Hz. Muhammed'in gönderilecekleri müjdesini gizlemeyeceklerine dair oldukça sağlam bir söz almıştır, fakat onlar bu hususta da muhalefet ettiler, isyan ettiler, Allah'ın haram kıldıklarını işlemek için hileli yollara saptılar. Nitekim A'râf suresinde bu hususa şöyle değinilmektedir: "Bir de onlara deniz kaıyısındaki o kasabayı sor. Hani onlar cumartesi gününde haddi aşmışlardı. Çünkü cumartesilerinde balıklar akın akın meydana çıkarak yanlarına geliyor; cumartesi tatil yapmadıklarında ise gelmiyorlardı. İşte biz itaatten çıktıklarından dolayı kendilerini böylece imtihan ediyorduk." (A'raf, 7/163)
Yüce Allah bu misakı söz konusu ettikten sonra, onların başlarına gelen ilâhî ceza ve gazabın sebeplerini de zikretmektedir. Bu sebep ise ilâhî emirlere karşı gelmenin en çirkinlerinden olup Allah'ın kendilerinden almış olduğu sözü bozmuş bulunmalarıdır. Böylelikle onlar Allah'ın haram kıldığını helâl, helâl kıldığını da haram kıldılar. "Sözlerini bozmaları... yüzünden" Yahudilerin sözlerini bozmaları, peygamberlerinin doğruluklarına delil teşkil eden Allah'ın ayetlerini (ve mucizelerini) inkâr etmeleri, Zekeriyyâ ve Yahya (a.s.) (ikisine de selâm olsun) gibi peygamberleri de günahsız ve haksız yere öldürmeleri, kalplerimiz perdelerle kaplıdır demeleri yüzünden senin kendilerini davet ettiğin hiç bir şey onların kalplerine ulaşmamaktadır: "Ve dediler ki: Bizim kalplerimiz bizi kendisine davet ettiğin şeye karşı örtüler içerisindedir. Kulaklarımızda bir ağırlık da vardır. Bizimle senin aranda da bir perde bulunmaktadır. Haydi sen yapacağını yap, biz de yapanlarız." (Fussilet, 41/5) Yüce Allah onlara gerçeğin böyle olmadığını aksine İsa ve Muhammed (a.s.)'i inkâr etmeleri sebebiyle Allah'ın kalplerini mühürlediğini, bundan dolayı da hidayet nurunun kalplerine ulaşmadığını bildirdi; tıpkı başka bir nakış ve şekle sokulamayan sikke haline getirilmiş paralar gibi. Onlar, aralarından Abdullah b. Selâm ve arkadaşları gibi pek azı müstesna, iman etmezler.
İsa (a.s.)'ya kâfir olmaları, İncil'i inkâr etmeleri, bakire ve tertemiz Hz. Meryem'i fuhuş ile itham etmeleri, aralarında salih bir insan olarak bilinen Yûsuf en-Neccâr ile ilişki kurduğunu söylemeleri -ki bu suçsuz bir kimseyi dehşete düşüren büyük bir iftira, uydurulmuş bir yalandır-, Meryem oğlu İsa'yı öldürdüklerini iddia etmeleri ve onun daveti ile alay olsun diye onu Allah'ın peygamberi diye nitelendirmeleri... Buna karşılık Kur'ân-ı Kerîm: O Allah'ın oğludur, diyen Hristiyanlara cevap olmak üzere Meryem'in oğlu olmak ile onu nitelendirmekte ve Yahudilere de şu şekilde cevap vermektedir: Durum şu ki, onlar iddia ettikleri gibi İsa'yı ne öldürdüler, ne de astılar; fakat Allah bir başka kişiyi ona benzetti ve onlar da onu astılar. Onlar kesin olarak İsa'yı öldürmediler. Yani öldürdükleri kişinin bizzat İsa olduğunu kesin bir kanaate sahip olarak öldürmüş değillerdir. Çünkü Hz. İsa'ya benzeyen kişiyi öldürüp asanlar, İsa'yı tanımıyorlardı. İncillerde bilindiğine göre ise Hz. İsa'yı askerlere teslim eden kişi İsharyotlu Yahuda'dır.
Diğer taraftan Hz. İsa'nın kendisinin mi, yoksa başkasımn mı çarmıha geril-diği hususunda ihtilâf içerisindedirler. Onlar durumun gerçek mahiyeti hakkında şüphe ve tereddüt etmekte olup, kesin bir bilgiye sahip değillerdir. Bu hususta zanna, karinelere ve hakka asla ulaştıramayan bazı emarelere uymaktadırlar.
Yüce Allah Hz. İsa'yı Yahudilerin ellerinden kurtarmış ve onu kendisine kaldırmıştır. Nitekim Âl-i İmran suresinde şöyle buyurulmaktadır: "Hani Allah şöyle demişti: Ey İsâ! Şüphesiz ben seni vefat ettirecek, seni bana doğru kaldıracak ve seni inkâr edenler arasından tertemiz edip çıkaracağım, demişti." (Âl-i İmran, 3/55) İbni Abbâs şöyle der: Ben seni vefat ettireceğim, sözünün anlamı "seni öldüreceğim"dir. Vehb: Allah onu üç gün boyunca ölü bıraktı, sonra diriltti, sonra da onu yükseltti, demiştir. İbni Cerîr de şöyle der: Onun vefat ettirilmesi yükseltilmesi, kaldırılması demektir.[220] Çoğunluk ise şöyle demiştir: Burada vefattan kasıt uykudur. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Geceleyin (uyku ile) size vefat ettiren (öldürür gibi uyutan) odur." (En'âm, 6/60) Bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: "Allah ölümleri vaktinde ruhları alır. Ölmeyeninkini de uykusunda (ruhunu alır)." (Zümer, 39/42) Hasan-ı Basrî Resulullah (s.a.)'m Yahudilere dediğini söyler: "İsa ölmedi. Şüphesiz o Kıyamet gününden önce size geri dönecektir." Yani müfessirler arasında meşhur olan görüşe göre Yüce Allah Hz. İsa'yı ruh ve cesedi ile semaya kaldırmıştır. Râzî şöyle der: Bundan maksat: "Ben seni kendime has lütuf ve keremime mazhar kılacağım yere yükselteceğim." demektir. Bunu kendisine doğru kaldırma diye nitelendirmesi ise bu durumun şanını yükseltmek, azametine dikkat çekmek içindir. Nitekim Yüce Allah'ın Hz. İbrahim'in söylediğini naklettiği: "Ben Rabbime gidiyorum." (Saffat, 37/99) ifadesi de bu kabildendir. Oysa Hz. İbrahim Irak'tan Şam'a doğru gitmişti. Bütün bunlardan kasıt ise azametine ve yüceliğe dikkat çekmektir. "Seni bana doğru yükselteceğim, kaldıracağım." ayeti derece ve mevki itibariyle yüksekliğe delil olup mevki ve cihet itibariyle değildir. Nitekim Yüce Allah'ın': "Sana tabi olanları Kıyamet gününe kadar kâfir olanların üstünde tutacağım." (Âl-i İmran, 3/55) buyruğundaki üstünde olmak da mekân itibariyle bir üstünlük değildir, derece ve yükseklik itibariyle bir üstünlüktür.[221]
Daha sonra Yüce Allah, Hz. İsa'yı çarmıha gerilmekten koruyup, onu zalim Romalılarla Yahudilerden kurtarıp kendisine doğru yükseltmesine: "Allah Azîz'dir, Hakîm'dir" buyruğunu delil getirmektedir. Yani şüphesiz ki, Allah asla mağlup edilemeyen güçlüdür. O yaptıklarında, bütün takdirlerinde ve yaratmayı takdir ettiği, hükmettiği bütün işlerinde hikmeti sonsuz olandır. Her kişiye amelinin karşılığını verir. Dünyada Yahudilere verdiği karşılıklardan birisi de onların karşı karşıya kaldıkları zillet, yoksulluk ve yeryüzünün dört bir tarafına dağılmışlıktır.
İsâ Mesih'in çarmıha gerilmesi ve yükseltilmesi ile ilgili bizim bu akidemiz, varlık âleminde en sağlam ve güvenilir bir kaynak olan Allah'ın kelâmı Kur'an-ı Kerim'dendir ve Kur'an-ı Kerîm bizlere tevatür yoluyla nakledilmiştir. O bakımdan sıhhati sabit olmamış başka bir takım rivayetleri tasdike mahal yoktur. Hatta sağlam olmayan bu rivayetler arasındaki çelişkiler ve pek çok tutarsızlıklar da kendileri hakkında kesin bir şüpheyi ortaya koymakta, diğer taraftan da bunların asla güvenilir olmadıklarını kesinlikle ifade etmektedir.
Ayrıca Hz. İsa'nın aşılmadığını söylemek, Hz. İsa'nın şerefine daha çok yakışır, onun üstünlüğünü daha iyi ifade eder. Onun insanlığın ve dünyanın, Hz. Adem ve çocuklarının günahlarını affettirmek için kendisini feda ettiğini, söylemeye gelince: Bu, Hristiyanlığın vehimlerinden ve insanlar tarafından tedvin edilmiş İndilerde yer alan hikâyelerdendir. Çünkü Yüce Allah günahtan kurtulmayı tövbe etmeye bağlı kılmıştır. Hz. Âdem de tövbe etmiş ve bu problem böylelikle sona ermiş, Allah da onun tövbesini kabul etmiştir: "Derken Âdem Rabbinden bir takım kelimeler telakki etti, Allah da onun tövbesini kabul etti. Şüphesiz ki O, çokça tövbeleri kabul edendir, Rahimdir." (Bakara, 2/37)
Aklı başında hiçbir kimse Hz. İsa'nın kendisini feda etmesi ve Mesih'e uyanların masiyetleri işlemelerini mubah kılmasını kabul edemez. Çünkü Mesih, onlara göre günahlarını affettirmek üzere asılmıştır.
Daha sonra Yüce Allah Hz. Mesih hakkında kesin sözü söylemekte ve Kitap Ehli'nden herkesin, ölüm gelip kendisini bulduğu esnada Hz. İsa hakkındaki gerçeği açıkça göreceğini ve herhangi bir eğrilik söz konusu olmaksızın gerçek ve doğru şekilde ona iman edeceğini, böylelikle Yahudilerin Hz. İsa'nın yalan söylemeyen doğru sözlü bir peygamber olduğunu, Hristiyanlarm da ne ilâh ne de ilâhın oğlu olmayıp insan olduğunu bileceğini ortaya koymaktadır.
Yüce Allah'ın: "Ölümünden önce ona inanmayacak hiç bir kimse yoktur." buyruğuna gelince: Bu, şu takdirdeki hazfedilmiş bir mevsufa sıfat olarak gelmiş bir yemin cümlesidir: Yani -Andolsun ki- Kitap Ehli'nden olup da ona iman etmeyecek hiç bir kimse yoktur. Yüce Allah'ın şu buyrukları da bu kabildendir: "Bizden bilinen bir mevkii bulunmayan hiç bir kimse yoktur." (Sâffât, 37/164); "Aranızdan ona uğramayacak hiçbir kimse yoktur." (Meryem, 19/71). Buyruğun anlamı şudur: Yahudi ve Hristiyanlardan olup da ölümünden önce Hz. İsa'ya iman etmeyecek, onun Allah'ın kulu ve rasulü olduğuna inanmayacak hiç bir kimse yoktur. Yani bunlardan her bir kimse ölümü görüp canı çıkmadan önce imanın kendisine fayda vermeyeceği bir zamanda ona inanacaktır. İmanın bu zamanda fayda vermeyişinin sebebi ise teklif (dinî sorumlulukla muhatap olma) zamanının artık sona ermiş olmasıdır.[222] Diğer taraftan artık herkesin bilmediği hususlar açıkça ortaya çıkacak ve ona iman edecek; ancak bu iman ölüm meleğini gördükten sonra ona fayda vermeyecektir.[223]
Kıyamet gününde de Hz. İsa Yahudiler aleyhine, kendisini yalanladıklarına dair, Hrıstiyanlar aleyhine de kendisini Allah'ın oğlu diye çağırdıklarına dair şahitlik edecek ve böylelikle onun gerçek durumu ortaya çıkmış olacaktır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Ben onları senin bana emretmiş olduğun, benim de Rabbim sizin de Rabbiniz olan Allah'a ibadet ediniz, demekten başka bir şey söylemedim ve ben aralarında bulunduğum sürece onlara karşı şahit idim." (Mâide, 5/117) Yani o aralarından iman eden kimselere iman ettiklerine, kâfir olan kimseler aleyhine de kâfir olduklarına dair şahitlik edecektir. Çünkü her bir peygamber Yüce Allah'ın şu buyruğunda da olduğu gibi ümmetine karşı bir şahittir: "Her ümmetten birer şahit getirip bunların üzerine de seni şahit olarak getirdiğimiz zaman (halleri) nice olur." (Nisa, 4/41) Katâde "kıyamet günü de aleyhlerinde şahit olacaktır." ayetiyle ilgili olarak şunları söylemektedir: Onlara karşı Allah'tan aldığı risaleti kendilerine tebliğ ettiğine ve Yüce Allah'a kulluğunu ifade ettiğine dair şahitlik edecektir. [224]
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler
Ayet-i kerimeler aşağıdaki hususları göstermektedir:
1- Yahudilerin ahlâk ve karakteri oldukça katı, değişken ve gariptir. Hakka bir türlü boyun eğmezler. Hakka karşı mücadele edip dururlar. Haktan uzaklaşarak aciz bırakmak, inkâr, inat, sapmak ve işi yokuşa sürmek maksadıyla bir takım şeylerin gerçekleştirilmesini istemeye koyulurlar.
Peygamber (s.a.)'den, gökten Musa'nın getirdiği şekilde bir defada indirilmiş ve filâna filâna yazılı, iddiasını doğrulayan, söyleyeceklerinden onu tasdik eden bir kitap indirmesini -sırf işi yokuşa sürmek maksadıyla- istemişlerdi.
Hz. Musa'dan da Yüce Allah'ı kendilerine açıkça ve gözle görülecek şekilde göstermesini istemişlerdi. Yüce Allah'ın Hz. Musa'yı kendileriyle desteklediği beyaz el, asa, denizin yarılması ve buna benzer Allah'tan başka hiçbir kimsenin mabud olmadığını ortaya koyan bir çok mucize ve kesin delile rağmen yahudiler buzağıyı ilâh edinmişlerdi.
2- Yahudiler maddeden başka bir şeye boyun eğmezler. Bundan dolayı Yüce Allah, onları Tevrat'a ve Hz. Musa'ya itaat etmeye, korkutmak maksadıyla dağlan tepelerine adeta bir gölge imiş gibi kaldırarak, mecbur etti.
3- Yahudiler hilekâr, aldatıcı ve düzenbaz bir kavimdir. Allah onlara cumartesi gününe saygı göstermelerini, o günde çalışmamalarını emrettiği halde, onlar cuma gününde deniz kıyılarına bir takım engeller koymak suretiyle hileli bir şekilde balık avlama yoluna gittiler. Denizin yükselmesi ile bu günde gelen balıklar, denizin geri çekilmesiyle bu engellere takılıp kalırlardı.
4- Yahudiler verdikleri sözleri bozar, antlaşmalarına muhalefet ederlerdi. Allah onlardan Tevrat gereğince amel edeceklerine dair pekiştirilmiş bir söz aldığı halde onlar bu sözleri bozdular ve çok az görülen bir cüretkârlık ile bu ahdin gereğini yerine getirmediler, muhalefet ettiler.
5- Bir çok sebep dolayısıyla Allah'ın gazabına uğramayı ve zalim Romalıların tasallutuna maruz kalmayı hak ettiler. Bu sebeplerin bir bölümü ise verdikleri sözleri bozmaları; Allah'ın ayetlerini inkâr etmeleri; Hz. İsa ile Muham-med'in peygamberliğini kabul etmeyişleri; haksız yere günahsız olarak peygamberleri öldürmeleri; kalplerimiz örtülüdür, o bakımdan hayır ve ilâhî hidayet bize nüfuz etmez, diyerek ilâhî emirlere meydan okumaları; Hz. İsa'yı inkâr edip İncil'e inanmamaları; Hz. Meryem'e zina iftirasında bulunmaları, onun Yûsuf en-Neccâr ile ilişki kurduğu iftirasını -ki bu çok büyük bir iftiradır-atmaları; Hz. Meryem'in oğlu İsa Mesih'i öldürdüklerini iddia etmeleridir.
6- Allah'ın kesin ve doğru haberleri ile pekiştirilmiş değişmez gerçek şudur: Onlar Hz. İsa'yı öldüremediler ve asamadılar. Aksine Allah onlara karşı Hz. İsa'yı himaye edip korudu, onların hile, tuzak ve desiselerinden onu kurtardı ve ya -çoğunluğun söylediği gibi- gerçek manada ruh ve cesedi ile birlikte onu semaya yükselterek kendisine kaldırdı. Çünkü Yüce Allah mekândan münezzehtir ya da er-Râzî'nin de söylediği gibi makam ve mevkisini yükseltmek, onu tanzim edip yüceltmek maksadıyla onu yükseltmiştir.
7- Yahudi ve Hristiyanlardan olup da ölümünden önce Hz. İsa'nın gerçeğini idrâk etmeyecek ve imanın fayda vermeyeceği, yani ölüm meleğini göreceği vakit gerçek anlamıyla iman etmeyecek hiç bir kimse yoktur. Bu esnada imanın fayda vermeyiş sebebi ise, artık hayattan ümidin tam anlamıyla kesilmesi (ye's hali) ve imanın artık ölüm halinin fiilen başgöstermesi zamanında oluşu dolayısıyladır. Yahudi olan bir kimse böyle bir vakitte onun Allah'ın peygamberi olduğunu ikrar eder. Hristiyan olan bir kişi ise Hz. İsa'nın Allah'ın rasulü olduğunu ikrar eder. Bu aynı şekilde bir takım hadis-i şeriflerden de bilinen bir gerçektir. Buharî, Ubâde b. es-Sâmit'ten şöyle dediğini rivayet etmektedir: Resulullah (s.a.) buyurdu ki: "Mümin olan bir kimse ölüm ile karşı karşıya kaldığında ona Allah'ın rızası, Allah'ın lütuf ve ikramı (ve keremi) müjdesi verilir. Kâfirin ölüm vakti geldiği vakit ise Allah'ın azap ve cezası ona bildirilir." İbni Merdûvey ise İbni Abbâs'ın şöyle dediğini rivayet etmektedir: "Cennet ya da cehennemdeki yerini görmedikçe hiç bir kimse dünyadan ayrılmaz."
8- Kıyamet gününde Hristiyanlar, Hz. İsa'nın kendisini yalanlayanları yalanlamasını ve kendisini doğrulayanları da doğrulamasını, ayrıca kendisinin Allah'ın oğlu olduğuna dair iddialardan uzak olduğunu ortaya koyan şahitliği ile karşı karşıya kalacaklardır. Onun Allah'ın kulu ve rasulü olduğu ikrarında bulunduğunu, hem kendisinin hem onların Rabbi olan Yüce Allah'a ibadete davet ettiğini, hayatta kaldığı sürece kendisinin onları gözetip durduğunu, fakat vefatından sonra sapmalarından dolayı Allah'a özür beyan ettiğini göreceklerdir. [225]
Yahudilerin Zulümlerinin Ve Faiz Almalarının Akıbeti İle Aralarından İman Edenlerin Ecirleri
160- Yahudilerin zulümleri sebebiyle ve bir de Allah yolundan çokça alıkoymalarından dolayı, kendilerine helâl kılınmış hoş şeyleri yasakladık.
161- Bir de kendilerine yasaklanan faizi almalarından ve haksız yere insanların mallarını yemelerinden ötürü. Onların kâfir olanlarına elem verici bir azap hazırladık.
162- Fakat onlardan ilimde derinleşmiş olanlar ve iman edenler sana indirilene ve senden önce indirilmiş olana da iman ederler. Namaz kılanlara, zekât verenlere, Allah'a ve ahiret gününe inananlara gelince: elbette onlara büyük bir mükâfat vereceğiz.
Belagat:
"İlimde derinleşmiş olanlar" ifadesinde bir istiare vardır. Burada derinleşmiş olmak, ilimde sebat göstermek ve oldukça iyi bilgi sahibi olmak hakkında istiare yoluyla kullanılmıştır. "Elbette onlara büyük bir mükâfat vereceğiz" ifadesinde ise gaipten hitaba bir geçiş vardır. Çünkü ifade asıl itibariyle "onlara verecektir" şeklinde olmalıydı. "Ecir" kelimesinin nekire gelmesi ise bu ecrin büyüklüğünü ifade etmek içindir. [226]
Kelime ve İbareler:
'Yahudilerin" Yahudiler buzağıya taptıktan sonra tövbe eden kimselerdir. "zulümleri sebebiyle, kendilerine helâl kılınmış hoş şeyleri yasakladık." Burada sözü geçen haram kılınan şeyler ise "Biz onlara her tırnaklıyı haram kıldık..." (En'âm, 6/146) ayetinde sözü geçenlerdir. "Bir de Allah yolundan çokça alıkoymalarından": İnsanları Allah'ın yolundan çokça alıkoymalarından "dolayı kendilerine helâl kılınmış hoş şeyleri yasakladık" , Tevrat'ta "yasaklanan faizi almaları ve haksız yere insanların mallarını yemelerinden ötürü." Hüküm verirken yönetirken, rüşvet vs. yoluyla başkalarının mallarını yediklerinden dolayı. "İlimde derinleşmiş olanlar" İlimde sapasağlam bir noktaya ulaşan, onu çok iyi belleyen kimseler. "İman edenlere gelince" muhacir ve en-sara gelince, "elbette onlara büyük bir mükâfat vereceğiz." Bu büyük mükâfat, cennettir. [227]
Ayetler Arası İlişki
Bu ayet-i kerimeler Yahudilere dair açıklamaların bir devamıdır. Yüce Allah Yahudilerin çirkin davranışlarını, gazabına sebep olan fiillerini sayıp döktükten sonra, burada da dünya hayatında kendilerine verdiği bir çeşit azabı söz konusu etmektedir ki, bu da bazı temiz ve helâl şeylerin haram kılmışıdır. Ahirette ise onlara oldukça can yakıcı bir azap söz konusudur. Aralarından sa-lih olan müminler için büyük bir ecir olan cennet vardır. [228]
Açıklaması
Yüce Allah Yahudilerin işlemiş oldukları çok büyük günahlar sebebiyle, yani zulümleri dolayısıyla onlara -belki dönerler diye- daha önce helâl kılmış olduğu hoş ve temiz bir takım şeyleri haram kılmış olduğunu haber vermektedir. Nitekim bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: "Tevrat'ın indirilmesinden önce İsrail'in (Yakûb'un) kendisine haram ettikleri şeyler müstesna, bütün yiyecekler îsrailoğulları'na helâl idi." (Âl-i İmran, 3/93) Maksat bütün yenecek şeylerin Tevrat'ın indirilişinden önce onlara helâl olduğudur. Bunlardan tek istisna, İsrail'in kendisine haram kılmış olduğu deve eti ve sütü idi.
Daha sonra Yüce Allah Tevrat'ta pek çok şeyi haram kıldı. Nitekim şöyle buyurmaktadır: "Biz Yahudilere bütün tırnaklıları haram kıldık. Sığır ve koyunun iç yağlarını da haram kıldık. Ancak karınlarındaki yağlar ile sırtlarına ve bağırsaklarına yapışan veya kemiklere karışan (yağlar) müstesna. Bunu onlara zulümleri yüzünden ceza olarak verdik. Şüphesiz biz doğru söyleyenleriz." (En'âm, 6/146) Biz bunları Yahudilere haram kıldık. Çünkü haddi aşmaları, azgınlıkları, peygamberlerine muhalefet etmeleri ve onlara aykırı davranmaları sebebiyle bu haram kılmayı hak etmişlerdir. Bundan dolayı Yüce Allah burada: "Yahudilerin zulümleri sebebiyle..." buyurmaktadır. Yani bu, onların zulümleri, insanları ve kendilerini hakka uymaktan alıkoymaları, kötülüğü emretmeleri, iyilikleri engellemeleri, peygamber Muhammed (s.a.)'in geleceği müjdesini gizlemeleri sebebiyledir. Bu onların geçmiş ve gelecek bütün zamanlarda sahip oldukları bir nitelik, karakteristik bir özelliktir. İşte bundan dolayı onlar peygamberlerin düşmanıdırlar. Bundan dolayı bir takım peygamberleri öldürdüler ve Hz. İsa ile Muhammed'i yalanladılar.
Allah'ın Peygamberler aracılığıyla kendilerine yasak kılmış olduğu faizi almaları sebebiyle de azaba uğrayacaklardır. Çünkü onlar faiz yemek için çeşitli hileli yollara saptılar. İnsanların mallarını rüşvet, hainlik ve bunlara benzer yollarla, herhangi bir karşılık olmaksızın yediler. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Onlar yalana kulak verenler, haram kazançları pek çok yiyenlerdir." (Mâide, 5/42).
Ahiretteki cezaları ise, hem kendilerine hem de kendilerine benzeyen bütün kâfirlere cehennem ateşinde oldukça can yakıcı acıklı bir azabın hazırlanmış olmasıdır.
Dikkat edilecek olursa temiz şeylerin haram kılınışı genel olmakla birlikte, uhrevî azap aralarında küfür üzere ısrar eden ve kâfir olarak ölen kimseler içindir. Bundan dolayı Yüce Allah hemen şöyle buyurmaktadır: Faydalı bilgide derinleşmiş olup bu bilgi üzere sebat gösteren, dinin gerçeklerine muttali olan, Allah'a ve sana indirilenlere samimi olarak iman eden, senden önceki -Mûsâ ve İsa gibi-peygamberlere indirilenlere iman edip onlardan herhangi birisi arasında ayırım gözetmeyen, Allah'a ve ahiret gününe, yani ölümden sonra dirilişe, amellerin karşılıklarının görüleceğine gerçek manada iman eden, mallarının zekâtını hak sahiplerine eda eden, Rablerinin emirlerine itaat eden ve aralarından özellikle de en mükemmel şekliyle şart ve rükünlerini yerine getirerek namazı eda eden kimselere gelince; işte bütün bu niteliklere sahip olanlara Rableri çok büyük bir ecir olan cenneti mükâfat olarak verecektir. Bu ecrin gerçek mahiyetini Allah'tan başkası bilemez. Namaz kılmanın özel olarak övülmesinin sebebi ise bunun zekât vermeyi gerektirmesi, hayasızlıklardan, münkerden alıkoyması, ruhu arındırması, insan nefsine malı hak sahibine vermeyi kolaylaştırmasıdır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Şüphesiz ki, insan mal toplamaya tutkun olarak yaratılmıştır. Kendisine zarar erişince feryadı basar, ona bir hayır dokunursa cimrilik eder, infak etmez. Ancak namaz kılanlar müstesna..." (Meâric, 70/19-22)
İbni İshâk ve Beyhakî, Delâilu'n-Nübüvve' de İbni Abbâs'tan: "Fakat onlardan ilimde derinleşmiş olanlar..." ayetinin Abdullah b. Selâm, Üseyd b. Sa'ye, Salebe b. Sa'ye ve Esed b. Ubeyd hakkında, Yahudilerden ayrılıp İslâmı kabul etmeleri, yani Allah'ın Muhammed (s.a.) ile gönderdiklerini tasdik etmeleri üzerine nazil olduğunu rivayet etmişlerdir. [229]
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler
Şanı Yüce Allah Yahudilerin cehennem ateşinde can yakıcı azabı, bir takım hoş şeylerin haram kılınmasını hak edişlerinin sebeplerini söz konusu etmektedir. Bu sebeplerden birisi zulümdür. Bu zulmün haram kılmadan önce anılmasının sebebi, haram kılmaya sebebin o olduğunun haber verilmesidir. Diğer bir sebep ise hem kendilerini hem kendilerine tabi olanları Muhammed (s.a.)'e uymaktan alıkoymaları, faiz almaları, batıl yollarla insanların mallarını yemeleridir. Bütün bunlar onların işledikleri zulmün bir açıklamasıdır. Aynı şekilde daha önce söz konusu edilen sözlerini bozmaları, buzağıya tapmaları ve sözü edilen diğer hususlar da bu kabildendir.
İşte bu, kâfirlerin şeriatin fer'î hükümleriyle muhatap olduklarını kabul eden ve Hanefîlerin dışında kalan cumhurun kanaatini desteklemektedir. İbnü'1-Arabî şöyle der[230]: Malik'in mezhebinde kâfirlerin muhatap oldukları (yani iman etmeleri ve imandan sonra da şer"î farizaları eda etmeleri istendiği anlamında) hususunda görüş ayrılığı yoktur. Yüce Allah bu ayet-i kerimede de onlara faizin ve batıl yolla mal yemenin haram kılınmış olduğunu açıklamaktadır. Eğer bu Kur'ân-ı Kerim'de Muhammed (s.a.)'e indirilenleri haber vermek ve onların bu hitabın kapsamına girdiğini bildirmek anlamında ise zaten mesele yoktur. Yok bu Yüce Allah'ın Hz. Musa'ya Tevrat'ta indirdiklerini bildirip onların da bunu değiştirdiklerini, tahrif ettiklerini, isyan edip muhalefet ettiklerini bildirmek içinse o zaman şöyle sorulur: Bizim onlarla bir takım muamelelere girmemiz -dinleri hususunda mallarını ifsad etmiş bulunuyorlarken- caiz olur mu, olmaz mı?
Bir kesim, onlarla bu gibi muamelelere girişmenin caiz olmadığı zannına sahip olmuştur. Buna sebep ise onların mallarındaki bu tür fesattır. Doğrusu ise faiz almalarına ve Yüce Allah'ın kendilerine haram kıldığı şeyleri işlemelerine rağmen, onlarla muamelenin caiz olduğudur. Çünkü bu konuda Kur'ân ve sünnette kesin delil vardır. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Kitap verilenlerin yiyecekleri size helâl olduğu gibi sizin yiyecekleriniz de onlara helâldir." (Mâide, 5/5) Bu, onların şeriatın feri hükümleriyle muhatap oldukları hususunda açık bir nas olduğu gibi, Resulullah (s.a.) da Yahudiler ile bir takım muamelelere girişmiş, vefat ettiği sırada da ev halkı için almış olduğu bir arpa mukabilinde zırhı bir Yahudinin yanında rehin bulunduğu halde vefat etmiştir.
Daha sonra Kitap Ehli'nden iman edenleri istisna etmektedir. Çünkü Yahudiler inkâra yönelerek şöyle demişlerdir: Esasen bu gibi şeyler aslı itibariyle haramdı, sen bunları helâl kılıyorsun. Yoksa bunlar bizim zulmümüz sebebiyle haram kılınmış değildir. Bunun üzerine: "Fakat onlardan ilimde derinleşmiş olanlar..." ayet-i kerimesi nazil oldu. İlimde derinleşmiş olan (er-Râsih) ise kitap bilgisi ileri derecede olan, bu konuda sağlam bilgiye erişmiş olan kimse demektir.
İşte Abdullah b. Selâm, Ka'b el-Ahbâr ve benzeri Kitab Ehli'nden olan bu müminler ile Muhammed (s.a.)'in arkadaşlarından muhacir ve ensara mensup müminlere, namazı kılanlara ve zekâtı verenlere Allah çok büyük bir mükâfat verecektir. Bu mükâfatın niteliğini Allah'tan başkası bilemez. Bu mükâfat ise cennettedir. Ayet-i kerimeler günah çeşitlerinin iki tür olduğunu işaret etmektedir: İnsanlara zulmetmek ile hak dinden yüz çevirmek. İnsanlara zulmetmeye şu buyruklarla işaret edilmektedir: "Yahudilerin zulümleri sebebiyle..." Hak dinden yüz çevirmeye de Yüce Allah'ın: "bir de Allah yolundan çokça alıkoymalarından dolayı" buyruğu ile işaret edilmektedir. Zulmün ortaya çıkan şekilleri pek çoktur. Bunlar faiz yemek, rüşvet, hile, aldatmak ve benzeri suretlerde batıl yollarla insanların mallarını almak, yalan dinlemek, haram yemek. Bu dört günah dünyada da ahirette de işleyenlerin aleyhlerine cezanın katmerleşmesi için bir sebeptir. Dünyadaki ceza onlara temiz şeylerin haram kılınması, ahi-retteki ceza ise cehennem ateşindeki can yakıcı azaptır. [231]
Peygamberlere Gönderilen Vahyin Birliği İle Peygamber Göndermenin Hikmeti
163- Nuh'a, ondan sonra gelen peygamberlere vahyettiğimiz gibi şüphesiz sana da vahyettik. ibrahim'e, İsmâile, İs-hâk'a, Ya'kûb'a ve Esbât'a; İsa'ya, Ey-yûb'a, Yunus'a, Harun'a ve Süleyman'a da vahyettik. Davud'a da Zebur'u verdik.
164- Kıssalarını daha önce sana anlattığımız peygamberler ile kısasını sana anlatmadığımız peygamberlere de; ve Allah Mûsâ ile konuşmuştur.
165- Müjdeleyici ve uyarıcı peygamberler olarak; ta ki peygamber geldikten sonra insanların Allah'a karşı hüccetleri kalmasın. Allah Azîz'dir, Ha-kîm'dir.
166- Lâkin Allah sana indirdiğine şahitlik eder ki, onu ilmiyle indirmiştir. Melekler de şahitlik eder; esasen şahit olarak Allah yeter.
İ'râb:
"Ve Allah Mûsâ ile konuşmuştur" buyruğundaki mastar ile te'kid, Allah'ın Hz. Mûsâ ile mecazî olarak değil, gerçekten konuşmuş olduğunu göstermektedir. Çünkü mecazî fiil bu buyruktaki şekliyle (mutlak mefûl olarak) te'kid edilmez. [232]
Belagat:
"Nuh'a... vahyettiğimiz gibi" buyruğunda Hz. Nuh'un özel olarak zikredi-liş sebebi, onun şerefini yükseltmektir. "Ondan sonra gelen peygamberlere" buyruğu da peygamberlerin faziletlerini ortaya koymak içindir. Bu buyruktaki benzetme mürsel ve mufassal (benzetme edatı ve yönünün zikredildiği) benzetmedir.
"Şahitlik eder... Şahit olarak" kelimelerinde iştikak cinası vardır. [233]
Kelime ve İbareler:
"Şüphesiz sana da vahyettik.": Cebrail aracılığıyla sana bir kitap indirdik.
Vahiy gizli bir şekilde bildirmektir.[234] Zeccâc şöyle der: Vahyetmek gizli bir yolla bildirmek demektir. Sözlükte bir çok anlama gelmektedir ki, bunların bazıları şöyledir:
1- İşaret. Yüce Allah'ın şu buyruğunda olduğu gibi: "Onlara sabah akşam teşbih edin diye vahyetti." (Meryem, 19/11) Yani onlara işaret etti.
2- İlham. Yüce Allah'ın şu buyruklarında olduğu gibi: "Hani havarilere bana iman ediniz, diye vahiy (ilham) etmiştim." (Mâide, 5/111); "Ve Biz Musa'nın annesine onu emzir diye vahyetmiş (ilham vermiş)" (Kasas, 28/7)
3- Fıtrî ilham: Yüce Allah'ın şu buyruğunda olduğu gibi: "Ve Rabbin bal arısına: Dağlardan kendilerine evler edin, diye vahyetti." (Nahl, 16/68)
4- Gizlice bildirip haber vermek: "İns ve cin şeytanlarını... onlardan kimisi kimisini aldatmak için yaldızlı bir takım sözler vahyeder (gizlice bildirir) fısıldar."[235] (En'âm, 6/112)
"Esbât" kelimesi sıbt'm çoğuludur. Oğulun oğlu demektir. Burada es-bât'tan kasıt, Hz. Ya'kûb'un sulbünden gelen çocukları yahut çocuklarının çocuklarıdır.
"Zebur": Dâvûd (a.s.)a indirilen kitaptır. Zebur mastar olarak "yazılan Şey" demektir. İsim olarak, verilen kitabın adıdır.
"Kıssalarını daha önce sana anlattığımız peygamberlerle kıssasını sana anlatmadığımız peygamberlere de": Yüce Allah'ın dört bini İsrailoğulları arasında dört bini de diğer insanlar arasında olmak üzere sekiz bin peygamber gönderdiği rivayet edilmiştir.
"Müjdeleyici ve uyarıcı peygamberler olarak": İman edenlere sevap müjdesini, kâfir olanlara da cezalandırılma uyarısını yapanlar olarak.
"Allah Azîz'dir": Mülkünde asla mağlup edilemeyendir, yaptıklarında, sanatında hikmeti sonsuz "Hakîm'dir."
"Lâkin Allah sana indirdiğine" benzerini getirmekten insanları âciz bırakan Kur"ân-ı Kerîm'in hak olduğuna, "şahitlik eder." Senin peygamberliğini beyan eder ki, onu ilmiyle indirmiştir. Yani Kur'ân-ı Kerîm'in durumunu bilen olarak yahut onda Allah'ın bilgisi olduğu halde indirmiştir. [236]
Nüzul Sebebi
"Nuh'a... sana da vahyettik." diye başlayan 163. ayetin nüzulü ile ilgili olarak İbni İshâk, İbni Abbâs'tan şöyle dediğini rivayet etmektedir: Adiyy b. Zeyd dedi ki: "Biz Allah'ın Musa'dan sonra herhangi bir insana bir şey indirdiğini bilmiyoruz." Bunun üzerine Yüce Allah bu ayet-i kerimeyi indirdi.
O halde bu ayet-i kerime -Sukeyn ve Adiyy b. Yezid'in aralarında bulunduğu ve -Peygamber (s.a.)'e: Allah, Musa'dan sonra herhangi bir kimseye vahiy ile bir şey bildirmiş değildir diyen bir topluluk hakkında nazil olmuştur. Allah onları böylelikle yalanlamaktadır.
"Lâkin Allah... şahitlik eder ki" diye başlayan 166. ayet-i kerimenin nüzulü ile ilgili olarak da İbni İshâk İbni Abbâs'ın şöyle dediğini nakletmektedir: Yahudilerden bir topluluk Resulullah (s.a.)'m huzuruna girdiler. Hz. Peygamber onlara: "Gerçek şu ki, Allah'a yemin ederim, siz benim hakikaten Allah'ın rasulü olduğumu biliyorsunuz." dedi. Onlar: Hayır biz böyle bir şey bilmiyoruz, deyince Yüce Allah da: "Lâkin Allah sana indirdiğine şahitlik eder ki..." buyruğunu indirdi. [237]
Ayetler Arası İlişki
Ayet-i kerimeler Kitap Ehli ile tartışmayı, onların çeşitli inatlarını açıklamayı sürdürmektedir. Önceden de geçtiği gibi onlar bütün peygamberlere iman etmemektedirler. Peygamberlerden gerçekleşmesi zor şeyler istemektedirler. Ayet-i kerimeler burada onlarla yapılan tartışmaların sonucunda vahyin aynı türden olduğunu, peygamberler arasında bu noktadan fark bulunmadığını ortaya koymaktadır. Eğer Musa'ya olsun, ondan başkasına olsun iman etmek iddiasında doğru iseler, Muhammed'e de iman etmelidirler. Neden bir peygamber ile diğeri arasında fark görmektedirler. Bu ifadeler Yüce Allah'ın: "Kitap Ehli senden üzerlerine gökten bir kitap indirmeni isterler". (Nisa, 4/153) buyruğu ile ilişkilidir. Yüce Allah Muhammed (s.a.)'in durumunun kendisinden önce gelen peygamberlerin durumu ile aynı olduğunu bildirmektedir. [238]
Açıklaması
Şanı Yüce Allah kulu ve rasulü Muhammed'e tıpkı kendisinden önce gelen diğer peygamberlere vahyettiği gibi vahyettiğini zikretmektedir. Muhammed (s.a.) peygamberler arasında benzeri görülmedik bir kimse değildir. Onlar gerçekten bütün peygamberlere iman eden kimseler olsalardı, Resulullah (s.a.)'a da iman ederlerdi. Çünkü vahyin türü birdir, onda değişiklik yoktur. Ayrıca onların kitaplarında onun peygamber olarak geleceğinin müjdesi ve nitelikleri de yazılıdır.
Vahiy, Yüce Allah'ın bir peygambere yahut bir resule, Allah'ın kendisine bildirdiğini kesin olarak ondan geldiği bilgisini ifade edecek bir yolla bir sözü yahut bir anlamı bildirmesidir. Risâletü't-Tevhid'de denildiğine göre, vahiy, kişinin içinde duyduğu bir irfandır ki, bununla beraber duyduğu bu irfanın -vasıtalı ya da vasıtasız olsun- Allah'tan geldiğinden kesin olarak emindir.
Vahiy örnek olarak birdir. Hz. Nuh'a gelen vahiy ile diğer vahiyler arasında bir fark yoktur. Hz. Nuh'un öncelikle zikredilmesinin sebebi, peygamberlerin en önce geleni ve kendisi vasıtasıyla şeriatlerin ortaya konulduğu ilk peygamber oluşundan dolayıdır. Ondan sonra gelen peygamberlere de aynı şekilde vahiy gelmiştir. Bunlar da peygamberlerin atası Allah'ın Halîli Hz. İbrahim, onun büyük oğlu Arapların atası Peygamber (s.a.)'in büyük dedesi Hz. İsmail'dir. Hz. İsmail Mekke'de vefat etmiştir. Hz. İbrahim'in diğer oğlu ve İsrail diye bilinen Hz. YaTaıb'un babası Hz. İshak da bu peygamberlerden birisidir. Yahudiler ona nispet edilir. Şam bölgesinde vefat etmiştir. Sonra Hz. Lût zikredilmektedir. İbrahim (a.s.) onun amacısıdır. Daha sonra Hz. Ya'kub, sonra da Hz. Ya'kub'un on evladı olan Esbât ile Hz. YaTuıb'un Yusuftan olan iki torunu gelir. Böylelikle toplam olarak 12 sıbt (torun) olmaktadırlar. İsrailoğulları arasında Hz. İshak'ın soyundan gelen esbât diye bilinen torunlar, Hz. İsmail'in soyundan gelen kabileleri andırmaktadır. Daha sonra Hz. Musa'ya, Hz. Harun'a, Hz. Ey-yûb'a, Hz. Davud'a Hz. Davud'un oğlu olan Hz. Süleyman'a ve Hz. Yûnus'a vahiy bildirildiği zikredilmektedir. Meryem'in oğlu Hz. İsa'nın bunlardan önce zikredildiğini görüyoruz. Çünkü Yahudiler ona dil uzatmışlardır, "vav" harfi ile atıf ise tertibi gerektirmektedir. Özellikle bu peygamberlerin anılış sebebi ise, Allah nezdindeki şerefleri ve değerleri dolayısıyladır.
Allah, Hz. Davud'a Zebur'u vermiştir. Zebur Yüce Allah'ın Hz. Davud'a vahyettiği kitabın adıdır. Bu 150 sureden ibaret idi. İçinde herhangi bir hüküm, helâl veya harama dair bir şey yoktu. Zebur bir takım hikmet ve öğütlerden ibaretti. Hz. Davut güzel sesli birisiydi. Zebur okumaya koyulduğunda insanlar, cinler, kuşlar ve yabanî hajTanlar dahi sesinin güzelliği dolayısıyla etrafında toplanırdı. Alçak gönülle ve kendi el emeğiyle zırh yaparak geçinirdi.[239]
Ey Muhammed! Biz bunlardan başka peygamberler gönderdiğimiz gibi seni de peygamber olarak gönderdik. Bu peygamberlerin bir kısmını bu surenin indi-rilişinden önce sana anlattık ve Mekkî surelerde onlar söz konusu edildi. Nitekim Yüce Allah En'âm suresinde Hz. İbrahim'den şöylece söz etmektedir: "Biz ona İshâk'ı ve Ya'kub'u bağışladık. Onların her birisine hidayet verdik. Önceden Nuh'a da hidayet vermiştir. Onun (İbrahim'in) soyundan da Dâvûd', Süleyman, Eyyûb, Mûsâ ve Harun'a da (hidayet verdik). İşte biz iyi davrananları böyle mükâfatlandırırız. Zekeriyyâ, Yahya, İsâ ve îlyâs da; bunların hepsi salihlerdendi. Ismâîl, el-Yesa', Yûnus ve Lût da. Biz hepsini âlemlere üstün kılmıştık." (En'âm, 6/84-86). Kur'ân-ı Kerîm'de isimleri anılan peygamberler 25 tanedir. Bunlar; Âdem, İdrîs, Nûh, Hûd, Salih, İbrahim, Lût, İsmâîl, İshâk, Ya'kûb, Yûsuf, Eyyûb, Şuayb, Mûsâ, Hârûn, Yûnus, Dâvûd, Süleyman, İlyâs, Yesa', Zekeriyyâ, Yahya ve İsa'dır. Aynı şekilde müfessirlerin bir çoğuna göre Zülkifl ve bütün peygamberlerin efendisi Muhammed (s.a.)'dir. Peygamberlerin kıssalarını en kapsamlı şekilde ihtiva eden sureler ise Hûd ve Şuarâ sureleridir.
Diğer taraftan kıssaları Kur'ân-ı Kerîm'de anılmayan başka peygamberler de vardır. Bu peygamberlerin ümmetleri bilinmemektedir. Böyle olmayanların anılması ise daha faydalıdır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "An-dolsun ki, biz her ümmet arasında, Allah'a ibadet edin ve tâğûttan uzak durun, diyen bir peygamber göndermişizdir." (Nahl, 16/36) Yine Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "içinde korkutucu bir peygamberin geçmediği hiç bir ümmet yoktur." (Fâtır, 35/24)
Peygamber kıssalarının anlatılmasından maksat ise öğüt, sebat vermek ve hatırlatmaktır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Andolsun ki onların kıssalarında özlü akıl sahipleri için bir ibret vardır. Bu (Kur'an) uydurulan bir söz değildir..." (Yûsuf, 12/111) Yine Yüce Allah başka yerde şöyle buyurmaktadır: "Peygamberlere dair bütün haberleri onlarla kalbine sebat verelim diye sana kıssa olarak anlatıyoruz. Bunda da sana hak ve müminlere bir öğüt ve bir ihtar gelmiştir." (Hûd, 11/120).
Peygamber ve rasullerin sayısı hususunda meşhur olan ise Ebu Zerr yoluyla gelen uzunca hadistir. Bu da İbni Merdûveyh'in (r.a.) Tefsir' inde rivayet ettiğine göre şöyledir: Ebu Zerr şöyle der: Ey Allah'ın rasulü, dedim, peygamberlerin sayısı kaçtır? O: "124 bindir" buyurdu. Ey Allah'ın peygamberi, aralarından rasul olanlar kaç tanedir? diye sorunca şöyle buyurdu: "Üç yüz on üç; büyük bir kalabalık." Ey Allah'ın rasulü, onların ilki kimdir? diye sordum. "Adem" dedi. Ey Allah'ın rasulü, o hem bir peygamber hem bir rasul müydü? diye sordu. Hz. Peygamber: "Evet, Allah onu kendi eliyle yarattı, sonra ona kendi ruhundan üfledi. Sonra onu dosdoğru bir insan olarak düzenledi." Sonra şöyle buyurdu: "Ey Ebu Zerr! Bunlardan dört tanesi Süryanî (ce konuşurlar) idi. Bunlar: Âdem, Şît, Nûh ve İdris'in kendisi olan Ahnûh'dur. O aynı zamanda kalemle ilk yazı yazandır. Dört tanesi Araplardandır! Hûd, Salih, Şuayb ve, ey Ebu Zerr, senin peygamberin. İsrail oğullarının ilk peygamberi Mûsâ, son peygamberleri İsa'dır. Peygamberlerin ilki Âdem, sonuncuları ise senin peygamberindir." Yine bu hadisi Ebu Hatim b. Hibban el-Büstî de el-Envâ Ve't-Tekâsim adlı eserinde zikretmiş ve bunun sahih olduğuna işaret etmiştir. [240]
Daha sonra Yüce Allah Hz. Musa'nın bir meziyetini söz konusu etmektedir. Bu ise Yüce Allah'ın ona tahsis etmiş olduğu "Kelîmullah" sıfatıdır. Çünkü bu açıklamalarla kastedilenler onun kavmidir: "Ve Allah Mûsâ ile konuşmuştur." Yani aracısız olarak, gerçek manada, sahih şekilde. Peygamberler ile konuşmak ise "vahiy" diye adlandırılır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Vahiy ile veya bir perde arkasından yahut izniyle dilediğine vahyetmesi için bir elçi göndermesi yoluyla olmadıkça hiç bir insana Allah'ın söz söylemesi söz konusu olmamıştır. Şüphesiz ki O, yücedir, Hakîm'dir." (Şûra, 42/51) Perdedeki hikmet ise, gereken dikkat ve önemin tek şeye yöneltilmesidir. Allah'ın izniyle onun dilediklerini vahyeden elçi ise vahiy meleği olan ve kendisinden "er-Rû-hu'1-Emîn" diye söz edilen Hz. Cebrail'dir. Söz söylemenin keyfiyeti hakkında araştırmalara girişmek, bunun yüzyüze olup olmadığını araştırmak, bizim işimiz değildir. Bunu en iyi bilen Yüce Allah'tır.
Daha sonra Yüce Allah peygamber göndermekteki hikmetini söz konusu etmektedir. Bunun hikmeti insanlara delil göstermek ve hidayet yolunu açıklamaktadır. Allah peygamber göndermeyecek olsaydı, insanlar aslî görevleri olan iman ve salih ameli bilmeyişlerini delil olarak ileri sürebileceklerdi. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Eğer bizler onları, ondan önce bir azap ile helak etmiş olsaydık, mutlaka: Rabbimiz bize bir peygamber gönderseydin de zelil ve hakir olmadan önce ayetlerine uy saydık ya, diyeceklerdi." (Tâ-Hâ, 20/134); "Zaten Biz bir peygamber göndermedikçe azap ediciler değiliz." (İsrâ, 17/15) Buna göre peygamber göndermenin, kitaplar indirmenin maksadı, herhangi bir kimsenin ileri sürecek bir mazeretinin kalmamasıdır.
Peygamberlerin görevi ise Allah'a itaat edenleri ve O'nun rızasına tabi olanları hayırlarla müjdelemek, Allah'ın emrine aykırı hareket edip peygamberleri yalanlayanları da ceza ve azap ile korkutmaktır.
Allah kimsenin mağlup edemeyeceği kadar güçlü olan, Aziz olandır. Sanatında ve bütün fiillerinde hikmeti sonsuz, Hakîm'dir. Hiç kimsenin ileri sürecek bir itirazını bırakmaz.
Buharî ile Müslim'de İbni Mes'ud'un şöyle dediği sabittir: Resulullah (s.a.) şöyle buyurdu: "Allah'tan daha gayretli (kıskanç) yoktur. İşte bundan dolayı açığıyla gizlisiyle hayasızlıkları haram kılmıştır. Yine Aziz ve Celil olan Allah'tan daha çok övülmeyi seven yoktur. Ondan dolayı kendisini övmüştür. Kimsenin ileri sürecek mazeretini bırakmamayı Allah'tan daha çok seven yoktur, İşte bundan dolayı o, müjdeleyiciler ve uyarıcılar olmak üzere peygamberleri göndermiştir." Bir başka lafızda da: "işte bundan dolayı peygamberler göndermiş, kitaplar indirmiştir." buyurulmaktadır.
Bundan önceki ayet-i kerime: "... şüphesiz sana da vahyettik." ifadesiyle Hz. Peygamberin peygamberliğini isbatı ve bunu inkâr eden müşriklerle Kitap Ehli'nin iddialarını reddini ihtiva ettiğinden dolayı, Yüce Allah: "Lâkin Allah sana indirdiğine şahitlik eder..." buyurmaktadır. Böylelikle önceki ayet-i kerimede zımmen ifade edilen, burada açıkça ifade edilmektedir. Çünkü ifadelerin akışından Yahudilerin ve müşriklerin ve onların dışında kalanların Resulullah (s.a.)'ın peygamberliğini inkâr ettikleri, onun peygamberliğini kabul etmedikleri anlaşılmaktadır. Bu ek açıklamanın muhtevası da şudur: Yüce Allah Hz. Peygamber'in (s.a.) lehine, üzerine Kur'ân-ı Azîm diye bilinen kitabı indirdiği rasulü olduğunu şahitlik etmektedir. O kitap, "önünden de arkasından da batılın kendisine erişmediği bir kitaptır. Hakim ve Hamîd (olan Allah) tarafından indirilmiştir." (Fussilet, 41/42) İsterse seni yalanlayan, sana muhalefet edenler arasından onu inkâr edenler bulunsun; bu gerçeği değiştirmez.
Daha sonra Yüce Allah: "Onu ilmiyle indirmiştir." buyruğuyla şahitliğini pekiştirmektedir. O kitapta kullarının muttali olmasını dilediği bilgisi vardır. Muttali olmasını istediği şeyler o kitapta yer alan apaçık belgeler, hidayet, hakkı batıldan ayıran ölçüler (Furkan), Allah'ın sevip razı olduğu veya sevmeyip istemediği şeyler, geçmiş ve geleceği ihtiva eden gayba dair bilgiler, Allah bunları bildirmedikçe gönderilmiş bir peygamberin de, mukarreb bir meleğin de bilemeyeceği Allah'ın yüce ve mukaddes sıfatlarıdır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Onun dilediğinden başka onlar onun ilminden hiç bir şeyi kuşatamazlar." (Bakara, 2/255) Melekler de aynı şekilde buna şahitlik etmektedir. Yani onlar da Yüce Allah'ın bu hususa dair olan şahitliği ile birlikte sana gelenin doğruluğuna ve sana gelen vahyin gerçekliğine, bu Kitab'm sana indirildiğine şahitlik etmektedirler. "Esasen şahit olarak Allah yeter." Onun senin lehine yaptığı şahitliği kafidir. Çünkü bu konuda o gerekli delili ortaya koymuş ve onu açık bir şekilde aydınlatmıştır. Zaten onun şahitliği en doğru ve en gerçek şahitliktir: "De ki: Şahitlik itibariyle en büyük olan hangisidir? De ki: Benimle sizin aranızda Allah şahittir. Ve bu Kur'ân bana onunla hem sizleri hem de bu Kur'an'ın kendisine ulaştığı kimseleri uyarıp korkutayım diye vahyolundu." (En'âm, 6/14). [241]
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler
Ayet-i kerimeler vahyin tek bir tür olduğunu göstermektedir. Peygamberliğe yahut herhangi bir peygambere iman eden kimse diğer bütün peygamberlere de iman etmelidir.
Bir şeriat getiren ilk peygamber Hz. Nuh'tur (a.s.). Yüce Allah'ın yeryüzüne gönderdiği ilk peygamberin İdris olduğu da söylenmiştir. Daha sonra rasul-lerin ardı arkası kesilmiş ve bu Yüce Allah Hz. Nuh'u gönderinceye kadar böyle sürmüştür. Bilahare Allah Hz. İbrahim'i peygamber olarak gönderip onu Halil edininceye kadar rasuller gönderilmemiştir. Arkasından Hz. İbrahim'in oğlu Hz. İsmail, sonra da diğer oğlu Hz. İshâk, ardından Hz. İbrahim'in kardeşinin oğlu olan Hz. Lût, sonra Hz. Ya'kûb (ki o da İshâk'm oğlu İsrail'dir) sonra Hz. Ya'kûb'un oğlu Hz. Yûsuf, sonra Yevbeb oğlu Şuayb, sonra Abdullah oğlu Hûd, sonra Âsef oğlu Salih, sonra İmrân'ın oğulları, Hz. Mûsâ ile Hz. Hârûn, sonra Eyyûb, sonra Hadrun diye de bilinen el-Hıdr, sonra İşâ oğlu Hz. Dâvûd, sonra Hz. Davud'un oğlu Hz. Süleyman, sonra Metta oğlu Hz. Yûnus, sonra İlyas, sonra Zülkifl -ki o Ya'kub oğlu Yahuda soyundan Avîduna'dır- sonra Hz. Mû-sâ [242] sonra Hz. İsâ, sonra Abdulmuttalib oğlu Abdullah'ın oğlu Hz. Muhammed peygamber olarak gönderilmiştir; hepsine Allah'ın salât ve selâm olsun.
İmrân'ın oğlu Hz. Mûsâ ile Hz. İsa'nın annesi olan İmran kızı Hz. Meryem arasında 1700 yıl geçmiştir. Hz. Mûsâ ile Hz. İsa aynı koldan değillerdir. Bu ayet-i kerimede ayrıca Peygamberimiz (s.a.)'in kadrinin ve şerefinin yüksekliğine de dikkat çekilmektedir. Çünkü Yüce Allah diğer peygamberlerden önce "Şüphesiz sana da vahyettik" diyerek onu öne almıştır.
Peygamberlere indirilmiş kitaplar dört tanedir: Hz. Davud'un Zebur'u, Hz. Musa'nın Tevrat'ı, Hz. İsa'nın İncil'i ve Peygamberimiz Muhammed (s.a.)'e verilen Kur'ân-ı Kerîm.
Peygamberler binlercedir. Rasuller ise yüzlercedir. Az önce geçtiği gibi onlardan kiminin adı ve kıssası Kur'ân-ı Kerîm'de zikredilmiştir.
Peygamberlerin görevi müjdeleyip uyarmaktır. Onların gönderiliş hikmeti ise insanları hakka ve sırat-ı müstakime, yani dosdoğru yola iletmektir.
Yüce Allah da, onun melekleri de Peygamber Muhammed (s.a.)'in peygamberliğinin doğruluğuna şahitlik etmişlerdir. Allah da Kur'ân-ı Kerîm'i ona indirdiğini bilmektedir. "Onu ilmiyle indirmiştir" buyruğu da Yüce Allah'ın her şeyi bildiğini göstermektedir. Esasen şahit olarak da Allah yeter. [243]
Kâfirlerin Sapıklığı, Cezaları, İnsanların Son Peygambere İman Etmeye Davet Edilmeleri
167- İnkâr edip insanları Allah yolundan alıkoyanlar şüphesiz uzak bir sapıklığa düşmüşlerdir.
168-169- Muhakkak ki kâfir olan ve zulmedenleri Allah bağışlayacak, onları cehennem yolu dışında bir yola da itecek değildir. Onlar orada ebedi kalıcıdırlar. Bu ise Allah'a pek kolaydır.
170- Ey insanlar! Peygamber size Rab-binizden hak ile gelmiştir. O halde kendi faydanıza olarak hemen iman edin. Eğer küfre saparsanız, muhakkak ki, göklerde ve yerde olanlar Allah'ındır. Allah Alîm'dir, Hakîm'dir.
Kelime ve İbareler:
"İnkar edip insanları Allah yolundan alıkoyanlar." İnsanları, Muhammed (s.a.)'in niteliklerini gizlemek suretiyle, İslâm dinine girmekten alıkoyanlar. Bunlar da Yahudilerdir. "şüphesiz uzak bir sapıklığa düşmüşlerdir." Asla doğru yolu bulamamışlardır. Allah' ı inkâr ederek "kâfir olan ve" niteliklerini gizlemek suretiyle peygamberine haksızlık yapan "zulmedenleri... cehennem yolu dışında" Oraya ulaştıran yol dışında, "bir yola iletecek de değildir". "Ey insanlar" Yani ey Mekke halkı! "peygamber" Muhammed (s.a.) "size Rabbinizden hak ile gelmiştir... kendi faydanıza olarak" hemen "iman edin" ve içinde bulunduğunuz durumdan daha hayırlı olan bir şeye doğru yönelin. "Muhakkak ki, göklerde ve yerde olanlar Allah'ındır." Mülkiyeti, yaratması ve kullukları itibariyle hepsi O'nundur. O bakımdan sizin küfre sapmanızın ona bir zararı olmaz. "Allah Alîm'dir" Yaratıklarım çok iyi bilendir, onlara yaptıklarında hikmeti sonsuz olan "Hakîm'dir." [244]
Ayetler Arası İlişki
Yüce Allah bundan önceki ayet-i kerimelerde Hz. Muhammed (s.a.)'in peygamberliğini, üzerine indirmiş olduğu buyruklar vasıtasıyla lehine yaptığı şahitliklerle ispat etmekte, daha sonra bu ayet-i kerimelerde onu inkâr ederek küfre sapanları korkutmaktadır. Bu ayet-i kerimelerde Yahudilerin daha önce sözü edilen bir takım nitelikleri de söz konusu edilmektedir ki, bu da onların Resulullah (s.a.) ve Kur"ân-ı Kerîm'i inkâr edip kâfir olmaları, başkalarını da Allah'ın yolundan alıkoymalarıdır. [245]
Açıklaması
Şüphesiz ki, Allah'ı, Peygamberini, Kur'ân-ı Kerîm'i inkâr ederek kâfir olanlar, başkalarını da İslâm dininden, Muhammed (s.a.)'e uyup onun izinden gitmekten, kalplerine şüphe tohumlan saçmak suretiyle, alıkoyanlar, -meselâ "Eğer bu bir peygamber olsaydı Kitabını tıpkı Tevrat'ın Musa'ya indirildiği şekilde semadan bir defada getirirdi." şeklindeki sözleri yahut "Yüce Allah Tevrat'ta Musa'nın şeriatının asla değiştirilmeyeceğim Kıyamet gününe kadar nesh olunmayacağını belirtmiştir." şeklindeki sözleri veya Peygamberler ancak Harun ve Davud'un soyundan gelenler arasından çıkar gibi iddiaları- işte bunlar, oldukça uzak bir sapıklıkla sapmış bulunuyorlar. Yani hak ve doğrunun dışına çıkmış, ondan alabildiğine uzaklaşmış bulunuyorlar.
Daha sonra Yüce Allah, ayetlerini, Kitabını ve rasulünü inkâr edip küfre sapan, hem bununla, hem onun yolundan başkalarını alıkoymakla ve hem de çeşitli günahlar işleyip onun yasaklarını çiğnemekle kendilerine zulmeden kâfirler hakkındaki hükmünü açıklamaktadır: Allah böylelerine mağfiret etmeyecek, onları hayır yoluna iletmeyecek, artık bir daha onları doğruya muvaffak kılmayacaktır. Artık O, bu gibi kimseleri amellerinin cezası olan cehennem yolundan başka bir yola ulaştırmaz. Yüce Allah'ın: "Cehennem yolu dışında" buyruğu munkatı' bir istisnadır. Çünkü bu yol zalim kâfirlerin yoludur.
Bunların cehennemdeki akıbeti de, ebediyen kalmak şeklindedir. Yani orada tek bir hal üzere kalacaklardır. Orada bir değişiklik, yok olma söz konusu değildir, orada ebedîlik vardır. Ebedilik ise uzayıp giden, sonu gelmeyen zaman demektir. Bunun amelleriyle mütenasip bir şekilde nasıl devam edeceğini en iyi bilen Allah'tır. Amellerine karşılık böyle bir ceza vermek Allah için pek kolaydır. Çünkü O, her şeye gücü yetendir, bir ve tektir, Kahhâr'dır, hikmet ve adaletin gerektirdiğini yapandır. Bu ifadeler ile onların değerlerinin oldukça düşük olduğuna da işaret edilmektedir.
Yüce Allah Yahudilerin şüphesine cevap verip delillerini çürüttükten, izledikleri yolun tutarsızlığını açıkladıktan sonra, bütün insanlara hitap etmekte ve bu hitabıyla onlara Muhammed (s.a.)'in davetine itaat ile boyun eğmelerini, risaletine iman etmelerini emretmektedir.
İşte bu peygamber sizlere hidayeti, hak dini ve yüce Allah'tan türlü dertlere şifa verecek, kalpleri rahatlatacak açıklamaları getirmiştir. O bakımdan onun size getirdiklerine iman ediniz, ona tabi olunuz. Bu iman sizin için hayırlı olacaktır. Çünkü o sizi temizleyip arındırır; pisliklerden, kirlerden temizler. Dünya ve ahirette mutluluğunuzu sağlayacak hidayete iletir. Rabbinden getirdiği hak ise Kur'ân'dır; yalnızca Allah'a kulluk edip O'ndan başkasmdan yüz çevirmektir.
Daha sonra cenab-ı Hak şöylece uyarı ve tehditte bulunmaktadır: Eğer kâfir olursanız şüphesiz ki, Allah'ın size bir ihtiyacı yoktur. İmanınıza muhtaç değildir. Sizi cezalandırmaya gücü yeter. Küfre sapmanız dolayısıyla onun bir zararı olmaz. Çünkü göklerde ve yerde bulunan her şey, mülkiyeti, yaratması ve kulluğu itibariyle yalnız O'nundur. Kâinatta bulunan her şey, Yüce Allah'ın mülküdür. Onları yaratan O'dur. Hepsi O'nun kulu olup, O'nun hükmüne itaatle boyun eğenlerdir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Mûsâ dedi ki: Sizler de yeryüzünde bulunanların hepsi de kâfir olursanız, şüphesiz ki Allah Ganî'dir (imanınıza muhtaç olmayandır), Hamîd'dir (her türlü hamde lâyık olandır)." (İbrahim, 14/8) Burada ise Yüce Allah "Allah Alîm'dir" buyurmaktadır, yani aranızdan kimin hidayeti hak ettiğini bilir, o bakımdan onu hidayete iletir. Kimin de sapıklığa lâyık olduğunu bilir, o bakımdan onu saptırır. Kullarının amellerinden hiç bir şey O'na gizli kalmaz. "Hakîm'dir." Sözleri, fiilleri, şeriat ve kaderi sonsuz hikmetlerle dopdolu ve sapasağlamdır. Kullarından herhangi bir amel işleyen bir kimsenin amelini zayi etmez. Mümin ile kâfiri, kötülük yapan ile iyilik yapanı da eşit tutmaz. Çünkü Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Yoksa biz iman edip salih amel işleyen kimseleri yeryüzünde fesat çıkartan kimseler gibi mi kılacağız? Yahut takva sahibi olan kimseleri günahkârlar gibi mi kılacağız?" (Sâd, 38/28). [246]
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler
Bu ayet-i kerimeler bizlere aşağıdaki hususları göstermektedir:
1- Yahudiler ve onlardan başka İslâmı inkâr eden kâfirler haktan ve doğruluktan alabildiğine uzaktırlar. Çünkü bunlar Allah'ı, rasulünü ve Kur"ân-ı Kerîm'i inkâr etmekte, bununla birlikte de insanları İslama girmekten alıkoymaktadır.
2- Küfre sapan zalimlerin cezası Cehennemde ebedî kalmak ve mağfirete nail olmamak; zulüm, küfür ve inatları sebebiyle Rabbani hidayet yolundan uzak bırakılmaktır. Onlar niteliklerini gizlemek suretiyle Muhammed (s.a.)'i inkâr ederek kendilerine, hakkı gizledikleri ve İslâm dininden onları alıkoydukları için de insanlara zulmetmişlerdir. Yüce Allah'ın: "Allah onları bağışlayacak da değildir." buyruğu tövbe etmeksizin kâfir olarak ölen kimseler hakkındadır.
3- İslâm daveti, Allah'tan gelen hak davettir. Bu davet Allah'tan başka ilâh olmadığına şahitlik etmeyi ihtiva eden hak dinin kendisidir. Bu davet Kur"ân ile desteklenmiştir. Hiç bir şeyi ortak koşmaksızm yalnızca Allah'a ibadet etmek, O'nun dışında kalan varlıklara ibadetten yüz çevirmek esasına dayanır. Akıl da, hakkın bu olduğunu ortaya koymaktadır. İşte bütün bunlar ayrıca Muhammed (s.a.)'in Rabbinden hakkı getirdiğinin delilleridir. [247]
Kur'ân-ı Kerim'de Meryem Oğlu İsâ Mesih
171- Ey Kitap Ehli! Dininizde taşkınlık etmeyin. Allah hakkında ancak gerçeği söyleyin. Meryem oğlu İsa Mesih ancak Allah'ın peygamberi, Meryem'e ulaştırdığı kelimesi ve kendinden bir ruhtur. Artık Allah'a ve peygamberlerine iman edin. "(Allah) üçtür" demeyin. Kendi yararınıza olarak bundan vazgeçin. Allah sadece tek bir ilâhtır. Çocuğu olmaktan münezzehtir. Göklerde olanlar da yerde olanlar da O'nundur. Vekil olarak Allah yeter.
172- Mesih de, mukarrep melekler de Allah'a kul olmaktan asla çekinmez. Kim ona kulluktan çekinir ve büyüklük taslarsa bilsin ki, O hepsini huzuruna toplayacaktır.
173- İman edip salih ameller işleyenlere gelince: Onlara mükâfatlarını eksiksiz ödeyecek, lütfundan daha fazlasını da ihsan edecektir. Kulluk etmekten çekinenleri ve büyüklük taslayanları can yakıcı bir azaba uğratacaktır. Onlar kendilerine Allah'tan başka bir dost ve yardımcı bulamazlar.
Belagat:
"Ey kitap ehli!": Burada tabir genel kapsamlı olmakla birlikte, özel bir kesim kastedilmiştir ki, bunlar da Hristiyanlardır. Hristiyanların kastedildiğinin delili ise daha sonra gelen: "(Allah)... üçtür demeyin" buyruğudur ki, bu Hristiyanların söyledikleri bir sözdür.
"Meryem oğlu İsa Mesih ancak Allah'ın peygamberi...dir.": Burada mevsu-fun (Hz. Mesih'in), münhasıran bu niteliğe sahip olduğu ifade edilmektedir.
Kendinden bir ruhtur" buyruğundaki -den anlamını veren (min) edatı teb'îz (kısmîlik) ifade etmek için geldiği gibi, burada görüldüğü gibi gayenin ib-tidası (yani başlangıç) ifade etmek için de gelir. Yüce Allah'ın şu buyruğunda görüldüğü gibi: "O, kendi katından olmak üzere göklerde ve yerde bulunanların hepsini size müsahhar kılan (boyun eğdiren)dir." (Casiye, 45/13) [248]
Kelime ve İbareler:
" Ey kitap ehli!" Ey İncil'e sahip olanlar. Burada kasıt Hristiyanlardır. "...Taşkınlık etmeyin.": Aşırı giderek yahut kusurlu davranmak suretiyle haddi aşmayın. "Allah hakkında ancak gerçeği söyleyin." Yüce Allah'ı ortaktan ve evlâttan tenzih etmek suretiyle hak sözden başkasını söylemeyin. "İsa Mesih Allah'ın... Meryem'e ulaştırdığı kelimesi" Kasıt Hz. İsa'nın tekvînî emir ifade eden "ol" kelimesi ile var olduğunu, diğer insanlar gibi bir başka surette varolmadığını anlatmaktır. Allah bu "Kelime"sini (sözünü) Meryem'e ulaştırmış ve böylece yaratılmıştır, "ve kendinden bir ruhtur." Yüce Allah'tan gelmiş bir ruha sahiptir. Yani Hz. İsa, "Allah'ın Ruhu" diye bilinen Hz. Cebrail'in üflemesi ile var olmuştur. Hz. Cebrail'in "Allah'ın Ruhu" diye Allah'a izafe edilmesi, onun için bir şereftir. Hz. İsa Hristiyanlarm ileri sürdüğü gibi, Allah'ın oğlu yahut onunla birlikte bir ilâh yahut üçün üçüncüsü değildir. Çünkü ilâh mürekkep bir varlık olmaktan ve mürekkeb bir varlığın kendisine hizmet etmesinden münezzehtir. "(Allah) Üçtür demeyin!" Allah: İsa ve onun annesi olmak üzere ilâhlar üç tanedir, demeyin. "Kendi yararınıza olarak bundan vazgeçin." Siz böyle söylemeyin, bunu bırakın. Onun yerine sizin için daha hayırlı bir iş olan tevhidi gerçekleşti-rin. "Çocuğu olmaktan münezzehtir." O çocuğu olmaktan yücedir, uzaktır. "Göklerde olanlar da yerde olanlar da O'nundur." Onları yaratan Odur, onun mülküdürler, onun kuludurlar. Bir şeye malik olmak ise onu evlât edinmeye aykırıdır. "Vekil olarak Allah yeter." Tanık olarak Allah yeter, "...asla çekinmez": Kulluğa karşı büyüklük taslamaz ve bundan utanmaz. "Kim, O'na kulluktan çekinir ve büyüklük taslarsa" gurura kapılarak ve kendini beğenerek nefsini büyük kabul eder ve kulluğa yanaşmazsa, "bilsin ki O hepsini huzuruna toplayacaktır." "...onlara mükâfatlarını eksiksiz ödeyecek" amellerinin sevabını tamamıyla verecek "lütfundan daha fazlasını da ihsan edecektir." Ayrıca onlara hiç bir gözün görmediği, hiç bir kulağın işitmediği, hiç bir insanın hatırma getirmediği şeyleri de verecektir. "Can yakıcı bir azap" Bu da oldukça acı veren, can yakan cehennem azabıdır. İşte bu azabı onlardan uzaklaştırabilecek "Allah'tan başka bir dost ve" kendilerini bu azaptan koruyabilecek "yardımcı bulamazlar." [249]
Ayetler Arası İlişki
Yüce Allah Yahudilerin şüphelerini cevaplandırıp doğru yola uymalarını emrettikten sonra Hristiyanlara karşı delil getirmekte, Meryem oğlu İsa hakkında doğru kanaati kabule mecbur etmektedir. [250]
Açıklaması
Yüce Allah Kitap Ehli'ne aşırılığı, haddi aşmayı yasaklamaktadır. Çünkü Hristiyanlar Hz. İsa hakkında haddi aştılar ve sonunda onu ilâhlaştırdılar. Onu peygamberlik makamından alıp çıkardılar. Hatta onun dini üzere olduğunu iddia eden, ona bağlı olduğunu, tabi olduğunu söyleyenler hakkında dahi aşırıya giderek, bunların masum olduklarını, günah işlemediklerini iddia ettiler. Söyledikleri her hususta, hak olsun batıl olsun, onlara tabi oldular. Yahudiler de aynı şekilde Hz. İsa'yı tahkir etmek, küçük düşürmek hususunda aşırıya gittiler, onu inkâr ettiler. Halbuki istenen, bu iki hal arasında orta yoldur. Ne Hz. İsa'yı tazimde aşırıya gitmek, ne de onu tahkir ederek ileriye gitmek.
Ey Kitap Ehli! Dinde fazlalık yahut eksiklik suretiyle Allah'ın çizdiği sınırları aşmayınız. Ancak ya mütevatir dini bir nass ile yahut kesin aklî bir delil ile sabit olan hak şeylere inanınız. Allah'ın insanlara hulul etmesi, onlarla bir arada olması, eş ve çocuk edinmesi gibi uydurduğunuz iddialardan sakının. Yahudilerin yaptığı şekilde İsa'yı inkâra kalkışmayın, annesine iftira etmeyin, onu küçük görmeyin, küçük düşürmeyin. Hristiyanlarm yaptığı şekilde de İsa'yı tazim ve takdis hususunda aşırıya gitmeyin. Çünkü onlar sonunda İsa'yı bir ilâh yahut Allah'ın oğlu kabul etme noktasına kadar vardılar.
Her türlü iftiradan uzak, tertemiz, bakire Meryem'in oğlu İsa Mesih, ancak Allah'ın İsrâiloğulları'na gönderdiği bir peygamberdir. O kavmine, hiç bir şeyi ortak koşmaksızm yalnızca Allah'a ibadet etmelerini emredip, şirki yasaklamış, takvalı olmayı teşvik etmiş, dünyaya rağbet etmemelerini söylemiş, peygamberlerin ve rasullerin sonuncusunun geleceği müjdesini vermiştir. Nitekim Kur'ân-ı Kerim Hz. İsa'nın şöyle dediğini bizlere nakletmektedir: "Ve benden sonra gelecek adıAhmed olan bir rasulü müjdelemek üzere... size geldim." (Saff, 61/6).
Hz. İsa "kün=ol" şeklindeki tekvînî bir emir ile babasız olarak var edilmiştir. Çünkü "O, bir şeyi diledi mi ona emri "ol" demesidir, o da derhal oluverir." (Yâsîn, 36/82); "Bir işe hüküm verdiği zaman ona sadece: "Ol" der, o da hemen oluverir." (Âl-i İmran, 3/47).
Yüce Allah, Hz. Âdem'i yarattığı şekilde babasız ve annesiz bir insan yaratmaya yahut Hz. Havva'yı yarattığı gibi annesiz, fakat bir babadan yahut bir anne ve bir babadan olmak üzere alışılmış zahirî bir sebebe bağlı olarak bir insan yaratmaya kadir olduğu gibi, Hz. İsâ gibi babasız bir insan yaratmaya da kadirdir: "Şüphesiz Allah nezdinde İsa'nın misali Âdem'in misali gibidir. Onu (Adem'i) topraktan yarattı sonra, da ona "ol" dedi, o da hemen oluverdi." (Âl-i İmran, 3/59) Yine Yüce Allah Hz. İsa'nın beşer olduğunu ve Allah'ın kulu olduğunu şöylece haber vermektedir: "O ancak kendisine nimet verdiğimiz ve onu İsrâiloğulları'na bir misal kıldığımız bir kuldur." (Zuhruf, 43/59) Madde yahut tabiat da özü itibariyle başkasını yaratmaktan âciz olan bir yaratıktır. O halde yaratılmış her şeyin ilk aslını da yaratan Yüce Allah'tır.
Ayrıca Hz. İsa Yüce Allah tarafından var edilmiş bir ruh ile desteklenmiştir, yoksa bu ruh (Hristiyanlarm anladıkları gibi) Allah'tan bir parça değildir. Öyle olsaydı, Melek aracılığıyla Allah'tan bir ruhun üflenmesiyle yaratılmış her bir insanın Allah'ın bir parçası olması gerekirdi: "O kendi nezdinde göklerde ve yerde bulunan her şeyi size müsahhar kılandır." (Müellif burada; "kendinden" ifadesi Allah'tan bir parça anlamına gelmeyeceği gibi, Hz. İsa hakkında "kendinden bir ruhtur" demesi de kendisinden bir parçadır anlamına gelmez, demek istemektedir. -Çeviren-) Hz. İsa'nın Ruhu'1-emin ile desteklenmiş olması da Yüce Allah'ın şu buyruklarıyla sabittir: "Ve Biz onu Ruhu'l-Kudüs ile destekledik." (Bakara, 2/87 ve 253). Yine Yüce Allah müminleri Allah'tan bir ruh ile desteklenmekle de nitelendirmiş ve şöyle buyurmuştur: "İşte bunlar Allah'ın kalplerine imanı yazdığı ve kendinden bir ruh ile desteklediği kimselerdir." (Mücâdele, 58/22)
Mücâhid şöyle demektedir: "Kendinden bir ruhtur." Yani tarafından gönderilmiş bir peygamberdir. Yani o, halk edilmiş bir ruhtan yaratılmıştır. Ruhun Yüce Allah'a izafe edilmesi onun şerefini yüceltmek içindir. Nitekim Yüce Allah'ın şu buyruklarında dişi devenin ve Beyt'in Allah'a izafe edilmesi de böyledir: "İşte bu, Allah'ın devesidir." (A'râf, 7/173); "Ve benim evimi tavaf edenler için temizle" (Hacc, 22/26) Nitekim hadis-i şerifte de şöyle buyurulduğu rivayet edilmiştir: "Ve Rabbimin evinde, Rabbimin huzuruna girerim." buyruğundaki izafe de bir şerefi yükseltme izafesidir. Bütün bunlar aynı kabildendir ve aynı üslûpta kullanılmış ifadelerdir.
İsa'yı da, başkasını da yaratan Yüce Allah olduğuna göre, artık sizler de bir ve tek olan Allah'a iman edin. Allah'ın bir ve tek olduğunu çocuğu ve eşi olmadığını tasdik edin. İsa'nın Allah'ın kulu ve rasulü olduğunu da bilin ve buna kesin olarak inanın. Hiç bir fark gözetmeksizin bütün peygamberlere uygun şekilde iman edin. Sakın "baba, oğul ve Rûhu'l-Kudüs' gibi üç ilâh olduğunu yahut her biri diğerinin aynı olmak üzere Allah'ın üç uknumdan meydana geldiğini, her birisinin tam bir ilâh olduğunu ve bunların toplamının da tek bir ilâh ettiğini söylemeye kalkışmayın. İsa'yı ve annesini Allah'a ortak koşmayın. Yüce Allah bundan alabildiğine münezzeh, alabildiğine yücedir. Çünkü böyle söylemek, asıl itibariyle Mesihîliğin de getirmiş olduğu halis tevhidi terketmektir. Çünkü tevhid Hz. İsa'dan da önce Hz. İbrahim ve diğer peygamberlerin de yaymaya çalıştıkları temel bir ilkedir. Teslis ile tevhidin bir arada kabul edilmesi ise mümkün değildir. Bu, akim temel ilkelerinin reddettiği bir çelişkidir. Bundan dolayı Yüce Allah teslisi kabul edenleri şöylece tenkit etmektedir: "Andol-sun! Muhakkak, Allah üçün üçüncüsüdür, diyenler kâfir olmuşlardır. Halbuki bir tek ilâhtan başka ilâh yoktur." (Maide, 5/73) Mâide suresinin sonlarında da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Hatırla ki Allah: 'Ey Meryemoğlu İsa! İnsanlara Allah'ı bırakıp da beni ve annemi iki ilâh edinin, diye sen mi söyledin?' diyecektir." (Maide, 5/116) Mâide suresinin baş taraflarında ise şöyle buyurul-maktadır: "Allah Meryem oğlu Mesih'in kendisidir, diyenler, andolsun ki, kâfir olmuşlardır." (Maide, 5/17)
Ey Hristiyanlar! Teslis iddiasından "vazgeçin!" sizin için bundan daha hayırlı olacak bir başka söz söyleyin. Bu söz ise aralarında İsa'nın da bulunduğu bütün peygamber ve rasullerin kendisine çağırdığı katıksız tevhiddir.
"Allah sadece bir tek ilâhtır" O zatı itibariyle bir ve tektir, birden çok olmaktan münezzehtir. Onun parça yahut uknumlarının varlığı söz konusu değildir. O bir takım cüzlerden de meydana gelmiş değildir; O bunlardan münezzehtir. Halbuki siz Mesih hakkında "Mesih onun oğludur" yahut "bizzat onun kendisidir" demektesiniz. Eğer gerçek evlât sahibi olmayı kastediyorsanız bu Yüce Allah hakkında imkânsız bir şeydir. Çünkü bu da Allah'ın baba olmasını yahut bir eşi olmasını gerektirir. Şayet mecazî olarak evlât oluşunu kastediyorsanız bu da Hz. İsa'ya has bir özellik olamaz.
Gerçek anlamıyla Allah'ın çocuğunun varlığı söz konusu değildir. Aksine göklerde ve yerde bulunan her şey O'nundur. Yani her şey Allah'ın mülküdür, onun yaratığıdır. Göklerde ve yerdekilerin hepsi O'nun kuludur. Hepsi onun tedbir ve tasarrufu altındadır. O her şeyin üzerine vekildir. Mesih de O'nun yarattıkları arasında bir yaratıktır. O halde bu yaratılmışlardan Allah'ın nasıl olur da bir eşi ve çocuğu bulunabilir? Zira bir şeye malik olmak, o şeyi mülk edinmeye aykırıdır. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Göklerde ve yerde bulunan herkes mutlaka Rahman (olan AllahJ'a kul olarak gelecektir." (Meryem, 19/93); "Gökleri ve yeri yoktan var edendir. Nasıl olur da onun bir çocuğu olur?" (En'âm, 6/101)
'Vekil olarak Allah yeter" ibaresi buna tanık olarak Allah yeter manasm-dadır. Bunun manasını açıklarken er-Râzî şöyle der: Şanı Yüce Allah tek başına mahlükatı idare eder, yaratılmışları gereği gibi koruyup muhafaza eder. Onunla beraber bir başka ilâhın varlığını kabul etmeye, böyle bir iddiada bulunmaya ihtiyaç yoktur. [251]
"...asla çekinmez" ibaresi Mesih yalnızca Allah'a ibadet etmekten çekinmez yahut buna karşı tekebbür etmez ya da Allah'ın bir kulu olmaktan çekinmez, manalarına gelir. Çünkü o Yüce Allah'ın azametini, Allah'ın lâyık olduğu ubu-diyyet ve şükrü bilir. Aynı şekilde mukarrep melekler de Allah'ın bir kulu olmaktan daha üstün bir makamda kendilerini görmezler.
Her kim yalnızca Allah'a ibadet etmekten çekinir, kendini daha yüce bir makamda görür, şirk yahut teslis iddiasında bulunacak olursa bilsin ki, Allah amelinin karşılığını vermek üzere hepsini kendi huzuruna toplayacaktır. Amellerinden dolayı onları hesaba çekecek ve cezalandıracaktır. Kıyamet gününde o bunların hepsini huzurunda toplayacak ve asla haksızlık ve zulmün söz konusu olmayacağı mutlak âdil hükmüyle aralarında hüküm verecektir. Allah, salih amel işleyen ve kendisine iman edenlere eksiksiz olarak, tam tamına amellerinin mükâfatını ve ecirlerini verecektir. Salih amelleri miktarmca onlara sevap vereceği gibi bundan ayrı olarak lütfü, ihsan ve geniş rahmetiyle fazlasını da verecektir onlara.
Ona kulluktan çekinen bunu büyüklüklerine yedirmeyen, yani Allah'a itaat ve ibadetten uzak duranlara gelince: Onları lâyık oldukları, hak ettikleri şekilde dünyada da ahirette de can yakıcı bir azap ile azaplandıracaktır. Yüce Allah'tan başka işlerini yerine getirecek, düzene koyacak başka bir kimse bulamayacakları gibi, Allah'ın azabına karşı kendilerine yardımcı olup üzerlerinden azabı kaldıracak bir kimse de bulamayacaklardır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Şüphe yok ki, bana kulluk etmeyi büyüklüklerine yedirme-yenler cehenneme hor ve hakir olarak gireceklerdir." (Mü'min, 40/60) Dünyada ibadet etmeyen ve buna karşı büyüklük taslayan müstekbirler ahirette küçültülmüş ve zeliller olacaklardır. [252]
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler
Bu ayet-i kerimede inanca dair özü ilgilendiren bir takım hükümlere işaret edilmektedir ki, bunları şöylece sıralayabiliriz:
1- İşlerde haddi aşmak, aşırıya gitmek şer"an yasaklanmıştır. Yahudiler Hz. İsa hakkında aşırıya giderek sonunda Hz. Meryem'e iftirada bulunmuşlardır. Hristiyanlar da Hz. İsa hakkında aşırıya gitmiş ve nihayet onu bir ilâh kabul etmişlerdir. Muharref İncil'deki ilk ifade şöyledir: "Bu bizim ilâhımız ve Rabbımız Yesû' (İsâ) Mesih'in kitabıdır." Aşırıya gitmek de, kusurlu davranış da bir kötülüktür, bir küfürdür. Bundan dolayı Sahih-i Buharî'de Hz. Peygamberin şöyle buyurduğu nakledilmektedir: "Hristiyanların yalan yere İsa hakkında aşırıya gidip haddi aştıkları gibi siz de beni tazimde aşırıya gitmeyin, bunun yerine: Allah'ın kulu ve rasulü, deyin."
2- Yüce Allah'ın: "Meryem oğlu İsa Mesih ancak Allah'ın peygamberi, Meryem'e ulaştırdığı kelimesi ve kendinden bir ruhtur." buyruğuna üç hükme işaret edilmektedir:
a) Yüce Allah'ın: "Meryem oğlu İsa" buyruğu annesine nispet edilen bir kimsenin ilâh olmasının düşünülemeyeceğini göstermektedir. Çünkü ilâhın muhdes (sonradan var edilmiş) değil de kadim olması gerekmektedir.
b) Yüce Allah, İmrân kızı Hz. Meryem dışında Kitabında ismini anarak başka bir kadından söz etmemektedir. Hz. Meryem'in admı hikmeti gereği yaklaşık otuz yerde anmaktadır. Bu hikmet ise Hz. Meryem'in Allah'a kul olma sıfatını iyice yerleştirmek ve Arapların kadın köleleri (cariyeleri) kendi isimleriyle anmak şeklindeki âdetlerine uygun bir üslub kullanmaktı. Hür kadınların isimlerini Araplar açıktan açığa zikretmezlerdi. Bundan kasıt ise hür kadınların isimlerinin dile düşmemesiydi.
c) Hz. İsa'nın babasız olduğuna inanmak farzdır. Onun adının annesine nispetle tekrar tekrar zikredilmesi kalplere onun babasız olduğu kanaatini şuurlu bir şekilde yerleştirmek, ayrıca onun tertemiz annesinin Yahudilerin iddialarında ve zina iftiralarından uzak ve münezzeh olduğunu pekiştirmektedir.
3- Hz. İsa'nın Mesih, İsa, Kelime ve Ruh olmak üzere dört tane ismi vardır. Kelime'den kasıt onun tekvinî "ol" emriyle yaratılmış olmasıdır. Böylelikle o, babasız olarak bir insan halinde yaratıldı. "Kendinden bir ruh" buyruğundan kasıt ise Hz. İsa'nın Hz. Cebrail'in nefhası ile var edilmiş olmasıdır. Arapçada nefha (üfürüş) ya da ruh denmektedir. Çünkü ruh ve rîh (yel, rüzgar) birbirine yakın kelimelerdir. Üflemek de bir rîh'tir ve bu ruh'tan çıkar. Yüce Allah'ın: "Kendinden" buyruğundan kasıt ise Hz. İsa'nın şerefini yükseltmek, faziletini yüceltmektir. Yoksa bundan kasıt onun Allah'tan bir parça olduğunu anlatmak değildir. Çünkü bütün yaratıklar Allah'ın ruhundandırlar. Nitekim, bu Allah'tan bir nimettir, de denilmekte ve bununla bu nimetin eksiksiz ve şerefli bir nimet olduğu ifade edilmektedir. Yine bu Allah'tan bir ruhtur denilirken, O'nun yarattığı bir varlık olduğu vurgulanmaktadır.
Hristiyanlar, İsa Allah'tan bir parçadır, demekle hataya ve sapıklığa düşmüşlerdir. Çünkü Hz. İsa Allah'tan bir ruhtur.
4- Allah'ın Mesih'i yaratan, onu peygamber olarak gönderen tek bir ilâh olduğuna, İsa da aralarında olmak üzere bütün peygamberlerin Allah'ın kulu olduğuna iman etmek, kaçınılmaz olarak kabul edilmesi gereken farz bir iti-kaddır. Doğru düşünen akılların kabul edeceği gerçek budur. O halde Hz. İsa'nın ilâh kabul edilmesi doğru olamaz.
5- İlâhların birden çok olduğunu yahut üç olduğunu söylemek harr.mdır. İbni Abbas şöyle der: Teslisten kasıt Yüce Allah'ın kendisi, eşi ve oğludur. Hristiyanlar teslisi icma ile kabul edip şöyle derler: Allah aslında tek bir cevherdir, fakat onun üç tane uknumu vardır ve böylelikle her bir uknumu bir ilâh olarak kabul ederler. Uknumlarla kastettikleri ise varlık, hayat ve ilimdir, genellikle onlar bu uknumları baba, oğul ve Ruhu'l-kudüs diye ifade ederler. Baba ile varlığı, ruh ile hayatı, oğul ile de Hz. İsa'yı kastederler. Önceden de geçtiği gibi ve bu konudaki sözlerinden anlaşıldığı üzere, nihayette onlar gösterdiği mucizeler ve harikulade haller sebebiyle Hz. İsa'nın ilâh olduğunu söylerler. Çünkü bu mucizeler insan takatinin fevkindedir. O halde bunları yapabilen ulûhiyyet sıfatına sahip demektir, derler.
Hz. İsa'nın ulûhiyyet sıfatına sahip olmayışının en açık delillerinden birisi de şudur: Eğer o dedikleri gibi bir ilâh olsaydı kendisini düşmanlarından kurtarabilir, onların kendisine vermek istedikleri zararı önleyebilir ve -iddia ettikleri gibi- düşmanlarının kendisini çarmıha germelerine fırsat vermezdi.
6- Teslis iddiasından vazgeçmek katıksız hayrın ve doğrunun ta kendisidir. Çünkü Yüce Allah bir tek ilâhtır. Çocuğu olmaktan münezzehtir. Aksine göklerde ve yerde bulunan her şey O'nundur. Mülkiyet ise mülk edinilen şeyi evlât edinmeye aykırıdır. Onun hiç bir ortağı yoktur. İsa da Meryem de göklerde ve yerde bulunan şeyler arasında yer alırlar. Bu ikisinde bulunanlar ise yaratıktır. O halde kendisi yaratılmışken İsa nasıl ilâh olabilir?
7- İsa Mesih hiç bir şekilde Allah'ın bir kulu olmaktan çekinmez, utanmaz ve bunu asla kendisi için bir küçüklük kabul etmezdi. Allah'ın rahmet ve rızasına yakın olan mukarrep melekler de asla Allah'a kul olmayı kendileri için bir küçüklük kabul etmezler. Allah'a kulluktan çekinen ve bunu büyüklüğüne ye-dirmeyen bir kimse hiç bir şekilde Allah'a ibadet etmez, ona itaate bağlı kalmaz. Şüphe yok ki, Allah bütün yaratıkları mahşerde toplayacak ve herkese hak ettiği şekilde karşılık verecektir.
Salih amel işleyen müminler için eksiksiz olarak amellerinin sevabı verileceği gibi, ayrıca Yüce Allah lütuf, rahmet ve ihsanından fazlasını da onlara verecektir. Allah'a kulluğu kendilerine yedirmeyen ve kulluğa karşı büyüklük taslayanlar ise işlerini üstlenecek yahut kendilerine yardımcı olacak hiç bir dost ve yardımcı bulamadan oldukça can yakıcı bir azap göreceklerdir.
8- Bazıları Yüce Allah'ın: "Mukarrep melekler de" buyruğunu meleklerin insanlardan daha faziletli olduğuna delil göstermişlerdir. Yaratma itibariyle de fiilen itibariyle de onların Hz. Mesih 'ten büyük olduğuna delil göstermek istemişlerdir. Ancak onlara şöyle cevap verilmiştir Ayet-i kerime büyük işler yapmaya kadir olmak ve yaratılmışlarının azameti hususunda meleklerin üstünlüklerini sunmak sadedindedir. Melekler Allah'a ibadetten uzak kalmak hususunda Mesih'ten daha fazla güç sahibidirler, fakat onların bundan imtina etmek hususunda daha güçlü ve daha muktedir olmaları daha faziletli olmalarını gerektirmez. [253]
İnsanların "Nurun Mübin=Apaçık Nur" Olan Kur'ân'a İmana Davet Edilmeleri
174- Ey insanlar! Rabbinizden size apaçık bir delil gelmiştir. Size apaçık bir nur da indirdik.
175- Allah'a iman edenleri ve ona sarılanları o rahmetine ve bol nimetine kavuşturacak, onları kendisine götürecek doğru yola eriştirecektir.
Kelime ve İbareler:
"Rabbinizden size apaçık bir delil (burhan)" Rabbinizden size karşı apaçık bir delil olan peygamber "gelmiştir. Size apaçık bir nur"ki bu da Kur'an-ı Ke-nm'dir "da indirdik" "Doğru yol": Eğriliği, büğrülüğü olmayan bir yol olan İslam dini. [254]
Ayetler Arası İlişki
Bundan önceki ayet-i kerimeler münafıklara, müşriklere, Yahudi ve Hris-riyanlara karşı açık ve kesin delilleri ortaya koymuş, Muhammed (s.a.)'in peygamberliğini ispat etmiş bulunmaktadır. İşte bütün bunlar, insanlığın tümüne islâm'a tabi olma davetinin yöneltildiği bu iki ayet-i kerimeye bir mukaddime mahiyetindedir. [255]
Açıklaması
Ey insanlar! Sizlere Allah'a iman gerçeğini, daha erdemli bir hayat için uygun toplumsal düzenleri açıklayan Rabbinizden sizlere ulaşan açık seçik bir belge ve kesin bir delil bulunmaktadır ki, bu da cahiliye döneminde aranızda yetişmiş bulunan güvenilir, ümmî, Arabî peygamber Muhammed (s.a.)'dir. Cahiliye döneminde aranızda yetişmiş olmakla birlikte o dönemin bozuklukları ve pislikleri ile kirlenmemiş, aksine ilâhî risaleti yüklenmek için Rabbinin koruması altında özel bir terbiye ile yetişmiştir. O bakımdan yaşayışı, ahlâkı, gidişi ve liderliği itibariyle en üstün bir örnektir. O, risaletinin doğruluğuna çok büyük ve pratik bir belge-iir: "Allah risaletini nereye bırakacağını en iyi bilendir." (En'am, 6/124).
Biz sizlere bu apaçık delil ile birlikte yine hakkı açıkça ortaya koyan bir nur, bir ışık da indirmiş bulunuyoruz. Bu da akideyi ve yaşanılan düzeni tashih etmek üzere gelmiş bulunan Kur"ân-ı Kerim'dir. Katıksız tevhidi ortaya koymuş; putperestlik ve şirke karşı sa^aş açmış; halihazırda tahrif edilmiş bulunan Yahudilik ve Hristiyanhğm tutarsızlığını beyan etmiş; doğru yolun (hidayetin) belirgin işaretlerini sapasağlam yerleştirmiş; Yüce Allah'a ibadetin yolunu açıkça göstermiş; siyaset, savaş, barış ekonomi, toplumsal hayat, kâinata dair bilgiler gibi bütün alanlarda dosdoğru ahlâkî esasları ortaya koymuştur. Aynı zamanda bütün bunlar peygamberin şahsî yaşayışına ek olarak, bu dinin eşsiz ve terkedilmemesi gereken hak din olduğunun da açık bir belgesidir.
Buna bağlı olarak Allah'a iman edip Kur'ân'a ya da İslama sımsıkı bağlanıp sarılanları ve onun nuruna tabi olanları Allah rahmetine sokacak, dünya ve ahirette lütfuyla onların hepsini kuşatacaktır. Yani Kur'an-ı Kerim sayesinde onlara rahmet edip onları cennetine koyacak, sevaplarını artırıp mevkilerini yükseltecektir. İbni Abbâs şöyle der: Rahmet cennettir. Fazladan vereceği bir nimet ise onlara lütfedeceği, hiç bir gözün görmediği, hiç bir kulağın işitmediği ve hiç bir insanın hatırına gelmeyen lütuflar ve nimetlerdir [256] Ayrıca onları dünyada izzet, şeref ve üstünlük ile itikat ve amelde dosdoğru yola tabi olmak suretiyle, ahirette de cennete ve rızasına nail olmak suretiyle mutluluğu elde edecek noktaya da ulaştıracak, dosdoğru yola ulaşma başarısını onlara ihsan edecektir. Çünkü şerefli Kur'ân-ı Kerim'e sımsıkı yapışmadan, Muhammed Mustafa'nın sünnetine tabi olmadan özel bir hidayetin varlığı ve ilâhî tevfike mazhar olmak söz konusu değildir. Tirmizî Ali b. Ebî Tâlib'den Hz. Peygamberin şu buyruğunu rivayet etmektedir: "Kur'ân-ı Kerim Allah'ın dosdoğru yolu ve sapasağlam ipidir." [257]
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler
Allah'tan kullarına gelmiş büyük ve apaçık delil Muhammed (s.a.)'dir. Ona "delil" denilmesinin sebebi, kesin delilin onunla birlikte bulunmasıdır ki, bu da onun mucizeleri yahut getirdiği delillerdir. Çünkü onun gösterdiği mucizeler Hz. Peygamberin delilleri demektir.
Apaçık bir nur ise Kur'ân-ı Kerim'dir. Ona nur denilmesinin sebebi ise, onun vasıtasıyla hükümlerin açıklık kazanması, onun aracılığıyla sapıklıktan kurtulup doğruya nail olmanın mümkün olmasıdır. O halde Kur'ân-ı Kerim açık seçik ve aynı zamanda açıklayıcı bir nurdur.
Her kim Allah'a iman eder, Kur'ân-ı Kerim'e sarılmak suretiyle de Allah'a isyandan uzak durursa cennete ve Allah'ın rızasına nail olur, dünyada da ahirette de o büyük ilâhî lütfü elde eder.
Yüce Allah'ın: "Bol nimet (fadl)" sözü yüce Allah'ın karşılıksız olarak sevap vermek suretiyle kullarına lütufta bulunduğunun delilidir. Çünkü onun verdikleri eğer sadece amelin karşılığı olsaydı, elbette bu lütuf (fadl) olmazdı. er-Râzî şöyle der: Rahmet ve lütuf (fadl) cennette bulunan türlü fayda ve tazimler hakkında kabul edilir. Hidayetten kasıt ise kudsî âlemin ve kibriyasmın nurlarının beşerî ruhlarda tecelli etmesinden husule gelen mutluluklardır. İşte ruhanî mutluluk budur. Allah'ın bunu önceki iki kısımdan sonra zikretmesinin sebebi ise, ruhani lütuf ve huzurun, bedenî lezzetlerden daha üstün olduğuna dikkat çekmektir [258]
Kur"an-ı Kerim'de sözü edilen hidayet iki türlüdür: Genel ve özel hidayet.
Genel hidayet Yüce Allah'ın şu buyruğunda ifade edildiği gibidir: "Ve biz onu iki yola hidayet ettik (iki yolu gösterdik)." (Beled, 90/10) Yani biz ona mutluluk ve bedbahtlık, hayır ve şer yollarını gösterdik. Bu hidayet, zahirî ve batı-nî duyuların hidayetini ve aklî hidayet ile, din hidayetini de kapsar.
Özel hidayet Yüce Allah'ın şu buyruklarında dile getirildiği gibidir: "İşte bunlar Allah'ın kendilerine hidayet verdikleridir, o halde sen de onların hidayetine uy!" (En'âm, 6/90); "Bizi dosdoğru yola ilet." (Fatiha, 1/6). Bu hidayet ise az önce geçtiği gibi genel olarak doğru yolu göstermekten farklıdır. Bu doğru yolu göstermekle birlikte, hayır ve kurtuluş yolunda yürümek için özel yardım ve başarı ihsanını da ifade eder. İnsan dini anlarken duyu ve aklını kullanmakta yanılmaya ve sapmaya maruz bir varlık olduğundan dolayı, özel yardıma muhtaçtır. Bundan dolayı Yüce Allah bizlere: "Bizi dosdoğru yola ilet" buyruğunda bunu kendisinden istememizi emretmektedir. [259]
Kelâlenin Yahut Baba Ve Anne Bir Yahut Sadece Baba Bir Erkek Ve Kız Kardeşlerin Mirası
176- Senden fetva isterler. De ki: "Allah size babası ve çocuğu olmayan (kelâ-lehn mirası hakkında hükmü şöyle veriyor: Çocuğu olmayıp bir kız kardeşi bulunan bir erkek ölürse, bıraktığının yarısı kız kardeşe kalır, fakat (ölen) kız kardeşinin çocuğu yoksa kendisi ona tamamen varis olur. Eğer (ölenin) iki kız kardeşi kalmışsa bıraktığının üçte ikisi onlaradır. Eğer erkekli kadınlı bir çok kardeşi varsa erkeğe iki kadının hissesi kadar pay vardır. Şaşırırsınız (şaşırmayasınız) diye Allah size açıklıyor, Allah her şeyi en iyi bilendir.
Kelime ve İbareler:
"Kelâle", babası ve çocuğu olmayana denilir. Ayet-i kerime kelâle olarak ölen kimseden, erkek ve kız kardeşlerin alacağı miras hakkındadır. [260]
Nüzul Sebebi
Nesaî, Câbir'in şöyle dediğini nakleder: Bir gün, hastalandım. Resulullah (s.a.) yanıma geldi. Ey Allah'ın Rasulü! dedim. Kızkardeşlerime malımın üçte birini vasiyet edeyim mi? O bana: "İyilikte bulun" dedi. Ben: Ya yarısını? deyince, o yine: "İyilikte bulun" dedi, sonra çıktı, sonra tekrar yanıma girip şöyle dedi: "Ben bu rahatsızlığının ölümünle sonuçlanacağı kanaatinde değilim. Allah hüküm indirip kız kardeşlerinin payını açıklamış bulunuyor ki, bu da üçte ikidir." O bakımdan Hz. Câbir "Senden fetva isterler. De ki: Allah size babası ve çocuğu olmayanın mirası hakkındaki hükmü şöyle veriyor..." ayet-i kerimesi benim hakkımda nazil olmuştur, derdi. Hafız İbni Hacer şöyle der: Bu, Hz. Câbir'in surenin baş taraflarında (yani 11. ayette) geçen kıssasından farklı, başka bir olaydır.
Bir rivayette de şöyle denilmektedir: Ben hastalandım. Resulullah (s.a.) yanıma girdi. Yedi kız kardeşim vardı. İbni Merdûveyh de Hz. Ömer'den, Resulullah (s.a.)'a kelâle'ye nasıl mirasçı olunacağını sorduğunu, bunun üzerine Yüce Allah'ın, "Senden fetva isterler, de ki: Allah size babası ve çocuğu olmayanın mirası hakkındaki hükmü şöyle veriyor..." buyruğunu indirdiğini rivayet etmiştir.
Ahmed, Buharî ve Müslim ile bazı kimseler Cabir b. Abdullah'ın şöyle dediğini rivayet ederler: Hasta olup aklımın başında olmadığı bir sırada Resulullah (s.a.) yanıma geldi, abdest aldı, sonra o abdestten üzerime serpti, benim aklım başıma geldi ve şöyle dedim: Bir kelâle dışında kimse bana mirasçı olmuyor. Mirasım nasıl olacak? Bunun üzerine mirasa dair ayet-i kerime -ki bu ayeti kastediyor- nazil oldu.
Yine Buharî ve Müslim, el-Berâ'dan bunun inen son ayet olduğunu rivayet ederler ki, bundan maksat, feraize dair inen son ayettir. el-Hattabî şöyle der: Yüce Allah kelâle hakkında iki ayet-i kerime indirmiştir. Onlardan bir tanesi kışın nazil olmuştur ki, Nisa suresinin baş taraflarındaki ayet budur. Bu ayet-i kerimede hem bir icmal, hem de bir müphemlik vardır ki, zahirinden anlamın ne olduğu hemen hemen anlaşılamamaktadır. Daha sonra Yüce Allah diğer ayeti yaz mevsiminde indirdi ki, bu da surenin sonlarındaki ayettir. Bu ayet-i kerimede kış mevsiminde nazil olan ayette bulunmayan fazladan açıklamalar vardır. Böylelikle soru soran bu ayete gönderilmiş olmaktadır. Bununla orada anılan kelâle'den maksat açıkça anlaşılmış olmaktadır. Birinci ayet-i. kerime kışın inmiş ayet, ikincisi ise yazın inmiş ayet diye adlandırılmaktadır. [261]
Ayetler Arası İlişki
Râzî şöyle der: Şunu bil ki, Yüce Allah surenin baş tarafında malî hükümlere dair izahlarda bulunmakta, surenin sonunu da böyle bir husus ile bağlamaktadır; ta ki, surenin sonu, surenin baş tarafına benzemiş olsun. Surenin orta bölümleri ise dine muhalif çeşitli fırkalar ile karşılıklı tartışmayı ihtiva et-mekteri. [262]
Açıklaması
İlim adamları icma ile bu ayet-i kerimenin anne baba bir yahut sadece baba bir kardeşlerin mirası hakkında olduğunu kabul etmişlerdir. Anne bir erkek ve kız kardeşlere gelince: Bunlar hakkında da surenin baş tarafında yer alan şu ayet-i kerime nazil olmuştur: "Eğer mirası aranan erkek veya kadın, çocuğu veya babası olmayan (ana bir erkek) veya kız kardeşi bulunursa bunlardan her birine altıda bir vardır." (Nisa, 4/12).
Rivayet edildiğine göre Hz. Ebubekir hutbesinde şöyle demiştir: "Şunu bilin ki Allah'ın Nisa suresinde ferâize (miras hukukuna) dair indirdiği ayetlerin ilki, çocuk ve baba ile ilgili, ikincisi koca, zevce ve anne bir kardeşlerle ilgilidir. Nisa suresinin sonunda yer alan ayet-i kerimeyi de baba ve anne bir yahut baba bir erkek ve kız kardeşler hakkında indirmiştir. Enfâl suresinin sonundaki ayet-i kerimeyi de ulu'l-erham (yakın akrabalar) hakkında indirmiştir. [263]
Ey Peygamber! Senden Câbir b. Abdullah gibi babası ve çocuğu bulunmayan, fakat asabeden kız kardeşleri bulunan kelâlenin mirası hakında fetva vermeni isterler. Bunlar hakkında daha önce terekeden belli bir pay ayrılmamıştı. Anne bir kardeşlere, bir kişi olması halinde, altıda bir, iki ve daha çok olmaları halinde de üçte bir miras tayin edildi.
Kelâle ise, başın dört bir yanını kuşatan (ve taç anlamına gelen) el-İk-lü'den alınmıştır. Bu ise hem mirasçı hakkında, hem miras bırakan hakkında kullanılan bir isimdir. Mirasçı hakkında kullanılacak olursa, baba ve oğul dışındakiler kastedilir. Hz. Ebu Bekir şöyle der: "Kelâle baba ve oğlu dışında kalanlardır." Eğer miras bırakan hakkında kullanılacak olursa, o takdirde anne ve babanın da çocuklarının da kendisinden miras alması söz konusu olmaksızın ölen kimsedir.
Oğlu olmadan ölen bir kişinin anne baba bir yahut baba bir kız kardeşi terekesinin yarısını alır. Hz. Ömer, kelâlenin hükmü hakkında tereddüde düşerek Buharî ile Müslim'de sabit olduğuna göre şöyle demiştir: "Üç şey vardır ki, onlar hakkında Resulullah (s.a.)'m bize kendisine nihaî olarak başvuracağımız bir açıklama bırakmış olmasını çok arzu ederdim. Bunlar dede, kelâle ve riba türlerinden bir tür." (Burada kastedilen riba türü Bakara suresinin sonlarındaki ayetlerde geçmektedir.) İbni Mâce de Sünen'inde "Kelâle, riba ve halifelik" lafzı ile bunu rivayet etmektedir.
Burada "çocuk"tan kasıt erkek ve kız çocuklarıdır. Çünkü söz konusu kelâ-ledir. Kelâle ise erkek olsun kız olsun hiç bir şekilde çocuğu bulunmayan ve babası da olmayan kimse demektir. Mesele gayet açık olduğundan dolayı yalnızca "çocuk" zikredilmekle yetinilmiştir.
"Kız kardeş"ten kasıt da ya anne baba bir kız kardeş veya sadece baba bir kız kardeştir. Anne bir kız kardeşin hükmünü ise Yüce Allah'ın, -önceden de geçtiği gibi- surenin baş tarafında açıkladığı, icma ile kabul edilmiştir.
Eğer ölenin bir kız çocuğu varsa kız kardeşi bıraktığının yarısını alır. Ölenin oğlu varsa kız kardeşi bir şey almaz. Ayet-i kerimenin zahirine göre kız kardeş, erkek veya kız olsun herhangi bir çocuğu bulunmadığı takdirde yarısını alır gibi anlaşılmakta ise de, asıl maksat bu değildir. Aynı şekilde bu kız kardeşin mirasın yarısını alabilmesi için ölenin babasının da olmaması gerekir. Ayetin zahirinden eğer ölenin oğlu yoksa yarısını hak edeceği anlaşılmakta ise de, asıl anlatılmak istenen bu değildir. Çünkü kız kardeşin baba ile birlikte olması halinde mirası almayacağı icma ile kabu edilmiştir. [264]
"Fakat (ölen) kızkardeşinin çocuğu yoksa kendisi ona tamamen varis olur." buyruğunun anlamı da şudur: Şayet kız kardeşin kendisini miras almaktan hacb edecek çocuğu ya da babası bulunmuyorsa, erkek kardeş kız kardeşinin mirasının tamanını -ta'sîb yoluyla- alır. Burada kardeşten kasıt, ana baba bir yahut sadece baba bir kardeştir. Anne bir kardeş ise mirasın tamamını almaz, onun payı sadece altıda birdir.
Eğer mirasçı iki veya daha fazla kız kardeş ise -ki burada kız kardeşten kasıt, anne baba bir yahut baba bir kız kardeş olup anne bir kız kardeş kaste-dilmemektedir- kelâle olan erkek kardeşinin bıraktığının üçte ikisini alırlar. İki ve daha fazla olmaları arasında da bir fark yoktur, Çünkü Hz. Câbir'in kız kardeşleri yedi taneydi.
Mirasçılar erkek ve kız kardeş karışık iseler o takdirde erkeğin payı iki dişi kadardır. Anne bir erkek kardeşler ise mirasın üçte birin de ortaktırlar.
"Şaşırırsınız diye Allah size" dininize dair hususlar; helâl, haram gibi bütün hükümleri "açıklamaktadır." Küf eli âlimlere göre ifadenin takdiri, mirasın paylaştırılması ve diğer hususlarda bu açıklamadan sonra haktan sapmayası-nız, şeklindedir. Birinci tevile göre Basralı âlimlerin görüşünce muzaf hazfedil-miştir. Bu da "şaşırmanızı" istemediğinden anlamındadır. Yüce Allah'ın: "O kasabaya sor." (Yusuf, 12/8) buyruğu gibidir. (Bundan maksat ise kasaba halkına sor, şeklinde hazfedilmiş bir muzafın takdir edildiğidir. -Çeviren) İkinci tevile gelince, bu da İbni Ömer'den sabit olan şu hadiste olduğu gibidir: "Allah tarafından duanın kabul edileceği vakte rastgelir diye sakın sizden herhangi bir kimse çocuğuna beddua etmesin." [265] Bunun anlamı ise 'Allah'ın duaları kabul edeceği vakte denk gelmemesi için' şeklindedir.
"Allah her şeyi en iyi bilendir", yani sizin için teşri buyurduğu hükümlerde sizin hayrınız ve menfaatiniz vardır ve bu hükümler Allah'ın geniş ilminden sadır olmuştur. O bakımdan onun açıklaması hak, onun bildirdikleri doğrunun kendisidir. [266]
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler
Bu ayet-i kerime ölen kelâle'den erkek ve kız kardeşlerin miras almalarının söz konusu olduğu dört hali kapsamaktadır:
Birinci hal, ölen kişiye sadece bir kız kardeşinin mirasçı olması halidir, O takdirde yarısını farz hisse olarak alır, geri kalan miktar ise mevcut olmaları halinde asabeye aittir. Aksi takdirde geri kalan da kız kardeşe red yoluyla geri döner. Aynı şekilde kız kardeş de ölen kız kardeşinin mirasının yarısını alır.
İkinci hal, bunun tam aksidir; o da, kız kardeşin ölüp ona bir erkek kardeşinin mirasçı olmasıdır. O takdirde erkek kardeş terekenin tamamını alır. Erkek kardeş, aynı şekilde, ölen erkek kardeşinin de mirasının tamamını alır.
Üçüncü hal, ölen erkek yahut kız kardeşe iki ve daha fazla kız kardeşin mirasçı olması halidir. Bu takdirde kız kardeşler üçte ikisini alırlar. İlim adamları ikiden fazla kız kardeşin tıpkı iki kız kardeş gibi olduklarını icma ile kabul etmişlerdir. Çünkü ikiden fazla kız çocuğu üçte ikiden fazlasını alamayacaklarına göre -önceden de geçtiği gibi- iki kız kardeşten fazlasının üçte ikiden fazlasını alamamaları öncelikle söz konusudur.
Dördüncü hal ise, erkek yahut kız kardeşin mirasçılarının bir çok erkek ve kız kardeş olmaları halidir. O takdirde erkeğin payı iki dişi payı kadardır. Fakat anne baba bir erkek kardeşler ve sadece baba bir erkek kardeşler bir arada bulunuyor ise, anne baba bir erkek kardeşlere öncelik tanınır. Çünkü baba bir erkek kardeşleri anne baba bir erkek kardeşler hacb ederler.
Ölen kelâlenin kardeşleri birkaç erkek kardeş oldukları takdirde terekenin tamamına mirasçı olurlar.
İbni Abbas ve Dâvûd ez-Zâhirî dışında ashab ve tabiinin çoğunluğuna göre, eğer beraberlerinde erkek bir kardeş bulunmuyor ise, kız çocuklarla birlikte bulunan kız kardeşler asabe sayılır. İbni Abbas ile Dâvûd ez-Zâhirî ise kız çocuklarla birlikte bulunan kız kardeşleri asabe olarak değerlendirmezler. Çünkü Yüce Allah'ın: "Çocuğu olmayıp bir kız kardeşi bulunan erkek ölürse bıraktığının yarısı kız kardeşe kalır." buyruğunun zahiri bunu ifade etmektedir. Bunların kız kardeşe miras verilmesini kabul ettikleri hal, ölenin çocuğu bulunmaması halidir. Bu durumda, kız çocuğun da çocuk olduğu bilinen bir husus olduğundan, kız çocuğun varlığı ile birlikte kız kardeşin miras almaması icabet-mektedir, demektedirler. [267]
[1] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/129.
[2] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/129.
[3] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/129-130.
[4] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/130-131.
[5] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/132.
[6] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/132-133.
[7] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/133.
[8] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/133-134.
[9] Kurtubî, V/273.
Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/134.
[10] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/136.
[11] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/136.
[12] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/136-137.
[13] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/137-139.
[14] Hakim, Taberânî, Şuabü'l-İman'da. Beyhaki İbni Ömer'den rivayet etmişlerdir. Hadis zayıftır.
[15] Kurtubî, IV/189; Cassas, Ahkâmü'l-Kur'ân, 11/215. Seriyye; sayısı en fazla dört yüze ulaşan askeri birlik. Bu şekilde adlandırılışı ordunun seçkinlerinden oluşmasından dolayıdır.
[16] Tirmizî, Enes (r.a.)'den rivayet etmiştir. Zayıf hadistir.
[17] Kurtubî, V/277-278.
[18] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/139-142.
[19] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/143.
[20] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/144.
[21] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/144-145.
[22] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/145.
[23] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/145-148.
[24] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/148-150.
[25] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/151.
[26] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/151-152.
[27] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/152.
[28] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/152.
[29] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/152-155.
[30] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/155-156.
[31] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/157.
[32] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/157-158.
[33] Zemahşerî, 1/412.
Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/158.
[34] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/159.
[35] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/159-160.
[36] Cassâs, Ahkamü'l-Kur'an, 11/215.
Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/160.
[37] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/161.
[38] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/161.
[39] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/161-162.
[40] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/162-163.
[41] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/164.
[42] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/165.
[43] Buharî, Müslim ve İbni Mace dışındaki Sünen sahipleri Ebu Musa'dan rivayet etmişlerdir.
[44] Müslim ve Ebu Davud Ebu'd-Derda'dan şu şekilde rivayet etmişlerdir. Her kim (müslü-man) kardeşine arkasından dua ederse onun müvekkel meleği de "Amin! Aynısı senin için olsun" der.
[45] Zemahşerî, 1/413.
[46] Kıyamet adının verilişi o gün insanların rablerine kıyam etmelerindendir. "Yoksa onlar büyük bir gün için diriltileceklerini sanmıyorlar mı? O gün insanlar âlemlerin Rabbi olan Allah'ın huzurunda dururlar." (Mutaffifin 83/4-5). Ayrıca bu adın verilişinin o gün insanların kabirlerinden kalkıp ona yönelmelerinden dolayı da olduğu söylenilmiştir: "O gün süratle kabirlerinden çıkarılırlar." (Meâric, 70/43).
[47] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/165-167.
[48] İmam Ahmed, Buhari, Müslim, Tirmizi ve İbni Mâce Enes (r.a.) rivayet etmişlerdir.
[49] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/167-169.
[50] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/171.
[51] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/171.
[52] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/171-172.
[53] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/172.
[54] Cassâs, Ahkamü'l-Kur'an, 1/220.
[55] İbni Kesir, 1/533.
[56] Zemahşerî, 1/415-416.
[57] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/173-175.
[58] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/175-177.
[59] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/178.
[60] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/178-179.
[61] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/179.
[62] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/179.
[63] Cassas, Ahkâmü'l-Kur'an, 1/232-233.
[64] Cassas, Ahkâmü'l-Kur'an, 1/234.
[65] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/179-184.
[66] İbni Kesir, 1/536; Zemahşerî, 1/417.
[67] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/184-186.
[68] Ahmed, Tirmizi, Ebu Davud, İbni Mace İbni Amr'dan, Ahmed, Buharî ve İbni Mace dışındaki Sünen sahipleri Ebu Cuhayfe'den rivayet etmişlerdir.
[69] Cassas, Ahkamü'l-Kur'an, 1/240.
[70] Cassas, Ahkamü'l-Kur'an, 1/238.
[71] Cassas, Ahkâmü'l-Kur'ân, 1/228.
[72] Hıkka, dört yaşına giren deve, cezea beş yaşına giren deve, halife gebe devedir.
[73] Cassas, Ahkâmü'l-Kur'ân, 1/245.
[74] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/186-190.
[75] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/191.
[76] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/191.
[77] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/192.
[78] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/192-193.
[79] Zemahşerî, 1/418.
[80] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/193-194.
[81] Cüheyne civarında bir yer.
[82] Cassas, Ahkâmü'l-Kur'an, 1/248.
[83] Kurtubî, V/244, 248-249.
[84] Kurtubî, V/339; İbnü'l-Arabi, Ahkamü'l-Kur'an, 1/481.
[85] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/194-195.
[86] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/196.
[87] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/196.
[88] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/196-197.
[89] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/197.
[90] Ibni Kesir, 1/541.
[91] İbni Kesir, 1/541.
[92] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/197-198
[94] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/198-199.
[95] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/200.
[96] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/200.
[97] Hıll dahilinde Mekke yakınında bir mevki. Aişe Mescidi diye tanınır. Umre için orada ihrama girilir.
[98] Kurtubî, V/349.
Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/201.
[99] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/202.
[100] Zemahşerî, 1/419.
[101] İbni Ebi Hatim Ebu Hureyre'den selâm verdikten sonra kıbleye yönelik halde şu şekilde dua ettiğini rivayet ediyor: "Ey Allahım! Velid b. Velid'i, Ayyaş b. Rebia'yı, Seleme b. Hi-şam'ı, çaresiz kalan ve çıkar yol bulamayan zayıf haldeki müslümanlan kurtar!"
[102] Zemahşerî, 1/420.
[103] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/202-204.
[104] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/204-206.
[105] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/207.
[106] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/208.
[107] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/208-209.
[108] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/209.
[109] Kurtubî, V/361.
[110] Zemahşerî, 1/420.
[111] Zemahşerî, 1/420.
[112] Cassas, Ahkamü'l-Kur'an, 1/251; İbnü'l-Arabî, 1/488; Kurtubî, V/360.
[113] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/209-212.
[114] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/212-214.
[115] İbnül-Arabi, Ahkâmü'l-Kur'an, 1/491.
[116] Kurtubî, V/365.
[117] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/214-218.
[118] Cassas, Ahkâmu'l-Kur'an, 11/263.
Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/218.
[119] Cassas, Ahkâmu'l-Kur'an, 11/263.
Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/218-219.
[120] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/219.
[121] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/219.
[122] İmam Ahmed ve Kütüb-i Sitte müelliflerinin Ebu Katade'den rivayet ettikleri meşhur rivayet "Sizden biriniz mescide girdiği zaman iki rekât (tahiyyetül-mescid) kılmadan oturmasın" şeklindedir. İbni Mace bu hadisi Ebu Hureyre (r.a.)'den rivayet etmiştir.
[123] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/219-221.
[124] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/222.
[125] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/222-223.
[126] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/223.
[127] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/223-224.
[128] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/226.
[129] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/226-227.
[130] Vahidî, Esbabü'n-Nüzul, 103.
[131] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/227.
[132] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/227.
[133] Zemahşerî, 1/423.
[134] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/228-231.
[135] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/232-234.
[136] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/235.
[137] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/235-236.
[138] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/236.
[139] Bu hadisi İmam Ahmed ve Daremî "hasen" bir isnadla Vâbısa b. Ma'bed (r.a)'den rivayet etmişlerdir. Hadisin başlangıcı bu kaynaklarda: "İyilik gönlün tatmin olduğu, kalbin mutmain olduğu, şeydir. Günah..." şeklindedir.
[140] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/236-238.
[141] Bu hadisi İmam Ahmed, Ebu Davud, Nesaî ve İbni Cabir b. Abdillah (r.a.)'tan rivayet etmişlerdir.
[142] Kurtubî, V/386, Cassas; Ahkâmü'l-Kur'an, 11/281.
[143] Cassas; Ahkâmü'l-Kur'an, 11/281.
[144] Cassas; Ahkâmü'l-Kur'an, 11/281.
Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/238-240.
[145] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/242.
[146] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/242.
[147] Kurtubî, V/385.
[148] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/242-243.
[149] Hasan-ı Basrî diyor ki: Burada geçen "dişiler" kuru tahta ve kuru taş gibi canlılığı bulunmayan ölü varlıklardır.
[150] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/243-246.
[151] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/246-249.
[152] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/250.
[153] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/250-251.
[154] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/251.
[155] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/251-252.
[156] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/252-254.
[157] Zemahşerî, 1/426.
[158] Vahidî, Esbabü'n-Nüzûl, s. 104-105. Bu hadisi Taberanî Ebu Ümame (r.a.)'den rivayet etmiştir. Hadis zayıftır.
[159] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/254-255.
[160] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/257.
[161] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/257.
[162] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/257-258.
[163] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/258.
[164] Ebu Davud ve İbni Mace Abdullah b. Ömer (r.a.)'den Peygamberimiz (s.a.)'in şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir: "Helâllerin Allah'a en çok buğz vereni, boşanmadır."
[165] Zemahşerî, 1/427.
[166] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/258-263.
[167] Cassas, Ahkâmü'l-Kur'an, 1/283.
[168] Kurtubî, V/406.
[169] Kurtubî, V/408.
[170] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/263-267.
[171] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/268-269.
[172] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/269.
[173] Zemahşerî, 1/428-429.
[174] Zemahşerî, 1/429.
[175] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/269-271.
[176] Taberî, V/205; Kurtubî, V/410.
[177] İbni Kesir, 1/565.
Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/271-273.
[178] İbni Kesir, 1/565.
Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/274.
[179] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/274-275.
[180] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/275.
[181] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/275.
[182] İbni Kesir, 1/566; Kurtubî, V/415.
[183] Zemahşeri, 1/430; Vahidî, Esbabü'n-Nüzul, 106.
[184] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/275-277.
[185] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/277-280.
[186] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/281-282.
[187] İbni Kesir, 1/567.
[188] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/282.
[189] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/283.
[190] Zemahşerî, 1/431.
[191] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/283-285.
[192] İcmaın delilleri: Cenab-ı Hakkın "İnkâr edenlere söyle: Eğer vazgeçerlerse onların geçmiş hataları affolunur" (Enfal, 8/38), ayeti ile Müslim'in Amr b. As'tan rivayet ettiği şu hadistir: "Bilmiyor musun ki İslâm kendinden öncekileri siler."
[193] Bu hadisi İmam Ahmed ve Ebu Davud Hz. Aişe (r.a.)'den "Biz bir müşrikten yardım istemeyiz" lafzıyla rivayet etmişlerdir.0
[194] Kurtubî, V/419.
[195] Kurtubî, V/419; İbnü'l- Arabî, Ahkâmu'l-Kur'an, 1/509.
[196] Cassas, Ahkamü'l-Kur'an, I, 290.
Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/285-287.
[197] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/288-289.
[198] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/289.
[199] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/289.
[200] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/289-293.
[201] İbnü'l-Arabî, Ahkâmü'l-Kur'an, 1/511.
[202] Kurtubî, V/425.
[203] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/293-296.
[204] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/299.
[205] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/299.
[206] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/299.
[207] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/299-300.
[208] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/300-301.
[209] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/301-302.
[210] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/303.
[211] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/303.
[212] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/303-304.
[213] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/304-305.
[214] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/305-306.
[215] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/308.
[216] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/308.
[217] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/308-309.
[218] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/309.
[219] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/310.
[220] Taberî, III/203 vd.
[221] Râzî, VIII/69.
[222] Zemahşerî, 1/437.
[223] İbni Kesir, 1/577.
[224] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/310-315.
[225] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/315-316.
[226] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/317.
[227] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/317-318.
[228] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/318.
[229] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/318-319.
[230] İbnü'l-Arabî, Ahkâmu'l-Kur'ân, 1/514.
[231] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/319-320.
[232] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/321.
[233] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/321.
[234] Kurtubî, VU15.
[235] Âlûsî, VIII/5.
[236] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/321-322.
[237] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/322-323.
[238] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/323.
[239] Kurtubî, VI/17.
[240] İbni Kesîr, 1/585 vd.
[241] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/323-327.
[242] Ancak Hz. Mûsâ, daha önce zikredilmişti! (Çeviren)
[243] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/327.
[244] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/328.
[245] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/328-329.
[246] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/329-330.
[247] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/330.
[248] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/331-332.
[249] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/332.
[250] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/332.
[251] Râzi, XI/117.
[252] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/332-336.
[253] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/336-338.
[254] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/339.
[255] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/339.
[256] Râzî, XI/120.
[257] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/339-340.
[258] Râzî, XI/120.
[259] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/340-341.
[260] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/342.
[261] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/342-343.
[262] Râzî, XI/120.
Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/343.
[263] Râzî, XII/121.
[264] Râzî, XII/121.
[265] Bu hadisi Ebu Dâvûd, Cabir b. Abdullah'tan rivayet etmiştir.
[266] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/343-345.
[267] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/345-346.
İslami Okul Okulların En Önemlisi