Pazar, 7 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Maidesursi - Kuran - 005Maide - 2. Sayfa

 

 

 

 

 

 

MAİDESURSİ

 

5

 

Mâide Sûresi

 

İndiği Yer

:  Medine

 

İniş Sırası

:  112

 

Âyet Sayısı

:  120

 


Nüzulü

 

Mushaftaki sıralamada 5, iniş sırasına göre 112. sûredir. Fetih sûresinden sonra Tevbe'den önce Medine'de nazil olmuştur. Medine döneminde bir defada indiğine ve son inen sûrelerden olduğuna dair rivayetler bulunmakla birlikte[1] bu ri­vayetlerin gerek sûrenin ihtiva ettiği konulara gerekse sûre içindeki âyetlerin iniş sebebiyle ilgili bilgilere uygun düşmediğini savunan Ateş'e göre sûre, Medine dö­neminde uzun bir zaman dilimi içerisinde peyderpey inmiş, ancak Hz. Peygam-ber'in hayatının sonlarında tertip edilmiş olması sebebiyle tamamının bir defada indiği sanılarak bu rivayetler ortaya çıkmıştır (II, 448). Gösterilen gerekçeler ince­lendiğinde bu görüşün daha İsabetli olduğu anlaşılmaktadır.[2]

 

Adı

 

112-115. âyetlerde söz konusu edilen ve havarilerin isteği üzerine Hz. îsâ'mn gökten bir "yemek sofrası" (mâide) İndirilmesi için dua etmesi dolayısıyla Mâide adım almıştır. Dinin İkmal edilmesinden ve bunun manevî nimet olmasından ki­naye olarak bu adın verildiğini kabul edenler de vardır. Ayrıca 1. âyette akîdlerin yerine getirilmesi emredildiği için "ukûd" (akidler), okuyanları azap meleklerinin elinden kurtaracağı İçin "münkıze" (kurtarıcı), ve dinî hükümler çeşitli âyetlere serpiştirildiği için "muba'sire" adlan da verilmiştir[3]

 

Konusu

 

Muhteva bakımından Nisa sûresinin devamı mahiyetindedir. Zira Nisa sûre­sinin son bölümünde değinilen yahudi ve hıristiyanların bâtıl inançları, tutum ve davranışları bu sûrede de ağırlıklı olarak ele alınmış ve bunlarla ilgili önemli açık­lamalar yapılmıştır. Bunun dışında akidlere bağlılık, yardımlaşmada ölçü, helâl ve haram olan yiyecekler, av ve avlanma hükümleri, hayvanlarla ilgili bazı Câhiliye âdetlerinin yersizliği, Ehl-i kitabın kestiklerini yenmenin ve kadınlarıyla evlenme­nin caiz olması; abdest, gusül, teyemmüm, temizlik ve hac farîzasıyla ilgili hü­kümler; hırsızlık, yol kesicilü ve ülkede fesad çıkarmanın cezası, cihadın lüzumu, insanların birbirlerine İyilikle muamele etmeleri, fiil ve niyette doğruluk ve adalet üzere bulunmaları, yemin kefareti, vasiyet, dinden dönmenin kötülüğü, içtimaî ve ahlâkî münasebetler, içki ve kumar yasağı gibi dinî ve hukukî konular ele alın­maktadır. Bunlara ek olarak sûrede öğüt ve ibret alınacak kıssalar yer almıştır. Bunlar, Hz. Âdem'in iki oğlunun kıssası ile Hz. Mûsâ ve Hz. îsâ'nın hayat hikâ­yelerinden kesitler şeklindedir. Ayrıca sûrede âhiret hallerinden de bahsedilmek­tedir.[4]

 

Fazileti

 

Abdullah b. Amr b. Âs'ın şöyle dediği rivayet edilir: "Hz. Peygamber bine­ği üzerinde iken ona Mâide sûresi indi. Binek taşıyamadı, bunun üzerine Hz. Pey­gamber bineğinden indi"[5]

Sûrenin bir defada indiği görüşünde olanları destekleyen bir rivayete göre Esmâbinti Yezîd şöyle demiştir: "Ben Hz. Peygamber'in devesi Adbâ'nın yuları­nı tutuyordum, o anda Hz. Peygamber'e Mâide sûresinin tamamı nâzıl oldu. Sûre­nin ağırlığından neredeyse devenin bacakları kırılacaktı."[6]

 

Meali

 

Rahman ve rahîm olan Allah'ın adıyla...

1. Ey iman edenler! Sözleşmeleri yerine getirin. İhramda bulunduğunuz sırada avlanmayı helâl saymamanız şartıyla, size bildirilecek olanlar dışında­ki en'âm denen hayvanlar sizin için helâl kılınmıştır. Şüphesiz Allah dilediği gibi hükmeder. 2. Ey iman edenler! Allah'ın işaretlerine, haram aya, kurban­lığa, gerdanlıklara, rablerinin büyük lütuf ve rızâsını dileyerek Beytülha-râm'a yönelmiş kimselere sakın saygısızlık etmeyin. İhramdan çıkınca avla­nabilirsiniz. Mescid-i Harâm'a girmenizi engellediler diye bir topluma karşı duyduğunuz kin, sakın aşırı gitmenize sebep olmasın. İyilik ve takva husu­sunda yardımlasın, günah ve düşmanlık yolunda yardımlaşmayın. Allah'tan korkun, çünkü Allah'ın cezası çetindir. 3. Murdar hayvan, kan, domuz eti, Allah'tan başkası adına kesilmiş, boğulmuş, vurularak öldürülmüş, yuvarla­nıp ölmüş, boynuzlanarak öldürülmüş hayvanlarla -canlı iken yetişip kestik­lerinizin dışında- yırtıcıların yediği hayvanlar, dikili taşlar adına boğazlan­mış hayvanlar ve fal oklarıyla paylaşmamz size haram kılındı. Çünkü bunlar doğru yoldan sapmaktır. Bugün, kâfirler dininiz hakkında ümitlerini yitir­mişlerdir. Onlardan korkmayın, benden korkun. Bugün sizin için dininizi ke­male erdirdim, size nimetimi tamamladım, sizin için din olarak İslâmiyet'i beğendim. Kim açlıktan darda kalırsa, günah sınırına varmaksızın yiyebilir. Şüphesiz ki Allah çok bağışlayıcı ve esirgeyicidir.[7]

 

Tefsiri

 

1. "Sözleşmeler" diye tercüme edilen ukûd, akd (akid) kelimesinin çoğulu­dur. Akid sözlükte "ipin iki ucunu birbirine bağlamak, bir şeyin kenarlarını topar­lamak, sağlam bağ ve düğüm" gibi anlamlara gelir. İslâm hukuk terimi olarak akid, günümüz hukuk terminolojisinde olduğu gibi "hukukî bir sonucu meydana getirmek üzere karşılıklı iki iradenin birbirine uygun olarak açıklanması"m ifade etmenin yanı sıra, yer yer (vasiyet gibi) tek taraflı hukukî işlemleri belirtmek için de kullanılır ki, bu geniş anlamıyla akid, "hukukî İşlem"le eş anlamlıdır. Klasik İs­lâm hukuku literatüründe akid kelimesi gerek sözlük anlamının gerekse Kur'ân-ı Kerîm'deki bazı kullanımların etkisiyle ilk devirlerden itibaren oldukça geniş bir muhteva ile ele alınmıştır. İlk devir İslâm bilginleri, Kur'an'da sadece tefsir et­mekte olduğumuz âyette geçen bu kelimeyi, aynı kökten türemiş kelimelerin ve özellikle yakın anlamda olan ahid kelimesinin Kur'an'daki kullanımının da etki­siyle hem bazı hukukî ilişkileri hem de ibadet yönü ağır basan adak ve yemin gi­bi şer'î tasarrufları ve hukukî işlemlerle ilgili şartları içine alan oldukça geniş bir muhtevada yorumlamışlardır. Daha sonraları akid, kanun tekniğine uygun bir an­latımla Mecelle''de şöyle tanımlanmıştır: "Akid, tarafların bir hususu İltizam ve ta­ahhüt etmeleridir ki, icap ve kabulün irtibatından ibarettir"[8]

Mülkiyetin sebepleri arasında önemli bir yer işgal eden akid, insanlığın tanı­dığı en eski hukukî müesseselerden birini teşkil eder. Akid Câhiliye Arapları tara­fından da bilindiği için gerek Kur'an'da gerekse hadiste tarif edilmemiş, bilinen bu hukukî tasarrufla İlgili hükümler konulmuştur. İslâm hukukunun ana kaynak­larından biri olan sünnet, "isimli akidlef'e ait zengin açıklama ve hükümler getir­miş olmakla birlikte hadislerde akid terimi genellikle, fert ile fert veya fert ile top­lum arasındaki himaye ve dayanışma antlaşması için kullanılmıştır[9] İç, dış, özel ve kamu alanlarında yapılan sözleşmelerin bağlayıcılığı çağdaş hukukun ilkelerinden biridir. Asırlarca önce Kur'ân-ı Kerîm, tarafların dinî ve et­nik aidiyetlerine bakmaksızın sözleşmelere riayet etmelerini müminlere emrede­rek bu ilkeyi teyit etmiştir. Bu âyet-i kerîmede de Allah'ın emir ve yasaklarına, O'na verilen sözlere, kulların kendi aralarında yaptıkları akidlere riayet etmek di-nİn ana kuralları arasında gösterilmiştir. Bu sebeple İslâm, gerek fertler arasında gerekse fert ile devlet veya devletler yahut toplumlar arasında yapılmış olan akid-lerde tarafların kimliğine veya akidlerin türüne bakmaksızın meşrii ve sahih olan her türlü akdin mutlaka yerine getirilmesini ister. Nitekim Hz. Peygamber gayri müslimlerle yapmış olduğu akidlerin yerine getirilmesine son derece önem ver­miştir[10]İslâm tarihindeki uygulamalar incelendiğinde müslü-manlarm akidlerini koruma hususunda âzami gayreti gösterdikleri gözlenmekte­dir.

Bu âyetten hareketle Ebû Hanîfe ve İmanı Mâlik, anlaşma yapılır yapılmaz akdin kesinlik kazanacağı ve artık akdin tek taraflı irade ile bozulamayacağı sonu­cuna ulaşmışlardır. İmam Şafiî ile İmam Ahmed İse "Satış akdi yapanlar birbirle­rinden ayrılmadıkları müddetçe akdi bozmada serbesttirler"[11]mealindeki hadise dayanarak, taraflar birbirinden ayrılmadıkça akdi bozmada serbest oldukları kanaatine varmışlardır [12]

"En'âm denen hayvanlar" diye tercüme ettiğimiz "behîmetü'l-en'âm" terki­bindeki behîme (çoğulu behâim) kelimesi asıl itibariyle "herhangi bir hayvan" an­lamına gelmekle birlikte daha sonra özellikle "karada veya denizde yaşayan dört ayaklı hayvan" anlamında kullanılmıştır [13] En'âm ise neam'ın çoğulu olup deve, sığır, koyun ve keçi gibi evcil hayvan­ların yanında[14]ceylan, geyik ve benzeri yabani hayvanları da içine alır. Bu anlayışa göre pençeli ve yırtıcı hayvanlar ile at, eşek, katır gibi tek tırnak­lı hayvanlar bu gruba girmez [15]Gafır sûresinin 79. âyetine dayanarak at, eşek, katır gibi kendi­lerinden faydalanılan hayvanların en'âm türüne girdiğini ileri sürenler olmuşsa da Ebû Hayyân bu görüşün zayıf olduğunu söylemektedir[16] Buna göre âyet-i kerîme, bu sûrenin üçüncü âyetinde haram ol­duğu açıklananların dışında kalan ve "en'âm" denilen hayvanların helâl kılındığı­nı ifade eder [17] Ancak hac veya umrede ihramlı iken kara hayvanlarım avlamak haram kılınmıştır. Bununla beraber ihramlı olmayanlar tara­fından avlanmış hayvanın eti ihramlı için helâldir [18]

Bir görüşe göre "behîmetü'l-en'âm" terkibi bütün hayvanları ifade eder. Bu­na göre, İhramda iken avlanmayı helâl saymamak şartıyla, 3. âyette haranı olduk­ları bildirilen hayvanların dışındaki bütün hayvanlar helâl kılınmıştır[19]Yüce Allah'ın hayvanların bir kısmını helâl bir kısmıiıı haram kılması, avlan­ması helâl olan hay vanlan ihramlı olanlara yasaklaması ve benzeri hükümler koy­ması, kulların menfaatlerinin ve ihtiyaçlarının bunu gerekli kılması hikmetine da­yanmaktadır. Kullar bu emir ve yasakların hikmetini araştırmakta serbesttirler, an­cak bunlara uymak zorundadırlar.[20]

 

2. Rivayete göre Hutam b. Hind el-Bekrî adında bir adam Medine'de Hz. Peygamber'in huzuruna gelerek kendisini kavminin temsilcisi diye tanıtmış, arka­daşlarıyla birlikte gelip müslüman olacaklarını söylemiş ve İslâm'ın ne olduğunu öğrenmek istemişti. Hz. Peygamber de İslâm'ın, Allah'tan başkasına tapmamak, namaz kılmak, zekât vermek ve oruç tutmak olduğunu anlatınca Hutam, "Senin bu anlattıkların biraz güç, ben dönüp bunları kavmime anlatayım, kabul ederlerse ben de kabul ederim; eğer kabul etmezlerse ben onlarla beraberim" deyip Hz. Peygam­ber'in huzurdan ayrıldı. Yurduna dönerken Medineliler'in meralarda yayılmakta olan develerini de sürüp götüren Hutam, ertesi yıl Yemâme'den bir ticaret kervam yükleyip hacca gelmiş ve bir yıl önce götürdüğü develerin birçoğunun boynuna gerdanlık takıp kurbanlık olarak Harem-i şerife sevketmişti. Bunu haber alan müs-lümanlar, adamın kervanını vurmak için Hz. Peygamber'den izin istediler. Bunun üzerine bu âyet inerek müslümanların ona saldırmalarını engellemiş ve hac ibade­tiyle ilgili işaretlere saygılı olmalarını emretmiştir[21]

"İşaretler" diye tercüme edilen şe'âir kelimesi, sözlükte "alâmet" anlamına gelen şa'îre kelimesinin çoğuludur. Şe'âirullah ise Allah'ın hac ibadetiyle ilgili emir ve yasaklanyla O'na itaati gösteren ihram, mîkatlar, cemreler, Safa ile Mer-ve, Meş'ar-i Haram, Arafat ve benzeri "haccm menâsiki" denilen ibadetlerle ilgi­li mekânları ve alâmetleri ifade eder. Bir görüşe göre şe'âirullah muayyen bir şe­ye mahsus olmayıp Allah'ın, kullarını mükellef kıldığı dinî vecîbelerin tamamıdır[22]

Savaş yapmanın yasak ve haram olduğu aya haram ay denir. Kamerî takvi­me göre bunlar zilkade, zilhicce, muharrem ve recebdir.

"Kurbanlık" diye çevirdiğimiz ve sözlükte "gönderilen, hediye edilen" anla­mına gelen hedy kelimesi dinî bir terim olarak, "Allah'a manen yaklaşmak için veya bir cinayetten dolayı kefaret olarak kesilmek üzere Harem-i şerife götürülen veya gönderilen kurban" anlamına gelir. "Armağan" anlamına gelen hedye veya hediyye kelimelerinin çoğulu olduğu görüşü de vardır [23]

"Gerdanlıklar" diye tercüme ettiğimiz kalâid kelimesi kılâde'nin çoğuludur. Terim olarak, Harem-i şerife gönderilen kurbanların boyunlarına kurbanlık oldu­ğu bilinsin diye işaret olarak takılan fakat ziynet olmayan çeşitli nesneleri ifade eder. Aynı zamanda boyunlarına bu gerdanlıkların takılmış olduğu kurbanlıklara da kalâid denilir[24]

Yukarıda kısaca açıkladığımız kavramlar hac ibadetiyle ilgili mekânları, fiil­leri ve nişaneleri ifade etmektedir. Yüce Allah müminlerin bu nişanelere karşı say­gılı olmalarını, haram aylarda savaşmaktan, Beytullah'a gönderilen kurbanlıklara veya bu kurbanlıkların sahiplerine zarar vermekten, saygısızlık göstermekten sa­kınmalarını emretmekte; hac ya da umre niyetiyle Beytullah'a gelmek, aynı za­manda ticaret yapıp Allah'ın lütfundan bir şeyler elde etmek ve rızâsını kazanmak isteyenlerin ibadetlerim huzur ve emniyet içerisinde yerine getirmelerine engel olunmamasını istemektedir.

Tefsir ve tarih kitaplarında haram aylarla ilgili hükümlerin hac ibadetiyle birlikte Hz. İbrahim zamanında teşrî kılındığı, insanların bu aylarda sağlanan güven ortamı içinde hac ibadetini rahatça yaptıkları, Mekke ve civarında oturanların da bu vesileyle geçimlerini sağladıktan bildirilmektedir. Bu sebeple Araplar İs­lâm'dan önce de haram aylara saygı gösterirler, bu aylarda savaşmazlar, kan dök-mezlerdi. Bu gelenek İslâm döneminde de devam etti. Bundan dolayı müfessirle-rin çoğunluğuna göre "Rablerinin büyük lütuf ve rızâsını dileyerek Beytülharâm'a yönelmiş kimseler"den maksat müşriklerdir. Daha sonra Bakara sûresinin müşrik­ler hakkında inmiş olan 191. âyeti ile Tevbe sûresinin 5 ve 28. âyetleri bu hükmü kaldırmış, nerede ve ne zaman olursa olsun onlara karşı savaşılmasını emretmiştir[25]Ancak bazı müfessirlere göre "Rablerinin büyük lütuf ve rızâsını dileyerek Beytülharâm'a yö­nelmiş olanlar" geçmişte yaptıklarına pişman olup İslâm'ı kabul eden kimselerdir. Âyette bunların geçmişte işlemiş oldukları bazı hatalar sebebiyle Mesdd-i Ha­ram'a gelmekten engellenmemeleri istenmektedir. Dolayısıyla müşrikler hakkında inmiş olan Bakara ve Tevbe âyetleri bu âyetin hükmünü kaldırmaz [26]

Bu kutsal aylarda savaşın yasaklanmasının sebebi insanlara barış içinde ya­şama eğitimi vermek de olabilir. "Milletlerarası ilişkilerde barışı esas alan İslâm dini yeryüzünde her türlü haksızlık, bozgunculuk ve tahakkümü yasaklamıştır [27] Bununla birlikte savaşın bir vakıa olduğunu kabul etmiş [28]ve savaşla ilgili hükümler koyarak tahribatını sınırlama­ya çalışmıştır. "Haram aylar" kavramının ancak bütün tarafların kabulü ve saygı göstermesiyle uygulamada faydalı sonuçlar doğuracağı şüphesizdir. Bu kavramın ortaya çıkışı ve uygulanışıyla ilgili tarihî ve dinî şartlar ne olursa olsun, ihmal edi­len birtakım insanî değerlerin yaşatılması ve bu konuda kamuoyu oluşturulması için belli günlerin ayrılmasına önem verilen zamanımızda yılın üçte birini meyda­na getiren bir süreyi İnsanların savaş karşıtı düşünce ve duygular içinde yaşaması­nın yeryüzünde barışın sağlanmasına katkısı büyük olacaktır"[29] 1 ve 96. âyetlerde belirtildiği üzere ihramlı kimselerin kara hayvanlarını av­lamaları haram kılınmıştır. "İhramdan çıkınca avlanabilirsiniz" mealindeki cümle, ihramdan çıktıktan sonra harem bölgesi dışında kara hayvanlarını avlama yasağı­nın kalktığını ifade eder. Bununla birlikte ihramlı bir kimse hususi olarak kendisi için avlanmamış ise ihramda olmayan kimsenin avlamış olduğu hayvanın etini yi­yebilir [30]

Müşrikler hicretin 6. yılında umre için Mekke'ye gelen müslümanları engelleyerek şehre sokmamışlar, Kabe'yi tavaf etmelerine müsaade etmemişlerdi. An­cak bir yıl sonra müslümanlann Kabe'yi tavaf etmelerine izin verileceği hükmünü içeren Hudeybiye Antlaşması yapıldı. Âyetten anlaşıldığına göre müşriklerin müs-lümanlara karşı hasmane tutumları ve bu arada onları büyük bir hasretle arzuladık­ları Kabe ziyaretinden engellemeleri bazı müslümanlan intikam alma düşüncesine sevketmiş, müslümanlar Mekke'yi fethederek oranın yönetimini ellerine geçirince bazı kimseler daha önce kendilerine kötülük etmiş olanları cezalandırmak ve ya­pılan kötülüklere misillemede bulunmak İstemişlerdi. Ancak âyet, olayın müslü­manlann zulüm yapmalarına gerekçe olamayacağım bildirmiştir.

Birr kelimesi "İyilik, erdemlilik, ihsan etmek, İtaat etmek ve doğruluk" gibi anlamlara gelir[31]Sözlükte "günah, günaha verilen ceza, şarap, kumar" anlamlarına ge­len ism kelimesi terim olarak, "İşleyene ceza gerektiren, insanı hayır ve sevaptan alıkoyan fiil veya bundan doğan sorumluluk" şeklinde tanımlanır. Kur'an'da kırk bir defa geçen İsm kelimesi, genel anlamından başka küfür ve inkârı, düşmanlığı; yalan, içki, kumar, faiz gibi günahları nitelemek için de kullanılmıştır.

İlk âyette akidlerin yerine getirilmesi emredildikten sonra, İslâm'ın en temel ahlâk ve hukuk ilkelerinden birini ortaya koyan 2. âyette dinin kutsal değerlerinin çiğnenmesi yasaklanmış, ardından İntikam duygularının insan haklarına tecavüze sebep olmaması gerektiği bildirilmiş; müslümanlann iyilik ve takva hususunda birbirlerine yardım etmeleri; günah işlemek, intikam almak, düşmanlık gütmek, insan haklanın çiğnemek gibi amaçlara yönelik faaliyetlerinde birbirlerine yardım etmemeleri ve Allah'a karşı saygılı olmalan buyurmuş; aksi takdirde uğrayacak-lan azabın şiddetli olacağı haber verilmiştir. Şüphesiz yardımlaşma ve dayanışma sosyal hayatın bir gereğidir. Ancak bu yardımlaşma hukuk ve ahlâk kurallanna, insanlığın îslâmiyetçe de benimsenen ortak değerlerine aykın olmamalıdır. Hukuk ve ahlâk ilkeleri gözetilmeden yapılan yardımlaşmanın İslâm nazarında hiçbir de­ğeri yoktur; aksine İslâm haksızlığa yardımı zulüm sayar ve engellenmesini emre­der. Hz. Peygamber, "Zalim de olsa mazlum da olsa kardeşine yardım et!" buyu-rıınca, "Ey Allah'ın resulü! Kardeşim mazlum ise yardım ederim, zalim ise nasıl yardım edeyim?" diye sorulmuş, Resûlullah da "Onu zulmetmekten engellersin, senin ona yardımın budur" cevabını vermiştir[32]

 

3. İlk âyette etleri helâl kılınan hayvanlardan istisna edilip açıklanacağı bil­dirilen ve yenmesi haram olan şeyler bu âyette açıklanmıştır. Kur'ân-ı KerîîrTde yeryüzündeki bütün imkânlann insanlık için yaratılmış [33] göklerde ve yerde ne varsa hepsinin İnsanın emrine verilmiş olduğu bildirilmiş [34]  bu sebeple İslâmiyet'te bu konudaki temel kuralın, aksi yönde delil bulun­madığı sürece helâllik olduğu anlayışı İslâm bilginlerinin çoğunluğunca benim­senmiştir. Gerçekten de Kur'ân-ı Kerîm'de, yenmesi helâl olan etlerin ayrı ayrı belirtilmesi yönüne gidilmemiş, Allah'ın nimetlerini hatırlatmak ve müslümana yaraşan şeylerin yenmesi gerektiğini vurgulamak üzere "iyi ve temiz şeylerin he­lâl kılındığı" ifadeleri ile yetinilmiştir[35]  Bu cümleden olmak üzere 1. âyette en çok yenmesi mûtat olan koyun, deve ve sı­ğır gibi türlere (behîmetü'l-en'âm) işaret edilmiştir.

Kur'an'da yiyecekler konusunda haramlıkla ilgili açıklamaların ortak nokta­sı ise "habâis" (pis ve iğrenç) şeylerin yenmemesi hükmüdür. Ayrıca sağlığa za­rarlı maddelerin alınmaması İslâm'ın genel ilkelerinin gereklerindendir[36]Bu konudaki somut yasaklar, bu âyette on madde halinde sayılmışsa da -açıklanacağı üzere- bunların bir kısmı aynı grup içinde düşünülerek tamamı -Ba­kara sûresinin 173. âyetinde de belirtildiği gibi- dört ana maddede toplanabilmek-tedir.

Hz. Peygamber'in sünneti, Kur'ân-ı Kerîm'deki bu yasaklamaları teyit eden ifadelerin yanı sıra, "pis ve iğrenç" şeylerin özelliklerine ilişkin açıklamalar da içermektedir. Hayvanların etleriyle ilgili olarak Kur'ân-ı Kerîm ve Sünnet'in, ge­tirmiş olduğu sınırlamalar incelendiğinde bunların, mükellefleri bazı nimetlerden mahrum bırakarak cezalandırma yahut bazı yiyeceklere kutsallık verme amacına yönelik olmadığı, temel amacın müslümanlan İnsana yaraşır davranışlara yönelt­me, onların yararlarını gözetme ve onlardan zararı savma olduğu görülür. Bu ko­nudaki yasakların her bîrinde -iyi bir tetkik sonunda kavranabilecek- birçok hik­metin bulunduğu söylenebilir. Bu yasakların her şeyden önce müslümanlara, on­ları diğer dinlerin mensuplarından ayırt edici özellikler sağladığı bir gerçektir. Fa­kat bütün bunların ötesinde, ilâhî buyruk ve yasaklar, Allah'ın iradesine canı gö­nülden boyun eğenleri diğerlerinden ayırt eden bir sınav oluşturma hikmet ve ama­cında birleşir. İslâm bilginleri, belirtilen amaç ve ilkeler ışığında İctihad ederek hangi hayvanlann etinin helâl veya haranı olduğunu ya tek tek veya gruplandıra-rak belirlemeye çalışmışlardır. Bu belirlemelerde, bazı hadislerin sahih kabul edi­lip edilmemesi veya farklı yorumlanmasının yanı sıra mahallî âdetlerin, ilkeyi so­mut olaylara uygulamadaki değerlendirme farklılıklarının, hatta aynı hayvanın de­ğişik yerlerde farklı isimlerle anılmakta oluşunun etkili olduğu bîr gerçektir[37]

Ayet-i kerîmede, haram olduğu bildirilen etler şöyle sıralanmıştır:

a) Usulüne uygun kesİlmeksizin veya avlanmaksızın öldürülmüş veya kendiliginden ölmüş hayvan (meyte). Kendiliğinden ölen hayvanın vücudunda bulaşıcı ve zararlı mikrop bulunma riski daima mevcuttur. Bu et, sağlık açısından zararlı olduğu için yenilmesi haram kılınmıştır. Hayvanın etinin yenilebilmesi için kesim esnasında canlı olması ve kesim sonucunda ölmüş olması gerekir. Ancak Hz. Pey­gamber balığı bu hükümden istisna etmiştir [38]

b) Kan. Âyette harara kılındığı bildirilen kandan maksat boğazlanma veya başka bir sebeple hayvanın damarlarından akıp boşalan kandır. Nitekim En'ânı sû­resinde (6/145) haram olanın "akıtılmış kan" olduğu açıkça ifade edilmiştir. Bazı müşrikler murdar eti yedikleri gibi, akan kanı da bağırsaklara doldurarak kızartıp yerlerdi. İslâm bunların her ikisini de pis ve zararlı saymış, haram kılmıştır. An­cak kesilip kanı akıtılmış olan hayvanın etinin ve damarlarının içinde kalan kan helâldir. Hz. Peygamber dalakla ciğerde kalan kanın da helâl olduğunu ifade bu­yurmuşlardır[39]

c) Domuz eti. Kur'ân ı Kerîm'in ilgili âyetlerinde haram kılınan şeyler sıra­lanırken domuzun sadece eti zikredilmiş olmakla beraber bu âyette fisk ve En'âm sûresinin 145. âyetinde rics yani maddî veya manevî bakımdan pis, murdar olarak nitelendirilmiş olmasını, A'râf sûresinin 157. âyetini ve diğer delilleri değerlendi­ren müfessir ve fakihler, evcil olsun yabani olsun domuzun kemiği, yağı ve sütü dahil bütünüyle haram olduğuna hükmetmişlerdir. Kur'ân-ı Kerîm'de etinin ha­ram olduğu belirtilen tek hayvan domuzdur. Et yiyen diğer yırtıcı hayvanlarla il­gili yasak ise sünnet ve içtihada dayanmaktadır. Yeme ile ilgili bu yasağın yanı sı­ra, Hz. Peygamber Allah Teâlâ'nın domuz alım-satımını da haram kıldığını bildir-mistir. [40]

Domuz, İslâm dininde olduğu gibi ilâhî dinlerden Yahudilik'te de haram kı­lınmıştır.[41]Hıristiyanlık'ta ise domuzun haram olduğuna dair açık bir hüküm bulunmamakla birlikte resmî İndiler'de domuzun horlanan bir varlık olarak gösterilmesi[42]Barnaba İn-cili'nde ise yenildiği takdirde kişinin gönlünü, vicdanını kirleteceğinin ifade edil­miş olması [43] domuzun Hıristiyanlık'ta da haram olduğunu gösterir.

Domuzun haram kılınmasındaki hikmetleri bugün ilim ve modern tip tam an­lamıyla tespit edip ortaya koymuş olmamakla birlikte bu hayvanın birçok hastalık sebebini bünyesinde taşıdığı ve insan sağlığına verdiği zararların öldürücü boyut­lara ulaştığı bilinmektedir. Ancak dinî yasağın sadece buna bağlı olduğunu söylemek isabetli olmaz. Bugün bilinen mahzurların herhangi bir şekilde ortadan kalk­ması domuz etindeki yasağı geçersiz kılmaz. Müslümanlar bunu ilâhî bir buyruk olarak telakki eder ve bu inançla buyruğun gereğini yerine getirirler.

d) Allah'tan başkası adına kesilen hayvanın eti. Müşrikler putların ve cinle­rin adını anarak hayvan kesiyorlardı. Bu şekilde kesilen hayvan, tıbbî bakımdan değil, dinî ve manevî sebeplerle murdar sayılmıştır. Zira İslâm tevhid esası üzeri­ne kurulmuş bir dindir. Diğer bütün varlıklar gibi hayvanların da yaratıcısı Allah olduğu halde onları başkasının adını anarak kesmek tevhid İnancına aykırıdır, şirk­tir. Bu sebeple âyette dolaylı olarak Allah'tan başka varlık ve güçlere kutsallık ta­nınması reddedilmiştir.

e) Herhangi bir şekilde nefesi tıkanıp boğularak ölen hayvanın eti. Nefesin tı­kanması vücuttaki kanın ve dolayısıyla etin bozulmasına sebep olur. Bu durumda­ki hayvanın eti de murdar hükmünde olup haram kılınmıştır [44]Ağaç parçası, taş gibi öldürücü şeylerle vurularak öldürülen hayvanın eti. Böyle hayvanın kanı akıtılmadığı için bu et de murdar sayılmış ve haram kılınmış­tır.[45]  Modem alet ve silâhlarla başından vurularak Öldürülen hayva­nın eti de haramdır.

g) Yüksek yerden düşerek veya atılarak ölen hayvanın eti.

h) Bir başka hayvan tarafından boynuzlanarak öldürülen hayvanın eti.

ı) Yırtıcıların öldürüp parçaladığı hayvanın eti.

Son beş maddede zikredilen hayvanlar murdar hükmündedir. Ancak bu hal­lerde hayvanda canlılık belirtileri varken Allah'ın adı anılarak bıçak veya keskin taş gibi bir aletle kesilip kanı akıtıhrsa helâl olur. Canlılık belirtileri ise kesim sı­rasında hayvanın hareket etmesi veya kanının normal akması gibi işaretlerdir.

"Kesmek, boğazlamak, ateş yakmak, tamamlamak ve kocamak" anlamlarına gelen âyet metnindeki tezkiye kavramı terim olarak, "Hayvanın nefes ve yemek borulanyla iki şah damanın keserek vücudundaki kanı boşaltmak" şeklinde açık­lanır. Kadın olsun erkek olsun, kesen kimsenin Allah adına kestiğini bilecek dü­zeyde aklî melekeye sahip, müslüman veya Ehl-i kitap'tan olması gerekir. Bu şart­lar bulunmadığı takdirde hayvan tezkiye edilmiş olmayacağı için eti de yenmez .[46]

Domuzun bizatihi kendisi murdar olduğu için, "meyte" ise önceden ölmüş bulunduğundan tezkiye ile temizlenmezler. Çünkü tezkiye canlı hayvanı öldürür­ken yapılan bir işlemdir. Ölmüş bir hayvanın tezkiye edilmesi söz konusu değildir. Allah'tan başkasının adı anılarak kesilmiş bir hayvanın da yeniden kesilerek tezkiye edilemeyeceği açıktır. Şu halde "yetişip kestiklerinizin dışında" kaydı yu­karıda sıralananlardan son beş haldeki hayvanlar için geçerlidir. Bu hallerde hay­vanda canlılık belirtileri varken Allah'ın adı anılarak bıçak veya keskin taş gibi bir aletle kesilip kanı akıtıhrsa helâl olur. Fıkıhçılann çoğunluğu bu canlılığın kesim sırasında hayvanın hareket etmesi veya kanının akmasıyla belli olacağını ifade et­mişlerdir (avlanan hayvanların durumu 4. âyette açıklanacaktır).

i) Dikili taşlar için kesilen kurban eti. Câhiliye döneminde üzerinde putlar için kurban kesmek ve Kabe'ye saygı göstermek üzere onun etrafında dikilmiş bir­çok taş vardı. Bu taşlara "nusub" (çoğulu ensâb) denilmiştir. Bir rivayete göre de nüsub "put" anlamına gelir. Araplar bu taşların üzerinde putlar adına kurban ke­ser, kanını bunların Kabe tarafındaki yüzlerine sürerlerdi. İslâm bu maksatla kesi­len hayvanların etini de haram kılmıştır. Müslümanlar, kurban kesmek suretiyle Kabe'ye saygı göstermeye kendilerinin daha lâyık olduğunu söyleyerek Câhiliye dönemindeki âdetlerini devam ettirmek istemişler, bunun üzerine "Onların (kur­banlar) ne etleri Allah'a ulaşır ne kanlan; O'na ulaşacak olan sadece sizin takvâ-nızdır"[47]  mealindeki âyet inmiştir.[48] Bu taşlar üzerin­de putlar için kesilen hayvanlar da Allah'tan başkası adına kesilmiş olup etlerini yemek haram kılınmıştır.

Âyetin son kısmına göre aç ve çaresiz kalan kimse başkalarının hakkını gas-petmeden ve ihtiyaç miktarını aşmadan haram olan hay vanlann etlerinden bir mİk-tar yiyebilir.[49]  İslâm, insan hayatına önem verilmesini ve tehli­kelerden korunmasını ister. Bu sebeple aslında haram olan bîr şeyin zaruret halle­rinde yenilmesine ruhsat vermiştir. Helâl sayarak değil de çaresizlik sebebiyle bu etlerden yiyen kimse bu davranışından sorumlu tutulmaz.

j) Fal oklanyla paylaşılan et. Âyette paylaşımda fal oklarının kullanılmasının haram kılındığı bildirilmiş olmakla birlikte maksat bu oklarla paylaşılan etin ha­ram kılınmış olmasıdır. Çünkü bağlam, yenilmesi haram olan etlerle ilgilidir. Câ­hiliye döneminde dikili taşlar (putlar) için kesilen hayvanın parasını kimin verece­ğine, etinin nasıl dağıtılacağına dair fal oku çekilirdi. Bu şekildeki paylaşım bir tür kumar olduğu için âyet-i kerîme bu eti de haram saymış ve bunları yapmayı doğ­ru yoldan sapma olarak değerlendirmiştir.

Fal, "çeşitli tekniklerle gelecekten ve bilinmeyenden haber verme, gizli kişi­lik özelliklerini ortaya çıkarma sanatı" demektir. Arapça'da fal, "uğur ve uğurlu şeyleri gösteren simge" anlamında kullanılmaktadır. İnsanoğlu, -diğer etkenler ya­nında esrarengize  ve meçhule karşı olan merak ve tecessüs duygusunun da etkisiyle- tarih boyunca gerek kendisiyle gerekse çevresiyle ilgili bilinmezleri anlayıp keşfetmeye, geleceğin neler getireceğini önceden öğrenmeye ve böylece kendi ka­derine hükmetmeye çalışmış, bunun İçin de fal bakma ve benzeri çeşitli teknikler ve metotlar geliştirmiştir.[50]

Fal açmanın İslâm'daki hükmüne gelince, Kur'ân-ı Kerîm gayb bilgisinin (duyular ötesi âleme ait bilgilerin) Allah'a mahsus olduğunu vurgulamış.[51] insanların bu bilgiden ancak Allah'ın dilediği kadan-na sahip olabileceklerini, bunun yolunun ise vahiy olduğunu bildirmiştir. Gelece­ğin bilgisine sahip olmayan kâhin ve benzeri kişilerin açıklamalarına inanıp bel bağlamak ise Câhiliye Arapları'nın putlardan medet ummalanyla aynı anlama gel­mektedir.

Öte yandan her ne kadar bazı bilginler sahabeye isnad edilen bazı uygulama­larla ilgili rivayetlere dayanarak Kur'an'ın bir fal aracı gibi değerlendirilmesine olumlu veya yumuşak bakmışlarsa da âlimlerin büyük çoğunluğu, temelde diğer fal türleriyle birleştiği için buna da karşı çıkmışlardır. Sonuç olarak, fal tutmanın, gerçekte insanların merak ve tecessüs duygularını istismar düşüncesine dayalı, İs-lâmî öğretilerle bağdaşmayan ve birçok türü ile kişiyi Allah'a ortak koşma konu­muna getiren bir davranış olduğu kabul edilmektedir. Nitekim Hz. Peygamber kâ­hinlere gidip onların verdiği bilgiyi tasdik edenin kâfir olacağını bildirmiştir.[52]

İnsanları sebeplere sarılmaktan alıkoyan uğur ve uğursuzluk anlayışı, Hz. Peygamber'in tebliğ ettiği İslâmî ilkelere ters düşmektedir. Çünkü İslâm'da insa­nın iradesi, gücü ve teşebbüsü sorumluluğun temelini oluşturur. Uğursuzluk inan­cı (tıyere) kişinin kendi irade ve gücünü inkâr etmesi yanında Allah'ın yaratıcılı­ğını da inkâr etmek anlamı taşıdığı için İslâm bunu reddetmiştir. Nitekim Hz. Pey­gamber, ihtiyaçtan dolayı tıyereye başvuranın Allah'a şirk koşmuş olacağım bil­dirmiştir.[53]Hz. Peygamber'in söz­lerinde geçen "fe'l" ve "tefe'ül" kelimeleriyle anlatılmak istenen ise, "Allah'tan dilekte bulunmak"tan ibarettir. Onun söz ve davranışlarının incelenmesi sonucun­da, bazı durumları veya olay lan iyimser bir yorumla karşılayıp Allah'tan hayır di­leme anlamındaki uğur düşüncesinin sakıncalı değil, aksine bizzat Resul-i Ekrem tarafından özendirilmiş olduğu görülmektedir.

Tarihin muhtelif devirlerinde farklı kültürlerde fal bakmak için çeşitli araçlar ve teknikler kullanılmış, böylece değişik fal türleri ortaya çıkmıştır. Araplar'da en yaygın olanı fal okları kullanma yöntemidir. Rivayete göre Câhiliye döneminde Araplar'da üç türlü fal oku kullanma geleneği vardı:

a) Üç fal oku kullanma yöntemi. Araplar önemli bir işe teşebbüs edecekleri zaman bu işin sonunun hayırlı olup olmadığını anlamak maksadıyla üç okla kıs­met çekerlerdi. Okların birinde "yap", diğerinde "yapma" yazılıydı, üçüncüsü boş­tu. Kişi yapacağı işe karar verebilmek için kabile putunun bekçisine gelerek ona bir miktar para verir ve bekçinin elindeki torbada bulunan bu oklardan birini çe­kerdi; yap çıkarsa niyetlendiği işi yapar, yapma çıkarsa vazgeçerdi; boş çıkarsa çe­kimi tekrarlardı.[54]

b) Yedi fal oku kullanma yöntemi. Oklar Kabe'nin içinde Hübel denilen pu­tun yanında bulunurdu. Okların her biri üzerinde şu kelimelerden birinin Arapça'sı yazılıydı: Akıl, sular, evet, hayır, sizdendir, sizden değildir, bitişiktir.

Diyet işlerinde bu yöntem kullanılır, "akıl" kime çıkarsa diyeti o öderdi. "Su­lar" kelimesinin yazılı olduğu fal oku da su aramada çekilirdi. "Evet" veya "hayır" yazılı olan oklar ise niyet edilen bir şeyin yapılıp yapılmayacağını gösterirdi,

c)  On fal oku kullanma yöntemi. Bu yöntemdeki oklar şu isimleri almıştı: Fezz, tev'em, rakîb, hils, nâfîs, müsbİl, muallâ, menîh, sefîh, vagd. Bunların üçü (menîh, sefîh, vagd) boştu, diğerlerinin herbirine bir pay verilmişti. Ancak payla­rı rakamlarıyla orantılıydı. Meselâ fezz'in payı bir, tev'em'in iki,... muallâ'nın ye­di payı vardı. Her okun üzerinde adım ve payını gösteren işaretler bulunuyordu. Bu yöntem fakirlere ikram için oynanan kumarda uygulanırdı. İkram edilecek de­ve kesilip yirmi sekiz parçaya bölünür, oklar da "ribâbe" denilen bir torbanın içi­ne yerleştirilerek adaletli bir kişinin önüne konurdu. Bu şahıs kumara iştirak eden herkes adına bir ok çekerdi, şansına boş ok çıkanlar etten mahrum kaldıkları gibi devenin kıymetini de öderlerdi. Şanslarına paylı ok çıkanlar ise aldıkları paylarını fakirlere verirlerdi.[55]

Yukarıda da belirtildiği gibi İslâm, fal okları kullanma ve benzeri yöntemle­rin tümünü kumar sayarak yasaklamıştır.[56] Bu­rada üç yasaktan söz edilmektedir:

a)  Şirk anlamı taşıyan yollarla kısmetini, geleceğini Öğrenmek veya anlaş­mazlıkları çözümlemek için fal okları çekmek.

b) Akıl ve bilgi yolundan uzaklaşarak fal veya kehanet yöntemiyle herhangi bir şeyi iyilik veya kötülük, uğurluluk veya uğursuzluk işareti saymak.

c) Kazanmayı meziyet, liyakat, hak, hizmet gibi aklî ve vicdanî ölçülere de­ğil de sırf kumar yoluyla şansa dayandırmak.

Falı yasaklayan İslâm, buna karşılık istişare ve istihareyi getirmiştir.[57] İstihare "yapılması düşünülen bir işin hayırlı olması halinde, onu kolaylaş­tırması için Allah Teâlâ'dan yardım dilemek" anlamında kullanılır. İstihare Hz. Peygamber'in sünneti olup kişinin aklını kullandıktan ve yapacağı iş hakkında bil­gisi ve tecrübesi olan kimselerle istişare ettikten sonra karar veremediği takdirde başvuracağı bir yöntemdir. İstihare edilen işin hayırlı olduğu, o işin yapılmasına dair gönülde doğacak bir meyilden, rahatlık ve ferahlıktan, o işle ilgili iyi ve gü­zel duygulardan anlaşılır.[58]

"Bugün, kâfirler dininiz hakkında ümitlerini yitirmişlerdir" mealindeki cüm­le, artık müşrik Araplar'ın İslâmiyet'i ortadan kaldırmaktan, müslümanlan yok et­mekten veya putperestliğe geri döndürmekten umutlarını kestiklerini ifade eder. Müşrikler, yukarıda yenilmesi haram olduğu bildirilen etlerin tümünü yiyorlardı; müslümanlann da bir gün gelip kendi dinlerine geri döneceklerini umuyorlardı. Bu âyetin inmesiyle artık bu ümit kapısının kapanmış olduğu anlatılmaktadır. Bu âyet, aynı zamanda müslümanlann bazı Câhilİye gelenek ve alışkanlıklarından sıyrıldıklarını, sapkınlıklardan korunduklarını, artık İslâm İnanç ve hükümlerinin kuvvetlendirilip kemale erdirildiğini gösterir.

Yüce Allah son peygamber Hz. Muhammed'e insanlığın muhtaç olduğu iti­kadı ve amelî ilkelerin en mükemmellerini içeren Kur'ân-ı Kerîm'i indirmek su­retiyle ilk peygamber Hz. Âdem'den beri insanlığa göndermiş olduğu ve kendi ka­tında İslâm diye İsimlendirdiği dini[59] kıyamete kadar farklı iklim ve coğrafyalarda yaşayan muhtelif cemiyetlerin düşünce, hayat ve medeni­yet alanındaki ihtiyaçlarım karşılayacak bir nitelikte ve mahiyette olmak üzere ke­male erdirmiş; bu dinde insanî sorunların çözümü için ana ilkeleri koymuş, ayrın­tılar ve ortaya çıkacak yeni sorunların çözümü için de genel prensipleri çerçeve­sinde ictihad yolunu açık tutmuştur. Öte yandan müslümanlar Mekke'yi fethede­rek Beytullah'ı rahatça tavaf etme imkânını kazanmışlar ve bu sayede giderek ge­lişen bir siyasî, sosyal ve ekonomik güç haline gelmişlerdir.

"Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim, size nimetimi tamamladım, sizin için din olarak İslâmiyet'i beğendim" mealindeki bölümün Veda haccında nazil olduğuna dair rivayetler yanında [60]bu âyetin parça parça de­ğil, bütün olarak Veda haccından uzun zaman önce bayram arefesine rastlayan bir cuma gününde inmiş olabileceği kanaatini taşıyanlar da vardır. Bu görüşü savunan Süleyman Ateş'İn konuya ilişkin açıklaması şöyledir (II, 462 vd.): Bu rivayete ba­kılırsa bu cümle, âyetle beraber inmemiş, sonradan âyetin içine konmuştur. Eğer bu cümle âyetle beraber inmemiş ise, bunun, haram kılınan etleri anlatan âyetin içine konmasını gerektirecek bir şey yoktur. Kanaatimize göre parça parça değil bütün olarak inen bu âyetin, kendinden önceki iki âyetle sıkı bağlantısı vardır. Üst­teki âyette "Size bildirilecek olanlar dışındaki hayvanlar" mealindeki (illâ mâ yüt-lâ aleyküm) cümlesiyle haram olan hayvanların okunup açıklanacağı belirtilmiş, hemen ardından da haram olan hayvanlar açıklanmıştır. Bunlar açıklandıktan son­ra da bu emirlerle ve yasaklarla dinin tamamlandığı, Allah'ın tamamladığı dine uyulmasının gereği vurgulanmıştır. Ateş'e göre Hz. Peygamber Veda haccında as­habına hitap ederken dinin güçlenip tamamlandığını, artık kâfirlerden korkulma-ması gerektiğini vurgulamak için bu âyeti okumuş, daha önce bu âyetten haberdar olmayan müslümanlar, âyetin Veda haccında indiğini sanmışlardır.

Mevdûdî ise (1,402 vd.) sûrenin nazmından hareketle, bu bolüm sûrenin ör­güsü içinde bulunmadığı takdirde eksik kalacağı kanaatine vararak hicretin 6. yı­lında diğer bölümle birlikte indiğini söyler. Ona göre indiği zaman bu ifadenin gerçek anlamı kavranamamış, bu sebeple bütün Arap yarımadasının itaat altına alındığı ve İslâm'ın gücünün doruğa ulaştığı hicretin 10. yılında Veda haccında yeri gelmişken ilân edilmek üzere yeniden nazil olmuştur. Dolayısıyla âyetin Ve­da haccında indiğine dair rivayetler de sahihtir.[61]

 

Meali

 

4. Kendileri için nelerin helâl kılındığını sana soruyorlar. De kî: "İyi ve temiz olanlar size helâl kılınmıştır." Yırtıcı hayvanlardan olup Allah'ın size öğrettiği ile eğitererek avcı hale getirdiğiniz hayvanlarla sizin için yakaladık­larından da yiyin ve üzerine Allah'ın adını anın. Allah'tan korkun, şüphesiz Allah'ın hesabı pek çabuktur. 5. Bugün size iyi ve temiz nimetler helâl kılın­mıştır. Kendilerine kitap verilenlerin yiyeceği size helâldir; sizin yiyeceğiniz de onlara helâldir. Gayrı meşru ilişkide bulunmak veya gizli dost tutmak şek­linde değil de meşru bir nikâhla evlenmek şartıyla mümin kadınlardan iffet­li olanlar ile sizden önce kendilerine kitap verilenlerden iffetli kadınlar -me-hirlerini verdiğiniz takdirde- size helâldir. Kim inanmayı reddederse ameli kesinlikle boşa gider. O, âtıirette de hüsrana uğrayanlardandır.[62]

 

Tefsiri

 

4. Önceki âyette müsltlmanlara birtakım hayvanların, özellikle yırtıcı olanla­rının parçaladığı hayvanların etlerini yemenin haram olduğu bildirilince bazı müs-lümanlar av için yetiştirilmiş olan köpek ve kuşun da yırtıcılar kapsamına girip girmediğini ve bunların öldürdüğü veya parçaladığı av hayvanlarının etlerinin ye­nilip yenilmeyeceğini Hz. Peygamber'e sormuşlar, bunun üzerine bu âyet inmiştir.[63]"İyi ve temiz olanlar" diye tercüme edilen tayyibât sözlükte "lezzetli, temiz ve iyi şey" anlamına gelen tayyibe kelimesinin çoğuludur. İslâm'a göre eşyada as-lolan mubah olmaktır. Bu genel kural, haram olduğuna dair hakkında delil bulun­mayan her şey için geçerlidir. Çünkü yüce Allah yeryüzünde var olan her şeyi in­sanlar için yaratmıştır.[64]Bu sebeple Kur'ân-ı Kerîm ve Hz. Pey­gamber'in sünneti, bölgeyi de göz önüne alarak haramlar) belirlemiş, bunların dı­şında kalanların helâl olduğunu bildirmiştir. Bunlar arasında yer almadığı halde pis ve zararlı şeylerin helâl sayılmaması için de helâl olma hükmünü tayyib (iyi ve temiz) olma vasfına bağlamıştır. Nitekim A'râf sûresinin 157. âyetinde Hz. Pey-gamber'in, ümmetine temiz şeyleri helâl kıldığı, pis şeyleri ise haram kıldığı bil­dirilerek helâl olma hükmü temiz ve İyi şeylere tahsis edilmiştir. Ayrıca temiz ve iyi şeylerin (tayyibât) haram kılınmadığı da vurgulanmıştır.[65] Herhan­gi bir şeyin temiz ve iyi olup olmadığının ölçüsü ise naslarda haram veya helâl kı­lındığı bildirilen nesnelerin genel nitelikleriyle zevkiselimdİr.

"Yırtıcı hayvanlar" diye tercüme edilen "cevârih" kelimesi "câriha"nın çoğu­ludur. Kelime bütün yırtıcı ve parçalayıcı hayvanları ifade etmekle birlikte burada av için eğitilmiş olan köpek, doğan ve benzeri yırtıcı hayvanlar kastedilmektedir. Bu hayvanlar eğitildikleri takdirde yakaladıkları avı fazla hırpalamadıkları için bunlarla avlanmak meşrudur. Eğitilmemiş hayvanlar avı hırpalayıp parçaladıklarmdan bunlarla avlanmak meşru değildir. Bu maksatla eğitilmiş olan hayvanların beslenmesi ve alınıp satılması helâl olduğu gibi bunların yakaladıkları avların et­leri de helâldir. Ancak bu avcı hayvanlar yakaladıkları avı kendileri için değil, sa­hipleri için yakalamış olmalıdırlar. Yakaladıktan sonra parçaladıkları ve etini ye­dikleri hayvanı kendileri için yakalamış olacaklarından böyle bir avın eti helâl de­ğildir.[66]

"Üzerine Allah'ın adını anın" mealindeki cümle, avcı hayvan av üzerine sa­lıverilirken besmele çekilmesi yani "bismillah" denilmesi gerektiğini ifade eder. Besmele çekilmeden salıverilen hayvanın yakalayıp öldürdüğü av Hanefî mezhe­bine göre helâl değildir. Şâfıîler'e göre besmele kasten terkedilse de eti yenir. Bes­mele İle salıverilen eğitilmiş hayvanın yaralayarak öldürdüğü av İse helâldir. Eği­tilmiş köpeğin yaralaması kesme yerine geçtiği için avladığı hayvanın canlı iken kesilmesi şart değildir. Ancak avı yakalamaya başka köpek katılır da avı hangisi­nin öldürdüğü belli olmazsa o avın eti yenmez.[67]Avcı hay­van, avı yaralamadan boğarak veya çarparak öldürürse bu av, boğulmuş veya dar­be ile öldürülmüş hayvan hükmünde olduğu için yenmez.[68]

3 ye 4. âyetlerde etleri helâl veya haram olan hayvanlar belirtildikten sonra 4. âyetin sonunda bu konuda Allah'ın emir ve yasaklarına saygılı davranılması is­tenmekte ve aykırı davrananların hesaba çekilecekleri vurgulanmaktadır.[69]

 

5. Temiz ve güzel nimetlerin müslümanlara helâl kılındığı bir defa daha ha­tırlatıldıktan sonra Ehl-i kitabın yani ilâhî bir kitaba inanmış olan kimselerin kes­tiği veya avladığı hayvanların ve pişirdiği yemeklerin müslümanlara helâl olduğu, müslümanların yiyeceklerinin de onlara helâl kılındığı bildirilmektedir. Ancak ye­meklerine domuz eti veya şarap gibi İslâm'ın haram kıldığı herhangi bir şeyi ka­tarlarsa bu, müslümanlara helâl olmaz. Bu tür haram şeyler karıştmlmadığı takdir­de müslümanlarla gayri müslimlerin bir kaptan yemek yemelerinde bir sakınca yoktur.

Müslüman olduğunu söyleyen herhangi bir kimsenin kestiği de helâldir; bu konudaki mezhep ayrılığının bir sakıncası yoktur.

"İffetli kadınlar" diye tercüme ettiğimiz muhsanât kelimesi sözlükte "kale içinde korunmuş" anlamına gelen muhsan ve muhsana kelimelerinin çoğuludur. Terim olarak "evli, iffetli ve hür kadınlar" anlamlarında kullanılmıştır. Bu kelime Kur'an'da kullanıldığı yere göre bazan bu anlamların sadece birini içerirken (me­selâ Nisa sûresinin 24. âyetinde "evli", 25. âyetinde bir yerde "hür" ve bir yerde "iffetli" anlamında kullanılmıştır), bazan da ikisini veya üçünü birden içerir. Bîr kısım müfessirlere göre burada "hür ve iffetli" anlamlarını kapsamaktadır.[70] Buna göre cümle, "Müminlerin hür ve İffetli ka­dınlarıyla evlenmeniz size helâl kılındı" şeklinde tercüme edilir. Bazı müfessirler "Burada maksat sadece hür mümin kadınlardır" derken, bazıları da âyetin ilgili kısmım "yalnızca iffetli mümin kadınlar" şeklinde yorumlamışlardır. Râzî, gerek­çelerini de açıklayarak "Maksat, sadece hür mümin kadınlardır" diyen görüşü ter­cih etmektedir. Ona göre iffetli olmayan mümin kadınlarla evlenmek haram değil­dir.[71]

Âyetin "Sizden Önce kendilerine kitap verilenlerden iffetli kadınlar (size he­lâl kılınmıştır)" mealindeki bölümü, müslümanlann Ehl-i kitap'tan hür ve iffetli kadınlarla evlenebileceklerini ifade eder.[72] Ebu Hanîfe'ye göre Ehl-i kitabın İffetli olan câriyeleriyle de evlenmek caiz, Şafiî'ye göre ise ca­iz değildir.[73]

Müslümanlarla Ehl-i kitabın yemekleri karşılıklı olarak birbirlerine helâl kı­lınmıştır. Evlenme konusuna gelince âlimlerin çoğunluğuna göre müslüman er­keklerin müslüman veya Ehl-i kitap kadınlarıyla evlenmelerine izin verildiği hal­de, müslüman kadınların Ehl-i kitap erkekleriyle evlenmelerine İrtifakla izin veril­memiştir. Nitekim âyet-i kerîmede müslümanlann yiyeceklerinin Ehl-i kitaba he­lâl olduğu açıkça bildirildiği halde, kadınlarının onlara helâl olduğuna dair herhan­gi bir işaret yoktur.[74]

Elmalılı, "Can ve ırz konusunda aslolan haram olmaktır" prensibinden hare­ketle müslüman kadınların Ehl-i kitap erkeklerle evlenmelerini helâl kılan herhan­gi bir delil bulunmadığını, aksine müşrik erkeklerle evlenmelerini haram kılan de­lil bulunduğunu[75]  ileri sürerek böyle bir evliliğin kesinlikle haram olduğunu söyler (II, 774).

Müslümanlar, gayri meşru ilişkilerde bulunmamak ve metres tutmamak şar­tıyla mehirlerini vererek Ehl-i kitap'tan hür ve iffetli kadınlarla evlenebilirler. Ehl-i kitap terimi müslümanlar dışındaki kutsal kitap sahipleri ve özellikle yahudiler ve htristiyanlar için kullanılır.[76]

Kur'ân-ı Kerîm Ehl-İ kitap kadınlarıyla evlenmeye izin vermiş olmakla bir­likte bu iznin ayrıntıları konusunda müctehİdler arasında bazı görüş ayrılıkları bu­lunmaktadır. Âyetin son kısmının, bu izinden yararlanan kişilerin gerek kendileri­nin gerekse çocuklarının dinî hayatları konusunda daha duyarlı ve dikkatli olma­ları hususunda bir uyan anlamı taşıdığı söylenebilir.[77]

 

Meali

 

6. Ey iman edenler! Namaz kılmaya kalkacağınız zaman yüzlerinizi, dir­seklere kadar ellerinizi yıkayın; başlarınızı mesnedin, ayaklarınızı da topuk­lara kadar (yıkayın). Eğer cünüp olursanız temizlenin. Şayet hasta veya yol­culuk halinde bulunursanız veya içinizden biri ayak yolundan gelirse yahut kadınlarla cinsel ilişkide bulunursanız, bu hallerde su bulamadığınız takdir­de temiz bir toprağa yönelin (teyemmüm edin), yüzünüzü ve ellerinizi onunla mesnedin. Allah size herhangi bir güçlük çıkarmak istemez, fakat O sizi ter­temiz kılmak ve üzerinizdeki nimetini tamamlamak ister ki şükredesiniz. 7. Allah'ın üzerinizdeki nimetini, sizden aldığı sağlam ahdîni hatırlayın; o za­man, "Duyduk ve kabul ettik" demiştiniz. Allah'tan korkun; şüphesiz Allah kalplerin içindekini bilmektedir.[78]

 

Tefsiri

 

6. "Namaz" diye çevirdiğimiz salât kelimesi sözlükte "dua etmek, yalvar­mak, iyi dilekte bulunmak" anlamlarına gelir. Dinî bir terim olarak salât, tekbirle başlayıp selâmla tamamlanan belirli hareket ve sözlerden oluşan ibadeti ifade eder. İslâm'ın beş esasından biri olan namaz, kulun ibadet duygusuyla Allah'ın huzuru­na çıkması, O'nunla bağlantı kurup konuşması, belli şekillerle O'na tapınmasıdır.[79]Ancak bu ibadet, kulun uya­nık, hazırlıklı, şuurlu, ruh ve beden bakımından temiz olmasını gerektirir. Allah'ın huzuruna çıkmadan önce abdest alma, gerektiğinde gusül etme emri de bu amacın önemli vasıtalarındandır.

İslâm'dan önceki ilâhî dinlerde de bulunan namaz ibadeti.[80]İslâm'da hicretten yaklaşık bir buçuk ytl önce gerçekleşmiş olan mi'rac es­nasında farz kılınmıştır.[81]Namazın ön şartı olan abdest ve gu-sül de namazla birlikte farz kılınmış olup ibadet tarihinde hiçbir zaman abdestsiz namaz kılınmamıştır.[82]

Abdest, -âyette de belirtildiği üzere- ibadet niyetiyle yüzü ve dirseklere ka­dar kolları yıkamak, başı meshetmek, ayaklan topuklara kadar yıkamaktan ibaret­tir. Abdest, "hadesten taharet" yani "görünmeyen fakat hükmen var olduğu kabul edilen bir kirlilikten temizlenmek" anlamına geldiği için farz olan temizlik yuka­rıda bildirilen azalan bir defa yıkamakla sağlanmış olur. İki veya üç defa yıkamak ve abdest organlannı ovmak sünnettir.

Âyette belirtilen abdest organlarının sınırlan hakkında fıkıh kitaplarında ya­pılan açıklamaların özeti şöyledir:

a) Yüz. Dikey olarak alında saç bittiği yerden çene altına kadar, yatay olarak iki kulak yumuşakları arasında kalan kısımdır. Abdestin farzlanndan biri, bu ala-m yıkamaktır. Ağıza ve buruna su vermek, kulaklann içini meshetmek İse sünnet­tir.

b)  Kollar. Parmak uçlarından dirseklere kadar olan kısımdır. Dirsekler bu azalara dahil olduğu için kollan bunlarla birlikte yıkamak farzdır.

c)  Baş. Kulaklann üstünde kalan kısımdır. Bu azayı ıslak elle meshetmek farzdır. Ancak ne kadarı ve ne şekilde meshedileceği hakkında mezheplerin görüş­leri farklıdır. Hanefîler'e göre başın en az dörtte birini meshetmek vaciptir.

d) Ayaklar. Parmak uçlanndan topuk kemiklerine kadar olan kısımdır. Ab-destte ayaklann yıkanması veya meshedilmesi konusunda iki ayn görüş vardır:[83]

 

1. "Ayaklar" anlamına gelen "ercül" kelimesindeki "lâm" harfini üstünlü okuyup "yüzler" anlamına gelen "vücûh" üzerine atfedenlere göre ayaklan yıka­mak farzdır. Meşhur dört mezhep mensuplarının anlayış ve uygulamaları böyledir. Mealde bu kıraat esas alınmıştır.[84]

 

2. "Ercül" kelimesinin "lâm"ını esreli okuyup kelimeyi "Başlannızı mesne­din" cümlesindeki "başlar" anlamına gelen "ruûs" üzerine atfedenlere göre ayak­lan -yıkamak değil- meshetmek farzdır. İmâmî-şiîler bu kıraati benimsedikleri için ayaklan meshetmekle yetinirler. Bu takdirde âyetin meali şöyle olur: "Yüzle­rinizi, dirseklere kadar ellerinizi yıkayın. Başlannızı ve topuklara kadar ayakları­nızı mesnedin."

İbn Abbas, Enes b. Mâlik gibi sahâbîlerin ve tabiîlerden bazüannın çıplak ayaklan üzerine meshettiklerine dair rivayetler bu görüşü destekler mahiyettedir.[85]Taberî'nin kanaati de bu doğrultu­dadır. Ona göre yüce Allah, teyemmümde yüzün tamamını toprakla meshedilme-sini emrettiği gibi abdestte de ayakların tamamının su ile meshedilmesini emret­miştir. Su ile ayaklarım yıkayan kimse ise hem meshetmiş hem de yıkamış sayılır.[86]İbn Kesîr, ayakların meshedilmesine dair rivayetleri garip bulmak­ta ve Beyhakî'nin Hz. Ali'ye isnat ettiği bir uygulamaya dayanarak buradaki mes-hİn "hafif yıkama" şeklinde yorumlandığını ifade etmektedir (III, 49).

Hz. Peygamber'in uygulamalarına dair hadisler birinci görüşü destekler ma­hiyettedir.[87]Ayrıca ayaklarını güzelce yıkamamış ve ökçelerinde biraz kuru kalmış kimseler hakkında Hz. Peygamber, "O ökçelerin ateşten çekeceği var!"[88] diye­rek ayaklan yıkamanın farz olduğuna işaret etmiştir.

İbn Âşûr, Enes b. Mâlik'ten gelen başka bir rivayete dayanarak bu konuda sünnetin Kur'an'ı neshettiğini yani ayaklan meshetmek Kur'an'la farz kılınmış ise de sünnetin bu hükmü kaldırıp ayaklan yıkamayı farz kıldığını söylemektedir.[89]Bize göre burada nesih yoktur. Zira âyet ihtimallidir; bu ihtimallerden birini tayin etmek hadise bırakılmış, hadis âyetin mâna ve maksadını açıklamıştır.

Hz. Peygamber'in abdestte her uzvunu üç kere yıkadığı, aynca ağzına ve burnuna da üçer defa su verdiği rivayet edilmiştir.[90]  Bunun yanı sıra abdest âzalannı bir defa veya iki defa yıkadığına dair rivayetler de vardır.[91]  Sakalını ve parmaklarının arasını hilâllediği, kulaklan-nın içini ve dışını meshettiği rivayet edilmiştir.[92]Âyet ve hadislerden anlaşıldığına göre abdestte yıkanması gereken uzuvlan birer kere yıkamak farz, üçer kere yıkamak ise sünnettir.

Âyetin zahirinden her namazdan önce abdest atmanın şart olduğu anlaşılır. Ancak Hz. Peygamber Mekke'nin fethine kadar her namazdan önce abdest aldığı halde Mekke fethedildiği gün birkaç vakit namazı bir abdestle kılarak, bozulmadı-ğı müddetçe bir abdestle birden çok namazın kılınabileceğini göstermiş ve ümme­tine bu kolaylığı sağlamıştır.[93] Sahabeden bazılan da bir abdestle birden fazla namaz kılmışlardır.[94]Bu uygulamalardan anlaşıldığına göre abdest bozul-madığı müddetçe her namaz için yeniden abdest almak farz değil, menduptur. Kur'an'da mestler üzerine meshden söz edilmemekle birlikte Hz. Peygamber'in uygulamaları bunun da caiz olduğunu göstermektedir.[95]

Cünüplük, büyük manevî kirlilik (hades-İ ekber) halini ifade eder. Boşalma olmasa bile cinsel ilişki, -ilişki olmasa da- cinsel haz duyarak boşalma veya uyku­da meninin gelmesi kişiyi cünüp eder. Cünüp olan bir kimsenin bu durumdan te­mizlenmesi için gusül yapması yani boy abdesti alması gerekir. Gusliin farz olma­sı bu âyete, sünnete ve icmâa dayanmaktadır. [96]

Cünüplük, hayız veya nifas kanımn kesilmesi, guslü gerektiren sebepler olup dinen yükümlü olan kimselerin bu hallerde gusletmeleri farzdır. Öte yandan ölü­yü yıkamak da geride kalanların görevidir. Gusül, Hanefîler'e göre "ağız ve burun içi dahil olmak üzere- bütün vücudun temiz su ile yıkanması" demektir. Ağız ve buruna su vermek abdestte sünnet olduğu halde gusülde farzdır. Suyun bulunma­ması halinde veya kullanma imkânı olmayan durumlarda temiz toprakla yapılan teyemmüm gusül yerine geçer.

Teyemmüm, büyük veya küçük kirliliği gidermek niyetiyle ellerin içini top­rak cinsinden temiz bir şeye vurup önce yüze sürmek, sonra tekrar vurup her elin içiyle karşı kolu meshetmektir. Cünüplükten temizlenmek için yapılan teyemmüm hem gusül hem de abdest yerine geçer. Sembolik ve manevî temizlenme yolu olan teyemmüm, her ne kadar maddî bir temizlik sağlamasa da kişiyi manevî ve pisi-kolojik olarak temizlenme duygusuna kavuşturur ve kendisini Allah'a ibadet için hazırlıklı hissetmesine imkân sağlar.

Hz. Peygamber bîr seferden dönerken yanında bulunan eşi Hz. Âişe gerdan­lığını yitirmiş, Resûlullah sahâbîlerle birlikte onu aramaya başlamış, bu durum on-larm yollarından kalmalarına ve susuz bir yerde gecelemelerine sebep olmuş, sa­bah namazını kılmak için abdest alacak su bulamamışlardı. Bu olay üzerine teyem­müm hükmünü içeren âyet nazil olmuştur.[97]Ancak bunun Nisa sûresinin 43. âyeti mi yoksa konumuz olan âyet mi olduğu hususunda görüş ayrılığı vardır.[98] Daha önce Hz. Peygam-ber'in açıklama ve uygulamalarıyla farz kılınmış olan abdest ve guslün hükmü bu âyetle pekiştirilmiş ve abdestin ayrıntılarıyla birlikte teyemmüm hükmüne de yer verilmiştir.

Allah Teâlâ, Bakara sûresinin 185. âyetinde olduğu gibi bu âyetin devamın­da da kulları için güçlük değil kolaylık murat ettiğini ifade buyurarak İslâm'da ko­laylığın esas olduğunu bildirmiştir. Hasta iken veya yolculuk esnasında cünüp olanlar, gusül yerine temiz toprakla teyemmüm ederek temizlenebilirler. Aynı şe­kilde, tuvalete çıkmış, dolayısıyla abdesti bozulmuş olan veya cinsel ilişkide bu­lunmuş ve her iki halde de su bulamamış olan veya suyu bulduğu halde şiddetli soğuk, hastalık, düşman korkusu ve benzeri sebeplerle onu kullanma imkânı bulama­yanlar temiz toprakla teyemmüm ederler.

Mealinde "cinsel ilişki" diye tercüme ettiğimiz kısmın sözlük anlamı "kadı­na dokunmak"tır. Mezhep İmamları bu ifadeyi farklı şekillerde yorumlamış ve farklı sonuçlara varmışlardır. Ebû Hanîfe'ye göre burada kadınlara dokunmak "cinsel ilişkTden kinaye olup maksat onlarla cinsel ilişkide bulunmaktır. Ona gö­re şehvetle veya şehvetsiz olarak erkeğin teni kadının tenine dokunmakla abdest bozulmaz. Şafiî'ye göre bu ifade kinaye değil hakikattir. Maksat, erkeğin teninin kadının tenine dokunmasıdır. İster şehvetle, isterse şehvetsiz olsun erkeğin teni aralarında evlenme engeli oluşturacak düzeyde yakınlık bulunmayan bir kadının tenine dokunduğu takdirde her ikisinin de abdesti bozulur. İmam Mâlik'e göre ise erkek veya kadın karşı cinse şehvetle dokunduğu takdirde abdesti bozulur.[99]

Yüce Allah abdesti, guslü veya teyemmümü farz kılmakla insanları güçlük içerisine sokmak değil, onları temizlemek ve onlara nimetini tamamlamak istemiş­tir. Bunlar insanların gücünün üstünde olan işler değildir. Dinde İnsanların yapa­mayacağı hiçbir yükümlülük yoktur. İstisnaî durumlarda ise özel kolaylıklar (ruh­sat) getirilmiştir. Abdest ve gusül bedeni mikroplardan koruyucu bir temizlik ol­duğu gibi manevî olarak da insanı Allah'a yaklaştıran ve onun ibadet için kendi­sini hazır hissetmesini sağlayan bir iç temizliğidir. Teyemmüm de bir manevî te­mizliktir. Hz. Peygamber "Temizlik imanın yarısıdır" buyurarak genel anlamıyla temizlik yanında gusül, abdest ve teyemmümün dindeki önemine işaret etmişler­dir.[100]

 

7, Mîsak, "yeminle pekiştirilerek verilen sağlam söz" demektir. Yüce Allah sûrenin İlk âyetinde müminlere hitap ederek akidlerini yerine getirmelerini emret­mişti. Burada da onlara lütfettiği güç, şeref, ilim, din ve vatan gibî nimetlerini ha­tırlatarak onlardan verdikleri sözü yerine getirmelerini istemektedir. Buradaki "söz"den maksat, insanların yaratılmasından önce "elest bezmi" denilen mâna ale­mindeki mecliste bütün ruhların Allah'a verdikleri söz olabileceği gibi [101] Müminlerin, Hz. Peygamber'e iman ederken veya Akabe ve Hudeybiye'de biat ederken Allah ve Resulü'ne verdikleri söz de olabi­lir. Müminler Hz. Peygamber'e İman ve biat ederken tasada ve kıvançta, güçlükte ve kolaylıkta kısaca her durumda ona itaat edeceklerine dair sağlam söz vermiş­lerdi.[102] Yüce Allah müminlere, verdikleri bu sözleri hatırlatarak onlardan sözlerini yerine getirmelerim istemektedir. Taberî ikinci görüşün âyetin bağlamına daha uygun olduğu kanaatindedir (VI, 90). Ayn-ca âyetten, her müslümanın, kelime-i şehadetle dile getirdiği iman ikrarının da onun Allah'a verdiği bir söz ve mîsak olduğu, bunun gereği olan kulluk ödevleri­ni yerine getirmek suretiyle bu sözünde durması gerektiği sonucu da çıkmaktadır.[103]

 

Meali

 

8. Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutun, adaletle şahitlik eden kimseler olun. Herhangi bir topluluğa duyduğunuz kin, sizi adaletsiz davran­maya itmesin. Adaletli olun; bu, takvaya daha uygundur. Allah'tan korkun. Şüphesiz Allah yaptıklarınızdan haberdardır. 9. Allah, iman edip iyi işler ya­panlara söz vermiştir; onlar için bağışlama ve büyük bir mükâfat vardır. 10. İnkâr edenlere ve âyetlerimizi yalanlayanlara gelince işte onlar cehennemlik­lerdir. İL Ey iman edenler! Allah'ın üzerinizdeki nimetim hatırlayın; hani bir kavim size el uzatmaya yeltenmişti de Allah onların ellerini sizden çekmiş­ti. Allah'tan korkun! Müminler yalnız Allah'a dayansınlar.[104]

 

Tefsiri

 

8. Burada İslâm'ın sosyal, hukukî ve ahlâkî amaçlarının önemli bir kısmı özetlenmektedir. "Ferdî ve sosyal yapıda dirlik ve düzenliği, hakkaniyet ve eşitlik esaslarına uygun şekilde davranmayı sağlayan ahlâkî erdem" anlamına gelen ada­let, sosyal hayatın en önemli denge unsuru ve teminatıdır. Bu sebeple Allah Teâlâ müminlere adaletle şahitlik etmelerini, herhangi bir topluma karşı besledikleri öf­ke yüzünden onlar hakkında adaletten ayrılmamalarını emretmiştir. Âyet-i kerîme, insanların Allah katında en üstün değer olan takva [105]  faziletine ere-bilmeleri için adaletli olmaları ve düşmanları hakkında kalplerinde besledikleri öf­kenin onlara karşı haksızlık yapmalarına sebep olmaması gerektiğini bildirmektedir. Müminler, haksızlığı ortadan kaldırarak yerine hakkı ve adaleti getirmek, bu husustaki faaliyetlere katkıda bulunmakla mükelleftirler. Kur'an'in ana maksatla­rından biri de adalet ilkesine dayalı ve hukuka güvenin hissedildiği bir sosyal dü­zen kurmaktır. Bu sebeple İslâm düşüncesinde, adaletin işleyişini ve hukuk güven­liğini sağlayan yönetime "peygamber uygulaması" denilmiştir. [106] Âyet-i kerîmenin, müminlere düşman topluluklara dahi adaletle muamele et­meyi emretmesi, aynca bu davranışın takva erdemiyle bağlantılı olduğunu vurgu­laması son derece dikkat çekicidir,[107]

 

11. Müfessirler bu âyetin nüzul sebebi olarak birçok olaydan söz etmişlerse de İbn Âşûr bunları tatmin edici bulmamakta ve âyetin Hendek Savaşı hakkında inmiş olan Ahzâb sûresinin 9. âyetine benzediğini ileri sürerek burada Hendek Sa­vaşı'nm hatırlatıldığını ifade etmektedir. Orada şöyle buyurulmuştur: "Ey İman edenler! Allah'ın size şu lütfunu hatırlayın: Üzerinize düşman ordusu germişti de onların üzerine şiddetli bir fırtına ve göremediğiniz bir ordu göndermiştik. Allah bütün yaptıklarınızı görmekte idi."

Hicretin 5. yılında Mekkeliler yanlarına bazı Arap kabilelerini de alarak müs-lümanları imha etmek amacıyla Medine'ye saldırdılar. Saldırıyı önceden haber alan Hz. Peygamber Medine'yi savunmak için düşmanın girebileceği yerlerde şeh­rin çevresine hendekler kazdırdı. Kuşatma yaklaşık bir ay sürdü, sonunda -âyette belirtildiği üzere- Allah'ın yardımı ulaştı, Hz. Peygamber ve ashabının uyguladık­ları savaş taktikleri düşmanın bölünmesini ve birbirlerine olan güvenlerini yitirme­lerini sağladı. Aynca şiddetli fırtına, yağmur ve yüce Allah'ın diğer yardımları ne­ticesinde düşman çekilip gitti. Böylece savaş, müslümanların zaferiyle sonuçlan­mış oldu. İbn Âşûr, âyette bu olaya işaret edildiğini belirtmektedir (VI, 137).[108]

 

Meâli

 

12. Andolsun ki Allah İsrâiloğulları'ndan söz alnuştı. Onlardan on iki de nakîb (temsilci) göndermiştik. Allah onlara şöyle demişti: "Ben sizinle bera­berim. Eğer namazı dosdoğru kılarsanız, zekâtı verirseniz, peygamberlerime iman eder ve onları desteklerseniz, bir de Allah rızâsı için borç verirseniz an­dolsun ki sizin günahlarınızı örterim ve sizi mutlaka altlarından ırmaklar akan cennetlere koyarım. Artık bundan sonra içinizden kim inkâr ederse ke­sinlikle doğru yoldan sapmış olur." 13. Ahidlerini bozdukları için onları la­netledik ve kalplerini katılaştırdık. Onlar kelimelerin yerlerini değiştiriyor­lar. Kendilerine bildirilenlerden (Tevrat'tan) önemli bir kısmım da unuttular. İçlerinden pek azı hariç olmak üzere onlardan daima bir hainlik görürsün. Sen yine de onları hoş gör, affet. Çünkü Allah iyilik edenleri sever. 14. "Biz hıristiyanız" diyenlerden de sağlam ahitlerin! almıştık, ama onlar da kendile­rine bildirilenlerden (İncil'den) önemli bir kısmını unuttular. Bu sebeple ara­larına kıyamet gününe kadar sürüp gidecek olan kini ve düşmanlığı soktuk. Allah onlara yapıp ettiklerini ileride haber verecektir.[109]

 

Tefsiri

 

12-14. Yukarıda (7. âyet) Hz. Muhammed'in peygamberliğini tanıyıp ona bi­at eden müminlerin tasada, kıvançta, güçlükte ve kolaylıkta kısaca her zaman ona itaat edeceklerine dair verdikleri sağlam söz kendilerine hatırlatılmış ve bu sözü yerine getirmeleri hususunda Allah'a karşı saygılı olmaları emredilmişti. Bu âyet­lerde İse daha önce yahudi ve hıristiyanlardan da benzeri bir söz alındığı, ancak sözlerinden döndükleri için yahudilerin lanetlendikleri, Hıristiyanların da aralarına kıyamet gününe kadar sürüp gidecek olan kin ve düşmanlık sokulduğu hatırlatıla­rak müslümanlarm dikkatleri çekilmekte ve eskilerin düştüğü hatayı tekrarlamaktan sakınmaları gerektiğine İşaret edilmektedir.[110]

Nakîb kelimesi sözlükte "koruyan, nöbet tutup gözetleyen, bir şeyi araştıran müfettiş, tecrübe olunmuş ve kendisine güvenilir kimse" anlamlarına gelir. Terim olarak "kavmin yönetimi kendisine verilen, toplumun hal ve hareketiyle ilgilenen temsilci" demektir. Bu anlamda başkana ve ordu komutanına da nakib denilmiştir.[111]Elmalılı'ya göre nakîb, "bir kavmin ahvalini bilen, işlerinin yönetimini ve ihtiyaçlarını karşılamayı üstlenen, durumlarını gözetleyen ve kendi­sine güvenilen kimse" anlamına gelir; reis ile aynı anlamda değildir.[112] Yüce Allah İsrâiloğullan 'nı dîn ve ahlâk dışı yollara sapmaktan korumak için on iki İsrail kabilesinin her birinden bir temsilci seçmesini Hz. Musa'ya emretmiş­ti. Ayrıca kendileriyle beraber olduğunu bildirmek suretiyle onları desteklediğini haber vermiş ve âyette anlatılan dinî ve ahlâkî davranışları sergiledikleri takdirde günahlarını affedeceğini, kendilerini cennete sokacağını, aksine davranışta bulu­nanların ise doğru yoldan çıkmış olacaklarını bildirmiş ve emirlerini tutacaklarına dair, Hz. Mûsâ aracılığıyla onlardan sağlam söz almıştı.

Kİtâb-ı Mukaddes'te bu şahıslar, her biri binlerce kişiden oluşan bir ordunun başı olarak gösterilmiştir: "Ve sizinle beraber her sıpttan (kabileden) birer adam olacak; her biri kendi ataları evinin başı olacaktır... Cemaatten çağrılanlar, ataları sıptlannın beyleri, bunlardı; İsrail binlerinin başları idiler"[113]

"Doğru yol" diye tercüme ettiğimiz "sevâeVsebîl" tamlaması "orta, doğru" anlamlarına gelen "sevâ" kelimesi ile "yol" anlamına gelen "sebil" kelimesinden oluşmaktadır. Tamlama halinde "orta yol" veya "doğru yol" diye tercüme edilebi­lir. Burada iman yolu doğru yola veya orta yola benzetilmiştif. Âyet, iman edip be­lirtilen güzel amelleri İşleyen kimselerin kurtuluşa ve başarıya götüren doğru yo­la girmiş olduklarını, inkâr edenlerin de doğru yoldan saptıklarını belirtmekte ve kendilerine dosdoğru yol gösterildikten sonra bu yolda yürüyeceklerine dair Al­lah'a kesin söz verip de O'nun emir ve yasaklarına uymayanların, doğru yolu bul­muşken ondan sapmış ve onu yitirmiş olacaklarını, bu sebeple büyük bir hataya ve helake düşeceklerini ifade etmektedir. Nitekim İsrâiloğulları'nın büyük çoğunlu­ğu da zaman içerisinde ihtiraslarına yenik düşerek ahidlerini bozdular, Allah'a verdikleri sözü yerine getirmediler. Bu yüzden Allah onları lanetledi, rahmetinden uzaklaştırıp gazabına uğrattı. Yapıp ettikleri yüzünden kalpleri katılaştı. Artık ya­pılan nasihatler, verilen öğütler onlara tesir etmez oldu. Dünya tutkusu ruhlarını o derece sardı ki Allah katındaki sorumluluklarını unuttular ve istediklerini yapabilmek için Allah'ın kelâmını tahrif etmeye (bozmaya), değiştirmeye ve keyiflerine göre yorumlamaya başladılar.[114] Bu davranış bozukluğu nesilden nesile intikal ederek devam etti ve Hz. Pey­gamber zamanında da kendini gösterdi. Nitekim Medine yahudileri Hz. Peygam­ber'in varlığını ortadan kaldırmak için -düşmanla işbirliği dahil- her türlü tuzağı kurmaya teşebbüs etmişlerdir. 13. âyetin, "İçlerinden pek azı hariç olmak üzere onlardan daima bir hainlik görürsün" mealindeki bölümü bunu açıkça ifade eder. Buna rağmen Hz. Peygamber'e, onlara karşı iyi davranması ve onları affetmesi emredilmiştir. Bu âyetin, Enfâl sûresinin 58. ve Tevbe sûresinin 29. âyetleri ile neshedildiği ileri sürülmüşse de İslâm'ın, affı da bir terbiye metodu olarak değer­lendirdiğini, bu kapıyı daima açık tuttuğunu göz önünde bulundurarak âyetlerin neshedilmediğini düşünenlerin görüşü İslâm'ın ruhuna ve Kur'an'ın bütünlüğüne daha uygun düşmektedir.

"Hıristiyanlar" diye tercüme ettiğimiz 14. âyetteki nasârâ kelimesi, Hz. îsâ'nın tebliğ ettiği ilâhî dinin mensuplarına verilen isimdir. Hz. îsâ'mn doğduğu köyün ismi olan Nâsıra'dan dolayı bunlar nasrânî (çoğulu nasârâ) olarak adlandı­rılmışlardır.[115]

Önceki âyetlerde, verdikleri sözü yerine getirmeyen yahudilerin durumları anlatıldıktan sonra 14. âyette de hıristiyanlann durumları ele alınmış ve peygam­berleri vasıtasıyla Allah'ın onlardan da benzeri bir söz aldığı bildirilmiştir. Hıris­tiyanlar Hz. îsâ'ya biat ederek her konuda kendisine itaat edeceklerine dair söz vermişlerdi. Ancak sözlerinde durmadılar, verilen emirleri unutup Allah'ın sözle­rini işlerine geldiği gibi yorumladılar. Böylece kıyamet gününe kadar devam et­mek üzere aralarına ayrılık, kin ve düşmanlık tohumlarını saçmış oldular. Bu se­beple Hıristiyanlık içinde ortaya çıkan çeşitli mezheplerin mensupları arasında asırlarca şiddetli savaşlar cereyan etti. Nitekim XX. yüzyılda yaşanan dünyanın en kanlı iki savaşı da -din dışı sebeplere dayansa bile- yine hıristiyanlar arasında baş­lamış daha sonra dünyaya yayılmıştır. Âyetten anlaşıldığına göre -burada belirti­len kusurda ısrar ettikleri takdirde- hıristiyanlar arasındaki bu ihtilâf ve düşmanlık kıyamet gününe kadar devam edecektir.

Âyetin son bölümü, Allah'a verdikleri sözden dönerek onun âyetlerini işleri­ne geldiği gibi yorumlayanların, bu yaptıklarının cezasını çekeceklerine işaret et­mekte ve gerekli uyarıda bulunmaktadır. Aynca hıristiyanlar arasındaki bu ihtilâf­lardan müslümanlann da ibret almaları murat edilmiş, benzer yanlışlıklara sapma­ları halinde kendilerinin de bu tür bölünme ve çatışmalar içine düşeceklerine işa­ret edilmiştir.[116]

 

Metili

 

15. Ey Ehl-i kitap! Resulümüz kitapta bulunup da gizlemekte olduğunuz birçok şeyi size açıklamak üzere geldi; birçoğunu da açığa vurmuyor. Şüphe yok ki size Allah'tan bir ışık, apaçık bir kitap geldi. 16. Allah, kendisinin iz­niyle rızâsını arayanları o kitapla kurtuluş yollarına erdirir, onları karanlık­lardan aydınlığa çıkarır, onları dosdoğru bir yola iletir. 17. "Allah, Meryem oğlu Mesih'in kendisidir" diyenler hiç şüphesiz hakikati inkâr etmiş olurlar. De ki: "Eğer Allah, Meryem oğlu Mesih'i, annesini ve yeryüzünde bulunan­ların tümünü helak etmek isterse, kim Allah'ın gücüne karşı durabilir!" Gök­lerin, yerin ve ikisi arasuıdakilerin mülkiyeti Allah'a aittir. O dilediğini yara­tır. Allah her şeye kadirdir. 18. Yahudiler ve Hıristiyanlar, "Biz Allah'ın oğul­lan ve sevgili kullarıyız" dediler. De ki: "Öyleyse Allah günahlarınızdan do­layı sizi niçin cezalandırıyor? Doğrusu siz de O'nun yarattığı sıradan insanlarsınız. O, dilediğini bağışlar, dilediğini de cezalandırır. Göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin mülkiyeti Allah'a aittir. Dönüş de yalnız O'nadır." 19. Ey Ehl-i kitap! "Bize ne bir müjdeleyici ne de bir uyarıcı geldi" demeyesiniz diye peygamberlerin arası kesildiği bir dönemde size gerçekleri açıklamak üzere elçimiz gelmişti. İşte size müjdeleyici de uyana da geldi. Allah her şe­ye kadirdir.[117]

 

Tefsiri

 

15-16. Burada yüce Allah, verdikleri sözü yerine getirmedikleri için lanetlen­miş of an yahudilere ve Allah'ın kitabından ayrıldıkları için aralarına düşmanlık sokulmuş bulunan hıristiyanlara öğüt vermekte, Hz. Muhammed'e indirilen Kur'an İle onların elinde bulunan Kitâb-ı Mukaddes arasında asıl itibariyle bir ay­kırılık olmadığını, aksine bu ilâhî kitaplar arasında inanç ve ahlâk esasları bakı­mından birlik bulunduğunu bildirerek Ehl-i kitabı bu yeni peygambere ve yeni ki­taba imana çağırmaktadır.

Ehl-i kitap, başta Hz. Muhammed'in nitelikleri ve ona imanla ilgili âyetler olmak üzere Kitâb-ı Mukaddes'te bulunan birçok ahkâmı halktan gizlemişler ve­ya tahrif etmişlerdi. Hz. Peygamber bunlardan İman esaslarının yerleşmesi için ge­rekli olanları açıkladı. Onurlarını kınp onları küçük düşürmek istemediği İçin açıklanmasını gerekli görmediği kısımları İse olduğu gibi bıraktı.

Bazı müfessirlere göre 15. âyette geçen ve ışık diye çevirdiğimiz nür'dan maksat Hz. Peygamber, kitâb-ı mübîn'den maksat da Kur'ân-ı Kerîm'dir. Çünkü yüce Allah, hakkı onunla yani Hz. Peygamber'le aydınlatmış, İslâm'ı onunla üs­tün kılmış, şirke onunla büyük bir darbe indirmiştir. Nitekim Ehl-i kitabın gizle­miş oldukları âyet ve hükümleri de onunla ortaya çıkarmıştır. '-Ey Peygamber! Se­ni tanık, müjdeci, uyarıcı, izniyle Allah'a çağıncı ve etrafını aydınlatan bir ışık olarak gönderdik"[118]mealindeki âyetler de bunu desteklemektedir. Kur'an Allah'ın birliğini, hak ve bâtılı, helâl ve haramı, kısaca insanların din ve dünya işlerinde muhtaç oldukları hükümleri açıkladığı için ona da "açıklayan ki­tap" anlamında "kitâbün mubîn" denilmiştir.[119] Bir kısım müfes-sirler ise her ikisinden de Kur'an'ın kastedildiğini söylemişlerdir.[120] Nitekim birçok âyet-i kerîmede Kur'an nûr olarak anılmaktadır.[121]Ayrıca nurdan maksadın İslâm, ki­taptan maksadın ise Kur'an olduğu [122] veya nur ile Musa'nın, kitap İle Tevrat'ın kastedildiği [123]  kanaatini taşıyan müfessirler de vardır.

Burada söz konusu edilen kitabın, çoğunlukla müfessirlerin söylediği gibi Kur'ân-ı Kerîm değil, yahudilerin ellerinde bulunan Tevrat olduğunu söyleyen Süleyman Ateş İse bu görüşünü şöyle açıklar: "Çünkü yahudüere kitap halinde ge­len kutsal kitap odur. En'âm sûresi 91. âyette, 'Musa'nın insanlara nur ve yol gös­terici olarak getirdiği kitabı kim indirdi?' âyetinde olduğu üzere Tevrat, birçok âyette nur ve hüdâ olarak nitelendirilir. Bu âyetin indiği sırada henüz Kur'ân-ı Ke­rîm bir kitap haline gelmemişti. Onun için Kur'ân, kendisini daha çok Kur'an (okuma parçası) olarak nitelendirmekte, Tevrat'ı 'nur ve hidayet kaynağı bir kitap' olarak vasıflandırmaktadır"[124] Oysa birçok sûrede açık bir biçimde Kur'ân-ı Kerîm'i ifade etmek üzere kitap kelimesinin kullanıldığı âyetler bulunmaktadır.[125]Bize göre "ey Ehl-i kitap" diyerek Hz. Peygamber devrine ulaşan yahudilere ve hıristiyanlara hitap eden âyetin nur diyerek Kur'an'ı kastetmiş olması da mümkündür; bu anlayışı en­gelleyecek bir delil bulunmamaktadır.[126]

 

16. âyette "kurtuluş yollan" diye tercüme ettiğimiz "sübülü's-selâm" terki­bindeki "sübül" kelimesi "yol" anlamına gelen sebîl'in çoğuludur. Selâm kelime­si ise "esenlik, kurtuluş; maddî ve manevî her türlü zarardan, kötülüklerden ve korkudan uzak kalma; dünyevî musibetlerden ve âhiret azabından kurtulma" mânalarını topluca ifade eden bir kelimedir. Yüce Allah'ın güzel isimlerinden (es-mâ-i hüsnâ) biri olarak selâm, "kendisi her türlü eksiklikten salim olan ve başka­larına esenlik veren" anlamına gelir. Bu anlamda Kur'ân-ı Kerîm'de bir âyette ge­çer[127]Ayrıca bazı âyetlerde Allah'ın muttaki kullarına[128]  seçkin kullarına [129]ve birçok peygamberine[130] selâm ettiği, haklarında selâmeti gerçekleştirdiği bildirilmiştir. Selâm is­mi esmâ-İ hüsnâ hadisinde geçtiği gibi[131] Hz. Peygam-ber'in her namazın arkasında okuduğu zikrinde de yer almaktadır: "Allahım sen­sin selâm ve sendendir her türlü esenlik"[132]

Âyetten anlaşıldığına göre bu kitaba İman edip -Allah'ın izniyle- O'nun rızâ­sını arayanları yüce Allah doğru yola ve kurtuluşa erdirecektir. Bir başka anlatım­la onları inkâr karanlıklarından kurtararak iman aydınlığına çıkaracak, "sırât-ı müstakim" denilen doğru yola, Allah'ın sevgili kullan olan peygamberlerin, sıd-dıklann, şehidlerin ve sâlihlerin yoluna erdirecektir.

Bu âyette "o kitapla" diye çevirdiğimiz ve "onunla" anlamına gelen ifadeden maksat Hz. Peygamber de olabilir. Bu takdirde kurtuluşa erdirme, onları karanlıklardan aydınlığa çıkarma ve doğru yola İletme işinin Hz. Peygamber vasıtasıyla yapıldığına işaret edilmiş olur.[133]

 

17. "Allah, Meryem oğlu Mesih'in kendisidir" sözünü kimlerin söylediği açıklanmamıştır; ancak âyetin bağlamı dikkate alındığında bunların hıristiyanlar olduğu anlaşılmaktadır. Hıristiyanlık tarihiyle ilgili bilgiler de bu anlamı destekle­mektedir.[134]Bu durum, hıristiyanların Allah'a verdikleri söze vefasızlıklarının, kita­bın bîr kısmını unutmuş ve kaybetmiş olmalarının ve kurtuluş yolundan sapmala­rının başka bir örneğidir. Çünkü Hz. îsâ Allah'ın yarattığı bir kul ve O'nun elçisi olduğu halde hıristiyanlar onu Tanrı'mn oğlu, hatta Tanrı saymak suretiyle doğru inançtan sapmışlardır. Mûsâ ve îsâ gibi büyük peygamberler Ehl-i kitaba tevhid (Allah'ın birliği) İnancını tebliğ edip öğrettikleri halde özellikle hıristiyanlar çeşit­li sebeplerle bu çizgiden sapma eğilimi göstermişler, Allah ile peygamberini bir­birinden ayıramamışlar ve bir türlü gerçek mânada Allah'ın birliği inancına kavu­şamamışlardır. Hıristiyanların bir kısmı îsâ'nın Allah'ın oğlu olduğunu iddia edip ulûhiyyeti "baba, oğul ve Kutsal Ruh" olarak üçlü sisteme oturtmuş ve "ulûhiyyet cevheri birdir" diyerek üçünü bir sayıp güya tevhid inancına ulaşmışlardır. Bİr kıs­mı ise onu Allah ve Ruhulkudüs'ün insanlaşmış şekli kabul edip kendisine tapınış­lardır (hulul inancı veya antropomorfizm). Nitekim "Allah, Meryem oğlu Me-sîh'in kendisidir" sözleriyle bu inançlarını ifade etmek istemişlerdir. Bu iki aşın uç arasında îsâ'da ulûhiyyet vasfının bulunmadığını, onun Allah ile birleşerek tek bir varlık olmasının imkânsız olduğunu savunanlar da vardır.[135]

Yüce Allah htristiyanlann bu inançlarının bâtıl olduğunu göstermek için Meryem oğlu Mesîh'in, annesinin ve bütün yeryüzünde bulunanların yaratılmış ve ölümlü varlıklar olduklarını, böyle fâni varlıkların tanrı olamayacağını İfade bu­yurmuştur. Eğer Mesîh onların iddia ettiği gibi tanrı olsaydı kendi başına gelenle­ri önlerdi. Oysa ne bunu ne de annesinin ölüp gitmesini önleyebildi. Şüphesiz yer­lerin, göklerin ve ikisi arasında bulunan varlıkların tümü Allah'ın mülküdür. îsâ, annesi ve diğerleri de bu mülkün içinde bulunmaktadır. Yüce Allah bunların üze­rinde dilediği gibi tasarruf eder. O her şeye kadirdir, dilediğini yaratabilir. Hz. İsa'yı da bu iradesiyle babası olmaksızın yaratmıştır.

Meryem'in ve onun zamanında var olan insanların daha önce ölmüş olması­na ve hıristiyanların inancına göre Mesîh'in de çarmıha gerilip öldürülmüş olma­sına rağmen âyette "Eğer Allah Meryem oğlu Mesih'i, annesini ve yeryüzünde bulimanların tümünü helak etmek isterse, kim Allah'ın gücüne karşı durabilir?" şek­linde red anlamında bir soruya yer verilmesi, bunların tamamının fânilik özelliği­ne sahip olduğuna, Allah'ın bunlardan dilediğini dilediği zaman öldürüp yok ede­bileceğine vurguda bulunmak içindir. Bu konuda Elmalüı özetle şöyle der: Me­sih'in öldürüldüğünü ve asıldığını iddia eden hıristiyanlar, onun helakinin ve fâni oluşunun mümkün olduğunu ikrar ve itiraf etmekte olduklarından, bunların hem bu iddialarını reddetmek, hem de ikrarlanyla kendilerini susmaya mecbur etmek için âyette yalnız "Allah, Meryem oğlu Mesih'i helak etmeyi dilerse" demek ye­terli iken bununla yetinilmeyip, gerçeği hem ilzâmî (hasmı susturucu), hem bur-hânî (kesin aklî delile dayalı) bir şekilde beyan etmek ve anlatmak üzere "anasını ve yeryüzündekilerin hepsini" atıfları da eklenmiştir ki, dikkate şayandır... Bu şe­kilde Mesîh ve anasının yok ve fâni olması mümkün olup ilâh olamayacakları ön­ce açıkça, ikinci olarak da bütün içinde kastedilerek tekitli bir şekilde ispat edil­miş ve hatırlatılmıştır.[136]

 

18. Rivayete göre Hz. Peygamber, yanına gelerek kendisiyle (muhtemelen din konularında) konuşma yapan bir grup yahudiyi İslâm dinine davet etmiş; ka­bul etmedikleri takdirde Allah'ın azabına uğrayacaklarını söylemiş; yahudİler de "Bizi bununla nasıl korkutursun? Oysa biz Allah'ın oğullan ve sevgili kullarıyız" demişler, bunun üzerine bu âyet inmiştir.[137] O dönemde müs-lünıanlarla yahudİler arasında barış antlaşması bulunduğundan Hz. Peygamber'in bu daveti tamamen barışçı bir davet olup onlan uyardığı azap da âhiret azabı ol­malıdır.

"Biz Allah'ın oğulları  ve sevgili kullarıyız" sözüyle bazı yahudİler, Allah'ın oğlu dedikleri Hz. Üzeyir'e mensup olduklarını, hıristiyanlar da  Allah'ın oğlu ol­duğuna İnandıkları Hz. îsâ'ya mensup olduklarını [138] dolayısıyla ayrıcalığa sahip bulunduklarını ifade etmek istemişler veya doğrudan doğruya Al­lah'a bağlılıklarını kastederek Allah'ın kendilerine bir baba gibi şefkatli ve mer­hametli davranacağını, kendilerinin de O'nun oğullarıymış gibi Allah'a yakın ve O'nun katında değerli olduklarını iddia etmişlerdir.

Bu kuruntu yahudilerin inancı haline geldiği için kendilerini dünyanın efen­dileri olarak görüyorlar; Allah'ın, diğer milletleri yahudilerin emrine verdiğine inanıyorlardı. Hıristiyanlar da Allah'ın "kutsal baba!" olduğunu, bu sebeple ken­dilerine şefkatle muamele edeceğini savunuyorlardı. Nitekim İncil'de Allah'ın Hz. îsâ'mn ve hıristiy anların babası olduğunu ifade eden pasajlara sıkça rastlamak mümkündür.[139] Ancak ilim adamları İncil'deki bu ifadelerin mecaz olduğu ve Allah'ın büyüklüğünü, yüceliğini, şefkat ve merhametini ifade ettiği kanaatindedirler.[140] Ehl-i kitap burada babanın bazan oğlunu sevmeyebileceğim düşünerek ve muhte­mel bir itirazı karşılamak için kendilerinin aynı zamanda Allah'ın sevgili kullan olduklarını da eklemişlerdir. Fakat yüce Allah, "De ki: Öyleyse Allah günahları­nızdan dolayı sizi niçin cezalandırıyor?" buyurarak bu iddiaların dayanaksız oldu­ğunu göstermişti. Şefkatli ve merhametli bir baba hiçbir zaman çocuklarını eğitme amacı dışında cezalandırmaz ve eziyet çekmesine razı olmaz. Oysa yahudiler bir taraftan Allah'ın oğullan ve sevgilileri olduklarını iddia ederken diğer taraftan da âhirette azap çekeceklerini, sayılı günlerde de olsa ateşte yanacaklarını İtiraf et­mişlerdir.[141]Hıristiyanlar ise insanlığın babası olan Hz. Âdem'in ha­tası sebebiyle bütün insanların âhİret azabına müstahak olduklarını, Hz. îsâ'nın, atalarından İntikal etmiş olan bu günahın affedilmesi için kendini feda ettiğini id­dia etmektedirler.[142] Öte yandan, Allah onları dünyada da cezalandırmıştır. Nitekim yahudiler ta­rih boyunca birçok defa başka milletlerin esiri olmuşlar, yurtlarından sürülmüşler ve katliamlara mâruz kalmışlardır. Aynı şekilde Hıristiyanlar da çeşitli cezalara çarptırılmışlardır. Ehl-i kitap iddia ettikleri gibi Allah'ın oğulları olsalardı Allah onları böyle felâketlere mâruz bırakır mıydı? Elbetteki hayır! Onlar Allah'ın oğul­lan değil, onun yarattığı sıradan insanlardır.[143]

 

19. Sözlükte "gevşeklik, zayıflık, bezginlik, sakinlik ve kesilmek" anlamla-nna gelen fetret kelimesi dinî terim olarak, daha çok Hz. İsa ile Hz. Muhammed arasında geçen tebliğsiz dönem için kullanılır. Bu dönemde yaşayan topluluklara da "fetret ehli" denir. Ayrıca Kur'an'ın Hz. Peygamber'e indirilişi esnasında vah­yin kesintiye uğradığı zaman dilimi de fetret olarak adlandırılır. Kelime, bazı ha­dislerde sözlük ve terim anlamlarında kullanılmıştır.[144]Akaid ve kelâm literatüründe fetret daha çok, bîr peygamberin ortaya koyduğu, tahrife uğramamış bir davetle karşılaşma imkanın­dan yoksun kalan insanların dinî sorumluluğu açısından üzerinde durulan bir kav­ramdır. İslâmî literatürde fetret, ilk bakışta İslâm öncesi dönemle ve özellikle Hz. îsâ tarafından tebliğ edilen dînin tahrife uğraması, dolayısıyla ilâhî vahyin etkisi­ni ve bereketini kaybetmesinin ardından son peygamberin gelişine kadar geçen sü­reyle ilgili bir kavram niteliğinde görülür. İslâmiyet geldikten sonra bu dinin var­lığından haberdar olmayan veya yeterince aydınlanamayan kişilerin fetret ehli kavramı içinde mütalaa edilip edilmeyeceği tartışmalı bir konudur. Bu husustaki deliller, fetret kavramının hem İslâmiyet'ten önce hem de İslâm geldikten sonra yaşayan, değişik engeller yüzünden dinî tebliğden haberdar olamamış kişi ve grupları kapsamına aldığını düşündürmektedir. İslâmî kaynaklarda Hz. îsâ ile Hz. Muhammed arasında geçen fetret döneminin süresiyle ilgili olarak 577 ile 600 ara­sında değişen rakamlar verilmektedir. Bu farklılıkların, Hz. îsâ'nın gerçek doğum tarihinin belirlenmesi ve hesabın kamerî takvime göre yapılması gibi âmillerden kaynaklandığı anlaşılmaktadır.[145]

İbn Âşûr'a göre âyette zikredilen peygamberlerden maksat Hz. Musa'dan Hz. îsâ'ya kadar birbirini takip eden Ehl-i kitap peygamberleridir. Bu peygamber­lerle Hz. Muhammed arasında geçen zamana "fetret dönemi" denir veya peygam­berler ifadesiyle sadece Hz. îsâ kastedilmiştir. İbn Âşûr, îsâ'nın göklere kaldınlı-şıyla Hz. Peygamber'in gönderilişi arasındaki sürenin de yaklaşık 580 yıl olduğu­nu kaydettikten sonra ancak bu dönemde Ehl-i kitabın dışındaki kavimlerden Hâ-lid b. Sinan ve Hanzale b. Safvân gibi bazı peygamberin daha gelmiş olduğunu ha­tırlatır (VI, 158).

Âyet her ne kadar Ehl-i kitaba hitap ediyorsa da maksat umumi olup bütün insanlığı kapsamaktadır. İnsanlar âhirette, kendilerine herhangi bir uyarıcının gel­mediğini mazeret olarak ileri sürmesinler diye yüce Allah zaman zaman emir ve yasaklarını onlara tebliğ edecek peygamberler göndermiştir. Hz. îsâ'dan sonra yaklaşık altı asır gibi uzun bir zaman geçmiş, insanlar onun getirdiği kitabı tahrif ederek Allah'ın dinini bozmuşlardı. Böyle bir dönemde yüce Allah kıyamete ka­dar geçerli olmak üzere bütün insanlara doğru yolu göstermekle görevli kıldığı Hz. Muhammed'i Öğüt verici, müjdeleyici, uyarıcı bir peygamber ve âlemlere rahmet olarak gönderdi[146]

 

Meali

 

20. Bir zamanlar Mûsâ kavmine şöyle demişti: "Ey kavmim! Allah'ın si­ze lütfettiği nimeti hatırlayın. Zira O, içinizden peygamberler çıkardı, sizi hü­kümdarlar kıldı re âlemlerde hiçbir kimseye vermediğini size verdi. 21. Ey kavmim! Allah'ın sizin için (vatan olarak) yazdığı kutsal topraklara girin, sa­kın geri dönmeyin, sonra kaybedenler siz olursunuz." 22. Dediler ki: "Ey Mû­sâ! Orada zorba bir topluluk var, onlar oradan çıkmadıkça biz oraya asla gi­remeyeceğiz. Ama oradan çıkarlarsa biz hemen gireriz." 23. Korkanlar ara­sından Allah'ın kendilerine lütufta bulunduğu iki cesur adam şöyle dedi: "Onlara kapıdan saldırın; oraya girdiğiniz an artık kesinlikle galip olacak sizsiniz. Eğer müminler iseniz ancak Allah'a güvenin." 24. İsrâiloğulları, "Ey Mûsâ! Onlar orada bulundukları sürece biz oraya asla girmeyeceğiz. Sen ve rabbin gidin savaşın; biz burada oturacağız!" dediler. 25. Mûsâ, "Rabbim! Ben kendimden ve kardeşimden başkasına söz geçiremiyorum. Artık bizimle bu yoldan çıkmış kavim arasında sen hükmet" dedi. 26. Allah buyurdu ki: "Öyleyse onlar yeryüzünde şaşkın şaşkın dolaşmak üzere oradan (kutsal top­raklardan) kırk yıl mahrum bırakılmışlardır. Artık sen yoldan çıkmış toplum için üzülme."[147]

 

Tefsiri

 

20. Hz. Muhammed'e karşı direnen Medine yahudilerinin ataları da geçmiş­te Hz. Musa'ya karşı direnmişlerdi. O zaman Hz. Mûsâ kutsal topraklan işgal al­tında bulunduran düşmana karşı savaşmak için kavmini psikolojik olarak hazırla­mak ve savaştıkları tekdirde zafere kavuşacaklarına inandırmak maksadıyla yüce Allah'ın geçmişte kendilerine vermiş olduğu nimetleri hatırlatmış, bu nimetlerin unutulmaması ve Allah'a verilen sözün yerine getirilmesi gerektiğine dikkat çek­mişti. Âyet İsrâiloğulları arasından birçok peygamber gönderildiğini İfade ettiği gibi, İsrâiloğullan'tıın büyük bir siyasî güç kazanjp devlet yöneticiliğinde bulun­duklarına da işaret etmektedir.

Hz. Mûsâ İsrâiloğullan'na bu nimetleri hatırlattığı zaman onlar Mısır'dan ay­rılmışlardı. Fakat henüz kutsal topraklara girip de burada kendileri için bir vatan edinmemiş oldukları, hükümdarlık dönemine de henüz erişmemiş bulundukları âyetlerin akışından anlaşılmaktadır. Burada muhtemelen Hz. Musa'dan önceki peygamberler ve İsrâiloğullan'ndan gelen Mısır'daki yöneticiler kastedilmiştir. Nitekim, "O, İçinizden peygamberler çıkardı, sizi hükümdarlar kıldı ve âlemlerde hiçbir kimseye vermediğini size verdi" ifadesindekİ geçmiş zaman kipleri nimet­lerin geçmişte verilmiş olduğuna delâlet etmektedir. Bu nimetler gelecekte mutla­ka verileceği için geçmiş zaman kipiyle ifade edildiği kanaatinde olanlar bulun­makla birlikte bizce bu tür bir yorum zorlama olur. Çünkü Hz. Musa'nın gelecek nesillere verilecek bir nimeti kendi zamanındaki insanlara hatırlatması, ibret alma­larını ve şükretmelerini sağlamak amacı bakımından yetersizdir.

Öte yandan "Sizi hükümdarlar kıldı" şeklinde tercüme edilen cümle "Sizi hürler kıldı" anlamında da yorumlanmıştır.[148]Buna göre âyet, yüce Allah'ın İsrailoğulları'm Firavun'un tebaası olarak bulundukları Mısır'daki kölelik hayatından kurtardığını, hürriyetlerine kavuşturduğunu ve ba­ğımsızlıklarını kazandırdığını ifade eder. Şüphesiz bireyler için özgürlük gibi mil­letler için de bağımsızlık dünyanın en büyük nimetlerindendİr. Bu sayede İsrâilo-ğulları'nın itibarı yükselmiş ve yeryüzünün saygın milletlerinden biri haline gel­mişlerdi. Allah, dünyada hiç kimseye vermediği nimetleri onlara vermiş; içlerin­den peygamberler ve yöneticiler çıkarmış,  Mısır'dan çıkışlarında denizi yarıp on­ları buradan geçirmiş, düşmanlarını yok edip bazı topraklarını onlara vermiş, bir defasında da onlar için taştan tatlı su fışkırtmış, yemeleri İçin kudret helvası ve bıl­dırcın göndermiş, kızgın çölde onları bulutlarla gölgelendirerek sıcaktan ölmeleri­ni Önlemişti. O tarihte bu kadar nimet başka milletlere verilmemişti; Özellikle in­sanlık tarihinde gönderilmiş beş büyük peygamberden biri olan Hz. Mûsâ o gün onların başında bulunuyordu.

Âyetler Hz. Mûsâ zamanındaki İsrâiloğullan'yla ilgili olduğuna göre gerek onların "âlemlerde hiçbir kimseye verilmemiş nimetlere mazhar olmaları" gerek­se 21. âyette belirtilen "arz-ı mukaddesin onlara vatan olarak yazılmış bulunması" zamanlı ve şartlı idi; yani o toplumun erdemli ve düzgün yaşamalarına, Allah yo­lunda doğru dürüst yürümelerine bağlı idi. Nitekim Enbiyâ sûresinin 105. âyetin­de arza Allah'ın sâlih kullarının vâris olacağı bildirilmektedir, İsrâiloğullan da peygamberlerin gösterdiği istikamette yürüdükleri sürece yükselmişler, Hz. Dâvûd ve Hz. Süleyman zamanında güç ve iktidarın zirvesine ulaşmışlardı. Ancak 12. âyetten buraya kadar anlatılanlar İsrâiloğullan'nın zamanla bu vasıflan yitirdikle­rini, Allah'a verdikleri sözü bozacak, O'nun kelâmını tahrif edecek ve kendileri­nin Allah'ın çocuktan olduklarını iddia edecek kadar sorumsuz davranır duruma geldiklerini göstermektedir. Bundan da öte peygamberleri öldürecek kadar gad-darlaşmışlar, bu sebeple Allah'ın gazabına uğramışlar, yukarıda zikredilen nimet­ler de ellerinden çıkmıştır.[149]

 

21-26. Kutsal topraklar'dan maksat, içinde Beytülmakdis'in de bulunduğu Filistin topraklarıdır. Hz. İbrahim ve ondan sonra gelen birçok peygamber burada yaşadığı ve defnedildiği için burası vahyin de iniş yeri olmuştur. Bu sebeple bura­ya "kutsal topraklar" (el-ardu'1-mukaddese) denilmiştir. Kur'ân-ı Kerîm'de "Al­lah'ın bereketli kıldığı yurt" olarak da ifade edilen[150]  bu yerlerin sınırları kesin olarak belirtilmemiştir. İbn Âşûr bu hususta şöy-leder: "Burası Akdeniz ile Ürdün nehri ve Ölüdeniz arasında yer alıp kuzeyde Ha-ma'ya güneyde ise Gazze ve Hebron'a kadar uzanır" (VI, 162). Taberî'ye göre en doğrusu Hz. Musa'nın dediği gibi "arz-ı mukaddese" demekle yetinmektir. Çünkü bu bilgilerin doğruluğu ancak haber-i sâdıkla bilinir. Oysa bu konuda kesin delil olabilecek hiçbir haber yoktur (VI, 110).

Aynı zamanda arz-ı mev'ûd (vaad edilen topraklar) adıyla da anılan bu yer­ler Kitâb-ı Mukaddes'e göre Hz. İbrahim ve onun soyundan gelenlere verileceği Tanrı tarafından vaad edilmiş olan[151]  bugünkü Filistin topraklan olup burası "içinde süt ve bal akan ülke"dir; bütün memleketlerin süsü olan vatandır (Çıkış, 3/8). Sınırlan Akdeniz'den Fırat'a, Sînâ yanmadasının güneyinden Lüb­nan'ın kuzeyine kadar uzanır. Bu topraklara ebediyen mirasçı olmanın birçok şar­tı vardır[152] bunların başında Allah'a verilen sö­zün yerine getirilmesi gelmektedir. Diğer taraftan ilâhî emirlere uymak, peygam­berlerin yolunu izlemek, hak ve adalete riayet etmek; garibi, öksüzü mağdur etme­mek, suçsuz kam dökmemek uyulması gereken kurallar arasındadır. Eğer İsrâilo-ğııllan Allah'a verdikleri sözü tutmazlarsa arz-ı mev'ûddan mahrum kalacak ve lâ-netleneceklerdİr. Nitekim yahudiler Hz. Mûsâ döneminden itibaren tarih boyunca Allah'a verdikleri sözü unutmuş, ahdi bozmuş ve O'na isyan etmişlerdir. Eski Ahid, onlann Tann'ya isyan edişlerinin hikayeleriyle dolu olup bu isyan ve günah­ları yüzünden yahudiler, milâttan sonra 70 ve 135 yıllannda Romalılar tarafından Filistin topraklanndan atıldıktan sonra hep o topraklara dönme hayaliyle yaşamış­lar, zaman zaman mesîh iddiasıyla ortaya çıkan kişiler de bu duyguyu tahrik et­mişlerdir. Siyon dağı ile sembolleşen Siyonizm hareketinin ana hedefi de yahudileri, vaad edilen bu topraklara tekrar kavuşturmaktır. Günümüz İsrail Devleti'nin siyasî yayılmacılığının temelinde de, arz-ı mev'ûdla ilgili dinî motif bulunmakta­dır.[153]

İsrâiloğullan'nın atası Hz. Ya'kub, oğlu Yûsuf'un isteği üzerine diğer oğulla­rıyla birlikte Mısır'a yerleşmeden önce Filistin'de Beytülmakdis'te yaşamıştı. Uzun süre orada yaşamış olan İsrâiloğullan sonunda Firavun'un zulmüne mâruz kalınca Hz. Musa'nın önderliğinde Mısır'dan çıkıp ata yurduna gitmeye karar ver­diler. Ancak Sînâ çölüne geldiklerinde Filistin'de Amâlika ve Ken'anlılar gibi güç­lü kuvvetli toplulukların bulunduğunu, burayı işgal ederek güçlü bir devlet kurmuş olduklarını gördüler. Hz. Mûsâ ata yurdu olan bu bölgeyi fethedip Kudüs'e girmek isteyince Amâlika'nın ahvalini araştırıp hakkında rapor vermek üzere kendi kavmi­nin on iki kabilesinden on iki gözlemci seçip casus olarak gönderdi. Düşmanın du­rumunu araştıran gözlemciler, burada yaşayanların güçlü kuvvetli bir kavim oldu­ğunu gördüler ve durumu Hz. Musa'ya bildirdiler. Tefsirlerde anlatıldığına göre Hz. Mûsâ, haîk üzerinde korku yaratır endişesiyle bu durumun kavimlerine anlatü-mamasını istedi ise de Kalib ile Yûşa' b. Nûn dışındakiler bu sırrı yaydılar. Kalib ile Yûşa' ise düşmanın güçlü olmasınrağmen İsrâiloğullan'nın bölgeyi fethedip Beytülmakdis'e girebilecek durumda olduklarını bildirdiler.

Hz. Mûsâ bir önceki âyette bildirilen hatırlatmalarını yaptıktan sonra Allah'ın kendileri için vaad etmiş olduğu bu kutsal yurdu fethedip oraya girmelerini, düşman karşısında zaaf göstermemelerini kavmine emretti; aksi takdirde hüsrana uğrayacak­larını bildirdi. Fakat önceleri Mısır'da itibarlı bir hayat yaşamakla birlikte daha son­ra yıllarca hatta asırlarca Mısır yöneticileri tarafından köle muamelesi gördükleri için şahsiyetleri zedelenmiş, dinî ve millî kimlikleri zayıflamış olan İsrâiloğullan bu cihadın önemini kavrayamamışlar ve istikballerini görememişlerdir. Bu yüzden ken­dilerini Firavun'un zulmünden kurtarmış olan Hz. Musa'ya karşı çıkmışlar, orada güçlü kuvvetli topluluklar bulunduğunu ileri sürerek onlar çıkmadıkça oraya girme­yeceklerini bildirmişlerdir. Ancak düşman kavmin durumunu araştırmak için gönde­rilenlerden Yûşa' ile Kalib İsrâiloğulları'nı atalarının yurdunu yeniden fethedip kor­kusuzca Kudüs'e girmeye teşvik etmişler, oraya girdikleri an kesinlikle galip gele­ceklerini söylemişlerdi. Fakat İsrâiloğullan!na bu teşvikler kâr etmedi. "Biz bu işte yokuz" dediler ve Hz. Musa'nın, rabbi ile birlikte gidip düşmana karşı savaşmasını istediler. 24. âyetten anlaşıldığına göre Hz. Musa'dan düşmanları yok edecek bir mucize istemiş olmalıdırlar. Çünkü onun kendilerini Firavun'un zulmünden kurtar­dığını görmüşler, gerçek bir peygamber olduğuna inanmışlardı.

Kavminin Filistin'e girmemek için direnmesi karşısında hiçbir şeyin yapıla­mayacağını gören Hz. Mûsâ, üzüntü içerisinde yüce Allah'tan özür diler mahiyet­te O'na, "Rabbim! Ben kendimden ve kardeşimden başkasına söz geçiremiyorum. Artık bizimle bu yoldan çıkmış kavmin arasında sen hükmet" diye yakardı. Hz. Mûsâ kavminin isyanından dolayı dünyada başlarına bir musibetin gelmesinden korktuğu için böyle bir yakarışta bulunarak herkese lâyık olduğunun verilmesini, kendisiyle isyankâr kavmin aynı cezaya çarptınlmamasını yüce Allah'tan niyaz et­ti. Allah da bu neslin böyle fütuhat gibi şerefli bir göreve lâyık olmadıklarını bil­direrek onların bu kutsal topraklara girmekten kırk sene mahrum bırakıldıklarını, bu süre zarfında çölde dar bir alanda şaşkın şaşkın dolaşacaklarını Hz. Musa'ya bildirdi. Aynca ona, yoldan çıkmış bir kavim için üzülmemesini öğütledi.

İsrâiloğullan, Hz. Musa'ya itaat etmeyip düşman üzerine gitmedikleri için kırk yıl yersiz yurtsuz dolaşmaya mahkûm edilmişlerdi. Âyette, Medine yahudile-rinİn de Hz. Peygamber'e itaat etmezlerse benzer şekilde cezalandırılacaklarına işaret edildiği söylenebilir. İsrâiloğullan 'mn yaşadığı bu tarihî olay Kİtâb-ı Mu-kaddes'te (Sayılar, 13-15) ayrıntılı bir şekilde açıklanmıştır. Olay özet olarak şöy­ledir: Mûsâ, Faran çölünden kutsal ülkede casusluk yapmak üzere on iki İsrail na-kibini gönderdi. Bunlar kırk gün sonra gelip İsrâiloğulları'nrn önünde raporlarını sundular. Raporlarında ülkenin zengin ve nimetlerle dolu olduğunu, ancak burada yaşayanlar güçlü oldukları için kendilerinin onlara karşı savaşacak durumda olma­dıklarını söylediler. Bu rapor karşısında İsrâiloğullan Mısır'dan çıktıklarına piş­man olduklarını ve oraya geri dönmenin daha uygun olacağını söylediler. Fakat, on iki casusun içinde bulunan Yûşa' ve Kalib, korkaklık gösteren topluluğu azar­ladılar. Kalib şöyle konuştu: "Hemen gidelim ve oraya sahip olalım, rahatlıkla bu işin üstesinden gelebiliriz. Sonra, Yûşa' ile birlikte dediler: Eğer Rab bizden razı olursa, bizi bu ülkeye götürecek ve orayı bize verecektir... Yeter ki, Rabbe karşı gelmeyin, o ülke halkından da korkmayın..." Ne var ki, topluluk bunları taşa tut­tu. Bunun üzerine yüce Allah şöyle buyurdu: "Şüphesiz bu çölde kırk yıl dolaşa­caksınız ve içinizde yirmi yaş ve daha yukarı olanlar bu çölde ceset haline gele­cekler, küçükleriniz büyüyecek... onları kabul edip getireceğim ve onlar o ülkeyi bilecekler..." Bu süre içinde Mısır'dan çıkış sırasında genç olan herkes öldü. Ür­dün'ün fethinden sonra Hz. Mûsâ da vefat etti. Ardından Nûn oğlu Yûşa' (Yeşû') zamanında İsrâiloğulları Filistin'i zaptedebildiler.

Kitâb-ı Mukaddes Hz. Musa'nın casus olarak görevlendirip de dönüşlerinde kötü haberler getiren ve halkı düşmandan korkutup Hz. Musa'ya karşı ayaklandı­ran şahısların tümünün çölde veba hastalığına yakalanarak öldüklerini de ibret alı­nacak bir olay olarak haber vermektedir (Sayılar, 14/37).

Rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber Bedir savaşı öncesinde Kureyş müş-rikleriyle savaşıp savaşmama konusunda arkadaşlarıyla İstişare etmiş, gerek mu­hacirler gerekse ensar Hz. Peygamber'in emrinde olduklarını bildirmişlerdi. Bu arada ensârdan Mikdâd b. Amr el-Kindî şöyle demişti: "Ey Allah'ın elçisi! Bİz sa­na İsrâıloğullan'nın Musa'ya dediği gibi 'Git, sen ve rabbin beraber savaşın, doğ­rusu biz burada oturacağız' demeyiz. Fakat, 'Git, sen ve rabbin beraber savaşın, biz de sizinle birlikte savaşacağız' deriz"[154]

Süleyman Ateş bu âyetlerin Bedir Savaşt'ndan çok sonra Hudeybiye Antlaş­ması ile Mekke'nin fethi arasındaki dönemde indiğini ileri sürerek bu sözlerin Be­dir gününde söylenmiş olma ihtimalinin çok uzak olduğunu söylüyorsa da (II, 507) kanaatimizce Mİkdâd bu tarihî bilgiyi başka kaynaklardan öğrenmiş ve Bedir gü­nünde böyle bir hitabede bulunmuş olabilir. Nitekim hadis ve siyer kaynaklan da olayın Bedir gününde cereyan ettiğini bildirmektedir.[155]  Ayrıca bu sû­re uzun bir zaman dilimi içinde parça parça İndiği için tarihî olayı nakleden kıs­mın Bedir'den önce gelmiş olması ihtimali de yok değildir.[156]

 

Meali

 

27. Onlara Âdem'in iki oğlunun haberini gerçeğe uygun olarak anlat: Hani ikisi de birer kurban sunmuşlar, birininki kabul edilmiş, diğerininki ka­bul edilmemişti. Kabul edilmeyen, "Andolsun seni öldüreceğim!" dedi. O da dedi ki; "Allah ancak takva sahiplerinden kabul eder. 28. Andolsun ki sen öl­dürmek için bana el uzatsan bile ben öldürmek için sana elimi kaldıracak de­ğilim! Zira ben âlemlerin rabbi olan Allah'tan korkarım. 29. Ben diliyorum ki sen hem benim günahımı hem de kendi günahını yüklenesin, cehennemlik­lerden olasın! Zalimlerin cezası işte budur." 30. Sonunda nefsânî duygular onu kardeşini öldürmeye itti; onu öldürdü ve böylece hüsrana uğrayanlardan oldu. 31. Ardından Allah, kardeşinin cesedini nasıl gömeceğini ona göstermek için yeri eşeleyen bir karga gönderdi, "Yazıklar olsun bana! Şu karga kadar bile olamadım mı ki kardeşimin cesedini gömmeyi becereyim!" dedi, ettiğine de pişman oldu, 32. İşte bundan dolayı İsrâiloğulları'na şöyle yazmıştık: "Bir cana kıymaya veya yeryüzünde fesat çıkarmaya karşılık olmaksızın kim bir kimseyi öldürürse bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de bir canı kurta­rırsa bütün insanların hayatım kurtarmış gibi olur." Şüphesiz peygamberle­rimiz onlara apaçık deliller getirdiler. Ama bundan sonra da onların çoğu yeryüzünde taşkınlık göstermektedirler.[157]

 

Tefsiri

 

27. Sözlükte "yaklaşmak, yakın olmak, Allah'a yakınlık sağlamaya vesile kı­lman şey" anlamlarına gelen kurban kelimesi, dinî bir terim olarak, "İbadet mak­sadıyla belirli vakitte belirli şartlan taşıyan hayvanı usulünce boğazlamak veya bu şekilde boğazlanan hayvan" demektir. Kurban kelimesi Kur'ân-ı Kerîm'de üç yer­de geçmektedir. Bunlardan birinde İsrâiloğullan'nın herhangi bir peygamberden mucize olarak istedikleri ve (gökten inen) ateşin yakacağı bir kurbandan[158] konumuz olan âyette Hz. Âdem'in iki oğlunun Allah'a takdim ettikle­ri kurbandan söz edilir; üçüncüsünde ise kelime, müşriklerin Allah'a ortak koştuk­ları tanrıları "yakınlık vasıtası" kılmaları anlamında kullanılmıştır.[159]

Tarih boyunca bütün dinlerde Tann'ya kurban sunma uygulamalarının bu­lunduğu tespit edilebilmekte; fakat kurbanlıklar, kurban sunma şekilleri ve amaç­ları bakımından farklılıkların bulunduğu gözlenmektedir. Başta tahıl olmak üzere bir kısım bitkiler, para, hayvanlar, hatta insanların kurban edildiği gözlenmektedir. Hac sûresinin ilgili âyetinden (22/34-37) ilâhî dinlerin hepsinde "ibadet amacıyla hayvan kesme" anlamında kurban ibadetinin bulunduğu anlaşılmaktadır. Bunlardan Yahudilik ve Hıristiyanlık'ta ise kurbanla ilgili değişik anlayış ve uygulama­lar vardır. Bu arada Hıristiyanlık'ta Hz. îsâ'nın çarmıha gerilmesi, kurban kavra­mına özel bir anlam katmakta, insanoğlunun günahına karşılık Tanrı'nın Hz. îsâ'yı feda ettiğine inanılmaktadır. Bu inancın, insan için insanın kurban edilmesi anla­mını içermesine karşılık Kur'ân-ı Kerîm'de Hz. İbrahim ve oğlu Hz. İsmail'in Al­lah'ın buyruğuna gönülden teslim olma konusunda verdikleri başarılı sınava deği­nildikten sonra ilâhî bir armağan olarak gönderilen hayvanın boğazlanmasının is­tendiği bildirilmiş, insanın kurban edilmesi anlayışı kabul edilmemiştir.[160]

İslâm'da, kurban bayramında kurban kesmenin dinî bir hüküm oluşu Kitap, Sünnet ve icmâ ile sabit olup, hicretin 2. yılında konulmuştur. Ancak, bu ibadetin fıkhî açıdan nitelendirilmesi hususunda görüş farklılıkları vardır: Dinen aranan şartlan taşıyan kimselerin kurban bayramında kurban kesmeleri Ebû Hanîfe'ye göre vaciptir. Çoğunluğa göre ise müekked sünnettir. Ebû Hanîfe ve aynı görüşü paylaşanlar, konuyla ilgili hadislerin yanı sıra Kevser sûresinin 2. âyetinde geçen "... Kurban kes" emrini de delil olarak getirmişler; ancak, âyetin sübûtu kati ol­makla birlikte delâleti zannî olduğu için kurban ibadetinin vacip olduğuna hük­metmişlerdir. Ayrıca Sâffât süresinin "Biz, (oğlunun canına) bedel olarak ona iri bir kurbanlık verdik" mealindeki 107. âyeti de kurban ibadetinin meşruiyetine de­lil olarak gösterilmektedir. Kur'ân-ı Kerîm'deki bu delillerin yanı sıra Hz. Pey-gamber'den "şartları uygun olanların kurban kesmeleri gerektiği" yönünde çok sa­yıda hadis rivayet edilmiş olması ve Hz. Peygamber'üı bu konuya önem vererek kurban bayramında kurban kesmeyi ihmal etmemesi bu ibadetin vacip olduğunu gösterir[161]

Kurban kesmenin sünnet olduğu kanaatini taşıyan bilginler İse, bu görüşleri­ne Hz. Peygamber'in şu mealdeki hadisini delil gösterirler: "Zilhicce ayının onun­cu günü girip de biriniz kurban kesmek isterse, ne kıllarından ne de tırnaklarından bîr şeye dokunmasın (onları kesmesin)"[162]  Bu bilginlere göre hadisteki "biriniz kurban kesmek isterse" ifade­sinde yer alan "isterse" kaydı kurbanın vacip olmayıp şahsm iradesine bırakılmış olduğunu gösterir. Yine bu bilginlerin kanaatine göre Hz. Peygamber'in kurban kesmeyi hiç terketmemiş oluşundan ve kurban kesmenin faziletiyle ilgili hadisle­rinden, bu ibadetin vacip değil sünnet olduğu sonucu çıkarılabilir[163]. Kurban bayramında kesilen kurban dışında, adandığı için vacip olan veya Allah nzâsı için (na­file olarak) kesilen kurbanlar da vardır.

Yüce Allah önceki âyetlerde özellikle Medine yahudileri için ibret olsun di­ye Hz. Mûsâ ile kavmi arasında geçen bazı olayları anlattıktan sonra bu âyetlerde de yine ibret ve nasihat olması için Hz. Peygamber'e Âdem'in iki oğlu hakkında bilgi vermesini emretmiştir. Çünkü yahudiler Resûlullah'a karşı aşın derecede kıs­kançlık gösteriyor ve haksızlık ediyorlardı. Yüce Allah, kıskançlığın işi nereye ka­dar götüreceğini göstermek maksadıyla bu tarihî bilgiyi vahyetti. Çünkü Âdem'in oğullarından biri kıskançlığı sebebiyle,yeryüzünde ilk defa kan dökerek kardeşini öldürmüş, insanlık için kötü bir çığır açmıştı. Bu vesile ile yüce Allah'ın İsrâilo-ğullan'na yazıldığını, yani yasa olarak konulduğunu bildirdiği "Bir cana kıymaya veya yeryüzünde fesad çıkarmaya karşılık olmaksızın kim bir kimseyi öldürürse bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de bir canı kurtarırsa bütün insanların ha­yatını kurtarmış gibi olur" İfadesi insan haklan konusunda evrensel hüküm niteli­ği taşımaktadır.

Rivayete göre Âdem'in iki oğlu Hâbil İle Kabil arasında bir ihtilâf çıkmış, babalan her ikisinin de Allah'a kurban sunmalarını, hangisinin kurbanı kabul edi­lirse onun haklı olacağını söylemişti. O zaman gökten inen bir ateşin kurbanı yak­ması, kurbanın kabul edildiğini gösteriyordu[164]. Sunulan kur­banlardan Hâbil'inki kabul edildi. Kıskançlığı yüzünden bu durumu içine sindire­meyen Kabil, kardeşini öldürdü[165] .

Olay Tevrat'ta da anlatılmakta, ancak Kabil'in ismi Kain olarak geçmektedir[166]. Olayın ve kişilerin efsanevî olduğunu söyleyenler olmuşsa da bu görüş Kur'an ve Tevrat'ta anlatılanlara aykırıdır. "Kitâb-ı Mukaddes'te ve Kur'ân-ı Kerîm'de yer alan bu kıssaya benzer bazı unsurların eski medeniyetlerin mitolojilerinde de bulunması, bu kıssada anlatılanların efsanevî olaylar ve kişiler olduğunu göstermez. Aynı hadisenin uzun tarihî seyir içerisinde çeşitli çevre ve kültürlerde farklılık kazanması tabiidir ve bu değişik varyantların temelde mevcut bir tarihî hadiseye bağlı olduğunu gösterir ki ilâhî dinlere göre insanlığın başlan­gıcı, söz konusu kıssa kahramanlarının da atası olan Âdem ile Havva'dır. Kıssa­nın Tevrat'taki şekli Kur'an'a göre çok ayrıntılıdır ve muhtemelen kutsal metin yazarı ulaşıp derleyebildiği çeşitli rivayetleri ve farklı unsurları hikâyeye katmış­tır"[167].

Tabiînden Hasan-ı Basrî ve bir kısım müfessirlere göre burada anlatılanlar Hz. Âdem'in kendi oğullan değil, İsrâiloğullan'ndan İki şahıstır. Bütün insanlar Âdem'in soyundan geldiği için bu iki şahıs da Âdem'in oğullan olarak anılmışlardır.[168] Bu iki kişinin şahsında İsrâiloğulları'nın taşkınlıkları, ba­zı kötü huyları, özellikle kıskançlıkları anlatılmaktadır. Nitekim bu yuzdçn İsrail o-ğullan'na bir canı öldürenin bütün insanları öldürmüş gibi sayılacağı bildirilmiş ve katillerin cezalandırılması emredilmiştir. Ancak bu yorum âyetteki diğer bilgiler­le uyumlu görünmemektedir. Zira daha sonraki âyetlerde bildirildiğine göre bu iki kardeşten biri diğerini öldürmüş, fakat naaşım nasıl gömeceğini ancak bir karga­dan öğrenmiştir. Oysa İsrâiloğullan zamanında ölünün nasıl gömüleceğinin bilin­memesi mümkün değildir.

"Allah ancak takva sahiplerinden (kurban) kabul eder!" ifadesiyle Hâbil, kar­deşinin takva ehli olmadığına, kurbanının bu sebeple kabul edilmediğine dikkat çekmiştir. Şüphesiz ki kabul veya reddetmek tamamen Allah'ın iradesine bağlıdır. Allah takva ve ihlâs sahibi olmayanın amelini kabul etmeyeceğini bildirmiştir. Âyetlerin akışından kurbanı kabul edilmeyenin kardeşini öldürmeyi önceden aklı­na koymuş olduğu fakat bu niyetini gizlediği anlaşılmaktadır.[169]

 

28. Buradan, "Saldırgana karşı nefsi müdafaa etmemek gerekir" gibi bir an­lam çıkarılamaz; kişinin böyle durumlarda saldırganı öldürerek kendisini savun­ması caiz olsa da fazilet değildir. Mevdûdî, bu sözleri şöyle yorumlar: "Beni öl­dürmek için kötü niyetler besleyebilirsin; fakat ben, senin beni öldürme hazırlık­larım öğrendikten sonra bile senden önce davranmak için bir şey yapacak değilim" (1,419). Bu ifade aynı zamanda Hâbil'in kendisini savunup saldırgan kardeşini öl­dürebilecek güçte olduğunu, fakat cana kıymak haram ve Allah katında en büyük günah olduğu için bunu yapmadığını gösterir.

İslâm'da nefsi müdafaa meşru bir haktır, kişinin kendisini ölüme teslim et­mesi fazilet olarak kabul edilemez. Fazilet saldırıyı başlatmamaktır. Karşı taraf saldırıyı başlattığı takdirde saldırganı etkisiz hale getirecek kadar nefsi müdafaa etmek bir haktır ve genel olarak bir ödevdir.[170]

 

29-30. Önceki âyette Hâbil'in Allah'tan korktuğu için kardeşini öldürme te­şebbüsünde bulunmadığı bildirilirken burada ikinci bir sebep olarak kardeşinin her ikisinin günahını yüklenerek cehenneme gitmesini istediği anlaşılmaktadır. Oysa Kur'ân-ı Kerîm'in bildirdiğine göre hiç kimse bir başkasının günahından sorumlu tutulmaz[171]. O halde katil maktulün günahını neden yüklensin? Mü-fessirler, "Bundan maksat 'Benim işlediğim günahı senin yüklenmeni istiyorum' demek değildir; maksat, 'Senin diğer günahlarınla birlikte beni öldürmenin güna­hını da yüklenerek cehennemliklerden olmam istiyorum' demektir" şeklinde yo­rumlamışlardır. Dindar ve takva sahibi bir kimse ne kendisinin ne de başkasının Allah'a isyan etmesini, sonuçta cehennemde yanmasını ister. Burada Hâbil'in kesin ve kararlı bir üslûp kullanarak kardeşini bu büyük günahtan sakındırmaya ça­lıştığı anlaşılmaktadır. Âyeti, "Kıyamette beni razı edecek bir şey bulamadığın takdirde benim günahımı ve beni öldürmenin günahını yüklenmeni istiyorum" şeklinde yorumlayanlar da olmuştur[172]. Çünkü Hz. Peygamber'den rivayet edilen bir hadise göre kıyamet gününde, zalimin mazlumu razı edecek bir sevabı, iyiliği bulunamazsa mazlumun günahlarından alınır, zalime yüklenir[173].

Kardeşinin bu nasihatleri katilde bir tereddüt meydana getirmiş olmakla bir­likte sonucu etkilememiş, kıskançlık duygulan o derece kabarmış ki kardeşinin yaptığı nasihatleri âdeta işitmez hale gelmiştir. Nefsi onu kardeşini öldürmek gibi korkunç bir cinayete itmiş ve bundan başka hiçbir şey onun nefsânî duygularını tatmin etmemiştir. Sonuçta kardeşini öldürerek hem dünyada hem de âhirette hüs­rana uğrayanlardan olmuş, yeryüzünde ilk defa cana kıyma ve cinayet çığırını açan kimse olduğu için kendisinden sonra gelenlerin işledikleri cinayetlerin günahına da ortak olmuştur. Hz. Peygamber bir hadisinde şöyle buyurmaktadır: "Haksız ye­re Öldürülen hiçbir kimse yoktur ki onun kanından Âdem'in ilk oğluna bir pay ay­rılmasın. Çünkü cinayeti âdet edenlerin ilki odur"[174]

Kıssadan Hz. Âdem'in çocuklarının Allah'a, âhirete, hesaba, cezaya ve ce­henneme inandıkları; Allah korkusu ve takva gibi duygulara sahip oldukları, Al­lah'a kurban takdim etmek gibi bir ibadette bulundukları anlaşılmaktadır. Bu du­rum Hz. Âdem'in peygamber olduğunun bir delili olup bu inançları çocuklarına onun telkin ettiği ihtimalini kuvvetlendirmektedir.[175]

 

31. Tefsirlerde anlatıldığına göre Kabil kardeşim öldürdükten sonra cesedi ne yapacağını bilememiş, şaşırıp kalmıştı. Bunun üzerine yüce Allah bir karga gön­derdi. Karga yerde eşinerek Kabil'e kardeşinin cesedini nasıl örtüp gizleyeceğini gösterdi veya ölmüş bir kargayı bu şekilde gömdü. Böylece Allah bir kargayı ör­nek göstererek şaşkınlık ve cehaleti sebebiyle bocalamakta olan Kabil'i uyardı, Bir baska rivayete göre yüce Allah iki karga göndermiş, bunlardan biri diğerini Öldür­dükten sonra gagası ve ayaklarıyla yeri eşeleyip öldürdüğü kargayı gömmüştür. Bu konuda karganın kendisinden daha yetenekli olduğunu gören Kabil karga ka­dar olamadığına hayıflanmış ve yaptığına pişman olmuştur.

İbn Âşûr, görünen çirkin şeylerin örtülmesini istemek kabilinden olan bu bü­yük sahnenin insanlığın medeniyet yolunda attığı ilk adımı temsil ettiğini, aynı za­manda taklit ve tecrübe yoluyla kazandığı ilk bilgi olduğunu kaydeder. Ona göre bu olay insanın kendisinden daha zayıf varlıklardan bilgi edindiği sahnelerin de ilkidir. Nitekim (daha sonra) insanlar güzel görünmek için de hayvanlara benzeme­ye çalışmışlar, renkli, güzel deri elbiseler edinmişler, çiçeklerle, kıymetli taşlarla ve renkli tüylerle süslü taçlar giymişlerdir (VI, 174). Ölmüş bir insan cesedini gömmek geride kalanların ona karşı son insanî vazifeleri olduğu gibi tabiatın ve insan sağlığının korunması bakımından da önemlidir. Zira gömülmeyen ceset ko­kar, çüriir ve bundan İnsan sağlığına zararlı mikroplar ürer. İnsanoğlu bu zararlar­dan kendini korumak amacıyla Allah'ın kendisine vermiş olduğu düşünme, dene­me ve örnek alma yeteneği ile öğrenerek medeniyetini kurmuş ve geliştirmiştir.

Kıskançlık ve benzeri nefsânî duygulara boyun eğen insan, kardeşini dahi öl­dürebilir; ancak bunun sonu dünyada insanı içten içe yakan vicdan azabı ve piş­manlık, âhirette ise cehennem ateşidir. Kıskançların gözleri kendi üzerlerindeki ni­metlere karşı kördür; Allah'ın kendilerine lütfettiği nimetleri göremezler, başkala­rının ellerindeki nimetleri görür ve onlara karşı kin güderler. Şüphesiz bu durum kötü bir hastalıktır. Bu hastalığın şifası ise İslâm'ın kurallarını yaşayarak nefsi ter­biye etmek ve onu kötülükleri emreden bir nefis olmaktan çıkarıp Allah'ın kendi­sine lütfettiklerine razı olan bir nefis haline getirmektir.[176]

 

32. Rivayete göre Medine yahudileri Hz. Peygamber'i ve sahabeden bazıla­rını öldürmek için tuzak peşindelerdi. Bu sebeple yüce Allah onlara adam öldür­menin ne kadar büyük bir cinayet olduğunu göstermek için Hz. Âdem'in iki oğlu­nun kıssasını anlattıktan sonra onların kutsal kitaplarında da haksız yere bir insa­nı öldürmenin bütün insanlığı öldürmek; bir canı kurtarmanın da bütün insanlığı kurtarmak gibi olduğunun yazılı bulunduğunu haber vermiştir. Bu talimat elimiz­deki Kitâb-ı Mukaddes'te yer almamakta fakat Mişna'da (Sanhedrin, IV/5), "İsra­il'den tek bir kişiyi öldürenin bütün ırkı öldürmüş gibi cezalandırılacağı ve İsra­il'den tek bir kişiyi koruyanın Allah'ın kitabına göre bütün dünyayı korumuş sa­yılacağı şeklinde bir ibare bulunmaktadır[177].

Yüce Allah gerek İslâm'da gerekse İslâm'dan önceki ilâhî dinlerde insan ha­yatının kutsal olduğunu bildirmiş, bu sebeple bir canı korumayı bütün insanlığı ko­rumak kadar üstün bir fazilet saymış; bir cana kıymayı da bütün insanları öldür­mek kadar büyük bir cinayet olarak değerlendirmiştir. Çünkü bir insan, türünü temsil eder ve insanlar birbirine eşittir. Bir insanın haksız yere öldürülmesi top­lumda öldürme olaylarının yayılmasına, insanların birbirine düşmesine ve toplum düzeninin bozulmasına yol açar. Hukukî bir gerekçe bulunmaksızın bir başkasının canına kıyan kimse, yalnızca o kişiye haksızlık etmiş olmaz, aynı zamanda insan hayatının kutsallığına inanmadığını ve başkalarına karşı hiçbir merhamet duygusu taşımadığını da göstermiş olur[178]. Oy­sa insan hayatının korunabilmesi için insanların birbirine saygı göstermeleri, ha-yatm kutsal olduğuna inanıp korunmasına yardımcı olmaları ve katilleri koruma­maları gerekir. Bütün dinler, hukuk ve ahlâk sistemleri haksız yere adam öldürme­nin, cana kıymanın büyük bir suç olduğunda birleşmişlerdir. Ancak bu suçu önle­mek için alınan caydırıcı tedbirler farklıdır. İslâm, haksız yere adam öldürmeyi ön­lemek, toplumun can güvenliğini sağlamak, onları huzurlu ve mutlu yaşarmak için bu suçu işleyenlere dünyada kısas cezasını öngörmüş, âhİrette ise katilin Allah'ın gazabı, laneti ve cehennem azabı ile cezalandırılacağım bildirmiştir[179].

Allah Teâlâ insan hayatının önemi ve bu hayata kıyanlara verilecek cezalar hakkındaki âyetlerini peygamberleri vasıtasıyla göndermiş ve insanlara tebliğ et­miş olmasına rağmen birçok insan yine de yeryüzünde fesad çıkarmaya ve kan dökmeye devam etmektedir. Yeryüzünde bu tür katiller ve fesatçılar sürekli olarak bulunduğu için İslâm bunlara karşı sadece vicdanî ve uhrevî ceza ile yetinmemiş, insanların hayat hakkını korumak ve huzurlarını sağlamak için caydırıcı dünyevî müeyyideler getirmiştir.[180]

 

Meali

 

33. Allah'a ve Peygamberine karşı savaşanların ve yeryüzünde bozgun­culuk çıkarmaya çalışanların cezası ancak ya öldürülmeleri veya asılmaları yahut el ve ayaklarının çapraz olarak kesilmesi ya da bulundukları yerden sürgün edilmeleridir. Bu, onların dünyada uğradıktan aşağılayıcı cezadır, Âhirette ise onlar için büyük bir azap vardır. 34. Ancak onları yenip ele ge­çirmenizden önce tövbe edenler müstesna. Biliniz ki Allah çok bağışlayıcı, çok esirgeyicidir.[181]

 

Tefsiri

 

33-34. Tefsirlerde bu âyetlerin nüzul sebebi hakkında farklı rivayetler vardır.Buhârî ve Müslim'in naklettikleri bir hadise göre Ukül ve Ureyne kabilelerinden bir grup insan Medine'ye gelerek müslüman olmuşlar, daha sonra da Hz. Peygam-ber'e buranın havası kendilerine iyi gelmediği için hastalandıklarım bildirmişler­di. Resûlullah da onları zekât olarak toplanmış olan beytülmâl develerinin otlatıl­dığı yere gönderdi; beslenme ve tedavi maksadıyla develerden yararlanmalarını tavsiye etti. Onlar da Hz. Peygamber'İn tavsiyelerini uyguladılar. Fakat bir süre sonra sağlıklarına kavuşunca İslâm'dan dönerek çobanı ağır işkencelerle öldürdü­ler, develeri de sürüp götürdüler. Hz. Peygamber olayı haber alınca arkalarından adam gönderip onları yakalattı ve çobana yaptıklarının kısas yoluyla kendilerine uygulanmasını emretti[182]. Olay üzerine bu âyetler inmiş, Allah ve Resulü'ne isyan edip onların buyruklarına karşı savaş açan ve yeryüzünde fesad çıkaranların cezalarının âyette açıklandığı üzere olduğunu bildirerek Hz. Peygamber'İn verdiği cezayı kaldırmıştır.

Ancak bazı müfessirler, âlemlere rahmet olarak gönderilmiş olan Hz. Pey­gamber'İn -suçları ne olursa olsun- İnsanları bu şekilde cezalandırmasını sağ du­yunun kabul edemeyeceğini, bu rivayetlerin âhâd rivayetler olduğunu ve hangi maksatla ortaya atıldığının bilinmediğini, oysa bu âyetlerin yukarıdan beri devam eden İsrâiloğullan'yla ilgili ayetlerin devamı mahiyetinde olduğunu söylemişler­dir. Yahudiler Hz. Peygamber'le yapmış oldukları anlaşmaları sürekli olarak boz­muşlar ve düşmanla iş birliği yaparak müşrikleri müslümanlaniı aleyhine kışkırt­mışlardı. Onların bu hareketleri Allah ve Resulü'ne karşı savaş kabul edilmiş ve âyette geçtiği şekilde cezalandırılmışlardır[183]. Nitekim Medine yahudilerinden Nadîroğullan, hicretin 4. yılında antlaşmaları bozarak Hz, Peygamber'e suikast hazırladıkları için yurtlarından sürülmüş; 5. yılında İse Ah-zâb Savaşı'nda düşmanla iş birliği yapan Kurayzaoğullan'nm erkekleri öldürül­müş, kadınları ve çocukları esir edilmiştir[184]

Âyetin bağlam ve üslûbu bu görüşü destekler gözükmektedir. Çünkü bir ön çeki âyette "Bir cana kıymaya veya yeryüzünde fesad çıkarmaya karşılık olmaksı­zın kim bir kimseyi öldürürse bütün insanları öldürmüş gibi olur" buyurulmakta-dır. Bu âyetlerde de yeryüzünde fesad çıkaranlara dünya ve âhirette verilecek ce­za belirtilmekte, tövbe edenlerin İse affedilecekleri bildirilmektedir. Ancak "sebe­bin hususi olması hükmün umumi olmasını engellemez" kuralından hareketle bu âyetlerin kapsadığı hükümlerin genel olduğunu söylemek mümkündür. Nitekim, İsrâiloğullan'yla ilgili olan bir önceki âyetle haksız yere bir kişinin öldürülmesini bütün insanların öldürülmesi gibi telakki ederek öldürme olayını insanlığa karşı iş­lenmiş suç sayan Kur'an bu âyetlerde de silâhlı eşkıyalığı ve yol kesiciliği, halkın huzurunu kaçırdığı ve düzeni bozduğu için, devlete (Allah ve Resulii'ne) karşı iş­lenmiş büyük bir suç olarak görmüş ve caydırıcı cezalar getirmiştir.

Allah ve Resulü'ne savaş açanlar ve  yeryüzünde bozgunculuk çıkaranlardan maksat, insanların Allah inancını sarsmaya ve yıkmaya yönelik faaliyetlerde bulu­nan, Allah ve Resulü'nün koyduğu ilkelere karşı düşmanca tavır alıp meşru niza­ma karşı çıkan; hırsızlık, eşkıyalık ve kanunsuzluk yapan, yol kesip insanlara kor­ku salan, halkın emniyet ve asayişini bozup canlarına, mallarına veya namusları­na tecavüz eden şahıslar veya fiilleri örgütlenerek yapanlardır. Âyette kullanılan kelimeden hareketle İslâm hukukunda bu suç "hırâbe" olarak adlandırılmıştır[185]. Bunlar gayri müslimlerden olabileceği gibi müslümanlardan da olabilir. Fesad çıkarılan yerden maksat ise İslâm devletinin hükümran olduğu yurt veya yönetimiyle anlaşma yaptığı ülkelerdir. İslâm, getirmiş olduğu inanç ve ahlâk sistemine karşı düşmanca tavır almaya müsaade etmediği gibi yeryüzünde fesad çıkararak gerek çevrenin gerekse meşru devlet düzeninin bozulmasına da izin vermez. Zira o, sadece insanların değil, aynı zamanda çevrenin ve ekolojik dengenin de korunmasını, böylece insanların huzurlu ve mutlu bir hayat yaşaya­bilmelerini hedefler.

Uygulamada bazı görüş ayrılıkları olmakla birlikte İslâm bilginlerinin ço­ğunluğuna göre silâhlanıp açıktan devlete baş kaldıran ve eşkıyalık yapan kimse­ler yalnızca adam öldürmüş İseler idam edilirler. Hem adam öldürmüş hem de soy­gun yapmış iseler öldürülür ve asılırlar. Sadece soygun yapıp terör havası estiren­lerin bir elleriyle bir ayaklan çapraz olarak kesilir. Yalnızca terör havası estirmiş, fakat soygun yapmamış olanlar sürgün edilirler. Bir başka yoruma göre ise âyette Ön görülen cezalar suçun çeşidine ve niteliğine göre sıralanmış olmayıp İçlerinden birinin seçilmesi istenmiştir; devleti yönetenler benimsenen ceza siyasetine göre bu cezalardan uygun gördüğü birini tercih edebilecektir.

Sürgünü hapis cezası olarak yorumlayanlar da vardır. Onlara göre eşkıyayı yaşadığı belde veya ülkeden uzaklaştırmak şeklinde sürgün etmek çare değildir. Çünkü eşkıya sürgün edildiği yerde de aynı terörü yapıp oradaki insanları da hu­zursuz edebilir. Yurt dışına, gayri müslim bir ülkeye sürgün edilmesi ise başka problemlere yol açabilir. Bu sebeple böyle terör havası estirip insanları huzursuz eden kimseleri hapsetmek daha uygundur. Bu durumda suçlu serbest hareket ede­meyeceği için sanki dünyadan sürgün edilmiş gibi olur Suç­luların "bulundukları yerden sürgün edilmeleri" dünyadan sürülmeleri anlamını içermez; bunu hapis cezası olarak anlamak daha uygundur.

Eşkıya yaptıklarına pişman olup da kendiliğinden teslim olduğu takdirde âyetin zahirine göre yukarıdaki cezaların tamamı düşer. Müfessir ve hukukçu Şev-kânî, kanaatini bu şekilde açıkladıktan sonra sahabenin uygulamasının da böyle olduğunu ifade eder[186]. Ancak gerek müfessirlerin çoğunluğu gerekse hu­kukçular, konuyla ilgili diğer âyetleri de göz Önünde bulundurarak bu durumda âmme hukukuyla ilgili cezaların düşeceği fakat kısas ve tazminat gibi ferdî hakla­rın saklı olduğu kanaatindedirler. Hak sahipleri isterlerse ceza talebinde bulunabi­lirler, isterlerse affederler[187]. Eşkıyanın devlet güçleri tarafından yakalandıktan sonra yaptıklarına pişman olup tövbe etmesi yukarıdaki cezaların hiçbirini düşürmez.

Bu âyetleri geleneksel tefsirlerden tamamen farklı olarak "eşkıyanın gücünü yok etmek" şeklinde mecaz anlamına göre yorumlayanlar da vardır. Bu yorumun sahibi olan Muhammed Esed'e göre gramer açısından 33. âyetteki "öldürülme, asılma, kesilme, sürülme" mânalarına gelen fiiller geleneksel tefsirlerde belirtilen hükümlerin çıkarılmasına elvermez. Ayrıca âyet şer'î bir hüküm olarak alındığı takdirde suçluların yeryüzünden sürülmeleri de problem olarak ortaya çıkmakta­dır. Bazı müfessirler -Kur'an'da arz (yeryüzü) teriminin sınırlı bir anlamda kulla­nıldığının örneği olmadığı halde- bunu "İslâm topraklarından çıkarılmaları" şek­linde yorumlarken, bir kısmı da "yer altında bir zindana hapsedilmeleri" şeklinde yorumlayarak bu problemi aşmaya çalışmışlardır. Bunun yanında Kur'an'ın kitle­sel asılma ve imhaya işaret eden aynı fiilleri Allah'ın düşmanı Firavun'un ağzın­dan müminlere karşı bir tehdit olarak nakletmesi de yine bu âyetlerden anılan şer'î hükümleri çıkarmaya engeldir. Bu sebeple geleneksel yorumlar -sahipleri büyük ve saygın şahsiyetler dahi olsalar- mutlaka reddedilmelidir. Oysa yazara göre âyet okunması gerektiği şekilde okunduğu takdirde burada bir durum tespitinin yapıl­mış olduğu yani bunun "Allah'a karşı savaş açanların hak ettikleri cezanın kaçı­nılmazlığının bir ifadesi" olduğu ortaya çıkar. Esed'in ifadesiyle, âyette geçen bü­tün ifadeleri tam anlamıyla dikkate alan tek yorum şöyle özetlenebilir: "Onların ahlâkî yükümlülüklere düşmanlıkları, bütün dinî/mânevî değerlerini kaybetmele­rine yol açar; ve sonuçta düştükleri uyumsuzluk ve sapıklık, aralarında dünyevî kazanç ve güç uğruna hiç bitmeyen bir çatışmayı teşvik eder; birbirlerinden çok sayıda insan öldürürler ve birbirlerine büyük ölçüde işkence eder ve sakat bırakır­lar ve sonuçta bütün bir toplum silinip gider veya Kur'an'ın belirttiği gibi, yeryü­zünden sürülürler" (Esed, 1,195).

Bu yorum tarihî verilere, ilmî usullere ve te'vil kurallarına uygun düşme­mektedir. Zira herhangi bir sözün mecazi anlamda yorumlanabilmesi için bazı kurallar vardır. Bunların başında o sözün hakiki anlamda kullanılmasına engel olan bir karine ile mecazi anlamda kullanıldığını gösteren bir alâka bulunması gerek­mektedir. Oysa burada âyetlerin hakiki anlamında değerlendirilmesine hiçbir en­gel yoktur. Ayrıca haydutların ve teröristlerin idam edilmesi masumların kitlesel imhasına kıyas edilemez. Öte yandan arz kelimesinin Kur'an'da sınırlı bir anlam­da kullanılmasının örneği de vardır[188]

 

Meali

 

35. Ey iman edenler! Allah'tan korkun, O'na yaklaşmaya yol arayın ve O'nuiı yolunda çaba harcayın ki kurtuluşa eresiniz. 36. Kâfir olanlar var ya, yeryüzünde olan her şey, bunun yanında bir o kadarı daha onların olsa ve kı­yamet gününün azabından kurtulmak için onu bedel verseler, onlardan asla kabul edilmez; onlar için elem verici bir azap vardır. 37, Onlar ateşlen çık­mak isterler, fakat oradan çıkamayacaklardır. Onlar için sürekli bir azap vardır. 38. Hırsızlık eden erkek ve kadının yaptıklarına karşılık bir ceza, Al­lah'tan bir ibret olarak ellerini kesin. Allah güçlüdür, hikmet sahibidir. 39. Kim bu haksız davranışından sonra tövbe eder ve halini düzeltirse bilsin ki Allah onun tövbesini kabul eder. Şüphe yok ki Allah çok bağışlayıcı, çok esir­geyicidir. 40. Bilmez misin ki göklerin ve yerin mülkiyeti Allah'a aittir. O, di­lediğine azap eder, dilediğini de bağışlar. Allah her şeye kadirdir.[189]

 

Tefsiri

 

35. "Yol" diye tercüme ettiğimiz vesile kelimesi sözlükte "paye, rütbe, dere­ce, muhabbet ve yakınlık" anlamlarına gelir. Bu son anlamından hareketle kişiyi Allah'a yaklaştıran amele vesile denilmiştir. Müfessirler âyette kastolunan vesile­nin, Allah'ın emrettiklerinin yerine getirilmesi ve yasakladıklarının terkedilmesi olduğunu belirtmişler, kişiyi Allah'a yaklaştıracak ve O'nun rızâsını kazanmaya yardım edecek her türlü ibadet ve eylemi vesile saymışlardır. Kutsî hadislerde ki­şiyi Allah'a yaklaştıran en önemli şeyin Allah'ın farz kıldığı ibadetler ile nafile ibadetler olduğu ifade buyurulmuştur[190]. Aynca vesile cennette sadece Hz. Peygamber'e verilecek olan bir makamın adıdır[191]. Vesile ile aynı kökten türemiş olan tevessül ise sözlükte "yaklaşmak, hedeflenen ve arzulanan gayeye ulaşmak için bir şeyi vasıta kılmak" demektir. Dinî bir terim olarak tevessül, "Al­lah'a yaklaşmak, O'ndan yardım dilemek üzere bir söz veya davranışı aracı kıl­mak" anlamına gelir. Ancak bu terim zamanla farklı bir anlam kazanmış; melek­ler, arş, kürsî vb. kutsal sayılan bazı varlıklarla peygamber ve velilerin Allah ka­tındaki yüksek mertebeleri hürmetine dua etmeyi ve âhirete intikal etmiş sâlih in­sanlardan yardım istemeyi ifade eder hale gelmiştir. Kavrama yüklenilen bu muh­teva âlimler arasında tartışılmış ve aşağıda sıralanan üç tür tevessül ihtilafsız ola­rak meşru kabul edilirken, diğer iki türünün meşruluğu hususunda farklı görüşler ortaya konmuştur. Meşru kabul edilen tevessül türleri şunlardır:

a) Yüce Allah'ın isim ve sıfatlarıyla tevessül.

b) Peygamber ve velîlerin hayatta İken yaptıktan dualarla tevessül.

c) İyi ameller hürmetine tevessül.

Bunlardan özellikle Allah'ın isimleriyle yapılan tevessül Kur'an ve hadiste yer almış, yüce Allah tarafından açıkça emredilmiştir: "En güzel isimler (el-es-mâü'l-hüsnâ) Allah'ındır; bu güzel isimlerle O'na dua edin"[192]. İkinci tevessülün meşruiyeti ise peygamberlerin ümmetlerine, ümmetin de birbirine dua etmelerini tavsiye eden âyetler[193]dikkate alınarak kabul edilmiştir. Üçüncüsü yani iyi amellerle tevessül de Kur'ân-ı Kerîm'de müminlerin bazı dualarından örnekler verilerek teşvik edildiği için mak­bul sayılmıştır[194].

Şu iki tür tevessül ise tartışmalıdır:

a) Hayatta olan sâlih insanların Allah katındaki mevki ve mertebeleriyle te­vessül.

b) Vefat etmiş peygamberlerin ve velîlerin ruhlarıyla tevessül.

Bazı âlimler her iki vesile türünün de caiz olduğunu belirtmişlerse de başta İbn Teymiyye olmak üzere diğer bir grup âlim buna karşı çıkmışlardır. Salih in­sanların Allah katındaki mertebeleriyle tevessül hususunda ileri sürülen deliller karşılıklı olarak incelendiğinde bu tür vesilede de herhangi bir sakınca bulunma­dığı söylenebilir. Nitekim tevessül konusunda İbn Teymiyye'nin kanaatlerini pay­laştığı görülen Şevkânî de bu tür vesilenin caiz olduğunu söylemiştir.

İkinci tevessüle gelince bunun meşruiyetini savunanlar, "Allah yolunda öldü­rülenleri sakın ölüler sanma!"[195] mealindeki âyetle ölülerin işit­me melekelerinin yok olmadığını bildiren bazı hadisleri de[196] da­yanak göstererek, peygamberler ve velîlerin âhirete intikal etmelerinin, dünyada­ki insanların kendilerinden yardım beklentilerini işitmelerine engel olmayacağını ileri sürmüşlerdir. Buna göre onlardan hayatlarında yardım istemekle vefatların­dan sonra yardım istemek arasında bir fark yoktur.

İbn Teymiyye ve onun görüşünü paylaşanlar ise onların artık başka bir âle­me intikal ettiklerini, bu dünya ile bağlantılarının kalmadığını, kendilerinden yar­dım almak için ruhlanyla tevessül edilemeyeceğini savunmuşlardır.

Yukarıda belirtildiği üzere, "Hz. Peygamber hayatta iken bir kimsenin bağış­lanması ve arzusunun yerine getirilmesi için onun duasını talep etmek" mânasın­da bir tevessülün meşruiyeti ve böyle bir şefaatin varlığında görüş ayrılığı yoktur. Kıyamet gününde Hz. Peygamber'den insanlara şefaat etmesinin isteneceği, onun da insanların bağışlanması için Allah'a dua ve niyazda bulunacağı inancı Ehl-i sünnet inançları kapsamında yer almıştır[197]. Ancak Hz. Peygamber1 in vefatından sonraki dönemlerde bir kimsenin (dün­yada iken) "Ya rabbi! Peygamberin hakkı için, onun yüzü suyu hürmetine..." gibi ifadelerle dua ederek tevessülde bulunmasının meşruluğu tartışmalıdır.

Kabir ve türbe  ziyaretleri, dünyanın geçiciliği, uhrevî sorumluluk gibi konu­landa kabristandan ibret ve ders almak, kabirde yatana dua etmek gibi dinî ve ma­nevî gayelerle yapılırsa meşru sayılmış; ancak tevessül maksadıyla, yani kabirler­de yatanların ruhlarından medet umup yardım istemek için yapılırsa fıkıhçılann çoğunluğuna göre mekruh, İbn Teymiyye ve sonraki Hanbelîler'e göre ise haram­dır.

Sonuç olarak böyle bir tevessül şirk kabul edilmese dahi Allah'tan başka var­lıklara dua etmeye ve onları tanrı yerine koymaya ortam hazırladığı için sakıncalı görülmektedir. Bu sebepte müslümanların bu konuda duyarlı olmaları gerekir[198].

Yüce Allah konumuz olan âyette müminlere hitap ederek yalnız iman etmek­le yerinmemelerini, Allah'ın buyruklarım yerine getirmelerini, kötü huylardan ve yanlış davranışlardan sakınmalarını, Allah'a yaklaşmak için vesile aramalarını, yani farz, nafile ve benzeri İbadetlerle O'nun sevgi ve rızâsını kazanmaya çalışma­larım emretmekte; müminlerin bunu gerçekleştirerek kurtuluşa erebilmeleri için gerek nefislerine gerekse dış engellere karşı mücadele etmelerini istemektedir.

"Çaba harcayın" diye çevirdiğimiz "câhidû" fiilinin masdan olan cihad keli­mesi İslâmî terminolojide, düşmana karşı uygun vasıtalarla savaş yanında -burada olduğu gibi- İnsanın Allah yolunda göstermiş olduğu her türlü hayırlı gayretleri, kararlı davranıştan da ifade eden bir kavram olarak kullanılır. Âyetin ifadesine gö­re iman, Allah korkusuyla ve kişiyi Allah'a yaklaştıracak vesileyi araştırmakta, vesile talebi de belirtilen anlamdaki cihadla tamamlanmaktadır. Kısaca kişiyi Al­lah'a yaklaştıran yollardaki engelleri ortadan kaldıracak en etkili unsur cihaddır. Bu sebeple âyet-i kerîme, insanları Allah yolundan alıkoyan, Allah'tan başkasına kulluk etmeye zorlayan her türlü iç ve dış engele (kişi, grup ve güce) karşı müca­dele edilmesini emretmektedir.[199]

 

36. İnkâr edip de kâfir olarak ölenlerin dünyadaki bütün servetlerinin bir mis­li daha fazla servetleri bulunsa ve âhiret azabından kurtulmak için bu serveti fid­ye olarak verecek olsalar dahi bu istekleri kabul edilmeyecektir. Yani böyle kim­seler dünyada iken bu kadar serveti harcayarak hayır yapmış olsalar ve âhirette bu haynn sevabını karşılık göstererek kendilerini azaptan kurtarmak isteseler bile bu­nun yaran olmayacaktır, çünkü İnkârları onların sevaplarım iptal etmiştir[200]

 

37. Kâfirlerin cehennemde ebedî olarak kalacakları, oradan çıkmak İsteseler de çıkamayacakları ifade edildiği gibi, reenkarnasyonun, yani insanın, öldükten sonra başka beden veya bedenlerde tekrar doğarak manevî tekâmülünü tamamla­yana kadar yeniden yaşamasının mümkün olamayacağına da işaret edilmektedir. Nitekim bu mânayı destekleyen başka âyetler de vardır[201]

 

38. Önceki âyetlerde (33-34) yol kesme ve yağmalamayı da kapsayan hırâ-be suçunun cezası açıklanmıştı. Onun bir devamı olarak burada da hırsızlık suçu­na verilecek ceza açıklanmaktadır. İslâm, meşru kazançtan doğan malın korunma­sını dinin temel hedeflerinden saymış ve telef olmaması için her türlü tedbiri al­mıştır. Bu cümleden olmak üzere kişinin haksız olarak başkasının malına el uzat­masını da kendi malım saçıp savurmasını ve israf etmesini de haram kılmıştır. Şu halde hırsıza verilen ceza sadece hukuk düzenini korumayı değil, aynı zamanda ilâhî emirlerin yani din ve ahlâk kurallarının yaşatılmasını da amaçlar.

Hırsızlık, "başkasına ait bir malın, muhafaza edildiği yerden sahibinin rızâsı olmaksızın ve sahiplenmek kastıyla gizlice alınması" demektir. Bu fiili işleyen kimseye de hırsız denir. İslâm hukukçuları arasında hırsızlık suçunun unsurları ve cezalandırılma şartlarına ilişkin ayrıntılarda görüş ayrılıkları bulunmakla beraber, genel kabule göre hırsıza el kesme cezasının (had) verilebilmesi aşağıdaki şartla­rın varlığına bağlıdır:

a) Hırsızın cezaî ehliyetinin bulunması yani temyiz gücüne sahip ve ergenlik çağma ulaşmış olması.

b) Hırsızlığın haram olduğunu bilmesi. Hırsızlığın haram olduğunu bilmeyen yeni müslüman olmuş bir kimseye bu ceza uygulanmaz.

c) Hırsızlık suçunun kasıtlı olarak işlenmesi, yani hırsızın başkasına ait oldu­ğunu bildiği bir malı sahiplenmek maksadıyla bilinçli bir şekilde ve isteyerek al­ması.

d) Çalınan malın eylem esnasında başkasına ait olması, bu malda hırsızın mülkiyet cinsinden bir hakkının veya hak şüphesinin bulunmaması.

e) Malın, muhafaza edildiği yerden gizlice alınmış olması. Malın zorla alın­ması veya emanet malın geri verilmemesi -haksız fiil olmakla birlikte- gizlice al­ma sayılmadığından hırsızlık değildir. Hz. Peygamber emanete hıyaneti hırsızlık saymamış ve bu suçu işleyenin elinin kesilmesini uygun bulmamıştır[202].

f)  Malın menkul ve mütekavvim (hukuken korunan iktisadî değere sahip mal) olması. Suçlunun fiiliyle taşınabilen her mal menkul sayılır. Mütekavvim ol­mayan mallar haklara konu teşkil etmediği için mülkiyeti de korunmaz. Meyve, sebze gibi kısa sürede bozulan şeylerin çalınmasında da el kesme cezası uygulan­maz[203] .

g) Malın korunmuş iken alınmış olması. Açıkta bırakılan veya koruma altın­da bulunmayan bir malın alınması had cezasını gerektiren hırsızlık suçunu oluştur­maz.

h) Çalınan malın değerinin belirli bir miktara (nisab) ulaşmış olması. Örfün müsamaha ettiği miktarın açıkça alınmasına gasp deniimediği gibi habersiz alın­masına da hırsızlık denihnemektedir[204]. Nİsab miktarıyla ilgili olarak Hz. Peygamber'den rivayet edilen hadisler ve uygulamalar arasında farklı­lıklar bulunması sebebiyle İslâm hukukçuları bu konuda farklı görüşlere sahip olmuşlardır. Hanefîler'e göre sİkkelİ, halis on dirhem veya bu değerde bir şeydir; Şâfıî ve Mâlikîler'e göre dinarın dörtte biri; Hanbelîler'e göre üç dirhem veya dörtte bir dinardır. Bunlardan her birinin sünnetten delilleri vardır. Hz. Peygamber değeri bir kalkandan daha az olan bir malı çalanın elinin kesilmeyeceğini belirt­miştir[205]. O zamandaki bir kalkanın fiyatının on dirhem, beş dirhem, dinarın dörtte biri veya üç dirhem olduğuna dair farklı rivayetler mezhep­ler arasındaki görüş ayrılığına sebep olmuştur [206].

ı) Açlık, zaruret ve zorlama gibi hırsızlık suçunu işlemeyi kısmen veya tama­men mazur gösterecek bir mazeretin bulunmaması.

Hırsız bu suçu ilk defa işlemişse fakihlerin çoğunluğuna göre sağ eti bileğin­den kesilir. Suçun tekrarı halinde verilecek ceza konusunda hukukçular farklı gö­rüşlere sahiptirler: Hz. Ali, Hz. Ömer ve Ebû Hanîfe'ye göre suçu ikinci defa iş­leyen hırsızı te'dip için hapis ve sopa cezası uygulanır fakat eli veya ayağı kesil­mez. Çoğunluğa göre ise ikincisinde sol ayağı kesilir[207]

 

39. Âyet-i kerîmenin zahirinden anlaşılan şudur: Hırsız yaptığına pişman olur, tövbe eder ve tövbesinde samimi olduğu anlaşılırsa eli kesilmez. Ancak bu­nun tespit edilebilmesi için hırsızın bir süre hapsedilmesi ve göz altında bulundu­rulması gerekir. Fakat bu konu İslâm hukukçuları arasında ihtilaflıdır. Hanefîler hırsızın çaldığı malı yakalanmadan Önce iade edip tövbe etmesinin haddi düşürdü­ğü görüşündedirler. Hanbelî, Zahirî ve bazı Şâfıîler'e göre de hırsızın yakalanıp mahkemeye sevkedilmeden önce tövbe etmesi belli şartlarda cezayı düşürür. Bazı hukukçulara göre ise hırsız dava hâkime götürülmeden önce bile tövbe etse had cezası düşmez. Çünkü had suçun cezasıdır; tövbe ise yasak işi yapmanın günahın­dan Allah'a sığınmadır. Tövbe suçun cezasını kaldırmaz[208].

İslâm hukukçularının çoğunluğuna göre hırsızın yakalanıp hâkim huzuruna çıkarıldıktan sonra tövbe etmesi -samimi olup olmadığı bilinmediği için- had ce­zasının uygulanmasını önlemez. Nitekim Hz. Peygamber Mahzûm kabilesinden hırsızlık eden bîr kadının elinin kesilmesine hükmetmiştir. Halbuki o da yaptığına pişman olmuştu [209] İslâm'ın temel amacı insanları cezalandırmak değil, aksine onları huzur içe­risinde ve mutlu bir şekilde yaşatmaktır. Bu sebeple İslâm suç işlemeyi önlemek için caydırıcı cezaî müeyyidelerin yanında dinî, ahlâkî, sosyal ve iktisadî tedbirleri de almıştır. Bu cümleden olarak Kur'an'da fakirlere, yoksullara, darda kalan­lara, ihtiyaç içinde kıvrananlara devlet bütçesinden hisse ayınlması istenmiş[210], "(Zenginlerin) mallarında muhtaç ve yoksullar için bir hak vardır"[211] buyurularak zenginlerin fakirlere yardım etmeleri emredil­miştir. Öte yandan, haram olan şeylerden zaruret hallerinde yenilip içilebileceğine dair ruhsat verilmiştir[212]. İslâm'ın, bu ve benzeri sosyal yardım­laşma konularındaki emirleri uygulandığı takdirde insanları hırsızlığa sevkeden sebepler büyük ölçüde ortadan kalkar.

Öte yandan, bu konuda göz ardı edilmemesi gereken bir husus aslî hüküm ve müeyyide ayıranıdır. Müeyyideler (yaptırımlar) hukuk sisteminin gayeleri değil, amaçlanan hükümlerin korunup desteklenmesini sağlayan düzenlemelerdir. Eşya hukuku alanında Kur'an'ın temel buyruklarından biri, mülkiyet hakkına saygı gös­terilmesi ve sahibinin rızâsı olmadan bir malın ister zorla ister gizli yollarla ahn-mamasıdır. Bu buyrukla hedeflenen amacın gerçekleştirilmesi için kuşkusuz deği­şik yaptırımlar düşünülebilir. Nitekim insanlık tarihi bu konuda hangi yaptırımın daha başarılı olacağıyla ilgili tecrübelerle doludur. Fakat bu alanda geliştirilen yöntemlerin tatmin edici bir basan düzeyine ulaşabildiğini söylemek kolay değil­dir. Bütün bunlar, Kur'an'ın bir taraftan insanlık onurunun ayaklar altına alınma­sına ve toplumunun huzur ve güvenliğinin altüst olmasına yol açan hırsızlık eyle­mine fırsat vermeyecek düzenlemeler yapılması üzerinde önemle durmasını, diğer taraftan da - bütün önlem ve çabalara rağmen- böyle çirkin bîr fiilde ısrar edenle­re karşı sert ve kararlı bir tavır takınmayı telkin etmesini daha anlaşılır kılmakta­dır. Bir başka anlatımla, burada mal aleyhine İşlenen cürümler arasında hırsızlığın yeri belirlenirken, bu fiilin iman ve ahlâk açısından müslüman kimliğiyle bağda­şamayacak bir nitelik taşıdığının vurgulandığına dikkat edilmelidir. Nitekim Hz. Peygamber'in bazı hadislerinde de bu nokta üzerinde durulmuştur[213]. Yalnız basma okunduğunda sadece ağır bir ceza hükmü içerdiği düşünü­lebilecek olan bu âyetin, Kur'an'ın ilkeleri ve Hz. Peygamber'in uygulamaları ışı­ğında incelendiğinde, burada öncelikle, İslâm'ın dinî ahlâkî buyruklarını içine sin­dirmiş bir toplumda hırsızlık olarak nitelenebilecek bir eylemin yargıya intikal edebilecek düzeye gelmesinin çok düşündürücü olduğuna dikkat çekildiğini söy­lemek mümkündür. Nitekim Resûlullah'm mektebinde yetişmiş bir devlet adamı olan Hz. Ömer hırsızlık vak'alarmda cezalandırma alternatifinden önce sanığın ni­çin çaldığı sorusu üzerinde durmuş ve ceza hukukunun temel ilkelerinden olan "kusur" şartının gerçekleşmediği kanaatine vardığı durumlarda ceza uygulanma­masına karar vermiştir.[214]

 

40. Bu soru önceki âyeti açıklayıcı mahiyettedir. Orada yüce Allah, tövbe edip halini düzeltenlerin tövbelerini kabul buyuracağını ve günahlarını bağışlaya­cağını bildirmişti, Burada da sebebini açıklayarak bütün mülkün kendisine ait ol­duğunu, mülkünde dilediğini yapıp dilediği şekilde hükmetme yetkisine sahip bu­lunduğunu ve her şeye kadir olduğunu, bu sebeple dilediğini cezalandıracağını, di­lediğini de bağışlayacağını ifade buyurmuştur.[215]

 

Meali

 

41. Ey Peygamber! Kalpleri inanmadığı halde ağızlarıyla "iman ettik" diyenlerden ve yahudilerden küfürde yarışanlar seni üzmesin. Onlar hep ya­lana kulak verirler, sana gelmeyen başka bir kesimi dinler dururlar; kelimeleri konulduğu anlamlarından kaydırıp değiştirirler. "Eğer size şu verilirse hemen alın, eğer o verilmezse uzak durun" derler. Allah bir kimseyi fitneye düşürmek isterse elbette Allah'ın iradesine karşı senin elinden hiçbir şey gel­mez. İşte onlar Allah'ın, kalplerini temizlemek istemediği kimselerdir. Onla­rın dünyadaki hakkı büyük bir rezilliktir. Âhirette de onlar için büyük bir azap vardır. 42. Onlar, hep yalana kulak veren ve durmadan haram yiyen kimselerdir. Sana gelirlerse aralarında hüküm ver veya onlardan yüz çevir. Eğer onlardan yüz çevirirsen sana hiçbir zarar veremezler. Eğer hüküm ve­rirsen aralarında adaletle hükmet. Şüphesiz Allah âdil olanları sever. 43. İçinde Allah'ın hükmü bulunan Tevrat yanlarında olduğu halde seni nasıl ha­kem tayin ediyorlar; sonra da bunun ardından yüz çevirip gidiyorlar. Onlar asla inanmış değildirler, 44. Kendilerini Allah'a vermiş olan peygamberlerin ve -Allah'ın kitabını korumaları kendilerinden istendiği için- rablerine teslim olmuş zâhidlerin, bilginlerin vah udiler arasında kendisiyle hükmettikleri, içinde hidayet ve aydınlık bulunan Tevrat'ı elbette biz indirdik. Hepsi onun (hak olduğunun) şahitleri idi. O halde insanlardan korkmayın, benden korkun da âyetlerimi az bir bedel karşılığında satmayın. Kim Allah'ın indirdiği ile hükmetmezse işte onlar kâfirlerin ta kendileridir. 45. Tevrat'ta İsrâiloğulla-rı'na, "Cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş... ve yarala­malar da birbirine kısastır. Kim kısası bağışlarsa bu kendisi için bir kefaret olur. Ve her kim Allah'ın indirdiği île hükmetmezse işte onlar zalimlerin ta kendileridir" diye yazdık.[216]

 

Tefsiri

 

41. Rivayete göre Medine'de yahudilerden evli bir erkekle evli bir kadın zi­na etmişlerdi. Tevrat'ın konuyla ilgili recm hükmünü uygulamayıp değiştirmiş olan yahudilerden bazıları, Hz. Peygamber'in daha hafif bir ceza vereceğini uma­rak olayı ona götürdüler. O da hemen hüküm vermedi, suçun Tevrat'taki cezası­nın ne olduğunu sordu. Yahudiler "Sopa vurulur ve yüzleri ziftlenerek sırt sırta eşeğe bindirilip mahallede dolaştırılarak teşhir edilir" diye cevap verdiler. Hz. Peygamber sıkı bir sorgulama sonunda Tevrat'ta bu suçun cezasının recim olduğunu onlara itiraf ettirerek oyunlarını bozdu[217] .

Tefsirlerde ve hadis mecmualarında olay değişik rivayetleriyle anlatılarak41-44. âyetlerin bu olay üzerine indiği belirtilmiştir. Ancak âyetlerin bağlamı adam öldürme, dünyada fesat çıkarıp halkın huzurunu kaçırma ve benzeri olaylar­la ilgilidir. Bu sebeple aşağıdaki olay âyetlerin iniş sebebi olarak daha uygun gö­rünmektedir: Rivayete göre İslâm'dan önce Medine'de yaşayan yahudilerden Na-dîroğullan ile Kurayzaoğullan arasında çıkan savaşta Nadîroğullan Kurayzaoğul-tarı'nı yenmişti. Yapılan barış antlaşmasında taraflar arasında çıkan öldürme olaylarında galip taraftan öldürülenin diyetinin mağlûp taraftan öldürüleninkinin iki katı olması kararlaştırıldı. Bu şekildeki uygulama Hz. Peygamber Medine'ye ge­linceye kadar devanı etti. Hz. Peygamberin hicretiyle Medine'de hâkimiyet müs-lümanlann eline geçtikten sonra yenik taraftan biri galip taraftan birini öldürdü. Galip taraf, daha önce yapılmış antlaşma şartlarına göre diyet istedi. Yenik taraf, Hz. Muhammed'in, haklıya destek olacağını bildiği için buna itiraz etti ve şöyle dedi: "Dinleri, soyları, kentleri bir olan iki kabileden birinin diyeti, ötekinin diye­tinin iki misli olur mu? Biz bunu sizin zulmünüzden korktuğumuz için kabul et­miştik. Ama şimdi Muhammed geldi, artık böyle diyet vermeyiz." Bunun üzerine iki kabile arasında yeniden savaş çıkmak üzere iken Hz. Muhammed'i hakem yap­maya karar verdiler. Galip taraf, kendi aralarında Hz. Muhammed'in bekledikleri gibi hüküm vereceğinden şüphe duydular ve onun fikrini öğrenmek üzere müna­fıklardan bazı kimseleri gönderdiler. Münafıklar Hz. Peygamber'in yanına geldik­lerinde yüce Allah, Mâide sûresinin 41-47. âyetlerini indirerek yahudilerin düşün­celerini elçisine şöyle bildirdi: "Ey Peygamber! Kalpleri inanmadığı halde ağızla­rıyla 'iman ettik' diyenlerden ve yahudilerden küfürde yarışanlar seni üzmesin..."[218]

"Küfürde yarışanlar", yahudiler ve gerçekte inanmadıkları halde ağızlarıyla iman ettiklerini söyleyen münafıklardır. Âyetin işaretinden ve rivayetlerden anla­şıldığına göre yahudilerden bir grup Hz. Peygamber'e götürmek istedikleri bir da­va hakkında münafıklarla istişare etmişler, Hz. Peygamber onların isteklerine uy­gun bir şekilde hüküm verirse kabul edilmesini, aksine hüküm verdiği takdirde reddedilmesini kararlaştırmışlardı.[219] Yahudiler ve münafıklar öte­den beri Hz. Peygamber'in aleyhinde bağnazca tavırlar sergiliyor, haince tuzaklar kuruyor, bilerek gerçekleri saptırıyor; yalan, hile, aldatma ve benzeri yollarla onu başarısızlığa uğratmak için ellerinden geleni yapıyorlardı. Bütün bunlar Hz. Pey-gamber'i üzüyordu. Bu sebeple Allah, inkârda yanşan yahudİ ve münafıkların ona karşı göstermiş oldukları menfi tutum ve davranışlarından dolayı üzülmemesini tavsiye ederek peygamberini teselli etti.

Bu tür münafıkların daima bulunabileceğine İşaret etmek ve gerçek müminlerin bunlara karşı uyanık olmalarını sağlamak maksadıyla Allah bunların şahısla­rını değil vasıflanın ve özelliklerini tanıtmaktadır: Bunlar hevâ ve heveslerinin tut­sağıdırlar. İlgileri hakka değil bâtıla yöneliktir. Doğru sözden hoşlanmayan, onu dinlemekten sıkılan, fakat yalanlara, iftira ve tezvirlere, propagandalara kulak ve­ren, bu tür fenalıklardan hoşlanan kötü karakterli kimselerdir. Bunlar aynı zaman­da, Hz. Peygamber'in yanma gelmeyip gizli planlar yapan bir grup yahudi bilgin­leri ve İslâm düşmanları lehine casusluk eden kimselerdir.

Küfrün rehberi olan yahudi bilginler, Tevrat'ın kelimelerinin yerlerini değiş-tirerek kendi arzu ve heveslen doğrultusunda anlam veriyorlar, Hz. Peygamber'in vereceği hüküm kendi isteklerine uyarsa kabul edilmesini, aksi takdirde reddedil­mesini halka tavsiye ediyorlardı. Münafıklarla bir kısım yahudiler de bunların ya­lanlarını dinliyor ve bunların lehine casusluk edip gizli bilgiler edinmek için Hz. Peygamber'in müslümanlarla yaptığı toplantılara katılıyorlardı. Kendilerine karşı şefkatle muamele eden Hz. Peygamber, bir yandan da bu durumu biliyor, onlar adına üzülüyordu. Bu sebeple Allah buyurdu ki: "Allah bir kimseyi fitneye düşür­mek isterse elbette Allah'ın iradesine karşı senin elinden hiçbir şey gelmez." Ya­nı küfürde ısrar etmeleri sebebiyle Allah onları küfür ve dalâlet içerisinde bırak­mayı murat etmiştir; artık sen onları kurtarmak için ne kadar gayret gösterirsen göster fayda vermez. Onlar kendilerini arındırmak istemedikleri için Allah da ima­nı nasip edip kalplerini arındırmak istememiştir. Eğer onlar kendilerini arındırmak isteseler ve bu yolda gayret gösterselerdi Allah onlan bu nimetten mahrum etmez­di. Fakat onlar küfrü tercih ettiler, Allah da dünyada onlan zillete düşürdü, âhirette de büyük bir cezaya çarptırılacaklarını bildirdi.[220]

 

42. "Haram" diye tercüme edilen suht kelimesi sözlükte "bir şeyin kökünü kazımak" anlamına gelen saht'tan türemiş olup her türlü haram malı ifade eder. Haram malın bereketi olmadığı ve evi barkı yıktığı için ona suht adı verilmiştir. Bununla birlikte suht kelimesi çoğunlukla rüşvet, fahişelik ücreti, şarap parası, öl­müş hayvan eti satışından alınan para, kâhine verilen ücret, günah işlemek için ve­rilen ücret gibi alanı ve vereni küçük düşüren bayağı maddî menfaatleri ifade et­mek için kullanılır.

Yahudi ve münafıklann yalan dinlemeye çok meraklı oldukları burada tekrar edildikten sonra haram yemeye de alışık oldukları vurgulanmakta, özellikle ken­dilerinden rüşvet aldıkları kişiler lehine yalancı şahitliği kabul edip haksız karar veren yahudi hâkim ve hakemlere işaret edilmektedir.

Ehl-i kitap, Hz. Peygamber'i hâkim ve hakem olarak seçip seçmemekte ser­best oldukları gibi, Hz. Peygamber de bunu kabul edip etmemekte serbest bırakılmıştır. Nitekim âyetin "Sana gelirlerse aralarında hüküm ver veya onlardan yüz çevir" mealindeki bölümü bunu ifade eder. "Aralarında Allah'ın indirdiği ile hük­met, onların arzularına uyma" mealindeki 49. âyetin bu âyeti neshettiği ileri süriil-müşse de neshe gitmeden âyetlerin uzlaştırılması mümkündür ve muhayyerlik de­vam etmektedir. Zira Hz. Peygamber EhH kitap arasında hüküm vermeyi tercih ederse şu yollardan biri ile de Allah'ın indirdiğine göre hüküm vermiş olur: a) Kur'an'la, b) Tevrat'ta bulunan ve neshedilmemiş olan âyetlerle, c) Evrensel ada­let ilkeleriyle, d) Yahudilerin inancına göre Allah'ın indirmiş olduğu Tevrat'la.

Bir müslümanla zimmî olan bir kimse, aralarındaki davayı müslüman hâkime götürürlerse hâkimin davaya bakmak mecburiyetinde olduğuna dair icmâ vardır[221]Ehl-i kitabın kendi aralarındaki davalar hakkında ise fakihler ara­sında görüş ayrılığı bulunmaktadır. Bazıları müslüman hâkimin gayri müslimlerin davasına bakıp bakmamakta serbest olduğunu, bazıları da müslüman hâkimin bu da­valara bakmak mecburiyetinde olduğunu savunmuşlardır[222]

İslâm, din ve vicdan özgürlüğüne önem verdiği için hiç kimseyi hak dini ka­bul etmeye zorlamadığı gibi gayri müslim tebeayı da İslâm hükümlerini uygula­maya mecbur etmemiştir. Onların kendilerine ait özel mahkemeler kurarak dava­larını kendi dinlerinin hükümlerine göre çözmelerine müsaade etmiştir.[223]

 

43. Yahudilerin dava hakkında hüküm vermesi için Hz. Peygamber'e başvur­malarının adaletin tecellîsi amacıyla değil, sırf kendi arzularına göre bir hüküm bulmak için olduğu anlaşılmaktadır. Âyet onların samimiyetsizliğini bütün çıplak­lığıyla ortaya koymuştur. Zira onların davalarım, içinde Allah'ın hükmü bulunan Tevrat'ı bırakıp peygamber olduğuna inanmadıkları Hz. Muhammed'e getirmele­ri kitaba olan imanlarının ne derece asılsız olduğunu, sonra Hz. Peygamber'in ver­diği hükme razı olmayıp ondan da yüz çevirmeleri kendi isteklerinden başka hiç­bir şeye samimi olarak inanmadıklarım göstermektedir.[224]

 

44. "Rablerine teslim olmuş zâhidler" diye tercüme edilen rabbâniyyün ke­limesi, rabbânî'nin çoğulu olup "dinî ilimlerle, özellikle Tevrat'la meşgul olan ve halka doğru inanç öğreten yahudi din âlimleri" demektir[225]. "Bilginler" diye tercüme ettiğimiz ahbâr ise yahudi din bilgini anla­mına gelen hibr veya habr kelimesinin çoğulu olup Arapça'da "yazılı veya şifa­hî güzel eserler veren, güzel üslûp sahibi bilginler" anlamında kullanılmaktadır.

İbrânîce'si ise haber (çoğulu haberim) olup "arkadaş, meslektaş" anlamına gel­mektedir. Aynı zamanda Ferîsî mezhebi mensuplarını ifade eden bu kelime Tal-mud döneminde Beytülmidrâs denilen yerlerde yahudi şeriatını ve dinî ilimleri öğ­reten, dinin hükümlerini bilen ve yahudi halkı arasında ortaya çıkan meseleleri halleden kişileri ifade ediyordu. Ahbâr, Kur'ân-ı Kerîm'de iki defa rabbâniyyûn kelimesiyle[226] iki defa da ruhban kelimesiyle[227] bir­likte olmak üzere dört defa geçmekte ve yahudi bilgin ve fakihlerini ifade etmek­tedir[228]

Kur'an'ın açıklamalarından, Tevrat'ın Allah tarafından insanlar için gönde­rilmiş bir ışık ve bir kılavuz olduğu, Hz. Musa'dan itibaren Hz. Peygamber'in za­manına kadar gelmiş geçmiş peygamberlerin yahudilerin davaları hakkında onun­la hüküm verdiği ve onun şeriatıyla amel ettiği anlaşılmaktadır. Ayrıca Kur'an'da İslâm kelimesinin bütün ilâhî dinleri kapsadığı ve peygamberlerin hepsinin müs-lüman olduğu bildirilmiş[229]; peygamberlerden hangisi olursa olsun yahudiler hakkında hüküm verecekse -onlar ya­hudi olarak kaldıkları müddetçe- kendi dinleri ve şeriatlanyla hükmedeceği ifade edilmiştir. Bununla birlikte "Kendilerini Allah'a vermiş olan peygamberlerden maksat sadece Hz. Muhammed'dir, onu yüceltmek için çoğul kipi kullanılmıştır" diyenler de vardır[230]. Bu yoruma göre yahudiler hakkında Tev­rat'la hüküm verecek olan, Hz. Muhammed'dir.

Tevrat'la hükmedenler sadece peygamberler değildir; onların vârisleri olan takva sahibi rabbaniler ve ahbâr (din bilginleri, fakihler) dahi onunla hükümeder-ler. Çünkü bu peygamberler ve din âlimleri Allah'ın kitabını değiştirilmek ve tah­rif edilmekten korumakla görevlendirilmiş ve buna şahit yani gözetleyici olmuş­lardır, Allah'ın kitabını korumak ise onun bozulmasını, değiştirilmesini, yanlış an­laşılmasını, kuralsız te'vil edilmesini Önlemekle, metnini yazmak, ezberlemek, an­lamını ve hükmünü öğrenmek, gereği ile amel etmek ve onu başkalarına öğret­mekle olur. Bunu yapmak bazı sıkıntılarla karşı kargıya kalmayı gerektirdiği için Allah "İnsanlardan korkmayın, benden korkun" buyurarak kendi emirlerini uygu­lamaya kullarını teşvik etmiş, menfaat karşılığında Allah'ın âyetlerinin tahrif edil­memesini istemiş; bunu dikkate almayan ve O'nun âyetleriyle hükmetmeyenlerin kâfir olduklarını, dolayısıyla bunlar için elem verici bir azabın hazırlanmış oldu­ğunu haber vermiştir.

Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyerek ilâhî emir ve yasaklan çiğneyenlerin durumu bu bağlamda üç açıdan değerlendirilmiş olup işledikleri kusur ve günahın cinsine göre nitelendirilmişlerdir:

Birincisi (44. âyet), Allah'ın indirdiğini inkâr ettikleri veya hafife aldıkları için onunla hükmetmeyenler olup bunlar kâfirlerdir.

İkincisi (45. âyet), Allah'ın indirdiğine inandığı halde onunla hiikmetmeyen-lerdir. Allah'ın hükmü adaleti, onun zıddı zulümü temsil ettiğinden onunla hük­metmeyenler zalimlerdir.

Üçüncüsü (47. âyet), Allah'ın indirdiği ile hükmetmemek, O'nun emrinden çıkmak mânasına geldiği için onunla hükmetmeyenler fâsıklardır.

Bazı müfessirler bu âyetleri şöyle yorumlamışlardır: "Eğer bir kişi ilâhî hük­mü yanlış, kendisinin veya başkasının hükmünü doğru kabul ederek, buna göre hüküm verirse bu kişi kâfir, zalim ve fâsıktır. Eğer bir kişi ilâhî hükmün doğrulu­ğunu kabul eder ve buna aykırı bir hüküm verirse İslâm'ın dışına çıkmış olmazsa da imanına zulüm ve fışkı karıştırmış olur. Eğer bir kişi hayatın her alanında Al­lah'ın hükmünü inkâr ve reddederse her bakımdan kâfir, zalim ve fâsık sayılacak­tır. İlâhî hükmü bazı noktalarda kabul eder, bazılarında reddederse iman ve İs­lâm'ını küfür, zulüm ve fiskla karıştırmış olur"[231]44 ve 45. âyetler yahudiler, 47 âyet ise hıristiyanlar hakkında inmiş olmak­la birlikte bu hükümler bütün insanlar için geçerli genel kurallar niteliğindedir.[232]

 

45. Bu âyet Medine'de yaşayan yahudi kabileleri arasında uygulanan kısas ve diyet adaletsizliği ile ilgili olarak inmiş olup Allah'ın İsrâiloğullan'na -sosyal sta­tü ve cinsiyetleri ne olursa olsun- insanlar arasında meydana gelen cinayetlerde herhangi bir ayırım gözetmeksizin kısası farz kılmış olduğunu ifade eder. Âyet, Tevrat'ta yahudilere uygulanan kısası nakleder mahiyette olmakla birlikte[233] Kur'ân-ı Kerîm'de genel anlamda zikredildi-ğİnden ve yürürlükten kaldırıldığına dair herhangi bir nas bulunmadığından müs-lümanlar için de geçerlidir.

Esasen, Hz. Muhammed'den önceki ilâhî dinlerin hükümleri İslâm âlimleri tarafından "şer'u men kablenâ" başlığı altında geniş bir incelemeye tâbi tutulmuş ve bunlardan bir kısmının müslümanlar bakımından bağlayıcı olup olmadığı tartı­şılmıştır. Bu konudaki görüşleri şöyle özetlemek mümkündür:

Önceki peygamberler vasıtasıyla bildirilen hükümler Hz. Muhammed'in üm­metine nispetle iki kısma ayrılır:

1. Kur'ân-ı Kerîm'de veya Hz. Peygamber'in sünnetinde yer almayanlar. Bunların müslümanlar için bağlayıcı olmadığı husu­sunda bütün bilginler fikir birliği içindedir.

2. Kur'ân-ı Kerîm'de veya Hz. Pey-gamber'in sünnetinde zikri geçen hükümler. Bunlan üçe ayırmak gerekir:

a) Müs­lümanlar açısından yürürlükten kaldırılmış olduğuna dair delil bulunan hükümler.

Bunların müslümanlar için geçerli olmadığı hususunda bilginler fikir birliği etmiş­lerdir. Meselâ En'âm sûresinin 145-146. âyetlerinde söz konusu edilen tırnaklı hayvanların yahudilere haram kılınmasına dair hüküm böyledir, b) Müslümanlar hakkında da geçerli olduğuna dair delil bulunan hükümler. Bunlar müslümanlar için de bağlayıcıdır. Bakara sûresinin 183. âyetinde anılan oruç hükmü bu türe ör­nek teşkil eder. c) Kur'ân-ı Kerîm !de veya Hz. Peygamber'in ifedelerinde kabul veya red işareti olmaksızın zikri geçen ve müslümanlar bakımından yürürlükten kaldırıldığına dair bir delil bulunmayan hükümler. Bunların müslümanlar bakı­mından bağlayıcı olup olmadığı İslâm âlİmlerince tartışılmıştır; fakat çoğunluk bağlayıcı olduğu kanaatindedir. Açıklamakta olduğumuz âyet de bu son çeşit kap­samındadır[234].

Yaşama hakkına kasten tecavüz edilip haksız yere öldürülen insanın canının bedeli, katilin camdır, yani kısas yapılarak katilin de öldürülmesidir. Bir can yeri­ne birden fazla can almak veya noksan vermek haksızlıktır. Ancak hak sahibi (maktulün velisi) noksanı kabul ederse bu caiz olur. Âyette sayılan organlar da böyledir: Göz gözün, kulak kulağın, burun burunun, diş dişin dengidir; yaralarda da dengi ile kısas yapılır. Âyette zikredilmeyen fakat dengiyle kısas yapılabilen di­ğer organlar da böyledir. Telef edilen bir hak ancak misliyle ödenir. Kısas, "kas­ten ve haksız yere birini öldüren kimsenin ceza olarak öldürülmesi" veya "birini yaralayan kimsenin misilleme yoluyla yaralanarak cezalandırılması" anlamına geldiği içîn dengi bulunmayan veya dengini koruyamama ihtimali bulunan yarala­malarda kısas yapılmaz. Bu tür suçlan işleyenler tazminat öderler; ayrıca gerekir­se ta'zir yoluyla cezalandırılırlar.

İslâm, kısası insanları öldürmek veya organlarını telef etmek maksadıyla de­ğil, insan hayatını korumak maksadıyla meşru kılmıştır. Bu sebeple kim kısas hak­kından vazgeçip caniyi bağışlarsa onun bu asil davranışının günahlarının affedil­mesine vesile olacağı haber verilmiştir. Çünkü bu davranış bir insana hayat kazan­dırmaktadır. Yüce Allah bîr insana hayat kazandırana bütün insanlara hayat kazan­dırmış gibi sevap vereceğini vaad etmiştir[235] .

Mealinde "Kim kısası bağışlarsa bu kendisi için bir kefaret olur" diye tercü­me edilen cümle İki şekilde yorumlanabilir:

Birincisine göre öldürülenin velisinin veya yaralının öldüreni veya yaralaya­nı affetmesi kendi günahları için kefaret olur. Genellikle müfessirler âyeti bu an­lamda yorumlamışlardır. Nitekim Bakara sûresinin 178. âyeti ile Hz. Peygam­ber'in hadisi de bu anlamı destekler mahiyettedir: "Kim bedeninden bir şeyi tasadduk ederse (kendisini yaralayanı bağışlarsa) bağışladığı şeyin manevî değeri kadar günahı affedilir"[236]

İkincisine göre yaralanan kimse veya öldürülenin velisi yaralayanı veya öl­düreni affederse bu, suçlu için kefaret olur. Allah o kimseyi cezalandırmaz, affe­denin sevabım da verir.

Sonuç.olarak denilebilir ki, Tevrat'a göre adam öldürmenin ve yaralamanın cezası kısastır[237]. Matta İncilİ'ne göre kı­sasın yanında bağışlama seçeneği de getirilmiştir (5/38-39). İslâm'da ise kısas İs­temek maktulün yakınlarıyla yaralanan mağdurun hakkıdır. Ancak bunların kısası bağışlama ve diyete çevirme haklan da vardır. Bunların dışındaki herhangi bir ki­şi ve kurumun bunların nzâsı hilâfına suçluyu affetme yetkisi yoktur. Yüce Allah gerek kısası emretmek gerekse caninin affına izin vermekle insan hayatının korun­masını ve dokunulmazlığını esas almıştır[238]

 

Meali

 

46. Ardından o peygamberlerin yolu üzere, kendinden önce gelmiş olan Tevrat'ı tasdik edici olarak Meryem oğlu îsâ'yı gönderdik. Ona da içinde hi­dayet ve nur bulunan, kendinden önce gelmiş olan Tevrat'ı tasdik edici, tak­va sahipleri için bir yol gösterici ve bir öğüt olarak İncil'i verdik. 47. İncil'e tâbi olanlar da Allah'ın onda indirdiği hükümlerle hükmetsinler. Kim Al­lah'ın indirdiği ile hükmetmezse işte onlar (asıkların kendileridir. 48. (Resu­lüm!) Sana da kendisinden önceki kitapları tasdik edici ve onları koruyucu olarak bu kitabı hak ile indirdik. Artık aralarında Allah'ın indirdiği ile hük­met. Sana gelen bu gerçeği bırakıp da onların isteklerine uyma. Her birinize bir din yolu ve bir yol yöntem verdik. Allah dikseydi sizi tek bir ümmet ya­pardı. Fakat size verdikleriyle sizi denemek istedi. Öyleyse hayırlı işlerde bir-birinizle yarışın. Hepinizin dönüşü Allah'adır. Allah size hakkında ayrılığa düştüğünüz şeyleri haber verecektir. 49. Aralarında Allah'ın indirdiği ile hükmet, onların arzularına uyma, Allah'ın sana indirdiği hükümlerin bir kıs­mından seni saptırmamaları için onlardan sakın (diye onu indirdik). Eğer yüz çevirirlerse bil ki Allah onların bazı günahları sebebiyle başlarına bir belâ ge­tirmek istiyordur. İnsanların birçoğu gerçekten Allah'ın yolundan çıkmışlar­dır. 50. Yoksa Câhiliye devrinin hükmünü mü istiyorlar? Gerçeği kesin ola­rak bilip kabul eden kimseler için Allah'tan daha güzel hüküm sahibi kim olabilir![239]

 

Tefsiri

 

46. Her peygamber kendisinden önce gelmiş olan peygamberleri ve kitapları­nı tasdik ettiği gibi Hz. îsâ da genelde kendisinden önce gelen bütün peygamberle­ri ve getirdikleri kitapları, özel olarak da Hz. Musa'yı ve ona gönderilmiş olan Tev­rat'ı tasdik edici olarak gelmiştir. Bu durum tefsiri yapıları âyette bildirildiği gibi İncil'de de bildirilmiştir[240]Kur'ân-ı Kerîm de kendisinden önce gel­miş olan bütün peygamberleri ve kitapları tasdik edici olarak gelmiş[241] ve Hz. Peygamber'e İbrahim'in dinine tâbi ol­ması emredilmiştir[242]Şüphesiz ki Allah katında dîn İslâm'dır[243] bu sebeple bütün peygamberler İsâm dinî üzere gelmiş olup kitapların değişmesiyle dinin esasları değişmemiştir. Değişiklik ancak şeriatlarında yani dinin pratiğe yönelik alanlarında olmuştur. Peygamberlerin ve kitapların kendilerinden öncekilerini tasdik etmeleri dinin ana ilkelerini tasdik etmeleri anlamına gelir. Bu­nunla birlikte detayların yeni şeriatın gelmesiyle önceki şeriatın bazı fürû hüküm­lerinin kaldırıldığı da peygamberler ve kitaplar tarafından ifade edilmiştir.

Önceki âyetlerde Tevrat'ın bir ışık ve bir hidayet kaynağı olduğu bildirilmiş­ti. Burada da İncil'de bir nur, bir hidayet, takva sahipleri için bir öğüt bulunduğu ifade buyurulmuştur. Ayrıca hem Hz, îsâ'nın hem de İncil'in Tevrat'ı tasdik edi­ci olduğu belirtilmektedir. Hz. îsâ'nın Tevrat'ı tasdikinden maksat ona iman etme­si, emir ve yasaklarını yaşaması ve yaşatmaya çalışmasıdır. İncil'in Tevrat'ı tasdi­ki ise onun tevhİd, nübüvvet, haşir ve adalet gibi ana ilkeleriyle neshedİlmemiş birçok hükmünü içermesi demektir. Ancak Allah'ın gönderdiği bir peygamberin Tevrat'ta yapılmış olan tahrif ve katmaları tasdik etmesi söz konusu değildir. Bu sebeple "Tevratı tasdik edici olarak" diye tercüme edilen kısmı "Tevrat'ın bir kıs­mını tasdik edici olarak" şeklinde tercüme edenler de olmuştur.

Bİze göre tasdik edilen, Allah'ın vahyettiği kitaplar, Tevrat ve İncil'in asılla­rıdır. İncil'in hidayet kaynağı olmasından maksat, "onun Allah'ın birliğini, noksan sıfatlardan münezzeh olduğunu, -hıristiyanlann iddiasının aksine- çocuğu, eşi ve benzeri bulunmadığını gösteren delilleri içermesi, peygamberlik ve âhiretle ilgili bilgileri kapsaması"dır. İncil, Hz. Muhammed'in geleceği müjdesini de içerdiği için âyette hidayete erdirieilik vasfı İki defa zikredilmiştir. Şeriatın hüküm ve mü­kellefiyetlerini açıkladığından dolayı "Onda nur bulunduğu", içinde insanlar için çokça öğüt ve nasihat yer aldsğından dolayı da "Onda takva sahipleri için öğüt bu­lunduğu" belirtilmiştir[244]

 

47. Semavî kitaplar genel İtİkadî esaslarda aynı olmakla birlikte şeriatların­da değişiklikler olmuş ve sonra gelen öncekinin bazı hükümlerini yürürlükten kal­dırmıştır. 46 ve 47. âyetlerden anlaşıldığına göre Hz. îsâ genel İlkelerde önceki peygamberlerin İzine tâbi olmakla beraber bağımsız bir şeriata sahiptir. Kur'an ge­linceye kadar hıristiyanlar İncil'le mutlak olarak, Tevrat'la da İncil'in tasdik etti­ği çerçevede amel etmek ve bu çerçevede verilen hükümleri kayıtsız şartsız kabul­lenmek mecburiyetindedirler. Allah'ın İndirdiği ile hükmetmedikleri takdirde iti­kadı durumlarına göre kâfirler, zalimler veya fâsıklar zümresine dahil olurlar; ya­ni Allah'ın hükmüne iman etmekle beraber onunla amel etmeyen kimse isyankâr fâsık olur; Allah'ın hükmüne inanmadığı veya onu küçümsediği için onunla amel etmeyen kimse ise kâfir ve fâsık olur.[245] Ancak Kur'an geldik­ten sonra müminler onunla amel etmekle yükümlüdürler. Çünkü "... aralarında Al­lah'ın indirdiği ile hükmet..." buyurulinaktadır ve Kur'an en son ve en mükemmel kitaptır, kendinden önceki kitapların büyük bir bölümünü yürürlükten kaldırmış­tır.[246]

 

48. Kur'an'ın ve diğer semavî kitapların aynı kaynaktan geldiği, temel me­sajlarının aynı olduğu, dolayısıyla Kur'an'ın daha önce gelmiş olan ilâhî kitaplann hepsini tasdik ettiği belirtilmektedir. Kur'an ile diğer kitaplar arasındaki fark, dilde, İlk hedef kitlede, çeşitli kültürleri ve asırları kucaklama hedefinde görül­mektedir,

Mealinde "koruyucu olarak" diye tercüme edilen müheymin kelimesi söz­lükte "koruyan, gözeten, tanıklık eden, doğrulayıp destekleyen, barındıran" an­lamlarında kullanılmaktadır. Kur'an'm bir sıfatı olan müheymin burada onun ön­ceki kitaplarla ilgili olarak neyin gerçek, neyin gerçek dışı olduğuna şahitlik eden, onları koruyan, gözeten, denetleyen ve kontrol eden bir kitap olduğunu ifade eder. Kur'ân-ı Kerîm bizzat Allah'ın korumasında olup tahriften ve bozulmadan korun­duğu gibi (Hicr 15/9) diğer kitapların amel edilmesi gereken bölümlerini de yok olmaktan korumaktadır. Kur'an onların öğretileri kaybolmasın, boşa gitmesin di­ye onlan korur, Allah kelâmı olduklarına dair şahittik eder, insanların yapmış ol­duğu katmalardan, te'vil ve tahriflenden onlan arındırır; onlan tasdik ve teyit eder. Bu konuda kendisine başvurulacak bir kaynaktır. Bu sebeple müslümanlarm, di­ğer kitapların Kur'an'ın tasdikinden geçmeyen veya ona muhalif olan hükümleriy­le amel etmeleri caiz değildir[247], Kur'an'm onaylama vasfında olduğu gibi koruyuculuğunu da önceki kitapların temel hükümlerine ahlâk ve inanç ilkelerine özgü kılmak mümkündür.

"Her birinize bir din yolu ve bir yol yöntem verdik" cümlesinde "din yolu" olarak tercüme edilen şir'a kelimesi şeriat ile eş anlamlı olup sözlükte "bir ırmak veya herhangi bir su kaynağından su almak veya içmek maksadıyla girilen yol" anlamına gelir. Terim olarak şir'a (şeriat), "Allah tarafından peygamberi vasıtasıy­la bildirilen hükümlerin hepsini kapsayan ilâhî kanun" demektir. Şeriat, bir yoru­ma göre itikad (inanç), ahlâk ve amelle ilgili bütün hükümleri kapsadığı için din­le eş anlamlıdır. Ancak şeriat kelimesinin "sırf amelî hükümleri yani ftkhî müey­yidesi olan Allah'a karşı vecîbelerle (ibadet) kişiler arası ilişkileri (muamelât) dü­zenleyen kurallar" anlamında kullanımı da yaygındır[248]. Nitekim önceki âyetlerin tefsirinde bu anlamda kullanılmıştır.

"Yol yöntem" diye tercüme edilen minhâc kelimesi ise sözlükte "açık yol, metot" anlamlarına gelir, Bir yoruma göre minhâc, "(Allah'a, Peygamber'e ve âhi-rete iman gibi) dinin açık, sabit, sürekli, zamana, mekâna ve ahvale göre değişme­yen esasları" demektir. Buna göre dinin değişmeyen esaslarına minhâc, zamana, mekâna ve ahvale göre değişebilen ayrıntılarına da şir'a (şeriat) denilmektedir. Bununla birlikte her ikisinin de aynı anlama geldiğini, âyette birinin diğerini pe­kiştirmek maksadıyla zikredildİğini kabul edenler de vardır (Elmalılı, III, 1698). Nitekim önceki âyetlerde, sonradan gelen peygamberlerin ve kitapların öncekileri tasdik ettikleri ve onların izinden gittikleri bildirilirken, tefsirini yaptığımız âyette bu temel çizgi üzerinde peygamberlerin her birine bir şeriatın verildiği İfade buyu-rulnıuştur. Yani bütün peygamberler ana ilkeleri aynı olan bir dine (İslâm) bağlı kalırken, zaman, mekân ve ahvale göre değişiklikleri olan şeriatlara sahip olabilir­ler. İnsanlık tarihi boyunca bir tekâmül söz konusu olduğuna göre sonra gelen ki­tapların öncekilerden daha mütekâmil ve daha kapsamlı olması gerekir, tarihî ger­çek de böyledir. Hz. Muhammed son peygamber olduğu gibi Kur'ân-ı Kerîm de son ve en kapsamlı kitaptır; Tevrat'ın ve İncil'in evrensel doğrularını içermesi ya­nında değişmesi gereken hükümlerini de uygun olanlarıyla değiştirmiştir. Bu se­beple insanlığın hidayeti için gönderilmiş olan Kur'an geldikten sonra artık yahu-di ve hıristiyanların da ona iman edip hükümleriyle amel etmeleri gerekmektedir.

Yüce Allah Kur'an'ı önceki kitapları tasdik edici ve gözetici olarak indirdi­ğini haber verdikten sonra Hz. Peygamber'e Ehl-i kitabın keyfî isteklerine uyma­masını, aralarında Allah'ın indirdiği ile yani Kur'an'la hükmetmesini emretmiştir.

Allah Teâlâ dileseydi başlangıçtan itibaren bütün insanlar için tek kitap gön­derir ve onları tek bir ümmet yapardı. Fakat birçok hikmete binaen böyle yapma­mıştır. Bunların başında Allah'ın insanı değişme ve gelişme kabiliyetiyle yaratmış olması vardır. İnsanı böyle yarattığı İçin dinleri de bu fıtrat çizgisine uygun kılmış­tır.

İnsanın birden fazla din karşısında bulunması, bunlar içinden hak olanı seç­mesi bakımından bir imtihan vesilesi olduğu gibi, kavim, ümmet, millet vb. İsim­lerle birbirinden ayrılmış sosyal gruplardan birine mensup olması da bir imtihan aracıdır. Allah'ın muradını, insan olmanın gereklerini yerine getirme yönünde gruplar yarışacaklar, fertler de bu yarışta mensup olduğu topluluğun (ümmet) ba­şarılı olması için elinden gelen çabayı gösterecektir.

Yüce Allah hayrı da şerri de kendisi yarattığı halde hayra rızâsı olup şerre rı­zâsı olmadığı için kullarına hayırda yarışmalarını yani erdemli bir hayat sürdürme konusunda birbirleriyle yarışırcasına gayret göstermelerini, bunun için kitabında­ki hükümleri uygulamalarını, onun gösterdiği yoldan gitmelerini emretmekte, her­kesin O'na döneceğini ve hak olarak gönderdiği kitaplar hakkında yanlış zihniyet, ön yargı ve inatları sebebiyle İhtilâfa düşüp de iman etmeyenlerin bu yüzden âhi-rette hesaba çekileceğini bildirmek suretiyle serden sakınmalarının gereğine işaret buyurmaktadır.[249]

 

49. Rivayete göre yahudilerin İleri gelenlerinden bir grup Hz. Peygamber'İ yanıltmak ve ona yanlış hüküm verdirmek maksadıyla şöyle demişlerdi: "Ey Muhammed! Bilirsin ki biz yahudİleriiı bilginleri ve eşrafıyız. Biz sana tâbi olursak bütün yahudiler sana tâbi olur. Şimdi bizimle hasımlartmız arasında bir dava var, davayı sana getirelim, sen de bizim lehimize hüküm ver. Böyle yaparsan sana iman eder ve seni tasdik ederiz." Hz. Peygamber ahlâka aykırı olan bu teklifi red­detmiş, olay üzerine bu âyet inmiştir[250]. Yüce Allah, yahudilerin ve başkalarının tuzağına düşmemeleri için Hz. Peygamber'in şahsında müminleri de uyarmakta, kendisine dava getirdikleri takdirde onların is­teklerine göre değil, Allah'ın indirdiği Kur'an'a göre hükmetmesini, onların şaşırt­malarına aldanıp da Allah'ın indirdiği hükümlerden herhangi birini ihmal etmemesini emretmekte; yahudiler Hz. Peygamber'in vereceği hükmü kabul etmeyip on­dan yüz çevirdikleri takdirde bundan dolayı başlarına felâketlerin geleceğini Re-sûlullah'a haber vermektedir. Çünkü Hz. Peygamber'in verdiği hükümden yüz çevirmek "adaleti kabul etmeyip haksızlığa ve zulme yönelmek" demektir. Adaletin saptırılması ise toplumu felâketlere sürükler. Medine yahudileri her fırsatta İs­lâm'a karşı tavır aldıkları ve müslümanlara ihanet ettikleri İçin başlarına belâ aç­mışlar; bir kısmı öldürülmüş, bir kısmı da sürgün edilmiştir[251]. Yüce Allah olup bitenlerden ibret almayan insanların birçoğunun fâsık oldu­ğunu yani O'nun hükmünü kabul etmeyip O'nua kanunlarının dışına çıktığım ha­ber vermektedir.[252]

 

50. Câhiliye kelimesi, sözlükte bilgisizlik anlamına gelen cehl kökünden tü­retilmiş olup, "bilgiden yoksun olmak, bir konuda doğru olanın tersine inanmak, yapılması gerekenin tersini yapmak" demektir[253]. İslâmî dönemde ortaya çıkmış olan câhiliye kelimesi özel olarak, Araplar'ın İslâm'dan önceki dinî ve sosyal hayat telakkilerini, genel olarak da ki­şilerin ve toplumların günah ve isyanlarım ifade eden bir terimdir. Kur'an'da dört yerde geçen câhiliye terimi[254] Araplar'ın İslâm'dan önceki inanç, tutum ve davranışlarını İslâmî devirden ayırt etmek için kullanılmıştır. Bu sebeple genel olarak Araplar'ın İslâm'dan ön­ceki dönemine Câhiliye veya Câhiliye çağı denilmektedir[255].

Burada Câhiliye terimi ile yalnızca İslâm'dan önceki tarihsel zaman dilimi değil, o dönemin insanlar arasında farklı uygulamalar doğuran haksız ve zalim zih­niyetine, kişisel ve toplumsal olguların sadece menfaat açısından yararlı olup ol­madığı endişesinin karakterize ettiği ahlâkî eksikliğe dikkat çekilmekte; özellikle Araplar'dan etkilenerek Tevrat'ın hükmünü bırakıp onlarda mevcut olan eşitsizlik ve üstün ırk anlayışını yahudi kabileleri arasında dahi uygulayan Nadîroğullan'na işaret edilmekte ve onlar kınanmaktadır. Allah'tan daha üstün bir hâkim ve O'nun verdiği hükmünden daha güzel ve daha âdil bir hüküm yoktur. Bunu ancak hakka, adalete ve eşitliğe inanan toplumlar anlayabilirler. Kalplerinde hastalık olup ahla­ken sapmış olanlar bunu anlayamazlar. Dolayısıyla, haksızlığı ve zulmü hakka ve adalete tercih edebilirler. Bu tür ahlâkî sapmalar daima ortaya çıkabileceği için Hz. Peygamber, Câhiliye dönemine geçmişte kalan bir zaman dilimi olarak bak­mamış, aksine bu dönemdeki anlayışın her fırsatta tekrar ortaya çıkabileceğini dü­şünerek uyanlarda bulunmuştur[256]

 

Meali

 

51. Ey iman edenler! Yahudileri ve hıristiyanları veli edinmeyin. Onlar birbirlerinin velileridir. Sizden kim onlan dost edinirse şüphesiz o da onlar­dandır. Allah zalimler topluluğuna hidayet vermez. 52. Kalplerinde hastalık bulunanların ''Başımıza bir felâketin gelmesinden korkuyoruz" diyerek onla­rın dostluklarını kazanmaya çalıştıklarını görürsün. Belki de Allah müminle­re katından bir fetih veya başka bir başarı getirir de onlar içlerinde gizledik­leri şeyden dolayı pişman olurlar. 53. İman edenler de "Sizinle beraber ol­duklarına dair bütün güçleriyle Allah'a yemin edenler bunlar mıydı!" derler. Onların bütün yaptıkları boşa gitmiş, sonuçta hüsrana uğramışlardır. 54. Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse bilsin ki Allah öyle bir kavim ge­tirecektir ki Allah onları sever, onlar da Allah'ı severler; müminlere karşı al­çak gönüllü, kâfirlere kaşı vakarlıdırlar; Allah yolunda cihad ederler ve hiç kimsenin kınamasından korkmazlar. İşte bu Allah'ın dilediğine verdiği bir lütfudur. Allah'ın lütfü geniştir; O, her şeyi bilir. 55. Sizin veliniz ancak Al­lah'tır, peygamberidir, bir de Allah'ın emrine boyun eğerek namazı dosdoğ­ru kılan, zekâtı veren müminlerdir. 56. Kim Allah'ı, peygamberini ve iman edenleri veli edinirse bilsin ki Allah'tan yana olanlar mutlaka galip gelecek­lerdir.[257]

 

Tefsiri

 

51. İki şeyin -aralarına yabancının giremeyeceği kadar- birbirine yakınlığını ifade eden velâ (veya vely) kökünden türemiş olan velî (çoğulu evliya) terimi "dost, arkadaş, yardımcı, destekçi ve yakın" anlamlarında kullanılmaktadır. Aynı kökten olup "sevgi, dostluk, yetki ve yardım" anlamlarına gelen velayet (veya vi­lâyet) terimi ise, başkaları adina onların rızâları alınmaksızın hukukî işlemde bu­lunma yetkisini ifade eder. Bu yetkiyi taşıyan kimseye de velî denir[258]. Velî terimi Kur'an'da tekil ve çoğul (ev­liya) olarak seksen yedi âyette yer almıştır. Bunlardan kırk altısında Allah'ın in­sanlara dostluğu, üçünde insanların Allah'a dostlukları, on âyette insanlarla şeytan arasındaki dostluk, diğerlerinde ise iyi veya kötüler arasındaki dostluk için kulla­nılmıştır. Mevlâ ve velî terimleri de Kur'an'da aynı anlamda geçmekte olup velî, hem Allah hem de kul için kullanılırken, mevlâ ancak Allah için kullanılmıştır.

Bu âyetlerin çoğunda insanların gerçek dostunun Allah olduğu, O'nun insan­lara, müminlere ve peygambere yardımcı olacak, onları koruyacak, bağışlayacak, karanlıklardan aydınlığa çıkaracak ve irşad edecek olan gerçek dost olduğu belir­tilerek insanların O'na inanmaları, dayanıp güvenmeleri gerektiği; ayrıca kâfirle­rin, zalimlerin yahudi ve hıristiyanlann ancak birbirlerinin ve şeytanın dostları ola­bilecekleri bildirilerek dînî ve ahlâkî inanç ve anlayışların sosyal ilişkiler üzerin­deki etkileri vurgulanmış, dostlukların tesisinde kan bağı yerine inanç birliğinin esas alınması gerektiği bildirilmiştir[259].

Kur'ân-ı Kerîm'e göre dostun, sevdiği kişi için bir yardımcı olması, onu ko­ruyup kollaması, maddî ve manevî sıkıntılardan kurtarması, yüceltmesi, iyiliğe yöneltmesi, bu suretle dostluğun sevgiye dayanması ve pratik ahlâkî sonuçlar do­ğurması gerektiğine işaret edilmiştir. Nitekim en büyük dost olan Allah, bu dost­luğunun birer belirtisi olarak insanlar için koruyucu, yardımcı, bağışlayıcı, merha­metli aydınlatıcıdır; "Allah'ın ahlakıyla bezenme"yi emreden hadis uyarınca müslümanlar arasındaki dostlukların da bu olumlu meyveleri vermesi gerekir. Müminlerin kardeş olduklarını[260] bildiren âyetler de ge­niş kapsamlı dostluğun önemini anlatmaktadır [261] .

İslâm'dan önce Medine'de Araplar'la birlikte Kaynukaoğullan, Nadîroğulla-rı ve Kurayzaoğullan adında üç yahudi kabilesi mevcut olup Araplar'la aralarında dostluk anlaşması vardı. Araplar İslâm'dan sonra da bu dostluğu devam ettirmek istediler; fakat yahudilerie münafıklar görünüşte dost gibi davransalar da her fır­satta müslümanların aleyhine çaba harcıyorlar, özellikle Hz. Peygamber'in askerî planlan hakkında müslüman dostlarından edindikleri bilgileri müşriklere ulaştırı­yorlardı. 41. âyetten itibaren buraya kadar Medine yahudüerinin müsliimanlara karşı olan tutum ve davranışları, münafıklarla olan dostluk ilişkileri ve bunları müslümanların aleyhine kullanmaları, kendi kutsal kitapları olan Tevrat'a karşı sa­mimiyetsizlikleri, müslümanlan İslâm'dan döndürerek Hz. Peygamber'i başarısız­lığa uğratmaya gayret göstermeleri gibi olaylar anlatılarak veya bunlara işaret edi­lerek yahudi ve hıristiyanlarla kurulacak dostluğun faydadan çok zarar getireceği müslümanlara açıklandıktan sonra bu âyette müminlerin bu gibi yahudi ve hıristi-yanlardan samimi dostlar edinmemeleri emredilmiştir.

Müslümanların Medine'ye göç ettikleri dönemde burada hıristİyanlarm bu­lunmaması veya yok denecek kadar az olmaları sebebiyle müslümanlar yahudiler-den gördükleri sıkıntıların benzerini onlardan görmemişlerdir. Hatta Kur'ân-ı Ke­rîm, hıristiyanlann müslümaniara karşı yahudilerden daha iyi davrandıklarını bil­dirmektedir[262]. Ancak Kur'an'a ve Hz. Peygamber'e iman etmedikleri için hiristiyanlarm da müslümanların kendileriyle kuracakları dostluğu kötüye kul­lanmaları ihtimal dahilindedir. Nitekim Bakara sûresinin 120. âyetinde Hz. Peygamber'e hitaben, "Sen onların dinlerine uymadıkça yahudiler de Hıristiyanlar da senden asla memnun kalmayacaklardır" buyurulmuştur. "Onlar birbirlerinin veli­leridir" mealindeki cümleyi müfessirter şöyle yorumlamışlardır: Bu iki toplumun her biri gerçek dostluğu yalnızca kendi mensupları için yani yahudiler yahudiler için, turisti yanlar da hıristiy anlar için kabul ederler. Bu sebeple onlardan müslü­manlara gerçek bir dostlukla yaklaşmaları beklenemez[263].

Âyetin ifadesine göre yahudileri veya hıristiyanlan dost edinenler onlardan sayılır, yani onlara benzer, onların huyunu kapar, gerçeğe değil onlar gibi hevâ ve heveslerine uyarlar, böylece zalimlerden olurlar; Allah zalimleri hidayete erdirme-yeceği için kurtuluşa ve mutluluğa eremezler. İslâm âlimlerinin büyük çoğunluğuna göre gayri müslimlerle samimi dostluk kuran kimse küfre rızâ göstermedikçe dinden çıkmış olmaz[264], ancak kimi dost edineceği konusunda hataya düşmüş olur. Kur'ân-ı Kerîm, burada olduğu gibi birçok âyette müminleri uyararak kendilerinin dışındakilerin ister dinsiz olsun, isterse yahudiler ve hıristi-yanlar gibi Ehl-İ kitap olsun, müslumanların hayatî önem taşıyan sırlarını öğrene­cek, muhtaç olduklarında kendilerini koruyacak derecede dostları olamayacağını ifade buyurmuştur[265]. Ancak mümin olmayanları dost edinme yasağı, onlarla iyi geçinmemek anlamına gelmez. Toplum ve devle­tin emniyet ve selâmeti bakımından devlet sırlarını onlara verecek derecede ken­dileriyle samimi olmak veya devletin sırlarını yahut menfaatlerini alâkadar eden önemli görevleri onlara teslim etmek yanlış olmakla birlikte onlarla beşerî müna­sebetlerin iyi yürütülmesinde bir sakınca yoktur. Kur'an müslümanlara karşı düş­manca tavır almayan gayri müslimlerle beşerî münasebetlerin iyi yürütülmesini, gerektiğinde onlara iyilik edilmesini, haklarında adaletli davranümasmı tavsiye et­mekte, böyle yapanları yüce Allah'ın sevdiğini bildirmektedir[266]. Müslümanların menfaatine olduğu müddetçe onlarla uluslararası dostluk antlaş­maları imzalamakta da bir sakınca yoktur. Nitekim Hz. Peygamber Medine'deki yahudilerle vatandaşlık antlaşması yaptığı gibi müşrik kabilelerle de ittifak antlaş­ması yapmıştır. Samimi dost edinilmeleri yasaklananlar ancak İslâm'a ve müslü­manlara karşı düşmanca tavır alanlar, onlarla savaşmak ve onları yurtlarından çı­karmak için birbirlerine destek verenlerdir. Yüce Allah bu tür gayri müslimlerle dosttuk bağlan kuranları zalimler olarak nitelemiştir[267]

 

52. "Kalplerinde hastalık bulunanlardan maksat inanmadıkları halde müslü-man görünen münafıklar olup âyette bunların yahudilerle ve hıristiyanlarla olan ilişkilerine değinilmektedir. Câhiliye döneminde Arabistan'daki yahudiler ve htris-tiyanlar ekonomik bakımdan putperest Araplar'dan daha ileri seviyede bulunuyor­lardı. Medine'de yahudiler en verimli topraklara sahip oldukları gibi ticarete de hâ­kimdiler. Bu sebeple halkın üzerinde güçlü bir ekonomik baskı oluşturmuşlardı. Bu durum siyasette de ağırlığını hissettiriyordu. Yarımadanın diğer bölgelerinde -özel­likle Yemen'de- bulunan hıristiyanlar da ekonomik balamdan diğerlerinden daha iyi durumda idiler, Hicretin ilk yıllarında müslünıanlar Hz. Peygamber'in liderli­ğinde devlet kurmuş olmakla birlikte putperestlere ve diğer güçlere karşı verdikle­ri mücadele henüz kesin bir sonuca ulaşmadığı İçin Medine'deki münafıklar du­rumlarını netleştirmemişlerdi. Bunlar müslümanların içinde yer almışlardı, ancak mücadele müslümanlann yenilgisiyle sonuçlanacak olursa yahudİlere ve hıristîyan-lara sığınabilmek için ilişkilerini sürdürme konusunda birbirleriyle yanşıyorlardı.

"Kalplerinde hastalık bulunanların, 'Başımıza bir felâketin gelmesinden kor­kuyoruz!' diyerek onların dostluklarını kazanmaya çalıştıklarını görürsün" me­alindeki cümlede, münafıkların ikili oynadıkları ifade edilmektedir. Ancak müna­fıklar Allah'ın Hz. Peygamber'e yardım edeceğini, ona zaferler, fetihler nasıp ede­bileceğini veya düşmanlarının başına bir felâket getirip de onları yok edebileceği­ni, bu takdirde ikili oyunlarından pişmanlık duyacaklarını hesaba katmamışlardı. Nitekim münafıkların hesabı tutmadı, yüce Allah vaadini yerine getirerek pey­gamberine fetihler ve basanlar nasip etti. Böylece münafıklar hayal kırıklığına uğ­radılar.[268]

 

53.0 zaman münafıkların bu İkiyüzlü hallerini gören müminler hayrete dü­şerek ya yahudilere hitaben veya kendi aralannda "Sizinle beraber olduklanna da­ir bütün güçleriyle Allah'a yemin edenler bunlar mıydı!" diye sormaya başlarlar. Bu, hayret ifade eden bir sorudur. Kuvvetli ihtimalle münafıklar her İki tarafa da yani hem yahudilere hem de müslümanlara yardım ve destek sözü vermişler ve bu­nu yeminle pekiştirmişlerdi. "Şayet siz çıkarılacak olursanız, bilin ki biz de sizin­le beraber çıkarız, sizin hakkınızda (onlarla olmayın diyen) kimseye asla itaat etmeyiz. Eğer size savaş açılırsa muhakkak yardımınıza koşarız"[269] diye­rek yahudilere teminat vermişlerdi. Bununla beraber her fırsatta Hz. Peygamber'e iman ettiklerini ve müminlerle beraber olduklarını da söylüyorlardı[270]. Fakat samimiyetten yoksun olduklan için mü­min görünerek kıldıkları namazlar, tuttuklan oruçlar, verdikleri zekâtlar ve yaptık­ları diğer ameller boşa gitti ve sonuçsuz kaldı.[271]

 

54. İslâm'a düşman olan gayri müslimleri dost edinmek ve önder olarak ta­nımak münafıklık gibi bir kalp hastalığından ileri gelmekte ve İnsanlann mürted olmalanna yani dinden dönmelerine sebep olmaktadır. Bu yüzden Allah konunun akışı içerisinde müminlere hitap ederek içlerinden böylelerinin çıkabileceğine işa­ret buyurmakta, onlann dinden dönmeleriyle İslâm'ın değil, kendilerinin kaybede­ceğini bildirmektedir.

"Dinden dönme" diye tercüme ettiğimiz irtidad kavramı "bir kimsenin müs-iüman iken dinden dönmesi, İslâm'ı terketmesi" demektir. Bu şekilde dinden dö­nen kimseye mürted denir. Hz. Peygamber zamanından beri İslâm dünyasında az da olsa dinden dönme olayları meydana gelmiştir. Ancak bunlar gerek sayı gerek­se nitelik olarak hiçbir zaman İslâm'ın yaşamasına ve yayılmasına zarar verecek derecede problem oluşturmamıştır[272]. Allah'ın insanlığı aydınlatmak için yakmış olduğu meşale her geçen gün biraz daha güçlenerek dünyayı aydınlatmaya devam etmektedir. Bununla birlikte yüce Allah müminlerin dinden dönmeleri durumunda yerlerine yeni nesiller getireceğini ha­ber vermektedir. Âyette bunların vasıflan şöyle sıralanmıştır:

a)  Bunlar Allah'ın sevgili kullandır. Allah'ın kulunu sevmesinden maksat onun doğru yolu burmasını murat etmesi, ondan razı olması, itaat ve ibadetlerine bolca sevap vermesi, onu övmesi ve hayırlı işlerde başarılı kılmasıdır. Allah'ın sevgisine mazhar olan kimseler, O'nun yardımına, dolayısıyla başarıya ve kurtu­luşa namzettirler. Çalışma, ilerleme ve başarma hususunda Allah'ın yardımı daima onlarla beraberdir.

b) Bunlar Allah'ı severler. Allah sevgisi, O'nun yüceliğini ve nimetlerini dü­şünme neticesinde kişinin kalbinde meydana gelen bir duygudur. Bu duyguya sa­hip olanlar Allah'a karşı saygılıdırlar, O'nun emirlerini yerine getirip yasakların­dan sakınırlar. Allah yolunda ve din uğrunda gayret göstermekten, mallannı ve canlarını feda etmekten kaçınmazlar. Kur'ân-ı Kerîm'in insanlığı ulaştırmak iste­diği hedeflerin başmda onu Allah'ın birliği inancına ve Allah'ı her şeyden daha çok sevme duygusuna ulaştırmaktır. Nitekim Bakara sûresinin 165. âyetinde "İman edenler ise en çok Allah'ı severler" buyurularak bu hedefe işaret edilmek­tedir, İnsanla yaratıcısı arasındaki en yüksek İlişki, sevgi düzeyine ulaşan ilişkidir. Allah'ı her şeyden çok seven insan bütün ilişkilerini bu sevgiye, dolayısıyla Al­lah'ın iradesine göre düzenleyeceğinden onun bütün ilişkileri bilinçli ve iradeli olacaktır. İslâm düşüncesinde hakiki sevgi Allah sevgisidir. Çünkü kişinin asıl varlığının sebebi, mazhar olduğu iyilik ve ikramlann, maddî ve manevî nimetle­rin aslı O'dur. En iyi, en güzel olan O'dur. Bütün iyilikler, güzellikler O'ndan ge­lir, bu sebeple sevilmeye en çok lâyık olan O'dur[273].

c)  Müminlere karşı alçak gönüllü yani şefkatli, merhametli ve naziktirler. Onlara karşı kuvvete başvurmazlar; zekâ, yetenek, etki, servet ve diğer güçlerini müminlerin aleyhine baskı aracı olarak kullanmazlar.

d)  Kâfirlere karşı vakarlıdırlar, yani İslâm düşmanlanna karşı sert, dirençli ve tavizsizdirler; maddî menfaat karşılığında satın alınamayacak kadar üstün ka­raktere sahiptirler.

e)  Allah yolunda cihad ederler, yani Allah rızâsını kazanmak için hakkı ve adaleti gerçekleştirmeye gayret ederler; bu uğurda başlarına gelecek her türlü sı­kıntıya katlanırlar; mal ve canlarını Allah yolunda harcamaktan çekinmezler. Cİ-had, samimi müminlerin en önemli özelliklerinden ve ayıncı vasıflanndandır.

f) Hak uğrunda cihad ederken hiçbir kimsenin kınamasından korkmazlar; varlığına ve birliğine inandıkları Allah yolunda yürürler, O'nun hükümleriyle hük­mederler, karşıtlarının muhalefet, eleştiri, itiraz ve alaylarına aldırış etmezler. Çünkü bunlar yaptıklarına karşılık olarak insanlardan ne bir ödül ne de övgü bek­lerler; sadece hakkı gerçekleştirmek, bâtılı yek etmek, iyiliği ve güzelliği yaymak, kötülüğü ve çirkinliği önlemek, böylece Allah'ın nzâsını kazanmak için çaba har­carlar.

Bakara sûresinde ve burada dininden dönen kimselerden ve bu davranışın do­ğurduğu sonuçlardan söz edildiği halde ölüm cezası zikredilmemiştir. Böylesine büyük bir cezadan yeri geldiği halde söz edilmemiş olması, ölüm cezasının yalnız­ca dinden dönme günahının değil, müslümanlara karşı savaş durumuna geçme su­çunun karşılığı olduğu anlayışım desteklemektedir[274]

 

 

Meali

 

57. Ey iman edenler! Sizden önce kendilerine kitap verilenlerden dinini­zi alay ve eğlence konusu edinenleri ve kâfirleri dost edinmeyin. Eğer mümin-seniz Allah'tan korkun. 58. Namaza çağırdığınız zaman onu alay ve eğlence konusu yaparlar. Bu, onların aklını kullanmaz bir kavim olmalarındandır.

59. De ki: "Ey Ehl-i kitap! Biz yalnız Allah'a, bize indirilene ve daha önce in­dirilene iman ettiğimiz için mi bizden hoşlanmıyorsunuz? Oysa sizin çoğunuz yoldan çıkmış kimselersiniz." 60. De ki: "Allah katında yeri bundan daha kö­tü olanı size haber vereyim mi? Onlar, Allah'ın lanetlediği ve gazap ettiği, bîr kısmını maymunlara ve domuzlara çevirdiği, tâguta tapan kimselerdir, İşte bunlar, yeri daha kötü olanlar ve doğru yoldan daha fazla sapmış bulunan­lardır." 61. Size geldiklerinde "İman ettik" derler. Oysa onlar inkârla girmiş, inkârla çıkmışlardır. Allah onların neler gizlemiş olduklarım daha iyi bilir. 62. Onlardan birçoğunun günaha girmede, düşmanlık etmede ve haram ye­mede birbirleriyle yarıştıklarını görürsün. Yapmakta oldukları şey ne kötü­dür! 63. Bari din adamları ve âlimleri onları yalan söylemekten ve haram ye­mekten menetselerdi. Bu yaptıktan ne kötüdür![275]

 

Tefsiri

 

57. Yüce Allah 51. âyette müminlerin yahudi ve hıristiyanlarla samimi dost­luk kurup kaderlerini onlara teslim etmelerini yasaklamıştı. Burada İse özel olarak Eht-i kitap'tan sadece dini alay ve eğlence konusu yapan kimselerle genel olarak da bütün kâfirlerle veya -bir başka kıraate göre- bunlardan yalnız dinle alay eden­lerle böyle bir ilişki kurmalarını yasaklamaktadır. Âyetin iniş sebebi olarak bazı müslümanlann birtakım münafıklara karşı sevgi ve muhabbet duygularıyla mu­amele etmeleri gösterilmiştir[276]. Münafıklık -bir yönüyle- "dini eğlence ve oyuncak yerine koyma, onu âdi maksatlara alet etme" anlamına geldiği için burada özellikle bu şekilde hareket eden inkarcılara dikkat çekilmektedir. Âyetin iniş sebebi hususi olmakla birlikte hükmü umumi olup müs-lümanlara yöneltilen her türlü alay etme, küçümseme ve onları eğlence yerine koy­ma gibi kinci davranışları ve bu davranışların sahibi olan kâfirleri içermektedir.[277]

 

58. Bir önceki âyette mutlak olarak dini oyun ve eğlence yerine koyma söz konusu iken burada dinin özel bir hükmüyle yani ezanla veya namazla alay etme söz konusudur. Müslümanları namaza çağırmak maksadıyla ezan okunduğunda münafıklar ezanın sözlerini çarpıtarak, yahut eğlenceye alarak onunla veya na­mazla alay ediyorlardı. Ezanı veya namazı bu şekilde alay konusu yapmaları şüp­hesiz ki onlardaki düşünce kıtlığından, cehalet ve anlayışsızlıktan ileri geliyordu.

Bu âyet, "namaza çağırma" mânasında ezanın Kur'an'da yer aldığını göster­mektedir. Çağırmanın şekli ve sözleri ise sünnette belirlenmiştir.[278]

 

59. İslâm'ın Medine'de hızla yayıldığım gören Ehl-i kitap (yahudiler) müs-lümanlan kıskandığı için onlara karşı kin ve nefret besliyor, onları küçümsüyordu. Bu sebeple Allah âyet-i kerîmede Hz. Peygamber'e onların bu kin ve nefretlerinin

Kur'atı Yolu Türkçe Meal ve Tefsir sebebini sorması istenmektedir. Çünkü müslümanların Allah'a, Peygamber'e ve daha önce gelmiş olan kitaplara iman etmeleri bir suç ve kusur değildi! Peygam­berlerini tasdik edip kitaplarına iman ettikleri için Ehl-i kitabın miislümanlan tak­dir etmeleri gerekirken, aksine kıskandıklarından dolayı onlara karşı kin ve nefret hisleriyle davranıyorlardı. Âyetten anlaşıldığına göre Ehl-i kitabın müslümanlara karşı menfi tavırlarının iki sebebi vardır: Biri, müslümanlarm Hz. Muhammed ve Kur'an dahil peygamberlere ve onlara indirilmiş olan kitaplara iman etmeleridir. İkinci sebep ise Ehl-i kitabın çoğunun yoldan çıkmış kimseler olmalarıdır.[279]

 

60. Tâgut, hakkı tanımayıp azan ve sapan her kişiye ve her güce veya Al­lah'tan başka tanrı edinilen şeylere verilen addır. Azgın ve sapkın olması sebebiy­le şeytana da tâgut denilmiştir. Kur'ân-ı Kerîm'de tâgut kelimesi insanlar tarafın­dan ilâh edinilmiş bütün bâtıl tannlan; insanların Allah Teâlâ'ya isyan etmelerine sebep olan, görünür ve görünmez varlıkları; insanlık tarihi boyunca hakkı bâtıl, bâtılı hak gösterme gayretkeşliğini yansıtan, bütün küfür ve ilhâd faaliyetlerini ifa­de eden bir terim olarak kullanılır. Kur'ân-ı Kerîm'de -birinde cibt lafzıyla birlik­te olmak üzere- sekiz yerde geçen bu kelimenin, tevhid akidesinin insanlar tara­fından benimsenmesine engel olan insan, şeytan, kâhin ve sihirbazların hepsini; Allah Teâlâ dışında insanlarca mâbud edinilmiş bâtıl tanrıların tamamını, gerçek mabuda karşı kulluk görevlerini yerine getirmeyi engelleyen düşünce sistemlerini ve faktörleri İfade ettiği müfessirlerce kaydedilmiştir[280].

"Allah katında yeri bundan daha kötü olanı size haber vereyim mi?" sorusun-daki yeri kötü olanların nitelikleri âyetin devamında anlatılarak tanıtıldıkları hal­de kimlerin yerinden daha kötü olduğuna dair bilgi verilmemiştir. Bu konuda mü-fessirler farklı görüşler belirtmişlerse de bize göre âyetin bağlamına uygun olan şudur: 57-58. âyetlerde müminlerin dinini, ezan ve namazlarını küçümseyip alay ve eğlence konusu yaptıkları bildirilen kimselerin Allah katındaki yeri elbette kö­tüdür, cezalan da ağırdır. Fakat Allah katındaki yeri bunlardan daha kötü olanlar da vardır. Bunlar, Allah'ın lanetlediği, gazap ettiği, bir kısmını maymunlara ve do­muzlara çevirdiği, tâguta tapan kimselerdir.

Ayetteki "aralarından maymunlar ve domuzlar çıkardığı" ifadesinin gerçek bir dönüşmeye mi yoksa ahlâkî ve manevî bir değişim ve bozulmaya mı işaret et­tiği hususunda Kur'an'da herhangi bir açıklama yoktur. Müfessirlerin çoğunluğu­na göre Allah'ın buyruklarına uymayanlar gerçekten fiziksel bir dönüşüme uğratı­larak maymun veya domuz haline getirilmişlerdir. Ancak başta tabiînin meşhurla­rından Mücâhid olmak üzere bazı müfessirler bu tür ifadeleri, Allah'ın emir ve yasaklarını çiğneyen günahkâr kimselerin maraz kalacağı ahlâkî çöküntünün meca­zi bir anlatımı olarak yorumlamışlardır[281].

Âyette belirtilen cezaların kimlere verildiği açıkça ifade edilmemiş olmakla birlikte Kur'an'ın çeşitli yerlerinde İsrâiloğullan'nın bu tür cezalara çarptırıldığı bildirilmektedir. Yüce Allah İsrâiioğullan'na cumartesi (sebt) gününü kutsal tatil günü olarak ayırdığını bildirmiş ve bu günde çalışmalarını ebedî olarak yasakladı­ğını haber vermişti. Ancak onlar hileli yollarla Allah'ın emrini çiğnediler, bu se­beple Allah onlan lanetledi[282], onlara "Aşağılık maymunlar olun!" dedi[283] . "Allah'ın âyetlerini inkâra devam etmeleri ve peygamberleri öldür­meleri sebebiyle zillete, faknı zarurete mahkûm oldular, Allah'ın gazabına uğradı­lar"[284] .

Tefsirini yaptığımız âyetin bağlamı yahudilerle ilgili olduğuna göre âyette belirtilen diğer cezaların yanında -gerçek veya mecazî anlamda- "maymunlara ve domuzlara çevirme" cezası da büyük bir ihtimalle yine onlara verilmiştir. Yahudi­lerin, çeşitli dönemlerde hak dinden saparak putlara taptıkları da Kur'ân-ı Ke­rîm'de haber verilmiştir[285]. Şüphesiz Kur'an'ın bundan maksadı tarihî olayları anlatmak değil, yahudilerin bildiği ve kendi milletlerinin başından geçmiş olan olayları onlara hatırlatarak ders almala­rını sağlamaktır. Yahudiler vahiy aracılığıyla yani Tevrat'la aydınlatılmış oldukla­rı için Allah'ın buyruklarına aykırı davranmalarının mazereti kalmamış, sonuçta bu tür ağır cezalara çarptırılmışlardır. Âyetin ifade ettiği "Allah katında yeri daha kötü olanlar ve doğru yoldan daha fazla sapmış bulunanlar" bunlardır.[286]

 

61. Müslümanların dinleri ve namazlanyla alay eden yahudiler Hz. Peygam­ber'e karşı olan kin ve düşmanlıklarını gizli tutuyorlar, ona inanmadıkları halde inanmış görünerek meclisine gelip oturuyorlar, onu dinledikten sonra yine inan­mamış olarak çıkıp gidiyorlardı. Âyet, bunların "inandık" şeklindeki sözlerinde yalancı olduklarını, o katı kalplerine hiçbir şekilde İmanın girmediğini, Hz, Pey­gamber1 in yanına kâfir olarak girdikleri gibi kâfir olarak çıktıklarını, fakat gizle­diklerini sandıklan bu yalanlarını, hile ve tuzaklarım Allah'ın çok iyi bildiğini ha­ber vermektedir.[287]

 

62.  Yahudilerin -hepsi olmasa da- çoğunun müslümanlara karşı yalancılık, haksızlık, düşmanlık gibi menfi davranışlarda, günah işlemede, rüşvet ve benzeri yollarla haram yemede birbirleriyle yarıştıktan; bu yaptıklarının son derece çirkin davranışlar olduğu ifade edilmektedir. Yüce Allah, "... görürsün" hitabıyla bu tu­tumlarının herkes tarafından gözlemlenebilen bir durum olduğuna işaret etmektedir.[288]

 

63. Allah Teâlâ yahudilerin yaptıkları haksızlıklar karşısında sessiz kalıp on­ları uyarmayan, yalan söylemelerine ve haram yemelerine nzâ gösterip bunu en­gellemeyen eğitimcileri, din adamlarını ve âlimleri kınamakta, bu davranışın kö­tülüğünü haber vermektedir.

Alimlerin ve eğitimcilerin tutumu, halkın ahlâkının ve dininin bozulmasına sebep olduğu için esas sorumluluk bunların üzerindedir. Müfessirler Kur'an'da âlimleri uyaran en sert ifadenin bu âyette olduğu kanaatindedirler[289]

 

Meali

 

64. Yahudiler "Allah'ın eli bağlanmış!" dediler. Asıl kendi elleri bağlan­mıştır ve söyledikleri yüzünden lanetlenmişlerdir. Aksine O'nun iki eli de açıktır, dilediği gibi verir. Rabbinden sana indirilen, onlardan birçoğunun azgınlığını ve inkarcılığını kuşkusuz arttıracaktır. Onların arasına kıyamete kadar sürecek düşmanlık ve kin saldık. Ne zaman savaş ateşini tutuşturmuş-larsa Allah onu söndürmüştür. Onlar yeryüzünde bozgunculuk için çaba har­carlar; Allah ise bozguncuları sevmez.[290]

 

Tefsiri

 

64. Peygamberlerin gösterdiği aydınlık yoldan ayrılan ve Allah'ın nimetleri­ne nankörlük eden yahudiler asırlar boyu zillet ve mahrumiyet içinde yaşamışlar, millî kurtuluş ümitlerini yitirip itibarlarını kaybetmelerinden dolayı yas tutmaya başlamışlardı. Son peygamberin kendi İçlerinden çıkması ümidi de boşa çıkınca, içlerinden bazı küstahlar Allah'ı suçlamaya kalkıştılar.

Esasen Allah'a inanan ve ilâhî bir dinin mensubu olan yahudilerin dinlerin­de de Allah hakkında saygısızca sözler söylemek kabul edilebilir bir davranış değildir. "Allah'ın eli bağlanmış" sözünü haddini bilmeyen bazı yahudilerin söyle­yip yahudi toplumunda sokaktaki adamın da bunu cahilce tekrarlar hale gelmiş ol­ması yahut halkın kendisine itibar ettiği bir din adamı veya lider (rivayete göre Finhâs b. Âzûrâ) tarafından söylendiği için âyette bu sözün tüm topluluğa nispet edilmiş olması muhtemeldir[291].

Yahudilerin bu sözü söylemeleri daha çok şu iki sebeple açıklanır: a) Uğra­dıkları sıkıntı ve felâketler karşısında ümitlerinin kalmadığını, Allah'ın kendileri­ne karşı cimrileştiğini ve hazinelerini kapattığını ifade etmek; b) Müslümanlara zekâtın farz kılınması, "Kim Allah'a güzel bir borç verirse Allah da bunu kat kat fazlasıyla öder" (Bakara 2/245) mealindeki âyetle hayır yolunda harcama yapma­nın özendirilmesi ve yahudilerden diyet ödemelerine katılmalarının İstenmesi gibi dinî bildirim ve düzenlemelerin ulvî hedeflerini görmezden gelip bunları sırf men-faatçi bir bakışla eleştirmek ve müslümanlarla alay etmek.

Birinci sebebe göre "Allah'ın eli bağlanmış" ifadesiyle ne kastettiklerini de iki şekilde anlamak mümkündür: a) Allah'ın kudreti azalmış, sınırlı hale gelmiş­tir, her konuda dilediği gibi karar verip uygulayamaz, bizi egemenliğimize kavuş-turamaz, eski saltanatlı günlerimize döndüremez. Âyetin devamında yahudilerin bu sözüne reddiyede bulunulurken "Dilediği gibi verir" buyurulması da bu yoru­mu güçlendirmektedir, b) Allah'ın cömertliği sona ermiştir, artık cimri davran­maktadır[292].

Ayette yapılan bu tasvirle, yahudilerin inanç ve ahlâk düsturları topluluğa nispet edilerek ve herkesin anlayabileceği bir İfadeyle anlatılmış olmaktadır. Bu­rada değinilen karakteristik özellik, tarih boyunca yahudüerin Allah'ın kudreti hakkındaki felsefî yaklaşımlarıyla ve bunun sonucu olarak benimsedikleri ahlâkî ve iktisadî ilkelerle örtüşmektedir. Gerçekten, yahudi din adanılan Allah Te-âlâ'nın evreni yaratttıktan sonra artık istirahate çekildiği, egemenlik ve gücünü ya­rattıklarına (özellikle Mâide 5/İ8 âyetinde ifade edildiği üzere Allah'ın sevgili ve seçkin kullan olarak kendilerine) bıraktığı fikrinden hareketle, Allah'ın tam anla­mıyla "fail-i muhtar" (fiillerinde mutlak bir seçme iradesine sahip) olmadığı, ilâhî güç ve iradenin doğa kanunlarıyla sınırlı olup onlan asla asamayacağı anlayışına sapmışlar, bunun sonucu olarak yahudilerde Allah'ın dilediğine dilediği biçimde ihsanda bulunabileceği veya ceza verebileceği inancı zaafa uğramış, hem rahme­tinden ümit kesme hem de gazabından çekinmeme çizgisine kaymışlar, bu da on­lan iktisat alanında aşın tutumluluğa, ahlâkî davranış olarak da cimriliğe ve yok­sullara yardımı ödev saymamaya yöneltmiştir (Elmahlı, III, 1728-1729).

Arap dilinde de cömertlik ve cimrilik tutumlarının anlatımında "el" mânasına gelen yed kelimesinden yararlanılmakla beraber, âyette geçen "bağlanmış" an­lamındaki "mağlûle" kelimesiyle birlikte Türkçe'deki "eli sıkı" deyimine karşılık gelen bir deyim halinde kullanıldığı görülmez. Ancak bu iki kelimenin birlikte yer aldığı başka bir âyetten[293] bu mâna açıkça anlaşıldığından yukarıdaki cümle "Allah'ın eli sıkıdır" veya "Allah cimridir" şeklinde tercüme edilebilir[294]. Fakat onların bu sözüne "Aksine O'nun eli açıktır" şeklinde değil, "Aksine O'nun iki eli de açıktır" buyurularak karşılık verilmiş olmasıyla Allah'ın her türlü noksanlıktan münezzeh olduğunu belirtme­nin amaçlandığı düşünülebilir. Bu sebeple, mealinde, birinci mânayı da kapsama­sı için, söz konusu cümle bir deyim olarak değil sözlük anlamına göre tercüme edilmiştir. Bazı müfessirlere göre ise, burada "Aksine O'nun iki eli de açıktır" bu-yurulması, Allah'ın cömertliğine sınır olmadığını ve hiçbir şekilde O'na cimrilik izafe edilemeyeceğini veya nimetlerinin sayısız ve sınırsız olduğunu belirtmek içindir[295].

Âyetin "Asıl kendi elleri bağlanmıştır ve söyledikleri yüzünden lanetlenmiş­lerdir" diye çevrilen kısmı "Söyledikleri yüzünden kendi elleri bağlanmıştır ve la­netlenmişlerdir" şeklinde de tercüme edilebilir. Yine bu cümleleri veya sonuncu­sunu "elleri bağlanasıca ve lanet olasıca" şeklinde beddua olarak anlamak müm­kün olduğu gibi, haber ifadesi olarak yorumlamak da mümkündür[296]. İkinci ihtimale göre, asıl bu sözü söyleyenlerin yüce Allah'ın bunca nimet ve İkramı ve evrendeki mutlak gücü kar­şısında kendi cimriliklerine ve acizliklerine bakmaları gerekir.

Burada -yahudilerden bir örnek verilerek- kullanılan sert ifadenin, Allah hak­kında saygısızca sözler söyleyen herkesi kapsayan genel bir uyan olduğu dikkat­ten kaçırılmamalıdır. Nitekim insanın darlık ve sıkıntıya düştüğü zamanlarda Ce-nâb-ı Allah'ı kendisine karşı yükümlülükleri olan bir varlık olarak düşünmesi Kur'an'ın başka âyetlerinde soyut bir anlatım üslûbu içinde eleştirilmiş ve kendi konumu üzerinde daha dikkatli düşünmeye davet edilmiştir[297].

Kur'an'ın yahudiler hakkında verdiği bu tür bilgiler karşısında Hz. Muhammed'in Allah'tan vahiy aldığını kabul etmeleri gerekirken, aksine Resûlullah'a İn­dirilene inanmadıkları için bu durum onların taşkınlıklarını arttırmış, insanlığın mutluluğu için ortak adımlar atmak yerine bitmez tükenmez çekişmelerin içine düşmüşlerdir. Âyet bu sûrenin 13-14. âyetleriyle birlikte değerlendirildiğinde, ya-hudilerin ve hıristiyanlann dinî görünümlü çekişmelerin acılarına mâruz kalmala­rının, Allah'a verdikleri sözü tutmamalarından ve O'ndan gelen uyanları ve tâlimatı kabul etmemekte direnmelerinden kaynaklandığı anlaşılmaktadır. Yine âyet­ten anlaşıldığına göre gerçekleri bildikleri halde dini bir uzlaşma vesilesi olarak değil egolarının tatmin aracı olarak görmeye devam ettikleri sürece bu çekişmeler de sürüp gidecektir. Kuşkusuz bu örneklendirme ve uyarıdan müslümanlann da sonuçlar çıkarmaları gerekmektedir.

Âyetin mealinde geçen "Savaş ateşini tutuşturma" ifadesini sadece sıcak ça­tışma olarak anlamak doğru olmaz. Çünkü âyette kıtal kelimesi dep, soğuk savaş da dahil olmak üzere her türlü savaşı kapsayan harp kelimesi kullanılmıştır[298]. Diğer yandan, ifadenin bağlamı göz önüne alındığında burada dinî ihtilâfları ön plana çıkaran çekişmelerin kastedildiği de söylenebilir. Âyetten anlaşıldığına göre, asırlar boyunca yahudilerin bozguncu kesimince sergilenen bağnaz tutumlar ve savaş duygularının harekete geçirilmesi için ortaya konan ça­balar beklenen sonuçlan vermemişse bunu ilâhî bir lütuf olarak görmek gerekir.[299]

 

Meali

 

65. Şayet Ehli kitap iman edip günahtan sakınma çabası göstermiş olsa­lardı, kuşkusuz biz de kötülüklerini yüzlerine vurmaz ve onları nimeti bol cennetlere koyardık. 66. Şayet onlar Tevrat'ı, İncil'i ve rableri tarafından on­lara indirileni doğru dürüst uygulamış olsalardı göğün ve yerin türlü türlü ni­metlerinden yararlanırlardı. İçlerinde aşırılığa kaçmayan bir zümre var; çoklarının yaptıkları işler de pek kötüdür.[300]

 

Tefsiri

 

65-66. Ehl-i kitabın kendilerini karanlıktan kurtarıp aydınlığa çıkaran ilâhî bildirimlerin ve ihsan edilen dünya nimetlerinin kadrini bilemedikleri, böylece kendi elleriyle dünya ve âhiret mutluluğunu heder ettikleri, bununla birlikte içle­rinde doğruyu arayan, davranışlarında taşkınlıktan kaçınan bir grubun da bulundu­ğu haber verilmektedir[301].

65. âyette bir taraftan kötülüklerin bağışlanmasından yani günahkâr kişinin mahcup dununa düşürülmekten kurtarılması ve cezasının kaldırılmasından, diğer taraftan da nimetlerle dolu cennetlere kavuşturulmaktan söz edilerek âhiret mutlu­luğunun iki yönünün bulunduğu hatırlatılmaktadır.

66. âyetin "Göğün ve yerin türlü türlü nimetlerinden yararlanırlardı" şeklin­de mâna verdiğimiz kısmının lafzı karşılığı şöyledir: "Hem üstlerinden hem de ayaklarının altından yerlerdi." Burada geçen "üst" anlamındaki fevk ve "alt" anla­mındaki taht kelimelerinin, sağlanan rızık yollarının ne kadar çok ve çeşitli oldu­ğunu belirtme amacıyla kullanıldığı anlaşılmaktadır[302]. Buna göre âyette, dünya nimetlerinin de ilk bakışta çevrede görünenlerle sınırlı olmadığına dikkat çekilip insanların yerin üstündekilerinin yanı sıra yer altı servetlerini ve uzayın zenginliklerini araştırmaları için geniş ufuklar açılmaktadır. Bununla bera­ber, âyetin bu kısmına başka yorumlar da getirilmiştir. Bunlardan birine göre, "üst­lerinden" ifadesi, kulların kendi çabaları dışında Allah Teâlâ'ntn lütfedeceği ni­metleri, "ayaklarının altından" ifadesi ise insanın çalışıp çabalamasıyla elde ede­ceği imkânları belirtmektedir. Diğer bir tefsire göre bunlardan birincisi toplumsal üretimden devlet eliyle pay almaya, ikincisi bireysel girişim ve üretimle elde edi­lecek imkânlara işaret etmektedir (Elmaklı, III, 1735).

Tevrat'ta da yahudilere Allah'ın buyruklarını yerine getirip yasaklarından kaçınmaları halinde Allah Teâlâ'nın onları bütün milletlerden üstün kılacağı ve ni­metlerle bezeyeceğî vaad edilmişti[303]. Buna göre âyetin, onların bu vaadin kıymetini bilemediklerine dikkat çektiği söylenebi­lir.

Âyette Tevrat ve İncil'i ve rableri tarafından diğer indirilenleri doğru dürüst uygulamış olma şartına bağlı olarak çeşitli nzıklardan bol bol yararlanıp refah İçinde yaşama imkânından söz edildiğini dikkate alan bazı müfessirler, Ehl-İ kita­bın ve özellikle yahudilerin tarihte çektikleri büyük mahrumiyet ve sıkıntıların bu şartın icaplarını yerine getirmemelerinden kaynaklandığı yorumunu yapmışlardır. Aynı anlayıştan hareketle, günümüzde dünyanın en müreffeh toplumları arasında EM-i kitap mensuplarının bulunduğu göz önüne getirilirse, bu durumu, söz konu­su toplumların bir mensubiyet açıklamasında bulunmasalar bile, fiilen, dünya ha­yatında ve refah toplumuna ulaşma amacında başarılı olabilmek için gerekli bulu­nan ilâhî-tabii kural ve yasalara uygun bir hayat düzeni geliştirme çabası içinde ol­malarına bağlamak mümkündür. Burada dikkat edilmesi gereken bîr husus şudur: Dinin icaplarına uymuş olmanın göstergesi, bazı dinî ayrıntıları ön plana çıkarmak değil her şeyden önce dinîn insan hayatındaki yerini ve önemini idrak etmektir.

 Hiinvasinin din oleusu karşısında başarılı bir tavır sergileme yolunda ciddi mesafeler almış olmasının temelinde bu anlayışın bulunduğu gözlenmektedir. Gerçekten, bu tavır bazı seremonilere ve sembolik düzenlemelere özgüymüş gibi görünse de, bu tezahürler dine bakışla ilgili ilkeyi yansıtması açısından çok önem­lidir. Zira bunun vazgeçilmez sonucu, dinin yükselen değerler arasındaki yerini al­ması, dine saygı sınırının ihlâline sıcak bakılmaması, dinî araştırmalara önem ve­rilmesi, dinlerin ortak ilkelerinden yararlanılması ve vahyin yol göstericiliğine her zaman ihtiyaç bulunduğunun kabullenilmesi olmaktadır.

Esasen bağışlanma ve ödüllendirilme için iman, yeterli ve başlı başına bir se­beptir. Fakat Allah katında değer taşıyan iman sadece inanma sözcüklerini söyle­mekten ibaret olmayıp asıl önemli olan gönülden teslimiyettir. Bunun da olabildi­ğince davranışlarla pekiştirilmesi gerekir. Bundan Ötürü imanın hemen ardından "Günahtan sabrıma çabası göstermiş olsalardı" buyurulmuştur[304]. Buna göre, tek başına imandan söz eden âyet ve hadislerde, kuru kuruya iman söz­cüklerini söylemenin değil, burada belirtildiği tarzda bir inancın yani sahibini üze­rine titrercesine koruma çabasına iten, gerektiğinde uğrunda mahrumiyetlere ve yorgunluklara katlanmaktan haz duyulan bir teslimiyetin kastedilmiş olduğuna dikkat edilmelidir.

66. âyetin "ve rableri tarafından onlara indirileni" diye tercüme edilen kısmı­nı, Hz. Mûsâ ve Hz, îsâ dışındaki peygamberlere verilen ilâhî kitaplar ve sahîfe-ler şeklinde yorumlayanlar vardır. Bazı müfessirler ise bununla özel olarak Kur'an'ın kastedildiği kanaatindedirler. Âyetteki sıralama ve sahîfelerin elde bu­lunmadığı dikkate alındığında bu son görüşün daha isabetli olduğu düşünülebilir. Yine bu âyetin, "Doğru dürüst uygulamış olsalardı" seklinde çevirilen kısmı için yapılan yorumlan "İlâhî kitabı hiçbir değişikliğe uğratmadan hep göz önünde tut­salar ve onun içeriğine gerektiği gibi uysalardı" şeklinde özetlemek mümkündür.

Taberî "Ehl-İ kitap, farklılıklar taşıyan ve aralarında nesih (yürürlükten kal­dırma) ilişkisi bulunan Tevrat, İncil ve Hz. Muhammed'e indirileni bir arada nasıl uygulayabilirler?" şeklinde hatıra gelebilecek soruyu şöyle cevaplar: Bunlar ara­sında bazı hüküm farklılıkları bulunsa bile, hepsi Allah'ın elçilerine iman etmeyi ve onların Allah katından getirdiğini yürekten onaylamayı emretme noktasında birleşmektedirler. Tevrat, İncil ve Hz. Muhammed'e indirileni birlikte uygulama­larından maksat ise, bunların içeriklerini (Allah katından olduğunu) yürekten ka­bul etmek, hepsinin birleştiği hükümleri uygulamak, farklı hükümler bakımından da kendisine uymanın farz kılındığı dönemle sınırlı olarak her birine göre amel et­mektir[305].

Âyette Ehl-i kitap'tan bir grubun sıfatı olarak kullanılan mukteside kelimesinin masdan iktisâd'dır. Sözlükte İktisâd "mutedil davranma, orta yolu tutma" gibi anlamlara gelir. Gerek tarihte gerekse günümüzde başta inanç konusunda ol­mak üzere Ehl-i kitap İçinde farklı anlayış ve tutuma sahip kişilerin ve fırkaların yer aldığı, bunlar arasında meselâ Hz. îsâ'nm rab değil sadece Allah'ın elçisi ol­duğuna inananların, hatta Hz. Muhammed'İn peygamber olduğunu kabul edenle­rin bulunduğu bir gerçektir. Kanaatimizce âyette bu gerçeğe değinilmekte ve bü­tün Ehl-i kitap mensuplarının aynı kefeye konamayacağına dikkat çekilmektedir. Ehl-i kitap'tan davranışlarında itidalden ayrılmayan ve bîr düşünceyi yargılarken insafı elden bırakmayanların Kur'ân-ı Kerîm'de böyle olumlu bir biçimde anılma­ları, müstümanlan başka inanç çevreleriyle diyalog imkânlarını araştırmaya yö­neltmekte ve kendilerinin de davranışlarında itidali esas almaları gerektiğini hatır­latmaktadır. Gerçekten, önüne konan delilleri bağnazlık göstermeden değerlendir­meye alabilen kişinin doğruyu yakalayabilme ihtimali oldukça yüksektir. Fakat ne yazık ki âyetin sonunda belirtildiği üzere Ehl-i kitap mensuplarının çoğu bu şekil­de davranmamaktadır. Bunun sonucunda da tarih sayfalan arasında Haçlı seferle­ri gibi insanlık için yüz kızartıcı tablolar oluşabilmiştir. Çağımızda ise Batı dünya­sı, evrensel değerler denen ve çoğu ilâhî dinlerin ortak ilkeleri olup İslâm tebliği ile kemal noktasına ulaşmış ve müslümanlarca asırlar boyu hayata geçirilmiş olan değerlere yönelmiştir. Bu düşünceyi hayata geçirmeye çalışan insaf sahibi bir ke­simin bu tablolardan mahcubiyet duyduklarını ifade etme ihtiyacını bile hissettiği görülmektedir. Bununla birlikte kritik durumlarda, yahudi ve hıristİyanlardan birçoğunun bağnazlıklarından sıyrılamadıkları ortaya çıkmaktadır.[306]

 

Meali

 

67. Ey Peygamber! Rabbinden sana indirileni tebliğ et! Eğer bunu yap­mazsan O'nun mesajını iletmemiş olursun. Allah seni insanlardan koruya­caktır. Şüphe yok İd Allah kâfirler topluluğunu hidayete erdirmez.[307]

 

Tefsiri

 

67. Yüce Allah, Eht-i kitap içinde dinî bildirimler karşısında aklıselime göre hareket edenler bulunmakla beraber çoklarının tutumunun kötü olduğunu belirttik­ten sonra, ilâhî mesajı iletme görevinin muhatapların tutum ve davranışlarına göre smırlandtrıtamayacağınt bildirmekte ve Hz. Peygamber'den elçilik vazifesini tam olarak yerine getirmesini istemektedir.

"Eğer bunu (tebliğ işini) yapmazsan O'nun mesajını iletmemiş olursun" şek­linde tercüme edilen cümlede yer alan olumsuz şartla, bunun sonucunun aynı içe­rikte olduğunu dikkate alan müfessirler, bununla ne anlatılmak istendiği üzerinde durmuşlardır. Çoğunluğa göre burada anlatılmak istenen şudur: "Eğer ilâhî mesa­jın bir kısmını dahi tebliğ etmezsen onu hiç tebliğ etmemiş sayılırsın." Bu yorumu zayıf bulan Râzî'ye göre, burada maksat, bu görevi yerine getirmemenin ne kadar ağır bir sonucu olduğunu vurgulamaktır; bu sebeple, bizatihi onu ifa etmemiş ol­mak tebliğ görevini terketmenin en büyük müeyyidesi olarak gösterilmiştir[308]. Önceki cümlenin ve 64. âyetin ışığında değerlendirerek bu cümleyi şöyle anlamak mümkündür: İlâhî mesajı tebliğ ettiğin İnsanlardan, özellikle Ehl-i ki-tap'tan çok olumsuz ve şiddetli tepkiler alacak olsan bile tebliğ görevini yerine ge­tirmede asla çekingenlik ve tereddüt gösterme, onların oyunlarına ve tuzaklarına aldırış etme. Allah seni kötülerden koruyacak ve asıl hüsrana uğrayanlar inkârda direnenler olacaktır[309].

Hz. Peygamber'in hayatı incelendiğinde, tebliğ konusunda çok titiz davran­dığı, kendisine gelen vahyi hiç geciktirmeksizin sahabeye bildirdiği görülür. Saha­be de bu konuda üstlendikleri önemli görevin bilincinde olmuşlar ve Kur'an'ı ken­dilerine bildirildiği şekilde, hiçbir değişiklik, eksiltme ve ilâve yapmaksızın son­raki nesillere ulaştırabilmek için büyük bir çaba harcamışlardır. Bu samimî ve cid­di çaba sayesinde, işin başında belirlenen ilke ve yöntemlere bağlı kalınarak yazı­lı belgelerdeki bilgilerle hafızalara nakşedilmiş olanların karşılaştırılması yoluyla tarihte o güne kadar emsali görülmemiş bir dokümantasyon çalışması gerçekleşti­rilmiş, Resûlullah'ın emaneti aslına uygun biçimde ümmete ulaştırılmıştır[310].

Esasen bu âyet, İnsanlara tebliğ edilmek üzere kendisine vahyedilen bazı bil­gileri saklamasının Hz. Peygamber'den asla beklenemeyeceğini ifade etmiş ol­maktadır. Dolayısıyla bazı Şiîler'in, Kur'an'ın Hz. Ebû Bekir'in emriyle toplanıp Hz. Osman'ın girişimiyle çoğaltılan mushaftakilerden ibaret olmayıp önemli bir kısmının Resûlullah tarafından Hz. Ali'ye özel olarak bildirildiği, sonra onun ev­lâtlarına intikal ettiği ve halen -bazılarınca Mehdi el-Muntazar ve Vasî lakabıyla anılan- Ma'sûm İmam nezdinde mahfuz bulunduğu yönündeki İddialarını açıkça çürütmektedir. Hz. Peygamber'in, bazı kimselere, yaptıkları görev gereği, halin icabı olarak veya kendilerine duyduğu özel sevgi sebebiyle Kur'an dışında bazı özel bilgiler vermiş olması ise bu konunun çerçevesi dışındadır[311]. M. Reşîd Rızâ özellikle Bâtınîler'İn ve Kur'an'a tasavvuf perdesi altın­da kişisel arzularına göre mâna vermeye çalışanların bu âyeti kendilerine dayanak yapmalarını geniş bir biçimde eleştirir[312].

Tebliğ buyruğunun vurgulanması, İlâhî mesajın ilgili olan herkese ve sürek­li biçimde duyurulması gerektiğini de ifade eder. Hz. Muhammed'in bu konuda da canlı bir örnek ortaya koymuş olduğunu dikkatten kaçırmayan nıüslümanlar, İs­lâm'ın öğretilerini ulaşabildikleri her yere kesintisiz biçimde iletebilme çabası içinde olmuşlardır[313]. Bir süreden beri meselâ Hıristiyanlığın tanıtılması gayretlerine oranla müslümanların bu alan­daki çalışmalarının cılız kaldığı ise acı bir gerçektir[314].

"Allah seni insanlardan koruyacaktır" mealindeki cümle açıklanırken tefsir­lerde birçok olay anlatılır. Ne var ki bunların gerçekliği konusunda eleştiriye açık noktalar bulunmaktadır. Bunlara değinen Derveze'nin belirttiği gibi önemli olan âyetteki asıl amaçtır, bu da Hz. Peygamber'in kalbine güven aşılayıp maneviyatı­nı yükseltmek ve zorluklara karşı direnme gücünü pekiştirmektir[315]

 

Meali

 

68. De ki: "Ey Ehi-i kitap! Siz Tevrat'ı, İncil'i ve rabbinizden sîze indi­rileni doğru dürüst uygulamadıkça tuttuğunuz yol yol değildir." Rabbinden sana indirilen, onlardan birçoğunun azgınlığını ve inkarcılığını kuşkusuz art­tıracaktır. Kâfirler topluluğu yüzünden üzülme. 69. İman edenler, yahudiler,

Sâbiîler ve hıristiyanlar, (bunlardan) Allah'a re âhiret gününe inanıp iyi işler yapanlara korku yoktur ve onlar üzülecek de değillerdir. 70. Ândolsun biz İs-râiloğullan'ndan kesin söz almış ve onlara peygamberler göndermiştik. Ne zaman bir peygamber onlara nefislerinin hoşlanmadığı bir şey getirdiyse, bir kısmına yalancı dediler, bir kısmını da öldürdüler. 71. Başlarına bir felâketin gelmeyeceğini sanıp kör ve sağu* kesildiler. Sonra Allah tövbelerini kabul bu­yurdu. Sonra içlerinden birçoğu yine görmezden ve durmazdan geldiler. Al­lah onlarm yapmakta olduklarını görmektedir.[316]

 

Tefsiri

 

68. Ehl-İ kitaba, aynı kaynaktan gelmeleri itibariyle bütün ilâhî bildirimlere aynı saygıyı göstermedikleri sürece tutarlı bir yol izlememiş olacakları ve sağlam bîr temele sahip olamayacakları hatırlatılmaktadır. Tevrat ve İncil'in asıllarının korunamadığı, dolayısıyla Ehl-i kitabın bu hitap esnasında onları tam olarak uygu­lamalarının mümkün olmadığı dikkate alınırsa, burada muhatapların son peygam­ber Hz. Muhammed'in bildirdiklerine ihtiyaçlarının bulunmadığı iddiaları çürütül­müş ve Kur' an' a başvurma dışında alternatiflerinin bulunmadığına dikkat çekilmiş olmaktadır. Zira Allah katından geldiği hususunda hiçbir kuşkuya mahal bırakma­yan Kur'an, bir taraftan Tevrat ve İncil'i (orijinal halindeki içeriğini) onayladığı­nı diğer taraftan da Ehl-İ kitabın bu kutsal kitapları tahrif ettiğini haber vererek, kendilerinin de çok iyi bildiği bir olgudan hareketle kendi hakemliğine başvurma­nın kaçınılmazlığını ortaya koymaktadır[317]

 

69. Burada anılan yahudi, Sâbiî ve hıristiyanlardan maksadın kimler olduğu ve verilen müjdenin kapsamı Bakara sûresinde açıklanmıştır[318]

 

70. İsrâİloğulları'ndan, Allah'tan başka tanrı edinmeme, ana-babaya hürmet etme, cana kıymama ve hırsızlık yapmama gibi konularda "mîsak" (kesin söz) alınmı ştı[319].

İsrâiloğullan'nın, işlerine gelmeyen ve çıkarlarıyla çelişen hükümler getiren peygamberlerin pek çoğunu ya yalancılıkla itham ettiklerine veya onları öldürdük­lerine Kur'ân-ı Kerîm'in birçok âyetinde değinilmiştir[320]

 

71. Açık hakikatler gözlerinin önüne serilmişken bunları görmezden ve duymazdan gelen İsrâiloğullan hiçbir sınava tâbi tutulmayacaklarını ve başlarına hiç­bir felâketin gelmeyeceğini sanmışlardı. Âyette onların bu tutumunun tövbelerinin kabulünden sonra da birçoklarınca tekrar edildiği belirtilmiş, fakat bunların zama­nı hakkında bilgi verilmemiştir. Bir yoruma göre birincisiyle yahudilerin Hz. Ze-keriyyâ, Yahya ve îsâ zamanındaki tutumları, ikincisiyle Hz. Muhammed'in teb­liğine karşı sergiledikleri tavır kastedilmiştir. Başka bir yoruma göre her ikisi Hz. Mûsâ zamanında olmuştur: Birinci kör ve sağır kesilmelerinden maksat buzağıyı tanrı edinmeleri, İkincisinden maksat ise Allah'ı açıkça görme talebinde bulunma­larıdır. Bazı müfessirkr ise burada İsrâ sûresinin 4-7. âyetlerinde sözü edilen kö­tülüklerine ve bu yüzden başlarına gelen iki büyük felâkete işaret edildiği kana-atindedirler[321].

Âyetin son cümlesindeki "yapmakta olduklarını" seklinde çevirilen kısmına müfessİrlerin çoğunluğunca "yapmış olduklarım" şeklinde geçmiş zaman anlamı verilmesini isabetli bulmayan Reşîd Rızâ buradaki inceliği şöyle açıkJar: Burada kastedilen, yahudilerin son peygambere kurdukları tuzaklar ve nefislerinin buyru­ğuna uymalarının onları bir defa daha kör ve sağır hale getirmiş olduğu, böylece önceki peygamberlerin Hz. Muharnmed hakkında belirttikleri üstün nitelikleri, onun getirdiği hidayet ışığını görmez ve onun anlattığı açık kanıtlan duymaz hale geldikleridir. Yüce Allah önce onların geçmişteki fiillerine dair somut bir anlatım­da bulunarak hâlihazırda onlar ve onlar gibi davrananların eylemleri için bir ör­nekleme yapmıştır[322]

 

Meali

 

72. "Allah, Meryem oğlu Mesih'in kendisidir" diyenler, hiç şüphesiz ha­kikati inkâr etmişlerdir. Oysa Mesîh, "Ey İsrâiloğulları! Benim de rabbim si­zin de rabbiniz olan Allah'a kulluk edin" demişti. Bilinmeli ki her kim Al­lah'a ortak koşarsa Allah ona cennet yüzü göstermeyecek ve onun varacağı yer cehennem olacaktır. Zâlimlerin yardımcıları da olmayacaktır. 73, Andol-sun ki "Allah üçün üçüncüsüdür" diyenler de kâfir olmuşlardır. Halbuki bir tek Tanrı'nın dışında hiçbir ilâh yoktur. Şayet bu dediklerinden vazgeçmez­lerse kâfir olanları elem verici bir azaba çarptırılacaklardır. 74. Hâlâ Allah'a tövbe edip O'nun bağışlamasını dilemeyecekler mi? Allah çok bağışlayandır, çok merhametlidir, 75. Meryem oğlu Mesîh sadece bir peygamberdir. Ondan önce de peygamberler gelip geçmiştir. Onun annesi dürüst ve inançlı bir ka­dındır. İkisi de yiyip içen birer insandı. Yemek yerlerdi. Bak, âyetleri onlara nasıl açıklıyoruz, sonra bak nasıl saptırılıyorlar! 76. De ki: "Allah'ı bırakıp da size zarar da veremeyen yarar da sağlayamayan varlıklara mı kulluk edi­yorsunuz! Allah her şeyi işiten ve bilendir." 77. De ki: "Ey Ehl-i kitap! Hak­kın sınırlarını aşarak dininizde aşırılığa gitmeyin. Daha önce kendileri saptı­ğı gibi birçoklarını da saptıran ve yolun doğrusundan uzaklaşan bir toplulu­ğun keyfî istek ve arzularına uymayın."[323]

 

Tefsiri

 

72-76. Asırlar boyunca Hıristiyanlık âlemini meşgul etmiş ve kilise tarafın­dan olabildiğince karmaşık hale getirilmiş olan Hz. Meryem'in ve Hz. îsâ'nın ma­hiyeti meselesine Kur'an herkesin anlayabileceği bir üslûpla açık ve kesin bir ce­vap getirmektedir: Meryem oğlu îsâ Mesîh sadece bir peygamberdir; annesi de dü­rüst, İnançlı ve namuslu bir insandır; her ikisi yiyip içerlerdi, yani beşer dışında düşünülmemesi gereken varlıklardı. Oysa hıristiyan din adamlarınca günümüzde de canlı tutulmaya çalışılan anlayış, -aşağıda açıklanacağı üzere- Hz. îsâ'nm bili-negelen anlamda bir peygamber olmadığı, peygamberliğin yanı sıra Tanrı inancı­nın bir öğesini oluşturacak ölçüde insan üstü bir varlık (rab) olduğu yönündedir.

Hz. îsâ'mn erken dönemlerden itibaren Tann'nın enkarnasyonu olarak kabul edilmesi, onun insanî özelliğinin mi yoksa ilâhî özelliğinin mi ağır bastığı tartış­masını gündeme getirmiş, bu tartışmalar sonucunda başlıca üç eğilim belirginleş­miştir: a) Günümüz hıristiyan dünyasında büyük çoğunluğun savunduğu îsâ'da hem insanlık hem de ilâhlık unsurlarının eşit oranda bulunduğu fikri (dyothele-tism), b) isa'da bulunan insanlık unsurunun ilâhlık unsurunun içinde erimiş oldu­ğu ve bundan dolayı îsâ'daki tek unsurun ilâhlık olduğu yönündeki monofızit gö­rüş (monothelitism), c) "Subordionîstler" diye adlandırılabilecek grupların kabul ettiği îsâ'da ilâhlık unsurunun bulunmadığı ve yanlızca insanlık unsurunun bulun­duğu fikri[324].

"Üçün üçüncüsü" ifadesîndeki "üç"ten maksadın ne olduğu hususunda iki farklı görüş ortaya konmuştur. Bunlardan birincisine göre "üç"ten maksat Allah Te-âlâ, Hz. Meryem ve Hz. îsâ'dır. Bu yorumu yapanlar yine bu sûrenin "Ey Meryem oğlu îsâ! İnsanlara, sen mi 'Allah'ın dışında beni ve annemi birer tanrı kabut edin' dedin?" mealindeki 116. âyetine dayanırlar. Diğer yoruma göre ise burada "üç"ten maksat, "ekanîm-i selâse" yani Baba, Oğul ve Rûhulkudüs'tür[325].

Burada Hz. Meryem'in de bir insan olduğuna vurgu yapılması, Hıristiyan­lık'ta insan üstü varlık anlayışının Hz. îsâ ile sınırlı tutulmadığını gösterdiği gibî, yukarıda meâti verilen 116. âyet ona tanrıça muamelesi yapanların bulunduğuna işaret etmektedir. Tarihî bilgiler de, Arabistan'da Collyridienler diye anılan ve Hz. Meryem'e tanrıça gibi tazimde bulunup tatlı yiyecekler sunan kadınlardan müte­şekkil sapık bîr hıristiyan grubun yaşamış olduğu yönündedir[326]. Ancak Kur'an'ın çok mevziî kalmış bu tür bir sapık eğilime işaret etmekteki asıl amacı, Hıristiyanlık'ta genel kabul gören Hz. Mer­yem anlayışını mahkûm etmek ve son tahlilde bu anlayışın da onu tanrılaştırmak­tan pek farklı olmadığını belirtmek olabilir. Gerçekten Hz. Meryem'i "theotokos" (tanrı taşıyan) değil, anthropotokos (insan taşıyan) olarak nitelendiren İstanbul Patriği Nestorius'un bu tezi 431 tarihli Efes Konsili'nde reddedilip ona "tanrının anası" (theotokos, mater dei) lakabının verilmesi, putperest dinlerdeki büyük tan-nça-ana tanrıça (Magna Mater), müennes (dişi) elemana ihtiram âdetlerinin yeni­den gelişmesine zemin hazırlamıştır. Bu karardan sonra yapılan resim ve heykel­lerde bile bu bellidir. Öte yandan, Protestanlar'in Katolik kilisesine yönelttikleri it­hamlardan biri de kilisenin Meryem'i tanrılığa (bazılarınca, üçleme içine) yükselttiği şeklindeki suçlamadır[327].

72. âyetin "Bilinmeli ki her kim Allah'a ortak koşarsa Allah ona cennet yü­zü göstermeyecek ve onun varacağı yer cehennem olacaktır. Zalimlerin yardımcı­ları da olmayacaktır" şeklinde çevrilen kısmını ve başka delilleri dikkate alan Ehl-i sünnet âlimleri, mümin olup da günah işleyen kişinin (fâsık) çekeceği aza­bın ebedî olmayacağı sonucuna ulaşmışlardır. Ayetin belirtilen kısmından bu so­nucun çıkarılışı şöyle bir anlayışa dayanmaktadır: Müşrikler İçin öngörülen bu ağır akıbetin, yani cennet yüzü görememenin günahkâr müminler için de söz ko­nusu olduğu düşünülecek olursa, Allah'a ortak koşma (şirk) için bu denli tehditte bulunulması anlamlı olmaz[328].

Cenâb-ı Allah Ehl-i kitabı bir defa daha bu büyük yanlıştan vazgeçmeye, kendisinin engin af ve mağfiretine sığınmaya davet etmekte, sapıklıkta ısrar etme­lerinin acı akıbetini haber vermekte, dinde aşırılığa kaçmaktan sakınmaya, sapan ve başkalarının da sapmasına yol açan kişiler tarafından dinin bir sömürü aracı ya­pılmasına fırsat vermemeye çağırmaktadır. Bazı müfessirler 77. âyetteki "dininiz­de" diye çevirilen ifadenin "olması gereken anlamıyla dininizde" şeklinde anlaşıl­ması gerektiğine de dikkat çekmişlerdir[329]

 

Meali

 

78. İsrâiloğulları'ndan kâfir olanlar, Dâvûd ve Meryem oğlu îsâ diliyle lanetlenmişlerdir. Çünkü onlar isyan etmişlerdi ve sının aşıyorlardı. 79. İşle­dikleri kötülükten birbirlerini vazgeçirmeye çalışmıyorlardı. Yaptıkları ne fena idi! 80. Onlardan birçoğunun inkarcıları dost edindiklerini görürsün.

Nefislerinin onlar için sağladığı, yani Allah'ın onlara gazap etmesi ne kötü bir sonuçtur! Hem de onlar azapta sürekli katacaklardır. Sİ. Eğer onlar Allah'a, Peygamber'e ve ona indirilene iman ediyor olsalardı o inkarcıları dost edin­mezlerdi; fakat onların birçoğu yoldan çıkmışlardır.[330]

 

Tefsiri

 

78. Dâvûd (a.s.) Allah'ın İsrâiloğullan'na gönderdiği peygamberlerden olup kendisine Zebur adını taşıyan ilâhî kitap verilmiştir[331].

Lanet, yüce Allah'ın kulunu hoşnutluğundan, rahmet ve inayetinden yoksun kılmasının, ona gazap etmesinin en şiddetli İfadesidir[332]. Burada İsrâiloğullan'nın taşkınlık ve nankörlükte ileri gitmeleri sebebiyle ilâhî lanete uğramalarından söz edilmektedir.

Hz. Davud'un İsrâiloğullan'na lanette bulunması, tefsirlerde genellikle, on­ların cumartesi günü yasağını ihlâl etmeleri sebebiyle ağır bir bedduaya mâruz kal­maları ve maymuna dönüştürülmeleri olayı ile açıklanır[333]. Hz. îsâ'mn onları lanetlemesinden maksadın ise bu sûrenin 112-115. âyetlerinde yer alan gökten sofra indirme mucizesine rağmen inkarcılıkta direnenler hakkındaki bedduası olduğu kaydedilir. Bazı bilginlere gö­re burada, kendilerinin peygamber çocukları olduğu İddiasıyla övünen İsrâiloğul­lan'na uyanda bulunulmakta, inkarcılığa sapmaları ve kötülüklere dalmalarından ötürü peygamberler tarafından lanetlenmiş olduklarını da unutmamalan gerektiği hatırlatılmaktadır. Başka bir yoruma göre bu âyette, Dâvûd ve îsâ peygamberlerin Hz. Muhammed'in geleceğini müjdeleyip onu yalancılıkla itham edenlere lanette bulunduklarına işaret edilmektedir[334]. İbn Atıyye bu konudaki ri­vayetlere değindikten sonra şöyle der: Âyetin metninde "mesh"ten (başka bir çir­kin varlığa dönüştürmeden) söz edilmemiştir. Âyetin metninden çıkan anlam, Al­lah'ın onlara lanet ettiği, onları rahmetinden uzaklaştırdığı ve bunun Hz. Dâvûd zamanındaki mümin kullanna Davud'un, Hz. îsâ zamanındaki müminlere de îsâ'mn diliyle haber verilmiş olduğudur (II, 223-224). Anılan iki peygamber ara­sında 1000 yıldan fazla bir sürenin geçtiği ve lanet gerekçesi olarak "Sının aşıyor­lardı" ifadesinin yer aldığı dikkate alınınca, âyette, bu kavmin ilâhî gazabı hak et* tİrecek sapkınlıklannın süreklilik taşıdığına işaretin bulunduğu da gözden kaçma­maktadır[335].

Kitâb-ı Mukaddes'te Davud'un sevgisine düşmanca karşılık verenlerden söz edip onlar hakkında lânetkâr ifadeler kullandığı görülür[336].

İsrâiloğullan'ndan bazılarının lânetlenmesinin gerekçesini belirten "Çünkü onlar isyan etmişlerdi ve sının aşıyorlardı" ifadesindeki "isyan" Allah'ın buyruk­larına karşı gelme, "sının aşmak" ise başkalannın haklarına saldırıda bulunma ve özellikle peygamberlerin canlarına kıyma şeklinde açıklanır[337]

 

79. Toplumlarda ahlâkî değerlerin erozyona uğraması ve ahlakın çökmesi maşerî vicdanda duyarlılığın azalma eğilimi göstermesi ile yafandan ilgilidir. Bu da bireylerin kötülükler karşısında rahatsızlık duymama alışkanlığı kazanmaya başlamasıyla olur. Kısa sürede bulaşıcı bir hastalık gibi yayılan bu alışkanlık top­lumsal refleksleri dumura uğratır. Âyette "İşledikleri kötülükten birbirlerini vaz­geçirmeye çalışmıyorlardı" buyurularak, bu hastalığın yayılmasına karşı bütün bi­reylerin duyarlılık göstermeleri ve karşılıklı ikaz görevinin sistemli bir biçimde sürdürülmesi gerektiğine dikkat çekilmektedir. Müslümanların benzeri bir konu­ma düşmemeleri için birçok âyette ve hadiste "emir bi'1-ma'rûf ve nehiy ani'l-münker" (iyiliği özendirme ve kötülükten caydırma) görevinin önemi üzerinde du­rulmuş ve bu görevin kurumsallaştırılması ideal bir müslüman toplumun övülen nitelikleri arasında anılmıştır[338].

"Birbirlerini vazgeçirmeye çalışmıyorlardı" diye çevirdiğimiz "lâ yetenâhev-ne" ifadesindeki fiilin kökünde iki farklı anlam bulunduğu için, bunu "İşledikleri kötülüklere son vermiyorlar, bunlardan vazgeçmiyorlardı" şeklinde de anlamak mümkündür; fakat müfessirlerin çoğunluğu bireylerin karşılıklı uyan görevini öne çıkaran birinci mânayı daha güçlü bulmuşlardır. Hz. Peygamber'in İsrâiloğuîları hakkındaki bazı açıklamalan da çoğunluğun görüşünü desteklemektedir. Meselâ Abdullah b. Mes'ûd'un rivayetine göre Resûlullah, tsrâiloğullan arasında kötü davranışların yaygınlaşmaya başlamasını şöyle tasvir etmiştir: Bir kimse günah iş­leyen birine rastladığında ona "Allah'tan kork! Bu işi yapma, sana helâl değildir" der, ertesi gün onu aynı halde görse de onunla birlikte oturabilmek ve yiyip içebil­mek için artık ikaz etmezdi. Hepsi böyle yapar hale gelince Allah onların kalple­rini de (ahlâk ve duygularını da) birbirine uygun hale getirdi. Rivayete göre Hz. Peygamber bu açıklamayı takiben tefsir etmekte olduğumuz âyeti okumuş sonra şöyle buyurmuştur: "Aman dikkat edin! Allah'a andolsun sizler de ya iyiliği em-redİp kötülükten sakındırır- ve zalime zulmünden vazgeçinceye kadar baskı yapar­sınız ya da Allah sîzin de kalplerinizi birbirine benzetir, onlara lanet ettiği gibi si­ze de lanet eder"[339].

Peygamber aleyhisselâm Hz. İbrahim'in savunduğu tevhid inancının kökleş­mesi için gönderildiğini bildirmiş, Tevrat ve İncil'in İlâhî kitaplar olduğunu kabul etmiş olmasına rağmen yahudilerden birçoğu Resûlullah'a sıcak ilgi göstermek bu­yana ona karşı husumeti körüklemek üzere inkarcılarla dostluklar kurup onlarla iş birliği yapmaya çalışıyorlardı. Burada "inkarcılar" kelimesiyle hem Mekke müş­riklerinin hem de Medine'de yaşayan ve iman etmiş gibi görünüp gerçekte inan­mamış olan münafıkların kastedilmiş olması muhtemeldir.[340]

 

81. "Eğer onlar Allah'a, Peygamber'e ve ona indirilene iman ediyor olsalar­dı o inkarcıları dost edinmezlerdi" cümlesinde geçen "peygamber" kelimesi, bura­da kendilerinden söz edilenlerin kim olduklarına göre yorumlanmıştır. Âyette es­ki dönemlerdeki yahudilerden bahsedildiğini düşünenler, bunu onların zamanında­ki peygamber olarak açıklarlar. Kur'an'in indiği dönemdeki yahudilerden söz edil­diği kabul edildiğinde ise buradaki peygamber kelimesiyle kastedilenin Hz. Mu-hammed veya tâbi olduklarını iddia ettikleri Hz. Mûsâ olabileceği yönünde iki farklı yorum yapılmıştır.[341]

 

Meali

82. İnsanlar içinde iman edenlerin en amansız düşmanlarının yahudiler ve şirk koşanlar olduğunu göreceksin. Yine, onlar arasında iman edenlere sevgi bakımından en yakın olanların da "Biz hıristiyanız" diyenler olduğunu göreceksin. Çünkü bunların içinde (insaflı) keşişler ve rahipler vardır ve on­lar büyüklük taslamazlar. 83. Peygamber'e indirileni dinledikleri zaman ha­kikate dair bilgileri bulunduğundan dolayı gözlerinden yaşlar boşandığını görürsün. Derler ki: "Rabbimiz! İman ettik, bizi şahitlik edenlerle beraber yaz. 84. Bütün emelimiz rabbimizin bizi erdemliler topluluğuna dahil etmesi olduğuna göre, Allah'a ve bize gelen gerçeğe niçin iman etmeyelim?" 85. Böy­le söylemelerine karşılık Allah da onlan, içinde ebedî olarak kalmak özere altlarından ırmaklar akan cennetlerle ödüllendirdi. İşte iyi davrananların ntükâfaatı budur. 86. İnkâr edip âyetlerimizi yalan sayanlar ise cehennemlik­tirler.[342]

 

Tefsiri

 

82-86. Bu âyetlerden ilk dördünün Habeş Necâşîsi Ashame ve çevresindeki insaf sahibi hıristiyanlar hakkında indiği rivayet edilir. Bu rivayetlere göre, hü­kümdar Mekke müşriklerinin zulüm ve baskısı karşısında Habeşistan'a göç etmek zorunda kalan müslümanları dinlemek üzere ileri gelen din bilginlerini ve rahiple­ri de çağırmıştı. Necâşî "Sizin kitabınızda Hz. Meryem'den söz ediliyor mu?" di­ye sorunca müslümanlar onun adıyla bîr sûre bulunduğunu belirtip Kur'an'dan ba­zı bölümleri okudular. Okunanlar oradaki samimi inanç sahibi hıristiyanlan duy­gulandırdı ve onlan ağlattı. Tefsirlerde, hükümdarın Hz. Peygamber'e gönderdiği bir heyetin ve Resûlullah zamanında Medine'ye gelen başka hıristiyan grupların Kur'an'i dinlerken dinî bir coşku ile ağladıklarına dair rivayetler de vardır[343].

82. âyette, Hz. Muhammed'in temas halinde olduğu inanç çevreleri, kendisi­ne iman edenlere karşı tutumları bakımından iki gruba ayrılmakta, bunlardan ya-hudilerin ve müşriklerin müslumanlara olumsuz baktıkları, en olumlu bakışın ise hıristiyanlara ait olduğu belirtilmektedir. Bu, belirli inanç kesimlerini kesin bir tas­nife tâbi tutup buna göre dost veya düşman ilân etme amacı taşımamaktadır.

Âyetteki bu tespitin o dönemdeki olguya tamamen uygun olduğu tarihen sa­bittir: Medine'deki yahudiler müslümanları bir kaşık suda boğabilmek için türlü entrikalara başvurmuşlar, Mekke'deki müşrikleri kışkırtma ve onlarla iş birliği im­kânları araştırma dahil bu uğurda her yolu denemişlerdir. Mekke müşrikleri müs-lümanlara açıkça savaş ilân edip husumetlerini en şiddetli biçimde ortaya koyduk­ları ve inanç bakımından da müslümanlara yahudilere nispetle daha uzak oldukla­rı halde, muhtemelen âyette yahudiler hem kendi imkânlarını kullanmaları hem de başka düşman potansiyelleri harekete geçirmeye çalışmaları yüzünden müşrikler­den de önce anılmışlardır, Bu arada, yahudİlerin kendilerini uyarmak ve aydınlığa çıkarmak üzere gönderilen peygamberleri öldürmekten çekinmemeleri ve bu özel­liklerine Kur'an'da yer yer gönderme yapıldığı da göz önünde bulundurulmalıdır. Öte yandan, Habeşistan necâşî sinin kendi ülkesine göç etmek zorunda kalan müs­lümanlara yaptığı iyi muamele, Hz. Peygamber'in değişik ülkelerin hükümdarla­rına yolladığı elçilere ve İslâm'a çağrı mektuplarına gösterilen en olumlu tepkilerin hıristiyanlardan gelmiş olması da[344], âyetteki tasvirle tamamen örtüşmektedir.

O dönemdeki bu tavrın, hıristiyanların miislümanlann uzağında, yahudilerin ve müşriklerin ise yakınında hatta onlarla iç içe olmalarına bağlanması gerektiği, düşmanlık ve sevginin o gün de bugün de din veya dünya adına menfaat ve ege­menlik çekişmesinin eseri olduğu, dinin bu konuya herhangi bir etkisinin bulun­madığı ileri sürülebilir. Hatta tarihte ve günümüzde miislümanlarla yahudiler, çok tanrı inancına sahip olanlar ve hıristiyanlar arasındaki ilişkilerden bu düşünceyi destekleyen örnekler verilebilir. Bu bakış genel olarak isabetli olsa da, Kur'an'm amacını ortaya koyma açısından doğru ve yeterli değildir. Kur'an burada çekişme olgusunu açıklamanın ötesinde daha yüksek, daha kapsamlı bir gerekçeye ışık tut­maktadır ki o da şudur: Düşmanlık ve sevginin asıl gerekçesi tarafların dinî ve di­nî olmayan gelenekleriyle ahlâkî ve sosyal terbiyelerinin sonucu olarak oluşan hâ-let-i ruhiyedir. Bu âyette hıristiyanların sevgi beslemelerinin sebebine dikkat çe­kilmiş, yahudilerin düşmanlıklarının sebebine ise değin il memiştir. Çünkü onların hâlet-i rûhİyeleri birçok sûrede açıklanmıştır. Yahudi ve müşrikleri miislümanlara karşı düşmanca davranmaya yönelten ortak vasıflar arasında kendini beğenmiştik, haddini bilmezlik, ırkçılık, maddeperestlik, sevgi ve şefkat duygularının zayıf olu­şu sayılabilir. Câhiliye Arapları yahudilere nispetle daha ince duygulu, cömert, di­ğerkâm ve hürriyete düşkündüler. Âyette yahudilerin önce anılması bu sebebin ya­nı sıra, peygamberleri öldürme ve başkalarının mallarını haksız yere yeme alışkan­lıklarından dolayı olmalıdır. Tabii ki her toplumda iyiler ve kötüler bulunur. Bu­rada işaret edilen hususlar İnanç gruplarının toplumsal karakterleriyle ilgilidir. Öte yandan yahudilerin tek Tanrı inancına sahip olmaları dolayısıyla müslümanlara hı­ristiyanlardan daha yakın oldukları düşünülebilir. Fakat Hıristiyanlığa sonradan sokulan ve mensupları tarafından da anlaşılıp mâkul bir izaha kavuşturulamamış olan teslis inancının -onların davranışları ve müslümanlara bakışları üzerinde önemli bir olumsuz etkisi olmamıştır. İnsanları birbirine yaklaştıran veya uzaklaş­tıran asıl faktör ahlâkî davranışlar ve âdâb-ı muaşerettir. Hıristiyanların Allah inancı konusundaki yanlışlıklan ve sapık düşünceleri ise zaten Kur'an'da değişik vesilelerle eleştirilmiştir. Burada söz konusu olan inançlar değil davranışlardır[345].

Bu iki kesimin müslümanlara düşman olma sebeplerini, âyette hıristiyanlar-la İlgili olarak yapılan açıklamadan da anlamak mümkündür. Âyette bunlar hak­kında "Yine, onlar arasında inananlara sevgi bakımından en yakın olanların da 'Biz hıristiyanız' diyenler olduğunu göreceksin. Çünkü bunların içinde (insaflı) keşişler ve rahipler vardır ve onlar büyüklük taslamazlar" buyurulmuştur. Burada önce o dönemde Araplar arasında yaygın olarak bilinen ve gözleme dayanan bir tespite yer verildiği görülmektedir. Zira hıristiyan kesiş ve rahipler Araplar arasın­da tevazu, hoşgörü ve diğer ahlâkî erdemleriyle, yine mâbedlerin iman için özel çaba sarfetmeleriyle tanınan örnek birer şahsiyet olarak tanınıyorlardı. Nitekim o dönem Arap şiirinde bu hususa vurgu yapan parlak sözler bulunmaktadır. Bünye­sinde bu tür insanları barındıran ve onları saygın bir konuma getiren bir toplumun ahlâkî bakımdan kendini düzeltmesi ve dolayısıyla müslümanfara yakın davran­ması da tabii olacaktır[346]. Onların temel özelliğini belirten soyut ifade ise âyetin sonunda yer almıştır ve bu, esasen bütün itâhî dinlerin temel um­delerinden olan "İnsanın yüce Allah'ın kudreti karşısında kendi küçüklüğünün ve aczinin idraki içinde olması, bu sebeple de bir yandan O'na mutlak biçimde itaaat etmesi diğer yandan O'nuıı yarattıklarına karşı şefkatle muamele etmesi" ilkesinin bir başka ifadesidir. Şu halde âyette, alçak gönüllü olmayı ve kendine kötülük ede­ne bile hoşgörülü davranmayı öğütleyen Hıristiyanlığın bu anlayışa diğer dinlere nispetle daha yatkın olduğuna işaret edilmiş olmalıdır. "Ve onlar büyüklük tasla­mazlar" şeklinde tercüme edilen cümle, "İzan sahibidirler yani ön yargılı davran-mayıp karşı tarafı dinlerler" şeklinde de yorumlanmıştır[347]. Ayrıca âyette, bir toplumda ilâhî buyruk ve yasaklan sürekli olarak inceleyen ve insanla­ra bu doğrultuda yol gösteren bilginlerin ve kendini Allah'a kulluk etmeye adamış insanların bulunmasına olumlu bir tarzda değinilmiştir. Buradan, -İslâm'da ruh­banlık tasvip edilmemekle beraber- dinin araştırılması ve yaşanmasına destek ve­ren toplumların zihin ve gönüllerini hakikat çağnsına kapatmamış olmalan dola­yısıyla gerçeği yakalama şansına daha fazla sahip olacakları anlaşılmaktadır[348].

84. âyette geçen "Bütün emelimiz rabbimizin bizi erdemliler topluluğuna da-hİl etmesi olduğuna göre, Allah'a ve bize gelen gerçeğe niçin iman etmeyelim?" mealindeki sözün, Hz. Muhammed'in bildirdiklerinin Allah katından gelen ger­çekler olduğuna kanaat getiren dindar hıristiyanlara ait olduğu anlaşılmaktadır. Ancak bu sözün, onların önceki dinlerini bırakıp İslâm'a girme kararı verirlerken karşılaştıkları tereddütten dolayı ve yaptıkları bir iç muhasebe sonucunda söylemiş olmalan yanında, başkalanna verdikten bir cevap olması da muhtemeldir. Bir yo­ruma göre bu cevap, kendi dindaşlanndan ve çevrelerinden müslüman olma kara­rma karşı çıkanlara ve içlerine kuşku düşürmeye çalışanlara verilmiş olmalıdır. Bu konudaki bir rivayet ise, onlann İslâm'a girdikleri haberim alan yahudilerin kendilerini bu karardan vazgeçirme çabalan karşısında verdikleri bir cevap olduğu yo­rumunu desteklemektedir[349]

 

Meali

 

87. Ey iman edenler! Allah'ın size helâl kıldığı güzellikleri haram sayma­yın, sının da aşmayın. Allah sınırı aşanlan sevmez. 8$. Allah'ın size verdiği helâl ve temiz nztklardan yiyin ve iman etmiş olduğunuz Allah'ın yasakların­dan sakının.[350]

 

Tefsiri

 

87-88. Müminlere, Allah'ın hoşnutluğunu kazanmak için kendilerini ve baş­kalarını hayatın helâl olan güzelliklerinden mahrum bırakma yoluna girmemeleri Çağrısının bu âyette yapılmış olması, 82, âyette kendini ibadete veren hıristiyan din adamlarından olumlu biçimde söz edilmesinin yanlış anlaşılmasını da önlemiş olmaktadır. Nitekim bu iki âyetin iniş sebebi olarak anılan olaylar, Resûlullah za­manında bile bazı müminlerin dünyadan el etek çekerek zâhidane bir hayat sürdür­me arzusu içine girdiklerini, özellikle yeme-İçme, dinlenme, giyim-kuşam, evlen­me ve evlilik hayatının icaplarını yerine getirme konularında mahrumiyeti temel hayat felsefesi haline getirmeye yöneldiklerini, hatta bazılarının zühd yansına gir­diğini, bunun da gerek kendilerinin gerekse aile fertlerinin zarar görmesi nedeniy­le Hz. Peygamber tarafından uyarıldıklarını göstermektedir[351].

Öteden beri insanların kendi iradeleriyle bazı yasaklar koyup bunları gelenek haline getirdikleri ve çoğu defa Tann'nın isteği imiş gibi takdim ederek onlara di­nî bir renk verdikleri bilinmektedir[352]. Bu tür telakkilerin günümüzde de dünyanın birçok yerinde dinî inanç biçiminde yaşadığı ve modern toplumlarda da bireysel bâtıl inanışlar tarzında yay­gın bulunduğu görülmektedir.

87. âyetteki "Haram saymayın" diye çevirdiğimiz "lâ tuharrimû" fiilini "Kendinizi yoksun bırakmayın" şeklinde çevirmek mümkün ise de[353], âyetin metninde bulunmayan "kendinizi" ilâvesiyle anlam daraltılmış olur. Çünkü âyetin kaçınılmasını istediği tutumun zararları çoğu zaman kişi­nin kendisi ile sınırlı kalmamaktadır. Bu bakımdan "yoksun bırakma" fiili kulla­nıldığında "kendinizi ve başkalarını" şeklinde bir açıklama konması isabetli olur. Diğer taraftan, âyetin ana hedefinin bilfiil mahrumiyetten değil, dinin yasaklama­dıklarını beşerî irade ile ve dine mal ederek yasak saymaktan sakındırma olduğu anlaşılmaktadır. Zaten böyle bir zihniyet içine girilmediği takdirde gereksiz mah­rumiyetlere katlanma yönüne de gidilmeyecektir. Bu sebeple "Haram saymayın" şeklindeki tercüme daha kapsamlı olmaktadır.

Muhammed Esed tayyibât kelimesini, Taberî'nin "insanın arzuladığı ve gönlünün çektiği zevk verici şeyler" şeklindeki (VII, 8) açıklamasına dayanarak "hayatın güzellikleri" diye çevirmiştir (1,210). Bu anlayışa katılmakla beraber biz kelimeyi mutlak olarak "güzellikler" şeklinde çevirmeyi tercih ettik.

"Sınırı aşmayın" ifadesi "Helâli haram sayarak Allah'ın hükümranlık sınırı­na girmeyin" mânasında anlaşılabüdiği gibi, "Başkalarının haklarına tecavüz et­meyin" veya "Helâl de olsa verilen nimetlerden yararlanırken mâkul sınırın ötesi­ne geçmeyin, israftan kaçının" şeklinde de yorumlanmıştır. Birinci anlam esas alı­nırsa bu, "Allah'ın size helâl kıldığı güzellikleri yasak saymayın" cümlesini teyit etmiş olur. Diğer bir anlayışa göre ise burada maksat, "Haramın helâl sayılmasını yasaklayan" birinci fıiilin yanlış anlaşılmasını önlemek ve aksi yönde davranma­nın da yasak olduğunu hatırlatmaktır; bir başka anlatımla, burada kastedilen anlam şudur: "Helâllerin sınırını zorlayıp bazı haramları helâl haline getirmeyin"[354].

Bu âyetler, İslâm'da, yasaklandığına dair bir delil bulunmadıkça insanın ya­rarlanabileceği her şeyin kural olarak helâl olduğunu ifade eden "ibâha-İ asliyye" ilkesi için güçlü bîr dayanak oluşturmaktadır. İslâm bilginlerinin "istishâb" delili içinde inceledikleri bu ilkenin hayata geçirilmesinde nıüslümanlann zaman zaman başarılı olamamalarının, İslâm dünyasının bilim, sanat vb. alanlarda gerilemesin­de çok etkin bir rolü olmuştur. Bu ilkenin uygulanmasında fazlaca ihtiyatlı davra-nılmış olması, zamanla kişilerin zihnî ve bedenî potansiyellerini âzami ölçüde ha­rekete geçirebilmelerine ve doğadaki imkânlardan olabildiğince yararlanabilmele­rine engel teşkil eder hale gelmiş, atılacak her adım için özel bir meşruiyet delili aranır olmuştur. Bu tutum, hiçbir sınır tanımaksızın her türlü davranışı meşru say­ma şeklinde bir anlayışa kayılnıası endişesiyle izah edilebilirse de, bunu yeterli ve haklı bir gerekçe olarak kabul etmek mümkün değildir. Zira âyette değinilen bu genişlik ve özgürlük, sınırın aşılmaması ve Allah'ın yasaklarından sakınma kaydı­na bağlanmıştır. Konan bu kaydın doğru uygulanışı ise, önce yasakçı bir zihniyeti hâkim kılmak, sonra özel istisnalar yaparak serbestlik getirmek değildir. Bu ko­nuda izlenmesi gereken yol, insanın yeteneklerini olabildiğince ortaya çıkarması­na ve evrende insanın istifadesine sunulan imkânlardan âzami ölçüde yararlanma­ya imkân veren bir anlayışın esas alınması, bunun yol açabileceği sapma ve kay­maların da iyi bir eğitimle ve yaptırımların sağlıklı biçimde işletilmesiyle, dolayı­sıyla bilinçli bireylerin oluşturduğu sosyal kontrol mekanizmalarıyla önlenmeye çalışılmasıdır.

Bu anlayışın toplumda hâkim olması halinde, bireysel hayatta -meşruiyet çer­çevesi içinde- dünya nimetlerinden olabildiğince fakat ölçülü biçimde yararlanma alışkanlığı kazanılmış olacak, toplum düzeyinde de tüketim arzusunun zinde kal­ması sayesinde üretim artacak ve ekonominin canlılığı korunmuş olacak, fakat bü­tün bu faaliyetler daima temel inanç ve ahlâk değerlerinin murakabesi altında den­gelenecektir.

İbn Âşûr da burada, haramlığma dair delilin bulunmadığına veya delili bu âyetteki yasaklık ifadesinden daha güçlü olmayan durumlarda haramlığa hükmet­mekten kaçınmaları için müslüman din bilginlerine yönelik bir uyarının yer aldı­ğına dikkat çeker (VII, 16).

88. âyette geçen "yiyin" ifadesi, "yeme, içme, giyinme, seyahat etme gibi yollarla dünya nimetlerinden yararlanın" anlamında olup insanın günlük yaşantı­sının vazgeçilmez gereklerinden ve dünya nimetlerinden istifade etmenin en belir­gin yolu ve örneği olmasından ötürü "yeme" fiil' esas alınmıştır[355]. Nitekim Türkçe'de yemek fiili "ihtiyaçlarını karşılama amacıyla malını har­camak" anlamında da kullanılmaktadır.

Ehl-i sünnet bilginlerinin yorumuna göre rızik, yararlanılabilecek her şeyi kapsayan bir kavramdır. Mu'tezüe'ye göre ise, ancak helâl yoldan sahip olunan imkânlar nzık olarak adlandırılabilir[356]

 

Meali

 

89. Allah sizi kasıtsız olarak yaptığınız yeminlerden ötürü sorumlu tut­maz, fakat bilerek ettiğiniz yeminlerden dolayı sizi sorumlu tutar. Bunun da kefareti, ailenize yedirdiğinizin ortalama seviyesinden on fakire yedirmek ya­hut onları giydirmek ya da bir köle azat etmektir. Buna imkânı olmayan ise üç gün oruç tutmalıdır. Yemin ettiğinizde (bozarsanız) yeminlerinizin kefare­ti işte budur. Yeminlerinize bağh kalın. Allah âyetlerini sizin için bu şekilde açıklıyor ki şükredesiniz.[357]

 

Tefsiri

 

89, Sözlükte yemin "sağ taraf, sağ el, güç, ahid, ant" gibi mânalara gelir. Di­nî terim olarak yemin, bir kimsenin bir İşi yapıp yapmayacağına dair sözünü veya bir konuda verdiği haberin doğruluğunu Allah'ın adını veya bir sıfatını anarak güçlendirmesini İfade eder. Kefaret ise "örtücü, gîzleyici" anlamlarına gelir. Dinî bir terim olarak kefaret, kişinin dinen yapılmaması gereken bazı işleri yapması se­bebiyle Allah'tan bağışlanma dileğinde bulunmak amacıyla yerine getirdiği, hem ibadet hem dinî ceza özelliği taşıyan bir onarma eylemini ifade eder._

Kişinin dinî hayatının yanı sıra yargılama hukukunda da bir ispat vasıtası olarak yeminin önemli bir yeri vardır. Kur'ân-ı Kerîm ve Hz. Peygamber'in hadis­lerinde yeminin değeri ve sonuçlan üzerinde önemle durulmuştur. Bunlardaki ana fikir şudur: Allah'ın adı kötü işlere vasıta kılınmanıalıdır. Kasıtsız yapılan yemin­lerden ötürü sorumluluk yoktur; kasıtlı olarak yapılan yeminlerde dinin yasakladı­ğı bir iş söz konusu ise bozulmalı, böyle değilse yeminlere sadakat esas olmalı ve -hangi sebeple olursa olsun- yeminin bozulması halinde bağışlanmaya vesile ol­ması için belirli bir kefaret ödenmelidir[358].

Kur'an'm yemine çok önem vermiş olması, İslâm bilginlerini de bu konu üzerinde titizlikle durmaya sevketmiş, fakat zamanla bu ve benzeri meselelerdeki aşın varsay imci yaklaşımlar değişik hile yollarına sapma sonucunu doğurmuş, ge­rek teori düzeyinde gerekse pratik hayatta dinimizin amaçlarıyla asla bağdaşma­yan düşünce ve eylemler dinîn bir parçası gibi görülür hale gelmiştir. Oysa toplu­mu dinî konularda aydınlatmakla yükümlü olan kişiler şu hususları vurgulayarak insanları bilgilendirirlere bu olumsuzluklar asgari düzeye indirilebilir: a) Yemin çok ciddi bir beyandır; kasıtsız olarak yapılan yeminlerden ötürü Allah katında so­rumluluk yoksa da bu konudaki yersiz ağız alışkanlığı yeminin ciddiyetini zede­ler, şu halde olur olmaz durumlarda yemin sözcüklerini telaffuz etmekten kaçınılmalıdır, b) Yalan yere yemin etmenin sorumluluğu çok ağırdır (İmam Şafiî'ye gö­re bu tür yemin için de kefaret ödenmelidir), c) Bir işi yapıp yapmamakla ilgili ola­rak yemin edilmişse, buna olabildiğince sadakat gösterilmeli, fakat bundan dinin onaylamadığı bir sonuç doğuyorsa yemin bozulmalıdır, d) Bozulan yeminden ötü­rü bu âyette açıklandığı biçimde kefaret ödenmelidir, e) Yemin ifadelerinden la-fızcı yorumlarla zorlanmış sonuçlar çıkarmaya çalışılmamak, bu konuda niyetin esas olduğuna dikkat edilmelidir.

Âyette "Bunun da kefareti ailenize yedirdiğinizin ortalama seviyesinden on fakire yedirmek yahut onları giydirmek ya da bir köle azat etmektir. Buna imkânı olmayan ise üç gün oruç tutmalıdır" buyurularak yemini bozmanın kefareti iki ih­timale göre düzenlenmiştir.

Birinci ihtimal belirli bir maddî güce sahip olanlarla ilgili olup burada fıkıh usulü bilginlerinin "muhayyer vacip" adını verdikleri bir görev türü söz konusu­dur. İslâm'da yapılması zorunlu olan görevler (vacip, farz) genellikle tek tip ola­rak belirlenmiş olup buna da "muayyen vacip" denir. Fakat muhtemelen, insan İdare ve eğitiminde determinist bir anlayışın hâkim kılınmarnası ve göreve muha­tap olan çevredeki düzeni ihlâl etmeyen durumlarda yükümlüye seçim imkânı ve­rilmesi gerektiğine dikkat çekilmek üzere, dinen yapılması zorunlu bazı işlerde bi­le yükümlüye seçim hakkı tanınmıştır. Burada bu tür bir görev örneği yer almak­tadır: Maddî imkâna sahip olan yükümlü, on fakiri doyurma, on fakiri giydirme, bir köleyi özgürlüğüne kavuşturma seçeneklerinden birini yerine getirerek görevi­ni yapmış sayılacaktır. Kişi bu görevini fakirleri doyurmak suretiyle yerine getir­mek isterse, İmam Mâlik ve İmam Şafiî'ye göre, doyurulacak fakirlerin on kişi­den az olmaması, ayrıca bunların hür ve müslüman olmaları gerekir; Ebû Hanî-fe'ye göre ise bir fakirin on gün sabah akşam doyurulmasıyla da ödev yerine geti­rilmiş olur, ayrıca bunların hür ve müslüman olmaları da şart değildir.

Âyette geçen evsat kelimesini "en iyisi" şeklinde anlayanlar olmuşsa da ge­nel kanaat bunun "ortalama seviye" anlamında olduğu yönündedir. Buna göre ke­farette, kısıntılı harcama yapılan zamanların ya da bayram vb. özel günlerin değil normal günlerin harcamaları esas alınacaktır. Âyette verilen ölçü Hz. Peygam­ber'in ve sahabenin uygulamaları ışığında değerlendirilerek yemek ve giysinin ka­litesi ve miktarı hakkında değişik açıklamalar yapılmıştır. Bunlarda hakim olan or­tak düşünceyi şöyle ifade etmek mümkündür: Miktar ve kalite, kefareti ödeyecek olanm ekonomik düzeyine ve ailesi için yaptığı harcamaların orta derecesine göre toplumun o günkü hayat standartları dikkate alınarak belirlenmelidir. Buna göre, fakirleri dovurma seçeneğini esas alarak nakit ödeme yapmak isteyen bir kimse,yalnız yaşıyorsa kendisin bir aylık gıda masrafını otuza böldüğünde çıkan mikta­rı, aile ortamında yaşıyorsa ailenin bir aylık gıda masrafını otuz güne, bunu da ai­le bireylerinin sayısına böldüğünde çıkan miktarı on ile çarpar; bu meblağı on fa­kire kefaret niyetiyle dağıtır. Ebû Hanîfe'nin yukarıda açıklanan görüşü doğrultu­sunda bu meblağın bir veya birkaç fakire verilmesi de mümkündür.

Yemin kefareti görevinin ifasında ikinci ihtimal yükümlünün daha önce sa­yılan seçeneklerden hiçbirine güç yetİrememesidir, bu durumda tek tip bir görev­le (muayyen vaciple) karşı karşıyadır: Üç gün oruç tutma. Hanefî ve Hanbelîler'e göre bu orucun ardarda olması gerekir; Mâlikî ve Şâfiîler'e göre ise aralıklı ola­rak tutulması da mümkündür.[359]

 

Meali

 

90. Ey iman edenler! İçki, kumar, dikili taşlar, fal okları şeytan işi iğrenç şeylerdir. Bunlardan kaçının ki kurtuluşa eresiniz. 91. Şeytan içki ve kumar yoluyla aranıza düşmanlık ve kin sokmak, sizi Allah'ı anmaktan ve namaz­dan alıkoymak ister. Artık vazgeçtiniz değil mi? 92. Allah'a itaat edin, Pey-ganıber'e de itaat edin ve tedbirli olun. Eğer yüz çevirirseniz bilin ki elçimi­zin görevi açık biçimde tebliğ etmekten ibarettir. 93. İman edip iyi işler ya­panlara, günahlardan sakındıkları ve imanlarını koruyup iyi işler yapmayı sürdürdükleri, sakınmaya devam edip imanlarına bağlı kaldıkları, hem gü­nahlardan sakınıp hem en iyiyi yapmaya çalıştıkları takdirde daha önce yiyip içtiklerinden ötürü bir günah yoktur. Allah iyi ve güzel davrananları sever.[360]

 

Tefsiri

 

90-91. İslâm'da yükümlülüklerin tebliği ve insanın eğitimi konularında ted-rîcîlik yani adım adım ilerleme yöntemi önemli bir yere sahiptir. Özellikle toplumda kökleşmiş uygulamaların bir anda sökülüp atılmasının meydana getireceği sarsıntı dikkate alınarak bazı buyruk ve yasaklar aşama aşama bildirilmiş, bunla­rın amaçlarının kavranmasına ve sindirilmesine imkân tanınmıştır. Hz. Âişe şu sözleriyle bu hususu çok veciz bir biçimde ifade etmiştir: "Şayet Kur'an'ın ilk âyetleri 'İçki içmeyin' ve 'Zina etmeyin' hükümlerini getirseydi insanlar Resûlul-lah'ın etrafından dağılırlardı"[361].

İslâm'ın ilk muhatapları olan toplumda çok yaygın bulunan içki ve kumar alışkanlığı karşısında da bu yöntem esas alınmış, önce insanların bunların kötülük­leri üzerinde düşünüp bir yargıya ulaşmalarına fırsat tanınmıştır. Diğer taraftan, kesin yasaklar getirilmeden önce imanın sağlam temeller üzerine oturması sağlan­mış ve ilâhî buyruklara mutlak itaat gerektiği fikri zihinlere ve gönüllere yerleşti­rilmiştir. Bu İnanç temeli oluşturulup fikrî hazırlık tamamlandıktan sonra bu âyet­lerle içki ve kumar kesin bir biçimde yasaklanmış ve bir yasak etrafında kolektif şuur oluşturma açısından insanlık tarihinde emsali görülmeyen başarılı bir sonuç elde edilmiştir. Buna karşılık, meselâ Amerika'da 1929 yılında devlet eliyle ve im­kânlarıyla yürütülen içki yasağı girişimi, çok büyük maddî harcamalar yapılması­na ve çok ağır cezalar uygulanmasına rağmen -böyle bir İnanç temeli bulunmadı­ğı için- başarısızlıkla sonuçlanmıştır.

Tefsirlerde içki ve kuman kesin biçimde yasaklayan âyetin nüzul sebebi ola­rak birçok olay zikredilir. Taberî bunları naklettikten sonra özetle şöyle der: Bu se­bep, Hz. Ömer'in içki hakkında kesin bîr buyruk gelmesi için Allah'a yalvarması veya içkili bir yemekten sonra çıkan tartışma sonucunda Sa'd b, Ebû Vakkas'ın saldırıya uğrayıp burnunun yarılması ya da bir kimsenin kumar oyununda serveti­ni kaybetmesinin büyük bir husumete yol açması olabilir. Bu konuda kati bir delil bulunmamakla beraber, kesin olan bir husus vardır ki o da bütün yükümlülerden âyette sayılan işleri ve diğer hususi an terketmelerinin istenmiş olmasıdır[362]

Burada içki ve kumar kesin bir şekilde yasaklandıktan sonra "Şeytan içki ve kumar yoluyla aranıza düşmanlık ve kin sokmak, sizi Allah'ı  anmaktan ve namaz­dan alıkoymak ister" buyurularak bunların yol açtığı ahlâkî ve dinî konulardaki zararlar hatırlatılmış; ardından da toplum veya devlet baskısı gibi sebeplerle değil, iman etmiş ve ikna olmuş bir müslüman olarak bu yasaklara uyulması gerektiği vurgulanmış ve "Artık (bunlardan) vazgeçtiniz değil mi?" buyurulmuştur. Âyette "şeytan işi iğrenç şeyler" olarak nitelenen içki ve kumann ruh ve beden sağlığı

üzerindeki olumsuz etkileri esasen sıradan İnsanların gözlem ve tecrübeleriyle ko­layca farkedilebileceği gibî, deneysel bilim çerçevesindeki araştırmalarla bu konu­nun incelikleri üzerinde önemli tespitler de yapılabilmektedir. Bu sebeple olmalı­dır kİ âyette bunların daha çok sosyal hayatta açtığı yaralara ve dinî hayata vurdu­ğu darbeye değinilmiştir. Gerçekten, insanlığın -içki ve kumara oranla oldukça kı­sa sayılabilecek bir tecrübeden sonra- beden  ve ruh sağlığı ve ekonomi açısından önemli zararlarını gördüğü sigara ile mücadele için ciddi ve örgüttü çalışmalara yönelmesine karşılık, içki ve kumarın sadece bu yönünü dikkate alıp başka yarar­lar ve hazlar uğruna bu zararları katlanılabilirlerden görmesi veya en azından bu konuda daha pasif kalması, Kur'an'ın işin bu yönü üzerinde durmasını daha anla­şılır kılmakta ve insanlığın vahyin ışığına olan ihtiyacını bir defa daha gözler önü­ne sermektedir. Nice yuvaların yıkılmasına sebep olan, dostlukları çökertip yerine düşmanlıkları yerleştiren ve toplumu için için kemiren bu iki iptilâ ile İlgili olarak âyette dikkat çekilen hususlar, bir taraftan olmayan düşmanlıkları peyda etmesi ve mevcut husumetleri körüklemesi, diğer taraftan da kişinin rabbine yakın olmasını ve O'na karşı ödevlerini yerine getirmesini engellemesi, dolayısıyla insanın kendi kendini kontrol melekesini zayıflatması veya yok etmesidir.

İçkinin bazı yararlarından ve kontrollü alınması halinde anılan sakıncaların önüne geçilebileceğinden söz edilirse de, zararı daha fazla olan, kontrolü de im­kânsız bulunan bir nesneyi ve alışkanlığı ortadan kaldırmanın tek yolu kesin ve ge­nel yasaklamadır; İslâmiyet de işte bu yolu tercih etmiştir.

"Dikili taşlar"dan maksat Araplar'ın, üzerinde putlar adına kurban kesmek için Kabe'nin etrafına diktikleri taşlardır[363]. Bİr yoruma göre burada, huzurunda kurban kesilen putların kendileri kastedilmiştir[364]. "Fal okları" da Câhiliye dönemi Arap geleneğinde önemli bir işe girişmeden önce bu işin sonunun iyi gelip gelmeyeceğini anlama amacıyla kullanılan oklardır. Bun­larla yapılan işlemler kumarla ilintili idi ve tevhid inancıyla bağdaşmayacak uygu­lamalardı. Allah'tan başkasına kulluk anlayışını çağrıştıracak ve kişinin teşebbüs ruhunu birtakım temelsiz inanışlara kilitleyecek bu tür uygulamalar da içki ve ku­mar yasağının peşi sıra zikredilmiş ve yüce Allah'ın hoşnut olmadığı, bir mümine yaraşmayan çirkin fiillerden sayılmıştır[365]. Birçok İslâm ülke­sinde görülen yatırlar için adakta bulunma ve din ulularının mezarları yanında adak kurbanı kesilmesi uygulamalarının, bunları yapanları âyette ikaz edilen teh­likeli anlayışa yaklaştırdığını ve bunların -iyi niyetle yapılmış olsa da- yeterli dinî bilgi donanımına sahip olmayan insanların farkına varmadan tevhid inancından sapmalarına yol açabileceğini göz ardı etmemek gerekir. Modern toplumlarda kültür seviyesinin yükselmesine ve pozitif bilimler alanındaki büyük ilerlemelere rağ­men, bâtıl inanışlara bel bağlamanın nicelik ve nitelik olarak küçümsenemeyecek boyutta olması, çalışıp kazanma yerine ümitlerini ve geleceğini aniden zengin ol­ma hayalleri üzerine kurmayı doğal sayar hale gelmiş bir lotarya zihniyetinin yay­gınlık kazanması, sağlıklı din bilgisinin ve din eğitiminin ne kadar önemli olduğu­nu ve insanlığın çok basit gibi görünen bazı gerçekleri idrak edebilmesi için vah­yin aydınlığına olan ihtiyacının asla belirli zamanlarla sınırlı olmadığını, bu âyet-lerdeki uyanların, geldikleri gündeki önem ve tazeliğini koruduğunu açıkça orta­ya koymaktadır.[366]

 

93. Rivayetlere göre, içki ve kumarın kesin biçimde yasaklanmasını takiben bazı sahâbîlerin Hz. Peygamber'e daha önce bu fiilleri işleyip de vefat edenlerin durumunu sormaları üzerine bu âyet İnmiştir[367]. Mealinde "yi­yip içme" diye tercüme edilen kelimenin lafzı karşılığı "yemek"tir; fakat yeme iç­me, hatta genel olarak insana haz veren şeylerden yararlanma anlamında kullanım­ları da vardır. "Sakınma" olarak çevirilen takva kelimesinin farklı fiillerle bağlan­tılı olarak âyette üç defa tekrar edilmesi değişik şekillerde açıklanmıştır[368]. Bunlardan birine gö­re burada takvanın kişisel, toplumsal ve ilâhî boyutuna ayrı ayrı değinilmiş ve son mertebede imanın yerine Hz. Peygamber'in bir hadisinde açıkladığı "ihsan"a işa­ret edilmiştir[369], Bir başka an­latımla, kişinin çevresine karşı takvanın gereğini yerine getirmesi imana dayalı iyi davranışlar sergİlemesiyle olur; kendisine karşı takvanın gereği, vicdan muhasebe­si yaparak inandığından emin olmasıdır; Allah'a karşı takvanın icabı ise ihsan mertebesine yükselme çabası göstermektir ki Resûl-i Ekrem bir hadiste bunu "Al­lah'a O'mı görüyormuşçasına kulluk etmendir, çünkü sen O'nu göremesen bile O seni görmektedir" şeklinde açıklamıştır[370]. Âyetteki iman, amel-i sâlih, takva ve ihsan kavramlarıyla ilgili tekrarlar, imanın güçlenerek varlı­ğını korumasını, tökezlemeler olsa da derhal imanın etkisiyle itaate, samimi kullu­ğa dönülmesini, Allah ile ilişkinin ihsan boyutuna ulaşması için sürekli çaba sar-fedilmesini teşvik ve telkin maksadı taşımaktadır.

Âyetten açık biçimde anlaşılan mâna, günah ile takva arasında zıt bir ilişki­nin bulunduğudur. Şayet kişi inancını, davranışlarını ve Allah'a lâyık kul olma ira­desini kontrol altında tutabiliyorsa, günaha girme riski asgari düzeye inmiş olacak, bu bilinci koruduğu sürece dünya nimetlerinden yararlanması onun âhiret hayatı­nı tehlikeye sokmayacaktır. Pratik sonuç itibariyle bu mânaya ters düşmeyen fakat  hir andan İncelenmesiyle ulaşılan bir yorum da Reşîd Rızâ'ya aittir.

Ona göre âyetin hangi tereddüt karşısında indiğinin dikkate alınması ve bunun ışı­ğında açıklanması gerekir: Esasen birçok sahâbî daha önce gelen Bakara sûresinin 219 ve Nİsâ sûresinin 43. âyetlerinden içkinin yasaklandığını anladıkları halde ba­zıları müsaadenin devam ettiği kanaatini taşıyıp içmeye devam ediyorlardı. Bu âyetle, sağlam bir imana sahip olup iyi işler yapan ve her zaman kesin deliller kar­şısında onların gerektirdiği şekilde, zannî deliller karşısında da içtihadı (o konuda­ki samimi kanaati) doğrultusunda davranan, bu çizgisini koruması neticesinde de ihsan mertebesine erişenler bakımından, bilâhare günah olduğu kesin olarak anla­şılan bir fiili daha önce işlemiş olmanın nefsi arındırmaya bir engel teşkil etmeye­ceği bildirilmiştir (VII, 72).[371]

 

Meali

 

94. Ey iman edenler! Allah, görmedikleri halde kendisinden korkanları ortaya çıkarmak için ellerinizin ve mızraklarınızın yetişebileceği bir miktar av ile muhakkak ki sizleri sınayacaktır. Bundan sonra kim sınırı aşarsa onun için elem verici bir azap vardır. 95. Ey iman edenler! İhramda iken av hayvanlarmı öldürmeyin. Sizden kim böyle bir hayvanı kasten öldürürse öldür­düğüne denk bir evcil hayvanı ceza olarak öder. Bunu -Kabe'ye ulaştırılacak bir kurbanlık olmak üzere- aranızdan adalet sahibi iki kişi takdir eder. Ya­hut o kişi, yoksulları doyurararak veya ona denk olacak kadar oruç tutarak bir kefaret öder ki böylece yaptığı fiilin vebalini tatmış olsun, Allah geçmişi atfetmiştir. Fakat kim bunu yeniden işlerse Allah onun cezasını verir. Allah suçlunun hakkından gelen mutlak güç sahibidir, 96. Kendinize ve yolculara geçimlik olmak üzere sularda avlanmak ve onu yemek size helâl kılındı. Ka­ra avı ise ihramda bulunduğunuz sürece size haram kılındı. Toplanıp huzu­runa varacağınız Allah'tan korkun. 97. Allah Kabe'yi, Beytülharâm'ı, haranı ayı, nişansız ve nişanlı kurbanlıkları insanların maddî ve manevî hayatları için destek kıldı. Bu, Allah'ın göklerde ve yerdeki her şeyden haberdar oldu­ğunu ve Allah'ın her şeyi bildiğini anlamanız içindir. 98. Bilin ki Allah'ın ce­zalandırması çetindir ve Allah çok bağışlayıcı, çok esirgeyicidir. 99, Peygam-ber'in görevi, tebliğ etmekten ibarettir. Allah ise açıkladığınızı da gizlediğini­zi de bilir. 100. De ki: "Kötünün çokluğu sana ilginç gelse de iyi ile kötü bir değildir. O halde ey akıl sahipleri, Allah'a âsi olmaktan sakının ki kurtuluşa eresiniz!"[372]

 

Tefsiri

 

94. Âyetin nüzul sebebi olarak zikredilen olay şudur: Resûlullah umre yolcu­luğu yaparken, beraberindekilerle Ten'îm denen yere vardıklarında müslümanla-nn etrafında irili ufaklı çeşitli av hayvanları peyda oluvermişti. Bunlar kendileri­ne Öylesine yakın ve bol idi kî mızraklarını dürtseler yetişebilecekler, hatta istese­ler elleriyle tutabileceklerdi. Fakat ihramlı oldukları için onları avlamaları yasaktı[373]. Dolayısıyla önlerine gelmiş bu hazır dünya nimeti karşısın­da nefislerine hâkim olmakta zorlanıyorlardı. Çünkü av hayvanının eti, özellikle yolculuk şartlarında daha cazip hale gelen leziz bir yiyecektir. Âyet, görmedikleri halde insan idrakinin ötesinde bir varlık olan Allah'a iman edip O'nun buyrukla­rına yürekten teslim olanları ortaya çıkarmak üzere ilâhî bir sınav düzenlendiğini haber veriyordu. Önceki âyetlerde yer alan içki ve kumar yasağı gibi hükümlerde de esasen bir sınama amacı vardır; fakat yarar ve zararı akılla kavranabüen bu tür hükümlerde insanın o konudaki buyruğa uygun davranması sırf yarar-zarar anla­yışına dayalı olabilir. Bu takdirde ortaya konan davranış Allah'ın isteğine mutlak teslimiyetten değil İnsanın kendi değerlendirmesine duyduğu saygıdan kaynaklan­mış olur ve nefse hizmet anlamı taşır. Dindeki buyruk ve yasakların çoğunda yaı^n, tavrnnahilmesi özelliği bulunmakla beraber, ayrıca dünyevî amaçlarla  karışma ihtimalinden arındırılmış bir kısım dinî hükümlerle kişinin kendi dindarlığım test etmesine imkân tanınmış, sırf Allah'ın hoşnutluğunu kazan­mak için yapılabilecek ve (gösteriş yoluyla menfaat elde etme gibi durumlar bir yana) başka amaçla yapıldığında izah edilebilir bir anlam taşımayacak davranış­larla yükümlü kılınmıştır. İnsanın, aklına yatması için açık bir gerekçe bulamasa bile, sadece "Allah'a, O'nun birliğine ve kudretine öylesine inandım ki benim kur­tuluşum O'nun hoşnutluğunu kazanmaktan, bu da O'ndan gelen her buyruğa yü­rekten teslim olmaktan geçer" anlayışıyla yerine getireceği hükümlere "taabbüdî hükümler" adı verilir. Bunların bu özelliği gerçekte hiçbir faydasının olmadığını değil, aksine kapsamlı ve sınırsız faydalarının bulunduğunu gösterir. Fakat Allah'a nispetle "kapsamlı" ve "sınırsız" kelimeleri de kısır kalacağından, bu tür hüküm­leri fayda fikrinden tamamıyla soyutlanmış bir kulluk bilinci içinde yerine getirip Allah'ın hoşnutluğunu kazanmaya çalışmak en uygun yoldur. İhramh kişi için söz konusu olan yasakların da bu tür taabbüdî hükümlerden olduğunu öğreten âyet bir taraftan da bunun eğitimini vermektedir. Çünkü teorik olarak bir kurala uyma ge­reğini kabul ve ifade etme her zaman onun iyi biçimde uygulanacağını göstermez. İmkân ele geçtiği halde buna karşı nefsi frenlemek elde bulunmayan bir imkândan vazgeçmekten daha zordur. Zaten mahrumiyetler içinde olan bir kimsenin ibadet gereği açlığa katlanmasıyla önünde mükemmel bir sofra bulunduğu halde ibadet amacıyla açtığa karşı direnen kimse aynı durumda değildir. Yüce Allah ihram ya­saklarının uygulanması konusunda ilk müslümanlan böyle bir sınava tâbi tutarak onlann bu konuda da iyi bir örnek sergilemelerini istemiş, diğer müslümanlar da bu tür hükümlerde aynı anlayışı ve tavrı korumaya çağırılmışlardır[374]. Ta­bii ki bu tarz izahları, genel olarak taabbüdî hükümlerin, özel olarak da ihram ve ihram yasaklarının hikmetleri ve faydaları üzerinde düşünmenin doğru olmayaca­ğı şeklinde anlamamak gerekir. Burada asıl olan, ibadet görevini fayda şartına bağlamamak, ibadeti ne getirip ne götürdüğünü hesap ederek yapmamaktır. Esa­sen, ünlü düşünür-âlim Râgıb el-Isfahânî'nin ifadesiyle, "Kişi iyi bir fiili, dünye­vî bir menfaat elde etmeyi veya bir zarardan kurtulmayı amaçladığı için yapma­malıdır; aksi halde bu fiili yaparken bir tüccar gibi davranmış olur. Hatta bazı mu-hakkıklara göre iyi fiili uhrevî bir menfaat elde etme gayesiyle dahi yapmamak ge­rekir"[375].

Allah Teâlâ'nın İsrâiloğulları'm cumartesi günü denizde avlanma yasağıyla denemesiyle[376] müslümanlan ihramda iken kara avı yapma ya- rtenemesi arasında benzerlik kurulabilir[377].

maddesi olarak yararlanılabileceği özel olarak belirtilmiştir. Bazı müfessirler ise âyetteki sayd kelimesini taze, taam kelimesini tuzlayıp kurutma vb. yollarla mu­hafaza altına alınmış su ürünü olarak açıklamışlardır. Bu âyet ve başka deliller ışı­ğında Hanefî'ler deniz ürünlerinden sadece balık türlerinin, diğer üç mezhebin fa-kihleri ise sadece suda yaşayan her türlü hayvanın yenebileceği sonucuna ulaşmış­lardır. Benzer bir görüş ayrılığı bu hayvanın kendiliğinden ölmüş olup olmamasıy­la ilgilidir: Hanefîler'e göre yenmesinin helâl olması için kendiliğinden ölüp su yüzüne çıkmış olmamalıdır, diğerlerine göre bu tür su hayvanları da yenebilir[378]

 

99. "Peygamber'in görevi, tebliğ etmekten ibarettir" buyrulması onun pey­gamberlik dışında bir işinin ve sıfatının bulunmadığı anlamında olmayıp, bu bildi­rimden sonra insanların sorumluluk konusunda diyecek bir şeylerinin kalmayaca ğma vurgu içindir. Nitekim Nisa sûresinde (4/165) peygamberlerin niçin gönderil­diğine değinilirken, insanların Allah'a karşı bir mazeret ileri sürmelerine İmkân bı­rakmama hususu açıkça ifade edilmiş, Gaşiye sûresinde (88/22) Hz. Peygamber'in sadece bir uyarıcı olduğu ve insanlar üzerinde baskı kurarak onları dinin icapları­na zorla uydurma gibi bir görevinin bulunmadığı hatırlatılmıştır. Âyetin devamın­da "Allah açıkladığınızı da gizlediğinizi de bilir" buyrulması da, bildirimden son­ra sorumluluğun insanların omuzlarında olduğunu anlatmaktadır. Resülullah'm peygamberlik vazifesinin yanında bir kut olarak yükümlü olduğu ve yerine getir­diği görevlerinin bulunduğu; yine, devlet başkanı, yargıç, kumandan, eğitimci vb. sıfatlarlarla önemli toplumsal işler yaptığı ise hem âyet ve hadislerde belirtilmiştir hem de tarihen sabittir. Öte yandan, onun ilâhî iradeyi açıklamak üzere Kur'an'da yer alan veya almayan hükümler bildirmiş olması da tebliğ görevinin kapsamı dı­şında değildir. Bu hükümlere ise topluca sünnet adı verilir.[379]

 

100.  "Kötü" diye tercüme edilen habîs ile "iyi" diye tercüme edilen tay-yib'in bir olamayacağım belirten cümle, niceliğin aldatıcı cazibesine kapılmamak gerektiğine ve niteliğin önemine dikkat çekmektedir. Buradaki fiilin Kur'an'daki kullanımları dikkate alınırsa, habîs ile tayyibin birbiriyle karşılaştırılamayacak ka­dar farklı oldukları anlaşılır. Âyette -bu nitelemeler bakımından- insanları, kültür ve medeniyetleri, kazanç yollarını vb. hususları kapsamına alan genel bir ifade kullanılmıştır[380]. Şu var ki, âyetten kötülerin daima çok veya kendi eksindeki iyilerden fazla olduğu gibi bir sonuca ulaşmak doğru olmaz. Burada asıl amaç, kemiyete aldanmamak gerektiğine, helâlinde kalitenin önemli ol­duğuna vurgu yapmaktır[381]

 

Meali

 

101. Ey iman edenler! Açıklandığı takdirde sizi sıkıntıya sokacak husus­larda soru sormayın. Kur'an indirilirken böyle sorular sorarsanız size açık­lanır. Allah onlardan sizi muaf tutmuştur. Allah çok bağışlayıcıdır, halimdir. 102. Bu tür sorulan sizden önce de bir topluluk sormuş, fakat sonunda bun­ları inkâr eder olmuştu. 103. Allah bahire, sâibe, vasîle ve nâm (diye bazı hay­vanların işaretlenip kullanımdan alıkonması) ile ilgili bir buyruk koymamıştır. Fakat inkarcılar kendi uydurdukları yalanlan Allah'a yakıştırmaya çalışı­yorlar; onların çoğu akıllarını kullanmıyorlar. 104. Onlara "Allah'ın indirdi­ğine ve Hz. Peygamber'e gelin" dendiğinde, "Atalarımızı üzerinde bulduğu­muz (yol) bize yeter" derler. Ataları bir şey bilmeyen ve doğru yolda gitme­yen kimseler olsa da mı![382]

 

Tefsiri

 

101-102. Bu âyetlerin nüzul sebebi olarak zikredilen olaylardan biri şudur: Haccın farz olduğunu bildiren âyet indiğinde Hz. Peygamber bir hutbe okumuş, Allah Teâlâ'ya hamd ve senadan sonra "Allah size haccı farz kıldı" buyurmuştu. Bir sahâbî "Her yıl mı ey Allah'ın resulü?" diye sordu. Resûlullah soruyu duymaz­dan geldi. Sorunun üçüncü defa tekrar edilmesi üzerine Hz. Peygamber "Şayet evet deseydim (her yıl haccetmeniz) farz olurdu. Siz ise buna tahammül edemez­diniz. Benim değinmediğim konularda soru sormayın. Sizden önceki bazı toplum­lar peygamberlerine çok soru sormaktan ve sonra da bunlar üzerinde ihtilâfa düşinekten dolayı helak olmuşlardır. Şu halde size bir şeyi emrettiğimde onu olabil­diğince yerine getirmeye çalışın, size yasakladıklarımdan da kaçının"[383].

Âyetlerdeki saklndarha ifadesinden, dinin tamamlanmasının veya eksik kal­masının vahyin geldiği esnadaki sorulara bağlanmış olduğu gibi bir anlam çıkar­mak doğru olmaz. Zira bir hususun dinî bildirimler arasında yer alabilmesinin ka­çınılmaz şartı, dinin sahibi olan Allah'ın onu murat etmiş olmasıdır. Yine, ilâhî iradenin bir sonucu olarak Resûlullah bazı dinî hükümleri belirli münasebetlerle, olayların tabiî akışı içinde ve çevresinden gelen sorular üzerine tebHğ etmiştir. Şu halde bu âyette verilmek istenen mesajı şöyle açıklamak mümkündür: Vahyin in­diği dönemde bazı vecîbelerin bildirilmesi soru sorulmasına bağlanmış olduğun­dan, müminler yerli yerince soru sormalı, yersiz sorulardan ve ısrarcı tavırlardan kaçınmalıdırlar. Ayrıntılar üzerinde fazla sorular sorulması halinde, cevapları du­yanlar veya yorumlayanlar -farz kılınmadığı halde- yanlışlıkla yeni farzlar icat edebilirler. Hz. Peygamber'in yukarıda aktarılan ifadesinden de anlaşıldığı üzere, buradaki mesaj Kur'an'ın indirildiği dönemle sınırlı olmayıp, bütün zamanlarda müminlerin dikkat etmeleri gereken bir husus şudur: Dinî yükümlülükler konu­sunda herkes Resûlullah'in buyruklarını olabildiğince yerine getirmeye çalışmalı, yasakladıklarından kaçınmalı, kendi anlayışını ve içinde yaşadığı toplumun gele­neklerini dine yamamaya kalkışmamalıdır. Tarihî tecrübeler de burada insan psi­kolojisine ışık tutan önemli bir uyarının bulunduğunu göstermektedir. Konumuz olan âyette ve hadiste önceki toplumlardan bazılarının kendilerine bildirilen dinî yükümlülükleri âdeta yetersiz bularak daha fazla yükümlülük isteyen bir tavır içi­ne girdiklerinden, sonra da bunlar üzerinde görüş ayrılığına düşüp asıl vecîbeleri de terkeder hale geldiklerinden söz edilmektedir. Müslüman toplumlarda da bu psikolojinin etkisiyle zaman zaman asıl dinî vecîbeleri bırakıp yeni yükümlülük arayışı içine girildiği ve dinin aslında olmayan hususların temel dinî yükümlülük­lerden daha önemli hale getirildiği gözlenmektedir.[384]

 

103-104. İslâm'dan önce Araplar belirli özellikler taşıyan evcil hayvanları putlar adına serbest bırakırlar, ondan sonra da bunların kesilmesini ve kullanılma­sını yasak sayarlardı. Bu hayvanların hangi özelliklere göre ne İsim aldığı husu­sunda müfessir ve dilbilimciler arasında görüş birliği bulunmamaktadır[385]. Bu sebeple âyetteki bahire, sâibe, vasîle ve hâm kelimelerinin kullanımı me­alde de aynen korunmuştur. Her bir kelimenin anlamıyla ilgili yaygın olan bilgile­rin Özetlenmesi, konuyla ilgili bâtıl inanış ve âdet hakkında genel bir fikir verme­ye yeterlidir: Câhiliye dönemi Arapları, beş kere doğuran ve beşinci yavrusu dişi (bazı kaynaklara göre erkek) olan devenin kulağını yarıp salıverirler, artık onu ne sağarlar ne de binme veya yük taşımada kullanırlardı. Sütü putlara bırakılmış ka­bul edilen bu hayvana kulağı yanldığı için bahire denirdi. Bir kimsenin başına bir sıkıntı geldiğinde "Bundan kurtulursam devem sâibe olsun" diye adakta bulunur, adağını yerine getirmek üzere de hayvanı putlar adına serbest bırakır, sütünden sa­dece misafirler yararlanabilirdi. Koyun dişi doğurursa kendilerinin, erkek doğurur­sa tanrılarının olur; erkekli dişili ikiz doğurması halinde buna vasile derler ve di­şiden dolayı erkeği de kurban etmezlerdi. On nesli dölleyen erkek deveye hâm adını vererek serbest bırakırlar, bütün sulardan ve meralardan yararlanmasına mü­saade ederlerdi.

Âyette, Kur'an'in geldiği dönemde iyi bilinen bir bâtıl inanış ve âdet örnek olarak anılmakta; bundan hareketle, Allah'ın peygamberleri vasıtasıyla bildirdiği dinde mevcut olmayan şeyleri Allah'ın isteğiymiş gibi göstermenin sadece bir if­tira olduğuna dikkat çekilmekte; ardından da bu tür bâtıl inanış ve âdetler ne ka­dar köklü ve yaygın olursa olsun, bunların hiçbir değerinin olmadığı hatırlatılmak­ta ve dünya görüşünü taklitçi, bilinçten yoksun bir zihniyet üzerine kuranlar öze­leştiriye davet edilmektedir. Hz. Peygamber'in bildirmediği hususlarda gereksiz sorular sormanın eleştirildiği 101-102. âyetleri takiben bu Câhilİye âdetlerinin de mahkûm edilmesi çok manidardır. Her iki uyarının da ortak noktası şudur: Din, Allah'ın iradesine mutlak teslimiyeti ifade eder. Peygamberler vasıtasıyla bildiri­lenlerle yetinmeyip ister onları zorlayarak yeni yükümlülüklerin gelmesine yol aç­mak, ister bazı düşünce ve davranışları Allah'ın isteğiymiş gibi göstererek dire ilâveler yapmak, Allah'ın çizdiği yolu yetersiz bulup beşer iradesini ilâhî iradenin üstüne çıkarmaya çalışmak anlamına gelir. Bu takdirde de din ve dindarlık gerçek anlamını yitirmiş olur.[386]

 

Meali

 

105. Ey iman edenler! Siz kendi sorumluluklarınıza dikkat edin. Siz doğ­ru gittiğiniz takdirde yanlış yola sapanlar size zarar veremez. Hepinizin dö­nüşü Allah'adır ve yapmakta olduğunuz her şeyi o zaman Allah size bildirecektir.[387]

 

Tefsiri

 

105. Bu âyetin, müminlerin, iman çağrısına olumlu karşılık vermemekte di­renen ve kötülükler içinde yüzmeye devam eden İnkarcıların durumuna üzülmele­ri üzerine nazil olduğu rivayet edilmiştir. Zamanla bazı müslümanlarm bu âyeti, nemelazımcı bir anlayışa kapı aralayacak şekilde yorumlamaya başladıklarını gö­rünce Hz. Ebû Bekir onları uyarıp özetle şunları söylemiştir: Siz bu âyeti gayesi­nin dışına taşırıyor ve yanlış yorumluyorsunuz. Ben Resûhıllah'ın "İnsanlar bir kötülüğü görüp de onu engellemezlerse Allah'ın onlara genel bir azap gönderme­si yakındır" buyurduğunu duydum[388].

Gerçekten, Kur'ân-ı Kerîm ve Hz. Peygamber'in sünneti incelendiğinde, İs­lâm'da katı bir ferdiyetçilik anlayışının asla onaylanmadığı görülür. Aksine İs lâm'ın bu iki temel kaynağı, bir taraftan kişiyi din kardeşinin sevinç ve kederini  paylaşmaya özendirmiş, hatta "onun mutluluğunu kendisinmkİne tercih etmesi" anlamına gelen îsâr kavramına ayrı bir değer vermiş[389], di­ğer tarftan da toplumda dirlik ve düzenliğin sağlanması ve korunması için birey­lere birtakım ödevler yüklemiştir. Fakat unutmamak gerekir ki toplumları meyda­na getiren fertlerdir ve sağlıklı bir toplumsal yapı ancak görev bilincine sahip, ön­ce kendisini düzeltmeye çalışan bireylerin baskın öğe ve bu anlamda bir kişilik ha­line gelebilmesiyle mümkündür. Şu halde bu âyeti şöyle anlamak uygun olur: Ki­şinin başkalarına yardımcı olabilmesi, topluma olumlu katkılarda bulunabilmesi her şeyden önce kendi sorumluluklarına dikkat etmesine bağlıdır. Bu konuda üze­rine düşeni yapan ve kendisini sürekli kontrol eden bir kimse de yanlış yollara düş­müş insanlardan zarar gelebileceği kuruntusuna kapılarak aydınlık yola çağrıda bulunma görevini ihmal veya terketmemelidir[390]

 

Meali

 

106. Ey iman edenler! Birinize ölüm gelip çatınca vasiyet esnasında içi­nizden iki âdil kişi, şayet seyahatte iken başınıza ölüm musibeti gelmişse siz­den olmayan başka iki kişi aranızda şahitlik etsin. Eğer (vasiyeti uygularken) içinize bir şüphe düşerse, bu iki şahidi namazdan sonra alıkorsunuz; "Bunu yakınımız hatırına da olsa hiçbir bedel karşılığında satmayız ve Allah'ın buy­ruğu olan bu tanıklığı asla gizlemeyiz, aksi halde apaçık günahkârlardan ola­cağımızda kuşku yoktur" diye Allah'ın adına yemin ederler. 107. Şayet bu ikisinin günah işledikleri (yeminlerinin gerçeği yansıtmadığı) ortaya çıkarsa, bunların haklarını gaspettiği kimselerden iki kişi onların yerini alır ve "Ke­sinlikle bizim şahitliğimiz onların şahitliğinden daha doğrudur ve biz hak te­cavüzünde bulunmadık, aksi halde biz de zalimlerden oluruz" diye Allah'ın adına yemin ederler. 108. İşte bu, şahitliği gereğince yapmalarım sağlayacak veya yemin etmelerinden sonra yeminlerin reddedilmesinden korkmalarını önleyecek en uygun usuldür. Allah'a âsi olmaktan sakının ve iyi dinleyin. Al­lah yoldan çıkmış topluluğu doğruya eriştirmez.[391]

 

Tefsiri

 

106-108. Bu âyetlerde vasiyet konusuna değinilmesiyle önceki âyet arasında bağ kuran âlimler bulunduğu gibi bunu yeni bir konunun ele alınması olarak dü­şünenler de vardır. Önceki âyetle irtibat kuranlardan bir kısmı bu bağı şöyle açık­lar: Yüce Allah önceki âyette canın ve yaşama hakkının korunmasıyla ilgili buy­ruğunu bildirmiş, burada da insan hayatındaki önemine işaret için malın korunma­sına ilişkin bir buyruğa yer vermiştir[392]. Bu izahı eleştiren M. Reşîd Rızâ ise, İki âyet arasındaki bağı şöyle kurmak gerektiğini savunur: Önceki âyette herkesin dönüşünün Allah'a olduğunun bildirilmesini takiben burada ölümle ilgi­li bir hükme temas edilmiştir (VII, 219). Bu âyetlerde yeni bir konuya geçildiğini düşünen müfessirlere göre buradaki düzenleme, İslâmî hükümlerin tamamlanma­sı çerçevesinde Mâide sûresinin içerdiği hükümlerdendir[393].

Mekkî b. Ebû Tâlib'den, müfessirler arasında bu âyetlerin, cümle yapısı, anlamı ve hükmü bakımından Kur'an'ın en çetrefil âyetlerinden sayıldığı yönünde rir söz nakledilmiştir[394], Râzî de (108. âyetin tefsirinin sonun­du ) bu âyetin zorluklan hususunda müfessirlerin görüş birliği içinde olduklarını belirtir ve Vâhidî'nin el-Basît isimli eserini kaynak göstererek Hz. Ömer'den de bu anlama yakın bir söz nakledildiğini hatırlatır (XII, 121). İbn Atıyye bu sözün bu âyetlerin tefsiri hakkında söylenenleri tatminkâr bulmamaktan kaynaklandığım belirtir ve kendi tercihlerini de ortaya koyarak belli başlı yorumları özetler (II, 250 vd.). Reşîd Rızâ da Kur'an'm anlaşılmasında dil bilimi ve fıkth âlimlerinin karşı­laştıkları zorlukların esas alınamayacağını ifade edip sahabe ve tabiîn âlimlerinden bu yönde bir rivayetin gelmediğine dikkat çeker (VII, 224).

Bu âyetlerin nüzul sebebi olarak tefsir ve hadis kaynaklarında şu olay zikre­dilir: Temîm ed-Dârî, Adî b. Bedâ ve Büdeyl b. Ebû Meryem (veya Ebû Mâriye) ticaret için birlikte Şam'a gitmişlerdi. Temîm henüz müslüman olmamıştı; (bazı kaynaklara göre kardeşi olan) Adî de hıristİyan idi. Büdeyl ise müslümandı. Şam'a vardıklarında (veya -bir rivayete göre- yolda) Büdeyl hastalandı. Yanındaki eşya­ların bir listesini yapıp bunları yazdığı kâğıdı yol arkadaşlarına haber vermeden kumaşların arasına yerleştirdi. Sonra onlara döndüklerinde eşyalarını ailesine tes­lim etmeleri İçirt vasiyette bulundu, ardından ruhunu teslim etti. Arkadaşları dön­düklerinde, eşyanın arasında yer alan altın nakışlarla bezenmiş gümüş bir kabı alıp diğerlerini ailesine teslim ettiler. Ailesi Büdeyl'İn yaptığı listede bir de gümüş kap bulunduğunu görünce bunu istediler, onlar böyle bir şey teslim aldıklarını inkâr et­tiler. Ailesi durumu Resûhıllah'a arzetti. Bunun üzerine ilk (106.) âyet İndi. Hz. Peygamber ikindi namazını müteakip onlara yemin ettirdi. Sorun bir süre çözüm­süz kaldı. Sonra dava konusu gümüş kap Mekke'de bulundu. Sahiplerine kimden aldıktan soruldu, onlar da Temîm ed-Dârî ve Adî b. Bedâ'dan satın aldıklarını söylediler. Durum tekrar Resûlullah'a arzedildi, bu kez ikinci (107.) âyet nazil ol­du. Hz. Peygamber Ölünün vârislerinden iki kişiye bu konuda yemin ettirdi ve da­vayı kazandılar. Diğer bir rivayete göre Temîm ve Adî bu kabı 1000 dirheme sa­tıp parasını bölüşmüşlerdi. Temîm müslüman olunca bu olaydan duyduğu rahat­sızlık üzerine Büdeyl'İn ailesine durumu açıklayıp 500 dirhemi ödedi. Onlar da Adî aleyhine dava açtılar ve âyete göre yemin edip davayı kazandılar. Konuya iliş­kin rivayetlerde ifade farklılıkları bulunmakla beraber olayın ana hatları böyledir[395].

Vasiyet ölüme bağlı bir tasarruf olup daha önce Bakara sûresinin 180 ve 240. âyetlerinde bu kavram yer almış ve Nisa sûresinin 11-12, âyetlerinde terekenin oavlastırılmasına geçilmeden önce müteveffa tarafından yapılmış vasiyet varsa onun yerine getirilmesi gerektiği bildirilmiştir. Câhiliye döneminde de bilinip uy­gulanmakta olan vasiyet konusunda insanların olabildiğince saygılı davranmaları ve vasiyetin icaplarını yerine getirmeye önem vermeleri nedeniyle fazla bir niza meydana gelmiyordu. O yüzden bu tasarrufun belirli bir şekil şartına bağlanması cihetine gidilmemişti. Vasiyet edecek kişi genellikle vârislerinin ve yakınlarının huzurunda bu konudaki iradesini açıklıyor, onlar da buna uyuyorlardı. Bununla beraber vasiyet, sözleşmelerden farklı olarak tek taraflı bir hukukî muamele oldu­ğundan, bu işlemin içeriğini yanlış anlamak ve hatırlamak veya gerçeği saptırmak isteyenlerin bulunması durumlarında bazı kimselerin, özellikle vasiyetten yarar­lanma durumunda olanların hak kaybına uğraması kaçınılmazdır. Bu âyetlerde, ölüm sonrasında geride kalanların İhtilâfa düşmelerini olabildiğince önleyen bir tedbir alınması istenmekte, bu tedbirden sonra da çıkabilecek bir ispat sorunu İçin özet bîr prosedür getirilmektedir. 106. âyette, ölüm anının yaklaştığını hisseden bir müslümanm vasiyet etmek istediği takdirde bunu âdil oldukları bilinen, kendi ya­kın çevresinden veya dindaşlarından -en az- iki kişi huzurunda, şayet seyahat es­nasında ise ve bu vasıfta kişiler yoksa başka iki kişi huzurunda yapması istenmek­tedir. Vasiyet uygulanacağı zaman bu tanıkların verdiği bilgi kuşkuya yol açmaz ve itiraz ortaya konmazsa bu tedbir yeterli olacaktır. Ancak, bu şartlarda yapılan bir vasiyette ispat sorunlarının yaşanması da uzak ihtimal değildir. Bu takdirde ta­nıklardan ağır bir manevî sorumluluk hissedecekleri şartlar altında (özelliği olan bir zamanda, mekânda veya ağır ifadelerle) yemin etmeleri istenecektir. 107. âye­te göre, eğer bu yeminin dahi onların doğruyu söylemelerine yetmediği ortaya çı­karsa, bu yüzden hak kaybına uğrayanlardan iki kişi, karşı bir yeminle kendi iddi­alarını ispatlamış sayılacaklardır. 108. âyette, tanıklığın ağırlaştırılmış yemin şar­tına bağlanması ve bu yeminin de karşı bir yeminle çürütülebilme imkânının ve­rilmesinin gerçeğin ortaya çıkmasına en uygun prosedür olduğu belirtilmektedir. Buna göre âyetlerden çıkarılabilecek başlıca sonuçlar şunlar olmaktadır: Ki­şi ölmeden önce üzerinde hak ve borçlar varsa, bu konuda geride kalanların ihtilâ­fa düşmelerini ve hak sahiplerinin zarara uğramalarını önleyecek tedbirler almalı­dır. İster bu hak ve borçların açıklanması isterse geride kalanlardan -ölümünü ta­kiben- yerine getirmelerini istediği meşru çerçevedeki talepleri konusunda karışık­lığa ve çekişmeye yol açacak fiil ve beyanlardan kaçınmalıdır. Geride kalanlar da ölenin bu yöndeki emanetlerine ve isteklerine saygılı davranmalıdır. Normal şart­larda bu hususlarda ispat sorunlarını asgariye indirecek önlemler alınabilirse de, kişinin ölüm anının yaklaştığını hissettiği için aniden vasiyet yapmak durumunda kalması veya seyahat halinde olduğundan başka ispat kolaylıkları sağlamasının mümkün olmaması gibi durumlarda bile vasiyetle ilgili ilkelere uyulacak, bu ko­nuda bilgi ve emanet üstlenen kimseler de olağan dışı usullerin icaplarına katlana­caklardır. Her halükârda ilgililer bu konudaki emanete riayetin ilâhî buyruğun ge­reği olduğunu idrak etmeli, ispatla ilgili zorluklardan yararlanarak mat ve menfa­at hırsına kapılmamalı, Allah'a hesap vereceğinin bilinci içinde günahtan kaçınma çabası içinde olmalıdır.

İslâm âlimleri Kur'an'in gerek bu, gerekse benzeri konuları düzenleyen diğer âyetlerdeki mesajını dikkate alarak, genelde vadeye bağlanmış hak ve borçların özel olarak da vasiyet İçeriğinin kayda geçirilmesi konusuna ayrı bir önem vermiş­ler, bunun sonucu olarak günümüzdeki notşrlik kurumunun işlevini üstlenen bir teşkilât ve bu alandaki meseleleri inceleyen Özel bir literatür oluşmuştur.

106. âyetin "içinizden iki âdil kişi" şeklinde tercüme ettiğimiz kısmı hakkın­da başlıca iki yorum yapılmıştır: a) Sizin dininizden olan, müslümanlardan, b) Si­zin ailenizden, yakın çevrenizden. Taberî, bu yorumların kendilerinden rivayet edildiği ilk dönem bilginlerinin isimlerini zikrettikten sonra, âyetteki hitap tarzı dikkate alındığında birincisinin tercih edilmesinin gerektiğini söyler (VII, 100-102). Yine, âyetin "sizden olmayan, başka iki kişi" diye çevirdiğimiz kısmıyla il­gili olarak başlıca iki yorum nakledilegelmiştir. Bunlardan birincisine göre, bura­da maksat "sizin dininizden olmayan iki kişi"dir. Bu yorumu benimseyenlerin bir kısmı, bunu sadece Ehl-i kİtap'la, özellikle yahudiler ve hıristiyanlarla sınırlı tut­muşlardır. İkinci yoruma göre burada maksat "sizin ailenizden, yakın çevrenizden olmayan iki kişi"dir. Taberî, bu yorumların kimlerden rivayet edildiğini aktardıktan sonra kendisi birincisini üstün bulur ve bunun da herhangi bir dine mensubi­yetle sınırlandırıl maması gereltiğini savunur. Çünkü âyette müslüman olmama özelliği belirtildikten sonra başka bir sınırlandırma yer almamıştır, o halde putpe­restler dahi bu kapsamda sayılmalıdır (VII, 103-107). Âyetteki bu İfadeler dolayı­sıyla İslâm bilginleri, gayri müslimlerin müslümanlarla ilgili davalarda şahitlik ya­pıp yapamayacakları konusunu ele almışlardır. Bu âyetin Bakara sûresinin 282 ve Talâk sûresinin 2. âyetleriyle neshedildiğİ kanaatinde olanlara göre zaten onların bu davalarda tanıklık yapabilecekleri sonucuna ulaşılamaz. Mezhep imamlarından Ebû Hanîfe, Mâlik ve Şâfıî bu kanaattedir. Bu âyetin neshedilmemiş olduğu görü­şünü savunanlardan "sizden olmayan, başka iki kişi" ifadesini "sizin dininizden ol­mayan iki kişi" şeklinde anlayanlar da bu konuda olumsuz sonuca ulaşmışlar, sa­dece yolculuk halindeki vasiyeti bu hükümden istisna etmişlerdir. Ahmed b. Han-bel sefer halindeyken vasiyete kıyasen diğer hukukî muamelelerde de gayri müs-limin şahitliğinin kabul edileceği görüşündedir. İbn Teymiyye buradaki gerekçenin zaruret olduğu hususundan hareketle, seferîlik durumu olsun olmasın zaruret bulunduğunda aynı hükmün uygulanabileceğini savunur. Buradaki "sizden olma­yan, başka iki kişi" ifadesini "sizin akrabanızdan, yakın çevrenizden olmayan iki kişi" şeklinde anlayanların bakışı esas alındığında ise, bu âyette gayri müslimlerin şahitliğini engelleyen bîr anlam bulunmamaktadır. Bu yorumu benimseyenlerden söz konusu meselede olumsuz sonuca ulaşanlar, başka delillere dayanmaktadırlar[396].

Taberî, âyetin nüzul sebebini teşkil eden olay ve Nûr sûresinin 24. âyetinde-ki kullanım dikkate alınırsa bu âyette geçen ve "şahitlik etsin" diye çevirdiğimiz "şehâde" kelimesi ile yargılama hukukunda bilinen anlamıyla tanıklığın değil, ye­minin kastedilmiş olduğuna hükmetmek gerektiğini savunur (VII, 102, 117-118); fakat bu görüş sonraki dönemlerde genellikle kabul görmemiştir.

Tefsirlerde, âyetin "namazdan sonra" diye çevirdiğimiz kısmında geçen sa-lât kelimesiyle ikindi namazının kastedildiği kanaati hâkimdir. Bu görüşe, anılan kelimenin başındaki belirlilik takısı ve Resûlullah döneminde bu tür konularda ya­pılan uygulamalar dikkate alınarak ulaşılmaktadır. Bazı müfessirler ise bunu, ye­min edecek kişilerin kendi dinlerindeki ibadet olarak anlamışlardır. Taberî, ikindi namazı anlamını daha^tuvvetli bulma gerekçeleri arasında, Allah'ı inkâr edenler rtezdinde de bu vaktin -güneşin batışına yakın olması sebebiyle- ayrı bir değer ta­şıdığı ve tazim edildiği olgusunu da zikreder (VII, 110-111). Bu konudaki yorum­ların ortak noktası, bu tanıklığın, tanığı -İbadet şuurunun zinde olduğu bir anda ve­ya kalabalık bir kitlenin önünde bulunma gibi- ağır bir manevî sorumluluk hissi altında tutan şartlarda yeminle pekiştirilmiş olmasıdır. Bazı bilginler bu ifadeden hareketle, yeminin sadece zaman değil mekân ve ifade biçimi bakımından da pe-kiştirilebileceğini, yani kutsal mekânlarda veya daha özel sorumluluk yükleyen İfadelerle yaptırılabileceğini ileri sürmüşlerdir[397].

İbn Âşûr, 106. âyette geçen ve "içinize bir şüphe düşerse" diye çevirdiğimiz cümlenin şahitlerin sözünün bir parçası olarak anlaşılmasının ve âyete şöyle mâna verilmesinin daha isabetli olacağı kanaatindedir: "Eğer bizim tanıklığımız husu­sunda kuşku duyuyorsanız, işte Allah üzerine yemin ediyoruz ki..."

107. âyette, hakkı gaspedilen taraftan iki kişinin günah işledikleri yani gerçe­ğe aykırı bilgi verdikleri ortaya çıkan tanıkların "yerini alacağı" hükmünün geti­rilmiş olması, tanıkların doğruyu söylemeleri için güçlü bir manevî baskı oluştur­maktadır. Buna rağmen, tanıkların gerçeğe aykırı beyanda bulundukları objektif delillerle sabit olursa hak kaybına uğrayan taraftan iki kişi tanıkların yerini alacak

ve yeminli olarak yapacakları beyan bu konuda yeterli delil sayılacaktır. Burada böyle bir manevî baskı amacının bulunduğuna dikkat çekmek üzere bazı müfessir-ler, yeminin teyitli hale getirilmesi ve yeminin reddedilmesi yani geçersiz sayıl­ması hükümlerinin birlikte teşrî kılınmasının hikmeti hakkında şöyle bir açıklama yapmışlardır: Yeminin ağırlaştırılması âhiret endişesini, yeminin reddedilmesi ise insanların önünde rezil olma gibi dünya ile İlgili endişeleri harekete geçirir. Bu iki endişe bir arada bulunursa tanıklığın hakikati tam olarak yansıtacak biçimde ger­çekleşmesi sağlanmış olur[398]

 

Meali

 

109. Allah'ın peygamberleri toplayıp da onlara "Size ne cevap verildi?" diye soracağı gün onlar "Bizim bir bilgimiz yok. Bütün gizlileri tam olarak bi­len yalnız sensin" diyecekler. 110. İşte o zaman Allah şöyle diyecek: "Ey Mer­yem oğlu îsâ! Sana ve annene lütfettiğim nimetleri hatırla! Seni Rûhulku-düs*le (Cebrail) desteklemiştim de hem beşikte iken hem de yetişkin halinde insanlarla konuşuyordun. Sana yazmayı, hikmeti, Tevrat ve İncil'i öğretmiş­tim. Benim iznimle çamurdan kuş biçiminde bir şey yapıp ona üflüyordun ve benim iznimle derhal kuş oluyordu. Benim iznimle körü ve cüzamlıyı iyileşti-riyordun. Yine benim iznimle ölüleri diriltiyordun. Sen onlara açık kanıtlar getirip içlerinden inkâr edenler 'Bu düpedüz bir büyü!' dediklerinde İsrâilo-ğullan'nm sana zarar vermelerini önlemiştim. 111. Havarilere 'Bana ve Pey­gamberim'e iman edin' diye ilham ettiğimde onlar 'İman ettik, şahit ol ki biz­ler yürekten teslimiyet içindeyiz' demişlerdi."[399]

 

Tefsiri

 

109. Burada, 110-120. âyetlerde Hz. îsâ'nın tanıklığından hareketle yer veri­lecek olan hakikatlerin anlatımına geçiş yapılmaktadır. Yeni bir konuya başlan­makla beraber, önceki âyetlerin içeriği onlarla bu ve müteakip âyetler arasında şöyle bir fikrî bağ bulunduğunu düşündürmektedir: Önceki âyetlerde insanların vasiyetleri hakkında titizlik gösterilmesi ve bu konudaki tanıklığın önemi üzerin­de durulmuştu. Burada ise yüce Allah'ın emir ve tavsiyeleri hakkında peygamber­lerin tanıklık etmesi konusuna geçilmektedir. Nitekim Kur'an'da dinler Allah Te-âlâ'nın "vasiyetleri" (emir ve tavsiyeleri) olarak[400], peygamberler de "şahitler" şeklinde[401] nitelendirilmiştir[402].

Öte yandan, tefsirlerde bu âyetle önceki âyet arasında gramer açısından da şöyle bir bağ kurulur: Bu âyet, 108. âyetteki "Allah'a âsi olmaktan sakının" ifade­sini açıklamaktadır; "Allah'ın peygamberleri toplayıp da onlara 'Size ne cevap ve­rildi?' diye soracağı günden sakının" demektir[403].

Peygamberlerin Cenâb-ı Allah'ın sorusuna "Bizim bir bilgimiz yok. Bütün gizlileri tam olarak bilen yalnız sensin" diye cevap vermeleri, genellikle kıyamet gününün dehşeti karşısında duydukları ürpermenin etkisiyle veya Allah Teâlâ'ya gösterilen mutlak tazim ve saygı ile izah edilmiştir. Bazı müfessirlerin kanaatine göre İse bu ifadeyi gerçek anlamıyla yorumlamak gerekir; bu sözleriyle peygam­berler Allah katından getirdikleri buyruk ve yasaklara kendilerinden sonra insan­lar tarafından nasıl bir tepki gösterildiği hususunda yeterli bilgiye sahip olmadık­larım ve bütün gerçekleri bilenin sadece Allah olduğunu belirtmiş olmaktadırlar[404]

 

110-111. Kur'ân-ı Kerîm'de adı îsâ İbn Meryem ve Mesîh olarak geçen Hz. îsâ, Hz. Meryem'in oğludur; Allah'ın Meryem'e ilka ettiği kelimesidir[405]. Kendisine İncil verilmiş[406] ve İsrâiloğullan'napeygamber ola­rak gönderilmiştir[407].

İslâm inancında Rûhulkudüs'ten maksat Cebrail'dir. Bütün peygamberlerin bu melekle desteklenmesi söz konusu olmakla birlikte, Hz. isa'nın dünyaya geli­şinde Allah tarafından ona ayrı bir görev verilmiş olması dolayısıyla Hz. îsâ ko­nusunda Cebrail 'in vahiy meleği olmanın ötesinde özel bir önemi vardır[408]. Hıristiyanlar'da ise Rûhulkudüs inancı iki yön­lüdür: Birincisi Hz. îsâ'nın Hz. Meryem'den doğmasında ve bedene bürünmesin-de etkili olan, diğeri âhir zamanda çıkacak olan Rûhulkudüs. İkincisine "Rûhulhak olan Rûhulkudüs" derler. Esasen bu bir "son peygamber" inancıdır; fakat hıristi-yanlar bunun Hz. Muhammed olduğunu kabul etmekten kaçınmışlardır[409].

Hz. îsâ'nın beşikte iken konuşması olağan üstü bir olay olmakJa beraber, ye­tişkinlik çağında konuşması doğal bir durum olduğu halde âyet-İ kerîmede bunun da söz konusu edilmesinin sebebi hakkında değişik açıklamalar yapılmıştır[410].

Müfessirlerin genel kanısına göre, "yazma" diye çevirdiğimiz "kitâb" keli­mesiyle kastedilen anlam, Hz. îsâ'ya "yazı yazma"nın öğretilecek olmasıdır[411]. Bazı müfessirler bunu genel olarak "ilâhî kitaplar" şeklinde açıkla­mışlardır[412]. Burada Allah tarafından indirilen fakat belirli olma­yan bir kitaba işaret bulunduğu yorumuna değinen İbn Atıyye bunun dayanaktan yoksun bir İddia olduğunu kaydeder[413].

Hz. îsâ tarafından gösterilmekte olduğu bildirilen mucizelerin Hz. îsâ'ntn muhatapları açısından önem taşımasının yanı sıra, daha sonra Hıristiyanlık'ta bun­lara bağlanan sonuçlar bu dinin mensuplarını ona tanrılık İzafe etmek gibi tehlike­li bir mecraya sevketmiş olduğundan gerek burada gerekse Âl-i İmrân sûresinde, bunların yüce Allah'ın iznine bağlı olduğuna sık sık dikkat çekilmiştir[414].

Hz. îsâ'nın ilâhî vahyi tebliğ etmesi karşısında İsrâiloğulları ona saygı duyup destek vermek şöyle dursun, tuzak kurup hayatına kastetmek istemişlerdi. Bunu farkeden Hz. îsâ kendisine sadakatle bağlanıp destek verecek bir çekirdek kadro ile (havariler) tebliğ faaliyetini sürdürmeye çalıştı[415]

 

Meali

 

112. Havariler "Ey Meryem oğlu îsâ! Rabbin bize gökten bir sofra indi­rebilir mi?" diye sormuşlardı. O şöyle cevap verdi: "Eğer iman etmiş kimse­ler iseniz Allah'a saygılı olun." 113. Onlar "İstiyoruz ki ondan yiyelim, kalp­lerimiz güvenle dolsun, bize doğru söylediğini bilelim ve buna tanık olalım" dediler. 114, Meryem oğlu îsâ şöyle yalvardı: "Allahım! Rabbimiz! Bize gök­ten öyle bir sofra indir ki, bizim için, önce ve sonra gelenlerimiz için bir ziya­fet ve senden bir İşaret olsun. Bizi rızıklandır, sen rızık verenlerin en hayırlı-sısın. 115. Allah da şöyle buyurdu: "Ben onu size indireceğim; fakat bundan sonra içinizden kim inkâr ederse, varlıklar âleminde hiç kimseye etmediğim azabı ona edeceğini."[416]

 

Tefsiri

 

112-115. Havarilerin "Rabbin bize gökten bir sofra İndirebilir mi?" şeklinde­ki sorusunu "Rabbinüı buna gücü yeter mî?" anlamında düşünen müfessirler, o es­nada havarilerin henüz tam bir teslimiyet içinde olmadıkları ve imanlarında zaaf bulunduğu yorumunu yapmışlardır. İslâm bilginlerinin çoğunluğuna göre ise bu sorudaki yardımcı fiili "güç yetirme" anlamına göre düşünmemek gerekir. Zira on­ların bu talebi -müteakip âyette ifade edildiği üzere- olumlu amaçlara yöneliktir. Şu halde bu soruyu, -Arap dilindeki örneklerin ışığında- "Rabbin bize gökten bir sofra indirir mi, indirmesi O'mın hikmetine uygun olur mu; Allah'ın âdetine (sün-netullah) göre bu olabilir mî; sen rabbinden bize gökten bir sofra indirmesini iste­yebilir misin, istersen rabbin buna rızâ gösterir mi veya isteğini yerine getirir mi?" gibi mânalarda anlamak daha uygun olur. 111. âyette onlardan "İman ettik, şahit ol ki bizler yürekten teslimiyet içindeyiz, demişlerdi" şeklinde söz edilmiş olması da bu anlayışı desteklemektedir. Gerçi Hz. îsâ "Eğer iman etmiş kimseler iseniz Allah'a saygılı olun" cevabını vererek, onları Allah hakkındaki düşünce ve ifade­lerinde daha saygılı olmaları gerektiği yönünde uyarmış ve mucize talep etmenin gönülden inanmış insanlara yaraşmayacağını hatırlatmıştır. Fakat konuşmanın akı­şı dikkate alınırsa bu, onları İtham etme niteliğinde değil, bilâkis onların neyi amaçladıklarım açıklamalarına imkân veren bir cevaptır. Nitekim havarilerin niçin böyle bir istekte bulunduklarını açıklamaları üzerine Hz. îsâ onlan reddetmeyip isteklerini yüce Allah'a arzetmiştir.

Havariler gökten sofra indirilmesini istemelerinin sebeplerini şöyle açıkla­mışlardı: "İstiyomz ki ondan yiyelim, kalplerimiz güvenle dolsun, bize doğru söy­lediğini bilelim ve buna tanık olalım." Böylece onlar buna hem kendi ihtiyaçları­nın bulunduğunu hem de Hz. îsâ'mn tebliğini sonraki nesillere aktarmada bunun önemli bir role sahip olacağını ifade etmiş oluyorlardı. Onların buna ihtiyaç duy­ması, o esnada aç oldukları şeklinde açıklandığı gibi, böyle kutlu bir sofradan yi­yerek manevî hazza erişme arzusu olarak da anlaşılmıştır. "Kalplerinin güvenle dolmasını" istemeleri ise Hz, İbrahim'in Bakara sûresinin 260. âyetinde aktarılan konuşmada geçen isteğine benzetilmiştir. Bu konuşma şöyle cereyan etmiştir: İb­rahim, "Rabbim! Ölüleri nasıl diriltiyorsun, bana göster!" deyince rabbi, "Yoksa inanmıyor musun?" demişti. O, "Hayır ulanıyorum, fakat kalbim tam kanaat getir­sin diye" cevabım verdi. Bunun üzerine yüce Allah onu mucizevî bir olaya tanık kılarak kalbinin güvenle dolmasını sağladı. Havariler bu taleplerinin yerine geti­rilmesiyle, Hz. isa'nın doğru söylediğinden Önce kendileri emin olacaklar, gözle­riyle görüp tanık olunca onun öğretilerini tebliğ ederken bu'tanıklıklarını tekrar tekrar ifade edip bundan güç alacaklardı.

Hz. îsâ'nın duasında yer alan ve "ziyafet" diye çevirdiğimiz îd kelimesi "di­nî, millî, yöresel bayramlar veya belirli münasebetlerle yapılan toplantılar ve sevinçlerin paylaşıldığı özel günler" anlamındadır. Bazı müfessirler Hz. îsâ'nın "Bize gökten öyle bir sofra İndir ki, bizim için, Önce ve sonra gelenlerimiz için bir ziyafet... olsun" ifadesini "ki o günü ibadet ederek kutlayalım, biz ve bizden son­rakiler onu tazim edelim" şeklinde açıklamışlardır. Aynı duadaki "Senden bir işaret olsun" ifadesi, "Benim peygamberliğime ve söylediklerimin doğruluğuna kanıt (mucize) olsun" demektir; fakat burada "senden" kaydı konarak asıl kudret sahibinin Allah Teâlâ olduğuna ve hıristiyanlann Hz. îsâ'yı rab olarak nitelemelerinin yanlışlığına dikkat çekilmiş olmaktadır.

İslâm bilginlerinin çoğunluğuna göre Hz. îsâ'nın bu duası üzerine gökten bir sofra indirilmiştir. Tefsir kitaplarında bu sofrada hangi yiyeceklerin yer aldığı, bu ziyafetin ne kadar bîr süre devam ettiği ve kimlere nasip olduğu hususunda ayrın­tılı açıklamalar yer almıştır. Fakat bu bilgileri destekleyen sahih rivayetler bulun­mamaktadır. Bazı tabiîn bilginlerinden gelen bir rivayeti esas alan müfesirlere göre yüce Allah'ın "Kuşkunuz olmasın, ben onu size indireceğim; fakat bundan sonra içinizden kim inkâr ederse, varlıklar âleminde hiç kimseye etmediğim azabı ona edeceğim" buyurması üzerine, sofra indirilmesini isteyenler bu taleplerinden vazgeçmişler ve sofra indirilmemİştir. Reşîd Rızâ, hıristiyanlann kutsal kitabı olan İnciller'de bu konuda bir bilginin bulunmamasını ve bunun hıristiyanlar arasında bilinegelen bir olay olmamasını bu yorumu destekler nitelikte bulur, İnciller'deki Hz. isa'nın yiyecekleri bereketlendirmesiyle ilgili bilgilerin gökten sofra indiril­mesi mûcizesiyle ilgisinin bulunmadığını açıklar. Şu var ki İnciller'de bu konuda bilgi bulunmamasını bu görüşe destek kılmak İsabetli görünmemektedir. Zira sof­ranın indirilip indirilmediği bir yana -Kur'an'ın haber verdiği- havarilerin bu is­teği ve Hz. îsâ'nın bu duası da înciller'de zikredilmemektedir. Taberî, Resûlul-lah'tan, ashabından ve Selef bilginlerinden nakledilen rivayetleri dikkate alarak ve Allah Teâlâ'nın vaadini mutlaka yerine getirmiş olduğunu düşünerek sofranın İn­diği görüşünü tercih etmek gerektiğini savunur. Ancak Taberî'ye göre, neler içer­diğini belirleme cihetine gitmeksizin üzerinde yiyecekler bulunan bir sofra in­diğini kabul etmekle yetinilmelidİr; zaten bunları bilmenin bir yaran olmadığı gibi, bilmemenin de bir zararı yoktur[417]

 

Meali

 

116. Allah "Ey Meryem oğlu îsâ! İnsanlara sen mi 'Allah'ın dışında beni ve annemi birer tanrı kabul edin' dedin?" buyurduğu zaman o şu cevabı verir: "Hâşâ! Seni tenzih ederim. Hakkım olmayan şeyi iddia etmek bana vakısmaz. Hem ben söyleseydim şüphesiz sen onu bilirdin. Sen benim içim dekini bitirsin, ama ben senin zatında olanı bilmem. Gizlileri tam olarak bilen yalnız sensin, 117. Ben onlara ancak senin bana emrettiklerini söyledim; 'Benim de rabbim sizin de rabbiniz olan Allah'a kuluk edin' dedim. İçlerin­de bulunduğum sürece onların yaptıklarına tanık idim. Fakat sen benî iç­lerinden aldıktan sonra onların halini bilip gören sadece sensin. Sen her şeye şahitsin. 118. Şayet onlara azap edersen, şüphesiz onlar senin kullarındır. Eğer onları atfedersen, hiç kuşku yok sen hem izzet hem hikmet sahibisin." 119. Allah şöyle buyurur: "Bugün doğrulara doğruluklarının fayda vereceği gündür. Onlar için, ebedî kalacakları ve altlarından ırmaklar akan cennetler vardır. Allah onlardan hoşnuttur, onlar da O'nun rızâsını kazanmaktan ötürü mutludurlar. İşte büyük kurtuluş budur. 120. Göklerin, yerin ve iç­lerindeki her şeyin hükümranlığı Allah'a aittir. O her şeye kadirdir."[418]

 

Tefsiri

 

116-120. Babasız dünyaya gelmiş olan Hz. îsâ'nın annesi olması dolayısıyla Hz. Meryem'in gerek Hıristiyanlık'ta gerekse İslâmiyet'te özel bir yeri ve değeri vardır. Kur'an'da kendi adına bir sûre bulunan ve değişik sûrelerde anılan Hz. Meryem'in öteki kadınlara üstün kılındığı yine Kur'an'da ifade edilmiştir[419].

Ne var ki hıristiyanlar Tanrı inancı konusunda asırlarca süren bocalama süre­ci içinde Hz. Meryem'in bu seçkinliğine de farklı bir boyut getirmeye yönelmiş­ler, hıristİyan mezheplerinde onun mahiyeti hakkında değişik teoriler ortaya kon­muştur. Bu arada tarihî bilgiler Arabistan'da Collyridienler diye anılan bir sapık hıristiyan grubunun Hz. Meryem'i tanrıça olarak kabul ettiğini göstermektedir. 116. âyette Allah'a nispetle yer verilen "Ey Meryem oğlu îsâ! İnsanlara sen mİ 'Allah'ın dışında beni ve annemi birer tanrı kabul edin' dedin?" şeklindeki soru, gerek Hz. Meryem'i teslîs inancının öğesi haline getirecek kadar ileri giden hıris-tiyanları gerekse bu derecede olmasa bile genellikle Hz. Meryem'in mahiyeti hak­kında aşırılıklar taşıyan hıristiyan telakkilerini mahkûm etmektedir[420].

Hz. îsâ'nm "Hakkım olmayan şeyi iddia etmek bana yakışmaz" şeklinde ter­cüme edilen sözündeki incelik, böyle bir sözü söylemeye hakkı olmadığını belirt­mek değil, kendisinin asla mâbud olamayacağını ve böyle bir iddiada bulunama­yacağını ifade etmektir, Âyetin bu kısmını "Gerçek olmayan bir şeyi söylemek ba­na yakışmaz" şeklinde anlayanlar da olmuştur.[421]

 



[1] Tir-mizî, "Tefsir", 6/20; Müsned, II, 176; VI,455; Hâkim,Müstedrek, D, 311

[2] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/159.

[3] Kurtubî, VI, 30; Elmalılı, III, 1543; Nihad Çetin, "Mâide", M, VII, 197

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/159.

[4] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/159-160.

[5] Müsned, II, 176

[6] Müsned, VI, 455

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/160.

[7] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/161.

[8] Yunus Apaydın, "Akid", İFAVAns., 1,98-99

[9]  bk. Ebû Dâ-vûd, "İmaret", 18, 38; Buhârî, "Kefalet", 4; Müsned, IV, 325; Hayreddin Kara­man, "Akid", DİA, II, 251).

[10] Müsned, IV, 325

[11] Buhârî, "Büyü"', 19, 22; Müslim, "Büyü"', 43, 46,47

[12] Râzî, XI, 124; akid hakkında geniş bilgi için bk. Karaman, "Akid" DİA, II, 251 vd

[13] Âsim Efendi, Kamus Tercemesi, "bhm" md

[14] bk, En'âm 6/142444; Taberî, VI, 34; Ebû Bekir tbnü'l-Arabî, II, 529-530; İbn Kesîr, VII, 148

[15] krş. Nahl 16/5-8; Mü'minûn 23/21; Zümer 39/6; El-nıalılı, El, 1549

[16] el-Bahrü 'l-muhît, Beyrut 1983, VII, 478

[17] krş. Hac 22/28, 30, 34

[18] bk. Mâide 5/96

[19] Taberî, VI, 35

[20] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/161-163.

[21] Taberi, VI, 39; Vahidî, Esbâb-ı Nüzul, s. 139-140; Ebüssuûd, İrşâdü'I-akli's-selîm, Beyrut, ts., m,4

[22] Râzî,XI,128

[23] Râzî, XI, 129; İbn Âşûr, II, 224

[24] Râzî, XI, 129

[25] Ebû Bekir İbnü'l-Arabî, 1,147; İbn Kesîr, III, 8; Elmalık, III, 1555

[26] Elmalılı, III, 1555; Ateş, II, 454

[27] Bakara 2/205; Kasas 28/83

[28] Bakara 2/30,251

[29] Hüseyin Algül, L'Haram Aylar", Dİ A, XVI,105; bilgi için ayrıca bk. Tevbe 9/36.

[30] bk. Ebû Dâvûd, "Menâsik" 41; Müsned, III, 318

[31] geniş bilgi için bk. Bakara 2/177; takva hakkında bilgi için bk. Ba­kara 2/197

[32] Buhârî, "Mezalim", 4; "İkrah", 7

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/163-166.

[33] Bakara 2/29

[34] bk. Câsiye 45/13

[35] bk. Bakara 2/172; Mâide 5/4; A'râf 7/32

[36] Bakara 2/195

[37] İbra­him Kâfi Dönmez, "Eti Yenen ve Yenmeyen Hayvanlar",İFAVAns., 1,504-505

[38] Ebû Dâvûd, "Taharet", 4]; Tirmizî, "Taharet", 52; İbn Mâce, "Et'ime", 31

[39] bk. İbn Mâce, "Et'ime", 31; Müsned, n, 97

[40] Buhârî, "Büyü"', 112

[41] bk. Levililer, 11/7-8; Tesnİye, 14/8

[42] Matta, 7/6; Markos, 5/11-14

[43] Barnaba İncili, trc. Mehmet Yıldız, İstanbul ts,, s. 101; Asaf Atase-ven-Mehmet Şener, "Domuz", Dİ A, IX, 507

[44] Râzî, XI, 133; İbn Âşûr,VI,91).

[45] Râzî, XI, 133

[46] Elmalık, m, 1562

[47] Hac 22/37

[48] İbn Kesîr, V, 428

[49] krş. Bakara 2/173

[50] bk. Mehmet Aydın, "Fal", Dİ A, XII, 135

[51] bk. Âl-İ İmrân 3/179; A'râf 7/188

[52] Ebû Dâvûd, "Tıb", 21; Tirmizî, "Taharet", 102; İbn Mâce, "Taharet", 122

[53] Buhârî, "Tıb", 43-45; Ebû Dâvûd, "Tıb", 23-24

[54] İbn Kesîr, İÜ, 21

[55] fal ve fal yöntemleri hakkında bilgi için bk. İlyas Çelebi, "Fal", İFAVAns., n, 11; Mehmet Aydın, "Fal", Dİ A, XII, 134

[56] krş. Bakara 2/219; Mâide 5/3, 90

[57] istişare hakkında bilgi için bk. Âl-i İmrân 3/159.

[58] bilgi için bk. Buhârî, "Teheccüd", 25; "Da'avât", 49; "Tevhîd" 10; Kâmil Miras, Sahîh-i Buhârî Muhtasarı Tecrîd-i Sarîh Tercemesi ve Şerhi, Ankara 1985, IV, 132-144

[59] Âl-İ İmrân 3/19, 85

[60] bk. İbn Kesîr, III, 23

[61] din ve İslâm hakkında bilgi için bk.Âl-i İmıân 3/İ9.

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/166-174.

[62] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/174-175.

[63] İbn Kesîr, III, 29; Şevkânî, II, 15.

[64] bk. Bakara 2/29

[65] A'râf 7/32

[66] BuhM, "Zebâih", 2,7; Müslim, "Sayd", 4

[67] Buhara, "Zebâih", 1

[68] bilgi için bk. Buhârî, "Zebâih", Mİ; Menderes Gürkan, "Av", İFAVAns., 1,183488

[69] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/175-176.

[70] bk. İbn Kesîr, İÜ, 38; Elmalıh, III, 1579

[71] XI, 146 vd., XXIII, 150; bilgi için bk. Nûr 24/3

[72] bilgi için bk. Nisa 4/25

[73] Râzî, XI, 147

[74] bk. Bakara 2/221; Mümtehine 60/10

[75] Bakara 2/221

[76] bu konuda bk. Bakara 2/105; Âl-i İmrân 3/64

[77] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/176-177.

[78] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/178.

[79] bilgi için bk. Bakara 238-239; Nisa 4/43,101-103

[80] bk. Lokman 31/17

[81] Buhârî, "Salât", 1

[82] Elmalılı, IH, 1583; İbn Âşûr, VI, 126 vd.

[83] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/178-179.

[84] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/179.

[85] bk. Taberî, VI, 126 vd; İbn Kesir, III, 48,49

[86] bk. VI, 127

[87] Buhârî, "Vudû"', 7,24,28,38,39,41,42; Müslim, "Taharet", 3,4,18; Müsneâ, I,59, IV, 112; Taberî, IV, 81-82

[88] Buhârî, "Vudû"', 27,29; Müslim, "Taharet", 25-30

[89] VI, 130-131

[90] Tinnizî, "Taharet", 22

[91] Buhârî, "Vudû"', 22-24

[92] Tİrmizî, "Taharet", 23, 28, 30

[93] Müslim, "Taharet", 86; Ebû Dâvûd, "Taharet", 66

[94] Buhârî, "Vu­dû'", 54; Müsned, HI, 132

[95] Buhârî, "Vudû"', 48

[96] bk. Buhâri, "Gusül", 28; Müslim, "Hayız", 87

[97] Buhârî, "Teyemmüm", 1,2; "Tefsîr", 4/10,5/3

[98] bk. Nisa 4/43

[99] bilgi için bk. Cessâs, Ahkâmü'l-Kur'ân, Beyrut 1985, IV, 4

[100] Müslim, "Taharet", I; Tirmizî, "Da'avât", 86

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/179-182.

[101] bu konu­da bilgi için bk. A'râf 7/172

[102] krş. Hadîd 57/8; Bakara 2/285; Buhâri, "Ahkâm", 43; Müslim, "İmâre", 41, 42; ayrıca bk. Feth 48/10; Şevkânî, II, 18

[103] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/182-183.

[104] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/183.

[105] Hucurât 49/13

[106] adalet hakkında bilgi için ayrıca bk. Nisa 4/58; A'râf 7/159,181; Nahl 16/90

[107] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/183-184.

[108] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/184.

[109] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/185.

[110] mîsâk/ahid hakkında bilgi için bk. Bakara 2/40

[111] İbn Âşûr, VI, 140

[112] III, 1599

[113] Sayılar, 1/ 4,16

[114] tahrif hakkında bilgi için bk. Bakara 2/75; Nisa 4/46

[115] aynca bk. Bakara 2/62; Âl-i İmrân 3/52-53

[116] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/185-187.

[117] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/188-189.

[118] Ahzâb 33/45-46

[119] Taberî, VI, 104

[120] bk. Zemahşerî, 1,328-329; Ebüssuûd, II, 18

[121] krş. Nisa 4/174; Teğabün 64/8

[122] Râzî, XI, 189; Şevkânî, II, 22

[123] Ebû Hayyân, IH, 448

[124] E, 492

[125] yazarın bu görüşünün eleştirisi için bk, Âl-i İmrân 3/3-4,7

[126] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/189-190.

[127] Haşr 59/23

[128] Hicr 15/46

[129] Nemi 27/59

[130] Sâffât 37/79, 109, 120, 130,181

[131] Tirmizî, "Da'avât", 83

[132] Müslim, "Mesâcid", 135,136; Dârimî, "Salât", 88; İbn Mâce, "İkâme", 32; selâm hakkında bilgi için bk. Râgıb el-İsfa-hânî, el-Müfredât, "sim" md

[133] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/190-191.

[134] bk. Mehmet Aydın, "Hıristiyanlık/Hıristiyan İnançları", DİA, XVII, 345-348

[135] bu konuda bilgi için bk. Nisa 4/171; Mehmet Aydın, "Hırİstiyanhk/Hıristiyan İnançları", DÎA, XVII, 345-348

[136] III, 1626 vd.; Mesîh ve hıristiyanların onun hakkındaki inançları konusunda bilgi için bk. Nisa 4/171-3 72

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/191-192.

[137] Taberî, VI, 105-106

[138] bk. Tevbe 9/30

[139] bk. Matta, 2/15; 5/9, 45, 48; 6/9; 11/27

[140] Elmahh, III, 1632; İbn Âşûr, VI, 156

[141] Bakara 2/80

[142] İbn Âşûr, VI, 156; Günay Tümer, "Aslî Günah", Dİ A, ffl, 496-497

[143] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/192-193.

[144] meselâ bk. Buhârî, "Tehec-cüd", 18; Müslim, "Zühd", 41

[145] bilgi için bk. Müslim, "Fezâil", 113; İbn Sâ'd, Ta-bakât, Beyrut 1985,1,194; İbn Kesîr, İÜ, 65; Ateş, II, 501; Metin Yurdagür, "Fet­ret", Dİ A, XII, 475-480

[146] Sebe' 34/28; Enbiyâ 21/107

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/193-195.

[147] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/195.

[148] Taberî, VI, 109; Râzî, XI, 196

[149] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/195-197.

[150] meselâ bk. İsrâ 17/1; Enbiyâ 21/71

[151] Tekvîn, 17/8

[152] Hezekiel, 20/6-26; Tesniye, 32/29

[153] bilgi için bk. Abdurrahman Küçük, "Arz-ı Mev'ûd", DÎA, İÜ, 442-444; Ömer Faruk Harman, "Arz-ı Mev'ûd", İFAVAns., 1,161

[154] Buhârî, "Tefsîr", 5/4

[155] Buhârî, "Tefsîr", 5/4; Müs-ned, I, 389,390; İbn Kesîr, es-Sîre, II, 391-393; İbn Âşûr VI, 166

[156] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/197-200.

[157] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/201.

[158] Âl-i İm-rân 3/183

[159] bk. Ahkâf 46/28

[160] Sâffât 37/102-107

[161] kurban kesmenin önemi hakkındaki hadisler için bk. Ebû Dâvûd, "Dahâ-yâ", 1; Tirmizî, "Edâhî", 18-22; Nesâî, "Fürû ve'1-atîre", 1; İbn Mâce, "Edâhî", 2; Mtoıed, 11,321

[162] Müslim, "Edâhî", 39-41; Ebû Dâvûd, "Dehâya", 3

[163] kurban hakkın­da bilgi için bk. Beşir Gözübenli, "Kurban", İFAV Ans., III, 94-105.

[164] krş. Âl-i İmrân 3/183.

[165] İbn Kesîr, III, 76.

[166] Tekvin, 4/1-16.

[167] Ömer Faruk Harman, "Hâbil ve Kabil", Dİ A, XIV, 376-378.

[168] İbn Kesîr, III, 85.

[169] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/201-204.

[170] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/204.

[171] bk. İsrâ 17/15.

[172] Razı, XI, 207.

[173] bk. Buhârî, "Mezâlim", 10.

[174] Buhârî, "Cenâİz", 33; "Enbi­yâ"', 1; "Diyât", 2; Müsned, 1,383,430,433.

[175] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/204-205

[176] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/205-206.

[177] J. Horovith, "Tevrat", M, XW\, s. 219.

[178] hukukî gerekçe olarak kısas hakkında bilgi için bk.Bakara 2/178; yeryüzünde fesad çıkarma hakkında bilgi için bk. Mâide 5/33

[179] bk. Nisa 4/93

[180] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/206-207.

[181] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/207.

[182] Buhârî, "Tefsir", 5/5; "Diyât", 22; Müslim, "Kasâme", 9

[183] Râzî, XI, 214; Ateş, II, 514

[184] İbn Sâ'd, Tabâkât, II, 57-59,74-78

[185] bil­gi için bk. Ali Bardakoğlu, "Eşkıya", DİA, XI, 463-466; a. mlf., "Yol Kesme", İFAV Arış., IV, 499.

[186]bk. II, 34.

[187]Râzî, XII, 218; Elmalık,IH, 1667; Ebüssuûd, in, 32.

[188]bk. Nisa 4/97.

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/207-211.

[189] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/211.

[190]Müsned, VI, 256; İbn Âşûr, VI, 187; Elma-lılı, IH, 1670.

[191]Buhârî, "Ezan", 8; Müslim, "Salât", 11.

[192]A'râf 7/180.

[193]Nisa 4/64; Yûsuf 12/97-98; Muhammed 47/19.

[194]bk. Bakara 2/285; Âl-i İmrân 3/16,53,191,193.

[195]ÂI-İ İmrân 3/169.

[196]Müsned, II, 445.

[197]Buhârî, "Tefsir", 17/5; Müsned, III, 500.

[198]bk. Ali Ataç, "Tevessül", İFAV Ans., IV, 356.

[199] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/212-214.

[200]ayrıca bk. ÂI-i İmrân 3/91.

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/214.

[201]bk. Bakara 2/28; Hac 22/22; Nisa 4/169; Ahzâb 33/65; Cin 72/23.

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/217

[202]Nesâî, "Sâ-rik",5.

[203]Nesâî, "Sârik", 10-13.

[204] Elmalılı, III, 1672.

[205] Nesâî, "Sârik", 8,10.

[206] farklı rivayetler için bk. Nesâî, "Sârik", 8-10.

[207] İbn Asûr, VI, 192.

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/214-216.

[208] İbn Âşûr, VI, 193; Ateş, H, 524.

[209] Buhârî, "Enbiyâ", 54, "Hudûd", 11; Müslim, "Hudûd", 9; hırsız­lık suçu ve cezası hakkında bilgi için bk. Ali Bardakoğlu, "Hırsızlık", D/A, XVII, 384-396.

[210] bil­gi için bk. Tevbe 9/60.

[211] Zâriyât 51/19.

[212] bk. Bakara 2/173.

[213] Müslim, "Hu-dûd", 9.

[214] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/216-217

[215] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/218.

[216] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/219.

[217] Ebû Dâvûd, "Hudûd", 26.

[218] Müsned, 1,246; Taberî, VI, 157; İbn Kesîr, m, 109.

[219] Müsned, 1,246

[220] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/219-221.

[221] Şevkânî, II, 39.

[222] bk. Elmalılı, III, 1688). Şafiî'ye göre müslümanlann hâkimiyetleri altında yaşayan Ehl-i kitap, davalarım müslüman hâkime getirirlerse bu davaya bakmak müslüman hâkimin üzerine farz­dır. Ancak müslümanlarla antlaşmah olan Ehl-i kitabın davalarına bakmakta müslü­man hâkim serbesttir (Râzî, XI, 235; geniş bilgi için bk. İbn Âşûr, VI, 202-206.

[223] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/221-222.

[224] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/222.

[225] bilgi için bk. Al-i İmrân 3/79, 146

[226] Tevbe 9/31,34

[227] Mâide 5/44,63

[228] bilgi için bk. Ömer Faruk Harman, "Ahbâr", İFAV Ans., I,55

[229] krş. Bakara 2/136; Âl-i İmrân 3/19; Yûsuf 12/101

[230] İbn Âşûr, VI, 208

[231] Elmalıtı, III, 1696; Mevdûdî, I, 429

[232] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/222-224.

[233] bk. Le-vililer, 24/17-21; Sayılar, 35/16-21.

[234] bu konuda bilgi için bk. Zekiyyüddin Şa'bân, İslâm Hukuk İlminin Esasları (Usûlü'l-ftkh), Ltrc. İbrahim Kâfi Dönmez], Ankara 1996, s. 208-212.

[235] bk. Mâide 5/32.

[236] Müsned, V, 316,330.

[237] bk. Levililer, 24/17-21; Sayılar, 35/16-21.

[238] kısas hakkında bilgi İçin bk. Bakara 2/178-179.

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/224-226.

[239] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/227.

[240] Matta, 5/17-18.

[241] bk. Bakara 2/97; Âl-i İmrân 3/3; Mâide 5/48.

[242] Nahl 16/123.

[243] Âl-i İmrân 3/19.

[244] Râzî, XII, 9.

[245] Elmalılı, III, 1695

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/227-228.

[246] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/228.

[247] Elmalılı, III, 1696.

[248] bk. "Şeriat", İFAV Ans.t IV, 192.

[249] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/228-230.

[250] İbn Kesîr, III, 122; Şevkânî, II, 46.

[251] Buhârî, "Megâzî", 14

[252] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/230-231.

[253] Râgıb el-İsfahanı, el-Müfredât, "cht" md.

[254] Âl-i İmrân 3/154; Mâide 5/50; Ahzâb 33/33; Feth 48/26

[255] bu konuda bilgi için bk. Mustafa Fayda, "Câhiliye", Dİ A, VII, 17

[256] Buhârî, "Cenâiz", 39,40, "Menâkıb", 8

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/231-232.

[257] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/232-233.

[258]bk. Hamza Aktan, "Velayet", İFAVAns., IV, 453

[259]Tevbe 9/23.

[260]Hucurât 49/10; Âl-i İmrân 3/103.

[261]bilgi için bk. Mustafa- Çağrıcı, "Dostluk", İFAVAns., 1,419.

[262]Mâide 5/82.

[263]Taberî, VI, 179; Elmalık, III, 1712.

[264]İbn Âşûr, VI, 230.

[265] Âl-i İmrân 3/28,118; Nİsâ 4/144.

[266] Mümtehine 60/8.

[267] Mümtehine 60/9; gayri müs­limlerle ilişkiler, velî ve velayet hakkında bilgi için bk. Bakara 2/257; Âl-i İmrân 3/28,118; Nisa 4/138-140,144.

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/233-235.

[268] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/235-236.

[269] Haşr 59/11.

[270] bk. Bakara 2/14; Nisa 4/141; Münafıkun 63/1.

[271] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/236.

[272] bk. Ömer Rızâ, İslâm Tarihi, VI, 74-92.

[273] bu konuda aynca bk. Bakara 2/165; Âl-iİmrân 3/31.

[274] irtidad hakkında bilgi için ay­rıca bk. Bakara 2/217

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/236-238.

[275] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/238-239.

[276] Râzî, XII, 32; Elmalılı, El, 1722

[277] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/239.

[278] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/239.

[279] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/239-240.

[280] Ali Bardakoğlu, "Tâgut", İFAV Ans., IV, 225; bu konuda bilgi için bk. Elmalık, II, 869

[281] Taberî, I, 263; Elmalık, II, 1725; Reşld Rızâ, 1,343-345; Ateş, 1,179; Muhammed Esed, 1,204

[282] Nisa 4/47

[283] Bakara 2/65

[284] Bakara 2/61; Âl-i İmrân 3/112

[285] meselâ bk, Bakara 2/54; Tâhâ 20/88

[286] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/240-241.

[287] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/241.

[288] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/241.

[289] Zemahşerî, I, 350; Elmalılı, III, 1727. "Din adamları" diye tercüme edilen rabbâniyyûn hakkın­da bilgi için bk. Âl-i İmrân 3/79; Mâide

5/44; "âlimler" diye tercüme edilen ahbâr hakkında bilgi için bk. Mâide 5/44.

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/242.

[290] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/242.

[291] İbn Âşûr, VI, 249.

[292] İbn Atıyye, II, 214-216; Râzî, XII, 40-44.

[293] İsrâ 17/29.

[294] İbn Âşûr, VI, 249;,Elmahlı, III, 1727-1729.

[295] Taberî, VI, 301-302; Zemahşerî, I, 351.

[296] lanet hakkında bilgi için bk. Bakara 2/159; Âl-i İmrân 3/87.

[297] meselâ bk. Fecr 89/16 vd.

[298] Re-şîd Rızâ, VI, 458.

[299] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/242-245.

[300] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/245.

[301] Ehl-i kitap'tan dürüst davrananlarla ilgili şu âyetle krş. Âl-i İmrân 3/75.

[302] Şevkânî, II, 68.

[303] Levililer, 26/3-12; Tesniye, 28/144.

[304] Râzî, XII, 46.

[305] Câmiu'l-beyân [Şâkir], X, 462-463.

[306] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/245-248.

[307] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/248.

[308] XII, 48-49.

[309] îbn Âşûr, VI, 257-258.

[310] ayrın­tılı bilgi için bk. "Tefsire Giriş" bölümünün "I. Kur'ân-ı Kerîm, A) Tanımı ve Özellikleri, 4. Kur'an'm Korunması" başlığı.

[311] İbn Aşûr, VI, 260-261.

[312] bk. VI, 464-473.

[313] bk. Mustafa Çağrıcı, "Da'vet", Dİ A, IX, 16-19.

[314] Kur'an'ın çağrı yöntemi ko­nusundaki buyruğu için bk. Nahl 16/125.

[315] XI, 148-151.

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/248-250.

[316] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/250-251.

[317] âyetin "Sîz Tevrat'ı, İncit'İ ve rabbiniz-den size indirileni doğru dürüst uygulamadıkça" şeklinde mâna verilen kısmının açıklaması için 66., "Rabbinden sana indirilen, onlardan birçoğunun azgınlığım ve inkarcılığını kuşkusuz arttıracaktır" diye çevirilen kısmının açıklaması için 64. âyetin tefsirine bk.

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/251.

[318] bk. 2/62.

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/251.

[319] bk. Bakara 2/40,83-84.

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/251.

[320] meselâ bk. Bakara 2/87; Âl-itmrân3/21.

[321] Râzî, XII, 57-58.

[322] VI, 481-482.

Prof. Dr. Hayrettin Karaman,  Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/251-252.

[323] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/253.

[324] bk. Mehmet Aydın, "Hıristiyanlık/Hıristiyanlık İnaçları", DİA, XVII, 347; Hıristiyanlık'ta teslîs inancının ortaya çıkışı ve mahiyeti hakkında bilgi İçin ayrıca bk. Nisa 4/171 ve Mâide 5/17.

[325] Râzî, XII, 59.

[326] bk. A. J. Wensinck-P. Johnstone, "Maryam", EI2 [Fr], VI, 614; John Reumann, "Mary", The Encyc-lopedia ofReligion, IX, 251.

[327] bk. Günay Tümer, Hıristiyanlık'ta ve İslâm'da üz. Meryem, s. 128, 136; Mehmet Aydın, "Hıristiyanlık/Mezhepler ve Tarikatlar", DM, XVII, 355.

[328] Râzî, XII, 59.

[329] İbn Atıyye, n, 223.

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/253-255.

[330] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/255-256.

[331] bilgi için bk. Bakara 2/251; Sâd 38/17 vd.

[332] bu konuda bk. Bakara 2/159; Âl-i İmrân 3/87.

[333] bu konuda bilgi için bk. Bakara 2/65; A'râf 7/163-166.

[334] Râzî, XII, 63-64.

[335] Reşîd Rızâ, VI, 490; İbn Âşûr, VI, 292.

[336] bk. özellikle Mezmurlar, 109/2-29.

[337] İbn Âşûr, VI, 293.

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/256-257.

[338] bu konuda bilgi için bk. Âl-i İmrân 3/104.

[339] bultonudaki rivayetler için bk. Taberî, IV, 318-319; Tirmizî, "Tefsir", 6 ; Ebû Dâvûd, "Melâhim", 17; İbn Mâce, "Fiten", 20

[340] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/257-258.

[341] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/258.

[342] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/258-259.

[343] Tabe-rî, VII, 1-6; İbn Aüyye, II, 225-227; Elmahlı, III, 1796

[344] bk. Levent Öztürk, "Etiyopya/Tarih", Dİ A, XI, 492-493.

[345] Reşîd Rızâ, Vn, 5-11

[346] bn Âşûr, VII, 7-9.

[347] Taberî, VII, 1.

[348] Kur'an'ın ruhbanlık yani din adamları, sınıfının oluşturulması konusundaki yak­laşımı hakkında bk. Tevbe 9/ 31,34; Hadîd 57/ 27.

[349] İbn Âşûr, VII, 11-12.

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/259-262.

[350] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/262.

[351] bk. Buhârî, "Edeb", 86, "Teheccüd", 20; Müslim, "Sıyâm",186, 188; Taberî, VII, 8-11; Reşîd Rızâ, VII, 20-25.

[352] Câhiliye döneminde yaygın olan bu tür uygu­lamalardan bazı örnekler için bk. En'âm 6/143-144; bu zihniyetin reddi için bk. A'râf 7/32.

[353] meselâ bk. Esed, 1,210.

[354] ibn Atıyye, II, 228; Zemahş.erî, 1,360-361.

[355] İbn Atıyye, II, 229.

[356] İbn Atıyye, II, 229; nzık konusunda ayrıca bk. Rûm 30/37-40; Sebe' 34/34-36; Şûra 42/27.

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/262-264.

[357] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/265.

[358] yemin çeşitleri hakkında bilgi için bk. Ba­kara 2/224-225; Buhârî, "Eymân", 1-33; "Keffârâtû'l-eymân", 1-10; Müslim, "Ey mân", 1-59.

[359] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/265-267.

[360] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/267.

[361] Buhârî, "Fezâilü'l-Kur'ân", 6.

[362] VII, 35; "İçki" olarak çevirilen hamr ve "kumar" olarak çevirilen meysir kelimelerinin an­lamlan, içki ve kumar yasağının Kur'an'daki aşamaları hakkında bilgi için bk. Ba­kara 2/219; "hamr" için ayrıca bk. Buhârî, "Eşribe", 1-6.

[363] Taberî,VI, 75.

[364] İbn Atıyye, II, 232.

[365] ayrıca bk. Mâide 5/3.

[366] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/267-270.

[367] Buhârî, "Tefsir", 11.

[368] bk. tbn Atıyye, 11,234-235; Râzî, XII, 83-84; Ebüssuûd, III, 77-78.

[369] Ebüssuûd, m, 77; ihsan için bk. Buhârî, "îmân", 37.

[370] Buhârî, "îmân", 37.

[371] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/270-271.

[372] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/271-272.

[373] İbn Kesîr, İÜ, 181.

[374] Ayetin bu ba­kış açısına göre anlaşılması gerektiği konusunda bk. Elmalılı, III, 1808-1812

[375] ez-Zen'a ilâ rtuıkârimi'ş-şeri'a, s. 126.

[376] bk. Bakara 2/65-66.

[377] Ateş, III, 63.

[378] bk. Kurtubî, VI, 302-324; Râzî, XII, 87-99; ihram hakkında bk. Mâide 5/1-2; Ka­be'nin inşa edilmesi, İslâm'daki yeri ve önemi hakkında bk. Bakara 2/125-127 ve Âl-İ İmrân 3/96-97; "haram ay"la "nişansız ve nişanlı kurbanlıklar" diye tercüme edilen "hedy" ve "kalâid" hakkında bk. Mâide 5/1-2.

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/272-275.

[379] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/275.

[380] İbn Atıyye, II, 244.

[381] İbn Âşûr, VII, 63.

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/275-276.

[382] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/276.

[383] Müslim, "Hac", 412.

[384] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/276-277.

[385]Esed, I, 216.

[386] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/277-278.

[387] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/278-

[388] Tirmizî, 'Tefsir", 6; Ebû Dâvûd, "Melâhim", ]7;Elmalüı,m,1825.

[389] meselâ bk. Haşr 59/9.

[390] emir bi'1-ma'rûf nehiy anİİ-mün-ker için bk. Âli İmrân 3/104; Mâide 5/79.

 Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/279.

[391] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/280

[392] Râzî, XII, 114.

[393] İbn Aşûr, VII, 80.

[394] İbn Atıyye, II, 250.

[395] bk. Tirmizî, "Tefsir", 6; Taberî, VII, 115-117; İbn Atıyye, II, 250-251.

[396] bu konuda ayrıca bk. Bakara 2/282; İbn Âşûr, VII, 95-96; Zühaylî, et-Tefsîru'l-münîr, VII, 102-103; Ateş, III, 79-80.

[397] İbn Âşûr, VII, 97.

[398] M. Reşîd Rızâ, VII, 223; Elmaltlı, III, 1837.

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/280-285.

[399] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/285.

[400] Şûra 42/13.

[401] Nisa 4/41.

[402] İbn Âşûr, VE, 98.

[403] Zemahşerî, 1,370.

[404] Taberî, VII, 125-126; İbn Âşûr, VII, 100.

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/286.

[405] Nisa 4/171.

[406] Hadîd 57/27.

[407] Saf 61/6; Hz. îsâ hakkında geniş bilgi için bk. Âl-i İmrân 3/45; Nısâ 4/157-158.

[408] bu konu­da bilgi için bk. Bakara 2/87,253.

[409] Elmalılı, ili, 1841. Yühanna İncili'ndeki "hakikat ruhu" ve "Rûhulkudüs" ile ilgili ifadeler İçin bk. 14/15-16, 26, 15/26, 16/13; bu konuda bilgi ve değerlendirme için bk. Mehmet Aydın, "Faraklit", Dİ A, XII, 165466.

[410] bk. Âl-i İmrân 3/46.

[411] Râ-zî, VIII, 54.

[412] Kasımı, IV, 846.

[413] I, 438; "Tevrat" ve "İncil" hakkında bilgi için bk. Âl-i İmrân 3/3-4; "hikmet" hakkında bilgi için bk. Bakara 2/269.

[414] bu konu­da bilgi için bak Âl-i İmrân 3/49.

[415] yahudilerin tutumu ve Hz. îsâ'nın havarileri hakkında bilgi için bk. Âl-i İmrân 3/45,52-54.

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/286-287.

[416] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/288.

[417] Taberî, VE, 133-135; İbn Atıyye, II, 261-262; Reşîd Rızâ, VII, 256-260; înciller'de Hz. îsâ'nın az miktardaki yiyecekleri bereketlendirip çok sayıda insanı doyurması hakkında bk. Markos, 6/38-44; Luka, 9/13-17.

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/288-290.

[418] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/290-291

[419] onun böyle bir mucize olay için seçilmesinin insanlık tarihindeki önemi ve hikmetleri konusunda bk. Âl-i İmrân 3/42,45-47.

[420] bu konuda bk. bu sûrenin 72-76. âyetlerinin tefsiri; Hz. isa'nın vefat ettirilmesi ve -Allah katına-kaldınlması hakkında bilgi için bk. Nisa 4/155-161.

[421] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/291.