Pazar, 7 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Maide Suresi 2.Bölüm - 005Maide - Munir02

Yahudi Ve Hıristiyanların Müminlerle İlişkisi Yahudilerin Düşmanlığı, Papaz Ve Rahiplerin İmanı 3

Belagat: 3

Kelime ve İbareler: 3

Nüzul Sebebi 3

Ayetler Arası İlişki 4

Açıklaması 4

Ayetlerden Çıkan Hüküm ve Hikmetler: 5

Ayetlerden Çıkan Hüküm ve Hikmetler: 6

Hoş Ve Temiz Şeylerin Mübahlığı 6

Kelime ve İbareler: 6

Nüzul Sebebi 6

Ayetler Arası İlişki 7

Açıklaması 7

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler. 8

Lağv Yemini İle Mun’akide Yemin Ve Yeminin Kefareti 9

Belagat: 9

Kelime ve İbareler: 10

Nüzul Sebebi 10

Ayetler Arası İlişki 10

Açıklaması 10

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler. 12

Adına Yemin Edilenlere Göre Yeminlerin Türleri 14

İçkinin, Kumarın, Putların Ve Fal Oklarının Haram Kılınması 16

Belagat: 16

Kelime ve İbareler: 16

Nüzul Sebebi 17

Ayetler Arası İlişki 18

Açıklaması 18

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler. 21

İhramlı İken Avlanmak Ve Kara Avının Cezası 23

Kelime ve İbareler: 23

Nüzul Sebebi 24

Ayetler Arası İlişki 24

Açıklaması 24

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler. 28

Kabe'nin Ve Haram Ayın Değeri İle Hediye Kurbanlıkların Ve Gerdanlıkların Durumu. 33

İ'râb: 33

Belagat: 33

Kelime ve İbareler: 33

Ayetler Arası İlişki 33

Açıklaması 34

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler. 35

Yüce Allah'ın Cezasından Korkutma Ve İyi İşleri İşlemeye Teşvik.. 35

Belagat: 35

Kelime ve İbareler: 35

Nüzul Sebebi 35

Ayetler Arası İlişki 36

Açıklaması 36

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler. 37

Hakkında Vahiy Nazil Olmayan Şeylerle İlgili Olarak Çokça Soru Sormanın Yasaklanması 37

Kelime ve İbareler: 37

Nüzul Sebebi 38

Ayetler Arası İlişki 38

Açıklaması 38

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler. 39

Cahiliye Araplarının Kendilerine Haram Kıldıkları Davarlar Ve Develer. 40

Kelime ve İbareler: 41

Ayetler Arası İlişki 41

Açıklaması 41

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler. 42

İyiliği Emredip Kötülüğü Yasakladıktan Sonra İşi Yüce Allah'a Havale Etmek.. 43

Kelime ve İbareler: 43

Nüzul Sebebi 43

Ayetler Arası İlişki 44

Açıklaması 44

Ayetten Çıkan Hüküm Ve Hikmetler. 44

Ölüm Esnasında Vasiyette Şahitlik.. 45

Belagat: 45

Kelime ve İbareler: 45

Nüzul Sebebi 46

Ayetler Akası İlişki 47

Açıklaması 47

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler. 48

Kıyamet Gününde Peygamberlere Davetlerinin Sonuçlarına Dair Yöneltilen Sual 50

Kelime ve İbareler: 50

Ayetler Arası İlişki 50

Açıklaması 51

Ayetten Çıkan Hüküm Ve Hikmetler. 51

İsa (A.S.)'nın Mucizelerinin Hatırlatılması 52

İ'râb: 52

Kelime ve İbareler: 52

Ayetler Arası İlişki 52

Açıklaması 52

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler. 53

İsrailogulları'na Maide'nin (Sofranın) İndirilmesi 54

İ'râb: 54

Kelime ve İbareler: 54

Ayetler Arası İlişki 54

Açıklaması 54

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler. 56

Hıristiyanların Hz. İsa Ve Annesi Hakkındaki Ulûhiyyet İddialarının Reddedilmesi 56

Kelime ve İbareler: 56

Ayetler Arası İlişki 57

Açıklaması 57

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler. 59


Yahudi Ve Hıristiyanların Müminlerle İlişkisi Yahudilerin Düşmanlığı, Papaz Ve Rahiplerin İmanı

 

82- Andolsun, insanlar arasında iman edenlere düşmanlıkta en şiddetli olan­ların, Yahudi ve müşrikler olduklarını bulacaksın. İman edenlere sevgi bakı­mından en yakınların da "Biz Hristi-yanlarız" diyenler olduğunu görecek­sin. Bunun sebebi aralarında keşişle­rin, rahiplerin olmasıdır ve onların bü­yüklük taslamamalarıdır.

83- Peygambere indirileni dinledikleri vakit hakkı bildiklerinden gözlerinin yaşla dolup taştığını görürsün. Derler ki: "Rabbimiz, iman ettik! Artık bizi şa­hit olanlarla beraber yaz."

84- "Rabbimizden bizi de salihler züm­resine katmasını ümit edip dururken ne diye Allah'a ve bize gelen hakka iman etmeyelim?"

85-  İşte Allah onları söylediklerinden dolayı altından nehirler akan cennet­leri, orada ebedî kalmak üzere onlara mükâfat olarak ihsan etti. İşte ihsan edenlerin mükâfatı budur.

86- İnanmayıp da kâfir olanlar ve ayet­lerimizi yalanlayanlar ise (işte onlar), o çılgın ateşin arkadaşlarıdırlar.

 

Belagat:

 

"Düşmanlıkta" ile... "sevgi bakımından" kelimeleri arasında tıbâk sanatı vardır.

"Gözlerinin yaşla dolup taştığını görürsün" buyruğunun anlamı, gözlerinin taşıncaya kadar yaşla dolduğunu görürsün, demektir. Burada dökülmek demek olan "taşmak", mübalağa olmak üzere, taşıncaya kadar yaş dolan gözün halini anlatmak için istiare yoluyla kullanılmıştır. Çünkü taşmak kabın veya başka bir şeyin içinde bulunanın, yan taraflarından dökülünceye kadar dolması de­mektir. İşte dolmaktan dolayı söz konusu olan taşma, "dolma" yerine kullanıl­mıştır. Burada müsebbebin (sonucun) sebep yerine kullanılması söz konusudur. Veya bu ifadeden kasıt, onların ağlamalarını mübalağa yoluyla nitelendirmek­tir. Gözleri, ağladıklarından dolayı adeta kendiliklerinden yaşla taşıyor gibi ifade edilmiştir.[1]

 

Kelime ve İbareler:

 

"İnsanlar arasında" ifadesinden kasıt Kur'an-ı Kerim'in indirildiği dönem­lerdeki Arap yahudileri, Arap müşrikleri ve Habeşistan müşrikleridir, "iman edenlere düşmanlıkta" yani, kin ve düşmanlık beslemek hususunda "en şiddetli olanların Yahudiler ve müşrikler olduğunu bulacaksın"

"Müşrikler" Allah ile birlikte başka tanrılar kabul edenlerdir. Mekke hal­kından olan putperestler bunlara örnektir. Bunların müminlere düşman olma­larının sebebi ise, aşırı küfürleri, aşırı bilgisizlikleri ve heva ve heveslerinin ar­dından gitmekte boğazlarına kadar gömülmüş olmalarıdır.

"Bunun sebebi, aralarında" yani onlardan bir kısmının, "keşişlerin" mü­minlere sevgi bakımından yakın oluşlarıdır. Keşişler demek olan "kıssîsîn", kıss ve kıssîs kelimesinin çokluk şeklidir. Hristiyanlarm kilise hizmetkârların­dan daha yüksekte, patrikten daha aşağı mertebede dini ve dinî metinleri iyi bilen kişi demektir. "Rahipler" kendilerini ibadete vermiş olan kimselerdir. Ra­hip, manastırda kendisini ibadete vererek başka şeylerden el etek çekmiş abid kimse demektir, "olmasıdır ve onların büyüklük taslamamalarıdır." hakka uy­maya karşı büyüklenmemeleri, Yahudi ve Mekkelilerin büyüklendikleri gibi davranmamaları sebebiyledir.

"Peygambere indirileni" Kur'an-ı Kerim'i dinledikleri vakit   "gözlerinin yaşla dolup taştığını" yani çokça yaş akıttıkları için gözlerinin pınarlarından yaşlar akmcaya kadar dolup taştığını "görürsün". "Derler ki: Rabbimiz iman et­tik" yani peygamberlerini ve kitaplarını tasdik ettik. "Artık bizi şahit olanlarla beraber jyajz" yani rabhğına ve ulûhiyetine tanıklık eden, peygamberini doğru­layan yakınlaştınlmış kimselerle birlikte yaz. "Salihler" müminler "zümresine katmasını", cennete sokmasını "ümit edip dururken ne diye Allah'a ve bize ge­len hakka", Kur'an-ı Kerim'e "iman etmeyelim?"'Yani iman etmemizi gerektiren sebeplerle birlikte, iman etmemizi engelleyecek bir şey yoktur.

"Söylediklerinden" açığa vurdukları inançlarından "dolayı... onlara mükâ­fat olarak ihsan etti", amellerinin karşılığını verdi. [2]

 

Nüzul Sebebi

 

İbni Ebî Hatim, Said b. el-Museyyeb ile Ebu Bekir b. Abdurrahman ve Ur-ve b. ez-Zübeyr'den şöyle dediklerini rivayet etmektedir: Resulullah (s.a.) Amr. b. Umeyye ed-Damrî'yi beraberinde yazdığı bir mektupla birlikte, Necâşî'ye gönderdi. Amr, Necâşî'nin huzuruna vardı, Resulullah (s.a.)'m mektubunu oku­du. Daha sonra (Necâşî), Cafer b. Ebî Talib ile onunla birlikte hicret eden diğer müminleri çağırdı. Rahiplerle keşişlere de haber gönderdi. Arkasından onun is­teği üzerine Cafer b. Ebî Talib(r.a.) onlara Meryem suresini okudu. Bunlar da okunan Kur"an-ı Kerîm'e iman ettiler ve gözleri yaşla dolup taştı. İşte Yüce Al­lah "İnsanlar arasında iman edenlere sevgi bakımından en yakınların... artık bizi şahit olanlarla beraber yaz" buyruğunu bunlar hakkında indirmiştir.

Yine İbni Ebî Hatim, Said b. Cübeyr'den şöyle dediğini rivayet eder: "Ne­câşî arkadaşlarının en iyilerinden otuz kişiyi Resulullah (s.a.)'ın huzuruna gön­derdi. O da onlara Yasin suresini okudu, ağladılar ve şöyle dediler: Bu İsa'ya vaktiyle indirilen buyruklara ne kadar da benziyor! Bunun üzerine bu ayet-i kerime onlar hakkında nazil oldu."

Nesaî de Abdullah b. Zubeyr'den şöyle dediğini rivayet etmektedir: "Şu, "Peygambere indirileni dinledikleri vakit..." buyruğu Necâşî ve arkadaşları hakkında nazil olmuştur." Taberânî de İbni Abbas'tan buna yakın bir rivayet kaydetmektedir.[3] İbni Abbas, Saîd b. Cübeyr, Atâ ve es-Süddî der ki: "Burada kastedilenler Necâşî ve Habeşistan'dan gelip Resulullah (s.a.)'ın huzuruna çı­karak kavminden iman eden kimselerdir."

Taberî şöyle der: Konu ile ilgili görüşler arasında bence doğru olanı şudur: Yüce Allah, biz Hristiyanız diyen bir topluluğu bir takım niteliklerle vasfetmiş-tir. Allah'ın peygamberi bu gibi kimseleri, Allah'a ve rasulüne iman eden kim­selere karşı insanlar arasında en çok sevgi besleyen kimseler olarak bulmakta­dır. Ancak Yüce Allah bizlere bu kimselerin isimlerini vermemiştir. Bu buyruk­larla Necâşî'nin arkadaşları kastedilmiş olabilir. Aynı şekilde Hz. İsa'nın şeri­atı üzere olup İslâm'ın gelişini gören, Kur'an-ı Kerim'i işitip onun hak olduğu­nu bildikleri vakit ona karşı büyüklük taslamaksızm İslâm'a giren bir toplulu­ğu da kastetmiş olabilir[4]

 

Ayetler Arası İlişki

 

Yüce Allah Kitap Ehli'nin bir takım hallerini söz konusu edip Yahudilerin rezilliklerini ve kusurlarını açıklığa kavuşturduktan, -ki bunların en önemlile­ri Yahudilerin "Allah'ın eli bağlıdır." (Mâide, 5/64); "Peygamberleri öldürmeleri­dir." (Al-i İmran, 3/81) demeleridir- ve Hristiyanlarm teslise ve Mesih'in ulûhi-yetine dair akidelerinin gülünçlüğünü açıkladıktan sonra, burada da müminle­re karşı sevgi ve düşmanlık bakımından sergiledikleri tutumlarını söz konusu etmekte, Yahudilerin Müslümanlara oldukça ileri derecede düşman oldukları­na dikkat çekmektedir. Bundan dolayı aşırı düşmanlıkları hususunda onları müşriklerle birlikte değerlendirmiştir. Hatta Yahudilerin müşriklerden önce anılmış olmaları dolayısıyla onların düşmanlıkları müşriklerden daha ileri de­recededir. İbni Merdûveyh'in Ebu Hureyre'den rivayetine göre Resulullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: "Hangi Yahudi bir Müslümanla başbaşa kaldıysa mutlaka onu öldürmek istemiştir." Yüce Allah diğer taraftan Hristiyanlarm Yahudilere göre Müslümanlara daha yakın ve daha yumuşak olduklarını da söz konusu et­mektedir. [5]

 

Açıklaması

 

Yüce Allah kendi zatına yemin ederek Kur"an-ı Kerim'in indirildiği çağda yaşayan insanlar arasında müminlere en ileri derecede düşman olanların Ya­hudiler olduğunu haber vermektedir. Çünkü Yahudilerin küfrü inatçı bir kü­fürdür; hakkı kastî olarak red, inkâr ve gizleme küfrüdür. Hatta Yahudilerin düşmanlıkları -önce anıldıklarından dolayı- müşriklerin düşmanlığından da ileridir. Bu düşmanlıklarından dolayıdır ki Yahudiler bir çok peygamberi öldür­müşlerdir. Resulullah (s.a.)'ı bir kaç defa öldürmeye kalkışmışlar, onu zehirle­mek ve ona büyü yapmak istemişlerdir. Kendilerine benzeyen müşrikleri de ona karşı kışkırtmanın yollarını aramışlardır. Düşmanlık ve kin gütmekte Ya­hudilerden sonra dinin gerçeklerini bilmedikleri, gerçek ilâhı ve peygamberliği tanımadıkları için puta tapan müşrikler gelir. Her iki kesim de küfür, hakka karşı inatlaşmak, haddi aşmak, maddi hayatın etkisi altında olmak ve bencil­lik bakımından biribirlerine benzemektedirler.

Peygamber (s.a.) en büyük sıkıntıları Hicaz bölgesindeki Yahudiler ile Arap yarımadasındaki Arap müşriklerden ve özellikle de Mekke ve Taifli müş­riklerden çekmişti.

Yine Allah adına and olsun ki, sevgi ve muhabbet bakımından insanlar arasında müminlere en yakın olan kimseler "Biz Hristiyanlarız" diyenler, yani Hz. Mesih'e ve İncil'e tabi olduklarını söyleyen kimselerdir. Genel olarak bun­lar arasında İslâm'a ve Müslümanlara karşı bir sevgi vardı. Buna sebep ise Hz. Mesih'in dini gereği kalplerinde bulunan incelik ve şefkatti. Nitekim Yüce Al­lah şöyle buyurmaktadır: "Ona uyanların kalplerine bir şefkat ve bir merhamet koyduk." (Hadid, 57/27) İncil'de de şöyle denilmektedir: "Sağ yanağına tokat vurana sol yanağını çevir."

Resulullah (s.a.) döneminde bazı Hristiyanlardan bir takım iyi davranışla­ra tanık olunmuştu. Habeşistan Hristiyanları, müşriklerin eziyetinden kaça­rak oraya hicret etmiş bulunan müminleri korudu ve onları izzet ve ikramla karşıladılar. Hristiyan Bizanslıların kralı Herakliyus halkını İslâm'ı kabul et­meye ikna etmeye çabaladıktan sonra, Resulullah (s.a.)'m mektubunu güzel bir şekilde cevaplandırdı. Mısır'da Kıptîlerin lideri Mukavkıs ondan daha güzel bir cevap verdi. Peygamber (s.a.)'e ayrıca bir hediye de göndermişti. Mısır ve Şam'ın fethinden sonra o ülkelerdeki Hıristiyanların bir çoğu İslâm'a girdi. Bu­na sebep ise İslâm'da gördükleri bir takım üstünlükler olmuştu. Habeşistan kralı Necâşî Ashama ise yakın adamlarıyla birlikte İslâm'a girmişti. Ashama vefat ettiğinde Peygamber (s.a.) onun gıyabî cenaze namazını kıldı ve vefat et­tiği haberini çevresindekilere bildirdi.

Hristiyanlann müminlere sevgi duymalarının sebebi şu idi: Onlar arasın­da bir takım keşişler (ilim adamları) ve rahipler (abidler) vardı. Bunlar imana, erdeme, alçak gönüllülüğe, zühde ve dünyadan uzak durmaya davet ediyorlar; hakkı dinlemek, ona karşı insafla hareket edip hakka uymak hususunda bü-yüklenmiyorlardı. O bakımdan Yüce Allah onları önce bilgi sahibi olmak, iba­det etmek ve alçak gönüllülükle; daha sonra hakka bağlanmak, ona uymak ve insaflı davranmakla nitelendirdi.

İşte bunlar Peygamber Muhammed (s.a.)'e indirilen Kur'an-ı Kerim'den herhangi bir şey işitecek olurlarsa Allah'ın kelâmından etkilenerek ihlâsla göz yaşları akıtarak ağlamaya koyulurlardı. Bildikleri hak dolayısıyla böyle davra­nırlardı. Çünkü onlar Muhammed (s.a.)'in peygamber olarak gönderileceğine dair müjdeleri biliyorlardı. Daha sonra iman davetini kabul konusunda ellerini çabuk tutarak şöyle diyorlardı: "Rabbimiz iman ettik, artık bizi şahitlerle bir­likte yaz." Bundan kasıt ise iman ettiklerini, imana girdiklerini ifade etmekti. Yani biz sana, senin peygamberlerine ve Muhammed'e iman ettik. O bakımdan Muhammed (s.a.)'in de aralarından birisi olduğu peygamberlere indirilen bu buyrukların doğruluğuna, senin vahdaniyetine tanıklık edenler arasında bizle­ri de yaz. İbni Merdûveyh İbni Ebî Hatim ve Hâkim, İbni Abbas'tan: "Artık bizi şahit olanlarla beraber yaz" buyruğu hakkında şöyle söylediğini rivayet eder­ler: Yani bizleri Muhammed ve kıyamet gününde sair ümmetlere karşı şahitlik edecek olan onun ümmeti ile birlikte yaz. Nitekim Yüce Allah Hz. Muham-med'in ümmetinin özellikleri arasında şunları da zikretmektedir: "Böylece biz sizi vasat bir ümmet kıldık ki, insanlara karşı şahitler olasınız, Peygamber de size karşı şahit olsun." (Bakara, 2/143).

Daha sonra sözlerini pekiştirmek üzere şöyle dediler: "Rabbimizden bizi de salihler zümresine katmasını ümit edip dururken ne diye Allah'a ve bize gelen hakka iman etmeyelim?" Bu, böyle bir şey yapmalarının (yani iman etmelerinin) oldukça uzak bir ihtimal olduğunu ifade etmektedir. Yani bizleri Allah'a iman et­mekten, Resulullah (s.a.)'ın getirmiş olduğu hakka tabi olmaktan alıkoyan, en­gelleyen nedir? Üstelik biz Rabbimizin, imanları doğru ve sağlam olduğu bizce sabit olmuş bulunan şu şerefli Peygambere tabi olan bu salihleri ve arkadaşları olarak bizleri de cennete koyacağını ümit ediyorken, ne diye iman etmeyelim?

Hristiyanlar arasından iman eden bu gibi kimseler Yüce Allah'ın şu buy­ruğunda sözü geçen kimselerdir: "Şüphesiz Kitap Ehli'nden öyleleri vardır ki Allah'a, size indirilene ve kendilerine indirilene Allah'a karşı huşu (korku ve te­vazu) ile iman ederler. Onlar Allah'ın ayetlerini az bir değer karşılığında sat­mazlar." (Al-i İmran, 99). Yine bir başka yerde Yüce Allah böylelerinden şöyle söz etmektedir: "Ondan önce kendilerine kitap verdiğimiz kimseler ona inanı­yorlar. Onlara uyulduğunda da derler ki: Biz ona iman ettik, çünkü o Rabbimiz tarafından gelen haktır. Şüphesiz biz ondan önce de Müslümanlar idik... Biz cahilleri aramayız." (Kasas, 28/52-55).

O bakımdan Yüce Allah imanlarını, tasdiklerini ve hakkı itiraflarını karşı­lıksız bırakmayıp mükâfatlandırmış ve şöyle buyurmuştur: "İşte Allah onları söylediklerinden dolayı altından nehirler akan cennetleri, orada ebedi kalmak üzere onlara mükafat olarak ihsan etti.” Yani Yüce Allah ebedi nimetler yurdu olan cennetlere girmekle onları mükafatlandırırdı. O cennetlerin altından ırmaklar akar, yani oranın ağaçları altında cennetin ırmakları  akıp gider. Onlar orada ebediyyen kalacaklardır. İşte ihsan edenlerin mükafatı budur. Hakka tabi olmak ve ona uymakta -kaynağı ne olursa olsun- iyi davrananların mükafatı budur. Ahiret nimetlerini gereği gibi anlayabilmek ve sınırlarını belirleyebilmek bizim için oldukça zordur. Çünkü Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Kendileri için işledeklerine bir mükafat olmak üzere gözleri aydınlatan (nimetlerden) neler gizlendiğini hiçbir nefis bilemez.” (Secde, 32/17) Kafir olup Allah’ın ayetlerini inkar eden, yani onları reddederek muhalefet eden, Allah’ın ayetlerini inkar eden yani onları redderek muhalefet eden, Allah’ın birliğini Muhammed (s.a.)’in peygamberliğini inkar edenlere gelince işte cehennemliklerve cehenneme girip orada ebedi olmak üzere kalacaklar bunlardır. [6]

 

Ayetlerden Çıkan Hüküm ve Hikmetler:

 

Bu ayet-i kerimeler insaf, hak ve adaletin son derece hassas ve yüce bir örneğidir. Çünkü bu ayetler insanları iki kısıma ayırmaktadır. Birinci kısım, müminler ve onlara dost olanlardır. Bunların mükafatı ebedi nimetler yurdu olan cennetlerdir. İkinci kısım ise, müşrikler ve onlarla dost Yahidilerden oluşan diğer kafirlerdir. Bunların cezası ise cehennem ateşidir.

Şüphesiz bu, insanların bizzat kendilerine karşı insaflarıdır, ve dahası, Yüce Allah’ın onlara karşı bir insafıdır.

Hristiyanlardan bir topluluk hak dine ve tevhide boyun eğdikleri içinbizzat kendilerine karşı insaflı davranmışlardır. Bunun sonucu olarak Allah’a, Hz. İsa’ya  ve Resulullah (s.a.)’a iman etmişlerdir. Çünkü bunlar daha önceden de insanlara doğru dinin esaslarından olan Yüce Allah’ıtevhid etmek, bütün peygamberleri doğrulamak, erdemli ve övülmeye değer ahlaki tutum ve davranışlara çağırmak gibi haayırlı bilgileri öğretiyorlardı. Manastırda ihlasla Allah’a ibadet ediyor, yeri ve göğü yaratana saygı gösteriyorlar, kalpten itaatle O’na boyun eğiyorlardı. Dünyevi bir takım menfaatlerle, boş, kof liderliklere göz diken kimseler değillerdi.herhangi bir dine taassubla bağlılıkları, bir başka dine sevgi ve bağlılık duymalarını önleyecek kadar gözlerini köreltmediği gibi, Allah’a, peygamberlerine, Allah’ın indirdiklerine iman ettiklerini açığa vurmalarını da engellemiyordu. O bakımdan Allah’a ve peygamberlerine karşı kalplerinde yer eden tam ve ihlaslı imanları dolayısıyla , Hz. Muhammed’e indirilen gerçekler üzerinde de dikkatle düşündüklerini, bu gerçeklere göre insafla hareket ettiklerini görüyoruz. Gözleri yaşlarla dolup taşıyordu. Buna sebep ise, eskiden beri bildikleri gerçekler ile Kur’an-ı Kerim’den dinledikleri buyruklar arasındaki mutabakattır. O bakımdan Yüce Allah’tan amellerini kabul etmesini ve şahitlikte bulunacaklar arasunda dlmayı dilediler. Muhammed (s.a.)’in peygamberlik çağrısının ve Yüce Allah’ın buyruklarının doğruluk ve gerçekliğine şahitlik edenlerden, Kıyamet gününde de peygamberlerin ümmetlerine Allah’ın gerçek mesajını ilettiklerine dair diğer ümmetlere karşı şahitlik edeceklerdenolmayı istediler. [7]

 

Ayetlerden Çıkan Hüküm ve Hikmetler:

 

İşte ilimleriyle amel eden insaflı ilim adamlarının hali budur. Bunlar hak­ka boyun eğer, doğru iman çağrısını kabul eder, Allah anıldığı vakit bütün aza­larıyla huşu içersinde Allah'a itaat ederler. Nitekim Yüce Allah şöyle buyur­maktadır: "Allah kelâmın en güzelini, müteşâbih, tekrar tekrar okunan bir ki­tap halinde indirmiştir. Ondan dolayı Rablerinden korkanların derileri erir, sonra Allah'ın zikrine karşı kalpleri yumuşar..." (Zümer, 39/23); "Müminler an­cak Allah anıldığı zaman kalpleri titreyenlerdir. Ayetleri karşılarında okundu­ğu zaman da bu, onların imanını artırır ve onlar ancak Rablerine güvenip da­yanırlar." (Enfâl, 8/2)

Kısaca ifade edecek olursak, şanı yüce Allah bu ayet-i kerimelerde şunları açıklamaktadır: Kâfirler arasında en isyankâr, en azgın ve Müslümanlara en ileri derecede düşman olanlar Yahudilerdir. Bu konuda müşrikler de onlara benzerler. İnsanlar arasında müminlere sevgi duyma konusunda en yakın olanlar ise, o dönemin Hristiyanları idi.

Kur'an-ı Kerim'den İsa (a.s.) hakkında indirilen ayetlerin doğruluğunu ka­bul edip öldükten sonra dirilmeyi ve hesabı kabul ettiklerinden başka, İslâm davetine iman ettiklerini cesaretli bir şekilde ortaya koyan bu Hristiyanların insaflı olduklarının bir diğer alâmeti de dile getirdikleri şu ifadeleridir: "Ne di­ye Allah'a ve bize gelen hakka iman etmeyelim?.." İşte bu, onların din hususun­da basiret sahibi olduklarını, hakkı bildiklerini, hakka itaat ettiklerini, bu hu­susta Yahudi ve müşriklerin yaptığı gibi azgınlık göstermediklerini, büyüklen-mediklerini, yüz çevirmediklerini göstermektedir.

Yüce Allah'ın adaletinin gereği, hem kendi hak dinlerine, hem de o hak di­ni tasdik edip tamamlayan İslâm dinine iman eden kimseleri mükâfatlandır-masıdır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuktadır: "İşte Allah onları söyledikle­rinden dolayı... mükâfat olarak ihsan etti." Bu da onların imanlarının ihlâsına, sözlerinin doğruluğuna bir delildir. Yüce Allah onların dileklerini verdi ve um­duklarını gerçekleştirdi. Bu da Yüce Allah'ın adaletini ve lütfunu göstermekte­dir. O, ihlâs ile amel eden ve samimiyet ve yakîn ile salih amelde bulunan kim­selere cennetini ihsan eder, onlardan razı olur. İşte bu şekilde kim ihlâsla iman eder ve tereddütsüz tasdik ederse onun mükâfatı cennet olur.

Yüce Allah'ın adaleti aynı şekilde, Yahudi ve Hristiyanlardan kâfir olan­larla müşriklerin, Allah'ın varlığını, birliğini, peygamberlerinin doğruluğunu açıkça ortaya koyan delilleri yalanlayanların cehennemlik olmalarını, yani o alev alev yanan ateşliklerden olmalarını gerektirmektedir. [8]

 

Hoş Ve Temiz Şeylerin Mübahlığı

 

87- Ey iman edenler! Allah'ın size helâl ettiği o temiz ve güzel şeyleri haram kılmayın ve haddi aşmayın. Çünkü Allah haddi »Şanları sevmez.

88' Allah'ın size verdiği rızıktan helâl ve temiz olarak yiyin ve iman ettiğiniz Allah'tan korkun-

 

Kelime ve İbareler:

 

"O temiz ve güzel şeyleri" yani insan nefsinin hoşuna giden şeyleri -ki bun­lar helâl ve hoş olan şeylerdir- "haram kılmayın" Haram olan şeyleri kendinize yasakladığınız gibi bu helalleri kendinize yasaklamayın "ve haddi aşmayın." Allah'ın emrini çiğnemeyin. Şer'an belirlenmiş olan sınırlan aşıp geçmeyin ya­hut da helâl ve temiz olan şeyleri alıp kullanmakta israf etmeyin veya helâl olan şeyleri haram kılmak suretiyle haddi aşmayın. "Allah'ın size verdiği rızık­tan" yani rızık diye adlandırılan helâl yollardan "helâl ve temiz olarak" yani Al­lah'ın size vermiş olduğu rızkı haram yoldan değil, helâl yoldan "yiyin." pis, murdar ve necis olan yollardan değil. [9]

 

Nüzul Sebebi

 

İbni Cerîr et-Taberî, İbni Ebî Hatim ve İbni Merdûveyh, İbni Abbas'tan şöyle dediğini rivayet ederler: Bu ayet-i kerime birisi Osman b. Maz'un olan Ashab-ı kiramdan birkaç kişi hakkında nazil olmuştur. Bunlar, "Erkeklik or­ganlarımızı keselim, dünyalık zevklerimizi ve arzularımızı terk edelim, ra­hiplerin yaptığı gibi biz de yeryüzüne seyahat maksadıyla dağılalım" demiş­lerdi. Bu sözleri Peygamber (s.a.)'e ulaşınca onları yanma çağırdı ve söyledik­lerini onlara hatırlatınca onlar "evet söyledik" dediler. Bunun üzerine Resulullah (s.a.) şöyle buyurdu: "Fakat ben oruç da tutarım, açarım da. (Ge­celeyin) hem namaz kılarım, hem uyurum. Hanımlarımla beraber olurum. Be­nim sünnetimi takip eden bendendir, benim sünnetimi takip etmeyen de ben­den değildir."

es-Süddî'nin rivayetinde ise bunların on kişi oldukları, Osman b. Maz'un ile Ali b. Ebî Talib'in bunlar arasında bulunduğu belirtilmektedir.

İbni Cerîr, İbnül-Münzir ve Ebu'ş-Şeyh b. Hayyân b. Ensârî, İkrime'den şunu rivayet ederler: Osman b. Maz'ûn, Ali b. Ebî Tâlib, İbni Mes'ud, el-Mik-dâd b. el-Esved, Ebu Huzeyfe'nin mevlâsı Salim ve Kudâme dünyadan el etek çekerek evlerinde oturdular, kadınlardan uzak durdular ve kalın yün elbiseler giymeye başladılar. Güzel yiyecekleri, elbiseleri kendilerine yasakladılar. Yiyip giydikleri tek şey, İsrailoğulları'ndan (zâhidâne) seyahate çıkanların yedikleri ve giydikleri idi. Hatta hayalarını burmayı bile düşündüler, geceleyin namaz kılıp gündüzün oruç tutmayı kararlaştırdılar. Bunun üzerine: "Ey iman eden­ler! Allah'ın size helâl ettiği o temiz ve güzel şeyleri haram kılmayın..." ayet-i kerimesi nazil oldu.

Bu ayet-i kerime nazil olunca Resulullah (s.a.) onlara haber gönderip şöyle buyurdu: "Şüphesiz nefislerinizin bir hakkı vardır, gözlerinizin bir hakkı var­dır, aile halkınızın bir hakkı vardır. O bakımdan namaz kılınız ama uyuyunuz da. Hem oruç tutunuz hem yemek yiyiniz. Bizim sünnetimizi terk eden bizden değildir." Hep birlikte şöyle dediler: Allahım, biz bunun doğruluğuna inandık, rasulüne indirdiklerine de tabi olduk.

İbni Mes'ud'dan rivayet edildiğine göre adamın birisi şöyle der: "Ben ya­takta yatmayı kendime haram kıldım." Bunun üzerine İbni Mes'ud ona bu ayet-i kerimeyi okuyarak şöyle demiştir: "Yatağın üzerinde uyu ve ettiğin yemi­nin kefaretini yerine getir."

Sonuç olarak bu ayet-i kerimenin, devamlı oruç tutanlara, geceyi namaz kılmakla geçirmeyi kadınlara, güzel ve temiz şeylere yaklaşmamayı, et yeme-meyi, yataklarda uyumamayı kararlaştıran bir grup sahabi hakkında nazil ol­duğunu rivayetler ittifakla belirtmektedir. [10]

 

Ayetler Arası İlişki

 

Maide suresi akitleri eksiksiz bir şekilde yerine getirmeyi emreden ifade­lerle başladı. Bu ifade hem Yüce Allah'ın çizdiği sınırları aşmayıp onlara bağ­lanmayı, hem de Allah'ın helâl kıldıklarını yapmayı ve haram kıldıklarından uzak durmayı kapsar. Daha sonra Yüce Allah, haram kıldığı şeyi helâl kılma­mak gerektiğini şu buyruğu ile açıkça ifade etmektedir. "Allah'ın emretmiş ol­duğu ibadetlere karşı saygısızlık etmeyin." (Mâide, 5/2). Bu ayet-i kerime, yu-kardaki anlamın yani Allah'ın helâl kıldığı şeyleri haram kılmak ifadesinin tam karşısında yer alan bir başka türü açıklamaktadır. Şanı yüce Allah Hristi-yanları aralarında bir takım keşiş ve rahiplerin varlığı dolayısıyla sevgi bakı­mından müminlere daha yakın olmakla övünce bazı müminler, bu buyruklar­dan rahipliği teşvik ve dünya hayatına karşı zahidane davranıp kıt kanaat ge­çinmenin güzel karşılandığı anlamım çıkardılar. Bunun da insanın hoşuna gi­den ve helâl olan yiyecek, giyecek ve kadınlardan uzak olmakla gerçekleşeceği­ni kabul ettiler. İşte Yüce Allah kendilerini keşiş ve rahiplerin yaptıkları gibi bu hoş ve temiz şeylerden uzak tutmalarını yasaklamaktadır. Çünkü keşiş ve rahipler kadınları, hoş ve temiz olan yiyecekleri, lezzetli içecekleri kendilerine haram kılmışlar, onlardan bazıları ken 'ilerini manastırlara hapsetmişlerdi; di­ğer bir kısmı da yeryüzünde seyahata çıkmaşlardı [11]

 

Açıklaması

 

Ey iman edenler! Kendinize hoş ve temiz şeyleri haram kılıp bunlardan imtina etmeyiniz. Hoş ve temiz şeyler taşıdıkları faydalar dolayısıyla kişilerin nefislerinin lezzet duydu" a şeylerdir. Yüce Allah'a yaklaşmak niyetiyle fayda­lanmayı terk etmek suretiyle bunları kendinize haram kılmayınız. Allah'ın si­zin için çizmiş olduğu helâl sınırlarını aşarak da haram kılmış olduğu sınırlara girmeyin. Veya hoş ve temiz şeyleri kullanmakta aşırıya kaçmayın ve bunları haram kılmak suretiyle haddi de aşmayın. Bur göre haddi aşmak iki hususu kapsamaktadır: Birinci şekil, söz konusu şeyde israfa kaçmak suretiyle haddi aşmaktır. Bunu Yüce Allah şu buyruğunda belirtmektedir: "Yiyiniz, içiniz fakat israf etmeyiniz, çünkü O israf edenleri sevmez." (A'râf, 7/31)

Diğer şekil ise, hoş ve temiz şeylerden başka temiz olmayan, murdar olan şeyleri kullanarak haddi aşmak.

Sözü geçen hususların yasaklanma sebebi ise şudur: Yüce Allah haddi aşanlara buğzeder, şeriatın11 sınırlarını çiğneyen ve helâl kıldığı şeyi haram kılanları da cezalandırır. Helâı; haram kılmak, ister yemin suretiyle ister adak, isterse de başka yolla-ibaac    ....     la dahi olsa-olabilmektedir.

Bu durum, İslâm'ın orta yolu beni işeyen itidali tavsiye etme ilkesi ile tam bir uyum içindedir. İsraf da yoktur, kısmak da yoktur. Meşru hayatın mad­dî zevklerinden ve lezzetlerinden çekinmek de söz konusu değildir. Bunun gibi, istekleri baskı altına almak, nefse işkence etmek, bedeni zayıf düşürüp mah­rum bırakmak gibi sonuçlara götüren rahiplik ve zahitlik de yoktur. Aynı şekil­de alışılmış ve ortalama miktarın üstünde arzulanan ve zevk alınan şeylerden aç gözlülükle faydalanmak da söz konusu değildir.

Yüce Allah insana, hayattaki hoş şeylerden yararlanmamayı yasakladık­tan sonra Allah'ın helâl kılıp temiz olan şeylerden yemeyi mubah kılmak anla­mında olumlu bir emir vermektedir. Bu emirle Yüce Allah helâl kıldığı rızıklar-dan yenmesini istemektedir. Ancak ister leş, akmış kan ve domuz eti gibi biza­tihi haram olan yollardan olsun; isterse de faiz, kumar, hırsızlık, rüşvet ve bu­na benzer muamelelerle mallarını batıl yollardan sağlamak suretiyle olsun ha­ram yollardan uzak durmayı şart koşmuştur.

İşte bu, "rızk"ın kapsamına helâl ve haram şeylerin girdiğini göstermekte­dir. Haramın varlığı imtihan içindir. Bundan amaç, nefsi Allah'ın helâl kıldığı şeyleri yapmaya, haram kıldığı şeylerden de alıkoymaya mecbur etmek için bu konuda gösterilecek mücadelenin boyutlarının ortaya çıkarılmasıdır.

Daha sonra Yüce Allah yalnızca ibadet hakkında değil, aynı şekilde alışıl­mış günlük geçim hayatında da geçerli olacak bir kıstas koymaktadır ki, bu da Allah'a karşı takvalı olup Allah'ın sınırlarına sıkı sıkıya yapışma emridir. Yani bir çeşit "yemek, içmek, giyinmek, kadın ve benzeri hususlarda hayatınızı ilgi­lendiren bütün konularda kendisine iman etmiş olduğunuz Allah'tan korku­nuz, helâl ve haram kılmak hususunda meşruiyyet sınırlarını aşmayınız" şek­linde emretmektedir.

Burada, takva emri Allah'ın buyruklarına gereken riayeti göstermek ve bunu sürekli kılmaya teşvik için zikredilmiştir. Hoş ve temiz şeylerin haram kılınmasını yasaklayıp helâl ve temiz rızıktan yemek emrinin akabinde zikre­dilmesi de temiz nzıklardan yararlanmakla takva arasında bir aykırılık ve bir farklılık olmadığını göstermek içindir. Bu ayet-i kerimenin bir benzeri de Yüce Allah'ın şu buyruklarıdır: "Ey iman edenler! Size rızık olarak verdiğimiz hoş ve temiz şeylerden yiyiniz ve Allah'a şükrediniz, eğer O'na ibadet edenler iseniz." (Bakara, 2/172); "De ki Allah'ın kulları için çıkartmış olduğu ziyneti ve hoş ve temiz rızıkları haram kılan kimdir?" (A'râf, 7/32). Müslim'in Ebu Hureyre'den rivayet ettiği Hz. Peygamberin şu buyruğu da bu ayet-i kerimenin muhtevasını ifade eder: "Şüphesiz Allah müminlere, peygamberlere verdiği emrin aynısını emretmiştir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Ey peygamberler! Hoş ve temiz şeylerden yiyiniz ve salih amel işleyiniz." (Mü'minun, 23/51). Yine Yüce Allah şöyle buyurmuktadır: "Ey iman edenler! Size rızık olarak verdiğimiz hoş ve te­miz şeylerden yiyiniz." (Bakara, 2/172)

Hadiste sözü geçen "tayyıbâftan kasıt ise, Nevevî'nin de belirttiği gibi he­lâl şeylerdir. [12]

 

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler

 

Bu ayet-i kerime orta yolu tutup kolay ve maslahata uygun olanı yapmayı, dinde aşırılığa, baskıcılığa kaçmayı, nefse ağır ve yorucu gelen sıkıntılı şeyleri yapmaktan uzak durmayı, hayatın gereklerine ve selim fıtratın tabiî ihtiyaçla­rı olan ruh ve bedenin haklarını yerine getirmeyi emreden İslâm'ın esasların­dan birisidir.

Bu ayet-i kerimede rahipliğin haram olduğunun delili vardır. Kur'an-ı Ke­rim zaten rahipliğin sonradan ortaya çıkartılmış bir bidat olduğunu açıkça ifa­de etmiştir. Bu hususta Hz. Peygamber, Dârimî'nin rivayetine göre şöyle bu­yurmuştur: "Ben rahiplik ile emrolunmadım." İmam Ahmed tarafından rivayet edilen hadise göre ise "Rahiplik bizim hakkımızda farz kılınmış değildir" diye buyurmaktadır.

Hz. Enes'ten yapılan rivayete göre ise Resulullah (s.a.) şöyle buyurmakta­dır: "Her kim evlenecek kadar bolluk içinde olup da evlenmezse benden değildir."

Müslim de Enes'ten şunu rivayet etmektedir: Resulullah (s.a.)'ın ashabın­dan bir grup Resulullah (s.a.)'ın hanımlarına, kimsenin görmediği hallerdeki ameli hakkında soru sordular. Daha sonra onlardan kimisi "Ben kadınlarla ev­lenmeyeceğim" dedi, bir diğeri "Ben et yemeyeceğim" dedi, bir başkası ise "Ben de yatak üstünde uyumayacağım" dedi. Hz. Peygamber Allah'a hamdü sena ettikten sonra şöyle buyurdu: "Ne oluyor ki bazı kimseler şöyle şöyle diyorlar! Ben hem namaz kılarım hem uyurum, hem oruç tutarım hem de tutmadığım günler olur, hem de hanımlarımla birlikte olurum. Benim sünnetimden yüz çevirenler benden değildir."

Bu hadis-i şerifi Buharı de yine Hz. Enes'ten bir başka lafızla şöyle rivayet etmektedir: Üç kişilik bir grup Resulullah (s.a.)'ın hanımlarının evlerine gele­rek Hz. Peygamberin ibadeti hakkında soru sordular. Bu husus ile ilgili durum kendilerine haber verilince, onu az görür gibi oldular ve şöyle dediler: "Tabi, Biz nerde, Peygamber (s.a.) nerde! Allah onun geçmiş ve gelecek bütün günah­larını bağışlamış bulunuyor." Bunun üzerine onlardan birisi şöyle dedi: "Ben sürekli olarak geceyi namazla geçireceğim." Diğeri "Ben de oruç açmaksızın her gün oruç tutacağım." Bir diğeri de "Ben de kadınlardan uzak duracağım ve ebediyyen evlenmeyeceğim" dedi, Resulullah (s.a.) gelip şöyle buyurdu: "Şöyle şöyle diyenler sizler misiniz? Allah'a yemin ederim ki ben aranızda Allah'tan en çok korkanım, ona karşı en takvalı olanım. Fakat kimi zaman oruç tutarım, ki­mi zaman açarım, kimi zaman namaz kılarım, kimi zaman yatar dinlenirim; hanımlarımla birlikte bulunurum. Benim sünnetimden yüz çeviren benden de­ğildir. " İşte bu, dine bağlılık hususunda aşırılığa kaçmanın, mübalağaya gitme­nin terk edilmesi gerektiği hususunda açık bir rivayettir. Aynı şekilde İslâm'ın kolaylık ve hoşgörü dini olduğu hususunda da açık delillerdendir. İmam Ah-med Enes'ten Peygamber (s.a.)'in şöyle buyurduğunu rivayet eder: "Şüphesiz ki bu din çok sağlamdır. O bakımdan yumuşaklıkla onun içine dalınız." Yine İmam Ahmed, Ebu Ümame el-Bâhilî'den Resulullah (s.a.)'m şöyle buyurduğu­nu rivayet eder: "Ben Yahudilikle de Hristiyanlıkla da gönderilmedim, fakat ben müsamahakâr Hanîflikle gönderildim."

Maliki mezhebi ilim adamları bu hususta şöyle derler: Bu ayet-i kerimede ve benzerlerinde ve bu manayı dile getiren hadis-i şeriflerde aşırıya kaçan za­hitlerin ve hiç bir işle uğraşmayan bazı mutasavvıfların yaklaşımları ve uygu­lamaları açıkça reddedilmektedir. Çünkü bu kesimlerin her birisi Allah'ın gös­terdiği bu doğru yoldan sapmış ve bunu gerçekleştirmekten uzaklaşmıştır [13]. Taberî der ki: Müslüman bir kimsenin, Allah'ın mümin kulları için helâl kılmış olduğu güzel yiyecek, giyecek ve hanımlardan helâl yolla yararlanmayı -bunla­rı helâl kabul ettiği halde, başkasının bu hakkı kullanmasıyla kendisinin bir parça zorluk ve sıkıntı ile karşılaşacağı endişesiyle- haram kılması caiz değil­dir. Bundan dolayı Resulullah (s.a.) İbni Maz'ûn'un kadınlardan uzak durma arzusunu reddetmiştir. [14] Böylelikle Allah'ın kulları için helâl kılmış olduğu herhangi bir şeyi terk etmenin fazilet olmadığı sabit olmaktadır. Asıl fazilet ve iyilik ise, Allah'ın kullarına teşvik ettiği işleri yerine getirmek, Allah Rasulünün işlediklerini ve ümmeti için sünnet kıldığı şeyleri yapmaktır. Doğru yolda olan imamlar Hz. Peygamberin bu yolunu izlemişlerdir. Çünkü en hayırlı yol Resulullah (s.a.)'m gösterdiği yoldur. Durum böyle olduğuna göre kıl ve yünden dokunmuş elbiseleri, pamuk ve ketenden yapılmış elbiselere tercih etmenin -bunları giyebilme imkânı olduğu halde- hatalı olduğu, aynı şekilde kadınlara yaklaşma ihtiyacı duymaktan çekindiği için basit ve kalorisiz yiyecekleri tercih edip et ve benzerlerini terk etmenin yanlışlığı da ortaya çıkmaktadır. Ayet-i ke­rimenin baş tarafları sonlarındaki "Haddi aşmayın" buyruğu ile daha bir pe-kiştirilmektedir. Bu yasak iki hususu ihtiva eder: Biri, işi sıkı tutarak helâl olan bir şeyi haram kılmak, diğeri ise ruhsatları genişleterek haram olan bir şeyi helâl kılmaya çalışmaktır. Nitekim Hasan-ı Basrî de böyle demiştir.

İmam Malik der ki: Her kim kendisine bir yiyecek, bir içecek veya kendisi­ne ait bir cariyesini yahut Allah'ın haram kıldığı herhangi bir şeyi helâl kıla­cak (onlardan istifade edecek) olursa, onun için bir sorumluluk yoktur; bunlar­dan herhangi birisi için bir kefaret gerekmez. Ebu Hanife ise şöyle der: Her­hangi bir şeyi kendisine haram kılan (helâl şeylerden yararlanmamak için yemin eden) kimseye o şey haram olur. Onu kullanacak olursa, kefaret gerekir. Kurtubî ise bu hususta şöyle der: Ancak böyle bir şey uzak bir ihtimaldir, ayet-i kerime bunu reddetmektedir. Şafiî ve Saîd b. Cübeyr de şöyle derler: Helâli haram kılmak lağv (boş) yemindir.

Yüce Allah'ın "Allah'ın size verdiği rızıktan helâl ve temiz olarak yiyin" buyruğu da yeme, içme, giyme, binek ve buna benzer şeylerden faydalanmayı kapsar. Özellikle yemenin söz konusu edilmesi ise insan için en büyük maksa­dın ve en özel yararlanma yolunun o oluşundandır. Yararlanmak helâl de olsa meyve ve benzerleriyle işi aşırılığa götürme meselesine gelince, bazılarının gö­rüşüne göre nefsi bunlardan alıkoymak uygundur. Bu şekilde kişi nefsinin ar­zularının esiri olmasın, dizginlerini nefsinin eline kaptırmasın. Bazılarının gö­rüşüne göre ise nefsin zevk aldığı şeylerden ona yararlanma imkânı vermek daha uygundur. Çünkü böyle davranmak nefsi rahatlatır ve istediğini elde etti­ği için gayrete gelir. Hak olan ise bu hususta da itidali ve orta yolu tutmaktır. Çünkü kimi zaman nefse istediğini vermek kimi zaman vermemek, bu iki hu­susu da yerine getirmek demektir.

Peygamber (s.a.) bulduğunu yerdi. Kimi zaman et gibi en güzel yiyecekleri yerdi, kimi zaman da arpa ekmeğini tuz yahut zeytinyağı veya sirke ile birlikte yiyerek en basit yiyeceklerle yetinirdi. Kimi zaman aç, kimi zaman da tok uyurdu. Onun yaptığı bu uygulama bolluk içinde olana da darlık içinde olana da yahut zengine de fakire de uyulacak bir örnektir. Hz. Peygamber durumuna uygun harcar, herhangi bir kısmaya ya da israfa gitmezdi. Çünkü Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Eli geniş olan genişliğince harcasın, rızkı kendisine da­raltılan da Allah'ın kendisine verdiğinden infâk etsin." (Talâk, 65/7). Peygam­ber (s.a.) içeceğine yiyeceğinden daha çok dikkat eder ve önem verirdi. Hz. Aişe der ki: "Resulullah (s.a.)'in en sevdiği içecek tatlı ve soğuk olandı." [15]

 

Lağv Yemini İle Mun’akide Yemin Ve Yeminin Kefareti

 

89- Allah sizi yeminlerinizdeki lağvden dolayı sorumlu tutmaz. Fakat bağlamış

olduğunuz (mün'akide) yeminleriniz­den sorumlu tutar. Bunun kefareti ai­lenize yedirdiğinizin orta derecesin­den on fakiri doyurmak veya onları giydirmek yahut bir köle azat etmek­tir. Fakat kim bulamazsa üç gün oruç tutsun. İşte bozduğunuz yeminlerini­zin kefareti budur. Yeminlerinizi koru­yun. Allah size ayetlerini şükredesiniz diye böyle açıklıyor.

 

Belagat:

 

'Yahut bir köle (bir boyun) azat etmektir" buyruğu parçanın zikredilip bü­tünün kastedilmesi türünden bir mürsel mecazdır. Maksat bir kişinin azat edilmesidir. [16]

 

Kelime ve İbareler:

 

"Allah sizi Yeminlerinizdeki lağvden sorumlu tutmaz." Yeminde lağv, ye­min kasdı olmaksızın dilin alışkanlık haline getirip söyleyiverdiği yemindir. Kişinin, "Hayır vallahi", "evet vallahi" demesi gibi. "Bağlamış olduğunuz (mün'akide) yeminlerinizden" yani yemini kastetmeniz yahut kastî olarak ye­min etmeniz halinde "sorumlu tutar". Yeminin bağlanması ise, bir şeyin yapıl­ması veya yapılmaması hususunda söz vermek ve taahhütte bulunmak için ye­min etmekle gerçekleşir.

"Bunun kefareti" ; "kefaret" kelimesi örtmek, üstünü kapatmak demek olan "kefir" ve "küfür"den gelir. Daha sonra şer'î bir terim olarak, yeminin gü­nahının ve yeminde durmama halinde ortaya çıkacak sorumluluğun etkisini ortadan kaldırmak için verilen veya yapılan şeyin adı olarak kullanılmıştır, "on fakiri doyurmak" her bir fakire bir müd (675 gram) yiyecek vermektir, "orta de­recesinden" yani yemek olarak ortalama olanından, insanların çoğunlukla ye­dikleri gıdadan en üst ve en alt seviyeye göre değil; "veya onları giydirmek", ör-fen veya âdeten kendisine giyecek denilecek şeyler vermek; gömlek, sarık, bedenin üst ve alt taraflarını örtecek kumaşlar gibi. Şafiî mezhebine göre kefare­tin bütünüyle tek bir yoksula verilmesi yeterli değildir. O bakımdan en az üç ve daha fazla kimseye verilmesi kaçınılmazdır, "yahut bir köle azat etmektir." Ha­nefi'lerin dışında kalan cumhurun görüşüne göre, tıpkı öldürme ve zihar kefa­retlerinde olduğu gibi kölenin mümin olması şarttır. Bu görüşü kabul edenler mutlak ifadeyi mukayyed olan ifadeye hamlederek bu hükme varmışlardır. Bu da varlıklı kimsenin yemin kefaretidir.

"Fakat kim bulamazsa" yani fakir olduğundan dolayı sözü geçen kefaret­ten birisini gerçekleştiremezse, "üç gün oruç tutsun." Bu da onun yemininin ke­faretidir. İfadenin zahirinden orucun peşpeşe tutulması şart gözükmemektedir. Malikîlerle Şafiîlerin görüşü budur. Hanefîlerle Hanbelîler ise, "İbni Mes'ud'un kıraatindeki "peşpeşe" V ımesi dolayısıyla arka arkaya olmaları şarttır" derler. 'Yeminlerinizi koruyun. Yaptığınız yemin -Bakara suresinde geçtiği gibi- bir iyilik yahut insanlar arasını düzeltmek gibi güzel bir amel hakkında olmadığı sürece yeminlerinizi bozmayınız. "Allah ayetlerini" şeriatinin hükümlerini "size şükredesiniz diye" bu açıklamalar dolayısıyla O'na şükretmeniz için sözü geçen hususları açıkladığı gibi, işte "böyle açıklıyor." [17]

 

Nüzul Sebebi

 

İbni Cerîr et-Taberî, İbni Abbas'tan şöyle dediğini nakletmektedir: "Yüce Allah'ın "Ey iman edenler! Allah'ın size helâl ettiği temiz ve güzel şeyleri haram kılmayın" buyruğunu kendilerine kadınlara yaklaşmayı ve et yemeyi haram kı­lan topluluk hakkında indirince o topluluk şöyle dedi: Peki ey Allah'ın rasulü! Bu hususta yapmış olduğumuz yeminlerimiz ne olacak? Bunun üzerine şanı yüce Allah "Allah yeminlerinizdeki lağvden dolayı sizi sorumlu tutmaz..." buy­ruğunu indirdi."

Taberî bununla ilgili şu açıklamayı da yapar: İşte bu da bizim daha önce söylediğimiz "Bu topluluk kendilerine bazı şeyleri yaptıkları yeminlerle haram kılmışlardı" şeklindeki kanaatimizin lehine bir delildir. Onların yaptıkları bu yemin sebebiyle bu ayet-i kerime nazil oldu [18]

Ebu'ş-Şeyh İbni Hayyan da Ya'lâ b. Müslim'den şöyle dediğini rivayet eder: Ben Said b. Cübeyr'e bu ayet-i kerime hakkında sordum, şöyle dedi: On­dan önceki ayet-i kerimeyi oku! Ben de "Ey iman edenler! Allah'ın size helâl et­tiği o temiz ve güzel şeyleri haram kılmayın..." buyruğundan itibaren "Allah sizi yeminlerinizdeki lağvden dolayı sorumlu tutmaz " buyruğuna kadar okudum. [19]

 

Ayetler Arası İlişki

 

Bu ayet-i kerime, daha önceki ayet ile ilgilidir. Çünkü Yüce Allah'a yaklaş­mak kastıyla dünya hayatında zahitliği, kıt kanaat geçinmeyi ve rahipliği iste­yen bir topluluğun, helâl olan şeyleri haram kılmalarının yasaklanmasından sonra gelmektedir. Sözü geçen bu topluluk, Resulullah (s.a.)'a bu hususta yap­tıkları yeminlerin ne olacağını sordular. Yüce Allah da yeminlerin kefaretine dair hükmü indirmek suretiyle sorularını cevaplandırmış oldu. [20]

 

Açıklaması

 

Kastî olmadan yapılan yeminlerden dolayı sorumluluk söz konusu değil­dir. Bunlara herhangi bir hüküm de taalluk etmez. Bu gibi yeminlere lağv ye­mini denir. Bunlar ise yemin edenin kastî olmayarak dilinden dökülüveren ye­minlerdir. Hz. Aişe lağv yemini ile ilgili olarak şöyle der: Resulullah (s.a.) bu­yurdu ki: "Lağv yemini kişinin evindeki "hayır vallahi", "evet vallahi" şeklinde­ki sözleridir."

Şafiînin görüşü de budur. Diğer mezhep imamları (cumhur) ise şöyle der­ler: Lağv yemini, kişinin doğru olduğunu zannederek geçmişte veya halihazır­da olmuş bir durumla ilgili olarak olumlu ya da olumsuz şekilde haber verme­sidir. Bu tarifin delili de İbni Abbas'tan lağv yemini ile ilgili olarak söylediği ri­vayet edilen şu sözlerdir: Lağv yemini, bir iş böyle olmadığı halde onun böyle olduğuna dair yemin etmektir. Bu tarif aynı zamanda Mücahid'den de rivayet edilmiştir: Durumun zannettiği gibi olmamasına rağmen, kişinin bir şey hak­kında o şekilde olduğuna dair yemin etmesi demektir.

"Fakat Yüce Allah sizleri bağladığınız (mün'akide) yeminden dolayı so­rumlu tutar." Mün'akide yemin ise kişinin geleceğe dair belli bir maksat ve ka­rarlılık ile bir işi yapacağına ya da yapmayacağına dair ettiği yemindir. Üçün­cü bir yemin türü daha vardır ki, buna da "yemin-i gamûs" denir. Hanefîlerin görüşüne göre bu, kasten geçmişe dair yahut halihazırdaki bir durum hakkın­da yalan yere edilen yemindir. Buna göre yeminler üç türlüdür: Lağv yemini, mün'akide yemin ve gamûs yemin. Taberî, Ebu Malik'ten şöyle dediğini rivayet eder: Yeminler üç türlüdür: Kefareti olan yemin, kefareti olmayan yemin ve ye­min edenin sorumlu olmasını gerektirmeyen yemin.

Kefareti olan yemin şudur: Kişi bir işi yapmayacağına dair yemin eder, sonra da yaparsa o takdirde kefarette bulunması gerekir. Kefareti bulunmayan yemine gelince, kişinin bir şey hakkında kasten yalan söyleyerek ettiği yemin­dir. Bunda kefaret söz konusu değildir. Sahibinin sorumlu tutulmadığı yemine gelince, kişinin herhangi bir durum hakkında yemin ettiği şekilde olduğu ka­naatinde bulunarak yapılan ve ancak durumun sanılanın aksine olduğu yemin­dir. Böyle bir yemin için de kefaret söz konusu değildir. İşte lağv yemin de bu­dur. [21]

Mün'akide (bağlanmış) yemine gelince: Allah adına yahut Allah'ın sıfatla­rından herhangi birisi zikredilerek yapılan yemindir. Çünkü Hz. Peygamber, Ahmed ve Kütüb-i Sitte sahiplerinin İbni Ömer'den yaptıkları rivayete göre şöyle buyurmuştur: "Her kim yemin edecekse ya Allah adına yemin etsin, yahut sussun." Allah'tan başka herhangi bir varlık adına, Peygamber yahut bir veli adına da olsa yapılan yemin yemin olmaz. Aksine böyle bir şey haramdır.

Fakihler gamûs yemin hakkında birbirinden farklı iki görüşe sahiptirler. Hanefîlerle Malikîler şöyle derler: Gamûs yeminde kefaret yoktur. Çünkü ga­mûs yeminin cezası cehennemi boylamaktır. Şafiîler ile bir grup ilim adamı ise böyle bir yeminde kefaret icap edeceğini söylerler. Çünkü Yüce Allah "Fakat kalplerinizin kazandığından dolayı sizi sorumlu tutar." (Bakara, 2/225) diye buyurmaktadır. Yaptığı yeminde kasten yalan söyleyen bir kimse ise kalbiyle bir günah kazanmış olur ve o bundan dolayı sorumlu tutulur. Çünkü kalbi ye­min ederken yalan söylemeyi kararlaştırmış ve kastetmiştir. Yüce Allah ise böyle bir yemin ile ilgili olarak "Bunun kefareti..." diye buyurmaktadır.

Hanefîlerle Malikîlerin görüşüne göre kalplerin kazandıklarından dolayı sorumlu tutulması, ahiretteki bir cezadır. Buna delil ise Yüce Allah'ın şu buy­ruğudur: "Şüphesiz Allah'a olan ahitlerini ve yeminlerini az bir pahaya satan­lar, işte onlar için ahirette hiç bir nasip yoktur." (Âl-i İmran, 3/77). Burada Yüce Allah ahiretteki azap ile tehdidi söz konusu etmekle birlikte, kefareti söz konu­su etmemektedir. Beyhakî ve Hakim Hz. Câbir"den Resulullah (s.a.)'ın şu buy­ruğunu rivayet ederler: Her kim benim bu minberimin üzerinde günah yere (ya­lan yere) yemin ederse cehennemdeki yerine hazırlansın." Hz. Peygamber bu şe­kilde buyurmakla kefareti söz konusu etmemektedir.

Buharî, Müslim ve başkaları Resulullah (s.a.)'m şöyle buyurduğunu riva­yet ederler: "Her kim zor ve baskı altında yalan yere yemin ediyor ve bu yemini ile Müslüman bir kişinin malının alınmasına sebep oluyorsa, Allah'ın huzuru­na Allah kendisine gazap etmiş olarak çıkar."

Daha sonra Yüce Allah mün'akide yeminin sorumluluk şeklini beyan ede­rek şöyle buyurmaktadır: "Bunun kefareti" ifadesindeki zamir ya siyaktan (ifa­denin akışından) anlaşılan yemini bozmaya aittir, ya da bir muzaf takdiri ile fi­ilin kapsamında bulunan yemin akdine döner. Yani bu yemini bozmanın kefa­reti... Yeminini bozan kişinin ister kasten ister yanılarak ve unutarak, ister ha­ta ederek, ister uykulu iken, ister baygın, deli ya da zor altında kalarak boz­muş olsun, kefarette bulunması gerekir.

Gücü yeten kimsenin yemin kefareti şu üç husustan birisini yapmaktır; o bunlardan birisini seçebilir: Cumhurun görüşüne göre her bir yoksula bir müd (675 gram) buğday olmak üzere on yoksula yemek yedirmek. Bu buğdayın o belde halkının genel olarak yediği ortalama türden olması gerekir. Ne en kali­telisi ne de en kalitesizi olmalıdır. Kefaret, bir defalık ekmek ve onunla birlikte et yiyeceği de olur. Çünkü Hasan-ı Basrî ve Muhammed b. Şîrîn şöyle demekte­dir: On fakire bir defa et ve ekmek yedirmesi yeterlidir. Hanefîler ise fıtır sada­kası olarak ödenmesi gereken miktar diye bunu tespit etmişlerdir. Bu da yarım sa' (2751 gram) buğday veya bir sa' hurma, arpa veya unu ya da bunların kıy­metidir. Bu da öğle ve akşam iki defa doyuracak kadar yemektir. Çünkü Hz. Ali "Öğle ve akşam ve yemek yedirir" demiştir.

"Veya onları giydirmek..." Yani ülke ve zaman farklılığına uygun olarak fa­kirleri giydirir. Yedirmekte olduğu gibi orta hallisini seçer. Her bir fakire baş­tan aşağı bir entari gibi ortalama bir elbise veya bir gömlek ya da pantolon ve­rir. Hanefiler ise pantolon ve sarık ile giydirmeyi yeterli görmezler. Çünkü on­lara göre giyimin asgari miktarı bedenin tümünü örten miktardır.

'Yahut bir köle azat etmektir." Yani, eğer köle varsa bir kişiyi hürriyetine kavuşturmaktır. Cumhurun görüşüne göre -hata ile öldürme ve zihar kefare­tinde olduğu gibi- kölenin mümin olması şartı vardır. Onlar bu kanaati mutlak olan (bu buyruktaki köleyi) diğer kefaretleri öngören buyruklardaki kayıtlı ifa­deye hamletmişlerdir. Hanefiler ise kölenin mümin olmasını şart görmezler. Onlara göre kâfir bir köleyi azat etmek de yeterlidir. Bu görüşlerini burada va­rit olan nassın mutlak ifadesine dayanarak ileri sürmüşlerdir. Yemin kefaretin­de lafzın gereğini mutlak olarak bırakmak icap eder. Bu gibi durumlarda her nas ile ayrıca amel edilir. Çünkü hata yoluyla öldürme kefaretinde kölenin mü­min olma şartının koşulmasının manası aklen idrak edilemez. O bakımdan nas bu hususta neye dair varit olmuş ise o kadarıyla yetinilir, dışına çıkılmaz.

"Fakat kim bulamazsa üç gün oruç tutsun." Yani her kim on fakiri yedire-mez yahut giydiremez yahut bir köle azat edemezse veya her kim bu üç husus­tan herhangi birisini yerine getirme imkânını bulamazsa, o takdirde üç gün oruç tutması icap eder. Hanefilerle Hanbelîlerin görüşüne göre bu üç gün oru­cun peşpeşe olması gerekir. Ancak Malikîlerle Şafiîlerin görüşüne göre orucun peşpeşe olma şartı yoktur.

Birinci görüşün delili Hâkim, îbni Cerîr et-Taberî ve başkalarının sahih bir yolla kaydettikleri şu rivayettir: Übeyy b. Ka*b bu buyruğu, "Aralıksız üç gün oruç tutsun" diye okurdu. Bu aynı zamanda İbni Mes'ud'dan da gelmiş bir rivayettir. Süfyan es-Sevrî'nin belirttiği gibi er-Râbiî'in mushafmda da böylece tespit edilmiştir. İbni Merdûveyh de bunu İbni Abbas'tan şöylece rivayet et­mektedir: "Fakat kim bulamazsa aralıksız üç gün oruç tutsun."

İkinci görüşe göre bu kıraet delil olarak kullanılmayacak şaz (istisnaî) bir kıraettir, ancak mütevatir kıraet delil olur.

"Güç yetirmek" kişinin aile halkının bir gün bir gecelik yiyeceğinden fazla­sına sahip olması demektir. İbni Cerîr'in tercih ettiği görüş budur. Kişi, içinde bulunduğu günün kendisinin ve aile halkının yiyecek ihtiyacından arta kala­nından yemin kefaretini çıkartıp verir.

İbni Cerîr, Saîd b. Cübeyr ve Hasan-ı Basrî'den şöyle dediklerini rivayet eder: Her kim üç dirhem bulacak olur ise yoksul doyurması gerekir, aksi tak­dirde oruç tutar.

Kefaretin belli bir vakti yoktur. Ancak, erken yerine getirilmesi müste-haptır. Şayet hastalanacak olursa gücü yettiği vakit oruç tutar. Eğer oruç tut­makta acizliği devam ederse, Allah'ın onu affedip merhamet edeceği umulur. Mirasçı kişi, (miras bırakanın) kefaretini teberru yoluyla verme hakkına sa­hiptir.

"İşte bozduğunuz yeminlerinizin kefareti budur." Yani Allah adına yahut onun isim ya da sıfatlarından birisi ile yemin edip yemininizi bozduğunuz tak­dirde şer*î yemin kefareti budur. Ayet-i kerimede ayrıca yeminin bozulmasın­dan söz edilmeyişi, kefaretin bizzat yemin ile değil de yeminin bozulması halin­de vacip oluşundan dolayıdır. Hanefilere göre yemini bozmadan kefarette bu­lunmak caiz değildir. Şafiîye göre ise eğer yemin eden kişi yeminini bozmakla asi olmayacaksa, malıyla bozmadan önce kefarette bulunması caizdir.

"Yeminlerinizi koruyun." lanı yeminlerinize bağlı kalın, yeminlerinizi boz­mayın. Kurtubî'nin tercih ettiği açıklamaya göre ise, "Yemininizi bozduğunuz takdirde kefareti yerine getirmek suretiyle yeminlerinizi koruyunuz" demektir. İbni Cerîr ise şöyle der: Bunun anlamı yeminlerinizi (bozduğunuz taktirde) ke-faretsiz bırakmayın şeklindedir. Burda kastedilen ise yemini bozmanın masi-yet olduğu ve hakkında yemin edilen şeye muhalefet bulunduğu durumlardaki yeminlerdir.

"Allah size ayetlerini... böyle açıklıyor." İşte Yüce Allah bu açıklamada ol­duğu gibi, sizlere şeriatının belirgin özelliklerini, dininin hükümlerini beyan ediyor, yani geniş geniş açıklıyor, vuzuha kavuşturuyor.

"Şükredesiniz diye." Yani O, böylelikle sizleri size öğrettikleri ile nimetine şükretmenizi ve bu gibi hallerden kurtuluş yolunu bulmanızı istiyor.

Yapılan yemin vacip olan bir işi yapmaya yahut bir haramı terk etmeye dair ise o yemini bozmak haram olur. Eğer mendup ya da mubah olan bir işi yapmaya yemin edilmiş ise o yemine bağlılık menduptur, yemini bozmak da mekruhtur. Masiyet olan bir işe veya haram bir işe yemin ettiği takdirde onu bozmak ve kefaretini yerine getirmek icap eder. Çünkü -İbni Mace dışında- Kü-tüb-i Sitte sahiplerinin Abdurrahman b. Semura'dan rivayetlerine göre, Resulullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: "Herhangi bir hususta yemin eder de baş­kasının ondan hayırlı olduğunu görürsen hayırlı olanı yap ve yemininin kefare­tini öde." Ayrıca İbni Mace tarafından rivayet edilen Hz. Aişe yoluyla gelen şu hadis de bunun delilidir: "Her kim bir akrabalık bağını koparma yahut uygun olmayan bir şey hakkında yemin ederse, doğru olan, onun yeminine bağlı kal­ması değil, yaptığı bu yeminin gereğini yapmamasıdır." Yani yeminine bağlılık göstermemesidir. Fakat bu durumda da kefarette bulunması icap eder.

Yapılan yemin ister itaatte ister masiyette ister mubah hususta olsun, bo­zulduğu takdirde kefaretin yerine getirilmesi icap eder. [22]

 

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler

 

Ayet-i kerime lağv yemin ile mün'akide yeminin hükmünü göstermektedir. Lağv yemin, yemin kasdı söz konusu olmaksızın dilden dökülüveren ye­minlerdir. Bunlar için kefaret söz konusu değildir. Böyle bir yemin herhangi bir şeyi kişiye haram kılmaz. Çünkü Kur"an-ı Kerim'in nassı gereğince böyle bir yemin dolayısıyla sorgulanmak söz konusu değildir. Bu, Şafiî'nin böyle bir ye­minle -yemin edene- helâl bir şeyi haram kılmanın taalluk etmediğinin ve helalı haram kılmanın lağv (boş bir iş) olduğunun delilidir. Nitekim haram olan bir şeyi helâl kılmak da bu şekildedir. Meselâ bir kimsenin "Ben şarap içmeyi helâl kıldım" demesi buna bir örnektir. (Yani böyle bir ifade yemin olmaz, bu lağv yemindir. -Çeviren-)

Rivayete göre Abdullah b. Revâha'nın bir kaç yetimi ve bir misafiri vardı. İşinden biraz geç dönmüştü ve gelir gelmez şöyle dedi: "Misafirime akşam ye­meği verdiniz mi?" Onlar "Hayır, seni bekledik" dediler. O da "Hayır, Allah'a yemin ederim ki bu gece yemek yemeyeceğim" dedi. Misafiri de "Ben de yemek yemeyeceğim" dedi. Bu sefer yetimleri de "Biz de yemek yemeyeceğiz" dediler. Abdullah bu durumu görünce o da yedi diğerleri de yediler. Daha sonra Resulullah (s.a.)'ın huzuruna varıp durumu ona bildirdi, Hz. Peygamber de şöyle dedi: "Sen böylelikle Rahman olan Allah'a itaat ettin, şeytana da isyan ettin." Bunun üzerine bu ayet-i kerime nazil oldu.

Şeriatta yeminler, hakkında yemin edilen şeye göre olumluluk ve olum­suzluk bakımından dört kısımdır. Bunların ikisi için kefaret söz konusudur. Bunlar, bir kimsenin "Allah'a yemin ederim, bu işi yapmayacağım" deyip yap­ması yahut da "Allah'a yemin ederim, mutlaka bu işi yapacağım" deyip sonra da yapmamasıdır. Bu iki tür yemin hakkında ilim adamları arasında görüş ay­rılığı yoktur.

İki yeminin de kefareti olmaz. Bunlar ise kişinin yapmış olduğu halde, "Allah'a yemin ederim, bunu yapmadım" demesi ya da yapmamış olduğu halde "Allah'a yemin ederim, ben bunu yaptım" demesidir. Bu iki yemin hakkında da ilim adamları arasında görüş ayrılığı vardır.

Cumhur şöyle der: Eğer yemin eden kişi şunu şunu yapmadığına ya da şu­nu şunu yaptığına dair yemin eder ve bu konuda kendi kanaatine göre doğru söylediğine inanıyor ise, onun için günah yoktur, kefarette bulunması da gerek­mez. Şafiî ise der ki: Onun için günah söz konusu değildir. Fakat (durum böyle değil ise) kefarette bulunması gerekir.

İlim adamlarının ittifakıyla lağv yemini kişinin "Evet vallahi", "hayır val­lahi" şeklindeki yeminleri yemin kasdı gütmeksizin konuşması esnasında söy­lediği sözler olup bunlar (yemin hükmü bakımından) boş sözlerdir. Şafiî der ki: Bu tür yeminlerin kızgınlık, tartışma ortamında ve acele ile söylenmesi söz ko­nusudur.

Mün'akide yemin ise, kişinin kasten, bilerek ve kararlılıkla yaptığı yemin­dir. Bu yeminin gereği yapılmadığı takdirde kefaret icap eder.

Acaba gamûs yemin bir mün'akide yemin midir, değil midir? Cumhurun görüşüne göre bu bir hile, aldatma ve yalan yemindir. O bakımdan böyle bir ye­min mün'akid olmaz ve bunda kefaret de söz konusu değildir. Ancak günah söz konusudur. Çünkü Resulullah (s.a.), Ahmed, Müslim ve Tirmizî'nin Ebu Hu-reyre'den rivayetine göre şöyle buyurmuştur: "Her kim bir hususa dair yemin eder, ondan başkasının o hususta daha hayırlı olduğunu görürse, hayırlı olanı­nı yapıversin ve yemininin de kefaretini yerine getirsin." İşte bu da kefaretin ancak gelecekte yapmak üzere bir şeye yemin edip sonradan yapmayan yahut da gelecekte bir işi yapmayacağına yemin edip sonra da o işi yapan hakkında vacip olduğunu göstermektedir.

İmam Şafiî der ki: Böyle bir yemin (yani gamûs yemin) mün'akidedir. Çünkü bu yemin kalp ile kastedilmiş ve belli bir şeyi haber vererek akdedilmiş ,Yüce Allah'ın adına yapılmış bir yemindir; bu yeminde de kefaret gerekir.

Birinci görüş tercih edilmiştir. Çünkü varit olan haberler şunu göstermek­tedir: Kişinin yemin edip başkasına ait haram bir malı alıp götürmesi yemin kefareti ile karşılanamayacak kadar büyük bir günahtır. Bu konudaki rivayet­lerden birisi de -geçenlerden ayrı olarak- Buharî'nin Abdullah b. Amr yoluyla yaptığı şu rivayettir: Abdullah b. Amr dedi ki: Bedevi bir Arap, Resulullah (s.a.)'ın huzuruna gelip "Ey Allah'ın rasulü!" dedi, "Büyük günahlar hangileri­dir?" Hz. Peygamber "Allah'a şirk koşmaktır" diye buyurdu. Sonra hangisidir? diye sorunca, Hz. Peygamber "Anne babaya asi olmak" diye buyuranca, "On­dan sonra hangisidir?" diye sordu. Hz. Peygamber, "Yemin-i gamûstur" dedi. Ben "Peki yemin-i gamûs nedir?" diye sorunca şöyle buyurdu: "Yalan yere ye­min edip o yemini vasıtasıyla Müslüman bir kişinin malını aldığı yemindir."

Müslim de Ebu Ümame'den Resulullah (s.a.)'ın şöyle buyurduğunu rivayet ediyor: "Her kim ettiği yemini ile Müslüman bir kişinin hakkını alırsa, Allah o kimse hakkında cehennemi vacip kılar, cenneti ona haram kılar." Adamın birisi "Ey Allah'ın rasulü, basit bir şey olsa da mı?" diye sorunca, Hz. Peygamber "İs­terse misvak ağacından ufacık bir çubuk olsun" dedi.

Yemin, şanı yüce Allah'ın adına ve esma-i hüsnasıyla yapılır. Bunlar Rah­man, Rahîm, Semî', Alîm ve buna benzer onun yüce isim ve sıfatlarından her­hangi birisidir. Bununla birlikte, Allah'ın izzeti, kudreti, ilmi, iradesi, kibriya-sı, azameti, ahdi ve zatına ait diğer sıfatlarıyla da yapılır. Çünkü bunlarla ya­pılan yemin, yaratılmış olmayan ve kadim bir şeyle yapılan yemindir. Dolayı­sıyla bunları zikrederek yemin eden bir kimse bizzat Yüce Allah'ı zikrederek yemin etmiş gibidir.

Allah'ın hakkı, Allah'ın azameti, Allah'ın ilmi, diye yapılan yemin ile, Al­lah'a yemin ederim (eymullah) ifadeleriyle yemin hususunda görüş ayrılığı var­dır. İmam Malik der ki: Bütün bunlar yemindir, (uyulmaması halinde) kefareti gerekir. Şafiî der ki: Allah'ın hakkı Allah'ın celâli, Allah'ın azameti, Allah'ın kudreti gibi terkipler yemin niyetiyle söylenirse yemindir, yemin niyetiyle söy­lenmezse yemin değildir. Çünkü böyle bir ifade Allah'ın hakkı Allah'ın farz kıl­dığı, Allah'ın kudreti de Allah'ın yerini bulan, gerçekleşen kudreti anlamına da gelebilir. "Allah'ın emaneti" ifadesi hakkında da, bu yemin değildir, der. "Al­lah'ın hayatı (velamrullah)" ile "Allah'a yemin ederim (eymullah)" lafızları ise, eğer yemin kastını gütmüyorsa yemin değildirler.

Hanefiler der ki: Bir kimse Allah'ın azameti, Allah'ın izzeti, Allah'ın celâli, Allah'ın kibriyası, Allah'ın emaneti hakkı için deyip bu yeminini bozarsa kefa­rette bulunması gerekir.

Kur'an-ı Kerim'e veya mushafa yemin etmek dört mezhebe göre de yemin­dir. Çünkü yemin eden kişi mushafta yazılı bulunan şeye yani Kur'an-ı Kerim'e yemini kastetmiştir. Kur'an ise Müslümanların icması ile mushafın iki kapağı arasında bulunan buyruklardır.

Yüce Allah'tan başkasının adı ve O'nun isim ve sıfatlarından başkası ile yapılan yemin, mün'akid olmaz. Ahmed b. Hanbel der ki: Eğer "Peygamber hakkı için" diye yemin ederse bu yemin mün'akid olur. Çünkü o, imanın bir şartı üzerine yemin etmiştir. O bakımdan tıpkı Allah adına yemin etmiş olması halinde olduğu gibi, bozduğu takdirde kefarette bulunması gerekir. Ancak Bu-harî, Müslim ve diğer hadis kitaplarında sabit olan şu rivayet ile bu görüş red­dedilmektedir: Resulullah (s.a.) bir kafile arasında yolda iken Ömer b. el-Hat-tab'a yetişir. O sırada Hz. Ömer babası adına yemin ediyordu. Resulullah (s.a.) onlara şöyle seslendi: "Şunu bilin ki muhakkak Allah sizlere babalarınızın adı­na yemin etmeyi yasaklamaktadır. Her kim yemin edecek olursa ya Allah adına yemin etsin, ya da sussun." İşte bu, Yüce Allah'ın isim ve sıfatları dışında hiç bir şeyle yemin edilemeyeceğini ortaya koymaktadır.

Lafız Müslim'e ait olmakla birlikte hadis imamları Ebu Hureyre'den şöyle dediğini rivayet ederler: "Resulullah (s.a.) buyurdu ki: "Sizden her kim yemin eder ve yemininde Lât hakkı için diyecek olursa, derhal lâ ilahe illallah" desin ve her kim arkadaşına "Gel, seninle bir kumar oynayalım" diyecek olsa, bir sa­daka versin."

Ebu Hanife "Ben Yahudi olayım, Hristiyan olayım, İslâm'dan berî olayım, Peygamberden berî olayım, Kur"an'dan berî olayım, Allah'a şirk koşayım yahut Allah'a küfretmiş olayım" diyen kimse hakkında böyle bir söz yemindir ve kefa­rette bulunmak gerekir. Ancak Yahudilik, Hristiyanlık, Peygamber ve Kabe di­yecek olursa, bu ifadeler yemin sigasıyla söylense dahi kefaret gerekmez. İlim adamları icma ile şunu belirtirler: Kişi Allah adına yemin ederim diyecek olur­sa, bu bir yemindir. Ancak yemin ederim, yahut şahitlik ederim, şöyle şöyle olacaktır, deyip de Allah adına demeyecek olursa, Malik'e göre Allah adına de­meyi murad etmiş ise bunlar yemin olur. Eğer Allah adına yemini kastetme-mişse kefarette bulunulması gereken yemin değildir.

Ebu Hanife bu hususta "Her iki halde de yemindir" demektedir. İmam Şafiî ise şöyle der: Yüce Allah'ın adını anmadıkça yemin olmaz.

"Sana and veriyorum ki, mutlaka şunu yapmalısın" diyecek olursa, eğer ondan kastı, ondan bir şey istemekse bu hususta kefaret yoktur ve bu yemin değildir. Şayet bundan kastı yemin etmekse yemin olur (dolayısıyla karşı taraf bunu yapmazsa yemin edenin kefarette bulunması gerekir-Çeviren-).

Bir kimse, Allah'ın sıfatı olmayan ifadelerden Allah'a izafe edilen herhan­gi bir şeyle yemin ederse, Allah'ın mahlûkatı, Allah'ın rızkı, Allah'ın Beyti gibi sözlerle yemin ederse ona bir şey düşmez. Çünkü bunlar caiz olmayan ve Al­lah'tan başkası adına yapılan yeminlerdir. [23]

 

Adına Yemin Edilenlere Göre Yeminlerin Türleri

 

Adına yemin edilenler açısından yeminler üç türlüdür:

1- Kişinin, "Allah'a yemin ederim ki, mutlaka böyle yapacağım" demesinde olduğu gibi, Allah adına yapılan yemin. Bu yeminin hükmü mün'akidedir, yeri­ne getirilmemesi halinde kefaret gerekir.

2- Kabe, melekler, krallar, babalar gibi bir takım yaratıklar adına yemin etmek suretiyle Allah'tan başkası adına yemin. Bu yemin mün'akide bir yemin hükmünde değildir, bunda kefaret de yoktur. Fakat bunlar, az önce geçen ha-dis-i şeriflerin de ifade ettiği gibi, yasak kılınmış, haram yeminlerdir.

3- Yemin edenin yaratanı tazim maksadıyla Allah adına yemin etmek an­lamında olan yeminler. Bunlar, "Adakta bulunuyorum, haram olsun, talak hak­kı için (boş olsun), azat olsun" gibi ifadeler kullanılarak yapılan yeminlerdir. Meselâ, "Eğer ben böyle bir işi yaparsam bir ay oruç tutmak boynumun borcu olsun" veya "Yüce Allah'ın Evini haccetmek buynumun borcu olsun" ya da "Şu­nu yapmayacağım, yaparsam karım boş olsun" veya "Bu işi yaptığıır takdirde karım boş olsun" yahut "Kölem hür olsun" ya da "Malik olduğum ne varsa sa­daka olsun" ve buna benzer ifadeler. Sahih olana göre bunların hükmü bütün bu hususlarda bir yemin kefareti onun için yeterlidir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Bozduğunuz yeminlerinizin kefareti budur." Hz. Peygamber de sahih hadiste şöyle buyurmuştur: "Her kim bir şeye dair yemin eder, başka­sının ondan daha hayırlı olduğunu görürse, o hayırlı olanı yapsın ve yemininin kefaretini ödesin." Bu Şafiî ve Ahmed'in görüşüdür. Malik ve Ebu Hanife ise, Mekke'ye yaya gitmek üzere yemin edilmesi halinde yemin edilen şeyi yerine getirmeyi vacip görürler. Her kim böyle bir yemin ederse, bu yemininin gereği­ni yerine getirmesi gerekir.

Hanefî mezhebinde yeminler örf ve adete göredir, maksat ve niyetlere göre değildir. Bir kimse et yememek üzere yemin ederse, yeminini bozmaya niyet et­mesi hali dışında, balık yemekle yeminini bozmuş olmaz. Çünkü örfen balığa et denilmemektedir. Maliki ve Hanbelîlerin görüşüne göre ise burada muteber olan niyyettir. Şafiî mezhebinde ise muteber olan kullanılan ifadedir.

Fakihler ittifakla şunu belirtirler: Davalarda yemin, yemin verenin niyeti­ne göredir. Çünkü Peygamber (s.a.) Müslim ve İbni Mace tarafından Ebu Hu-reyre yoluyla gelen hadisinde şöyle buyurmuştur: "Yemin, yemin verenin niyeti­ne göredir."

Bu konuda cumhur şöyle der: Yemin mün'akid olduğu takdirde kefaret ve­ya istisna yemini geçersiz kılar. Ancak bu istisnanın (inşallah demenin) yemin ile birlikte, ve lafzan söylenmesi şarttır. Çünkü Nesaî ve Ebu Davud'un, İbni Ömer yoluyla rivayetlerine göre Resulullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: "Her kim yemin eder ve istisna yaparsa (inşaallah böyle yapacağım, inşaallah yapmaya­cağım gibi derse) dilerse sözünde durur, dilerse yeminini bozmaksızın sözünde durmaz." Eğer bunu lafzan zikretmeden niyet eder veya mazeretsiz olarak ara­ya bir fasıla girerse bu istisnanın ona bir faydası olmaz. İstisnanın Allah adına yemini kaldırdığı hususunda görüş ayrılığı yoktur. Çünkü bu, Yüce Allah tara­fından verilmiş bir ruhsattır. Allah'tan başkası adına yapılan yeminde istisna hakkında ise, ilim adamlarının farklı görüşleri vardır. Şafiî ve Ebu Hanife der ki: Her türlü yeminde istisna söz konusudur. Boşamak, köle azat etmek ve bu­na benzer Yüce Allah'a yemin etmek gibi olan yeminler de hep böyledir.

Fakihlerin cumhuru, kefaretin, yemin bozulmadan önce yerine getirilme­sinin caiz olduğunu kabul ederler. Çünkü Ebu Dâvud, Ebu Musa el-Eş'arî'den şöyle dediğini rivayet eder: Resulullah (s.a.) buyurdu ki: "Muhakkak ben Allah adına, inşaallah, herhangi bir şeye dair yemin edip de başkasının ondan hayır­lı olduğunu görürsem, mutlaka o yeminimin kefaretini yerine getirir ve daha hayırlı olanı yaparım." Diğer taraftan yemin, kefaretin sebebidir. Çünkü Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "İşte bozduğunuz yeminlerinizin kefareti budur." Böylelikle Yüce Allah kefareti yemine izafe etmektedir. Manevî hususlar ise se­beplerine izafe edilir. Aynı şekilde kefaret yeminde durmamanın bir bedelidir. Dolayısıyla yemini bozmadan önce yerine getirilmesi caizdir.

Şu kadar var ki Şafiî şöyle demektedir: Yemini bozmadan önce yemek ye­dirmek, köle azat etmek ve giydirmek suretiyle ödenen kefaretler yerini bulur, ancak oruçla kefaret yerini bulmaz. Çünkü bedenî amel, hiç bir zaman vaktin­den önce yapılamaz.

Hanefîler ise şöyle derler: Her ne suretle olursa olsun yemin bozulmadıkça kefaret yerini bulmaz. Çünkü Müslim, Adiyy b. Hâtim'den şöyle dediğini riva­yet eder: Resulullah (s.a.)'ı şöyle buyururken dinledim: "Her kim bir hususa da­ir yemin eder sonra da ondan başkasının ondan hayırlı olduğunu görürse daha hayırlı olanı yapsın." Nesaî'de şu fazlalık da vardır: "...ve yemininin kefaretini yerine getirsin." Çünkü kefaret, günahın kaldırılması içindir. Yemin bozulmadı-ğı sürece ortadan kaldırılması gereken bir günah da yok demektir. Dolayısıyla yemini bozmadan önce kefareti ödemenin bir anlamı yoktur. Yüce Allah'ın "Ye­min ettiğiniz takdirde bozduğunuz yeminlerinizin kefareti budur." buyruğunda-ki şartın anlamı ise, "yemin edip de yemininizi bozacak olursanız" demektir. Aynı şekilde, bir ibadet, vacip olmadan önce yapılacak olursa, sahih olmaz; na­mazlar ve sair ibadetlerde olduğu gibi.

Gücü yeten kimse için yemin kefaret şekillerinden herhangi birisinin se­çilmesi hususunda muhayyerlik olduğunda görüş ayrılığı yoktur. Ancak yemek yedirmek, ayet-i kerimede öne alındığı için daha faziletlidir. Hicaz bölgesinde ihtiyacın yaygınlığı ve ora halkının buna fazla ihtiyaç duyması dolayısıyla da yemek yedirmek daha faziletlidir.

Cumhurun görüşüne göre verilecek olan yemeğin, miskinlere temlîk edil­mesi yani mülkiyetlerine geçirip onda tasarruf edebilecek şekilde onlara veril­mesi zorunluluktur. Çünkü bu kefaretin iki türünden birisidir. O bakımdan ye­mek yedirmede de elbise giydirmede olduğu gibi temlikten başka bir yol caiz değildir.

Hanefîler ise şöyle der: Fakirleri öğle ve akşam yedirecek olursa caizdir. Çünkü yemek yedirmekten kasıt, mücerred olarak o yemekten yemeyi onlara mubah kılmaktır, temlik değildir. Yedirmek, sözlükte o yemeği alabilme imkâ­nını kişiye vermek demektir, o yemeği mülkiyetlerine vermek değildir. Çünkü fakirlik, ihtiyaç durumda bulunmak demektir. Fakir (miskin) ise yemek yeme­ye ihtiyaç duyandır. Bu kişinin onu mülk edinmeye ihtiyacı yoktur. Zengin biri­sine ve nafakasını karşılamakla yükümlü olduğu yakın akrabasına yemek ye­dirmek (kefaret olarak) caiz değildir. İmam Malik'in görüşüne göre ise nafaka­sını karşılamakla yükümlü olmadığı bir akrabasına (kefaret gereği) yemek ye­dirmek, yerini bulmakla birlikte mekruhtur.

İmam Malik ve Şafiî'nin mezhebine göre kefaretin tümüyle tek bir fakire verilmesi caiz değildir.

Hanefî mezhebine göre kefaretin tümünün bir tek fakire bir defada veril­mesi caizdir. Ancak bu kefareti tek bir fakire yirmi günde verecek olursa, yine caiz olur; çünkü maksat tahakkuk etmiştir.

Hanefîlerin görüşüne göre giydirmenin asgarî miktarı bedenin tümünü ör­tecek kadar elbisedir. Her bir yoksula bir üst ve bir alt elbise verilir. Yahut da bir rida, entari, pardesü veya bütün vücudunu örtecek kadar elbise verir.

Giyecek, Hanbelî mezhebinde kendisiyle namaz kılmanın caiz olabileceği ölçülerde takdir edilmiştir.

Malikîlere göre ise, kendisine giyim denilebilecek gömlek, izar (peştemal), cübbe, pantolon veya sarık gibi şeylerdir.

Hanefîlere göre zekâtta olduğu gibi, bunların kıymetini vermek de yeterli­dir. Çünkü maksat ihtiyacın karşılanması ve izale edilmesidir. Ancak cumhu­run görüşüne göre nassa bağlı kalmak kasdıyla yeme ve giydirme kefaretinin kıymetini vermek yerini bulmaz.

Hanefîler zekâtın değil de kefaret ve adakların zimmî fakirlere verilmesini caiz görürler. Çünkü fakir olan zimmî, miskin lafzının kapsamına girer. Ayet-i kerimenin genel ifadesi de onu kapsar. Ancak cumhura göre zekâtta olduğu gi­bi, zimmî fakirlere kefaret vermek caiz değildir.

Cumhur tam ve mümin bir köle azat etmeyi şart görür, azat edilen bu kö­lede başkasının hakkı olmaması gerekir. Çünkü bu, Yüce Allah'a yakınlaştırıcı bir ameldir. Kâfir bir kimsenin, zekâtta olduğu gibi, böyle bir amelde yeterli ol­ması söz konusu değildir. Aynı şekilde, Kur'an-ı Kerim'de bu kabilden mutlak olan bütün lafızlar hata yoluyla öldürme ve köle azat etme konusuna dair kay­da (mümin olması kaydına) racidir. Ebu Hanife ise kâfir bir kölenin azat edil­mesini de caiz kabul eder. Çünkü buradaki lafzın istisnasız mutlak olması bu­nu gerektirmektedir.

Bir kimse bir kefaret dolayısıyla bir köle azat etmek üzere bir malını bir kenara ayırsa, sonra bu malı telef olsa, Malikîlerin görüşüne göre bu kimse o kefaretini yerine getirmemiş demektir. Bu kimse fakirlere ödemek üzere zekât için mal ayıran kimseden farklı bir durumdadır.

Yemin eden bir kimse öldüğü takdirde kefareti hususunda fakihler farklı görüşlere sahiptir. Şafiî ve Ebu Sevr şöyle der: Yemin kefareti, ölenin bıraktığı malın tümünden çıkartılıp ödenir. Ebu Hanife ise şöyle der: Malın üçte biri arasından ödenir. Malik de aynı şekilde, fakat, "Ödenmesini vasiyet etmiş ol­ması halinde ödenir" demektedir.

Zenginlik yahut el darlığı hususunda yeminin bozulduğu vakte değil de kefarette bulunulacağı vakte riayet edilir. Zengin iken yemin edip eli daralm-caya kadar kefareti ödemese yahut eli darken yeminini bozup da zenginleştiği vakte kadar kefaretini yerine getirecek olsa, her iki durumda da kefarette bu­lunacağı vakit dikkate alınır.

Üç gün oruç tutmak suretiyle ödenecek kefaret, zengin için değil, fakir içindir. Hanefîlere göre bu üç günün peşpeşe olması gerekir. Ancak cumhura göre peşpeşe olması şartı yoktur, fakat olması müstehaptır.

Kefaret orucunu unutarak bozan bir kimsenin Malik'e göre orucunu kaza etmesi gerekir, cumhura göre ise kaza etmesi gerekmemektedir. [24]

 

İçkinin, Kumarın, Putların Ve Fal Oklarının Haram Kılınması

 

90-  Ey iman edenler! Şarap, kumar, patlar ve fal okları şeytanın pis işle­rindendir. Artık ondan kaçının ki kur­tuluşa eresiniz.

91- Muhakkak şeytan, içki ve kumarla aranıza kin ve düşmanlık bırakmak, si­zi Allah'ı anmaktan ve namazdan alı­koymak ister. Artık vazgeçtiniz değil mi?

92- Allah'a ve Rasulüne itaat edin ve sakının. Şayet yüz çevirirseniz bilin ki bizim peygamberimize düşen yalnızca açıktan açığa tebliğdir.

93- İman edip de salih amel işleyenler, sakındıkları, iman ederek salih amelle­re devam ettikleri, sonra sakınıp inan­dıkları ve yine sakınmada devam edip ihsanda bulundukları takdirde, yap­tıklarından üzerlerine hiç bir vebal yoktur. Allah ihsan edenleri sever.

 

Belagat:

 

"Artık vazgeçtiniz değil mi?" Bu, emir kastedilerek sorulmuş bir sorudur, "Vazgeçiniz" demektir. Bu, nehiy ifadesinden daha beliğdir. Çünkü burada, bundan vazgeçmeye teşvik de vardır. Ebu's-Suud, Tefsirinde (II, 56) şöyle de­mektedir: Yüce Allah bu buyrukta şarap ve kumarın haram kılınışını çeşitli te­kit teknikleriyle pekiştirmiştir. Evvelâ, cümlenin başına "muhakkak" ifadesi getirildi ve bununla birlikte putlar ve fal okları zikredildi, ayrıca bunlar şeyta­nın murdar işlerinden diye vasıflandırıldı. Bizzat onlardan uzak durma emri verildi ve bu kurtuluşa sebep olarak gösterildi. Daha sonra da bu ikisindeki dünyevî ve dinî bir çok kötülük ve çirkinlikleri söz konusu etti. Arkasından in­sanlar, "Artık vazgeçtiniz değil mi?" şeklinde soru kipi ile tekrar vazgeçmeye teşvik edildi. Böylelikle bu işten sakındırma ve uzak durmayı emretme en ni­haî derecesine ulaşmış olmaktadır.

Yüce AJJah'jrj "Artık ondan kaçının" buyruğu "haram kılındı" ifadesinden daha beliğ bir tabirdir. Çünkü bu, hem haram kılmayı ifade eder, hem de bun­dan daha ötesini ifade eder ki, bu da bütünüyle ondan uzak durup nefret etme­yi anlatmaktır. Yüce Allah'ın şu buyruğunda olduğu gibi: "Şu halde pisliğin ta kendisi olan putlardan uzak durun ve yalan (şahitlik)'dan da kaçının." (Hacc, 22/30) [25]

 

Kelime ve İbareler:

 

"Şarap= hamr" aklı örten, sarhoşluk verici her türlü içecektir.

"Putlar", Kabe etrafında bulunup yanında kurbanlarını kestikleri bir ta­kım taşlardır. "Fal okları" kısmet araştırma oklarıydı. Bunlar ok şeklinde tah­tadan yapılmış ince çubuklardı. Cahiliye döneminde Araplar bunlar vasıtasıyla uğurlu yahut uğursuz olduğunu öğrenmek için kısmetlerini araştırırlardı. "Pis", maddî ve manevî olarak murdar ve tiksinti veren işler. Bu ya insan tabi­atı bakımından ya akıl açısından yahut da şer"î bakımdan böyledir; şarap, ku­mar gibi. Ya da bunların hepsi bakımından böyle olabilir; leş gibi. Çünkü insan hem tabiat itibariyle hem de aklen bundan tiksinir, şeriat de bundan tiksinir. "Şarap, kumar... şeytanın pis işlerindendir." Yani onun süslü gösterdiği işler­dendir. "Ondan kaçının" yani bu pis şeyleri yapmaktan uzak durun.

"Düşmanlık" hakkı aşıp karşısındakine eziyet etmek demektir, "namazdan alıkoymak" yani Allah'ın zikri ile ve namazla uğraşmaktan engellemek ister. "Namazdan" ifadesinde özellikle namazın söz konusu edilmesi, onun azameti­ne dikkat çekmek içindir. "Artık vazgeçtiniz değil mi?" Bu iki işi yapmaktan vazgeçin, demektir. "Ve sakının" masiyetlerden uzak durun.

"Tattıklarından" yani tadına bakıp yemek ya da içmek suretiyle lezzet al­dıklarından. Bundan maksat, haram kılınmalarından önce insanların içtikleri içki ve yedikleri kumar parasıdır. "Sakındıkları", haram şeylerden uzak dur­dukları, "sonra sakınıp inandıkları" takva ve iman üzere sebat gösterdikleri "ihsanda bulundukları" yani amellerini güzel yaptıkları takdirde... "Allah ih­san edenleri sever" yani onları mükâfatlandırır. [26]

 

Nüzul Sebebi

 

İmam Ahmed, Ebu Hureyre'den şöyle dediğini rivayet etmektedir: Resulullah (s.a.) Medine'ye geldiğinde Medineliler şarap içiyor, kumar parası yiyorlardı. Resulullah (s.a.)'a bunlar hakkında soru sordular. Bunun üzerine Yüce Allah "Sana içki ve kumar hakkında soru soruyorlar..." (Bakara, 2/219) ayetini indirdi. Bu sefer halk, bize haram kılınmadı, sadece büyük bir günahtır diye buyuruldu, dediler. Bu halde içki içmeye devam ettiler. Nihayet günlerden bir gün muhacirlerden bir kişi akşam namazında arkadaşlarına imam olup na­maz kıldırdı. Kur'an okumayı karıştırdı. Yüce Allah bundan daha ağır bir hü­küm ihtiva etmek üzere şu ayet-i kerimeyi indirdi: "Ey iman edenler! Ne söyle­diğinizi bilinceye kadar... sarhoşken namaza yaklaşmayınız." (Nisa, 4/43). Daha sonra bundan da daha ağır bir hüküm ihtiva eden şu ayet-i kerimeler indirildi:

"Ey iman edenler! Şarap, kumar... şeytanın pis işlerindendir. Artık vazgeçtiniz değil mi?" Bu sefer vazgeçtik ey Rabbimiz, dediler. Bunun üzerine insanlar, ey Allah'ın rasulü Allah yolunda öldürülen ya da yataklarında ölen bir takım kim­seler vardır ki, bunlar içki içiyor ve kumar oynuyorlardı. Allah ise bunları şey­tanın işlerinden bir pislik olarak nitelendirdi. Bunun üzerine Yüce Allah: "İman edip de salih amel işleyenler... üzerlerine hiç bir vebal yoktur" ayetini so­nuna kadar indirdi.

Nesaî, Beyhakî, Abd b. Humeyd, İbni Cerîr, İbnü'l-Münzir, İbni Mürde-veyh de İbni Abbas'tan şöyle dediğini rivayet ederler: Şarabın haram kılınışı iç­ki içen Ensar kabilelerinden iki kabile hakkında indi. Bunlar sarhoş olup biri-birlerine karşı olmadık işler yaptılar. Ayıktıklannda herkes yüzünde, başında, sakalında içkili halin bir etkisini görüp şöyle demeye başladı: Bana bunu filan kabile mensubu yaptı. Halbuki bu kimseler daha önce kalplerinde birirlerine karşı en ufak bir kin bulunmayan kardeş kimselerdi. Bu sefer şöyle demeye ko­yuldular: Allah'a yemin ederim, şayet kardeşim bana şefkatli, merhametli bir kimse olsaydı bana bunları yapmazdı. Sonunda kalplerine kin yerleşti, bunun üzerine Yüce Allah şu, "Ey iman edenler! Şarap, kumar...şeytanın pis işlerin­dendir. " ayetini indirdi.

Bu konuda işi zorlaştırmaya ve yasağı kendilerinin dışında tutmaya mey­leden bazı kimseler, "Bu bir pisliktir ve filân kişinin karnında yer etmişti. O da Uhud günü öldürüldü" demeye koyuldular. Bunun üzerine Yüce Allah "İman edip de salih ameller işleyenler sakındıkları... takdirde tattıklarından üzerleri­ne hiç bir vebal yoktur" ayetini indirdi.

İbni Cerîr de bir topluluktan şöyle dediklerini rivayet etmektedir: Şu içki­yi haram kılan ayet-i kerime Sa'd b. Ebî Vakkas sebebiyle nazil olmuştur: Sad b. Ebî Vakkas içki içtikleri bir kişi ile tartışmaya koyulmuştu. Arkadaşı deve­nin kemiği ile ona vurdu, burnunu kırdı ya da onu yaraladı. Bu ayet-i kerime onlar hakkında nazil oldu.

Yine Taberî ve İbni Merdûveyh Hz. Sad'dan şöyle dediğini rivayet ederler: Ensar"dan birisi yemek hazırladı ve bizi yemeğe davet etti. Sarhoş oluncaya ka­dar şarap içti. Ensar ve Kureyş karşılıklı olarak övünmeye başladılar. Ensar, "Biz sizden daha faziletliyiz" dediler. Sonunda Ensar'dan bir adam bir devenin çene kemiğini alıp bunu Sad'ın burnuna vurdu. Sad'ın burun kemiği çatladı. Sad'ın burun kemiği çatlak idi. Bunun üzerine şu "Ey iman edenler! Şarap, ku­mar... şey tanın pis işlerindendir." ayeti nazil oldu [27]

Buharî de Enes'ten şöyle dediğini rivayet etmektedir: Ebu Talha'nın evin­de içki içenlere şakilik ediyordum. İçkinin haram kılındığına dair emir nazil olunca bir münadiye bunu çevreye bildirmesi emrolundu. Ebu Talha "Dışarı çık da bu ses nedir diye bir bak" dedi. Ben de dışarı çıktım ve dedim ki: "Bu, şunu bilin ki şarap haram kılındı diye seslenen bir münadidir." Bana "Haydi git şarabı dök" dedi. O sırada şarap, çatlatılan ve ateş üzerinde kaynatılmadan ısla­tılarak suda bırakılan taze hurmadan yapılıyordu. (Enes) Der ki: Şarap Medi­ne sokaklarında aktı. Bazıları da, "Bir takım kimseler, içki karınlarında bulun­duğu halde öldürüldü" dediler. Bunun üzerine Aziz ve Celil olan Allah da "îman edip de salih amel işleyenler sakındıkları... takdirde taptıklarından üzerlerine hiç bir vebal yoktur" buyruğunu indirdi. [28]

 

Ayetler Arası İlişki

 

Yüce Allah bundan önceki "Allah'ın size helâl ettiği o temiz şeyleri... haram kılmayın... Allah'ın size verdiği rızıktan helâl ve tertemiz olarak yiyin" buyru­ğunda, bazı şeyleri yasaklamaktadır. İnsan nefsine hoş gelen hususlardan birisi de içki ve kumardır. Ancak Yüce Allah bunların helâl kılman şeyler kapsamın­da olmadığını, aksine haram şeyler arasında yer aldıklarını beyan buyurdu [29]

İçkinin haram kılmışında tedriciliğin hikmeti: Cahiliye döneminde Arap­lar oldukça çok içki içerler ve içkisiz vakitleri geçmezdi. İçki onlara bir defada haram kılınmış olsaydı, pek çok kimse ondan vaz geçemeyecekti. Şanı Yüce Al­lah Bakara suresinde içkinin haram olduğunu tariz yoluyla (üstü kapalı bir ifa­de ile) bildirdi. Daha sonra Nisa suresinde namaz vakitlerinde haram olduğu­nu belirtti. Bunun üzerine gündüzün içki içmekten uzak durdular, geceleyin iç­meye devam ettiler. İbni Cerîr, Ebul-Meysere'den şöyle dediğini rivayet eder: Hz. Ömer dedi ki: Allah'ım, içki hususunda bize rahatlatacak bir beyanda bu­lun! Bunun üzerine Bakara süresindeki "Sana içki ve kumara dair soru sorar­lar. De ki: İkisinde de büyük bir günah ve insanlar için bazı menfaatler vardır." (Bakara, 2/219) ayeti nazil oldu. Hz. Ömer çağrıldı, ona bu ayet-i kerime okun­du, o yine, "Allahım, içki hususunda bize rahatlatıcı bir beyanda bulun!" dedi. Bu sefer Nisa süresindeki şu ayet-i kerime nazil oldu: "Ne söylediğinizi bilince-ye kadar... sarhoş olduğunuz halde namaza yaklaşmayınız." (Nisa, 4/43). Pey­gamber (s.a.)'in münadisi namaz vakti geldiğinde "Bir kimse sarhoşken asla namaza yaklaşmasın" diye nida ederdi. Hz. Ömer çağrıldı ve yine ona bu ayet-i kerime okununca yine, "Allahım, içki hususunda bize rahatlatıcı bir beyanda bulun!" dedi. Bu sefer Maide süresindeki "Ey müminler, içki kumar, dikili taş­lar ve fal okları şeytanın pis işlerindendir... Artık vazgeçtiniz değil mi?" ayeti nazil oldu. Bu sefer Ömer, "vaz geçtik, vaz geçtik" dedi. İbnü'l-Münzir'in Saîd b. Cübeyr'den rivayetine göre Hz. Ömer, "İçki, kumar, putlar ve fal okları ile bir­likte söz konusu edildi ha! Uzak dur, bizden alabildiğine uzak dur!" dedi ve herkes içki içmeyi terk etti. [30]

 

Açıklaması

 

Yüce Allah içki ve kumarı yasaklayarak şöyle buyurmaktadır: Ey iman edenler! Şüphesiz şarap ve sarhoşluk verici bütün içkiler, bütün çeşitleriyle kumar, yanında kurbanların kesildiği putlar, uğur ya da uğursuzluğu anlamak için çekilen fal okları Allah'ın gazap ettiği ve hoşlanmadığı pislik şeylerdir. Bunlar şeytanın işlerindendir yani onun hoş ve güzel gösterdiği şeylerdendir. Haydi bu pisliği artık terk ediniz. Kendinizi arındırmak, bedenlerinizin esenli­ği ve aranızdaki sevgi sebebiyle belki umduğunuzu elde eder, kurtuluşa nail olursunuz.

Hamr (şarap), kaynatıldığında sertleşen ve köpüklenen pişirilmemiş üzüm suyunun adıdır. Cumhurun görüşüne göre bu isim, aklı gideren sarhoşluk veri­ci her içki hakkında kullanılır. Hanefîlerin görüşü ise şöyledir: Şarap, haram kılındığı sırada Araplar üzüm suyundan yapılan şarabın dışındaki içkileri bil­miyorlardı. O bakımdan şarap (hamr) yalnız bu türün adıdır. Bu türden olma­yıp aklı giderme özelliğine sahip olan içkilere ise hamr denilmez. Çünkü Hane­fîlerin görüşüne göre dildeki kelimelerin kapsamı kıyas yolu ile sabit olmaz. Onlara göre sarhoşluk veren şeyler de haramlık kapsamı içerisindedir. Çünkü şarabın illeti sarhoşluk vermesidir, yoksa sarhoşluk veren şey hamr olduğun­dan dolayı değildir [31] Bu, İbni Ömer'in de görüşüdür.

Cumhurun görüşüne göre ise hamr, aklı gideren ve etkileyip gerileten her şeyin adıdır. [32] Üzüm suyu dışındaki içkiler de nas ile haramdır. Çünkü Yüce Allah "Şarap, kumar... şeytanın pis işlerindendir." diye buyurmaktadır. Hz. Ömer'in görüşü de budur. O der ki: Şarap haram* kılındığında, üzümden, hur­madan, baldan, arpadan ve buğdaydan olmak üzere beş şeyden yapılırdı. Şarap (hamr) denilen şey ise aklı gideren her şeydir. Bu aynı zamanda İbni Abbas'm da görüşüdür. Resulullah (s.a.) Ahmed ve Nesaî dışında Sünen sahiplerinin en-Nu'man b. Beşîr yoluyla rivayet ettiklerine göre şöyle buyurmuştur: "Şüphesiz buğdaydan şarap olur, arpadan şarap olur, kuru üzümden şarap olur, hurma­dan şarap olur ve baldan da şarap olur." Aynı şekilde Buharî dışında Kütüb-i Sitte sahipleriyle İmam Ahmed'in rivayetine göre Ebu Hureyre şöyle demiştir: Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Şarap şu iki ağaçtan, hurma ağacı ile üzüm ağacından (alınan meyveden) yapılır." Ahmed, Müslim ve İbni Mace dı­şında Sünen sahipleri de İbni Ömer'den Resulullah (s.a.)ın şöyle dediğini riva­yet ederler: "Sarhoşluk veren her şey hamrdır, ve her hamr haramdır."

Cumhur bu konudaki görüşlerine bağlı olarak şunu belirtirler: Sarhoşluk veren her şey, Yüce Allah'ın, "şeytanın pis işlerindendir" buyruğu gereği pistir, murdardır ve bunların içilmesinden dolayı haddin uygulanması gerekir. Hane­fîlerin görüşüne göre de aynı şekilde pişirilmemiş, çiğ olan ve sarhoşluk veren şeyler, taze hurmadan yapılan içki ve yan pişirilmiş bazek ile pişirilmemiş ku­ru üzüm ve kuru hurmadan yapılmış şaraplar da tıpkı şarap gibi pistirler. Ter­cihe değer görülen bir rivayete göre bu aynı zamanda Ebu Hanife'nin de görü­şüdür. Çünkü Ebu Hanife bunların azının da çoğunun da içilmesini haram ka­bul eder. O bakımdan bunların bir dirhem miktarından fazla olan kısmın necaseti affedilmez. Pişirilmiş olan ve müselles denilen üzüm suyu ya da tilâ (3/2'si gidip geriye 3/1'i kalan pişirilmiş üzüm suyu) ile üzerine su eklenip inceltilen tilânın adı olan cumhûrî ise Ebu Hanife ile Ebu Yusuf a göre necis değildir.

İmam Muhammed ise sarhoşluk veren bütün içkileri haram kabul eder. Hanefi mezhebinde de onun görüşüne göre fetva verilir. Çünkü Ahmed ve Sü­nen sahiplerinin Hz. Cabir yoluyla yaptıkları rivayete göre Peygamber Efendi­miz şöyle buyurmuştur: "Çoğu sarhoşluk veren şeyin azı da haramdır." Hanefî-ler ittifakla şunu belirtirler: Şarap dışında sarhoşluk veren içeceklerin içilme-siyle, sarhoşluk vermedikçe içki haddi uygulanmaz. Çünkü el-Ukaylî'nin riva­yet ettiği bir hadiste şöyle denilmektedir: "Şarap aynı ile (maddesiyle) ve her türlü içkiden de sarhoşluk haram kılınmıştır." Ancak bu illetli bir hadistir ya da İbni Abbas'a mevkuftur.

Hurma ve üzümden yapılan nebîz, eğer sarhoşluk verecek dereceye ulaşır­sa, haram olur. Şayet hamr derecesine ulaşmaz ve sarhoşluk vermezse -kuru üzümü iki gün ıslatmak suretiyle elde edilen tabiî hoşaf gibi- o takdirde bu he­lâldir.

Meysir (kumar) de aynı şekilde haramdır. Kumarın bütün türleri meysir kapsamına girer. Hatta bazılarınca küçük çocukların cevizle oynamaları bile meysire dahil edilmiştir. Ali (r.a.)'in de şöyle dediği rivayet edilmektedir: "Sat­ranç da meysir tütündendir." Aynı şekilde belli bir mal karşılığı olduğu takdir­de zar oyunu da böyledir. Şayet satranç veya zar mal mukabili oynanmayacak olursa da cumhur yine haram kabul eder. Çünkü böyle bir oyun bile insanları düşmanlık ve kine düşürür. Allah'ı anmaktan ve namazdan alıkoyar. Şafiî, za­man kaybına sebep olduğundan dolayı satrancı mekruh kabul eder.

Kabe'nin etrafında dikili bulunan taşların adı olan ensab (heykeller) da bir pisliktir. Çünkü cahiliye dönemi Arapları bunları tazim eder ve onların ya­nında kurban keserlerdi.

Aynı şekilde fal okları da böyledir. Çünkü onlar bu fal oklarıyla kısmetleri­ni araştırırlardı. Bunlara dair açıklamalar önceden Maide suresi 3 ncü ayetin tefsirinde geçmiştir.

Rics, maddî, manevî, aklî ve şer"î bakımlardan pis olan şey demektir. İçki ve ondan sonra söz konusu edilenler, haram olmalarını gerektirecek şekilde bu nitelikle anılmışlardır. Ayrıca bu haramlık pis şeylerden kaçınma emriyle ve Yüce Allah'ın "Ki kurtuluşa eresiniz" yani bunlardan kaçınarak kurtuluşu umabilesiniz, buyruğuyla daha da pekiştirilmiştir.

İçki ve kumar bir kaç yönden (çeşitli ifadelerle) haram kılınmıştır. Evvela cümle hasr (münhasıran, ancak...) ifade eden (innemâ ) ile başlamış, ondan sonra içki ve kumar, putlar ve fal oklarıyla birlikte anılmışlardır. Bunlar ise şer'an ve aklen oldukça çirkin işlerdir. Ayrıca içki ve kumar şeytanın pis işle­rinden diye adlandırılmışlardır ki, bu da şirkin en ileri derecesidir. Diğer taraf­tan bunların madde ve cisimlerinden dahi uzak durmak emredilmiştir. Bu da sırf nehiy ve haram kılma lafzından daha ileri derecede bir uzaklaştırma ve nefret ettirme ifadesidir. Diğer taraftan bunlardan uzak durmak kurtuluşa er­menin, umduğuna nail olmanın sebebi olarak değerlendirilmiştir. Arkasından Yüce Allah, içki ve kumarın manevî zararlarını, kişisel ve toplumsal zararları­nı söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: "Muhakkak şeytan... sizi Allah'ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister." Bundan dolayı Nesaî Resulullah (s.a.)'ın Osman b. Affan'a mevkufen şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir: "İç­ki kötülüklerin anasıdır." el-Bezzâr'm rivayetine göre de Abdullah b. Amr Hz. Peygamberin şöyle buyurduğunu nakletmektedir: "İçki müptelâsı puta tapana benzer." Yani şeytan sizin aranıza içki ve kumara müptelâ olduğunuzdan birbi­rinize düşmanlık etmeniz dolayısıyla düşmanlığı, birbirinizden nefret etmeyi, birbirinize karşı kin ve tiksinti tohumlarını ekmek suretiyle de kini yerleştir­mek ister. Böylelikle imanla aranızın kaynaşmanızdan, İslâm kardeşliği etra­fında bir araya gelmenizden sonra, sizi dağıtma ve parçalama hedefi gerçekleş­miş olur.

Şeytan aynı şekilde aklı gideren sarhoşluk ve kumar ile uğraştırmak sure­tiyle kalplere huzur veren, dünya ve ahirette kişiyi mutluluğa ulaştıran zikrul-lahtan yani Allah'ı anmaktan alıkoymak ister. Ahlâksızlıktan, hayasızlıktan, kötülüklerden alıkoyan, ruhu arındırıp yükselten, kalpleri tertemiz eden na­mazdan da uzaklaştırmak ister.

İçki sebebiyle akıl baştan gitti mi kişinin başkaları nazarmdaki şeref ve haysiyeti alabildiğine düşer, sarhoş bir kimse hayrı idrakten, kötülükten uzak durma imkânından mahrum kalır, böyle bir gücü kaybeder. Bundan başka içki­nin sindirim sisteminden sinir sistemine kadar bütün organlarda sağlık açısın­dan bir çok zararı da vardır. Bazan bu zarar çocuklara kadar uzanabilir. Bu ço­cuklar arasında zayıf akıllı, geri zekâlılar bulunabilir. İçki çoğu zaman boşan­maların, aile yıkımlarının da sebebi olmaktadır.

Çalışmadan ve bir ticaret olmadan bir tarafın kâr etmesi, diğer tarafın da zarara uğraması sonucunu doğuran kumar ise insan ruhunda düşmanlık ve kin ateşini körükler. Kumarcıların biribirleriyle kavga edip biribirleriyle sövüş­tükleri, biribirlerine küfrettikleri, birbirleriyle kavga ettikleri çokça görülen bir hadisedir.

Kısaca söylersek, içkinin çok çeşitli zararları vardır. Bunların kimisi kişi­sel ve sağlığadır, kimisi de düşmanlık ve kin tohumlarını ekmek suretiyle top­lumsaldır, kimisi de Allah'ı anmaktan ve namazdan alıkoymak suretiyle dinî­dir. Malın faydasız ve zararlı alanlarda çar-çur edilmesine sebep teşkil ettiği için malî zararları da vardır.

Kumarın da aynı şekilde ruhsal ve sinirsel zararları vardır. Sinirlerin ger­ginleşmesine, huzursuzluğa, kararsızlığa sebep olur. Toplumsal, dinî ve malî bakımdan da -tamamiyle içkide olduğu gibi- zararları vardır.

Yüce Allah'ın "Muhakkak şeytan... sizi Allah'ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister" buyruğu daha önce de geçtiği gibi, içki içip sarhoş olan Ku­sandan iki kabile hakkında nazil olmuştur. Bunlar biribirlerine olmadık şeyler yaptılar. Fakat kendilerine gelip ayıktıklarmda her birisi ötekinin yüzünde di­ğerinin yaptığının etkilerini görünce -ki önceden kalplerinde hiç bir kin bulun­mayan biribirlerinin kardeşi idiler- bu sefer her birisi şöyle demeye başladı: Kardeşim bana şefkat eden birisi olsaydı bu işi yapmazdı. Böylelikle araların­da kin baş gösterdi. Yüce Allah da "Muhakkak şeytan... aranıza kin ve düşman­lık bırakmak... ister" buyruğunu indirdi. Kur'an-ı Kerim'de şer*î hükümlerin il­letleri ancak çok özlü bir şekilde zikredilir. Burada ise hikmetin veya illetin ge­niş olarak açıklandığını görüyoruz. Bunlardan üç tane hikmet söz konusu edil­mekte ve ayrıca içki ve kumarın haram kılmışı birden çok delâlet ile sabit bu­lunmaktadır. Böylelikle bunların zararlarına ve tehlikelerine işaret edilmekte­dir.

Daha sonra Yüce Allah bunların haram kılınışını daha bir pekiştirdi ve bunlara dair tehdidini daha da artırarak şöyle buyurdu: "Allah'a ve Rasulüne itaat edin ve sakının..." Yani Allah ve Rasulünden içki, kumar ve bunların dı­şında kalan sair haram şeylerden uzak durmaya dair hükümlere itaat edin ve emirlerine muhalefet ettiğiniz takdirde size gelip çatacak fitne ve dünyada he­lake götürecek ahirette de azaba ulaştıracak sebeplere düşmekten sakının. Çünkü Yüce Allah her bir şeyi ancak apaçık zararı dolayısıyla haram kılar. Ni­tekim Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: "O'nun emrine muhale­fet edenler kendilerine bir mihnet veya acıklı bir azabın gelip çatmasından çe-kinsinler." (Nûr, 24/63)

"Şayet yüz çevirirseniz bilin ki bizim peygamberimize düşen yalnız açık­tan açığa tebliğdir." Yani eğer sizler yüz çevirir ve emrolunduğunuz şeyleri yerine getirmeyecek olursanız şüphesiz ki, Allah'ın rasulü size gereken teb­liği yapmıştır. O bakımdan ileri sürecek bir deliliniz kalmamıştır. Çünkü uyarılan kimsenin herhangi bir mazereti kalmaz. Artık sizler herhangi bir gerekçe ya da bir mazeret belirtme umudunuzu da kaybetmiş bulunuyorsu­nuz.

Daha sonra Yüce Allah içki içtikleri halde içkinin haram kılınışından önce hayattayken içki içip ölen kimselerin hükümlerini şöylece açıklamaktadır: "İman edip salih amel işleyenler... üzerlerine hiç bir vebal yoktur." Yani iman edip salih amel işleyenler arasında içki ve kumarın haram kılınışından önce Hamza (r.a.) gibi vefat edenler ile haram kılınışından önce içki içen, kumar pa­rası yiyen ve halen hayatta bulunan Abdullah b.Mes'ud gibi kimseler için de günah ve sorumluluk yoktur. Çünkü kanunun ve yasamanın geriye doğru bir etkisi söz konusu değildir. Ancak Allah'tan korktukları, onun indirmiş olduğu hükümlere iman ettikleri ve daha önceden teşri edilmiş bulunan namaz, oruç ve benzeri salih amelleri işledikleri, sonra da bunlardan sonra haram kılman şeylerden sakınıp indirilen hükümlere inandıkları, takva, ihsan ve salih işleri işlemeye devam ettikleri takdirde, bir günah ve bir sorumluluk söz konusu de­ğildir. Allah elbette ki iyilik yapanları sever, onların yaptıkları iyiliklerin mü­kâfatlarını, ihlâslarının ve amellerini güzel bir şekilde yerine getirmelerinin ecrini verir.

Böylelikle önce sözü geçen takva ve imandan maksadın takvanın esası ile imanın esasını elde etmek olduğu, onlardan sonra sözü geçenlerden kastın ise bu takva ve iman üzere sebat ve devam etmek olduğu anlaşılmaktadır. Üçüncü defa sözü geçen takvadan kasıt ise, insanlara zulmetmekten uzak durup amel­leri güzel bir şekilde işlemek, Allah'ın kendilerine vermiş olduğu hoş ve temiz rızıklardan insanlara vererek onları gözetmek suretiyle iyilikte bulunmak ol­duğu anlaşılmaktadır. Günahın iman ve takva şartına bağlı olarak kaldırılma­sı, vakıayı açıklamak içindir ve bu herhangi bir şekilde günahkâr olmaların­dan korkulan müminlere dair sorulan soruya bir cevaptır.

Yani müminler haramlardan sakındıkları, sonra yine sakınıp iman ettikle­ri, sonra yine sakınıp ihsanda bulundukları takdirde, mubah olan yiyecek ve içeceklerden dolayı vebal altında değillerdir. Bu onlar için aynı zamanda bir öv­güdür. Nitekim Yüce Allah şu buyruğunda, Kabe'ye yönelerek namaz kılma emrinden önce ölenlerden övgüyle söz etmektedir: "Allah sizin imanınızı boşa çıkaracak değildir. Şüphesiz Allah insanlara karşı şefkatlidir, merhametlidir." (Bakara, 2/143)

Geçen açıklamalardan anlaşıldığına göre bu ayet-i kerime, daha önce öl­müş olanlar için bir mazeret, daha sonra gelen ve hayatta bulunan insanlara karşı da bir delildir. Çünkü içkinin haram edildiği hükmü nazil olunca, ashab-ı kiram, "Ey Allah'ın rasulü! Daha önce içki içtikleri ve kumar parası yedikleri halde ölen kardeşlerimizin durumu ne olacak?" dediler. İşte bunun üzerine bu ayet-i kerime nazil oldu.

Hz. Ömer bu ayet-i kerimenin indirilişinden sonra içki içen Cumahoğul-larından Kudame b. Maz'un'a had uygulamak istemişti. Kudame, Habeşis­tan'a hicret edenlerdendi. Onun hakkında şahitler bu ayet-i kerime ile içkinin haram kılınışından sonra içki içtiğini belirtmişlerdi. ez-Zührî'nin rivayetine göre Abdulkaysoğullarının efendisi Cârûd ve Ebu Hureyre, Kudame b. Maz'un hakkında içki içtiğine dair şahitlik ettiler. Hz. Ömer ona sopa cezası uygulamak isteyince Kudame şöyle dedi: Bana böyle bir ceza veremezsin, çünkü Yüce Allah "İman edip de salih amel işleyenler sakındıkları, iman ede­rek salih amellere devam ettikleri takdirde... tattıklarından dolayı üzerlerine hiç bir vebal yoktur" buyurmaktadır. Hz. Ömer şöyle buyurdu: "Ey Kudame, =en bu ayet-i yanlış anlıyorsun. Eğer sen sakınan bir kimse olsaydın, Allah'ın haram kıldığından uzak dururdun." İbni Abbas da bu itirazına şu cevabı ver­mişti: Bu ayet-i kerimeler geçmişler için bir mazeret, geri kalan insanlara karşı da bir delil olmak üzere indirildiler. Çünkü Yüce Allah şöyle buyurmak­tadır: "Ey iman edenler! Şarap, kumar... şeytanın pis işlerindendir." Sonra da öteki ayeti okudu. Eğer bu gerçekten iman edip salih amel işleyenlerden ol­saydı şüphesiz Allah ona içki. içmeyi yasaklamış bulunuyor. Bunun üzerine Hz. Ömer, "Doğru söyledin. Peki, görüşünüz nedir?" diye sordu. Hz. Ali ve as­habı ona had vurulması gerektiği görüşünü belirttiler; bunun üzerine ona seksen sopa vuruldu. [33]

 

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler

 

1- İçki hicretin 3. yılı Şevval ayında yapılan Uhud savaşından sonra ha­ram kılındı. İbni Hacer ise içkinin hicretin 8. yılında haram kılındığı görüşünü daha kuvvetli görmektedir. İçki içme cezası ise sünnette sabit olmuştur. Bu ya Şafiîlerin görüşü üzre kırk değnek (celde) ya da cumhurun kabul ettiği görüşe göre seksen celdedir. Buharî, Müslim, Tirmizî ve Ebu Davud, Enes (r.a.)'ten şöyle dediğini rivayet ederler: Resulullah (s.a.) içki içenlere kuru hurma dalları ve benzeri şeylerle kırk defa vururdu. Müslim de Ali (r.a.)'den şöyle dediğini ri­vayet etmektedir: "Resulullah (s.a.) kırk, Ebu Bekir kırk ve Ömer seksen sopa vurmuştur. Bunların hepsi de sünnettir. Ben bunun daha yerinde olduğu görü­şündeyim."

2- Ayet-i kerime şarabı ve sarhoşluk verici her türlü içkiyi bütün çeşitle­riyle kumarı, zar atmayı ve putlar demek olan dikili taşları haram kılmakta­dır. Fal okları ise kısmet arama oklarıdır. Denildiğine göre bunlar Beytullah'ta Beyt'in hizmetçileri ile putların hizmetçileri yanında bulunurdu. Bir kişi her­hangi bir ihtiyacını görmek istediğinde gelir, bu oklardan birisini alırdı. Eğer okun üzerinde, "Rabbim bana emretti" ifadesi yazılı ise hoşuna gitsin ya da git­mesin bu ihtiyacını görmeye giderdi. İbni Atıyye der ki: Kuş uçurmak suretiyle geleceğe dair haber almak da bu kabildendir. Kitaplarda ve benzeri şeylerde günümüz insanlarının bu şekilde fala bakmaları da bu türdendir.

3- Öğrendiğimiz gibi içkinin haram kılınmasının bir takım aşamaları ol­muştur. Araplar içki içmeye düşkün kimselerdi. Bu hususta ilk nazil olan ayet-i kerime şudur: "Hurma ve üzüm ağaçlarının meyvesinden de içki çıkarır ve bunlardan güzel bir rızık edinirsiniz. İşte bunda da aklını kullanacak bir top­luluk için bir ayet vardır." (Nahl, 16/67). Daha sonra "Sana içki ve kumara dair soru sorarlar. De ki: Onlarda büyük bir günah ve insanlar için bazı menfaatler vardır." (Bakara, 2/219) ayeti nazil oldu. Sözü geçen menfaatler ise bunların ti­caretinin yapılmasında söz konusudur. Bu ayet-i kerime nazil olunca bazıları içki içmeyi terk etti ve "Büyük günah olan bir şeye bizim ihtiyacımız yoktur" dediler. Bazıları da terk etmedi ve "Bizler onun menfaatini alır, günahını terk ederiz" dediler. Bunun üzerine şu "Sarhoşken namaza yaklaşmayınız" (Nisa, 4/43) ayeti nazil olunca kimileri içmeyi terk ederek, "Bizi namazdan alıkoyan bir şeye ihtiyacımız yok" dediler. Bir kısmı da namaz vakitleri dışında içmeye devam etti. Nihayet "Ey iman edenler! Şarap, kumar, putlar ve fal okları şeyta­nın pis işlerindendir" ayeti nazil oldu ve böylelikle içki onlar için kesin olarak haram kılınmış oldu. Öyle ki bazıları, "Yüce Allah hiç bir şeyi içkiden daha ağır haram kılmış değildir" demeye başladı.

Bu ve daha önce geçen nüzul sebepleri ile ilgili rivayetlerle diğer hadis-i şerifler açıkça şunu ortaya koymaktadır ki bu ayet-i kerimeden önce içki içmek mubahtı, yürürlükteydi ve bilinen bir husustu. Öyle ki herhangi bir kimse içki içildiğini görecek olsa, buna tepki göstermez ve bir münkerdir, diye onu değiş­tirmeye kalkışmazdı. Peygamber de buna itiraz etmiyordu. Bu hususta görüş ayrılığı yoktur.

4- Cumhur, şarabın haram kılınmasından, şeriatın onu pis ve murdar gö­rüp hakkında rics (pislik) tabirini kullanmasından ve ondan uzak durma emri­nin verilmesinden şarabın necis olduğu hükmünü de çıkarmışlardır. Bu konu­da Rabîa, Leys b. Saad ve Şafiî'nin arkadaşı el-Müzenî ise farklı kanaate sa­hiptir. Yine Bağdatlı ve Kayrevanlı müteahhir bazı ilim adamları da bu kana­attedirler. Bunların görüşüne göre şarap temizdir. Haram kılınan şey onu iç­mektir. Saîd b. el-Haddâd el-Kuravî onun temiz olduğuna Medine yollarında dökülmüş olmasını delil gösterir ve der ki: Eğer necis olsaydı ashab-ı kiram bu­nu yapmaz, Resulullah (s.a.) da, tıpkı dışkıları yollarda yasakladığı gibi, bunu da yasaklardı.

Ancak Kurtubî buna şu şekilde cevap vermektedir: Ashab-ı kiramın bunu yapmalarının sebebi o sırada Medine'de su kanalları ve içine dökecekleri çu­kurlar bulunmadığındandı. Çünkü çoğunlukla Medinelilerin evleri içinde tuva­letleri bulunmazdı. Aynı şekilde yola döküldüğü halde ondan sakınmak da mümkündür. Çünkü Medine yolları geniş sayılırdı ve şarap da öyle yolu kapa­tacak kadar bir ırmak haline gelecek şekilde fazla değildi. Aksine ondan sakın­mak mümkün olacak şekilde kısmî bazı yerlerde akıp gitti.

Yüce Allah'ın, "rics=pistir " ifadesi şarabın necis olduğunun delilidir. Çün­kü Arapça'da rics, necaset demektir. Diğer taraftan eğer bizler herhangi bir hükmü verebilmek için mutlaka ona dair nas arama ilkesine bağlı kalacak olursak şeriatin hükümlerini tam olarak açıklamak imkânsızdır. Çünkü bu hü­kümlere dair naslar pek azdır. Meselâ sidiğin, kaba pisliğin, kanın, meytenin ve başka şeylerin bulaştıkları temiz şeyleri necis ettiğine dair nas nerede var­dır? Bunlarla ilgili hükümler, ancak bir takım buyrukların zahirlerinden, gelen hükümlerden ve kıyaslardan anlaşılan şeylerdir. [34]

5- Yüce Allah'ın, "Artık ondan kaçının" buyruğu herhangi bir şekilde iç­mek, satmak, sirkeye dönüştürmek, tedavi ve buna benzer herhangi bir yolla faydalanmak söz konusu olmayacak şekilde mutlak bir sakınmayı ifade etmek­tedir. Buna delil ise konu ile ilgili varit olmuş hadis-i şeriflerdir. Müslim'in İbni Abbas yoluyla yaptığı rivayet bunlardan birisidir. Buna göre Resulullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: "Onu içmeyi haram kılan, onun alım satımını da haram kılmıştır."

Yine Ahmed, Müslim ve Ebu Davud'un Resulullah (s.a.)'ın şarap ile tedavi hususunda rivayet ettiği şu buyruğu da bunlardandır: "O, bir ilâç değildir, bir hastalıktır." Hz. Peygamber bu sözünü "Ben onu ilâç yapımında kullanmak üze­re yapıyorum" diyen Tank b. Süveyd b. Cu'lî'ye cevap olmak üzere söylemişti ki, doktorlar da bu görüştedirler. Şu kadar var ki Hanefîler eğer başka bir ilâç bu­lunmazsa ve bunların şifa sebebi oldukları kesin olarak bilindiği takdirde zaru­ret dolayısıyla şarap, necasetler ve zehirli şeylerle tedaviyi caiz görürler. Çünkü Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Halbuki o size zaruret içinde kaldıklarınız —.üstesna, neleri haram kıldığını ayrı ayrı bildirmiştir." (En'âm, 6/119)

Gerçek şu ki, bu gün dünyada ilâçlar, ilâç şirketleri ve fabrikaları pek çok­tur. Bunlar bir çok hastalığın ilâcını imal etmektedirler. Artık kişinin şarap ve­ya şarabın dışında Allah'ın yararlanmayı haram kılıp necis olduğunu hükme bağladığı başka şeylerle tedavi ihtiyacı ya da zarureti kalmamıştır. Buharî ve başkaları İbni Mes'ud yoluyla Resulullah (s.a.)'ın şu hadisini rivayet ederler: "Allah şifanızı, size haram kıldığı şeylerde yaratmamıştır."

Müslüman bir kimsenin şarabı, içkiyi mülk edinmesi, başka birisinden mülk olarak alması caiz değildir. Çünkü şeriat içkiden her türlü yoldan yarar­lanmayı yasaklayıp ondan uzak durmayı emretmiştir.

6- Müslümanlar şarap ve kanın satılmasının haram olduğunu icma ile ka­bul etmişlerdir. Bu, bir takım pisliklerin ve sair necasetlerin, yenmesi haram olan şeylerin satışının haram olduğuna da delildir. O bakımdan Malik, Şafiî ve başkaları hayvan gübrelerinin satılmasını mekruh görmüşlerdir.

7- Şarap kendiliğinden sirkeye dönüşecek olursa, temiz olur ve fakihlerin ittifakı ile o sirkeyi kullanmak caiz olur. Şarabın kasten sirkeye dönüştürülme­sini fakihlerin çoğunluğu (cumhur) caiz görmezler. Çünkü Resulullah (s.a.)'tan bir yetim lehine şarabın sirkeye dönüştürülmesi için izin istenmiş, O izin ver­meyerek bunu yasaklamıştır. Bunun üzerine o yetimin velisi olan Osman b. Ebu'l-As bu şarabı dökmüştür. Hanefiler ise bir katkı maddesiyle yani tuz ve benzeri herhangi bir şeyi ona katmak suretiyle şarabı sirkeye dönüştürmeyi ve sirkeye dönüşen bu sıvıyı kullanmayı mubah kabul etmişlerdir. Çünkü sirke-leştirme, şarapta ifsat edici özelliği giderir ve şarapta salâh (mübahlık, uygun­luk) özelliğini var eder. Islah (bozuk bir şeyi düzeltmek) ise mubah bir iştir.

8- Kurtubî şöyle der: Bu ayet-i kerime zar ve satranç oynamanın -kumar olsun olmasın- haram olduğunu göstermektedir. Çünkü Yüce Allah şöyle bu­yurmaktadır: "Muhakkak şeytan içki ve kumarla aranıza kin ve düşmanlık bı­rakmak... ister." Her bir oyalayıcı işin azı, çoğuna götürür ve ona düşkün olan­lar arasında düşmanlığı -ve kini yerleştirir, Allah'ı anmaktan, namazdan alıko-yar. O bakımdan bu da içki içmek gibidir. Kumarın bu durumu, içki gibi haram olmasını gerektirir. Aynı şekilde oyuna başlamak, gaflete sebeptir. Kalbi istilâ eden bu gaflet ise, sarhoşluğun yerini tutar. el-Kâsım b. Muhammed'e satran­cın, zarın kumar olup olmadığı sorulmuş o da şu cevabı vermiştir: Allah'ı an­maktan ve namazdan alıkoyan her şey bir kumardır [35]

9- Bu hususların haram kılınma yönleri ayet-i kerimede gayet açıktır: "Muhakak şeytan içki ve kumarla aranıza kin ve düşmanlık bırakmak... ister." Yüce Allah kullarına şunu bildirmektedir: Şeytan sizin aranızda içki ve başka sebeplerle düşmanlık ve kini yerleştirmek ister. O bakımdan Yüce Allah size bunlardan sakınmanızı emretmekte, bunları size yasaklamaktadır. İçki içip birbirlerine karşı çirkin işler yapan Ensar'ın iki kabilesine dair daha önce kay­dettiğimiz nüzul sebebi de bunu pekiştirmektedir.

10- Yüce Allah'ın, "Allah'a ve Rasulüne itaat edin ve sakının."buyruğu ha­ram kılmayı tenkit etmekte, tehdidin şiddetini artırmakta, emre uyup yasakla­nan şeyden uzak durmayı daha bir vurgulamaktadır. Peygamber (a.s.)'in de emrolunduğu şekilde bu emirleri tebliğden başka bir görevi yoktur. Bu emirle­re uymak ya da uymamak ise insanların kendi kararlarına bağlıdır. O takdirde kendilerine peygamber gönderilenler ya cezalandırılır ya da ecir verilerek mü­kâfatlandırılır. Bunu belirleyen de Rasule isyan edilmesi yahut itaat edilmesi­dir.

11- Ayet-i kerime, "İman edip de salih amel işleyenlerin... tattıklarından üzerlerine hiç bir vebal yoktur" ifadesi ile kendisine mubah kılınan bir işi ölün­ceye kadar işleyen kimsenin bundan dolayı lehine de aleyhine de bir şey olma­dığını ortaya koymaktadır. Mubah işlediğinden dolayı günah, sorumluluk, yer­gi, ecir söz konusu değildir. Çünkü mubah şeriat açısından her iki yönü birbiri­ne eşit olan şeydir. Dolayısıyla henüz içkinin mubah olması sebebiyle karnında içki bulunduğu halde ölen kimsenin haline dair soru sormaya da onun için korkmaya da gerek yoktur. Bu ayet-i kerimede belirtilen hususlar, ilk kıbleye doğru namaz kılarken ölenlerin haline dair sordukları soruya verilen cevabı andırmaktadır. Çünkü bunun üzerine, "Allah imanınızı boşa çıkartacak değild ir " ayeti nazil olmuştu.

12- Daha önce geçen Buharî'nin Hz. Enes yoluyla rivayet ettiği bu ayet-i kerimenin nüzul sebebine dair ve şarabın o dönemde taze hurmadan yapıldığı­nı ihtiva eden hadis-i şerif hurma nebîzinin sarhoşluk verdiği takdirde şarap hükmünde olduğunu göstermektedir ve bu bir nasstır, buna itiraz caiz değildir. Çünkü ashab-ı kiram dili bilen insanlardı. Onlar içtikleri bu içkinin bir şarap olduğunu kabul etmişlerdi. Çünkü o dönemde Medine'de bundan başka içecek bir içkileri yoktu.

13- Selef alimlerini ve daha sonraki dönemlerde yetişmiş ilim adamları­nın çoğunluğu (cumhur), türü itibariyle sarhoşluk veren her şeyi içmenin ha­ram olduğunu kabul etmişlerdir. Bu içkinin az veya çok olması, çiğ veya pişi­rilmiş olması sonucu değiştirmemektedir. Bu konuda üzümden elde edilen ile başka bitkilerden çeşitli yollarla elde edilenler arasında fark yoktur. Bunlar­dan az veya çok her miktar içen kimseye de had uygulanır. Üzümden elde edilen ve sarhoşluk veren pişirilmemiş içki ise bir damla dahi olsa azıyla, ço-tuyla haram olduğu icma ile kabul edilen şarap budur. Bunun dışındakilerde rumhura göre haram kabul edilmiştir. Ebu Hanife ve Ebu Yusuf sözü geçenle­rin dışında az içilen içkilerde had olmayacağını kabul ederler. Az miktar ise sarhoş etmek derecesine ulaşmayan miktardır. Üzümden elde edilip pişirile­nin sarhoşluk vermeyen az miktarını Ebu Hanîfe ile Ebu Yusuf mubah kabul etmişlerdir. Ancak Hanefî mezhebinde fetvada muteber olan görüş, İmam Muhammed'in görüşü olup bu da sarhoşluk veren her şeyin azının da çoğu­nun da haram olduğudur. Diğer taraftan, Nesaî, İbni Mace ve diğerlerinin İb­ra Ömer yoluyla rivayet ettikleri hadis-i şerif de bunu gerektirmektedir: "Ço-ğ-u sarhoşluk veren şeyin azı da haramdır." Hanefîler ittifakla şunu kabul ederler: Şarap dışında sarhoşluk veren içkilerden sarhoş olunmadıkça had uygulanmaz.

14- Yüce Allah'ın "Sonra ihsanda bulundukları takdirde tattıklarından üzerlerine hiç bir vebal yoktur, Allah ihsan edenleri sever" buyruğu ihsanda bu­lunup takva sahibi olan kimsenin salih amel işleyen muttaki müminden fazi­letli olduğunun, ihsanın ecri ile buna üstün geldiğinin delilidir. [36]

 

İhramlı İken Avlanmak Ve Kara Avının Cezası

 

94-  Ey iman edenler! Allah gayb ile (görmeksizin) kendisinden korkanları ayırd etmek için avdan ellerinizin, mızraklarınızın erişebileceği bir şeyle sizi muhakkak imtihan edecektir. Bun­dan sonra kim aşırı giderse onun için pek acıklı bir azap vardır.

95- Ey iman edenler! Siz ihramda iken avı öldürmeyin. İçinizden kim onu bi­lerek öldürürse cezası aranızdan adil iki kimsenin hükmü ile öldürdüğü hayvanın benzeri Kabe'ye götürülecek bir hayvan kurban etmektir. Yahut ke­fareti fakirler doyurmaktır veya bu­nun dengi oruç tutmaktır. Ta ki bu su­retle o ettiğinin vebalini tatmış olsun. Allah geçmişi bağışladı; fakat kim bir daha böyle yaparsa, Allah ondan inti­kamını alır. Allah mutlak galiptir, inti­kam sahibidir.

96- Sizin için deniz avı ve onu yemek size de yolcuya da fayda olmak üzere helâl kılındı. İhramda bulunduğunuz müddetçe ise kara avı üzerinize haram kılındı. Sonunda huzuruna varacağı­nız Allah'tan korkun.

 

Kelime ve İbareler:

 

"Allah gayb ile kendisinden korkanları ayırd etmek için" yani bu konudaki ilminin tecellisi ortaya çıksın diye "avdan ellerinizin, mızraklarınızın erişebile­ceği bir şeyle sizi muhakkak imtihan edecektir." Yani elinizle uzanıp alabileceği­niz küçük av hayvanları ve yine mızraklarla avlayacağınız büyük av hayvanla­rı ile mutlaka sizi deneyecektir. Bu sınama ashab-ı kiramın ihramlı olduğu sı­rada Hudeybiye'de olmuştu. Yabani hayvanlar ve kuşlar ashap çadırlarında bulunuyorken veya yükleri arasında bulunuyorken yanlarına kadar sokuluyor­du. Bundan kasıt ise av hayvanlarının çokluğu ve onu yakalamanın kolaylığını anlatmaktır.

"Siz ihramda iken" hac veya umre maksadıyla ihrama girmiş iken "avı öldürmeyin. İçinizden kim... öldürürse cezası" yani böyle bir kimse üzerinde ce­za vardır; "sizden iki adil kimsenin" yani öldürülen av hayvanlarına en çok benzeyen hayvanın hangisi olduğunu ayırd edebilecek nitelikte adaletli iki kimsenin hükmü ile" "öldürdüğü hayvanın benzeri" yani hilkat itibariyle ona benzeyen bir hayvan. Neam (hayvan), en'am demek olup deve, inek ve koyun türünden davarların adıdır.

İbni Abbas, Ömer, Ali (r. anhum) deve kuşunun avlanması halinde, büyük baş hayvanın (dişi deve) kurban edilmesini hükme bağlamışlardır. İbni Abbas, İbni Ömer ve İbni Avf ise ceylana karşılık koyun, İbni Abbas, Ömer ve başkala­rı da güvercin öldürülmesi halinde koyun kurban edilmesine hükmetmişlerdir. Çünkü ceylan koyuna benzer.

"Kabe'ye" yani Harem'e "götürülecek" orada kesilecek ve Harem bölgesin­deki yoksullara sadaka olarak dağıtılacak, "bir hayvan kurban etmektir." Bu­lunduğu yerde kesilmesi caiz değildir.

'Yahut kefareti fakirler doyurmaktır." Yani o kimsenin cezadan ayrı olarak bir kefarette bulunması gerekir. Bu kefaret o beldenin gıda olarak en çok kulla­nılan yiyeceğinden bir kaç yoksula yedirmek suretiyle yerine getirilir ki, bu da kıymet olarak ceza miktarına eşit olacak bir miktardır ve her bir yoksula bir müd verilir. "Veya bunun dengi oruç tutmaktır." Aklen idrak olunacak bir şekil­de ona denk yahut da maddî olarak anlaşılacak şekilde ona eşit olacak.

"Ta ki bu suretle o, ettiğinin vebalini tatmış olsun." Yapmış olduğu işin ce­zasının ağırlığını yani yaptığı işin ağır karşılığını tatmış olsun. "Allah geçmişi bağışladı." Haram kılmışından önce av hayvanını öldürme fiilini işleyen kim­selerin vebalini bağışladı. "Allah mutlak galiptir." Emrine kimse karşı dura­maz; "intikam sahibidir" kendisine isyan edenlerden intikam alır.

"Sizin için deniz avı... helâl kılındı." Yani ey insanlar! İster ihramlı olun, ister ihramsız bulunun, denizde avlanmanız helâldir. Deniz avı, balık vb. âde-ten denizde yaşayıp başka yerde yaşayamayan ve oradan avlanan hayvanlar­dır. Burada denizden kasıt ise içinde balıkların yaşadığı bol su demektir. Bu anlamda nehirler, büyük akarsular, havuzlar ve benzerleri deniz kelimesinin kapsamı içindedir. Yani sizin için deniz avını yemek helâl kılınmıştır. Yengeç gibi hem denizde hem karada yaşayan hayvanların hükmü ise böyle değildir.

"Ve onu yemek" yani denizin ölü olarak kıyıya attığı yahut da ölüp su üstü­ne çıkmış olan hayvanları yemek, "size de yolcuya da fayda olmak üzere" yani siz de yolcular da faydalanmak üzere, ondan yiyebilirsiniz, azık olarak da ala­bilirsiniz.

"İhramda bulunduğunuz müddetçe ise" yani ihramlı bulunduğunuz sürece "kara avı üzerinize haram kılındı." Kara avı, eti yenen ve evcil olmayan, kara­da yaşayan av hayvanlarıdır. Bunların ihramlı iken avlanmaları haramdır. Fa­kat ihramlı olmayan bir kimse böyle bir av hayvanını avlayacak olursa ilim adamlarının cumhurunun görüşüne göre -sünnette de açıklandığı gibi- ihramlı kimse bunlardan yiyebilir. Elverir ki ihramsız olan bu kişi ihramlı adına ya da onun için avlamış olmasın. Hanefîler ise ihramda olmayan bir kimsenin avlan­ması halinde av hayvanının ihramlı tarafından her halükârda yenilmesini caiz kabul ederler. İster onun için avlanılmış olsun, ister avlanılmamış olsun. Çün­kü Yüce Allah'ın, "Siz ihramda iken avı öldürmeyin" buyruğunun zahirî anlamı bunu ifade eder. İhramlı bir kimsenin avlanması ve Harem bölgesinde av hay­vanını öldürmesi haramdır; başkalarının avladığı ise bunun dışındadır. "Huzu­runa varacağınız" mahşer günü toplanıp huzuruna götürüleceğiniz "Allah'tan korkun." [37]

 

Nüzul Sebebi

 

İbni Ebî Hatim bu ayetin nüzul sebebiyle ilgili olarak Mukatil'den şunu ri­vayet eder: Bu ayet-i kerime Yüce Allah'ın, ashab-ı kiramın ihramlı olduğu sı­rada av hayvanları ile kendilerini sınamış olduğu Hudeybiye umresi hakkında nazil olmuştur. O sırada evcil olmayan hayvanlar kendileri eşyaları arasında bulundukları sırada, yanlarına kadar sokulurdu. Bu hayvanları elleriyle yaka­layarak yahut mızraklanyla öldürerek kolaylıkla avlama imkânına sahip idi­ler. İşte Yüce Allah'ın, "Avdan ellerinizin, mızraklarınızın erişebileceği bir şey­le..." buyruğu bunu ifade etmektedir. İşte ashab-ı kiram bu av hayvanlarını ya­kalamak istediler, bunun üzerine bu ayet-i kerime nazil oldu. [38]

 

Ayetler Arası İlişki

 

Anlatım sıralaması ile ayetler arası bağlantıyı kurma yolu şudur: Şanı yü­ce Allah "Allah'ın size helâl ettiği o temiz ve güzel şeyleri haram kılmayın" diye buyurduktan sonra, bunlardan içki ve kumarı istisna etti. Böylelikle bunlar haram şeyler arasına girmiş oldu, helâl şeylerin dışında kaldı. Daha sonra bir başka türü daha istisna etti ki bir tür avdır; bu tür de ihramlı iken yapılan av­dır. Bunu istisna edip öyle bir avlanmanın cezasını da açıkladı. Böylelikle bu, Allah'ın helâl kıldığı şeylerden de istisna edilmiş, müminler için haram kılıp yasakladığı şeylerin kapsamına girmiş oldu. [39]

 

Açıklaması

 

Ey Allah'ı ve Rasulünü tasdik edenler! Allah şüphesiz sizleri pek çok av hayvanını yanınıza göndererek yahut da bir miktar av hayvanı ile -ki bu da ka­ra avıdır- mutlaka imtihan edecektir. Sizler bu av hayvanlarını ellerinizle ya­kalayabilir yahut mızraklarınızla avlayabilirsiniz. İşte bu küçüğü ve büyüğü ile av hayvanlarının hükmünü açıklamaktadır. Özellikle el ve mızrakların zik­redilmesi çoğunlukla avın bu vasıtalarla gerçekleştirilmesi sebebiyledir.

"Bir şey" buyruğunun nekre (belirtisiz) gelmesi o av hayvanının küçümse­necek basit bir şey olduğunu anlatmak içindir. Onlar bu önemsiz şeylerle sı­nandılar. Bu gibi basit şeyler karşısında sebat göstermeyen kimsenin dinin başka alanlarında zorlu mihnetler ve sıkıntılar karşısında nasıl sebat göstere­bilir? Şunu da bilmek gerekir ki, özellikle yolculuk esnasında ihtiyaç doğabilir ve ayrıca av hayvanı da lezzetli ve canın çektiği bir yemektir. Sınama, nefse hoş gelen ve kolaylıkla elde edilebilecek bir şeyin terk edilmesinin istenmesi şeklinde ortaya çıkar ve bunu yapmak nefse daha ağır gelir. Aynı şekilde bu amel takvayı da daha bir belgelendiricidir ve Allah'tan korkunun daha açık bir alâmetidir.

Aynı şekilde avlanmak, tuzak kurmak, ağ sermek ve buna benzer yollarla da yapılır. Bu tuzak ve ağlara yakalanan avlar bunların sahibine ait olur. Eğer başka bir kimse av hayvanını kovalayarak bu gibi yerlere sığınmak zorunda bı­rakırsa, bu ağ ve tuzakların sahipleri, o av hayvanında ötekine ortak olur.

Daha sonra Yüce Allah şu buyruğuyla bu imtihan ya da sınamanın sebebi­ni şöylece beyan etmektedir: "Allah kendisinden korkanları ayırd etmek için..." Yani Yüce Allah ihramlı olduğunuz halde sizleri imtihan eder ki, ezelden beri bilmiş olduğu itaat ehli kimlerdir, ona isyan edecek olanlar kimlerdir, dünya hayatında fiilen ortaya çıksınlar. Şüphesiz ki imanın sağlamlığı açık ve görülen hallerde olduğu gibi, gizli saklı hallerde de Allah'tan korkuyu ortaya çıkartır. Kısacası Yüce Allah sizlere sınayan kimsenin, sınadığı kimselere karşı davran­dığı gibi davranmayı diler; her ne kadar ezelden beri ne şekilde davranacağını­zı biliyor idiyse de. Çünkü o bununla nefislerin arınmasını, temizlenmesini ve saflaşmasını murad etmektedir.

"Bundan sonra kim aşırı giderse..." Yani av hakkında bu rahatlatıcı açıkla­malardan sonra kim Allah'ın sınırlarını aşacak olursa o kimse için ahirette ol­dukça acıklı ve çetin bir azap vardır. Çünkü böyle bir kimse Yüce Allah'ın ken­disini sınamasına aldırış etmemiştir. Zira uyarıdan sonra uyarıya aykırı hare­ket etmek bile bile hakka karşı direnmektir ve Allah'ın emirlerine aldırışsızhk etmektir.

Daha sonra Yüce Allah ihramlı halde iken kara avını haram kılarak şöyle buyurmaktadır: "Ey iman edenler! Siz ihramda iken avı öldürmeyin." Bu genel nehiy erkeği ile dişisi ile bütün Müslümanlar hakkındadır. Bundan önceki, "...sizi muhakkak imtihan edecektir" buyruğunda sözü geçen sınama işte budur.

O bakımdan ey Allah'ı, Rasulünü ve Kur'an-ı Kerim'i tasdik edenler! Siz­ler hac ya da umre için ihramlı bulunduğunuz bir sırada her ne şekilde olursa olsun kara avını öldürmeyiniz. İster doğrudan, ister işaret ederek veya göstere­rek sebep teşkil etmekle böyle bir öldürmeye kalkışmayın. İhramlı olmasanız da Mekke'nin ve Medine'nin harem bölgesinde bunu yapmayınız. Sünnet-i se-niyede de böylece varit olmuştur. Nitekim Resulullah (s.a.) ashab-ı kiramma, "İşarette bulundunuz mu, gösterdiniz mi?" diye sorunca onlar, "Hayır" dediler. Bunun üzerine Resulullah (s.a.), "O halde yiyiniz" demiştir.

Bu ayet-i kerime ihramlı olan kimsenin harem sınırları içerisinde veya dı­şında olsun kayıtsız ve şartsız olarak avlanamayacağının delilidir. Aynı şekilde ihramlı olmayan kişinin de harem sınırları içersinde avlanamayacağmı göster­mektedir.

Cumhurun görüşüne göre ihramlı olan bir kimse, avlanılmamış ve av kas­tıyla öldürülmemiş ise av hayvanının etinden yiyebilir. Çünkü Nesaî, Tirmizî ve Dârakutnî Hz. Cabir yoluyla Peygamber (s.a.)'in şöyle buyurduğunu rivayet ederler: Kendiniz avlamadığınız ve sizin için avlanmadığı sürece kara avı sizin için helâldir.

Hanefîlerin görüşüne göre de ihramda olmayan bir kimse tarafından av­landığı takdirde ihramlı bir kimsenin bütün av hayvanlarından her halükârda yemesi caizdir. İster onun için avlanılmış olsun, ister başkası için. Çünkü Yüce Allah'ın "Siz ihramda iken avı öldürmeyin" buyruğunun zahirî anlamı bunu göstermektedir. Bu emirde av hayvanının ihramlılar tarafından avlanıp öldü­rülmesi haram kılınmıştır. Başkalarının avladığı bunun kapsamında değildir. Diğer taraftan asıl adı Zeyd b. Ka’b olan el-Behzî hadisi de bunu ifade etmekte­dir. Malik ve başkalarının Resulullah (s.a.)'tan rivayeti yaralı bir yaban eşeği zebra) hakkında Hz. Ebu Bekir'e emir vererek yol arkadaşları arasında pay­laştırdığını ortaya koymaktadır. Ebu Katâde'nin Hz. Peygamberden naklettiği rivayette de şöyle denilmektedir: "Şüphesiz bu Yüce Allah'ın size verdiği bir zi--.afettir." Peygamber (s.a.) de ashab-ı kiram da kendilerine hediye edilen yaban eşeği (zebra) etinden yemişlerdir.

Yüce Allah'ın, "Ellerinizin... erişebileceği şeyle" buyruğu gereğince avdan 1-iasıt, avlanılan hayvandır. İlim adamları bunun medlulü ile neyin kastedildiği nususunda farklı görüşlere sahiptir. Hanefîlerin görüşüne göre bundan kasıt iayıtsız ve şartsız olarak ister eti yenen, ister yenmeyen olsun evcil olmayan hayvandır. Çünkü av, yenilsin yenilmesin avlanılan bütün hayvanları kapsamı­na alan genel bir isimdir. Arapça 'sayd' kelimesinin bu manaya delâleti de ga­yet açıktır. Araplar avlanırlardı ve av kelimesini de elleriyle, mızraklarıyla ya­baladıkları her bir hayvan hakkında kullanırlardı.

Şafiîler ise bunun yenen hayvanlara has olduğunu kabul ederler. Çünkü .enilmesi haram olan şey av olmaz. Bundan dolayıdır ki bunun tazminatı ge­rekmemektedir. Bu sebeple bu hayvanların av hayvanı olması da söz konusu değildir. Çünkü av denilen şey, yenilmesi helâl olan şey demektir. Zira Yüce Al-'.sh bu ayet-i kerimeden sonra şöyle buyurmuştur: "Sizin için denizde avlan­mak ve o avı yemek size de yolcuya da fayda olmak üzere helâl kılındı. İhramda :olunduğunuz müddetçe ise kara avı üzerinize haram kılındı." Fahreddin er-Razî'nin Şafiî lehine delil olarak zikrettiği budur. Hakikatte ise bu zayıf bir de-'ildir. Çünkü bu ayet-i kerime bir husus ifade etmektedir ve bu husus da şüp­hesiz ki av denilen şeyin, eti yenen av hayvanı olup olmadığı değildir. Çünkü Yüce Allah'ın "Size de... fayda olmak üzere" buyruğu, yemek suretiyle yahut da : aşka yollarla meselâ giyim veya süs eşyası olarak kullanmak gibi herhangi z :r yolla daha kapsamlı bir yararlanmayı ifade eder.

Aynı şekilde Râzî, Şafiî lehine bir başka delil daha zikretmektedir ki o da Buharî, Müslim, Nesaî ve İbni Mace tarafından Hz. Aişe yoluyla gelen meşhur hadis-i şeriftir: "Beş fasık (bozguncu) vardır ki, ihramlı bir kimse için bunları öldürmekte vebal yoktur: Karga, çaylak, akrep, fare ve saldırgan köpek." Buharî'nin lafzı böyledir. Bir diğer rivayette ise, "Saldırgan yırtıcı hayvan" denil­mektedir. Müslim'in rivayetinde ise, "Bunlar harem bölgesinde de harem dışın­daki bölgelerde de öldürülür" denilmektedir. Yine bu rivayette "ala karga" de denilmektedir. Saldırgan yırtıcı hayvan bu hususta açık bir nastır. Diğer taraf­tan bu hayvanlar fasık olmakla nitelendirilmiş ve bunların öldürülmelerinin helâl olduğu hükmü verilmiştir. Uygun niteliğin akabinde bu hükmün anılması ise, hükmün illetinin bu nitelik olduğu intibaını vermektedir. Bu da bu hay­vanların fasık olmalarının öldürülmelerinin helâl oluşunun illeti olduğunu gös­terir. Fasıkhk ise eziyet vermektir ve bu da yırtıcı hayvanlarda vardır. O ba­kımdan bu, yırtıcı hayvanların öldürülmesinin caiz olmasını gerektirir [40] An­cak bu delil şöylece münakaşa edilebilir: Bu şu görüşü ileri süren Hanefîlere karşı delil olamaz: Av yenileni de yenilmeyeni de kapsamına alan genel bir isimdir. Delilin istisna edilip dışarıda tuttuğu şeyden başka hiç bir şeyi hariç tutmak mümkün değildir. Delil, beş fasığı dışarıda tutmaktadır ve buna sebep de bu hayvanların fasıklıklarıdır; av olmaları ya da yenilmeyecek türden olma­ları değildir.

Bundan açıkça anlaşılmaktadır ki, Fahreddin er-Razî'nin Şafiî lehine Kur'an-ı Kerim'den ve hadis-i şeriften ileri sürdüğü delil bu konudaki iddia le­hine delil olabilecek evsafta değildir. Burada avın yalnızca yenilecek hayvanla­ra has bir ifade olduğunu ispat etmek, ancak delil ile olabilir. Eğer bu ispatla-nailirse bu ayet-i kerime de Şafiîlerin lehine delil olur, aksi takdirde tahsise dair delil ortaya konuluncaya kadar ayetin umum ifade ettiği açıkça ortadadır.

Yüce Allah'ın, "Siz ihramda iken avı öldürmeyin" emri karada ve denizde bütün av hayvanlarını kapsayan umumî bir lafızdır.

Fakat daha sonra Yüce Allah'ın, "İhramda bulunduğunuz müddetçe ise kara avı üzerinize haram kılındı" buyruğu gelmekte ve bu kayıtsız şartsız ola­rak deniz avını mubah kılmaktadır.

Daha sonra Yüce Allah kasten öldürme halinde ihramlı iken avlanmanın cezasını şöylece beyan etmektedir: "İçinizden kim onu bilerek öldürürse" yani aranızdan her kim ihramlı iken bilerek, kasten av hayvanlarından herhangi bi­risini öldürecek olursa, öldürdüğü hayvana eğer varsa şekil ve görünüş itiba­riyle benzeyen davarlardan birisini ceza olarak kurban eder. Eğer onun benzeri bulunmayacak olur ise kıymetini ödemek gerekir.

Devekuşunun benzeri büyük baş hayvan (dişi deve), yabani eşeğin (zebra) benzeri inek, ceylanın benzeri koyun olabilir. Kuşlarda ise -Mekke güvercinleri dışında- kıymetleri ödenir. Çünkü Mekke güvercinine karşı koyun kurban edi­lir, bu hususta selefe uyulur. Darakutnî'nin Cabir'den rivayetine göre Resulullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: "İhramlı bir kimse sırtlan avlarsa bir koç, ceylan avlarsa bir koyun, tavşan avlarsa (bir yaşını bitirmemiş) dişi oğlak, kös­tebek avlarsa dört aylık bir kuzu (kurban etmesi) gerekir."

Dikkat edilecek olursa ayet-i kerimenin zahiri kasten öldürme halinde ce­zayı dile getirmektedir. Şu kadar var ki İmam Ahmed'in dışında cumhur, kişi av hayvanını ister kasten, ister hata yoluyla öldürsün, ister ihramda olduğunu bilerek, ister unutarak öldürmüş olsun cezanın söz konusu olduğu görüşünde­dirler. Bu konuda onlar, sabit olan nebevi sünnet gereğince amel ederler. Kur'an'da kasten öldürmenin özellikle zikredilmesi ise tekrar bu işi yaptığı takdirde yine cezanın söz konusu olacağını belirtmek içindir. Çünkü böyle bir cezayı gerektiren, onun av hayvanını hata yoluyla öldürmesi değil, kasten öl-dürmesidir. İmam Ahmed'den gelen bir rivayete göre o hatayla ve unutarak av hayvanını öldürenin herhangi bir ceza ödemeyeceği görüşündedir. Çünkü Yüce Allah özellikle burada kasten öldürmeyi söz konusu ettiğine göre bu böyle ol­mayanın hükmünün farklı olduğunu gösterir.

îbni Abbas, Malik, Şafiî, Muhammed b. el-Hasen ve İmamiyyenin görüşü­ne göre "benzer" den kasıt, onu andıran hayvandır. Çünkü Yüce Allah öldürü­len av hayvanının benzerini davarlardan olmakla kayıtlamıştır. Dolayısıyla benzer hayvanın davarlardan olması kaçınılmazdır. Bu ise ancak bu hayvanla­rın öldürülen hayvanlara benzer ve onları andırması halinde söz konusudur. O takdirde öldürülen hayvanın kıymetini ödemek gerekmez. Çünkü kıymet, da­var türünden değildir. Ömer, Ali, İbni Mes'ud ve onların dışındaki ashab-ı kira­mın görüşüne göre, devekuşuna karşılık bir büyükbaş hayvan (dişi deve), yaba­ni eşek (zebra) karşılığında bir inek ceza olarak kurban edilir... Ve bunun gibi.

Ebu Hanife ve Ebu Yusufun görüşüne göre yerine getirilmesi gereken ce­za, bir av hayvanı olmak itibariyle öldürülen avın kıymetidir. Kıymet ise avla­nılan yer ve zamana göre takdir edilir. Çünkü zaman ve mekâna göre kıymette de değişiklik olur. Zira Yüce Allah mutlak olarak öldürülenin benzerini ceza olarak ödemeyi öngörmüştür. Onun benzeri ise imkânsız bir şeydir. O bakım­dan mana itibariyle onun misline geçilir. Şeriatte de benzerin mutlak olarak zikredilmesi halinde tür ya da kıymet itibariyle ona ortak olanın kastedilmiş olması alışılmış bir şeydir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Onun için size kim saldırırsa siz de tıpkı onun size saldırdığı gibi karşılık verin." (Ba­kara, 2/194). Burada "gibi (benzer, misil)"den kasıt, mislî şeylerde tür itibariyle kıyemî şeylerde de kıymet itibariyle ona benzer kastedilir. Hayvan ise kıyemî şeylerdendir. O bakımdan onun ücretini ödemek gerekir. Daha uygun olanı ise türleri arasında farklılık olan şeyler hakkında "benzer" ile kastedilenin kıymet olmasıdır. Şeriat mislî şeylerden olup telef edilenlerin tazminatı hususunda şeklen benzerliği nazar-ı itibare almamıştır. Hanefîlerin görüşünü Yüce Al­lah'ın, "Sizden iki adil kimsenin hükmü ile" buyruğu desteklemektedir. Müslü­man ve adaletli iki hakeme baş vurmak ancak değerlendirme açılarının ve bil­gilerin farklı olabildiği şeyler hakkında söz konusudur. Bu da kıymettir.

Daha sonra Yüce Allah yerine getirilecek cezanın belirlenmesi hakkında, "Sizden iki adil kimsenin hükmü ile" diye buyurmaktadır. Yani cumhurun gö­rüşüne göre, benzerinden ceza olarak kesilecek davarın benzer olmaması halin­de kıymeti belirleyecek olanlar adaletli, mümin iki kişidir. Çünkü av hayvanı ile onun benzerini belirlemek için konu ile ilgili iki bilirkişinin takdirine gerek vardır. Çünkü insanların çoğu bu konuda yeterli bilgiye sahip olmayabilirler.

Ceza olarak kurban edilecek olan benzer hayvan Mekke'nin harem hudut­ları içerisinde kesilir. Çünkü Yüce Allah, "Kabe'ye götürülecek bir hayvan" diye buyurmaktadır. Yani ceza hayvanı (meselâ, bir koyun yahut bir koç) Kabe'ye ulaşacak bir hediye kurbanı olarak gönderilir ve Kabe yakınlarında kesilir, eti Harem bölgesi fakirlerine dağıtılır. İttifakla bundan kasıt ise, orada kesilip Ha­rem bölgesinin fakirlerine dağıtılmak suretiyle etin Harem'e ulaşmasıdır.

Daha sonra şeriat ruhsat tanıyarak hediye kurbanının kesilmesi, yoksul­lara yemek yedirilmesi yahut oruç tutulması arasında mükellefi muhayyer bı­rakmaktadır. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Yahut kefareti fakirleri doyur­maktır veya bunun dengi oruç tutmaktır."

Yani av hayvanını öldüren, öldürdüğü av hayvanının benzeri olan davarı kurban eder yahut her bir yoksula av hayvanının kıymeti kadar (bir müd) yedi­recek şekilde bir kefaret öder veya bu yiyeceğe denk düşecek kadar oruç tutar. Kişinin bu konuda muhayyer olduğu görüşü dört mezhepçe de kabul edilmiştir. Çünkü muhayyerlik ifade eden "ev=veya, yahut" edatının zahiri bunu ifade eder. Ancak Hanefilerin görüşüne göre muhayyerlik yalnızca kıymet için söz konusudur. Hakkında hüküm verilen kişi kıymeti ödemekte muhayyer bırakı­lır. Dilerse bu kıymet ile bir hediye kurbanı satm alır ve her bir yoksula yarım­şar sâ' buğday veya birer sâ' hurma ve arpa verebilir. Ebu Hanife ile Ebu Yu-sufun görüşüne göre iki hakem, verilecek cezanın hediye kurbanı yahut yiye­cek veya oruç olarak kıymetini takdir ederler. Avı öldüren de bunlardan her­hangi birisini yapmakta muhayyer bırakılır. Muhammed b. el-Hasan ile Şafiî ise der ki: Hayır, burada muhayyerlik iki hakem hakkında söz konusudur. On­lar herhangi bir şey hakkında ne hüküm verirlerse, avı öldüren o hükme uy­mak zorundadır.

Kabe'den kasıt Haremdir. Özellikle onun anılması Kabe'yi tazim içindir. Şayet hediye kurbanını Harem bölgesi dışında kesecek olursa bu, yoksullara bir yemek yedirmek olur. Yemek yedirmek ise Harem içerisinde de, dışında da olur. Şafiî'nin görüşüne göre ise yemek yedirmek tıpkı hediye kurbanı gönder­mekte olduğu gibi Harem bölgesi içerisinde olur. Ancak ayet-i kerime bu husu­su ele almış değildir.

Yüce Allah böyle bir cezanın vacip oluşuna, "Ta ki bu suretle o, ettiğinin vebalini tatmış olsun" buyruğu ile gerekçe göstermektedir. Yani bizim av hay­vanını öldürme cezasını teşri edişimizin sebebi, ihramlı kimsenin emre uyma­yarak yaptığı işin vebalini yani fiilinin ağırlığını, işinin kötü akıbetini ve ihra­mın saygınlığını çiğnemesinin cezasını tattırmaktır.

Bununla birlikte geçmişte yapılan bu çeşit işler bağışlanmıştır. "Allah geç­mişi bağışladı." Yani cahiliye döneminde yahut da bu haram kılma hükmün­den önce ihramlı iken öldürdüğünüz av hayvanları dolayısıyla Allah sizi so­rumlu tutmayacaktır.

Fakat, "Kim bir daha böyle yaparsa Allah ondan intikamını alır." Yani bu yasaklayıcı hükümden sonra her kim ihramlı olduğu halde av hayvanını öldür­meye kalkışacak olursa şüphesiz ki emre muhalefeti ve günaha ısrarı dolayı­sıyla ahirette cezalandırılacaktır.

"Allah mutlak galiptir (Aziz'dir)." Yani Allah emrini yerine getirir, kimse Ona karşı koyamaz, isyankâr kimseler Ona karşı gelemezler. "İntikam sahibi­dir" yani yasaklanışından sonra günah işleyeni cezalandırır.

Cumhur tekrar aynı günahı işleyene kefareti farz görmektedir. Onlara gö­re öldürme tekrarlandıkça ceza da tekrarlanır. Çünkü onun ahirette göreceği azap dünyada da cezayı yerine getirmesinin vacip oluşuna mani değildir.

Ayet-i kerime, dünyevî cezanın eğer günah tekrarlanmayacak olursa, ahi-retteki cezayı engelleyeceğini göstermektedir. Fakat bu suç tekrarlanacak olur­sa, bu sefer günahkâr dünyevî ceza olan kefaret ile uhrevî ceza olan cehennem ateşini birlikte hak kazanır.

Deniz avı ise helâldir. "Sizin için deniz avı ve onu yemek... helâl kılındı." Yani denizde avlanmak ve denizin kıyıya attığı şeyleri yemek sizin için mubah­tır. İhramlı olan bir kimse, ister canlı olsun, ister ölü olsun denizden yakalanan avları yiyebilir. Bu hayvanı ister deniz kıyıya atmış olsun, ister kendiliğinden ölüp su üzerine çıkmış olsun; yahut da su geri çekildiği için karada ölü kalmış olsun. Bu hüküm Resulullah (s.a.)'m, dört Sünen sahibinin Ebu Hureyre'den rivayetine göre haber verdiği şu hadisinde dile getirilmiştir. "Onun suyu terte­mizdir, meytesi (ölüsü) de helâldir."

"Size de yolcuya da fayda olmak üzere..." yani ister yolculuk halinde olun, ister ikamet halinde olun, kendisinden yararlanabilmeniz için biz size bunları helâl kıldık. Her kim yolculuk halinde değilse, denizin taze avından yesin. Kim de yolculuk halinde ise eğer yolculuğu denizde ise taze taze yesin. Yahut kara­da yolculuk yapıyor ise konservesinden veya dondurulmuş olanından yiyebilir. Deniz avlarında bir takım faydalar vardır. Yolculukta olsun ikamet halinde ol­sun bu faydalar yiyerek de, saklayarak da olabilir ya da inci avcılığı yahut yağ­larını çıkarmak gibi yemenin dışında başka bir takım yollarla da deniz avından faydalanmak mümkündür. Bazan kemiklerinden, dişlerinden ve amber vb. ko­kusundan da faydalanmak mümkündür.

"İhramda bulunduğunuz müddetçe ise kara avı üzerinize haram kılındı." Karada avlanan evcil olmayan hayvanlar ve kuşlar karada doğan ve orada ba-nnan yaratılış aslı itibariyle evcil olmayan hayvandır. Bunlar siz ihramlı oldu-zunuz sürece bizzat da haramdır, sizin tarafınızdan avlanılmaları da haramdır. Ancak başkalarının avladığı böyle değildir. Sizden başkalarının avladıklarını > anut sizin ihramsız olduğunuz halde avladıklarınızı yemenize mani yoktur. Çünkü daha önce geçen şu hadis-i şerif bunu ifade etmektedir: "Kara avı kendi­riz avlamadığınız yahut sizin için avlanmadığı sürece size helâldir." Hanefîler konuyu daha da genişleterek ihramsız bir kimse tarafından avlandığı takdirde ıhramlının her halükârda av hayvanını yemesini caiz kabul ederler. Bu av hayvanı ister ihramlı için avlanmış olsun, ister onun için avlanmış olmasın. Onlar bu hükmü ayetin zahiri ile amel ederek vermişlerdir. Diğer taraftan Muham-med'in, Ebu Hanife'den, o İbnül-Münkedir'den, o Talha b. Ubeydullah'tan yap­tığı şu rivayete dayanırlar: "İhramlı kimsenin yediği av hayvanı hakkında tar­tışıyorduk. Resulullah (s.a.) uyuyordu. Bu sırada seslerimiz yükseldi ve Resulullah (s.a.) uyanıp şöyle buyurdu: "Ne hakkında çekişiyorsunuz?" Bizler, "ihramlı bir kimsenin yediği av eti hakkında" deyince, bize onu yememizi em­retti." Müslim de Ebu Katade'nin şöyle dediğini rivayet etmektedir: Resulullah (s.a.) haccetmek üzere yola çıktı, biz de onunla birlikte yola çıktık. Aralarında Ebu Katade'nin de bulunduğu ashabından bir grubu bir kenara ayırarak, onla­ra "Benimle karşılaşacağınız vakte kadar deniz kıyısından yol alınız" dedi. De­niz kıyısında yola koyuldular. Ayrılmalarından sonra şöyle denildi: Ey Allah'ın rasulü, Ebu Katade dışında hepsi ihrama girdiler, o ihrama girmedi. Onlar bu şekilde yol alırlarken yabani bir eşek (zebra) sürüsü gördüler. Ebu Katade üzerlerine bir hamle yaptı, onlardan bir dişi eşek (zebra) öldürdü. Bineklerin­den inip etinden yediler. Daha sonra, "Biz ihramlı olduğumuz halde (av) eti ye­dik" dediler. Bu olayda şunlar da anlatılır: Sonunda Resulullah (s.a.)'tan hük­münü sordular, o da, "Peki aranızda ona bu işi yapmasını emreden yahut her­hangi bir şekilde ona işarette bulunan (görüş belirten) var mıdır?" diye sordu. "Hayır" demeleri üzerine Resulullah (s.a.), "O halde yiyebilirsiniz" dedi.

Daha sonra Yüce Allah ihramlı iken avlanma hükmüne dair açıklamaların sonunda takvayı emretmektedir. Nitekim bu gibi ifadelere baskın hükümlerin beyanı halinde de çoğunlukla rastlanılmaktadır. Yüce Allah burada da şöyle buyurmaktadır: "Sonunda huzuruna varacağınız Allah'tan korkun." Yani Yüce Allah'ın size yasaklamış bulunduğu av hayvanları, içki, kumar gibi bütün ma-siyetler hususunda Allah'tan korkun. Size emretmiş olduğu farzları ifa etmek hususunda da ona itaat etmek suretiyle O'ndan sakının. O'na kalpten bağlana­rak itaat edin. Şüphesiz sizler mahşer günü O'na arz olunacaksınız. Dönüşü­nüz ve varacağınız yer O'nun huzurudur. Sizi zorlu bir hesaba çekecektir. İs­yankârı cezalandıracak, itaat edene de mükâfat verecektir. İşte bu açıklamanın amacı böyle bir helâl ve haram kılma emri akabinde işi sıkı tutmak ve uyarıda bulunmaktır. Aynı ifade içinde kıyameti ve mahşeri hatırlatmanın amacı ise sakındırmayı ileri dereceye götürmektir. [41]

 

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler

 

1- Dünya tümüyle bir sınav ve denenme yurdudur. Yüce Allah dinlerinin hükümlerine, şeriatlerinin esaslarına ne derece kararlılıkla bağlı olduklarını ortaya çıkarmak için müminleri imtihan etmiştir. İhramlı iken harem bölgesin­de av hayvanlarıyla onları sınadı. Avlanmak ise Arapların geçim yollarından birisi idi ve aralarında çok yaygındı. Hem bir faydalanma, hem de bir teselli (eğlence) kaynağı idi. Bu da Yüce Allah'ın İsrailoğullarmı cumartesi gününde sınırı aşmamaları hususundaki denemesini andırmaktadır. Onlar cuma günü balık sürülerini getiren med olayından sonra denizin geri çekilme (cezr) hareketi karşısında suyun önüne set koyarak hileli bir şekilde balık avladılar, sonra da bu balıkları pazar günü aldılar. Müminler ise bu hususta Allah'ın yasaklayı­cı ve haram kılıcı hükmüne uydular.

2- Sahih kabul edilen görüşe göre ayet-i kerimede hitap ihramlı olan veya olmayan bütün insanlaradır. Çünkü Yüce Allah, "Allah... sizi muhakkak imti­han edecektir" yani sizi mükellef tutacaktır diye buyurmaktadır. Teklif ise bü­tünüyle imtihandır. Burada üstünlük ise çokluk ve azlıkta, zayıflık ve güç far­kındadır.

3- Ebu Hanife bu ayet-i kerimenin, avın onu yakalayana ait olduğunun, onu kovalayıp harekete getirene ait olmadığının delili olarak göstermektedir. Çünkü av hayvanını kovalayan kimse eli yahut mızrağı ile henüz herhangi bir şeyi ele geçirmiş sayılmaz.

4- İmam Malik, Kitap ehli'nin avını haram kılmamakla birlikte mekruh kabul etmektedir. Çünkü Yüce Allah, "Ellerinizin, mızraklarınızın erişebilece­ği" diye buyurmaktadır ki, burada kasıt iman ehlidir. Çünkü ayet-i kerimenin başında, "Ey iman edenler" buyruğu yer almakta, böylelikle Kitap Ehli onların kapsamı dışında kalmaktadır. Cumhur ise bu konuda Yüce Allah'ın şu buyruğu dolayısıyla ona muhalefet etmektedir: "Kitap Ehli'nin yiyeceği de size helâldir." (Maide, 5/5). Cumhura göre Kitap Ehli'nin avı onların kestikleri hayvanlar gi­bidir. Malikîler ise buna şu şekilde cevap verirler: Ayet-i kerime onların yiye­ceklerini kapsamaktadır. Av ise başka bir türdür; dolayısıyla av genel olarak yiyeceğin kapsamına girmez, mutlak olarak yiyecek lafzı da bunu kapsamaz. Ancak verilen bu cevap zayıftır. Çünkü avlanmak Kitap Ehli'nce de meşru idi. O bakımdan bizim için de onların avlarını yemek caizdir. Kurtubî'nin de belirt­tiği gibi bu av, onların yiyecekleri cümlesindendir.

5- İhramlı bir kimsenin av hayvanını kesmesi caiz midir? Malik ve Ebu Hanife, "İhramlı bir kimsenin av hayvanını kesmesi caiz değildir" derler. Çün­kü Yüce Allah av hayvanını öldürmeyi ihramlıya yasaklamış bulunmaktadır: "Siz ihramda iken avı öldürmeyin." O halde ihramlı av hayvanını kesmeye ehil değildir. Şafiî ise şöyle der: İhramlı bir kimsenin av hayvanını kesmesi caizdir. Çünkü bu ehil olan bir kimseden sadır olan bir kesimdir. Böyle bir ehil kimse ise Müslüman olandır. Bu kesim de mahalline izafe edilmiştir ki, bu mahal eti yenen hayvanlardır. İşte bu, ihramlı olmayan kimsenin kesmesi halinde olduğu gibi, kestiğinin yenilmesinin helâl olduğu maksadını gerçekleştirmektedir.

6- Yırtıcı hayvanlar, kara avından istisna teşkil ederler mi? Bu hususta ilim adamlarının üç görüşü vardır:

İmam Malik şöyle der: Kedi, tilki, sırtlan ve bunlara benzer saldırmayan her bir hayvanı ihramlı kimse öldüremez. Öldürecek olursa onun bedelini fidye olarak öder. Bununla birlikte bunların dışında kalan ve çoğunlukla insana sal­dıran kurt, kaplan ve pars gibi hayvanları öldürmekte bir mahzur yoktur. As­lan, aynı şekilde yılan, akrep, fare, karga ve çaylak öldürmekte de bir mahzur yoktur. Çünkü Resulullah (s.a.) Müslim, Nesaî ve İbni Mace'nin Hz. Aişe'den rivayetlerine göre şöyle buyurmuştur: "Beş fasık vardır ki bunlar harem dışın­da da harem içinde de öldürülürler: Yılan, ala karga, fare, saldırgan köpek ve çaylak." Kısacası hadis-i şerifte sözü geçen bu hayvanları öldürmekte bir mah­zur yoktur, diğer yırtıcı hayvanlar da buna kıyas edilir.

Eşek arısı, pire, sinek, karınca vb. haşeratı öldüren ise İmam Malik'in gö­rüşüne göre fakirlere bir şeyler yedirir. Hz. Ömer'den eşek arısını öldürmenin mubah olduğuna dair rivayet vardır. Ebu Hanife şöyle der: İhramlı olan bir kimse yırtıcı hayvanlardan ancak saldırgan köpeği ve kurdu öldürebilir. Bunla­rın önce insana saldırmaları ile önce insanın bu hayvanları kışkırtması arasın­da fark yoktur. Eğer bunlar arasında yırtıcı hayvanı öldürecek olursa fidyesini öder. Şayet yırtıcı hayvanlardan olup bu ikisi dışında olanlar öncelikle ihramlı-ya saldıracak olur da o da bu saldırganı öldürecek olursa, bir şey ödemesi ge­rekmez. Yılan, akrep, karga ve çaylak öldürmesi halinde de bir şey ödemesi ge­rekmez. Çünkü Resulullah (s.a.) muayyen olarak bir takım haşeratı zikretmiş ve ihramlı olan bir kimseye zararlı olduklarından dolayı bunları öldürme ruh­satı vermiştir. Bundan dolayı, fakihlerin icma ile onların kapsamına girdiğini kabul ettikleri haşerat dışında bunlara herhangi bir şey eklemenin anlamı yok­tur. Netice olarak hadis-i şerifte sözü geçen hayvanları öldürmekte bir mahzur yoktur. Diğer yırtıcı hayvanlar bunlara kıyas olmaz. Kurt ise köpek gibidir.

Şafiî ise şöyle der: İhramlı bir kimse eti yenmeyen bütün hayvanları öldü­rebilir. Bunların küçükleri ile büyükleri arasında fark yoktur. Kurt ile sırtlan­dan doğan melez yavru bundan müstesnadır. Kartal, pislik böcekleri, küçük ve büyük maymunlar ve eti yenmeyen hayvanlar öldürülürse bir şey gerekmez. Çünkü bunlar av hayvanı değildir. Zira Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "İh­ramda bulunduğunuz müddetçe ise kara avı üzerinize haram kılındı." Bu, ih-ramlılara haram kılman avın, ihram öncesi avlanması haram olan şeyler oldu­ğunu göstermektedir. Pirenin öldürülmesi durumunda, bu hayvan her ne ka­dar eziyet veriyor ise de, fidye ödenir. Çünkü o da saç, tırnak ve dikişli elbise giymek gibidir. Zira bir pireyi atmak, eğer kişinin başında ya da sakalında ise kendisine rahatsızlık veren bir şeyi gidermektir. Bunu yapmakla adeta saçının bir bölümünü izale etmiş gibi olur. Şayet açığa çıkar da öldürülecek olursa, o takdirde bir eziyet vermez (dolayısıyla bu durumda öldürülmesinin fidyesi yok­tur). Kısacası hadis-i şerifte sözü geçen ve eziyet veren her şey ile bu kabilden olan yırtıcı hayvanların öldürülmesi aynı şekilde pislik böcekleri ve maymunla­rın öldürülmesi dolayısıyla bir şey gerekmez.

7- Mekke ve Medine harem bölgesinin avı: Şafiî ayrıca Taifin Harem böl­gesini de ekleyerek, "Bu bölgelerin ağaçlarının kesilmesi de av hayvanlarının avlanması da caiz değildir" der. Kim böyle bir iş yapacak olursa günahkâr ol­makla birlikte Malik ve Şafiî mezhebinde onun için bir ceza yoktur. Bunun ha­ram oluşunun delili Hz. Peygamberin sahih olarak bize ulaşmış bulunan şu ha­disedir. "Allahım, İbrahim Mekke'yi harem bölgesi ilân etti. Ben de onun Mek­ke'yi kendisi ile harem kıldığı şekilde ve onunla birlikte bir o kadarıyla Medi­ne'yi harem kılıyorum. Oranın otları koparılmaz, ağacı kesilmez, av hayvanı ürkütülmez." Bundan dolayı cezanın söz konusu olmayışının delili de yine sa­hih hadisteki Hz. Peygamberin şu genel ifadesidir: "Medine Ayr ile Sevr tepeleri arasındaki bölgesi ile haremdir. Her kim burada bir cinayet işler yahut cinayet işlemiş bir kimseyi barındıracak olursa Allah'ın, meleklerin ve bütün insanla­rın laneti onun üzerinedir. Allah kıyamet gününde onun herhangi bir tevbesini ve fidyesini kabul etmeyecektir." [42] Resulullah (s.a.) buradaki ağır tehdidi yap­makla birlikte bunun için herhangi bir kefaret söz konusu etmemektedir.

Ebu Hanife ise şöyle der: Medine'nin av hayvanını avlamak haram değil­dir, ağacını kesmek de aynı şekildedir. Çünkü Sa'd b. Ebi Vakkas Resulullah (s.a.)'tan şöyle buyurduğunu nakletmektedir: "Her kimi Medine sınırları içinde avlanırken veya oranın ağacını keserken görürseniz onun beraberinde bulunan eşya ve silâhını alınız." Ancak fakihler Medine'de avlanan kimsenin bu şekilde eşya ve silâhının alınmayacağı üzerinde ittifak etmişlerdir. Bu ittifak bu hük­mün mensuh (kaldırılmış) olduğunu göstermektedir. Tahavî aynı şekilde Hane-filerin lehine Hz. Enes yoluyla gelen şu hadis-i şerifi delil olarak göstermekte­dir: "Hz. Peygamber Enes'e, Nufeyr ne yaptı?" diye sormuş ve onun bu kuşu av­layıp yakalamasını reddetmemiştir."

Kurtubî ise bu konuda şöyle der: Bunların hiç birisi delil değildir. Birinci hadis güçlü değildir. Sahih olsa bile avcının beraberindeki eşya ve silâhının alınmasının neshedilmiş olması, Medine bölgesindeki avlanmayı haram kılan sahih buyrukların hükmünü ortadan kaldırmaz. Çünkü nice haram fiil vardır ki ona karşılık dünyada herhangi bir ceza yoktur. İkinci hadise gelince, bunun harem dışında avlanılmış olması mümkündür.

8- Yüce Allah av hayvanını kasten öldürme halinde ihramlımn avlanması­nın cezasını söz konusu etmektedir. Kasten avlayan ise, ihramlı olduğunu bile bile avlanmayı kasteden kimsedir. Burada Yüce Allah hata yoluyla ve unuta­rak avlananı söz konusu etmemektedir. Hata yoluyla avlanan, başka bir şeyi kastetmekle birlikte, av hayvanına isabet ettiren kimsedir. Unutan kimse ise, av hayvanını vurmayı kastetmekle birlikte, ihramlı olduğunu hatırlamayandır. İlim adamları bu hususta birbirinden ayrı beş görüş belirtmişlerdir. Bunlardan birisi cumhurun görüşü olup şöyledir: İhramlımn avlanmasına karşılık ister hatırlasın ister unutarak avlansın ceza mutlak olarak icap eder. Kasten avlan­manın cezası ayet ile, hata ve unutarak avlanmanın cezası da sünnetle sabit olmuştur. Yani bu konuda Hz. Ömer ile İbni Ömer'den gelen rivayetlerle sabit­tir. Diğer taraftan Yüce Allah cezayı ön görmekle birlikte, fesadı söz konusu et­memektedir. Buna göre kişinin ihramlı olduğunu hatırlaması ile unutması ara­sında bir fark yoktur. Peygamber (s.a.)'e de sırtlan hakkında soru sorulmuş o da, "O bir av hayvanıdır" diye buyurmuş ve ihramlı bir kimse onu avladığı tak­dirde bir koç hediye etmesini takdir buyurmuş, burada kasten veya hata yoluy­la öldürülmesinden söz edilmemiştir. Yüce Allah'ın, "bilerek (kasten)" ifadesi ise bu işin çoğunlukla böyle yapıldığına binaendir. O bakımdan şer'î hükümler-deki usule binaen nadiren görülen husus, çoğunlukla görülen bu hususa hü­küm itibariyle ilhak edilmiştir.

Kendisinden gelen bir rivayete göre İmam Ahmed ve Taberî de şöyle de­mektedirler: Kur'an nassı gereği hata yoluyla ve unutarak avlanana bir şey düşmez.

9- Tekrar aynı fiili işleme hali: İhramlı kişi herhangi bir av hayvanını öl­dürür, ikinci bir defa aynı işi tekrarlarsa cumhurun (Malik, Şafiî, Ebu Hanife ve diğerlerinin) görüşüne göre, öldürdüğü her seferinde cezayı yerine getirmesi gerekir. Çünkü Yüce Allah, "Ey iman edenler! Siz ihramda iken avı öldürme­yin..." diye buyurmaktadır. Burada yasak, kişi ihramlı olduğu sürece devam et­mektedir. Ne zaman av hayvanını öldürürse bundan dolayı onun cezayı yerine getirmesi gerekir.

10- Yüce Allah'ın, "İçinizden kim onu bilerek öldürürse cezası... öldürdüğü hayvanın benzeri..." buyruğu avlananın öldürdüğü hayvanın benzerini   ceza olarak hediye etmesinin vacip ya da lâzım olduğunu göstermektir. Bu da Ebu Hanife ve Ebu Yusuf dışında kalan cumhurun görüşünü -ayet-i kerimenin tef­sirinde geçtiği gibi- desteklemektedir.

Ceza, ancak av hayvanını öldürmek halinde icap eder, onu yakalamakla de­ğil. Nitekim Yüce Allah böyle buyurmaktadır. Kim av hayvanını alıp yakalar, sonra da tüylerini yolduktan yahut bazı organlarını kestikten sonra alıkoyar ve av hayvanı ölmeyip sağlığını koruyabilir ve bilahare hemcinsi olan avlara katı­labilirse, Malik'in görüşüne göre bu işleri yapan kimseye bir şey gerekmez.

11- Avlanmanın cezası iki türlüdür: Kara hayvanı ve kuş. Şafiî'ye göre ka­ra av hayvanı yaratılış ve şekil itibariyle kendi benzeri ile cezalandırılır. Deve­kuşu avlandığı takdirde bunun cezası bir bedene (deve)dir, yabanî eşek ile ya­banî ineğin cezası bir inektir. Ceylânın cezası bir koyundur. Yani onun görüşü­ne göre esas olan bulunması halinde ceza olarak ödenmesi gereken, hayvanın mislidir. Misli bulunmayacak olursa, o ceza olarak kalkar ve mislin kıymeti te­lef edilen şeylerde kıymetlerinin alındığı gibi alınır.

İmam Malik'e göre yeterli olan asgarî şey insanın kolayına gelen ve kur­ban olan bir hediye kurbanıdır. Bu da koyun türünden bir yaşını, diğerlerinden ise iki yaşını bitirmiş olan kurbanlıktır. Cezası bu seviyeye ulaşmayan av hay­vanı için de yoksullara yemek yedirmek ve oruç tutmak söz konusudur. Bütün güvercinlerde kıymetleri ödenir. Mekke güvercinleri bunun dışındadır. Bura güvercinlerinde, selefe uyarak, bir koyun kurban edilir.

Ebu Hanife ise şöyle der: Misil olmak yaratılışta değil, kıymette geçerlidir. Buna göre hayvanının avlanıldığı yahut Öldürüldüğü yerde o hayvan satılmıyor ise, ona en yakın yerde dirhem itibariyle av hayvanına kıymet biçilir. Avlayan da dilediği takdirde o kıymet ile bir hediye kurbanı satın alır yahut da onunla yiyecek satın alıp yoksullara yedirir. Her bir yoksula ya yarım sâ' buğday verir veya arpa yahut hurmadan birer sâ' verir.

12- Bir kimse Mekke'de ihrama girer ve içerde güvercin yavruları bulun­duğu halde evinin kapısını kapatır ve bu güvercinler de ölürse, her bir güvercin karşılığında bir koyun kesmesi icap eder. Malik der ki: Av hayvanlarının küçü­ğünün cezası büyüklerinin cezası gibidir. Devekuşu yumurtasına bir bedenenin (devenin) değerinin onda biri ceza verilir. Mekke güvercinleri yumurtası karşı­lığında ise bir koyunun onda bir kıymeti ceza verilir. İlim adamlarının çoğunlu­ğunun görüşüne göre her uçan kuşun yumurtası karşılığında kıymet ödenir. Buna delil ise Darakutnî'nin Ka'b b. Ucre'den yaptığı rivayettir. Buna göre Resulullah (s.a.) ihramlı iken kırdığı yumurtalar karşılığında onların kıymetini ödemesini hükme bağlamıştır. Ebu Hureyre'den de şöyle dediği rivayet edil­mektedir: Resulullah (s.a.) buyurdu ki: "Her bir devekuşu yumurtası karşılığın­da ya bir gün oruç yahut da bir yoksulu yedirmek gerekir."

Serçe kuşu ve fil gibi misli olmayanlara gelince: Bunların etlerinin değeri yahut da onlara denk yiyecek ceza olarak verilir. Çünkü mislî olanlarda göz önünde bulundurulan onun mislini verme gereğidir. Eğer misil yoksa gasp ve diğer fiillerde olduğu gibi kıymet onun yerini tutar. Diğer taraftan ilim adamla­rı icma ile şunu benimsemişlerdir: Kıymet mislî olmayan şeyler hakkında ge­çerlidir.

13- Şafiî ve Hasan-ı Basrî derler ki: İki hakem bir hüküm üzerinde ittifak ederlerse o hükmün yerine getirilmesi gerekir. Şayet aralarında görüş ayrılığı olursa, başka hakemlere bakılır ve iki hakem hüküm verdikleri takdirde hilkat itibariyle avın mislinden vazgeçilip yemek yedirme yoluna gidilmez. Çünkü on­ların verdiği hüküm yerine getirilmesi gereken bir hüküm olmuştur. Malik ise şöyle der: Hakemler, Yüce Allah bu hususta onu serbest bıraktığı gibi, avcıyı da muhayyer bırakırlar: "İki adil kimsenin hükmü ile öldürdüğü hayvanın ben­zeri Kâbeye götürülecek bir hayvan kurban etmektir yahut kefareti, fakirler do­yurmaktır. Veya bunun dengi oruç tutmaktır." Eğer avlayan kimse, kurban he­diye etmeyi seçerse, iki hakem avladığı hayvana denk olarak gördükleri hayva­nın hangisi olduğu konusunda hüküm verirler. Avlanan hayvan bir koyun sevi­yesine ulaşmıyor ise, bu sefer onun hakkında yemek yedirme hükmünü verir­ler. Sonra da bu yiyeceği yoksullara yedirmek yahut da her bir müd yerine bir gün oruç tutmak arasında muhayyer bırakılır.

14- Avlanan kimsenin, iki hakemden birisi olması caiz midir? Bu hususta iki görüş vardır:

Ebu Hanife ile Malik şöyle derler: Avcının iki hakemden birisi olması caiz değildir. Çünkü ayet-i kerimenin zahiri bir avcı ve iki hakemin var olmasını ge­rektirir. Diğer taraftan bu avcı kendi lehine hüküm verme ihtimali bakımından itham altında tutulabilir.

Şafiî ve Ahmed ise şöyle derler: Ayet-i kerimenin umumu dolayısıyla avla­nan kimse iki hakemden birisi olabilir. Diğer taraftan Hz. Ömer, İbni Cerîr'in rivayetine göre, ceylân vurmuş ihramlı bir avcıyı kendisi ile birlikte hakem ka­bul etmiş ve her ikisi bu hususta avcının su içecek ve ağaç yaprakları yiyebile­cek hale gelmiş bir oğlak kurban etmesini hükme bağlamışlardır.

15- İhramlı bir topluluk, bir avın öldürülmesinde ortaklaşa hareket edecek olurlarsa, Malik ve Ebu Hanife şöyle derler: Onların her birisi tam bir ceza öder. Çünkü Yüce Allah'ın "İçinizden kim onu bilerek öldürürse cezası sizden iki adil kimsenin hükmüyle öldürdüğü hayvanın benzeri..." buyruğu, öldüren her avcıya yönelik bir hitaptır. Bu avcıların her birisi tam ve eksiksiz bir şekil­de bir canı öldürmüştür. Bunun böyle olduğunun delili ise, bir topluluğun bir kişiyi öldürmesine karşılık o topluluğun tamamının öldürüleceğinin ittifakla kabul edilmiş olmasıdır.

Şafiî ise der ki: Topluluğun hepsi tek bir kefaret öder. Çünkü İbni Ömer, Abdurrahman b. Avf ve İbni Abbas bu konuda böyle hüküm vermişlerdir. Dara-kutnî'nin görüşüne göre de İbni ez-Zübeyr'e ait bir kaç köle bir sırtlan öldür­müşlerdi. İbni Ömer hepsinin bir koç kurban etmelerine dair hüküm verdi.

16- Ebu Hanife ise şöyle der: Hepsi de ihramsız olan bir topluluk, Mekke harem bölgesinde bir av hayvanını öldürecek olurlarsa, ihramlılarm Harem bölgesi içinde ya da dışında bir av hayvanını öldürmeleri halinde, her birisinin tam bir ceza ödemeleri gerektiğine hilâfen hep birlikte tek bir ceza öderler. Bu­nun delili de şudur: İhramlı halde cinayet ibadete karşı bir cinayettir. Onların her birisi kendi ihramının yasağını çiğnemiş demektir. Şayet ihramlı olmayan­lar Harem bölgesinde bir av hayvanı öldürecek olurlarsa onlar sadece telef edilmesi haram olan bir hayvanı öldürmüş olurlar. Bu da bir topluluğun bir hayvanı telef etmesi derecesindedir. O bakımdan, onların her birisi bir canlı hayvanı öldürmüş olmakla birlikte, kıymetini ortaklaşa öderler.

İmam Malik ise şöyle der: Onların her birisi tam bir ceza öder. Bu ise kişi­nin Harem bölgesine girmekle birlikte ihramlı olması gerektiği esasına binaen-dir. Nitekim bir kişi ihram için telbiye getirmekle ihramlı olur. İbnü'l-Arabî (ki Malikîdir), Ebu Hanife'nin görüşünün kendi görüşlerinden daha güçlü olduğu­nu ifade etmiştir.

17- Malikîlerin görüşüne göre, iki hakem hediye kurbanına dair hüküm verecek olurlarsa, diğer hususlarda hediye kurbanlıklara yapılan alâmet koy­ma ve gerdanlık takma gibi uygulamalar yapılır ve Harem dışındaki bölgeden Mekke'ye gönderilir. Şafiî der ki: Hediye kurbanının Harem bölgesi dışından olmasına ihtiyaç yoktur. Harem bölgesi içinde satın alınır ve orada kurban edi­lir. Bu hayvanın Mekke'de boğazlanıp orada fakirlere sadaka olarak dağıtılma­sı gerektiğini fakihler ittifakla kabul etmişlerdir. Çünkü Yüce Allah, "Kabe'ye götürülecek bir hediye kurbanı" diye buyurmaktadır. Ancak burada bizatihi Ka­be kastedilmemektedir. Çünkü hediye kurbanı Kabe mescidin içersinde olduğu için oraya götürülmez. Bu bakımdan burada kasıt Harem bölgesidir.

remin içinde de dışında da olabilir. Şafiînin görüşüne göre ise Mekke'de olur. Çünkü bu da hediye kurbanının bedelidir. Ebu Hanife'nin görüşüne göre ise av hayvanı nerede öldürülmüş ise mutlak olarak orada yedirilir. Çünkü her yiye­cek ve her fidye de böyledir. Bunların her yerde yerine getirilmeleri caizdir.

18- Yoksullara yemek yedirmek suretiyle ödenen kefaret av hayvanının bedeli olup hediye kurbanının bedeli değildir. O bakımdan av hayvanına kıy­met biçilir ve onun ne kadar yiyecek ettiğine bakılır. Daha sonra da her bir yoksula bir müd yedirilir yahut da her bir müd bedeli olarak bir gün oruç tutu­lur. Avlanma suçunu işleyen kimse, fakihlerin cumhurunun görüşüne göre üç husus (kurban, yemek yedirmek yahut oruç tutmak) arasında muhayyer bıra­kılır. Zengin ya da fakir olması fark etmez. Çünkü "ev=veya, yahut" muhayyer­lik ifade etmektedir.

Hanefiler der ki: Bu kimse, her yoksula yarımşar sâ' buğday yahut birer sâ' hurma ya da arpa tasadduk eder. Muhayyerlik kıymete münhasırdır. O bu kıymet ile ister hediye kurbanı alır, ister yiyecek alır yoksullara yedirir, isterse de bu kıymet karşılığında oruç tutar.

Telef edilen av hayvanının kıymetinin takdir edilme zamanı konusunda görüş ayrılığı vardır. Kimisine göre -ki Malikîlerce sahih kabul edilen görüş bu­dur- av hayvanının telef edildiği gün, kimisine göre ise hakemlerin hüküm ve­receği gün muteberdir; kimisine göre de telef ettiği günden hakemlerin hüküm vereceği güne kadar geçen süre içinde en yüksek kıymet ne kadar ise telef eden onu ödemek durumundadır. Tercih edilen görüş ise birincisidir. Çünkü telef olunan canlının hakkının taalluk ettiği vakit bu vakittir.

19- Cumhurun görüşüne göre oruç, isterse iki ya da üç aydan fazlasına te­kabül etsin, her bir müd karşılığında bir gündür. Ebu Hanife ise şöyle der: İh-ramlıya eziyet veren haşeratın öldürülme fidyesi nazarı itibara alınarak her iki müd (yani yarım sâ') için bir gün oruç tutar.

20- Deniz avı ise ihramlı olan herkes için helâldir. Çünkü ayet-i kerimede "Sizin için deniz avı ve onu yemek... helâl kılındı" diye buyurulmaktadır. Bura­da avdan kasıt, avlanan canlıdır ve denize izafe edilmiştir. Deniz yiyeceği ise denizin kıyıya attığı ya da bıraktığı deniz ürünleridir.

Cumhurun görüşüne göre denizde balık ve deniz canlıları ile diğer hay­vanlar yenilir. Bunlar ister avlansın ister ölü olarak bulunsun, isterse de ölüp su üstüne çıkmış olsun fark etmez. Çünkü Malik, Nesaî ve başkalarının rivaye­tine göre deniz hakkında Resulullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: "O, suyu temiz ve meytesi (ölüsü) helâl olandır." İsnat bakımından bu hususta en sahih olan ri­vayet ise Hz. Cabir yoluyla gelen ve amber adı verilen balık ile ilgili Buharî ve Müslim'in rivayet etmiş oldukları hadistir. Onda şöyle denilmektedir: Biz Me­dine'ye gelince Resulullah (s.a.)'m huzuruna vardık, O'na bu hususu anlattık, O da şöyle buyurdu: "O Allah'ın sizin için çıkarmış olduğu bir rızıktır. Bize de yedirmek üzere yanınızda onun etinden bir şey kaldı mı?" Bunun üzerine biz de Resulullah (s.a.)'a ondan gönderdik; O da ondan yedi.

Ebu Hanife ise der ki: Kendiliğinden ölüp su üstüne çıkmış olan balık yen­mez, bunun dışında kalan balıklar yenilir. Deniz hayvanları arasında da balı­ğın dışındaki hayvanlar yenilmez. Çünkü Yüce Allah'ın, "Size meyte (leş) ha­ram kılındı" buyruğunun genel ifadesi bunu gerektirmektedir. Ayrıca Ebu Dâvud ve Darakutnî, Cabir b. Abdullah yoluyla Resulullah (s.a.)'ın şöyle buyurdu­ğunu rivayet etmektedirler: "Denizin geri çekilip kara üzerinde bıraktığını ve kıyıya attığını yiyiniz. Ölmüş olarak yahut da ölüp su üstüne çıkmış olarak bul­duğunuzu ise yemeyiniz." Darakutnî der ki: Bu hadisi, sadece Abdülaziz b. Ubeydullah Vehb b. Keysân'dan o da Câbir yoluyla rivayet etmiştir. Abdülaziz ise rivayeti delil kabul edilmeyen zayıf bir ravidir.

21- Hem karada hem de denizde yaşayan hayvanların ihramlı kimseler ta­rafından avlanmasının helâl olup olmadığı hususunda ilim adamlarının farklı görüşleri vardır.

İmam Malik der ki: Karada yaşayıp hayatını sürdürebilen bütün hayvan­lar kara av hayvanıdır. İhramlı kimse böyle bir hayvanı avlayacak olursa fidye­sini öder. Yine Malik'e göre kurbağa, kaplumbağa ve yengecin yenmesi caizdir. Hatta el-Müdevvene'de, kurbağalar deniz avlarmdandır, demektedir [43]

Diğer mezheplerde kurbağa yemek caiz değildir. Şafiî'ye göre ise su domu­zunun yenmesi caiz olmakla birlikte timsah, kirş (bir çeşit kılıçbalığı olup yırtı­cı bir balık türüdür) ve dulfîn (Yunus balığı) ve azı dişi olan bütün deniz hay­vanları -Resulullah (s.a.)'ın azı dişli bütün hayvanların yenmesini yasakladı­ğından dolayı- yenilmeleri caiz değildir.

22- İlim adamları icma ile şunu kabul ederler: İhramlı bir kimsenin kendi­sine hibe edilen av hayvanını kabul etmesi caiz değildir. Aynı şekilde satın al­ması, av hayvanını avlaması, herhangi bir yolla bunu mülkiyetine geçirmesi de caiz değildir. Çünkü Yüce Allah'ın "İhramda bulunduğunuz müddetçe ise kara hayvanı üzerinize haram kılındı" buyruğunun genel ifadesi bunu gerektirmek­tedir. Diğer taraftan hadis imamlarının es-Sa'b b. Cessâme el-Leysî'den riva­yetlerine göre, o Resulullah (s.a.)'a Ebvâ'da ya da Veddân'da bulunduğu bir sı­rada bir yaban eşeği hediye etmiş, ancak Resulullah (s.a.) bunu tekrar es-Sa'b'a geri vermiştir. Resulullah (s.a.) es-Sa'b'm bu işten hoşlanmadığını yüzünden anlayınca şöyle dedi: "Senin bana verdiğin bu hediyeyi sana geri çevirişimin tek nedeni benim ihramlı oluşumdur."

23- İhramlı kimsenin yiyebileceği kara avı konusunda cumhur şöyle der: Kendisi için ve kendisinden dolayı avlanılmadığı takdirde ihramlı bir kimsenin av hayvanından yemesinde bir mahzur yoktur. Çünkü Tirmizî, Nesaî ve Dara-kutnî'nin Cabir'de rivayetlerine göre Resulullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: "Ka­ra avı, siz avlamadığınız yahut sizin için avlanmadığı sürece helâldir." Tirmizî der ki: Bu, bu konudaki hadislerin en hasen olanıdır. Eğer ihramlı kişi, kendisi için avlanmış bir av hayvanından yiyecek olursa fidye öder.

Hanefüer de şöyle der: İhramlı bir kimsenin ihramsız bir kimse tarafından avlanması halinde av etinden yemesi caizdir. İster kendisi için avlanmış olsun, ister olmasın. Çünkü Yüce Allah'ın, "Siz ihramda iken avı öldürmeyin" buyru­ğunun zahir ifadesi bunu gerektirmektedir. Bu buyruk ihramlılara av hayvanını avlayıp öldürmeyi haram kılmaktadır. Başkalarının avladığı bunun kapsa­mına girmez. Ayrıca daha önce geçen Behz'linin hadisi ile Ebu Katade tarafın­dan rivayet edilen hadisi delil göstermişlerdir.

Ali ile İbni Abbas ve İbni Ömer şöyle derler: İhramlı bir kimsenin ister kendisi için avlanmış olsun ister olmasın hiç bir durumda av hayvanından ye­mesi caiz değildir. Çünkü Yüce Allah'ın, "İhramda bulunduğunuz müddetçe ise kara avı üzerinize haram kılındı" buyruğunun umum ifadesi bunu gerektir­mektedir. İbni Abbas der ki: Bu ayet-i kerime bu konuda bir açıklık getirme­mektedir. O bakımdan ayırıma gidilmez. Ayrıca daha önce geçen Leys'li es-Sa'd b. Cessâme ile ilgili hadisin ifadesi de bunu gerektirir. Ancak cumhurun görü­şüne göre hadis-i şerif şöyle açıklanır: Resulullah (s.a.) o avın (yaban eşeğinin) kendisi için avlandığını zannetmişti, o bakımdan geri çevirmişti. Eğer onun için avlanmamış ise daha önce sözü geçen Ebu Katade hadisi dolayısıyla ondan yemek caiz olur. [44]

24- Bir kişi elinde yahut da evinde aile halkı yanında av hayvanı bulundu­ğu halde ihrama girse Malik, Ebu Hanife ve Ahmed'e göre şöyle yapılır: Eğer o av hayvanı kişinin elinde bulunuyor ise, onu serbest bırakmalıdır. Şayet aile halkı yanında bulunuyor ise serbest bırakması gerekmez. Şafiî ise iki görüşün­den birisinde şöyle demektedir: İster elinde bulunsun, ister aile halkı yanında evinde bulunsun, onu serbest bırakması gerekmemektedir. Serbest bırakma gö­rüşünün gerekçesi Yüce Allah'ın, "İhramda bulunduğunuz müddetçe ise kara avı üzerinize haram kılındı" ayetidir. Bu emir mülkü de tasarrufu da kapsayan umumi bir ifadedir.

İmam Şafiî'nin bırakmamayı kabul eden görüşü de şöyle açıklanır: Böyle bir şey ihrama girmeye mani değildir. Dolayısıyla ihramın devamına da mani olmaz.

25- İhramlı olmayan bir kimse Harem bölgesi dışında bir av hayvanı avla­yacak ve sonra bunu alıp Harem bölgesine sokacak olursa, Malikî mezhebine göre kesmek ve etini yemek gibi her çeşit tasarrufta bulunması caizdir. Çünkü bunlar av hayvanı hakkında yapılması caiz olan işlerdir. Dolayısıyla Harem bölgesinde ihramsız bir kimsenin yakalaması ve satın alması gibi işleri caizdir; bu hususta da görüş ayrılığı yoktur. Ebu Hanife ise (ihramsız bir kimsenin) böyle bir şeyi yapmasının caiz olmadığı görüşündedir.

26- İhramlı bir kimse ihramlı olmayan birisine bir av hayvanı gösterir, o da onu öldürürse Malik, Şafiî ve Ebu Sevr'e göre herhangi bir sorumluluğu yoktur. Ebu Hanife ve Ahmed'e göre ise ihramlı kişinin bunun cezasını yerine getirmesi gerekir. Çünkü ihramlı bir kimse ihrama girmek suretiyle av hayva­nına saldırıyı terk etmeyi kabul etmiştir. Dolayısıyla av hayvanını gösterdiğin­den dolayı -bir hırsıza emanet olan bir şeyin yerini, çalması için göstermesi ha­linde olduğu gibi- delâletinin tazminatını öder.

İhramlı bir kimse bir diğer ihramlıya av hayvanını gösterecek olursa, Ha-nefîlerle Malikîlerden Eşheb'in görüşüne göre onlardan her birisi bu avın ceza­sını ödemekle yükümlüdür. Çünkü Resulullah (s.a.), Ebu Katade yoluyla gelen hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur: "İşaret edip yahut yardımcı oldunuz mu?" İş­te bu, böyle bir durumda cezanın vacip olduğunu göstermektedir.

Malik, Şafiî ve Ebu Sevr ise şöyle demektedirler: Cezayı, ihramlı olup av hayvanını öldüren öder. Çünkü Yüce Allah, "İçinizden kim onu bilerek öldürür­se" diye buyurmakta ve bu buyruğunda cezanın vücubunu öldürme ile alâkalı göstermektedir. Bu ise başka sebepten dolayı söz konusu olmadığını göster­mektedir. Diğer taraftan böyle bir kimse sadece av hayvanını göstermiştir, bu göstermesi dolayısıyla herhangi bir tazminat gerekmemektedir. Nitekim ih-ramsız bir kimsenin Harem bölgesinde bir av hayvanını göstermesi halinde de hüküm böyledir. Kurtubî, bu görüşün daha sahih olduğunu belirtmiştir.

27- Meyve veren bir ağacın kendisi Harem dışında, dalları Harem bölgesi içerisinde bulunsa, bu dalın üzerindeki av hayvanı öldürülse, onun cezasının ödenmesi gerekir. Çünkü bu durumda, Harem ölgesindeki bir av hayvanı yaka­lanmış olur. Şayet bunun aksine gövdesi Haremde, dalı Harem dışındaki bölge­de bulunursa, bu konuda Malikîlerin iki görüşü vardır: Birincisine göre, ağacın gövdesi esas alınarak cezası gerekir, ikinci görüşe göre ise dalı esas alınır ve ce­zası gerekmez. [45]

 

Kabe'nin Ve Haram Ayın Değeri İle Hediye Kurbanlıkların Ve Gerdanlıkların Durumu

 

97- Allah Kabe'yi, o Beyt-i Haram'ı, Ha­ram ayı, hediyelik kurbanı ve boyunla­rındaki gerdanlıkları insanlar için bir kıyam kılmıştır. Bu da Allah'ın gökler­de ve yerde olanları bildiğini ve Al­lah'ın her şeyi en iyi bildiğini sizin de bilmeniz içindir.

 

İ'râb:

 

"Beyt-i Haram" ifadesi (Kabe'ye) övgü olmak üzere atfedilmiştir. Yoksa açıklamak kasdıyla yapılmış bir atıf değildir. [46]

 

Belagat:

 

"Kurbanı ve boyunlarındaki gerdanlıkları" ifadesinin anlamı, boyunların­da gerdanlık bulunan kurbanlıklardır. Burada yapılmış olan özelin genele atfe-dilmesidir. Çünkü Zamahşerî'nin de ifade ettiği gibi (el-Keşşaf, 1/485-486) bun­lar ile birlikte yapılan haccın sevabı daha çok olur, göz kamaştırıcı yanları da­ha görünür bir hal alır. [47]

 

Kelime ve İbareler:

 

"Ka'be": Kabe yüksekçe, küpü andıran dört duvarlı malûm Beyt'tir. Onu Hz. İbrahim ve Hz. İsmail (ikisine de selâm olsun) Mekke'de bina etmişlerdir. Ona Kabe adının veriliş sebebi yüksekliği, şanının yüceliği ve dörtgen prizma şeklinde olmasıdır. Esasen Arapların evlerinin (odalarının) çoğu bu şekildedir.

"Allah Kabe'yi, o Beyt-i Haram'ı haram ayı" yani haram aylar olan Zilka­de, Zilhicce ve Receb'i; "hediyelik kurbanı" bölge fakirlerine bolluk sağlamak üzere Harem bölgesine hediye olarak gönderilen davarları, "boyunlarındaki gerdanlıkları" yani boyunlarına gerdanlık takılmış hediyelik kurbanları ki bu gerdanlıklı hediye kurbanları, hediye olarak gönderildiklerinde boyunları üze­rine gerdanlık takıldığı için, bu adı almıştır, "insanlar için bir kıyam kılmıştır." Yani insanların işlerinin ayakta dimdik durabilmesi, oraya haccetmek suretiy­le din işlerinin, Harem bölgesine girenlerin güvenliklerinin sağlanması ve on­lara ilişilmemesi, diğer taraftan her türlü meyve vb. şeylerin oraya getirilmesiyle ekonomik canlılığın sağlanması suretiyle dünya işlerinin düzene girmesi demektir. Haram aylar işlerinin düzene girmesi (kıyama ermesi) ise, bu aylar­da öldürülmekten yana güvenlik duymaları, hediye kurbanları ve gerdanlıklar­la kıyam ise, bunlara sahiplik edenlerin saldırıdan yana emniyet içerisinde bu­lunmasıdır.

"Bu, ... Allah'ın herşeyi en iyi bildiğini sizin de bilmeniz içindir." Sözü ge­çen bu nizam kılmak, sizin menfaatlerinizi sağlamak, size gelebilecek zararları vukuundan önce önlemek için olup, bu da yüce Allah'ın varlık aleminde olanı ve olacağı bildiğinin delilidir. [48]

 

Ayetler Arası İlişki

 

Razî der ki: Bu ayet-i kerimenin kendinden önceki ayet-i kerime ile ilişki yönü şudur: Yüce Allah bundan önceki ayet-i kerimede ihramlılara avlanmayı haram kılmıştır. Böylelikle Harem bölgesinin evcil olmayan hayvanlar ve kuş­lar için bir güvenlik sebebi olduğunu beyan etmektedir. O bölge aynı zamanda türlü afet ve korkutucu şeylerden insanlık için de bir güvenlik sebebidir. Dün­ya ve ahirette bir çok hayırların ve mutlulukların elde edilmesine de sebeptir. [49]

 

Açıklaması

 

Beyt-i Haramın kendisi olan Kabe'yi yüce Allah insanların din ve dünya işlerini düzene sokup bu işlerin dimdik ayakta durmasına sebep kılmıştır. Çün­kü yüce Allah Beytullah'ı insanların dönüp geldikleri ve tekrar gidip geldikleri bir yer ve bir güvenlik mekânı kılmıştır. Korkan kişi orada güvenlik bulur, ona sığınan kurtulur: "Bizim onlara emin bir Haram Belde kıldığımızı görmediler mi? Halbuki onların etrafından insanlar kapılıp götürülmektedir." (Ankebût, 29/67). Ekini bulunmayan bir vadinin Hac menasiki ile mamur kılınması saye­sinde de orada fakir ve yoksulun yiyecek ihtiyacı ve geçimi karşılanır. Böyle ol­masaydı zaten o bölgede kimse ikamet etmezdi. Allah orada yapılan duayı makbul kılmıştır. Orada işlenen iyilikler insanların ona rahmeti daha artsın diye kat kat ecir ile mükâfat görür. Nitekim insanların uzak bölgelerden gelip orada toplanması, halihazırda yapılan toplantı ve kongrelerin hiç birisinin ger­çekleştiremediği dünyevî bir çok menfaati de gerçekleştirebilmektedir. Aynı şe­kilde hac amelleri dahi bir çok menfaati gerçekleştirmektedir: "Ta ki kendileri için menfaatlere tanık olsunlar." (Hacc, 22/28). Dünyevî görüntülerden soyut­lanmak, yüce Allah'a yaklaşmak, yasaklarından sakınmak ve emrini yerine ge­tirmek üzere eli çabuk tutmak; bütün bunlardan soyutlanıp bir araya gelmek suretiyle mahşerin dehşetli hallerini hatırlamak... Bunun sonunda kalpten yü­ce Allah'a saygı ve korku duymak... Korkunun artması suretiyle dinî bir çok menfaatler elde edilir, insanlar mutluluğa ve hayra, rahat, huzur ve güvene kavuşur. Said b. Cübeyr der ki: "Her kim dünya ve ahiret için bir şey isteyerek bu Beyt'e gelirse ona nail olur."

İbni Zeyd de yüce Allah'ın bu dört hususu insanlar için bir nizam unsuru kılmış olduğunu belirtmekte ve bu ayet-i kerime hakkında şunları söylemekte­dir: Bütün insanlar arasında birilerinin ötekilerine zararını önleyecek krallar, hükümdarlar vardır. Araplar arasında ise birinin ötekine zararını önleyecek hükümdarlar yoktu. O bakımdan yüce Allah bu Beytullah'ı, onlar için, birinin ötekine verebileceği zararı önleyebilecek bir nizam unsuru haline getirdi. Ha­ram ayda da aynı şekilde yüce Allah onların biribirlerine verecekleri zararı ön­lemektedir. Gerdanlıktı kurbanlıklar da aynı şekildedir. O bakımdan bir kişi kardeşinin ya da amcasının oğlunun katili ile karşılaşacak dahi olsaydı, ona elini uzatmazdı. [50]

"Haram ayı" buyruğu Kabe'ye atfedilmiştir. Yani yüce Allah haram ayını da aynı şekilde insanlar için bir nizam kılmıştır. Yani o zaman zarfında insan­ların dünya ve ahiret ile alâkalı işleri yoluna koyulur. İnsanlar canlarına, mal­larına, geçimlerine, ticaretlerine gelebilecek zarardan yana emin olurlar. Bun­lar huzur bulur, savaş ateşi söner. Bunun yerine insanlar ibadete, hacca, akra­balık bağlarını gözetmeye ve yıl boyunca kendilerine yetecek kadar gıdalarını elde etmeye koyulurlar.

"Hediyelik kurbanı ve boyunlarındaki gerdanlıkları" da aynı şekilde Allah insanlar için bir nizam kılmıştır. Harem-i Şerife gönderilen hediye kurbanlık­ları kesilir. Boyunlarına ağaç yaprakları veya gerdanlık takılmış develer de. Bu gerdanlıkların takılma sebebi ise, insanların onlara kötü maksatla el uzatma­sını önlemektir. Bu şekilde kurbanlıklar göndermek, gönderen kimse için dini­ni doğrultacak, günahlarının affedilmesine sebep teşkil edecek, ruhunu ve ma­lını arındırıp temizleyecek bir ibadet olur, kendisi hakkında güven duymasına sebep teşkil eder. Bu kurbanlıkların etleri fakirlere dağıtılır ve böylelikle bun­lar Harem bölgesi fakirlerinin varlık elde edip ihtiyaçtan kurtulmalarına, açlık ve fakirlik musibetinin üzerlerinden defedilmesine sebep teşkil eder. Çünkü yüce Allah Beytullah'ı tazim etme duygusunu insanların kalplerine yerleştir­miştir. Oraya gitme kastıyla yola çıkan herkes bu kabilden bütün korkulardan yana emniyet altında olur.

Sözü geçen bu nizam kılma ve haccın teşrî edilmesi ile onun ibadetleri ve hacdaki menfaatlerle ortaya çıkan oldukça incelikli ilâhî tedbir, şanı yüce Al­lah'ın göklerde ve yerde bulunan halihazırdaki ve gelecekteki bütün sır ve ko­numları çok iyi bildiğinin en açık delillerindendir. Bu türlü hükümlerin teşrî edilmesi ise ancak yüce Allah'ın bildiği bir takım hikmetlere dayalıdır. Şanı yü­ce Allah gizli açık, görünür görünmez her şeyi çok iyi bilendir.

Gerçek şu ki hac mevsiminden gereği gibi faydalanacak olur ise -ruhları arındırıp temizlemek, günahları yıkamak, günahlardan kurtulmaktan öte ge­nel açıdan oldukça büyük ve pek çok menfaatleri de hiç şüphesiz gerçekleştirir.

Hac İslâm'ın direğidir. "Müminler ancak kardeştir" (Hucurât, 48/10) buyruğun­da dile getirilen bağların güçlenderilip İslâm kardeşliği şuurunu geliştirmeye bir sebeptir. Bütün Müslümanlar arasında ülke, fert ve halk olarak doğuda ol­sun batıda olsun din ruhunun ve dayanışma duygularının alevlendirilmesine sebeptir. Türlü ekonomik, sosyal, siyasal ve bilimsel alanlardaki her türlü da­yanışmayı hazırlayacak önemli bir zemindir. [51]

 

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler

 

Ümmetlerin, milletlerin ve fertlerin hayatında dinlenecek ve bir araya ge­lecek güvenlik, huzur ve istikrarı fiilen hissedilecek bir takım dönemlerin ol­ması kaçınılmazdır. O bakımdan yüce Allah hikmetinin bir tecellisi olarak Beyt-i Haram'ı bütün Harem bölgesini, Haram ayları, hediyelik ve gerdanlıklı kurbanlıkların kesilmesini insanların hayatı için bir nizam, din ve dünyaları­nın düzelmesi için bir sebep kılmıştır. Bunların ne şekilde olduğunu az önce açıklamış bulunuyoruz.

Buna sebep ise insanların bir takım hislerle yaratılmış olmasıdır. Kıskanç­lık, biribirleriyle yarış, ilişkileri kesmek, biribirlerine sırtlarını dönmek bunlar­dan sadece bir kaçıdır. Bunlar sebebiyle ise ateşli ortamlar oluşur. Bu sıcak or­tamlar ya birbirleriyle savaşma ya da iç çekişmelerle ya da dışardaki mücadele ve savaşlarla ortaya çıkar. O bakımdan kaynaşma, sevgi, barış ve güvenliliğe geri dönmenin zorunluluğunu, zalimin mazluma zarar vermesinin önlenmesi­nin zorunluluğunu hatırlatacak bir takım ara dönemlerin bulunması kaçınıl­mazdır. Bu da âdeten ve her zaman için barış ve ateşkes antlaşmalarıyla orta­ya çıkar. Eskiden ise bu, Haram ayları döneminde ortaya çıkardı. Bütün bun­lar neshedilmiş bulunuyor ama, Beytullah'ın tazimi ve oranın harem bir bölge kılınmış olması halen geçerlidir. İçeride de müminlerin başında bir halifenin olması ise kaçınılmazdır: "Şüphesiz ben yeryüzünde bir halife yaratacağım." (Bakara, 2/30). Böylelikle karşılıklı insaf ve adalet gerçekleşsin, davacılar ara­sında hüküm verilsin, suç işleyenler cezalandırılsın, barış ve güvenlik yaygın-laşsın, yasaklara riayet edilsin, kullara ve İslâm ülkesine gelebilecek tehlikeler bertaraf edilsin. İbnü'l-Kasım'ın Malik'ten rivayetine göre Osman (r.a.) şöyle dermiş: "İmamın (devlet yöneticisinin) önleyebildikleri Kur'an-ı Kerim'in önle­diklerinden fazladır."

Yüce Allah bunu Allah'ın göklerin ve yerin her türlü durumunu teferru­atıyla bildiğini ve ey insanlar, şimdi de gelecekte de sizin menfaatlerinizi çok iyi bildiğini bilmeniz için yapmıştır. Allah kullara çok lütufkârdır. [52]

 

Yüce Allah'ın Cezasından Korkutma Ve İyi İşleri İşlemeye Teşvik

 

98- Bilin ki muhakkak Allah cezası çok çetin olandır ve muhakkak Allah Ra-hîm'dir Gafûr'dur.

99- Rasul'e düşen ancak tebliğdir. Allah açıkladığınızı da gizlediğinizi de bilir.

100- De ki: "Murdar ile temiz, murdarın .çokluğu hoşuna gitse bile hiç bir zaman bir olmaz." Şimdi ey akıl sahipleri, Allah'tan korkun ki kurtulsa eresiniz!

 

Belagat:

 

"Rasul'e düşen ancak tebliğdir." Burada masdar (tebliğ anlamına gelen be-lâğ) mübalağa olmak üzere tebliği ifade etmek maksadıyla kullanılmıştır. Bu ise emrolunduğu şeyi yerine getirmenin vücubunu daha bir pekiştirmekte, Re-sulullah (s.a.)'ın da kendisine düşen tebliği yerine getirmiş olduğunu haber vermektedir.

"Murdar ile temiz" arasında tıbâk sanatı vardır. Zamahşerî der ki: Bu iki kelime helâl ve haram mal hakkında, iyi ile kötü amel hakkında, doğru yön ile batıl yol hakkında, iyi insan ile adi insan hakkında kullanılan genel bir tabir. [53]

 

Kelime ve İbareler:

 

"...Allah" düşmanlarına "cezası pek çetin olandır...Gafûr'dur." Dostlarının günahlarını bağışlayıcıdır; "Rahîm'dir" onlara çok merhametlidir. "Allah açık­ladığınızı da" açıkça yaptığınız amellerinizi, "gizlediğinizi" gizlediğiniz amelle­rin hepsini "de bilir" ve ona göre size karşılık verir.

"Murdar ile temiz" yani helâl-haram, güzel-çirkin, iyi ve kötü. " murdarın çokluğu hoşuna gitse de" seni memnun etse de "hiç bir zaman bir olmaz, Ey akıl sahipleri!" Pisliği terk etme, iyi olanı yapma hususunda "Allah'tan korkun ki kurtuluşa eresiniz" yani umduğunuzu elde edebilesiniz. [54]

 

Nüzul Sebebi

 

100. ayet olan "De ki: Murdar ile temiz... hiç bir zaman bir olmaz." ayeti­nin nüzulü ile ilgili olarak el-Vahidî ve el-Asbahanî et-Tergîb'de Hz. Cabir'den şunu rivayet ederler: Resulullah (s.a.) şarabın haram olduğunu söz konusu edince bir bedevi Arap kalkıp şöyle dedi: Ben vaktiyle bunun ticaretini yapan bir kimse idim. Ondan bir mal biriktirmiş bulunuyorum. Eğer ben bu malı yüce Allah'a itaat uğrunda kullanacak olursam bunun bir faydası olur mu?" Resu­lullah (s.a.) şöyle buyurdu: "Şüphesiz Allah helâl ve temiz olandan başkasını kabul etmez." Bunun üzerine yüce Allah, Rasulünü tasdik etmek üzere şu buy­ruğunu indirdi: "De ki: Murdar ile temiz, murdarın çokluğu hoşuna gitse de hiç bir zaman bir olmaz. Şimdi ey akıl sahipleri! Allah'tan korkunuz ki, kurtuluşa eresiniz."

Bir diğer rivayete göre de şöyle buyurmuştur: "Şüphesiz Aziz ve Celil olan Allah sizlere putlara ibadet etmeyi, şarap içmeyi, neseplere dil uzatmayı haram kılmıştır. Şunu bilin ki yüce Allah şarabı içeni, sıkanı, sakisini, satıcısını, onun bedelini yemeyi haram kılmıştır." Bir bedevi Arap ayağa kalkıp O'na şöyle dedi: Ey Allah'ın rasulü, ben vaktiyle bunun ticaretini yapan bir kimse idim. Şarap satışından dolayı bir miktar mal biriktirmiş bulunuyorum. Eğer ben bunu Al­lah'a itaat yolunda kullanacak olursam bu malın bana faydası olur mu? Pey­gamber (s.a.) ona şöyle buyurdu: "Eğer sen onu aç bir kimseye yahut cihad ve­ya bir sadaka vermek gayesiyle infak edecek olursan, şunu bil ki Allah katında bir sivrisinek kanadı kadar bir kıymeti olmaz. Şüphesiz Allah temiz olandan başkasını kabul etmez." [55]

 

Ayetler Arası İlişki

 

Yüce Allah bundan önceki ayet-i kerimede kendi ilminin her şeyi kuşatıcı olduğunu beyan etmek suretiyle haram olan dört şeyin hürmetini, saygınlığını çiğnemekten bizleri sakındırdı. Daha sonra bu ayet-i kerimelerde bu gibi şeyle­re karşı gelmenin cezasına dikkat çekti. Allah, Rasulünün hidayete erdirme, bunun muvaffakiyetini verme, sevap ve ecir verme imkânına sahip olmadığını, ona düşenin yalnızca tebliğ olduğunu, hikmet ve adaletin ise temiz ile pisi, iyi ile kötüyü birbirinden ayırd etmeyi gerektirdiğini bildirip dikkat çekti. [56]

 

Açıklaması

 

Ey insanlar! Şunu biliniz ki, hiç bir şeyin kendisine gizli kalmadığı Allah, emirlerine muhalefet edip O'na şirk koşan, fasıklık edip O'na isyan eden kim­selere cezası pek şiddetli ve ağır olandır. Bununla birlikte O, kendisine itaat edenlerin günahlarını bağışlayıp affeder ve ona merhamet buyurur. İman et­meden önce işlemiş olduklarından, bilmeden yaptığı ve sonradan tevbe ederek amelini ıslah ettiği takdirde, işlediği kötülüklerden de onu sorgulamayacaktır. Bu ise şunu gerektirir: İman ancak korku ve ümit ile tamam olur. Ve şanı yüce Allah bizi boşuna yaratmamıştır. Aksine isyankârın cezalandırılması, itaat edenin sevap görmesi de kaçınılmaz bir şeydir.

Cezanın rahmetten önce anılması, yüce Allah'ın rahmet yönünün daha ağır bastığını göstermektedir. Çünkü O'nun rahmeti sahih hadiste de belirtildi­ği gibi gazabını geçmiştir. Bundan dolayı, "Ve O pek çok şeyi affeder." (Maide, 5/15) diye buyurmaktadır.

Şanı yüce Allah bu ayet-i kerimede de cezadan önce iki rahmet vasfını zik­retmiştir ki, bunlar da onun Gafur ve Rahîm olduğudur.

er-Râzî der ki: İşte bu da önemli bir inceliğe dikkat çekmektedir ki, o da şudur: Yaratıkların yoktan var edilmesi ve varlığın ortaya çıkarılması aslında rahmetten dolayıdır. Zahiren görülen o ki, nihayet de ancak rahmet üzere ola­caktır [57]

İnsanları zorlayarak hidayete ermelerini sağlamaya çalışmak, imanlı ol­maları için mecbur etmek Peygamberin görevi değildir. Onun görevi tebliğ et­mek, risaleti eda etmektir. Bundan sonrası, itaata sevap, masiyete ceza verme işi gizliyi ve gizlinin de gizlisini bilen mahlûkatm yaratıcısı Yüce Allah'a aittir. O Allah ki insanın açığa vurduğunu da nefsinin derinliklerinde gizlediklerini de bilir. Rasul tebliğ ettiğine göre gerisi insanlara kalmıştır.

Bu daha önce 97. ayet-i kerimede geçen, "...Bu da Allah'ın ... bildiğini... si­zin de bilmeniz içindi." buyruğundaki tehdidi pekiştiren oldukça ağır bir tehdit ve Allah'ın emirlerine muhalefet eden kimselere bir korkutmadır. Ayrıca müş­riklerin batıl mabutlarından duydukları korkunun yersiz olduğunun da delili­dir.

Yüce Allah, "Bilin ki muhakkak Allah, cezası pek çetin olandır ve muhak­kak Allah Gafûr'dur, Rahîm'dir" buyruğu ile masiyetten uzaklaştırıp itaati teş­vik etmenin akabinde şu buyruğu ile de bir mükellefiyeti ifade etmektedir: "Rasul'e düşen ancak tebliğdir." Bundan sonra da itaati teşvik etmekte, masi­yetten uzaklaştırmakta ve şöyle buyurmaktadır: "Allah gizlediğinizi de açıkla­dığınızı da bilir." Yine bunun akabinde bir başka türden itaate teşvik etmekte, masiyetten uzaklaştırmak üzere de şöyle buyurmaktadır: "Murdar ile temiz... hiç bir zaman bir olmaz."

Kaliteli ile âdiyi, iyi ile kötüyü eşit tutmak hikmet ve adalete uygun bir şey değildir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Yoksa biz iman edip sa-lih amel işleyenleri yeryüzünde fesat çıkartanlar gibi mi kabul edeceğiz? Yoksa biz takva sahibi olanları günahkârlar gibi mi değerlendireceğiz?" (Sâd, 38/28). Yine Aziz ve Celil olan Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: 'Yoksa kötü­lük işleyenler kendilerini iman edip salih amel işleyenler gibi kılacağımızı ve hayatları ile ölümlerinin bir olacağını mı sandılar? Hükmettikleri şey ne kadar kötüdür?" (Câsiye, 45/21)

Söyle onlara ey Peygamber! Âdi ile kaliteli, zararlı ile faydalı, bozuk ile iyi, haram ile helâl, zalim ile adaletli asla bir olmaz. Ey olayları gözleyen kim­se, kötülerin yahut fesatçıların ya da faiz, rüşvet ve hainlik gibi haram yollarla toplanan servetlerin çokluğu, buna karşılık salihlerin, iyilerin ve istikamet üzere olanların azlığı seni şaşırtmasın. Öbürlerinin çokluğu senin hoşuna git­mesin.

Ey akıl sahipleri! Allah'tan korkun, şeytanın size musallat olmasından çe­kinin. Musallat olur da sizi yanıltmış olursa, batıl ve fesat ehlinin yahut haram malın çokluğu sizi aldatmasın! Şüphesiz akıllı kimse, öğüt alan, uyanık ve kö­tülüklerden sakınan kimsedir. Allah korkusu (takva) felahın, umduğunu elde etmenin, kurtuluşun, dünya ve ahiret hayırlarını ele geçirmenin biricik yolu­dur.

Burada takva emrinin verilmesi ise daha önce geçen ve itaati teşvik eden pek çok ifade ile masiyetten çokça sakındıran buyrukların bir tekididir. [58]

 

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler

 

Ayet-i kerime mükellefiyet görevinin sadece şer"î hükümleri tebliğ etmekle sona ereceğini, geriye emaneti taşımakla yükümlü olan insanın üzerinde bu hükümlere bağlı kalmak ve bunların sınırlarını aşmamak kaldığını söz konusu etmektedir.

Bütün mesele itaate bağlılık, isyandan kaçınmaktır. Kahramanlık denilen şey de böyle hususlardaki sadakatle ortaya çıkar. İnsan nefsinin istikamet üze­re yürümek için zorlamak ve sapmaktan önlemek kasdıyla kendisine karşı hangi boyutlarda karşı geldiği bununla ortaya çıkar. İşte en faziletli çözüm yo­lunu bulup tercih etmek için oldukça kritik ve zorlu olan bu konumların takdir edilebilmesi maksadıyla şanı yüce Allah bu ayet-i kerimelerde dört ayrı yerde itaati teşvik etmekte, masiyetten uzaklaştırmak istemektedir: "Bilin ki mu­hakkak Allah... Allah... bilir"; "De ki... bir olmaz."; "Allah'tan korkun."

İnsan Allah'ın gözetimi ve her şeyi kuşatan kapsamlı bilgisinin dışına na­sıl çıkabilir, bundan nasıl kaçabilir? Bu kişi işini ister açıktan yapsın isterse kalbinde gizlesin Allah hepsini bilir.

Ayet-i kerimede geçen "temiz (tayyib)" ile "murdar (habis)" açıklaması ve tefsirine dair değişik görüşler nakledilmiştir. Bunların helâl ve haram, mümin ve kâfir, kaliteli ile âdi olduğu söylenmiştir. Doğru olan Kurtubî'nin de belirtti­ği gibi bu kelimelerin, insanın kazançları ve amelleri, insanlar, bilgiler ve buna benzer bütün hususlar hakkında genel birer lafız olduklarıdır. Bu türlerin hep­sinden pis olan, murdar olan şey asla iflah olmaz ve semere vermez. Çok olsa dahi onun güzel bir akıbeti olmaz. Temiz olan ise, az dahi olsa sonucu itibariyle güzeldir. İşte yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Güzel ülkenin bitkisi Rabbinin izniyle (kolay ve bol) çıkar. Fena olandan ise faydası pek az olandan başka bir şey çıkmaz." (A'râf, 7/58)

Malikî mezhebine mensup ilim adamları şu, "Murdar ile temiz... hiç bir za­man bir olmaz" buyruğundan oldukça güzel bir hüküm çıkartmışlardır ki o da şudur: Fasit satış, pazar değişimi yahut beden değişimi dolayısıyla feshedilir ve geçerli olmaz. Yani malın bir başkasına satılması bunu değiştirmez. Bunun yerine eğer satıcı o malı kabzetmiş bulunuyor ise, o malın değeri müşteriye ge­ri verilir. Şayet elinde bulunuyorken telef olursa tazminatını öder. Çünkü alıcı bunu emanet olmak üzere kabzetmemiştir, aksine bir akit şüphesiyle kabzet-miştir. Bunu Resulullah (s.a.)'ın Ahmed ve Müslim tarafından Hz. Aişe yoluyla rivayet edilen şu hadis-i şerifi teyit etmektedir: "Her kim bizim şu işimize uy­mayan bir amelde bulunursa o merduttur."

Bu ilkenin fıkıhtaki uygulamaları pek çoktur. Bunlardan birisi de şudur: Gasp eden kişi gasp ettiği arazide bir bina yapar yahut ağaç dikerse o binayı yıkması ve o ağacı sökmesi gerekir. Çünkü onun yaptığı iş, kötü ve haksız bir iştir. Daha sonra da araziyi sahibine olduğu gibi iade eder. Bu konuda Ebu Ha-nîfe'nin görüşü farklıdır. Ona göre böyle bir ağaç sökülmez, bina yıkılmaz, bun­ların sahibi onların kıymetini alır. Ancak bu görüşü Hz. Peygamberin Ebu Dâ-vud tarafından Urve b. ez-Zübeyr'den rivayet edilen şu hadis-i şerifi reddet­mektedir: "Zalim bir kökün hakkı yoktur." "Zalim &ö&"ten kasıt ise bir kimse­nin başka birisinin arazisinde bu yolla hak kazanmak için diktiği ağaç demek­tir.

Yüce Allah'ın, "Onların çokluğu hoşuna gitse de" buyruğunda hitap Pey­gamber (s.a.)'e olmakla birlikte, kasıt onun ümmetidir. Çünkü Resulullah (s.a.) murdarın çokluğundan hoşlanmaz. [59]

 

Hakkında Vahiy Nazil Olmayan Şeylerle İlgili Olarak Çokça Soru Sormanın Yasaklanması

 

101- Ey iman edenler! Size açıklanınca üzüleceğiniz bir takım şeyleri sormayı­nız. Şayet onlar hakkında Kur'an'ın in­dirildiği esnada sorarsanız size açıkla­nır. Allah onu affetti. Allah Gafûr'dur, Rahîm'dir.

102-  Sizden evvel de bir kavim onları sordu da bu yüzden onları inkâr eden­ler oldular.

 

Kelime ve İbareler:

 

"Size açıklanınca üzüleceğiniz", onlardaki sıkıntılardan dolayı sizi rahatsız edecek "bir takım şeyleri sormayın. Şayet onlar hakkında Kur'an'ın indirildiği esnada sorarsanız" yani sizler Peygamber (s.a.)'in döneminde bunlara dair soru soracak olursanız "size açıklanır" Kur'an'da bunları açıklayacak buyruklar da indirilir. Kur'an'da bunlara dair açıklayıcı hükümler inince de bu sizin hoşunu­za gitmez. O halde onlara dair soru sormayınız. "Allah onu" yani sizin soru sor­manızı "affetti" artık bu işe bir daha dönmeyiniz. "Sizden evvel bir kavim onları sordu" yani daha önce geçmiş bir topluluk bu hususları peygamberlerine sordu­lar ve bu hükümler açıklanarak onlara cevap verildi "de bu yüzden onları inkâr edenler oldular" yani bu hale düştüler. [60]

 

Nüzul Sebebi

 

Bu ayet-i kerimenin birden çok nüzul sebebi vardır. Bunlardan birisine gö­re sözü geçen soru denemek ve aciz bırakmak, işi yokuşa sürmek, alay etmek, dalga geçmek içindi. Bu soruların bir kısmı da konuyu anlamak ve bir takım farzların tekrar edilmesi ile ilgili doğruyu öğrenmek içindi. Birinci kabilden olanlara örnek verecek olursak, Buharî ve Müslim'in -lafız Buharî'nin olmak üzere- Enes b. Malik'ten şu şekildeki rivayetidir: "Resulullah (s.a.) bir seferin­de bir hutbe irad etti. Adamın birisi, "Babam kim?" diye sordu. Resulullah (s.a.); "Filan" dedi. Bunun üzerine şu, "Size açıklanınca üzüleceğiniz bir takım şeyleri sormayınız" ayeti nazil oldu.

Yine rivayete göre İbni Abbas şöyle demiştir: Bir grup, Resulullah (s.a.)'a alay olsun diye "Benim babam kimdir?" diye sorar. Aynı şekilde devesi kaybo­lan adam da "Devem nerdedir?" diye sordu. Yüce Allah bunlar hakkında: "Ey iman edenler! Size açıklanınca üzüleceğiniz bir takım şeyleri sormayınız" ayet-i kerimesi -ayetin tümünü okuyup bitirinceye kadar- nazil oldu. Taberî de bunun bir benzerini Ebu Hureyre'den, yine Buharî de Enes'ten, onun Resulullah (s.a.)'tan yaptığı rivayetinde şunlar yer almaktadır: "Allah'a yemin ederim, ba­na neyin hakkında soru sorarsanız mutlaka bu yerimde durduğum sürece size buna dair haber vereceğim." Adamın birisi huzuruna kalkıp şöyle dedi: Ey Al­lah'ın rasulü! Ben nereye gireceğim?" Hz. Peygamber, "Cehenneme" dedi. Bu sefer Abdullah b. Huzâfe kalkıp şöyle dedi: Benim babam kimdir ey Allah'ın peygamberi? Hz. Peygamber "Baban Huzâfe'dir" dedi.

İkinci türden nüzul sebebine örnek de Müslim'in Ebu Hureyre'den yaptığı şu rivayettir: Resulullah (s.a.) bir hutbe irad edip şöyle dedi: Ey insanlar! Allah üzerinize haccı farz kıldı, o halde haccediniz. Adamın birisi, "Ey Allah'ın rasu­lü, her yıl mı?" diye sorunca, Resulullah (s.a.) sustu, sesini çıkarmadı. Nihayet adam üç defa aynı soruyu tekrarlayınca Resulullah (s.a.): "Şayet evet diyecek olsam, elbette ki bu sizin için böylece farz olur ve eğer bu farz olacak olursa as­la güç yetiremeyeceksiniz." Bir başka rivayette de, "Bunun üzerine yüce Allah bu ayet-i kerimeyi indirdi" denilmektedir.

Bunun bir benzeri de Ahmed, Tirmizî ve Hâkim'in Hz. Ali'den yaptıkları şu rivayettir: Yüce Allah'ın "Beytin ziyaret edilmesi Allah'ın insanlar üzerinde­ki hakkıdır." (Âl-i İmran, 3/93) ayet-i kerimesi nazil olunca, "her yıl mı ey Al­lah'ın peygamberi?" diye sordular. Bu sefer o, "Hayır" diye buyurdu ve devam etti: "Eğer evet diyecek olursam, elbette ki bu sizin için vacip olur." Bunun üze­rine yüce Allah "Size açıklanınca üzüleceğiniz bir takım şeyleri sormayınız" buyruğunu indirdi.

Diğer taraftan Taberî de onun bir benzerini Ebu Hureyre, Ebu Ümame ve İbni Abbas'tan rivayet etmektedir.

Hafız İbni Hacer der ki: Ayet-i kerimenin her iki husus hakkında nazil ol­masına bir mani yoktur. İbni Abbas'm bu hususa dair rivayeti sened bakımın­dan en sahih olanıdır. Taberî de şöyle der: Bu hususta söylenecek sözlerin en doğru olanı şöyle diyenlerin sözleridir: "Bu ayet-i kerime soru soranların Resu­lullah (s.a.)'a çokça soru sormaları üzerine nazil olmuştur. İbni Huzafe'nin ba­basının sorması, babasının kim olduğunu öğrenmek istemesi gibi.

Yine Hz. Peygamber "Şüphesiz Allah size haccı farz kıldı" deyince bir kim­senin ona "Her sene mi?" diye sorması ve buna benzer sorular bu kabildendir. [61]

 

Ayetler Arası İlişki

 

Şanı yüce Allah rasulünün görevi yalnızca tebliğ etmek, kendilerine tebliğ olunan kimselerin görevi de bu mükellefiyetleri yerine getirip onlara bağlı kal­maktır. İnsanların, Hz. Peygamber (s.a.)'ın henüz kendilerine tebliğ etmediği şeylere dair soru sormamaları ve bu tutumlarını devam ettirmeleri gerektiğini söz konusu ettikten sonra, açıktan açığa hakkında mükellefiyet bulunmayan işlere dair soru sormalarını kendilerine açıkça yasaklaması uygun düşmüştür. Ta ki bu, ağır bir takım mükellefiyetlere muhatap olmaya sebep teşkil etmesin, yeni bir takım taleplerin yerine getirilmesinin istenmesine neden olmasın. [62]

 

Açıklaması

 

Ey Allah'ı ve Rasulünü tasdik edenler! Gaybî, yahut gizli ya da faydası ol­mayan yahut da dinde oldukça özel sayılacak bir takım meselelere ya da vah­yin söz konusu etmediği bir takım yükümlülüklere dair soru sorup da bu soru dolayısıyla diğer müminlerin mükellefiyetlerinin ağırlaşmasına sebep olmayın. Soracağınız bu soru mükellefiyetin ağırlaştırılmasına ve çoğalmasına sebep ol­masın. Şayet hakkında söz edilmeyen girift ve rahatsız edici ya da ağır bir ta­kım mükellefiyetlere dair Kur'an-ı Kerim'in indirildiği dönemde soru soracak olursanız Allah, rasulü vasıtasıyla size bunları açıklar. İbni Kesîr der ki: Bir takım şeyler hakkında ilk soru soran sizler olmayınız. Belki de sizin bu soru­nuz sebebiyle hükmü ağırlaştırıcı ya da sizi sıkıntıya sokucu bir takım buyruk­lar inebilir. Müslim'in Amir b. Sa'd'dan, onun da babası yoluyla rivayet ettiği hadis-i şerifte şöyle buyurulmaktadır: "Müslümanlar arasında vebali en büyük olan kişi, haram kılınmadık bir şey hakkında soru sorup da o sorusu dolayısıy­la haram kılınmasına sebep olan kişidir." Fakat Kur'an-ı Kerim o şey hakkında mücmel (kapsamlı ifadeler) hükümler indirmiş ve siz de bunların beyanına da­ir soru soracak olursanız, o takdirde bu hükümler, size onlara duyacağınız ihti­yaç dolayısıyla açıklanacaktır.

Yani haklarında soru sorulan meseleler ya haklarında soru sorulması ya­saklanmış, oldukça ağır mükellefiyetlerdir yahut da vahyin kendileri hakkında hüküm indirmiş olduğu ve sizin açıklanmasına muhtaç olduğunuz şeylerdir.

Müslim, Muğire b. Şu'be'den Resulullah (s.a.)'m şöyle buyurduğunu riva­yet eder: "Şüphesiz Allah sizlere annelere itaatsizlik etmeyi, kız çocukları diri diri gömmeyi, üzerindeki hakları yerine getirmeyip haksız taleplerde bulunmayı haram kıldı. Sizin için üç şeyi de hoş görmedi: Dedikodu, çokça soru sormak ve malı zayi etmek." Bunu Müslim de Ebu Hureyre'den bir başka lafızla rivayet etmiştir. Bir çok ilim adamı şöyle demiştir: "Çokça soru sormak"tan kasıt, fıkhî meselelere derinliğine dalmak kastıyla hakkında vahiy inmeyen hususlarda ve karşısındakini zorlamak amacıyla bir takım şaşırtıcı konulara ve yapmacık meselelere dair sorular sormaktır. Selef bundan hoşlanmaz ve böyle bir tutumu işi zora koşmak olarak görürlerdi.

Bundan anlaşıldığına göre Kur'an-ı Kerim'in açık olmayan mücmel buy­ruklarının açıklanmasıyla ilgili soru sormak mubahtır. Meselâ, Bakara süre­sindeki ayet-i kerimenin nüzulünden sonra, şarabın haram kılınması hakkında rahatlatıcı açıklamaların inmesini istemek buna örnektir. Fakat fayda verme­yen yahut haram kılınmamış bir meselenin hükmü yahut Müslümanların mükellef kılınmadığı bir meselenin hükmü hakkında yahut sormaya ihtiyaç olma­makla birlikte soru sorulduğu takdirde ona verilecek cevapta daha fazla bir külfet ve meşakkati gerektirecek buyruğun inmesine sebep olacak şeylere dair soru sormak ise haramdır.

"Allah onları affetti. Allah Gafûr'dur, Halîm'dir." Yani yüce Allah Kita-bı'nda söz konusu etmediği şeyleri bağışlamıştır. Onlar, yüce Allah'ın affettiği ve hakkında söz etmediği şeyler kapsamına girer. O halde yüce Allah bir mese­le hakkında nasıl söz etmemişse sizler de susunuz. Allah soru sormak suretiyle hata edip sonradan tevbe edenlere mağfiret edicidir, kusurlarınız yahut aşırı­lıklarınız dolayısıyla sizleri çabucak cezalandırmaz, Halîm'dir. Dârakutnî ve başkaları Ebu Salebe el-Hışnî Cursûm b. Naşir yoluyla Resulullah (s.a.)'m şöy­le buyurduğunu rivayet eder: "Şüphesiz yüce Allah bir takım farzlar kılmıştır, onları zayi etmeyiniz. Bir takım hadler belirlemiştir, onları aşmayınız. Bir ta­kım şeyleri haram kılmıştır, onları çiğnemeyiniz. Bazı şeyler hakkında da unut-maksızın fakat size rahmet olmak üzere ses çıkarmamıştır, onlar hakkında da araştırmayınız."

Daha sonra yüce Allah bir takım hususlara dair soru sorup sonra da o hu­susların hükümlerini ihmal eden salih kavimleri, geçmiş kavimlerin bazıları­nın durumlarını söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: "Sizden önce de bir kavim onları sordu da" yani hakkında soru sorulması yasak olan bu gibi şeyle­re dair sizden önceki bir kavim de istekte bulunmuş, bu istekleri yerine getiri­lip sorulan cevaplandırılmış olduğu halde buna iman etmediler, böylelikle on­lar bunu inkâr eden kâfirler oldular, yani bu sorulan sebebiyle küfre saptılar. Buyruğun anlamı şudur: Ben onlara gerekli açıklamalan yaptım, fakat onlar açıklamalardan yararlanmadılar. Çünkü onlar doğru yolu bulmak maksadıyla istekte bulunmadılar, bu maksatla soru sormadılar. Aksine alay olsun, inat ol­sun diye sordular. Buharî ve Müslim (asıl adı Abdurrahman b. Sahr olan) Ebu Hureyre yoluyla şöyle dediğini rivayet ederler: Ben Resulullah (s.a.)'ı şöyle bu­yururken dinledim: "Size neyi yasakladıysam ondan uzak durunuz. Size neyi emrettiysem gücünüz yettiği kadar onu yapınız. Şüphesiz sizden öncekileri he­lak eden, onların çokça soru sormaları ve peygamberlerine muhalefet etmeleri olmuştur."

Ahmed, Müslim, Nesaî ve İbni Mace de Ebu Hureyre yoluyla Resulullah s.a.)'ın şöyle buyurduğunu rivayet ederler: "Sizi terk ettiğim hususlarda siz de beni bırakınız. Şüphesiz sizden öncekiler çokça soru sormaları, peygamberlerine muhalefet etmeleri sebebiyle helak oldular. Ben size herhangi bir şeyi emredecek olursam ondan gücünüzün yettiği kadarını yapınız ve size herhangi bir şeyi ya­saklayacak olursam onu da bırakınız." [63]

 

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler

 

Ayet-i kerime, kendilerine fayda sağlayacak yahut gerek duydukları şeyler veya Kur'an-ı Kerim'de bulunan mücmel buyruklann açıklanmasına dair hususlar dışında, vahyin indiği dönemlerde her türlü soru sormayı yasaklayıp ha­ram kılmaktadır.[64] Bu ayet-i kerime de Peygamber (s.a.)'e ya onu sınamak için ya da alay yollu sorulan bütün sorulara cevap teşkil etmek üzere nazil olmuş­tur.

Bundan sonra ashab-ı kiram bu tedibe riayet ederek soru sormaktan uzak durmuşlar, Peygamber (s.a.)'in kendilerine tebliğ ettiği şeylerle yetinmişlerdir. İbni Abbas der ki: Ben Resulullah (s.a.)'ın ashabından daha hayırlı bir topluluk görmedin. Resulullah (s.a.)'a vefat edinceye kadar ancak on üç hususa dair so­ru sordular ve bunların hepsi Kur'an-ı Kerim'dedir. Bunların bir kısmı "Sana haram ay hakkında soru soruyorlar." (Bakara, 2/217); "Sana ay halinden soru soruyorlar." (Bakara, 2/222) soruları ve benzerleridir. Onlar ancak kendilerine fayda verecek şeylere dair soru sorarlardı.

Günümüzde, ilim sahibi olmak ve açıklanmaları kasdıyla şer'î hususlara dair soru sormak ise caizdir. İbni Abdilberr der ki: Bu gün soru sormaktan do­layı herhangi bir şey hakkında haram ya da helâl edilme hükmünün indirilme­si söz konusu olmayacağına göre her kim konuyu daha iyi kavramak ve ilme olan arzusu dolayısıyla, bilgisizliğini gidermek kasdıyla ve dini konularda bi­linmesi gerekli herhangi bir hususu araştırmak üzere soru sorarsa bunda bir mahzur yoktur. Çünkü bu gibi çaresizliklerin, hastalıkların şifası soru sormak­tır. Buna karşılık her kim işi yokuşa sürmek kasdıyla ve konuyu öğrenmek, o konuda bilgi sahibi olmak maksadı dışında bir gaye ile soru sorarsa, işte azı da çoğu da helâl olmayan soru şekli budur.[65]

Ashab-ı kiramın ihtiyaç duydukları sorulara bir takım örnekler verecek olursak: Şanı yüce Allah boşanmış hanımın ve kocası vefat etmiş hanım ile ha­milenin iddetini açıkladığı halde, ay hali olmayan, hamile de bulunmayan ka­dının durumunu söz konusu etmemişti. O bakımdan ashab-ı kiram bu hususa dair soru sordular, bunun üzerine de "Ay halinden kesilmiş olan kadınlara ge­lince..." (Talâk, 65/4) buyruğu nazil oldu. Buna göre yasaklama, onların soru sorma ihtiyaçları olmayan şeyler hakkındadır. Muhtaç oldukları şeylere dair soru sormak ise böyle değildir. İşte böylelikle ayet-i kerimenin başında yer alan "Ey iman edenler... bir takım şeyleri sormayınız" buyruğu ile bundan sonra ge­len "Şayet onlar hakkında Kur'an'ın indirildiği esnada sorarsanız size açıkla­nır" buyruğu arasında uyum sağlanmış olur. Ayet-i kerimenin baş tarafı soru sormayı yasaklarken ondan, sonraki cümle soru sormayı mubah kılmaktadır.

Bunun anlamımı da şöyledir: Eğer sizler bunların dışında kalıp, muhtaç olduğunuz şeylere dair soru sorarsanız... diye muzaf hazfedilmiştir. Bunun hazften başka bir şeye hamledilmesi doğru olmaz. (Yani, eğer sizler açıklanması halin­de hoşunuza gitmeyecek şeyler dışında kalan ve ihtiyaç duyacağınız şeylere da­ir soru sorarsanız size açıklanır, demektir. -Çeviren-) el-Cürcânî der ki: Bura­daki "onlar"daki zamir, diğer şeylere racidir. Yüce Allah'ın: "Andolsun biz insa­nı süzülmüş bir çamurdan yarattık." (Mü'minun, 23/12) buyruğunda Hz. Adem'in kastedildiği gibi. Bundan sonra ise şöyle buyurmaktadır: "Sonra biz onu bir nutfe haline getirdik." (Mü'minun, 23/13). Burda da ondan kasıt, Ade-moğludur. Çünkü Hz. Adem sapasağlam bir karargâhta bir nutfe halinde yara­tılmış değildir. Ancak Adem'in kendisi olan insan söz konusu edildiğinden dola­yı, burada da onun gibi bir insanın kastedildiği anlaşılmakta ve bu, halin kari­nesinden bilinmektedir. Buna göre buyruğun anlamı şöyle olur: "Eğer sizler Kur'an-ı Kerim'in hakkında helâl, haram, yahut da herhangi bir hükmü ile il­gili veya sizin açıklanma ihtiyacını duyduğunuz hususa dair nazil olan şeyler hakkında soru soracak olursanız bunlar size açıklanır." [66] Şanı yüce Allah bu yasaktan önce Allah'ın bir lütuf ve bir rahmeti olmak üzere sormuş oldukları sorulan affetmiş bulunuyor. O halde bunlara benzer soru sormaya dönmeyiniz.

Karşılaştırma, hatırlatma ve ibret Kur'an-ı Kerim'in ayetlerinde ve hü­kümlerinin açıklanmasında çokça görülen bir üslûp şeklidir. Nitekim, "Sizden evvel de bir kavim onları sordu da..." buyruğunda böyledir. Yüce Allah burada bizden önce bir kavmin benzeri bir takım ayetleri (mucizeleri) istediklerini ha­ber vermektedir. Bu istekleri yerine getirilip kendilerine farz kılınınca bunları inkâr ettiler ve şöyle dediler: Bunlar Allah tarafından değildir. Hz. Salih'in kavminin mucize olarak dişi deveyi istemeleri, Hz. Musa'nın kavminin yüce Al­lah'ı açıkça görmek istemeleri, Hz. İsa'nın kavminin sofra indirilmesini isteme­leri bunlara örnektir. İşte bu buyruk geçmiş ümmetlerin içine düştükleri yan­lışlığa düşmeye karşı bir uyarı ve sakmdırmadır.

Soru sormanın hoş görülmeyip yasaklanmasına dair yapılan bu açıklama­lar ile yüce Allah'ın "Bilmiyor iseniz zikir ehline sorunuz." (Nahl, 16/43) buy­rukları bir arada şöyle açıklanabilir: Soru sorma yasağı, yüce Allah'ın kulların­dan kendisine ibadet etmelerini istemediği hususlar ve Kitabında zikretmediği meselelerle alâkalıdır. Soru sormaya dair emir ise, kendisiyle amel etmenin icap ettiği, vücubu kesinleşmiş ve sabit olmuş hususlarla ilgilidir. [67]

 

Cahiliye Araplarının Kendilerine Haram Kıldıkları Davarlar Ve Develer

 

103- AUah bahire, sâibe, vasile ve hâmî  diye bir şey kılmamıştır. Fakat o kâfir  olanlar, Allah'a yalan söylüyor, iftira  ediyorlar. Onların çoğunun da akılları ermez>

104- Onlara, "Allah'ın indirdiğine ve  Rasulüne geliniz" denildiği zaman,  "Atalarımızı üzerinde bulduğumuz şey  bize yeter" derler. Ya ataları hiç bir  şey bilmeyen ve doğru yolda gitmeyen  kimseler idiyse de mi?

 

Kelime ve İbareler:

 

Bahire, cahiliye dönemi Araplannın kulağını uzunca yardıkları dişi deve­dir. Bu dişi deve, beşincileri de dişi olmak üzere ardı arkasına beş dişi yavru doğurduğu takdirde anne dişi devenin eti ve sütü kadınlara haram kabul edi­lirdi. Eğer son yavru erkek olursa onu keserler, erkekler de kadınlar da etini yerlerdi. Son yavru erkek olduğu takdirde başka hükümler olduğu da söylen­miştir.

Sâibe ise, taptıkları putlara adayıp serbest bıraktıkları dişi devedir. Bu di­şi deve put hizmetkârlarına verilir, develer istedikleri yerde otlarlardı. Sırtları­na hiç bir yük vurulmaz, tüyleri koparılmaz, misafir dışında hiç kimse için süt­leri sağılmazdı.

Vasile ise, üst üste iki dişi yavru doğuran koyun ya da devedir. Eğer ilk olarak dişi doğurursa bu onların olur, erkek doğurursa putlarına ait kabul edi­lirdi. Hem erkek hem dişi ikiz doğuracak olursa bu sefer, "Bu kardeşine ulaştı" denilir ve erkek yavrusunu ilâhlarına kesmezlerdi. Başka açıklamalarda da bulunulmuştur.

Hâmî ise sahibinin dişi hayvanlarını döllendiren ve kendisinden on dişi­nin hamile kaldığı erkek devedir. Bunlar hakkında sırtını himaye etti denile­rek böylesi develere yük taşıtılmaz, herhangi bir yerde su içmesi ya da otlama­sı engellenmezdi.

"Allah bahire, sâibe, vasile ve hâmî aiye bir şey kılmamıştır." Yani cahiliye döneminde Arapların uydukları bu hükümlerden herhangi birisini teşrî buyurmamıştır. O ne bahire, ne sâibe diye bir şey emretmiştir, fakat onlar bunları haram kılmakta Allah'a iftira ediyorlar, büyüklerini taklit ediyorlar.

Buharî, Saîd b. el-Müseyyeb'den rivayetle şöyle dediğini kaydetmektedir: Bahire, sütü yalnızca putlara (tağutlara) hasredilen dişi devedir. Hiç bir kimse onların sütünü sağamazdı. Sâibe ise putları adına serbest bıraktıkları ve sırtına yük vurmadıkları devedir. Vasile ise, ilk olarak dişi doğurup sonra yine dişi do­ğuran devedir. Onlar bu gibi develeri ardı arkasma ve aralarında erkek bulun­maksızın dişi yavru doğurdukları takdirde, tağutlan adına serbest bırakırlardı. Hâmî ise belli sayıda dişi develere aşırtılan erkek develerdir. Bu işlerini bitirdiği vakit onu tağutlar adma serbest bırakırlar, sırtına yük vurmazlardı. "Allah'a ya­lan söylüyorlar, iftira ediyorlar." Yani bu hususta onlar hem yalan uyduruyorlar, hem de bu uydurdukları yalanı Allah'a nispet ederek bir daha yalan söylüyorlar.

"Onların çoğunun da akılları ermez." Bunun iftira olduğunu bilmezler. Çünkü bu hususta onlar atalarını taklit etmişlerdir.

"Allah'ın indirdiğine ve Rasulüne geliniz." Yani onların helâl ve harama dair hükümlerine uyunuz... "denildiği zaman atalarımızı üzerinde bulduğu­muz" din ve şeriat "bize yeter, derler. Ya ataları hiç bir şey bilmeyen" ve hakka iletecek şekilde "doğru yolda gitmeyen kimseler idiyse de mi?" Bu soru da inkâ-rî yani onların bu durumlarını reddeden bir ifadedir[68]

 

Ayetler Arası İlişki

 

Şanı yüce Allah insanlara araştırmakla mükellef olmadıkları hususlara dair araştırma yapmayı yasakladığı gibi, bağlı kalmakla yükümlü olmadıkları hususlara bağlı kalmalarını da yasaklamıştır. Cahiliye dönemi insanlarının kendilerine yasakladıkları yanlışlıkları ve rablerinden izin almadan teşrîde bu­lundukları hususlardaki sapıklıklarını açıklamakta ve bunun batıl olduğunu, bu taklidin ise ilme de dine de aykırı olduğunu belirtmektedir. [69]

 

Açıklaması

 

Şanı yüce Allah sözü geçen bu dört şeyi haram kılmayı asla teşri etmemiş­tir, yüce Allah bahîre'yi de, sâibe'yi de vasîle'yi de hâmî'yi de haram kılmış de­ğildir. Fakat cahiliye mensupları yapacaklarını yapıp bunları da Allah'ın şeri-atine nispet ederek haram kılmadığı şeyleri haram kılmakla hem yalan uydu­ruyorlar, hem Allah'a iftira ediyorlar. Onların büyük çoğunluğu da bunun Al­lah'a bir iftira olduğunu, aklı ve fikri devreden çıkarmak olduğunu, küfür, put­perestlik ve şirk olduğunu akıllarıyla kavrayamamaktadırlar. Oysa Allah küf­rü emretmez, kullarının kâfir olması onu hoşnut etmez.

Bu şeyleri ilk haram kılıp Araplara putlara tapmayı yasalaştıran kişi Hu-zaalı Amr b. Luha/dır. Bu kişi, Hz. İbrahim'in dinini değiştirip bahîraların ku­laklarını dildi. Şaibeleri ilk serbest bırakan ve hâmî denilen develerin sırtları­na yük vurmayı yasaklayan kişi de odur.

Buharı, Hz. Aişe'nin şöyle dediğini rivayet etmektedir: Resulullah (s.a.) buyurdu ki: "Ben Cehennemi gördüm, o biririni yiyip duruyordu. Amr b. Lu-hay'ı da bağırsaklarını sürükler halde gördüm. Şaibeleri ilk serbest bırakan odur." [70]

Taberî de Ebu Hureyre'den şöyle dediğini rivayet etmektedir: Resulullah (s.a.)'ı Eksem b. el-Cevn'e şöyle derken dinledim: "Ey Eksem ben Amr b. Luhay b. Kami'a b. Hindifi ateşte bağırsaklarını sürükler halde gördüm. Senden ona ondan da sana daha çok benzeyen bir kimseyi görmedim." Eksem şöyle dedi: "Ey Allah'ın Rasulü! Ona benzemenin bana zarar vereceğinden korkarım." Re­sulullah (s.a.) şöyle buyurdu: "Asla! Çünkü sen müminsin, o ise kâfirdir. İsma­il'in dinini ilk değiştiren, bahîre'nin kulağını ilk dilen, şaibeleri ilk serbest bıra­kan, hamilerin sırtına yük vurulmasını ilk yasaklayan odur." [71]

Daha sonra Kur'an-ı Kerim bu uygulamaları yapan cahiliye müşrikleri ile şöylece tartışmaktadır: "Onlara Allah'ın indirdiğine ve Rasulüne geliniz, denil­diği zaman..." yani müşrikler, "Allah'ın indirmiş olduğu hükümler gereğince ve bu hükümleri tebliğ edip onların mücmellerini açıklayan Rasulünün emrince amele geliniz" denildiğinde şöyle cevap verirler: "Atalarımızı üzerinde bulduğu­muz yol bize yeter. Bu konuda onlar bizim önderlerimizdir, onlar bizim liderle-rimizdir, bizim hukukumuzu belirleyenler onlardır ve biz onların ardından gi­deriz."

Şanı yüce Allah onlara inkârî bir soru ile şunu sormaktadır: Bu onlar için yeterli midir? Ataları hiç bir şekilde yasa koymayı beceremeyen, din ve dünya ile ilgili hususlarda neyin maslahat ve hayır olduğunu kesinlikle bilemeyen kimseler olsalar da mı? O ataları putperestliğin karanlıklarında ve hurafe dolu inançların seraplarında gelişigüzel yol alıyorlar, nevalarına göre bir takım hü­kümleri yasa yapıyorlardı. Kız çocuklarını diri diri gömmek, içki içmek, yetim ve kadınlara zulmetmek, her türlü hayasızlık ve çirkinlikleri işlemek, basit se­beplerle savaş ilân etmek, kin ve düşmanlıkları alevlendirmek gibi şeyleri ya-salaştırıyorlardı.

İşte bu, aynı zamanda kör taklidi ve herhangi bir anlayış ve idrâk söz ko­nusu edilmeden miras yoluyla devralınan taassubu bir tenkittir. Nitekim yüce Allah bu gibi bir çok ayetten birisi olan şu ayet-i kerimede şöyle buyurmakta­dır: "Onlara "Allah'ın indirdiğine uyun" denildiği zaman onlar "Hayır, biz ata­larımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız" derler. Ya ataları hiç bir şeye akıl er-dirememiş ve doğruyu da bulamamış idiyseler?" (Bakara, 2/170) [72]

 

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler

 

Bütün varlıkları yaratan yüce Allah, bütün insanlar için öngörülen her türlü hukukun, şeriatın ve düzenlemenin geldiği kaynaktır. Allah tarafından konulmamış bütün şeriat ve ye salar reddedilmiştir. Yüce Allah bu ayet-i keri­mede cahiliye dönemi sapıklarının yasamalarını reddetmekte, onlara şunu ilân etmektedir: Şanı yüce Allah hiçbir şekilde öyle hüküm koymamıştır ve bu hükümlere, bu şeriata riayeti kendisine ibadet kabul etmemiştir. Her ne kadar bunlar Allah'ın bilgisi ve kudreti ile ortaya çıkmış olsalar bile durum aynıdır. Çünkü kötü olsun iyi olsun, faydalı ya da zararlı, itaat veya masiyet olsun, her şeyi yaratan yüce Allah'tır. Eğer cahiliye mensupları akıllarını kul­lanacak olsalardı hiç bir zaman küfrün esasım, putperest ve şirkin esaslarını teşkil eden bu işleri yapmazlardı. Bu gibi şeyleri haram kılmakla kendilerini saptırmazlardı. Hiç bir fayda ve zararı olmayan bir taşa ibadet etmekten, kendilerinden sağlanabilecek faydaları yok etmek sonucunu verecek şekilde bir takım şeyleri haram kılıp bunları putlara hasretmekten nasıl bir fayda beklenebilir ve nasıl bir menfaat umabilirler? Onlar gerçekten akıllarını kul­lanan kimseler olsalardı, atalarından miras aldıkları bu uygulamalar üzerin­de dikkatle düşünür ve böylelikle iyi olanı tercih ederler, kötü olandan yüz çe­virirlerdi. Fakat geçmişlerini, atalarını, düşünüp kafa yormadan kör bir şe­kilde taklit etmekle, dirayetsizce, düşüncesizce onların ardından gitmektedir­ler. Taklit, oldukça zararlı bir iştir, ilme ve dine aykırıdır, akıl ve menfaat ile çelişmektedir.

Üstelik onlar kendi hevalarıyla bunları haram kılmakta, atalarını taklit etmektedirler. Onlar bu işleri tanrılarını razı etmek, yaratıcılarına itaat etmek için yaptıklarını da iddia ederler. Ancak bu konuda söylediklerine dair hiç bir delil ve belgeleri yoktur. O söyledikleri yalnızca yüce Allah'a karşı bir yalan ve bir iftiradır. Nitekim yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: "Onlar kendi zanlarınca "Bu davarlar ve ekinler haramdır, onları bizim dilediklerimiz­den başkası yiyemez. Şu davarların sırtları da haramdır" derler. Bir takım hay­vanlar da vardır ki, üzerlerine Allah'ın adını anmazlar. Ona iftira ederek bun­ları uydurdular. O onları bu iftiralarından ötürü cezalandıracaktır. Bir de de­diler ki: Şu davarların karınlarındaki yavrular erkeklerimize helâl, kadınları­mıza haramdır. Şayet ölü (doğar) ise onlar, bunda ortaktırlar. (Allah) Onlara bu yakıştırmalarının cezasını verecektir. Muhakkak ki O (hüküm ve hikmeti sonsuz olan) Hakîm'dir, Alîm'dir (her şeyi bilendir.)" (En'âm, 6/138-139). Ger­çekten yüce rabbimiz helâl ve haram kılmayı son derece hikmetle yapan ve sonsuz bilgisine uygun teşrîlerde bulunan Hakîm ve Alîm olandır. Fakat bütün problem aklı kullanmamak, düşünceyi işletmemekte saklıdır. Şüphesiz bu, ca­hiliye dönemi liderlerinin ve onlara tabi olanların akıllarını işlemez hale geti­ren en büyük musibettir.

Kısacası onlar Allah'ın haram kılmadığı bir takım hayırları kendilerine haram kıldılar. Bunu yaparken şeytanın yolunu izlediler. Bundan dolayı da yü­ce Allah onları azarladı, bütün bunların helâl olduğunu onlara bildirdi. Ne olursa olsun, bir şeyin haram olması yüce Allah'ın ve Rasulünün belli bir nas veya delil ile haram kılması halinde söz konusu olur. Bir şeyin helâl olması da Allah'ın ve Rasulünün helâl kılması ile olur.

Ebu Hanife bu ayet-i kerimeyi vakıfların meşru olmadığını kabul etmeye delil göstermiştir. Çünkü yüce Allah Arapları, davarları serbest bırakmaları, onları himaye etmeleri ve onlardan yararlanmaktan uzak durmaları dolayısıy­la ayıplamaktadır. Ebu Hanife bu görüşünü ortaya koyarken bahîre ve sâibe'yi esas alarak kıyasta bulunmuştur. Şu kadar var ki, İslâmî usule göre yapılan arazi, ev ve buna benzer vakıflar ile maddî ve manevî hiç bir anlam ifade etme­yen bu gibi engellemeler arasında açık bir fark vardır. Yüce Allah, bunları, kendilerine yöneltilen herhangi bir şeriat hükmü olmadığı halde akılları ile ta­sarrufta bulunup bu develerdeki insanlar lehine olan bir takım menfaatleri hiç bir fayda söz konusu edilmeden ortadan kaldırdıkları için ayıplamıştır.

Bundan dolayı ilim adamlarının büyük çoğunluğu vakıfların caiz olduğu­nu kabul etmişlerdir. Çünkü Nesaî'de yer alan İbni Ömer'den gelen rivayete gö­re o, Resulullah (s.a.)'ın Hayber'deki payını sadaka olarak vermek için izin iste­miş, Resulullah (s.a.) ona şöyle buyurmuştur: "Aslını hapset (alıkoy), meyvesini de sebil kıl." Yani sen onu vakfet ve meyvesini de kimler için vakfettiysen mu­bah kıl. Bu sahih bir hadistir. Ashab-ı kiram da vakfın meşruiyyetini icma ile kabul etmişlerdir. Şöyle ki: Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali, Aişe, Fatıma, Amr İbnül-As, İbni Zübeyr ve Cabir (Allah hepsinden razı olsun) hepsi de vakıf yap­mışlardır. Onların Mekke ve Medine'deki vakıfları bilinmektedir. Rivayet edil­diğine göre Ebu Yusuf bu hususta Ebu Hanife'nin görüşünü bırakmadan önce Harun Reşid'in önünde Mâlik'e, "Vakfetmek caiz değildir" demiş, Malik de ona "İşte Resulullah (s.a.)'ın Hayber'de ve Fedek'te yaptığı vakıflar ve Ashab-ı kira­mın vakıfları gözümüzün önünde duruyor" diye cevap vermiştir.

Şureyh'in, "Allah'ın farzlarına karşı haps (vakf) olmaz" şeklindeki sözüne gelince: Şunu belirtelim ki vakıf Allah'ın farzlarına karşı bir haps değildir. Ta-berî ise der ki: Sadaka veren kimsenin kendi hayatında Allah'ın peygamberi vasıtasıyla verdiği izne uygun ve raşid imamların (Allah onlardan razı olsun) uygulamalarına uygun bir şekilde buyurduğu tasadduk, hiç bir zaman Allah'ın farzlarından (yani mirasları tayin edilen kimselerden) bir şeyi alıkoymak değil­dir. Şureyh'in bu sözünde delil olacak bir taraf olmadığı gibi, sünnete muhalif hiç bir kimsenin sözünde de delil olacak taraf yoktur. Bütün insanlara karşı delil olan Ashab-ı kiramın uygulamalarına muhalefet eden hiç bir kimsenin gö­rüşünde de delil olacak bir taraf bulunamaz.

Vakfı caiz görenler vakfedenin herhangi bir şekilde kendi vakfından fayda­lanmasını caiz görmezler. Çünkü o vakfettiği şeyin mülkiyetini Allah için bı­rakmış ve onu kendinden kesip ayırmıştır. Ondan herhangi bir şekilde yarar­lanmak, sadakasından geri dönmektir. Eğer vakfiyesinde bunu şart koşmuş ise yahut kendisi ya da mirasçıları sonradan fakir düşüp vakıf maldan yararlana­cak olurlarsa, bu caizdir. Bu durumda onların diğer fakirler gibi, o vakıflarını genellendirmeleri caiz olur.

Vakfın menfaatlerinde tasarruf hakkı vakfedenin midir, başkalarının mı­dır? Şafiî ve Ebu Yusuf der ki: Vakfeden kimsenin vakfı yeniden mülk edinmesi haramdır. Ancak, onun sadakalarını mütevelli olarak üstlenmesi ve hak sahipleri arasında bunu dağıtması caizdir. Çünkü Hz. Ömer bu şekilde yaptığı vak­fın işlerini vefat ettiği tarihe kadar üstlenmişti. Aynı şekilde Hz. Ali ve Hz. Fa-tıma da vakıflarına mütevellilik yapıyorlardı.

Malik ise der ki: Vakfedenden bir başkası vakfı mütevelli olarak ele alıp kabz edinceye ve kira gelirlerini hak sahibi yoksullar arasında paylaştınncaya kadar -atlar ve silahlar bunlardan müstesnadır- vakıf tamamlanmış olmaz. [73]

 

İyiliği Emredip Kötülüğü Yasakladıktan Sonra İşi Yüce Allah'a Havale Etmek

 

105- Ey müminler! Siz kendinize bakın, siz doğru yolu bulursanız o sapanlar size zarar veremez. Hepinizin dönüşü Allah'adır. O zaman yaptıklarınızı O si­ze haber verecektir.

 

Kelime ve İbareler:

 

"Siz kendinize bakın." Yani nefsinizi koruyun ve onu ıslah etmeye gayret edin, onun için çalışın. "O zaman yaptıklarınızı O size haber verecektir." Amel­lerinizi size bildirecek ve karşılığını verecektir. [74]

 

Nüzul Sebebi

 

el-Vahidî, İbni Abbas'tan şunu nakletmektedir: Resulullah (s.a.) başların­da Münzir b. Sâvî olduğu sırada Hecerlilere mektup yazarak onları İslâm'a da­vet etti. Eğer kabul etmeyecek olurlarsa cizye vermelerini söyledi. Mektup Münzir'e varınca o da bunu yanında bulunan Arap ve Hristiyanlara, Sâbiî ve Mecusilere arz edip teklif etti. Cizyeyi kabul ettiler, İslâm'a girmek istemediler. Bunun üzerine Resulullah (s.a.) ona şöyle yazdı: Biz Araplardan İslâm veya kı­lıçtan başkasını kabul etmeyiz. Kitap Ehli ile Mecusilere gelince, ben onlardan cizyeyi kabul ederim. Münzir onlara Resulullah (s.a.)'ın mektubunu okuyunca Arap olanlar İslâm'a girdi. Kitap Ehli ile Mecusiler ise cizye verdiler. Arapların münafık olanları şöyle dediler: Muhammed'in bu yaptığına hayret edilir. O yü­ce Allah'ın kendisini bütün insanlar ile İslâm'a girinceye kadar savaşmak üze­re gönderildiğini ileri sürmekte, fakat Kitap Ehli'nden başkalarından da cizye kabul etmemektedir. Bizim görüşümüze göre o, Arap müşriklerinden kabul et­mediği şeyi Hecerli müşriklerden kabul etmiştir. Bunun üzerine yüce Allah "Siz kendinize bakın, siz doğru yolu bulursanız o sapanlar size zarar veremez" yani Kitap Ehli'nden sapıtanların size zararı olmaz, buyruğunu indirdi. [75]

Bu, konu ile ilgili rivayetlerden biridir. Bundan maksadın Kitap Ehli'nden başkaları olduğu da söylenmiştir. Çünkü İmam Ahmed şöyle bir rivayet kayeletmektedir: Ebu Bekir es-Sıddîk (r.a.) (hutbe okumak üzere) ayağa kalktı, Al­lah'a hamdü senada bulunduktan sonra şöyle dedi: Ey insanlar! Sizler şu ayet-i kerimeyi okuyorsunuz, fakat ben de Resulullah (s.a.)'ı şöyle buyururken dinle­dim: "Şüphesiz insanlar münkeri görüp de onu değiştirmeyecek olurlarsa, Al­lah aradan fazla zaman geçmeden onları kuşatacak bir azap gönderir." (Ravî der ki:) Ben Ebu Bekir'i de şöyle derken dinledim: Ey insanlar! Yalandan olabil­diğince sakınınız, çünkü yalan imandan uzaktır.

Yine bu hadis-i şerifi dört Sünen sahibi ile İbni Hibban ve başkaları da pek çok yoldan ve bir çok kişiden onlar da İsmail b. Ebi Hânî'den bu senedle muttasıl ve merfu olarak rivayet etmişlerdir. Ancak onlardan kimisi İsmail b. Ebî Halid'den bu senedle, fakat Hz. Ebu Bekir'e mevkuf olarak rivayet etmiş­lerdir. Bununla birlikte Darekutnî ve başkaları da hadisin merfu olduğunu ka­bul ederler.

Diğer taraftan Tirmizî'nin Ebu Umeyye eş-ŞaTsânî'den şöyle dediğine dair rivayeti de şöyledir (bunun Kitap Ehli'nden başkası.hakkında olduğu da söy­lenmiştir): Ben Ebu Sa'lebe el-Hişnî'nin yanına varıp şöyle dedim: Şu ayet-i ke­rimeyi nasıl anlıyorsun? "Hangi ayet?" diye sordu. Ben, yüce Allah'ın, "Ey mü­minler! Siz kendinize bakın. Siz doğru yolu bulursanız o sapanlar size zarar ve­remez" buyruğunu okudum. Şöyle dedi: Allah'a yemin ederim ki, sen bu ayet hakkında bu işi bilen birisine soru sormuş bulunuyorsun. Ben bunu Resulullah (s.a.)'a sordum, şöyle buyurdu: "Hayır, siz iyiliği emredin, münkerden alıkoyun. Nihayet sen, sıkı sıkıya bağlı kalınan bir cimrilik ve kendisine tabi olunan bir heva ile tercih olunan bir dünya görüp, her görüş sahibinin kendi görüşünü be­ğendiğini görecek olursan, işte o vakit yalnız kendine bak ve avamı terk et. Si­zin arkanızdan öyle bir takım günler gelecek ki, o günlerde sabredebilen kimse bir ateş korunu avucunda tutabilen kimseye benzeyecektir. O günlerde amel edebilen bir kimseye sizin gibi amel eden elli kişinin ecri kadar ecir vardır." Bir rivayette şu fazlalık da vardır: "Ey Allah'ın rasulü, bizden elli kişinin ecri mi yoksa onlardan mı? denildi. Hz. Peygamber şöyle buyurdu: Hayır, sizden elli kişinin ecri kadar." Daha sonra Tirmizî şöyle dedi: Bu hasen, garib, sahih bir hadistir. [76]

 

Ayetler Arası İlişki

 

Şanı yüce Allah çeşitli mükellefiyetleri, şer'î emir ve hükümleri açıkladık­tan sonra "Rasul'e düşen ancak tebliğdir." (Mâide, 5/99) diye buyurdu ve daha sonra müşriklerin atalarını taklit etmelerini şöylece eleştirdi: "Atalarımızı üze­rinde bulduğumuz şey bize yeter, derler." Onların kendilerine yapılan tebliğ, uyarı, teşvik ve korkutmalardan yüz çevirip sapıklıkları üzerinde ayak direte­rek bilgisizliklerinde ısrar etmelerini ayıpladı. Yüce Allah bütün bunları açık­ladıktan sonra, müminlere şöylece hitap etti: "Siz doğru yolu bulursanız, o sa­panlar size zarar veremez." O bakımdan ey müminler, onların bilgisizliklerine ve sapıklıklarına aldırış etmeyin, aksine siz kendinizi düzeltin, Allah'ın sizi yü­kümlü kıldığı işleri yerine getirin, onun emir ve yasaklarına itaat edin.

Kısacası bu ayet-i kerimenin kendisinden önceki buyruklarla ilişki yönü, sakındınlması gereken şeylerden sakındırması cihetiyledir. [77]

 

Açıklaması

 

Yüce Allah müminlere kendilerini düzeltmelerini, güç ve imkâriiarı nispe­tinde hayır işlemelerini emretmekte ve işini düzene koyan insanlara ister ya­kın olsun, ister uzak olsun bozuk insanların bozukluğunun zarar veremeyece­ğini bildirmektedir.

Ey Allah'ı ve Rasulünü tasdik edenler! Kendinizi masiyetlerden koruyu­nuz, ihlâslı amellerle Rabbinize yakınlaşmaya bakınız ve kendinizi cezadan kurtarmaya çalışınız. Siz doğru yolu bulup hidayete ererseniz, sizden başkala­rının sapıklığının size bir zararı olmaz. Dönüşünüz Allah'a olacaktır. O yaptık­larınızı size haber verecek ve herkese ameline göre karşılık verecektir; hayır ise hayır, şe^ ise şer.

Bu ayet-i kerimede mümkün olduğu takdirde iyiliği emretmeyi, münker-den alıkoymayı terk etmeye bir delil yoktur. Aksine ayet-i kerime şunu gerek­tirmektedir: Rabbine itaat eden bir kimse günahkâr kimsenin günahlarından dolayı sorumlu olmayacaktır. Aynı şekilde, yüce Allah'ın şu buyruklarında ol­duğu gibi kişisel sorumluluk ilkesini de vurgulamaktadır: "Herkes kazancı kar­şılığında rehin olarak alıkonulmuştur." (Müddessir, 74/38); "Hiç bir (günah) yük yüklenici bir başkasının günah yükünü yüklenmez." (En'am, 6/164) [78]

 

Ayetten Çıkan Hüküm Ve Hikmetler

 

Bu ayet-i kerimenin zahiri kişinin kendisi doğru yol üzere olduğu taktirde iyiliği emredip münkerden alıkoymanın bu kişi üzerine vacip olmadığını gös­termekte, kimsenin başkasının günahı ile sorumlu tutulmayacağını ifade et­mektedir: "Hiç bir (günah) yük(ü) yüklenici bir başkasının (günah) yükünü yük-lenmeyecektir." (En'am, 6/164). Eğer bu ayet-i kerimenin tefsirine dair sünnet-i seniyede Ashab-ı kiram ve tabîinin sözlerinde -nüzul sebebinde geçtiği gibi-açıklamalar varit olmasaydı, ayetin zahirinin ifade edeceği anlam bu olacaktı.

Durum her ne olursa olsun, bu ayet-i kerime sünnete baş vurmadan da anlaşılabilir. Çünkü ayet-i kerime, müminlerin her şeyden önce bizzat kendi yapısını kurmasını, faziletli amellerle kuşanmasını, Allah'a yakınlaştırıcı amellerle her türlü masiyet ve kötülüklerden uzaklaşma hususunda bizzat kendisine güvenmesini istemektedir.

Çünkü başka pek çok ayet-i kerime iyiliği emredip kötülükten alıkoymayı da istemektedir. Bu iki konu arasında da bir çelişki yoktur. Açıklamakta oldu­ğumuz ayet-i kerime, Müslüman kişiliğinin oluşturulması hakkındadır. Top­lumsal alanda iyiliği emredip münkerden alıkoymaya dair ayet-i kerimeler ise hayır uğrunda karşılıklı öğüt vermeyi, yardımlaşıp dayanışmayı, fazileti yer­leştirip şerre karşı direnmeyi, bayağılıklara ve münkere karşı savaş açmayı ge­rektirmektedir.

Said b. el-Müseyyeb der ki: Ayet-i kerimenin anlamı şudur: Siz iyiliği em­redip münkerden alıkoyduktan sonra hidayet bulduğunuz takdirde sapıtanla-nn size zararı olmaz. Eğer ayet-i kerime Müslüman olmayanlar hakkında nazil olmuş ise, ortada herhangi bir problem ve zorluk kalmaz; o zaman ayetin ma­nası şöyle olur: Sizler kendi dininizin mensuplarına bakınız, sapıtan kâfirlerin size bir zararı olmaz. Kabul ec İme umudu olduğu yahut da bir zalimin önlen­mesi (zorla dahi olsa) umulduğu takdirde iyiliği emredip münkerden alıkoy­mak bir farz-ı ayndır. Eğer iyiliği emreden kendisine bir zarar yahut Müslü­manlara bir fitne ve sıkıntı gelmesinden yahut da mutlaka tehlikeye düşece­ğinden korkar yahut iyiliği emredip münkerden alıkoyduğu takdirde vereceği öğüdün fayda vermeyeceğini kuvvetli bir zanla düşünürse o takdirde bu farz sakıt olur.

Ayet-i kerime genel bir uyan mahiyetinde olup insanların yönlendirilebile­ceğinin de delilidir. Çünkü yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Hepinizin dönüşü Allah'adır. O zaman O, yaptıklarınızı size haber verecektir." Yani ey bütün yara­tıklar, hepinizin döneceği yer birdir. Müminlerin varacağı yer de, Allah'a mu­halefet edenlerin varacağı yer de birdir. O yüce Allah size amellerinize göre karşılık verecektir. [79]

 

Ölüm Esnasında Vasiyette Şahitlik

 

106- Ey müminler! Sizden birinize ölüm gelip çattığında vasiyet vaktinde aranız­da ya içinizden adalet sahibi iki kişiyi şahit tutun yahut yeryüzünde yolculuk­ta iken ölüm size gelip çatmışsa, sizden (dininizden) olmayan diğer iki kişiyi (şa­hit tutun). Bu iki kişi hakkında şüpheye düşerseniz namazdan sonra onları alıko-yarsınız da Allah'a şöyle yemin ederler: "Akraba dahi olsa hiç bir menfaati satın almayacağız ve Allah'ın şahitliğini gizle­meyeceğiz. O takdirde muhakkak gü­nahkârlardan oluruz."

107- Eğer ikisinin aleyhinde muhakkak bir vebale hak kazanmış olduklarına muttali olunursa o vakit, yerlerine hak­sızlığa uğrayanlardan iki kişi -ki bunlar buna daha lâyıktırlar- öbürlerinin yeri­ne geçerler. Allah'a şöyle yemin ederler: "Andolsun bizim şahitliğimiz o iki kişi­nin şahitliğinden elbette daha doğrudur; biz haddi de aşmadık. Aksi takdirde mu­hakkak biz zalimlerden oluruz."

108- Bu, şahitliği yüklendikleri gibi eda etmelerine yahut yeminlerinden sonra yeminlerin geri çevirileceğinden kork­malarına daha yakındır. Allah'tan kor­kun ve dinleyin. Allah fasıklar toplulu­ğunu doğruya iletmez.

 

Belagat:

 

"Aranızda... iki kişiyi" buyruğu lafzen haber olmakla birlikte mana itiba­riyle inşâîdir. Bundan kasıt emirdir; aranızda bu evsafta iki kişi şahitlik etsin, demektir. [80]

 

Kelime ve İbareler:

 

"Sizden birinize ölüm gelip çattığında" yani ölümün sebepleri görüldüğün­de, " vasiyet vaktinde içinizden adalet sahibi iki kişiyi şahit tutun." Bu ifade emir anlamında bir haberdir. Yani adaletli iki kişi şahitlik etsin, "...namazdan sonra", yani ikindi namazından sonra. Bunun nazarı itibara alınması, bu işin sorumluluğunun daha ağırlıklı bir şekilde hissettirilmek istenmesidir. "Bu iki kişi hakkında şüpheye düşerseniz", onların doğru söylediklerinden yana şüphe ederseniz "...yemin ederler..." ve şöyle derler: "Hiçbir menfaati satın almaya­cağız". Yani şöyle derler: Bizler dünyalık olarak alacağımız herhangi bir bedel karşılığında onun adına yalan yere yemin etmeyiz.

"Akraba dahi olsa" yani velev ki kendisi yerine yemin edilecek yahut da şehadette bulunacağımız kişi bizim akrabamız olsun. "O takdirde" yani biz şa­hitliği gizleyecek olursak "muhakkak günahkârlardan" yani isyan etmişlerden "oluruz."

"Eğer o ikisinin aleyhinde" yemin etmelerinden sonra "muhakkak bir veba­le hak kazanmış olduklarına" yani hainlik yahut şehadet esnasında yalan söy­lemek gibi günaha düşüren bir fiili işlediklerine "muttali olunursa" meselâ, on­ların itham olunmalarına sebep teşkil edecek bir şeyin yanlarında bulunması ve onların da bunu ölenden hayatta iken satın aldıklarını yahut da bunu ken­dilerine vasiyet etmiş olduğunu ileri sürmeleri gibi; " haksızlığa uğrayanlar­dan iki kişi -ki bunlar buna daha lâyıktırlar- öbürlerinin yerine geçerler." O iki kişinin aleyhine yemin yöneltmek hususunda bir başka kişi onların yerine ge­çer. Bunlar da ölüye daha yakın olan mirasçılardır. Yani ona daha yakın olan­lardır. Çünkü bu yakınları ölenin halini daha iyi bilirler ve bunlar ölüye karşı daha şefkatli, mirasçılara karşı da daha merhametlidirler. "Allah'a şöyle yemin ederler" yani iki şahidin hainlik ettiğine dair yemin ederek derler ki: "Andolsun bizim şahitliğimiz" yani yeminimiz "o iki kişinin şahitliğinden" yeminlerinden "elbette daha doğrudur. Biz haddi de aşmadık", yeminde hakkı çiğnemedik, haksızlık etmedik.

"Bu, şahitliği yüklendikleri gibi eda etmelerine, yahut yeminlerinden sonra yeminlerin geri çevrileceğinden korkmalarına..." Yani yeminin mirasçılara ha­vale edilmesine dair sözü geçen bu hüküm, şahitlerin ya da vasilerin yüklen­dikleri şahitliği herhangi bir tahrif ve hainlik olmaksızın ifa etmelerine ya da kendilerinin yeminlerinden sonra iddia sahibi mirasçılara yeminlerin çevrilece­ğinden korkmalarına ve böylelikle hainlik ettiklerine ve yalan söylediklerine dair yemin edeceklerinden çekinmelerine, bunun sonucu da rezil edilip tazmi­nat ödemek zorunda kalmalarının önlenmesine ve buna bağlı olarak da yalan söylememelerine "daha yakındır." Hainliği ve yalan söylemeyi terk etmek sure­tiyle "Allah'tan korkun ve dinleyin" kabul edin, eda ile emrolunduklarınıza ku­lak verin, "Allah fâsıklar" yani Allah'a itaat sınırlarının dışına çıkanlar "toplu­luğunu doğruya" hayır yola "iletmez." [81]

 

Nüzul Sebebi

 

Buharî, Darakutnî, Taberî ve İbnü'l-Münzir, İkrime'den o da İbni Ab-bas'tan şöyle dediğini rivayet ederler: Temim ed-Dârî ile Adiyy b. Beddâ Hristiyan iki kişi idiler. Bunlar cahiliye döneminde Mekke'ye gelir, ticaret yaparlar, orada uzun süre kalırlardı. Resulullah (s.a.) hicret ettikten sonra onlar da bu ticaret işlerini Medine'ye yönelttiler. Amr b. el-As'm azatlısı Bu-deyl es-Sehmî de ticaret maksadıyla yola çıktı ve Medine'ye geldi. Hep birlik­te Şam'a doğru ticaret maksadıyla yola koyuldular. Yolun bir bölümünde Bu-deyl rahatsızlandı. Kendi eliyle bir vasiyet yazdı, sonra da bu vasiyeti eşyası­nın arasına bırakıp iki yol arkadaşına tavsiyede bulundu. Budeyl ölünce eş­yasını açıp baktılar. Ondan bir şey (altın işlenmiş gümüş bir kap) alıp sonra malını olduğu gibi muhafaza altına aldılar. Medine'ye aile halkı yanma gel­diler, eşyasını onlara teslim ettiler. Aile halkı eşyasını açınca yazdığı vasiyeti ve eşyası arasında bulunanları gördüler. Ancak vasiyette yazdığı halde bir şeyi bulamadılar. İki yol arkadaşına bulamadıkları şeyi sordular, onlar da "Bizim onun adına muhafazaya aldıklarımız ve bize verdiği bunlardan iba­rettir" dediler.

Bu sefer mirasçıları, "İşte onun kendi eliyle yazdığı mektup" dediler. Arka­daşları, "Biz ona ait bir şeyi gizlemiş değiliz" deyince mirasçılar Resulullah (s.a.)'ın huzuruna mahkemeleşmeye gittiler. Bunun üzerine şu, "Ey müminler! Sizden birinize ölüm gelip çattığında... sizden olmayan diğer iki kişiyi (şahit tu­tun). Bu iki kişi... Allah'a şöyle yemin ederler:... yemininizi hiç bir bedele sat­mayacağız... o takdirde muhakkak günahkârlardan oluruz." ayet-i kerimesi na­zil oldu. Ve sonra Resulullah (s.a.) ikindi namazı akabinde onlara şu şekilde ye­min ettirmelerini emretti: "Kendisinden başka hiç bir ilâh bulunmayan Allah adına yemin ederiz ki, bundan bir şey gizlemiyoruz." Daha sonra iki yol arka­daşı Allah'ın dilediği kadar bir süre böylece kaldılar. Bilâhare beraberlerinde altınla süslenmiş bir gümüş kabın olduğu ortaya çıktı. Aile halkı, "İşte bu onun eşyalarındandır" deyince, ikisi de, "Doğrudur, fakat biz bunu ondan satm al­mıştık. Yemin ettiğimiz vakit de bunu söz konusu etmeyi unuttuk ve kendimizi yalancı çıkarmaktan da çekindik" dediler. Yine Resulullah (s.a.)'ın huzurunda davalaştılar, bu sefer, "Eğer o ikisinin aleyhinde muhakkak bir vebale hak ka­zanmış olduklarına muttali olunursa..." ayet-i kerimesi nazil oldu. Bu sefer Re­sulullah (s.a.), ölenin aile halkından iki kişinin, öbürlerinin gizledikleri ve sak­ladıkları şeylerin ölene ait olduğuna dair yemin etmelerini ve böylelikle o şeye hak kazanmalarını emretti.

Daha sonra Temim ed-Dârî İslâm'a girdi ve Resulullah (s.a.)'a biatta bu­lundu. Şöyle diyordu: "Allah ve Rasulü doğru söylemiştir, o kabı ben almıştım." [82]

Özetle; müfessirlerin ittifakla belirttiklerine göre bu ayet-i kerimenin nü­zul sebebi, o vakit Hristiyan iki kişi olan Temîm ed-Dârî ile Adiyy b. Beddâ ve onlarla beraber Amr b. el-As'ın hicret etmiş bir Müslüman olan azatlısı Budeyl b. Ebi Meryem ile birlikte Şam'a doğru ticarete çıkmalarıdır. [83]

 

Ayetler Akası İlişki

 

Bundan önceki ayet-i kerimede şanı yüce Allah ölümden sonra dönüşün kendi huzuruna olacağını ve insanları kıyamet gününde işlediklerinden dolayı hesaba çekip amellerinin karşılığını vereceğini belirtmişti. Bunun akabinde ölümden önce vasiyetin gerekli kıldığı şahit tutmanın söz konusu edilmesi uy­gundur. Burada şahit tutmaktan kasıt, söz konusu olan şeyin yerine getirilebil­mesi için onun gereği gibi muhafaza edilmesi ve ispatlanmasıdır. [84]

 

Açıklaması

 

Ey Allah'ı ve Rasulünü tasdik edenler! Ölümü yaklaşmış, ölüm hastalığın­da bulunan bir kişi yapacağı vasiyete Müslüman erkeklerden adil iki kişiyi şa­hit tutsun. Yüce Allah'ın "sizden" kelimesinin anlamı, müminlerden; "ölüm, ge­lip çattığında" ifadesinin anlamı ise, ölüm vakti yaklaşıp da ölümün emareleri ortaya çıktığında demektir. Ya da zaruret dolayısıyla yolculuk halinde mümin olmayanlardan iki kişiyi şahit tutsun. İşte bu ifade vasiyetin ve vasiyete şahit tutanın üzerinde dikkatle durulduğunu göstermektedir. İfadede şu takdirde bir hazf vardır: Eğer siz yolculuk yaparken, ölüm musibeti size gelip çatar da siz de kanaatinizce adaletli olan iki kişiye vasiyette bulunup beraberinizde bulu­nan malı kendilerine teslim eder, sonra ölür ve bu iki kişi bıraktığınız terekeyi mirasçılarınıza götürür, mirasçılarınız o iki kişinin durumu hakkında şüpheye düşer ve hainlik ettikleri iddiasında bulunacak olurlarsa hüküm, namazdan sonra onları (şahitleri), şehadet etmek üzere alıkoymanız şeklindedir.

Şahitlik vakti ikindi namazından sonradır. Çünkü o vakitte yemin ettirme alışılmış bir işti. O vakit yargı ve davalara bakma zamanı idi. Şahitliğin namaz akabinde yapılması ise bu işin ağırlığına ve ciddiyetine dikkat çekmek ve bu noktada gerektiği gibi dikkat etmeyi ve korkmayı sağlamaktır. Çünkü Yüce Al­lah, "Namazdan sonra onları alıkoyarsınız" buyurmaktadır. Yani ikindi nama­zından sonra yemin etmek üzere onları çağırır ve teminat alırsınız. Nitekim Resulullah (s.a.) Temim ve arkadaşına bu şekilde muamele etmişti. İbni Ab-bas'tan rivayet edildiğine göre, eğer şahitler Müslüman değilseler namazdan kasıt, onların dinlerine mensup olanların ayinleridir. Taberî ise bunun Müslü­manların kıldıkları namazlardan muayyen bir namaz olduğu görüşünü tercih etmiştir. Çünkü Yüce Allah burada "namaz" kelimesinin başına eliflâm getire­rek marife yapmıştır. Bu ise Araplara göre ancak cinsi ya da aynı itibariyle bi­linen şey hakkında kullanılır. Yahudi ve Hristiyanlara gelince, onların birden çok bilinen ayinleri vardır. Böylece bununla yargı ve insanların örfüne göre bi­linen muayyen bir namaz kastedildiği anlaşılmaktadır.

Eğer şahitlerin doğru söyledikleri ve ikrarlarında doğruyu dile getirdikleri hususunda şüphe edecek olursanız şöyle diyerek yemin ederler: Biz alacağımız dünyalık karşılığında Allah adına yalan yere yemin etmeyiz. Alınacak olan be­delden kasıt, çoğu kimseye göre bedeli bulunan şeydir. Buradaki ("onu" daki) zamir Yüce Allah'ın, "yemin ederler" buyruğundan anlaşılan yemine aittir. (Meaide zamir yerine açıkça "yemininizi" denilerek zamirin manası verilmiştir). Bu durumda buyruğun anlamı şöyle olur: Bizler Allah adına yapacağımız doğ-nı ve sıhhatli bir yemini dünyevî hiç bir şeye karşılık değiştirmeyiz. İsterse le­hine yemin edeceğimiz yahut lehine şahitlik edeceğimiz kişi akrabalarımızdan olsun. Yani bizler mal için yalan yere Allah adına yemin etmeyiz. Velev ki lehi­ne yemin edeceğimiz kişi bize yakın olsun. Yani bu, kendilerinin doğrulukları ve emanetlerinde âdet edindikleri ve her zaman riayet ettikleri bir husustur. Onlar Yüce Allah'ın şu buyruğunun kapsamı içerisindedirler: "Ey iman eden­ler! Adaleti titizlikle ayakta tutanlar ve Allah için şahitlik edenler olunuz. İster­se kendinizin veya ana babalarınızın ve akrabalarınızın aleyhine olsun." (Nisa, 4/135) [85]

Şahitler emin kimseler iseler bu takdirde yemin etmeksizin tasdik edilir.

Hülâsa, şahit doğruyu söyleyeceğine, adaletle şahitlik edeceğine, yeminine karşılık alacağı herhangi bir bedeli ya da eğer şahitlik yemini ise yakın bir ak­rabasının durumunu gözetmeyeceğine dair yemin edecektir. "Allah'ın şahitliği­ni gizlemeyeceğiz..." yani yeminlerinde şunu da söyleyeceklerdir: Yüce Allah'ın farz kıldığı ve gereği gibi korunup şahitliği kabul zamanından eda vaktine ka­dar açıklanmasını farz kıldığı şahitliği gizlemeyeceğiz. Nitekim Yüce Allah şöy­le buyurmaktadır: "Ve şahitliği Allah için dosdoğru yapınız." (Talâk, 65/2). Eğer bizler böyle bir şey yapacak ve yeminimizi basit bir bedel karşılığında satacak yahut yemin ederken akrabamızı gözetecek ya da Allah adına yapmamız gere­ken şahitliği gizleyecek olursak şüphesiz bizler, mutlaka cezasını göreceğimiz çok büyük bir günah yüklenmiş, isyankâr kimseler oluruz.

"Eğer... muttali olunursa" yani onların yalan söylediklerine, yahut hainlik edip hakkı gizlediklerine ve günah kazanmalarını gerektiren bir işi yaptıkları­na dair bir takım emareler tespit edilirse, o takdirde yemin mirasçılara döndü­rülür. Bu sefer iki şahidin yerini tutacak mirasçıya yakın olan iki kişi, yani mi­ras almaya en çok hak kazananlardan iki kişi yemin eder. Eğer şer"î bir mani bulunmuyorsa bu iki kişi Allah adına şöyle yemin ederler: Andolsun bizim şa­hitliğimiz yani yeminimiz bu ikisinin yemininden daha doğru ve daha gerçek­tir. Bizler bu malı talep etmekte ve şahitler aleyhine hainlik ile hüküm veril­mesini istemekte haddi aşmış olmuyoruz. Şüphesiz bizler eğer haddi aşıp hak­sızlık edecek yahut da kendileri hainlerden olmadıkları halde onların hain ol­duklarını söyleyecek olursak, elbette ki biz zalimlerden yani yalan söyleyen ba­tıl iddiacılardan oluruz. Buna göre Yüce Allah'ın ayetteki "Bizim şahitliğimiz" ifadesi ile kastedilen yemindir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "On­lardan herhangi birisinin şahitliği Allah adına yemin ile dört defa şahitlik et­mektir." (Nûr, 24/6). Yüce Allah'ın, "Haksızlığa uğrayanlardan" buyruğundan kasıt ise aleyhlerine vasiyete hak kazanılan yahut da vasiyetin aleyhlerine ol­duğu kimseler (mirasçılar)dir. Ölene daha yakın olanlar ise ona en yakın olan iki kişi demektir.

Ayet-i kerimede yeminin en yakın mirasçılardan iki kişiye tahsis edilmesi­nin sebebi, ayetin kendisi sebebiyle nazil olduğu vakanın özelliğidir.

Bu şahitliğin yeminlerin teşriinde bulunmasının hikmeti, meselenin çözü­münde hak ve hukuka uygun biçimde bir yolun izlenmesi sonucunu doğurma-sındadır. Çünkü Yüce Allah'ın, "Bu... daha yakındır" ifadesi bunu gerektirmek­tedir. Yani öylesi şahitlerin şehadeti Allah azabından korkarak herhangi bir değişiklik ve değiştirmeye sapmadan gerçek şekliyle eda etmelerine daha bir yakındır. İşte şahitliğin ikindi namazından sonra yapılması suretiyle tağlîzinin (ağırlaştırılmasının) hikmeti de budur. Ya da yeminin mirasçılara havale edil­mesinden dolayı duyulan endişe ve korkudur. Çünkü böyle bir iş dolayısıyla in­sanlar arasında rezillik söz konusu olabilmektedir. O takdirde onların insanlar arasında yalan söyledikleri ortaya çıkar. Allah'ın azabından yahut da yeminin mirasçılara havale edilmesinden duyulacak korku doğru söylemeyi gerektirir, hainlikten uzak durmayı sağlar.

Daha sonra, Yüce Allah doğru şahitlikte bulunmayı ve sıkı tutma işini daha da ileriye götürmektedir. Bunu da insan yapısında daima kalıcı bir duygu olan Allah korkusu ile gerçekleştirmektedir: "Allah'tan korkun ve dinleyin..." Yani ye­minlerinizde Allah'ın gözetimi altında olduğunuzu bilin, onun cezasından kor­kun, çekinin. Yalan yere yemin edip bunlara karşılık mal almaktan ve size güve­nenlerin emanetlerine hainlik etmekten korkun. Bu hükümleri dikkatle düşüne­rek ve kabul ederek dinleyin. Gereğini yapın; aksi takdirde sizler fasıklardan ya­ni Allah'ın hüküm ve şeriatı dışına çıkan isyankârlardan, hidayetinden kovulan, cezasını hak eden kimselerden olursunuz. Yüce Allah ise Rabbinin emrinin dışı­na çıkarak O'na isyan eden ve şeytana itaat eden kimseleri başarıya ulaştırmaz. [86]

 

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler

 

Taberî'nin de belirttiği gibi, müfessirlerin çoğunluğu bu ayet-i kerimenin mensuh olmayıp muhkem olduğu görüşündedirler. Bunun mensuh olduğunu ileri sürenin konuyu gereği gibi açıklamak görevidir. Daha sonra Taberî bunun mensuh olduğu görüşünün daha doğru olduğunu belirterek şöyle der: Çünkü Peygamber Muhammed (s.a.)'in gönderildiğinden itibaren Müslümanlar tara­fından uygulanagelen şudur: Bir hakkın ispat edilmesi ya davacının açık delili ile ya da davacının davasını doğrulayacak açık bir delili yoksa davalının yemi­ni ile olur. Bir kimse elinde bulunan bir malı davacıdan satın aldığını iddia edecek olursa, eğer malı elinde bulunduran kimsenin bu iddiasını ispatlayacak açık bir delili (beyyinesi) bulunmuyor ise, elbetteki yemini ile birlikte davacı­nın sözü kabul edilir [87]

İlim adamları bu üç ayet-i kerimeden aşağıdaki hükümleri çıkarmışlardır:

1- Yolculukta olsun ikamet halinde olsun vasiyet teşvik edilmiş ve ona ge­reken önemin verilmesi istenmiştir.

2- Vasiyeti ispatlamak ve yerine getirilmesini sağlamak için ona dair şahit tutmak da teşvik edilmiştir.

3- Aslolan, şahitlerin iki adaletli Müslüman kişi olmasıdır.

4- Zaruret ya da ihtiyaç dolayısıyla Müslüman olmayan kimsenin Müslü­man hakkındaki şahitliği de caizdir. İlim adamları bu hüküm hakkında farklı görüşlere sahiptirler. Fakihlerin cumhuru şöyle der: Yüce Allah'ın, 'Yahut... sizden olmayan diğer iki kişi" buyruğu, "Razı olduğunuz şahitlerden" (Bakara, 2/282) ve "Sizden olan adaletli iki kişiyi şahit tutunuz." (Talâk, 65/2), yani mü­minlerden olan iki kişiyi şahit tutunuz, buyrukları ile neshedilmiştir. İçinde, "Razı olacağınız şahitlerden..." ifadesinin yer aldığı deyn (borçlanma) ayeti ise, son nazil olan emirlerdendir. O bakımdan bu ayet-i kerime burada sözü geçen ayeti neshedicidir. O günlerde İslâm, yalnızca Medine'de hakimdi. Bundan do­layı geçmişte Kitap Ehli'nin şahitliği caiz görülmüştür. Bu gün ise her yerde Müslüman vardır. Dolayısıyla kâfirlerin şahitliği düşmüştür. Müslümanlar fa-sıkların şahadetinin caiz olmadığını icma ile kabul ederler. Kâfirlerin şahitliği ise fasık olduklarından dolayı caiz değildir. Dolayısıyla kâfirlerin Müslümanlar hakkındaki şahitliği caiz olmadığı gibi, birbirleri hakkındaki şahitlikleri de az önce geçen delil dolayısıyla caiz değildir.

Ebu Hanife ise şöyle der: Kâfirlerin biribirlerine karşı şahitliği caiz olmak­la birlikte, Müslümanlara karşı şahitlikleri caiz değildir. Çünkü şahitliğe dair bütün ayet-i kerimeler anlatımları itibariyle hep Müslümanlara dair açıklama­larda bulunmaktadırlar. Kitap Ehli'nin kendi aralarındaki şahitlikleri ise ma­kuldür. Çünkü Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Kitap Ehli'nden öyleleri var­dır ki, ona bir kantar (mal) emanet etsen onu sana eksiksiz öder." (Al-i İmran, 3/75) Yüce Allah burada aralarında bu kadar mala dahi hainlik etmeyecek gü­venilir kimseler bulunduğunu haber vermektedir. Böyle bir kimsenin kendi ak­rabalarına ve kendi dindaşlarına karşı güvenilir olması öncelikle söz konusu­dur. Diğer taraftan Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Kâfirlere gelince; onlar da biribirlerinin velisidirler." (Enfâl, 8/73). Böylelikle Yüce Allah onların biri­birlerine karşı veli (dost) olduklarını ifade buyurmaktadır. Bu ise şahitlikten daha yüce bir mertebedir. Diğer taraftan Câbir b. Abdullah'tan rivayete göre Yahudiler, Resulullah (s.a.)'a, kendilerinden zina etmiş bir erkek ve bir kadını getirdiler. Resulullah (s.a.), "Sizden şahitlik edecek dört kişiyi bana getiriniz" diye buyurdu.

Ayrıca zimmîler, kendi aralarında alışveriş, icare ve borçlanma gibi mu­amelelere girişmekte, aralarında türlü cinayetler ve haksızlıklar vukua gel­mektedir ve bunlarda kendilerinden başkalarının şahitliği de olmayabilir. Du­rum böyleyken Müslüman hakimlerin hükmüne de baş vurabilirler. Eğer onla­ra göre razı olunan şahitlerin şahadetiyle aralarında hüküm verilmeyecek olursa hakları zayi olur. Zulüm ve fesat ortaya çıkar. O bakımdan onların biri­birlerine karşı şahitliğini kabul etmek ihtiyacı kaçınılmaz bir hal alır.

Pratikte daha tercihe değer ve makbul o^an görüş de budur. Aynı şekilde kâfirlerin Müslümanlara karşı şahitliği hususunda da İmam Ahmed'in şu görüşü alınır: Yolculuk halinde olduğu gibi, Müslümanın bulunmadığı yerlerde zaruret dolayısıyla caizdir. Çünkü Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 'Yahut yer­yüzünde yolculukta iken ölüm size gelip çatmışsa sizden olmayan diğer iki kişi­yi şahit tutun." İbni Teymiyye der ki: Bu konuda onların şahitliğinin kabulüne dair İmam Ahmed'in görüşünü kabul etmek bir zarurettir. Ve bu da her zaruret halinde -yolculukta olsun olmasın- kabul edilmesini gerektirir. Onların yemin-leriyle birlikte şahadetleri Müslümanların bulunmadığı her hususta kabul edi­lir. Çünkü Müslüman bir kişi, eceli gurbet diyarında yaklaşmış ve kendisine şahit tutacak bir Müslüman bulamamış olabilir. Belki de bu Müslümanın öde­mesi gereken bir takım farz zekât ve kefaretler de olabilir. Belki de yanında bir takım emanetler, zimmetinde bir takım borçlar da bulunabilir. Şayet Müslü­man olmayan birisini şahit tutmayacak olursa, onun yerine getirmesi gereken işler ve menfaatleri de ortadan kalkar.

5- Yüce Allah'ın "Onları alıkoyarsınız..." buyruğu, üzerinde ödemesi gere­ken bir hak bulunan kimsenin alıkonulmasında (hapsinde) asıl bir dayanaktır. Çünkü malî hakların belgelendirilmesi ya rehin veya kefalet yoluyla olur. Eğer bunlar bir arada mümkün olmazsa, geriye, hapsederek işi sağlama bağlamak­tan başka bir yol kalmaz. Ta ki bu hapis, üzerindeki hakkı ödemeye onu mec­bur etsin ya da gerçekten ödeyemeyecek durumda olduğu ortaya çıksın.

Hadler ve kısas gibi bedelin kabul olunmadığı bedenî haklar için belgeleme ya da işi sağlama bağlamaya gelince, bu ancak hapisle mümkün olur. Ebu Dâvud, Tirmizî ve başkaları Behz. b. Hakîm'den, o babasından, o da dedesinden ri­vayetine göre Resulullah (s.a.) bir itham dolayısıyla adamın birisini hapsetmiş idi. Yine Ebu Dâvud Amr b. eş-Şirrî'd'den, o babasından yoluyla Resulullah (s.a.)'m şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir: "Ödeme imkânı bulunanın sav­saklaması, ırzını ve cezalandırılmasını helâl kılar." Burada ırzdan kasıt, azarla­mak suretiyle tazir cezası, cezalandırılmasından kasıt ise, hapsedilmesidir.

6- Yüce Allah'ın, "namazdan sonra" ifadesi yemin edeceklerin doğru söz söylemelerini sağlamak umuduyla ruhlarını etkileyecek bir zamanı seçmenin meşruluğunu göstermektedir. İlim adamlarının çoğunluğu şöyle demektedirler: Ayet-i kerimede kastedilen, ikindi namazının sonrasıdır. Çünkü din mensupla­rı bu zamana saygı gösterirler ve bu vakitte yalan söylemekten, yalan yere ye­min etmekten kaçınırlar. Sahih hadiste Hz. Peygamberin şöyle buyurduğu sa­bittir: "Her kim ikindiden sonra yalan yere yemin edecek olursa, o Allah'ın hu­zuruna kendisine gazap etmiş olarak çıkar."

7- Ayet-i kerime yeminlerin tağlizinde (ağırlaştırılmasında) aslî bir delil­dir. Bu da yemin eden kimsenin, kendisini yalan söylemekten alıkoyacağı umu­lan sözleri yemini tekit için eklemesiyle olur.

Tağliz (ağırlaştırma) dört şeyle olabilir:

a) Ayet-i kerimede söz edildiği şekilde zaman ile.

b) Mescit ve minber gibi mekân ile. Ancak Buharî ve Hanefi'ler buna mu­halefet ederek şöyle derler: Resulullah (s.a.)'ın minberi yanında olsun, Kabe'de rükün ve Makam-ı İbrahim arasında olsun, herhangi bir kimseye yemin ettir­mek, az şey hakkında da olsa, gerekli değildir.

Malik ve Şafiî ise şöyle derler: Kasâme'ye dair yapılacak yeminler orada bulunanlar veya oraya tabi bölgelerde yaşayanlar için Mekke'deki rükün ve Makam-ı İbrahim arasında yapılır. Medine ve Medine'ye bağlı bulunan yerler­de ise peygamber minberinin yakınında bulunan yerlerde yapılır: Şafiî'nin gö­rüşüne göre kan dökme cinayetlerindeki köle azat etme gibi anlaşmazlıklarda yeminler ağırlaştırılır.

c) Hal ile. Muzarif ve İbnü'l-Macuşûn ile bazı Şafiîlerin belirttiklerine göre kişi, kıbleye yönelik ve ayakta yemin eder. Çünkü böyle bir şey kişiyi batıl söy­lemekten alıkoymakta daha etkilidir. İbni Kinâne de, "Oturarak yemin eder" demiştir.

d) Sözlü tağlîz (ağırlaştırma). Bir kesim şöyle demiştir: Sadece Allah adına yemin eder ve ondan fazla bir şey söylemez. Çünkü Yüce Allah, "Allah adına yemin ederler."; "De ki Rabbim hakkı için evet" (Yunus, 10/53); "Allah'a andol-sun ki putlarınıza tuzak kuracağım." (Enbiyâ, 21/657) buyrukları bunu gerek­tirmektedir.

Malik ise şöyle der: Kendisinden başka ilâh olmayan Allah adına, onun kendisinde alacağı ve hakkı olmadığına ve iddiasının batıl olduğuna yemin eder. Çünkü Ebu Dâvud, İbni Abbas'tan Resulullah (s.a.)'m yemin teklif ettiği bir adama şöyle dediğini rivayet etmektedir: "Kendisinden başka ilâh olmayan Allah adına onun yanında alacak bir şeyi olmadığına yemin et." Yani Resulul­lah (s.a.) davacıya bu şekilde yemin ettirmeyi söylemiştir.

Hanefîler de şöyle der: Yalnızca Allah adını anarak yemin eder, başka bir şeye gerek yoktur. Eğer hakim onun yalan söylediğini kabul ederse, yeminini ağırlaştırır ve ona şöyle yemin ettirir: Kendisinden başka ilâh olmayan, gizliyi ve açığı bilen, açığı nasıl biliyor ise gizliyi de o şekilde bilen rahman ve rahîm, gözlerin hain bakışını ve kalplerin gizlediklerini bilen Allah adına "yemin ettim"

Şafiîler ayrıca mushaf ile yeminin ağırlaştınldığmı söylerler. İmam Ah-med de, "Böylesi mekruh değildir" demektedir.

8- Kendisi sebebiyle yeminin teklif edileceği miktar konusunda İmam Ma­lik şöyle der: Üç dirhemden aşağı miktar için yemin söz konusu değildir. Bu hükmünü hırsızlıkta elin kesilme cezasına kıyas ederek vermiştir. Şafiî ise şöy­le der: Böyle bir durumda yemin zekâta kıyasen yirmi dinardan aşağısında söz konusu olmaz. Aynı şekilde her mescidin minberi yakınında yapılacak yemin için de böyledir.

9- Aslolan şahitlerin verdikleri haberleri yeminsiz olarak kabul ve tasdik etmektir. Çünkü Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Yazana da şahide de asla zarar verilmesin." (Bakara, 2/282). Şahitlere yemin ettirilmesi için, verdikleri haberlerde şüpheye düşmüş olma şartı vardır. Eğer şahitler adil iki kimse ol­mayıp hakim onların sözlerinden şüpheye düşecek olursa, ancak bu tür şahitlere yemin ettirir. Buna delil ise Yüce Allah'ın, "Haklarında şüpheye düşerseniz" diye Duyurmasıdır. Dolayısıyla şüphe olmazsa yemin de söz konusu değildir. Halihazırdaki mahkemelerde şahitlere yemin ettirmek, artık genel bir özellik haline gelmiştir. Ayet-i kerimede şüphenin sebebi ise ihtiyat olarak gösteril­mektedir. Çünkü kâfirin şahitliğinin, Müslümanm şahitliği yerine bedel olarak kabul edilmesi, zaruretten dolayıdır. İbni Abbas da süt emzirdiğine dair şahit­likte bulunan kadına yemin ettirmiştir.

10- Ayet-i kerime iddia sahiplerinin kendi lehlerine şahitlikte bulunmala­rını ve sadece yemin etmekle hak sahibi olmalarını caiz görmektedir. Bu ise şe-riatt kabul edilen şu hükme aykırıdır: Beyyine (delil ve belge) iddia edene, ye­min ise inkâr edene düşer. Bu ilke adaletin esasıdır. Cumhur ise buna, bu aye­tin bu hükmünün mensuh olduğunu belirterek cevap verirler.

Ayet-i kerimenin mensuh olmayıp muhkem olduğunu söyleyenlerin ceva­bına gelince: Davalının hain ve günahkâr olduğu anlaşılınca, davacının yemini kabul edilmiştir. Bu da usule uygundur. Çünkü davacı tarafı, şahit ile veya hasmının yemini kabul etmesiyle ya da onun (öldürme davalarında) katil oldu­ğuna dair karinesinin güç kazanmasıyla yahut da eşlerin iddialarında örfün şahitliği sonucu onun tarafının kuvvet kazanmasıyla haklı olur. Bunlardan bi­risi de hainliğe muttali olmaktır. Şüphesiz yemin daha şüpheli taraf hakkında söz konusu olur.

11- Ayet-i kerime yeminin reddedilmesinin meşru olduğunu göstermekte­dir. Yani yemin davalıdan davacıya çevrilebilir (teklif edilebilir).

12-  Tereke ile ilgili hususlarda davacı mirasçılar arasında yemini kabul edilmeye en lâyık olanlar ölüye en yakın olanlardır. Çünkü Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Andolsun bizim şahitliğimiz o iki kişinin şahadetinden elbette daha doğrudur." Yani bizim yeminimiz o iki kişinin yemininden daha doğrudur. Bu da şahitliğin yemin anlamına gelmesinin doğru olduğunun delilidir. Yüce Allah'ın şu buyruğunda olduğu gibi: "Onlardan birisinin şahitliği -Allah adına yemin ile- dört defa şahitlik etmektir." (Nûr, 24/6). [88]

 

Kıyamet Gününde Peygamberlere Davetlerinin Sonuçlarına Dair Yöneltilen Sual

 

109- Allah peygamberleri toplayacağı günde "Size ne cevap verüdir diye buyuracak, onlar da "Bizim hiç bir bilgimiz yok< §üPnesiz gaybleri en iyi bilen  ancak sensin" diyecekler.

 

Kelime ve İbareler:

 

"Allah peygamberleri toplayacağı günde" buradaki günden kasıt, kıyamet günüdür. "Size ne cevap verildi1? diye buyuracak." Yani onlara kavimlerini azar­lamak üzere, kavminizi tevhide çağırdığınızda size ne şekilde karşılık verildi diye buyurulacak. "Gaybleri en iyi bilen ancak sensin." Yani kıyamet gününün dehşeti ve onların korkuları dolayısıyla kulların bilip de unuttukları ve bileme­dikleri gaybleri bilen sensin "diyecekler".[89]

 

Ayetler Arası İlişki

 

Yüce Allah bu ayet-i kerimede de tehdit, korkutma ve azarlamayı sürdür­mektedir. Takvayı emrettikten sonra, insanları vasiyet yahut başka herhangi bir şeyi gizlemekten ve daha sonra kıyamet günü hesaba çekilmekten sakmdır-maktadır. Yani sizler Allah'tan korkun ve her zaman için Allah'ın peygamberle­ri toplayacağı o günü hatırlayın. Kur'an-ı Kerim âdeti üzere pek çok yasa, hü­küm ve mükellefiyetleri söz konusu ettiği takdirde -önceden de belirttiğimiz gi­bi- ya Yüce Allah'ı hatırlatıcı buyrukları zikretmekte yahut peygamberlerin durumlarını açıklamakta ve kıyamete dair halleri izah etmektedir. Bu ifadeler­le önceki buyrukları pekiştirmektedir. İşte burada da şer1! hükümlerin akabin­de kıyametin hallerini vasfettiğini görüyoruz. Daha sonraki ayet-i kerimede ise Hz. İsa'nın durumu söz konusu edilecektir. [90]

 

Açıklaması

 

Ey Peygamber! Allah'ın kıyamet gününde peygamberleri toplayıp da ken­dilerine, ümmetlerine bir çeşit azar ve sitem olmak üzere söz söyleyip ümmet­lerinin kendilerine ne şekilde karşılık verdiklerini soracağı günü bir hatırla! Bu şekilde onlara ne türlü karşılık verildiğini soracaktır. Ümmetleri onlara iman ve ikrar ile mi karşılık vermişti, yoksa inkâr ve yüz çevirmek suretiyle mi? Bu, Yüce Allah'ın şu buyruklarını andırmaktadır: "Andolsun kendilerine (peygamber) gönderilenlere de mutlaka soracağız ve onlara gönderilen (peygam-ber)lere de herhalde soracağız." (A'râf, 7/6); "Rabine andolsun ki onların hepsi­ne yapmakta oldukları şeyleri elbette soracağız." (Hicr, 15/92-93). İşte bu buy­ruklarda her iki kesime de, peygamberlere de kendilerine peygamber gönderi­lenlere de soru sorulacağı belirtilmektedir.

Yüce Allah bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır: "Diri diri gömülen kız çocuğa, hangi günahtan dolayı öldürüldüğü sorulacağı zaman." (Tekvîr, 81/8-9). Bu ise itham altında tutulana değil de şahide soru sormaktır; bundan kasıt ise azarlamak ve yapılan fiili reddetmektir.

Soru soMna farklılığı kıyamet hallerinin farklılığına göre değişiklik göste­rir. Kimi halde Yüce Allah peygamberlere ümmetlerine karşı şahitlik etsinler diye soru sorar, kimilerinde ümmetlere soru sorar. Bazan da hasma soru soru­lacağı gibi, şahitlere de soru sorulacaktır, her iki kesime de soru sorulacak hal­ler vardır.

Yüce Allah yine onlara şunu soracaktır: Ümmetleriniz sizden sonra ne iş­lediler? Sizden sonra dininizde olmadığı halde neleri ortaya koydular? Peygam­berler Aziz ve Celil olan Rabbe şöyle cevap vereceklerdir: Biz her neyi biliyor­sak mutlaka onu sen bizden daha iyi bilirsin. Onlar bu sözlerini Yüce Allah'a olan edeblerine uygun olarak söyleyeceklerdir. Senin her şeyi kuşatan, her şeye muttali olan bilgine nispetle bizim bilgimiz yok hükmündedir. Bizim bilgimiz, senin bilgine nispetle hiç bilmemek gibidir. Çünkü sen bütün gaybleri en iyi bi­lensin. Yani kıyamet gününün dehşeti dolayısıyla onların bilemedikleri ve unuttukları her şeyi en iyi bilensin. Yüce Allah'ın ilminin, işlerin görülenini de görülmeyenini de kuşatıcı olmasından dolayı böyle diyeceklerdir.

İşte bu şekilde, bu ayet-i kerimenin tefsiri ve cevabın açıklanması ile ilgili olan iki görüşü bir arada telif etmek mümkün olur. Bunlar aşağıdaki şekilde­dir:

1- Bundan kasıt Yüce Allah'ın bilgisine nispetle kendi bildiklerini eksik ol­duğunu onlara anlatmaktır. Bu İbni Abbas'm görüşü olup daha sahih olandır. Diyecekler ki: Bizim bilgimiz yoktur. Çünkü sen onların neyi açıkladıklarını ve neyi gizlediklerini bilensin. Bizler ise ancak onların açığa vurduklarını bilebili­riz. Onun için senin onlar hakkındaki bilgin bize göre daha etkilidir, bütün de­rinliğini kuşatıcıdır.

2- O günde karşılaşacakları dehşet ve korkuları dolayısıyla ilimleri yok olacak ve cevap veremeyeceklerdir. Bu da Hasan-ı Basrî, Mücahid ve Süddî'nin görüşüdür. Rivayet edildiğine göre cehennem getirileceği vakit bir defa öfke ile nefes alacaktır. Ne kadar peygamber ve ne kadar sıddîk varsa (onlar da dahil olmak üzere) mutlaka dizleri üstüne çöküvereceklerdir. Hz. Peygamber de şöy­le buyurmuştur: "Cibril kıyamet günüyle beni o kadar korkuttu ki, sonunda ağ­ladım ve şöyle dedim: Ey Cibril! Yüce Allah benim geçmiş ve gelecek günahları­mı bağışlamadı mı? Bana şöyle dedi: Ey Muhammedi Sen o günün dehşetinden öyle şeyler göreceksin ki, mağfiret olunduğunu sana unutturacak." [91]

 

Ayetten Çıkan Hüküm Ve Hikmetler

 

Kur'an-ı Kerim'de sabit olan şu ki, Yüce Allah tebliğ görevini yerine getir­me hususunda peygamberlere soru soracağı gibi, kavimlerin peygamberlerinin çağrısına hangi boyutlarda karşılık verdiklerini, açıkladıkları hükümlere ne kadar uyduklarını da soracaktır.

Şanı yüce Allah bu ayet-i kerimede meselâ, şu sözleriyle peygamberlere soru yönelteceğini belirtmektedir: "Gizli ve açık hallerde size ne şekilde karşılık verildi?" Bundan kasıt ise kâfirlerin azarlanmasıdır. Peygamberler de gerçek manasıyla nefiy ile şöyle diyeceklerdir: "Bizim hiç bir bilgimiz yoktur. Bu Hz. Mesih'i ilâh edinenlerin yalanlanması demektir."

İbni Cüreyc der ki: Yüce Allah'ın, "Size ne cevap verildi?" buyruğunun an­lamı, onlar sizden sonra ne işlediler, ne yaptılar demektir. Onlar da, "Bizim bil­gimiz yoktur, şüphesiz gaybleri en iyi bilen sensin" diyeceklerdir.

Mâverdî der ki: Şayet, "Yüce Allah, onlardan daha iyi bildiği hususu ne di­ye onlardan sordu?" denilecek olursa, buna iki türlü cevap verilir: Yüce Allah peygamberlere kendilerinin bilmedikleri, ümmetlerinin küfür, nifak ve onlar­dan sonra peygamberlerine uydurdukları yalanları öğretmek için soracaktır. İkincisi ise, Yüce Allah bununla bütün şahitlerin gözü önünde kavimlerini rezil etmek istemiştir. Ta ki bu da onlara bir çeşit ceza olsun.

Ayet-i kerime Râzî'nin de belirttiği gibi, Yüce Allah hakkında "el-Allâm= her şeyi en iyi bilen" isminin kullanılmasının caiz olduğuna delildir. Nitekim Onun hakkında el-Hallâk lafzının kullanılması da caizdir; fakat "el-allâme" adının kullanılmasının caiz olmayacağı icma ile kabul edilmiştir. Kelimenin so­nundaki müenneslik (dişilik) te'sinin buna sebep olması muhtemeldir. [92]

 

İsa (A.S.)'nın Mucizelerinin Hatırlatılması

 

110- Allah o zaman şöyle diyecek: "Ey Meryem oğlu İsa, senin ve anan üzerin­deki nimetimi hatırla! Hani ben seni Ruhu'l-Kudüs ile desteklemiştim. Be­şikte iken de, yetişkin iken de insan­larla konuşuyordun. Hani sana kitabı, hikmeti, Tevrat ve İncil'i de öğretmiş­tim. Hani benim iznimle çamurdan bir kuş suretine benzer bir şey yapar ve ona üfürüyordun da, iznimle (o çamur) bir kuş oluveriyordu. Anadan doğma körü, abrası da yine benim iznimle iyi ediyordun. Yine benim iznimle ölüleri diriltiyordun ve hani İsrailoğullarını senden çekmiştim. Kendilerine apaçık mucizelerle geldiğin zaman da içlerin­den kâfir olanlar: "Bu apaçık bir sihir­den başka bir şey değildir" demişler­di."

111- Hani havarilere "Bana ve Rasulü-me iman edin" diye vahyetmiştik, on­lar da "İman ettik, gerçekten Müslü­manlar olduğumuza sen de şahit ol," demişlerdi. .

 

İ'râb:

 

"Ona üfürüyordun" ifadesindeki zamir hakkında iki açıklama söz konusu­dur: Zamir, yapılan şekle ait olabilir, o takdirde bu, şekillendirilen şeye delâlet etmektedir. Çünkü üflemek fiili şekle değil, şekillendirilen şeye etki etmektey­di. İkinci ihtimal ise zamirin kuşa ait olduğudur. [93]

 

Kelime ve İbareler:

 

"Ey Meryem oğlu İsa...... nimetimi hatırla. Hani ben seni Ruhu'l-Kudüs"

yani Yüce Allah'ın kendisi vasıtasıyla peygamberlerine ilâhî tebliği ulaştırdığı ve insanın kimi zaman karşı karşıya kalabileceği zaaf hallerinde sebat veren Hz. Cebrail, "ile desteklemiştim" yani gücünü artırmış, pekiştirmiştim. "Beşikte iken de yetişkin iken de", yani çocukluk hallerinde de gençlik hallerinde de ya­hut zaaf ve güç hallerinde "insanlarla konuşuyordun". "Hani sana kitabı" kitap burada yazılı olan her şeyin adıdır, "hikmet," faydalı bilgidir. "Tevrat," Yüce Al­lah'ın Hz. Musa'ya indirdiği kitabın adıdır ki onda teşrî'ler ve hükümler vardır. "İncil'i" ise Yüce Allah'ın Hz. İsa'ya indirdiği kitabın adı olup onda öğütler ve ahlâkî emirler vardır "de öğretmiştim".

"Hani çamurdan bir kuş suretine benzer bir şey yapardın." Yani kuşu andı­rır bir şey yapardın. Bunu Yüce Allah'ın izin ve iradesiyle belli ölçülerde yapar­dı. Yaratmak burada Hz. İsa için "yapmak" diye anlamlandınlmıştır. Yüce Al­lah'ın eşyayı ilmine uygun belli ölçülerde var etmesi anlamında kullanılır. "Anadan doğma kör" anlamına gelen "el ekmeh" kelimesi anadan kör olarak do­ğan kimse demek olup doğumdan sonra kör olan kimse hakkında da kullanılır. "Abraş" ise hastalıktan olma ihtimali bulunan cesetteki beyazlıklardır.

"Ve hani İsrailoğullarını senden çekmiştim" yani, seni öldürmek istedikle­rinde. "Kendilerine apaçık mucizelerle geldiğin zaman... içlerinden kâfir olanla­rı bir sihirden başka bir şey değildir, demişlerdi." Sihir, bir şeyi olduğundan başka türlü göstermek demektir. İnsan onun etkisiyle herhangi bir şeyi gerçe­ğinden başka türlü görür.

"Hani Havarilere... vahyetmiştik." Yani Hz. İsa vasıtasıyla onlara emret­miştim. Havariler, Hz. İsa'nın samimi ve yakın adamları, ona samimiyet ve ih-lâsla bağlı olan arkadaşlarıdır. "Bana ve Rasulüme iman edin diye", burada Ra-sulden kasıt Hz. İsa'dır. [94]

 

Ayetler Arası İlişki

 

Yüce Allah'ın peygamberlere "Size ne cevap verildi?" buyruğundan kasıt, peygamberlerin ümmetlerinden isyan edenleri azarlamaktır. Şüphesiz azar ve kınanmaya en çok müstahak olan ümmet, Hz. İsa'yı ilâhlaştıran Hristiyanlar-dır. Çünkü diğer ümmetlerin dil uzatmaları peygamberlere münhasır iken, Hristiyanların bu haksızca ifadeleri Yüce Allah'ın büyüklük ve yüceliğine ka­dar uzanmıştır. Çünkü onlar, aklı başında bir kimsenin ilâhı nitelendiremeye-ceği bir şekilde, Yüce Allah'ı nitelendirdiler. Bu ise Allah'ın eş ve çocuk edinme­si iddiasıdır. Bundan dolayı bu ayet-i kerimeler, Hz. İsa üzerindeki bir çok ni­metleri hatırlatmaktadır. Buna bağlı olarak bunlar Yüce Allah'ın kendileri va­sıtasıyla doğruluğunu ortaya çıkarmak için, onu kendileriyle desteklediği mu­cizelerdir. Nitekim diğer peygamberleri de Yüce Allah bir takım mucizelerle desteklemiştir. Ayette geçen ifadeden maksat ise, Hristiyanların söyledikleri kötü sözler dolayısıyla azarlanmalarıdır ve onlara sitem etmektir. Bu nimetle­rin her birisi ise Hz. İsa'nın Allah'ın kulu olduğunu ve hiç bir şekilde ilâh olma­dığını göstermektedir.[95]

 

Açıklaması

 

Ayet-i kerimeler, Yüce Allah'ın yalnızca kendi iradesiyle Hz. İsa'ya lütfet­tiği harikulade ve göz kamaştırıcı mucize ve nimetleri hatırlatmaktadır.

Hatırla ey İsa, seni babasız bir anneden yaratarak benim her şeyi kema­liyle kadir olduğuma kesin bir delil ve belge kılmak şeklinde sana verdiğim ni­metimi!

Ve yine hatırla, seni, zalimlerin ve cahillerin kendisine yaptıkları ahlâk­sızlık iftirasından uzak olduğuna dair bir delil kılmak suretiyle annene olan ni­metimi! Çünkü ben seni beşikte iken konuşturmuş, sen de annenin suçsuzlu­ğuna, temizliğine tanıklık etmiştin.

Ve seni Ruhu'l-Kudüs ile desteklemiştim -Sahih görüşe göre o Cebrail (a.s.)'dir- ve seni küçüklüğünde de büyüklüğünde de Allah'ın yoluna çağıran bir peygamber kılmıştım.

"Beşikte iken de yetişkin iken de insanlarla konuşuyordun." Yani küçüklü­ğünde de büyüklüğünde de insanları Allah'ın yoluna çağırıyordun. Anneni za­limlerin itham ettikleri her türlü kusur ve ithamdan temize çıkarıyordun: "Şüphesiz ben Allah'ın kuluyum, bana Kitab'ı verdi, beni peygamber kıldı, beni mübarek kıldı." (Meryem, 19/30-31).

"Hani sana kitabı ve hikmeti... öğretmişti." Yani yazı yazmayı ve kavrayışı öğretti. Kitapları okuyor, senin için onlarda bulunan din ve dünyada faydalı olacak bilgileri kavrıyordun. Hikmet, nazarî ve amelî bütün bilgileri kapsar. Ben sana ayrıca (Allah'ın kelimi Musa b. İmrân'a indirilmiş bulunan) Tevrat'ı ve İncil'i (ki bunlar benim sana vahyettiğim öğüt ve hikmetlerdir) öğretmiştim. Bunlardan sonra bu iki kitabın anılması onların şereflerine dikkat çekmek ve onları tazim etmek içindir.

Hani sen çamurdan, uçan bir kuş suretinde şekiller yapıyordun. Bu hu­susta ben sana izin vermiştim ve bunları sen iradenle yapıyordun. Sonra sen şekillendirdiğin bu suretlere üflüyordun ve bunlar benim iznim ile bir kuş olu­yordu. Bu tabiî kiYüce Allah'ın izni ve yaratması ile uçan bir kuş oluyordu. Sen Allah'ın takdir ettiğini yapıyor ve O'nun takdir ettiği şekilde üflüyordun, onu kuşa dönüştüren ise Allah'tı. Bu iş kayıtsız şartsız değildi; ancak Allah'ın ira­desiyle gerçekleşen sayılı hallerde oluyordu.

Ayrıca sen anadan doğma kör olanı (el-ekmeh'i) iyileştiriyordun. Bir çeşit deri hastalığı olan baras hastalığına yakalanmışa da şifa veriyordun, ölüleri di­riltiyordun. Bütün bunlar ise benim iznim ve emrim ile oluyordu. Sen ölüleri kabirlerinden çağırıyor, onlar da Allah'ın izni ve kudreti ile diri olarak ayağa kalkıyorlardı.

Allah tarafından gönderilmiş bir peygamber ve bir elçi olduğuna dair ke­sin belge ve delilleri getirdiğin zaman onlar seni yalanlayıp sihirbaz olmakla itham edince ve seni yakalayıp asmak isteyince İsrailoğullarının sana zarar vermelerini önleyerek, onların elinden seni kurtarmış, seni kendime doğru yükseltmiş, onların kötülüklerine karşı seni ben himaye etmiştim.

Yüce Allah böylelikle Hz. İsa'ya lütfetmiş olduğu bütün nimetleri (Kur'an-ı Kerim üslûbunda) mazi (dili geçmiş) sigası ile ifadelendirdi ki, bunun vuku bu­lacağına kesin delâlet etsin.

Havarilere "Bana ve peygamberim İsa'ya iman edin" diye vahyetmiştim. Böylelikle ben sana bir takım arkadaşlar ve yardımcılar da peyda etmiştim. Onlar, "Allah'a ve Rasulüne iman ettik" dediler. Yani böyle demeleri onlara il­ham edildi, onlar da ilham edildikleri şeyi yerine getirdiler ve, "Şahit ol ki biz­ler gizlide de açıkta da Allah'a itaat eden, ona teslim olmuş kimseleriz" dediler.

Dikkat edilecek olursa vahiy kelimesi, daha önce açıklandığı üzere, ilham anlamında da kullanılabilir. Nitekim Yüce Allah "Biz Musa'nın anasına onu emzir, diye vahyettik." (Kasas, 28/20) buyurmaktadır. Bunun ilham suretinde vahiy olduğu hususunda görüş ayrılığı yoktur. Nitekim Yüce Allah bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır: "Allah bal arısına dağlarda evler edin, diye vah-yetti." (Naiû, 16/68). [96]

 

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler

 

Hz. İsa'ya kendisinin ve anasının üzerindeki nimetin hatırlatılması -o her ne kadar bunları hatırlıyor ise de- iki sebepten dolayıdır: Birincisi, onlara özel olarak ihsan edilen lütuf ve sırf onlara bağışlanmış olan yüksek mevkiye dair hususların diğer ümmetlere de bildirilmesi, ikincisi ise Yüce Allah'ın hüccetini pekiştirip kendisini inkâr edenleri reddetmesidir.

Daha sonra Yüce Allah. Hz. İsa'ya olan nimetlerini saymaktadır ki bunlar sekiz tanedir. Bu nimetlerin kimisi Allah'ın onu kendileriyle desteklediği muci­zelerdir. Bunlar ise beşikte iken konuşmak, çamurdan yapılmış kuş suretine üfleyip canlandırmak, anadan doğma körü ve abrası iyileştirmek, ölüleri dirilt­mek ve Yahudilerin ona verebilecekleri eziyetleri engellemektir. Bunun sonu­cunda onlar Hz. İsa'yı öldüremediler, asamadılar; fakat Allah, herhangi bir in­sanı onlara Hz. İsa'ya benzer gösterdi.

Kalıcı olan üç nimet ise âdeten, peygamberlik ve risaletin gereği olan şey­lerdir. Bunlar da Ruhu'l-Kudüs olan Cebrail (a.s.) ile desteklenip güçlendiril­mesi, yazı, anlayış, vahiy ve İncil'in indirilmesi suretiyle ilâhî talim, Kelîmul-lah olan Hz. Musa gibi kendisinden önce indirilenlerin ona öğretilmesi ile Ha­varilere Allah'a ve Hz. İsa'ya iman etmelerinin ilham edilmesi.

Bütün bu mucize ve apaçık alâmetler Hz. İsa'nın risaletinin doğruluğunu göstermektedir. Bunların hepsi Allah'ın iradesi, meşîet ve kudretiyle olmuş şeylerdir.

Doğruluğuna delâlet eden mucizeler, sadece Hz. İsa'ya has değildir. Bütün Rasullerin karşı karşıya kaldıkları, mazhar oldukları durum budur. Çünkü in­sanlar âdeten harikulade bir takım şeyler olmaksızın bir peygamberin peygam­berliğini tasdik etmezler. İşte bu harikulade olaylar mucize diye adlandırılırlar. Her bir asrın da kendisine uygun bir takım mucizeleri vardır. Hz. İsa dönemi tıp, çeşitli bilgi ve bir kısım tekniklerin ileri olduğu bir çağdı. O bakımdan Yü­ce Allah onun vasıtasıyla insan, tıp, bilgi ve beşerî kültürü aşan şeyleri gerçek­leştirdi. Hz. Musa döneminde ise sihir ve gözbağcılık ileri derecede idi. Yüce Allah onu sihirbazların sinirini aşan şeylerle destekledi: El, asa, denizlerin yarılması, taştan pınarların fışkırtılması gibi. Bu pınarlar İsrailoğullannın kabi­leleri sayısınca on iki tane idi. Resulullah (s.a.)'ın dönemi ise şiir, hitabet, nesir türleriyle güzel söz söylemedeki üstünlüğü ile meşhur olmuştu. O bakımdan Yüce Allah Kur'an-ı Kerim'i sözün en üstünü, en beliğ ifadeleri kapsayıcı şekil­de indirdi. O bakımdan Kur*an-ı Kerim'in beyan mucizesi kıyamete kadar Pey-gamber'in ebedî mucizesi olarak kalacaktır.

Hz. İsa'nın mucizelerinin burada sayılıp dökülmesinden kasıt, açıklamış olduğumuz gibi, bu ayet-i kerimenin nüzulü döneminde bulunan Hristiyanla-rın söyledikleri sözlerin çirkinliğine, izledikleri yolun gevşek ve tutarsızlığına, diğer insanlar gibi dünyaya gelmiş, onlar gibi yiyip içen ve başkaları gibi defi hacette bulunan normal bir insanın ilâhlığına inanmalarının oldukça tutarsız bir şey olduğuna dikkatleri çekmektir. [97]

 

İsrailogulları'na Maide'nin (Sofranın) İndirilmesi

 

112- Hani Havariler "Ey Meryem oğlu İsa! Rabbin gökten bize bir sofra indi­rebilir mi?" demişlerdi. O da "Eğer iman edenlerdenseniz Allah'tan kor­kun" demişti.

113- Onlar "İstiyoruz ki ondan yiyelim, kalplerimiz yatışsın, senin bize (pey­gamberlik iddian ile ilgili) hakikaten doğru söylediğini bilelim ve biz de ona şehadet edenlerden olalım" dediler.

114- Meryem oğlu İsa "Ey Allahım, ey Rabbimiz! Bize gökten bir sofra indir ki, bizden öncekiler için de bizden son­ra gelecekler için de bir bayram ve senden bir ayet olsun; bizi rızıklandır. Çünkü sen rızık verenlerin en hayırlı-sısın" dedi.

115- Allah buyurdu ki: "Şüphesiz ben onu üzerinize indiriciyim. Artık (bun­dan) sonra aranızdan kim kâfir olursa ben onu âlemlerden hiç kimseyi azap-landırmayacağım bir azapla azaplan-dırınm."

 

İ'râb:

 

"Rabbin... indirebilir mi?" buyruğundaki indirebilmeye güç yetirmeyi ifade eden (yestetî'u) kelimesinin ilk harfi "ye" yerine "te" şeklinde ve son harf olan ayn harfi de fethah olarak (Hz. İsa'ya hitaben olacak şekilde) okunmuştur. Bu­na göre ifadenin takdiri şöyle olur: Sen Rabbinden bize bir sofra indirmesi için dua edebilir misin? Burada muzaf hazf edilip muzafun ileyh onun yerine geti­rilmiştir. Tıpkı Yüce Allah'ın "Sen içinde bulunduğumuz kasabaya da araların­dan geldiğimiz kafileye de sor." (Yusuf, 12/82) buyruğunda olduğu gibi. Yani, "Kasaba halkına ve karşılaştığımız kafile halkına sor" demektir. [98]

 

Kelime ve İbareler:

 

"Havariler" Hz. Mesih'in samimi ve en yakın arkadaşlarıdır, "indirebilir mi?" yani kendisinden böyle bir şeyi istediğin takdirde bunu yapar, böyle bir şeye razı olur ve bu isteğini yerine getirir mi? "Mâide= sofra" üzerinde yemek bulunan tahtanın adıdır. "Kalplerimiz yatışsın" yakînin artması suretiyle kalp­lerimiz sükûn bulsun, huzur bulsun. "Bize gökten bir sofra indi ki bizden önce­kiler için de bizden sonra gelecekler için de bir bayram" yani sevineceğimiz, ta­zim edeceğimiz, gereken saygıyı göstereceğimiz bir bayram günü. "ve senden bir ayet" yani senin kudretine ve benim peygamberliğime bir başka delil yahut bir alâmet "olsun".[99]

 

Ayetler Arası İlişki

 

İşte bu Hristiyanlann Kur'an'dan başka hiç bir kaynaktan öğrenemedikle-ri sofra kıssasıdır. Bu da daha önce sözü geçen sekiz nimetten ayrı olarak do­kuzuncu bir nimet ve bir mucizedir. Çünkü İsa (a.s.)'nın talebi üzerinde bu sof­ra, yüce Allah'ın kudretine bir alâmet olmak üzere ve insanların onun peygam­berliğini tasdik etmeleri için bir belge olarak indirilmiştir. Bu, Yüce Allah'ın in­dirilmesini istediği duasını kabul etmek üzere kulu ve Rasulü İsa (a.s.)'ya lü-tuflarından birisidir. [100]

 

Açıklaması

 

Ey Muhammedi İsa'nın samimi arkadaşları olan Havarilerin ona şu sözle­ri söylediklerini hatırla: Rabbin bize gökten bir yiyecek sofrası indirmeye razı olur ve böyle bir işi yapar mı?

Bu talep Yüce Allah'ın her şeye gücü yettiğini bilen mümin Havariler ta­rafından yapılmış olmakla birlikte, güç yetirebilmenin söz konusu edilmesin­den kasıt, "O böyle bir işi yapar mı ve sen böyle bir istekte bulunacak olursan duanı kabul eder mi?" sorularına cevap almaktır. Havariler bununla Yüce Al­lah'ın her şeye kadir olduğuna tam bir inanç ve bilgi sahibi olduktan sonra, gözle görmek, müşahade etmek ve itminan verecek bilgi sahibi olmak istediler. Nitekim İbrahim (a.s.) de şöyle demişti: "Rabim bana ölüleri nasıl dirilttiğini göster." (Bakara, 2/260). Çünkü düşünme ve habere dayalı bilgi hakkında, ba-zan şüphe ve itirazlar söz konusu olabilir. Fakat gözle görülen maddî şeylere dair bilgiye bu gibi şeylerin etki etmesi söz konusu değildir. İşte bundan dolayı tıpkı Hz. İbrahim'in "Fakat kalbimin mutmain olup yatışmasını istiyorum." Bakara, 2/260) dediği gibi Havariler de "Kalplerimiz yatışsın" demişlerdi. [101]

es-Süddî der ki: Rabbin indirebilir mi, ifadesinin anlamı, eğer böyle bir is­tekte bulunacak olursan Rabbin onu sana verir mi, demektir. Bu da güç yetire-bilme kudretinin kulların itaat etmelerini sağlayıcı bir yönü olduğunu göster­mektedir. [102]

Taberî de şöyle der: Bence doğruya daha yakın olan anlam şudur: Eğer bu­nu ondan isteyecek olursan senin isteğini kabul edip sana istediğini verir mi?[103]

Kimisi de şöyle demiştir: Ayet-i kerimede, "Sen Rabbinden isteyebilir mi­sin" kıraatine göre hazf edilmiş bir ifade vardır ki takdiri şöyledir: Rabbinden isteyebilir misin? Hz. İsa onlara şu şekilde cevap verdi: İsraillilerin Musa (a.s.)'dan isteklerini andıran böyle bir istekte bulunmaktan Allah'tan korku­nuz. Eğer gerçekten iman eden kimseler iseniz yani eğer sizin mümin olma id­dianız doğru ise...

Havariler bu isteklerine dair mazeret belirterek şöyle dediler: Biz bu sof­radan yemek istiyoruz. Çünkü yemeğe ihtiyacımız var. Yüce Allah'ın kudretine senin peygamberliğinin doğruluğuna dair kalbimizin yatışmasını ve yakîn bil­gimizin de artmasını istiyoruz. Çünkü duyu ve müşahadelerle elde edilen bilgi­nin, delillere teslimiyete dayalı nazarî bilgiye göre istenene delâleti daha güç­lüdür. İşte biz, buna tanık olmayan diğer İsrailoğullarma karşı bu mucizeye de tanıklık edenlerden olmak istiyoruz; ya da Allah'ın birliğine ve kudretinin ke­maline, senin de peygamberliğine şahitlik edenlerden olmak istiyoruz. Böyle­likle bu, imana yahut imanın artmasına bir sebep teşkil etsin.

Hz. İsa da dilekte bulundu ve dileği yerine getirildi. Böylelikle bu konuda onlara karşı getirilecek delillerde bir eksiklik kalmasın, muhalefet ettikleri takdirde onlara azap gelmesine bir gerekçe olmuş olsun.

Hz. İsa şöyle dedi: Ey işlerimizin mutlak maliki ve velisi olan Rabbimiz! Üzerimize şu Havarilerin göreceği şekilde semadan bir sofra indir. Onun inece­ği gün bizim için bayram olsun. Denildiğine göre o gün pazar günü idi. O gün­den itibaren Hristiyanlar pazar gününü bayram edinmişlerdir.

Bu hem bizden öncekilere, hem bizden sonrakilere yani bizim çağdaşımız olan dindaşlarımıza da bizden sonra gelecek olanlara da bayram olsun. Ve sen­den bir ayet, yani kudretinin kemaline benim de peygamberliğimin doğruluğu­na delâlet eden nezdinden gelen bir alâmet olsun.

O sofradan da başkalarından da bedenlerimizi gıdalandıracak, besleyecek hoş ve temiz rızıklarla rızıklandır. Sen nzık verenlerin en hayırlısısın. Yani ba­ğışlayan ve nzık verenlerin hayırlısısın. Çünkü sen Ganî ve Hamîd'sin, diledi­ğine hesapsız rızık verirsin. Dikkat edilecek olursa Hz. İsa inecek sofranın fay­dasını dinî ve toplumsal fayda istemesinden sonra duasında söz konusu etmiş­tir. Halbuki Havariler bunun tam aksine sofradan yeme faydasını diğer fayda­lardan öne almışlardı.

"Allah buyurdu ki: Ben onu üzerinize şüphesiz indireceğim." Yani Yüce Allah Hz. İsa'ya bir veya bir kaç defa bu sofrayı indireceği vaadinde bulundu. Allah'ın vaadi ise gerçektir, O sözü doğrunun ta kendisidir. Nitekim bu sofra indirildi.

Fakat verilen bu söz ile birlikte, muhalif hareket edilmesi halinde ceza da söz konusu edilmektedir: "Artık (bundan) sonra aranızdan kim kâfir olursa..."

Yani bu sofranın indirilişinden sonra kim Allah'ı inkâr ederse şüphesiz ki ben onu, diğer bütün âlemlerin kâfirlerinden -onların çağdaşları arasından- hiç bir kimseye yapmayacağım oldukça ağır bir azap ile azaplandırırım. Çünkü artık bu maddî delilden sonra kâfir olan yahut Allah'ın varlığına ve kudretine delâ­let eden kesin delil ve mucizelerle alay eden kimselerin ileri sürebilecekleri hiç bir mazeretleri kalmayacaktır.

Sofrada indirilen yiyeceklere gelince: Denildiğine göre bu, ekmek ve et ya da ekmek ve balıktı. Taberî der ki: Sofrada indirilenler hakkında söylenecek doğru söz şu olabilir: Sofra üzerinde yiyecek bir şeyler vardı. Bunun balık ve ekmek olması da cennet meyvelerinden bir meyve olması da mümkündür. An­cak bunları bilmenin faydası olmadığı gibi bilmemenin de zararı yoktur. [104]

Süyutî'nin kaydettiği bir hadiste de şöyle denilmektedir: "Sofra semadan, ekmek ve et ile indirildi. Hainlik etmemeleri ve ertesi güne bir şey saklamama­ları emrolundu, fakat hainlik ettiler ve sakladılar. O bakımdan bunların hilkati maymunlara ve domuzlara dönüştürüldü." [105]

 

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler

 

Sofra kıssası Yüce Allah'ın Hz. İsa'ya ve kavmine lütfedip tek tek saydığı nimetlerin dokuzuncusudur. Cumhurun kabul ettiği doğru olan görüşe göre bu sofra fiilen indirilmiştir. Çünkü Yüce Allah şöyle buyurmuştur: "Ben onu üzeri­nize şüphesiz indiriciyim." Denildiğine göre bu sofra, pazar günü öğle ve akşam yemek vakitlerinde indi, böylelikle onlar pazarı bayram edindiler.

Sofranın indirilişi Yüce Allah'ın kudretinin apaçık bir belgesi, kullarından ıhlâslı olanların duasını kabul ettiğine, Hz. İsa'nın peygamerliğinin doğruluğu­na, onun Allah'ın kulu ve elçisi olduğuna apaçık bir belgedir. Çünkü o eğer ger­çekten ilâh olsaydı, herhangi bir kimseden bir şeyler isteme ihtiyacını duymaz­dı. Onun dua edip Yüce Allah'ın da duasını kabul etmesi, Hz. İsa'nın kulluğu­nun, insan olduğunun, Yüce Allah'a muhtaç oluşunun bir başka delilidir. Artık Hristiyanlar Hz. İsa hakkındaki ilâhlık iddialarının batıl olduğunu bilmelidir­ler.

Havarileri sofranın indirilişini istemeye iten dört sebep vardır:

1- İlk sebep, yemeye muhtaç oluşlarıdır. Çünkü İsa (a.s.) dışarı çıktı mı beş bin kişi ya da daha fazlası onun arkasından giderdi. Bunların bir kısmı : nun arkadaşlarıydı. Bir kısmı da durumu seyrediyor ve alay ediyorlardı. Yine bir gün bir yere çıkmışlar ve oldukça zorlu bir dağ yoluna düşmüşlerdi. Bera­berlerinde harcayacak bir şeyleri yoktu. Acıktılar, Havarilere şöyle dediler: Haydi İsa'ya söyleyin de bize semadan bir sofra inmesi için dua etsin. Havarile­rin başı Şem'un Hz. İsa'nın yanına gelerek ona insanların semadan bir sofra­nın kendilerine indirilmesi için dua etmesi talebini bildirdi. Hz. İsa Şem'un'a iedı ki: Onlara, "Eğer iman edenlerdenseniz Allah'tan korkun" de. Şem'un bunu kavme haber verince onlar da Şem'un'a: "...Diliyoruz ki ondan yiyelim..." de­diler.

Maverdî der ki: "Ondan yiyelim" ifadesinden kasıt, onun bereketine nail olalım demektir. Yoksa onların böyle bir şeye ihtiyaçlarından dolayı bu istekte bulunmamışlardı. Bu açıklama daha uygun görülmektedir. Çünkü gerçekten onların yiyeceğe ihtiyaçları olsaydı böyle bir istekte bulunmaları onlara yasak edilmezdi.

2- Yüce Allah'ın Hz. İsa'yı kendilerine peygamber göndermiş olduğuna da­ir kalplerine kanaat gelmesinin sağlanması.

3- Hz. İsa'nın Allah'ın Rasulü olduğunu bilmeleri. Yani Hz. İsa'ya olan imanın artması, O'nun risaletine dair bilginin daha da pekişmesi.

4- Bunun Allah'tan gelen bir ayet, senin peygamberliğine ve getirdikleri­nin doğruluğuna delâlet eden bir belge, bir delil olduğuna tanıklık edelim. Gök­ten sofranın indirilip Allahü Teâlâ'nın bununla Hristiyanlara lütufta bulunmuş olmasına rağmen, indirilişinden sonra bu nimeti inkâr ettiler, küfre saptılar. O bakımdan suretleri maymunlara ve domuzlara çevrilerek başka bir surete dö­nüştürüldüler. İbni Ömer der ki: Kıyamet gününde azapları insanlar arasında en şiddetli olacak olanlar münafıklar, sofranın indirilişini isteyip buna tanık olanlar arasında küfre sapanlar ve Firavun hanedanıdır. Yüce Allah işte şöyle buyurmaktadır: "Artık (bundan) sonra aranızdan kim kâfir olursa ben onu âlemlerden hiç kimseyi azaplandırmayacağım bir azap ile azaplandırırım." [106]

 

Hıristiyanların Hz. İsa Ve Annesi Hakkındaki Ulûhiyyet İddialarının Reddedilmesi

 

116- Allah "Ey Meryem oğlu İsa! İnsan­lara, Allah'ı bırakıp da beni ve anamı iki ilâh edinin diye sen mi söyledin?" de d içi zaman o der ki: "Seni tenzih ederim. Hiç bir şekilde hakkım olma­yan bir sözü söylemek bana yakışmaz. Şayet ben onu söylemiş isem sen onu bilmişsindir. Sen benim içimde olanı bilirsin, ama ben senin zatındakini bi­lemem. Şüphesiz ki sen gaybleri hak­kıyla bilensin.

117- Ben onlara, bana emrettiğin "Be­nim de Rabbim, sizin de Rabiniz olan Allah'a ibadet edin" sözünden başkası­nı söylemedim. Ben aralarında bulun­duğum müddetçe üzerlerinde bir şahit idim. Ne zaman ki sen beni aldın, üzer­lerinde gözetici ancak sen kaldın ve sen her şeye hakkıyla şahitsin.

118- Eğer sen onları azaplandırırsan şüphe yok ki onlar senin kullarındır ve eğer onlara mağfiret edersen, yine şüphe yok ki sen Azîz ve Hakim olan­sın."

119- Allah şöyle buyurur: "Bu gün doğ­ru söyleyenlerin doğruluklarının fay­da vereceği bir gündür. Onlar için ora­da ebedî kalıcılar olmak üzere altın­dan ırmaklar akan cennetler vardır. Allah onlardan razı oldu, onlar da on­dan hoşnut olmuşlardır. İşte bu, en bü­yük kurtuluştur."

120- Göklerin, yerin ve onlarda ne var­sa hepsinin mülkü Allah'ındır. O her şeye hakkıyla kadirdir.

 

Kelime ve İbareler:

 

"Allah... dediği zaman..." Yani kıyamet gününde Yüce Allah'ın Hz. İsa'ya kavmini azarlamak üzere şöyle diyeceği zamanı hatırla! "Seni tenzih ederim" yani sana yakışmayan, ortağın olmasından ve benzeri diğer hususlardan seni tenzih ederim. "Hiç bir şekilde hakkım olmayan bir sözü söylemek bana yakış­maz. " Benim haddimi, hakkımı ve kulluğumu aşmak bana yakışan bir şey de­ğildir. "Sen benim içimde olanı bilirsin." Benim içimdekini, gizlediklerimi bilir­sin, bense senin saklayıp gizlediğin bilgilerini bilemem. "Ben aralarında bulun­duğum müddetçe üzerlerinde bir şahit idim"; şahidin hakkında şahitlik oluna­na karşı durumu gibi onları gözetliyordum. Yani bir müşahit gibi O bakımdan böyle bir söz söylemelerini ve bunu dinî bir inanç olarak benimsemelerini en­gelliyordum. "Ne zaman ki sen beni aldın" yani beni alıp semaya kaldırdın, "üzerlerinde gözetici ancak sen kaldın." Amellerini tespit eden, hallerini gözet­leyen yalnızca sen oldun. Senin ulûhiyyetine dair koymuş bulunduğun deliller gereğince böyle bir şeyler söylemelerini sen engelliyordun. (Yani bu deliller on­ların böyle bir söz söylememelerini gerektirdiği halde onlar delilleri göz ardı ederek şirke bulaştılar.-Çeviren-)

Eğer sen küfür ve inkârları dolayısıyla onları azaplandırırsan "şüphe yok ki onlar senin kullarındır." Onlar senin isyan ettiklerini bildiğin, ayetlerini in­kâr ettiklerini, peygamberlerini yalanladıklarını bildiğin kullarındır. Onların mutlak maliki sensin. Dilediğin gibi onlarda tasarruf edersin, sana karşı itiraz etmeleri söz konusu değildir. "Ve eğer onlara" aralarından iman edenlere "mağ­firet edersen" yani günahlarını bağışlarsan, "şüphe yok ki sen Azîz"sin, sevap vermeye de cezalandırmaya da gücü yeten, kadir olan güçlü "ve Hakim" ancak hikmet, ve adaletle sevap ve ceza veren, yaptığı her şeyi hikmetli "olansın."

"Bu gün" yani kıyamet günü "doğru söyleyenlerin" dünyada iken İsa (a.s.) gibi "doğruluklarının fayda vereceği bir gündür." Bu günde onların doğrulukla­rı kendilerine fayda verecektir. Çünkü o gün yapılanların karşılığının verilece­ği gündür. "Allah" kendisine itaat etmeleri sebebiyle "onlardan razı oldu, onlar da O'ndan" kendilerine verdiği sevaptan dolayı "hoşnut olmuşlardır." "Gökle­rin, yerin" yağmur, bitki, rızık ve buna benzer her türlü hazinenin "ve onlarda ne varsa hepsinin mülkü Allah'ındır. O her şeye hakkıyla kadirdir." Allah her şeye gücü yetendir. Doğru söyleyene sevap vermesi, yalancıyı azaplandırması da onun kudreti içerisindedir. [107]

 

Ayetler Arası İlişki

 

Şanı yüce Allah İsa (a.s.)'ya olan nimetlerini sayıp döktükten sonra kav­mine ona Kıyamet gününde, -iftiraları dolayısıyla- bir azar ve bir sitem olmak üzere oldukça önemli bir soru yönelteceğini belirtmektedir. Bu soru aynı za­manda onlara Hz. İsa'nın böyle büyük iftiradan uzak olduğunu ilân edeceğini de anlatmak içindir. Sözü geçen bu büyük iftira ise önce teslisi (üç ilâhın varlı­ğını) kabul etmek, sonra da Hz. İsa'ya ulûhiyyet nispet etmektir. [108]

 

Açıklaması

 

Bu ayet-i kerimeler bir tartışma yapmakta ve bir soruyu canlandırmakta­dır. Bunlar aynı zamanda kıyamet gününde Hristiyanlarm herkesin gözü önünde azaplandınlacaklarını ve onlara sitem edileceğini de ihtiva etmektedir. Burada hitap Resulullah (s.a.)'adır.

Ey Muhammedi Sen Yüce Allah'ın İsa'ya şöyle bir soru yönelteceği mahşer gününü hatırla! Ey İsa, insanlara beni annenle birlikte Allah'tan başka iki ilâh edinin diye sen mi söyledin? Yani böylelikle tevhidi aşarak şirke yönelmelerini sen mi söyledin? Şirk ise Allah ile birlikte bir veya daha fazla ilâh edinmektir. Kişinin Allah'a ortak koştuğu bu varlığın bağımsız bir şekilde zarar veya fayda vereceğine inanmasıyla yahut da Allah'ın bu konuda kendisine güç ve yetki verdiğine inanmasıyla ya da etki ve üstün değeri dolayısıyla Allah nezdinde bir aracılıkta bulunacağını kabul etmesi arasında hiç bir fark yoktur. Nitekim Yü­ce Allah müşriklerin davranışlarını bize şöylece nakletmektedir: "Onlar Allah'ı bırakıp kendilerine fayda da zarar da vermeyen şeylere taparlar. Bir de bunlar Allah nezdinde bizim şefaatçilerimizdir, derler..." (Yunus, 10/18); "Ondan başka veli edinenler "Biz bunlara ancak bizleri Allah'a yaklaştırsınlar diye ibadet edi­yoruz" (derler)." (Zümer, 39/3)

Ayetteki soru, onun hakkında bilgi edinmek amacıyla sorulmuş değildir. Aksine bu soru, Hz. İsa'nın ulûhiyyetini iddia edenlere bir azarlamadır. Ta ki böyle bir sorudan sonra Hz. İsa'nın böyle bir şeyi reddetmesi, onları yalanla­makta daha beliğdir ve bu daha ileri bir anlam ifade etsin, azar ve sitemi daha ağır olsun diyedir. Veya bu sorudan maksat, ona kavminin kendisinden sonra bir takım değişiklikler yaptıklarını ve kendisinin söylemediği şeyleri ona mal ettiklerini öğretmektir.

Ayet-i kerime Hristiyanlarm Hz. Meryem'i ve onun oğlunu iki ilâh edin­diklerini göstermektedir. Çünkü onlar Hz. Meryem'e ibadet ettiler, onu tas­dik ettiler. Onlar bununla da kalmayıp "Hz. Meryem bir insan doğurmuş de­ğildir, o bir ilâh doğurmuştur" dediler. İşte biribirlerinden oldukları için Mer­yem de doğurduğunun derecesine sahiptir. Kimi Hristiyan fırkaları Hz. Mer­yem'i üç üknu'ndan yani baba, oğul ve Ruhu'l-Kudüs'ten birisi olarak kabul ederler.

Hz. İsa Yüce Allah'tan öğrendiği delil ile şöylece cevap verecektir: "Seni tenzih ederim," yani sana yakışmayan şeylerden sen uzaksın ve seninle birlikte bir başka ilâhın bulunmasından münezzehsin. Böylelikle Hz. İsa, Yüce Allah'ın zatında, sıfatlarında ortaktan münezzeh ve kendisine izafe edilenden uzak ol­duğunu belirtmekte, kendisinin Allah'ın önünde boyun eğdiğini, satvetinden korktuğunu açıklamaktadır.

Daha sonra Hz. İsa, böyle bir batıl söz söylemekten uzak olduğunu belirte­rek şöyle diyecektir: Benim hiç bir şekilde söylemem mümkün olmayan bir sö­zün benden sadır olması, tarafımdan söylenmesi benim yapabileceğim bir iş de­ğildir. Daha sonra kesin reddini şu sözleriyle pekiştirecektir: Ey Allahım! Eğer ben böyle bir söz söylediysem, zaten sen benim söylediğimi bilmişsindir. Çünkü senin bilgin her şeyi kuşatıcıdır. Sen benim gizlediğimi, içimde sakladıklarımı dahi bilirsin. Halbuki ben senin kendi zatına has zati bilgilerinden sakladığın hiç bir şeyi bilemem. Sen bütün gaybleri kuşatansın. Olanı da olmakta olanı da olacağı da bilirsin.

İşte bu, Hz. İsa'nın vereceği cevaptır. O, ben böyle bir şey söyledim yahut söylemedim demiyor; aksine bunu her şeyi kuşatan Allah'ın bilgisine havale ediyor ve diyor ki: Eğer ben böyle bir şey dediysem zaten sen onu biliyorsun-dur. Bu cevap oldukça ileri derecede bir edebî halini ortaya koymakta ve Yüce Allah'ın huzurunda zilletini ve kalpten itaatle boyun eğişini ifade etmektedir.

Daha sonra Yüce Allah, Hz. İsa'nın şu sözlerini nakletmektedir: Ben onla­ra itikat ve ibadete dair hususlarda bana emrettiklerinden başka bir şey söyle­medim. Benim de sizin de Rabbiniz olan Allah'a ibadet ediniz, dedim. Benim de onlar gibi senin kullarından birisi olduğumu söyledim. Onlar arasında bulun­duğum sürece durumlarını gözetiyor, yaptıklarına tanıklık ediyor, batıl söz söy­lemelerine engel oluyor ve hak söz söylemelerini istiyordum. Fakat ne zaman ki sen beni aldın, yani beni alıp yükselttin, bu sefer onların davranışlarını, sözle­rini gözetleyen, onların yaptıklarını tespit eden sen oldun, zaten sen her şeye ta­nıksın. Benim aralarında bulunduğum döneme de tanıksın. Bu ifadeler Hz. İsa'ya ona tabi olanların fiillerini, söz ve inanışlarını tanıtmak sadedinde ola­caktır.

Müfessirlerin çoğunluğunun "Ne zaman ki sen beni vefat ettirdin (aldın)" buyruğundan kasdın, semaya yükseltme şeklindeki vefat olduğu görüşündedir­ler. Çünkü Yüce Allah "Muhakkak ben seni vefat ettireceğim ve seni kendime kaldıracağım." (Al-i İnıran, 3/55) buyurmuştur.

Hasan-ı Basri der ki: Yüce Allah'ın kitabında "vefat" tabiri üç anlamda kullanılmıştır:

Birincisi ölüm anlamına gelen vefat. Yüce Allah'ın: "Allah ölüm vaktinde ruhları vefat ettirendir." (Zümer, 39/42) buyruğunda bu anlama gelir. Yani ecel­leri dolduğu vakit.

Diğeri ise uyku vefatıdır. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Geceleyin sizi vefat ettiren O'dur." (En'âm, 6/60) Yani sizi uyutan O'dur.

Bir de yükseltme, yukarı kaldırma anlamında kullanılışı. Bu konuda da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Ey İsa, muhakkak ben seni vefat ettireceğim" (Âl-i İmran, 3/55). Buradaki anlamı da budur.

Daha sonra Hz. İsa şu sözleriyle işi bütünüyle havale edecektir: Eğer sen kötülük işleyeni azaplandıracak olursan elbetteki adaletin gereğini yapmış olursun. Eğer insanlara, küfrüne rağmen mağfiret edecek olursan (buna dahi bir şey diyemem), mülk senin mülkündür, kimse sana itiraz edemez. Sen sevap vermeye de cezalandırmaya da kadir ve güçlü olansın. Mutlaka sen, hikmetin gereği ve doğru olarak karşılık verensin, Hakîm olansın.

Burada şöyle bir soru sorulabilir: Allah şirki bağışlamayacak olduğu halde, Hz. İsa'nın "Ve eğer onlara mağfiret edersen..." demesi nasıl açıklanabilir?

Cevap: Hz. İsa'nın söyleyeceği bu sözden kasdı işi bütünüyle Allah'a hava­le etmektir. O dilediğini yapar, dilediği hükmü koyar. Kimse hükmünü geri çe-viremez, kimse O'nun hükmünü sorgulayamaz. Bu cevabı Hz. İsa bütünüyle itirazı ve O'na karşı bir şey söylemeyi terk etmek için söyleyecektir.

Yüce Allah'ın, "Şüphesiz Allah kendisine şirk koşulmasını bağışlamaz." buyruğuna gelince: Bu, şer'an delilin gösterdiği vakıayı ifade etmektedir. Bu­nunla birlikte ehl-i sünnetin görüşüne göre, Yüce Allah'ın kötülük işleyene mağfiret etmesi, itaat edeni de cezalandırması mutlak irade ve meşîete göre aklen mümkündür. Mutezile ise şöyle derler: Ceza Allah'ın günahkâr üzerinde­ki bir hakkıdır. Onu kaldırmakta da Allah'ın bir zararı yoktur.

Hz. İsa'nın söylediği sözler, kendisine tabi olan kimselere hiç bir şekilde şefaatte bulunma yetkisine sahip olamadığını da ihtiva etmektedir. Çünkü şe­faat, hiç bir şekilde, Allah'a ortak koşmuş olan kimsenin nail olacağı bir şey de­ğildir.

Yüce Allah bu suredeki tartışmayı şu buyruğu ile sona erdirmektedir: "Al­lah buyurur: Bu gün..." Yani şüphesiz kıyamet günü olan bu gün imanlarında, şahitliklerinde, dünyadaki sair söz ve fiillerindeki doğrulukların faydalı olacağı bir gündür.

Doğruların mükâfatı köşk ve ağaçlarının altından ırmaklar akan cennet­lerdir. Onlar orada ebediyyen kalacaklardır. Bu Allah'tan onlara bir mükâfat­tır. O onlardan öyle bir razı olacaktır ki, ebediyyen bir daha gazap etmeyecek­tir. Onlar da kendilerine verilen bu mükâfattan, sevaptan razı olacaklardır. İş­te elde edilen bu büyük mükâfat, hayrı pek büyük olan büyük bir zaferdir. Bu zafere kavuşanın makam ve mevkisinin şerefi alabildiğine yüksek olacaktır.

Daha sonra Yüce Allah, Hristiyanlann Hz. İsa'nın ilâh olduğuna dair gör­dükleri uygun bir hususu söz konusu etmekte ve göklerle yerin mülkünün ken­disinin olduğunu bildirmektedir. Bunların mülkü İsa'nın ve diğer mahlûkatın değildir. Bunlardaki her şey de yalnız Allah'ın mülküdür. Allah mutlak olarak her şeye kadirdir.. Allah'ın mülkiyetinde bulunan ve Allah'ın kadir olduğu her şey ise, Allah'ın kuludur. Her şey Allah'ın yaratmasıyla olur. Bu konuda İsa, Meryem ve başkaları arasında hiç bir fark yoktur. Kulluğun da bundan başka bir anlamı yoktur. Böylelikle her ikisinin de Allah'ın kulu olduğu sabit olmak­tadır. Çünkü mülk ve kudret yalnızca Allah'ındır, bunda hiç kimsenin O'na or­taklığı yoktur. [109]

 

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler

 

Soru ve cevap şeklinde varit olan bu ayet-i kerimeler bir takım hususları öğretmek ve irşat mahiyetindedir. Diğer taraftan Hz. İsa'yı ilâh edinen, annesi­nin Hz. İsa'yı kendisinden bir parça olarak doğurduğundan dolayı ona insanlık ve ulûhiyyet isnat eden Hristiyanlara da bir azar ve bir sitemdir. Böyle bir id­diadan uzak olduğunu ifade edecek kişi bizzat Hz. İsa'dır. O kendisi adına hakki olmayan bir iddiada bulunmayacaktır. Yani o kendisinin kul olduğunu, ilâh olmadığını, bir kul ve bir beşer olduğunu, mabud ve bir ilâh olmadığını söyleye­cektir.

Şayet kendisi ve annesi adına ulûhiyyet iddiasında bulunmuş olsaydı, el­bette ki yüce Allah bunu daha iyi bilendir: "Sen benim içinde olanı bilirsin, ama ben senin zatındakini bilemem." Yani sen benim gaybımda olanı bildiğin halde ben senin gaybında olanı bilemem; yahut da sen benim bildiğimi bildiğin halde ben senin bildiğini bilemem. Yani sen benim gizlediğimi ve senin yarat­mış olduğun kalbinde sakladıklarımı bilirsin. Oysa ben senin gaybında saklı bulunan ve ilminde izhar etmediğin, kendine sakladığın hiç bir şeyi bilemem.

Hz. İsa Allah'ın kendisine emretmiş olduğu yalnızca Allah'a ibadetten baş­ka bir şey söylemedi. Dilediğini mükâfatlandırmak ve dilediğini azaplandırmak hususunda mutlak meşiet ve kâmil irade sahibi Yüce Allah'tır.

Kıyamet gününde insanlar ancak dünyadaki samimiyet ve doğrulukları­nın faydasını görürler. Yalnızca Yüce Allah'a ihlâsla salih amelde bulunup O'na ve peygamberlerine yalan söylememenin faydasını görebileceklerdir. Doğruluk, bütün günlerde faydalı ise de, bilhassa o gün onlara faydası olacaktır. Çünkü o gün amellerin karşılığı verilecektir.

Doğruların mükâfatı ise köşk ve ağaçlarının altından ırmakların aktığı sonsuz nimet cennetlerinde ebediyyen kalmaktır.

Göklerin, yerin ve içinde bulunanların hepsinin mülkü yalnızca Allah'ın­dır; İsa'nın ve diğer yaratıkların değildir. Bu ise Hz. İsa'nın Allah'ın kulu, Al­lah'ın mülkü ve Allah'ın mahlûku olduğunu göstermektedir. Esasen kulluğun anlamı da insanın Allah'ın yaratması ile var olduğunu idrak ve itiraf etmesi demektir. [110]

 



[1] Zemahşerî, 1/479

Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 4/9-10.

[2] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 4/10.

[3] Süyutî, Esbâbu'n-Nüzûl; el-Vâhidî, Esbâbu'n-Nüzûl.

[4] Taberî, VII/3.

Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 4/10-11.

[5] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 4/11-12.

[6] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 4/12-14.

[7] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 4/12-14.

[8] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 4/14-15.

[9] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 4/16.

[10] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 4/16-17.

[11] Taberî, VII/6.

Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 4/17-18.

[12] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 4/18-19.

[13] Kurtubî, VT/272.

[14] Buharî ve Müslim, Sa'd b. Ebî Vakkas'tan şöyle dediğini rivayet ederler: Osman b. Maz'ûn kadınlardan büsbütün uzaklaşmak istedi. Resulullah (s.a.) ona bunu yasakladı. Eğer bunu ona caiz görseydi, biz de şüphesiz hayalarımızı burardık.

[15] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 4/19-21.

[16] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 4/22.

[17] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 4/22-23.

[18] Taberî, VII/10.

[19] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 4/23.

[20] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 4/23-24.

[21] Taberî, VII/11.

[22] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 4/24-27.

[23] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 4/27-30.

[24] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 4/31-34.

[25] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 4/35-36.

[26] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 4/36.

[27] Taberî, VII/22.

[28] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 4/36-38.

[29] Râzî, XII/79.

[30] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 4/38.

[31] Cassâs, Ahkâmu'l-Kur'ân, 11/462.

[32] İbnü'\-Arabî,Ahkâmu'l- Kur'ân, 1/150.

[33] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 4/38-43.

[34] Kurtubî, VI/288-289.

[35] Kurtubî, VI/291-290.

[36] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 4/44-48.

[37] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 4/49-51.

[38] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 4/51.

[39] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 4/51

[40] Râzî,XII/87.

[41] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 4/51-58.

[42] Ayr, Medine yakınlarında bir dağdır. Sevr ise Mekke'deki bir dağın adıdır. Burada onun anılması ravinin bir vehmi ve hatasıdır.

[43] Kurtubî, VI/320.

[44] İbni Kesîr, IV/103 vd.

[45] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 4/58-68.

[46] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 4/69.

[47] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 4/69.

[48] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 4/69-70.

[49] Râzî, XII/99.

Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 4/70.

[50] Taberî, VII/50.

[51] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 4/70-72.

[52] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 4/72.

[53] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 4/73.

[54] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 4/73.

[55] el-Vâhidî, Esbâbu'n-Nüzûl, 120; Süyûtî, Esbabu'n-Nüzûl.

Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 4/73-74.

[56] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 4/74.

[57] Râzî, XII/102.

[58] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 4/74-76.

[59] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 4/76-77.

[60] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 4/78.

[61] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 4/78-79.

[62] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 4/79-80.

[63] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 4/80-81.

[64] İhtiyaç olmayan sorulan sorular da böyledir. Bir kişinin kalkıp, "Hac her sene mı farzdır?  drye sor­ması gibi şaşırtıcı şeylere dair soru sormanın yasaklanması, oldukça zor meselelere dair soru sormak, ibadetlere dair hükümlerin illetini sormak gibi. Sorular bu tür sorulardır. Mesela,  Ay hah olan bir ka­dın niçin orucunun kazasını yapar da namazın kazasını yapmaz?" sorusu buna örnektir. Israıloguııan-nm ineğin durumuna dair sorduğu sorular gibi, dinde işi sıkı tutmaya kalkışmak, inatlaşmak, işi yofcu-şa sürmek, karşı tarafı susturmak kasdıyla soru sormak; Allah'ın istivası ile ilgili soru sormakta olduğu gibi müteşabihata dair soru sormak da bunlara örnektir

[65] Kurtubî, VI/323.

[66] Kurtubî,VI/323.

[67] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 4/80-83.

[68] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 4/84-85.

[69] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 4/85.

[70] İbni Kesîr, 11/107.

[71] Taberî, VII/56; İbni Kesîr, 11/107.

[72] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 4/85-86.

[73] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 4/86-89.

[74] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 4/90.

[75] el-Vahidî, Esbâbu'n-Nüzûl, s. 21.

[76] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 4/90-91.

[77] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 4/91-92.

[78] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 4/92.

[79] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 4/92-93.

[80] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 4/94.

[81] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 4/94-95.

[82] Taberî, VII/75.

[83] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 4/95-96.

[84] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 4/97.

[85] Zemahşeri, 1/488.

[86] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 4/97-99.

[87] Taberî, VII/81.

[88] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 4/99-103.

[89] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 4/104.

[90] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 4/104.

[91] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 4/104-105.

[92] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 4/106.

[93] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 4/107.

[94] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 4/107-108.

[95] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 4/108.

[96] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 4/108-110.

[97] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 4/110-111.

[98] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 4/112.

[99] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 4/113.

[100] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 4/113.

[101] Kurtubî, VI/365.

[102] Râzî, XII/129.

[103] Taberî, VII/84.

[104] Taberî, VII/88.

[105] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 4/113-115.

[106] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 4/115-116.

[107] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 4/118.

[108] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 4/118.

[109] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 4/119-121.

[110] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 4/121-122.