En'âm Sûresi - Kuran - 006Enam - 2. Sayfa
EN'ÂM SÛRESİ
6
En'âm Sûresi
İndiği Yer : Mekke
İniş Sırası : 55
Âyet Sayısı : 165
Nüzulü
Mushaftaki sıralamada 6, iniş sırasına göre 55. sûredir. Hicr sûresinden sonra Sâffât sûresinden önce Mekke'de nazil olmuştur. Tamamına yakınının Mekke'de indiği hususunda ittifak vardır. Abdullah b. Ömer'e ulaşan bir rivayete göre Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "En'âm sûresi bana toplu olarak indi. 70.000 melek teşbih ve hamd sözleriyle bu sûrenin inişine eşlik etti.[1] Abdullah b. Abbas'tan aktarılan bir rivayette de Mekke'de "birdefada" indiği teyit edilmiştir.[2]Ancak birkaç âyetinin Medine'de İndiğine dair görüşler de vardır.[3]
Adı
Hz. Peygamber zamanından beri sadece "el-En'âm" adıyla anılmıştır. Ayrıca Hz. Ömer, Abdullah b. Abbas, Abdullah b. Mes'ûd ve diğer bazı sahâbîlerin de aynı isimle andıkları bilinmektedir. Bu sebeple bütün mushaflarda, tefsir, hadis kitapları ve diğer İslâmî kaynaklarda hep bu isimle kaydedilmiştir.[4] Sözlükte en'âm "deve" anlamına gelen, ayrıca sığır, koyun gibi bazı evcil hayvanlarla ceylan, geyik ve benzeri yabani hayvanlar ve -Gâfir (Mü'min) sûresinde (40/79) geçen "Kimine binesiniz, kiminden yiyecek elde edesiniz diye sizin için hayvanları (en'âm) yaratan Allah'tır" mealindeki âyetten anlaşıldığına göre-bazı binek hayvanları için de kullanılan neam kelimesinin çoğulu olup[5] bu sûrenin 136,138, 139 ve 142. âyetlerinde altı defa tekrar edilmiştir. Söz konusu âyetlerde Araplar'in hayvanlarla ilgili bazı uygulamaları ve telakkileri anlatıldığı için sûreye bu isim verilmiştir.[6]
Konusu
Ağırlıklı olarak Allah'ın birliği (tevhid), ilim, İrade, kudret, adalet gibi sıfatlan; peygamberlik, vahiy, yeniden dirilme, müşrik ve inkarcı zümrelerin bâtıl inançlarının reddi, doğru inanca ulaşmanın yolları vb. itikadı konulardır. Sûrede ayrıca Hz. Peygamber'in şahsına ve risâletine yapılan itirazlar cevaplandırılmış, uğradıkları sıkıntılar yüzünden kaygıya ve üzüntüye kapılan Hz. Peygamber ile arkadaşlarına teselli ve ümit verilmiştir. Hz. İbrahim'in, aklıyla ve gözlemleriyle Allah'ın varlığı ve birliği hakkında kesin bilgi ve inanca ulaşmasını anlatan âyetler özellikle İslâm âlimlerinin ilgisini çekmiştir. Ayrıca 151-153. âyetleri İslâm ahlâkının başta gelen kurallarını ihtiva etmektedir.[7]
Fazileti
Faziletine ilişkin bazı rivayetler nakledilmiştir. 70.000 meleğin inişine eşlik ettiğini bildiren yukarıdaki hadis bunlardan biridir. Başka bir rivayette Hz. Ömer'in, "En'âm sûresi Kur'an'ın seçkin sûrelerinden biridir" dediği[8] ve faziletini önemle vurguladığı; Hz. Ali'nin de okuyan kimsenin Allah'ın rızâsını kazanacağını ifade ettiği yolunda rivayetler vardır.[9]
Meali
Rahman ve rahîm olan Allah'ın adıyla...
1. Hanıd, gökleri ve yeri yaratan, karanlıkları ve ışığı var eden Allah'a mahsustur. Ama yine de kâfir olanlar (putları) rablerine eş tutuyorlar. 2. Sizi bir çamurdan yaratan, sonra ölüm zamanını takdir eden ancak O'dur. O'nun katında bir ecel daha vardır. Siz hâlâ şüphe ediyorsunuz. 3. O, göklerde ve yerde tek Allah'tır. Gizimizi açığınızı bilir, ne kazandığınızı da bilir.[10]
Tefsiri
1. Sûre, her yönden övgüye lâyık bulunanın sadece Allah olduğunu insanlara bildirmekle başlıyor. Çünkü O, bütün varlıklar âleminin yaratıcısıdır ve bundan dolayı ulûhiyyet vasfı yalnızca O'na aittir. Sûrenin ilk âyeti özel olarak, sözde kendilerine yardım ettiğini hayal ettikleri putlara inanan, onlara ulûhiyyet vasfı yükleyen ve darda kaldıklarında onlardan yardım dileyen müşriklere karşı bir reddiyedir. Nitekim Uhud Savaşı'nda kısmî bir başarı sağlayan müşriklerin kumandanı Ebû Süfyân, bu başarıyı putlarından bilerek müslümanlara karşı "Şanın yüce olsun Hiibet! (müslümanlara seslenerek) Bizim Uzzâmız var, sizin Uzzânız yok" diyerek övünmüştü[11] Ayrıca nimet ve yardım kimden gelirse gelsin, asıl nimet sahibinin Allah Teâlâ olduğunu düşünerek öncelikle O'na hamd ve teşekkür etmek gerektiğine de işaret edilmiştir.
Yüce Allah bütün mevcudatın, başka bir deyişle, var olan her bir şeyin yaratıcısı olduğu halde âyette O'nun, yer ve gökleri, karanlıklarla ve ışığı yaratan olduğu hatırlatılmakla yetinilmiştir. Çünkü "yer" ve "gökler", diğer yaratılmışları da kapsayan es kuşaba kavran)arâ? Aynca mahteter jDİnm pek pek e)Meri bulunmakla birlikte, bunlar içinde bütün insanların en kolay ve yakından algılayabildikleri, genel olarak varlık kavramından sonra İnsan zihninin en temel gerçekler olarak farkına vardığı durumlar ışık ve karanlıktır. Nitekim ışık ve karanlığın varlık alemiyle yakın ilgisinden dolayı bazı eski felsefî akımlarda ışık varlığın ilkesi, karanlık da yokluğun İlkesi sayılmış; yine bazı eski Doğu dinlerinde, özellikle Maniheizm'de biri "ışık tanrısı", diğeri "karanlıklar tanrısı" olmak üzere, iki tanrı kabul edilmiştir ki, söz konusu âyette ışığı da karanlıkları da yaratanın sadece Allah olduğu belirtilerek bu iki tanrı inancı reddedilmektedir. Öte yandan Hz. îsâ ve Rûhulkudüs'e ulûhiyyet isnat eden Hıristiyanlık'la birlikte, insanlık tarihinde önemli bir yer tutmuş olan yıldız-gezegen kültüne dayalı paganist inançlar da çürütülmüş; böylece her ne suretle olursa olsun, rablerine eş koşan, başka varlıkları O'nun ulûhiyyetine denk tutarak fâni şeylere tanrı gibi sarılıp bunlara kul olan bütün zümreler tevhid ilkesinden saptıkları için "kâfirler" diye nitelenmiştir. Bu arada karanlıklar kelimesiyle inkâr çeşitlerine, ışıkla da imana işaret bulunduğu belirtilir. Nitekim birtek doğru inanç yolu bulunduğu için âyette ışık tekille (nur), birçok bâtıl inanç bulunduğu için de karanlık çoğulla (zulümât) ifade edilmiştir.[12]
2. Varlığının başlangıcından sonuna kadar insanın da yüce Allah'ın yaratma, takdir ve tasarrufunda bulunduğu ifade edilmek üzere "Sizi bir çamurdan yaratan O'dur" buyurulduktan sonra iki ayrı "ecel"den söz edilmektedir.
Müfessirler insanın "çamurdan" yaratılmasına iki değişik yorum getirmişlerdir:
a) Bütün insanların atası olan Hz. Âdem çamurdan yani topraktan yaratıldığına göre onun soyu da esas itibariyle topraktan gelmektedir.
b) Her insanın oluşumu, alman besinler yoluyla toprağa dayanır. Çünkü hayatın temel öğesi olan kan besinlerden, besinler de doğrudan veya dolaylı yollarla topraktan gelmektedir.
İnsanın yaratılmasına dikkat çekilmesinin sebebi, ba'si (yeniden dirilme) inkâr eden müşriklere, insanı topraktan yaratan yüce kudretin onu ölümünden sonra tekrar döndüğü bu aslî varlığından yeniden yaratmaya da muktedir olduğunu bildirmektir. Âyetin diğer bir önemli yönü de topraktan canlıların en mükemmeli olan İnsanın yaratılmasındaki harikulade olaya işaret edilmesidir. Arz yaratıldığı zaman üzerinde "hayaf'tan eser yoktu. Yok kendi kendini var edemez. Toprakta canı var eden ve onu "insan" yapan; insanda ruhu, aklı, irfanı yaratan yüce Allah'tır. Çünkü gelişmenin her safhasında o alîm, hakim ve rahîm olan Allah'ın yaratma fiili bulunmaktadır. Bu sebeple yoktan varlığın, basitten bileşiğin, cansızdan canlının, şuursuz tabiattan zekânın kendiliğinden ortaya çıktığına inanmaktan daha bâtıl bir inanç olamaz.
Gerek bu gerek diğer ilgili âyetlerde Allah'ın varlığını ve birliğini, eşsiz kudret ve hikmetli yaratışını ispatlamak için insanın yaratılışına dikkat çekilmesi son derece önemlidir. Zira bütün evrenin bilebildiğimiz en büyük olayı hayatın ortaya çıkışıdır. Bütün varlıklar içinde en zeki canlı insan olduğu için o, evrenin göz bebeğidir. Eğer bilim kâinatta dünyadakinden başka bir canlı ve zeki varlık keşfederse, hiç kuşkusuz ki bu, bütün keşiflerin en muhteşemi olacaktır. Halen bilinen gezegenlerin hiçbirinde canlı ve zeki varlığa rastlanmadığı için dünyamız değerini ve eşsizliğini korumaktadır. Bu değer, canlılardan özellikle de İnsandan gelmektedir. Fakat bu canlılar ve insan nasıl oluştu? Neden dünyaya en yakın olan ve -Kur'ân-ı Kerîm'de de işaret buyurulduğu gibi[13] bir zamanlar dünyamızla bitişikken sonradan ayrılan diğer semavî kürelerde hayat yok da dünyada var? Bunlara verilebilecek her ilmî cevap yeni sorularla karşılaşır. İlletsiz hiçbir hadise meydana gelemeyeceğine göre, jenerasyon spontane (kendi kendine üreme, oluşma) imkânsız bulunduğuna göre yaratılış illetinin, tabiatın dışında ve üstünde bir güç olması gerektiği, yine yaratılış eşsiz bîr düzen ve anlam taşıdığına göre onu yaratanın da mükemmel, sonsuz, ilim ve hikmet sahibi olması gerektiği, mutlak bir gerçektir ve bütün yaratılmışlar, özellikle de hayat, akıl ve zekâ sahibi insanın varlığı, her bir insanın baştan sona yaratılışı, gelişmesi bunun en kesin ve açık delilidir. Diğer canlılar gibi insan da çamurdan, yanı topraktan meydana gelmiştir. Bunun nasıl olduğunu, hangi gücün tesiriyle meydana geldiğini deneysel olarak bilemiyorsak da kutsal kitabımız bunun hakiki failini, yapıp yaratanım bize bildirmekte; aklımız da bâtıllardan arındığında bu gerçeği açık seçik kavrayabilmektedir. 2. âyette iki defa zikredilen ecel kelimesi sözlükte "bir sürenin sonu" anlamına gelir. Âyetteki iki ecelden nelerin kastedildiği hususunda müfessirler farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Bunlardan bazıları şöyledir:
a) İlk ecel ölüm vakti, ikinci ecel kıyamet vakti.
b) İlk ecel yaratılışla ölüm arası, ikinci ecel ölümle ba's (yeniden dirilme) arasındaki süre (berzah) veya bu sürenin sonu.
c) İlk ecel ömrünün süresi kesin olanların ve bu sürenin sonunda ölenlerin eceli, ikinci ecel sıla-i rahim (akraba ziyaretleri), sadaka gibi bazı hayırlı işler yaptıkları için ömürleri uzatılacak olanların eceli.
d) İlk ecel insanın normal olarak yaşayıp ömrünün dolmasıyla hayatının sona ermesi (tabii ecel), ikincisi vücut fonksiyonlarının tamamı henüz sağlıklı ve yaşamaya elverişli iken boğulma, yangın gibi kazalar ve dış sebeplerle hayatın son bulması (ihtiramı ecel).
Fahreddin er-Râzî'nin filozoflara nispet ettiği (XII, 153-154) bu son görüş, M, Haindi Yazır'ın da belirttiği gibi, sağlığa önem vermeyi, gerektiğinde tedavi olmayı, tehlikelerden korunmayı Öngörmesi açısından yararlı olmakla birlikte, buradan, bir insanın ölümüyle ilgili ilci farklı ecel bulunduğu sonucunu çıkarmak doğru değildir. Olsa olsa bir insanın, ya tabii veya ihtiramı olmak üzere bir tek ecelinin olduğu söylenebilir. Bunlardan hangisi vuku bulmuşsa Allah'ın takdir ettiği ecel odur; dolayısıyla diğerinin vuku bulması imkânsızdır.
Zemahşerî (E, 3), yukarıda sıralanan ecelle İlgili görüşlerden ilkini; Şevkânî (II, 114), İbn Âşûr (IV, 130-131), M. Hamdı Yazır (III, 1874-1877) gibi bazı mü-fessİrler de İkincisini tercih etmişlerdir. İbn Âşûr, bunun gerekçesini âyette, ikinci ecelle ilgili olarak, bu ecelin "Allah katında belirlenmiş" olduğu, yani insanlar tarafından bilinemeyeceği şeklindeki kayda dayandırır. Buna göre ilk ecel her bir insanın ömrüdür; çünkü kişi öldüğünde insanlar onun ne kadar süre yaşadığını bilirler. İkinci ecel, yani İnsanların ölümüyle ba's arasında geçen sürenin miktarını ne dünyada ne de kıyamet gününde Allah'tan başka bilebilir.
2. âyetin sonunda "Siz hâlâ şüphe ediyorsunuz" ifadesiyle müşriklere hitap edilmiştir. Çünkü bu ifadede bir tenkit ve tehdit vardır; müminler âyetlerde bildirilen gerçeklere inandıklarından böyle bir itham ve tehdide mâruz kalmaları düşünülemez.
Burada insanın yaratılışının semâvat ve arzın yaratılışiyla ilgili ifadelerden sonra zikredilmesi, önce İslâm düşünürlerinin deyimiyle "büyük âlem"in, ardından da "küçük âlem"in yaratıldığını belirtmek içindir. Bu şekilde insanın yaratılışına dikkat çekilmesinin sebebi, kâfirlerin ba'si inkâr etmeleri, onlara, müşahede ettikleri, bildikleri bu gerçeği göz önüne alarak ba'sin mümkün olduğunu ispatlamaktır. İbn Âşûr, ilk yaratılışa inanan müşriklerin ikinci yaratılışa da (ba's) inanmalarının aklen gerekli olduğunu hatırlatmaktadır. Âyette "Sizi çamurdan yaratan yalnız O'dur" buyurulmakla Allah'ın yaratmada hiçbir ortağı bulunmadığı vurgulanmıştır. Burada insanların "çamurdan" yaratıldığı özellikle belirtilmiş ve böylece "İnsan toprak olduktan sonra tekrar insan olarak yaratılması İmkânsızdır" şeklinde ileri sürdükleri delil çürütülmek istenmiştir. Zira müşrikler insanın öldükten sonra toprağa düştüğünü kabul ediyorlar; ayrıca topraktan yaratıldığını da benimsiyorlar; şu halde ikinci defa yine topraktan yaratılması neden imkânsız olsun?[14]
3. Allah, göklerin de yerin de mutlak hâkimi, yaratıcısı ve yöneticisidir. O, hem ilâhtır hem de rabdır; yani her şeyi yapıp yönettiği gibi bütün evren ve evren-dekiler O'nun yasalarına boyun eğer, bu suretle farkında olarak veya olmayarak O'na kulluk ve itaat eder; aslında inkâr edenler bile O'nun yasalarının dışına çıkamazlar. Îlm-İ ilâhîsi ile de O her şeyi kuşattığı gibi, -bilmeli ve dikkatli olmalıyız ki- bizim gizlimizi açığımızı, ne yapıp ne ettiğimizi de hep bilmektedir.[15]
Meali
4. Rablerinin âyetlerinden onlara bir âyet gelmeye görsün, o âyetlerden ille de yüz çevirirler. 5. Gerçekten onlar, kendilerine hak geldiğinde onu yalanlamışlardır. Fakat yakında onlara alay ettikleri şeyin haberleri gelecektir![16]
Tefsiri
4-5. Burada geçen âyet, bilhassa Allah'ın tek tanrı olduğuna delâlet eden kanıtlar, Hz. Peygamber'İn verdiği haberlerin, özellikle vahdaniyetle (Allah'ın birliği) ilgili bilgilerin doğruluğunu gösteren ve müşrikleri, fesahat ve belagatta bir örneğini ortaya koymaktan âciz bırakan Kur'an âyetleri veya Resûlullah'ın Kur'an dışındaki mucizeleri şeklinde tefsir edilmiş; "âyetlerden yüz çevirme" ise Mekke putperestlerinin göze hitap eden mucizeleri reddetmeleri, Kur'ân-ı Kerîm'i dinlemeye tahammül edemeyip ona kulak vermekten veya onu dinledikleri halde sırf inat ve kibirlerinden ötürü onun bir mucize ve gerçek olduğunu itiraftan kaçınmaları şeklinde açıklanmıştır. "Alay ettikleri şeyin haberleri" ise, kıyametin vukuu ve âhiret azabı veya İslâm'ın doğması ve isminin yükselmesi sırasında şirkin ve küfrün çöküşü ya da inkarcıların müslümanlar karşısındaki hezimetleriyle ilgili olarak Kur'an'ın verdiği haberlerdir. Bu bilgiler ışığında bu âyetler şu şekilde açıklanmıştır:
O müşriklere ve inkarcılara, üzerinde düşünüp taşınmaları gereken bir âyet, bir delil veya mucize geldiğinde muhakkak surette rablerinden gelen bu türlü âyetlerden yüz çevirirler; onların doğru olup olmadığı hususunda ciddi ve samimi olarak zihin yormadan, akıllanın kullanarak düşünüp taşınmadan hemen red ve inkâr ederler. İşte böylece onlar bütün âyetlerin, delil ve mucizelerin en yücesi ve en şereflisi olan hak yani Kur'an kendilerine geldiği zaman onu da yalanlayıp inkâr etmişlerdir. Ancak böyle yalanladıkları, üstelik bir de alaya aldıkları Kur'an'ın bildirdiği haberler, yani kıyamet ve âhiret azabını ya da İslâm'ın doğuşu ve onun adının yükselişi sırasında inkarcıların başlarına gelecek azap ve yıkımı, müslümanlar karşısında uğrayacakları hezimeti görünce ne ile alay ettiklerinin farkına varacaklardır![17]
Meali
6. Görmediler mi ki, onlardan önce yeryüzünde size vermediğimiz onca imkânı kendilerine Yerdiğimiz, gökten üzerlerine bol bol yağmur indirip (evlerinin) altlarından ırmaklar akıttığımız nice nesilleri helak ettik. Biz onları günahları sebebiyle helak ettik ve onların ardından başka nesiller meydana getirdik.[18]
Tefsiri
6. Başka âyetlerde de geçen ve "nesiller" diye çevirdiğimiz karn kelimesinin iki anlamı vardır: a) Bir dönemde yaşamış millet, kavim, nesil, kuşak, b) Uzun bir süreyi kapsayan dönem, asır, yüzyıl. Kelime bu âyette ilk anlamıyla kullanılmıştır. Nitekim Hz. Peygamber'in "Nesillerin (kurun) en hayırlısı benim neslim (karn), sonra bunları izleyenler, sonra da bu sonuncuları izleyen nesildir" mâna-srndaki hadisinde de karn bu İlk anlamında geçmektedir.[19]Bazı tefsirlerde gök anlamındaki sema kelimesinin bu âyette "yağmur" mânasına geldiği belirtilmiştir.[20]
Bu âyette özel olarak müşrik Araplar'a hitap edilmekle birlikte umumiyetle bâtıl inançlara sapan kötülüklere dalan ve bu suretle topyekün helake müstahak olan her millet için bir tehdit ve uyan olmak üzere şöyle buyurulmuş olmaktadır: O kendi güçlerine güvenerek inkarcılıkta, haksızlık ve bâtılda direnenler, geçmiş milletlerin kalıntılarını, tarihî izlerini inceleyip öğrenerek, bizim (sonsuz kudret sahibi yüce Allah) nice nesilleri helak ettiğimizi görmediler mi? Biz onlara, yeryüzünde size verdiğimizden daha fazlasını vermiş; onları, bol yağmuruyla, bolluk ve bereketiyle cennet gibi ülkelere sahip kılmıştık; onlar bu ülkeleri vatan tutup medeniyetler kurmuşlardı. Sonra da günahları yüzünden onları helak ettik ve onların ardından başka nesiller, nice milletler meydana getirdik. Şimdi, sizden daha güçlü olan bu milletleri tarihten silen yüce kudretin sizi helak etmeyeceğini mi düşünüyorsunuz?
Ayet-i kerîme güçlerine, servetlerine, sahip oldukları diğer bedenî ve maddî imkânlara aklanarak Allah'a âsi olan, şımaran, ellerindeki her şeyi kendisine borçlu bulunduğu rablerini unutarak dalâlete sapıp azgınlaşan, günahlara boğulan toplumlara karşı genel bir tehdit ve uyandır.
Kur'ân-ı Kerîm'de bu tarihî tecrübeye büyük önem verilmiş; çeşitli vesilelerle eski milletlerin hayatları ve akıbetleri anlatılırken özellikle kötülük ve zulümleri, azgınlaşıp İsyan etmeleri yüzünden helak edildikleri ve böylece tarih sahnesinden silindikleri anlatılarak insanların bu tarihî gerçekten ibret alıp sünnetullahı daima göz önünde tutmaları, şimdi sahip oldukları imkânların kendilerini felâketlerden koruyamayacağını iyi bilmeleri ve hayatlarını buna göre düzenlemeleri istenmiştir. Ad, Semûd gibi çok eski dönemlerde yaşamış kavimler yanında, daha yakın çağlardaki birçok devletin, imparatorluğun çöküşü veya tarihten silinişinin temelinde de aynı olumsuz sebeplerin yattığında kuşku yoktur. Buna karşılık, inançta, ahlâk ve fazilette, idare ve siyasette doğru yoldan gittiği, hak ve adalet üzere bulunduğu halde helak olmuş tek bir millet yoktur.[21]
Meali
7. Eğer sana kâğıt üzerine yazılmış bir kitap indir şeydik de onlar elleriyle onu tutmuş olsalardı, yine de o inkarcılar, "Bu apaçık bir büyüden başka bir şey değil" derlerdi. 8. "Ona bir melek indirilseydi ya!" dediler. Eğer biz bir melek indirsej dik elbette iş bitirilmiş olur, artık kendilerine mühlet verilmezdi. 9. Eğer Peygamber'i bir melek kılsaydık muhakkak ki onu (yine) bir adam suretine sokar, onları yine halen içinde bulundukları kuşkuya düşürürdük. 10, Senden önceki peygamberlerle de alay edilmiş, sonunda onlarla alay edenleri, alaya aldıkları şey (azap) kuşatıvermişti. 11. De ki: Yeryüzünde dolaşın, sonra (hakikati) yalan sayanların sonunun nasıl olduğuna bakın![22]
Tefsiri
7. Kur'ân-ı Kerîm'in başka yerlerinde de belirtildiği üzere müşrikler, Hz. Peygamber'in ilâhî kelâmı kendilerine okuyup duyurmasını yeterli bulmamış, gökten kendilerine okuyacakları bir kitap[23] veya "açılmış sahîfeler" [24] İndirilmesini istemişlerdi. Aslında onlar bu istekleriyle güya Hz. Peygamber'i zor durumda bırakmayı amaçladıklarından, âyette, onların bu tür istekleri yerine getirilse ve kendilerini kâğıt üzerine yazılmış bir kitap indirilse bile, yine de inanmayacakları, bunun apaçık bir büyü olduğunu iddia edecekleri açıklanarak gerçek niyetleri yüzlerine vurulmaktadır. Zira Hz. Hatice, Ebû Bekir, Ömer ve diğer samimi insanlar Resûlullah'ın dürüstlüğünü, Kur'an âyetlerinin ihtiva ettiği açık seçik gerçekleri dikkate alarak iman etmişler; buna karşılık nefislerinin gururuna kapılan, Kur'an'ın getirdiği ilkelerin, kendilerinin veya kabilelerinin çıkarlarını zedeleyeceğini düşünen ve Câhiliye taassubunda direnen İnatçı kimseler ise çeşitli bahaneler ileri sürerek, sonunda hiçbir mantıkî gerekçe bulamadıkları İçin Kur'an'm "bir büyü"[25]Hz. Peygamber'in de "bir kâhin veya mecnun"[26] olduğu yönünde hakikatten uzak ithamlarda bulunmuşlardır.[27]
8. Müşrikler görünüşte ilâhî vahyin geliş tarzını inandırıcı bulmadıkları için, hakikatte ise sırf inat ve taassuplarından dolayı başka bir istekte bulunmuşlar, Hz. Muhammed'i kastederek, "Ona bir melek İnseydi ya!" demişlerdir. Aslında Hz. Peygamber'e melek inmekle birlikte, müşrikler onun hakiki suretinde gelip Hz. Peygamber'le dolaşmasını ve bunu gözleriyle görmeyi istiyorlardı. Âyetin devamında yüce Allah "Eğer biz (istedikleri şekilde) bir melek indirseydîk elbette iş bitirilmiş olur, artık kendilerine mühlet verilmezdi" buyurarak onların bu talebini de reddetmiştir. Tefsirlerde âyetin bu kısmıyla ilgili olarak çeşitli görüşler ileri sürülmüştür. Şöyle ki:
a) Zemahşerî "iş bitirilirdi" ifadesini "Onlar helak edilirlerdi" şeklinde yorumlamakta ve bunu da şu gerekçeye bağlamaktadır: Meleği görmelerinden sonra -âyette de belirtildiği gibi- artık onlara mühlet verilmezdi; ya meleğin kendi suretinde Resûlullah'a geldiğini ayan beyan gördükleri halde yine de iman etmeyecekleri için veya melek gelip de artık her şey apaçık kesinlik kazanınca yükümlülüğün esası olan ihtiyar (seçme özgürlüğü) ortadan kalkacağı için helak edilmeleri gerekli olurdu; ya da meleği kendi suretinde gördükleri anda, gördüklerinin verdiği dehşetten dolayı ruhları bedenlerinden ayrılır, yani oluverirlerdi. Çünkü "şiddetin aniden zuhuru, şiddetin kendisinden daha dehşet vericidir" (II, 4-5).
b) Şevkânî'ye göre müşrikler "Ona bir melek indİrilseydi ya!" derken meleğin aslî suretiyle gelerek kendileriyle konuşur, Hz. Muhammed'in hak peygamber olduğunu kendilerine bildirirse ona inanıp tâbi olacaklarını açıklıyorlardı. Oysa Allah biliyordu ki, onlara böyle bir melek gelmiş olsa yine de iman etmeyecekler ve bunun sonucunda derhal helak edilmeye müstahak olacaklardı (II, 117).
c) Elmalılı M. Hamdi'ye göre eğer melek kendi suretinde gelip de hakikat itiraza mahal kalmayacak şekilde apaçık ortaya çıksaydı, artık Hz. Peygamber'in haber verdiği azap hemen uygulanırdı. Özellikle vahiy meleği Cebrail'i, sıradan insanlar şöyle dursun, peygamberlerden bile pek azı asıl varlığıyla görebilmiştir.[28] Ayrıca Hz. Muhammed'in dahi vahiy esnasında büyük bir dehşet ve sıkıntı hali yaşadığına ilişkin hadisler vardır.[29]
Hz. Peygamber'in özellikle ilk vahyi aldığı sırada yaşadığı olağan üstü sarsıntıya Kur'ân-ı Kerîm de işaret etmektedir.[30]
d) İbn Âşûr ise "İş bitirilmiş olurdu" ifadesini "Tehdit edildikleri azap gerçekleştirilirdi" anlamında açıklamıştır. Zira Allah'ın gazabına uğrayan bir topluma melekler ancak azap getirmek için inerler. Nitekim Lût kavminin durumu bunu göstermektedir. Muhtemelen Allah Teâlâ melekleri hak uğruna müsamahasız bir sertlik ve öfke tabiatında yaratmıştır (IV, 145). Aynı müfessir ayrıca Cenâb-ı Hakk'ın müşriklerin, aslında mahvolmalarına yol açacak olan bu taleplerini karşılıksız bırakmasını, O'nun İnkarcılara karşı bir rahmeti şeklinde yorumlamamak gerektiğini savunuyorsa da bu görüşün isabetli olduğu kanaatinde değiliz. Zira âyette de dolaylı olarak belirtildiği gibi Allah onlara mühlet vermiş ve bu sayede daha sonra bazıları İslâm'ı kabul etme şerefine ermişlerdir ki, bunlar arasında bu sûrenin 7, âyetinin İnmesine sebep olduğu rivayet edilen Abdullah b. Ebû Ümeyye de vardır. Hatta bu zat daha sonra Tâif te şehid düşmüştür.[31]
9. Eğer Allah onlara gönderdiği elçiyi bir melek yapsaydı ya da beşer yerine bir meleği elçi gönderseydi yine onu melek suretinde değil İnsan görünümünde, hem de -müşriklerin, meleklerin dişi olduğu şeklindeki bâtıl inançlarının aksine-onu "adam suretinde" göndereceği, bunun sonucu olarak yine onları, bu gelenin gerçekten melek mi yoksa insan mı olduğu hususunda şaşkınlığa düşüreceği bildirilmektedir. Nitekim başka bir âyette ifade edildiği üzere, onlar Kur'ân-ı Kerîm için "Bu, bildiğiniz insan sözünden başka bir şey değildir"[32] demişlerdi. Halbuki tamamen ruhanî varlıklar olan meleklerin İnsanlara görünmesi ve onlara hitap edebilmesi, ancak cismanî bir görünüme bürünmeleriyle mümkündür. Bu durumda vahyin doğruluğunu, ihtiva ettiği yüksek hakikatlere göre değerlendirmek yerine, onu kendilerine tebliğ edenin melek olmasında arayanlar, bu cismanî görünümlü varlığın insan olduğunu ileri sürerek yine inkâra sapacaklar, şimdi olduğu gibi yine şüphe edeceklerdi.[33]
10-11. Müşrikler, gerçeği daha yakından kavramak gibi iyi niyete dayalı sebeplerle değil, sırf Hz. Peygamber'e karşı çıkmak, onunla alay etmek, acze düşürüp İtibarım yıkmak maksadıyla bu tür teklifler ileri sürdükleri için 10. âyette Re-sûlullah'a, kendisinden önceki peygamberlerin de böyle alayla karşılandıkları hatırlatılmakta, fakat onların, başlarına gelen felaketler sonunda alay ettikleri haberlerin ne kadar kesin gerçekler olduğunu acı şekilde anladıkları bildirilmekte; 11. âyette Mekke müşriklerine, dolayısıyla peygamberlik ve vahiy gerçeğinden kuşkuya düşüp İnkâr eden, alaya alan herkese, dünyayı gezip dolaşmaları, eskilerin izlerini, kalıntılarını inceleyerek İlâhî hakikatleri yalanlayanların akıbetlerinin ne olduğunu görmeleri tavsiye edilmektedir.[34]
Meali
12. "Göklerde ve yerde olanlar kimindir" diye sor. De ki: "Allah'ındır. O, kendi üzerine rahmeti yazmıştır. Sizi, varlığında şüphe olmayan kıyamet gününde elbette toplayacaktır." Kendilerine zarar verenler var ya işte onlar inanmazlar. 13. Gece ve gündüzde barınan her şey O'nundur. O, her şeyi işitendir, bilendir.[35]
Tefsiri
12. Bu sûrenin ilk âyetinde gökleri ve yeri Cenâb-ı Hakk'ın yarattığı, 3. âyetinde göklerde ve yerde tek Tanrı'nın O olduğu belirtilmişti. Burada İse göklerde ve yerde bulunanların yalnızca O'nun mülkü olduğu, dolayısıyla rubûbiyyette olduğu gibi ubûdiyyette de O'nur ortağı bulunmadığı, yalnız O'nun rab olarak bilinmesi ve yalnız O'na ibadet edilmesi gerektiği soru-cevap şeklinde bir üslûpla vurgulanmaktadır. Sorunun tek ve kesin bir cevabı olduğu için hemen arkasından kısa ve net bir şekilde "Allah'ındır" şeklinde cevap verilmesi istenmiştir. Bütün varlıkların yaratıcısı, mâlik ve sahibi Allah olduğuna ve esasen müşrikler de buna inandıklarına göre, bu varlıklar içinde yükümlü tutulanları yani insanları hesaba çekme yetkisi de O'na ait bulunduğu için âyette, kesin olarak vuku bulacak olan kıyamet gününde Allah'ın muhakkak surette insanları hesaba çekmek üzere bir araya toplayacağı bildirilmiştir. Burada ayrıca, bir bakıma varlıkların mebdei (başlangıcı) ve meâdıyla (akıbeti) ilgili iki bölümün arasına "O kendi üzerine (kullan için) rahmeti yazmıştır" şeklinde bîr kayıt konulması özellikle ilgi çekicidir. Bu suretle sanki insanlara şöyle bir uyanda bulunulmuştur: Diğer bütün varlıklar gibi sizi de Allah yarattı; kıyamet vuku bulup da O'nun huzurunda hesap vermek için toplanmadan önce, hayatta iken Allah'ın kesin olan rahmetinden yararlanmaya bakınız; inanıp hayırlı işler yapınız; bu geniş rahmete nail olmak için günahlannız-dan tövbe ediniz. Açık seçik delillere rağmen, müşriklerin yaptığı gibi, Hz. Pey-gamber'in tebliğlerini yalanlamak için türlü bahaneler İleri sürmek yerine, Allah'ın rahmetinin üzerinizdeki eserlerinden olan aklınızı kullanarak Hz. Peygam-ber'in doğruluğunu tasdik ediniz. Bunun aksine, geçici menfaatlerine, mânâsız inatlarına ve benlik iddialarına kapılarak gerçeği kabule yanaşmayanlar, böylece kendilerini ziyana sokanlar artık iman etmekten de mahrum kalırlar ve sonuçta Allah'ın çok geniş olan rahmetinden yararlanma fırsatını kaçırmış, kendi kendilerine yazık etmiş olurlar.[36]
13. Bu âyette de Allah'ın hükümranlığı teyit edilerek göklerde ve yerde bulunanlar gibi gece ile gündüzde sakın olan, barınan her şeyin yani bütün zamanlı varlıklann da Allah'ın mülkünden olduğu; Allah'ın, ister gecenin karanlığında, ister gündüzün aydınlığında olsun, her varlığı, her olup biteni kesin olarak duyup bildiği İfade edilmiştir.[37]
Meali
14. De ki: "Gökleri ve yeri yoktan var eden, yedirdiği halde yedirilme-yen Allah'tan başkasını mı dost edineceğim!" De ki: "Bana müslüman olanların ilki olmam emredildi ve sakın müşriklerden olma (denildi)". 15. De ki: "Ben rabbime isyan edersem gerçekten büyük günün azabına uğrayacağımdan korkarım." 16.0 gün kim azaptan kurtarıbrsa gerçekten Allah onu esirgemiştir. İşte apaçık kurtuluş budur. 17. Eğer Allah seni bir zarara uğratırsa onu kendisinden başka giderecek yoktur; ve eğer sana bir hayır verirse bilesin ki O her şeye kadirdir. 18.0, kullarının üstünde tam bir tasarrufa sahiptir, O hakimdir, her şeyden haberdardır.[38]
Tefsiri
14. "Dost" diye çevirdiğimiz velî ve "yoktan var eden" diye çevirdiğimiz fâ-tır, esmâ-i hüsnâdan olup ilki Allah'ın yönetici, yardımcı ve dost olduğunu; ikincisi de yapıp yaratan, yokluktan varlık sahnesine çıkaran olduğunu ifade eder. Bu âyette yüce Allah bsaca "yedirip yedirilmeyen" şeklinde tavsif edilerek bütün varlıkların azıklarını, ihtiyaçlarını karşılarken kendisinin yedirilmekten, ihtiyaçtan münezzeh olduğu ifade buyurulmuştur. Çünkü bütün uydurma tanrılar aslında birer hiç olup kendi bağlılannca beslendikleri, desteklendikleri, büyültüldükleri, ululandıkları halde beslenmeye muhtaç olmayan, her şeye kendisi değer kazandırıp hiçbir kimsenin ve hiçbir şeyin kendisine değer katmasına, destek vermesine muhtaç olmayan, dolayısıyla gerçek anlamıyla ulûhiyyete lâyık olan tek varlık O'dur.[39]
15. "Büyük gün"den maksat âhiret günüdür. Âyete göre Hz. Peygamber bile tebliğ ettiği dinin hükümlerinden istisna edilmiş değildir. Aksine günah İşleyen -farzımuhal- bizzat peygamber bile olsa, o da âhirette günahının cezasını çekecektir.[40]
16. Âhirette azaptan kurtulan kimse rahmet-i ilâhiyyeye olacaktır. Kuşkusuz insan için bundan daha büyük bir kurtuluş yoktur; çünkü ebedî hayattaki mutluluğu bu şekildeki bir kurtuluşa bağlıdır.[41]
17-18. Hayır ve şerrin Allah'tan olduğu şeklindeki Ehl-İ sünnet itikadını destekleyen bu âyetlere göre hastalık, yoksulluk gibi insanlara elem veren ve istenmeyen durumlar da, sağlık ve zenginlik gibi arzu edilen durumlar da Allah'ın elinde olup Allah bir kimseye bunlardan birini veya ötekini takdir ederse bunu önleyecek, takdire kargı koyabilecek hiçbir güç yoktur. Allah'tan gelebilecek zararı da faydayı da ancak dilerse yine kendisi önler. İnsanlar ne dilerse dilesin, sonunda yine O'nun dilediği olur. O'nun her şeye gücü yeter ve O kullan üzerinde tam bir hâkimiyete, karşı konulamaz bir kudrete sahiptir. Ayrıca O, tam bir hikmet sahibi ve her şeyden haberdar olduğu için kimlerin fayda veya zarara müstahak olduğunu bilir; herkesin her halinden haberi olur ve hakîm olmasının bir sonucu olarak herkese, haline münasip ne ise onu verir, dolayısıyla hiç kimseye haksızlık etmez.[42]
Meali
19. De ki: "Hangi şahidin şahitliği daha güvenilirdir?" De ki: "Benimle sizin aranızda Allah şahittir. Bu Kur'an bana, hem sizi hem de ulaştığı herkesi onunla uyarmam için vahyedildi. Yoksa siz Allah ile beraber başka tanrılar olduğuna şahitlik mi ediyorsunuz?" De ki: "Ben buna şahittik etmem." "O, ancak bir tek Allah'tır; ben sizin ortak koştuğunuz şeylerden kesinlikle uzağım" de.[43]
Tefsiri
19. İlk cümlenin harfî tercümesi "Şahitlik bakımından hangi şey daha büyüktür?" şeklindedir. Ancak biz, Zemahşerî'nin getirdiği yorumu (II, 7) esas alarak anlamayı kolaylaştırmak için söz konusu cümleyi "Hangi şahidin şahitliği daha güvenilirdir?" şeklinde çevirmeyi uygun bulduk. Bundan önceki âyetlerde ağırlıklı olarak Allah Teâlâ'nın zât ve sıfatlarıyla ilgili deliller üzerinde durulmuştu. Bu âyette ise Hz. Muhammed'in risâletinin ispatına geçilerek bu hususta en büyük şahidin kim olduğu sorusuna -cevabın açıklığından dolayı- hemen "Benimle sizin aranızda Allah şahittir" cevabı verilmiştir. Vahidî'nin, bu âyetin inmesine sebep olduğunu kaydettiği bir rivayete göre[44] Mekke ileri gelenleri Resûlullab'a hitaben "Ey Muhammed, söylediklerinle ilgili olarak hiç kimsenin seni tasdik ettiğini görmedik. Hatta yahudilere ve hıristiyan-lara sorduk; onlar, senin ismin veya niteliklerinle ilgili olarak kendi kitaplarında ve dinlerinde herhangi bir bilgi olmadığını söylüyorlar. Bize, senin Allah'ın elçisi olduğuna şahitlik edecek birini göster" demişler; bunun üzerine yukarıdaki âyet nazil olmuştur.
"Bu Kur'an bana, hem sizi hem de ulaştığı herkesi onunla uyarmam için vah-yedildİ" mealindeki ifade, Hz. Peygamberin ve Kur'ân-ı Kerîm'in bütün insanlığa gönderildiğini, dolayısıyla İslâm'ın evrensel bir din olduğunu göstermektedir. Bu âyet, insanları hem Allah'ın birliğine hem de Hz. Muhammed'in peygamberliğine şahadet etmeye çağırdığından, kelime-i şehâdeti anlam olarak ihtiva etmektedir.[45]
Meali
20. Kendilerine kitap verdiklerimiz, onu kendi oğullarını tanıdıktan gibi tanırlar. Kendilerine zarar verenlere gelince, işte onlar inanmazlar. 21. Yalan sözlerle Allah'a iftira edenden veya O'nun âyetlerini yalanlayandan daha zalim kimdir? Şüphe yok ki zalimler kurtuluşa ermezler.[46]
Tefsiri
20. Zemahşerî ve diğer birçok müfessir, âyette Ehl-i kitabın tanıdıkları ifade edilenin Hz Muhammed olduğunu belirtmişler, bazıları da bunun Kur'ân-ı Kerîm olduğunu söylemişlerdir.[47] İlk anlayışa göre Ehl-i kitap, özellikle hıristiyanlar kendi kutsal kitaplarında Hz. Muhammed'in peygamberliğine ilişkin bazı işaretler bulunduğunu biliyorlardı.[48]İkinci anlayışın daha isabetli olduğunu düşünen İbn Âşûr'a göre Ehl-i kitap âlimleri Kur'an'm Allah katından geldiğini biliyorlardı. Çünkü Kur'an, onların kitaplarında da haber verilmiş olan bilgiler ihtiva etmekteydi. Ayrıca onların kitaplarında, son peygamberle ilgili bilgiler bulunduğundan, Kur'an'ı bildireni de bu bakımdan tanıyorlardı.[49]
21. Allah'ın Kur'an'da tevhid inancını açık açık bildirmesine rağmen, O'nun putlan kendisine ortak edindiğini savunan, aynı şekilde, kendi kitaplarında Allah'ın Kur'an ve Hz. Muhammed hakkında bilgi vermediğini iddîa eden Ehl-i ki-tap'tan daha zalim ve haksız kim vardır! Âyetten şöyle bir anlam da çıkarılabileceği söylenmiştir: Eğer -farzımuhal- Hz. Muhammed, müşriklerin iddia ettiği gibi, kendisi bazı sözler uydurarak bunları Allah'a isnat etseydi zalimlerin, haksızların en fenası olmaz mıydı? Oysa o, Allah'a olan saygısı ve dürüstlüğü ile tanınan bir kişi olduğuna göre bildirdikleri de kesinlikle Allah kelâmıdır.[50]
Meali
22. Unutma o günü ki onları hep birden toplayacağız; sonra da Allah'a ortak koşanlara "Nerede boş yere davasını güttüğünüz ortaklarınız?" diyeceğiz. 23. Sonra onların mazeretleri "Rabbimiz Allah'a andolsun ki biz ortak koşanlar olmadık" demekten başka bir şey olmadı. 24, Gör ki kendi aleyhlerinde nasıl yalan söylediler ve (tanrı diye) uydurdukları şeyler kendilerinden nasıl kaybolup gitti![51]
Tefsiri
22-24. İnsanlar ölüp ruhlar bedenlerden ayrıldıktan veya insanlar yeniden diriltildikten sonra Allah Teâlâ kendisine putları ortak koşmak ve bu suretle İslâm'ın tevhid akidesine karşı mücadele bayrağını açmak gibi büyük bir suçun vebalini yüklenmiş olan müşriklere, dünyadaki alelade varlıklara yahut kişilere tanrı gibi taparcasına bağlanarak hakikî mâbudlarmı inkâr edenlere "Hani o bana ortak koştuğunuz putlarınız; sözde tanrılarınız nerede?" anlamında olmak üzere "Nerede boş yere davasını güttüğünüz ortaklarınız?" diye soracaktır. Sonra onlar bu fitnelerinin, bu inkârlarının neticesi olarak, Allah'ın her hallerine vâkıf olduğunu bile bile, "Rabbimiz Allah'a andolsun ki biz ortak koşanlar olmadık" diyerek şaşkınlık ve çaresizlik yüzünden yalan söyleyecekler; böylece kendi kendilerine karşı, yani söylediklerinin asılsız olduğunu bizzat kendileri de bile bile yalan söyleme gereğini duyacaklardır. Üstelik dünyadayken, uydurma bir inançla, akıllı ve güçlü olduğunu, kendilerine şefaat edeceğini sandıklan putları -sözde tanrıları- kendilerinden uzaklaşmıştır.[52]
Meali
25. Onlardan seni (okuduğun Kur'an'ı) dinleyenler de vardır. Fakat onu anlamalarına engel olmak için kalplerinin üstüne örtüler, kulaklarına da ağırlık verdik. Onlar her türlü mucizeyi görseler bile yine de ona inanmazlar. Hatta o kâfirler sana geldiklerinde "Bu Kur'an eskilerin masallarından başka bir şey değildir" diyerek seninle tartışırlar. 26. Onlar hem insanları Hz. Peygamber'den uzaklaştırmaya çalışırlar hem de kendileri ondan uzak dururlar. Oysa onlar farkında obuadan ancak kendilerini mahvederler.[53]
Tefsiri
25-26. Bu âyetler İslâm'a karşı ilk düşmanlık ve engelleme hareketini başlatan müşriklerin tutumlarını ve bu tutumlarının doğuracağı sonuçlan anlatmaktadır. Buna göre müşriklerin bazıları Kur'an'ı dinliyorlardı; ancak Kur'an'm neler bildirdiğini, bunların doğru olup olmadığını merak ettikleri, samimiyetle öğrenmek, anlamak ve eğer doğru bulurlarsa onu tasdik etmek niyetiyle değil; itiraz etmek, karşı çıkmak alay ve hakaret etmek için bahaneler bulmak amacıyla dinliyorlardı. Gurur, kibir, bencillik, ihtiras gibi kötü huylarla, sihir, hurafe, şirk gibi bâtıl inançlarla ruhları kirlenmiş; fıtrî tabiatlarının istikran bozulmuştu. Bu şekilde ruhları kararmış insanların, zihin disiplinlerini, doğruyu yanlıştan, iyiyi kötüden ayırma yeteneklerini de kaybetmeleri ilâhî bir kanundur. Bu sebepledir ki 25. âyette onlardan bir kısmının Resûlullah'ı dinlediği, fakat kalpleri üzerinde Kur'an anlamalarını engelleyen örtüler, kulaklarında da sağırlık meydana getirildiği İçin ondan istifade edemedikleri ifade buyurulmuştur. Ehl-i sünnet âlimleri bu vb. âyetlerden hareketle prensip olarak Allah'ın, dilediği kimselerin iman etmelerini engelleyeceğini savunmuşlar; Mu'tezile ulemâsı İse bu görüşe karşı çıkarak söz konusu âyetleri kendi adalet ve hürriyet anlayışları İstikametinde te'vil etmişlerdir. Bu teorik tartışmalar bir yana, yaratılış itibariyle insan fıtratı, gerçeği kabule elverişli olmakla birlikte, bazı iç ve dış etkenler insanın psikolojisini, akıl ve düşünme melekelerini etkilemektedir. Müşrikler de gerek atalarından ve çevrelerinden aldıkları telkinler, gerekse çeşitli olumsuz duygu ve davranışlarının tesiriyle inanmaya yatkın olmaktan çıktıkları için kalpleri perdelenmiş, kulakları ağırlaşmış, yani gerçek karşısından duyarsız kalmışlardır. Şu halde onların inkârları, ilâhî kanun uyarınca kalplerinin perdelenmesi kendi tutum ve davranışlarının, bencil duygularının, ön yargılarının, taassup ve inatlarının bir sonucudur; bundan dolayı da yanlış inançlarından ve kötü fillerinden sorumludurlar.
25. âyette geçen esatir kelimesinin tekili olan ustûre, büyük ihtimalle "hikâye, kıssa, tarih" anlamına gelen Grekçe historia kelimesinden Arapçal aştırılmış olup Arapça'da daha çok eğlence ve şenliklerde hoşça vakit geçirmek için anlatılan, eski dönemlere ait abartılı veya asılsız hikâyeler, masallar için kullanılır. Müşrikler Kur'ân-ı Kerîm'in inanılırliğına gölge düşürmek için sık sık onun eskilerin masalları olduğunu ileri sürerlerdi. Vâhidî'nin İbn Abbas'tan naklettiği bir rivayete göre [54] Ebû Süfyân, Ebû Cehil, Utbe b. Rebî' ve kardeşi Şeybe, Velîd b. Mugîre, Nadr b. Haris gibi müşriklerin önde gelenlerinden bazıları birlikte Hz. Peygamber'in yanma giderek bir müddet Kur'an'ı dinledikten sonra, Kureyştiler'e Acem kıssaları anlatmakla tanınan Nadr b. Haris'e Resûlullah hakkındaki fikrini sormuşlar; o da "Söylediklerinden bir şey anlamıyorum; sadece dudaklarını hareket ettirdiğini görüyorum. Söylediği sözler, tıpkı benim size geçmiş devirlerle ilgili olarak anlattıklarım gibi eskilerin masallarından başka bir şey değildir" demiştir. Müşrikler bu tür sözleriyle hem başkalarını Kur'an'dan uzaklaştırırlar hem de bizzat kendileri ondan uzak dururlar ve bu suretle ebedî geleceklerini mahvederlerdi; üstelik bunun farkında da değillerdi. Allah Teâlâ, inkarcıların Hz. Peygamber ve Kur'an karşısındaki bu tavırlarından dolayı âhİrette duyacakları pişmanlıklarını aşağıda bildirmektedir.[55]
Meali
27. Onların ateşin karşısında durdurulup "Ah, keşke dünyaya geri gön-dcrilsek de bir daha rabbimizin âyetlerini yalanlamasak ve inananlardan olsak" dediklerini bir görsen! 28. Hayır! Daha önce gizlemekte oldukları şeyler (günahlar) kendilerine göründü. Eğer geri gönderilseler yine kendilerine yasak edilen şeylere döneceklerdir. Zira onlar gerçekten yalancıdırlar.[56]
Tefsiri
27. İnkarcılar âhirette cehenneme götürülüp ateşle karşı karşıya geldiklerinde, daha önce inanmaya yanaşmadıkları âkıbetleriyle yüz yüze gelince büyük bir ıstırap içinde hissettikleri pişmanlığı "Ne olur, dünyaya geri gönderildim de rab-bimizin âyetlerini bir daha yalanlamayalım; biz de inananlardan olalım!" şeklindeki temennileriyle ifade edeceklerdir.[57]
28, Bu temenniye bir cevap olmak üzere âyette, onlar için artık kurtuluş fırsatı ve ümidi kalmadığı, çünkü bu fırsata dünyada sahip oldukları halde bunun kıymetini bilemedikleri bildiriliyor. "Daha önce gizlemekte oldukları şeyler kendilerine göründü" mealindeki cümlede geçen "gizledikleri" ifadesiyle ne kastedildiği hakkında farklı yorumlar yapılmıştır. Bazı müfessirler bunu "amel defterlerindeki kötülükleri, çirkin halleri, inkârları veya gizledikleri münafıklıkları" şeklinde açıklarken, bazıları "Ehl-i kitabın Hz. Muhammed'in hak peygamber olduğuna dair gizli tuttukları bilgiler" olarak yorumlamıştır.[58] Bizce de isabetli olan İbn Âşûr'un görüşüne göre müşrikler inanmayı icap ettiren delilleri veya müminlerin başarılarını gördükçe gizliden gizliye İslâm inancının gerçek olabileceğini düşünüyor, fakat hâkimiyet ve güçlerini devam ettirmekteki ısrar ve inatlarından dolayı Hz. Peygamber'in üstünlüğünü ve müminlerin hayırlarda, faziletlerde kendilerinden daha ileride olduklarını itiraftan kaçınıyorlardı. Çünkü müslümanlar arasında onların köleleri ve toplumun en zayıf kesimleri bulunmaktaydı. Nitekim onlar Hz. Peygamber'e bu zayıf insanları yanından uzaklaştırması şartıyla kendisiyle görüşebileceklerini söylemişler ve bu sûrenin 52. âyetinde Hz. Peygamber'e bu teklifi reddetmesi emredilmişti. İnkarcıların dünyada iken gizledikleri bu düşünceleri veya inkâr ve kötülükleri o zaman açık seçik önlerine serilecektir. Fakat eğer onların temennileri kabul edilip de tekrar dünyaya gönderilseler, yine nehyedİldikleri fenalıklara döneceklerdi. Çünkü onlar yalancıdırlar; yalancılık onlarda karakter halini almıştır.[59]
Meali
29. Onlar "Hayat ancak bu dünyada yaşadığımızdan ibarettir; biz bir daha diriltilecek değiliz" demişlerdi. 30. Rablerinin huzuruna getirilirken sen onları bir görsen! Allah "Bu (yeniden dirilme haberi) hak değil miymiş?" diyecek. Onlar da "Rabbimize andolsun ki evet, öyleymiş" diyecekler. Allah da "inkâr ettiğinizden dolayı tadın azabı!" diyecek. 31. Allah'ın huzuruna çıkmayı yalanlayanlar gerçekten ziyana uğramışlardır. Nihayet onlara kıyamet vakti ansızın gelip çatınca, onlar günahlarını sırtlarına yüklenmiş bir halde diyecekler ki: "Dünyada iyi amelleri terketmemizden dolayı vah halimize!" Dikkat edin, yüklendikleri şeyler ne kötüdür! 32. Dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden başka bir şey değildir. Muttaki olanlar için şüphesiz ki âhiret yurdu daha hayırlıdır. Hâlâ akıl erdiremiyor musunuz?[60]
Tefsiri
29. Müşriklerin, genel olarak da inkarcıların ve materyalistlerin özelliklerinden birine işaret edilmektedir. Onlar "Dünyada yaşadığımızdan başka bir hayat -yani öldükten sonra geri dirilme ve âhiret hayatı- yoktur; biz bir daha diriltilecek değiliz" dediler. Bu âyet Câhiliye dönemi Araplan'nın genellikle âhirete inanmadıklarını göstermektedir. Bu, onların şirkten sonraki en büyük günahlarıdır. Zira Kur'ân-ı Kerîm'de sık sık "Allah ve âhiret gününe iman"[61]birlikte zikredilmek suretiyle bu inancın önemi ve âhireti inkâr etmenin başlıca küfür alâmetlerinden biri olduğu gösterilmiştir.[62]
30-31. İnkarcıların öldükten sonraki durumlarıyla ilgili gelişmeler geçmiş zaman fiilleriyle anlatılmaktadır. Müfessirler, bu ifadelerde, ba's ve âhiret olaylarının sanki vuku bulmuş kadar kesin olduğunu vurgulamak için geçmiş zaman fiillerinin kullanıldığını belirtirler. Bununla birlikte âyetlerin, yalnız kıyamete hasredilmesi yerine, her inkarcının ölümünden yani ruhunun bedeninden ayrılmasından sonraki durumunu anlattığını düşünmek de mümkündür. Buna göre, ölen her insan gibi müşriklerin ruhları da bedenlerinden ayrıldıktan sonra ölümün ardından ikinci bir hayat daha olduğunu apaçık görmüş, dünyadayken bu hayata inanmamakla yanıldıklarını anlamış ve hu yanılgılarını yüce Allah'ın huzurunda itiraf etmişlerdir. Şimdiye kadar ölmüş olanlar bu hali yaşamış olduğu gibi şimdiden sonra ölecek olanlar da yaşayacaklardır. İnsanlardan Allah'ın huzuruna çıkarılacaklarına inanmayanlar, bunu yalanlayanlar hüsrana uğramışlardır. Sonunda o belli saat yani ölüm ansızın gelip de dünyadan ayrıldıklarında yahut yeniden diriltilip Allah'ın huzuruna çıkarıldıklarında, sırtlarına günahlarını yüklenmiş bir halde "Dünyadaki kusurlarımız, terkettiklerimiz yüzünden vah başımıza gelenlere!" diyeceklerdir.[63]
32. İnkarcılar dünya hayatından başka bir hayat tanımadıklarını belirtirler. Kur'an İse onlara şu gerçeği hatırlatarak cevap yermektedir: Âhiret kaygısı taşımadan sırf dünya ile meşgul olanlar için "Dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden başka bir şey değildir." Hayata anlam ve değer katan şeyler, Allah'ın hoşnutluğunu ve O'na yakınlaşmayı umarak yapılan hayırlı işlerdir. Böyle bir düşünce ve niyet taşımadan yaşanılan hayat boş, manasız ve faydasız geçirilen, tüketilen bir süreden ibarettir. Buna mukabil muttaki olanlar yani dünyada yaptıkları her işin hesabını Allah'ın huzurunda vereceklerini düşünerek yaşayan; Onun buyruklarına âsi olmaktan, yasaklarını çiğnemekten sakınanlar, kanunlarına tam bir saygı şuuruyla bağlananlar, bu tutumlarıyla dünyada kendilerine tanınan fırsatı hakkıyla değerlendirdikleri için bunlar hakkında âhiret yurdu dünyadan daha hayırlı, daha güzel olacaktır.[64]
Meali
33. Onların söylediklerinin gerçekten seni üzmekte olduğunu biliyoruz. Aslında onlar seni yalanlamıyorlar; fakat o zalimler açıkça Allah'ın âyetlerini inkâr ediyorlar. 34. Andolsun ki senden önceki peygamberler de yalanlan-mıştı. Fakat onlar, yalancılıkla itham edilmelerine ve eziyete uğramalarına rağmen sabrettiler; sonunda yardımımız onlara yetişti. Allah'ın kelimelerini (kanunlarını) değiştirebilecek hiç kimse yoktur. Muhakkak ki peygamberlerin haberlerinden bazısı sana da geldi. 35. Eğer onların yüz çevirmeleri sana ağır geldi ise, yapabilirsen, yerin içine inebileceğin bir tünel ya da göğe çıkabileceğin bir merdiven ara ki, onlara bir mucize getiresin! Allah dikseydi elbette onları hidayet üzerinde toplayıp birleştirirdi. O halde sakın cahillerden obua! 36. Ancak (samimiyetle) dinleyenler daveti kabul eder. Ölülere gelince, Allah onları diriltecek, sonra da O'na döndürülecekler.[65]
Tefsiri
33. Hz. Muhammed, müşriklerin kendisi hakkında sarfettikleri sihirbaz, mecnun, şair, yalancı gibi sözlerden, Kur'an'ın asılsız, İslâmiyet'in gerçek dışı olduğunu söylemelerinden dolayı son derece müteessir oluyordu. Nitekim başka bir âyette [66] İman etmiyorlar diye neredeyse kendini helak edeceksin!" buyurularak onun hissettiği bu derin üzüntüye işaret edilmiştir. Bu sebeple Allah Teâlâ burada peygamberini teselli etmekte, ayrıca o "zalimler"in, yani Hz. Peygamber'in bildirdiği hakikatleri haksız yere reddedenlerin gerçekte Hz. Peygam-ber'i yalanlamadıklarını, Allah'ın âyetlerini inkâr ettiklerini bildirmektedir. Âyetin bu kısmıyla ilgili olarak müfessirler farklı açıklamalara yer vermişlerdir:
a) Hz. Muhammed'in bildirdikleri aslında Allah'ın âyetleridir; dolayısıyla onu yalanlayanlar Allah'ın âyetlerini yalanlamış ve inkâr etmiş olurlar. Çünkü Hz, Peygamber'in yaptığı Allah'tan kendisine gelenleri insanlara duyurmaktan İbarettir. O, bir elçi ve temsilcidir. Elçiyi yalanlayan, temsil ettiği kimseyi yalanlamış; tersine onu tasdik eden de yine mesajın asıl sahibini tasdik etmiş olur. Nitekim bu husus başka âyetlerde de belirtilmiştir. Meselâ Nisa sûresinde (4/80) "Resûlullah'a itaat eden Allah'a itaat etmiş olur"; Feth sûresinde de (48/10) "Sana yeminle bağlılık sözü verenler gerçekte bu sözü Allah'a vermiş oluyorlar" buyurulmuştur.
b) Bütün Mekkeliler Hz, Muhammed'i çocukluğundan beri dürüst olarak tanırlar, bu yüzden de onun için "el-emîn" sıfatım kullanırlardı.[67] Peygamber olduktan sonra, kendisine inananlar gibi inanmayanların da bu husustaki kanaatleri değişmemişti. Ancak tebliğ ettiği şeyleri inkâr ettiler; yani Hz. Peygamber'in kendisi, duyurduğu şeylerin doğruluğuna inansa da bunun bir yanılgı olduğunu, bildirdiklerinin doğru olamayacağını iddia ettiler. Nitekim Sünen-i Tir-mizî'de yer alan[68] ve hemen bütün müfessİrlerin kaydettiği bir rivayete göre Ebû Cehil, Hz. Peygamber'e "Bİz seni değil, bildirdiklerini yalanlıyoruz" demiştir. Buna benzer iddialar sonraları bazı Batılı yazarlarca da ileri sürülmüştür.[69]
c) Başka bir yoruma göre müşriklerin Resûlullah'ın tebliğlerine inanmamaları, onun yalan söylediğini, gerçekten bildirdiklerinin asılsız olduğunu düşünmelerinden kaynaklanmıyordu. Onlar İslâm'ın hükümlerini çıkarlarına aykm buldukları, itibarlarını zedelemesinden kaygı duydukları için olumsuz tavır takınmışlardı. Nitekim yine Ebû Cehil, Hz. Muhammed'in mensup olduğu Abdi Menâf oğullarının zaten Mekke'de itibar kazandıran birçok görevi uhdesinde bulundurduğunu, bunların yanında bir de içlerinden bir peygamber çıkmasının kendi kabileleri
İçin tamamen onur kinci olacağını, bu yüzden onun dinini tanımayacaklarım belirtmiştir.[70]
Hz. Muhammed'in mesajını tarafsız olarak, kişisel haz ve menfaatler yerine insanlığın yararlarını dikkate alarak, iyi niyetle, aklî ve ilmî ölçülere göre değerlendireceklerine, kendi İdeolojilerinin, zihniyetlerinin, mensubu bulundukları zümrelerin hegemonyası için tehlikeli bularak reddetme anlayışının bugün de mevcut olduğu görülmektedir.[71]
34. Hz. Muhammed'e, daha önceki peygamberlerin de yalancılıkla itham edildikleri, fakat onların, Allah'ın yardımıyla zafere ulaşıncaya kadar bu yalanlamalara, hatta uğradıkları eziyetlere sabırla göğüs gerdikleri haber verilmekte, böylece Resûlullah hem teselli edilmekte hem de dolaylı olarak geçmiş peygamberlerin bu olumlu tutumlarım Örnek alması istenmektedir. Âyetin "Allah'uı kelimelerini değiştirebilecek hiç kimse yoktur" mealindeki kısmında geçen "kelimeler"den maksat, inkarcıların menfi ve haksız tutumlarına rağmen görevlerini sabır ve metanetle yerine getirmeye çalışan peygamberlere, sonunda Allah'ın "zafer" vereceği yönündeki vaadidir. Âyette bunun Allah'ın değişmeyen kanunu olduğuna işaret edilmiştir.[72]
35-36. İlk âyete göre Hz. Peygamber, bir kısım insanların doğru yolu kabul etmemelerinden dolayı ne kadar üzülse de onun bu husustaki gücü sınırlıdır. O, Allah'ın İzni olmadan insanları hidayete kavuşturamayacağı gibi yine Allah murat etmedikçe mucize de gösteremez. Bütün insanları hidayette toplama kudreti yalnız Allah'a aittir. Bununla birlikte O, insanları hidayette toplanıp birleşmeye zor-lamamış; doğru yolu kendi afal ve iradeleriyle bulmalarını tercih etmiştir. Nitekim 36. âyette "Ancak (samimiyetle) dinleyenler daveti kabul eder. Ölülere gelince, Allah onları diriltecek, sonra da O'na döndürülecekler" buyurularak hakikat karşısında kulakları ve kalpleri açık olanların, afal ve iradeleriyle doğru yolu bulacakları belirtilirken, İslâm'ın sesine kulaklarım ve gönüllerini kapatanlardan "ölüler" diye söz edilmiş; bunların işinin âhirete kaldığına işaret edilmiştir.[73]
Meali
37. "Ona rabbinden bir mucize indirilseydi ya" dediler. De ki: Şüphesiz Allah mucize indirmeye kadirdir. Fakat onların çoğu bilmezler. 38. Yeryüzünde yürüyen hayvanlar ve gökyüzünde iki kanadıyla uçan kuşlardan ne varsa hepsi sizin gibi topluluklardır. Biz kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık. Nihayet (hepsi) toplanıp Rablerinin huzuruna getirileceklerdir, 39. Âyetlerimizi yalanlayanlar, karanlıklar içinde kalmış sağırlar ve dilsizlerdir. Allah kimi dilerse onu şaşırtır; dilediği kimseyi de doğru yola iletir.[74]
Tefsiri
37. Aslında Hz. Muhammed'e birçok âyet indiği ve vahiy başlı başına bir mucize olduğu halde müşrikler inatlarından dolayı bu indirilenlere inanmayıp ye-nİ âyetler İndirilmesini veya ResûLullah'tan Safa tepesinin altına çevrilmesi[75] Mekke arazisinin genişletilmesi ve bu topraklar içinden nehirler akıtılması ya da 8. âyette işaret edildiği tarzda melekler gönderilmesi gibi kendi istedikleri şekilde mucizeler gösterilmesini istiyorlardı[76]Yüce Allah onların bu sözlerine, istedikleri şekilde bir mucize ve âyet indirmeye de kadir olduğunu, ancak onların çoğunun bunu da doğru dürüst değerlendirmeyeceklerini belirterek, bazılarının ise âyetleri bilip anladıkları halde inatlarından dolayı inanmayacaklarına işaret ederek cevap veriyor. Zira âyet ve mucize indirmekten maksat, insanların bunu doğru olarak anlayıp hakka teslim olmalarıdır. Ayrıca Allah Resulü kendisine indirilen âyetleri onlara eksiksiz bildirmiştir ve doğru düşünenlerin inanmaları için bu âyetler yeterlidir. Şu halde müşrikler, daha önce indirilen âyetlere ve mucizelere karşı nasıl davrandılarsa bu istedikleri gerçekleştiri-lince de öyle davranacaklardı,[77]
38. Görenler, düşünenler için yeryüzünde ve insanları kuşatan tabiatta da birçok âyet, mucize, Allah'ın kudretini apaçık gösteren deliller vardır. Âyette bu delillerden birkaçına işaret edilmektedir. Buna göre yeryüzünde yürüyüp dolaşan bütün canlılar, gökyüzünde kanat çırpıp uçan bütün kuşlar da insanlar gibi birer "ümmet", düzenli birer topluluktur; İnsanlar gibi onlar da birer canlı sınıfıdır. Hepsi de Allah'ın kudretinin eseri olup O'nun verdiği nzıkla beslenmekte, O'nun verdiği canla yaşamakta ve üremekte, ilâhî kudretin birer nişanesi olarak cinsler, türler oluşturmaktadır. Bütün bunları düzenleyen kanunlar Allah tarafından konulmuş olup O'nun varlığına, ilmine ve kudretine delâlet etmektedir.
Âyette "Biz kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık" buyuruluyor. Buradaki kitap birkaç şekilde anlaşılmıştır. Bir görüşe göre bu kitap levh-i mahfuzdur. Yüce Allah,alemde olmuş ve olacak şeyi her varlığı ve her olayı ,ilm-İ ezelîsinin bir ifadesi olarak, levh-i mahfuzda bütün ayrıntı ve kanunlarıyla tespit ve tayin etmiştir. Âlemde vuku bulan her şey O'nun ilmi, O'nun kurduğu düzen içinde gerçekleşmekte, İlmine ve kudretine şahadet etmektedir. Daha zayıf olan diğer bir görüşe göre bu kitap, Kur'ân-ı Kerîm'dir. Çünkü Kur'an'da insanların muhtaç olduğu pek çok bilgi, Allah'ın varlığına ve birliğine inanmayı gerekli kılan yeteri kadar delil mevcuttur. Buna rağmen inanmayanlar, Kur'an'da eksik bilgi verildiğinden değil, İnatlarından veya İslâm'ın getirdiği hükümleri kendi menfaatlerine aykırı bulduklarından dolayı inanmamaktadırlar. Fakat sonunda onlar rablerinin huzurunda haşrolunacaklar ve birbirlerinden gördükleri zarar, ziyan ve acıların karşılığını bulacaklardır.[78]
39. Yüce Allah, insanlara muhtaç oldukları her bilgiyi, her uyarıyı bildirdiği halde yine de inanmamakta direnenler hakkında şöyle buyuruyor: "Âyetlerimizi yalanlayanlar, karanlıklar içinde kalmış sağırlar ve dilsizlerdir." Tıpkı karanlıkta kalanın nereye gittiğinin farkında olmaması, bastığı yeri görememesi gibi bunlar da hak ite bâtılı ayıramaz, hayatın anlamının ve hakikatinin ne olduğundan habersiz olarak yaşarlar; bundan dolayı ne hakka kulak verirler ne de hakkı konuşurlar. Bu yüzden Allah onları dalâlete düşürmüş yani dalâleti böyleleri için yaratmıştır. "Allah kimi dilerse onu şaşırtır." Diğer bir görüşe göre ise "Gerçek şu ki Allah insanlara zerrece kötülük etmez, fakat insanlar kendilerine kötülük ediyorlar.[79] Böyle olunca Allah, yalnızca hakka karşı direnenlerin dalâlete düşmesini ister. Bu, O'nun kötülüğü istemesinden değil, adaleti istemesinden ileri gelir. Buna karşılık, "O, dilediği kimseyi de doğru yola iletir"; sirât-ı müstakim üzere yaşatır. Her kim inattan, peşin hükümlerden ve kötü niyetlerden arınmış olarak kulağını hakkı dinlemeye açık tutar, dilini hakkı söylemeye âmâde kılarsa yüce Allah böylelerinin de hidayette olmalarını ister ve onları doğru yolda yaşatır. Bu da Allah'ın adalet ve lütfunun bir sonucudur. Bu ve benzeri âyetlerden anlaşılması gereken, Cebriyye mezhebi mensuplarının ileri sürdükleri gibi, Allah'ın -hâşâ- bir zalim ve gaddarın keyfi tutumuna benzer şekilde, adaletsiz, hikmetsiz ve nizamsız olarak insanları rastgele iyilik veya kötülük yapmaya mecbur ettiği değil; O'nun irade ve kudretinin hiçbir kayıt ve şartla sınırlanamayacağı, O'nun mutlak hükümran olduğudur. Hükümranlık, ancak kötüler tarafından zalimce kullanılır. Allah ise mutlak iyidir; zulüm ve haksızlık yapmaktan münezzehtir. Bu sebeple hükümranlığını kendi adaletiyle uyum halinde kullanır ve sonuçta, tamamen hür ve sınırsız olan iradesiyle kötüleri dalâlete, iyileri hidayete yöneltir. Mu'tezile mezhebi, Allah'ın bu şekilde adaletli iş yapmasını hikmet olarak adlandırmış ve hikmete uy-mavı Allah için "eerekli" sormuştur. İmam Mâtürîdî bu görüsü eleştirirken özetle şöyle der: Allah'ın fiillerinin hikmete uygun olması O'nun için bir mecburiyet değildir. Nasıl ki tecrübî âlemde adalet ve hikmete uygun iş yapan insanlar bunun aksini yapmaya kadirseler, aynı şekilde Allah da hikmetin zıddına kadirdir. Ancak, insanların hikmetten sapmalarının sebepleri ya "ihtiyaç" veya "bilgisizlik"tir. Yüce Allah bu nevi kusurlardan münezzeh olduğu için adalet ve hikmetin dışına çıkması düşünülemez; dolayısıyla hiçbir insanı, hak etmediği halde dalâlete düşür-mez [80]
Meali
40. De ki: "Ne dersiniz, size Allah'ın azabı gelse yahut o vakit gelip çat* sa size, Allah'tan başkasına im yalvarırsınız? Doğru sözlü iseniz (söyleyin bakalım)!" 41. Aksine, yalnız Allah'a yalvarırsınız. O da yalvarmanıza konu olan belâyı dilerse kaldırır, siz de ortak koştuğunuz şeyleri unutursunuz.[81]
Tefsiri
40-41. İnsanlar çeşitli sıkıntılara mâruz kalmakla birlikte, yine Allah'ın mümkün kıldığı bazı tedbirlere, yarattığı bazı çarelere başvurarak bu sıkıntılardan kurtulabilmektedirler. Ancak Allah'ın, tedbir ve çarelerini yaratmadığı, giderme imkânlarını yalnız kendisinde saklı tuttuğu belâ ve musibetler de vardır ki, insanlar böyle durumlarla karşılaştıklarında genellikle, inançlısıyla inançsızıyla, kurtuluş için yalnız Allah'a yalvarır; Allah'ı unutanlar bile taptıkları putlarını, uydurma tanrılarını, taparcasına bağlandıkları servetlerini, makamlarını, liderlerini unutarak, Allah'ın vicdanlarına yerleştirdiği fıtrî bir eğilimle Allah'a yönelir, O'ndan başka kurtarıcı ulu kudret bulunmadığının farkına vararak kurtuluşu yalnız O'ndan dilerler. Allah Teâlâ bu âyetlerde, belirtilen duruma işaret ederek inkarcılara, Allah'ın azabının kendilerine gelmesi, ölüm veya kıyamet vaktinin gelip çatması halinde ne yapacaklarını sormakta, inatlarından veya bizzat kendi fıtratları hakkında cahil olduklarından bu soruya doğru dürüst cevap veremeyecekleri için, sorunun doğru cevabını yine kendisi vermekte ve onların böyle durumlarda yalnız kendi yüce zâtına yönelip kendisine yalvaracaklarını açıklamaktadır. Böylece 38, âyette Allah'ın varlığının ve kudretinin dış dünyadaki bazı delillerinden söz edildikten sonra burada da bir kısım insanların bazı şeylere tanrılık isnat etmelerinin bizzat asılsızlığının ortava konduğu belirtilmekte ve Allah'tan başka dayanılıp güvenilecek gerçek ilâh bulunmadığı bizzat insanın kendi fıtratından gösterilen aklî delil ite kanıtlanmaktadır.[82]
Meali
42. Andolsun ki senden önceki ümmetlere de elçiler gönderdik. Ardından, belki yalvarıp yakarırlar diye onları darlık ve hastalıklara uğrattık. 43. Hiç olmazsa kendilerine bu şekilde azabımız geldiğinde boyun eğselerdi! Fakat kalpleri iyice katılaşti; şeytan da onlara yaptıklarını şirin gösterdi. 44. Kendilerine yapılan uyarıları unuttuklarında her şeyin kapılarını onlara açtık. Nihayet kendilerine verilenler yüzünden şımardıkları zaman onları ansızın yakaladık! Böylece onlar birden bire bütün ümitlerini yitirdiler. 45. Sonunda zulmeden kavmin kökü kesildi. Her türlü övgü, âlemlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur.[83]
Tefsiri
42. Bundan önceki iki âyette inkarcılar, Allah'ın azabı ve ölümle (veya kıyamet) tehdit edilerek uyarılmışlardı. Bu âyette ise onlara daha önce bu şekilde cezalandırılmış olan âsi kavimlerden söz edilerek bundan ibret almaları amaçlanmıştır. Ayrıca burada müşriklerin inat ve İnkârlarından dolayı üzüntü duyan Hz. Peygamber için de bir teselli vardır. Çünkü kendilerine bildirilen ilâhî hakikatleri reddedenler sadece Arap müşrikleri değildir. Bu âyette verilen bilgilere göre Hz. Mu-hammed'den önceki milletlere de peygamberler gönderilmiş; yüce Allah, bunlar arasında inkarcı olanların, akıllarını başlarına toplayıp doğru yolu seçmeleri için peygamberlerini tasdik ederek kendisine niyazda bulunmaları, yalvararak af dilemeleri için onları geçim sıkıntısı, hastalık gibi sıkıntılara mâruz bırakmıştı.[84]
43. Bu milletlerin, musibet gibi görünen bu fırsatlardan yararlanarak Allah'a tazarru ve niyazda bulunmaları gerekirdi. Çünkü az çok basireti olanların, olaylardan İbret almaya yatkınlığı bulunanların, bunun bir uyan olduğunu fark etmeleri gerekirdi. Nitekim ba2i âyetlerde insanların genellikle, hiç olmazsa zor durumda kaldıklarında, Allah'ın dinini tanıyarak ihlâsla O'na yalvardıkları bildirilmektedir.[85] Ancak burada ifade bu-yurulduğuna göre söz konusu eski milletlerin "kalpleri iyice katılaşmış, şeytan da onlara yaptıklarını (tuttukları bâtıl yolu) şirin göstermiş" ve bu yüzden onlar kötüyü iyi görmüşlerdi. Sonuçta terbiye olmaları için uğratıldıkları musibetler de kâr etmedi.[86]
44-45. İnsanlar, kıtlıktan bolluğa, hastalıktan sağlığa, sıkıntıdan esenliğe kavuştukları zaman, bunda kendileri için bir imtihan bulunduğunu düşünmeli ve her zamankinden daha dikkatli, daha sorumlu hareket etmeli, bu nimet ve imkânları veren Allah'a minnet ve şükran hissi duymalıdırlar. Âyette söz konusu edilen kavimler, bu imkânların bir imtihan olduğunu düşünerek uyanlara önem verecekleri yerde, kendileri için bir istidrâc [87] bir İmtihan olan bu bolluk ve rahatlığa aldandılar; "sonunda kendilerine verilenler yüzünden şımardıktan sırada" Allah Teâlâ onları ansızın yakaladı. "Bir anda bütün ümitlerini yitirdiler; böylece artık zulmeden -yani şükretmeleri gerekirken küfredip başkaldıran- kavmin kökü kesildi." Bu şekilde ıslah olma ümidi kalmamış olan kötülerin Allah tarafından yok edilmesi iyiler hakkında bir rahmet olduğu için, bu gelişmeleri anlatan âyetlerin sonunda "Her türlü övgü, âlemlerin rabbi olan Allah'a mahsustur" buyurulmuştur. Rivayete göre Hz. Peygamber, "Bir topluluk günah işlemekte ısrar ederken yine de Allah'ın onlara istedikleri şeyleri verdiğini görürseniz bilin ki bu bir istidrâc-dır" buyurmuşlar, ardından da bu âyeti okumuşlardır.[88]
Meali
46. De ki: "Ne dersiniz; eğer Allah kulaklarınızı sağır, gözlerinizi kör eder, kalplerinizi de mühürlerse bunları size Allah'tan başka hangi tanrı geri verebilir!" Bak, delilleri nasıl açıklıyoruz. Onlar hâlâ yüz çeviriyorlar! 47. De ki: "Söyler misiniz; size Allah'ın azabı ansızın veya açıkça gelirse, zalim toplumdan başkası mı helak olur?" 48. Biz peygamberleri ancak müjdeciler ve uyarıcılar olarak göndeririz. Kim iman eder ve halini düzeltirse onlara korku yoktur, onlar üzüntü de çekmeyecekler. 49. Âyetlerimizi yalanlayanlara gelince, yoldan çıkmalarından dolayı onlar azap çekeceklerdir. 50. De ki: "Ben size, Allah'ın hazineleri benim yanımdadır, demiyorum. Ben gaybı da bilmem. Size, ben meleğim de demiyorum. Ben sadece bana vahyolunana uyarım." De ki: "Hiç kör ile gören bir olur mu? Siz hiç düşünmez misiniz?"[89]
Tefsiri
46-47. Muhatabın ve özellikle müşriklerin akıl ve iz'anlanna hitap eden âyetlerde Allah'ın sınırsız kudretine dikkat çekilmektedir. 46. âyette bu kudretle, insanın en dikkat çekici yeteneklerinden olan işitme ve görme duyulanyla akıl gücünün yok edilmesi halinde, Allah'tan başka, onu bu imkânlara yeniden kavuşturacak bir kudret bulunmadığı vurgulanmaktadır. Âyette geçen "Bunları size Allah'tan başka hangi tann geri verebilir?" sorusundan da anlaşılacağı üzere müşrikler, putları Allah'a ortak koşsalar da, yaratanın yalnızca Allah olduğuna inanıyorlardı. Nitekim başka âyetlerde benzer sorulara, dünyanın, göklerin ve bunlardaki bütün varlıkların gerçek sahip ve mâlikinin Allah olduğu cevabını verecekleri belirtilmiştir.[90] Onların asıl suçu, put denilen nesneleri Allah'a eş tutmaları, bunlara kulluk etmeleri, putların kendilerine yardım ve şefaat edeceklerine İnanmaları ve genel olarak İslâm dininin itikadı ve amelî hükümlerini reddetmeleridir.
Hz. Peygamber'in çeşitli vesilelerle belirttiği üzere Allah Teâlâ, engin merhametinden dolayı, kullarının tövbe edip bağış dileyerek yanlışlardan dönmesini ister; O'nun bu müsbet davranıştan duyduğu memnuniyet, Resûlullah'ın teşbihiy-le ağır bir savaş sırasında kaybettiği çocuğu için çırpınan annenin, onu bulduğu andaki sevincinden daha büyüktür.[91] Bu sebeple sonsuz merhamet sahibi olan Allah, gerek burada gerekse daha pek çok âyette yanlış inançlıları, kötü yaşayışlıları ikna yoluyla düzeltmek, doğru yolu bulmalarını sağlamak için birçok delil göstermiştir.[92]
48. Peygamberler yalnız "müjdeciler ve uyarıcılar olarak" gönderilmiş olup onlara samimiyetle kulak vererek "iman eden ve (böylece) halini düzelten" yani gerek kendilerini gerekse başkalarını ıslah edenler için artık korku kalmayacaktır. "Onlar üzüntü de çekmeyecekler"; çünkü gerçek anlamda güven de sevinç ve mutluluk da Allah yolundadır. Âhirette böyle olacağı gibi, bazı maddî ve geçici sıkıntılara rağmen dünyada da müminler inanmanın, ibadet ve faziletin verdiği sükûn ve güvenle huzur bulurlar. Bu sebeple Allah'ın azabı ancak "zalim toplunTu kapsayacaktır. Dünyadaki herhangi bir musibet müminleri de etkİlese bile, onların âhiretteki hayatları imanlarının ve iyi amellerinin kazandıracağı mutluluk ve nimetlerle bezenecektir.[93]
49. Allah'ın âyetlerini yalanlayanlar, bu suretle O'nun merhamet ve kereminden yararlanma İmkânım reddedenler, işledikleri fısku fücur yüzünden azaba çarptırılacaklardır.[94]
50. Hz. Peygamber gerek kendi kavmine gerekse bütün insanlara yalnızca "Allah'ın âyetlerf'ni, akıl ve kalplere, vicdanlara hitap eden delillerini duyuruyordu. Kureyş müşrikleri ise öteden beri kâhin, sâhir, arrâf gibi isimlerle andıkları kişilerde olağan üstü güçlerin mevcut olduğuna inanıyor; peygamber olduğunu ve Allah katından bilgiler getirdiğini söyleyen Hz. Muhammed'de de bu şekilde güçler bulunması gerektiğini düşündükleri için ondan meselâ bir dağı altın kütlesi haline getirmesini[95] kayıp şeyleri bulmasını, şifasız hastalan iyileştirmesini [96]gökten melekler indirmesini ve kendileriyle konuşturmasını...[97] istiyorlardı. Âyet, Hz. Peygamber 'in bu cahilce taleplere vermesi istenen çarpıcı cevabı içermektedir. Aslında zihni ve gönlü hakikate açık, önyargılardan uzak, ruhu ihtiraslarla kirlenmemiş, kalbi inkâr ve isyan duygularıyla körleşmemiş insanlar için, Allah'tan vahiy aldığı birçok kanıtla anlaşılan bir kimsenin, hiçbir komplekse kapılmadan, engin bir tevazu halt sergileyerek böylesine gerçekçi ve samimi beyanlarda bulunması, dağları altına çevirmekten daha güçlü ve ikna edici bir delildir. Fakat "Hiç kör ile gören bir olur mu?" Onun için âyetin sonunda "Hiç düşünmez misiniz?" buyunılmuştur.[98]
Meali
51. Kendileri için rablerinden başka bir koruyucu ve bir aracı bulunmaksızın O'nun huzurunda toplanmanın kaygısını duyan insanları onunla (Kur'an'la) uyar ki günahlardan sakınsınlar. 52. Rablerinin rızâsını isteyerek sabah akşam O'na yalvaranları kovma! Onların hesaplarından sana sorumluluk yoktur, senin hesabından da onlara sorumluluk yoktur ki onları yanından uzaklaştırıp da zalimlerden olasın. 53. "Aramızda Allah'ın kendilerine lütufta bulunduğu kimseler de bunlar mı?" demeleri için onların bir kısmım diğerleriyle işte böyle imtihan ettik. Allah şükredenleri bilmez mi![99]
Tefsiri
51. Uyarı ve sakındırma ancak öldükten sonra ba's (yeniden dirilme) ve haşir (mahşerde toplanma) gibi âhiret hallerinin vuku bulacağına inanan veya en azından böyle bir ihtimali göz önüne alan, bunun kaygı ve korkusunu hisseden kimseler üzerinde etkili olabileceği için âyette özellikle bunların uyarılması emredilmiş ve bu suretle tamamen inkâra saplanan muannit kâfirleri, ateistleri vb. inkarcıları uyarmak için çaba harcamanın yararsız olacağına işaret edilmiştir. Ze-mahşerî, uyarıdan yararlanması umulan zümreleri şöyle sıralamıştır: a) Müslüman oldukları halde yanlış işler yapanlar, b) Âhirete inanan Ehl-i kitap mensupları, c) Ba's ite ilgili haberleri duyup da bunların doğru olabileceğini düşünerek kaygılanan müşrikler (II, 16). Aynı müfessir, âyetin "Kendileri için rablerinden başka bir koruyucu ve bir aracı bulunmaksızın" mealindeki bölümünü, mensubu bulunduğu Mû'tezile mezhebinin görüşü doğrultusunda, âhirette Allah'tan başka hiçbir kimsenin şefaat edemeyeceği şeklinde yorumlamışsa da, Ehl-i sünnet mensubu müfes-sirler, özellikte Bakara süresindeki "Âyetü'l-kürsî" diye bilinen 255. âyeti göz önüne alarak, Allah'ın iznine bağlı olmak üzere, peygamberler ve diğer Allah dostlarının şefaat ermesinin câİz olduğunu düşünmüşlerdir.[100]
52. Bu âyetin işaret ettiği bir olayla ilgili olarak Müslim'in Sahîh'i[101] ve diğer bazı hadis kaynaklarında yer alan bir rivayete göre Hz. Peygamber'in, Abdullah b. Mes'ûd, Bilâl-i Habeşî, Ammâr b. Yâsir gibi bazı yoksul ve kimsesiz sahâbîlerin de bulunduğu bir toplulukla birlikte olduğu bir sırada müşriklerin ileri gelenleri Hz. Muhammed'le görüşmek istediklerini, ancak bunun için yanındaki müslümanlan oradan uzaklaştırması gerektiğini, zira kölelerle ve yoksullarla bir arada bulunmayı kendilerine yakıştıramadıklarını bildirmişlerdi. Resûlullah "Ben müminleri kovamam" cevabını verince, hiç olmazsa kendileri geldiğinde onların ayakta durmasını istemişler; Hz. Peygamber, belki onlara İslâm'ı kabul ettirebileceği ümidiyle bu son teklifi kabul etmeyi düşünürken kendisini ikaz edip bu düşüncesinden vazgeçiren 52. âyet inmiştir. Ancak müfes-sirlerin çoğu bu sûrenin, parça parça değil, tamamının bir defada indiğini bildiren haberleri de dikkate alarak, bu âyetin söz konusu olayla İlişkisi olamayacağını ifade etmişlerdir. Âyetin böyle bir olay üzerine indiği kabul edilse bile, bu olayın sadece âyetteki evrensel ahlâkî öğretinin ortaya konması için bir vesile oluşturduğu düşünülmelidir,
"Onların hesaplarından sana sorumluluk yoktur..." cümlesindeki "onlar" za-miriyle müşriklere işaret edildiğini düşünenler olmuşsa da ağırlıklı görüş, bununla yukarıda anılan müslümanların kastedildiği yönündedir. Rivayete göre müşrikler, Hz. Peygamber'in çevresinde toplanan söz konusu kişilerin, aslında -samimi dindarlıklarından değil- barınma İmkânı buldukları, yiyip içtikleri için orada toplandıklarını ileri sürmüşlerdi. İşte -bir görüşe göreâyet-i kerîmede, öyle olsa bile, Resûlullah ile o yoksul müslümanların sorumluluklarının ayrı olduğu, herkesin kendi yapıp ettiklerinin sorumluluğunu yine kendisinin taşıdığı bildirilerek Resûl-i Ekrem'in onlara olan ilgisini sürdürmesi istenmiş, aksi halde haksızlık yapmış olacağı ifade edilmiştir. Başka bir yoruma göre bu insanlar sabah akşam ibadet ve ta-atle meşgul oldukları için maişetlerini temin edemeyecekler kaygısıyla Hz. Pey-gamber'in onları -işlerine güçlerine baksınlar diye- meclisinden ayrılmaya zorla-maması istenmiş; onların geçimleriyle ilgili hesabın kendisine ait olmadığına yani ne yiyip ne içeceklerini hesap etmesi gerekmediğine, çünkü herkesin rızkım verenin Allah Teâlâ olduğuna İşaret buyurulmuştur.[102]
Hangi şekilde yorumlanırsa yorumlansın bu âyet, İslâm dininde insanın, mevki, zenginlik ve soyuna göre değil iman zenginliğine, Allah'a saygı ve ruh yüceliğine göre değer taşıdığını ortaya koyması, aynca Hz. Peygamber'in yüce ahlâkının Kur'an ilkelerine göre şekillendiğini göstermesi bakımından büyük önem taşımaktadır. Âyetin sonunda Resûlullah'a sorumluluğu hatırlatıldıktan sonra, kâfirlerin gözünde değersiz olsalar bile, iman ve yaşayışlarıyla Allah nezdinde değerli olan insanlara karşı küçültücü davranışlarda bulunan bir kimsenin, -farzımuhal bu kimse peygamber bile olsa- zalim olarak gösterilmesi son derece ilgi çekicidir. Muhtemelen yukarıda sözü edilen altı kişiden biri olan Habbâb'ın anlattığına göre bu âyetin inmesinden sonra Hz. Peygamber'le yoksul ve kimsesiz müslümanlar arasındaki yakınlık o kadar artmıştır ki meclislerde diz dize oturur olmuşlar; Hz. Peygamber daha önce, bir aradayken yanındakilerin kalkmasını beklemeden kendisi kalkarken bu âyet geldikten sonra incitici olmasın diye daima onların kalkmasını beklemiştir.[103]
53. Yüce Allah, İnsanların kimine türlü nimetler, kimine de sıkıntılar vermek suretiyle birbirlerine karşı nasıl tutum takınacakları hususunda onları sınamaktadır. İnsanların soy sop, makam ve mal gibi fâni ve aldatıcı durumlara göre değer taşıdıklarını zanneden inkarcıların ileri gelenleri "Aramızda Allah'ın kendilerine lütufta bulunduğu kimseler de bunlar mı?"; yani "Biz büyükler ve soylu önderler varken Allah'ın gerçeğe ulaştırdığı, hidayete kavuşturduğu kimseler bunlar olamaz!" şeklindeki alaylı ifadelerle onları küçümsemişler; sahip oldukları imkânlar kendileri için birer fitne olmuş; küstahça davranışlarıyla Allah'a karşı kötü bir imtihan vermişlerdir.[104]
Meali
54. Âyetlerimize inananlar sana geldiğinde onlara de ki: Selâm size! Rabbiniz merhamet etmeyi kendisine yazdı. Gerçek şu ki: Sizden kim bilmeyerek bir kötülük yapar da ardından tövbe edip kendisini düzeltirse, bilsin ki Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir. 55. Böylece suçluların yolu belli olsun diye âyetlerimizi iyice açıklıyoruz.[105]
Tefsiri
54. Her ne kadar -İbn Atıyye'nin kaydettiği gibi (III, 296) müfessirlerin çoğunluğu âyetin ilk cümlesindeki "inananlarda bilhassa Hz. Peygamber'in yanındaki yoksul müslümanlar olduğunu söylemişlerse de aynı müfessire göre âyet, herhangi bir zümre kastetmeksizîn bütün müslümanlan içermektedir. Âyetteki cehalet kelimesi "günah olduğunu bile bile sefihlere ve hoyratlara özgü bir şekilde" veya -mealinde gösterildiği gibi- "(günah olduğunu) bilmeyerek" şeklinde açıklanmıştır.[106]Yüce Allah'ın, daha önce bilerek veya bilmeyerek bazı kötülükler işledikleri halde, sonradan tövbe edip inanç ve yaşayışlarım düzeltenlere merhamet edeceğini bu şekilde kesin bir ifadeyle vaad etmesi, O'nun iyi kullan için eşsiz bir lütuf ve keremidir. Ayrıca burada, ilâhî rahmete mazhar olabilmek için yalnızca tövbe edip hakka ve hayra yönelmenin şart koşulduğu, dolayısıyla insanların makam, servet, cinsiyet veya milliyet gibi durumlarına bakıhna-yacağı, böylece İslâm'ın -kelimenin en doğru anlamıyla- adaletçi ve eşitlikçi bir din olduğuna işaret edildiği görülmektedir. Yine bu âyette İslâm dininin en güzel ve köklü şiarlarından olan selamlaşmanın önemine dikkat çekildiğini görüyoruz. Mealinde "selâm size!" diye çevrilen cümlenin âyetteki karşılığı "selâmünaley-küm"dür. Diğer bazı âyetlerde ise bu ifade "esselâmüaleyküm" şeklindedir.[107]
55. Bazı tefsirlerde, "suçlular" diye çevirdiğimiz âyetteki "inücrimler"den, özellikle Hz. Peygamber ve çevresindeki masum müslümanlara karşı haksız tutumlarıyla cürüm (suç) işleyen, türlü şekillerde hakarete yeltenen müşriklerin kastedildiği belirtilmektedir.[108]
Meali
56. De ki: "Allah'ın dışında taptığınız şeylere tapmak bana yasak edildi." De ki: "Ben sizin arzularınıza uymam; aksi halde sapıtırım da hidayete erenlerden olmam." 57. De ki: "Şüphesiz ben, rabbimden gelen apaçık bir delile dayanıyorum. Siz ise onu yalanladınız. Çabucak gelmesini istediğiniz (azap) benim yanımda değildir. Hüküm ancak Allah'ındır ve Allah hakkı anlatır; O, doğru hüküm yerenlerin en hayırlısıdır". 58. De ki: "Acele istediğiniz şey (azap) benim elimde olsaydı, elbette benimle sizin aranızda iş bitirilmişti, Allah zalimleri daha iyi bilir." 59. Gaybın anahtarları Allah'ın yanındadır; onlan O'ndan başkası bilmez. O, karada ve denizde ne varsa bilir; O'nun bilgisi dışında bir yaprak bile düşmez. O, yerin karanhklarındaki tek bir taneyi bile bilir. Yaş ve kuru ne varsa hepsi apaçık bir kitaptadır. [109]
Tefsiri
56. Hz. Peygamber'e, inançsızlar istiyor diye onların taptıklarına tapmaktan, böylece tebliğinin birinci esası olan tevhid İlkesini ihlâl etmekten menedildiğini açıklaması emrolunmaktadır. Bu, onun şahsında bütün müslümanlara yöneltilen ve imanlarından tâviz vermelerini yasaklayan bir talimattır. 56-57. âyetler, Hz. Peygamber'in, tebliğ ettiği din ve ondaki esasların doğruluğu hakkında en küçük bir tereddüdü bulunmadığının güzel bir örneğidir. Zira, burada açıkça ifade edildiği gibi, Hz. Muhammed, Allah'tan gelmiş bulunan bir "deüt'e, yani kesin bilgiye (veya başka bir yoruma göre Kur'an'a) dayanmakta, imanının gücünü, gerek kendisi gerekse sağlıklı düşünen her insan için apaçık olan bu gerçeklerden almaktadır. Hak peygamberi yaiatıcıiardan, sahte önderlerden ayiran en belirgin özeilik-lerden biri de onun, savunduğu inanç ve fikirlerin doğruluğuna, önerdiği hayat tarzının güzelliğine öncelikle kendisinin kuşkusuz olarak inanması ve yaşamasıdır. Bu açıdan hiçbir gerçek peygamber, kendisinin yükümlülük ve sorumlulukların dışında, kural ve kanunların üstünde görmemiştir. Bu âyette, Hz. Muhammed'in de -farzımuhal- tevhidden sapması halinde "dalâlete düşmüş ve hidayete erenlerden ayrılmış" olacağı açıkça İfade edilmiştir.[110]
57-59. İlk âyet, bir bakıma, inkarcıların Resûlullah'ı "şair, sihirbaz, mecnun" gibi hiçbir gerçeklik taşımayan ifadelerle itham etmelerine karşı bir cevap teşkil etmekte; onun tebliğlerinin kesin ve apaçık delile (beyyine) dayandığını haber vermektedir, 57-59. âyetlerde, müşriklerin, güya Hz. Peygamber'i zor durumda bırakmak ve âciz olduğunu göstermek için "Eğer iddialarında doğruysan, hadi şu bizi tehdit ettiğin azap ve musibetleri başımıza getir de görelim!" gibi sözler sarfetme-lerine karşılık, Resûlullah'ta tanrısal bir güç bulunmadığı, onun böyle bir iddia da taşımadığı, azap ve musibet gibi hususlardaki hükmün yalnız Allah'a ait olduğu bildirilmiştir. Hz. Peygamber'in, Kur'an'daki bu açıklamaları, yani Allah'ın kendisine tanıdığı yetki ve görevin ötesinde ilâhî güçler taşımadığım, gaybı da bilmediğini kendilerini olduğundan daha kudretli göstermeye çalışan sahte önderlerin aksine- hiçbir komplekse kapılmadan tam bir dürüstlük ve içtenlikle insanlara bildirmesi, onun nübüvvetinin en belirgin delillerinden biridir.
59. âyet, yüce Allah'ın ilminin ne kadar geniş, ne kadar kapsamlı olduğunun çok veciz ve eşsiz ifadelerindendir: Gaybın anahtarları (başka bir kıraate göre gay-bm hazineleri) Allah'ın yanındadır.[111] Burada Allah'ın ilminin, karalar ve denizler gibi en geniş varlık ve olaylardan, düşen bir yaprağa, yerin karanlıklanndaki bir bitki tanesine, kuruluk, yaşlılık vb. keyfiyetler gi-hi pıı hncit varlık w n1 avlara kadar her sevi loısatiD kaDsadığı. dolayısıyla bütün bunların en yüce, en ince bilgi ve kudretle yaratılıp düzenlendiği ifade buyurul-muştur. Bundan dolayı kelâm bilginleri tarafından söz konusu âyet, bazı düşünürlerin, ilm-İ İlâhînin ciiz'iyyâtı (değişken varlık ve olayları) kapsamadığı yolundaki iddialarım çürüten en kesin delillerden biri olarak gösterilmiştir. "Apaçık bir kitap" diye çevirdiğimiz "kitabin mübîn" tamlaması, "hafaza melekleri tarafından tutulan amel defteri", "levh-i mahfuz" veya "Allah'ın her şeyi kuşatan ilmi" olarak açıklanmıştır.[112]
Meali
60. Geceleyin sizi öldüren, gündüzün de işlerinizi bilen; sonra belirlenmiş eceliniz tamamlansın diye gündüzün sizi dirilten O'dur. Sonra dönüşünüz yine O'nadır. Sonunda O, yaptıklarınızı size haber verecektir. 61.0, kullarının üstünde yegâne kudret ve tasarruf sahibidir. Size koruyucular gönderir. Nihayet birinize ölüm geldi mi elçilerimiz (görevli melekler) onun canını alırlar. Onlar vazifede kusur etmezler, 62-. Sonra insanlar gerçek sahipleri olan Allah'a döndürülürler. Bilesiniz ki hüküm yalnız O'nundur ve O, hesap görenlerin en çabuğudur.[113]
Tefsiri
60. Bu ve bundan sonraki âyetler, sûrenin genel muhtevasına uygun olarak özellikle inkarcılar ve müşriklere karşı yüce Allah'ın varlığını ve birliğini, kudret ve ilminin mükemmelliğini gösteren yeni deliller ve örnekler ortaya koymaktadır.
"Geceleyin öldürme"den maksat, insanın uykuya daldırılması, "diriltme"den maksat da uykudan uyandmlmasıdır. Uyku ve uyanma için vefat ve ba's kökünden fiillerin kullanılması, uyku ile ölüm, uyanma ile de yeniden dirilme arasında, bir ölçüde ruhî ve fizyolojik bir benzerlik olmasından dolayıdır. Uyku sırasında organizmanın faalivetlerinin bir kısmı tamamen durmakta, bir kısmı da yavaşlamaktadır. Özellikle görme, işitme, koklama, tatma ve dokunma duyulanyla hareket, konuşma gibi faaliyetlerin; ayrıca birçok duygusal tepkilerin durması yahut yavaşlaması, uykunun ölümü hatırlatan bir olay olduğunu gösterir. Uyanma ise çeşitli bedenî ve psikolojik faaliyetlerin yeniden normale dönmesini sağladığından, bir bakıma yeniden hayata dönüştür. Âyette dikkati çeken önemli bir husus da öldürme (uyutma) ve diriltme (uyandırma) fiillerinin Allah'a nispet edilmesi, böylece insanın uyuması ve uyanmasının kendi İradesine bağlı olmadığının gösterilmesidir. Uyuma, bedenin ve ruhun dinlenmesi için bir ihtiyaç olarak görülmektedir. Allah'ın değişmez kanunları uyarınca beden ve ruh, uyku yoluyla dinlenme ihtiyacı hissettiği zaman normal şartlarda ve zorunlu olarak uyku olayı meydana gelir. Hiçbir insan bu zorunluluğu ortadan kaldırma gücüne sahip değildir.
"Sizi öldüren ...sizi dirilten O'dur" şeklindeki vurgulu ifadeler, yüce Allah'ın hem kudretini hem de lütfunu göstermektedir. Zİra bu ifadeler "O istemeseydi siz uyuyamazdınız; uyuduğunuz takdirde de uyanamazdıntz" anlamını taşıyor. Âyetteki "ceraha" fiili genellikle "işleme, yapma" mânasında kullanılmakla birlikte, kök anlamı (delme, yırtma, yaralama) itibariyle öncelikle kötülük işlemeyi İfade eder ve Allah'ın belirtilen lütfuna karşı kulun nankörlüğüne işaret eder. Yine de Allah her insanı "belirlenmiş ecel "ine kadar yaşatmak suretiyle rahmetini tecelli ettirir. Ancak eninde sonunda herkes O'na dönecek ve O, bütün insanlara neler yaptıklarını haber verecektir.
Tefsirlerde uyku sırasında ruhun durumunun ne olduğu konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Şevkânî âyetin "yeteveffâküm bi'1-leyli" kısmını şöyle açıklamıştır: "Allah sizi uyutunca, kendileriyle temyiz sahibi olduğunuz nefislerinizi (ruhlarınızı) kabzeder. Ancak bu hakiki ölüm değildir. Bir görüşe göre uyku sırasında ruh bedenden çıkmakla birlikte hayat bedende kalmaya devam eder. Başka bir görüşe göre ruh bedenden çıkmaz; fakat sadece zihin çıkar (şuur faaliyetleri durur). Ancak, doğrusu şudur ki, bu olayın mahiyetini yüce Allah'tan başkası bilemez.[114]
61. "Koruyucular" dîye tercüme edilen hafaza kelimesi, eski tefsirlerde genellikle "Kirâmen Kâtibin" (değerli yazıcılar) adı verilen ve insanların bütün amellerini kaydetmekle görevlendirilen melekler şeklinde yorumlanmıştır. Şevkânî , daha ihtiyatlı bir ifade İle, hafazayı "sizi koruyan melekler" şeklinde açıklamıştır. Ayrıca "Oysa sizi gözetleyen muhafızlar, değerli yazıcılar var[115] mealindeki âyeti de zikrederek, bunların insanları "âfetlerden koruyan" ve "amelleri tespit eden kimseler" (melekler) olduklarını belirtir.[116] Bazı vp.ni tefsirlerde hafaza kelimesinin vukarıdaki anlamı yanında, canlıların bedenî ve ruhî varlığını koruyan çeşitli psikolojik güçler, yetenekler ve organlar olabileceği yönünde görüşler de yer alır.[117]
Şüphesiz -59. âyette açık olarak belirtildiği üzere- yüce Allah'ın ilmi, böyle yazıcı meleklerin tuttukları amel defterlerine gerek kalmayacak şekilde, insanların bütün yaptıklarım kuşatmaktadır. Bu durumda meleklerin amelleri yazmalarının hikmeti, "insanların, yapmakta oldukları işlerin anında yazıldığını ve âhirette yazıcı meleklerin şahitliğiyle amel defterlerine kaydedilmiş olan işlerinin kendilerine tek tek okunacağını düşünerek daha dikkatli davranmalarım sağlama" gibi mânalarla açıklanmıştır.[118]
Yine 61. âyette geçen "elçiler"den maksat, müfessirlerin çoğunluğuna göre,Azrail ismiyle bilinen "ölüm meleği" ile onun yardımcıları olan başka meleklerdir. Bu melekler insanların amellerini kaydetmekte veya ömrü bitenlerin ruhunu; kabzetmekte asla kusur etmezler[119] Sonunda insanlar "gerçek mevlâlanna döndürüleceklerdir". Hüküm yalnız O'na aittir ve O İnsanların hesabını çok çabuk görecektir,[120]
62. Bazı müfessirler, âyetteki hak kelimesini "adaletli" diye açıklamışlarsa da[121] bu âyetlerin genellikle müşriklere hitap ettiği, onların da Allah'tan başka tanrılar, mevlâlar tanıdıkları göz önüne alınarak, âyetin ilgili kısmı "Sonra insanlar gerçek sahipleri olan Allah'a döndürülürler" şeklinde tercüme edilmiştir. [122]
Meali
63. De ki: "Karanın ve denizin karanlıklarından sizi kim kurtarır?" O'na gizli gizli yalvararak "Eğer bizi bundan kurtarırsan andolsun şükre-denlerden olacağız" diye dua edersiniz. 64. De ki: "Ondan ve bütün sıkıntılardan Allah kurtarır; "Sonra siz yine O’na ortak koşarsınız.65. De ki;"Size üstünüzden veya ayaklarınızın altından bir azap göndermeye ya da sizi muhalif gruplara ayırıp birbirinize karşı şiddet uygulatmaya Allah'ın gücü yeter." Bak, anlasınlar diye âyetlerimizi nasıl açıklıyoruz! 66.0 hak olduğu halde kavmin onu yalanladı. De ki: "Ben size kefil değilim." 67. Her haberin gerçekleşeceği bir zaman vardır. Yakında siz de gerçeği bileceksiniz.[123]
Tefsiri
63-64. Müfessirlere göre 63. âyette geçen "karanın ve denizin karanlıklarından maksat, insanların buralarda karşılaştıkları tehlikeler, acılar, felâketlerdir. Bu suretle müşrikler, inkârları ve günahları sebebiyle, benzer durumdaki eski kavimler gibi, türlü felâketlere mâruz bırakılmakla tehdit edilmekte ve bu durumlardan kendilerini ancak Allah'ın kurtarabileceği hatırlatılmaktadır. Âyette "Karanın ve denizin karanlıklarından sizi kim kurtarır?" diye sorulması, müşriklerin Allah'a inandıklarını gösterir. Nitekim cevap müsbet olacağı için zikredilmeye gerek görülmemiştir. Şevkânî'nin de belirttiği gibi, Allah'ın kurtarıcılığının soru şeklinde İfade buyurulması, müşrikler hakkında bir kınama anlamı da taşımaktadır (II, 145). Buna göre 63-64. âyetlerin anlamını şöylece açmak mümkündür: Sizi kararım ve denizin tehlikelerinden ancak Allah'ın koruduğunu bildiğiniz, üstelik O'na gizli gizli yalvararak "Eğer bizi bundan kurtarırsan andolsun şükredenlerden olacağız" diye söz de verdiğiniz halde, nasıl olur da daha sonra tekrar eski halinize dönerek birer cansız ve âciz nesneler olan putlarınızı Allah'a ortak koşarsınız!"
Bu iki âyet insanoğlunun önemli bir zaafına işaret etmektedir: İnsanlar çoğunlukla sağlık, güvenlik, bolluk ve rahatlık gibi imkânlar içinde yaşarken; özellikle ihtiraslarının, hevâ ve heveslerinin peşinde koşarken manevî hayatlarını, halika ve mahlûka karşı ödevlerini ihmal eder, bunları düşünmek istemezler. Açıktan veya dolaylı bir şekilde Allah'ın varlığını ve birliğini inkâr veya göz ardı ederek başka nesnelere ya da insanlara tapar yahut taparcasına bağlanır, boyun eğerler; yalnız Allah'tan beklemeleri gereken şeyleri fânilerden bekler; onları önder, rehber, hatta rab edinirler. Buna karşılık, genellikle Allah'tan başkasının gideremeyeceği türlü felâketlerin insanlar üzerinde bir uyancılık ve onları kendine getirme, sağlıklı düşünmelerini, değerlendirme yapmalarını ve sonuçta Allah'ı hatırlayıp O'na yönelmelerini sağlama gibi olumlu tesirleri sayesinde insanlar Allah'a yönelip kurtuluş için O'na yalvarır, hatta bundan böyle iyi birer kul olarak ödevlerini yerine getireceklerine söz verirler. Geçmişte ve günümüzde felâket anlarında Allah'ı anıp O'na sığınmayan pek az insan vardır. Ancak, birçok insan, sıkıntıdan kurtulup da her şey tekrar yoluna girince yeniden eski yanlış ve isyankâr tutumlarına döner. Söz konusu âyetler insanları bu zaafları hususunda uyarmakta,kendilerini dert ve kederlerden kurtaranın Allah olduğunu, dolayısıyla zor zamanlarda olduğu gibi rahata kavuştuklarında da O'nu tanımaları, O'ndan yüz çevirmemeleri gerektiğini hatırlatmaktadır.[124]
65. İnsanları bir belâdan kurtaran Allah, başka bir veya birçok belâya uğratmaya; onlara "üstlerinden veya ayaklarının altından" yani gökten ve yerden türlü felâketler göndermeye; hatta onların ihtiraslarını birbiriyle çatıştırarak, değişik mezhep, fırka ve parti gibi gruplara ayırarak birbirleriyle çarpışmalarım, savaşmalarını sağlamaya da kadirdir. Geçmişte insanoğlu beklemediği, ummadığı birçok semavî ve dünyevî felâketlerle karşılaşmış, şimdi de karşılaşmaktadır. İnsanoğlu, Allah'ın koyduğu kanunlardan sapmanın bedeli olarak, tabii âfetler denilenlerin yanında, bizzat kendi eliyle ortaya çıkardığı umulmadık belâlara da duçar olmaktadır. Nükleer felâketler, çevre kirlenmesi, tabiat düzeninin bozulması; ihtiraslardan veya ideoloji ayrılıklarından, din ve mezhep ayrılıklarından, ırkçılıktan ve bölgesel çıkar hesaplarından kaynaklanan ve kısa sürelerde yüz binlerce insanın ölümüne ve yaralanmasına, sakat düşmesine, aç ve açık kalmasına, ülkelerin harap olmasına yol açan savaşlar bu belâlardan bazılarıdır.
Âyetin, bölünüp parçalanmayı bir felâket olarak gösteren kısmı özellikle manidardır. Gerçekten, Allah'ı tanıyıp O'nun buyruk ve kanunları uyarınca hayatlarını düzenlemekten uzaklaşan toplumlar genellikle ortak inanç ve fikirlerden, istek ve ideallerden uzaklaşmakta, sonuçta bu farklı fikir ve isteklerin çatışması insanları fiilî çatışmalara, fitne ve fesada, nihayet savaşlara kadar götürmektedir ki, âyet-i kerîmede bu durum, insanların Allah'tan yüz çevirmelerinin, O'nu unutarak fâni şeyleri birer tanrı gibi kabul edip onların peşine takılmalarının, nihayet onları Allah'a eş ve ortak tutmalarının bir sonucu olarak gösterilmiştir. Öyle görülüyor ki, insanoğlu malın mülkün, şan ve şöhretin, ihtiras ve şehvetin ve nihayet hak yoldan saptıran sahte önderlerin esiri olmaktan, onlara tapmaktan kurtularak yalnız Allah'ı rab bilip sadece O'ndan yardım dilemediği, O'nun buyruklarım kesin kanunlar olarak tanıyıp bunları hayata hâkim kılmadığı sürece âyetlerde işaret edilen bu tehlikelere de müstahak olacak, bilinen ve bilinmeyen birçok felâkete, âyetteki deyimiyle azaba mânız kalacak ve Allah'tan başka hiçbir güç, hiçbir zekâ, hatta Allah'ın kitabında yer alan "hikmet"ten nasipsiz olan bilim ve teknoloji de bu felâketleri önleyemeyecek; aksine hikmetten mahrum kaldığı sürece bilim ve teknoloji yeni felâketlere yol açacaktır. Bu bakımdan yukarıdaki âyetler bütün insanlara, insanlığın selâmeti için mutlaka dikkate alınması gereken bir uyandır. Dolayısıyla 65. âyetin sonunda "anlasınlar diye..." buyurulmuştur.[125]
66. Bu âyete göre Hz. Peygamber'in kavmi (Mekke müşrikleri) onun peygamberliğinin ve bildirdiklerinin gerçek olduğunu gereğince anlayıp kavramadıkları gibi onu yalanlamışlardır. Bazı müfessirter burada "hak" (gerçek) olduğu belirtilenden maksadın Hz. Muhammed'in peygamberliği, bazıları da Kur'ân-ı Kerîm olduğunu ifade etmişlerdir. Ancak 63-66. âyetler topluca dikkate alındığında bu gerçeğin söz konusu âyetlerde yer alan azap uyarısı olduğu görüşü ağır basar. Müşrikler gerçeği yani Hak kelâmı olan Kur'an'i veya hak peygamber olan Hz. Muhammed'in risâletini ya da Allah'ın, aslında kendileri ve bütün insanlık için hayatî önem taşıyan uyarılarını gerektiği gibi anlamamışlar ve bu yüzden yalanlayıp reddetmişlerdir. Artık onlar helake müstehak olmuşlardır. Bu sebeple 66. âyette Resûlullah'a "Ben size kefil değilim" demesi emredilmiştir, "vekil" olarak çevirdiğimiz vekil kelimesi Kur'an dilinde "koruyan, kollayan, savunan, esirgemeye çalışan" gibi anlamlara gelir. Hz. Peygamber'İn inkarcılara karşı aslî görevi davet, tebliğ ve uyarıdır; onların kalplerindeki bâtıl İnançları zorla değiştirmek onun elinde değildir; dolayısıyla onlar adına bir kefalet yükümlülüğü de yoktur.[126]
67. Hz. Peygamber, tebliğ ettiği Kur'an vasıtasıyla müşrikleri ve genel olarak dünyadaki bütün İnkarcıları açık açık uyardığına göre, artık inkarcılık ve kötülüklerde direnenlerin müstehak oldukları felâketlerin vuku bulması kaçınılmazdır. "Her haberin gerçekleşeceği bir zaman vardır. Yakında siz de gerçeği bileceksiniz" mealindeki tehdit, esasta özellikle müşriklere ve hakkı tekzip eden bütün inkarcılaradır; ancak, İslâm'ın hakikatlerinden, Kur'an'ın hikmetlerinden uzaklaşacak derecede fikir ayrılıklarına düşen; hakkı bir yana bırakarak fırkalara, mezheplere, partilere bölünüp gurur, kibir, bencillik, menfaat ve ihtiraslar uğruna birbiriyle çarpışan müslümanlar için de âyetten alınacak dersler olduğunda kuşku yoktur.[127]
Meali
68. Âyetlerimiz hakkında ileri-geri konuşmaya dalanları gördüğünde, onlar başka bir söze geçinceye kadar kendilerinden uzak dur. Eğer şeytan sana ıı nutturursa, hatırladıktan sonra artık o zalimler topluluğu ile oturma. 69. Takva sahiplerine, onların hesabından bir sorumluluk yoktur. Fakat, belki korunurlar diye hatırlatmak gerekir. 70. Dinlerini bir oyuncak ve bir eğlence edinen, dünya hayatının aldattığı kimseleri bir tarafa bırak. Hiçbir kimsenin yaptıkları sebebiyle bir felâket yaşamaması için Kur'an ile nasihat et. O kimse için, Allah'tan başka ne koruyucu vardır ne de şefaatçi. O, bütün varını fidye olarak verse, yine de ondan kabul edilmez. Onlar, yapıp ettikleri yüzünden felâkete sürüklenmiş kimselerdir. İnkâr ettiklerinden dolayı onlar için kaynar sudan ibaret bir içecek ve elem verici bir azap vardır.[128]
Tefsiri
68. "Allah'ın âyetleri hakkında ileri-geri konuşmaya dalmak"tan maksat, Kur'ân-ı Kerîm'i alaya almak veya eleştirmeye kalkışmaktır. Âyet, bu şekilde davrananların -eğer engel olmak mümkün değilse- başka bir konuya geçinceye kadar yanlarından ayrılmayı emretmektedir. Aynı buyruk, daha sonra gelen bir başka âyette de tekrar edilmiştir.[129] Fahreddin er-Râzî'nin naklettiğine göre âyetin asıl mâna ve maksadını dikkate alan bazı âlimler, inançsızların Kur'an'la ilgili kötü sözlerine karşı, yanlarından uzaklaşmanın dışında başka tepkiler de gösterilebileceğini belirtmişlerdir (XIII, 25). Aynı müfessİr bu âyetteki havd kelimesini açıklarken -haklı olarak- "Havd, sözlükte eğlence tarzında ve aşırı derecede dalmayı ifade eder... Binaenaleyh, bazı Haşviyye'nİn zannettiğinin aksine bundan, ilâhiyyât meselelerini derinlemesine inceleyip araştırmanın, istidlal ve münazaranın, Allah'ın âyetlerine dalmaktır diye, haram olduğu sonucunu çıkarmaya kalkı-şılmamalıdır" der.
Bazı müfessirler, âyette sadece Hz. Peygamber'e hitap edildiğini, dolayısıyla buyruğun da yalnız ona yönelik olduğunu ileri siirmüşlerse de yaygın kanaate göre âyetin asıl muhatabı hem Resûlullah hem ümmetidir.[130] Muhatabın Hz. Peygamber dışındaki müslümanlar olduğu da söylenmiştir. Ancak, beşer olması itibariyle Hz. Peygamber'in de bazı şeyleri unutabileceğin!, bunu bizzat kendisinin kabul ettiğini bildiren hadisler de vardır. Bu hadislerin birinde Resûlulİah şöyle buyurmuştur: "Ben, ancak bir beşerim; sizin gibi ben de unutabilirim..[131]
Âyette bu talimatın unutulması halinde oturmaktan ötürü günahkâr olunmayacağı (zira unutma meşru bir mazerettir), ancak hatırlayınca artık "zalimler"le oturmamak gerektiği ifade ediliyor. Kur'an aleyhinde konuşanlara "zalimler" denilmesi, onların konuşmalarının iyi niyetli, adaletli, gerçeklere dayalı olmadığını; aksine tahkir, tezyif ve iptal amacı taşıyan asılsız ve gerçek dışı konuşmalar olduğunu ortaya koymaktadır.
Bu âyet bize, Allah'ın âyetlerine dil uzatmadıktan, İslâmî değerlere karşı saygısızca sözler sarfetmedikleri sürece, yanlış inanç ve görüşteki insanlarla bir arada oturulup konuşulabileceğini göstermektedir. Kanaatimizce "Allah'ın âyetleri hakkında ileri-geri konuşmaya dalma", onlarla eğlenme ya da onları reddetme, bu birlikteliği ortadan kaldıran en temel sebepse de, bu bir örnek olup, düşmanlık duygularına dayalı daha başka kötü ve yanlış söz veya davranışta bulunan kimseleri de terketmek gerekir. Nitekim gıybet eden kimselerin meclislerini terketmeyi emreden hadisler de vardır.[132] Esasen "Hatırladıktan sonra artık o zalimler topluluğu ile oturma" İfadesindeki "zalimler" nitelemesi de bunu gösteriyor. Çünkü "zulüm", başta inkarcılık olmak üzere her türlü haksızlık ve adaletsizliği, kasıtlı kötülükleri kapsamaktadır.[133]
69. Takva sahibi müminler yani Allah'a ve Onun kanunlarına saygı duyup bunları ihlâl etmekten sakınan müslümanlar, şayet Allah'ın âyetlerine dil uzatan zalimlerin yanında bulunmak zorunda kalırlarsa, belki sakınırlar ve vazgeçerler diye onları uyarmalıdırlar. Bu durumda kendileri de sorumluluktan kurtulurlar, Abdullah b. Abbas'ın belirttiğine göre bazı sahâbîler, inkarcıların her tarafta Kur'an'a dil uzattıklarım söyleyerek, bu durum karşısında onlardan uzaklaşmaları mecbur kılınırsa Harem-i şerifte bulunmalarının bile imkânsız hale geleceğinden endişe ettiklerini belirtmişler, bunun üzerine ruhsat mahiyetindeki 69. âyet nâ-zİl olmuştur[134]
Âyette herkesin hesabının (sorumluluk) kendisine ait olduğu belirtilerek, bir bakıma, müslümanlann görevinin, ne pahasına olursa olsun, diğerlerinden gelen saçma itirazlara, haksız tenkitlere cevap yetiştirmek, böylece faydasız, hatta daha da inatlaşmaya yol açabilecek polemiklere girmek olmadığı, sadece işin doğrusunu edip uyarmanın yeterli bulunduğu anlatılmak istenmiştir. Nitekim 70. âyetin başlangıcı da bunu göstermektedir.[135]
70. Kuşkusuz her konu gibi din hususunda da ilmî ve fikrî değerlendirmeler önemli olmakla birlikte; insanların maddî ve manevî, ferdî ve sosyal, dünyevî ve uhrevî yönleriyle bütün hayatlarım çok yakından ilgilendiren, tarihin bütün dönemlerinde insanlığı derinden etkileyen din müessesesini önemsiz gibi telakki ederek oyun ve eğlence haline getiren insanlar artık kendileriyle konuşup tartışmaya bile değmeyecek kadar bayağılaşmış olurlar. Bu tür insanlar dünya hayatını yegâne ilgi konusu yaparak dünyanın geçici zevklerine kapıldıkları, onları her şeyin üstünde tuttukları için dini bir tür eğlence gibi düşünerek putları veya buna benzer şeyleri tannlaştınrlar; yahut ferdin ve toplumun manevî ruhî, zihnî, bedenî ve dünyevî hayatını şekillendirecek olan hak dini, üzerinde ciddiyetle düşünüp benimseyecekleri yerde, alaya alırlar.
Fahreddİn er-Râzî'ye göre (XIII, 27-28) çeşitli âyetlerde geçen ve dünya hayatının gerçekte bir oyun ve eğlenceden ibaret olduğunu bildiren açıklamalar[136] dikkate alındığında bu âyetteki "dini bir oyuncak ve bir eğlence edinme" ifadesinin mânası daha iyi anlaşılır. Buna göre asıl oyun ve eğlence sayılması gereken şey dünya hayatıyla ilgili geçici arzu ve tutkularıdır. Hakiki dindarlar, gerçeklik ve doğruluğu delillerle İspatlanmış olan hak dine bağlanıp destek olan kimselerdir. Buna karşılık dini, mevki ve mansıp kazanmak, rakiplerini yenilgiye uğratmak ve servete ulaşmak için araç haline getirenler dine sadece dünya menfaatleri için bağlanır ve bu suretle aslında dünya hayatını değil de dini oyun ve eğlence haline getirmiş olurlar. Râzî'nİn getirdiği bu yorumun, âyetin maksadını aştığı söylenebilirse de sahte dindarlığı çok iyi tanımlaması bakımından önemli sayılabilir.[137]
Meali
71. De kî: "Allah'ı bırakıp da bize fayda da zarar da veremeyecek olan şeylere mi tapalım? Allah bizi doğru yola ilettikten sonra şeytanların saptırıp şaşkın olarak çöle düşürmek istedikleri, arkadaşlarının ise 'Bize gel!' diye doğru yola çağırdıktan şaşkın kimse gibi gerisin geri (küfre) mi döndürülecegiz?" De ki: "Allah'ın hidayeti doğru yolun ta kendisidir. Bize âlemlerin rab-bine teslim obuamız emredilmiştir." 72. "Namazı dosdoğru kılın ve Allah'tan korkun" diye de (emrolundu). O, huzuruna varıp toplanacağınız Allah'tır. 73. O, gökleri ve yeri hak (ve hikmet) ile yaratandır. "Ol!" dediği gün her şey oluverir. O'nun sözü gerçektir. Sûra üflendiği gün de hükümranlık O'nundur. Gizliyi ve açığı bilendir ve O, hikmet sahibidir, her şeyden haberdardır.[138]
Tefsiri
71. Müslümanlar, kendilerini eski bâtıl dinlerine döndürmeye çalışan müşriklerin kötü emellerine karşı uyarılmaktadır. Nitekim müşrikler kendi akraba ve dostları olan müslümanlan İslâm'dan dönmeleri için ikna etmeye çalışmışlar; hatta giderek onlara bu yönde şiddetli baskılar uygulamışlardır. Kur'an başka yerlerde bu sözlü ve fiilî baskıyı veya bu baskı sebebiyle dinden dönmeyi ölmekten daha büyük ve daha şiddetli bir fitne olarak nitelemiştir.[139] Bu âyette, güzel bir teşbihle, müslümanlan inkâr ve irtidada çağıran müşrikler, insanların aklını çelip yolunu şaşırtan şeytanlara; onların bu çağasına aldananlann durumu, şeytanların veya cinlerin aldatması ya da büyüsüyle aklî dengesi bozulduğu için yolunu kaybedip ne yapacağını bilemez bir halde ortalıkta şaşkın kalan kimsenin durumuna; Allah'ın insanları hak dine ve imana davet etmesi de bir kimseyi gerçek dostlarının doğru yola çağırmasına benzetilmiştir.[140]
Ayette "... Bize fayda da zarar da veremeyecek olan şeylere mi tapalım?" ifadesinden putlar kastedilmiştir. Bununla birlikte âyetin maksadı göz önüne alındığında burada her dönemdeki müslümanlann, gerek sapık inançlı ve kötü fikirli İnsanlar, gerekse akıllan karıştırıp zihinleri bulandıran çevreler, kurumlar tarafından gelebilecek ve kendilerini dinlerinden döndürecek veya dinlerinin gereklerini yerine getirmekten alıkoyacak olan bütün menfi teşebbüslere karşı bir uyan olduğunda kuşku yoktur. Böyle durumlarda müslüman, "Allah'ın hidayeti, doğru yolun ta kendisidir. Bize âlemlerin rabbine teslim olmamız emredilmiştir" demeyi bilmelidir.[141]
73. "Üflendiğinde ses çıkaran boynuz biçiminde bir boru" diye tanımlanan sûr'un benzer açıklamaları hadislerde de geçmektedir. Geleneksel İslâmî İnanca göre dört büyük melekten biri olan İsrafil, sûr adı verilen ve çok güçlü ses çıkaran boruyu iki defa üfleyecek, ilk üflemede kâinattaki bütün canlılar ölecek ikinci üflemede ise canlılar tekrar dirilecektir. Âhiretle ilgili diğer haberler gibi sûr hakkındaki bilgiler de insan aklının kapasitesini aşan, naslarda nasıl bildirilmişse öylece inanılması gereken hususlardır. Ancak sûru, sûret'in çoğulu olarak suver şeklinde okuyanlar da vardır. Buna göre âyetin mânası şöyledir: Suretlere (ölülerin bedenlerine ruhları veya hayatları) lifleyeceği günde hükümranlık Allah'ındır.[142]
Meali
74. İbrahim, babası Âzer'e, "Putları tanrılar mı ediniyorsun? Doğrusu ben seni de kavmini de apaçık bir sapıldık içinde görüyorum" demişti. 75. Aynı şekilde biz İbrahim'e göklerin ve yerin melekûtunu görüp kavrama imkânı veriyorduk ki kesin inananlardan olsun. 76. Gecenin karanlığı onu kaplayınca bir yıldız gördü. "Rabbim budur" dedi. Yıldız batınca, "Batanları sevmem" dedi. 77. Ayı doğarken görünce, Rabbim budur" dedi. O da batınca, "Rabbim bana doğru yolu göstermezse elbette yolunu şaşırmış topluluklardan olurum" dedi. 78. Güneşi doğarken görünce de, "Rabbim budur; zira bu daha büyük" dedi. O da batınca dedi ki: "Ey kavmim! ben, sizin (Allah'a) ortak koştuğunuz şeylerden uzağım. 79. Ben, hanîf olarak, yüzümü, gökleri ve yeri yoktan yaratan Allah'a çevirdim ve ben müşriklerden değilim."[143]
Tefsiri
74. Kur'ân-ı Kerîm'de sadece bu âyette Hz. İbrahim'in babasının ismi olarak geçen Âzer kelimesinin menşeî ve söz konusu kişinin asıl ismi olup olmadığı tartışmalıdır. Bu ismin, "işini sağlam yapan, güçlü" anlamındaki İbrânîce âzûr kelimesinden Arapçalaştınldığı veya yine İbrânîce elizer kelimesinin galat-ı meşhuru olduğu gibi çeşitli görüşler ileri sürülmüştür.
Tevrat'ta ve diğer İbrânîce kaynaklarda Hz. İbrahim'in babasının ismi Terah şeklinde geçmektedir. Nitekim Zemahşerî de buna işaret eder (II, 23). Batılı bazı araştırmacılara göre eski bir kaynaktaki Therra isminin değiştirilmiş şekli olan At-har, İslâm dünyasına Âzer olarak geçmiştir. Müslüman tarihçiler ve miifessirler bu kişiyi hem Âzer hem de Târih (veya Târah) b. Nahor diye anarlar ve bu isim farklılığını değişik şekillerde açıklarlar. Gerek eski dönemlerde gerekse zamanımızda bir dilden başka bir dile geçen isimlerin çeşitli değişikliklere uğradığı görülür, Hz. İbrahim'in babasının ismi de Araplar'a Âzer olarak geçmiş Kur'an'da da bu ismi zikredilmiştir. Çünkü eğer Kur'an'da bu kişi Terah diye anılsaydı, her konuda Hz. Peygamber'in açığım arayan müşrikler Resûlullah'ın sözünü ettiği kişinin ismini bile yanlış bildiğini söyleyerek itibarını sarsmaya kalkışacaklardı.
Âzer'in hayatı hakkında fazla bilgi yoktur. Ahd-i Atîk'te Nahor'un oğlu olduğu, putlara taptığı, 205 yaşında Harran'da öldüğü söylenir[144] Tevrat tefsirlerinde put ustası olduğu, sonraları tövbe ettiği ileri sü-rülmüşse de Kur'ân-ı Kerîm'e göre[145] o, oğlu İbrahim'in bütün ısrar ve ikazlarına rağmen putperestlikten vazgeçmemiş ve bu yüzden İbrahim'in, onun affedilmesi için yaptığı dua kabul edilmemiştir.[146]
75. Melekût aslında milk gibi masdar olup dilcilere göre sonundaki "ût" eki kelimeye mübalağa anlamı kazandırmaktadır. Buna göre melekût, "tam olarak sahip ve mâlik olmak" demektir. Nitekim Zemahşerî, bu anlamını dikkate alarak kelimeyi "rubûbiyyet ve ulûhiyyet" şeklinde tefsir etmiştir (II, 24). Melekût, "mülk"le eş anlamlı olarak "Allah'ın hükümranlık ve yönetimi" şeklinde de açıklanmıştır. İbn Âşûr, her iki halde de kelimenin mecazi olarak geçtiğini ve buradaki hakiki anlamının "memlûk" (sahip ve mâlik olunan şeyler) olduğunu ifade eder (VE, 316). 83. âyeti dikkate alarak "hüccet" anlamı taşıdığını da düşünmek mümkündür. Biz, bu anlamı da dikkate alarak ilgili kısmı "İbrahim'e göklerin ve yerin melekûtunu görüp kavrama imkânı veriyorduk" şeklinde çevirdik. Nitekim Zemahşerî de bu kısmı, "Onun düşünce yeteneğini güçlendiriyorduk, istidlal yöntemine ulaştırıyorduk" şeklinde açıklamıştır (II, 24). Bu açıklamalara göre âyet şu mânaya gelmektedir: Putlara tapan kavminin ve babasının dalâlette olduğunu gören, bu yüzden babasını ikaz eden İbrahim'e biz, göklerde ve yerde mülkiyet ve tasarrufumuz altında bulunan şeylerin mahiyetlerini, hakikatlerini açık seçik gösterdik; bunların bizden başka yaratıcısı ve yöneticisi olmadığı hususunda onu bilgilendirdik ve bütün bunları, kuşku götürmez kesinlikte bir imana ulaşsın diye yaptık.[147]
76-79. Milâttan önce 2100lerde yaşadığı kabul edilen ve Allah'ın birliği esasına dayalı (Hanîf) dinî geleneğin önderi olarak bilinen Hz. İbrahim'in mensubu bulunduğu Keldânîler'in dinleri Sâbiîlik idi. Bunlar ay, güneş ve yıldızlarla bu gök cisimlerini sembolize eden putlara taparlardı. Hz. İbrahim'in doğum yeri olan Ur şehrinde yapılan kazılar sonucu bulunan tabletlerde 5000 civarında tanrı ismi geçmektedir. İbrahim aleyhisselâm, muhtemelen kendisi bu gözlemlere girişmeden önce de tevhid ehlinden olmakla birlikte, kavminin bu bâtıl inançlarından hareket ederek onları tevhid akidesine İkna etmek düşüncesiyle önce, belki de yıldızlar içinde en parlak olan birinin, sonra ayın ve ardından da güneşin tanrı olup olamayacağını araştırmış; gelip geçici ve değişken bîr varlığın tann olamayacağı, tanrısal bir sevgiyle benimsenemeyeceği şeklindeki temel gerçeğe dayanarak bunların hiçbirini ilâh diye kabul etmenin mümkün olmadığını, bütün noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah'tan başka gerçek ilâh bulunmadığını ispatlamış; nihayet sahip olduğu veya gözlemlerinden sonra ulaştığı yakînî imanı "Ben, Hanîf olarak yüzümü (bütün varlığımla), gökleri ve yeri yoktan yaratan (dolayısıyla sizin tapmakta olduğunuz yıldızlan, ayı ve güneşi de yaratan) Allah'a çevirdim ve ben müşriklerden değilim" ifadesiyle ortaya koymuştur. Böylece Hz. İbrahim pek çok müslüman ilim ve Fikir adamının Allah'ın varlık ve birliğini aklî delillerle ispat etmek bakımından önemle üzerinde durdukları, gözleme dayalı bu istidlali ile hem putperest kavminin inançlarını çürütmüş hem de hak dinin en temel ilkesi olan doğru bir ulûhiyyet İnancının nasıl olması gerektiğini göstermiş bulunmaktadır.
İbn Âşûr, 78. âyetteki "Ey kavmim! Ben sizin (Allah'a) ortak koştuğunuz şeylerden uzağım" şeklindeki İfadeden, İbrahim'in bu gözlemi tek başına yapmadığı , yanında kavminden bir grup insanın da bulunduğu sonucunu çıkarmıştır (VII, 319). Ayrıca aynı İfadeden, başka birçok insan topluluğu gibi bu kavmin de aslında Allah'ın varlığına inandıkları, fakat gök cisimlerini ve bunları sembolize eden putları O'na ortak koşmak suretiyle tevhid inancından saptıkları anlaşılmaktadır. Esasen Kur'an'ın hâkim tavrı, tanrı tanımazlardan ziyade şirkle mücadeledir. Bu da Kur'an'ın insanlarda ulûhiyyet fikrinin fıtrî olduğu, ancak bunun birçok şirk çeşidiyle, çok tanrıcılık inancıyla bozulduğu şeklindeki yaklaşımından kaynaklanmaktadır.[148]
Meali
80. Kavmi onunla tartışmaya girişti. Onlara dedi ki: "Beni doğru yola iletmişken, Allah hakkında benimle tartışıyor musunuz? Ben sizin O'na ortak koştuğunuz şeylerden korkmam. Ancak rabbimin bir şey dilemesi hariç. Rabbimin ilmi her şeyi kuşatmıştır. Hâlâ ibret almıyor musunuz? 81. Siz, Allah'ın size haklarında hiçbir hüküm indirmediği şeyleri O'na ortak koşmaktan korkmazken, ben sizin ortak koştuğunuz şeylerden nasıl korkarım? Şimdi biliyorsanız (söyleyin), iki gruptan hangisi güvende olmaya daha lâyıktır?" 82. İnanıp da imanlarına herhangi bir haksızlık bulaştırmayanlar var ya, işte güven onlarındır ve onlar doğru yolu bulanlardır.[149]
Tefsiri
80. Hz. İbrahim'in, Allah'ın birer âyeti olan tabii varlıklardan istidlalle O'nun birliğine dair ortaya koyduğu bu açık ve kesin delillere karşı kavmi de kendi inançlarının doğruluğunu kanıtlamak için onunla tartışmaya, deliller ileri sürmeye kalkışmışlardır. Âyette bu delillerin zikredilmemesi, onların anılmaya bile değmeyecek kadar temelsiz olduğunu göstermektedir. Nitekim Hz. İbrahim'in "Allah hakkında (O'nun eşi, benzeri ve ortağı olduğunu kanıtlamak için) benimle tartışıyor musunuz?" şeklindeki ifadesi de onların iddialarının saçmalığına işaret etmektedir.
Burada açıkça bildirilmemekle beraber Hz. İbrahim'in "Ben sizin Allah'a ortak koştuğunuz şeylerden korkmam" demesinden, kavminin onu, tanrılarının öfkelenerek kendisini cezalandırmasıyla tehdit ettikleri anlaşılmaktadır. İbrahim aley-hisselâm bu tehdide aldırış etmemekle birlikte, iyi bir mümin olarak, ilmi her şeyi kuşatan ve bu suretle bütün olup bitenler gibi kendisinin hal ve hareketlerini de eksiksiz bilen Allah'tan korktuğunu ifade etmiş; böylece fayda ve zararın da Allah'tan geldiğine, O'nun ilim ve iradesine bağlı bulunduğuna olan inancını ortaya koymuştur.
Âyetin sonundaki "Hâlâ ibret almıyor musunuz?" şeklindeki uyarıyla Hz. İbrahim, kavmini, putperestlikle kendisinin kesin delillerle kanıtladığı tevhid inancı arasında doğru öncüllere dayalı aklî değerlendirme ve mukayese yapmaya, bu suretle hakikati bulup tanımaya çağırmıştır.[150]
81. Benzer mantıkî değerlendirme ve uyarılar bu âyette de devam etmekte ve sonuç olarak, mutlaka taraflardan biri inancı sayesinde güvenliğe kavuşacağına göre hangi tarafın, ilmi her şeyi kuşatan, fayda ve zararın yaratıcısı olan Allah'a ortak koşup İsyan edenlerin mi, yoksa O'nun birliğine ve hükümranlığına inanıp yolundan gidenlerin mi güvence içinde oldukları sorulmaktadır. "Eğer biliyorsanız" kaydıyla da bu soruya yalnız bilgi sahibi olanların doğru cevap verebileceklerine, dolayısıyla bâtıl inançlardan kurtulma hususunda bilginin önemine işaret edilmektedir.[151]
82. Ağırlıklı görüşe göre bu âyetteki ifade de Hz. İbrahim'e aittir ve onun "İki taraftan hangisi güvende olmaya daha lâyıktır?" şeklindeki sorusuna yine kendisi tarafından verilen cevaptır. Sorunun soran tarafından cevaplandırılması, başka bir cevabın bulunmamasından dolayıdır. "(Allah'a) inanıp da imanlarına herhangi bir haksızlık bulaştırmayanlar" ifadesi, söz konusu kavmin Allah'a inanmakla birlikte, Tanrı saydıkları başka şeyleri O'na ortak koştuklarını göstermektedir. Âyetteki zulümden maksat, Allah'a şirk koşmaktır. Çünkü zulmün asıl anlamı, "hak sahibinin hakkını tanımamak, vermemektir." Ulûhiyyet ve rubûbiyyet yalnızca Allah'a ait olduğu halde, başka varlık ve nesneleri de Tanrı yerine koymak, Allah'ın mahlûkatı üzerindeki hakkını tanımamaktır. Nitekim Hz. Peygamber de "Allah'ın kullan üzerindeki hakkı O'na kulluk edip hiçbir şeyi kendisine ortak koymamaktır.[152] buyurmuştur. Sahih kaynaklarda nakledilen bir rivayete göre bu âyet geldiğinde müslümanlar, hayat boyunca zulümden uzak durmanın kendileri için mümkün olmadığını düşünerek telâşa kapılmışlar; bunun üzerine Resûlullah âyete şu şekilde açıklık getirmiştir: Bu sîzin düşündüğünüz zulüm değildir. Burada Lokmân'ın oğluna hitaben söylediği "Sevgili oğlum! Allah'a ortak koşma; çünkü O'na ortak koşmak kesinlikle çok büyük bir haksızlıktır[153] sözündeki zulüm kastedilmiştir"[154]
Meali
83. İşte bu, kavmine karşı İbrahim'e verdiğimiz delillerimizdir. Biz dilediğimiz kimselerin derecelerini yükseltiriz. Şüphesiz ki senin rabbin hikmet sahibidir, hakkıyla bilendir.[155]
Tefsiri
83. "Hiiccet"ten maksat, Hz. İbrahim'in gözlemleri ve aklî İstidlâlleriyle ulaştığı kesin sonuçlarla ortaya koyduğu delillerdir. Âyetteki "alâ" edatı bu delillerin hasmı susturacak doğruluk ve sağlamlıkta olduğuna işaret eder. Bu delillerin ilâhî bir lütuf olarak gösterilmesinden sonra "Biz dilediğimiz kimselerin derecelerini yükseltiriz" buyurulması, bu tür gözlemler yapmanın sadece İbrahim'e mahsus olmadığını, başkalarının da buna benzer metotlarla doğru sonuçlara ulaşabileceklerini; aynca, eşya ve olaylar üzerinde düşünerek bunlardan aklî ve ilmî bakımdan doğru sonuçlar çıkaran insanların Allah nezdindeki derece ve itibarlarını gösterir. Nitekim âyetin sonunda Allah Teâlâ kendi zatının ululuğunu da ilim ve hikmetteki kemali ile ifade buyurmuştur.[156]
Meali
84. Biz ona İshak ve Ya'kub'u da armağan ettik; hepsini de doğru yola ilettik. Daha önce de Nuh'u ve onun soyundan Davud'u, Süleyman'ı, Ey-yûb'u, Yûsuf u, Musa'yı ve Harun'u doğru yola iletmiştik. Biz, iyi davrananları böyle mükâfatlandırırız. 85. Zekeriyyâ, Yahya, îsâ ve İlyâs'ı da (doğru yola iletmiştik). Hepsi de iyilerden idi. 86. İsmail, Elyesa', Yûnus ve Lût'u da (hidayete erdirdik). Hepsini âlemlere üstün kıldık. 87. Onların atalarından, çocuklarından ve kardeşlerinden bazılarını, evet onları da seçkin kıldık ve dosdoğru yola yönelttik. 88. İşte bu, Allah'ın hidayetidir; O, bununla kullarından dilediğini doğru yola ulaştırır. Eğer onlar Allah'a ortak koşsalardı ya-pageldikleri iyi şeyler elbette boşa giderdi. 89- Onlar, kendilerine kitap, hikmet ve peygamberlik verdiğimiz kimselerdir. Eğer şimdi onlar bu söylenenleri inkâr ederlerse muhakkak ki yerlerine, bunları inkâr etmeyecek bir topluluk getiririz. 90. İşte o peygamberler, Allah'ın hidayete erdirdiği kimselerdir. Onların rehberliğine uy. De ki: "Ben, bu görevimden dolayı hiçbir karşılık istemiyorum; bilinsin ki bu, bütün insanlığa bir öğütten ibarettir."[157]
Tefsiri
84-86. Önceki âyetlerde Hz. İbrahim'in gözlem ve istidlal metoduyla ulaştığı hidayetten ve onun tevhİd akidesinden söz edildikten sonra bu âyetlerde İbrahim'in sahip olduğu akîdenin bütün peygamberlerce benimsenen mutlak hakikat olduğu anlatılmaktadır. 84, âyette, Hz. İbrahim'in imanda hakikate ulaşma ve tev-hid akidesini hâkim kılma çabasının bir ödülü olmak üzere kendisine İshak adlı bir oğul ve Ya'kub adlı bir torun armağan edildiği belirtiliyor.[158]
87-88. Araplar'in ataları olarak bildikleri[159] ve saygı duydukları İbrahim'le birlikte on sekiz peygamberin İsmi zikredilerek hepsinin de hidayet üzere yaşadıkları, İyi ve sâlih kimselerden oldukları, bunların atalarından ve zürriyet-lerinden de, Allah'ın fazlu keremiyle, âlemlere üstün kılınmış kimselerin bulunduğu; bütün bu sayılanların doğru yoldan giderek hidayete kavuşturulmuş seçkin insanlar olduğu ifade edildikten sonra "İşte bu, Allah'ın hidayetidir; O, bununla kullarından dilediğini doğru yola ulaştırır. Eğer onlar (siz Kureyş müşrikleri gibi) Allah'a ortak koşsalardı, yapageldikleri iyi şeyler elbette boşa giderdi" buyurularak, Câhiliye Arapları'nın, ataları İbrahim'in de içinde bulunduğu bu üstün insanların hidayet yolundan saptıklarına zımnen işaret edilmektedir.[160]
89. Yüce Allah'ın, anılan peygamberlere verdiği kitaptan maksat, peygamberlere gönderilen ilâhî mesajlar bütünü veya genel olarak ilim ve marifettir. Âyet metnindeki hüküm, bizim tercih ettiğimiz şekilde hikmet, yani gerçekler ve yanlışlar, iyilik ve kötülükler hakkındaki doğru ve kuşatıcı bilgi şeklinde yorumlandığı gibi hükümdarlık olarak da anlaşılmıştır. "Nübüvvet"ten maksat ise peygamberliktir. Bu yüce şahsiyetlerden bazılarına bu lütuflann tamamı, bazılarına da biri veya ikisi verilmiştir.[161]
90. Allah'ın bu kişileri hidayete erdirdiği, tarihî bir hakikati kesin olarak ortaya koymak bakımından, bir defa daha vurgulandıktan sonra Hz. Muhammed'e, son peygamber olarak onların hidayetine uyup aynı evrensel hakikati devam ettirmesi emredilmiştir. Burada Araplar'a ve Kur'an'ın muhatabı olan herkese, Hz. Muhammed'in görülmemiş duyulmamış bir din icat etmediğine, aksine, geçmiş peygamberlerin sünnetini devam ettirdiğine ilişkin dolaylı bir hatırlatma da vardır. Ayrıca Resûlullah'a, seleflerinden birini veya bir kısmını örnek almak yerine, hepsinin hidayetine uyması, meziyetlerini kendisinde toplaması emredilmiştir. Bu buyruk hangi devir, ülke, millet ve kültüre ait olursa olsun, evrensel gerçekliğin, doğruluk ve iyiliğin benimsenmesi ve yaşatılması gerektiğine işaret etmekte; Hz. Peygamber'den de bu değerlere sahip çıkmasını istemektedir.[162]
Meali
91. Onlar Allah'ı gereği gibi takdir edip tanımadılar. Çünkü "Allah hiçbir insana hiçbir şey indirmedi" dediler. De ki: "Öyleyse Musa'nın insanlara bir nur ve hidayet olarak getirdiği kitabı kim indirdi?" Siz onu kâğıtlara yazıp (istediğinizi) açıklıyor, çoğunu da gizliyorsunuz. Sizin de, atalarınızın da bilemediği şeyler (Kur'an da) size öğretilmiştir. (Resulüm!) Sen "Allah" de, sonra onları bırak, daldıktan bataklıkta oyalanadursunlar! 92. Bu (Kur'an), Ümmülkurâ (Mekke) ve çevresindeken uyarman için sana indirdiğimiz, kendisinden öncekileri doğrulayıcı mübarek bir kitaptır. Âhirete inananlar buna da inanırlar ve onlar namazlarını kılmaya hakkıyla devam ederler.[163]
Tefsiri
91. Bu âyet, peygamberler ve onların gösterdikleri hidayet yolu, getirdikleri dinler ve kitaplarla ilgili önceki âyetlerin bir sonucu olarak görülmektedir.
"Allah hiçbir insana hiçbir şey indirmedi" diyerek bütün peygamberleri ve ilâhî kitapları inkâr edenlerin kim veya kimler olduğu hususunda tefsirlerde değişik görüşler İleri sürülmüştür. Bir görüşe göre bu sözü söyleyen kişi bir yahudi hahamıdır. İbn Abbas'a isnad edilen bir rivayete göre Hz. Peygamber kendisiyle tartışmaya kalkışan bu hahama "Tevrat'ı Musa'ya indiren Allah için doğru söyle,Tevrat'ta Allah'ın şişman hahamı sevmeyeceği yazılmış mıdır?" diye sormuş; kendisi de şişman olan haham, bu söze öfkelenerek "Allah hiçbir insana hiçbir şey indirmedi" demiştir.[164] Bu rivayetin doğruluğu kabul eden müfessirlere göre En'âm sûresi Mekkî olmakla beraber 91. âyet Medine'de inmiştir. Çünkü Mekke'de yahudi cemaati bulunmadığından böyle bir tartışmadan da söz edilemez.
Ancak söz konusu rivayetin sıhhati tartışmalıdır. Öncelikle Resûlullah'ın bir insanı şişmanlığından dolayı küçük düşürmesi onun üstün ahlakıyla bağdaşmaz. Çünkü o, insanların dinî ve ahlâkî kusurlarını bile yüzlerine vurmaz; "İçinizde şöyle şöyle yapanları görüyorum" gibi sözlerle uyanlarını isim vermeden yapardı. Ayrıca, bir yahudi din adamının bütün peygamberleri ve kitapları inkâr etmesi inanılır gibi görünmüyor. Söz konusu rivayette hahamın bu İnkârı üzerine, yahudile-rin kendisini görevinden uzaklaştırarak yerine Kâ'b b. Eşrefi getirdikleri belirtiliyor. Ancak Kâ'b'ın Arap asıllı ve bir Arap kabilesinin lideri olması göz önüne alınırsa, bu rivayetin asılsız olma ihtimali daha da artar.
Bu durum karşısında, âyette peygamberleri ve kitapları inkâr ettikleri bildirilenlerin müşrik Araplar olduğu görüşü ağnlık kazanmaktadır. Onlar bu gibi inkarcı ifadeleriyle, önceki âyetlerde bir kısmı isimleriyle anılan peygamberleri, aynı âyetlerde üzerinde durulan Allah'ın hidayetini, tebliğlerini ve dolayısıyla insanlara yönelik rahmetini inkâr etmiş; bu suretle Allah'ı gerektiği şekilde tanımadıklarım, hakkıyla takdir etmediklerini göstermişlerdir.
Onların bu tutumlarına karşı yüce Allah, Peygamberi'ne şu soruyu sormasını öğütlemiştir: "Öyleyse Musa'nın insanlara bir nur ve hidayet olarak getirdiği kitabı (Tevrat'ı) kim indirdi?" Çünkü Araplar yahudi olmamakla birlikte, daha çok ticarî seyahatler esnasında az çok bilgi edindikleri Yahudiliğe, onun peygamberlerine ve kutsal kitabına bir ölçüde saygı duyuyorlardı. Âyetten anlaşıldığına göre onların okur-yazar olanlarından bir kısmı yahudi kutsal metinlerinden bazı parçaları da yazarak saklıyorlardı. Âyette bu duruma da işaret edilerek, buna rağmen "Allah hiçbir insana hiçbir şey indirmedi" demelerinin bir çelişki olduğu ortaya konmuştur.[165]
92. "Allah hiçbir insana (peygambere) hiçbir şey indirmedi" diyenlere âyet şu cevabı veriyor: "İşte bu Kur'an, Ümmülkurâ (Mekke) ve çevresindekileri uyarman İçin sana indirdiğimiz, kendisinden öncekileri doğrulayıcı mübarek bir kitaptır." Böylece âyette Kur'an, vahyin ve nübüvvetin gerçek olduğunu belgeleyen canlı ve güncel bir kanıt olarak gösterilmiştir.
Kur'ân-ı Kerîm'in mübarek diye nitelendirilmesi, ona inanıp gereğince yaşayanların dünya ve âhiret hayatları için feyiz, bereket, mutluluk ve huzur kaynağı olmasından dolayıdır.
Kur'an'in kendisinden önceki kitapları tasdik etmesi iki noktada toplanır: Öncelikle bazı eski kitaplarda yer alan Hz. Muhammed'İn risâletine ilişkin müjde, Kur'an'ın inzali ile fiilen gerçekleşmiş; bu suretle Kur'an eski kitaplardaki müjdeyi tasdik etmiş, yani doğruluğunu kanıtlamıştır. İkinci olarak Kur'an başta Allah'ın birliği, nübüvvet ve âhiret gibi itikadı konular olmak üzere birçok esasda ve hükümde eski kitaplarla tam bir uyum içinde olmuştur. Bu da Kur'an'ın onlar hakkındaki bir tasdikidir. Kur'an'ın, geçmiş dinlerdeki bazı amelî hükümleri değiştirmesi veya kaldırması ve onlarda bulunmayan yeni hükümler getirmesi tamamen değişen ve gelişen şartlarla ilgili olup o dinlerin kutsal kitaplarını tasdik edici özelliğini bozmaz.
Mekke'nin "Ümmülkurâ" diye anılması bölgenin din ve ticaret merkezi, bilhassa hac mahalli olması, ayrıca Arabistan'ın en eski mabedi sayılan Kabe'nin orada bulunmasından[166] dolayıdır.
Kur'an evrensel bir kitap olmakla birlikte vahyin ilk muhatapları Mekke ve çevresinde yaşayan Araplar olduğu için Mekke'de inen En'âm sûresinin bu âyetinde de, tabii olarak, öncelikle buralardaki insanların uyarılması üzerinde durulmuştur.[167]
Meali
93. Allah'a karşı yalan uydurandan yahut kendisine hiçbir şey vahyedil-memişken "Bana da vahiy geldi" diyenden ve "Ben de Allah 'in indirdiği âyetlerin benzerini indireceğim" diyenlerden daha zalim kim vardır? O zalimler, ölümün boğucu dalgaları içinde, melekler de pençelerini uzatmış, onlara "Haydi, canlarınızı kurtarın! Allah'a karşı gerçek olmayanı söylemenizden ve O'nun âyetlerine karşı kibirlilik taslamanızdan Ötürü bugün alçaklık aza-bıyla cezalandırılacaksınız!" derken onların halini bir görsen! 94. Ândolsun ki, sizi ilk defa yarattığımız gibi teker teker bize geleceksiniz ve (dünyada) size verdiğimiz şeyleri arkanızda bırakacaksınız. Yaratılışınızda ortaklarımız sandığınız şefaatçilerinizi de yanınızda görmeyeceğiz. Andolsun, aranız açılmış, (tanrı) sandığınız şeyler sizi bırakıp gitmiştir. [168]
Tefsiri
93. "Allah'a karşı yalan uyduran"dan maksat, Allah'ın hiçbir insana hiçbir şey indirmediğini ileri sürenlerdir; veya bu âyet, müşriklerin "Kur'an Muham-med'in uydurmasıdır" şeklindeki İftiralarına[169] karşı bir cevaptır. Zira Allah'a ait olmayan sözleri O'na isnat etmek, Allah'a karşı bir iftira ve büyük bir haksızlık olup Hz. Muhammed böyle bir davranışta bulunmaktan münezzehtir.
Bazı müfessirlere göre bu âyetteki, bir kısım inkarcıların, kendilerine de vahiy geldiğini, yahut kendilerinin de Kur'an'dakine benzer âyetler ortaya koyabileceklerini ileri sürdüklerini belirten açıklamalar bu âyetin Medine'de indiğini göstermektedir. Çünkü Medine döneminde Müseylemetülkezzâb ve Esved el-Ansî isimli yalancı peygamberler bu tür iddialarda bulunmuşlar; ayrıca söylendiğine göre yine Medine'de, eski bir vahiy kâtibi iken irtidad eden Abdullah b. Şerh, Allah'ın indirdiklerine benzer âyetleri kendisinin de ortaya koyabileceğini söylemeye kalkışmıştır. Ancak bu gerekçeler âyetin Medine'de indiğini kanıtlamak İçin yeterli görülmemiştir. Zira Mekke müşrikleri arasında da istihza maksadıyla benzer iddialarda bulunanlar olmuştur. Ayrıca 93. âyetle, Mekke'de indiği kesin olan 94. âyet arasındaki güçlü alâka da 93. âyetin Mekkî olduğunu göstermektedir.[170]
94, İnkarcıların âhirette, mutlak güç ve hâkimiyet sahibi olan Allah karşısındaki yalnızlık ve çaresizliklerinin anlatıldığı âyete göre onların dünyadaki akraba ve dostları, kendilerini şımartıp azgınlaştıran mal ve mülkler, makam ve mevkiler, Allah'tan başka tapmış oldukları şeyler Allah karşısında onlara zerre kadar fayda sağlamayacak, yardımını umdukları şeyler kaybolup gidecektir.[171]
Meali
95, Şüphesz Allah, tohumu ve çekirdeği çatlatandır; O, ölüden diriyi çıkarır, diriden de ölüyü çıkarandır. İşte Allah budur. O halde (haktan) nasıl dönersiniz! 96.0, sabahı aydınlatandır. Ve O, geceyi dinlenme zamanı, güneşi ve ayı birer hesap ölçüsü kılmıştır. İşte bu, aziz ve alîm olan Allah'ın takdiridir. 97.0, kara ve denizin karanlıklarında kendileri ile yol bulaşınız diye sizin için yıldızları yaratandır. Gerçekten biz, bilen bîr toplum için âyetleri birer birer açıkladık. 98. O, sizi bir tek nefisten yaratandır. (Sizin için) bİr kalma yeri, bir de emanet olarak konulacağınız yer vardır. Anlayan bir topluluk için âyetleri ayrıntılı bir şekilde açıkladık. 99.0, gökten su indirendir. İşte biz, her çeşit bitkiyi onunla bitirdik. O bitkiden de, kendisinde üst üste binmiş taneler bitireceğimiz bir yeşillik, hurmanın tomurcuğundan sarkan salkımlar, üzüm bağlan; bir kısmı birbirine benzeyen, bir kısmı da benzemeyen zeytin ve nar bahçeleri meydana getirdik. Meyve verirken ve olgunlaştığı zaman her birinin meyvesine bakın! Kuşkusuz bütün bunlarda inanan bir toplum için ibretler vardır.[172]
Tefsiri
95. Bu ve müteakip âyetlerde, her biri başlı basma birer mucize olan, fakat her zaman tekrarlandığı için insanların önemini kavramaktan gafil olduğu başlıca yaratılış olaylarına ve ilâhî kudretin işaretlerine dikkat çekilmiştir.
Tohumun ve çekirdeğin patlayarak filiz vermesi ve bu suretle tabiatın canlanması, bitkilerle bezenmesi, nimetlerle dolup taşması o yüce kudretin muhteşem eserleridir. Böylece O, ölüden diriyi, diriden ölüyü, tohumdan ve çekirdekten bitkileri, bitkiden tohum ve çekirdekleri çıkarmaktadır. Âyette, kesintisiz tekrar eden
bu açık seçik tecellilere rağmen insanoğlunun nasıl olup da gerçeğe sırtını, dönebildiği, O'tıu yaratıcı olarak tanıyıp kulluk etmekten geri durabildiği sorulmaktadır.[173]
96. Sabahın aydınlanması, gecenin sükûnet ve âsûdeliği, ay ve güneşin şaşmaz bir matematiksel nispetle, insanların zamanı ve daha başka astronomik ve coğrafî ölçüleri bulmalarına İmkân verecek düzenlilikle işlevlerini sürdürmeleri de o azîz ve alîm olan Allah'ın takdiridir, düzenlemesidir.[174]
97. İnsanlar çok eski dönemlerden beri yolculuk ederken yön tayininde bazı yıldızların ve yıldız kümelerinin konumundan yararlanırlar. Özellikle henüz pusulanın icat edilmediği çağlarda büyük önem taşıyan bu durum, bugün de modern imkânların bulunmadığı şartlarda önemini korumaktadır. Yıldızların konumlarından yararlanılsın veya yararlanılmasın, onların kozmik düzeni -Allah bu düzeni devam ettirdiği sürece- ilâhî kudretin işareti olma özelliğini koruyacaktır.[175]
98. Kur'an mucizesinin gerçekleştiği alem içinde yaratılış hadisesinin en muhteşem sonucu hiç şüphesiz insandır. Bu âyette yüce Allah bu büyük mucizeyi de kudretinin nişanesi olarak zikretmektedir. Tefsirlerde genellikle âyet-i kerîmedeki nefs kelimesinden Hz. Âdem'in kastedildiği belirtilmiş; müstakar kelimesine "yeryüzü veya ana rahmi", müstevda' kelimesine de "kabir veya babanın sulbü" gibi mânalar verilmiştir.[176]Süleyman Ateş klasik tefsirlerin aksine, nefsi "Hz. Âdem'den ve evrimleşerek ikili cinsel üreme düzeyine ulaşmadan önceki İnsanlığın eşeysiz ilk kökeni veya genel olarak baba", müstakar kelimesini "babaların belleri", müstevda' kelimesini de "annelerin rahimleri" olarak açıklamıştır (III, 206-208).
Bazı eski ve yem tefsirlerde belirtildiği gibi[177]bu iki kavramı, insanın birbirini takip eden iki muayyen konumuyla sınırlamak yerine, bunların ilk yaratılıştan insanın varlığının devamı süresince içinde bulunduğu ve intikal etmeye hazır olduğu bütün konumlarına işaret ettiğini düşünmek daha isabetli olur. Buna göre insanoğlu başlangıcından itibaren varlığının her konumunda hem bir karar hem de intikale aday olma, emanet halinde bulunma durumlarım birlikte yaşar. Böylece o, cennet veya cehenneme varıncaya kadar, sırasıyla ilk nefsin özünde yani insanı saklayan ilk cevherde, babanın sulbünde, annenin rahminde, toprağın üzerinde, yerin altında ve haşir yerinde hem bir karar halini hem de gelecek intikale namzet emanet halini birlikte yaşar. Müstakâr bu hallerin ilkine, müstevda' da ikincisine işaret etmektedir.[178]
99. Aynı yağmurla sulandığı halde sayılamayacak kadar çok çeşitli cinslerde bitkiler veren yeryüzündeki tabiat hârikalarından bir demet sunulmakta ve bımla-nn, şuursuz tabiatın, kör tesadüfün sonucu olmayıp yine o ulu kudretin eserleri olduğu bildirilmekte; bunların her birinde inanan insanlar için âyetler, yaratıcısına delâlet eden tecelliler bulunduğuna dikkat çekilmektedir.[179]
Meali
100. Cinleri Allah'a ortak koştular. Oysa onları da Allah yaratmıştır. Bilgisizce O'na oğullar ve kızlar yakıştırdılar. Allah, onların ileri sürdüğü vasıflardan uzak ve yücedir. 101.0, göklerin ve yerin eşsiz yaratıcısıdır. Eşi olmadığı halde nasıl çocuğu olabilir? Her şeyi O yaratmıştır ve her şeyi hakkıyla bilen O'dur. 102. İşte rabbiniz Allah O'dur. O'ndan başka tanrı yoktur. O her şeyin yaratıcısıdır. Öyleyse O'na kulluk edin, O her şeye vekildir (Güvenilip dayanılacak tek varlık O'dur). 103. Gözler O'nu idrak edemez, halbuki O gözeleri idrak eder. O latiftir, habîrdir.[180]
Tefsiri
100. Cin kelimesi ateşten yaratılmış, gözle görülmeyen, insanlar gibi iyileri ve kötüleri olan varlıkları ifade eder[181]Tefsirlerde cin kelimesinin "örtülü, kapalı, duyularla algılanamayan" şeklindeki sözlük anlamı dikkate alınarak âyetteki cin kavramının, belirtilen terim anlamı yanında, melekleri ve şeytanları da kapsadığı yönünde açıklamalar yapılmıştır. Araplar cinlere bazı tanrısal güç ve yetenekler yükler, zararlarından korunmak için tedbirler alır, hoşnutluklarını kazanmaya çalışır, bunun için cinler adına kurban keserlerdi. Aynca onlar, cinlerin kâhinlere gökten haberler getirdiğine, şeytanların da şairlere ilham verdiğine inanır; böylece Allah ile bu gizli varlıklar arasında bir bağ kurarlardı.[182]Nitekim başka âyetlerde de müşriklerin cinlere ve meleklere taptıkları[183]Allah ile görünmez varlıklar arasında nesep bağı kurdukları[184] melekleri Allah'ın kızları olarak düşündükleri[185] bildirilmektedir. İbn Âşûr'un bildirdiğine göre Câhiliye Araplan'nın bir kısmı şeytanın şer tanrısı olduğuna inanır, melekleri Allah'ın askerleri, cinleri de şeytanın askerleri sayarlardı. Özellikle bu son inançta Mazdeİzm'in iki tanrılı inancının etkisi olduğu düşünülmektedir, Fahreddin er-Râzî'ye göre âyette, bu âlem ve orada olup bitenlerin iki ayrı tanrıya bağlı bulunduğunu, bunlardan birinin iyilik tanrısı, diğerinin kötülük tannsı olduğunu ileri süren inanca işaret edilmiştir (XIII, 112-113). Nitekim İbn Abbas'a isnat edilen bir rivayette âyetin, Allah ve İblîs'in "iki kardeş" olduğuna, Allah'ın iyileri ve İyilikleri, İblîs'in de kötüleri ve kötülükleri yaratıp yönettiğine inanan "Zenâdika" hakkında indiği belirtilmiştir (Vahidî, Esbâb-ı Nüzul, s. 165). İslâmî kaynaklarda, Mecusîliğin Zend (Zend Avesta) isimli kutsal kitabına inananlara "Zendf'Menildiği, Arapça'daki zındık (çoğulu zenâdika) kelimesinin buradan geldiği belirtilir. Aynca, eski kaynaklarda bu tür düalist dinlere Sineviyye de (Senevİyye) denilmektedir. Sonuç olarak âyette bu şekilde Allah'tan başka gözle görülmeyen bazı varlıkların da ulûhiyyetine inananlar; özellikle putperestlik yanında Sâbiîlik, şeytanperestlik, Mecusîlik ve kısmen Yahudilikle Hıristiyanlığın tevhide aykırı inançlarından etkilenmiş olan Araplar'in bâtıl itikatları eleştirilmiştir.
"Oysa onlan da (görünmez varlıkları) Allah yaratmıştır" mealindeki cümle, müfessirlerce "Halbuki bu varlıktan Allah'a ortak koşanların kendileri de onlan Allah'ın yarattığını biliyorlardı" şeklinde anlaşılmıştır. Buna göre âyette müşriklerin, mahlûk olduğunu kabul ettikleri varlıkları halika ortak koşmalarının, böylece onlara ulûhiyyet tanımalarının bir çelişki olduğu ifade edilmiştir.[186]
101. Bedî* kelimesi Allah'ın ismi olarak kullanıldığında "Bir şeyi herhangi bir alete, temel maddeye, daha önce var olan örneğe, zaman ve mekâna ihtiyaç duymadan, yoktan ve eşsiz bir mükemmellikte yaratan" anlamına gelir ve sadece Allah için kullanılır. Bir önceki âyette müşriklerin, yüce Allah'ın birliğine ve kemaline aykırı düşen bâtıl inançları reddedilip, O'nun bu tür yakıştırmalardan münezzeh bulunduğu ifade buyurulduktan sonra bu âyette de tenzihin gerekçesi açıklanmıştır. Buna göre müşriklerin iddialarının aksine, gerek onların ulûhiyyet İsnat ettikleri varlıkları gerekse bütün görünür ve görünmez mevcudatı, gökleri ve yeri kısaca bütünüyle evreni benzersiz bir şekilde yapıp yaratan Allah'tır. Bu durumda herhangi bir varlığı O'na ortak koşmak son derece anlamsızdır.[187]
102. İnsanlar, şuradan buradan edindikleri aslı olmayan derme çatma inançlardan vazgeçerek, Allah hakkında, bir önceki âvette belirtildiği şekilde İnanç tasımaya çağrılmakta, O'ndan başka tanrı bulunmadığı, önceden olduğu gibi şimdi ve bundan sonra da her şeyin yaratıcısının O olduğu vurgulanmakta; insanlardan, burada belirtildiği şekilde oluşturdukları sahih imanlarını, uydurma tanrılara değil, yalnız Allah'a kulluk ederek ibadetle pekiştirmeleri istenmektedir. Çünkü O her şeye vekildir. Âyetin bu kısmında tevhidin en yüksek noktası gösterilmiş bulunmaktadır. Çünkü bu ifadeye göre gerçek ve adaletli bir şekilde yapıp yaratan, yaşatan, rızıklandıran O'dur; her varlığa kendi varlık mertebesinde lâyık olan imkân ve şartlan hazırlama, sebepleri ve sonuçları düzenleme işlevi sadece O'na aittir; bundan dolayı güvenilip dayanılacak ve sığınılacak olan da O'ndan başkası olamaz.[188]
103. "Arzulanan bir şeye ulaşma" anlamına gelen idrak, mecaz olarak "duyu organının duyulur şeyi algılaması veya aklın soyut bir varlık ya da mânayı kavraması" mânasmfta kullanılır. Buradaki kullanımında her iki anlamı da kapsamaktadır; yani "Gözler O'nu idrak edemez" ifadesiyle hem Allah'ın gözle görülür maddî ve cismanî bir varlık olmadığı hem de zâtından başka hiçbir varlık tarafından O'nun gerçek varlığının ve mahiyetinin bütünüyle bilinip kuşaklamayacağı ortaya konmuştur. Bu İfade ile özellikle maddî nesneleri, putları, heykelleri, resimleri tannlaştıran, bunlara tanrısal aslanlık ve kutsallık yükleyerek kendilerine sığınılan veya korkulan birer güç kaynağı gibi gören bütün dinler, inançlar ve bunlara dayalı tutumlar reddedilmiştir.
Mu'tezile bilginleri, daha başka aklî ve naklî deliller yanında, özellikle bu âyete dayanarak Ehl-i sünnet'in düşündüğünün aksine, Allah'ın, dünyada olduğu gibi âhirette de görülemeyeceğini ileri sürerken Ehl-i sünnet bilginleri, âyetin baki olan Allah'ı bu dünyada fâni gözlerle görmenin imkânsızlığına işaret ettiğini; âhirette ise, insanların ölümsüz hale getirilecek olan bedenlerindeki sonsuz bir görme İmkânına kavuşturulmuş gözleriyle baki olan Allah'ı görmelerinin mümkün olduğunu savunmuşlardır. Onlar, inkarcıların âhirette "rablerinden mahrum kalacaklarını (perdelenmiş olacaklarını)" bildiren âyeti de [189] bu iddialarına delil göstermişlerdir. Zira "mahrum olma (perdelenme)" ifadesi sadece inkarcılar için kullanıldığına göre müminler rablerini görebileceklerdir. Ancak bu görmenin keyfiyeti âhiretteki hal ve şartlara göre olacaktır. Yine Ehl-i sünnet'e mensup müfessirlere ait başka bir yoruma göre âyette Allah'ı görmenin tamamen imkânsız olduğundan söz edilmemekte, O'nun tam olarak idrak edilmesinin İmkânsız olduğu bildirilmektedir. Şu halde eksik de olsa kulların O'nu görmeleri mümkün olacaktır.[190]
Latîf ve habîr, Allah'ın esmâ-i hüsnâsmdandır. Latîf ismi Allah'ın sevgi, merhamet, hoşgörü, ihsan ve ikramıyla bütün mahlûkatla birlikte kullarına karşı çok lutufkâr olduğunu ifade etmesi yanında, özellikle habîr ismiyle birlikte kullanıldığında "her şeyi en ince ayrıntılarına kadar kusursuz bilen" anlamına gelmekte olup özellikle "bütün olup bitenler gibi kullarının hallerinden de eksiksiz haberdar olan" mânasındaki habîr ismiyle birlikte kullanıldığında ikinci mânada anlaşılması daha isabetli görülmektedir.[191]
Meali
104. Doğrusu size rabbiniz tarafından basiretler (idrak kabiliyetleri) verilmiştir. Artık kim hakkı görürse faydası kendine, kim de kör olursa zararı kendinedir. (De ki:) Ben üzerinize bekçi değilim. 105, Böylece biz âyetleri geniş geniş açıklıyoruz ki, "İyi öğrenmişsin" desinler re biz, anlayan toplum için Kur'an'ı iyice açıklayalım. 106. Rabbinden sana vahyolunana uy. O'ndan başka tanrı yoktur. Müşriklerden yüz çevir. 107. Allah dileseydi onlar ortak koşmazlardı. Biz seni onların üzerine bir bekçi kılmadık. Sen onlann vekili de değilsin.[192]
Tefsiri
104. Besâir kelimesi "kalbin nuru, kalpte hâsıl olan bilgi ve idrak" anlamına gelen basiretin çoğuludur. Beden gözüyle algılamaya basar, akıl ve zihin mele-keleriyle algılamaya da basiret denir. Âyette, Allah tarafından geldiği bildirilen "basîretler"den maksat, hakka davet eden, kurtuluş yolunu gösteren âyetler ve özellikle yukarıda geçen tevhid akidesinin ispatına dair âyetler ile -Râzİ'ye göre-Cenâb-ı Hakk'm insan fıtratına bahşettiği, küfrü terkedip İmana yönelme istidadı yani bilgi ve düşünme melekesİdir (XIII, 134). Buna göre Hz. Peygamber'in hakka davetini doğru bir şekilde kavrayan, bununla ilgili delilleri akıl ve düşünme yeteneğini isabetle kullanarak değerlendiren ve bu sayede hidayeti bulan kimse kendine iyilik etmiş; gurur ve kibre kapılarak bunun aksine davranan da kendine kötülük etmiş olur. Âyetin son kısmı, Hz. Peygamber'in, bu şekilde basiretsizliği yüzünden helake doğru gidenleri koruma ve engelleme imkânının bulunmadığını bildirmektedir. Bunun bizzat Hz. Peygamber'in ağzından ifade edilmesi, müfessirle-rin çoğunluğuna göre, âyetin başında veya bu son cümlesinden önce Resulullah'a hitaben "de ki" şeklinde bir zımnî emrin bulunduğunu gösterir. Elmalılı Hamdi Yazır bu görüşü isabetsiz bularak mealinde "bekçi" anlamı verilen hafız kelimesine Allah'ı ifade edecek şekilde mâna verirken[193] tasavvufî, hatta bir ölçüde vahdet-i vücûdcu bir yaklaşımı tercih eden Süleyman Ateş'e göre bazı âyetlerde görülen bu durum "vahyin Hz. Muhammed'İn içbenliğiyle ilişkisinden ileri gelmektedir ve aynı durum, mutasavvıfların "Hak sıfatıyla mevsûf insan" tanımıyla izah edilebilir.[194]
105. "Âyetlerin geniş geniş açıklanması" iki maksada bağlanmış olup ilki İnkarcıların Hz. Muhammed'e "Sen (Kur'an'ı, âyetleri) iyi öğrenmişsin" demeleri, ikincisi de Allah Teâlâ'nın bilen bir kavme yani hak ve hidayeti bilip takip edenlere Kur'an'ı açık seçik tanıtmasıdır. Bir yoruma göre Allah'ın, âyetleri "geniş geniş açıklaması"nın sebebi, Hz. Peygamber'in onları kesin deliller olarak ortaya koyabilmesini sağlamaktır. O kadar ki, inkarcılar Resûlullah'a "Onları iyi Öğrenmişsin" deme gereğini duyacaklardır. Başka bir yoruma göre inkarcılar âyetlerin bu açık seçildiği karşısında Resûlullah'ın onları başkalarından yani Ehl-i kitap'tan ders alarak öğrendiğini söyleyeceklerdir. [195]Bu ikinci yoruma göre yüce Allah'ın, âyetleri peyderpey, geniş geniş açıklayarak indirmesi, insanların bir kısmına Kur'an'ı açık seçik tanıtma amacı taşırken bir kısmının da Peygamber ve Kur'an'ı inkâr etmelerine sebep olmaktadır. Mu'tezile âlimleri, bu şekildeki bir yorumu, Allah'ın adaleti ve İnsanın sorumluluğu ilkesine aykırı buldukları için âyetteki "li-yekulû dereste" kısmının başındaki "li" edatının "akıbet" ifade ettiğini düşünmüşlerdir. Buna göre söz konusu âyet "Biz âyetleri geniş geniş açıklarız; sonuçta da onlar kendi seçimleriyle inkâra yönelip bütün delilleri hiçe sayarak Hz. Muhammed'e 'Sen Kur'an'ı başkalarından okuyup öğrendin' derler" şeklinde açıklanmalıdır. Bazı son dönem Sünnî müfessirlerin de bu son yorumu tercih ettikleri görülmektedir.[196]
106-107. Hz. Peygamber'in görevi, insanları Allah'ın âyetlerine imana davet yanında, bizzat kendisinin de bunlara uyması, Allah'tan başka tanrı bulunmadığını ikrar etmesi ve böylece şirke sapanlardan uzaklaşmasıdır. Allah dileseydi onlar da şirk koşmazdı; fakat ilâhı düzen ve hikmet, insanlardan kiminin kendi seçimleriyle iman etmelerine, kiminin de şirk, küfür gibi dalalet çeşitlerine sapmalarına imkân verecek şekilde tecelli etmiştir. Bu sebeple Hz. Peygamber'in inkarcılar üzerinde koruyuculuk ve bekçilik yapmak gibi bir sorumluluğu yoktur.[197]
Meali
108. Allah'tan başkasına tapanlara sövmeyin; sonra onlar da bilmeden, taşkınlık yaparak Allah'a söverler. Böylece biz her ümmete kendi işlerini çekici gösterdik. Sonunda dönüşleri rablerinedir. Artık O, ne yaptıklarını kendilerine bildirecektir.[198]
Tefsiri
108. Zemahşerî, âyetteki sebb kelimesini genel olarak "eleştiri" mânasına alarak normal şartlarda yanlışlıklan ve kötülükleri eleştirmenin bir görev olduğunu, ancak eğer eleştiri eleştirilen durumdan daha zararlı ve yıkıcı sonuçlara yol açacaksa bundan kaçınmanın da bir görev olduğunu belirtmektedir (II, 23). Bununla birlikte, birçok müfessirin de kaydettiği gibi, sebb kelimesi şetm yani "terbiye ve nezaketle bağdaşmayan çirkin sözler" demektir. Yanlış yolda olanları eleştirmek, neyin doğru neyin yanlış olduğunu ortaya koymak zorunlu olmakla birlikte; âyete göre, bunu hakaret, sövüp sayma gibi İslâm ahlâkının hilim, edep ve nezaket kurallarıyla bağdaştırılması mümkün olmayan bir üslûpla yapmak caiz değildir. Nitekim âyette hitabın, Hz. Peygamber'e değil de, diğer müminlere yöneltilmiş olması da bunu gösterir. Çünkü sövüp sayma zaten Resûlullah'ın ahlakıyla bağdaşmadığı için ona böyle bir uyarıda bulunulmasına gerek yoktur.
Bu âyete göre başkalarına, onların inançlarına ve kutsal saydıkları değerlere hakaret etmek İslâmî edep ve ahlâkla bağdaşmadığı gibi, İslâm'ın izzetine de zarar getirir. Esasen, Râzî'nin de belirttiği gibi (XIII, 139), müşrikler putlara tapmakla birlikte Allah'a da İnanıyorlardı. Bu yüzden durup dururken O'na hakaret etmeleri düşünülemez. Şu halde bazı müslümanlann müşrikler ve İnançları hakkındaki ölçüsüz sözleri onları taşkınlığa sevketmiş; doğrudan doğruya Allah'a sövmek maksadıyla olmasa bile, öfkeye kapılarak müslümanlann kutsal inançlarına sövüp saymaya kalkışmışlardır. Bu âyette müslümanlann bu durumlara imkân verecek söz ve davranışlardan kaçınmalan emredilmektedir. Ayette İslâm'ın tebliğ ve davet metoduna da işaret vardır. Buna göre bizim gibi başkalarının inanç ve kanaatleri de onlara göre değerlidir. Diyalog ve ikna etmenin yolu saygı ve nezaketten geçer. Hakaret ve küfür ise sadece muhatabın düşmanlık duygularını kabartır; inatlaşma, sertleşme ve giderek çatışmaya yol açar."Biz her ümmete kendi işlerini çekici gösterdik" mealindeki cümle, Allah'ın İnsanlara inanç ve yaşayışları konusunda bir seçme imkânı bırakmadığı şeklinde anlaşılmamalıdır. İnsanların inanç ve telakkilerine, ahlâk ve yaşayışlarına tesir eden, sonuçta onların inanç ve davranışlarım beğenmelerini sağlayan birçok psikolojik ve sosyal sebep vardır ve her şey gibi bunlar da Allah'ın koyduğu kanunlar uyarınca oluşmaktadır. İnsanın asıl görevi ise akıl ve muhakeme gücü yardımıyla bu sebepleri aşarak Allah'ın âyetleri üzerine düşünmesi, hoşlanıp bağlandığı inancı ve hayatı sorgulamasıdır. İnsanlar, bilgisine ve dürüstlüğüne inanıp güvendikleri seçkin kişilerin görüşlerinden ve irşadlarından da yararlanıp aydınlanarak gerçeğe ulaşma imkânına sahiptirler; Allah insanlardan bu imkânı esirgememiştir.[199]
Meali
109. Kendilerine bir mucize gelirse ona mutlaka inanacaklarına dair Allah adına kuvvetle yemin ettiler. De ki: Mucizeler ancak Allah karındandır. Ama mucize geldiğinde de inanmayacaklarının farkında mısınız? 110. O'na iman etmedikleri ilk durumdaki gibi (mucize gösterdikten sonra da) yine onların gönüllerini ve gözlerini ters çeviririz. Ve onları şaşkın olarak azgınlıkları içinde bırakırız. 111. Eğer (istedikleri gibi) onlara melekleri indirseydik, ölüler de onlarla konuşsaydı ve her şeyi toplayıp karşılarına getirseydik, Allah dilemedikçe yine de inanacak değillerdi; fakat çokları bunu bilmezler.[200]
Tefsiri
109. Müşrikler Kur'an'ın Allah kelâmı olduğuna inanmadıkları, Hz. Muham-med'in onu Tevrat ve İncil hakkında bilgi sahibi olanlardan ders alarak öğrendiğini iddia ettikleri için ondan peygamberliğini kanıtlayacak başka mucizeler istiyor; o takdirde bu mucizeye, dolayısıyla Hz. Peygamber'e inanacaklarına dair and içiyorlardı. Ayette Hz. Peygamber'den, mucizeyi gerçekleştirmenin ancak Allah'ın dilemesine bağlı bulunduğunu açıklaması istenmektedir. Hz. Peygamber'in de bu gerçeği her vesileyle ifade ettiği, kendisinin ancak bir beşer olduğunu açıklıkla belirttiği görülmektedir.[201]
Bazı tefsirlerde İşaret edildiği gibi, muhtemelen o dönemdeki müslümanlar, iyi niyetleri sebebiyle, inkarcıların mucize istemekte samimi olduklarını düşündükleri için, Resûlullah'tan bu isteklere olumlu karşılık vermesini beklemişlerdi. Bu sebeple âyette "Mucize geldiğinde de inanmayacaklarının farkında mısınız?" buyurularak müşriklerin samimiyetsizliğine dikkat çekilmiştir.[202]
110. Allah Teâlâ, inkarcıların kalplerini veya akıllarını ve gözlerini ters çevireceğini, böylece eğriyi doğru, doğruyu eğri göreceklerini, önceden olduğu gibi mucize gösterildikten sonra da inanmamakta ısrar edeceklerini bildiriyor. Çünkü niyetleri içtenlikte düşünmek ve hakikati bulmak değil, Hz. Peygamber'i güç durumda bırakmaktır. Bu inatçı ve ters tutumları sebebiyle Allah da onları kendi hallerine bırakır, böylece azgınlıkları içinde bocalayıp dururlar.[203]
111. Allah müşriklerin istedikleri şekilde mucize olarak onlara melekleri indirse, onları ölülerle konuştursa, daha başka türlü mucizeleri önlerine serse yine de Allah dilemedikçe inanmayacaklardır.
Bu ve bundan Önceki âyetin üslûbuna bakarak bundan cebirci bir sonuç çıkarmak doğru değildir. Kur'an, kendine özgü üslûbu içinde, evrendeki bütün olup bitenler gibi insanların inanç ve amel hayatındaki gelişme ve değişmeleri de onto-lojik bakımdan Allah'ın kuşatıcı iradesine bağlar ve bunu doğru bir tanrı akidesinin gereği sayar. Buna göre müminin imanı da kâfirin inkârı da O'nun mutlak İradesi ve kanunları çerçevesinde oluşmaktadır; bunları Allah'ın kudret ve iradesinin dışında görmek, bazı şeylerin O'nun hâkimiyet ve tasarruf alanı dışında olup bittiği gibi yanlış bir sonuca ve kusurlu bir tanrı anlayışına götürür. Bununla birlikte Allah, yine kendi iradesi ve yaratmasıyla evrende sadece insanı akıl, irade gibi hakkı bâtıldan ayırma yetenekleriyle donatmıştır. Buna rağmen insan, müşrik Araplar gibi, içinde doğup büyüdüğü psikolojik ve sosyal şartların doğal tesirlerini aşamaz, insanî yeteneklerini kullanarak gerçeğin ve İyinin arayışı içinde olmaz, aksine bâtılda ısrar ederse, böylelerinin gözleri ve gönülleri iyice kararır. Allah'ın böylelerini zorla hakikate sevketmesi mümkünse de[204] bu durum, O'nun koymuş olduğu görev, sorumluluk ve ceza-mükâfat düzeniyle uyuşmaz. Bu yüzden bir âyette "Gerçek, rabbinizden gelendir. Artık dİ-leyen iman etsin, dileyen inkâr etsin"[205] buyurulur.[206]
Meali
112-113. Böylece biz, her peygambere insan ve cin şeytanlarım düşman kıldık. Bunlar, aldatmak için birbirlerine yaldızlı sözler fısıldarlar. Rabbin dileseydi bunu yapamazlardı. Artık onları uydurdukları şeylerle baş başa bırak da âhirete inanmayanların kalpleri ona (o yaldızlı sözlere) kansın, ondan hoşlansınlar ve işledikleri kötülüğü bundan böyle de işlemeye devam etsinler.[207]
Tefsiri
112-113. Daha önceki âyetlerde geniş olarak bildirildiği üzere, Allah Teâlâ müşriklerin inat, inkâr ve türlü tecavüzleri karşısında Hz. Muhammed'i imtihan ettiği gibi, eski peygamberlerin hayatlarına dair birçok âyette gösterildiği gibi o peygamberlere de bazı ruhanî ve cismanî güçleri düşman kılıp onların mücadele etmekteki sabır ve sebatlarını denemiş; bu suretle, Allah'ın bu en seçkin kullan, ilâhî hakikatleri tebliğ ve yaşatma uğruna büyük mücadeleler sergilemişlerdir.
Burada ifade buyurduğu gibi Allah dileseydi o "insan ve cin şeytanları" düşmanlık yapamaz, aldatıcı ve kandırıcı telkinlerde bulunamazlardı. Allah'ın bunları peygamberlere düşman kılması, bir yandan peygamberlerin güçlükler karşısındaki sabır ve kararlılıklarını ölçmek; bir yandan da her bir ümmete, üstün ideallere ağır meşakkatleri, güçlü direnişleri yenerek ulaşılabileceğini; kişinin değerinin de bu yoldaki azim ve sebatıyla ortaya çıkacağını göstermektir. İlâhî irade dünya hayatını -imanla inkârın, hayırla şerrin- bir çatışma alanı yapmıştır. Hakkı yaşatmak ancak, daima direniş konumunda bulunan bâtılı etkisiz kılmakla mümkün olur. Allah'ın hikmetli yaratışı ve bu yaratmanın bir eseri olan insan aklı ve mantığı uyarınca, peygamberlerle onlara uyanların iman ve amellerinin değer kazanması için böyle bir mücadeleye gerek vardır. Kahramanlık şerefini sadece bir savaştan zaferle çıkanlar hak edebilirler. Dünyada insanın insan olmayandan farkı ve ayrıcalığı da buradadır.
"İnsanların şeytanları", bâtılı ve şerri seçmeleri yanında, hakkı temsil eden peygamberlere ve onları izleyenlere karşı düşmanlık bayrağını açanlar; "cinlerin şeytanları" da bu mücadelede İnsanların şeytanlarına destek olup onlara aldatıcı ve yıkıcı fikirler telkin eden manevî güçlerdir, Çünkü, İslâm itikadına göre cinlerin de mümini kâfiri vardır.[208]
112. âyette zımnen "Yâ Muhammedi Düşmanı olan tek peygamber sen değilsin. Biz geçmiş peygamberlere insan ve cin şeytanlarını düşman yaparak onları da sıkıntılardan geçirdik" buyurulmak suretiyle bir bakıma Hz. Peygamber teselli edilmiştir. Ayrıca "Artık onları uydurdukları şeylerle baş başa bırak" ifadesi de, 113. âyetin beyanına göre, kalpleri bu şeytanların yaldızlı sözüne kamp bu sözlerden hoşlanan, işlemekte oldukları fenalıkları devam ettiren inkarcılar için bir tehdit, Resûlullah için de bir teselli anlamı taşımaktadır.[209]
Meali
114. (De ki:) "Allah'tan başka bir hakem mi arayacağım? Halbuki size kitabı açıklanmış olarak indiren O'dur." Kendilerine kitap verdiğimiz kimseler, Kur'an'ın gerçekten rabbin tarafından indirilmiş olduğunu bilirler. Sakın şüpheye düşenlerden olma! 115. Rabbinin sözü hem doğruluk hem de adalet bakımından tamamlanmıştır. O'nun sözlerini değiştirecek kimse yoktur. O işitendir, bilendir. 116. Yeryüzünde bulunanların çoğuna uyacak olursan, seni Allah yolundan saptırırlar. Çünkü onlar zandan başka bir şeye tâbi olmuyorlar ve temelsiz bir tahminden başka bir şeye de dayanmıyorlar. 117. Muhakkak ki senin rabbin, evet O, kendi yolundan sapanı en iyi bilendir; O, doğru yolda gidenleri de iyi bilendir.[210]
Tefsiri
114. Fahreddin er-Râzî'ye göre âyet bir bakıma, Hz. Peygamber bir mucize getirirse buna inanacaklarına dair yemin eden[211] müşriklere bir cevap teşkil etmektedir. Buna göre Allah'ın, gerek fesahat ve belagatı, gerekse açık seçik muhtevasıyla gerçekliği apaçık olan Kur'an'ı indirmesi, başka bir mucizeye olduğu gibi, Hz. Peygamber'in doğruluğunu kanıtlamak İçin Allah'tan başka bir hakemin hükmüne de gerek bırakmamıştır (XIII, 159). Üstelik hissî (duyu organlarına hitap eden) mucizelerin delâleti müphem ve geçici, "mufassal bir kitap" olan Kur'an'ın delâleti ise açık, kesin ve kalıcıdır .[212]
Bu sûre Mekke'de inmiştir. Burada kayda değer bir Ehl-i kitap topluluğu yoktu; ancak özellikle yahüdiler Mekke'ye ticarî seyahat yaptıkları gibi Araplar da yahudilerin yaşadığı bölgelere gidiyorlardı. Böylece Araplar Tevrat hakkında bilgi sahibi oldukları gibi, Hz. Peygamber'in tebliğlerinden haberdar olan ve henüz onunla herhangi bir nüfuz çatışmaları bulunmayan yahüdiler de Kur'an hükümlerinin özü itibariyle Tevrat'la uyuştuğunu biliyorlardı. Âyette onların bu bilgisi de Hz. Muhammed'in hak peygamber olduğunu kanıtlayan bir delil olarak gösterilmiştir.[213] Âyetin son cümlesi her müslümana karşı doğrudan yöneltilmiş bir uyarı §ayılabİlir.[214]
115. Sıdk, "sözde ve işte doğruluk, dürüstlük, gerçeğe uygunluk"; adi de "bir sözün veya işin yerli yerince, hak ve nesafet kaidelerine uygun olması; hiçbir zulüm, haksızlık ve aşırılık unsuru taşımaması" demektir. Âyette Allah'ın sözünün yani kelâmının, belirtilen değerleri eksiksiz taşıdığı ve bu niteliklerini değiştirmenin de mümkün olmadığı vurgulanıyor. Nitekim Râzî de, âyeti geniş olarak açıkladıktan sonra okuyucusuna hitaben, "Kur'an bahislerinin bu iki kısma (yani haber bildiren ve yükümlülük getiren âyetler grubuna) ayrıldığını bildiğine göre, biz deriz ki eğer bir âyetin konusu haber grubuna giriyorsa Allah'ın kelâmı sıdk (doğruluk ve gerçeklik) bakımından; eğer yükümlülük grubuna giriyorsa adalet bakımından eksiksiz ve mükemmeldir. Bu, son derece güzel bir tespittir" (XITI, 161) demektedir. Böylece âyette Allah kelâmının, diğer bütün üstün nitelikleri de kapsayan dört temel niteliğine işaret edilmiştir: Tam ve mükemmel oluşu, doğru ve gerçek oluşu, âdil oluşu, değiştirilemez ve tahrif edilemez oluşu.[215]
116. Kur'an dilinde zan, çoğu yerde "delile dayanmadığı, bu yüzden de hatalı olduğu halde sahibinin gerçek ve sahih saydığı inanç" anlamında kullanılır. Müfessirler genellikle âyet metnindeki yahrusûn Fiilini "yalan söylerler" mânasında anlamışlarsa da İbn Âşûr kelimenin buradaki mânasının "temelsiz tahminde bulunurlar" anlamına geldiğini savunmuştur.
Kur'an'da arz kelimesi hem bütünüyle "dünya" hem de belli bir "ülke" veya "şehir[216] anlamında kullanılır. Müfessirlerin çoğunluğuna göre buradaki arz ile bütün dünya kastedilmiştir; ancak bu âyette sadece Mekke'nin ve Mekkeli müşriklerin söz konusu edildiği görüşü de vardır.[217]Asıl vurgulanan husus, dinî ve dünyevî meselelerde İnsanların çoğunluğunun belli bir görüş, inanç ve yaşayış biçimini seçtiğine bakarak, sadece buradan hareketle bunun doğru olduğunu zannetmenin ve onlara uymanın her zaman isabetli olmayacağıdır. Zira bu çoğunluk, inançlarım ve hayat tarzlarını oluşturup belirlerken aklıselime, gerçek bilgiye ve temiz vicdana dayanmak yerine -Mekke müşriklerinde görüldüğü gibi- kuruntulara, zan ve tahminlere de dayanıyor olabilirler. Bu sebeple Hz. Muhammed'in şahsında müslümanlar, inanç ve yaşayışlarını, nefsânî meyil ve güdüler, zan ve tahminler veya yalanlar üzerine kuran çoğunluğu taklit edip onlara uymaktan sakındınlmıştır.[218]
117. İnsanlar inanç ve yaşayış bakımından genellikle "Allah'ın yolundan sapanlar" ve "doğru yolda gidenler" şeklinde ikiye ayrılmış; kimlerin yoldan saptığını, kimlerin hak yolda olduğunu Allah Teâlâ'nın çok iyi bildiği belirtilerek, dolaylı bir ifadeyle, yalan ve kuruntularla yollanın belirleyen dalâlet ehline güvenmek ve bağlanmak yerine, Allah'a güvenip bağlanmak, hakikati tayinde sadece O'nu ve O'nun bilgi hazinesi olan Kur'an'ı rehber kılmak gerektiğine işaret edilmiştir.[219]
Meali
118. Allah'ın âyetlerine inanıyorsanız, üzerine O'nun adı anılarak kesilenlerden yiyin. 119. Üzerine Allah'ın adı anılarak kesilenden yememenizc sebep nedir? Oysa Allah, çaresiz yemek zorunda kaldığınız dışında, haram kıldığı şeyleri size açıklamıştır. Doğrusu birçoktan bilgisizce kendi kötü arzularına uyarak saptırıyorlar. Muhakkak ki Rabbin haddi aşanları çok iyi bilir. 120. Günahın açığını da gizlisini de bırakın! Çünkü günah işleyenler, yaptıklarının cezasını mutlaka göreceklerdir. 121. Üzerine Allah'ın adı anılmadan kesilen hayvanlardan yemeyin. Kuşkusuz bu büyük günahtır. Gerçekten şeytanlar dostlanna, sizinle mücadele etmeleri için telkinde bulunurlar. Eğer onlara uyarsanız şüphesiz siz de Allah'a ortak koşmuş olursunuz.[220]
Tefsiri
118. Bİr önceki âyetin sonunda yoldan sapmışlarla hidayette olanlardan söz edilmişti. Burada ise hidayet ehli olan müslümanlardan, ("Bismillah..." diyerek veya başka şekillerde) Allah'ın ismi anılmak suretiyle kesilen (yahut avlanan) hayvanlardan yemeleri istenmekte olup bu istek buyruk değil, "yiyebilirsiniz" anlamında izin (ibâha) ifade eder. Müşrikler putların ve cinlerin adını anarak da hayvan kesiyorlardı. Âyette bu uygulama yasaklanmaktadır.[221]
119. Hafâcî'nin kaydettiği bir rivayete göre ilk dönem müslümanlanndan bir kısmı, zühd ve takva olsun diye bazı önemli gıda maddelerini kendilerine yasaklıyorlardı. Âyette böyle bir tutumun doğru olmadığına işaret edilmiştir[222]Ancak Taberî, kendisinin ilk müslümanlar arasında böyle bir anlayış bulunduğunu gösteren bir bilgiye rastlamadığını belirtiyor (VIH, 12). Bununla birlikte vejetaryen anlayışın bu âyetin hükmüyle bağdaşmadığı da açıktır. Zira yüce Allah, açlıktan ölmek gibi bîr çaresizlik dışında hangi şeylerin yenilmesinin haram olduğunu açıklamıştır.
Âyetin "Oysa Allah ... haram kıldığı şeyleri size açıklamıştır" cümlesiyle hangi âyetin kastedildiği hususunda değişik görüşler ileri sürülmüştür. Miifessirle-rin çoğunluğuna göre bu ifade ile, yenilmesi haram olan şeyleri açıklayan Mâide sûresinin 3. âyetine atıfta bulunulmuştur. Ancak En'âm sûresi Mekke'de, Mâide sûresi İse Medine'de indiğinden bu görüş isabetli görülmemektedir. Râzî ise söz konusu ifadeyle, bu sûrenin az sonra gelecek olan 145. âyetinin kastedildiği görüşündedir.
Âyette, zaruret halinde haram kılınan şeylerden yenilmesine izin verilmiştir. Ancak zaruret halinin tespitiyle ilgili kesin ölçüler belirlenmesi önemli güçlükler taşır; bu durum büyük ölçüde vicdanî bir meseledir. Bu sebeple âyetin sonunda "Muhakkak ki rabbin haddi aşanları çok iyi bilir!" buyurularak bu ruhsatı istismar etmeye kalkışacak olan kötü niyetli kimseler uyarılmıştır.[223]
120. Bir önceki âyetin son cümlesiyle bağlantılı olarak bu âyet "Kötülüğü alenen yapmaktan da gizli yapmaktan da sakının" veya "Zina, hırsızlık gibi açık ve fiilî kötülükleri de; kibir, kıskançlık gibi gizli kötülükleri de bırakın" mânasında anlaşılabilir. Bir görüşe göre bu âyetle zinanın gizli yapılmasını helâl sayan Câ-hiliye Araplan'mn bu anlayışı reddedilmiştir.[224] Ancak âyette her türlü kötülüğün açıktan yapılmasının da gizlice yapılmasının da haram kılındığını düşünmek daha isabetli olur. Elmahh M. Hamdı, haklı olarak "Bu âyet, alelumum ahkâm-ı hürmet hakkında bir asl-ı küllî beyan etmektedir" der [225]
121. Burada ister kendiliğinden ölmüş olsun, ister kesilerek öldürülmüş olsun, Allah'ın ismi anılmadan kesilen hayvan etinin yenilmesi yasaklanmıştır. İmam Mâlik'e göre, kasten de olsa unutkanlık veya bilgisizlik neticesinde de olsa, Allah'ın adı anılmadan kesilen hayvanın etini yemek haramdır. Hanefîler'e göre sadece kasıtlı olarak Allah'ı anmadan kesilen hayvanın etini yemek haramdır. İmam Şafiî ise âyetin asıl maksadının Allah'tan başkası adına kesilen hayvanın etini haram kılmak olduğunu düşünerek, böyle bir niyet bulunmadığı sürece, bilerek de olsa bilmeden de olsa, Allah'ın ismi zikredilmeden kesilen hayvanın etinin yenilebileceği hükmüne varmıştır.[226]
Meali
122. Ölü iken dirilttiğimiz ve kendisine insanlar arasında yürüyebileceği bir ışık verdiğimiz kimse, karanlıklar içinde kalıp ondan hiç çıkamayacak durumdaki kimse gibi olur mu? İşte kâfirlere yaptıkları böyle süslü gösterilmiştir.[227]
Tefsiri
122. Bir önceki âyette müşriklerin, şeytanların telkinleri altında müminlere karşı mücadele açmasından söz edildikten sonra bu âyette, belirtilen iki kesimin durumu parlak bir temsille değerlendirilmektedir. Burada müminlerin İslâm'ı kabul etmelerinden önceki durumu, bir ölü gibi bütünüyle hayır ve faydadan yoksun kalmış olanın durumuna benzetilmiştir. Çünkü küfür ve şirk, insanın hakkı bâtıldan ayırarak kurtuluş yolunu bulmasına engel olur. Buna karşılık Allah'ın kendisine İslâm'ı nasip ettiği kişi ise, yeniden hayata kavuşmuş insan gibi, gerçeği gerçek olmayandan, doğru ve yararlı olanı yanlış ve zararlı olandan ayırt etme imkânına kavuşmuştur; böylece iman nuruyla zihni ve kalbi aydınlanan kişinin bu sayede yolu da aydınlık olur. İnkâra saplanmış olan için ise, küfrü devam ettiği sürece karanlıktan kurtuluş ümidi de kalmamıştır, 121. âyette belirtildiği üzere inkarcılar, şeytanların telkin ettiği vesveselerle muhakeme ve değerlendirme disiplinlerini kaybettikleri için yaptıktan çirkin işler de artık kendilerine güzel gösterilmiştir.[228]
Meali
123. Böylece biz, her beldede, oraların günahkârlarını liderler yaptık ki oralarda hile ve tuzak kursunlar. Halbuki onlar farkında olmadan yalnız kendilerini aldatırlar. 124. Onlara bir âyet geldiğinde (okunduğunda), "Allah'ın elçilerine verilenin benzeri bize de verilmedikçe kesinlikle inanmayız" dediler. Allah, elçiliğini kime vereceğini çok iyi bilir. Suç işleyenler, yapıp durdukları hileler sebebiyle, Allah tarafından bir aşağılanmaya ve çetin bir azaba uğratılacaklardır.[229]
Tefsiri
123. Sözlükte karye kelimesi "köy, kasaba" demek olup Kur'an'da "belde, şehir, ülke" gibi daha genel mânada da kullanılmaktadır. İyilerin ve kötülerin belli olması için Allah'ın koyduğu kanun uyarınca, henüz müşrik zorbaların hâkim olduğu Mekke'de olduğu gibi, gerek o dönemdeki gerekse geçmişteki nice toplumlarda, şehir veya ülkelerde de insanları hak ve hayırdan alıkoymak maksadıyla hile ve tuzaklar kuran yöneticiler olmuştur. Allah böylece insanları kötüler ve kötülüklerle imtihan eder ki imanda, hak ve hayır yolunda sebat edenler de İnanç zafiyetinden ötürü kötülüğe teslim olanlar da belli olsun. Aslında hakka karşı tu-zak kurmaya kalkışanlar, farkında olmadan, ancak kendilerine tuzak kurmuş olur, kendi ruhlarını ve ebedî hayatlarını tahrip ederler.
İbn Âşûr'a göre bu âyet, statik ve bâtıl geleneklerin kökleştiği yerleşik toplumlara göre göçebe ve iptidaî toplulukların daha saf fıtratta, doğruyu kabule daha yatkın durumda olduklarına işaret eder (VIII, 47).
124. Müfessirlerin çoğunluğuna göre âyet, müşriklerin ileri gelenlerinin Hz. Peygamber'e karşı kıskançlıklarım dile getirmektedir. Fahreddin er-Râzî'ye göre de "Onlar, hüccet ve deliller bekledikleri için değil, aşın kıskançlıkları yüzünden İnkârda daima ısrarlı olmuşlardır" (XIII, 175). Esasen tarihin bütün dönemlerinde ve günümüzde inkarcılık veya bâtıl inançlarda ısrar etmenin temelinde çoğunlukla kıskançlık, gurur ve kibir, yanlış geleneklerin veya telkinlerin etkisini aşamama gibi psikolojik sebepler bulunmaktadır. Hz. Muhammed'İn risâletini kıskanan Ve-lîd b. Mugîre, Ebû Cehil gibi Mekke ileri gelenleri de oğullarının çokluğunu, soylu veya zengin olduklarını gerekçe göstererek kendilerinin yahut kendi kabilelerinden birinin peygamberliğe daha lâyık olduğunu ileri sürmüşlerdir.[230] Âyette bu tür iddialara "Allah, elçiliğini kime vereceğini çok iyi bilir" şeklinde cevap verilmiştir. Bu ifade bize peygamberliğin kesbî (İnsanın istemesi ve gayret göstermesiyle elde edebileceği) bir makam olmadığını, Allah'ın birine peygamberlik vermesinin sadece O'nun bir lütfü olduğunu göstermektedir. Ancak Allah, mutlak irade ve tasarrufuyla, peygamberliği lütfedeceği kişiyi yüksek ahlâkî ve zihnî melekelerle donatır. Buna karşılık kendilerini de peygamberliğe lâyık görenlerin ruhları İsyan, kıskançlık, hile ve desisecilik, gurur ve kibir gibi fenalıklarla kirlenmiş olup buna rağmen Peygamber'i tanımamaya, cürümler işlemeye devam ettikleri için, kibirlerine karşılık aşağılık ve zillete, isyanlarına karşılık da azaba mâruz kalacaklardır.[231]
Meali
125. Allah kimi doğru yola iletmek isterse onun kalbini İslâm'a açar; kimi de saptırmak isterse, göğe çıkıyormuş gibi kalbine darlık ve sıkıntı verir. Allah, inanmayanların üstüne işte böyle murdarlık verir. 126. Bu (din), rabbanin dosdoğru yoludur. Biz öğüt alacak bir kavim için âyetleri ayrıntılı olarak açıkladık. 127. Rableri katında onlara esenlik yurdu vardır. Ve yapmakta oldukları (güzel) işler sebebiyle Allah onların dostudur.[232]
Tefsiri
125. Bir önceki âyette bildirildiğine göre müşrikler, Allah'ın elçilerine verilenlerin benzerleri kendilerine de verilmedikçe asla inanmayacaklarını ilân etmişler, güya zahirî bazı sebeplere dayanarak kendilerini de peygamberliğe lâyık görmüşlerdi. Bu âyet gösteriyor ki, Allah'ın evrende mutlak geçerli olan külli kanunlan insanların inanç ve amel hayatında da geçerlidir ve bütün zahirî sebeplerin ötesinde asıl ve gerçek sebeptir. O, köllî kanunları uyarınca, birinin hidayete ulaşmasını dilerse onun gönlünü İslâm'a açar, onu sevdirir ve kabul ettirir; eğer birinin haktan uzak kalmasını istiyorsa onun da kalbine hakkı benimseyip sevmesini engelleyici bir darlık ve sıkıntı verir.
Âyette ikinci konumdaki kimselerin yaşadığı psikolojik durumun göğe doğru yükselenlerin hissettiği fizyolojik sıkıntıya benzetilmesi ilgi çekicidir. Zira bilindiği gibi, yükseğe çıkıldıkça hava basıncı düşer ve irtifaın artması oranında nefes almak da güçleşir. Böyle bir tabiat kanunun henüz bilinmediği bir dönemde Kur'an'in bu kanunu açıkça ifade etmesi onun kesin bir mûcizesidir. Bunun kadar önemli olan diğer bir husus da menfi duyguların etkisinde kalan insanların yaşadığı psikolojik sıkıntıların ve açmazların bu âyette mükemmel bir şekilde teşhis ve veciz bir benzetmeyle tasvir edilmiş olmasıdır. Buna göre kötü niyet, kıskançlık, İnatçılık gurur ve kibir, zevk ve menfaat tutkusu gibi psikolojik âmillerin etkisine kapılan kâfirler akıllarını duygulanna kurban ederler; bu tutumda ısrar ettikçe, tıpkı yükseldikçe nefes alma güçlüğü çekenler gibi, Müslümanlık ve müslümanlar karşısında giderek artan bir sıkıntı ve huzursuzluk hissederler; hak ve hidayet üzerine rahat ve sağlıklı düşünme imkânından gittikçe uzaklaşırlar; İslâm'ın anlatılması canlarını sıkar, inat ve inkârlarını arttmr, haksız davranışlara sevkeder; böylece ebedî hayat ve kurtuluş demek olan hidayete ulaşma imkânını da giderek kaybederler. Bütün bunlar, Allah'ın küllî kanunlanmn zorunlu bir sonucu olarak, olumsuz duygu ve tutkularının, kötü niyetlerinin esiri olanlar için kaçınılmaz bir durumdur.[233]
126-127. İlk âyet, inkarcıların tuttuklan dalâlet yolunun zıddı olan hidayet yolunun özelliğini, 127. âyet de bu yoldan gidenlerin ulaşacakları huzur ve mutluluğu dile getirmektedir. Buna göre Allah'ın, ruhunu ve gönlünü İslâm'a açtığı, bu sayede İyi niyetli olan ve sağlıklı düşünen insanlar tarafından benimsenen İslâm, şerefli Peygamber'in rabbi olan Allah'ın dosdoğru gerçeğe ve mutluluğa götüren yoludur. Böylece Kur'an doğru yolu da eğri yolu da açık seçik bildirmiştir. Fakat bundan ancak öğüt ve İbret almaya niyetli olanlar yararlanırlar; bu sayede onlar rableri nezdînde esenlik yurdunu, bütün güzelliklerin yaşanacağı cenneti; aynca hayırlı amelleriyle, bütün nimetlerin en yücesi olmak üzere, Allah'ın dostluğunu kazanırlar.
127. âyetteki "esenlik yurdu" tabirini, müslümanlann doğru inançlan ve temiz yaşayıslan sayesinde gerçekleştirecekleri düzenli, huzurlu güvenli ve mutlu bir ülke veva dünya hayatı seklinde anlamak da mümkündür.[234]
Meali
128. Allah, onların hepsini bir araya topladığı gün "Ey cinler (şeytanlar) topluluğu! Siz insanlarla çok uğraştınız" (der). Onların insanlar arasındaki dostları ise "Eyrabbimiz! Biz birbirimizden yararlandık ve bize verdiğin sürenin sonuna ulaştık" derler. Allah buyurur ki: "Allah'ın dilediği hariç olmak üzere, içinde ebedî kalacağınız yer ateştir." Şüphesiz rabbin hikmet sahibidir, bilendir. 129. İşte böylece işledikleri günahlardan ötürü zalimlerden bir kısmını diğer bir kısmının peşine takarız.[235]
Tefsiri
128. Önceki âyetler grubunda Allah'ın doğru yola İlettiği, ayrıntılı olarak açıklanan âyetler üzerinde düşünerek onlardan gerekli ders ve öğütleri alan ve bu sayede "esenlik yurdu"nu (cennet) kazanan müminlerin bu güzel akıbetinden söz edildikten sonra bu âyette de vukuu kesin olan, kesin olduğu için de sanki gerçekleşmiş gibi geçmiş zaman fiilleriyle söz edilen mahşerden müşrikler ve inkarcılarla ilgili bir tablo sergilenmektedir. "Cinler"den maksat, 112. âyette belirtilen "cinlerin şeytanları"dır. Şeytanlar insanlarla çok uğraşmışlar, onları dalâlete sevket-mişler, kendi yandaşları yapmışlar; böylece müşrikler onların dostları olmuşlardır. Yüce Allah mahşerde cinleri (şeytanim) bu yaptıkları yüzünden suçladığında müşrikler sanki bu dostluğun bir gereği olarak "Yâ rabbi! Biz birbirimizden yararlandık; biz onlardan faydalandık, onlar da bizden faydalandılar" diyecekler.Buna göre şeytanlar onların kötü arzu ve isteklerini kolaylaştırmışlar, onlara zevklerin ve nazların kapılarını açmışlar; onlara şeytanlara bağlanmak suretiyle onların yandaşlarının sayılarını çoğaltmışlardır. Âyetin bu kısmı kötülük âmilleri olan şeytanlarla inkarcılar arasında her devirde geçerli ve sorumluluğu gönüllü paylaşacak kadar ileri olan derin bir İlişkiyi dile getirmesi bakımından ilgi çekicidir. Ancak onlar, İslâm'ın gerçeklerine karşı şeytanlarla birlik olup mücadele verenler için Allah'ın tanıdığı müddetin sonsuz olmadığını mahşerde anlayacaklardır, "Bize verdiğin sürenin sonuna ulaştık" şeklindeki ifadeleri, artık mühletlerinin dolduğunu, Allah'a teslim olmaktan başka çıkar yolları bulunmadığını gösteren samimi bir itiraftır. Zİra bu, artık kötüler için bütün çarelerin bittiği bir andır. Ne var ki geç kalmış bu itiraf işe yaramayacak ve Allah Teâlâ onlara "İçinde ebedî kalacağınız yer ateştir" buyuracaktır. Hemen bu tehdidin ardından gelen "illâ mâşâallah" şeklindeki istisna ifadesi farklı yorumların yapılmasına sebep olmuştur. Bir görüşe göre bu, "Allah dilerse bu ebedîliği bir müddet sonra sona erdirir"; başka bir görüşe göre de "Allah, dilediği kimseleri orada ebedî kalmaktan kurtarır" anlamına gelir. Bunlardan ilki cehennemin sonlu olacağı, ikincisi ise bazı müşrik ve inkarcıların cehennemde ebediyen kalmaktan kurtulacakları ihtimalini hatıra getirmektedir. Oysa başka birçok âyette her iki İhtimali de ortadan kaldıran açıklamalar mevcuttur. Bu sebeple söz konusu istisnayı, bazı insanları sürekli olarak cehennemde bırakmanın, Allah için bir mecburiyet olmadığı, O'nun hür irade ve isteği ile olduğu şeklinde anlamak daha isabetli görülmüştür. Nitekim Hûd sûresinin 107. âye-tindeki benzer bir ifadenin ardından "Rabbin gerçekten İstediğini yapar" buyunıl-ması da bunu göstermektedir.[236]
129. Şeytanlar insanlara kötülük işletmiş, İnsanlar da kendi tercihleriyle onlara uyarak kötülük İşlemişler ve böylece kendi rızâlanyla kötülüğe iştirak etmelerinden dolayı Allah onları birbirinin dostları yapmıştır. Şu halde benimsedikleri inançlar, yaptıkları işler, tuttukları yollar aynı olanlar birbirinin dostlarıdırlar ve akıbetleri de aynıdır. Mümin müminin, münkir münkirin, zalim de zalimin dostudur ve âyetin beyanına göre bu, ilâhî bir yasadır. Buna göre bir mümin bir münkire veya zalime, onunla dostluk kurmak için değil, onu inkâr ve zulmünden vazgeçirmek için yaklaşmalıdır; dostluk ise'ancak bu sağlandıktan sonra kurulabilir.[237]
Meali
130. Ey cin ve insan topluluğu! İçinizden size âyetlerimi anlatan ve bugünle karşılaşacağınıza dair sizi uyaran peygamberler gelmedi mi? Derler ki: "Kendi aleyhimize şahitlik ederiz." Dünya hayatı onları aldattı re kâfir olduklarına dair kendi aleyhlerine şahitlik ettiler. 131. Gerçek şu ki, halkı habersizken, rabbin haksızlıkla ülkeleri helak edici değildir. 132. Herkesin yaptıkları işlere göre dereceleri vardır. Rabbin onların yaptıklarından habersiz değildir.[238]
Tefsiri
130. İnsanoğlunun, imanla inkâr arasında nihaî bir tercih yapmakla karşı karşıya bulunduğu, fakat aklının, bilgisinin, bütün beşerî imkânlarının doğruyu bulmakta yetersiz kaldığı kaderinin en kritik anında, Allah'ın engin rahmetinin eseri olarak gönderdiği peygamberler, ebedî kurtuluşlarını düşünen insanlar için nihaî bir fesattır. Âyette, "İçinizden size âyetlerimi anlatan ve bugünle (mahşer günüyle) karşılaşacağınıza dair sizi uyaran peygamberler gelmedi mi?" şeklindeki bir soru ifadesiyle bu Büyük fırsatı kaçırmış olanların yaptıkları korkunç hataya dikkat çekilmekte, bir bakıma insanlar, böyle bir soru ve suçlamayla karşılaşmadan önce uyarılmaktadır. Zira dünyanın aldatıcı zevklerine, çıkar kaygısı veya benlik davası gibi yıkıcı duygulara kapılarak peygamberlerin tebliğlerini hiçe sayan veya onları etkisiz kılmaya çalışan ve bu suretle hüsranı tercih edenlerin, mahşerde bu kaçınılmaz soruyla karşı karşıya kalınca kâfir olduklarına dair kendi aleyhlerine şahitlik etmekten başka çareleri kalmayacaktır.[239]
131-132; Bu âyetlerde Allah Teâlâ'nın adalet ve rahmeti vurgulanmıştır. O, hem ülke ve milletler hakkında, hem de tek tek insanlar hakkında adaletle muamele eder; bundan dolayı da peygamberler göndererek insanlığa lâyık inanç ve hayat düzeninin ne olduğunu bildirmeden, sapıklığa düşmüş olan ülke ve milletleri, gerçeklerden habersizken çöküşe mâruz bırakmaz. Ayrıca O, her bir ferdin derecesini yaptıklarına göre belirler. Çünkü Allah onların yaptıklarından habersiz değildir. İlminden hiçbir şey kaçmadığı için insanları amellerine göre derecelendirmekte de hata etme ihtimali yoktur.[240]
Meali
133. Rabbin ganîdir, rahmet sahibidir; tıpkı sizi başka bir kavmin zür-rijetinden yarattığı gibi, eğer isterse sizi ortadan kaldırır ve arkanızdan yerinize dilediği bir kavmi getirir. 134. Size bildirilen mutlaka gelecektir; bunu önleyemezsiniz. 135. De ki: "Ey kavmim! Elinizden gelen ne varsa yapın! Ben de yapacağını! İleride göreceksiniz, son yurt kimin olacak? Şu muhakkak kî zalimler iflah olmaz."[241]
Tefsir
133-134. Allah ganîdidir, hiçbir şeye İhtiyacı yoktur, insanlardan yapmalarını istediği işleri bunlara muhtaç olduğu için istememektedir; O, merhametli olduğu İçin muradı insanları sıkıntıya sokmak da değildir. Fahreddin er-Râzî, Allah'ın kullarım mükellef kılmasını O'nun ihsan ve rahmetine bağlar (XIII, 201). Zira bütün mükellefiyetlerin temelinde doğruyu, hakkı bilip ona inanma ve iyi olanı yapma ödevi vardır; insanı öteki canlılardan ayıran ve onu gerçekten insan yapan, bu ödev bilinci ve uygulamasıdır. Tarih boyunca yüce Allah, haktan ve iyilikten uzaklaşan, bu suretle insanlık değerini de yitirmiş olan nice kavimlere, merhametinin eseri olarak hallerini ıslah etmeleri için mühlet vermiş; en sonunda da kendilerini ıslah etmeyenleri ortadan kaldırarak yerlerine başka nesiller getirmiştir. İnsanlığın bu sürekli yenilenişi ve gelişmesi 133. âyette hem Allah'ın zenginliğinin hem de rahmetinin neticesi ve delili olarak gösterilmiştir.[242]
135. Burada, bütün uyarılara rağmen Hakk'ın yolunu tanımayanlara bir ihtar ve ikaz vardır; ayrıca Hz. Peygamber'e de kendi görevini azim ve ümitle devam etmesi telkin edilmiştir.[243]
Meali
136. Allah'ın yarattığı ekin ve hayvanlardan Allah'a pay ayırıp zanla-rınca "Bu Allah'a, bu da ortaklarımıza (putlarımıza)" dediler. Ortakları için ayrılan AIlah'a,ulaşmıyor, fakat Allah için ayrılan ortaklarına ulaşıyor! Ne kötü hüküm veriyorlar! 137. Bunun gibi, ortakları, müşriklerden çoğuna çocuklarım öldürmeyi iyi bir şey gibi gösterdi ki, hem kendilerini mahvetsinler hem de dinlerini karıştırıp bozsunlar! Allah dileseydi bunu yapamazlardı. Öyleyse onları uydurdukları) la baş başa bırak! 138. Onlar saçma düşüncelerine göre dediler ki: "Bunlar, dokunulmaz hayvanlar ve ekinler olup onları bizim dilediğimizden başkası yiyemez. Şunlar da binilmesi yasaklanmış hayvanlardır." Bir kısım hayvanlar da vardır ki, (böyle İstiyor diye) Allah'a iftira ederek (keserken) üzerlerine O'nun ismini anmazlar. Yapmakta oldukları iftiraları yüzünden Allah onları cezalandıracaktır. 139. Dediler ki; "Şu hayvanların karınlarında olanlar yalnız erkeklerimize aittir, eşlerimize ise yasaklanmıştır. Şayet (yavru) ölü doğarsa, o zaman (kadın-erkek) hepsi ona ortaktır." Allah bu değerlendirmelerinin cezasını verecektir. Şüphesiz kî O, hikmet sahibidir, hakkıyla bilendir. 140. Bilgisizlikleri yüzünden beyinsizce çocuklarını öldürenler ve Allah'ın kendilerine verdiği rızkı, Allah'a iftira ederek (kadınlara) yasaklayanlar muhakkak ki ziyana uğramışlardır; bunlar yoldan sapmışlardır, doğruyu bulacak durumda değillerdir.[244]
Tefsiri
136. Hem Allah'ın varlığına inanan hem de cinlerin, meleklerin ve ölmüş atalarının sembolleri olarak düşündükleri, bu sebeple de kendilerine şefaatçi olacaklarına inandıkları putları Allah'a ortak koşan Câhiliye Arapları ziraî ürünleriyle hayvanlarından bir pay Allah'a, bir pay da ilgi ve şefaatlerini umdukları aile veya kabile putlarına adarlar, Allah'a adadıklarını misafirlere, yoksullara, yetimlere vb. muhtaçlara harcarlar, putlara ayırdıklarını da onların önünde icra edilen âyinlerde ve putların bakımı gibi hizmetlerde kullanırlardı. Bu bâtıl geleneğe göre, Allah'ın bu mallara ihtiyacı olmadığı düşünülerek, Allah için ayrılandan putların payına aktarma yapılabilir, fakat putların payından Allah'a ayrılana aktarma yapılmazdı. Yıl sonu geldiğinde müşrikler Allah için adadıklarından artakalanı kendilerine harcar, fakat putların payından artana dokunmazlardı. Câhiliye döneminin bazı bâtıl yasalarının, hüküm ve uygulamalarının eleştirildiği bölümün ilki olan bu âyette asıl üzerinde durulan husus, Câhiliye Araplan'nın, yalnız inançta değil, harcamalarında, hayır ve hasenatlarında da putları Allah'a ortak koşmaları, hatta O'ndan daha üstün tutmalarıdır. Burada ayrıca, daha genel bir yaklaşımla, Allah'tan başkası uğruna harcama yapmayı Allah nzâsı uğruna harcama yapmaktan daha önemli gören anlayışlara da dolaylı bir tenkit bulunduğu düşünülebilir.[245]
137. Câhiliye Arapları'nın sapkınlıklarından biri de çocuklarını öldürme şeklindeki uygulamalarıdır; ortakları bunu onlara iyi bîr şey gibi göstermiştir. Klasik tefsirlerde bu âyet açıklanırken, bazı Araplar'in geçim sıkıntısı veya özellikle kabile savaşları yüzünden ileride esir düşüp câriye haline getirilip fuhuşa sevkedile-bilir kaygısıyla kız çocuklarını diri diri toprağa gömerek öldürdükleri hatırlatılarak âyette bu acımasız geleneğe işaret edildiği belirtilmektedir.[246] Süleyman Ateş, Araplar'da bu uygulamanın nadiren görüldüğünü ve toplumda hoş karşılanmadığını belirterek âyette geçen "zeyyene" kelimesinden hareketle, burada işaret edilen "evlât öldürme" uygulamasının başka milletlerden alınmış olduğunu ifade eder. Ona göre müşriklere evlâtlarını öldürmeyi öğütleyen put bakıcıları, belki de evlâdı Allah için kurban etmenin, Hz. İbrahim'den kalma büyük bir ibadet olduğunu söylüyorlardı. Câhiliye çağında bir adam, şu kadar çocuğu olduğu takdirde bunlardan birini kurban edeceğine yemin ederdi. Nitekim Abdülmuttalib, kendisini koruyacak kadar oğlu olduğu takdirde birisini kurban etmeyi adamıştı (III, 240). Ancak -çeşitli tarihî bilgiler yanında- özellikle İkinci Akabe Biati sırasında Medinelİ müslü-manlarm, Câhiliye döneminde yaygın olarak işledikleri başlıca günahlardan vazgeçtiklerine dair söz verirken bunlar arasında evlât Öldürme suçunu da sıralamaları[247] ve Resulullah'in mümin kadınlardan aldığı biattan söz eden âyette bu şarta da yer verilmesi[248] bu uygulamanın pek de nâdir olmadığını göstermektedir.
Ayette Câhiliye Araplan'na evlâtlarını öldürmeyi iyi gibi gösterdikleri belirtilen ortaklardan maksadın insan ve cin şeytanları veya özellikle put bakıcıları olduğuna dair görüşler vardır.[249] Bu son anlayışa göre bir tür din adamları olan put bakıcıları, ataları olan İbrahim ve İsmail'in dinine uyduklarını zanneden müşrik Araplar'a, Allah'a kurban etmek maksadıyla çocuk öldürmenin, ataları İbrahim ve İsmail'in dininden kalma, kendilerini Allah'a yaklaştıran güzel bir gelenek olduğunu telkin etmişler ve bu şekilde dinlerini bozmak, karıştırmak suretiyle böylesine büyük bir cinayeti onlara bir ibadet gibi benimsetmiş, sevdirmişlerdi.[250]
138. Burada Câhiliye Arapları 'mn bazı hayvanları ve ziraî ürünleriyle ilgili geleneksel uygulamalarına işaret edilmektedir. Buna göre Araplar söz konusu varlıkları üç kısma ayırırlardı: Bunlardan tanrıları için adadıklarından sahipleri yiyemez; ancak put bakıcıları, kutsal mekânların hizmetçileri veya buraları ziyarete gelenler gibi mal sahiplerinin uygun gördüğü kimseler yararlanabilirdi. Bahire, sâ-ibe, vasile ve hânı isimleriyle andıkları bir kısım hayvanlara binmeyi yasaklar[251] bir kısmını keserken de Allah'ın adım özellikle anmazlar, bir riva-yete göre bunları putlarının adını anarak keserlerdi.[252] Ayette dolaylı olarak bu tür uygulamalar şirk dininin kalıntıları sayılmakta ve ilga edilmekte; müşriklerin, icat ettikleri bu tür bâtıl uygulamalar yüzünden cezalandırılacakları bildirilmektedir.[253]
139. Câhiliye döneminde hayvanlarla ilgili hükümlerin dördüncüsüne işaret edilmektedir. Buna göre bahire ve sâibe diye adlandırdıkları adak hayvanlarının sağ olarak doğan yavrularını sadece erkekler yiyebilir, ölü doğan veya doğum esnasında ölen yavruyu ise hem erkekler hem de kadınlar yiyebilirdi. Buradan, Câhiliye Arapları'nm kadınları bazı haklardan yoksun bıraktıkları, ayrıca ölü hayvanın etini yedikleri anlaşılmaktadır. İbn Âşûr, âyette ezvâc kelimesinin kullanılmış olmasını dikkate alarak, canlı yavrunun yenilmesinin sadece evli kadınlara yasaklanmış olduğunu belirtir. İbn Aşûr'a göre muhtemelen onlar, eğer eşleri bu yavruların etlerinden yerlerse kısırlık, aile geçimsizliği, boşanma gibi bazı uğursuz sonuçların doğacağına inanıyorlardı [254]
140. Müşrik Araplar'in, ailenin geçimi hususunda bir yük saydıkları veya ileride savaşlarda esir düşerek ailenin onurunun zedelenmesine sebep olacaklarından kaygılandıkları için kız çocuklarım öldürmeleri, Allah'ın nzık olarak verdiği ve helâl kıldığı hayvanların etlerinden yemeyi kendilerine yasaklamaları ve üstelik Allah'ın hükmünün böyle olduğunu ileri sürerek Allah hakkında hükümler uydurmaları kendilerini hüsrana ve sapkınlığa götüren bir beyinsizlik ve bilgisizlik şeklinde değerlendirilmektedir.[255]
Meali
141. Çardakn ve çardaksız bağlan, değişik ürünleriyle hurmaları, ekinleri, birbirine benzeyen ve benzemeyen biçimlerde zeytin ve narları meydana getiren O'dur. Her biri ürün verdiğinde ürününden yiyin; hasat günü de hakkını verin; fakat israf etmeyin; çünkü Allah israf edenleri sevmez. 142. Hayvanlardan yük taşıyanları ve tüyünden sergi yapılanları da (yaratan O'dur). Allah'ın size rızık olarak verdiklerinden yiyin; şeytanın ardına düşmeyin; şüphesiz o sizin için apaçık bir düşmandır.[256]
Tefsiri
141-142. Arapça'da cennet (çoğulu cennât) kelimesi "bahçe" anlamına gelirse de, âyetin devamındaki "ma'rûşe" (çardak) kelimesi dikkate alındığında cennât kelimesini "bağlar" şeklinde tercüme etmek daha isabetli olur. Zemahşerî, "muhtelifen ükiilühû" ifadesini "rengi, tadı, hacmi ve kokusu değişik" şeklinde açıklamıştır (II, 44). Yukarıdaki âyetlerde bazı Câhilİye uygulamalarının hükümsüz olduğu belirtildikten sonra burada tekrar sûrenin asıl konusu olan itikadı meselelere dönülerek yeryüzünü türlü nimetlerle bezeyen yüce Allah'ın kudretinin sınırsızlığına ve buna işaret eden delillerin zenginliğine dikkat çekilmesi yanında; müşriklerin, yukarıda değinilen telakkilerinin aksine, sahiplerinin bu tür meyve, ekin ve hayvanların ürünlerinden ve genel olarak Allah'ın insanlar için yarattığı n-zıklardan istifade etmenin temelde mubah olduğu, bu sebeple onlardan öncelikle kendilerinin yemeleri veya kullanmalarında bir sakınca bulunmadığı; bunun yanında, başkalarının da bu ürünlerde sadaka, nafaka, komşu hakkı gibi hakları olduğu belirtilmekte ve bu hakkın ödenmesi emredilmektedir.[257]
Meali
143. Koyundan iki, keçiden iki olmak üzere sekiz eş... De ki: "O, bunlardan iki erkeği mi, iki dişiyi mi, yoksa bu iki dişinin rahimlerindeki yavrularını mı haram kıldı? Eğer doğruysaniz bana bilerek söyleyin." 144. Ve deveden iki, sığırdan iki... De ki: "O, bunlardan iki erkeği mi, iki dişiyi mi, yoksa bu iki dişinin rahimlerindeki yavruları mı haram kıldı? Yoksa Allah'ın size böyle vasiyet ettiğine şahit mi oldunuz?" Bilgisizce insanları saptırmak için Allah hakkında yalan uydurandan daha zalimi kimdir! Allah o zalimler topluluğunu asla doğru yola iletmez. 145. De ki: "Bana vahyedilende, murdar et veya akıtılmış kan yahut domuz eti -ki pisliğin kendisidir- ya da günah işlenerek Allah'tan başkası adına kesilmiş bir hayvandan başka, bunu (haram dediğinizi) yiyecek kimse için yasaklanmış bir şey bulamıyorum. Başkasına zarar vermemek ve sının aşmamak şartıyla, kim (yasaklananlardan) yemek zorunda kalırsa, bilsin ki Rabbin bağışlayan ve esirgeyendir."[258]
Tefsiri
143-144. Tefsircilerin İttifakla belirttiklerine göre, müşrik Araplar, bazı hayvanların etlerinin yenilmesini haram saymışlar ve haksız olarak bunun Allah'ın bir hükmü olduğunu ileri sürmüşlerdi. Âyette eti yenilen hayvanlardan koyun, keçi, deve ve sığır türleri özellikle zikredilerek onların bu hayvanların etlerinin yenilmesiyle ilgili bu iddiaları çürütülmüş, Allah'ın böyle bir hükmünün bulunmadığı açıklanmış; ayrıca bunların dişi ve erkek cinsleri arasında etlerinin yenilmesi bakutundan fark bulunmadığını bildirmek için bunlar eşler halinde anılmıştır. Âyette şu hususa da İşaret edildiği görülmektedir: Eğer belirtilen hay vanlann erkeklerinden veya dişilerinden ya da yavrularından biri haram kılınsaydı bütün erkekleri, dişileri ya da yavruları haram kılınmış olurdu; aynı şekilde, Allah bir hayvan türünün dişisini haram kılsaydı erkeğini de haram kılardı, keza erkeğini haram kıl-saydı dişisini de haram kılardı. Sonuç olarak bu âyetlerde cedel metotlarından biri olan "sebr ve taksim" (ihtimalleri sıralayıp teker teker çürüterek doğruyu bulma) yöntemiyle müşriklerin iddiaları çürütülmüş, böylece onların söz konusu hayvanlar hakkındaki görüşleri reddedilmiş bulunmaktadır.[259]
145. Hayvanlarla ilgili olarak yenilmesi haram olanlar bildirilmektedir.[260]
Meali
146. Yahudilere mahsus olmak, üzere bütün tırnaklı hayvanları haram kıldık. Sırtlarında yahut bağırsaklarında taşıdıktan ya da kemiğe karışan yağlar hariç olmak üzere, sığır ve koyunun iç yağlarını da onlara haram kıldık. Azgınlıkları yüzünden onları böyle cezalandırdık. Biz elbette doğru sözlüyüz. 147. Eğer seni yalanlarlarsa de ki: "Rabbiniz geniş rahmet sahibidir; bununla birlikte O'nun azabı da suçlu toplumdan uzaklaştınlamaz."[261]
Tefsiri
146. Bir önceki âyette hangi hay vanlann etlerinin yenileceğine ilişkin genel hüküm belirtildikten sonra burada, azgınlık ve zulümleri sebebiyle sadece yahudi-lere tırnaklı hayvanların etleriyle sığır ve koyunun iç yağlarının da haram kılındığı belirtilmektedir.[262]
147. Hz. Peygamber'den, eğer müşrikler İslâm'ın çağrısına uyarak eski bâtıl uygulamalarından vazgeçer ve yeni dinin hükümlerini tatbik ederlerse Allah'ın rahmetinin son derece geniş olduğunu, bundan yararlanma imkânlarının bulunduğunu, şayet kendisini yalanlayarak eski fikirlerinde devam ederlerse, O'nun son derece şiddetli olan azabından bütün mücrimler gibi onların da kurtulmalarının mümkün olmadığını hatırlatması istenmektedir.[263]
Meali
148. Putperestler diyecekler ki: "Allah dileseydi ne biz ortak koşardık ne de atalarımız. Hiçbir şeyi de haram saymazdık." Onlardan öncekiler de aynı şekilde yalanladılar ve sonunda azabımızı tattılar. De ki: "Yanınızda bize açıklayacağınız bir bilgi var mı? Siz zandan başka bir şeye uymuyorsunuz ve siz sadece temelsiz bir tahminde bulunuyorsunuz." 149. De ki: -'Kesin delil ancak Allah'ındır. Allah dileseydi elbette hepinizi doğru yola iletirdi." 150. De ki: "Allah şunu yasak etti, diye şahadet edecek şahitlerinizi getirin." Eğer onlar şahitlik ederlerse, sen onlarla birlikte şahitlik etme; âyetlerimizi yalanlayanların ve âhîret gününe inanmayanların arzularına uyma. Onlar rablerİ-ne eş tutuyorlar.[264]
Tefsiri
148. Yüce Allah, Hz. Peygamber'le tartışırken, her şeyin Allah'ın dilemesine bağlı olduğu gerçeğini, kendi bâtıl uygulamalarının haklılığına gerekçe olarak gösteren ve sanki "Böyle inanıp böyle yaşamamamız Allah'ın dilemesi olduğuna göre biz O'nun iradesine uyuyor, böylece günah işlemiş de olmuyoruz" diyerek söz konusu gerçeği hedefinden saptıran, istismara kalkışan müşriklerin kötü niyet-lerini yüzlerine vurmakta, onların böyle bir gerekçeye dayanarak Hz. Peygamber'i ve onun tebliğlerini yalanlamaya haklan olmadığını bildirmekte; nitekim daha önce de aynı mantıkla yalanlamada bulunan milletlerin azaba mânız kalmaktan kurtulamadıklarını hatırlatmaktadır. Elbette evrende bütün olup bitenler, Allah'ın hür ve mutlak iradesiyle koymuş olduğu kanunlar çerçevesinde işlemektedir. İnsanın, kendi irade ve aklını kullanarak doğru ve yanlış olanı birbirinden ayırması, doğruyu seçme imkânına sahip olması da aynı kanunun bir parçasıdır. Bu sebeple inkarcıların kendi kötülüklerini Allah'ın irade ve meşîetine yüklemeye kalkışarak kendilerini mazur göstermeleri, O'nun azabını gerektirecek bir suçtur. Nitekim âyetin devamı da, müşriklerin bu istidlallerinin, ilmî bir değer taşımayıp sadece bir zan ve kuruntudan ibaret olduğunu göstermektedir.[265]
149. Asıl güvenilecek olan üstün ve gerçek delil, Allah'ındır; O'nun ortaya koyduğu, akla, ilme, irfana dayalı delildir ki o da Allah'ın gerek vahyedilen bilgilerde, gerekse akıhve basiret sahiplerine hitap eden tabiat düzeninde sergilediği gerçeklerdir.[266]
150. Müşrikler, haram olduğunu ileri sürdükleri şeylerden herhangi biri için "Allah şunu yasak etti" diyebilecek herhangi bir tanık gösteremezler; tanık diye ortaya çıkardıklarına da asla itibar edilemez. Eşyada asıl olan mubahlıktır; eğer bir şeyin haram olduğu ileri sürülüyorsa bunun Allah tarafından haram kılındığının kanıtlanması gerekir. Burada, müşriklerin, daha önceki âyetlerde belirtilen bazı hayvanlarla İlgili hüküm ve kanaatlerinin asılsız olduğu, bunların Allah'ın hükümleri olmadığı belirtilmektedir.[267]
Meali
151. De ki: Gelin, rabbiıtizin size neleri haram kıldığmı okuyayım: O'na hiçbir şeyi ortak koşmayın, ana-babaya iyilik edin. Fakirlik korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin; biz, sizin de onlann da rızkım veririz. Kötülüklerin açığına da gizlisine de yaklaşmayın. Haklı bir sebep olmadıkça Allah'ın yasakladığı cana kıymayın. İşte düşünüp anlayasımz diye Allah bunları size emretti. Umulur ki anlarsınız. 152. Rüşdüne erişînceye kadar yetimin malına, sadece iyi tutumla yaklaşın. Ölçü re tartıyı adaletle yapın. Biz herkese ancak gücünün yettiği kadarını yükleriz. Söz söylediğiniz zaman, yakınlarınız bile olsa, adaletli olun. Allah'ın ahdini tam olarak yerine getirin. İşte düşünüp öğüt alasınız diye Allah size bunları emretti. 153. Şüphesiz bu benim dosdoğru yolumdur. Buna uyun; (başka) yollara sapmayın; sonra onlar sizi Allah'ın yolundan ayırır. İşte korunmanız için Allah bunları size emretti.[268]
Tefsiri
151-153. Yukarıda müşriklerin temelsiz hükümleri ve kuralları eleştirildikten sonra bu âyetlerde asıl benimsenmesi gereken başlıca ilâhî kurallar ve hükümler yer almakta; biri tevhid İnancına, diğerleri ahlâka dair olmak üzere İslâm'ın dokuz temel buyruğu sıralanmakta, son olarak da bütün bu Duyurulanları kapsayıcı küllî bir ödev olmak üzere, Allah'ın dosdoğru olan yolundan gidilmesi emredilmekte-dir. 151. âyetin başındaki "Gelin, rabbinizin size neleri haram kıldığını okuyayım" mealindeki ifade muhatapların ilgisini, müteakip ifadelerdeki ilkeleri ihtiva eden yolun tek doğru ve izlenmesi zorunlu yol olduğu gerçeğine çekme gayesini gütmektedir.
Bu âyetlerde sıralanan buyruklar şunlardır:
1. "Allah'a hiçbir şeyi ortak koşmayın." Bu, İslâm'ın ana ilkesi olan Allah'ın her yönden birliği inancının bir gereği olup müslüman olmanın da ilk şartıdır. Fah-reddin er-Râzî, ilgili âyetlere göndermeler yaparak, bu sûrede çeşitli müşrik zümrelerin en iyi şekilde açıklandığını belirttikten sonra bunları şöyle sıralamaktadır: putperestler, yıldızperestler, Yezdan ve Ehrimen'in tanrılığını iddia edenler, Allah'a erkek ve kız çocuk isnat edenler.[269]
2. "Ana-babaya iyilik edin." Âyetin bu kısmında geçen ihsan "güzellik, iyilik" anlamına gelen hüsn kelimesinden türetilmiş olup en geniş anlamda "iyilik etmek, güzel davranmak" demektir. Âyette bu buyruğun, Allah'ın birliğine inanmayı emreden ifadeden hemen sonra gelmesi, ana-baba hakkının önemini gösterir[270]
3. "Fakirlik korkusuyla çocuklannızı Öldürmeyin." Özellikle geçim kaygısıyla çocuk öldürmenin, Allah'ın hazinesinin herkesi nzıklandıracak kadar zengin olduğundan şüphelenme anlamı taşıdığına bir işaret vardır. Aynca burada, sadece eski tefsirlerde söz konusu edilen Câhiliye dönemindeki çocuk öldürme uygulaması[271] kastedİlmeyip özellikle "fakirlik korkusuyla" veya "geçim kaygısıyla" şeklindeki kayıttan hareketle, anne karnındaki çocuğun öldürülmesinin de yasaklandığı dikkate alınmalıdır; aynca böyle bir uygulamanın Câhiliye döneminde de mevcut olduğu düşünülebilir. Günümüzde bir baba veya annenin kendi çocuğunu öldürmesi bütün dünyada suç sayılmakta ve nadiren vuku bulmaktaysa da, bu ve benzeri âyetler, doğum kontrolü ve nüfus planlaması gibi meseleler dolayısıyla güncelliğini korumakta ve bu bakımdan ilgili âyet ve hadislere dayanılarak söz konusu meseleler hakkında çeşitli görüşler ileri sürülmektedir,Hz. Peygamber'in, doğum kontrolünün en basit şekli olan azil (meniyi rahi-min dışına akıtma) uygulamasına İzin verdiğine dair hadisler vardır[272] Çeşitli mezheplerin âUmlerinin çoğunluğu da azlin caiz olduğunu kabul etmişlerdir. Gazzâlî, azlin mubah olduğunu, haram olmak şöyle dursun, tahrîmen veya tenzîhen mekruh sayılması için dahi hiçbir delil bulunmadığını belirtmiş olup[273] kanaatimizce bu en isabetli görüştür. Azlin mubah olması, gebe kalmamak için -başka bir yasak çiğnenmedikçe ve zararlı olmamak kaydıyla- daha başka tıbbî Önlemlere başvurmanın da caiz olduğunu gösterir. Çünkü Kur'an'da gebe kalmamak değil, çocuk öldürmek yasaklanmıştır. Bununla birlikte evlenmenin asıl amacı, neslin devamı ve gelişmesi için çocuk yapmaktır. Bu sebeple kadının güzelliğinin bozulması, çocuğun bir ayak bağı telakki edilmesi gibi keyfî sebeplerle fıtratın tabii akışına müdahale etmek, özellikle müslüman nüfusun artmasının gerekli olduğu hal ve şartlarda çocuk yapmaktan kaçınmak doğru değildir.
Âyetteki "Çocuklannızı öldürmeyin" emri, günümüzde yaygın olarak uygulanan ve ciddi tartışmalara yol açan kürtaj konusuyla yakından ilgilidir. Günümüz âlimlerinin büyük çoğunluğu, hamileliğin hangi safhasında olursa olsun, çocuk düşürme ve aldırmanın haram olduğu görüşündedirler.
4. "Kötülüklerin açığına da gizlisine de yaklaşmayın." Burada geçen fevâhiş kelimesi fuhş kökünden gelmekte olup "çirkin ve yüz kızartıcı, utanç verici söz ve davranışlar"ı ifade eder. İbn Abbas'tan nakledilen bir rivayete göre Câhiliye Araplan açıktan zina edilmesini hoş karşılamaz, ancak gizli gizli zina ederlerdi[274]Âyette onların bu anlayış ve tutumları reddedilmiştir. Bununla birlikte, âyetteki fevâhiş lafzı çoğul olduğundan ve ayrıca bununla sadece zinanın kastedildiğini gösteren belirleyici bir ifade bulunmadığından, bu yasağı zina ile sınırlamak doğru değildir. Burada kötülüklerin gizlisinin de açığının da özellikle tasrih edilmesi ilgi çekicidir. Çünkü eğer bir insan, açıktan işlemeye çekindiği bir kötülüğü gizli olarak yapabiliyorsa, bu onun, insanlar tarafından kınanmaktan çekindiği halde Allah'ın buyruğunu ihlâl etmekten çekinmediğini gösterir. Ayrıca kötülüğü "yapmayın" veya "işlemeyin" yerine "yaklaşmayın" buyurulması, İnsanı kaçınılmaz olarak kötülük işlemeye sevkedebilecek ortam ve şartlardan uzak durmayı öngörmektedir.
5. "Haklı bir sebep olmadıkça Allah'ın yasakladığı cana kıymayın." Buradaki tahrîmde "yasaklama" yanında "muhterem ve dokunulmaz kılma" anlamı da vardır. Bunun özellikle belirtilmesi, insan hayatının Hz. Âdem'den beri dokunulmaz olduğunu ima eder[275] Âyetteki hak kelimesi bâtılın zıddı olup din ve aklın doğru, gerçek, meşru saydığı durumu ifade eder. Burada "doğru, gerçek, geçerli, meşru sebep" anlamında kullanılmıştır.[276]
6. "Rüşdüne erişinceye kadar yetimin malına sadece iyi tutumla yaklaşın." Şüphesiz meşruiyet içinde bütün insanların mallan dokunulmaz olmakla birlikte, zayıf ve korumasız olmalarından dolayı yetimlerin mallan daha çok saldırı veya istismara açık olduğu için âyette bu hususta özellikle titiz olunması gerektiğine dikkat çekilmiştir. Aynca yetimin malına bütünüyle ilgisiz kalmak bu malın zaman içinde aşınmasına veya en azından bir artış sağlamamasına yol açacağından, bu malla ilgilenmeye izin verilmiş, hatta "en iyi ve en güzel" (ahsen) kaydından anlaşıldığı kadanyla ilgilenmek zımnen teşvik edilmiştir. Zira en iyi ve en güzeli yapmak faziletin gereğidir.
7. "Ölçü ve tartıyı adaletle yapın." İnsanlar arasındaki en yoğun ilişkilerden olan ahş-veriş sırasındaki ölçü ve tartılarda haksızlıklar sıklıkla vuku bulduğu için hemen her dönemin illeti olan bu duruma özellikle dikkat çekilmiş; aynca adaleti her zaman tam olarak yerine getirmek insanın gücünü aşan bir yükümlülük olduğundan, âyetin devamında "Biz herkese ancak gücünün yettiği kadarını yükleriz" buyurulmakla kasıtsız olarak yapılan yanlış ölçü ve tartıların sorumluluğu gerektirmediğine işaret edilmiştir. Râzî'nin de belirttiği üzere, burada geçen ifa kavramı tam olarak ölçüp tartmayı ifade etmekle birlikte aynca bir de kist (adalet) kelimesinin geçmesinden anlaşılıyor ki, ahş-veriş sırasında satıcının da müşterinin de karşılıklı olarak adalet ve hakkaniyeti gözetmeleri gerekmektedir.
8. "Söz söylediğiniz zaman, yabnlannız bile olsa, adaletli olun." Bu buyruk, çeşitli konularla ilgili bilgi, haber, hüküm, övgü, yergi, sözleşme, yemin, vaad, vasiyet, öğüt, eleştiri, emir, istek, istişare gibi her türlü sözlü ilişkilerde adaletli, dürüst ve doğru olmayı; haksızlık, zulüm, incitme, eziyet, hakaret gibi ahlâka aykırı amaçlar güden sözler sarfetmekten sakınmayı kapsamaktadır. İnsanların yakınlarına duydukları sevgi ve acıma gibi sübjektif sebeplerle haksızlık yapmaları sıklıkla karşılaşılan beşerî zaaflardan olduğu için âyetteki "yakınlarınız bile olsa" kaydıyla bu hususta özellikle uyanda bulunulmuştur.
9. "Allah'ın ahdini tam olarak yerine getirin." Allah'ın ahdinden maksat, O'nun kullarına yüklediği her türlü vazifelerdir. Müslüman olan kişi, bîr bakıma Allah ile ahidleşmiş, O'nun hükümlerine uymayı taahhüt etmiş olduğundan âyette bu durum hatırlatılmaktadır. Ayrıca insanlara meşru bir vaadde bulunulduğunda bunun yerine getirilmesi de Allah'ın buyruğu olup söz konusu âyet bu buyruğu da kapsamaktadır.
10. "Bu benim dosdoğru yolumdur. Buna uyun, (başka) yollara uymayın."
153. âyetin bu kısmı yukarıdaki bütün emir ve yasakları kapsamakta, devamında ise bunun dışındaki bütün yolların, yani burada başlıca ilkeleri belirtilmiş bulunan İslâm'a aykırı her türlü düşünce ve hayat tarzlarının, insanları Allah'ın yolundan, hak dinden uzaklaştıran sapmalardan ibaret olduğu ifade buyurulmaktadır.[277]
Meali
154. Sonra iyilik edenlere (nimetimizi) tamamlamak ve her şeyi açıklamak için, bir hidayet ve rahmet olmak üzere Musa'ya kitabı indirdik ki rab-lerinin huzuruna varacaklarına inansınlar. 155. Bu da (Kur'an) bizim indirdiğimiz mübarek bir kitaptır. Ona uyun ve korunun ki size rahmet edilsin. 156. "Kitap yalnız bizden önceki iki topluluğa indirildi; biz ise onların okuduklarından tamamen habersiziz" demeyesiniz; 157. Yahut "Bize de kitap in-dirilseydi onlardan daha çok doğru yolda olurduk" demeyesiniz diye (Kur'an'ı indirdik). İşte size rabbinizden apaçık bir delil, bir hidayet ve rahmet geldi. Allah'ın âyetlerini yalanlayan ve onlardan yüz çevirenden daha zalim kim vardır? Âyetlerimizden yüz çevirenleri yüz çevirmelerinden ötürü azabın en kötüsüyle cezalandıracağız.[278]
Tefsiri
154-155. Müşrikler, bir önceki âyette "Allah'ın yolu" diye nitelenen İslâm'ı reddettikleri için 154. âyette Hz. Musa'ya Tevrat'ın indirildiği belirtildikten sonra 155. âyette Kur'an'ın da Allah tarafından indirilmiş kutsal bir kitap olduğu hatırlatılmaktadır. Nitekim yine bu sûrede başka bir vesileyle böyle bir hatırlatmada daha bulunulmuştu[279]Ayrıca Tevrat ile Kur'an arasında böyle bir münasebetin kurulmasıyla 151-153. âyetlerde sıralanan hükümlerin Tevrat'ta da yer almış bulunan evrensel hükümler olduğuna işaret buyurulmakta-dır.[280]
156-157. Bir önceki âyette Kur'an'ın Allah katından indirilmiş bereketli ve hayırlı bir kitap olduğu belirtildikten sonra bu âyetlerde de onun indiriliş gerekçelerinden ikisi zikredilmektedir. Bu âyetlerden anlaşıldığına göre müşrikler Tevrat ve İncil'in Allah kelâmı olduğuna inanıyor, ancak o günkü şartların el vermemesi, özellikle dillerinin farklı olması sebebiyle bu kitaplardan yararlanamadıklarını söyleyerek güya bundan üzüntü duyuyorlardı; ayrıca onlar, yahudİlerle hıristiyan-lann din konusundaki gevşekliklerini de biliyor ve eğer kendilerine bir kitap gelecek olsa onlardan daha kararlı bir şekilde doğru yolda yaşayacaklarını ileri sürüyorlardı. Yüce Allah, müşriklerin bu türlü yakınmalarla mazeretler ileri sürmelerini (bazı müfessirlere göre bu mazeretleri âhirette de tekrar etmelerini) önlemek için "İşte size rabbinizden apaçık bir delil, bir hidayet ve rahmet geldi" buyurarak onların özlemlerinin gerçekleştiğini, mazeretlerinin ortadan kalktığını belirtmekte; buna rağmen Allah'ın âyetlerini inkâr eder ve ondan yüz çevirirlerse en büyük haksızlığı işlemiş olacaklarını ve bunun cezasını da ağır bir şekilde göreceklerini bildirmektedir.
157. âyette Kur'ân-ı Kerîm'in üç kavramla nitelendirildiği görülmektedir: Beyyİne,hüdâ, rahmet. Beyyine "gerçeği apaçık ifadelerle ortaya koyan kesin belge" demektir. Kur'an, gerek eşsiz edebî üstünlüğü gerekse yalnızca gerçeği, iyiyi ve güzeli dile getiren muhtevası itibariyle apaçık bir delil ve belge olduğu için beyyine; bu vasfıyla şaşmaz bir rehber olduğu için hüdâ (hidayet kaynağı); bütün bunların bir neticesi olarak kendisine inanıp bağlanan kişi ve toplumlara sadece hayır ve saadet getirdiği İçin de rahmet diye nitelendirilmiştir.[281]
Meali
158. "(İnanmak için) ille de kendilerine meleklerin gelmesini veya rabbi-nin gelmesini ya da rabbinin bazı âyetlerinin gelmesini mi bekliyorlar! Daha önce inanmamış yahut inancı kendisine iyilik kazandırmamış kimseye, rabbinin bazı âyetleri geldiği gün iman etmesi fayda sağlamaz. De ki: "Bekleyin! Şüphesiz biz de bekleyenlerdeniz."[282]
Tefsiri
158. Kendilerine, belirtilen üstün nitelikleri taşıyan bir kitap gelmesine rağmen hâlâ yüz çevirip inanmamakta direnen o zalimler İman etmek için daha neyi bekliyorlar? Önceki bazı âyetlerde geçtiği üzere[283]müşrikler, İslâm'ın hak din olduğunu kanıtlayan açık seçik delillerle yetinmeyerek, akıllarınca Hz. Peygamber'i güç durumda bırakmak için daha başka delillerin gösterilmesini istiyorlardı.
Klasik tefsirlerde genellikle buradaki "bazı âyetler" ifadesi kıyamet alâmetleri (eşrât-ı saat) şeklinde tefsir edilmiştir. Ancak bu âyetlerden, Cenâb-ı Hakk'ın kudretinin tecellilerinden olan ölüm hadiselerinin kastedildiğini düşünmek de mümkündür.[284] "Rabbin gelmesinden maksat, O'nun azabının gelmesi, vuku bulması veya Allah'ın mahşerde hüküm vermesidir. Kıyamet alâmetlerinin zuhurundan sonra veya sekerât-ı mevt denilen ölüm anında artık yükümlülük zamanı geçmiş ve sorumluluk dönemi başlamış olduğundan, bundan önce iman etmemiş "yahut inancı kendisine iyilik kazandırmamış" yani imanını sâlih amellerle bütünleştirip yararlı hale getirmemiş[285]kişinin o andan itibaren inandığını İfade etmesi kendisine bir fayda sağlamayacaktır[286]
Meali
159, Dinlerini parça parça edip gruplara ayrılanlar var ya, senin onlarla hiçbir ilişkin yoktur. Onların işi ancak Allah'a kalmıştır. Sonra Allah onlara yaptıklarını bildirecektir, 160. Kim iyilikle gelirse ona getirdiğinin on katı vardır; kim de kötülükle gelirse o sadece getirdiğinin dengiyle cezalandırılır. Onlar haksızhğa uğratılmazlar.[287]
Tefsiri
159. İbn Abbas, Mücâhid ve Katâde'den nakledilen bir rivayete göre "dinlerini parça parça edip gruplara aynlanlar"dan maksat yahudiler ve Hıristiyanlar.[288] yine İbn Abbas'a isnad edilen başka bir görüşe göre bunlar müşriklerdir.Zira, 100. âyetin tefsirinde de belirtildiği gibi İslâm'dan önceki Araplar çok çeşitli inanç gruplarına ayrılmışlardı. Ayrıca bu âyette, İslâm ümmeti içinde daha sonra ortaya çıkan gruplaşmalara işaret buyurulduğu da düşünülebilir. Her halükârda âyet-i kerîme, dinde birlik ve beraberliğin önemini vurgulamakta, bu hususta ayrılığa düşenlerin Hz. Muhammed'den de uzaklaşmış olacakları uyarısında bulunmaktadır.[289]
160. Hasene, dinin ve aklıselimin iyi ve doğru kabul ettiği her türlü inanç, tutum ve davranışı, seyyie de bunların zıddmı ifade eder. Her ne kadar bazı âlimler buradaki haseneyi "kelime-i tevhid", seyyieyi de "küfür" ve "şirk" şeklinde açık-lamışlarsa da âyetin genel olan lafzını bu şekilde tahsis etmek için sebep yoktur.[290] Nitekim Taberî'nin bu âyet münasebetiyle aktardığı bir rivayete göre ashabdan Ebû Zer'in "Yâ Resûlellah, 'Lâ ilahe illallah' sözü hasenattan mıdır?" sorusuna Hz. Peygamber'İn verdiği "Hem de en üstünü!" şeklindeki cevap[291] hasenenin, kelime-i tevhidi de içine alan geniş kapsamlı bir kavram olduğunu göstermektedir.
Burada da görüldüğü gibi bazı âyet ve hadislerde kötülüğün karşılığının dengi ile, iyiliğin karşılığınmsa fazlasıyla verileceği bildirilmiş; bu fazlalık yukarıdaki âyette "on misli" olarak belirtilmiştir. Diğer âyetlerde ise, böyle bir miktar belirtilmeden hasenenin "kat kat fazlasıyl[292] daha iyisiyle[293]daha güzeliyle[294]karşılık bulacağı bildirilmekle yerinilir. Bütün ilgili kaynaklarda, 160. âyete dayanılarak, bir iyiliğin mükâfatının en az on misli fazla olacağı, ikinci âyetler grubunun bundan daha büyük miktarları gösterdiği ifade edilmiştir. Hatta Enes b. Mâlik'in rivayet ettiği bir hadiste, cennet ehlinin dilekleri üzerine Hz. Peygamber'in şefaati sayesinde, "kalbinde zerre kadar bir hayır (iman) bulunan kimse"nin bile cehennemden kurtulacağı bildirilmiştir.[295]
Hadis sarihlerinin ayrıntılı olarak incelediği[296]bazı hadislere göre istenip de yapılmayan kötülük yazılmayacak, yapılan da bir tek kötülük olarak yazılacak; buna mukabil yine istenip de yapılmayan iyilik bir iyilik olarak, yapılan da on mislinden 700 misline kadar katlanarak yazılacaktır. Bu hadislerin birinde "700 mİsli"nden sonra bir de "daha çok katlanarak" ifadesi yer alır.[297] İbn Hacer'İn oldukça mâkul gelen bir görüşüne göre iyilik, bir fiil ve davranış olarak 700 misline kadar ödüllendirilir. Şu var ki, bu davranışın arkasındaki iyi niyet, ihlâs, azim ve kararlılık, gönül huzuru gibi yüksek duygu ve düşüncelere, aynca yapılan işin kalitesine, hayır ve menfaatinin kapsamına vb. müs-bet niteliklerine göre ecri de yüksek olur.[298]
Şuna da işaret etmek gerekir ki, daha başka benzerleri yanında, özellikle "Kİm (ilâhî huzura) iyilikle gelirse ona daha iyisi verilir... Ama kimler de kötülükle gelirse işte onlar yüzüstü cehenneme atılırlar. Yaptıklarınızın karşılığından başkasını mı göreceksiniz?"[299]mealindeki âyetle Kasas sûresinin aynı mahiyetteki 84. âyetini dikkate alarak iyiliklerin karşılığının fazlasıyla verilmesi, şefaat ve af gibi konularda, insanları dinî ve ahlâkî görevlerini ihmal etmeye kadar götürebilecek aşın iyimserliklerden,
ümitlerden de kaçınmak gerekmektedir.[300]
Meali
161. De ki: "Şüphesiz rabbim beni doğru yola, sapasağlam bir dine, Allah'ı bir bilen İbrahim'in dinine iletti." O, ortak koşanlardan değildi. 162. De kî: ''Benim namazım, (her türlü) ibadetim, hayatım ve ölümüm âlemlerin rabbi olan Allah içindir. 163.0'nun ortağı yoktur. Bana sadece bu emrolundu ve ben müslümanlarm ilkiyim. 164. Allah her şeyin rabbi iken ben O'ndan başka bir rab mı arayacağım!" Herkesin kazanacağı yalnız kendisine aittir. Hiçbir suçlu başkasmın suçunu yüklenmez. Sonunda dönüşünüz rabbinizedir ve O, hakkında anlaşmazlığa düştüğünüz gerçeği size haber verecektir. 165. Sizi yeryüzünün halifeleri kılan, size verdiği şeylerde sizi denemek için kiminizi kinlinizden derecelerle üstün kılan O'dur. Şüphesiz rabbin, cezası çok çabuk olandır; yine O, gerçekten bağışlayan, merhamet edendir.[301]
Tefsiri
161-165. "Millet-i İbrâhîm" ifadesi, başta tevhid inancı olmak özere bütün peygamberlerin benimseyip tebliğ ettikleri ilâhî ve değişmez ilkeleri, mesajları kapsar ve genellikle Hz. Muhammed'in yeni bir din uydurmadığı, aksine bütün hak dinlerde var olduğu halde unutulmuş veya tahrif edilmiş bulunan evrensel ilkeleri benimseyip tebliğ ettiği ve bu bakımdan geçmiş peygamberlerin bir devamı olduğu fikrini vurgular, Nüsük kelimesi hem genel olarak "tapınma" hem de özellikle "kurban" anlamına gelir. Burada müfessirlerce her iki mâna da verilmiştir. Halîfe ise "birinin ardından gelen, onun yerini alan" demektir.[302]
Sûrenin başından itibaren Allah'ın varlığı, birliği, ilim, irade ve kudretinin genişliği ve her yönden mükemmelliği ile İslâm'ın hak din, Hz. Muhammed'in de hak peygamber olduğu; aynca İslâm'a aykırı bütün yolların bâtıl olduğu ve bunların insanlara dünyaları için de âhiretleri için de asla hayır getirmeyeceği hususunda, peşin yargılı olmayanlar için en doyurucu ve en ikna edici açıklamalar yapıldıktan, deliller verildikten sonra, bu son âyetlerde de sonuç mahiyetindeki ifadeler yer almaktadır. Bu İfadelerde Hz. Peygamber'e hitaben, insanlar ister inansınlar ister inanmasınlar, kendisinin Allah'ın lütfettiği hidayet sayesinde, belli başlı ilkelerine bu sûrede de yer verilen dosdoğru yolda bulunduğunu, itikadı ve amelî hükümleriyle gerçek, düzgün ve sapasağlam bir dine bağlandığını; bunun, hem Araplar'ın hem de yahudiler ve hıristîyanlann sözde inandıkları İbrahim'in, bâtıl inanç ve uygulamalardan münezzeh olan tevhid dini olduğunu; müşriklerin putlara tapmalarına karşılık kendisinin namazıyla, niyazıyla, kurbanıyla ölümüne kadar bütün varlığıyla hayatını Allah'a adadığını ve bu inançları taşıyan ilk müslüman olduğunu, bu sebeple de Allah'tan başka birini asla tanrı tanımayacağını tam bir İnanç ve güvenle açıklaması emrolunmaktadır, Kuşkusuz bu, esas itibariyle bütün müslümanlara yönelik bir buyruktur. Herkes kendi ettiklerinin karşılığını görecek, kimse kimsenin vebalini yüklenmeyecektir. Hz. Peygamber tebliğini yapmış, görevini eksiksiz yerine getirmiştir; bu sebeple inkâr ve kötülüklerde direnler sonunda Allah'ın huzuruna varacak ve müslümanlarla tartışmaya kalkışıp inkâr ettikleri gerçeği o zaman Allah kendilerine apaçık bildirecektir.
Son âyette Allah, gerek bütün insanlara gerekse insanların bir kısmına bahşettiği üstünlüğü ve seçkin nimetleri hatırlatmaktadır. Buna göre yeryüzünde birçok canlının nesli kesildiği halde yüce Allah, peş peşe yarattığı nesillerle insanları birbirine halef kılmış; dünyayı insanla şenlendirmiş, onları yeryüzünün seçkin varlıkları yapmıştır; ayrıca kimi insanlara, diğerlerine nispetle dünyevî bakımdan üstün dereceler de vermiştir. Ama bunların hepsi bir imtihan İçindir; hepsinin hesabı, sorumluluğu vardır.
Bu son âyetle dolaylı olarak, nesilleri birbiri peşine getirerek insan soyunu kıyamete kadar devam ettiren Allah'ın onları âhiret hayatı için yeniden yaratmaya ve hesaba çekmeye de kadir olduğu hatırlatılmakta ve nihayet Allah'ın cezalandırmasının çok çabuk olduğu uyarısıyla inkârda ısrar edenler bir defa daha uyarılırken, O'nun bağışlayıcı ve esirgeyici olduğu müjdesiyle de müminler sevindiril-mektedir.[303]
[1] Taberânî, el-Mu'ce-mü's-sağîr, I, 145
[2] Taberânî, el-Mıı'cernü'l-kebır, XX, 215
[3] bk. İbn Atıyye, II, 265; Elmalıh, III, 1861
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/295.
[4] Buhârî, "Tef-sîr", 6; Tirmizî, "Tefsir", 7
[5] aynca bk. Mâide 5/1
[6] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/295.
[7] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/295-296.
[8] Dârimî, "Fezâilü'l-Kur'ân", 17
[9] bk. İbnAtıyye,II,265 Prof. Dr. Hayrettin Karaman,
Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/196.
[10] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/296.
[11] Buhârî, "Megazî", 17
[12] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/296-297.
[13] Enbiyâ 21/30
[14] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/297-300.
[15] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/300
[16] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/300.
[17] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/300-301.
[18] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/301.
[19] Buhârî, "Şehâdât", 9; Tirmizî, "Fiten", 45
[20] meselâ bk. İbn Âşûr, VII, 139
[21] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/301-302.
[22] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/303.
[23] İsrâ 17/93
[24] Müddessir 74/52
[25] En'âm 6/7
[26] Tûr 52/29
[27] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/303
[28] III, 1880-1881; ayrıca bk. Necm 53/1-18; Buharı, "Tefsir", 53/1-2
[29] Buhârî, "Bed'ü'1-vahy", 2-3
[30] A'râf 7/80-84
[31] Elmalılı, III, 1180
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/303-304.
[32] Müddessir 74/25
[33] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/305.
[34] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/305.
[35] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/305.
[36] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/306.
[37] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/306.
[38] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/307.
[39] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/307.
[40] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/307.
[41] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/307-308.
[42] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/308.
[43] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/308.
[44] Esbâbü'n-nüzûl, s. 160; el-Vecîz, i, 347
[45] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/308-309.
[46] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/309.
[47] Zemahşerî, II, 7; Şevkânî, 122; İbn Âşûr, VII, 171; El-mahlı, İÜ, 1893
[48] bk. A'râf 7/157
[49] ayrıca bk. Bakara 2/146
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/309.
[50] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/309-310.
[51] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/310.
[52] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/310.
[53] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/311.
[54] Esbâbü'n-nüzûl, s. 160
[55] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/311-312.
[56] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/312.
[57] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/312-313.
[58] Zemahşerî, II, 9-10; Şevkânî, E, 126; Elmalılı, III, 1908
[59] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/313.
[60] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/314.
[61] meselâ bk. Bakara 2/62
[62] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/314.
[63] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/314.
[64] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/315.
[65] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/315.
[66] Şuarâ 26/3
[67] Müsned, III, 425
[68] Tefsir", 7/1
[69] bk. Elmalılı, m, 1913-1915
[70] İbn Hişâm, Stretü'n-Nebî [M. M. Abdülhamîd], 1,337-338
[71] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/136-317
[72] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/317.
[73] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/317
[74] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/318.
[75] Müs-ned, 1,242,258
[76] İsrâ 17/90-95
[77] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/318.
[78] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/318-319.
[79] Yûnus 10/44
[80] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/319-320
[81] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/320.
[82] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/320-321.
[83] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/321.
[84] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/321.
[85] meselâ bk. İsrâ 17/67; AnkebÛt 29/65; Lokman 31/32
[86] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/321-322.
[87] insanın günahlarını daha da arttırmasına yol açabilecek nimetler; bilgi için bk. A'râf 7/182
[88] İbn Atıyye, II, 292
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/323.
[89] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/323.
[90] meselâ bk. Mü'minûn 23/84-89
[91] Buhârî, "Edeb", 18; Müslim, "Tevbe", 22; İbn Mâce, "Zühd", 35
[92] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/323-324.
[93] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/324.
[94] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/324.
[95] Müsned, I, 242, 258
[96] krş. Ar'âf 7/188
[97] En'âm 6/8
[98] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/325
[99] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/325
[100] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/325
[101] Feza-ilü's-sahâbe", 45-46
[102] Râzî, XII, 236-237
[103] Zemahşerî, II, 16
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/325-326.
[104] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/326-327.
[105] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/327.
[106] bk. Zemahşerî, E, 17
[107] ayrıca bk. Nisa 4/86
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/327-328.
[108] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/328.
[109] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/328.
[110] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/329.
[111] gayb terimi için bk. Bakara 2/3
[112] Zemahşerî, II, 19; İbn Atıyye, n, 300). Râzî son yorumu tercih eder (XIII, 11
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/329-330.
[113] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/330.
[114] Şevkânî, II143
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/330-331.
[115] İnfıtâr 82/10
[116] Şevkânî, II, 144
[117] bk. Elmalıh, II, 1951; Ateş, III, 160
[118] Zemahşerî, II, 19
[119] ayrıca bk. Bakara 2/30; Secde 32/11
[120] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/331-332.
[121] Nesefî, I, 327
[122] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/332.
[123] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/332-333
[124] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/333-334.
[125] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/334.
[126] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/334-335.
[127] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/335.
[128] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/336.
[129] Nisa 4/140
[130] bk. Taberî, VII, 228-229; İbn Atıyye, II, 303-304; M. Reşîd Rızâ, VII, 508
[131] Buhârî, "Salât", 31; Müslim, "Mesâcid", 89,92,93,94
[132] Dârimî, "Mukaddime", 23
[133] zulüm hakkında bilgi için bk. Bakara 2/54
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/336-337.
[134] Begavî, Meâlimü'i-Tenzîl, II, 105
[135] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/337.
[136] meselâ bk. En'âm 6/32; Ankebût 29/64; Hadîd 57/20
[137] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/337-338.
[138] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/338-339.
[139] Bakara 2/191,217; fitnenin anlamı konusunda geniş bilgi için bk. Bakara 2/191
[140] İbn Âşûr, VI, 302-303
[141] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/339.
[142] Râzî, XIII, 33
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/339-340.
[143] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/340.
[144] Tekvin, 11/31-32; Yeşû, 24/2
[145] Tevbe 9/114; Meryem 19/41-49
[146] Hz. İbrahim'in hayatı ve şahsiyeti hakkında bilgi için bk. Bakara 2/124
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/340-341.
[147] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/341.
[148] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/342.
[149] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/343.
[150] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/343-344
[151] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/344.
[152] Buhârî, "Tevhîd", 1; Müslim, "îmân", 48-51
[153] Lokman 31/13
[154] Buhârî, "Enbiyâ", 41
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/344.
[155] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/344.
[156] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/345.
[157] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/345-346.
[158] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/346.
[159] Hac 22/78
[160] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/346.
[161] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/346.
[162] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/346-347.
[163] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/347.
[164] Vahidî, Esbâbü'n-nüzûl, s. 164
[165] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/347-348
[166] Âl-i İmrân 3/96-97
[167] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/348-349.
[168] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/349-350.
[169] bk. Furkan 25/4; Hakka 69/44-46
[170] İbn Âşûr, Vn, 375-376; Ateş, III, 201-202
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/350.
[171] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/350.
[172] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/351.
[173] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/351-352.
[174] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/352.
[175] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/352.
[176] geniş bilgi için bk. Elmalılı, III, 1990-1995; İbn Âşûr, VII, 396-397
[177] meselâ bk. Taberî, VE, 286-291; İbn Atıyye, n, 326-327; İbn Âşûr, VII, 397
[178] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/352.
[179] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/352-353.
[180] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/353.
[181] bilgi için bk. Cin 72/1-3
[182] İbn Âşûr, VII, 405
[183] Sebe' 34/41; Zuhruf 43/20
[184] Sâffât 37/158
[185] Nahl 16/57; Sâffât 37/149; Zuhruf 43/16; Tûr 58/39
[186] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/353-354.
[187] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/354.
[188] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/354-355.
[189] Mutaffıfîn 83/15
[190] Şevkânî, II, 170-171
[191] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/355-356.
[192] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/356.
[193] bk. III, 2020
[194] bk. III, 216
[195] Şevkânî, II, 172
[196] meselâ bk. Elmalılı, El, 2020; İbn Âşûr, VII, 422
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/356-357.
[197] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/357.
[198] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/358.
[199] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/358-359
[200] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/359.
[201] Kehf 18/110; Fussılet 41/6
[202] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/359-360.
[203] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/360.
[204] meselâ bk. En'âm 6/35,107, 112, 137
[205] Kehf 18/29
[206] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/360.
[207] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/361.
[208] cinler hakkında bilgi için bk. Cin 72/1-3
[209] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/361-362.
[210] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/362.
[211] bk. 109. âyet
[212] Elmalılı, III, 2033
[213] İbn Âşûr, VIII, 16
[214] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/362-363.
[215] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/363.
[216] bk. Mâide 5/21; İsrâ 17/104
[217] Şevkâ-nî, II, 179
[218] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/363-364.
[219] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/364.
[220] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/364-365.
[221] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/365.
[222] bk. İbn Âşûr, Vm, 33
[223] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/365.
[224] Râzî, XIII, 167
[225] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/365-366.
[226] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/366.
[227] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/366.
[228] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/366.
[229] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/367.
[230] bk. Râzî, XIII, 175
[231] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/367-368
[232] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/368.
[233] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/368-369
[234] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/369.
[235] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/370.
[236] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/370-371.
[237] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/371.
[238] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/371-372.
[239] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/372.
[240] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/372.
[241] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/373.
[242] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/373.
[243] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/373.
[244] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/374.
[245] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/374-375.
[246] bk. Cevâd Ali, el-Mufassalfî târîhi'l-Arab kable'l-İslâm, IV, 651-652
[247] Muhammed Hamîdullah, İslâm Peygamberi, I, 154
[248] bk. Mümtehi-ne 60/12
[249] bk. Râzî, XIII, 206
[250] Mevdûdî, 1,523-524
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/375-376.
[251] bk. Mâide 5/103
[252] Râzî, XIII, 207
[253] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/376.
[254] başka yorumlarla birlikte bk. VIII, 110-111
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/376.
[255] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/376.
[256] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/377
[257] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/377.
[258] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/378.
[259] Râzî, XIII, 217; İbn Aşûr, Vm, 131-133
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/378-379.
[260] yenilmesi haram ve mubah olan hayvanlar ve "zaruret" hali hakkında bilgi için bk. Bakara 2/173; Mâide 5/3
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/379.
[261] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/379.
[262] Yahudilik1 te bu konuyla ilgili helâller ve haramlar için bk. Le-vililer, 3/17; VÜ/23; XI/1 vd.; Tesniye, 14/3 vd.
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/379.
[263] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/379-380.
[264] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/380.
[265] âyetteki hars kavramı hakkında 116. âyetin tefsirine bk.
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/380-381.
[266] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/381.
[267] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/381.
[268] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/382.
[269] Râzî, XIII, 232
[270] geniş bilgi için bk. İsrâ 17/23
[271] bilgi için bk. En'âm 6/137,140
[272] Buhârî, "Nikâh", 96, "Megazî", 32; Müslim, "Nikâh", 125,134, 136, Ebû Dâvûd, "Nikâh", 49; Tirmizî, "Nikâh", 39; Müsned, III, 33,51,53,309; ei-Muvatta', "Talâk", 95
[273] geniş bilgi için bk. İhya', Mısır 1334, II. 47-49
[274] İbn Âşûr, V, 160
[275] İbn Âşûr, VIII, 161
[276] geniş bilgi için bk. Mâide 5/32
[277] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/382-385.
[278] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/385.
[279] geniş bilgi için bk. 91. âyet
[280] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/386.
[281] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/386-387.
[282] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/387.
[283] bk. 8-9, 37, 50, 58, 111, 124
[284] Ateş, IH, 267
[285] İbn Atıyye, E, 367
[286] âyetin bu kısmıyla ilgili olarak mezheplerin farklı tefsir ve görüşleriyle ilgili ayrıntılı bilgi için bk. Elmalılı, IH, 2104-2109; İbn Âşûr, VIII, 186-1191
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/387.
[287] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/388.
[288] Râzî, XIV, 7
[289] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/388.
[290] Râzî, XIV, 8
[291] VIII, 108
[292] Nisa 4/40
[293] Nemi 27/89
[294] Şûra 42/23
[295] Bu-hârî, "Tevhîd", 19; Müslim, "îmân", 304
[296] meselâ bk. Nevevî, Şerhu Müslim, I,148-152; İbn Hacer, Fethu'l-bârî, XXIV, 115-123
[297] Buhârî "Rikak", 31; "Tevhîd", 35; Müslim, "îmân", 2B3-207
[298] Fethu'l-bârî, XXIV, 118
[299] Nemi 27/89-90
[300] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/388-389.
[301] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/390.
[302] halîfe teriminin anlamlan konusunda ayrıntılı bilgi için bk. Bakara 2/30
[303] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/390-391
İslami Okul Okulların En Önemlisi