En'am Suresi - Kuran - 006Enam - 19. Sayfa
Kapsamlı İlimle Birlikte, Allah'ın Birliğine Ve Ölümden Sonra Dirilişe İlişkin Kanıtlar
Şüphe Ve Küfürlerinin Sebebi Ve Bunun Reddi
Peygamber (S.A.V.) İn Teselli Edilişi
Allah'ın Birliğini Ve Ölüm Sonrası Dirilişî İspatlayan Başka Bir Uslüb
İlâhî Kudretin Görünümleri Ve Allah'ın Peygamber İçin Tanıklıkta Bulunması
Tanıklığı Gizlemek Ve Allah'a İftira Etmek
Kıyamet Gününde Müşriklerin Durumu
Allah'ın Peygamber (S.A.V.)İ Teselli Etmesi Ve Yaratıklarına Dair Kanunu
Allah'ın Kudretine Ve İlminin Kemaline İlişkin Deliller
Zorluk Anında Kul Allah'a Sığınır
Yine Allah'ı Birlemenin Delilleri
İlâhî Rahmetin Yaratıklar Üzerindeki Görüntüleri
Peygamber (S.A.V.)İn Müşriklere Karşı Tavrı
Yüce Allah'ın İlminin Eksiksiz Oluşu
İlahı Kudret Ve Rahmetin Görünümleri
Kur'anla Alay Edenler Ve Bunların Cezaları
İbrahim (A.S.) Şirki Nasıl Terk Etti?
İbrahim'in Kavmi İle Mücadelesi
İbrahim, Peygamberlerin Atasıdır
Peygamberlerin Risaletini İspatlamak
Allah'a Karşı Yalan Söylemek Ve Bunun Sonucu
Îlim Kudret, Hikmet Ve Rahmet Manzaraları
Kâfirlerin Allah'a İftira Etmeleri Ve Bu İftiralarının Reddedilîşi
Peygamberliğe İlişkin Hakikatler
Müşriklerin Allah'tan Başka Taptıkları Tanrıları Ve Putlara Sövmemizin Yasaklanması
Peygamberin Doğru Ve Kur'an'ın Hak Olduğuna Tanıklık
Müşriklerin İnançları Ve Kestikleri Hayvanlar
Müşriklerin Gururu Ve Bu Gururun Sonu
Allah'ın Yaratıklarına Uyguladığı Yasası Ve Gerçek Dini
Allah'ın Kâinattaki Bazı Yasaları Ve Ahiretten Bazı Görüntüler
Allah'ın Kudreti, Nimeti Ve Müşriklere Reddiyesi
Kur'an'ın Ve Tevrat'ın Haram Kıldığı Yiyecekler:
İslâmda Haramların Ve Faziletlerin Aslı
Kendisine İnanan Ve İnanmayanlarla Beraber Kur'an'ı Kerim
İhtilafın Sonu Ve İşlenen Amelin Karşılığı
Allah'ın, Yaratıklarına İlişkin Yasası
EN'AM SURESİ
165 ayettir. Birkaç ayeti dışında Mekkî'dir.
Bu sûre, tevhid ilkelerini bir araya toplamakta, îsâram inanç temellerini açıklamakta; özellikle ölümden sonraki dirilişle ilgili durumları, peygamber-liğin ispatını ve buna bağlı sorunları açıklamaktadır.
Bu sûrenin bir defada, bütün halinde nazil olduğu konusundaki rivayetler birbirlerini desteklemektedir. Nafi', îbn Ömer'in şöyle dediğini rivayet etmiştir: Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurdu: "En'am sûresi bir bütün halinde bana nazil oldu. Yetmiş bin Melek ona refakat ediyordu. Melekler, teşbih ve tahmidde bulunuyorlardı."
Bu sûrenin bazı ayetlerinin Medenî olmasını önleyecek bir engel yoktur. Daha sonra Peygamber (S.A.V.) bu ayetleri sûredeki yerlerine koymuştur.
Kurtubî der ki: Bu sûre müşriklere, ölüm sonrası dirilişi yalanlayanlara ve diğer bİdatçılara meydan okumak İçin bir dayanaktır. Dolayısıyla bu durum, onun bir bütün halinde bir defada nazil oluşu gerçeğini güçlendirmektedir.
Bu sûrenin daha Önceki süreyle bağlantısına gelince; Mâide sûresinde, Ki-tab ehline karşı deliller ileri sürülerek onlara meydan okunmaktadır. Bu sû-redeyse müşriklere karşı meydan okunmaktadır. Mâîde sûresi, haramları detaylı olarak anlatmıştır. Çünkü o, Kur'an'ın en son inen süresidir. En'am suresi ise, haramları özet olarak anlatmıştır.[1]
Kapsamlı İlimle Birlikte, Allah'ın Birliğine Ve Ölümden Sonra Dirilişe İlişkin Kanıtlar
1- Hamd, gökleri ve yeri yaratan, karanlıkları ve aydınlığı vareden Allah'a mahsustur. Öyle İken, inkâr edenler Rablerine başkalarını eşit tutuyorlar.
2- O, sizi çamurdan yaratan, sonra size bir ecel tâyin edendir. Belirli bir ecel O'nun kalındadır; sonra bir de şüphe edersiniz.
3- O, göklerin ve yerin Allah'ı, içinizi dışınızı bilir, kazandıklarınızı da bilir.[2]
Bazı Kelimeler:
Güzel övgü ve anma."Halk" kelimesi lügatte takdir etmek, yani bir şeyi kendi ilmine göre belli bir miktar ve ölçüde meydana getirmektir. Ebu's-Suûd'a göre "inşâ", "ca'f" ve "İbda" kelimeleri de "halk" kelimesiyle anlamdaştırlar. Yalnız "halk" kelimesi, tekvinî inşâ'ya özgüdür ve takdir anlamı vardır. İbda ve ca'l kelimeleri, genel olarak inşâ anlamında kullanılırlar. Nitekim Cenab-ı Allah şöyle buyuruyor: "Karanlıkları ve aydınlığı var etti."
Ca'l kelimesi yasama ve kanun koyma anlamında da kullanılır: "Allah, Kabe'yi o saygıdeğer evi, insanlar için (hayat ve güven.) durağı yaptı!'[3]
"Ca'l" kelimesinin bir diğer özelliği de, bir şeyin başka bir şeydea meydana getirilmesi gibi, tazmin anlamını da ifade etmesidir.Ona denk ve eşit kılarlar. Onunla boy ölçüşebilecek ra-kîb kılarlar.Ecel. Bir şeyin belirlenmiş süreci. Süre belirledi.Tevhİd ve ölüm sonrası dirilişin delilleri hakkmda kuşkuya düşüyorsunuz.[4]
Açıklama:
Noksanlıklardan münezzeh yüce Allah kendini, kullarına öğretmiş olduğu övgü ile övmüştür. Hamd Allah'adır. Övgüler O'nun içindir. Çünkü O, bütün yetkin niteliklere sahip ve noksanlıklardan münezzehtir, Yaratma, icâd, inşâ ve ibda' sıfatları vardır.
Noksanlıklardan münezzeh yüce Aîlah; kendi zâtını, hamd ve senayı gerektiren iki sıfatla nitelemiştir. Bu İki sıfat; yerle göklerin yaratılması ve karanlıklarla aydınlığın var edilmesidir.
Göklerin, yerin ve bü ikisi arasındaki âlemlerin yaratılması, bunlardaki düzen, takdir ve hikmete gelince; bu, hem müşriklerin, hem mü'minlerin eşit seviyede bilip itiraf ettikleri bir konudur. "Andoİsun onlara: "Gökleri ve yeri kim yarattı?" diye sorsan, mutlaka: "Allah" diyecekler!'[5]
Şu gökler ve göklerdeki yıldızlar, felekler, güneş ve gezegenlerin her birinin kendine özgü bir yörüngesi, doğuş ve batış yeri vardır. Şu yerküreyi kaplayan hava tabakası ve sesleri nakleden şu eter tabakası... Bütün bunlar, Allah'ın kemal ve birliğine İşaret etmiyorlar mı?! Hamd; gökleri ve içindekilerin! yaratan, ayı ve güneşi emre hazır hale getiren Allah'adır. Bütün bu varlıklar, belli bir süreye kadar varlıklarını ve fonksiyonlarını devam ettireceklerdir.
Yeryüzüne gelince; sen onun ne olduğunu bilir misin? O, hareket halindeki bir yıldızdır. Dönmekte olan bir gezegendir. Daha önce yer ile gökler birbirine yapışmış durumdaydı. Biz onları birbirinden ayırdık. Yer küre boşluktadır. Güneşin etrafında dönmektedir. Üzerinde kazık gibi sabit dağlar, nehirler ve denizler vardır. Üzerinde yürüdüğümüz, içinde yaşadığımız yeryüzü küre şeklindedir. Yan taraflarından sular dökülmez. Kutuplarından sular fışkırmaz. Bunu ölçülü bir şekilde takdir edip yaratan kimdir? Şüphesiz ki O, bir ve tek olan, eşi bulunmayan, hiçbir şeye muhtaç olmayan, her şeyin kendisine muhtaç olduğu Allah'dır.
Hamd, karanlıkları ve aydınlığı yaratan Allah'adır. Karanlıklarla aydınlık, duyusal (maddî) mi, yoksa aklî midirler? Yoksa bu, her ikisi için ortak olan bir kelime midir?
Kur'an-j Kerim'de "karanlıklar" kelimesi çoğul olarak, "aydınlık" ke-Hmesİyse tekil olarak kullanılmıştır. Zira şirk ve küfrün karanlıklarının şekil, renk ve sebepleri değişik ve çoktur. Hak ve hidâyet aydınlığına gelince, bunun yolu bir tanedir. Maddi (hissi) karanlıkların sebepleri de birden fazladır. Zira karanlık, aydınlığın önüne bir cismin geçmesiyle meydana gelir. Aydın-hğm bize ulaşmasını engelleyen cisimler ise çok ve çeşit çeşittir. Aydınlığın kaynağı ise; kuvvet ve zaafiyet, şekil ve biçim bakımından farklı da olsa birdir,
Bundan sonra küfredip Allah'ı birlemeyi şirke denk tutan; eşyayı yaratıp meydana getiren, eşi ve benzeri olmadan yoktan var eden Aİlah'ı ortaklara eşit tutanların, "ağızlarından çıkan söz ne büyük. Onlar, ancak yalan söylüyorlar''[6] Onların böyle yapmaları, Allah'ın vahdaniyet ve kemali hakkında bir şüphe ve şekdir. Bütün bu delillerden sonra şek ve şüphe olur mu?
Bundan sonra Kur'an-ı Kerim, müşriklere ve inatçılara hitaben yeniden söze başlıyor. Kendilerine çok bitişik olan bir özelliği, topraktan veya değersiz bir su olan döl suyundan yaratılmalarını onlara hatırlatıyor. İşte babamız Adem. Çamurdan yaratılmış. Ve işte bizler.., Döl suyundan ve yumurtacıktan yaratılmışız. Döl suyu, erkeğin; yumurtacık ise kadının kanından meydana gelir. Kan, gıdadan oluşur. Gıda, hayvan ve bitkilerden elde edilir. Hayvan ve bitkilerin aslı ise topraktır. Ayetin anlamının, "Babanız Adem, topraktan yaratılmıştır" şeklinde anlaşılabileceğini söyleyenler de olmuştur.
Sonra Cenab-ı Allah, dünyada yaşayacağımız zaman süresini, ecelimizi belirlemiştir. "Artık bu ecel geldiği vakit, bir an geri de kalamazlar, ileri de gidemezler."[7]
Allah katında belirlenmiş bir başka ecel daha vardır ki, o da dünyanın başlangıcı İ!e, ahİret hayatının ilk aşaması olan sonudur. Bu, dünyanın ecelidir. Bu ecelin süresini, Allah'dan başka kimse bilemez. Allah'a yakın melekler, nebiler ve Resullar bile bu ecelin ne zaman noktalanacağını bilemezler. "Ey Resulüm, sana kıyametin ne zaman kopacağını soruyorlar. Deki: "Onun ilmi, yalnız Rabbimİn kalındadır. Onu tam vaktinde, ancak o tecelli ettirecektir."[8]
Bundan sonra siz, ikinci kez yaratılmanız, yani öldükten sonra ahirette dîriltilmeniz konusunda şüphe ediyorsunuz. Cenini anasının karnında değersiz bir sudan yaratıp, ona soluk aldırıp verdiren (eğer bu cenin, normal hava ile teneffüs ederse ölür) normalde öldürücü olan kirli kanla onu gıdalandınp besleyen Allah'tır. Ceninin ana karnındaki bu hayatı, insanı hayrete düşüren tuhaf bir yaşantı değil midir?! Gerçekten de tuhaftır. Bizleri bu şekilde yaratan Allah, kıyamet gününde ölüleri diriltemez mi? O, göklerde ve yerdeki Allah'tır. Evet O, bütün kemal sıfatlarla donanmıştır. Yerin, göğün ve bu-ikisİ içindeki varlıkların yaratıcısıdır. Bunlar bilinen gerçeklerdir. Bütün mahlu-katın tanıklık ettiği işlerdir.
îbn Kesir, tefsirinde bu ayeti şöyle anlamlandırır:; Göklerde ve yerde kendisine seslenilen, Allah'dır. Yani göklerde ve yerdeki varlıkların kendisine ibadet ettikleri, kendisini birledikleri, ilâhhğmi tasdik ettikleri zât, Allah'tır. O'na Allah derler. Kâfirler dışındaki herkes, O'na korku ve ümidle duâ ederler. Bu, tıpkı şu ayet gibidir: "O ki gökte de Hân'dır, yerde de"[9] Yani hem göktekilerin, lıem yerdekilerin ilâhi'dır. Şu halde: "Gizlinizi de, açıkça yaptıklarınızı da bilir."âyeü, haberden sonra bir haber ve başka bir sıfattır. Ayetin şu şekilde anlamlandırılabileceğini söyleyenler de olmuştur: O Allah, sizin göklerde ve yerdeki gizliliklerinizi de, açıkça işlediklerinizi de bilir. Ne kazandığınızı da bilir. Noksanlıklardan münezzehtir. Her şeyi bilir. Her şeyden haberdardır.[10]
Şüphe Ve Küfürlerinin Sebebi Ve Bunun Reddi
4- Onlara Rablerinin âyetlerinden bir âyet geldikçe ondan yüz çevirirlerdi.
5- Gerçek kendilerine gelince onu yalanladılar. Alaya aldıkları şeyin haberleri kendilerine gelecektir.
6- Onlardan önce nice nesilleri yok ettiğimizi görmediler mi? Onları, sizi yerleştirmediğimiz bir şekilde yeryüzüne yerleştirmiş, gökten bol yağmur yağdırmış, altlarından ırmaklar akıtmıştık. Fakat onları günahlarından ötürü yok ettik ve ardlarmdan başka bir nesti yetiştirdik.
7- Ey Muhammedi Sana Kitâb'ı kâğıtta yazılı olarak İndirmiş olsak da, elleriyle ona dokumalar, inkâr edenler yine de, "Bu apaçık bir büyüdür" derlerdi.
8- "Muhammed'e bir melek indirilmeli değil miydi?" dediler. Bir melek İndirmiş olsaydık iş bitmiş olurdu da onlara göz bile açtınlmazdı.
9- Biz onu melek kılsaydık, bir insan şeklinde yapardık da, düştükleri şüpheye onları yine düşürmüş olurduk.[11]
Bazı kelimeler:
Bir şeyden yüz çevirmek.Hak. Aslında, gerçekleşen sabit bir şey. Ayette bu kelimeyle kastedilen şey, dindir. Nebe' kelimesinin çoğulu olup, önemli haber demektir.Aynı zamanda yaşayan insanlar, kuşak, nesil. Karn'ın süresi yüz yıldır. Bu kelimenin başka anlama geldiğini söyleyenler de olmuştur.Yazılı sahife Sağanak halinde bol bol yağmur yağması.Üzerine yazı yazılan kağıt.Lebs, örtüp perdelemek demektir. Yani onların işlerini karıştırdık. Ne yapacaklarını bilemez hale getirdik onları.[12]
Açıklama:
Yukarıda geçen ayetler Allah'ın birliğini ispatlamakta, rabliğm kemalini noksanlıklardan münezzeh yüce Allah'a tahsis etmekte, öldükten sonra dirilişin gerçek olduğunu kanıtlamakta; yerleri ve gökleri yarattığı itiraf edilen Allah'ın gerçek mabud olduğunu, her şeyi ilmiyle kuşattığını ve ondan başka ilâh bulunmadığını gözler önüne sermektedir. Ama hidâyet ışığından yoksun olanlar yine de Allah'a ortak koştular, peygamberlerini yalanladılar. Kendilerini Allah ve Peygamberini tasdik etmeye çağıran bu tabiî ve Kur'anî ayetlere inanmadılar. Bu ayetler, onların yalanlama ve küfürlerinin nedenlerine işaret etmektedirler!
Zayıflık ve güçlülük hallerinde kendilerini besleyip gözeten, nziklarını üzerine alan, kendilerine her türlü nimeti bağışlayan ve yeryüzündeki şeylerin hepsini kendilerine vereceğini garanti eden rablerinden, kendilerine bir ayet gelmez ki, ondan yüz çevirmiş olmasınlar. "Rablerinden kendilerine gelen her yeni ihtarı, hep eğlenerek dinliyorlar."[13]
Onlar bu ayetlere ibret ve tefekkür gözüyle bakmadılar. Kalblerini tak-lid ve gelenek bağlarından, asabiyyet gayretlerinden ve cahİliyet ahmaklığından soyutlayamadılar. Kendilerine bir ayet geldiğinde, bu devam eden bir si-hirdir, dedüer. "Sen bizi büyülemek için her ne kadar mucize getirirsen getir, biz sana inanacak değiliz, dediler."[14]
Bu nedenie oniar, güvenilir elçinin getirdiği ve Kur'an-ı Kerim'in kendisine çağırdığı hakkı ve gerçek dini yalanladılar. Güvenilir Peygamber, insanları doğru inanca, yüksek terbiyeye ve yüce ideallere çağırıyordu. Yüz çevirmek, onların ayrılmaz bir karakteri olduğu için, kendilerine yapılan davetin hemen ardından derhal İslâmı yalanladılar. Tabii ki, sonları hüsran oldu. Daha önce hak çağrıyı yalanlayanların halleri ve haberleri, Kur'an tarafından kendilerine bildirilecektir. Bu yalanlamalarının da haberi ve sonucu kendilerine bildirilecektir. "Ve alay edip durdukları şeylerin cezası kendilerini sarmıştır."[15] Ve nitekim sardı da. Çünkü Bedir gazasında hezimete uğratıldılar. Allah'ın yardımı ve (Mekke'nin) fethi geldi. İnsanlar, grup grup Allah'ın dinine girdiler. Bunlar dünyada olan şeylerdi.
Razî, tefsirinde der ki: Bunların küfürlerindeki halleri üç mertebedir: 1 — Düşünmekten yüz çevirmek. 2 —Sonra (hakkı) yalanlamak. 3 — Sacayağının üçüncüsü ise, Allah'ın ayetleri ve kelâmını alaya almak.
Hayret, bunlara! Bunlar, kendilerinden Önceki kâfirlerin durumlarını duymadılar mı? Onların başlarına neler geldiğini işitmediler mi? Sizden önce nice kavimleri yok ettik. Size vermediklerimizi onlara vermiştik. Biz onları, sizi yerleştirmediğimiz şekilde yeryüzüne yerleştirmiştik. Onlara gökten bol bol yağmurlar yağdırmıştık. Ayetlerimizi yalanlayıp alaya aldıklarında, bütün bu nimetler, kendilerine sert bir azabı indirmemize engel oldu mu? "Sizin kâfirleriniz (kuvvet ve imkân bakımından) onlardan (bu adlan geçen kavimlerden) hayırlı mı? Yoksa sizin için (ilâhi) kitaplarda bir kurtuluş (haberi) mi var?"[16] Hayır... Ne şu, ne de bu. Hiç biri değil!
Ad ve Semûd kavmini, Lut'un kardeşlerini görmediniz mi? "Gerçekten Rabbinin yakalayıvermesi çok şiddetlidir. Çünkü O yaratır ve diriltir. Ve O çok bağışlayandır (İtaatkârları) sevendir,"[17]
Bugün müslümaniar için en fazla korktuğum; onların, Allah'ın ayetlerinden yüz çevirmeleri ve" amelde bu ayetleri yalanlamalarıdır. Yaptıkları bu kötü işin, sonuçta, azâb olarak kendilerini kuşatmasından korkuyorum. Bu, Allah'ın kanunudur. Allah'ın kanununda asla bir değişiklik bulamazsın.
Resuluîlah (s.a.v.), kavminin yalanlama ve inadından dolayı sıkıntı duyuyor, Kalbi damlıyordu. "Şimdi sen (ey Resulüm), müşrikler: "Ona bir hazine indirİIseydi, yahud beraberinde bir melek gelseydi ya" demelerinden ötürü gçğsün daralacak, sana vahy olunanın bazısını terkedecek (söylenmeyecek) hale gelirsin. Fakat sen, ancak Allah'ın azabı ile korkutan bir peygambersin''[18] .Müşrikler, özel ayet istemekte fazlaca ısrar ediyorlardı. Allah onlara, kendilerini ilzam edip susturacak bir cevapla karşılık verdi.
Ey Muhammedi Gökten sana yazılı bir kağıd gönderseydik ve bu mektupta hüccet ile onları dine davet eden şeyler yazılı olsaydı, yine o mektuba inanmayacak ve bu hususta seni tasdik etmeyeceklerdi. "Bu, içinde hiç gerçek payı olmayan apaçık bir sihir ve hayâlden başka bir şey değildir" diyeceklerdi.
Kur'an-ı Kerİm'in kullandığı ifadeye iyice bakın:
"İndirseydik" kelimesinin karşılığı, şeddeli
olarak kullanılmıştır. "Kağıt içinde bir kitâb" sözüne gelince; mektup, mutlaka kağıt içinde olur. "Ellerle ona dokunmuş olsalardı, fazlasıyla evirip çevirselerdi" sözüne gelince, bütün bunlar mübalağa ifade eden üslûplardır. Mektubun (kitabın) inişini tekid ediyor. Onların da bu hususta kesin bilgi sahibi olmalarım amaç ediniyor, bununla birlikte,' 'bu apaçık bir sihirden başka bir şey değildir" diyorlar.
Kâfirler iki öneride bulunmuşlardı. Bunlardan birincisi şuydu: Peygambere kendilerinin de görebilecekleri şekilde gökten bir melek indirilsin. Bu melek, Peygamberle birlikte insanlara uyarıcıiık yapsın. Peygamberi destekleyip ona yardımcı olsun. Onlar, Peygamberin bir insan olduğunu ve insanın peygamber olmasının da akla sığacak bir şey olmadığını sandıkları için böyle bir öneride bulunmuşlardı. "Bu ancak sizin gibi bir İnsandır. Sizin yediğinizden yiyor, İçtiğinizden içiyor''[19]
Bir de şöyle dediler: "Bu peygambere ne oluyor? Yemek yiyor, çarşılarda yürüyor. Ona bir melek indirilse de beraberinde bir davetçi olsa ya.”[20]
Cenab-ı Allah Hud, İbrahim ve diğer sûrelerde, bu konuda onlara İlişkin birçok şeyler anlatmaktadır. Onların bu önerilerini şu sebepten dolayı reddetmiştir: Eğer önerdikleri gibi kendilerine bir melek indirseydi, iş biterdi ve helak edilirlerdi. Durumlarına bakılmaz, kendilerine kesinlikle süre tanınmazdı. Allah'ın, yaratıklarıyla ilgili kanunu şöyle uygulanmıştır: Bir kavim bağnazlık yapar, kendilerine indirilenlerden başka ayetlerin de indirilmesini isterler de bu istekleri yerine getirilir ve yine ilâhî çağrıya uymazlarsa, Cenab-ı Allah onları azâbıyla helak ve imha eder. Hazreti Muhammed'İn davet ümmeti olan şu kimseler var ya, işte Cenab-ı Allah, Hazreti Muhammed'e bir ikram olsun diye bunları helak ve imha etmemeye karar verdi. Bu kâfirlerin soyundan, gerçekten Allah'a kulluk edecek insanların dünyaya gelebileceği ihtimali İle Allah, onları kökten helak etmedi ve gerçekten de bu ihtimal gerçekleşti.
Kâfirlerin ikinci önerileri şuydu: Peygamber olarak bize bîr melek gönderilseydi ya! Peygamber, insan değil melek olmalıydı. "Bu, sizin gibi ancak bir insandır. Size karşı üstünlük sağlamak istiyor. Eğer Allah dileseydi, elbette (Peygamber olarak bize insan değil,) melekler gönderirdi!'[21]
Görüyorsunuz ki onların bu ikinci önerileri yalancı bir gurura ve rüsvây kılıcı bir bilgisizliğe dayanmaktadır. Onlar, Hz. Muhammed (s.a.v.) in peygamberliğe lâyık olmadığını sanıyor ve: "Allah'ın mutlaka bir peygamber göndermesi gerekiyor İdiyse, peygamberliğe biz Muhammed'den daha lâyıkız" diyorlardı.
Yine şöyle d.ediler: "Şu Kur'an, iki ülkeden (Mekke ve Taif'ten) bir büyük adam indirilseydi ya.'' Rabbinin rahmetini onlar mı payediyoriar? Onların bu dünya hayatındaki geçim nzıklarmı aralarında biz taksim ettik."[22]
Cenab-ı Allah, onların bu önerilerine şöyle karşılık veriyor: Peygamberi eğer melek kılsaydık, onu erkek yapardık ki, kendisiyle ünsiyet mümkün olsun, sözleri anlaşılabİlsin ve yüzyüze konuşulabilsin. O meleği bir insan yaptığımız takdirde iş yine eski haline dönerdi. Her şeyi karıştırırlardı. Bu adam da onlara, tıpkı Muhammed (s.a.v.) in dediği gibi, "Ben Allah'ın peygamberi ve elçisiyim" diyecekti. Özellikle Muhammed (s.a.v.) in Peygamber olarak gönderilmesi konusuna gelince, Cenab-ı Allah, Peygamberliği kime vereceğini elbettekİ en iyi kendisi bilir.[23]
Peygamber (S.A.V.) İn Teselli Edilişi
10- Ey Muhammed! And olsun ki, senden öncede birçok peygamberler alaya alınmıştı, onlarla eğlenenleri, alaya aldıkları şey mahvetti.
11- De ki: "Yeryüzünde gezip dolaşın, sonra da, yalanlayanların sonunun nasıl olduğuna bir bakın."[24]
Bazı Kelimeler:
İstihzâ. Alay edip hafife almak. Küçük ve gülünç duruma düşürmek.Çıkış yolu vermeyecek şekilde onları çepeçevre kuşattı.[25]
Açıklama:
Noksanlıklardan münezzeh Yüce Allah, şerefli Peygamberine şunu haber veriyor: Kâfirler, ta eski zamanlardan bu yana, senin gibi sânı yüce birçok peygamberi alaya almışlardır. Seni alaya almaları, yeni rastlanan bîr olay değildir. Aksine, bu konuda sen, kendisiyle alay edilen ilk peygamber değilsin. Onların yaptıklarından dolayı üzülme. Yaptıkları kötülüklerden dolayı kalbin daralmasın. Hem eski zamanda, hem günümüzde kâfirlerin durumu işte budur. Şunu iyi bil ki, alaya aldıkları şey, kendilerini çepeçevre kuşatmıştır. Bu kuşatmayı yarıp kurtulmalarına ve yakalarını azaptan sıyırmalarına imkân yoktur. Yaptıkları kötülüklerin sonucundan asla kurtulamazlar. Ayet-i kerime, Allah'ın yaratıklarına ilişkin kanununu açıklayarak Peygamber (s.a.v.) efendimizi,teselli etmekte; iyi sonun, takva sahibi kimseler için olacağını, azâb ile rüsvaylığa da, kâfirlerle alaycıların uğrayacağım bildirmektedir. "(Ey Muhammed) Muhakkak ki biz, o alay edenlere karşı sana yeteriz"[26].Müşrikler bu konuda şüpheye düşerlerse, onlara de ki: Sizden önceki Ad, Semud, Tasm, Cedis, Firavun ve Lut kavmi gibi milletlerin tarihini anlayabilmek için, yeryüzünde gezip dolaşın. Çünkü, gören, duyan gibi değildir. Evet yeryüzünde dolaşın. Sonra da, hakkı yalanlayanların sonlarının ne olduğuna bakıp ibret ahn.[27]
Allah'ın Birliğini Ve Ölüm Sonrası Dirilişî İspatlayan Başka Bir Uslüb
12- De ki: "Göklerde ve yerde olanlar kimindir?", "Allah'ındır" de. O. rahmet etmeyi kendi üzerine almıştır; and olsun ki, sizi vukuu şüphe götürmeyen kıyamet gününde toplayacaktır. Kendilerine yazık ettiler; çünkü onlar inanmazlar.
13- Gecede ve gündüzde bulunan O'nun'dur. O İşitendir, Bilen'dir.
14- "Gökleri ve yeri yaratan, beslenmeyip besleyen Allah'tan başka bir dost mu edinirim?" de. "Doğrusu ben ilk müsîüman olmakla emrolundum" de; asla ortak koşanlardan olma!
15- "Ben Rabbime karşı gelirsem, büyük günün azabından korkarım" de.
16- Ogün kim azâbdan ahkonursa, şüphesiz o kimse rahmete erişmiştir. Bu, apaçık bir kurtuluştur.[28]
Bazı Kelimeler:
Farzetti. Rahmeti kendi üzerine farzetti. Sizi haşr meydanında mutlaka toplayacaktır.Nefislerini zarara uğratanlar. Buradaki zarar kelimesinden maksat, akıl ve bilimin gereklerini yapmamaktır.
Sükûn ve barınma. Yani hareket etmeme.Benzerleri yokken, gökleri ve yeri yoktan var eden. O gün kim azâbdan uzaklaştırılıra.Onu büyük korkudan kurtarır.[29]
Açıklama:
İşte yine Kur'an-ı Kerim; Allah'ın birliğini, kemalini,. öldükten sonra dirileceğimizi, amellerimizin karşılığını göreceğimizi, başka bir üslûpla ve üstün bir ifade tarzıyla ispatlamaya yöneliyor. Bunun, değişik üslupla fazlaca tekrar edilmesinin nedeni, kulaklarımızın bu çağrıyı her bakımdan duyması ve bu çağrıyı duyanlarda bir usanç meydana gelmemesidir. Kur'an-ı Kerim5-in varmak istediği hedef ve en önemli amaç da budur.
Ey Muhammedi Onlara de ki: Göklerdekİler ve yerdekiler kimindir? Bu kâinat ve içindeki şeyler, bu varlıklar ve içinde bulunan şeyler kimindir? Süslenmiş olan bu semâ kimindir? Fezanın her tarafına saçılmış olan şu yıldızlar kimindir? Boylu boyunca uzanmış olan şu yer kimindir? Yeryüzünde nehirler, kazık örneği çakılmış dağlar ve hakkında ancak yaratıcısının bilgi sa-nibi olduğu âlemler vardır. Bütün bunlar kimindir? Ey Muhammedi Onlara de ki: Bütün bunlar, varlığı zâtının gereği olan, yüce Allah'ındır. O, âlemlerin sahibidir. Hem acıması vardır, hem de zor ve kuvvet sahibidir. O birdir, tektir, eşi yoktur. Hİç bir şeye muhtaç olmadığı gibi, üstelik her şey kendisine muhtaçtır. Kendisinden başka bir ilâh yoktur. Esirgeyen ve bağışlayandır. Bu bir sorudur. Cevabı da buradadır. Kur'an-ı Kerim, Peygambere fendimize, bu soruyu böyle cevaplamasını emretmiştir. Bunun cevabı, ancak Kur'an'dadır. İnsaf sahibi bir kimsenin bunu inkâr etmesi mümkün değildir. Evet, cevap şudur: "Muhakkak ki onlara sorsan: "Gökleri ve yeri kim yarattı?" Elbette: "Allah." diyecekler."[30]
Onlar bu gerçeği itiraf ediyorlar. Ama kötü düşüncelerinden dolayı, putlar hakkında şöyle diyorlar: "Onlara, bizi sadece Allah'a mertebece yakın kılsınlar diye ibadet ediyoruz."
Onlar ne kötü işler yapıyorlar? Şunu da belirtelim kî, bu soru ve cevabı, onları kınayıp susturmak için ortaya atılmıştır. Bunun üzerine, meselenin gereklerinden başka bir şey bina edilmiştir. Kendilerine sorulanlar bundan habersizdirler. Ya da inatçılıkları ve ahmaklıklarından dolayı bunu inkâr ediyorlar.
Gökleri ve yeri yaratan! O'dur. Göklerde ve yerde ancak pek azını bilebildiğimiz —ki; bildiklerimiz, ancak büyük bir dağa nisbetle zerre hükmündedir— her şey O'nundur. Yüce Allah, vadinin kesinleşip gerçekleşmesi için, kullarına karşı merhametli olmayı kendi nefsi üzerine yazıp farz kıldı. Zira O,' esirgeyen ve bağışlayandır. Hiç şüphe yok, kıyamet gününde sizleri bir araya getirip toplayacaktır. Ya da gerçekleşmesinde şek ve şüphe bulunmayan bir günde (kıyamet gününde) sizleri bir araya getirip toplayacaktır. Evet, yaptıklarımızın karşılığını almamız için, bizleri bir araya getirip toplayacaktır. "Kim zerre ağırlığınca bir hayır İşlerse, onun mükâfatını görecek, kim de zerre ağırlığınca bir kötülük işlerse, onun cezasını görecektir''[31]."Göklerdeki ve yerdeki şeyler, hep Allah'ındır. Akibet kötülük edenleri, yaptıklarıyla cezalandıracak, güzellik edenleri de daha güzeli (cennet) ile ödüliendirecektir."[32]
İnsanları, yaptıkları fiillerin niteliğine göre cezalandırmak veya ödüllendirmek, ilâhi rahmetin görünümlerindendir. Böyle yapılmalıdır ki, insanlar da bu gerçeği anlasınlar. Bunun böyle olduğunu anlayınca da, kötülük yapmak isteyenler kötülük yapmaktan vazgeçecek, iyilik yapmak isteyenlerse, iyilik yapmaya can atacak ve bu konuda paçalarını sıvayacak!ardır. Kaldı ki kötülük yapanın cezalandırılmaması ve iyilik yapanın ödüllendîrilmemesi, rahmet ve adalete aykırıdır.
Cenab-ı Allah'ı bitmenin yolunu bulmamız, O'nun birliğine dair delillerin karşımıza dikilmesi, gökieri ve yeri yarattığım ikrar edişiniz de ilâhî rahmetin görünümlerindendİr. O'nun rahmeti, gazabını gerilerde bırakmıştır. Rahmeti, gazabından fazladır. O, İyilikleri on katı ile, hatta dilediği kimseler için daha fazlasıyla ödüllendirir. Kötülükleri ise, sadece bir katı ile cezalandırır. "Kim bir hayırlı ve güzel amelle gelirse, ona, on katı ile sevap verilir. Kim de bir günah ile gelirse, ona ancak misli ile (günahı kadarıyla) ceza verilir?'[33]
Cenab-ı Allah, kıyamet gününde toplanıp hasredilecek olanlardan Özellikle nefislerine zarar verenlerden sözetmiştİr. Bunlar; fıtratı bozulan, nefisleri kötüleşen, din ışığı ile aydınlanmayan, kendilerini bu kainat ve bu kâinattaki ayetlerle işaretler üzerinde akıl ve hikmet gözüyle düşünmekten yoksun bırakan kimselerdir. Bunları sağlıklı düşünceye ve salim anlayışa karşı körelten, gelenekçi, kötü fikirli, asabiyet gayretlisi, haset hastası olmalarıdır. Kendilerini, atalarının yanlış yolunu bırakıp ilim, akıl ve düşünce yoluna yöneltecek doğru bir gayretleri ve sağlam bîr irâdeleri yoktu. Evet.. Kendi nefislerine zarar veren bu kimseler, ölüm sonrası dirilişe, sevap ve azaba asla inanmazlar.
Göklerdeki ve yerdeki şeyler, hep Allah'ındır. Gece ve gündüzde barınan, hareket eden ve yerinde duran her şey O'nundur. Her şeyde, özellikle geceleyin durup gizlenen her şeyde, gündüzleyin hareket edip ortaya çıkan şeylerde ise öncelikle tam bir tasarrufta bulunur.
Görülüyor ki, Kur'an-ı Kerim göklerdeki ve yerdeki her mekândan, gece ve gündüzdeki her zemandan bahsetmektedir. Bu da Allah'ın, her şeyi ilim ve kudretiyle tam olarak kuşattığına, tam tasarrufta bulunabildiğine işaret etmektedir. O, her söz ve duayı işitir. Her fiil ve niyeti bilir. Bu da, Allah'dan 'başkalarım dost edinmemizi gerekli kılmaktadır.
Ey Muhammedi Onlara de ki: Bana yardım etmesi veya zararı benden, uzaklaştırması veya bana bir fayda ve iyiliği getirmesi için, Allah'dan başkasını mı dost edineceğim? Buradaki soru, Allah'dan başka put ve şefaatçileri dost edinmeyi inkâr anlamındadır. Mü'minlerden bazı dost ve arkadaşlar edinmeye gelince, Allah tarafından kendisine bahşedilen kazanç ve tasarruflar çer-. çcvcsindc kaldığı sürece bunun bir sakıncası yoktur. "(Ey Resulüm onlara) de ki: Allah'dan başkasına mı ibadet etmemi, bana emrediyorsunuz? Ey cahiller!”[34]
Gökleri ve yeri, daha önce hiç benzerleri yokken, yoktan vareden Allah'dan başkasını mı dost edineceğim? Ve O'ndan başka edineceğim bu dost mu benim İşlerimi görerek, bana yardımcı olacak? Ancak, hiçbir güçten etkilenmeden ve hiç kimseden yardım görmeden gökleri ve yeri yoktan var eden zata kulluk edilir. "Ancak Sana ibadet ederiz ve ancak Senden yardım dileriz."[35].Noksanlıklardan münezzeh Yüce Allah rızik verir, yedirir; hiç kimseye muhtaç değildir. "Ben, onlardan bir nzık istemiyorum; bana (kullanma) yemek yedirmelerini de İstiyorum."[36]
Bu ayetle, kulları tanrı edinenlere tarizde bulunulmaktadır. O kullar ki yemek yemeye ve dolayısıyla def-i hacete gitmeye ihtiyaç duyarlar. İnsandan başka varlıklara tapanların yaptıklarıysa, zaten cinnet ve delilikten başka bir şey değildir. Bu gerçekler açık-seçİk ortaya çıktığına göre, Ey Muhammed onlara de ki: Ben yüzünü Allah'a yöneltip her nerede olursa olsun O'na teslim olanların ilki olmakla emrolundum. Duran ve hareket eden her şey O'nun-dur. O; işitendir, görendir, gökleri ve yeri yaratandır, rızkı ve hayatı bağışlayandır. Hiç kimseye muhtaç değildir. O'nun benzeri olan bir şey yoktur. Bu nedenle, müslüman olanların ilki olmakla emrbiundum. Allah'a ortak koşmaktan yasaklandım. Rabbime isyan ettiğim takdirde, kıyamet gününde büyük bir azaba çarptırılmaktan korkarım. "Öyle bir gündür ki, kimse kimseye sahib olamaz, (fayda veremez). Emir ve hüküm, o gün- yalnız Allah'ındır"[37]
Geçmiş ve gelecek bütün günahları bağışlanmış olan, Nebî ve mürselle-rin sonu, masum Peygamberimizin hali böyle olduğuna göre, bizim ve ey Ademoğlu, senin durumun ne olacaktır? Sen miskinsin, aldanmışsın. Evhamlara bağlısın. Allah'tan başkasına sığmıyorsun. Kıyamet gününde azab, her kimden uzaklaştırılırsa, Allah ona rahmet etmiş ve o kimse kurtulmuştur. "Kim ateşten uzaklaştırılır da cennete konursa, işte o muradına ermiştir"[38]. Apaçık ve en büyük kurtuluş işte budur.[39]
İlâhî Kudretin Görünümleri Ve Allah'ın Peygamber İçin Tanıklıkta Bulunması
17- Allah sana bir sıkıntı verirse, O'ndan başkası gideremez. Sana bir iyilik verirse başkası onu engelleyemez. O, her şeye Kâdir'dir.
18- O, kullarının üstünde yegâne tasarruf sahibidir. Hakîm'dir, haberdardır.
19- "Şâhid olarak nangî.şey daha büyüktür" de. "Allah benimle sizin aranızda şâhiddir. Bu kur'ân bana, sizi ve ulaştığı kimseleri uyarmam için . vahyolundu; Allah'la beraber başka tanrılar bulunduğuna siz mi şâhidlik ediyorsunuz?" de. "Ben şehâdet etmem" de. "O ancak tek bir Tanrıdır, doğrusu ben ortak koşmanızdan uzağım" de.[40]
Bazı Kelimeler:
Faydanın zıddı. İnsanın canına, bedenine, ırzına veya malına zarar veren şey.İyilik, Akıl, ilim, adalet gibi herkesin rağbet ettiği ve nefsin tamah gösterdiği şey. Bunun zıddı kötülük (şer)tür. Mağlub edip zelil kılan.Bilip tanımaya dayanarak haber vermek. Baş gözü veya kalb gözüyle yapılan gözleme dayanan inanç.[41]
Açıklama:
Noksanlıklardan münezzeh yüce Allah, anlam olarak şöyle buyuruyor: Allah; sana elem, fakirlik, hastalık veya insanın başına gelebilen herhangi bir musibet gibi bir sıkıntıyı dokunduracak olursa, onu O yüce Allah'tan başka giderecek hiç kimse yoktur. Çünkü O yüce Rabbin gücü her şeye yeter. Müs-lümanın O'ndan başkasına yönelmemesi gerekir. Çünkü sıkıntıları gidermek, taydaian sağlamak, yalnızca O'nun elindedir. Cenab-ı Allah kulunu, bilinen sonucu veren yollara sevkederek, ondaki zarar ve sıkıntıyı giderir. Bazan bu zarar ve sıkıntıları, kulunun hiç bir eylemi olmadan da giderdiği olur. O, hikmet sahibidir. Yarattıklarının durumlarından haberdardır. Sana zenginlik, sağlık veya mal gibi bir iyilik dokundurursa, iyi bil ki bu, sadece O'nun katından gelmektedir. Çünkü bunları sana ancak O verebilir. O'nun gücü her şeye yeter.
Ayet-i Kerime'de zarar ve sıkıntıya karşılık olarak iyiliğin konulmasıyla, dünyada insana isabet eden şeylerin kötülük olmadığına, hatta içinde insan için yararlar bulunduğuna işaret edilmektedir. Cenab-ı Allah, kendi nefsinin yetkin kudrete ve büyük tasarrufa sahip olduğunu ispatladıktan sonra, eksiksiz bir saltanata ve kulları üstünde tam bir egemenliğe sahib olduğunu İspatladı ki, herkes kendisine sığınsın. Korku ve ümit içinde herkes kendisine yalvarıp duâ etsin. Buyuruyor ki: "O, kullarının üstünde galibdir". Buradaki üstünlük, "sultan, tebaasının üzerindedir" sözünde olduğu gibi mekân üstünlüğü değil, mertebe üstünlüğü ve yüceliğidir. Yani emir ve galibiyette onların üstündedir. "Kahr" kelimesinde, "kudret" kelimesindekinden daha üstün bir anlam vardır ki, o da başkalarını, kendi emri olmadan isteklerine ulaşmaktan engellemektedir. O, işinde hikmet sahibidir. Yaratıklarının durumlarından haberdardır. Eksikliklerden münezzeh ve yücedir.
Müşrikler Peygamber (s.a.v.)e: "Senin Allah elçisi olduğuna kim tanıklık eder?" diye sordular. Bunun üzerine, yukarıdaki ayet-i kerime nazil oldu. Ve Resulullah'a, onlara şunu sormalarını emretti: "Şehadet bakımından hangi şey daha büyük, daha muazzam ve daha doğrudur?" Ve bu soruyu yine kendisinin şöyle cevaplamasını emretti: "Yalan ve yanlış tanıklıkta bulunması mümkün olmayan ve tanıklık bakımından en büyük olan, Allah'dır. Benimle sizin aranızda şahîd olan O'dur. Size getirdiğim haberler konusunda beni yalanlamanızın azabının ne olduğu konusunda sizi kendisiyle uyarıp korkutmam için bu Kur'an bana vahyolundu. Kıyamete dek her nerede ve her ne zamanda olursa olsun, kendisine ulaşan kimseleri uyarıp korkutmam için bu Kur'an bana vahyolundu.
Peygamber (S,Â.Y,)m risaleti.bu nedenle genel olmuştur. Allah'ın Peygamber (s.a.v.) için tanıklıkta bulunması, kendi Kitab'mda ' 'Muhammedün Resulullah" sözüyle olmuştur. Yine buyurmuştur ki: "Şüphe yok ki, Biz seni rahmetimizin müjdecisi ve azabımızın habercisi olarak hak (Kur'an) ile gönderdik"[42]
Cenab-ı Allah, Peygamber (S.A,V.)i birçok ayetlerle desteklemiştir. Bu ayetlerin en büyüğü, Kur'an'dır. O, rabbi katından kendisinde gönderilen.haberler konusunda Peygamber (S. A.V.)in doğruluğuna işaret eden ebedî mucizedir. Yine önceki Kitab'lar da Peygamber (s.a.v.)in Allah'ın elçisi olduğuna tanıklık etmiş ve O'nun geleceğini müjdelemişlerdi. Yahudi ve hıristiyan-larm kitaplarında bu müjde hâlâ mevcuttur. Özetle Allah'ın Peygamber hakkındaki tanıklığı, O'nun Kur'an ve doğadaki ayetlerinin tanıklığıdır ve aklın yolgöstericiliğidir. Vicdanın kılavuzluğudur. Akıl ve vicdan, insanın içine konulmuş ilâhî armağanlardır.
Sonra Cenab-ı Allah; Peygambere, kendisinin birliğine tanıklık etmesini, şirkten ve putperestlikten uzak durmasını emir buyurmuştur. Allah'tan başka diğer ilâhların da bulunduğuna tanıklık edenler sizler misiniz? Onlara de ki: Ben asla böyle bir tanıklıkta bulunmam.
Yine onlara de ki: Ancak O, bir tek ilâhtır. Sizin O'na ortak koştuğunuz dikili taş, put ve diğer şeylerden ben uzağım. Benim bu gibi şeylerle ilgim yoktur.[43]
Tanıklığı Gizlemek Ve Allah'a İftira Etmek
20- Kendilerine Kitâb verdiklerimiz; Muhammed'i, çocuklarını tanıdıkları gibi tanırlar; fakat kendilerine yazık ettiler, çünkü onlar inanmazlar,
21- Allah'a karşı yalan uyduran veya âyetlerini yalanlayandan daha zalim kimdir? Zalimler bunun için saadete ulaşamazlar.
22- Bir gün hepsini toplarız, sonra puta tapanlara, "İddia ettiğiniz ortaklarınız nerede?" deriz.
23- Sonra, "Rabbimiz Allah'a and olsun ki bizler puta tapanlar değildik" demekten başka çâre bulamazlar.
24- Kendilerine karşı nasıl yalan söylediklerine bak; uydurdukları putlar da onJardan uzaklaştı.[44]
Önceki Ayetlerle İlişkisi:
Rivayet olunduğuna göre Kureyş kâfirleri, Kitab ehline, Yiz. Muham-medve OJnun dini hakkındaki görüşlerini sordular. Onlar da: Tevrat ve İncil'de O'nun peygamberliğine işaret eden bir şey yoktur, dediler. Kİtab ehlinin yalancı tanıklıkları ortaya çıkmadan önce onlar, Hz. Muhammed'm dürüstlüğüne ve peygamberliğine tanıklık etmişlerdi. Ayetin konuyla ilişkisi işte buradan gelmektedir.
Rivayete göre Hz. Ömer, Medine'ye geldiğinde, bu gerçeği bilip bilmediğini Abdullah bin Selâm'a sormuş, O da şu cevabı vermişti: Ey Ömer, ben-Muhammed'İ gördüğümde, onu, öz oğlumu tanır gibi tanıdım. Onun gerçekten Allah tarafından gönderilmiş olduğuna tanıklık ederim. (Böyle dedikten sonra da müşriklerin Ona karşı tutumlarından bazı örnekler vermişti.)[45]
Açıklama:
Önceleri kendilerine kitap vermiş olduğumuz kimseler (yahudi ve hıris-tiyanlar) Hz. Muhammed'İ ve O'nun son Peygamber olduğunu, kendi öz oğullarını tanır gibî, hatta daha fazla tanıyıp bilirler. Çünkü onların kitaplarında, Hz. Muhammed'in Özellikleri belirtilmekte, doğru sözlü olduğu ispat edilmektedir. Beraberinde ortaya çıkan delillerle, Onun gerçek peygamber olduğu anlatılmıştır. Ama yine de tıpkı müşrikler gibi onlar da O'nun peygamberliğini inkâr ettiler. Çünkü onlar, kendi nefislerine ziyan verdiler. Hidayeti sapıklıkla değiştirdiler. Onlar da, kendilerini iman etmeye ve cahîliyet bağnazlığını terketmeye yöneltecek kuvvetli bir İstek yoktu. Bilmediklerinden dolayı değil, inad ve çekememezliklerinden ötürü Kur'an'a ve peygambere asla İnanmazlar. "Bahire", "şaibe, "vasile" ve "hamiyi" haram kılan[46];Allah'ın ortağı ve çocukları vardır, melekler Allah'ın kızlarıdır, diyerek; Kur'an'ı ve onun açıklayıcı ayetlerini, varlığı, yoktan icad eden sanatkârın birliğine işaret ederi doğal ayetleri (alametleri) yalanlayarak Allah'a karşı yalan uydurup iftira atanlar; iyi bilsinler ki, bu dünya boş yere yaratılmamıştır. Bu İftiracıların cezalarına gelince, şunu herkes iyice bilsin ki: Zalimler dünyada da ahi-rette de asla kurtuluşa eremezler.
Ey peygamber, kendilerini topluca hasredip bir araya getireceğimiz günü onlara hatırlat. O gün de hiç bir millet diğerinden ayrı ve farklı olmayacaktır. Çünkü küfür tek bir millettir. Sonra, Allah'a ortak koşmuş olanlara şöyle diyeceğiz: Allah'ın ortaklan olduklarını ileri sürdüğünüz; Allah'a ibadet eder gibi kendilerine sığındığınız ortaklarınız hani nerede?
Bu soru, onları kamyip susturmak için sorulmuştur. Sonra şirkin kıyamet gününde ayan-beyan görülen sonucu: "Andolsun, ey rabbimiz biz sana asla ortak koşanlardan değildik" demelerinden başka bir şey olmadı. Müşriklerle, ata ve dedelerinin diniyle gurur duymalarından sonra halleri, inkâr ve yalanlamayla bir araya getirildi.
Bunlara hayret ediyorum! Kıyamet gününde rablerine karşı yalan mı söyleyecekler? Yoksa bu dehşet, şaşkınlık, ve vebal midir? Bazan yalanlıyorlar, bazen de doğruluyorlar. Allah'tan hiçbir sözü gizlemiyorlar. Bak da, kendi nefislerini nasıl yalanlıyorlar? Şirk ve putperestlik dinine bel bağlayıp onunla övündükten sonra bu ne yalan bu ne rüsvaylık, bu ne utançtır? Hayret! Yalan yere uydurdukları, kendilerinden nasıl kayboluverdi.[47]
Müşriklerin Bazı İşleri
25- Onlardan seni dinleyenler vardır, Kur'an'ı anlarlar diye kalblerîne örtüler,kulaklarına da ağırlık koyduk. Bir ayet görseler ona inanmazlar, nihayet sana geldiklerinde de seninle çekişirler. înkâr edenler, "Bu, öncekilerin masallarından başka bir şey değildir" derler.
26- Onlar Kur'an'dan ahkorlar ve ondan uzaklaşırlar. Böylece yalnız kendilerini mahvederler de farkına varamazlar.[48]
Bazı Kelimeler:
Kinân kelimesinin çoğulu olup, örtü ve perde anlamındadır.Kulak ağırlığı, zor işitmek.Peygamberin doğruluğuna işaret eden belirti'Ustüre'' kelimesinin çoğulu olup, masal ve hurafe anlamındadır.Yüz çevirip uzaklaşırlar.[49]
Nüzul Sebebi:
Rivayet olunduğuna göre Ebu Süfyan, Velid, Nadr, Ukbe, Şeybe, Ebu Cehil ve hempaları, geceleyin Peygamber (s.a.v.)'in Kur'an okuyuşunu dinlemek için (gizlice evinin etrafında) toplandılar. Peygamber efendimiz okumaya başlayınca, onlar Nadr'e: Ya Eba Kuteybe! Muhammed ne diyor? diye sordular. Nadr dedi ki: Ne söylediğini bilmiyorum. Ancak dilini oynattığını görüyorum. Geçmiş milletlere ait size anlattığım masalları anlatıyor. Ebu Süfyan; Muhammed'in söylediklerinin bazısını hak görüyorum, dedi. Ebu Cehil ona: Sakın ha, böyle bir düşünceye kapıtmayasın, dedi. İşte, yukarıdaki ayet bu sebeble nazil oldu. Ama biz, önceki sayfalarda demiştik ki: Sahih görüşe göre En'am suresi bir defada bir bütün olarak nazil olmuştur. Olabilir ki, müfessirler, bu ayetlere muvafık bazı olayları anlatmışlardır.[50]
Açıklama:
Bu kâfirlerden bazıları, sen apaçık mucizeler olan muhkem âyetli Kur'an-ı Kerim'i okumaktayken seni dinlemektedirler. Oysa ki Kur'an'ı anlamasınlar ve anlamı üzerinde düşünemesinler diye kalblerinin üzerine örtü ve perdeler çektik. Kabul ve ibret duyuşu ile duyamasınlar diye, kulaklarına ağırlık koyduk.
Bu, onların Kur'an ve Peygamber karşısındaki tutumunu anlatan bir temsil ve tasvirdir. Zira onlar Kur'an'm eskilerin masalları, sihir ve şiir olduğunu; Peygamber (s.a.v.)in yalancı bir sihirbaz olduğunu söylemişlerdi. "Ağızlarından çıkan o söz ne büyük! Onlar, ancak yalan söylüyorlar."[51]
Çünkü durumları, içinde yaşadıkları ortam, çevreleri, başkanlık arzuları, itibar tutkurlu olmaları, Peygamber (s.a.v.)i çekememeleri... evet bütün bunlar, birer örtü ve perde mesabesindeki şeyler olup, kalbin Allah ve Resulünün sözünü anlayış ve bilinçle işitmesini engeller.
Bu nedenle Kur'an-ı Kerim onlar için şöyle diyor:
' 'Bütün ayetleri görseler de yine inanmazlar.'' Onlar bütün ayet ve mucizeleri inkâr ettiler. Körü körüne taklitçilik onları sağlıklı düşünceye ve anlayışa karşı körelttiği için, Cenab-ı Allah onların kalblerini hayırdan çevirip uzak-laştırmıştır. "Bu, Allah'ın kanunudur. Allah'ın kanununda asla bir değişiklik bulamazsın." Sana geldiklerinde, seninle çekişirler. Onların, küfredip yalanlayanları: Bu, hurafe ve batıl sözden başka bir şey değildir, derler. Onlar Kur'an'ı yalanlamakla yetinmemiş, daha da ileri gidip "Evvelkilerin masallarıdır" diyerek onu en düşük vasıflarla nitelemişlerdir. Onu kimse duymasın diye insanları Kur'an'dan vazgeçirmeye, Allah'ın yolundan saptırmaya çalışırlar. Kendileri de fazlaca nefret ettiklerini göstermek ve başkalarını vazgeçirmekte kararlı olduklarını ispatlamak için Kur'an'dan uzaklaşırlar. Aslında onlar sadece kendilerini helak etmektedirler, ama bunun farkında değildirler.[52]
Kıyamet Gününde Müşriklerin Durumu
27- Onların, ateşin kenarına getirilip durdurulduklarında, "keşke dünyaya tekrar döndüıtilseydik, Rabbimizin ayetlerini yalanlamasaydık ve inananlardan olsaydık" dediklerini bir görsen!
28- Hayır; daha önce gizledikleri onlara göründü. Eğer geri döndü-rülseler yine kendilerine yasak edilen şeylere dönerler. Doğrusu onlar yalancıdırlar.
29- "Hayat ancak bu dünyadakinden ibarettir, biz dirilecek değiliz" dediler.
30- Onları, Rablerinin huzuruna çıkarıldıkları zaman bir görsen! Allah: "Bu gerçek değil mi?" der; onlar, "Evet, Rabbimiz hakkı için gerçektir" derler. Allah da "Öyleyse İnkâr etmenizden ötürü azabı tadın" der.
31- Allah'a kavuşmayı yalanlayanlar doğrusu kaybedenlerdir ki kıyamet saati onlara ansızın gelince, ağırlıklarını arkalarına yüklenerek, "Dünyada işlediğimiz büyük kusurlardan ötürü yazıklar olsun bize" derler. Dİk-kat edin, yüklendikleri şeyler ne kötüdür!
32- Dünya hayatı sadece oyun ve oyalanmadır; ahiret yurdu, sakınanlar için daha iyidir. Düşünmüyor musunuz?[53]
Bazı Kelimeler:
Ateşin üzerine durdu. Vakıf oldu. Onu tanıdı. Apaçık gördü. "Nefsini birşeye vakfetti" denildiğinde, kişinin kendini o şeye adadığı manası anlaşılır. Akan fakirlere vakfetmek de bu anlamdadır.Onlara açıkça göründü. Bilinen belirli vakit. Şeriat lisanında ise dünyanın ömrünün son bulduğu ve ahiret hayatının başladığı vakit demektir.Ansızın.Geçip giden şey için pişman olmak. Hasret çeken kimse, kendisini günah işlemeye itmiş olan geçmişteki cahilliğinden dolayı pişmanlık duyar. Yapılabilecek bir işte kusurlu davranmak.
"Vizr" kelimesinin çoğulu olup, ağır yük anlamındadır. Şeriat lisanmdaysa, suç ve günah manasında kullanılır. Günahlar, tıpkı sahibinin sırtına ağır gelen yük gibidirler.Kendisiyle bir faydaya yönelinmeyen veya bir zarar defedilemeyen boş iş. İnsanı amacından saptıran şey.[54]
Açıklama:
Şu müşriklerin işleri gerçekten tuhaftır. Dünyada onların Kur'an'ı ve Peygamberi inkâr ettiklerini, peygamber ve O'nun dini ile alay ettiklerini, öldükten sonra dirilmeye ve Ona bağlı şeylere İnanmadıklarını, bu yaptıklarıyla da övündüklerini görürsün. Cehennem ateşini açıkça görüp müşahade ettiklerini, veya içine girip mahiyetini anladıklarını ve alevleriyle yandıklarını keski görsey-din. Kelimelerle anlatılamayacak tuhaf bir şeyle karşılaşırdın. Cehennemin yanında durup da kesinlikle oraya gireceklerini anladıklarında şöyle derler: Keski dünyaya geri döndürülseydik de bu cehennemi, buna bağlı haşir ve ceza işlerini inkâr etmeseydik. Ya da Rabbimizin ayetlerinden her hangi birini yalanlamasaydık ve Allah'a, ayetlerine, peygamberlerine yürekten İnanan mü1 minlerden olsaydık. ayetinin başındaki harfi, onların önceki temennilerini geçersiz kılmakta ve "Hayır..." anlamını ifade etmektedir. Buna göre ayetin manası şöyle olur: Hayır.. Onlar, iman etme-konusundaki bu arzu ve temennilerinde asla dürüst değildirler. Hayır. Çünkü gizleyip inkâr eden kimse, o şeyi gizler ve açığa çıkarmaz. Bir şeye inanan bir kimse, O şeyi gizlemez ve açığa çıkarır. Söz, cehennem ateşi ve müstahak olanların bu ateşe atılması üzerine açılmıştır.
Onlar dünyaya döndürülecek olsalar, yasaklanmış oldukları küfür, inad ve imansızlık gibi şeylere geri dönerler. Onlar öyle bir millettir ki: tabiatları
yalan karakterleri ise inaddir. Dünyaya geri gönderilecek olsalar şnylc diyeceklerdir: Bizim için sadece dünya hayatı vardır. Ahiret hayatı diye bir şey yoktur. Öldükten sonra dirilecek değiliz... İşte böyle... Maddeciler, gayba as-İâ inanmazlar. Onlardan ebediyyen hayır umulmaz. Allah'ın ayetlerini yalanlayan bu müşriklerin, Rableri tarafından hesaba çekilmek ve haklarında dilediği hükmü vermesi için meleklerce yakalanıp hapsedildiklerini keski görsey-din. "Öyle bir gündür ki, kimse kimseye sahib olamaz (fayda vermez) Emir ve hüküm, O gün yalnız Allah'ındır!'"[55]
Hesap yerine götürülmek üzere yakalandıklarında onları keşke görsey-din de, manzaralarının ne kadar çirkin olduğunu anlasaydın. Kelimelerle anlatılamayacak, herhangi bir şeyle nitelenemeyecek (kötü) bir halde bulunduklarını müşahede etseydin, durumları seni gerçekten ürkütürdü. Adamın bîri onlar için şöyle bir soru sorabilir: Peki bu durumda kendilerine ne denildi?
Bu sorunun sahibine şu cevab verilir: Rableri, azarlayıp kınayarak kendilerine şöyle der: Şu anda içinde bulunduğunuz, ahiretin korkunç halleri gerçek ve şüpheden uzak değil midir?
Onlar Rablerİne şu karşılığı verdiler: Evet.. Gerçektir ve bunda hiç şüphe yoktur, ey Rabbimiz.
Rableri de kendilerine şöyle dedi: Öyleyse çekmekte olduğunuz azabı, dünyada ayetlerimizi inkâr edip kâfir olmanız sebebiyle çekmektesiniz. Bugün, ayetlerimizin hak olduğuna ilişkin yaptığınız ikrarın size bir yararı dokunmayacaktır. Allah'ın huzuruna çıkıp hesap vereceklerini; Allah'ın salih kullarına mükâfatlar vereceğini yalan sayanlar, ziyan etmişlerdir. Evet bunlar, ahiretin nimetlerini, mükâfatlarını, iman mutluluğuyla lezzetini ve Allah'ın hoşnutluğunu kaybedip zarara uğramışlardır. Oysa ki Allah heişeyden büyüktür. (O'nun hoşnutluğu da öyle..)
Bu akibetle karşılaşmaları, salt ahiret hayatını ir kâr etmelerinin sonucudur. Zira ahiret hayatını inkâr eden kimse, maddeci ve şehvet düşkünü, arzularının esiri olur. Kalbi var, ruhu yoktur. Hayvan gibidir. Hatta hayvanlardan daha fazla yolunu sapıtmıştir. Yalanlayanlar, gerçekten kayba uğramışlardır. Ansızın ölümle karşılaştıklarında şöyle derler: Gel ey hasret.. Gei ey pişmanlık. Dünyadayken imân etme fırsatını kaçırdığımız için, şimdi pişmanlık zamanıdır. Bizler, dünya hayatından sonra ikinci bir hayatın bulunmadığını iddia ediyorduk.
Resuhıllah (s.a.v.) efendimiz buyurmuşlar:
"Her kim ölürse, onun kıyameti kopar!' O iman fukaralarının delilleri ve ahireti yalanlamaları, ölmeleri anma kadar devam eder. Ama zarar ve kayıplarının, aynı şekilde hasret ve pişmanlıklarının sonu ve sınırı yoktur.
Allah ile karşılaşmayı yalanlayanlar, gerçekten ziyan etmişlerdir. Kıyamet ansızın gelip çattığında yüklerini sırtlarına yüklenerek, bu yüklerine daha haşka yükler (günahlar) ekleyerek hışırlar. Bu günahları, onlar kendi elleriyle kazanmış, kendi organlarıyla işlemişlerdir. Yüklendikleri ve işlemiş oldukları şeyler ne kötüdür.
Kâfirlerin, "Kendisinden sonra hayat yoktur" dedikleri dünya hayatı; çocuk oyunu gibi faydasız işle, eğlence gibi geçici yararlar sağlayan, ancak olumsuz olan bir iş arasında dönüp dolaşmaktadır. Dünya hayatının geçimi azdır, süresi kısadır, yaşantısı zahmetlidir. Bu hayatı yaşamakta olan kimse zorluklar içindedir.
"Doğrusu biz, insanı bir meşakkat içinde yarattık"[56]
Ahiret yurdunu derseniz, orası ne güzel ve en son bir yurttur? Oranın nimetleri ve gölgesi devamlıdır. Orada keder, yorgunluk ve elem yoktur.
"Biz o cennetliklerin kalblerindeki kini çıkarır atarız. Hepsi kardeşler olarak tahtlar üzerinde karşı karşıya otururlar. Orada kendilerine hiç bir zahmet dokunmaz. Ve onlar, oradan çıkarılacak da değildir."[57]
Allah'ın Peygamber (S.A.V.)İ Teselli Etmesi Ve Yaratıklarına Dair Kanunu
33- Ey Muhatnmedî Onların söylediklerinin seni üzeceğini elbette bir Hyoruz; doğrusu onlar seni yalancı saymıyorlar, fakat zalimler Allah 'm ayetlerini, bile bile inkâr ediyorlar.
34- Senden önce nice peygamberler yalanlandı ve kendilerine yardımımız gelene kadar yalanlanmalarına ve sıkıştırılmaya katlandılar. Allah'ın sözlerini değiştirebilecek yoktur; and olsun ki peygamberlerin haberi sana da geldi.
35- Onların yüz çevirmesi sana ağır gelince, eğer gücün yeri delmeye veya göğe mediven dayamağa yetmiş olsaydı, onlara bir mucize göstermek isterdin. Allah dikseydi onları doğru yolda toplardı. Sakın bilmeyenlerden olma!
36- Ancak kulak verenler daveti kabul ederler, ölüleri Allah diriltir, sonra O'na dönerler.
37- ''Rabbin'den Muhammed'e bir belge indinlseydi ya" dediler. De ki: "Doğrusu Allah bir belge indirmeğe Kâdir'dir, fakat çoğu bilmezler."[58]
Bazı Kelimeler:
Sevilen bir şeyin kaybedilmesi veya arzu edilen bir şeye kavu-şulamaması veya istenilmeyen bir durumun meydana gelmesi anında kalbin duyduğu acı.Kalbde sabit olan birşeyi inkâr etmek veya kalben reddedilen birşeyi ispat etmek.Önemli haber. Ağır gelmek. Bir İşte zorlanan ve meşakkatle karşılaşan bir adam, "falan iş bana ağır geldi" der. Kişinin, arzu duymadığı veya hakaret etmek istediği için bir şeyden yüz çevirmesi.Elde edilmesi yolunda zorluk ve meşakkatle karşılaşılan bir şeyi taleb etmek, demektir.
Bu kelime, "bağy" mastarından türemiştir. Bağy, haddi aşmak demektir. İbtiğa, kelimesi, hayır ve şer için fiil olarak kullanılır. Giriş ve çıkışı bulunan tünel.Merdiven. Süllem, selâmet, kökünden türemiştir.
Çünkü merdiven (süllem), insanı çıkmak istediği yüksekliğe teslim eder. Çağrıya icabet etmek, yapılan çağrıya olumlu karşılık vermektir. Çağrıda bulunanın isteğini tedricen yerine getirmektir.[59]
Önceki Ayetlerle İlişkisi:
Bu tartışma ve münakaşadan sonra, dinsizlerin küfür ve inadlannın, peygamber (s.a.v.)in kalbinde meydana getirdiği etki anlatıldı. Kendisinden önceki peygamberlerin karşılaşmış oldukları haller açıklanarak da, peygamber (s.a.v.)e teselli verildi. İbn Cerir, Süddî'nin şöyle dediğini rivayet eder: Ah-nes bin Şurayk ile Ebu Cehil karşılaştılar. Ahnes, Ebu Cehil'e şöyle dedi: "Ey Ebu Hakem! Muhammed'i bana anlat. O, doğru bir adam mıdır, yoksa yalancı birisi midir? Burada benden başka, senin sözlerini işitecek biri yoktur." Ebu Cehil, Ahnes'e cevaben dedi ki: "Vallahi Muhammed, gerçekten doğru sözlü bir adamdır. Asla yalan söylemiş değildir. Ama Kusayy oğullan sancağı, şikayet,, hicabct, nedve (gibi vazifeler ile) peygamberliği alıp götürür-ierse, Kureyş'e ne kalır?"[60]
Açıklama:
Ey Peygamber! Kavminin içinde bulunduğu halin seni üzdüğünü biliyoruz. Seni yalanlamalarının, sana dil uzatmalarının, arapları senin çağrına uymaktan alıkoymasının gönlünü incittiğini de biliyoruz. Görüyorsun ki, kendilerini doğru yola ve kurtuluşa çağırdığın halde aile ve aşiretin ziyan ve sa-pikhk içerisindedir. Senin çağrını işitmiyorlar. Bu da senin temiz kalbini İncitiyor. "Onlara Üzülüp kendini mahvetme!' Onlar için tasalanma. Onların yaptıklarından dolayı kalbin daralmasın. Doğrustr onlar, seni yalanlamıyorlar. Onİarın cemaatleri nezdinde de sen doğru sözlü bir insan olarak kabul ediliyorsun. Senin ne yalan söylediğini, ne de hıyanet ettiğini görmüşlerdir. Ne var ki onlar inad edip büyüklük taslıyorlar. Onları kin, çekemcmezlik ve ahmakça bağnazlıkları bu yola itiyor. Bakınız, Ebu Cehil ne demiş: "Ey Muhammed! Doğrusu biz seni yalanlamıyoruz. Ama senin getirmiş olduğun şeyi yalanlıyoruz". Gerçekten de onlar, Peygamberi (s.a.v.) yalanlamıyorlardı. Ama onlar yanlış anlayışa saplanarak, peygamber efendimizin vukubulacağını haber verdiği, ölümden sonra diriliş ve ahiret hayatının gerçeğe uymadığını söylüyorlardı. Böyle demeleri, peygamber (s.a.v.)'in bu gibi haberleri kendi yanından uydurmuş olduğunu onlara göre gerekli kılmıyordu. Kaîdı ki, onlar bu haberleri bir başlarına kaldıklarında yalanlamıyorlardı. Bu hakikatleri sa-; dece halkın önünde inkâr ediyorlardı! Mucize ve belirtilerin apaçık ortaya çıkmasına rağmen yalanlamakta ısrar etmeleri, aslında Allah'ın ayetlerini yalanlamak demektir.
Sana gelince ey Peygamber! Onların yaptıklarından dolayı hüzünlenme. Sabır ve tescili ile yoluna devam et. Senden önceki ulu peygamberlerin karşılaşmış oldukları durumlardan ibret al. Şimdi olduğu-gibi eski zamanlarda da insanların tabiatları böyleydi. Senden önceki peygamberler de özellikle azm sahibi peygamberler de yalanlandılar. Ama onlar, Allah kendilerine yardım edinceye kadar, inançsızların eziyetlerine karşı sabrettiler.
"Öylesine sarsıldılar ki, peygamber ve maiyetinde iman edenler: "Allah'ın yardımı ne zaman olacak?" diyesiye kadar... Bilin ki, Allah'ın yardımı muhakkak yakındır"[61]
Bu, ümmetler ve peygamberler hakhndaki ilâhi kanundur, Allah'ın kanununda asla bir değişiklik bulamazsın. Azm sahibi peygamberlerin sabrettikleri gibi ey Muhammed, Sen de sabret. Şunu iyi bil ki, Allah, mü'mİnîeri kâfirlere karşı savunur. Allah'ın kelâmını ve va'dini leğiştirecek bir kimse yoktur.
Sana, Önceki peygamberlerin haberleri gelmiştir. Bu haberler; insanların onları yalanlamış olduğu, onlarınsa bu yalanlamalara karşı sabretmiş olduk larını ve Allah'ın kendilerine yardım etmiş olduğunu ifade etmektedirler. "Muhakkak ki biz, peygamberlerimizi ve iman edenleri hem dünya hayatında, hem de meleklerin şahid duracağı günde (kıyamette) muzaffer kılacağız"[62]Kâfirler, peygamber efendimize, bazı mucizeler göstermesini öneriyor, şayet bu alametleri gösterecek olursa kendisine inanacaklarını söylüyorlardı. "Bizim için şu yerden (Mekke'den) bir pınar akıtmçaya kadar sana inanmayız, dediler,"[63]
Cenab-ı Allah, şu manadaki sözleriyle onların bu önerilerini reddetti: Şayet onların, senin davetinden yüz çevirmeleri ve senden bazı isteklerde bulunmaları senin ağırına gidiyor ve sen de iman edecekleri umuduyla, delillerini çürütüp şüphelerini giderecek bir ayeti (alameti, mucizeyi) onlara göstermek istiyorsan, sana deriz ki: Yeryüzünde bir delik açarak yerin dibine ulaşmak veya bir merdiven kurarak göğün tabakalarına yükselmek, böylece de onların önerdikleri ayetleri kendilerine getirmek, elinden geliyorsa, bunu'yap. Ama nihayet sen bir elçisin. Resul, Allah'ın iradesi olmadan, insan gücünü aşan mucizeleri gerçekleştiremez. Şunu iyi bil ki, Allah onların doğru yolda ve senin getirdiğin dinde bir araya gelmelerini dilemiş olsaydı, mutlaka bunu yapardı. Ama O, onların farklı ve değişik olmalarını, denenmelerini ve bunun gereği şeylerin olmasını diledi.
İnsanlar iki grupturlar. Bir grup cennette, diğeri cehennemdedir. Şayet Aliah dileseydi, her iki grubu da doğru yolda bir araya getirirdi. Bir grup; Allah'ın ayetleri kendilerine okunduğunda bu ayetleri kabul kulağıyla dinler, bu ayetlere ibret nazarıyla bakar; heves,.inad ve büyükîenmeden soyutlanarak bu ayetlerin manasını düşünür. Bunlar, Allah'ın kendilerine yaptığı çağrıya icabet ederler. Ekin bitirmeye elverişli toprak gibidirler. Suyu kubul eder ve çimeni bitirir.
Diğer grup ise, Allah'ın ayetleri kendilerine okunduğunda bu ayetleri kabul kulağıyla dinlemez, Taşkınlık içinde.şaşkınlığına devam eder, büyüklük taslar, ibret almazlar. Bunların kalpleri ölüdür. İnsanlar arasında, duyduklarından en çok yararlanamayanlar bunlardır. Bunların işi Allah'a kalmıştır. Bunları öldükten sonra diriltip hesaba çekecek, amellerinin karşılığını verecek olan, Allah'dir. Malum mucizelerin peşpeşe gelişinden sonra ki mucize olarak sadece Kur'an da yeterli idi- inatçı müşrikler şöyle dediler: "Bizim önerdiğimiz gibi Rabbinden taraf ona bir ayet indirilmeli değil miydi?" ve sözlerine devamla şöyle dediler: "Bizim için şu yerden bir pınar akıntmcaya kadar sana asla inanmayız. Yahud hurmalıklardan ve üzümlüklerden senin bir bahçen olsun da ortasından bol bol nehirler akıtasm. Yahut söyleyip zannettiğin gibi, semayı parça parça azab olarak üzerimize düşüresin. Yahad altından bir evin olsun, yahud semaya çıkasm; ona çıktığına asla inanmayız, tâ ki bize, okuyacağımız bir kitap indiresîn"[64]
Ey Muhammedi Onlara de ki: Sübhanallah! Bu ayetleri benden nasıl istersiniz? Ben, sadece bir insan ve bir elçiyim. Elçi (resul) ise, her hangi bir ayet indirmeye muktedir değildir. Sizin isteklerinizi yerine getirecek güçte olan, sadece Allah'dır. Ümmetlere ilişkin ilâhi yasa, şu şekilde cereyan etmiştir: İnatçıların isteklerini yerine getirmek, onların doğru yolu bulmalarına sebeb olmamış, bilâkis azâblandırılmalarma ve köklerinin kazılmasına sebeb olmuştur. Önerdikleri mucizelerin indirilmesi onîar için hayır değil, bilâkis kötü olmuştur. Ne var ki, onların çoğu bunu bilmezler. Onlar, doğru yola kavuşmak amacıyla değil de Resulullah (s.a.v.)i taciz etmek için bu tür isteklerde bulunmuşlardır.
' 'Hâlâ bir ayet (mucize) görseler, yüz çevirip şöyle derler: "Bu devam edege-len kuvvetli bir sihirdir"[65]
Allah'ın Kudretine Ve İlminin Kemaline İlişkin Deliller
38- Yerde yürüyen hayvanlar ve kanatlarıyla uçan kuşlar da ancak sizin gibi birer toplulukturlar. Kitab'da Biz hiçbir şeyi eksik bırakmadık; onlar sonra Rablerine toplanacaklardır.
39- Ayetlerimizi ynhınUıyıınkır knmnlıkhırcta kalmış sağır ve dilsizlerdir. Allah kimi dilerse onu saptırır ve kimi dilerse onu doğru yola koyar.[66]
Bazı Kelimeler:
Yer yüzünde.yürüyen canlılar.Havada uçan her kanatlı.Ümmet kelimesinin çoğulu olup topluluk ve cemaat demektir. Bu cemaat din, dil, nitelik veya iş faktörü İle bir araya gelmiş olur.[67]
Açıklama:
Noksanlıklardan münezzeh yüce Allah'ın gücü her şeye yeter. Hikmet ve maslahata uygun olarak ayetler indirir. îşte bu ayetler, O'nun kudretinin, kapsamlı ilminin ve mükemmel tedbirinin görünümleridir.
Yeryüzünde yürüyen hiç bir hayvan, gökyüzünde uçan hiçbir kuş çeşidi yoktur ki, onlar da sizin gibi ümmetler olmasınlar, ey insanlar. Onların da rızık ve ecelleri sağlam bir düzenleri vardır. Yaratıcıların en güzeli o!an Allah'ın şanı yücedir.
Hayvan tabiatları üzerinde çalışan araştırmacılar, bir çok hayvan türlerinin toplumlarının bulunduğunu; başlarında krallarının, ülkelerinin, düzenlerinin, kumandanlarının, mevcud olduğunu ispatlamışlardır. Bal ansıyla karınca örneği, pek uzağımızda değildir!
Ayet-i Kerime de özel olarak yeryüzünde yürüyen hayvanlardan söz edilmiştir. Çünkü kâfirlerin gözü önünde görülenler bunlardır. Allah'ın göklerde öyle yaratıkları vardır ki, onların mahiyetini ancak kendisi bilir. Bu ayet-i kerime, gözlerimizi hayvanların yapısını araştırıp İncelemeye ve bundan ders almaya yöneltiyor. Yeryüzündeki varlıkların tümü kendilerinden yararlanalım ve onları kendi çıkarlarımız doğrultusunda kullanalım diye bizim için yaratılmıştır.
"Biz kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık" ve hiç bir şeyde asla kusur etmedik." İbn'Abbas (r.a.) demiş ki: "Kitaptan maksat, ümm'ül kitaptır. O da gaybi bir mahluktur. İlahi yasa uyarınca, olan ve olacak şeylerin hepsi onda kayıtlıdır". Bazıları demişler ki; Ümm'ül kitap, Allah'ın herşeyi kuşatan ilmidir. Sabit olup, hiç bir şeyi unutmadığı için Allah'ın ilmi kitaba benzetilmiştir.
Ümm'ül Kitabın Kur'an-ı Kerim olduğunu söyleyenler de olmuştur. Buna göre ayet-i kerime'nin ifade ettiği manâ şudur: Hidâyet yollarından, hüküm ve kanunların asıllarından hiçbirini bırakmadık. Bunların hepsini KurL an'da anlattık. Din, ekonomik ve sosyal ilişkiler açısından genel İslâm siyasetini Kur'an'da anlattık. Kur'an'da dinin sünnet, icmâ ve kıyas gibi diğer genel asılları mevcuttur. Sonra herkes toplanarak rablerinin huzuruna çıkarılacak ve yaptıklarının karşılıklarını alacaklardır.
Kudretimizin kemaline, ilim ve hikmetimizin bütünlüğüne ve delâlet eden indirilmiş ayetlerimizi yalanlayanlar, sağırdırlar. Hak ve hidayet davetimizi kabul kulağıyla işitmezler. Dilsizdirler... Bildikleri hakkı söylemezler. Küfür, cehalet ve çirkin adetlerin karanlıklarında körler gibi yürürler.
Allah, dilediği kimseyi rüsvay edip şaşırtır. Öylesine lütfetmez; çünkü onlar lutfa ehil değildirler. Zira Allah'ın ezeli ilminde sabittir ki bu gibi kim-. seler, İçinde bulundukları azâb ve mutsuzluğa müstehaktirlar. Allah, dilediği kimseyi dosdoğru yola koyar. Çünkü o kimsenin buna lâyık ve ehil olduğu, Allah'ın ezeli ilminde sabittir. Allah'ın ezelde kendi ilmine muvafık olarak seçip beğendiği şeylerdeki hikmeti işte budur. Her şeyi muhkem yapan Allah'ın sanatı işte budur. O, kullarından haberdardır. Yarattıklarının hallerini görür.[68]
Zorluk Anında Kul Allah'a Sığınır
40- De ki, ''Üzerinize Allah'ın azabı gelse veya kıyamet saati size gelse. Allah'tan başkasına mı yalvarırsınız? Doğru iseniz bana bildirin."
41- Hayır; sadece O 'na yalvarırsınız; dilerse yalvardığmız şeyi giderir, siz de O'na koştuğunuz ortaklan unutursunuz.
42- Şüphesiz ki, senden önce ümmetlere peygamberler göndermiştik; onları —yalvarsinlar diye— darlık ve sıkıntıya sokmuştuk.
43- Hiç değilse, onlara şidditimiz geldiği zaman yalvarıp yakarmak değil miydiler? Lâkin kalbleri katılaştı, şeytan da yaptıklarım onlara güzel gösterdi.
44- Kendilerine hatırlatılanı unuttuklarında, onlara her şeyin kapısını açtık; kendilerine verilene sevinince ansızın onları yakaladık da umutsuz kahverdiler.
45- Alemlerin Rabbi Allah'a hamdolsun ki, zulmeden milletin kökü böylece kesildi. [69]
Bazı Kelimeler:
Hayret ifade eden arapça bir deyim, kendisinden sonra gelen cümle, gerçeğe aykırı anlam taşır. Ayette bu kelime, "Bana haber verin" manasını ifade etmektedir.Allah, azabını gidermesi için çağırdığınız eşleri giderir. Şiddet, azâb ve kuvvet ile,
"Be'sâ" kelimesi savaş ve meşakkat anlamında da kullanılır. Menfaatin zıddı olan"durr" kelimesinden alınmıştır. "Tadarru" mastarının muzari fiilidir. Yalvarıp yakarmayı açığa vurmak ve yükümlülüklere karşı boyun eğmektir.Hasret çekip, kurtuluştan umut kesenler. Kavmin, arkadan gelenleri.[70]
Açıklama:
Ey Peygamber! Şu müşriklere de ki: Emsalleriniz olan sizden önceki milletlere; yere batırma, kasırga ile kırıp geçirme, boğma şeklinde inen ilâhi azabı size de inerse, veya bir yönüyle kıyamet size gelirse, onun korkulu manzarasıyla karşılaşırsanız ne yapacağınızı bana haber verin. Böyle bir durumla karşılaştığınızda sizleri bu azaptan ve bu azabın korkunçluğundan kurtarması için, yardımınıza Allah'dan başkasını mı çağırırsınız? Sizler için Allah'ın ortaklan ve şefaatçileriniz olduklarını ileri sürdüğünüz bu putların, ilah olduklarına ilişkin savınızda doğru iseniz, haber verin. Bu azaptan kurtulmak için, AUah'dan başkasını mı yardıma çağırırsınız? Bu soru, muhatabı susturup ilzam etmek içindir. Hayır... Sadece Allah'ı çağırır, sadece.O'na yönelirsiniz. Size isabet eden şiddeti ve size acı çektiren musibeti gidermesi için kendisinden yardım dileyeceğiniz de yalnızca Allah'dır. Sizi kurtarması için kendisine yalvardığmız Allah, başınıza gelen musibeti, dilerse kaldırıp giderir. Ve bunda hikmet vardır. Böylece siz de, Allah'a eş koşmuş olduğunuz şeyleri unutursunuz. İlahlarınızı terk edersiniz. O azap vaktinde Allah'dan başkasını hatırlamazsınız. "Gemiye bindikleri zaman (denizde boğulma korkusuyla dini Allah'a halis kılarak O'na dua ederler. Fakat onları karaya çıkarıp kurtardık mı, hemen Allah'a ortak koşarlar?'[71]
Bu, şundan ileri geliyor: îsmi aziz olan Allah'ın birlenmesi, insanın fıtratına yerleştirilmiştir. Şirk koşmaksa, taklid yoluyla insana sonradan arız olan, bolluk ve refah zamanında zihni fesad ile meşgul eden bir şeydir. Ama işin ciddi olduğunu anlayınca İnsanlar, dini halis kılarak, muhlisane bir edâ ile Allah'a yalvarırlar. "Allah'ın dinine (yüzünü yönelt) ki, insanları onun üzerine yaratmıştır. Allah'ın yarattığı bu dini değiştirmeye kimsenin gücü yetmez".[72]
Bundan sonra Kur'an-ı Kerim, geçmiş toplumlardan örnekler vermeye başlamış ve anlam olarak şunları söylemiştir: Senden önce de ümmetlere uyarıcı ve müjdeciler olarak peygamberler gönderdik. Ne var ki onların ümmetleri asi olup haddi aştılar. Biz de onları darlık, şiddet, sıkıntı ve helak edici şeylerle yakalâyıverdik ki, bu yanlış yollarından geri dönüp edeplensinler. Musibetler İnsanın nefsini bazan terbiye ederler. Mağrur kimseyi, başını önüne eğip düşünmeye sevk eder ve nefis muhasebesi yaptırırlar. Bu nedenle Kur'an-ı Kerim "Yalvarsmlar diye..." bir ifade kullanmıştır. Evet... Allah'a yalvarsın-lar ve O'na sığınsınlar diye... Maamafih insanların çoğuna, günahtan mene-dicİ ve uyanların bir yaran dokunmaz. Ve bu misebetler, onları isyandan caydırmaz. Hiç değilse kendilerine azabımızın geldiğinde, yalvarıp boyun eğerek tevbe etmeli değiller miydi? Ama ne gezer! Artık onların kalbleri taş gibi olmuş, hatta daha da katılaşmıştır. Uyanlardan etkilenmezler. İbretlerden yararlanmazlar. Yapmakta oldukları şeyleri şeytan kendilerine süsleyip püsle-miştir. Yapmakta oldukları şey ne kötüdür.
Kendilerine hatırlatılan şeyleri unutup, uyarıldıkları şeylerden yüz çevirince de istidrâc ve mühlet verme kabilinden kendilerine her taraftan rızık kapılarını açtık. Onları dünya hayatının nimetlerinden yararlandırdık. "Onları dünyanın az vaktinde nzıklandırınm. Sonra onu ahirette cehennem azabına muztar bırakırım. O varılacak ateş, nekötü bir yerdir!" Nihayet kendilerine verilen o şeyler yüzünden sevinince, Aziz ve muktedir olana yaraşır bir şekilde, önceden uyarmaksızm ve de izin almaksızın onları ansızın yakalayı-verdik. Böylece onlar da Allah'ın rahmetinden umut kesip hasret ve pişmanlık içine düştüler. O zalim kavmin kökü kesildi. Onlardan geriye bir tek kişi bile kalmadı. Hamd, alemlerin rabbı olan Allah'a mahsustur.
Bu sözlerde; bozgunculuk yapan kavmi helak etmenin, alemlerin rabbi Allah'ın bir nimeti olduğuna, sıkıntı ve sevinç hallerindeyse insanlar için Öğüt ve ibretler bulunduğuna işaret edilmektedir. Ancak akıl sahibi kimseler düşünüp bu incelikleri kavrayabilirler.[73]
Yine Allah'ı Birlemenin Delilleri
46- Ey Muhammedi De ki: "Gördünüz mü? Allah, işitmenizi, gözlerinizi alsa, kalblerinizi kapasa, Allah'tan başka hangi tanrı onu sizlere getirebilir? " Ayetlerin nasıl türlü türlü açıkladığımıza bir baksana, sonra da onlar yüz çevirirler.
47- De ki: "Allah 'm azabı size ansızın veya açıkça gelirse, zalimlerden başkası mı yok olur? Bana bildirin."
48- Peygamberleri ancak müjdeci ve uyarıcı olarak gönderiyoruz. Kim inanır ve nefsini ıslah ederse onlara korku yoktur, onlar üzülmeyeceklerdir.
49- Âyetlerimizi inkâr edenlere yoldan çıkmalarından ötürü azab dokunacaktır.[74]
Bazı Kelimeler:
Ayetler değişik şekillerde çevirip tekrarlarız.Bundan yüz çeviriyorlar. Onlara dokunur. Mes, çoğunlukla zarar veya şer gibi kötülük veren şeye elle dokunmak demektir.[75]
Açıklama:
Ey Muhammedi. Şu müşriklere de ki: Eğer Allah kulağınızı, gözlerinizi alır ve kalblerinizi mühürlerse, —Çünkü gözü, kulağı ve kalbi size bağışlayan O'dur.— evet bunları elinizden alırsa kör ve sağır olursunuz. Söylenenle-
ri duymazsınız. Önünüzdeki yolu görmezsiniz. Faydalı ve zararlı, hak ve batıl olan şeylere akıl erdiremezsiniz. Şayet Allah size böyle yaparsa, kendilerine ibadet edip şefaatlerini umduğunuz tanrılarınız sizler için ne yapabilir? Bütün bunları, Allah'tan başka hangi ilâh size verebilir? Allah'tan başka tanrı yoktur. Bütün bunları yapmaya muktedir olan, yalnız O'dur. Allah'tan başka tanrı edindikleriniz, fayda veya zarar verme gücüne sahib olsalardı, bu organları, elimizden alındıktan sonra size tekrar geri verirlerdi. Şüphesiz biliyorsunuz ki, o tanrıların hiç bir şeye güçleri yetmez. Hatta bir sinek, onlardan bir şeyi çekip alacak olursa, o şeyi sinekten geri alamazlar. Şu halde ne diye onlara' duâ ediyorsunuz? Duâ, ibadettir. İbadet ise yalnızca bir ve tek olan, kahredici güce sahip bulunan, noksanlıklardan münezzeh ve gerçek mabut olan yüce Allah'a yapılır? Ey baktığı şeylerden ibret alabilen kimse! Bak da gör. Allah, ayetleri muhtelif şekillerde ve çeşitli üsluplarla tekrarlayıp açıklıyor. Bütün bunlardan sonra onlar bu ayetlerden yüz çeviriyorlar. Körü körüne taklitçilik ve bağnazlık perdesinden, kıskançlık hastalığından arınmış bir gözle bu ayetlere bakıp kibret almıyorlar. Onlara de ki: Bana haber verir misiniz; Sizden önceki yalanlayıcı ve sapıklara önceden haber vermeksizin, ansızın yere batırma, köklerini kazıyıp helak etme şeklinde azâb geldiği gibi,-Allah tarafından size de habersiz bir azâb gelirse, yahut göz göre göre önceden haber vererek size bir azâb gelirse, ne yaparsınız? Şirk ve batıl yoluna koyulmuş olan, kendilerine yazık eden zalimler güruhundan başkası mı bu azapla helak olacaktır?
Peygamberleri ancak, iman eden kimselere sevap müjdecisi, isyan eden kimselere ise, meydana gelişi muhakkak olan bir azabın habercisi olarak gönderdik. İnsanlar kendilerine imân da etseler, küfür de etseler, peygamberlerin bundan başka bir görevleri yoktur. "Sana düşen, yalnızca tebliğ etmektir" İşlenen hayır ve şerrin karşılığım verecek olan, ancak yüce Allah'dır. İmân edip nefsini islâh edenler İçin korku yoktur. Onlar için bir üzüntü de yoktur.
"O en büyük korku (Sûr'a son üfürülüş anı), bunları mahzun etmeyecek ve kendilerini melekler şöyle (demekle) karşılayacaklardır: "İşte bu, size dünyada vaad olunan (mutlu) gününüzdür"[76]
Ayetlerimizi yalanlayıp haktan yüz çevirenlere, küfür ve bozgunculukların cezası olarak azâb dokunacaktır. Dünyada onlara bir hayır dokunursa da, o, az bir geçimliliktir. Sonra Allah onu cehennem ateşine muztar kılacaktır. Orası ne kötü bir dönüş yeridir![77]
Peygamberlerin Görevleri
50- De ki: "Size Allah'ın hazineleri elimdedir, demiyorum; gaybi da bilmiyorum; size, ben meleğim demiyorum, ben ancak bana vahyolunana uyuyorum!' De ki: "Görenle görmeyen bîr midir? Düşünmüyor musunuz?"
51- Rablerine toplanacaklarından korkanları Kur'ân'la uyar. O'ndan başka bir dost ve aracıları yoktur. Umulur ki allah'tan sakıntılar.
52- Sabah akşam, Rablerinin rızâsını isteyerek O'na yalvaranları kovma. Onların hesabından sana bir sorumluluk yoktur, Senin hesabından da onlara bir sorumluluk yoktur ki onları kovarak zulmedenlerden olasın.
53- Böylece, "Aramızdan Allah bunlara mı iyilikte bulundu?" demeleri için onları birbiriyle denedik. Allah şükredenleri iyi bilen değil midir?[78]
Bazı Kelimeler:
"Hizane" kelimesinin çoğuludur. "Hizane" ise, içine eşya saklanıp muhafaza edildiği şeydir. Bundan maksat halka, rızikların taksimidir.Halkın tümünden gizli olan ve sadece Allah'ın biidiği şey. Buradaki a'mâdan kasıt, sapıklıkta olan kimsedir.
Basir, (gö-ren)den kasıt ise, doğru yolda bulunan kimsedir. Yardımcı.Uzaklaştırma. Fecir ile gün doğuşu arasındaki zaman.Günün son kısmı, Gadât İle Aşiyy'in bir arada zik-redilmesiyle bütün zaman kastedilmiştir. Sınayıp imtihan ettik. Allah onlara nimet verdi.[79]
Açıklama:
Müşriklerin peygamber efendimize karşı inâd İçinde bulunmaları, O' nun kalbinde büyük bir etki meydana getiriyordu. Peygamber efendimizin pozisyonunu, görevini ve peygamberliğini bilmedikleri için, kendisinden görülmemiş ayetler ve mucizeler getirmesini istiyorlardı. Bunun üzerine Cenab-ı Allah, peygamber efendimize anlam olarak şunları söyledi: Ey Muhammedi şunlara de ki: Ben, Allah'ın hazineleri yammdadır, ben bu hazinelere mâlikim, bunları halk arasında taksim eder ve bunlarda tasarrufta bulunurum, diye bir iddiada bulunmuyorum. Sadece Allah'ın bildiği, peygamber veya meleklerden hiçbirinin haberdar olamadığı gaybı bildiğimi de iddia etmiyorum. Ancak Allah'ın İlahî vahiyle ile peygambere bildirdiği, bundan müstesnadır. Vahiy yoluyla gelen bilgi, kesbî olmayıp zaruri olan ilimdendir. İnsanın getiremediğini getiren ve onun yapamadığını yapan bir melek olduğumu da iddia etmiyorum. Yani tanrılık veya meleklik iddia etmiyorum ki, gücüm ve kudretim dışında olan şeyleri benden istiyesiniz. Ben ancak bir insanım. Allah, beni peygamberlikle şereflendirdi. Sadece, bana vahy olunana uyarım. Bu peygamberlik de sadece bana verilmiş değildir. Aksine benden önce de kıymetli ve şerefli peygamberler gelip geçmiştir.
Şunu iyi bilin ki, kâinatta mutlak tasarrufta bulunma yetkisi; sadece bir ve kahredici güce sahib olan, indirilmesini İstediğiniz ayetleri ve diğerlerini indirmeye muktedir olan, olmuş ve olacak şeyleri bilen Allah'a aittir. Peygamberi derseniz O; rabbinden dinî emirleri sizlere tebliğ eder. Yerden pınar fışkırtmak, nehir akıtmak, bahçe ve bostan yaratmak, göğü parça parça indirmek, ortaya sürdüğü iddiaların doğruluğuna Allah'ı ve melekleri kefil getirmek ve bunlardan başka,muannidlerin istedikleri diğer şeyleri yapmak peygamberin yapabileceği işlerden değildir. Sebebler Ötesi şeylerde tasarrufta bulunmak, peygamberlerin iktidarları dahilinde olmadığına göre, evliyanın ve salih kimselerin bu tür işleri yapmaları özellikle imkânsız olur. Bunlara de ki: Kör ile gören kimse bir olur mu? Hak ve hidâyet yolundan sapmış olanla dosdoğru yolda bulunan, aynı kefeye konur mu? Bunlar nasıl bir olsunlar ki? Yoksa tamamen körleştiniz mi? Hiç düşünmez misiniz? Size anlattığım delilerin ve sizi çağırdığım şeyin üzerinde tefekkür etmez misiniz? Kur'an'a, ondaki hakikatlere, onun belagat ve manalarına bakmaz mısınız? O'nun benzeri bir kitabı kendi yanımdan düzenleyemeyeceğimi düşünmez misiniz? Oysa ki ben, Kur'an bilgisinden ve ondaki ilimlerden atıl vaziyette aranızda, Kur1 an'ın nüzulünden önce bir ömür boyu kadar bulunmuştum (Ve böyle bir id-. diada bulunmamıştım).
Öldükten sonra diriltilip Allah'ın huzurunda toplanmaktan korkanları, sana vahyedilen şeylerle uyanp-korkut. Halbuki onlar, kıyamet gününde (AI-lah'dan başka) dost, yardımcı ve şefaatçilerinin bulunmayacağına, aksine bütün emrin Allah'a ait olduğuna inanırlar. Onların yararlanacakları şey, Kur'anL dır. Kur'an-ı Kerim bunu bir kaç kez tekrarlamış ve Bakara suresini de bu manadaki bir cümleyle başlatmıştır. "Bu, o kitabdır ki, kendisinde hiç şüphe yoktur. Ahirette zarar verecek şeylerden korunanlar için delildir, yol gösteri^ cidir." Ancak gayba inanan ve ahiret hayatına iman edenler Kur'an'dan yararlanırlar. Maddeden başka bir şeye inanmayan materyalistlere gelince, onların kaîblerini Allah mühürlemiştir. Gözlerini köreltmiş, kulaklarında bir ağırlık meydana getirmiştir. Bunlar, Kur'an'in nurundan asla yararlanamazlar. "Sen, ancak (Allah'ın azabını) görmemişken, rabîerinden korkanları, namazı dosdoğru kılanları sakındırırsın."[80]
"Sabah akşam Allah'ın rızasını dileyerek Rablerine dua eden kimselerle beraber nefsini sabırlı tut. Gözlerini onlardan başkasına çevirme."[81]Onları meclisinden kovma. Hiç bir karşılık beklemeksizin sana gönülden bağlananlar ve senin çağrına inanıp icabet edenler onlardır. Böyle yapmakla onlar; münafıklığı, gösterişi, namlarını duyurmayı, değil, sadece Allah'ın rızasını isterler.
Ahmed bin Hanbel, İbn Cerir ve Taberanî, başka bir muhaddis topluluğu ile birlikte, Abdullah bin Mesud (r.a.) in şöyle dediğini rivayet ettiler: Ku-reyş kabilesinden bir grup, Peygamber (s.a.v.) in yanma uğradılar. Yanında Suheyb, Ammar, Habtaab ve benzeri zayıf müslümanlar vardı. Kureyşli g-rup, Peygamber (s.a.v.) e şöyle dedi: "Kavminden vazgeçip de bunlara mı razı oldun? Aramızdan Allah sadece bunlara mı lutufta bulundu? Bizler, bunlara mı tabi olacağız? Sen, bunları yanından uzaklaştır. Bunları kovduğun takdirde belki sana uyabiliriz." Onların böyle demeleri üzerine Allah, şu ayet-i kerimeyi inzal buyurdu: "Sabah akşam Rablerİnin rızasını taleb ederek dua edenleri kovma. Allah şükredenîeri daha iyi bilen değil midir?"
Bir rivayete göre Kureyşli grubun Hz. Peygambere bu cazip öneride bulunmaları Hz. Ömer'in kalbini Kureyşlilerden yana etkilemişti. Bu ayet-i . kerime naziî olunca da Hz. Ömer (r.a.) dönüp özür dilemişti. Sonra da Cenab-ı Allah, bu surenin "Ayetlerimize inananlar sana geldikleri zaman" cümlesiyle başlayan (54.) ayetini inzal buyurdu. Hz. Peygambere eşrafın değil de, zayif kimselerin tabi olmaları, peygamberlik alametlerindendir. Bizans İmparatoru Heraklius'a heyeî gönderme olayını hatırlayın. Heraklius, heyete şu soruyu sormuştu: Muhammed'e eşraf tabakası mı tabi oluyor, yoksa zayıf insanlar mı tabi oluyor?
Heyettekiler de: Hayır, Muhammed (s.a.v.)'e insanların zayıf olanları tabi oluyorlar, deyince Heraklius'da Ondan önceki peygamberler de böyle idiler" cevabını verdi. "Sana bağlı olanları ilk bakışta, en düşüklerimizden ibaret görüyoruz"[82]
Ey Muhammed, O yoksul ve zayıfları ne diye yanından kovacaksın? Eğer ihiâsh olmazlarsa, onların hesabından senin üzerine bir şey yoktur. Senin hesabından da onların üzerine bir şey yoktur. "Her nefis, kendi kazandığına karşı bir rehinedir![83] Sana, ancak tebliğ etmek düşer. "Artık sen nasihat et. Sen ancak bir Öğüt vericisin. Sen, onlar üzerine bir zorlayıcı değilsin"[84]"Hiç bir günahkâr da başkasının günahını taşımaz"[85]
Ey Peygamber! Şayet o yoksul ve zayıf müslümanlan kendi yanından kovarsan, Allah'ın emrine itaat etmeyen ve kendine yazık eden kimselerden olursun. Onların bazısını bazısıyla bu şekilde büyük bir sınavdan geçirdik ki sonuçta bu mağrur müşrikler; insanların zayıflan olan Bilal ve Suheyb gibi sahabİİeri gördüklerinde: Allah, şu yoksul ve düşkün kölelerle azatlılarımı? hepimizin arasından seçip lutfuna mazhar kıldı? Hayır, olmaz böyle şey! Zira bize verdiği güç, şeref ve geçim bolluğu ile, Allah katında bizler bunlardan daha üstün ve İtibarlıyız. Şayet bu din hayırlı olsaydı, Allah, bizi bunu kabule muvaffak eylerdi. "O kâfirler, iman edenler hakkında şöyle dediler: "Eğer o (islâmiyet) hayır olsaydı, bizden Önce (zayıf ve yoksullar) ona koşmazlardı"[86]
Müşrikler, muvafaakiyetİ dünyanın yalancı ve aldatıcı görüntülerine kıyaslıyorlar. Tuhaf. Hem de çok tuhaf... Şükredenleri Allah çok daha iyi bilen değil midir? Allah'a şükrettikleri için nimetleri hakeden şâkîrleri, Allah çok daha iyi bilmez mi?" "Andolsun, eğer şükr ederseniz elbette size nimetlerimi arttmrım"[87]
İlâhî Rahmetin Yaratıklar Üzerindeki Görüntüleri
54- Ey Muhammedi Âyetlerimize inananlar sana gelince: "Size selâm, olsun" de. Rabbİniz, sizden kim bilmeyerek fenalık işler de arkasından tövbe eder ve nefsini düzeltirse, ona rahmet etmeyi kendi üzerine almıştır. O, bağışlar ve merhamet eder.
55- Suçluların yolu belli olsun diye, böylece âyetleri uzun uzun açıklarız.[88]
Bazı Kelimeler:
Ayıplardan ve afetlerden güvende olmak. Eman, kutlama ve kabul demektir. Yüce Allah'ın isimlerinden biridir. Farz kıldı.
Cehalet, bilgisizlik. Akıl ve hikmetin zıddı olan beyinsizlik ve hafiflik dernektir. Açıklansın, meydana çıksın.[89]
Açıklama:
Noksanlıklardan münezzeh yüce Aİlah, eşrafıyla, basit halk adamıyla, bütün müslümanları ağırlayıp onurlandırmak istemiştir. Peygamberinin de onları kabul, selâm ve eman ile kabul etmesini istemiştir.
Ey Muhammedi Ayetlerimize iman eden ve güzel davranışlarıyla onları doğrulayıp uygulayan mü'mİnler sana geldiklerinde, onlara de ki: Selâm size. Tevbe edip tekrar işlediğiniz suçunuzdan dolayı Allah sizi azaplandırrna-sın ve güvenlik içinde etsin. Allah'ın selâm ve ikramı size olsun. O, kullarına rahmet etmeyi kendi üzerine farz kıldı. O'nun lütfü ve bağışlaması geniştir. Affı ve esirgemesi büyüktür. Çünkü bize uyumlu bir beden, duygu ve huy vermiş; işitme ve görme nimeti, akıl ve kalbi bağışlamıştır.
"Nefislerinizde de bir çok alâmetler var. Hâlâ görmeyecek misiniz?"[90]
Yeryüzünde bizler için yaratılan herşeyde, bize bağışlanan ve doğayı, sayesinde egemenlik altına aldığımız ilimde, Allah'ın rahmetinin tamhğına, nimetinin eksİksizliğine, yaratıklarına ve kullarına karşı esirgeyici ve bağışlayıcı olduğuna ilişkin açık işaretler vardır. Bundan sonra Cenab-ı Allah, kullarına merhametli oluşu hususunda dinin usullerinden birini açıklamış ve şöyle buyurmuştur: Ey inananlar! Sizden her kim, din ve ahlâka aykırı kötü bir iş işler, bu fiili işlerken de şiddetli Öfke veya isyan ettirici bir şehvet gibi kendisini kötülüğe yönelten bir ortam içinde bulunur, sonra da tevbe edip Allah'a yönelirse, şüphesiz ki Allah, tevbeleri kabul buyurandır.
Ayet-i Kerimenin şu anlama geldiğini söyleyenler de olmuştur: Sizden her kim, sonunda meydana gelecek olumsuzluk ve zararı bilmeden kötü bîr fiili işler, ardisıra da hemen tevbe eder, yani kendi nefsini kınar, kötüye meylini sürdürmez, aksine nefsini doğru yolda sabit kılar, kendisini şeytanın çarpıp aldatmış olduğunu anlar, rabbinden bağışlanma diler, hemen rükûa ve secdeye eğilip kapanır, Allah'a yönelir; dürüstlüğüne ve nefsinin şer ve sapıklık çerçevesinden çıkıp nûr ve irfan yani Allah'ı tanıma çerçevesine girdiğine işaret eden güzel ameller işleyerek kendini islâh ederse; bilin ki, Allah çok bağışlayandır, esirgeyendin Kullarının tevbesini kabul buyurandır. Kötülükleri affedendir.
Bilginler, gerçek tevbe için, hakiki bir pişmanlığı, günaha geri dönmemeye kesinlikle azmetmeyi, haksızlığa uğrayanların haklarını sahihlerine geri vermeyi, tevbenin ardı sırada salih amel işlemeyi şart koşmuşlardır. Evet, kendisiyle düzgün akıl ve selim fikir sahibi kimseler doğru yolu bulsunlar, iyi kimselerin yolu aydınlandığı gibi günahkâr ve suçluların yolu da açıklansın diye bütün ayetleri, dinin ahkâm ve usulünü bu şekilde net, sağlam ve ayrıntılı bir biçimde açıklıyoruz.[91]
Peygamber (S.A.V.)İn Müşriklere Karşı Tavrı
56- De ki: "Allah'tan başka, yalvardtklannıza kulluk etmekten men'olundum" "Sizin heveslerinize uymayacağam, yoksa sapıtmış, doğru yolda gidenlerden olmamış olurum" de.
57- De ki: "Ben Rabbimden bir belgeye dayanmaktayım, halbuki siz onu yalanladınız; acele istediğiniz de elimde değildir. Hüküm ancak Allah1 indir. O, hükmedenlerin en iyisi olarak gerçeği anlatır."
58- De ki: "Acele İstediğiniz şey elimde olsaydı, benimle aranızdaki iş bitmiş olurdu." Allah zulmedenleri en iyi bilendir.[92]
Bazı Kelimeler:
Men'olundum ve o işi yapmaktan alıkonuldum. Beyyine. Gerçeğin, kendisi sayesinde ortaya çıktığı akli deliller ve maddi belirtiler Anlatır, haber verir. Fasletmek, ayırd etmek, hüküm vermek, karara bağlamak.[93]
Açıklama:
Ey Peygamber! Şu müşriklere de ki: özelliği ve mertebesi ne olursa olsun, kendilerine taptığınız, hayrı getirip şerri uzaklaştırmalarını kendilerinden istediğiniz kullara, taşlara ve putlara tapmaktan ahkondum. Bütün bu rezaletleri işlemekten; Kur'an ayetleri, maddi deliller, doğru yolu gören akıl, tertemiz ruh ve selim fıtrat menetmektedir. Selim fıtrat; taklid bağından, cehalet kaydından ve hased hastalığından uzaktır. Onlara de ki: Ben, sizin heveslerinize tabi olmam. Allah'tan başkasına tapmanızın delil ve dayanağı, sadece hevâ ve heveslerdir. "Biz, atalarımızı bir din üzerinde bulduk. Biz de onların izlerine uyanz"[94] Allah'a ibadet etmeninse, tam bir delili ve parlak bir burhanı vardır.
"Her şeyde O'nun için bir ayet vardır. Bu ayetler, O'nun birliğine delâlet eder".
Allah'tan başkasına tapmak; şirktir, sapıklıktır. Şayet "Sîze uyacak olursam, sapıtırım. Ve doğru yolda bulunanlar arasında sayılmam."
Peygamber efendimizin bu sözünde, müşriklerin asla hidayet üzere olmadıklarına işaret edilmektedir.
Ey Muhammed! Onlara de ki: Allah'tan başkasına tapmanızda size muhalefet etmemde, Allah'a kulluk etmeniz için sizi davet ettiğim şeyde, rabbimden taraf gelen, hiç bir şüphe ve tartışma kabul etmeyen, apaçık bir delil üzereyim. "Bu, o kitabdir ki, kendisinde hiç şüphe yoktur". Kur'an apaçık hüccettir ve ebedi bir mucizedir. Allah'ın kavli yerine geçen diğer kalıcı bir delil şudur: "Kulum, benden taraf tebliğ ettiği şeylerde doğru söylemiştir." Ama sizler Kur'an'i yalanladınız. Şeytana uyup rahmanı inkâr ettiniz. Kur1 an'i, davet ettiği şeyleri yalanlamanız, heveslere ve sapıklığa düşmeniz, körü körüne taklitçilik yapmanız ne kadar tuhaftır! Bu yaptıklarınız ne kadar kötüdür.
Müşrikler, Kur'an ve Hz, Muhammed'in peygamberliği konusunda şüphe ediyorlardı. Çünkü Allah, onların istedikleri ayetleri indirmemişti. Kur'an-ı Kerim, onların bu şüphelerini peygamber efendimize söylediği şu sözlerle gidermişti: Ey Muhammed, onlara de ki: Sizin acele ettiğiniz ve Allah tarafından çabucak gelivermesini istediğiniz şey, benim yanımda değildir. Bunları yapabileceğimi size söylemedim. Bu konuda hüküm vermek, sadece kahredici güce sahib olan tek Allah'a aittir. Her şey O'nun yanında bir ölçü iledir. Allah vaad ve tehdidinde size gerçek haberleri verir. O, hüküm verenlerin en hayirlısıdır.
Ey Muhammed, onlara de ki: Sizin acelece istediğiniz şeyler benim yanımda olsaydı, Allah sizi cezalandırma gücünü bana verseydi ve size azâb çektirmeyi benim kesbî kuvvetimden eyleseydi, muhakkak ki sizi azablandırırım. Böylece de benimle sizin aranızdaki iş biterdi. Şüphesiz Allah bana zafer va1 detmiştir. O'nun va'di gerçektir. Va'd ettiği şeyler tahakkuk etmiştir. Bu arada Ebu HÜreyre (na.)'nin rivayet etmiş olduğu bir hadisi nakletmek uygun olacaktır, kanaatindeyim:
"Dağların meleği, peygamber (s.a.v.)e seslendi ve şöyle dedi: Ey Muhammedi Allah, kavminin sana söylediklerini duymuştur. Dilediğini bana emretmen için benî sana göndermiştir. Dilersen, Ahşaban dağını kavminin üzerine kapatıverİrİm."
Peygamber (s.a.v.)Ona şöyle dedi: "Hayır... Umarım ki Allah, onların sulbünden Allah'a iman edecek kimseleri çıkarır (dünyaya gönderir)."
Özetle ayet-i kerime, müşriklerin azab istemelerini ve peygamber (s.a.v.) in de onlara verdiği cevabı anlatmaktadır. Yukarıdaki hadis-i şerifteyse, böyle bir soru yoktur. Sadece dağ meleğinin peygamber (s.a.v.)'e yaptığı öneri vardır. Bu nedenle peygamber efendimiz onlara mühlet verilmesini dilemiş, onlara merhamet etmiştir. Allah, zalimleri nasıl azaplandıracağım elbetteki çok iyi bilir. Onları ne zaman azaplandıracağım, cezalarının ne şekilde uygulanacağını çok iyi bilir. "Her ümmet için takdir edilen bir zaman (ecel) vardır. Müddetlen gelince bir an geri kalmazlar ve Öne de geçmezler "[95]
Yüce Allah'ın İlminin Eksiksiz Oluşu
59- Gaybın anahtarları O'nun kalındadır, onları ancak O bilir. Karada ve denizde olanı bilir. Düşen yaprağı, yerin karanlıklarında olan taneyi, yaşı kuruyu ~ki apaçık Kitâb'dadır— ancak O bilir.
60- Geceleyin sizi ölü gibi uyutan, gündüzün yaptıklarınızı bilen, mukadder olan hayat süreniz doluncaya kadar gündüzleri sizi tekrar kaldıran O'dur. Sonra dönüşünüz O'nadır. İşlediklerinizi size bildirecektir.
61-62- O, kulların üstünde yegâne Hakîm'dir, sîze koruyucular gönderir. Artık birinize ölüm gelince elçilerimiz, bir eksiklik yapmaksızın onun canını alırlar, sonra gerçek Mevlâlanna döndürürler. Haberiniz olsun, hüküm O'nundur. O, hesap görenlerin en sür'âtlisidir.[96]
Bazı Kelimeler:
"Mefteh" kelimesinin çoğuludur. "Mefîeh", hazineyi muhafaza eden yerdir. Ya da mifteh kelimesinin çoğuludur ki, bu da kilidi açan anahtar demektir. "Teveffi", bir şeyi tam olarak almaktır. '
'Tevfiye1 ise, bir şeyi tam olarak vermektir. Bu kelime, Ölüm ve uyku ifade etmek için kullanılır. Organlarınızla kazandığınız şey. Bu fiil, hayır kazanmak manasında da şer kazanmak manasında da kullanılır. Ama ictirah kelimesi, özel olarak şer kazanma manasında kullanılır. Sizi uykudan uyandırır.Kişinin amellerini yazan melekler.[97]
Önceki Ayetlerle İlişkisi:
Önce olduğu gibi müşrikler, Peygamber efendimizden yine özel mucizeler istediler ve bu ayetlerin hem de çabucak inivermesİ talebinde bulundular. Kur'an-i Kerim onlara cevaben dedi ki: Her şey, Allah'ın kabzasındadır. Kulları üzerinde yegane hâkim O'dur. Peygamber'in yapabileceği birşey yoktur. Sonra onlara şunu açıkladı: acil olarak İstediğiniz şey, peygamberin bilgisi dahilinde değildir ki, o şey vukubulduğu anda onu size haber verebilsin. Bunu, ancak Allah bilir. Çünkü O, herşeyi bilendir.[98]
Açıklama:
İnsanı, herkese gizli olan gayb aleminin sırlarına ulaştıracak olan bilgiler, sadece yüce Allah'ın katındadir. Gayb ilmi O'nun nezdindedir. Zira ilim, bir sıfattır. Bu sıfatı sayesinde, görülen ve görülmeyen aleme ilişkin bilgiler Allah'a keşf olunur.
Ayet-i Kerimede miftah kelimesi kullanılmıştır. İlim kelimesi kullanılmakla da gaybın, uzak mekânlarda gizli olduğuna ve hiçbir mahlukun gayba ulaşamayacağına işaret edilmiştir. Bu gaybi sırlar, kilitli kapılar ardındaki hazineler gibidir. Sağlam kilitleri ve anahtarları vardır.
Bazıları, ayet-i kerimenin şu anlama geldiğini söylemişlerdir: Gaybın hazineleri Allah katmdadır. (Şu da var.ki, mefatih kelimesi, hazineler demektir) Bu sırları, gizliyi ve gizlinin de gizlisini bilen Allah'tan başka kimse bilemez.
Şu halde bu cümle, önceki cümlenin te'kîdİdir. Karada ve denizde her ne varsa, Allah onları bilir. Gayb alemindeki şeyleri bildiği gibi, görülen alemdeki şeyleri de bilir. Her nerede ve her ne zaman bir yaprak düşerse, Allah onu mutlaka bilir. Nesnelerle ilgili geçmiş ahvalin hepsini bilir. Zira ayette geçen, yaprak düşmesi misali, hallerden bir haldir. Bu misalin antalılmasıyla bütün hallere işaret edilmiştir. Yerin en uzak noktasının ve en alt noktasının karanhklanndaki bir tane, yaşı (canlısı) ve kurusu müstesna olmamak üzere, Allah'ın ilim hazinesindedir. O'nun ilmi sabittir; asla silinmez. Tıpkı kayda geçirilip tescil edilen şeyin silinip yok edilemeyeceği gibi, O'nun ilmi de yok olmaz. Bütün bunlar levh-i mahfuzda tescil edilmiştir. AHah, kitabını en iyi bilendir.
Kısaca yüce Allah, görülen ve görülmeyeni, gizli ve açık halleri bilir. Size gelince ey insanlar! Allah, geceleyin sizi kendinizden geçirir. Yani sizi uyutur, ruhlarınızı kabzedcr. Hakkında ölüm hükmünü verdiği kimsenin ruhunu alıkor. Diğerlerini de belli bir zamana kadar salıverir. Gündüzleyin yaptıklarınızı, siz daha yapmadan önce bilir. İçinizden bazılarının kafir olacağını, bazılarının da rabbine isyan edeceğini bilir. Uyku denen bu küçük ölümden sonra gündüzleyin uyarıp da, işlediğiniz amellerinizi bilir. Uykudan sonra sizi tekrar uyandırır ki, herkes kendi işini görsün ve böylece Allah katında her biriniz için ayrı ayrı belirlenmiş olan ömür tamamlanmış olsun. Büyük ölümden sonra ise O'na döndürüleceksiniz. O da, bu dünyada yaptıklarınızı size haber verir. Yani, amellerinizin karşılığını verir. Hayır işlemişsenİz hayır, şer işlemişsenİz şer görürsünüz.
O, kullan üzerinde kahredici güce sahip yegane hâkimdir. Onlar üzerinde tasarrufta bulunur. Var etmek, yok etmek, diriltmek, öldürmek... Her ne yapmak dilerse öyle yapar. O, size koruyucu melekler gönderir. Melekler, yaptıklarınızı kayda geçirir ve size karşı'sayarlar.
"Halbuki üzerinizde gözetleyici melekler var. Kerim olan kâtib melekler var. Her ne yaparsanız bilirler."[99]
Suphanallah! Bizler ne kadar da önemliymİşiz! Üzerimizde gözetleyici, muhafaza melekleri var. Yapıp ettiklerimizi kayda geçiriyorlar. Hiç dalgınlık göstermiyorlar. Buna rağmen ve alenen Allah'a halâ isyan mı ediyoruz? Noksanlıklardan münezzeh olan Rabbim, Sen, merhamet edenlerin en çok merhamet edicİsisin.
Adamın biri şöyle bir soru sorabilir: Madem ki Allah her şeyi biliyor. Amellerimizi yazdırmak için muhafaza meleklerini görevlendirmesindeki hikmet nedir?
Bu sorunun cevabı şudur: Mükellefin bunu bilmesi onun daha çok hidayet üzerinde bulunmasına, fuhşîyat ve münkerattan (kötülüklerden) daha fazla uzak kalmasına yardımcı olur. Bu, bazı kimselerin aklına daha çok yatar. "Amel defterleri konmuştur. Artık o mücrimleri göreceksin ki, defterlerindeki (yazılı günah) lardan korkmuşlardır"[100]
Allah, iyi ve kıymetli hâfaza meleklerini üzerimize yollar. Onlar da ömrümüz sona erip ecelimiz gelinceye kadar, ölüm hükmü kesinleşip Ölüm sebepleri ve belirtileri gelinceye kadar işlediğimiz amelleri deftere yazarlar. Evet Allah'ın elçileri olan Azrail ve yardımcıları, eceli gelen insanın canım alırlar. Ne fazlalık, ne de eksiklik yaparlar. Bundan sonra insanlar topluca Allah'a ve O'nun hükmüne döndürülürler. İlâhi adaletle verilen gerçek hüküm nedir? Hüküm ve emir Allah'ındır. O'nun yargısını reddedecek ve hükmünü engelleyecek bir güç yoktur. O, hesap görenlerin en süratlisidir. Herkesi en az bir vakitte ve en süratli bir şekilde hesaba çeker. Hiç bir şey O'nu meşgul etmez. Hadis-i Şerifte buyurulmuş ki: "Allah, bütün insanları, bir koyun sağum kadar bir müddet içinde hesaba çeker"[101]
İlahı Kudret Ve Rahmetin Görünümleri
63- De ki: "Kara ve denizin karanlıklarından sizi kim kurtarır? 'Bundan bizi kurtarırsan şükredenlerden olacağız' diye O'na gizli gizli yalvarır ya-karırsınız."
64- De ki: "Allah sizi ondan ve her sıkıntıdan kurtarır, sonra da O'na ortak koşarsınız."
65- De ki: "Üstünüzden ve altınızdan size azab göndermeğe, sizi fırka fırka yapıp kiminize kiminizin hıncım tattırmağa kadir olan O'dur!' Anlasınlar diye ayetleri nasıl yerli yerince açıkladığımıza bak.
66- Ey Muhammedi Gerçekten, senin milletin Kur'an'ı yalanladı. "Cezanızı ben verecek değilim" de.
67- Her haberin gerçekleşeceği bir zaman vardır ki siz onu yakında bileceksiniz.[102]
Bazı Kelimeler:
Gecenin karanlığı, bulut ve yağmur. Bunun, manevi karanlıklar anlamını taşıdığını söyleyenler de olmuştur. Aşırı derecede yalvarıp boyun eğmek ve teslim olmak. "Hufyeten" ve "hifyeten" şeklinde okunabilen bu kelime, gizlilik ve örtülü olmak anlamına gelir. Şiddetli derecede tasalanıp gamlanmak demektir."Lübs" kökünden türemiştir.
Bununla kastedilen mana şudur: İşlerinizi karıştırır
"Şiâ" kelimesinin çoğuludur ki, bu da bir iş üzerinde anlaşıp bir araya gelen kavim ve topluluk demektir.Sözü, edebi sanatlardan birinden alıp diğerine aktarırız.Anlarlar.[103]
Açıklama:
Kur'an-ı Kerim: Allah'ın kudretinin, ilminin, kullarına olan merhametinin görüntülerini açıklayarak tevhid ağacını araplarm kalbine dikmek için' çeşitli yollan denemekte ve anlam olarak şunları söylemektedir: Sizleri karanın ve denizin karanlıklarından kurtaracak olan kimdir? Günlerin şiddet ve musibetinden, bu musibetlerin korkunçluğundan uzak tutacak olan kimdir? Karanlık çöküp te yolunuzu kaybettiğinizde, yolunuzu aydınlatacak olan kimdir? Dalgalanarak kabaran denizi, lavlar fışkırarak kükreyen yanardağı sa-kinleştirecek olan kimdir? Evet. Bütün bu dediklerimizi yapacak olan; gücü her şeye yeten ve kullan üstünde hâkim olan, esirgeyen ve bağışlayan Allah-dır. Sesinizi yükselterek ve seslice ağlayarak boyun büküp O'na yalvarır, O'nu çağırırsınız. Bazan da gizlice ve sessizce şöyle diyerek O'na yalvarırsınız: Şayet bizi bu karanlıklardan kurtarırsan, muhakkak ki seni birleyen ve sana şük-redenlerden oluruz. "Sizi karada ve denizde gezdiren O'dur. Hatta siz gemide olduğunuz zaman güze/ bir rüzgar/a, o gemi içindekilerle giderken, onlar ferahlanırlar. Derken bir fırtına çıkarak her taraftan dalgalar kendilerine gelince ve kuşatıldıklarını anlayınca Allah'ın dîninde halis ve samimi olarak Allah'a şöyle dua ederler: "Yemin ederiz ki, eğer bizi, bundan kurtarırsan muhakkak şükreden kullarından oluruz"[104]. Ey Muhammedi Onlara de ki: Sizi bu korkulu durumlardan ve her türlü gamdan, sıkıntıdan kurtaracak olan,; Allah'dır. Bundan sonra da başka tanrıları Allah'a ortak koşuyorsunuz!
Bundan da anlıyoruz kî, tabiatı icabı insan, zorluk ve sıkıntı anında Allah'a sığınır. Kurtulup işi yoluna koyulduğunda, rabbini unutur ve eski bilgisizliğine döner. Şu müşriklere de ki: Size azab göndermeye ancak Allah muktedirdir. Gelecek olan azabın aslını ve mahiyetini ancak yüce Allah bilir. Zina edenin taşla recm edilişi veya diğer semavi afetler gibi azabı, üzerimize üstten İndirir. Veya deprem ve yanardağ patlaması, yahut sîzden önceki ümmetlere yapıldığı gibi, bilinen şekliyle yere batırma biçiminde azabı alttan çıkarır. Ya da parti, grup ve fırkalara bölünecek şekilde sizleri anlaşmazlıklara iki sürür ve islerinizi karıştırır. Bu gruplardan her birinin kendine özgü yönelimleri ol t ir. Hirbîrfjjizlo vuruşup snvıuîtrsnnı1/.. Jî;ı/ınjztn hıncını bjızınızıı Uul-dınr. Böylelikle, nihayet birbirinizi öldürürsünüz.
Rivayete göre İbn Abbas şöyle demiştir: "Üstünüzden azabı üzerinize indirir" sözünde geçen (üstünüzden) kelimesiyle, ümerâ kasdedilmiştir. "Ayağınızın altından" sözüyle köleleriniz ye aşağı tabakadaki adamlar kastedilmiştir.
Ey düşünebilen kimse bak da gör. Hakkı anlar ve sırrı idrâk ederler umuduyla ayetleri farklı şekillere nasıl çevirdiğimizi gör. Şüphesiz, görüşlerin çeşitli oluşu ve delillerin değişik yollarla sunulması, gerçekleri anlamayı kolaylaştırır. Tabii körü körüne taklid gibi, gözlerinde kaim perdeler bulunmayan kimseler bu gerçekleri anlayabilirler.
Ey Muhammed! Senin kavmin Kur'an'ı yalanladı, Oysa ki onda şüphe yoktur. "O'na ne önünden, ne ardından (hiç bir surette) batıl yaklaşamaz. O, herkes tarafından övülen, hikmet sahibi olan Allah'dan İndirilmedir"[105].
Onlara de ki: Ben sizin üzerine vekil değilim.. "Biz, onların neler demekte olduklarım pekâlâ biliyoruz. Sen de onlara karşı (imana) zorlayıcı değilsin. O halde sen, Benim tehdidlerimden korkacaklara bu Kur'an ile öğüd yer.[106]
"Her haberin kararlaşmış bir zamanı vardır. Haberin gerçeği o zamanda açığa çıkar. Her ümmetin bir müddeti (eceli) vardır. Her ecel (vakit) için, kullar üzerine farz kılman bir hüküm vardır"[107] Bununla da ilâhî vaad ve tehdidlerin doğruluğunu anlamış oluruz.
"İleride Biz o Mekke halkma,hemyeryüzünün etrafında, hem bizzat nefislerinde ayetlerimizi (kudretimizin alametlerini) öyle göstereceğiz ki, nihayet peygamberin söylediği şeyin hak olduğu kendilerine zahir olacaktır. Rab-binin her şeye şahid olması yetmez mi?"[108] "De ki: Size azab göndermeye kadir olan O dur" ayet-i kerimesindeki "azâb" kelimesi nekre olarak kullanılmıştır. Böyle olunca da azâb kelimesi; açlık, kıtlık, baskın, sarsıntı, deprem, kasırga, pişmiş çamurdan taşlar, yanardağlar şeklindeki azapları, uçakların, topların, gemilerin, derîiz altıların attıkları mermileri ve bombaları kapsamın alır. Atom bombaları- da pek uzağınızda değildir.
Ebu Bekr bin Merduyeh' kanalıyla ibn Abbas'tan şöyle bir rivayette bulunulmuştur. Peygamber (s.a.v.) buyurdu ku: "Ümmetimin üzerinden dört şeyi kaldırması için Allah'a duâ ettim. Üzerlerinden ikisini kaldırdı, ama ikisini kaldırmak istemedi. Ümmetimin üzerine gökten taş yağdırma, onları yere batırma azabını kaldırmasını, onlan guruplara ayırmamasını, bazısının hıncım bazısına taddırmamasını yalvamrak istedim.Yere batırma ve gökten taş yağdırma şeklindeki azapları kaldırdı. Ama diğer İkisini kaldırmak istemedi."
Peygamber (s.a.v.) in bu sözü kesinleşmiştir. îşte Muhammed ümmeti ortadadır. Cenab-ı Allah bu ümmeti, gökten taş yağdırma ve yere batırma azabından korumuştur. Peygamberinin hatırı için bu ümmete Allah ikramda , bulunmuştur. Tümünü helak edip kökünü kurulmamıştır.
Grup, parti ve fırka anlaşmazlıklarına ve bazımızın bazımızı öldürmesine gelince bu, halâ bu kapıdan gelmektedir. Bazılarımız emperyalistlere karşı iki yüzlülük edip onlarla birleştiği için, yabancılara uşaklık ettiği için felâkete sebeb olmaktadırlar. Bu yolda karşılaştığımız bir dizi olay, hatıralardan ve gözlerden uzak değildir.
Sevban'ın rivayet ettiği bir hadiste şöyle buyuruluyor: "Ey Muhammedi Ben senin ümmetini genel bir kuraklıkla helak etmemeyi, kendilerinden başka düşmanlarından hep birleşselerdahi onları yok edecek, namuslarına kastedecek birînî musallat kılmamayı sana bahşettim. Ancak ümmetinin bazısı bazısını helak eder ve bir kısmı diğer bir kısmını esir alır".
Birbirleriyle anlaşamayıp, çekiştikleri, anlaşmazlığa düştükleri, bazısı da azılı düşmanları olan yabancılarla birleştikleri için değilmidir ki, müşlüman-ların mülkleri ellerinden çıkıp gitti? Ey millet! uyanın.'.. Dininize ve Kur'an-ınıza yönelin. Hayır, ancak bundadır. Aklınızı başınıza alıp iyice düşünün. Ancak akıl sahibi olanlar düşünebilirler.[109]
Kur'anla Alay Edenler Ve Bunların Cezaları
68- Âyetlerimizi çekişmeye dalanları görünce, başka bir bahse geçmelerine kadar onlardan yüz çevir. Şeytan sana unutturursa hatırladıktan sonra artık zulmedenlerle beraber oturma.
69- Sakınan kimselere, onların hesaplarından bir sorumluluk yoktur. Fakat bir hatırlatmadır; belki sakınırlar,
70- Dinlerini oyun ve eğlenceye alanları, dünyâ hayâtının aldattığı kimseleri bırak. Kur'an İle öğüt ver ki, bir kimse kazandığıyla helake düşmeye görsün, o takdirde Allah'dan başka ona ne bir yardımcı, ne de bîr kurtarıcı bulunur; her türlü fidyeyi de verse kabul olunmaz. Kazandıklarından ötürü yok olanlar işte bunlardır. İnkâr etmelerinden dolayı kızgın içecek ve can yakıcı azâb onlaradır.[110]
Bazı Kelimeler:
"Havd" kelimesi, lügatte, suya girmek anlamını ifade eder. Sonraları bu kelime, suya benzetme yaparak herhangi bîr şeye yönelip fazlaca üzerine eğilmek anlamında kullanılır olmuştur. Söze dalmak, bir meselede sözü uzatmak, batıl işlerde o işin erbabıyla sohbeti koyulaştırmak.Onlardan yüz çevir.
Hatırlamak. Ama bu bir öğüttür, hatırlatmadır.Bir şeyi s.kuvvet kullanarak menedip alıkoymak. Örneğin kahraman aslan, yani kendini koruyup savunan aslan, ayette geçen besl'den maksat kafirlerin cehennemde tutulup alıkonulmaları ve sevaptan men edilmeleridir.[111]
Nüzul Sebebi:
Said bir Cübeyr (R.A.) den rivayet: Bu ayetler, Kur'an-i Kerim ve peygamber (s.a.v.) efendimizle alay eden müşrikler hakkında nazil olmuştur.[112]
Açıklama:
Ey Muhammed ve de bu çağrıya muhatab olan ey Müslümamm diyen herkes! Yalanlama ve istihza ile ayetlerimizin üzerinde çekişenleri gördüğünde, onlardan yüz çevir. Küfürden başka bir söze geçmedikçe onlarla bir arada oturma. Hiçbir asla dayanmadan salt hevesleri doğrultusunda Kur’an ı tevil etmeye'dalanlar da bu hükme bağlıdırlar. Onların da meclislerinde oturum ve onlardan uzak dur. Bu görüş, İbn Abbas (R.A.) dan rivayet edilmiştir. Bundaki sır, şu olsa gerek. Sen onlardan yüz çevirir ve bulundukları medisdeıı kalkarsan, bu davranışın; onların söylediklerine katılmadığına ve yaptıkları işe razı olmadığına apaçık bir şekilde işaret eder. Şüphesiz bu, onların Kurban ayetlerini asılsız tevil etme işine dalmalarına ve Kur'an'la alay etmelerine fazlasıyla engel olur. Ama bu boş ve geçersiz sözleri bırakıp başka bir konuya geçerlerse, onların meclisine katılıp kendileriyle konuşman caiz olur.
Kurtubî diyor ki: "Bu anlatılanlar şuna işaret ediyor: Bir adam, bir başkasının kötü bir iş yaptığım öğrenir ve o kötülüğü yapanın da, kendisinin öğüt ve uyarısını kabul etmeyeceğini bilirse, yaptığı işi reddedercesine ondan yüz çevirmesi ve ona asla yönelmemesi gerekir."
Şayet şeytan, onlarla aynı mecliste oturmanın çirkinliğini ve onları bu kötülüklerinden menetmenin gerekliliğini unutturur, ama sonra bunu hatırlarsan, artık Kur'an'ı yalanlayıp onunla alay ederek kendilerine yazık eden bu kimselerle bir arada oturma.
Bu arada şöyle bir soru akla geliyor: Peygamber (s.a.v.)'in unutması mümkün müdür? Mümkün ise, her şeyimi, yoksa özel bir şeyi mi unutabilir? Birinci soruya verilecek cevap şudur: Şeytandan bir vesvese olmadan da Peygamber (s.a.v.) in her hangi bir şeyi unutması mümkündür. "Unuttuğun zaman Allah'ı an"[113] Adem peygamberin de unutma olayım yaşadığı vakidİr. "(Adem) unuttu. Bizonda, bir sabır ve sebat bulmadik."[114]
Hz. Musa'nın da unutma olayım yaşadığı yakidir: "(Musa) dedi: "Unuttuğum şeyden dolayı benî muhakeme etme"[115].
Buhari ve Müslim'in sahihlerinde yer alan bir hadiste Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: "Ben, ancak sizler gibi bir beşerim. Sizin unuttuğunuz gibi ben de unuturum. Unuttuğumda bana hatırlatın."
Şeytanın insana bazı şeyleri unutturması, insanı hegemonyası altına aldığı ve onun üzerinde tasarrufta bulunduğu anlamı akla gelmemelidir.
"Doğrusu şu ki, iman edip de Rablerine tevekkül edenler üzerine o şeytanın bir hakimiyeti yoktur.”[116]
Yukarıda geçen soruların ikincisinin cevabı ise şudur: Sahih görüş şudur ki, Peygamber (s.a.v.), rabbinden taraf tebliğ ettiği şeyleri unutmazdı. "Onu acele (kavrayıp ezber) etmen için (Cebrail vahyi tamamlamadan) dilini onunla depretme."[117]
Şöyle diyenler de olmuştur: Peygamber (s.a.v.) in unutması mümkündür. Ama Cenab-ı Allah, mutlaka O'nu uyarırdı. Allah'tan sakınan ve başkalarını batıla dalıp Kur'an'la alay etme hali üzere bırakan kimseler için bir şey yoktur. Ama öğüt verdikten sonra yüzçevirip onları terkederlerse, umulur ki, onlar bu öğütten yararlanır, Allah'a karşı gelmekten sakınırlar ve yanlarında oturanlardan utandıkları ya da onlara kötülük etmekten hoşlanmadıkları için ikinci bir kez şirk bataklığına düşmezler.
Bazıları, ayetin şu anlama geldiğini söylemişlerdir: Bu kimselerin, onları uyarması gerekir. Böylece de onların, Allah'a karşı gelmekten sakınacakları umulur. Ey Peygamber! Uymaları ve yoluna girmeleri gereken dinlerini oyun've eğlence edinenleri bırak. Onlar bu amelleri işledikleri için, Cenab-ı Allah, kalblerini mühürledi, nefislerini ezdi. Böylece de onlar, mal ve oğulların fayda vermeyeceği kıyamet günü için salih ameller işlemediler. Ömürlerini yararsız şeylerde harcadılar. Oyun dediğimiz şey, işte budur. Kendilerini ciddiyetten ve yararlı işlerden alıkoydular. Eğlence dediğimiz şey, işte budur.
Dünya onları aldattı. O çok aldatan, onları Allah'a karşı bile aldattı. Ey Peygamber! Onlardan yüz çevir. Böylelerine aldırma. Kazandığı (günah) yüzünden ahirette helake sürüklenmesin, dünyadayken yaptığı kötülükler dolayısıyla hapsedilip alıkonmasın diye, tehdidimden korkan kimselere, Kur'an ile uyarıda bulun. "Herkes, kazandığına karşılık bir rehinedir"[118] hiç kimse için; işini yürütecek, kendisine gelen kötülükleri savacak bir dost yoktur. Kendisine şefaatte bulunacak bir şefaatçi yoktur. "Kâfirlerin ne bir yakım var, ne de şefaati makbul bir şefaatçi"[119]
Zaten bundan başkası da olamaz. Kişi, kendi günahına eşit miktarda fidye verse de, bütün varlığım verse de, fidyesi kabul edilmez. "Öğünden korkun ki, orada kimse kimseden bir şey ödeyemez. Azabdan kurtulmak için kimseden bedel kabul edilmez. Ve kâfir olduğu halde kimseye şefaat fayda vermez. Hem de hiçbir taraftan yardım olunmazlar "[120]
Bunlar, Kur'an ile alay eden, dinlerini oyun ve eğlence aracı edinenlerdir. Bunlar, sevaptan yoksun kalmışlardır. Azap boyunduruğu altında tutulmuşlardır. Onlar İçin kaynar su ve irinden içecekler vardır. Bu, Allah'ın onlara uyguladığı ve tam hakettikleri ı bir cezadır. Onlar için elem verici bir azâb vardır.[121]
İslâmiyet Ve Şirk
71-72- De ki: "Arkadaşları 'bize gel' diye doğru yola çağırırken, — şeytanların yeryüzünde şaşırttıkları bir kimse gibi— geriye mi dönelim. Al* lan bizi doğru yola eriştirdikten sonra, bize faydası olmayan, zarar da vere~ meyen Allah'tan başka şeylere mi yalvarahm?" De ki, "Doğru yol ancak Allah'ın yoludur. Âlemlerin Rabbine teslim olarak namaz kılın, Allah'tan sakının diye emrolunduk." Kendisine toplanacağınız O'dur.
73- Gökleri ve yeri gerçekle yaratan O'dur ki "Ol" dediği gün hemen olur; söz gerçektir. Sûr'a üfleneceği gün hükümranlık O'nundur. Görülmeyeni de görüleni de bilir. O Hakîm'dir, haberdârdır.[122]
Bazı Kelimeler:
"Akib" kelimesinin çoğulu olup topuk manasınadır. Araplar bu deyimi, bir işe yöneldikten sonra, gerisin geri dönen kimseye, "Topukları üzerine geri döndü" anlamında kullanırlar. Sonra bu kelime her türlü kötü hal ve şekle girip bürünme anlamında kullanılır olmuştur. Şeytanlar, onun akıl ve hevesini giderdi. Araplar, deliliğin cinlerin etkisiyle meydana geldiğine inanırlardı. Doğru yoldan çıkmış, ne yapacağını bilemeyen, şaşkın.
Boynuz. Tıpkı borazan gibi, içine üflenince, göktekilerle yerdekiler bayılıp düşerler. îkinci kez üflenince, birden ayağa kalkıp etrafına bakarlar.[123]
Açıklama:
Ey Muhammedi Onlara de ki: Allah'ı bırakıp da, kendisini çağırdığımızda bize fayda veremeyen ve kendisini terkettiğimizde bize zarar veremeyen şeylere mi lapalım. Topuklarımızın üzerinde geri mi dönelim? Rabbimİz Allah'a teslim uldıiktaıı sonra, dinimiz olan İslûıniyeü bırakalım mı? İslâmdaıı, nûr ve hidâyetten sonra küfre, şirk ve sapıtmışhğa mı dönelim? Allah bize hidayet verip bizi aziz ve hakîm olan kendisinin dosdoğru yoluna girmeye muvaffak eyledikten sonra, küfür dinine mi döneceğiz? Doğrusu, bu çok tuhaf bir şeydir.
Biz böyle yapacak olursak, şeytanın saptırıp aklım giderdiği, önünde doğruları karıştırdığı, nasıl yürüyeceğini bilemeyecek kadar şaşkın hale getirdiği kimse gibi oluruz. Oysa ki, bu şaşkın kimsenin, "Bize gel" diyerek kendisini hak ve hakikat yoluna çağırmakta olan arkadaşları vardır. Ama ne gezer. O, bu arkadaşlarının çağrısını duyamaz. Allah'tan sonra onu artık kim doğru yola eriştirebilir?
Evet, imân ettikten sonra, Allah korusun müşrik olup imândan dönen kimse; başını alıp burnunun doğrultusunda giden, çevresindeki şeylere asla dönüp bakmayan, arkadaşları kendisini: "Hidâyet, hayır, kurtuluş ve doğru yol buradadır, bize dön" diyerek doğru yola çağırdıkları halde onları terke-den kimse gibi olur. Bu adam, kendisine zararlı olan ve hiçbir fayda vermeyen şeylere daldığı için arkadaşlarının hidâyet çağrışma cevap vermez. Aslında şer olduğu halde, hayır diye zannetiği şeylere saplandığı için, arkadaşlarının kurtuluş çağrısına uymaz.
Ey Peygamber! Onları davet et ve de ki: Allah'ın hidayeti, asıl hidayettir. İslâm yolu, asloian gerçek yoldur. Ve O, dosdoğru yoldur. Onlara de ki: Biz, alemlerin rabbine teslim olmakla emrolunduk. Kendimizi O'na teslim ettik, o'nun tmrvne girdik. Çünkü dünya ve ahiretin hayrı İslâmdadır. Namazı dosdoğru kılmakla, gizlilikte ve aleniyette Allah'tan sakınmakla emrolunduk. ,Huzurunda toplanacağınız zât, Allah'dır. Dönüş, sadece O'nadir. Şek ve şüpheye meydan vermeyecek bir hak ile gökleri ve yeri yaratan O'dur. Tam hikmeti kapsayacak şekilde kâinatta hüküm süren -kanunları yaratan O'dur.
"Biz göklerle yeri ve aralarmdakileri, eğlence ve boşuna iş yapanlar olarak yaratmadık. Ancak bunları hak için yarattık:"[124]
"Ey Rabbimiz, Sen bunları boşuna yaratmadın. Sen böyle şeylerden mü-nezzehsin."[125]
Hani O bir gün, bir şeye "Ol" derse, O şey, hemen oluverir. Tekvini emri "Ol" olan yaratıcının emri hemen oluverir. O'nun teklifi emri de aynı şekilde oluverir. "Dikkat ediniz ki, hem yaratmak, hem de emretmek O'na mahsustur."[126]
Mülk, sadece O'nundur. Sûra üfürüldüğü gün, göktekilerle yerdekiler, hatta sûra üfleyen melek te düşüp ölürler. İkinci kez üfürüldüğünde hepsi ayağa kalkar ve Allah'ın kendilerine ne yapacağına bakıp dururlar. Allah, görülen alemi de, görülmeyen alemi de bilir. O, hikmet sahibi olup her şeyi bilir.
Bu niteliklere sahib olan Allah'ı bırakıp ta, bize bir fayda ve zararı ulaşmayan varlıklara mı tapacağız? "Doğrusu ancak Allah'a ibadet edersiniz de, dilerse O, bertaraf edilmesine yalvardığmızı (belâyı) kaldırır. O vakit, ortak koştuğunuz putları unutursunuz!"[127]
"Ancak sana ibadet ederiz. Yalnız senden yardım dileriz."[128]
İbrahim (A.S.) Şirki Nasıl Terk Etti?
74- İbrahim, babası Âzer'e, "Putları tanrı olarak mı benimsiyorsun? Doğrusu ben seni ve milletini açık bir sapıklık içinde görüyorum" demişti.
75- Yakînen bilenlerden olması için İbrahim'e göklerin ve yerin hü-kiimrnnliğını şöylece pösteriyorduk:
76- Gece basınca bir yıldız gördü, "işle bu benim Kııbbim" dedi; yıldız bütıncu, "Bütünlün sevincin" dedi.
77- Ay'ı doğarken görünce, "İşte bu benim Rabbim" dedi, batınca, "Rabbhn beni doğruya eriştirmeseydi and olsun ki sapıklardan olurdum" dedi.
78- Güneşi doğarken görünce, "îşte bu benim Rabbim, bu daha büyük dedi; batınca, "Eymilletim! Doğrusu ben ortakkoştuklarımzdan uzağım" dedi
79- "Doğrusu ben yüzümü, gökleri ve yeri yaratana, doğruya yönelerek çevirdim, ben puta tapanlardan değilim."[129]
Bazı Kelimeler:
Allah'ın dostu, İsmail Peygamberin babası, araplann atası ve bütün peygamberlerin dedesi İbrahim Peygamberin babası, yada amcası, İbrahim (A.S.)'ın başka bir yakını olduğunu söyleyenler de vardır.Allah'ın göklerde ve yerdeki mülkü, saltanatı. Gece, karanhğıyla bastırıp onu örttü. Parlak bir yıldız.Bir şeyin, ortaya çıktıktan sonra kaybolması. Doğuşun ilk vakti. Daha Önce benzerleri yok iken gökleri ve yeri meydana getirdi. Şirk ve sapıklıktan hakka yönelerek.[130]
Açıklama:
Araplar, İbrahim Halil (A.S.)'ın dinine bağlı olduklarını söylüyor, O'nu peygamber olarak tanıyor ve O'nun yolunda yürümekte olduklarını iddia ediyorlardı.
İşte İbrahim (A.S.) kendi kavmi üe mücadele ediyor, putlara taptıkları için de, dönüp dönüp onlarla tartışıyordu. Şu halde onların bu dine bağlılık iddiaları doğru kabul edilebilir mi? Peygamber (s.a.v.) efendimiz de, İbrahim (A.S.) in kendi toplumu ile mücadele ettiği zamanı hatırlamakla emroIunuyor ki, araplar, işledikleri kötülüklerden geri dönsünler ve putlara tapmakla, yanlış yolda bulunduklarım kavrasınlar.
Hani İbrahim, babası Azer'e demişti ki: Sen, Allah'ı bırakıp da putları ve dikili taşlan tanrı mı ediniyorsun? Doğrusu Ben seni ve kavmini apaçık bir sapıklık İçinde görüyorum. Taştan, ağaçtan veya madenden elinizle yontup kutsadığınız ve taptığınız putlara tapınmaktan daha açık bir sapıklık düşünülebilir mi? Doğrusu bu, apaçık bir sapıklıktır. Kendi elinizle yonttuğunuz şeylere mi tapıyorsunuz? Oysa ki sizi ve yaptığınız şeyleri Allah yaratmıştır. Aslında sizin şeref ve mertebeniz, putlannkinden daha yüksektir. Hal böyleyken onları, kendiniz için kutsal mabudlar ediniyorsunuz.
İbrahim'e balcısının ve kavminin dıırııımmu, onların ayan beyan bir sapıklık içinde bulunduklarını gösterdiğimiz gibi,göklerin ve yerin melekûtuıuı da ardı ardına gösterdik. Böylece O, yaratıkların sırlarına ve kâinatın gizliliklerine muttali oldu. Bu esrardan haberdar oldu. Göklerin ve yerin melekutunu O'ndan başka kim bilebilir ki? Büyüteçleri, dürbünleri ve diğer modern aletleriyle bilginler, Allah'ın lelekûtumı ancak bir kum tanesinin sahraya nispeti ölçüsünde tanıyabilmişlerdir.
İbrahim'e mülkümüzü, müîkümüzdeki sırlan, evrendeki düzenin sanat-kârane oluşunu, kainattaki düzenin kuvvetli oluşunu ve yaratışımızın görkemini gösterdik. "Bu, her şeyi muhkem yapan Allah'ın sanatıdır"[131].
Bütün yönleriyle ilâhi yüceliği, evrende hüküm süren ilâhi yasaları, halkı yönetmekteki ilâhî hikmetleri tanıyıp bilsin, bunları sapık müşriklere karşı delil olarak ileri sürsün, özellikle kendisi derin bir imanla halis tevhid inancına bağlanan biri olsun diye Allah tarafından İbrahim (A.S.) e, göklerin ve yerin melekûtu, gösterildi.
İşte böylece Cenab-ı Allah, O'nun kalb gözünü aydınlattı. Mülkünü ona gösterdi. Gece bastırıp, karanlığın perdesiyle onu örtünce, diğerlerinden farklı olarak evreni aydınlatan, ışığı yeryüzüne ulaşacak kadar aleme aydınlık saçan bir yıldız gördü. İleride toplumuna karşı süreceği delili hazırlamak-için münazara,ve tartışma makamında "Benim Rabbîm burnudur?" dedi. Yıldız batıp ta, gece, karanlık perdesini dünyaya sarkıtınca da şöyle dedi: "Bu, asla tanrı olamaz. Doğuyor, sonra yine gözlerden kaybolup gidiyor" Ben, batan şeyleri sevmem. Bırakın tanrılıklarına inanmayı, bu gibi şeylere güvenmem bile, Kaybolup gizlenen şeyler, insana ne fayda verir?
"İşitmez, görmez ve sana hiçbir faydası olmaz şeylere niçin tapiyorsun”[132].
İbrahim (A.S.), Allah'ı bulmak İçin başka bir yola gitmek istedi. Ayın doğmakta, aydınlığın her tarafa saçılmakta ve yıldızlardan daha fazla ışık vermekte olduğunu görünce, Rabbim budur, dedi. Yıldıza nispetle tanrılığa bu daha lâyıktı. Aym da battığını görünce: "Bu da ne? Allah'a andolsun, kâinatın, yıldızların ve aym yaratıcısı olan Rabbim beni hidayete erdirmezse, sapıklığa düşenlerden olacağım." dedi. Onun bu sözü, yıldızlara ve putlara tapanların apaçık bir sapıklık içinde bulunduklarına işaret etmektedir.
Güneşin doğmakta olduğunu görünce —güneş, bize görülen yıldızların en büyüğü ve yaran daha genel olandır. Çünkü hayatın ve ısının, aydınlık ve hareketin kaynağı odur.— Şöyle dedi: "Benim Rabbim, bu mudur? Çünkü bu, aydan daha büyüktür. Faydası ve aydınlığı, kütlesi ondan daha fazladır!' Böyle demekle kavmine fikir ve düşünce bakımından (taktik gereği) uyum sağlamış, onlara görünürde konuşma fırsatı vermişti ki, sonuçta kendisinin ortaya süreceği delili dinlesinler.
Güneş de batıp kaybolunca, saranp solduktan ve tan yeri kızıla boya-cii, çok .sayıda askeri (yıldızı) ile gece bastırınca şöyle dedi: "Bu da ne, kavmim? Doğrusu ben, sizin Allah'a ortak koştuğunuz şeylerden uzağım.
Güneşin, ayın ve yıldızın durumu, İşte gördüğünüz gibi. Bunlarda zahiren biraz fayda vardır. Ya ağaçtan, madenden, çamurdan ve yiyecek maddelerinden yapılan putlara ne dersiniz?
(Ey Mekke kâfirleri, bu anlatılanlardan öğüt alırsınız, belki.)
Bundan sonra İbrahim şöyle dedi: Doğrusu ben, ihlasla ibadet edip kutsayarak, Allah'ın şerefli varlığına kendimi teslim ettim. Çünkü O'dur bir ve tek olan. Eşi bulunmayan. Herşey kendisine muhtaç olduğu halde, kendisi hiçbir şeye muhtaç olmayan. Evreni yaratan, mülk ve melekûtun sahibi. Gökleri ve yeri yaratan. Karanlığı çatlatıp içinden sabah aydınlığını çıkaran. Geceyi ve gündüzü yaratan. Güneşin ve ayın Rabbi.
"Kim amelinde ihlâs sahibi olarak yüzünü samimiyetle Allah'a teslim ederse, muhakkak ki o, en sağlam kulpa yapışmıştır!'[133]O kulpun çözülmesi yoktur. Kişinin yüzünü Allah'a teslim etmesi, bedenen ve kalben Allah'a yönelmesi demektir. Ayet-i Kerime de "Yüzünü teslim ederse" ifadesi kullanılmıştır. Çünkü yüz, bedenin en şerefli organıdır. Ayrıca yüz, ruhun dışarıya baktığı bir balkonu gibidir, ibrahim'in muhataplarıyla gayet nazikâne bîr tavır ile konuşması dikkat çekicidir. En İnatçı hasımlarla bu şekilde ve bu üslûpta konuşmak, hikmet gereğidir, önce: Ben, batan şeyleri sevmem, demiş. İkinci defasında: Şayet Rabbim beni hidâyete erdirmezse, sapıklığa düşenlerden olurum, demiş, Üçüncüsündeyse: Şirkten ve şirk koşanlardan uzak olduğunu açıkça söylemiştir. "Biz, sizlerden ve Allah'tan başka taptıklarınızdan uzağız. Sizi (dininizi) tanımıyoruz.[134]
Ortaya deliller sürerek şirkin esasını yıktıktan .sonra kendi inancını anlatmıştır: "Doğrusu ben, gerçekten yüzümü batıldan hakka meylederek, gökleri ve yeri yaratana çevirdim. Ve ben, (Allah'a) ortak koşanlardan değilim."[135]
İbrahim'in Kavmi İle Mücadelesi
80- Milleti onunla tartışmaya girişti. "Beni doğru yola eriştirmişken, Allah hakkında benimle mi tartışıyorsunuz? O'na ortak koştuklarınızdan korkmuyorum, meğer ki Rabbim bir şeyi dilemiş ola. Rabbim ilimce her şeyi kuşatmıştır; hâlâ öğüt kabul etmez misiniz?" dedi.
81- "Allah'a koştuğunuz ortaklardan nasıl korkarım? Oysa siz, Allah'ın hakkında size bir delil İndirmediği bir şeyi O'na ortak koşmaktan korkmuyorsunuz. İki taraftan hangisine güvenmek daha gereklidir, bir bilseniz."
82- İşte güven; onlara, inanıp imanlarına haksızlık karıştırmayanlaradır. Onlar doğru yoldadırlar.
83- Bu, İbrahim'e, milletine karşı verdiğimiz hüccetimizdir. Dilediğimizi derecelerle yükseltiriz. Doğrusu Rabbin Hakîm'dir, bilendir.[136]
Bazı Kelimeler:
"Mühacce", mücadele ve yenişme demektir. Kişinin kendi iddiasını ispatlaması ve hasmının davasını çürütmesi için ortaya sürdüğü dayanak. Bu dayanak, etkileyici bir delil olabileceği gibi boş bir şüphe de olabilir. Buradaki zulümden maksat, şirktir. Çünkü şirk, en büyük haksızlıktır.[137]
Açıklama:
İbrahim (A.S.), kavmine hak dava ile geldi. Onlara kafi hüccetlerden ve kesin delillerden oluşan beyyineler getirdi. Onların seviyesine inip onlarla ;ıynı yolda yürüdü. Sonuçla, gökleri ve yeri yaralanın, kendisinden başka tanrı bulunmayan gerçek mabud olduğunu ispatladı.
Kavmi ise O.'na karşı en boş delilleri ortaya sürdü, cılız ve güçsüz şüpheler ortaya attılar. Bu şüpheler; kalbleri Allah tarafından mühürlenen, gözlen perdelenen, kulaklarına ağırlık konulan kimselerden başka hiçbir kimsenin yanında delil olarak kabul edilmezler.
Kavmi dedi ki: Bizleri Allah'a yaklaştırıp O'nun katında bize şefaat etsinler diye onları tanrı ediniyorsunuz. Nitekim atalarımızın da böyle yapmakta olduklarını gördük. Ey İbrahim, tanrılarımıza sataşmaktan sakın. Sakınmazsan, sana zarar vermelerinden korkarız.
İbrahim dedi ki: Allah hakkında benimle mi tartışıyorsunuz? Bu çok tuhaf bir şeydir. Bu nasıl olur? Allah, gökleri ve yeri yaratmıştır. O'nun mülkü vardır. Mülkünü ancak kendisi ilimle kuşatabilir. O, her şeye kadirdir. Şu put-larsa ne fayda verir, ne zarar dokundurur, ne İşitir, ne de görürler. Aksine onlar, sizler için yaratılmış taş, maden ve sair maddelerdir. Beni doğru yola eriştirmişken benimle mi Allah hakkında tartışıyorsunuz? Şu putlardan asla korkmam. Bunlar ne kendilerine, ne de başkalarına fayda ve zarar verirler. Allah'a ortak koştuğunuz şeylerden nasıl korkarım? Güç ve kuvvet, ancak Allah'ın elindedir. Hiçbir zaman o putlardan korkmam. Meğer ki, rabbim ve rabbİniz olan Allah, bir zarar vermek dilesin. O zaman o zarar bana ulaşır. Sözgelimi bir put üzerime düşer ve bana zarar verir. Ya da gökteki bir yıldız kayıp ta üzerime düşsün ve beni yaksın. Fakat bu putların kendiliklerinden bir şey yapabileceklerine inanmak, akıllı bir kimsenin kalbinden geçmeyen ve dengeli bir insan tarafından onaylanmayan bir şeydir.
Yaratıcı ile yaratık arasında, evrene varlık veren Allah ile taşlar veya yaratılmış olan yıldızlar arasında eşitlik var mıdır? Bunların eşit olmadıklarını göremeyecek kadar düşüncesizleştiniz mi? Kör mü oldunuz? Şaşıyorum size. Hiçbir fayda ve zarar veremeyeceği, hür akıl tarafından ilân edilen tanrılarınızdan nasıl korkarım? Oysa siz, başka şeyleri Allah'a ortak koşmaktan korkmuyorsunuz. Allah'ın bir ve tek, eşsiz, hiçbir şeye muhtaç olmayan, buna karşılık her şeyin kendisine muhtaç olduğu yegane ilâh olduğuna ilişkin aklî ve nakli deliller vardır. Hal böyle iken hangimiz doğru yoldayız, hangimizin görüşü daha güzeldir, hangimizin sözü daha güçlüdür, hangimiz güven ve korkusuzluğa daha lâyıkız? Bir bilseniz. Hür fikir ve akıl sahibi olsanız. İnsanlar içinde huzur ve korkusuzluğa layık olanlar, elbetteki imân ederlerdir. Çünkü onlar Allah'a ve Resulüne imân etmiş, akıl ve hikmet yoluna girmiş, imanlarına şirk gibi bir zulmü kanştırmamışlardır. Dünya ve ahirette tam güven ve huzur onlarındır. Buhâri :ve Müslim'in rivayetine göre bu ayet nazil olduğunda, sahabilerin çok zoruna gitmiş; Hangimiz zulm etmemişiz ki?" demişlerdi. Allah hepsinden razı olsun. Bunun üzerine kendilerine şu ayet okundu: "Ey oğulcuğum! Allah'a eş koşma. Doğrusu eş koşmak büyük zulümdür."'[138] Bu. bizim güçlü dclilimi/.dir. Kavmine karşı bir delil olarak ileri sursun diye bunu İbrahim'e verdik. Uundu bir gariplik yoktur. AİIalı, kullarından dilediklerini derecelerle üstün kılar. Bazısını bazısından üstün kılar. Bunlardan birincisi imân derecesidir. İkincisi ilim derecesidir. Üçüncüsü hikmet ve tevf'İk derecesidir. Bu, Allah'ın fazl-u nimetidir; dilediğine verir. Doğrusu senin rabbin, yaratıklarının durumlarım bilir.[139]
İbrahim, Peygamberlerin Atasıdır
84-86- Ona İshâk'ı, Ya'kûb'u bağışladık, herbirİni doğru yola eriştirdik. Daha önce Nuh'u ve soyundan Davud'u, Süleyman'ı, Eyyûb'u, Yûsuf'u, Mûsâ 'yi ve Hârûn 'u —ki işlerini iyi yapanlara böylece karşılık veririz—, Ze-kcriyâ'yı, Yahya'yı, İsa'yı ve ÎIyâs'ı —ki hepsi iyilerdendir—r, İsmâiVi, Elyc-v;i'/, Yûntıs-u I.ılt'ıı —ki hepsini ıliinyıihını iittliin kıldık—.
87- Bitbulunnditn, soylarından, kardeşlerinden bir kısmını seçtik ve doğru yola eriştirdik.
88- Bu, Allah'ın kullarından dilediğini eriştirdiği yoludur. Puta taparlarsa amelleri boşa çıkar.
89- Kendilerine kîtâb, hüküm ve peygamberlik verdiklerimiz İşte bunlardır. Kâfirler onları inkâr ederlerse, inkâr etmeyecek bir milleti onlara ve-kîl kılarız.
90- İşte bunlar Allah'ın doğru yola eriştirdikleridir, onların yoluna uy, "Sizden buna karşılık bir ücret istemem, bu sâdece herkes için bir hatırlatmadır" de.[140]
Bazı Kelimeler:
Onları seçip ayırdık.Amelleri boşa çıkar.Faydalı ilim. Dinde fıkıh. Bazıları, bu kelimenin, insanlar arasında hükmetmek onları yargılamak anlamını ifade ettiğim söylemişlerdir.[141]
Açıklama:
"İbrahim (A.S.), şüphesiz Allah'a yönelen ve O'na boyun eğen bir önderdi”[142]Azm sahibi peygamberlerdendi. Peygamberlerin atası idi. Kendisinden sonra gelen Peygamberlerin tümü, İstisnasız olarak O'nun soyundandır. "Andolsunki, Nuh'u ve İbrahim'i Biz gönderdik; ikisinin soyundan gelenlere peygamberlik ve kitâb verdik."[143]
Kamil İmanının, geniş ihsanının, oğlu İsmail'i kurban ederek Allah'ın imtihanını kazanmasının mükafatı olarak, yaşlı olmasına, karısının kısırlığına ve ümitsizliğine rağmen O'na ıshak'ı armağan ettik. "O'na ıshak'ı, ardından Yakub'u müjdeledik"[144]
İbrahim, kökü sağlam, dalları göğe doğru olan hoş ve temiz bir ağaçtan (sülaleden) gelmiştir. O, Nuh'un soyundandır. "Daha önce Nuh'u ve soyundan Davud'u, Süleyman'ı, Eyyûb'u, Yusuf'u, Musa'yı ve Harun'u doğruyo-la eriştirdik." Bunlar, birbirinin soyundandırlar. ibrahim, Peygamberlik zincirinin bağlantısıdır. Dedesi Nûhtur. ibrahim'in çocuğu da peygamberdir. "İşlerini iyi yapanlara böylece karşılık veririz," O'nun.soyunu, keza Zekeriyyâ, Yahya, İsâ ve Ilyas'ı doğru yola eriştirdik. Hepsi de iyilerdendir. İbrahim'in soyundan öz oğlu İsmail'i, yani Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.) in dedesi İsmail'i, Elyesâ, Yunus ve Lüt'u doğru yola eriştirdik. Hepsim kendi zamanlarında üstün kıldık.
Babalarından, soylarından ve kardeşlerinden bir kısmını doğru .yola eriş-lirdik. Çünkü onların hepsi, luıyır ve hidâyet yolunu bulmuş değillerdi. "An-ılolstııt ki Nıilı'u ve Ihnıltitn'i His. gönderdik; ikisinin soyundun gelenlerin kipi) mi doğru yoldadır. Bir çoğu da yoldan çıkmıştır!'[145]
Onları seçip ayırdık. Birçok meziyetlerle onları mümtaz kıldık. Onları dosdoğru bir yola ilettik. Bu, Allah'ın lutfudur. Kullarından dilediğine verir. Allah, fazlı geniş olandır, bilendir. Bir şeyi Allah'a eş koştukları takdirde cezalan, amellerinin boşa gitmesi olacaktır. Zira gönülleri arındıran, ruhları temizleyen şey, noksanlıklardan münezzeh yüce Allah'ı birlemektir. Sevâbm özü ve mükâfatın temeli budur. Temel yıkılınca, sevabın aslı da kalmaz. "Ey Muhammedi Andohun, eğer Allah'a ortak koşarsan işlerin şüphesiz boşa gider!'[146]
Burada adları anılan peygamberlerin hepsi aynı pınarın suyunu içmiş ve hepsi de aynı risaletle görevlendirilmişlerdir. Görevleri, noksanlıklardan münezzeh, yüce Allah'ı birlemek ve dünyada tevhid esaslarını yerleştirmektir. Her ne kadar şekil ve yöntemleri, mucizeleri değişik de olsa, görevleri ve getirdikleri inanç sistemi aynıdır. Bu değişiklikler de, hidâyete davet ettikleri milletlere ve zamanlarına göre olmuştur. Kendilerine kitap verdiklerimiz, İşte bunlardır. Örneğin İbrahim'e Suhuf'u, Musa'ya Tevrat'ı, Davud'a Zebur'u, İsa'ya İncil'i verdik. Onlara ilim, hikmet, doğru kavrama ve peygamberlik verdik. Şüphesiz her peygamber bu durumdadır. Zira peygamberliğin esası ilim, fıkıh, doğru kavrama ve zekadır. Peygamberlik din liderliği ve dünya yöneticiliğidir. Bu oimadan, peygamberlik tamam olur mu hiç?
Yargılama ve insanlar arasında hüküm verme anlamındaki hükme gelince, bu her peygambere verilmiş bir yetki değildir. Bu, onların aralarındaki erdem ve üstünlük derecesidir. Peygamberlerin hepsine nübüvvet ve hikmet verilmiştir. Zira kendisine peygamberlik verilen herkese hikmet de verilmiştir. Ama kendisine peygamberlik verilen herkese kitap verilmemiştir.
Ey Muhammedi Sana tümden verilmiş olan peygamberlik, Kitâb ve hikmeti Kureyş kâfirleri inkâr ederlerse, inkâr etsinler. Bunları korumaya, bunlara hizmet için çalışmaya ve insanları bunlara davet etmeye, inkarcı olmayan şerefli ve kıymetli bir kavmi vekil kılıp görevlendiririz. Bu şerefli kavimden maksat, Resulullah (s.a.v.) in Ensâr ve Muhacirlerden oluşan sahabileri ile, bunlardan sonra gelen ve bunların çağrısı ile insanları din gününe davet eden kimselerdir. Allah'ın kendilerini doğru yola eriştirdiği, hayırda muvaffak kıldığı hidayet önderleri işte bunlardır. Bunların izinden git. Peygamber efendimiz onların hayırlı özelliklerini toplamıştır. O, nebi ve mürsellerin sonuncusudur. De ki: Kur'an karşılığında ben sizden bir ücret ve Özel bir menfaat istemiyorum. O, sadece alemler için bir öğüt ve takva sahibi kimseler İçin bir hidâyet kaynağıdır.[147]
Peygamberlerin Risaletini İspatlamak
91- "Allah hiçbir insana bir şey indirmemiştir" demekli Allah'ı gereği gibi değerîendiremediler. De ki: "Musa'nın insanlara nûr ve yol gösterici olarak getirdiği Kitâb'ı kim İndirdi? —ki siz onu kâğıtlara yazıp bir kısmını gösterip çoğunu gizlersiniz, atalarınızın ve sizin bilmediğiniz, size onunla Öğretilmiştir—". "Allah" de, sonra da onları daldıkları sapıklıkta bırak, oy-nasmlar.
92- Bu indirdiğimiz, kendinden öncekileri doğrulayan, Mekkelİîeri ve etrafındakiler! uyaran mübarek Kitab'dir. Âhİrete inananlar buna inanırlar, namazlarına da devam ederler.[148]
Bazı Kelimeler:
Allah'ı hakkıyla tanıyamadılar."Kırtas" kelimesinin çoğulu olup, üzerine yazı yazılan kağıt veya diğer şeyler. Çok bereketli. Mekke-i Mükerreme.[149]
Açıklama:
Allah'ı gerçeklen lanıyan; Allah hakkında vacib, caiz ve imkânsız oları şeyleri idrâk eden bir kimsenin, Allah ile kulları arasındaki elçilik ve peygamberlik kurumunu tanımak ve itiraf etmekten başka çaresi kalmaz. Allah. zaman ve mekânın kısır çemberi içine alınamaz. Sonradan yaratılan şeylere benzemez. Arada bir vasıta olmadan insanlarla direkt olarak konuşması mümkün değildir. "Hiçbir insan yoktur ki, Allah'ın onunla (doğrudan doğruya) konuşması olsun. Ancak vahy ile, yahud perde arkasından olur.”[150] Bundan sonra da peygamber, ilâhi direktifleri insanlara aktarır. Peygamberlik müessesesini inkâr eden kimse; Allah'ı hakkıyla takdir etmemiş, O'nu gereği gibi ululamamış; dahası O'nu hiç tanımamış olur.
Allah her şeyi bilendir. Herşeye kadirdir. Hiçbir şey O'nu aciz bırakamaz. Rahmeti herşeyi kapsamıştır. Mahrukatın, Nebî ve mürseller gibi hidayet rehberleri ve yol göstericiler olmadan, amaçlanan hedefe ulaşmalarının mümkün olmadığını bilir. Nebi ve mürsellerİn elçiliklerini inkâr eden bir kimse; Allah'ı hakkıyla tanımamış, gereği gibi değerlendirememiştir.
Ey Muhammed! Şunlara de ki: "Tevrat'ı Musa'ya indiren kimdir?" Bu soruyu size soruyorum. Çünkü Siz Tevrat'ı kabul ediyor ve "Bize de kitab indiriiseydi, muhakkak onlardan daha fazla hidâyette bulunurduk "[151] diyorsunuz. Siz, Hz. Muhammed'e heyet gönderdiniz; O'nu ve dinini sordunuz. Nasıl olur da: Allah, insana bir şey indirmemiştir, dersiniz?
Bazıları, ayetin şu anlama geldiğini söylemişlerdir: Tevrat'ı, insanlar için nûr ve hidâyet kaynağı olarak Musa'ya indiren kimdir? Tevrat aslında insanlık için bir nûr ve hidâyet kaynağıydı. Nihayet insanlar onu değiştirip tahrif ettiler. O'nun büyük bir kısmım unuttular. O'nu parça parça dağınık kâğıtlara yazdılar ki, tahrif edip değiştirmek istedikleri kısmını kolayca yok etsinler veya başka şekle soksunlar. Yahudi bilginleri Tevrat'taki bir hükümde fetva verirken, Tevrat'ın ilgili parçasını çıkarıp gösterirlerdi. Ama bir hükmü Örtbas etmek istediklerinde, Tevrat'ın İlgili kısmını saklarlardı. Peygamber (s.a.v.) efendimizin evsafım anlatan ve peygamber olarak geleceğini müjdeleyen, zina hükmünü açıklayan kısmı gizlemişlerdi.
Ey_müşrikler!İ?ahudilerin özellikle Peygamber Muhammed (s.a.v.)'e İlişkin sözlerine aldanıp da yalanlarına güvenmeyin. Yahudiler O'nun en şiddetli düşmanlarıdır.
"Onlar (yahudiler) onu (Tevrat'ı) kağıtlara koyup..." şeklinde okunduğu takdirde ayet-i Kerime'nin zahir manası budur. Ama "Siz onu kağıtlara koyup..." şeklindeki kıraate göre okunursa; Cenab-ı Allah, Peygamber (s.a.v.) efendimize, bu ayetin yahudilerin ve ayete muhatab olan diğer kimselerin işittikleri bîr yerden okumasını emretmiştir.
Araplardan iman eden ey mü'minler! Size ve babalarınıza, bilmediğiniz şeyler öğretildi. İslâmiyet sayesinde araplarm bir devleti, araştırma, İnceleme, Ten, sanat ve ilmî kişilikleri, varlıkları oldu. Evet, bütün bunları kör bir cehaletten ve sapıklıktan sonra öğrenebildiler.
Onlara de ki: Peygamberleri ve unlarla beraber kİtablan gönderen Allah'dır. Muhammed'le beraber Kur'an'ı, Musa ile beraber de Tevrat'ı gönderdi. Onları böyle dedikten sonra bırak, daldıkları sapıklakta oynamaya devam etsinler.
İşte Kur'an, indirmiş olduğumuz öyle bir kitaptır ki, İnsanlara hakkı ve dosdoğru yolu gösterir. Hayır ve bereketi çok olan bir kitaptır. Kendisinden önceki kitabları doğrular; onları yürürlükten kaldırır. Onu bereket için, kendisinden Önceki kitablan tasdik etmesi, Mekkelİleri ve Mekke çevresindeki insanları uyarması için indirdik. Ahirete ve ahirette olacak şeylere imân edenler, Kur'an'a da imân eder ve O'nu doğrularlar. Onlar, namazlarına devam ederler. Emrolunduklan her şeyi yerine-getirmeye koşuşurlar.[152]
Allah'a Karşı Yalan Söylemek Ve Bunun Sonucu
93- Allah'a kprşı yalan uydurandan veya kendisine bir şey vahyedil-mcmişkcn "Damı vahyohmdu", "Allah'ın indirdiği gibi ben de indireceğim" diyenden daha zâlim kim olabilir? fin zâlimleri can çekişiricrken.melekler ellerini uzatmış, "Canlarınızı verin, bugün Allah'a karşı haksız yere söylediklerinizden, O'nun âyetlerine büyüklük taslamanızdan ötürü alçaltıcı bir azâbla cezalandırılacaksınız" derken bir görsen!
94- Onlara: "And olsun ki, sizi ilk defa yarattığımız gibi —size verdiklerimizi ardınızda bırakarak— bize birer birer geldiniz; içinizde Allah'ın ortakları olduğunu sandığınız şefâatçılannızi beraber görmüyoruz. And olsun kî aranızdaki bağlar kopmuş, ortak sandıklarınız sizden ayrılmışlardır"[153]
denecek.
Bazı Kelimeler:
Yalan uydurdu."öamre" kelimesinin çoğulu olup şiddet manasınadır. Ölümün şiddetli hali. Can çekişme durumu. Bununla ilgili açıklama, Maide suresinin 28. ayetinde geçti. Horluk ve zillet.
"Hevn" ise, merhamet ve yumuşaklık anlamına gelir.Size verdik.
"Havel": Hizmetçi ve maiyettekiler.Aranız, yani aranızdaki bağlar. Kayboldu.[154]
Açıklama:
Bu ayetlerde, Peygamber (s.a.v.)'in doğruluğuna, dolaylı bir tanıklıkta bulunulmaktadır. Çünkü burada, Allah'a karşı yalan uydurmanın sonucu açıklanmaktadır. Kâinatta Allah'a karşı yalan uyduran, Allah'ın insanlığa kitap indirmediğini, Allah'a eş koşup O'nun çocuğu olduğunu iddia eden, ya da Müseylimetül Kezzab ve Esved el-Ansi gibi, kendisine hiçbir şey vahyedilme-mişken "Bana vahyolundu" diyen, yahud "Allah'ın, Peygamberlerine (ki-tab) indirdiği gibi ben de indireceğim" "istesek, bunun gibisini biz de söylerdik" diyenden daha zalim kim vardır? Hayret bunlara... Bunları can çekişirken bir görseydin. O haldeyken melekler, canlarım bedenlerinden şiddetle çıkarmak İçin ellerini onlara uzatırlar. "O halde, melekler onların yüzlerine ve arkalarına vura vura canlarını alırlarken nasıl hareket edecekler!'[155]
Melekler onları şiddetle azarlayarak: Haydi eğer yapabiliyorsanız, içindekilerle birlikte nefsinizi çıkarın ve kurtarın. Bazıları, ayetin anlamının "hoşunuza gitmese de canınızı çıkarın" şeklinde olacağını söylemişlerdir.
Mü'minin ruhunun kolaylıkla çıkacağını, inanmayanların ruhlarının ise zorla çekilip alınacağını, söylemişlerdir. Keşşaf, bununla ilgili şunları söylemektedir: Bu, meleklerin bazı kâfirlerin ruhlarını teslim alırken yaptıkları işleri temsili olarak anlatmaktadır. Melekler, canlarını almakta oldukları kafirlere şöyle derler: Bugün horlayıcı ve rüsvay edici azapla cezalandırılacaksınız.. Daha önce de geçtiği gibi Allah'a, hak olmayan şeyleri söylediğinizden dolayı, en korkunç bir halde O'nun huzuruna çıkacaksınız.
Allah (C.C.) da onlara şöyle diyecek: Daha önce sizleri nasıl tek tek ya-ratmışsam, aynı şekilde bugün de, bana eş koştuğunuz ve benzerim olduğunu iddia ettiğiniz aracılarınızdan ayrı ve uzak olarak yalnız başınıza bana geldiniz. Dünyadayken size vermiş olduğumuz nimetleri, hizmetçileri, evlâdınızı ardınızda bıraktınız; huzuruma geldiniz. O şeylerin size hiçbir faydası oi-madı. Sizde ve ibadetlerinizde ortaklarınız olduklarını sandığınız şefaatçilerinizi yanınızda görmüyoruz. Kahrolasıcalar! Rahmetimden uzak olun. Sizlerle o şefaatçileriniz arasındaki bağlar, artık kopmuştur. Dostluklarınız yok olmuştur. Aracı olduğunu zannettikleriniz kaybolmuş ve şefaatçilerin size hiçbir faydası ulaşmamıştır.. "Öyle bir gündür ki, kimse kimseye sahib olamaz, (fayda vermez) Emir ve hüküm, o gün yalnız Allah'ındır.”[156]
Îlim Kudret, Hikmet Ve Rahmet Manzaraları
95- Taneyi ve çekirdeği yaran şüphesiz Allah'tır; ölüden diriyi ve diriden ölüyü çıkarır. İşte Allah budur, nasıl yüz çevirirsiniz?
96- Tanyerini ağartan, geceyi dinlenme zamanı, güneş ve ay'ı vakit ölçüsü kılandır. Bu, güçlü olanın, bilen'in nizâmıdır.
97- O; yıldızlan, kara ve denizin karanlıklarında yol bulaşınız diye sizin için var edendir. Bilen millet için ayetleri uzun uzadıya açıkladık.
98- O, sizi bir tek nefisten, babaların sulbünde kararlaşmış ve anaların rahminde kararlaşmakta olarak yaratandır. Anlayan mîllet için âyetleri uzun uzadıya açıkladık.
99- O, gökten su indirendir. Her bitkiyi onunla bitirdik, ondan bitirdiğimiz yeşilden, —birbirine benzeyen ve benzemeyen— yığın yığın taneler, hurmaların tomurcuklarından sarkan salkımlar, üzüm bağlan, zeytin ve nar çıkardık. Ürün verdiklerinde ürünlerine, olgunlaşmalarına bir bakın. Bunlarda, inananlar için, şüphesiz, deliller vardır.[157]
Bazı Kelimeler:
Bir şeyi yararak içinden bazı şeyler çıkaran.; Başakta ve tomurcuktaki ürün. "Nevât" kelimesinin çoğulu olup, hurma, kuru üzüm ve benzeri meyvelerle, yemişlerde bulunan çekirdek.Yüz .çeviriyorsunuz. Ev gibi, insanın dinlendiği yer veya gece gibi, insanın dinlendiği zaman. Zatsn ayette kastedilen anlam da budur. Hesap ve sayı ile... Derinlemesine düşünerek anlamak, Üst üste gelerek yığmlaşmış.Tomurcuk. Salkım, Olgunlaşması, tamama ermesi.[158]
Açıklama:
Tevhid ve nübüvvet ilkeleri ile ölüm sonrası dirilişe ait bazı gerçeklerin ikrarından sonra burada, ilahî kudret ve ilmin eksiksizliğine, ve buna şeha-det eden tabiî delillerle, ayetlere ilişkin manzaralar anlatılmaktadır.
İbadet ve takdisi hakeden tanrı, bu niteliklerle muttasıf olan ve bu işleri yapan Allah'tır ki, bu işlerin en azını bile putlar, dikili taşlar, Allah'a ortak koşulan şeyler, hatta yaratılmışların hepsi toplanıp bir araya gelseler yapmaktan acizdir. Noksanlıklardan münezzeh olan, yüce Allah'dır. Muhakkak ki Allah, tanesi ve çekirdeği yaratandır. Bostan ve ağaç gibi bitkileri, tane vı- çekirdekle!) çıkarır. Aycllc yeten dirilik kelimesi, gelinme ve gıüalunnıayi k;ıhnl ehnek ;m[uımnd;ı kullanılmışın". Şüphesiz hu imlamda İane ve çekirdek ölüdür. Bazı kimseler dirilik ve hayat kelimesinin anlamını genişleterek şöyle demişlerdir: Tane ve çekirdekte hayat vardır. Şundan ki, bunlar toprağa ekümezlerse kısır kalırlar.
Ne var ki lügat, bu görüşün taraftarlarım teyid etmemektedir. Bunlar, öteden beri, "Canlı, yumurtadan veya döl suyundan çıkar" misalini verirler. Ama modern ilim, döl suyunda, hayat olduğu gibi aynı şekilde yumurtada da hayat bulunduğunu ispatlamıştır. Doğru görüşün şu olduğunu söyleyenler de olmuştur: Canlı şey, ölüden çıkar. Yani canlı şey, ölü iken gıda maddesinden oluşur. Hayvandan da sütü ve diğer artıkları çıkar. Oysa bu süt ve fazlalıklar cansızdır, ölüdür. Gıda maddesinde hayat bulunmadığı halde, canlı cisim hücrelerinin süt ve bitki gibi gıda maddelerinden oluşması, üâhi kudretin eksiksizliğinî kanıtlamaktadır. Allah, diriden de ölüyü çıkarır. Tane ve çekirdeği canlı bitkiden çıkarır. Süt ve artıkları, canlı hayvandan çıkarır. Bütün bunları ilim, kudret ve hikmet sahibi, noksanlıklardan münezzeh yüce Allah yapar. Nasıl olur da hidayet ve kurtuluş yolundan yüz çevirirsiniz?
Allah, sabahı yarıp çıkarandır. Fecir vaktinde gecenin karanlığını, sabahın (ışık) direğiyle yarar ve ortaİığı aydınlatır. Geceyi de canlı hayvan ve insan için dinlenme zamanı kılmıştır. O zamanda canlılar, üzerlerindeki yorgunlukları atar, bedenlerindeki acılar diner, sinirleri, düşünce ve gerilimlerini atarlar. Gece, istirahat ve dinlenme zamanı; gündüz çalışıp çabalama zamanıdır. Ay ve güneş de asla bozulmayan sağlam bir düzen, tertip, hesap ve ölçü ile yörüngelerinde seyrederler. Bu sayede yılların sayısını ve hesabını bilirsiniz.
Ey okuyucu, Allah seni hayırda muvaffak eylesin. Evrendeki şu üç tabiî delile bak da ibret al: Gecenin karanlığı yarılarak sabah meydana geliyor. Gece, bir dinlenme vakti oluyor, Ay ve güneş bir nizam içinde seyrediyor ve hesaplar, onlara göre yapılıyor. Ay ve güneş dışında kalan, sayılarım ve mahiyetlerini ancak kendisinin bildiği yıldızları sizler için yaratan, Allah'tır. Geceleyin yolculuk yapanlar, yıldızlar sayesinde yollarım bulurlar. Sene içinde de za-, man, yıldızlarla bilinir. Yıldızlar sayesinde yollar ve yönler belirlenir. Gecenin ve denizin, yani yanlış ve eğri yolun karanlıklarında doğru yolu bulaşınız diye Cenab-ı Allah yıldızlan yarattı. Feza aleminde sanat, muhkemlik, ölçü ve düzen vardır. Cenab-ı Allah Kur'an ayetlerini ve kâinatta O'nun varlığına işaret eden belirtileri uzun uzadıya açıklamıştır. Bunlar, Allah'ın hikmetine ve ilminin eksiksizliğine delâlet ederler. Bunları ancak ilim ve düşünce sahibi kimseler anlayıp kavrarlar. "îbret alın, ey basiret sahipleri". Bu sebeple de ayet, şu cümleyle sona ermektedir. "Bilen bir kavim için ayetlerimizi uzun uzadıya açıkladık." İşte bunlar, Allah'ın yerdeki ve gökteki doğal ayetleridir. Ayrıca bizim kendi nefislerimizde de ilâhî ayetler vardır. Sizi bir tek nefisten yarat;tn, ondan cjjİıji var eden ve ikisinden pek cok erkek ve kailin meydana geliıen, Aüah'lıı. O, sizi bir erkekle bir kadından yaradı. Itithirîni/k- tamsa siniz diye sizi milletlere ve kabilelere ayırdı. Bunda da insanların birbirlerine karşı sevgi ve şefkat göstermeleri salıklanmakta; Allah'ın ilim, kudret ve hikmetinin eksiksizliğine işaret edilmektedir. Allah sizi bir tek nefisten (Adem'den) yarattı. Herkesi babalarının sulbünden kararlaşmış, analarının rahmin-de kararlaşmakta olarak yarattı. Sulb, karar kılma yeridir. Rahim, geçici olarak kalınan bir yerdir. Derin düşünce ve zekalarıyla gizli sırlara vakıf olup hakikatleri anlayan kimseler için ayetleri uzun uzadiya açıkladık. Mahhıkata ve İnsanın yaratılışına bakmak, şüphesiz dikkat, derin bakış ve kavramayı gerektirmektedir.
Allah'ın bitkiler alemindeki ayetleri ise şunlardır:
Gökteki bulutlardan yağmur indirip sudan canlı şeyleri yaratan, Allah'tır. Su ile, her sınıftan bitkileri bitiren de şam yüce Mevlâdır. Su hep aynı su, toprak da hep aynı topraktır. Ama bunlar sayesinde yetişen bitkilerin şekil ve tadı değişiktir. Rabbim, sen güçlü ve kadirsin, noksanlıklardan münezzehsin. "Hepsi bir su ile sulanıyor. Halbuki yemişlerin bazısını bazısına üstün kıh-yoruz."[159]
Aynı ağaçtaki meyvelerin bir kısmı kaliteli, bir kısmı kalitesiz; kimi olgun, kimi ham; bazısının tadı güzel, bazısınınki bozuk olabiliyor. Subhanal-lah! Bunlar, Allah'ın birlik ve kudretine delalet etmiyormu? Allah bitki kökünden filizlenen yemyeşil bostan yapraklarını ve ağaç dallarını çıkarıyor. Bu yeşil yapraklar ve dallar arasında kuru taneler meydana getiriyor. Hem de başaklar içinde yığın yığın taneler...
Nahl diye bilinen hurma ağacına gelince, onun tomurcuklarından salkımlar çıkar. Dolu olan bu salkımlar, aşağıya doğru sarktıkları için, eller kolayca kendilerine ulaşabilir. Yeşil bitkilerden üzüm bahçeleri, zeytin ve nar gibi diğer yemişlerle meyve bahçeleri meydana geliyor. Bunlar şekil, yaprak ve meyvenin kendisi bakımından birbirlerine benzerler. Ama renk ve tad bakımından birbirlerine benzemezler. Kimi tatlı, kimi ekşidir, örneğin portakalı, mandalinayı veya narenci düşünün. Bunları, araştırıp ibret alan bîr kimsenin gözüyle bakın. Bunların, ağaçlardayken, olgunlaşıp yenecek hale gelinceye kadar hangi aşamalardan geçtiklerini görün. Bu meyveler, Önceleri bomboş iken, nasıl oluyor da sonraları hayır ve bereketle doluyor? Allah'a inanan veya kendilerinde inanma yeteneği olan bir toplum için, bu anlattıklarımızda Allah'ın varlığına işaret eden deliller vardır.[160]
Kâfirlerin Allah'a İftira Etmeleri Ve Bu İftiralarının Reddedilîşi
100- Cinleri —O yaratmışken— kâfirler Allah'a ortak koştular. Körü körüne O'na oğullar ve kızlar uydurdular. Hâşâ, O onların vasıflandırmalarından yücedir.
101- O, gökleri ve yeri yoktan yaratandır. Zevcesi olmadan nasıl çocuğu olabilir? Oysa her şeyi O yaratmıştır, her şeyi bilir.
102- İşte Rabbinİz, Allah budur. O'ndan başka tanrı yoktur, her şeyin yaratanıdır, öyleyse O'na kulluk edin; O her şeye de vekildir.
103- Gözler O'nu görmez, O bütün gözleri görür. O Lâtiftir, haberdardır.[161]
Bazı Kelimeler:
"haraka", "halaka" ve "ihtaraka" fiilleri aynı anlamı ifade ederler.
Rağıb el-İsbahanî, "Müfredat" adlı eserinde der ki:
"Halk": Bir şeyi tedbir ve incelikle yaratmak demektir. "Hark" ise, bir şeyi bozarak kesip koparmak demektir. Daha önce hiç benzeri ve örneği bulunmayan bir şeyi yaratan, ir Bu cümleden olarak, daha önce benzeri bulunmayan işleri yapmaya da bid'at denilmiştir, Ulaşıp, erişmek, bir şeye kavuşmak demektir.[162]
Açıklama:
insanlar Allah'dan başka varlıkları O'na ortak koştular. Şeytan da: "Öyle ise, i/y.cl ve kudretine yemin ederim ki, onhınn hepsini ımıluıkkuk n/ün:ıc;ı-fitm. Ancnk içlerinden İhlas sahibi kulların müstesna..”[163]. Onlar meleklere tapınış; meleklerin, Allah'ın kızları olduklarını söylemiş, Allah'a şirk koşma işinde şeytana uymuş ve itaat etmişlerdi. Mecu.silcr; iyilik tanrısı ile kötülük tanrısının varolduklarını, kötülük tanrısının şeytan olduğunu söylemişlerdir. Zaten Kur'an-ı Kerim de buna İşaret ediyor: "Cinleri Allah'a ortak koştular". Oysa ki onları ve tapmakta oldukları şeyleri yaratan, yalnızca Allah'tır. O'ndan başkasına nasıl kulluk edilir? Bilmediklerinden dolayı insanların bir kısmı O'na oğullar ve kızlar uydurdular. O, müşriklerin eş koştukları şeylerden yüce ve münezzehtir. Yahudiler, Uzeyr'in Allah'ın oğlu olduğunu; arapların müşrik olanları ise, meleklerin Allah'ın kızları olduklarını söylemişlerdi.
Olacak şey midir, bu?
Allah; gökleri, yeri ve içindeki şeyleri yoktan var edendir. Yaratan, meydana getiren, şekil veren O'dur. O'nun çocuğu nasıl olur? O'nun eşi yoktur. Çocuğunun olması için mutlaka evlenmesi gerekir. Cins ve şekil bakımından kendisine benzer bir eşin varlığını kabul eder mi? O, ortaklardan ve benzerlerden münezzehtir. "O'nun misli bir şey yoktuk' O'nun çocuğu nasıl olur? Bütün varlıklar, O'nun gökleri ve yeri yaratmış olduğunu ikrar etmiştir. Böyle bir varlığın çocuğa ihtiyacı olur mu hiç? Her şey kendisinindir. O, yücedir ve eksikliklerden uzaktır.
İşte Rabbiniz olan Allah, O'ndan başka hiçbir tanrı yoktur. Her şeyin yaratıcısıdır. Sadece O'na kulluk ediniz. O, bütün kemal sıfatlarla muttasıf ve her türlü noksanlıktan münezzehtir. Varlıkları, yaratıp meydana getirendir. Gökleri ve yeri yoktan var edendir. O'nun gücü her şeye yeter. Noksanlıklardan münezzehtir. Gözler O'na erişemez; mahiyetini öğrenecek kadar kapsamlı bîr görüşle O'nu göremez. "O, bütün varlıkların (dünya ve ahirete ait) önlerinde ve arkalarındaki gizli ve aşikâr her şeyini bilir, onlar İse, Allah'ın dilediği kadarından başka, ilâhi hükümlerden hiçbir şey kavrayamaz''[164] Ayet-i Kerime, ahirette Allah'ın görülebileceğine ilişkin varid olan sahih hadislere aykırı düşmemektedir.
Allah, gözlere erişir, onları hakikat ve mahiyetleriyle görüp İdrâk eder. Şimdiye kadar ışığın ve gözün hakikatini hiç kimse kavrayamamıştır. Kulak, niçin görmez? Göz niçin işitmez. Gözdeki sinirler, görme işaretini niçin ak-tanyorlar? Kulaktaki sinirler, işitme işaretini niçin aktarıyorlar? Lâkin Allah'dır ki gözlere erişir ve onları bilir. O, latiftir, bütün incelikleri bilir. Yaratıklarının gizliliklerinden ve inceliklerinden bilgi sahibidir.[165]
Peygamberliğe İlişkin Hakikatler
104- Doğrusu size Rabbinizâen açık belgeler gelmiştir; kim görürse kendi lehine ve kim körlük ederse kendi aleyhinedir. Ben sizin bekçiniz değilim.
105- Ey Muhammedi Sana, "Sen okumuşsun" derler; oysa Biz, Öğrenecek kimselere âyetleri böylece türlü türlü açıklamaktayız.
106- Rabbinden sana vahyolunana uy, O'ndan başka tanrı yoktur, puta tapanlardan yüz çevir.
107- Allah dileseydi puta tapmazîardı. Seni.onlara koruyucu yapmadık, onların vekili de değilsin.[166]
Bazı Kelimeler:
Basiret kelimesinin çoğulu olup kalbî akîde, sabit bilgi ve apaçık hüccet, belge anlamında kullanılır. Bunun karşılığında ise, maddî şeyleri görüp idrâk eden basar (göz) vardır. Okudun.[167]
Açıklama:
Taa uzaklarda olup yolu gözlenen birisi gibi, hüccet, burhan, kevni ayetlerle kalbleri aydınlatıp aradaki perdeleri kaldıran aklî delillerden oluşan şu basiretler size geldi. Küçüklüğünüzde, büyüklüğünüzde, zayıflığınızda, güçlülüğünüzde koruyup gözeten Rabbinizden size apaçık deliller geldi. Kim bunları görürse, kendi lehinedir. Kim de görmez ve kötülük ederse kendi aleyhinedir. "Eğer iyilik ve güzellik işlerseniz, kendinize İyilik etmiş olursunuz. Ve eğer kötülük ederseniz yine kendinize kötülük etmiş olursunuz."[168] Ben sizin üzerinizde koruyucu ve murakıp değilim, "Her nefis kendi kazandığı (günah) karşılığında rehinedir''[169] Benim görevim, sadece tebliğ ctmeklir. Hesap görme işi ise Allah'a aittir.
Akılları ve renkleri değişik de olsa, hidayete ermeye kabiliyetli olanların hidâyete ermesi ve dinî prensiplerle, esasları yerleştirmek için, sadra şifâ beyanlarla, ayetlerimizi bu şekilde, türlü türlü açıklamaktayız. Evet, türlü şekillerde açıklıyoruz ki, muannid inkarcılar: Ey Muhammed, sen bu Kur'an'ı başkalarından okuyup Öğrenmişsin; bu, Allah tarafından sana vahyedilen bir kitap değildir, desinler.
Müşrikler Peygamber (s.a.v.) e iftira ederek, Kur'an-ı kerim'i Mekke-deki arap asıllı olmayan bir demircinin O'na öğretmiş olduğunu söylemişler-dh Kur'an-ı Kerim'de şu ayetle bundan bahsedilmektedir: "Peygambere öğretiyor zannmda bulundukları kimsenin dili yabancıdır. Bu Kur'an ise, açık arapçadir."[170]
Her bakımdan eksiksiz olan bu Kur'an'ın cahüiyet toprağından filizlenip yeşermesi mümkün müdür? Elbette ki değildir. "Kur'an sade bir vahiydir, ancak vahy olunur?'[171] Bu Kur'an'ı, kendilerinde akıl ve ilim bulunan bir kavmin yanında ortaya çıkaracağız.
Ey Muhammed! Sana vahyedilene (Kur'an'a) tabi ol. Ve Onu insanlara tebliğ et. Kendisinden başka Tanrı bulunmayan Allah, seninle beraberdir. Müşriklerden yüz çevir. Onların durumunu önemseme. Dönüşün, gerçekten Allah'a olduğunu bil. Eğer O dîleseydi, müşrikler, kendisine asla eş ve ortak kusamazlardı. Ama O, sadece kendisinin bildiği hikmetlerden dolayı bütün bunların vukubulmasmı diledi. Allah, seni onların üzerine denetçi ve murakıp yapmadı. Sen, onların üzerine vekil değilsin.[172]
Müşriklerin Allah'tan Başka Taptıkları Tanrıları Ve Putlara Sövmemizin Yasaklanması
108- Allah'tan başka yalvardıklanna sövmeyin ki, onlar da bilmeyerek aşırı gidip allah'a sövmesinler. Böylece her ümmete işini güzel gösterdik, sonra dönüşleri Rabblerinedir. O, işlediklerini haber verir.
109- Kendilerine bir mucize gösterilirse, mutlaka ona inanacaklarına dair bütün güçleriyle Allah'a yemin ederler. De ki: "Mucizeler, ancak Allah kalındadır"; onların, mucize geldiği zaman da inanmayacaklarını anlamıyor musunuz?
110- Onların kalblerini, gözlerini, —ona ilk defa inanmadıkları gibi— çeviririz; onları taşkınlıkları içinde şaşkın şaşkın bırakırız.[173]
Nüzul Sebebi:
Rivayete göre Kureyş'in önde gelen şahsiyetleri Ebu Talib'e gittiler ve ona dediler ki: Sen, bizim büyüğümüz ve efendimizsin. Doğrusu Muhammed, bize ve tanrılarımıza eziyet etmiştir. Kendisini çağırıp, tanrılarımıza bu şekilde dil uzatmasından sakındırmanı istiyoruz. O, bu yaptıklarından vazgeçerse, biz de kendisine ve tanrısına karışmayız.
Peygamber (s.a.v.) efendimize şöyle demişlerdi: Ya tanrılarımıza sövmek-ten vazgeçersin, ya da sana ve sana bu emirleri verene biz de söveriz.
Yukarıdaki Ayet-i Kerime, İşte bu sebebten nazil oldu.[174]
Açıklama:
Ey Müslümanlar! Onların Allah'tan başka tapmakta oldukları tanrılarına sövmeyin. Zira bazan bu sebeple düşmanlık edip sövmekte haddi aşarak yüce Allah'a sövebilirler. Böyle yapmakla, mü'minleri Öfkelendirmek isterler. Onlar, Allah'ın kadrini ve kıymetini bilemeyen en cahil kimselerdirler. Bundan da şunu öğreniyoruz: Eğer bir taat, sonunda masiyete sebeb olacaksa, o taat terkedilir. Yine bunun gibi, her kafir topluluğa, yaptıkları kötü amelleri süslü gösterdik. Allah'ın, yaratıklârındaki yasası budur. Onlar, körü körüne taklid, gelenek, cehalet veya inad yoluyla alışageldikleri şeyleri güzel görürler. Allah, onları kendi hallerine terk etmiştir. O, her şeye kadirdir. Güzel ve süslü göstermek, baskı ve zorlama olmaksızın amellerinin bir eseridir. Yoksa sevap, ceza ve peygamber göndermek, anlamsız, şeyler olurdu.
İstedikleri ayetler kendilerine gelecek olursa, İmân edeceklerine olanca güçleriyle yemin ettiler. Yalan söylediler. Ey Muhammed! Onlara de ki: "Ayetler, Allah nezdindedirler." Onlar, asla imân etmezler.[175]
İnsan Ve Cin Şeytanları
111- Eğer biz onlara melekleri indirsek, ölüler onlarla konuşsa ve her şeyi karşılarına toplasaydık, Allah dilemedikçe, yine de inanmazlardı; fakat onların çoğu bunu bilmiyorlar.
112-113- Aldatmak İçin birbirlerine cazip sözler fısıldayan cin ve insan şeytanlarını her peygambere düşman yaptık, bu şeytanlar, âhirete inanmayanların kalblerinin o sözlere yönelmesi, ondan hoşnud olması ve kendilerinin işledikleri suçları İşlemeleri için böyle yaparlar, Rabhin dîleseydi bunu yapp mazlardı, sen onları iftiraları ile başbaşa bırak.[176]
Bazı Kelimeler:
Topladık. "Kabil" kelimesinin çoğulu olup, birbirlerine kefil olarak, demektir. Ayetteki "kubülen" kelimesini "kabalen" şeklinde okuyan kıraat da vardır. Bu durumda ayetin manası; "Herşeyi açıkça ve yüzyüze karşılarında toplasaydık..." şeklinde olur.
"Şeytan" kelimesinin çoğuludur. İbn Abbas der ki: Cinlerden ve İnsanlardan haddini aşıp isyankârlık eden herkes, şeytandır. Vahycclcr. Buradaki "vahyetme" kelimesi, gizlice ve çabucak bildirmek, yani fısıldamak unlunundu kullanılmıştır. Bununla, insî ve cinnî şeytanların insana verdikleri vesveseler kastedilmiştir.
Süs ve zinet demektir. Bu noktadan hareketle, altına da zuhruf denilmiştir. Altın kaplama eşyalara da zuhruf denilir. Hile yapıp aldanarak. Meyledip eğilmek.İktiraf; mal kazanmak, günah kazanmak anlamlarında kullanılir.[177]
Nüzul Sebebi:
İbn Abbas'tan rivayet olunur ki: Mekke kâfirlerinin önde gelen bir grubu, Peygamber (s.a.v.) e gelerek şöyle dediler: Senin Allah elçisi olduğuna tanıklık edecek melekleri bize göster. Ya da Ölmüşlerimizin bir kısmını dirilt de, senin söylediklerinin doğru mu, yoksa asılsız mı olduğunu kendilerine soralım. Yahut senin gerçek peygamber olduğuna kefil olarak bize Allah'ı ve melekleri getir.
Onların böyle demeleri üzerine yukarıdaki ayetler nazil oldu. "Onların, mucize geldiği zaman da inanmayacaklarım anlamıyor musunuz?”[178].Ayet-i Kerimesinde mücmel olarak anlatılan şeyler, burada detaylı olarak açıklanmış; ayrıca insanların tabiatlan, karakterleri ve peygamberlerin kendi davetlerini yayma yolunda karşılaştıkları güçlükler anlatılarak peygamber efendimiz teselli edilmiştir..[179]
Açıklama:
"Bize melekler indirilmeli değil miydi?" diye talepte bulundukları gibi melekler kendilerine indirilseydi ve melekleri bir defa gördükten sonra yine görselerdi; "Eğer doğru iseniz (ölmüş) babalarımızı, getirsenİze"[180] diye istekte bulundukları gibi, ölmüş atalarını diriltsen de görmüş oldukları sevap veya azabı kendilerine haber verseler; meleklerden ve ölmüş atalarından başka, senin davanın gerçek olduğuna işaret eden bütün mucize ve alametleri gözlerinin önüne getirip yığsak; müjde ve uyanlarımızın doğruluğunu destekleyici bütün delilleri gözlerinin önüne sersek, yide de imân etmezler. Onların inanmaya istidatları yoktur. Çünkü onlar, ayetlere düşmanca nazarlarla bakmaktadırlar. "Hayır, hayır; onların kazandıkları (günahlar) kalblerini paslandırıp körletmiştir!'[181]Ayetlerimize, ibret almaya ve doğru yolu bulmaya elverişli bir nazarla bakmıyorlar ki, öğüt alıp iman etsinler.
"Onlardan seni dinleyenler vardır; Kur'an'ı anlarlar diye kalblerine örtüler, kulaklarına da ağırlık koyduk."[182]
Cenab-ı Allah, onların imân etmelerini dileseydi, imân ederlerdi. Ama onları, hayır yoluna koyulma ve Kur'an hidâyetinden yararlanma olgusuyla çelişen fıtratları ile baş başa bıraktı. "Dinde zorlama yoktur!' Onları dine İnanmaya zorlamakla beraber, "Biz ona eğri ve ıtoğru iki yolu da göstermedik mi?”[183] ayet-i kerimesi sırrınca onlara hayır ve şerrin yollarını göstemiştir. Ne var ki müşriklerin çoğu bunu bilmezler. İstedikleri ayetlerin kendilerine gelmesi durumunda mutlaka imân edeceklerine, olanca güçleriyle yemin ederler. Onlar, bu ayetleri ve mucizeleri kalblerinde hissetmezler. Kalbleri, bunları idrak edemez. Öyle ki, kalpleri örtü altında kalır.
Bazıları, yukarıdaki ayetin şu anlama gelebileceğini söylemişlerdir: Lâkin müslümanlann çoğu, kâfirlerin kalbini ve kalblerindeki şeyleri bilemezler ve kendilerine kâfirler tarafından önerilen mucizelerle ayetlerin İndirilmesinden yana olurlar ki, kendilerine indirildiği takdirde bu ayetlere imân etsinler.
Allah'ın halka ilişkin yasası işte budur. Halkın bir kısmı doğru yolu bulmuştur. Ama bir çoğu da doğru yoldan sapmıştır.
Allah'ın peygamberlerine ilişkin yasası da budur. Onlardan her biri için, özellikle azm sahibi olanlarının her biri için, insî ve cinnî şeytanlardan birer düşman yaratmıştır ki, o" yüce insanlar, derece sahibi olsunlar. Peygamber (s.a.v.) cihad ederek insanları hayra davet etmiş; müşrikler de inandıkları şeylerin propagandasını olanca güçleriyle ve çeşitli şekillerde yapmışlardır. Tabiatıyla her iki taraf ta, varlıklarını sürdürebilmek için çarpışacak, dolayısıyla kin ve düşmanlık meydana gelecekti. Elbetteki iyi sonuç takva sahibi kimselerin olacaktı.
"Doğrusu biz, peygamberimize ve inananlara dünya hayatında ve şahid-lerin şâhidlik edecekleri günde yardım ederiz."[184]
Ey Muhammedi İnsî ve cinnî şeytanlan sana düşman kıldığımız gibi, bunları, senden önceki peygamberlere de düşman kıldık. Ebu Zerr (R.A.), Peygamber (s.a.v.) efendimizin bir namazdan sonra kendisine şöyle dediğini rivayet etti: "Ey Ebu Zerr, însî ve cinnî şeytanların şerrinden Allah'a sığındın mı?" "İnsanların da şeytan olanları varmıdır, ya Resulullah?" diye sordum. "Evet" dedi ve şu ayeti okudu:
"Şeytanlanyla (kendilerini aldatan dostlarıyla) baş başa kaldıklarında..."[185]
Mücahid, Katade ve Hasen dediler kî: "İnsanlardan şeytanlar vardır. Cinlerden şeytanlar vardır. Bunların peygambere ve müslümanlara düşmanlık etmeleri ise şöyle olur: Bazı cinnî şeytanlar, bir takım insî şeytanlara fısıldarlar. Aynı şekilde cinnî şeytanların bazısı bazısına; insi şeytanların bazısı da bazısına fısıldarlar.''
Malik bin Dinar ise şöyle demiştir: "İnsî şeytanlar, bana karşı cinnî şey-îanlardan daha çok şiddetlidirler. Euzü billahi... (Allah'a sığınırım) deyince fiıınî ceylanlar hcııdaı tı/ak ladırlar. Anın insî şeytanlar bana gelip musallat olur ve açıkça beni kötülüklere, günahlara doğru çekerler."
Bazısı bazısına süslü şeylerle, vesveseyle, günahla aldatarak, hile yapıp kötüyü iyi göstererek fısıldaşırlar. Eğer Rabbin dileseydi bunu yapamazlardı, o halde onları, uydurmakta oldukları yalanlarıyla baş başa bırak." Onları kötülükle ve mefsedetle aldatmak için, kâfirlerle fasıklann gönlü fesada meyletsin diye bunu yaparlar. Kötülüğe ve fesada meylederler. Bu, onların heveslerine uygundur.
Sonuçta onlar, yaptıklarından hoşnut ve mutnıainn olsunlar, kazanmakta oldukları günahı, aldattıkları kimseler de kendileriyle beraber kazansınlar diye bu kötülükleri fısıldaşırlar.[186]
Peygamberin Doğru Ve Kur'an'ın Hak Olduğuna Tanıklık
114- Allah size Kîtâb'ı açık açık indirmişken O'ndan başka bir hakem mi isteyeyim? Kendilerine Kitab verdiklerimiz, onun gerçekten Rableri katından indirilmiş olduğunu bilirler. Öyleyse, sen şüpheye düşenlerden olma!
115- Rabbİnin sözü, doğruluk ve adaletle tamamlandı. O'nun sözlerini değiştirebilecek yoktur. O, işitir ve bilir.[187]
Bazı Kelimeler:
"Hâkim", hüküm vermesi için insanların kendisine başvurduğu, kendisinin de haklı veya haksız bir hüküm verdiği kimsedir. Hâkem ise sadece haklı hüküm veren kimsedir. Nifekim Kurtubî de böyle demiştir. İçinde hak ve batılın , helal ile haramın detaylıca açıklandığı Kitap.Rağıb el İsfahanı ılıyor ki: Bir şeyin tamamlanması, onun artık başka bir şeye muhtaç olmayacak bir noktaya ulaşması demektir. Burada anlatılmak istenen şey, Peygamber (s.a.v.)Mn doğruluğuna, ifade ve icaz bakımından Allah kelâmının tam ve eksiksiz olduğunu bildirmektir.Değiştirecek bir kimse yoktur.[188]
Açıklama:
(Ey Mekke kâfirleri) size ne olmuş ki, benim doğruluğuma delâlet edecek ayetlerin ve mucizelerin indirilmesini istiyorsunuz? Benim peygamber olup olmadığımı size bildirmeleri için, kendinize bunları hâkem ediniyorsunuz ve "Şayet bu mucizeler gösterilseydi mutlaka imân ederdik" diye yemin ediyorsunuz. Hayret! Aramızda hüküm vermesi için Allah'tan başkasını hakem tutacak kadar mı yolumu şaşırdım?!.. Ben, Allah'ın hükmünü çiğneyip aşamam. Zira adil hüküm, O'nun verdiği hükümdür. İçinde her şeyin ayrıntılı olarak anlatıldığı, her hükmün açıklandığı, her iyiliğin yer aldığı; hidâyet, nûr, ilim ve İrfanın esas alındığı bir kitab olarak Kur'an'ı size indiren Allah'dır. Kuran, benim peygamberliğimin gerçekliğine delâlet eden ebedi bir mucizedir. Zira onda ayetler vardır. Kendilerine açıkça ve de yüksek sesle meydan okuyarak edebiyat otoritelerini ve belagat üstadlannı aciz bırakmış; benim doğruluğuma, sizin de yalancı ve iftiracılığına tanıklık etmiştir!
Kendilerine kitab verdiğimiz yahudî ve hıristiyanlar Kur'an'ın hak olduğunu, Rabbin katından indirildiğini, nûr ve hidâyeti kapsadığını, ilim ve gerçekle iç içe olduğunu bilirler. Çünkü o da, kendilerine indirilen vahyin cin-sindendir. Kendi kitaplarında (Tevrat'ta ve İncil'de) Hz, Peygamberin peygamber olarak geleceğine da_ir müjdeler ve O'nun nitelikleri yer almaktadır. İnsanlar içinde Hz. Muhammed (s.a.v.) i en iyi tanıyıp bilenler, onlardır.
"Kendilerine kitap verdiklerimiz, Hz. Peygamberi öz oğullarını tanır gibi tanırlar. Böyle iken içlerinden bir topluluk hak ve hakikati bile bile gİzlerler.”[189]
Onlardan, kalbleri Allah tarafından aydınlanıp doğru yola erdirilenler bu gerçeği İtiraf etmişlerdir.
Özetle sizler, Hz. Peygamberin elçiliğinin doğruluğuna delâlet eden ayet ve mucizeleri İstemekle, Allah'tan başka hakem tutmak istemektesiniz. Bu da iki yolla olur:
1- Kur'an. O, dimdik duran ebedi bir mucizedir. Ve Kur'an, Cenâb-ı AHah'm: "Kulumun Benden taraf size tebliğ ettiği her şey doğrudur." Sözü yerine geçmektedir.
2- Ehl-i Kitab'ın, Hz. Muhammed'İn doğruluğuna şehadet etmeleri ve O'nu tanımaları.
Bu iki şey mevcud olduğuna göre, artık şüphe edenlerden olma. Bu da tıpkı "Allah'a eş koşanlardan olma" sözü gibi insanı heyecanlandırıp ateşlendiren bir sözdür.
"Uabhİnhı kelimesi lam;ım oldu." iıyclinclcki "Kclimclü" lafzını "Kelimâtü" şekiinde okumuştur. Evet, Allah'ın kelimeleri tamam olmuştur ve bunların ariık hiçbir şeye ihtiyaçları yoktur. Peygamber (s.a.v.) in doğruluğuna, delâlet ve icaz bakımından yeterli olmuşlardır.
Ayet-İ Kerimeye şöyle anlam verenler de olmuştur: Sana vaad etmiş olduğu düşmanlara karşı zafer, alaycı ve kâfirleri tehdit ettiği rüsvaylik ve he-lâk bakımandan Rabbinin kelimeleri (sözleri) tamam oldu, tam olarak gerçekleşti. "Gerçekten elçilikle gönderilen kullarımız hakkında şu sözümüz geçmiştir: Muhakkak onlar (peygamberler), bizzat onlar muzaffer olacaklardır. Ve elbette bizim (mü'min) askerlerimiz, muhakkak onlar galip gelecekler”[190]
Evet, Rabbinin sözleri, haber verdiği şeyler bakımından tam doğrudur; hükmettiği şeyler bakımından da tam adildir. Allah'dan daha doğru sözlü ve O'ndan daha adil hükümlü kim vardır?
Sonra O, sânı yüce Allah'ın gönderdiği emir ve yasakların, vaad ve tehditlerin, kıssa ve haberlerin hepsi doğru ve adildir. O'nun sözünü değiştirecek, hükmünü bozacak kimse yoktur. O, her şeye kadirdir. Her işi hikmete dayalıdır. Her sözü işitir. Bütün halleri bilir. Müşriklerin eş koştukları her şeyden üstün ve yücedir.[191]
Müşriklerin İnançları Ve Kestikleri Hayvanlar
116- Yeryüzündekilerin çoğunluğuna itaat edersen seni Allah yolundan saptırırlar. Onlar ancak zanna uyarlar, sadece tahminde bulunurlar,
117- Doğrusu Rabbin, yolundan kimin saptığını daha iyi bilir. Doğru yolda olanları da en iyi O bilir.
118- Allah'ın âyetlerine inanıyorsanız, üzerine Allah'ın adı anılmış olan şeyden yiyin.
119- Size ne oluyor ki, Allah size darda kalmanızın dışında, haram olanları genişçe anlatmışken, adının üzerine anıldığı şeyden yemiyorsunuz? Doğrusu çoğunluk, hevâ ve heveslerine uyarak, bilmeden sapıtıyorlar. Aşırı gidenleri en iyi bilen Rabbindir.
120- Günahın açığını da gizlisini de bırakın. Günah kazananlar, kazandıklarına karşılık şüphesiz ceza göreceklerdir.
121- Üzerine Allah'ın adının anılmadığı kesilmiş hayvanları yemeyin, bunu yapmak Allah'ın yolundan çıkmaktır. Doğrusu şeytanlar sizinle tartışmaları için dostlarına fısıldarlar, eğer onlara itaat ederseniz şüphesiz siz müşrik olursunuz.[192]
Bazı kelimeler:
Tahmin ederler. Tahminci, kesin bilgiye sahib olmadığı için, olmayacak hükümler verir.Açıkladı. Haram şeylerdeki şüphenizi giderdi.
Çirkin, haram, Günah işlemek, din dairesinden çıkmak.[193]
Açıklama:
Sapıkların ve Allah'a eş koşanların sözlerine aldırış etmemek gerekir. Onlar, sapma ve saptırma yoluna girer, yozlaştınci zanlara uyarlar. Yerdekİler-(Icn kâfir ve müşrik olanların çoğunluğunu uyup da Allah'ın sana indirmiş nUlnjMi ;ı!ıkf!j]i;ı milimlere! edersen; seni Al!;ıh'nt yolundan, hak veüdalef yolundan, dosdoğru yoldan saptırırlar. Onlar, bütün söz ve nülerinde sadece heveslerine ve zanna uyarlar. Akli delillerden ve ilâhî kanıtlardan uzak dururlar. Zandan başka bir şeye tabi olmazlar. Hurma ağacının üzerindeki hurmaların miktarını kafadan tahmin edip söyleyen kimse gibi, tahminden başka bir şey yapmazlar. İnançları delil ve kesin bilgi bulunmayan teorilerle.zan ve tahminden başka bir şey değildir.
Bu, göğün doğru haberlerinden değil midir? îşte bizim ümmetler arasındaki yerimiz, siyah öküzün üzerindeki beyaz tüy gibidir. Peygamber (s.a.v.) efendimiz, ümmetlerin hal ve haberlerinden çok azmi biliyordu.
Öyleyse ey Muhammedi O kâfirlere asla uyma. Doğrusu Rabbm, yolunu şaşırıp sapıtanları senden ve başkalarından çok daha iyi bilir. Hidayete erip doğru yolda bulunanları da sizden çok daha iyi bilir.
Böyle olunca da, eğer Allah'ın ayetlerine İnanıyorsanız, üzerine sadece Allah'ın adı anılan hayvanların etlerini yeyîniz.
Arapların müşrik olanları, hayvan kesimini ibadet işlerinden sayarlardı. İlahlara ve putlara hayvan keserek (bu kestiklerini onlara sunarak) ibadet ederler ve şöyle derlerdi:
Allah'a ibadet ediyorsunuz da, O'nun öldürmüş olduğu (yani kesilmeden kendiliğinden Ölen) hayvanları yemiyorsunuz, kendi elinizle boğazladığınız hayvanları —helâldir diyerek— yiyorsunuz? Bu nasıl olur? Boğazlanırken üzerlerine Allah adı anılan hayvanların etlerini yemenizi engelleyen ne vardır? Oysaki Cenab-ı Allah, hükümlerini size uzun uzadıya anlatmış; helâl kıldıklarıyla haram kıldıklarını size açıklamıştır.
"Ey Muhammedi De ki: "Bana vahyolunanda, leş, akıtılmış kan, domuz eti —ki pistir— ve bir fısk olup, Allah'tan başkası adına kesilen hayvandan başkasını yemenin haram olduğuna dair bir emir bulamıyorum."[194]
Yukarıdaki ayette sayılan şeyleri Cenab-ı Allah haram kılmış ve bunları Maİde suresinin üçüncü ayetinde detaylı olarak açıklamıştır. Ancak zaruret halinde bunlar yenilebilirler. Zorunluluk halinde zaruret kadarı ile haramlık ortadan kalkar. "Zaruretler, mahzurları mubah kılar?' Çoğu kimseler kendi geçersiz, sahte hevesleri ve fasid şehvetleriyle sapıp yoldan çıkarlar. Söylediklerinin doğru olup olmadığım bilmezler. Bu sözleriyle başkalarını da doğru yoldan saptırırlar; Allah'ın yolundan uzaklaştırırlar. Doğrusu Rabbin, kendisinin yolundan yürüyenleri çok daha iyi bilir.
Vücudun organlarıyla işlenip insanlarca görünen de olsa, kalbe ait işlerden olup insanlardan gizli de kalsa, her çeşidiyle günahı bırakın. Allah, görüleni de görülmeyeni de bilir. Günah işleyip kötülükleri irtikâb edenler, yaptıklarından dolayı cezalandırılacaklardır. Bilmeden günah İşleyip kısa zaman içinde tevbe edenlerin tevbesini Allah kabul buyurur. O'nun Rahmeti herşeyi kapsamıştır.
Üzerine Allah'dan başkasının adı anılmaan, yahut üzerine hiçbir şeyin adı anılmadan kendiliğinden ölen hayvanları yemeyin. Bunları yemek fasıklıkür, günahtır, dinden ve dinin sınırlarından çıkmaktır. İmam Mâlik diyor ki: Unutularak veya kasıtlı olarak, üzerine Allah'ın adı anılmadan kesilen her çeşit hayvan haramdır. Ayetin zahirinden anlaşılan da budur. Hancfîler diyorlar ki: Kasıtlı olarak üzerine, Allah'ın adı anılmadan kesilen hayvan haramdır.
Şafiî ise şöyle demektedir: Hayvanı kesen kişi müslümansa, kestiği hayvanın üzerine Allah'ın adını unutarak ta kasten de anmamış olsa, o hayvanın eti helâl olur.
İnsî ve cinnî şeytanlar, akıl ve hikmetten uzak, batıl bir esas üzerinde sizinle mücadele etmeleri için boş bir gurur, aldatma ve süslü sözlerle, insan vecinlerden kendi dostlarına fısıldayıp vesvese verirler. Meselâ müslümanla-ra şöyle derler: Nasıl olur da Allah'ın öldürdüğü hayvanı haram sayıyor, kendi öldürdüğünüz hayvanı helâl sayıyorsunuz? Bundan sonra da, Allah'a ibadet ettiğinizi iddia ediyorsunuz!
Her hangi bir hususta özellekli konumuz olan "Leşi helâl sayma" işinde onlara uyarsanız, muhakkak ki siz de onlarla birlikte müşrik olmuş olursunuz. Bu da şunu gösteriyor ki; haramı helâl, helâli de haram sayan, kâfir ve müşriktir. Çünkü o, Allah'tan başka bir şeriat koyucunun varlığım kabul etmiştir ki, bu da şirkin tâ kendisidir.[195]
Mü'min İle Kâfirin Örneği
122- Ölü iken kalbini diriltip, insanlar arasında yürürken önünü aydınlatacak bir nûr verdiğimiz kimsenin durumu, karanlıklarda kalıp, çıkamayan kimsenin durumu pjbi midir? Kâfirlere de, işledikleri güzel gösterilmiştir.
123- Bunun gibi, her kasabınım bir takını Heri gelenlerini orada hile yapan suçlular kıldık. Oysa yalnız kendilerine hile yaparlar da farkına varmazlar.[196]
Bazı Kelimeler:
Milletin ekâbiri, reisleri ve kodamanları."İcram": içinde fesad, bozukluk ve zarar bulunan işler "Mücrim" ise, bu işleri yapandır.Kent gibi, İçinde insanların toplu olarak yaşadıkları yer.
"Karya" kelimesi, halk ve millet anlamında da kullanılabilir. el-Mekrü, insanı hile yaparak hedefinden saptırmak demektir.[197]
Açıklama:
Cenab-ı Allah, insanların bir kısmının doğru yolda bulunduğunu, çoğunun ise fasık olduğunu açıkladıktan sonra, burada da mü'min ile kâfir örneklerini ele almaktadır. Sapıklıktan sonra hak ile batılı birbirinden ayırde-dip hayır ve hidayette muvaffak olan, doğru yola erişen mü'minin; ölü iken Allah tarafından diriltilen, insanlar arasında yürüyebilmesi için önüne Kur1 an ve hikmet nuru konulan bir kimse gibi olduğunu açıkladı.
"(Hatırla) O günü ki, mü'min erkeklerle mü'min kadınların nurları, önlerinden ve sağlarından koşuyorken göreceksin."[198]
İnanmışların önlerindeki aydınlık, kendilerine hayatın karanlıklarından kurtulmanın yolunu gösterir. Bu aydınlık sayesinde, iyilikle kötülüğü birbirinden ayırırlar. Sapıklıkta kalan kâfir ise, küfür ve fesadın karanlığı içinde kör yürüyüşü gibi yürür. Hiç çıkamayacak gibi maddî karanlığın içinde durup kalır, Joğru yolu bulamaz ve'hidayet yolunda yürüyemez. ' Mü'min ile kâfir, bir olur mu hiç? Asla bir olamazlar. Karanlıkla aydınlık, bir olur mu hiç?
Mü'mine imânı, kâfire de küfrü hoş gösterildiği gibi, kâfirlere de yapmakta oldukları işler hoş gösterildi. Onlara bu davranışlarını hoş gösteren, kendilerini yoldan çıkaracağına yemin eden şeytandır. Ya da "Amellerini kendilerine hoş gösterdik" ayetine binaen yüce Allah'dır.
Hile yapsınlar ve Allah'ın yolundan insanları saptırsınlar diye Mekke1 deki günahkârları yüksek mevkilere yerleştirdiğimiz gibi, her beldedeki fasık ve günahkârları da yüksek mevkilere yerleştirdik. Bunlar yüksek mevkilerde bulunduklarından dolayı hile ve dalavere yapmaya, insanlar arasında batılı geçerli kılmaya daha fazla muktedirdirler. Allah'ın peygamberlerine iiîşkin yasası işte budur. Kendilerine, zayıf ve güçsüz kimseler uyarlar. Eşraf tabakası ise onları inkâr ederler. Bununla beraber İyi son, Allah'tan sakınan kimselerindir. O kâfirler, ancak kendi nefislerini aldatabilirler. Onların tuzakları başlarına geçecektir. Ama bunu anlamazlar.[199]
Müşriklerin Gururu Ve Bu Gururun Sonu
124- Onlara bir âyet geldiği zaman, "Allah'ın peygamberlerine verilen bize de verilmedikçe İnanmayız" derler. Allah, peygamberliğini vereceği kimseyi daha iyi bilir. Suç işleyenlere Allah katından bir aşağılık ve hilelerinden Ötürü de şiddetli bir azâb eşirecektir.[200]
Bazı Kelimeler:
Sağar. Küçüklük, zillet ve horluk.
Sigar ise, maddî şeylerdeki azlıktır. Suç ve günah sayılan fiili işlediler.[201]
Nüzul Sebebi:
Velid bin Muğîre, Peygamber (s.a.v.) e şöyle derdi: "Peygamberlik eğer hak olsaydı, ona senden çok ben lâyık olurdum. Çünkü ben, senden daha yaşlıyım. Ve senden daha zenginim." Onun böyle demesi üzerine Cenab-ı Allah, yukarıdaki ayeti inzal buyurdu. Bu ayetin, Ebu Cehil hakkında nazil olduğunu söyleyenler de olmuştur.[202]
Açıklama:
Kureyş kodamanları, nübüvvet ve risaletin kendilerinde olmasını, kendilerinin başkalarına tabi olmayıp başkalarının kendilerini izlemesini istediler, ve şöyle dediler: "ŞuKur'an, iki memleketten (Mekke ve Taif'den) bir büyük adama indirîlseydi ya.'.."[203]
Gurur ve kıskançlıklarından, peygamberliğin dünyevî bir makam olduğunu /.anncUiklerİnden dolayı böyle dediler. Cenub-ı Allah'ın kendilerine geniş n/ık, bol servel, beraberlerinde meeli.slerde lıa/.ır bulunan oğullar verdiği ve kendilerini kavimlerinin önde gelen şahsiyetleri kıldığı gibi, nübüvvet ve ri-salcti de kendilerine vermesi gerektiğini zannetmişlerdi.
Muhammed (s.a.v.) in doğruluğuna, Allah'ın elçisi olduğuna delâlet eden ayetler kendilerine geldiği zaman şöyle dediler: Allah'ın peygamberlerine verilen ayet ve mucizeler gibi bize de ayet ve mucizeler verilmedikçe iman etmeyiz. "Doğrusu, onlardan her biri (Allah tarafından) kendisine okuyacak olduğu ayrı kitâblar dağıtılmasını istiyoruz."[204]
"Rabbinin rahmetini onlar mı taksim ediyorlar?"[205]
Şu yalancı dünyada Peygamberliği taksim etme işini onlar mı yapacaklar? Allah'ın, peygamberliği kime ve nereye vereceğini bildiğinden habersiz midirler? Beğendiği şekilde peygamberlik görevini edâ etmeye ve emaneti korumaya kimin daha ehliyetli olduğunu çok daha iyi bildiğinden bigane midirler? Kaldı ki, peygamberlik, Allah'ın bir bağışıdır. Onu, kullarından dilediğine lütfeder. Hiç kimse kendi gayret ve kazancıyla peygamberliği elde edemez. Fıtratı salim, kalbi temiz, ruhu kuvvetli, şahsiyeti güçlü olduğu için peygamberliğe ehil olandan başkasına Allah Peygamberlik rütbesini vermez. Ancak bu nitelikteki insanlar, peygamberlik yükünü kaldırabilirler. Kişi, arzu-layıp istemekle peygamber olamaz. Ne bu gibileri peygamberliğe elverişlidir, ne de peygamberlik bu gibilerine elverişlidir.
Allah hakkında suç işleyenlerin ve tamah edilmemesi gereken şeylere tamah edenlerin sonu İşte budur. Yaptıkları hilelerin, yeryüzünde İslah değil de fesad yapmalarının cezası olarak bunlara, Allah katından zillet, azâb ve horluk erişecektir.[206]
Allah'ın Yaratıklarına Uyguladığı Yasası Ve Gerçek Dini
125- Allah kimi doğru yola koymak isterse onun kalbini İslâmiyet'e açar, kimi de saptırmak isterse, göğe yükseliyormuş gibi, kalbini dar ve sıkıntılı kılar. Allah böylece, inanmayanları küfür bataklığında bırakır.
126- Rabbinin, dosdoğru yolu işte budur. İbret alan kimselere âyetleri uzun uzadıya açıkladık,
127- Rabîerinin katında selâmet yurdu onlarındır. O, işlediklerinden .ötürü onların dostudur.
128- Allah, hepsini toplayacağı gün, "Ey cin topluluğu! İnsanların çoğunu yoldan çıkardınız" der, insanlardan onlara uymuş olanlar, "Rabbimiz! Bir kısmımız bir kısmımızdan faydalandık ve bize tâyin ettiğin sürenin sonuna ulaştık" derler. "Cehennem, Allah'ın dilemesine bağlı olarak, temelli kalacağınız durağımzdır" der. Doğrusu Rabbin hakimdir, bilendir.[207]
Bazı Kelimeler:
"Allah, göğsünü genişletti ve göğsü (kalbi, gönlü) de genişledi" denildiğinde şu mana anlaşılır: İman ve hayrı kabul etmesi için Allah onun göğsünü genişletti. Şerhin, açma ve açıklama olduğu da söylenilmiştir. Kimine göre ise şerh, Allah'ın kalbe bıraktığı bir nurdur.
Dar.çok dar.Azab. Şeytan olduğunu söyleyenler de vardır.Selâmet yurdu, cennet.[208]
Açıklama:
Buraya kadar anlatılanlar, müşriklerin inad ve gururlarının cezasıydı; Sana gelince ey peygamber; onların durumu seni İlgilendirmesin, onlar için tasalanma. Emir hep Allah'ındır. Allah bir.kimseyi hak yoluna erdirmek ve onu hayırda muvaffak kılmak isterse, gönlünü Kur'an'a açar, kalbini imân için j'.Liıİ.şIclir. O /.iim.-ijı k;ılbİnde İslâm nîırtı p;ınld;tr. Oflğsü İslâm İçin genişler. Göğsün açılıp genişlemesi meselesi Peygamber (s.a.v.) e sorulduğunda şu cevabı vermiş: "O bir nurdur. Allah, onu mü'minin kalbine bırakır. Kalbi de o nûr için açılıp genişler." Bunu bildiren bir işaret var mıdır? diye sorduklarında, bunun İşaretinin şu olduğunu söylemişti: "Ebediyet yurduna dönmek, aldanma yurdundan (dünyadan kalben) uzaklaşmak ve ölüm gelmeden ölüm için hazırlanmaktır."
Bu anlatılanlar, fıtratı güzel ve kalbi temiz olan, hayra istidadı olup hakka uymaya eğilimli olan kimsede bulunur.
Yapısı bozuk, nefsi kötü bir kimseden dine bakması, dine girmesi istenildiğinde, kalbinde bir daralma hisseder, hem de nasıl bir daralma! "Kimi de saptırmak isterse kalbini daraltır." Bu da onun kalbinin kötü geleneklerle, çekememezlik, inad, kibir ve gururla dolu olmasından dolayıdır. Bu sınıftaki insanların, davetçîye icabet etmeleri kendilerine çok zor gelir. Dolayısıyla şiddetli bir darlık ve sıkıntı hissederler. Böyle bir durumda, sanki yapamayacakları bir işi yapmakla veya göğe yükselmekle emrolunmuş gibi olurlar.-Tıpkı göğe yükselen insanların durumana girerler. Göğe yükselen bir insan, yükselip de üzerindeki basınç hafifledikçe kalbinde bir daralma ve sıkıntı hisseder.
Rabbim Sen ne yücesin. Bu bilimsel teoriyi insanlar henüz yeni keşfettiler. Oysa ki Kur'an-i Kerim bunu ondört asır önce haber vermiştir.
Cenab-i Allah, islâm dinîne kullarından bazısının kalbini açmıştır. Rabbinin, yaratıklarını ve onların içinde bulundukları durumu bilen yüce ve Övgüye lâyık Allah'ın dosdoğru yolu işte budur. Yegane çare Islâmdır. İslâm her derde başarıyla uygulanabilecek bir çaredir. Ey müslümanlar! Eğer dünya ve ahirette başarı ve kurtuluşu İstiyorsanız, Islama sanlın.
Aklım başına alıp düşünen, hidayet yolunda yürüyen, Kur'an nurundan ve ayetlerinden yararlanan bir toplum için ayetleri en mükemmel bir şekilde uzun uzadıya açıkladık. Bu toplum için.güven, barış ye nimet yurdu olan cennet vardır. Noksanlıklardan münezzeh yüce Allah bunların dostu ve velisidir. Bütün İhtiyaçları için'Allah onlara kâfidir. Çünkü onlar, dünyada salih ameller işlemişlerdir.
İnsanıyla Cini ile bütün yaratılmışların, Allah'ın huzurunda toplanacağı günü hatırla. O gün Cenab-ı Allah kendilerine şöyle diyecek: Ey cinler topluluğu! İnsanların bir çoğunu aldatıp doğru yoldan çıkardınız. İşte, aldattığınız insanlar da burada sizinle beraber benim huzurumda durmaktadırlar. İnsanlardan kendilerine uymuş olan dostları ise şöyle diyecekler: Rabbimiz Bazımız bazımızdan yararlandık. İnsanlar, cinlerden yararlandılar. Çünkü cinler, onlara nefsî arzularla, şehvetleri tatmin etmenin ve günah işlemenin yollarını gösterdiler. Cinler de insanlardan yararlandılar. Çünkü Cinler, onların Önderleri ve reisleri oldular. İnsanlar, onların emirlerine uydular. Tabii ki, cinler de bundan hoşlandılar. -
Ama sonunda hasret çekerek şöyle dediler: Rabhimiz! Bizler için takdir elmiş olduğun ecelimize ıılnşllk. Bu ecel, yîtni bu vîide,kıyamet günüdür. O esnada Cenab-ı Allah, kendilerine şöyle buyuracaktır: Allah'ın diledikleri müstesna olmak üzere yeriniz, ebediyyen Cehennemdir. Şüphesiz Senin Rabbin, hüküm ve hikmet sahibidir, bilendir.[209]
Allah'ın Kâinattaki Bazı Yasaları Ve Ahiretten Bazı Görüntüler
129- Zâlimlerin bir kısmını, kazandıklarından ötürü diğer bir kısmına böylece musallat ederiz.
130- "Ey cin ve insan topluluğu! Sîze âyetlerimi anlatan, bugünle karşılaşmanızdan sizi uyaran peygamberler gelmedi mî?" "Kendi hakkımızda şahidiz" derler. Dünya hayatı onları aldattı da inkarcı olduklarına, kendi aleyhlerinde şâhidlik ettiler.
131- Bu, haberleri yokken kasabalar halkını Allah'ın haksız yere yok etmeyeceğinden dolayıdır.
132- İşlediklerine karşılık her birinin derecelen vardır. Rabbin onların işlediklerinden habersiz değildir.[210]
Bazı Kelimeler:
Velayet ve İmaret anlamına gelir. Ya da zalimlerin bazısını bazısına dost ve yardımcı kılarız.Açıklayarak okuyorlar. Ya da yüz yüze konuşuyorlar.Davranışlarının mertebeleri ve karşılığı.[211]
Açıklama:
Dünya hayatında, insî ve cinnî dostların birbirlerinden yararlandıkları örneği verildi. Çünkü onlar, yönelim ve davranışları bakımından birbirlerine benzerler. Hatta bazı noktalarda birleşirler. Aralarında müşterek olan zulü-mü işlemiş olduklarından dolayı, onların bazısını bazısına dost kılarız. Bir kısmını bir kısmına dost ve yardımcı kılarız. İnanmışlar, birbirlerinin dost ve yardımcılarıdırlar. Kâfirler de birbirlerinin dost ve yardımcılarıdırlar. Herkes kendi yandaşını bulur. Zira ruhlar saf bağlamış olan askerler gibidirler. Müşriklerin birbirleriyle dost olmaları doğal yasalar gereğidir.
Allah kendilerine emretmediği halde; ahlâk, inanç, menfaat ve hizipleşme bakımından müttefik oldukları için birbirleriyle dost olurlar.
Me'sûr' adlı eserde şöyle denmektedir: Duydum ki şöyle diyorlar: "İnsanlar bozulunca, başlarına kötüleri geçer. Siz nasılsanız öyle idare olunursunuz."
İbn Abbas (R.A.) dan rivayet: "Allah bir kavimden razı olunca, hayırlı . olanlarını başlarına idareci olarak geçirir. Bir kavme gazab edince de, kötülerini başlarına idareci olarak geçirir."
Hâkim, idareciler ve diğer mesaî arkadaşları kötülük örneği olurlarsa, başkaları da onları taklit eder ve bozulma yaygınlaşır. Şu halde aye.t-i kerimeden anlaşılan anlam şu olur: Zalimlerin bazısını bazısına havale eder ve onları kendi nefislerine musallat kılarız.
' Bu, yönetim kademesinde olsunlar, olmasınlar tüm zalimler için genel bîr tehdiddir. Fudayl Ibn lyaz demiş ki: "Bir zalimin bir zalimden intikam aldığım görürsen, dur ve ona hayretle bak."
Ey cinler ve insan topluluğu! Size peygamberler gönderildiğini ikrar ve itiraf edin. Onlar, peygamberlik görevlerim en iyi bir şekilde yerine getirdiler. Âyetleri size okudular. Delilleri ve beyyineleri açıkladılar. Şu kıyamet gününe kavuşacağınızı Önceden duyurdular., Allah'a imân edip salih amel işleyenlere büyük sevabı müjdelediler. Emre karşı çıkıp asî olanları ise, etkisi fazla ve tesiri şiddetli olan şu kıyamet günü ile uyarıp korkuttular. Şu peygamberler de yaratılış, mükellefiyet ve şer'î emirlere muhatap olma bakımından sizden biri gibidirler.
Bu arada şöyle bir soru akla gelmektedir. İnsanlardan olduğu gibi, cinlerden de peygamberler olmuş mudur? Yoksa sadece insanlardan mı peygamberler gelmiştir?
"Size ayetlerimi anlatacak olan sizden peygamberler gelmedi mi?" ayetinde geçen "sizden" kelimesinin karşılığı olan "minkum" kelimesi tağlib (çoğunluğu esas almak) içindir. "Bu (acı ve tatlı sulu) iki denizden de inci ve mercan çıkar."[212].Ayet-i kerimesinde de inci ve mercanın her iki denizden çıklığı soylcnilnickley.se de, a.siııulıt tuzlu ve ;ıcı denizden çık;tr!ar. Ayol t c peçeli "minhüma" kelimesi tağlîb İçin kullanılmıştır. Ya da cinlerin peygamberlerinden maksat, gelip Hz. Peygamberi dinleyen, sonra da gidip kendi kavimlerini uyaranlardır. "Birer uyarıcı olarak milletlerine döndüler"[213]
İbn Abbas (R.A.) in şöyle dediği rivayet edilir: "Peygamberler, insanlara gönderilirlerdi. Muhammed (S.AY.) ise, cinlere ve insanlara peygamber olarak gönderildi." Cinler dediler ki: "Ey milletimiz! Doğrusu biz, Musa'dan sonra indirilen, kendinden öncekileri doğrulayan, gerçeği ve doğru yolu gösteren bir kitap dinledik:"[214]
kendilerine: "Dünyadayken size peygamberler gelmedi mi?" diye sorulduğunda ne cevap verecekler?
Diyecekler ki: Evet, peygamberler geldiler, kıssaların en güzelini anlattılar; çarpıcı ifadelerle bizlere müjde verdiler ve bizleri uyardılar...
Hayret... Kendi aleyhlerinde tanıklık ediyorlar. Dünyadayken dünyanın tuzağına yakalanmış; dünya malına, itibarına ve parlaklığına aklanmışlardı. "Kâfiriz" diyerek kendi aleyhlerinde şahitlik edeceklerdir.
Kıyamette bunlar çeşitli haller yaşayacaklardır. Bazen kendilerine peygamber gönderilmiş olduğunu itiraf edecekler, bazende konuşamayacaklar. Kendilerine izin de verilmeyecek ki, özür beyân etsinler. Bazen, yapmış oldukları kötü ameller konusunda dilleri ve elleri, kendi aleyhlerinde tanıklık edecek. Bazen de yalan söyleyip: "Andolsun ki, biz müşriklerden olmadık!' diyeceklerdir.
Halka ayetleri okuyup beyyineîeri açıklayan peygamberlerin gönderüme-si, bireylerin ve toplumların dünyevi ve uhrevi hallerini islâh etmek, düzene sokmak içindir. Evet, bütün bunlann asıl sebebi şudur: Yükümlülüklerim kendilerine bildirmeden, ümmetleri zulmen helak etmek, Allah'ın yasalarına aykırıdır. İnsanların yolunu aydınlatmak ve onları hidâyet yoluna eriştirmek için mutlaka peygamber göndermek gerekir. Peygamber gönderildikten sonra isyan eden kimse, azaba müstahak olur. İman edip salih amel işleyen ise sevabı hakeder. "Biz, peygamber göndermedikçe kimseye azab etmeyiz"[215], Allah, kullarından hiç kimseye zulmetmez. Ama insanlar, kendi nefislerine yazık etmektedirler. Ey müslümanlar! İbret alın ve başınıza gelen musibetlerin, dininizi terketmenizin bir sonucu olduğunu bilin. Her amel sahibi için, Allah katında dereceler ve yaptıklarına göre mertebeler bulunduğunu da bilin. Herkes, yaptığı işin karşılığını görecektir. İyilik yapmışsa hayır, kötülük yapmışsa şer görecektir. Rabbin, yapmakta olduğunuz işlerclen habersiz değildir.[216]
Uyarı Ve Korkutma
133- Rabbin Müstağni ve rahmet sahibidir. Dilerse, sizi başka bir milletin soyundan getirdiği gibi, sizi yok eder, dilediğini yerinize getirir.
134- Size vadedilen, mutlaka yerine gelecektir; siz O'nu aciz kılamazsınız.
135- De ki, "Ey milletim! Durumunuzun gerektirdiğini yapın, doğrusu ben de yapacağım. Sonucun kimin için hayırlı olacağını bileceksiniz. Zulmedenler şüphesiz kurtulamazlar."[217]
Bazı Kelimeler:
Sizi yok eder.Başka bir milletin soyundan ( Bulunduğunuz halde...[218]
Açıklama:
Rabbin, yaratıklarına ve onların ibadetlerine muhtaç değildir. Herkes, O'nun af ve rahmetine muhtaçtır. "Ey insanlar! Sizsiniz, Allah'a muhtaç olanlar. Allah'tır müstağni ve övgüye layık olan". O, dostlarına ve kendilerine itaat edenlere rahmet sahibidir. Rahmeti her şeyi kapsamıştır. Varlığı ve bekası bakımından, kendisinden başka her şey O'na muhtaçtır.
Ey Mekkeliler! Dilerse sizi yok eder; yerinize sizden daha erdemli ve İla-;ılkâr hir ıııillcli gel İr ir. Dilerse, yerinize islediği tm kavmi gel ir ir. O, müstağnidir. Sizi yok etmeye, sizin soyunuzdan veya başkalarının soyundan yerinc-ze bir başka kavim getirir. Onlar ruh bakımından sizden daha yüce ve kişilik bakımından sizden daha temiz olurlar. Allah, vadini doğru olarak yerine getirmiştir. Şirkin liderleri olan inkarcı, inatçı ve büyüklük taslayanlan yok etmiştir. Onlardan sonra yerlerine başka bir cavim getirmiştir. Bu kavim; sa-habiler, Muhacir ve Ensarın imanda yarışanlarıdır.
Bu dünyevî uyarının ardısıra uhrevî bir uyarı geliyor. O uyarı da şudur; Size vâd olunan sevap ve ceza, muhakkak size gelecektir. Direnerek'veya kaçarak Allah'ı aciz bırakamazsınız. O, kullarının üzerinde hükümrândır.
Ey Muhammedi Onlara de ki: Durumunuzun gerektirdiği, yani elinizden geleni yapm. Şüphesiz ben de, Rabbimin bana nasib ettiği hidayet yolunda elimden geleni yapacağım. Güzel sonucun ve muazzam akıbetin kime nasib olacağını sizler de muhakkak bileceksiniz.
Zamehşerî, Keşşaf adlı tefsirinde, bu ayeti yorumlarken şöyle der: ayet-i kerimesi, iki anlama gelebilir:
1- Olanca imkânlarınızı kullanarak elinizden geleni yapın.
2- İçinde bulunduğunuz hal ve kendi yönünüzde amel edin..Yani küfür ve düşmanlığınızda sebat edin, hiç ayrılmayın. Ben de îslâmda sebat edeceğim. Kıyamet gününde güzel sonucun kime nasib olacağını sizlerde bileceksiniz. "Herhalde siz (ey Mekke halkı) veya biz, mutlak bir hidayet üzerindeyiz. Yahut açık bir sapıklık içindeyiz"[219].Düşünce, tefekkür ve güzel edebe yöneltmekle beraber bu, ince üsluplu bir uyarıdır. Hükmün peygamber (s.a.v.) efendimiz lehine verilmesinin sebebi de burada açıklanmış olmaktadır. Zira küfrederek kendilerine zulmedenler asla kurtuluşa eremezler.[220]
Arap Cahiliyetinden Örnekler
136- Kendi zanlanna göre, "Bu Allah'ındır, bu da putlanmızındır" diyerek, Allah'ın yarattığı hayvanlar ve ekinlerden pay ayırdılar. Putları için ayırdıkları Allah için verilmez, ama Allah için ayırdıkları putlarına verilirdi; ne kötü hüküm veriyorlardı!
137- Böylece, putlara hizmet edenler, puta tapanların çoğunu helake sürüklemek, dinlerini karma karışık etmek İçin çocuklarını öldürmelerini onlara iyi göstermişlerdir.Allah dikseydi bunu yapamazlardı. Ey Muhammedi Sen onları ve iftiralarını bir tarafa bırak.
138- "Bu hayvanlar ve ekinleri, dilediğimizden başkasının yemesi yasaktır; bir kısım hayvanların sırtlarına yük vurmak da haramdır" iddiasında bulunarak ve bir kısım hayvanları keserken de Allah'ın adını anmamak sure-tiyh O'nn iftira ederler. Allah, yaptıkları iftiralara karşı onları cezalandıracaktır.
139- "Bu hayvanların karınlarında olan yavrular yalnız cikcklcıinıuc mahsus olup, eşlerimize yasaktır. Ölü doğacak olursa hepsi ona ortak olurlar" dediler, Allah bu türlü sözlerin cezasını verecektir, çünkü O hâkimdir, bilendir.
140- Beyinsizlikleri yüzünden, körü körüne çocuklarını öldürenler ve Allah'ın kendilerine verdiği nimetleri —Allah'a iftira ederek— haram sayanlar mahvolmuşlardır; onlar sapılmışlardır, zaten doğru yolda da değillerdi.[221]
Bazı kelimeler:
Yarattı. Benzeri yok iken meydana getirdi.Kız veya erkek çocuk.Onları aldatarak helak etmek için.Dinlerini karmakarışık etmek için.
"Hicr" kelimesi, lügatte menetmek anlamında kullanılır. Sahibini yanlışlıktan men ettiği için akla da hicr denilmiştir. Ayet-i kerimede hicr kelimesinden kastedilen mana, haramhktır.Onların bu vasıflandırmalarının cezası.[222]
Açıklama:
Şeytanın insana verdiği vesvesenin etkilerinden bir etki, iblisin amellerinden bir amel, İslâm öncesi araplann içinde bulundukları cehaletin görüntülerinden birisidir bu.
Allah'ın yarattığı ekin ve davarların belirli bir kısmını. Allah'a ayırdılar. Bir o kadarını da, Allah'a' ortak koştukları putlara ayırdılar. Hiçbir delil ve belgeye dayanmayan batıl zanları ve sözleriyle; bu Allah'ın, bu da Allah'a ortak koştuğumuz atalarımızındır; bununla O'na yaklaşırız, dediler.
Rivayete göre onlar, mallarının bir kısmını Allah'a ayırır, ayırdıkları bu malları, yoksullarla düşkünlere yemek yedirmek, misafirlere ikramda bulunmak, çocukların ihtiyaçlarını gidermek için harcarlardı. İlahlarına da malta-rının bir kısmını ayırır, bu mallan putlarının hizmetçilerine ve putların bulundukları tapınaklara harcarlardı. Sırf ilahlar için ayırmış oldukları malları, Allah için ayırmış oldukları mallarını harcadıkları yerlere harcayamazlardı. Bu malı, ancak putların bakıcılarına harcayabİlirlerdi. Allah için ayırmış oldukları mallar, Allah'a ortak koştukları putlarına ulaşıyordu. Verdikleri bu hüküm ne kötü bir hükümdür. Yaptıkları bu iş ne kötü bir İştir!
Çünkü onlar bozuk yasalar koymakla, başka varlıkları kendilerine ortak koşup kendisinden üstün tutmakla, Allah'a karşı hadlerini aştılar. Oysa ki her şeyi yaratan Allah'tır. Yaptıkları işlerin aklî veya şer'î bir dayanağı yoktur. Bu katmerli bir cehalet ve kör bir sapıklık değil midir?
F.kin ve hayvanların kurban olarak, Alhıh ile diğer (annlar arasında pay-laşiınlnuıs] müşriklere hoş gösterildiği yihi, çocuklarını öldürmeleri de onların bir çoğunu hoş gösterildi. Bu işler onlara hoş gösterilirken şu noktadan hareket ediliyordu: Hem şimdiki halde hem de gelecek zamanda yoksul kalacaklar diye korkutuluyorlardı. "Fakirlik korkusu ile çocuklarınızı öldürmeyin. Onlara da size de rızkı biz veririz"[223]. Allah'a eş koştukları ortakları, onları utanç ile korkuttular. Alınlarına utanç lekesi sürülmesin, yoksullukla karşılaşmasınlar ve denkleri olmayan eşlerle evlenmesinler diye kız çocuklarını öldürdüler.
Sacayağının üçüncüsü de şuydu: Öldürdükleri çocuklarının tanrılara kurban olarak kabul edildiklerini söyleyerek onları minnet altında tutuyorlardı. Nitekim Abdülmuttalip de, oğlu Abdullah'ı adarken böyle yapmıştı. Allah, onlara bu işleri hoş gösteren, İnsî (putların hizmetçileri gibi) ve cinnî şeytanları ortak olarak adlandırmıştır. Çünkü ehl-i kitabın, din adamlarına yaptığı gibi, müşrikler de, Allah'a boyun eğdikleri gibi bunlara itaat [224]etmiş ve fazlasıyla hürmet göstermişlerdi. "Onlar, alimlerini ve rahiblerini, Allah'dan başka rabler edindiler"
Evet bu kötülükler onlara hoş gösterildi ki, bunları yapıp ta helak olsunlar. Davet olundukları dinleri (islâmiyet), karmakarışık hale gelsin. Bu din, İbrahim'in ve İsmail'in dinidir. Aslında bu sayılanlardan hiç birinin Islâmda yeri yoktur. Eğer Allah dîleseydi, onlar bu rezaletleri işlemezlerdi. Ama Cenab-ı Allah, bütün insanları kendi iradeleriyle başbaşa bırakmak istemiştir. Baskı ve zorlama altında kalmaksızın, iki yoldan dilediklerini seçmelerini istemiştir.
Sana gelince ey Peygamber! Onları kendi hallerine bırak. Onların durumları îenİ İlgilendirmesin. Senin ve bizim hakkımızda uydurdukları İftiralara aldırma. Allah, onların hesaplarını görecektir.
Bundan sonra Cenab-ı Allah, çirkin cahiliyet görüntülerinden üçünü yukarıdaki ayet-i kerimede anlatmıştır. O müşrikler, mallarım ve azıklarını üç kısma ayınrlarmış:
a- Bazen davarlar ve azıklar, tanrılarına ve putlara tahsis edilir ve. Bunlar sırf ilahlara mahsustur. Ancak dilediğimiz erkekler ve kadınlar bunları yiyebilir, derlerdi. Boş zanlarına, delilsiz iddialarına dayanarak böyle söylüyorlardı.
b- Bazı davarların sırtları haram sayılır: onlara binilmez ve yük yüklenmezdi. Bunlar: "bahire", "şaibe" ve "hami" denilen hayvanlardı.
c- Boğazlarken üzerine Allah'ın adını anmadıkları, aksine kendi ilahlarının adlarını andıkları hayvanlar. Yalan söyleyip Allah'a iftira ederek bu taksimatı yapmışlardır. Oysa ki Allah, bu gibi şeylerden uzaktır. "(Ey Resulüm) müşriklere de ki: "Allah sizin için rızık olarak hangi şeyleri indirdi de, siz ondan bir haram ve bir helâl yaptınız, bana haber verin" De ki: "Size Al-lah'mı izin verdi (de böyle yaptınız) Yoksa Allah'a iftiramı ediyorsunuz?"[225].
Yaplıklan i fi İradan dolayı müstahak oklukları ceza ile Allah onları cezalandıracaktır.
Ve yine dediler ki: Bu davarların karınlarında bulunanlar, sadece erkeklerimize aittir. (Bu davarlar, kulağr yarık bahire ve şaibe hayvanlardır). Kadınlarımıza ise haramdır.
Şaibe hayvan erkek bir yavru doğurduğunda, o yavruyu erkeklere verirlerdi. Dişi bir yavru doğurduğunda, o yavruyu kesmeyip öylece bırakırlardı. Karnındaki yavru ölü olursa, ona erkeklerle kadınlar ortak olurlardı. Onla-rin bu tür nitelemelerinden dolayı Cenab-ı Allah onları cezalandıracaktır. Şüphesiz O, hüküm ve hikmet sahibidir, bilendir.
Noksanlıklardan münezzeh yüce Allah, arap müşriklerinin iki şeyini teşhir etmiştir. Bunlar; çocuklarını öldürüp kızlarını diri diri toprağa gömmeleri ve kendilerine verilen hoş ve temiz rızkı haram saymalarıdır. Allah, onların hüsranda olduklarına, sefiriliklerine, bilgisizliklerine ve kendisine iftiralar uydurduklarına, sapıklıkta bulunduklarına ve hidayete ermediklerine hükmetti..
Evet ey insan, yoksulluk veya utanç duyma endişesiyle oğlunu ye kızım nasıl Öldürür, sana helâl kılman şeyleri nasıl haram sayarsın?
Bu rezaletleri işleyenler zarardadır. Çünkü çocuk, Allah tarafından lütfedilen bir nimettir ve dünyanın süsüdür. Onun hayatına kasteden kimse, haddi aştığı için Allah'ın gazabına müstahak olur. İnsanlarda, "kendisinin yiyeceklerini yemesinden korktuğu için çocuğunu öldürdü" derler. Bunu yapan, acıma ve şefkat'in kaynağı olan babalık duygusunu yitirmiştir. Babalık duygusunu, haddi aşma, tecavüz etme ve hayata son vermenin kaynağı haline getirmiştir.
Bu işi yapan beyinsizdir, Yoksulluk veya utanç duyma korkusuyla kişinin kendi çocuğunu, ciğerparesini öldürmesinden daha büyük bir beyinsizlik mi olur? Olabilir ki çocuk, ailesi için bir iyilik kaynağı olur. Bu hayır kayna-: ğmı kurutan, yani çocuğunu öldüren kimse, cahiller sınıfından sayılmaz mı? Cahiliyet adetlerinden Allah'a sığınırız.
Allah'a karşı yalan uydurup iftira etmeye gelince, onlar bunu kendileri için bir din haline getirmişlerdir. Aslında onlar yalan söylemektedirler.
Sapıklıklarına gelince onlar, dünya ve ahirette asla hayır yolunu bulamaz, akıl ve dinin yolundan yürüyemezler.
Buhari'nin rivayet ettiği bir hadiste şöyle buyuruluyor:
"Arapların cahîliyetini öğrenmek hoşuna giderse, En'am suresinin yüz otuzuncu ayetinden sonraki ayetleri oku".
Cahilleri dolayısıyla beyinsizlik yaparak çocuklarını öldürenler ve Allah'ın kendilerine nzık olarak verdiği nimetleri —Allah'a iftira ederek— haram sayanlar, kayba uğramışlardır. Onlar sapılmışlardır. Zaten doğru yolda da değillerdir"[226].
Allah'ın Kudreti, Nimeti Ve Müşriklere Reddiyesi
141- Çardaklı ve çardaksız bağlan İnşa eden Allah'tır. Tadlan çeşitli ekin ve hurmaları, zeytin ve nnn —birbirine benzer ve benzemez şekilde— yaratan O'dur. Ürün verdiği zaman ürününden yiyin, devşirildiği ve biçildiği gün de hakkını verin; İsraf etmeyin, çünkü Allah müsrifleri sevmez.
142- Hayvanları da yük ve kesim için yaratan Allah 'tır. Allah'ın size verdiği rızıktan yiyin, şeytana ayak uydurmayın, size apaçık bir düşmandır.
143- Allah sekiz çift hayvan yaratmıştır: Koyundan iki ve keçiden iki; deki: "îkİ erkeğimi, yoksa iki dişiyi mi veya o iki dişinin rahimlerinde bulunan yavruları mı haram kılmıştır? Doğru sözlü iseniz bana bilgiye dayanarak cevap verin."
144- Deveden iki, sığırdan iki yaratmıştır; de ki: "İki erkeği mi, yoksa iki dişiyi mi veya o İki dişinin rahimlerinde bulunan yavruları mı haram kılmıştır? Yoksa Allah size bunları buyururken orada mı idiniz?" İnsanları, bilmediklerinden sapıtmak için Allah'a karşı yalan yudurandan daha zalim kimdir? Allah, zalim milleti doğru yola eriştirmez.[227]
Bazı Kelimeler:
Yarattı, tedricen meydana getirdi.Dallan birbirine sarılıp sarmalanmış üzüm ağaçları ile diğer ağaçlar. Bunlara Cennet denmesi, yeri örtüp kapadıklarından dolayıdır.Asma ve direkler üzerinde konulmuşturlar. Tıpkı birer gölgelik gibidirler.Yük taşıyabilen ve diğer işlerde çalışabilen deve, sığır ve diğer hayvanlar.Boğazlamak için yere serilen koyun, keçi ve küçük develer. Ya da yatak yapmak için yünü seçilip beğenilen hayvanlar. Biçildiğinde. Sırtında yün bulunan koyun, Sırtında kıl bulunan kısa kuyruklu keçidir.[228]
Önceki Ayetlerle İlişkisi:
Kâfirler yalan uydurup Allah'a iftira ettikten; kafalarına göre bazı şeyleri helâl, bazı şeyleri de haram saydıktan, başka varlıkları Allah'a ortak koştuktan sonra, bu ayetler, yüce Allah'ın birliğini, kudretinin yansımalarını, O-nun yasama kaynağı olduğunu, helâl ve haramı belirleyecek olanın O olduğunu kanıtladı. Çünkü bu evreni yoktan var eden, yegane yaratıcı O'dur. Bu değerli nimetlerin sahibi O'dur.[229]
Açıklama:
Rabbinİs herşeye kadirdir. Sizi esirger, bağışlar. Bu bahçeleri, çardaklı ç;ırduksiz bağlan ve bostanları yaratan O'dur. Arap ülkelerinde çok bulundun! için ;tycMc özellikle hurma ağacından sözcdilınişlir. Hurma ağacının her şeyinden yararlanıldığı için, onu, her yönden faydalı olan mimari için de temsil getirirler.
Yüce Allah, ekilen ve biçilen buğday ve arpa gibi her çeşit bitkiyi yaratmıştır. Ekinler, hurmalar aynı toprakta yetiştikleri, aynı suyla sulandıkları halde, kimi iyi, kimi kötü olmak üzere farklı kalitede yetişirler. Kimi acı, kimi atlı olur.
Rabbim sen yücesin, noksanlıklardan münezzehsin, kudret ve hikmet sahibisin.
Yüce Allah, genel görünüş bakımından birbirine benzer olan, tad ve yeme bakımından birbirine benzemeyen zeytin ve narı, önceden bir benzerleri yok iken yarattı. Sübhanallah! Bu değişiklikler kendiliğinden mi olmuştur, yoksa bu değişikliği yapan birinin bulunması mı gerekir? Bu değişikliği yapan yüce Allah mıdır, yoksa O'na ortak koşulan şeyler ile putlar mıdır? O, esirgeyen ve bağışlayan, Allah değil midir. Dileseydi bizi yaratır ve bize görünüşü güzel, tadı lezzetli, yenmesi kolay gıdalar ihsan etmezdi.
Bütün bunlar eksiksiz kudretin, tam hikmetin; zat, sıfat ve fiiller bakımından kapsamlı ilâhi birliğin görünümleri değil midirler? Şu yoğun suya bak. Onu yerden alıp ağacın gövdesinden geçirerek dallarına, budaklarına, yemyeşil yapraklarına ulaştıran; onu renkli bir çiçeğe, yepyeni bir ürüne, lez-. zetli bir tada. ve güzel bir biçime dönüştüren kimdir? Elbetteki Allah'tır.
Arının yediği gıdalar bala, geyiğin yediği gıdalar miske dönüşüyor. Diğer hayvanların yedikleri ise dışkıya dönüşüyor. Kâinatı doğa yaratmıştır, diyenler neredeler? Rahman olan yaratıcıyı inkâr edenler neredeler? Yerinin üzerinde ve gök kubbesinin altında yaşayıp da Allah'a başkaldıranlar neredeler?!...
Ey insanlar! Ürün verdiklerinde bu ekinlerin ve bahçelerle bağların ürünlerinden yeyin. Nefsinizin sizi cimriliğe itmesinden önce, biçim gününde bu ürünlerin hakkını (zekâtım) vererek Allah'ın, üzerinizdeki nimetlerinin şükrünü ifâ edin. Bu ürünlerde, dilenen kimse ile yoksul kimselerin belirli miktarda hakkı vardır. Bu hak, İslâmın başlangıcında farz kılman mutlak zekâttır. Daha sonra Medine'de nazil olan ayetlerle zekât, kayıtlandırılıp sınırlandırılmıştır. İçinde bulunduğumuz günler de gösteriyor ki, Kur'an'm zenginlere farz kıldığı zekât, fakirlerden önce zenginlerin menfaatinedir. Çünkü mallar zekatla korunur.
israf etmeyin. Helâl şeyde olsa bile israf etmek, mutlak surette hatadır. Yemekte israf etmeyin. Sadaka vermekte israf etmeyin. Bazıları demişler ki: Hayırda israf yoktur. îsrafta da hayır yoktur. Güvenilir olan görüş, orta yolda yürümektir.
Yüce Allah, yük taşımaya ve iş yapmaya elverişli deve ve sığır gibi büyük bas hayvanlarla; deve yavrusu, koyun, keçi gibi, boğazlanırken yere serilen, yününden ve kılından, yalaklarla giysiler yapılan kn\*Uk baj hayvanlan yaratmıştır.
Allah'ın size fizik olarak verdiği şeyleri yeyin. Bu hayvanların elinden, sütünden, yününden ve kılından yararlanın. Şeytanın ardisıra gitmeyin ki, Allah'in haram kıldığını helâl ve helâl kıldığını da haram saymayasımz. Doğrusu şeytan, sizin en azılı düşmamnızdır. "Şeytan, size ancak kötülüğü, hayasızlığı ve Allah'a karşı bilmeyeceğiniz şeyleri söylemenizi emreder."[230]
Bu hayvanlar sekiz çifttir. Dişisi ve erkeği olmak üzere koyun, keçi, deve ve sığırdır. Ey peygamber! Onları kınayıp susturmak için şöyle de: Allah koç ile tekeyi mî, yoksa koyun ile keçiyi mi haram kıldı? Eğer doğru söylüyorsanız, bilgiye dayanarak bana haber verin. Yahut Allah, Buğra (erkek deve) ile öküzü mü, yoksa dişi deve ile ineği mi haram kıldı? Veyahut bu iki dişinin rahimlerinde bulunan yavruları mı haram kıldı? Cahiliyet devrinde müşrikler "bahire", "şaibe", "vesile" ve "hami" gibi bazı hayvanları haram sayarlardı.[231]
Noksanlıklardan münezzeh yüce Allah, onların bu batıl zanlanm reddetti. Şöyle ki: Koyun, keçi, deve ve sığırın hem erkeği hem dişisi vardır. Allah bunların erkeklerini haram kılmış olsaydı, bu hayvanların tüm erkeklerinin haram olması gerekirdi. Sânı yüce Allah, eğer bunların dişilerini haram kılmış olsaydı, bu hayvanların tüm dişilerinin haram olması gerekirdi. Eğer bu iki cins dişilerin rahimlerinde bulunan yavruları haram kılmış olsaydı, bu hayvanlardan doğacak olan tüm yavruların haram olması gerekirdi.
Cenab-ı Allah, onlara bu tür hayvanlardan hiç birini haram kılmadı. Ha-ramiık iddiasında onlar yalancıdırlar. Cenab-ı Allah bunu tam detaylı olarak açıklamış, onları bütünüyle reddetmiş, onları daha da protesto ederek şöyle buyurmuştur: Allah yasaklayıcı emirlerini verirken sizler orada hazır mıydınız? Yoksa Allah'ın size bu konuda bir tavsiyesi mi oldu? Hayır. Ne öyle, ne de böyle... Siz ancak yalan söyleyip Allah'a iftira ediyor ve bilmediğiniz şeyleri söylüyorsunuz.
Cenab-ı Allah onların bilgi yollarını —ki bilgi, peygamberden alınır veya Allah tarafından verilir.— Reddettikten ve bilgisizliklerini ilan ettikten sonra, Allah'a karşı yalan uydurup iftira eden ve bilgisizce insanları yoldan saptırandan daha zâlim bir kimsenin bulunmayacağım ispatladı. Ey zalimler! Cezanızın ne olacağını soruyorsunuz. Cezanız şudur: Şüphesiz Allah, zalimler güruhunu hidâyet yoluna eriştirmez. Onları hayırda asla muvaffak eylemez.[232]
Kur'an'ın Ve Tevrat'ın Haram Kıldığı Yiyecekler:
145- Ey Muhammedi De ki: "Bana vahyolunanda, leş, akıtılmış kan, domuz eti —iri pistir— ve günah işlenerek Allah'tan başkası adına kesilen hayvandan başkasını yemenin haram olduğuna dâir bir emir bulamıyorum; fakat darda kalan, başkasının payına el uzatmamak ve zaruret miktarını aşmamak üzere bunlardan da yiyebilir!' Doğrusu Rabbin bağışlar ve merhamet eder.
146- Yahudilere tırnaklı her hayvanı haram kıldık. Onlara sığır ve davarın sırt, bağırsak ve kemik yağları hâriç, İç yağlarını da haram kıldık. Aşın gitmelerinden ötürü onları bu şekilde cezalandırdık. Biz şüphesiz doğru söz-lüyüzdür.
147- Seni yalanlarlarsa, "Rabbinizin rahmeti geniştir; O'nun azabı suçlu milletten geri çevrilemez" de.[233]
Bazı Kelimeler:
Mahzurlu veya yasaklanmış. Boğazlanan hayvandan akıp dökülen kan. Pis ve murdar. Karın ve böbrek üzerinde bulunan İnce tabaka halinde iç yağı. Karında bağırsakların yığıldığı yer. Azabı (Allah'ın azabı).[234]
Açıklama:
Ey Muhammedi De ki: Bana vahyolunanlarda, şunlar dışında haram kılınmış bir şey görmüyorum. Helal olduğu halde bazı şeyleri siz kendi arzu-; nuzla ve şeytanın sizi vesveseye düşürmesi dolayısıyla haram sayıyorsunuz.
Yukarıdaki ayet, mekkîdir. Haram kılınan şeylere toplu bir işarette bulunmuştur. Sonra bu haramlar, Maîde suresinin 3. ayetinde detaylı olarak açıklanmıştır. Resulullah (s.a.v.) Medine'de, sivri dişli yırtıcı hayvanları ye pençeli kuşları haram kılmıştır. Bunlarla ilgili olarak fıkıh kitaplarının av ve ke-. «im bölümlerinde geniş açıklamalar verilmiştir.
Bana vahyolunan şeylerde, şu dört şey dışında, tadan ve yiyen kimseye haram kılınmış bîr şey bulmuyorum. Şeriat dilinde haram, sakıncalı ve yasaklanan şey demektir. Lügatte ise haram kelimesi, mekruhu da kapsamaktadır. Bu nedenle âlimler, Peygamber (s.a.v.) in haram kıldığı şeyler Üzerinde görüş ayrılığına düşmüşlerdir.
Ey inananlar! Şer'î biçimde boğazlanmaksizın kendiliğinden ölen hayvanlar size haram kılınmıştır. Bu, boğulan, boynuzlanan, yüksek bir yerden yuvarlanıp düşen, vurulan hayvanları da kapsamaktadır. Kesilen hayvandan akan kan da haramdır. Ama dalak ve karaciğer gibi donmuş kanlar helâldir. Hadis-i Şerifte buyurulmuş ki: "Bize iki ölü helâl kılındı: Balık ve çekirge, îki kan helâl kılındı: Karaciğer ve dalak". Domuz eti ve benzeri, meselâ köpek de haramdır. Bütün bunlar pis ve murdardır. Temiz kimseler bunlardan tiksinir. Vücudumuza zararlıdırlar. Allah'tan başkası adına, putlara kesilen, kurban edilen hayvanlar da haram kılınmıştiF. Kendiliğinden ölen hayvanlar ve fasıklık yaparak Allah'tan başkası adına boğazlanan hayvanlar haramdır.
"Üzerine Allah'ın adı anılmamış olan hayvanlardan yemeyin. Çünkü yemek fasıkhktır.”[235]
Haram hayvanın etini yemesi için zorlayıcı bir zaruretle karşılaşan kimse, zaruret sınırım aşmamak ve lezzet kasdetmemek şartıyla yiyebilir. Doğrusu Rabbin, günahlarım bağışlayandır, kullarını esirgeyendir. Zaruri açlığını giderecek veya ölüm tehli kesini atlatacak kadar bu haramlardan yiyen kimse sorumlu olmaz.
Hz. Peygamber'in şeriatinde haram kılınanlar, Özel olarak bunlardır. Allah'm yahudilere haram kıldığı şeyler, kendi murdarlıklarından dolayı olmayıp, yahudilerin günahkârlıkları dolayısıyla ceza olarak, geçici bir surette onlara haram kılınmıştır. "O yahudilerin zulümleri, birçok kimseleri Allah yolundan çevirmeleri dolayısıyla, evvelce kendilerine helâl kılınmış hoş ve temiz şeyleri kendilerine haram ettik.”[236] Özellikle yahudi olanlara deve, devekuşu, kaz ve ördek gibi,parmak aralan ayrık olmayan tüm tırnaklı hayvanları, ayrıca sığır ve koyunla keçinin karın ile böhrckiçri üzerinde bulunup kolayuı çıkarılıp alınabilen iç yağlarını lıaram kıldık. Sırtta ve kuyrukla bulunan yahut kemiğe karışan iç yağları ise
"Bunların sırtlarında bulunan (yağ}lar müstesnadır".ayet-i kerimesinin delâleti ile helâldir. Bunların bağırsaklarına yapışan iç yağlan da helâldir. Hülasa, bu hayvanların karınlarına ve böbreklerine yapışan iç yağlan haramdır.
Peygamberleri haksız yere öldürdükleri, insanları Aliah yolundan çevirdikleri, faiz aldıkları, geçersiz sebeblerle insanların mallarını helâl saydıkları için, kendilerine ceza olsun diye Allah onlara bu şeyleri haram kıldı.
Bu hususların anîatılmasıyla, yahudilerin şu sözleri yalanlanmış olmaktadır: Allah bize hiçbir şeyi haram kılmadı. Biz sadece İsrail'in (Yâkub (A.S.)ın) kendi nefsine haram kıldığı şeyleri kendimiz için de haram saydık. Bu, eski zamanlarda cereyan eden bir olayın anlatımı olduğuna göre; ne Hz. Peygamberin, ne de O'nun kavminden bir kimsenin bu konuda bir bilgisi olamazdı. Bunu, Allah haber veriyordu. "Biz elbette (söylediklerimizi) doğru söyleyenleriz." Öyle ya, Allah'dan daha doğru sözlü kim vardır? Bundan sonra seni yalanlar ve Allah merhametlidir, rahmeti, geniştir, kerem sahibidir, cömerttir; daha Önce helâl kıldığı şeyi nasıl haram kılar? derlerse, onlara de ki: Evet.. Rabbiniz geniş rahmet sahibidir. Ama bir kimse isyan edip haddi tecavüz ederse, mutlaka cezalandırılması gerekir. Şüphesiz O'nun azabını, gerek kendi nefisleri, gerek Allah hakkında suç işleyen günahkârlardan geri çevirecek bir güç yoktur.[237]
Boş Bir Şüphe
148- Pufa tapanlar, "Allah diîeseydi babalarımız ve biz puta tapmaz ve hiçbir şeyi haram kılmazdık" diyecekler; onlardan öncekiler de, Bizim şiddetli azabımızı tadana kadar böyle demişlerdi. Onlara "Bize karşı çıkarabileceğiniz bir bilginiz var mı? Siz ancak zanna uyuyorsunuz ve sâdece tahminde bulunuyorsunuz" de.
149- "Üstün delil Allah'ın delilidir. O diîeseydi hepinizi doğru yola eriştirirdi" de.
150- De ki: "Allah'ın bunu haram kıldığına şâhidlik edecek şâhidleri-nizi getirin." Şâhidlik ederlerse, onlarla beraber olup sözlerini kabullenme; ayetlerimizi yalanlayanların ve âhirete inanmayanların heveslerine uyma; onlar Rablerine başkalarını eşit tutuyorlar.[238]
Bazı kelimeler:
Tahmin ederler. Ayette bu kelimeden kastedilen, "yalan söylerler" manasıdır. Hak dini açıklayan delil. Getirin, hazır edin.O'na eşit ve denk tutuyorlar.[239]
Açıklama:
Cenab-ı Allah, kendisine başka varlıkları ortak koşanları delille susturduktan sonra onların, örümcek ağından daha zayıf bir kanıta tutunmakta olduklarını kendilerine haber verdi ve şöyle buyurdu: "Allah'a ortak koşanlar diyecekler ki: "Şayet Allah diîeseydi, biz ortak koşmazdık." Aslında onlar böyle konuştukları için, Cenab-ı Allah onların bu konuşmalarım aktarmaktadır.
Şayet yüce Allah; bizlerin, bizden önce atalarımızın ortak koşmamamızı; "bahire", "şaibe", "vesile" ve "hami" gibi hayvanları haram saymamızı dilememiş olsaydı, şüphesiz ne biz, ne de bizden önceki atalarımız O'na hiçbir şeyi ortak koşmaz ve bir takım şeyleri haram saymazdık. Ancak bunun bilfiil meydana gelmesi de. gösteriyor ki, bizi derece bakımından kendisine yaklaştırsınlar diye velîleri ve şefaatçileri kendisine ortak koşmamızı dileyen, Allah'tır. Bazı ekinleri ve davarları haram saymamız da böyle olmuştur. Meydana gelen her şeyi Allah bilir. Bu şeyleri dilediği şekilde değiştirmeye gücü yeter. Bizlerin bazı şeyleri haram kılması, bazı varlıkları O'na ortak koşması; f>'"iın lııı isterin yapılmasını dilciliğini, bıı şeylere ra/.ı okluğunu, bu işlerin yapılmasını kendisinin emrettiğini göstermektedir.
"Allah'a ortak koşanlar şöyle dediler: "Allah dileseydi, ne biz, ne de atalarımız kendisinden başka hiçbir şeye tapmazdık. O'nun emri dışında hiçbir şeyi haram kılmazdık." Kendilerinden evvelkiler de böyle yaptılar."[240]
Peygamber (s.a.v.) in getirmiş olduğu tevhid inancını arap müşrikleri yalanladıkları gibi, Allah da onları yalanladı ve hüküm koyma yetkisinin sadece kendi yüce varlığına özgü olduğunu açıkladı: Kendilerinden öncekiler de peygamberlerini yalanladılar. Hem de aklî ve ilmî hiçbir delile dayanmadan yalanladılar. Şayet Cenab-ı Allah onların yaptıklarından razı olmuş olsaydı, onları cezalandırmazdı. Nihayet O'nun azabını da tattılar. "Onları, günahlarından ötürü yakalayıverdîk!'
De ki: Yanınızda, güvendiğiniz delilleriniz varsa, çıkarın da görelim. Ve bizim delillerimizle sizinkiler karşılaştırılsın ki, sonuçta kuvvetli bir delile dayananla, hiç delili bulunmayanlar belli olsunlar. Doğrusu siz sadece zanna ve nefislerinizin arzularına uyuyorsunuz. Aslında sizde kesin bilgi ve delil yoktur. Siz, ancak tahminde bulunuyor ve yalan söylüyorsunuz.
Ey Muhammed! Onlara de ki: Üstün ve mükemmel hüccet Allah'ındır. Çünkü O, ayetleri açıkladı. Peygamberleri mucizelerle destekledi. Her mükellefi kendi emirlerine uymakla sorumlu tuttu. O'nun ilim, irâde ve kelâmı İse, mahiyeti kimselerce bilinmeyen gaybî birer olgudur.
Sen kendin de görüyorsun ki; kul, hayırlı bir iş yapmak isteyince, hiçbir engelle karşılaşmaksızm o işi yapar. Bununla beraber bilinmektedir ki ortada, üzerinde büyük puntolarla: "Ey iyilik yapmak isteyen kişi, yapmak istediğin işe giriş. Ve ey kötülük yapmak isteyen kişi, yapmak istediğin işten uzak dur" ifadelerinin yazılı olduğu levhalar vardır. Kıyamet gününde hayırh ameüer için mükâfat, şerli ameller için azab vardır.
Batılda ısrar ettikleri, boş hüccetlere tutundukları için Allah şu müşrikleri yermiştir. Çünkü onlar, bu sözleri alay ve maskaralık olsun diye söylemiş, akıllıca düşünme gayreti içine girmemişlerdir. Şayet Allah dileseydi sizleri doğru yola eriştirir ve kendisinden sakınan kullarından eylerdi. Ama O sizi yaratmak, mükellef kılındığınız hususlarda zorlama ve baskı altında tut-maksızın kendi iradenizle baş başa bırakmak istedi. Dileyen mü'min, dileyen kâfir olsun.
Ey Muhammed! Onlara de ki: Allah'ın bunu haram kıldığı hususunda lehinizde tanıklık edecek şahidlerinizi getirin. Faraza tanıklık ederlerse, ey Muhammed! Sen onları doğrulama. Ayetlerimizi yalanlayan, ahirette Allah'ın huzurunda hesap vermeye inanmayan kimselerin arzularına ve hallerine uyma. Onlar, putları Rablerine denk tutuyorlar.[241]
İslâmda Haramların Ve Faziletlerin Aslı
151- De ki: "Gelin size Rabbİnİzin haram kıldığı şeyleri söyleyeyim: O'na hiçbir şeyi ortak koşmayın, anaya babaya iyilik yapın, yoksulluk korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin" —sizin ve onların rızkım veren Biziz—, "Gizli ve açık kötülüklere yaklaşmayın, Allah'ın haram kıldığı cana haksız yere kıymayın. Allah bunları size düşünesiniz diye buyurmaktadır."
152- Yetim inalına, erginlik çağımı erişene kadar en İyi şeklin dışında yaklaşmayın; ölçüyü ve tartıyı doğru yapın. Biz kişiye ancak gücünün yeteceği kadar yükleriz. Konuştuğunuzda, —akraba bile olsa— sözünüzde âdil
olun. Allah'ın ahdîni yerine getirin. All%h size bunları öğüt almanız için bu-yurmaktadır.
153- Bu, dosdoğru olan yoluma uyun. Sizi Allah yolundan ayrı düşürecek yollara uymayın. Allah size bunları sakıttasınız diye buyurmaktadır.[242]
Bazı kelimeler:
Yönelin. Aslında bu, yüksek yerde bulunan kimsenin ait tarafta bulunan bir kimseye, yanına gelmesi için söylediği bir'sözdür. Fakat sonra bu kelime, gelin yönelin anlamlarında kullanılır olmuştur.Okuyayım. Yoksulluk. Cezası ve günahı büyük olan suçlar. Aşın derecede fuhuş sayılan büyük günahlar gibi. Tam erkeklik çağı. Tam bilgi ve tecrübe sahibi oluş dönemi.[243]
Açıklama:
Noksanlıklardan münezzeh yüce Allah, bazı şeyleri helâl, bazı şeyleri haram saymakta müşriklerin görüşlerinin yanlış olduğunu, yiyeceklerden hangisinin şer'an haram kılınmış olduğunu açıkladıktan sonra, bu ayette faziletlerin, haram kılınmış şeylerin, büyük günahların asıllarım ve iyiliğin türlerini açıklamaya başladı ki, insanlar bu dinin temellerini öğrensinler; bu dinin, zır cehaletin ve kör sapıklığın revaçta olduğu bir zamanda, ondört asır Önce insanları hayır ve iyiliğe nasıl çağırdığını anlasınlar! Bu ayetler, Peygamber (s.a.v.) in doğruluğunun belirtileri ve i'caz delilleri değil midirler?!..
Onlara de ki: Bana gelin, yanımda durun da, Rabbinizin size haram kıldığı şeyleri size okuyup anlatayım ki, onlardan kaçmasınız ve haramın zıddı olan helallere sanlasınız. Ey millet! Hüküm koyma, helâl ve haramı koyma yetkisine sadece kendisi sahip olan Rabbinizin size haram kıldığı şeyleri gö-resiniz diye bana gelin. Ben sadece O'nun elçisi ve tebliğcisiyim. Bana gelin. İddia ettiğiniz gibi zan ve yalanla değil de, Râbbimin bana vahyettiği gibi şüphesiz ve yakin ile okuyun. İşte size on emir:
1- Allah'a inanmak, O'na ortak koşmamak, İslâmm esası, özüdür, ruhu ve ana direğidir. Bu nedenle de on emir, ilk olarak bununîa başlatılmıştır: Yaratıklarından hiç birini —bu şey, güneş ve ay gibi; şekil ve yaratılış bakımından büyük te olsa, melekler ve peygamberler gibi, mertebe bakımından büyük de olsa— O'na ortak koşmayın. Her ne olursa olsun, bunların hepsi yaratılmıştır ve emir beklerler. "Göklerde ve yerde hiçbir kimse yoktur ki, Rahmana kul olarak gcIİcî olmasın,"[244] öyleyse sadece O'na kulluk edin, gerçek saygıyı O'na gösterin.O’nu kutsayın. O'na duâ edin. O'mı yücelliıı. "Hiçbir varlık yoktur ki O'nu haıud ile teşbih etmesin."[245]
2- Anne ve babanıza iyilik edin. Yani sırf Allah için, ihlaslı olarak, tam bir şekilde anne ve babanıza iyilik edin. Az da olsa onlara kötülük etmek ne haddinize? Anne ve babaya karşı gelip onları incitmek, en büyük günahlardandır. Kur'an-ı Kerim, anne ve babaya iyilik etmeyi, Allah'a kulluk etme emriyle bir arada zikretmiştir. "Rabbin kesin olarak şunları emretti: Ancak kendisine ibadet edin. Anne-babaya güzellikle muamele edin?'[246]"Hem bana, hem de ana-babaya şükret?'[247]
Buharı ve Müslim, ibn Mes'ud (R.A.) un şöyle dediğini rivayet ettiler: "Resulullah (s.a.v.) a, "Hangi amel daha faziletlidir?" diye sordum.
— Vaktinde kılman namazdır" diye cevap verdi.
— "Sonra hangisi?"
— "Anne-babaya iyilik etmektir?'
— "Sonra hangisi?"
— "Allah yolunda cihad etmektir?'
Bu; ana-baba hukukuna riayet etmenin ne derece önemli olduğunu, bulundukları mertebe itibariyle bu yüceltme ve saygıyı hak ettiklerini göstermektedir. Vücudumuzu görünüşte meydana getirenler, onlardır. Ama hakikatte bizi yaratan Allah'tır. Onlara iyilikten kasıt; korkutarak ve ürküterek değil, sevgi ve şefkate dayalı olarak, kendilerine değer vejmemiz ve bu doğrultuda davranmamızdır.
Ey müslüman çocuk! onlara iyilikte bulunursan, kendin için ileriye dönük kârlı bir yatırımda bulunmuş olursun. Hadis-i Şerifte buyurulmuş ki: "Babalarınıza İyilik edin ki, çocuklarınız da size iyilik etsin?'
Gençliğinde kimseye muhtaç olmayabilirsin. Ama yaşlandığında, sana yardım edecek ve işlerini yürütecek birine muhtaç olursun. Ana-baba, içten gelen doğal dürtü İle çocuklarını severler. Bu nedenle İslâmiyet, ana-babaya, çocuklarını sevmeleri için öğütte bulunmaya gerek görmemiştir.
Çocuğun ana-babasını sevmesi ise, onlar için bir karşılık ve mükâfattır. Bu sebeple Kur'an-ı Kerim, ana-babaya iyilik etmeyi evlatlarına sıkıca ten-bİhlemiştir. Kaldı ki ana-babaya kötü davranmak, çocukları ve onların oluşumlarını bozar, fesada sürükler. Onları katı ve şefkatsiz kılar. Ana-baba da çocuklarının iyiliğini gözetmeli, onlara şefkat göstermeli, çocuklarının kişisel meselelerine ancak belli ölçüde karışmalıdırlar.
3- Fakirlik korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin. Sizi de, onları da biz rızıklandırırız. Kız çocukları diri diri toprağa gömmek, erkek çocukları Öldürmek, ayıp, utanç ve kötülük değil midir? Bu, insanın cahil, kaba ve son derece k;ılı kalbli olduğunu göslennez ini? Bu nilcliklcr.se, insanın huy ve yapısına aykırı şeylerdir. Niçin ökliiniyorsıııuı/.? Ortada var olan bir fakirlik için mi? Yoksa ileride ortaya çıkabilecek bir fakirlik için mi? Ya da alnınıza sürülecek bir utanç lekesi İçin mi? Aslında sizi de, onları da nzıklandıran Al-lah'dır. Ortada.mevcud olan fakirlikten korkmayın. Allah, onları da sizi de rızıklandırır. Karşılaşmanız muhtemel olan fakirlikten korkmayın. Çocuklarından dolayı insanın alnına sürülmesi muhtemel olan utanç ve rezaletten endişe etmekse, çocukların iyi bir ortamda, güzel bir terbiye ile yetiştirilmesi halinde söz konusu olmaz.
4- Kötülüğün gizlisine de açığına da yaklaşmayın. Evet... Suçu ve günahı büyük olan kötülüklere yaklaşmayın. Bu kötülüklerin sebeplerine ve ön-belirtilerine dahi yaklaşmayın. Sizi bu kötülüklere ulaştıran hareketleri de yapmayın. İşte bu noktadan hareketle diyoruz ki, yabana kadına bakmak ve onunla bir arada durmak haramdır. Çünkü ona bakıp, yanında durmak, kişiyi onunla zina yapmaya sürükler. Oysa ki bizler; zina hiçbir kötülükten haberi olmayan inanmış kadına zina, isnadında bulunmak gibi gizli ve açık bütün kötülüklerden yasaklanmışız. Cahiliyet devrinde müşrikler, gizlice yapılan zinayı sakıncalı bulmuyor, ama açıkça işlenen zinayı çirkin sayıyorlardı. Cenab-ı Allah, zinanın gizlisini de açığım da haram kıldı. Resulullah (s.a.v.) efendimiz bir hadis-i şeriflerinde bu konuya şöyle değinmiştir: "Allah'dan daha namus düşkünü yoktur. (O) fuhşun gizlisini de açığını da haram kılmıştır."
5- Öldürülmesini Allah'ın haram kıldığı bir canı, haklı bir sebep olmadıkça öldürmeyin. Adam öldürmek, büyük bir suçtur. Her yarattığını güzel bir şekilde yaratan Allah'ın sanat eseri olan bir varlığa karşı girişilen çirkin bir saldırıdır. Bu nedenledir ki adam Öldürmek, Allah'a şirk koşmaktan sonra gelen en büyük bir günahtır. Resulullah (s.a.v.) buyurmuş ki: "Lâ ilahe illallah deyinceye kadar insanlarla savaşmakla emrolundum. Onlar bu sözü söyledikten sonra, İslâmiyet hakkı dışında, canlarını ve mallarım bana karşı korumuş olurlar. Onların hesabını Allah görür." Bir başka hadiste ise şöyle buyurulmuştur: "Müslüman bîr kimsenin kanı, ancak şu üç şey (den biri) ile helâl olur: îmân ettikten sonra kâfir olmak. Evlenmiş olduktan sonra zina etmek. Bir kimseyi haksız yere öldürmek." Müslüman bir kimseyi öldürmek haramdır. Meğer ki, şu üç suçtan birini işlemiş olsun: Evlenmiş olduktan sonra zina etmişse veya kasıtlı olarak bir insanı öldürmüşse veya îslâm dininden dönmüş İse, kam helâl olur. Aramızda bulunan zımmîler, yani anlaşmalı gayr-ı müslimler de dokunulmazdırlar. Ancak uzaktan veya yakından dinimize veya devlete ihanet etmişlerse, öldürülürler. Allah, emrettiği şeyleri yapma ve yasakladığı şeyleri terketme konusunda hayırlı ve yararlı işleri ya-pasıniz diye bu yolları size gösterip öğütledi. Çünkü bunlar, nkiilnnn idrâk edebileceği şeylerdir.
Uıi da müşriklerin içinde bulundukları lıaHeım anlamsız olduğunu, sağlam akıl sahiplerince yararsız bulunduğuna işaret etmektedir.
6- Yetimin malına ancak en güzel yoldan yaklaşın. Malını işletme, koruma, eğitîm-Öğretim ve geçimini sağlamak için harcama konusunda kendisiyle muamele yaptığınızda, çalışmanızın ücreti olarak malının bir kısmım yiyecek olursanız, yine de en güzel ve en makul şekilde yeyin. Bir şeyin kendisine yaklaşmasını yasaklamak, o şeyi yapmayı yasaklamaktan daha faydalıdır. Tam erkeklik çağına varıncaya, bilgi ve tecrübe sahibi olup malını güzel bir şekilde idare edebilecek çağa ulaşıncaya kadar yetimin malına yaklaşmayın. .Bu dönem de, normal olarak 15-18 yaş arasıdır. "Eğer bulûğa vardıktan sonra kendilerinde bir akıl ve rüşd görür ve anlarsanız, hemen mallarım onlara teslim edin"[248]
7-8- Ölçüyü ve tartıyı tam ve doğru yapın. Alış veriş yaparken ölçtüğünüzde ve tarttığınızda tam ve adilane bir şekilde doğru ölçüp tartın. Ölçerken, tartarken fazla veya eksik tartıp ölçmek, büyük günahlardandır. Çünkü bu durumda hak çalınmakta, mal kaybolmaktadır. Gayr-ı meşru bir şekilde başkasının hukukuna tecavüz edilmektedir.
"Azab olsun, ölçüde-tartıda noksanlık edenlere... ki onlar, insanlardan ölçüp (haklarını) aldıkları zaman, tam olarak alırlar.
Fakat İnsanlara (verilmek üzere) ölçtükleri, yahud onlara tattıkları zaman eksiltirler. Bunlar zannetmezler mi kî, öldükten sonra kendileri diriltilecekler.
Şiddetli büyük bir günde (kıyamette)?
O gün insanlar, alemlerin Rabbi için (O'na hesap vermek için, kabirlerinden) kalkacaklar"[249].Hiç kimseye gücünden ve takatinden fazlasını yüklemeyiz. Bu emir ve tavsiyeleri her mü'min yerine getirecek güçtedir. Özellikle Ölçüp tartma işinde mü'min, yapabildiği doğruluğu yapmadığı halde sorumlu olur. Yapamadığı şeylerden sorumlu tutulmaz.
9- Söylediğiniz zaman —akraba dahi olsa— adil olun. Yani konuşurken adaleti elden bırakmayın. Şer'an kabul edilen ölçüyü aşmayan. Hakkında konuştuğunuz kimse, akrabanız olsa dahi doğruluktan şaşmayın. Çünkü devletin temeli adaletle ayakta durur. Toplumun ve bireyin işleri adaletle dü-zelir. Adalet, ümranın temeli ve başarının esasıdır. "Ey mü'minler! Hak üzere durup adaleti yerine getirmeye çalışan hâkimler ve Allah için doğru söyleyen şahidler olun. Velev ki şahidliğiniz, nefsinizin yahud ana ve babanızla akrabanızın aleyhinde olsun."[250]
10- Allah'ın ahdini yerine getirin. Ahidleştİğinizde Allah'ın ahdini yerine getirin. Bu, semavî kitaplarda peygamberlerin lisânı İle düzenlenen, insanlarla Allah arasındaki bir am'd olabileceği gibi, İnsanların kendileri arasındaki .sözleşmeleri de olabilir. Hangi çeşitlen ulursa olsun, ahde vefa edin.
yaptığınız zumun Allah'ın ahdini yerine getirin.”[251]
"Ahidleştİkleri zaman ahidlerine vefa edenler..."[252]
"Ey Adem oğullan! Şeytana itaat etmeyin, o size açık bir düşmandır diye sîze öğüt vermedim mi?”[253]
Düşünüp öğüt alırsınız diye Allah işte size bunları emretti. Ve işte bu benîm dosdoğru yolumdur. Bu yola girin. Başka yollara girmeyin ki, sonra Allah'ın yolundan ayrı düşersiniz. Evet... Sizi kendisine davet ettiğim bu Kuran; içinde hiçbir eğrilik bulunmayan, aksine dünya ve ahiret saadeti bulunan Allah'ın dosdoğru yolu, O'nun kopmayan güçlü ipidir. Bu ipe sarılan, kurtulur. Bu ipe tutunan, doğru yolu bulur. "Hep birlikte Allah'ın dinine sımsıkı sarılın, Dağılmaym."[254] Başka yollara sapmayın. Yoksa hak ve hayrın yolunu yitirirsiniz.
Resulullah (s.a.v.), eliyle bir çizgi çizmiş: "Bu, Allah'ın dosdoğru yoludur" demiş. Sonra bu çizginin sağında ve solunda başka çizgilerde çizmiş ve şöyle demiş: "İşte bu yollardan hiçbiri yoktur ki; üzerinde (insanları) ona çağıran şeytan bulunmasın." Bundan sonra da şu ayet-i kerimeyi okumuş: "Ve şüphesiz ki bu, Benim dosdoğru yolumdur. Ona hemen uyun. Başka yollara uymayın ki, sonra sizi O'nun yolundan ayırır."
Evet... Hak birdir. Nûr birdir. İlâh birdir. Batıl ise çeşitli renk ve şekillerdedir. Zulüm ve manevi karanlıklar ise, çok çeşitlidir. "Doğrusu Allah katında makbul olan din, islâmdır''[255]
"Ey Resulüm, deki: "İşte benim yolum budur. Ben; Allah'a, bir görüş ve anlayış üzere insanları davet ediyorum. Ben ve bana tabi olanlar böyleyiz. Allah'ı bütün noksanlıklardan tenzih ederim. Beri'müşriklerden değilim!”[256] Dinde veya diğer konularda muhtelif gruplara ayrılmayın. Aksi takdirde düş-' inanlarınızın tutsağı olup dağılırsınız. Sizleri en kötü biçimde parçalayan anlaşmazlıkların yağması haline gelirsiniz. "Sakmasmız diye işte size bunları emretti." Emrettiği işleri yaparsınız, yasakladığı işleri terkedersiniz, böylece kendisinden korkup sakınırsınız diye Allah size bunları emretti.. Cenab-ı Allah bu talimatını tekid edip tekrarlamıştır. Sirat-i müstakim dediğimiz şey, dinin yüklediği her çeşit sorumluluğu biraraya getiren bir yol olduğuna göre bu ayetler, yolların en sağlamı.olan takva İle sona erdirilmiştir.
İbn Mes'ud (R.A.) un şöyle dediği rivayet edilir: "Mühammed (s.a.v.) in mühürlü vasiyetine bakmak isteyen bir kimse, bu üç ayeti (yani bu surenin, açıklamasını yaptığımız 151, 152, 153. ayetlerini) okusun."
Rabi bin Haysem'den rivayet: "Mühammed (s.a.v.) den, kendi mührü ile mühürlenmiş bir sahife almak ister misin?" diye soruldu. Ben de evet, dedim. Ikııiît, [in'anı suresinin sonundaki ştı ayetleri (151,152 ve 153. ayetleri) okudu.[257]
Kendisine İnanan Ve İnanmayanlarla Beraber Kur'an'ı Kerim
154- Sonra, iyilik işleyenlere nimeti tamamlamak, her şeyi uzun uza-dıya açıklamak, doğruyu göstermek ve rahmet olmak üzere Musa'ya KitSb'ı verdik. Rablerine kavuşacaklarına belki artık inanırlar.
155-157- Bu, indirdiğimiz kutsal Kitab'dır, ona uyun, "Bizden önce iki topluluğa kitab indirildi, bizim onların okuduklarından haberimiz yok" demekten, veya "Bize kitab indirilseydi onlardan daha doğru yolda olurduk" demekten sakının ki merhamet olunasımz. Şüphesiz o, size Rabbinizden belge, yol gösteren ve rahmet olarak gelmiştir. Allah'ın ayetlerini yalanlayandan ve onlardan yüz çevirenden daha zâlim kimdir? Âyetlerimizden yüz çevirenleri, yüz çevirmelerinden ötürü, kötü bir azabla cezalandıracağız.[258]
Bazı Kelimeler:
Bizden Önceki iki topluluk: Bunlar, yahudilerle hıristi-yanlardır. Okuma ve amel etmeleri. Hakkı açığa çıkaran, açıklayan şey. İnsanları ondan geri çevirir.[259]
Açıklama:
Kur'an-ı Kerim; dinin temel, usul, Öğüt ve emirlerini anlatmış, bunun ar-dısıra Kur'an'ın kendisinden ve onun etkisinden, eserinden sözetmiştir. Daha sonra Tevrat'tan söz açarak, bazı inatçıların şüphelerini reddetmiş. Çünkü İncil ve Zebur'dan çok Tevrat, Kur'an'a benzemektedir. Zira Tevrat, birçok ahkâm ayetlerini kapsamaktadır.
De kî: "Gelin, Rabbinizin size haram kıldığı şeyleri okuyayım (anlatayım)." Bu haramlar, şunlar ve şunlardır. Nitekim bunları, önceki sayfalarda on emir halinde sıralayarak anlatmıştık.
Kur'an-ı Kerim, daha sonra sîze şu haberi verdi: İyilik yapan mü'minle-re nimet ve ikramımızı, hayır ve hidâyeti tamamlamak için Musa'ya kitabı verdik. Evet.. İyilik yapana nimeti tamamlamak İçin... Bu şekilde manâ vermek, ayet-i kerimeyi
şeklinde okumayı öngören kıraat da teyid etmektedir. Yani kitaba uymak, ona bakıp ibret almak, onun gösterdiği yolda yürümek hususunda iyilik yapanlara nimet ve ikramımızı tamamlamak için Musa'ya kitabı (Tevrat'ı) verdik. "İsrailoğullanndan sabredip ayetlerimize kesin inanmalarından Ötürü onları, buyruğumuzla doğru yola götüren önderler yaptık."[260]
"Sonra biz Musa'ya (hükümlerini) İyi tatbik.edenlere karşı (nimetimizi) tamamlamak, her şeyi apaçık göstermek üzere o kitabı verdik," Evet bu ki-tab, şer'î hükümleri, İbadet ve muameleleri açıklıyordu. Tatbikçilerini doğru yola eriştiriyordu. Kendisine tutunanlar için ilâhi bir rahmetti. Bu kitap sayesinde Musa'nın kavmî, Allah'a inanmak hususunda ümitvar oldular. Ahi-rette ve selâmet yurdunda kurtuluşa erdiler.
Görüyorsunuz değil mi? Kur'an-ı Kerim, Tevrat'ı bu sıfatlarla niteliyor. Olağanüstü arapça üslûbu ile ayetleri size okunan bu Kur'an'ın, Allah katından indirilmiş bir kitap olduğunda şüphe yoktur. Şam yüce Allah, O'nu din ve dünya bereketleriyle dolu olarak indirmiştir. Tevrat'ın getirdiklerinden daha fazlasını Kur'an getirmiştir. Kur'ah size hangi yolu gösterdiyse, o yoîa girin, Neyi yasakiamışsa, ondan uzaklasın. O, Allah'ın kopmayan sağlam ipidir. Ya-kîn olan nurudur. O, dünya ve ahirette kurtuluşun yolunu gösteriyor.
Ey araplar! Hesap gününde: Kitap, sadece bizden önceki yahudi ve hı-ristiyanlara indirildi. Bizse onların kitaplarım okuyamaz, anlamını kavraya--maz ve ne olduğunu anyalamazdık. Çünkü onların kitapları arapça değildi. Biz başka şeylerle uğraşıyorduk. O kitaplara davet olunmarmştık. Doğru yola erdirici kitap üzerimize inmiş olsaydı; kişiliklerimi?, saf, irademi?: kuvvetli, akıllarımız keskin ve duygularımız ince olduğu için onlara nispetle daha çok hidâyete erişirdik" demeyesiniz diye size, Allah'ı birlemeye götüren, O'nun doğru yoluna eriştiren, kalbleri şirkin, fasıklık ve İsyanın kirlerinden arındırmaya kavuşturan Kitab'ı (Kur'an'ı) size gönderdik. "(Mekke kâfirleri, Hz. Peygamber gelmeden önce) yeminlerinin en kuvvetlisi İle Allah'a yemin etmişlerdi ki, kendilerine azab ile korkutan bir uyarıcı (peygamber) gelirse, muhakkak (yahudi ve hıristiyan) milletlerinin herhangi birinden daha çok doğru yolu bulacaklardır"[261]
Allah, onları kınayıp susturmak için, söylediklerini reddetti: Söylediğiniz doğruysa, işte size hakkı açıklayan, delilleri açık ve kuvvetli, usûl, fürû ve ahkâmı tam kitap (Kur'an) geldi. Delili tam olan bu kitap açık ve nettir. Düşünüp öğüt alan kimseleri doğru yola eriştirir. Dine ve gerçeğe çağrının yanında ayrıca, yüce ideallere davet ettiği için, bütün insanlığı kapsayan bir rahmettir. Böyleyken, Allah'ın ayetlerim yalanlayandan daha zalim kimdir? Evet... Allah'ın bu nitelikteki ayetlerini yalanlayan; insanları, bu ayetleri düşünmekten ve bunlara iman etmekten alıkoyandan daha zalim, kimdir? "Onlar hem (insanları) peygamberden vazgeçirmeye çalışırlar. Hem de kendileri O'ndan uzaklaşırlar. Böylece ancak nefislerini helak ederler de farkına varmazlar,"[262] insanları ayetlerimize inanmaktan alıkoyanları şiddetli ve kötü bir azapla cezalandıracağız. Çünkü onlar kendi günahlarını ve o günahlarla beraber saptırdıkları birçok kimseye ait günahları yükleneceklerdir. "O kâfir olanlara ve Allah yolundan insanları çevirenlere; biz, başkalarını da ifsad ettiklerinden dolayı, azab üstüne azab ziyâde etmişizdir."[263]
Tehdid Ve Uyarı
158- Onlar kendilerine meleklerin gelmesini mi, yoksa, Rabbinin gelmesini,mi, yahut Rablcrinden bir takım mucizelerin gelmesini mi bekliyorlar?Rabbinin bir takını mucizeleri, bir kimse daha Önce inanmamışsa veya imanıyle bir iyilik kazanmamışsa, İmanı ona fayda vermez. Onlara: "Bekleyin, doğrusu biz de bekliyoruz" de.[264]
Bazı Kelimeler:
Bekliyorlar.[265]
Açıklama:
Cenab-ı Allah Kur'an-ı Kerim'i ve O'nun eserini tavsif ettikten, Kur'an'ı yalanıl ayanları keskin bir ceza ile uyardıktan sonra, müşriklerin İç yüzlerini ve DeKİentilermi açıklamaya başladı. Halâ onlar kendi önerdikleri gibi kendilerine meleklerin gelmesini, veya istedikleri gibi Rabbinin bazı ayet ve mucizelerinin kendilerine gelmesini mi bekliyorlar? Nitekim onlar küfrederek, Hz. Peygambere şöyle demişlerdi: "Yahud söyleyip zannettiğin gibi, semayı parça parça azap olarak üzerizine düşüresin, yahud Allah'ı ve melekleri söylediğine şahid getiresin."[266]
Aslında onlar sadece meleklerin Rabbinin veya Rabbinin bazı ayet ve mucizelerinin gelmesini bekliyorlar. Onlar, gerçeği yalanlamaya devam etmektedirler. Onların doğru yola geleceklerine ilişkin bir umut pırıltısı görülmemektedir. Onlarda asla hayır yoktur. Bazı tefsirciler, bu ayete şöyle mana vermişlerdir:
Onlar sadece Ölüm meleğini, ya da Allah'ın emrini, yani vâ'd ve tehdidini beklemektedirler.
"Şu kâfirler, ancak, kendilerine, ruhlarım alacak meleklerin veya Rabbinin azâb emrinin (kıyametin) gelip çatmasını beklerler. Bunların işlediği küfür gibi, kendilerinden önce gelen ümmetler de işledi. (Kendilerini helak etmekle) Allah onlara zulmetmedi. Fakat onlar (küfretmekle) kendi nefislerine zulmetmişlerdi.”[267]
Rabbinin, kıyametin yaklaştığına işaret eden veya insanın ister istemez imân etmesini gerektiren bazı ayetleri geldiği günde, kişi eğer daha önce iman etmemişse, artık iman etmesinin kendisine bir yararı olmaz. Çünkü imân, insana bazı yükümlülükler getirir, bir takım davranışlarda bulunmasını gerektirir; sahibine seçme, yani iyiyle kötüyü, İslâmla küfrü birbirinden ayırdetme imkânı verir. Oysa böylesine sıkışık bîr zamanda edilen imânda, bu saydıklarımızdan hiçbiri yoktur. Daha önce iman etmiş ama salih amel işlememiş bir kimseye de bu imanın bir faydası olmaz. Çünkü kişinin azâb-ı İlâhiden kurtulabilmesi için tek basma iman yeterli değildir. Aksine, hem imân etmek, hem de salih amel işlemek gereklidir. Kur'an-ı Kerim her zaman imân İle ameli bir bir arada zikretmektedir, "İman edipte Salih amel işlerse..."[268] "İman edip salih amel işleyenlere gelince..."[269]
Hadiste anlatıldığına göre güneşin batıdan doğması ve bu evrende düzensizlikler meydana gelmesi, kıyametin yaklaşma belirtisi. Ahmed bin Hanbel ile Tirmizî, Ebu Hureyre (R,A.) nin şöyle bir rivayette bulunduğunu naklet-mişlerdir: "Üç şey ortaya çıktığında, daha önce imân etmemiş bir kimseye, artık iman etmesinin bir faydası oimaz. (Bu üç şey şunlardır): Güneşin batıdan doğması. Deccaî ve Dabbetül arz. (Yerden çıkan bir hayvan)".
Ey Muhammedi Onlara de ki: Beklemekte olduğunuz, İslâm davasını yok etme, Peygamberi öldürme ve dini ortadan kaldırma plânlarınızın gerçekleşmesini ümitle bekleyin. Doğrusu biz de Rabbimizin emrini, biz verdiği gerçek va'dinİ ve düşmanlarımız hakkında gerçekleşecek olan tehdidim beklemekteyiz. "Müşrikler, ancak kendilerinden önce gelip geçmiş olanların günleri gibi (acıklı) bir gün bekliyorlar. De ki: Bekleyin, ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim.”[270]
"Bulunduğunuz hal üzere çalışın (elinizden geleni yapın). Doğrusu biz de (elimizden geleni yapmaya) çalışıcılarız."[271] Bu, çok şiddetli bir tehdittir. Onlar, Allah'ın kesin olarak hükme bağladığı bir şeyi bekliyorlar.
"O Allah'tır ki, peygamberini her dinin üstüne çıkarmak için, O'nu hidâyet ve hak din ile gönderdi; istefse müşrikler hoşlanmasınlar!"[272]
İhtilafın Sonu Ve İşlenen Amelin Karşılığı
159- Ey Muhammedi Fırka fırka olup dinlerini parçalayanlarla senin hiçbir ilişiğin olamaz. Onların işi Allah'a kalmıştır, yaptıklarını onlara sonra bildirecektir.
160- Kim ortaya bir iyilik koyarsa ona on katı verilir; ortaya bir kötülük koyan ise ancak misliyle cezalandırılır; onlara haksızlık yapılmaz.[273]
Açıklama:
Ebu Davud ve Tirmizi, Muâvİye'den mana olarak şöyle bir hadis rivayet ettiler. Resulullah (s.a.v.) aramızda durup şöyle dedi: "Dikkat edin! Sizden önce ehl-i kitab yetmiş iki fırkaya ayrıldı. Benîm ümmetim de yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır. Yetmiş iki fırka cehennemde, bir fırka cennette olacaktır. O da cemaattir?''
Şu halde bu ayet-i kerime, ehl-i kitabı ve onlardan başka müslüman fırkaları kapsamaktadır. Bu ayet-i kerime; mü'minleri anlaşmazlığa düşmekten, onun bunun görüşüne, bidatlere ve müteşabihlere uymaktan sakındırmak İçin indirilmiştir. Sizden önceki milletler, fazlaca soru sordukları peygamberlerinin şeriatleri üzerinde ihtilâfa düştükleri için yok oldular. "Ey mü'minler, kendilerine açık deliller ve ayetler geldikten sonra parçalanıp ayrılığa düşen hıristiyan ve yahudiler gibi olmayın."[274] Denilmiş ki: "Allahım! Avamın imanı gibi zararlı şüphe ve ihtilaflardan uzak bir iman nasib et."
Dinlerini parçalayıp anlalşmazlığa düşen, dinin bazı hükümerini kabul edip bazısını da reddeden, dini nasları kendi arzu ve isteklerine göre yorumlayan, her biri bağnazlık ederek sadece kendi lider ve başkanının görüşlerine bağlanan gruplara ayrılanlar yok mu, ey Muhammed! onların savaşmalafı, soru sormaları ve azaplandmlmaları ile senin ilgin yoktur. Sen, sadece Peygamberliğin gereklerini yapmak, Allah tarafından gönderilen hükümleri tebliğ etmek, kendisine davet etmekle emrolunduğun Hak dinin özellik ve şiarlarını açığa çakarmakla yükümlüsün. Ey Muhammed, sen onlardan uzaksın. Onlar da senden uzaktırlar. Onların işi ve hesabı Allah'a kalmıştır. Onların burada İşledikleri fiilleri ahirette karşılığını bulacak ve davranışlarının sonucu da en doğru şekilde ortaya çıkacaktır.
Buhari ve Müslim, İbn Abbas (R.A.) m, peygamber (s.a.v.) den şöyle bir kudsi hadis rivayet ettiğini naklederler: "Doğrusu Allah, İyilikleri ye kötülükleri yazdı. Bir kimse bir iyilik yapmaya niyet eder de o iyiliği yapmazsa, Allah, ona tam bir sevap yazar. Bir İyilik yapmaya niyet eder de o iyiliği yaparsa, Allah, kendi katında onun için ondan yediyüze kadar, (icabında) daha fazla sevap yazar. Kim de bir kötülük yapmaya niyet eder, ama o kötülüğü İşlemezse, Allah ona tam bir sevap yazar. Niyet ederde o kötülüğü işlerse, Allah ona bir günah yazar".
Bir kimse kıyamet gününde güzel bir haslet ve hoş karşılaşılan bir fiille hesap yerine gelirse Allah ona, on mislinden tutun da yediyüz misline kadar sevap ve mükâfat verir. Dilerse daha da fazlasını verir.
Artık bu, O'nun irâdesine, dilemesine ve iyilik edenlerin durumlarını bilmesine göre değişir. Çünkü bir dirhem parayı istemeye istemeye sadaka olarak veren kimse, bir dirhemi gönül hoşnutluğu ile sadaka veren kimse gibi olamaz.
Bir kimse de kıyamet gününde hesap yerine bir kötülük getirirse, ancak o kötülüğünün bir misli ile cezalandırılır. Onlara asla zulmedilmez. Yani karşılığı verilmedik hiç bir amelleri kalmaz. "Yapılan amel bir hardal tanesi ağı-hğınca da olsa, onu getirir tartıya koyarız. Hesap görenler olarak (şanı yüce olan) Biz kâfiyiz"[275]
Akidede Tevhid Ve İhlâs
161- "Şüphesiz, Rabbim beni doğru yola, gerçek dine, doğruya yönelen ve puta tapanlardan olmayan İbrahim'in dinine İletmiştir" de
162- De ki: "Namazım, ibadetlerim, hayatım ve ölümüm, alemlerin Rabbi Allah içindir."
163- O'nun hiçbir ortağı yoktur; böyle emrolundum ve ben müslüman-lann ilkiyim.
164- De ki: "Allah her şeyin Rabbi iken O'ndan başka bir rab mi arayayım? Herkesin kazandığı kendisinedir, kimse başkasının yükünü taşımaz: sonunda dönüşünüz Rabbinizedir, ayrılığa düştüğünüz şeyleri size bildirecektir'.'[276]
Bazı Kelimeler:
İnsanların işlerinin, dünya ve ahiretteki düzenlerinin kendisiyle ayakta durduğu din veyahut İçinde hiçbir eğrilik bulunmayıp, dimdik :»y;ıkia duran din,Sapıklıktan doğruluğa, yani batıl dinlerden İslama yönelerek. Hac ve diğer ibadetlerim.
Hayatım ve ölümüm, burada hayatımda ve ölümümde getirdiğim şeyler manasınadır.Ağır yük, yani suçlu ve günahkâr kimse.[277]
Açıklama:
Bu; tevhidin asıllarını bir arada toplayan, islâm inancını .özellikle ölüm sonrası dirilişin ve cezanın durumlarını açıklayan, peygamberliği ve ona bağlı şeyleri ispatlayan bir sûrenin sonudur. Bu sebeple sûrenin sonu, başlangıcının bir özeti mahiyetinde olmuştur.
Ey Muhammedi De ki: Şüphesiz Rabbim, beni hidâyete erdirdi. İçindel hiç bir eğrilik bulunmayan dosdoğru bir yola ulaşmakta beni başarılı kıldı.Bu yol, dimdik ayakta duran ve insanları iki cihan saadetine kavuşturan, dünyaj ve ahirette insanları saadet yoluna koyup düzenlerini sağlayan dindir. Atanız! İbrahim Halil'in dinidir. Şirkin ve batılın bütün vesilelerim bırakıp hak dine yönelerek, bu dine sarılın. Zaten her namazdan "Bizi dosdoğru yola ilet”diye[ dua etmiyor muyuz? ibrahim Peygamber asla Allah'a eş koşanlardan olma-î di. Putları tanrı edinen; meleklerin Allah'ın kızları, Uzeyr veya Mesih'in ise! Allah'ın oğlu olduğuna inananlar yok mu, bunlar müşriktirler. Hz. İbrahim'ini dininden değildirler. "îyilik eden bir kimse olarak kendini tam bir hulûsla' Allah'a teslim eden ve İbrahim'in tevhid dinine uymuş olan kimseden daha güzel bir din sahibi kimdir? Allah, İbrahim (A.S.) i dost edinmiştir"[278]
Bu, Allah'ın, peygamberleri için seçip beğendiği ihlâs ve amel dinidir. "Doğrusu Allah katında makbul olan din, İslâmdır"[279]
"Kim islâmdan başka bir din ararsa, o istediği din asla kendisinden kabul olunamaz ve ahirette de o, ebedi zarar çekenlerdendir!'[280]
İnançta katıksız tevhid işte budur.
Ey Muhammed, onlara da ki: Doğrusu benim namazım, duam, ibadetim, nüsüküm, sağlığımda yaptığım işlerim, hatta ölümüm ve dirimim, hep, ortağı olmayan âlemlerin Rabbi Allah İçindir. Ben böylece emrolundum. Ben, Allah'ın emrine uyup teslim olan müslümanlarm ilkiyim.
Bu ayet-i kerime, müslümamn bütün amellerini bir arada anlatmaktadır. Müslümanm; namaz kılarken, diğer ibadetleri eda ederken, yaşarken, bir takım amellerde bulunurken, ölürken, daima niyetini halis yapmalıdır. Yaptığı her şey sırf Allah nzası için olmalıdır. Yaşarsa Allah için yaşamalıdır. Emir ve hüküm Allah'ındır.
"Müslüman olarak öldürüldükten sonra Ölmek artık umurumda değildir. Her nerede olursa olsun Düşüp Ölmem, Allah içindir!'
Müslüman kişi hayata tutkun olmaz. Ölümden de korkmaz. Bilakis. Allah yolunda can vermek, onun en yüce arzusudur. Cihaddan geri durmaz. İyilimi emredip, İnsanları kötülükten sakındırma konusunda tembellik etmez. Rahmanın askerleri sahabiler —Allah onlardan razı olsun— İşte böyledir.
Ey Muhammed, onlara de ki: Allah'dan başka bir Rab mi arayacağım? Ve bunu O'na ibadet konusunda ortak mı koşacağım? Dua ederken o ortağa mı yöneleceğim? Noksanlıklardan mühezzeh yüce Allah, her şeyin Rabbidir. Her şeyin yaratıcısıdır. Her çeşit kudret, ibadet ve duanın yalnızca bir Allah'a yapılabileceğini Kur'an-ı Kerim cidden açık bir ifadeyle bildirmektedir. Halis din, işte budur.
Bir kimse suç ve günah İşlerse, cezasını ancak kendisi çeker. Hiç bir kimse, kendisinden başkasının günah yükünü taşımaz. Bilakis, herkes kendi kazandığına (günahına) karşı rehinedir. "Herkesin kazandığı hayrın sevabı kendine ve yaptığı fenalığın zararı da yine onadır."
De ki: (Ey tevbekâriar) çalışın. (İstediğinizi yapın). Çünkü yaptıklarınızı Allah da, Resulü de mü'minler de görecektir."[281] Din dediğin işte budun .Çalışma ve gayret dinidir. Kuruntu, gurur ve aldanma dini değildir.
Bu vasiyet; insanlık toplumunu islâh etmenin en büyük desteği ve İslâm dininin en yüce meziyetlerinden biri olmasının yanı sıra bütün çeşitleriyle putperestliği yıkan en güçlü etkenlerden biridir.
Sonra hepinizin dönüşü, başkasına değil Allah'adır. O'na döndükten sonra da, üzerinde ayrılığa düşmüş olduğunuz şeyleri.size haber verecek ve bu yaptıklarınızdan dolayı sizi cezalandıracaktır.[282]
Allah'ın, Yaratıklarına İlişkin Yasası
165- Verdikleriyle denemek için sizi yeryüzünün halifeleri kılan ve kiminizi kiminize derecelerle üstün yapan O'dur. Doğrusu Rabbinin cezalandırması sür'atîidir. Şüphesiz O bağışlar, merhamet eder.[283]
Açıklama:
Deva dediğin işte budur. Başkası değil... Nefisleri sakinleştiren ve kalplere huzur veren ilaç, sadece budur. Bizler, bizden önce yaşamış olan milletlerin halefiyiz. Bizler, kalıcı değiliz. Dünyaya nasıl geldiysek öyle de çıkıp gideceğiz. Bizden öncekilerin halefleri olduğumuziçin,gerçekte bu dünyada mülkümüz yoktur. Tasarruf yetkisine de sahip değiliz. "Sizi halifeleri (mirasçıları) kıldığı maldan (Allah yolunda) harcayın"[284]. Durum bu merkezde olduğuna göre nedir bütün bu düşmanlıklar, boğazlaşmalar, cinayetler, köpekleşmeler. Emanetçisi kılındığınız mallarda nedir bu cimriliğiniz?
Noksanlıklardan münezzeh yüce Allah, sizi denemek için; ilim, amel, zenginlik ve yoksullukta derecelerle Birbirinize üstün kıldı. Her şey O'nun yanındadır. Zengini dener: Malının zekâtını veriyor mu? Malının fazlasını sadaka olarak veriyor mu? Fakire, muhtaca ve düşküne şefkat mi gösteriyor? Yoksa haris ve tutkun mudur? Taş gibi sert ve katı mıdır? Yüce Allah, bunun yanında fakiri de dener; Sabredip halinden razı mıdır? Yoksa şikayet edip küfür mü ediyor?
Noksanlıklardan münezzeh yüce Allah, bir kısmımızı bir kısmımıza üstün kıldığına göre, bize düşen sadece şudur: Çalışıp gayret gösetereceğiz. Allah'ın kaza ve kaderine sabredip razı olacağız. Bize gelecek olan şeyin, —başkaları bizden savmaya çalışırsa bile— mutlaka geleceğine, bize gelmeyecek şeyin —başkaları bize getirmeye çalışsa bile— asla bize gelmeyeceğine inanmalıyız. "Elde edemediğimize üzülmeyesİniz ve (Allah'ın) bize verdiğine de güvenip sevinmeyesîniz."[285]
Hülasa bu; kin ve kıskançlığı, çekememezliğî yok edecek ruhi bir ilaçtır. Ekonomik ilacın ise ne olduğu bilinmektedir. Ayet-i kerime ona da işaret etmektedir.Bu ilaç, mutlak ve mukayyed zekatta kendini gösteren sosyal adalet ve sadece İslâm hukukunda mevcut olan malî sistemdir ki; îslâm âlemi bu ekonomik sistemi uygulamaya muhtaçtır.
Şüphesiz Rabbin, hesabı çabuk görendir. Azabı şiddetli olandır. Vereceği azabı ihmal etmez. İhmal eder gibi görünürse de aslında O, yakaladığında hiç bırakmamak üzere zalime —biraz daha günah işlesin ve cezası ağırlaşsın diye— süre tanımaktadır.
Cenab-ı Allah, zayıf ve düşkün kimseye bazen öyle bir güç verir ki, bu güç karşısında despot hükümdarlar bile hayretten dona kalır. Zamanımızda başımıza gelen olaylardan ibret alın. "Size dokunan musibetler, elinizin kazandığı (günahlarınız) dolayısıyladır?' Şüphesiz Rabbin, tevbe eden herkesi bağışlar. İyilik eden herkesi "esirger.[286]
[1] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/137.
[2] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/138.
[3] Mâide, 97.
[4] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/138.
[5] Lukman, 25.
[6] Kehf, 5.
[7] Yûnus, 49.
[8] A'raf, 187.
[9] Zuhruf, 84.
[10] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/139-141.
[11] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/141-142.
[12] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/142.
[13] Enbiyâ, 2.
[14] Araf, 132.
[15] Zümer, 48.
[16] Kamer, 43.
[17] Büruc, 2-14.
[18] Hûd, 12.
[19] Mü'minün, 33.
[20] Furkan, 7.
[21] Mü'minun, 24.
[22] Zuhruf, 31-32.
[23] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/142-145.
[24] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/145.
[25] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/145-146.
[26] Hicr, 95.
[27] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/146.
[28] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/146-147.
[29] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/147.
[30] Lokman, 25.
[31] Zilzal, 7-8.
[32] Necm, 31.
[33] En'am, 160.
[34] Zümer, 64.
[35] Fatiha, 5.
[36] Zariyaf, 57.
[37] İnfitar, 19.
[38] Âl-i İmrân, 185.
[39] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/147-150.
[40] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/150-151.
[41] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/151.
[42] Bakara, 119.
[43] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/151-153.
[44] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/153.
[45] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/153-154.
[46] Bu terimlere ilişkin geniş açıklama, Maide suresinin 103. ayetini tefsir ederken yapılmıştır. (Çeviren).
[47] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/154-155.
[48] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/155.
[49] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/155.
[50] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/155-156.
[51] Kehf, 5.
[52] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/156.
[53] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/157-158.
[54] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/158.
[55] İnfitar, 19.
[56] Beled, 4.
[57] Hicr, 47-48.
Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/158-160.
[58] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/160-161.
[59] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/161.
[60] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/161-162.
[61] Bakara, 214.
[62] Mü'min, 51.
[63] İsrâ, 90.
[64] Isrâ, 90-93.
[65] Kamer, 2. Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/162-164.
[66] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/164-165.
[67] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/165.
[68] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/165-166.
[69] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/166-167.
[70] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/167.
[71] Ankebût, 65.
[72] Rûm, 30.
[73] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/167-168.
[74] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/169.
[75] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/169.
[76] Enbiyâ, 103.
[77] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/169-171.
[78] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/171.
[79] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/171-172.
[80] Fatır, 18.
[81] Kehf, 28.
[82] Hûd, 27.
[83] Müddesir, 38.
[84] Ğaşiye, 21-22.
[85] Isrâ, 15.
[86] Ahkaf, 11.
[87] İbrahim, 7. Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/172-174.
[88] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/175.
[89] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/175.
[90] Zariyât, 21.
[91] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/175-176.
[92] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/176-177.
[93] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/177.
[94] Zuhruf, 23.
[95] A'raf, 34. Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/177-178.
[96] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/179.
[97] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/179-180.
[98] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/180.
[99] İnfîtar, 10-12.
[100] Kehf, 49.
[101] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/170-181.
[102] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/182.
[103] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/182-183.
[104] Yunus, 22.
[105] Fussilet, 42.
[106] Kaf, 45.
[107] Ra'd. 38.
[108] Fussilet, 53.
[109] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/183-185.
[110] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/185-186.
[111] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/186.
[112] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/186.
[113] Kehl, 24.
[114] Ta Ha, 115.
[115] Kehl, 73.
[116] Nahl, 99.
[117] Kıyame, 16.
[118] Müddessir, 38.
[119] Mü’min, 18.
[120] Bakara, 123.
[121] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/186-188.
[122] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/188-189.
[123] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/189.
[124] Duhân, 38-39.
[125] Al-i İmran, 191.
[126] A'raf, 54.
[127] En'am, 41.
[128] Fatiha, 5. Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/189-191.
[129] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/191-192.
[130] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/192.
[131] Neml, 88.
[132] Meryem, 42.
[133] Lukman, 22.
[134] Mümtehine, 2.
[135] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/192-194.
[136] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/194-195.
[137] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/195.
[138] Lukman, 13.
[139] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/195-197.
[140] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/197-198.
[141] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/198.
[142] Nahl, 120.
[143] Hadid, 26.
[144] Hûd, 71.
[145] Hadîd. 26.
[146] Zümer, 65.
[147] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/198-199.
[148] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/200.
[149] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/200.
[150] Şûra, 51.
[151] En'am, 157.
[152] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/200-202.
[153] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/202-203.
[154] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/203.
[155] Muhammed, 27.
[156] İnfitar, 19. Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/203-204.
[157] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/204-205.
[158] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/205.
[159] Ra’d, 4.
[160] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/205-207.
[161] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/207-208.
[162] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/208.
[163] Sâd, 82-83.
[164] Bakara, 255.
[165] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/208-209.
[166] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/209-210.
[167] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/210.
[168] Isrâ, 7.
[169] Müddessir, 38.
[170] Nahl, 103.
[171] Necm, 4.
[172] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/210-211.
[173] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/211-212.
[174] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/212.
[175] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/212.
[176] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/213.
[177] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/213-214.
[178] En'am, 109.
[179] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/214.
[180] Duhân, 36.
[181] Mutaffifin, 14.
[182] En'am, 25.
[183] Beled, 10.
[184] Mü'min, 51.
[185] Bakara, 14.
[186] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/214-216.
[187] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/216.
[188] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/216.
[189] Bakara, 146.
[190] Saffat, 171-173.
[191] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/217-218.
[192] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/218-219.
[193] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/219.
[194] En'am, 145.
[195] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/219-221.
[196] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/221.
[197] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/222.
[198] Hadîd, 12.
[199] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/222.
[200] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/223.
[201] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/223.
[202] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/223.
[203] Zuhruf, 31.
[204] Müddessir, 52.
[205] Zuhruf, 32.
[206] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/223-224.
[207] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/224-225.
[208] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/225.
[209] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/225-226.
[210] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/227.
[211] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/227.
[212] Rahman, 22.
[213] Ahkaf, 29.
[214] Ahkaf, 10.
[215] İsrâ, 15.
[216] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/227-229.
[217] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/230.
[218] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/230.
[219] Sebe, 24.
[220] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/230-231.
[221] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/231-233.
[222] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/233.
[223] İsrâ, 31.
[224] Tevbe, 31.
[225] Yunus, 59.
[226] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/233-235.
[227] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/236-237.
[228] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/237.
[229] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/237.
[230] Bakara, 169.
[231] Bu terimlerle ilgili açıklama, Maide sûresinin 103. ayetinin tefsiri yapılırken verilmiştir (Mütercim).
[232] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/237-239.
[233] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/239-240.
[234] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/240.
[235] En’am, 121.
[236] Nisâ, 16.
[237] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/240-242.
[238] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/242-243.
[239] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/243.
[240] Nahl, 35.
[241] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/243-244.
[242] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/245-246.
[243] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/246.
[244] Meryem, 93.
[245] İsrâ, 44.
[246] İsrâ, 21.
[247] Lokman, 14.
[248] Nisa, 6.
[249] Mutaffifin, 1-6.
[250] Nisa, 135.
[251] Nahl, 91.
[252] Bakara, 177.
[253] Yasin. 60.
[254] Al-i İmran, 103.
[255] Al-i İmrân, 19.
[256] Yusuf, 108.
[257] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/246-250.
[258] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/251.
[259] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/251.
[260] Secde, 24.
[261] Fatır, 42.
[262] En'am, 26.
[263] Nahl, 88. Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/252-253.
[264] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/253.
[265] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/254.
[266] İsrâ, 92.
[267] Nahl, 33.
[268] Furkan, 70.
[269] Kehf, 107.
[270] Yunus, 102.
[271] Hud, 121.
[272] Saf, 9. Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/254-255.
[273] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/255.
[274] Al-i İmran, 105.
[275] Enbiya, 47. Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/255-257.
[276] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/257.
[277] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/257.
[278] Nısa, 125.
[279] Al-i lmrân, 19.
[280] Al-i İmrân, 85.
[281] Tevbe, 105.
[282] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/258-259.
[283] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/259.
[284] Hadid, 7.
[285] Hadîd, 23.
[286] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/259-260.
İslami Okul Okulların En Önemlisi