En'am Suresi 1.Bölüm - 006Enam - Arslan01
6. SÛRE) Meal Dirayet Ve Rivayet Tefsirî Bazı Ayetler Daha Sonraki Hadiseleri Kapsar Mı? . El'enam Sûresi Defa'tan Mı İnmiştir? . Bu Sûrenin El...">(6. SÛRE)
Meal
Dirayet Ve Rivayet Tefsirî
Bazı Ayetler Daha Sonraki Hadiseleri Kapsar Mı?
El'enam Sûresi Defa'tan Mı İnmiştir?
Bu Sûrenin El Maide Süresi İle Münasebeti
Gök Yerden Şereflidir
Nur Île Karanlık
Bir Kâîde
İlk Yaratılan Eşya
Allah'ın Katında Belli Olan Ecelden Ne Kastedilir?
Hz. Adem'in Sıfatları, Yaşı Ve Vefatı Ve Adı
İlk Cenaze Namazı
Acaba Cevherler Bir Köktenmidirler?
Tabîf Ve İhtiramı Eceller
Ameller Kaç Kısımdır?
Bir Karn Kaç Senedir?
Meal
Dirayet Ve Rivayet Tefsiri
Melekleri Aslı Suretlerinde Görmek
Kadın Peygamber Olur Mu?
Allah Rahmetinin Genişliği
İlk Yabatılan Nesne
Yemek Duası
Resulullah Da Mı Mükellefdir?
Allah'ın Kahırlılığının Manası
Meal
Dirayet Ve Rivayet Tefsiri
Kelamcılara Göre Allah'a Şey Denir Mi?
Allah'ın İlmi Her Şeyi Kapsar
Kur'an Herkese Gelmiştir
Ulu orta Allah, Şöyle Dedi, Allah, Böyle Dedi Deyenin Hali
Velilere İsmi Mana İle Değil, Harfi Mana İle Bakmak Gerektir
Hakkı Müdafâ Etmek Kâfirlere De Faide Sağlar Mı?
Azab Yönünden En Hafifi Ebu Talib'dir
Meal
Dirayet Ve Rivayet Tefsiri
Kıyamete Niçin Saat Dendi?
Dünyâ Hayatı Nedir?
Düşmanları Resûlüllah'ı Nasıl Bilirdi?
Sabredenlere Vaadedilen Yardım
Kur'an Değiştirilemez
Bütün Peygamberlerin Haberleri Hz. Muhammed'e Bildirildi Mi?
Allah İçin Cebr Var Mıdır?
Meal
Dirayet Ve Rivayet Tefsiri
Kur'an Her Şeyi Kapsamaktadır :
Hayvanlarda Nefsi Natıka Var Mıdır?
Cemadatın Teşbihi
Küfür Ve İman Allah'ın İradesiyle Olur
Bazan Aldatmak Îçîn Geniş Rızık Verilir
Meal
Dirayet Ve Rivayet Tefsiri
Zalimlerin Sonu:
Allah'ın Ayetlerinden Kasdedilen Nedir?
Resûl-Ü Ekrem De Vahye Tâbi Olmaya Mecbur Mu?
Peygamber İçtihad Eder Mi?
Allah'ın Katında Haşrolmaktan Maksad Nedir?
Şefaat Ancak Allah'ın İzniyle Olur
Allah'ı Zikredene Hiç Kimse Mani Olamaz
Hiç Kimse Kisvesinden Ötürü Takdir De Görmez, Tahkir De Tahkirde
Meal
Dirayet Ve Rivayet Tefsiri
Rivayet Tefsiri
Rivayet Tefsiri
Rivayet Tefsiri
Gaybı Allah'dan Başka Kimse Bilemez
Rivayet Tefsiri
Rivayet Tefsiri
Levhu'l - Mahfuz
Rivayet Tefsiri
Meal
Dirayet Ve Rivayet Tefsiri
Melekler İnsanın Amelîni Takip
Rivayet Tefsiri
Hâfaza Melekleri
Ölüm Meleği (Melekv'l-Mevt )
Rivayet Tefsiri
Melekler Emri Geciktirmezler
Hüküm Ancak Allahındır
Allah Kulunu Nasıl Hesaba Çeker?
Rivayet Tefsiri
Peygamberin Hangi Duası Ümmeti İçin Kabul Ediıdî?
Peygamberimizin Kavmi
Müslüman Allah'ın Âyetleriyle Alay Edenlerin Meclisinde Oturmaz
Resûlüllahın Unutması
Meal
Dirayet Ve Rivayet Tefsiri
Rivayet Tefsiri
Helak Olmakta Günâhın Rolü
İmandan Sonra Tekrar Şirke Girenin Hali
Mülk Allahındır
Rivayet Tefsiri
Gaybı Yalnız Allah Bilir
Meal
Dirayet Ve Rivayet Tefsiri
Azer, Hz. İbrahim'in Babası Mıdır?
Diktatör Nemrüd İle Hz. İbrahim'in Mücadelesi
Hz. İbrahim'in Yıldızlar Hakkında «Bu Rabbimdir» Sözünde Alimlerin İhtilafı
Nemrüd'un Azaba Çarptırılması
Hz. İbrahim'in Devrinde Yıldızlarla İlgili İlim Yaygındı
Müşrikleri Hayatta İken Ziyaret Caizdir Nevevi Hadisin Şerhinde Şunlari Söylüyor:
Peygamberler Müşrik Olan Yakınları İçin Af Talep Edebilir Mi?
Mühim Bir Nokta
Peygamberlerin Ataları Kurtuluşa Ermişlermidir?
Meal
Dirayet Ve Rivayet Tefsiri
Allah'a Şîrk Koşmak Zulümdür
Hz. Davud Ve Hz. Süleyman Saltanat Verilmiş Peygamberlerdir
Kur'anda İsmi Geçen Peygamberlerin Soyu Eyyub (As).
Allah İnkarcı Kavmin Yerine İnkâr Etmeyecek Kavmi Getirir
Peygamberimiz Bütün Peygamberlerden Üstündür
Kur'an Öğretme Karşılığı Ücret Alınabilir Mi?
Meal
Dirayet Ve Rivayet Tefsiri
Şehirlerin Anası Mekke
Yalancı Peygamber Müseylemetü'l-Kezzap
Yalancı Peygamber Esved El-Anesî
Resûlüllahın Kâtibi İken Dinden. Çıkan Kimdir?
Kıyamet Gününde İnsanların Durumu
EL-EN'AM SÛRESİ
(6. SÛRE)
Mekke'de yani hicretten önceki, dönemde nazil olmuştur. 165 âyettir.-[1]
Meal
Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla.
(1) Hamd, o Allah'a ki gökleri ve yeri yarattı. Karanlıklar ve nuru kıldı. Sonra kâfir oluverenler Rablerine denk tuttular.»
(2) Allah o zattır ki, sizi balçıktan yarattıktan sonra bir ecel (süre) belirtti. Belli bir ecel (süre) onun yanındadır. Bütün bunlardan sonra sizler hâlâ şüpheye düşüyorsunuz.»
(3) Göklerde ve yerde Allah Odur. Ve sizin gizlinizi ve açığınızı bilir. Sizin kesbettiğinizi de bilir.»
(4) Onlara Rablerinin âyetlerinden bir âyet gelmez ki, ondan yüz çevirmesinler.»
(5) Hak onlara geldiğinde, onu yalanladılar. Alaya aldıklarının haberi onlara gelecektir.»
(6) «Kendilerinden önce kaç kuşak helak ettiğimizi görmediler mi? Onları yeryüzünde sizinkinden daha fazla yerleştirmiştik. Gökten üzerlerine sağnak gönderdik. Nehirleri altlarında akar yaptık. Günahlarından Ötürü onları helak ettik. Arkalarından başka kuşak oluşturduk.»
(7) Eğer sana yaprakta yazılı bir kitab indirseydik, onlar da onu elleseydüer yine de şüphesiz ki, kâfir oluverenler «Bu apaçık bir sihirden başka birşey değildir» derlerdi...»
(8) Ve neden onun (peygamberin) üzerine bir melek indirilmedi? diyeceklerdir. Eğer bir melek indirseydik emir yerine getirilmiş olurdu. Sonra onlara mühlet verilmezdi. (Göz açtınlmazdı).» [2]
Dirayet Ve Rivayet Tefsirî
El-En am suresi, Kur'an'ın altıncı süresidir. Kûfeliîerin katında âyetleri (165) yüzaltmış beştir. Basra'lılar ve Şam'hlar katında ise (166) yüzaltmış altıdır. Hicazlılar katında (167) yüzaltmış yedidir. Bu surei celîle Mekkî'dir, yani hicretten önceki dönemde nazil olmuştur, îbnul Münzir, Ebu Cufeyhe'den: (Bu sûrenin):
((Eğer onlara melekler indirseydik» âyeti Medenî'dir, yani hicretten sonra nazil olmuştur» diye rivayet ediyor.
Ebu-Şeyh, El-Kelbi'den ve Süfyan'dan rivayet ediyor: Şu gelecek iki âyet Medeni'dir (yani hicretten sonra nazil olmuştur):
«De ki: Gelin Rabbinizin size haram eylediği şeyleri ben size okuyayım. Ona hiçbir şeyi ortak koşmayın. Babanıza ve annenize ihsan ediniz. Fakirlik endişesiyle çocuklarınızı öldürmeyin. Biz sizi de onları da nzaklandınnz. Kötülüklerin açık ve gizlisine yaklaşmayın. Allah'ın haram kıldığı cana kıymayın. Meğer ki, hak ile ola. İşte Allah size aklınızı başınıza alasınız diye bunları emretti. Yetim, rüşd çağma erişin-ceye kadar malına ancak iyilik etmek için olmazsa yaklaşmayın, ölçüyü, tartıyı adaletçe ölçüp tartın. Biz, bir kimseye gücünün yettiğinden başkasını teklif etmeyiz. Söylediğiniz zaman akrabanız dahi olsa adaleti gözetiniz. Allah'ın ahdini yerine getiriniz. îşte Allah size iyice düşünmeniz için bunlar tavsiye etti.» (El En'am 151-152).
Bu hadisi İshak bin Raheveyh müsnedinde Şehr bin Havşeb'ten rivayet etti. Fakat iki âyetin mânâsı ciheti, önceki görüşün daha kuvvetli olduğunu sergiler. Çünkü bu âyetler Medine'de bulunan yahudi-lerle yapılan münakaşalar konusunda nazil olmuştur. «De ki, geliniz» diye başlayan iki âyet ise, Mekkî sûrelerin konusundandır. Onların mânası, kendilerinden sonra gelen âyetlerle bitişiktir.
Muaz, İbni-Abbas'tan rivayet ediyor: «53. cü âyet te Medenî'dir.» Tefsir âlimleri; «91-93. cü âyetler ile 51-53. âyetler, hicretten sonra nazil olmuştur» dediler.
İmam Suyuti, «el-İtkan» adlı eserinde «îbnil Hisarın «El En'am sûresinin 9. cu âyeti hicretten sonra nazil olmuştur» diye istisnası vardır. Fakat bu hususta herhangi bir sıhhatli nakil gelmemiştir, diyor.
Fakat İbni Abbas'tan «51-53. cü âyetlerin istisnası hakkında sıhhatli bir nakil gelmiştir.
91-93. cü âyetler hakkında ise, İbni Ebi-Hâtim, bunlar Malik bin Seyf in hakkında nazil olmuştur diye nakil yapıyor. «Allah'ın kesesinden yalan uydurandan daha zalim kim olabilir» âyetiyle onun arkasından gelen âyetler «Müseylemet ul-Kezzab» hakkında nazil oldu. «O, kimseler ki, onlara kitab vermişiz, onu tanırları) âyetiyle «O kimseler ki onlara kitab vermişiz bilirler ki, o, gerçekten rabbinden nazil olmuştur» âyeti müstesnadır. [3]
Bazı Ayetler Daha Sonraki Hadiseleri Kapsar Mı?
Sabit olmuştur ki, bazı âyetler inişinden daha önce veya daha sonra olan hadiselere şamil geliyor. O hadiselerin istikbalde olacakları için, o âyetler zikrediliyor. Sahabelerden sadece o anda âyeti dinleyip daha önce âyeti dinlemeyenler zanneder ki; o âyet, o hadise hakkında nazil olmuştur. Bir de, çoğu kez sahabi «Filan âyet, filan hadise hakkında inmiştir» diyor. Bu sözünden gayesi; bu emri veya bu hükmü ispat etmek için inmiştir veya bu hükme delâlet ediyor demektir. Sahabeden bunu dinleyen râvi, zanneder ki; o âyet o hadise zamanında inmiş, halbuki sahabe bunu' kastetmiyor.
Suyuti, bu mânâyı İbni Teymiye veya Zerkeşi'den naklediyor. Tahkik şudur ki; bu gibi rivayetler, müsned hadisden değil tefsirden sayılırlar.
Medenî âyetlerin Mekkî bir sûrede veya Mekkî âyetlerin Medenî bir sûrede bulunması, asîm hilaf ınadır. Muhtar odur ki, bu gibi bir söz, ancak senedi sahih, metni sahih, muaraza ve ihtimallerden sağlam olan bir rivayetle sabit olursa, kabul edilir. Oysa biz muhaddiselerin «Bu sûrenin filan âyetleri müstesnadır» yani onlar Medine'de (hicretten sonra) nazil olmuşlardır şeklindeki istisnaları tasrih (açıkça ifade) ettiklerini görmüyoruz. Ancak İbni Abbas'ın Mekkî sûrelerin mevzuundan olan üç âyetin istisnası hakkındaki görüşü tasrih edilmiştir. Belki de istisna yapanlar; o istisnalarına delil olarak gördükleri metinleri nassıyla, (kesinlikle) rivayet ederlerse, onların hükümlerine dair hiç de delil orada bulunmaz. [4]
El'enam Sûresi Defa'tan Mı İnmiştir?
El-En'am sûresinin defaten nazil olduğuna dair gelen hadislere gelince; bunları birçok muhaddis, tabiinlerin çoğundan nakletmiştir.
Suyuti, «El Itkan» da Ebu Ubeyde ve Teberani'den, onlar da İbni g Abbas'tan rivayet ederler. Tabarani aynı zamanda Yusuf bin Atiyye'-den, o da İbni Ömer'den merfu olarak rivayet ediyor. Mücahid ve Ata'dan da bu rivayet gelmiştir. Bütün bu rivayetlerde: «En'am sûresi yetmiş bin melek tarafından teşyi edilerek indi» tabiri vardır. Ancak Mücahid'den gelen bir rivayette: «Beşyüz melek teşyi ederek indi.» tabiri vardır.
Suyuti; «Bu hadisler, delillerdir. Biri diğerini takviye etmektedir» diyor.
İbni Salah, «Bu hadis zayıf bir senedle Ubey bin Kâb tarikiyle rivayet edilmiştir» diyor. Ve «Bunun sahih bir senedini görmedik. Buna muhalefet eden hadisler de rivayet edilmiştir» diye ekliyor.
Rivayete göre, bu sûre defaten nazil olmamıştır. Onun bir takını âyetleri Medine döneminde nazil olmuştur. Fakat bu Medine döneminde nazil olan âyetlerin adedinde ihtilâf vardır. Bazıları; üç, bazıları, altı âyettir dedi, Bazıları, başka bir aded ileri sürdüler.
Ed-Durrül Mensur'da; Enes ve Ubey bin Kâb tarikiyle defaten inişi merfu olarak rivayet edilmiştir deniliyor. İbni Mesud, Yezid kızı Esma, Ebi Cüheyfe ve Hz. Ali'den de sûrenin defaten inişi rivayet edilmiştir deniliyor. Binaenaleyh fikir yürütme yeri olmayan veya olmasına yer bulunmayan bir meselede içtihad olmayacağına göre, rivayetlerin çokluğu o meselede doğru bir temelin olduğuna delâlet ederler.
Biz deriz ki; açıkça «El Enam» sûresinin defaten nazil olduğunu ve onunla beraber yetmişbin meleğin geldiğini ifade eden hadislere ters düşecek nitelikteki hadisler yoktur, tbni Salah'ın, «Bu zaif bir se-nedle Ubey bin Kâb tarikiyle rivayet edilmiştir» demesinden maksadı; bazı âyetlerin istisnaları hakkında gelen rivayetlerdir. Daha önce bildin ki, açık ve sarihçe bunlara delâlet eden herhangi bir rivayet yoktur. Öyleyse «El Enam» sûresinin defaten nazil olduğunu getiren rivayetler daha kuvvetlidir. Çünkü asla daha uygundur. Bir de isbat edicidir. İstisna rivayetleri ise, yok edicidir, «tspat eden yokedenden daha öncedir» usul ilminin kaidesini de unutma. İkinci bi rkaide vardır: «İstisnalar umumun miyarıdırlar» Yani genel kaidelerin terazisidirler. Madem ki, İbni Abbas: «El-Enam sûresi defaten Mekke'de nazil olmuş-tur.Mekkî sûrelerden sayılıyor. Ancak ondan üç âyet müstesnadır, onlar Medine döneminde nazil olmuştur» demiş, o halde anlaşılıyor ki, sûrenin defaten Mekke döneminde nazil olması ve yetmiş bin melek tarafından teşyi edilmesi rivayetleri asıl ve kuvvetli rivayetlerdir.
Bir çok tefsircinin «Uzun sûrelerin veya (260) ikiyüz âyetli sûrelerin hiçbirisi defaten nazil olmamıştır. Çünkü defaten nazil olmakla meşhur olan sûrelerin hepsi «El-Mufassal» sûrelerdir. El-Mufassal sûreler de, Kaf veya Hucurat sûresinden başlarlar, mushaf-ı şerifin son sûresine kadar giderler» demeleri de boşa çıkmıştır.
AIûsi, Ruhul Meani'de «İbni Salahın dediği gibi Enam Sûresinin defaten nazil olduğu hususunda gelen rivayet zaittir» diye fikir belirtiyor. Ve defaten nazil olması müşkildir diyor. Çünkü sûrenin her âyeti hakkında «şu âyetin sebebi nüzulü sudun) demek mümkün olamıyor.
Reşid Riza, El-Menar'ında; hiçbir tefsirci sûrenin her âyeti için sebebi nüzulü budur dememiştir. Ancak sûrenin on küsur âyetinde nüzul sebebi belirtilmiştir. Üstelik âyetin sebebi nüzulüdür diye belirtilen bazı rivayetler sıhhatli de değildir. Diğer kısımlar ise, o âyetlerin zaman zaman, parça parça inişine delâlet etmez. Onlar «Filan âyet, filan hadise hakkında inmiştir veya müşriklerin şöyle şöyle söyledikleri hakkında inmiştir» demeleri, bu âyetler bu hadiselerin oluşundan, bu sözlerin söylenişinden sonra, bu hadiseler ve sözler hakkında Allah'ın hükmünü beyan etmek için gelmişlerdir. Bu da, âyetlerin bir sûrenin zımnında nazil olmasına ters düşmemektedir» dedi.
Büyük tefsir âlimi Pahreddin Razi «Tefsir-i Kebir (futuhul gayib)» de şunları söylüyor:
(Usul âlimleri; El Enam sûresi iki çeşit faziletle güzelleştirilmiştir diyorlar. O faziletlerden birisi, bu sûrenin defaten nazil olmasıdır. İkincisi, bu sûreyi yetmiş bin meleğin teşyi etmesidir. Bu iki özelliğin bu sûreye verilmesinin sebebi şudur: Bu sûre, Tevhid, Adalet, Nübüvvet ve Haşr delillerini kapsamaktadır. İslama dil uzatan münkir ve mul-hidlerin mezheblerini yok etmektedir. Bu da, delâlet eder ki, usul ilmi büyüklük ve güzellikte son zirvededir. Bir de ahkâma delâlet eden âyetlerin inişi ve bazan ihtiyaç kadarı indirilmesi, maslahat oluyor. Hadiseler ve durumlara göre, inmesi maslahattan oluyor. Fakat usul ilmLıe delâlet eden hüküm ise, Cenab-ı Hak onu defaten indirmiştir. Bir de usul ilminin acelece öğrenilmesinin müslümamn boynuna farz olduğuna delâlet eder.
Usul ilminden maksad, dini inançlar ve akidelerdir. Onları Kur -an'ın üslubu ile öğrenmek farzdır. Kelâmcılann veya Yunan filozoflarının üslubuyla öğrenmek ise, başka bir mevzudur. [5]
Bu Sûrenin El Maide Süresi İle Münasebeti
Kur an sûrelerinin tertibine bakıldığında, görülür ki, mushaftaki sûrelerin tertibinde uzunluk, ortalık ve kısalık gözetilmiştir. Tabii bu da mutlak değil, çoğu kez böyledir. Umulur ki, bu, sûrelerin okunmasına ve ezberlenmesine yardım olsun diye böyle olmuştur. Halk evvelâ başta yedi uzun sûreyi, âyetleri (200) ikiyüzden aşağı olan sûrelere kadar getirir. Sonra el-mesani sûrelerini okur. Sonra El-Mufassal sûrelerle bitirir. Bu ise, usanmayı daha giderici, şevk ile okumaya daha çağına bir usuldür. Ezberlemek hususunda ise Kur'an'm sonunda başlanılır. Çünkü çocuklar için bu daha kolaydır. Fakat gerek tuval (uzun) sûrelerde olsun, gerek miiN yani ikiyüzden aşağı olan sûrelerde olsun, gerek El-Mufassal yani Kaftan veya Hucurat'tan sonuna kadar olan sûrelerde olsun, bazan kısa sûre daha uzun sûreden önce zikrediliyor. Bunun hikmet ve nedeni, sûrelerdeki mânâlann münasebetlerinin gözetilmesidir.
((El Enam» dan önce uzun sûrelerden dört tanesi geçti. Bu dört sûre de, hicretten sonra nazil olan sûrelerdir. «El Enam» dan sonra «El Araf» sûresi geliyor. O da, «El-Enam» gibi, hicretten evvel nazil olan sûrelerdendir. «El-Enam» ile «El-Araf »tan sonra, El-Enfal ve Et-Tev-b2 sûreleri geliyor. Bunlar da hicretten sonra nazil olan sûrelerdir. Kur'an'm ikinci dörtte birinin başına düşerler. El Enfal ile Et-Tevbe'-den sonra gelen ve Kur'an'm birinci yansına giren sûrelerin hepsi Mekki'dir. Kur'an'm dörtte birinin üçüncü kısmının sûreleri ise, hepsi Mekki'dir. Ancak «En-Nur» sûresi Mekki değildir. Ve Hacc sûresinde de ihtilâf vardır. Kur'an'ın dördüncü dörtte biri ise, değişik sûrelerden müteşekkildir. Çoğu El-Mufassal sûreleri teşkil etmektedir.
O halde, önce El-Enam ile EI-Araf sûrelerinin niçin, hicretten sonra nazil olan iki sûreden önce getirildiğinin münasebetini. Sonra da En'am'ın Maide'yle münasebetini zikredelim.
«El Bakara» sûresi, İslâmın asli ve fer'i meselelerini derleyen en cami' sûredir. O sûrede Tevhidin, Hasrın, genel Risaletin, özel Risale-tin, İslâmın ameli hükümlerinin, yaradılışın, tekvinin, kitab ehlinin, müşriklerin ve münafıkların Kur an daveti hakkındaki durumları zikredilmektedir. Hepsiyle nasıl cedel edilebilecektir beyan edilmektedir. Mali, Ölüm ve evlenme muamelelerinin hükümleri belirtilmektedir. El 5 Bakara'dan sonra gelen uzun sûreler onun içindeki hükümleri tamamlayıcıdırlar. Âl-i İmran, En Nisa, El Maide, ehli kitabla ilgili hükümleri izah ve tafsil ediyorlar. Fakat El-Bakara'da özel olarak yahudiler-le uzun tartışmalar yer almaktadır. Âl-i İmran ise, ilk âyetlerinde Hris-tiyanlarla oldukça uzun bir mücadele götürür. En Nisa sûresi ise, sonlarında Hristiyanlarla uzun tartışmalar getirdi. Arasında münafıkların El-Bakara sûresinde mücmel- olarak geçen durumlarını belirtti. Sonra El-Maide, yahudi ve hristiyanlara müşterek bulundukları nok- g talarda mücadele açtı. Ve herbirinin teker teker savunduklan noktalara değindi. İnanç ve akidelerin emri dinde en önde gelen emir oldu- 6 ju için yani ehli kitabın inanç meselesinde müşriklerden daha berbat s durumları bulunduğu için, onlarla mücadele eden sûreler takdim edildi. O sûrelerden sonra, müşriklerle mücadeleyi getiren ve mufassal bir şekilde belirten sûrenin gelmesi uygun düşerdi. İşte o sûre «El-Enam» süresidir. Hiçbir sûre mufassal olarak ehli kitabla mücadeleyi El-Enam gibi getirmemiştir. Binaenaleyh El-Enam sûresi. El-Bakara sûresinde bulunan inançlarla ilgili hükümlerin tamamlayıcısıdır. El-Araf sûresi de, El-Enam'dan sonra gelip, El-Enam'daki hükümleri tamamladı. Ve Cenab-ı Hakkın Peygamberleri ve ümmetleri hakkında bulunan kanun ve sünnetlerini açıklayıcı oldu. Bu, hem müşriklerin hem de ehli kitabın aleyhinde hüccettir. El-Enam sûresi, İbrahim (A.S.) hakkında tafsilât getirdi. Hz. İbrahim'e Araplar sadece soyca, ehli kitab ta hem soyca hem de dince kendilerini nisbet etmektedir. El Enam sûresi Musa (A.S.) hakkında tafsilât getirdi. Ehli kitabın kendilerini nispet etmekte oldukları ve kendisinden sonra İsa da dahil gelen Peygamberlerin onun şeriatıyla amel etmiş oldukları Musa... El-Enam süresiyle El-Bakara'da mücmel geçen inançların konusu, tefsil edilip açıklandığından sonra orada mücmelen belirtilen ahkâmlardan bir kısmı En-Nisa sûresinde açıklandı.
Hülâsa: «El-Enfal» ve «Tevbe» sûreleri bu duruma açıklık getirmesini sağlayan sûrelerdir. Bir de bu iki sûre ile Kur'an'ın üçte biri tamamlanmış oluyor.
Bu söylediklerimizle anlaşıldı ki «El-Maide» ile ((El-Enam» sûreleri arasmdaki en büyük münasebet, El-Maide'nin çoğu, ehli kitabla cidal konusunu teşkil etmektedir. El-Enam'ın çoğu —hatta tamamı— müşriklerle olan cidalin konusunu teşkil etmektedir.
Ahkâmda münasebet, «El-Enam» sûresinde Allah'ın dininde haram olan yiyecek maddeleri ve kesilmiş etlerin hükümleri icmalen zikredilmiştir. «El Maide»de ise bu, tafsilâtla zikredilmiştir. «El-Maide», malum olduğu üzere en son inen sûredir. Bir de «El Enam»'da müşrikler katında haram olan yiyecek maddeleri zikredilmiş, El Maide'de ehli kitabın yiyecekleri konusunda bahis vardır. [6]
Celâleddini Suyuti'ye göre; El-Maide ile El-Enam arasındaki münasebet şudur: Cenab-ı Hak mücmel olarak El-Maide sûresinin son âyetinde göklerin, yerin ve onlarda bulunanların mülkiyeti Allah'ındır, demektedir. Bu sûrenin başında ise, bunun tafsilatını yapmaktadır. Evvelâ gökler ve yerlerin yaradılışından başlar. Sonra karanlıklar ve nurların yaradılışını buna ekler. Çünkü gökler ve yerde bulunanlann biri de, karanlık ve nurdur. Sonra insanoğlunu yaradışım söyler. Ona bir ecel tayin ettiğini, ikinci bir ecel de haşr için belirttiğini söyler. Sonra kuşak be kuşak varlıkları yaratmış olduğunu ekler. Sonra mekân zarfında bulunanların mülkiyetini zat-ı uluhiyyetine ispat etmek için şu suali sorar:
«Sor: Göklerde olan kimindir?» Sonra gecede ve gündüzde sükun eden onundur» der. Böylece zaman zarfındaki mazrufların mülkiyetinin zatı uluhiyetine ait olduğunu ispat etmiş olur. Sonra yürüyen ve uçan hayvanların yaradışmdan bahseder. Sonra uyku, uyanıklık ve ölümün yaradılışından bahseder. Sûrenin esnasında da birçok şeyin yaradılışından bahseder. Yerlerde ve göklerde parlayan cisimler yıldızlar, sabahın karanlıktan soyulup çıkarılması, daneyi parçalamak, çekirdeği parçalamak, suyu emdirmek, bitki ve meyveleri çıkartmak, bü- S tün çeşitlerini yaratmak, meyve, ağaç ve bitkilerle bezenmiş bahçelerin yaradılmış olduğunu zikrediyor.
Celâleddin Suyuti başka bir vecih daha zikretmiştir: Cenab-ı Hak El-Maide sûresinde:
«Ey iman edenler! Sakın Cenab-ı Hakkın sizin için helâl kıldığı maddelerin temizlerini haram kılmayınız» buyurmuştur. Ve ondan sonra Cenab-ı Hak, «Bahire, Şaibe, Ham ve Vesileyi kılmamıştır» demiş. Böylece kâfirlerden haber verdi ki, Allah'a iftira ederek Allah'ın f rızık olarak onlara verdiği bazı şeyleri, Allah bize haram kıldı, dediler. Maksad, müslümanları Cenab-ı Hakkın helâl kıldıklarından herhangi birşeyi haram kılmaktan sakmdırmakdır. Çünkü böyle yaparlarsa yaptıklarında kâfirlere benzemiş olurlar. Bunu kısa ve öz bir şekilde zikretti. El-Enam sûresinde ise, kâfirlerin yaptıklarındaki durumlarını en açık bir şekilde, en mükemmel bir tarzda beyan etti. Sonra bu husus- jğ ta onlarla mücadeleyi ortaya koydu. Onların iddialarının boş ve batıl | olduğuna dair deliller getirdi. Onlarla muaraza etti. Onları nakzetti. Böylece bu sûre El-Maide'nin içermiş olduğu mânâlann bir nevi açıklaması mahiyetini aldı. Birisinde icmalen, öbüründe tafsilen. Birisin- | de kısa, birisinde uzun ve mebsut bir şekilde geldi. |
Haberde gelmiştir: «El-Enam sûresi, defaten nazil olmuştur, ancak altı âyet müstesnadır. Onu yetmiş bin melek teşyi etmiştir. Onun bir tek âyetiyle beraber oniki bin melek inmiştir. O âyet «gaybm anahtarları Allah'ın katındadır, gaybı ancak Allah bilir.» âyetidir. Melekler El-Enam sûresini geceleyin indirdiler. Onların yüksek seslerle teşbih ve hamdettikleri vardı. Cenab-ı Peygamber, vahy kâtîblerini çağırdı. O gece El-Enam sûresini onlara yazdırdı.»
Ebu Cafer bin Has, senedli olarak Enes bin Malik tarikiyle rivayet ediyor: Allah'ın Resulü: «El Enam Sûresi nazil oldu. Onun beraberinde yer ile gökler arasını dolduracak kadar melekler var idi. O meleklerin tekbir sesleri yükseliyordu. Yer onlar için adeta raks (dans) ediyordu» dedi. Cenab-ı Peygamber de o zaman «Sübhane Rabbiyelazim Yüce olan Rabbim ortaktan münezzehtir teşbihini üç defa tekrarladı.»
Darimi Ebu Muhammed, Müsnedinde, Hz. Ömer'den rivayet ediyor:
«El-Enam sûresi Kur'an'ın necaîbler (efdal sûreler) İndendir.»
Yine Darimide Kâab'tan gelen bir hadisde:
«Tevrat'ın başlangıcı El-Enam'ın başlangıcıdır. Tevrat'ın sonuncusu Hud sûresinin sonuncusudur.»
Bunu aynı zaman Vehb bin Münebbih de söylemiştir.
El Mehdevi zikretti:
Tefsir âlimleri: Tevrat, «yer ve gökleri yaratan Allah'a hamd mahsustur» âyetiyle açılıp başlandı. Ve «Çocuk edinmemiş, mülkte onun ortağı olmayan Allah'a hamd mahsustur» âyetiyle sonuçlandı.» dediler...
Es Salebi Cabir'den, Resûlüllah'tan rivayet etti:
Eî-Enam sûresinin başından üç âyeti okuyup «Sizn kesbettiğinizi biliyor» âyetine kadar gelen bir insan, için kırk bin melek vazifelendirilir. Onun için onların ibadetleri kadar, kıyamete dek sevab yazarlar. Yedinci gökten bir melek iner. Onun beraberinde demirden bir tokmak vardır. Şeytan bu insana vesvese vermek veya onun kalbine bir şeyi il-ka etmek istediği zaman, o tokmakla şeytanın kafasına bir darbe indiriyor. Böylece o insan ile şeytan arasında yetmiş perde oluyor. Kıyamet günü geldiğinde Cenab-ı Hak buyuruyor:«Benim (arşımın) gölgesinde yürü. Bugün benim (arşımın) gölgesinden başka gölge yok. Cennetimin meyvelerinden ye. Kevserin suyundan iç. Selsebilin suyundan yıkan. Sen, gerçekten benim kul um sun, ben de senin Rabbinim.»
Buhari, İbni Abbas'tan rivayet ediyor:
Arapların cahilliğini öğrenmek istiyorsan El-Enam sûresinin (130) yüzotuzun üstündeki âyetleri oku.
«Çocuklarını ilimsizlik ve hamakatlarından Ötürü öldürenler zarar ettiler» âyetinden başla, «onlar, hidayet olamazlardı» âyetine kadar devam et.[7]
El Alûsi «Ruhul Meaini»de; «Bu haberlerin çoğu zaittir. Bazıları mevzudur. Nitekim hadis araştırması yapanlara bu konu gizli değildir» diyor.[8]
«Hamd, gökleri ve yeri yaratan, karanlıkları ve aydınlığı kılan Allah'a mahsustur...» Bu âyetin tefsiri: [9]
Gök Yerden Şereflidir
Cenab-ı Hak, bu âyette ister Allah'a hamdedilsin, ister edilmesin, hamdın ancak Allah'a lâyik olduğunu ve bu büyük nimetler karşısında ancak hamda müstahak olanın Allah olduğunu haber veriyor. Bu âyet Allah'a denk koşanlar aleyhinde hüccettir. Gökler de cem1 (çoğul) sığası getirdi. Yer*de müfred (tekil) tâbirini kullandı. Oysa yerler de gökler kadardır. Çünkü göklerin tabakaları değişiktir. Eserleri ve hareketleri ayrı ayrıdır. Allah, gökleri yerden önce zikretti. Zira gök daha şerefli, mekânı daha yücedir. Yerden daha önce yaratılmıştır. Göklerin şerefliliği, meleklerin mahalli, duaların kıblesi ve tahir ruhların miracı (çıkış yeri) olduğundan büyüklüğünden ve yeryüzünün kürrevî olduğunu kabul edenlere göre, yer küresini ihata ettiğinden ileri geliyor. Göklerdekileri, ancak tebliğ etmek, kudsun huzurunda mukim olmaya ehil olmak için yaratılmışlardır. Çünkü yeryüzü karar yeri değildir. Peygamberlerin bedenlerinin yer tabakasından yapılması ve o bedenlerin yerde defnedilmesi, yerin daha şerefli olmasına delâlet etmez. Çünkü şerefin menşei olan ruhları yeryüzünden değildir. Ve ruhlar yeryüzünde defnedilmiyor. O durum delâlet etse etse yerin daha şerefli oluşuna değil, sadece şerefli oluşuna delâlet eder. Cenab-ı Hakkın yeryüzünün bazı bölgelerini bereketle vasıflandırması da gökten daha şerefli oluşuna değil—, sadece şerefli oluşuna delâlet eder. îşte bu şereften ötürü gök, yerden önce zikrediliyor.
Bazı tefsir âlimleri «gerçekte yer bir tabakadır. Bunun için çoğul olarak kullanılmamıştır)) dediler.
«Kim ki başka bir kimsenin arazisinden bir karış kadarını gaspe-derse, yedi tabak yere kadar Cenab-ı Hak onu tok yapıp gâsibin boynuna geçirecektir» mealindeki hadisde yer, «Akalimi-seb'a» (yedi iklim) itibarıyla çoğul olarak getirilmiştir.
Ebu Şeyh ve Tirmizi, Ebu Hüreyre'den «Siz, bunun ne olduğunu biliyor musunuz? Bu yeryüzüdür. Siz, bunun altında ne vardır biliyor musunuz?» diyen Peygambere sahabeler: «Allah ve Resulü daha iyi bilirler» cevabım verince Resûlüllah: «Başka bir yer vardır. Bu yer ile o yerin arasında beşyüz senelik bir mesafe vardır» diye devam etti. Böylece Resulü Ekrem yedi yer tabakasını saydı. Her iki tabakanın arasında beş yüz senelik mesafe olduğunu beyan etti. Bu türden olan Hadisler böylece yedi iklimle tevil edilmiştir. «taht» (altındadır) tabiri ise, bu tevile mani olamaz. Çünkü yer de gök gibi kürevidir. Bir de birşey-den sonra gelen diğer bir şey için «Ö sonra gelen onun altındadır» deniliyor!.
«İki tabakanın arasında beşyüz senelik mesafe vardır» tabirinden maksat, yerin ilk iklimine denk çizgide bulunan göklerin, birisinden diğer iklimin başlangıcına kadar olan mesafe 500 senelik bir mesafedir demektir. Şüphesz ki, bu mesafe bazan fazla olabilir. Bir de, sayıdan çoğu kez muayyen rakam değil de çokluk kaştedilebilir. Bir de Cenab-ı Hakkın «Allah o Allah'tır ki yedi tabak göğü yarattı. Yerden de onların mislini yarattı» âyeti iklimlerin içerdiği varlıkta benzerlik vardır mânâsına alınır. Gerçek sayı mânâsına alınmaz.
Malûmdur ki, bu tevil zorlamadır. Allah'ın kudretini itham etmekten başka bu tevili yapanı zorlayan herhangi bir neden ortada görülmemektedir. Sanki tevilci, Cenab-ı Hakkın yedi tabaka yeri yaratmaktan aciz olduğunu görür de bu tevillere girişir dad harfini en açık bir şekilde telaffuz eden, kelâmıyla her şek ve şüpheyi ortadan kaldıran Hz. Muhammed'den varid olan nassm zehirini tevile kalkışıyor. Ayetteki. benzerliği tabakalar ve yedilikteki benzerliğe değil de iklimlerde mevcut olan yedilikteki benzerliğe hamlediyor.[10]
Beyzavi gibi, bazı müdekkikler; göklerin «yer» in üzerine takdim edilmesinin nedeni, gök yerden daha önce yaradılmıştır, diye gösteriyorlar. Bu görüşün sadece bazı tefsir âlimlerinin görüşü olduğu apaçıktır. Yani göğün yerden önce halkedümesi üzerinde ittifak edilmiş bir hüküm değildir.
Mahlûklardan sadece gökler ile yerin yaradılışını zikretmenin nedeni; yer ile göklerin ulvi ve süfli olmak üzere bütün eserleri kapsamakta oluşlardır. Gizli ve açık nimetlerin tamamı onlardadır. Bu nimetlerin en yücesi olan —varlık nimeti, onlardadır. Bu varlık nimeti, tek başına Cenab-ı Hakkın hamdini bütün var olanlara farz kılan bir nimettir. Bu varlık nimetinden çıkan afaki ve enfusi nimetler ki, ahirette ve dünyada kulların maslahattan onlara bağlıdır, onlar da eklenirse, o vakit Cenab-ı Hakkın hamdinin neden farz olduğu ortaya çıkar. Yaradılıştan maksad, İnşa ve icaddır. Yani adem (yokluk) sahasından varlık sahasına geçirmektir. [11]
Nur Île Karanlık
«Karanlıkları ve nuru kıldı» âyetindeki, «kılmak» tan maksad, yine inşa ve icaddır. Ancak «halk» ile «ceal» tabirlerinin arasındaki fark, Şeyhülislâmın da dediği gibi «ceal» tekvini inşaya mahsustur. Orada takdir ve tesviye mânası vardır. «halk» ise hem bu mânâyı hem de genel bir mânâyı kapsamaktadır. Bir de ceal teşrii mânâsına mahsustur. Meselâ «Cenab-ı Hak, herhangi bir Bahireyi kılmamışlar» âyetinde ceale bu mânâya gelmiştir.
tefsirciler ceal ile halk arasındaki fark, halkta takdir manâsı, ceal'de tazmin mânâsı vardır derler. Yani o başkasından oluşturulmuştur. Başkasının zımnındadır. Bunun için Cenab-ı Hak, nur ve zulmetin icad edilmesini ceal, (kılmak) ile tabir etti. Ve dikkatleri, bunların ikisi tek başına hiçbir şey yapamazlar diye çekti.. Ve böylece «Es seneviye» denilen kâfir ve sapık zümrenin iddiasını reddetmiş oldu. İtiraz ediliyor ki; Seneviyyeler, nur ve zulmetin kadim, işitici, ve görücü iki varlık olduklarını iddia ediyorlar. Nur, hayrın Hâliki, (yaradan!), zulmet, şerrin Hâliki (yaradam)dır, diyorlar. Böyle olursa, nur ile zulmet bilinen hakiki mânâya gelmezler. Cenab-ı Hak, onların bu iddialarını «nur ile zulmetleri kıldı» âyetiyle reddetmiş oldu. «Ez-zulu-mat» çoğul, «En-nur» tekil olarak getirildi Ta ki, «Essemavat» ile «El-arda» mukabele etsin.
Bazı tefsirciler, («Zulmetten maksad, sapıklıktır. Sapıklığın birçok çeşitleri vardır. Onun için çoğul olarak getirilmiştir. Nurdan maksad, hidayettir. Hidayet ise tektir, onun için tekil olarak âyette zikredilmiştir» dediler.
Tefsircilerin birçoğu; zulmet ile nur burada hissedilen —yani duyulanın kapsamına giren — iki emre ıtlak olunur. Hernekadar Kur'an'da hidayet ve delâlet mânâsına gelmiş ve burada da böyle bir mânâ mümkün ise de, aslın üzerine hamledilmesi, lafzın hakiki mânâsım lafızdan kastetmek daha uygun ve evlâdır. Hele hakiki mânâya uygun düşen karineler de var ise... Burada böyle bir karine mevcuttur. Çünkü zulmetler ile nur, gök ile yerle beraber zikredilmişlerdir. Gök ile yer cisimdir. Öyleyse bunlardan da hissedilen, görülen ve tutulan şeyler kastedilmiştir.
Katade'den rivayet ediliyor: «Zulmet ile nur cennet ile cehennemdir.» Fakat Katade'nin bu görüşü uzaktır. [12]
El-İmam, «Zulmetlerin nurdan önce zikredilmesi, sonradan icad edilenlerin yokluğu varlığından önce olmasından ileri geliyor. Nitekim imam Ahmed ve İmam Tirmizi'nin Abdullah bin Amr bin As'tan rivayet ettikleri bir hadiste: «Cenab-ı Hak, halkı karanlık içinde yarattı.
Sonra nurundan onların üzerine serpti» denmektedir. Başka bir rivayette «sonra nurundan onların üzerine attı. Kime nur isabet etmiş ise onu nurlandırdı ve o, hidayet buldu. Kime nur İsabet etmemişse o sapıttı. Bunun için kalem olacakları yazdı ve kurudu.»
Bu tevile binaen haberdeki «Zulmet» yokluk, manasınadır. «Nur» ise varlık manasınadır. Fakat hadisin siyakı buna münasib düşmemektedir. Zahir şudur ki, zulmet hidayetin yokluğu, tabiatın zulmeti (karanlığı), nur ise, hidayettir.» [13]
Bir Kâîde
Dikkat edilecek bir nokta vardır; o da şudur: Fahreddini Razi'dan sonra gelen tefsirciler, kelâmcılar, usulcüler ve mantıkçılar «el-imam» tabirini kullanırlarsa, ondan Fahreddin Razi'yi kastederler.
zulmet, nurun yokluğu değil İçinde nur bulunmayan her mekânın temelini teşkil eden haldir.
«Rağib el-İsfehani» «Zulmet nurun yokluğudur. Nur, göstermeye ve görmeye yardım eden ve yayılan ışık demektir» diyor. Ve devamla: «Nurlu cisimlerden yayılan şeylere ışık deniliyor» diye ilâve ediyor.
Deniliyor ki; ateş, ışık verdi ve başkasını ışıklandırdı. Bu alemde Nur ve ışıktan, tarif ve tanımlarını yapmak yönünden daha zengin, daha belirgin hiçbir şey yoktur. Sana şu tarif kâfidir: Nur, nefsiyle belirgin, ve görülmesi mümkün olan şeyleri de belirtendir. Duyular kapsamına giren şeylerden en büyüğü ve Cenab-ı Hakkı en belirgin bir şekilde göstereni nurdur. Nurun ilmi tarifi en zor şeydir. Çok belirgin olduğundan dolayı adeta gizlenmiştir.
Nur, hissî ve surî, manevî ve aklî olmak üzere iki kısma ayrılır; a) Hissî veya surî nur, gözle görülen nurdur, b) Manevî veya aklî veya ruhî nur basiretle (kalb gözüyle) görülen nurdur. Nur kelimesi, Kur'an'-da bazan Kur'an mânâsına, bazan da Resulü Ekrem mânâsına gelmiştir.
Selefin tefsir âlimleri, zulmetler ve nurdan maksadın ne olduğu hususunda değişik eserler na£letmişlerdir:
Ebu Şeyh, İbni Abbas'tan (R.A.) «Zulmetler ve nuru kıldı» âyetinin tefsirini küfür ve imanı kıldı şeklinde rivayet etmişlerdir.»
Yine Ebu Şeyh ve başkası Katade'den bu âyet hakkında şöyle dediğini rivayet ediyorlar:
«Gökleri yerden, zulmeti nurdan ve Cenneti de ateşten önce halk-etti.»
İbni Cerir, İbni Ebi-Hâtim, Süddi'den rivayet ediyorlar: «Zulmetlerden maksad, gecenin zulmetidir. Nurdan maksad, gündüzün nurudur.»
İbni Ebi-Hâtim ve Ebu Şeyh, Mücahid'den rivayet ettiler: «Bu âyeti celîle zındıklar hakkında nazil oldu. Zındıklar «Allah zulmeti, haşeratı, akrepleri ve çirkin olan hiç bir şeyi halketmedi. Ancak nuru ve güzel şeyleri halketti» diye iddia ettiler. Bunun üzerine Ce-nab-ı Hak onlara cevab olarak bu âyeti indirdi!...
Ebu Şeyh, Mücahid'den rivayet ediyor:
«Cenab-ı Hakkın «gökleri ve yeri yarattı» âyeti Allah'ın varlığını inkâr eden zındıkların aleyhinde bir reddiyedir. Cenab-ı Hakkın «karanlıklar ve nuru kıldı» âyeti ise, zulmet ve nurun müdebbir ve halik olduklarını iddia eden mecusilerin aleyhinde bir reddiyedir. Cenab-ı Haklan «sonra kâfir olanlar Rablerine denk tutarlar» âyeti ise, Arap müşriklerinin ve başka miletlerden de olsa, Allah'ın dininde başka ilâhın olduğunu iddia edenlerin aleyhinde bir reddiyedir.» [14]
İlk Yaratılan Eşya
Müslim, Ümmü-Seleme ve Ebu Hüreyre tarikiyle gelen hadisi tah-riç ediyor. Ebu Hüreyre:
— Allah'ın Resulü elimden tuttu. Ve buyurdu:
«Cenabı Hak, toprağı cumartesi günü yarattı. Ve yeryüzünde dağlan pazar günü yarattı. Pazartesi günü ağaçları yarattı. Salı günü hoşa gitmeyen, mekruh ve çirkin şeyleri yarattı. Çarşamba günü nuru yarattı. Perşemb günü yeryüzünde yürüyen hayvanları yaydı (yarattı). Adem (A.S.)'i cuma günü, ikindiden sonra, yaradılışın en sonunda, cumanın son saatinde ikindi ile gece arasında yarattı.»
El-Kurtûbi bu hadisi rivayet ettikten sonra şunları ekliyor: «Alimler, bu hadisi bu sûrenin başlangıcı için getirmişlerdir.»
El Beyhâki şunları söylüyor:
«Hadis sahasında mütehassıs olanlarca bu hadis, hıfzedilmiş değildir. Çünkü tefsir ve tarih ehlinin üzerinde olana muhalefet etmektedir.»
Bazıları; bu hadisin senedinde bulunan İsmail bin Umeyye, ancak bu hadisi İbrahim bin Ebi Yahya'dan o da Eyyub bin Halit'ten almıştır. İbrahim ise, hüccet olamaz. Onun hadisiyle ihticac edilemez dediler.»
Muhammed bin Yahya diyor: «Ali bin el Medini'den Ebu Hurey-re'nin hadisini sordum. Ali:
— Bu, Medine ehlinin rivayet ettiği bir hadistir» dedi.
El Beyhaki:
İsmail'e bu hususta Musa bin Ubeyde Er-Rebezi de Eyub bin Ha-lid'den alarak tabi olmuştur. Ancak Musa bin Ubeyde «zaiftir» dedi.
Bekr bin Eş Şerut tarikiyle ve zaif bir senedle Ebu Hüreyre'den rivayet etmiştir:
«Şüphesiz ki, cuma güllünde bir saat vardır. Herhangi bir insan o saatte Allah'tan herhangi bir şeyi isterse, Allah onu ona verir.»
Abdullah bin Selâm «Allah, yaratmaya başladığını zaman, Pazar ve pazartesi günleri yeryüzünü yarattım. Sah ve çarşamba günü gökleri yarattım. Rızıklar ve yeryüzünde bulunan şeyleri perşembe ve cuma günü ikindi namazına kadar yarattım. İkindi namazı ile güneşin batışı arasında Adem'i yarattım.» diye rivayet etti. Hadisi, Beyhaki tahriç etmiştir.
Derim ki; bu hadiste yaradılışın, cumartesi değil pazar günü başlaması keyfiyeti vardır. Nitekim bu durum daha önce İbni Mesud ve başka sahabelerden de bu şekilde geçmiştir. [15]
«Sonra küfre sapmış olanlar Rablerine denk tutuyorlar...» Ayetin bu cümlesi ya «elhamdülillahi» cümlesi veya «Halekassemâvatı» cümlesi üzerine atıftır. Atıf olunan iki cümlenin mânâsı arasındaki uzaklığı işaret etmek için Cenab-ı Allah atıf harflerinden Sonra mânâsını ifade eden «Sümme» kelimesini kullanmış. Böylece kâfirlerin yapmış olduğunun hakikattan ne kadar uzak olduğunu ifade etmiştir.
Hakiki ilâh'm bütün hamdlerle hamdedilmesi boyunlarına farz iken, onun tam tersini nasıl getirdiklerini, ne garib, ne uzak birşeyi iddia ettiklerini ifade etmek için, Sümme'yi kullanmıştır. Ve bütün bunlara rağmen Allah'ın birtakım kullan onu inkâr ettiler. Ona şerik ve denk tuttular. «Onun karısı ve oğlu vardır» diye İsrar ettiler. Cenab-ı Hak, onların dediklerinden yücedir, münezzehtir.
«O sizi çamurdan yaratan, sonra size bir ecel tayin edendir. Malum bir ecel onun katı udadır. Sonra bir de şüphe edersiniz...»
Bu âyetin konusu olan ve çamurdan yaratılan, beşerin babası Adem (A.S.) dir. Beşer Adem'den üreyip, doğuya ve batıya yayılmıştır. [16]
Allah'ın Katında Belli Olan Ecelden Ne Kastedilir?
«Sonra bir ecel tayin eden ve onun katında malum bir ecel vardır» âyeti hakkında Said bin Cübeyr, îbni Abbas'tan: «Sonra bir ecel tayin etti»den maksad, ölümdür. «Onun katında belli bir ecel vardır»
dan maksat, ahirettir» diye rivayet etmiştir.
Mücahid, îkrime, Said bin Cübeyr, Hasan, Katade, Dehhafc, Zeyd bin Eşlem, Atiyye, Süddi ve Mukatıl bin Hayyan'dan da bu rivayet edilmiştir.
Hasan Basri: «hükmettiği ecel, insanoğlunun yaradılışı ile Ölümü arasındaki zamandır. «Yanında belli olan ecel» ise ölümünden haşro-Iunacağı zamana kadar olan zaman demektir. Özel ecelin takdiri her insanoğlunun ömrüdür. Genel ecelin takdiri de, bütün dünyanın Ömrüdür. Sonra nihayet bulması, zevale ermesi, intikal etmesi ve ahiret evinin gelmesidir.»
İbni Abbas ve Mücahid'den «Sonra bir ecel hükmetti» hakkında, «Dünya müddetini hükmetti, tayin etti, onun katında belli bir ecel vardır, yani insanoğlunun ölünceye kadar ömrü vardır» diye rivayet edilmiştir. Sanki bu mânâ, bu âyetten sonra gelen: «Sizi geceleyin öldüren, gündüzleyin sizin yaptığınızı bilen» âyetinden alınmıştır.
Atiyye, İbni Abbas'tan: «Sonra bir ecel tayin etti»den maksad, uykudur. Uykuda ruh kabzedilir. Uyandığı anda sahibine dönüşür. «Onun katında belli bir ecel vardır»dan maksad, insanoğlunun ecelidir. Mevt, (ölüm) eceli.» Fakat Atiyye'nin bu tefsiri gariptir. «Onun katın-dakinin» mânası ondan başkası bilmez demektir.
Cenab-ı Hak, birinci âyette büyük alemi zikrettikten sonra bu âyette küçük alem olan insanoğlunu zikretti. Büyük alemde kıldığım onda da kıldı. El Hafız Ebu Naim kitabında Mürre'den İbni Mesud'dan rivayet ediyor:
«Ana rahmini idare eden melek, insanoğlunun nutfesini (meni parçasuu) alır, keffine koyar, sonra der:
— Ey Rabbim! Bu yaradılacak mıdır, yaratılmayacak mıdır?»
Eğer Cenab-ı Hak «Yaradılacaktır» derse soruyor: «Ey-Rabbim! Rızkı nedir? Eseri nedir? Eceli nedir?»
Cenab-ı Hak:
«Ümmül kitaba bak!» diyor. Melek, Levhi Mahfuz'a bakıyor. Orada onun rızkını, eserini ve amelini görür. Onun defnedileceği yerin toprağını alır. O meniyi o toprak ile hamurlaştınr. İşte bu «Topraktan sizi yarattık, sizi toprağa iade edeceğiz» âyetinin mefhumudur.»
Ebu Hüreyre'den tahric edilmiştir:
«Allah'ın Resulü; her doğan çocuğun üzerine onun mezarının toprağı serpilim buyurmuştur.
Ben derim ki, bu hadise binaen, her insan çamur ve kıymetsiz sudan yaratılmıştır. Niıtekim Cenab-ı Hak: «el-Müminûn» sûresinde bunu haber vermektedir. Böylece âyetler, hadisler, intizamlı bir şekle girmiş olurlar. Aralarındaki terslik ve çatışma ortadan kalkar. [17]
Hz. Adem'in Sıfatları, Yaşı Ve Vefatı Ve Adı
îbni Saad, Tabakat'mda; Hz. Adem'in sıfatlan, yaşı ve vefatı hakkında şunları söylüyor:
«Ebu Hüreyre'den rivayet edildi: İnsanoğlu Adem'in çocuklarıdır. Adem topraktandır.»
Said bin Cübeyr'den geldi:
«Cenab-ı Hak, DEÇNE adlı bir yerden Hz. Adem'i hal ketti.»
Hasan:
«Hz. Adem'in göğsü Beni Kilab'ın Basra yolunda ve Mekke'ye daha yakın olan Deriyye köyünden getirilen topraktan yaratıldı» diyor.
İbni Mesud:
«Allah İblis'i gönderdi. İblis yeryüzünün derisinden, onun tatlısından, acısından aldı. Ve ondan Cenab-ı Hak, Adem'i yarattı. Binaenaleyh fyer şey ki, Cenab-ı Hak, onu yeryüzünün tatlısından yaratmıştır, o cennete gidecektir. Velev ki kâfirin oğlu olsun... Her şey ki, onu acısından, tuzlusundan yarattı. Bir muttakinin veya bir Peygamberin oğlu olsa dahi o cehenneme gidecektir, dedi. Bunun için İblis, «çamur (yönün) den yarattığına mı secde edeyim?» dedi. Çünkü o, çamuru getirmişti. Onun için bu itirazı yaptı. Hz. Adem yeryüzünün ediminden (postundan) yaratıldığı için post mânâsına gelen bu ismi aldı...
Abdullah bin Selâm:
«Cenab-ı Hak, Adem'i cuma gününün son saatinde yarattı» dedi.
Ubey bin Kâab: :
«Adem (A.S.), upuzun ve saçları kıvırcıktı. Sanki uzun bir hurma ağacıydı.» [18]
İlk Cenaze Namazı
tbni-Abbas'dan gelen bir hadiste: Adem, soyundan kırk bin kişiyi gördükten sonra cennetten atılırken, üzerine inmiş olduğu dağın doruğunda vefat etti. Oğlu.Şit (A.S.), Cebrail (A.S.)'e: «Adem'in üzerine namaz kıl» dedi.
Cebrail: :
«Sen öne geç, babamn üzerine cenaze namazım kıl. Otuz tekbir al. Beş tekbir namaz içindir* Yirmibeş tekbiri ise Adem'in fazileti içindir.» dedi.
Denildi ki, Adem'in üzerinde dört tekbir alındı. Şifin oğullan Adem'in cenazesini bir mağaraya koydular. Ona bir bekçi bıraktılar. Kabil'in çocuklarından hiç kimseyi ona yaklaştırmıyorlardı. Adem'in cesedine gelip ondan af talebinde bulunanlar Şifin çocuklarıydı. Adem öldüğü gün 936 yaşındaydı. [19]
Acaba Cevherler Bir Köktenmidirler?
Soruldu:
«Acaba bu âyette cevherlerinin bir cinsten oluştuğuna dair delil var mıdır?»
Cevab olarak: «Evet, vardır. Çünkü madem çamur, diri, kudretli ve bilgili bir insana dönüşüyor. O halde mümkündür ki cevherin diğer hallerine de dönüşmüş olsun. Çünkü akıl, hükümde bunları eşit görii-yor.Bir de âyetin delaletiyle sabit olmuştur ki cansız varlıklar, canlı varlıklara dönüşür ve de dönüşmüştür.»[20]
Tabîf Ve İhtiramı Eceller
Hulasa: Cenab-ı Hak, kulları içini iki ecel hakkettiğini bize haber verdi. Birisi, her ferdin ölümüyle sonuçlanan eceldir. İkincisi, hepsinin ölümünden ve dünyanın ömrünün bitiminden sonra yeniden onları iade edip hasretmek ve meydana getirmek ecelidir. Evet, âyeti celîlede «müsemma» diye sıfatlandırılmamış birinci ecel, birçok mânâya gelebilir. Meselâ Fahreddin Razi'nin hükemayi İslama nisbet ettiği bir mânâsı şudur: «Her müslümanın iki eceli vardır. Birisi tabii ecel, ikincisi ihtiramı eceldir. Tabii ecel, eğer insanoğlunun mizacı hariçten gelen arızalardan korunursa, onun baki kalma müddeti filan vakte kadar uzanacaktı eceldir. Ihtirami ecele gelince, o, boğulmak, yanmak, zararlı hayvanlar tarafından ısırılmak gibi arizi sebeblerden dolayı meydana gelen eceldir.»
Birinci ecel, geçmiş ümmetlerin ecelleridir. Eceli-Müsemma ise, gelecek ümmetlerin ecelleridir. Çünkü onların ne kadar yaşayacağı, gaybî bir emirdir. Eğer ecel-i Müsemma'dan kıyamet kastedilirse, gerçekten o Allah'ın katmdadır ve Allah'tan başkası onu bilemez. Ne herhangi bir melek onu bilebilir, ne de herhangi bir Peygamber. Eceli-Mü-semma'dan ölüm kastedilirse, onun Allah katında belli olmasının mânâsı «o Allah katındaki levhi mahfuzda yazılıdır.» Ve «Ruh cesede üfü-rüldüğü zaman, melek tarafından yazılıdır.» demektir.
Nitekim sahihayn'da sabit olmuştur ki: «Cenin, ana rahmine girdiğinde dört kelimenin yazılması emredilir: Onun ecelinin, amelinin, rızkının şaki veya said oluşunun yazılması emrediliyor.»
Bu takdirde, eceli Müsemmanın Allah katında olmasının mânâsı, öldüğü âleme, biz insanların kesbi varamadığı âleme mahsus olması demektir. Bu indiyet (Allah katında oluş) o zaman, teşrif mânâsını ifade eder. Bu yazışma ise, Cenab-ı Hakkın şeyi bilmesi kabilindedir. Ne cebri ne de kuldan ihtiyarının selbini ifade eder. «Yani bu yazılmıştır, kul mecburen bunu yapacaktır veya böyle olacaktır» denilemez. Yazılması, ilâhî ilmin dahilinde olması demektir.
(3) «Halbuki göklerde ve yerde o Allah'tır. Sizin içinizi de bilir, dışınızı da. O, yapacağınız şeyleri bilir...»
Bu âyeti celîle, Cenab-ı Hakkın her mekânda yerleştiğini iddia eden «El-Cehemiye» gurubunun aleyhinde bir delildir.
Bu âyet hakkında gelen en sıhhatli görüş şudur: Göklerde ve yerde Allah diye çağrılan C^dur. Yani göklerde bulunan da, yerde bulunan da onun uluhiyetini ikrar eder, onu birler ve ona ibadet eder. Ona Allah derler, O'na iltica ederler. Yakanrlar, yalvarırlar. Ancak cinler ve insanlardan küfre kayanlar böyle yapmazlar.
Bu tefsire binaen bu âyet tıpkı «O öyle Allah'tır ki, gökte ilâh, yerde ilâhtır» âyeti gibidir. Yani göktekilerin de yerdekilerin de mabududur. Bu tefsire binaen: «Sizin gizliniz ve açığınızı biliyor» cümlesi ya haber veya haldir.
İkinci tefsire göre bu âyetten maksad, Allah o Allah'tır ki, göklerde ve yerde olanları bilir. Gizliyi ve açığı bilir. Bu takdirde «Fissema-vatı» ve «Fil ardi» ya'lemu'ya taalluk eder. Ayetin takdiri «O öyle Allah'tır ki sizin göklerde ve yerdeki gizlinizi ve açığınızı, bilir. Ve sizin kazancınızı da bilir» olur.
Üçüncü tefsir, «O gökte Allah'tır» cümlesi üzerinde vakfediliyor, sonra haber, «Yerde sizin gizlinizi ve açığınızı biliyor» diye devam ediyor. Bu tefsir, İbni Cerir'in ihtiyaridir. «Sizin kesbettiğinizi biliyor» de-mekj bütün amellerinizi, hayrınızın ve şerrinizin hepsini biliyor demektir.
(4) «Onlara, Rablerinin âyetlerinden bir âyet geldikçe ondan yüz çevirirlerdi...» Bu ve bunu takib eden âyetler, Peygamberi yalanlayan, Allah'ın tevhidi konusunda inad gösterip de bir türlü ikrar etmeyen, şirk ve putperestlikte devam eden müşriklerin halini belirtiyor. Yani, onlara bir delil, bir Mucize, Hz. Muhammed'in Peygamberliğine delâlet eden bir hüccet, Allah'ın birliğine dair bir burhan geldiğinde ondan yüz-çevirir, ona bakmaz ve ona perva etmezler. Gelen hakkı yalanlıyorlar. Hak ve hakikatla istihza ediyorlar. Fakat o yalanladıkları ve istihza ettiklerinin haberi onlara gelecektir.[21]
Ameller Kaç Kısımdır?
Ayette bahsedilen «sır gizli , insanoğlunun kalbinde gizlediği şey demektir. Bu, kalblerin amellerindendir. Ayette bahsedilen «cehr, açık dan maksad, insanoğlunun açığa vurduğu demektir. Bu da, azaların amellerindendir. Ayetin mânâsı; göklerde ve yerde hiç-birşey Allah'a gizli kalmaz. Hepsini bilir. «Allah sizin kesbettiğinizi de bilir.» Şerr olsun, hayr olsun hepsini bilir, demektir.
Burada bir sual varid olur: Kesb, ya kalblerin amelindendir, buna «sır» denilir. Ya azalann amellerindendir, buna da «cehr» denilir. Binaenaleyh fiiller bu iki çeşitten hariç değildir. Ya o (sır), ya bu (cehir), dur. Öyleyse Cenab-ı Hakkın «Sizin kesbinizi biliyor» cümlesi, sizin sırrınızı ve cehrinizi biliyor cümlesi üzerine atfedildiği takdirde, şey, kendi nefsi üzerine atfedilmiş oluyor, bu da caiz değildir. O halde bu ikinci cümlenin mânâsı nedir? Cevab olarak, «sizin kesbettiğinizi biliyor» cümlesi, insanoğlunun yapttğından dolayı elde etmiş olduğu sevab ve ikabın üzerine hamledilir. Yani kesbin üzerine değil, müktesebin üzerine hamledilir. Bu takdirde, atfedilen iki cümle arasinda değişiklik oluyor» dediler. Bu durumu, İmam Fahreddin Razi zikretmiştir. [22]
Bir Karn Kaç Senedir?
(6) «Kendilerinden önce nice kuşaklan yıkıma uğrattığımızı görmüyorlar mı?...» Bu âyetin yorumu:
Bu âyetteki, kuşaklardan maksad, Nuh kavmi, Ad, Semud ve daha önce geçmiş milletlerdir. Ayetteki «karn» halktan bir kuşak demektir. Her zamanın ehline bir «karn» kuşak deniliyor. Bunlara beraberlik manasını ifade eden karn denilir, çünkü varlıkta mukarin (beraber) dirler. Bir karnın kaç sene olduğunda ihtilâf edilmiştir. Bazıları «seksen senedir». Bazıları «altmış senedir». Bazıları «kırk senedir». Bazıları «yüzyirıni senedir». Bazıları «yüz senedir» demişlerdir. Fakat «yüz senedir» diyenlerin sözü daha sıhhatlidir. Çünki rivayet ediliyor ki, Resulü Ekrem, Abdullah bin Bişr el-Mazini'ye:
«Şüphesiz sen bir karn yaşayacaksın» demiştir. Bu zat da, tam yüz sene yaşamıştır. Bu kavle binaen «karnndan maksad, muhatabın içinde bulunduğu zamanda mevcud olan insanlar demektir. Resulü Ekrem'in «Kamların en hayırlısı benim karn'ımdir. Sonra onları takib eden kamdır. Sonra onları takib edenlerdir. (Yani eshabım, sonra tabiîn ve daha sonra tebeitabiinlerdir)» sözü de bu mânâdan ileri geliyor.
(6) «Onları, sizi yerleştirmediğimiz bir şekilde yeryüzüne yerleştirmiş, gökten bol yağmur yağdırmış, altlarından ırmaklar atatmış-tık...»
Bu âyetten maksad, size vermediğimizi onlara vermiştik, demektir. Onlara uzun ömürler, büyük cisimler, geniş nzıklar vermiştik. Bol bol yağmur görürlerdi. Nehirleri gürül gürül akmaktaydı. Bostanları çoktu. Fakat buna rağmen günâhlarından ötürü ve küfürlerinden dolayı onları helak ettik. Onlardan sonra başka bir karn ehlini varettik. Yani onların durumlarından ibret alınız. Geçmiş ümmetlerin hali size mevize olsun. Sizden kuvvetli ve güçlü olan bu insanlar helak olduğuna göre siz de günâhda ısrar ederseniz helak olursunuz. Gaflet uykusundan, cehaletin sarhoşluğundan uyanınız, demek oluyor.
(7) «Biz kitabı, üzerine yazılı bir kâğıtta gön d ersek de, onlar ona elleriyle dokunsalar bile, küfredenler, tartışmasız «Bu apaçık bir büyüden başkası değildir» derler...» Bu âyetin tefsiri:
El Kelbi ve Mukatİl; «Bu âyet, En Nadr bin Hars, Abdullah bin Ümeyye ve Nefvel bin Huveylid hakkında nazil olmuştur, dediler.»
Bunlar, «Ey Muhammedi Sen Allah'ın katından bize bir kitab getirmedikçe, sana iman etmeyiz. O getireceğin kitabın beraberinde dört melek olacaktır. Onlar o kitabın Allah katından olduğuna şahitlik ede* çeklerdir. Senin Allah'ın Resulü olduğuna tanık olacaklar.» dediler. Cenab-ı Hak, bu âyeti onlara cevab olarak inzal buyurdu.
Yani katımdan, kâğıda yazılı bir kitab, sana indirsem, onlar da onu kafadaki gözleriyle görseler, elleriyle ona dokunsalar yine kâfir olanlar diyeceklerdir ki: Bu ancak apaçık bir sihirdir. Yani onların istedikleri şekilde bir kitab indirsek yine iman etmezler. Ve «Bu apaçık bir sihirdir» diyecekler. Nitekim ayın ikiye bölünmesi çağında bunu dediler. Onların hakkında sebkat eden ilmimde mevcut olan mânâdan dolayı, onlara hiçbir şey faide vermez demek oluyor.
(8) «Ona bir melek indirilmeli değil miydi? derler. Eğer bir melek indirilseydi, elbette iş bitirilmiş olurdu da sonra kendilerine göz açtırıl-mazdı...» Bu âyetin izahı:
Bu sözü söyleyen, Mekke müşrikleridir. Zira onlar «Niçin üzerine bir melek inmiyor da onu gözümüzle görelim?» dediler. Cenab-ı Hak: «Eğer meleği indi rseydik, buna rağmen onlar iman etmeseydiler iş bitmiş ve azab onlar için gerekli olacaktı» diyor. Çünkü kâfirler hakkında Allah'ın adeti böyledir. Onlar bir mucizeyi istediklerinde o mucizeyi gördükten sonra iman etmezlerse, azab onlar için gerekli olur ve onların temelleri kazıtılır, helak olur giderler. Sonra onlara mühlet de verilmez. Evet bir göz açıp kapayıncaya kadar onlara mühlet verilmezdir.
îbni Munzir ve İbni-Ebi-Hâtim, Muhammed bin İshak'tan rivayet ederler: Allah'ın Resulü bir kavmi İslama davet etti. Onlarla konuştu. Onlara Allah'ın emrini tebliğ etti. Resûlüllah'a «El-Esved»in oğlu «Zem'a», El Haris'in oğlu Nadr, Abdi Yağus'un oğlu Abde, Halefin oğlu Ubey ve Vail'in oğlu As:
«Ey Muhammed! Seninle beraber bir melek olsaydı, senden ötürü halkla konuşsaydı ve seninle görülseydi!..» dediler. Cenab-ı Hak bunun üzerine bu âyeti nazil etti.
Abd bin Humeyd, İbni Cerir ve İbni Munzir, tbrii Ebi-Hâtim ve Ebu Şeyh, Mücahid'den rivayet ederler:
Bu âyetin mânâsı: «Onlar buna rağmen iman etmeseydiler, onlar için kıyamet kopardı...»
Abdurrezzak, Abd bin Humeyd, îbni Cerir, İbni Munzir, İbni Abi-Hâtim ve EbEu Şeyh, Katade'den rivayet ettiler:
«Bu âyetin tefsiri; eğer Allah bir melek indirseydi, sonra bunlar îman etmeseydiler, onlara azab acelece gelecekti» demektir.[23]
Meal
(9) Eğer onu (Peygamberi), bir melek kılsaydık şüphesiz ki onu (meleği) bir adam kılardık. Ve şüphesiz ki, düştükleri şüpheye onları yine de düşürürdük.»
(10) (Ey Habibim!) Andolsun ki senden Önce de birçok Peygamber alay konusu edildi. O Peygamberleri alaya alanları, maskaralıkta kullandıkları kuşattı (ve helak etti.)»
(11) (Ey Habibim!) De ki: Yeryüzünde dolaşır. Sonra yalanlayanların sonucunun nasıl olduğunu seyrediniz.»
12- (Ey Habibim!) Sor: Göklerde ve yerde olan kimindir? De ki: Allah'ındır. Allah zatının üzerine rahmeti yazdı. Yemin olsun ki, oluşunda şek ve şüphe olmayan kıyamette sizi toplayacaktır. Nefislerine zarar verenlere gelince, onlar îman etmezler.»
(13) Halbuki gecede ve gündüzde duran (bulunan) onun mülküdür. Ancak işiden ve bilen odur.»
(14) (Ey Habibim!) De ki: Gökleri ve yeri yaratan Allah'tan başkasını mı dost edineceğim? Halbuki o yedirir, yedirilmez. De ki: Bana ilk müslüman olan kişi olmakhğım emredildi Asla ortak koşanlardan olma.»
(15) (Ey Habibim!) De ki; eğer Rabbime isyan edersem cidden büyük, (dehşetli) bir günün azabından korkarım.»
(16) O gün de, kimden (azab) uzaklaştırıhrsa, elbette Allah ona merhamet etmiştir. İşte bu merhamet apaçık bir zaferdir.»
(17) Eğer Allah sana bir zararı değdirirse, ondan başka o zararı giderici hiç kimse yoktur. Eğer sana bir hayır dokundurursa elbette o herşeye kadirdir.»
(18) O, kullarının üstünde kahir (galib)tir. O yegâne hikmet sahibidir. Herşeyden haberdardır.» [24]
Dirayet Ve Rivayet Tefsiri
(9) «Eğer Peygamberi bir melek kılsaydık muhakkak onu bir adam kılardık. Ve muhakkak ki düştükleri şüpheye onları yine düşürürdük...» [25]
Melekleri Aslı Suretlerinde Görmek
Bu âyette, Hz. Allah «Onlara bir meleği Peygamber olarak göndermiş olsaydık, o meleği bir adam suretinde gönderecektik. Çünkü beşer, meleğin esas suretine bakmaya güç yetiremez. Eğer bir insan meleği gördüğü zaman, asli şeklinde görürse, derhal ölür. İşte bunun için, melekler Peygamberlere insanlar suretinde gelirlerdi. Nitekim Cebrail (A.S.), «Dahyet ul Kelbi» adlı sahabinin suretinde Resûlüllah'a geliyordu. Ve nitekim iki Melek, Hz. Davud'a, iki kişinin suretine girip geldiler.
Melekler, Hz. İbrahim'e ve Hz. Lut'a da insanlar şeklinde geldiler. Bir de Resulü Ekıem, Cebrail'i, esas suretinde gördüğünde çığlıklar attı ve düşüp bayıldı.
Bu âyeti celîledeki birinci zamir, «nazir»e yani korkutucu Peygambere, ikinci zamir, meleğe racidir. [26]
Kadın Peygamber Olur Mu?
Bu âyeti celîlede Peygamberlerin kadınlardan olmadığına dair delil vardır. Çünkü Cenab-ı Hak «onu bir adam kılacaktık» diyor. Ve bu, ehli sünnetin arasında ittifakla kabul edilmiş bir meseledir. Ancak kadınların peygamberliğinde ihtilâf vardır.
Kâfirler, bu hususta iki şey istiyorlardı. Bir; Resûlüllah'ın üzerine esas şekil ve suretinde bir meleğin inmesini istiyorlardı. Ta ki onu gözleriyle görsünler ve bilsinler ki, Hz. Muhammed de Peygamberdir. İkinci istekleri, beşer değil de bir meleğin Peygamber olarak kendilerine gelmesini istiyorlardı. Bu âyeti celîle bu iki isteğin de cevabını teşkil etmektedir. Nitekim «Eğer onu bir adam şeklinde gönderseydik onların nefisleri üzerine karıştırmış olduğunu yine onlar üzerine karıştırmış olurduk. Onlar «Sen ancak bir beşersin, melek değilsin» diyeceklerdi. Kur'an gibi bir mucize ile o gelen melek oluşuna delil getirmiş olsaydı, Hz. Muhammed'e «Sen yalan söylüyorsun» dedikleri gibi, ona da «Sen yalan söylüyorsun» diyeceklerdi.
Bu âyeti celîlede «LEBS» (karıştırmak şaşkınlık İçerisinde ve hayrette bırakmak) Allah'a isnad edilmiştir. Çünkü onun yaradanı Allah'tır. Veya «Onu bir adam lalardık» cümlesinden böyle bir şey gerektiğinden dolayı Allah'a isnad edilmiştir. Dikkat edile!...
Zeccac'ın kelâmından anlaşılıyor ki, «Zayıf olanlarının üzerinde böyle karıştırma olacaktı». Çünkü Zeccac diyor ki, «Onlar zaiflerini şaşırtıyorlar, Resûlüllah'ın durumu hakkında onları şüpheye düşürü1 yorlar ve diyorlardı ki; «Bu, sizin gibi bir beşerdir.» Böylece Cenab-ı Hak: «Eğer onlara melek olarak gönderdiğimizi gönderseydik onu bir adamın şeklinde gösterecektik. Aynen Peygamberimiz hususunda zaitlere dediklerini onun hakkında da diyeceklerdi.» buyurdu.
İmam Fahreddin Razi, «Eğer melek gönderseydik onu bir adam şekline sokardık» sözündeki hikmetin nedenleri, şöyle terkib ediyor: Birincisi, cins kendi cinsine daha meyledicidir. Yani beşer beşere dana meyleder. İkincisi, beşer meleği esas suretinde görmeğe güç yetiremez. Üçüncüsü, meleğin taatlan, ibadetleri kuvvetlidir. Onu görünce, beşerin taatlannı hakir ve zayıf sayacaklardı. Çoğu kez onların günahlara dalmasında onları özür sahibi de görmezlerdi. Dördüncüsü, Peygamberlik Allah'tan gelen bir fazilettir. Allah, ister melek olsun, isterse beşer dilediği kuluna o fazileti ihsan eder.
Fakat Fahreddini Razi'nin üçüncü cevabına şu itirazın vaki olma ihtimali vardır: Bu, ancak meleğin hakikati beşerin hakikatına inkı-lab ederse, olabilir. Halbuki bu da, hakikatların inkılabından olmasıyla beraber tefsir imamlarının kitablarından anlaşılanın hilafıdır. Çünkü o kitablardan bu değişme (inkılab), suridir, hakiki değildir diye anlaşılıyor. Dördüncü cevabına gelince, bu da meleğin beşer suretinde tasvir edilmesinin hikmeti olmakta pek zahir görülmemektedir.
îbni Cerir, İbni Zeyd'den bu âyet hususunda şunu rivayet ediyor:
«Biz, o meleği bir kişinin suretine sokacaktık. Onu melek suretinde göndermeyecektik.»
İbni Cerir, Ibni Ebi-Hâtim, tbni Abbas'tan rivayet ederler: «Onlar üzerine «LEBS» yapacaktık demek, onlar üzerinde şüphe yapacaktık» demektir...
îbni Cerir, tbni Ebi-Hâtim ve Ebu Şeyh, Süddi'den bu âyet hususunda şunu rivayet ederler: «Onların kendi nefislerine şüphe olarak verdiğini onlara şüphe olarak verecektik.»
îbni Cerir ve Ebu Şeyh, Katade'den bu âyetin tefsirinde şunları rivayet ediyorlar:
«Cenab-ı Hak, herhangi bir kavim nefislerine şüphe verirse, Allah ta onların üzerine şüpheyi sokar. Çünkü âyetteki «LEBS» (karıştırma), ancak insanlar tarafından gelir. Cenab-ı Hak burada kullarına bunu beyan etti. Peygamberlerini gönderdi. Onların aleyhinde hüccet ve deliller edindi. Ayetlerini ve mucizelerini onlara gösterdi ve tehdidiyle onlara uyarıda bulundu.
(10) «(Ey Habibim!) And olsun ki, senden öne ede birçok peygamber ile alay edilmiştir.»
Bu âyeti celîle, Resûl-i Ekrem için bir tesellidir. Putperestlerin peygamberi yalanlamalarından, onunla istihza etmelerinden dolayı Cenab-ı Hak, ona bu teselliyi verir ve bu hususta senin benzerlerin çok gelmiş ve geçmiştir, diyor. Yani seninle istihza edildiği gibi, daha önceki peygamberlerle de istihza edilmiştir. O halde üzülmemeîisin.
îbni Münzir, îbni Ebi Hatim, Muhammed bin İshak'tan rivayet ettiler: Kulağıma geldiğine göre, Resûl-i Ekrem, Velid bin Muğire, Ümey-ye bin Halef, Ebi Cehl, Âmr bin Hişam'm bulunduğu bir cemaatın yanından geçti. Peygamberin aleyhinde göz kırpmak suretiyle alay ve İstihza ettiler. Bu durum, Resulü Ekrem'i son derece üzdü. Cenab-ı Hak:
«Andolsun, senden önce de birçok Peygamber alaya alınmıştır. O Peygamberleri alaya alanları maskaralıkta kullandıkları kuşattı.» âyetini indirdi.
îbni Cerir, İbni Ebi-Hâtim ve Ebu Şeyh, Süddi'den rivayet ediyorlar: Kendisini alaya aldıkları şey, onlardan maskaralık yapanları çepeçevre kuşatıverdi. Yani alayla kullandıkları şey azap olarak onların üzerine vaki oldu.
Ayetin mânâsı; azab onların üzerine indi. Ceza ve azab alay etmelerinin karşılığı olarak onlara gerekli oldu.
Bu âyeti celîleyle Cena-ı Hak, müşrikleri uyarıyor. Daha önceki milletlerin, Peygamberlerinden ötürü nasıl azaba duçar olduklarına dikkatlerini çekiyor. Siz de, aynen böyle olabilirsiniz. Onların başına inen azab sizin de başınıza inebilir, diyor!.,.
(11) «(Ey Habibim!) De M: Yeryüzünde seyrediniz (geziniz)...
Bu âyetin izahı:
Yani bu alay edenlere söyle! İbret almak ve düşünmek için yeryüzünde seyredip gezsinler. Sonra görsünler ki, Peygamberleri yalanlayanların sonucu ne olmuştur? Allah onları helak etmek suretiyle na^ sil azablandırmıştır? Soy ve soplannı nasıl kırmış ve sonlarını nasıl getirmiştir? Umulur ki, bundan ibret alsınlar. Küfür ve Peygamberleri yalanlamanın helak olmaya nasıl sebeb olduğunu görmüş olsunlar.
İbni Cerir, İbni Münzir ve tbni Ebi-Hâtim, büyük müfessir Katade'den, bu âyetin tefsirinde şunu rivayet ederler:
«Allah'a yemin ederim, yalancıların sonucu çok kötü. Allah onları yok etti. Onları heiâk etti. Sonra onları ateşe gönderdi.» [27]
Allah Rahmetinin Genişliği
(12) «Allah, zatının üzerinde rahmeti yazdı.»
Abdurrezak, Abd bin Humeyd, İbni Cerir, İbni Münzir, İbni Ebi-Hâtim, Selmani Farisi'den bu âyetin tefsirini şöyle rivayet ettiler:
«Biz Tevrat'ta iki atifeyi gördük. Birincisi Cenab-ı Hak gökler ve yeri yarattı. Sonra halkı yaratmazdan Önce yüz rahmeti yarattı. Sonra halkı yarattı. Onların arasına o yüz rahmetten birisini koyuverdi. Doksandokuzunu yanında tuttu. İşte o bir ra*hmet ile siz birbirinize merhamet edersiniz. İşte o bir rahmet ile İnsanlar birbirlerine şefkat gösterirler. O bir rahmet ile birbirinize verip alıyorsunuz. O bir rahmet ile birbirinizi ziyaret ediyorsunuz. O bir rahmetin sayesinde deve yavrusuna şefkat gösterir. Sığır yavrusuna sahib çıkar. Koyun yavrusu için meler. O rahmetin sayesinde, kuşlar birbirini takib ederler. •Onun sayesinde balıklar denizde birbirinin peşine takılırlar. Kıyamet günü geldiğinde o. rahmeti katındaki rahmetlerle birleştirir. Onun rahmeti daha üstün ve daha geniştir!»
Ahmed, Müslim ve Beyhaki «El Esma ve Sıfat»ta Selmani Farisi'den, o da Resulü Ekrem'den rivayet ediyor:
«Cenab-ı Hak, gökler ve yerleri halkettiği gün yüz rahmeti hal-keyledL O yüz rahmetten biriyle halk birbirlerine merhamet eder. Dok-sandokuz rahmet te kıyamet günü için saklamıştır. Kıyamet günü geldiğinde o doksandokuzu bu rahmet ile tamamlayacaktır.»
Abdurrezzak, El Feryadi, İbni Ebi Şeyhe, Buharî, Müslim, İbni Çeri, İbni Munzir, İbni Ebi-Hâtim, İbni Merduveyh, (Esma ve Sıfat'ta) Beyhaki, Ebu Hüreyre'den rivayet ettiler:
«Allah, yaratmayı hükmettiği zaman, bir kitab yazdı. Arşın üzerinde katına onu bıraktı. Şüphesiz benim rahmetim gazabımı geçmiştir.»
Tirmizi, İbni Mace, İbni Merduveyh ve Beyhaki, Ebu Hüreyre'den rivayet ediyorlar:
((Allah'ın Resulü buyurdu: Cenab-ı Hak, mahlûkatını halkettiği zaman, kendi eliyle zatının üzerinde bir kitab yazdı. O da şuydu:
«Şüphesiz benim rahmetim gazabıma galib geliyor.»
İbni Merduveyh, İbni Abbas'tan rivayet etti. Allah'ın Resulü:
«Cenab-ı Hak, mahlûkatın arasındaki hükmü bitirdikten sonra arşın altından bir kitab çıkarıyor. O kitabda şunlar yazılıdır:
«Şüphesiz rahmetim gazabımı aşmıştır. Ben rahmet edenlerin en merhametlisiyim.» dedi!...
Başka bir rivayet: Cenab-ı Hak, cehennemliklerden bir veya iki avuç (bu tabir, Allah'ın merhametinden kinayedir) alıyor. Böylece birçok kimseler cehennemden çıkmış oluyor, ki, bunlar hiçbir zaman
hayır işlememişlerdir. Onların alınlarına «Bunlar Allah'ın azadhla-rıdır» diye yazılıdır.»
İbni Merduveyh, Ebu Hüreyre'den rivayet etti: Allah'ın Resulü buyurdu:
Şüphesiz Allah yerleri ve gökleri halketmezden önce nefsi için eliyle bir kitab yazdı. Onu arşının altına bıraktı. O kitabta «Benim rahmetim gazabımı geçmiştin) diye yazılıdır.
Abdurrezzak, Abd bin Humeyd ve İbni Cerir, Tavus'tan rivayet et-tiler: «Şüphesiz Allah halkı yarattığı zaman, mahlûkatın hiçbirisi diğerine meyledip şefkat göstermedi. Ta ki, Cenab-ı Hak yüz rahmet yarattı. Onların aralarına o rahmetlerden bir tek rahmeti koyuverdi. Böylece halkın bazıları diğerlerine şefkat göstermeye meyletmeye başladı.»
ibni Cerir, İkrime'den rivayet ediyor: Cenab-ı Hak mahlûkun arasındaki hükmü bitirdiği zaman, arşın altından bir kitab çıkarıyor. O kitabta şu vardı: «Şüphesiz benim rahmetim gazabımı geçmiştir. Ben rahmet edenlerin en merhametlisiyim.»
Abd bin Humeyd, İbni Cerir ve Ebu Şeyh, Abdullah bin Amr'dan rivayet ettiler: «Allah'ın yüz rahmeti vardır. O yüz rahmetten birisini dünya ehline indirmiştir. Cinler ve insanlar, .gökteki kuşlar, sudaki balıklar, yeryüzünde yürüyen hayvanlar, haşerat ve fezada bulunanlar o rahmetin sayesinde birbirlerine merhamet ederler. Allah, katında doksandokuz rahmeti hazine etmiştir. Kıyamet günü geldiğinde yeryüzüne ehli dünyaya indirmiş olduğu rahmeti alır, yanındaki rahmetlere katar ve bütün o merhametleri ehli cennetin kalblerinde ve onların üzerinde kılar...» [28]
İlk Yabatılan Nesne
îbni Cerir, Ebul Meharik, Zuheyr bin Salim'den rivayet etti. Hz. Ömer, Kâb ul Ahbar'dan sordu: «Mahlûk a tından Allah ilk önce neyi yarattı?» Kâb: Cenab-ı Hak bir kitab yazdı. Onu kalem ve mürekkeble değil parmağıyla yazdı. Parmağında zebercet, lû'lü ve yakut dökü-lüveriyordu. (O kitabta şunları yazdı): «Ben Allah'ım, benden başka mabud yoktur. Rahmetim gazabımı geçmiştir.»
İbni Ebi Dünya «Hüsn-ü Zann» konusunda Katade'den şu hadisleri rivayet etti:
«Cenab-ı Hak meleklerinden sordu:
— İsrail oğullarından olan iki kuldan size bahsedeyim mi? Onların birisini, İsrailoğulları dinde, ilimde, ahlâkta en üstün olarak görürdü. Diğerini de, israfçı olarak görürdü. İlimde üstün görülenin yanında o israfcıdan bahsedildi. İlimde üstün olan «Allah hiçbir zaman onu affetmez» dedi. Cenab-ı Hak: «Böyle diyen kulum bilmez midir ki, ben merhamet edenlerin en merhametlisiyim? Bilmez mi ki, benim rahmetim gazabımı geçmiştir? Bilmez mi ki, ben kendisine (bu zannından Ötürü) azabı gerekli kılmışrmdir?» buyurdu.
Bunun üzerine Cenab-ı Peygamber: «Sakın Allah'ın namına yemin etmeyiniz, Allah'ın kesesinden söz söylemeyiniz» buyurdu.
Müslim ve İbni Merduveyh, Selmani Farisi'den rivayet etti: «Allah'ın Resulü; Allah gökleri ve yeri yarattığı gün, yüz rahmeti de ya- .
rattı. Her rahmet yer ve gök arasını dolduracak kadar geniştir. Onların bir tanesini yeryüzüne indirdi. Ana onunla çocuğuna, vahşi hayvan, uçan kuş onunla birbirlerine şefkat ederler. Kıyamet günü oldu-mu, o doksan dokuzu bu rahmet ile ikmal edecektir.» [29]
Müslim ve Buharı, ittifakla, Ebu Hüreyre'den rivayet ettiler. Re-sûlüllah'tan dinledim: «Allah, rahmeti yüz parça kıldı. Katında dok-sandokuz parçasını tuttu. Bir parçasını yeryüzüne indirdi. İşte o parçadan mahlûklar birbirlerine merhamet ederler. Hatta onun sayesinde sığır bacağını kaldırır ki, yavrusu rahatlıkla memesini emsin. Bacağı yavrusuna değmesin.»
Buharı bir rivayetinde: «Eğer kâfir Allah'ın katında olan rahmetin tamamını bilmiş olsa, cennetten ümitsiz olmazdı. Eğer mümin Allah'ın katında bulunan azabın tamamım bilmiş olsa azabtan emin olmazdı» demiştir.
Müslim'in tek başına rivayet ettiği bir haberde: «Cenab-ı Hakkın yüz rahmeti vardır. Onlardan bir tanesini cinler, insanlar, behimeUr (hayvanlar) ve haşerat arasına indirmiştir. Bununla birbirlerine şefkat ederler. Bununla merhamet ederler. Bununla vahşi hayvan yavrusuna şefkat gösterir. Doksandokuz rahmeti yanında bırakmış. Onunla kıyamet gününde kullarına merhamet edecektin) diyor.
(12) «Yemin olsun ki, oluşunda şek ve şüphe olmayan kıyamette sizi toplayacaktır...» Bu âyetin tefsiri:
Bu âyeti celîle, haşn ispat eden âyetlerden birisidir. Yani sizi kabirlerden toplayacaktır. Kıyamete sevkedecektir. Şirkinizin karşılığında size ceza tatbik edecektir. Kıyamete sevketmek, oradaki hesaba sev-ketmek demektir. Ayetteki ÎLA kelimesi, bazı tefsircilere göre Fîkelimesi manasınadır. Yani kıyamette sizi bir araya getirecektir. Bazıları da; kıyamette sizi derleyecektir'in mânâsı; kıyametin hesabına doğru sizi gönderecektir, demektir, dedi. Bu hitab âyetin zahirinden anlaşıldığına göre, kâfirleredir. Bazı tefsircilere göre, hem müminlere, hem kâfirleredir. Önce özel olarak kâfirlere, sonra genel olarak bütün insanlara gelmiştir. Yani ey İnsanlar! Cenab-ı Hak sizi kıyamette bir araya getirecek veya sizi kıyametin hesabına doğru toplayacaktır. Hiç kimsenin kıyamet hakkında şüpheye düşmesi, uygun değildir. Çünkü kıyametin olacağına dair delilleri apaçık, burhanları parıl parıl parlamaktadır. Bîr de, sizi hesab ve ceza için bir araya getirmezse, sizden iyilik yapan birçok kimseler zarar etmiş olurlar. Mazlumların birçok kimsesizlerin hak ve hukukları tamamen yıkılmış olur Kötülük yapan zalimler de, cezasız kalırlar. Bu da, adaletin yokluğuna delâlet etmiş olur. Oysa Cenab-ı Hak, adaletsizlikten münezzehtir. Zira dünyada nice zalimler vardır ki, zulümleri yanlarında kalır. Ve kendilerinden herhangi bir intikam alınmaksızın göçüp gidiyorlar. Bu rahmete, adalete ve hikmete ters düşer. Madem ki, Cenab-ı Hak rah meti zatına farz kılmış o halde insanları, hasredip, adaletin muk-tezasını icra edecektir. Bazılarına mükâfat, bazılarına cezanın şedidin" tatbik edecektir» diye yazmıştır. Öyleyse hasrın vukuunda herhangi bir şüphe yoktur.
(12) «Nefislerine zarar edenlere gelince; onlar iman etmezler...»
Bu âyetin tefsiri:
Nefislerine zarar edenler, Ömür sermayelerini zayi edenlerdir. İnsanoğlu için sermaye aslî fıtrat'tır, sağlam akıl'dır. İsti'dad'dır. Bunların Resûlüllah'ı müşahede etmeleri ve vahyi dinlemeleridir. Oysa onlar bütün bunları zayi edip nefislerine zarar verdiler. Onlar, akıllarını İptal ettiklerinden, duyulara tâ"bi* olup vehme, aba ve ecdadlarının taklidine daldıklarından, düşünmeyi ve ibret bakışlarını unuttuklarından dolayı, bu ısrarları, onları küfre ve isyan etmeye götürdü. Bundan ötürü de Cenab-ı Hak «onlar iman etmezler» buyurdu. Yani iman etmemek onlar için cebri bir durum değildir.
Zemahşeri, «Keşşaf»ta: Eğer desen ki, îman etmemelerine zararları nasıl sebeb olabilir? Oysa îman etmemek zararın sebebidir. Cevab olarak derim ki, âyetin mânâsı; o kimseler ki, Allah'ın ilminde küfrü seçtiklerinden dolayı nefislerine zarar vermişler, onlar îman etmezler, demektir.
Hasılı kelâm; küfrü seçtiklerinden ötürü, Allah tarafından zararlarına hükmedilenler, îman etmezler. Zararla hükmetmek îman etmekten öncedir. Çünkü o, küfrü seçişteki ilimle beraberdir, bil-fiil, tatbik etmekledir. Böylece îman etmemenin zarar vermeye yol açması, caiz ve sahih olur.
Alusi, «Biliyorsun ki, bizim tevilimize göre, «HÜSRANI», (Zararı), Keşşafın dediğine hamletmeye ihtiyaç kalmaz. Umulur ki, bizim tevilimiz Keşşafın tevilinden daha üstün olsun. Çünkü Keşşafın tevilinde kalbi hududlayan özellikler vardır.» [30]
(13) «Gecede ve gündüzde sükûn bulan herşey onundur...» Bu âyetin açıklaması: Yani gece ve gündüzde istikrar bulup duran ve hareket eden herşey onundur. Hareketi değil, sadece sükûnu zikretmiştir. Çünkü sükünde nimet daha fazladır.
îbni Cerir, «güneşin üzerinde doğup battığı herşey o gece ve gündüzün sakinlerindendir» diyor. Binaenaleyh âyetten maksad, yeryüzünde oluşan bütün varlıklar, bütün hayvanat, kuşlar, karada, denizde bulunan bütün mevcudat Allah'ın mülküdür. Cenab-ı Hak onların seslerini çokça işitendir. Gece ve gündüzde en hassas kıpırdayışı ve fısıldayışlarını dahi işitir. Çeşitli cinslerin hepsini bilir. Yani işitme ve bilme ilim ve kudret sıfatlan gibi, onun sonsuz sıfatlarındandir. Bu âyet celile, müşriklerin söz ve hareketlerinden Ötürü aleyhlerinde bir vaid-i (ve tehdidi) ilâhidir.
(14) «Gökleri ve yeri yaratan Allah'tan başkasını mı dost edineceğim?»
Bu âyetin izahı:
Mukatil diyor ki, Allah'ın Resulü, müşrikler tarafından aba ye ecdadının dinine dönmeye davet edildiğinde, Cenab-ı Hak bu âyeti indirdi: «Ey Muhammedi Onlara de: Ben Allah'tan başkasını mı dost (Yani Rab, mabud, ve yardımcı) edineceğim?» Bu istifham, istiham-ı inkâridir. Yani Allah'tan başkasını dost edinmem. Çünkü göklerin ve yerin yaradanı ve varedeni Allah'dır. Çünkü Allah nzık verir ve kimseden nzık almaz. Besler, fakat kimse tarafından beslenmez. Yani halktan zengindir. Halk ona muhtaçtır. Sıfatı böyle olan Allah, yedirir. Zengin olduğundan dolayı başkasının yedirmesine ve beslemesine ihtiyacı yoktur. Böyle olanı Rab edinmek, yardımcı, dost ve mabud edinmek gerekir.
Ayette geçen «FATIR» kelimesi «Mubdi'», yani yoktan varedici, daha önce hazırlanmış bir proje ve plân olmaksızın, en muntazam şekilde oluşturucu demektir. Bu tefsiri, İbni Ebi-Hâtim, İbni Abbas'tan rivayet ediyor.
Ebu Ubeyde, İbni Cerir, İbnul-Enbari'den:
«Ben yer ve göğün fâtirinin ne olduğunu bilmiyordum. Bize iki göçebe geldi. Bir kuyu hakkında aralarında münazaa vardı. Birisi, ben onu Fâtiriyim, yani onun kazılmasına ben başlamışım. Böylece Fâtirin ne demek olduğunu anladım.» diye rivayet ettiler. [31]
Yemek Duası
Süheyl.bin Ebi Salih babasından, Ebu Hüreyre'den rivayet ediyor: Ensardan bir kişi, Küba ahalisindendi, Resulü Ekrem'i yemeğe davet etti. Biz de Resûlüllah ile beraber gittik. Resulü Ekrem yemek yedikten sonra ellerini yıkadı ve buyurdu:
«Hamd o Allah'a mahsustur ki, yedirir, yed irilmez. Bize minnet etti, bizi hidayet etti. Bize yedirdi ve sudan bize içirdi. Çıplak bırakmadı, giydirdi. Her güzel deneme ile bizi denedi. Hamd Allah'a mahsustur. Rabbim bırakılmaz. Başkası onun yerine geçemez. İnkâr edilemez ve hiç kimse ondan zengin olamaz. Hamd Allah'a mahsustur. O Allah ki, yiyeceklerden bize yedirdi, içilecek maddelerden bize içirdi, çıplaklıktan bizi giydirdi, sapıklıktan bizi hidayet etti. Körlükten bize binalık (görmek) verdi. Yaratmış olduklarının birçoğundan bizi apaçık bir şekilde üstün kıldı. Hamd Alemlerin Rabbma mahsustur.» [32]
Burada ince bir noktaya değinmek gerek: Bu hadisten anlaşılıyor ki, Resul-ü Ekrem yemeği bitirdikten ve ellerini yıkadıktan sonra yemek duasını yapmıştır. Böylece bu hadisten yemek duasının meşruiyeti de anlaşılıyor. Fakat dua ancak Resûlüllah'ın yapmış olduğu duadır veya en azından, «Elhamdülillah ellezi Etamena ve sekana» (Bize yediren ve içiren Allah'a hamd mahsustur, demektir.) Başka bir dil ile, başka tabirlerle dua etmek sünnet olan duanın yerini tutmaz.
(14) «De ki: Bana ilk müslüman kişi olmakhğım emredildi...»
Bu âyetin tefsiri:
Yani bu ümmetin ilk müslüman olan kişisi olmakhğım bana emredildi. Buradaki «müslüman olmak», Allah'ın emrine teslim olmak, onun taatina baş eğmek demektir. Bunun nedeni, Resulü Ekrem'in dinde ümmetinin ilki ve birincisi olmasıdır. Herkesten önce o Allah'ın dinine sarılmıştır. Bu âyet, tıpkı. «Bununla emrolundum. Ben müslü-manlann ilkiyim» âyeti gibidir. [33]
Resulullah Da Mı Mükellefdir?
Bazı tefsirciler; ibadette ihlaslı olmak, Allah'ı birlemekte zamanımın insanlarından önce olmakhğım bana emredildi» tarzında âyeti tefsir etmişlerdir. Bundan anlaşılıyor ki, Resulü Ekrem de insanlara tebliğ etmekte olduğu emirlerle mükellef ve memurdur. Ancak onun bir takım özellikleri vardır. O, ümmetinin imamı ve önderidir. Bu âyetten anlaşılıyor ki, her âmir (emredici), emrettiğini tatbik ve tebliğ etmek gerekliliğini hissetmelidir. Ta ki, başkasını hem yaptığı, hem de sözüyle hakikate davet etmiş olsun. Hz. Musa'dan hikâye edilen: «Sen ortaktan münezzehsin. Sana dönüş yaptım. Ben müminlerin il-kiyim» sözü de bu kabildendir.
(14) «Sakın müşriklerden olma!...»
Bu âyet, «Bana denildi ki: Sakın müşriklerden olma. Ben şirkten de nehyedildim» demektir.
(15) «De ki: Eğer Rabbime isyan edersem, cidden büyük bir günün azabından korkarım...» Bu âyetin tefsiri:
«Ya Muhammedi Seni Rabbinden başkasının ibadetine çağıran müşriklere söyle: Rabbim bana önce müslüman olmamı emretti. Kendisinden başkasının ibadetini yapmaktan beni nehyetti. Başkasına ibadet etmek suretiyle Rabbime isyan edersem, kıyamet gününün aza-bmdan korkarım. Yani bu takdirde, o, azabın kesinlikle benim için olduğunu bilirim. Böylece müşriklerin senin geri dönmen hakkındaki isteklerini kes. Ve bunu söylemek suretiyle onlarm âsî ve azaba .müstahak olduklarını ta'riz et.» Ta'riz, dokunaklı söz söylemedir.
(16) «Kıyamet gününde kimden azab uzaklaştınhrsa şüphesiz Allah ona rahmet etmiştir.»
Yani o kurtulmuş ve rahmete mazhar olmuştur. Azabın uzaklaştırılması, rahmetin verilmesi kurtuluş ve salahın apaçığıdır.
(17) «Eğer Allah bir şiddet ve belâ ile seni tutarsa, sana dokunursa, Ali ah tan başka o belâyı senden uzaklaştıracak hiç kimse yoktur. Eğer sana bir hayrı (afiyet, nimet, lezzet, ferah ve sunini) dokundu-rursa (verirse) O her şeye kadirdir.»
Yani belâyı defetmeye, hayrı celbetmeye kadirdir. Bu âyeti celîle, Resûl-i Ekrem'e hitabtır. Ve âyetin mânâsı: «Sakın Allah'tan başka bir veli (dost) edinmen. Çünkü Cenab-ı Hak sana zarar vermeye de, senden zararı defetmeye de kadirdir. Ondan başkası ise buna kadir değildir. Öyleyse onu yardımcı ve dost edin!.
Evet bu hitab özel olarak Resûl-i Ekrem'e, genel olarak bütün insanlaradır. Bu takdirde âyetin mânâsı: «Ey insanoğlu, eğer Allah sana bir zarar dokundurursa, Allah'tan başkası onu kaldıramaz. Verdiği illeti ancak Allah kaldırır. Tabii ki, esbabı halketmek ve bir takım zahiri formülleri tatbik etmek suretiyle kaldırır. Eğer sana hayrı dokundurursa, o zararı defetmeye ve hayrı sana vermeye kadirdir.»
İbni Abbas'tan rivayet edildi: «Bir gün Resûlüllah'm terkisine binmiştim. Bana hitap ederek buyurdu:
«Ey çocuk! Sana birkaç kelime öğreteceğim. Allah'ı koru, (yani onun hakkını gözet) o seni korur. Allah'ı koru, onu önünde görürsün. Birşey istersen Allah'tan iste. Yardım talebinde bulunmak istediğin zaman Allah'tan yardım taleb et Bilmiş ol ki, herhangi bir menfaat vermek hususunda bütün ümmet bir araya gelse de Allah'ın senin için yazmış olduğundan başka bir menfaat sana veremez. Eğer sana herhangi bir zaran dokundurmak hususunda bir araya gelirlerse, sana ancak Allah'ın senin hakkında yazmış olduğu bir zaran dokundurabi-Iirler. Kalemler kaldırılmıştır ve sahifeler durulmuştur. Yani olacak ve geleceğin tümü yakılmıştır.» Hadisi Hrmizi rivayet etmiştir.
Rezili, bu hadise, şu cümleleri de ekliyor: «Genişlik zamanında Allah'ı tanı ki Allah şiddette seni tanımış olsun.»
Hadiste, şu da vardır: «Eğer YAKİN' içinde ve razı olarak Allah'a amel etmeye gücün yetiyorsa, onu yap. Eğer gücün yetmiyorsa sab-reyle. Şüphesiz, hoşuna gitmeyen şeylere karşı sabretmen büyük ve bol bir hayrdır. Bil ki, yardım sabırla, genişlik üzüntüyle beraberdir. Şüphesiz darlıkla beraber genişlik vardır. Şüphesiz bir darlık iki genişliğe galib gelemez.» [34] îbnul Esir; bunun benzeri îmam Ahmed'in Müsnedinde de varid olmuştur» diyor.
Süddi, bu hadisi naklettikten sonra «Bu, sahih bir hadistir.» Ebu Bekr bin Sabit el Hatib, «El Fasl ve'l Vasi» adlı kitabında bunu rivayet etmiştir» diyor.[35]
(18) «O kullarının üstünde kahir, (galib)tir...»
Bu âyetin mânâsı: Kullarına galibdirt Onların üzerinde tam hakimdir. Kullar makhur olarak onun kudretinin altındadırlar. kahir'in mânâsı; halkın durumlarını tedvir eden, istediği şekilde halka istikamet veren zat demektir. Böylece halka zor ve ağır gelen hadisleri, hüzün ve gam veren fakirlik getiren, öldüren, zelil eden olayların, hepsi ondan tedbirini geri çevirmeye güç yetirmez, onun kahrinin altından hiç kimse çıkamaz. İşte Cenab-ı Hakkın sıfatı olan «el-kahîr»in mânâsı budur. Çünkü Cenab-ı Hak kadir ve kahirdir. İrade ettiği birşey-de hiçbir güç onu acze düşüremez. [36]
Allah'ın Kahırlılığının Manası
«Kullarının üstünde kahirdin)in mânâsı; kahri ve galebesi onlara üstünlük çalmıştır demektir. Onlar, onun teshir ve zelil yapması altındadırlar. Hiç kimse onun fermanından çıkamaz.
İbni Ceriri Taberi, «Kahirin mânâsı, kullarına kulluk yaptırtan ve onların üzerinde hükümranlık yapan demektir» diyor. Buradaki fevkı-yet, (üstünde) istilâ, ve manevî yücelik fevkıyetidir. Mekân fevkıyeti değildir. Meselâ: Sultan, raiyesinin fevkindedir, denildiği zaman, onların tepesinde oturmuştur demek değildir. Onları sevk ve idare eder, onlar onun fermanının altındadır demek oluyor. Tabii ki bu, halefin, tevilcilerin ve hicrî 400'den sonra gelen kelâmcılann fikridir. Selefin ise fevkıyet hakkında şöyle fikirleri vardır:
Fevkıyeti sıfatı, Allah için vardır. Nitekim İmam Tâhavi buna nas-sen dokunmaktadır. Bu hususta bin delile, yakın delil getirmişlerdir. İmam Ahmed, eva'l hadisinde İbni Abbas'tan rivayet ediyor. Resulü Ekrem buyurdu:
«Arş onun üstündedir. Allah onların bütününün üstündedir.»
Ebu Davud, Cubeyr bin Muhammed bin Cübeyr bin Nat'an'dan, o babasından, o da babasından, o da babasından rivayet ediyor: Peygamberle Allah'a yemin verip şefaat istiyene, Resûlüllah:
«Rahmet olasıca! Sen Allah'ın ne olduğunu biliyor musun? Şüphesiz ki, Allah arşın üstünde, arş semavatın üstündedir» dedi ve parmaklarıyla kubbe benzerini yaptı ve: «Bu, eğerin binicisi altında ses verdiği gibi ses vermektedir» dedi.
El Emevi, Meğazi'sinde sahih bir hadisten rivayet ediyor: Cenab-ı Peygamber, Beni Kureyza hakkında hüküm veren Saad'e:
«And olsun sen onlann hakkında yedi kat göğün üstündeki padişahın hükmüyle hükmettin» dedi.
tbni Mace merfu bir hadiste şunu rivayet ediyor:
«Cennet ehli nimetlerin içinde yüzerken ansızın onlara bir nur görünür. Başlarını kaldırırlar. Bir de Cenab-ı Hakkın onların üstünde onlara tecelli ettiğini görürler. Cenab-ı Hak;
«Ey cennet ehli! Selâm sizin üzerinize olsun» der. Sonra Resulü Ekrem: «Selamım kavi en mirrabbirrahim» âyetini okudu. «Allah, cennet ehline bakar, cennet ehli, Allah'a bakarlar. Allah'a baktıkları müddetçe, Cennetin hiçbir nimetine iltifat etmezler. Allah'ın nuruna dalarlar.»
Sıhhatli bir rivayette sabit olmuştur ki, Abdullah bin Revana kendisini cariyesiyle itham eden hanımına cevab teşkil eden şiirlerini Re-sûlüllah'ın huzurunda okudu:
«Ben şahitlik ederim ki, Allah'ın vaadi haktır. Şahitlik ederim ki, ateş kâfirlerin dönüş yeridir. Allah'ın arşı su üzerinde yüzer. Arşın üstünde Alemlerin Rabbidir. Arşı kuvvetli melekler yüklenirler. Mabudun nişanlı melekleri.»
Resulü Ekrem onun bu şiirine İtiraz etmedi. İkrar etti. Böylece bu şiir hadisi takriri oldu. Onu dinliyen Resul güldü.
Hasan bin Sabit de Resûlüllah'ın huzurunda:
«Allah'ın izniyle şahitlik ettim ki Muhanuned göklerin üstünde, yücede olanın e İçişidir. Ve şahitlik ettim ki, Ebu Yahya ve Yahya, ikisinin de Rableri tarafından kabul olunan amelleri vardır. Ve şahitlik ediyorum ki, yahudilerin düşmanlık yaptığı Meryem'in oğlu bir Peygamberdir, Arş sahibinin katından elçi olarak gelmiştir. Ve şahitlik ederim ki, el Ahkaf kavminin arkadaşı onlara kalkıp nasihat ettiği zaman, Allah'ın zatıyla, kuvvetiyle onlann içinde kalkıyor ve adalet yapıyordu.»
Resulü Ekrem, bu şiirleri dinledikten sonra: «Ben de buna şahitlik yaparım» dedi.
îkrime, tbni Abbas'tan rivayet ediyor. İbni Abbas şeytanın «sonra yemin ederim onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından geleceğim» sözünü hikâye eden âyetin tefsirinde «Onlann üstlerinden geleceğim» demedi, çünkü Allah'ın onlann üstünde olduğunu biliyordu. Bu husustaki âyet ve hadislerde açıkça fevkıyat sıfatı tesbit edilmiştir. Ebu İsmail el Ensari, «El Faruk» adlı kitabında Ebu Muti el-Belhiye giden bir senedle rivayet ediyor: Ebu Hanife'den, «Ben bilmiyorum Rabbim gökte midir, yerde midir?» diyen bir kimsenin durumunu sordum. Ebu Hanife:
«O adam kâfir olmuştur. Çünkü Cenabı Hak,. «Er rahman alel ar-şisteva» Rahman arşın üzerinde istiva etmiştir buyuruyor. Arş ise yedi gök üstündedir» dedi. Ben sordum:
«Eğer o adam; Allah arşın üstündedir. Fakat arşın gökte mi, yerde mi olduğunu bilmiyorum, dese hali ne olur?»
Ebu Hanife:
«O kâfirdir. Çünkü «fissema» (göktedir), âyetini inkâr etmiş oluyor. Kim M, «göktedir» âyetini inkâr ederse kâfir olur» dedi.
Başkası: «Cenab-ı Hak, alayiilliyyindedir. Cenab-ı Hak alâ'dan (yüceden) çağırır, esfelden (altdan) değil» dedi.
Fevkiyeti destekleyen delillerden birisi de, Cenab-ı Hak mahlûkları yarattığı zaman, onları mukaddes zatında yaratmadı. Çünkü o birdir, doğmamış, doğrulmamış ve sameddir. Böylece sabit oldu ki, Cenab-ı Hak, mahlûklarını zatından hariç olarak yaratmıştır. Fevkıyet sıfatı, kemal sıfatı olduğuna ve onda herhangi bir eksiklik olmadığına göre, o kitabın söylemesi, kitaba, sünnete, ve icmaa ters düşmediğine göre, onu nefyetmek batılın tâ kendisidir. Hasseten tabiatlar tezarru ve sızıntılar halinde yükseği kastetmek üzerinde halkedilmişlerdir.
Muhammed bin Tahir Kl-Makdisi zikrediyor. Şeyh Ebu Cafer He-medani, İmam Haremeynin meclisinde bulundu. İmam Haremeyn ULUV sıfatının yokluğu hakkında konuşuyordu. Ve: «Allah vardı. Arş yoktu. Cenab-ı Hak şu anda olduğunun üzerindedir.» diyordu.
Bunun üzerine Şeyh Ebu Cafer:
«Ey üstad! Bize şu kalbimizde hissettiğimiz zaruretten haber ver.
Şüphesiz ki, hiç bir arif yoktur ki, Ey Allah deyip def kalbinde yücenin taleb edilmesinin zaruretini hissetmesin. Sağına bakmaz, soluna bakmaz. Hep yücelere ve yukarıya bakar. Acaba sen bu zarureti bizim nefsimizden nasıl defedeceksin?»
Ravi diyor ki, bu söz karşısında İmam, başını yumrukladı. Kürsüden indi. Ve zannederim ki, ağladıktan sonra: «El-Hemedanî, beni hayrete düşürdü» diye sızlandı.
Bazıları şu sualin cevabında şu zorlamaya yönelmiş: «Bu yukarıya teveccüh, göklerin dua kıblesi olmakhğından ileri geliyor. Tıpkı Kabe'nin namazın kıblesi olması gibi... Sonra bu da alinin yer üzerine konulmasıyla nakzedilir. Çünkü Cenab-ı Hak yerin ci-[hetindedir denilmez.»
Bu te'vilin batıl olduğu ortadadır. Zira ümmetin selefinden hiç kimse «gök duanın kıblesidir» dememiş. Cenab-ı Hak da bu hususta bir delil indirmemiştir. Sıhhatli olan şudur ki, namazın kıblesi neresi se, duanın kıblesi de orasıdır. Zira selef, açıkça söylemişlerdir ki, «Dua edenin Kıbleye yönelmesi müstehabtır.» Resulü Ekrem duasında birçok yerde Kabe'ye yönelmiştir. Kim ki: «Dua'nın kıblesi başkasıdir» derse, o, dinde bir bidat meydana getirmiştir. Müslüman cemaatına muhalefet etmiştir.
İkincisi, Kıble'den maksad dua edenin istikbal ettiği, yüzüyle yöneldiği yerdir. Tıpkı namazda Kıbleye yöneldiğin gibi. İnsanın başıy-a veya elleriyle muhazı olduğu yere Kıble denilmez. Eğer gök duanın kıblesi olsaydı o zaman meşru, dua edenin yüzüyle göğe yönelmesi olurdu. Bu da şeriatta asla sabit olmamıştır.
Alnın yere konmasıyla olan nakze gelince; bu, pek de fasıd bir nakzdır. Çünkü alnım yere koyan bununla üstündeki zata zilletiyle hu-du* etmeyi (eğilmeyi) kastediyor. Yoksa altındadır, ona yöneliyor demek değildir. Bu, hiçbir secde edicinin kalbine gelecek birşey değildir. Evet, pişr el Müreysi'den işitilmiş ki, «Subhanerabbiyelesfel» [37] demiş. Fakat Cenab-ı Hak, inkarcı ve zalimlerin dediğinden çokça münezzeh ve
yücedir. Buşnn bu sözü delil olamaz. Bazıları; fevkıyettı daha hayırlı, daha efzal mânâsına alıp tev'il etmiştir. Nasıl ki el-emîru favkelveziri denildiği zaman, emir vezirden daha hayırlıdır, ED-dînaru feked-dîrhemı denildiğinde Dinar, Dirhemden daha hayırlıdır» demek olduğu gibi.
Malumdur ki, bu tevil, sağlam akılların nefret ettiği, sahih kalb-lerin kendisinden kaçtığı bir tevildir. Çünkü kişinin direk «Allah kul-|| lanndan daha hayırlıdır. Arşından daha hayırlıdır» sözü, «kar, soğuktur, ateş yakıcıdır», «güneş, lambadan daha parlaktır», «gök, evin kubbesinden daha yüksektir» demesi gibi oluyor. Böyle bir sözde, Cenab-ı Hakkın temcid ve ta'zimi diye birşey bahis konusu olamaz. Belki bu, kelâmlarının en rezillerinden olur. Öyleyse Cenab-ı Hakkın, mecid olan kelâmını böyle bir tevile hamletmek nasıl uygun düşer? O kelâm ki, cinler ve insanların hepsi bir araya gelirlerse, onun bir buızerini getirmek için yardımlaşırlarsa, onun bir benzerini getiremezler. Üstelik böyle biı? te'vilde Cenab-ı Hakkın şanım tenkis etmek de vardır. Çünkü meşhur Darbımesel'de «Görmez misin eğer kılıç asadan daha hayırlıdır denilirse kılıcın kıymeti eksilir.»
|Evet, eğer makam böyle bir şeyi iktiza ederse, yani bir sapığın aleyhinde bir hüccet olursa o zaman olur. Nitekim Hz. Yusuf: «Ayrı ayrı rabler mi daha hayırlıdır, yoksa kahir ve bir olan Allah mı» demiş. Ve nitekim «Acaba Allah mı daha hayırlıdır yoksa onların ortak koştukları mı? Allah daha hayırlı ve daha bakidir.» âyetlerde gelmiştir. Evet, bu bir emirdir, buna itiraz edilemez. Tan'etme okları buna tevcih edilemez.
Fevkıyetin faziletteki fevkıyet mânâsında olduğunu selef de ispat etmiştir. Mutlak fevkıyetin zımnında zaten bu vardır. Selef; zatın fevkıyetini ispat ettikleri gibi kahir, (gâlib) liginin fevkıyetini de ispat ediyorlar. Bütün bunlara, Cenab-ı Hakkın zatının celâline uygun düşecek şekilde îman ederler. Sıfatlarının kemalinin muktezasıdır tarzında îman ederler. Cenab-ı Hakkı, şanında muhal olan şeylerden tenzih ederler. Bazılarına îman, bazılarını inkâr etmezler. Şer*i lafızlardı 21 dan asla udul etmezler (koymazlar). Fasid bir mânâyı ispat ve sahih
bir mânâyı yoketmesinler, diye ne yokluk, ne de varlık bakımından te'vil etmezler. Onlar Cenab-ı Hak nefsine ispat ettiği gibi fevkıyeti İspat ederler. Cihet lafzına gelince bazan onunla mevcud olan kastedilir. Bazan da yok olan kastedilir. Malûmdur ki, halik ile mahlûktan başka bir mevcud yok. Öyle ise cihetle Allah'tan başka bir mevcud kas-tedilirse, o mahluktur. Allah ise, hiçbir şey onu ihata etmediği gibi hiç bir mahlukta onu kapsamaz. O böyle olmaktan yücedir. Eğer cihetle ademî bir emir kastedilirse, o âlemin üstündedir. Orada Allah'tan başkası yoktur. Binaenaleyh «Cenabı Hak bu itibarla bir cihettedir» denildiğinde bu, selefe göre sahih olur. Bunun mânâsı cihet lafzını nefyeden, ola ki «Allah, alemin üstündedir, mahlukların son bulduğu noktadadır» sözüyle ulviyeti nefyetmek istiyorlar. Delillerinde şunları zikrederler; Cihetlerin hepsi yani ön, arka, sağ, sol, üst, alt mahluktur. Cenab-ı Hak, cihetlerden öncedir. Kim ki, Allah bir cihettedir dese, ona alemin bir parçasının kadim olmasına ve Cenab-ı Hak önce cihetten müstağniydi, sonradan cihete girmiş olduğuna hükmetmesi gerekiyor. Bu ve benzeri laf izler, Cenab-ı Hakkın —ister cihet olsun, ister olmasın— mahluklarından herhangi bir şeyinde değildir, mânâsında alınırsa, doğru bir kelâmdır. Fakat cihet vucudî değil belki itibarî bir emirdir. Bunda herhangi bir mahzur yoktur. Hülasa: Cenab-ı Hakkın mahluklarının benzerliğinden tenzihi ve muteşabihattan olan âyet ve hadislerin ilminin ona havale edilmesi farzdır. Geldiği şekilde ona iman etmek farzdır.
Zihne yakın ve benzeri arap kelâmında yaygın olan bir tevile gelince; onda benim katımda herhangi bir zarar yoktur. Bununla bera-ber bası âyetler vardır ki, hem selef, hem de halef, onların tevilinde icma etmişlerdir. Allah muradım daha iyi bilir.
(18) «O el hakimdir» yani hikmet sahibidir. Eşyanın tamamını bilir. Şeylerin ve fiillerin ne durumda oldukları, neye uygun düştüğü onun malûmudur. Kuvvetli bir tedbir, güzel bir takdirin sahibidir. Ha-birdir. Kulların en ince durumlarını, en gizli emirlerini bilendir. [38]
Meal
(19) De ki: Şahitlik yönünden hangi şey daha büyüktür? De ki: Allah benimle sizin aranızda şahittir. Bana şu Kur'an vahyolundu. Ta ki, onunla sizi (ve ulaşan herkesi) korkutmuş olayım. Gerçekten şahitlik eder misiniz ki, Allah'la beraber başka mabııdlar vardır? De ki: O ancak bir tek mabuddur. Ve şüphesiz ki, ben sizin şirk koştuklarınızdan beriyim.»
20) O kimseler ki onlara kitabı verdik. Onu oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar. Nefislerine zarar verenlere gelince onlar iman etmezler.»
(21) Yalan yönünden Allah'a iftira eden veya Alah'ın âyetlerini yalanlayandan daha zalim kim olabilir? Şüphesiz ki (durum şudur:) Zalimler kurtulamazlar.»
(22) (Hatırla) o günü ki, onların hepsini bir araya topladıktan sonra şirk koşanlara: Hani nerededir o A Halı1 in ortakları? diye iddia ettikleriniz» diye sorarız.»
(23) Sonra fitneleri (çareleri) yoktur. Ancak «Rabbimiz olan Allah'a yemin ederiz ki, biz şirk koşanlar değiliz» demeleri vardır.»
(24) Bak ki nasıl nefisleri üzerinde yalan söylediler. Bak ki daha önce iftira ettikleri onlardan nasıl kayboldu?
(25) Onlardan bazıları sana kulak verir. Onu anlamamaları için onların kalblerine bir perde ve kulaklarına da bir ağırlık kıldık. Eğer onlar her âyeti görseler bile ona iman etmezler. Hatta onlar sana geldiklerinde seninle çekişirler. Kâfir olanlar «Bu (Kur'an) ancak eskilerin hurafeleridir» derler.»
(26) Onlar hem ondan vazgeçirmeye çalışırlar, hem de ondan uzaklaşırlar. Onlar farkında olmadan ancak nefislerini helak ederler.»
(27) Keşke ateşin üzerine durdukları zamanı ve «keşke dünyaya yeniden döndürülseydik ve rabbimizin âyetlerini yalanlamasaydık ve müminlerden olsaydık» dediklerini bir görseydin.» [39]
Dirayet Ve Rivayet Tefsiri
(19) «De ki: Şahitlik yönünden hangi şey daha büyüktür?...»
Bu âyetin tefsiri:
El Kelbi diyor: Mekkeliler Hz. Muhammed'e geldiler: Ey Muhammedi Senin Allah'ın Resulü olduğuna şahitlik eden birisini bize göster. Seni tasdik eden herhangi birisinin olduğunu zannetmiyoruz. Senin durumunu Yahudiler ve Hristiyanlardan sorduk. «Ona dair bizim kitablanmızda hiçbir şey yoktur» dediler. Bunun üzerine Cenab-ı Hak: Ey Muhammed! Bu seni yalanlayan ve Peygamberliğini inkâr eden, müşrik kavmine söyle: Şehadet yönünden hangi şey daha büyüktür? Eğer sana cevab verirlerse, ne ala. Aksi takdirde onlara de ki: Allah benimle sizin aranızda şahittir.»
Mücahid diyor: Allah bu âyette, Hz. Muhammed'e emretti ki, şahitlik yönünden en büyük olan şeyi Kureyşten sorsun. Sonra ona emretti ki, onlara «Allah benimle sizin aranızda şahittir» desin.. Yani Allah benim hak, sizin batıl üzerinde bulunduğunuza şahitlik eder.
Hulasa: Kureyşliler, makbul sözlü bir şahid istediler. Ki Hz. Mu-hammed'in Peygamberliğine şahitlik etsin. Cenab-ı Hak ta bu âyette şahitlik yönünden varlıkların en büyüğünün Allah olduğunu beyan ettikten sonra Muhammed'in Peygamberliğine şahitlik yaptığını açıkladı. Çünkü: «O, bana bu Kur'an'ı vahyetmiş ki sizi onunla korkutayım» âyetinde bu belirgin bir halde görülmektedir. Yani Allah bana Peygamberlikte şahitlik ediyor. Çünkü o bana bu Kur'an'ı vahyetmiş-tir. Bu Kur'an ise, mucizedir. Çünkü siz beliğ ve fasih insanlarsınız. Dil uzmanlarısınız. Siz ona muareze etmekten aciz kaldınız. Böylece o da mucize oldu. Kur'an mucize olduğuna göre, onun benim üzerime misi, benim Allah'ın Resulü olduğuma bir şahitliktir. Allah bana bu Kur'an'ı vahyetti ki, onunla korkutayım. Allah'ın emrine muhalefet etmekten sizi sakındırayım. Ve Kur'an kendisine ulaşan herkesi korkutayım diye bana vahyedilcü. Yani kıyamete kadar gelen Arap ve Acem (diğer milletler) den her geleni Kur'an'la korkutmak ve Allah'ın emrine muhalefet etmekten sakındırmak için Kur*an bana vahyedil-miştir. Binaenaleyh Kur*an kime tebliğ olunmuş ve kim Kur'an'ı işitmiş ise, Resûlü-Ekrem onun için korkutucu ve müjdeci olarak gönderilmiş bir Peygamberdir.
Muhammed bin Kâb El-Kurezi: «Kur'an kime tebliğ edilmiş ve kimin kulağına varmış ise, sanki o Peygamberi görmüş ve Peygamberle konuşmuştur» dedi..
Enes bin Malik: «Bu âyeti celile nazil olduğu zaman, Resûlü-Ekrem İran İmparatoru Kisra'ya ve Roma İmparatoru Kayser'e ve Arap yarımadasının bitişiğinde bulunan bütün saltanat sahihlerine mektublar yazdı ve onlan Allah'a davet etti» diyor.
Buharî, Abdullah bin Amr bin As'tan rivayet ediyor. Resulü Ekrem buyurdu:
«Bir tek âyet dahi olsa benden sonra gelenlere tebliğ ediniz. îsraii-oğullarından bahsediniz. Bu sözünüzde herhangi bir sakınca yoktur. Kim ki bile bile benim kesemden yalan söylerse, o, ateşteki yerine hazırlansın.» [40]
Bu hadiste geçen bir cümleye dikkati çekmek gerekiyor. Cenab-ı Peygamber: «İsrailoğullanndan konuşunuz. Bu konuşmanızda sakınca yoktur» diyor. Yani bir günah yoktur. Yani bu hadis; siz İsrailoğulla-nmn hakkında ibret için ne olumsuz durumu naklederseniz, onlar ondan daha fazla bir durumda ve daha aşın bir haldeydiler, demek istiyor. Yoksa yalanı mubah kılmıyor. Beni îsrailin yalan haberlerini nakletmek ruhsatını vermiyor.
îbni Mesud, Resulü Ekrem'den naklediyor:
«Cenab-ı Hak, o kişinin yüzünü nurlandırsın ki, bizden bir şeyi dinler, dinlediği gibi tebliğ eder. Nice kendisine tebliğ edilenler vardır ki, dinleyenden daha fazla kavrayıcı ve kapsayıcı olum hadisi Tirrnizi rivayet etmiştir.
Yine Tirmizi, Zeyd bin Sabit tarikiyle (yoluyla) Resûlüllah'tan rivayet ediyor:
«Allah, o kişinin yüzünü ak etsin ki, bizden bir hadis dinlemiş. Başkasına onu tebliğ etsin diye ezberlemiştir. Nice fıkıh hamili vardır ki, kendisinden daha fâkih olana onu götürür. Ve nice fıkıh hamili vardır ki fâkih değildir.»
İbni Abbas'tan gelmiştir:
«Siz dinlerseniz. Sizden de dinlenilir. Sizden dinleyenlerden de başkası dînler» Hadisi Ebu Davud, mevkuf olarak zikretmiştir [41]
Kelamcılara Göre Allah'a Şey Denir Mi?
Bu âyet münasebetiyle kelâmcılar arasında ihtilâf noktası olan bir konuya parmak basmak istiyoruz: Acaba —şey Allah'a ıtlak olunur mu? Yani Allah'a şeydir denir mi? Cumhurun mezhebine göre, Allah'a şey denilir. Fakat Allah (C.C.) varedilen eşya gibi birşey değildir. Cumhur, bu âyeti celîlede vaki olan sual ve cevabla istidlal etmişlerdir. Bir de: «Herşey helak olucudur, ancak Allah'ın vechi yani zatı » (el-Kasas: 88) âyetiyîe istidlal etmişlerdir.
El-Alusî, Ruhu'l-Meanî'de şunları nakleder: el-imam rivayet ediyor ki: Cehm, «En güzel isimler Allah'ındım (el-Araf: 180), (el-Haşr: 24) âyetiyîe istidlal ederek «Allah'a şey denilmez. Çünkü Allah'a ancak kemal sıfatlarından birisine delâlet eden bir lafız ıtlak olunur. Şey kelimesi ise, böyle değildir» dedi.
El-Mevakıf ve şerhinde «Eş-Şey» kelimesi, Eş'ariler yanında sadece mevcuda ıtlak olunur. Binaenaleyh Eş'arilerin yanında her şey mevcuttur, her mevcut şeydir. «Şey» ile «Mevcud» hakkmda çeşitli görüşleri sevkedildikten sonra denildi ki, bu mücadele lafzîdir. Yani şey'in lafzı' neyin üzerine ıtlak olunursa o hususa bağlıdır. Bu meselede gerçek, lügat ile naklin desteklediğidir. Çünkü lügatların isbatında akün herhangi bir müdahelesi olmaz. Belirgin görüş biz maturidi'lerle beraberdir. Çünkü lügat ehli her asırda Şey lafzını mevcuda ıtlak etmişlerdir. Hatta onların yanında «Mevcud, şeydir» denilirse, bunu kabul ederler. «Mevcud, şey değildir» denilirse bunu inkâr ederler. Ce-nab-ı Hakkın şu âyeti de buna benzer:
«Ben daha önce seni yarattım. Sen bîrşey değildin» (Meryem: 9). Burada hakikat yoluyla ,«Şey»in yok'a ıtlak olunmasını nehyediyor. Çünkü hakikat bunda sıhhatli . olamaz.» Şerhül-Mevakıfın ibaresi bitti.
Şerhul-Makasit'te «Bu araştırma, maduma hakikaten şey denilir mi, denilmez mi? Bu, lugatla ilgili bir emirdir. Burada, nakle ve istimale müracaat edilir. İstimallere göre, bu hususta çeşitli ihtilâflar vardır. Bizim katımızda «şey», mevcudun ismidir. Çünkü bunu çokça istimal ettiklerini görüyoruz. Madum (yok) da da mecazen kullanılmasında herhangi bir çekişme yok. Sonra Şerh ul Maksid şunları söylüyor:
— îbni Abbas tan, «Şey, kadimin ismidir». Cehemilerden, «Hadisin ismidir» ve Hişam'dan «cismin ismidir» diye nakledilenler, luga-tehlinin kabul etmediği için cidden uzak nakülerdr.
Fakat bütün bu iddialarda araştırma gerekir. Çünkü Eş'arilerin lügat yönünden «şey» ile «mevcud» un eşit veya müteradif olduklarını iddia etiklerine dair güvenilir bir delilleri yoktur. Lügat ehlinin her zamanda «şey» lafzını «mevcud» a ıtlak etmelerine gelince, bu delâlet etse etse ancak her mevcudun şey olduğuna delâlet eder. Fakat «şey» lafzı neye ıtlak olunursa, o gerçekte ve lugatta mevcuttur sözüne delâlet etmez. Çünkü «mevcud»un üzerine «şey» lafzının ıtlak edilmesi, «Lâşey»e (yoka) ıtlak edilmemesini gerektirmez. Lugatta «şey», mevcuda tahsis edilmiştir. Zaruretini de gerektirmez. Çünkü «şey», hakikatte mevcuda demekle özelleşmesine rağmen hakikat ve lugatta hem maduma, hem de mevcuda ıtlak olunur. «Mevcut, birşey değildir» diyene, ehli lügatin hücumu ancak bu, ehemmi (en muhımmı) ehes (husus) tan selbetmek yönündendir. Ehemm'in Ehas'tan selbedilmesi Mantık ilminde sahih değildir. Yoksa «şey» ile «Meveud»un müteradif veya mütesavi olduklarından ötürü değildir. «Şey», madum-i hariciyeye hem Kur an'da, hem Sünnette ıtlak olunmuştur. Kur'an-ı Ke-rim'de:
«Hiçbir şey hakkında 'ben bunu yarın mutlaka yapacağım deme. Ancak Allah dilerse yapacağım, de.» (El Kehf, 23-24).
Hadisde, Tabarani, Ümmü-Seleme'den rivayet ediyor:
Bir kişi, Cenab-ı Peygamberden sordu:
«Ben nefsimle öyle şeyler konuşuyorum ki, eğer onu dilimle ikrar edersem bütün amelimi yakmış olurum. Durumum ne olabilir?»
Çenab-ı Peygamber:
«Bu kelam, ancak imanlı bir kimseye ilka olunur» buyurdu. Itlakta (kullanmada), asıl olan hakikattir. Hakikatten, ancak bir mani' bulunursa, dönüş yapılır. Kullanılmanın şüyuu ise, «Sibeveyh» gibi bir güvenilirden naklin sıhati sabit olduktan sonra engellemeye elverişli olmaz. Bunun bu şekilde şüyu' bulmasının nedeni, umulur ki şu olabilir: Konuşma ve müzakerelerde, mevcudatın hallerinden daha fazla değinmekten ileri geliyor. Yoksa «şey» in lügat yönünden mevcuda tahsis edilmişliğinden ileri gelmiyor. [42]
Allah'ın İlmi Her Şeyi Kapsar
Bu âyet, Cenab-ı Hakkın ilminin bütün eşyaya taalluk ettiğinin delilidir. Bir de bu âyeti celîle, delildir ki, Allah'ın ilm-i ilâhisinin ma-dumu ve mevcudu birden kapsaması hem hakiki hem lugavi yöndedir.
Büyük alimlerden bazısı «şey» i mevcuda tahsis etme iddiasını yaptıktan sonra şey aslında mastardır ya «ŞAİN» (İsmi Faril) mânâsında veya «MEŞİ» (ismi Meful) mânâsında kullanılmıştır Eğer «Şain» mânâsına gelirse, onun Allah üzerine ıtlak edilmesi yani Allah'ın zatı için kullanılması doğrudur. Aksi takdirde doğru değildir demiş. Oysa sen bu tetkikimizden anladın ki, bu tafsile ihtiyaç olmaksızın, «şsy», Allah'ın zatı için kullanılır. [43]
«Vehadet yönünden daha büyüktüraün mânâsı, daha doğrudur demektir.
(19) «De ki: Allah benimle sizin aranızda şahittir...»
Bu âyeti celîle Resulü Ekrem'e bizzat onlara cevap vermeyi emrediyor: De ki: Ne Yahudi âlimleri ne de Hristiyan âlimleri değil, Allah benimle sizin aranızda şahittir. Allah dilediğini dilediği şeyle tahsis ediyor. Allah'ın bu tahsisi apaçık bir mucizedir. Hal-düiyle konuşan bir şahittir. İnsan dilinin konuşmasından daha beliğdir. Çünkü insan dilinden bazan yalan hüküm, bazan de yanlış söz çıkabilir. Madem ki, Allah anneye emzirme kuvvetini, âlime açık bir şekilde ifadei meram etme kudretini ve mutevazi cahil bir kimseye de dinlemek sevgisini vermiştir, işte insanlarda bulunan bu açık fıtratlar Mübdi' ve Hâkim olan Allah'tan gelen şahitliklerdir. Ki, bunlar ne için yaradalmış-larsa, o vazifeyi ifâ edebilirler. Madem ki, göz bakış, kulak dinlemek, akıl düşünmek için yaratılmıştır. Bu da, şahitlik eder ki, bu nesneler bu vazifelerin ehlidirler. İşte böylece Allah benim için de Peygamberliğimin şahitliğini yapıyor. Ey Mekke'liler! Sizi ve bu Kur'an kendisine ulaşan siyah ve kırmızılar (Arap ve Acem) in hepsini korkutayım diye benim üzerime bu Kur*an'ı indirdi. Acaba bu şahitliğin Allah'tan benim için yapıldığı sizin katımzda sabit oldu mu? Ey şu anda benim huzurumda mevcut olanlar! Ve ey daha sonra gelip de bu vazife kendisine ulaşanlar! Beni, Allah'a ortak koşmaya davet etmenizi terkedip onun günahından kurtulduktan ve onun makbul olmadığına dair hüccet ve delil ikame ettikten sonra size Peygamberliğimi tebliğ ederek derim ki; acaba siz Allah'la beraber başka ilâhlar olduğuna şahitlik eder misiniz?»
Bu istifham, takriri bir istifhamdır. Bu istifhamda inkâr ve is-tib'ad vardır. Yani zarre kadar aklı ve düşüncesi olan bir insan için bu şahidlik çek uzaktır. «Çünkü ben sizin şahitlik yaptığınıza şahitlik etmem. De ki, ancak o bir tek mabuddur.» Şahidlik ederim ki, o bir tek ilâhtır. «Şüphesiz ki ben sizin ortak koşmalarınızdan uzak ve beriyim.» Yani putlarla herhangi bir ilişki ve İlgi kurmam bahis konusu değildir. İşte bununla Cenab-ı Hakkın Resulü Ekrem'e Peygamber olduğuna dair şahitlik etmesi tamamlandı.[44]
Kur'an Herkese Gelmiştir
(19) «Sizi ve ulaştığı herkesi, kendisi ile uyarıp korkutmam için bana şu Kuran vahyedildi...» Bu âyetin tefsiri:
«Kendisine Kur'an ulaşanlardan maksad, Arap ve Acem diye iki kısma ayrılan bütün insanlardır. Veya cinler ve insanlardan olan herkes. Ey mevcud olanlar! Sizi ve sizden sonra kıyamete kadar mevcud olacakları korkutmak için bu Kur'an bana vahyedilmiştir.
îbni Cerir, «Kur'an kime tebliğ edilmişse sanki o Hz. Muhammed'i görmüştür» diyor.
Ebu Naim ve başkası İbni Abbas'tan rivayet ettiler. Allah'ın Resulü buyurdu:
«Kur'an kime ulaşmışsa, sanki onunla şifahen konuşmuş olurum.»
Bu âyet, Kur'an'ın indiği günde yeryüzünde var olan insanlar ve kıyamete kadar var olacak olan insanların hepsinin Kur'an hükümlerinin kapsamına girdiğine delildir. Hepsini kapsayıcı olmaklığı, ibare yoluyla mıdır, veya mevcut ve mükellef olmayanların gayrisi kapsaması icma ile midir? Bu hususta ihtilâf vardır. Hanbeli'ler birinci görüşü, Hanefi'ler ikinci görüşü savunmuşlardır. Bunun tetkik ve tahkiki usul kitablanndadn*.
Bir de, bu ayeti celîle delildir ki, Kur'an bir insana tebliğ edilmemiş ve ulaşmamıssa o insan ahkâm-ı şeriyeyi terkettiği için muaheze edilemez. Bu fikri, Ebu Şeyhin Ubey bin Kâab'tan rivayet ettiği şu hadis takviye etmektedir.
Resûlüllah'a esirler getirildi. Resulü Ekrem onlardan sordu: «Siz İslama çağrıldınız mı? Esirler Cenab-ı Peygambere: «Hayır, çağrılmadık» dediler ve Resulü Ekrem onları .serbest bıraktı. Sonra Cenab-ı Peygamber:
«De ki: Sizi ve ulaştığı kimseleri uyarmam için bana bu Kur'an vahyedilmiştir» âyetini okudu.
(20) «Kendilerine kitabı verdiklerimiz, onu çocuklarını tanıdıkları gibi tanırlar...»
Bu âyetteki «Onu» zamiri Resûlüllah'a racidir. Yani çocuklarını tanıdıkları gibi Peygamberi tanırlar. Çünkü Resulü Ekrem'in vasıflan hem Tevrat'ta, hem İncil'de zikredilmiştir. Kitab verilenlerden maksad Resulü Ekrem'in zamanında bulunan Yahudi ve Hristiyan âlimleridir. Rivayete göre, Resulü Ekrem Medine'ye vardığında Yahudi âlimlerinden Abdullah bin Selâm gelip müslüman oldu. Hattab'ın oğlu Ömer, (R.A.) Abdullah'tan sordu:
— Allah Peygamberi Muhammed'in üzerine, Mekke'de «o kimseler ki, onlara kitabı verdik, onu çocuklarım tamdı klan gibi tanırlar» âyeti nazil oldu. Acaba bu tanıma nasıl olur?» diye sordu. Abdullah bin Selâm:
«Ey Ömer! Onu gördüğüm zaman oğlumu tanıdığım gibi onu tanıdım. Hatta oğlumu tanımamdan daha fazla Hz. Muhammed'i tanıyorum.»
Hz. Ömer, «Bu nasıl olur?» dedi. Abdullah bin Selâm:
«Ben şahitlik ederim, o gerçekten Allah'ın Resulüdür. Fakat kadının ne yaptığını bilmem.» Yani hanımını bana hainlik yaparak oğlumu başkasından edinmiş olabilir. [45]|
(20) «O kimseler ki nefislerine yazık ettiler. Onlar iman etmezler.» İŞ Bu âyetin izahı: Yani kitab ehli ve müşriklerden nefislerine yazık sdenler imanın kesbine vesile olan şeyleri zayi ettikleri için nefislerini helak ettiler. Onlara zarar dokundurup cehennem ateşine soktular. IS Çünkü Hz. Muhammed'in Peygamberliğini inkâr ettiler.
Bu âyetteki elleziyne kelimesi, iki şekilde yorumlanmıştır: Birincisinde, daha önceki «elleziyne»nin sıfatıdır. O vakit bu «el-leziyne»den maksad Resulü Ekrem'i tanıyıp Peygamberliğini inkâr îden ehli-Kitap yani Yahudi ve Hıristiyan âlimleridirler. İkinci örüş, bu «elleziyne» mübteda yani başlı başına bir kelâm olup b vakit bundan Mekke kâfirleri kastolunur. O Mekke'liler ki, Hz. Mu-aammed'e iman etmediler. Zarar mânâsına gelen «HASAR» kelime-iinde de iki vecih vardır:
a) Bazıları; küfürlerinden ötürü kendilerin-Üe oluşan daimi bir helak ve yok olmadır, dedi.
b) İkinci vecih; cennet-lilere de cehenn emlilere de cennet ve cehennemde birer derece hazırlanmıştır. Kıyamet gününde, Allah müminlere kâfirlerin cennetteki dereçelerini verir. Kâfirlere de, müminlerin cehennemdeki derecelerini verir. İşte «hasar» dan maksad bu hüsrandır, denilmiştir.[46]
Ulu orta Allah, Şöyle Dedi, Allah, Böyle Dedi Deyenin Hali
(21) «Allah'ın üzerine yalanla iftira edenler veya âyetlerini yalanlayanlardan daha zalim kim vardır? Muhakkak zalimler felah bulamazlar...»
Bu âyetin tefsiri: «înad yönünden daha şedid, fiil bakımından daha yanlış, küfür cihetinden daha tehlikeli, Allah'ın üzerinde yalan icad edenden, Allah'ın ortağı vardır iddiasında bulunandan daha zalim kimse yoktur. Müşrikler «Meleklere Allah'ın Kızlarıdır.» Ve «Şu bizim tapmakta olduğumuz putlar Allah katında bize şefaatçıdırlar.» Hristiyanlar «Cenab-ı Hakkın karısı ve oğlu vardım dediler. Bunlardan daha zalim ve daha cüretkâr kimse yok.
Allah'ın âyetlerini yalanlayandan maksad, Allah'ın hüccet ve burhanlarını, Peygamberin Peygamberliğini belirten delillerini, îslâmın ve Kur'an'm hak olduğunu ortaya seren burhanlarını yalanlayanlardır. Nitekim Yahudiler Peygamberlerin mucizelerini yalanladılar.
Bazı tefsirciler «veya Allah'ın âyetlerini yalanlayandan daha zalim kim olabilir?» âyetinden maksad, Kur'an âyetleridir. Hz. Muhammed'in üzerine inen Kur'an'm âyetlerini inkâr edip, yalanlayandan daha zalim kim olabilir?» şeklinde tefsir etmiştir.
Onlar, Hz. Muhammed'in mucizelerine «Sihir» diyorlardı. Kâfirler hem Allah'a iftira ederler, Allah üzerine yalan uydururlardı. Hem de âyetleri yalanlıyorlardı. İkisini birden yapıyorlardı. Oysa bu âyette «ya bunu veya şunu yapandan daha zalim kim olabilir?» şeklinde va-rid olmuştur. "Cenab-ı Hak işaret ediyor ki, bu iki nesnenin zulüm ve ifrat etmek yönünden birisi dahi kâfidir. Hele ikisi bir araya gelirse, felâketin felâketi olur...
«Şüphesiz ki, zalimler felah bulamazlar.» Bu âyetin tefsiri: Allah'ın kesesinden yalan uyduranlar. Yani Allah üzerine iftira edenler ve âyetlerini inkâr edenler, kurtuluş yüzünü görmeyeceklerdir. Kâfir ve müşrik buna dahildir. Allah'ın azabından kurtulamayacaklar ve azablan daimi ve sonsuzdur.
(22) «Hepsini hasredip topladığımız günde, şirk koşanlara ilâh olduğu davasını güttüğünüz ortaklarınız nerededirler? deriz...»
Bu âyetin tefsiri: «Tapanlar ile tapılanlan bir araya getirdiğimiz günü hatırla. O gün kıyamet günüdür. Onların hepsini bir araya getiririz. Ve onlardan sorarız: Allah'a ortak koştuğunuz o batıl mabudla-rınız nerededir? Neden sizi kurtarmaya gelmiyorlar?[47]
Velilere İsmi Mana İle Değil, Harfi Mana İle Bakmak Gerektir
Bu istifhamdan maksad, tevbihtir, yani .onları kınamak ve rezil etmektir. Hani siz «o ilâhlar Allah'ın katında bize şefaat edeceklerdir» diyordunuz? Niye şefaat etmeye gelmiyorlar?» Zira müşrikler dünyada: «Biz de, Allah'ın varlığına inanıyoruz. Fakat bu tapmakta olduğumuz putlar, büyük insanların temsilleridir. Hz. İbrahim'in, Hz. İsmail'in, Hz. Nuh'un, Hz. Adem'in ve onların soy ve zürriyetinden gelen yararlı insanların heykelleridir. Bunlara tapıyoruz. Bunların Allah ka^ tında büyük mertebeleri vardır. Bize şefaatçi olacaklardır» diyorlardı. Fakat heyhat! Kıyamette bu, onların ebediyyen cehennemde yanmalarına yardımcı oldu. Başka bir şeye değil. İbadete Cenab-ı Haktan başkasını karıştırmamak gerektir. İbadette ne bir Peygamberi-zişam, ne de meleklerden birisini, ne mukaddes ruhlardan birini ve ne de Allah'ın büyük kullarından herhangi birisini katmamak gerektir. Ka-anlar, Allah'tan isteyeni onlardan isteyenler şirk bataklığına batarlar. İslâmda keşf, keramet, veli ve salih kul vardır. Alimlerin, ariflerin ilim ve irfanından istifade edilir. Fakat onlara daima harfî mânâ ile bakılır. Yani onlar ne yaparlarsa Allah'ın emriyledir. Müstakil (başlı-başına), buyruk değildirler. Allah'ın emir ve fermanının atmosferinde cevelan ederler. Bilmek lâzımdır ki, ismî mânâ ile (yani müstakil ve başlıbaşına bir mânâ ile) Peygamberlere, veli kullara, salihlere ve meleklere bakan bir insan Hristiyanlann azizlere, kilisenin ileri gelenlerine baktıkları gibi bakmış olurlar. Bu da felâkettir.
(23) «Sonra onların herhangi bir fitnesi olmaz. Ancak Yarabbi, vallahi biz müşriklerden değildik derler...» Bu âyetin tefsiri:
Ayette bahsi geçen «fitneden» maksad, cevabtır. Herhangi bir ce-vabları olmaz.demek oluyor.
îbni Abbas «Herhangi bir mazeretleri olmaz»' demektir diyor. «FÎTNE» kelimesi esasında tecrübe ve deneme mânâsına geliyor. Onların sualleri kalblerindekini belirtmek için tecrübe ve deneme olduğundan dolayı cevablarına fitne denildi.
Zeccac, «sonra fitneleri olmaz» âyetinin mânâsında bir letafet, bir zariflik vardır. Şöyle ki; kişi bir mahbube tutulur. Ve o hususta ona bir meşakkat isabet eder. Ya mahbubundan teberri eder, uzaklaşır. Böylece denilir ki, «Onun fitnesi ancak o mahbub ile idi.» Kâfirler de böyle. Putların sevgisiyle fitnelendiler. Sonra azabı gördüklerinde putlardan teberri ettiler. Cenab-ı Hak da «onların herhangi bir fit nesi, (putlara sevgisi) olmadı. Ancak putlardan teberri ettiler.» Bu sözü, kâfirler kıyameti gördüklerinde, Cenab-ı Hakkın ehl-i tevhide ihsan ettiği, affı, ve mağfireti müşahede ettiklerinde söylerler. Birbirlerine «Gelin şirki inkâr edelim, umulur ki, kurtulur ve Tevhid ehline katliniz» derler. Ve bunun üzerine «Rabbimiz olan Allah'a yemin ederiz. Biz müşrik değil idik» diye haykırıyorlar. Bu sefer Cenab-ı Hak ağızlarını mühürler. Azaları şirk ve küfürlerine dair şahitlik yaparlar.
Kıraat âlimlerinden bazıları «Rabbena»yı, «münada» olarak okumuşlar: «Yemin ederiz, ey Rabbimiz Biz şirk koşmadık» mânâsını âyete vermişlerdir.
(24) «Bak onlar kendi nefisleri üzerinde nasıl yalan söylediler. İlah diye iftira ettikleri şeyler de kendilerinden ayrılıp kayboldular...»
Bu âyetin tefsiri:
Ey Muhammedi Basiret gözüyle bak. Müşriklerin halini teemmül etmekle bak. Onlar, batıl özürleriyle nefisleri üzerinde nasıl yalan söylüyorlar? Putlardan ve dünyada üzerinde bulundukları şirkten teberri etmek suretiyle nasıl yalana kaçarlar? Dünyada üzerinde olduklarını inkâr etmek, onlara hiç te faide vermez. Onların dünyada yaptıkları yalanlar onlardan ayrılmış, ve kaybolmuştur. Onlar dünyada «Putlar bize şefaat ve yardım edecekleri} diyorlardı. Bütün bunlar kıyamette kaybolmuştur.
(25) «Onlardan seni dinliyor gibi olanlar da vardır...»
Bu âyetin tefsirinde El Kelbi der ki; Ebu Süfyan Sahr bin Harb, Ebu Cehil Âmr bin Hişam, Velid bin Muğİre, Nadr bin Hars, Rebia'-nın oğulları Utbe ve Şeybe, Halefin oğulları Ümeyye ve Ubeyye ve El Hars bin Âmr bir araya geldiler. Resûlüllah'ın Kur'an okumasını dinledikten sonra Nadr*a dediler ki:
«Ey Eba Kuteybe! Muhammed ne diyor?»
Nadr:
«Muhammed'in ne dediğini bilmem. Ancak onu görüyorum. Dilini kıpırdatıyor. Ve daha önceki insanların hurafelerini söylüyor. Nasıl ki ben size geçmiş kuşaklardan bahsediyorsam o da onlardan bahsediyor»
dedi. Nadr adlı bu kişi, çok konuşkandı. Geçmişlerin haberlerini, hadise ve hikâyelerini naklediyordu.
Ebu Süfyan:
«Ben onun söylediklerinin bir kısmının hak olduğuna kanaat ediyorum» dedi. Ebu Cehil:
«Hayır! Onun söylediklerinin hiçbirini ikrar etmeyeceksin» diye çıkıştı. Başka bir rivayette Ebu Cehil:
«Yemin ederim, ölüm, bizim için Muhammed'in dediklerini ikrar etmekten daha kolaydır» dedi. İşte o zaman Cenab-ı Hak bu âyeti indirdi. «Onlardan seni dinliyor gibi olanlar da vardır.» Yani senin konuşmanı ve okumanı dinliyorlar. «Fakat biz onların kalpleri üzerine perdeler kıldık. Tâ ki senin konuşmam anlamasınlar.» Veya «senin konuşmanı anlamalarını istemediğimiz için bunu yaptık.»
«Onların, kulaklarında ağırlık kıldık.» Yani kulaklarında sağırlık kıldık. Bu âyeti celîle, «Cenab-ı Hak, kalbleri dilediği şekilde evirip çevirir» hükmünün delilidir. Cenab-ı Hak, bazı kalbleri hidayeti kabul etmek için açar. İman etmesi için inşirah verir. O kalbler de hidayet ve imanı kabul ederler. Bazılarım da perdeler içerisine sokar. O kalbler de, Allah'ın kelâmını anlamaz ve iman etmezler.
(25) «Eğer onlar her âyeti görseydiler yine ona iman etmezlerdi.»
Bu âyetin tefsiri şöyledir: «Senin doğruluğuna ve Peygamber olduğuna delâlet eden mucizelerin her ferdini teker teker görseydiler yine onlara inanıp onları tasdik etmezdiler. Bunlar senin doğruluğuna delâlet eden mucizelerdir diye ikrarda bulunmazdılar.
Birçok müfessire göre; bu kelâm, onların cehaletlerinin son derece oluşuna, kalblerinin Kur'an'ı anlamaktan ifrat derecede kaçışına, Allah tarafından sağır edilmiş kulaklarının okunan âyetleri son derece nefretle karşıladığına bir temsildir.
İbni Abbas «Bu âyetin içinde geçen «Âyet» kelimesi mucize manasınadır. Ayın parçalanması, Peygamberin parmaklan arasından suyun akması, elinin koymasıyla az bir yemeğin çoğalması ve benzeri mucizeler demektir» diyor.
Şeyhülislâm «Bu âyetin içinde geçen «Ayet» kelimesi Kur'an âyetleri demektir, diyor. Yani onlar Kur'an âyetlerinden herhangi bir şeyi görürlerse, onu kulaklarıyla dinlerlerse yine ona iman etmezler. Fakat birinci tefsir zevk-i selim katında daha tatlıdır.[48]
Cenab-ı Hak bu âyetlerde onların inakçılıklarından haber veriyor. Yani «Ben. cebren onları iman ettirmeyeceğim» demek istemiyor. Çünkü onlar ayın ikiye bölündüğünü gördüklerinde «Bu bir sihirdir» dediler. Cenab-ı Hak, onların hüccetsiz mucize ve âyetleri reddetmelerinden haber verdi. Cenab-ı Hak, onlar iman etmesinler diye değil, kâfirlikte körü körüne gittiklerinden dolayı kalblerine perdeler gerdi. Onlar dinlerler, anlarlar. Fakat dinlediklerinden istifade ve hakka itaat etmediklerinden dolayı dinlemez ve anlamaz yerine konmuş oluyorlar.
(25) «Hatta sana geldiklerinde seninle mücadele ederler...»
Bu âyetin tefsiri: Seninle mücadele ve münazaa ederler.
îbni Abbas: Onların mücadeleleri: «Siz, öldürdüğünüzün etinden yiyorsunuz. Fakat kendiliğinden, (Allah tarafından) öldürülenin etinden yemiyorsunuz» diye mundarın eti hakkında ResûlüUah ile yapmış olduğu mücadeledir» dedi.
(25) «Küfre sapanlar derler.» Küfre sapanlardan maksat, Kurey-şilerdir. İbni Abbas, Kureyşiler Nadr bin Hars'a dediler:
«Muhammet! ne diyor?»
Nadr:
«îki dudağını kıpırdattığım görüyorum. Nasıl ki ben geçmişlerin hurafelerini naklediyorsam, O da ancak geçmişlerin hurafe ve usture-lerinî söylüyor» dedi.
Nadr, hikayeci idî. Çok yolculukları vardı. Acem diyarında geçmişlerin hikâyelerini dinlemişti. Rüstem'in, İsfendiyar'm ve diğer Acem uydurmalarını dinlemişti. Kureyşilere, zaman zaman bunları masal şeklinde naklediyordu. Ayetin içinde bahsi geçen el-esa-tır kelimesi ya estar'ın veya usture'nin çoğuludur. «setr» kitabın satırları gibi telif edilmiş, bir baştan öbür başa uzatılmış nesne demektir. «El Kuşeryi», «Esatirin tekili Estir geliyor» dedi.
Bazıları da «Bu esatir, tekili olmayan çoğuldur.» demiştir. Geçenlerin esatirinden maksad, onların yazmış oldukları hikâyeler demektir.
El Cevheri, «(Esatir batıl, hurafe ve efsaneler demektir» diyor.
(26) «Onlar Kur'an'a tabi' olmaktan halkı vazgeçirmeye çalışırlar. Kendileri de tabi' olmazlar. Onlar ancak kendilerini helak ederler ve bunu da idrak etmezler...» Bu âyetin tefsirinde şunlar gelmiştir:
Yani halkı Hz. Muhammed'e tâbi olmaktan menetmeye çalışırlar. Kendileri de bundan uzaklaşırlar. Bu tsfsir İbni Abbas ve Hasan'dan rivayet edilmiştir.
Bazı müfessirler «Bu âyet Ebu Talib hakkında nazil olmuştur. Kâfirleri Hz. Muhammed'e eziyet etmekten nehyediyordu. Fakat ona iman etmekten de uzaklaşiyordu» diyorlar. Bu tefsir aynı zamanda İbni Ato-bas'tan da rivayet edilmiştir.[49]
Hakkı Müdafâ Etmek Kâfirlere De Faide Sağlar Mı?
Siyer âlimleri rivayet ediyorlar: «Resulü Ekrem, bir gün Kabe'ye vardı. Namaz kılmak istedi. Namaza girdiğinde Ebu Cehil, Âmr bin Hişam, (Allah'ın laneti onun üzerlerine olsun) orada bulunan Kureyşilere «Kim bu kişiye gidip, onun namazını ifsad eder?» dedi. Bunun üzerine Îbni-Ziba'ra isimli kâfir kalktı. Eline ters ile kan aldı. Onunla namazda bulunan Resulü Ekrem'in mübarek yüzünü sıvadı. Resulü Ekrem namazı bitirdiğinde amcası Ebu Talib'e geldi:
«Ey amcam! Benim başıma getirileni görmüyor musun?» diye şikâyet etti.
Ebu Talib:
«Kim senin başına bunu getirdi?» diye sordu. Cenab-ı Peygamber:
«Abdullah bin Ziba'ra» dedi. Ebu Talib kalktı. Kılıcını omuzuna astı ve Resûlüllah ile beraber gitti. Kureyşin yanına vardı. Kureyşiler Ebu Talib'i görünce ayağa kalkıp durdular. Ebu Talib:
«Allah'a yemin ederim, eğer bir kişi kalkarsa onu kılıcımla doğrarım.» deyince Kureyşüler oldukları yerde tekrar oturdular, onlara yaklaşınca:
«Ey oğlum! Bu işi senin başına getiren kimdir?» diye Resûlül-lahdan sordu. Resulü Ekrem:
«Abdullah b. Zibra'ra» dedi. Bunun üzerine Ebu Talib biraz pislik ile kan aldı. Onunla onların yüzlerini, sakallarını, elbiselerini sıvadı ve onlara kötü söz söyledi. Bunun üzerine bu âyeti celîle nazil oldu. Resulü Ekrem, Ebu Talib'e:
«Ey Amcam! Senin hakkında bir âyet nazil oldu.»
Ebu Talib:
«O hangi âyettir?» diye sorunca Resûlüllah:
«Kureyşlileri bana eziyet vermekten menediyorsun. Fakat bana iman etmekten kaçınıyorsun.» mealini getiren âyettir, dedi. Bunun Ü2erine Ebu Talib şu şiiri okudu:
«Allah'a yemin ederim, onlar topluluklarıyla sana yetişemezler. Ta ki ben toprakta defnedilerek uzatılıncaya kadar.
Sana gelen emri açıkça söyle! Senin üzerinde herhangi bir korku yok. Bununla müjde ver! Seninle gözler aydın oldu.
Beni çağırdın, bana nasihat ettiğini söyledin.
Doğru söyledin. Daha önce de emin idin.
Benim üzerime bir din arzettin.
Bu dinin beşeriyet dinlerinin en hayırlısı olduğunu biliyorum.
Eğer kınama veya küfretmek korkusu olmasaydı beni o dinin doğruluğu hakkında açık fikirli olarak görecektin.»
Bunun üzerine eshab-ı kiram:
«Ey Allah'ın Resulü! Ebu Talib'in sana dünyadaki yardımı ahi-rette ona hiçbir fayda verir mi?» diye sordular. Resulü Ekrem:
«Evet, onun o yardımı, ondan kelepçeler ve bukağılan uzaklaştırdı. O şeytanlarla beraber bağlanmadı. Yılanlar ve akreplerin kuyularına girmedi. Onun azabı ancak ateşten yapılmış iki pabucundadır. O pabuçlar sebebiyle onun beyni fıkır fıkır kaynıyacaktır.»
Evet cehennem ehlinin azab yönünden en hafifi Ebu Talib'tir. Cenab-ı Hak bu eziyetlere maruz kalan Resulünün üzerine «Ululazm Peygamberlerin sabrettiği gibi sabreyle» (el-Anam: 50), âyetini indirdi.
Sahihi Müslim'de Ebu Hüreyre'den rivayet edildi: Allah'ın Resulü, amcası Ebu Talib'e:
«Ey amcam! Allah'tan başka mabud olmadığına dair bir söz söyle ki Kıyamet gününde sana bu sözünün şahidi olayım» dedi.
Ebu Talib:
«Eğer Kureyşiler beni kınayarak, Ebu-Talip korkudan dolayı bu sözü söyledi, demeseydiler onunla senin gözünü aydınlatacaktım» dedi. Ebu-Talip bunu dedikten sonra, Cenab-ı Hak: «Şüphesiz sen sevdiğini hidayet etmezsin. Fakat Allah dilediğini hidayet eder» (Tevbe: 30) âyetini indirdi. [50]
Azab Yönünden En Hafifi Ebu Talib'dir
Müslim, meşhur rivayet böyle gelmiş, dedi.
Yine Sahihi Müslim'de İbni Abbas'tan gelen bir hadiste Allah'ın Resulü: «Cehennem ehlinin azab yönünden en hafifi Ebu Talib'tir. Ateşten yapılmış iki pabuç onun ayaklarına giydirilmiştir. O pabuçlardan onun beyni fıkır fıkır kaynıyor.» dedi...
Abdullah bin Zeba'ri'ye gelince, o fetih senesinde müslüman oldu. gl îslâmı da çok güzel oldu. Resulü Ekrem'e yaptıklarından dolayı özür beyan etti. Cenab-ı Peygamber onun özrünü kabul buyurdu. Kendisi büyük bir şairdi. Resulü Ekrem'i şiirleriyle medh u sena etmeye başladı. Onun şiirlerinden birçokları vardır. O şiirleriyle kâfirlik zamanında geçmiş şeyleri silip-sökerdi. O şiirlerden birisi:
«Bülbüller ve üzüntüler uykuyu menettiler.»
«Geceye gelince, onun karanlığı amma da çok, amma da uzun.»
«Uykusuzluğum, Ahmed'den bana gelen kınamasından ileri geliyor.»
«Sanki sıtmaya tutulmuş gibi geceledim.»
«Ey şiddetle yürüyen, eli çabuk olan, burnuna gem vurulan devenin azaları üzerine binen en hayırlı insan!»
«Şüphesiz ki, ben dalalet içerisinde, bilmeyerek, şaşkın şaşlon yürüdüğüm zaman sana karşı yapmış olduğum edeb dışı hareketlerden senden özür dilerim.»
«O günlerde ki, Sehm ve Manzum kabileleri beni en kötü adımı atmaya, en kötü ve en çirkin hareketleri yapmaya iteliyorlardı.»
«O günlerde ki, helakin sebeblerine yardım ediyor ve sapıkların durumu beni çekiyordu. Onların durumları zaten meş'umdur.»
«Bugün Peygamber Hz. Muhammed'e kalbim iman etti. Kim ki bunu yanlış sayarsa, o mahrumdur.»
«Düşmanlık geçip gitti, sebebleri sonuçlandı. Bizim aramızda akrabalık bağları ve tatlı ümitler geldi.»
«Anam ve babam, sana feda olsun. Benim kayışlarımı affet. Şüphesiz ki sen merhamet eden ve merhamete mazhar olansın.»
«Senin üzerinde padişahlar padişahının nişanlarından bir nişan vardır. Bir nur vardır, pırıl pırıl parlıyor. Omuzlarının arasına vurulan bir mühür vardır.»
«Sevgiden sonra şeref yönünden sana delilini vermiştir. Mabudun delili büyüktür.»
Ben şahitlik ederim ki senin dinin doğrudur, gerçektir. Ve şahitlik ederim ki sen kullar arasında büyüksün.»
«Allah şahitlik eder ki, Ahmed Allah tarafından muhtardır, (seçilmiştir) Salihler arasında karşılanırdır ve kerimdir.»
«Büyük bir efendidir. Onun temeli Haşim soyundan gelmiştir. Ufukta yerleşen bir dal ve bir köktür.» [51]
(27) «Onların ateşin kenarına getirilip durdurulduklarında 'keşke dünyaya tekrar döndürülseydik, Rabbimizin âyetlerini yalanlama-saydik ve inananlardan olsaydık' dediklerini bir görsen...»
Bu âyetteki, hitab, ya Resûlüllah'a veya muhatap olma ehliyetine sahib olan herkesedir. Bu âyetten maksat, onların kötü halini beyan etmektir. Onların kötü halinin ne derece şeni' olduğunu açıklamaktır. Ayetteki «LEV» kelimesi şart edatıdır. Cevabı mahfuz (Düşürülmüş) tür. Ayetin mânâsı «Eğer onların halini ateş üzerinde durdukları ve ateşi gördükleri veya ateş üstünde kurulan köprünün üzerine getirildikleri veya altlarında bulunan ateşe baktıkları veya ateşe girdiklerinde, onun azabının miktarını bildikleri zaman görsen şeni' ve korkunç bir emri görmüş olacaksın. Onlar, görmüş oldukları dehşetten ötürü «Ey kavmimiz! Keşke bizler dünyaya bir daha gönderilmiş olsaydık. Keşke biz Rabbimizin âyetlerini yalanlamasaydık. Keşke biz müminlerden olsaydık.» demek suretiyle ikinci bir defa dünyaya dönmek temennisinde bulunurlar. Tâ ki, ikinci kez dönüşlerinde iman etsinler ve Rablerinin âyetlerini yalanlamasınlar. Fakat heyhat, artık dönüş yoktur.» [52]
Meal
(28) Belki daha önce gizledikleri onlar için ortaya çıktı. Şayet dünyaya geri döndürülseydiler muhakkak menedilmiş oldukları şeylere dönüş yaparlardı. Şüphesiz ki onlar yalancıdırlar.»
(29) Hayat ancak dünya hayatımızdan ibarettir. Ondan başkası yoktur. Bizler kabirlerden dönderilmeyeceğiz» dediler.»
(30) Keşke Rablerinin katında durduruldukları zaman (onları) görseydin. Allah: Bu haşre gönderilme doğru değil midir? der. Onlar: Evet, Rabbimiz hakkı için doğrudur, derler. (Allah): O halde küfrünüzden ötürü azabı tadınız» dedi.»
(31) Allah'ın huzuruna varmayı yalanlayanlar kesinkes zarar ettiler. Öyle ki, saat (kıyamet günü) ansızın gelince onda (dünya hayatı veya kıyamet hususunda) ettiğimiz kusurdan ötürü vay halimize dediler. Halbuki onlar günahlarım sırtlarına yüklerler. Dikkat (ediniz!) O taşıdıkları ne kötü şeydir.»
(32) Dünya hayatı oyuncak ve eğlenceden başka birşey değildir. And olsun ki, ahiret evi ittika edip korunanlar için daha hayırlıdır. Acaba bunu daha da düşünmeyecek misiniz?»
(33) Biliyoruz ki dedikleri muhakkak seni üzüyor. Öyle ise onlar hakikatte seni yalanlamıyorlar. Lâkin o zalimler Allah'ın âyetlerini inkâr ediyorlar.»
(34) And olsun ki, senden önce birçok Peygamber yalanlandılar. Onlara yardımımız gelinceye dek uğradıkları yalanlamaya ve eziyete sabr ettiler. Allah'ın kelimelerini değiştirebilen kimse yoktur. Yemin olsun ki, sana Peygamberlerin haberlerinden (bazısı) geldi.»
(35) Eğer onların yüz çevirmeleri sana ağır geldiyse, haydi yer (içine doğru) bir delik veya göğe (doğru) bir merdiven aramaya ve onlara bir âyet, (mucize) getirmeye gücün yetiyorsa (getir!) Eğer Allah dileseydi muhakkak ki onları hidayet üzerine derlerdi. Öyleyse sakın cahillerden olma.» [53]
Dirayet Ve Rivayet Tefsiri
(28) «Belki daha Önce gizledikleri onlar için ortaya çıktı...»
Bu âyeti celîle, delâlet eder ki, onların temennileri sıhhatli bir azimden gelmemiş, imandan olan bir rağbetten peydan olmamış. İmanı oluşturmak ve imanlı olmak şevkinden doğmamıştır. Bslki dünyada gizledikleri ortaya çıkmış ve dehşetli manzaranın sarsıntısından ve fazla, sıkıntılarından dediklerini söyleyivermişlerdir.
Bazı tefsirciler: «Bu âyet münafıkların hakkında nazil olmuştur»
diyor. Merfu' olan zamir münafıklara, mecrur olan zamir de müminlere racidir. Yani müminlere, münafıkların gizlemiş oldukları küfür göründü. Böylece münafıklar, dünyada gizlemeye muvaffak oldukları küfrü, artık ahirette gizlemeye muvaffak olamadılar. Müminler onu gördü.
Bazıları da; ehli kitabın hakkında nazil olmuştur, dediler.
Bazıları, «ehli kitabın âlimleri hakkında nazil olmuştur» dediler. Onların gizledikleri Hz. Muhammsd'in Peygamberliği idi. O vakit hem merfu' hem de mecrur elan zamir, hem onlara, hem müminlere, hem avama, hem havasa raci olur. Onların gizledikleri hem onlara, hem müminlere, yani herkess göründü.
(28) «Şayet dünyaya geri döndürülseydiler muhakkak menedildik-leri şeylere dönüş yaparlardı...»
Bu âyetin tefsiri: Yani onlar ateşin kenenndan (kıyametten) dünyaya geri çevrilmiş olsaydılar gene de ilk gelişlerindeki küfür ve yalanlamalarına saplanacaklardı. Bu «lüzum» (yani dönüş olsaydı imansızlık ta olacaktı) ve bu Telazumda, (bu istek, bu şartı cümlede), onların tıynetlerinin kötülüğü, cibiliyetlerinin pisliği, isti'dadlannı kötü kullanmaları rol oynamıştır, Cenab-ı Hakkın onlar üzerindeki kaza ve kaderi bundan böyle tecelli etmiştir. Onun için bunlara gördükleri hiçbir faide vermez.
Bazı tefsirciler; bu âyetin mânâsı; eğer onlar Üimsizlik ve görme-nezlik olan birinci hallerine döndürülmüş olsaydılar yine eski durumlarına dönüş yapacaklardı, demektir, dedi. Fakat bu tefsir, bu makama uygun düşmez. Çünkü burada onların temennisine cevab teşkil sder.
(28) «Şüphesiz ki, onlar yalancılardır.» Yani yalancı bir kavimdirler. Temennilerinin kapsadığı mânâların eri değildirler. Temennilerinden anlaşılan mânâ onların maksadı değildir. Zira yalan söylemek onların adetleridir.
(29) Hayat, ancak dünya hayatımızdan ibarettir dediler..,»
Bu âyeti celîle, haşri inkâr edenlerin halinden bahsediyor. Resulü Ekrem; kâfirlere kıyametin hallerini, dehşetlerini, Allah'ın kıyamette müminler için hazırladığı sevabı, kâfirler ve asiler için hazırladığı ikabı haber verince onlar; hayat, ancak dünya hayatımızdır yani bu dünyadan başka bir hayat yoktur. Biz öldükten sonra dirilip haş-re gönderilmeyeceğiz» dediler.
Abdurrahman bin Zeyd bin Eşlem, «Bu âyet, ateş üzerinde durdurulan, «Eğer biz dünyaya döndürülürsek, iman ederiz, âyetleri tastik edip müminlerden oluruz, diyenlerin haberidir. Eğer onlar, bu temennilerine rağmen dünyaya döndürülürse, «Hayat ancak bizim dünya hayatımızdır ve biz haşre gönderilmeyeceğiz» diyeceklerdir dedi.
İbni Cerir ve İbni-Ebi-Hâtim, îbni Zeyd'den rivayet ettiler:
«Eğer onlar geri gönderirlerse menedildikleri şeylere yeniden dönüş yapacaklardır. Onlar dünyaya geri gönderildikleri takdirde «Hayat ancak bizim dünya hayatımızdır. Biz haşrolunmayacağız» diyeceklerdir [54]
(30) «Keşke Bablerinin katında durduruldukları zaman onları bir :örseydin...» Bu âyetin izahı:
Bu âyet, sual ve tevbih için durdurulmalarının temsilidir. Veya hakikatin imkânını şart koşmayanın katında ondan kinayedir. Bazıları, buradaki durdufmak «Muttali kılmak ve olmak» mânâsındadır
der. Ayette muzaf mukadderdir. Yani Rablerinin kazası veya cezası üzerinde durduruldukları (vakıf oldukları) zaman onları bir görseydin demektir.
Zahiriye mezhebinden bazı âlimler; kıyamette halkın Cenab-ı Hakla pek yakın olan bir yerde, hesab için durdurulduklarını bu âyetten anladığını iddia etmişlerdir. Fakat bu istidlalleri şüpheden hali değildir.
Sanki sorulmuştur: Acaba Allah, o zaman onlardan ne sordu? Cevab: Allah onlardan «Acaba bu haşr ve hasrın diğer durundan doğru değil midir?» diye soracaktır. Onlar da «Evet, Rabbimize yemin ederiz, doğrudur.» cevabını verirler. Kendilerine faide versin diye itiraflarına yemini ekliyorlar. Fakat heyhat, artık o zaman hiçbir şey faide vermez. Bunun üzerine Cenab-ı Hak onlara, «Daha önce inkâr ettiğinizden ötürü azabı tadınız» der. O, kâfirliğinizden ötürü azabı tadınız. Kâfirliğinizin bedeli ve karşılığı olarak veya daha önce inkâr ettiğinizin karşılığı olarak azabı tadınız. Yani bu azab küfrünüzden ve inkârınızdan ötürü size tatbik edilmiştir. Yoksa siz durup dururken ve uysal hareket ederken size tatbik edilmiş değildir.
(31) «Allah'ın huzuruna varmayı yalanlayanlar kesinkes zarar ettiler.»
Bu âyetin mânâsı «Allah'a varmayacağız, ölümden sonra dirilme-yeceğiz» diye Peygamberi yalanladıklarından ötürü nefislerine zarar verdiler. Nefsin büyük sevabı olan cennette ikamet etmesini kaybettiler. Elem verici azaba ve cehennemin derekelerinde kıvranmaya çarpıldılar. ..
(31) «Öyle ki saat (kıyamet günü), onlara ansızın gelince onda ettiğimiz kusurlardan ötürü vay halimize dediler...» [55]
Kıyamete Niçin Saat Dendi?
Bu âyette «essaatu» tabiri kıyamet demektir. baötaten ansızın gelmek demektir. Kıyamete «saat» denildi. Çünkü o, Allah'tan başka hiç kimsenin bilmediği bir saatte, ansızın kopacaktır.
Bazıları «Kıyamete saat denildi. Çünkü hesabı süratlidir. Tıpkı saatin, yelkovanların süratle döndüğü gibi.» Çünkü kıyamette mahlû-katm hesabı, bir saatte veya bir saatten daha az bir zamanda bitecektir. Ama bazıları için zaman uzanacaktır. Kıyamet koptuğunda haşri ve kıyameti inkâr eden Kureyş müşrikleri ve diğer kâfirler başta olmak üzere «Vay bizim halimize. Ey pişmanlığımız! Gel. Hazır ol! Dünyadaki kusurlarımızdan ötürü olan pişmanlığımız! Senin zamanındır. Gel, hazır ol! Ey salih amellerin olmadığından çekmekte olduğumuz nedametimiz! Senin zamanındır, hazır ol!» diye yakınıp dururlar.
Muhammed bin Cerir et-Taberi, fîha daki zamir «pazarlığa» racidir. Yani onlar «o pazarlıktaki kusurumuzdan ötürü oluşan pişmanlığımız gel hazır ol, derler. Pazarlıkdan maksad, onlar ile Peygamberler arasındaki pazarlıktır. Çünkü daha öncs âyette «Hüsran» - ziyan etmek kelimesi geçti. Bu, ancak bir alış-verişte olur. Bu takdirde âyetin mânâsı; Allah ile mülakati yalanlayanlar, Allah'ın rızasını elde etmeye elverişli olan imanlarını satıp Cenab-ı Hakkın azabım gerektiren küfrü karşılığında almak suretiyle zarar ettiler. Oysa onlar bunu sezmiyorlar. Kıyamet kopuncaya kadar da, bunun farkında olmuyorlar. Ansızın kıyamet geldiğinde, başlarına gelen zararı gördüklerinde, o zaman, «Ey bizim bu ifratımızdan Ötürü oluşan pişmanlığımız! Hazır ol. Bu senin zamanındır» diye feryad ediyorlar!..
Taberi senediyle Ebu Said el Hudri'den, o da Resûlüllah'tan rivayet ediyor:
«Hz. Peygamber ya hasretena tefsirinde şunu söyledi: Cehennem ehli, cennetteki menzil ve konaklanna baktıkları zaman:
«Ey hasretimiz! Gel, hazır ol diye dövünürler.»
El-Alusi «saat belli bir vakit demsktir. Burada kıyamet günü kasdedilmektedir. Çünkü saat esasında zamanın bir parçası demektir. Fakat belli bir vaktin adı olmak ona galib gelmiştir. Nitekim «NECM» yıldız demektir. Fakat «Süreyya yıldızına galebe ile» âlem (isim) olmuştur. Kıyamete «bir saat» denilmiştir. Çünkü arkasından gelen ebediyete nispet edildi mi, kısa olur. Veya içindeki süratli hesaba göre kısa olur.»
Bazıları, «Saat» i «ölüm vakti»yle tefsir etmişlerdir.
El Alusi, devamla, «Bu hasret çekmek, hernekadar ölüm anında kâfirleri kapsamakta ise de, fakat ölüm ahiretin mukaddimelerinden olduğundan dolayı kıyametin cinsinden kılındı ve onun ismiyle (saat-la) isimlendi. Bunun için Cenab-ı Peygamber, «Kim ölmüş ise şüphesiz onun kıyameti kopmuştur» buyurmuştur. Veya ölümden sonra <tsaat»in gelmesi, süratli oluşundan dolayı sanki hiç tevakkuf etmeden olmuştur gibi kılınır.
Ebul Beka, «Ayetin takdiri «Ey hasret, hazır ol, bu senin zamanındır» demektir, der. Bu çağn mecazi bir davettir. Çünkü hasret, emri manevidir. Bunun mânâsı, hasretin sebeblerini hatırlatmak için nefisleri uyarmaktır. Çünkü hasret bizzat istenmez. Onun yönelip gelmesi taleb edilmez. Mânâ burada mübalağa üzerine bina edilmiştir. Hatta onlar o kadar akılsız ve dengesiz oldular ki, hasreti bile çağırdılar. «VEYL»in çağrılması da böyledir.» [56]
İbni Abbas'ın ve Hasan Basri'nin rivayet ettiklerine göre «Fiyha» zamiri ya dünya hayatına ya da saate racidir. Dünya hayatındaki veya saatteki kusurdan maksad, onların hakkını gözetmedeki kusur demektir, îman ve salih amellerle onlara hazırlanmaktaki kusur demektir. Bazıları; zamir cennete racidir. Yani âyetin mânâsı: «Cennetin talebindeki kusurumuzdan dolayı oluşan pişmanlığımız, hazır ol, senin zamanındın> demektir, dedi. Bu tefsir, Süddi'ye nisbet edilmiştir. Fakat âyetten uzak bir tefsirdir.
Tibrîsinin «Süddi'ye nisbet edilen bu tefsirin doğruluğuna El A'mes'in Ebu Salih'ten, Ebu Said'den, Resûlüllah'tan rivayet ettiği şu hadis: «Cehennemliler, cennetteki konaklarını görürler. «Vay bizim hasretimiz)) diye bağırırlar» delâlet eder, sözüne gelince, bu söz de, dikkatten hali değildir. Çünkü bu ihtimal, daha sonra olacaktır. Bu ise istidlali (yani delil getirmeyi) iptal ediyor.
(31) «Halbuki onlar günahlarını sırtlarına yüklerler; Dikkat ediniz, o taşıdıkları ne kötü şeydir...»
Bu cümle, kâlû fiilinin faili olan «vave» haldir. «Evzar» kelimesi «vizr»in cemi'dir. Vizr, esasında ağırlık demektir. Günaha da vizr denilir. O halde burada «evzar»dan günâhlar kastedilmiştir. Yani günâhlarını sırtlarına almaktadırlar. Hatalarını yüklenmektedirler. Sırtlar mânâsına gelen «zühür» kelimesini Cenab-ı Hak kullanıyor. Çünkü galib odur ki yük sırta alınır. Nitekim «Elleri kesbetti» deniliyor. Çünkü kesb çoğu kez ellerle yapılıyor. Bu âyeti celîlede yüklerinin ağırlığına işaret vardır. Ayet onların kötü halini ve günâhlarından ötürü onların şiddetli meşakkat, elem ve büyük azablan tattıklarım beyan etmektedir.
Bazı tefsirciler «gerçekten günâhları maddeleşir ve sırtlarına yükletilir» diyorlar.
İbni Cerir ve îbni Ebi Hatim, Süddi'den rivayet ettiler:
Zalim bir kişi ölüp kabrine konulduğunda, ona çirkin yüzlü, siyah benizli, pis kokulu ve sırtında kirli elbiseler olan birisi gelip beraber kabrinde durur. Onu gördüğünde «Senin yüzün amma da çirkindir» der. C da «Senin amelin de böylece çirkin idi» cevabını verir. «Senin kokun amma da pistir» der. O da, «senin amelin de böylece pis kokuyordu» der. «Senin elbisen amma da kirlidir» der. O da «Senin amelin de kirli idi» diye cevap verir. Ölü kabrine gelenden soruyor:
«Sen kimsin?» O:
«Ben senin amelinim» diyor. O amel, ölüyle beraber kabrinde durur, kıyamet günü haşre gönderildiğinde amel ona «Ben lezzetler ve şehvetlerle seni dünyada taşıyordum. Bugün de sen beni sırtlayacaksın» der ve onun sırtına biner. Ta cehenneme götürüp sokuncaya kadar onu sürer.
Bu iki zat Amr bin Kays'ten rivayet ettiler:
Mümin, kabrinden çıktığı zaman, ameli en güzel suret ve en güzel koku ile onu karşılar ve ondan:
«Sen beni tanıyor musun?» diye sorar.
Mümin:
«Hayır! Ben seni tanımanı. Ancak Cenab-ı Hak senin kokunu tatlı ve suretini güzelleştirmiştir» diyor. Ameli:
«Sen de dünyada böyle idin. Ben senin salih amelinim. Çok zaman dünyada sana bindim. Bugün sen bana bin» der.
Hadisin râvisi:
«Sonra hatırla o günü ki, müttakileri gurup gurup rahmana doğru hasrediyoruz» (Meryem: 85) âyetini okudu.
Eğer kabrinden kalkan kâfir ise, ameli suret yönünden en çirkin, koku bakımından en pis bir şekilde onu karşılar. Ondan soruyor: «Beni tanıyor musun?» O da, «Hayır. Seni tanımıyorum, ancak Cenab-ı Hak senin suretini çirkinleşti rmiş. Kokunu da pis yapmıştır» der. Ameli: «İşte sen de dünyada böyle idin. Ben senin kötü amelinim. Dünya-da bana çok bindin. İşte bu gün ben sana bineceğim» diyecek. Ravi bunu söyledikten sonra: «Onlar günahlarını sırtlarına yüklerler. Dikkat ediniz! O taşıdıkları ne kötü şeydir» âyetini okudu.
Bazı tefsirciler, bu hususta varid olan her âyet ve hadisi temsil olarak kabul etmiştir. Fakat hakikate de hamledilebilir. Zire kelâm zahirinin üzerinde durabilir.
Ehli sünnetin birçok kimsesi «Ameller ahi ret te cisimlenir» demiştir. Vezn tabirinin zahiri de bunu iktiza etmektedir.[57]
Dünyâ Hayatı Nedir?
(32) «Dünya hayatı oyuncak ve eğlenceden başka birşey değildir...»
Bu âyetin izahı:
Cenab-ı Hak, bu âyetten önce dünya hayatının ötesinde başka bir hayatın olduğunu tesbit etti. O hayatta insanoğlunun çekeceğini belirtti. Bunun üzerine bu iki hayatın gerçekteki durumlarım beyan etmeye yeltendi. Bazıları «Bu âyet, hayat ancak bizim dünya hayatımızdır dediklerine cevabtır» demiştir. Fakat bu tefsirde uzaklık vardır. Her ne ise, durum ne olursa olsun âyetten maksad budur.
Dünya hayatının özelliklerinden olan amellerine gelince; o ancak oyuncak ve eğlence gibidir. Yarar sağlamaz ve daimi kalmaz. Bu takdirde ibadetler gibi dünyada yapılan salih ameller ve yaşantının zaruri ihtiyaçlarının elde edilmesi için çabalar istisna edilmiş oluyorlar! Bunlar oyuncak ve eğlence değildirler.
«lâhuv ve la'ib», «Durret-ut-Tenzil» adlı kitabda varid olduğuna binaen, akıllı bir insanı ilgilendirmeyen bir işle meşgul olmaktır. İster haram olsun ister olmasın, nefsin istekleri, hoplamak, zıplamak gibi şeylerle meşgul olmak «lehiv» ve «la'îb» demektir. Bazıları; Lehivle la'ibin arasında ayırım yaparak şöyle dedi:
Laib, sevinmeyi acelece getirmek maksadıyla işlenen şeydir. Le-hiv; ister sevinmek maksadıyla olsun, ister olmasın insanı meşgul eden nesne demektir.
Bazıları «Lehiv, kadınlarla sevişmek mânâsına gelir» demişlerdir. Katade, «lehîv», Yemen lügatinde (lehçssinde) kadın demektir» dedi.
Bazıları, «Güzel olmayan yollardan sevinme ve ferahı kastetmek la'ibtir, Lahiv ise, himmeti, elverişli olmayan şeylere sarfetmek demektir» dedi.
Bazıları «Lehiv, kendisine yönelen başkasından yüz çevirir, mesele demektir. Zira bir durum kendisini diğer bir durumdan meşgul etmeyen zat sadece Allah'tır (C.C.). Kişi, batıla yöneldiğinde, haktan yüz çevirmesi lâzımgelir. Batıl üzerine yönelmek la'ib, haktan yüz çevirmek lavh'dir» dedi.
Bazıları da; akıllı lîir kimse, tercih ve takdimi gereken şeyle meşgul olur. Eğer başkasını terketmeksizin tercih ve takdim ederse, bu lâib olur. Eğer terkeder, unutursa bu da lavh olur.» dedi.
(32) «And olsun ki ahiret evi ittika edip korunanlar için daha hayırlıdır. Acaba bunu daha da düşünmeyecek misiniz?...»
Bu âyet, şunu ifade eder: Ebedi hayatın merkezi olan ahiret evi, küfür ve isyandan sakınanlar için daha hayırlıdır. Çünkü menfaatla-n hem çok, hem de zarar ve elemlerden halidir, sadedir ve lezzetleri daimi ve sonsuzdur.
«Acaba hangi emrin daha güzel, daha hayırlı olduğunu artık düşünmeyecek misiniz?» Ta ki üzerinde bulunduğunuz küfür ve isyandan sakınasınız. efelâ ta'kılün— kelimesindeki FE— bir mahzuf (düşürülmüş) fiilin üzerine atfetmek içindir. Yani «siz gaflete dahp artık düşünmeyecek misiniz?» Veya «Neden düşünmüyor da akıl erdirmiyorsunuz?»
Bazı kurralar ta'kılun yerinde ya'kılun şeklinde gaib fiili olarak okumuşlardır.
(33) «Biliyoruz ki muhakkak ki dedikleri seni üzüyor. Öyleyse, onlar hakikatta seni yalanlamıyorlar...»
Ayetin bu cümlesi istinafi (ve mukadder bir sualin cevabı olan) bir cümledir. Resûlüllah'ı içinde bulunduğu üzüntüden teselli etmek için getirilmiştir. Kâfirlerin yalanlamakta ifrat etmeleri ve bu hususta şiddet göstermeleri Resûlüllah'ı çok üzüyordu. Cenab-ı Hak, Resû-| lûllah'a bu âyetle sabır tavsiye ediyor. «Kavminin eziyetine ve yalanlamalarına karşı sabret. Sen ululazim Peygamberlerin efendisisin. Kavminin eziyetinden pek fazla şikâyet etmemelisin. Cenab-ı Hak sen şikâyeti belirtmenden önce azimini bilmektedir.»[58]
Düşmanları Resûlüllah'ı Nasıl Bilirdi?
Süddi rivayet ediyor: El Ahnas İbni Şureyk ve Ebu Cehl (Âmrbin Hişam) bir araya geldiler. El Ahnes, Ebu Cehil'e:
«Ey Ebelhakem! Bana Muhammed'den haber ver: Acaba doğru mudur, yoksa yalancı mı? Çünkü burada senin bana diyeceklerini benden başkası dinlemiyor!..»
Ebu Cehil:
«Allah'a yemin ederim, şüphesiz ki Muhammed doğrunun tâ kendisidir. Muhammed hiçbir zaman yalan söylemedi. Fakat Beni Kusay (Resulün kabilesidir) hem Kureyş'in bayrağını, hem hacıları sulamayı, hem Kabe'nin hacabetini, hem Nedve'nin riyasetini, hem de Peygamberliği elde ederlerse, diğer Kureyşlilere ne kalmış oluyor?» dedi ve bunun reddi için Cenab-ı Hak bu âyeti indirdi...
Naciye bin Kaab: «Ebu Cehil, Resûl-i Ekrem'e (S.A.): «Seni itham etmiyoruz ve yalanlayamıyoruz. Fakat senin getirdiğini a yalanlıyoruz» dedi» diye rivayet etti. Bunun üzerine Cenab-ı Hak bu âyeti indirdi.
Hz. Ali bin Ebi Talib'ten rivayet ediliyor: Ebu Cehil, Resulü Ekrem'e:
«Seni yalanlamıyoruz. Fakat senin getirdiğini yalanlıyoruz» dedi.
Bunun üzerine Cenab-ı Hak, onlar hakkında şu âyeti inzal etti: .
(33) «Şüphesiz ki, onlar seni yalanlamıyorlar. Fakat zalimler Allah'ın âyetlerini inkâr ediyorlar.»
Hadisi Tirmizi iki yoldan rivayet etmiştir. «Bu daha sıhatlidir» dediği rivayet şudur: «Şüphesiz onlar seni yalanlamıyorlar» Yani iç âlemlerinde. Çünkü senin doğru olduğunu biliyorlar. Fakat zalimler yani kâfirler, Allah'ın âyetlerini alenen inkâr ediyorlar. Çünkü onlar üzerine Kur'an inen Muhammed'in doğru olduğunu bildikten sonra, inad ve küfürlerinden ötürü Kur'an'ı yalanladılar. Nitekim Cenab-ı Hak, onlardan başkasının hakkında «Onu inkâr ettiler. Fakat nefisleri kesinlikle onu bildi. Onu zimmen ve yükseklik taslamak yönünden inkâr ettiler» (Haşır: 20) diye buyurmuştur.»
Bazı tefsirciler, «Ayetin zahiri delâlet eder ki, onlar Hz. Muhammedi yalanlamadılar. Ancak Allah'ın âyetlerini inkâr ettiler. Hz. Muhammed'in doğruluğuna delâlet eden Kur'an'ı inkâr ettiler» dediler. Bu tefsire binaen âyetin mânâsı şudur: «Onlar senin doğru olduğunu bilirler, seni yalanlamıyorlardı. Ancak senin Peygamberliğinin sıhhatini inkâr ettiler, risaletini yalanladılar.» [59]
Sabredenlere Vaadedilen Yardım
(34) «And olsun ki, senden önce birçok Peygamber yalanlandılar. Onlara yardımımız gelinceye dek uğradıkları yalanlamaya ve eziyete sabrettiler...»
Bu âyet, Resûlüllah'a gelen ikinci bir tesellidir. Zira belâ umumi-leşirse, ferdin içinde bulunduğu belâyı biraz hafifletir. Cenab-ı Hak, bu âyette Hz. Peygamberin daha önceki Peygamberlere bu hususlarda uyması hakkında irşat veriyor. Eziyete karşı sabretmekte, yalanlamaya karşı göğüs germekte daha önceki Peygamberlere uy diyor.
«Onlara yardımımız gelinceye dek.» cümlesi işaret ediyor ki Hz. Muhammed'e de yardım gelecektir. Cenab-ı Hak bu âyette, sabredenlere yardımı vaadediyor. Ve îslâmın istikbalinin parlaklığı bu âyetten anlaşılıyor. [60]
Kur'an Değiştirilemez
(34) «Allah'ın kelimelerini değiştirebilecek hiç kimse yoktur...» Bu
âyetin mânâsı: Cenab-ı Hakkın, yalanlayanları helak edeceğine dair yapmış olduğu hükmü nakzedecek hiçbir güç ve Peygamberlere yardım edecek diye vaadettiğini değiştirecek hiçbir kuvvet yoktur. Nitekim başka bir âyette «Yemin olsun bizim kelimemiz Peygamber olarak gönderilen kullarımız için sebkat etmiştir. Şüphesiz ki, onlar var ya, onlar yardım görenlerin tâ kendisidir. Şüphesiz ki, bizim ordularımız galibtirler.» (el-Bakara: 252). Başka bir âyette: «Allah, ben ve Pepgamberlerim galib geleceğiz diye hükmettim. Allah'ın va adında hulf yoktur» (el-Bakara: 252) Duyurulmuştur.
Bazı tefsirciler: Kendi kelimelerinden maksad, «Onlara yardımımız gelinceye dek» cümlesindeki kelimeleridir dedi.
Ata'da, «kelimelerden maksad, Peygamberlerine ve Hz. Muhammed'e yardımı tazammun eden âyetleridir» dedi.
Bazı müfessirler «Bu kelimelerden Cenab-ı Hakkın bütün kelimeleri kastedilmiştir. Bahsi geçen âyetler de, bütün kelimeler cümlesin-dendir. Ayetin zahiri, delâlet eder ki, hiç kimse Cenab-ı Hakkın kelimelerini tebdil edemez. Yani kelimelerin delâlet ettiğinin hilafını yapamaz. Allah ile o kelimelerin tahakkuk etmesinin arasına girip mani olamaz.
Cenab-ı Hak kelimelerini değiştirir mi değiştirmez mi? Konusu bu, âyetin kapsamına girmemektedir. Diğer nasslann delâlet ettiğine bakılırsa, Cenab-ı Hak, vaidini yani tehdidini çoğu zaman değiştirir. Fakat vaadini (yani mükâfat sözünü) değiştirmez. İşte bundan dolayı Bevzavi ve Medarik, kelimatI Mevaid (yani vaidler) ile tefsir ediyorlar. [61]
Bütün Peygamberlerin Haberleri Hz. Muhammed'e Bildirildi Mi?
(34) «Yemin olsun ki, sana Peygamberlerin haberlerinden bazısı geldi...»
Bu âyetin tefsiri:
Yani Kur'an'da Peygamberlerin haberlerinden bazısı sana indirildi. O sana teselli vermeye ve kalbini teskin etmeye kâfidir.
«El-Ahfaş «MÎN» kelimesi burada teb'iz (pazısı, bir parçası), mânâsını ifade etmez, belki «SİLE» (bağlaç) harfidir» dedi. Fakat başkası, teb'iz mânâsını ifade eder demişlerdir. Çünkü Resûlüllah'a gelen kıssalar bazı Peygamberlerin kıssaları (haberleri) dir. Nitekim Cenab-ı Hak, başka bir âyette «Onlardan bazılarını senin için kıssa ettik. Bazılarım sana kıssa etmedik, s (haber vermedik)» (El-Enbiya: 50) buyurmuştur.
(35) «Eğer onların yüz çevirmeleri sana pek ağır geldiyse, gücün de yerde bir delik (açmaya) veya göğe (çıkmak için) bir merdiven aramaya ve onlara bir âyet, (mucize) getirmeye yetiyorsa yap...» Bu
âyetin açıklaması:
îbni Cevzi, bu âyetin sebebi nüzulünde şunu zikretti:
El-Hars bin Âmr beraberinde Kureyş'den bir kaç kişi daha olduğu halde Resûlüllah'a geldi. Ve Resûlüliah'tan «Bize diğer Peygamberlerin kavimlerine mucizeler getirdikleri gibi bir mucize getir. Eğer bunu getirirsen sana iman edeceğiz» dediler. Bunun üzerine bu âyet nazil oldu. Bu tefsiri, Ebu Salih, İbni Abbas'tan rivayet etmiştir.
Ayetin mânâsı; «Ey Muhammed! Eğer müşriklerin senden yüz çevirmeleri seni tasdik etmekten kaçmaları ve sana iman etmeye sırt çevirmeleri sana ağır geliyorsa...»
Resulü Ekrem, kavminin iman etmesini şiddetle arzuluyordu. Onlar Resûlülîah'tan bir mucize istedikleri zaman onların iman etmeleri için Allah'dan o mucizeyi onlara göstermesini istedi. Cenab-ı Hak: «Eğer sen arayıp yerde bir tünel, veya gökte bir merdiven elde etmeye yelteniyorsan, bunun vasıtasıyla da onların istedikleri mucizeler-
den birisini getirmeye yöneliyorsan ve mucize, senin doğru olduğuna delâlet etsin diye çırpmıyorsan haydi bunu yap. Fakat buna gücün yetmeyecektir.» diye dikkatini çekti. Bu âyetten maksad, Resulü Ekrem'in tamahını onların imanından kestirmektir, onların yüz çevirmelerinden artık rahatsız olmamasını temin etmektir. [62]..
Allah İçin Cebr Var Mıdır?
(35) «Eğer Allah dileseydi onları hidayet üzerinde derler, toparlardı...» Bu cümlenin tefsiri:
Cenab-ı Hak, bu âyetinde, Peygamberine haber veriyor ki, onlar iman etmeyi terkettiler. Senden yüz çevirdiler. Küfre yöneldiler. Bunlar, Allah'ın meşiyeti iledir. Kazasının onlar hakkındaki yerine oturtması içindir.
«Salan cahillerden olma». Yani «Allah dileseydi, onları hidayet üzerinde bir araya getirirdi» hükmünü bilmeyenlerden olma. Veya: «Onların bir kısmı sana iman edecektir, bir kısmı etmeyecektir» hususunda cahillerden olma.
Bazı kimseler, âyetin mânâsı; onların seni yalanlamaya dair hasretin şiddetlenmesin. Onların yüz çevirmelerinden irkilme. Aksi takdirde sabırsız cahillerin haline yaklaşmamış olursun.»
Cenab-ı Hak, Resûlüllah'ı bu halden uzaklaştırmak için ona bu hali yasakladı.. Ve ona şiddetli bir tarzda hitapta bulundu.
Veya âyetin mânâsı «Onların yüz çevirmeleri, sana zor geliyorsa ve senin de muhali getirmeye gücün yetiyorsa haydi, getir» demektir. Bu takdirde maksad, Resulü Ekrem'in kavminin iman etmesindeki arzusu bu dereceye vardığını beyan etmektir. Ve aynı zamanda âyette, onların İslâmın varlık dairesinden uzak olduklarına da işaret edilmektedir. Cenab-ı Hak, âyette taleb etmek mânâsına gelen entebteği tâbirini kullandı. «Edinmek» mânâsına gelen «entattahiz» ibaresini kullanmadı. İşaret etti ki, o yerdeki delik ile göklere götüren merdivenin talebi bile mümkün değil. İsteği bile güç yetmezdir. Edinmek nerde olacaktır?..
İbni Cerir, İbni Münzir, İbni Ebi Hatim ve el Beyhaki «El Esma ve Essıfatflta İbni Abbas'tan rivayet ettiler:
«Gökten getirilen âyetten ve yerdeki delikten maksad, kaçmak içindir.»
Bu tefsir Et Tasti'nin Nafi' bin Ezrek'ten rivayet ettiğiyle teyid edilmiştir. Bu zat îbni Abbas'a sordu:
«(Eğer gücün yerde bir delik aramaya yetiyorsa) âyetinin mânâsı nedir?» îbni Abbas:
«Yerde bir delik açmaya ve ona girip kaçmaya gücün yetiyorsa haydi yap demektir» dedi. Fakat bu tefsirde uzaklık vardır. İbni Ezrak'ın haberinde de denilen denilmiştir. [63]
Ehl-i Sünnet «Eğer sizin üzerinizde bulunduğunuz dinin, üzerinde onları derlemeyi Allah dileseydi, onları derler, bir araya getirirdi.Dnlan imana muvaffak kılardı.. Onlar seninle beraber iman ederlerdi. Fakat Allah, onların kötü seçeneklerinden dolayı bunu istememiştir. Çünkü Cenab-ı Hak onların seçeneklerini tâ ezelde bilmiştir.
Mutezileler, «eğer Allah, onların hidayet üzerinde derlemesini dileseydi, bunu yapardı. Yani onları burada derlenip toparlamaya mecbur eden bir mucize indirirdi. Fakat Cenab-ı Hak, bunu istememiştir. Çünkü bu hikmetten çıkış oluyor» dediler. Ehli Sünnetin görüşü daha doğrudur.
(35) «Sakın cahillerden olma.»
Bu âyeti celîlede Cenab-ı Hakkın şefkati ilâhisinin Peygamberi üzerinde çok olduğunu ve Resulü Ekrem'in kavminin imanı hususundaki « isteğinin taptaze olduğunun işareti vardır.
El Cübbai bu âyetin tefsirinde «Sabır gereken yerlerde sabırsızlık yapma. Aceleye kapılma. Aksi takdirde senin halin cahillerin haline yaklaşır. Onların yolunda yürümüş olursun» demiştir.
Cenab-ı Hak, Resulü Ekrem'e «Sakın cahillerden olma» Hz. Nuh'a, «işte sana Öğüt: Bilgisizlerden olma» (Hud, 46) buyurmak suretiyle Resûlüllah'a olan şefkatinin daha fazla olduğuna işaret eder. Ve Resû-lüllah'ın kavminin iman etmesi hususundaki isteği daha genç, daha hararetlidir.
Burada muhtemel ki, «Gökte bir merdiven arama) tabiri, Atmosfer tabakasının dışındaki, havasızlığa işaret ve onun geçilmesinin zorluğundan bahseden bir hüküm olsun,. [64]
Meal
(36 (Ey Habibim! Davetine) ancak işitenler icabet ederler. Ölülere (gelince), Allah onlan gönderecektir (diriltecektir). Sonra Allah'ın katına döndürülürler.»
(37) Neden Rabbinden onun üzerine bir âyet inmedi? dediler. De ki: Elbette Allah bir âyeti indirmeye kadirdir. Lâkin onların çoğu bunu bilemezler.»
(38) Yerde yürüyen hiçbir hayvan ve iki kanadıyla uçan hiçbir kuş yoktur ki, sizin benzerleriniz ümmetler olmasınlar. Kitabta hiçbir şey ihmal etmedik. Sonra Rablerinin katında haşr (toplanmış) olunurlar.»
(39) Ayetlerimizi yalanlayanlar sağır, dilsiz ve karanlıkdadır-lar. Allah kimin saptırmasını dilerse onu saptırır. Kimin hidayet etmesini dilerse onu dosdoğru bir yol üzerinde kılar.»
(40) De ki: Sizi gördün mü? (Bana haber veriniz.) Eğer Allah'ın azabı size veya saat (kıyamet), size gelirse, acaba Allah'tan başkasını mı çağıracaksınız? Eğer «putlar birer mabuttur» iddianızda doğru iseniz onları çağırınız.»
(41) Belki ancak o'nu çağırırsınız. Böylece o dilerse giderilmesi için onu çağırdığınızı kaldırır. Siz de ortak olarak koştuğunuzu unutursunuz.»
(42) And olsun senden önceki ümmetlere (Peygamberler) gönderdik. Onları darlık ve felâketlerle yakaladık. Umulur ki, (bu sayede tevbe edip) yalvarırlar.»
(43) Neden onlara azabımız geldiğinde yakanp yal varmadılar? Fakat onların kalpleri katılaştı. Şeytan onların bütün yaptıklarım onlara süslü gösterdi.»
(44) Böylece (hatırlatmalarında kullanılan) vaz-u nasihati unuttukları zaman, üzerlerine herşeyin kapılarım açtık. (Sonuç olarak) kendilerine verilenle sevindikleri zaman, ansızın onları yakaladık. Artık o zaman onlar ümitsiz kaldılar.» [65]
Dirayet Ve Rivayet Tefsiri
(36) (Ey Habibim!) Davetine ancak işitenler icabet ederler...»
Bu âyetin tefsiri: Yani senin Peygamberliğine ve imana yaptığın davete ancak dinlediğini anlayan, işittiğinde tedebbur ve tefekkür eden kimseler icabet eder. Ölüler isa —ki bunlar da ölülerdendir— onlar hernekadar zahirde dinliyorlarsa da, gerçekte dinlemedikleri için iman etmezler. Nitekim Cenab-ı Hak, başka bir âyette «Şüphesiz sen ölülere dinletemezsin» (Rum: 52) buyurmuştur.
Bu âyeti celîle, daha Önce onlar iman etmezler âyetinden anlaşılan mânâyı takrir etmektedir. Yani Csnab-ı Hak bunların muhtar kılındıkları bir devrede akü ve iza'n sahibleri olduktan bir devrede, kendi ihtiyarlanyla iman etmediklerini, imanı seçmeyeceklerini bildiğinden, onların gelecekteki tavrını Resulüne bildiriyor. Yoksa Cenab-ı Hak zorla onları imandan çeviriyor, iman etmemeye onları zorluyor, sonra onlan muaheze ediyor diye birşey âyette bahis konusu olamaz.
Hasan Basri, «Ölülerden maksad, kâfirlerdir» diyor. «Allah ölüleri
hasra gönderecektir» cümlesinden maksad, öldükten sonra kabirlerinden kaldırıp haşre gönderecektir demektir.
Bazı Kitabların «Onlan hidayetten imana gönderecektir» şeklindeki tefsiri hiçbir değer taşımamaktadır. «Sonra onlar Allah'ın katma dönüştürülürler», âyetin bu cümlesinden maksad: Hesab vermek için onlar Allah'ın huzuruna gideceklerdir. İşte o zaman onlar Peygamberlerin getirdiklerini dinleyip, anlayacaklardır. Ondan önce ise, onu gerçek mânâda dinlemek ve anlamak taraftan olmadıklanndan dolayı, onlar için müyesser olmayacaktır.
Bazı tefsir âlimlerine göre; (ölüm) burada hakiki mânâya hamledilir. «Ölüleri, Allah (kabirlerinden haşre) gönderecektir.»
(37) «Neden Rabbinden onun üzerine bir âyet inmedi dediler...»
Bu âyetin izahı:
Bunu, Kureyşin Senadidi (Mekke'nin ileri gelenleri) söylediler: «Niçin Allah tarafından Muhammed'in Peygamber olduğuna şahitlik edecek bir melek indirilmedi?» dediler. Yani dağlan titreten, kalbleri yumuşatan, akılsız hayvanlara bile Peygamberlik şehadetini yaptıran mucizelere rağmen bunlar ikna olunmadılar. Yine de böyle bir istekte bulundular: Muhammed (A.S.)'in üzerine bir melek veya başka bir mucize inseydi de, bizi ona inandırmaya mecbur etseydi diye bir teklifte bulundular. Ey Muhammed! Sen onlara de ki: Allah bir âyeti — yani insanı iman etmeye mecbur eden bir mu'cizeyi indirmeye kadirdir. Fakat imtihan ve teklif sırrı bozulmasın diys Cenab-ı Hak, böyle bir âyeti indirmemiştir. Fakat onlann çoğu Cenab-ı Hakkın buna kadir olduğunu bilmezler. Bilmezler ki, Allah buna kadir olmasına rağmen bu mucizeyi indirmemiş, tâ ki, bu mucize, insanın seçeneği ve ihtiyan üzerine kurulan teklifin temelini yıkmasın. Veya bu mucizeye rağmen onlar iman etmedikleri takdirde Cenab-ı Hak onlan helak etmesin. Çünkü imanı mecburen gerektiren mucize gelmesine rağmen iman etmeyenler temelden helak olup giderler.
Ayeti celîlede «Onların çoğu bilmez» denildi. Çünkü bazılan halin hakikatine vakıf idiler. Israrlanna gelince, onu mukabare ve inad olarak yaparlardı.
(AYET» kelimesi esasında Allah'ın kudretine ve Peygamberin de Peygamberliğine alâmet ve nişan olan mucize demektir ve bu âyeti celîlede Ayet kelimesi nekire olarak iki defa tekrar edilmiştir, ikincisinde birincisinin aynisi kastedilmektedir. Bu da tefsir ettiğimiz gibi «melek» mânâsında olabilir. Yani Allah'tan gelen bir melek bağırıp: «Muhammed Allah'ın Peygamberidir. Allah birdir. Putlar batıldır.» desin. Veya o mânâyı ifade eden diğer bir mucize mânâsına gelmiştir.
Bilmezler ki, Allah (C.C.) ancak kullarının maslahatını içeren mucizeleri gönderir. Allah'ın katında malûmdur ki onların soylanndan, Allah'a iman edecek kavimler vardır. Bunun için de Allah onlann temellerini kazıtıp köklerinin berhava etmesini istemez.
(38) «Yerde yürüyen hiçbir hayvan ve iki kanadıyla uçan hiçbir kuş yoktur ki, sizin gibi ümmetler olmasınlar...»
Bu âyeti celîle, başlıbaşına bir kelâmdır. Cenab-ı Hakkın kudretinin kemalini göstermek, güzel ve hikmetli tedbirini sergilemek, ilminin kapsayıcı olduğunu bildirmek için gelmiştir. Sanki «Allah bir mucizeyi indirmeye kadirdir» âyetinin delili oluyor. Evet, mucizeyi göndermeye kadirdir, fakat apaçık bir hikmetini korumak için göndermi-yor demek oluyor.
Bazı müfessirier; bu âyet, Cenab-ı Hakkın insanları kabirlerinden diriltip haşre göndermesinin delilidir dediler.
Sair canlılar, kürre-i arzın hangi kıtasında olursa olsun, isterse yeryüzünün içinde, isterse üstünde olsun, ve yina göklerin hangi tarafında uçarsa uçsun, hepsi sizin gibi cemaatlar ve guruplardır. Allah sizi nasıl yaratmışsa onlan da yaratmıştır. Rızıklarınızı nasıl tekeffül etmiş ise, onların rızıklarını da tekeffül etmiştir. Size adalet nasıl etmiş iss, onlara da öyle adalet etmiştir. Öyleyse onlara zulmetmeniz uygun düşmez. Onlar hakkında size ne emredilmişse onu aşmak da size münasip olmaz.
Yeryüzündeki hayvanlar demiş, acaba gökteki hayvanlar da öyle değil midir? Onlar da, öyle olmasına öyledir. Fakat Kur an ın ilk mu-hatablan ancak yeryüzündeki hayvanları tanırlar, onlan görürlerdi.
Bazı tefsir âlimleri «Yeryüzünde yürüyen hayvanlar ile kanatlarıyla uçan kuşlar teşbih hususunda bizim gibi ümmetlerdir, Allah'ın varlığına delâlet etme hususunda böyledir.» dediler. Bu tefsire göre, âyetin mânâsı şöyle olur: «Yürüyen hiçbir hayvan ve uçan hiçbir kuş yoktur ki, sizin gibi Allah'ı teşbih etmesin. Allah'ın vahdaniyetine varlıkları delâlet etmemiş olsun. Eğer kâfirler düşünürlerse, bunu sezer ve çözerler.»
Ebu Hüreyre «Bu canlıların bizim benzerlerimiz olması, şu mânâdadır: Kıyamet gününde Cenab-ı Hak bu canlıları da haşr edecektir. Boynuzsuzun hakkını boynuzludan alacaktır. Sonra Cenab-ı Hak onlara «Toprak olunuz» diyecektir» dedi. Zeccac, bu tefsiri ihtiyar ederek şöyle dedi: «Onlar, yaradılışta, n-zıkta, ölümde, haşrde ve kısas alınmakta benzeriniz ümmetlerdir.»
Süfyan bin Uyeyne «Yürüyen hayvanların hiçbir sınıfı, uçan kuşların hiçbir sınıfı yoktur ki, insanlar arasında onlara benzer olmasın. Çünkü insanların bir kısmı vardır ki, aslan gibi koşuyor. Bir kısmı var ki domuz gibi oburdur. Bir kısmı vardır ki, köpek gibi havlıyor. Bir kısmı vardır ki, tavus kuşu gibi böbürlenerek yürüyor. îşte mumasele-tin (benzerliğin) manası budur» demiş.
El Hattabi, Süfyan bin Uyeyne'nin bu tevilini İstihsan ederek demiştir ki; sen hayvanlar ve yırtıcılarla muaşeret ediyorsun. Onlardan sakın. Yani insanları hayvandan yırtıcılara benzetmiştir.
Mücahid «Ancak sizin benzerleriniz ümmetlerdir» âyetinin tefsirinde, onlar sınıflardır. Onların isimleri vardır İsimleriyle bilinirler. Tıpkı bizim isimlerimizle bilinmemiz gibi.
Bazı müfessirler, «Onlar bilgide bizim gibidirler. Haşrolunacaklar. Cennette nimet görecekler. Dünyada çektikleri elemlerin karşılığını görecekler. Cennet ehli onlarla ünsiyet peydah edecektir)) demişler. Fakat bu tür tefsirler sıhhatli bir dayanağa dayanmamaktadırlar.
En makbul tefsir «Yaradılmakta, Sânia' delâlet etmekte, Sania' muhtaç olmakta, ve Sani' tarafından rıışıklandırmakta bizim gibi ümmetlerdir. "Nasıl ki, insanların nzıklan Allah'a aid ise, onların da rı-zıkları Allah'a aittir, tarzındaki tefsirdir.
Bazı tefsirciler, «kuşlar bir ümmettir, insanlar diğer bir ümmettir, cinler başka bir ümmettir demişlerdir.»
Bu tefsir, el Katade'den gelmiştir.
Es-Süddi «Onlar sizin gibi ümmetlerdir, yani size benzer mahlûklardır demektir, dedi.»
îbni Ebi Hatim, îbni Abbas tarikiyle rivayet eder: «Sonra Rable-rinin katında neşrolunacaktır» âyetinin mânâsı, ölüm onlan Rableri-nin yanına toplayacaktır, demektir.»
İbni Cerir, İsrail'den, o Said'den, o Mesruk'tan, o İkrime'den, o İb-ni Abbas'tan, «Hayvanların ölümü onların haşri demektir.» diye rivayet etti.
Bazı görüşlere göre (tonlar da kıyamette insanlar gibi haşroluna-caklardır. Çünkü Cenab-ı Hak, «Vahşiler haş rol unduk lan zaman» (Tekvir: 5) buyuruyor.
îmam Ahmed, Ebu Zer tarikiyle rivayet eder: Resûl-i Ekrem, tos-laşıp vuruşan iki koyun gördü:
«Ey Eba Zer! Bunlar niçin dövüşüyorlar biliyor musun?» «Hayır, bilmem.»
Resûlullah:
«Fakat Allah niçin dövüştüklerini biliyor ve aralarında hükmedecektir.» dedi.
Hadisi Abdurrezzak, Ma'mer'den rivayet etmiştir. Başka bir rivayette Ebu Zer:
«Resûlüllah bizi terkettiği zaman, göklerde uçan kuşun evirip çevirdiği kanatlarından da bize bir bilgi vermişti» diyor.
îmam Ahmed'in oğlu Abdullah babasının Müsnedinde Hz. Osman tarikiyle rivayet ediyor: Resul-ü Ekrem:
«Boynuzsuz hayvan için kıyamet gününde boynuzlu hayvanlardan intikam alınacaktır.» dedi.
Ebu Hüreyre bahsimizin konusu olan otuz sekizinci âyetin tefsirinde:
Bütün mahluklar kıyamet gününde haşrolunurlar. Hayvanlar, yürüyen canlılar ve kuşlar dahil, hepsi bir araya gelirler. O günde Allah'ın adaletine erişecekler. Allah'ın adaleti o gün, boynuzsuz hayvanın hakkını boynuzlu hayvandan alacak şekilde tecelli edecektir. Bundan sonra Allah, insandan başka diğer canlılara «Toprak olunuz» diyecektir. Bunun için kâfir: Ey kavm! Keşke be nde toprak olaydım» diyeceklerdir. [66]
Kur'an Her Şeyi Kapsamaktadır :
(38) «Kitabta hiçbir şey ihmal etmedik...» Bu cümlenin tefsiri: Bazı tefsir âlimleri: kitabtan maksad, levhil mahfuzdur diyorlar. Yani levhil mahfuzda bütün olaylar, en incesinden en kabasına kadar, en hurdasından en belirginine kadar tüm hadiseler yazılmıştır.
Bazı tefsirciler de «kitabtan maksad, Kur'an'dır» demişlerdir. Yani din hususunda hiçbirşeyi terketmedik, hepsini Kur'an'da müdellel olarak zikrettik. Kur'an açık veya mücmel bir şekilde ona delâlet eder. Bu mücmelin açıklanması ya Resûlüllah'tan (Hadisten) alınır. Veya icmaı ümmetten veya Kur'an'ın nassıyla sabit olmuş kıyastan alınır. Nitekim Cenab-ı Hak başka bir âyette, «Kur'an'ı senin üzerine her şeyin übyam —açıklayıcısı— olarak indirdik» (Nahl: 89) buyuruyor. Başka bir âyette: «Senin katına zikri indirdik ki, sen insanlara onlar için indirileni açıklayasın.» (Nahl: 44). Başka bir âyette, «Resul size ne getirirse, onu sımsıkı tutunuz. Resul sizi neden nehyederse ondan sakınınız:) (El-Haşır: 7) buyurulmaktadır. Başka bir âyeti celilede de, «Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim» (el-Maide: 4) buyurulu-yor.
Görüldüğü gibi, bu tefsirden sadece dini emir kitabta tamamen zikredilmiştir mânâsı çıkıyor. Bu izahat el Kûrtubi'nin tefsiridir.[67]
Bu âyetin tefsirini, büyük tefsir âlimi, el-Alûsi şöyle izah eder:
«Kitabdan maksad, Kur'an'dır. Bu tefsiri el Belhi de seçmiştir. Bir cemaat ta böyle demiştir. Çünkü Kur'an'da insanoğlunun muhtaç olduğu din veya dünya emrinin tamamı zikredilmiştir. Belki başka şeyler de ya mufassal veya mücmel olarak zikredilmiştir. Binaenaleyh İmam Şafiî'den rivayet ediliyor: «Din hususunda herhangi bir kimsenin başından bir mesele geçerse mutlaka o Allah'ın kitabında vardır.»
Buhari; İbni Mes'ud: «Allah, dak yapan, tüyleri yolduran, dişlerinin arasım güzellik için açıp eğeliyen ve Allah'm yaradılışını bozan kadınlara lanet etmiştir.» hadisini rivayet ettiğinde bir kadın: «Niçin?» diye sordu.
İbni Mesud: «Resûlüllah'm lanet ettiğine ben neden lanet etmeyecek misim? Bu durum Allah'ın kitabında vardır.» deyince:
Kadın: «Vallahi, Kur'an'm iki kapağı arasındaki âyetleri okudum. Senin dediğini orada görmedim» diye itiraz etti.
İbni Mesud: «Eğer sen gerçekten onu okumuş olsaydın onu bulacaktın. Sen Cenab-ı Hakkın, «Peygamber size ne getirirse onu sımsıkı tutunuz, sizi neden nehyederse ondan sakınınız» (Haşir: 7) dediğini okumadın mı?»
Kadın: «Evet, okudum» deyince İbni Mesud: «İşte Resulü Ekrem bu işi yasaklamıştır)) dedi.
İmam Şafiî bir defasında Mekke'de:
«Hangi meseleyi benden sorarsanız sorunuz onun hakkında Allah'ın kitabından size haber vereyim» dedi. Bunun üzerine İmam
Şafiî'den soruldu:
«thramlı bir kimse eşek ansım öldürürse, onun hakkında hüküm nedir?»
«İhramlı o arıyı öldürecektir (hiç bir zararı yok), cevabını verdi. Ve bu cevabın Kitabda oluşuna, İbni Mes'ud'un istidlali gibi Cenab-ı Hakkın «Resûlüllah neyi getirirse onu tutunuz. Sizi neden sakmdınrsa ondan salanınız» âyetiyle istidlal etti ve: «Resulü Ekrem bunu getirmiştir. Binaenaleyh bu Kur'an'da gelmiş sayılır» dedi.
İbni Cerir, İbni Ebi-Hâtim, îbni Mesud'dan rivayet ettiler:
«Bu Kur'an'da her ilim indirilmiştir. Bizim için her şey bu Kur'an'da açıklanmıştır. Fakat bizim için Kur'an'da açıklananın tamamını kapsamaya ilmimiz yetişemiyor.»
Ebu Şeyh «Kitab ul Azame»sinde Ebu Hüreyre'den Resûî-ü Ekrem'den rivayet ediyor:
«Cenab-ı Hak (celle ve âlâ) eğer haşa herhangi bir şeyi gafletle bırakmış olsaydı, zerreyi, hardaleyi, sivrisineği gafletle bırakmış olacaktı. Oysa onlardan bahsedilmiştir.»
îbni Abbas (R.A.):
«Eğer devemin yuları kaybolursa onu Allah'ın kitabında bulurum» dedi.
El Mersi:
«Kur'an geçmişlerin ve geleceklerin ilimlerini derlemiştir, öyle M, hakikat ta onu ilim yönünden kapsayan onunla konuşan (Allah) dır. Sonra Resûlüllah'tır. Resûlüllah da Allah'ın zatına tahsis ettiklerinin haricinde olan lan bilir.» demiştir. [68]
Bazılarından dinledim (Mesuliyet onların boynuna olsun):
Şeyhi Ekber Muhiddin bin Arabi, bir gün merkebin sırtından düşmüş, ayağı burkulmuştur. Halk gelerek" onu markebe bindirmek istemişler. Biraz mühlet veriniz, demiş. Ona biraz mühlet verdikten sonra onlara kendisini eşeğe bindirme iznini vermiştir. Kendisinden bu durum sorulmuş:
«Niçin, evvelâ, biraz durunuz dediniz, sonra izin verdiniz?»
Demiş ki: Ben Allah'ın kitabına müracaat ettim. Baktım ki bu olay, (yani benim eşeğin sırtından düşme hadisem) Fatiha sûresinde zikredilmiştir.»
Fakat bu söz öyle bir durumdur ki, bizim aklımız buna ermez.
Bazı âlimlerin, Fatiha sûresinden Osmanoğullanndan gelen sultanların isim ve hallerini çıkarmaları ve saltanatlarının müddetini istihraç etmeleri de bunun gibidir. Bunlarda herhangi bir garabet yoktur. Çünkü Fatiha, kitabın anasıdır. Her acaib olan emri doğurabilir. İşte bu tefsire binaen âyetteki «ŞEY» kelimesini, kendisine beşerin ihtiyacı olan tevhid ve teklif delillerine hamletmeye hacet kalmıyor.[69]
El Mennar sahibi, «Böyle bir tefsir, sahabi ve tabiîn âlimlerinin hiçbirisinden gelmediği gibi, selefi salihinin hiçbirisinden nakledilme-miştir. Ve akli selim sahibi bir kimse de böyle bir şeyi kabul etmez.
Ancak ölmüş insanların eserlerine yazmış oldukları hsrşeyi akıl kabul etmese ve o hususta nakil yoksa ve lügat da delâlet etmese dahi kabul edenler, bunu kabul ederler. Aksine selef imamları Kur'an'ı Kerim, zaruri ibadetlerin ahkâmının bütün dallarını nassın delâlet ve fehvasiyle kapsamamaktadır. Ancak Kur'an Resûlüllah'a tâbi olmanın farz olduğunu ispat etmektedir. îşte bu münasebetle sünnette sabit olan herseye Kur'an delâlet etmiş oluyor. Ve böylece Kur'an sahih kıyasın kaidelerini ispat etmiş oluyor. Böylece Kur'an o kaidelerin bütün dallarını kapsayıcı oluyor. Dinin bütün emirleri bu dallar ve ferd-lere dahildir. îbni Arabi'den rivayet edilen hurafeye halkın yanaşması, «Gulam Ahmed el Kadîyanî» gibi Hindistan Meşinini ortaya çıkardı. O da meşhur Fatiha tefsirini yaptı. Ve «Bu benim Mesih-i Munta-zar olduğuma delâlet eden mucizemdir!.» dedi. Bütün bunlar lağv ve hezeyandır. Bunların en garibi de Kadîyani'nin «Errahman» kelimesi, Resulü Ekrem, Resuller sonuncusu olan Hz. Muhammed'in, Errahim kelimesi de banim peygamberliğime delalet eder» demesidir. [70]
Burada bir iki noktaya işaret etmek istiyorum:
1- El Menar sahibi, sanki Alûsİ, tbni Arabi'den rivayet edileni kabul etmiştir gibi bir havaya kapılır ve Alûsi'ye taanda bulunur. Bu, haksızlıktır.
2- îbni Arabi'den gelen rivayet gibi bozuk tefsirler ve Kur'an hakkında ileri sürülen bozuk fikirler, gerçekten bozuk ve akidesiz kimselerin piyasaya çıkmasına vesile olmuştur. Fakat Kur'an'm kapsayıcı olmadığını iddia etmek de büyük bir felâket ve aynı türden bir bozukluğa vesile olacağını kanaat ediyorum. Evet kanaatim budur. Hülasa: Ayette zikredilen «El-Kitab», bazılarına göre «levh-i mahfuz»dur. Bazılarına göre Kur'an'dır. Bazılarına göre Allah'ın ilm-i ilâhisidir. Çünkü Allah'ın ilm-i ilahisi her şeyi ihata edicidir. Ona «kitab» denilmiştir. Çünkü kitaba yazılanın unutulmadığı gibi onda sabit olan unutulmaz.
Tantavi gibi bazı müfessirler, ve zatların, Kur'an sanki bir Botanik kitabı imiş, veya Biyoloji kitabı imiş gibi bir hava verdirmesi de daha önce söylediğimiz gibi pek uygun düşmemektedir. Her hal-ukârda Allah daha iyisini bilir. Şüphemiz yoktur ki Allah Kur'an'a hizmet edenlere halis niyetlerine göre mükâfatlarını verecektir.[71]
Hayvanlarda Nefsi Natıka Var Mıdır?
«Yerde yürüyen ve kanadıyla uçan hiçbir kuş ve hayvan yoktur ki sizin gibi ümmetler olmasın» âyetinden bazı kimseler «Bütün hayvanların da natık nefisleri vardır. Tıbkı insan Ferdlerinin nefsi natıkaları olduğu gibi... Nitekim bazı sofular ve İslamcı olan bazı hekîm'ler buna kail olmuşlardır. Eş-Şaranî «El Cevahir ve-ddurer» kitabında bunu ispat etmek için bir takım deliller zikrediyor. Onlardan birisi şudur: Resûl-ü Ekrem hicret ettiği zaman, Ensar-ı kiramın her ileri geleni onun devesinin yularına yapıştığında:
«Onu bırakınız. Şüphesiz o memurdur. Yani Allah tarafından emr
almıştır» dediği hadisidir. Bundan istidlal etmek şöyle oluyor:
Resûl-ü Ekrem devenin memur olduğunu söyledi. Emri, ancak nefsi natıka yani akla şahib olan bir kimse anlar. Madem ki sabit oldu ki, devenin nefsi natıkası vardır, öyleyse başka hayvanların da nefsi natikalan vardır. Çünkü bu deve ile diğer hayvanlar arasında fark vardır diyen hiç kimse yoktur. Bu delillerden birisi de bal ansında görülen durumdur. Zira an bal peteklerini kendisi yapıyor. Örümceklerde görülen haldir. Dikkat etmez misin ki sinekleri avlamak için nasıl tuzak kuruyorlar? Karıncaların hareketi ve bozulmayacak şekilde kışlık erzaklarım depolamalandır. Bunlann hepsi, bahsi geçenlerde nefsi natıka olduğunun delilidir» diyor.
Bazıîan da, meşhur karınca, Hz. Süleyman'la konuştu. Çünkü Allah o durumu bize Kur'an'mda haber veriyor. Bu hakikatlere ancak âlimler varabilirler. Meselâ: Koyun kurttan korkuyor. Halbuki kurtu görmemiştir. Bütün bunlar, delil edinmekten ve araştırmaktan ileri geliyor. Delil edinmek ve araştırmak ta natık nefislere sahib olan canlıların işidir. Meselâ: Öğretilmiş Arslan bakıcısını parçalamıyor. Bu da, menfaat inancına ve iyilik marifetine bağlıdır. Böyle bir bilgi de nefsi natık sahiblerinin şânındandır!.
Bütün bunlardan daha garibi, Şarani, şeyhi «Aliyul-Havas» (K.S.) dan rivayet ediyor: «Bütün hayvanlar Allah'ın ehilleri katında mükelleftir. Ama perdeli insanlar bunu sezemezler!..»
Sonra şöyle devam etti: «Hiçbir ümmet yoktur ki, onun içinde bir peygamber gönderilmesin» (Fatir: 24) âyeti bunu teyid ediyor. Cenab-ı Hak, bu âyette «ümmet» kelimesini nekire olarak zikretti. «Nezir» (peygamber) kelimesini de nekire olarak zikretti. Öyleyse sair hayvanlar da, bu ümmetlerden bir veya birkaç ümmettir. Bir de İbni Abbas'-tan rivayet edilmiştir ki, «ümmetlerde olan herşey bizde de vardır. Hatta onların içinde benim gibi bir İbni Abbas da vardı.»
«El Ecvibetul-Merdiyye» adlı kitabta «Onların içinde peygamberleri vardı» denmektedir.
El-Cevahir'de «Onların peygamberlerinin onların cinsinden veya başka cinslerden olması mümkündür» diyor.
Şaranî, şeyhinden, o da bazı zatlardan hikâye ediyor:
— Allah'ın sapıtmış kulunu «yoksa sen onların çoğunu işitir ve aklını kullanır mı sanıyorsun? Onlar ancak hayvanlar gibidirler. Hayır, onlar yol bakımından daha da şaşkın ve sapıktırlar.» (Furkan, 44) âyetinde hayvana benzetmesi, hayvanlarda bir nakise olduğundan ileri gelmiyor. Ancak bu teşbih, hayvanların Allah hususundaki ilimde kâmil mertebsli olduklarını beyan etmek içindir. Öyle kâmildirler ki, onun hakkında hayrete düşmüşlerdir. Teşbih (benzeyiş) hakikatta hayrete vaki olmuş oluyor. Hakkında hayrete düşülende değil. Öyleyse hayret yönünden Allah'ı bilen âlimlerden daha şedidi yoktur. Binaenaleyh Rablerini bilen âlimlerin varmış olduğu en yüce mertebe, hayvanların bu hususdaki başlangıç noktasıdır. O başlangıç noktası ki, hayvanlar onun aslından başka noktaya nakletmezler. Fakat Cenab-ı Hakkın uluhiyet sânlarının nakliyle, hayvanlar, o asim sânlarında nakledip duruyorlar. Fakat asıldan nakletmezler. Bunun için Cenab-ı Hakkın bu kavimden vasıflandırdıkları yol bakımından hayvanlardan daha sapıktırlar. Çünkü bunlar hayretten, fikir yoluyla çıkmak istiyorlar. Oysa bu mümkün değildir. Hayvanlar ise bunu bildikleri için böyle bir hayretten çıkış noktasını aramıyorlar. Bu hayretin yanında (içinde) duruyorlar. Bu da onların Allah'ı daha fazla bildiklerinden ileri geliyor!»
Eş Şehab, îbni Münir'den nakletti:
Kim ki: «Behaim (hayvanlar), nevam (haşarat) mükelleftirler.
f Onların cinsinden onlara peygamberler gönderilmiştir» dese o, Cahiz ve benzeri gibi, kendilerine güvenilmez mülhidlerdendir. Böyle söyleyenin küfre girdiğine dair birçok fakihlerden nass (kati, hüküm) vardır. Yani birçok fakihler böyle söyliyenin küfrüne hükmetmişlerdir. Kıyamet gününde hayvanlara tatbik edilen cezaya gelince; bu ceza fakıh-
l ların katında teklif cezası değildir. Bununla beraber, bazı âlimler; hayvanların kıyamet gününde haşredilmeyec eklerini savunurlar. Haşre delâlet eden âyet ve hadislerin zahirlerini tevil etmişlerdir. İbni Ab-bas'tan nakledilene gelince; onun aslı yoktur. Ayetteki misliyet (benzerlik) bunların hiçbirisine delâlet etmez.
Sofuların «vücudda herşey diridir, idrak edicidir. Kitabı fehme-der. Hayvanların elem duydukları gibi elem duyarlar. Hayvanların ce-madattan fazla yönleri ancak şehvetle olur demişler ve bu hususta şuhuda yaslanmışlardır. Çoğu kez de, şu âyetle «Onu övgü ile teşbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Ancak siz onların teşbihlerini kavrayamıyorsun uz. Şüphe yoktur ki, o, halim olandır, bağışlayandır.» (El İsra, 44). Ve buna benzer âyet ve hadislerle istidlal etmişlerdir. Bu istidlal-ları, zahir ehlinin katında en garip bir istidlaldir.[72]
Cemadatın Teşbihi
Alimlerin ekserisi «Ayette bahsi edilen bu teşbih, hal ve mânâ R teşbihidir, kali teşbihi değildir. Yani onların varlıkları bu mânâyı ifade eder. Yoksa dilleriyle bunu söyler demek değildir» dediler. Bunun benzeri, «uzun zaman uykusuzluk ve yorgunluktan devem bana şikâyet etti.» «Havuz doldu ve bana yeter dedi» gibi sözlerdir.
Cemadatın bazılarından KAL (söz) teşbihi sadır olmuştur. Meselâ: Resulü Ekrem'in mübarek elinde taş teşbih etmiştir. Bu, Cenab-ı Hakkın o anda o taşda yaratmış olduğu idraktan ileri geliyor.
Hayvanların görünür bir takım garib sanatlarına gelince, Şeyhur-Reis'in dediği gibi, istinbattan (yani aklı kullanarak bir meseleden bir hükmü çıkarmak) kıyastan (yani daha önceki ümmetlere kıyas ede-
Reşid Riza, El Menar'mda Alûsi'nin bu kelâmını naklettikten sonra şöyle diyor:
Tenasüh mezhebine gelince; o, hurafî usturelerdir. Şiiri hayallerden doğmuştur. Ona dalıp bâtıl olduğunu beyan etmek suretiyle vaktimizi ziyan etmeyeceğiz. «Hayvanlar için natık nefisler vardır» diyenlerin sözlerine gelince; eğer bundan insan nefsi gibi, bir nefsi kasterek yapmaktan) ileri gelmiyor' Belki bir ilahm ve teshir etmekten ileri geliyor. Bunun için hayvanların bu sanatları değişmez ve çeşitlenmez. Yani onbin sene önce arının petek yapışı ne ise, bugünkü yapışı da odur.
Pelekî hareketle nateze gelince, o bizim kaidelere binaen varid değildir.
Öğretilmiş aslanın sahibini parçalamamasına gelince, o İnançtan ileri gelmiyor. Belki orada nefsî ve başka bir heyet vardır. O da şudur: Har hayvan tab'an hoşuna gideni sever. O, arslana yediren şahıs da, arslanın katında mahbub olur. Bu da, arslanın onu parçalamasına mani olur. Çoğu kez böyle bir ariz durum, ilâhi bir ilhamdan da gelebilir. Çünkü Cenab-ı Hak her hayvana yavrusunu sevme duygusunu vermiştir. Bazı hayvanların üzerine gelen korku da bu tarz üzerine ce-vablandmlabilir. Bu hususta uzun uzadıya konuşmuşlardır. Ben şahsen «Hayvanların natık nefisleri vardır» demekte herhangi bir mani görmüyorum. Ancak Hayvanların natık nefisleri idrak yönünden insan ferdlerindeki tefavuta göredir. Bununla beraber hayvanın nefsi natıkası nasıl olursa olsun idrakinde ve tasarrufunda insanoğlunun vardığı hedefe varamaz. Buna dair birçok delil vardır. Ve bunun karşısında kesin bir delil de yoktur ki, bunları onun için tevil edelim.
Birçok kimseler «Hayvan Babbini tanır» demişlerdir. Ama «Hayvanlara cinslerinden peygamberler gönderilmiştir}) görüşüne gelince, ben, buna ne evet derim ne de böyle diyen kâfir olmuştur derim. ^
Cemadatm diliyle idrak sahibi olmalanna«geHnce, bu da aklın ötesinde bir tavırdır. Allah herşeye kadirdir. Alim ve Habir ancak Allah'tır. [73] derse, bunun tesbiti, bu nefsin hakikatini bilmeye bağlıdır. Bunu bildiğini iddia eden kim var? Davasını nasıl ispat edecektir? Azıcık hayvan ilmiyle meşgul olan bir insan hayvanın bazı nevilerine bir takım idraklann verildiğini, onların bazılarıyla insanların idraklarından daha üstün bir makama çıktıklarını inkâr edemez. Fakat bu, dar sahalara sıkıştırılmıştır. Çünkü bu hayvan, ancak ferdîhayatını onunla korur. Veya nev'i hayatını korur. Bu ise dar ve hududludur. Beşerin idraki ise, onun çeşitleri, sayılmayacak kadar çoktur. Fertleri çoktur. Beşerin ilmî istidadi herhangi bir hadle hududlandırjlmış değildir. Çünkü beşer herhangi bir hududla hududlanmayan bir hayat için yaratılmıştır. O da ahiret hayatıdır.
Akılsız hayvanların mükellef olmaları davasına ve onlardan her ümmetten, her guruptan peygamberler gönderilmesine gelince; buna ne akıl, ne de nakil delâlet eder.
Cenab-ı Hakkın «Şüphesiz biz seni müjdeci ve uyarıcı olarak gerçekle gönderdik. Geçmiş her ümmet içinde de mutlaka bir uyarıcı bu-lunagelmiştir» (Fatır, 24) âyetine gelince; bu âyet beşerden bahseden kelâmın siyakında nazil olmuştur.
Cemadatm hayatına gelince; bu, ilk ve sonradan gelmiş felsefecilerin, tabiatçılar ve kimyacıların bazılarından nakledilmiştir. Bunların bu hususlar üzerine ilmî ve deneysel delilleri vardır. Bunun beyanı hayatm tarifine bağlıdır. Hayatın gıdalanmak, gelişmek, doğurganlık, ölüm gibi yönlerini ve özelliklerini bilmeye bağlıdır. O cema-datlarda, hassaten onlarla tabi'leşmiş cisimlerde onun bir nebzeciği vardır. Fakat bizim şeyhimiz hayatın bütün alemde yaygın olduğuna kanaat ederdi.[74]
(39) «Bizim âyetlerimizi yalanlayanlar sağır, dilsiz ve karanlıklardadırlar...»
Bu âyetteki, âyetlerden maksat, Kur'an'dır. Veya Allah'ın diğer delilleri, yani kevnî âyetlerdir. Güneşin doğması, yıldızların parlaması, bitkinin bitmesi, suların akması, yağmurun yağması, dolu ve karlann düşmesi gibi... Tabiidir ki, Kur'an da, bunların başında geliyor. Bunu inkâr edenler, bunları yalanlayanlar, sağır ve dilsizdirler. Yani bazıları sağır, bazıları dilsizdir. Yani sağırlar ve dilsizler gibidirler. Ne âyetleri kalblerine tesir edecek şekilde dinlerler, ne de hakkı konuşmaya muktedirdirler. Ve bunun için de peygamberin davetine icabet etmezler. Bunun için de âyetler hakkında dediklerini dediler. Onlar küfrün karanlıkları ve çeşitleri içindedirler. Veya cehaletin, inadın ve batılı taklidin karanlığı içindedirler.
Ali el-Cübai'den nakledildi: «Bu âyetteki zulmetlerden, (karanlıklardan) murad, âhiretin karanlıklarıdır. Bunlar âhiret gününde böy-Iedirler. Bunlara dünyadaki küfürlerinin karşılığında ceza olacaktır, veya onların cehaletlerinde, ilimlerinin azlığında ve anlayışlarının kıt-lığmdaki meseleleri, sağır ve dilsizin meselesi gibidir. Bununla beraber o zulmet içerisinde görünüyor. Böyle bir kimse yolu nasıl seçebilecektir? Veya nasıl hayretten çıkabilecektir?
Bu âyet, tıpkı El Bakara sûresinin şu âyeti gibidir: «Onlar çevresini aydınlatmak için ateş yakan kimseye benzerler id, Allah ışıklarını yokedince onları karanlıklar içinde görmez bîr halde bırakmıştır. Sağırdırlar, dilsizdirler. Ve kördürler. Bu yüzden doğru yola dönemezler.» (El Bakara: 17-19).
(39) «Allah kimin saptırmasını dilerse onu saptırır. Kimin hidayetini dilerse onu dosdoğru bir yol üzerinde kılar...» [75]
Küfür Ve İman Allah'ın İradesiyle Olur
Bu âyeti celîle, ehli sünnetin «küfür ile iman Allah'ın iradesiyle-dir. İrade murattan tehalluf etmez» hükümlerinin delilidir. Keşşaf sahibi fâsıd akidesinin yırtığını yamalamak için buradaki YUDLİL'in mânâsı, onu mahrum ederse, ona lütfetmezse; «Yec'alu»nun mânâsı ise, ona lütfederse şeklinde tevil etmiştir. Ondan başkası da; kıyamet gününde Allah kimi cennet yolundan saptırmak isterse onu saptırır. Kimi dilerse onu müslümanlann sülük edip cennete gittikleri yola hidayet eder.» dedi. Fakat bu tevil ve tefsirin de durumu gördüğün gibidir.
(40) «De ki: Sizi gördün mü? (Haber ver) Eğer Allah'ın azabı veya saat (kıyamet) size gelirse, acaba Allah'dan başkasını mı çağıracaksınız?...» Bu âyetin tefsiri:
Bu emir, Resulü Ekrem'edir. Ta ki, onları sustursun. Onların ağızlarını inkâr edilmeyecek şekilde taşlarla doldursun.
Ebul Baka ereeyte kelimesindeki «TA» fail zamiridir. Ondan sonra gelen «kef» hitab harfidir. Tekid için getirilmiştir. «Küm» deki «kef» isim değildir. Çünkü isim olursa ya mecrur okunması gerekir, oysa harfi cer yoktur burada. Veya merfu okunması gerekir. Oysa «kef» merfu okunan zamirlerden değildir. Ve bunu gerektiren de yoktur. Veya mensup okunması gerekir ki bu da üç yönden batıldır:
1) Bu fiil kalbî bir fiildir. Bilgi mânâsını taşıyor. Ve iki meful alır.
2) Eğer «küm» deki «kef» zamiri meful olursa, manen failin aynısı olması lâzım gelir. Oysa mânâ, bunun üzerine değildir. Çünkü gaye burada «Sen kendi nefsini gördün» demek değildir. Belki «Sen başka sim gördün» demektir.
3) Eğer «küm» deki «kef» meful olsaydı tes-niye ve cem'in alâmeti belirgin olmalıydı. Bu ise ancak «TA» dadır. Nitekim «ereey tuma kuma - ereey tumu kum - ereeytu künne» deniliyor.
Kûfe'lilerin şeyhi «el Kissaî:» «ta» fail zamiridir. Onun arkasında gelen hitab edatı ise mef uli-evvel (birinci me'ful) yerindedir.
Ferra «TA» hitab harfidir. Ondan sonra gelen «küm» zamiri merfu' yerine fail olmuştur. Bunlar nasb zamirleridir, refi zamirlerinin yerinde kullanılmıştır» diyor.
Bu husustaki konuşma nahiv ilminde uzun uzadıya tefsil edilmiştir. Fakat müdekkiklerin katında muhtar, Basra'lüann tevilidir. Yani «TA» zamirdir. Küm'deki kef harfi hitabtır, isim değildir.
Ayetin başında gelen «ereeytekum»un mânâsı, «Bana haber | veriniz» demektir. Nitekim bu madde Kur'an'ın birçok âyetlerinde bu mânâda kullanılmıştır. Hatta bazıları «Ruyet» maddesinin mânâyı aslısı tamamen terkedilmiş, «Bana haber veriniz» mânâsında, sanki asıl mânâsı imiş gibi kullanılmıştır. Nitekim «Benim üstümde müşerref S kıldığın bu kimseden bana haber verir misin?» (El-İsra: 62) ve nitekim «Havasını mabud edinenden bana haber verir misin?» (El-Fır-kan: 43). Ve nitekim «Allah'tan başka çağırdıklarınızdan bana haber verir misiniz?» (Eş-Şuara: 75) âyetlerinde «Ereeyte» «Ehbirni - Ehbi-runi) Bana haber ver, «Ereeytum» bana haber veriniz mânâsına geldiği gibi.
Ayetin mânâsı «Ey Resul! Şu yalanlayan müşriklerden sor. Bana nefsinizden haber veriniz. Taptıklarınızla beraber sizin haliniz nice olacaktır?» Yani bunlar hususundaki reyinizden, ilminizin vardığı noktadan bana haber veriniz. Eğer Allah'ın, sizden önceki peygamberlerin kavimlerine gelen şiddetli ve serserice esen rüzgârlar, çakan şimşekler, herşeyi altüst eden yer sarsıntısı her şeyi boğan tufan sulan, her şeyi ; yakan zulmetin (karanlığın) harareti, kıyametin mukaddimeleri (dehşetleri), veya haşrden sonraki rezaletler ve azablar size gelirse, siz bu durumlarda Allah'tan başkasını mı çağıracaksınız? Yoksa bu durumlarda Allah'tan başkasına mı iltica edeceksiniz? Eğer bu ortakların AUahlığındaki iddianızda, ve bu ilâh edinmiş olduğunuz ortaklar hususunda, «Bunlar bize şefaatçi olacaklardır» diye iddia ettiklerinizde doğru iseniz veya doğruluk sizin durumunuzdan ise, bana haber veriniz: Bu iki emir size geldiğinde siz Allah'tan başkasını mı çağıracaksınız?»
Bazıları: haberin bağlandığı nokta mahfuzdur. Aystin takdiri şudur: Bana haber veriniz, eğer bahsi geçenler size gelirse, kaldırmak için kimi çağıracaksınız? Yoksa özellikle Allah'tan başkasını mı çağıracaksınız? Tıpkı genişlikde olduğu gibi... Veya sadece Allah'ı çağırıp daha önce ortak koştuklarınızı unutacak mısınız? Cenab-ı Hak bu sualden sonra onların fıtratının iktiza ettiği tarzda onlara cevab vererek buyurdu:
(41) «Hayır, ancak onu çağıracaksınız. Eğer dilerse sizin çağırdığınız nesneyi kaldırır O. Siz, o zaman ortak koştuklarınızı unutacaksınız.» Yani o halde Allah'tan başkasını çağıramazsınız. Ne tek olarak ne de Allah'la beraber çağıramazsınız. Ancak ve ancak onu çağıracaksınız. Eğer o dilerse, sizin kaldırılmak istediğinizi kaldırır. Çünkü o kadirdir, diğer kullar kadir değildir. Şu anda, dünyada ona ortak koştuklarınızı, şefaatçılarmızı ve batıl mâbudlannızı unutuvereceksi-niz. Çünkü darlığın ve ümitsizliğin şiddeti anında Allah'a sığınmak, beşerin fıtratında gizli bir varlıktır. Nitekim aç olan bir insan zorunlu olarak gıdayı arzular. Nefis onu ister işte bu da, onun gibidir. Fıtratı tamamen bozulmamış, çamurdan gelen sefaveti son derece kokmamış kimseler, din meselelerinde batıl talimlerin kurbanı olamazlar.
(41) «Ortak koştuklarınızı unutuyorsunuz.» Bu cümlede ki unutmak, terketmekten mecazdır. Yani siz Allah'a ortak koştuğunuz putları tamamen bırakırsınız demektir. Muhtemel ki buradaki unutmak gerçek unutmak olsun. Çünkü kıyametin dehşetinden insanoğlu gerçekten onları unutur. Hiç kimsenin kalbine gelmez, insanoğlunun o dehşetten ötürü Allah'ı da unutması gerekmez. Çünkü şiddetlerde Allah'ı anmak, mutad bir şeydir.
(42) «And olsun, senden önceki ümmetlere peygamberler gönder' dik. Onları açlık ve felâketlerle yakaladık...»
Bu âyet, başlıbaşına bir kelâmdır. Müşriklerden bazılarının azab geldiği zaman, dahi Allah'ı çağırmıyacağını haber veriyor. Çünkü sapıklığa o derece dalmışlar ki, artık menedici ve uyarıcı dersler onlara hiçbir faide vermez. Tenzili (Kur'anî) dersler onlara faide vermediği ve tesir etmediği gibi, kevnî dersler de tesir etmez ve faide vermez!...
Ayette bahsi geçen «el-be'sâ» savaş ve meşakkat demektir. Zaten «Bes», harpteki şiddet, korku, şiddetli azab, kuvvet ve şecaat demektir.
Rağib «Buüs, bees ve be'sa şiddet, hoşa gitmeyen hadiseler demektir» diyor. Ancak buüs fakirlik ve harpte daha fazla kullanılır. Bees ile be'sa, gelen cezada kullanılır. «Derraa» kelimesi ise, «Darr» kökünden gelir. Yarar'ın tersidir. Kıtlığa, eziyete ve kötü hale ıtlak olunur. Sürür kökünden gelen «serra» ise bunun tam tersidir.
İbni Cerir buradaki Be'sa'ı şiddetli, fakirlik, maişette darlık ile, Derrayı da hastalıklar ve bedenlerde meydana gelen illetlerle tefsir etmiştir.
Errâzi, Hasan'dan benzerini nakletmiştir.
Ebu Şehy, Said bin Cübeyr'dan El-Be'sa devletin korkusu, niyetlerin artışıdır. Bu iki kelimenin hakkındaki fikirler yaklaşık fikirlerdir. Fakat aralarında şu kadar fark vardır: El Be'sa harp gibi, hariçte ister sebebi nefsî, ister bedenî, ister harici olsun nefsi üzen her şey demektir.
Ayetin mânâsı: «yemin-u-kasem ederiz, biz bazı peygamberleri senden önce bazı ümmetlere gönderdik. O peygamberler o ümmetleri Allah'ın birliğine ve ibadetine çağırdılar. O ümmetler de o peygamberlere icabet etmediler. Ve bundan dolayı da harpler ve hastalıklarla denemek yönünden onları kıskıvrak yakaladık. Ta ki, bu, onları îman etmeye hazırlasın. Çünkü beşerin tabiatına ve ahlâkına göre böyle durumlarda Allah'a yalvarmak ve dua ile Allah'a sığınmak vardır. Çünkü Allah'ın adet-i ilahisi odur ki şiddetli hadiseleri insanları terbiye etmeye sebeb kılıyor. Mağrurlan gururlarından caydırıyor. Facirlerve fâsıklan, fısku-fucurlanndan alakoyuyor. Fakat bazı insanlar şirk ve fışkın son noktasına varır. Herhangi bir şiddet artık o noktadan onu koparıp alamaz. Onlara ibret hiçbir faide vermez. Başkası onlarda tesir etmez. İşte (âyette bahsedilen kimseler) onlar gibidir.
(43) «Neden onlara azabımız geldiğinde yakanp yalvarmadilar? Fakat onların kalbleri katılaştı. Şeytan onların bütün yaptıklarını onlara süslü gösterdi...» Bu âyetin tefsiri:
îbni Cerir, bu âyetteki «levla» kelimesi «hella» mânâsındadır, tahdid içindir. Cumhuri ulema, «Ievla» nafiye (yani olumsuzluk harfidir der. «Bizim azabımızdan bu şiddet onlara geldiğinde Onun acelece gelen öncülerini niçin görmediler? Onun sonuçlarından niçin sakınmalıdır? Kİ onları kapsamadan önce yal varsaydılar onu kaldırırdık. Veya bizim azabımız onlara geldiği zaman onlar korkmadılar ve yal-varmadılar. Onların kalbleri taştan daha katı oldu. Bunun için de onda hiçbir korkutucu hadise tesir etmedi. Şeytan vesveseler vermek suretiyle onların işlemiş oldukları küfür ve günâhları, güzel gösterdi. Aba ve ecdadlarının üzerinde bulunduğu mesleği süslü, gösterdi. Kendilerinden olan, zahirde herhangi bir üstünlüğü görünmeyen bir kişiye itaat etmelerini çirkin gösterdi. [76]
Bazan Aldatmak Îçîn Geniş Rızık Verilir
(44) «Böylece hatırlatmalarında kullanan vazu nasihati unuttular. Unuttukları zaman üzerlerine herşeyin kapılarını açtık...» Bu âyetin tefsiri:
Onlar yapılan vaz-u-nasihatı veya peygamberlerin emrettiğiyle amel etmeyi terkettiklerinden, veya unuttuklarından veya unutulmuş gibi yaptıklarından herşeyin kapılarını onların üzerlerine açtık. Rızkın genişliği gibi onlara birçok nimetler verdik. Bu da, onları aldatmak için bir istidraçtı.
îmam Ahmed, Tabarani ve Beyhaki, Akabe bin Âmr ın merfu hadisinden naklettiler:
«Allah'ın dünyada günahlar üzerinde mukim olan kuluna verdiğini görürsen, bil ki, o, şüphesiz bir istidraçtır, diyen Resulü Ekrem bu âyeti okudu...»
Hasan'dan rivayet edildi. Bu âyeti dinlediği zaman:
«Kabe'nin Rabbine yemin ederim, kavm aldatılmıştır. Onlara İhtiyaçları önce verildi. Sonra aldandılar» diye haykırdı.
Bazı tefsirciler; onları hüccet bakımından susturmak ve nedenleri izale etmek yönünden herşeyi onlar için açtı demektedir, dediler.
Zahire bakılırsa «fetehna» Fiili «lemma» edatının cevabıdır. İsterse «lemma» kelimesi, harf olsun, isterse isim, şart mânâsı onda vardır. «fetehna» onun cevabıdır.
Evet bu hayır kapılarının açılması, nasıl unutmaya sebeb olur yönünden müşkil görülmüştür, cevab olarak denilmiştir ki; unutkanlık, istidarcın sebebidir, tstidarç ta hayr kapılarının açılmasına bağlıdır. Bir şeyin diğer bir şeye sebeb olması, ikinci şeyin bağlı olduğu şeye de sebeb oluyor.
(44) «Sonuç olarak kendilerine verilenle sevindikleri zaman ansızın onları yakaladık...» Bu âyetin açıklaması:
Yani kendilerine verilen nimetlerle azgınlık yaptıklarından, nimeti verenin hakkını yerine getirmediklerinden ötürü onları cezalandırdık ve onların üzerine azabı indirdik. Tabii bu ansızın, (füc'eten) oluyor. Ta ki daha tesirli ve korkutucu olsun. Böylece (44) «Onlar kurtuluş ve rahmetten ümitsiz oluverdiler.» Bu tefsir tbni Abbas'tan rivayet edildi.
El Belhi, «Onlar zelil ve boyunlarını eğmiş olurdular» demektir, dedi. Süddi, «mublîsun» kelimesi iblas kökünden gelir. «îblas» yü^ zün bozulması demektir. Bundan ötürü şeytana «îblis» denilmiştir. Çünkü Cenab-ı Hak; onun yüzünü karartmış ve bozmuştur» diyor.
Mücahitten: «îblas», üzülmek manasınadır.» diye rivayet edildi. Beyzavî sarihi Şahab, haşiyesinde «İhlasın üç mânâsı vardır: Üzülmek, hasret ve ümitsizlik. Üç mânâ da birbirine yakındır» diyor.
Rağib el-İsfehanî, «îblas, ümitsizliğin şiddetinden doğan üzüntü demektir» dedi. Bu üzüntüye uğrayan bir insan, çoğu kez sükût ettiği ve kendisi için mühim olan hadisleri unuttuğu için ona «Filan adam iblas etti, yani sükût etti» deniliyor. Yani onların gördüklerinin şiddet ve dehşetinden şaşkın olarak kala kalmışlardır.
Muhammed bin Nadr el Harisi «Bu kavme yirmi sene mühlet verildi» diyor.
Hasan Basri «Allah'a yemin-u-kasem ederim, insanlardan herhangi bir kimseye Allah geniş dünya verirse, o da belki Allah beni bu dünya ile deniyor, ben dünya ile kandırılıyorum diye korknıazsa, onun ameli eksik olur, reyi acizdir. Allah dünyayı herhangi bir kuldan tutar, onu fakir yaparsa, o da onda kendisi için hayır vardır sanmazsa onun ameli eksilir, reyi aciz olur» demiştir.
Haberde varid oldu. Cenab-ı Hak Musa kuluna vahiy göndererek buyurdu:
«Ne zaman ki, fakirliğin sana yönelip geldiğini görürsen, salih kimselerin şiarına, nişanına merhaba de. Ne zaman ki zenginliğin sana yönelip geldiğini görürsen de ki bir günahtır, cezası acelece tatbik edilmiştir.» [77]
Meal
(45) Böylece zulmeden kavmin kökü kurutuldu, sonucu kesildi Hamd âlemlerin Rabbine mahsustur.»
(46) Onlara de ki: Bana haber veriniz, (acaba) eğer Allah sizin kulağınızı ve gözlerinizi alsa, kalblerinize mühür vursa, Allah'tan başka hangi mabud onu size geri getirir. Bak âyetlerde nasıl tasarruf ediyoruz. (Evirip çeviriyoruz). Sonra onlar hâlâ yüz çevirirler.»
(47) Onlara de ki: Bana haber veriniz, eğer Allah'ın azabı size ansızın veya açıkça gelse acaba zalim kavimden başka kim helak olur?»
(48) Biz peygamberleri ancak müjde vericiler ve korkutucular olarak gönderiyoruz. Öyleyse kim iman edip ve ıslah (hal) ederse, işte onların üzerinde korku yoktur. Onlar üzülmezler.»
(49) Ayetlerimizi yalanlayan kimseler var ya, işte onlara fâşıklıklarından ötürü azab dokunacaktır.»
(50) De ki: Ben size katımda Allah'ın hazineleri vardır demem, gaybı da bilmem. Size ben meleğim de demem. Ben ancak bana vah-yedilene tâbi olurum. De ki: Hiç kör ile gören bir olur mu? Acaba niçin düşünmüyorsunuz?»
(51) Rablerinin yanına hasrolunmalarından korkanları onunla, (Kur'an'la) korkut. Onlar için Rablerinden başka ne bir dostları, ne de bir şefaatçılan vardır. Umulur ki onlar sakınırlar.»
(52) (Ey habibim!) Sakın, sabah - akşam rablerini çağıran ve Rablerinin vechini, (rızasını) dileyenleri kovma. Onların hesabından senin üzerinde hiçbir şey, senin hesabından da onların üzerinde hiçbir şey yoktur ki bundan ötürü onları kovup da zalimlerden olasın..»[78]
Dirayet Ve Rivayet Tefsiri
(45) «Böylece zulmeden kavmin kökü kesildi...»
Bu âyetin ifadesi: Onların soy ve soplan sonuçlandıi di. Onların yeryüzünde soyları kalmadı. Helak oldular. Temelleri kazıtıldı» demektir.
«Hamd Alemlerin Rabbine mahsustur» cümlesi, bazı tefsircilere göre, onları helak etmekten dolayıdır. Yani zalimlerin ve azgınların köklerini böyle kesip yoketmekten ötürü âlemlerin Rabbına hamd mahsustur. [79]
Zalimlerin Sonu:
Bazı tefsirciler, bu, müminlerin Allah'a nasıl hamdedeceklerini talim eden bir cümledir. Bu âyeti celîle, zulmün terkedilmesinin farz olduğuna delildir. Çünkü zulmün neticesinde zulmeden kavmin sonu geliyor. Ahirette de daimi azaba gider. Aynı zamanda bu âyet zalimlerin sonunu getiren zatın herkesin hamdine müstahak olduğunun delilidir...
Et-Tasti rivayet etti: Nafi* bin Ezrak, İbni Abbas'tan sordu:
«Zulmeden kavmin sonucu kesildi» âyetinden bana haber verir misin?»
İbni Abbas:
«Onların ardı kesudi. Arkalarından gelen kökleri kurutuldu demektir» dedi.
îbn-ul-Erzak, İbni Abbas'tan sordu:
«(dabir) kelimesinin bu mânâya geldiğini araplar bilirler mi?»
İbni Abbas:
«Evet, Zuheyr'in şiirinde dabir'in çoğulu «devabir bu mânâya gelmiştir» dedi.
Ayetten murad, onların azabtan ötürü temelleri kazıtıldı. Geride hiçbir kimseleri kalmadı. Hepsi gitti, demektir.
(46) «Onlara de ki: Bana haber veriniz. Acaba Allah sizin kulağınızı ve gözlerinizi alsa, kalblerinize mühür vursa Allah'tan başka hangi mabud onu size geri getirir...»
Bu âyet şöyle izah edilmiştir Resulü Ekrem'in onlardan bunu sorması, onları susturmak yönündendir. Yani eğer Allah sizi sağır ve kör yaparsa ve aklı sizden alır, idraki sizden selbederse, acaba Allah'tan başka hangi ilâh, hangi batıl mabud size bunların bir tanesini veya tamamını geri verebilir? Yani hiç kimse bu güce sahib değildir.
(46) «Bak âyetlerde nasıl tasarruf ediyoruz, (evirip çeviriyoruz)...»
Bu âyetteki, âyetler tabirinden maksat, Kelbi'nin rivayetine göre; Kur'an âyetleridir. Acaba Kur'an'ın bütün âyetleri mi, yoksa bu sûrenin başından buraya kadar olan âyetler mi? Veya daha önce zikredilen âyetler midir? Bütün bu görüşler vardır. Fakat en yakın görüş, sûrenin başından buraya kadar .olan âyetlerdir, diyen görüştür. Çünkü o âyetlerde, Sâni'in varlığına delâlet eden, onun birliğine burhan ve hüccet olan mânâlar vardır. Terğib, terhib, (uyarma, ve hatırlatma) var. «Bak, ibret al ve hayrete dal» hitapları Resûlüllah'adır. Bazıları; hitaba elverişli olan herkes içindir diyor. Ve bak bu âyetlerdeki evirme ve çevirmelerimize ve tasarruf etmemize rağmen hâlâ onlarda etki yapmadı. Onlar, bu âyetle hâlâ ikna olmadılar. Hâlâ Allah'ın mühletini tasdik etmediler demektir. Bu âyetlerin evirilme ve çevirilmeleri her yönden onlara gelmek demektir. Bazan terğib etmek şeklinde âyetlere dalış yapmak demektir.
(46) «Sonra onlar hâlâ yüzçevirirler...»
Bu âyetteki «yasdifun» tâbiri, İbni Abbas, Hasan Basri, Müça-hid, Katade ve Süddi'den gelen rivayetlere göre «yüz çevirirler» manasınadır. «YuTidun» manasınadır. Bazıları da; «yasdifun» meylederler, kayarlar manasınadır derler. Deliller ve hüccetlerden kayarlar, yan çizerler demektir, demiştir.
«Onlara de ki: Bana haber veriniz, eğer Allah'ın azabı size ansızın veya açıkça gelirse, acaba zalim kavimden başka kim helak olur...»
Bu âyeti celîle, onları susturmak, onları «azab ancak bizim başımızda kopacaktır» diye itiraf etmeye zorlamaktır. Allah'ın azabından maksad, onlara mahsus ve acelece gelen azabtır. «Bağteten» fuc'eten ve ansızın demektir. Yani herhangi bir emaresi belirmeden, ansızın gelen azab demektir. «Cahreten» ise, açık, belirtili tarzda gelen de-inektir.
.Hasan Basri'den gelen tefsirde «Bağteten, gece gelen demektir. Ceh-reten, gündüz gelen demektir» deniliyor.
(48) «Biz peygamberi ancak müjde vericiler ve korkutucular olarak gönderiyoruz...»
Bu âyet şunu ifade eder: Peygmberler (S.A.V.) Allah'a itaat edenlere sevab müjdesini verirler, isyan edenleri azab ile korkuturlar.
Bazıları «itaat edenlere cennet müjdesini, isyan edenlere de, cehennem korkusunu verir» demişlerdir. Yani peygamberler ancak kavimlerini taata karşı sevab ile müjdelemek, isyana karşı azabla korkutmak için gönderilirler. Onlarla alay edilsin, onlardan takatlannm dışında bulunan şeyler istenilsin diye gönderilmezler. Nitekim Resulü Ekrem'den daha önce «Neden Eabbinden onun üzerine bir âyet inmedi?» şeklinde bir istekte bulunmuşlardır. İman edilmesi gerekene iman eden, ıslah edilmesi gerekeni ıslah eden (yani Allah'ın dediğine uygun bir şekilde yapan) kimseler için azabtan korkmak yoktur. Onlara vaa-dedilen sevab ellerinden kaçacaktır diye üzülmek te yoktur.
Hasan Basri, «Peygamberler iman edenlere dünyada geniş nzık, ahirette de sevab müjdesini verirler. Nitekim «Eğer ehli kura (kasabalar halkı) iman etseydi ve ittikada bulunsaydilar, muhakkak onların üzerine göklerden ve yerden bereketler (in kapısını) açardık» (el-Araf: 96) âyetinde de bu denilmiştir.
(49) «Ayetlerimizi yalanlayan kimseler var ya. İşte onlara fâsık-hklarından ötürü azab dokunacaktır...» Bu âyetin tefsiri: [80]
Allah'ın Ayetlerinden Kasdedilen Nedir?
Ayetlerden maksad, peygamberlerin tebşir (müjde) ve inzar (korkutma) zamanında tebliğ ettikleri âyetlerdir. Bazı tefsircilere göre; âyetlerden maksad Hz. Muhammed ile onun mucizeleridir. Fakat Alu-si birinci tefsiri tercih etmektedir.
El Kurtubi, âyetlerden maksad, Kur'an ile mucizelerdir, diyor. Onlara dokunan azabtan maksad, dünyada korkutuldukları azab veya ahirette vaadedilen azabtır. Veya azabin hakikatidir. Azabın muntazam cinsidir, Azab dokunur demekte işaret vardır ki, onlar azabla yok olup gider değildirler. Daimi bir şekilde azabda kıvranırlar... O azab, fısklanndan (Yani küfürlerinden veya tastik dairesinden çıktıklarından) dolayı tatbik ediliyor. Öyle ise, buradaki fasıklar, bir takım ahkâmı tatbikten kaçan âsi ve günahkârlar değildir. Küfürlerinden dolayı Kur"an'a iman etmeyen, Hz. Muhammed'e inanmayan kâfirler kasdediiir ve azaba duçar olanlar da onlardır. Bu âyeti celîle, daha önce geçtiği gibi azabın sebebi fısk ve küfr olduğuna delildir. Mükâfatın sebebi de taattır. Durup dururken günahsız bir insana kâfirlere tatbik edilen azab tatbik edilmez.
(50) «De ki: Ben size katımda Allah'ın hazineleri vardır demem. Gaybı da bilmem...» Bu âyetin açıklaması:
Ey müjde veren ve korkutan Peygamber! De ki, Cenab-ı Hakkın kudretinin dahilinde olan şeyler benim katımdadır dememişim, böyle bir iddiada da bulunmamışım ki, sizin her isteğinizi aynı anda vermiş olayım. Zira kâfirler, «Eğer Muhammed Allah'ın peygamberi İse niçin Allah'tan onun üzerine bir âyet (mucize) inmiyor?» dediklerinde bu âyet nazil oldu. Yani Allah'ın kudret hazineleri bsnim katımda değildir ki, sizin istediğiniz mucizeyi aynı anda indirmiş olayım? Gaybı da bilmiyorum ki, size ondan haber vereyim?
Mekke müşrikleri, Cenab-ı Peygambere «Eğer sen Allah'tan gönderilmiş bir peygambersen Allah'a söyle ki, bizim maişetimizi genişletsin, fakirliğimizi götürüp zenginlik versin.» dediler. Bunun üzerine Resulü Ekrem, bu, Allah'ın elindedir. Benim elimde değildir demekle emrolundu. Ben gaybı bilmiyorum ki, geçmişi veya geleceği size haber vereyim. Çünkü onlar Resulü Ekrem'e aynı zamanda: «Bize elverişli olan ve zararı dokunacak olan müstakbeldeki hadiseleri haber ver. Ta ki, biz maslahatlarımızı oluşturmaya ve zararları defetmeye çalışalım» dediler. Bunun için Cenab-ı Hak, Peygamberine emir verdi: «Onlara söyle! Ben gaybı bilmiyorum ki, isteklerinizi haber vereyim.» Onlar, Resulü Ekrem için «Ne olmuş bu Peygambere? Yemek yiyor, çarşılarda geziyor. Hanımlarla evleniyor?» dediler. Bunun üzeri-ns Allah (C.C.) Resulüne: «De ki ben melek değilim» emrini verdi. Çünkü melekler yemeden gezebilirler. Melekler beşerin gücü yetmediğini, Allah'ın izniyle yaparlar. Beşerin görmediğini görürler. Resulü Ekrem'e: «Ben böyle bir iddiada bulunmamışım ki, siz bana bununis-bet ediyorsunuz» dedi. Allah'a tevazu etmek, kulluğu ikrar ve itiraf etmek için Cenab-ı Peygamber bunları nefsinden nefyetti. Ve müşrikler kendisinden büyük mucizeler istemesin diye bunlar bende yoktur dedim. [81]
Resûl-Ü Ekrem De Vahye Tâbi Olmaya Mecbur Mu?
(50) «Ancak bana vahyedilene tâbi olurum.» Bu âyetin izahı:
Yani sadece Allah'tan bana indirilene tâbi olur, ondan size haber veririm. Bu âyeti celîle, Cenab-ı Peygamberin de diğer insanlar gibi vahye tâbi olmak mecburiyetinde olduğunu sergiler. Ayetin genel mânâsı şudur: Resulü Ekrem* (S.A.V.) onlara bildirdi ki, Allah'ın hazineleri Resulü Ekrem'in mülkünde değildir ki, o hazinelerden onlara rızk verip onlardan zararları defetsin. Gaybı da bilmiyor ki, onlara olmuşu ve olacağı haber versin. Melek de değildir ki, beşerin muttali olmadığına o muttali olsun. Ancak Allah'tan kendisine gönderilen vahye tâbi olur. Gaybin meselelerinden haber verirse, o mutlaka ona Allah'tan vahy ile gelmiştir. Ayetin zahiri, Resulü Ekrem'in «Hiçbir hükmü elde etmek için, ilmî iktidarını sarfetmeye yeltenmediğini, ancak bütün emir ve yasakları Allah'tan gelen vahy ile aldığım» hükmünü belirtmektedir.
Bu âyeti celîlede meleklerin peygamberlerden üstün olduğuna dair herhangi bir delil yoktur. El Cübai böyle bir iddiada bulunmuşsa da, iddiası çürüktür. Çünkü âyet, kâfirlerin sözünü reddetmek sadedinde nazil olmuştur. Çünkü onlar «Peygamber niçin yemek yiyor, niçin çarşılarda geziyor, niçin evleniyor, niçin göklere gitmiyor» diyorlardı. Cenab-ı Hak da, Peygamberine «Ben Melek değilim ki bunları yapayım» demesini emir buyuruyordu. Evet, melekler bu hususta beşerden ayrıdırlar. Belki bu hususta melekler imtiyaza sahihtirler. Onların bu yöndeki imtiyazını herkes kabul eder. Ama bu mutlak mânâda «Melekler peygamberlerden üstündür» kaidesini gerektirmez. Aksi takdirde hayvanların birçoklarının insanlardan üstün olması lâzımgelir. Çünkü o uçar, insan uçmaz. O denizi geçer, insan geçmez. Bunu, ancak yüreği taşlaşmış insanlar iddia ederler.
(50) «Ben sadece bana vahy olunana tâbi olurum..» âyetinin hulasası şudur:
«Ben ancak bana vahyolanın tatbikini yapıyorum. Vahiyde veya vahyolanda hiçbir müdahelem yoktur. Böyle bir iddiam yoktur ki siz böyle şeyleri benden istiyorsunuz. Ben Mevlasının emrini yerine getiren bir kulum. Mevlasından gelen vahye tabi olan bir abdım. Ne hazineleri biliyorum, ne de meleğim diye iddiam var. O halde benden bunları istemeniz yersiz oluyor.» [82]
Peygamber İçtihad Eder Mi?
Bazı âlimler bu âyet, .«Edillei şeriyeden olan kıyası nefyeder» demiştir. Ve bazıları «Bu âyet Resûlullah'in içtihad etmesinin caiz olmadığını sergiler» demişler. Fakat bu âyetten ne kıyası nefyedenlerin delili, ne de Resûlüllah'ın içtihad etmesinin caiz olmadığını ileri sürenlerin delili vardır. Zira vahyin olduğu konuda vahye ittiba etmek zaruri, vacib ve farzdır. Vahyin sarahaten olmadığı konularda elbette hakkında vahy olan konuya kıyas etmek suretiyle veya vahyin içinde kapalı olan şeyleri çözmek suretiyle kıyas ve içtihad yapılabilir. Düşün.
(50) «Hiç kör ae gören bir olur mu? Acaba niçin düşünmüyorsunuz?»
Bu âyetin izahı:
Körden maksat, sapıktır. Görenden maksad, hidayette olan insandır. Bu istifham istifham-ı inkâridir. Yani kör ile gören bir olmazlar. Hiçbir zaman eşit değildirler. Hakikatlan bilmeyen ile hakikatiarı bilen hiç bir olur mu? Bu âyet insanları sapıklık ve dalâletten kaçırtır. Hidayete teşvik ve terğib eder. Bu durumun tekrar edilmesi, onları susturmayı yerleştirmek ve tekid etmek içindir.
El-Beyzavi, «kör ile gören hiç eşit olur mu» âyeti sapık ile hidayette olan, veya cahil ile âlim olan veya Allah'lığı ve melekliği iddia Qtmek gibi muhal olanı, peygamberliği iddia etmek gibi müstakim olana misaldir, diyor.
Medarik, Beyzavi'nin görüşünün aynısını alıyor. Ve bu, sapıklık ile hidayette olana veya vahye tâbi olanla vahye tabi olmayana, veya peygamberlik gibi müstakimi iddia edenle uluhiyet gibi muhali iddia edene misaldir» diyor.
(50) «Acaba niçin düşünmüyorsunuz?» cümlesi üzerinde Alusi «Bu cümle, mukadder bir cümlenin üzerine atıftır. Yani siz bu hak konuşmayı niçin dinlemiyor ve bu konuşma hakkında niçin düşünmüyorsunuz? Veya siz bunu dinliyor da düşünmüyor musunuz şeklindedir, diyor.
Hazin, «Bu ikisinin (kör ile gören) eşit olmadığında niçin düşünmüyorsunuz?» şeklinde tefsir ediyor.
El-Kurtubi; Hazin'in tefsirine katılmaktadır.
Medarik, «Niçin düşünmüyorsunuz? Düşünmemeden ötürü sapıklar, körlerin benzerleri olursunuz. Veya niçin düşünmüyorsunuz ki iddianızın bir beşere uygun olmadığını öğrenmiş olasınız. Veya öğrenmiş olasınız ki, vahye tabi olmak elbette lâzımdır» şeklinde tefsir ediyor.
(51) «Rablerinin yanında hasrolunmalarından korkanları onunla korkut...» Bu âyetin açıklaması:
Korkutmaktan maksat, vaaz et. onun'la zamiri ya vahyolunana veya Kur*an'a racidir. Nitekim îbni Abbas ve Zeccac'dan bu durum rivayet edilmiştir. Dâhhak'tan gelen rivayete göre, onun'la zamiri Allah'a racidir.
«Rablerinin katında haşrolmaktan korkanlara gelince; onlar İbni Abbas'a göre müminlerdir.
Bazı tefsirciler, «Onlar ister müslüman olsun, ister ehli kitab olsun haşri ikrar edenlerdir» derler. Niçin burada Cenab-ı Hak «Haşrden korkanları» tahsis etti? Oysa Hz. Muhammed bütün mahlûkata peygamber olarak gönderilmiştir. Çünkü haşri ikrar edenler hakkında delil daha kuvvetlidir. Çünkü onlar hasrın oluşunu kabul ve ikrar ederler.
Bazıları «Bunlardan maksad, kâfirlerdir, diyor. Çünkü onlar haş-re inanmazlar. Bunun için Cenab-ı Hak «Rablerinin katında haşrol-maktan korkarlar» demiştir.
Bazı kimseler de; «Korkutmaktan maksat, bütün mahlûkatı korkutmaktır. Öyle ise haşri itiraf eden her mümin de, inkâr eden kâfirler de buraya dahil olur. Çünkü hiç kimse yoktur M, hasrın varlığından korkmasın. İsterse hasrın vukuuna inansın, isterse inanmasın. Biz de, «Resulü Ekrem'in daveti ve korkutması bütün mükellef olan mah-lûkatadır. Onun için böyle tefsir etmek daha uygundur» diyoruz. [83]
Allah'ın Katında Haşrolmaktan Maksad Nedir?
Allah'ın huzurunda haşrolmaktan maksat, Cenab-ı Hakkın haşre mekân olarak tayin ettiği yerde toplamak demektir. mücessime'ler [84] iddia ettiği gibi bu âyeti celîle Allah bir mekandadır (Haşa). Mah-lûkatta orada toplanacaktır demek değildir. O halde onların delili olamaz. [85]
Şefaat Ancak Allah'ın İzniyle Olur
(51) «Onlar için Rablerinden başka ne bir dostları, ne de bir şe-faatçılan vardır. Umulur ki onlar sakınırlar...» Bu âyetin tefsiri:
Eğer Rablerinin katında hasrolunmaktan korkanları, kâfirlerle tefsir edersek âyette herhangi bir müşkülat yoktur. Çünkü Cenab-ı Hak başka bir âyette «Zalimler için herhangi bir hamim (yakin) ve ya şefaati kabul edilecek herhangi bir şefaatçi yoktur» (Gafir: 18) diyor. Eğer onu müminlerle tefsir edersek âyette işkal vardır. Çünkü nakli sahihle safit olmuştur ki, Peygamberimiz ümmetinin günahkârlarına şefaat edeceği gibi, melekler ve sair paygamberler de şefaat edeceklerdir. Müminlerin bazıları diğerlerine şefaat edecektir. O halde bu işkalin cevabı olarak deriz ki: Şefaat ancak Allah'ın izniyle olur. Yani Allah izin verirse, şefaat edeceklerdir. Çünkü Cenab-ı Hak «Allah'ın katında Allah'ın izni olmadan kim şefaat edebilir?» (el-Bakara: 255) buyuruyor. Madem ki şefaat Allah'ın izniyle olur, o halde, «Onların Allah'tan başka bir dostları ve şefaatçılan yoktur» âyetinin mânâsı doğru olur. Yani Allah şefaat edenlere «şefaat ediniz» diye izin vermeden, onlar şefaat etmezler. «Şefaat ediniz» iznini verirse, o vakit haklarında şefaat edilen müminlerin velisi, dostu ve şefaatçisi olur.
(51) «Umulur ki onlar sakınırlar» cümlesi korkutmanın nedenidir. Ta ki onlar günâhlardan sakınsınlar. Ta ki korkutmak onlara ibadetlere yönelmekte yardımcı olsun demektir.
Alusi, «Ta ki dünyada korkup küfür ve masiyetlerden sakınsınlar» şeklinde tefsir ederek: «Bu tefsir tbni Abbas'tan rivayet edilmiştir. Bu tefsire binaen, «Umulur ki onlar sakınırlar» cümlesi, korkutma emrinin nedeni olur» diyor. Caizdir ki bu cümle emrin zamirine hal olsun. Bu takdirde mânâsı: «Onların takvalarım umarak onları korkut. Yani onar, sakınırlar ümidini bssleyerek onları korkut» demek oluyor. [86]
Allah'ı Zikredene Hiç Kimse Mani Olamaz
(52) «(Ey Habibim!) Sakın Ra, sabah-akşam Bablerini çağıran ve Rablerinin vechini, (rızasını) dileyenleri kovma...» Bu âyetin izahı:
Cenab-ı Hak, önce peygamberine zikredilen ve bahsi geçen insanların korkutulmasını emretti. Tâ ki, onlar sakınanların sınıfında olsunlar. İkinci kez, onlan kovacak şekilde olmasın diye tavsiye etti. Ve böylece vaz-u-nasihatta kovucu olmamanın elverişli ve uygun olduğunu da belirtmiş oldu. Bazı rivayetlerden anlaşılıyor ki, iki âyet beraber indiler. Fakat bazı rivayetlerden de bu, aniaşıînuyor.
îmam Ahmed, Tabarani ve başka muhaddisler İbıü Mesud'dan rivayet ettiler: KureyşÜerden bir cemaat Resulü Ekrem'in yanından geçti. Peygamberin yanında Süheybi-Rumi, Ammar, Bilali-Habeşî, Hab-bab ve diğer zayıf müslümaıılar bulunuyordu. Kureyşliler:
«Ey Muhammed! Bunları, sen kavmine üstün seçmiş oldun. Yani bunlara razı oldun, kavmini bıraktın. Acaba bizim aramızda sadece bunlar mı Allah'tan gelmişlerdir? Biz bunlara mı tâbi' olacağız? On-lan huzurundan kov. Umulur ki sen onları kovarsan sana tâbi' olu-iuz» dedikleri zaman: «Onunla, Rablerinin katında hasrolunmaktan korkanları korkut» âyeti «Allah zalimleri daha iyi bilir» âyetine Kadar indi.
İbni Cerir, Ebu Şeyh ve «Delaii»ind2 Beyhaki Habbab Hazretlerinden rivayet ettiler:
Akra' bin Habis et Temimi, Uyeyne bin Hasn el Fezari geldiler. Resûlüllah'in Bilal, Süheyb, Ammar ve Habbab'la beraber olduğu ve mümin fakirlerin arasında oturduğunu gördüler. Onları Resûlüllah'ın etrafında görünce, onları tahkir ettiler ve Resûlüllah'ı tenhaya çekip:
«Ey Muhammed! İsteriz ki bize özel bir meclis kurasın. Araplar bizim bu özelliğimizi bilsinler. Bundan ötürü onlardan üstün olduğumuzu takdir etsinler. Çünkü arap heyetleri sana geliyorlar. Bizi bu kölelerle beraber senin yanında oturduğumuzu görmelerinden hoşlanmıyoruz, utanıyoruz. Biz sana geldiğimizde onları huzurundan kov. Biz gittikten sonra onlarla beraber istersen otur.» teklifinde bulundular.
Resulü Ekrem bunu kabullendi. Onlar da:
«O halde, bu hususta bize bir kitab (sened) yaz.» dediler. Resulü Ekrem kâğıt istedi. Hz. Ali'yi de çağırdı ki, yazsın. Biz de bir kenarda oturuyorduk. O anda Cebrail (A.S.):
«Sakın ha! Sabah-ahşam Rablerini çağıran ve Rablannın vechi-
ni, (nzasım) dileyenleri kovma» âyetini getirdi. Sonra Resulü Ekrem bizi çağırdı. Resûlüllah'a geldik ve Resulü Ekrem buyurdu:
«Selâm sizin üzerinizde olsun! Rabbiniz nefsinin üzerine rahmeti yazmıştır.»
Biz p2ygamberîe beraber oturuyorduk. Kalkmak istediği zaman kalkıyor ve bizi yerimizde bırakıyordu. Cenab-ı Hak bu sefer:
«Nefsini Rablerini çağıranlarla beraber hapsedip durdur» (Kehf: 28) âyetini indirdi. Bu âyetten sonra Cenab-ı Peygamber bizimle oturur, kalkacağı saat gelince biz kalkar, peygamberi bırakırdık. Böylecs peygamber kalkar giderdi.
İbni Münzir ve başkası İkrime'den rivayet etti. Rebia'nın oğullan Utbe ile Şeybe, Abdu Âmr bin Nevfel'in oğlu Kuraze, Amr bin Nev-fel'in oğlu El Hars, Adiy'in oğlu Mut'am ve Abdumenafin kâfir olan eşraflanyla beraber Ebu Talib'e varıp:
«Ne olur, yeğenin bu halif (andlaşmahlar) ve köleleri bizden uzak-laştırsın. Yani biz oturduğumuz zaman onları kaldırsın. Eğer bunu yaparsa içimizde onun mertebesi daha büyük olur. Bizler ona daha itaatkâr oluruz. Ona tâbi olmaklığımız, onu tasdik etmekliğimizin ihtimali daha yaklaşırız.» dediler.
Ebu Talib, bunu Resulü Ekrem'e söyledi. Hattabın oğlu Ömer:
«Ey Allah'ın Resulü! Gel de bunu yap! Bakalım bunlar bu sözleriyle neyi kastederler, görelim. Ve durumları nereye varacaktır, bilelim» dedi:
Bunun üzerine Cenab-ı Hak, «Onunla Rablerinin katında haşrol-maktan korkanları korkut» âyetini «Allah şükredenleri daha iyi bilen değil midir?» âyetine kadar indirdi. O fakirler Bilal, Yaser'in oğlu Ammar, Ebu Huzeyfe'nin azadlısı Salim, Esidin azadlısı Sebih, İbni Me-sud'un halifeleri, Amr'm oğlu Miktat, Abdullah el Hanzeli'nin oğlu Va-kıd, Abdu Amr*ın oğlu Amr, Ebi Mursed'in oğlu Mursed ve benzerleriydi.
Kureyşin kâfir önderleriyle köleler ve halifler hakkında şu âyet indi:
«Böylece onların bazısını diğerleriyle fitnelendirdik.» (En'am: 53).
Bu âyet nazil olduğu zaman, Hz. Ömer Resûlüllah'a gelip özür diledi. Cenab-ı Hak bunun üzerine şu âyeti nazil etti:
«Bizim âyetlerimize iman edenler sana geldiklerinde...» (En'am: 51).
Ayette geçen «Gadat» kelimesinin lügat mânâsı «sabahın erken saatlan» veya «sabah namazı ile güneşin doğuşu arasındaki zaman» demektir. «Aşiy»in mânâsı ise, günün en son saatidir. Fakat «ğadat» ile «aşiynden maksat devamdır. Yani bütün gün, bütün gece. Duadan jj maksat, gerçek duadır, veya namaz, veya zikir veya Kur'an okumaktır. Yani daima Allah'ı çağıran, daima namaz kılan, zikreden, Kur*an okuyan kimseleri kovamaz. İbni Cerir ve îbni Ebi Hatim, Mücahid'den rivayet ettiler:
— Gadat ila aşiy, sabah ile ikindi namazından ibarettirler. Çünkü çoğu kez o zamanda zikredilir. Fakat bunda o zamanda yapılan hareket kastedilir. Nitekim «sabahı kıldı» denildiğinde sabah namazını kıldı, kasdedildiği gibi.. Bazan da hareket ve fiil zikredilir, fakat zamanı kastedilir. Meselâ: «Namaz yaklaştı» yani namazın zamanı yaklaştı. Bazan da mekân kastedilir. Nitekim «Sarhoş olduğunuz halde namaza yaklaşmayınız.» (Nisa: 42). Yani namazın mekânı olan mescidlere ve § camilere...
Bu âyeti celîle, Resulü Ekrem'den kovma fiilinin vaki olduğuna delâlet etmez. Çünkü böyle olursa, peygamberliğin getirmiş olduğu «İsmet» sıfatını yıkmış olur. Eserlerin bize hikâye ettikleri şudur: Resulü Ekrem, bu muttaki olan çağıncûara özel bir vakit, Kureyşin eşrafına da başka bir vakit tayin etmeyi kastetti. Ta ki telif yapmış olsun Eğ ve onlan imana çekmiş olsun. Bu müminler de, Resûlüllah'ın neyi kastettiğini biliyorlardı. Ve onlara bir hakaret ediliyor veya bir istihza yapılıyor kanaati de onlarda oluşmuyordu. Resûltillah'tan kalbleri kırılmıyordu. Hepsi budur.
(52) «Allah'ın vechini irade ederler.» Cümlesi «Yed'une» deki failin halidir. Vecih, yönelmesi en bslirgin olan zat ile tefsir edilmitir. Onlar Allah'ın zatını irade ettikleri halde, Allah'ı çağırırlar, demek oluyor. Zatın iradesi ise, ona halisen kulluk yapmak demektir. Çünkü Allah'ın zat-ı uluhiyyeti bizzat kastedilemez. Zira kasdı muhaldir. İrade ise, mümkünata taalluk eder. Allah ise, vaib-ul-vücuddur.
Bazıları «Vecihten maksat, cihet ve yol demektir. O halde âyetin mânâsı: Allah'ın emrettiği yolunu kastettikleri halde çağırırlar» demektir, dediler. Zeccac'ın kelâmından bu anlaşılıyor.
Bazı I an, Allah'ın vechi, «Muhabbet ve rızasının talebinden kinayedir» demişler. Çünkü bir zatı seven, onun vechini, (yüzünü) görmek istiyor, öyleyse yüzün görülmesi, sevginin gereklerindendir. Onun için burada «yüz» sevgiden kinaye olarak kullanıldı. Bunu imam Fahreddin Razi söylemiştir. Mümkündür ki vecih kelimesi, tazim için zikredilmiş olsun. Nitekim «Reyin vechi, delilin vechi» sözünde olduğu gibi. Bu takdirde de âyetin mânâsı «Rablerini irade ettikleri halde çağıranları kovma» oluyor.
Selefi salih ise, «vecih» kelimesini olduğu gibi bırakırlar. Allah'ı, sânına yakışmayan mânâlardan uzak tutarlar, ne tatil ne teşbih yaparlar. «Allah, Vecih'ten neyi kastetmiş ise, o şekilde iman ettik» derler.
(53) «Onların hesabından senin üzerinde hiçbir zey, senin hesabından da onların üzerine hiçbir şey yoktur ki, bundan ötürü onlan kovman gereksin. Yoksa zalimlerden olursun...»
Bu âyetin izahı: Ne sen onların emriyle mükellefsin ne de onlar senin emrinle mükelleftirler. Veya ne sen onların rızkının hesabını vermektesin ki onlardan usanmış olasın, onlan kovmuş olasın — ne de senin rızkın onların üzerindedir. Hepsinin rezzakı Cenab-ı Haktır. Binaenaleyh onları huzurundan kovamazsın. Veya onların imanının hesabı senin üzerinde değildir. Umulur ki Allah katında onların imanı, «onları kov» diyenlerin imanından daha büyük olsun. «Onları kov» diyen ve «umulur ki iman edeceklerdir, onların, dediklerini yapayım» diye tamah ettiğin kimseler, iman etseydiler. Bu fakir sahabilerin imanı onların imanından daha büyük olurdu. Onların batınlarına ve ih-laslanna itibar etmek de senin vazifen değildir. Çünkü onların siyret-leri müttakilerin siyretleridir. Eğer onların iç alemlerinde Allah'ın hoşuna gitmeyen birşsy var ve müşriklerin dedikleri gibi ise, onların hesabı Allah'a aittir. Allah onların hesabını görür. Onların hesabı ancak kendileri için kötülük getirir. Tıbkı senin hesabının sana ait olduğu gibi..
Bazıları «Bu zamir, müşriklere racidir. Bu takdirde âyetin mânâsı: «Ne sen onların hesabından ötürü muahaze edilirsin, ne de onlar senin hesabından dolayı muaheze edilirler.» O halde neden onların iman etmeleri için bu kadar ihtimam gösteriyorsun? Neden onlar iman etsinler diye müminleri kovmaya kalkışıyorsun?» demek oluyor. [87]
Hiç Kimse Kisvesinden Ötürü Takdir De Görmez, Tahkir De Tahkirde
(52) «Eğer onları kovarsan zalimlerden olursun». Ayetinin kuvvetinden ve hadisin nehyinden anlaşıldı ki herhangi bir kimse, dünyevî mertebesinden veya sırtındaki elbiselerinden ötürü ta'zim edilemez. Herhangi bir kimse de şöhretsizliğinden ve sırtındaki yırtık, pırtık elbiselerinden dolayı da tahkir edilemez. İnsanların kıymetleri, nefislerinde taşıdıkları İnançlardan ileri geliyor ve ona göre kıymet veriliyor. [88]
Meal
(53) «Böylece onların bir kısmını diğer bir kısım ile imtihan ettik ki, «Allah, aramızdan sadece, bunlara mı minnet etti» desinler. Allah şükredenleri daha iyi bilen değil midir?»
(54) «Âyetlerimize iman edenler, sana geldiklerinde şunları söyle: Selâm üzerinize olsun. Rabbınız nefsinin üzerine rahmeti yazdı ki, sizden bir kimse bilmeyerek bir kötülük yaptıktan sonra, tevbe edip düzeltirse, şüphesiz ki, Rabbiniz çok bağışlayıcı ve merhamet edicidir.»
(55) «Böylece âyetleri açıklıyoruz ki, mücrimlerin yolu apaçık ortaya çıksın.»
(56) «De ki: Şüphesiz ben sizin Allah'dan başka çağırdıklarınıza tapmaktan nehyedildim. De ki: Ben sizin heva ve heveslerinize uymam. Uyduğum takdirde sapmış ve hidayette olanlardan olmamış olurum.»
(57) «De ki: Şüphesiz ben Rabbimden olan bir beyyine (mucize) üzerindeyim. Siz ise Rabbınızı yalanladınız. Acelece istediğiniz benim katımda yoktur. Hüküm ancak Allah'ındır. Allah hakkı haber verir. Allah ayırdedenlerin en hayırlısı dır.»
(58) «De ki: Eğer acelece istediğiniz benim yanımda, [elimde] olsaydı benimle aranızda o emir elbette hükme bağlanmıştı. Allah zalimleri daha iyi bilendir.»
(59) «Gaybın anahtarları Allah'ın katındadır. O anahtarları ancak o bilir. O, karada ve denizde ne varsa hepsini bilir. Daldan düşen her yaprağı o bilir. Yerin karanlıklarında bulunan hiç bir dane, hiçbir kuru ve hiçbir yaş yoktur ki, o apaçık bir kitapta bulunmasın.» [89]
Dirayet Ve Rivayet Tefsiri
(53) «Böylece onların bir kısmım diğer bir kısmı ile imtihan ettik,..}
Bu âyetin tefsiri:
Yani zengini fakir, fakiri zengin, soyluyu soyu sopu belli olmayan, soyu sopu belli olmayanı soylu ile denedik. Zira, herkes zıddıyla denenmektedir. Zenginlerin, soyluların denenmeleri, Ashab-ı Kiramın fakirlerinden hased etmeleri ve kıs-kanmalarıyla idi. Onlar «Bizden önce İslama girdiler,» diye kıskanırlar ve «Böylece öncülüğü aldılar,» diye hased ederlerdi. Bu hasedleri, onları İslama girmekten alıkoyuyordu. İşte böylece, bu onlara deneme ve fitne oldu.
Fakirlerin zenginlerden ötürü fitneye düşmelerine gelince: Onlar da, zenginlerin büyük servetlerini ve o servetleri diledikleri gibi harcamalarını kıskamr ve hased ederlerse, bu da, onlar için bir deneme ve fitne olur.
Yani, insanların dünya işlerinde durumları değişik olduğu gibi, din işlerinde de durumları değişiktir. Allah bir kısmını diğeriyle dener ve fitnelendin r. Cenâb-ı Hak, zayıf ve kölelikten gelen kimsesizleri, imana yöneltmek suretiyle, Kureyşlilerin sena-didine, [eşraflarına] üstün kıldı. Zenginler, soylular ve Kureyş'in şereflileri, «Allah aramızdan bu kimselere mi minnet etti?» yani İslâm ve Resûlullah'a tâbi olmakla bu fakirlere mi bu nimeti verdi? dediler ve Allah'ı bu hükmünde yanılmış saydılar... Allah'ın bu hükmüne itiraz ettiler... Cenâb-ı Hak onlara cevap olarak bu-yurdu: «Allah, şükredenîeri herkesten daha iyi bilmez mi?» Yani Allah yarattıklarını daha iyi bilir. Ahvallerini (hallerini) daha iyi tanır. Şükredenîeri de kâfirlerden daha iyi ayırır. Allah, kimden iman ve şükür vaki olacaksa, bilir. Bu iman sahipleri mesud olacaktır. Kimden de iman vâki olmayacaksa bunu da, herkesten daha iyi bilir. Bunlar da Allah'ın nimetlerinden mahrum kalacaklardır.
«Ennuhas» adlı âlim «Bu Âyet-i Celîle'de işkal (güçleştirme) vardır. Çünkü onlar denendiler. Denenenler nasıl bu sözü söylerler. Eğer bu sözü inkâr cihetiyle söylemişlerse, bu küfürdür.» dedi. Cevap olarak deriz ki: Evvela zenginler fakirlerden ötürü denendiler. Resûlullah'ın katında mertebelerinin bir olması hususunda ve inkâr gayesiyle değil de, öğrenmek için Cenâb-ı Peygamberden sordular Allah, «bizim aramızdan şu kimselere mi minnet etmiştir?»
İkinci cevab, «Onlar bununla denendiklerinde, denemenin sonucu onları, inkâr yoluyla bu sözü söylemeye şevketti. Âyet; o vakit, «âh Firavn o beşiği tuttular, ta ki neticede onlara düşman ve üzüntü olsun» [Kasas: 8] âyeti gibi oluyor. Yani lâm harfi akibet için oluyor.
(54) «Âyetlerimize iman edenler sana geldiklerinde şunları söyle: Selam üzerinize olsun. Rabbiniz nefsinin üzerinde rahmet yazdı...»
Bu ayetin tefsiri:
Selâm ve Selâmetin, lügat manaları birdir. «Selâm sizin üzerinize olsun»un manâsı, Allah sizi dininizde ve nefislerinizde sağlam bıraksın demektir.
Bu âyet-i celîle, Cenab-ı Peygamberin huzurundan çıkartılmaları yasaklanmış kimseler hakkında inmiştir. Cenab-ı Peygamber bu âyetten sonra onları her gördüğü zaman, onlardan önce onlara selam verir ve derdi:
üHamd, o Allah'a mahsustur ki, benim ümmetimin içinde bazı kimseleri mümtaz (seçilmiş) kılmıştır ve onlarla ilk selamlaşmada selamı önce verenin ben olmamı emretmiştir.»
Bu Hadis'e binaen, bu Selâm Resulullah tarafından gelmiştir. Bazı tefsirciler, «Bu Selam, Allah tarafından gelmiştir.» derler. Yani Allah, Peygamberine, «Onlara benden Selâm tebliğ et!» buyurmuştur. Her iki yönde de, bu âyette onların faziletine, onların Allah katındaki derecelerinin yüksekliğine delil vardır... [90]
Rivayet Tefsiri
Sahih-i Müslim, Âiz bin Âmr'dan rivayet ediyor:
«Ebu Süfyan, iman ettikten sonra Selman, Suheyb, Bilal ve as-habdan bazı kimselerin yanına geldi. Onlar, «Yemin ederiz, Allah'ın kılıçları Allah düşmanının boynunda yerini almadı.» diyerek Ebu Süfyan'a ta'n ettiler. Hz. Ebu Bekr buna karşılık şunları söyledi:
— Ey Selman, ey Suheyb, ey Bilal ve arkadaşları! Kureyş'in bir ihtiyarı ve lideri için bunu nasıl söylüyorsunuz?
Bunun üzerine Hz. Ebu Bekr, Resûlullah'a geldi ve meseleyi açtı. Ebu Bekri dinleyen Cenab-ı. Peygamber:
— Ey Eba Bekr! Belki de onları kızdırdın. Eğer onları kızdırmış isen kesinlikle Allah'ı kızdırmış olursun.
Bunun üzerine Ebu Bekr Sıddık onların yanına geldi ve buyurdu:
— Ey kardeşlerim! Sizi kızdırdım mı? Onlar:
— Hayır, ey kardeşimiz, Allah seni affetsin. Bizi kızdırmadın, dediler.»
îşte bu Hadis, onların mertebelerinin yüksekliğine ve hürmetlerinin yüceliğine delalet eden açık bir delildir. Ve bundan sâ-Iih Müslümanlara hürmet edilmesinin gerekli olduğu dersi çıkar, metlerinin yüceliğine işaret eden açık bir delildir. Ve bundan sâ-kınılmalıdır. Çünkü salih Müslümanların kızdırılmasında Allah'ın kızması, onlara eziyyet veren bir kimsenin başına belânın inmesi vardır. Böyle bir durumdan Allah'a sığmıyoruz.
îbni Abbas, «Bu âyeti celîle Ebu Bekr Sıddık, Ömer, Osman ve Ali hakkında nazil olmuştur.» diyor.
Fudayl bin îyad, «Müslümanlardan bir kavm Resûl-i Ekrem'e gelip,
«Biz, birtakım günahlar işledik. Bizim için af talebinde bulun.» dediler.
Resûl-i Ekrem onlardan yüz çevirdi. Bunun üzerine bu âyet-i celîle indi. Yani, Cenab-ı Peygamber'in yüz çevirmesini Allah kınadı.» denmektedir.
Enes bin Malik'ten bunun benzeri rivayet edilmiştir [91]
Ata, «Bu âyet Ebu Bekr, Osrnan, Ali, Ömer, Bilâl, Salim bin ebi Ubeyde, Mus'ab bin Umeyr, Hamza, Cafer, Osman bin Mez'un, Ammar bin Yasir, El Erkan bin Ebil Erkan, ve Ebu Seleme bin Abdulesed (R.A.) hakkında nazil olmuştur.» diyor.
Bazıları, «Bu âyet bütün müminler hakkında nazil olmuştur.» Bazıları da, «Hattab'ın oğlu Ömer (R.A.) gelip daha önce bahsedilen sözünden dolayı özür dilediğinde âyet nazil oldu.» Bazıları da «Hz. Ömer gelip daha önce îkrîme'nin rivayetinde geçen sözünden dolayı özür dilediğinde ve ben bu sözümle hayrdan başkasını irade etmedim, dediğinde âyet nazil oldu,» demişlerdir [92]
Beyzavi, bu âyetin tefsirinde şunları söylüyor: «İman eden o kimselerdir ki, Rablerini çağırırlar. Allah (C.C.) onları Kur'an-a iman etmek, delillere tabi' tutmakla vasıflandırdı. Daha önce ise ibadete devam etmekle vasıflandırmıştı. Resûl-u Ekrem'e, onlara önce selâm vermeyi emretti veya Allah'dan gelen Selâmı onlara tebliğ etmekle Resûlullah'ı görevlendirdi. Ve onlara Allah'ın rahmetinin genişliğini, faziletinin bolluğunu müjdelemeyi emretti. Daha önce de onları huzurundan çıkarmaktan neh-yettiği halde bunu onların ilim, âmel ve faziletlerinin yüceliğine işaret etmek için yaptı. Ve böyle olan bir kimsenin yaklaştırılma-sı, kovulmaması, aziz edilmesi, zelil edilmemesi gerekli olduğunu Resûlullah'a haber vermek için yaptı. Dünya'da selametle, ahiret-te rahmetle onlara müjde vermeyi emretti.»
Bazı tefsirciler, «Bir kavim, Resûlullah'a geldiler. 'Biz büyük günahlar işledik,' dediler. Cenab-ı Peygamber onlara hiçbir ce-vab vermedi ve onlar gittikten sonra bu âyet nazil oldu.» diyorlar.[93]
(54) «Sizden bir kimse bilmeyerek bir kötülük yapmış ise...» Bu âyetin açıklaması:
Mücahid, kim ki bir günahı veya bir hatayı işlerse, o, o hata ve günahın cahilidir, diyor. Bu cehaletin sebebinde ihtilâf vardır. Bazıları, «kendisine hak olunan azabın ve elden kaçırdığı sevabın miktarının cahilidir,» bazıları da, «hernekadar o, bu kötülüğün neticesini, ve bu çirkin fiilin akibetini biliyor ve ayıplanmış olduğunu idrak ediyorsa da ancak o âcil lezzeti, gelecekte verilecek bol hayra tercih etmiştir, kim ki, azı çoğa tercih ederse,
o cahildir,» diğer bir kısmı da, «o, yaptığını yaparken cahillerin yaptığını yapmış oluyor, bundan dolayı da, cehalete nisbet edilmiş oluyor. Velev ki cahil olmasa dahi.» demişlerdir.
(54) «O kötülüğü irtikâb ettikten fişledikten) sonra tövbe ederse ve ondan sonraki amelini [veya tevbesini halis bir şekilde edip yaptığından pişman olursa1} şüphesiz ki, Cenab-ı Hak (günahlarından tevbe eden kulları için) çokça affedicidir. Ve kulları için merhamet edicidir.» [94]
Rivayet Tefsiri
Halit bin Dinar'dan:
«Biz Ebul-Âliye'nin huzuruna girdiğimizde, «Sana âyetlerimize iman edenler geldiklerinde de ki: Selâm sizin üzerinize olsun. Rabbiniz nefsinin üzerine rahmeti yazdı.» âyetini okudu...»
Said el-Hudri şöyle diyor:
«Muhacirlerin fakirlerinden bir gurubun içinde oturdum. Çıplaklıklarından ötürü bazıları diğeriyle örtünmeye çalışıyordu. Birisi de bize okuyordu. O esnada Resûlullah geliverdi ve yanımızda durdu. Cenab-ı Peygamber yanımızda durunca okuyan sustu. Peygamber selâm verdikten sonra sordu:
— Siz ne yapıyordunuz? Biz cevap olarak:
— Ey Allah'ın Resûlu! «Okuyucu bize Kur'an okuyor ve biz de Allah'ın kitabını dinliyoruz.) dedik.
Cenab-ı Peygamber (S.A.) :
«— Hamd o Allah'a olsun ki, benim ümmetimden öylelerini mümtaz (üstün) kılmıştır ki ben nefsimi onlarla beraber hapsetmekle emrolundum.» dedikten sonra Resûlullah aramıza oturdu kî, bizim içimizde nefsine adalet etmiş olsun. Sonra eliyle halka yapmamızı işaret etti. Böylece sahabeler halka oldular. Yüzleri güldü. Zannederim ki benden başka, Resûlullah onlardan hiçbirisini tanımazdı. Sonra Cenab-ı Peygamber (S.A.V.) buyurdu:
— Ey muhacirlerden olan fakirler! Kıyamet gününde tam nur ile müjdeleniniz. Halkın zenginlerinden yarım gün önce cennete gireceksiniz. O yarım gün beşyüz senelik bir zamandır..
Hadisi Ebu Davud rivayet etmiştir [95]
(55) «Böylece âyetleri açıklıyoruz ki, mücrimlerin yolu apaçık ortaya çıksın...»
Bu âyetin açıklaması:
Ey Muhammedi Nasıl sana bu Sure-i Celîlede tevhidimizin doğruluğuna ve müşriklerin şirkinin bâtıl olduğuna dair âyetleri açıkladıysak, onun gibi, sana delil ve belgelerimizi de açıklıyoruz ki, bâtıl ehlinin inkâr ettiği her hakkı bulasın. Nasıl ki, bu Sûrede müşriklerle olan bizim delilleşmemiz sana açık bir şekilde (uzun uzadıya bildirilmiş) ise, din emrinde, her hususta size muhtaç olduğunuz konularda, âyetler açıklanıp gelmektedir.
El-Kûtebi, «âyetleri tafsil ediyoruz» demek, onları defaten indirmiyoruz, peyderpey getiriyoruz demektir.
«Bir de, ey Muhammed, Hak sana belirsin ve mücrimlerin yolu saha apaçık görünsün diye âyetleri tafsil ediyoruz.»
Bir kıraatta yestebine gaib olarak okunmuştur. Bu takdirde âyetin manası, «Kıyamet gününde ateşe gittiklerinde mücrimlerin yolu sana görünsün, diye tafsil ediyoruz.» şeklinde olur. Bu tefsir el-Hazin'de yer almaktadır [96]
(56) «De ki: Şüphesiz ben sizin Allah'tan başka çağırdıkla-rınıza tapmaktan nehy'edildim...»
Bu âyetin izahı:
Nehyedildim, yani menedildim ve çevrildim. Bana indirilen deliller ve tevhid hakkında gelen âyetler beni bu durumdan çevirdiler, nehyettiler. Yani Allah'dan başka tapmakta olduğunuz putlara tapmaktan bu delil ve hüccetler (belgeler) beni nehyediyor. Veya Allah'dan başka, şiddetli devreler ve sıkıntılarınızda çağırmakta olduğunuz nesneleri (putları) çağırmaktan ben menedildim. Çünkü taptığınız cansız şeyler tapılmaya veya çağrılmaya layık ve uygun değildirler. Müşrikler ise, bunlara neva ve hevese kapılarak ibadet ederlerdi. Eğer azıcık göz açıp Kâinata baksay-dılar tevhidin delillerini görüp bunları bırakacaklardı.
(56) «De ki: Ben sizin heva ve heveslerinize uymam...» Âyetin manası:
Putlara tapmak hususunda, cemadatı [taşlan] çağırmak hususunda aklınızı zerre kadar kullanmayıp da hevai nefse uyarak gittiğiniz yolda ben size uymam. Resûl-i Ekrem (S.A.V.) bu sözüyle, onların üzerinde bulundukları yolun heva ve hevesten ibaret olduğunu, ibadet olmadığım ortaya koyuyor.
Bir de, bu âyet-i celîle, aynı zamanda hakikati arayan bir insanın hüccetlere (vesikalara) tâbi olması, delillere katılması, başkasını taklid etmemesinin gerekliliğini emretmiş oluyor [97]
El-AIûsi öRuhu'l-Meâni»de bu âyet üzerinde şunları söylüyor:
«Bu sözde, onların cehaletleri sergileniyor. Allah'dan başkalarına ibadet etmeleri hususunda bâtıl nevalarına tâbi olduklarına kesinlik getiriliyor. Din denilecek hiçbir şeyin üzerinde olmadıkları ortaya çıkıyor. Ve böyle bir şeyin yasaklanması ve bundan vaz geçilmesinin gerekliliğinin işareti âyette vardır. Bir de, bu âyette, böyle durumlarda katıksız taklidin yeterli olmadığına işaret vardır.
Bazı tefsirciler, «Âyetten maksad, ey müşrikler, müminleri kovmak hususunda sizin isteklerinize tâbi olmam demektir» diyorlar. Fakat bu tefsir gayet uzak bir tefsirdir [98]
(56) «Uyduğum takdirde sapmış ve hidayette olanlardan olmamış olurum...»
Bu âyetin tefsiri:
Yani sizin nevanıza (isteklerinize, arzularınıza) tâbi olduğum takdirde, Haktan sapmış, irşad ve hidayet yolu üzerinde bulunanlardan da sayılmamış olurun;.
(57) «De ki: Şüphesiz ben Rabbim'den olan bir beyyine (mucize) üzerindeyim...»
Bu âyetteki «Beyyine»den maksad, delil, yakîn, hüccet ve burhandır. Hangi manâya gelirse gelsin, beyyineden maksat Kur'an' dir. Nitekim El-Cübbai' de böyle söylemiştir. [99]
Rivayet Tefsiri
İbn-i Abbas'tan rivayet edilen şudur: Beyyineden maksat ya-kindir. «Ben beyyine Üzerindeyim» demek, yakîn üzerindeyim demektir.
Hasan Basri, «Beyyineden maksat peygamberlik ve nübüvvettir.» der.
Bazıları, Beyyineyi, aklî, veya aklî ile nakliî delilleri kapsayan kelâmla tefsir etmişlerdir. Fakat bu tefsir uzaktır. Beyyinede-ki tenvin ta'zim (saygı) içindir. Yani, «Büyük ve Rabbimin katından gelen bir beyyine üzerindeyim,» demektir.
(57) «Siz ise onu yalanladınız...»
Bu âyetin açıklaması:
Onu zamirinden maksat, Beyyinedir. Hernekadar Beyyine kelimesi müennes ise de, beyan manâsını taşıdığından dolayı müzek-kerdir. Nitekim, «Yakın akrabalar, yetimler ve miskinler mirasın taksiminde hazır bulundukları zaman onlara ondan yedir.»(Nisa: 8) Âyetinde ondan zamiri kısmet kelimesine râci' olmuştur. Oysa kısmet kelimesi müennesdir. Fakat kısmet, taksim manâsında olduğundan dolayı müzekker zamir ona râci' olmuştur.
Bazıları, «Onu, zamiri, Rabb'e râcidir. Yani siz Rabbınızı yalanladınız,» demektir. Bazıları da, «Kur'an-a râcidir, yani siz Kur' an-ı yalanladınız.» manasınadır, demişlerdir.
(57) «Acelece istediğiniz benim katımda yoktur...» Bu âyetin tefsiri:
Yani benim katımda azab yoktur ki, hemen size tatbik edeyim. Kureyş kâfirleri Resûl-i Ekrem'i çokça tekzib ettiklerinden (yalanladıklarından) dolayı azabın hemen inmesini istiyorlardı. Tabii ki, bunu da tıpkı «Yahud iddia ettiğin gibi göğü parça parça üzerimize düşürmedikçe veya karşımıza Allah'ı ve melekleri getirmedikçe sana iman etmeyiz.» (El-İsra : 92) sözleriyle veya «Şunu da hatırla ki, onlar: Yarabbi! Bunlar hak ise, bize gökten taş yağdır veyahut da elemli bir azap gönder dediler.» (El-Enfal: 32) sözleriyle alay ettikleri gibi. Bazı kimseler, âyetin manâsı, benim katımda sizin istemekte olduğunuz muc'izeler yoktur, demektir demişlerdir.
(57) «Hüküm ancak Allah'ındır.»
Bu âyetin manâsı:
Azabı tehir etmekte veya acelece vermekte hüküm benim değildir, Allah'ındır demek oluyor.
«Allah hakkı haber verir.» Yani hakkı sayıp söyler. Bu Ayet-i Celîle ile, Kur'an da mecaz'ın olmadığını savunanlar delil getirmişlerdir.
Bazı müfessirler, «Allah hakkı hükmeder,» demektir demişlerdir. Yani Yakussu kelimesini Yakdî (hükmeder) olarak okumuşlardır.
Hz. Ali de böyle okumuştur. Ebu Abdurrahman Sülemi, Said bin Müseyyib de böyle okudu, demiştir. Mushaf-ı Şerif de Yakussu kelimesi «ya» sız yazılıdır. Onun üzerine vakfetmek de uygun değildir.
«Allah, ayırd edenlerin en hayırlısıdır.»
Bu cümle, kelimenin «yakussu» değil de «yakdî» olduğunu takviye etmektedir. Çünkü fasl ancak hükümde olur. Kıssada [haber vermekte] olmaz. Daha önceki, «Hüküm ancak' Allah'ındır.» cümlesi ve İbn-i Mes'ud'un «Hüküm ancak Allah'ındır. Allah hak ile hükmeder.» kıraati da bunu takviye etmektedir.
Mekki, «yakussusyu «sad» ile okumak, benim katımda daha sevimlidir, çünkü Ehli-Harameyn (yani Mekke ve Medine halkı) bunun üzerine ittifak ettikleri gibi kurralardan Asım da bu görüştedir, demiştir. Bir de eğer fül [yakdî] «kada» kökünden gelseydi, o vakit «be» harfi lâzım gelirdi. «Yakdıbîlhak» demesi gerekirdi. Fakat bu delil zayıftır. Çünkü «be» harfi çoğu zaman hazfedilir (aradan çıkarılır.)
«De ki; Eğer acelece istediğiniz benim yanımda, [elimde] olsaydı benimle aranızda o emir elbette hükme bağlanmıştı. Allah zalimleri daha iyi bilendir...»
Bu âyetin manâsı:
«Ey müşrikler! Sizin istediğiniz benim kudretim ve imkânım dahilinde olsaydı, aceleciliğinizin eseri sizin başınıza çok çabuk dönüp gelecekti. Fakat bu, Cenab-ı Hakkın Elindedir. Dilediği zaman indirir.
Zemahşeri, «Eğer bu benim imkânımda olsaydı Rabbimin rızası için öfkelenerek sizi acilen helak ederdim. Yalanlamanızdan tiksinerek ve süratle sizden kurtulmak için sizi helak ederdim,» demektir demiştir [100] Fakat Alûsi, makam buna müsaid değildir, diyor.
«Allah zalimleri daha iyi bilir» cümlesinin manâsı, Allah zalimlerin halini, azapları daha teşdid edilsin (şiddetlensin) diye ve iştidraç için onlara mühlet verebilir. İstidraç, dinsizlerin isteğine uygun Allah'ın verdiği ihsandır. Onun için Cenab-ı Hak emri Hz. Muhammed'e teslim ve onlara azabı acelece tatbik etmedi. Bu cümle daha önceki cümlenin manâsım takrir ve te'kîd (sağlamlaştırmak ve tekrar) etmektedir. Yani azapları Hz. Muhammed'e havale edilmiş değildir.
Bazı tefsirciler, «îkinci cümle, istidradî bir cümledir. Sanki Eğer benim gücüm yetseydi sizi helak ederdim. Fakat Cenab-ı Hak kimi helak edeceğini daha iyi bilir. Ve helak edilmesi gereken bazı kimseleri helak etmek hususunda bize imkân vermesinin bir hikmeti vardır,» diyorlar. Bazı tefsirciler de, «Cenab-ı Hâk acelece azap isteyenlerden bazılarının iman edeceğini bildiği için azabı tehir etti; zira Allah zalimler [ve hallerindi daha iyi bilir. Bunun için azabı tehir eder.» demişlerdir. [101]
Gaybı Allah'dan Başka Kimse Bilemez
(59) «Gaybın anahtarları Allah'ın kalındadır...» Bu âyetin izahı:
Anahtarlar diye tefsir ettiğimiz «Mefatih» kelimesi «hazineler manâsına da gelebilir. Buna göre, gaybın hazineleri Allah'ın katmdadır, o hazineleri Allah'dan başkası bilemez, demek oluyor. Bu âyetten maksat, Allah'ın Kudret-i Kâmilesi vardır, her mümkünü halletmeye kadirdir (gücü yeter) demektir.
Bazı alimler, «Gaybın anahtarları beştir. Bu da, Abdullah ib-ni Ömer'den rivayet edilen hadisin muhteviyatmdandır, diyerek Allah Resûlü'nün şu Hadisini rivayet etmişlerdir:
«Gaybın anahtarları beştir, Allah'dan başkası onları bilmez:
1- Allah'dan başka hiçbir kimse yarın ne olacağını bilmez.
2- Allah'dan başka hiçbir kimse, ana rahminde olanın ne olduğunu bilmez.
3- Hiçbir nefis yarın ne kazanacağını bilmez.
4- Hiçbir nefis hangi toprakta öleceğini bilmez.
5- Hiçbir ki?nse yağmurun ne zaman geleceğini bilmez.»
Başka bir rivayette:
1- Allah'dan başka hiçbir kimse, rahimlerin dökeceğinin ne olduğunu bilmez.
2- Allah'dan başka hiçbir kimse, yarın ne olacağını bilmez.
3- Allah'dan başka hiçbir, kimse, yağmurun ne zaman yağacağını (kesin olarak) bilmez.
4- Hiçbir nefis, nerede öleceğini bilmez. Ancak bunu Allah bilir.
5- Allah'dan başka hiçbir kimse, kıyametin ne saman kopacağım bilmez.» denilmiştir. [102]
Rivayet Tefsiri
Şu hadisi Buhari rivayet eder:
Ed-Dahhak ve Mûkatil, «Gaybın anahtarları, ya yer yüzünün hazineleridir veya azabın iniş ilmidir,» demişlerdir.
Ata, «O senin bilmediğin sevabla ikabın (cezanın) bilgisidir,» diyor.
Başka bir müfessir, «Ecellerin bitmesidir. Kulların saadet ve şekavetinin (bedbahtlığının), âmellerinin sonuçlarının bilinmesidir,» demiştir.
Diğer bir müfessir, «Daha olmayan bir şeyin olacağı zamandaki bilgisidir,) Yani olduğu zaman nasıl olacaktır? Olmayan bir şey eğer olsaydı nasıl olacaktı? Onun bilgisidir.» diyor.
İbn-i Mesud, «Resûllüllah'a her şey gelmiştir ve verilmiştir. Ancak gaybın anahtarları verilmemiştir.)) demiştir.
İbn-i Abbas ise, «Gaybın anahtarları yerde ve gökte kaderler ve nzıklardan olan hazinelerin anahtarlarıdır;» demiştir [103]
El-Alusi, «Ayeti istiğrak üzerine hamletmek (yani bütün ga-yıbların anahtarları Allah katındadır,. ondan başkası onu bilmez) demek daha iyi ve daha uygun olur.» diyor. Bu takdirde, gaybın anahtarlarını beşten daha fazla veya daha eksik sayan Hadisler ve haberler, birtakım mühim gaybî meselelerin beyanına yorum-lanmalıdırlar. Yani bunlar mühim birtakım meseleleri getirmişlerdir. Yoksa gayb illa da beş şeydir veya daha fazladır veya daha eksiktir denilemez. Çünkü şüphe yoktur ki, mugayyebatı hamse [beş gaybî emir] den başka diğer gayıblan da Allah'dan başkası bilemez [104]
(59) O, karada, denizde ne varsa hepsini bilir...» Bu Âyetin manâsı:
Yeryüzünde olacak ve olmuş her şeyi bilir. Küçük ve büyük hepsini bilir. Burada, «Büyükleri bilir de küçükleri bilmez.» diyenlerin sözlerine iltifat edilmez.
Bütün tefsir alimleri, karadan maksat, denizin haricinde kalan yeryüzü demektir. Denizden maksat, yeryüzündeki bütün sular demektir. Çünkü yeryüzü genellikle iki kısma ayrılır: Ya kara, ya da deniz. Karada, denizde de Cenab-ı Hakkın yarattıklarında çok acaiblikler ve gariblikler vardır. Bütün bunlar Cenab-ı Hakkın sonsuz kudretine ve sonsuz ilmine birer delildirler.
Cenab-ı Hak, ister karada, ister denizde yaşasın bütün varlıkların cinslerini, çeşitlerini, fertlerini, cinsiyetlerini, mahiyetlerini, keyfiyetlerini, nzıklanni, her şeylerini bilmektedir.
(59) «Daldan düşen her yaprağı o bilir...»
Bu Âyetin izahı:
Yani daldan düşeni de dalda kalanı da bilir. Yapraklardan kaç tanesi düşmüş, kaç tanesi ağacın üzerindedir bunu bilir. Kaç tanesi yön değiştirmiştir, kaç tanesi yere düşmek üzere hazırlanmaktadır, bilir.
(59) «Yerin karanliklanndaki daneyi bilir...»
Bazıları, bu «daneden» maksat, yer içinde bulunan ve bitmek üzere olan herhangi bir danedir, diyorlar.
Bazıları da; daneden taşın içindeki ve yerlerin altındaki dane kastedilmiştir, yani belli bir dane kastedilmiştir, demişlerdir. Yerin karanlıklarından maksat, yeryüzünün iç âlemleri ve iç kısımları demektir. îç kısmına karanlık denilmiş çünkü karanlıkta nasıl eşya görülmezse, orada olanlar da görülmez. [105]
Rivayet Tefsiri
İbn-i Abbas (RA), «Yerin karanlıklarından maksat, yedi tabaka yerin altındaki taşın altındaki nesnedir. Veya herhangi bir taşın veya herhangi bir şeyin altındaki yer demektir,» demiştir.
(59) «Kuru ve yaş hiçbir şey yoktur ki, apaçık bir kitapta [yazılı] bulunmasın...»
Bu Âyetin tefsirinde İbn-i Abbas, «Yaştan maksat, sudur, kurudan maksat su haricinde bulunan yer tabakalarıdır,» demiştir.
Ata, «Yaştan maksat bitenlerdir, kurudan maksat, bitmeyenlerdir,» demektedir.
Başkası, «Yaştan maksat, diri ve hayat sahibi nesneler, kurudan maksat, ölü ve cansız varlıklar demektir,» demiştir.
Bir başkası da, «Bu, her şeyden ibarettir. Çünkü herşey ya kurudur, ya yastır, Binaenaleyh Allah her şeyi biliyor demek oluyor,» diyor.
Eğer desen ki, bütün EŞYA «Onun katında gaybın (bilinmeyenin anahtarları vardır,» cümlesine dahil oluyor. O cümle zikredildikten sonra bunlar niçin ikinci kez zikredildiler? Bunun faydası nedir?
Cevab olarak derim ki, Cenab-ı Hak, «Allah'ın katındadir gaybın anahtarları »m mücmel (kısa ve öz) olarak zikretti. Ondan sonra bü Âyetlerle birtakım açıklamalar, ve tafsilât getirdi. Bu gözle görülen, hissedilen şeyleri zikretti ki, insanoğlu daha iyice anlasın. Evvelâ karanın, sonra denizin bahsini etti. Çünkü onlarda acaiplik ve gariplikler vardır. Şehirler, köyler ve köylüler vardır. Dağlar, madenler, hayvanlar, çeşitli mahlûklar vardır ki, insanoğlu bunları detaylarıyla idrak etmekten acizdir. Sonra daha az olanları zikretti ki, herkes onları görür. Çünkü daldan düşen yaprakla dalda kalan yaprağı herkesin görebilmesi mümkündür. Fakat herkes onların adedini ve Allah'ın onları nasıl yarattığını bilmez. Sonra yapraktan daha küçük olan daneyi zikretti. Ondan sonra hepsini derleyen yaş ve kuru misalini verdi. İşte bu eşyanın zikredilmesi ve bunların hiçbirisi Allah'ın ilminin dışında değildir demesi, Cenab-ı Hak'ın sonsuz güç ve kâmil kudretine delâlet etmek için oldu. Bu misaller Allah'ın azamet ve kudretinin yüceliği ve ilminin genişliği hususunda insanları uyarıcı misallerdir.
«Apaçık kitap,» tabirinden neler kasdedildi? Bazıları, «bu apaçık kitap, Cenab-ı Hakk'm o bozulmaz, ve değişmez ilmidir.» demişlerdir. [106]
Levhu'l - Mahfuz
Bazıları da, «Apaçık kitaptan» maksat, Levhu'l-Mahfuz'dur. Çünkü Cenab-ı Hakk orada olacak ve olmuşun ilmini yazmıştır. Gökleri ve yerleri yaratmazdan önce bunu orada kaydetmiştir.» demişlerdir. Bütün bunların kitapta sayılmasının nedeni, Cenab-ı Hakk'm ilmine Melekler vakıf olsun, ve o ilmi emri yerine getir-, sinler diyedir. Bununla hesabın büyüklüğüne Cenab-ı Hakk dikkatleri çekti ve kullarına bildirdi ki, onların yaptıklarından hiçbir şey Allah'ın kudretinden ve ilminden kurtulmaz. Çünkü içinde sevab ve ceza olmayan şeyleri kitapta tesbit eden bir ilâh, se-vab ve ikâbı (azabı) gerektiren şeyleri tesbit etmeyi daha süratle yapar demektir.
«El-tmamiyye» şiileri Ebu Abdullah'dan rivayet ediyorlar:
«Yapraktan maksat, düşük çocuktur. Daneden maksat, çocuktur. Yerin karanlıklarından maksat, annelerin rahimleridir.
Yaştan maksat, yaşayanlardır. Kurudan maksat, çekilenlerdir;» Fakat, Ebu Abdullah'ın böyle bir şey söyleyeceğinden onu tenzih ediyoruz. Çünkü bu, cidden âyetin zahirine muhalefettir. Şiilerin bu rivayetine güvenilmediği gibi, Ebu Şeyh'in Muhamnıed bin Cehhade'den şu rivayeti yaptığına da güvenilmez:
«Cenab-ı Hakk'ın arşın altında bir ağacı vardır. Hiçbir mahlûk (yaratılmış) yoktur ki, o ağaçta onun için bir yaprak bulunmasın. Herhangi bir mahlûkun yaprağı düştüğünde onun ruhu da cesedinden çıkar.» [107]
Rivayet Tefsiri
Kitabı, Levhu'l-Mahfuz'la tefsir etmeyi bir grup müfessir tercih etmiştir. Zeccac'da onların arasındadır. Nitekim Zeccac diyor ki: «Cenab-ı Hak, bütün.malûmatları halkı yaratmazdan ev-' vel bir kitapta tesbit etmiştir. Nitekim Cenab-ı Hak, «yeryüzünde olan ve sizin nefislerinizde meydana gelen hiçbir musibet yoktur ki, biz onu yaratmazdan önce bir kitapta yazılmış olmasın. Hiç şüphesiz ki, bu Allah'a göre pek kolaydır.» (El-Hadid: 22) buyurmuştur.
Müslim'in bir rivayetinde, «Şüphesiz ki, Allah halkın kaderini gök ve yeri yaratmazdan elli bin sene önce yazmıştır.-» buy-rulmaktadır.
Bunun faydası hakkında birçok emir ileri sürülmüştür:
1- Meleklerin, olayların Allah'ın malûmatına uygun olarak tıpatıp oluşlarım görerek ibret almaları içindir.
2- Mükellefleri, sevap ve ıkabı (azabı) kapsayan durumlarının ihmal edilmeyeceğine dair uyarmak içindir. Hasan Basri, sadece neden olarak bu ikincisini ileri sürmüştür. Çünkü Âyet'ten anlaşılıyor ki, daldan düşen yaprağı ve yerdeki daneyi de Allah kitapta yazmıştır.
3- Allah'ın kitapta yazmış olduğu mevcudatın geçmiş tertip üzerinde kalıp bozulmamasıdır. Çünkü kıyamete kadar olan . her şey hakkında yazan «kalem artık kurumuştur,» diye rivayet gelmiştir.
Bu kitaba «Levhü'l-Mâhfuz» [Korunan Yaprak] denilir, zira o, tahriften ve şeytanların ona ulaşmasından veya yaz-bozdan korunmuştur. Tabii yaz bozdan korunması da «Yaz boz ancak Meleklerin elindeki sahifelerde olur » diyen görüşe göredir.
El - Belhi, «Levhü'l-Mâhfuza, bu ismin verilmesinin sebebi, onun unutulmamış ve ondan gaflet edilmemiş olmasıdır.» demek-tedir.
El-Alûsi, Ruhu'l-Meânî'de bu âyetlerin neticesinde şunu söylüyor:
«Bu Âyette delil vardır ki, Cenab-ı Hak cüz'iyâtın da Alimidir. Yani küIH (umumî, bütün) hadiseler gibi cüz'î (az) hadisele-,ri de bilir. Binaenaleyh ne Abdülkerim Ceylî'nin, ne Şeyhî Yemâ-ni'nin «Cenab-ı Hakk cüz'iyyatın alimi değildir.» demelerine iltifat edilmez.» [108]
Meal
(60) «Allah o zattır ki, sizi geceleyin öldürür [uyutur]. Gün-düzleyin yaptığınızı bilir. Sonra adlandırılmış bir ecel tamamlansın diye sizi gündüzleyin diriltiyor. Sonra O'nadır dönüşünüz. Sonra yaptığınızı size haber verecektir.
(61) «Kullarının üzerinde Kahir [galip] olan odur. Sizin üzerinize hafeze [Melekleri] gönderir. Sonra, herhangi birinize ölüm geldiğinde elçilerimiz onun canını alırlar. Elçilerimiz ihmal etmezler.»
(62) «Sonra onlar gerçek mevlaları olan Allah'ın yanma döndürüldüler. Dikkat ediniz! Hüküm ancak Allah'ındır. O hesab görenlerin en süratlisidir.»
(63) De ki: Sizi, karanın ve denizin karanlıklarından kim kurtarır? Ki, siz açıkta ve gizlide yalvararak onu çağırıyorsunuz: Yemin olsun eğer biz bundan kurtul ursak kuşkusuz ki şükreden-lerden oluruz.»
(64) «De ki, Allah sizi hem karanlıklardan, hem de üzüntüden kurtarır. Sonra da sizler şirk koşarsınız.»
(65) «De ki, sizin üzerinize üstünüzden veya ayaklarınızın altından bir azabı göndermeye veya sizi değişik guruplar halinde birbirinize katıp, bazınıza diğerinin şiddetli azabım tattırmaya sadece O'nun gücü yetiyor. Bak, onlar anlasınlar diye ayetleri nasıl evirip çeviriyoruz.»
(66) «Kavmin onu [Kur'an-ı] yalanladılar. Oysa o, haktır. De ki «Ben sizin üzerinizde bir vekil değilim.» »
(67) «Her haberin bir mas t akam [belli bir zamanı], vardır. [Bunu] gelecekte bileceksiniz.»
(68) «Bizim ayetlerimize dalan lan gördüğünde, ondan başka bir söze dahncaya kadar onlardan yüz çevir. Şeytan sana unut-turursa, hatırladıktan sonra sakın, zalim kavimle beraber oturma.»[109]
Dirayet Ve Rivayet Tefsiri
(60) «Allah o zattır ki, sizi geceleyin öldürür...t» Bu Âyetin izahı:
Buradaki ölümden maksat uyutmaktır veya onları kontrol etmektir. Uyku yerine ölüm tabirini kullanmak, uyku ile ölüm arasındaki benzerlikten ve ortaklıktan ileri geliyor. İkisiyle de insanoğlunun hisleri iptal olunur ve ayırd edici kuvveti ortadan kalkar.
(60) «Cenab-ı Hakk, sızın gündüzlerin işlediğinizi de bilir.»
Görüldüğü gibi bu Âyette gece uykuya, gündüz de işlemeye (iş yapmaya) tahsis vardır. Çünkü mutad (alışılan hayat) budur. % 99 insanlar bu yaşantı üzere giderler. İstisnalar da kaideyi bozmazlar.
(60) «Sonra adlandırılmış ecel tamamlansın, diye sizi gün-düzleyin diriltiyor.»
Bu âyetteki adlandırılmış ecelden maksat her ferd için tayin edilen yaşamdır. Dünyada ne kadar kalacağının süresidir. Yani herkes ecelini tüketip bitirsin diye, Cenab-ı Hak, bizi uykudan uyandırıyor ve ölümden diriltiyor.
(60) «Sonra O'nadır dönüşünüz...» Bu cümlenin manâsı şudur:
Yani Ölümle sizin dönüşünüz ve varacağınız nokta Allah'ın katıdır. Oraya varacaksınız.
(60) «Sonra yaptığınızı size haber verecektir.»
Dünyada devamlı yapmakta olduğunuz âmellerden ötürü sizi cezalandıracak veya mükâfatlandıracaktır. Bazı tefsircilere göre, bu hitab kâfirleredir. Âyetin manâsı, «Ey kâfirler! Siz cîyfeler (leşler) gibi geceleyin yataklara dalıyorsunuz. Gündüzleyin de günâhları işliyor ve kesbediyorsunuz. Halbuki Cenab-ı Hakk, sizin âmellerinizi görmektedir. Sizi kabirlerinizden haşre gönderecektir. Hayatlarınızı bitirip tükettiğiniz o hareketlerinizden sizi sorumlu tutacaktır. Sonra bütün yaptıklarınızı, size ceza tatbik etmek suretiyle haber verecektir.» demektir.
(61) «Kullarının üstünde kahir (galib) odur...» Bu Âyetin tefsiri:
Hiç kimse, O'nu âciz bırakamaz. Hiç kimse, O'nun tatbik etmek istediğiyle O'nun arasına giremez. «FEVKA» kelimesi daha önce geçtiği gibi; selefe göre keyfiyeti belli olmayan bir fevkiyat [üstünlük] manâsını ifade eder. Halef alimleri ise; kahir ve galib manasınadır, demişlerdir.
«Kahir» demek, başkasını mağlûp edip, zelil eden demektir. Allah halkın üzerinde kahirdir. Yani her şey tersiyle kahredilir. Hayatın kahredilmesi ölümledir. İcadın kahredilmesi, yok etmekledir. Zenginliğin kahredilmesi fakirlikledir. Işığın kahredilmesi zulmet ve karanlıkladır. [110]
Melekler İnsanın Amelîni Takip
(61) «O sizin üzerinize hafeze (Melekleri) gönderir...»
Bu Âyetin izahı:
Amellerinizi tesbit edecek Melekler gönderir. Onlar kîrâmen- kâtibîn melekleridir. Başka bir âyette «Şüphesiz sizin üzerinizde hafezeler vardır. Kirâmen KatiUnler vardır.» [En-Necm: 20] denmektedir. Veya bu meleklerden maksat, takip edici meleklerdir. Nitekim başka bir âyette, «Onun için önünde ve arkasında takib edenler vardır. Onu Allah'ın emrinden korurlar,» denilmektedir.
Bazıları, «Bu ikisini kapsayan Melekler demektir» demişlerdir. Hafaza adını almaları amelleri ve nefisleri koruduklarından dolayıdır. Kat'ade, «Bunlar, ameli, rızkı ve eceli korurlar.» demiştir.
Bu Melekler bazılarına göre; taât, günâh ve bütün mubahları yazarlar. Nitekim bir Ayet-î Celîlede, «Bu kitaba ne oluyor ki, hiçbir küçük ve hiçbir büyük bırakmaz ki saymasın?» [Kehf : 49] denilmiştir. [111]
Rivayet Tefsiri
Eserlerde, «Âyette 'küçük diye bahsi geçen günâhtan maksat, tebessümdür, 'büyük'ten maksat, kahkaha ile gülmektir.» şeklinde geçmektedir. Başka bir âyette de, «O herhangi bir sözü ağzından atarsa, mutlaka onun yanında rakib ve atid (hazır) vardır.» [Kâf : 18] denilmiştir.
Başkaları da, «Hafaza Melekleri, mubahları yazmazlar. Çünkü mubahlara ne günâh ne de ikab (ceza) bağlıdır» demektedirler.
İbn-i Abbas'dan gelen bir rivayette, «Her insanın beraberinde iki Melek vardır. Birisi sağında, birisi solundadır. İnsan bir hayrı konuşursa, sağındaki Melek yazar. Kötülük konuşursa, sağdaki Melek soldakine: Bekle! Belki bundan tevbe eder, der. Eğer tevbe etmezse onu yazar.» denmektedir.
Meşhuru şudur ki, bunlar omuzlar üzerindedirler. Bazıları, «Çene kemiklerinin üzerindedirler,» bazıları da «Ağzın sağ ve so-lundadırlar,» diyorlar. Hülâsa, onların varlığına iman etmek gerekir; nerede olurlarsa olsunlar. Onların ne şekil yazdıklarından bahsedilemez Çünkü biz bunu bilemiyoruz. Âyetlerin zahirleri delâlet ederler ki, bu Hafaze Melekleri insanoğlunun sözlerine ve fiillerine muttalidirler, (bilgi sahibidirler.) Nitekim Cenab-ı Hakk «Sizin işlediğinizi onlar bilirler.» [İnfitar: 12] buyurmuştur. îman ve küfür gibi1 kalblerin sıfatlarını, bilmelerine gelince; zahirde (görünürde) onların bu şeylere muttali (vâkıf) olduklarına dair herhangi bir delil yoktur. Bazı haberlerde «Muttali (bilgi sahibi) olurlar,» diye varid olmuştur. Meselâ, «Kul, bir haseneyi (hayırlı işi) yapmayı kasteder ve onu işlemezse, ona bir hasene olarak yazılır,» diye hadis vardır. Malûmdur ki, kasdetmek, iman ve küfür gibi, kalbin (iç alemin) amellerindendir. Demek ki buna göre Melek içaleminde arzulananı biliyor.
Bazıları da, şu Hadis, muttali (bilgi sahibi) olmamalarına delalet eder, diyor.
Kıyamet günü geldiğinde, ameller kuvvetli sahifelerde getirilip arzediliyorîar. Cenab-ı Hakk, «Onu ya kabul ediniz, ya reddedi-niz.» buyuruyor.
Melekler, «Senin izzetine yemin ederiz, biz ancak onun işlediğini yazdık.» derler.
Cenab-ı Hakk, «Onun işlediği benden başkası içindi. Ben bugün ancak benim vechim [zatım] için işleneni kabul ederim.» diyor.
Bu Hadisden anlaşılıyor ki, Melekler iç alemde olanları bilmezler. Hadisi dikkatle inceleyen, bu hususu derhal farkeder.
îbn-i Mübarek'ten gelen mürsel bir rivayette şunlar vardır:
«Melekler, Allah'ın kullarından birisinin amellerini Allah'ın huzuruna yükseltiyorlar. Onu çok sayar ve tertemiz sanırlar. Taki, Allah'ın dilediği saltanat noktasına vardırıncaya kadar. Cenab-ı Hakk, o noktada onlara vahy göndererek,
__ Siz benim kulumun ameli üzerinde koruyucu Meleklerdiniz. Ben onun iç alemindekini murakabe ediyordum. Benim bu kulum amelinde halis davranmadı. Onu SİCN'E (zindan) sokunuz!» der.
Bu Hadis de, Meleklerin insanın iç âlemlerine vâkıf olmadığına delalet eder.
«Melekler ancak zahir (görünen) amelleri yazarlar.» diyen kişi, «Kasd edilen haseneyi (iyiliği) de Melekler yazarlar.» Hadisine şu cevabı verir: «Bu Hadisin manâsı; bu bizce sabit olmuş ve tahakkuk etmiş amel demektir. Meleklerin sahifelerinde yazılmıştır,» demek değildir.
«Melekler kalbin amellerini yazarlar,» diyenler ise riyayı (ikiyüzlülüğü) istisna ederler. Yani ameli yazarlar, riyayı yazamazlar. Cenab-ı Hakk, Meleklerden riyayı gizliyor. Ta ki, riyakârın yazılan amelini, riyasiyla iptal etsin, ya ahirette veya dünyada onu şiddetli azaba daldırsın, halini daha hazin bir şekle soksun diye riyayı Meleklerden gizliyor. Umulur ki, bu ahirette Cehennemlik bir insanın Cennete yaklaştırıldıktan sonra geri çevrilip Cehenneme atılması kabilinden olsun.
Ebu Naim, Beyhaki, Îbni-Âsakir ve İbni Neccar rivayet ettiler:
«Kıyamet gününde bazı kimseler için Cennete götürülstinler diye emir verilir. Onlar Cennetin kokusunu alacak ve Cennetin köşklerine ve Allah'ın Cennet ehline hazırladıklarına bakabilecek derecede Cennete yaklaştırılırlar. O zaman Allah şöyle emreder:
— Onları Cennetten geri çevirin, onların Cennette payları yok!
Onlar öyle bir hasret ve üzüntüyle dönerler ki, o üzüntü ne Daha önce geçmişlere ne de daha sonra geleceklere verilmiştir. Onlar bu dönüşlerinde şöyle haykınyorlar:
— Ey Rabbimiz! Ne olurdu, dost kullarına hazırladığını ve sevabını bize göstermeden önce bizi Cehenneme soksaydın. Bu bize daha kolay gelirdi.»
Cenab-ı Hakk, onlara cevab olarak:
— Ey asiler! Onu size göstermekle ben şunu kasdettim: Siz dünyada iken tek başınıza kaldığınızda benimle uğraşıyor ve mücadele ediyordunuz. Büyük günâhlar işlemek suretiyle karşı geliyordunuz. Halk ile kaldığınızda ibadete başlayarak onlarla bir araya geliyordunuz. Amellerinizi halka gösteriyor, riyakârlık (ikiyüzlülük) yapıyordunuz. Bana karşı kalblerinizde taşıdığınız isyankârlığın tam tersini halka gösteriyordunuz. Halktan korktunuz, halkı ta'zîm ettiniz (yücelttiniz), benden korkmadmız, beni ta'zîm etmediniz.
Kötülüğü halka şirin gözükmek için terkettiniz. Benim için terketmediniz. İşte bugün size mahrum kaldığınız sevabla beraber azabı tattıracağım.
Bütün bu ihtimaller katımızda geçerlidir. Kesin olarak bir şey demiyoruz [112]
Hâfaza Melekleri
Hafaza Meleklerinin (yaptığımız işleri yazan Melekler) değiştirilmeleri hususunda ihtilaf vardır. Bazıları, «Her gün yeni Hafaza Melekleri gelirler. Gecenin Melekleri ile Gündüzün Melekleri ayrıdır. Bu, ölüme kadar böylece devam eder.» demişlerdir. Bazıları da, «Gündüz gece Melekleri giderler, gündüz Melekleri gelirler. Gece geldi mi gündüz Melekleri giderler, gece Melekleri gelirler. Aynı Meleklerdir, değişmezler.» demiştir. Diğer bazıları ise, «Hase-neleri (iyilikleri, sevapları) yazan Melekler değişirler. Fakat sey-yiâtları (günâhları) yazan Melekler değişmez. Hüsn-i zann da bunu gerektirir.» diyorlar.
Alûsi, «Mükellef öldükten sonra Hafaza Melekleri nerede dururlar? Bazıları, mutlak olarak göklerdeki ibadethanelerine dönerler, diyorlar. Bazıları, müminin kabrinin karşısında durup kıyamette kabrinden kalkıncaya kadar ona af talebinde bulunurlar, bazıları da, hasenatı (sevapları) yazan bir tek Melek değildir, çünkü bir hadisde, «Şu kadar, şu kadar Meleklerin onu yazmak için süratle yarıştıklarını gördüm. Hangisi daha önce onu yazar diye koşarlar» demişlerdir. .
Bu Hafaza'lardaki hikmet şudur: Mükellef bir insan, yaptıklarının şahitler tarafından Allah'ın hâkim olduğu bir günde arzolu-nacağı, hakikatini bilirse, günâhları ve çirkinlikleri yapmaktan daha sakınır bir duruma gelir. Kul efendisinin Iûtfuna (iyi muamelesine) güvendiği zaman, onu haberdar eden hizmetkârlarından sakındığı kadar efendisinden sakınmaz.
Sahifeler tartılır mı, tartılmaz mı? Bu ihtilaflı bir konudur. Bazıları, «Sahifeler tartılır.» demişlerdir. Fakat bu görüş pek re-vâc (geçerlilik) bulmamaktadır [113]
(61) «Sonra herhangi birinize ölüm geldiğinde elçilerimiz onun canını alırlar. Elçilerimiz ihmal etmezler...»
Bu Âyetin izahı: [114]
Ölüm Meleği (Melekv'l-Mevt )
Elçilerden maksat, ölüm Meleğinin yardımcılarıdır. Nitekim bu durumu îbn-i Cerir ve Ebu Şeyh, İbn-i Abbas'tan rivayet etmişlerdir. Bunun benzeri Katade'den de rivayet edilmiştir. Kata-de, «Meleku'l-Mevt'in (Ölüm Meleği) elçileri vardır. Ruhları bilfiil onlar alırlar, sonra Ölüm Meleğine teslim ederler.» diyor. [115]
Rivayet Tefsiri
Abdürrezzak ve İbn-i Munzir, el-Kelbi'den rivayet ediyorlar:
«Meleku'1-Mevt (Ölüm Meleği) bilfiil ruhu aldıktan sonra eğer ruh mü'min ise, Rahmet Meleklerine, eğer kâfir ise/ Aaap Meleklerine teslim eder.»
Ekseri ulemâ'nın görüşüne göre, bilfiil ruhu alan, Meleku'l-Mevt'tir. Fakat onun meleklerden yardımcıları vardır. Fiili, o yardımcılara isnad etmek meselesine gelince, o isnad mecazîdir. Meselâ «Filan kabile filan adamı öldürdü.» diyorlar. Oysa öldüren, kabilenin bütün fertleri değil, onlardan birisidir. Bazen de fiil, Ölüm Meleğine isnad edilir. Çünkü bilfiil ruhu alan odur. Bazan da, Allah'a isnad edilir. Çünkü hakiki âmir (emreden) Allah' dır (C.C.).
Bazı kimseler, «Bazan Allah vasıtasız olarak ruhu kabzeder (alır.) Bazan Meleku'l-Mevt kabzeder. Bazen de elçiler.» Yani Ölenin ahvaline (durumuna) göredir, demişlerdir.
Zeccac, «Elçilerden maksat, Hafaza Melekleridir. Yani Allah, onları Kulunu hayatta korumak için gönderir. Ölüm çağı geldi mi ruhu alırlar.» demiştir. Fakat bu görüş garibdir. [116]
Melekler Emri Geciktirmezler
(61) «Onlar ihmal etmezler.»
Cümlesinin manâsı:
Gevşeklik göstermezler ve bir saniye dahi geciktirmezler. Yani kendilerine çizilen hududu ne eksik, ne de fazla geçmezler. Verileni harfiyyen tatbik ederler.
(62) «Sonra onlar Mevlâ'ları olan Allah'a döndürülürler...»
Bu Âyetin izahı:
Yani insanlar haşre gönderildikten ve hesaplarını verdikten sonra Mevlâ'larının yanma döndürülürler. Veya Berzah Âlemi'n-den (ölülerin ruhlarının kıyamete kadar bulunacağı yer) Allah'a (O'nun hükmüne ve cezasına) döndürülürler.
Bazı tefsirciler; «-rubdu-» fiilindeki zamir, elçiler ve meleklere râci'dir. Yani melekler, insanoğullarının öldüğü gibi ölür. Onlar da Allah'ın hükmüne dönüş yaparlar.» demişlerdir.
El-Hazin, «Kullar, ölümle ahirette Allah'a döndürülürler. Allah'a, Hakolan Mevlâ denilmiş, çünkü onlar dünyada bâtıl Mevlâ' ların (efendilerin) elinde idiler. Allah ise insanların gerçek Mev-lâsı [efendisi] ve sahibidir.» diyor. [117]
Hüküm Ancak Allahındır
(62) «Dikkat edilsin, hüküm Allah'ındır»
Cümlesinin manâsı:
Allah'dan başkasının hükmü geçersizdir. Herkesin hükmü geçici olduğuna göre hakikat noktasında yoktur. «Hesap görenlerin en süratlisidir.» Bu cümledeki, hükmün nedeni şudur: Cenab-ı Hakk, düşünceye muhtaç değildir. Hesap yapmak için kâğıda kaleme ihtiyacı yoktur. Bir kimsenin hesabı, aynı anda Allah'ı başkasının hesabını yapmaktan alıkoymaz. Hiçbir Hesap O'nu, diğer bir hesabı, aynı anda yapmaktan alıkoyamaz. O, bir koyunun sağım zamanı kadar kısa bir zamanda, veya ondan daha az bir zamanda, hattâ zaman mefhumunu ortadan kaldıracak kadar kısa bir devrede bütün mahrukatın (yaratılmışların) hesabını görür.
Hticcetü'l-İslâm Gazzâli, «Hak, batılın karşıtıdır. Kendisinden haber verilen her şey ya Bâtil-ı Mutlak'tır veya Hakk-ı Mutlaktır. Ya da bir yönden hak, bir yönden bâtıldır. Mümten'i bizzat, (hakikati olmayan) Bâtıl-ı Mutlaktır. Vacibi bizzat, (.hakikat olan) Hakki-Mutlâktır. Mümkin-î bizzat ve Vacibi-Bilgayr, bir yönden hak, bir yönden de bâtıldır. Zatî yönünden vücudu yoktur ve bâtıldır. Gayrisi yönünden vücudu istifade etmiştir, o yönden hak'tır. Hakk-ı Mutlâkın manâsı, zatıyla Mevcudu-Hakiki demektir. O Mevcudu-Hakiki ki, her hakikat ondan alınır, bu da ancak Cenab-ı Hakk'tır. İşte «Hak, bakidir, sabittir ve fâni olmaz.» diyenin maksadı da budur, demektedir.
Tefsir-i Kebir'e göre, mevlâ ve velî kelimeleri yakınlık manâsına gelen, Velyi kökünden müştak'tırlar (türemişler). Cenab-ı Hakk, yâkîndir. Mevlâ kelimesi aynı zamanda «Köleyi âzad edene» de denilir. Bu da iş'ar eder ki (haber verir ki), Cenab-ı Hakk, onları azaptan âzad etmiştir. Ve Rabbimizin bir Hadisi Kûdsi'de «Rahmetim, gazabımı geçmiştir.» sözünden maksadı, budur. Yine Allah, burada kullan nefsine değil, nefsini onlara izafe etmiştir. Bu da, rahmetin son mertebesidir. Yine Cenab-ı Hakk, «Onların hak mevlâsıdır.» demiştir. Yani onlar dünyada bâtıl mevlâların yönetimi altındaydılar. Bu bâtıl mevlâlar nefis, şehvet ve öfkedir. Şimdi ise Hak Mevlâ'nın tasarrufuna geçtiler. Nitekim Cenab-ı Hakk, «Bana hevâsını (arzu ve isteğini) mâ'bûd edinenden haber ver.» [Pûrkân: 43] buyurmuştur. Evet, insan öldüğünde bâtıl mevlâların tasarrufundan kurtulur, Hak Mevlâ'nın tasarrufuna intikal eder.
İddia edilmiştir ki, bu Âyet-i Celîle insanoğlunun mücerred (soyulmuş, yalın) bünyeden ibaret olmadığına dair en belirgin bir delildir. Çünkü Âyet açıkça delâlet eder ki, ölüm kula ulaşacaktır ve ölümden sonra kul Allah'a döndürülecektir. Kişinin Ölü olarak Allah'a döndürülmesi mümkün değildir. Çünkü bu mekân ve cihete bağlı döndürme değildir. Çünkü Cenab-ı Hakk, hem mekândan, hem de cihetten uzaktır. Belki onun, Allah'ın hükmüne baş eğmek, kaza ve kaderine itaat etmek manâsına olduğunu kabul etmek lâzımdır. Diri olmayan bir kimseye de böyle bir manâ elverişli olamaz. Böylece sabit oluyor ki, burada hem ölüm, hem de hayat vardır. Ölüm, bedene isabet eder. Hayat ise ruhun payı olarak kalır. Cenab-ı Hakk'ın «Döndürüleceklerdir,» hitabından anlaşılıyor ki, Allah'a döndürülen ruhdur ve sabit oldu ki insan ancak ruhdur. Ve matlûb olan (istenilen) de budur. Ruhun, bedene taalluk etmezden (girmeden) önce, mevcud olması da buna işaret eder. Çünkü döndürülmek, bu âlemden Allah'ın huzurunadir ve ancak var olanlar için bahis konusudur. Bu Âyetin benzeri, «Rab-bine dönüş yap!» [el-Pecr : 28] Âyeti ile «Bizedir onların dönüşlerin [Yunus :İ6] diyen Âyetlerdir.
Bu iddia görüldüğü gibi bir yorumdur; üzerinde düşünmek gerekir. [118]
Allah Kulunu Nasıl Hesaba Çeker?
Bazı hadislerde, «Cenab-ı Hakk, bir koyun sağımı kadar bir zamanda bütün varlıkların hesabını görür.» diye varid olmuştur. Bazılarında ise «Yarım gün,» diye varid olmuştur.
Bâzıları, «Cenab-ı Hakk, bilfiil kulların hesabını görmez. Meleklerine emreder ,onlar teker teker onların hesabına bakarlar.» demişler, bazıları da, «Cenab-ı Hakk, mü'minlerin hesabını bizzat görür. Kâfirlere gelince, onların hesabını melekler görür.» Zira eğer Allah onların hesabını görürse onlarla konuşmuş olur. Allah'ın onlarla konuştuğunu iddia etmek yanlıştır. Çünkü Cenab-ı Hakk, kâfirlerin sıfatında «Allah onlarla konuşmaz.» [Âli-İmran.: 77] buyurmuştur, demişlerdir. Daha Öncekiler; «Bunun manâsı, Allah onlara yararlı olan bir şeyle onlara hitap etmez.» demektir, dediler. Çünkü Âyetlerin zahirleri Cenab-ı Hakk'ın o gün onlarla konuşacağına delalet eder,» demişlerdir. Sonra o hesabın keyfiyeti (niteliği) ve tafsilatı, insan aklının alacağı bir şey değildir ki, düşünerek onu çözelim. Bize düşen onlara olduğu gibi iman etmektir.
Keyfiyet ve açıklamasını bilinmeyenin ve şehadetin âlimi olan Cenab-ı Hakk'a havale ediyoruz.
(63) «De ki: Sizi karanın ve denizin karanlıklarından kim kurtarır?»
Bu Âyet şunu ifade eder: .
Cenab-ı Hakk onların Allah'a ortak koştukları putları aşağılamak ve-uluhiyet mertebesinden düşürmek için bunu söylüyor. İbn-i Abbas'ın rivayet ettiğine göre, karanın ve denizin karanlıklarından maksat, şiddetleri ve dehşetleridir. O dehşetler ki, insanın duyularını çatlatır ve akıllan hayrete düşürür...
Bazı tefsirciler, «Bu karanlıklardan maksat, gecenin, bulutların ve denizlerin karanlığıdır.» demişlerdir. Bazıları «Karanın karanlığı, yerin batmasıyla, denizin karanlığı boğulmakla oluyor» Bazıları ise, «Bu karanlıklar yerin batmasından, ve suyun çekilmesinden kinayedir.» [Kinaye; maksadı ve gayeyi kapalı bir şekilde dolaylı anlatan söz, demektir.] Bazıları da, «Gecenin karanlığı, bulutun karanlığı, denizin karanlığı, çöl ve korkunun karanlığıdır,» şeklinde tefsir etmişlerdir. Bütün bu manâlar, Âyetin kapsamına giriyor.
(63) «Halbuki siz açıkta ve gizlide onu çağırıyorsunuz...»
Bu Âyetteki açık ve gizli çağırmaktan maksat, ya dille, ya da birisi dille (açık), öbürü kalble (gizli) yapılan çağırmadır.
(63) «Yemin olsun, eğer biz bundan kurtulursak kuşkusuz ki şükredenlerden oluruz...»
Âyetin bu bölümünü, alimler şöyle yorumlamışlardır:
Ey Rabbımız! and olsun, eğer sen bizi kurtarırsan veya biz kurtulursak, (çünkü Âyet, hem «enceytena» hem de «enca-Na» şeklinde okunmuştur, şükredenlerden oluruz. Yani şükürde derinleşmiş ve daimi bir şekilde şükredenlerden oluruz der ve «eğer bizi bu karanlıklardan kurtarırsan, eğer bizi helak olmaktan uzaklaştırırsan şüphesiz ki biz şükredenlerden oluruz,» diye yalvarmaktır.
(64) «De ki: Allah sizi hem karanlıklardan hem de üzüntüden kurtarır. Sonra da sizler şirk koşarsınız...»
Bu Âyet-i Celîle'den anlaşılıyor ki onlar, kendilerini bu şiddetlerden kurtaranın Allah olduğunu ikrar ederler. Sonra da bu ikrarlarından cayıp, Allah'a şirk (ortak) koşuyorlar. Fayda ve zarar getirmeyen putları Allah'a ortak sayıyorlar.
Âyet-i Celîle'de yer alan «kerb» kelimesi üzüntü manasınadır. Cevap vermek muhatapların hakkı olduğu halde, Allah Peygamberine cevap verme emrini vermekle ilân ediyor ki, Allah'ın tek kurtarıcı olduğu güneş gibi apaçık ortadadır. Veya onları kale almadığından (önemsemediğinden) ve insan saymadığından dolayı Cenab-ı Peygamber'e «Sen cevap ver,» diye emrediyor. Yani kaldırılmasını istediğiniz üzüntüyü ve felâketi sizden tek başına Cenab-ı Hakk kaldırır. Siz, bu büyük nimetleri görmenize rağmen yine de ibadette şirk (ortak) koşmaya dönüş yapıyorsunuz. Vermiş olduğunuz sözü yerine getirmiyorsunuz.
Cenab-ı Hakk: «Sonra siz şükretmiyorsunuz» yerine «Sonra siz şirk koşuyorsunuz» tabirini kullanmak suretiyle işaret ediyor ki, ibadette Allah'a şirk koşan bir insan, sanki ona ibadet etmemiştir. Çünkü tevihîd, (Allah'ın birliğine inanma) emrin esası ve ibadetin temelidir. Tevhîd olmadıktan sonra o ibadet yok sayılır. Veya Cenab-ı Hakk, onları kınıyor. Yani siz «Allah'tan başka sizi kurtaracak olmadığını bildiğiniz halde yine de bu işi yapıyorsunuz,» diyor.
(65) «De ki: Sizin üzerinize, üstünüzden veya ayaklarınızın altından bir azabı göndermeye, veya sizi değişik gruplar halinde birbirinize katıp bazınıza diğerinin şiddetli azabım tattırmaya sadece onun gücü yeter...»
Bu Âyet şunları ifade ediyor:
Ey Muhammedi Kavmine [Kureyş'lilere, Mekke'lilere] ve dolayısıyla bütün dünyaya söyle! Şüphesiz tek kudret ve kuvvet sahibi Allah'dır. O'nun gücü sizin üstünüzden bir azabı, yani bir gök gürültüsünü veya gökten düşen taşları veya hızlı esip de her şeyi kökünden söküp atan bir rüzgârı, veya sağanak halinde uzun zaman devam edip tufana dönüşen yağmuru göndermeye yeter. Nitekim Cenab-ı Hakk, Nuh kavmine, Ad, Semûd, Lût kavmine bu azabları vermiştir. Veya ayaklarınızın altından azap göndermeye kudreti vardır. Ayaklarınızın altından gönderilen azap, yer sarsıntısı, yerin çöküp deniz haline gelmesi gibi azaplardır. Nitekim Cenab-ı Hakk, Şuayb (AS)'in kavmi ve Karun hakkında bunu tatbik etmiştir. [119]
Rivayet Tefsiri
İbn-i Abbas ve Mücahid, «Üstünüzden gelen azaptan maksat, zalim ve diktatör idarecilerdir. Ayaklarınızın altından gelen azaptan maksat kötü köleler, kötü aile efradıdır.» demişlerdir.
Dahhak, «Üstünüzden gelen azaptan maksat, büyükleriniz tarafından gelen azap, ahlâksızlık, sıkıntı ve zahmetlerdir. Ayaklarınızın altından gelen azaptan maksat, sefillerden yani düşük ve bozuk insanlarınızdan gelen sıkıntılardır.» diyor.
Âyette yer alan ilk «Ba'z» kelimesi kâfirlerden kinayedir. Yani kâfirlere müminlerden gelen şiddeti tattırmaktır. İkinci «ba'z» tabiri müminlerden kinayedir.
Bazı tefsir âlimleri; «İki Ba'z kelimesi de kâfirlerden kinayedir. Yani kâfirlerin bir gurubuna diğer gurubun şiddetini tattıracağız demektir.» diyorlar. Bazıları da, «İki gurup da müminlerdendir. Müminlerin bir gurubunu diğerlerine musallat kılacağız demektir.» şeklinde tefsir etmişlerdir.
İbn-i Cerir, İbn-i Ebi Hatim ve Ebu Şeyh, Hasan'dan rivayet ediyorlar:
Bu Âyetin «Sizin üstünüzden ve ayaklarınızın altından azap göndermeye Allah kadirdir.» diyen kısmı, müşrikler içindir. «Sizi ayrı ayrı inançlar dahi guruplara dönüştürüp birbirinizle kapıştırmak ve bir gurubun azabını diğerine tattırmak,» diyen kısım da, müslümanlar içindir.
Fakat bu tefsir, Âyet-i Celile'nin nazmını (tertibini parçalayıcı gibi olduğundan pek makbul (geçerli) bir tefsir sayılmamıştır. Belki Hasan'm maksadı, bu ikinci ceza müslümanlar içindir ve onlarda vuku' bulur, fakat birinci ceza vuku' bulmaz şeklin-dedir [120]
Peygamberin Hangi Duası Ümmeti İçin Kabul Ediıdî?
îbn-i Cerir, Hasan'dan rivayet ediyor:
«Bu Âyet-i Celîle nazil olduğu zaman, Cenab-i Peygamber kalkıp abdest aldı ve Allah'a, Ümmetinin üzerine üstlerinden veya ayaklarının altında bir azap göndermesin, ümmetini değişik inanç-' larda olan guruplara ayırıp birbirine katmasın, bir gurubun şiddetini diğerine tattırmasın, İsrailoğullarına tattırdığı gibi onların başına getirmesin,» diye yalvardı.
Bunun üzerine Cebrail (AS), Resûlüllah'ın yanına gelip;
«Ey Muhammedi Sen Rabbinden dört şey istedin. O sana ikisini verdi.
1- Onların üstünden onlara azap asla gelmeyecektir.
2-Onların ayaklarının altından gelip temelini kazıyacak bir azap gelmeyecektir. Zira bu iki azap, peygamberlerini yalanlayan, Rablerinin kitabını reddeden her ümmete tatbik edilmiştir. Fakat Cenab-ı Hakk, ümmetini değişik fikir ve,görüşlerde olan guruplara ayırıp, birinin şiddetini diğerine tattıracak azaplardan korumayı söz vermez. Zira bu iki azap, Allah'ın kitaplarını tasdik edip, peygamberlerini doğrulayan (fakat vazifesinde kusur eden) kimselere tatbik ediliyor.»
İmam Ahmed, Müslim, Ebu Davud, Tirmizi, İbn-i Mâce ve Hâkim Sevban'dan rivayet ediyorlar:
Resûlullah'tan dinledim:
«Rabbim yeryüzünü benim için düzenledi. Öyle ki, yerin hem doğu mıntıkalarını, hem de batı mintakalarını gördüm. Rabbim bana İki hazineyi, kırmızıyı ve beyazı verdi. Benim ümmetim benim için hazırlanmış ve gösterilmiş noktalara kadar hâkimiyet kuracaK-tır. Rabbim'den ümmetim için istedim ki bana gösterilen yer yüzünün noktalarına kadar ümmetimin hâkimiyeti kurulup, tesis edilsin. Rabbimden ümmetimi genel bir kıtlıkla helak (yok) etmemesini istedim. Bana bu isteğimi verdi. Rabbimden istedim ki, ümmetime başkalarından hiçbir kavmi musallat etmesin, bunu da bana verdi. Rabbim'den ümmetimin bir kısmının azabını diğerine tattırmamasını istedim, bunu bana vermedi. Ve buyurdu:
Ey Muhammedi Ben bir hüküm verirsem, artık onu geri almam. Sana ümmetin için onları genel bir kıtlıkla helak etmemeye söz verdim. (Binaenaleyh kıtlık olursa genel olmaz, ancak bazı bölgelerde olabilir. Bütün İslâm memleketlerini kapsamaz.) Ve söz verdim ki, onların nefislerinden olmayan bir düşmanı onlara musallat kılmayayım. O düşman onların izzetini yıkmayacaktır, mülklerini almayacaktır. Yer yüzünün bütün mıntıkalarındaki insanlar bir araya gelip birleşseler bile (ümmetine) galip gelemeyecektir. Bu durum, onların bir kısmının diğerini helak edeceği, bir kısmının diğerini esir edeceği zamana kadar devam edecektir.» [121]
Hadîs-i Şerifte «kırmızı ve beyaz» diye geçen hazinelerden maksat, altın ve gümüştür. Veya Kisra ve Kayser'in hazineleridir. Yani hem Irak ve Acem mülkünü, hem de Şam ve Bum diyarını ümmetine vereceğim demek oluyor.
İmam Ahmed, Tabarani ve başka hadîs alimleri Ebu-Basr el-Gifarî'den, o da Resulü Ekrem'den rivayet ediyorlar:
«Rabbimden dört şey istedim. Bana üç tanesini verdi, birini vermedi.
1) Rabbimden istedim ki; ümmetim dalâlet (doğru yoldan sapma) üzerinde bir araya gelmesinler, bunu bana verdi.
2) Rabbim'den istedim ki, ümmetimden olmayan bir düşmanı ümmetime musallat kılmasın, bunu da bana verdi.
3) Rabbim'den istedim ki, ümmetimi kıtlıklarla diğer ümmetleri helak ettiği gibi helak etmesin, bunu da bana verdi.
4) Rabbim'den istedim ki; ümmetimi değişik dinî inanışlara sahip kılmasın, birbirine düşürmesin, birinin azabını diğerine tat-tımasın, işte bana bu (sonuncu)yu vermedi.»
Bu manâda hadîsler çoktur. O hadîslerin bazılarında «Ümmetin bir kısmım diğerine katması» ile «Birinin azabını diğerine tattırması» bir emir [bir durum} sayılmıştır. Bazılarında da ayrı ayrı sayılmışlardır. İşte «dört şey» istedim veya üç şey istedim» şeklindeki ihtilâflar da, bu noktadan ileri geliyor.
Hasan Basri'nin «İlk ikisi bu ümmette vâki olmamıştır» şeklindeki rivayeti ile İmam Ahmed ve Tirmizi'nin, Saad bin Eb-i Vakkas'tan rivayet ettikleri hadîs çelişmemektedir. Zira Saâd'm hadîsinde Resûl-i Ekrem, «Dikkat edilsin, bu âyette bahsi geçen azab olacaktır. Fakat daha te'vili gelmemiştir.)} denmektedir. Yine Hasan Basri'den gelen rivayet ile îmam Ahmed'in Müsnedinde Ebu'l-Âliye vasıtasıyla îbn-i Kâab'tan rivayet ettiği hadis de çelişmemektedir. İbn-i Kaab ayet hakkında, «Bunlar dört tanedir, hepsi şüphesiz vâki' olacaktır» diyor. Çünkü bu vuku'dan, (oluşdan) ümmetin kökünü kesecek şekilde olmayan bir oluşun kastedil-mesi mümkündür. Vâki' olmamaktan da hiç olmayacağı kastedilmiştir. Hasan Basri'nin sözü bu hususda sarih (açık) gibidir. Düşün [122]
İbn-i Abbas, «Âyetteki 'SİYA' kelimesi, değişik heva ve hevesler demektir» diyor.
Mücahid, «Değişik nevalar» şeklinde Siya' kelimesini tefsir ederek bu, ümmetin içindeki fitne ve ihtilâflardan ibarettir» dedi.
İbn-i Zeyd, «İnsanoğlunun bugün içinde bulunduğu ihtilâf ve nevalardır kanların akıtılmasindan maksat, birinin diğerinin kanını akıtmasıdır» diyor.
Ebu'l-Âliye bu Âyetin tefsirinde, «Bunlar dört tanedir, hepsi de azaptır. İkisi Resûlüllah'm vefatından (25) yirmi beş sene sonra gelmiş, ve ümmet değişik hevalara bürünerek, birbirine karışmış, bir kısmı diğerini öldürmüştür. İkisi de kalmış, onlar da elbette vâki' olacaklardır. Onlar da, yerin batmasıyla insanların mesih olunup maymun ve sair hayvanlardın karakterlerine'] girmesidir.» diyor.
Ubeyy bin Kâab'dan bunun benzeri şöyle rivayet edilmiştir: «Onlar dört haslettir. Hepsi kıyametten önce vâki' olacaktır. İki tanesi Resûlüllah'm vefatından (25) yirmi beş sene sonra geçti. Bu tarihte ümmet değişik nevalara büründü. Bir kısmının şiddeti, (öldürmesi), diğerini yendi. İki tanesi de şüphesiz vâki' olacaktır. Birisi yerin batması, ikincisi de recmdir. Yani göklerden taşların yağarak insanları taşlamasıdır.»
Mücahid, «Sizin üstünüzden veya ayaklarınızın altından...) Âyeti, ümmeti Muhammed içindir, fakat Allah onları bundan af-fetmiştir. «Sizi değişik nevalara büründürüp birbirinize katacaktır,» kısmından maksat, ümmeti Muhammed'in arasındaki fitne ve ihtilâftır.» demiştir.
Başkaları da, «Bazılarınızın şiddetini diğerine tattırmak» Re-sûlüllah'ın vefatından sonra bu ümmette meydana gelen savaş ve öldürme olaylarıdır,» demişlerdir.
Buhari, Cabir'den rivayet ediyor:
«Deki: Sizin üzerinize üstünüzden bir azab göndermeye Allah kadirdir.» mealindeki Âyet cümlesi nazil olduğunda, Resûl-i Ekrem, «Senin vechine sığınıyorum,)) dedi. «Veya ayaklarınızın altından bir azap göndermeye kadirdir.» cümlesi geldiğinde, «Senin vechine sığınıyorum.» dedi. «Veya sizi değişik guruplar halinde birbirinize katıp, bazılarınıza diğerinizin şiddetli azabım tattırmaya kadirdir.» Âyeti nazil olduğunda, Cenab-ı Peygamber, «Bu daha kolaydır.» veya «Bu daha ehvendir.» buyurdu, diyor.
Müslim, Saad bin Ebi-Vakkas'dan rivayet ediyor:
«Bir gün Resûlüllah ile beraber Medine'nin El-Âliye mahallesinden geliyorduk. Cenab-ı Peygamber, «Ben-i Muaviye» mescidinin yanından geçerken içeri girdi. İki rekât namaz kıldı. Biz de onunla beraber namaz kıldık. Elini kaldırdı, uzun uzadıyâ Allah'a yalvardı. Sonra yüzünü bize çevirerek buyurdu:
— Ben Rabbim'den üç şey istedim. Bana ikisini verdi, birisini menetti (vermedi). Rabbim'den, ümmetimin kıtlıkla helak (yok) olmamasını istedim, bana verdi. Rabbim'den, ümmetimi suyla boğmak suretiyle helak etmemesini istedim, onu da bana verdi. Rabbim'den, ümmetimin şiddetini aralarında kılmamasını (yani birisinin diğerini öldürmemesini) istedim, bunu bana vermedi.»
Habbab bin el-Art diyor ki:
«Resûlüllah oldukça uzun bir namaz kıldı. Eshab-ı Kiram:
— Ey Allah'ın Resulü. Senin daha önce böyle bir namaz kıldığını görmedik? diye sordular. Resûlüllah:
— Evet, doğru söylüyorsunuz. Bu, rağbet [istek] ve rehbet [korku] namazıdır. Rabbim'den bu namaz içinde üç şey istedim, bana iki tanesini verdi, bir tanesini vermedi: «Rabbim'den istedim ki, ümmetimi kıtlıkla helak etmesin, bunu bana verdi. Rab-bimden istedim ki ümmetime başka düşmanları galib getirmesin, bunu bana verdi. Rabbim'den istedim ki ümmetimin bir kısmının azabını diğerine tattırmasın. Bunu bana vermedi.»
Hadisi Tirmizi rivayet etmiştir [123]
(65) «Bak (Onlar anlasınlar diye) ayetleri nasıl evirip çe viriyoruz...»
Bu âyetin ifade ettiği ?
«Ey Muhammedi Bak! Delillerimizi nasıl açıklıyoruz? Seni te Kur'an-ı yalanlayanlara hüccetlerimizi nasıl berrak bir şekilde getiriyoruz. Bunu da onlar anlasın ve ibret alsınlar diye yapıyoruz. Sakınsın, dönüş yapsınlar, küfür ve yalanlamaktan vaz geçsinler diye yapıyoruz.»
(66) «Kavmin onu (Kur'an-ı) yalanladılar. Oysa O haktır...» Bu Âyetin izahı:
-onu- zamiri Kur'an-a râci'dir. Kur'an-ın hak oluşu, Allah katından inen bir kitap oluşundandır.
Bazı tefsircilere göre «onu» zamiri, azaba râci'dir: Senin kavmin azabı yalanladılar, azap yoktur, dediler. Oysa azap gerçektir ve olacaktır, demektir. Eğer onlar küfürlerinde, seni ve Kur' an-ı yalanlamakta devam ederlerse azap onların başına inecektir.
Bazı tefsircilere göre, -onu- zamiri, âyetlerin tafsil edilmesine (açıklamasına) râci'dir. Bu takdirde âyet'in manâsı şudur: O ayetlerin, çeşitli şekil ve yollarla indirilmesi haktır. Buna rağmen kavmin onun Allah'ın katından geldiğini yalanladılar. Oysa bu, gerçek bir durumdur.[124]
Peygamberimizin Kavmi
Resûl-i Ekrem'in kavminden maksat, Kureyşlilerdir. Bazı tefsircilere göre, o kavimden maksat, bütün araplardır. Cenab-ı Hakk, burada inatçı bir kavmi, onların içinde inad edenleri kastediyor.
Bazı tefsirciler «Onların Resûlüllah'a izafe edilip'senm kavinin' denmesinin nedeni, onların halinin kötü olduğunu ilân etmek içindir. Resûlüllah'm kavminden olmalarına rağmen Hakkı veya azabı veya âyetlerin açıklamalarını istememeleri veya Kur'an-ı yalanlamaları onların ne derece mukabele ettiklerini ( dine karşı geldiklerim) ve ne denli inad gösterdiklerini ortaya seriyor.
(66) «De ki: Ben sizin üzerinizde bir vekil değilim...a Bu Âyetin manâsı:
Bu, Kur'an-ı veya azabı veya ayetlerin evirip çevrilmesini yalanlayanlara söyle ki, ben sizi koruyucu değilim ki, yalanlamanızdan ötürü size ceza tatbik edeyim, Hakkı kabul etmeyişinizden dolayı sizi cezalandırayım. Ben ancak Allah'ın azabından korkutan bir Peygamberim. Cezayı tatbik eden ancak Allah'dır. Amellerinizden Ötürü sizi cezalandıracak O'ndan başkası yoktur.
Bazı tefsircilere göre, ayetin manâsı şöyledir:
«Şüphesiz ki, ben ancak sizi Allah'a iman etmeye çağırıyorum. Ben sizinle harbetmekle emrolunmadım.»
İşte bu manâya göre, bu ayet kılıç [savaş iznini getiren] aye-tiyle neshedilmiş oluyor.
Bazı müfessirler, Âyetin manâsı, «Onlara de ki, ben sizin üzerinizde bir koruyucu değilim. Ben zahire (görünüşe) göre sizi muaheze (tenkid) ediyorum. Zahirde siz ikrar (kabul) edip amelde bulunursanız benim için tamamdır. İç âlemlerinizdekine gelince, o Allah'ın işidir.» demişlerdir. Bu manâya binaen bu Âyet muhkemdir, (kuvvetli ve manâsı açık) neshedilmemiştir.
(67) «Her haberin bir mustakârrt vardır...» Bu Âyetin tefsiri:
Kur'an-m her haberinin bir hakikati, bir varış noktası vardır. O noktaya varması, ya dünyada veya ahirettedir. Bazı tefsirciler, «Cenab-ı Hakk'm verdiği her haber için bir vakit ve bir mekân var. O mekânda ve o vakitte yanlışlık olmaksızın o haber vaki, olacaktır. Tehir edilmeksizin o oluşacaktır. Öyleyse size vaad edilen azap da olacaktır. Nitekim bedîr gününde dünyada o azap onlara tatbik edildi.» [125] demişlerdir.
Beyzâvi, -mustakarr- istikrar vakti ve vuku (oluş) manasınadır.» diyor. El-Âhısi, «Mustakarr, istikrar zamanı demektir, Mimli mastar değildir.» diyor.
Medarik, «Mustakarr, istikrar vakti demektir ve bu elbette olacaktır,» diyor.
Tenvirü'l-Mikyas, «Cenab-ı Hakk'ın her kavlinin (sözünün) ve Resûl-i Ekrem'in her emrinin veya nehyinin, her va'dinin, (söz verme), ve her vaidinin (iyiliğe sevketmek için korkutma), her müjdesinin, azabının bir mustakarrı vardır. Bir kısmı o musta-karrinda (yani o zamanında veya mekânında) dünyada olacaktır. Bir kısmı da, ahirette olacaktır.» şeklinde ayeti tefsir ediyor. [126]
Müslüman Allah'ın Âyetleriyle Alay Edenlerin Meclisinde Oturmaz
(68) «Bizim ayetlerimize dalanları gördüğünde onlardan yüz çevir...»
Bu ayette ki, hitab Resûl-i Ekrem'edir. Dolayısıyla bütün müs-lümanlaradır. Ayetin manâsı, «Ey Muhammedi Bu müşriklerin, bizim ayetlerimize (sana indirmiş olduğumuz Kur'an-a) onu yalanlamak, onunla istihza (alay) etmek, ona tâ'n etmek (sövmek) suretiyle daldıklarını görürsen sakın onlarla beraber oturma. Onlardan yüz çevir!» demektir.
«HAVD» kelimesi başlamak demektir. Fakat mecazen «dalmak» manâsında kullanılır. Fakat çoğu kez oynaşmak, alay etmek.
suretiyle konuşmaya dalmak demektir. Nitekim başka bir ayette, «Biz dalanlarla beraber dalıyorduk.» [Müddessir: 45] yani oynaşanlarla, hakikatla istihza (alay) edenlerle, istihza ediyorduk, denmektedir.
Bazı tefsirciler, «Bu hitap her ferd içindir. Ayetin manâsı, «Ey İnsanoğlu! Bizim ayetlerimizle eğlenmek suretiyle dalanları gördüğünde onlardan yüz çevir!» demektir.
Bu ayetin sebeb-i nuzülü (iniş sebebi) şudur:
Müşrikler müminlerle bir arada oturdukları zaman, Kur'an'la istihza etmek suretiyle müminlere tâ'n ediyorlardı. Kur'an-ı indiren Allah ile, üzerine Kur'an inen Peygamberle istihza ederlerdi. Cenab-ı Hakk, bundan sonra onlarla oturmayı müminlere yasakladı. Evet, onlar Kur'ana yapılan istihzalardan vazgeçip başka bir konuşmaya dalmadıkça beraberlerinde oturma!..
Bu ayetten anlaşılıyor ki, günahkârlar günâh ve haramı irti-kâb ettiklerinde (işlediklerinde) onların yanında oturulmaz. O günâhı bıraktıktan sonra hakikati onlara duyurmak, şüphelerini yok etmeye çalışmak için onların yanında oturma ruhsatlıdır.
El-Haşeviye'levden bazıları «Cenab-ı Hakk'ın zat ve sıfatlan hakkında delil getirmek ve münazara etmek bu ayetle yasaklanmıştır. Çünkü bu, Allah'ın âyetlerine dalmak demektir.» Fakat onların bu görünüşüne iltifat etmek bile uygun değildir. Zira âyet, sadece istihza, inkâr ve hafife alma yönündeki dalışı yasaklar...
(68) «Şeytan sana unutturursa hatırladıktan sonra sakın zalim kavimle beraber oturma...»
Bu Ayetteki, «Şeytanın unutturması,» yani seni meşgul edip onlardan yüz çevirmenin farz olduğunu unutarak onlarla beraber başlangıçta oturursan, veya oturmana devam edersen hatırladığın anda kalk, Onların meclisini terk et anlamınadır.
Bazı muhakkikler, «Buradaki hitap, daha önce dediğimiz gibi, muhatabların efendisi olan Hz. Muhammed'edir. Fakat maksat, başkasıdır» diyorlar.
Bazı tefsirciler de «Hitab Resûl-i Ekrem'e değil, başkasma-dir. «Ey dinleyen! Sen gördüğün zaman...» veya «Ey dinleyen! Eğer şeytan sana unutturursa...» şeklinde yorumlamışlardır.
Rafizilerden meşhur olan rivayet şudur ki, Resûl-i Ekrem unutmaktan münezzehtir. Çünkü Cenab-ı Hakk, başka bir ayette, «Sana okutacağız. Sen unutmayacaksın» [el-Âlak: 6] buyuruyor. Rafizilerden başka müminler «Resûl-i Ekrem unutabilir» demişlerdir. [127]
Resûlüllahın Unutması
Başkası, «Bu Âyeti Celîle Rafizilerin görüşünün bâtıl bir görüş olduğuna delildir,» demişlerdir. Fakat, onların mu'teber kitablarm-dan anladığım şudur ki, onlar Resûlüllah'ın hakkında «unutmayı» ve «Sehvetmeyi» mümkün görmüyorlar. Diğer peygamberler hakkında da inançlan böyledir. Resûlüllah'ın Cenab-ı Hakk tarafından insanlara tebliğ etmekle görevlendirildiği vahyin hususunda kanaatları budur. Vahyin dışında olan hususlarda ise, «unutabilir.» Çünkü bu, dini ihlâl etmek değildir, derler...
Ben şu kanaatteyim ki, ihtilâf noktasının, kaynağı, içâlemin vesveseler ve şeytanî hataratlarla (tehlikelerle) meşgul olmaktan ibaret olan unutma değildir. Çünkü hiçbir mümin böyle bir unutmanın Resûl-i Ekrem için mümkün olmadığından şüphe etmez. Bizim, ehli sünnetin muteber kaynaklarından anladığımıza göre cumhûr-i ulema, (alimler sınıfı), şer'î ahkâm da (dinî hükümlerde) Resûl-i Ekrem'in unutması olabilir görüşünü taşıyorlar. Kur' an'ın ve hadislerin zahirinden de bu anlaşılıyor. Fakat cumhûr-i ulema ittifak etmişler ki Resul-i Ekrem bu unutmayla başbaşa bırakılmıyor. Cenab-ı Hakk, O'nun unutmasını O'na hatırlatarak O'nu uyarıyor. Sonra ulemanın çoğu, hadisenin hemen bitişiğinde Cenab-ı Hakk'm Resûlüllah'i uyarması şartını getiriyorlar. Burada tehir yok.
Başka bir gurup ta «Resulullah hayatta oldukça bu, tehir edilebilir» görüşünü getirmişler. Bu görüş, Gazâli'nin hocası îmâ-mu'1-Haremeyn'in ihtiyar ettiği (seçtiği) bir görüştür.
Bazı âlimler de «Tebliğ vazifesinde ve ibadetlerinde Resûlül-lah'ın unutması memnudur (menedilmiştir). demişlerdir. Nitekim tebliğ sözlerini unutmasının memnu ve muhal olduğu gibi... Bu hususun tersini takviye eden ayet ve hadislerin zahirine cevap vermişlerdi. Ebu İshak el-Esferayi'ni, bu görüştedir, imam Ne-vevi birinci görüşü benimsemiştir. Çünkü «Birinci görüş, peygamberliğe ters düşmez» demiştir. Madem ki Resûl-i Ekrem unutkanlık hali üzerinde bırakılmıyor, Allah onu uyarıyor, o halde ondan herhangi bir mefsedet (fesatlık) meydana gelmez. Ve bu, Resûlül-lah'a ittibâ' etmek (uymak) hususundaki emre de, ters düşmez. Belki ondan fayda hâsıl olur. Yani unutkanın ahkâmı açıklanmış olur. Böylece ahkâmlar takrir edilmiş olur.
Kadi el-Beyzavî «Tebliğle ilgisi olmayan, dinin hükümlerini açıklayıcı fiil ve âdetlerinden olmayan şeylerde Resûl-i Ekrem'in unutmasının caiz olup olmamasında ihtilâf vardır. Onun kalbi zikirlerinde ise, cumhur unutmayı caiz görüyor. Tebliğle ilgili sözlerindeki, unutmada ise; bu unutmanın memnu' (menedilmiş) olduğunda cumhur ittifak etmişlerdir. Nitekim bu unutmanın bilerek olmasının da menedilmiş olduğunda ittifak ettikleri gibi... Tebliğ ve ahkâm ile ilgisi bulunmayan, kıyametin haberlerinden olmadığı gibi, o konuyla ilgili de olmayan dünyevî sözlerde unutması ise herhangi bir vahye izafe olunmadığı için ve içinde herhangi bir mefsedet (fesatlık-bozgunculuk) olmadığından dolayı bir kavim caiz görmüştür.
Sonra el-Beyzavî şöyle devam etti: İçinde şüphe olmayan hakikat şudur ki, peygamberler için haberlerin hepsinde unutmak menedümiştir, diyenin sözünü tercih ederim. Nitekim tebliğ ve ahkâm ile ilgili herhangi bir haberde, ne bilerek, ne unutarak, ne sıhhat halinde, ne hastalık halinde, ne normal durumda, ne öfke durumunda herhangi bir unutmanın memnu (menedilmiş) olması gibi... Bu hususta Resûlüllah'ın sîyreti, konuşması, fiilleri birer delildir. Zaman ne kadar ilerlerse ilerlesin bu delillere itina gösteriliyor. Kabul eden de, etmeyen de, mümin de, şüpheli de bunu tutar. Bu haberlerin hiçbirisinde olan bir galat (yanılmayı) sonradan düzeltmek diye bir şey yoktur. Bir sözde olmuş bir yanlışı tashih, bir kelimede bir vehmi tesbit etmek yoktur. Eğer bu olsaydı mutlaka nakledilecekti. Nitekim Resûlüllah'ın namazdaki sehvî yapması ve uykuda kalıp namazı kaçırdığı keyfiyeti nakledilmiştir. Nitekim hurmayı aşılamak hususundaki reyinin tashih edildiği nakledilmiştir. Nitekim Bedr Savaşı'ndan Önce, Bedrin kâfirlere en yakın suyunun üzerinde konaklaması ve sonra sahabelerin müracaatına binaen yer değiştirmesi hususu nakledilmiştir. Dünya emirleri hakkındaki inançlar hususundaki unutması ise, memnu1 değildir, mümkündür [128]
Meal
(69) «İttika edenler üzerinde onların hesabından birşey yoktur. Fakat hatırlatmak, [nasihat etmek] vardır. Umulur ki, sakınırlar. »
(70) «[Ey Habibim!] Dinlerini oyuncak ve eğlence edinen ve dünya hayatı kendilerini aldatan kimseleri bırak. Onunla hatırlat ki, bir nefis kazandiğıyla helak olmayı versin. Böyle bir nefis için Allah'tan başka ne bir dost, ne de bir şefaatçi vardır. Eğer o nefis, ne kadar fidye varsa hepsini verse, yine de ondan alınmaz [Kabul olunmaz.] Onlar, kazandıklarının yüzünden [Kâfirliklerinden ötürü] helak olanlardır. Onlar için kaynar sudan bir içki ve elem verici bir azab vardır.»
(71) «De ki: Allah'tan başka bize yarar ve zarar vermeye gücü yetmeyen şeyleri mi çağıralım? Allah, bizi hidayet ettikten sonra, topuklarımızın üzerinde geriye döndürülüp şeytanların yeryüzünde şaşırttıkları halde çölde bıraktıktan arkadaşları hidayete çağırıp «Bize gel» diye hidayete çağırdıkları kimse gibi mi dönelim? De ki: Kuşkusuz hidayet ancak Allah'ın hidayetidir. Biz alemlerin Rabbine teslim olmakla (emrolunduk).
(72) «Namazı kılınız ve ondan (AUah'dan) sakınınız, diye emrolunduk. Allah o zattır kî, onun katında haşrolursunuz.»
(73) «Allah, o zattır ki gökleri ve yeri hak ile yarattı. [Hatırla] o günü ki O «OL» diyor, [herşey] oluyor. Hak, ancak onun sözüdür. Sura üfürüldüğü günde, mülk, sadece onundur. Gaybın, [görünmeyenin] de, görünenin de bileni O'dur. O'dur hakim [hikmet sahibi] O'dur Habir, [herşeyden haberdar].»[129]
Dirayet Ve Rivayet Tefsiri
(69) «İttika edenlerin üzerinde onların hesabından bir şey yoktur...»
Rivayet Tefsiri Bu Âyetin izahı:
İbni Abbas, «Bizim âyetlerimize dalanları gördüğünde onlardan yüz çevir» ayeti nazil olduğu zaman, müslümanlar «Biz mescidi haramda nasıl oturacağız? Biz Kabe'yi nasıl tavaf edeceğiz? Halbuki oradaki müşrikler daima Allah'ın ayetlerine dalmaktadırlar,» diye yakındıklarında bu âyet nazil oldu, diyor.
Başka bir rivayette müslümanlar, «Biz günâhtan korkuyoruz. Onları, başıboş terkettiğimiz, onları, günâhdan nehyetmediğimiz takdirde, azabtan korkarız,» dediler. Bunun üzerine Cenab-ı Hakk, bu âyeti indirdi. «AUah'dan korkanların» yani şirkten ve Allah'ın ayetleriyle alay etmekten sakınanların «üzerinde müşriklerin hesabından hiçbir şey yoktur.» Müşriklerin günâhlarından onlar sorumlu tutulmazlar. Veya kâfirler âyetlere daldıkları zaman, onların meclislerinden sakınanların üzerinde dalan kâfirlerin hiçbir hesabı yoktur. Yani Allah, onları o kâfirlerden ötürü muaha-ze etmez (azarlamaz, tenkid etmez).
Bu tefsire binaen ayet, mecbur oldukları takdirde muttakiler için kâfirlerle oturma ruhsatını getirdi. Denildi ki, bu ruhsat İs-lâmın başlangıcında idi. Şu zaman ise, korunma zamanıdır. Sonra Cenab-ı Hakk bunun üzerine kitabta «Allah'ın âyetlerini inkâr etmeyi Allah'ın ayetleriyle istihza (alay) etmeyi dinlediğiniz zaman onlarla beraber oturmayınız. Ta ki onlar başka bir konuşmaya dalıncaya kadar» ayetini indirdi ve bunu neshetti. Fakat hakikata bakılırsa bu ayet muhkemdir, mensuh değildir. Sadece «el-Kelbi» bu ayetin mensuh olduğunu iddia etmiştir.
Ömer bin Abdulaziz'den rivayet edildi: Halifeye bir kavim getirildi. Şarap içmeye oturmuşlardı. Beraberlerinde oruçlu bir kişi vardı. Halife o oruçluyu dövdü. Ve neden olarak «Sakın onlarla beraber oturma, tâ ki onlar başka bir hadise dalıncaya kadar,» âyetini okudu...
Bazı müfessirler, «Onlarla oturmak, vaz-u nasihat etmek ve yaptıklarının yasak olduğunu hatırlatmak şartıyla mubahtır,» demişlerdir.
«Fakat hatırlatmak vardır.»
Bu ayetin tefsirinde El-Kissai, «Ayetin manâsı; «Fakat bu ancak hatırlatmaktır» diyor. Yani muttakilerin boynunda kâfirlere vazetmek, yaptıklarının haram olduğunu açıklamak vazifesi vardır. Yani Allah'ın ayetlerine —istihza suretiyle dalanların yanında oturmanın yasaklanışı, «Emr-i bilma'rûf» ve «Nehy-i anıl mün-keri» ortadan kaldırmaz. Siz, onlara hatırlatırsanız umulur ki, onlar Allah'ın âyetlerine istihza yoluyla dalmazlar.
(70) «[Ey Habibim! Dinlerini oyuncak ve eğlence edinen ve dünya hayatı kendilerini aldatan kimseleri bırak...»
Bu Âyetin tefsiri:
«Dinlerinden» maksat, îslâm dinidir. Çünkü onlar İslâm dinine girmeye çağrıldılar. Yani hernekadar sen onlara tebliğ etmekle memur isen, senin kalbin onlara bağlı kalmasın. Çünkü onlar inad ederek dine gelmiyorlar.
Bazı müfessirler, «Bu Âyeti Celîle kıtal (öldürme) âyetiyle neshedilmiştir dediler.»
Diğer bir müfessir; Âyetin manâsı; onlar üzerinde bulundukları dinlerini oyuncak ve eğlence yaptılar, demektir dedi. Nitekim «bahire,» «şaibe,» «vesile» ve «ham» diye birtakım cehalet ve delaletleri ileri sürdüler.
Bazı tefsircilere göre, din burada bayram demektir. Yani onlar bayramlarını oyuncak ve eğlence yaptılar demek oluyor. [130]
Rivayet Tefsiri
Katade, «Oyuncaktan maksat, yemek, eğlenceden maksat içmektir. Onlar yollarını içki, şarkıcı kadınları oynatmak ve şarkılarını dinlemek şeklinde kılmışlardı,» dedi
El-Beyzâvi; «Dinlerini istedikleri temele oturttular. Ne ahiret-te, ne dünyada kendilerine hiçbir faide getirmeyen putperestlik gibi şeyleri getirip din edindiler. Bahire, Şaibe, Vesile ve Ham gibi şeyleri manâsız olarak haram kıldılar.
«Onlardan yüz çevir.» Onların yaptıklarına da, dediklerine de perva etme demektir» dedi.
Mücahid; bu Âyeti Celîle «Beni ve yaratmış olduğumu başba-şa bırak.» [Muddesir: 11] âyeti gibi tehdid dolu bir âyettir diyor. Ve âyet, Mücahid'in bu tefsirine binaen muhkemdir.
Âyet-i Celîledeki «onunla hatırlat» zamiri, Kur'an'a racidir. Başka bir âyette «Kur'an ile hatırlat, vâidden korkanı» [İbrahim: 14] diye buyurulmuştur. Vaîd; iyiliğe sevk, kötülükten uzaklaştırmak için korkutma anlamındadır. Kur'an'ın bir âyeti, öbür âyetini tefsir etmektedir.
Bazıları «onunla» zamiri hesaba, bazıları «dine» racidir demişlerdir.
(70) «Onunla hatırlat ki bir nefis kazandığıylu helak olma-yıversin...»
Bu âyetteki «tübsele» kelimesi, «îbsal» veya «besel» kökünden gelir. Lügat manâsı, menetmektir. Fakat burada «se-vabtan mahrum kalmak» demektir. Bazıları «rezil olmak demektir» diyor. Bu son manâ tbn-i Cerir'den gelen bir rivayettir. Bazıları da «salim kalmak demektir» diyor. Yani Kur'an'la hatırla ki, bir nefis yaptığından ötürü hapsedilmeyiversin veya rehin tutul-mayıversin veya buna teslim olunmayıversin veya rezil olunmayi-versin veya sevabtan mahrum olmayıversin şeklinde âyet tefsir edilmiştir. O yaptıklarından dolayı helak olan nefs için Allah'tan başka bir yakın yoktur. Ve ahirette ö nefis için. şefaat edecek bir kimse de yoktur. [131]
Helak Olmakta Günâhın Rolü
O helak (yokolmaya) teslim edilen nefis, eğer bütün fidyeleri verir, kurtulmaya çalışırsa, yine de onun fidyeleri kabul olunmaz ve o da kurtulamaz. İşte dinlerini oyuncak ve eğlence yapanlar o kimselerdir ki nefislerini, kazandıklarından ötürü helâka teslim etmişlerdir. Yani bir nefis helak olursa, mutlaka onun kötü seçeneği, kazandığı günâhlar orada rol oynamaktadır. Ve ruh bedeni terk ettikten sonra da imansız gitmiş ise, bütün dünya onun niyetiyle verilirse, zerre kadar, bir fayda vermez. İmanlı gittikten sonra yapılan sevab, hayır niyetiyle verilen sadakalar, yapılan dualardan istifade ettiği de ehli sünnetin katında su götürmez bir gerçektir.
«Onlar için kaynar sudan içki vardır, [içecek vardır]». Fıkır fıkır kaynayan sudan içecekleri vardır. Nitekim Cenab-ı Hakk, başka bir âyette «Onların başlarının üstünden fıkır fıkır kaynayan su dökülür» [Hacc : 193 buyurmaktadır. Bu kaynar suyu içtiklerinde barsakları paramparça olup dübürlerinden akar. Elem verici azap da vardır. Fakat bu kaynar suyun içilmesi ve elem verici azabın tatbik edilmesi küfürlerinden dolayıdır. Yani durup dururken Cenab-ı Hakk, zulmetmez. Onlar, kâfirliklerinden ötürü bu cezayı görürler. Âyet-i Celîlede «kaynar su» olarak tefsir ettiğimiz «Hamım» kelimesi aynı zamanda «soğuk su» manâsına da kullanılır. Ezdad kelimelerdendir. Yani ters ve çelişkili manâlarda kullanılan kelimelerden birisidir.
(71) «De ki: Allah'dan başka...» Bu âyetin açıklaması:
İbn-i Cerir, İbn-i Ebi Hatim ve Ebu Şeyh, Süddi'den rivayet ettiler: Müşrikler müminlere «Bizim yolumuza tâbi olunuz, Mu-hammed'in dinini bırakınız» dediler. Bunun üzerine Cenab-ı Hakk, bu âyeti indirdi. .
Bazılarına göre; bu âyet, Hz. Ebu Bekr-Sıddık hakkında nazil olmuştur. Hz. Ebu Bekr'i, oğlu Abdurrahman (daha müslüman olmadan önce) putlara tapmaya davet etti. Fakat âyet Eesûlüllah'a hitab ediyor. Bu da müminlerin veya Ebu Bekr'in sânının büyüklüğüne işarettir. Yani «Biz ulûîıiyet sıfatlarını derleyen, o sıfatlardan birisi de yarar ve zarar vermeye gücü yeten Allah'ın ibadetini terkedip de bize ne yarar sağlayabilen, ne de ibadetini terkettiği-miz takdirde zarar verebilen putlara mı tapalım? Çünkü mabudun en küçük mertebesi kendisine tapanlara yarar, ibadetini terkeden-lere de zarar vermektir.
(71) «Allah bizi hidayet ettikten sonra topuklarımızın üzerinde geriye mi döndürelim.»
Bu Âyetin izahı:
Gerek bu cümle, gerekse daha önce geçen «çağıralım» cümlesi bu hitabın hem Resûl-i Ekrem'e, hem de bütün ehli imana olduğuna delâlet ederler. Sadece Ebu Bekr Sıddık'a mahsus olmadığım belirtir. Zira âyetin iniş sebebinin Hz. Ebu Bekir olması, sadece onun muhatap olduğu anlamına gelmez.
Bu topuklar üzerinde döndürülmekten maksat, şirke döndürülmektir. Fakat Resûl-i Ekrem hakkında böyle bir şey düşünülemez. Çünkü O, şirkte değildi ki, şirkten çıksın da tekrar şirke dönüş ondan istenilsin. Ama diğer müminler şirkte olduklarından Dolayı tâglib kaidesi burada kullanılmıştır [132]
Âyette «A'kâb» kelimesi «Akb»m cem'i (çoğulu)dur. Akb, topuk demektir. Topuğun üzerine döndü demek, delilsiz ve körü körüne dönüş yapmak demektir. Bir şeye ilimsiz yönelmek demektir.
Bazı müfessirler; «Topuklar üzerinde dönüş yapmak» demek, delâlet, cehalet ve küfre dönüş yapmak demektir, diyor.
Şirk çok çirkin olduğundan dolayı, Cenab-ı Hakk, şirke dönüş tabirini topuklar üzerinde dönüş yapmakla ifade ederek işaret etti ki, şirk, kulak ardı edilmiş ve Önemsenmemiş bir haldir. Ona dönen ilimsiz, irfansız olarak ona dönmüş oluyor.
(71) «O kimse gibi ki şeytanlar onu ayartmışlar. Yeryüzünde şaşkınca gezip durmaktadır. Arkadaşları onu hidayete çağırıp 'bize gel' derler...» [133]
İmandan Sonra Tekrar Şirke Girenin Hali
Bu Âyet-i Celîle, bir darbımeseldir. Cenab-ı Hakk, zarar ve yarar vermeye gücü olmayan tapmaklara misal olarak bunu verdi. «Allah'tan başka tapılan putlar, arkadaşları arasında bulunup cinler ve şeytanlar tarafından şaşırtılıp, yolunu kaybeden bir kimse gibidir. Arkadaşları onu yanlarına «Yol buradadır, doğru yola gel» diye çağırıyorlar. Ecinniler ve şeytanlar da, onu yanlarına çağırıyorlar. O da şaşkınca ortada durmuştur. Nereye gideceğini bilmiyor. Kâh o tarafa, kâh bu tarafa yalpa vuruyor. Eğer şeytanlara uyarsa, dalâlete gider, helak olur. Arkadaşlarına uyarsa, doğru yolu bulur, kurtulur. Bu kişi belli bir kişi değildir. Yani bu tarihî bir hadise değil. Sadece misal ve örnek olarak zikredilmiştir. Burada şirk ve küfürden kurtulduktan sonra tekrar topukları üzerinde dönüş yapıp şirke ve küfre girenin hali, şeytanlar tarafından uçsuz bucaksız bir çölde kandırılmış ve şaşırtılmış bir insanın haline benzetiliyor.
Bazıları; buradaki «-istahva-» fiili, düşüş manâsını ifade eden neva kökünden geliyor. Ve maksat, sapık bir insanın halini yüksek bir yerden alçak bir yere düşen bir insanın haline benzetmektir, diyorlar. Çünkü böyle bir insan, sarsıntı, zafiyet ve dehşetin son noktasında bulunuyor. Izdırapli, zaif ve dehşete kapılmıştır. Bunun benzeri şu Âyet-i Celîledir: «Kim ki Allah'a şirk koşarsa, sanki o gökten düşmüştür.» [Hacc: 31] Hernekadar İmam Fah-reddin Razi «Bu, birinci manâdan daha uygundur.» demiş ise de... bu tefsirde biraz uzaklık vardır, zira, «İstif'al» maddesinin «Faale» maddesi manâsında vârid olduğundan (geldiğinden) şüphe edilmiştir [134]
Ebul Beka; «Ellezi» kelimesi müfred olabilir: O kişi gibi, o gurup gibi. Cins olup «O kimseler gibi» bir manâya da gelebilir, demiştir.
(71) «De ki: «Kuşkusuz hidayet ancak Allah'ın hidayetidir...»
Bu Âyetin manâsı:
Kâfirlere de ki Allah'ın bizi hidayet etmiş olduğu din ancak hidayettir. Ondan başka hidayet ve doğruluk yoktur. Zira hak birdir. Haktan sonra kalan her şey dalâlettir. «Haktan sonra dalâletten (sapıklıktan) başka ne olabilir? [Yunus: 32] âyeti de .buna işaret eder.
(71) «Biz âlemlerin Rabbine teslim olmakla emrolunduk...»
Yani teslim olmak ve ibadeti halisen Âlemlerin Rabbine yapmakla emrolunduk. Çünkü ibadete o müstahak (lâyık)tır, başkası değildir.
(72) «Bir de, emrolunduk ki nar.ıazı kılınız ve ondan sakınınız.» Yani namazı kılmak ve takvaya bürünmekle emrolunduk. Çünkü namazı kılmak ve takvaya bürünmekle Allah'a yaklaşmak vardır. — En Ekîymû— kelimesi, ya «Lînuslıme» kelimesi üzerine atıftır. Bu takdirde âyetin manâsı «Biz Âlemlerin Rabbine teslim olmakla, biz namaz kılmakla, takvaya bürünmekle emrolunduk» demek oluyor. Bazı tefsirciler «Enekîymu», «Înne-Hudallahi» üzerine atıftır derler. Yani «Onlara söyle, hidayet ancak, Allah'ın hidayetidir ve onlara söyle, namaz kılınız.» demek oluyor. Bazıları «i'tina» üzerine atıftır «Yani onun arkadaşları 'Bize gel; Namaz kılınız ve Allah'tan sakınınız' derler» demek oluyor. Fakat bu tefsirler konudan uzaktır.
Tefsir alimlerinin imamı olan Fahreddin Razi, «Biz Âlemlerin Rabbine teslim olmakla ve namaz kılmakla emrolunduk.» tarzındaki tefsir en belirgin tefsirdir, dedi. Ancak Cenab-ı Hakk, bu tabirden udûl edip (vazgeçip) şu anda Kur'an'da mevcud olan tabiri kullanmıştır ki, kâfir, küfürde kaldıkça, gaib (hazır olmayan) ve ecnebi bir kimse gibidir. Gaibe (hazır olmayana, görünmeyene) hitap edildiği şekilde kâfire seslenilir. Müslüman olup, müminler zümresine girerse, hazır ve yakın bir kimse gibi olur. O zaman hazır bulunanlara yapılan hitabla ona seslenilir.
(72) «Allah o zattır ki, onun katında haşrolunursunuz...»
Âyetin bu cümlesi başhbaşma ve Cenab-ı Hakk'ın emirlerini yerine getirmeyi gerektiren bir cümledir. Çünkü, mademki haşr Allah'ın katmdadir, o halde Allah'ın emirlerine muhalefet etmek büyük bir zarardır. Yarar, ona itaat etmeyi gerektirir. Bu âyette Mefulun takdimi, Hasrı (ancak) ifade etmek içindir: Yani «Ancak onun katında haşrolunacaksmız. Başkasının katında değil. Zira kıyamet gününde Allah'tan başka hiçbir yetkili kalmaz. Nitekim «Din gününün sahibidir» [Fatiha : 3] âyeti de bunu ispatlamaktadır.
(73) «Allah, o zattır ki, gökleri ve yeri hak ile yarattı...» Bu Âyetin tefsiri:
Gökler ve yerin yaratılmasından maksat, onlar ve onlardaki varlıkların yaratılmasıdır! Fakat âyet bunu açık ifade etmemiştir. Çünkü yer ve gök bunlan kapsamaktadır. Ulvi (en yüce) ve süflî (en aşağı) bütün varlıklar yerler ve göklerin kapsamındadır. Cenab-ı Allah'ın «Hak île kâim olduğu halde yaratmıştır.» Ayetinin manâsı, tıpkı «Biz gökler ve yeri ve aralarındakilerini bâtıl yönden yaratmadık.» [Sa'd: 27] âyeti gibi oluyor. «Bilhakkı» tabiri terkip bakımından mefulun hali de olabilir: Yani «Allah o zattır ki gökler ve yerler hak ile mütelebbis (hakkı giyinmiş) oldukları halde onları yarattı» demek oluyor. Mukadder bir mefulun sıfatı da olabilir: Bu takdirde âyetin manâsı: Yani hakla donatılmış bir yaratmayla onları yarattı demek oluyor.
(73) «O'nun ol deyiverdiği gün her şey oluverir...»
Âyetteki, bu cümle, daha önceki cümlenin zeyli (devamı, eki) dir. Burada «yavm» kelimesi [zaman] manasınadır. Bir mahzu-fa taallûk eder. [Mukadder bir şeye bağlıdır.] Ve haberdir, müp-tedadan önce gelmiştir. «kavluhul-hakk» tabiri ise, müpte-dadır. «Elhak» kelimesi «kavluhu»nun sıfatıdır. Kavi (söz)den maksad, masdarî manâdır. Hükm ve hikmet kanunlarının üzerinde carî olmuş, doğru hükmetmek demektir. Ve bunun için de zarf-ı zaman ona haber düşmüştür. Allah'ın hak olarak bilinen kaza ve hükmü, Cenab-ı Hakk, şeylerin herhangi birisine1 «ol» dediği ve o da- oluverdiği zaman olacaktır. Bütün vakte özen gösterilsin diye Cenab-ı Hakk burada haberi müptedadan önce getirmiştir. Kaviden, [söz] den maksat, «ol» kelimesidir. Bu ya tahkiki veya temsilidir. Âyetin manâsı şudur:
Allah'ın emri ki, yaradilması istenilen her şeye bağlanır. Ve yaratılmak da onun bağlandığı anda istenilir, ne ondan evvel, ne ondan sonra istenir. O emir haktır. Yani ona hak olmaklığıyla-her şey şehadet eder.»
Bazıları; «YAme» kelimesi; ya daha önceki «semavat» kelimesi üzerine atıftır. Semavatin -halaka- fiiline meful olduğu gibi, o da mefuldur. Yevme'den (günden) maksat, haşr günüdür. Âyetin manâsı: «Allah o zattır ki, gökleri ve yeri, yerlerde ve göklerde olanları varettiği gibi, haşr gününü de varetmiştir.» Veya; «yevme» kelimesi, «İttekuhu» daki zamirin üzerine yani mefula atıftır. Bu takdirde âyetin manâsı «Allah'dan sakınınız ve o günün dehşet, azab ve şiddetinden de sakınınız» dır. Veya «yevme», «el-hakk» kelimesinin dalâlet ettiği bir mukaddere taallûk eder. Bazıları «Bi-hakk» kelimesi üzerine «yevme» atıftır diyorlar. O vakit «Halaka» fiilinin zarfı olur: Yani o zamanda ki «OL» deyince her şey oluveriyor «Gökleri ve yeri büyüklüğüyle yaratmış.» demek oluyor.
«Yevm»den maksat, eşyaya varettiği gün veya kıyamet günü demektir. Çünkü orada da Ölüleri, hasretmek için diriltecektir, varedecektir. Hakikati Allah daha iyi bilir. Düşün.. [135].
Mülk Allahındır
(73) «Sûr'a üfürüldüğü günde mülk (sadece) O'nundur...»
Bu âyetin açıklaması: «O günde hem suretinde, [görünür tarafında] hem de manâsında mülk tamamen Allah'ın olur. Dünyadaki mecazî bağlantılar mülkten tamamen kesilir. Hiçbir yönden, hiçbir kimse mülk sahibiyim diye bir iddiada bulunumaz.
Hadislerde varid olduğu ve daha önce de bahsettiğimiz gibi, «sür», kalk ve yat borusu gibi bir borudur. Ona üfürülür. Onun hakikatini Cenab-ı Hakk daha iyi bilir. Sûr'un durumu hadis ki-tablarında izah edilmiştir. [136]
Rivayet Tefsiri
Sûr'u idare eden Melek İsrafil (AS) dir. Bezzar ve Hâkim, Ebu Said el-Hudri'den rivayet ettiler, (hadisi merfudur): İki melek sûr'u idare ederler ve kendilerine sûr'a üfürünüz emrinin verileceği anı beklerler.»
Katade, «Sûr» yerine «Suvar» okunmuştur, diyor. «Suvar» kelimesi «Sûret»in çoğuludur. Suretlerden maksat, bedenlerdir. O bedenler ki, onlara ruh üfürüldükten sonra âlemlerin Rabbına hesap vermek üzere diriltilirler. Bu durumda âyetin manâsı «Bedenlere üfürüldüğü günde mülk, sadece ve sadece Allah'ındır.» demektir. [137]
Gaybı Yalnız Allah Bilir
(73) «O, gayb ve şehâdet alimidir.» Âyetin manâsı: Cenab-ı Hakk, her gaib (bilinmeyen, görünmeyen)i ve her huzurda bulunanı bilendir. «Her yaptığında hikmet sahibidir.» Hiçbir yaptığı, tesadüf eseri ve bilinçsizce yapılmış değildir. Zaten kâinatta tesadüf (rastgele olma) diye bir şey yoktur. Her şeyde tevâfuk (uygunluk) vardır. Bir tek yaprak dahi dalından Allah'ın emri haricinde düşmez. Ama beşer aklı bunu idrak etmekten (anlamaktan) âcizdir. Allah, gizli ve açık her emri bilen, «Habirdir.»
Alûsi, burada «Tefsir-i Bi'l-îş'are» konusunda şunları naklediyor:
«Gaybın anahtarları onun kalındadır, ondan başkası onu bilmez.» Bilmiş ol ki sofu efendilerimizden bazılan (Allah ruhlarım takdis eylesin); gaybın birçok mertebelerini zikretmişlerdir. O mertebelerin birincisi «gaybılrguyub» (gaiblerin gaybı)tur. Bu, Cenab-ı Hakk'in ilm-i ilâhisidir. Buna «el-tnâyâtu'l-ûla» (ihsan ve iyiliklerin yücesi) adı veriliyor. İkinci mertebeffGii ybu-âlemu'l-ervah» [Ruhlar âleminin gaybi] tır. Bu da ezelden ebede kadar olan ve olacak birinci ve aklî âlemde her şeyin suretini nakşetmektir. O da genel tarzda «ümmül kitab» adı verilmiş âlemin ruhudur. Bu da, sabık kazadır.
Üçüncüsü «gaybu-alemu'l-kûlub» (kalbler âleminin gayb-ları) tır. Bu, o nakşedilmenin tâ kendisidir. Fakat ilmî, küllî ve cüzî olarak nefsi küllî âleminde izah ve tafsil edilmiştir. O nefsi küllî ki levhulmahfuz adı verilen âlemin kalbidir. Dördüncü mertebe, «gaybu-âlemı'l-hayâl» (Hayal âleminin gaybı) dır. Bu bütün kâinatı, felekî ve cüzî nefislerde muayyen ye müşahhas olarak, vakitlarıyla beraber oluşu şeklinde onların cürümlerinde nakşetmektedir. İşte bu, o âlemdir ki, «essema17d-dünya» (yeryüzüne en yakın gök) tâbirini almaktadır. Çünkü o, şehâdet âleminin gayb mertebelerine en yakınıdır. Cenab-ı Hakk'ın kazâ-î ilâhisinin tafsili olan kaderi ilâhi levhine en yakındır.
Onlar «Cenab-ı Hakk'ın «El-inayetul-ûla» adlı ilmi, Cenab-ı Hakk'ın hepsini, huzuren kapsamasından ibarettir, binaenaleyh bütün gaybları kapsayan hazineler, zât-ı ulûhi^eti için hazırdır. Orada fazla bir şey yoktur. O'ndan başkası da onu bilmez. Ve böylece o hazine kapılarının kilitleridir. Onların anahtarları Allah' in elindedir. Olanlara Allah'dan başkası muttali (haberdar) olmaz. Bazen Cenab-ı Hakk onlardan dilediğini dilediği puluna açar.
Bununla beraber deniliyor ki, ilimde rüsûh kesbedenlerden (ilmin inceliğine varanlardan) çok kimse «Eşyanın hakikatları ve mahiyetleri ezelde sabittir, fakat onlar bu sûbûtlarında (sabit olma) yaratılmışlardır. Kılınan ancak vücûd-î suretlerdir. O hakikatlar tebdil olunmaz, bozulmaz ve asla helak olmakla sıfatlanmaz. Nitekim «Herşey, O'nun vechi hariç, helak olucudur.» [Kasas: 88] âyeti, eğer vecihteki zamir şeye raci olursa buna işaret ediyor. «Vechi» hakikatla tefsir eder, oradaki zamiri de şey'e raci edersek, o vakit «Her şey helak olucudur, ancak o şey'in hakikati helak olmaz» manâsı ortaya çıkar. Cenab-ı Hakk'ın onları bilmesi, huzûr-î bir ilimdir. O hakikatlar hadis olan suretlerine aynalar gibidirler. Böylece o suretler Cenab-ı Hakk'ın meşhudu yani görüneni olur. Cenab-ı Hakk onları ezelde görür. Halbuki nefislerinde zihnen ve haricen onlar yoktur.
Bu minval üzere Alûsi; iş'arı manâya devam eder. Fakat bu iş' ari manâların bilinmesiyle biz mükellef (sorumlu) değiliz. Ulu orta itiraz etmek de bize uygun değildir. Hakikati Allah'ın ilmine havale ederiz. Bunu, sadece bir örnek olsun diye naklettim. Menfî veya müsbet neticelerine katılmamaktayım. Çünkü bu ilmi bilmiyorum. Hakikati Allah daha iyi bilir. [138]
Meal
(74) «[Hatırla o] zamanı ki, İbrahim, pederi Azere:Putları mı mabudlar ediniyorsun? Kuşkusuz ben seni ve kavmini apaçık bir sapıklıkta görüyorum' demişti.»
(75) «Böylece İbrahim'e gökler ve yerin melekutunu gösterdik kî kesinlikle bilenlerden olsun.»
(76) «Gece, İbrahim'in üstünü örtünce, bir yıldız gördü:
— Bu benim Rabbimdir, dedi. Yıldız kaybolunca:
— Ben kaybolanları sevmem, dedi.»
(77) «Ayı doğarken görünce «Bu benim Rabbimdir» dedi; Ay kaybolunca, İbrahim: «Eğer Rabbinı beni hidayet etmezse kuşkusuz sapık kavimden olurum» dedi.»
(78) «Güneşi doğarken görünce: «Bu benim Rabbimdir. Bu daha büyüktür,» dedi. Güneş battığında, İbrahim: «Ey kavm! Sizin şirk koştuklarınızdan katiyen uzağım,» dedi.»
(79) «Kuşkusuz hakka yönelerek, yer ve gökleri yaratan zata yüzümü çevirdim. Ben ortak koşanlardan değilim,» dedi.»
(80) «İbrahim'in kavmi O'nunla cedelleşti (tartıştı). İbrahim: Allah'ın hakkında mı benimle cedelleşirsîniz? Oysa Allah beni hidayet etti. Allah'a ortak koştuğunuz şeylerden asla korkmanı. Ancak Rabbim bir şeyi dilerse, o olur. İlim yönünden Rab-bim herşeyi kapsamıştır. Acaba hatırlamayacak mısınız?»
(81) «Acaba siz ki, Allah'a kendileri hakkında hiçbir sultan indirmediğini, ortak koştuğunuzdan korkmaz iken ben nasıl sizin Allah'a ortak ettiklerinizden korkarım? Öyleyse, eğer biliyorsanız söyleyiniz: Korkudan emin olmağa iki guruptan hangisi daha layıktır?» [139]
Dirayet Ve Rivayet Tefsiri
(74) Hatırla o zaman ki...» Bu âyetin izahı:
Müşrikler Hz. İbrahim'in getirdiği dinin üzerinde olduklarını iddia ederlerdi. Buna binaen Cenab-i Hakk, Resûl-i Ekrem'e :
«Ey Muhammedi Bu kâfirlerin zarar ve yarar vermeye gücü yetmiyen putlara taptıklarını inkâr ettikten, «Hidayet ancak Allah'ın hidayetidir» dedikten sonra şunu da hatırlat (74) İbrahim, babası Azer'e:
«— Putları mabudlar mı ediniyorsunuz? Kuşkusuz ben seni ve kavmini apaçık bir sapıklıkta görüyorum» demişti.
Bu Âyetin açıklaması: Rivayet Tefsiri
«azern, Adem gibi, Arapça olmayan bir isimdir. İbrahim (AS)in babasının adıdır. Zeccac; neseb alimlerinin arasında İbrahim (AS)in babasının adı «tarih» olduğunda ihtilâf yoktur diyor. İbn-i Münzir sahih bir senedle İbn-i Cureyc'ten rivayet etti: İbrahim'in babasının adı Tayreh veya Tarih'tir. [140]
Azer, Hz. İbrahim'in Babası Mıdır?
İbn-i Ebi Hatim, İbn-i Abbas'tan rivayet etti:
İbrahim'in babasının adı Yazer'dir. Annesinin adı Muşla veya Musli'dir,
Mücahid ve Said bin Museyyib ve başkaları: Azer, İbrahim'in babasının adı değildir dedikten sonra bazıları babasının lakabıdır dedi.
Bazıları da, amcasının ismidir dedi. Zira amca ile dedeye mecazen baba denilir.
Bazıları da, Azer, bir putun ismidir dedi. Bu, İbn-i Abbas'tan, Es-Süddi ve Mücahid'den rivayet edildi.
Bazıları da «Azer, süryanilerin lügatinde bir vasıftır, manâsı «yanılmış insan» demektir dedi.
Selman et-Teymi, »Benim kulağıma geldiğine göre Azer «topal» demektir dedi.»
Bazıları Havarzim lügatinde Azer, çok ihtiyar olan insan demektir, diyorlar. Eğer Azer sıfat ise, o vakit galebe ile âlem (özel isim) olmuştur.
Bazıları, Azer, «Ezir» kökünden geliyor, kuvvet manasınadır. Bazıları da; «Vizir» kökünden geliyor, günâh manasınadır, dediler, «Azer» kelimesi vasfiyet ve veznul fiilden ötürü sarftan me-nedümiştir diyorlar. Eğer, Azer bir putun adıdır diye kabul edersek, âyetin takdiri «Hatırla o zamanı ki İbrahim, Azer adlı puta tapan babasına dedi,» demek oluyor.
Ehlisünnetten büyük bir cemaatın güvendiği şudur: Azer, Hz. İbrahim'in babası değildir. Ve Hz. Peygamber (AS)in ecdadında kâfir yoktur. Çünkü Cenab-ı Peygamber, «Ben tahirlerin sulbünden, temiz kadınların rahimlerine nakledile geldim. Müşrikler ise pistir.» buyurdu. Bu hadisten anlaşılıyor ki, Peygamberimizin atalarında kâfir yoktur. Hz. İbrahim O'nun atası olduğuna göre, babası Azer olamaz. Çünkü Azer kâfirdir.
«Bu hadisdeki temiz (tahir) likten maksat, zinadan temizliktir» diyenlerin elinde herhangi bir delil yoktur. Bu hususta birçok alim birçok risale ve kitab yazmışlardır.
Fahreddin Razi «Azer'in Hz. İbrahim'in babası olmadığını iddia eden görüş şiaların fikridir» diyor.
Alusi, Fahreddin Razi'nin bu sözünü çerhediyor (çürütüyor.)
«Bu görüş «Tefsir alimlerinin imamının az araştırmasından ileri gelmiştir,» diye ekliyor.
Ehli sünnetin en çoğu «Azer, İbrahim (AS)in amcasının adıdır,» görüşünde birleşiyor. Kur'an'da «EB» [baba] kelimesi amca için de kullanılmıştır. Nitekim Genab-ı Hakk, «Yoksa siz Yakub (AS) ölüme hazırlandığı zaman orada mıydınız? O, çocuklarına: Benden sonra neye kulluk yapacaksınız? diye sorduğu zaman, ora-damıydınız?gocukları: Senin ma'bûduna. Babaların İbrahim, İs-' mail ve İshak'ın ma'bûduna tapacağız, dediler.» [el-Bakara-133] tş-te burada göri ldüğü gibi İbrahim'e baba denilmiştir. Oysa İbrahim Yakub'un dedesidir. İsmail'e baba denilmiş, oysa İsmail Ya-kub'un amcasıdır.
Muhammed bin Kâb el-Kurezi der ki, «Dayıya da amcaya da baba denir.» Bunu söyledikten sonra bahsi geçen âyetle istidlal etti.
Haberde varid olmuştur: «Benim babam Abbas'ı bana geri getiriniz.» Oysa Abbas, Resûlüllah'm amcasıdır.
«Azer İbrahim'in babası değil, ancak kâfir amcasının ismidir» diyenler, îbn-i Münzir'in tefsirinde sahih bir senedle Süleyman bin Sûrred'ten rivayet ettiği hadisle istidlal etmişlerdir: Süleyman der ki, «İbrahim'i ateşe atmak istediklerinde odun topladılar. Hatta ihtiyar bir kadın dahi odun topluyordu. Odun toplaması bittikten ve ateş yakıldıktan sonra İbrahim:
— Allah bana kâfidir ve ne güzel vekildir» dedi.
İbrahim'i ateşe attıklarında Cenab-ı Hakk:
— Ey ateş! Serinlik ve selamet ol, İbrahim'in üzerinde, dedi.» [Enbiya: 69] Ateş de öyle oluverdi. İbrahim'in amcası, «Bu benim için böyle oldu» diye iddia etti. Bunun üzerine Cenab-ı Hakk ateşten bir parça gönderip onun ayağının üzerine düşürdü ve onu yaktı.
Bir de Muhammed bin Kâb'm Katade, Mücahid ve Hasan-ı ' Basrî'nin rivayetleriyle istidlal (o rivayetlere dayanarak netice çıkarma) etmişlerdir: İbrahim (AS), babası ölünceye kadar onun için af talebinde bulunuyordu. Babası iman etmeden Öldüğünde İbrahim'e göründü ki, bu Allah'ın düşmanıdır. Artık ona af talebinde bulunmadı. Ateşe atılmasının akabinde babası Ölünce memleketi olan Urfa'dan Şam'a doğru hicret etti. Sonra Mısır'a gitti. Onunla Mısır diktatörünün arasında meydana gelen hâdise cereyan etti. Sonra tekrar Şam'a döndü. Eşi Hacer beraberin deydi. Sonra Cenab-ı Hakk, İbrahim'e emretti ki, Hacer ile Hacer'in çocuğu İsmail'i Mekke'ye götürsün. Böylece İbrahim onları Mekke'ye götürdü ve orada dua etti:
«— Ey Rabbimiz! Zürriyetimden (birini) ziraatsız bir vadide iskân ettim. Haram beytinin yanında...» Böylece duası:
«Ey Rabbim! Beni, annemi - babamı ve müminleri hesabın kâim olduğu günde affeyle» [İbrahim: 41] âyetine kadar devam etti.
Bunlardan çıkan netice şudur ki, Kur'an'da küfür ile vasıflandırılan, İbrahim'in amcasıdır. Nitekim birinci eserde açıkça söylenildi ki, İbrahim'in Şam'a hicretinden Önce ölen amcasıydı. İkinci eser de, dalâlet etti ki, İbrahim'in annesi ve babası için istiğfar (günâhlarının bağışlanmasını) taleb etmesi babasının ölümünden uzun bir müddet sonraya kadar devam etti. Eğer hicretten önce ölen gerçek babası olsaydı asla İbrahim (AS)in böyle bir af talebinde bulunması doğru olmazdı. Görünen şudur ki, hicretten önce Ölen kâfir amcasıydı. O amca ki, Kur'an-ı Kerim mecaz yoluyla ona «baba» tabirini kullanmıştır. Ve İbrahim de onun ölümünden sonra artık ona af talebinde bulunmamıştır. İbrahim'in, affedilmesi için yalvardığı gerçek babasıdır, «Azer» değildir. İstiğfar âyetinde «valîd'i [babamı] tabirinin kullanılması, başka âyetlerde «EB» tabirinin kullanılması, ikisinin aynı olmadığına işaret olsa gerektir [141]
Mühim bir nokta.
El-Kurtûbî, tefsirinde «tarîh» okuduğumuz kelimeyi «ta-reh» olarak kaydetmektedir. Selman et-Teymi'nin yerinde Süleyman et-Teymi'mi diye geçmektedir. «Topal» manâsına gelen «A'reç» kelimesi yerine «eğri büğrü» manâsına gelen -muavvaç-tabiri geçmektedir. Ve aynı tefsirde Dehhak, «Azer» kelimesi fars-ça «çok ihtiyar insan demektir» dedi. şeklinde geçiyor. Herhalde «Havarzimce» tâbiri farsça olsa gerek.
Ebu Bekr Muhammed, bin Muhammed, bin Hasan, El-Cüvey-ni, Eş-Şafii, el-Eş'arı, tefsiri «ennuket»inde şunu ifade ediyor:
Halkın arasında ihtilâf yoktur ki, İbrahim'in babasının adı «Tareh»tir. Kur'an'da ise «Azer» olduğuna âyet delâlet eder».
Yani Azer'in İbrahim'in babası olduğu kanaatmdadır bu zat. El-Kurtubi, devamla, «Bu zatın ittifak dediğinin üzerinde vifak (uyum) yoktur. Çünkü Muhammed bin İshak, El-Kelbi ve Dehhak, İbrahim'in babası Azer Tareh'tir demişlerdir. Mukatil «Azer» la-kabtır «Tareh» ise, İbrahim'in babasının ismidir demiş. Sa'lebi, bunu, İbn-i İshak el-Kuşeyrî'den de hikâye etmiştir. Kurtûbî; aksi de caizdir diyor.»
Es-Salebi, «Kitab-u'l-Arais»in<le «İbrahim'in babasının esas ismi Tareh'tir Nemrud'un puthanesine müdür tayin edildikten sonra Nemrud ona Azer ismini verdi» diyor. Mücahid, «Azer,» İbrahim'in babası değildir. O, bir putun ismidir. Zira İbrahim, Tareh' in, O Nahur'un, o Saruh'un, o Ergon'in, o Faliğ'in, o Abir'in, o Salih'in, o el-Fahşed'in, o Sam'in, o da Nuh'un oğludur» diyor [142]
El-Kurtûb'înin dipnotunda şu ilâve bulunmaktadır: Azer isminin Nemrud tarafından Tareh'e verilmesi, belki de daha doğrudur. Çünkü Finike'lüerin lûgatında «izruba'al» yani «Ba'al» adlı «putun bakıcısı» diye geçmektedir.
İbn-i İshak ve Kuşeyri diyor ki: Cenab-ı Hakk, müşriklerle mücadelede İbrahim'in kıssasını zikretti. İbrahim'in, putlara tapan babasıyla nasıl mücadele ettiğini zikretti. Çünkü İbrahim'e tâbi' olmaya herkesten daha fazla müstahak (layık) olanlar Arap-lardı. Çünkü Araplar onun soyundandı.
(75) «Böylece biz İbrahim'e gökler ve yerin melekûtunu gösterdik ki kesinlikle bilenlerden olsun...»
Bu âyetteki «Melekût»tan maksat, rübûbiyyet (ilahlık) ve ma-likiyyet (sahip olmaHir. Melekût; Reğabut, Rehamut, Ceberut kelimeleri gibi masdardır. «TA»sı mübalağa içindir. Bundan dolayı «Büyük bir padişah,» «kahir bir sultan ile tefsir edilmiştir.
Mücahid «Melekûttan maksat, âyetlerdir. Göklerin ve yerin alametlerini ona gösterdik» diyor.
Bazıları «Melekûttan maksat, acaibliklerdir. Yer ve gökteki acaiblikleri ona gösterdik demektir» diyor. Çünkü gökler yedi göğe kadar açıldılar. İbrahim onlarda olanlara baktı. Bakışı Allah' in arşına varıncaya kadar gitti. Yerler yedi kat yere kadar açıldı. İbrahim onların içindeki nesnelerin hepsine baktı.
İbni Merduveyh, Hz. Ali'den rivayet ediyor: Allah'ın Resulü buyurdu: «İbrahim göklerin ve yerin mele.kûtunu gördüğü zaman, Allah'ın günâh dediklerinden birisini işleyen bir kişiyi müşahede etti. Ona beddua etti. O helak oldu. Sonra Cenab:ı Hakk'ın isyan saydıklarından birisini işleyen ikinci bir kişiyi gördü. Onun aleyhinde bedduada bulundu. O da yok oldu. Üçüncü bir kişiyi gördü. Onun aleyhinde beddua yapmak isteyince, Cenab-i Hakk. O'na vahy gönderdi:
«Ey İbrahim! Sen duası makbul olan bir kişisin. Sakın benim kullarımın aleyhinde bedduada bulunma. Çünkü onlar benden ötürü üç şey üzerindedirler: Ya âsidirler, tevbe edeceklerdir. Ben tevbelerini kabul edeceğim. Veya onun neslinden bir soy çıkaracağım ki, yeryüzünü teşbihle dolduracaktır. Veya onu katıma kabzedeceğim. Dilersem affedeceğim, dilersem azab edeceğim.»
Bu hadîsin benzeri, mevkuf ve merfu olarak çeşitli yollarla rivayet edilmiştir.
Bazıları, «Göklerin melekûtu, güneş, ay ve yıldızlardır. Yerin melekûtu, dağlar, ağaçlar ve denizlerdir» dedi. Bu tefsirler, denildiği gibi, bu gösterme bas'arî, yani sadece gözle görmek demek değildir. Zira bu göstermekten maksat, Hz. İbrahim'i bunlara bakmaya ve bunları müşahede etmeye muvaffak etmek demek değildir. Belki İbrahim'i onların hakikatlarma ve tariflerine muttali kılmaktır ki, onların Cenab-ı Hakk'ın sânına dalâlet ettiği noktadan onları kapsasın. Şüphe yoktur ki bu, hissen (duyguyla) görülen şeylerden değildir. Nitekim daha önceki teşbih (benzetme) de, bunu bize haber vermektedir [143]
Diktatör Nemrüd İle Hz. İbrahim'in Mücadelesi
Tefsir ehli, haberler ve siyer alimleri, İbrahim (AS)in Ken'an oğlu Nemrud devrinde doğduğunu kaydetmektedirler. Nemrud, başına tacı ilk koyan, halkı kendisine tapmaya davet eden diktatördür, diyorlar. Nemrud'un, kahin ve müneccimleri vardı. Onlar Nemrud'a, «Bu sene senin memleketinde bir çocuk doğacak. Yeryüzünde tapılmakta olan dinini değiştirecektir. Senin veya kraliyetinin yok olması da onun eliyle olacaktır,» dediler.
Deniliyor ki, kâhinler ve müneccimler bu malûmatı peygamberlerin kitablarmda bulmuşlardır.
Süddi, «Nemrud rüyasında bir yıldız doğduğunu, hem güneşin, hem ayın ışığını perdelediğini gördü. Sanki onların ışıkları yokmuş gibi bir hale onları soktu. Nemrud bu rüyasından dehşetli bir şekilde ürktü. [Sihirbazlar] ve kâhinleri çağırdı. Rüyasının yorumunu onlardan sordu. Dediler ki; memleketinde, bu sene bir çocuğun doğacağına işarettir. Senin ve mülkünün o çocuğun eliyle yıkılacağına, dininin bütün mensuplarının onun eliyle helak olacağına işarettir, dediler. Bunun üzerine Nemrud, memleketinde o senede doğacak bütün erkek çocukların öldürülmesini emretti. Kadınlar ile erkeklerin o senede bir araya gelmemelerini, ve birleşmemelerini emretti. Her on kadına bir kişiyi nöbetçi bıraktı. Kadın ancak hayız halinde iken kocasıyla bir araya gelebilirdi. Çünkü onlar hayizda iken kadınlarla birleşemiyorlardı. Kadın hayızdan temizlendiği zaman, yine kocasından ayırırlardı. Siyer alimleri derler ki, Azer bir ara döndü. Hanımının hayızdan temizlendiğini gördü. Onunla birleşti ve hanımı Hz. İbrahim'e gebe kaldı.
Muhammed bin İshak der ki: Herhangi bir köyde gebe kalan bir kadın bulunursa, onun hapsedilmesini emreder ve onun hapsedilmesi için kolluk kuvvetlerini gönderirdi. Ancak İbrahim'in annesine bu metodu uygulayamadılar. Çünkü onun gebe olduğunu bilmiyorlardı. Çünkü o, yaşı küçük bir kadındı. Onun karnında çocuk olacağı tahmin edilmiyordu.
Süddi der ki: Nemrud bütün erkekleri ordugâha topladı. Kadınlardan uzaklaştırdı. O sene doğacak çocuğun korkusundan bunu yapıyordu. Allah'ın dilediği zamana kadar böylece devam etti. Sonra şehirde bir ihtiyacı başgösterdi. Kavminden herhangi bir kimseyi göndermeye güveni yoktu. Ancak Azer'e emniyet ediyordu. Azer'i huzuruna çağırdı.
— Ey Azer! Sana bir işim düşmüştür. Onu yapmak için ancak sana güveniyorum, seni şehire göndereceğim. Sana yemin verdiriyorum ki, ailenle birleşmeyeceksin.
Azer: Ben dinimi bu yolda feda edemeyecek kadar kuvvetliyim, dedikten sonra, Nemrud ihtiyacını Azer'e söyledi. Azer o ihtiyacı yerine getirmek için şehre girdi. Onun ihtiyacım yerine getirdikten sonra «Ben aile efradıma bir bakayım» dedi. Onlara bakmak üzere gitti. İbrahim'in annesiyle bir araya geldiğinde nefsine hâkim olamadı, cinsi ilişkide bulundu. Böylece annesi Hz. İbrahim'e gebe kaldı.
İbni Abbas derki: İbrahim'in annesi gebe kaldığında kahinler Nemrud'a:
«— Sana haber verdiğimiz çocuk bu gece annesinin rahmine düştü.» dediler.
Bunun üzerine Nemrud, erkek çocukların kesilmesini emretti. İbrahim'in annesinin doğumu yaklaştığında, doğum sancılan başgösterdi, çocuğunun doğumunu duymalarından korktuğu için evden çıkıp, çöle gitti. Kurumuş bir su yatağında çocuğunu doğurup, dünyaya getirdi. Sonra onu bir beze sardı. Ve su yatağındaki tümseklerin içerisine koydu. Sonra eve gelip durumu kocasına haber vererek «Çocuk filan yerdedir» dedi. Kocası gitti, çocuğu oradan aldı. Su yatağında bir tünel kazdı. Hz. İbrahim'i orada gizledi. Tünelin kapısını, başka hayvanlar girmesin diye, taşla kapattı. Annesi zaman zaman giderek onu tünelde emziriyordu.»
Muhammed bin İshak der: İbrahim'in annesi doğum sancılarına tutulduğunda geceleyin (yakın) bir mağaraya sığındı. O mağarada İbrahim (AS)i doğurdu. Onun üst-başını temizledi» Sonra mağaranın kapısını muhkemce kapattı ve evine geldi. Za-zaman zaman İbrahim'e, ne yapıyor diye bakmak üzere oraya gidiyordu. Onu diri görüyordu. İbrahim baş parmağını emiyordu.»
Ebu Revk: İbrahim'in annesi bir ara parmaklarında ne vardır diye baktı. Gördü ki, bir parmağından su, bir parmağından yağ, bir parmağından bal ve diğer parmağından hurmaya benzer bir madde akıyordu. Cenab-ı Hakk mucize olarak İbrahim'in dört parmağında, bu dört hüneri yaratmıştı.
Muhammed bin îshak der: Azer, İbrahim'in annesinden hamlini sordu. Ne oldu? Annesi: Ben bir çocuk doğurdum ve öldü, dedi. Azer de hanımını doğruladığından sustu. İbrahim bir günde bir ay kadar, bir ayda da bir sene kadar büyüyordu. Mağarada ancak on beş ay durdu. On beş ay sonra annesine «Beni buradan çıkar» dedi. Geceleyin annesi onu çıkardı. İbrahim kâinata baktı. Göklerin ve yerin yaradılışını düşündü ve:
«— Beni yaratan, bana rızık veren, bana yediren ve içiren öyle bir rabbimdir kilondan başka tapınacak yoktur. Ve benim için ondan başka ilâh yoktur.» dedi.
Göklere baktı. Bir yıldız gördüğünde:
«— İşte bu benim Rabbimdir,» dedi. Sonra durmadan o yıldıza bakmaya devam etti. Tâki yıldız kayboluncaya kadar. Yıldız kaybolduğunda:
«— Ben kaybolanları sevmem,» dedi. Ayın çıkışını görünce: «— Bu benim Rabbimdir,» dedi. Aya durmadan tâ kayboluncaya kadar baktıktan sonra, «Rabbim bana doğru yolu göstermez-
se, sapanlardan olurum.» dedi. Güneş doğdu. Onun hakkında da böyle söyledi. Sonra annesi onu babası Azer'e getirdi. Artık İbrahim'in her şeyi gelişmişti. Ve İbrahim Rabbini tanıyordu ve kavminin dininden tamemen uzaklaşmıştı. Ancak Hz. İbrahim onlara böyle olduğunu söylemiyordu. Annesi, oğlunu babasına getirdiğinde «Bu senin oğlundum dedi. Ve İbrahim ile macerasını Azer'e anlattı. Azer bununla sevindi.
. Deniliyor ki; İbrahim (AS) yer altındaki tünelde yedi sene kalmıştır. Bazı siyer alimlerine göre, on üç sene kalmıştır. Bazıları on yedi sene kaldı diyorlar. İbrahim gençlik çağma geldiğinde tüneldeydi. Annesine:
— Benim Rdbbim kimdir? dedi. Annesi:
— Ben senin Allah'ınım, dedi.
— Peki, senin Allah'ın kimdir? diye sordu. Annesi:
— Benim Allah'ım da senin babandır, dedi.
— Benim babamın Rabbi kimdir? Annesi, İbrahim'e:
— Sus, oğlum, dedi. Sonra kocasına geldi ve dedi ki:
— İşte o, yeryüzündeki dini bozacak diye bahsettiğimiz çocuk var ya, o senin oğlundur.» Sonra İbrahim'in dediklerini babasına nakletti. Babası İbrahim'e geldi. İbrahim:
— Ey babam! Benim Rabbim kimdir? dedi. Azer:
— Senin Rabbin annendir, dedi. İbrahim:
— Benim annemin Rabbi kimdir? Azer:
— Benim, dedi.
— Peki senin Rabbin kimdir? Azer:
— Nemrud'dur, dedi. İbrahim:
— Peki, Nemrud'un Rabbi kimdir? Azer, hem sustu hem de İbrahim'e bir yumruk vurarak susmasını emretti. Gece İbrahim'i örttüğü zaman, İbrahim tünelin tam kapısına yaklaştı. Taş deliklerinden göklere baktı. Pırıl pırıl parlayan bir yıldız gördü: «İşte benim Rabbim budur,» dedi.
Deniliyor ki, İbrahim, annesine ve babasına «Beni bu tünelden çıkarınız» diye teklif etti. Onlar da O'nu güneş battıktan sonra, geceleyin tünelden çıkardılar. İbrahim develere, at ve koyunlara baktı. Babasından «Bunlar nedir?» diye sordu. Babası: Develer, koyunlar ve atlardır diye, cevap verdi. İbrahim:
«— Bunlar elbette ilâhsız, olamazlar. Bunları yaratan bir Rab-leri vardır.» dedi.
Sonra baktı, «El-Müşteri» yıldızının doğduğunu gördü.[144]
Hz. İbrahim'in Yıldızlar Hakkında «Bu Rabbimdir» Sözünde Alimlerin İhtilafı
Bazı siyer alimleri «ilk gördüğü yıldız 'Zühre' yıldızıydı» diyorlar. O gece ayın son gecesiydi. Ay biraz geç doğuyordu. Aydan önce yıldızı gördü ve bu da Cenab-ı Hakk'ın «gece onu örttüğü zaman, bir yıldız gördü. Bu Rabbim'dir, dedi» âyetinin manâsıdır.
Alimler, bu görüşün vaktinde ihtilaf etmişlerdir. İbrahim (AS)in bu sözü, baliğ olmazdan Önce mi yoksa sonra mı söylediği hususunda ihtilâf etmişlerdir:
1 Bu söz baliğ olmazdan önce İbrahim'den sadır olmuş (çıkmış), çocukluk devresinde bunu söylemiştir. Bu da mükellef olmazdan önce idi. Bu takdirde İbrahim (AS)den sadır olan (çıkan), bu sözden dolayı herhangi bir muaheze yoktur ve onun üzerine herhangi bir hüküm gerekmez. Çünkü hükümler, baliğ olduktan sonra sabit olurlar.
Denildi ki, İbrahim (AS) tünelden çıktığı zaman küçüktü. Göğe ve gökteki acaibliklere, yere ve yerdeki acaibliklere baktı. Ce-nab-ı Hakk onu kâmil (noksansız) akıl ve sağlam fıtrat ile nitelendirmiş idi. Nefsinde tefekküre (düşünceye daldı. «BU mahlûkların (yaratılmışların) elbette bir halikı, (yaradam) tedbir edicisi lâzımdır,» dedi. O, mahlûkların ma'budu'dur. Sonra tefekkür halindeyken bir yıldız gördü. Pırıl pırıl parlıyordu. Aklından «Bu benim Rabbimdir» diye geçti. Bu da çocukluk halindeydi. Cenab-i Hakk'ın marifeti hakkında düşüncesinin kuvvetli olmayışından Önceydi.»
Bu fikri yürütenlerin bu fikrin doğru olduğuna dair «Eğer Rabbim beni hidayet etmezse, kuşkusuz ben dalâlete (sapıklığa) gitmiş bir kavimden olurum» âyetiyle istidlal ederek dediler. «Bu âyet Hz. İbrahim'in bir çeşit hayrette olduğuna işaret eder. Bu muhayyerlik (hayrete düşmek), ancak çocukluk halinde olur. Baliğ olmazdan önce oluşur. Hüccet kâim olmazdan Önce sadır olur.
Fakat "bu görüş, pek doğru bir görüş değildir. Çünkü peygamberler her halükârda masumdurlar. Çünkü Cenab-ı Hakkın peygamberlerinden hiçbirisi yoktur ki, onların üzerinde herhangi bir vakit gelsin de, O Allah'ı tanımasın. Allah'ı birlemesin. Her eksiklikten Allah'ı tenzih etmesin. Allah'tan başka her ma'bud'dan uzaklaşmasın. İbrahim (AS) hakkında böyle bir görüşe nasıl varılabilir. Oysa Allah onu ma'sum kılmıştır. Onu tertemiz yapmıştır. Daha önce ona akı-ı kâmil vermiştir. Göklerin ve yerin mele-kûtunu ona göstermiştir. Acaba böyle bir İbrahim, yıldızın görün-mesiyle, inanarak nişte bu benim Rabbimdir» nasıl der? Biz İbrahim'i böyle bir şey söylemekten tenzih ediyoruz. Çünkü onun mertebesi böyle bir şey söylemekten pek yüce ve manevi derecesi pek şereflidir.
2- Cumhur-u Muhakkiki'nin (gerçeği meydana çıkaran alimler sınıfı) üzerinde bulundukları görüş şudur:
İbrahim (AS)in bu rüyeti ve ondan sadır olan (çıkan) bu söz İbrahim'in bulûğundan (erginlik çağından) sonradır. Cenab-ı Hakk, İbrahim'i peygamberlikle şereflendirdiği zamandadır. Bu görüşün sahibleri âyetin tevilinde ve manâsında değişik fikirler belirtirler. Onun hakkında birçok yön ve vecih (en uygun şekli) söylediler:
1) Birinci vecih: İbrahim (AS) bu sözü söylemekle kavmini peyderpey hakikatlara götürmek istedi. Onlara cehaletlerini ve yıldızları büyütmekte ve yıldızlara tapmaktaki hatalarını göstermek istedi. Çünkü onlar her şeyin yıldızlardan geldiğine ve yıldızların ma'bud -olduğuna inanıyorlardı. İbrahim onların ta'zim ettikleri (yücelttikleri) yıldızı ta'zim ediyormuş gibi göründü. Onlara kendisini öyle gösterdi. Yıldız battığı, güneş ve ay kaybolduğu zaman, onlara kaybolmak ve batmaktan ötürü yıldızların üzerine gelen eksikliği gösterdi. Böylece, onların yıldızlarla ilgili inançlarının yanlış olduğunu ortaya koydu. Hz. İbrahim'in meselesi, tıpkı havarinin meselesine benzer: Havari, puta tapan bir milletin yanına vardı. Görünürde o putu ta'zim etti. O millet de o havariye sımsıkı sarıldılar. Öyle ki, birçok durumlarında onun fikrine başvurdular. Bir gün bir düşman ansızın onları kuşattı. Ona karşı koyacak güçleri yoktu. Havari ile istişare ettiler: Düşmanı nasıl defedelim? Havari: «Benim görüşüme göre, şu putunuzu çağıralım. Bu felâketi bizden uzaklaştırsm,» dedi. Hepsi putun etrafında toplaşıp, ona yalvarıp yakardılar. Fakat put onlara hiçbir fayda vermedi. Ve böylece görüldü ki, put onlara ne fayda verebilir, ne de zarar. Onların müdafaasını da yapamaz. O zaman havari onlara Allah'ı çağırmalarını emretti. «Allah'tan bu felâketin kaldırılmasını isteyiniz,» dedi. Onlar ihlâs ile Allah'ı çağırdılar. Cenab-ı Hakk, onların korktuğunu onlardan uzaklaştırdı ve böylece hepsi müslüman oldular.
2) İkinci vecih: İbrahim (AS), bu sözü istifham (soru sorma) kabilinden söyledi. İnkâr ve kınama istifhamıdır. Kavmini onunla kınıyordu. Âyetin takdiri: Bu mudur sizin iddia ettiğiniz Rabbtnız?» Fakat Âyet-i Celîle'den (soru sorma) harfi sakıt olup düşmüştür. Ve istifham harfinin sakıt olması da Arap kelâmında pek çoktur. Ve istifham harfinin sakıt olduğu yerlerden birisi de şu âyettir: «Acaba eğer sen ölürsen, onlar ebedî mi kalacaklar? [Enbiya: 34] Yani acaba onlar ebedî kalacaklar mıdır demek oluyor.
Âyetin manâsı «Bu yıldız, nasıl Rab olur? Oysa eksiklik delilleri bu yıldızda apaçık görülmektedir?»
3) Üçüncü vecih: İbrahim (AS), bu sözü ihticac (delil gösterme) yönünden söyledi. Yani kavmini susturmak için bunu delil göstererek şöyle dedi:
— Sizin iddianıza göre bu benim Rabbimdir. Oysa, kaybolmaktadır. Eğer iddia ettiğiniz gibi ma'bud olsaydı, kaybolmazdı.^
Bu takdirde âyet, şu âyet gibi olurdu: «Tat, kuşkusuz sen ga-lib ve kerimin tâ kendisisin.» [Duhan :49] Yani kendi nefsinin katında, ve kendi iddiana göre böylesin. Ve nitekim Musa (AS) hakkında Cenab-i Hakk: «Durmadan tapmakta olduğun ma'bu-duna bak.» [Taha: 97] Yani iddianla senin ma'budun olana bak, buyurmuştur.
4) Dördüncü vecih: Bu Âyet-i Celîlede mudmer (gizli ve mukadder) vardır. Takdiri şu: Onlar «Bu benim Rabbimdir» diyorlar. Evet -KAVL- [Söz] maddesinin takdiri, arap kelamında çoktur. Nitekim şu âyette olduğu gibi: «Hatırla o zamanı ki İbrahim beytin temellerini yükseltiyordu. [El-Bakara: 173] İsmail de: «Ey Rabbimiz bizden kabul eyle.» Yani ikisi: Ey Rabbimiz bizden kabul eyle derlerdi.»
5) Beşinci vecih: Cenab-ı Hakk, İbrahim hakkında buyurdu:
«îşte böylece İbrahim'e göklerin ve yerin melekûtunu gösteriyoruz. Tâ ki kesinkes bilgiye sahib olanlardan olsun.» Bu âyet-ten sonra «Gece İbrahim'i örttüğü zaman,» «FE» ile başladı. «FE» harfi, takibi [hemen, arkada gelmeyi] gerektirir. Ve bu işaret eder ki, bu hadise Cenab-ı Hakk'm İbrahim'e gökler ve yerin melekûtunu gösterdiğinin hemen arkasında olmuştur. İbrahim kesinkes ilme sahib olduktan sonra olmuştur. Bir kimse ki, Allah katında bu yüce ve şerefli mertebeye sahibtir, onun haline yıldızlara tapmak uygun düşmez. Yıldızlan rabb (ilah) edinmek hiç onun haline uygun düşer mi?
(77) «Eğer Rabbim beni hidayet etmezse kuşkusuz ben dalâlette (sapıklıkta) olan kavimden olurum,» âyetinin cevabı da, peygamberler daima Cenab-ı Hakk'tan tesbit istiyorlar. Yani hak üzerinde sabit kılmasını istiyorlar. İbrahim burada sapıktır da (hâşa) bunu söyledi demek değildir. Yani daha fazlasını istiyor demektir.
«Beni ve benim çocuklarımı putlara tapmaktan uzak tut, koru.» [El-Bakara : 173] Âyet-i Celîlesi de bu kabildendir.
Bunu söyleyen zat, acaba putlara mı tapıyordu? (Hâşa) [145]
Nemrüd'un Azaba Çarptırılması
El-Kurtûbi, El- Bakara suresinin 258. âyetinin tefsirinde şunları söylüyor: İbrahim ile cedelleşen Nemruz Bin Kuş Bin Keh'an bin Sam bin Nuh'tur, «Nemruz,» tarzında okunması şehabtan geliyor. Fakat meşhur kıraat Nemrud'dur. Zamanının diktatörü idi. Ateş ve sivrisineklerin belâsına maruz kalan kişi idi. Bu görüş İbni Abbas, Mücahid, Katade, Rebi,' Süddi, İbni İshak ve Zeyd bin Eslem'in görüşüdür.
Nemrud, Allah ile savaşmak istediği zaman, helak edildi. Ce-nab-ı Hakfc, sivrisineklerinin Önünde bir kapı açtı. Bütün gökyüzünü kapattılar. Güneş ışığı görünmüyordu. Nemrud'un askerlerini yediler, kanlarını emdiler. Kuru kemikleri bıraktılar. Onlardan birisi Nemrud'un dimağına girdi, onu yedi. Nemrud bir fare kadar kalıncaya dek o sivrisinek orada kaldı. O devrede Nemrud'un yanında en aziz insan ,eski bir çomakla Nemrud'un başına vuran insandı. Bu belânın içinde Nemrud kırk gün kaldıktan sonra öldü.
İbni Cüreyc, «Nemrud yeryüzünü ilk idare eden diktatördür. diyor.
İbni Atiyye, İbni Cüreyc'in sözünü reddediyor.
Katade «ilk tecebbür ve diktatörlük yapan idarecidir, der. Ba-bil'de meşhur köşkün sahibi odur. Bütün dünyaya hâkim olmuştur. Dünyayı tamamen hükmünün altına alan iki kâfirden birisidir. İkincisi de Buhtunasardır.»
Bazı rivayetlerde «Dünyayı baştan başa iki kâfir, iki de müs-lüman elde etmişlerdir. Kâfirler Nemrud ile Buhtunnasar, müs tumanlar Hz. Süleyman ile İskender'dir.» denildi.
İbrahim (AS) ile cedelleşen Nemrud bin Fâlıh bin Abr, bin Salih bin Erfahşat bin Şam'dır. Bu görüşlerin hepsini İbni Atiyye hikâye etmiştir.
Es- Süheyli «İbrahim'le cedelleşen Nemruz bin Kuş bin Ken' an bin Ham bin Nuh'tur, Irak kralı idi. Izdıhak diye bilinen Deh-hak onu kral tayin etmiş idi. Dehhakm adı, Biyorasip bin End-rast'idi. Bütün iklimlerin padişahı idi. Dehhak'ı, «Efridun» öldürmüştür. Dehhak diktatör ve cebbar idi. Bin sene krallık yaptığı kaydedilmektedir. İlk insan asan, ilk el ve ayak kesen odur.
Nemrud'un sulbünden bir oğlu vardı, ona Kuşa deniliyordu. Başka bir oğlu vardı, ona da küçük Nemrud deniliyordu. Küçük Nemrud bin sene hükümdarlık yapmıştır. Büyük Nemrud'un hükümdarlığı rivayetlere göre (400) dört yüz sene imiş. İbrahim ile Nemrud'un cedelleşmesi hakkında iki rivayet vardır. Birisine göre, Nemrud'un milleti bayram yerine çıktılar. İbrahim onların çıkışını fırsat bilerek puthaneye girdi, putları hurdahaş etti. Onlar dönüp putları kırık olarak görünce İbrahim onlara: Sizin taştan yontup yaptıklarınıza mı tapıyorsunuz? dedi.
Onlar: Acaba sen kime tapıyorsun? dediler. İbrahim:
— Ben dirilten ve öldüren Rabbime tapıyorum, dedi.
Bazıları, Nemrud ihtikârcıhk (karaborsacılık) yapıyordu. Millet gıda maddelerine muhtaç oldukları zaman, ondan satmal-mak mecburiyetinde kalıyordu. Onun huzuruna girdiklerinde ona secde ederlerdi. İbrahim gıda maddelerini almak için Nemrud'un huzuruna girdi, fakat secde etmedi. Nemrud:
— Niçin bana secde etmiyorsun? diye sordu. İbrahim:
— Ben ancak Rabbime secde ederim, cevabını verdi. Nemrud:
— Senin Rabbin kimdir? İbrahim:
— Benim Rabbim dirilten ve öldüren zattır, dedi.
Zeyd bin Eşlem, «İbrahim (AS)in kıssasındaki Nemrud oturdu, halka yiyecek maddeleri verilmesini emretti. Her kavim geldikçe onlardan soruyordu:
— Sizin Rabbiniz ve ma'budunuz kimdir? Onlar da:
— Sensin, diyor, o da:
— Bunlara yiyecek maddesi veriniz, diye emir veriyordu, ibrahim (AS) bir şeyler almak için geldi. Nemrud:
— Senin Rabbin ve ilâhın kimdir?
İbrahim:
— Benim Rabbim dirilten ve Öldürendir, dedi. Nemrud bunu dinlediği zaman: .
— Ben de diriltir ve öldürürüm, dedi. Bu sefer İbrahim (AS) güneşin meselesiyle ona karşılık verdi. Kâfir olan susup kalakaldı. Ve İbrahim'e gıda maddeleri verilmemesini emretti. İbrahim hiçbir şey almadan ailesinin yanına döndü. Bir kum tepesinin yanından geçti. Un gibi idi. Kendi kendine «Eğer ben iki torbamı bundan doldurursam hiç olmazsa dolu torbalarla gideyim de çocuklar bir an için sevinirler. Onları sevinç halinde bir göreyim,» dedi ve torbaları kum doldurarak götürdü. Evine geldiğinde çocuklar sevindiler. Torbalar üzerinde çocuklar oynaşmaya başladılar. İbrahim (AS) yorgun ve argın bir vaziyette uykuya daldı. Hanımı «ben ona yemek hasırlayayım da gözünü açtığında yemeğini hazır bulsun» dedi. Torbaların birisini açtı. Baktı ki en güzel undan dolu. Onu pişirdi. İbrahim kalkınca onun huzuruna ekmek getirdi. İbrahim:
, — Bu ekmeği nerden getirdiniz? diye sordu. Hanımı:
— Senin getirdiğin undan yaptım, dedi. İbrahim anladı ki, Cenab-ı Hakk onlar için bunu kolaylaştırmıştır.
Ravî der ki: Nemrud, ben de diriltir ve öldürürüm dediği zaman iki kişiyi meclise istedi. Birisini öldürdü, birisini bıraktı. «İşte ben bunu dirilttim, öbürünü öldürdüm,» dedi. İbrahim (AS):
«— Rabbim güneşi doğudan batıya getirir, haydi sen de batıdan doğuya getir» deyince o sustu.
Bir haberde rivayet edilmektedir. Cenab-ı Hakk;
«İzzet ve Celâlime yemin ederim ki, ben güneşi batıdan getirmedikçe kıyamet konmayacaktır. Onu getireceğim ki bilinsin, ancak benim buna gücü yeten.»
İbrahim (AS), Nemrud'u susturduktan sonra Nemrud O'nun ateşe atılmasını emretti. Zaten diktatörlerin âdeti böyledir. İlmen mağlûb oldukları zaman, ceza vermekle insanları korkutmaya kalkışırlar. Allah İbrahim'i ateşten de kurtardı.
Süddi, «İbrahim ateşten çıktığı zaman onu kralın huzuruna götürdüler. Daha önce de İbrahim huzura girmişti. Kral, İbrahim' le konuştu ve «Senin Rabbin kimdir?» diye sordu. İbrahim, «Benim Rabbim dirilten ve öldüren zattır» dedi. Nemrud, «Ben de diriltir ve öldürürüm. Ben dört kişi alıyorum. Onları bir eve kapatıyorum. Onlara hiçbir şey vermiyorum, içirmiyorum, acıktıkları zaman, onları çıkarıyorum. İkisine yediriyorum, dinliyorlar. İkisini bırakıyorum, ölüyorlar.» İbrahim (AS) güneş hadisesini ileri sürünce Nemrud susuverdi.
Usul alimleri, bu âyette şunu zikrettiler: İbrahim, Rabbinin gerçek sıfatı olan diriltmek ve öldürmek vasıflarını zikredince, bu vasıfların hem hakiki hem de mecazi manâsı olduğundan dolayı İbrahim bu sefer hakikata gidiverdi ve Nemrud mecaza sığındı. Böylece kavminin gözünü boyadı. İbrahim (AS) bu meselede ona teslim olmuş göründükten sonra bu misali naklederek, içinde mecaz olmayan bir emri getirdi. Bu sefer kâfir olan kişinin (Nemru'dun) dili kesildi. «Ben güneşi doğudan getiririm» demeğe gücü yetmedi. Çünkü akal sahibleri onu yalanlayacaklar-[146]
Denildi ki, Nemrud'un milleti yıldızlara tapıyorlardı. Her yıldiz için o yıldızı simgeleyen madenden bir put yapmışlardı. Mesela güneş için altından bir put, ay için gümüşten bir put yapmışlardı. Gayeleri bu putlara tapmakla yıldızlara yaklaşmak idi. İbrahim (AS) önce onların putlara tapmasını inkâr etti. Sonra bu inancın kaynağını kurutmaya çalıştı. Yıldızlara nisbet edileni iptal etmeye çalıştı. Yıldızların böyle bir şeye layık olmadığını ortaya koydu. Umulur ki, Nemrud'un milleti, putların tesirinden başka yıldızların müstakil birer tesirleri olduğu inancıydaydılar. Onun için Hz. İbrahim putlarda uluhiyetin iptaline, yıldızlarda da rububiyetin iptaline çalıştı. Âyetteki -efele-, [gaib oldu] manasınadır. Yani battı ve ışıkları kayboldu -bazığan- ışıkları yayıldı doğdu. «Baziğan» esasen «Baziğ» kökünden geliyor. Yarmak manasınadır. Sanki ay nuruyla zulmeti yarıyor.
(77) «Eğer Rabbim beni hidayet etmezse, kuşkusuz sapık kavimden Qİurum dedi...»
Bu âyetin tefsiri: ,
Yani Rabbim beni hidayet üzerinde sabit bırakmazsa demektir. Çünkü İbrahim (AS) bu sözü söylemezden önce de hidayet üzerinde idi. Zira peygamberler yaratılışın ilk noktasından sonuna kadar hidayet üzerindedirler. Bu Âyet-i Celîlede hidayetin Allah' tan olduğuna dair açık delil vardır. Çünkü İbrahim (AS) hidayeti Allah'a izafe etti.
Aynı zamanda, Âyet-i Celîlede, İbrahim (AS), kavminin dikkatini ayın da bir yıldız olduğuna ve doğup batmasından dolayı mabud olmaya elverişli olmadığına çekti. Ta'rizen (işaret vermekle) bunu onlara arzetti ve dolayısıyla sapık bir yolda olduklarını ifade buyurdu. İbrahim (AS), onların sapıklığını üç kademede ortaya serdi. Birincisinde yıldıza tapıyor ve onu Rab kabul ediyor gibi göründü. O battıktan sonra «Batanları sevmem.» dedi. Çünkü batanlar hadistirler (sonradan yaratılmışlardır.) Bir halden diğer bir hale geçerler. İkinci kademede, daha parlak görünen ayı görünce, «İşte budur Rabbim» demek suretiyle onlara «Ben de sizin gibi inanıyorum» diye bir hava verdirdi. Ayın batışından sonra «Eğer Rabbim beni hidayet etmezse şüphesiz ki, dalâlette olan kavimden olurum» dedi. Böylece ayın da, bâtıl bir ma'bud olduğunu ve ona tapanların sapık olduklarını sergiledi. Üçüncü kademede, daha büyük olan güneşi görünce, «İşte budur,» dedi ve güneş battıktan sonra, «Ey Kavim! Ben sizin Allah'a ortak koştuğunuzdan beriyim.» deyip gerçek dinini ve Rabbinin kimliğini ortaya koydu.
Hz. İbrahim'in bu mücadelesi Tarihçilerin, Esercilerin, ve Si-yercilerin işaret ettikleri gibi, Babil etrafında olmuştur. Veya Haleb'e yakın mıntakada olmuştur. Hadise bir gecede ve o gecenin sabahında cereyan etmiş değildir. Belki uzun zaman almıştır. Ayetteki takib harfi olan «FE», takibi örfi içindir Nitekim «te-zevvece-fevelede» [evlendi ve doğurdu] cümlesindekiffF£» takibi Örfi için olduğu gibi. Bu hususu Ruhu'l-Meâni derin bir şekilde tahlil etmektedir [147]
Hz. İbrahim'in Devrinde Yıldızlarla İlgili İlim Yaygındı
Âyet-i Celîledeki yıldızın, ayın, güneşin batış ve doğuş tabirleri, gözün görmesine [yani zahire] göredir. Burada bir ince nokta vardır. Ona dikkat etmek gerekir: İbrahim (AS)in muhatabla-n, «Müneccim» yani yıldız ilmini bilen kimseler idi. Veya bu bilgi o devirde pek yaygın ve ileriydi. Müneccimlerin görüşüne göre, yıldız doğu tarafında bulunup göğün ortasına doğru yükselmekte olduğunda kuvvetli olur ve tesiri çok büyüktür. Batı tarafında bulunup batışa yakın ise, tesiri zayıf, kuvveti az olur. İbrahim (AS) bu noktaya dikkatlerini çekerek gerçek mabudun kudreti acze düşmez, kemali, noksana doğru gitmez. Oysa siz Müneccimlere göre, yıldızın seyri batı tarafında olursa, kuvveti zayıf, tesiri eksik, tedbirden acizdir. Bu da onun ulûhiyet ve ma'bu-diyetine zarar getirir. Ve böylece onların dilleriyle onları mağlûb etmek bahis konusu oldu. Onun için onların ıstılahlarından olan batış, doğuş tabirleri kullanıldı.
Güneşin aydan ve yıldızdan daha büyük olduğu açık bir hakikattir. Güneşin cisminin büyüklüğü hakkındaki eserler muhteliftir. Astronomi bilginlerinin tesbitine göre; güneşin hacmi 1.300.000 dünya hacmine denktir. Güneşin hacmi 63.700.000 ay hacmine denktir. Dünya aydan 49 defa daha büyüktür.
Eski bilginler; «Güneş 166 küsur defa yerden daha büyüktür. Altıbinaltıyuz kırkdört küsur defa aydan daha büyüktür. Yer aydan 39 küsur defa daha büyüktür» demişlerdir. Fakat son tesbit daha doğrudur.
Bu konu ile ilgili olarak bazı hadisleri nakledelim. Buhari, Peygamberlerin Hadiseleri ve Tefsir Kitabı konusunda, Sahihinde Ebu Hüreyde'den naklediyor: İbrahim, babası Azer'e kıyamet gününde rastlar. Azer'in yüzü üzerinde toz ve toprak vardır. İbrahim:
— Ben sana, Allah'a isyan etme demedim mi? der. Babası:
— İşte bugün sana isyan etmeyeceğim, diyor. İbrahim:
— Ey Rabbim! Sen bana vahyettin ki, insanları hasrettiğin günde beni mahcub etmeyeceksin. En uzak bulunan babamın mahcubiyetinden daha büyük ne mahcubiyet olabilir?
Cenab-ı Hakk cevap olarak: Kuşkusuz ki, ben Cenneti kâfirlere haram kılmısımdır,» buyurdu
Sonra Hz. İbrahim'e:
— Ey İbrahim! Apaklarının altına bak, deniliyor. İbrahim (AS) baktığında kirlenmiş bir erkek sırtlanı görür. Sonra o sırtlanın ayaklarından tutulur ve ateşe atılır.»
Buharinin sarihi İbni Hacer Askalani; İbrahim bin Ta'man'ın rivayetinde o İbrahim'den alınır ve Cenab-ı Hakk:
— Ey İbrahim! Senin baban nerededir? diye sorar. İbrahim Sen onu benden aldın, diye cevap verir. Cenab-ı Hakk:
— Aşağıya bak, deyince İbrahim baktığında kokusu içerisinde kıvranan bir erkek sırtlanı görür,» diyor.
Eyyub'un rivayetinde, «Cenab-ı Hakk, Hz. İbrahim'in babası Azer'i bir sırtlan mesheder (sırtlan şekline çevirir), İbrahim onun kötü kokusundan ötürü burnunu kapatır. Cenab-ı Hakk sorar:
— Ey kulum! O babandır. Hz. İbrahim:
— Hayır, senin izzetine yemin ederim, o babam değildir, diyor.
Said'in hadisinde: «Azer çirkin bir surete sokulur. Pis kokular etrafa yayılır. Erkek bir sırtlanın suretine sokulur,» denmektedir.
İbni Münzir bu vecihten ekleyerek diyor ki: Hz. ibrahim onu bu şekilde görünce ondan teberri (yüz çevirerek) ederek «Sen benim babam değilsin» der.
Hafız İbni Hacer Askalani «Azer'in mesnedilmesindeki (çirkin şekle sokulmasındaki) hikmet, İbrahim (AS) ondan nefsen nefret etsin diyedir. Bir de ateşte dünyadaki suretinde kalmasın ki, İbrahim (AS) in Cennet hayatına gölge düşürmesin,» diyor.
Bazıları; Azer'in sırtlan şekline sokulmasının hikmeti; sırtlanın hayvanların en akılsızı oluşundandır. Azer de, beşerin en akılsızı idi. Çünkü ona evladından görünen apaçık mucizelere rağmen o ölünceye kadar küfründe İsrar etti» diyor.
Tabii bu yorum ve görüşler, Azer'in İbrahim (AS)in gerçek babası olduğunu ve bir peygamberin babası da küfür üzerinde ölebilir diye iddia edenlerin yorum ve görüşleridir. Ancak hadiste Azer'in başından bunların geçtiği belirtilmektedir. Fakat Azer, kesinkes Hz. İbrahim'in öz babası mıdır, amcası mıdır keyfiyeti belirtilmemektedir.
El-Hafız İsmail'in hadisinin metninde işkal vardır. Çünkü İbrahim, Cenab-ı Hakk'ın vaadına muhalefet etmeyeceğini biliyor. Küfür üzerine ölen Azer'in cehennemliğinden mahcub olacağını bu ilmine rağmen nasıl duyar?
Yine Hafız'a göre: Başkaları da İsmail'den gelen bu hadis, şu âyetin metnine muhaliftir: «İbrahim'in babası için bağışlanma dilemesi, ona yalnızca verdiği bir söz dolayısıyla idi. Kendisine onun gerçekten Allah'a düşman olduğu açıklanınca ondan uzaklaştı. Doğrusu İbrahim oldukça duyarlı idi, yumuşak huylu idi.» CEt-Tevbe: 114)
Ebu Naim, «Ed-Delail»inde İbni Abbas'm hadisinden naklediyor: «Benim ebeveynim zinada bir araya gelmediler. [Yani benim soyuma karışmadı] Cenab~ı Hakk beni güzel bellerden tertemiz rahimlere nakletti Saf ve katışıksız iki şube açılırsa mutlaka en hayırlısından olurdum.»
Müslim sahihinde Enes ibni Sabit'ten rivayet ediyor:
Bir kişi Resulullah'a gelip «Ey Allah'ın Resulü! Benim babam nerededir? diye sordu. Cenab-ı Peygamber: Ateştedir, dedi. Kişi, Resûlüllah'ın huzurundan dönüp gidince Cenab-ı Peygamber onu çağırdı:
«Kuşkusuz senin baban da, benim babam da ateştedir,» buyurdu.
İmam Nevevi, Müslim'in şerhinde şunu söylüyor:
Bu hadiste «küfür üzerinde ölen ateştedir. Ona en yakınların yakınlığı hiçbir faide vermez» gerçeği vardır. Bu hadiste; fetret zamanında [peygambersiz dönemde] Arapların puta tapanlarının cehennem ehlinden olduklarının hakikati vardır. Bu, peygamberlik tebliğ edilmezden evvel cezalandırma değildir. Çünkü Araplara, Hz. İbrahim'in ve diğer peygamberlerin daveti tebliğ edilmişti. Cenab-ı Peygamberin «kuşkusuz senin de benim de babam ateştedir,» sözü musibete katılmak suretiyle teselliyi en güzel şekilde veren örneklerden birisidir.
Müslim, Mervan bin Muaviye'den, o da Zeyd bin Kisan'dan, o da Ebi Hazım'dan, o da Ebu Hüreyre'den rivayet ediyor. Allah' in Resulü:
«Rabbim'den anneme af talebinde bulunmak için. izin istedim. Bana bu hususta izin vermedi. Rabbimden onun kabrini ziyaret etmek için izin istedim. Bana izin verildi.»
Müslim, Muhammed bin Ubeyd'in tarikiyle rivayet ediyor:
Resûl-i Ekrem annesinin kabrini ziyaret etti. Ağladı ve etra-fındakileri de ağlattı. Ve buyurdu:
«Rabbimden annem için af talebinde bulunmaya izin istedim. Bana izin vermedi. Onun kabrini ziyaret etmek hususunda izin istedim. Bana izin verdi. Siz kabirleri ziyaret ediniz. Kuşkusuz ki, kabirler size ölümü hatırlatır.»
En-Nevevi, bu rivayet Müslim'in Batı'daki nüshalarındadır, Doğu'daki nüshalarında yoktur diyor. Fakat bu rivayet usul kitah-larının çoğunda, cenazeler kitabının sonunda mevcuttur.[148]
Müşrikleri Hayatta İken Ziyaret Caizdir Nevevi Hadisin Şerhinde Şunlari Söylüyor:
Bu hadis, müşriklerin hal-i hayatta ziyaret edilmeleri ve ölümden sonra kabirlerinin ziyaret edilmesinin caiz olduğunun delilini getiriyor. Çünkü ölümden sonra onları ziyaret etmek caiz olduğuna göre hayatta iken ziyaret etmenin caiz olması, daha evlâdır. Zira Cenab-i Hakk, «Onların ikisiyle dünyada iyilikle arkadaşlık yap» [Lukman: 31] buyurmuştur. Aynı zamanda hadiste; kâfirler için af talebinde bulunmanın yasaklanışı da vardır.
Kadı İyâd, Eesûl-i Ekrem'in, Amine validesinin kabrini ziyaret etmesinin sebebi mev'izedir (öğüttür). Onun kabrini görmekle ölümü hatırlamayı kastetmek idi diyor. Resûlüllah'ın «kabirleri ziyaret ediniz, kuşkusuz kabirler size ölümü hatırlatır» cümlesi bunu teyid ediyor. [149]
Peygamberler Müşrik Olan Yakınları İçin Af Talep Edebilir Mi?
İbni Mesud, İbni Abbas ve başka sahabelerden çeşitli yollardan gelen rivayetlere göre «kendilerine onların gerçekten çılgın ateşin arkadaşları oldukları açıklandıktan sonra, yakınları dahi olsa müşrikler için bağışlanma dilemeleri, peygambere de, iman edenlere de yaraşmaz.» (Et-Tevbe : 113) âyeti celilesi Azer hadisesi hakkında nazil olmuştur diyorlar. Fakat Müslim ve Buharı ve başka hadis alimleri «Bu âyeti celile Resûl-i Ekrem'in, ölüm anında Ebu Talib'e:
— Lâilaheillallah de, onunla seni müdafaa edeyim veya ondan ötürü sana şefaat edeyim,
dediğinde Ebu Talib'in yanında oturan Ebu Cehil:
— Ey Ebu Talib! Sen Abdulmuttalib'in dininden kaymak m% istiyorsun? diye telkinde bulundu. Ebu Talib, en son konuşmasında «Abdulmuttalib'in dini üzerinde olduğunu» ikrar etti. Lâilaheillallah demeden ağzını kapattı. Resûl-i Ekrem o anda «Allah'a yemin ederim, ben senin için af talebinde bulunacağım. Tâ ki, bundan menedilinceye kadar» dedi. Ve Cenab-ı Hakk bu âyeti o zaman indirdi. Yine Resûlüllah'a hitab ederek Ebu Talib hakkında: «Gerçek şu ki sen sevdiğini hidayete eriştiremezsin. Ancak Allah dilediğini hidayete eriştirir. O, hidayete erecek olanları daha iyi bilendir.» (Kasas: 57) âyetini de indirdi.
El-Hafız, Buhari'nin Tefsir kitabını şerheder ve, Kasas suresinin tefsirini yaparken «Bu âyetin Ebu Talib hakkında nazil olduğunda şüphe vardım diyor. «Çünkü Ebu Talib, Mekke'de hicretten önce vefat etti. Ve sabit olmuştur ki, Resûl-i Ekrem umreye giderken annesinin kabrine vardı. Rabbinden annesine af talebinde bulunmak için izin istedi. Fakat bu âyet o zaman nazil oldu. Âyetin nüzulünde [inişinde] asıl tekrar etmemektir diye ilave ediyor. Sonra Hafiz, bu hususta Hâtim'dan, Et-Taberi'den ve Et-Ta-barani'den gelen rivayetleri zikretti ve sonra şöyle dedi:
«Muhtemeldir ki, sebebi daha önce geçmesine rağmen âyetin nüzulü gecikmiştir. Ve muhtemeldir ki, âyetin nüzulünün iki sebebi vardır: Birisi daha önce geçmiş, Ebu Talib meselesidir. İkincisi de daha sonraki Amine Hatun meselesidir.»
İmam Suyûti, «Kuşkusuz senin baban da benim babam da ateştedir» hadisindeki, babadan maksad, amcası Ebu Talib idi. Çünkü Resûl-i Ekrem ona baba diyordu» şeklinde tevil etmiştir. İmam Suyûti, hadisin neshedildiğini (hükmünün kaldırıldığım) de söylüyor. Fakat usul ilminde takarrür (yerleşmiş) eden bir kaide vardır: Haberler neshedilmezler. Nesh ancak hükümlerde olur.» bu tevili zayıf düşürüyor.
İmam Suyûti, «Resûl-i Ekrem'in ebeveyni, ehli fetrettendir. Eş'arilerin cumhuru 'ehli fetret kurtulmuştur' kanaatindedir. Ancak ehli fetretten, hakkında özel nas varid olanlar istisna edilmiştir» diyor.
Bu konuda İmam Suyuti'nin ve ebeveyni şerifeyni «kurtulmuş» zümresinde gösteren diğer alimlerin en kuvvetli delilleri.
«Cenab-ı Hakk, ehli fetreti kıyamet gününde imtihan edecektir ve onların bir kısmı bu imtihandan kurtulacak» şeklinde varid olan hadislerdir. Fakat İmam Nevevi'den daha önce «Arap müşriklerine, İbrahim'in daveti ve başka peygamberlerin daveti tebliğ edilmişti» diye naklettiğimiz delil sıhhatli değilse, bu böyle olabilir.
Azer'in küfrünü açıkça söyleyen, Nuh (AS)un oğlunun küfür üzerinde ısrar etmesini ayan-toeyan sergileyen Kur'an ve buna benzer hadiseleri getiren sıhhatli hadisler, beliğ bir hikmete ve apaçık bir faydaya işaret ederler: O da; tevhid esasını yerleştir- tamamen yıkıyor. ADab için olan ile peygamber için olanın arasındaki farkı getiriyor. Peygamberler ancak müjdeleyici ve korkutucu olarak gönderilmişlerdir. Onların tek vazifeleri, Allah'ın dinini tebliğ ve tatbik etmek için çaba sarfetmektir. Onlar kendiliklerinden hiçbir şey getiremezler. Allah'ın izni olmadan hiçbir kimseye ne yarar, ne zarar sağlayamazlar. Hiçbir kimsenin hidayeti ve zorla imana getirilmesi onların ödevi değildir. Onların ödevi, ta'lil (sebep gösterme) yoluyla, hüccet (delil) ve burhan (ispat) lar getirmek suretiyle hidayet etmektir. Dilediklerini hidayet edemezler. Diledikleri yanlış giderse, Cenab-ı Hakk'ın hükmüne engel olamazlar. Velev ki, Allah'ın hükmüne mahkûm edilen onların en yakım ve en sevdikleri olsa dahi.
Arapların putperestlik kaidesi ve başka putperestlerin kaideleri birtakım iyi insanları dost edinmek idi. İddialarına göre, o iyi insanlar, onlar ile Allah arasmda vasıta olacaktı. Saadet ve şekavet (bedbahtlık) terinde, alış verişlerinde onlara yardımcı olacaklardı. Sadece iyi insanların tebliğ ve irşadı kâfi gelmez. Tıpkı dünyadaki kuvvetlilere onları kıyas ederler. Onun için Arap müş-rikleri Allahla beraber başkalarını çağırıyorlardı. İşte âyet.,,
«Onlar Allah'ı bırakarak kendilerine fayda da zarar da vermeyen putlara taparlar, 'bunlar Allah katında bizim şefaatçıları-mızdır' derler.» (Yunus : 18)
«Dikkat edin! Halis din Allah'ındır. Onu bırakıp ta putlardan dostlar edinenler, 'onlara bizi Allah'a yaklaştırsınlar diye kulluk ediyoruz' derler.» (Ez-Zumer: 3)
Arap müşrikleri tavaflarında «Senin hizmetindeyim, senin hizmetindeyim, senin ortağın yok. Ancak bir ortağın var, o da senindir. Onu da onun mülkiyetini de sen mülk edinmişsindir» diyorlardı. Onların putlarına ibadetleri salih insanları ta'zim (büyük sayma) etmedeki ifratlarından ileri geliyor. Nuh [Aleyhis-selam]m kavminden alınmıştı. Onların içinde salih insanlar vardı. Helak oldular. Şeytan, onlara meclislerinde o salih insanların putlarını dikmeyi vesvese yoluyla empoze etti. O dikilen putlara salih insanların isimleri verildi. Onlar aynı şeyleri yaptılar. Onların zamanında o putlara tapılmıyordu. Fakat onlar öldükten ve o putlar hakkındaki bilgi silindikten sonra bu sefer putlara tapıldı. Bu durum, Sahihi Buhari'nin Nuh suresinin tefsiri konusunda vardır.
Kur'an-ı Hâkim, şirkin bütün temellerini yıktı. Gerek Arapların putlarını, gerekse dünyada tapılmakta olan bütün putları yerle bir etti. İbadeti bırakıp Allah'ın tevhidine gölge düşürdükleri halde «peygamberlerimiz ve azizlerimiz bize şefaat edip bizi kurtaracaktır» diyen ehli kitabın inançlarını da yıktı. İbrahim (AS), Arapların katında beşeriyetin en yücesi olduğu gibi, Ehli kitabın katında peygamberler arasında en büyük makama sahip idi. Bundan dolayı Cenab-i Hakk kitabında .İbrahim'in pederi olan Azer' in küfrünü birkaç âyette tekrar etti. İbrahim'in (AS) onu hidayet etmek hususunda harcadığı çabayı, ve ona af. talebinde bulunmak hususunda gösterdiği gayreti tekrar ededurdu. Bütün bunların, tevhid temeli Azer'in kalbinde olmadığından veya yerleşmediğinden dolayı fayda vermediğini de kaydetti Tâ ki. Halk bilmiş olsun ki, ahirette kurtuluşun temel noktası, sıhhatli iman ve tam teslimiyettir. Tam teslimiyet de, peygamberlerin ve Hz. Muhammed'in getirdiği ilâhi, sistemde bulunan emirlerle amel etmektir. Peygamberlerin şahıslanyla ve şahsi tesirleriyle değildir. Çünkü bir mücrimin (suçlunun) hakkındaki şahsi tesir, hâkimler katında ancak mecazi bir tarzda geçerlidir. Putperestlerin şefaat anlayışları böyle idi. Kur'an bunu sildi. Tüm şefaatin Allah'ın elinde olduğunu ispat etti. «Allah'ın katında ancak bir insan Allah'ın izninden sonra şefaat eder.» gerçeğini getirdi.
«De ki: Onun dışında ilâh olarak öne sürdüklerinizi çağırın. Onlar sizden ne zararı uzaklaştırabilirler ne de onu yararınıza dönüştürebilirler. Onların taptıkları da hangisi daha yakındır diye Rablerine yaklaşmak için bir vesile arıyorlar. Onun rahmetini umuyorlar ve azabından korkuyorlar. Şüphesiz senin rabbinin azabı korkunçtur.» (İsra : 56 - 57)
Müslim ve Buhari'de, Abbas bin Abdulmuttalib'in hadisinden naklediliyor. Hz. Abbas, Resûl-i Ekrem'e:
«— Sen amcanı kurtaramadın. Allah'a yemin ederim, o seni korur, senin için öfkelenirdi,» dedi. Resûlüllah (S.A.V.)
«— O, ateşin sığ olan kısmındadır. Eğer ben olmasaydım ateşin en alt tabakasında olacaktı.» dedi.
Müslim ve Buhari, Ebu Said el-Hudri'den rivayet ettiler. Re-sûlüllah'm katında amcası Ebu Talib'ten bahsedildiğinde buyurdu:
«— Umulur ki, kıyamet günündeki şefaatim ona fayda sağlasın. Onu ateşin bir yerine koydursun ki, ateş onun ayak bileklerine kadar gelir ve o ateş onun beynini fıkır fıkır kaynatır.»
Hafız îbni Hacer el-Askalâni bu hadisin şerhinde diyor ki:
«Bu, Resûlüllah'm bir Özelliğidir. Bu hadiste ters düştüğü iddia edilen ve şefaatin yokluğunu belirten âyetler de, müşriklerin inandığı tipteki bir şefaati kabul etmemektedir. Yani şefaatçılarm Ş Cenab-ı Hakk'm iradesinde tesir edeceklerini ortadan kaldırw. Kâfirlerin ateşten kurtulma ihtimalini yok eder. Fakat azabın ha-fiflemesindeki tesirini kaldırmaz. Resûl-i Ekrem'e çok yardımları dokunmuş, Peygamberi büyütmüş, korumuş ve himayesine almıştı. Ebu Talib'in Peygamberin her dediğini tasdik ettiği de rivayet edilmektedir. Fakat gururundan, babasının ve kavminin bulunduğu inançtan ayrılmanın kendisine ağır gelmesinden dolayı imana gelmemiştir. Ebu-Cehil son deminde onun gururunu okşadı. Abdullah bin Ubey bin Ebi-Ümeyye de buna katıldı. Resûlüllah'in şefaatıyla Ebu Talib'in azabının tahfif edilmesi daha evlâdır.»
Daima Resûlüllah'a eziyet veren, güçleriyle bütün müminlere yüklenen, çeşitli azabları müsiümanlara tattıran, müminleri memleketlerinden ve mallarından uzaklaştırmaya sebeb olan, memleketlerini terkeden Resûlüllaha ve ashaba hicret yerinde bile huzur vermemeye gayret sarfeden kâfirlerle Peygambere yardım eden Ebu Talib'in durumu nasıl bir olabilir? Fakat azabın en hafifine müstahak olan ve en hafif azabla cezalandırılan bir kimseye şefaatin nasıl faydalı olduğu hususu müşküldür. Azaba müstahak olduktan sonra şefaat yapılırsa «cehennem azabından onlardan hiçbir şey tahrif edilmez» [El-Bakara : 86] âyetiyle mua-reze etme ve ters düşme meselesi vardır. Binaenaleyh Ebu Talib'e şefaat edilmesinin manâsı; bütün şefaatlar, haklarında şefaat edilenlere surî (görünürde) bir ikramdır. Şefaatçılarm şefaatından sonra bunu Cenab-ı Hakk icra eder. Şefaattan ötürü değil. Nitekim İmamı Eş'ari, bütün sebeblerde böyle söylemiştir.
El-Hafız (Kitab'ul Rikak)da, hadisi şerhederken, «Bu Resûl-i Ekrem'in özelliğidir. Genel manâ burada tahsis edilmiştir. Bu tahrif günâhların azabında olur, küfrün azabında olmaz.» diyor.
Bir de, «Şerh u Sahihi Müslim» adlı kitabta, Kurtubi, «Ebu Talih, Peygambere çok ikram ettiğinden ötürü ve onu çok koruduğundan dolayı bu tahfif ile Cenab-ı Hak onu mükâfatlandırdı. Ve buna şefaat denildi. Çünkü bu şefaat bundan Ötürüdür.» der. [150]
Mühim Bir Nokta
Resûlüllah'ı veya eshab-ı kiramı veya diğer peygamberleri küfür üzerinde ölmüş yakınlarına hakaret etmek suretiyle üzmenin haram olduğunda şüphe yoktur. Zira Resûl-i Ekrem'e, Hassan bin Sabit geldi. Müşriklere küfretmek hususunda izin istedi. Cenab-ı Peygamber:
— Onların içinde benim de soyum vardır. Onu ne yapacaksın? buyurdu. Hassan:
— Sen hamurdan nasıl kılı çekersen seni öylece onların içinden çekip çıkaracağım. —Yani senin soyunu onların soylarından ayırd edeceğim—.«Benim hicvimden onlara hiçbir şey dokunmayacaktır,» dedi.
Bir rivayette Hassan, Ebu Süfyan'ı hicvetmek hususunda izin istedi. Cenab-ı Peygamber:
— Peki, ona yakınlığımı nasıl edeceksin? diye sordu. Hassan:
— O yakınlığını senin hamurdan kıl çekmen gibi çeker çıkarırım,» dedi. Hasan bu izni istediği zaman, Ebu Süfyan iman etmemişti ve Peygamberin en büyük düşmanıydı. Selef alimleri, bu hususta pek dikkatli giderlerdi. İmam Şafii:
— Resûl-i Ekrem, şerefli ve soylu bir kadının elini, hırsızlık yaptığından dolayı kesti. Onun elinin kesilmemesi için Cenab-ı Peygambere ricada bulunuldu. Cenab-ı Peygamber:
«— Eğer filan da hırsızlık yapsaydı elini keserdim,» dedi. di yor. Görüldüğü gibi îmam Şafii burada edeben Hz. Fatma'nın ismini vermekten kaçınıyor. Halbuki hadiste farazî olarak hırsızlık
fiili Hz. Fatıma'ya isnad edilmiştir. Ebu Davud'un süneninde de bu kabilden bir şeye rastlıyoruz: Hz. Fatıma bir taziyeye gitmişti. Resûl-i Ekrem ona:
— Umulur ki, sen onlarla beraber kabristana gittin, dedi. Fatıma:
— Maazallah. Senin kabristan hakkında söylediklerini işittikten sonra ben gider miyim? Cevabını verince,
Resûl-i Ekrem, süneni Nese-i'de olduğu gibi, Fatıma'ya:
— Eğer sen kabristana onlarla beraber gitseydin ancak babanın dedesi cenneti gördüğünde sen cenneti görebilirdin, buyurdu.
Görüldüğü gibi, Ebu Davud, Abdulmuttalibin ismini edeben vermemektedir. «Babanın dedesi» şeklinde rivayet ediyor. Resûl-i Ekrem bunu teşdid için söylemiştir. Yani kadının kabristana gitmesinin pek şiddetli bir yasak olduğunu ifade ediyor.
Hadis rivayet edenler, edebe bürünerek hadisin birtakım metinlerini bu tarzda rivayet etmeleri mi iyidir, yoksa açıkça rivayet etmeleri mi? En kuvvetlisi, hadisi açıkça, Resûlüllah'tan geldiği şekilde rivayet etmek daha uygundur. Çünkü onlar, yani hadis alimleri sünnetin taşıyıcıları ve tebliğ edicileridir. Nassı lafzıyla hıfzettikleri gibi veya manâsıyla onu edâ etmek için bütün kuvvetini sarfederek nakletmesi lâzımdır. Allah bu şekilde zahmete katlanıp Resûl-i Ekrem'den bize sünneti tebliğ edenlerden razı olsun. Onların bizim beynimizde pek büyük emekleri vardır. Zira onlar hadisleri rivayet ettiler, metinlerini zaptedip senetlerini tarttılar. Cerh ve tadilin terazisinde her şeyi kılı kırk yararcasına tetkik ettiler. Allah onların ruhlarını şad eylesin. [151]
Peygamberlerin Ataları Kurtuluşa Ermişlermidir?
Bütün bu nakillerden sonra deriz ki, gönül istiyor ki, peygamberlerin aba ve ecdadı, Abdullahfcan Adem (Aleyhisselama) kadar ehl-i necattan olsunlar. Kurtuluşlarını müdafaa edenler herneka-dar delil bakımından zayıf düşüyorlarsa da, gönül ve vicdanın sesini duymak bakımından daha yararlı veya daha merhametli davranmaktadırlar. Meselenin hakikatini Allah (CC) bilir. Mesele hakkında Alûsi'den, El Menar'dan, Beyzavi'nin haşiyelerinden iktibaslar yaptık. Kanaatimiz; peygamberlerin atalarının tahir ve temiz olması yönündedir. Allah bizi, başta Resûl-i Ekrem olmak üzere bütün peygamberani î'zamın feyzinden faydalandırsın. Amin.
(79) «Kuşkusuz hakka yöneterek yer ve gökleri yaratan zata yüzümü çevirdim. Ben ortak koşanlardan değilim,» dedi
Bu âyetin tefsiri:
Hazret-i İbrahim, kavminin putlarından ve tapmakta olduklarından teberri ettikten sonra bu mesnûa'tı meydana getiren yaratıcıya yönelerek" bu sözlerini söyledi. Âyet-i Celîlede -YÜZ- diye geçen, mümkün ki gerçek yüz olsun. Mümkün ki «ibadet ve taat» manâsında olsun. «Ben ibadet ve taatımı gökler ve yerleri yaratana yönelttim, onun için yapıyorum» demek oluyor.
(80) «İbrahim'in kavmi onunla cedelleşti...»
Yani İbrahim'e düşmanlık ettiler. İbrahim (AS), onların batıl mabudlarınm ayıplarını ortaya koyduğunda ve Allah'ın tevhidini belirttiğinde onunla mücadeleye tutuştular. İbrahim, onlardan sordu:
(80) «Allah'ın hakkında mı benimle çekişiyorsunuz? Oysa Allah beni hidayet etti. Allah'a ortak koştuğunuz şeylerden asla korkmam. Ancak Rabbim bir şeyi dilerse olur...»
Bu ayetin izahı:
Yani benim Allah'ı birlemem hususunda mı benimle mücadele ediyorsunuz? Allah beni hidayet etmiş, hidayetin yolu bana apaçık görünmüştür.
El Beğavi, «İbrahim babasına döndüğünde delikanlılık çağma gelmişti. Artık onu kesemeyecek ümidi vardı. Azer (AS), İbrahim'i yanına aldı. Azer putları yapar, İbrahim'e satmak için verirdi. İbrahim çarşıya çıkar:
— Kim kendisine zarar veren, fayda getirmeyeni satın alır?» diye çağırırdı. Bunun için putları kimse almazdı. Bir zaman sonra onları nehire getiriyor, başlarını suya daldırıyor, onlara tapanlara ve onlarla istihza ederek «iç» diye söylüyordu. İbrahim'in bu istihzaları, hareketleri kavminin arasında yayıldı. Köylüsü, onunla mücadeleye tutuştu. İşte o «sis Allah'ın tevhidi hakkında mı benimle cidal ediyorsunuz? Oysa Allah beni tevhide ve marifetine hidayet etmiştir. Sizin Allah'a şirk koştuklarınızdan korkmuyorum,» diyordu. Çünkü onlar İbrahim'e «Putlardan sakın. Onla-rın aleyhinde konuşuyor, onlarla istihza ediyorsun. Korkarız ki, sana bir zarar dokundururlar veya sen cinlere çarpılmış olursun.» «Ben sizin Allah'a ortak koştuklarınızdan korkmuyorum,» dedi. Hz. İbrahim. «Ancak Rabbim bir şeyi dilerse o olur. Çünkü Allah zarar vermeye de yarar vermeğe de kadirdir.»
İbrahim (AS) bu sözünü, insanoğlunun başına gelmesi muhtemel olan hadiseleri düşünerek söyledi. Eğer bana hoşa gitmeyen bir şey isabet ederse, putlarınıza nisbet etmeyiniz, bu, Allah'tan gelmiştir. Rabbim ilim yönünden her şeyi kapsamaktadır. Onun ilminin dışında hiçbir şey yoktur. Acaba hâlâ ibret almayacak mısınız? Acaba bu putların camid (cansız) olduklarını, zarar ve yarar sağlamadıklarını, yarar verenin de zarar verenin de gökler ve yerleri ve gök ile yerlerde olanları yaratan Allah olduğunu hâlâ da görmeyecek misiniz?
(81) «Allah'ın hiçbir delil indirmediği şeyleri O'na ortak koşmaktan siz korkmaz iken ben sizin Allah'a of tak ettiklerinizden nasıl korkarım...»
Bu âyetin izahı:
Ben hiçbir zaman korkulması gerekmeyen bir şeyden nasıl korkarım ki, sizler korkutanların en büyüğünün gaile ve dehşetinden korkmuyorsunuz. O da sizin mahlûkatm cümlesinden olan şeyleri getirip yerleri ve gökleri yaratan Allah'a ortak koşma-nızdır. Oysa bunların ortak olduklarına dair sizin elinizde hiçbir delil de yoktur.
Âyet-i Celilede «sultan» olarak geçen kelime hüccet, burhan ve delil demektir.
(81) «Öyle ise eğer biliyorsanız söyleyiniz: Korkudan emin olmaya iki guruptan hangisi daha müstahaktır.., »
Bu ayetteki; iki guruptan maksat, emniyet yerinde emin olan gurup ile korku yerinde emin olan guruptur. Yani Hz. İbrahim'in nefsi birinci gurubu, kavmi ise, ikinci gurubu teşkil eder. Yani ben mi, siz mi hanginiz emniyete sarılmak bakımından daha müstahaktır?
Hz. İbrahim, burada insaf kaideleri üzerinde konuşmasını sürdürdü. Direkt «siz korkmaya daha müstahaksımz, ben de emniyete daha müstahakım,» demiyor. Meseleyi onlara cevap vermek tarzında yürüttü. Ve böylece hükmün illetine, (nedenine) dikkati çekmiş oluyor.
Bu nazmı celilde işaret vardır ki, emniyete müstahak olan sadece Hz. İbrahim değil,, belki her. ehli tevhid emin olmaya müstahaktır. Bu da, ehli tevhidi teşvik ve tergib etmek içindir. [152]
Meal
(82) «İşte o kimseler ki, iman edip imanlarına zulüm giydirmemişler, onlar için emniyet vardır. Onlar doğru yol dada rlar.»
(83) «Bu, İbrahim'e milletine karşı verdiğimiz hüccetimiz-dir.Dilediğimizi derecelerle yükseltiriz. Kuşkusuz Rabbin hakimdir, alimdir.»
(84) «Ona İshak'ı ve Yakub'u bağışladık. Bu ikisinin her-birisini de hidayet ettik. Daha önce Nuh'u ve Nuh'un soyundan Davud'u, Süleyman'ı, Eyyub'u, Yusuf'u, Musa'yı ve Harun'u da hidayet ettik. İşte iyilik yapanlara böylece karşılık veririz.»
(85) «Zekeriya'yı, Yahya'yı, İsa'yı ve İlyas'ı hidayet ettik. Onların herbirisi salihlerdendir.»
(86) «İsmail'i, Elyesa'i, Yunus'u, Lut'u da hidayet ettik. Her birini alemlerden üstün kıldık.»
(87) «Babalarından, zürriyetlerinden ve kardeşlerinden bir kısmını da hidayet ettik. Onları da seçtik ve doğru yola hidayet ettik.»
(88) «İşte bu, Allah'ın hidayetidir. Kullarından dilediğini hidayet eder. Eğer onlar da Allah'a ortak koşsaydılar elbette onların işledikleri boşa çıkmış olurdu.»
(89 «İşte bunlar kendilerine kitab, hikmet, hüküm ve peygamberlik verdiklerimizdir. Eğer onlar, bunları inkâr ederlerse, yemin olsun ki, biz buna karşı küfre sapmayan bir kavmi vekil kılmışızdır.»
(90) «İşte bunlar Allah'ça hidayet edilenlerdir. Binaenaleyh sen de onların bu hidayetlerine uy. De ki: Ben onun karşılığında sizden herhangi bir ücret istemiyorum. O, ancak Alemlere bir Öğüt, bir hatırlatmadır.» [153]
Dirayet Ve Rivayet Tefsiri
(82) «O kimseler ki iman etmiş, imanlarına zulüm giydirme-mislerdir. İşte onlar var ya, onlara emniyet vardır. Onlar hidayet olunmuşlardır...»
Bu âyetin bu cümlesi mustenife (yeni baştan başlamış bir) cümledir. Muhtemel ki, Allah tarafından kaçınılmaz hakikata bir cevap olarak ileri sürülmüştür. Bu durum, Muhammed bin İshak, İbnu Zeyd ve Cübbai'den rivayet edilmiştir. Muhtemeldir ki, bu cevab İbrahim (AS) tarafından verilmiş olsun. Bu da, Hz. Ali'den rivayet edilmiştir. Yani iman edilmesi farz olan şeylere iman eden, imanlarına zulüm (şirk) karıştırmayan ve müşrik gurubun yaptığı gibi yapmayan gurup, emniyete daha müstahaktır. Müşrikler de, Allah'a iman ederler, ve bununla beraber imanlarını şirkle karıştırırlar. Derler ki, Allah'ın gayrisine ibadet etmemiz, imanın ta-mamlayıcılarındandır. İmanın ahkâmındandır. Çünkü bu, bizi Allah'a yaklaştırır ve bu heykellerin sahihleri bize şefaat ederler. Nitekim Cenab-ı Hakk başka bir âyette «Biz bu ortaklara ancak bizi yakınlık bakımından Allah'a yaklaştırsınlar diye ibadet ederiz.» [Zumer: 3] buyuruyor. [154]
Allah'a Şîrk Koşmak Zulümdür
Zulmün «şirk» manâsında olduğunu İbni Abbas, İbni Müsey-yib, Kattade Mücahid ve tefsir alimlerinin çoğu söylüyorlar. Âyetin iki gurubun haline cevap vermek sadedinde olduğundan da anlaşılıyor ki zulm burada şirk manasınadır.
Müslim ve Buhari'nin rivayet ettikleri, İmam Muhammed ve Tirmizi'nin îbni Mesud'dan rivayet ettikleri de, zulmün şirk manâsına olduğuna işaret eder.
Bu âyet indiği zaman, eshab-ı kiram'a gayet ağır geldi ve: Hangimiz vardır ki nefsine zulmetmemiştir? dediler. Allah'ın Resulü:
— Bu zulüm sizin sandığınız zulüm değildir. Bu zulüm Lok-man'ın oğluna söylediği zulümdür:
«— Ey oğul! Sakın Allah'a şirk koşma. Kuşkusuz şirk büyük bir zulümdür.» [Lokman : 13]
İtiraz edilip; «Kuşkusuz şirk büyük bir zulümdür» âyetinden anlaşılıyor ki, şirkin gayrisi zulüm olmaz denilmemelidir. Çünkü alimler, «Zulüm» kelimesindeki tenvin tazim içindir. Sanki Ce-nab-ı Hakk, onlar, imanlarına büyük bir zulüm karıştırmazlar demiştir. Şirkin büyük zulüm olduğu açığa çıktıktan sonra bilindi ki, âyetten maksat, «Onlar imanlarına şirki karıştırmamişlardir,» demektir. Veya zulüm mutlak yani kayıtsız olarak zikredilmiştir. Kayıtsız olarak zikredilen bir şeyden en kâmil (gelişmiş) ferdi ne ise, o, kastedilir. «Zulmün en gelişmiş çeşidi de şirk'tir,» dediler.
Bazı alimler «Zulümden maksat masiyet ve günâhtır.» Bu tefsir, Cübbai ve El Bilhiden rivayet edilmiştir. Zemahşeri de, diğer mutezililere uyarak bu tefsiri seçmiştir.
Mutezililer bu âyetten «Büyük günâh işleyen bir insanın emniyet içerisinde olmadığım ve azabtan kurtulmasının bahis konu-su bulunmadığını» hükmünü çıkarmışlardır. Çünkü Cenab-i Hakk «Ancak onlar içindir emniyet» demek suretiyle onlara raci olan zamiri takdim etmiştir. Bu da, emniyetin sadece onların özelliği olduğuna delalet eder. Yani imanına zulüm karıştırmayanın özelliği olduğuna dalâlet eder. Mutezililer, zulmü şirk ile tevil etmek, karıştırmak manâsına gelen -lebs- tabiri de, manidir demişler. Zira -LEBS- iman ile bir arada olmaz. Ancak masiyetlerle bir arada olur. «Hadise gelince, o haberi vahiddir kesin delil karşılığında onunla âmel edilmez» demişlerdir.
Mutezilelere cevab olarak denilmiştir ki; imandan maksat, kalbin tasdikidir. Kalbin tasdiki, bazan şirk ile bir arada olur. Müşrik, Cenab-ı Hakk'ın varlığını tasdik eder, ama vahdaniyetini tasdik etmez. Nitekim daha önce buna işaret edilmiştir. Ve nitekim şu âyet te buna işarettir: «Onların çoğu Allah'a iman etmez, ancak müşrik oldukları halde...» [Yusuf: 106]
Söylenenlerin hepsini teslim ettikten sonra deriz ki, «İşte onlar var ya, onlar içindir emniyet» cümlesi, ancak emniyetin âsi olmayanlara mahsus olduğuna işaret eder. Bu da, âsi olanların ebe-diyyen azab çekecekleri manasına gelmez. Belki onlar bundan korkarlar ve bu azaba düşebilirler.
Bazı alimler, «emniyetten maksat, ebediyen azabta kalmak emniyetidir, mutlak manâda azabtan emin olmak demek değildir» dediler.
(83) «İşte bu, İbrahim'e Milletine karşı verdiğimiz hücceti-mizdir...»
Bu âyetteki -tilke- işareti, İbrahim (AS)in gece karanlığında yıldızı görüp «Bu, benim Rabbim'dir,» yıldız battıktan sonra «Bu, benim Rabbim değildir. Batanları ben sevmiyorum,» dediklerine işarettir. Cenab-ı Hakk «Biz, İbrahim'i bu hücceti getirmeye irşad ettik» veya «Bu hücceti ona biz öğrettik» diyor.
(83) «Biz dilediğimizi dereceler yönünden yükseltiriz. Kuşkusuz senin Rabbin, her yaptığında,» yükseltmesinde, akçaltma-sında, vermesinde, almasında «hikmet sahibidir.» Kimi yükseltirse, kimi alçaltırsa, kimi vareder, kimi yokederse, onların halini «bilendir.»
İmam Fahreddin Razi, «Bu İbrahim'i [Hz İbrahim'den bahseden] âyetlerde, birçok ahkâmı zikretmiştir:
1) «Ben düşenleri, batanları sevmem,» âyeti delâlet eder ki
Allah cisim değildir. Zira eğer Allah cisim olsaydı, o da gaib olacaktı. O da batanlardan olurdu. Oysa batmak, ilahlığa tersdir.
«İsra hadisinde Cenab-ı Hakk'm perdeli oluşu zikredilmiştir. Perdelenmek, (gaib olmak) Rububiyete zıttır nasıl böyle denilir?» diye itiraz edilmez. Çünkü cevab olarak deriz ki; Kadı İyad'ın dediği gibi, İsra hadisindeki PERDE kul hakkındadır, Cenab-ı Hakk'm hakkında değildir. Yani kullar perdelidirler. Allah'ın cemalini görmezler. Cenab-ı Hakk ise, perdeli olmaktan münezzehtir. Çünkü perde ancak hududlu ve duyular kapsamına giren şeyler üzerine gerilir. Birçok alim, kesin bir şekilde Allah için perdenin zikredilmesi halkı rüyetinden menetmesine bir temsildir demişlerdir.
Esseyyid ün Nakib, «Ed-Durer veL-Gurer» adlı kitabında «Araplar perdeyi gizleme ve açığa çıkmama manâsında kullanıyorlar diyor. Birisi anlayışta uzak saydığı başkasına «Benimle senin aranda perdeler vardır,» diyor. Yolu zor olan bir şey «Benimle onun arasında şu şu perdeler vardır,» derler.
2) Bu Âyet-i Celîle, dalâlet eder ki, Cenab-ı Hakk'ın Arştan semaya inmesi, tekraren semadan Arşa yükselmesi memnudur. Ak-si takdirde gaib olmak, batmak ve düşüş manâsı oluşur. Senin malûmundur ki, Cenab-ı Hakk'ı iniş sıfatıyla sıfatlandıranlar, bu husustaki hadisi-sahihi, Resûlüllah'tan işittiklerinden dolayı bu sıfatı Allah'a verirler. Fakat, bu inmenin hareket ve intikal olduğunu söylemiyorlar. Nitekim nüzul, iniş halindeki cisimlerde hareket ve intikalden ibaret olduğu gibi... Onlar, nüzulden maksat, nedir? Bunu Allah'a havale ederler. Cenab-ı Hakkı mahlûkatm benzerliğinden uzak tutarlar. İşte bu takdirde: Nüzul burada uful (batma) manasınadır. Uful da, Allah hakkında mümtenidir» diye itiraz edilmez.
3) Bu âyetler, işaret ederler ki «Kerrami»lerin dediği gibi Cenab-ı Hakk hadis [sonradan peyda olmuş], sıfatların yeri değildir. Eğer Allah hadis sıfatların yeri olsaydı, bozulacaktı. O vakit
Allah ta gaib olmak ve düşüş manâsı meydana gelirdi. [Haşa ve Kella]
4) Bu âyetlerde zikredilen, işaret eder ki din, [inanç] taklid üzerine değil, delil üzerine bina edilmelidir. Aksi takdirde burada İbrahim (AS)in delil araştırmasının hiçbir faydası olmaz.
5) Bu durum delâlet eder ki, peygamberlerin Nablerini tanımaları zarurî değildir, istidlalidir. Aksi takdirde İbrahim (AS) istidlal [yani delil getirmeğ]e muhtaç olmazdı.
6) Bu âyetler, işaret ederler ki, Allah'ın marifeti ancak düşünce, mahlûkatın ahvalini tefekkür etme, ve onlarla delil getirmek yoluyla mümkün olur, Başka bir yolla mümkün olsaydı İbrahim (AS) bu yola baş vurmazdı.
7) Cenab-ı Hakk'ın «İşte bu bizim delilimizdir» âyeti, işaret eder ki, bu hüccet, Allah'ın vergisiyle —belirtmesiyle İbrahim'in aklında oluşmuştur. Ve bu da, işaret eder ki, iman ile küfür ancak Allah'ın yaratmasiyla oluşurlar. Bu durum, şu âyetle takviye edilmektedir: «Biz, dilediğimizi dereceler yönünden yükseltiyoruz.»
8) «Yükseltiyoruz» tabiri, «El-Haşeviyye» gurubunun düşünceye ve delil takririne hücum ettiklerinin, yanlış bir hücum olduğuna işaret eder. Onlar «Düşünce, Hücceti takrir etme ve delil zikretme yoktur» diyorlar. Bu âyet onları tekzib ediyor. «Bu, İbrahim'i âyetlerde, düşünen insanlar için gizli olmayan daha nice hikmetler vardır diyor,» Fahreddin Razi'nin sözü bitti. Yalnız Alû-si, Ruhul Meani'de, beşinci ve altıncı deliller hakkında «Bu iki delilin içindeki sana gizli değildir» demek suretiyle insanı düşünceye davet ediyor.
(84) «Ona İshak'ı, Yakub'u bağışladık...»
Bu âyetin yorumu :
İbrahim'e Sare'den İshak'ı verdik. İshak (180) yüz seksen sene yaşadı. «Medin ul Ferid»de «İshak'ın manâsı, dehhak [çok gülen] dir» demektedir. Yakub'u da İshak'a verdik. O da (147) yüz kırk yedi sene yaşadı.
«Hem İshak'ı, hem Yakub'u hidayet ettik.» [Veya hem İbrahim'i, Hem İshak'ı, hem Yakub'u hidayet ettik.] «Daha önce de Nuh'u da hidayet ettik.»
Âyetin bu cümlelerinin izahı:
El Cevaliki'nin dediğine göre Nuh, Acemce bir kelimedir, ta1 rib edilmiştir [yani arapçalaştırılmıştir.]
Termani, «Nuh'un Süryanice manâsı sakin demektir» diyor.
El Hâkim [El Mustedrek'in] de «Nuh (AS)a «Nuh» denilmiş. Çünkü kendi nefsi için çok ağlıyordu. Esas ismi Abdulgaffardır» diyor.
Alûsi, «Birinci manâ benim katımda daha sabittir,» diyor. El Hâkim «Eshabın çoğu diyorlar ki, Nuh (AS), İdris (AS) ten önceydi.» diye rivayet etti.
Neseb alimleri; Nuh, Lemkin, o da Metto Şelah'in, o da Ah-nuh'un oğludur demişler. Ahnuh, İdris (AS) dir.
Tabarani Ebu Zer'den rivayet etti: Ben sordum:
— Ey Allah'ın Resulü! Enbiyanın ilki kimdir? Cevab:
— Âdem (AS) dir.
— Sonra kimdir? Cevab:
— Nuh (AS) dur. Adem ile Nuh arasında on kuşak vardır.»
İşte bu hadisi şerif açıkça belirtiyor ki, «İdris» (AS), Nuhtan Önce değildir.
îbni Cerir, «Nuh'un doğumu Adem'in vefatından sonra olmuş, aralarından (126) yüz yirmi altı sene geçmiştir» dedi.
Cenab-ı Hak, burada Nuh'u zikretti. Çünkü evvelâ «Halil»ine nimetlerini zikretti. İkinci kez «Halil»in esası ve kökü olduğundan dolayı Nuh'a verdiği nimetlerin zikrine geçti. Çünkü babanın şerefi evlada da sirayet eder.
Bazı tefsirciler; Nuh kavmi de, İbrahim'in kavmi gibi putlara taptıklarından dolayı Cenab-ı Hakk, onun bahsini getirdi ki, İbrahim'e bir teselli ve bir üsve [uyulacak nokta] olsun. İbrahim' in zürriyetinden Davud, Süleyman, Eyyub, Yusuf, Musa ve Haru-nu da hidayet ettik.
Zürriyet kelimesindeki zamir, İbrahim'e racidir. Çünkü bahis, İbrahim'in bahsidir.
Bazıları; zürriyet kelimesindeki zamir Nuh (AS)a racidir diyorlar. Çünkü o, zamire daha yakındır ve kaide vardır: «Bir zamir uzak ile yakın arasında olursa, yakma döndürülmesi daha geçerli dir.» «Bir de, zürriyetin cümlesinde Lut (AS) zikredilmektedir. Oysa Lut, İbrahim'in zürriyetinden değil, İbrahim'in yeğeni, [kardeşinin oğlu] idi. İbrahim'e iman etti. İbrahim'le beraber Şam'a hicret etti. Cenab-ı Hakk onu «Sedûm» ahalisine peygamber olarak gönderdi.
Yunus (AS) de, İbrahim'in zürriyetinden değildi. Eğer zamir İbrahim'e raci olursa, âyette sayılanların hepsi ve ondan sonra gelenlerin onun zürriyetinden olmaları lâzım gelirdi.
Üçüncü âyette bahsi geçenler ise, Nuh (AS)un üzerine atfolu-nurlar. İsmail'in üçüncü âyette zikredilmesi zarar vermez. Her-nekadar o; İbrahim'in oğlu ise de... Çünkü onu İbrahim'in zürriyetine dercetmekten sükût etmek, onlardan değildir, hükmünü gerektirmez. İshak, İbrahim'e hibe edilmekte sayıldığı gibi İsmail sayılmadı. Çünkü Cenab-ı Hak İsîıak'i, İbrahim'in de hanımının da yaşlılık devresinde vermiştir. Bu da gayet garib bir olaydı. Bir de, Yakub zikredildi. Çünkü peygamberliğin Onun soyundan soy be soy kalması büyük bir nimettir. Bazıları; Yunus (AS) da, İbrahim (AS)in zürriyetindendir diye iddia etmiştir. Gamii'1-Usul1 de «açıkça müellif, o şayia zamanında Esbabtan [Hz. Yakub'un çocuklar ve torunlarından] idi» denmektedir. O zaman Lut (AS) sadece zürriyetten hariç kalıyordur. Lut (vardır, diye zamirin İbrahim'e raci olması terkedilmez. Çünkü Lut, İbrahim'in kardeşinin oğlu olduğundan, ona iman ettiğinden ve onunla beraber hicret ettiğinden Tağlib yoluyla onun zürriyetinden sayılması mümkün oldu.
İbni Abbas «Bu peygamberler (Allah'ın selamı hepsinin üzerinde olsun), İbrahim'in zürriyetine izafe olundular. Halbuki ana-baba yönünden bazıları ondan doğmuş değildiler. Çünkü Lut, İbrahim'in kardeşinin oğluydu. Ama, Araplar amcayı baba yerinde kullanır ve kılarlar. Nitekim Cenab-ı Hak, Yakub'un çocuklarından haber vererek «Onlar senin ilahının, abaların, ataların İbra-him'in, ismail'in ve İshak'ın ilahına kulluk edeceğiz dediler.» [El-Bakara : 133] Halbuki İsmail, Yakub'un amcasıydı, atası değildi.
Celâleddini Suyuti'nin dediği gibi, Hz. Davud İsa'nın, Avber' in, Habir'in, Sennur'un, Yerisun'un, Ammi'nin Yervi'nin, Ra'nm, Hadrâmut'un, Faris'in, Nuhmelet'in, Yahuza'nın ve Yakub'un oğludur. [155]
Hz. Davud Ve Hz. Süleyman Saltanat Verilmiş Peygamberlerdir
Kâab, «Davud'un mübarek yüzü kırmızı ve başı kıvırcık saçlıydı. Cismi beyazdı. Sakalı uzun ve kıvrımlı idi. Güzel sesli ve giizel huyluydu. Peygamberlik ve krallık sıfatlarını bir arada taşıyordu.» dedi.
Nevavi tarihçilerden naklediyor: «Hz. Davud (AS), yüz sene yaşadı. Kırk sene krallık yaptı; On iki oğlu vardı. Süleyman da oğlu idi.»
Süleyman için Kaab, «Cismi bembeyaz idi. Pırıl pırıl parlıyordu. Nurluydu. Güzeldi. Allahtan korkardı ve mutevazi idi. İlminin ve aklının çokluğundan ötürü ta küçüklüğünden beri babası birçok emrinde onunla istişare ederdi,» diyor.
îbni Abbas'tan gelen bir rivayet: «Yeryüzünü Süleyman (AS) mülk edindi. Yani bütün dünyanın kralı oldu.»
Tarihçilerden gelen bir rivayete göre, bütün dünyaya hâkim olduğu zaman (13) on üç yaşındaydı. Beytulmakdis'in binasma kral olduktan dört sene sonra başladı. (53) elli üç yaşında vefat etti. [156]
Kur'anda İsmi Geçen Peygamberlerin Soyu Eyyub (As).
îbni Cerir, «Eyyub Muş'un, o Runun, o İsin, o İshak'ın oğludur» dedi. Bazıları; nesebini başka şekilde saymışlardır.
İbni-Âsakir «Eyyub'un annesi Lut (AS)un kızıydı. Babası da İbrahim'e iman edenlerden bir zat idi. Eyyub, Musa (AS)dan Öncedir.» diyor.
İbni Cerir, «Eyyub, Şuayb (AS)dan sonradır» der. îbni Ebi Heyseme, «Eyyub, Süleyman (AS)dan sonradır» diyor.
Tabarani, «Eyyub'un ömrü (93) doksan üç sene idi.
Yusuf (AS).
Sahih ve meşhura göre, Yakub'un, îshak'm, İbrahim'in oğluydu. îbni Hibban'm sahihinde Ebu Hüreyre'nin hadisinden merfu olarak rivayet ettiği de buna delil olur, «Kuşkusuz Kerim oğlu, Kerim oğlu, Kerim oğlu, Yusuf, Yakub'un oğlu, İshak'ın oğlu, İbrahim'in oğlu» diye varid olmuştur. Hz. Yusuf (120) yüz yirmi sene yaşadı.
Musa (AS).
İmran'm, Yesher'in, Mahis'in, Lavi'nin, Yakub'un oğludur. Onun nesebinde hilaf yoktur. «Musa» süryanice bir kelimedir.
Ebu Şeyh, İkrime'den, o da İbni Abbas'tan rivayet ediyor:
— Musa'ya «Musa» denilmesinin sebebi, ağaç ile su arasına atilmasmdandır. Su, kıptice «Mw»dur. Ağaç ise «Şa»dır.
Es Sahih'de, «Musa (AS)nm rengi esmer, uzun boylu, kıvırcık saçlı, sanki «ŞENVE» erkeklerinden idi» şeklinde vasıflandırılıyor. Es Salebinin dediğine göre (120) yüz yirmi sene yaşamıştır.
Harun (AS)
Musa'nın ağabeyidir. Bazıları «Anneleri birdir.» Bazıları «Babalan birdiny demiştir. El Kirmanı; bu iki rivayeti de «Acaib»in~ de zikretmiştir. Hz. Musa'dan önce Hz. Harun vefat etti. Musa' dan bir sene önce de doğmuştu. İsra hadislerinin bazılarında «Ben beşinci semaya yükseldim. Orada Harun'u gördüm. Sakalının yarısı beyaz, yarısı siyah idi. Sakalı tam göbeğine değecek kadar uzundu. Cebraile «Bu kimdir?» diye sordum. «Kavmi içinde sevilen, İmran'ın oğlu Harun'dur,» dedi.
Bazıları, «Harun'un manâsı, İbranice 'sevilen insan' demektir» dediler.
(84) «işte böylece ihsan edenleri mükâ]atlandırırız...» Bu âyetin izahı:
Yani İbrahim'i, derecelerini yükseltmek çocuklarını çoğaltmak ve onlara peygamberlik vermek suretiyle mükâfatlandırdığımız gibi, ihsan edenlerin hepsini mükâfatlandırırız demektir. -ihsan- demek, âmelleri en uygun şekilde onların vasfı ve zatî güzellikleriyle beraber yapmak suretiyle yerine getirmekten ibarettir. Resûl-i Ekrem, «İhsan, Allah'ı görür gibi Allah'a tapmandır. Eğer sen onu görmezsen o seni görür» şeklinde «İhsanm tefsir etmiştir.
Zekeriya (AS)
Ezen'in, Berkiya'nm oğludur. Süleyman'ın soyundandır. Önce oğlu Yahya (AS), sonra kendisi öldürüldü. Kendisine Yahya'nın müjdesi verildiği gün Zekeriya (AS) (92) doksan iki yaşındaydı. Bazıları (99) doksan dokuz yaşında, bazıları da (120) yüz yirmi yaşında idi diyorlar.
«Zekeriya» Arapça olmayan bir isimdir. Yahya, Zekeriya'nın oğludur. O da Acemce bir isimdir, Arapça değildir. Bazıları Arapça olduğunu söylemiştir. Eğer Arapça ise, ona yaşar manâsına olan Yahya ismi verilmiştir. Çünkü ihtiyar annesinin rahmi onunla dirilmiştir.
İsa, (AS)« Meryem'in oğludur. İbranice veya Süryanice bir isimdir.
Sahih bir hadiste, Hz. İsa orta boylu, dolgun, kırmızı renkli, sanki hamamdan yeni çıkmış gibi bir tavırda idi. Hz. İsa'nın zür-riyet arasında zikredilmesi, işaret eder ki, -zürriyet kelimesi kız çocuklarının evlatlarını da kapsamaktadır. Çünkü İsa'nın İbrahim'in zürriyetinden olması ancak annesi tarafındandır.
Bazıları «Bu, İsa (AS)nm özelliğindendir. Çünkü onun babası yoktur ki, ona izafe edilsin. Onun üzerine kıyas yapılamaz. Mesele ihtilaflıdır. «Kızın oğlu zürriyete dahildir,}-diyenler bu âyetle istidlal ediyorlar. Nitekim Musa el-Kâzim, Harun'u Reşid'in huzurunda bu âyetle delil getirmiştir.
Tefsir-i Kebir'de «Ebu Cafer, Haccac bin Yusuf'un yanında bu âyetle istidlal etmiştir» deniyor. Bir de «Gelin, oğullarımızı, oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, kendimizi ve kendinizi çağıralım.» (Al-i îmran: 61) «Mübahele» âyetiyle istidlal etti. Zira mubahele ayeti, nazil olduğu zaman Cenab-ı Peygamber Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin'i çağırdı.
Bu hususta değişik fetvalar vardır. Fıkıh kitablarma müracaat edilsin.
îlyas (AS) İbni İshak «El Müpteda» adlı eserinde, Yasin'in, Fenhas, İzar Harun'un oğludur dedi.
El Kutbi, «Yuşam torunlarındandır» dedi. Bazıları «İsmail (AS)in yavrularındandır» dedi.
İbni Mesud, «İlyas, İdristir. Yerd'in, Mahlayil'in, Enuş'un, Kayna'mn, Şifin, Adem'in oğlu ve Nuh (AS)un dedesidir. Bu durum Vehb bin Münebbih'ten de rivayet edilmiştir.
El-Müstedrek te, İbni Abbas'tan rivayet edildi:
«Nuh ile İdris arasında bin senelik bir zaman vardır.» îlyas Nuh'tan öncedir dersek o vakit bu beyan birinci âyettekilere tahsis edilir.
Eş Şehab, «Zekeriya ve ondan sonra gelen geçmiş kelamın ta marnının üzerine atıf olunur» dedi.
(85) «Bütün bunların her birisi salihlerdendir.»
Bu âyet'in izahı:
Salah sıfatında kâmil olanlardandır. «salah», uygun olanı yapmak, uygun olmayandan sakınmak demektir.
(86) «îsmail, El-Yesa' Yunus.ve Luta da [yol gösterdik] onları bütün âlemlere üstün kıldık...»
Bu âyetin izahı:
«îsmail» (AS), en-Nevavi'nin dediği gibi, ibrahim'in en büyük oğludur.
El Cevalıkı'den nakledildiğine göre, onun manâsı «Allah'a itaat ede?z»dir.
İbni Cerir, «El-Yesa'ın, Ahtu'dun, Acuz'un oğludur» diyor Hamza ve Kisai 'elleysa' okumuşlar. Bir kıraata göre Arapça olmayan bir kelimedir. Bazıları «Yuşa'm ta'ribi (Arapçalaştırması) dir» demiştir. Yani Yuşa kelimesi Arapçalaştınlarak «El-Yesa» şeklinde okunmuştur. Bazıları, «Vesıa', yeseu» maddelerinden gelen Arapça bir kelimedir.» dediler.
Yunus (AS)
Matta'nm oğludur. İbni Cerir ve başka hadis hafızlarına göre «Matta, Yunus'un babasıdır.» Abdurrezzak'm tefsirinde «Matta, Yunus'un annesidir» diye geçmiştir. Fakat bu tefsir reddolunmuş-tur. Matta'dan sonra Hz. Yunus'un nesebi kesin olarak tespit edilmemiştir. Bazı tefsircilere göre, Yunus (AS) Fars'taki «Tavalf» kuralları zamanında (yani Site devletleri devrinde) yaşamıştır. .
Lut (AS)
îbni İshak der ki: Haran'in, Azer'in oğludur.
El Müstedrek, İbni Abbas'tan rivayet ediyor ki Lut, İbrahim (AS)in yeğenidir. Fakat babasının ismini sarahaten vermemiştir.
(86) «Bu âyetlerde zikredilenlerin herbirisini peygamberlikle âlemlere üstün kıldık» diyor, Cenab-ı Hak. Yani asırlannda-ki alimlere üstün kılmıştır. Bu Âyet-i Celilede Peygamberlerin meleklerden üstün olduklarına dair delil vardır.
(87) «Babalarından, zürriyetlerinden, kardeşlerinden bir kısmım seçtik ve doğru yola eriştirdik...»
Bu âyetin tefsiri:
«Bir kısmını» dedi, çünkü diğer bir kısmına peygamber olmayan hattâ aralarında hidayete gelmeyenler de vardı. Ama bu, hida-yetsizlik, «Babaları» hususunda değildir. Çünkü peygamberlerin babaları tamamen hidayet ehlidirler. En sıhhatli görüşe göre, tev-hid ehlidirler. Bu ihtilâf; Resûl-i Ekrem'in atalannda olduğuna göre, diğer peygamberlerin atalarında da var demektir. Fakat âlimlerin çoğu «Peygamberlerin atalarının hak üzerinde oldukla-n»na meyyaldirler.
(88) «Bu, Allah'ın kullarından dilediğini eriştirdiği yoludur. Puta taparlarsa, amelleri boşa çıkar.»
Bu âyetin açıklaması:
Yani dosdoğru yola hidayet etmek, Allah'ın hidayetidir. Dilediği ve Müstaid olan kullarını onunla hidayet eder. Bu Âyet-i Ce-lîleden anlaşılıyor ki, hidayet Cenab-ı Hakkın fazlıdır. Eğer bahsi geçen peygamberler -haşa- şirk koşsaydılar, onların amelleri batıl olup düşerdi. Faziletlerine, yüce makamlarına rağmen her şey giderdi. Peygamberlerden başkaları bunu yaparlarsa, acaba onların durumları daha da korkunç olmaz mı?
(89) «Kendilerine kitab, hüküm ve peygamberlik verdiklerimiz işte bunlardır...»
Bu âyetin izahı:
«Bunlardır'»dan maksat, bu âyetlerde bahsi geçen on sekiz peygamberdir.
îbni Beşir diyor, «Bir kişiyi dinledim. Hasan Basri'den «Ulâ-ike» nin (bunlar) kimler olduğunu sordu. Cevab olarak: Âyetin başından buraya kadar belirtilen peygamberlerdir» dedi. «Onlara, kitap vermenin manâsı kitabların cinsini vermek demektir. Vermekten maksat, kitabtaki hakikatlan tam manasıyla anladılar. Kitaplardaki büyük ve küçük hakikatlan kapsadılar demektir. İster başlangıçta kitab onlara indirilmiş olsun, ister daha önceki peygamberlere indirilmiş olsun da onlara miras kalsın. Çünkü bu peygamberler içerisinde belli bir kitab kendisine gönderilmeyenler de vardır.»
«Onlara hüküm verdik.» Yani halk arasında hakikatla, hikmetle hâkimlik yapacak nitelik verdik. Hakikat-i eşyayı bilmeyi verdik. «Nübüvveti verdik.» Bazıları; bu âyetteki 'nübüvvet'i, risa-letle tefsir etmişlerdir. Delil olarak bu âyette bahsi geçen zatların hepsinin resul olduğu ileri sürülmüştür. Fakat Mevlânâ Ahmed bin Haydar es-Safevî'nin «El Muhakemat» adlı kitabında, «Davud (AS)un, hernekadar kitabı varsa da, o, peygamber değildi.» denilmektedir. Fakat Ahmed bin Haydar es-Safevi'nin delili nedir? Onu göstermemektedir. [Allah daha iyisini bilir. Es-Safevi'nin bu görüşü Cumhur'un görüşüne ters düşer. Düşün.]
Bazıları «Yakub'un oğlu Yusuf (AS) da, peygamber değildir. Ancak âyette «Daha önce Yusuf'a Beyyinatlar verdik» şeklinde bahsedilen Yusuf, Yakub'un oğlu Yusuf değildir. O, Efraim'in, Yusuf'un, Yakub'un oğlu Yusuftur. Fakat bu tefsir gariptir. Bundan daha garibi, «Yusuf cinlerden idi. Onlara gönderildi» diyenin tefsiridir [157]
(89) «Kâfirler onları inkâr ederlerse...»
Bu âyetin açıklaması:
Bu âyetteki «Onları» zamiri ya kitab, hüküm ve nübüvvete gider veya sadece nübüvvete gider. Nübüvvet de kitab ve hükmü derler.
İbni Abbas ve Katade'nin tefsirine göre kâfirlerden maksat, Mekkelilerdir. Fakat tefsirciler «Resûlüllah'm peygamberliğim ve inen Kur'an'i inkâr eden bütün kâfirler kastedilmiştir» diyor. [158]
Allah İnkarcı Kavmin Yerine İnkâr Etmeyecek Kavmi Getirir
(89) «Eğer onlar, bunları inkâr edip kâfir olurlarsa, yerlerine inkâr etmeyecek bir kavmi getirip vekil kılarız...»
Bu âyetin manâsı:
Kitab, hüküm ve nübüvveti gözeten bir kavmi getireceğiz. Bunlara iman etmeye onlara muvaffak kılacağız. Bunların hak ve hukukunu ayakta tutmaya ve daima bunları müdafaa etmeye onları muvaffak kılacağız
İbni Cerir ve Başkası İbni Abbas'tan, Abd bin Hümeyd de Said bin Müseyyib'ten: «Bu getirilen Kavimden maksat, Medineli ensardır» dediler.
Bazıları, «Resûlüllah'm bütün ashabıdır» dediler. Bazıları, «Adem soyundan gelen her ehli imandır» dediler.
Bazıları «Fars'lardır dediler.» Çünkü bütün bu guruplar peygamberlere ve üzerlerine inen kitablara iman etmeye muvaffak oldular. O kitablarda bulunan ilâhi sistemin esaslarına, âmel etmeye, onun dallarını muhafaza etmeye muvaffak oldular.
Katade, «Bunlardan maksat, Peygamberlerdir» diyor.- Bu takdirde emri onlara tevkil (vekil edilme) etmenin manâsı, ahkâmım icra etmekten daha genel olur. «Hak olduklarına inanmak, ahkâmlarını icra etmek» demek oluyor. «Zeccac,» bunu tercih etmiştir. «Zemahşeri» de bunu tercih ederek «İki yönden bu tercih edilir.» demiştir.
1- Daha önceki âyet peygamberlere işarettir. Eğer vekil kılınanlar onlar olmazsa, ecnebi bir fasıl araya girmiş oluyor.
2- Faile atıf yapılmıştır. Bu da, «İster ki, peygamberler burada kastedilmiş olsun,» dedi.
İbni Hümeyd ve başka alimler, Ebu-Reca el-Attarî'den rivayet ediyorlar ki, «Vekil edilenler, meleklerdir.»
Fahreddin Razi, bu tefsiri uzak saymıştır. Çünkü -KAVİM- tabirinin insanoğlundan başkasına ıtlak olunması pek azdır.
(90) «İşte o zikredilen peygamberler veya vekil kılınan müminler o kimselerdir ki, Allah onları hakka ve dosdoğru yola hidayet etmiştir. Sen onların hidayetine uy.»
Bu âyetin izahı:
Onların hidayetinden maksat, Allah'a iman etmekte ve Allah' in tevhidinde ve din esaslarında birleşen yollan demektir. Nesho-lunmaya elverişli olan hükümleri demek değildir. Zira onlar nes-holunduktan sonra artık hidayet sayılmazlar.
Resûl-i Ekrem'e «Onlara uy» emrinin verilmesinin mânası: Onların yolu olmak hasebiyle değil, aklın ve şer'in yolu olmak hasebiyle onu tut demektir. Burada «onların» tazimi vardır. Ve Ce-nab-ı Hak, onların yolunun hak olduğuna dikkatleri çeker. Aklî ve sem'î delile uygundur, diye ilân eder...
Denildi ki, «İnançlarda, dinin esas meselelerinde farz delile (akli ve sem'î delile) tabi ol» demektir. Bu hususda Resûl-i Ekrem'in başkasını taklid etmesi nasıl caiz olabilir? Acaba bu âyette Resûlüllah'a tevcih edilen «onlara vy» emri ne demektir? sualine karşı Allamei-Sani yukarıda bahsi geçen cevabı vermiştir. Fakat bu suale şu itiraz vaki olmuştur: Resûl-i Ekrem'in onların yoluna uyması, onların inancı olduğundan dolayı değildir. Delilden ötürüdür. Yine itiraz edildi ki, geçmiş şeriatlardan dinin esaslarını almak, âyet gelmezden önce de Resûlüllah için vardı. O halde daha önce olan bir şey için yeniden «AL» demenin manâsı nedir? O halde buradaki emir, ancak «Sende olanın üzerinde sebat kıl» manâsına hamledilirse caiz olur. [159]
Peygamberimiz Bütün Peygamberlerden Üstündür
El Kutb-ur-Razi, Keşşaf üzerindeki haşiyelerinde diyor ki:
Bu emredilen iktida [uymak], ancak Hilm, Sabır, Zühd, Çok şükretmek, Allah'a yalvarmak gibi faziletli ahlâklarda, kâmil sıfatlarda, olur. Binaenaleyh bu Âyet-i Celîlede delil vardır ki Resûl-i Ekrem bütün peygamberlerden kesinlikle üstündür. Çünkü bu âyette şu hakikata işaret edilmektedir: Cenab-ı Hak, o peygamberleri, ahlakların faziletlilerine, kemal sıfatlarına hidayet etti. Madem ki, masum olan peygamberine «Onların hidayetine uy» dedi, o halde peygamber buna uymuştur. Öyleyse şu hakikat ortaya çıktı: «Cenab-ı Peygamber bu emre uydu. Bütün o ahlâkları nefsinde oluşturdu. Böylece peygamberler arasında tevzi edilmiş —kemal hasletlerinin tamamı onda bir araya geldi. Bu sayede, peygamber hepsinden daha üstün oldu. Nitekim her birisinden de üstün olduğu gibi» İnanmak gerekli oldu. Bazi'nin bu istinbati güzeldir [160]
Bazıları, Bu âyetle istidlal etmiştir ki, Hz. Peygamber, daha Önceki peygamberlerin şeriatıyla ibadet etmek zorundadır. Fakat bu istidlal hiçbir ilmî değer taşımamaktadır.
Cenab-ı Peygambere «onlara uy» değil, «onların Hidayetine uy» dendi ki, makamının yüksekliğine işaret etsin. Nitekim zevki selim sahihlerine bu hakikat hiç de gizli değildir. .
(90) «Sizden buna karşılık bir ücret istemem. Bu sadece herkes için bir hatırlatmaktır de...»
Bu âyetin manâsı:
Kur'an'm tebliği için sizden bir ücret istemem demektir. [161]
Kur'an Öğretme Karşılığı Ücret Alınabilir Mi?
Bu Âyet-i Celîleden, anlaşıldı ki Kur'an'm ve ahkâmın tebliğine karşı ücret alınabilir. Çünkü Peygamberin istemem, demesi isteyebilirim demek oluyor.
«Kur'an ancak âlemler'için bir hatırlamadır.» Bu Âyet-i Celîlede Resûl-i Ekrem'in peygamberliğinin bütün kâinata şâmil olduğunun delili vardır. Yani peygamberliği umumidir... [162]
Meal
(94) «And olsun ki sizi nasıl çıplak olarak yaratmışsak onun gibi (yapayalnız ve) teker teker huzurumuza gelirsiniz. Size verdiğimizi (serveti) arkanızda bırakırsınız. Artık Allah'a ortak koştuğunuz şefaatçılannızı sizinle görmeyiz. [Gördünüz ya], aranızdaki bağlar paramparça olup koptu. Ve faydalarını umduklarınız [hepsi] sizden kaybolup gittiler.»
(91) «Onlar, Allah'ın kadrini gereği gibi takdir etmediler. Çünkü «Allah hiçbir insana hiçbir şey indirmedi» dediler. De ki: Musa'nın bir nur ve hidayet olarak insanlara getirdiği* sizin de kâğıtlar [parçalar] kılarak açıkladığınız ve çoğunu da gizlediğiniz o kitabı kim indirdi? Sizin de, atalarınızın da bilmediği * size öğretildi. [Ey Habibim!] Allah, de. Sonra onları bırak. Dalışlarında oynaya dursunlar.»
(92) «Şu, bir kitabtır. Onu indirdik. Mübarektir, önünde kini doğrulayıcıdır. Bir de onunla Ünımül Kura [şehirler anası Mekke] ve çevresinde bulunanları korkutasın diye indirdik. Ahi-rete iman edenler namazları üzerinde devam ettikleri halde ona da iman ederler.»
(93) «Acaba Allah'a karşı yalan uydurandan veya kendisine birşey vahyolunmamışken 'bana vahyolundu' diyenden ve 'Allah'ın indirdiğinin bir benzerini indireceğim' diyenden daha zalim kim olabilir? Keşke zalimler ölüm baygınlıklannda bulundukları, meleklerin ellerini uzatıp onlara:
— «Haydi, canınızı çıkarınız. Bugün Allah'a karşı haksiz olanı söylediğiniz ve böbürlenerek Allah'ın ayetlerinden yüz çevirdiğiniz için hakaret azabıyla cezalandırılacaksınız», dedikleri zaman, onları bir görsen.» [163]
Dirayet Ve Rivayet Tefsiri
(91) «Onlar Allah'ın kadrini gereği gibi takdir etmediler...»
El Ahfaş, «Bu âyetin manâsı; onlar, şanına yakışır tarzda Al-lahı tanımadılar demektir,» dedi.
İbni Abbas'tan gelen tefsir: «Hakkıyla Allah'ı ta'zim etmediler.»
Ebul-ÂIiye: «Cenab-ı Hakkın sıfatını hakkıyla tanımadılar demektir» diyor.
Bütün bu manâlar, bu âyette muhtemeldir. Fakat bazı mu-hakkıklar «Ahfaş'm tefsiri makama daha uygundur,» dediler. Yani Cenab-ı Hakkı marifetinin hakkıyla tanımadılar. Kulları hakkındaki lütfü ve onlara yapılan merhameti konusunda ki, hukukunu gözetmediler Onu büyük çapta ihlâl ettiler.
Cenab-ı Hak daha önce İbrahim (AS)den hikâye ederek. Tevhidin delilini, şirkin iptalini zikretti ve o delili en açık bir şekilde takrir etti diye hikâye ettikten sonra peygamberliğin takririne başladı. Çünkü Kur'an'ın emrinin dönüştüğü nokta Tevhid, Nübüvvet ve Haşrin ispatı üzerindedir. îşte bu sayede, bu âyet, daha Önceki âyete bağlanmış oluyor.
(91) «Çünkü Allah, hiçbir insanın üzerine hiçbir şey indirmedi dediler...»
Bu âyetin ifadesi:
Yani Cenab-ı Haklan peygamberler göndermesini inkâr ettiler. Kitabları indirmesini inkâr ettiler. Bu iki husustaki büyük nimetini inkâra kalkıştılar. Veya Cenab-ı Hakkın kâfirler üzerinde gazabını gerçek manâsıyla tanımadılar. Kâfirlerin başına getireceği şiddetli azabı, hakkıyla takdir etmediler. Zira bunu «Allah hiçbir beşerin üzerine hiçbir şey indirmedi» demek suretiyle ihlâl ettiler.
Bu çirkin sözü kim söylemiştir? Bu hususta ihtilâf vardır. Ebu Şeyh, Mücahid'den rivayet etti: «Bu sözü, Kureyşin müşrikleri söyledi,» dedi.
Cumhur bu sözün Yahudilere ait olduğunu söylüyor ve Yahudilerin bu sözlerindeki maksatları Resûl-i Ekrem'in risaletini mübalağalı bir şekilde tân ve reddetmektir. Bunun üzerine onları susturmak bakımından şu sual onlardan soruldu:
(91) «De ki: Musa'nın bir nur ve hidayet olarak insanlara getirdiği, sisin de kâğıtlar (parçalar) kılarak açıkladığınız ve çoğunu gizlediğiniz o kitabı kim indirdi? Sizin de, atalarınızın da bilemediğiniz size öğretildi...»
Bu âyetten maksat, Cenab-ı Hak, Tevrat'ı Musa üzerine indirdi demektir ve bunu inkâr etmeye sizin imkânınız yoktur. Binaenaleyh mademki Tevrat'ın Musa'ya indirilmesini kabul ediyorsunuz, niçin Kur'an'ın Muhammed'e indirilmesini kabul etmiyorsunuz?
Bu tevil ile cumhurun tefsiri açıklık kazanmış oluyor. Zira Cumhur «Yahudiler bu sözü söyledi» dediler. Sanki Cumhur şunu söylüyor: Yahudiler «Tevrat Allah'ın kitabıdır. Onu Musa'ya Allah göndermiştir» diyorlar Binaenaleyh nasıl olur da böyle diyen Yahudiler «Cenab-ı Hak hiçbir beşerin üzerine hiçbir şey in-dirmemiştir» diyebilirler? Bu âyetin hülâsası şudur: Yahudiler, Kur an'ın Allah tarafından gelmesini, mümkün olmayacak bir tarz da beşeriyete aksettirmek ve göstermek istediler, öyle ki, bu me-yanda bütün peygamberlere gelen semavî kitablan da inkâr ettiler.
Bazıları, «Bu sözün çıkışı öfkeden ve sözün hakikatinden gafil olmaktan ileri gelmektedir,)) dedi. Zira İbni Cerir ve Tabarani, Said bin Cübeyr'den rivayet ederler ki, Yahudi alimlerinden olan Malik bin Seyf'ten Resûl-i Ekrem sordu:
«Ey Malik! Tevrat't Musa'ya indiren Allah ile sana yemin verdiriyorum, sen Tevrat'ta 'Cenab-ı Hak şişman âlimden buğze-der' âyetini görüyor musun? Eğer görüyorsan, binaenaleyh sana Yahudiler tarafından yedirilen maldan yiye yiye şişen alimsin.»
Bunun üzerine orada bulunanlar güldüler. Malik, Resûlûllah'a öfkelendi. Ömer'e yüzünü çevirip baktı ve şöyle dedi:. «Asla ve kafa Allah hiçbir beşerin üzerine hiçbir şey indirmemiştir!»
Bu hâdiseden sonra Yahudiler Malik'ten sordular:
— Bizim kulağımıza gelen bu sözünün manâsı nedir? Malik:
— Muhammed beni öfkelendirdi. Ben ondan dolayı bu sözü söyledim dediyse de, Yahudiler onu azlettiler. Onun yerine Kaab bin Eşrefi getirdiler ve Cenab-ı Hak da bu Âyet-i Celîleyi inzal buyurdu.
Bu sure, Mekke döneminde nazil olmuştur. Oysa Resulullah ile Yahudiler arasındaki bütün münazaralar Medine döneminde olmuştur. Öyleyse «Bu âyet Yahudiler hakkında nazil olmuştur» demek uygun düşmez! diye itiraz edilemez. Çünkü Ebu Şeyh, Süf-yan'dan ve «eI-Kelbi»den rivayet eder ki: Bu, Âyet-i Celîle Medine döneminde nazil olmuştur.»
Mücahidin «Kureyşin müşrikleri Resûîüllah'ın peygamberliğini inkâr ettikleri gibi diğer peygamberlerin de peygamberliklerini inkâr ederlerdi. Binaenaleyh Musa'nın üzerine inen Tevrat'la onları susturmaya çalışmak nasıl güzel olur? Bu itiraz şu şekilde defedilir: Tevrat'ın Musa'ya Allah tarafından gönderilmesi, artık yaygın ve şöhret bulmuş mesele ve hadiselerdendir. Bunun için onlar, «Eğer bizler, bizim üzerimize bir kitab indirilmiş olsaydı onlardan daha hidayetti olurduk» dediler. Böylece onları Tevrat'ın Musa'ya indirilmesiyle susturmak güzel olmuş oluyor. Bununla beraber cumhurun tefsiri daha uygundur
(91) «Sizin de kâğıtlar (parçalar) kılarak açıkladığınız ve çoğunu gizlediğiniz o kitabı kim indirdi"!..»
Bu âyetteki Kâğıtlar (parçalar) kılarak» tabirinden maksad, onu parça parça kâğıtlara yazıyorsunuz demektir.
Ebul Ali el Farisi, «Onu kâğıt sahibi kılıyorsunuz demektir» diyor.
Bazıları, «Onu sanki yazısız kâğıtlar imiş gibi kılıyorsunuz demektir» dedi. Bu son tefsire göre, Cenab-ı Hak onları kötü işleriyle son derece kınıyor. Sanki onlar Tevrat'ı kitab cinsinden çıkarmışlar, yazıdan boş kâğıtlar mesabesine koymuşlardır.
«Gizledikleriniz daha çofc»tan maksat, Resûlüİlah'm Tevrat'taki sıfatlan ve bir de evli bir insanın zina ettiği takdirde recmedil-mesi gibi hükümlerdir. Bu hitab, kesinkes Yahudileredir. Onlar halk tabakasına karşı böyle yaparlardı. Eğer âyette daha önce geçmiş cevab Yahudilere ise, bu hitabın onlara olmasında şüphe yoktur. Çünkü onlarla konuşmak onlara hitab etmeyi gerektiriyor. Eğer daha önceki cevab, müşriklere ise, âyette iltifat [Yani bir guruptan başka bîr guruba geçiş veya gaipten hazıra geçiş] vardır. Yani evvelâ müşriklerden bahseder, onlara cevab verir. Sonra Yahudilerin bahsi de geçmiş olduğu için onlara hitab ediliyor.
(91) «Ey Habİbim! Allah de. Sonra onları bırak. Dalışlarında oynaya dursunlar...»
Bu âyetin tefsiri:
Yani de ki, kitabı Allah indirmiştir Onlardan Musa'nın getirdiği kitabı kim indirmiştir? diye sor. Eğer sana cevab verirlerse ne âlâ. Aksi takdirde sen de ki, işte o kitabı indiren Allah'tır. Sonra onların dalmakta oldukları batıllarında ve küfürlerinde onları bırak.
Bazı tefsir alimleri, «Âyetin manâsı: Ey Muhammed! Kuşkusuz sen onların aleyhinde hücceti, [delili] getirdikten sonra ve delil getirmek hususunda bu mertebeye geldikten sonra onların emrinden senin üzerinde herhangi bir şey kalmamıştır. Onları, içinde bulundukları dalış ve oynayış ile artık başbaşa bırak, demektir.
Bu Âyet-i Celîlede müşrikler için tehdid vardır.
Bazı tefsir alimleri «Bu âyet, kılıç âyetiyle (yani savaş ilân eden âyetle) neshedilmiştir» demişlerse de, onların bu görüşlerinde uzaklık vardır. Çünkü burada savaşmak terkedilsin diye bir şey yok. Ancak bu, tehdid ve vai'd için onları bırak demek oluyor.
Âyetteki -ALLAHU- kelimesi, ya mukadder bir fiilin failidir, veya müptedadır. Haberi mukadder bir cümledir. Takdir «o kitabı Allah indirmiştir» veya «Allah'tır o kitabı indiren» şeklindedir.
(92) «Şu, bir kitabtır. Onu indirdik, mübarektir. Önündeki-ni doğrulayıcıdır. Bir de onunla Ümmül Kura ve çevresinde bulunanları korkutasın diye indirdik.,,»
Bu âyetin tefsiri:
Ey Muhammed, bu Kur'an bir kitabtır .Katımızdan onu sana, indirmiş bulunuyoruz Onun hayri ve bereketi çoktur. Menfaati daimidir. İman edenlere sevab ve affetme müjdesini verir. Çirkinlik ve günâhlardan insanları alıkoymaya çalışır. Önündekini, yani Allah tarafından daha Önceki peygamberlere gönderilen kitabları tastik edicidir.
Bazı tefsir âlimleri; «Önündekinden maksad, Tevrat'tır. Çünkü derece yönünden Kur'andan sonra Allah katından gelen en'büyük kitab Tevrat'tır. Ve bir de hitab Yahudilere olduğundan dolayı Tevrat kastediliyor» dediler. Bazıları da «Hem Tevrat, hem diğer semavi kitablar kastedilmektedir» dediler. Bu ikinci tefsir, Hasan Basri'den rivayet edilmiştir. Tevrat veya diğer semavî kitab-larm Kur'an'ın Önünde olmasının manâsı, Kur'an'dan önce gelmiş olmaları demektir. Çünkü daha önce gelen şey daha sonra gelenin önündedir demek olur. Kur'an'ın hepsini tasdik etmesi, tevhidi isbat etmek ve tevhidi emretmek hususunda, Şirki yoketmek ve şirkten insanlan neyhetmek mevzuunda bir de, neshedilmemiş şer'i esaslar hakkındadır. [164]
Şehirlerin Anası Mekke
Âyette bahsi geçen Ümmül-Kura (Köyler-Beldeler an-nesi)dan maksat, Mekke'dir. Mekke'ye «ümmül kura» denilmesinin nedeni, bazı rivayetlerde varid olduğuna göre kürrei arzın Mekke'nin bulunduğu noktadan yayılmış olmasından ileri geliyor denilmektedir. Fakat İbni Abbas'm rivayetine göre, köylerin en önce kurulmuşu ve bereket yönünden en büyüğü olduğundan dolayı veya yeryüzünde yaşayanların çoğunun kıblesi bulunduğundan dolayı Mekke bu ismi almıştır.
Beyzavi, «Mekke'ye ümmül kura denilmesinin nedeni, kura ahalisinin kıblesi ve onların haccettikleri yer ve onların senede bir defa toplandıkları panayır ve manevî durumda memleketlerin en yücesi oluşundan ileri geliyor» diyor.
Bazıları, «yeryüzünde ilk kurulan mabed orda olduğundan dolayı bu adı almıştır» dediler
Mekke'nin etrafından maksat, doğu ve batısında bulunan dünya ahalisinin tamamıdır. Çünkü Resûl-i Ekrem'in peygamberliği geneldir.
El-Hazin, Mekke'nin doğusuna ve batısına düşen şehirler ve köylerin hepsi demektir» diyor.
El Medarik'e göre, «Mekke'nin etrafından maksad, doğu ve batı insanlarıdır.»
Tenvirul Mikyas, ((Diğer memleketlerin ahalisi demektir» şeklinde tefsir etmektedir.
El Alusi, «Yahudilerden bir gurup bu Âyet-i Celîleyi delil ittihaz ederek Hz. Muhammed sadece Araplar için gönderilmiş bir peygamberdir demişlerse de, onların bu sözleri doğru değildir. Çünkü vemen-havleha tâbirinden Mekke-î Mükerreme-den dünyanın dört tarafına yayılan insanlar kastedilmektedir. Zira Kur'an'ın birçok âyetleri Resûl-i Ekrem'in genel bir peygamber olduğunu ifade etmektedirler. Fakat «En yakın aşiretini korkut» [Şu'ara: 214] Âyet-i Celîlesinde olduğu gibi, bu âyette de Mekke' liler veya Mekke'ye yakın olanlar korkutma ile tahsis edilmişlerdir. Çünkü onlar herkesten daha fazla Resûl-i Ekrem'in korkutmasına mustahaktılar. Çünkü Resûl-i Ekrem'in yakınlarıdırlar. Yani âyetin manâsı, sadece onları korkut demek değildir. Belki âyetin mânası «Bütün insanlığı korkut ve onlara müjde ver. Hele bunları» demektir. Ve bu tefsir edilmiştir.
(92) «Ahirete iman edenler, namazlarına devam ettikleri halde buna iman ederler...»
Bu âyetteki «Buna» zamiri, kitaba racidir, yani Kur'an'a iman ederler. Veya Hz Muhammed'e racidir, yani Hz. Muhammed'e onun peygamberliğine iman ederler. Çünkü ahirete iman edenler azabtan korkarlar, sevabı elde etmeye çalışırlar .Bu düşünceleri, onları Kur'an'a ve Hz. Muhammed'e iman edecek şekilde bakmaya, teemmül etmeye sevketmektedir.
«Namaz»dan maksat, mutlak tâat da olabilir. Yani mutlak tâatlarını yaptıkları halde Kur'an'a, Hz. Muhammed'e ve âhirete iman ederler. Veya namaz, bizim bildiğimiz gibi namazdır. Tâat'ın bir kısmıdır. Ama dinin direği ve imanın bayrağı olduğundan dolayı Özel olarak zikredilmiştir. Nitekim bazı âyetlerde mecazen namaza «iman» denilmiştir. Meselâ: Cenab-ı Hak, «Allah sizin imanınızı zayi edecek değildir» [El-Bakara : 143] buyuruyor. Buradaki «iman»d&n maksat, namazdır.
(93) «Acaba Allah'a karşı yalan uydurandan veya kendisine bir şey vahyolunmamışken 'bana vahyolundu' diyenden ve 'Allah'ın indirdiğinin benzerini indireceğim' diyenden daha zalim kim olabilir?..» [165]
Yalancı Peygamber Müseylemetü'l-Kezzap
Bu Âyet-i Celîlenin bir kısmı yalancı peygamber «Müseyle-met-ül-Kezzab bin Semamennin hakkında, bir kısmı da vahyin kâtibi iken irtidad eden Abdullah bin Saad bin Ebi Serh'in hakkında nazîl olmuştur. Museylemetül Kezzab, Beni Hanif kabilesinden-dir Bazıları «babasının adı Habib'tir» demişler. Kâhindi. Seci'li şiir söyleyen ve selis bir şekilde konuşan birisiydi. Yemen'de peygamberlik iddia edip Cenab-ı Hakkın kendisine vahy göndermiş olduğunu söyledi. Resûî-ü Ekrem'e iki elçi gönderdi. Cenab-ı Pey: gamber, Müseylemet ül Kezzab'ın elçilerine sordu:
— Siz de Müseylemenin peygamber olduğuna şahitlik eder misiniz? Elçiler:
— Evet, ederiz, dediler. Cenab-ı Peygamber iki elçiye:
— Eğer elçiler öldürülmüş olsaydılar, kesinlikle sizin boynunuzu vururdum,» buyurdu.
Müslim ve Buharı ittifakla Ebu Hüreyre'den rivayet ettiler:
Allah'ın Resulü: Ben uyku halinde iken bana yeryüzünün hazineleri getirildi. Ellerime altından iki bilezik geçirildi. Bunlar bana ağır geldiler ve beni meşgul ettiler. Bana vahyedüdi ki, ben onlara üfleyeyim. Onlara üfledim, onlar uçtular. O iki bileziği iki tane yalancı ile tevil ettim. O iki yalancı ki ben onların arasında-yım: Birisi Sen'an'ın arkadaşı, öbürü Yemame'nin arkadaşıdır.»
Tirmizinin lafzında Allah'ın Resulü: «Uyku halinde gördüm. Ellerimde iki bilezik vardı, O iki bileziği iki yalancı ile tevil ettim. O yalancılar benden sonra çıkacaklar. Birisine Yemame sahibi 'Müseyleme' denilmektedir. İkincisi San'a sahibi 'el Anesi'öir.»
Müseylemetûl Kezzab, Yemame'de, Yemen bölgesinde çıktı. Peygamberlik iddia etti. «Beni Hanif» kabilesinden bir kavim ona iman ettiler. Dilbaz bir kişi olduğundan kavmini kandırdı. Müseyleme müslüman olmazdan önce Hz. Hamza'yi şehid eden Vahşi tarafından Hz. Ebu Bekr'in zamanında öldürüldü.
Vahşi, «Ben insanların en hayırlısını yani Hamza'yı ve insanların en şerlisini yani Müseylemetûl Kezzab Öldürdüm» diyordu. [166]
Yalancı Peygamber Esved El-Anesî
Esved el Anesi'ye gelinde, onun ismi Abcela bin Kaab'dır. Ona aynı zamanda «zulhimar» denilirdi. Yemen'de, Resûlüllah'm son günlerinde ortaya çıktı ve peygamberlik iddia etti. Ve Resûl-i Ekrem daha vefat etmeden önce Öldürüldü. Yani Cenab-ı Peygamberin vefatından iki gün önce öldürüldü. Cenab-ı Peygamber vahye istinad ederek, «El-Esved el-Anesi»nin öldürüldüğünü eshabı-na müjdeledi. Onu öldüren Firuz ed Deylemi idi. Cenab-ı Peygamber, «Firuz kurtuldu.» Yani Esvet el Anesi'yi öldürmek suretiyle muvaffak oldu.» diye buyurdu.
Bazı müfessirler, «Bu âyet Müseylemet ül Kezzab ile Esved el Anesi hakkında nazil olmuştur» dediler. Bunların maksatları şudur:
Bu âyet, hicretten sonra Medine'de inmiştir. Bu da, tefsir alimlerinden bazılarının görüşüdür. Bu âyetin mekki olduğunu söyleyen ise der ki: Bu âyetin onların hakkında nazil olması gaibten haber vermektir. Verdiği haber de sonradan ortaya çıkmıştır. [167]
Resûlüllahın Kâtibi İken Dinden. Çıkan Kimdir?
«Ben Allah'ın indirdiğinin benzerini indireceğim» diyen, Abdullah bin Saad bin Ebi Şerh el Kureyşi'dir. Abdullah daha önce müslüman oldu. Resûl-i Ekrem'e kâtiblik yapıyordu. Cenab-ı Peygamber ona —semia'n – basiran kelimelerini imlâ ve dikte ettiği zaman, Abdullah onun yerine alimen hâkimen yazardı. Ona «alimen,» «hakimen» dikte ettiği zaman onun yerine «gafuren» «rahiymen» yazardı. Ne zaman ki, şu âyet, «And olsun ki insanı süzme çamurdan yarattık» (El Mü'minin 12) nazil oldu. Cenab-ı Peygamber bu âyeti ona dikte ettirdi. Abdullah, insanoğlunun yaradılışının tafsilâtından hayrete düşüp «Tebarekellahu ahsenulhalikin» —yaratanların en güzeli olan Allah ortaktan münezzehtir cümlesini, hayretini belirtmek kabilinden söyledi. Cenab-ı Peygamber ona «Bu cümleyi yaz. Âyet bu şekilde inmiştir» dedi. Bunun üzerine Abdullah bin Saad bin Ebi Şerh şüpheye düştü. Yani şüphe etti ki, peygamber kendi katından âyetleri yazdırıyor. Ve dedi ^\,«Eğer Muhammed doğru ise, ona vahyedilenin benzeri bana da vahyedüdi.» Bunun üzerine îslâmdan irtidad etti, müşriklere katıldı. Bu hâdiseden sonra Abdullah tekraren îs-lâm dinine döndü. Mekke fethinden önce müslüman oldu. Resûl-i Ekrem, Abdullah müslüman olduğu zaman «Merruzzehran» denilen yerde idi.
îbni Abbas, «Allah'ın indirdiğinin benzerini ben de indireceğim» âyeti Kur'an ile istihza edenler hakkında nazîl olmuştur. Bu aynı zamanda «Dileseydik bunun benzerini söylerdik» şeklindeki sözlerine de cevaptır, dedi.
Alimler, «Bu âyetin hükmüne o zamanda ve o zamandan sonra kıyamete kadar gelip Allah'ın kesesinden yalan uyduran herkes girmektedir» dediler. Çünkü sebebin Özelliği hükmün umumiliğine mani değildir.
(93) «Keşke zalimler ölümün baygınlıklarında bulundukları ve meleklerin ellerini uzatıp onlara 'Hayd'ı, canlarınızı çıkarınız, bugün Allah'a karşı haksız olanı söylediğiniz ve böbürlenerek Allah'ın âyetlerinden yüz çevirdiğiniz için hakaret azabıyla cezalandırılacaksınız' dediklerini bir gör şeydin...»
Bu âyetin izahı:
«Ey Muhammedi Eğer bu zalimlerin halini, ölüm onlara gelip çattığı zaman, görseydin veya görsen büyük ve dehşet verici bir emir görmüş olacaktın.
«Ölümün baygınlıklarımdan maksat, şiddetleri ve gelip geçici baygınlıklarıdır. Melekler azab ile ellerini uzatıp onların yüzle-. rine ve arkalarına vuruyorlar.
Bazı alimler de, Melekler ruhlarını kabzetmek üzere ellerini uzatıyorlar» diyor. Onlara «nefislerinizi, yani ruhlarınızı çıkarınız» derler.
Eğer denilirse: İnsan ruhunu çıkarmaya muktedir değildir. O halde meleklerin böyle bir teklif yapmasının faydası nedir?
Cevab olarak deriz ki, bunun manâsı; melekler onlara; istememenize rağmen ruhlarınız alınacaktır diyorlar demektir. Çünkü mümin, Cenab-ı Hakk ile mülâki olmayı o an sever. Kâfir ise sevmez.
Bazı tefsir alimlerine göre bu âyetin manâsı; «Melekler onlara eğer gücünüz var ise nefislerinizi bu azabtan kurtarınız, diyorlar» demektir. Bu tefsire binaen bu söz onları kınamak içindir. Çünkü onlar nefislerini o anda, o azabtan kurtarmaya muktedir değildirler.
«Siz bugün Kur'an'a iman etmek, Hz. Muhammed'i ve Kur' an'ı tasdik etmekten böbürlendiğinizden ve yalandan Allah'a birtakım şeyler isnad ettiğinizden ötürü rezalet azabını tadacaksınız.» [168]
Kıyamet Gününde İnsanların Durumu
(94) «And olsun ki, sizi ilk defa yarattığımız gibi, size verdiklerimizi ardınıza bırakarak bize birer birer geldiniz. İçinizde Allah'ın ortaklan olduğunu sandığınız şefaatçüannızı beraber görmüyoruz. Andolsun ki, aranızdaki bağlar kopmuş, ortak sandıklarınız sizden ayrılmışlardır...»
Bu Âyet-i Celîlenin sebebi nüzulünü îbni Cerir ve İbnul Mün-zir İkrîme'den şöyle rivayet ederler: En Nadr bin Hars, Gelecekte «Lat» ve «Uzza» denilen putlar bana şefaat edeceklerdir» dedi. Cenab-ı Hak onun üzerine bu âyeti indirdi. Yani siz tek başınıza, beraberinizde mal, hanım, çocuk, ve hizmetkâr olmadığı halde bize geleceksiniz.
Cenab-ı Hak bu âyette kıyamet gününde kâfirlerin halini belirtip kâfirler nasıl haşrolunacaklar ve o gün onlara ne denilecektir, beyan ediyor. «Andolsun, siz bize tek üaşınıza geldiniz» cümlesinde kâfirleri kınamak vardır. Çünkü onlar dünyada bütün himmetlerini mal, çocuk ve mertebeye sarfettiler. Hayatlarının tamamını putlara tapmakla tükettiler. Bu da, kıyamet gününde onlara hiçbir fayda temin etmedi. Onlar dünyada edinmiş olduklarının hepsinden uzak, tek başına haşrolundular. Yani insanlar nasıl çıplak, sünnetsiz, annelerinden doğmuş ise, kıyamette de o şekilde haşrolunacaklardır. Müslim ve Buhari ittifakla İbni Abbas'tan rivayet ettiler: Allah'ın Resulü bize engin ve derin bir vaaz etti. Ve o esnada buyurdu:
«— Ey Nas\ Kuşkusuz siz Allah'ın huzuruna yalınayak, çıplak, sünnetsiz olduğunuz halde haşrolunacaksımz. Ve Sizi ilk yaradılışta nasıl yaratmış isek öyle iade edeceğiz. Bu, bizim üzerimizde bir vaaddır. Kuşkusuz biz bunu yaparız,» âyetini okudu.» [el-Enbiya : 104]
Müslim ve Buharî ittifakla Âişe validemizden rivayet ettiler. Resûlüllah'tan dinledim, buyurdu:
«Halk yalın ayak, çıplak ve sünnetsiz olarak haşrolunacak-tır.»
Bu cümleyi dinledikten sonra Resûlüllah'tan sordum:
«— Erkekler ve kadınlar hep böyle mi hoşrolunacaktır? O zaman birisi diğerine bakmaz mı?» Cenab-ı Peygamber:
«—Onların birisini diğerine bakacak fırsatını vermeyecek kadar emir şiddetlidir,» buyurdular.
Tabarani, senediyle Hz. Âişe'den rivayet etti:
«— Andolsun, sizi ilk yarattığımız gibi tek olarak bizim huzurumuza gelirsiniz» âyetini okuduğunda sordu:
«— Ey Allah'ın Resulü! Vay bizim çirkinliğimize. Kuşkusuz erkekler ve kadınların hepsi haşrolunacaklar. Birisi diğerinin çirkin yerlerine bakacaklardır.»
Cenab-ı Peygamber:
«— O gün onların her birisi için bir durum vardır ki onu meşgul eder. Kadınlar erkeklere, erkekler kadınlara bakamazlar. Onların durumları onları kendi haliyle meşgul eder durur.»
Cenab-ı Hak dünyada insanoğluna verdiği mülkünü, evladını ve hizmetlerini insanoğlu bırakır, tek başına, anadan doğma bir biçimde haşrolunur. Müşrikler, «Bizim, bu putlara ibadet etmemizin sebebi, bunlar Allah katında kıyamet gününde bize şefaat edeceklerdir. Çünkü bunlar Allah'ın ortaklarıdır» diyorlardı. Oysa, Cenab-ı Hak ortaktan münezzehtir. Kıyamet günü olduğunda Cenab-ı Hak müşrikleri kınamak maksadıyla «Sizin şefaatçılariniz sizinle beraber görünmüyor, onlar nerededir» diye onların kulaklarım —tabir caiz ise— çekiyor. Cenab-ı Hak yemin ediyor ki, müşriklerle şefaatçılarının arası bozulacaktır. Birbirlerinden kopacaklardır. Ve dünyada müşriklerin iddia ettikleri kaybolacaktır ve ortada görünmeye çektir. Zira âyetin manâsı; sizinle, Allah'ın ortakları olduğunu iddia edip te tapmakta olduklarınızın arasında herhangi bir bağlantı kalmamıştır, aranızdaki bağlar paramparça olmuştur demektir. [169]
[1] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 4/500.
[2] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 4/500-501.
[3] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 4/501-502.
[4] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 4/502-503.
[5] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 4/503-505.
[6] Bkz. El-Menar Cild: 7-288-289 Mektebetul-Kahire
[7] Bu Hadisler, EL-Kurtubî Cild: 6-382-383 Darul-Kâtip 1378 Kahire
[8] Bkz. AIusi Ruhul-Meanî Cild: 7-8031-Dar. îhy. Tur. Arabî Beyrut Tarihsiz
[9] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 4/505-510.
[10] Bkz. Ruhul-Meanî Cild: 7-82-Dar. îh. Tur. Arabî Beyrut-Tarihsiz
[11] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 4/510-512.
[12] Bkz. El-Kurtubî Cild: 6-384 Darul-Kâtip 1378 Kahire
[13] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 4/512-514.
[14] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 4/514-515.
[15] Bkz. El-Kurtubî Cild: 6-388-389-Darul-Kâtip 1378 Kahire
[16] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 4/515-517.
[17] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 4/517-518.
[18] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 4/518-519.
[19] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 4/519-520.
[20] Bkz. El-Kurtubî Cild: 6-38S-389 Darul-Kâtip 1378 Kahire
Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 4/520.
[21] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 4/520-522.
[22] Bkz. Lubabut-Tavil Cild: 2-383 Amire 1317-lstanbul
Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 4/522-523.
[23] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 4/523-525.
[24] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 4/527.
[25] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 4/528.
[26] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 4/528.
[27] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 4/528-531.
[28] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 4/531-533.
[29] Bütün bu hadisleri tmam Abdurrahman Es-Suyutî, Ed-Durru'1-Mensur adlı tefsirinin 3. Cild, 6. sayfasında zikr etti. Bkz. El-Halebî baskısına
[30] Bkz. Ruhul-Meânî Cild: 7-106. Dar. îh. Tur. Ar. Beyrut-Tarihsiz
[31] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 4/533-537.
[32] Bkz. Îzn-Kcsir Cild: 3-IO-ll-Dar. End. Ed-Durul-Mansur Cild 3-7 el-Ha-lebî bas. Kahire
[33] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 4/537-538.
[34] Bu cümle, el-tnşirah sûresinin 6 ve 7. ayetlerine işarettir
[35] Bkz. Lubabut-Tavil Cild 2-391 Amire 1317 İstanbul
[36] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 4/538-541.
[37] Bu kelamın manası «Hükmü en aşağılara kadar giden Rabbim ortaktan [uzaktır.» demek olabilir. Fakat böylece tevil edilmezse, küfürdür
[38] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 4/541-546.
[39] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 4/548-549.
[40] Bkz. «Lubabut-Tevil-Fiesrarit-Tenzil» Cild: 2-392 Amire 1317 İstanbul'
[41] Bkz. El-Hazın Cild: 2-392 Amire 1317 İstanbul
Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 4/549-551.
[42] Bkz. Ruhul-Meanî Cild: 7-117-118 Dar. îhy. Tur. Arabî Beyrut
Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 4/551-553.
[43] Bkz. Ruhul-Meanî Cild: 7-118-Dar. Tur. Arp. Beyrut
[44] Bkz. Tantavî Cevheri tefsiri Cild: 4-26 EI-Haebî baskısı Mısır 1350
Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 4/553-554.
[45] Bkz. EI-Hazın M. Tefasir Cild: 2-293-Amire 1317 ist
[46] Bkz. EI-Hazın Cild: 2-294 M. Tefasir Âmire 1317 istanbul
Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 4/555-557.
[47] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 4/557-558.
[48] Bkz. Ruhul-Meanî Cild: 7-125-Dar. İhy. Tur. Arabî Beyrut-Tarihsiz
[49] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 4/558-562..
[50] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 4/562-564.
[51] Bkz. EI-Kurtubî Cild: 6-405-407 Darul-Kâtİp 1378 Kahire
[52] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 4/564-566.
[53] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 4/568-569.
[54] Bkz. Ed-Durul-McnsûrXÜd: 3-9-El-Halebî baskısı Kahire
[55] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 4/569-571.
[56] Bkz. Ruhul-Meanî Cild: 7-132-Dar. İhy. Tur. Ar. Beyrut
[57] Bkz. Ruhul-Meanî Cild: 7-132-133 Dar. İhya Tur. Ara. Beyrut
Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 4/571-575.
[58] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 4/575-577.
[59] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 4/577-578.
[60] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 4/578-579.
[61] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 4/579.
[62] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 4/580-581.
[63] BKZ. Ruhul-Meanî cild: 7-139- Dar. Îhya-Tur. Ar. Beyrut
[64] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 4/581-583.
[65] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 4/585-586.
[66] BKZ. İbn-Kesir Cild 3-21 Dar. End. Beyrut.
Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 4/586-590.
[67] BKZ. EL-Kurtubî Cild: 6-420-Darulatıp 1378
[68] Acaba Mersinin bu görüşü, «Sana ineni tebliğet» ayetiyle çelişmez mi
[69] Alusî Ruhul-Meanî Cild: 7-145-147- dar. İhy. Tur. Arb. Beyrut.
[70] BKZ, Ruhul- Meanî Cild: 7-144-145- Dar. İhyn. Tar. Arb. Beyrut
[71] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 4/591-595.
[72] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 4/595-597.
[73] Bkz. Ruhul-Meanî Cild: 7-145-147. Dar. Ihy. tur. Arabî Beyrut
[74] BKZ. El-Menar Cild: 7-401402-MatbaatuI-Hahire Bilâtarih
[75] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 4/597-600.
[76] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 4/600-604.
[77] BKZ. El-Kurtubİ Cild: 6-426-Darul-Kâtip 1378 Kahire.
Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 4/605-606.
[78] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 4/608.
[79] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 4/609.
[80] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 4/609-611.
[81] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 4/611-613.
[82] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 4/613-614.
[83] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 4/614-616.
[84] Mucessime taifesi «Allah, cisimlere faenzemiyen bir cisimdir» derler. Nitekim Ehli Sünnet «Allah, eşyaya benzemez bir şeydir dediği gibi... Mezhebleri batıldır. Bk. EL-Firekul-Mufterike Sahife; 76
[85] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 4/616.
[86] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 4/616-617.
[87] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 4/617-622.
[88] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 4/622.
[89] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 5/6.
[90] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 5/7-9.
[91] Bkz. el-Kurtubi, c, 6 s. 435, Darûl-Kâtib, 1378 - Kahire.
[92] Bkz. El-Hazin, c. 2, s. 415, Amire, 1317 - îstanbul
[93] Bkz. El- Beyzavi, c. 2, s. 4İ5, Amire, 1317 - îstanbul
[94] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 5/9-12.
[95] Bkz. Lubab-ı Tevil, s. 415-416 Amire, 1317 - İstanbul
[96] Bkz. EI-Hazin, c. 2, s. 416, Amire 1317 - İstanbul
[97] Bkz. El-Beyzavi, c. 2, s. 416, Amire 1317 - İstanbul
[98] Bkz. El- Alûsi, Ruhu'l-Meâni, c. 7, s. 168, Dar'ul-îhya-it-Turasil, Arabi Beyrut, Bilatarih
[99] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 5/12-15.
[100] Bkz. Keşşaf, c. 2-70, Darûl-Mushaf, Kahire, Bilatarih
[101] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 5/15-19.
[102] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 5/19-20.
[103] Bkz. El-Hazin, c. 2, s. 418.419, Amire, 1317 - İstanbul
[104] Bkz. El-Alûsî c.7, s. 171 Dar'utfhya-it-Turasil Arabi, Beyrut, bilatarih
[105] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 5/.20-22.
[106] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 5/22-23.
[107] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 5/23-24.
[108] Bkz. tmâm-ı Rabbani c. 1, Mektubyüz
Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 5/24-25.
[109] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 5/27.
[110] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 5/28-29.
[111] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 5/29-30.
[112] Bkz. Ruhû'l-Meâni' c. 7, s. 175-176, Dar'ül Îhya'it-Turasîl Arabi, Beyrut bilatarih
Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 5/30-33.
[113] Bkz. Ruhû'I-Meâni, c. 7, s. 176, Dar'ül thya'it-Turasil Arabî,, Beyrut, bilatarih
[114] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 5/33-34.
[115] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 5/34-35.
[116] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 5/35.
[117] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 5/35-36.
[118] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 5/36-38.
[119] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 5/38-41.
[120] Bkz. Alûsi, c. 7, s. 180, Dâr-ül-ihya-it-Turasîl Arabî, Beyrut, bilâtarih
Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 5/41-42.
[121] Bkz. Hadis, Müslim'in c. 4, s. 2215, Dâr-ûl-ihya-it-Turasil Arabî, Beyrut, bilâtarih nüshasında yer alıyor
[122] Bkz. Ruhu'I-Meâni, Alûsi, c. 7, s. 181, Dâr-üI-lhya-it-Turasil Arabi Beyrut, bilâtarih
[123] Bkz. Lülab-i Tenzil, c. 2, s. 423424, Amire, 1317 - İstanbul
[124] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 5/42-48.
[125] Bkz. Hazin, c. 2, s. 424, Amire, 1317 - İstanbul
[126] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 5/48-50.
[127] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 5/50-52.
[128] Bkz. Alûsi, Ruhu'I-Meâni, c. 7, s. 182-183, Dar-ûl-îhya-it-Turasil Arabî, Beyrut, bilâtarih
Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 5/52-54.
[129] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 5/56.
[130] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 5/57-59.
[131] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 5/59-60.
[132] Tâğlip; galibi gözetip sanki mağlûp hiç yokmuş gibi davranmak demektir. Meselâ: Alemîn tâbirinde akıllı ve erkeklerin durumu itibara alındığı için onlara mahsus olan Cem [çoğul] kullanılmıştır
[133] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 5/60-62.
[134] Bkz. Ruhu'l-Meâni c. 7, s. 189, Dar-ûI-îhya-it-Turasil Arabî, Beyrut, bilâtarih
[135] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 5/62-66.
[136] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 5/66-67.
[137] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 5/67.
[138] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 5/67-69.
[139] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 5/71.
[140] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 5/72.
[141] Bkz. Ruhu'l-Meani c. 7, s. 194-195 Dar'ul-thya-it-Turasiİ Arabi, Beyrut, Bilatarih.
[142] Bkz. El-Kurtûbi, c. 7, s. 22-23.
[143] Bkz. Alûsi, Ruhu'LMeani, c. 7, s. 197-198
Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 5/72-78.
[144] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 5/78-83.
[145] Bkz. Lübab-i Tenzil, Hazin, c. 2. s. 433-435, Amire: 1317 – İstanbul
Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 5/83-87.
[146] Bkz. El-Kurtubi, c. 3, s. 182-186, Darül Kâtib, 1378, Kahire
[147] Bkz. Ruhu'l-Meani, c. 7r s. 201, Daru'1-Ihyai-t Turasil Arabi, Beyrut Bilatarih
Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 5/87-93.
[148] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 5/93-97.
[149] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 5/97-98.
[150] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 5/98-104.
[151] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 5/104-105.
[152] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 5/106-108.
[153] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 5/110.
[154] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 5/111.
[155] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 5/111-118.
[156] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 5/118-119.
[157] Bkz. Alusi, Ruhu'l Meani, c. 7, s. 215. Darul îhyau Turasil Arabi-Beyrut, Bilatarih
[158] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 5/119-126.
[159] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 5/126-128.
[160] Bkz. Alusi, Ruhu'l Meani, c. 7, s. 216-217.
[161] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 5/128-129.
[162] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 5/129.
[163] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 5/131.
[164] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 5/132-137.
[165] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 5/137-139.
[166] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 5/139-140.
[167] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 5/140-141.
[168] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 5/141-143.
[169] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 5/143-145.
İslami Okul Okulların En Önemlisi