A'raf Sûresi - Kuran - 007Araf - 5. Sayfa
Tebliğ Edilenden De, Tebliğ Edenden De Sorulacaktır
Yeryüzünün Yaşanır Hale Getirilmesi
Meleklerin Âdem'e Secde Etmesi
Âdem'le İblîs'in Cennetten Çıkarılması
Utanç Yerlerini Gösterme Gayreti
İblis Daha Önce Cennet'ten Kovulmamış Mıydı?
Biri Secde Etmedi, Diğeri Memnu Meyvadan Yedi
İlk İnsan Yeryüzüne İndirilmiştir
Örtünmek Vakar Ve Saygınlıktır
İndirilen Elbise Ve Süs Elbisesi
Allah, Adalet Ve İnsafı Emretmiştir
Kabe'ye Yönelmek, Adalet Ve İnsafı İlham Eder
Çıplak Doğduk Ve Çıplak Olarak Dirilip Allah'a Döneceğiz
İlâhî Hidayet Lâyık Olana Tecelli Eder
Camilere Temiz Ve Güzel Elbiseyle Gitmek
Yeyiniz, İçiniz/İsraf Etmeyiniz
Allah'ın Lütfettiği Süs Ve Temiz Rızıklar
Allah'ın Âyetlerini Kibir Ve Gururlarına Yediremeyenler
Ezelî İlim Kendi Tesbitinde Yanılmaz Ve Hükmünü Kusursuz Yürütür
Yoldaşlar O Gün Birbirlerine Düşman Olurlar
İlâhî Tablodan Müstesna Bir Görüntü
Zalim Bir Topluluğun Vasıfları
Acık Belgeler Karşısında Özrün Yeri Yoktur
Gökler İle Yerin Altı Dönemde Yaratılması
Güneş Ve Yıldızların Allah'ın Emrine Başeğmesi
Yerkürede Kurulan Düzen Ve Denge
Bitkilerin Yeniden Yeşermesi Ölülerin Dirilmesi
Kur'ân'da Geçmiş Olayların Detayına İnilmez
Tevrat'ta Nuh Tufanı Biraz Daha Detaylı Anlatılır
Nuh Peygamber Hangi Asırlarda Yaşamıştır?
İleri Gelenlerin Küfür Ve Azgınlığı
Bazı Milletler Neden Yok Edilmişlerdir?
Neden Semûd Kavmi Misal Veriliyor?
Peygamberlere İlk İman Edenler, Fakirler Ve Ortahallilerdir
Din Ve İmanı Vatana Tercih Etmek
İnkarcıların Kalblerinin Mühürlenmesi
Peygamber Ve Mürşide Yakışan Ve Yaraşan Nedir?
Ölüm Tehdidi Karşısında Burçlaşan İmân
Hakk'ı Savunanları Teselli Eden Güzel Bir Misal
Fir'avn'ın Musa Peygamberden İyice Korkması
Allah'ın Tecelli Eden Üstün Kudretini Gururuna Yediremiyenler
İnsan Zayıf İradeli Ve Acelecidir
İyi, Yararlı Ve Başarılı Sonuç Kimedir?
Musibet Ve Hastalık Allah'ı Hatırlatır
İnsan Unsuru Eşyadan Çok Üstündür
Geçmişte Verilen İlâhî Lütufları Unutmamak Gerekir
Neden Allah'ı Görmek Mümkün Değildir?
Peygamber (A.S.) Efendimizin Mi'rac Gecesi Rabbını Görme Olayı
VAHİY İNDİĞİNDE PEYGAMBERİMİZİN BAYGINLIK GİBİ BİR HAL GEÇİRMESİNİN SEBEBİ
Âhiret Âleminde Allah'ı Görmek Mümkün Mü?
Tevrat'ın Toptan İndirilmesi Ve Levhalara Yazılması
İndirilen Hükümlerin En Güzeli
Fir'avn'ın Helakine Sebep Olan Gurur
Hak Dini Tebliğde Hatır-Gönül Söz Konusu Olamaz
Levhanın Nüshasında Hüdâ Ve Rahmet Yazili İdi
İlâhî Rahmet Her Şeyi Kapsayıp Kuşatmıştır
Tevrat Ve İncil'de Ümmî Peygamberin Vasıfları
Ümmî Peygamberin Bazı Özellikleri
Son Peygamberin Risaleti Umumîdir
Allah'a Ve O'nun Sözlerine İnanan Peygamber
Ümmî Peygambere İman Edilmesi Emrediliyor
Hakkı Gösterip Doğruya İrşat Edenler
Kur'ân'ın Emirlerine Uymayan Müslümanların Çetin Sınavlardan Geçirileceğine İşaret Ediliyor.
Yahudilere İşkence Yapılacağı Haberi
Davud Ve Süleyman'dan Sonra Hızlı Değişmeler
Tûr Dağının Bir Gölgelik Anlamında Yükseltilmesi
İlâhî Kudretin Dağa Yönelmesi Aynı Zamanda Bir Uyarı Niteliğindedir
Elestü Hitabı Ses Ve Harfle Mi Olmuştur?
Ruhların Hepsinin Elestü Hitabına Cevap Vermesi
Fıtrat, Her Türlü Özür Ve İtirazı Reddeder
Dileşeydik Onu Âyetlerimizle Yükseltirdik
Soluyan Köpeğin Misal Verilmesi
Cinler De İlâhi Hükümlerle Yükümlü Müdürler?
Hayat Gemisini Rotasında Tutan Düşünce Ve Duygu
Esmâ-İ Hüsnâ (Allah'ın Güzel İsimleri)
Hakk'a Giden Yolu Gösteren Bahtiyarlar
Hakk'ı Yalanlayanlara İstidrac Kanunu Uygulanır
Hz. Muhammedi (A.S.) Akıl Hastası Sananlar
Allah Kimi Doğru Yoldan Saptırırsa
Kıyametin Kopuş Zamanı Hakkında Bilgi
Tasavvufî Yönü Peygamberin Zahirî Vasıfları
Bakmak Başka, Görmek Daha Başkadır
İslâm'ın Toplum Ahlakıyla İlgili Üç Esası
Peygamberler Günahlardan Korunmuşlardır
Her Kişi Kendi Karakterinde Olanların Çoğalmasını İster
İslâm'a Yeni Girenlere Peygamber Sünneti Öğretiliyor
Kur'ân Okunduğu Zaman Susup Dinlemek
A'RAF SÛRESİ
Kur'ân'ın yedinci süresidir. Müfessirlerin çoğuna göre : 206 âyet, 3325 kelime ve 14010 harftir.
Mekke'de inmiştir. İbn Abbas (R.A.) ve ashaptan bazısına göre 163'-den 168'e kadar olan beş âyeti Medine'de inmiştir. Katade de aynı görüş ve tesbiti belirtmiştir. Mukatil ve Kurtubî'ye göre, 163'den 171'e kadar olan sekiz âyeti Medîne'de, gerisi Mekke'de inmiştir.
A'RAF, başta Resûlüllah (A.S.) Efendimiz olmak üzere mü'minlerin hak ve doğrulukta en yüce noktada bulunduklarına işarettir. Ayrıca Cennet ile Cehennem arasındaki yüksekçe bir kesimin, ya da tepenin adıdır.
A'raf sûresi bir bakıma En'âm sûresini, yani ondaki mücmelleri açıklar; ayrıca inanç esaslarını, dinin bazı genel kurallarını anlatır. Asıl amacın ne olduğuna dikkatleri çeker. Hz. Musa ile Hz. Muhammed (A.S.) arasındaki ortaklaşa niteliklere temas eder. Böylece semavî dinler arasında hem müşterek esaslara dokunur, hem olumlu ve ılımlı bir diyalogun sağlanmasını amaçlar.
Ayrıca son nebîye kadar gelip geçen peygamberlerden birkaçının kıssasını anlatarak örnekler sergiler. Sonra da insanın çamurdan yaratıldığından bahseder ve böylece yegane yaratıcı kudretin yüceliğini çok duyarlı bir anlatımla, gönül ve kafalara işler.[1]
Meali:
1— Elif- Lâm- Mim- Sâd.
2— Bu, uyarman ve mü'minlere öğütte bulunman için sana indirilen bir kitaptır. Artık bundan dolayı göğsünde bir sıkıntı olmasın.
3— Size Rabbınızdan indirilene uyun; O'ndan başka dostlar (edinip) uymayın. Ne de az öğüt tutarsınız!
Harfler Ve İşaretler
Birinci âyeti oluşturan Elif-Lâm-Mîm-Sad, ilim adamlarının çoğuna göre HURÛF-İ MUKATTA'Adandır, aynı zamanda müteşabih, yani ilâhî bilgiye bağlı olup kullarından hiç kimsenin mânasını bilemediği veya yoruma müsait, tasarrufa elverişli âyetlerdendir. [2]
Birincilerin tefsirine göre, bu harflerle neyi murat ettiğini Allah daha iyi bilir. Ancak müfessirlerimizin bir kısmı, bunlardan gelişigüzel, yersiz ve Kur'ân'ın yüceliğine ters düşen bir takım mânalar çıkarılmasın diye,
Kur'ân'ın özüne ve ruhuna uygun bazı yorumlarda bulunmuşlardır:
a) Sûrede, insanlara indirilen ilâhî kelâmın yüceliğine, o nedenle işitenlerin dikkatlerini toplayıp çevirmeğe ve mânası belirsiz bu harflerin sûreye bir anahtar, ya da kapak olduğuna ve şimdi bu kapağın açılacağına işarettir.
b) Elif, dosdoğru olmanın; Lâm, el açıp yücelmenin; Mîm derlenip birleşmenin ve feyizli bir hayat sürmenin; Sâd, bu feyzi artırmanın sembolüdür.
c) İbn Abbas'a (R.A.) göre, bunlar şu mânaları kendinde taşımaktadır: «Ben Allahım, bilirim ve açıklarım..» Veya «yemin edilen bir kutsallıktır ki, Allah bunlarla yemin ediyor.» Veya «bu harfler biraraya gelince Allah'ın isimlerinden bir isim oluşturuyor.»
d) Katade'ye göre, bunlar Kur'ân'ın isimlerinden bir isimdir.
e) el-Hasen'e göre, sûrenin ismidir.
f) Süddî'ye göre, Allah'ın musavver veya musavvir isimlerinden biridir.
g) Ebû Aliye göre; Elif, Allah isminin anahtarı; Lâm, Latîf isminin; Mîm, Mecîd isminin; Sâd Sadık ve Sabûr isimlerinin anahtarıdır.
h) Bunlar İSM-İ A'ZAM'in harfleridir. [3]
Kur'ân'ın İki Ana Hedefi
«Bu, uyarman ve mü'minlere öğütte bulunman için sana indirilen bir kitaptır.»
İkinci âyetle Kur'ân'ın bir bakıma iki ana hedefi açıklanmaktadır: Doğru yolda olmayanları hakkın sesiyle uyarmak; doğru yolda olup inananların idrâkini hep uyanık tutmak için onlara öğüt vermek, hakkı sık sık hatırlatmak.
Ayrıca ilgili âyetlerle Kur'ân'ın bu iki ana hedefinin metodu yani bunları işlemenin usûl ve yöntemi belirtiliyor. Görevi yaparken,uyarı ve öğütte bulunurken kendini sıkmıyacaksın, sözler tesir etmedi diye kalbin daralmasın. Bu yüzden hiddete gelme, ölçüyü kaçırma. Sen ancak tebligat-çısın, hidâyet (doğru yola eriştirmek) Allah'a aittir. O halde Kur'ân'ın bu iki ana hedefini kalblere ve dimağlara işlerken çok usta ve o oranda duyarlı bir ressam gibi olmaya dikkat etmek gerekir; nasıl fırçanın hafif kay-masıyla yapılan resim bozulur, emek heder olursa, insanları uyarırken, öğüt verirken metot dışına çıkıp ölçüyü kaçırmak, hiddete gelip aklın yolunu kaybetmek de yapılan konuşmayı alt-üst eder, fayda yerine zarar getirebilir.
Evet, mürşidin, vaizin ve eğitimcinin görevi, yüklendiği hizmeti,günün sosyal, ekonomik ve psikolojik şartlarını dikkâte alarak rahat ve sakin bir hava içinde uygulama alanına koymaktır. Gerisi Allah'a aittir..
Kur'ân burada diğer önemli bir hususa, daha doğrusu insan psikolojisine işarette bulunuyor: «Ne de az öğüt tutarsınız!.» diyor. Bununla insanın yaratılışı gereği pek az öğüt tutacağı, ya da öğüde pek az kulak vereceği belirtiliyor. O nedenle uyarı ve hatırlatmanın kademeli, sabırlı ve sakin ölçülerle fakat ilâhî hakikatlerle yapılmasının lüzumu kendiliğinden ortaya çıkıyor.
Çünkü insanların çoğu Allah'ı, O'nun buyruklarını bir tarafa itip geçici bir yarar sağlamak umuduyla başkalarını dost edinme temayülünde-dir. Bu yüzden peşin bir dostluk ve nîmeti, veresi bir nîmete; geçici bir mutluluğu kendilerince meçhul sayılan ebedî bir mutluluğa tercih etme eğilimindedir. İnsan karakter ve anlayışı bu olunca, dinî eğitimde cok duyarlı, temkinli, metotlu ve de sakin olmak şarttır. Aksi halde arzulanan sonucu elde etmek çok zordur. Hazreti Peygamber (A.S.)in 23 senelik tebliği bu âyetin gösterdiği doğrultudan sapmadan sürmüştür. Başarısının sırrının bir ucu buna dayanır. Nitekim Âl-i İmrân 159. âyette bu husus çok açık şekilde belirtilmiştir.[4]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle Kur'ân'ın okunup amel edilmek için indirildiği, öğüt alıp hayatı, onun esas ve prensipleriyle düzenlememiz için öğretildiği belirtildi. O nedenle Kur'ân'ın değişmeyen iki ana hedefinin bulunduğuna dikkatler çekildi.
Aşağıdaki âyetlerle, indirilen ilâhî buyruklara kalb ve kafalarını açmayan, inkâr ve inatlarında ısrar edip duran milletlerin yerlebir edildikleri bir uyarı ölçüsünde anlatılıyor; ilâhî azap gelip çattıktan sonra gerçeği anlayıp itiraf etmenin bir yararı olmayacağı hatırlatılıyor.[5]
Meali
4— Nice kasabaları bitik hale getirip yok etmişizdir ki, kahredici azabımız geceleyin veya öğle sıcağında dinlenirlerken onlara gelivermiştir.
Kahredici azabımız gelip çattığında, bağırıp çağırmaları sadece, «doğrusu biz zâlimler idik!» demeleri olmuştur,
6— And olsun ki, kendilerine peygamberler gönderilenlerden soracağız ve şüphesiz gönderilen peygamberlerden de soracağız.
7— Ve and olsun ki, onlara (kesin) bir bilgi ile (olup bitenleri) bir bir anlatacağız ve biz onlardan (hiç bir an) gâib değildik.
8— O gün (amellerin) tartısı haktır. Artık kimlerin tartıları ağır gelirse, işte onlar korktuklarından kurtulup umduklarına kavuşanlardır,
9— Kimlerin de tartıları hafif gelirse, işte onlar âyetlerimizi (hiçe sayıp) haksızlık etmeleri karşılığında kendilerine yazık edip, zarara uğrayanlardır.
İlgili Hadîsler
«Kıyamet günü yağlıca şişman bir adam getirilir de Allah katında bir
sivrisineğin kanadı karşılığında bile tartıya girmez.» [6]
Resûlüllah (A.S.) Efendimiz İbn Mes'ud'un (R.A.) incecik bacaklarını kasdederek şöyle buyurdu : «Siz onun bacaklarının inceliğine, sıskalığına mı hayret ediyorsunuz? Canımı elinde bulundurana yemin ederim ki, onun iki bacağı terazide Uhud dağından daha ağırdır.» [7]
«Kıyamet günü bir adamın günahları, -her defterin uzunluğu gözün alabildiği büyüklükte olmak üzere- doksan dokuz defter halinde getirilir, terazinin bir kefesine, üzerinde Lâ ilahe illallah Muhammedün Resûlüllah yazılı bulunan etiket kadar bir kâğıt da diğer kefesine konulur, defterler hafif, o etiket ağır gelir.» [8]
Sünnetullah Ve Kahredici Azap
«Nice kasabaları bitik hale getirip yok etmişizdir ki, kahredici azabımız geceleyin veya öğle sıcağında dinlenirlerken onlara gelivermiştir.»
Kur'ân'ın bu ve diğer ilgili âyetlerinden, Hakk'a karşı başkaldınp inkârda ısrar eden bazı milletlerin, peygamberlerin sesine ve çağrısına kulak tıkadıklarından dolayı gökten, ya da yerden gelen bir felâketle yok edildikleri anlaşılıyor.
Sünnetullah'ın bu yolda cereyan etmesinde bir incelik var-. Kâinatta şaşmadan hedefine giden ve amacına yönelik bulunan kanunlar ve bu kanunlara bağlı olaylar vardır. Şiddetli fırtınalar, kasırgalar, büyük seller, depremler ve yanardağların kükreyip lav püskürtmesi bu cümledendir. Bunların her birinin belli sebeplere yani illiyet kanununa dayandığı kesindir. Sebepsiz, illetsiz bir olay meydana gelmez, gelse bile o mucize sayılır.
İşte bu câri kanunlara ve bağlı bulundukları sebeplere biz Sünnetul-İah = Allah'ın koymuş olduğu şaşmaz kanunlar diyoruz. Kur'ân'ın iki yerinde açık biçimde ve birçok yerlerinde de işaret şeklinde Sünnetullah'ın değişmeyeceği belirtilmiştir. O halde daha önceki milletlerden bir kısmı nasıl olur da küfür ve tuğyanları sebebiyle,gecelediklerinde veya öğle sıcağında dinlenmeye çekildiklerinde yok edici azaba, yani büyük bir felâkete mâruz kalmışlardır? Yoksa Sunnetullah onlar hakkında değişmiş midir?
Önce şunu belirtelim ki, her olay bir sebep ve kanuna bağlanmıştır. Sebepler ve kanunların bir ucu Yüce Kudretin elinde bulunuyor; dilediği zaman sebepleri ve ilgili kanunları harekete geçirip umulmadık anlarda olağan olaylar meydana getirir. Bu durumda da meydana gelen olay bir bakıma sebebe bağlı ve Sunnetullah doğrultusundadır. Ne var ki, mutad seyrinde değildir, o bakımdan istisna teşkil eder ve genel kuralı bozmaz.
Allah'ın bu tür kahredici azabı daha çok gönderilen peygambere karşı gelen ve o yüzden inkâr ve inatlarını artıran bazı kasaba halkına yönelmiştir; genel ölçüde ve sürekli olmamıştır. Yaşamakta olanları ve gelecek kuşakları bir bakıma uyarmaya yönelik bir anlam taşır.[9]
Tebliğ Edilenden De, Tebliğ Edenden De Sorulacaktır
«And olsun ki, kendilerine peygamberler gönderilenlerden soracağız ve şüphesiz gönderilen peygamberlerden de soracağız.»
Resûlüllah (A.S.) Efendimiz'den önce kendilerine peygamber gönderilen veya peygamber gönderildiğinden haberdar edilen her kavim ve milletten, Kıyamet gününde peygamberlerin tebliğ ve çağrısına ne cevap verdiniz? Peygamberlere de ne cevap ile karşılaştınız? Diye sorulacaktır. Hz. Muhammed (A.S.), bütün kavim ve milletlere peygamber olarak gönderildiği için, Onun teblîğ için ortaya çıkıp bir kitap getirdiğini işiten her kavim ve milletten, her aile ve fertten Onu nasıl karşıladıkları, nasıl cevap verdikleri mutlaka sorulacak ve öylece ilâhî adalet yerini bulacaktır.
Bundan maksat, belirttiğimiz gibi, adaletin kusursuz tecelli edeceğini, hiç kimseye haksızlık edilmeyeceğini ve her türlü itiraz ve özür beyân etmelerin yersiz ve anlamsız olacağını bildirmektir.
Böylece her kulun, iyi olsun, kötü olsun amel ve işinin yazıldığına, yazanların duygusallıktan, kin ve nefretten, yalan ve iftiradan uzak bulunduklarına; sadece emredileni kusursuz yerine getirdiklerine işaretle, yazılan her şeyin Âhiret'te ilâhî adalet terazisinde tartılacağı hatırlatılıyor.
İyiliği ağır gelenlerin kurtuluşa erecekleri, hafif gelenlerin ziyanda kalacakları en anlamlı tarzda haber veriliyor.
Tabii ki, bu bir imân ve irfan konusudur. İlâhî beyana inananlar için en şaşmaz kıstas veriliyor. Bu kıstası önünde bulundurup hayatını ona göre düzenleyenler, bu düzenlemeyle kâinattaki düzen ve dengeye uyanlar elbette mutlu ve bahtiyar olacaklardır.[10]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle, sayısı belirsiz belge karşısında Hakk'in varlık ve kudretini anlamayan ve bu hususta yapılan irşat ve uyarılara kulaklarını tıkayan kavim ve milletlerin yok edildiği hatırlatıldı. Onlar gibi kalbsiz, kör ve sağır kalmamaları için yaşamakta olan kuşaklara Allah ile Peygamber, Peygamber ile insanlar arasındaki ilginin olcu ve anlamı belirtilerek gereken uyarı yapıldı.
Aşağıdaki âyetle dikkatler bu defa insanların yeryüzünün şartlarına ve hayat ortamına uygun sağlamlıkta yaratıldığına ve geçim yollarının cok kademeli ve yaygın hazırlandığına çekiliyor. Hiçbir şeyin boşuna, gereksiz ve hikmetsiz yaratılmadığına işaretle O Yüoe Kudret karşısında mahviyetini dile getirip derin bir saygıyla eğilmenin, şükür duygusuyla O'na teslim olmanın gereğine parmak basılıyor.[11]
Meali:
10— And olsun ki, sizi yeryüzüne yerleştirdik ve orada sizin için geçim yollarını yaratıp düzenledik. Ne de az şükrediyorsunuz!
Yeryüzünün Yaşanır Hale Getirilmesi
«Ve orada sizin için geçim yollarını yaratıp düzenledik.»
Üç veya dört milyar yıl önce yaratıldığı tahmin edilen yeryüzünün bugünkü duruma gelmesi, hiçbir yönüyle tesadüf eseri değildir ve olamaz. İnsan ve diğer canlıların yaşaması için bütün şartları plânlı, programlı ve düzenli şekilde kendinde taşıyan bu ihtiyar küre, dağıyla, ormanıyla, yeraltı ve yerüstü kaynaklarıyla, hava ve suyuyla sınırsız bir kudretin, yüksek hikmet sahibi bir varlığın eseri olduğunu anlatıyor. Çünkü bilimsel açıdan bakıldığında da dünyanın oluş şekli, her yönüyle mükemmel bir plân ve programın neticesi olduğunu gösterir. Yanardağların, denizlerin, akarsuların vp- esen rüzgarların, yağan yağmurların yeryüzünü şekillendirmede illiyet prensibi doğrultusunda birer âmil olduğunda şüphe yoktur.
Jeolojik dört veya beş devre içinde milyarlarca yıl geçtikten ve ilâhî plân insan ve canlıların rahat yaşamasına yöneldikten sonra bugünkü mükemmel yerküre -vücut bulmuştur.
Güneş'le olan ilgisinde, atmosfer tabakasının kalınlığında ve taşıdığı çeşitli gazlarda; dörtte üçünün denizle kaplı olmasında; yeraltında oluşan petrol, kömür ve diğer madenlerde; yerkabuğunun oluşmasında ve taşıdığı çeşitli fosillerde akıllara durgunluk verecek en ince hesaplar, kimyasal ve fiziksel kanunlar, sonra da yüce amaçlar ve şaşmayan programlar hâkimdir. Bunca açık belgeleri, düzenlemeleri ve yükletilen programları görmemek, anlamamak mümkün müdür?
İşte bütün bu fevkalâde plân ve programların taşıdığı sayısız nimetleriyle yeryüzü, insan için elverişli şartlarla yaratıldığına delâlet ediyor. Her şeyde mutlak bir nizam, her yanında mükemmel bir denge kendini göstermektedir. Hepsi de insan aklına seslenmekte, O yüce ve sonsuz kudretin karşısında secdeye kapanmamızı ilham etmektedir.
Kur'ân'da ilgili âyetle bu hakikatin ana fikri verilerek insan aklı kamçılanmakta ve düşünebilen herkesin harekete geçmesi istenmektedir. «And olsun ki sizi yeryüzüne yerleştirdik ve orada sizin için hayat ve geçim yollarını yaratıp düzenledik. Ne de az şükrediyorsunuz!»
Bu âyetle, ilmin imanla birleşip aklın eşliğinde Yüce Yaratan'ın varlığına, birliğine, kudretinin sınırsızlığına delâlet eden milyonlarca belgeleri iyice incelemeleri; eserden hakikî müessire geçiş sağlamaları insan-lara ilham edilerek düşünce ufukları genişletiliyor.
İlimle imân için hareket noktası olarak iki temel bilgi sunuluyor: Yeryüzünün bugünkü şekliyle düzenlenip hazırlanması ve insan hayatına yarayan nesnelerin çok ölçülü ve programlı biçimde yaratılıp belli kanunlara bağlanması.. Böylece besleyici, sağlığı koruyucu protein, vitamin ve diğer gerekli mineralların, ilgili bulunduğu türün devamıyla sürüp gelmesi sağlanarak insanın hizmetine terkedilmiştir,[12]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıdaki âyetle ilâhî kudret ve lûtfun birçok inceliklerini kendinde
taşıyan yeryüzünün yaratılışına ve hayat için elverişli şartların düzenlendiğine dikkat çekilerek akla yardımcı bilgiler veriîdi.
Aşağıdaki âyetlerle, bütün bu nimetlere lâyık görülen insanın çok değerli bir canlı olarak yaratıldığı hatırlatılıyor; ayrıca olgunlaşıp, yaratıcı kudreti kendinde taşıyan Allah'ı bilip tanıması için her türlü bilgi ve belgenin kusursuz ölçü ve anlamda sergilendiğine atıfta bulunuluyor. Sonra da insanın yaratılışindaki asıl hikmetin gereği olarak nefis ve şeytan gibi onu aşırılığa sürükleyen, doğru yoldan sapmasına neden olabilen iki itici kuvvetle başbaşa bırakıldığı, onların tesir alanında bir ömür tüketmemek için yardımcı olarak akıl, idrâk gibi yeteneklerle birlikte kitap ve peygamber gönderildiği bildiriliyor ve bütün bunların biraraya getirilerek karşılaştırılmasının hayat dengesiyle çok yakından ilgili bulunduğuna işaret ediliyor.[13]
Meali:
11— Ve and olsun ki, sizi yarattık, sonra sizi şekilendirdik, sonra da meleklere: «Âdem'e secde edin» diye buyurduk. Onlar da hemen secde ettiler; ancak İ b I î s secde edenlerden olmadı.
12— (Allah ona :) «Sana emrettiğim halde seni secde etmekten alıkoyan şey nedir?» dedi. İblis: «Ben ondan hayırlıyım, beni ateşten, onu ise çamurdan yarattın» diye cevap verdi.
13— (Allah ona :) «İn oradan, sana orada büyüklük taslayıp gururlanmak gerekmez; çık, çünkü elbette sen alçağın tekisin!» buyurdu.
14— İblîs, «kabirlerden dirilip kalkılacağı güne kadar bana mühlet ver» dedi.
15— Allah da : «Sen mühlet verilenlerdensin» buyurdu.
16-17— (İblîs): «Beni azgınlığa itmene karşılık, and olsun ki, onları saptırmak için senin dosdoğru yolun üzerinde oturacağım, sonra da onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından (yaklaşıp) geleceğim ve Sen, onların çoğunu şükreder bufamıyacaksın» dedi.
18— (Allah ona;) «Yerilmiş ve kovulmuş bir halde çık oradan. And olsun ki, onlardan kim sana uyarsa, Cehennemi sizlerle (evet) hepinizle dolduracağım» buyurdu.
Adem İle İblîs Kıssası
İnsanın kâinat planındaki yeriyle ve iki hayatının mukadderatıyia yakından ilgili olan bu kıssa, aynı kelime ve cümleyle Kur'ân'ın tam yedi yerinde geçer. Ancak her biri yer aldığı konuya, bir önceki ve bir sonraki âyete göre, insan düşüncesine değişik fakat birbirine bağlı mana ve hükümler getirmektedir.
Bakara sûresinde İblîs'în gerçeği gizleyip, hakkı reddederek kâfirlerden olduğu açıklanırken, Âdem'in (A.S.) meleklerden bile üstün tutulduğu ve eşyanın mahiyetiyle birlikte isimlerinin de ona öğretildiği vurgulanır ve sonra da bu iki ayrı türün birbirine düşman kalacakları belirtilir.
A'raf sûresinde, İblîs'in secde edenlerden olmadığı açıklanırken, onun melek türünden olmadığına işaret edilir. Ayrıca İblîs'in farklı bir kıyas yaptığı, ateşin topraktan hayırlı olduğu, öylece ateşten yaratılan bir canlının, topraktan yaratılan bir canlıdan hayırlı olacağı sonucunu çıkardığı haber veriliyor.
Allah bu olayla, imân ve irfan ile birleşip bütünleşmeyen ilmin, insanı fasit bir kıyasla ve basit mantıkî yollarla haktan uzaklaştıracağına atıfta bulunuyor.
İsrâ sûresinde, İblîs'in, çamurdan yaratılan bir mahlûka secde etmediği açıklanırken, ademoğullanna verilen üstünlük ve saygınlığı müthiş kıskandığı ve o yüzden Kıyâmet'e kadar -azı müstesna- onları saptıracağına yemin ettiği belirtiliyor.
Sonuç olarak da, insanların çoğunun nefsine yenileceği, İblîs'in ise, sadece nefsten yana olup, şerri temsil ettiğinden onları rahatlıkla saptı-rabileceği hatırlatılıyor. Bir bakıma insan karakterine, mayasına parmak basılarak bilgi veriliyor.
Kehf sûresinde, İbiîs'in cinlerden olduğu, kendisinde meleksel maya ve öz bulunmadığı çok açık bir anlatımla ifade ediliyor; sonra da İblîs'in geçmişteki ilâhî inayetleri dikkate almadan Rabbının buyruğu dışına çıktığı açıklanıyor ve o yüzden onunla dostluk kurmanın çok tehlikeli neticeler doğuracağı; onun gibi bilgisini imân ve irfanla birleştirmeyen, dünya hayatını tek amaç seçip kendini nefsinin buyruğuna veren kişilerle de dostluk kurmanın hayır getirmiyeçeği dolaylı şekilde anlatılıyor.
Tâ-Hâ sûresinde, İblîs'in aynı anlatım düzeyinde ilâhî buyruğa uymadığı açıklanırken mü'minlerin hem erkeğine, hem dişisine düşman olduğu ve bu düşmanlığın Kıyâmet'e kadar süreceği ifade ediliyor. Dolayısıyla insanları saptırıp azıtmada kadınların önemli yeri ve rolü bulunduğuna işaret ediliyor.
Hioir sûresinde, İblîs'in Hakk'a baş kaldırması değişik bir anlatımla işleniyor. Âdem'in kuru veya pişmedik bir balçıktan yaratıldığı, işlenmeye, şekillendirilmeye müsait bir kıvamda olduğu; iyi ellerde olumlu bir eğitimle faydalı bir kişi; kötü ellerde, fena bir eğitimle zararlı ve tehlikeli bir yaratık hüviyetine girebileceği kapalı fakat düşündürücü cümlelerle bildiriliyor.
Ayrıca cânn'in yani cin ve şeytanların Âdem'den önce dumansız yalın bir ateşten (ışından) yaratıldığı kaydedilerek daha değişik bir bilgi veriliyor.
Sâd sûresinde İblîs'in ilâhî emir dışına çıkması yine az değişik bir anlatımla belirtiliyor; bu arada Âdem'in balçıktan yaratılan bedeni insan şekline sokulup düzenlendikten sonra ilâhî ruhun ona üflendiği açıklanıyor. Bununla insanın taşıdığı ruhun Allah'tan gelme ve O'na ait olduğu; bu açıdan da bakılınca insanın çok şerefli ve Allah yanında değerli bir canlı sayıldığı neticesi ortaya çıkıyor. Ayrıca İblîs'in, biri büyüklük taslama, di-
ğeri kendini çok yükseklerde görme hastalığına mübtelâ olduğuna ve bu iki sıfatın hemen her insanı iblisleştireceğine dikkatler çekiliyor.
Anlaşıldığı üzere, aynı konu az farkla ve çok çeşitli hükümlerle beşer idrakini uyanık tutup hafızalarda derin, silinmez izler bırakması için yedi yerde tekrarlanmış ve her defasında insana ayrı bir ufuk açılmış ve yepyeni bir bilgi verilmiştir. Bunlar gereği gibi işlenecek olursa büyükçe bir kitap meydana getirecek kadar anlamlı ve detaylıdır. Tefsirimizin hacmi elvermediği için kalın çizgileriyle özetleyip belirtmeye çalıştık.[14]
Yaratmak Ve Şekillendirmek
«And olsun ki, sizi yarattık, sonra sizi şekillendirdik.»
Bir şeyi yokluk karanlığından varlık aydınlığına çıkarmaya yaratmak ve icat etmek denildiği gibi, bir şeyin tohum ve mayasından belli kanunlarla onu meydana getirmek de bir çeşit yaratma ve icattır. -
Âdem Peygamberin ve soyunun yaratılışı «halk» kelimesiyle anlatılıyor. Çünkü bu tabirin aslı, bir şeyi var kılıp dosdoğru takdîr etmektir. Aynı zamanda bir şeyi örneksiz ve modelsiz icat etmektir veya bir şeyi diğer bir şeyden takdîren vücuda getirmektir.
O halde Âdem hiçbir şey değil iken, çamurdan örneksiz, modelsiz ve intikalsiz yaratıldığı gibi, onun zürriyeti de ondan yaratılmıştır ki bu iki değişik yaratma hakkında «halâkaküm» buyrulmuştur.
Âdem'in daha önce fizikötesi bir kanunla «kün emri»ne bağlı alarak şekilsiz bir balçıktan yaratıldığına dikkat çekiliyor; onun soyundan gelenlerin de önceleri insan şeklinde olmayan «sperma»dan yaratılıp insan şekline sokulduğu açıklanıyor,
Kur'ân'da, henüz mikroskop icat edilmeden, sperma ve gen nedir bilinmeden, insanın asıl mayası veya çekirdeği sayılan sperma'nın önceleri insan şeklinde olmadığı, kuyruklu bir yumurta şeklini andırdığı, ama ana-rahmine intikal edip yumurtalıkla birleşince, tedrici bir tekâmül kanunuyla şekillenip insan suretine girdiği bildiriliyor. Bu, Kur'ân'ın beşer sözü olmadığının bir başka belgesi değil midir?[15]
Meleklerin Âdem'e Secde Etmesi
«Sonra da meleklere: Âdem'e secde edin, diye buyurduk.»
Aslında bu secde yalnız Âdem'in şahsına değil, onun şahsında bütün insanlaradır. Çünkü onun soyundan, ondan daha aziz, daha mükerrem ve daha kadri yüce peygamberler gelmiştir.
Bu azizlik ve şeref neyi ifade eder? Meleklerin secde ettiği bir yaratık, her zaman saygıdeğer ve azizdir. O bakımdan insan ancak yaratanına, yani kendisini bu izzet ve iltifata lâyık gören Rabbına secde eder, başkasına değil..
Ancak sözü edilen secdenin asıl anlam ve mahiyeti veya nicelik ve na-sıllığı ne ölçüde idi? Bakara sûresinde de belirttiğimiz gibi, bu, ya saygı gösterme ve kadrini yüce tutma anlamınadır, ya da Âdem'in şahsında Allah'ın yüce kudret ve azametini müşahede edip Âdem'i kıble edinerek Allah'a secdedir veya ilâhî sanatın eşsizliğini kendinde toplayan Âdem'in önünde Âlemlerin Rabbına eğilmedir.[16]
İblîs Neden Secde Etmedi?
«Ancak İblis secde edenlerden olmadı.»
Önce İblîs dumansız bir ateşten (ışından) yaratılmıştır. O bakımdan meleklik mertebesinden çok aşağıda bulunuyor. Çünkü melekler nurdan yaratılmıştır. Nur ile nar arasındaki fark çok büyüktür. Hem İblîs'te nefis var, melekte yoktur. Çünkü ateş maddeyle ilgilidir, nûr manâyla ilgilidir. Melek emredileni noksansız ve itirazsız yerine getirir. Çünkü onda isyan, günah, kin, kıskançlık, bıkkınlık ve yorgunluk gibi nefs ve maddeyle alâkalı sıfatlar yoktur; İblîs'te ise bu sıfatlar mevcuttur.
Bilindiği gibi, nefis ve ona bağlı sıfatlan taşıyan bir yaratık, her zaman günah işlemeye müsaittir. İblîs daha önce bir deneme ve imtihandan geçmediğinden ve meleklerle birlikte Melekût Âlemi'nde seyrettiğinden; nefsinin kötü arzularını açığa vuracak, rengini belli edecek bir olayla karşılaşmadığından melek tabiatlı olarak bir süre ilâhî buyruklar doğrultusunda yerini aldı. Âdem'in yaratılması ve Melekût Âlemi'ndeki meleklerin ona secde etmekle emrolunmaları, melekle İblîs'i birbirinden ayıran mehenk oldu. Böylece hem meleklerden, hem ilâhî rahmetten kovuldu. Nefsinin özelliğine ve mayasına uygun bir yol tuttu. Bununla beraber melek gibi kalma vasıf ve yetenekleri de yok değildi. Ne \qx ki karşıt sıfatı, yani nef-sî temayül üstün geldi.[17]
Nefsin Değer Ölçüsü
İblîs ve Âdem olayı açıklanırken nefsin değer ölçüsü belirleniyor ve bu daha çok iki madde halinde ortaya konuyor: İblîs, Âdem'deki ilâhî nef-hanın eseri olan cevhere, ondaki kudret ve hikmete değil, maddî yapısına ve şekline bakarak bu ikisini değer ölçüsü olarak seçmiş ve o yüzden nefsine yenilerek ilâhî emri yerine getirmemiştir. Tıpkı materyalistler gibi, maddeyi temel kabul edip onu düşüncenin yaratıcısı kabul ederken, diğer bütün değer ölçülerini göremez ve duyamaz olmuşlardır.
O nedenle ilâhî dinlerin hepsi de şekil ve maddeyi asıl amaca erişmek için birer araç kabul etmişlerdir. Amaç ise, Allah'a, tertemiz geldiğimiz gibi tertemiz kavuşmak için dünya hayatında iyi ve erdemli bir insan olmak ve âhirette de ilâhî hoşnutluğa erişmektir. Şüphesiz ki, ruhumuz Allah'tan pak ve nezih bir hüviyetle gelip bedenimize yerleşmiştir. Onu yine ikinci beden elbisesi verilinceye kadar pak ve nezih tutup asıl sahibine teslim etmemiz gerekmektedir. Beden bir konak, ruh ise bir yolcudur. Ruhlar âleminden yola çıkıp birçok konaklara uğraya uğraya beden konağına gelmiştir ve bu konaktan ayrılınca yine yolculuğu devam edecektir.[18]
Kişisel Mantık Ve Kıyas
<<Ben ondan hayırlıyım, beni ateşten, onu ise çamurdan yarattın.»
İlâhî emirler daha çok cumhurun görüş ve mantığıyla uyum sağlar; ferdin mantığına gelinoe, o yanılabilir ve diğer bir ferdin mantığına ters düşebilir. O nedenle ilâhî buyruklar ve buyrukların mecmuu olan din, çoğu defa ferdin mantığıyla uyum sağlamaz.
Kur'ân, bu konuda İblîs'in kendi kişisel mantığına göre ileri sürdüğü kıyasla ilâhî emre ters düştüğünü örnek veriyor. Nitekim İblîs'in mantığına göre ateş topraktan hayırlıdır; ama başka birinin mantığına bakılırsa, toprak ateşten hayırlıdır. Görülüyor ki, fertlerin mantığı birbirine pek uymamaktadır. Bu açıdan konuya bakınca, dinde ve dinî konu ve meselelerde kişisel görüş ve mantığa değil, cumhurun görüş ve mantığına yer vardır, sonucu çıkar. Müçtehit imamların hayatına ve çalışma sistemine dikkat ettiğimizde, sürekli kişisel görüşle yetinmeyip Allah'ın Kitab'ından, Peygamberin Sünnet'inden çıkardıkları meseleleri yüzleroe yetişkin talebe huzurunda açık tartışmaya koyduklarını, kritiğini yaptırıp ekserin görüşü doğrultusunda bir netice çıkartmak istediklerini görürüz. Ashap ve Tabiîn'-in icma'ına devamlı yer vermeği ihmal etmeyerek onu dinde önemli bir esas
kabul etmişlerdir.
Günümüzün insanı zaman zaman «canım şu mesele, şu hüküm benim mantığıma uymuyor; oysa din bütünüyle mantık değil midir?» diyerek kişisel görüş ve mantığını ön plana almaktadır. Şüphesiz ki bu kabil itiraz ve çıkışlar biraz da bilgisizliğin, büyüklük veya âlimlik taslamanın; dinî hükümlerin insan ruhunun yüceliğiyle eşdeğerde olduğunu bilmemenin ürünüdür. Diğer bir deyimle, nefsin gurur ve ihtirasıdır.[19]
Âdem'le İblîs'in Cennetten Çıkarılması
«in oradan, sana orada büyüklük taslayıp gururlanmak gerekmez.»
Daha basit ve aşağı nimetleri görmeyen, hayatın binbir meşakkat ve mihnetle tadını ve çilesini çekmeyenler, yüksek nimetlerin, sonsuz saadetin kadrini ve kıymetini anlayamazlar. İblîs ile Âdem'in durumu bunun en güzel örneğini oluşturur.
İblîs'te ruhla birlikte nefis de yaratılmıştır. Meleklerde ise, nurânî ruh vardır, iklimleri nefis sınırının çok ötesinde bulunuyor. Âdem'de ise, hem insanî, hem hayvanî ruh bulunmakla beraber hayvanî ruhun değişmeyen vasfı, nefisle birlikte yaratılmasıdır. Nefisle aynı yerde birleşmeyen, ona arkadaşlık etmeyen ruhlar -meleklerde olduğu gibi- her zaman yüce ve azizdirler; onlar için mevcut nimetler ve saadetler her zaman değerli ve anlamlıdır. Ama nefse arkadaşlık eden, onunla beraber bir dönem geçirmek zorunda bulunan ruhların durumu böyle değildir; onların birtakım denemelerden, hayat cenderesinden, aşağı âleme ait nimetler ve külfetlerinden geçmeden, basiti mükemmelden, ednayı a'lâdan, hayrı serden, iyiyi kötüden, mutlak saadeti, geçici olanından ayırt etmeleri çok zor, hattâ bazan imkânsız gibidir.
Nitekim Âdem ile İblîs, dünyaya ayak basmadan, sözünü ettiğimiz deneme safhalarından geçmeden yüce ve sonsuz nimetleri kendinde toplayan Cennet'e konuldular. Biri isyan ederek, diğeri aldatılarak ilâhî emre muhalefet ettiler. O yüzden Cenâb-ı Hak, ikisini de Cennet'ten çıkarıp, oraya oranla çok aşağı bir âlem olan ve hayatın hem zevkiyle, hem çilesiyle dopdolu bulunan Dünya'ya indirdi.
Ve sonra da bu olay, «madem cenneti yarattı, bizi neden şu çileli dünya hayatına getirdi?» diyenlere en susturucu cevap oldu..[20]
Neden Düşmanlık?
«Beni azgınlığa itmene karşılık, and olsun ki, onları saptırmak için senin dosdoğru yolun üzerinde oturacağım.»
İblîs gurur, kibir ve hasedinden; Âdem de nefsine uyup aldatıldığından dolayı ilâhî emre karşı geldiler. O yüzden birbirlerine ebedî düşman olarak yeryüzüne indirildiler. Peki ama bu düşmanlığa ne gerek vardı? diye insanın aklına ister istemez bazı sorular gelmektedir, Dünya hayatını dikkatle incelediğimizde Cennet gibi hazır lokma halinde düzenlenmemiştir. Cennet'te her nîmet hazır ve istenilen ölçü ve anlamdadır. Dünya'da ise, ham maddesi hazırlanmış, bulup ortaya çıkarma, araştırıp istifade edilecek düzeye getirme işi bize bırakılmıştır. Buna paralel olarak insanın içine nefisten yana mal ve servet, makam ve şöhret hırsı yerleştirilmiştir. Ayrıca insana melek kadar temiz bir ruh ve ona ilham eden rahmet melekleri verilmiştir. Melek iyilik ilham ederken onun karşıtı sayılan ve devamlı kötülüğü fısıldayan bulunmasaydi, O'nun ilhamı.bir bakıma hikmet-siz ve anlamsız kalırdı. Kötülüğe iten bir iç ve dış kuvvet yoksa, sadece iyiliği ilham eden meleğe gerek kalmaz. Gelişme, mücadele, hayat ile ha-şır-neşir olma, hayata canlılık kazandırma ancak bu iki zıt kuvvetin çar-pışmasıyla vücut bulur. O sebeple nefse kötülükleri fısıldayacak bir dış kuvvete ihtiyaç kendiliğinden beliriyor. İblîs bu kuvveti temsil ediyor.
Eğer bu zıt kuvvetler içimizde ve dışımızda yer almasaydı, yani hayat plânında buna yer verilmeseydi, içimizde ihtiras ve bencillik kalmaz, o sebeple de hayat duraklama devresine hemen girer, tam bir atalet başlardı. Bugünkü dünyayı görmek hayal olur, bir lokma, bir hırkaya rıza gösterip bir ömür tüketilirdi.
İşte İblîs'e ve soyuna Kıyâmet'e kadar mühlet verilmesinin hikmetlerinden biri budur.[21]
Allah Mı İblisi Azdırdı?
«Beni azgınlığa itmene karşılık..,.»
Kur'ân'da, aklımızı iyice harekete geçirmemiz ve meseleyi dinin genel kurallarına göre değerlendirmemiz hakkında bir bakıma çok kapalı ve şaşırtıcı bir ifade kullanılmıştır: «Beni azgınlığa itmene karşılık...» denilmiştir. Allah, tblîs'i azdırıp sapıklığa itmişse, İblîs'in ne günahı vardır? Hem Cennet ve rahmetten kovulsun, hem ebedî saadeti kaybetsin, hem de şer
ve kötülüğün baş mümessili olsun!.
Az yukarıda da belirttiğimiz gibi, İblis'te hem melekî, hem de nefsanî sıfatlar mevcuttu. Birincisi iyiliğe ve itaate; ikincisi kötülüğe ve isyana yatkındır. Kişinin bilgi, görgü, imân, irfan ve idraki nefsine yenik düşer, duygusu gemi azıya alırsa, nefsanî kuvvet üstün gelir de kötülük ve isyana kapılar açılır. Sözü.edilen yetenekler nefse yenik düşmez de ruhla ve meleğin ilhamiyla güçlenirse, bu sefer nefis yenik düşer de itaat ve faziletlere kapılar açılır.
İşte İblîs'in durumu, birinci şekilde tezahür etmiş ve Sünnetullah gereği ilâhî gazaba çarptırılmıştır. Kur'ân'da sözü edilen anlatım şekliyle bu gerçeğe ışık tutuluyor, «beni azgınlığa, sapıklığa itmen...» sözüyle Sünne-tullah'ın bu cilvesi hatırlatılıyor. Hem İblîs, emre itaatsizliğinden dolayı sorguya çekildiğinde pişmanlık duymamış, fasit bir kıyas yaparak Allah'a karşı kendini haklı göstermeye çalışarak küstahlığın en fenasını ortaya koymuştur.[22]
İblîs'in Pusu Kurması
İbîîs ve soyunun Âdemoğullarını doğru yoldan saptırmak için pusu kurarak önden, arkadan, sağdan ve soldan saldırmasının, dürtüklemesi-nin, fısıldayıp beyin merkezi üzerinde bir takım tesirler bırakmasının anlamı nedir?
Bilindiği gibi, İblîs ışından yaratılmıştır, yani şeytanî ruh ışınla birleşip vücut bulmuştur. İşın ile ruhun kaynaşması, ona ışık hızından çok üstün bir hız kazandırmıştır. Hem ışın, hem ruh için engel söz konusu da değildir. O nedenle İblîs'in dört cihetten saldırısı, kalb ve beyne sinyaller verip şüphe ve tereddütler uyandırması her zaman mümkündür. Kalb ve kafada doğan her şüphe ve tereddüt, inkâr ve inançsızlık süratle nefisle birleşmekte ve uygulama alanı aramaktadır.
Şüphe, inkâr ve tereddüdü, iman ve irfanıyla tesirsiz hale getirenler, kendilerini şeytanın hükümranlığından kurtarmış olurlar. Ona mağlup olarak uyanlar ise, bedbaht kalıp Cehennem'e yakıt olma tehlikesiyle yüz-yüze gelirler..[23]
Meali:
19— Ey Âdem! Sen ve eşin Cennet'te eylesin, dilediğiniz yerde (ki nîmetler)den yeyin; (yalnız) şu ağaca yaklaşmayın, sonra Hakk'a karşı gelip kendine yazık edenlerden olursunuz, (buyurdu).
20— Bunun üzerine şeytan (harekete geçip) örtülmüş olan utanç yerlerini kendilerine göstermek için ikisine vesvese verdi (fısıldadı, dürtüşlerde bulundu) ve: «Rabbınız bu ağaçtan sizi ancak melek olmanızı veya burada temelli kalıcılardan bulunmanızı önlemek için men'etmiştir» dedi.
21__ ve «herhalde ben size öğüt verenlerdenim» diyerek onlara yemin etti.
22— Böylece ikisini de aldatıp saptırdı. Âdem ile eşi o ağaçtan tadınca, utanç yerleri açılıp ortaya çıktı. Cennet yapraklarından oralarının üzerine koymaya başladılar. Rabları da onlara şöyle seslendi: «Ben ikinizi de o ağaçtan men'etmedi m mi ve size, «şeytan herhalde ikinize de açık bîr düşmandır.» demedim mi?»
23— İkisi birden : «Ey Rabbımız! kendimize haksızlık ve yazık ettik. Eğer bizi bağışlamaz ve merhamet etmezsen herhalde zarara uğrayanlardan oluruz» dediler.
24— «Birbirinize düşman olarak inin! Sizin için yeryüzünde bir süre-ya kadar yerleşip kalmak ve yararlanıp geçinmek vardır» buyurdu.
25— «Orada yaşar, orada ölür ve oradan (tekrar dirilîp) çıkarılırsınız» dedi.
Memnu Meyva Ağacı
«(YaInız) ?U a9aca yaklaşmayın, sonra Hakk'a karşı gelip kendine yazık edenlerden olursunuz.»
İblîs, ilâhî buyruğa karşı geldi. Sebebi sorulunca da farklı bir kıyas yapıp karşı gelmekte ısrarlı olduğunu belirtti. O yüzden Allah'ın gazabına uğradı ve bulunduğu makamdan kovuldu. Âdem ile eşinin Cennet'te kalmaları ve bir ağaç dışında oranın bütün nimetlerinden yeyip yararlanabilecekleri kendilerine bildirildi. Ne var ki Allah'ın ilk insana böylesine yakın ilgi ve iltifatı İblîs'in büsbütün kıskançlık ve düşmanlığını artırdı. Onları ilâhî buyruğun, diğer bir tabirle koyduğu sınırın dışına kaydırmak için sinsice harekete geçti; durmadan fısıldadı, men'edildikleri ağacın meyvasın-dan mahrum bırakılmalarının iki önemli nedeni bulunduğunu yeminle anlatarak onları inandırdı. Böylece Âdem ile Havva memnu' meyva ağacından yediler. O sebeple de üzerlerindeki nurdan örtü bir anda yok-oluverdi ve utanç yerleri ortaya çıktı.
Bu ağacın ne olduğu hakkında farklı tesbit ve görüşler vardır. Bakara sûresi 35. âyetin tefsirinde kısmen açıklamış bulunuyoruz. Burada daha fazla üzerinde durmayacağız.[24]
Utanç Yerlerini Gösterme Gayreti
üzerine şeytan (harekete geçip) örtülü bulunan utanç yerlerini kendilerine göstermeleri için ikisine vesvese verdi...»
Asıl önemli noktalardan biri, İblîs'in tek arzusu, onları hem ilâhî buyruğun dışına çıkartmak, hem de şehvetlerini tahrik etmekti. Çünkü insanın mayasında nefis ve şehvet gibi iki duygunun bulunduğunu biliyordu. Âdem ile Havva ise bu olaydan önce ne cinsel organlar, ne de cinsel ilişki hakkında bir bilgileri yoktu. Cennet yiyeceklerinin posası olmadığından ve üzerlerine de nurdan birer örtü konulduğundan içlerindeki mevcut cinsel duyguları kapalı kalıyııştı. Zira Cennet üreme yeri değil, ebedî mutluluk yurdudur. O bakımdan Âdem ile Havva'nın men'edilen o meyvadan yemeleri cinsel duygularını bir anda tahrîk etmiş ve üremenin ilk kapısı açılmıştı. Üzerlerindeki perdenin kalkmasıyla belirginleşmiş, karşılıklı istek gün ışığına çıkmıştı. O halde artık Cennet'te kalmaları -Sünnetullah gereği ve çizilen plân, hazırlanan program uyarınca- mümkün değildi. İnsanların belli bir süre yaşayıp üremelerine uygun vasıf ve ortamda yaratılan Dünya'ya inmeleri gerekiyordu. Hem yedikleri meyva, Dünya nimetleri türünden olduğu için kısa zamanda onların bünyesini ve sindirim sistemini Dünya'da-ki hayat şartlarına uyum sağlayacak, Cennet'teki hayat ortamına ters düşecek bir düzeye getirdi. Sonunda ilâhî emir geldi: «Hepiniz de Cennet'-ten çıkın, Dünya'ya inin!» buyuruldu.[25]
İblis Daha Önce Cennet'ten Kovulmamış Mıydı?
«Birbirinize düşman olarak inin...»
Âyetin açık anlatımına bakılırsa, İblîs'in bu olaydan önce Cennet'ten çıkarıldığı anlaşılıyorsa da, o çıkış Cennet'te kendisine ayrılan makamdan düşürülme idi. Ama yine de Cennet'te dolaşma imkânı bulunuyor, ne var ki meleklerin nuranî derecesine artık yükselemiyordu. Onun daha yapacağı bazı işler vardı:
a) Haset ettiği Âdem ile eşini aldatıp günahkâr etmek,
b) Meleklerin bile saygı ile önünde eğildiği insanoğlunu bulunduğu yüce nimetten mahrum etmek,
c) Cennet'ten kapıdışarı edilmelerini ve aşağı âleme indirilmelerini sağlamak..
Diğer bir ihtimal ise, İblîs'in Cennet'in dışında bulunması ve faaliyetini oradan sürdürmesi olabilir. Yalın ateşten yaratıldığı için istediği an Âdem ile Havva'nın beyinlerine sinyaller gönderebiliyordu. Unutmayalım ki, Cennet'in dışı mutlaka Dünya demek değildir, Bir cennet varsa, herhalde onun içi ve sınırı, bir de dışı ve sınır harici vardır. İşte İblîs ilk kovulan olunca, sınır dışında kaldt, ama içiyle irtibatı kesilmedi. Sanırım ki bu ihtimal daha doğru ve ilâhî plâna daha uygundur. Sonra da hep birlikte
yeryüzüne indirildiklerini âyet gayet açık şekilde anlatmaktadır. Bundan da anlaşılıyor ki, İblîs Cennet'ten kovulunca hemen Dünya'ya indirilmemiş, Cennet sınırının dışına çıkarılıp ilâhî programın kusursuz neticelenmesi beklenmiştir.[26]
Biri Secde Etmedi, Diğeri Memnu Meyvadan Yedi
İlk bakışta bu iki ayrı günah ve bir bakıma isyan arasında fazla bir fark olmadığı görülürse de gerçek öyle değildir. İblîs kibir ve kıskançlığından dolayı; Âdem ise Cennet'te ebedî kalıp bir bakıma melekleşme umuduyla aldatılarak günah işledi. Sorguya çekildiklerinde, İblîs emre muhalefetinde direnmiş ve kendine göre kıyas ve yorumda bulunmuş; Âdem ile eşi kendi kendilerine haksızlık ettiklerini itiraf ederek Allah'ın mağfiret ve rahmetini dilemişlerdir. Böylece inat, inkâr ve kıskançlık mutsuzluğa; pişmanlık ve dönüş mutluluğa kapı açmıştır. Sonra da bu bir sünnetullah olarak Kıyâmet'e kadar devam edecektir. Âdem ile İblîs birer misal ve ölçüdür.[27]
İlk İnsan Yeryüzüne İndirilmiştir
Âyetin açık anlatımından, Âdem'in hayat şartları değişince yeryüzüne indiği anlaşılırken diğer gezegen ve yıldızlarda insan türü bulunmadığı kesinlik kazanıyor. «Orada yaşar, orada ölür ve oradan (tekrar dirilip) çıkarılırsınız.» mealindeki âyet, belirtilen kapalılığı açıklıyor ve her türlü şüpheyi kaldırıyor. Nitekim son birkaç yıl içindeki ciddi çalışmalarla, güneş ailesinde -dünya müstesna- insanların yaşamasına elverişli hayat şartlarının olmadığı anlaşılmıştır.[28]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıda geçen âyetlerle Âdem (A.S.) ile İbiîs kıssası ve birbirine düşman olarak yeryüzüne indirilmeleri konu edinildi. Bu düzeyde ilâhî plân ve programın hikmeti anlatılarak insan aklına ışık tutuldu ve malzeme verildi.
Aşağıdaki âyetlerle, İblîs'in yeryüzünde kıyamete kadar bir fitne, sap-tırıcı bir âmil olduğu belirtiliyor. O bakımdan onun fısıltı ve dürtüşlerini tesirsiz hale getirecek kitap ve peygamberin gölgesi altında bir hayat programının uygulanmasının lüzumuna atıf yapılıyor. Sonra da Allah'ın edepsizlik ve hayasızlıkla değil, adalet ve insafı emrettiği açıklanarak en doğru yolun Allah'ın açıp belirlediği yol olduğu hatırlatılıyor.[29]
Meali:
26_ Ev Âdem oğulları! Size utanç yerlerinizi örtecek, elbise ve d de süs elbisesi indirdik. Takva (Allah'tan korkup kötülüklerden sakınma elbisesi ise bunlardan daha hayırlıdır. İşte bu (nimetler) Allah in yuc kudretine delâlet eden) belgelerdendir. Olur ki, düşünür de ogut alırlar.
27_ Ey Âdem oğullan! Şeytan utanç yerlerini kendilerine gösterim için ana babanızın elbiselerini çekip çıkarmak suretiyle onları Cennet'tt çıkardığı gibi, sizi de fitneye sokup saptırmasın. Doğrusu o da, yandaşlc
da -onları görmediğiniz yerden- sizi görürler. Şüphesiz ki biz Şeytan'ı imân etmeyenlerin dostu kilmışızdır,
28— Onlar (o şeytan'm dostu ve yandaşları) bîr terbiyesizlikte bulunduklarında, «babalarımızı bu yol üzerinde bulduk, Allah da bize bunu emretmiştir» dediler. De ki: Allah, edepsizlik ve terbiyesizlikle emretmez. Bilmediğiniz şeyi Allah'a karşı mı (iftirada bulunup) söylüyorsunuz?!
29— De ki: Rabbim adalet ve insafı emretmiştir. Her secde yerinde yüzlerinizi (O'na, O'nun kutsal evine) doğrultun; dini O'nun jçin katıksız kılarak duâ ve ibâdet edin. Sizi ilk yarattığı gibi, yine (O'na) döneceksiniz.
30— Bir kısmını doğru yola iletti, bir kısmına da sapıklık hakkoidu. Çünkü bunlar Allah'ı bırakıp şeytanları dost edinmişlerdi de kendilerini doğru yolda sanmışlardı.
İlgili Hadîsler
«Şüphesiz ki Allah çok güzeldir, güzelliği sever.» [30]
«Doğrusu Şeytan, Âdemoğlunun kan kanalından içeri girer. Hem Âdemoğlunun göğsü şeytanlara konak kılınmıştır; ancak Allah'ın korudukları müstesna..» [31]
«Her kul öldüğü hal üzere kaldırılıp hasredilir. Mü'min imân üzerine, kâfir de küfrü üzerine...» [32]
«Şüphesiz ki adam uzun bir süre Cennet ehlinin ameliyle amel eder, sonra ameli, Cehennem ehlinin ameliyle son bulur. Ve adam uzun zaman Cehennem ehlinin ameliyle amel ettikten sonra ameli, Cennet ehlinin ameliyle son bulur.» [33]
İbn Abbas (R.A.) anlatıyor:
— Resûlüllah (A.S.) Efendimiz aramızda bulunuyordu ki, birara ayağa kalkıp bize öğüt vermeğe başladı ve şöyle buyurdu : «Ey insanlar! Şüphesiz ki Aziz ve Celîl olan Allah'a yalınayak, çıplak ve sünnetsiz bir halde haşrolunacaksınız. Yaratmaya ilk başladığımız gibi -katımızdan verilmiş bir söz olarak- onları tekrar (diriltip) iade edeceğiz. Şüphesiz ki biz böyle yapıcılanzdır.» [34]
«Doğrusu Allah insanları yarattıktan hemen sonra üzerlerine kendi nurundan attı. O nur kime dokunduysa doğru yolu buldu, kime dokunmadıy-sa o sapıtıp kaldı.» [35]
Açıklama :
Bu nur, ilâhî ilmin geleceği tesbite göre ayarlanmıştır; kime dokunacağı, kime dokunmayacağı ezelî ilimle belirlenip hükme bağlanmıştır. Böylece Allah'ın ilmi malûmata tabi olarak plân ve programını hazırlamıştır.
«Şüphesiz ki her çocuk, İslâm fıtratı (Allah ve din duygusu) ile doğar. Sonra ana babası onu ya yahudileştirir, ya hıristiyanlaştırır, ya da mecusîleştirir..» [36]
Örtünmek Vakar Ve Saygınlıktır
«Ey Âdemoğulları! Size utanç yerlerinizi örtecek'elbise ve bir de süs elbisesi indirdik.»
İlgili âyetle Allah'ın insanlara lütfettiği nimetlerden birinin de elbise olduğuna dikkat çekiliyor. Hem utanç yerlerimizi örten, hem de bize bir süs ve güzellik veren elbisenin birçok yararlarından biri de, fert, aile ve toplum hayatımızda bize edep, terbiye, saygınlık, şeref ve vakar kazandır-masıdır.
Cennet elbiseleriyle utanç yerleri örtülü olan Âdem ile Havva'nın Allah yanındaki azizlik ve vakarlarını zedelemek ve onların Allah ve kutsî âlem iie meşgul bulunan kalblerini şehvete çevirmek için İblîs'in hazırladığı senaryo ile oynadığı oyun son derece ibretli ve anlamlıdır. İki ayrı cins (erkek ve kadın)ın utanç yerlerini birbirlerine göstermenin insanı Allah'tan uzaklaştıracağı çok duyarlı bir anlatımla haber verilmektedir.
İnsanoğlu, içinde taşıdığı nefis ve ona bağlı kötü sıfatlar nedeniyle açılmaya heveslidir. Şeytanın peşpeşe gönderdiği sinyallar da durmadan şehveti tahrike yöneliktir. Kişi, ruhundaki yüceliği, Allah yanındaki azizliği unutur da bu yöndeki hevesine yenilirse, hem Allah ve melekleri, hem de çevresindeki hemcinsleri yanında saygınlık ve vakarını kaybeder. Kadın ise, bu durumda azizlik ve iffet perdesinden sıyrılıp çıkarak bütün cazibe ve saygınlığını yitirir.
Dinle ilmin elele verip insan unsurunu eğiterek yetiştirmesinin gereği burada bir defa daha hissedilmektedir.
Karakteri ve psikolojik yapısı itibarıyla insan, iffetini örten, zînet yerlerini teşhir etmeyen kadınlara karşı saygı; açılıp saçılanlara karşı sadece şehvet duyar. Birincisi aile ve toplumu huzur, güven, sevgi ve saygı havasına kavuşturur; ikincisi hayatı asıl amacından uzaklaştırıp insanı bayağı-laştırarak ruhun aradığı ve devamlı ihtiyaç duyduğu huzur ve güveni dumura uğratır.
Onun için Allah, Âdemoğullarına şöyle sesleniyor: «Ey Âdemoğullan! size utanç yerlerinizi örtecek elbise ve bir de süs elbisesi indirdik,.,. Ey Âdemoğullan! Şeytan, utanç yerlerini kendilerine göstermek için ana babanızın elbiselerini çekip çıkarmak suretiyle onları Cennet'ten çıkardığı gibi, sizi de fitneye sokup saptırmasın...»
Allah cemal sıfatını ve sonsuz saadet yurdu Cennet'i, insanlığını unutup saygınlık ve vakarını yitirme pahasına da olsa utanç yerlerini açan ve hayatı behimîleştirenlere hiçbir zaman lâyık görmez. Nitekim Âdem'le Havva anamızın oradan çıkarılmasına sebeplerinden biri de ilâhî emre uymadıkları ve utanç yerlerinin açılması değil midir?
Cahiliye devrinin kötü âdetlerinden biri de, kadın ve erkeklerin çıplak bir vaziyette Kabe'yi tavaf etmeye özen göstermeleri ve yapılan uyarılara kulak vermeyip, «Dede ve babalarımızı bu yol üzerinde bulduk. Allah da bize bunu emretmiştir», diyerek Allah'a iftira etmeleri Kur'ân'da konu ediliyor ve susturucu cevap olarak şöyle buyuruluyor: «De ki: Allah edepsiz lik ve terbiyesizlikle emretmez. Bilmediğiniz şeyi Allah'a karşı mı (iftirada bulunup) söylüyorsunuz?!»[37]
İrtica Nedir, Ne Değildir?
Sözlükte, geri dönme, eskiyi isteme anlamına gelir. Modernistler buna «gericilik» der. İslâm'a göre, eskiye özenmenin biri faydalı, diğeri zararlı iki yanı vardır: Gerçek imân, iyi ahlâk ve faziletten uzak kavimlerin ilkel yaşayışına ilgi duymak ve bunun için çırpınıp durmak gericiliktir. Fert, aile ve toplumu ahlâk ve fazilet, sağlam imân ve irfan düzeyinde tutan millî ve dinî kültürü korumaya çalışmak; geçmişte abideleşen bu hasletlerle
yaşamaya özenmek ise, ilericilik ve şereftir, Cahiliye devri insanları gibi, yarı çıplak bir vaziyette gezip dolaşmaya özenmek, iffet perdesini atıp bikiniyle vücudu teşhir etmek gericiliktir. İkibin yıldan beridir insanları sömürmeye yönelik faiz sistemi gericilik; helâl kazanç, meşru' kâr; faizsiz ödünç, yardımlaşma ve dayanışma gibi toplumu sağlam esaslar üzerinde ayakta tutan her iyilik ve iyiniyet ilericiliktir. Bu misalleri çoğaltmak mümkün. Konuyu özetleyecek olursak, efradını cami', ağyarını mani' bir tarifle şöyle diyebiliriz : Fert, aile ve toplumu sevgi, saygı, yardımlaşma, dayanışma, kardeşlik ve dostluk bağlarıyla birbirine bağlayan; insan şeref, namus ve iffetini koruyan; ruhla beden, dünya ile ahıret, maddeyle mâna arasında denge sağlayan her bilgi, her düşünce, her inanç ve her iş ilericiliktir. Bunun aksine bir tutum gericiliktir.[38]
İndirilen Elbise Ve Süs Elbisesi
<<EV âdemoğullan! Size utanç yerlerinizi örtecek elbise ve bir de süs elbisesi indirdik.»
26. Âyetle insanoğlunun utanç yerlerini örtecek ve ona vakar ve saygınlık sağlayacak, onu diğer canlılardan dış görünümüyle de ayıracak ve insanlığına yakışanı gerçekleştirecek iki türlü elbise indirildiği bildiriliyor. Kullanılan anlatım ve yer alan kelime ve cümlede iki husus belirtiliyor: Utanç yerlerini örtecek elbise ile süs elbisesi ve bunların indirilmesi.. .
Birinci tabir, insana her zaman iki ayrı elbisenin lüzumuna işarettir: utanç yerlerini örten ev kıyafeti, şeref ve vakar veren dış kıyafeti..
İkincisi, elbisenin ham maddesini teşkil eden pamuk, keten, yün ve ipeğin gökten yağan yağmurla, toprağa hareket \/eren güneş ışınlarıyla vücut bulduğuna işarettir. O bakımdan Resûlüilah (A.S.) Efendimiz evinde bulunduğu zaman içinde de, sokağa çıktığında da en temiz elbisesini giymeyi ihmal etmez ve utanç yerlerinin açılmamasına özen gösterirdi.[39]
Takva Elbisesi
«Takva elbisesi ise bunlardan daha hayırlıdır.»
Kur'ân böylece insana biri evde veya iş esnasında, diğeri toplum arasında giyinmek üzere iki ayrı elbise tavsiye ediyor. Birincisi insanı hayata karşı hareketli duruma getirir; ikincisi belli zamanlarda insana saygınlık, edep, terbiye, nezaket ve nezahat kazandırır; tıpkı kuşlara zerafet, güzel-
lik ve çekicilik veren renk renk tüyleri gibi..
Bu ikisinden birini veya ikisini bulamayan mü'miniere gelince, onlar gizli ve açık hallerde, «Allah utanılmaya daha lâyıktır» inancıyla hareket edip yaprak ve otla olsun utanç yerlerini örterler. Bu da onlara azizlik ve edep kazandırır. Çünkü daha önemlisi, ruhlarına takva (Allah'tan saygı ile korkup O'nun emirlerini yerine getirerek her türlü fenalıktan kaçınmak) elbisesini giydirmiş olmalarıdır.
Nitekim İbn Abbas (R.A.), takva elbisesini, «amel-i salih»le, el-Hasan, «edep ve terbiye» ile, Hz. Osman (R.A.) «yeri gelince susmasını bilmek»le, Urve b. Zübeyir «Allah'tan korkup alçakgönüllü olmak»la yorumlamışlardır.[40]
Allah, Adalet Ve İnsafı Emretmiştir
«De ki: Rabbim adalet ve insafı emretmiştir.»
Kıyafet konusunda adalet, giyim ve kuşamda, insanlığımıza, ekonomik durumumuza ve ruhumuzun yüceliğine yakışanı yapmak; lüks ve israftan kaçınmak^ utanç yerleri ve vücut hatları görünmeyecek şekilde örtünmek-tir. Bunun aksine bir giyim ve kuşama özenmek, adalet ve insaf sınırını aşmaktır.
İnsaf kavramına gelince, birçok konularda olduğu gibi, giyim ve kuşamda da ortalama bir yol seçmek, israf ve cimrilikten kaçınmaktır. Böylece adaletle insaf birbirini tamamlayan birer kavram olarak ilgili âyette birarada anılmıştır. Zira «Kist» adalet ölçüsünde nasîp anlamına geldiği gibi, «iksat» da başkasının nasîbini vermektir ki, insaf manasına delâlet eder. [41]
Kabe'ye Yönelmek, Adalet Ve İnsafı İlham Eder
«Her secde yerinde yüzlerinizi (O'na, O'nun kutsal evine) doğrultun.»
Her secde yerinde Allah'a ve O'nun kutsal saydığı evine yönelmemiz emrediliyorken yukarıdaki konunun bir anda değiştirildiği imajı veriliyorsa da, aslında bu, adalet ve insafın ilham kaynağını gönüllere işlemeyi amaçlamaktadır. Bir olan Allah'ın ilk mabedine yalnız başına veya toplu halde yüzçevirip ibâdet etmek, başımızı yerlere kadar eğip secdede bulunmak, önce insanın içini dolduran manevî bir zevk verir, sonra insanla Allah arasındaki yolu işlek duruma getirir; sonra da insana edepli ve alçakgönüllü olmayı öğretir. Önce Allah'tan, sonra da toplumdan utanmamızı telkinle lâyık olanı yapmamızı ilham eder. O nedenle dengeli bir hayat, nezih bir ömür, edepli bir yaşayış; saygınlık ve azizlik \/erer\ bir davranış ve giyiniş arzusu kendiliğinden belirir ve insan bu düzeyde hem adil, hem de insaflı olur.[42]
Dini Allah'a Halis Kılmak
{Dini O'nun için katıksız kılarak duâ ve ibâdet
edin.»
Din ve dindarlık samimiyet, anlayış, zevk ve bilgi ister. İbâdet yalnız Allah'a yapılacağına göre, başkasının onda bir payı söz konusu değildir. Aksi halde ibâdetteki adalet kalkar, insaf ölçüsü bozulur ve böylesine bir düşünce kişiyi şirke kadar götürebilir.
Bedenimizi örten elbise çevremize karşı saygımızı ve insanlığımızın bir bakıma ölçüsünü; Allah'a olan katkısız ibâdetimizle ruhumuzu ve kalbimizi giydirmemiz ise, yaratana karşı saygımızı ve bizi insan olarak yarattığının şükrünü sembolize eder. Artık böylesine asil bir yönelişte nefis ve şeytanın payı yoktur. Ruhun yüceliği, imânın paha biçilmezliği söz konusudur..[43]
Çıplak Doğduk Ve Çıplak Olarak Dirilip Allah'a Döneceğiz
«Sizi ilk yarattığı gibi, yine O'na döneceksiniz.»
İlgili 29. âyetle çok önemli bir hususa parmak basılıyor: Anamızdan çıplak olarak doğduğumuz gibi, yine çıplak olarak dirilip Allah'ın huzurunda toplanacağımız hatırlatılıyor.
Bunun sebebi açıktır:
Dünya teklif, sorumluluk, mücadele, didinme, çabalama ve nesli de-
vam ettirmenin yanısıra Âhiret'e hazırlık dönemidir. Hayatın her anı ve safhası ya ruhumuzu kirletip karartır, ya da onu cilalayıp saydamlığını korur veya bu ikisi arasında bir zigzag çizip gider. Ruhumuzu korumak ve ona gıda vermekle yükümlü bulunduğumuz gibi, bedenimizi de korumakla yükümlüyüzdür. Bedenimiz bir bakıma dünya şartlarına göre hazırlanıp ruhumuza sunulmuş bir elbisedir ve ruhun özelliğiyle uyum halindeajr. Onu bütünüyle açıp teşhîr etmek, yani çıplak bırakmak, sözünü ettiğimiz uyumluluğa ters düşer; ahlâkı bozar, saygınlığı zedeler. Nefis ve şehvet doğrultusunda hayatı berbat eder. Âhiret'te ise, teklif, sorumluluk, mücadele, nesli idâme gibi kayıtlar olmayacağından saygınlık, ahlâk ve fazî-leti koruyup korumamak söz konusu değildir. O gün sadece hesap, amellerin açığa çıkması, hak ve hukukun yerine getirilmesi ve ilâhî adaletin tecellisi vardır. Aynı zamanda herkes edep ve terbiyesini, ahlâk ve faziletini, din ve dindarlığını beraberinde taşır. Âhiret'te buna ilâve edeceği hiçbir şey yoktur. O nedenle orada elbise, süs ve benzen şeylerle uğraşılacak dönem ve devre çok gerilerde kalmış olacak, her kişinin kendine yetecek meşguliyeti bulunacak..[44]
İlâhî Hidayet Lâyık Olana Tecelli Eder
Bir kısmmı doğru yola iletti, bir kısmına da sapıklık hakkoldu.»
Hidâyet, biri doğru yola eriştirmek, diğeri doğru yolu göstermek olmak üzere iki mânaya delâlet eder. Birincisi Aliah'a nisbetle, ikincisi peygamber ve mürşitlere nisbetledir.
Allah'ın rahmet ve gufranını, af ve inayetini yansıtan hidâyet, güneş veya nisan yağmuruna benzer. Güneş eşyaya ışık ve enerji gönderir; bulutlar ölü toprağı diriltmek için yağmur indirir. İsti'dadı olan toprak ve bitki bu iki rahmet kaynağından yeterince yararlanır. Çorak toprakla, kökü kesik bitkiler ise, isti'dadlan dumura uğradığından nasiplerini alamazlar. O halde kusur güneş ve yağmurda değil, eşyanın kendisindedir.
İlgili âyetle «Bir kısmını doğru yola iletti, bir kısmına da sapıklık hak oldu» buyurulmuştur. Birinci cümle rahmet ve hidayete lâyık ve ehil kişilere, ikinci cümle, kalbini, dimağını ve vicdanını nefis ve maddeyle ço-raklaştırıp sadece dünya hayatrnı amaç seçenlere işarettir. Kusur ilâhî rahmet ve hidayette değil, kusur o kişilerin aniayış ve tutumlarındadır. Çünkü Allah hiç kimseye haksızlık etmez. O, zulmü hem kendine, hem de insanlara haram kılmıştır. Ama insan kendine haksızlık eder.
İşte bu mânayla Kur'ân'da hidâyet ve delâlet Allah'a nisbet edilmiştir.[45]
Âyetler Arasında Bağlanti
Yukarıdaki âyetlerle insana edep ve saygınlık kazandıran iki ayrı elbiseden ve arkasından da kalb ve ruhu süsleyen takva giysisinden söz edildi. Utanç ve edep yerlerini açmanın bir bakıma şeytana oyuncak olmayı ifâde ettiğine atıf yapıldı. İnsanlığımıza yakışanı giyinmemiz ve yapmamızın insaf ve adalet olduğu belirtildi. İlâhî hidâyetin hedefine işaret edildi.
Aşağıdaki âyetlerle camilere, toplantı yerlerine temiz ve güzel elbiseyle gidilmesi emrediliyor. Helâl ve haram kılma yetkisinin Allah'a ait olduğu; Allah'ın her türlü edep ve terbiye dışı söz ve davranışı haram kıldığı açıklanıyor ve sonra da haksızlığı, tecavüzü yasakladığı bildiriliyor.[46]
Meali
31— Ey Âdem oğulları! Her mescîdde (namaz vakitlerinde orada bulunduğunuzda) güzel ve temiz elbisenizi alıp giyinin ve bir de yeyiniz, içi-
niz israf etmeyiniz. Çünkü Allah müsrifleri gerçekten sevmez.
32— De ki: Allah'ın kullarına çıkarıp sunduğu süsü ve rızıklardan te-miz-pâk olanlarını kim haram kılmıştır? De ki: O dünya hayatında imân edenler içindir, Kıyamette de yine onlara mahsustur. İşte böylece bilen bir millet için âyetlerimizi açıklıyoruz.
33— De ki Rabbım ancak gizli-açık her türlü edep ve terbiye dışı şeyleri, günahı ve haksız yere tecâvüzü; hakkında hiç bir delil indirmediği şeyleri Allah'a ortak koşmanızı ve bir de Allah'a bilmediğiniz şeyleri (uydurup) söylemenizi haram kılmıştır.
İniş Sebebi
İbn Abbas (R.A.) diyor ki: Bedevilerden bazı kişiler çıplak bir vaziyette Kabe'yi tavaf ediyorlardı; öyle ki kadınların bile çıplak denilecek şekilde tavaf yaptıkları oluyordu. Bunun üzerine yukarıdaki 31. âyet indi. [47]
Kelbî diyor ki: Cahil Araplardan bazı kişiler hao günlerinde sadece açlıklarını giderecek kadar katıksız ekmek veya yalnızca hurma yerler; yağlı ve benzeri şeylerden kaçınırlardı. Böyle yapmakla da hac ibâdetine daha çok saygı duyduklarına inanırlardı. Bunun üzerine Müslümanlar onların bu haline gıpta edip, «Ya Resûlellah! Bizler hao ibâdetine onların gösterdiği saygı ve bağlılığı gösteremiyoruz, oysa buna onlardan daha lâyık bulunuyoruzdur!» dediler.
O sebeple yukarıdaki âyetler indi. [48]
İlgili Hadîsler
«Beyaz elbisenizden giyinin; çünkü o, elbiselerinizin en hayırlısıdır. Ölülerinize de beyaz kefen kullanın. Sürmenizin en hayırlısı İ s m i d 'dir. Çünkü o, gözü cilalar (ferini artırır), kılları bitirir.» [49]
«Beyaz elbiseye gerekli olun, ondan giyinmeye çalışın. Çünkü beyaz elbise daha temiz ve daha güzeldir. Ölülerinizi de onunla kefenleyin.» [50]
«Kibir ve israfa kaçmaksızın yeyiniz, içiniz, giyininiz ve tasaddukta bulununuz. Çünkü Allah (verdiği) nimetlerini kulunun üzerinde görmeyi sever.» [51]
«Ademoğlu karnından daha kötü bir kap doldurmuş değildir. Ademoğ-luna belini doğrultacak birkaç lokma yeter. Ama mutlaka birşeyler yemesi gerekiyorsa, midesinin üçte birini yemek, üçtebirini meşrubat ve üçte birini de kendi (sağlık ve rahatı) için ayırsın.» [52]
«Her iştiha duyduğun şeyi yemen israftır.» [53]
Camilere Temiz Ve Güzel Elbiseyle Gitmek
<{EV Ademoğulları! Her mescidde (namaz vakitlerinde orada bulunduğunuzda) güzel ve temiz elbiselerinizi alıp giyinin.»
İlgili 31 ve 32. âyetlerle bu konuya dokunularak «zînet» tabiri kullanılmıştır. İslâm ilim adamlarının bu tabirle ilgili tesbit ve yorumları farklıdır:
a) İbn Abbas'a (R.A.) göre, Arapların bazı kadınları çıplak bir vaziyette Kabe'yi tavaf ederlerdi. O sebeple utanç ve avret yerlerini örtünmeleri emredildi. O halde kadının tesettür mahiyetinde bedenini ve başını örten her elbise bir zînettir.Diğer bir rivayete göre, çıplak bir vaziyette erkekler gündüzleri, kadınlar da geceleri tavaf ibadetini yerine getirirlerdi. İlgili âyetlerle örtünmeleri emredildi.
b) Mücahid'e göre avret yerlerini örtecek şekilde giyinmek zînettir.
c) Kelbî'ye göre, zînet, her namaz ve tavafta avret yerlerini örtecek şekilde giyinmektir.
d) Ebû Hüreyre'ye (R.A.) göre, zînet, temiz ayakkabılardır. Nitekim bir gün Resûlüllah (A.S.) Efendimiz, ashabına, «namaz için zînetinizi giyinin!» buyurdu. Onlar da «namaz için zînet nedir?» diye sorunca, Efendimiz, «ayakkabılarınızı giyinip öylece namaz kılın!» buyurmuştur. [54]
Açıklama : «Ayakkabılar» diye çevirisini yaptığımız «niâl» kelimesi, temiz olan mest, çok kalınca çorap, ayakkabı gibi ayağa giyilen eşyanın cins ismidir. Yoksa sokakta giyilen ayakkabı ile gelin namaz kılın, demek değildir.
e) ei-Ebheri'ye göre, avret yerlerinin hem namazda, hem namaz dışında örtülmesi farzdır. Resûlüllah (A.S.) Efendimizin, Misver b. Mahre-me'ye, «Dön de elbiseni alıp giyin, çıplak bir vaziyette yürüme!» buyurduğu sahîh rivayetle sabit olmuştur.
f) Şevkanî'ye göre, bedenin süsü sayılan elbiseye «zînet» denir. Namazda da, namaz dışında da utanç ve avret yerlerini örtmenin vâcib olduğu bu âyetten istidlal edilmiştir.
g) Zemahşarî'ye göre, «zinet» tabiri günlük ve bir de belli günlerde giyilen iki elbiseyi de kapsamına alır.
h) Genellikle bu tabir temiz elbise anlamına gelir. Çünkü ilâhî emirlerde sebebin hususiyetine değil, lafzın umumiliğine bakılıp itibar edilir.[55]
Yeyiniz, İçiniz/İsraf Etmeyiniz
«Bir de yeyiniz, içiniz, israf etmeyiniz. Çünkü Allah müsrifleri gerçekten sevmez.»
Bu âyetle toplum arasında kıyafetin, temizlik ve düzenliliğin önemi üzerinde durulmuş, sonra da biri beden sağlığıyla, diğeri aile ekonomisiyle ilgili iki husus açıklanmıştır. İslâm dini, önce yararlı şeyleri helâl ve mubah; zararlı şeyleri haram veya mekruh sayar.. Sonra da yararlı şeylerden yararlanmada aşırı gidilmemesi, israfa kaçılmamasını emreder. Çünkü dinin koyduğu emir ve yasakların altı ana amacı vardır:
1. Aklı korumak,
2. Canı korumak,
3. Malı korumak,
4. Nesli korumak,
5. Sağlığı korumak,
6. Ahlâkı korumak..
O nedenle insanlara sunulan güzel ve temiz rızıklardan faydalanırken, malın lüzumsuz harcanmasını, sağlığı bozacak şekilde gereğinden fazla yenilmesini mekruh kılmıştır. Bu hususta rivayet edilen hadîsler ilgili âyeti yeterince açıklamakta ve bizleri aydınlatmaktadır.
Rivayete göre, ünlü bir hiristiyan tabip, Harun Reşîd'in özel doktoru Ali b. Hüseyin'e : «Üstad! Kutsal kitabınızda tıpla ilgili bir kayıt bulama-
dım,» diyerek bu önemli konunun ihma! edildiğini yadırgadığını anlatmak istedi ve sonra da şunu ilâve etti: «Biri dinler, diğeri bedenler ilmi olarak iki önemli ilim dalı vardır. Bunlardan birisi kitabınızda yazılı değildir!»
Ali b. Hüseyin ona şu cevabı verdi: «Yanılıyorsun; Allah tıp ilmini yarım âyetle özetleyip kendi kitabına koymuştur!» Hıristiyan tabip: «O hangi âyettir?» diye sorunca, Ali b. Hüseyin şu âyeti okumuştur: «Yeyiniz, içiniz fakat israf etmeyiniz..»
Hıristiyan tabip bu defa sözü başka tarafa çekip, «iyi ama. Peygamberinizden bu konuda bir rivayet yoktur, sanırım..» deyince Ali b. Hüseyin ona : «Yine yanılıyorsun! Resûlüllah (A.S.) Efendimiz tıp ilminin tamamını birkaç satırla belirtmiştir..» Tabib, «Hangi satırlarla?..» diye sorunca Ali b. Hüseyin, «Mide hastalıklar yuvası, perhiz tedavinin başıdır. Her bedene âdet edindiği gıdaları ver!» mealindeki hadîsi okudu.
Bunun üzerine Hıristiyan tabip : «Sizin kitabınızla Peygamberiniz, ünlü hekim Calinos'a bu konuda bir şey bırakmamış, hepsinin özetini verip açıklamıştır!» demekten kendini alamadı. [56]
Allah'ın Lütfettiği Süs Ve Temiz Rızıklar
«De ki: Allah'ın kullarına çıkarıp verdiği süsü ve rızıklardan temiz-pâk olanlarını kim haram kılmıştır?»
İlgili âyetle İslâm'ın bir lokma, bir hırka dini olmadığı, dünyadaki güzel fakat faydalı meşru şeylerin, temiz nzıkların daha çok mü'minlere has olduğu açıklanıyor. Bu anlatımdan çıkarılacak sonuç şudur: Allah'a, Pey-gamber'e ve Âhiret'e iman eden her mü'min bilmelidir ki, dünya hayatı da, âhiret saadeti de dosdoğru inananların istifadesine sunulmuştur. O halde her mü'min bu iki hayatı elde etmek için durmadan didinip çalışacak, düşünüp bulacak, okuyup öğrenecektir. Aksi halde dünya nimetlerinin çoğunu daha iyi çalışan inkarcılara, materyalistlerle sosyalistlere bırakmış ve kendini ekonomik alanda bağımlı hale getirmiş olur ki, bu her mü'min için zillet ve meskenet sayılır.
Meşru yollardan çalışıp iki hayatın nimetlerini kazanmayı engelleyen
kimse gerçek Müslüman değildir. Resûlüllah (A.S.) ve ashabının hayatı, mü'minleri hayata itmeye, meşru kazanç peşinde koşmaya yetecek kadar örneklerle doludur. Nitekim ashabdan Temim ed-Dârî (R.A.) bin dirhem kıymetindeki elbisesini giyip namaza çıkardı. Mâlik b. Dinar, o devirde çok değerli sayılan Aden'in hazır elbisesini giyinip toplantılara katılırdı. Ünlü müctehit İmam Ahmed b. Hanbel'in üzerindeki elbise birkaç dînar kıymetinde idi. Ama bu zatların bir de giyindikleri takva elbisesi vardı ki onu hiçbir zaman içlerinden yani kalblerinden çıkarmazlardı.[57]
Bilen Bir Millete Açıklama
«İşte böylece bilen bir kavim (millet ve topluluk) için âyetlerimizi açıklıyoruz.»
Kur'ân, dünya ve âhiret hayatının yararlı bütün nimetlerinin kapısının dosdoğru imân edenlere açık bulunduğunu bildirerek onları devamlı bu kapıya çağırmaktadır. Ancak bunun için toplum ve milletlerin bilgili, kültürlü ve imanlı olması gerektiğine işaret ederken konuyu şöyie noktalıyor: «İşte böylece bilen bir kavim (millet ve topluluk) için âyetlerimizi açıklarız.»[58]
Allah'ın Haram Kıldığı Şeyler
(De ki: Rabbım ancak gizli-açık her türlü edep ve terbiye dışı şeyleri...... haram kılmıştır.»
Kur'ân'da temiz ve yararlı şeylerin helâl kılındığı açıklandıktan, dünyanın da, âhiretin de gerçek mü'minlere lâyık olduğuna dikkatler çekildikten sonra Allah'ın neleri yasakladığı, beş maddede özetlenerek ana kural halinde bildiriliyor:
1— Açık ve gizli her çeşit hayasızlığı; edep ve terbiye dışı söz ve davranışları,
2— Dinin günah saydığı şeyleri,
3— Haksız yere başkasının malına, canına, namus ve şerefine tecavüzü,
4— Allah'a eş-ortak, denk ve benzer koşmayı.
Bilmediğimiz şeyleri Allah'a isnat edip kendi basit mantığımıza
göre dinde hüküm vermemizi haram kılmıştır.
Dikkat edildiğinde, bu beş maddede dinin hemen hemen bütün hükümleri icmalî olarak yansıtılmıştır. Zaten Kur'ân'ın ilâhî metotlarından biri de budur, yani önemli her konunun önoe özetini, sonra da yer yer açıklamasını yaparak anlamamızı ve hafızalarımızda iyice iz bırakıp tutmamızı kolaylaştırır.[59]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle dünya hayatının da, âhiret saadetinin de mü'min-ler için hazırlandığı belirtildi. Böylece her iki hayatı elde etmek için mü'-minlerin bilerek, inanarak çok sistemli ve istekli çalışmalarının farz olduğuna işaret edildi. Sonra da bir şeyi helâl ya da haram kılma yetkisinin münhasıran Allah'a ait olduğu ve insan fıtratındaki mayaya ters düşmeyen faydalı her türlü süs ve nimetten -israfa kaçmaksızın, ilâhî sınırları aş-maksızın meşru şekilde- yararlanmanın mubah olduğu bildirildi. Arkasından Allah'ın neleri haram kıldığı beş madde halinde özetlenerek açıklandı.
Aşağıdaki âyetle haram ve gayri meşru şeyleri kendine mubah sayan bir topluluk veya milletin bu sebeple uzun ömürlü olamiyaoağı, bilâkis kendi felâketlerini kendi elleriyle hazırlamış olacakları bildiriliyor, sonra da her millet için belirlenmiş bir ecelden söz edilerek özellikle idareci kadro uyarılıyor.[60]
Meali :
34— Her ümmetin (her milletin) son bulması için belirlenmiş bir vakti vardır, o gelince ne bir an geri kalırlar, ne de ileri geçerler.
İniş Sebebi
.Mekke putperestleri kendilerine ne zaman bir azabın ineceğini alaylı bîr tavırla sorup duruyorlardı. Bunun üzerine milletler, kavimler ve ümmetler hakkında ezelde tesbit edilip hazırlanan ilâhî kanunun şaşmayacağına, inecek hükmünün geri çevrilemiyeceğine işaretle yukarıdaki âyet indi. [61]
Milletlerin Eceli
«Her ümmetin (her milletin) son bulması için belirlenmiş bir vakti vardır.»
Bilindiği gibi ecel tabiri, belirlenmiş vakit, ömür için konulmuş süre, borç için verilen va'de gibi manalara delâlet eder. Fertlerin belirlenmiş bir hayat süresi ve sonu olduğu gibi, milletlerin ve ümmetlerin de belirlenmiş bir devresi ve tarihten silinecek, ya da bölünüp parçalanacak; istiklâl ve hürriyetini kaybedecek bir devresi vardır.
Ünlü sosyolog İbn Haldun'un dediği gibi, insan ömrünün üç devresi bulunduğu gibi milletlerin de ömrünün üç devresi vardır: Çocukluk, gençlik ve yaşlılık. Yaşlılık devresine giren bir insanı gençlik çağına geri döndürmek nasıl mümkün değilse; ahlâk, inanç, ekonomi, düzen ve güç bakımından yaşlanan bir milletin de eceli pek yakın sayılır. İlâhî ilim önceden bu dönem ve devreleri bilip tesbit etmiş ve ona göre takdîr edip yazmıştır. Vakti gelince ne bir an geri kalır, ne de ileri geçer.
Yukarıdaki âyetle bilhassa Mekke halkı uyarılıyor ve ecellerinin yakın olduğu, putperestliğin yıkılıp silineceği haber veriliyordu. Nitekim çok sürmedi onbir ytl sonra Hz. Peygamber (A.S.) Allah yolunda savaşın farziyetine inanan güçlü bir orduyla Mekke üzerine yürüdü ve şehri fethederek müşriklerin saltanatına son verdi. Kutsal Kabe'yi Allah'a ibâdet yeri olarak tekrar ilk hüviyetine kavuşturdu. Böylece ezelî plân ve program kusursuz gerçekleşti.[62]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıdaki âyetle milletlerin de fertler gibi ömür süreleri bulunduğu, Allah'a dosdoğru imân edip iyi-yararlı hizmetlerde bulunan bir milletin uzun ömürlü olacağına işaret edildi.
Aşağıdaki âyetlerle gönderilen peygambere inanıp kendini onun lîğ ettiği esas ve prensiplere göre düzeltenlere dünyada da, âhirette de korku ve üzüntü olmayacağı belirtiliyor. Sonra da bilir, bilmez Allah'a karşı yalan uyduranların büyük bir gaflet ve haksızlık içinde ömürlerini berbat ettikleri haber veriliyor ve arkasından böylelerine âhirette verilecek ceza çok duyarlı bir anlatımla hatırlatılıyor.[63]
Meali:
35— Ey Âdem oğulları! Size sizden, âyetlerimizi bir bir açıklayıp anlatan peygamberlerimiz gelir de kim (onlara karşı gelmekten, muhalefet etmekten) sakınır ve kendini düzeltirse, artık onlar için korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir de.
36— Âyetlerimizi yalanlayıp onlara karşı büyüklük taslayanlar yok mu, işte onlardır Cehennem yaranları, onlardır orada ebedî kalıcılar.
37— Allah'a karşı yalan uydurandan ve bir de O'nun âyetlerini yalanlayandan daha zâlim kim vardır? İşte onlara kitapta (yazılı bulunandan) nasipleri ne ise erişecektir; tâ ki, canların, alacak olan elçilerimiz kendilerine gelince, «Allah'tan başka yalvarıp taptıklarınız nerede?» diyecekler. Onlar da, «Bizden kaçıp ortadan kayboldular» diyecekler ve küfre sapanlardan olduklarına dair (kendi aleyhlerine) şahitlikte bulunacaklar.
38— (Allah da onlara): Sizden önce gelip geçen cin ve insanlardan olan ümmetler arasında siz de Cehennem'e girin, buyuracak. Ne kadar bir ümmet ateşe girse yoldaşına lanet edecek. Sonunda hepsi orada toplanıp b.raraya gelince, sonrakiler öncekiler için, «Ey Rabbimiz! İşte bun-ar b.zı saptırdılar, o nedenle bunlara ateşten kat kat azap ver» diyecekler. (Allah da:) Her birinize kat kat vardır, ama bilmiyor, anlamıyorsunuz buyuracak.
39— Öncekiler sonrakilere, «Sizin bize karşı bir üstünlüğünüz yoktur. Kazandığınıza karşılık azabı tadın!» diyecekler.
Akıl Yeterli Midir?
<<Ey Adem °9ullan! Size âyetlerimizi bir bir açıklayıp anlatan Peygamberlerimiz gelir de..»
Kâinatı bir plâna göre yaratanı sıfat ve tezahürleriyle bilmek ve inanmakta akıl yeterli değildir. O nedenle yol gösteren, akla ışık tutan peygamber ve kitaba ihtiyaç vardır. Akıl yalnız başına icmalî olarak bir yaratıcının varlığıni anlayabilirse de dinin getirdiği esaslar ölçüsünde anlayıp idrâk etmesi çok zor ve hattâ bazan imkânsızdır. Çünkü dinin iki yüzü vardır: Biri Dünya'ya, diğeri Âhiret'e; diğer bir tabirle, biri fizik âlemine, diğeri fi-zikötesine yöneliktir. Fizikötesi veya Âhiret sadece akıl yeteneğiyle gerçek anlamda kavranamaz. Çünkü akıl da diğer yetenekler gibi sınırlıdır, alanı namütenahi değildir. O bakımdan peygamber ve kutsal kitap bu konularda aklın en önde gelen yardımcısıdır. O bakımdan ilâhî buyruklar bütünüyle akıl sahiplerine gönderilmiştir, sadece onlara seslenmektedirler.
Kur'ân-ı Kerîm'de, gönderilen her peygamberin insanlardan seçildiğine dikkatler çekilir ve özellikle yer yer bu husus tekrarlanıp her türlü şüphe ve tereddütler kaldırılır. Sebebi gayet açıktır: Peygamberler meleklerden seçilip gönderilseydi, insan aklının ve idrâkinin değer ölçüsü ve farklı yanı kalmaz, ister istemez bu olağanüstü belge karşısında imân ederdi. Oysa her insanın Allah'a dosdoğru imân etme düzeyinde gerçek ölçüsünün belirlenmesi, içyapisındaki cevherin asıl vasfının ve kıymetinin ortaya çıkmasıyla mümkündür. Böylece peygamberin irşat doğrultusunda akıl ve irâdenin işler halde bulunması ve bir kıstas anlamında kullanılması şarttır. Hem peygamber meleklerden seçilip gönderilseydi, meleğin nasıl bir görünümde tecelli etmesi gerekecekti? İnsan suretinde inse, melek olduğu anlaşılmazdı; başka bir surete girse yadırganıp cin ve şeytanlarla onu karıştıranlar olacaktı. Kendi hüviyetinde kalsa, gözle görülemeyecekti. O yüzden birçok şüpheler ve farklı yorumlar ortaya çıkacak, istenilen sonuç yine gerçekleşmeyecekti.
İşte peygamberlerin insanlar arasından seçilip gönderilmesinin hikmetlerinden biri ve başta geleni budur..
Kim aklını hür iradesi doğrultusunda kullanır da kendisine ışık tutup yol gösteren peygambere inanır ve onun getirdiği esas ve prensiplere göre içyapısını ve günlük hayatını düzeltip düzenlerse artık ona korku yok-
tur ve üzülmesi de söz konusu değildir. Zira bu durumda her iki hayatın da hikmet ve amacını anlayıp idrâk etmiş bulunuyor.[64]
Allah'ın Âyetlerini Kibir Ve Gururlarına Yediremeyenler
«Âyetlerimizi yalanlayıp onlara karşı büyüklük taslayanlar yok mu,......»
İnsan yalnız aklına güvenir, kişisel mantığına göre hayatını tanzim etmek ister, başka hiçbir yol göstericiye ihtiyaç duymazsa, nefsine geniş bir serbesti alanı hazırlamış olur. Bu alanda nefis sınırsız hürriyet ister; karşısına çıkan maddî ve manevî müeyyide ve engelleri aşmak ister;aynı zamanda bunlara karşı içinde bir nefret ve infial duyar. İblîs de aralıksız .-gönderdiği sinyallarla onun bu nefretini körükler, duygusunu kamçılar-derken nefis gemi azıya alır. Önüne geçilmediği takdirde sonu felâketle noktalanır.
Nefsi meşru sınırlar içinde tutan iki faktör vardır: Birincisi Allah'a, Peygambere ve Âhiret'e dosdoğru imân ve bunun tabii ürünü olan sâlih ameldir; diğeri ise, ahlâk ve fazileti kalb ve kafalara işleyip ferdi yönlendiren eiddi bir öğretim ve eğitimdir.
Birinci faktörle arasına engel konulup ikinci faktör de belirttiğimiz ölçü ve anlamda tutulmaz, ferdin kafası hep dünyalığa ve maddî çıkarlara çevrilir; hayatın asıl hikmetinden uzak tutularak madde cenderesine sokulursa, ruhu safiyetini kaybeder. O yüzden kendisinde dinî emir ve yasakları küçümseme hastalığı başgösterir, önü alınmazsa bu, tedavisi zor bir maraza dönüşür.
Oysa insan aklını nefsinin ve duygusunun emrine .vermeyip, onları aklının kumandası altında tutar, aklını Allah'a ve Âhiret'e imânla birleştirip güçlendirirse, meseleleri iyi ve kötü yanlarıyla daha iyi inceleyip değerlendirme imkânı bulur. Helâl ve haramın hikmetini kavramakta zorluk çekmez. Sınırsız hürriyet arzu ve duygusunu sınırlayan ilâhî emir ve yasakların faydalarını idrâk eder. Bunları fert, aile ve toplumdan yana değerlendirirse, çok olumlu ve kalıcı neticeler elde eder.
Böylece dinin lüzumunu hikmetiyle kavrar da nefis ve duygudan kaynaklanan kibir ve gururun aklı ve ruhu köreltici âmiller olduğunu anlamaya başlar.
Kur'ân'da ilgili âyetie aklını hür iradesiyle peygamber beyânı istikame-
tinde kullanmayıp onu nefis ve duygunun uydusu haline getirenler uyarı-larak buyuruiuyor ki: «Âyetlerimizi yalanlayıp onlara karşı büyüklük taslayanlar yok mu? İşte onlardır Cehennem yaranları; onlardır orada temelli kalıcılar.»
Bunu bir misal ile açıklayalım : «Dağları yerinde durur görürsün, oysa onlar bulutların geçişi gibi geçmektedirler. Her şeyi sapasağlam yapan Allah'ın sanatıdır bu. Şüphesiz ki O, yaptıklarınızdan haberlidir.» [65]
Mealindeki ayeti okuduktan sonra, bunun 1400 yıl önce indiğini ve o asırlarda Dünya'nın hem kendi ekseni, hem Güneş etrafında döndüğünü bilenlerin olmadığını düşünmeden, Batılı ilim adamları bunu daha bilimsel ve doyurucu biçimde açıklamışlardır, der de ilâhî sese kulak vermezse, herhalde bu yargı veya iddiası aklının değil, hissinin ürünü olur. Ama on-beş asır önce açıklanan bu anafikir veya temel bilgi söylenirken dünyanın iki ayrı hareketi hakkında ciddi ve ilmî hiçbir buluş ve bilgi mevcut değildi ve Arap Yanmadası'nda ortaya çıkan ümmî (okur-yazar olmayan) bir zatın bilimsel araştırmaya esas teşkil edecek böylesine bir gerçeği düşünüp söyleyebilmesi mümkün müdür? der ve bu açıdan bakarak konuyu değerlendirirse, artık o nefis ve hissin değil, aklın elde ettiği müsbet bir sonuç olur.
Birincinin görüş ve iddiası ne kadar haksız ve dayanaksızsa, ikinci-ninki o kadar haklı ve dayanaklıdır. Kur'ân bunu şöyle açıklıyor: «Allah'a karşı yalan uydurandan ve O'nun âyetlerini yalanlayandan daha zalim kim vardır?» Çünkü bu zulüm akıl, irâde, idrâk, açık belge ve hak aleyhine işlenmiştir; o bakımdan korkunçtur.[66]
Ezelî İlim Kendi Tesbitinde Yanılmaz Ve Hükmünü Kusursuz Yürütür
«İ?te onlara kitapta (yazılı bulunanlardan) nasipleri ne ise, erişecektir.»
Allah'ın ezelî ve ebedi ilmi, hayat sahnesinde bir ömür tüketen kişilerin akı! ve irâdelerini veya nefis ve hislerini ne ölçüde kullanacaklarını tesbit edip kader defterine yazarak hazırlamıştır. Günü, vakti ve saati gelince onlar tesbit edilip yazıldığı gibi bir bir tecelli eder. İlgili âyette: «İşte onlara kitapta {yazılı bulunandan) nasipleri rie ise erişecektir,» buyurul-ması bir bakıma bu önemli hususa işaret etmektedir.
Ölüm meleği gelip, «Allah'tan başka yalvarıp taptıklarınız nerede?» diye sorunca hakikati kısmen olsun anlayacaklar ve doğru yoldan saptıklarını itiraf edecekler, ama neden sonra..[67]
Yoldaşlar O Gün Birbirlerine Düşman Olurlar
«Ne kadar bir ümmet ateşe girse yoldaşına lanet edecek..»
Allah'ı ve O'nun mutluluk va'deden dinini bırakıp küfür vadisinde sapık ideolojilerin kurbanı olanlar, dünyada kendi düşünce ve ideolojilerini benimseyecek kişileri avlamakta çok başarılıdırlar. Bu yolda maddenin cazibesinde sınırstz hürriyet teraneleriyle yoldaşlarını çoğaltıp hakka karşı bir güç oluşturanlar, hürriyet adına hürriyeti; madde adına kutsal değerleri, halk adına yine halkı katlederler. Böylesine çarpık bir tuğyan belli bir sınıra kadar hareketini sürdürür; ama zulüm, inkâr, fesat ve azgınlık başarıya ulaşmaz; birara erişmiş gibi görünse bile o, başarısızlığın Ük belirtisi veya ilk adımıdır.
Onlardan ne kadar bir grup Cehennem'e girerse, oradaki yoldaşlarına lanet eder. Bir araya gelip toplanınca da sonrakiler öncekiler için :
«Ey Rabbımız! İşte bunlar bizi saptırdılar, o nedenle bunlara ateşten kat kat azap ver..» diyecekler ve orada buna benzer suçlamalar ve lânetleşmeler sürüp gidecek, ceza amellerinin cinsinden olduğu için dünyadaki haksız tartışma ve suçlamaları ora.-da da devam edecek..
Kur'ân ilgili âyetlerle, dünyada insanlara şer kapısını açıp onun dâ-vetçiliğini yapanların âhiretteki hazîn manzaralarını tasvir edip, ibretli bir tablo halinde akl-ı selîm sahiplerinin gözleri önüne getirerek gerçek yolu gösteriyor.[68]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle, hayatın hikmet ve amacının ancak peygamberlerin yaptıkları tebliğ ve irşatla anlaşılabileceği bildiriliyor. O bakımdan Peygamberlere uyanların mutlaka her iki hayatta da mutlu ve bahtiyar olacakları hatırlatılıyor. Sonra da Allah'a karşı yalan uydurup O'nun âyetlerini yalanlayanlara ezelî kitapta belirlenen nasiplerinin erişeceği haber veriliyor.
Aşağıdaki âyetlerle Allah'ın âyetlerini gururlarına yediremeyenleri çok elim bir azabın beklediğine dikkatler çekiliyor. Sonra da imân edip iyi, yararlı amellerde bulunanlara hazırlanan ebedî nimetler anlatılıyor.[69]
Meali:
40— Şüphesiz ki âyetlerimizi yalanlayıp onları kabul etmeyi (bir türlü) gururlarına yediremeyenlere elbette göklerin (rahmet) kapıları açılmaz ve deve iğne deliğinden geçmedikçe, onlar da Cennet'e giremeyeceklerdir. İşte günahkâr suçluları biz böyle cezalandırırız.
41— Onlara Cehennem'den (hazırlanmış) bir döşek ve üstlerinde de (ateşten) örtüler vardır ve işte zâlimleri biz böyle cezalandırırız.
42— Onlar ki imân edip güzel-yararfı amellerde bulunurlar, -ki biz her kişiye ancak güç getirebileceğini yükleriz- işte onlardır Cennet yaranları ve onlardır orada ebedî kalıcılar!
43— Öyle ki, göğüslerinde kinden ne varsa söküp atarız; altlarından da (ferahlatıcı) ırmaklar akıp durur da onlar şöyle derler: «Bizi bu (yüce saadete) eriştiren Allah'a hamd olsun; eğer Allah bizi buna eriştir meşeydi, kendiliğimizden doğruyu bulup erişmiş olamazdık. And olsun ki Rabbi-mizin peygamberleri hak ile (bize) geldiler, (onlar sadece hakkı ve doğru olanı söylediler). Onlara : «İşleyegeldiğiniz (iyi-yararlı) amellerinize karşılık işte vâris kılındığınız Cennet!» diye seslenilecek.
44— Cennet yaranları, Cehennem yaranına şöyle seslenirler: «Gerçekten biz Rabblmlzin bize va'dettiğini hak olarak bulduk. Siz de Rabbini-zin size va'dettiğini hak olarak buldunuz mu?» Onlar, «evet...» derler ve hemen sonra aralarında bir çağrıcı, «Allah'ın laneti zâlimler üzerine!» diye seslenir.
45— Âhiret hayatını inkâr eden (bu zâlîm)ler, insanları Allah yolundan çevirir ve o (yolun) doğruluğunu bozmağa çalışırlar.
İlgili Hadîslered
Resûlüllah (A.S.) Efendimiz, Hakk'ın yolundan sapmış kişinin ölüm anında ruhunun alınmasını ve göğe yükseltilmesini açıklarken şöyle buyurmuştur:
«Melekler, bu habis ruh nedir? diye sorarlar. Onu dünyada anılan en kötü ismiyle anıp falan kimsedir, derler ve dünya semasına doğru yükseltirler de onun için göğün kapısının açılmasını isterler, ama kapı ona açılmaz.»
Peygamberimiz (A.S.) sonra da 40. âyeti okudu. [70]
«Mümin kimse (cezası nisbetinde ateşte yanıp) Cehennem'den kurtulunca, onu Cennetle Cehennem arasındaki bir köprüde (bir süre) tutuk-larlar. Dünyada kiminle aralarında haksızlıklar, zulümler meydana gelmişse, haklar alınıp sahiplerine verilerek takas ve misilleme yapılır da (hak ve günahlardan) arınıp paklandıktan sonra Cennet'e girmesine izin verilir. Canımı elinde tutan zata yemin ederim ki onlardan herbiri Cennet'-teki yerini dünyadaki evinden daha iyi bilir ve yolunu daha iyi bulur.» [71]
«Cennet ehlinin hepsi Cehennem'deki yerini görür de, eğer Allah bana doğru yolu göstermeseydi, (şimdi orada olurdum) der ve bu onun için bir şükür sayılır, Cehennem ehlinin hemen hepsi Cennet'teki yerini görür de, ah keşke, Allah beni doğru yola eriştirseydi (şimdi elbette o güzel yerde olurdum)! der ve bu onun için (ıstırap kaynağı, sınırsız bir üzüntü ve sonu gelmeyen) bir hasret olur.» [72]
Bu hadîsten kesin anlaşılıyor ki: Ne kadar insan varsa, hepsi için hem Cennet'te, hem de Cehennem'de yer ayrılmıştır. Kişi dünyada iken, kendi aklı ve hür iradesiyle bu iki konaktan birini seçer ve seçmekte serbesttir. Peygamber ve kitap ancak doğru olanı, saadete uzanan yolu gösterir.
«Biliniz ki, sizden hiçbirinizin ameli onu Cennet'e sokmaz!» Bunun üzerine soruldu:
— Ey Allah'ın Peygamberi! Sizin de mi? Cevap verdi;
— Evet, ben de.. Meğer ki Cenâb-ı Hak kendi rahmet ve fazlıyla beni örtmüş ola.. [73]
«Cennet ehli Cennet'e girince bir çağrıcı şöyle seslenir: Artık sizin için hep yaşamak var, bir daha ölmeyeceksiniz. Sizin için sağlık vardır, bir daha hastalanmayacaksınız. Sizin için gençleşmek vardır, bir daha yaşlanmayacaksınız. Sizin için hep nîmetlenme vardır, bir daha sıkıntıya düşmeyeceksiniz.» [74]
«SİZDEN herbirinizin mutlaka bir konağı Cennet'te, bîr konağı da Cehennem'de vardır. Kâfire gelince, o, mü'minin Cehennem'deki yerine vâris olur; mü'min de onun Cennet'teki yerine vâris olur.» [75]
Hadîsin açık delâletinden, kâfirin Cehennem'den, mü'minin de Cen-net'ten hiç çıkmayacağı anlaşılıyor.[76]
İlâhî Tablodan Müstesna Bir Görüntü
Mealini sunduğumuz altı âyet, ilâhî kudret ve azametin, rabbanî fü-yuzat ve nimetin, celâli şiddet ve saltanatın müstesna bir tablosunu çizip gözler önüne sermektedir. Başka bir açıklama ve yoruma gerek bırakmayacak kadar açık ve seçiktir. Sözler arasındaki ahenk, renkler arasındaki uyum her türlü düşünce sanatının üstündedir. Şöyle ki:
— İlahî âyet ve belgeleri yalanlayarak akıl ve ilmin rehberliğinin dışına çıkıp inanmayı sahte gururuna yediremeyen nankörler, çok geçmeden inanmadıkları o yüce kudretin önünde eğiiip bir hiç olduklarını anlayacaklar.
— Kendilerine tertemiz olarak gönderilen ruhlarını nefis ve ondan kaynaklanan inkâr, inat ve büyüklük taslama ile kirletip kararttıkları için göklerin rahmet kapıları onlara açılmaz. Böylece Allah'tan gelen ruhlarının O'ndan çok uzak kaldığının farkına varıp derin bir pişmanlık ve Hak'tan ayrılık ateşinde yanmaya başlayacaklar. Bu hal kıyamet kopuncaya kadar sürüp gidecek, dönüşü mümkün olmayan berzahta bekleyecekler.
— Deve ya da kalınca bir halat iğne deliğinden geçmedikçe Cennet'e giremeyecekler. Oysa ne deve veya kalınca halat iğne deliğinden geçer, ne de onlar Cennet'e girer. Çünkü Cennet, Allah'ın yüksek kudretine inanan, mülkün asıl sahibinin O olduğunu idrâk edip yegâne tasarruf sahibi bulunduğunu kabul eden mü'minlerin yurdudur.
İncil'de de Hz. İsa (A.S.), «Devenin iğne deliğinden geçmesi, zengin (mağrur) adamın Allah'ın melekûtuna girmesinden daha kolaydır!» demiştir. [77]
— Suçlu günahkârlar işte böyle cezalandırılır: Altlarında ateşten bir döşek, üstlerinde ateşten örtüler bulunur. Onlar böyle bir yatağı, dünya cennetinde nefis, madde ve şehvet otlağında bir ömür tüketirken hazırlamışlardır.
İşte yaratılışındaki yücelik, hikmet ve amaoa; ruhundaki ilâhî cevhere ve ruha gıda veren ilâhî emirlere ters düşen, diğer bir tabirle aklını ve irâdesini nefis ve şehvetin kumandasına veren zâlimleri, dönüş yapmadıkları takdirde böyle bir ceza beklemektedir.
— İmân edip salih amellerle (iyi, güzel, faydalı işlerle ve ibâdetlerle) mülkün gerçek sahibine inanıp teslimiyet gösterenler ise, Allah'a konuk olma şerefine erişeoek ve sonsuz mutluluk yurdunda ebedî kalacaklardır. Fıtratlarındaki mayaya ve hılkatlarındaki hikmet ve gayeye uygun bir hayat sürdüklerinden Cenâb-ı Hak rahmet fırçasıyla kalbierinde kinden, kıskançlıktan, ihtiras ve intikamdan eser bırakmayıp temizler, değişmeyen ilâhî boyasıyla boyayarak sohbetine lâyık bir düzeye getirir. Artık rahat bir beden, cilalanmış bir ruh, sjbğatullah ile boyanmış bir kalb huzuru içinde, altlarından ırmaklar akan Cennetlerde ferahlık duyarak ebedileşirler. Çünkü onlar bu ırmakları dünya hayatında salih amellerle, hayır ve iyiliklerle, sadaka-i cariyelerle akıtmışlardı. Şimdi ise ilâhî rahmet ve gufrana, atıfet ve ihsana eriştirilmenin hamdini yapıp, dünyadaki şükürleri ile birleştirip bütünleştirirler. İşledikleri iyilikler karşılığında Cennetin vârisleri olma şerefine erişirler.
— Sonra cennetlikler cehennemliklere seslenerek, «Rabbtmızın dünyada bize va'dettiğini gerçek olarak bulduk. Siz de size va'dedilen (azabı) hak olarak buldunuz mu?» derler. Onlar da : «Evet» diye cevap verip seslerini yükseltirken ikinci bir ses onu bastırır: «Allah'ın laneti zâlimlere olsun!.»
Çünkü küfür ve ahlâksızlık; madde ve şehvet ruha sıkıntı, kalbe yük, vicdana leke, hakka karşı perdedir. Hakk'in varlığını, birliğini, azamet ve saltanatını lisan-i hal ve lisan-i kal ile natik olan her zerrenin hakkına tecavüzdür ve aynı zamanda insanı yaratıldığı gayenin dışına itmektir. O yüzden kâfir, hem kendine, hem denge ve düzende yerini alan diğer varlıklara zulmetmektedir. Lanete lâyık görülmesi bundandır.[78]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle gerek eşyada kendini gösteren belgeleri, gerekse Peygamber'in {A.S.) tebliğ ettiği âyetleri akıl ve idrak süzgecinden geçir-meyip ret ve inkâr edenlere göklerin rahmet kapıları açılmayacağı açıklandı. Ölmeden önce dönüş yapmadıkları takdirde ebedî bir azaba kendilerini lâyık gördükleri haber verildi. Dosdoğru imân edenlerin dünyalarının huzurlu, âhiretlerinin sonsuz mutluluklarla dolu olduğu müjdelendi.
Aşağıdaki âyetlerle Cennetliklerle Cehennemlikler arasında geçecek önemli iki safha anlatılıyor, A'raf üzerinde durup iki taraftan da bir kısım kimseleri tanıyanlar konu ediliyor ve sonra da küfür üzere ölenlerin âhirette amelleriyle başbaşa bırakılacakları haber veriliyor.[79]
Meali:
46— İki taraf arasında bir perde vardır ve A'raf üzerinde bunların hepsini simalarıyia tanıyan adamlar bulunuyor ki Cennet yararına : «Selâm size!» diye seslenirler. Bunlar Cennet'e girmemişlerdir, ama girmeyi umuyorlardır.
47— Gözleri Cehennem yaranına doğru çevrilince, «Ey Rabbimiz! bizi zâlim bir toplulukla beraber bulundurma» derler.
48— A' r a f 'dakîler simalarından tanıdıkları adamlara seslenerek, «Ne topluluğunuz ve topladığınız, ne de büyüklenip gururlandığınız şeyler sizi müstağni kılmıştır; size bir yarar da sağlamamıştır (derler).
49— Allah'ın rahmetine eriştirmeyeceğine dair yemin ettiğiniz kimseler bunlar mıdır? derler. Derken onlara: «Girin Cennet'e, size hiçbir korku yoktur ve siz üzülmeyeceksiniz de!» (diye ilâhî buyruk tecelli eder).
50— Cehennem yaranı Cennet yaranına, «o sudan veya Allah'ın size rızık olarak verdiklerinden biraz da bize döküp akıtın!» diye seslenirler. Cennet yârânı onlara: «Doğrusu Allah bu suyu ve bu rızıkları kâfirlere haram kılmıştır» diye cevap verirler.
51— O kâfirler ki, dinlerini oyun ve eğlence edindiler ve dünya hayatı onları aldattı da aldattı; onlar bu günle karşılaşacaklarını unuttukları ve âyetlerimizi inatla inkâr ettikleri gibi, bugün de biz onları unuturuz (rahmetimize lâyık görmeyiz),
İniş Sebebi
İslam düşmanı Velit b. Muğîre, Ebû Cehl, As b. Vâil ve yandaşlarının, Resûlüllah (A.S.) Efendimiz'in sohbetine lâyık görülen, yüce meclisinde kendilerine yer verilen fakir ve kölelere böylesine itibar gösterilmesine hiç tahammülleri yoktu. O bakımdan zaman zaman, «Allah, Selman, Bilâl, Am-mar ve benzerlerini Cennet'e koyacak da bizi Cehennem'e atacak öyle mi? Olur şey değil.. Aliah bizim hizmetçilerimizi, çoban ve kölelerimizi bizden üstün tutmaz» derlerdi. O sebeple yukarıdaki âyetler indi.[80]
İlgili Hadîsler
Resûlüllah (A.S.) Efendimize soruldu :
— Ey Allah'ın Peygamberi! Kimler A'raf ehlidir? Cevap verdi:
— Babalarına karşı âsi ve günahkâr oldukları halde öldürülen (şe-hît edilenlerdir. Allah yolunda öldürülmeleri Cehennem'e girmelerine; babalarına karşı âsi olmaları Cennet'e girmelerine engel olur.» [81]
Diğer bir rivayette naklettiğimiz hadîsin sonunda şu cümleye de yer
verilmiştir: «Bunlar, Cennet'e en son girenlerdir.»
Bedir savaşında öldürülen müşriklere seslenen Allah Resulünün (A.S.) şöyle buyurduğu sahîh rivayetle sabit olmuştur:
«Ey Ebû Cehl, ey Utbe, ey Rabi'a, ey Şeybe! Rabbınızın (ceza olarak) size va'dettiğini hak olarak buldunuz mu? Doğrusu ben Rabbımın bana va'dettiği (zaferi) hak olarak buldum.»
Bunun üzerine Hz. Ömer (R.A.):
— Ya Resûlellah! Leş haline gelmiş kişilere mi hitap ediyorsun? diye sorunca, Resûlüllah şöyle buyurdu :
— Canımı elinde tutan zata and olsun ki, sizler benim söylediklerimi onlardan daha iyi işitir değifsinizdir; ne var ki onlar cevap vermeye güç getirememektedirler.. [82]
«Sadakanın en üstünü sudur. Duymadınız mı? Cehennem ehli Cennet ehline seslenip, bize biraz su lütfedin veya Allah'ın size verdiği rızıktan verin, diyecekler.» [83]
Cennet İle Cehennem
<(Cennet Yarâniarı Cenen" nem yaranlarına şöyle seslenirler....»
Bu iki karargahın niteliğini ve niceliğini bilmemiz mümkün değildir. Ancak âyetlerin açık anlatımından bu iki yerin birbirine yakın, yani komşu oldukları; aralarında bir köprü (Sırat) ile irtibatlı bulundukları ve birinin yüce ve sonsuz nimetlerini, diğerinin elîm azabını birbirlerine geçirmeye-cek, hissettirmeyecek kadar aralarında sağlam bir perdenin yeraldığı ve bazan bu perdenin aralanıp ilâhî rahmet ve adaletin nasıl tecelli ettiğinin mutlu ve mutsuz sonuçlarının gösterileceği anlaşılmaktadır.
Nitekim Hadîd sûresinde bu hususa temasla Duyuruluyor ki: rina kapısı bulunan bir sûr çekilir; iç tarafında rahmet, dış tarafında o ci hetten yana azap vardır.» [84]
A'raf Ve Orada Bulunanlar
<A'raf üzerinde bunların hepsini simalarıyla tanıyan adamlar bulunuyor...»
A'raf, Cennet ile Cehennem arasında, her iki tarafa da nazır yüksekçe bir yerin adıdır. Nitekim bir canlının veya cismin en yüksek noktasına ve bu manayla horozun ibiğine, atın yelesine Arapların ARF dedikleri bilinmektedir.
Ancak bu isim üzerinde ilim adamlarının farklı tesbit ve yorumları olmuştur :
a) Müfessir Süddî'ye göre, o yüksekçe yerdeki adamlardan bir kısmını Cennet ve Cehennem'dekiler tanıyacakları için onlara «ashab-ı a'raf» denilmiştir.
b) İbn Abbas'a göre, başkasına nisbetle yüksekçe görünüm arzettiği için bu isim verilmiştir. Aynı zamanda horozun ibiğine benzer bir sûr görünümündedir. İnsanlardan bir kısmı bu sûrda bir süre tutuklanır ki onlar hem Cennet, hem de Cehennem ehli sayılırlar.
c) Huzayfe'ye göre, A'raf ehli, iyilikleriyle kötülükleri eşit gelenlerdir ki, o yüzden bir süre orada bekletilirler. Sonra Cenâb-ı Hak onları kendi faz! ü keremiyle, lütuf ve insanıyla Cennet'e koyar.
d) İbn Mes'ud'a göre, kıyamet günü insanlar hesaba çekilirler, iyiliği ağır gelenler Cennet'e girer, kötülüğü ağır basanlar ise Cehennem'e atılırlar. İyilik ve kötülüğü eşit gelenler ise, A'raf'ta bekletilirler. Bunlar Cennetliklere bakınca, «selâm size» derler. Cehennemliklere bakınca, «Rabbı-mız! Bizi zâlim bir toplulukla beraber Cehennemde bulundurma» derler.
e) Şurahbif b. Sa'd'e göre, babalarından izin almaksızın savaşa katılanlar A'raf ehli sayılırlar.
f) Diğer bazı ilim adamlanna göre, bunlar zinadan doğanlardır.
g} paşka bir kısmına göre, bunlar fetret döneminde (Hz. İsa ile Hz. Muhammed {A.S.) arasında) gelip geçenlerdir.
h) Bazısına göre ise bunlar müşriklerin ergen olmadan ölen çocuklarıdır.
i) Tabiînden Mücahid'e göre, bunlar, salih kişiler, dinde bilgili ilim sahipleridirler ki, bir süre iki tarafı da görüp seyretsinler diye Cenab-ı Hak onlara bu imkânı bahşeder.
İ) İbn Embarî'ye göre, bunlar peygamberlerdir. Kıyamet ehlinden ayrılıp tanınmaları için bir süre o yüksekçe yerde bulunurlar.
k} Ebû Miclez'e göre, bunlar meleklerdir; her iki taraf ehlini simata-rıyla tanırlar. Rical tabiri, Allah'ın askerleri sayıldıklarından melekler hakkında da kullanılmıştır.
Ancak Ebû Miclez'in bu görüşüne pek itibar eden olmamıştır. Çünkü Arap dilinde rical kelimesi mutlaka insandan olan erkekler hakkında kullanılır. [85]
Bütün bu rivayetlerin ve yorumların sağlam dayanağı yoktur. Hadîsler ise, tek kanaldan (haber-i vahid olarak) geldiği ve bir kısmı zayıf kabul edildiği için farklı yorumlara imkân vermiştir.
İbn Abbas (R.A.)nın görüşü ise ağırlık kazanmıştır.[86]
Zalim Bir Topluluğun Vasıfları
<<Ev Rabbımız! Bizi zâlim bir toplulukla beraber bulundurma, derler.»
A'raf'ta bulunanların cehennemlikleri, «zâlim bir topluluk» diyerek taşıdıkları ve dünyada edindikleri en kötü vasıflarıyla anacakları belirtiliyor. Bundan önceki âyette ise, «Allah'ın laneti zâlimlere olsun», denilerek zulüm ve azgınlıklar içinde bir ömür tüketenlere dikkatler çekildi.
Zuiüm beraberinde birçok kötü vasıfları da taşır; o bakımdan Kur'ân'-da Cehennemliklere zâlimler denilince, icmal yapılarak diğer kötü vasıflarının da bulunduğuna İşaret edilir. Başka âyetlerle o kötü vasıflan açıklanarak tafsile doğru gidilir. Bunları kısaca şöyle sıralayabiliriz :
1— Ruh ve vicdanlarını inkâr, inat ve haksızlıkla kirletip kendilerine haksızlık edenler.
2— Dini, ilâhî emirleri ciddiye almayıp onu gericiliğin, kör taassubun sebebi sayıp Allah'ın hakkına tecavüz edenler.
3— Dinde maksatlı olarak şu veya bu milletin hesabına yeni şeyler uydurup onu aslından uzaklaştırmaya çalışarak dinî esasları çok dindar görünerek yıkanlar.
4— Dinin hayat damarlarını bile bile kesip onu şekle bağlı kuru bir ibâdet kalıbına sokarak dinî ahlâkı yıkanlar.
5__Dinî kendi kişisel mantığına göre yorumlayıp Allah ve Peygam ziftirada bulunup din adına dini tahrîp edenler.
6— Dini bazı dindarların söz ve davranışlarıyla değerlendirip asıl kay-âıpa inmeyerek onu küçümseyen ve kötüleyenler.
7— Maddeyi esas kabul edip her olayı ekonomik açıdan değerlendiği* din ve Allah duygu ve düşüncesini afyon sayanlar.
8— Âhiret'e. inanmayıp dünyada her şeyin zıddına dönüşeceğini var-vıp her türlü sorumluluk duygusunu, vicdan muhasebesini, merhamet
^e şefkati temelinden yıkanlar ve insanı bir robot gibi görüp sonunda pantere dönüşeceğini, ikinci bir hayatın söz konusu olmadığını iddia eden-
9— İlâhî dinlerin tekâmüle, gelişmeye, ilmî hamlelere, fikir hürriyeti-e ters düştüğünü iddia edip dinin lüzumsuzluğuna, hattâ zararlı oiduğu-a jnananlar.
İşte Kur'ân asıi zalim, zararlı, yıkıcı, bölücü, ahlâk bozucu, insanı ama-, saptırıcı, ruhundaki Allah ve din duygusunu körelticilerin bunlar açıklayarak A'raf'ta yer alanların seslenişindeki hakikati gözle-"jmjzin önüne seriyor.[87]
Âyetler Arasında Bağlanti
Yukarıdaki âyetlerle Cennetliklerle Cehennemlikler arasında cereyan sek iki önemli safha üzerinde durularak insan duygu ve düşüncesine seS|enildi. Sonra da her iki tarafı görme düzeyinde bulunan A'raf ehlinden söz edildi. Aşağıdaki âyetlerle insanları ebedî hüsran ve azaptan kurtaracak ve filetlere doğruyu gösterecek bir kitap gönderildiğine dikkatler çekilerek paraların her şeyden önce Kur'ân'ı iyice incelemelerine işaret ediliyor ve Kur'ân'ın inkarcı sapıklar için haber verdiği o elim gün gelmeden dö-nüş yapmalarının mümkün olduğu belirtiliyor. O gün gelince de pişman-l,ğıfi, dönüş yapmanın hiç bir anlamı olmayacağı hatırlatılıyor.[88]
Meali:
52— And olsun ki onlara öyle bir kitap getirdik ki, imân edecek bir millete doğru yolu göstermek ve rahmet olmak üzere onu kusursuz bir bilgi ile bir bir açıklayıp (yerli yerince indirdik).
53— O inatla inkâr edenler O'nun ancak haber verdiği elîm sonucu beklerler. Onun haber verdiği elim sonuç geldiği gün daha önce onu unutanlar diyecekler ki: «Gerçekten Rabbımızın peygamberleri hak ile gelmişlerdi. Bize şefaat edecek şefaatçiler acaba (ortada) var mı ki şefaat etsinler?! Veya geri döndürülürmüyüz ki daha önce yaptıklarımızın başkasını yapalım». Onlar cidden zararda kalıp kendilerine yazık ettiler. İftira edip durdukları (putlar ve ilâhlaştırdıkları) şeyler yan çizip onlardan uzaklaşmışlardır.
Acık Belgeler Karşısında Özrün Yeri Yoktur
<And oJsun ki- onlara öyle bir kitap getirdik ki,.......... kusursuz bir bilgi ile bir bir açıkladık.»
İlgili âyetlerle kıyametten üçüncü bir tablo gösteriliyor. Dünyada kusursuz bir bilgi ile insanın dünya ve âhiret hayatının önemli bölümünü bir bir açıklayan ilâhî kitabın indirildiğini duyabilen, duyma imkânına sahip olan fert, toplum ve milletlerin kıyamette özür beyân etmelerinin hiçbir anlam ve değeri olmayacaktır. Çünkü fizikötesinden haber veren, insan ru-
hunun açlığını ve boşluğunu giderip dolduran ve insan hayatının anlam ve hikmetini, amaç ve maksadını öğreten ilâhî belgeler noksansız ve kusursuz bir bilgi halinde indirilerek insan aklına ve idrâkine ışık tutulmuştur. Bu belge ve taşıdığı bilgilere kulak vermeyip kendini bir bakıma içgüdüsünün emrine terkedenler, bilmelidirler ki en büyük fırsatı zamanında değerlendirmemenin acısını için için çekecekler ve Allah'ın adalet divanında itirazların yeri olmadığını anlayacaklar, ama neden sonra..
Kur'ân'in haber verdiği ikinci hayatın başlamasıyla, ilâhî program gereği âhiretle ilgili safhalar bir bir gerçekleşmeye başlar ve işte o zaman İnsanoğulları, peygamberlerin hak ile gönderildiklerini ve ancak hakkı ve doğruyu söylediklerini anlayacak ve o zaman inkârlarından vazgeçip başlarını eğecekler, itirafta bulunacaklar.
Dünyada putları şefaatçi, ilâhlaştırdıklarını tek kurtarıcı sayanlar büyük bir yanılgı içinde bulunduklarını farkedecekler. Şefaatçi sandıkları şe-Kİllendirilmiş taşların, madenlerin o âlemde yeri, yurdu, anlam ve değeri olmadiğınas şahit olacaklar. Allah'a tapar gibi taptıkları fanilerin kendilerine bile sahip çıkamadıklarını, ayaklar altında zelil ve hakir kaldıklarını gözleriyle görüp o çok değerli dünya hayatını berbat ettiklerine hayıflanacaklar..[89]
İlâhî Kitabın Özellikleri
«And olsun ki onlara öyle bir kitap getirdik ki, imân edecek bir millete doğru yolu göstermek ve rahmet olmak üzere onu kusursuz bir bilgi ile bir bir açıklayıp (indirdik).»
Allah'ın insanlara en son mesajı mahiyetinde olan Kur'ân-ı Kerîm her çağın ilmî buluşlarına, sosyal gelişmelerine, kokuşan toplumların derlenip toparlanmasına, ahlâkan büyük sarsıntı geçiren milletlerin kendilerine gelip varlıklarını sürdürebilmelerine ışık tutar, yol gösterir. Duygulara seslenir, aklı harekete geçirmeye yönelir, bunun için esaslar, prensipler getirir; ilâhî murada uygun bir düzen kurmaları için gerekli bütün yolları gösterir.
Kur'ân ilimle, irfanla, yüksek ahlâkla konuşur. Kesin bilgi verir. O bakımdan asırların geçmesiyle tazeliğini daha çok korur. Ölçüleri sağlam, fikirleri kusursuzdur. İleride hakikati ayne'l-yakîn görünce mazeret beyân etmeye imkân bırakmayacak açıklıktadır.
Doğru yolu gösterip insanlığa rahmet havası estiren ve kusursuz bilgileri taşıyan Kur'ân'ın bu üç ana vasfını incelediğimizde karşımıza sekiz maddelik bir hayat beyannamesi çıkıyor:
1— Aileyi sağlam temele oturtan o\\e hukukuyla ilgili esas ve prensipler.
2— Sosyal yapının, din kardeşliği, dayanışma, yardımlaşma ve karcı-tıklı güven duyguları içinde devamını sağlayacak emirler, tavsiyeler ve öğütler.
3— Millî bünyeyi manevî mikrop ve parazitlerden temizleyip koruma yöntemleri; otorite varlığının, idare etme siyasetinin şartlarını ve esaslarını belirleyen hükümler.
4— Dine ve sağlam örfe dayalı güzel ahlâkın korunması, ilmî araştırmaların hızlandırılması, ilim adamlarına yeterince değer verilmesi için ciddi bir öğretim ve eğitim sisteminin işler hafde olmasıyla ilgili yollar ve yöntemler.
5— Ay ve güneşin birer hesap dahilinde bulunduğunu, her birinin kendine has yörüngesinde belirlenmiş bir hızla hareket ettiğini belirten teme! fikirler.
6— Göklerin önce gaz halinde olduğuna, sonra yoğunlaşıp katılaştı-ğına delâlet eden belgeler.
7— Dağların hareket halinde olduğuna, bulutlar gibi geçip gitmekte bulunduğuna dikkat çeken ve bununla yerkürenin dönmekte olduğuna işaret eden âyetler.
8— Her canlının sudan yaratıldığını açıklayan temel bilgiler.
Kur'ân'ın bu ve benzeri yönlerini incelemeden, araştırıp getirdiği ger çekleri öğrenmeden inkâra kalkışan bir kişinin cehaleti nasıl paravana edindiğini anlatmaya gerek var mıdır? Artık kıyamet günü böylesinin özür dilemesinin, mazeret beyan etmesinin bir yaran elbette ki olmaz.
Bu, her yönüyle peyzaj mimarinin müstesna güzelliğini kendinde toplayan bir bahçeye, ya da sanat harikası sayılan bir saraya girip oradc sanat güzelliğini göremeyen ve sadece eşyaya kapalı bir gözle bakıp ( kan kimsenin haline benzer.[90]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıda geçen âyetlerle Kur'ân'ın ilimle sarmaş-dolaş olduğu. Kes bilgiler verdiği ve ilâhî muradı bir bir açıklayıp şüpheleri giderici bir ilik taşıdığı açıklandı. Sonra da Kur'ân'ın hem dünya, hem de âhiret kitabı olduğunun anlaşılabilmesi için mutlaka ilim ve insaf gözüyle incelenmesinin gereğine işaret edildi.
Aşağıdaki âyetlerle insanı hakikatle yüzyüze getirmek için akla ışık tutulup yeterli bilimsel malzeme veriliyor. Astronominin önemi üzerinde durularak kurulu düzenin her parçasında ilâhî patenti görmenin mümkün olduğuna işaretle yaratmanın Allah'a hâs olduğu belirtiliyor. Hayatımızı düzen ve dengede tutmamız emredilerek aşırı gidenlerin Allah tarafından sevilmediği açıklanıyor. Sonra da yeryüzünde bozgunculuk yapmanın ilâhî rahmete ters düştüğü ifade edilerek fitne ve fesattan sakınmamız bildiriliyor.[91]
Meali:
54— Şüphesiz ki Rabbımiz, gökleri ve yeri altı gün (devir)de yaratan, sonra Arş üzerine saltanatını kurup (şaşmayan kanunlarıyla varlık âlemini belli düzende yaratan); birbirlerini aralıksız izleyip gelen gündüzü gece
ile bürüyen Allah'tır. Güneş, ay ve yıldızları buyruğuna başeğdirerek yaratmıştır.
Dikkat edin, yaratma da O'na hastır, emir de O'na hastır. Âlemlerin Rabbı olan Allah ne yüce, ne uludur!
55__ Rabbinize, için için yalvarıp yakararak duâ edin. Çünkü gerçekten O, aşırı gidenleri sevmez.
56__ Yeryüzünde -düzeni kurup yörüngesine oturttuktan sonra- bozgunculuk yapmayın. Allah'a,hem için için korkarak, hem de derin bir umut bağlayarak duâ edin. Şüphesiz ki, Allah'ın rahmeti iyilik üzere davrananlara pek yakındır.
Gökler İle Yerin Altı Dönemde Yaratılması
«Şüphesiz ki Rabbınız, gök-leri ve yeri altı gün (devir)de yaratan Allah'tır.»
Kur'ân'da «dönem» veya «devir» diye çevirisini yaptığımız «yevm» kelimesi kullanılmıştır. Bu, güneşin doğuşundan batışına kadar gecen zaman parçası hakkında kullanıldığı gibi, zamandan kesin belli olmayan önemli bir dönemi veya devreyi de ifade eden bir tabirdir. Rağıb el-Asbahanî de aynı tesbitte bulunarak yevm lafzının birkaç mânaya delâlet ettiğini açıklamıştır. [92]
O bakımdan müfessirlerimizin de çoğu yevm tabirini süresi kesin belli olmayan dönem veya devre olarak yorumlamışlardır. O halde göklerin ve yerin altı günde değil, altı uzun dönemde yaratıldığı kesindir. Nitekim jeolojik araştırmalar da günümüzde buna yakın tesbitler yaparak Kur'ân'ı tasdîka yönelmiştir.
Aslında yukarıdaki âyet Fussilet sûresi 9. âyetle açıklanarak her türlü yanlış görüş ve yorum bir tarafa itilmiştir. Göklerin ve yerin altı döneminin ilk iki devresi yerküreyle ilgilidir. Toprak ve suyun oluşması, sonra da canlılar ve bitkilerin vücut bulması dört ayrı dönemde gerçekleşmiştir.
Allah'ın varlığını ve birliğini isbat, kudretinin benzersizliğini kanıtlamak üzere akıl sahiplerine bilimsel açıdan araştırma yapmaları için kâinatın yaratılışı hakkında ipuçları veriliyor, temel bilgiler sergilenerek konuya nereden başlanılacağına ışık tutuluyor ve böylece Fussilet süresindeki ilgili âyetle göklerin birinci ve ikinci dönemi belirtilirken hepsinin de gaz halinde bulunduğuna dikkat çekiliyor ve üçüncü bir dönemde bunun yoğunlaştığına işaret ediliyor.
Özetleyecek olursak, Kur'ân'ın jeologlarla astronomlara kâinatın (evren) oluşumu hakkında en sağlam temel bilgi verdiğini görüyoruz. Gerek güneş ve yıldızların, gerekse yerküre ve onun uydusu ay'ın oluşumu hakkında bu açıdan hareket edilmesi hatırlatılıyor.[93]
Arş Üzerinde İstiva
«Sonra Arş üzerine saltanatını kurup (şaşmayan kanunlarla varlık âlemini belli düzende yaratmıştır.)»
«İstivâ»tabiri üzerinde hayli durulmuş ve farklı yorumlar yaprfmıştır. Kelime olarak iki, ya da daha fazla şeyin aynı seviyede olduğunu bildirmek ve bir de bir şeyin dimdik, dengede durmasını anlatmak üzere kullanılır. Allah'ın Arş üzerinde istivası, saltanat ve kudretinden kaynaklanıp yükselen sünnetullah'ın kâinatın her parçasıyla yakından ilgili bulunduğuna ve o nedenle her şeyi, yaratılışındaki özelliğine göre denge ve düzende tuttuğuna işarettir.
0 halde varlığın her zerresi O'nun koymuş olduğu sünnetle karar kılmış, denge sağlamış, düzene ermiştir. Bu bakımdan âyette bir kinaye söz konusudur.[94]
Neden Arş?
Sahîh hadîslerden edindiğimiz bilgiye göre, göklerle yeryüzü Kürsî'ye oranla çöle atılan bir halka gibidir. Arş'ın Kürsî'ye oranla büyüklüğünü de böyle açıklayabiliriz. Nasıl dünyadan milyonlarca, hatta milyarlarca defa büyük olan yıldızlar varsa, o yıldızlardan milyonlarca, milyarlarca defa büyük olan Arş vardır. Allah'ın saltanat ve üstün kudretiyle Arş üzerinde hükümran olması bir bakıma kâinat üzerinde hükümranlığını ifade eder. Kâinatın en büyük parçası üzerinde mutlak tasarrufa sahip olan Allah, en küçük parçası üzerinde de elbette tasarrufa sahiptir, demektir.
Göklerle yerkürenin altı dönemde yaratıldığı Kur'ân'ın yedi yerinde tekrarlanmıştır. Dört anlatım arasında az bir fark vardır. Öyle ki A'raf, Yunus, Hud ve Hadîd sûrelerinde sadece göklerle yerkürenin altı dönemde yaratıldığı belirtiliyor. Furkan, Secde ve Kaf sûrelerinde ise, göklerle yerin ve ikisi arasındaki şeylerin altı devrede yaratıldığı açıklanıyor. Böylece son üç âyet, önceki dört âyeti biraz daha açıklıyor.
Ayrıca her âyet, kendisinden bir önceki ve bir sonraki âyetlere göre değişik bir mana ve uyarı taşır:
1— A'raf sûresinde kıyametten muhteşem bir tablo çizildikten sonra Kur'ân'ın kesinlik arzeden ilmî ölçülerle indirildiği, doğru yolu göstermede, ilâhî rahmeti gönüllere yansıtmada bilimsel ölçüler içinde açıklayıcı belgeler taşıdığı belirtildikten sonra İslâm ve Kur'ân'ın ilim ve irfan neşrederek parça parça indirildiğine dikkat çekiliyor ve insan aklını harekete geçirmek için jeoloji ile astronomi konularında temel bilgiler veriliyor.
2— Yûnus sûresinde insanlardan bir peygamber gönderilmesinin şaşılacak şey olmadığı anlatılıyor ve sonra insan aklının ancak bu yolda değer taşıyacağına, meleklerden veya cinlerden peygamber gönderilmiş olsaydı, akıl, idrâk ve irâdenin değer ölçüsünün kaldırılmış olacağına işaret ediliyor ve hemen sonra göklerin ve yerin altı dönemde yaratıldığı açıklanarak akla ve irâdeye lâyık oldukları yerin verildiği belirtiliyor. Arş üzerine hükümran olup kâinatı şaşmayan mükemmel bir plânla düzen ve dengede tutan Allah'ın eşsiz kudretini iyice düşünmemiz ilham ediliyor. Bu düzeyde insan aklının jeoloji ve astronomide gerçeği kavrayabileceği bilhassa vurgulanıyor.
3— Hûd sûresinde, her canlının günlük ve anlık yaşayışının ilâhî kudret ve onun aralıksız tecellileriyle yönlendirildiği konu ediliyor ve sonra bunun ancak akıl yoluyla ve bilimsel araştırma ile anlaşılabileceğine işaret ediliyor ve hemen sonra da ilâhî kudret ve sünnetin gökleri ve yeri altı devrede yarattığına temas edilerek jeoloji ve astronomi açısından ciddi araştırma yapılması için temel bilgi veriliyor.
4 -Furkan sûresinde insanın sudan yaratıldığı veya ondan meydana geldiği ilmî bir esas olarak açıklandıktan sonra kendilerine ne bir yarar, ne de bir zarar vermeye kudreti olmayan putlara tapanların nasıl aptalca bir yol tuttukları açıklanarak gerekli uyarı yapılıyor; sonra bunun aklıselim ile bağdaşır yanı olmadığına atıflarda bulunuluyor ve göklerle yerkürenin ve bu ikisi arasındaki her şeyin altı dönemde yaratıldığı belirtilerek ilmî araştırmaya temel malzeme veriliyor ve yönlendirici ışık tutuluyor.
5— Secde sûresinde şüphe götürmeyen kitabın Allah tarafından indirildiği açıklanırken bu kitabın özelliklerinin çok ciddi araştırmalarla anlaşılabileceğine işaret ediliyor. Sonra Hz. Peygamber'in (A.S.) böyle bir kitap uydurmasının mümkün olmadığı belirtilirken aklı erenlerin o çağı ve Arap kültür tarihini, ümmi olan (okur-yazar olmayan) Muhammed'in {A.S.) hayatını ve yetiştiği çağı ve çevreyi iyice tetkik etmeleri isteniliyor ve hemen sonra insan aklına ışık tutan göklerle yerkürenin ve bu ikisi arasında-
son üç âyet, önceki dört âyeti biraz daha açıklıyor.
Ayrıca her âyet, kendisinden bir önceki ve bir sonraki âyetlere göre değişik bir mana ve uyarı taşır:
1— A'raf sûresinde kıyametten muhteşem bir tablo çizildikten sonra Kur'ân'ın kesinlik arzeden ilmî ölçülerle indirildiği, doğru yolu göstermede, ilâhî rahmeti gönüllere yansıtmada bilimsel ölçüler içinde açıklayıcı belgeler taşıdığı belirtildikten sonra İslâm ve Kur'ân'ın ilim ve irfan neşrederek parça parça indirildiğine dikkat çekiliyor ve insan aklını harekete geçirmek için [eoloji ile astronomi konularında temel bilgiler veriliyor.
2— Yûnus sûresinde insanlardan bir peygamber gönderilmesinin şaşılacak şey olmadığı anlatılıyor ve sonra insan aklının anoak bu yolda değer taşıyacağına, meleklerden veya cinlerden peygamber gönderilmiş olsaydı, akıl, idrâk ve irâdenin değer ölçüsünün kaldırılmış olacağına işaret ediliyor ve hemen sonra göklerin ve yerin altı dönemde yaratıldığı açıklanarak akla ve irâdeye lâyık oldukları yerin verildiği belirtiliyor. Arş üzerine hükümran olup kâinatı şaşmayan mükemmel bir plânla düzen ve dengede tutan Allah'ın eşsiz kudretini iyice düşünmemiz ilham ediliyor. Bu düzeyde insan aklının jeoloji ve astronomide gerçeği kavrayabileceği bilhassa vurgulanıyor.
3— Hûd sûresinde, her canlının günlük ve anlık yaşayışının ilâhî kudret ve onun aralıksız tecellileriyle yönlendirildiği konu ediliyor ve sonra bunun ancak akıl yoluyla ve bilimsel araştırma ile anlaşılabileceğine işaret ediliyor ve hemen sonra da ilâhî kudret ve sünnetin gökleri ve yeri altı devrede yarattığına temas edilerek jeoloji ve astronomi açısından ciddi araştırma yapılması için temel bilgi veriliyor.
Furkan sûresinde insanın sudan yaratıldığı veya ondan meydana geldiği ilmî bir esas olarak açıklandıktan sonra kendilerine ne bir yarar, ne de bir zarar vermeye kudreti olmayan putlara tapanların nasıl aptalca bir yo! tuttukları açıklanarak gerekli uyarı yapılıyor; sonra bunun aklıselim ile bağdaşır yanı olmadığına atıflarda bulunuluyor ve göklerle yerkürenin ve bu ikisi arasındaki her şeyin attı dönemde yaratıldığı belirtilerek ilmî araştırmaya temel malzeme veriliyor ve yönlendirici ışık tutuluyor.
5— Secde sûresinde şüphe götürmeyen kitabın Allah tarafından indirildiği açıklanırken bu kitabın özelliklerinin çok ciddi araştırmalarla anlaşılabileceğine işaret ediliyor. Sonra Hz. Peygamber'in (A.S.) böyle bir kitap uydurmasının mümkün olmadığı belirtilirken aklı erenlerin o çağı ve Arap kültür tarihini, ümmi olan (okur-yazar olmayan) Muhammed'in {A.S.) hayatını ve yetiştiği çağı ve çevreyi iyice tetkik etmeleri isteniliyor ve hemen sonra insan aklına ışık tutan göklerle yerkürenin ve bu ikisi arasındg-:
ki şeylerin altı devrede yaratıldığı hatırlatılarak Allah'ın yüce kudretinin kâinat plânında mutlak uygulayıcı ve düzenleyici olduğu çok anlamlı bir ifadeyle işleniyor.
6— Kaf sûresinde daha güdü bazı milletlerin küfür ve azgınlıkta ısrar etmeleri sebebiyle yıkılıp yok edildiklerinin hazîn manzarasını görmemiz için yer yer bir çağın kültürünü yansıtan kalıntılara uğramamız, harabelerin her köşesinde öğüt ve İbret dolu levhaları okumamız tavsiye ediliyor. Sonra da kalbi, yani akıl ve idraki olanlara; gerçeği öğrenmek için kulak verenlere bunlardan alınacak çok ders ve ibretlerin bulunduğu hatırlatılıyor. Hemen arkasından Allah'ın kudret ve kanunlarını, plân ve programını her parçasıyla yansıtıp birer belge halinde gözlerimizin önüne serilen göklerle yeryüzünün ve bu ikisi arasındaki şeylerin altı uzun devrede yaratıldığına, tedrici bir tekâmül kanununun kâinatta hükümran bulunduğuna atıflar yapılıyor.
7— Hadîd sûresinde göklerde ve yerde canlı, cansız her şeyin Allah'ı tesbîh ettiği açıklanıyor. Bununla kâinatın her an bütün atomlarıyla hareket halinde bulunduğu belirtiliyor. Her hareketin bir başlangıcına ve bir de hareket ettiricisinin mevcudiyetine işaretle aklımıza malzeme veriliyor. Sonra da düzenli, plânlı hareketin, mutlak bir kudreti isbatladığı dolaylı bir anlatımla işleniyor. Arkasından göklerle yerin altı dönemde tekâmül ede ede vüout bulduğu açıklanıyor.
Kur'ân'ın diğer birkaç yerinde ise, aynı konuya değişik lafız ve anlatımla değinilerek insan hafızasında silinmez izler bırakılmak isteniyor.
Gündüz ile geçenin birbirini izleyip birbirine bürünmesine gelince : Bu hem dünyanın kendi ekseni etrafında, hem de güneşin çevresinde döndüğüne işarettir. Aynı zamanda dünyanın yuvarlak olduğu, gece ile gündüzün birbirine dolanıp bürünmesi anlatımıyla bildiriliyor. Ancak ifade tarzı açık değil, biraz kapalı ve düşündürücüdür. İnsan aklına değer veren Ce-nâb-ı Hak çoğu zaman konuları yarı kapalı bir üslûp ve anlatımla işler; böylece insana düşünme ve araştırıp inceleme imkânı lütfeder.[95]
Güneş Ve Yıldızların Allah'ın Emrine Başeğmesi
«Güneş, ay ve yıldızları buyruğuna başeğdirerek yaratmıştır.»
İlgili âyetle fezada bize göre belirgin olan güneş, ay ve yıldızların ilâhî emre başeğdikleri açıklanıyor. Bunun anlamı açıktır: Allah'ın kurduğu denge ve düzen şaşmayan kanunlara bağlanmıştır. Gelişigüzel hiçbir şey söz konusu değildir. Kâinatta küçük, büyük her varlık bu düzende yerini almış ve yaratıldığı amaca yönelmiştir. Kâinata hâkim olan O'nun «ol!» emridir. Bu, ezelî plâna göre eşyayı var kılıp tedricen oluşturmayı anlatır. O bakımdan bu emrin kapsamı dışında kalan hiçbir şey düşünülemez. Çünkü «ol!» emri kudretten kaynaklanır ve kudret ise bütün kâinatı kapsayıp kucaklar..
Güneş'in belli ve belirli ölçü ve nisbette ışık ve enerji yayması da bu emrin gereğidir. Diğer gezegen ve yıldızlar da öyle.. Âyette geçen «mu-sahharat» tabiri, «ol!» emrinin oluşturduğu kanunların kusursuz işleyişini, o kanunlara bağlanan eşyanın yaratıldığı gayeye yönelerek istenilen hizmeti verdiğini, hiçbirinin bu emrin dışına çıkmadığını, çıkamayacağını ifade eder. Biz onu «Başeğmişlerdir» şeklinde kısaltıp çevirisini yaptık.[96]
Yaratma Ve Emir O'na Hastır
«Dikkat edin, yaratma da O'na hastır, emir de O'na hastır. Âlemlerin Rabbi olan Allah ne yüce, ne uludur!»
Yaratma da O'na hastır, emir de O'na hastır! Yaratmak, bir şeyi yokluk karanlığından varlık aydınlığına örneksiz ve modelsiz çıkarmak anlamına geldiği gibi, örneği ve benzeri olanı vücuda getirmek mânasına da gelir. Burada her iki mânaya da delâlet etmektedir.
Birinci manayla yaratma Allah'a mahsustur. İnsanoğlu yoktan hiçbir şeyi var kılamaz. Âyette ifadesini bulduğu gibi, önemsemediğimiz bir sivrisineği bile yaratmaya muktedir değilizdir. İnsan ancak kâinatta mevcut olup üstünde hikmet perdesi bulunan şeyleri icat edebilir. Nitekim çok yakın dostunun Edison'a «sen büyük bir dahisin» demesine karşılık, onun, «yanlış düşünüyorsun, ben büyük bir dahi delilim, en büyük dahi O cok Yüce Tann'dır. Biz ancak onun koyduğu kanunları araştırıp ortaya çıkartmaktayız. Olmayan, kâinata konulmayan bir şeyi nasıl icat edebiliriz?» diyerek beşerin ilâhî azamet karşısındaki aczini dile getirmesi çok anlamlıdır.
Allah kâinatta milyarlarca canlı, cansız eşyayı yokluk karanlığından yaratıp meydana getirmekle kalmamış, onların herbirinin özelliğine göre, «ol!» emrinin tecellisiyle belli kanunlar koyup eşyayı onlara bağlayarak başıboşluktan kurtarmıştır. Böylece her şey o emre başeğip râm olmuştur. Atom çekirdeğinin etrafında başdöndürücü bir hızla dönen elektronlar nasıl Allah'ın hilkat kanununa başeğerek hareketlerini kusursuz, fakat programlı şekilde sürdürüyorlarsa, bal ansı da çiçeklerde fotosentez sonucu meydana gelen balozunu emerek midesinde bazı kimyevi değişikliklere uğratıp imal etmekle sünnetullah'a başeğmiştir ve her canlının durumu kendi hilkat özelliği doğrultusunda böyle sürüp gitmektedir.
Kur'ân'ın açıkladığı gibi, Allah, güneş, ay ve yıldızları; varlıkta var olan her şeyi kendi buyruğuna başeğdirerek yaratmıştır. Çünkü O, âlemlerin Rabbıdır; her şeyi yaratıp terbiye eden, tekâmül kanununa bağlayıp kemale erdiren, her şeyi türünün özelliğine göre belli bir amaca döndüren yegâne terbiyecidir.[97]
Yalvarıp Duâ Etmek
«Rabbımza için için yalvarıp yakararak duâ edin..»
O halde kâinatta mevcut eşyayı yoktan var kılıp denge ve mutlak düzen içinde insan oğlunun hizmetine çeviren ve böylece kâinatı kendi buyruğuna baş eğdiren, terbiye edip kemale erdiren Aliah, elbette ibâdet edilmeye çok lâyıktır. Hayır ve bereketin, yücelik ve kudretin kaynağı O'dur.. Görebildiğimiz eşyayı bizim için yarattığı kesindir. O halde kâinattan maksat insandır. Kâinat insan ile değer ölçüsünü buluyor. İnsanın yaratılmasından maksat da Allah'ı bilip tanıması, O'na ibâdet edip kudreti önünde eğilmesidir. Her varlık nasıl yaratıldığı gayeye yönelmişse, insan da yaratıldığı gayeye yönelmekle yükümlüdür. Aksi halde düzen ve denge dışına çıkıp hayatını düzensizliğe itmiş olur. O bakımdan insanoğlu önce vücudunun her parçasında o eşsiz kudretin sanatını, hilkat damgasını görüp O'nun huzurunda eğilmelidir. Hem kendi yapısında, hem de milyonlarca halk ve ioat karşısında hayranlık duymamak, gerçeği görmemek körlüğün, idraksizliğin tâ kendisi değil midir?[98]
Yerkürede Kurulan Düzen Ve Denge
«Yeryüzünde düzeni kurup yörüngesine oturttuktan sonra bozgunculuk yapmayın.»
Allah'ın yeryüzünde kurduğu düzen, sağladığı denge, her türlü ilmî buluş ve görüşün üstünde bir mükemmellik taşır. Canlılar ve bitkiler alemindeki düzen ve dengeyi biz insanlar bozmaktayız. Dünyanın dörtte üçünü kaplayan denizleri kirletip ölüdeniz haline getiren yine insanların bilgisizliği değil midir? Bazı hayvanların neslini tüketip dengeyi bozan yine insanlardır.
Görüldüğü gibi hiçbir varlık boşuna yaratılmamıştır. En azından zararlı gibi görünen sivrisinek ve karasinek, sağlığımızı tehdit eden bataklıkları kurutup zararsız hale getirmemize; sokak ve çevremizi temiz tutmamıza zorlamaktadır. Bunun dışında kuşlardan birçoğu bunlarla günlük gıdasını elde etmektedir. Daha ne gibi faydaları vardır, bilemiyoruz. Belki yakın geleeekte ilmî araştırmalar bize yeni biigiler, buluşlar ve tesbitler getirecektir.
O halde yeryüzünde bilgisizce hareket edip Allah'ın kurduğu denge sınırlarını aşacak olursak kendi dünyamızın hayat damarlarını kendi aleyhimize kesmiş oluruz. Allah ise, hemen her konuda aşın gidenleri sevmez.
Avcılıkta, balıkçılıkta, yeryüzündeki nimetlerden yararlanmada, ormanları kesip ham maddesini kullanmada bilerek hareket etmek,ve öylece ilâhî düzen ve dengeyi korumak zorundayız. Aksi halde cennetimizi cehenneme çeviririz.
Kur'ân hepimizi şu âyetle uyarmaktadır:
«Yeryüzünde -düzeni kurup yörüngesine oturttuktan sonra- bozgunculuk yapmayın.»[99]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıda geçen âyetlerle Allah'ı inkâr etmenin büyük bir haksızlık ve idraksizlik olduğuna işaretle O'nun varlığını isbat eden göklerle yerin ya-ratılışındaki denge, düzen ve mükemmel plân ile programa dikkatler çekildi. Asıl yalvarıp yakarılaeak, el açılıp istenilecek tek kudretin Allah olduğu hatırlatıldıktan sonra yeryüzünde kurulan denge ve düzeni korumamız emredildi.
Aşağıdaki âyetlerle temelde ciddi eğitim görmenin lüzumu, yeryüzündeki faydalı bitkiler misal verilerek belirtiliyor. Sonra da öldükten sonra dirilmenin gerçekleşeceği, yağmur ile yeşeren bitkiler misal verilerek anlatılıyor.[100]
Meali:
57— Ve O Allah ki, (yağmur) rahmetinin önünde rüzgârları müjdeci olarak gönderir. Nihayet rüzgârlar (yağmur yüklü) ağır bulutları taşır da biz onu ölü bir memlekete sevkedip onunla su indirir ve onunla her çeşit meyvaları, ürünleri çıkarırız. İşte bunun gibi, ölüleri de (diriltip) çıkaracağız. Olur ki, (bunu yeterince) düşünür de öğüt ve ibret alırsınız.
58— (Toprağı verimli) hoş memleketin bitkisi Rabbının izniyle (ye-şerip) çıkar. Kötü yerin bitkisi ise, işe yaramaz, çıksa da hayırsız çıkar. İşte şükreden bir millet için âyetlerimizi böylece açık seçik bildiririz.
İlgili Hadîsler
Ebû Hüreyre (R.A.)den yapılan rivayette, demiştir ki: «Mekke yolunda bulunuyorduk. Şiddetli bir rüzgar çıktı. Hz. Ömer (R.A.), çevresindeki insanlara, rüzgar hakkında size ulaşan bir hadîs var mıdır? diye sordu. Kimseden ses çıkmayınca, ben ona yaklaşıp dedim ki: Ey mü'minlerin emîri! Resûlüllah (A.S.) Efendimizden rüzgarla ilgili şu hadîsi işittim : «Doğrusu rüzgar, Allah'ın rahmet ve selâmetindendir. Rahmet İle geldiği gibi azap ile de gelir. Şiddetli rüzgar gördüğünüzde ona sövüp saymayın, Allah'tan onun hayırlı olmasını dileyin ve şer olanından Allah'a sığının..» [101]
Diğer bir hadîs :
«Allah'ın benimle gönderdiği doğru yol ve ilim, bol yağmura benzer; araziye isabet eder de onun bir kısmı o suyu kabul eder ve bu sayede bol çayır ve çokça ot yetiştirir. Bir kısmı ise kuru ve sert olur, suyu (emmeyip) üstünde tutar; Allah onunla halkı yararlandırır, ondan hem içerler, hem davarlarını sularlar, hem de ekinlerine su verirler. Bir kısmı ise kaygandır, üstünde su tutmaz ve çayır çimen de yetiştirmez. İşte Allah'ın dinini anlayıp da Allah'ın benimle gönderdiğiyle yararlanan ve bunu öğrenip başkasına öğreten kimse île, (onu okuyup) gururundan başını bile kaldırmayan ve Allah'ın benimle gönderdiği hidayeti kabul etmeyen kimseler de böyledir.» [102]
Rüzgarın Müjdeci Olmasi
«O Allah ki (yağmur) rahmeti-nin önünde rüzgarları müjdeci olarak gönderir.»
Rüzgar genellikle atmosferde yüksek basınçla alçak basınç alanlarının yer değiştirmesinden meydana gelir. Öyle ki hava sıcaklığındaki değişmeler rüzgara neden olur. Sıcak bölgeler «alçak basınç», soğuk bölgeler «yüksek basınç» alanlarını doğurur. İki bölge arasında basınç farkı meydana gelince hava, yüksek basınç bölgesinden alçak basınç bölgesine doğru akar. Şüphesiz ki, bu fiziksel olayı kör bir tesadüf değil, herşeyi bilip takdîr eden Allah'ın ezelî ve ebedî ilim ve kudreti oluşturmaktadır.
Rüzgar bazan rahmet, bazan da azap getirir. Her fiziksel olayda belli kanunlar cari olmakla beraber o kanunları sevk ve idare eden görevli meleklerin bulunduğu muhakkaktır. Ne var ki, insanoğlu ancak gözleriyle görebildiğine, deney ve gözlemle elde ettiğine inanır da onun ötesindeki gizli kuvvetleri idrâk edemez. Onun için kâinattaki düzeni, cereyan eden olayların hikmet ve esrarını az-çok bilmeye ve bunun da ötesine inanmaya ihtiyaç vardır. Sadece rüzgarların şiddetini, saniyedeki hızına göre derecelendirmesini bilmek kâfi değildir. Örneğin, 7 derece 12-14 metre hızla esene «fırtınalı rüzgar» denilir. 8 ve 9 dereceler «hafif bora» diye anılır. 10 derecede olup hızı saniyede 20-25 metreyi bulan şiddetli hava akımı «bora» diye tarif edilir. Fırtına ise, 25-30 metre hızia esenidir. Saniyede 30 metreden yukarısı «tayfun» ya da «kasırga» diye adlandırılır. Bu, ağaçları kökünden sökecek bir güçtedir. Kur'ân yer yer rüzgarın getireceği rahmetten söz ederken meydana getireceği azaba da dikkatleri çeker.
Peygamber (A.S.) okulunun seçkin talebesi İbn Ömer (R.A.) bu konuda şöyle demiştir ■: «Rüzgarlar (riyah) sekiz türlüdür; Dördü azap, dördü de rahmettir. Azap olanları: Kasıt, âsıf, sarsar, akıym adıyla anılmıştır. Rahmet olanları: Naşitat, mübeşşirat, murselat ve zariyat diye zikredilmiştir.»
Resûlüllah (A.S.) Efendimiz rahmet ve azap getiren rüzgarlara temasla şöyle buyurmuştur: «Ben saba rüzgarı ile yardım gördüm. Âd (kavmi) debur rüzgarı (batıdan esen kasırga) ile helak edildi. Cenub da Cennet rüzgarındandır.» [103]
Atmosferdeki nemin yağmur haline gelmesine, nemli rüzgarların dağlar boyunoa yükselirken soğuk hava ile teması; alçak basınç alanlarında yükselen havanın, yükseldikçe soğuması; havanın rüzgarla sıcak bölgeden soğuk bölgelere sürüklenmesi sebep olur.
O halde bulutlarla temas sağlayan rüzgarın yağmurdan önoe esip gelmesi, yağmur yağacağının habercisi sayılır. İlgili âyette bu olay ilâhî rahmet olarak vasıflandırılıyor ve üzerinde düşünüp O'nun kudretini iyi tanımamız isteniliyor.[104]
Bitkilerin Yeniden Yeşermesi Ölülerin Dirilmesi
«İşte bunun gibi, ölüleri de (diriltip) çıkarırız!»
Kur'ân burada dikkat çekici bir benzetme yapmaktadır. Hayatın sırrı, özü ve mayası nasıl tohum ve çekirdeğin içinde gizlenmiş ve şartlar, ortamlar elverdiğinde fışkırıp ikinoi bir hayata dönüş başlıyorsa, insanın da ruhundaki hayat nüvesi beden kabuğuna bürünmekte ve kabuk iyice olgunlaşıp duraklama ve sonra da ölme devresine geldikten sonra ruhtan miras kalan hayat sırrından bir kıvılcımı kuyruk sokumundaki hardal tanesi kadar küçük kemik kendinde gizlemektedir. Bu kemiğin toprağa intikali ve Allah'ın dilediği kadar orada kalıp şartlar ve ortam elverdiği zaman yeniden yeşerip ikinci hayata başlaması, bitkilerin yeşerip dirilmesine pek yakın bir anlam taşır.
Buna işaretle Resûlüllah (A.S.) Efendimiz'in şöyle buyurduğu tesbtt edilmiştir:
«İnsanın her şeyi çürür, ancak kuyruk sokumundaki küçücük kürem-si kemik çürümez. Yaratma ondan oluşup meydana gelir.»
«Ademoğlunun tamamını toprak yiyip bitirir, ancak acbü'z-zeneb (kuyruk sokumundaki küçücük yuvarlak kemik) müstesna. Âdemoğlu ondan yaratılmıştır ve ondan oluşup meydana geiir.» [105]
İkinci hadîste «ademoğlu ondan yaratılmıştır» cümlesi üzerinde duran Münâvî diyor ki: «Kıyamette yaratılacağı, yani ademoğlu Kıyâmet'te o kemikten yaratılacaktır, ihtimali daha zahirdir.» Çünkü Allah'a göre geçmiş, gelecek diye bir zaman ayrımı söz konusu değildir. İlmi, kudreti ve rahmeti ezelle ebedi kapsayıp kuşatmıştır. Onun katında aerçekleşeceği kesin olan bir olay, gerçekleşmiş kabul edilir. O bakımdan Kur'ân'd" birkaç yerde İsrafil'in Sur'a üflemesi konu edilirken geçmiş zamanla ilgili fiil kullanılmıştır.
Sözünü ettiğimiz benzetme, daha iyi düşünmemizi ilham ediyor. Mev-lâna'nın dediği gibi, tohumun yeniden hayata dönmesi, toprağa düşmekle gerçekleşir. İşte insan da öyle...
İlim, bitkilerin kendilerine has şartları ve ortamları içinde yeniden ye-şerip hayat bulmasının neden ve niçinini,(sebep ve illetini) keşfetmiştir. Ama insanoğlunun ölüp topraklaştıktan sonra dirileceği hakkındaki ilâhî plân ve programı henüz anlayamadığı gibi reddi hususunda doyurucu, tatmin edici delil de getirememiştir. O yüzden bazan şüpheci, bazan da inkarcı olmuştur. Zira bitkilerin yeniden yeşermesi hakkındaki deney ve gözlem kesin sonuç vermiştir. İnsanın dirilmesi hakkında ne deney, ne de gözlem imkânı vardır. Bunun bağlı bulunduğu kanunları bilemediği için de bir sonuç elde edememiştir.
Kur'ân, bitkilerin kuruduktan sonra yeniden yeşermesini misal verirken tohum ve çekirdeğin kendinde nasıl bir hayat taşıdığına ve vasatı bulunca gizlediği bu hayatın nasıl açığa çıktığına parmak basarak tohum hücreleri üzerinde durmamızı ve bu acıdan incelememizi hatırlatıyor.
Yukarıda sahîh kaynakların tesbit ettiği kuyruk sokumundaki boncuk kadar kemikte de bir hayat sırrının bulunduğu, vakti gelip şartlar elverince o hayatın ortaya çıkacağı temel bilgi olarak veriliyor. Tohum nasıl toprağın altında çürümüyorsa, o kemik de çürümüyor veya uzun bir süre geçtikten sonra yeniden oluşup insan nüvesini bizim henüz bilmediğimiz şekilde muhafaza ediyor. O bakımdan ilim adamlarının bu konu üzerinde ciddi ve yorucu bir araştırma yapması çok yerinde olur, kanaatmdayım.[106]
Toprağı Verimli Hale Getirmek
«(Toprağı verimli) hoş memleketin bitkisi Rabbıntn izniyle (yeşerip) çıkar.»
Mealindeki âyetle hayat için sadece yağmurun yeterli olmayacağı, onunla birlikte toprağın da elverişli olmasının gereği belirtiliyor. Burada Allah'ın kendi kudretine düşeni kusursuz yapmasına karşılık olumlu sonuç elde edebilmek için insan da kendine düşeni yapmak zorundadır, hikmeti ortaya çıkıyor. Çünkü Cenâb-ı Hak, insanların güç ve kudretinin yetmiye-ceğini kendi üzerine almış, onların kudretinin yeteceğini onlara bırakarak kullarıyla kendi arasına bir kudret, imkân ve irâde sınırı koymuştur. O halde insan kendi güç ve kudretinin yeteceği sınıra vardığı takdirde ilâhî kud-retin hazırlayıp verdiği nimetlerden yararlanabilir.
Toprağı çoraklıktan kurtarmak, onu verimli hale getirmek insanın güç ve kudreti dahilindedir. Sebepleri oluşturup yağmur yağdırmak ise Allah'a aittir.
Çalışıp şükretmesini bilen bir millet için hayat yolunu aydınlatan ilâhî âyetler çok açık bilgi vermekte, insana yol göstermektedir.[107]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıda geçen âyetlerle Allah'ın insanlardan yana olan geniş rahmetinden ve onun açık belirtilerinden biri olan yağmur ve bitkiden söz edildi. Sonra da nefis bir benzetme yapılarak ölülerin dirilmesine bitkilerin yeniden yeşermesi misal verildi. Arkasından iyi huylu insan ile kötü huylu insana işaretle verimli toprakla verimsiz toprak konu edildi ve yağmurdan yararlanabilmek için toprağın ıslâhı cihetine gidilmesinin lüzumuna işaret edildi. Böylece insanların da ilâhî rahmetten yararlanabilmeleri için ciddi bir eğitimle ıslâh edilmelerinin gereğine atıf yapıldı.
Aşağıdaki âyetlerle inkâr ve azgınlıkta ısrar edip ijâhî rahmete kendini hazırlamayan Nuh kavminin elim sonucu üzerinde durularak, ferdin ıslaha ihtiyacı olduğu gibi, aile ve toplumların da ıslahına büyük ihtiyaç bulunduğu belirtiliyor ve gereken uyarı yapılıyor.[108]
Meali:
59— And olsun ki Nuh'u, kavmine peygamber olarak gönderdik;«ey kavmim, dedi, Allah'a ibâdet edin. Sizin O'ndan başka tanrınız yoktur. Doğrusu ben üzerinize büyük bir günün azabının (inmesinden) endişe duyuyorum.
60— Kavminden ileri gelenler ona : «Doğrusu biz seni açık bir sapıklık içinde görüyoruz,» dediler.
61— O, ey kavmim, dedi, bende hiçbir sapıklık yoktur; ama ben âlemlerin Rabbından (size) gönderilen bir peygamberim.
62— Rabbimin vahyettiği buyrukları size teblîğ ediyor, size öğüt veriyorum ve ben sizin bilmediğinizi Allah'tan (vahiy yoluyla alıp) biliyorum.
63— (Allah'tan) korkup kötülüklerden sakınmanız ve merhamete erişmeniz için sizi uyaran sizden bir adam aracılığıyla Rabbınızdan bir haber gelmesine mi hayret edip şaşıyorsunuz?
64— Buna rağmen onu yalanladılar. Biz de onu ve gemide beraberinde bulunanları kurtardık ve bizim âyetlerimizi yalanlayanları (tufanda) boğduk. Çünkü onlar kör bir topluluktu.
Olaylar Arasında Benzerlik
«Tarih tekerrürden ibarettir» sözünde hakikat payı büyüktür. Kur'ân1-da ilgili âyetlerle değişik zamanlarda peygamberlere karşı gelenlerin sahneye koydukları oyunlar arasında benzerlik bulunduğu açıklanıyor.
Önce insan vicdanına seslenen, sonra duygusunu kamçılayan, sonra da aklına ışık tutan peygamberler, bu üç kademeli eğitim metoduna göre, ilâhî nimetlerin düzenli ve dengeli sergilendiğini, hayatın asıl anlam ve amacının neler olduğunu, âhiret hayatının lüzum ve hikmetini belirterek sorumluluk duygusunu harekete geçirmeyi cok duyarlı şekilde kalblere işlemekle görevlidirler. Sonra da Allah'ın varlığına, birliğine, kudretinin sınırsızlığına, koyduğu kanunların şaşmazlığına aklî ölçüde belgeler sunarlar; böylece vicdanla duyguyu ve aklı birleştirip hakikata yöneltirler.
İşte bu yüce amaçlar doğrultusunda yapılan uyanlara kulak ve gönüllerini vermeyen topluluk ve milletlerin kendilerini nasıl bir felâkete sürükledikleri anlatılıyor ve olaylar arasındaki benzerlik söz konusu ediliyor. Nuh Peygamber'in (A.S.) karşısına çıkan küfür ve şarlatanlığın bir benzeri ve hatta daha beteri Hz. Muhammed'in (A.S.) karşısına çıkmıştır.[109]
Kur'ân'da Geçmiş Olayların Detayına İnilmez
Kur'ân'da, ilâhî metotlardan biri de şudur: Gelmiş geçmiş bütün peygamberler ve hükümdarların hayatı, yaşadıkları tarih ve çağ, uyguladıkları kanunlar ve yöntemler üzerinde durulmaz. Milletleri yükselten veya düşürüp yok eden ana sebepler üzerinde durulur ve olayların can alıcı noktalarına atıflar yapılarak ibret ve öğüt alınacak safhalarına yer verilir. Çünkü Kur'ân bir tarih kitabı değildir. Daha çok Asya ve Afrika kıtalarında ismi duyulan ve kalıntıları henüz silinmeyen bazı peygamberlerin ve hükümdarların mücadelesinden, insanların nasıl köleleştirildiğinden ve ve baştaki liderlerin idareleri altındaki kitleyi nasıl uçuruma sürüklediğin-
den önemli pasajlar seçilerek verilir ve Hz. Muhammed'in (A.S.) dün ve bugün karşısına çıkan küfür, cehalet, inat ve şiddetin daha önceki peygamberlerin de karşılarına çıktığı, olaylar arasında büyük bir benzerliğin bulunduğu ve tarihin tekerrürden ibaret olduğu çok açık ve net hatlarıyla gözlerimizin önüne serilir.
O halde gelip geçen peygamberlerin ve ünlü hükümdarların hayat hikâyeleri Kur'ân'da teferruatıyla aranmamalıdır. Çünkü o bir hikâye kitabı da değildir. Geçmişte cereyan eden önemli olayların ibretli safhalarını hatırlatıp onlardan ders ve ibret almamızı emreder. Geçmişi bilip geleceğe hazırlanmamızı isterken, muhtaç olduğumuz bilgiyi vermekle yetinir. Yıkılıp yok edjlen bazı kavimleri misal verirken yer yer tarihin ayrı bir döneminin ağıtını söyleyen harabeleri gezip görmemizi teikîne çalışır.[110]
Tevrat'ta Nuh Tufanı Biraz Daha Detaylı Anlatılır
Tevrat, geçen asırlarda insan elinin maksatlı ve bilgisizce uzanmasından dolayı yer yer değişikliğe uğratılmış ve bazı bölümleri anlaşılmaz hale sokulmuştur. O sebeple ilâhî sözlere insan sözü karışarak sadeliği zedelenmiştir. Bununla beraber yer yer ilâhî beyanlar hâlâ boncuklar arasında bulunan kıymetli bir taş misali kendini göstermektedir. Nuh tufanıyla ilgili Tevrat'ın açıklamalarını şöyle özetleyebiliriz :
1— Allah insanları, işledikleri küfür ve tuğyan sebebiyle yarattığına pişman olmuştur.
2— Yeryüzündeki insanların hepsi bozulmuştu. Yeryüzü zorbalarla dolmuştu.
3— Allah insanların ve canlıların hepsini yeryüzüyle birlikte yok etmeyi dilemişti.
4— Nuh'a gemi yapması emredilmişti. Geminin uzunluğu üçyüz arşın, genişliği elli arşın, yüksekliği otuz arşın idi ve üç kattan ibaretti. İçi dışı ziftlenmişti.
5— Nuh ve hanedanı, sonra da her canlı hayvandan birer çift veya yedişer çift gemiye alınmıştı.
6— Yağmurlar boşalmaya başlamış, kısa zamanda sular dağların tepesine erişmişti. Kırk gün kırk gece yağmur yağmıştı. Sular onbeş arşın daha yükselmişti. Yeryüzünde hareket eden her canlı helak olmuştu.
7— Yüzelli gün sonra sular çekilmeye başlamış ve gemi ARARAT dağı üzerine karar kılmıştı.
8— Nuh, suların çekilip çekilmediğini tesbit etmek için güvercini salıvermiş, ikinci salıvermesinde güvercin, ağzında yeşil zeytin dalı iie gelmişti.
9— Rab, bir daha böyle helak edici bir tufan vermeyeceğini söyledi.
10_ Yeryüzündeki insan dahil bütün canlılar helak olduktan sonra insanlar yeniden Nuh'un oğullarından üreyip çoğalmışlardır.
11— o sırada Nuh 600 yaşında bulunuyordu.
Tevrat'ın Tekvin bölümünden Nuh Peygamber hakkında özetlediğimiz onbir maddeyi Kur'ân'ın ışığında incelediğimizde, aradaki farkı ve konuyla ilgili gerçeği daha iyi anlamış oluruz :
Önce pişmanlık duygusu insana has bir sıfattır. Allah hakkında kullanılması caiz değildir. Çünkü Allah beşerî bütün sıfatlardan münezzehtir.
Sonra, Nuh Peygamber bütün insanlara ve milletlere gönderilen bir resul değildir. O, sadece yaşadığı muhit ve bağlı bulunduğu bölge sakinlerine gönderilmiştir. Kur'ân bunu kavim tabiriyle açıklıyor. Nuh Pey-gamber'e baş kaldırıp küfür ve azgınlığını artıran sadece bu kavim veya millettir. Yeryüzündeki bütün kavim ve milletlere o günkü şartlar karşısında bir peygamberin sesini duyurması mümkün değildi. Nitekim Resûlüllah (A.S.) Efendimizden yapılan sahîh tesbite göre şöyle buyurmuştun «Bana beş şey verildi ki onlar benden önceki peygamberlerden hiçbirine verilmemiştir: 1. Bir aylık mesafede korkum (düşmanlarımın kalbine atılmak)fa yardım gördüm. 2. Yeryüzü bana mescid ve temiz (ve temizleyici) kılındı; ümmetimden hangi adama (nerede) namaz vakti gelip ulaşırsa (orada) namaz kılsın. 3. Ganimetler bana helâl kılındı, benden önce hiç kimseye helâl kılınmadı.. 4. Şefaat bana verildi. 5. (Benden önce) peygamber sadece kendi kavmine gönderilmiştir; ben ise bütün insanlara gönderildim.» [111]
O halde tufan Tevrat'ta belirtildiği gibi, yeryüzünü kaplayacak ve bütün kavim ve milletleri yok edecek, umumi şekilde değil, Kur'ân'da işaret edildiği gibi bölgeseldir; sadece Nuh Peygamber'in kavmi tufan felâketine uğramıştır. Bu da önemli bir bölgeyi kapsar genişlikte idi. Çünkü Nuh Peygamber 950 yıl yaşamıştır. Onun bu uzun ömrüne bakılınca belli bir bölgeyi Hakk'a davetle görevli olduğu kendiliğinden anlaşılır.
Hem Allah'ın değişmeyen sünnetullah'ından biri de, peygamber göndermedikçe azap etmemesidir. Kur'ân'da İsra sûresi 15. âyette bu sünnet şöyle açıklanmıştır: «Ve biz peygamber göndermedikçe azap ediciler de değiliz..»
Tevrat'ın bu kısmına da insan eli dokunup tahrif edildiği rahatlıkla anlaşılıyor.
Aynı zamanda bir kavmin veya milletin küfür ve azgınlığı sebebiyle yeryüzündeki bütün canlıları yok etmenin makul bir yanı yoktur. Tufan felâketinin meydana geldiği bölgede yaşayan canlıların yok olması kesindir. O bakımdan gemiye alınan birer çift hayvan, sular çekildikten sonra salıverilerek üremeleri sağlanmıştır. Tevrat'ın «Allah canlıların hepsini yeryüzüyle birlikte yok etmeyi dilemişti» beyânı da tahrife uğrayan belgelerden biridir.[112]
Hayvanları Koruma
Ayrıca Nuh tufanıyla ilgili âyetlerin delâletinden şu önemli husus da anlaşılmakta, Cenâb-ı Hakk'ın hayvan türlerinin korunmasını, nesillerinin tükenmemesini her zaman istediğine işarette bulunulmaktadır. Çünkü an-latıian her kıssadan alacağımız birçok öğüt, ibret ve dersler söz konusudur.
Tufandan sonra suiar çekilmeye başlayınca geminin ARARAT dağında karar kıldığına gelince, bu, Kur'ân'da belirtilen Cudi dağının diğer bir adı veya Ağrı dağına o gün için verilen bir isim olabilir.[113]
Nuh Peygamber Hangi Asırlarda Yaşamıştır?
Nuh Peygamberin, Kur'ân'da isimleri açıklanan peygamberler dizisine bakılınca Adem (A.S.)den sonra dördüncü peygamber olduğu sanılırsa da bu kesin değildir. Çünkü Kur'ân'da sadece az-çok yeryüzünde kalıntıları bulunan ve daha çok dünya nüfusunun önemli kısmını kendinde barındıran Asya kıtasında yaşayıp isimleri duyulan kavimlerden ve onlara gönderilen peygamberlerden yer yer bahsedilir ve her millet ve her kavma bir peygamber gönderildiği açıklanarak, yol gösterici gönderilmedik bir bölge bulunmadığı hatırlatılır.
Ancak Nuh Peygamber'in İbrahim Peygamber'den çok önce gelip geçtiği bilinmektedir. Hangi asırlarda geldiği kesin tesbit edilememiştir. Tevrat tufan koptuğunda Nuh'un 600 yaşında olduğundan söz ederken Kur'ân'da onun 950 yi! yaşadığı yazılıdır.
Daha önce de belirttiğimiz gibi, Kur'ân'da tarih, hatta çoğu zaman coğrafya üzerinde durulmaz, meydana gelen önemli olayların ibret ve öğüt dolu safhalarına yer verilerek, tarihî araştırma tarihçilere bırakılır.[114]
İleri Gelenlerin Küfür Ve Azgınlığı
Kavminden ileri gelenler ona: Doğrusu biz seni açık bir sapıklık içinde görüyoruz, dediler.»
Nuh kıssasında ilâhî beyândan anlıyoruz ki, gönderilen her peygamberin karşısına daha çok refah içinde olan ülkenin ileri gelenleri çıkmıştır. Zira ciddi ve seviyeli dini, ahlâkî eğitim görmeyen servet ve makam sahiplerinin yaşayıştan, peygamberlerin getirip teblîğe çalıştıkları esas ve prensiplere ters düşmekte ve bu yüzden ilk muhalefet sesi onlardan gelmektedir.
Diyebiliriz ki, maddeyi ön plâna alanlar hemen her devirde ahlâksızlığı, bozgunculuğu körükleyenlerin öncüleridirler. Kur'ân'da geçmiş milletlerin küfür ve tuğyanından söz edilirken özellikle bu şımarıklara dikkatler çekilir ve halk tabakasını saptıranların bunlar olduğu çeşitli ifadelerle belirtilir. Böylece her cağda ortaya çıkan önemli meseleleri biraz da bu açıdan inceleyip değerlendirmemiz istenilir. Gerek Mekke'de, gerekse Medine'de Hz. Muhammed'in (A.S.) karşısına dikilen ve Hakk'ın amansız düşmanı olma hüviyetine girenlerin biyografisine baktığımızda, çoğunun refah içinde yüzen servet ve makam sahipleri olduğunu görürüz.[115]
Âyetler Arasinda Bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle, inkâr, azgınlık ve ahlâksızlığı kendine şiar edinen Nûh kavminin hazin sonu, kalblere neşter vururcasına işlendi. Kalble-ri körelmiş bir milletin kendi akibetini tayin ettiğine işaretle, yaşamakta olan toplum ve milletlere ibret alınacak tarihî bir tablo gösterildi.
Aşağıdaki âyetlerle, Nuh kavminin uğradığı feci azaptan ibret almayan Âd kavminden söz ediliyor. Hûd Peygamberin bütün uyarı ve irşatlarına kulaklarını tıkayan o milletin de sonunda haritadan silindiği açıklanarak ibret ve öğüt dolu ikinci bir tablo gafillerin gözleri önüne seriliyor.[116]
Meali:
65— Âd Kavmine de kardeşleri Hûd'u (peygamber olarak) gönderdik. «Ey kavmim! dedi, Allah'a ibâdet edin; sizin O'ndan başka tanrınız yoktur. Artık (Allah'ın buyruklarına karşı gelip azgınlıkta bulunmaktan) sakınmaz mısınız?»
66— Kavminden inkarcı ileri gelenler, ona : «Doğrusu biz seni bir beyinsizlik ve çılgınlık içinde (bocalar) görüyor ve gerçekten seni yalancılardan biri sanıyoruz» dediler.
67— «Ey kavmim! dedi, bende beyinsizlik ve çılgınlık yoktur; ama ben gerçekten âlemlerin yegâne Rabbından (görevlendirilip gönderilen) bir peygamberim.
68— Size Rabbımın vahiy ile inen buyruklarını tebliğ ediyorum ve ben sizin için güvenilir bir öğütçüyüm,
69— Sîzi uyarmak için aranızdan bir adam aracılığıyla Rabbınızdan bir haber gelmesine mi hayret ediyorsunuz?! Allah'ın Nûh kavminden sonra sizi onların yerine getirdiğini ve yaratılışta size güç, beden yapınızda fazlalık verdiğini bir düşünün! Allah'ın nimetlerini hatırlayın. Olur ki, kurtuluşa erişirsiniz.»
70— Onlar, «Yalnız Allah'a ibâdet etmemiz ve babalarımızın ibâdet edip taptıklarını terketmemiz için mi geldin! Haydi eğer doğrulardan isen bizi tehdit edip durduğun azabı getir» dediler.
71— O da, «şüphesiz ki Rabbınızdan üzerinize bir murdarlık ve bir de gazap inmesine lâyık oldunuz. Siz, sizin ve babalarınızın ad taktığınız putlar hakkında mı benimle tartışıyorsunuz?! Allah o putlara hiç de böyle bir tapma hususunda belge ve kanıt indirmemiştir. Artık gelecek kazayı bekleyin; çünkü ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim.»
72— O sebeple biz Hûd'u da, onunla beraber olanları da katımızdan bir rahmet ile kurtardık. Âyetlerimizi yalanlayıp iman etmemiş olanların kökünü kestik.
Âd Kavmi
Âd kavminin Umman ile Dahraman veya Umman ile Aden'in doğusuna düşen Hadramut arasındaki kesimde yaşadığı sanılmaktadır. Tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Ancak son yarım asır içinde elde edilen kalıntılar bazı ipuçları vermektedir.
Siyerci İbn İshak'ın Kelbî'den yaptığı rivayete göre, Âd kavmi putperest bir millettir. Semûd ve Hetar adında iki de büyük putları bulunuyormuş. Allah onları uyarmak için, soyca kendilerine kardeş sayılan Hud Peygamberi göndermiştir.
Sözü edilen kavmin insanlarının fiziksel yapıları itibariyle iriyarı olduğuna Kur'ân'da yer yer temas edilir. Anlaşılan odur ki, Âd kavminin gerek irsî özellikleri, gerekse iklim şartları vücut yapılarının gelişmesinin başlıca nedeni gösterilebilir.
Batılı tarihçilere ve araştırmacılara göre, bu milletin dört ayrı tanrısı varmış: Sakiye, Hafize, Razıka, Salime. Birincisinin yağmur verdiğine, ikincisinin tehlikelere karşı koruyucu olduğuna, üçüncüsünün rızık verdiğine, dördüncüsünün hastalıklara karşı şifa dağıttığına inanılırmış..
Kur'ân'da Nuh olayından sonra Âd kavminden ve putperest olan halkının iri cüsseli, güçlü kuvvetli bulunduklarından söz edilmesi çok anlamlıdır.
Nuh Peygamber devrinde küfürde ısrar eden azgınları yok etmek için kopan tufan nasıl büyük bir ilâhî uyarı ise, sekiz gün aralıksız esen şiddetli kasırganın evleri yıkıp ağaçlan kökünden söküp koparması; güçlü, boylu ve mağrur inkarcıların birer tüy gibi yerlerinden alınıp taştan taşa çarptırılmaları da geride kalanlara ve yaşamakta olan milletlere düşündürücü birer ibret ve öğüttür.
Mekkeli putperestlerin zaman zaman dikkatleri Âd kavminin kalıntılarına çekilerek kendilerinden daha geniş nimetlere erişen, daha güçlü ve yetenekli olan bir milletten geriye sadece acı hatıraların kaldığı ve kurdukları medeniyetten (!) taş yığınlarından başka bir şeyin kalmadığı hatırlatılıyor. Aynı inkâr, aynı azgınlık ve ahlâksızlığın tarihte hiçbir millete ve topluluğa hayır ve mutluluk getirmediğine işaretle Mekkeli'lerin saltanatının yıkılıp yok olma günlerini^ yaklaştığı dolaylı şekilde anlatılıyor.[117]
Bazı Milletler Neden Yok Edilmişlerdir?
İlk bakışta gerek Nuh Peygamber'in, gerekse Hud Peygamber'in ka-
vitnleri, inanmadıkları, azgınlık gösterip kötülüklere daldıkları, ileri gelenlerinin ölçüsüz şımarıklıkları ve kendilerini uyaran peygamberleri yalanladıkları için ilâhî gazaba uğratıldıkları anlaşılıyor. Ama gerek tufan, gerekse sekiz günlük kasırga olayı, belli nedenlerle oluşur ve hâlen de dünyanın bazı bölgelerinde zaman zaman, yer yer meydana gelmektedir. Bunların çoğunu araştırdığımızda ilâhî gazapla ilgili olduğu sonucuna bizi götürmüyor. O halde Kur'ân'da bununla ilgili acık anlatımın asıl anlamı nedir?
Önce şunu .belirtelim ki, kâinatta meydana gelen bu ve benzeri her olayın daha cok fiziksel acıdan birtakım sebepleri vardır. Mu'cize ve keramet dışında hiçbir olay illet-malûl düzeyinde sebepsiz meydana gelmez. Gerçek bu olunca, sebep ve illetleri, hedefinden saptırmadan belli kanunlara bağlayıp idare eden kimdir? Diğer bir tabirle sebep ve illetlerin bir ucu hangi kudrete bağlı bulunuyor?
Bunları idare eden ve belli kanunlara bağlayıp tasarrufu altında tutan bir kudret yoktur dersek, o zaman bu sebep ve illetlerin kendiliğinden oluşup düzene girdiğini, hedefinden şaşmayan belli kanunları vücuda getirdiğini iddia etmiş oluruz ki, bu bizi müsbet bir yargıya götürmez. Çünkü her olayın birtakım sebep ve illetlere, onların da cari bazı kanunlara dayanması ve cok düzenli, ölçülü ve dengeli sürüp gelmesi tesadüflere bağlanamaz, yani tesadüfler hata yapmadan bir dizi sebepleri oluşturup mükemmel fiziksel sistemler ve olaylar meydana getiremez.
O halde olayların sebep ve illetlere sistematik bağlılığı ve sebeple illetlerin şaşmadan hedefine yönelmesi, mükemmel bir plân ve programın varlığına delâlet eder. Ortada tesadüflerin oluşturamayacağı mükemmel bir plân ve program varsa, mutlaka bir planlayıcı ve proğramlayıcı da vardır.
Sonuç olarak diyebiliriz ki, sebep ve illetleri oluşturan Allah, ezelde belli kanunları plânlayıp hayat çarkının belli ölçüler içinde dönmesini sağlamıştır. Ancak gerektiğinde genel kurai ölçüsü dışında sebep ve illetleri harekete geçirir. Umulmadık bir zamanda bir milleti uyarabilir.
İşte peygamberlerin ardarda gönderildiği çağlarda Allah'ın bu gibi istisna teşkil eden müdahaleleri olmuştur. Unutmayalım ki, her olayı sevk ve idare eden görevli melekler vardır ve onlar aldıkları emir gereği harekete geçerler ve sebepleri harekete geçirirler. O bakımdan Kur'ân'da yer yer bu inceliğe dikkat çekilerek geçmiş milletlerden bir kısmının kalıntılarını inceleyip ibret ve öğüt almamız öğütleniyor. Her olayın sünnetullah doğrultusunda meydana geldiği açıklanarak insan aklına ışık tutar anlamda temel bilgiler, ana fikirler veriliyor.[118]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıda geçen âyetlerle Hakk'a baş kaldırıp inkârda ısrar eden ve gönderilen peygamberi yalanlayıp hayvanı bir hayat sürmeyi tercih eden Âd kavminin ibretli safhalarından bir kaçı açıklandı.
Aşağıdaki âyetlerle, geçmiş milletlerin hayatından ve silinip yok edilmelerinden ibret ve öğüt almayan Semûd kavminin ve kendilerine peygamber olarak gönderilen Salih Peygamberin kıssasından ibret alınacak safhalar anlatılıyor ve Hakk'ın sesine kulak vermeyen bir milletin eninde sonunda yıkılıp yok olacağı hatırlatılıyor.[119]
Meali:
73— Semûd kavmine de kardeşleri Salih'i (uyarıcı peygamber olarak) gönderdik. O da, «Ey Kavmim!» dedi, «Allah'a ibâdet edin; sizin O'n: dan başka tanrınız yoktur. Size Rabbımz tarafından açık bir belge (mu'ci-ze) geldi: Allah'ın (bir süre için kutsal ve dokunulmaz kıldığı) bu dişi deve sizin için açık bir alâmettir. Bırakın da onu Allah'ın arzında otlasın ve sakın ona kötülükle dokunmayın, sonra sizi elem verici bir azap yakalayi-verir de (bir daha kurtulamazsınız).
74— Allah'ın Âd Kavmi'nden sonra sizi onların yerine getirdiğini ve sizi bu topraklara yerleştirdiğini bir hatırlayın; bu toprakların ovalarında köşkler ediniyor, dağlarındaki (kayaları) yontup evler yapıyorsunuz. Artık Allah'ın nimetlerini anın, yeryüzünde bozgunculuk yapıp, fesat çıkarmayın.»
75— Onun kavminden büyüklük taslayan ileri gelenleri, içlerinden küçümseyip hor gördükleri mü'minlere : «Siz, Salih'in Rabbı tarafından gönderildiğini sahi biliyor musunuz?» dediler. Onlar da, «şüpheden uzak bir inançla biz O'nunla gönderilene inanıyoruz» diye cevap verdiler.
76-77— Büyüklük taslayanlar, «biz sizin imân ettiğiniz şeyi inkâr ediyoruz» dediler ve o yüzden devenin bacaklarını kesip onu yere devirdiler de Rablannın buyruğuna baş kaldırıp tuğyan ettiler ve : «Ey Salih! eğer (cidden) peygamberlerden isen bizi tehdit edip durduğun azabı haydi getir görelim» dediler.
78— Bunun üzerine onları ansızın bir sarsıntı (müthiş bir deprem) yakalayıverdi, derken bulundukları yerde dizüstü çöküp kaldılar,
79— Salih de onlardan yüzçevirip ayrıldı ve : «Ey Kavmim! and olsun ki, ben size Rabbımın buyruklarını tebliğ ettim ve size öğütte bulundum, ama siz öğüt verenleri hiç de sevmediniz,» dedi.
İlgili Hadîsler
«Resûlüllah (A.S.) Efendimiz hicretin 9. yılında Tebük seferinde Hicir denilen yöreden geçerken Semûd kavminin kalıntılarına yakın bir yerde bir süre mola verdiler. Ashab oradaki kuyulardan su ihtiyaçlarını karşıladı ve hamurlarını yoğurup tencerelerini hazırladılar. Bunun üzerine Resûlüllah (A.S.) onlara tencerelere doldurdukları suyu dökmelerini, yoğurduk-ları hamurun develere yedirilmesini emretti. Sonra kalkıp Salih Peygam-ber'in devesinin nöbetleşe su içtiği kuyunun başına geldiler.» [120]
«Peygamberimiz (A.S.) (Tebük seferinde) Semûd kavminin kalıntılarına yakın yere gelince ashabına şu emri verdi: «Azaba uğramışların arasına girmeyin, ancak ağlayarak girebilirsiniz. Ağlamayacak olursanız girmeyin; aksi halde onların başına gelen musibetin bir benzeri sizin başınıza gelebilir.» [121]
«Resûlüllah (A.S.) Efendimiz Hicir bölgesinden geçerken, ashabına şöyle buyurdu : «Mu'cizeler istemeyin. Çünkü Salih Peygamberin kavmi mu'cize istedi. (Neticesinin ne kadar elim olduğunu biliyorsunuz!). Onun devesi şu iki dağın arasındaki yoldan gelir ve şu yoldan dönüp çıkardı. Semûd kavmi Rabbm emrine başkaldırıp devenin bacaklarını keserek onu yere devirdiler. Oysa o deve onların suyundan nöbetleşe içerdi. Su içeceği gün onlar onun sütünden içerlerdi. Ama onu kesip yere devirdiler, o yüzden azaba uğradılar. Onlardan ancak bir adam, Allah'ın hareminde bulunduğu için helak olmadı. Dışarı çıkınca o da helak oldu.»
O adam kimdi? diye sorulunca, Efendimiz (A.S.), «Ebû Riğal» adında biri idi» diye cevap verdi. [122]
Âd kavmi helak edildikten sonra Semûd kavmi ortaya çıkmış ve Âd kavminin topraklarına da sahip olmuşlardı. İki kavim hem zaman, hem de toprak bakımından birbirine yakın sayılırdı. Çünkü Âd kavmi Umman ile Dahraman veya Umman ile Hadramut arasında; Semûd kavmi Hicaz yakınlarında Hicir'de ve Vadilkura'da yaşamışlardır. Semûd kavminin ASUR hakimiyetinde bulunduğu söylenir. Nitekim o bölgelere yapılan kazılarda bunu kanıtlayan birtakım belgelere rastlanmıştır.
Milattan önce V-VM yy.lar arasında LİHYAN krallığı ortadan kalkınca bu bölgede önce bir uğultu ve gürültü, sonra da büyük bir deprem meydana gelmiş ve o sebeple ülkeleri insanlarıyla birlikte yerlebir edilmiştir ki, bunu Kur'ân'da yazılı bulunan ilgili kıssadan anlıyoruz.[123]
Neden Semûd Kavmi Misal Veriliyor?
Hicaz yakınlarında kendilerine ve o günkü imkânlara göre köşkler yapan, dağlardaki kayaları yontup evler ve barınaklar meydana getiren Semûd kavmi, geriye anılmaya değer eser ve kalıntılar bırakmıştır. Arap Ya-rımadası'nda ve Mezopotamya'da yurt edinen birçok kavim ve milletlerin, diğer ülke ve kıtalarda yaşayanlara nisbetle daha zengin ve daha bilgili oldukları; başkalarıyla kıyas edildiklerinde daha sağlam binalar inşa ettikleri bir gerçektir. O nedenle de Kur'ân'da daha çok Asya kıtasında yaşayan ve onlara gönderilen peygamberler misal veriliyor. Semûd kavmi de aşırı putperest olmalarına rağmen o günün ölçülerine göre biraz olsun medenice yaşamasını bilen bir kavimdi. Nitekim yer yer boynu bükük mahzun duruşlu harabeleri onların sosyal durumunu kısmen yansıtmaktadır.
Kur'ân'da ilgili âyetle putperest, zâlim ve azgın Araplar, uyarılmak, bunun için de gelip geçen benzeri kavimlerin hayatından, yıkılıp yok edilme sebeplerinden bol misal verilmek suretiyle yönlendirilmek istenmiştir. Zira A'raf sûresinin 5 ve 8. âyetleri dışında tamamının Mekke'de indiğini ve o bakımdan Mekkeli'lerin Arap Yarımadasfnda kalıntıları bulunan kavim ve milletler hakkında az-çok bilgileri olduğunu düşünürsek, Âd ve Semûd kavimlerinin ve onlardan önce yok edilen Nuh kavminin neden misal verildiğini rahatlıkla anlarız.
Kur'ân sadece Asya kıtasında yaşayanları muhatab edinmemiş ve yalnız onlara peygamber gönderilmediğini, yeryüzündeki bütün kavim ve milletlere uyarıcı, yol gösterici, hakka davet edici peygamberler gönderildiğini münasebet düştükçe açıklamış ve tarihten öğüt ve ibret almamız için yeryüzünde gezip dolaşmamızı, yıkılıp yok olan medeniyetlerden artakalan harabeleri görmemizi emretmiştir: NahJ 36, Âl-i tmrân 137, En'âm 11, Nemi 169, Ankebut 20 ve Rum sûresi 12. âyetlerle bu hususlar her türlü şüpheyi giderecek şekilde açıklanmıştır.
Böylece Kur'ân'da, yeryüzünde yaşayan bütün milletler uyarılıp Hakk'a davet edilirken gene! tabirler kullanılır ve kıtalarda birçok kalıntıların bulunduğu söylenerek onları görmemiz, görüp de ibret ve öğüt almamız tavsiye edilir. Hakk'a başkaldırıp onu yalanlayanların'sonunun ne olduğunu iyice araştırıp incelememiz emredilerek tarihî misallere ağırlık verilir.[124]
Mu'cize Olan Deve
«Bu dişi deve sizin için açık bir alâmettir..»
Semûd kavmi, Salih Peygamberin uyarılarına kulak vermeyerek ona karşı geldiler. Israrlı tebliğ ve irşadı durdurmak ve Salih Peygamber'! hem âciz, hem de yalancı durumuna düşürmek için ondan bir mu'cize göstermesini istediler. O da Allah'ın kendisine vermiş olduğu kudreti izhar ederek, içtiği sudan kat kat fazla süt verip insanları doyuracak bir deveyi peygamberliğine belge olmak üzere gösterdi.
Böylesine önemli bir konuda devenin mu'cize aracı seçilmesinin sebebine gelince : Hicaz ile Şam arasında yaşayan bu kavmin deveye karşı büyük ilgi duyduğunu söyleyebiliriz. En çok süt veren deve, onların en kıymetli malı sayılırdı., Salih Peygamber'in, normal bir devenin günde verdiği sütün 15-20 misli süt veren bir deveyi ilâhi âyet olarak göstermesi, cidden çok açık bir mu'cize idi. Buna rağmen kavmi her teblîğ ve buyruğa karşı geldikleri gibi, mu'cizeyle de yola gelmediler, verdikleri sözde durmadılar. Yapılacak başka birşey kalmamıştı. O yüzden ilâhî emir Celâl ve Kahhar sıfatlarıyla tecelli etti ve böylece inkâr ve azgınlık felâketle neticelendi.
Müfessirlerimizin çoğu Salih Peygamber'in mu'cize sayılan devesi hakkında dayanağı olmayan birçok kıssa ve hikâyeler nakletmişlerdir. Salih Peygamber büyükçe bir kayaya işarette bulunmuş, kaya yarılınca mu'cize olarak içinden bîr dişi deve çıkmış gibi birtakım gayr-i sahîh rivayetlere de yer vermişlerdir. Kur'ân'da ise, bu deveden birkaç yerde bahsedilirken mevcut suyu bir gün o devenin içtiği, bir gün de Semûd kavminin içtiği ve sonra da ayaklan kesilmek veya kırılmak suretiyle devenin öldürüldüğü açıklanır. Hadislerde ise, devenin su nöbetinde içtiği sudan kat kat fazla süt verdiği belirtilir.[125]
Peygamberlere İlk İman Edenler, Fakirler Ve Ortahallilerdir
«Onun kavminden büyüklük taslayan ileri gelenleri, içlerinden küçümseyip
hor gördükleri mü'minlere, siz Salih'in Rabbı tarafından gönderildiğini sahi biliyor musunuz? dediler.»
Gerek Nuh Peygamber, gerek Hud Peygamber ve gerekse Salih Peygamber kıssalarından ve Kur'ân'ın bu hususla ilgili âyetlerinden, anlatım ve beyânından, peygamberlere ilk imân edenlerin daha çok fakirler ve horlanıp küçümsenen kişiler olduğunu anlıyoruz. Musa Peygamber'in de durumu buna yakın bir tablo oluşturur. İsa Peygamber'e de ancak balıkçılık veya kassarlıkla geçinen 12 kadar fakir inanıp uymuştur ki, onlar Kur'ân'da «havariler» diye anılır.
Resûlüllah (A.S.) Efendimiz'e ise, risaletinin ilk yıllarında Mekke'de imân edenlerin yüzde doksanını fakirler ve köleler oluşturuyordu.
Bu olayın sebebini düşündüğümüzde, karşımıza mal, makam, şöhret ve servet çıkar. Hayata daha çok hareket sağlayan bu dört nesneyi amaç değil, araç edindiğimizde kalbimiz ve vicdanımız Hakk'a ve hakikata ancak açılabilir. Bunları amaç edindiğimiz gün, mânevi ve kutsal değerler küçümsenip çiğnenir.
İşte her milletin sosyal yapısındaki çalkantı, azgınlık, ahlâksızlık ve haklara tecavüzün kaynağı budur. Peygamberlerin bir görevi de, insanları bu dört şeyin bataklığından kurtarıp meşru sınırlar içinde herbirinin asıl gaye ve amaca ulaşabilmenin birer aracı olduğunu öğretmektir. Ne yazık ki, refah içinde yüzen şımarıkların çoğu bu gerçeği kabul etmek istemez. Zira ölçüsüz ve amaçsız başıboş hürriyetlerini sınırlamak istemezler de ondan.. Semûd kavminin ileri gelenleri de böyle bir tavır ve anlayış içinde yaşantılarını sürdürmeyi tercih ettiler; Hakk'a gönül verecekleri yerde azgınlık ve inkârlarını artırdılar...
Büyüklük taslayanlar: «Biz sizin imân ettiğiniz şeyi inkâr ediyoruz» dediler, âyeti bu gerçeği çok açık biçimde yansıtmaktadır.[126]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle gelip geçen kavimlerden, peygamberin getirdiği ilâhi buyrukları inkâr edip azgınlığını artıran Semûd kavminin yok edildiği misal verildi.
Aşağıdaki âyetlerle boğazlarına kadar küfür ve ahlâksızlığa girip hiçbir uyarıya kulak vermeyen Lût kavminin hazin akibetinden ibretli bir tablo verilerek yaşamakta olan milletler uyarılıyor.[127]
Meali:
80-81— Lût'u da {uyarıcı bir peygamber olarak) gönderdik. Hani bir ara kavmine, «sizden önce yeryüzünde yaşayan milletlerden hiç birinin yapmadığı ahlâksızlığı ve hayâsızlığı mı işliyorsunuz? Doğrusu siz kadınları bırakıp erkeklere şehvetle yanaşıyorsunuz. Şüphesiz ki, siz azgın ve aşırı giden bir kavimsiniz» demişti.
82— Kavminin ise cevabı ancak şu oldu : «Çıkarın bunları kasabanızdan, çünkü temizlenmeye özen gösteren İnsanlarmış bunlar!»
83— Bunun üzerine biz Lût'u da, onun ev halkını da kurtardık, ancak karısını değil, o geriye kalıp {gazaba uğrayanlardan) oldu.
84— Üzerlerine bir (azap ve gazaplı taş) yağmuru yağdırdık. {Azgınlık ve taşkınlık içinde olan) suçluların bir bak sonları ne oldu!
İlgili Hadîs
«Lût kavminin fiili gibi fiilde bulunan kimseyi görürseniz, hem faili, hem de mef'ulü öldürünüz!» [128]
Açıklama :
Hadîsteki «öldürünüz» emri, fiilin çirkinliğine karşı kayıtsız kalınmama-sınt tenbîh içindir. Aynı zamanda hadîs tek kanaldan rivayet edildiğinden müctehitlerin çoğu, bunun zahiriyle istidlal etmemişlerdir. Daha çok tecziye edilmesi üzerinde durulmuştur.[129]
Lût Peygamber Ve Kavmi
Lût isminin Arapça olmadığı üzerinde durulmuştur. İbranice olması kuvvetle muhtemeldir. Rivayete göre, Lût Peygamber, İbrahim Peygamber'-in öz kardeşi Harân'ın oğludur. Gençliğinde İbrahim Peygamber'le beraber Babil ülkesinde Irak'ın güneyinde bir süre bulunduktan sonra İbrahim peygamber onu o çağda Asur'İarın hakimiyeti altında bulunan Ürdün'ün doğusundaki -o günkü adıyla- Sadûm veya Sodom yöresine, yani Lût Gölü'nün yakınına yerleştirdi. Tabii bu, ilâhî vahyin bir gereği idi; azıp sapıtan bir kavmi doğru yola çağırmak ve yıkılan inanç ve ahlâkı ihya etmek gerekiyordu. Bunun için Lût Peygamber görevlendirilmiştir.[130]
Homoseksüel
«Doğrusu siz kadınları bırakıp erkeklere şehvetle yanaşıyorsunuz!»
Homoseksüel tabiri Fransizcadır (homosexuel). Aynı cinsten kimsenin birbirine karşı cinsel tutku duyması anlamına gelir. Buna «cinsel sapıklık» da denilebilir. Arapça «Lûtî», «lûtiyye» denilerek Lût Peygamber'e yani onun kavmine nisbet edilerek bu cinsel sapıklık ifade edilir.
Tarihçilerin yukarıda naklettiğimiz tesbitinden, Lût Peygamber'in Sadûm (veya Sodom) kavmine gönderildiği anlaşılıyor. Kur'ân, tarihe geçen bu çirkin olayın yeri ve tarihi üzerinde durmaz, sadece onun ibretli safhalarını ve öğüt alınacak bölümlerini birer misal şeklinde açıklar. Çünkü önemli olan, üzerinde durulması gereken şey, olayın kendisidir. Onun cereyan ettiği yer ve tarih tarihçilerle coğrafyacılara bırakılır.
Ancak unutmamak gerekir ki, Lût Peygamber ve kavmi hakkındaki bilgi Arap Yarımadası'nda çok yaygındı ve olayın cereyan ettiği yöre çok iyi biliniyordu.
Kur'ân'da tam 27 yerde Lût ismi anılır. Bunun sebebi açıktır: Hayvanların bile yapmadığı şehevî, cinsel bir hayasızlığı yaygınlaştıran bir milletin din ve ahlâk yönünden nasıl bir çöküntü içinde bulunduğunu, kurtulması çok zor, hattâ imkânsız olan elîm bir bataklığa nasıl düştüğünü anlatmakta, yaşayan milletler ve toplumlar için sayısız ders ve ibretler verilmektedir.
Günümüzde medenî (uygar) geçinen milletlerin sosyal hayatında bu tür oinsel sapıklıkların gün geçtikçe artıp yaygınlaştığı bir gerçektir. Hattâ başta İngiltere olmak üzere bazı batılı ülkelerde buna yasal yönden cevaz verildiğini gazetelerden okumaktayız. Hem batılı, hem de doğulu bazı ülkelerin semavî dinleri birer fantezi kabul etmeleri, devre dışı bırakıp maddeye yönelmeleri, yetişmekte olan genç kuşağın aklını ve zekâsını geliştirip ruhsal yapılarını aç ve susuz bırakıp ihmal ettiklerini, fiziksel yapılarını geliştirmek için her türlü sportif imkânlar hazırladıkları halde, kalblerini ve ruhlarını geliştirmek için hiçbir şey yapmadıklarını kim inkâr edebilir? Yeni kuşakların tek yönlü bir eğitimle yetiştirilip hayata itilmeleri, onları dengesizliğin ve bazan da anarşizmin ve cinsel sapıklığın kurbanları olma düzeyine getirmiştir.
O yüzden dünyada huzur, güven, sevgi, saygı, kardeşlik bağları kopmuş; aileler birer temel taşı olmaktan çıkmıştır. İslâm ülkelerinde bile maneviyat yer yer ağır yara almış; yetiştirilen genç kuşaklar yabancı kültürün istilasına uğratılıp asıl benliklerini kaybetme bedbahtlığına itilmişlerdir.
Yakın gelecekte bir uyanma, silkinme ve son Peygamber Hz. Muham-med'in (A.S.) yüksek ahlâkına bir dönüş başlamazsa, dünyanın sonu felâket olacak; Allah'ın Nuh, Âd, Semûd ve Lût kavimleri hakkında inen hükmü inecek ve işte o zaman dönüşü mümkün olmayan bir noktaya gelinmiş olacaktır. Bir üçüncü cihan harbi, nükleer bir savaş azıp tuğyan eden milletleri terbiye edecek, geriye kalan olursa belki onlar bir arayış ve gerçeği buluş basîretiyle yeniden bir hayat düzeni kurmaya çalışacaklar..
Böylece bir nükleer savaş, hem Nuh tufanından, hem de Âd ve Semûd kavimlerini yerlebir eden şiddetli kasırga ve depremlerden; harekete geçip kasabaları silen volkanlardan daha beter olacaktır. Gemi azıya alan bugünkü tuğyan ve ahlâksızlığı, Allah'ın inayeti tecelli etmezse, durduracak başka bîr şey düşünemiyoruz.
Kur'ân, Lût kavminin cinsel sapıklığı sürdürmelerinde başta Lût Pey-gamber'in eşi olmak üzere kadınların çok nâzım rol oynadığına işarette bulunarak, ortaya çıkacak cinsel sapıklık, ahlaksızlık ve başıboşluğun te-
melinde kadının da bulunduğunu unutmamamızı tenbîh ediyor.
Tarihte ahlâksızlığa pas veren, din ve faziletle alay eden ve bu değerleri küçümseyen milletlerin çok geçmeden -sünnetullah gereği- büyük bir felâketle karşılaştıkları, o yüzden birçok milletlerin ve kavimlerin yeryüzünden silindiği bir gerçektir. Geçmişten ders ve ibret almayan bir millet geleceğini sağlam temeller üzerine mümkün değil oturtamaz ve o bakımdan ömrü de pek kısa olur.
Sünnetullah dediğimiz ilâhî hüküm, bazı şartlaç.-ortaya çıkıp azgınlık, cinsel sapıklık ve ahlâksızlık belli bir kerteye gelince iner. Bu, ezelde hazırlanan ilâhî plân ve programın gereğidir. İnecek hükmün getireceği azap çok çeşitli ve farklıdır: Bazan şiddetli bir deprem, bazan önüne geçilmesi mümkün olmayan tayfun, bazan bir yanardağın harekete geçmesi, bazan felâkete dönüşen bir savaş ve bazan da salgın bir hastalık şeklinde ortaya çıkar. Tek taraflı yetişen yarım aydınlar bütün bu olayları, tabii birer hâdise kabul edip sebepleri ve onların bağlı bulunduğu kanunları harekete geçireni hesaba katmazlar. Oysa sık sık belirttiğimiz gibi, Allah kâinatta cereyan eden olayları bir takım kanunlara ve sebeplere bağlamış, ama kanunları ve sebepleri kendi tasarrufunun dışında tutmamıştır. Sebepler, illetler hep O'nun elinin altında bulunuyor, bazan olaylar, sebeplerin bağlı bulunduğu kanunlar gereği, bazan da Allah'ın o sebepleri oluşturup harekete geçirmesiyle meydana gelir.[131]
Ahlakî Ve Sosyal Yönü
Cinsel sapıklık, kadının şehvet meta'ı haline getirilmesi ve hemen hayatın her kesim ve safhasında kadının ticari reklâm aracı olarak kullanılması ve mevcut neşriyatın çoğunun belden aşağıya seslenip şehevî duyguları durmadan tahrik etmesi; eğitim sisteminin tek yanlı olması, önce ferdi, sonra aileyi ve sonra da bütün bir milleti dejenere edip ahlâkî çöküntünün kurbanı ycpar.
Lût kavmi bunun en acık örneklerinden biridir. Kur'ân bilhassa bu çirkin olayı münasebet düştükçe çeşitli yönleriyle anlatıp birer ibret levhası halinde gözlerimizin önüne serer. Tabii denilen ilâhî kanunları biz kendi arzumuza göre değiştirmek istiyoruz, oysa bu mümkün değildir. Bir kadın erkek olamaz ve erkeğin yaptığı işi yapamaz. Hiçbir cinsel sapıklık, evliliğin yerini dolduramaz. Din ve ahlâk dışı yapılan işlerde ve ekonomik rekabet ve çalkantıda; faiz ve sömürüde hiçbir kutsal değer yoktur. Şüphe edilmemelidir ki, mâbedier de okullar ve hastaneler kadar önemlidir. Birini bırakıp diğeriyle meşgul oimak bizi mutiu yarınlara götürmez. Sodom'da refah, neşe, hayat, kadın, mal ve mülk herşey vardı; mâbed, ibâdet, ahlâk
ve fazîlet yoktu. İşte Kur'ân bu gerçeğe parmak basıp biz insanları aydınlatıyor ve yarınlara daha imanlı, daha ahlâklı hazırlanmamızı, yetiştirdiğimiz nesillere çok iyi bir ahlâkî miras bırakmamızı emrediyor.[132]
Fıkhî Yönü
Kur'ân'da Lût kavmi'nin cinsel sapıklıkları açıklanırken olay «fahişe» tabiriyle belirtilmiştir. İsrâ ve diğer sûrelerde ise, bu tabir «zina» anlamına kullanılmıştır. O nedenle konumuzla ilgili âyeti tefsir edenlerin çoğu erkeğin erkekle cinsel temasta bulunmasını zina hükmü kapsamına almışlardır.
Ancak ilim adamlarımız böylesine şeni ve hayasızca cinsel sapıklıkta bulunana nasıl bir ceza verilmesi gereği üzerinde durmuş ve iki ana kaynağın ışığı altında farklı içtihat ve görüşler ortaya koymuşlardır:
a) İmam Mâlik'e göre, böyle bir suç işleyen adam ister evli, ister bekâr olsun, recmedilir. Mef'ûl ise, ergen olmuşsa recmedilir.
b) Atâ' ve Nahaî'ye göre, fail ile mef'ûl evli iseler recmedilir; bekâr iseler hapis cezasıyla tecziye edilir. Medine'li İbn Müseyyeb de aynı görüştedir.
c) İmam Ebû Hanîfe'ye göre, bu hususta evli olan da, olmayan da ta'zîr edilir, o fiile bir daha dönmemesi için gereken bazı eezalar verilir,
ama recmedilmez.
d) İmam Şafiî'ye göre, bunlar da zina haddiyle cezalandırılırlar, yani bekâr iseler, yüzer değnek vurulur; evli iseler recmedilirler.[133]
Sahabe Devrindeki Uygulama
1— Birinci halîfe Ebû Bekir Sıddîk (R.A.) devrinde, bu çirkin suçu işleyen Fücâe adında bir adam, Hz. Ali'nin (R.A.) de görüş ve tasvibi alınarak yakılmıştır.
2— İbn Zübeyir, Mekke'de emîr iken, aynı suçu işleyen bir adam ateşe atılıp yakılmıştır.
3— Emevîlerden Hişam b. Velîd de aynı uygulamayı uygun görerek, bir iki kişiyi cezalandırmıştır. [134]
Müctehit imamlar, hiçbir canlının yakılarak tecziye edilmesinin doğru olmayacağını, bu hususta Peygamber (A.S.) Efendimiz'den rivayet edilen hadîslerin ışığında başka başka tecziye yollarına başvurulmasını söylemişlerdir.[135]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle, cinsel sapıklığın en çirkinini işleyen ve gönderilen peygamberi dinlemeyip ona karşı azgınlık ve nefretle çıkan Lût kavminin ibretli akibeti açıklandı ve ahlâksızlığa pas veren kadrolar, idareciler uyarıldı.
Aşağıdaki âyetlerle, ahlâksızlığın bir başka şeklini inkâr ve tuğyan potasında şekillendirip toplum yapısında güven, sevgi, saygı ve dayanışma duygularını yıkan Medyen halkından söz ediliyor; ölçü ve tartıda .hile yapmaları konu edilerek, insan haklarına hileli yoldan el uzatan bir milletin yerlebir edildiği haber veriliyor.[136]
Meali:
85— Medyen (halkına da) kardeşleri Şuayb'ı (uyarıcı bir peygamber olarak) gönderdik. «Ey kavmim, dedi, Allah'a ibâdet edin, O'ndan başka sizin tanrınız yoktur. Doğrusu Rabbınızdan size açık bir belge geldi. Artık ölçü ve tartıyı tam tutun; insanların eşyasını (ölçüp tartarken onlara) haksızlık etmeyin ve bir de yeryüzünde düzen sağlanmışken bozgunculuk edip fesat çıkarmayın. Eğer cidden inanıyorsanız, bu (haber verdiğim husus) herhalde sizin için hayırlıdır.
86— Allah'a imân edenleri tehdit ederek ve Allah'ın yolundan alıkoyarak öyle her yolda -o yolun eğriliğini arzu ederek- oturmayın. Bir düşünün, bir zamanlar az idiniz, O sizi çoğalttı, bozgunculuk yapıp fesat çıkaranların sonunun ne olduğuna bir bakın!
87— İçinizden bir kısmı benimle gönderilen (ilâhi vahye) inanmış ve bir kısmı da inanmamişsa, Allah aramızda hükmedinceye kadar sabredin. Allah hükmedenlerin en hayirlısıdır.
88— Kavminden büyüklük taslayan ileri gelenler dediler ki: «Ey Şu-ayb! ya milletimize (dinimize) dönersiniz, ya da and olsun ki seni de, seninle beraber imân edenleri de kasabamızdan çıkarırız.» O da : «İstemesek de mi?» dedi.
89— Allah bizi kurtardıktan sonra dininize dönecek olursak, elbette Allah'a yalan ile iftira etmiş oluruz. Dininize dönmemiz artık bize yakışmaz ve uygun olmaz; meğer ki Allah dilemiş olsun... Rabbimiz ilim yönünden her şeyi kapsayıp kuşatmıştır. Biz ancak Allah'a güvenip dayanmışız-dır. Ey Rabbimiz! bizimle kavmimiz arasında hak ile fetihte bulun; sen fetihte bulunup hükmedenlerin en hayırlisısın.
90— Kavminden inkâra sapan ileri gelenler: «Şuâyb'e inanıp uyarsanız and olsun ki o takdirde ziyana uğrayanlardan olursunuz!» diyerek (tehdîdde bulundular).
91-92— Bunun üzerine onları müthiş sarsıntı yakalayıverdi ve (böylece) kendi yurtlarında oldukları yerde dizüstü çöküp kaldılar; Şuayb'ı yalanlayanlar sanki orada hiç şen-şatır yaşamamış gibi oldular. Şuayb'ı yalanlayanlar ziyana uğrayanların tâ kendileri oldular.
93— Ve artık Şuâyb onlardan yüzçevîrip uzaklaşırken ey kavmim, dedi, yemin ederim ki ,size Rabbimin buyruklarını tebliğ ettim ve sîze (gereken uyarı ve) öğütte bulundum. Bu durumda küfürde (ısrar edip kafan) bir kavim için ne diye tasalanayım.
Şuayb Peygamber Ve Medyen
Müfessirlerle tarihçilerin tesbitine göre, kuvvetli bir ihtimalle, Şuayb Peygamber, baba tarafından İbrahim Peygamber'e, ona tarafından Lût Peygamber'e ulaşır; böylece iki cihetle peygamber torunudur.
Medyen, Filistin ile Hicaz arasında Kızıldeniz sahilinde bir bölgenin ve o bölgede yer alan en büyük şehrin ismidir.
Tevrat'ın Tekvin bölümünde İbrahim Peygamberin Ketura adındaki hanımından Medan ile Miden adında iki oğlu daha dünyaya geldiğinden söz edilir ki, Medyen yöresine yerleştikleri için o bölge onların ismiyle tanınıp anılmıştır.[137]
Medyen Halkı
Yine hem yakınlık, hem tarih, hem de kalıntı bakımından Araplarca bilinen Medyen bölgesine gönderilen Şuayb Peygamber ve hak dine yaptığı davet misal veriliyor. Âd ve Semûd kavimlerinin helakine sebep olan küfür, azgınlık ve ahlâksızlığın bir benzerinin de Medyen halkında bulunduğu konu ediliyor. Lût kavminden sonra gönderilen peygamberlere karşı gelenlerle, son peygamber Hz. Muhammed'e (A.S.) karşı gelenler arasında da benzerlik bulunduğu hatırlatılıyor. Bu benzerliği özetleyip maddeleştire-cek olursak konunun daha iyi anlaşılmasına yardımcı oluruz; şöyle ki:
1— Peygamberlerin getirip tebliğe çalıştıkları ilâhî emirleri ve açık belgeleri yalanlamak.
2— Haklara tecavüz edip ölçü ve tartıyı noksan kullanmak.
3— Dünyalığı amaç seçip iradeyi nefis ve İblîs'in eline bırakmak.
4— Peygambere imân eden zayıfları, köle ve kimsesizleri tehdit etmek.
Yollan ve kavşak noktaları işgal edip peygamberle görüşmek isteyenlere engel olmak.
6— Peygamber ve ona uyanları küfre döndürmek için bazı çirkin tertiplere başvurmak.
7— Peygamber ve arkadaşlarını öz yurtlarından çıkarmayı düşünüp bunun için zorlayıcı müeyyideler uygulamak..
Medyen putperestlerinin daha çok üzerinde durdukları bu yedi maddenin bir benzerinin Mekke putperestleri arasında da câri olduğunu görüyoruz. Çünkü küfrün amacı ve hedefi birdir; vasıta ve metodu değişiktir.
Kur'ân geçmiş milletlerden dört kavmin hakka, doğruya, ahlâk ve fazilete karşı başkaldırmalarını on kadar özlü ve ibretli safhalarıyla açıklarken, cehalet ve inkârın kavim ve milletleri nasıl kemirip tükettiğini, Ce-nâb-ı Hakk'ın kendisini tanımayanları nasıl silip yok ettiğini; iman edip imanını akıl ve idrâkiyle birleştirenleri sonunda başarıya eriştirerek fazilet dolu bir hayat yaşattığını tarihî belgelerle insan aklına seslenip açıklamaktadır.
Kur'ân'daki ilâhî metoda göre, tarihte meydana gelen önemli olayların tarihi, olayları oluşturanların listesi ve olayın detayı önemli değildir. Önemli olan, geçmişten öğüt ve ibret alınacak safhalardır.
Kur'ân'ın katıksız Allah sözü olduğunu, Tevrat ve İncil'in bugünkü halleriyle bu özelliklerinin önemli bir kısmının kaybolduğunu isbat için sözü edilen tarihî kıssaların anlatım ve işleniş metoduna bakmak kâfidir.
Kur'ân yedi maddelik bir açıklama ile yıkılıp yok olan bir milletin sosyal, ekonomik, psikolojik, dini, ahlâkî, ticarî ve beşerî ölçülerini birer komprime halinde sergiler. Bu usûl ve üslûbun; anlatım ve özetlemenin bir benzerini başka bir kitapta görmek pek mümkün değildir.
Kur'ân'ın Medyen halkı hakkında belirttiğimiz ölçüler çerçevesinde verdiği bilgileri maddeleştirelim :
1. Medyenli'ier katıksız putperesttirler. Tevhît inancı o bölgede de bozulup yerini çok ilâhlı bâtıl bir inanca bırakmıştır.
2. Allah'ı tanımadıkları, O'na ibâdet etmedikleri kesindir.
3. Peygamberle birlikte onlara çok açık belgeler ve mu'cizeler gönderilmiştir. Buna rağmen önyargı haline gelen çok tanrı inançlarını değiştirmek mümkün olmamıştır.
4. Tioarî ahlâkları son derece bozuktur. Çevre kabile-ve milletlerle irtibatları tam bir güvensizliğe dönüşmüştür.
5. İnsan haklarına tecavüzü sanat veya âdet haline getirmişlerdir.
6. Din ve vicdan hürriyeti tek yanlıdır. Putperest olmayanların hiçbir değer ve itibarı yoktur.
7. Allah'ın koymuş olduğu düzen ve dengeyi durmadan bozmaktadırlar.
8. Halkı hakka inanmaktan alıkoyanlar daha çok makam ve servet sahipleridir.
9. Ülkenin mukadderatını elinde tutanlar durmadan kötü örnekler sergilemektedirler. O yüzden halkta bir salah alâmeti görmek mümkün değildir.
10. Kendilerini bu noktaya getirenleri Allah affetmez. O yüzden Med-yenli'ler en ağır tokatı kâinatta hâkim olan ilâhî denge ve düzen kanunundan yeyip herşeylerini kaybetmişlerdir.
11. Geçmişten ders ve ibret almadıkları için sonları hüsran olmuştur.
12. Halen yeryüzünde yaşamakta olan milletler de kendilerini onların eriştiği kerteye getirdikleri takdirde ilâhî hükmün tecellisinden kurtulamı-yacaklardır. Nitekim Mekkeli'lerin sonu da bir başka oldu, üzerlerine maddî bir azap inmedi, mağrur başlarını eğecek, sahte gururlarını kıracak, Kabe sahipliğine lâyık olmadıklarını anlatacak, eğitilip öğretilmeye çok muhtaç bulunduklarını gösterecek bir fetih ordusu gönderildi. Bu, inen şamarın en hafifi sayılır.[138]
İnananlar Ve İnanmayanlar
İçinizden bir kısmı benimle gönderilen (ilâhî vahye) inanmış ve bir kısmı da inanmamışsa...»
Mealindeki âyetle, sonunda kimlerin başarılı olacağı üzerinde durularak, hakkın eninde sonunda üstün geleceği haber veriiiyor.
İlkel bir milletin yapısında yeralan insanların bir kısmı inanır, bir kısmı inanmazsa, tartışma, sürtüşme, vuruşma kaçınılmaz olur; kin ve nefret kabarıp huzursuzluk için en uygun ortamı oluşturur. Hele inanmayanlar çoğunlukta ise, durum daha da vahimleşir ve böylece din ve vicdan hürriyeti ayaklar altına alınıp insan haysiyeti sıfıra düşürülür.
Kur'ân, ilgili âyetlerle Şuayb Peygamber'in iiâhî vahye dayanarak böylesine bozuk ve karışık bir ortamda nasıl bir metot uyguladığını çok kısa, fakat anlamlı birkaç cümleyle açıklamaktadır: İmân eden ahlâklılar çoğunlukta ise, inanmayanlara karşı bir tecavüz söz konusu değildir. Çünkü gerçek din; akıl, irade, idrâk ve vicdan işidir. Zorla din ve dindarlık olmaz. İnanmayanlar çoğunlukta ise, onlardan her ân bir tecavüz ve haksızlık beklenebilir. Çünkü küfür seviyesizdir, şarlatandır, mütecavizdir. O durumda günün şartlarını dikkate alarak dini ve güzel ahlâkı en uygun ve en çekici bir metotla yavaş yavaş öğretmeye çalışmak ve karşıdan gelen hezeyan ve sataşmalara misliyle cevap vermeyip olgunluk göstermek gerekir.
İşte Kur'ân bize bu metodu verirken sünnetullah gereği, inananlarla inanmayanlar arasında Cenâb-ı Hak adaletiyle hükmedinceye, dengeyi sağlayıp hakkı üstün kılıncaya kadar sabırlı olmayı öğütlüyor: «İçinizden bir kısmı benimle gönderilen (ilâhî vahye), inanmış ve bir kısmı da inanma-mtşsa, Allah aranızda hükmedinceye kadar sabredin. Allah hükmedenlerin en hayırhsıdır.»
Resûlüllah (A.S.) Efendimiz, 13 yıllık Mekke devrinde bu metottan ayrılmamış, her zaman sabretmesini bilmiş ve sabretmeyi tavsiye etmiştir. _Sonunda Allah "hükmünü verdi. Medine'ye hicret emri geldi ve dokuz, on yıl sonra mü'minler güçlenip Mekke'yi kansız fethetmeye muvaffak kılındılar.[139]
Din Ve İmanı Vatana Tercih Etmek
«Ey Şuayb ya milletimize (dinimize) dönersiniz, ya da and olsun ki, seni de, seninle beraber iman edenleri de kasabamızdan çıkarırız.»
Şuayb Peygamber'le Medyenlİ'lerin ileri gelenleri arasında geçen çetin tartışma, bize bir başka önemli hususu öğretmektedir: Allah'a ve Peygamberine imân eden bir mü'min, dini terkle yurdunu terk arasında bir tercihe zorlanırsa, o takdirde inanç ve vicdan, din ve fazîlet hürriyeti ve hakkı verilmeyen bir vatanı terketmesi hayırlıdır. Çünkü insan kendi topraklarında din, düşünce, ibâdet hürriyeti içinde bağımsız yaşama şansına sahip bulunduğu ölçüde vatandaştır. Bunlardan biri haksız ve yersiz kısıldığı veya yasaklandığı gün vatandaşlık hakları zedelenir ve üzerinde yaşanılan toprak vatan olma ölçü ve anlamını yitirir. Son yıllarda Bulgaristan ve Yunanistan'da Müslümanlara yapılan baskı ve işkence bunun hazin örneklerinden biridir.
Şuayb Peygamber'in kendi yurdundan çıkarılma tehdidine karşılık, inandığı yoldan ayrılmayacağı, gerektiğinde vatanını terkedeceği çok veciz bir anlatımla belirtilmekte ve bu açıdan mü'minlere miras kalan bir metot gösterilmektedir. Ondan önoe İbrahim Peygamber'in kendi ülkesini terketme zorunda kalması, Musa Peygamber'in Mısır'dan göçetmesi ve son olarak Hz. Muhammed'in (A.S.) Mekke'den Medine'ye hicreti, hep küfrün saldırı ve baskısından; din ve vicdan, düşünce ve inanç hürriyeti tanımamasından kaynaklanmıştır.[140]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıda geçen âyetlerle, kendilerini bütünüyle dünyalığa verip nefis ve şehvetleri doğrultusunda yaratıldıkları yüksek gayeden uzaklaşan inkarcı azgın milletlerin sonlarının felâketle noktalandığı belirtildi.
Aşağıdaki âyetlerle, sözü edilen kavim ve milletler bâtılda ısrar edince, doğru yolu seçerler diye bir takım sıkıntılara uğratıldıkları, bunaldıktan sonra sıkıntının kaldırılıp ferahlatıcı bir havanın estirüdiği konu ediniliyor ve Mekkeli'lerin açlıktan ağızları kokacak kadar kıtlıkla yüzyüze geldiklerine ve böylece bir denemeye tabi tutulduklarına işaret ediliyor. Buna rağmen dönüş yapmadıkları takdirde ilâhî hükmün ineceği haber verilerek, gereken uyarı -ilâhî rahmet gereği- yapılıyor.[141]
Meali:
94_ Hangi memlekete bir peygamber gönderdiysek mutlaka ora halkını, yalvarıp yakarsınlar (gafletten uyansınlar) diye bir takım sıkıntı, darlık ve şiddete (tâbi) tutup (hırpalamışadır),
95— Sonra da bu tür kötülüğü iyiliğe çevîrmişizdir, o kadar ki, çoğalmışlar ve «doğrusu atalarımıza da (bu gibi) sıkıntı ve darlık dokunmuş, bolluk ve ferahlığa kavuşmuşlardı» demişlerdi de o sebepten haberleri olmadan ansızın onları tutup (mahvetmiştik).
96— Eğer o kasabaların halkı (dosdoğru) inanıp (inkâr, inat ve azgınlıktan) sakınsalardı, elbette üzerlerine gökten ve yerden bereket (kapı)-larını açardık; ama ne yazık ki (Hakk'ı) yalanladılar, biz de onları kazandıkları (kötülük ve haksızlıktan dolayı kahrımızla) yakaladık.
97— Kasabalar halkı geceleyin uykuda iken azabımızın (ansızın) kendilerine gelmesinden güvende midirler?
98— Veya kasabalar halkı, oynayıp eğlenirlerken kuşluk vakti kendilerine gelecek azabımızdan emin midirler?
99— Yoksa onlar Allah'ın kurduğu düzen ve tedbirden güvende midirler? Oysa Allah'ın kurduğu düzen ve tedbirden ancak kendilerine yazık edenler güvende olurlar.
100— Önceki (yaşayan) yerlilerinden sonra yeryüzüne vâris olanlar şu gerçeği hâlâ anlayamadılar mı? Dilemiş olsaydık onları da günahları karşılığında felâkete uğratır ve kalbleri üzerine mühür basardık. (Böylece) işitmez ve anlamaz duruma gelirlerdi.
101— İşte bu kasabaların haberlerinden ve durumlarından bir kısmını sana anlatıyoruz. And olsun ki peygamberleri, onlara acık belgelerle (mu'cizelerle) geldiler, ama daha önce yalanladıkları şeye inanmak istemediler. İşte böylece Allah inkâra saplanıp kalanların kalblerini mühürler.
102— Biz onların çoğunda ahde vefanın (izini) bulamadık. Çoğunu, şüphe yok ki fâstk (ilâhî buyruk ve sınırın dışına çıkmış) bulduk.
İlgili Hadîsler
«Mü'minin (herhali) hayret uyandırıcıdır: Allah onun hakkında ne kadar kaza (ve kader) meydana getirirse, mutlaka onun için hayırlı olur. Başına bir sıkıntı ve darlık gelir de ona sabrederse, yine onun için hayırlı olur; bir ferahlık ve genişliğe kavuşur da şükrederse, yine onun için hayırlı olur.» [142]
Kudsî hadîs :
Allah (C.C.) buyurdu : «Doğrusu ben kullarımı bâtıldan uzak, Hakk'a yönelik yarattım. Sonra şeytanlar gelip onları saptırıp dinlerinden uzaklaştırdılar; benim onlara helâl kıldıklarımı haram saydılar.» [143]
«Doğan her çocuk fıtrat (Allah ve din duygusu) üzere doğar. Sonra ana-babasi onu ya yahudileştirir, ya hıristiyanlaştırır, ya da mecûsileşti-rir.» [144]
İnsanin İki Yönlü Eğilimi
«Hangi memlekete bir peygamber gönderdiysek mutlaka oranın halkını, yalvarıp yakarsınlar diye bir takım sıkıntı, darlık ve şiddete (tabi) tutup (hırpalamışızdır).»
İnsan, kendinde hem hayvanî, hem melekî sıfatları taşıyan ve hayatı boyunca bu sıfatların çizdiği zikzaklı yolda yürüyen bir canlıdır. Hangi sıfatın eğilimi ağır basarsa, insan o sıfatla ilgili varlığa daha çok yaklaşmış olur.
Refah artar da mutluluk güleryüzünü gösterdiği zamanlarda insan yüce âleme İlgisiz kalır ve melekî yanı iyice zayıflar veya o sıfatı kaybedecek kadar plândaki yerinden kayarsa, yaratıldığı gaye ve hikmete arka çevirmiş olur. Bu durumda hayvanî sıfatlar akla ve mantığa üstünlük sağlar; kutsal değerler unutulur ve sonunda insan nefis ve şehvetin esiri haline gelir.
Bir süre sonra felâket zili çalıp dert ve belâ ardarda kendisini izlediğinde ise, düştüğü bataklığın, daldığı gafletin farkına az veya çok varmaya başlar. Felâketler ve sıkıntılar dört yandan kendisini kuşatıp umut ışığının söndüğünü veya sönmek üzere olduğunu görünce, en büyük umut olan ve her ân kullarına rahmet kapısını açık tutan âlemlerin Rabbına yönelme ihtiyacını duyar. Günkü yaratılışında bu maya mevcuttur; Allah ve din duygusu onun ruhuna işlenmiştir. Şehevî duygular, geçici mutluluklar, mal ve makam sarhoşluğu o mayayı küllemiş durumdadır. Küller kalkınca o ortaya çıkma imkânını bulur.
İşte ondan dolayı bir ülke halkı kutsal değerlerden uzaklaşır, hayvanî sıfatların tesirinde kalır ve böylece yüce âlemden ilgisini keserek eriştiği nimetin sarhoşluğu içinde Allah'a başkaldırırsa, Allah onları bu sakıncalı yoldan çevirmek için uyarıcı, yol gösterici, hakkı tebliğ edici peygamberler veya peygamber ilmine vâris olan mürşitler gönderir. Bu arada fıtratlarındaki Allah ve din duygusunu örten nefis ve şehvet perdesini kaldırmak için şiddet, sıkıntı, üzüntü, açlık ve hastalık gibi sebepleri harekete geçirir.
Bu durumda kimin ruhundaki cevher ilâhî hidâyet güneşinden yararlanma isti'dadında ise, gönderilen uyarıcıya inanıp bağlanır. İsa Peygam-ber'e inanan havarîler gibi.. Sonuç olarak, gönderilen peygamber veya vârisinin hikmeti belirginleşir; ilâhî rahmet gazabının önünde yürüyerek saadet havasını estirir. O sonsuz kudret, inen sıkıntı ve kötülükleri sevince ve iyiliğe döndürür.
Aradan uzun yıllar geçer, yeni kuşaklar ortaya çıkar; nüfus ve servet artışı göz ve gönül dolduracak dereceye ulaşır,- derken yine Hak'tan uzaklaşma, azgınlık,şımarıklık ve inkâr fırtınasıkendini hissettirir. Gaflet bulutları milletin ufuklarını kaplayıp karartır ve ardından yine sıkıntı, ıstırap, felâket ve musibetler peşpeşe sıralanır. Aklı ermeyenler, intibahe gelmeyenler, «eh ne yapalım, atalarımız da bu gibi zikzaklı yollardan gelip geçmişlerdi..» diyerek kendilerini avutmaya çalışırlar da Hakk'a yüzçevirme-yi bir türlü akıllarından geçirmezler. O sebeple sünnetullah gereği o kavim, ya da millet üzerine ilâhî emrin inmesi kaçınılmaz olur.
O halde kâinatta bilinen ve bilinmeyen câri kanunlara, diğer bir deyimle sünnetullah'a uymak ve dejenere olmaya, yozlaşıp sapıtmaya yol açacak bir çevre oluşturmamak bir zarurettir.[145]
Göğün Ve Yerin Bereketi
«Eğer o kasabaların halkı inanıp sakınsalardı, herhalde üzerlerine gökten ve yerden bereket (kapı)larını açardık.»
Kur'ân'da ilgili âyetle söz konusu edilen bereket, maddî refahla birlikte kalblerde fışkıran sağlam imân, vicdanları geliştiren kanaat, insancıl duygu; ruhlara gıda veren Allah ve din sevgisidir. Gerçek bereket budur; tek yönlü bereket yeterli değildir. O halde sadece ekonomik yapısını geliştirip düzene sokan, -fakat kutsal değerlere lâyık olduğu yeri ve önemi vermeyerek maddeyi heykelleştiren kavim ve milletler, her şeye rağmen huzursuz ve güvensizdirler.Çünkü ölümüve ötesini fısıldayan ne bir haber, ne de ebediyen mutlu olmayı va'deden bir.ses onların ülkesinde duyulmamaktadır. Allah'a ve Âhiret'e bilerek inanan insanın ruh ikliminde oluşturduğu ölçü ve denge onlarda sağlanmadığı için de mal ve servetin bolluğu feyizli, huzurlu ve güvenli bir ortam getirememiştir. O bakımdan kazanılan servet, elde edilen refah bir hiç uğruna akıp gitmekte, inanmayanların bir dereceye kadar umudu ve ondan sonra umutsuzluğu olmaya devam etmektedir.
İlgili âyetle, dünya ile âhiretin, maddeyle mânanın, bedenle ruhun paralel ilgi görmesi telkin edilirken, ilâhî dini gönülden benimseyip gereğince amel etmenin mutluluk, feyiz, bereket ve umut kaynağı olduğu ilham ediliyor. Dinsiz bir hayatın ruh ve vicdan için bir işkence, kalb için bir ağırlık ve yük olacağı dolaylı şekilde anlatılıyor.[146]
İnkarcıların Kalblerinin Mühürlenmesi
«İşte böylece Allah inkâra saplanıp kalanların kalblerini mühürler.»
İlgili âyetle gelip geçen milletlerin yanlış tutumlarının, inkârda inat ve ısrar etmelerinin faturasının çok ağır olduğuna işaretle Mekke halkı uyarılıyor. Sonra da gözler önüne serilen belgelere, açık mu'cîzelere rağmen daha önce yalanladıkları şeye inanmak istemediklerine atıfta bulunularak çoğunda ahde vefanın izine rastlanmadığı, o yüzden kalblerinin mühürlendiği bildiriliyor.
Önce şunu belirtelim ki, bir kalb mühürlenecek düzeye gelmedikçe Allah onu mühürlemez. Bir hayvan yemekten ve içmekten kesilip can çekiştirme durumuna, kısırlaşıp yararsız hale gelmedikçe kolay kolay kasabın bıçağına teslim edilmez. Bir insan da kalbini ve ruhunu yüce âlemden inen her türlü feyiz ve rahmete kapalı tutmadıkça, gösterilen ilâhî belgelere kayıtsız ve ilgisiz kalmadıkça kalbi mühürlenmez. Dönüşün, ahde vefanın eseri kalmayınca, ilâhî hüküm iner. Ve işte o zaman ne hidâyet güneşi o kalbe doğar, ne de Peygamber sünnetinin nuru yansır. Kör olarak yaşar, kör olarak kabrinden kalkar.
Tarihte isimleri anılan birçok kavim ve milletlerin Allah'a ve Peygamberlere karşı olumsuz tutumlarıyla Mekkeli'lerin son dine karşı tutumları arasındaki benzerlik o kadar açıktır ki, Kur'ân yer yer bunu belirtmekte ve tarihin tekerrür edeceğine işarette bulunmaktadır. Nitekim tarih Mek-keli'ler hakkında da tekerrür etti, aradan birkaç yıl geçince mağrur başları yerlere kadar eğildi. Düne kadar alaya aldıkları, küçümseyip hakîr gördükleri mü'minlere uymaktan başka çareleri kalmadı. Kabe'ye yaklaştırmadıkları Bilâl, onların gözlerinin önünde Hz. Muhammed'in (A.S.) emriyle Kabe'nin damına çıkarılarak Allah'ın birliğini, Muhammed'in (A,S.) hak resul olduğunu ilân etti.
Keza bu günlerin çok yakın olduğuna işaretle bir yandan Mekkeli'-lere son uyarılar yapılıyor, bir yandan da mü'minler teselli edilerek ilâhî nusratın pek yakın olduğu müjdesi veriliyordu,
Allah'ın plân ve programını bilen Resûlüllah (A.S.) Efendimiz, müşriklerin her türlü azgınlık, taşkınlık, şarlatanlık ve ölçüsüzlüklerine karşı sabrediyor; İslâm'ın ebediyete uzanan nurunu kalb ve kafalara yansıtmaya çalışıyordu. O gün için bundan daha güzel bir yol ve metot söz konusu değildir. Hz. Peygamber (A.S.) nasıl suyun bölünmezliğini, onu oksijen ve hidrojene ayırınca su olmaktan çıkacağını biliyorduysa, insanın da beden
ile ruhunu birbirinden ayırmanın onu insanlıktan çıkaracağını öylece biliyor ve her sıkıntıya göğüs gerip insanın bu iki ayrı varlığı arasında en sağlam irtibatı eğitim yoluyla sağlamaya çalışıyordu. O bakımdan kavga yerine barışı, kan dökme yerine insan hayatının önemini, bölünme yerine birleşmeyi, sınıf farkı yerine eşitlik ve kardeşliği telkin ederek günün şartlarına ve mevcut ortama göre bir strateji uyguluyordu.
İşte bu, her çağda dikkatten uzak bulundurulmayacak bir metottur ki, Kur'ân birçok âyetlerle onu anlatıyor.[147]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıda geçen âyetlerle, insanların nefis ve İblîs'in şer ikliminden uzaklaştırılıp kutsî âlemin ferahlatıcı, umut ve huzur, güven ve kalb yatış-kanlığı verici iklimine eriştirmek için her kavim ve millete birer uyarıcı ve yüce âlemden saadet müjdesini haber veren bir peygamber gönderildiği konu edildi. Sonra da inkâr ve tuğyanda ısrar edenlerin, dönüş yaparlar diye bir takım sıkıntılarla denendikleri anlatıldı.
İmân edip ahlâkını güzelleştiren her milletin maddî ve manevî alanlarda göklerin ve yerin bereketlerine lâyık oldukları belirtildi.
Aşağıdaki âyetlerle çok ibretli ve önemli tarihî bir misal veriliyor: Musa Peygamber ile Fir'avn kıssası detaylı biçimde anlatılarak hakkın eninde sonunda başarıya erişeceği, bâtılın ise, yıkılıp yok olacağı ana hatlarıyla gözler önüne seriliyor ve böylece önce Mekkeli putperestler, sonra da yaşamakta olan inkarcı kavim ve milletler uyarılıyor.[148]
Meali:
103— Sonra da onların ardından Musa'yı âyetlerimizle Fir'avn'a ve (onun meclisinde yer alan, itibar gören) ileri gelenlerine gönderdik. Âyetlerimize karşı haksızlıkta bulundular ama (sen) fesat çıkarıp (Hakk'a karşı gelenlerin) sonunun nasıl olduğuna bir bak!
104— Musa dedi ki: Ey Fir'avn! Şüphesiz ki ben, âlemlerin Rabbin-den (görevlendirilip gönderilen) bir peygamberim.
105— Bana yakışıp yaraşan, Allah'a karşı ancak gerçeği söylemekli-ğimdir. Doğrusu size Rabbinizden açık bir belge (mu'cize) ile geldim; artık İsrâiloğulları'nı benimle beraber gönder.
106— Fir'avn ona : Bir âyet (mu'cîze) ile gelmiş bulunuyorsan hemen onu getir de (ortaya koy), eğer doğrulardan isen, dedi.
107— Bunun üzerine Musa, Asa'sım bırakıverdi, derken ansızın o açık ortada büyükçe bir yılan oluverdi.
108— Ve elini (koynuna sokup) çıkarıverdi de o, bakanlara bembeyaz (ışık saçan, pırıl pırıl) oluverdi.
109— Fir'avn'ın kavminden ileri gelenler, (mu'cizeyi inkâr edip), bu çok bilgili bir sihirbazdır;
110— Sizi yurdunuzdan çıkarmak ister, dediler. Bunun üzerine Fir'avn onlara : «Peki ama ne tavsiye edersiniz?» diye sordu,
111— Onlar da : «Musa ile kardeşini alıkoy ve şehirlere toplayıcı görevliler gönder de,"
112— Sana uzman olan bütün sihirbazları getirsinler,» diye cevap verdiler.
113— Sihirbazlar Fir'avn'a gelip, eğer üstün gelirsek bize mükâfat var, (değil mi?) dediler.
114— O da, evet ve hem de (bana) yakınlardan olursunuz, dedi.
115— Ey Musa! dediler, ya sen (önce marifetini) ortaya atıver, ya da biz (hünerimizi) atıverenlerden olalım?
116— (Musa onlara:) Önce siz atıverin, dedi. Bunun üzerine onlar hünerlerini ortaya atıverince, halkın gözlerini büyülediler ve onları hayli korkuttular da büyük bir sihir sergilediler.
117— Musa'ya, Asâ'nı bırakıver! diye vahyettik, derken Asâ onların uydurduklarım (bir bir) yutmaya başladı.
118— Böylece hak (bütün açıklığıyla) gerçekleşti; onların yapagel-dikleri (sihir, gözboyacılık ve elçabukluğu) boşa çıkıp hükümsüz kaldı.
119— Artık sihirbazlar orada yenilgiye uğradılar ve alçalmış, küçülmüş olarak gerisin geri döndüler.
120-122— Ve sihirbazlar secdeye kapandılar da «Âlemlerin Rabbine, Musa ve Harun'un Rabbine imân ettik» dediler.
123— Fir'avn onlara : «Ben size izin vermeden ona imân mı ettiniz? Doğrusu bu, halkını çıkarmak için ülkede kurduğunuz bir hiledir; ama yakında (neler yapacağımı) göreceksiniz.
124— And olsun ki ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim ve (sonra da) hepinizi herhalde asacağım» dedi,
125— Onlar, (o takdirde) biz (can verip) Rabbimize dönücüleriz.
126— Rabbimizin âyetleri bize gelince sırf onlara inandığımız için bizden intikam (öc) almak istiyorsun! dediler. (Ve sonra şöyle duada bulun-
dular): «Ey Rabbimiz! üzerimize sabır (ve dayanma gücünü) boşalt ve müslimler (Hakk'a teslimiyet gösterenler) olarak canımızı al!»
Musa Peygamber Ve Fir'avn
Kur'ân'da, son peygamber Hz. Muhammed'e (A.S.) inanmayıp hakkı ret ve inkâr edenleri uyarmak; inanan bahtiyarları hem müjdelemek, hem kalb yatışkanlığına eriştirmek için yaklaşık 42 yerde, küfrü bütün yönleriyle temsil eden Fir'avn'dan ve Hakk'a karşı tutumunun değişik safhalarından; 22 yerde de Musa Peygamber ve Fir'avn arasında geçen çetin mücadelenin çok renkli bölümlerinden söz edilir.
Bunun bir diğer önemli sebebi de, daha önce gönderilen peygamberlere de inananların az olduğunu; çoğunun ise Hakk'ın dâvetine başkaldı-rıp tuğyan ettiğini hatırlatmak ve hemen her dönemde küfürle sürtüşme ve tartışma halinde olan mü'minieri teselli etmektir.
Musa Peygamber'in ise durumu peygamberler zincirinde bir farklılık arzeder: Kendisi hem Ulû'l-azm sayılan bir resuldür; hem İsrâiloğulları gibi dönek bir kavmi Mısır'da Fir'avn'ın zulmünden kurtarmakla görevlidir; hem de nüfuzlu olan ve insanları köle gibi kullanmaktan derin zevk alıp ilâhlık iddiasında bulunan haddini bilmez şımarık bir hükümdarı Allah'ın varlığını ve birliğini tasdike çağırmakla gönderilmiştir. O bakımdan teblîğ, irşat ve aralıksız mücadele safhaları Mısır'dan Sina Çölüne, oradan Filistin ve çevresine kadar uzamıştır. Aynı zamanda ilâhî ahkâmı içinde taşıyan Tevrat'ın hükümlerini İsrailoğullan'nın hayatına çevirip onları ilâhî düzene kavuşturmanın bütün zorluklarını yüklenmiş bulunuyordu. Böylece İsrailoğullan'nın tutuculuğunu, maddeye bağlılığını, Mısır'da uzun yıllar edindikleri âdet ve gelenekleri de dikkate alırsak kıssa bütün haşmetiyle karşımıza çıkar ve işte o zaman Kur'ân'da neden onlara bu kadar geniş yer verildiği anlaşılabilir.
Musa Peygamber ne zaman yaşamıştır? Tarihçilerimiz bu hususta kesin bir tesbit ortaya koyamamışlardır. Ancak M.Ö. XIII. yy. ortalarında yaşadığı sanılmaktadır.
Fir'avn, genellikle Mısır krallarına verilen bir isimdir. Musa Peygamber'in uyarıcı, Hakk'a dâvetçi olarak gönderildiği fir'avn'ın ya Tutankha-ma, ya da II, Ramses olduğu söylenir. Son yıllarda İngiliz arkeologların Kızıldeniz sahilinde yaptıkları kazı sonucu yarı mumyalanmış secde halinde bir iskelet bulmaları bazı ihtimallerin doğmasına, yeni birtakım yorumlara neden olmuştur.
Müfessir Merağî'nin tesbitine göre, fir'avnlar döneminde Mısırlı'ların
adı geçen iki hükümdarı veya birini «Selîl-i İlâh = Tanrı'nın kınından sıyrılmış kılıcı» diye vasıflandırdıkları tesbit edilmiştir. Ayrıca müzede teşhir edilen mumyalanmış fir'avnların iskeletlerinin yanıbaşına sonraları şu âyet yazılmıştır: «Senden sonrakilere (ibret ve öğüt alınacak tarihî) bir belge olmak için bugün senin bedenini kıyıya yüksekçe bir yere atacağız. Çünkü insanların çoğu bizim âyetlerimizden cidden gafildirler.» [149]
Tanrılık iddiasında bulunan Fir'avn, ister şu, ister bu olsun, önemli değildir, asıl önemli olan ©layın kendisidir. Musa Peygamber'! ummadığı bir zamanda karşısında bulan Fir'avn'ın, Onun getirdiği ilâhî belgeleri ve hakkın susturucu beyanını görünce sarsılması, ilâhlığını bir tarafa atıp çevresindeki dalkavuklarına : «Ne tavsiye edersiniz veya ne buyurursunuz?» diyecek kadar küçülmesi, ilâhî inayetin haktan yana tecellilerinden biridir.[150]
Peygamber Ve Mürşide Yakışan Ve Yaraşan Nedir?
Kur'ân yukarıdaki âyetlerle Musa Peygamber'le Fir'avn arasında geçen mücadelenin ibret ve öğüt dolu safhalarından birkaçını sıralarken, son peygamber Hz, Muhammed'in (A.S.) ümmetinden irşat görevini yüklenenlerin önünü aydınlatıp yollarını açmakta ve bâtıl ile mücadelede başarılı olmanın metot ve anahtarını vermektedir.
«Bana yakışıp yaraşan, Allah'a karşı ancak gerçeği söylemekliğimdir..» Musa Peygamber'in bu sözü çok anlamlı ve yol göstericidir. Öyle ki : Hak adına insanları irşat edip öğüt veren mürşitler, her şeyden önce peygamberlerin vârisleridirler. Allah ve Peygamber adına konuşurken yalan uydurmak hiçbir mü'mine yakışmaz. O bakımdan Hz. Muhammed (A.S.), zaman zaman sorulan soruları, Allah'tan o hususta bir bilgi almadığı için «bilmiyorum..» diyerek Allah adına kendiliğinden konuşamtyacağını belirtmiştir. Zira Hak adına yalan uydurup irşatta bulunmak insanı davadan uzaklaştırıp ilâhî gazabın eşiğine götürür. O bakımdan çok tehlikeli bir yoldur.
Din ve Allah adına konuşup halkı irşat eden kişiler, ele aldıkları konularda istedikleri şekilde tasarruf hakkına sahip değillerdir. Çünkü İslâm dini yalnız bir çağın, bir milletin değil, kıyamete kadar gelecek bütün çağ ve insanların ortak hakkıdır. İnsan kafasının ürünü olan hükümler ve sistemler, kuşaklar değiştikçe değişmeye mahkûmdur. Allah tarafından indirilen sistem ise kalıcıdır. Hem,dinler, İslâmiyetle tekâmül edip doruğuna yükseldiğine, son noktasına ulaştığına göre, artık onu olduğu gibi kabullenmek gerekir. Taşıdığı esaslar ve prensipler çağların, milletlerin ve medeniyetlerin çok önünde yürümektedir. Son birkaç yıl içinde başta Fransa'da olmak üzere batı ülkelerinin bir kısmında dünya çapında haklı şöhrete sahip olan Mauice BUCAILLE, Roger GARAUDY ve emsali kişiler, Kur'ân'i ilim gözüyle inceleyince, her kelimesiyle ilâhî olduğuna ve taşıdığı hükümlerin, ilme ışık tutan temel bilgilerinin, gerçeği bulan ilimle hiçbir zaman çatışmıyacağına inandıklarını bütün dünyaya duyurdular.[151]
Hak İle Bâtılın Karşılaşması
Fir'avn'ın kavminden ileri gelenler, (mu'cizeyi inkâr edip) bu çok bilgili bir sihirbazdır, dediler.»
Sihir, Bakara sûresinde de açıkladığımız gibi, daha çok büyü, gözbağcılık, gözboyacılık anlamında kullanılır. Ayrıca eşyanın veya olayın dış görünümünü^kendine has bir bilgi ve beceriyle,değiştirilmiş gibi gösterme sanatı da diyebiliriz. O bakımdan bir eğitim ve öğretim konusudur. Aneak unutmayalım ki, sihirbaz marifetiyle meydana gelen hiçbir olay gerçek değildir; temelde ve mahiyette bir değişiklik yoktur; sadece görünüşte ve görüntüde bir değişme söz konusudur ve o da geçicidir.
Mısır fir'avnlan ve özellikle II. Ramses devrinde sihir ve büyü-, cülüğün çok yaygın olduğu anlaşılıyor. Musa Peygamber'e karşı ilim ve irfanla; akıl ve mantıkla karşı koyamıyacağını anlayan Fir'avn ve ileri gelenler, onun göstereceği açık belge ve mu'cizeye sihirle karşı koymayı ter-cîh etmişlerdir. Sihrin mu'cize karşısında tutunması mümkün değildir. Biri inanmayan bir ruhun marifeti, diğeri sonsuz kudretin bir tezahürüdür.
Peygamberler vasıtasıyla izhar edilen olağanüstü şeylere mu'cize; büyük velîler vasıtasıyla ortaya konulan olağanüstü şeylere ise keramet denir. Her iki durumda da Cenâb-ı Hak, sebep ve illetleri ortadan kaldırıp kudretini izhar ederek, sebep ve illetleri de kendi tasarrufu altında tuttuğunu gösterir. Gerçi insan ruhu da bu kudretten gelme, bir harikadır; ama bedene girdiğinde yetkileri azalır ve tasarrufu sınırlanır. Yüce âlemden kendisine inayet edilence güçlenir ve bazı ibreleri faal duruma geçmeye başlar. Bu hal peygamberlerlejvefâyetin üst derecelerinde bulunan velîlerde çok daha belirgindir.
İşte Musa Peygamber'e «Asâ'nı yere atıver!» emri, üstün bir kudretle tecelli ederek, A s â 'nın atomları bir anda ölçü ve plânını değiştirerek çok k*ıvrak bir yılana dönüşmüştür. Bu bir gözboyacılık veya gözboyama, el-
çabukluğu değil, doğrudan İlâhî emrin, «kün hitabının» nüfuz ve tesiridir. Böyleoe ortaya konan sihri boşa çıkarmış ve tesirini bir anda silivermiştir.
«Sihirbaz ise, nereden gelirse gefsin umduğuna erişip başarılı olamaz.» [152] Şüphesiz ki, insanoğlunun sergilediği büyü, sihir ve benzeri marifetleri, kendi kudreti ve ölçüsü nisbetindedir. Allah'ın kudreti ise, sonsuz ve sınırsızdır.
Kur'ân-ı Kerîm'de sihir olayı ve neticesi açıklanırken,Hz. Muhammed'e (A.S.) ve O'nun ümmetine hakkın eninde sonunda üstün geleceği haber veriliyor; yeter ki Hak'tan yana olanlar, ilâhî kudretin yüceliğine inanıp sabırla ve bilerek çalışsınlar; insanlıktan yana en hayırlı ve en yararlı hizmetlerde bulunma aşkı içinde Hakk'a güvenip dayansınlar, aşamıyacak-ları engel, çözemiyecekieri mesele yoktur.[153]
Ölüm Tehdidi Karşısında Burçlaşan İmân
«Ve sihirbazlar secdeye kapandılar da âlemlerin Rabbına, Musa ve Harun'un Rabbına imân ettik, dediler.»
Musa ve Fir'avn kıssasının en önemli yanlarından biri de, sihirbazların Hakk'ın kudretini görüp anlayınca secdeye kapanmaları olayıdır. Devrin en mahir sihirbazları, gösterilen mu'cizenin sihir ve büyü olmadığını hemen anlamışlar, sihirle mu'cize arasındaki bariz farkı görerek Musa'nın haklı bir davayı savunduğuna inanmışlardı. Zira sihir ve gözbağcılığın tesiri geçici olmakla birlikte hakikatle hiç ilgisi yoktur. Mu'cize ise, tesiri kalıcı ve hakikatle ilgisi kesindir. O bakımdan büyük bir yılan olan Asâ, sihirbazların ortaya yılan ve haşere şeklinde sergiledikleri urgan ve benzeri şeyleri yutup ortadan kaldırırken, bir tahyîl anlamında değil, hakikati yansıtır niteliktedir. Nitekim yutulan yılan ve benzeri eşya bir daha eski haline dönememiş ve ortadan tamamıyla silinip yok olmuştur. Sihirbazlar bu gerçek karşısında inanmaktan başka bir yolun bulunmadığını anlayarak secdeye kapanmışlardır.
Sihirbazların, Musa ve Harun'un Rabbına imân ettiğini gören Fir'avn, büsbütün paniğe kapılmış, kudret ve saltanatının sarsılıp ağır bir yara aldığını anlamakta gecikmemiş ve tehdîde başvurarak : «Ben size izin vermeden ona imân mı ettiniz? Doğrusu bu, halkını çıkarmak için ülkede kurduğunuz bir hiledir; ama yakında (neler yapacağımı) göreceksiniz..»
elemiştir. Onların ise, «O takdirde biz Rabbımıza dönücüleriz..» diye karşılık vermeleri, Fir'avn'ın «And olsun ki ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim ve (sonra da) hepinizi asacağım..» demesi, sihirbazların sonunun geldiğini gösteren açık bir delildi. Buna rağmen Hakk'a imânın bir anda burçlaşıp hayatı ve geçici zevklerini küçümsemesi, kelimeyle anla-tılamıyacak kadar anlamlıdır.
Fir'avn, çevresinin ve halkının güvenini ve kendisine bağlılıklarını devam ettirebilmek için, Musa ile sihirbazların gizliden anlaştıklarını ve Kıbt kavmini Mısır'dan çıkarmayı plânladıklarını söyleyerek, halkı onların aleyhine döndürmeyi plânladı. Bu çok kurnazca bir buluştu ki, Fir'avn'ın tek tutunacak dalı sayılırdı. Hakk'a inanıp teslimiyet göstereceği yerde, yalana başvurup siyaset yapmak ne kötü şey!. Eline geçen en büyük fırsatı kaçırıyor, sonu ebedî hüsran olan yoldan dönmemeye and içiyordu. Sihirbazlar ise, «Ey Rabbımız! üzerimize sabır (ve dayanma gücü) boşalt ve müslimler (Hakk'a teslimiyet gösterenler) olarak canımızı al!» diye duâ ediyorlardı..[154]
Hakk'ı Savunanları Teselli Eden Güzel Bir Misal
Mekke'de binbir işkence altında imân ve irfanını ayakta tutmaya ve Allah'ın dinine hizmet etmeye çalışan ilk müslümanlar, iyice bunalmışlardı. Ama Resûlüllah (A.S.) Efendimizin sağlam bir kale gibi yükselen azm-u irâdesi, sabr-u metaneti, mü'minlere güç ve cesaret veriyor; Allah ve din sevgisinin filizlenen tohumları bütün gönülleri istilâ ederek,, tahammülü zor işkence ve saldırıların tesirini hafifletiyordu.
Kur'ân, gerek Musa Peygamber'in azimli ve kararlı mücadelesini, gerekse hakikati anlayan sihirbazların, mutlak ölüm karşısında şahlanan imânlarını misal vererek, sıkıntılı günlerin yakında çok gerilerde kalacağına, bâtılın başaşağı gelip yıkılacağına işarette bulunuyor ve hemen her devir ve dönemde sıkıntıya uğrayan mü'minlere nasıl hareket etmeleri gerektiğinin ölçüsünü veriyor. Sihirbazların, «Hakk'a teslimiyet gösterenler olarak canımızı al!» demeleri ne güze! yalvarış ve ne üstün bağlılıktır! Böyle bir imânın değeri bütün takdirlerin üstündedir.[155]
Tarihî Bir Belge
Eski Mısır'ın, Britanya müzesinde korunan papirüslerinde Fir'avn ve Hz. Musa ile ilgili şu fıkralar okunarak tesbit edilmiştir:
«Sihirler onlar için ekmekleri gibidir. Onların alçaklığı gibi alçaklık
yoktur. Başkanları onları arkasına takmakta ve korku boyunduruğu altında eğerek murdar kanuna doğru sürüklemektedir. Karısı hakimiyetinin önünde titrer, çocukları en aşağı bir haldedir. Ama arkadaşları ona göre dünyanın en ileri kavmidir.»
Altı numaralı papirusta da Fir'avn'ın askerlerinin Kızıldeniz'i geçerken uğradıkları musîbet ve felâket şu şekilde anlatılıyor:
«Sarayın beyaz odasının muhafızı, kitapların baş koruyucusu Amena-moni'den kâtip Pentenhor'a : Bu mektup elinize ulaştığı zaman ve noktası noktasına okunduğu zaman kalbini müteessir edecek bir halde olan elem verici felâketi, girdaba yakalanıp boğulma felâketlerini öğrenerek kalbini kasırga önündeki yaprak gibi en şiddetli ıstıraba teslim et. Hükümdarın musîbet gününde esirlere merhamet edilmesi düşüncesi kendisi için uğursuz oldu. Esir hizmetçi, kudreti altında bulunduğu kavmin başkanı oldu. Kötü hareketine karşı olan engel, ileriden mahvedildiği gibi, isyana karşı olan engel de geriden mahvedildi. Artık güç hal ile su getirmeye veya ekmek için öğütmeye çalışılabiliyor. Kralın muhafızları kalblerinden sakatlanmış gibidirler, sesleri kuvvetsizdir. Kuvvetli, esirin durup beklediğini görerek kalbinde galebe ediyordu. Gözü ona dokunuyordu, yüzü onların yüzü üzerinde idi. İftiharı da kemal derecesinde idi. Musîbet, şiddetli zaruret birdenbire onu yakaladı. Sular içinde uyudu...... Gençliklerin evvelinde biçilmiş olan gençleri, başkanlarının ölümü, kavimlerin efendisinin, doğuların ve batıların kralının mahvolmasını tasavvur et.. Sana gönderdiğim haber, hangi habere kıyas edilebilir?»
«Horosun yüzünün nuruna and olsun ki, bu adam (Musa) bir sihirbazdır. İradelerin hepsinin de mukavemeti imkânsızdır. O, kanun çizmek (koymak)ta ne kadar uzmandır!. Sam kavmi sefilini sürüklemekte ne kadar mahirdir!. Kuvvetliyi koyulmuşların, mazlumu kuvvetlilerin arasına koyuyor. Bu varlığını (kudret ve yeteneğini) daha anasının göğsünü emdiğinden beri, kendisini kurtaranlara borçlu olan çocuktur. Bununla beraber insanları kendisine alet yapmaya çalışıyor ve atılıyor..»
İşte bu fıkralar Musa Peygamber'İn mu'cizeler göstermiş ve kendisine düşman olan Mısırlı'lara bile büyük bir sihirbaz olarak tanıtılmış olduğuna delâlet etmektedir. O bakımdan sözü edilen fıkralar,çok önemlidir.
Soru : Görüyorsunuz ki, Musa Peygamber'İn mu'cizelerinden bazısının meydana gelmesi böylece gerçekleşmiş oluyor. O halde diğer mu'cizelerin de meydana gelmesi niçin mümkün olmasın?
Cevap : Ben, İsa Peygamber'İn insan temas etmeksizin doğduğunu akıllarına sığdıramayan birçok kimselere rastladım.. [156][157]
Değiştirilen Sözler
Tevrat'ın Çıkış bölümünde Musa Peygamber ile Fir'avn olayına çok geniş ve detaylı yer verilmişse de çoğunun insan eliyle değiştirildiği, Allah sözlerine insan sözü karıştırıldığı ilk bakışta anlaşılıyor ve Kur'ân'ın kelimesi kelimesine mahfuz beyân ve belâğatiyle Tevrat'ın bu kısmı da tashih ediliyor.[158]
Tahliller
«Mele1» tabiri Kur'ân'ın tam otuz yerinde değişik cümleler içinde geçer. Sözlük ve terim yönünden mânası hem birbirine çok yakın, hem de hayli geniştir. Özetliyecek olursak şöyle maddeleştirebiliriz :
a} Ülke veya kavmin ileri gelenleri.
b) Aristokratlar.
c) Danışma kurulu.
d) Söz bilir bir topluiuk.
e) Ülkede cereyan eden önemli meseleleri görüşen vazifeli bir kurul.
f) Bir amaç için biraraya gelenler.
g) Sağlıklı bir görüş ortaya koyabilen bir oemaat. h) Huy ve karakter.
i) Açgözlülük, doymazlık ve zan. İ) Biraraya gelip toplanmak. [159][160]
Meali:
127— Fir'avn kavminin ileri gelenleri (görüşlerini ortaya koyup), «Yeryüzünde fesat çıkarsınlar ve seninle llâhtorım terkedip (bir tarafa itsinler) diye mi Musa ile kavmini (serbest) akacaksın?» dediler. Fir'avn, «Onların erkek çocuklarını öldüreceğiz, kadm-armı (kız çocuklarını) sağ bırakacağız. Herhalde biz onların üstünde kahrsdici güce sâhibîzdir» dedi.
128— Musa, kavmine dedi ki: «Allah'tan yardım dileyin ve sabredin; şüphesiz ki yeryüzü Allah'ındır, kullarından dilediğir i ona vâris kılar; iyi ve hayırlı sonuç (Allah'tan korkup kötülüklerden) sakınanlarındır.»
129— Kavmi ona : «Ey Musa! Sen bize (peygamber olarak) gelmeden önce de ve bize geldikten sonra da hep eziyete uğradık» diye (sızlandılar). Musa onlara: «Umulur ki Rabbiniz düşmanınızı yok eder ve sizi yeryüzünde onların yerine geçirir de nasıl amel (hareket) edeceğinize bakar» dedi.
Fir'avn'ın Musa Peygamberden İyice Korkması
Fir'avn: Onların erkek çocuklarını öldüreceğiz, kadınlarım (kız çocuklarını) sağ bırakacağız. Elbette biz onların üstünde kahredici güce sahibizdir, dedi.»
Âyetin acık delâletinden anlıyoruz ki, Musa Peygamber'in gösterdiği mu'cizeler karşısında sarsılan ve için için korkmaya başlayan Fir'avn, kudret ve saltanatını eski ihtişamında tutmanın yol ve çarelerini düşünmeye başlamıştı. Musa Peygamber'e iki sebepten dolayı dokunamıyordu : Birincisi, dediklerinin doğru olabileceği endişesi idi. İkincisi, sihirbazlar dahil birçok kimseler Musa'ya saygı duymaya başlamışlardı. O bakımdan Fir'avn, hem Musa'nın te'sirini azaltmak, hem ona saygı duyanları korkutmak, hem de Musa'ya bir gözdağı vermek için ona inanan ünlü sihirbazları idama karar vermişti. Gerekçe olarak da şunu söylüyordu : «Sihirbazlarla Musa gizlice anlaşıp ülkeyi ele geçirmeye karar vermişler. Sihir yarışmasına girmeleri bir oyundur.»
Danışma kurulu, az-çok işin farkındaydı. Kraldan ziyade kralcı geçinmeyi uygun görüp Fir'avn'tn dikkatini daha çok Musa ve kavmi üzerinde toplamayı kararlaştırmışlardı. Çünkü ihmal edildiği takdirde ülkelerinde iki büyük tehlike, önü alınmayacak noktaya varabilirdi: Halkın iyice bölünüp bir grubun bozguncu hüviyetiyle ortaya çıkması; Fir'avn ve putlarının hakaret görüp saygınlıklarını yitirmesi söz konusu idi.
Danışma kurulu, ya da meclisin sözcüleri, ülkelerinin mutlak bir tehlikenin eşiğine geldiğini anlatarak en zecrî tedbirin alınmasını istiyorlardı. Ama Allah'ın yüce kudretine mazhar olan Musa Peygamber'e dokunma cesaretini kendilerinde bulamıyorlardı. Fir'avn, hissettiği bu korkuyu açığa vurmamaya dikkat ediyor ve Musa'ya önem vermediğini ima eder anlamda konuşmalar yapıyor, daha tesirli tedbirler düşündüğünü hatırlatarak plân ve programını şöyle açıklıyordu : «Üzülmeyin, biz bir soy kırımına başlayacağız. Bundan böyle İsrailoğulları'nın doğacak erkek çocuklarını öldüreceğiz, kız çocuklarını diri bırakacağız.»Nitekim daha önce de böyle bir tedbire başvurup İsrailoğulları'ndan sayısı cok kabarık erkek çocuklarını öldürmüştü ki bu, Musa Peygamberin yeni doğduğu bir döneme rastlamış ve Allah'ın yüksek inayetiyfe Musa o katliamdan kurtulabilmişti.[161]
Allah'ın Tecelli Eden Üstün Kudretini Gururuna Yediremiyenler
(<And olsun ki, Fir'avn taraftarlarını, öğüt ve ibret alsınlar diye kıtlık yılları ve ürünlerinin noksanlığıyla tutup (sıkıntıya uğrattık).»
Kendi fasit ve ,gayr-i âdil düzenini ne pahasına olursa olsun devam ettirmeye azmedip makam ve otoritesini, kendisini her iki âlemde de bahtiyar edecek imân cevherine tercîh eden nice körler ve sağırlar vardır. Şüphesiz ki, Fir'avn da onlardan biridir. Farklı tarafı ise, o kendini ilâh olarak tanıtmış ve halkını, özellikle İsrailoğulları'nı köle gibi kullanmış, Kıbt kavmi dışında kalan vatandaşlarına ikinci, üçüncü sınıf insan muamelesi yapmıştır.
İlâhî rahmet, inayet, vahiy ve mu'cizeye mazhar kılınmış büyük bir peygamberin sergilediği açık belgeler karşısında şaşkına dönen Fir'avn, azçok meselenin ciddiyetini ve Musa'nın yüce âlemden güç ve haber aldığını anlıyordu, ama kendini ilâhlaştırıp milletinin önemli bir kısmını buna inandırması ve geçiei bir hayatın makam ve şöhreti, imân etmesini engelliyordu.
İşte bile bile kendini bu tehlikeli sınıra getiren mağrurlar hakkında Allah'ın hükmü mutlaka tecelli eder, kahredici emri iner. Çünkü bütün açık belgelere, akla ve vicdana ışık tutan delillere rağmen hâlâ inkârda ısrar edip küfür ve tuğyanını artıran hiçbir hükümdar ve millet, belli çizgiye geldikten sonra kurtulamamıştır. Nitekim Fir'avn ve zalim ordusu hakkında da öyle oldu,* denizin amansız dalgaları arasında can vererek her şeylerini kaybetmişlerdir. Bundan önee de uyarıcı, vicdanlara neşter vurucu bir sürü dert, felâket, kıtlık birbirini izlemişti,' fakat anlayan bir kalb ve kafa mevcut değildi.[162]
İnsan Zayıf İradeli Ve Acelecidir
«Musa kavmine dedi ki: Allah'tan yardım dileyin ve sabredin....»
İsrailoğulları durmadan sızlanıyor ve biran önce bu sıkıntıdan, hürriyetsizlikten kurtulmak istiyorlardı. İlâhî vahye nail olan Musa Peygamber ise, kutsi kuvvetle işin nereye varacağını anlıyor ve sabırla bu neticeyi bekliyordu. İsrailoğulları ise, yıllarca Mısır'da fir'avnların zulmü altında
mihnet ve meşakkat çekmiş, köle muamelesi görmüştü. Bir kurtarıcıyı sabırsızlıkla bekleyip duruyorlardı. Fir'avn'ın zulmü belli kerteye gelip dayanınca, ilâhî inayet tecelli etti ve Musa'yı kurtarıcı lider olarak nübüvvet şerefiyle şereflendirip onlara gönderdi. Hareket başladı, millî şuur kımıldandı. Allah'ın va'di kalb ve kafalara telkinle işlendi; derken çetin mücadeleler ba.şgösterdi. Çünkü herşey karşıtıyla bilinip gelişebilir. Hemyyük-sek nimetlerin ağır külfetim gerektirdiğini unutmamak lâzımdır. İsrailoğul-ları bu hikmeti pek bilmediKieri veya düşünemedikleri için artan sıkıntı ve İşkenceye tahammül edemiyerek sabırsızlık gösteriyorlardı. Zaten acelecilik insanın mayasında vardır, olaylar peşkeşe gelince'o duygu hemen alevlenmeye yüztutar.
Sızlanmalar sürüp gitti. T; inip Musa Peygamber'e geldiler ve : «Ey Musa sen bize gelmeden önce ûe ve bize geldikten sonra da hep eziyete uğradık..» diyerek, Musa'nın peygamber olarak gönderilmesinin hiçbir semeresini görmediklerini anlatmak istediler.
Musa Peygamber hem oniarı teselli edip umut veriyor, hem de Allah'ın va'dinin yakında gerçekleşeceğine kesinlikle inanıyordu. O bakımdan morali yüksek, cesareti yerinde ve mücadeleye kararlılığı ortadaydı. Sünne-tullah'ı biliyor, ilâhî plân ve programın şaşmayacağını, mutlaka hedefine ulaşacağını, vakti saati gelince hükmünü yürüteceğini bütün mevcudiyetiyle bekliyordu. O bakımdan kavmine : «Umulur ki Rabbımz düşmanınızı yok eder ve sizi yeryüzünde onların yerine geçirir de nasıl amel (hareket) edeceğinize bakar»diyerek kurtuluşun pek yakın olduğuna, o günlere kavuşunca da şımarmayıp Allah'a dosdoğru kulluk etmelerinin gereğine işarette bulundu. Va'dolunan topraklara kavuşacaklarını müjdeleyerek sabretmelerini tavsiye etti..[163]
İyi, Yararlı Ve Başarılı Sonuç Kimedir?
«İyi ve hayırlı sonuç, (Allah'tan korkup kötülüklerden) sakınanlar içindir.»
İlgili 128. âyetle ilâhî programın çok önemli bir noktası açıklanarak mü'minlere bilgi veriliyor: İmanla küfrün karşıkarşıya gelip amansız bir tartışma, sürtüşme ve hattâ vuruşmaya başlaması, hangi tarafın lehine bir'sonuç doğurur? İmân ve hak cephesi, sabrı, Allah'a güvenip dayanmayı elden bırakmaz, Allah korkusuyla hareket edip herşeye rağmen kötülüklerden, zulüm ve işkenceden kaçınıp hakkı savunursa, mutlu sonuç, başarılı netice onlardan yana tecelli eder.
Kur'ân bunu ilân ediyor ve Musa Peygamber ile Ffr'avn'ın amansız çatışmalarının sonucunu ibretli bir misal olarak hatırlatıyor.
Mü'minierin önce şu iki maddeyi kafalarına nakşetmeleri gerekir:
a) Allah'tan yardım dileyip O'na büyük bir umutla bağlanmak.
b) Olaylar karşısında dayanma gücünü ortaya koyup Kur'ân'ın tabiriyle sabretmek.
Başarının şifresi bu iki maddede gizlenmiştir. Hareket noktası olarak buradan başlanıldığı takdirde, geriye daha önemli bir husus kalır ki onu her zaman manevî bir silah ve güç olarak gönüllerde taşımak gerekir; o da takva'dır. Fırtınalı, zulümlü, işkenceli bir ortamda bu tabirin delâlet ettiği mâna nedir? İşte Kur'ân da ilgili âyetlerle bu mânayı öğretiyor: Allah'a karşı korku ve saygıyı, ümit ve güveni bir an olsun elden bırakmamak; kötülüklerden kaçınıp düşmana karşı bile olsa, adalet ve insaftan ayrılmamak; Allah'a imân etmenin insanı nasıl olgunlaştırıp kâmil insan yaptığını dosta ve düşmana göstermektir. «İyi ve hayırlı sonuç (Allah'tan korkup fenalıklardan) sakınanlar içindir.»[164]
Ashabın Durumu
Mekke'de iyice sıkılan mü'minlerden bir kısmının, beşerî duygu ve zaafla bazan göğüsleri daralırdı. Müşrikler, İslâm cephesine katılanlar olunca büsbütün işkence ve azgınlıklarını artırır ve böylece bir yıldırma ve caydırma politikası uygularlardı. Cenâb-ı Hak, Musa Peygamber kıssasını bir teselli ve aynı zamanda ilâhî programı yansıtır anlamda bir müjde olarak hatırlattı ve kurtuluşun, zafer ve hürriyetin yakın olduğuna işarette bulundu.[165]
Meali :
130— And olsun ki Fir'avn taraftarlarını, öğüt ve ibret alsınlar diye kıtlık yıllarıyla ve ürünlerinin noksanlığıyla tutup (sıkıntıya uğrattık).
131— Kendilerine iyilik geldiği zaman, «bu bize lâyıktır» derlerdi. Bir kötülük dokununca, Musa ve onunla beraber olanların uğursuzluğuna yorarlardı. Haberiniz olsun ki, onların uğursuzlukları Allah katındadır, ne var ki çoğu bunu bilmezler.
132— Musa'ya dediler ki : «Bizi büyülemek için ne kadar âyet (muf-cize) getirirsen getir, sana inanıctlar değiliz!»
133— O nedenle (kudretimizin yüceliğinin) ayrı ayrı belgeleri olmak üzere başlarına tufan (sel baskını), çekirge, haşere, kurbağa ve kan gönderdik; buna rağmen gurur ve kibir gösterdiler. Zaten onlar suçlu günahkâr bir kavim idiler.
134— Üzerlerine (bu gibi) azap ve murdarlık çökünce, «Ey Musa, dediler, sana verdiği söze karşılık Rabbine bizim İçin duâ et. Eğer bizden bu azap ve murdarlığı kalJırırsan and olsun ki sana kesinlikle inanırız ve İsrâ-iloğulları'm seninle beraber (serbest bırakıp) göndeririz.»
135— Ne vakit ki, erişecekleri (mukadder) süreye kadar azabı kendilerinden kaldırdık, bir de ne bakarsın yeminlerini yerine getirtiliyorlardı.
136— Biz.de âyetlerimizi yalanladıkları ve onlardan,gaflet içinde bulundukları sebebiyle intikam aldık da denizde boğduk onları.
137— Ve küçümsenip hırpalanan kavmi de feyiz ve bereketli kıldığımız yerin (arz-ı mev'ûd'un) doğularına, batılarına vâris kıldık. Rabbin, İs-râiloğulları'na olan o güzel sözü, sabretmelerine karşılık tam anlamıyla gerçekleştirdi. Fir'avn ile kavminin yapageldikleri eserlerini ve yükselttikleri köşklerini yıkıp yok ettik.
İlgili Hadîsler
«Tâûn (veba-kolera) bir azâbdır ki, İsrâiloğulları'ndan bir topluluk üzerine ve sizden öncekiler üzerine gönderilmiştir. Bunun (salam, bulaşıcı has-
taliğın) bir yerde bulunduğunu duyduğunuzda sakın oraya gitmeyin; sizin bulunduğunuz yerde ortaya çıkarsa, sakın oradan kaçmak suretiyle başka bir tarafa çıkmayın!» [166]
Hz. Câbir (R.A.) diyor ki: Resûlüllah (A.S.) Efendimiz, çekirgeye beddua ederken şöyle dedi: «Allahım! Onların büyüklerini yok et, küçüklerini öldür, yumurtalarım boz, köklerini kes, ağızlarını bizim geçimliğimize ve rızkımıza uzanmaktan alıkoy. Şüphesiz ki sen duaları işitip kabul edensin.» [167]
Musibet Ve Hastalık Allah'ı Hatırlatır
«Üzerlerine (bu gibi) azap ve murdarlık çökünce, Ey Musa! dediler, sana verdiği söze karşılık Rabbına bizim için duâ et.»
Allah insan hayatını harekete geçirmek, ilmî araştırmalara ağırlık kazandırmak ve insanın hayat ile mücadelesini devam ettirmek için itici ve zorlayıcı birtakım sünnetler ve sebepler koymuştur. Felâket, musîbet, hastalık, sıkıntı, kıtlık, kuraklık ve benzeri şeyler o sebeplerden bir kısmıdır. Yeterince her tarafa yağmur yağdırsaydı, yeraltı ve yerüstü sularından yararlanma yolları ve çareleri düşünülmezdi. Her toprağı, her çeşit ürün elde etmeye uygun kalite ve evsafta kılsöydı, araştırma, inceleme, lüzumlu gübreleme konuları olmazdı. Hastalık ve sıkıntılar olmasaydı, tıbbî araştırma olmazdı. Böylece birçok ilim dalları ortaya çıkmaz, araştırma olmaz, buluş ve keşifler yapılmazdı. O nedenle de atalet başlar,{mmet, külfet karşılığı) hikmeti ortadan kalkardı. Sonra da insanoğlu derin bir gaflet içinde Allah'ı hatırlamaz ve aslında çoğu bu ihtiyacı duymazdı.
İnsanoğlu fıtratındaki maya gereği, bencildir, acelecidir; kendinden yana yontucu, mal ve makama karşı oldukça hırslıdır. Yukarıda sözünü ettiğimiz musîbet ve sıkıntılar onun bu aşırılıklarını kısmen olsun frenler. Din" ve ahlâk; ciddi ve seviyeli bir öğretim ve eğitim onun bu eğilimlerini belli ve meşru sınırlar içine almayı öğütler ve öğretir. Allah sevgisi ve korkusu, Âhiretteki hesap, ceza ve mükâfat inancı onu yönlendirir.
Köklü, sağlam millî kültür de bu hususlarda dinin ve ahlâkın en yakın yardımcılarıdır; Nitekim İslâm dini tebliğe başlanırken, iyi-yararlı örf ve âdetlere dokunulmamış, aile ve toplumun dengeli ve düzenli ayakta durmasına yardımcı olan millî ve manevî değerlere lâyık olduğu yer verilmiştir.
Mısır fir'üvnlarının o günkü durumu dikkate alınınca, her yönüyle bu değerlerin çok gerisinde bulundukları anlaşılır. Üstelik kendi kanlarından saymadıkları İsrâiloğulları'na tam köle ve esir muamelesi yaptıkları, her türlü düşünce ve inanç hürriyetini kıstıkları bir gerçektir. Bâtılın peşinde koşup kendi ideal ve inancının ötesinde ve üstünde başka hiçbir ideal ve inanca saygı duymayan, üstelik beşerin hakkı olan din ve vicdan hürriyetini kökünden yasaklayıp kaldıran kadroların ömrü çok uzun olmamıştır ve olamaz. Korktukları eninde sonunda başlarına gelmiş ve yaptıkları zulmün cezasını en ağır şekilde ödemişlerdir. Fir'avn (M. Ramses) bunun sadece misallerinden biridir.
O halde kitleleri sürükleyip güden Fir'avn ve yandaşlarını doğru yola çağırmak ve işleyegeldikleri kötülüklerden, zulüm ve azgınlıktan, kendilerini alıkoymak için ilâhî vahye gerek vardı. İşte Musa Peygamber'in gönderilmesi bu gereğin tabii neticesidir.
Ne var ki, büyük bir peygamberin getirdiği hayat düzeni, yozup sapıtmış inkarcılara ters gelmekte idi. O yüzden çetin mücadeleler, bir takım deneme ve imtihanlar sürüp giderken, Cenâb-ı Hakk'ın rahmet ve inayeti doğrultusundaki sünnetullah'ı tecelli etti; öğüt ve ibret alıp hakkı kabullenirler hikmetiyle kıtlık ve sıkıntı yıllan başlatıldı; ürünlerde noksanlık endişe verecek boyutlara ulaştı. Allah bu husustaki sebeplen ve kanunları harekete geçirip olayları hazırladı. Darlık, açlık, sıkıntı ve ıstıraplar birbirini izledi. Ülke insanının azı Hakk'a yöneldiyse de çoğu inkâr ve murdarlığını sürdürdü. Sünnetullah farklı görüntülerle perde perde aksetmeye devam etti. Derken o sıkıntılar arasında zaman zaman uyanırlar umuduyla ferahlatıcı bazı ortamlar oluşturuldu, ama inkarcıların yorumu hiç de müs-bet olmadı. Kendilerine iyilik geldiği zaman, biz zaten buna lâyığız, dediler. Bir fenalık veya musîbet başlarına inince, Musa'nın ve ona inananların uğursuzluğunun neticesidir, diyerek hatalı yorumlarda bulundular.
Oysa uğursuzluklarını kendileri hazırlamışlardı. Aralıksız işler halde olan ilâhî programa sırt çevirmeleri sebebiyle yaratıldıkları hikmete ters düşmüşler, yöneltilmek istendikleri amaçtan sapmışlardı. Bir insan için bundan daha büyük uğursuzluk düşünülebilir mi? Hırslarıyla yetenekleri; arzularıyla akılları arasında denge sağlayamamanın sıkıntısı içinde bulunuyorlardı.
Bilmiyorlardı ki, tarihin haktan yana büyük olayları, çoğu defa imânlarından başka dayanakları olmayan isimsiz mü'minler tarafından aksiyon
alanına çıkarılmıştır. Küçümsedikieri yabancı ırkın bir gün üstünlük sağlayacağı, kaderin cilvelerinden biridir. Yine düşünemiyorlardı ki, halk tabakası, kuvvetli irâde ve azim sahibi kişileri hayranlıkla dinler. Musa Peygamber, irade ve azmin doruğuna yükselmişti.
Böylece uğursuzluk damgasını kendileri hazırlayıp kendi kalb ve dimağlarına vurmuşlardı. Çünkü her fert ve toplum, ya da millet kendi kaderini, uğurlu veya uğursuz geleceğini hazırlar. O bakımdan Allah'ın ilmi önceden onların neler yapacağını, nasıl bir yolda yürüyeceklerini ve kaderlerini nasıl çizeceklerini tesbit edip belirlemiştir. Artık O'nun ilminin ve tesbitinin yanılması söz konusu olamaz..
Beşer hayatı için ezelde hazırlanan bir plân vardır. Her fert ve her millet o plâna uyduğu ölçüde mutlu, uymadığı ölçüde mutsuz ve uğursuz olur. Ama hiçbir zaman o plân değişmez ve hedefinden şaşmaz. İşte o plân gereği, azgınlık gösterip hakkı yalanlamaya devam edenler önce uyarılır, akıllarına ışık tutularak doğru yo! gösterilir. Kulak vermedikleri takdirde, başlarına, gafletten uyansınlar diye dert ve musibet çöker. Felâketler peş-peşe sıralanır. Bu arada kendilerini biraz olsun toparlayanlar görülür ve pişmanlık alâmetleri zaman zaman kendini hissettirir, derken geçici olarak dert ve musibet ya kaldırılır, ya da hafifletilir. Geçen günler unutulur da yine inkâr ve zulümde ısrar edilir ve felâketin tekrar dönmesiyle ciddi bir uyanma olmazsa, ilâhî emir iner, inince de onu geri çevirecek bir kuvvet bulunmaz.
Fir'avn ve yandaşları bu kademelerden geçtiler,- çetin sınavlarla karşılaştırıldılar,- ama her defasında kaybettiler ve sonunda inkârlarını büsbütün artırıp İsrailoğulları'nı, din ve vicdan hürriyeti istediklerinden, Fir'-avn'ın gayr-i âdil sistemine uymayıp başka bir ülkeye göçetmeye karar verdiklerinden dolayı topyekûn imhaya yöneldiler. Başlarına gelen felâket ve musibetleri çarçabuk unuttular, istemedikleri, sevmedikleri halde Musa'nın duâ etmesini talep edecek noktaya gelip dayandılar. Felâket ve mu-sîbet hafifleyince verdikleri sözü yerine getirmediler; böylece ilâhî plâna uymamanın cezasını canlarıyla, mülk ve saltanatlarıyla ödediler..
Musa Peygamber ise, onları yeri ve zamanı gelince uyarmış, Allah'ın buyruğuna dönmedikleri takdirde kendilerini büyük bir azabın beklediğini haber vererek görevini lâyıkıyla yapmıştı. Çünkü Cenâb-i Hakk'ın âdetlerinden biri de, bir kavmi veya milleti uyarmadıkça, uyarıcı peygamber ve mürşit göndermedikçe azap etmemektir. Günkü beşer aklı. Peygamberlerin getirdiği esasları bilip anlamaya yeterli değildir, mutlaka yol gösterene, ışık tutana muhtaçtır.[168]
Azaptan Önce Uyarı
«Ne vakit ki, erişecekleri (mukadder) süreye kadar azabı kendilerinden kaldırdık, bir de ne bakarsın yeminlerini yerine getirmiyorlar!»
Genel bir ölçü vardır: Acı ve ıstırap çeken, iyice düşünür. İyice düşünen de aklını en iyi şekilde kullanmanın yolunu ve yöntemini bulur. Hem insanın ruhuna ve mayasına Allah ve din duygusu enjekte edilmiştir. Felâket ve sıkıntılı anlarda, bütün dallar bir bir kopup umutlar kesilince, o duygu harekete geçer, kişi daha önceleri inanmadığı, ret ve inkâr ettiği O Yüce Kudret'e el açıp yardım ister.
O bakımdan bir toplum ya da kavim ve millete yok edici azap gelmeden önce, uyarıcılar, irşat ediciler gönderilir. Sonra da ruhlarındaki Allah duygusunu harekete geçirecek felâket ve musîbetler indirilir.
Fir'avn ile milleti hakkında Allah'ın bu sünneti aynen uygulanmıştır. Önce Musa Peygamber'le kardeşi Harun Peygamber onları Hakk'a davet için gönderilmiş ve onlar da tebliğ ve irşadı, uyarı ve inzarı şartlar elverdiği nisbette yerine getirmişlerdir. Ayrıca akıl ve vicdanlarının doğruyu bulabilmesi, hakkın sesini işitebilmesi için de mu'cizeler göstermişlerdir. Bununla da yetinmeyip, inkâr ve azgınlıkta ısrar ederlerse, başlarına bir sürü felâketlerin geleceğini de en duyarlı sözlerle önceden haber vermişler ve Allah'ın verdiği sözün mutlaka gerçekleşeceğine dikkatlerini çekmişlerdir.
Uyarı ve irşat gereği, bütün bu yollara baş vurulup peygambere düşen görev kusursuz yerine getirilince, uyarılanlar yine de küfürlerinde ısrarlı olup Hakk'ın sesine kulak vermezlerse, söz yerine gelir ve çok geçmeden kıtlık, hastalık ve benzeri musîbetler başgösterir. Bununla da olumlu bir sonuç alınmadığı takdirde felâket ve azabın şiddetleneceği haber verilir ve yine gereken uyarı yapılır. Hiç biri kâr etmeyince yok edici azap iner, ilâhî emir yerini bulur.
Artık bu durumda Allah'ın insanlara zulmettiği asla söylenemez. Ancak insanın kendine zulmettiği gerçeği ortaya çıkar. Peygamber, kitap, uyarı, teblîğ, irşat, inzar ve müjde hepsi Allah'ın insanlardan yana olan rahmetinin birer tezahürüdür.[169]
İnen Azap Çok Çeşitlidir
Ortaya çıkan felâket ve musibetlerin herbiri görünürde tabii birer olaydır; birtakım zahirî sebeplere dayandığı kesindir. Ancak bildiğimiz sebepleri o ölçüde oluşturan veya harekete geçiren bir kudret vardır; işte onu görmemiz mümkün değildir. Nuh tufanının zahiri sebepleri, şiddetli ve aralıksız yağmurun kırk gün, kırk gece testiden boşalırcasına yağması ve bazı yeraltı su kaynaklarının yerüstüne çıkması ve bir kısmının mecra değiştirmesidir. Ama bulutları böylesine yağmur yüklü hale getiren ve onu kırk gün gibi uzun bir süre aralıksız devam ettiren ve ayrıca yeraltı sularını harekete geçiren bir kudret söz konusudur. Biz ancak olayın dış görünümünü ve zahirî sebeplerini bilebiliyor ve görebiliyoruz. Perde arkasında ilâhî program gereği görevli melekler bulunmaktadır.
O halde bir azap şeklinde ortaya çıkan felâket hep aynı değildir; çok çeşitlidir; ona müstahik olan kavim veya milletin küfür, günah, azgınlık ve zulümlerine göre tezahür eder. Bunu Kur'ân'da belirtildiği şekilde şöyle sıralayabiliriz :
1— Ürünlerde verimsizliğin başgöstermesi ve uzun bir kuraklık neticesinde kıtlık ve sıkıntının ortaya çıkması.
Bu, ürün yetişmesini engelleyen sebeplerin bir dizi halinde oluşturulmasıyla gerçekleşir.
2— Aralıksız şiddetli yağmurlar neticesinde yağan yağmurun sel felâketi haline gelmesi. Nuh Tufan'ı gibi.. Tevrat'ta, «müthiş ve aralıksız dolu yağmasıyla tufan başlamıştır,» yazılıysa da, Kur'ân onun bu kısmını da tashîh edip en doğru bilgiyi verir.
Araplar, veba gibi öldürücü niteliği olan salgın hastalıklara da «tufan» derler. Ancak Nuh Tufan'ı yukarıda belirttiğimiz gibi kırk gün aralıksız yağan yağmurlar neticesi oluşmuştur.
Tufan ve veba gibi, büyük zararlara, kitle ölümüne sebebiyet veren afetler ikiye ayrılır: Biri tabii, diğeri istisnaî... Birincisine sık sık rastlanır. İkincisi ise, bir ilâhî uyarı özelliğini taşiyarak zalim ve azgın kavimlerin veya milletlerin başına gelir.
Unutmamak gerekir ki, bu istisnaî afete sebep olan zulüm ve azgınlığın belli bir kerteye gelip dayanması gerekir.
3— Ekin kıran çekirgenin bulut misali bir bölge veya yörenin ekinlerini istila etmesi. Bunların sayısı milyarları aşar ve toplu halde, ilâhî sünnet gereği sevkedildiği yerin ürünlerini yiyip bitirirler. Bu afetin de biri tabii, diğeri istisnaî olmak üzere iki ayrı türü vardır.
Kummef istilası. Kummel, çekirgeden küçük, uğur böceği şeklinde fakat ondan biraz
büyükçe bir böcektir. Bunlar da istisnaî olarak sayıları milyarları aşar şe-kiide gelip bir yörenin ekinlerini mahveder.
Bundan başka «kummebin birkaç ayrı haşere hakkında da kullanıldığı olmuştur:
a) Buğday ve diğer tahıla musallat olan güve.
b) Yumurtasından yeni çıkmış çekirge veya keneye benzer küçük sinek.
c) Ekine zarar veren her türlü haşere.
Bu ve benzeri haşerenin sürüler halinde büyük bir bulut parçası görünümünde bazan umulmadık anda ortaya çıkması ve belli bir kesimin ekinini mahvetmesi, istisnaî anlamdadır. Âyette bilhassa buna işaret ediliyor.
d) Tevrat'a göre, küçük sinek, sivrisinek, demektir.
5— Kurbağa yağması.
Bu, büyük bir kasırganın kurbağaların çok ürediği bir gölden geçmesi veya bir hortumun o gibi bir göle uzanması neticesi ortaya çıkan bir olaydır. Fazla zararlı değilse de, bir ihtar mahiyetindedir. Çok şiddetli bir kasırga gelebilir veya hortum o kesime de uzanabilir imajını taşır.
6— Kan zuhur etmesi.
Bu, birkaç şekilde yorumlanabilir: Büyük bir savaşın ortaya çıkması, Nil nehrindeki canlıların bir sebepten dolayı ölmesiyle suyun bulanip kan rengini alması, salgın bir hastalık şeklinde bir bölge halkının vücudunda kanlı çıbanların meydana gelmesi bu cümledendir.
Aynı konuyla ilgili Tevrat'ta geçen sözlerin özeti şöyledir:
1— Ve Rab Musa'ya dedi: Fir'avn'ın yanına gir ve ona de ki; Rab şöyle diyor: Kavmimi salıver ki bana ibâdet etsinler. Ve eğer salıvermek istemezsen işte ben senin bütün sınırlarını kurbağalarla vuracağım ve ırmak kurbağalarla kaynayacak..
2— Ve Rab, Musa'ya dedi ki; Harun'a söyle, değneğini uzat ve yerin tozuna vur, tâki bütün Mısır diyarında tatarcık olsun..
3— Ve Rab, Musa'ya dedi: Sabahleyin erken kalk ve Fir'avn'ın önünde dur; işte o suya çıkıyor ve ona de : Rab şöyle diyor: Kavmimi salıver ki bana ibâdet etsinler. Yoksa kavmimi salıvermezsen işte ben senin üzerine ve kullarımın üzerine ve kavminin üzerine ve senin evlerinin içine at sinekleri göndereceğim..
4— Ve Rab, Musa'ya eledi: Fir'avn'ın yanına gir ve ona söyle : İbranî-lerin Allah'ı Rab şöyle diyor: Kavmimi salıver ki bana ibâdet etsinler, yoksa işte Rabbın eli kırda olan hayvanların üzerinde.... çok ağır kırgın olacak..
5— Ve Rab, Musa ile Harun'a dedi. Yanınıza avuçlarınızın dolusu ocak külü aiın ve Musa, Fir'avn'ın gözü önünde göğe doğru saçsın ve bütün Mısır diyarı üzerine ince bir toz olacak ve bütün Mısır diyarında insan ve hayvan üzerine irin çıkaran çiban olacak..
6— Çünkü şimdi elimi uzatmış olsa idim ve seni ve kavmini veba (kolera) ile vurmuş olsa idim...
7— ve dolu Mısır diyarında olan her şeyi vurdu ve kırın bütün otunu vurdu ve kırda olan her ağacı kırdı.
8— .Kavmimi salıvermezsen, işte senin hududuna ben yarın çekirgeler getireceğim ve yeryüzünü örtecekler. [170]
Tevrat'ın Çıkış bölümünde bu sekiz maddeden çok uzun söz edilmektedir. Dikkatle incelendiğinde Allah sözüyle insan sözünün birbirine karıştığı rahatlıkla anlaşılır. Kur'ân, Tevrat'ın bu kısmını da tashih edip en özlü ve anlamlı bilgiyi veriyor.[171]
Pişmanlık Duygusu
«Üzerlerine (bu gibi) azap ve murdarlık çökünce, ey Musa, dediler, sana verdiği söze karşılık Rabbına bizim için duâ et..»
Böylece âyette belirtildiği gibi, bütün âyet, mu'cize ve sonra da başlarına gelen afet ve sıkıntılardan sonra bunalan Fir'avn ve kavmi pişmanlık duydular; üzerlerine çöken belâ ve sıkıntı kalktığı takdirde Musa'ya inanacaklarına ve İsrâiloğulları'nı salıvereceklerine söz verdiler. Belâ kalkınca döneklik yaptılar.
Tevrat'ta da bu husus şöyle açıklanmıştır:
«Fir'avn gönderip Musa'yı ve Harun'u çağırdı ve onlara dedi ki: Bu defa suç ettim; Rab âdildir ve ben ve kavmim kötüyüz. Rabbe yalvarın bu kuvvetli gök gürlemesi ve dolu yeter ve sizi salıvereceğim...»[172]
Erişecekleri Mukadder Çizgi
«Ne vakit ki, erişecekleri (mukadder) süreye kadar azabı kendilerinden kaldırdık, bir de bakarsın yeminlerini yerine getirmiyorlardi.»
Fir'avn ve kavmi verdikleri sözü tutmadılar, döneklik yaptılar. Böylece mukadder sonuca gelmiş oldular. Âdil olan Allah, onlardan mazlumların intikamını aldı, hepsini denizde boğdu. Medeniyetleri de yerlebir edildi. İbret alınsın diye Fir'avn'ın cesedi bir kenara atıldı ve geriye bazı kalıntıları kaldı..
Tevrat'ta bu konu şöyle belirtilmiştir:
— Musa, Fir'avn'a dedi ki: Şehirden çıkınca ellerimi Rabbe uzatacağım; dünya Rabbın olduğunu bilesin diye bu gök gürlemeleri duracak ve artık dolu yağmayacak. Fakat sana ve senin kullarına gelince, Rab Allah'tan daha korkmayacağınızı bilirim. [173]
— Ve İsrailoğulları, Allah'ın o güzel va'dı olarak Arz-ı Mevûd'a gelip yerleşme lûtfu doğdu....
Yine Tevrat'ta Allah'ın güzel va'di şöyle açıklanmıştır:
— Allah, İbrahim Peygamber'e dedi ki: Ve senin gurbet diyarın^ bütün Kenan diyarını, sana ve senden sonra zürriyetine ebedî mülk olarak vereceğim.. [174][175]
Meali:
138— Ve İsrâiloğullari'nın denizden (salimen) geçmelerini sağladık. Az sonra kendilerine mahsûs putlarına, üzerlerine kapanırcasına tapmakta olan bir kavme rastladılar. «Ey Musa! dediler, bunların ilâhları olduğu gibi bize de bir ilâh yap!» Musa, onlara dedi ki: «Siz gerçekten cahillik eden bir topluluksunuz.
139— Şüpheniz olmasın ki bunlar içinde bulundukları (dinle birlikte) yok olacaklardır ve yapageldikleri şeyler boş ve anlamsızdır.
140— Allah'ın sizi (çağınızdaki) milletlere (veya diğer canlılara) üstün kıldığı halde O'ndan başka ilâh mı arayayım?!
141— Hatırlayın ki, sizi Fir'avn hanedanından kurtardık; öyle ki on-far size azabın kötüsünü uyguluyor; erkek çocuklarınızı öldürüyor kadınlarınızı diri bırakıyorlardı ve bütün bunlarda Rabbinizden size büyük bir
imtihan vardı.»
İlgili Hadîsler
Resûlüllah (A.S.) Efendimiz, Huneyn savaşına giderken büyükçe yemyeşil bir sidre ağacına rastladı. O yörede Arap müşrikleri bu ağacı uğur sayar, etrafında bir süre toplanıp silahlarını ona asarlardı. O bakımdan ağaca «Zat- envat» yani silah asılmaya mahsus ağaç, derlerdi. Ashab-ı Kiram'dan bazı zatlar da cahiliye devrinin bu âdetine özenerek, «Ya Resû-lellah! müşriklerin savaşlara giderken silahlarını asmaya mahsus ağaçlan bulunduğu gibi, bize de silahlarımızı asmaya mahsus bir ağaç belirleseniz olmaz mı?» diyerek teklifte bulundular. Bunun üzerine Resûlüllah (A.S.) onlara : «Onların birkaç ilâhı bulunduğu gibi, sen de bize bir ilâh yap! demelerine benziyor sizin bu teklifiniz!» buyurdu. Sonra da ilgili âyet indi. [176]
Tanrı'yı Maddeleştirmek
«Ey Musa! dediler, bunların ilâhları olduğu gibi, bize de bir İlâh yap!»
Maddeye ve dünya saltanatına lüzumundan fazla özenip önem veren İsrâtloğulları, bunca âyetler, mu'cizeler ve başlarına gelen musîbet ve sıkıntılara rağmen ilâhî kudretin sonsuzluğunu, sınırsızlığını, yüceliğini tam anlamıyla kavrayamamış; Allah'ın eş ve ortaktan, denk ve benzerden, madde ve eşyadan pâk ve münezzeh bulunduğunu anlayamamış olacaklar ki, altun ve benzeri madenden ilâh yapmasını Musa Peygamber'e teklîf etme cüretini göstererek ne kadar basiretsiz olduklarını ortaya koymuşlardı.
Huneyn savaşına gidilirken, Ashab-ı Kiram'dan bir kısmının sırf uğur getirsin diye sidre ağacına silahlarını asmaları için Resûlüliah'tan müsaade istemeleri, İslâm nazarında büyük bir olaydır. Çünkü kutsallık ancak Allah'a mahsustur. Uğur ve uğursuzluk insanın kendi düşünce ve davranışlarında mevcuttur. Taş ve ağaçta uğur ve kudsiyet yoktur; meğer ki Allah bir eşyayı mukaddes olarak tanıtsın, o bir istisna teşkil eder. Meselâ, Kabe'nin duvarına yerleştirilen ve tavaf başlangıcı olarak belirlenen Hacer-i Esved (siyoh taş) ile Zemzem, Allah ve Resulü tarafından mübarek ve kutsal olarak belirlenmiştir ve artık Kıyâmet'e kadar onların kutsallığı devam edecektir. Beşere, eşyaya kutsallık izafe etme veya belirleme yetkisi verilmemiştir.
Günümüzde materyalistlerle komünistlerin maddeyi bir bakıma yaratıcı güç olarak kabul edip onun ötesinde ve üstünde başka bir temel kavram ve esas olmadığını iddia etmeleri, iyice araştırıldığında bu teorinin bir ucunun Yahudilere dayandığı anlaşılır. O bakımdan maddeyi tlâhlaştır-mak o milletin huyunda, mayasında yer etmiştir.
İslâm dini ise, bütün büyüklük, kutsiyet ve üstünlüğü Allah'a nisbet edip eşyada bir kutsallık bulunmadığını açıklar ve bu hususta o kadar duyarlı davranır ki, bir ağacın veya canlının uğurlu, ya da uğursuz sayılmasına-bile cevaz vermez. O bu yanıyla da Allah'ın insanlara en son mesajı olduğunu isbatlar..[177]
İnsan Unsuru Eşyadan Çok Üstündür
«Allah'ın sizi (çağınızdaki) milletlere (veya diğer bütün canlılara) üstün kıldığı halde Ondan başka ilâh mı arayayım!?»
İlgili âyetle çok önemli bir hususa parmak basılıyor: O da, insan unsurunun kâinattaki diğer canlı ve cansız eşyadan çok üstün ve çok saygıdeğer olduğudur. Bu durumda insanın kendinden aşağı bir şeye tapması veya önünde eğilmesi şaşılacak şeydir; aynı zamanda koyu bir cehaletin eseridir.
Gerçi ilgili âyeti, «İsrâiloğullan'nın kendi çağlarında diğer milletlerden j üstün olduğu» şeklinde yorumlayanlar çoğunluktadır,- ama üzerinde dikkatle durup incelediğimizde, diğer eşyadan da üstün olduğu anlaşılmakta [ve insanın yaratılışındaki hikmete uygun düşmektedir.[178]
Geçmişte Verilen İlâhî Lütufları Unutmamak Gerekir
«Hatırlayın ki, sizi Fir'avn hanedanından îUriaraiK....»
İnsan hem bencil, hem de aceleci ve hırslı olduğu kadar, nankör ve jnutkandır da.. Peygamber ve İlâhî kitap, insanın bu sıfatlarını ifratla tef-hîtten kurtarıp faydah bir çizgiye getirip kanalize eder. O bakımdan da inhanın hemen her çağda Allah'ın rahmet eseri olan bu iki yol göstericiye ıtiyacı vardır. Tarihte, gönderilen peygamberlere kuiak vermeyen kavim |e milletlerin sözü edilen sıfatlarının tesiri altında herşeylerini kaybettik-
lerini hem kutsal kitaplar, hem de yapılan tarihî tesbitler haber vermektedir.
Nitekim İsrailoğullan'nın uzun yıllar üzerlerine çöken kâbustan kurtulmanın yol ve çarelerini arayıp durduklarını biliyoruz. Allah'ın lûtfu tecelli edince Musa Peygamber onlara kurtarıcı bir rehber olarak gönderildi. Çok üzücü ve kaygılandırıcı olaylar birbirini izledikten sonra yine Allah'ın" lütuf ve keremiyle, inayet ve rahmetiyle her türlü belâ ve sıkıntıdan kur-tuiup selâmete erdiler. Refah kapıları açılıp nefsin arzuları ön plâna geçince, geçmişteki sıkıntı ve dertleri unuttular. Kur'ân-ı Kerîm onların bu halini, idraklara neşter vururcasına bir misal anlamında nakleder.
Geçmişteki olayları, Allah'a yalvarıp yakarmaları, güvenip dayanmaları ve arkasından tecelli eden yardım ve nusratlan unutmak, insanı çarçabuk eski azgınlık ve çılgınlık bataklığına itebilir: O bakımdan nefsin sesine değil, aklın, tarihin, olayların ve hepsinin üstünde ilâhî uyarıların sesine kulak vermek kadar kurtarıcı, yönlendirici bir başka otorite düşünülemez..
O sese kulak verilmediği takdirde, sadece bataklığa düşmekle kalınmaz, verilen nimetler bir bir geri alınabilir ki, Mevlânâ'nın da dediği gibi, dünyada insanı kahreden en kötü azaplardan biri, belki de başta geleni budur.. İsrâiloğullan'nın Arz-ı Mev'ûd'dan çıkarılıp bir asra yakın esaret kaydı altında inletilmesi bunun canlı örneklerinden sadece biridir.
Kur'ân böylece hem yaşamakta olan Yahudileri, hem de diğer milletleri uyararak tarihî çok iyi okuyup hayatlarını ve kaderlerini ona göre çizmeleri gereğine işarette bulunuyor; özellikle mü'minleri eğiterek hayırlı bir toplum olma düzeyinde bulunmalarını istiyor.[179]
Meali:
142— Musa ile otuz geceye sözleştik ve onu bir on gün ile tamamla-
dık. Böylece Rabbinin belirlediği (ibâdet ve Tevrat'ı almaya hazırlanmak içîn) vakit kırk gece olarak tamamlandı. Musa, kardeşi Harun'a, «Kavmim arasında benim yerime gec; işleri düzene koy ve fesatçıların yoluna uyma!» dedi.
143— Ne vakit ki Musa belirlediğimiz vakitte geldi ve Rabbi onunla konuştu. Musa: «Ey Rabbim! dedi, kendini bana göster de sana bakayım». Rabbi ona: «Sen elbette beni göremezsin; ama dağa dikkatle bak, eğer yerinde durursa beni görebileceksin demektir», buyurdu. Rabbi dağa tecelli edince onu paramparça etti ve Musa da bayılıp düştü. Kendine gelince, «Seni tenzih ve tesbîh ederim. Sana tevbe ile yöneldim ve ben mü'minlerin ilkiyim» dedi.
144— (Rabbi ona:) «Ey Musa! dedi, şüphesiz ki seni risâletimle (peygamberlik göreviyle) ve sözümle diğer insanlar arasından seçip üstün kıldım. O halde sana verdiğimi al ve şükredenlerden ol!» buyurdu.
145— biz onun için Levhalar'da (dinî bir hayat düzenlemesi için) her şeyden bir öğüt ve her şeyin hükmünü açıklar mahiyette yazdık. (Artık ey Musa!) bunları çok ciddi olarak tut ve kavmine de bunların en güzelini (derleyip) tutmalarını emret. İlâhî sınırları aşıp azgınlık gösterenlerin yurdunu size göstereceğim.
İlgili Hadîsler
Ashab-ı Kirâm'dan Ebû Saîd el-Hudrî (R.A.) anlatıyor:
— Yüzüne tokat vurulmuş bir yahudî, Resûlüliah (A,S.) Efendimiz'e gelerek dedi ki: «Ya Muhammedi senin ashabından Ansar'a mensup bir adam yüzüme tokat vurdu.» Bunun üzerine Resûlüliah (A.S.), «O adamı bana çağırın» diye emretti. Adam gelince, Resûlüliah (A.S.) sordu: «Neden buna tokat vurdun?» Cevap verdi: «Ey Allah'ın Peygamberi! Bu yahudinin yanından geçtiğim bir sırada «Musa Peygamberi insanlara üstün kılana hamd olsun» diyordu. Ben de, «Muhammed'den de mi üstün kılmıştır?» diye sorduğumda, «Evet, ondan da üstündür» diye cevap verdi. Bunun üzerine öfkelendim ve bir tokat vurdum.»
Resûlüliah (A.S.) Efendimiz şöyle buyurdu :
«Beni peygamberler arasından ayırt edip seçmeyin. Çünkü insanlar kıyamet günü kendilerinden geçip düşeceklerdir. İlk kendine gelen ben olacağım ve ansızın Musa ile birlikte Arş'ın ayağına tutunmuş olacağız. Ancak onun benden önce mi kendine geldiğini, yoksa Tûr'daki baygınlıklamı karşılık gördüğünü bilemiyorum.» [180]
Kırk Gece
«Böylece Rabbinin belirlediği vakit kırk gece olarak tamamlandı.»
Kırk gün, kırk gece ve kırk yıl, insan ruhunun gıda alabilmesi ve olgunlaşması bakımından çok önemlidir ve oldukça tesirlidir. O nedenle Musa Peygamber'in Tevrat'ı telakki edip alabilmesi için kırk gün oruç tutup kendini bütünüyle ibâdete vererek hazırlanması emredilmiştir. Aynı zamanda ilâhî lütuf ve nimetleri kısa zamanda unutup buzağıya tapacak kadar alçalan ve Tevrat'ın emirlerinin çoğunu hayatlarına uygulamıyan îs-railoğullan'nın yeni bir ruh, yeni bir imân ve sağlam bir irfan kazanabilmeleri ve Tevhîd'in esasına ciddiyetle dönebilmeleri için kırk yıl yurtsuz, başıboş ve şaşkın bir halde Arz-ı Mevûd'dan da uzak bir bekleme dönemleri takdir edilmiştir.
Nitekim bir genoin, ana-babasının gerçek kıymetini bilip takdir etmesi ve onlar için duâ edip Allah'a gönülden şükretmesi de daha çok kırk yaşına gelince kendini hissettirir, yani bu şuur iyice o çağda gelişir. Ahkaf sûresinde özellikle buna işaret edilmektedir, Sevgili Peygamberimiz (A.S.) kırk yaşına girdikten sonra risalet göreviyle taltif edilmiştir ve O da kırk gün ara vermeden ibâdeti tavsiye etmiştir. Çünkü başlanılan bir ibâdetin zevkine ancak böyle bir süre muntazam devam edildikten sonra varılabilir,
Bu hususta hadîslerde geniş bilgi verilmiştir. Biz birkaç tanesini te-berrüken naklediyoruz :
«Cenaze namazını kırk kişinin kılmasında ayrı bir rahmet vardır.» [181] «İki nefha arası kırktır..» [182]
Açıklama : Bu, ya kırk .gün, ya da kırk yıldır.
«Deccal'ın yeryüzünde eyleşmesi ne kadardır?» sorusuna Peygamberimiz (A.S.) «Kırk gün» diye cevap vermiştir. [183]
«Kur'ân'ı her kırk günde bir okuyup (hatmedin)» [184] «Mü'minlerden her kırk kişi bir mü'min için şefaat ederler.» [185] «İnsanın hilkati anarahminde kırk günde biraraya gelip (oluşur).» [186]
«Kim kırk gece yiyecek maddesini stok edip satmayarak ihtikârda bulunursa Allah ve Resulünden ilgisi kesilir.» [187]
«Kim kırk gün ilk tekbire ulaşarak cemaatle namaz kılarsa, kendisine iki berat yazılır: Ateşten berat, nifaktan berat.» [188]
Bakara sûresi 51. âyetin tefsirinde de bu konuya geniş yer vermiş bulunuyoruz.
Tevrat'ta Musa Peygamber'in kırk gece beklemesiyle ilgili şu sözler yer almaktadır: «Ve Rab Musa'ya dedi: Bu sözleri yaz; çünkü seninle ve İsraille bu sözlere göre ahdettim. Ve orada Rab ile kırk gün, kırk gece kaldı; ekmek yemedi ve su içmedi. Ve ahdin sözlerini, on emri levhalar üzerine yazdı.» [189]
Müfessirlerimizin çoğuna göre, Musa Peygamber, zilkade ayında ve zilhiccenin ilk on gününde ilâhi emre uyarak ibâdete kendini verip dünyevî bütün işlerden uzak kalmış ve böylece Tevrat'ı telakki etme düzeyine gelmiştir ki, bu süre olgunlaşıp ruhen iyice arınma dönemi sayılır.
Diğer bir rivayete göre, Musa Peygamber otuz gün oruç tutup ibâdet etmiş ve on gün de inen Tevrat'ı alıp hıfzetmiştir.
Aynı ayda, yani zilhicce'nin ilk on gününde İslâm dininin hükümlerinin tamamlandığı hakKında Arafat'ta Peygamberimiz (A.S.) Efendimiz'e ilâhi vahiy indiği bilinmektedir. O bakımdan zilhicce'nin ilk on gününün kendine has ayrı bir feyiz, rahmet ve bereket havası vardır.[190]
Allah'ı Görebilme İsteği
EV Rabbım! dedi, kendini göster de sana bakay ı m..»
Peygamberlerin kalbinde kök salan Allah sevgisi, aşk derecesinde bütün hücrelerine sızmış ve ruhî yapılarını bütünüyle kaplamıştır. O nedenle çocuk, anasını görmeye nasıl çırpınıp can atarsa, Allah'tan gelen peygamber ruhu da öylece Allah'ı görmeyi arzular. Bu, o dereceye varır ki, bazan ölçü ve kıstasları, kural ve programı aşar. Nitekim Musa Peygamber de ilâhî hitabın inayet ve feyzine mazhar olunca, ruhundaki aşk kaynayıp ölçü ve kıstası bir anda unutuverdi-ve bu manevî ruh haleti içinde seslenerek «Ey Rabbım! kendini bana göster de sana bakayım..» arzusunu dile getirdi. Tamamen ruhiaşamadiğı için de, dağa akseden ilâhî tecelli karşısında bayılıp düştü.
Tevrat'ta bu olay şöyle yazılıdır: «Ve Musa dedi: Niyaz ederim, kendi izzetini bana göster. Ve dedi: Ben bütün iyiliğimi senin önünden geçireceğim, ve Rabbın ismini senin önünde ilân edeceğim ve lütfedeceğim adama lütfedeceğim ve acıyacağım adama acıyacağım. Ve dedi: Yüzümü göremezsin; çünkü insan beni görüp de yaşıyamaz. Ve Rab dedi: İşte, yanımda bir yer var, ve kaya üzerinde duracaksın ki, izzetim geçtiği zaman seni kayanın bir kovuğuna koyacağım ve ben geçinceye kadar elimle seni örteceğim ve elimi kaldıracağım ve arkamı göreceksin, fakat vüzüm görülmeyecek.» [191]
Görüldüğü gibi, Tevrat'a insan sözü karıştığından Allah bir bakıma cismanîleştirilmiş ve asıl olay mecrasından kaydırılmıştır. Kur'ân ilâhî beyanıyla hem konunun özünü vermekte, hem de Tevrat'ı tashîh etmektedir.[192]
Neden Allah'ı Görmek Mümkün Değildir?
«Rabbı ona, sen elbette beni göremezsin... buyurdu.»
Allah, her türlü zaman, mekân, suret, yön ve düşüncenin ötesinde, mahiyeti bizce bilinmeyen ve bilinmesi mümkün olmayan öncesiz, sonrasız en yüce kudrettir. Ancak sıfatlarının tecelli ve tezahürleriyle bilinebilir. Gözler O'nu idrâk edemez, O bütün gözleri ilmiyle, kudretiyle, rahmet ve inâyetiyle kapsayıp kuşatmıştır. İnsan ise, önce sonsuz bir kudret değildir; başlangıcı, sonu, sınırı vardır. Zaman, mekân, suret ve düşünce sınırlan içindedir. Küçücük bir karıncanın yerküreyi bir top gibi görmesi nasıl mümkün değilse, insanın da Allah'ı, O sonsuz ve sınırsız kudreti görmesi öylece imkânsızdır. Sınırı ve büyüklüğü kesin ölçülerle bilinmeyen,
fakat sınırı olan kâinatı bilip bir bütün halinde göremiyor, kapsayamıyoruz. Nerede kaldı Allah'ı görebilmemiz..
Allah'ın ilim ve kudretinin tecelli ve tezahürlerinden bir kısmını görüp anlamamıza gelince, şöyle bir misal verebiliriz; Kentin her ev ve sokağına uzanan elektrik akımını ancak belli cihazlarla anlamak mümkün oluyor. Akımı bizzat göremiyoruz. Onun gibi Allah'ın tecelli eden ilim ve kudretinin tezahürlerini görebiliyor, ama o kudretin kendisini göremiyoruz.
Ancak âyette bir ii.çelik var: Cenâb-ı Hak, Musa'ya; «Elbette sen beni göremezsin!» buyurmuş da, «Ben görülmem veya görüiemem» buyurma-mıştır. Bundan anlıyoruz ki, Âhiret âleminde O'nun cemalini keyfiyeti bizce meçhul bir anlamda görmek mümkündür.[193]
Peygamber (A.S.) Efendimizin Mi'rac Gecesi Rabbını Görme Olayı
Sözü edilen her iki mesele de farklı rivayet ve yorumlara konu olmuş, ciltlerle kitap yazılmıştır. Biz onları bir bir nakletmeyi uygun bulmuyoruz. Çünkü hacmimiz ve konumuz buna müsait değildir. Sadece meseleyi dinî, ilmî ve aklî yönden ele alıp özetlemeyi yararlı görüyoruz.
Peygamberimiz (A.S.), Mi'rac gecesi Rabbını görebilmişse, Onun gibi «ulû'l-azim»den sayılan Musa Peygamber neden görememiştir? Bunun cevabı gayet açıktır:
Resûlüllah (A.S.) Efendimizin, Mi'rac gecesinde maddî yapısı ruhî yapısına dönüşmüş ve bütünüyle ruhlaşmıştı. Böylece o, bir bakıma zaman ve mekân kaydından sıyrılarak fizikötesinde Rabbının dilediği manevî makama yükselip ilâhî kudretin azamet ve esrarını müşahede bahtiyarlığına erişmiştir. Kâinat bir tepsi görünümünde gözlerinin önüne serilmiş, ilâhî sanatın bedi' örneklerinden birine daha şahit olmuştur. Ve özel bir tecelli eseri Rabbını keyfiyetsiz olarak görüp O'nun Cemal sıfatının füyuzatına mazhar kılınmıştır.
Şüphesiz ki, Resûlüllah (A.S.) Efendimizin şerefli ruhları, ezelde il-tifat-i sübhaniyeye lâyık görüldüğünden yüksek bir kudreti kendinde taşıyordu. O bakımdan onun için sözü edilen tecelliler, ilk yaratılan Kalem ile Levh-i Mahfuz'a yazılmıştı. Sırası gelince aynen gerçekleşti. Artık ilâhî Cemal sıfatının tecellisi karşısında bayılması, kendinden geçip şuursuz kesilmesi söz konusu değildir. Hem Hz. Muhammed (A.S.) Efendimiz, peygamberler zincirinin eh son, fakat en büyük halkasıdır. Peygamberlerin herbiri birer inci, o, onların ortasında büyük bir pırlantadır. Bütün milletlere ve çağlara seslenme görevini yüklenmiştir, O halele şerefli ruhları Kı-yâmet'e kadar kâinatın üstünde bulunup yer ve gökleri nuruyla aydınlatmaya devam edecektir. Çünkü kâinat o nurdan yaratılmıştır, yani Onun nuru, kâinatın özü ve mayasıdır.
İşte Musa Peygamber (A.S.) bu mazhariyetlerle taltif edilmediğinden kendine has bir sınırda bulunuyordu. Bütün insanlara değil, sadece İsrâ-iloğulları'na gönderilen bir peygamberdi. Hem ilâhî tecellilere, Cemal sıfatının ezelî nurunun dağa yansımasına şahit olurken, bedeni ruhuna dönüşmemiş, sadece beden bütünüyle ruhuna tabi olarak maddî alemle bir süre ilgisini kesip beşeri ihtiyaçlarını tatil etmiştir. O bakımdan Cemal sıfatının yansıyan tecellisine bile tahammül edememiştir. Aynı zamanda Musa Peygamber, Tur dağında, zaman, mekân, suret ve düşünce sınırlan içinde bulunarak Rabbısıyla, Onun surette tecelli eden Kelâmıyla konuşmuştur.
İlâhî kelâm veya vahiy önce, bir nur şeklinde ağaçta tecelli etmişti. Bu, suretten surete seslenme, konuşma kolaylığını getiriyordu. O bakımdan vahyin bu ilk döneminde Musa Peygamber fazla bir sarsıntı geçirme-miştir. Eğer Allah doğrudan Musa'ya hitap etmiş olsaydı, mümkün değil Musa dayanamaz, bir anda erir ve tükenirdi. Çünkü O çok Yüce Kudret'in doğrudan hitabını ancak tamamen ruhlaşıp her türlü maddî kayıtlardan, zaman ve mekân kavramlarından sıyrılan bahtiyarlar kaldırmaya güç getirebilirler. Resûlüllah (A.S.) Efendimiz'in Mi'rac gecesindeki durumu işte bu esrara bürünmüş bir derecede idi. Konuyu dikkatle incelediğimizde, Mekke'deki yatağı henüz soğumadan Mi'rac'dan dönmüş bulunuyordu. Bu da O'nun o gece tamamen ruhlaştığını isbatlayan belgelerden biridir.[194]
Vahiy İndiğinde Peygamberimizin Baygınlık Gibi Bir Hal Geçirmesinin Sebebi
Resûlüllah (A.S.) Efendimiz'e vahiy indiğinde, durumu bir anda değişi-verir, baygınlık geçirir gibi bir hal alırdı. Sebebine gelince: Risaletin taşıdığı yüksek hikmetin ışığında şöyle bir açıklamada bulunabiliriz : Vahiy, Allah'ın Kelâm sıfatının bir tecellisidir. Onu getiren melek ise en büyük Ruh'tur, yani melekût âleminde ondan daha büyük bir melek ve ruh yoktur. Böylece insanın kaldırmaya takat getiremiyeceği iki büyük kudret "bir-den inmiş oluyordu. O bakımdan Resûlüllah (A.S.) Efendimiz'in sözü edilen iki kudretle uyum haline girmesi gerekiyordu. Bedenî ruhuna dönüşürken madde alemiyle ilgisi kesiliyor ve bütünüyle mânaya yönelmiş oluyordu. Renginin değişmesi, yerinde hareketsiz kalması bu dönüşme ve oluşmanın tabii neticesi idi.
Musa Peygamber'e gelince, o, yukarıda da belirttiğimiz gibi, inen kudretin önce surette tecellisiyle telâkkisi mümkün ve kolay bir düzeye geliyor, sonra da suretten surete geçiş sağlanıyordu. O nedenle bedeni ruh-laşmadığmdan kendisinde fazla bir değişiklik müşahede edilmiyordu. Ama Tur'da Allah'ın Cemal sıfatının dağa yansıması, her ne kadar ilk anda başka bir surette teceili etmişse de, tarifi gayr-i mümkün bir nur görünümünde olup madde kesafetini eritip tuz-buz edecek yüksek bir kudreti hâiz olduğundan Musa Peygamber'in maddî varlığı tahammül edememiş, ruhundaki peygamberlik nuru sayesinde eriyip yok olmaktan kurtulmuştur.
Nitekim Şeyh Muhyiddin el-Arabî (K.S.) bu hususu, Fütuhat-i Mekki-ye'nin üçüncü cildinde çok doyurucu bir anlatımla açıklamıştır. O bakımdan bu önemli konuyu daha çok Şura sûresi 51. âyette açıklamış bulunuyoruz.[195]
Âhiret Âleminde Allah'ı Görmek Mümkün Mü?
Naklî deliller bunun mümkün olduğunu belirtmektedir ki doğrudur. Çünkü insanoğlu dünyada eskiyen ve yaşadığı âlemin şartlarına göre hazırlanan beden denilen elbiseyi ölüm olayı ile attıktan sonra bir süre Berzah âleminde ruhî bir tekâmül geçirir ve böylece ruh, ikinci âlemin şartlarına elverişli ve oradaki şartlarla uyum sağlayacak yeni bir bedene girmeye hazırlanır. O beden artık eskimiyecek, yıpranmıyacak ve ölmeyecek bir özelliktedir. Âhirette ruhla birleşip bir bakıma ruhlaşması, ona ayrı bir nitelik ve hususiyet kazandırır. Cennet'te aldığı gıdalar da onun bu yapısıyla uyum sağlar vasıftadır; oradaki yiyecek maddelerinin posası yoktur,-yenilince hemen enerjiye dönüşür ve kendine has artığı buharlaşarak bedenden ayrılır.
O halde insan, Âhiret'te daha çok ruhlaştığı ve Dünya'daki câri birçok kayıtlardan kurtulduğu, meleklerle birarada bulunduğu, onları rahatlıkla gördüğü ve her an kaynaşma halinde bulunduğu için Allah'ın Cemal sıfatının tecellisini çok net biçimde müşahede etmeye elverişlidir.
Sonuç olarak diyebiliriz ki, Âhiret âleminde Cennet'e girenler, Allah'ın Cemal'ini veya O'nun tecellisini ayan-beyân görürler. Nitekim Resûlüllah (A.S.) Efendimiz ümmetine bu müjdeyi vererek şöyle buyurmuştur:
«Şüphesiz ki sizler, şu bedir gecesinde ay'ı gördüğünüz gibi, Rabbı-nızı göreceksiniz...» [196]
Tevrat'ın Toptan İndirilmesi Ve Levhalara Yazılması
«Biz onlar için Levhalar'da (dinî bir hayat düzenlemesi için) herşeyden bir öğüt ve her-şeyin hükmünü açıklar mahiyette yazdık.»
Gerek bu âyetten, gerekse aynı sûrenin 150 ve 154. âyetlerinden ve Tevrat'taki anlatım şeklinden bu kitabın parça parça değil de bir defada bütünüyle indirildiğini ve Musa Peygamber tarafından papirüs kil levhalar üzerine yazıldığını anlıyoruz. Ancak Şeyh Muhyiddin el-Arabî, kendi keşif ve müşahedelerine dayanarak Fütuhatta şöyle diyor; «Allah, Tevrat'ı kendi eliyle (kudret kalemiyle) yazdı.» [197]
Müfessirlerden çoğuna göre, Musa Peygamber'e indirilen ilk hükümler iki levha üzerinde konular özetlenmiş şekilde bulunuyordu. On emir de bu hükümler arasında yer alıyordu. Sonra diğer hükümler ihtiyaç duyuldukça indirilmiştir.
Bu yorumun sahîh olduğunu söyleyemeyiz. Çünkü müfessirîer Tevrat'ın Çıkış bölümünde kapalı bir şekilde anlatılanı bir bakıma dikkate alarak böyle bir sonuca varmışlardır. Oysa biz Tevrat'ın o kısmının değiştirilip değiştirilmediğini kesin olarak bilmiyoruz.
Ünlü İngiliz ilim adamlarından James CHURCHVVAR bu konuda bilimsel bir araştırmasına dayanarak diyor ki
«Musa, derin bilgili ve bir üstad idi. Dinde ve bilimde yüksek derecelere erişmişti. Tevrat'taki hataların kaynağı ise başkadır. Musa Tevrat'ı doğru yazmıştı ve sembollerle ifade etmişti. Sonraki tercemeler bunları bozmuştur. Musa'nın yazıları Mısır hiyeroglifi ve hiyaretikleriyle yazılmıştır. Papirüs kil tabletler üzerine yazmıştı. İsrâiloğulları'nın Mısır'dan çıkmalarından sekiz asır sonra Ezra bir grupla beraber İsrail tarihiyle ilgili bütün tabletler ve yazılan biraraya toplayarak bunları bir kitap şekline soktu, Tevrat meydana geldi. Ezra ve yardımcılarının Mısır yazısı hakkında derin bilgileri olmadığından bu yanlışlıkların olması tabiidir. O yazıları yalnız bir üstad anlayabilirdi. Bunların yetersizliklerini Mısır, Kaide, Hindu ve Maya belgelerinde gördüğümüz orijinallarıyla karşılaştırdığımızda anlıyoruz. Musa'nın yazdıkları makuldür. Onlar ise saçmaladılar, çok yerde anlamadıkları sembollere rastlayınca oraya tarihî hikâyeler, efsaneler sıkıştırdılar.» [198]
Ezra kimdir?
Yahudilikle ilgili kuralları biraraya getiren büyük haham (M.Ö. V. yüzyıl) Babil ülkesinde Pers sarayının çevresinde yaşadı ve yahudilikle ilgili işlerle görevlendirildi. [199]
Ayrıca Tevrat'ta ayrı bir bölüm oluşturan EZRA kitabı yer almaktadır. Bu bölümde Fars ve Babil krallarından, İsrâiloğulları'ndan; sonra da İsrail kavminin soy itibariyle sayılarından ve soy ağaçlarından söz edilir. Ezra'nın İsrâiloğulları'nın başına geçip onları yeniden irşad edip Rabba çevirdiği anlatılır. [200]
Sözünü ettiğimiz bölümde BaDM kralı Nebukadnetsar'dan bahsedildiğine bakılırsa, bu ismin aslının Nabukodooser olduğu (M.Ö. VI. yy.)da yaşadığı ortaya çıkıyor ki, James CHURCHVVAR'ın tesbitinin isabetli olduğu anlaşılıyor.
Ayrıca Musa'ya (A.S.) indirilen kutsal kitabın levhalar üzerine yazılı olduğu Tevrat'ta geniş şekilde bahsedilmiştir. Onlardan bir bölümünü nakletmek suretiyle bir netice çıkarmak istiyoruz:
«Musa Peygamber dağdan inince İsrâiloğulları'nın altundan bir buzağı yapıp tapındıklarını görmüş ve öfkesi alevlenerek elindeki levhaları atıp dağın eteğinde onları kırdığı, sonra da Rabbın Musa'ya ; «Kendin için evvelkiler gibi iki taş levha yont ve kırdığın levhalar üzerinde olan sözleri bu levhalar üzerine yazacağım.» dediği belirtilmektedir. Kanaatımızca bu da bir terceme hatasıdır. Çünkü Musa Peygamber'in levhaları kırılıp parçalanacak şekilde yere çarpması düşünülemez. Ayrıca kırılan levhaların yerine yeni levhaları yontup hazırladıktan sonra Tevrat metinlerini Allah'ın değil, Musa'nın yazması söz konusudur. O kısımda da bir hata sırıtmaktadır. [201]
İndirilen Hükümlerin En Güzeli
«Ve kavmine de bunların en güzelini (derleyip) tutmalarını emret.»
Âyetin zahirine bakılınca, Allah kelâmı olan Tevrat'ın güzel ve en güzel diye bazı kısımlara ayrıldığı anlaşılıyor. Oysa Allah sözünün hepsi güzelin en güzelidir. Hepsi de son derece yararlı ve yol göstericidir. Ancak .konunun biraz derinliğine indiğimizde görürüz ki, ilâhî hükümlerden ahlâkî, itikadı ve sosyal anlamda öyleleri vardır ki, insan ruhunu cilalar, vicdanları geliştirir; uygulanınca da insanı olgunlaştırır; meselâ gösterişten uzak sırf Allah'ın hoşnutluğuna erişmek için yapılan ibâdet, Allah yolunda mal ve canı vakfederek hizmete koyulmak; karşılığını yalnız âlemlerin Rabbından bekleyerek insanlara yardımcı olmak o hükümlerin en güzelleridir. Ancak unutmayalım ki, bu, biz insanlara nisbetledir. Ailenin veya toplumun önemli bir ihtiyacının karşılanmasını sağlayan, açılan bir yarayı kapamayı gerçekleştiren bir hüküm o aile ve o topluma göre, hükümlerin en güzelleridir. Bir başka hüküm, başka bir millet ve kavimden yana birçok faziletlere kaynak teşkil ediyorsa, o da onların yapısına göre, en güzel hükümlerden biridir, Böylece ilâhî hükümler uygulandıkları aile, toplum, kavim ve milletlerin ihtiyaç, yarar ve saadetlerine oranla güzellik ve daha güzellik vasfını alır. Yoksa aslında Allah'ın bütün hükümleri, hükümlerin en güzeli, sözleri de sözlerin en güzelidir. Tıpkı yeryüzünde insanlara verilen gıda maddeleri gibi, onların hepsi de ilâhî nîmetin hüviyet ve damgasını taşıdığı için son derece güzeldir, ama insanlara nisbetle, kişilerin zevk ve ihtiyacına, iştiha ve arzusuna göre değer ölçüsü sınıflandırılır.
İşte Tevrat'ın taşıdığı ilâhî hükümlerin « en güzelinin ve en iyisinin dinlenip tutulması,» sözü bu hususlara işaretle söylenmiştir.
Kur'ân'da Allah sözünün en güzel söz olduğu şöyle ifade edilir: «Allah sözün en güzelini indirdi,.,.» [202]
Âyetin son kısmında ise, «Rabbından saygı ile korkanların ondan derileri ürperir, sonra da hem derileri, hem kalbleri Allah'ın zikrine yumuşar»
sözleri yer almakta, ilâhî kelâmın ne kadar güzel, faydalı, yönlendirici olduğu istisnasız belirtilmektedir.[203]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle, İsrâiloğullan'nın düzenli, disiplinli dinî bir hayat yaşamaları için Tevrat'ın indirildiği belirtildi. Sonra da bununla amel ettikleri takdirde, ilâhî sınırları aşan bir kavmin yurduna yerleştirilecekleri müjdelendi.
Aşağıdaki âyetlerle, imân nimetine erişen ve ilâhî inayete lâyık görülenlerin her geçen gün tevazuiarının artmasına işaret ediliyor, büyüklük taslayanların imân nimetinden yoksun kalacakları haber veriliyor; ilâhî
âyetlere ve âhirete inanmayanların amellerinin boşa gideceğine dikkatler çekilerek hem İsrâiloğulları, hem de inkârı sanat edinen maddeciler uyarılıyor. Mü'minlerin bu hususta çok dikkatli olmaları kapalı bir anlatımla işleniyor.[204]
Meali:
146— Yeryüzünde haksız^ yere büyüklük taslayanları âyetlerimizden çevireceğim. Onlar her âyeti (ve açık belgeyi) de görseler yine inanmazlar ona. İyilik, doğruluk ve düzenlik yolunu da görseler, onu (kendilerine) yol edinmezler; azgınlık ve sapıklık yolunu görürlerse, onu hemen (benimseyip) yol edinirler. Bu böyle; çünkü onlar âyetlerimizi yalanlamayı sanat edinmişler ve hep ondan gaflet edegelmişlerdir.
147— Âyetlerimizi ve Âhiret'e kavuşmayı yalanlayanlar var ya, onların amelleri boşa gitmiştir. Onlar ancak, amel edegeldiklerinin karsılığıyla cezalandırılırlar.
Allah'a Kul Olma Kanunu
«Onlar her âyeti (ve açık belgeyi) de görseler yine inanmazlar.»
Nasıl sevgi kanunu her ferde iki emir verir: Birincisi başkalarına iyilik yapmak, ikincisi de başkalarının kendisine iyilik yapmasını önleyen kusur ve zaaflarını düzeltmek.. Onun gibi, Allah'a kul olma kanunu da her fert ve aileye iki emir verir: Birincisi, bütün mevcudiyetiyle Hakk'ın irâdesine teslim olmak; ikincisi karşılaştığı her insana inanç ve yaşına, bilgi ve irfanına göre ilgi ve saygı gösterip, mü'min ise, kendisinden daha az günah işlemiş ve daha çok iyilikte bulunmuş olabileceğini düşünerek tevazu kanadını yere sermek..
Sevgi, saygı ve Allah'a kul olma kanunlarından kaynaklanan emirlerin dışına çıkanların üç önemli hastalığa yakalanacakları ve tedavisinin çok zor olabileceği ilgili âyetle şöyle sıralanıyor:
1— Açık âyet ve belgeyi görseler yine inanmazlar.
2— İyilik, düzenlik yolunu görseler yine de kendilerine yol edinmezler.
3— Azgınlık ve sapıklık yolunu görürlerse, onu hemen yol edinirler.
Böylece sıraladığımız üç manevî hastalığın kaynağı, bencillik, kendini beğenmişlik, büyüklük taslamak, başkalarını hep küçük görmektir. Kur'ân Fır'avn'ı tipik bir misal olarak veriyor ve sonra Mekkeli mağrur müşriklere attfta bulunarak her çağda ve hemen her ülkede bu gibilere rastlamanın mümkün olduğuna işaret ederek o gibilerin karakter yapısını belirliyor.[205]
Fir'avn'ın Helakine Sebep Olan Gurur
«Yeryüzünde haksız yere büyüklük taslayanları âyetlerimizden çevireceğiz.»
İlâhhk iddiasında bulunacak kadar büyüklük taslama hastalığına yakalanan Fir'avn ve yandaşlarının helakim hazırlayan sebeplerin başında bu hastalığın geldiği dolaylı şekilde ifade ediliyor. Musa Peygamber'in gösterdiği bir çok belgelere ve mu'cizelere rağmen Allah'a kul olmayıbir türlü sahte gururuna yediremiyen Fir'avn, sadece kendi helakine değil birçok insanların ilâhî hükmün altında can vermesine de sebep olmuştur'O ba kımdan Kur'ân, M.s.r'daki müşriklere dikkatleri çekerken daha çok onla-
rı idare edip yöneten Fir'avn üzerinde durur ve mağrur bir hükümdarın bir milleti de kendisiyle birlikte uçuruma yuvarlayacağını çok duyarlı sözlerle anlatarak İnsanları ve milletleri uyarır.
O halde sapıklık, kibir ve gurur zulümle birleşip, herşeye rağmen Hak'tan yüzçevirince, sünnetullah harekete geçer; o, belirlenen noktaya gelince ilâhî emir iner.[206]
Ahlâkî Yönü
Toplum ve milletlerin manevî zırhı, hakiki din ve o dinden kaynaklanıp iyi-yararlı örf ve âdetle birleşen ahlâktır. Bu zırhtan milletini mahrum edenler, yavaş yavaş kendilerini tasfiyeye tabi tutmuş olurlar. Çöken aile ve kavimlerin çöküş sebepleri araştırıldığında temelinde ahlâksızlığın yattığı görülür.
Rahatlıkla diyebiliriz ki, ahlâksızlığı doğuran faktörler arasında, büyüklük taslamanın, başkalarını küçümsemenin payı çok büyüktür. Çünkü kibir ve gurur, Hakk'ı ret ve inkâr, kalbi örten kesif bir tabaka oluşturur; vicdanı köreltip ruhu safiyetinden uzaklaştırarak karartır. Böylece nefis denilen iç kuvvet, İblîs denilen dış kuvvetle birleşmenin ve dörtnala gitmek için alanı boş bulmanın bütün imkânlarına kavuşmuş olurlar. Artık hayat dizginini nefis ve İblîs'in eline teslim edip ruhî yapısını kibir ve gurur tokmağı altında tanınmaz hale sokan bir kişiye ne ilâhî âyetler, nede akla ve vicdana seslenen semavî belgeler tesir eder. Fir'avn ve ülkesinin ileri gelenleri bu dereceye düşenlerden bir kısmıdır.
Allah ile yarışmaya kalkışan, tabir caizse, O'nunla boy ölçmek isteyen gafiller hemen her ülkede bulunabilir. Kur'ân bunlarla ilgili ezelî mesaj ve uyarıyı şu cümlelerle ifade ediyor: «Âyetlerimizi ve âhiret'e kavuşmayı yalan sayanlar var ya, onların amelleri boşa gitmiştir. Onlar ancak işleyegeldiklerinin karşılığıyJa cezalandırılırlar.»
Bu ceza iki türlüdür: Birincisi, dünyadan ayrılmadan ulaştıkları küfür ve ahlâksızlık grafiğinin üst çizgisinde yakalanıp başaşağı edilmeleri; ikincisi, Ahiret'te en âdil terazi başında hesap verip lâyık olduğu yere sevke-dilmeleridir. Çünkü ceza amelin cinsindendir; büyüklük taslayıp yeryüzünde azgınlık gösterenler, Cehennemde ayaklar altında çiğnenip rezil ve rüsvay edilirler. Saf sûresinde bu âdil ölçü şöyle belirtiliyor: «Ne vakit*ki, onlar (haktan bâtıla) meyledip saptılar, Allah da onların kalblerini (hakkı kabulden uzak tutup) eğik hale getirdi. Allah, hakkın sınırlarını çiğneyip yozan (fisk u fücur işleyen) milleti doğru yola çıkarmaz.» [207]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle, yeryüzünde haksız yere büyüklük taslayıp İnkâr, azgınlık ve ahlâksızlığı şiar edinenlerin her türlü ilâhî rahmet ve fü-yüzattan kendilerini marhum edecekleri belirtildi. Sonra da Allah'ın indirdiği kitaba inanmayıp Âhiret'i inkâr edenlerin hiçbir amelinin Allah yanında bir değer taşımıyacağı, yaptıklarının boş ve anlamsız olacağı hatırlatıldı.
Aşağıdaki âyetlerle Fir'avn'ın gurur ve zulmünden kurtulan Isrâiloğul-ları'nın Allah'ı maddeleştirme eğilimleri konu ediliyor ve o yüzden büyük bir haksızlık işledikleri anlatılarak günah ve inkârdan sonra dönüş yapıp Hakk'a yönelmenin mümkün olduğuna işaret ediliyor. Tur'dan inip gelen Musa Peygamberin onların şirke heveslendiklerine çok üzüldüğü tasvîr edilerek olayın üç önemli safhası üz_erinde duruluyor.[208]
Meali:
148— Musa'nın (belirlenen vakitte Tûr Dağı'na çıkması) ardından kavmi, kendi zînetlerinden üç boyutlu böğüren bir buzağı heykeli yapıp (ilâh) edindiler. O buzağının kendileriyle konuşamıyacağıni ve bir yol da göstere m iveceğin i görmediler mi?! Onu kendilerine ilâh edindiler; zaten onlar zâlimler idiler.
149— Ne vakit ki, yaptıklarına için için pişmanlık duydular ve kendilerini cidden sapıtmış gördüler, «and olsun ki Rabbimiz bize merhamet etmez ve bizi bağışlamazsa elbette zarara uğrayanlardan oluruz!» diyerek (günahkâr âsî olduklarını dile getirdiler).
150— Musa (Tûr Dağı'ndaki görevini tamamlayıp) kavmine öfkeli ve üzgün bir halde dönünce, (Harun'a): «Benden sonra yerime geçip ne kötü işler işlemişsiniz! Rabbimizin emrini (size vereceği azabı) mı acele beklediniz?» dedi ve elindeki (Tevrat âyetleri yazılı) Levhaları bırakıverdi de kardeşinin başından tutup kendine doğru çekmeğe başladı. Kardeşi ona : «Anamın oğlu! doğrusu bu kavim beni küçümseyip hırpaladılar ve neredeyse beni öldürüyorlardı; artık sen de bana karşı düşmanları sevindirme ve beni bu zâlim kavimle bir tutma» dedi.
151— (Musa:) «Ey Rabbim! beni ve kardeşimi bağışla ve bizi rahmetine sok; sen merhamet edenlerin en çok merhamet edenisin» diye duâ
etti.
152— Buzağıyı ilâh edinenlere gelince : Şüphesiz ki, Rablerinden bir gazap ve Dünya hayatında da bir aşağılık ve alçaklık onlara erişecektir. İşte yalan atıp iftira edenleri böyle cezalandırırız.
153— Kötülükleri işledikten sonra tevbe edip dosdoğru imân edenlere gelince : Şüphesiz ki Rabbın tevbelerinden sonra (onlar hakkında) çok bağışlayan ve çok merhamet edendir.
154— Musa'nın öfkesi yatışınca, Levhaları koyduğu yerden aldı; onların bir nüshasında, Rablarından korkanlar için doğru yolu gösterir belgeler ve rahmet (yazılı) idi,
Altundan Buzağı
«Musa'nın (belirlenen vakitte Tûr'a çıkması) ardından kavmi kendi zînetlerinden üç boyutlu bö-ğüren bir buzağı heykeli yapıp (ilâh) edindiler.»
Isrâiloğullan, Mısır'da uzun süre bulundukları için ora halkının inek ve benzeri hayvanları kutsal sayıp putperestliğin değişik çalkantıları içinde hem canlısına, hem de maden veya taştan yontulmuş şekillerine ibâdet ettiklerini görmüş ve bunu kısmen de olsun benimsemişlerdi. Ruhlarına işleyen putperestliği bütünüyle söküp atamıyor, Musa Peygamber'den ayrı kaldıkları zamanlarda bu temayülleri bazan söze, bazan da tatbik alanına kayıyordu.
Diğer yandan İsrâiloğulları'nın değer ölçülen madde ve dünya saltanatı idi. O bakımdan Allah'ı hem millî tanrı sayar, hem de Onu maddeleş-tirmek isterlerdi. Musa Peygamber'in kırk gün aralarında bulunmayışından yararlanarak, daha doğrusu bunu fırsat sayarak putperestlik özlemlerini gidermeye çalıştılar. Üzerlerinde taşıdıkları altun süs eşyasını toplayıp bir-araya getirerek Samirî adında bir kuyumcu marifetiyle böğüren bir buzağı heykeli yaptırdılar ve onu kendilerine ilâh edindiler.
«Onu kendilerine ilâh edindiler; zaten onlar zâlimler idiler.»
Kur'ân bu âyetle, İsrâiloğulları'nın doğru yolu seçtikten sonra kendilerine haksızlık ederek tekrar küfre dönmelerini zalimlik olarak açıklarken, hem Yahudilerin irsi karakteri hakkında bilgi veriyor, hem onlar kadar zengin olmayan Mekke putperestlerini uyarıyor, hem de Müslümanlara Hakk'a
ibâdeti her şeyin üstünde tutup maddeyle mâna arasında ciddi bir denge kurmalarına işarette bulunarak en doğru yolu gösteriyor. Şöyle ki:
1— Yahudiler daha çok maddî değerleri amaç edinen bir millettir. Bu, onların ruhuna öylesine işlemiştir ki, altundan buzağı yapıp ilâh edinecek ve Harun Peygamber'in hiçbir uyarısına kulak vermeyecek kadar şaşkınlık göstermişlerdir.
Böylece Yahudiler görünmeyen bir ilâhtan çok görünen ve elle tutulabilen bir İlâha ihtiyaç duymuşlardır.
2— Buzağının altundan imal edilmesi, aracın amaç edinildiğinin bir başka belgesidir.
3— Buzağının üç boyutlu bir heykel şeklinde yapılması, daha çok tatmin olmaya yönelik bir arzunun ürünüdür.
4— Buzağının içinde birkaç kanal açık bırakılarak rüzgara karşı tutulmasıyla böğürür gibi ses çıkarması, sığıra tapınmanın içten dışa vuran bir başka görünümüdür. Aynı zamanda yetişmekte olan kuşakların kalbve kafasında silinmez izler bırakmaya ve Allah'a ortak koşmakta bir sakınca olmadığı imajın! vermeye yönelik bir sapıklıktır.
5— O çağda altun ve benzeri madenlerin çok iyi işlendiği, kuyumculuğun çok ileri olduğu ve el sanatlarının rağbet gördüğü anlaşılıyor.
Müslümanların bu tarihî olaydan alacağı öğüt ve ibreti de şöyle özetli-yebiliriz :
a) Gerçek değer ölçüsü, kişilerin kalb ve vicdanında hâkim olup, iç otorite kuran Allah sevgisi ve korkusudur. Madde ve makam birer araçtır. Asıl amaca erişebilmek için kullanıldıkları ve değerlendirildikleri ölçüde kıymetlidirler. . .
b) Sanatı, bugünkü tabirle ilim ve tekniği kötü yolda kullanmak ve bunlarla diğer milletleri ve toplumları sindirip sömürmek, hiçbir millete hayır ve rahmet kapılarını açmaz; yetişmekte olan kuşaklan olumsuz yönde tesir altına alıp ruhen dejenere eder. O halde İslâm'a göre, sanat ve sanatkâr her yönüyle eğitici, öğretici, ruh ve mâna, ahlâk ve fazîlet aşılayıcı olmalıdır.
c) Maddeyi gerçek ve son kıymet ölçüsü kabul edip ilâhlaştıran millet ve toplulukların, ruhları silik hale getiren, beyinleri yıkayan kültürünün tesirinden korunmak şarttır. Aksi halde yabancı kültüre karşı insanda zamanla bir eğilim başlayabilir ki, sonu çok tehlikeli olabilir. O bakımdan Re, sûlüllah (AS.) Efendimiz : «Kim bir kavme (topluluk ve millete) benzemeye
özenirse, o da onlardan sayılır.» [209] «Bizden başkasına benzemeye öze nen kimse, bizden değildir.» [210] buyurarak ümmetini uyarmıştır.
d) Her şeyi lâyık olduğu yere koymak ve yaratıldığı amaca yöneltmek, adalettir. Bunun aksini yapmak zulümdür. İslâm'a göre, her şey kâinat planında layık olduğu yere konulmuş ve insanlara hizmet için belii bir gayeye çevirilmiştir. Bunu değiştirmek veya yok etmek, dengesizlik ve düzensizlik doğurur. Yahudiler Tevrat'ı lâyık olduğu yere ve indirildiği amaca çevirmedikleri için zillet ve meskenete duçar oldular, asırlarca bunun sıkıntısını çektiler. O bakımdan alınlarına «zâlim» damgası vuruldu.
e) Kıymetli madenler, servet ve makamlar, tapınmak, ilahlaştınlmak için değil, Yüce Yaratan'ın rızası doğrultusunda kullanılmak ve istifade edilmek için var kılınmışlardır. [211]
Tevbe Kapısı Açiktir
>>Ne vakit kiyaptıklarına için için pişmanlık duydular ve kendilerini cidden sapıtmış gördüler, and olsun ki
Rabbımız bize merhamet etmez ve bizi bağışlamazsa, elbette zarara uğrayanlardan oluruz» diyerek, yeniden doğru yola döndüler. Tevhit dinini benimseyip Musa ve Harun peygamberleri kendilerine önder ve lider kabul ettiler. Musa Peygamber'in ciddi müdahalesi ve tavizsiz kararı olmasaydı, İsrailoğulları putperestliğin içine kayıp kurtulması zor bir girdaba yakalanacaklardı. İşledikleri günah küfrü gerektiren bir «şirk» idi. Ama her günahtan olduğu gibi, «şirk» günahından da kurtulmanın yolu, ciddi bir pişmanlık ve samimi bir dönüşle Hakk'a teslim olmaktır, İsrailoğulları da işledikleri büyük hatâyı anlamakta gecikmediler ve derin bir pişmanlık içinde tevbe ve istiğfarda bulundular. Cenâb-ı Hak, tevbeleri çokça kabul edendir. O bakımdan onları bağışladı.
Ayetten alacağımız öğüt şudur: Küfrü gerektiren bir günaha girmek çok tehlikelidir. Bir peygamber veya Ona vâris olan büyük bir mürşidin müdahalesi olmazsa, sonuç ebedî azapla noktalanabilir. O halde hemen her çağ ve toplumda din ve ahlâk mürşitlerine büyük ihtiyaç vardır.[212]
Kırk Günün Tesiri
Görüİdüğü gibi, insanın önemli bir konuyu, çetin bir meseleyi hazmetmeye hazırlanabilmesi, ya da ruhî olgunluğa erişebilmesi için kırk yaşına, kırk güne ihtiyacı olduğunu daha önce belirtmiş bulunuyoruz. Bir milletin de bozulmasında, yozup sapıtmasında kırk yıllık bir sürenin, kırk günlük bir başıboşluğun, nemelâzımcılığın ve ihmalin tesiri çok büyüktür. Aynı zamanda bir milletin veya toplumun gerçeği bulup olgunlaşması için de kırk yıllık bir süreye ihtiyaç söz konusudur.
Ekonomik çalkantı içinde bocalayan, kapitalist sistem gereği, günlük hayat düzeyinde sinirleri iyice gerilen bir gencin veya ailenin kırk gün kendi haline terkedilmesi, ruhunda derin boşluklar meydana getirir; din, ahlâk ve ekonomik sıkıntı arasında bocalama başlar; ihmal edildiği takdirde, ekonomiye yenilerek gayr-i meşru yollara düşebilir. Günümüzde bunun örneklerini hemen her gün gazetelerde görüp okumaktayız.
Sağlam inançlı, faziletli ve dürüst bir cemaat arasına katılan ahlâkan düşük, inanç bakımından fakir bir kişinin kendini düzeltmesi mümkündür.
İsrailoğullan'nın kırk gün kısmen de olsa din ve ahlâk kontrolünden mahrum kalmaları sonucu saptıkları bir gerçektir.[213]
Hak Dini Tebliğde Hatır-Gönül Söz Konusu Olamaz
Ve kardeşlnin başından tutup kendine doğru çekmeğe başladı.»
Kur'ân'da Musa Peygamber'le Harun Peygamber olayı en duyarlı ve ibretli noktalarıyla açıklanırken bize şu ölçü ve metot verilmektedir:
1— Hak din en değerli varliğımızdır.
2— Bu uğurda hizmet verip teblîğ görevini yerine getirirken, ana-baba dahil hiç kimsenin hatırı söz konusu değildir. Allah'ın hatırı her şeyin üstündedir. İbrahim Peygamber'in kendini, müşrik olan babasından beri kılıp yurdundan hicret etmesi, Lût Peygamber'in ahlâksızlardan yana olan eşine ilâhî azabın inmek üzere olduğunu haber vermeyip mü'minleri çevresinde toplayarak şehri terketmesi, Musa Peygamber'in kırk güniük bir ayrılıktan sonra dönüşünde görevini yeterince yapmadığını sanarak kardeşi Harun'un saç ve sakalından tutup çekmesi ve son olarak Resû-lüllah (A.S.) Efendimiz'in yaptığı uyarıya kulak vermeyip putperestlikte ısrar eden yakın hısımlarıyia ilgisini kesmesi birer tarihî misal olarak kutsai kitaplarda yer almıştır.
3—0 halde doğru yolu gösterirken önce en yakın hısımlardan işe başlamak, onları eğitip yetiştirmek şarttır.
4— Din adına tavız vermeye kimsenin hakkı yoktur. Çünkü kim doğru yolu seçerse kendi lehine, kim de eğri yolda yürümekte ısrar ederse kendi aleyhine bir tercih yapmış olur. Allah ne buyurmuşsa, ancak onu eksiksiz tebliğ etmekle hem peygamberler, hem de mü'minler mükelleftirler.
5— Doğru yol, iyi ahlâk, sağlam terbiye esaslarını işleyip insanları eğitirken asıl âiie reisi durumunda bulunanların sorumluluğu paylaşmaları çok önemlidir ve herbiri kendini sorumlu kabul ederek hizmete vermelidir. Aksi halde sorumluluğun tamamı tek kişinin omuzlarına yükletilmiş olur ki, bu çoğu zaman müsbet sonuca götürmekte yeterli olmaz.
6— Fazilet düzeyinde doğru yolu kalb ve kafalara işlerken kendilerini manen de görevli sayanların birbirlerine karşı anne sevgi ve şefkatıylo bağlanıp saygılı olmaları gerekir, Harun Peygamber'in kardeşi Musa Pey-gamber'in sert ve acımasız davranmasına karşılık «anamın oğlu!.» diye yumuşak bir sesle hitap etmesi, bu terbiyeyi yansıtır. Aynı zamanda düşmanları kahredecek kadar anlamlı ve hedefe ulaştırıcıdır.[214]
Madde Putperestliğinin Sonu
«Buzağıyı ilâh edinenlere gelince, şüphesiz ki, Rablarından bir gazap ve dünya hayatında da bir aşağılık ve alçaklık onlara erişecektir.»
Maddeyi ilâhlaştırmak, insan ruhunu öldürüp yönlendirici olan kutsal mananın iç disiplininden mahrumiyeti gerektirir. Bu, oksijenle hidrojenden oluşan suya benzer, bu iki molekül belli nisbette (H..O) biraraya gelip birleştiği takdirde su vardır,- birbirinden ayrıldığı takdirde su artık yoktur. Be-denle ruhun birleşmesi de böyledir; birarada uyumlu, dengeli bulunduğu sürece gerçek anlamda insan vardır. Denge ve uyum kalkınca ortada sadece suret kalır.
Bedenle ruh arasında en sağlam ve en düzenli denge sağlayan Allah'a ve Âhiret'e imânın, birçok yararları arasında iki büyük yararı vardir: Birincisi, insana umut verip düzenli, uyumlu ve huzurlu bir ömür yaşatması; ikincisi önümüzdeki sonsuz hayata hazırlanmayı ve onu bütünüyle mutluluğa çevirmemizi sağlamasıdır.
Kur'ân'da ilgili âyetle bu iki büyük yarardan kendini mahrum eden İsrâiloğulları hem misal veriliyor, hem de ibret alınacak bazı safhalarından tablolar çizilerek gözlerimizin önüne seriliyor. O bakımdan maddeyi ilâhlaştiranlar için biri dünyada, diğeri âhirette olmak üzere iki büyük azabın hazırlandığı haber veriliyor. Dünya'da iç ve dış düşmanların başarıya erişmesine uygun bir ortam oluştururlar. Cok geçmeden ummadıkları bir tarihte başaşağı gelerek her şeylerini kaybetme bedbahtlığına uğrarlar. İsrâiloğullan'nm birkaç defa bu akibete uğraması gibi.. Resûiüllah (A.S.) Efendimiz'le dört halîfesinden sonra Arapların başlattığı iç savaş ve bölünmeler de buna bir misal gösterilebilir. Âhiret'te ise, Allah'ın vereceği azap çok daha elîm olaoak, Allah'ı inkâr eden her milletin ameline uygun bir ceza verilecektir.[215]
Levhaları İlka
«Levhaları bırakıverdi de kardeşinin başından tutup kendine doğru çekmeye başladı...»
Tevrat hükümlerinin yazılı bulunduğu levhalar konusunda, halen mevcut Tevrat'ta yanlış derleme ve dikkatsiz terceme sebebiyle birtakım farklı ve hatalı bilgi verildiğini az yukarıda belirtmiştik. Kur'ân-ı Kerîm birçok konularda olduğu gibi levha hususunda da Tevrat'ın değiştirilmiş sözlerini düzelterek en doğru bilgiyi veriyor.
Kur'ân'da «ilka» tabiri kullanılmıştır ki bu, az farklarla birden fazla mânaya delâlet eder: «Atmak» ile çevirisi uyumlu ve sıhhatli olmaz. Vahyin ilkası, ilâhî nezaket ölçüsünde inen âyetlerin kalbe konulmasıdır. Musa Peygamber'in elindeki Levhaları ilkası, onları saygı ile bir yere hemen koyuvermesidir. Elindeki Asâ'yi ilkası da öyle, onu usulea belli bir yere koyması anlamını ifade eder. Altundan buzağı imal eden Samiri'nin ilkası, elindekini, içine çekerek, hayıflanarak bir tarafa usulca atmasıdır. Sihirbazların ellerindeki urganları likaları, onları rastgele etrafa atıp yaymalarıdır. Kâfirlerin Cehennem'e ilkası, şiddetle tutulup atılmalarıdır.
Görüldüğü gibi, «ilka» tabiri, faile, mef'ûle ve duruma göre birbirine yakın az farklı manalara delâlet ediyor. Kur'ân'da bu gibi inceliklere çok dikkat etmek gerekir. Aksi halde fahiş hatâlara sebebiyet verilir. Örneğin, «Musa elindeki levhaları attı veya atıverdi, fırlattı veya fırlatıverdi» diye yapılan Tevrat çevirileri. Peygambere vâcib veya sünnet olan sıfatlara ters düşer.[216]
Musa Peygamber'in Öfkelenmesi
«Musa öfkeli ve üzgün bir halde kavmine dönünce.,..»
Peygamberler genellikle sabırlı, yumuşak huylu, alçakgönüllü, ağırbaşlı, terbiyeli ve nezaketlidirler. Kırıcı, incitici, küçümseyici, aşağılayıcı değildirler. Böyle olmakla beraber, ilgili âyetin acık anlatımından Musa Peygamber'in öfkelendiğini ve kardeşi Harun'un başından tutup çektiğini öğreniyoruz. Bunun sebebi hem mâkul, hem de açıktır:
a) Tevhit inancım kavminin kalbine ve dimağına işlemek için yıllarca çetin mücadeleler verip olumlu sonuç elde ettikten sonra, kırk gün içinde bu imân ve irfanın yıkıldığını görmesi, şüphesiz ki bir peygamberi çok, hem de çok üzer.
b) Yerine vekîl koyduğu kardeşi Harun'un görevini layıkıyla yapmadığı kanısına vararak öfkelenmesi çok normaldir ve ona vâcib olan sıfatları zedelememektedir. Sonra gerçeğin sandığı gibi olmadığını anlayınca, Allah'a yönelip duâ ederek mağfiret dilemesi, vâcib olan sıfatların tabii neticesidir,
c) Allah için sevmek ve yine Allah için sevmemek; Allah için öfkelenmek ve yine Onun için öfkelenmemek de birer ibâdettir; yeter ki bu, haksızlığa yol açmamış olsun..
d) Musa Peygamber'in doğuştan, Hz. Ömer (R.A.) gibi biraz sert mizaçlı olduğu bilinmektedir. İsrâiloğulları'nın selâmeti için Fir'avn ve kav-miyle bir sürtüşme ve tartışmaya mecbur kalması ve bu arada birçok üzücü olayların peşpeşe birbirini kovalaroasına Onu takip etmesi, ister istemez sert ve hiddetli olmasını gerektiriyordu. Çünkü ortama göre tavır takınmak, metot uygulamak başarılı olmanın şartlarından biridir. Musa Peygamber de öyle yaptı.. Harun Peygamber'in saç ve sakalından veya sadece başından hiddetle tutup çekmesi, İsrâiloğulları'na bir gözdağı vermek ve ilâhî emirleri uygulamada müsamahanın yeri olmadığını anlatmak içindi..
Tevrat'ın Çıkış bölümünde aynı olay detaylı anlatılır. AStundan buzağıyı Harun'un yaptığı belirtilerek, Onun Tevhît dininden saptığına işaret edilir. Oysa Harun, aynı zamanda peygamberdir. Hiçbir peygamber hak dini bırakıp putperest olmamıştır. Çünkü onlara vâcib olan sıfatlardan biri de «ismet»tir; bu, günahlardan, haklara tecavüzden korunulmuşluğu ifade eder. Kur'ân-ı Kerim, ilgili âyetlerle, Tevrat'ta insan elinin müdahalesiyle meydana gelen bu fahiş hatâyı düzeltir ve Harun Peygamber'in, buzağı konusunda İsrâiloğuİlan'na söz geçiremediğini açıklar. [217]
Kur'ân'da nakledilen bu olay, dinde taviz verilemiyeceğini; hakkı ayakta tutup bâtılı tesirsiz hale getirmek için uzun yıllar sistemli, şuurlu ve duyarlı çalışmanın, bilerek hareket etmenin gerektiğini bize öğretmektedir. Toplumu bir amaca yöneltmek için de çok bilgili, güçlü, sabırlı ve iradeli liderlere ihtiyaç bulunduğunu hatırlatıyor. Aynı zamanda liderin becerikli, liyakatli yardımcılarının bulunmasının lüzumunu Harun Peygamber'in Musa Peygamber'e yardımcı tayin edilmesini misal vererek bildiriyor.[218]
Anamın Oğlu!
Kur'ân'da altundan imal edilen buzağı olayının önemli ve ibretli safhaları anlatılırken, Musa Peygamber'in öfkelenerek, yerine vekîl bıraktığı kardeşi Harun Peygamber'i, görevini lâyıkıyla yerine getirmediğini sanarak hırpalaması karşısında Harun'un ona «Anamın oğlu!» diye seslenmesinde bir incelik söz konusudur: Ana, genellikle merhamet ve şefkatin sembolüdür. Aynı zamanda Musa Peygamber'in anası Allah'a imân eden sâliha kadınlardan biri idi. O bakımdan her ikisini emzirip büyütmede büyük fedakârlıklara katlanmış, hattâ kendini tehlikeye atmıştı. Harun Peygamber, anasından gördüğü şefkat ve merhameti kardeşi Musa Peygam-ber'den de bekliyordu. O bakımdan «Anamın oğlu!» diyerek hitap etmesiyle bu inceliği hatırlatmak istemiştir.[219]
Levhanın Nüshasında Hüdâ Ve Rahmet Yazili İdi
«Onların nüshasında doğru yolu gösterir bel-geler ve rahmet (yazılı) idi.»
Önce, «nüsha» tabiri bize şunu öğretiyor: Tevrat hükümleri Musa Peygamber'e öğretildikten sonra, sözü edilen levhalara yazılması emredilmiştir. Çünkü bu tabir, Kamus'un da açıkladığı gibi, bir yerden naklolunan yazılı şeyin ismidir.Tevrat da levhalara, Musa'nın kalb ve hafızasından nakledilerek yazılmıştır. Böylece Tevrat'ın gökten levhalara yazılı olduğu halde inmediği, Musa Peygamber'in kalbine nakşedildikten sonra papirüs killi levhalara yazıldığı anlaşılıyor.
Levhcda iki önemli şeyin yazılı bulunduğu açıklanıyor: Hûda ve Rahmet.. Hüdâ, sözlükte, doğru yola gitmek, doğru yolu göstermektir. Doğru yol üzerinde bulunan için «O hüdâ üzeredir» denilir. Gündüzün aydınlığına da denildiği vakidir. Terim olarak, insanın kâinat planındaki yerini, yolunu ve görevini lûtf ile göstermek; böylece onu doğru yola irşat etmektir.
Tevrat'ta işte bu hidâyete geniş yer verildiği ve onunla birlikte ilâhî rahmeti yansıtan belgelerin bulunduğu belirtiliyor.[220]
Meali:
155— Musa belirlediğimiz vakitte nbâdet yerine (gelmek üzere) kavminden yetmiş kişi seçip ayırdı. Ne vakit ki, onları şiddetli sarsıntı tuttu, Musa dedi ki: «Ey Rabbim! dileseydin bundan önce onları da, beni de yok ederdin. Bizden birtakım beyinsizlerin yaptıkları (kötülükten) dolayı bizi helak-mı edersin? Doğrusu bu senin bir denemendir ki, dilediğini onunla saptırır, dilediğini de doğru yola eriştirirsin. Bizim Velîmiz (yegâne sahibimiz, koruyucumuz ve dostumuz) sensin. Bizi bağışla, bize merhamet eyle; sen bağışlayanların en hayırlısısın.
156— Bizim için şu dünyada da, âhirette de iyilik yaz. Doğrusu biz sana yönelip geldik.» Allah da : «Azabıma kimi dilersem onu uğratırım; rahmetim ise her şeyi kapsayıp kuşatmıştır. Onu Allah'tan korkup kötülüklerden sakınanlara, zekâtını verip âyetlerimize dosdoğru imân edenlere yazacağım.
157— Onlar ki, yanlarındaki Tevrat ve İncil'de yazılı buldukları Üm-mî Peygamber'e uyarlar. O Ümmi Peygamber ki, onlara iyiliği emreder, onları kötülükten men'eder; iyi ve temiz olan yararlı şeyleri onlara helâl kılar; kötü ve murdar şeyleri onlara haram kılar; onların ağır yükünü ve üzerlerinde bulunagelen bağları, zincirleri indirir. Artık onlar ki Peygamber'e (gönülden) inandılar, saygı gösterip O'nu aziz tuttular ve O'na yardımda bulundular ve O'nunla beraber indirilen nura uydular, işte kurtuluşa ve mutluluğa erenler onlardır.»
İlgili Hadisler
«Benden önce hiç kimseye verilmeyen beş şey bana verildi:
1. Her peygamber sadece kendi kavmine gönderilmiştir. Ben ise, kızılı, siyahı (dahil) her millete gönderildim.
2. Ganimet bana helâl kılındı; benden önce hiçbirine helâl kılınmadı.
3. Yeryüzü bana temiz ve mescid kılındı. Kime nerede namaz vakti erişirse, orada namaz kılar.
4. Bir aylık mesafeden düşmana karşı korku ve dehşet salmakla yardım gördüm.
5. Şefaat (yetkisi) bana verildi. [221]
«Peygamberler üzerine altı şeyle üstün kılındım :
1. Bana «cevâmiu'l-kelim (mânası ve taşıdığı hükümler çok, kelimesi az ilâhî beyân) verildi.
2. (Düşmanlarıma karşı) korku ve endişe salmakla yardım gördüm.
3. Ganimetler bana helâl kılındı.
4. Bütün insanlara peygamber olarak gönderildim,
5. Yeryüzü bana temiz ve mescid kılındı.
6. Peygamberlik benimle son bulup mühürlendi.» [222]
«Bedevinin biri (Medine'ye) geldi; devesini çökertip bağladıktan sonra Resûlüllah (A.S.) Efendimizin arkasında namaz kıldı. Namaz bitince, Bedevi dönüp devesinin bağını çözdü ve sonra ona binip şöyle duâ etti: Allahım! bana ve Muhammed'e merhamet et; bize o rahmetinde kimseyi ortak etme!.
Bunun üzerine Resûlüllah (A.S.) Efendimiz : «Ne dersiniz, bu adam mı sapıtmıştır, yoksa devesi mi? Ne dediğini duymadınız mı?» buyurdu. As-hab : «Duyduk, ya Resûlellah!» deyince, buyurdu ki: «Ey bedevi! cidden geniş rahmeti daralttın (dar çerçeve içine aldın). Şüphesiz ki Allah yüz rahmet yaratmış, yarattığı insanlar, cinler ve hayvanlar birbirlerine (ve kendi cins ve türlerine) şefkatli ve merhametli davransınlar diye o yüz rahmetten birini (yeryüzüne) indirmiştir. Doksan dokuzunu kendi yanında tutmuştur. Ne dersiniz, o Bedevi mi daha sapıktır, yoksa devesi mi?» [223]
«Şüphesiz ki Allah'ın yüz rahmeti vardır; doksan dokuzunu kendi yanında tutmuş; bir tanesini, cinler, insanlar ve diğer yaratıklar arasında birbirlerine merhametli ve şefkatli davranmaları için size indirmiştir. Kıyamet günü olunca, o doksan dokuz rahmeti, bu bir rahmete ekleyecektir.»[224]
Yetmiş Kişinin Seçilmesi
«Musa belirlediğimiz vakitte ibâdet yerine (gelmek üzere) kavminden yetmiş kişi seçip ayırdı.»
Yetmiş sayısı bir bakıma çokluğun sembolü sayılır. Yetmişbin hicab, yedi ve yetmiş sevap gibi sayılar bu cümledendir. Ancak buradaki yetmiş, belli bir sayıyı ifade ediyor.
Neden yetmiş kişi seçilmiştir? Bilindiği gibi, İsrâiloğulları 12 sibta ayrılıyor, her sibt, Yakup Peygamber'in bir oğlunun soyundan oluşuyordu. Böylece her sibt altı kişi tarafından temsîi ediliyor, onlar adına sözsâhibi ve vekîl sayılıyordu. Arzulanan nitelikte iki kişinin olmayışı veya bir işten dolayı geri kalışları, sayının yetmişte kalmasına sebep olduğu sanılıyor.
Bu yetmiş kişiden Tevrat'ta şöyle söz edilmektedir:
«Ve Rab Musa'ya dedi : Kavmin ihtiyarları, onların ileri gelenleri olduğunu bildiğin İsrail ihtiyarlarından yetmiş kişiyi bana topla; onları toplanma çadırına getir ve orada seninle dursunlar. Ve ineceğim ve seninle orada söyleyeceğim ve senin üzerinde olan Ruhtan alacağım ve onların üzerine koyacağım ve yalnız sen taşımayacaksın diye kavmin yükünü seninle beraber taşıyacaklar..»[225]
Yukarıdaki acık anlatımdan, Musa Peygamber'in verdiği haberleri ba-zan şüphe ile karşılayanların bulunduğu, yetmiş ihtiyara ilâhî kudretin te-cellisiyle tasdik yeteneği verildiği, böylece Musa Peygamber'in yükünün hafifletildiği anlaşılıyor.
Görüldüğü gibi, konu asıl mecrasından saptırılmıştır. Allah sözüne insan sözünün karıştırıimasıyla hükümlerde de bazı farklar ortaya çıkmıştır. Kur'ân-ı Kerîm'de bahsi gecen 70 kişinin ne maksatla biraraya getirilip Tür dağına çıkarıldığı çok acık biçimde belirtilerek Musa Peygamber'in ilahî vahiy ile ilgili verdiği ve vereceği haberlerin doğruluğunun artık tartışılmayacağı neticeye bağlanmış, sözlerine güvenilir 70 ihtiyarın yalan üzerine birleşmelerinin mümkün olamıyacağı kesinlik kazanmıştır. Ayrıca Isrâiloğutları'nın günahlarının bağışlanması söz konusudur.
Nitekim Kur'ân'da bu yetmiş kişinin «mîkat» için seçildikleri belirtiliyor ve bunun İsrâiloğulları'nın altundan buzağıyı ilâh edinmelerinden dolayı pişmanlık duyup dönüş yaptıklarına bir şahit olmak üzere, belirlenen tevbe ve duâ makamına delâlet eden bir tabir olduğuna işarette bulunuluyor. Ancak Musa Peygamber'in daha önce Tevrat'ı telakki etmek için gittiği Tür dağındaki mîkat mıdır, yoksa başka bir yer midir? Fahruddin Râ-zî, bu hususta iki ayrı yorumdan söz etmiştir. Ancak Musa Peygamber'in ilâhî hitaba mazhar kılındığı ve Allah'ı görmek istediği mîkata yakın bir yer olduğu âyetin delâletinden anlaşılıyor. Çünkü her iki olay da Tûr dağında cereyan etmiştir. Tevrat'ta bunun «Toplanma Cadın» olduğunu az yukarıda nakletmiştik. Kur'ân «Mîkat» tabirini kullanarak araştırmacılara sadece ipucu veriyor.[226]
Şiddetli Sarsıntı
«Ne vakit ki, onları şiddetli sarsıntı tuttu..»
İşledikleri büyük günahtan temizlenmek üzere belirlenen yere götürülen yetmiş kişinin gönlünde az da olsa bir şüphe kıvılcımının pırıltısı zaman zaman dönüp dolaşıyordu. Musa Peygamber cidden Tûr dağının belirlenen yerinde Rabbıyla konuşmuş muydu, levhalara yazılı olan sözler Allah'tan mı inmişti? Onların bu gibi şüphelerini gidermek için Cenâb-ı Hak, Tûr dağını salladı, müthiş bir sarsıntı meydana geldi. Musa Peygamber'in tabiriyle, bu bir denemeydi; hem yetmiş kişiye ilâhî kelâmın bu dağ üzerine tecelli ettiğini, hem de ilâhî kudretin herşeye yettiğini bildirmek ;çindi.
Ayrıca Musa Peygamber'in peygamberliğini kanıtlayan mu'cizelerden biri de sayılabilir. Yetmiş kişinin olağanüstü bir olaya şahit olması, inkârı mümkün olmayan tevatür derecesine ulaşıyordu, yani bu kadar kişinin bir olay hakkında yalan üzerine birleşip anlaşmalarının muhal olduğu ortaya çıkıyordu.
Birçok lûtuflara mazhar olan İsrâiloğulları'nın, Tevrat'taki tabirle «sert enseli bir millet» olarak, bazan da Allah'ın Celâl sıfatının tecellisine hedef olmaları gerekiyordu. Ancak böylece madde iîe mâna, dünya ile âhiret, lütuf ile kahır arasında denge sağlamaları gerçekleşebilirdi.[227]
İlâhî Rahmet Her Şeyi Kapsayıp Kuşatmıştır
«Rahmetim her şeyi kapsayıp kuşatmıştır.»
İlgili âyetle, toplum, ya da millet yapısında insanlığın ölçüsünü, Ya-ratan'ın yüce kudretini idrâk etmeyen bazı kişiler her zaman bulunabilir. Ancak onlara uyulmadığı ve sahanın da onların lehine boş bırakılmadığı takdirde, Allah'ın rahmet ve inayetinin o toplum veya milletten eksik olmayacağına işaret ediliyor. Musa Peygamber ile Harun Peygamber'in İsra-iloğulları'ndan Hakk'a sırt çevirenlerle mücadelesine katılanlar, peygamberlerden yana ciddi hizmet verenler pek az bulunuyordu. Bir bakıma za-
man zaman saha o gibilere bırakılıyor ve mü'minler yalnızlığa itiliyordu. Unutmayalım ki, azabın inmesi bazı sebep ve illetlere dayanır. İnsanlar kendi tutum, inanç ve düşünceleriyle kendilerini azap sınırına getirmedikleri sürece, azaba uğratılmazlar. Mayın döşeli bir sınırı aşmaya gelinmedikçe tehlike söz konusu değildir. «Azabıma kimi dilersem onu uğratırım» mealindeki cümle, ilâhî meşiet sınınnı hatırlatmaktadır. O sınıra gelinmedikçe, sünnetullah gereği, azap inmez..
Allah'ın rahmeti ise, her şeyi bütünüyle kapsayıp kuşatmıştır; zira her-şey O'nun rahmet ve kudretinin eseri ve tezahürüdür. Ancak bu rahmet güneşinden, kalb ve kafasını Hakk'a çevirenler, gönül toprağını çoraklıktan kurtarmasını bilenler yararlanır. Tıpkı sulak ve humuslu bir toprakta yeşeren bitki misali, güneşten yeterince nasîbini alma istidadını kendinde taşımaktadır. Çorak-tuzlu toprakta, güneş ne kadar ona ışık ve enerji verirse versin, yararlı bir bitki yeşermez.
Kur'ân ilgili âyetle, kalb ve kafalarını Hakk'a çevirenlerin ve o sebeple ilâhî rahmetten nasîplerini alanların vasıflarını şöyle belirtiyor:
1. Allah'a dosdoğru inanırlar.
2. Zekâtlarını gönül rahatlığıyla verirler.
3. Allah'tan indirilen âyetlere imân edip şüpheye düşmezler.
4. Tevrat ve İncil'de geleceği haber verilen «ümmî peygamber»e uyarlar.
5. Allah'tan korkup kötülüklerden sakınırlar.
Belirttiğimiz vasıflar arasında namaz, oruç, haç, helâl, haram gibi esaslar ve prensipler zikredilmemiştir. Çünkü üçüncü vasıf ile beşinci vasıf dinin bütün esas ve prensiplerini kapsamaktadır. Zekât'tan tahsisan söz edilmesi, İslâm'ın omurgasını ve Müslümanlar arasında sosyal adaleti oluşturduğu içindir.
İşte bu vasıflar, ilâhî rahmetten nasîp alma istidadını doğurmakta ve kulu lâyık olduğu sınıra ulaştırmaktadır.[228]
Tevrat Ve İncil'de Ümmî Peygamberin Vasıfları
«Yanlarındaki Tevrat ve İncil'de yazılı buldukları Ümmî Peygamber'e uyarlar...»
Birçok tercüme yanlışları ve insan sözleri karışmakla beraber hâlen elimizde bulunan Tevrat ve İncil nüshalarında Hz. Muhammed'in (A.S.) geleceğiyle ilgili bazı belgelere ve işaretlere rastlamaktayız.
Tevrat'taki belge ve işaretler:
«Allah'ın Rab senin için aranızdan, kardeşlerinden benim için bir peygamber çıkaracak; onu dinleyeceksin.» [229]
«Onlar için kardeşleri arasından senin gibi bir peygamber çıkaracağım ve sözlerimi Onun ağzına koyacağım ve Ona emredeceğim, her şeyi onlara söyleyecek..» [230]
İsrâiloğulları İshak Peygamber'in soyundan, Hz. Muhammed (A.S.) ise, İshak'ın kardeşi İsmail'in soyundandır. O bakımdan Tevrat'ta «kardeşleri arasından..» sözü kullanılmıştır.
«İşte kendisine destek olduğum kulum; canımın kendisinden razı olduğu seçme kulum : Ruhumu onun üzerine koydum; milletler için hakkı meydana çıkaracaktır. Bağırmayacak ve sesini yükseltmiyecek ve onu sokakta işittirmeyecek. Ezilmiş kamışı kırmayacak ve tüten fitili söndürmeyecek; hakkı hakikate erdirecek ve dünyada hakkı pekiştirinceye kadar zayıflamayacak ve cesareti kırılmayacak ve adalar onun şeriatını bekleyecek..» [231]
İşaya bölümünde yazılı olan bu vasıfları ancak Hz. Muhammed'in (A.S.) taşıdığını görmekteyiz.
İncil'deki belge ve işaretler;
«Eğer beni seviyorsanız, emirlerimi tutarsınız. Ben de babaya (Rab) yalvaracağım, ve o size başka bir Tesellici, hakikat Ruhunu, verecektir; tâ ki, daima sizinle beraber olsun...» [232]
«Bununla beraber ben size hakikati söylüyorum; benim gitmem sizin için hayırlıdır, çünkü gitmezsem, Tesellici gelmez; fakat gidersem, onu size gönderirim. Ve o geldiği zaman, günah için, salâh için ve hüküm için dünyayı ilzam, edecektir ...» [233]
«Size söyleyecek daha çok şeylerim var; fakat şimdi dayanamazsınız. Fakat o, hakikat Ruhu, gelince, size her hakikate yol gösterecek; zira kenti)
diliğinden söylemeyecektir; fakat her ne işitirse söyleyecek ve gelecek şeyleri size bildirecektir. O beni taziz edecektir. Çünkü benimkinden alacak ve size bildirecektir.» [234]
«Bundan dolayı size derim, Allah'ın melekûtu sizden alınacak ve onun meyvalarını yetiştirecek bir millete verilecektir. Ve bu taşın üzerine düşen parçalanacak, o da kimin üzerine düşerse onu toz gibi dağıtacaktır.» [235]
Yuhanna İncil'i 16/12-14 belgelerdeki haber, özellikle Necm sûresinde geçen ; «Battığı zaman yıldıza and olsun ki, arkadaşınız (Muhammed) ne sapıttı, ne de azıttı. O, kendi hevesine de uyarak söz söylemez. O, ancak kendisine vahyolunan bir vahiydir. Onu O'na, çok çetin güce sahip olan melek (Cebrail) öğretti...» [236]mealindeki âyetle daha da açıklığa kavuşturulmuştur.
Bernaba İncil'indeki belgeler çok daha acık ve nettir:
«Allah, Âdem'i yaratınca, Âdem iki ayağı üzerine kalkıp doğruldu. Başını göğe doğru çevirdi. Güneş kadar parlak iki satır yazı gördü: LÂ İLAHE İLLALLAH - MUHAMMED'ÜN RESÛLÜLLAH (Allah'tan başka hiçbir ilâh yoktur. Muhammed Onun peygamberidir.) Âdem ağzını açıp dedi ki: «Ey Rabbim ve İlâhım! Sana şükrediyorum, çünkü beni fazl-ü kereminle yarattın. Huzurunda eğilir, yalvarırım; bu sözün (Muhammed Resûlüllah cümlesinin) anlamını bana bildirmeni dilerim.» Rab ona cevap verdi: «Ey kulum Âdem! Güvenle, esenlikle bana yaklaş, Sana derim ki, ilk yarattığım insan sensin. Şu ismini gördüğün nur, senin soyundan ve evlâdındandır. Yıllar sonra dünyaya gönderilecektir. O benim peygamberim olacaktır. Her şeyi onun (hatırı) için yarattım. O geldiğinde varlık âlemini aydınlatacaktır. Ben henüz hiçbir şeyi yaratmadan altmış bin yıl önce onun nurunu ve ruhunu yarattım.»
Bunun üzerine Âdem tekrar Allah'a yalvarıp dedi ki : «Ya Rab şu iki sözün tırnaklarım üzerine nakşedilmesini lütfet.» Allah ilk insanın bu dileğini kabul etti ve onun sağ elinin baş parmağı üzerine LÂ İLAHE İLLALLAH (Allah'tan başka hiçbir tanrı yoktur) cümlesini; sol elinin baş parmağının tırnağı üzerine MUHAMMED'ÜN RESÛLÜLLAH (Muhammed, Allah'ın Peygamberidir) cümlesini nakşetti. İlk insan Âdem baş parmaklan üzerindeki bu iki cümleyi öptü, sonra da gözlerine sürdü. Ve şöyle dedi: «Sen şu âleme ayak basacağın gün, ne mübarek gün olacak!» [237]
«İsa onlara dedi ki: Ben size hakkı söylerim; bugüne kadar gelen her peygamber ancak bir kavme veya bir millete gönderilmiştir. Her peygamber Allah'ın rahmetinin belirtisidir. Ancak her peygamberin gözü, gönderildiği kabile veya milletin dışına taşmamıştır. Ama o Allah'ın Resulü gelince, yüzük taşı misali olacak, Allah ona verecek de verecek.. O yeryüzündeki milletler için kurtuluş ve rahmet taşıyacak, onun talimini kabul edenler kurtulup rahmete erişecek. O zalim zorbalar üzerine kuvvetle yürüyecek, putlara tapınmayı kökünden yıkaeak; öyle ki şeytanı perişan ve rüsvay edecektir. Çünkü Allah o son peygamber hakkında İbrahim Peygambere böylece va'detmiştir: «Dikkat ya İbrahim! Ben senin soyunla yeryüzündeki kabile ve milletleri mübarek kılacağım. Sen nasıl putlarla savaştın, onları devirdinse, o da öylece savaşıp devirecektir.» [238]
«İşte bunun için size derim ki : Şüphesiz Allah'ın Peygamberi Ahmed ile yakında Allah'ın yarattığı her şey sevinecektir. Çünkü o, anlayış ve danışma ruhudur. O, hikmet ve kuvvet ruhudur. O, sevgi ve rahmet ruhudur. O, adalet ve takva ruhudur. O, lütuf ve sabır ruhudur, Allah ona verdiğini hiç kimseye vermemiştir. O, âleme geldiği zaman, ne mutlu zaman olacak! Beni tasdik edin, Onu (yani ruhunu) her peygamberin gördüğü gibi ben de gördüm, saygı ve ta'zimde bulundum.» [239]
Kur'ân-ı Kerîm, Tevrat ve İncil'in son peygamberin geleceğini bazı vasıflarıyla haber verip müjdelediğini açıkladıktan sonra Kitap ehli olan Yahudi ve Hıristiyanlar! insaf ve iz'âna davet ediyor. Gerçek kurtuluş ve mutluluğa ancak Ümmî Peygamber'e uyanların erişeceğini bildiriyor.[240]
Ümmî Peygamber
«Ummî Peygamber.»
Ümmî tabiri üzerinde farklı yorumlar ve tesbitler yapılmıştır:
1— İbn Abbas'a göre, Peygamber (A.S.) Efendimiz ümmî idi, yani okur-yazar değildi ve hesap da bilmezdi.
2— Zeccac'a göre. Peygamber (A.S.) ümmî idi, yani ümmetinin sıfatı üzereydi. Çünkü Arapların çoğu okuma-yazma ve hesap bilmezlerdi. Peygamber de (A.S.) onlar gibiydi. Nitekim sahîh hadîste Allah Resulü şöyle buyurmuştur: «Doğrusu biz ümmî bir ümmetiz; yazı yazmasını, hesap yap-
masını bilmeyiz.» [241] «Şüphesiz ki ben, ümmî olan ümmete (peygamber olarak) gönderildim.» [242]
3— Lûgatçilere göre, ümmîdir, yani anasına mensuptur; doğduğu gibi kalmış, fıtratı değişmemiştir.
4— Nuhas'a göre, ümmîdir, «ümmu'l-kura» sayılan Mekke'ye mensuptur. [243]
Her dört yorumda da Resûlüllah'ın (A.S.) okur-yazar olmadığı ifade ediliyor ki bu, Ankebut sûresinde belirtilen şu beyâna uygun gelmektedir: «(Ey Peygamber!) Sen bundan önce de bir kitaptan okur değildin ve elinle de yazı yazar değildin; öyle olsaydın bâtılı savunanlar şüpheye düşerlerdi.» [244]
Neden Ümmî?
Bu sorunun cevabı yukarıda mealini yazdığımız Ankebut sûresi 48. âyetle verilmiş bulunuyor. O halde, ümmîlik, Resûlüllah (A.S.) Efendimiz'-in mu'cizelerinden biridir. İlim çevresinden uzak ve habersiz, mektep ve medreseden yoksun, okur-yazar olmayan, hesap bilmeyen bir bölgede doğup büyüyen bir zatın, Kıyâmet'e kadar ilme ışık tutan, akla yol gösteren, hukukî sistemin en mükemmelini koyan; fizik ve fizikötesinden en doğru haberi veren; Allah'ı kemal sıfatlarıyla tanıtan,- insan ruhunun muhtaç olduğu gıdayı veren,- Yaratan ile yaratılanlar arasındaki yolu işlek duruma getiren; iyi ahlâkın, medenice yaşamanın bütün yol ve yöntemlerini, kural ve adabını öğreten, mükemmelin de ötesinde bir kitap yazması ve bu kitabın asırların geçmesiyle eskiyeceği yerde her geçen gün cilalanma, tazeliğini koruma kudretini taşıması mümkün mü? Onbeş asra yakın bir zamandan beri, bütün gelişmelere, ilmî buluşlara, hukukî anlayışlara rağmen Kur'ân hâlâ ilmin, medeniyetin ve çağın önünde yürüyor ve yürümeye devam edecektir. Dünya'nın döndüğünü, Ay'ın Güneş'ten ışık alıp yansıî-. tığını, Ay ve Güneş'in birer hesap dahilinde hareket ettiklerini, herbirinin kendine has yörüngesinin bulunduğunu, kâinatın önce gaz halinde olduğunu, sonradan yoğunlaşıp bugünkü duruma geldiğini, göklerin ve yerin tek parça halinde iken bölündüğünü 1400 yıl önce haber veren bir insanın ancak peygamber olabileceği, getirdiği kitabın da ancak Allah katından inebileceği düşünülebilir. Aksini iddia ve isbat mümkün değildir.[245]
Ümmî Peygamberin Bazı Özellikleri
İlgili 157. âyetle Ümmî Peygamber'in yedi kadar özelliğinden söz edilerek insanlığa nasıl bir rahmet getirdiği açıklanıyor:
1— Dine, akla, sağlam örfe ve insanlığın huzur ve güvenine uygun olanı emreder; ilme layık olduğu yeri verir.
2— Bunlara ters düşen, insanı Allah'tan uzaklaştıran, fıtratındaki imân cevherini külleyen ve kardeşlik bağlarını kesen her şeyi yasaklar.
3— Ferdin, aile ve toplumun sağlığını korur; ruhlarını ilâhi füyuzatla gıdalandırır ve onlar için iyi, temiz, yararlı olan şeyleri helâl kılar.
4— Zararlı olan, sağlığı bozan, ruhu dejenere eden her türlü fenalığı haram kılar. İnsanın maddî ve manevî yapısını olumsuz yönde törpüleyen murdar şeylerin kullanılmasına cevaz vermez.
5— Ümitsizlik, doymazlık, açgözlülük, ihtiras gibi kalbe ve vicdana devamlı yük olan düşünce ve duyguları terbiye edip fazîlete çevirir.
6— Ruhu, ondaki fıtratı (doğuştan mevcut olan Allah ve din duygusu) bağlayıp hareketsiz kılan madde ve şehvet zincirini koparır ve böylece her ikisini de hilkatin bağlı bulunduğu amaca yöneltir.
7— Ve gerçek kurtuluşun, asıl hürriyetin, getirdiği ilâhî nura uymakta olduğunu insan aklına ve düşüncesine yeterince malzeme vererek açıklar; Allah'ın varlığına ve kudretinin yüceliğine delâlet eden yüzlerce belgeyi gözler önüne sererken, her şeyi kâinat planındaki yerine ve yaratılış hikmetine göre açıklar.
O bakımdan Allah'a ve Peygamberine imân etme basiretini ortaya koyup, kendilerini küfrün, ruhu ve vicdanı boğucu, sıkıcı dehlizinden kurtaran mü'minlerden, Resûlüliah (A.S.) Efendimizin yedi maddelik hizmetine karşılık dört şey beklenmekte ve öylece felaha erecekleri müjdelenmek-tedir:
a) Hz. Peygamber'e ve getirdiği şeylere gönülden inanmak,
b) Ona derin bir saygı duyup ta'zîmatın en duyarlısını göstermek,
c) İnsanlıktan yana attığı her adımında Ona yardımcı olmak, davasının başarıya erişmesinde gereken fedakârlığı esirgememek,
d) Beraberinde getirdiği Kur'ân'a, yani Allah'ın nuruna uyup hayatı ona göre düzenlemek.,[246]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle, İsrâiloğulları'nın maddeyi ilâhlaştırıp Allah'a ortak koşmak suretiyle işledikleri büyük günahın bağışlanması için aralarından 70 kişinin duâ ve niyazda bulunmak üzere Tûr dağına götürüldüğü konu edinildi. Sonra da Allah'ın geniş rahmetinin kendinde dört vasfı taşıyanlara yazılacağı haber verilerek Yahudi ve Hıristiyanların son olarak gönderilen Ümmî Peygamber Hz. Muhammed'e (A.S.) mutlaka uymalarının gereği belirtildi.
Aşağıdaki âyetle, o Ümmî Peygamber'in bütün insanlara gönderildiği, Allah'ın insanlara olan son mesajını tebliğ ettiği, doğru yolun ancak Mu-hammed'in (A.S.) gösterdiği yol olduğu açıklanıyor. Böylece bütün semavî dinlerin neshedildiğine, İslâmiyet ile son bulup hükümlerinin kaldırıldığına işarette bulunuluyor.[247]
Meali:
158— (Ey Peygamber!) De ki: Ey insanlar! şüphesiz ki ben hepinize gönderilen Allah'ın peygamberiyim; o Allah ki, göklerin ve yerin mülkü O'nundur; O'ndan başka ilâh yoktur; diriltir ve öldürür. Artık Allah'a imân edin; Allah'a ve Onun sözlerine imân eden Ümmî Peygamberine,Resû-
lüne inanın; O'na uyun ki doğru yolu bulaşınız.
İlgili Hadîsler
«Beş şey ile peygamberlere üstün kılındım :
1. Bütün insanlara peygamber olarak gönderildim.
2. Şefaatimi ümmetim için (Kıyâmet'e) sakladım.
3. (Düşmanlarıma karşı), bir aylık mesafe önümden, bir aylık mesafe arkamdan korkumu hissetmeleriyfe yardım görüp başarılı kılındım.
4. Yeryüzü bana mescid ve temiz kılındı.
5. Ganimet bana helâl kılındı, benden önce hiç kimseye helâl kılınmadı.» [248]
«Dört hasletle üstün kılındım :
1— Ben ve ümmetim, meleklerin saf bağladığı gibi, namazda saf bağlamakla (emrolundum).
2— Yeryüzü bana, abdest suyu yerine (temizleyici olarak) verildi.
3— Yeryüzü bana mescid ve temiz kılındı.
4— Ganimetler bana helâl kılındı.» [249]
Son Peygamberin Risaleti Umumîdir
«Ey insanlar! Şüphesiz ki ben hepinize gönderilen, Allah'ın peygamberiyim..»
Bernaba İncil'inde de belirtildiği gibi, daha önce gönderilen her peygamber sadece bir kavme, bir kasabaya veya bir millete gönderilmiştir. Çünkü o devir ve dönemlerde ilim uykuda, teknik ilkel, vasıta deve ve at idi; haberleşme köyden köye, kasabadan kasabaya özel ulaklarla sağlanırdı. Gönderilen bir peygamberin sesi ancak bulunduğu kasaba ve köylerinde işitüebilirdi. Yeryüzü coğrafyası pek bilinmezdi. Son Peygamber Hz. Muhammed'in (A.S.) gönderilaiği asırda ise, Asya ile Afrika, hattâ Asya ile Avrupa arasında ticarî kervanlar hızlanmış; az da olsa haberleşme imkânları doğmuştu. Demek ki bir gelişme, uyanma ve hareket birçok kesim ve bölgelerde kendini hissettiriyordu. Kıtalar arasında ilmî, ticarî ve kültürel alış-veriş az-çok belirginleşmiş bir düzeye gelmişti.
Kur'ân, geçmiş ümmetlerden Asya ve Afrika kıtalarında yaşayanların geriye ibret alınacak belge bırakanlarından altı, yedi kavmi ve onlara gönderilen peygamberlerin karşılaştıkları zorlukları, sergiledikleri çetin mücadeleleri ve Allah yolunda yaptıkları hizmetleri ve sonunda tecelli eden sünnetullahı birer doyurucu ve öğüt verici misal halinde açıkladiKtan sonra. Hz. Muhammed'in (A.S.) yeryüzünde yaşayan ve kıyamete kadar yaşayacak olan insanlara son peygamber olarak gönderildiğini ilân eder. Artık O'nun gönderilmesiyle diğer semavi dinlerin ve kitapların yürürlükten kaldırıldığını söyleyerek Tevrat ile İncil'deki son nebiyle ilgili belgeleri hatırlatır; dinlerdeki tekâmüle dikkatlerini çekerek ilâhî dinlerin İslâmiyet ile kemal bulup son noktasına eriştiğini belirtir.[250]
Mülk Ve Saltanat Allah'ındır
«O Allah ki, göklerin ve yerin mülkü O'nundur.»
Allah, milattan yaklaşık onüç asır önce Musa Peygamber'i risalet göreviyle teçhiz edip gönderdi. İsrâiloğulları'nı kendi çağiarındaki milletlerden üstün tuttu. Zalim ve zorbaları yok edip Hakk'a ibâdet eden bir milleti onlara vâris kıldı, Sonra sosyal alanda hayli gelişmeler meydana gelince, Tevrat'ın bazı hükümlerini hafifletmek, bazı yeni hükümler ilâve etmek ve Tevhît inancını yeniden pekiştirmek için İsa Peygamber'i İncil ile gönderdi. O dönemde İsrâiloğulları'nın yüzü iyice dünyaya dönmüş bulunuyordu. İsa Peygamber'in ise, yüzü ve himmeti daha çok âhirete yönelik idi. O bakımdan çok üzücü olaylar meydana geldi ve sonunda Cenâb-ı Hak, yaratılışı bile bir mu'cize olan İsa Peygamber'i göğe yükselterek zâlimlerin tecavüzünden koruyup kurtardı.
Sonra fetret devri başladı; peygamberlerin bir süre ardı-arkası kesildi. Tek Tanrı inancı birçok bölgelerde yerini çok tanrı inancına bıraktı. Böylece kavimler, milletler azıp sapıttı, dünyalık ve şehvet tek amaçları haline geldi. Zâlimler ve zorbalar sahayı doldurdu. Kutsî âlemden ferahlatıcı hava esmez oldu. İnsanlık bunaldı, bir kurtarıcı aramaya başladı. Her millet muhtaç oldukları kurtarıcının kendi arasından çıkacağını umuyordu. Derken mülkün sahibi, risalet görevini Hz. Muhammed'e (A.S.) verdi. O'nu ve ümmetini mülke vâris kılmayı diledi..
Şüphesiz ki bu, ezelde yazılıp çiziimiş bir programdır ki, değişmesi söz konusu değildir. Mülk-ü saltanat Allah'ındır, kendi mülkünde dilediği gibi tasarruf eder. Kimsenin buna itiraz hakkı yoktur. Bir çiftlik sahibi bile, kendi mülkünde istediği gibi tasarruf hakkını kullanabiliyor, başkalarının ona itiraz hakkı olamıyorsa, Allah'ın bütün insanlara doğru yolu göstermek, dünyaya getiriliş hikmet ve amacını kendilerine öğretmek için Mekke'den Kureyş kabilesinden doğruluğuyla tanınmış bir adamı peygamber olarak görevlendirmesini yadırgamaya veya beğenmemezlik etmeye kimin ne hakkı olabilir? Böyie bir düşünceye sahip olmak küstahlığın tâ kendisi değil midir? Ne var ki, böyle küstahlar her çağda ortaya çıkıp halkı saptırmaya çalışmışlardır. [251]
Fetret Dönemi
Fetret dönemi altı asır kadar sürmüştür. Bu süre içinde peygamber gönderilmemişse de, İbrahim Peygamber'in Hanîf dini; Musa ve İsa peygamberlerin getirip tebliğ ettikleri ilâhî nizam -biraz değişikliğe uğratılsa bile- yaşıyordu. Tevrat ve İncil nüshaları birçok yerlerde bulunuyordu. Ne var ki, zamanın tahribatına uğrayıp yer yer yıkılmaya yüztutan bir binayı tamir etmektense, onu tamamen yıkıp yerine, günün şartlarına ve imkânlarına göre yenisini yapmak çok daha hayırlıdır. O halde öyle bir binayı bir sûre kendi haline bırakıp iyice işe yaramaz hale gelmesini ve her gören kişinin, bunu tamamen neden yıkıp yenisini yapmıyorlar? diye düşünmesini beklemek bir bakıma daha tesirli olur. Nitekim inançsızlık fırtınasına tutulup iyice bunalan kavim ve milletler, yepyeni ve ruhlara şifa, insanlığa huzur verecek bir ilâhî sistemin ortaya çıkmasını sabırsızlıkla bekliyorlardı.
Kur'ân'da ilgili âyetle bu hikmet özetlenerek deniliyor ki: «Ey Peygamber! De ki: Ey insanlar! şüphesiz ben hepinize gönderilen, Allah'ın peygamber iyim. O Allah ki, göklerin ve yerin mülkü O'nundur. Ondan başka ilâh yoktur, Diriltir ve öldürür...»[252]
Allah'a Ve O'nun Sözlerine İnanan Peygamber
«Allah'a ve O'nun sözlerine imân eden resul...»
Kur'ân, kimlere uyulacağım açıklarken iki önemli noktayı belirtiyor: Birincisi, Allah'a dosdoğru inanan; ikincisi, O'nun indirdiği hayat verici sözlerini kabul edip uygulayan peygamber örnek gösteriliyor. Bununla, Allah'a inanmayan veya inandığı halde O'nun indirdiği sözleri kabul etmeyen ve
kabul etmediği için de uygulamayan kimselere uymanın caiz olmayacağına işaret ediliyor. Bu, mü'minler için her çağda ve her yerde geçerli bir ölçüdür.[253]
Ümmî Peygambere İman Edilmesi Emrediliyor
«O'na uyun ki doğru yolu bulaşınız.»
Kur'ân bu emirle, Hz. Muhammed'in (A.S.) risalet göreviyle ortaya çıktığı andan itibaren artık başka bir peygamberin peşine takılmanın, onun getirdikleriyle amel etmenin yasak kılındığını dolaylı şekilde bildirerek en sağlam kıstası veriyor; «Ümmî Peygamber..» Cüneyd el-Bağdadî'nin dediği gibi, «Hz. Muhammed'in (A.S.) yolundan başka bütün yollar kapalıdir.» Hidayet, yani doğru yolu bulmak, Allah'a kavuşmak ancak o Ümmî Pey-gamber'e uymakla mümkündür. Zira eski düzen kaldırılmış, yepyeni bir düzen getirilmiştir. Eski düzen kaldırılırken bütün yol ve yöntemleri de kaldırılmıştır.
O bakımdan ilgili âyetin sonunda : «Ona uyun ki doğru yolu bulaşınız..» buyuruimaktadır.[254]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıdaki âyetle, İsrâiloğulları'nın bir daha maddeyi ilâhlaştirmama-tarı için son peygamber'e uymaları gereği üzerinde duruldu ve son peygamberin bazı özellikleri anlatıldı.
Aşağıdaki âyetlerle İsrâiloğulları arasında hakka, doğruya irşat eden kişilerin bulunduğu hatırlatılıyor, hepsinin aynı düzeyde olmadığına işaret ediliyor. Sonra da İsrâiloğulları'nın ilâhî emirleri değiştirerek kendilerine haksızlık ettikleri konu edilerek onların zikzaklı hayatının bir bölümüne dikkatler çekiliyor.[255]
Meali:
159— Musa'nın kavminden bir topluluk var ki, hakkı doğruyu gösterip irşatta bulunurlur ve onunla adaleti yansıtırlar.
160_ biz, İsrâiloğulları'nı ayrı ayrı topluluk halinde on iki boy'a ayırdık. Kavmi kendisinden su istediği zaman Musa'ya «Asa'nı taşa vur,» diye vahyettik. Böylece taştan on iki pınar fışkırmaya başladı. Her boy'dan insan, içeceği pınarı bilip belledi. Onların üzerinde bulutları gölge yaptık, ayrıca kendilerine kudret helvası ile bıldırcın kuşu indirdik. Sunduğumuz rızikların iyi ve temizinden yeyin, dedik; ama onlar (tuttukları yanlış yol sebebiyle) bize haksızlık etmediler, kendilerine zulmettiler.
161— Bir zaman onlara : Şu kasabaya yerleşin ve dilediğiniz yerde dilediğiniz gibi yeyin; «günahlarımızı ve ağırlıklarımızı kaldırıp at!» deyin ve kapıdan eğilerek tevazu ile girin ki, hatâlarınızı bağışlayalım, denildi. İyilik edenlere mükâfatlarını artıracağız.
162— İçlerinden haksızlığı âdet edinenler kendilerine söyleneni başka bir söze çevirip değiştirdiler. Bu yüzden biz de onlara işledikleri haksızlığa karşılık gökten murdar bir azap gönderdik.
Hakkı Gösterip Doğruya İrşat Edenler
Kur'ân'da İsrâiloğulları'na geniş yer verilmiş ve asırları içine alan hayatları hakkında detaylı bilgiler sıralanmış ve öğüt, ibret alınacak safhaları yer yer anılmıştır. Zira hâlâ yaşamakta olan bu milletin uzun tarih hikâyesine bakılınca, nereden nereye geldikleri, nasıl zikzaklı bir yol çizdikleri rahatlıkla anlaşılır. İsrâiloğulları'nın imân temeli üzerinde yükselen faziletli dönemleri olduğu gibi, maddeyi ön plâna alıp zulüm ve haksızlıkta bulundukları dönemleri de var. Cenâb-ı Hakk'ın lûtuflarına mazhar kılındıkları ve O'nun kahrına uğradıkları devreleri de olmuştur. Bütün bunlar bize şunu öğretir: Bir millet kendini değiştirmedikçe Cenâb-ı Hak onlar hakkındaki hükmünü değiştirmiyor.
«Musa'nın kavminden bir topluluk var ki, hakkı, doğruyu gösterip irşatta bulunurlar ve onunla adaleti yansıtırlar.»
Sözü edilen topluluktan kimler kasdediliyor? Müfessirlerin farklı yorumları olmuştur. Bu, sadece bir çağa mahsus değildir, hemen her çağda o milletin bünyesinde doğruyu gösteren din adamları ve ilim adamları filizlenip çıkmıştır. Aynı zamanda İsrâiloğulları'ndan birçok peygamberler
ve veliler de zuhur etmiştir. Resûlüllah (A.S.) Efendimiz zamanında Abdullah b. Selâm ve emsali birkaç ilim adamının gerçeği görüp son Peygam-ber'e imân etmekte tereddüt etmediklerini görüyoruz. İlgili âyetle daha çok bu şuurlu kişilere dikkatler çekilerek bir milletin bütünüyle kötü veya iyi oiamıyacağı hatırlatılıyor,
Böyleae İsrâiloğullan'nın hepsini terazinin aynı kefesine koymamız doğru olmaz. Nitekim Âl-i İmrân sûresi 199. âyetle de onların bu özelliklerinden çok anlamlı bir ifadeyle bahsedilir: «Şüphesiz ki Kitap EhM'nden Allah'a imân edip size ve kendilerine indirilene inanan, Allah'a karşı üstün saygı duyup O'nun yüce huzurunda kalbi ürpererek eğilenler ve Allah'ın âyetlerini az ve önemsiz bir değere değiştirmeyenler vardır...»[256]
Taştan Oniki Pınarın Fışkırması
Böylece taştan oniki pınar fışkırmaya başladı.»
Musa Peygamberin gösterdiği bu mu'çize, Bakara sûresinin 60. âye-tiyle az değişik sözlerle açıklanmıştır. Burada geçmiş milletlerin hayatı söz konusu edilirken yine İsrâiloğullan'nın çok renkli ve zikzaklı tarihlerinden birkaç önemli safhaya dikkat çekiliyor ve Allah'ın onlara verdiği nimetler sıralanarak dosdoğru şükretmediklerine işarette bulunuluyor. Haksızlığı âdet edinen ve verdikleri sözü çarçabuk unutup Hakk'a karşı döneklik yapan bu millet çölde susuz kalınoa, Allah tarafından büyük bir mu'oize daha ortaya konulmuş, yeniden imân ve güvenlerini sağlamlaştırmaları istenmiştir. Aynı zamanda o dönemde Sina çölünü mu'cize dışında başka bir şeyle aşmanın mümkün olmadığı onlara açık şekilde gösterilmiştir.
Bakara sûresinde taştan oniki pınar fışkırma mu'cizesinin çeşitli yönlerini açıkladık. Burada ise değişik bazı yönleri üzerinde durup Allah'ın sonsuz kudretini tanıtmaya çalışacağız :
a) İlâhî kudretin, diğer bir tabirle «kün» yani «ol» emri Musa'nın Asâ'-sında tecelli etmiş, onu ası! yapısından alıp çok yüksek bir ruhun imdadıy-la donatmıştır. Öyle ki o ruhî kudret ve onun imdat ve inayeti toprağa do-kununaa hemen yeşerir; ölüye dokununca hemen dirilir. Nitekim aynı ruhun bir başka tezahürüne mazhar kılınan İsa Peygamber, Allah'ın izniyle birkaç ölü dirilttikten sonra tekrar onları kabirlerine döndürmüştür. Yine bu ruhî kudret taşa dokununca pınarlar fışkırır; değneğe dokununca ona bir bakıma ayrı bir hayat verir. Bir iletimin içindeki enerji gücünü nasıl he-
men görmek mümkün değilse, Asâ'daki kudretin tecellisini ve taşıdığı enerjiyi görmek mümkün değildir; tamamıyla bir iman konusudur. Elektriği fiziksel kanunlarla bulup çözdüğümüz ve tezahürlerini gördüğümüz için şüpheye düşmeden kabul ediyor ve varlığına inanıyoruz.
b) O bakımdan Asâ'da ve Peygamber elinde veya dilinde tecelli eden yüae kudretin o tecellisini fiziksel yollardan çözmek mümkün değildir; çünkü bu kudret ve enerji, fizikötesinden gelmedir. Sadece ortada belirgin ve kalıcı tezahürü vardır ve bir yönüyle kabulü, sağlam bir imâna dayanır.
c) Neden Asâ taşa vurulmuş da rastgele bir toprağa vurulmamıştır? Suyun taştan fışkırıp akmasına pek az rastlanır; ama topraktan kaynayıp çıktığı çok yaygındır. Kudsî kudretin taşları delip pınar akıtması, mu'çize olarak daha çok dikkat çekici ve hayret uyandırıcıdır. Aynı zamanda katı kalbleri daha çok inceltip yumuşatıcı ve onlara yatkınlık sağlayıcıdır. Sonra da, Sina çölünü geçebilmenin ancak bu gibi mu'çizelerle mümkün olduğuna işarettir.
d) Hayat sırrının bütün özelliklerini kendinde taşıyan ruhî kuvvet, diğer bir tabirle kudsî kudret, bilindiği gibi Allah'tan gelmedir. Canlı bildiğimiz yaratıklara hareket ve yetenek sağlayan odur. Her canlıya fıtrî özelliğine göre bir güç ve enerji kaynağı olur. Bu kudretin daha güçlü anlamda ve değişik mahiyette Asö'ya girmesi daha başka sırları doğurmuş ve taşlardan pınarlar fışkırtmıştır.[257]
Neden Oniki Pınar?
Mu'cize neticesi taştan bir değil, tam oniki pınar fışkırması neye delâlet eder? Bilindiği gibi, Yakup Peygamber'in oniki oğlu bulunuyordu. İs-râiloğulları onlara ulaşmaktadırlar ve böylece oniki sibta ayrılıyorlardı. Herbirine bir pınarın tahsisi, hem onları onore etmek, hem de aralarında izdihamı önleyip birlik ve beraberliklerini korumak içindi. Sibt, torun, evlâdın evlâdı anlamınaysa da burada Yakup Peygamber'in oniki oğullarının torunları demektir ve daha çok kabile mânasında kullanılmıştır. Aynı isim, Bakara 136, 140, Al-i İmrân 84 ve Nisa 163. âyetlerde de geçmektedir,
Tevrat'ın Sayılar kitabının birkaç yerinde İsrâiloğullan'nın 12 sibtinden söz edilir. Her sibti bir bey temsil ediyordu. Ancak İsrâiloğulları'nı birinci derecede temsil edecek olan beyin değneğinin Şehadeî çadırında yeşerip tomurcuk vermesi söz konusudur. O bakımdan üzerinde ismi yazılı olmak üzere her beyden bir değnek, Harun'un da adının yazılı bulunduğu Levi değneği de dahil olmak üzere 12 değnek alınıp şehadet çadırına konulmuş ve sadece Levi değneğinin tomurcuk verdiği görülmüştür. [258] Bunun için İsrâiloğulları'na gönderilen peygamberlerin daha çok bu soydan seçildiği söylenir.
Tevrat'taki ilgili bilgilere dayanan bazı tarihçiler, 12 sibtin onunun Ya-kup Peygamberin on oğlunun soyundan, iki sibtinin de Yusuf Peygamberin iki oğlunun soyundan geldiğini belirtmişlerdir. [259] ;
Sina Çölünde Bunalma
Eskiden Tîh adıyla anılan bu çöle sonraları Sina çölü denilmiştir. İs-râiloğulları'nın, Arz-imevFûd'a yerleşmek üzere Mısır'dan ayrıldıktan sonra Sina çölünü geçmeleri zorunluydu. Süveyş ile Akabe körfezleri arasında üçgen şeklindeki yarımadanın uzunluğu 225 km. dir. Çoğu kısmı çöldür.
Uzun ve yoruou, yıpratıcı ve üzücü süren çöl yolculuğunda imânı zayıf olanların çoğu canından bezebilir; büyük nimetlerin büyük külfetler karşılığında gerçekleşeceğini düşünmeyerek kutsal değerleri inkâr ve redde yeltenebilirler. Nitekim böyle olanlar zaman zaman Musa Peygamber'e başvurarak Mısır'da kalmalarının daha hayırlı olacağını çekinmeden söyleyerek o büyük peygamberi üzmüşlerdi. Musa Peygamber, o güne kadar uyguladığı plân ve programın neticesiz kalmasından endişelenerek Ce-nâb-ı Hak'tan ferahlatıcı ve gönülleri yatıştırıcı nîmetler istemiş ve o nedenle ilâhî rahmet bir defa daha tecelli ederek bulutlar gölge yapmış; yiyecek olarak kudret helvası ile bıldırcın kuşları hazır bir nîmet olarak verilmiştir.
«Arz-ı mev'ud»a şükür ve minnet duygularıyla gelip yerleşmeleri gerekiyordu. Bu, ister Kudüs olsun, isterse Şittim veya Eriha olsun, onların asırlarca özlemini duydukları bir ülkeydi. O bakımdan bunca mu'cize ve ilâhî lûtuflar sayesinde birçok zorluklar geride bırakılıyor, yavaş yavaş va'dedilen ülkeye yaklaşıyorlardı. Yapacakları ilk iş, Allah'ın verdiği nus-rat ve nîmeti hatırlayarak secde etmek ve «günahlarımızın ağır yükünü üzerimizden kaldır» diyerek tevazu, mahviyet ve Hakk'a teslimiyetle şehre girmekti. Ne var ki, içlerinde nîmeti görüp fakat onu lûtfedeni unutan ve haksızlığı âdet edinenler, Allah'ın sözünü kelime oyununa getirerek alaya aldılar. O yüzden üzerlerine sıkıntı, üzüntü ve hattâ ümitsizlik doğuran birtakım azaplar inmiştir.
Tevrat'ta o azabın taun, veba ve kolera olduğu ve 24.000 kişinin o yüzden öldüğü yazılıdır. [260]
Bakara sûresinde azaba sebep olarak fiskleri, yani ilâhî sınırları aşıp azgınlık etmeleri gösterilirken, burada zulümleri, yani haksızlığı âdet edinmeleri sebep olarak belirtilir. Kur'ân'da aynı konu birkaç yerde anlatılırken bazı kelime değişikliklerine ve nüanslara rastlanır. Önce bu, Kur'ân'da uygulanan ilâhî üslûbun gereğidir. Sonra da İsrâiloğullan'nın felâket ve meskenetine daha çok bu iki günahın sebep olduğunu belirtmek söz konusudur.
Tevrat'ta onların bu iki günahı, Moab kızlarına tecavüzde bulunup zina ettikleri ve Moab ilâhlarına, yani putlara secde ettikleri şeklinde açıklanır. [261]
Diğer yandan Tevrat'ta, kayadan su fışkırma olayı şöyle anlatılır:
«İsrâiloğullan'nın bütün cemaati Rabbın emrine göre Sina çölünden konaktan konağa göç edip Refidim'de kondular; ve kavma içecek su yoktu. Ve kavm Musa ile çekişip dediler: Bize su ver de içelim. Ve Musa onlara dedi: Niçin benimle çekişiyorsunuz? Niçin Rabbı deniyorsunuz? Ve kavm orada susadi; ve kavm Musa'ya karşı söylenip dedi: Bizi, oğullarımızı ve hayvanlarımızı susuzlukla öldürmek için, niye bizi Mısır'dan çıkardın? Ve Musa RABBE feryat edip dedi : Bu kavma ne yapayım? Az daha beni taşlayacaklar. Ve Rab, Musa'ya dedi: Kavmin önüne geç ve İsrail ihtiyarlarından birkaçını seninle beraber al; ırmağa vurduğun değneği eline al ve yürü. İşte, ben orada, Horeb'de kaya üzerinde, senin önünde duracağım ve kayaya vuracaksın ve kavm içsin diye ondan sular çıkacak. Ve Musa, İsrail ihtiyarlarının gözü önünde böyle yaptı. Ve o yerin adını Massa (deneme) koydu ve Meriba (Yehova bayrağımdır) koydu, çünkü İsrâiloğul-ları çekiştiler ve çünkü: Acaba RAB aramızda mı yoksa değil mi? diyerek RABBI denediler.» [262]
Böylece taştan su fışkırtma mu'cizesi, Tevrat'ta farklı ve detaylı şekilde anlatılır. Tercüme hatasından dolayı Allah'a cismaniyet yakıştırılır anlamda bir ifade kullanılır. Kur'ân-ı Kerîm'de konunun özeti ana çizgisiyle açıklanarak Allah'a nisbet edilen cismaniyet tashih edilir.[263]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle, İsrâiloğulları arasında insanları doğru yola irşat edenlerin de bulunduğu belirtilerek hepsini terazinin aynı kefesine koymanın doğru olmayacağına işaret edildi.
Sonrada İsrâiloğullan'nın ciddi bir otorite altına alınıp disiplinli ve düzenli bir ordu kurmaları ve Musa'dan (A.S.) sonra da dağınıklıktan kurtulmaları için oniki aşirete ayrıldıkları ve her aşireti Yakup soyundan bir beyin temsil ettiği anlatıldı. Sina çölünde indirilen mu'cizeierle, aşılması mümkün olmayan öldürücü çölü aştıkları hatırlatıldı. Sonra da va'dedilen kasabaya gelip yerleştiklerinde Allah'a verdikleri sözü unuttuklarına dikkat çekildi. Nankör bir milletin başına gelen felâketlerden ibret ve öğüt alınması üzerinde duruldu.
Aşağıdaki âyetlerle İsrâiloğulları'nın bir zamanlar cumartesi yasağına uymadıkları, benzeri bazı kötülüklere daldıkları, bu sebeple şiddetli azaba uğratıldıkları hatırlatılıyor. Allah'ın verdiği bunca nimetlerin şükrünü yerine getirmeyen bu milletin maymun karakterli kimseler oldukları belirtilerek onların zikzaklı hayatlarından ve dönemlerinden ibret alınmasının gereğine işaret ediliyor,[264]
Meali:
163— Ey Muhammedi Bir de onlara şu deniz sahilindeki şehrin durumunu sor. Hani bir zamanlar Cumartesi yasağına saygısızlık gösterip ilâhı sınırı aşıyorlardı; hani Cumartesi günü balıklar sürü hâlinde akın akın onlara doğru geliyordu; diğer günlerde ise onlara gelmiyorlardı. Biz onları günah işleyip ilâhî sınırları aştıklarından dolayı böylece denedik.
164— İçlerinden bir topluluk, «Allah'ın yok edeceği veya şiddetli bir azap ile azâplandıracağı bir kavme neden öğüt veriyorsunuz?» demişlerdi de, onlar da : «Rabbımıza bir özür (beyan edelim) ve bir de belki Allah'tan korkup kötülüklerden sakınırlar diye (öğüt verme ihtiyacını duyuyoruz), cevabında bulunmuşlardı.
165— Ne vakit ki kendilerine yapılan uyarı ve öğüdü unuttular; kötülükten alıkoymaya çalışanları kurtardık; baş kaldırıp haksızlığa devam edenleri -ilâhî sınırları aşmaları sebebiyle- şiddetli bir azaba uğrattık.
166— Onlar, men'edildikleri şeyleri dikbaşlık ve inatla yapmaya devam edince; onlara : «Rahmetten kovulup uzaklaştırılmış aşağılık maymunlar olun!» dedik.
İlgili Hadîsler
«Yahudilerin yapageldikleri kötülükleri siz yapmayın; sonra Allah'ın haram kıldıkları şeyleri en değersiz ve en basit hilelerle helâl kılmaya yeltenirsiniz,» [265]
«Şüphesiz ki Allah meshi (suret değiştirmeyi) soy üreme şeklinde yapmamıştır. Hem maymunlarla domuzlar bu olaydan önce de varlardı.» [266]
Deniz Sahilindeki Şehir
<<Bîr de °n|ara su deniz sahilindeki şehrin durumunu sor.»
Müfessirlerin çoğuna göre, Mısır'la Medine arasında bir kent veya Medyen ile Tür arasında Şap denizinin yakınında bir kasabadan söz edici)
liyor. Zühriye göre, Şam Taberiye'sidir. Sahih tesbitlere göre, Eyle olduğu söylenir ki bu, Medyen ile Tûr arasında deniz kıyısında meşhur bir kasabadır. Orada oturan Yahudiler, cumartesi yasaklarına uymadılar, dikbaşlık ettiler, Allah da onları çetin bir denemeden geçirdi : Cumartesi günleri balıklar kıyıya doğru akın akın gelir, diğer günierde ise gelmezlerdi. Yahudilerden bir kısmı ilâhî yasağa rağmen balıkları avlamaya devam ettiler; bir kısmı ise, onları bu gibi günah ve saygısızlıktan alıkoymak için öğüt vermeyi kendilerine görev saydılar. Bir üçüncüsü ise, fazilet düzeyinde olup sapık şaşkınlara öğüt vermenin bir yararı olmadığını savundular. Sonunda ilâhî sınırı aşıp büyük günah işleyen ve aynı zamanda verilen öğütlere, yapılan uyarılara kulak tıkayanlar üzerine şiddetli sıkıntı, üzüntü ve bunalıma sebep olan azap indi.[267]
Kur'ân'ın Emirlerine Uymayan Müslümanların Çetin Sınavlardan Geçirileceğine İşaret Ediliyor
İlgili âyetle, Yahudiier'den, Cumartesi gününde konan yasaklara uymayanların, o gün balıkların sürü halinde kıyıya doğru akın akın gelmeleriyle çetin bir sınavdan geçirildikleri, Allah'ın emirlerine uymak ile Cumartesi gününde avlanması yasaklanan balıkları avlama arasında nasıl bir tercih yapacakları denendi. Çoğu bu sınavı kaybetti. Müslümanların da zaman zaman Allah'ın emirlerine uymak ile dünyalık arasında birtakım sınavlardan geçirileceklerine işarette bulunuluyor ve kendilerine ulaşan her nimete cok dikkat etmeleri; nereden geldiğini, nasıl ve ne yolda kullanılmasının uygun olacağını; Allah'a karşı bir günaha sebep olup olmayacağını iyice araştırmaları üzerinde duruluyor. Yahudilerin, günahı gerektiren anlayış ve tutumları ibret ve öğüt alınacak bir misal şeklinde naklediliyor. Diyebiliriz ki, Allah'a imân eden herkes hayatı boyunca bu gibi deneme ve sınavlarla sık sık yüzyüze gelir. Kur'ân'ı, ondaki ilâhî uyarıları ve tarihî misalleri cok iyi bilenler ve bildikleriyle amel edenler o sınavları başarıyla atlatırlar. Dünyalığı ön plâna alanlar ise hep kaybederler.[268]
Vaaz Ve İrşadın Üç Ana Amaç!
Kitleyi belii bir amaca yöneltmek, toplumu eğitip sağlıklı bir düzeye getirmek, şüphesiz ki sıradan kişilerin işi değildir. Özel yetenekle birlikte geniş kültür, sağlam imân ve sonra da kitle psikolojisini çok iyi bilmek gerekiyor.
O halde, bu vasıf ve ölçüde veya ona yakın bir seviyede bulunan mü'-minlerin vaaz ve irşat hizmetinde bulunurken üç ana amacın hâkim olma-
sı bildirilmektedir:
1. Allah'ın insanlar için seçtiği hak dini yaymak, onun esas ve prensiplerini günün teknik araçlarından, gelişen sanatından ve uygulanan metodundan yararlanarak kalb ve kafalara, akl-ı selîmin kabul edebileceği şekilde işlemek.
2. Bilgi, görgü ve küttür seviyesi elverişli her mü'mine, iyilikle emretmek, kötülükten men'etmek vâcib olduğuna göre, bu vecibeyi, Allah rızasını gözeterek yerine getirmeye çalışmak.
3. Yozup sapıtan, kötülüğü sanat edinen bir topluluktan umut kesmemek; doğru yoİu seçerler diye onlara ilâhî emirleri -anlayabilecekleri bir anlatım biçimiyle- tebliğ etmek.
Nitekim İsrâiloğulları'ndan iyilikle emretmeyi, fenalıktan alıkoymayı kendine görev kabul edenler bu üç ana amaç etrafında hizmetlerini sürdürmüşlerdir. 164. âyetle onların bu güzel tutumu şöyle açıklanmıştır: «İçlerinden bir topluluk, Allah'ın yok edeceği veya şiddetli bir azap ile azâp-landıracağı bir kavme neden öğüt veriyorsunuz? demişlerdi de onlar da Rabbımıza bir özür (beyan edelim) ve bir de belki Allah'tan korkup kötülüklerden sakınırlar diye (öğüt verme ihtiyacını duyuyoruz) cevabında bulunmuşlardı.»[269]
Maymunlaşan Günahkârlar
«Onlara: rahmetten kovulup uzaklaştırılmış aşağılık maymunlar olun! dedik.»
Bakara, Mâide ve A'raf sûrelerinde olmak üzere, iki yerde «aşağılık maymunlar olun!», bir yerde de «Allah'ın lanetlediği, gazap edip kendilerinden maymunlar ve domuzlar meydana getirdiği kimseler» diye söz edilmektedir. Her üç âyet de azgınlık gösteren Yahudilerle ilgilidir.
Haber-i vâhid (tek kişinin rivayet ettiği hadîs)ten onların maymun suretine döndürüldüğü anlaşılıyorsa da, ilim adamlarımızın bir kısmı hadîsi sahîh bulmadığı için âyeti, ruh ve karakter bakımından maymunlaşma şeklinde yorumlamıştır. Tabiînden Mücahit de aynı görüştedir.
Gerçi, tekvini bir emirle insan maymuna veya domuza dönüşebilir. İlâhî emir ve kudret mutlaka nafizdir. «Kün = ol! emri»yle derhal sebepler oluşur ve irâde edilen aynen gerçekleşir. Ancak bu yolda cari bir sünnetullah yoktur. Sadece Yahudilerden bir zümrenin mesha uğraması ise, cari bir sünnetin varlığına delâlet etmez. Ama bir mu'cize anlamında
düşünecek olursak, o takdirde cari bir sünneîullah söz konusu olmayabilir. Çünkü mu'cize, âyet ve cari sünneti kesip aşar; o ölçünün dışında kalır.
Konunun başında Müslim'in rivayet ettiği hadîs ise, maymun ve domuzların, insanların meshedilmesiyle vücut bulmadığını, daha önceleri de bu iki hayvanın mevcut olduğunu net biçimde açıklamaktadır. O halde Yahudilerden isyan ve azgınlık gösterip ilâhî emirlere sırt çevirmekte ısrar edenler hakkında «aşağılık maymunlar olun!» emri, daha çok maymun tabiatlı olun demektir. Nitekim Yahudilerin, sözü edilen iki hayvanın bazı vasıflarını benimseyenleri olmuştur.
Ayrıca bu konuyla ilgili açıklamaları Bakara sûresi 65. âyetin tef-sîrinde yapmış bulunuyoruz.[270]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle, inandıktan sonra günahlara dalıp ilâhî sınırlan aşan kavim ve milletlerin birtakım üzücü olaylarla denemeden geçirildikleri anlatıldı ve İsrâiloğulları'nın cumartesi yasağına uymadıkları ve o sebeple sıkıntı ve üzüntülere uğratıldıkları bir misal olarak verildi. Sonra da İsrâiloğulları'nın birkaç gruba ayrıldıkları bir grubun her şeye rağmen öğüt ve irşada devam ettiği kapalı şekilde övülerek belirtildi. Baş kaldırıp zulüm ve isyanda ısrar edenlerin ise azaba uğratılacaklarına atıf yapıldı.
Aşağıdaki âyetlerle, İsrâiloğulları'ndan çoğunun kıyamete kadar günah ve haksızlıklarını sürdürecekleri ve o yüzden zaman zaman onları kahredecek savaşçı güçlerin gönderileceği haber veriliyor. Aynı zamanda bu milletin kıyamete kadar ırklarının devam edeceğine açık işarette bulunuluyor.
Sonra da, Tevrat'a sahip çıkan, fakat onun hükümlerini geçici dünyalık karşılığında değiştirenlerin ortaya çıkacakları haber veriliyor ve böylece Yahudi din adamlarının çok dikkatli olmaları ve Müslüman bilginlerinin de Kur'ân hükümleri hakkında çok duyarlı ve dikkatli bulunmaları hatırlatılıyor.[271]
Meali
167— Hani Rabbin kıyamete kadar onlar» kötü azaba uğratacak kimseleri üzerlerine mutlaka göndereceğini bildirmişti. Şüphesiz ki, Rabbin cezayı çok çabuk verendir ve O, çok bağışlayan, çok merhamet edendir.
168— Onları yeryüzünde parça parça edip birkaç topluluğa ayırdık : Kimileri iyiler ve düzenli, kimileri de bundan aşağı düzensiz; iyilik ve düzene dönerler diye onları birtakım iyilikler ve kötülüklerle denedik.
169— Arkalarından onların yerine birtak'm bozuk kimseler geldiler de kitaba vâris (sahip) oldular; (hükümlerini değiştirme karşılığında) şu değersiz aşağılık dünyanın geçici malını almaya başladılar ve «nasılsa ileride bağışlanırız» dediler; buna benzer geçici bir mal (ve menfaat) gelse yine de almakta tereddüt etmezler. Allah'a karşı haktan (ve doğruluktan) başka bir şey söylemîyeceklerine dair kitabda (mevcut hükümler uyarınca) söz alınmamış mıydı? Ve kitabdakini ders olarak okumuşlardı. (Allah'tan korkup, kötülüklerden) sakınanlar için âhiret yurdu hayırlıdır. Artık aklınızı kullanmaz mısınız?
170— Kitaba (şuurlu) sarılıp namazı dosdoğru kılanlara gelince: Şüphesiz ki biz iyi yararlı amellerde bulunanların mükâfatını zayi etmeyiz.
171— Ve bir vakit biz (Tür) dağını onların üzerine bir gölgelik gibi kaldırıp tutmuştuk da, üzerlerine düşecek sanmışlardı. Size verdiğimizi bütün gücünüzle tutun ve içindekini düşünüp hatırınızdan çıkarmayın; olur ki (Allah'tan saygı ile korkup kötülüklerden) sakınırsınız.
Yahudilere İşkence Yapılacağı Haberi
«Hani Rabbın kıyamete kadar onları kötü azaba uğratacak kimseleri mutlaka üzerlerine göndereceğini bildirmişti..»
Musa Peygamber zamanında ve ondan sonra İsrâiloğulları'ndan çoğunun, Allah'ın kendilerine birçok lütuf ve yardımlarına rağmen isyan, günah, azgınlık ve ahlâksızlıkta ısrar etmelerine karşılık, kıyamete kadar bütün yahudilerin cezalandırılacağı anlaşılıyorsa da, âyetin asıl delâlet ettiği mâna böyle değildir. Kıyamete kadar bu milletin yaşayacağına ve irsî karakterlerinin pek değişmiyeceğine, zaman zaman aynı günah ve azgınlığa sapıp Hakk'a baş kaldıracaklarına, o yüzden sık sık azâbâ uğratılacaklarına delâlet eder mahiyette bir anlatım tarzı söz konusudur,
Dünkü ve bugünkü Yahudilerin tutum ve tabiatı arasında pek fark yoktur. Hemen her çağda onlardan önemli bir kısmı ilâhî emirleri değiştirir, onun karşılığında çok değersiz şeyleri elde etmeyi mubah görürler de uyarı, öğüt ve inzariara rağmen bu huylarından vazgeçmezler. O yüzden ilâhî gazabın kendilerine inmesini bir bakıma çabuklaştınrlar.
Süleyman Peygamber'in vefatından sonra Tevrat ile dosdoğru amel edenlerle, kendi çıkarlarını üstün tutup amel etmeyenler arasında tartışma, sürtüşme ve hattâ çatışmalar çıkmış, onların bu tutumu Asûr ve Kaldeli'-lerin işine yaramıştı. Böylece Filistin halkının çoğu kılıçtan geçirilmiş, sağ bırakılanlar zincire vurularak Babil'e sürülmüştür.
Yetmiş yıllık veya daha fazla süren Babil esaretinden sonra bu defa Romalıların baskı ve hakimiyeti başlamıştır. Bu da uzun bir süre İsrail-oğulları'na kölelik devri yaşatmıştır. Böylece Kur'ân'da ilgili âyetlerle açıklandığı gibi azaplar aralıklı da olsa, Yahudilerin yakasını koyuvermemiştir. Kıyamet kopuncaya kadar da süreceğinde hiç şüphe olmasın.. Yakın geçmişte Nazîlerin zulmüne uğramaları da bu misallerden biridir.[272]
Oniki Kabileye Ayrılmaları
«Onları yeryüzünde parça parça edip birkaç topluluğa ayırdık..»
Daha önce de belirtildiği gibi, Yakup Peygamber'in oniki oğluna uzanan oniki kabile bir arada anlaşamayınca, ayrıldılar ve iç çekişme başlamış oldu. TALÛT ile CALÛT tarafdarlarının vuruşması, o bölünmenin tabii sonuçlarından sadece biridir. Sonra Davud Peygamber'in duruma hakim olup başa geçmesiyle ciddi bir disiplin sağlanabilmişti.
Âyetlerin açıklamasından da anlaşıldığı gibi, Allah o milleti birtakım iyilikler ve arkasından sıkıntı ve felâketlerle zikzaklı yollardan geçirerek bir elemeye tabi tuttu. İyiler kötülerden, haktan yana olanlar, bâtılı benimseyenlerden ayırt edildi. TALÛT'un kumandasındaki ordu savaşa giderken Şeria ırmağına yaklaştığında, ayrı bir denemeye tabi tutuldular «Kim bugün bu ırmaktan su içerse benden değildir!.» uyarısına pek azı uymuş, çoğu ise su içerek itaatsizlik etmişti. O durumda baştaki kumandan ve lidere itaat etmeyen bir orduyla düşmana karşı çıkıp savaşmak pek akıllıca olmazdı. Talût da öyle yaptı, itaatsızları ayırdı, Allah'a gönülden inanıp savaşa katılanlarla düşman üzerine yürüdü.. [273]
Davud Ve Süleyman'dan Sonra Hızlı Değişmeler
«Onları, yeryüzünde parça parça edip birkaç topluluğa ayırdık: Kimileri iyiler ve düzenli, kimileri de bundan aşağı düzensiz..»
İsrâiloğulları bu iki peygamber devrinde altın çağını yaşamıştır. Üstün nimetlere erişmiş ve Allah'ın büyük lûtfuna lâyık görülmüşlerdi. Süleyman Peygamber'den sonra (M.Ö. 900 yy.) otorite sarsılmış, iç huzursuzluk tekrar başgöstermişti. Toplumu sürükleyen din adamları ve devlet büyükleri, Tevrat'ın hükümlerinin halka ağır geldiğini ileri sürerek değiştirmeye ve birçok kısmını uygulamamaya yöneldiler. Dede ve babalarımız Rabbımız tarafından bağışlandığı gibi biz de bağışlanırız diyerek iyice azıttılar. Dünya malını ve saltanatını dinî inançlarından üstün tuttular; değersiz menfaatlar karşılığında iman ve irfanlarını sattılar. Tabii, hepsi bu yolda değildi, karşı çıkanlar da vardır. Geçmişten ibret aldıkları için, bu gidişin bir felâketle noktalanacağından çok endişe duyuyor ve uyarılarına devam ediyorlardı. Ama ne çare, maddenin kalbler ve vicdanlar üzerinde oluşturduğu kalın siyah tabakayı gidermek mümkün olmuyordu.
Kendilerine verilen ve birçok milletlere verilmeyen kutsal kitap Tevrat'ın değerini, uygulandığı takdirde sağlayacağı huzur ve düzeni anlayamadılar. Haksızlık ve azgınlığı huy edindiler. Kendi anlayışlarına göre, kurdukları terbiye sistemi, faziletli, hakbilir, hukuktanır adam yetiştirmekten çok uzaktı.
İşte Babil esareti, bu tuğyanın; Romalıların baskını bu şuursuzluğun birer cezası idi.. O bakımdan 167. âyette, «Onları kötü azaba uğratacak kimseleri üzerlerine mutlaka göndereceğini bildirmişti..» sözleriyle İsrâiloğulları'nın tarihine bakılması bildirilirken Yahudilerin tarihte geçirdiği ıstıraplı dönemleri, ibret ve öğüt alınacak safhaları yaşamakta olan milletlerin gözleri önüne serilmek isteniyor. İlâhî sünnetin değişmeyeceğine, o bakımdan tarihin tekerrür edeceğine işarette bulunuluyor.[274]
Tûr Dağının Bir Gölgelik Anlamında Yükseltilmesi
«ve bir vakit biz Tur dağını onların üzerine bir gölgelik gibi kaldırıp tutmuştuk..»
Tûr dağının bir gölgelik gibi kaldırılıp İsrâiloğulları'nın üzerinde tutulması olayı Kur'ân'ın dört ayrı yerinde geçer. Âyetlerin zahirinden* bu olayın hem ilâhî kudreti yansıtan bir mu'oize, hem İsrâiloğulları'nı sıcaktan koruyan bir gölge, hem de Allah'a ve Peygamberine verdikleri sözü tutmalarına, döneklik yaptıkları takdirde ilâhı hükmün tekrarlanacağına dair uyan olduğu anlaşılmaktadır. Bakara ve Nisa sûrelerinde de, belirttiğimiz gibi, Tûr dağının İsrâiloğulları üzerine yükseltilip gölge kılınması cidden
bir mu'cize midir, yoksa mecazî bir deyim olup dağın serin ve verimli eteğine yerleşme imkânına eriştirilmeyi hatırlatma mıdır? Bazı müfessirler dağın yükseltilmesinin bir tehdît olduğunu söyleyerek, Allah'a karşı kesin söz verdikten sonra ahde vefa etmelerini sağlamaya yönelik bulunduğunu ifade etmişlerdir. Şüphesiz ki, bu ve benzeri görüşler birer yorum niteliğindedir. İsrâiloğulları'nın Tin sahrasından {Sina Çölü) kurtulup Filistin dolaylarına gelip yerleşmelerine bakılınca âyetteki ifadenin mecazî bir anlam taşıdığı akla daha yakın kabul edilir. Allah ise, daha iyisini bilir.. [275] Mevcut Tevrat'ta ise bu hususta ancak şu açıklamaya rastlayabildik;
Çıkış bölümünde Sina çölünde dağın karşısında Musa (A.S.) vasıtasıyla İsrâiloğullan'ndan, Allah'ın emirlerini tutacaklarına dair kesin söz alındığı ve o bakımdan üç gün sonra Rabbın Sina dağı üzerine ineceği (kudretiyle tecelli edeceği)nin haber verildiği anlatıldıktan sonra konu şu sözlerle tamamlanır; «Ve vaki oldu ki, üçüncü günde sabah olunoa gök gürlemeleri ve şimşekler ve dağ üzerinde koyu bir bulut ve çok kuvvetli boru sesi oldu; ve ordugâhta olan bütün kavim titredi. Ve Allah'ı karşılamak için Musa, kavmi ordugâhtan çıkardı ve dağın eteğinde durdular. Ve Sina dağı, hep tütüyordu, çünkü RAB onun üzerine ateş içinde inmişti; ve onun dumanı ocak dumanı gibi çıkıyordu ve bütün dağ çok titredi. Ve boru sesi gitgide kuvvetlenince, Musa söyledi ve Allah ona sesle cevap verdi. Ve Rab Sina dağı üzerine, dağın tepesine indi ve Rab Musa'yı dağın tepesine çağırdı. Musa da çıktı......» [276]
Diğer Bir Yorum
Tûr dağının yükseltilmesi bir mu'cize midir? Burada iki ihtimal var: Birincisi, Musa Peygamber'in hak resû! olduğunu bir defa daha kanıtlamak ve ilâhî kudretin her şeye nüfuz ettiğini, her şeyin üstünde mutlak hükümran bulunduğunu göstermek için ortaya konulmuş bir mu'çizedir. Daha önce de belirttiğimiz gibi, mu'cize hem fiziksel kanunların üstünde, hem de câri olan ilâhî sünnetin dışında âdet ve illet zincirini koparıp belli kanunları aşan bir olaydır. İkincisi, Musa Peygamber, Tûr dağına yetmiş kişiyle çıktığında, Allah'ın KELÂM sıfatı surete intikal edip bulutta tecelli etti. Böylece ilâhî vahiy suretten surete geçiş sağladığı anlarda Tûr dağı sanki yerinden kopup büyük bir gölgelik gibi onların üzerine düşüyormuş görünümünü verdi. Kudreti remzeden kesif bulut her tarafı kaplamış, dağ üstüne dağ oluşturmuş ve eteklere doğru yer yer sarkmış bulunuyor-
du. Bu muhteşem manzara karşısında Tûr yerinden kopmuş, yükselmiş gibiydi..
İşte bu iki yorumda yer alan iki ihtimal de Kur'ân'ın anlatımına uygun gelmekte, ifadede bir mecaz söz konusu olduğunu kuvvetlendirmektedir.[277]
İlâhî Kudretin Dağa Yönelmesi Aynı Zamanda Bir Uyarı Niteliğindedir
Gerek fiziksel, gerekse fizikötesi olaylar ve mu'cizelerden her birinin bir hikmeti ve yönlendirici, uyarıcı özelliği vardır. Hiçbir mu'cizeyi veya olayı hikmet dışı düşünmemiz mümkün değildir. Çünkü Allah mutlak hikmet sahibidir; boş, anlamsız ve amaçsız bir iş yapmaz, bir olay meydana getirmez. O halde Tûr dağında kendini gösteren ilâhî kudretin d muhteşem manzarası ve kalbleri yerinden oynatan o heybetli görünümü önemli bir hikmete yönelik bulunuyordu. Kur'ân-ı Kerîm'de bu hikmet şöyle açıklanıyor :
«Size verdiğimiz (Tevrat'ı ve diğer nîmetler)i bütün gücünüzle tutun ve içindekini düşünüp hatırınızdan çıkarmayın. Olur ki (Allah'tan saygı ile korkup kötülüklerden) sakınırsınız..»
Nitekim Tevrat, Tûr dağına indirilmiş, Musa Peygamber, onu o dağda telâkki edip levhalar üzerine yazmıştı. O bakımdan Tûr dağıyla Tevrat arasında unutulmaz bağlar bulunuyordu..[278]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle, Musa Peygamber'e indirilen kutsal kitaba dosdoğru uymayan İsrâiloğulları'nın yeryüzünde o yüzden nasıl bölünüp parçalandıkları ve iyiliklerle kötülüklerin birbirini izleyerek o milleti devamlı yoklayıp çetin sınavlardan geçirdiği anlatıldı.
Sonradan, onların yerine gelen nesillerinin ise, Tevrat'ın hükümlerini dünya menfaatleri karşılığında değiştirdikleri ve yapılan uyarılara, «atalarımız bağışlandığı gibi, biz de bağışlanırız» diye cevap verdikleri konu ediliyor. Kitaba bağlı kalanların ise, mutlaka mükâfatlandırılacakları müjdeleniyor ve arkasından Tûr dağının İsrâiloğullan üzerine bir gölge gibi yükseltildiği hatırlatılarak tarihlerinden öğüt ve ibret almaları isteniliyor. Aşağıdaki âyetlerle ruhların Allah inancıyla yaratıldığı ve kendilerinden söz alındığı bildiriliyor.[279]
Meali:
172-Hani Rabbın ademoğullarından, onların sırtlarından soylarını alıp, onları kendilerine karşı şahit tutmuştu da : Rabbiniz değil miyim? (buyurmuştu). Onlar da «Evet şahidiz» diye cevap vermişlerdi. Bu da kıyamet günü « bizim bundan haberimiz yoktu» dememeniz,
173— ya da «babalarımız daha önce Allah'a ortak koşmuşlardı, biz ise onlardan sonraki soy idik; haksız ve boş bir düzen kuranların yaptığından dolayı bizi helak mı ediyorsunuz?» dememeniz içindir.
174— İşte böylece biz âyetleri bir bir açıklıyoruz, belki (iyice düşünürler de inkâr ve isyandan) dönerler.
İlgili Hadîsler
«Doğan her çocuk, fıtrat (veya İslâm fıtratı) üzere doğar. Sonra ana-babast.onu ya yahudileştirir, ya hıristiyanlaştırır, ya da mecusîleştirir. Nitekim organları yerliyerince bir hayvan doğar da, kulak, burun ve benzeri bir organında kesikliği, noksanlığı görebilir miyiz?» [280]
«Ruhlar (ruhlar âleminde) teçhiz edilip bölüklere ayrılan askerler (gi-bi)dir. Onlardan (o âlemde) birbirleriyle tanışanlar, (dünyada da) anlaşir-
far; birbirlerini tanımayanlar ise, (dünyada pek) anlaşamazlar..» [281]
Birinci hadîsin râvisi Ebû Hüreyre (R.A.) hadîsi naklettikten sonra şu âyeti okumuştur: «Bu, Allah'ın sağladığı bir mayadır ki insanları onun üzerine yaratmıştır. Allah'ın yaratışında hiçbir değişme, değiştirme bulunmaz.» [282]
Kudsî hadîs :
Allah buyuruyor: «Doğrusu ben kullarımı bâtıldan uzak, hakka yönelik {Tevhit inancı üzere) yarattım. Sonra şeytanlar onlara üstün gelip kendilerini dinlerinden saptırarak onlara helâl kıldığımı haram saydılar.» [283]
Beni Sa'd kabilesinden Esved b. Süreyi' (R.A.) anlatıyor:
«Resûlüllah (A.S.) Efendimizle beraber dört savaşta bulundum. İslâm mücahitlerinden bazısı ellerini savaşan müşriklerin çocuklarına da uzattılar. Bunun üzerine Peygamber (A.S.} şöyle buyurdu : «Bazı bölüklere ne oluyor da ellerini zürriyete (çocuklara) uzatıyorlar?!» Bir adam : «Onlar müşrik çocukları değil midir?» deyince Peygamber (A.S.) ona : «Sizin iyileriniz ve seçkinleriniz de müşrik çocukları değiller midir? Ne kadar bir insan doğarsa, mutlaka fıtrat (Allah ve din duygusu) üzere doğar. Dili açılıp ana-babası onu yahudileştirip hiristiyanlaştırıncaya kadar öyle devam eder.» [284]
Elestü Hitabı
«Rabbınız değil miyim? (buyurmuştu). Onlar da, evet şahidiz, diye cevap vermişlerdi.»
Cenâb-ı Hak, ruhları belli sayıda yaratıp ait oldukları ruhlar âlemine yerleştirdikten sonra hepsine birden şöyle seslenip sormuştur: «Ben sizin Rabbınız değil miyim?» Akıl denilen cevheri birçok yeteneklerle kendinde taşıyan ruhlar şu cevabı vermişlerdir: «Evet, Sen bîzim Rabbımızsın..»
Kur'ân'daki tabiriyle Allah'ın bu takrir mahiyetindeki sorusuna, «Eles-tü bi-Rabbiküm?», Ruhların cevabına da, «belâ, ente Rabbunâ» denir.
Bu iki tabir üzerinde cok şeyler yazılmış ve birçok yorumlar yapılmış-
tır. Kur'ân'da takip edilen ilâhî âdet ise, bu gibi önemli konuların çoğu detaylı anlatılmaz, temel bilgi verilir ve öylece insan aklına, düşünce ve idrâkine, araştırma ve incelemesine imkân tanınır.
«Hani Rabbın âdem-oğullarının sırtlarından soylarını alıp,........şahit tutmuştu..»
Soyların sırtlardan alınmasının ve ilâhî hitaba muhatab tutulmasının anlamı nedir? Bize göre, konuyu açıklığa kavuşturan önemli ipuçları vardır. Önce şunu belirtelim ki, Kur'ân ve hadîsin açık anlatım ve işaretinden, ruhların bedenlerden önce yaratıldığı anlaşılıyor. Oda Cenâb-ı Hakk'ın ezelî plân ve programı gereği, yeryüzüne ne kadar insan yaratıp getirecekse, onların sayısına göre ruh yaratmış olması ve onları yine belli bir programa göre sıraya koyması demektir. Sırasına göre, vakti saati gelen ruh, kendi âleminden Dünya'ya inmekte ve bir süre kendisine ait bedende ey-leşmektedir, O bakımdan TENASÜH yani bedeni terkeden bir ruhun dünyaya gelecek başka başka bedenlere girmesi söz konusu olamaz. Bu tür iddialar yersiz, mesnetsiz ve hikmetsizdir.
Ruhlar, ilâhî kudretin tecelli ve tezahürleridir. Kâinatta var olan her şey de öyle. Aradaki fark, o kudretin değişik anlamda ortaya çıkmasıdır.
Bu tarife göre, insanî ruhlar, bedenlere gelip girmeden, ruhlar alemiyle melekût âlemi, sonra da Allah'ın varlığı ve birliği; kudret ve azameti hakkında birtakım bilgilerle donatılmışlardır. Yukarıda konunun başında fıtrat ile ilgili hadîsin bir anlamı da bu gerçeğe kapı açmaktadır. Ruhlar sırası gelince, kendine ait bedene girince, ondaki bilgiler alınmakta, sadece bir maya ve öz bırakılmaktadır. Her insanın akıl, irâde ve idrakinin değer ölçüsü ortaya çıksın diye, o mayayla bir tekâmül dönemine sokulmaktadır. Beden bir bakıma ruhun yetenek ve kudretini açığa çıkaran bir alet kabul edilebilir. Ruhu elektriğe benzetirsek, beden onun için bir ampul veya bir elektronik araç sayılır. Sonra da ruh, eskiyen bedeni terkedince, ruhlar âleminde edindiği bilgiler de kendisine yeniden verilir ve Dünya'da edindikleri bilgilerle birleşerek takdîr edilen seviyesine erişmiş olur.
O halde ruhlar yaratıldıktan sonra her ruhun hangi bedene gireceği veya her bedenin hangi ruh için yaratıldığı bellidir, bir yanlışlık asla düşünülemez. Ancak ikisi arasındaki irtibat ve imtizacın keyfiyeti bizce meçhuldür. Ruh kendine ait bedeni terkettikten sonra tâ kıyamete kadar onunla olan ilgi ve irtibatı bazı yönleriyle devam eder. Bu arada beden ister yanıp kül olsun, ister toprağa dönüşsün o irtibat kopmaz. Tabii bunu fiziksel bir yöntemle anlamak veya açıklamak mümkün değildir.
Unutmayalım ki, ruh yaratıldığı andan İtibaren hem Allah'ı bilir, hem de O'nun hitabını anlar ve o hitaba cevap verir bir özelliktedir. O mayayı beraberinde taşıyarak Dünya'ya iner ve umutların kesildiği bir anda mayayı örten kılıf sıyrılır, Allah! diye seslenip O'ndan imdat ve inayet beklenir.[285]
Elestü Hitabı Ses Ve Harfle Mi Olmuştur?
«Rabbınız değil miyim?»
Âyetin açık anlatımına bakılınca bunun sözlü olduğu anlaşılıyor. Ancak Allah, zaman, mekân, organ, araç, hava ve sınır kavramlarının üstünde ve ötesindedir. Ruhlar da O'nun kudretinin tecellisi veya bir tezahürü olduğuna göre, belirtilen kavramların çoğunun ötesinde bulunuyorlar. O halde ELESTÜ dile, sese ve havaya bağlı bulunan sözlü bir hitap şeklinde değildir. Kudretten kudretin tezahürüne intikal eden bir duyuştur. Tıpkı Allah'ın meleklere olan hitabı ve meleğin Resûlüllah (A.S.) Efendimiz'e seslenişi gibi.. Melek Cebrail, aynı zamanda büyük bir ruh ve kudrettir; ilâhî emri Peygamberimizin (A.S.) bedensel kulağına değil, ruhuna ve onun kulağı anlamında olan kalbine ilka ediyordu. Bu durumda Peygamber (A.S.) Efendimiz'in bedensel duygularının faaliyeti bir süre duruyor, daha doğrusu bedeni o sırada bir bakıma ruhlaşıyor ve öylece Melek Cebrail ile yine ilâhî kudrete mensup Peygamberimizin ruhu irtibat sağlıyor ve ilâhî vahyi kalbinde duyup anlıyor ve koruyordu. O nedenle yanında hazır bulunan arkadaşlarından hiçbiri Cebrail'in sesini işitemiyor ve onu göremiyordu.
Bu konuda Ahmed b. Hanbei, İbn Cerîr Taberî, Taberânî ve diğer bazı hadîs âlimleri, «Cenab-ı Hak eliyle Adem'in sırtını sıvazlayıp onun soyunun zerrelerini meydana getirdi.»
«Allah, Adem'in soyunu onların sırtlarından aldı, sonra onları kendi nefislerine şahit tuttu; sonra da onları iki avucuna aktarıp, şunlar cennetliktir, şunlar da cehennemliktir, buyurdu. O nedenle Cennet ehli olanlar, ona uygun amele yönelirler; Cehennem ehli de ona uygun amele yönelirler....» mealindeki rivayetler üzerinde durmuş ve bunların hep temsilî ve bazısının da mecazî olduğunu; insanların anlayış ve kavrayışlarına göre bir anlatım şekli kullanıldığını belirtmişlerdir. Allah'ın ilmi ezelde, yaratacağı insanların nasıl amel edeceğini önceden tesbit edip yazmıştır; O'nun ilmi yanıltmayacağına göre, yazıldığı gibi cereyan edecek ve böylece herkes kendi kaderini çizip ona yönelmiş olacaktır..[286]
Ruhların Hepsinin Elestü Hitabına Cevap Vermesi
«Evet şahidiz» diye cevap vermişlerdi.»
Az yukarıda da belirttiğimiz gibi, insanî ruhlar, ilâhî kudretin nefhası, mecazî anlamda o denizin dalgasıdır. Hepsi de derecelerine göre, o kudreti yansıtfr. Her ruhun mayasına Allah'ın varlığını, birliğini ve kudretinin yüceliğini yansıtan bir cevher yerleştirilmiştir. Resûlüllah (A.S.) Efendimiz bu cevheri «fıtrat» diye isimlendirmiştir. Kendi âleminde bu cevherle kaynaşıp bütünleşen ruhların, Allah'ın « e 1 e s t ü » hitabına o bakımdan cevapları müsbet olmuş, yani hepsi de tereddütsüz «Evet Rabbımızsın, şahidiz» demişlerdir. Ve işte doğan her çocuk «fıtrat üzere, İslâm fıtratı üzerine doğar» hadisinin anlamı budur. Öyle ki her ruh, içinde, özünde, mayasında Allah ve din duygusunun yansıtıcı cevheri bulunduğu halde, kendisi için yaratılan bedene girer. Sonra gelişip konuşmaya başlayınca ana-babanın, çevre ve okulun tesiri altında kalıp yolunu çizer..
Bu hikmet dikkate alındığı içindir ki, savaşta çocukların öldürülmesi dinimizce yasaklanmıştır. Çünkü her çocuk İslâm fıtratı üzere doğar.[287]
Rabbınız Değil Miyim?
Elestü hitabında, Allah'ınız veya Yaradan'ınız, ilâhınız, denilmemişte, Rabbınız denilmiştir. Çünkü bu sıfat kâinatın her zerresiyle içiçedir ve birçok ilâhî sıfatların anlam ve kudretini de beraberinde taşımaktadır. Yaratma, belli programa göre büyütme, eğitip geliştirme, amaca yöneltme; her şeyin türünün ve menşeinin özelliğini koruma, her varlığa Hakk'i tes-bîh ve tenzîh etmeyi öğretme, her canlının ihtiyacını bağlı kılındığı hilkat kanununa göre ayarlama gibi birçok yüce manalar ve hikmetler bu sıfatın tecellileri arasında bulunur. Ruhlar bu sıfatın tecellilerine mazhar kılındıkları gibi, bedenler de aynı mazhariyetin belirgin eserleridir.
O nedenle Kur'ân'ın dokuzyüzden fazla yerinde bu sıfat anılmıştır.[288]
Ruh Ve Özelliği
Filozofların, ilim adamlarının ruh hakkında doyurucu, hakikati, yansıtıcı görüş ve tesbitleri olmamıştır. Ruhun varlığını kabul edenler bulunduğu gibi, onu reddedenler de eksik değildir. Çoğunun ise, biri hayvanî, diğeri insanî olmak üzere iki ruhun mevcudiyetinden haberi yoktur. «Can» kavramında ifadesini bulan ruhun mahiyetini anlamak şöyle dursun, onun nasıl bir kudret ve faktör olduğunu bile dosdoğru keşfedememişlerdir. Kimi, maddesel olmayan eylemli bir prensip diye tanımlarken; kimi de onu bir iç eylem prensibi olarak tarîf etmiştir. Daha da kısa bir tanımlamada bulunarak «can, bir yaratılıştır» diyenler olmuştur.
Demek istiyoruz ki, maddeye canlılık vasfını veren hayvanî ruhun ne olduğu dosdoğru bilimsel olarak çözülememiştir. Nerede kaldı, iiâhî kudretin ayrı bir tecelli ve tezahürüyle var olan insanî ruhun ne olduğunu çözebilsinler..
O bakımdan rahatlıkla diyebiliriz ki, hayvanî ruhu da, insanî ruhu da en iyi anlatan ve ilim adamlarına temel bilgi veren Kur'ân ve hadîslerdir. Çünkü ilâhî kudretin nefhaya dayalı tecellisini fizik, ya da kimya marifetiyle tesbit etmek ve açıklamak pek mümkün değildir. Kur'ön ve hadîsin, kudsî âlemden sunduğu bilgi ve ipuçlarıyla bir dereceye kadar bilgi sahibi olabiliyoruz.
Konuyu özetleyecek olursak, diyebiliriz ki : Hayvanî ruh da ilâhî kudretin ayrı bir tecellisidir. Nitelik ve nasıllığını bütünüyle kavramamız cok zordur. Meselâ, biz hücreyi, yapısını ve asıl canlı ile olan ilgisini biliyoruz; fakat taşıdığı canlılık vasfını izah edemiyoruz. Hücre hakikaten hayat birimidir; onu meydana getiren madde, protoplâzmadır. O bakımdan protop-lâzmaya hayatı yapan madde diyebiliriz. Ancak bu maddedeki canlılık vasfı nereden, nasıl geliyor? Zira biz yine biliyoruz ki, bütün protoplazmalar birbirine benzer. Hepsinde de şu elemanlar bulunur: Oksijen, azot, hidrojen, karbon, kalsiyum, sodyum, magnezyum, sülfür, klor, fosfor, potasyum ve iyot..
Ne var ki, bu maddeleri ve bunların bir araya gelip protoplazmayı oluşturmasını bilmek yeterli değildir. Zira bir kimya laboratuvarında bunları belli nisbette biraraya getirmek mümkündür. Canlılık vermek ise mümkün değildir. Görülüyor ki, ondaki canlılık, diğer bir tabirle hayvanî ruh. Yüce Kudretin akıl almaz bir tezahürüdür. İlmî araştırmalar ve buluşlar bir noktaya kadar varabiliyor. Fizik-kimya alanında dönüp dolaşıyor, onun ötesine nüfuz edemiyor. Her olayı birtakım sebeplere ve kanunlara bağlarken, canlılık vasfına gelince, duraklayıp kalıyor. Kur'ân onu, her olayı sebep ve illet kanunlarına bağlayan Allah'a irca' ederek olayın asıl kaynağını gösteriyor.
Nitekim insanî ruh söz konusu olunca Kur'ân şu bilgiyi veriyor: «De ki, ruh Rabbımın emrindendir.,»[289]
Fıtrat, Her Türlü Özür Ve İtirazı Reddeder
Her doğan çocuk, fıtrat, yani Allah'ın varlığını, birliğini, kudretini ve O'na teslimiyeti yansıtan bir cevher ile doğar. Akıl, zekâ, yetenek, aile, çevre ve okul, bu cevheri kabuğundan çıkarıp daha iyi geliştirmeye yarayan birtakım araçlardır.
Cenâb-ı Hak, insan ruhuna, mayasına sadece bu cevheri yerleştirmekle kalmamış, onu ortaya çıkarıp yaratıldığı amaca yöneltilmesi için yardımcı faktörler göndermiştir. Peygamberler, semavî kitaplar ve en son olarak Hz. Muhammed (A.S.) ve Kur'ân-ı Kerîm kıyamete kadar yardımcı faktörler olarak insanları irşada, doğru yolu göstermeye deVam edecek bir güç ve muhtevadadırlar. İnsanın sorumluluğu da bu çizgiden itibaren başlamakta ve Âhirette hiç itiraz ve özür beyân etmesine gerek kalmayacak kadar imkânlarla donatıldığı haber verilmektedir.
O halde, «bizim bunlardan haberimiz yoktu» veya «başkaları bizi aldatıp doğru yoldan uzaklaştırdılar» veya «baba ve dedelerimiz daha önce Allah'a ortak, denk ve benzer koşmuşlardı veya Allah'ı doğrudan inkâr etmişlerdi. Biz de onlara uyduk. O çevrede yetiştik» gibi özür ve itirazların hiçbir mâkul anlamı yoktur. Zira her insana veya her aile ve topluma bir peygamber gönderilmez. Son Peygamber'in gönderildiğinin işitilmesi kâfidir. Akıl ve idrâk onun getirdikleriyle ilgilenmekle yükümlüdür. Ruha en-jekte edilen maya (fıtrat) böyle bir haberi beklemektedir.
«İslâm ülkesinde doğan kimse ister istemez müslüman; hıristiyan ülkesinde doğan kimse ister istemez hıristiyan olur» sözü, ilk bakışta makul ve mantıkî sayılabilir. Ama gerçek hiç de öyle değildir. Zira her insana hakikati arayıp bulma yeteneği ve doğru yolu görme basireti, ve idraki verilmiştir. Ayrıca yardımcı olacak faktörler de mevcuttur. Bir de bu duyguyu verecek fıtrat söz konusudur.
Bu nedenle hatırlatalım ki, insanların çoğu oanlı organizma üzerinde sarfettikleri zaman, enerji ve uğraşıları; seferber ettikleri yetenekleri fıtrat üzerinde de sarfetmiş olsalardı, herhalde Allah'ı daha iyi anlar, indirdiği dinleri inceleyip son dinin getirdiği hayat ve memat nizamını daha iyi kavrar ve Hakk'a bağlılık gösterme idrâkine erişirlerdi.
Allah ne güzel açıklıyor:
«İşte böylece biz âyetleri bir bir açıklıyoruz, belki (iyice düşünürler de inkâr ve isyandan) dönerler.»[290]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle, ruhların bedenlerden önce yaratıldığı, hepsinin de Allah'ı bilip tasdîk etme idrâkinde bulunduğu açıklandı. Böylece insanın, Allah ve din duygusunu, diğer bir tabirle o mayayı ruhunda taşıyarak yaratıldığına işaret edildi. O bakımdan kıyamette hic kimsenin «Bizim Allah'tan ve dinden haberimiz olmadı» diyerek bir itiraz hakkı olmayacağı vurgulandı.
Aşağıdaki âyetlerle, ilâhî âyet ve belgelere mazhar olup ruhundaki cevheri kılıfından çıkardıktan sonra nefsine uyup sapıtan bir kimse misal veriliyor. Allah'ın âyetlerini yalanlayan milletlerin de fertler gibi sapıtıp sonunda zillet ve meskenete düşecekleri hatırlatılıyor. Sonra da kutsal değerlere, ilâhî beyanlara sırt çevirip maddeyi tek kurtarıcı ilâh sayarak tercih edenlerin durumu, dilini çıkartıp soluyan köpeğe benzetiliyor.[291]
Meali:
175__ (Ey Muhammedi) Kendisine âyetlerimizi verdiğimiz kimsenin
haberini (olayını) anlat: O verdiğimiz âyetlerden sıyrılıp çıktı; şeytan da onu kendi peşine takıp sürükledi ve böylece o azgınlardan oldu.
176— Dileseydik onu âyetlerimizle yükseltir (kadrini yüce kılar)dık; ne var ki o maddeye yönelip aşağılığa bağlı kalmayı (tercih etti), hevesine uydu. Onun hali ve tutumu, üzerine varsan da, kendi durumuna bıraksan da, dilini sarkıtıp soluyan köpeğin haline benzer. İşte bu, âyetlerimizi yalanlayan topluluğun misâlidir. Artık sen olayı onlara nakledip anlat, olur ki düşünürler.
177— Âyetlerimizi yalanlayıp kendilerine haksızlık eden topluluğun misâli ne kötüdür!
178— Allah kime doğru yolu gösterirse, o doğru yolu bulur; kimi de saptırırsa, işte onlar da, evet onlar zarara uğrayanlardır.
İniş Sebebi
İbn Mes'ud (R.A.) diyor ki: «Bu âyetler İsrâiloğullarından Bel'am b. Bâûra adında duası makbul kişinin dikkat çekici olayını, hem Yahudilere, hem de Müslümanlara hatırlatmak üzere inmiştir.»
Rivayete göre, bu âbit (cok ibâdet eden adam) zorbaların en çok yaşadığı Kenanîlere ait bir bölgede oturuyordu. Musa Peygamber ordusuyla o bölgeyi fethetmeye geldiğinde, halk toplanıp Bei'âm'a gitmiş ve Musa Peygamber aleyhine duâ etmesini rica etmişlerdi. O da onlara, «olmaz; çünkü Musa bir peygamberdir, ordusu da vardır» diyerek reddetmişti. Israrlar fayda vermeyince kendisine dünyalıktan çok şeyler, paha biçilmez hediyeler getirmişler ve öylece beddua etmesini sağlamışlardı. Ne var ki, yaptığı beddua geri dönmüş ve Bel'âm'ın dili sarkmıştı. Bu yüzden o âbit hem dünyasını, hem de âhiretini kaybetmişti. [292]
Tevrat'ta de bu adamdan geniş şekilde bahsedilir.
Ashab-ı kiramdan Abdullah b. Amr'e (R.A.) göre bu âyet, Sakıfli Ümey-ye b. Ebî Salt hakkında inmiştir. Adı geçen, kutsal kitapları okumuş, son peygamberin gelmek üzere olduğunu anlamış ve kendisini bu paye ve gö-
reve lâyık göferek birtakım hayallere kapılmıştı,- derken Hz. Muhammed {A.S.) nübüvvet güneşiyle doğup risalet göreviyle ortaya çıkınca, onu kıskanmaya başlamış ve o yüzden irfan ve inoncını kaybetmişti. Resûlüllah (A.S.) Efendimiz onun hakkında şu cümleyi sarfetmiştir: «Ümeyye b. Ebî Sait'in kılları imân etti, kalbi ise inkârda bulundu..»[293]
Dinini Dünyalıkla Değiştiren
«Şeytan da onu peşine takıp sürükledi.»
İlgili âyetle ilâhî feyiz ve keramete eriştirilen, duası makbul bir adamın acıklı hali misai veriliyor. Hani «bir tutam ot deveyi yardan atlatır» derler ya, işte İsrâifoğullan'ndan Beİ'âm'ın da durumu öyle olmuştur. Geçici bir dünyalık uğruna ahlâk ve fazileti çiğneyip dininden, imân ve irfan kaftanından sıyrılarak İblfs'e oyuncak olmak ne hazîn şey! Pırlantayı boncukla, kalıcı olanı geçici olanla değiştiren bir âbidin berbat olan son ömründen ibret ve öğüt almamak daha hazîn değil midir?
Değer mi birkaç günlük şatafat ve konfor için, erişilen mânevi değerlerden sıyrılmaya? Hayat su gibi akmaktadır; onu temiz tuîsan da, bulan-dırsan da akıp gitmektedir. Zamanı geri çevirmek mümkün müdür? Mev-lâna Ceiâlettin ne güzel söylemiştir:
«Yolcu, kendine gel, kendine., vakit geçti, ömür güneşi kuyuya doğruldu. Bu iki günceğizinde olsun, kuvvetin varken, kocalığını Hak yoluna sarfet. Elinde kalan şu kadarcık tohumu olsun ek de bu iki anlık müddetten uzun bir ömür bitsin. Bu aydın çırağ sönmeden kendine gel de hemen fitilini düzelt, yağını tazele. Yarın yaparım deme. Nice yarınlar geçti. Ekin zamanı tamamıyla geçmesin, uyanık ol!»
Allah, kullarını daldıkları dünyalıktan biraz olsun geri çekip ebediyetin kokusunu ulaştırmak için tarihe geçmiş bir âbidin ömrünün son yıllarının nasıl berbat olduğunu misal vererek rahmetinin İnsanlara çok yakın bulunduğunu hatırlatıyor ve bâtıldan hakka, günahtan sevaba, gafletten intibaha çağırıyor..[294]
Dileşeydik Onu Âyetlerimizle Yükseltirdik
«Dileseydik onu âyetlerimizle yükseltir (kadrini yüce kılar)dık.»
İlgili âyetle Allah bize, insan irâdesi hakkında bilgi veriyor. O, kullarını hayatın başlangıç noktasıyla bitiş noktası arasında -sünnetullah gereği- iyi ve kötü, doğru ve yanlış, sevap ve günah yollarını göstererek serbest bırakıyor. Ancak ezelî ilmiyle onların bu iki nokta arasında kendi hür iradeleriyle nasıl bir yol seçeceklerini, nasıl bir hayat tablosu hazırlayacaklarını önceden tesbit edip yazmıştır. İstisnaî bazı haller dışında müdahalede bulunması söz konusu değildir. Az-çok doğru yolu bulanları ve ilâhî füyuzata erişenleri, dilerse o doğrultuda tutar. Bu, O'nun câri sünnetine uygun geldiğinden hidâyetiyle tecelli eder. Maddeye gönül verip kendini onun gözalıcı nesneleriyle avutarak ömür sermayesini geçici bir hic uğruna harcamakta azimli olanı da kendi haline terkeder. Sadece Peygamber ve Kitap aracılığıyla onu uyarıp yo! gösterir. Bu da O'nun takdirinin ayrı bir yanıdır..[295]
Soluyan Köpeğin Misal Verilmesi
«Onun hali ve tutumu, üzerine varsan da, kendi durumuna bıraksan da, dilini sarkıtıp soluyan köpeğin haline benzer.»
Aşağılığa bağlı kalıp nefsine esir olanlar hakkında çok dikkat çekici bir misal veriliyor. Köpeğin çoğu zaman soluması, ona daha da çirkinlik getirmektedir. Ama ne yapsın ki, onun nefsi hep kemik hayaliyle meşguldür, O bakımdan salıversen de, tutup bağlasan da dili dişarda, soluyup durur. Mevlâna, kendini nefsin emrine verip onun hayal kurduğu şeyler peşinde aziz ömrünü harcamaya devam edenlere şöyle seslenerek, bir bakıma yukarıdaki âyeti tefsîr ediyor: «Köpek değilsen neden kemiğe âşıksın, sülük gibi neden kanı seviyorsun? Ey başkalarına ağlayan göz, gel, bir müddetcik otur da kendine ağla!»[296]
Allah'ın Doğru Yola İletmesi
«Al'an kime doğru yolu gösterirse, o doğru yolu bulur,»
Allah, indirdiği kitaplar, gönderdiği peygamberler aracılığıyla insanlara doğru yolu göstermiş; doğru yolu seçip onda yürümeleri için de gereken yetenekleri vermiştir. Artık kim aklını ve irâdesini sıhhatli şekilde kullanır da kendi irâdesini Hakk'ın iradesiyle birleştirirse, o doğru yolu seçmiş olur. Yalnız kendi iradesiyle yetinip Hakk'ın irâdesinin rahmet âyetlerine iltifat etmeyenler ise, sonu felâket olacak bir yolu tercih etmiş sayılırlar.
Âyetin bir başka yorumu : Allah kimi doğruya eriştirmekle vasfetmiş-se, o, cidden doğru yolu bulmuştur. Kimi de küfür ve dalâletle vasfetmişse, o da gerçekten sapıtmıştır. Çünkü kullarının içini, dışını, niyet ve amacını O daha iyi bilir. Bu bakımdan Allah'ın kullarını iyi veya kötü şekilde vasıf-laması, ezelî ilmine dayalı bir kıstastır ki asiâ şaşmaz.
Bir başka yorum : Allah kime fazla lûtufta bulunur da doğru yola yönelmesini artırırsa, o doğru yola girmiş olur. Kime de, kötü tutum, yanlış inancı nedeniyle lûtufta bulunmazsa, o da sapıtıp zarara uğrayanlardan olur.[297]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle, geçici hayatı ebedî saadete tercih edip doğru yoldan ayrılan bir âbit misal verildi. Düşünce ve duygusu sadece dünyalık olup nefsine yenik düşen kimsenin hali, hayali hep kemik olup dilini sarkıtarak soluyan köpeğin bu haline benzetildi.
Aşağıdaki âyetlerle, kalbleriyle hakkı anlamayan, gözleriyle gerçeği görmeyen, kulaklarıyla doğruyu işitmeyen kimseler, hayvanlara benzetiliyor. Fıtratlarındaki cevheri belirsiz duruma getiren bu insanlar hem kınanıyor, hem uyarılıyor. Hilkat kanunundaki yerlerine dönmeleri ve yaratıldıkları amaç ve hikmete yönelmeleri isteniliyor.
Böylece «en güzel isimler Allah'ındır», denilerek ilâhî sıfatlarla O'nu daha iyi tanımamız ilham ediliyor. Sonra da Allah'ın âyetlerini yalanlayanların adım adım hüsrana gittikleri hatırlatılıyor.[298]
Meali:
179— Şanıma and olsun ki, cin ve İnsanlardan birçoğunu Cehennem için yarattık; kalbleri vardır onunla (hakkı) anlamazlar; gözleri vardır onunla (hakikati) görmezler; kulakları vardır, onunla (doğruyu) işitmezler, İşte bunlar (bu şuursuzlar) hayvanlar gibidir; belki daha da sapık ve şaşkındırlar. İşte gafiller ancak bunlardır».
180— En güzel isimler Allah'ındır. O halde siz O'nu o güzel.isimleriyle çağırın (duâ ve ibâdet edin); O'nun isimleri hakkında sapıtıp yanlış yolu seçenleri bırakın. İleride onlar yapageldiklerinin cezasını göreceklerdir.
181— Yarattıklarımızdan bir ümmet de var ki, onlar hakka giden yolu gösterir, ona doğru irşat ederler; yine onunla adaleti uygularlar.
182— Ayetlerimizi yalanlayanlara gelince, onları farkına varmayacakları şekilde yavaş yavaş, basamak basamak (kahrolacakları) sonuca yaklaştıracağız.
183— Onlara mühlet veririm. Doğrusu benim onlarla ilgili düzenim çok metindir.
İlgili Hadîsler
«Şüphesiz ki Allah, henüz gökleri ve yeri yaratmadan ellibin yıl önce insanların kaderlerini takdîr etmiştir. Arş'ı da su üzerinde bulunuyordu.» [299]
Açıklama:
Hadîste geçen ellibin yıl, bizim sun'î zamanımıza göre değildir. Kur'-ân'da Haç sûresi 47. âyette belirtildiği gibi, gerek âhirette, gerekse yüce âlemdeki bir gün bizim sayı ve ölçümüze göre ellibin yıldır. Bu rakam da sırf bizim anlayışımıza kolay gelsin diye yapılan bir takdirdir,
Hz. Aîşe (R.A.) Validemiz anlatıyor:
«Resûlüllah (A.S.) Efendimiz, Ansar'dan birinin ölen çocuğunun cenazesine çağırıldı. Ben de, «ne mutlu o çocuğa. Cennet kuşlarından bir kuştur o; ne kötülük işlemiştir, ne de (yaşı kötülük işleme) çağına yetişmiştir!.» dedim. Bunun üzerine Resûlüliah (A.S.) Efendimiz şöyle buyurdu: «Bundan başka bir sonuç mu olacaktı, ya Aîşe?! Doğrusu Allah Cennet'i yarattı ve onun için, henüz babalarının sulhlarında iken ehlini de yarattı. Cehennem'! de yarattı ve onun için de henüz babalarının sulhlarında iken ehlini de yarattı..» [300]
«Çocuk anarahminde teşekkül edince Allah ona bir melek gönderir ki, o melek şu dört kelimeyle emrolunmuştur: O da, çocuğun rızkını, ecelini ve saîd mi, yoksa şakıy mi olacak(la ilgili) amelini yazar.» [301]
«Allah'ın doksandokuz ismi vardır. Kim onları sayıp anarsa, Cennet'e girer. Allah tek'dir, tek'i sever.» [302]
«Sizden birinize ne kadar bir sıkıntı ve üzüntü dokunur, o da şu duayı yaparsa, şüphesiz ki Allah onun sıkıntı ve üzüntüsünü giderir ve onun yerine ferahlık getirir: AHahım! Şüphesiz ben senin kulunum, kulunun oğluyum ve senin cariyenin oğluyum. Alnım (dizginim) senin elindedir,- hükmün, hakkımda mutlaka geçerlidir. Hakkımdaki kazan (takdirin) âdildir.
Kendini andığın veya kitabında indirdiğin veya kullarından herhangi birine öğrettiğin veya gayb ilminde kendine seçip beğendiğin bütün isimlerinle senden diliyorum : Kur'ân'ı kalbimin baharı, göğsümün nuru, üzüntümün kalkması, sıkıntımın gitmesi eyle.,»
Bunun üzerine soruldu :
— Ey Allah'ın Peygamberi! bunu öğrenelim mi?
— Evet, işiten herkesin öğrenmesi gerektir, diye cevap verdi. [303]
«Ümmetimden bir taife (güçlü bir cemaat) kıyamet Kopuncaya kadar devamlı surette hak üzere olup üstünlük sağlayacak; rüsvay etmek isteyenler ve muhalefette bulunanlar onlara zarar vermeyecek..» [304]
Cin Ve İns
Şanırna ancl olsun ki, cin ve insanlardan birçoğunu Cehennem için yarattık..»
Kur'ân-ı Kerîm'de bu iki kelime hayli yerlerde birarada geçer. Cin sözü 22, ins sözü 18 âyette anılmıştır.
Cenn ve cünnûn, sözlükte : Bir şeyi gizlemek, örtmek manasına gelir. Meselâ, «cenne aleyhi'lleylü» cümlesi Türkçemize şöyle çevrilir: «Gecenin karanlığı onu örtüp gizledi.» Anarahmindeki çocuğa bu manayla «cenin» denilmiştir. «Cünne falânün = falan adam cinnet getirdi» yani aklı ve şuuru örtülüp dengesini kaybetti. C i n de buna yakın bir manaya delâlet eder. İsim olarak, insan duyu organlarının hepsinden gizli, gözlerden örtülü kaldıkları için, ışından yaratılan şuurlu ve fakat değişik bir yaratık kasdedilir.
Cin ismi, daha çok ins tabiriyle birlikte kullanılır, âyetlerde zikredil-diği gibi.. Zira yeryüzünde Hakk'a ibâdette bulunmak üzere yaratılan akıl, irade ve şuur sahibi sadece bu iki ayrı cins mahlûk söz konusudur. Nitekim Kur'ân'da Zâriyat sûresinin 56. âyetinde bu husus şöyle belirtilmektedir : «Cinleri ve insanları ancak beni tanıyıp ibâdet etsinler diye yarattım.»
İkinci bir yorumla cin, ruhanîlerden bir kısmına verilen isimdir. Bilindiği gibi, ruhanîler genel anlamda üç kısımdır:
1. Hayırlılar, seçkinler.
2. Şerri ve kötülükleri temsil edenler.
3. Bu ikisi arasında, her iki kısmın da sıfatını kendinde taşıyanlar.
Birinciler, meleklerdir. İkinciler, şeytanlardır. Üçüncüler, cinlerdir.
Ancak önemli bir hususu daha açıklamadan geçmek istemiyoruz. Hadîslerin açık delâletinden, cin ve şeytan sadece ruhanîlere isim olarak konulmamış, bu arada gözle görülmeyecek kadar küçük olan mikroplar, bakteriler ve çok küçük haşere hakkında da kullanılmıştır:
«Azız ve Celîi olan Allah, cinleri üç sınıf olarak yaratmıştır: Bir sınıfı, yılanlar, akrepler ve yerdeki küçük canlılardır. Diğer bir sınıfı, boşluktaki rüzgar gibidir. Bir sınıfı da, üzerlerine hesap ve ceza terettüp edenlerdir.»
«Allah insi de üç sınıf olarak yaratmıştır: Bir sınıfı hayvanlar gibidir. Bir sınıfın ise bedenleri ademoğuNarının bedenleri gibi, ruhları ise, şeytanların ruhları gibidir. Diğer bir sınıfı ise, Allah'ın gölgesinden başka hiçbir gölgenin olmadığı bir günde Allah'ın gölgesinde olanlardır.» [305]
«Cinler üç sınıftır: Bir sınıfın kanatları vardır, onlarla havada uçarlar. Bir diğer sınıfı yılanlar ve akrepler ve köpeklerdir. Bir sınıfı ise, (istedikleri şeye ve yere) hülûf ederler ve uğrayıp göçerler.» [306]
Yerdeki küçük haşere, yılan ve akrepler çarçabuk çıplak gözle görülemedikleri ve yerdeki çatlaklara, çukurlara gizlendikleri için onlara da bir bakıma «cin» denilmiştir. Boşlukta rüzgar gibi uçuşanları ise, mikroplar ve bakterilerdir, Üçüncü sınıf ise, insanlar gibi, İlâhî tekliflerle mükellef bulunuyorlar ve o bakımdan hesaba çekilecekler, amellerine göre karşılık göreceklerdir.
İbn Arabî diyor ki :
«Cinlerin de bizim gibi, itaatkârları ve âsîleri vardır. Melekler gibi bazı suretlere girip şekillenebilirler. Ne var ki, Allah gözlerimizi onlardan çekip almıştır; bir kısmımız ancak onları keşf-i ilâhî sayesinde görebiliriz.
Cinler letafet âleminden oldukları için, gördükleri güzel suretlere girme kabiliyetleri vardır. Ruhanîlerin nisbet edildiği asıl suret ise, Allah'ın onları ilk yarattığı surettir. Sonra da istekleri doğrultusunda muhtelif suretlerde tezahür edebilirler.» [307]
İ n s, cinnin hilafı sayılır. Çoğulu «enâsî»dir ki beşer anlamına gelir. Aynı zamanda cin ve melek mukabilinde kullanılır. İnsan kelimesi de erkek ve dişiyi kapsayan aynı mânada bir kelimedir. Bazı lûgatçılar bu kelimenin tesnrye (ikil) olduğunu iddia etmişlerse de uzmanlara göre, doğru değildir. İnsan'ın kelime olarak çoğulu, nâs, ünas ve ünasî gelir. İlim adamlarının çoğuna göre, insan, cins isimdir ve sonundaki (n) harfi fazladır.[308]
Cinler De İlâhi Hükümlerle Yükümlü Müdürler?
Az yukarıda da belirttiğimiz gibi, Kur'ân ve hadîslerin açık delâletinden, onların da ilâhî hükümlerle yükümlü bulundukları; Kur'ân'ın onlara da hitap ettiği ve o bakımdan onlara da indirildiği; Hz. Muhammed'in (A.S.) insanlara peygamber olarak gönderildiği gibi, onlara da gönderildiği anlaşılıyor. Nitekim Cin sûresinde bu husus biraz daha açıklığa kavuşturulmuştur. Ancak cinlerin aile ve sosyal hayatlarını, taşıdıkları nefsanî duyguların ölçü ve mahiyetini bilmediğimiz için, ilâhî hükümlerden hangileriyle mükellef tutulduklarını belli çizgileriyle ortaya koymamız bir bakıma mümkün değildir, Bilinen en önemli husus, Allah'a ve Peygamberine inanmak, Kur'ân'ı dinleyip anlamak gibi esasların başta geldiğidir.
Cinlerin de insanlar gibi, Hakk'ı ve hakikati anlayacak akıl ve idrâk-, leri, doğruyu ve iyiyi görecek gözleri, hakkın sesini işitecek kulakları vardır. Onlara yönelen ilâhî buyrukları bu üç yoldan almaları emredilmektedir.
Daha önce En'âm sûresinde açıkladığımız gibi, cinler dumansız ateşten, diğer bir yorumla ışınlardan yaratılmışlardır. Nitekim Rahman sûresinde bu konu açıklanmaktadır. Onlara ait cinnî ruhlar da daha önce ruhlar âleminde yaratılmıştır. Sonra da vakti ve saati gelince inip kendileri için yaratılan kalıplara girerler.
İnsanoğlu nasıl melekle hayvan arasında, her ikisinden de bazı sıfatları kendinde toplayarak üçüncü bir canlı olarak yaratilmışsa, cinler de melekle şeytan arasında orta kademede her ikisinden bazı sıfatları kendinde taşıyarak yaratılmışlardır. Hangi sıfata ağırlık verip güçlendirirlere, o sıfatın bağlı bulunduğu varlığa daha çok yaklaşmış olurlar. İşte ilâhî emirler onları şeytanlardan uzaklaştırıp meleklere yaklaştıracak özellik ve muhtevadadır, diyebiliriz.[309]
Cehennemlikler
«Şanıma and olsun ki, cin ve insanlardan birçoğunu Cehennem için yarattık..»
Âyetin açık anlatımından, cin ve insanlardan birçoğunun Cehennem için belirlenip yaratıldığı anlaşılıyor. İlk bakışta, bu iki ayrı cinsin henüz Dünyaya ayak basmadan cennetlik ve cehennemlik olanları belirlenmiş de öylece madde âlemine getirilmişlerdir. Konu bu olunca, iyilik ve kötülüğün, imân ve inkârın, ibâdet ve isyanın anlamı ve değeri nedir? İnsanoğlu henüz Dünya'ya gözlerini açmadan nereye varacağı kesin ölçülerle tesbit edildiğine göre Âhiret âleminde neden hesaba çekilecektir?
Bu ve benzeri soruları çoğaltmak mümkün; ama hakikat hiç de öyle değildir. Hiç kimsenin irâdesine zincir vurulup eli-kolu bağlanarak iyiliğe veya kötülüğe itildiği ve itileceği düşünülemez. Allah, ezelî ve ebedi ilmiyle herşeyi kapsayıp kuşatmıştır. Ona göre geçmiş, şimdiki ve gelecek zaman kavramı söz konusu değildir. O. takdir edip yaratacağı cinlerle insanları birtakım sıfatlar, yetenekler ve araçlarla donatmayı, herbirini belli bir ortamda mükellef tutacağını önceden plânlayıp tesbit etmiştir. Cin ve insden herbirinin dünya hayatına adım attığı andan itibaren ölüm anına kadar -kendi irade ve yetenekleriyle- neler yapacaklarını, hangi yolu seçip yürüyeceklerini, yine o sonsuz, sınırsız ilmiyle bilip ona göre cennetlik, ya da cehennemlik olanları belirliyerek yazmıştır. Önceden yazıldığı için insan veya cin iyilik veya kötülük işlemeye zorlanmamaktadır. İşleyeceği için yazılmıştır ve Allah'ın ilmi asiâ yanılmaz..
Görülüyor ki, her cin ve insan, ezelde kaderinin çizilip yazıldığı için cennetlik, ya da cehennemlik olmuyor; olacağı için takdîr edilmiştir. Ö bakımdan sorumluluk, yükümlülük; hesaba çekilme ve karşılık görme gibi, hayatımızı düzene sokacak safhalar önümüze konulmuştur.
Âyetteki kelimelere bir bir dikkatle baktığımızda, belirtmek istediğimiz hususlar ZEREE fiilinden rahatlıkla anlaşılıyor. Çünkü bu fiil, ruhlar yaratılıp belli düzeye getirildikten, yani insaniyet mayası ile irtibat sağladıktan sonra henüz dünya'ya indirilmeden, başlatılanı izhar etmek, kişiliklerini tesbitte bulunmak demektir. Âyette HALAKNA denilmeyip ZERE'NA denilmesinin hikmetlerinden biri budur. HALAKA, daha önceleri de belirttiğimiz gibi, daha çok, yokluk karanlığından varlık aydınlığına misalsiz ve örneksiz yaratıp getirmektir. Ayrıca bu, icad etmek, yeni bir şey bulma mânalarında da kullanılmıştır. Böylece HALAKA ile ZEREE arasında bir yönlü umum-husus vardır: Her halk aynı zamanda zer'dir; ama her zer' halk değildir. O bakımdan Rağıb kendi Müfredat'ında zer' kelimesini şöyle açıklamıştır: «Allah'ın vücuda getirmek istediğini izhar etmesidir..»
Müfessir Zemahşerî konumuzu oluşturan âyetin tefsirinde şöyle bir
açıklamada bulunmuştur: «Cehennemlik olan cin ve ins, o kimselerdir ki, Allah onların (kalblerinde) letafet bulunmadığını (ilmiyle önceden) bilmiştir ve o bakımdan kalbleri mühürlenmiştir. Öyle ki, onlar zihinlerini Hakk'ın marifetine açmazlar ve çevirmezler, Allah'ın yarattığı eşyaya ibret bakışıyla bakmazlar; karşılarında okunan Allah'ın âyetlerini derinden derine düşünme dinleyişiyle dinlemezler. Sanki onlar, kalblerin anlayışını, gözlerin görmesini, kulakların işitmesini kaybetmişlerdir,... Ve onlardan aneak cehennemliklerin fiilleri sadır olur..»[310]
Hayat Gemisini Rotasında Tutan Düşünce Ve Duygu
«Kalbleri vardır, (onunla) hakkı anlamazlar.»
İlgili âyetle, cehennemliklerin kalb, göz ve kulağı söz konusu edilerek bu üç organı yaratıldıkları amaç ve hedefe yöneltmiyenlerin kendilerine büyük haksızlık ettikleri bildiriliyor. Radar sistemi, dümeni ve farları bozuk bir gemi veya uçağı düşünecek olursak, o vaziyette sonunun nereye varacağını anlamakta gecikmeyiz. İnsanların durumu da öyle..
Kalb, insan şuurunun ve idrâkinin bir diğer adıdır. Radar cihazından çok daha önemlidir. Yolu, yöntemi, tehlikeyi ve mutlu sonucu belirlemeye yarar. Kulak onun dümeni, gözler ise, farları mesabesindedir.
Her organda ve özellikle dış dünyamızla ilgi ve irtibatımızı sağlayan bu üç organda Allah'ın kudretini, O'nun sanatındaki inceliği ve varlığının belgelerini görüp idrâk etmiyen bir cin veya ins, nereden geldiğini, nerede niçin bulunduğunu, daha sonra nereye neden gittiğini bilmeyen bir aşağı canlıdan farksızdır.
Âyetteki sıralama : Kalb, göz ve kulak. Bu, gelişigüzel bir anlatım değil, insan hayatını bir üçgen üstünde tutan ve biri diğerini tamamlayan nimetlerdir. Kalb, düşünüp hakikati idrâke yarar. İdrâk başlayınca, göz ona yardımcı olur. Görebildiklerinin gerçek veçhesini tesbit etme işini kalbe havale eder. İdrâk görülen şeylerle birleşince, kulak hakkın sesini işitmeye yönelir. Duyunca da kalb ve göz ile birleşip bütünleşir. Böylece asıl maksat gerçekleşme safhasına gelmiş olur.[311]
Esmâ-İ Hüsnâ (Allah'ın Güzel İsimleri)
«En güzel isimler Allah'ındır..»
Allah'ın isimleri tevkifidir, yani Cenâb-ı Hak tarafından belli sayıda
tutulup belirlenmiştir. Artık biz kendiliğimizden ona ne ilâve yapabiliriz, ne de değiştirebiliriz.
O'nun her ismi ve sıfatı, sonsuz, sınırsız yüce kudretinin ayrı bir tezahürünün remzidir. Nitekim Tirmizî'nin Ebû Hüreyre'den (R.A.) yaptığı rivayette, «Allah'ın doksandokuz ismi vardır. Birinde olan (ilâhî sünnet, kudret, hikmet ve esrar) diğerinde yoktur.» buyurulmuştur.
Allah, kâinatı ilmiyle olduğu gibi, kudretiyle de kapsayıp kuşatmıştır. O bakımdan O'nun bu ihatası bütün sıfatlarıyla tecelli eder. Hemen canlı cansız her şeyde onların tesir ve damgası bulunmaktadır. Bir cismi elimize aldığımız, bir canlıyı incelediğimiz ve bir sisteme dikkatle baktığımız zaman, ondaki esmâ-i hüsnâ'nın tecelli ve tezahürlerini görebildiğimiz ölçüde onu anlamış oluruz. Hazreti Peygamberin (A.S.) her vesileyle eşyanın hakikatini görmek isteğinin bir ucu bu hikmete dayanmaktadır.
Kâinatta insanoğlunun, Allah'ın isim ve sıfatlarının tecellisine en çok mazhar kılınan bir varlık olduğunu söylemek yanlış olmasa gerek. Esmâ-i Hüsnâ'nın ayrı ayrı sır ve hikmetinin izleri insanda toplanmış ve daha çok belirgin hale gelmiştir. Bunu görüp gönülden inanan bir mü'minin, şartlar ve ihtiyaçlar doğrultusunda Allah'ın isim ve sıfatlarından mevcut duruma uygun düşenini seçerek duâ etmesi, o ismin yüksek feyiz ve rahmetine lâyık olmanın en uygun yolu ve en açık kapısıdır..
«Zat-i Hak'tan talep vukuunda, Sineden mâsiva silinmelidir. Her duâ müstecap olur amma, Talebin sureti bilinmelidir.»
Mısra'ları bu gerçeği dile getirmektedir. Müfessirlerden Mukatil ve birkaç zat bu âyetin iniş sebebini şöyle tesbit etmişlerdir: «Müslümanlardan bir adam, namaz duasında YA RAHMAN, YA RAHÎM!. diye niyaz ediyordu. Müşriklerden biri onun sesini duyunca, Muhammed ve arkadaşları bir tek Rabb'e kulluk ettiklerini iddia ediyorlar; oysa bu adam iki Rabb'e birden duâ edip yalvarıyor, diyerek İslâm'a yeni ısınanların kalblerine şüphe sokmaya çalıştı. O sebeple «En güzel isimler Allah'ındır. O halde siz O'nu o güzel isimleriyle çağırın..» mealindeki âyet indi. [312][313]
Hakk'a Giden Yolu Gösteren Bahtiyarlar
«Yarattıklarımızdan bir ümmet de var ki, onlar Hakk'a giden yolu gösterir, ona doğru irşat ederler; yine onunla adaleti uygularlar.»
Âyetin ve hadîslerin delâletinden anlaşılıyor ki, her devirde, kendini Allah yoluna adayan, Hakk'a giden yolu gösteren, doğruya irşat eden bir cemaat vardır. Dini tazeliğiyle yaşayıp ayakta tutanlar da onlardır. Diğer bir tabirle, onlar 73 fırkadan biri, ama kurtuluşa erenleridir. Bu, «Kur'-ân'ı gerçekten biz indirdik ve elbette biz onun koruyucularıyızdır.» mealindeki âyette va'dedilen dini koruma hakkındaki beyânın ayrı bir tezahürüdür. [314]
Resûlüllah (A.S.) Efendimiz devrinden günümüze kadar, ilâhî emanetlerin en büyüğü olan Kur'ân ve İslâm'ın ışığını söndürmek isteyenler hemen her asırda çoğunlukta olmuş, bu emaneti koruyanlar ise azınlıkta kalmış, buna rağmen Kur'ân ve İslâm yaşamış, yaşamaya devam etmiş ve hâlâ yaşamaktadır ve yaşamaya devam edecektir. Zira Allah'ın ezelde koyduğu sünnetullah gereği, o emaneti koruyup Hakk'a giden yolu gösterenler her devirde sahnede olacaklar ve irşat görevi kesintisiz devam edecektir.
Beşlerin rivayet ettiği, «Ümmetimden bir taife (güçlü bir cemaat) kıyamet kopuncaya kadar devamlı surette hak üzere olup üstünlük sağlayacak; rüsvay etmek isteyenler ve muhalefette bulunanlar onlara zarar ve-remiyecek!» mealindeki hadîs, yukarıda mealini naklettiğimiz Hicir sûresi 9. âyeti tefsir etmektedir. [315]
Hakk'ı Yalanlayanlara İstidrac Kanunu Uygulanır
«Âyetlerimizi yalanlayanlara gelince, onları farkına varmayacakları şekilde yavaş yavaş, basamak basamak (kahrolacakları) sonuca yaklaştıracağız.»
Hakk'a karşı gelmenin, ilâhî emir ve sünnete sırt çevirmenin cezası, farkına varmadan adım adım kahredici bir sonuca sürüklenip gitmektir. Bu, ilâhî programda yer almış bir hükümdür, inkarcıların azgınlık ve şımarıklığı belli bir noktaya gelince mutlaka gerçekleşir.
İnkâr ve azgınlık müzminieşince, tedavisi zor bir hastalık hâlini alır; kalb ve dimağda kök salıp ilâhî marifete yer bırakmaz olur. Böylece derin bir gaflet ve irâde dışı bir sarhoşluk başgösterir. Zaman denilen törpü hem ondan yana gibi görünür, hem de onu törpüleyip tüketme marifetini sürdürür. Her nefes alıp verdikçe, her adım attıkça uçuruma biraz daha yaklaşmış olur; derken sünnetullah «istidraç» hükmünü yürütür.
Kur'ân'ın bu açıklaması, hem insan psikolojisi hakkında bir bilgi vermeye, hem insanların çoğunu uyarmaya, hem de Allah'ın cari sünnetlerinden birini hatırlatmaya yönelik bulunuyor.[316]
Yorumlar - Rivayetler
İstidraç:
a) Derece derece, basamak basamak sürükleyip elim sonuca götürmek.
b} Yukarıdan aşağıya doğru basamak basamak indirmek,
c) Yenilenen her nimete karşı farkına varmadan veya neticesini düşünmeden, günah, azgınlık, inkâr ve haksızlığı yenilemek ve böylece nefes nefes, ilâhî ilimle belirlenmiş elim sonuca doğru gitmek veya götürülmek.
d) Nimetler içinde yüzüp nîmeti vereni hatırlamayanı, ya da onu inkâr edip nankörlükte bulunanı, nîmetin sarhoşluğu içinde bocalar bir halde bırakmak ve öylece belirlenmiş âkibete kademe kademe sürüklemek.
e) Eriştiği makam ve serveti kendi adına büyük bir başarı sayan inkarcı gafili, başaşağı varacağı yere, hissettirmeden yavaş yavaş çekip götürmek., gibi manalara gelir.
Kur'ân iomalî anlamda zikredilen istidracı şöyle açıklıyor: «Onlara mühlet veririm. Doğrusu benim onlarla ilgili düzenim çok metindir,»[317]
Âyetler Arasında Bağlantı
karıda gecen âyetlerle, Allah'ın ezeli ve ebedî ilmiyle, cin ve insan-çoğunun cehennemlik olduğunu tesbit ettiği belirtildi ve bunun bir
zorlama anlamında değil, ilmin malûmata tabi olma sünneti doğrultusunda düşünülmesinin gereğine işaret edildi.
En güzel isimlerin Allah'ın olduğu ifade edilerek, eşyada O'nun isimlerinin, sıfatlarının tecellilerini görmemiz istenildi. Sonra da hemen her çağda dini tebliğ edip irşat görevini yürütenlerin bulunacağı müjdelendi ve Allah'ın âyetlerini yalanlayanların tedricen, kahrolacakları sonuca yaklaştırılacakları haber verildi.
Aşağıdaki âyetlerle, Hz. Muhammed'in (A.S.) aklî dengesinin, ruhî yeteneğinin kusursuz anlamda yerinde olduğu ve inkarcıların tuttukları yolun tehlikesine karşı Peygamberin (A.S.) uyarma görevini yerine getirdiği hatırlatılıyor. Sonra da yer ve göklerdeki mükemmel düzen ve dengeye dikkatler çekilerek beşer aklına ışık tutuluyor.[318]
Meali:
184— Hiç düşünmediler mi, vatandaşları (Hz. Muhammed'de) cinnet eseri yoktur. O ancak açık-seçik (ilerideki tehlikeli uçurumu haber veren) bir uyarıcıdır.
185— Onlar göklerin ve yerin ve Allah'ın yarattığı herhangi bir şeyin varlık ve düzeninin nasıf yüksek, dengeli ve ahenkli bir kanunla yürütüldüğüne bakmıyorlar mı? Ve umulur ki ecellerinin de pek yakın olduğunu hiç düşünmediler mi? Bundan sonra artık hangi söze inanırlar?!
186— Allah kimi doğru yoldan saptırırsa, onu doğru yola iletecek yoktur. Allah onları azgınlıkları içinde bocalayıp şaşkın şaşkın dururken bıra-kıverir.
İniş Sebebi
Katade'nin yaptığı tesbite göre, Resûlüllah (A.S.) Efendimiz, Mekke'de akşam üzeri Safa tepesine çıkıp Kureyş ailelerine bir bir seslenerek şöyle uyarı ve irşatta bulundu :
«Ey falan aile! şüphesiz ki ben size önünüzdeki tehlikeyi haber veren apaçık bir uyarıcıyım..»
Kureyş'ten bir adam O'nun bu çağrısına karşılık havayı bozarak şöyle dedi : «Sizin hemşehriniz Muhammed galiba cinnet getirmiş, öyle görünüyor ki sabahlara kadar böyle ötüp duracak..»
O nedenle yukarıdaki âyetler indi. [319]
Hz. Muhammedi (A.S.) Akıl Hastası Sananlar
«Hiç düşünmediler mi, vatandaşları (Hz. Muhammed'de) cinnet eseri yoktur.»
Kureyş putperestleri aşırı bir taassup içinde Hz. Muhammed'e (A.S.) deli, şâir, eskilerin masallarını nakleden şaşkın gibi, bir sürü yakışıksız sözler kullanıp yakıştırmalarda bulunuyorlardı.
Asırlarca sonra Hıristiyanlık taassubu da iyice kabardt, o yüzden birçok gerçekleri aşacak kadar körleştiler. Onlarda putperestler gibi birtakım yersiz yakıştırmalara yöneldiler. Bizdeki bazı dinsizler de mal bulmuş mağribî gibi, kollan sıvadılar ve Hollandalı Dr. Dozy'nin (1820-1883) dümen suyuna kendilerini salıverip Peygamberimiz için Epileptik (sar'âiı) diyecek kadar ileri gittiler ve bunu 1951'de ülkemizde basılan Adlî Tıp'ın ikinci cilt 813. sahifesine koydular. Şüphesiz ki, din ve ilim adına bu bir cinayetti ki, pervasızca işlenmişti. Sonra doğumunun 1400. yılı dolayısıyla Fransız Tıp Akademisi, Hz. Muhammed (A.S.) Efendimiz hakkında ilmî bir araştırma yaptılar ve lütfen, «Muhammed (A.S.) epileptik ve histerik (duyu bozukluğuna, ruh şaşkınlığına yakalanıp çırpınmalar ve kasılmalar gösteren bir hasta) değildir» diye rapor hazırladılar. Şüphesiz ki, bu da ayrı bir kurnazlık.. [320] İslâm ülkeleriyle olan ilişkilerini ve sömürülerini kesintiye uğratacak bu kabil yanlışları bilimsel olarak kabul etmediklerini ima etmeye yönelik ve bütünüyle politik bir kurnazlık olarak yorumlayabiliriz.
Kur'ân, Rahmet Peygamberi Hz. Muhammed'de (A.S.) cinnet ve sar'â eseri bulunmadığını açıklarken, meseleyi kelimenin dar kalıbında bırakmıyor, insan aklını ve idrâkini harekete geçirecek üc ayrı delil ve belge sıralıyor :
1— Önlerindeki tehlikeli uçurumu haber veren mükemmel bir uyarıcı.
2— Göklerin ve yerin mükemmelin de ötesinde bir plâna göre yaratılmasından; denge ve düzenin bütün inceliklerini kendinde bulunduran bir sistemden kusursuz şekilde haber veren kâmil ve ekmel insan..
3— Eşyanın her parçasında Allah'ın mutlak kudret ve rahmetinin eserini gösteren, hiçbir şeyin boş, anlamsız ve amaçsız yaratılmadığını, akla ışık tutarak açıklayan, ilmî araştırma hevesinde olanlara temel bilgi veren ve bu bilgisinde yanılmayan ve kendisine inen vahyi olduğu gibi muhafaza eden fevkalâde bir hafıza..
Bütün bunlar Hz. Muhammed'in (A.S.) ilâhî vahye mazhar kılındığını göstermekte, inkarcıları insaf ve izana davet etmekte ve insanlık tarihinde bir benzerinin bulunmadığını isbat etmektedir.
Vahyin ve onu getiren büyük meleğin nasıl bir kudreti temsil ettiklerini anlamadan, ilâhî kelâmın kalbe likasının hikmetini kavramadan, vahyi telâkki esnasında beşer ruhunun duyduğu lâhutî sesi düşünmeden, Hz. Muhammed'in (A.S.) büyük melek, diğer bir tabirle büyük ruh Cibril'le bir-araya geldiği andaki halet-i ruhiyesini anlayıp tasvir etmek elbetteki mümkün değildir.
Vahyi getiren melek, sonsuz kudretin temsilcisidir ve üstün bir güce sahip en büyük ruhtur. Vahiy ise, Allah sözünün tarîf çerçevesine sığmayan beyânıdır. O bakımdan sözü edilen meleğe muhatab olan, ilâhî sözü kalbiyle alan zatın, o esnada bedenî yapısının duygularıyla birlikte ruhuna tabi olması, hattâ bir bakıma ruhuna dönüşmesi kaçınılmaz bir olaydır. Aksi halde vahyi telakkiye imkân yoktur.
Vahyin, ruhun, meleğin ve ilâhî kelâm sıfatının tecellisinin ne demek olduğunu bilmeyenlerin bu konuda konuşması hatalı ve çok sakıncalıdır. Onun için Kur'ân, Hz. Muhammed'de (A.S.) cinnet bulunmadığını belirtirken, insan aklını ve idrâkini önce kâinattaki mutlak düzene çeviriyor; bu düzen hakkında bilimsel araştırmaya temel teşkîl edecek ana fikirleri verip Peygamber'in kendiliğinden konuşmadığını, verdiği yüksek ve doğru bilgilerin vahye dayandığını bildiriyor.[321]
Allah Kimi Doğru Yoldan Saptırırsa
<<A"an kimi doğru yoldan saptırırsa, onu doğru yola iletecek yoktur.»
Doğru yolu görmeyen, doğru yolun varlığını ilham eden kâinat kitabına kalb ve kafa gözünü çevirmeyen; eşyaya aklıyla, vicdanıyla ve bütün yetenekleriyle bakmayan, kulaktan dolma basit bilgilerle Hakk'i inkâr edenleri, Kur'ân'ın yüksek anlatımı, akla ışık tutan hikmeti, iime ışık tutan beyânları doğru yola sokmaya kâfi gelmiyorsa, artık hangi söz onlarda olum lu tesir uyandırabilir? Kendini bu çizgiye getirip inkâr ve şaşkınlığı içinde bocalayan kimseyi, artık Allah, bulunduğu noktada kendi haline bırakır. Bu, onu doğru yoldan saptırma şeklinde ifade edilerek iyice düşünüp hikmetini anlamamız içindir.
Unutmayalım ki, kul ile Allah arasında imkân ve irâde sınırı vardır. Bu sınıra aklıyla, idrâkiyle ve vicdanıyla gelmeyen bir insana ilâhî hidâyet tecelli etmez. O yüzden kişi sapıklık içinde bocalayarak ömür sermayesini bir hiç uğruna tüketmiş olur. Kendini o sınıra ulaştırana ise, Allah dilediği takdirde hidâyet yolunu açar..[322]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle, Hz. Muhammed'e (A.S.) deli diyecek kadar aklını, vicdanını kaybeden putperestler hem kınandı, hem de akıl ve idrâklerini harekete geçirmeleri için kâinatta hâkim olan mutlak düzen ve dengeye bakmaları tavsiye edildi.
Aşağıdaki âyetlerle, kıyametin kopuş saati hakkındaki bilginin Ailah yanında tutulduğu, beşere böyle bir bilgi kapısının açılmadığı hakkında açıklama yapılıyor. Sonra da kıyametin mutlaka kopacağı üzerinde durularak mevcut düzenin bozulacağı ve yerine yeni bir düzenin kurulacağı kapalı bir anlatımla hatırlatılıyor. Arkasından Peygamber {A.S.) Efendi-miz'in görev sının çizilerek bilgi veriliyor.[323]
Meali:
187— Sana Kıyametin kopuş saatından soruyorlar, ne zaman sübut bulacak (meydana gelecek)? De ki: Onunla ilgili ilim Rabbimin katında-dır. Onun vaktini Rabbimden başkası açıklayamaz. O saat göklerde de, yerde de ağır basmıştır; o size ancak ansızın gelecektir. Sen onu araştırıp bilmiyormuşsun gibi senden soruyorlar. De ki: Onun bilgisi ancak Allah'ın yanındadır; ama ne var ki (bu gerçeği) insanların çoğu bilmezler.
188— De ki: Ben -Allah'ın dilediği dışında- kendi kendime bir yarar ya da bir zarar vermeye sahip değilim. Eğer gaybı bilmiş olsaydım, iyilik yapmayı daha da çoğaltırdım ve bana kötülük de dokunmazdı. Ama ben ancak imân eden bir milleti (tehlikeye karşı) uyaran, (onları sonsuz bir saadet ile} müjdeleyen bir peygamberim,
İniş Sebebi
Katade'nin îesbitine göre, Kureyş'ten bazı kişiler, Peygamber (A.S.) Efendimiz'e gelerek, «aramızda yakınlık ve hısımlık vardır. Kıyametin ne zaman kopacağını bize gizlice söylersen çok seviniriz» dediler. Bunun
üzerine yukarıdaki âyetler indi. [324]
İbn Abbas (R.A.) dan yapılan rivayete göre, Yahudilerden iki adam Resûlülldh (A.S.) Efendimiz'e gelerek : «Ya Muhammedi eğer peygamber isen bize kıyametin ne zaman kopacağını haber ver; çünkü biz onu biliyoruz.» dediler. O sebeple yukarıdaki âyetler indi. [325]
İlgili Hadîsler
Melek Cebrail'in genç bir adam şekline girip Resûlüllah'a {A.S.) gelmesi, İslâm ve İhsan'dan scup cevap aldıktan sonra kıyametin ne zaman kopacağını sormaya geçmesi. Peygamber (A.S.) Efendimiz'in de, «Bu hususta sorulan sorandan daha bilgili değildir» diye cevap vermesi pek meşhurdur. [326]
«And olsun ki, kıyamet kopacaktır. O kadar ki, alıcı ile satıcı aralarındaki elbiseyi açacaklar, ama alıın-satım henüz tamamlanmadan ansızın kıyamet kopacak da açık kalan o elbiseyi katlayıp dürmek mümkün olmayacaktır.
Yemin ederim ki, elbette kıyamet kopacaktır. Öyle kr, sağmal devesinin sütünü sağıp gelen kişiye ondan içmek nasip olmadan (ansızın) kopacaktır.
Yine hiç şüphe yok ki, kıyamet mutlaka kopacaktır. Öyle ki, kişi havuzunu sıvayıp onaracak, ama kıyamet ansızın kopacak da havuzun suyunu kullanmak mümkün olmayacaktır.
Kıyamet elbette ki kopacaktır; o kadar ki, yemek yemeğe başlayan kişi lokmasını ağzına götürecek, derken ansızın kıyamet kopacak, o lokmayı yemek nasip olmayacaktır.» [327]
Kıyamet Ve Saat
«Sana kıyametin kopuş saatından soruyorlar.»
Kıyamet olayının meydana geleceğine dair birçok âyet ve sahih hafi) dîs vardır. Bu olay şüpheden uzak, kesinlik arzeden bir ifadeyle açıklandığından imân esaslarından biri kabul edilmiş, inkârı küfrü gerektiren sebepler arasında anılmıştır.
Enbiyâ sûresi 104. âyetle kıyametin kopma olayının sadece Dünya'da değil, mevcut sistemlerin hemen hepsini içine alacak ölçüde olacağı, kurulu düzenin bozulacağı, sonra da yeni bir düzenin kurulacağı hakkında kısa bilgi verilmektedir.
Şöyle ki : «Göğü kitap dürer gibi düreceğimiz gün, yaratmaya ilk başladığımız gibi onu tekrar meydana getireceğiz. Bu, üzerimize gerekli olan bir sözdür. Şüphesiz ki biz (bunu mutlaka) yapacağız.» [328] mealindeki âyet'in, kıyamet olayı hakkında en özlü ve doyurucu bilgiyi verdiğinde şüphe yoktur.
Kâinat sisteminin, diğer bir tabirle mevcut düzenin bozulup alt-üst olması, bazan «saat», bazan «kıyamet», bazan «zilzal», bazan «kariâ» gibi deyim ve kavramlarla anlatılmıştır. Tabii her deyimin kendine has bir anlam ve kavramı vardır, ama hepsi de bir noktada birleşir, o da kurulu düzenin bütünüyle yıkılıp darmadağın olmasıdır. Yeri gelince bu tabirleri bir bir taşıdıkları özelliklerine göre elbette açıklayacağız. Burada «saat» tabiri geçtiğinden önce onu açıklamamızda fayda vardır.
Saat, sözlük olarak zamandan, belli olmayan az bir parça demektir. Astronomlara göre, yirmidört eşit zaman parçalarından biridir. İçinde bulunulan hazır vakta da bazan bu isim verilir. Kıyametin kopuş anı hakkında ise bu isim çok kullanılır. Ancak Kur'ân'da «saat» kelimesi, (elif-lâm)sız kullanıldığı yerlerde zamandan bir parça anlamına gelir; (elif-lâm) ile kullanılan yerlerde ise, kâinatın mevcut kurulu düzeninin bozulup kıyamet olayının meydana gelmesini ifade eder. Bu iki mânayı bir arada şu âyette görüyoruz : «Beklenen kıyamet saati gelip gerçekleşeceği gün, suçlu günahkârlar (Dünya'da veya kabirde) bir saattan fazla kalmadıklarına yemin ederler..» [329]
O halde kıyametle birlikte anılan saat, kıyametin başlangıcını, «kıyamet» tabiri ise, kopuşun safha ve sonunu anlatır.
Kurulu her düzenin, mevcut her hareketin mutlaka bir başlangıcı vardır. O halde sonu da vardır. Kur'ân'da kâinatın sonradan yaratılıp ilâhî plân gereği tekâmül ede ede bugünkü sistemlerin oluştuğu, Dünya'nın da sonradan yaratılıp birkaç jeolojik devir geçirdikten sonra insanoğlunun hizmetine ve yaşamasına elverişli kılındığı açıklanır. Böylece her başlangıcın bir sonu olacağı, kıyamet ve saat tabirleriyle bildirilir. Her hareketin bir başlangıcı ve bir başlatıcısı olduğuna işaretle temel bilgiler verilir. Dinden destek ve ışık almayan bir ilim, hiçbir şeyin yoktan varedilemiyeceği-ni, var olan şeyin de artık yok olmayacağını, ancak zıddına dönüşeceğini iddia eder ve ölen bir canlının parazitlere dönüşmesini misal verir. Kur'-ân'a göre, madde önceleri mevcut değildi. Cenâb-ı Hak ise hep mevcuttur ve sonsuz, sınırsız kudret sahibidir. Kâinatı belirlediği plâna göre yaratmayı murat edince muazzam bir enerji meydana getirdi. Sonra bu enerjiyi bazı fiziksel ve kimyasal kanunlara bağlayıp gaz haline soktu. Zamanla yine kendine has bir kanunla gaz yoğunlaşıp maddeye dönüştü. Sonraları o madde bölünerek bugünkü düzen yavaş yavaş oluştu. Günümüzde atomun parçalanmasıyla maddenin enerjiye dönüştüğünü biliyoruz.
«Sonra gaz halinde (veya duman halinde) bulunan göğe yöneldi. Ona ve yeryüzüne, ister istemez gelin, buyurdu. İkisi de, isteyerek, boyun eğerek geldik, dediler.» [330] mealindeki âyet, o muazzam enerjinin yoğunlaşıp gaz halini aldığını ve sonra da yoğunlaşıp göklerin ve yerin meydana geldiğini haber veriyor.
Bunun aksini iddia ise, hem bizi olumlu bir sonuca götürmemekte, hem de fasit bir daire içinde döndürüp bocalatmaktadır.
Ayrıca Kur'ân'da kâinatın, kıyamet kopmasıyla bozulup ilk yaratıldığı hale getirileceğine dikkatler çekiliyor. Ancak bu ifade iki yorum istemektedir: Birincisi, tekrar gaz haline gelmesidir. İkincisi, bozulduktan sonra birleşip tek parça halini alması ve ondan sonra âhiret düzeninin kurulmasıdır. Allah daha iyisini bilir.[331]
Kıyametin Kopuş Zamanı Hakkında Bilgi
Bu bilgi Allah'a has ve O'nun yanındadır; kimseye bildirilmemiştir. Neden bildirilmediğinin birçok hikmetleri vardır. İlk akla geleni ise, Allah'a dosdoğru imân eden kavim ve milletlerde çalışma azmi kırılabilir; yer yer atalet başlardı. Oysa İslâm'a göre, hayat bütünüyle harekettir. Sonra da kıyamet her an kopabilir korkusu olmaz ye bu yüzden dünya ile âhiret arasında İslâm'ın kurduğu denge bozulabilirdi.[332]
Tasavvufî Yönü Peygamberin Zahirî Vasıfları
«De ki: Ben -Allah'ın dilediği dışında- kendi kendime bir yarar, ya da bir zarar vermeye sahip değilim.»
Peygamberler zincirinin son halkası ve ilâhî mesajın son tebligatçısı Hz. Muhammed (A.S.), şüphesiz kî beşer için takdîr edilen manevî basamakların en yüksek noktasında bulunuyordu. Ruhî cevherinin eriştiği füyuzat ve inayet kelimeyle anlatılmayacak kadar büyüktür. Buna rağmen O, risalet görevini sürdürürken Allah'ın kendisine verdiği zahirî sıfatları doğrultusunda hareket etmiş, manevî sıfatlarını çoğu zaman harekete ge-çirmemiştir. Tabii bunun birçok sebep ve hikmetleri vardır. Biz önce özetle O'nun zahirî sıfatlarını maddeler halinde sıralamayı, sonra da sözü edilen sebep ve hikmetlerden bir kısmını belirtmeyi uygun bulduk.[333]
Zahirî Sıfatları
1— Resûlüllah (A.S.) kendi kendine bir yarar, ya da zarar verme hürriyetine sahip değildi. Allah'ın yüksek irâdesine bağlı bulunuyordu. Böylece O'nun cüz'î irâdesi küllî irâdeye tabi' idi.
2— Allah bildirmediği takdirde gaybı bilmezdi. Eğer bilmiş olsaydı, durmadan hayır ve iyiliği çoğaltır ve kendisine kötülük de dokunmazdı.
3— O ancak Hakk'a gitmeyen yolun tehlikesine karşı insanları uya-nrdı.
4— İkinci hayatı haber veren, sonsuz saadeti müjdeleyen, ebedî azabı hatırlatan bir beşîr ve nezîr idi.
Müjdeleme ve uyarma düzeyinde teblîğ görevini kusursuz yerine getirirdi.[334]
Manevî Veya Ruhî Sıfatları
1— Ruhundaki nur, kâinatın özü ve mayasıdır.
2— Ruhî cevheri ilâhî iltifatlarla; melekût ve misal âlemleriyle irtibat halindeydi. Levh-i mahfuzdaki bilgilerle donatılıydı. O bakımdan sözü edilen âlemlerdeki birçok hikmetlere vakıftı.
3— Her an ilâhî tecellilere mazhardı.
4— Maddî yapısı ruhî yapısına tabi' idi. Zaman zaman ruhlaşıp mâna âlemine intikal ederdi.
5— Bu inayetle geçmiş ve gerecekten kendisine bildirilenleri bilir ve ancak açıklaması emredileni açıklardı.
Resûlüllah (A.S.) Efendimiz, dini tebliğ edip yayarken mânevi sıfatlarından ziyade zahirî sıfatlarını kullanmıştır. Çünkü O'nun, biri yüce âleme, diğeri beşer âlemine yönelik iki yüzü bulunuyordu. İnsanlar arasında yol gösterirken, Allah'ın emirlerini tebliğe colışırken beşerden yana yüzünü faal duruma getirir, bunun dışındaki zamanlarda diğer yüzünü faaliyete geçirirdi. Ancak bir mu'cize gösterme anında Allah'ın izniyle bu ikinci yüzünü beşere gösterirdi.
Eğer Resûlüllah (A.S.) Efendimiz, yüce âleme yönelik olan yüzünü insanlara çevirip faaliyete geçirmekle emrolunsaydı, o durumda insan aklının, irâde ve idrâkinin hiçbir ölçü ve değeri kalmazdı. Onda tecelli eden ilâhî kudret iyilerle kötüleri hemen birbirinden ayırt eder, olayların seyir ve neticesini bildirir ve meleklerden yardım görmek suretiyle her müşkülü aşar, her zorluğu anında yenerdi.
Onun için diyebiliriz ki, Resûlüllah (A.S.} Efendimiz beşere dönük bulunan zahirî sıfatlarıyla kıyamet saatim bilmiyordu. Yüce âleme yönelik bulunan manevî yüzü ise beşere yönelmiş değildi.
İşte 188. âyetle bu hususa işaret edilerek buyuruluyor ki : «De ki, ben -Allah'ın dilediği dışında- kendi kendime bir yarar, ya da bir zarar vermeye sahip değilim. Eğer gaybı bilmiş olsaydım, iyilik yapmayı daha da ço-ğaltırdım ve bana kötülük de dokunmazdı. Ama ben ancak imân eden bir milleti (tehlikeye karşı) uyaran, (onları sonsuz bir saadet ile) müjdeleyen bir peygamberim..»[335]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle, kıyametin kopuş tarihini ancak Allah'ın bildiği açıklandı. Peygamber'in (A.S.) ise, sadece Allah'ın bildirdiğini bildiğine işaret edildi ve sonra da Peygamber'in {A.S.} görevinin ve yetkisinin bir bakıma sının çizilerek ümmetine bu hususta en sağlam bilgi verildi.
Aşağıdaki âyetlerle, Allah'a ortak koşanlar uyarılıyor. Önce akıllarına, sonra öo düşünce ve duygularına seslenilerek manevî körlük ve sağırlıktan kurtulmaları için birkaç mantıkî yoi ve çare gösteriliyor.[336]
Meali :
189— Sizi bir tek nefisten yaratan, ondan da gönlünün ısınıp yatışması için eşini vücuda getiren Allah'tır. Ne vakit ki, o eşine sarmaş-dolaş olup yaklaştı, derken eşi hafif bir yük yüklendi ve bir süre böyle geçip gitti de ağırlaştı. Karı koca, Rableri olan Allah'a duâ ettiler: Eğer bize düzenli, elverişli, uygun bir çocuk verirsen herhalde şükredenlerden oluruz, dediler.
190— Ne vakit ki, Rabları onlara (dileklerine karşılık) düzenli uygun bir çocuk verdi; kendilerine verdiği bu nimet hakkında (ölçüyü kaçırıp) Allah'a (bilmeden gizli ve örtülü anlamda) ortaklar koşmaya yöneldiler, Allah ise onların koşageldikleri ortaklıktan çok yücedir.
191— Hiçbir şey yaratamıyan şeyleri mi ortak koşuyorlar? Oysa onların kendileri yaratılmıştır.
192— Hem o ortaklar onlara hiçbir şekilde yardıma güç getiremezler ve kendi kendilerine de yardımcı olamazlar.
193— Onları doğru yola çağıracak olursanız size uymazlar. Onları ha çağırmışsınız, ha susup ses çıkarmamışsınız, sizin aleyhinize (olan tutumları) aynıdır, değişmez.
194— (Ey Allah'a ortak koşanlar!) Doğrusu Allah'ı bırakıp tapındığınız şeyler, sizin gibi kullardır. Eğer iddianızda doğru iseniz, haydi onlara dua edip çağırın da size cevap versinler, görelim.
195— Onların yürüyecekleri ayakları mı var? Tutacak elleri mi var? Görecek gözleri mi var? İşitecek kulakları mı var? De ki : Haydi ortak koştuklarınızı çağırın, sonra da bana tuzak ve bir takım düzenler kurun, bir an bile gözaçtırmayın.
196— Çünkü benim Velim (sahibim, dostum ve işlerimi düzene koyup yürütenim) O kitabı indirendir ve O, hep iyi kullarına yakınlık kurup dostluk eder.
197— Sizin O'ndan başka taptıklarınız, ne size yardıma güç getirebilirler, ne de kendilerine yardım edebilirler.
198— Onları doğru yola çağırsanız duymazlar; sana bakıp (hayâsızca) durduklarını görürsün; oysa onlar (gerçeği hiç de) görmezler,
Tek Bir Canlıdan Yaratılma
«Sizi bir tek nefisten yaratan, ondan da gönlünün ısınıp yatışması için eşini vücuda getiren Allah'tır.»
İlgili âyetle, önce insan türünün başlangıç noktası hatırlatılıyor; sonra da erkek ve dişinin nasıl vücuda getirildiği bildiriliyor. Kâinatta henüz eserimiz, misalimiz, modelimiz, aslımız ve mayamız yok iken Rabbımtz biz insanları yaratmayı diledi. Onun için yüce kudreti insan suretinde tecelli ederek Adem'i yarattı. Allah Rab ve Hâlık sıfatlarıyla her türün ilk menşei hakkında bir defa tecelli eder, ikinci tecelli söz konusu değildir. O bakımdan Havva'yı Adem'den vücuda getirdi, ikinci bir tecelliyle onu da topraktan yaratmadı.
Bu iki ayrı yaratma, iki ayrı kanuna bağlıdır ki, dünyamızdaki cari kanunlardan, biyolojik ölçülerden ayrıdır; devam edegelen bir sünnet değildir. Erkek ve dişi yaratıldıktan, yani bu iki canlı ortaya konduktan sonra, cari kanun konulmuş ve kıyamete kadar sürüp gidecektir. Ancak İsa Pey-gamber'in yaratılması bir istisnadır ki, Allah'ın hilkat hususunda da her şeye kadir olduğunu gösterir.
İlgili âyetle hilkatin başlangıcı açıklandıktan sonra üreyip çoğalan kadın erkek çifti konu edilerek cinsel duygunun ilk insanla başladığı hatırlatılıyor; şöyle ki: Erkek genellikle evlenme ihtiyacı duyan, gönül huzurunu bir bakıma daha çok evleneceği kadında arayan bir canlıdır. Evlendikten sonra çiftlerin kafasında ve kalbinde çocuk sevgi ve arzusu doğar. Anne gebe kalır, önce hafif bir yük taşır derken bir süre sonra yükü ağırlaşır da doğum günü yaklaşır. Bu defa ana-baba olacak çiftler organları tam teşekkül etmiş kusursuz bir çocuk beklerler ve aksi bir durum olmasın diye Allah'ı sık sık hatırlayıp dilekte bulunurlar. Dilekleri yerine geldiği takdirde Allah'ı daha çok hatırlayıp O'na şükredeceklerini adarlar.
Çoğunun arzusu doğrultusunda çocukları doğunca bilerek veya bilmeyerek Rablarına ortak koşmaya başlarlar. Kimi çocuk sevgisini Allah sevgisinin üstüne çıkarmakla, kimi Allah'a tapar gibi, çocuğa aşırı ilgi göstermekle, kimi yatırlara kurban adayıp kesmekle, kimi yatırlara mum dikip birtakım dilekler izhar etmekle, kimi de çocuğunu din ve Allah düşüncesinden uzak, maddeci yetiştirmekle Yüce Yaratan'a ortak koşar.
Oysa ortak koştukları şeyler hiçbir şey yaratmaya muktedir değildirler. Kaldı ki, kendileri yaratılmışlardır.
İşte çocukları olup da o derece şaşkınlaşan zavallıları, Allah'a ortak koşan şuursuzları doğru yola çağırsan sana uymazlar. Oysa Allah'tan başka çeşitli yollardan tapınmak için yaptıkları şeyler, onlar gibi birer yaratıktırlar. Sonra yavaş yavaş iş iyice putperestliğe döner; dili, gözü ve kulağı olmayan cisimler ilâhlaştırılır.
Adem Peygamber, Tevhit inancıyla gözlerini hayata açtı ve o inancı kendi nesline aşılayıp öğreterek dünya'dan ayrıldı. Bu, kıyamete kadar her ailenin temel görevi ve değişmeyen inancıdır. Ne yazık ki, ilk insanın topraktan ayrı bir hilkat kanunuyla yaratıldığını ve Allah'a imân esasıyla donatıldığını, eşyanın isimleri kendisine öğretilmek suretiyle bilgili ve medenî bir hayat sürdüğünü henüz kabul etmiyen birçok ilim adamları bulunmaktadır. Bunlar hem doğru bir tesbit yapamadılar; hem de nesli bozup sapıtmalarına sebep oldular.
İşte Resûlüllah (A.S.) Efendimiz dünyayı şereflendirdiği tarihlerde Mekkeli'lerin durumu ve tutumu böylesine bozula bozula gelip putperestliğe dayanmış ve o yüzden bütün hınç ve azgınlıklarıyla Tevhît inancı karşısına dikilerek hakkı reddetmişlerdi.
İnsan sıkıntıya düşüp sebep ve çarelerin bir bir yok olduğunu gördüğü zaman ister istemez fıtratındaki Allah ve din duygusu harekete geçer ve kalbinde tek umut kaynağı olan Allah'ı hatırlama doğar... Kadın gebe kalınca korkulu rüyalar görmeye, birtakım endişelere kapılmaya başlar. Ook geçmeden kocası da kısmen olsun bu havaya girer. Ne yazık ki, çoğu doğum yapıp bir bebeğe kavuşunca Allah'ı unutmaya yüztutar. Ciddi bir eğitim görmeyen, Allah ve din hakkında geniş bilgiye sahip olmayan ailelerde bu unutma ve eşyayı kutsallaştırma adım adım nesilden nesile devam ederken çeyrek asır geçmeden putperestlik veya ona benzer bâtıl inançlar kalb ve kafalara iyice yerleşmiş olur.
Mealini ve açıklamasını sunduğumuz âyetlerin yorumunu yapanlar, isrâiliyata geniş yer vermiş ve birtakım asılsız rivayetleri nakîeîmişlerdir. Biz onların hiçbirine itibar etmedik ve tefsîri, Kur'ân'ın genel ölçüleri çerçevesinde yapmaya çalıştık.
Kur'ân'ın uyarı anlamında sergilediği ölçüler, aklı, vicdanı, irâde ve idrâki kamçılayıp harekete geçirir özelliktedir. Bu ölçüleri bir bir dikkatle inceleyen her toplum, yakalandığı maddecilik veya putperestlik hastalığını tedavi edecek ilâcı bulabilir; aklın ve imânın yolunu seçme düzeyine gelebilir..[337]
Bakmak Başka, Görmek Daha Başkadır
«Onları doğru yola çağırsanız duymazlar; sana bakıp (hayasızca) durduklarını görürsün; oysa onlar (gerçeği hiç de) görmezler.»
İslâm'ın kendine has bir eğitim sistemi vardır; buna özel eğitim de diyebiliriz. Resûlüllah (A.S.) Efendimiz, Mekke'de Allah'ın varlığı ve birliği esasına dayalı yepyeni bir kültür ve irfan ufkunu açarken özel eğitimle işe başladı. Mescid-i Saadet yapılmadan ve henüz Medine'ye hicret edilmeden önce Mekke'de Erkam'ın evinde inen Kur'ân âyetlerini kalblere ve kafalara işlemiş, Medine'ye hicret edince Mescid-i Saadet'i özel eğitim merkezi yapmıştı. Öyle ki yeni dine ilgi duyanları bir bir karşısına alıp Kur'ân öğretir ve sonra da din ve dünya bilgileriyle donatırdı. O bakımdan tarih boyunca Müslümanlar camileri birer eğitim merkezleri halinde kullanırken işe daima Kur'ân ile başlamışlar ve bu özel eğitimle dinin esasını kalb ve kafalara, bir daha sökülmemesiye nakşetmişlerdir.
Mekkeli azgın putperestler, bu özel dersaneye girmedikleri, ilk muallim Hz. Muhammed'in (A.S.) önünde dizçöküp oturmadıkları için cami kültürünü alamadılar ve böylece işiten sağırlar, gören körler, yürüyen ölüler misali dalâlet vadisinde kaldılar.
Yukarıdaki 198. âyet, onların İslâm'ın özel eğitim havasının dışında kalıp doğru yola çağıran sesi işitmediklerini, Hz. Muhammed'in (A.S.) yüzüne bakıp gerçeği hiç göremediklerini çok veciz bir anlatımla tasvir ediyor.
Garaudy'in şu sözü, cami kültüründen habersiz birçok aydınların kulaklarını çınlatsın! «İslâm'da özel eğitim sisteminin, hareket noktası olarak oami'de Kur'ân ile başlaması bu açıdan izah edilmelidir.' Dinin özü organik bir bütünlük içinde bütün ilimleri biraraya getirmektedir. Zira herşeyin maddesi, bütünü ile bir «Tanrı hazinesinin» malıdır. Allah'tan gelen bir «işarettir». Kâinat bir olanın «bin» sembolle kendisini kesret içinde açtığı bir «tasvîr»dir.» [338]
İşte bu ilk temel bilgiyi camide alamayanlar veya almak is'temiyenler o bilgiye bir bakıma düşmandırlar.[339]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle, insanın ilk menşei hakkında bilgi verildi. Dindar bir ailenin önemi üzerinde duruldu. İbâdet edilmeye, daha çok sevilmeye ancak Allah'ın lâyık olduğu açıklandı. Sonra da ilâhlaştırılan canlı-cansız varlıkların sonradan yaratılmış birer cisim oldukları anlatılarak çok şerefli ve mükerrem olan insanın o gibi şeylere tapmasının makul hiçbir yanı olmadığına işaret edildi.
Aşağıdaki ayetlerle, hakka karşı kin ve düşmanlık besleyen müşrikleri affetme yolunu seçmesi Peygamber'e (A.S.) emrediliyor. Tebliğ ve irşadın iyilikle, güzellikle işlenmesi isteniliyor. Bu arada İblisin vesvese sinyaline kapılmamak için ondan hemen Allah'a sığınmamız en uygun çare olarak gösteriliyor.[340]
Meali;
199— (Ey Şanlı Peygamber!) Sen affetme yolunu seç; iyilikle, güzel davranışla emret ve câhillerden yüzçevir.
200— Şeytandan seni dürtecek bir vesvese duyacak olursan hemen Allah'a sığın. Çünkü Allah, şüphesiz ki işiten ve bilendir.
İlgili Hadîsler Ve Rivayetler
Abdullah b. Zübeyir (R.A.) diyor ki : «Sen affetme yolunu seç, iyilikle emret...» âyeti insanların ahlakıyla ilgilidir ve o nedenle indirilmiştir. [341]
Cafer es-Sadık diyor ki:
«Allah, peygamberine bu âyetle mekârim-i ahlâkı emretmiştir. Kur'-ân'da, övgüdeğer güzel ahlâkı bütünüyle kendinde toplayan bu âyetten daha cami' (toplayrcı) başka bir âyet yoktur.» [342]
Hz. Aişe (R.A.) diyor ki :
«Resûlüllah (A.S.) Efendimiz, terbiye dışı söz söylemez, edep dışt davranmazdı. Sokak ve caddelerde sesini yükseltmez, bağırıp çağırmazdı. Kötülüğe kötülükle karşılık vermez; her hal-ü kârda insanları bağışlardı. O hep hoşgörülü davranır, kalb kırmaz, gönüi incitmezdi.» [343]
Resûlüllah (A.S.) Efendimiz buyurdu :
«Sizden hiçbir kimse yoktur ki, onun biri cinden, biri de melekten yakını bulunmasın.» Bunun üzerine soruldu: «Sizin de mi ya Resûlellah?» Cevap verdi: «Evet, benim de... Ancak ne var ki, Allah ona karşı bana yardımda bulundu da o İslâm'a girdi. (Veya ben ondan selâmette kaldım). O nedenle bana ancak hayır ile tavsiyede bulunur.» [344]
«Yukarıdaki âyet inince Peygamber (A.S.) Efendimiz Cebrail'e sordu :
— Bu nedir? Ey Allah'ın elçisi! Cevap verdi;
— Allah, sana haksızlık edeni affetmeni, seni mahrum edene vermeni, senden ilgisini kesenle ilgi kurmanı emrediyor.» [345]
İslâm'ın Toplum Ahlakıyla İlgili Üç Esası
«Sen affetme yolunu seç; iyilikle, güzel davranışla emret ve câhillerden yüzçevir.»
İlgili âyetle, dinin aile ve toplum yapısında ahlâkı sağlamaya yönelik üç esas icmâlî (öz ve özetti) olarak belirtilmektedir.
1— Affedip bağışlamak,
2— Dine, akla ve sahîh örfe uygun olanı emretmek,
3— Cahillerden (Allah'ı, dinî ve âhireti bilmeyenlerden) yüzçevirmek.
Birincisi, her hususta kolaylık göstermek; ş.er'î bir sakınca ve engei olmadığı takdirde hoşgörülü olup bağışlamayı âdet edinmek; kusur ve hatâları görmezlikten gelmek; kötülüğe kötülükle karşılık vermemek; kamu vicdanını rahatsız edecek, hakları çiğnene'cek, umumun zararlarıyla sonuçlanacak bir durum yoksa, suçluyu affetmek gibi toplayıcı, barıştırıcı, birleştirip kardeşlik bağlarını sıklaştırıcı, kin ve öfkeyi yatıştırıcı güzel hasletleri kapsamaktadır.
İkincisi, Allah'ın hoş karşılayacağı, dinî ölçü ve kurallara ters düşmeyen, halkın kökleşmiş güzel âdet ve geleneklerine saygı göstermek; aklı selimin hayır ve iyilik saydığı, gelişmiş kalblerin yatışkanlık duyduğu söz ve davranışları -dinî bir sakınca yoksa- toplum arasında yaşatmak; insanları birbirlerine karşı saygılı olmaya sevkeden töreleri korumak gibi hasletleri kendinde taşımaktadır.
Üçüncüsü, bilgisiz, nefsine esir olmuş kaba kişilerle zorunlu bir sebep olmadıkça arkadaşlık etmemek, onlarla seviyesiz meclislerde oturmamak ve o gibileri muhatap edinmemek; kırıcı, üzücü, ürkütücü ve endişelendirici söz ve davranışlarına hedef olmamaya dikkat etmek; düzelip doğru yolu seçmelerini sağlamak için -günün şartları elverdiği nisbette- çeşitli yayım vasıtalarından yararlanarak eğitmeyi bir ödev saymak gibi hasletleri toplamaktadır.
O bakımdan son din, ilâhî buyrukların gönüllerde yeretmesi için önoe bu üç esasın işlenmesini, uygulanmasını emretmiştir. A'raf sûresi Mekke'de indiğine göre, bu üç esasa henüz şer'î hükümlerin çoğu inmeden çok önce dikkatler çekilmiş, ortamın bu doğrultuda hazırlanmasına işarette bulunulmuştur.
Toplumu, düzeltip dinî ahlâk istikametinde eğitmek için, önce Kur'ân'-m verdiği bu yüksek ve o nisbette anlamlı esaslarla eğitmek gerekir. Ne yazık ki, İslâm'ı tebliğ ve yayma metodu hakkında ciddi bir araştırma yapılmadığı ve bu önemli konu bir eğitim meselesi halinde ele alınmadığı için, İslâm âleminin birçok bölgelerinde irşat hizmetleri yetersiz kalmıştır.[346]
Şeytanın Dürtmesi
«Şeytandan seni dürtecek bir vesvese duyacak olursan, hemen Allah'a sığın..»
Kur'ân, İslâm ahlâkını yayma metodunu üç madde halinde Peygam-ber'e (A.S.) sunduktan sonra, bu arada şeytanın ve o tıynetteki insanların boş durmayacağına dikkatleri çekerek, öfkeyi yenme, vesvese alanının dı-
şında kalma yolunu gösteriyor.
Şeytandan sana bir dürtüş gelecek olursa, ondan Allah'a sığın, diye emredilmesi, bütünüyle bir imân ve irfan konusudur. «Dürtüş» ile çevirisini yaptığımız nezğ kelimesi, daha geniş bir anlam taşımaktadır. Onları şöyle özetleyebiliriz .
a) Râğıb el-Esbahani'ye göre, ifsat etmek için bir işe burnunu sokmaktır.
b) Kurtubî'ye göre, şeytanın vesvı (vesvesesi)dir. Nitekim Zeoçac, az bir hareketin de nezğ olduğunu, şeytandan ise az bir vesvese anlamını taşıdığını söylemiştir.
c) Fahruddin Râzî'ye göre, şeytanın nezğ i, onun kalbe olan vesvese ve sinyalidir.
d) Kötülüğe iten fısıltı da bu anlamdadır.
e) Aldatma, yanıltma manasında da kutlanıîdığı görülmüştür.[347]
Peygamberler Günahlardan Korunmuşlardır
Sahîh hadîslerden her insanın bir şeytanı bulunduğunu, peygamberlerin de bu genellemenin dışında tutulmadığını anlıyoruz. Ne var ki, peygamberler ilâhî siyanet altında günah ve isyandan korunmuşlardır. O bakımdan onlara musallat şeytanların dürtüş, fısıltı ve sinyalleri neticesiz kalmakta, kalbleri üzerinde herhangi ciddi bir tesir meydana getirememektedir. Nitekim Resûlüllah (A.S.) Efendimiz'in. «Benim de yakınım bir cin vardır, ama Allah ona karşı bana yardımda bulundu da o İslâm'a girdi (veya ben ondan selâmette kaldım)» buyurması, konuyu daha çok açıklamaktadır.
Gerçek bu olunca, âyetin zahiriyle, ilgili hadîsi nasıl bağdaştırmak gerekir. Hadîste «cin» tabiri kullanılmış, âyette ise «şeytan» tabirine yer verilmiştir. Aslında şeytan da cinlerden, yani o türden ayrı bir koldur. Cin-ıeraen önce yaratılıp birtakım ilâhî lûtuflara mazhar kılınmış, sonra da isyan ettıgı ,çın ilâhî rahmetten kovulmuştur. O bakımdan şeytanlar denilince, o ilk şeytanın zürriyeti anlaşılır. Cinlere gelince, onlar da şeytanlar gi-m w? m Vey° '?tndan varatlimıS!ard'r. Aradaki fark, onlar şeytandan son-a yarat,iarak birtakım ilâhî teklîflerle yükümlü tutulmuşlardır. Şeytanlar ise, tık döndürücü vas.flar.n, hep koruduklar, için, ar-"K "ahi teklifle yükümlü tutulmalarına gerek kalmamıştır.
O halde hadîste geçen «cinden bir yakın» tabirinden, insanlara yakın
olan şeytandan başka bir de cinnin bulunduğu, anlaşılıyor. Cinlerin ise, İslâm'a girdikleri, yani onlardan bir kısmının imân ettikleri zaten Kur'ân'da belirtilmiştir. Peygamber'e (A.S.) yakın olan cin de öylece İslâm'a girip şeytandan yana hizmette bulunma bedbahtlığından kurtulmuştur.
Hadîs-i Şerifte belirtilen cin'den, şeytan kasdediliyorsa -ki bazı rivayetlerde şeytan tabiri kullanılmıştır-, o takdirde bütün güç ve tesirini kaybetmesi ve Peygamber'in de ondan tamamıyla selâmette kalması demektir.
Konuyu bu açıdan incelediğimizde bazı yorumlarda daha bulunmamıza ihtiyaç duyulmaktadır ki, onları şöyle açıklayabiliriz:
a) Önce kelimenin başındaki (elif-iâm) cins için olabilir. O takdirde belli bir şeytan değil de şeytan cinsi kasdedilmiş manası ortaya çıkar. Onu «ahd-i haricî» anlamda düşünürsek, büyük şeytan ihtimali doğar ki, bu her kişiyle ilgili şeytan demek olur.
b) Şeytan tabiri, Adem'e secde etmediği için ilâhî rahmetten kovulan İblîs hakkında yaygın bir isim olmakla beraber, insanı yoldan çıkaran, fitne ve fesat doğuran insan ve mikrop hakkında da mecazen kullanılmıştır. Nitekim el-Hatîb ve İbn Asâkir'in tesbît ve rivayet ettikleri zayıf bir hadiste, Resûlüllah (A.S.) Efendimiz şöyle buyurmuştur. «Sakalınızı iyice aralayıp temizleyin (tarayıp temiz tutun); tırnaklarınızı kesin. Çünkü şeytan gerçekten etle tırnak arasına girip faaliyet gösterir.» Günümüzdeki ilmî araştırmalar, tırnakla et arasının mikrop ve kolibasili yuvası olduğunu ortaya koymuştur. Görülüyor ki, insanı ifsat eden, maddî ve manevî sağlığını bozan her şey bir şeytandır. Tabii mecazî anlamda bu böyledir. O halde dini yayarken, ilâhî emirleri teblîğ ederken Peygamberimiz'i (A.S.) üzüp öfkelendiren, rencide eden her şey mecazî mânayla birer şeytandır.
c) Şeytanın Peygamber (A.S.) Efendimiz'i tahrik edici fısıltı ve sinyalleri, onu günaha sokacak, şüphelere düşürecek demek değildir. Hani Zü-mer sûresinde mü'minlere bir ölçü ve kıstas vermek için Peygamber'e şöyle hitap edilmiştir: «And olsun ki, sana da, senden öncekilere de şöyle vahyolundu: Eğer Allah'a ortak koşarsan, şüphen olmasın ki, amelin boşa gider ve zarara uğrayanlardan olursun.» Bu, Peygamber (A.S.) Efendi-miz'in Allah'a ortak koşma temayülü içinde olduğunu göstermez; sadece «Tevhît İnaneı»nın hiçbir zaman ve hiçbir kimse hakkında müsamahalı olmadığını ve Allah'ın ancak böyle bir inanç sahibinden razı olacağını iş'âr eder. O halde şeytan, Peygamber (A.S.) Efendimiz'e vesvese veremez, onu şüpheye düşüremez; ama fırsat buldukça sinyal göndermeye devam eder. Öyle durumlarda ise, başta Peygamber (A.S.) Efendimiz olmak üzere her mü'minin Allah'a sığınması, yegâne koruyucunun O olduğunu bilip O'na
güvenip dayanması emredilmiştir. Daha doğrusu Resûlüllah (A.S.) Efen-dimiz'in şahsında ümmetine bir tavsiyedir.
d) Şeytanın dürtüşünden maksat, hadîs-i şerifte ifadesini bulan «1e-yuğanu»dur ki, bunun anlamı «nefisten yükselip kalb üzerine az da olsa hafif bir perde veya bir buğu gelmek»tir. Peygamber (A.S.) Efendimiz'de bu hissedilmeyecek kadar az olurdu. Bununla beraber günde yetmiş defa Allah'a yönelip istiğfarda bulunurdu. Resûlüllah (A,S.) bir bakıma şeytanın «nezğ»ıne işarette bulunmak istemiştir. Şeytanın dürtüşü, nefsi az veya çok kıpırdatır. O halde, her defasında Allah'a yönelmek, O'na sığınmak suretiyle, meydana gelen tesirin sıfıra düşmesini sağlamak en güzel tedbirdir. Kur'ân bu tedbirden söz ederek bize en sağlam bilgiyi veriyor.
e) Hem kötülük ve vesveselerden Allah'a sığınmak kulluğumuzun gereği, terbiyemizin amacıdır. Nitekim Kur'ân'da bu terbiye hatırlatılarak deniliyor ki, «Kur'ân okuduğun zaman koğulup lanetlenen şeytandan Allah'a sığın. Şüphesiz ki şeytanın, iman edip Rablerine güvenip dayananlar üzerinde sultası yoktur.» [348]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle, günün şartlarına ve mevcut ortama göre, İslâm'a karşı olanları affedip teblîğ ve irşatta yapıcı olmamız, kırıcı ve aradaki mesafeyi açıcı şekilde davranmamamız emredildi. Her zaman iyiliği ve güzelliği ön plânda tutmamız istenildi. Şeytanın vesvesesinden Allah'a sığınmamız en iyi çare olarak belirtildi.
Aşağıdaki âyetlerle, Allah'tan korkan mü'minlerin, şeytanın vesvesesine karşı silah olarak Allah'ı anmaları telkin ediliyor. Sonra da her çeşit kötülük ve vesveseden kendini uzak tutan Hz. Peygamberin kendiliğinden bir âyet uydurup Allah'a nisbet etmesinin hiçbir zaman söz konusu olamayacağı haber verilerek, müslümanları şüpheye sokmak isteyenlerin bu gibi sözlerine kulak verilmemesi hatırlatılıyor.[349]
Meali:
201— Doğrusu (Allah'tan korkup fenalıklardan) sakınanlara şeytandan vesvese (azıcık bir hayâl sinyali) dokunduğunda Allah'ı anarlar ve hemen (doğruyu ve gerçeği) görürler.
202— (Şeytan'ın) kardeşleri ise, bunları (müşrikleri) sapıklığa çekip sürüklerler, sonra da bir daha peşlerini bırakmazlar.
203— Sen onlara (istedikleri) bir âyet getirmediğinde ise, «Sen bir tane derleyip meydana getirseydin ya!» derler. De ki: Ben ancak Rabbim-den bana vahyedilene uyarım. Bu (kitap), Rabbinizden kalb gözlerinizi açacak belgelerdir ve inanan bir millet için doğru yolun ve rahmetin kendisidir.
İlgili Rivayet
Muâviye'nin aşırı taraftarlarından sayılan İsâm b. Mustalık anlatıyor: «Medine'ye gittiğimde Hz. Ali'nin oğlu Hz. Hasan'la karşılaştım. Yüzü ve vücut yapısının güzelliği, edep ve terbiyesi, ağır başlılığı dikkatimi çekti. Babasına olan kinimden dolayı haset kıvılcımı bir anda içimde parıldadi; derken hem ona, hem de babasına ağır sözlerle hakarette bulundum. Beni dikkatle dinledi ve sonra merhametli ve şefkat dolu bir çehreyle yüzüme baktı ve: «Eûzü billahi mîne'şşeytani'r-recîm Bismillahi'r-Rahmâni'r-Rahîm, diyerek,affetme yolunu seç; iyilikle, güzel davranışlarla emret ve câhillerden yüzçevir» mealindeki âyeti okudu. Sonra da «Şüphesiz Allah'tan kor-
kup kötülüklerden sakınanlara şeytandan bir vesvese dokunduğu zaman Allah'ı anarlar ve hemen doğruyu, gerçeği görürler» mealindeki âyeti ona ekledi. Arkasından bana şöyle dedi : «Alçak gönüllü olmaya çalış ve beni dinle ki hem kendim için, hem de senin için Allah'a istiğfarda bulunayım. Bizden yardım beklersen ederiz. Bizden bir arzun olursa yerine getiririz. Bizden doğru yolu sorarsan seni doğruya irşat ederiz.»
Onun bu nazik ve edep dolu sözleri beni yaptığıma pişman etti. Özür diledim. Bunun üzerine şöyle dedi: «Hayır, bugün asla kınanmıyacaksın. Allah sizi affetsin. Şüphesiz ki O, merhamet edenlerin en çok merhametli-sidir.» Onun bu sözleri bana güven verdi. İçimdeki kini sevgiye dönüştürdü. O andan itibaren yeryüzünde Hz. Hasan'dan (R.A.) benim için daha sevgili ve saygın bir kimse yoktu..»[350]
Her Kişi Kendi Karakterinde Olanların Çoğalmasını İster
«Kardeşleri ise bunları sapıklığa çekip sürüklerler.»
İnsan karakterinin pek az istisna ile değişmeyen yanlarından biri de, kendi meşrebinde olanların çoğalmasını istemesi ve bunun için bazı mücadeleler vermesidir. Zira her insan toplum arasında yalnızlıktan hoşlanmaz ve kendisiyle birçok, ya da bazı hususlarda olsun uyum sağlayacak kişileri bulmaya, onlarla kaynaşıp dostluk kurmaya çalışır.
Gerçek bu olunca, her grup veya fertten kim erken davranır, sahayı doidurursa, daha çok başarılı olur. Haktan yana olanlar hareketsiz kalırlarsa, o takdirde sahayı bâtıldan yana olanlara bırakmakla kendilerini pa-sifize etmiş olurlar. Kendilerine düşeni yapmadıkları için ilâhî inayete erişemez ve o yüzden kendilerini bâtılın yumruğuna itmiş olurlar.
Kur'an bu inceliklere dokunarak mü'minleri şöyle uyarıyor: «Allah'tan korkup kötülüklerden sakınanlara şeytandan bir vesvese (ve azıcık bir hayal sinyali) dokunduğunda, Allah'ı anarlar ve hemen (doğruyu ve gerçeği) görürler.»
Şeytanın vesvese ve hayal sinyallerinin ardı-arkası kesilmiyeceğine göre, inanıp sakınanların her ân uyanık ve ölçülü hareket halinde bulunma-an gerekir. Böylece zıtların içimizde sürtüşüp tartışması hayatımıza hız ve hareket kazandırır, Mü'min pasiflikten kurtulup sosyal alanı devamlı aoidurma gayreti içinde mücadelesini sürdürür.
Kur'ân, karşıt inanç ve düşüncede olanların faaliyetini hatırlatıyor; çoğunun, Allah'tan korkup fenalıklardan sakınan mü'minleri de doğru yoldan ayırıp sapıklık bataklığına sürüklemeyi sanat edindiklerine dikkatleri çekiyor.[351]
İslâm'a Yeni Girenlere Peygamber Sünneti Öğretiliyor
«Sen onlara (istedikleri) bir âyet getirmediğinde ise, sen bir tane derleyip meydana getirsen ya! derler.»
Vahyin, peygamberliğin gerçek ölçü ve anlamını henüz kavrayamıyan-ları, Kur'ân, kademeli ve sistemli biçimde eğitip yetiştiriyor. İslâm'a yeni girenler ve bir de münafıklar hemen her olay karşısında Peygamber'in (A.S.) bir âyet getirebileceğini düşünüyor, kendilerince önemli saydıkları bir mesele hakkında âyet inmeyince, Peygamber'e (A.S.) «Bir âyet derleyip meydana getirsen ya!» diyor ve böylece Hz. Muhammed'in (A.S.) zaman zaman kendisinin âyetleri derleyip söylediğini sanıyorlardı. Haliyle bu, çok sakat ve o nisbette tehlikeli bir anlayıştı ve her yönüyle tashihe muhtaç bulunuyordu. Onun için Cenâb-ı Hak, onlara yanlış düşünüp hatalı değerlendirme yaptıklarını hatırlatarak, şöyle buyurdu : «De ki, ben ancak Rab-bimdan bana vahyedilene uyarım. Bu (kitap) Rabbınızdan kalb gözlerinizi açacak belgelerdir ve inanan bir millet için doğru yolun ve rahmetin kendisidir.»
Bu kitap, Muhammed'in (A,S.) eseri değildir ve olamaz da. Çünkü insan eseri, kalb ve kafayı bu derece açacak, doğruyu gösterecek, ilim adına hatalı bilgi ve fikir vermeyecek, asırların geçmesine rağmen getirdiği her temel bilginin doğruluğu ilmî araştırma ve buluşlarla isbat edilecek güçte ve muhtevada olamaz. Kaldı ki bu temel bilgiler, ana fikirler 1400 yıl önce ortaya konmuştur ki, o çağda ilme temel teşkil eden esasları bilenler yoktu.[352]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle, sağlam imânın, şeytanın vesvese sinyalleri önünde aşılması zor bir engel teşkii ettiği anlatıldı. Sonra da Hz. Peygambere (A.S.) indirilen âyetlerin O'nun derlemesi olmadığı ifade edilerek şeytanın ve o tiynette olan kimselerin şüphe uyandıran sözlerine itibar edilmemesine işaretle, her âyetin mutlak surette Allah'tan indiği açıklandı.
Aşağıdaki âyetlerle, Kur'ân'ın ilâhî feyzine erişebilmek için, kalb ve
kafaları açıp aydınlatan beyanlarını dikkatle, anlayışla ve saygıyla dinlemenin gereği üzerinde duruluyor. Sonra da bu feyiz ve rahmete erişebilme arzu ve şuuruyla sabah-akşam Cenab-ı Hakk'a huşu ile el açıp alçak sesle, edep ve saygı havası içinde duâ ederek yalvarmamız emrediliyor. Allah'a kul olmanın kimseyi küçültmeyeceği, fakat mutlaka şeref, izzet, vakar ve saygınlık kazandıracağı hatırlatılarak melekler misal veriliyor.[353]
Meali:
204— Kur'ân okunduğu zaman ona kulak verip dinleyin ve susun. Ola ki merhamete erdirilirsiniz.
205— Hem Rabbini sabah-akşam, içinden yalvarıp yakararak, ürpe-rerek yükseğin altında bir sesle an, gafillerden olma.
206— Şüphesiz ki, Rabbin katında olanlar (melekler) O'na kulluk edip tapmaktan asla (küçüklük duyup) büyüklük taslamazlar; O'nu hep tesbîh ve tenzih ederler ve ancak O'na secde ederler.
İlgili Rivayetler
Ibn Mes'ûd (R.A.) diyor ki : Önceleri biz namaz kılarken birbirimize selâm verirdik, yani namazda oimayan kişi, namaz kılmakta olana selâm verir, o da onun selâmını alıp karşılığını verirdi. Sonro «Kur'ân okunduğu
zaman ona kulak verip dinleyin ve susun..» âyeti inince artık namazda selâm verip almadık. [354]
İlgili Hadîsler
«İmam ancak kendisine uyulmak için öne geçirilmiştir. O halde o tekbîr getirdiğinde siz de tekbir getirin; o okumaya başlayınca siz susun.» [355]
«Bir yolculukta ashab-ı kiram duâ ederken seslerini yükselttiler. O sebeple Resûiüilah (A.S.) Efendimiz onları uyararak şöyle buyurdu : «Ey insanlar! kendinize gelin; çünkü siz ne sağıra, ne de gaibe sesleniyorsunuz. Sizin duâ ile seslendiğiniz zat, her şeyi mutlaka işitir ve size, bineğinizin boynundan daha yakındır.» [356]
İniş Sebebi
Zührî'nin tesbitine göre, Ansardan bir genç. Peygamber (A,S.) Efendimiz Kur'ân okumaya başlayınca, o da onunla beraber okumaya başladı. Bunun üzerine yukarıdaki âyet indi.
Yine yapılan sahîh rivayete göre, Ebû Hüreyre (R.A.) şöyle anlatmıştır: «Resûiüilah (A.S.) Efendimiz kıraati aşikâr okunan bir namazı kıldırdıktan sonra ashabına dönüp sordu :
— Az önce benimle birlikte Kur'ân'ı okuyan oldu mu?
Adamın biri :
— Evet, ben okudum, dedi.
Bunun üzerine Resûiüilah (A.S.) Efendimiz şöyle buyurdu : «Namazda okuduğum zaman bana ortak olmayın, diyorum.» Bu uyarıdan sonra ashab-ı kiram namazda Kur'ân aşikâr okunduğunda susup Peygamberi (A.S.) dinlemeye başladılar. [357]
«Kim bir namaz kılar da onda Ümmu'l-Kur'ân'ı (Fatiha) okumazsa, o namaz noksandır, o namaz noksandır, tam değildir.» [358]
«Kimin imamı varsa, imamın kıraati onun için de kıraattir.» [359]
Fıkhî Yönü
İmam Şafiî Kavl-i Kadîm'inde, İmam Mâlik ve İmam Ahmed b. Hanbel kendi müsnedlerinde bu hadîslere dayanarak aşikâr okunan kıraatlerde cemaat bir şey okumaz, sadece dinler demişlerdir. Sonra İmam Şafiî Kavl-i Cedîd'inde, cemaat imamla birlikte yalnız Fâtiha'yı okur, diyerek ilk görüş ve içtihadından dönmüştür. Çünkü Fâtihasız kılınan bir namazın noksan sayılacağı ve diğer bazı rivayetlerde o namazın sahîh kabul edilmiyeceği hakkında sağlam ve sıhhatli beyânlar varit olmuştur.
Hanefîler ise, yukarıdaki 2 noiu hadîsi daha sahih görüp onunla istidlal etmişlerdir. O bakımdan bu mezhepte, ne gizli, ne de aşikâr kıraatlerde cemaat bir şey okumaz.[360]
Kur'ân Okunduğu Zaman Susup Dinlemek
«Kur'ân okunduğu zaman ona kulak verip dinleyin ve susun. Ola ki merhamete erdirifirsiniz.»
Kur'ân okunduğu zaman susup onu dinlemek vacib midir? Âyetin zahirî delâletinden bu hüküm anlaşılmaktadır. Ancak ilini adamlarının görüş ve yorumları farklıdır:
a) Ali b. Talha'nın İbn Abbas'dan (R.A.) yaptığı rivayete göre, farz namazlarda okunan Kur'ân'ı dinlemek vâcipdir. Zira İbn Abbas'a (R.A.) göre, ilgili âyetle buna işaret edilmektedir. îbn Cerîr de aynı görüştedir. Süf-yan es-Sevrî'nin de içtihadı bu doğrultudadır. Mücahit'ten buna yakın bir rivayet yapılmıştır. O halde bunlara göre, namaz dışında Kur'ân okunurken dinleyenlerden birinin veya birkaçının konuşmasında bir sakınca yoktur. Nitekim İbrahim en-Nahâî, Katade ve Şa'bî de aynı görüştedirler.
b) Tabiînden Saîd b. Cübeyr'e göre, bu. Ramazan ve Kurban bayramları namazlarında ve bir de cuma ve aşikâr okunan namazlarda cemaatin susup dinlemeleriyle ilgili bir emirdir. O bakımdan sözünü ettiğimiz namazlarda Kur'ân okunmaya başlayınca susup dinlemek vaciptir.
c) Namaz dışında okunan Kur'ân'ı dinlemenin kifayet yollu vacip olduğunu söyleyenler varsa da, ilim adamlarınca pek benimsenmemiştir. Bir miktar dinledikten sonra vacip yerine gelmiş olacağından ayrılmakta bir sakınca yoktur, diyenler de olmuştur. Bu görüş diğerine nisbetle biraz benimsenmiştir. Cumhura göre ise, âyet, namazda okunan kıraatle ilgilidir. Sahîh olan da budur. Allah daha iyisini bilir.
A'raf sûresine Kur'ân'ın bir hatırlatma, bir öğüt olduğu belirtilerek başlandı ve Allah'ın her ân tesbîh ve tenzihe lâyık olduğu bildirilerek secde âyetiyle noktalandı.[361]
A'raf Sûresi Biterken
Mekke'de inen bu sûrenin kapsadığı başlıca konuları şöyle özetliye-biliriz :
a) Tevhît İnancı'na ağırlık verilmiştir.
b) Vahiy ve semavî kitaplar hakkında, bazan kısa, bazan da geniş ölçüde bilgiler serpiştirilerek mü'minler aydınlatılmıştır.
c) Peygamberler ve peygamberlik hakkında aydınlatıcı bilgiler verilmiş ve Hz. Muhammed'in (A.S.) risâletinin umumî bir özellik taşıdığı, akla ve vicdana neşter vururcasına işlenmiştir.
d) Âhiret hakkında, öldükten sonra dirilme ve kâinat düzeninin bozulduktan sonra yeniden kurulmasıyla ilgili açıklamalar yapılarak insan aklı ve idrâki harekete geçirilmek istenmiştir.
e) Kur'ân hükümleri hakkında kısa, fakat özlü bilgiler verilerek haram ve helâl konusu işlenerek şüpheler giderilmiştir.
f) İlâhî sünnete, kâinat düzenine sık sık dikkatler çekilerek akla ve ilme temel bilgi teşkil edecek malzeme sunulmuştur.
g) Mü'minlere kendi yüce davalarını yayma metodu verilerek, tebliğ ve irşat yolları gösterilmiştir.
h) Şeytan ve o tiynetteki insanların tuzağına düşmemek için iyi bir hayat düzeni kurup sürdürmenin plân ve programı açıklanarak sosyal aia-nı inanmışların doldurması istenmiştir.
Hamd u sena Allah'a; salât ü selâm hâtemü'l-enbiya Hz. Muhammed'e (A.S.) ve O'nun gönül dostlarına, yakın arkadaşlarına olsun..[362]
[1] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 4/2075.
[2] Bu hususta fazla bilgi için bak : Âl-i tmrân Sûresi yedinci âyetin tefsirine..
[3] Fazla bilgi için bak : Bakara sûresinin birinci âyetinin tefsirine..
[4] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 4/2077-2078.
[5] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 4/2078.
[6] Buhari-Müsllm : Ebû Hüreyre (R.A.)den.
[7] Ahmed b. Hanbel : 1/420-421
[8] * » Tirmİzî : Değişik ifadelerle.
[9] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 4/2080-2081.
[10] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 4/2081.
[11] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 4/2082.
[12] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 4/2082-2083.
[13] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 4/2083-2084.
[14] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 4/2085-2087.
[15] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 4/2087.
[16] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 4/2087-2088.
[17] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 4/2088.
[18] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 4/2089.
[19] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 4/2089-2090.
[20] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 4/2090.
[21] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 4/2091.
[22] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 4/2091-2092.
[23] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 4/2092.
[24] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 4/2094.
[25] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 4/2094-2095.
[26] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 4/2095-2096.
[27] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 4/2096.
[28] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 4/2096.
[29] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 4/2096.
[30] Müslim/iman : 147- îbn Mace/duâ : 10- Ahmed: 4/133, 134, 151
[31] Buharı/ahkâm : 21, bed'i halk : 11, i'tikaf : 11, 12- EbÛ Dâvud/siyam : 78, sünnet : 17, edeb : 81- İbn Mâce : 65- Dârekutnî/rikak : 66- Ahmed : 3/156, 283, 309- 6/337
[32] Müslim/cennet : 83
[33] Buharî/kader: 1, 5, cihad : 77, tevhîd : 28, enbiya : 1, rikak : 33- Müslim/kader : 1, 12 Ahmed : 1/382, 414, 430- 2/287- 5/332, 335- 6/107, 108
[34] Müslim/cennet: 56- Buharî/enbiya: 8, 48, tefsir : 5, 14, 21- Tirmizî/ kıyamet: 3, tefsir: 80- Nesâî/cenâiz: 118, 119- Ahmed: 1/223, 229, 233, 253-3/495 - 6/53
[35] Tirmizî: Abdullah b. Amr (R.A.)dan
[36] Buharî/cenâiz : 80, tefsîr : 30, kader : 3- Müslim/kader : 22, 23, 24- Ahmed : 2/315, 346
[37] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 4/2099-2100.
[38] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 4/2100-2101.
[39] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 4/2101.
[40] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 4/2101-2102.
[41] Fazla bilgi için bak : el-Müfredat Fi-garibi'1-Kur'ân.
[42] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 4/2102-2103.
[43] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 4/2103.
[44] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 4/2103-2104.
[45] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 4/2104.
[46] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 4/2105.
[47] Esbab-ı Nüzul/Nisaburî - Lübabu't-te'vîl - İbn Kesir - Kurtubî.
[48] Esbab-ı Nüzul - Kurtubî - îbn Cerîr - Lübabu't-te'vîl.
[49] Ebû Dâvud/libas : 13, tıb : 14- Tirmizî/cenâiz : 18, edeb : 46- Nesâî/ce-nâiz : 38 Ahmed : 5/10, 13, 17, 18, 19- Ismid : kurşunî renkte antimon
[50] Ahmed : 5/12, 21, 25
[51] Buharî/libas: 1- Nesâî/zekât : 66- İbn Mâce/libas: 23- Ahmed: 2/181, 182
[52] Tirmizî/zühd : 47- Ahmed: 4/132
[53] tbn Mâce/et'ime: 51- Dârekutnî - Ebû Ya'lâ: Enes b. Mâlik (R.A.)den
[54] Tefsîr-i Kurtubî: 7/190 - Kahire: 1967-1387
[55] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 4/2107-2108.
[56] Harun Reşîd'in özel doktoru Ali b. Hüseyin'in tbn Sina olduğu sanılırsa da bu yanlıştır. Çünkü Harun Reşîd M: 766-809'da İbn Sina ise M: 980-1037'de yaşamıştır. Aralarında bir asırdan fazla zaman vardır. O bakımdan Ali b. Hüseyin başka önemli bir tabiptir. Hem İbn Sina'nın künyesi Ebû Ali Hüseyin'dir.
[57] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 4/2109-2110.
[58] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 4/2110.
[59] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 4/2110-2111.
[60] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 4/2111.
[61] Lübabu't-te'vîl: ilgili âyet..
[62] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 4/2112-2113.
[63] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 4/2113.
[64] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 4/2115-2116.
[65] Nemi sûresi :
[66] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 4/2116-2117.
[67] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 4/2117-2118.
[68] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 4/2118.
[69] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 4/2118-2119.
[70] Ebû Dâvud-Nesâî - tbn Mâce - Müsned-i Ahmed. Hadîs hayli uzundur. Biz sadece ilgili bölümünü nakletmekle yetindik.
[71] Buharî/mezâlİm: 1- Müslim/iman: 302
[72] Nesâl: îbn Murdeveyh'den - Ahmed : 2/512 - 4/131, 200 - 6/89
[73] Buharİ- Müslim -Ahmed : 2/466
[74] Müslim : Ebû Said el-Hudrî (R.AJden.
[75] îtm Mace/zühd: 39
[76] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 4/2110-2122.
[77] Matta İncil'i : 19/25
[78] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 4/2122-2123.
[79] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 4/2123.
[80] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 4/2125.
[81] Taberânî : Yahya tankıyla rivayet etmiştir.
[82] Lübabu't-te'vîl, ilgili âyetin tefsiri.
[83] îbn Ebî Hatim: İbn Abbas (R.A.)dan.
[84] Hadid sûresi: 13
[85] Fazla bilgi için bak: tbn Cerîr, Kurtubî, Âlûsî, tbn Kesîr, Mefatihü'1-gayb tefsirlerinde ilgili âyetlerin açıklamasına..
[86] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 4/2127-2128.
[87] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 4/2128-2129.
[88] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 4/2129.
[89] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 4/2130-2131.
[90] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 4/2131-2132.
[91] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 4/2132-2133.
[92] Müfredat-i Rağıb/YEVM maddesi.
[93] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 4/2134-2135.
[94] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 4/2135.
[95] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 4/2135-2137.
[96] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 4/2137-25138.
[97] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 4/2138-2139.
[98] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 4/2139.
[99] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 4/2139-2140.
[100] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 4/2140.
[101] Ebû Dâvud/edeb: 104- tbn Mâce/edeb: 29- Tirmizî/daâvat: 48- Ahmed: 5/123
[102] Buharî/rikak: 26, i'tisam: 2-Müslim: Ebû Musa el-Eş'ârî (R.A.)dan.
[103] Buharî/istiska : 26, mağazî: 29, bed'ülhalk : 5, enbiya: 1- Müslim /is tis-ka: 17_Ahmed: 1/223, 228, 324, 341, 355, 373.
[104] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 4/2142-2143.
[105] Buharî/tefsîr : 39-78_Müslim/fiten: 141-143_Ebû Davud/sÜnnef 22_Ne-sâî/cenâiz: 117_İbn Mâce/zühd: 32_Taberânî/cenâiz: 49_Ahmed: 2/322, 428,
[106] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 4/2143-2144.
[107] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 4/2145.
[108] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 4/2145.
[109] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 4/2147.
[110] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 4/2147-2148.
[111] Buharî/teyemmüm: 1, salat: 56, cihad: 122, ta'bîr: 11, 12, i'tisam: l.Müs-lim/mesacid: 3, 5, 7, 8. Tirmizî/siyer: 5. Nesâî/gusül: 26, cihad: 1. Daremî/salat: 111. Ahmed: 1/301. 3/222, 264, 268, 314. 3/304. 4/416. 5/162, 248, 256
[112] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 4/2148-2150.
[113] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 4/2150.
[114] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 4/2150-2151.
[115] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 4/2151.
[116] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 4/2151.
[117] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 4/2154.
[118] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 4/2154-2155.
[119] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 4/2156.
[120] Müsned-i Ahmed b. Hanbel: 2/117
[121] Sahîh-i Müsİim/zühd: 38, 39 - Buharî/salât: 53, enbiyâ: 17, tefsir: 15-Ahmed: 2/9, 58, 66, 72, 74, 113, 117, 137
[122] Müsned-i Ahmed b. Hanbel.
[123] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 4/2158-2159.
[124] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 4/21592160.
[125] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 4/2160.
[126] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 4/2160-2161.
[127] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 4/2161.
[128] Ebû Davud/hudud : 28- Nesâî/hudud : 24- îbn Mâce/hudud: 12
[129] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 4/2163.
[130] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 4/2163.
[131] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 4/2163-2165.
[132] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 4/2165-2166.
[133] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 4/2166.
[134] Fazla bilgi için bak: Tefsîr-i Kurtubî : 7/244 - İlgili âyetin tefsiri..
[135] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 4/2166-2167.
[136] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 4/2167.
[137] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 4/2170.
[138] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 4/2170-2172.
[139] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 4/2172-2173.
[140] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 4/2173.
[141] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 4/2174.
[142] Müslim/zühd : 64_Daremî/rıkak : 61-Ahmed: 5/24.
[143] Müslim.
[144] Buharî/cenaiz : 80, tefsir: 30, kader: 3_ Müslim/kader: 22, 23, 24_ Ah-med : 2/315, 346.
[145] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 4/2177-2178.
[146] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 4/2178.
[147] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 4/2179-2180.
[148] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 4/2180.
[149] Yûnus sûresi : 92.
[150] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 4/2184-2185.
[151] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 4/2185-2186.
[152] Tâhâ sûresi : 69
[153] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 4/2186-2187.
[154] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 4/2187-2188.
[155] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 4/2188.
[156] İsmail Fennî ERTUĞRUL / İman Hakikatleri Etrafında Sualler.
[157] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 4/2188-2189.
[158] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 4/2190.
[159] Fazla bilgi için bak : Mufredat-ı Hagıb - «Mele'» maddesi; ayrıca Ka-us tercemesi/ aynı madde.
[160] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 4/2190.
[161] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 4/2192.
[162] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 4/2193.
[163] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 4/2193-2194.
[164] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 4/21994-2195.
[165] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 4/2195.
[166] Buharî/enbiyâ : 54. Müslim/selâm : 92, 94, 95 - Taberânî/Medine: 23. Ah-med: 1/182-5/213
[167] Tirmizî/et'ime : 23 - İbn Mâce/sayd : 9
[168] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2198-2200.
[169] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2201.
[170] Tevrat/çıkış : 9/8-26
[171] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2201-2204.
[172] Tevrat/çıkış : 9/27-29
[173] Tevrat-Çıkış : 9/30, 31
[174] İşte İbranî'lere vaadedilen «Arz-ı Mev'ûd» budur. Kenan diyarı, yani Filistin ve çevresi.. Bu, Nuh Peygamber'in dört oğlundan biri olan Kenan'a izafe edilir.
[175] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2205.
[176] îbn Cerîr et-Taberî - Ahmed b. Hanbel : Ebû Vâkıd el-Leysî'den.
[177] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2207-2208.
[178] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2208.
[179] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2208-2209.
[180] Buharî/tefsîr : 7, diyat : 32
Bu hadîs, kitap ehliyle peygamberlerin hangisinin üstün olduğu hakkında t tartışmaya gidilmesinin uygun olmayacağına yönelik bir anlatım belirtmek-dir.
[181] Bak : Ebû Dâvud/Cenâiz : 41
[182] Buharî/tefsîr : 78. Müslim/fiten : 141. Nesâî/mesacid : 3
[183] Ebû Davud/melahim : 14
[184] Tirmizî/Kur'ân : 11
[185] İbn Mâce/cenâiz : 19
[186] Buharî/bedü'1-halk : 6, enbiyâ : 1- Ebû Dâvud/sünnet: 16- Ahmed: 4/7.
[187] Ahmed ; 3/33
[188] Tirmizî/salat: 64
[189] Tevrat-Çıkış : 34/27, 28
[190] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2212-2213.
[191] Tevrat-Çıkış : 33/17-23
[192] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2213-2214.
[193] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2214-2215.
[194] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2215-2216.
[195] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2216-2217.
[196] Buharı/mevakıyt. : 16, tevhîd : 24- Müslim/raesacid : 211, 212- îbn Mace/ mukaddeme : 13- Ahmed : 4/360, 365
[197] el-Fütuhatü'I-Mekkiyye/VasI-el-Kalem ve'1-Levh : 3/221
[198] MU-TariJı Öncesi Evrensel Uygarlık ; 1978/61
[199] Mu-1978/61
[200] Tevrat-Ezra : 466-476
[201] Geniş bilgi için bak : Tevrat-Çıkış/32
[202] Zümer sûresi : 23
[203] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2219-2220.
[204] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2220-2221.
[205] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2222.
[206] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2222-2223.
[207] Saf sûresi : 5
[208] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2224.
[209] Ebû Davud/Libas : 4. Ahmed : 2/50
[210] Tirmizî/İsti'zan ; 7
[211] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2226-2228.
[212] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2228.
[213] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2228-2229.
[214] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2229-2230.
[215] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2230-2231.
[216] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2231.
[217] Geniş bilgi için bak : Tevrat-Çıkış : 1/6 ve Tâhâ sûresi : 85-97. âyetlerin tefsirine
[218] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2231-2233.
[219] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2233.
[220] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2233.
[221] Buharî/teyemmüm : 1, salât: 56- Müslim/mesacid :' 3- Nesâİ/gusül- 26-Dâremi/siyer: 28, salât : 111.
[222] MUslim/mesacid : 5- Tirmizî/siyer : 5- Ahmed: 2/412
MUslim/mesacid : 5- Tirmizî/siyer : 5- Ahmed: 2/412
[223] Buhari/edeb: 27- Bbû Dâvud/taharet : 136, salat: 149, edeb : 36- Tir-mizi/taharet: 112- Nesâî/sehv: 20- îbn Mâce/taharet : 75- Ahmed : 2/239-4/312
[224] Buhari/edeb : 19. tevbe: 17, 19. Müslim/tevbe: 21- İbn Mâce/zühd: 35Tirmizî/daavat: 99
[225] Sayılar: 11 16. 17
[226] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2236-2238.
[227] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2238.
[228] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2238-2239.
[229] Tevrat-Tesniye : 18/15
[230] » » : 18/18
[231] » -îşaya : 42/1-5
[232] Incil-Yuhanna : 14/15-16
[233] » » ; 16/7-8
[234] Încil-Yuhanna: 16/12-14
[235] Încil-Matta : 21/43. 44
[236] Necm sûresi : 1-7
[237] Bernaba İncil'i : 39/14-28/Kahire : 1908
[238] Bernaba İncil'i: 43/13-29
[239] » t, : 44/19-31
[240] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2239-2242.
[241] Buharî/savm : 13- Müslim/siyam : 15- Ebû Dâvud/savm: 4- Nesâî/si-yam: 17- Ahmed: 2/43. 52, 122, 129
[242] Tirmizî/kur'ân : 9- Ahmed : 5/132
[243] Fazla bilgi için bak: Kurtubî : 7/268- Lübabu't-te'vîl: 2/136- FethÜI-kadîr; 2/252
[244] Ankebut sûresi : 48
[245] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2243-2244.
[246] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2244-2245.
[247] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2245.
[248] Taberânî/Sahîh rivayetle: Sâib b. Yezîd'den..
[249] Ahmed b, Hanbel: 5/256. Taberânî ; Ebû Derdâ (R.A.)den
Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2246.
[250] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2246-2247.
[251] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2247-2248.
[252] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2248.
[253] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2248-2249.
[254] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2249.
[255] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2249.
[256] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2251-2252.
[257] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2252-2253.
[258] Sayılar ; 17/1-11
[259] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2253-2254.
[260] Tevrat-Sayılar : 5/9
[261] Tevrat-Sayılar : 25/1-2
[262] » -Çıkış: 17/1-7
[263] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2254-2255.
[264] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2255-2256.
[265] Ibn Kesîr : Ahmed b. Muhammed'den isnad-i ceyyid ile.. 2/257
[266] Müslim/kader : 32- Ahmed: 1/390, 433
[267] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2257-2258.
[268] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2258.
[269] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2258-2259.
[270] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2259-2260.
[271] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2260.
[272] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2262-2263.
[273] Geniş bilgi için bak : Bakara sûresi 249. âyetin tefsîri
[274] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2263-2264.
[275] Bakara sûresi : 63-93., Nisa sûresi: 154- âyetlerin tefsirine bakılması
[276] Tevrat-Çıkış ; 19/1-25
[277] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2265-2266.
[278] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2266.
[279] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2266.
[280] Buharî/cenaiz : 80, tefsir : 30, kader: 3- Müslim/kader : 22. 23, 24- Ah-med : 2/315, 346
[281] Buharî/enbiya : 2- Müslim/birr : 159, 160- Ebû Dâvud/edeb : 16- Ah-med : 2/295, 527, 537
[282] Rum sûresi : 30
[283] Sahîh-i Müslim : Iyaz (R.A.)den
[284] Nesâî - Abmed - İbn Cerîr et-TaberL.
[285] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2268-2270.
[286] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2270.
[287] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2271.
[288] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2271.
[289] İsrâ sûresi ; 85
[290] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2273.
[291] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2274.
[292] Lübabu't-te'vü - Esbabü'n-nüzul/Nisabûrî - İbn Kesir - İbn Cerîr-Kur-tubî - Mefatihü'I-gayb tefsirleri, ilgili âyet..
[293] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2275-2276.
[294] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2276.
[295] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2276-2277.
[296] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2277.
[297] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2277-2278.
[298] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2278.
[299] Buhari/bed'-i halk : 1- Tirmizî/tefsîr : 5/3- Ahmed : 2/313, 501- 4/431
[300] Müslim/kader: 31. Ebû Dâvud/sünnet : 17- Nesâî/cenâiz : 58- îbn Mâce/ mukaddeme: 10- Ahmed : 6/41, 208.
[301] Buharî/kader: 1- Müslim/kader : 1. 2.
[302] Buharî/daâvat: 69- Müsiim/zikir : 5, 6- İbn Mâce/duâ : 10.
[303] Müslim-Ebû Hatim - Ahmed: 1/391, 452
[304] Buharî/i'tisam : 10- Müslim/imân : 247, imaret: 170, 173, 174- Ebû Dâ-vud/fiten: 1. Tirmizi/fiten : 27, 51- Ahmed : 5/34, 269, 278, 279.
[305] el-Hâkîm - tbn Ebî Dünya/mekâyidi'ş-şeytan - Ebû Şeyh/el-azame - İbn Murdeveyh: Ebû Derda (R.A.)dan. Hadîs zayıftır.
[306] Taberânî -el-Hâkim- Beyhakî : Ebû Sa'lebe el-Huşeni'den.. Hadîs sahihtir.
[307] Feyzü'l-Kadîr/el-Allâme Münâvî : 3/364'den özetlenerek..
[308] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2281-2283.
[309] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2283.
[310] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2283-2285.
[311] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2285.
[312] Kurtubî/7/325.
[313] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/
[314] Hicir sûresi : 9
[315] Buharî/i'tisam : 10- Müslim,iman : 247, imaret: 170, 173, 174- Ebû Dâ-vud/fiten: 1- Tirmizî/fiten : 27, 51- İbn Mâre/mukaddeme: 1, fiten: 9- Ahmed: 5/34. 269 278 279
[316] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2287-2288.
[317] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2288.
[318] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2288-2289.
[319] LÜbabu't-te'vîl/İlgili âyetin tefsiri
[320] Bilgi için bak : Fransız Tıp Akademisine göre, Hz. Muhammed'in (A,S.) Şuuru Tamdır/Çeviren : Prof. Feridun Nafiz UZLUK - Ankara : 1970
[321] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2290-2292.
[322] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2292.
[323] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2292.
[324] Lübabu't-te'vîl - Esbabu'n-nüzul li-Nisaburi.
[325] s> » » » »
[326] Bilgi için bak : Buharİ/imân; 34, 38, şahadat : 26, tefsir: 31- Müslim/ imân: 5, 7, 8- Ebû Dâvud/sünnet: 16- Tirmizî/imân : 4- Nesâî/imân: 56- İbn Mâce/makaddeme : 9- Ahmed : 1/27, 52.
[327] Buharı - Müslim : Ebû Hüreyre (R,A.)den.
[328] Enbiyâ Süresi : 104
[329] Rum » ; 55
[330] Fussilet sûresi : 11
[331] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2294-2296.
[332] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2296.
[333] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2297.
[334] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2297.
[335] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2297-2298.
[336] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2298.
[337] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2301-2302.
[338] İslâm'ın Vaadettikleri/Tstanbul-: 1983
[339] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2303.
[340] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2304.
[341] Buharı -Müslim
[342] Lübabu't-te'vîl : 2/158
[343] Bağavî - Tirmizî (Rivayetler arasında lâfız farkı var).
[344] Müslim/müsafirîn: 69- Dâremî/rikak : 25- Ahmed: 1/385, 397, 401, 460
[345] İbn Ebî Hatim - İbn Cerîr et-Taberî
[346] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2305-2306.
[347] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2306-2307.
[348] Nahl sûresi : 98. 99
[349] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2309.
[350] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2310-2311.
[351] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2311-2312.
[352] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2312.
[353] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2312-2313.
[354] Tefsîr-i İbn Kesir: 2/280 - Müsned-i Ahmed – Nesâî
[355] Buharî/salat: 13, ezan: 51, 74. 82, 128, taksîr-i salât: 17, sehv: 9, mer-dâ: 12- Müslim/salat: 77, 82, 86, 89- Ebû Dâvud/salat: 68- Tirmizî/salat: 150- Ne-sâî/eimme : 16, 38, 40, iftitah : 30, tatbik: 22- îbn Mâce/ikamet: 13, 144- Dâre-mi/salat: 44, 71- Taberânî/nida: 56, cemaat: 16, 17- Ahmed: 2/230, 314, 341, 378, 411, 420.3/110, 154.4/401, 450.6/51, 58, 68, 148, 194
[356] Buharî/mağazî : 38, cihat: 131, deâvat: 50, 68, kader: 7, tevtıîd: 9- Müslim/zikir : 44, 45- Ebû Dâvud/vitir: 26- Tirraizî/deâvat: 57- Ahmed: 4/394, 402, 403, 407, 418, 419
[357] Tirmi2Î-Ahmed b. Hanbel : Ebû Saîd (R.A.)den
[358] Tirmizî : Ebû Hüreyre (R.A.)den
[359] MÜsned-i Ahmed : 3/339 - îbn Mâce/ikamet: 13
[360] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2315.
[361] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2315-2316.
[362] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2316.
İslami Okul Okulların En Önemlisi